İmdat Freni

ekososyalizm

Rus Devrimi ve Bilimsel Ekoloji: Sınırlı Yakınlaşmalar – Daniel Tanuro

16 Ocak 1919. İç savaş tam hızıyla sürüyor. Amiral Kolçak’ın beyaz birlikleri Ural’ı aşmış Moskova’ya doğru ilerlemektedir. Kızıllar tarafından denetlenen bölgeler hızla daralmakta. Sovyetler ölüm tehlikesiyle karşı karşıya. Kremlin’deki bürosunda Lenin, yine de doğanın muhafazası konusunda  tartışacak zamanı buluyor.

Eğitimden sorumlu Halk Komiseri Lunaçarski’nin tavsiyesi üzerine o gün Lenin Astrahan Bölgesel Yürütme Komitesi’nden Nikolay Podiapolskiy’i ağırlıyor. Bu bölgedeki askeri-siyasal durum hakkındaki son bilgileri tartışmak istiyor. Fakat bilimsel tarım uzmanı olan Podiapolskiy Volga deltasında bir integral doğal rezerv (“zapovednik”) yaratılması için kendisinden destek talep ediyor.

Lunaçarski Podiapolskiy’e önerisini doğal zenginliklerin muhafazasına yönelik genel bir siyasetin gerekliliği çerçevesinde sunmasını önermişti. Bilgece bir tavsiye: Volga projesini onaylamaktan pek memnun olmasa da, Lenin ondan tüm ülkeye uygulanabilir bir kararname yazmasını istiyor. Bunun “acil bir öncelik” olduğunu ekliyor. Bu sonucun verdiği hevesle Podiapolskiy azimle çalışıyor. Ertesi sabah metin Lenin’in bürosunun üzerinde. Aynı gün Vladimir İlyiç tarım uzmanına onayını iletiyor fakat metnin Eğitim Komiserliği’ne (Narkompros) de sunulup onaylanması gerektiğini belirtiyor.

Volga deltası zapovednik’i Podiapolskiy tarafından Astrahan dönüşünde kuruluyor. Uzun bir dizinin birincisi olacaktır – on yıl sonra zapovednikler 40 bin km2’ye yayılacaktır. Öte yandan Narkompros doğanın muhafazası hakkında geçici bir komisyon kuracaktır. Birçok ünlü bilim insanını bünyesinde barındıran komisyon Komünist Parti üyesi bir astronom tarafından yürütülecektir: Vagran Tigran Ter-Oganesov.

Narkompros

Bununla birlikte Podiapolskiy’in projesinin genel bir kararnameye tercüme edilmesi için iç savaşın sonunu beklemek gerekecektir. 21 Eylül 1921’de imzalanan bu kararnameyle doğayı muhafaza siyasetinin Narkompros’un sorumluluğu altına yerleştirildiği tasdik edilir. Bu nokta temel bir öneme sahiptir.

Odun ve kürk ihracatı önemli bir döviz kaynağı teşkil ediyordu, ve açlıkla savaşmak için ekilecek toprağa susamış olan köylüler… doğal mirası koruma konusuyla –hafif bir ifade kullanmak gerekirse- pek ilgili değildi.

İktidarın ele geçirilmesinden iki gün sonra Sovyet hükümeti toprağı, yeraltını ve ormanları millileştiren “Toprak hakkında” kararnamesini kabul etmişti. Fakat Lenin millileştirmenin yalnızca gerekli bir önkoşul olduğunun ve bir sosyalist siyaseti garanti etmeye yetmediğinin bilincindeydi.

Muhafaza siyasetini Narkompras’a emanet etmek diğer devlet aygıtlarının bürokratik ve faydacı “kısa vadeci” mantıklara karşı korumak anlamına geliyordu. Özellikle de Tarım Komiserliği’nin aksine Narkompros her şeyden önce bilimsel kaygıların esas alındığı bir yönetim şansını sunuyordu.

Ekolojistler ve Sovyetler

Troçki tarafından ifade edilen “eşitsiz ve bileşik gelişme yasası”nı biliriz: Geri kalmış bir ülke, dünya pazarına entegrasyonu dolayısıyla son derece modern çizgiler taşıyabilir. Bu paradoks yalnızca ekonomide geçerli değil: Rus ekolojistleri daha 1917 öncesinde bilim dünyasında ön sıralardaydı. En ünlüleri jeokimyager Vladimir Vernadsky (biyosfer kavramının mucidi), fakat bir dizi başka bilim insanı da–zoolojist Kozhevnikov ve botanist Borodin gibi- uluslararası nama sahipti.

Bu bilim insanları, ABD’deki parklarda olduğu gibi, yalnızca doğal mabetleri korumak niyetinde değildi. Ekosistemlerin işleyişini de anlamak istiyorlardı. Eski rejim onları dinlememişti. Sovyet hükümeti, araştırmaya ayrılmış ve her türden insan müdahalesinden (teorik olarak) azade integral rezervler yaratarak onları tatmin ediyordu.

Vernadsky liberal bir parti olan Anayasal Demokrat Parti’nin (“Kadet”) kurucularındandı. Genel açıdan Rus bilim insanlarının bolşeviklere yönelik herhangi bir siyasal sempatisi yoktu. Dolayısıyla devrimin onların araştırmalarının bağımsızlığına saygı duyması ve onların işbirliğini talep etmesi kendileri için fazlasıyla şaşırtıcıydı…

Bu işbirliğinden ekolojinin bir bilimsel disiplin olanak gelişimine katkıda bulunan bir dizi olağanüstü inisiyatif ortaya çıkmıştır. Hatta bu alanda yirmili yılların SSCB’si uluslararası sahnede öncü bir pozisyona sahipti.

Antikapitalizm ve Rasyonel Yönetim

Devrimci iktidarın çevrenin korunması alanındaki siyaseti az bilinir. Stalinist karşı-devrim ve sonraki felaketler tarafından (Aral denizi, Çernobil) üstü örtülmüştür. Yeniden saygınlık kazanmayı hak ediyor. Çünkü hakikatin de kendi hakları var… ve dersleri son derece güncel.

Douglas Weiner’in [1] vurguladığı gibi bolşevik yöneticiler sosyalizm ile toplumun bilime dayalı rasyonel örgütlenmesini eşit tutuyorlardı. Fakat bilimin siyaset tarafından her türden araçsallaştırmasını dışlıyorlardı.Bilimi sıkı bir düzen altına alan siyaset onlara göre bilimi ancak kısırlaştırabilir ve nihayetinde rasyonel bir toplumsal gelişim projesine zarar verirdi.

Bolşevik teorisyenler, ve Lenin en başta, antikapitalizmi tutarlı her bilim insanına mantıksal olarak kendini dayatacak bir sonuç olarak görüyordu. Tüm disiplinlerdeki bilimsel çalışmalara yaklaşımlarındaki ciddiyet bundan ileri geliyordu. Bu tutum Marx ve Engels’in Ricardo, Smith, Morgan veya Darwin karşısındaki tutumuyla aynı doğrultudaydı: bilimsel keşifleri eleştirel biçimde dahil etmek, araştırmacıların felsefesi önvarsayımlarını tartışmak, gerektiğinde de sınıfsal kavrayışlarından kaynaklı ideolojik sapmalarını teşhir etmek.

Maddeci Ekoloji

Podiapolskiy’in önerilerinin olumlu şekilde karşılanışını anlamak için Lenin’in “burjuva bilim insanları” karşısında tevazuyu salık verdiğini ve tarım bilimcinin Rus muhafazacılarının özel bir akımına dahil olduğunu bilmek gerekir: ne bir nostaljik romantik ne de “kötü” türleri yok ederek “iyi” türleri ayrıcalıklı kılmayı amaçlayan araçsal ekolojinin taraftarıydı, o üçüncü bir akımın temsilcisiydi, D. Weiner’in maddeci ekolojistler olarak adlandırdığı akımın.

Nikolai Podiapolskiy, Grigoriy Kozhevnikov, Vladimir Stanchinsky ve diğerleri son derece modern bir yaklaşım geliştiriyorlardı: Çevrenin yıkıma uğrayışının nihayetinde toplumsal bir çöküşe de yol açacağı kaygısıyla, insanlığın doğanın rasyonel yönetimini üstlenmesi gerektiğini, bunun da mümkün olan en hassas biçimde, olabilecek en iyi bilime yaslanarak  yapılmasını savunuyorlardı. Bu bilim insanları için zapovednikler canlı organizmaların biyolojik ortamda nasıl işlediğini anlamaya yarayan birer laboratuvar teşkil ediyordu, böylece toplumun ekosistemin imkanlarına en uyumlu (bilhassa tarımsal) gelişim yönelimlerini bilinçli olarak tercih edebilecekti.

Kısmî Fakat Reel Bir Yakınlaşma

Bu yaklaşım Lenin’in ancak ikna edebilirdi. Hatırlatalım, tahrip olmuş doğal kaynakları sermayeyle ikame etme imkanı hakkındaki (bugün moda olan) iktisadi teorilerin erken bir eleştirisini borçluyuz Lenin’e: “Doğanın güçlerinin yerini insan emeğiyle doldurmak, uzunluk ölçülerinin yerini ağırlık ölçüleriyle doldurmak kadar imkansızdır” [2]. Ormanları millileştirmeye ilişkin sovyet kararı da gökten zembille inmemişti: Marx’ın kapitalist kısa-vadecilik ile mecburen uzun vadeli olan sorumlu bir planlı ormancılığın (silvikültürün) ihtiyaçları arasındaki çelişki hakkındaki analizleriyle aynı doğrultudaydı.

Genel anlamda, doğayla madde mübadelelerinin insan tarafından rasyonel düzenlenişi fikri Lenin’e yabancı değildi. Marx’ın “toplumsal insanın, birleşik üreticilerin doğayla metabolizmalarını aklî biçimde yönetmeleri”gerekliliği  –bilhassa insan dışkılarını toprağa geri verme – hakkında yazılarından haberdardı.

Bununla birlikte bolşevik yöneticilerin Stanchinsky, Kozhevnikov ve diğerlerinin kaynakların sınırlılığı, gelişmenin sınırları ve ekolojik tehdit hakkındaki uzun vadeli perspektiflerini benimsediğine dair hiçbir veri yok. Aksini iddia etmek anakronik ve mistifiye edici olurdu.

Kimi komünistler bu meselede hassas olmuş olabilirler, yönetimleri öyle değildi. Üç nedenden ötürü: 1) Yapacak başka işleri vardı; 2) küresel bir ekolojik kriz riski henuz bir bilimsel tahayyüldü, toplumsal krizin belirleyici bir boyutunu teşkil etmiyordu; 3) “doğanın tahakküm altına alınması” konusundaki bilimci fikirlerin fazlasıyla alıcısı vardı [3].

1928 Dönemeci

Bununla birlikte genç sovyet iktidarının muhafaza politikası, marksizme dahil edilmeyi bekleyen bilimsel gelişmelerle doluydu. Özellikle de Stanchinsky’nin bitkiler tarafından yakalanan güneş enerjisinin besin zincirinin çeşitli düzeylerindeki dağıtımı, bunun doğal toplulukların dinamik dengesi üzerindeki sonuçları ve insan-doğa “metabolizmasının rasyonel yönetimi” konusundaki içerimleri bilhassa önemli ve cesaretlendiriciydi.

Ne var ki bu teorik-pratik atılım stalinist karşı-devrimle kesin biçimde dağıtılmıştır. 1928’den itibaren, araştırmacıların “burjuva” veya “küçük burjuva” kökenleri, tutumlarını saf dışı bırakmak üzere giderek daha sık teşhir ediliyor. Stalin siyasi diktatörlüğünü pekiştiriyor. Yumuşak ve parlak Lunaçarski’nin garantörü olduğu bilimsel düşünce özgürlüğünü hoşgöremiyor (1929’da Narkompros’u bırakmak durumunda kalıyor).

 “Proleter Bilimi”

Birinci beş yıllık planla (1929-1934) birlikte gerilim hızla yükseliyor. Ekolojistler ormanın tarımsal kullanımının ve avın ölçüsüzce artmasını teşhir ediyor. Özellikle de zorunlu kolektifleştirmenin sert bir eleştirisini yapıyorlar: ekosistemlerin doğal üretkenliğinin hiç hesaba katılmadığını, başarısızlıkla sonuçlanacağını ve biyoçeşitliliğin yitirileceğini ifade ediyorlar.

Olgular öngörüleri doğruluyor: Tarımsal üretim yıkılıyor. Köylülerin isyanı sonucu tabii, ekolojik işleyiş problemlerinden kaynaklı olarak değil (bunun etkileri uzun vadede ortaya çıkacaktır). Ama fark etmiyor: Stalin için eleştiri kabul edilemez. Günah keçileri arıyor. Zapovedniklerin dokunulmazlık karakteri teşhir ediliyor, “burjuva bilimcileri” “sabotaj” yapmakla suçlanıyor.

Bu nefret propagandası marksizmle bilimler arasındaki ilişkilerde bütünlüklü ve hızlı bir tersyüz oluşa yol açıyor. Stalin “proleter bilimini” icat ediyor: yani partiye, dolayısıyla partinin şefine tâbi olan bilim. Kaygıları yalnızca pratik düzeyde, temel araştırmalardan vazgeçiliyor ve Planın ve üretimci hedeflerinin hizmetine koşuluyor. İlan edilmiş yeni bir hakikat olan “diamat” (diyalektik materyalizm) Kutsal Engizisyon’a yaraşır bir politika çerçevesinde dinî dogmanın yerini alıyor.

Vahşi Baskı, Seçmeci Öfke

Bizzat Stalin tarafından yönetilen bu taarruz akademik çevrelerde filozof Izaak Prezent tarafından yürütülüyor. Onun izinde, yaltaklanma uzmanı şarlatanlar gerçek bilim insanlarının yerini almayı başaracaktır. Onları “işçi sınıfına ihanet”le suçlamak ve üretimi artırmak için mucizevi sözde çözümler ileri sürmek yetecektir.

Genetiği “sahte burjuva bilimi” olarak teşhir etmesiyle Lyssenko tarihe bu acımasız yeniyetmelerin prototipi olarak geçti. Stalin ona övgüler düzerken, Nikolay Vavilov, biyoçeşitliliğin öncüsü, ilk dünya tohum bankasının kurucusu, casusluk faaliyetleri yürütmekle suçlanıp hapis cezasına mahkum ediliyor. Hapiste ölecektir.

Baskı çevre savunucularına da yöneliyor. Eski kamu sağlığı yüksek müfettişi ve bakan Kaminskiy 1937’de tutuklarıyor ve idam ediliyor: Sınai kirliliğin sağlık üzerindeki sonuçlarını eleştiriyordu. Stanchinsky ve yirmi kadar başka bilim insanı 1934’te tutuklanır.

Bu insanların başlarına gelen Batı’da Vavilov’un durumu kadar tepki yaratmadı. Douglas Weiner bu seçmeci öfke için ilginç bir açıklama sunuyor: “Güce yönelmiş bilimsel kültürümüzün genetiğe dönük bir saldırıyı hızla gündemine alıp [ekolojinin] boyunduruk altına alınması konusunda sersemce cahil kalmış olmasında çok da şaşırılacak bir şey yok aslında”

Şu Lenin Şeytanı

Genetiğin savunusuna soyunmak kolay sonuçta: Artık oturmuş bir bilim ve doğanın egemenlik altına alınmasına ilişkin teknokratik rüyaları süslüyor. Rus ekolojisinin bürokratik boğazlanışını teşhir etmek ise daha sıkıntılı çünkü kapitalist sorumlular elli yıldır doğranın yıkımı ve içerdiği tehditler konusunda alarm zilini çalan tonlarca bilimsel raporu yok sayıyorlar. Bu kapitalist karar vericilerin tutumunun nedeni aşikâr: onlar da kendi tarzlarında dogmayı bilimin önüne çekiyorlar; onların gözünde maddi büyümeyi sorgulamak Stalin için olduğu kadar bir tabu teşkil ediyor.

Elbette ki bolşevikler zamanından önce gelen ekososyalistler değildi. Fakat bu, şu Lenin şeytanının, tam iç savaşın ortasında, insanlık ile doğa arasındaki ilişkiler tarihinin seyrini belki de değiştirebilecek olan bir siyasete girişmek için yalnızca birkaç saatlik görüşmeye ihtiyaç duyduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Çev. Uraz Aydın

[1] Bu makale esas olarak Douglas Weiner’in şu kitabını temel alıyor: “« Models of Nature. Ecology, Conservation and Cultural Revolution in Soviet Russia », University of Pittsburgh Press, 1988. Bu çalışmanın fransızca bir değerlendirmesi yoldaşımız Jean Batou tarafından yapıldı: « Révolution russe et écologie », Vingtième Siècle. Revue d’histoire.

 Vavilov olayı Peter Pringle’in kitabında incelenmiştir: « The Murder of Nikolaï Vavilov. The Story of Stalin’s Persecution of one of the Great Scientists of the XXth Century », Paperback, 2011.

[2] Lenin, « La question agraire et les critiques de Marx » [Tarım meselesi ve Marx’ın Eleştiri], Œuvres, Ed. Sociales, V. Cilt. Doğal kaynakların yerini sınırsızca sermayeyle doldurmak imkanı, iktisatçılar Hartwick ve Solow tarafından savunulan “zayıf sürdürülebilirlik” tezinin altında yatan görüştür.

[3] Troçki’nin tavrı bu konuda karakteristiktir: Bir yandan bilimsel araştırmanın bağımsızlığı lehine tutum alırken bir yandan da “sosyalist insan” tarafından “doğanın egemenlik altına alınması”nın aşırı bir versiyonunu savunuyor. Bkz. D. Tanuro, « Ecologie, le lourd héritage de Léon Trotsky » [Ekoloji, Lev Troçki’nin Ağır Mirası].

Virüsün Uyarısı- Kapitalizm, Sağlık Krizi, İklim Krizi – Daniel Tanuro

Virüs bize sesleniyor. Bize dayanışma, cömertlik ve ölçülüğe ihtiyacımız olduğunu söylüyor. Bize kemer sıkma, özelleştirme ve kârlılığın özellikle de sağlık alanında cinai sonuçları olduğunu söylüyor. Ayrıca, sera gazı emisyonlarında yıllık bazda % 7 oranında gerçek bir radikal azaltımın mümkün olduğunu da söylüyor. Tek koşulu var: daha az üretin ve daha az taşıyın.

Elbette virüs herhangi bir ayrım gözetmiyor: emisyonları yaşamlara son vererek, çok fazla ıstırap, izolasyon ve endişe yaratarak körü körüne azaltıyor. Toplumsal eşitsizlikleri ve güvencesizliği şiddetlendiriyor. Belirli bir zaman sonra, bazı temel ihtiyaçların kıtlığıyla karşılaşabiliriz. Bu nedenle sevinmek saçma veya sinik olacaktır.

Biliminsanlarına göre, 1.5 ° C’yi aşmamak için her yıl gerekli olan devasa emisyon azaltımlarına ulaşmak için virüse güvenmek daha da saçma veya sinik olurdu. (2030’a kadar AB ülkelerinde -%65, dünya çapında -% 58, 2050’ye kadar -% 100). Bu salgın mümkün olan en kısa sürede durdurulmalıdır.

Yine de, virüsün eylemi hükümetlerinkinden daha etkilidir. 25 yıldır devam eden müzakerelere rağmen, bugün CO2 emisyonları 1992’deki Dünya Zirvesi’nden % 60 daha fazla. Paris anlaşmasına rağmen, hükümetler tarafından alınan önlemler bize 3,3 ° C’lik bir ısınma vaat ediyor – aynı hükümetlerin geçmemeye karar verdiği seviyenin iki katı!

Yani, ister işyerlerimizde tehdit altında bulunalım, ister evlerimize kapanmış olalım, virüs bizi düşünmeye ve hayal gücümüzü çalıştırarak birkaç soru sormaya davet ediyor. Örneğin:

  • Virüs tarafından körlemesine yapılan üretim ve ulaşım kısıtlaması yerini neden gereksiz ve zararlı üretim faaliyetlerinden başlamak üzere toplumun kararlaştırdığı ve planladığı bir kısıtlamaya bırakmasın?
  • Bu gereksiz veya zararlı üretimlerin (silahlar, reklamlar, özel otomobiller, plastikler, vb.) ortadan kaldırılmasından (kısmen veya tamamen) etkilenen emekçiler neden gelirlerini koruyamasın ve insanlara ve ekosistemlere bakım işlerinde topluca istihdam edilmesinler? Bunlar hem toplumsal ve ekolojik açıdan faydalı hem de kişisel açıdan tatmin edici işler olurdu.
  • Neden çokuluslu şirketlerin “değer zincirleri”nden elde edilen kârı azamileştirme hedefinin yönettiği küreselleşme yerini toplumsal adalete ve iklim adaletine, seyahat ve yerleşme özgürlüğüne ve gıda egemenliğine dayalı, sömürgeci ilişki biçiminden arınmış cömert bir işbirliğine bırakmasın?
  •  Biyolojik çeşitlilik ve sağlık açısından yıkıcı bir tarımsal işletmecilik (agrobusiness) -ki bu virüsün yayılmasını sağlamaktadır [1] – yerini neden insan sağlığı ve biyolojik çeşitlilik için çok daha faydalı olan bir tarım ekolojisine (agroekolojibırakmasın?
  • Neden toplumun ağırlık merkezi, meta üretimi alanından insanlara ve insan olmayanlara “bakım/ihtimam gösterme” alanına geçmesin?
  • Neden hem daha az üretip, daha az taşıyıp hem de daha çok paylaşmayalım? Zenginlikleri, bilgiyi, gerekli emeği ve… hepsinden daha değerli olan kaynağı, zamanı neden paylaşmayalım?

İklimi kurtarmak için elini kıpırdatmayan politikacıların argümanı her zaman aynıdır: “Biz istiyoruz, ancak insanlar tüketici davranışlarını değiştirmek istemiyorlar”. Aksine, salgına verilen tepki, tehlike hakkında iyi bilgilendirilmiş olan toplumların yaşam tarzlarında önemli değişiklikleri kabul ettiğini göstermektedir.

Ayrıca, değiştirmek istemeyenlerin gerçekte ekonomiden sorumlu olanlar, finansçılar ve büyük şirketlerin hissedarları olduğunu da gösterir. Bir salgın sırasında bile, maksimum kâr elde etmek için daha düşük maliyetle daha fazla üretmeye devam etmek istiyorlar. Emekçilerin ve nüfusun sağlığını hiçe sayarak.

Virüs, hükümetlerin bu politikanın hizmetinde olduğunu da söylüyor bize: bir acil sağlık durumu varken bile, hayati olmayan sektörlerdeki faaliyetleri askıya almayı reddediyorlar; sağlık sektörünün yeniden finanse edilmesi gerekirken, bankalara yardımcı oluyorlar [2]; daha fazla dayanışma gerekirken, sosyal destek alanları, evsizleri, göçmenleri, emeklileri taciz etmeye devam ediyorlar; salgını yenmek için daha fazla demokrasi ve katılım gerekiyorken, kendilerine özel güçler veriyorlar…

Evsizlere, dezavantajlılara, yaşlılara, evraksızlara yardım etmek, sağlık çalışanlarını desteklemek için kurular sayısız taban inisiyatifi, hayati olmayan işletmeleri durdurmak için grevler vs. başka bir siyasetin mümkün olduğunu gösteriyor. Dayanışmacı, demokratik, toplumsal ve cömert bir öz-disiplin siyaseti.

2002 yılında, SARS Koronavirüs salgını sırasında, virologlar daha başka koronavirüslerin takip edeceği ve bir aşı bulunabileceği konusunda uyardılar, ancak hükümetler bu araştırmaları finanse etmeyi reddetti. Tıbbi araştırmaların çokuluslu ilaç şirketlerinin elinde kalmasını istiyorlar, ki bunların amacı halk sağlığı değil hasta piyasasında ilaç satarak elde edilecek kâr.

Aynı şekilde, 25 yıldır, iklimbilimciler iklim değişikliğinin daha tehdit edici hale geleceği ve petrol, kömür ve doğalgaz yakmayı keserek bunun durdurulması gerektiği konusunda uyarıyorlar. Fakat hükümetler elini kıpırdatmadı. Enerjinin çokuluslu şirketlerin elinde kalmasını istiyorlar, ki bunların amacı sosyal adalete mümkün olan en hızlı enerji geçişini sağlamak değil, her şeyden önce kâr elde etmektir

İklim değişikliği salgından çok daha tehlikelidir. Deniz seviyesinin on metreden fazla yükselme riski vardır. Hızlı hareket etmezsek, dünyayı yüz milyonlarca insan ve sayısız insan-olmayan canlılar için, geri dönüşü olmayan biçimde, yaşanmaz hale getirecektir. En yoksul, en zayıf olanlar bunun bedelini ödeyecektir.

Bu tehditle nasıl mücadele edileceği, seçilen önceliklere bağlıdır. Salgın, sahip-olanların önceliklerine ve bunun doğurduğu sonuçlara ışık tutuyor: insan bakımından önce meta üretimi; seyahat özgürlüğünden önce spekülasyon yapma özgürlüğü (örneğin maskelerde); sosyal hizmetleri finanse etmeden önce bankaların kurtarılması; demokratik katılım yerine özel güçler ve polis varlığının genelleşmesi (Çin’de olduğu gibi!); dayanışma yerine göçmenlerin peşine düşülmesi.

Bu emsalden, herkes, sahip-olanların ve muktedirlerin iklim tehdidine karşı -iş işten geçtikten sonra- bir şey yapmaya karar vermekten başka bir seçeneğe sahip olmadığında aynı önceliklerin nasıl uygulanacağını hayal edebilir.

CO2 gibi görünmez olan virüs bizi uyarır. Bize, bir parçasını oluşturduğumuz doğadan daha güçlü olduğumuza inanmayı bırakmamızı söyler. Bize kapitalist üretimciliğin bizi uçurumun eşiğe getirdiğini ve dünyanın efendilerinin bizi kurtaramayacağını söyler: yoksulları, sömürülenleri, ezilenleri ve özgürlüklerimizi feda ederek kendilerini kurtaracaklar. Bize neoliberal politikacıların bizleri kurtarmayacağını söyler: dünya ile ve benzerlerimizle olan ilişkimizi tamamen bozan bu akıl almaz sisteme, kapitalizme bir son vermek için ayağa kalkmak ve örgütlenmek zorundayız.

Notlar:

[1] Uzmanlar, doğal ortamların yok edilmesinin ve tarımsal standardizasyonun yeni virüs hastalıklarının ortaya çıkmasına ve yayılmasına neden olduğu konusunda hemfikir.

[2] Avrupa Merkez Bankası, şirketler ve hükümetlerin borçlarını satın alarak “bankaları rahatlatmak” için 750 milyar avro serbest bırakıyor.

Çeviri: Rıfat Hasret

COVID-19 Üzerine 8 Tez – Daniel Tanuro

Bilim insanları 2002’deki SARS coronavirüs salgını sırasında alarm zillerini çalmıştı. Avrupa ve ABD’de gündeme getirilen temel araştırma programları bu virüs kategorisinin daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir ve yeni formlarda ortaya çıkmasını önleyebilirdi. Hükümetler ise bu tip araştırmaları fonlamayı reddettiler. Absürt bir politikaydı ama ana amacı halk sağlığını tesis etmektense ödeme gücü olan hastalara piyasada ilaç satmak olan ecza şirketleri için resmen biçilmiş kaftandı.

  1. COVID-19 salgınının bir ekonomik yavaşlama sürecini takip etmesi ne salgının ekonomik etkisini (üretim süreçlerinin aksaması, tedarik zincirlerinin aksaması, hava yolu taşımacılığı ve turizm üzerindeki sektörel etkiler vs.) ne de sebep olduğu tehdidin ciddiyetini inkâr etmeye yol açmalıdır. Üstel dinamiklere sahip yıkıcı bir olgu olarak salgın, ekonomik ve sosyal kriz için belirgin bir güçlendiricidir. Aynı zamanda ekolojik krizin ve iklim krizinin temel sebebi olan bilhassa fosil yakıt temelli üretimcilik ile göbek bağı sebebiyle kapitalist sistemin kırılganlıklarını ve emekçi kesimler için tehlikelerini de açık etmektedir.
  2. Salgının kontrol altına alınması kontamine bölgelerden gelen yolcuların sağlık durumlarının takibi için hızlı müdahale ve katı önlemleri, hastalığın bulaştığı kişilerin belirlenmesi ve izole edilmelerini, ulaşımın kısıtlanması ve sağlık hizmetlerinin güçlendirilmesini gerektirecektir. Kapitalist hükümetler, ekonomik yavaşlamaya cevaben kullandıkları neoliberal politikalara takılıp kalmış durumdayken bu önlemleri almakta yavaş kaldılar, bunları yetersiz ölçüde uyguladılar ve neticede virüsün yayılmasını durduramadan daha sert önlemler almak zorunda kaldılar. Kriz süresince suçlanması gereken şeyler arasında stok tutulmaması, sağlık ve araştırma alanlarındaki kesintiler ile emeğin esnekleşmesi-güvencesizleştirilmesi bulunmak zorundadır.
  3. Bilim insanları 2002’deki SARS coronavirüs salgını sırasında alarm zillerini çalmıştı. Avrupa ve ABD’de gündeme getirilen temel araştırma programları bu virüs kategorisinin daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir ve yeni formlarda ortaya çıkmasını önleyebilirdi. Hükümetler ise bu tip araştırmaları fonlamayı reddettiler. Absürt bir politikaydı ama ana amacı halk sağlığını tesis etmektense ödeme gücü olan hastalara piyasada ilaç satmak olan ecza şirketleri için resmen biçilmiş kaftandı.
  4. Her yıkıcı olgu gibi salgınlar da ilk olarak inkâr tepkilerine yol açar. Bunlar daha sonra paniğe dönüşebilir ve bu panik de demogoglar tarafından Çin ve Rusya’da olduğu gibi nüfusun teknolojik kontrolü ve demokratik hakların kısıtlanmasına yol açabilir. COVID-19’un aynı zamanda faşistler tarafından göçmenlerin geri gönderilmesine dair ırkçı politikaları meşrulaştıracağı ve yoğunlaştıracağına dair ciddi riskler bulunmaktadır.
  5. Sol, dışsal bir etken olan halk sağlığı krizinin kapitalist ekonomik krizin içsel etkenine indirgenmesine razı olmamalıdır. Sağlık krizini olduğu gibi ele almalı ve bununla mücadele için toplumsal, demokratik, ırkçılık-karşıtı, feminist ve enternasyonalist biçimde yanıtlar geliştirmelidir. Bireyselciliğin aksine, solun kendisi virüsün yayılmasını engelleyecek kolektif davranış biçimlerini benimsemeli ve toplumsal hareketlerde yaymalıdır. Örneğin, “petrol krizine” yanıt olarak kimi hükümetlerin aldığı bireysel araç kullanma kısıtlamalarından farklı olarak, küresel Güney’e dair sorumlulukları da unutmamak şartıyla kimse kendisinin, sevdiklerinin, toplumun sağlığı için kendi sorumluluğunu savmamalıdır. Ya toplumsal hareketler bu meseleyi demokratik biçimde ve ezilenlerin sosyal gerçekliklerinden hareketle kendi ellerine alacaklar ya da ezenler kişi hak ve hürriyetlerini ihlal eden kendi çözümlerini dayatacaklardır.
  6. Bu salgının sebep olduğu ana tehlike sağlık sisteminin olası bir tıkanması olacaktır. Kaçınılmaz olarak en yoksul ve güçsüz kesimler, özellikle de yaşlı yurttaşlar, tarafından ödenen bedellerin ağırlaşmasına sebep olarak ekseriyetle kadınların omuzlarındaki ev içi bakım görevlerinin ertelenmesine yol açacaktır. Tıkanma eşiği elbette ülkeden ülkeye, sağlık sisteminden sağlık sistemine ve orada uygulanan kemer sıkma politikalarına göre değişecektir. Hükümetler salgını önlemek yerine geç kalmaya devam ettikçe bu eşiğe daha da hızlı varılacaktır. Salgınla mücadele, bu sebeple, kemer sıkma politikalarından kesin bir kopuşu, refahın yeniden dağıtılmasını, sağlık sektörünün yeniden finanse edilmesini ve kamulaştırılmasını, tıbbi alandaki patentlerin iptalini, küresel Kuzey-Güney adaletini ve sosyal ihtiyaçlara net bir öncelik verilmesini gerektirir. Bu da somut olarak: hastalığa yakalanmış kişilerin işten çıkarılmasının yasaklanmasına, kısmi iş gücü kaybı koşullarında dahi ücretlerin sabit tutulmasına, sosyal güvenlik sisteminden destek alanların üzerlerindeki kontrol, etkinleştirme ve kısıtlamaların durdurulmasına işaret eder. Rasyonel olmayan yanıtlar ve bunların olası ırkçı-otoriteryen sapmalara yol açmasının önüne geçmek için müdahale etmek zorunda olduğumuz meseleler bunlardır.
  7. COVID-19 krizi ile iklim krizi arasında pek çok ortaklık bulunmaktadır. Her iki durumda da kapitalist sistemin kâr amacıyla birikim mantığı, ne kadar farkında olursa olsun, mevcut tehlikeyi önlemekten acizdir. Her iki durumda da hükümetler inkâr ile temel olarak halkların değil sermayenin ihtiyaçlarına yanıt vermek için tasarlanmış politikaların yetersizliği arasında gidip gelmektedir. Her iki durumda da özellikle küresel Güney ülkelerinde en yoksul, ırk ayrımcılığına uğramış ve güçsüz kesimler namlunun ucundayken zenginler her koşulda düzlüğe çıkacaklarını söylemektedir. Her iki durumda da hükümetler tehdidi kullanarak devleti güçlendirmeye çalışırken, aşırı-sağcı [gerici] güçler korku ikliminden faydalanarak kokuşmuş Malthusyen ve ırkçı yanıtlarını iteklemeye çalışmaktadır. En son olarak, her iki durumda da kapitalist değerin sosyal kanunu ile üstel dinamikler gösteren (bir tarafta viral enfeksiyonların çoğalması, diğer tarafta küresel ısınma ve [iklim sistemindeki] pozitif geri beslemeler) doğa kanunları doğrudan çelişki içerisindedir.
  8. Gelgelelim iklimsel tehlike virüs tehlikesine oranla sonsuz olarak daha küresel ve daha ciddi bir tehlikedir. Şayet sömürülenler ve ezilenler bu absürt ve sabıkalı üretim tarzını alaşağı etmek için birleşmezlerse besbelli aynısı [iklim krizinin] sonuçları için de geçerli olacaktır. COVID-19 bize bir ikaz daha veriyor: insanlığı barbarlığa sürükleyen kapitalizm sonlandırılmalıdır.

Çeviri: Ethemcan Turhan

Kaynak: https://www.gaucheanticapitaliste.org/huit-theses-sur-le-coronavirus/

Devrimci ve Feminist bir Ekososyalizm için 10 Şamandıra – Daniel Tanuro

Çevrenin korunması için mücadeleleri, sömürülenler ve ezilenlerin reel toplumsal ihtiyaçlarının tatmini için verilen mücadelelerle ilişkilendirmeyi esas alan siyasal yaklaşıma ekososyalizm diyoruz. Bu yaklaşım üretimci olmayan, baskısız ve sömürüsüz, doğanın geri kalanına karşı saygılı ve temkinli demokratik sosyalist bir toplumun gelişini hazırlar.

Açık bir kavram olan ekososyalizm farklı çeşitlerde yorumlanabiliyor. Aranızda Fransızca konuşanlar muhtemelen JL. Mélenchon’un daha devletçi ve ulusal egemenlikçi bir eğilime sahip ekososyalizminden haberdardır. Kimi ülkelerde hükümet etme meraklısı sosyal-demokratlar veya son derece anaakım yeşil partiler de ekososyalist bir perspektifle hareket ettiğini iddia edebiliyor. Dolayısıyla genel olarak ekososyalizm adına konuşamayız. Aşağıda önerilen 10 madde benim dahil olduğum uluslararası devrimci-marksist akımın ekososyalist yaklaşımını özetliyor.

1. Ekososyalizmimiz dört tespitten ileri geliyor:

  • Şimdiden ekolojik sorunları göz önünde bulunduran ve bugünden ekolojik yıkıma yanıt üreten bir antikapitalist geçiş programının gerekliliği. Dolayısıyla çevrenin korunmasını ve restorasyonunu kapitalizm sonrasının “güzel günlerine” gönderen siyasal akımlardan ayrılıyoruz;
  • Sömürülenlerin ve ezilenlerin özörgütlenmesine dayanan demokratik doğrudan eylemi esas alan bir stratejinin gerekliliği. Bu strateji enternasyonalist bir perspektife sahip olmalı ve toplumsal hareketlerin özerkliği ile kadınların ve genel olarak ezilen tabakaların özörgütlenme hakkına saygı duymalıdır;
  •  Kapitalist toplumun altını oyan derin bir anlam ve değerler krizinin varlığı. Soyut değerin hakimiyeti ile kapitalist patriyarka ihtiyaçlar ile üretim, canlı emek ile ölü emek, gezegen ile sermaye arasındaki yer değişiminin temelinde yatar. Böylece sermaye, insanı varlığını bilinçli ve kolektif biçimde üreten, düşünen toplumsal hayvan doğasından yabancılaştırır;
  • “Reel sosyalist” ülkelerin felaket ekolojik bilançosu. Çernobil faciası, Aral denizinin kuruması ve Çin’de serçeleri yok etmeye dönük Maocu kampanya bu bilançoya birer örnek. Dolayısıyla ekososyalizmimiz radikal biçimde antikapitalist, insancıl, enternasyonalist, feminist ve özyönetimci. Hem bir mücadele stratejisi, hem bir talepler manzumesi, hem de bir toplum tasavvuru.

2. Bizim ekososyalizmimizin insana yaraşır bir medeniyeti hedefleyen güçlü bir etik boyutu var.

Doğayı “insanlığın organik olmayan bedeni” olarak gören Marx’ın bıraktığı izleri takip ediyoruz. Bizim de bir parçasını oluşturduğumuz doğanın yıkımı, bizim ve çocuklarımızın yıkımıdır aynı zamanda. Dolayısıyla “ekolojik kriz” fazlasıyla yetersiz bir ifadedir. Karşı karşıya bulunduğumuz durum kâr mantığından kaynaklı olarak ekosistemlerin işleyişinin krize girmesinden çok daha fazlasıdır: insanlığın doğanın geri kalanıyla ilişkilerinin krizinin damgasını vurduğu, insan medeniyetinin sistemik krizidir.

Değer üretiminin yerine demokratik biçimde belirlenmiş kullanım değeri üretimini koymak bu krize son vermek için gerekli bir koşul. Fakat yeterli koşul değil. Tıpkı kadınların ezilmesi gibi ekolojik yıkımlar da kapitalizmden önce, başka biçimlerde ve küreselden ziyade yerel düzeyde var oldu. Ayrıca, belirttiğimiz gibi bürokratik “reel sosyalizm” çevre açısından kapitalist üretimcilik kadar yıkıcı olmuştur.

Bu iki gerçeklik kapitalizmin alaşağı edilmesinden sonra uzun süre sürdürülmesi gereken bir kültürel devrim sürecinin zorunluluğun altını çiziyor. Buyurgan ve faydacı yaklaşımlardan kopup çevreyle ihtimama, temkine ve saygıya dayalı bir ilişki biçimi icat edilmelidir.

3. SSCB’nin, Çin’in ve Doğu Bloku ülkelerinin ekolojik açıdan yıkıcı bilançosu her şeyden önce devrimin bürokratik Stalinist yozlaşmasından kaynaklanıyor.

Bu süreç hem dünya devriminden vazgeçmeyi hem de Sovyet iktidarının ilk yıllarında gelişen en ileri ekolojik kavrayışların ve deneyimlerin terk edilmesini içerdi. Ne var ki Stalinizm her şeyi açıklamıyor: 19. Yüzyılın sonu ve 20. Yüzyılın başında işçi hareketinin ve onun devrimci kanadının doğaya ilişkin yaklaşımı büyük oranda onu üzerinde hakimiyet kurulacak, insan iradesine uygun biçimde sınırsızca şekil verilecek bir madde olarak algılamaya dayalıydı. Bu bakış Stalinizme soldan muhalefet edenlerde de mevcuttu ve hâkim görüşü teşkil ediyordu.

4. Kadınların özgürleşmesi özerk bir hareketi ve bu hareket bünyesinde sosyalist bir eğilimin inşasını gerektiriyor. Aynı şekilde ekolojik yıkımın durdurulması sol içinde, tabiri caizse doğanın geri kalanı adına antikapitalist, enternasyonalist ve antibürokratik bir perspektifle müdahale edecek bir ekososyalist akımın inşasını gerektiriyor.

Böylesi bir akımın Homo Sapiens’in doğası itibariyle yıkıcı ve duyarsız olduğu gerekçesiyle çölde vaaz vermeye mahkûm olduğu fikrini reddediyoruz. İnsanlık çok sayıda ekolojik yıkıma sebep oldu ancak unuttuklarımızı yeniden öğrenmek, çevreye ihtimam göstermek, yıkılmış olanı mümkün olduğu ölçüde yeniden inşa etmek, genel olarak canlıyla yeni bir ilişki biçimi icat etmek için insan zekasının ve duyarlılığının yetersiz olduğunu düşünmek için hiçbir neden yok.

5. Ekososyalizmimiz radikal biçimde antikapitalist, dolayısıyla Marksisttir.

Marx’ta yalnıza sermaye mantığının vazgeçilmez bir eleştirisini değil ama aynı zamanda ekososyalist düşüncemizi besleyen, çoğu kez bilinmeyen fakat değerli fikirler de buluyoruz:

  • Doğa ve emek her türden zenginliğin yegâne iki kaynağıdır, doğa kullanım değerinin temel kaynağını oluşturur;
  • Tek rasyonel tarım bağımsız köylülere veya toprağın ortak mülkiyetine (ki bunu kolhozların devlet mülkiyetinden ayırmak lazım!) dayalı olandır. Tek rasyonel ormancılık “kısa vadeli” kâr yarışına tabi olmayandır;
  • Rant yarışı (aşırı-kâr) mineral ve organik doğal kaynakların yağmasını mütemadiyen kamçılıyor – bilhassa da giderek yoğunlaşan, toprağı tüketen, monokültüre dayalı ve et üretimini öne çıkaran bir tarım sanayiini teşvik ediyor;
  • Kapitalizm mülksüzleştirmeye dayalıdır. Büyüme olmadan, dolayısıyla ikili bir hareketle sürekli genişleyen bir yeniden üretim olmadan kapitalizm olmaz. Bu ikili hareket bir yandan ücret karşılığı emek gücüne el konulması/sömürülmesi, öte yandan doğal kaynakların yağması/temellükü;
  • Sermaye bir “şey” değil, bir toplumsal ilişkidir: artık-değer üretimine yönelik, doğal kaynak girdileri gerektiren, emek sömürüsüne dayalı bir toplumsal ilişkidir. “Sermayenin tek sınırı, sermayenin bizzat kendisidir” der Marx: ilk bakışta gizemli gelebilecek bu cümle aslında gayet basit biçimde sermayenin sömürülecek emek gücü ve doğal kaynak bulabildiği sürece yıkımına devam edeceği anlamına geliyor. Sermaye ancak bu sınırları aştığı takdirde kendiliğinden bozulur. Yoksa başka hiçbir içsel mekanizma onun sürdürülebilirlik sınırlarını göz önünde bulundurmasını sağlamaz;
  • Dolayısıyla artık-değer üretimi zorunlu olarak insanlık ile doğanın geri kalanı arasındaki madde mübadelesindeki dengelerin bozulmasını gerektirir (“metabolic rift”). Kapitalist birikim hem toprağı hem emekçiyi tüketiyor. Kaynakların yağmasına son vermek (toplumla doğa arasında “madde mübadelesinin rasyonel yönetimi”ni tesis etmek) emek gücünün sömürüsünün ilgasını ve çalışma zamanının kısaltılmasını gerektiriyor.

6. Bununla birlikte Marx ve Engels’in çalışmalarında gerilimler mevcut.

Öncelikle, bu çalışmalar bir ölçüde ilerlemeye dayalı yanılsamaların ve “üretici güçlerin sınırsız gelişimi” perspektifinin damgasını taşır. İkinci olarak, onların fikriyatı patriyarka üzerine (eko)feminist analizlerin eleğinden geçmelidir.

Marx için, gördüğümüz gibi, “sermaye her türden zenginliğin iki yegâne kaynağını tüketmektedir, toprağı ve emekçiyi”. Bu alıntıda “emekçi” kadın emekçiyi de içerir. Oysa emek toplumsal cinsiyetlidir. Kadınlar aile çerçevesinde yeniden üretim emeğinin büyük bir kısmını ücretsiz olarak üstlenirler ve bu emek kapitalist toplumda “görünmez” kılınır. Marx aynı zamanda “toprağın özel temellükü günün birinde, bir insanın başka bir insan tarafından temellükü kadar barbarca görülecektir”. Oysa kapitalizm kendisinden önce var olan patriyarkayı kendisine dahil etti, ki bu da bir insanın başka bir insan tarafındın temellükünün bir biçimini teşkil eder. Engels bu konuya vurgu yapmıştı: “Ailede erkek burjuvadır, kadın proletarya”.

Dolayısıyla bizim ekososyalizmimiz yeniden üretim emeğini de açıkça dahil etmek üzere Marx’ın bu cümlesini geliştirir. Ücretli emeğin ve kaynakların sömürüsünü derinleştiren kapitalist mantık aynı zamanda kadınların patriyarka tarafından ezilmesini de derinleştirmeye yönelir. Kadınların bedenine el konulması, ücretsiz olarak gerçekleştirdikleri ev içi emek ve üretim alanında uğradıkları ayrımcılık kapitalizm tarafından zenginliklerin temellükünün özgül bir biçimini teşkil ediyor. Kapitalist üretim biçiminin eleştirisinin bütünlüklü olabilmesi için bu sömürü türünün de ele alınması, görünür kılınması lazım.

7. Bizim ekososyalist anlayışımız tüm bu boyutları içermeye gayret ediyor.

Kadınların ezilmesi ücretli emeğin sömürüsüne ve doğal kaynakların yağmalanmasına, bağımsız köylülerin iflasına ve yerli toplulukların yıkımına eklemleniyor. Kadınların mücadelesi sınıf mücadelesinin bir parçasını teşkil ediyor -onunla sınırlı kalmamakla birlikte- çünkü patriyarkal tahakküm kapitalizmin dayanaklarından biri.

Çevre mücadeleleri sınıf mücadelesinin bütünlüklü bir parçasını teşkil ediyor -onunla sınırlı kalmamakla birlikte- çünkü sermayenin doğal kaynakların tüketimine dönük doymak bilmez iştahı, bir yandan bu kaynakları değere dönüştüren, öte yandan da ev içinde emek gücünü yeniden üreten canlı emeğe bağımlılığıyla birlikte var olur.

Köylülerin ve yerli halkların mücadeleleri sınıf mücadelesinin bir parçasını teşkil ediyor – onunla sınırlı kalmamakla birlikte- çünkü kapitalist açgözlülük tüm kaynaklara el koymayı ve tüm ilişkilerin metalaşmasını, dolayısıyla da genelleşmiş proleterleşmeyi içeriyor.

Dolayısıyla ekososyalizmimiz yalnızca toplumsal olan ile çevresel olanın üretimcilik karşıtı ittifakı yani işçilerin-köylülerin-yerli halkların toplumsal ittifakı değil: aynı zamanda toplumsal ve çevresel olanda feminizmin de göz önünde bulundurulmasını içeriyor yani sosyalist bir ekofeminizmi. Bu yaklaşım mücadelelerin ortaklaştırılmasına dönük ekososyalist stratejimizin dayanağıdır.

John Bellamy Foster Marx’ın bir ekolojisinin olduğunu iddia ediyor. Bu konudaki kitabı takdire şayan ve Marksizme içkin o sözde üretimcilik konusunda gerekli düzeltmeleri yapıyor. Ne var ki biz methiye düzmeyi reddediyoruz. Bizler için “Marx’ın ekolojisi” tamamlanmamış bir şantiyedir. Ekososyalizmimiz bunun inşasını sürdürmeyi, sınırlarını ve kimi zaman da çelişkilerini aşmayı hedefliyor. “Toprak Ana’nın hakları”, hayvan ıstırabı gibi yeni meseleleri kavrayabilmek için at gözlüğü takmayan bu anlayış vazgeçilmezdir. 

8. Kadınların bedeninin temellükü ve insanın emek gücünün bir doğal kaynak olarak sömürüsüne dayalı bir üretim biçiminin halkın çoğunluğunda doğal kaynaklara ve genel olarak doğaya saygılı bir toplumsal bilinç oluşmasını sağlayabileceğine inanmak tümüyle bir yanılsamadır.

Genelleşmiş meta üretimi yani genelleşmiş “şeyleşme” sisteminde doğaya ilişkin hâkim ideoloji mecburi olarak doğayı bedava kaynak haznesi olarak gören piyasa ideolojisidir. Ekolojik mücadeleler mevcut düzeni değiştirecek toplumsal güçlere dönüşmek için ekonomik ve feminist mücadeleler ile irtibatlanmalı ve onlarla yüzleşmelidir. Dolayısıyla emek, üretim, yeniden üretim ve gelişme meseleleri bizim ekososyalist anlayışımızın merkezinde bulunur.

Homo Sapiens’in doğası kendi varlığını, insanlık ile doğa arasındaki kaçınılmaz ilişki olan emek vasıtasıyla toplumsal olarak üretmeye dayalıdır. Ancak insan doğası somut olarak yalnızca tarihsel biçimleriyle birlikte vardır. Ekolojik krize verilecek yanıt “çalışmadan çıkmak”, “gelişmeden çıkmak”, “tüketimden çıkmak”, “büyümeden çıkmak” vs. gibi tarih-dışı soyutlamalara dayanamaz. Yanıt, değer üreticisi soyut emekten çıkmaya, yani kârı büyütmeye odaklı kapitalist gelişme biçiminden ve bundan ileri gelen dağıtım/tüketim/yeniden üretim biçiminden çıkmaya dayanmalıdır.

9. “Doğa”nın sanki bir hastalık söz konusuymuşçasına insanlıktan mustarip olduğu fikrini reddediyoruz.

İnsanlık dönüştürdüğü doğanın bir parçası. Başka canlı türleri de doğayı derinlemesine değiştirdi. Ancak Homo Sapiens’in gerçekleştirdiği dönüşüm farklı: “Doğal” olmak şöyle dursun, tarihsel olarak toplumsal üretim ilişkileri tarafından belirlenmiştir. Dolayısıyla insanlığa özgü bir “taşıma kapasitesi” söz konusu değil. Emeğin üretkenliği ölçüsünde insan “taşıma kapasitesi” değişmiştir, örneğin orman yakarak arazi açmaya dayalı ilkel tarım koşullarında Km2 başına 8 insanken ilk yerleşik yaşama geçildiği dönemin tarım koşullarında Km2 başına 25 insana, Antik Mısır’ın sulamaya dayalı tarımında ise Km2 başına 100 insan ulaşır…

Öte yandan tarihte emeğin üretkenliğindeki ilerlemenin ekolojik açıdan olumlu sonuçlar doğurduğu örnekler de vardır (mesela Batı Avrupa’da baklagillerin “yeşil gübre” işlevi görmesinin keşfi ormansızlaşmayı frenlemiştir). Bugün yenilenebilir enerji teknolojileri üretkenlikte önemli bir ilerleme teşkil eder ve iklim değişikliğinin gezegenimizi bir “hamam gezegenine” [hothouse planet/planete étuve] dönüştürmesini engellemek için acilen ve genelleşmiş bir biçimde kullanıma sokulmaları gerekir. Oysa üretimci ve “büyümeci” kapitalist çerçeve içinde bu teknolojiler fosil enerjilerin yerini almak yerine onlara ekleniyor ve kârın hizmetinde kullanıma sokuluyor. Bu nedenle de çevrenin yıkımını durduramıyorlar.

Böylece meselenin genel olarak ilerleme değil de Michael Löwy’nin kapitalist üretim biçiminin “yıkıcı ilerlemesi” dediği şey olduğunu görüyoruz. Bu “ilerleme”, gözümüzün önünde, artan bir hızla dönüşen ve yoksullaşan bir doğa üretiyor. Binlerce canlı formunu yok ediyor, yüz milyonlarca yoksulun yaşamını tehdit ediyor, insanlığın tümüyle barbarlığa düşmesinin riskini barındırıyor ve muhtemeldir ki, nihayetinde insan türünün bütününü tehdit edecek noktaya gelebilecektir.

10. “Gerçek bakir doğa” hiçbir yerde mevcut değildir.

“Gerçek doğanın Homo Sapiens’in olmadığı doğa” olduğunu düşünenlerin bu sistemik krize hiçbir yanıtları yok. Tek mantıklı alternatifleri insanların ortadan kalkmasını savunmak olurdu (bu durumda kendileri bize örnek olabilirler!). Bu mizantropik anlayışlara karşı yerli halkların kozmogonisi (Toprak Ana) bir ilham kaynağı oluşturabilir. Fakat şu konuda yanılmayalım: Bu kozmogoni, doğaları gereği müşterek olan BAZI varlıkları savunmayı içermez. Çünkü bu müşterek varlıklar kavramı aynı zamanda başka varlıkların da, doğaları gereği müşterek olmadığı anlamına gelir. Bizler içinse tam tersine söz konusu olan, müştereğin toplumsal olarak inşa edileceği bir sürecin meşruiyetini savunmaktır.

Müşterek olarak tayin etmek istediklerimizin demokratik tanımlanışı sözümona doğa tarafından belirlenmiş herhangi bir sınırlamaya, a priori, tabi değildir. Sınıfsız ekokomünist bir toplum çeşitli yönlerden “ilkel” denilen toplumlara benzeyecektir. Müşterek anlayışı tesis edecektir. Öte yandan üretici güçlerin gelişim seviyesi açısından bir hayli de farklı olacaktır. Bu toplum insan-doğa arasındaki ilişkilere dair, muhtemelen yerli halklarınkine benzeyecek ama farklılıklar da içerecek bir kavrayış oluşturacaktır. Buna göre tedbir, saygı ve sorumluluk gibi etik nosyonların yanı sıra dünyanın güzelliği karşısında duyulan hayranlık, giderek hem daha keskin hem de eksiklikleri açıkça ifade eden bir bilimsel yaklaşım tarafından daimî olarak beslenecektir. Çünkü bilimler ilerledikçe neleri açıklamadıkları konusunda daha da bilinçleniyorlar.

28 Ekim 2018, Mauritius Adası

Center for Alternative Researches and Studies (CARES)’in ekoloji okulunda yapılmış sunum.

Çeviri: Uraz Aydın

Kaynak: https://www.pressegauche.org/Dix-balises-pour-un-ecosocialisme-feministe-et-revolutionnaire

Eli Kulağında (Ekolojik) Felaket ve Onu Önlemenin (Devrimci) Yolları üzerine 13 Tez – Michael Löwy

“Ekofeministlerin bizlere açıkladığı gibi kadınların eylemlere kitlesel katılımı sistemin yarattığı ekolojik tahribatın ilk kurbanları olmasından kaynaklanıyor. Orada burada sendikalar da bu mücadeleye omuz vermeye başladı. Bu önemli bir gelişme çünkü son tahlilde, nüfusun çoğunluğunu oluşturan kent ve kır emekçilerinin aktif katılımı olmadan sistemi yenemeyiz. Bunun ilk koşulu ise, her harekette ekolojik hedefleri (kömür madenlerinin, petrol kuyularının yahut termik santrallerin kapatılması vs.) bu kapatmaların ilgilendireceği çalışanların istihdam güvencesiyle birleştirmek.”

I. Ekolojik kriz şimdiden 21’inci yüzyılın en önemli toplumsal ve siyasal meselesi; gelecek aylarda ve senelerde bu önemi daha da katlanacak. Gezegenin ve dolayısıyla insanlığın geleceği önümüzdeki on yıllarda belirlenecek. 2100 yılı için kimi bilim insanlarının yaptığı hesaplamaların da pek bir işlevi yok. Bunun iki nedeni var:

a) Ekonomik neden: Hesaplanması imkânsız olan tetikleme etkilerini göz önünde bulundurduğumuzda yüz yıl sonrasına dönük bir tahmin fazlasıyla keyfi olacaktır;

b) Siyasal neden: Yüz yılın sonunda bizler, çocuklarımız ve torunlarımız buradan gitmiş olacağız, dolayısıyla bu hesaplamaların ne anlamı var ki?

II. Ekolojik krizin son derece tehlikeli sonuçları olan çeşitli yönleri var ancak iklim meselesi hiç şüphesiz bu tehditler arasında en dramatik olanı. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) bizlere açıkladığı gibi eğer ortalama sıcaklık sanayi öncesi dönemi 1,5° geçerse geri döndürülemez bir iklim değişikliği sürecinin başlama riski var. Peki bunun sonuçları ne olur? Birkaç örnek vermekle yetinelim: Avustralya’daki gibi mega-yangınların çoğalması; nehirlerin yok olması ve toprağın çölleşmesi; kutup buzullarının eriyip yerinden kopması ve deniz seviyesinde onlarca metreyi bulabilecek yükselme: oysa iki metrelik yükselişle Bangladeş’in, Hindistan’ın ve Tayland’ın geniş bölgelerinin yanı sıra insan medeniyetinin Hong Kong, Kalküta, Venedik, Amsterdam, Şangay, Londra, New York, Rio gibi başlıca kentleri sular altında kalacak. Sıcaklık seviyesi nereye kadar yükselebilir? Kaç dereceden itibaren dünya üzerindeki insan yaşamı tehdit altında olacaktır? Bu sorulara kimsenin yanıtı yok.

III. İnsanlık tarihinde daha önce görülmedik felaket tehditleri bunlar. İklim değişikliği sonucu gelecekte oluşacak olana benzer iklim koşullarını bulmak için birkaç milyon yıl öncesinin Pliosen çağına dönmek gerekir. Jeologların çoğu yeni bir jeolojik çağa girildiği değerlendirmesinde bulunuyor: Gezegenin koşullarının insan eylemi aracılığıyla değiştirildiği Antroposen. Peki bu insan eylemi nedir? İklim değişikliği 18’inci yüzyılın Sanayi Devrimiyle başladı fakat 1945’ten sonra neoliberal küreselleşmeyle beraber nitel bir sıçrama yaşadı. Bir başka ifadeyle atmosferdeki karbondioksit birikiminin, dolayısıyla küresel ısınmanın sorumlusu modern kapitalist sınai medeniyettir.

IV. Eli kulağında bu felakette kapitalist sistemin sorumluluğu geniş ölçüde kabul ediliyor. Papa Francesco Laudato Si (“Övgüler olsun sana”) papalık genelgesinde “kapitalizm” sözcüğünü kullanmadan hem toplumsal adaletsizlikten hem de ortak evimiz olan Doğa’nın yıkımından “kâr maksimizasyonu ilkesi”ne dayalı, yapısal olarak sapkın bir ticari ilişkiler ve mülkiyet sistemini sorumlu tutuyordu. Dünya çapındaki ekolojist eylemlerde atılan sloganlardan biri “iklimi değil sistemi değiştir!”. Business as usual’ın taraftarı olan, bu sistemin başlıca temsilcilerinin -milyarderler, bankacılar, “uzmanlar”, oligarklar, siyaset erbabı- tutumu Louis XIV’e atfedilen şu cümleyle özetlenebilir: “Benden sonra Tufan”.

V. Çok nadir birkaç istisna dışında her biri sermaye birikiminin, çokuluslu şirketlerin, fosil oligarşisinin, topyekûn metalaşmanın ve serbest ticaretin hizmetindeki hükümetlerin tutumu meselenin sistemsel karakterini caniyane biçimde resmediyor. Kimileri -Donald Trump, Jair Bolsonaro, Scott Morrison (Avustralya)- açıkça ekoyıkıcı ve iklim-inkârcı bir tutum alıyor. Diğerleri, sözüm ona “makul” olanları, muğlak bir “yeşil” retoriğin ve bütünlüklü bir hareketsizliğin karakterize ettiği yıllık COP toplantılarında (“Taraflar Konferansı” ama “Periyodik olarak Düzenlenen Sirkler” de diyebiliriz) tutturulacak tonu belirliyor. Bunların arasında en başarılısı Paris’teki COP 21 olmuştu. Tüm katılımcı hükümetler karbondioksit salınımlarını azaltmaya dönük tantanalı vaatlerde bulunmuştu. Birkaç Pasifik adası dışında hiçbiri sözünü tutmadı. Ne var ki, bilim insanlarının hesaplamalarına göre bu vaatler yerine getirilmiş olsaydı dahi hava sıcaklığı 3,3°’ye kadar artabilirdi.

VI. “Yeşil kapitalizm”, “salınım hakları piyasaları”, “telafi mekanizmaları” ve sözde “sürdürülebilir piyasa ekonomisi”nin diğer manipülasyonlarının tümüyle etkisiz olduğu görüldü. Gırla “yeşilleştirme” yapılırken, salınım miktarları ok gibi fırlıyor ve felaket koşar adımla yaklaşıyor. Tümüyle üretimciliğe, tüketimciliğe, “piyasa payları” için vahşi bir mücadeleye, sermaye birikimine ve kârların maksimizasyonuna adanmış bir sistem olan kapitalizm çerçevesinde ekolojik krizin çözümü yok. Bu sistemin yapısına içkin olan sapkın mantık kaçınılmaz olarak ekolojik dengelerin bozulmasına ve ekosistemlerin yıkımına yol açıyor.

VII. Felaketten kaçınmayı sağlayacak tek etkili alternatifler radikal olanlar. “Radikal”, kötülüğün kökenlerine inen demek. Eğer köken kapitalist sistemse, bize sistem karşıtı, yani antikapitalist alternatifler lazım –  21’inci yüzyılın meydan okumalarına karşılık verebilecek ekolojik bir sosyalizm, bir ekososyalizm gibi. Ekofeminizmin, toplumsal ekolojinin (Murray Bookchin), André Gorz’un siyasal ekolojisinin veya antikapitalist büyüme karşıtlığının (degrowth/décroissance) ekososyalizm ile birçok ortak noktası var: Tüm bunlar arasında son yıllarda karşılıklı etkilenme ilişkileri gelişti.

VIII. Sosyalizm nedir? Birçok Marksist için üretim araçlarının kolektif temellükü (el konulması) aracılığıyla üretici güçlerin serbest gelişimini sağlamak üzere üretim ilişkilerinin dönüşümüdür. Ekososyalizm Marx’a sahip çıkıyor ancak açık biçimde bu üretimci modelden kopuyor. Elbette ki kolektif temellük gerekli ancak üretici güçlerin de radikal biçimde dönüştürülmesi gerekir:

a) Enerji kaynaklarını değiştirerek (fosil yakıt yerine yenilenebilir olanlar)

b) Küresel enerji tüketimini azaltarak

c) Meta üretimini azaltarak (“büyüme karşıtlığı”) ve gereksiz faaliyetleri (reklam) ve zararlı olanları (pestisitler ve savaş silahları) ortadan kaldırarak

d) Malların programlanmış şekilde miadını doldurmasına son vererek.

Ekososyalizm aynı zamanda tüketim modellerinin, ulaşım yollarının, kentleşmenin, “yaşam tarzının” dönüşümünü içeriyor. Kısacası mülkiyet biçimlerindeki bir değişimden çok daha fazlasını kapsıyor: Söz konusu olan, dayanışma, éga-liberté (özgürlük-eşitlik) ve doğaya saygı değerleri üzerine kurulu bir medeniyet değişimi. Ekososyalist medeniyet üretimcilik ile tüketimcilikten koparak çalışma zamanının kısaltılmasını ve dolayısıyla toplumsal, siyasal, oyunsal, sanatsal, erotik vs. faaliyetlere ayrılacak serbest zamanın artmasını hedefler. Marx bu hedefi “özgürlüğün hakimiyeti/krallığı” kavramıyla tarif ederdi.

IX. Ekososyalizme geçişi sağlamak için iki kriterin yön vereceği bir demokratik planlamaya ihtiyaç var: Hakiki ihtiyaçların tatmini ve gezegenin ekolojik dengelerine saygı. Bir kez reklam bombardımanından ve kapitalist piyasa tarafından yaratılan tüketimci takıntıdan kurtulduktan sonra halkın kendisi, demokratik biçimde hakiki ihtiyaçların ne olduğuna karar verecek. Ekososyalizm halk sınıflarının demokratik akılcılığı konusunda bahse girmeye dayanır.

X. Ekososyalist tasarımı nihayete erdirmek için kısmi reformlar yeterli değildir. Gerçek bir toplumsal devrim gereklidir. Bu devrimi nasıl tanımlamalı? Walter Benjamin’in Tarih Kavramı Üzerine tezlerinin (1940) hazırlık notlarına referansta bulunabiliriz: “Marx devrimlerin dünya tarihinin lokomotifi olduğunu söyler. Fakat belki de olaylar kendilerini başka şekilde sunar. Belki de devrimler trende seyahat etmekte olan insanlığın imdat frenini çekme eylemidir”. 21’inci yüzyılın terimlerine tercüme edersek: Modern Kapitalist Sınai Medeniyet adını taşıyan bir intihar treninin yolcularıyız hepimiz. Bu tren giderek artan hızla bir felaket uçurumuna yaklaşıyor: İklim değişimi. Devrimci eylemin amacı, geç olmadan, bu treni durdurmak.

XI. Ekososyalizm hem bir gelecek tasarımı hem de burada ve şimdi mücadele etmek için bir strateji. “Koşulların olgunlaşması”nı beklemek söz konusu değil: Toplumsal mücadeleler ile ekolojik mücadeleler arasındaki yakınlaşmayı sağlamak ve sermayenin hizmetindeki iktidarların en yıkıcı girişimlerine karşı savaşmak lazım. Bu Naomi Klein’in Blockadia dediği şeydir. Bu türden seferberliklerin bünyesinde, bu mücadelelerin içinde antikapitalist bilinç ve ekososyalizme olan ilgi gelişecektir. Yeşil New Deal gibi öneriler bu mücadelenin bir parçasını oluşturabilir; fakat bunun “yeşil kapitalizmin” geri dönüştürülmüş bir hali olarak tasavvur etmekle sınırlı kalan halleri değil, fosil enerjilerden kesinkes kopmayı talep eden radikal biçimleri.

XII. Bu savaşımın öznesi kim olacak peki? Geçmiş yüzyılın işçici/sanayici dogmatizminin bir güncelliği kalmadı. Bugün çatışmanın ön saflarında bulunan güçler gençler, kadınlar, yerliler, köylüler. Greta Thunberg’in çağrısıyla başlayan muhteşem gençlik isyanında kadınlar önemli bir yer kaplıyor – bu hareket gelecek için önemli umut kaynaklarından biri. Ekofeministlerin bizlere açıkladığı gibi kadınların eylemlere kitlesel katılımı sistemin yarattığı ekolojik tahribatın ilk kurbanları olmasından kaynaklanıyor. Orada burada sendikalar da bu mücadeleye omuz vermeye başladı. Bu önemli bir gelişme çünkü son tahlilde, nüfusun çoğunluğunu oluşturan kent ve kır emekçilerinin aktif katılımı olmadan sistemi yenemeyiz. Bunun ilk koşulu ise, her harekette ekolojik hedefleri (kömür madenlerinin, petrol kuyularının yahut termik santrallerin kapatılması vs.) bu kapatmaların ilgilendireceği çalışanların istihdam güvencesiyle birleştirmek.

XIII. Bu kavgayı fazla geç olmadan kazanma şansımız var mı? Bağıra çağıra felaketin kaçınılmaz ve her türden direnişin gereksiz olduğunu ilan eden o sözde “çöküşçüler”in (collapsologue’ların) aksine bizler geleceğin hala açık olduğunu düşünüyoruz. Elbette geleceğin ekososyalist olacağının hiçbir garantisi yok: Bu Pascal’cı anlamda bir bahis konusu; tüm gücümüzle “belirsiz olana dönük bir çaba”ya giriştiğimiz bir bahis. Fakat Bertolt Brecht’in engin ve sade bir bilgelikle söylediği gibi: “Mücadele eden kaybedebilir. Ancak mücadeleye girişmeyen zaten kaybetmiştir”. 

23 Ocak 2020

Çeviri: Uraz Aydın

Kaynak: http://www.europe-solidaire.org/spip.php?article51885

“Dünyayı Kim Öldürdü?”: Ekofeminizm ve Dünyayı Yeşertmek – Aygün Şen

“Dişi gezegen, herkes için yeniden yeşil olacaktır”

Françoise d’Eaubonne

Neoliberalizmin geri dönülmez noktaya getirdiği ekosistemin tahrip edilmesi süreci sadece bilim insanlarının ve çevrecilerin değil, dünya kamuoyunun da gündeminde artık. Yakın zamanda Avustralya’da günlerce söndürülemeyen yangınlar sayısız canlının ölümüne sebep olurken küresel ısınmanın yangınların şiddetine etkisine dikkat çekildi. Sermayenin açgözlülüğü gezegeni yok oluşun eşiğine getirmişken dev barajlar, madenler, zehir saçan endüstrilerden sorumlu şirketlerle çıkar ilişkileri ortaya dökülen hükümetlerin çöküşü yavaşlatacak önlemleri almakta bile isteksiz oldukları görülüyor. İklim eylemcileri hükümetleri acil önlemler almaya zorlayacak baskı grupları oluşturmaya çalışırken, krizin bedelini en ağır şekilde ödeyenler yoksullar ve yoksulların en savunmasızları da kadınlar ve çocuklar.

Ekofeminizme neden ihtiyaç var?

“Ekofeminizm” terimi ilk kez Fransız araştırmacı Françoise d’Eaubonne tarafından 1974’te “Le Féminisme ou la Mort” (Ya Feminizm Ya Ölüm) kitabında kullanılır. Sözcüğü kullanırken d’Eubonne’un amacı, ekolojik hareketlerin potansiyelini ilan etmek ve kadınları ekolojik bir devrime öncülük etmeye çağırmaktır. Aynı yıl Shelia Collins “A Different Heaven and Earth” (Farklı Bir Cennet ve Yeryüzü) kitabında cinsiyet ayrımcılığı ile ekolojik yıkım arasındaki bağa dikkat çeker; ekolojik yıkım, ırkçılık, sınıf sömürüsünün ataerkil yapıyı ayakta tutan parçalar olduğunu vurgular. 1970’lerden itibaren İkinci Dalga feministlerin tartışmaları ile perspektifi genişleyen ekofeminizm içinde farklı yaklaşımlar olsa da doğa ve kadının erkek medeniyeti tarafından kültür ve aklın alanından dışlanarak aynı şekilde sömürüldüğü görüşü merkezdedir.

Antik dönemde yurttaş sayılmayan, felsefe ve aklın alanından dışlanarak doğurma işlevine ve ev idaresine indirgenen kadın, sonraki yüzyıllarda dinsel öğretiler ile kirli ve günahkâr sayılarak değersizleştirilir. İnsanlığın cennetten, bedensel emek ve acının olmadığı göklerden kovulmasının nedeni Havva’nın günahkarlığıdır. Doğadaki canlı ve cansız tüm varlıklar, tıpkı kadın gibi, Ademoğlunun üzerinde egemenlik kurması, faydalanması, tarlasını ve kadınını nasıl istiyorsa öyle sürmesi için tanrı tarafından bahşedilmiştir. Aydınlanma Çağı düşünürleri de kadının erkekten daha düşük zihinsel ve bedensel güce sahip olduğunu söyler, toplum için faydalı bir eş ve anne olmasını sağlayacak kadar eğitim almasının yeterli olduğunu savunur. Böylelikle kadın ve doğa, erkek dinin zincirlerinden kurtulsa erkek bilimin zincirleri ile bağlanır. Doğayı sömürerek ekosistemi yıkımın eşiğine getiren insan-merkezciliği konuşurken aslında erkek-merkezci bir sistemden bahsettiğimizi, Batılı beyaz erkek tahakkümüne dayandığını hatırlamak gerek. Platon’dan Descartes ve Bacon’a kadar bilim ve felsefenin temellerini atan düşünürler yüzyıllar boyunca doğayı insan aklının biçim vereceği, üzerinde egemenlik kuracağı ruhsuz bir mekanizma olarak görürken denetim altına alınması gereken bu doğaya kadınlar, köleler, yerli halklar da dahil edildi.

Neoliberalizm ile otoriter/faşizan iktidarların iş birliği, gezegenin her köşesini doğa düşmanı projelerle yağmalayıp zehirlerken ekosistem insanlarının (Ramachandra Guha ve Juan Martinez Alier’in kavramlaştırmasıyla geçimi için bölgesel doğal kaynaklara büyük oranda ihtiyaç duyan, gündelik yaşamı ekolojik yıkımdan en çok zarar gören topluluklar veya bireyler), kadınların, yerli halkların yaşam biçimine büyük zarar veriyor. Örneğin Hasankeyf’te Ilısu, Amazon’da Belo Monte baraj projeleri nedeniyle yerinden edilen topluluklar kentin kıyısında sağlıksız koşullarda yaşamaya ve çalışmaya mahkûm ediliyor. Yüzyıllardır kolektif emek ile küçük çapta tarım ve hayvancılık yaparak geçinen kadınların, ailelerinin gündelik geçimini sağlarken endüstriyel şirketlerin sağlıksız gıdalarını tüketmekten başka şansı kalmıyor, toprakla bağı koparılan kadınlar tüketici haline getirilerek piyasaya entegre ediliyor. Akarsuların, toprakların, mevsimlerin, inanç ve geleneğin hala önemli bir parçasını meydana getirdiği kültürler, yerli halkların yerinden edilmesi nedeniyle yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Ekofeminist Vandana Shiva, piyasa ve kalkınma adı verilen modern yaratılış mitinin, doğanın, kadınların ve Üçüncü Dünya’nın feda edilmesine dayandığını vurgular. Günümüzde gelinen nokta bu kesimlerin yoksullaşmasının ötesinde, sanayi ve ticaret alanına dahil edilemeyen tüm kültürlerin tamamen gözden çıkarılmasıdır. Küresel şirketlerin tohum patentleme süreçleri ile kadınların bin yıllardır tohum saklama, nesilden nesile geçen doğa bilgisi ve yöntemlerle üretimdeki dişil soykütüğü oluşturma pratikleri, üretimden gelen güçleri, eyleyicilikleri ortadan kaldırılıyor. Kapitalizm sadece doğanın armağanları olan kaynaklara değil, doğa ile kurulan yaşamsal bağa da el koyuyor.

Ekofeminizmin temel savı kadın ve doğanın aynı sömürünün kurbanı olduğu, akıl ve medeniyetin alanından dışlanarak daha alt bir seviyede konumlandırıldığı böylelikle tahakküm altına alınmalarının, metalaştırılmalarının normalleştirildiğidir.

Doğanın ve Dişi Bedenin Sömürülmesi

Ekofeminizmin temel savı kadın ve doğanın aynı sömürünün kurbanı olduğu, akıl ve medeniyetin alanından dışlanarak daha alt bir seviyede konumlandırıldığı böylelikle tahakküm altına alınmalarının, metalaştırılmalarının normalleştirildiğidir. 70’lerde bu konu tartışılmaya başlandığından beri radikal ekofeministler içinde farklı yaklaşımlar mevcut. Derin ekolojiye yaklaşan ve Toprak Ana Gaia mitinden beslenen, kadınların doğaya yakınlığının dişilikten kaynaklandığını öne süren özcü yaklaşımlar tahakkümün toplumsal katmanlarını göz ardı ederek dünyayı kurtarmanın yolunun içsel keşif ve doğayla bağların hatırlanması, doğanın insandan bağımsız değerinin takdir edilmesinden geçtiğini iddia eder. Küresel kapitalizmin bu içsel keşif yolculuğunda kadınlara eşlik edip etmeyeceği sorusu bir yana, dişiliğe yüklenen “doğaya en yakın” olma özelliği Antik Yunan’dan beri tekrar edilen “kültürün ve aklın ötekisi olan, denetim altında tutulacak ve sömürülecek doğa/kadın” anlatısına hizmet eder. Bu özcü yaklaşımlar ırkçılık, militarizm, sömürgecilik, yoksulluk, emperyalizm gibi hayati meseleleri görmezden gelerek “besleyip büyüten anne” rolünü kadınlara bir kez daha dayatma riskini taşır.

Juan Martinez Alier, Arundhati Roy, Ramachandra Guha gibi ekolojik adalet ve yoksulların çevreciliği alanının önemli araştırmacıları, yoksul halk kesimlerinin özsel olarak çevreci olmadıklarını, geçim kaynağı ve yaşam alanı olarak doğaya bağımlılıklarının bilincinde olmaları nedeniyle dev şirketler ve doğa arasındaki bir anlaşmazlıkta doğayı korumayı seçtiklerini vurgular. Ekofeminist Vandana Shiva da benzer şekilde Chipko hareketi gibi kadınların önderlik ettiği doğa koruma mücadelelerinde Kuzey-Güney ayrımı yapar. En temel ihtiyaçları için doğanın kaynaklarına ihtiyaç duyan Güney ülkeleri kadınları sadece tinsel bir bağ, özden gelen bir yakınlık, bilinçli bir ekomerkezcilik nedeniyle değil, gündelik yaşamlarını sürdürebilmek için ağaçları, su kaynaklarını ve toprağı küresel kapitalizmin sömürüsünden korumak zorundadırlar.

Gezegeni yok olmanın eşiğine getiren sorunları tanımlarken, dişi bedenin sömürülmesini, erkek ile kadın arasındaki biyolojik farklılıkları görmezden gelmeden tahakküm ilişkilerinin toplumsal inşa süreçlerini hesaba katan bir ekofeminizme ihtiyacımız var. Kadını biyolojisinden ya da toplumsallığından birini seçerek özgürleşmeye çağırmak bizi özcülüğe, yaratılışçılığa ya da mekanik, boş bir kabuk olarak beden algısına, yani ikili karşıtlıkları yeniden üretmeye götürür. Ekosistemi akıldışı bir mistisizmle kuşatmak ya da insan faydası için var olan ruhsuz bir mekanizma olarak görmekle aynı kaynaktan beslenen düalist bir dünya görüşüdür bu. Doğanın ve kadının sömürüsünün kaynağı biyolojik var oluşlarında değil bu oluşa binlerce yıldır yüklenen pasiflik, akıl dışılık gibi değerlerde, toplumsal inşalardadır.

Her savaşta petrolün, madenin, toprağın yanında kadın bedeninin de ganimet olarak sömürülmesinde doğa ile kadının metalaştırılmasının sonucunu görüyoruz. Çin’de kız çocukların ayaklarının bağlanmasından Viktoryen Dönem korselerine, yerli kadınların zorla kısırlaştırılmasından günümüz estetik cerrahisine kadar tahakküm pratiklerinin üzerinde uygulandığı kadın bedeni ile atıklarla zehirlenen, kaynakları yağmalanan doğa aynı sömürgeci sistemin kurbanlarıdır. Dişi beden ve doğa birbirine dönüştürülerek, logostan dışlanarak köleleştirilir. Ekosistemi kurtarmanın, sömürü ve yağmanın olmadığı bir sistem için mücadele etmenin yolu sorunları şekilsiz ve teşhis edilemez bir hale getirmek değil. Irk görmeden ırkçılığı görmenin mümkün olmaması gibi, cinsiyeti görmeden cinsiyetçi sömürüyle mücadele edilmesi mümkün olamaz.

Distopyen Kurgular ve Ekofeminist Devrim

Val Plumwood’un belirttiği gibi, Antik Yunan filozoflarından beri yoğunlaşarak devam eden erkek aklın ve ‘rasyonel’ düşüncenin kutsanması insanlığı en irrasyonel sonuca, ekosisteme verdiği hasar nedeniyle diğer türlerle birlikte kendi türünü de yok ettiği noktaya getirdi. Kadınlar ve doğa üzerindeki erkek tahakkümü gücünü erkek merkezli dinlerden ve bilimden alarak her köşesinde savaşların ve sömürünün hüküm sürdüğü küresel bir sermaye imparatorluğu yarattı. Küresel çapta sağın ve militarizmin yükselişi ile doğa ve kadın düşmanlığı el ele gidiyor. Distopyen anlatılarda totaliter devletler, mülteci düşmanlığı, militarizm, kadınların köleleştirilmesi ve ekosistemin çöküşü arasındaki bağ ortaya seriliyor. Bu popüler metinlerde kimyasallar, hastalıklar ve savaşlar nedeniyle çocuklar doğmuyor ya da sağlıksız doğuyor. Ekofeministlerin vurguladığı gibi kadınlar ve doğa benzer biçimde köleleştiriliyor. Hamile kalabilen kadınlar günümüz endüstriyel hayvancılığına benzer şekilde zorla dölleniyor, doğurtuluyor, yavrularına ve sütlerine el konuluyor. Mevcut gerçekliğimize baktığımızda mahşer sonrası senaryolarında zehirli atmosfer, su savaşları, besin kıtlığı yanında damızlık köleler haline getirilmiş, bedenlerine ve toplumsallıklarına el konulmuş kadınların yer alması tesadüf değil.

Hint asıllı yönetmen Deepa Mehta, Leila’da yağmur yerine balçık yağan ve çöp dağlarından mahşeri dumanlar yükselen, kastlara göre yüksek duvarlarla bölünen bir ülkeyi anlatır. Su ve besin kıtlığı yaşanan ülkede toplumun en alt sınıfı olan Doosh’ların su kullanması yasaklanmıştır. Kamera varoşlarda dolaşırken duvarlarda “Kimin ilerlemesi?”, “Siz ilerledikçe biz yanıyoruz” yazıları göze çarpar. Farklı kastlardan insanların melez çocuklarına devlet el koyar, kadınlara zorla kürtaj yapılır. Biyoiktidar üremeyi ulusun zenginliği olarak işe koşarken ulusun kimleri besleyeceği sorusunu yani kimlerin zenginlik, kimlerin yük olduğu sorusunu da sorar. Margaret Atwood’un ünlü eseri Damızlık Kızın Öyküsü’nde zehirlenmiş bir dünyada doğurganlığını koruyan kadınların üst rütbeli erkelerin soyunu devam ettirmek için sistematik tecavüze maruz bırakıldığı, bu ulusal zenginliğin başka ülkelere damızlık olarak ihraç edildiği kadın cehennemini okuruz. Tüm bu gelecek vizyonlarında politik ve ekonomik krizler, su ve besin kıtlığı kadınların yasal haklarına el koymanın ‘gerekçesini’ oluşturur. Çalışmalarının yasaklanması, hesaplarına el konulması ve erkek vasiler atanması gibi hak gasplarının ardından kadınların tamamen bedene indirgenerek damızlık kölelere dönüştürülmesi gerçekleşir.

George Miller’ın post-apokaliptik filmi Mad Max: Fury Road petrol savaşlarının ardından su savaşları ve nükleer savaş yaşanmış bir dünyada geçer. İnsan ömrünün kısaldığı, çocukların hastalıklı ve sakat doğduğu çöle dönmüş bu dünyada savaşan emperyalist devletlerden geriye yağmacı kabileler, yamyam çeteler kalmıştır. Ölümsüz Joe adlı liderin kabilesi, yakaladıkları erkekleri damgalayıp kan torbası olarak kafeslerde tasmalı halde tutarken, bekaret kemeri takılmış kadınları “Joe’nun damızlıkları” olarak dev bir kasaya kilitler, sütlerini sağıp depolar. Joe’nun barbar imparatorluğunda erkeklerin görevi savaş çocuğu (nux) olup öldürmek ve ölmek, kadınlarınki ise yeni savaş çocukları doğurmaktır. Valhalla’nın onları beklediğine inanan ve Joe uğruna ölmek için yarışırken “bana şahit olun” diye bağıran nuxlar, militarizmi saran halenin şahitlik, şehitlik, cennet gibi mistik kavramlarla nasıl örüldüğünü gösterir. Kanı, yavrusu, sütü zorla elinden alınan kurbanlar günümüz emperyalist barbarlığının varacağı gelecekteki ilkel barbarlığa dair bir vizyon sunmakla kalmaz, taşıyıcı annelikten endüstriyel hayvancılığa kadar günümüz insan ve hayvan sömürüsünün nasıl işlediğini gösterir. Perdede izlediğimiz bu dünya size çok gerçek dışı geldiyse bir kez daha düşünmenizi öneririm: Suriye’de IŞİD, Uganda’da Lords Resistance Army, Nijerya’da Boko Haram gibi radikal dinci örgütlerin cennet vaadedilmiş militanları, örgüte üye doğurması için kaçırılıp tecavüz edilen kadınlar, bu kadınları kendi aralarında alıp satanlar şu anda ve bu dünyada.

Filmin kahramanı Furiosa kadınları kurtarıp küçük bir kızken yaşadığı Yeşil Bölge’ye, “Nice Anneler” denilen kadın topluluğuna götürmeye çalışır. Kadınların kaçarken duvarlara yazdıkları sözler film boyunca tekrarlanır: “Bebeklerimiz savaş lordu olmayacak!” “Dünyayı kim öldürdü?” Hamile kadınların güven içinde doğum yapabilecekleri, “Nice Anneler”in sakladığı tohumları ekebilecekleri bir yer arayan Furiosa ve genç kadınların kaçışına Max de katılır. Bu çatışma ve kayıplarla geçen yolculuğun temsil ettiği mücadele, yönünü ve yuvasını kaybetmiş insanlığın yeni bir yuva arayışıdır.

Film dünyayı kimin öldürdüğü sorusunun cevabını vermekle kalmaz, kimin kurtaracağını da gösterir. Sadece sömürüyü ifşa etme değil, dişil bir soy kütüğü oluşturma ve ekofeminist bir vizyon sunma biçimi de önemlidir. Yaşlı kadının yıllardır koruduğu tohum çantasını ölmeden önce hamile bir genç kadına emanet etmesi, Max’in Ölümsüz Joe’yu öldürerek Hisar’a çıkan kadınları kalabalıkla birlikte izlemesi, ancak yukarı onlarla birlikte çıkmaması, Joe’nun el koyduğu suyun kayalıklardan aşağıda bekleyen kalabalık üzerine akması kadınların inşa edeceği geleceğin herkes için yeşil, barışçıl ve adil olacağını anlatır.

Hala kadınların kaç çocuğu hangi yöntemle doğuracağı hükümetler tarafından tartışma konusu edilebiliyorsa dişi bedenin tahakkümün merkezinde olduğu açıktır. Kadınlar ucuz işgücü, asker, yurttaş doğurup yetiştirmeleri için baskı altına alınır. Kadının bedeni ücretsiz emek, haz nesnesi, ganimet olarak sömürülürken tıpkı doğa gibi itaatkâr ve verici olması beklenir. Bu beklentilerle dolu değer sistemi biyolojik cinsiyetin bir sonucu değil, erkek egemen sistemin inşa ettiği toplumsal cinsiyetin yansımasıdır. Bu sistemle mücadele etmek için yapılması gereken biyolojik gerçeği reddetmek değil, üzerine inşa edilen değerler sistemini ortadan kaldırmaktır. Militarizmin, ırkçılığın, kadın düşmanlığının ve ekosistemin yağmalanmasının iç içe geçmiş bir çıkarlar sistemini beslediğini aklımızda tutarak tüm ekosistem sakinleri için daha yeşil bir feminizm ve daha feminist bir ekoloji mücadelesine hemen şimdi ihtiyacımız var. Biyolojik gerçeği de toplumsal inşa süreçlerini de inkâr etmeden anti-kapitalist, anti-faşist ve ekomerkezci bir politika sadece kadınları değil, tüm ekosistem sakinlerini kurtaracaktır. Ancak bu kez üzerimize yüklenen gezegenin fedakâr anneleri rolünü bir kenara bırakalım, taleplerimizi yeşil bir devrimden sonraya ertelemeyelim. Mücadelenin destekçileri değil mücadele edenleriz biz. Yeşil bir devrim için ortadan kaldırılması gereken tüm sömürü ve şiddet biçimlerine içkin olan kadın düşmanlığı devrimden sonra çözülecek bir semptom değil, hastalığın kendisi ve devrimin önündeki en büyük engellerden biridir.

Popüler Kıyamet Senaryoları ve Ekolojik Adalet – Aygün Şen

Popüler sinemanın çelişkili biçimde de olsa mevcut sistemin devamı halinde insanlığın sağlıklı bir çevrede yaşamasının mümkün olmadığı, ekolojik krizin önlenmesinin en önemli koşulunun sistemi değiştirmek olduğunu vurgulaması azımsanamayacak kadar önemlidir.

İnsan toplumunun doğadan kopuşu yüzlerce yıl önce başlamış, insanmerkezci dinsel inanışlar, felsefe, bilim ve siyasetteki dönüşümler bu süreci hızlandırarak medeniyetin ve ilerlemenin doğaya hükmetmek olarak algılanması sürecini desteklemiştir. Endüstriyel Devrim ile bu zihinsel sürecin teknik yönü tamamlanmış, ekosistemin bir parçası olduğunu unutan insan türünün doğada neden olduğu yıkım küresel kapitalizm tarafından yağmalanan ve zehirlenen tüm gezegenin sağlığını tehdit eder hale gelmiştir.

İnsan medeniyetinin doğayı kendi amaçları için tahakküm altına alan, doğal varlıklara faydacı yaklaşan ve sömüren eylemlerin kaynağı, kültür ile doğayı mutlak biçimde birbirine karşıt olarak gören düalist düşünce biçiminin sonucudur. Doğanın kültür içinde tanımlanma biçimi algılarımızı belirlemekte, somut eylemlerimizi de bu algılar şekillendirmektedir. Ekososyalist Manifesto’nun yazarlarından Michael Löwy’nin de hatırlattığı gibi, doğa, insan kültürünün tanımlamaları olmadan varlığını sürdürebilir, ancak bizim için dil ve kültür dolayımında anlam taşır. Anlamak, etik bir ilişki oluşturmak için doğayı sözcüklerle, görüntülerle, seslerle ifade etmemiz gerekir. Çevre etiği alanındaki en önemli yazarlardan olan Aldo Leopold’un “toprak etiği” kavramı da insanın ancak görebildiği şeylere karşı etik olabileceğini vurgular. Bu nedenle ekolojik yıkımın önüne geçmek için öncelikle kültürün öğeleri ele alınmalı, insanmerkezci bakışı normalleştiren kavramlar sorgulanmalı, yeni kavramlar ve yaklaşımlar oluşturulmalıdır.

İnsan da diğer canlılar gibi ekosistemin bir üyesidir. Varlığı ve refahı, ekosistemdeki diğer varlıklarla karşılıklı uyum içinde yaşamasına bağlıdır. İnsan kültürünü doğadan kopuş ve onu kontrol etmek üzerine kurmak, kültür ve doğa arasındaki etkileşimi göz ardı etmek anlamına gelir. İnsan kültürü her aşamada doğanın şartlarından etkilenerek biçimlenmiş, doğal evrim ile birlikte kültür de gelişmiştir. İnsan medeniyetinin gelişmişlik ölçütü doğadan ayrı ve onun üzerinde tahakküm kurması değil, ekosistemin bir parçası olduğunu unutmadan tüm türler için sürdürülebilir bir yaşam inşa etmesidir. Bunun için de öncelikle kültürde doğaya dair yanlış tanımlamalar ve algılar değiştirilmeli, insanmerkezli kültürden ekomerkezli bir kültüre geçilmelidir.

Ekonomik ve politik sistemleri dönüştürmeden, bireysel suç ve sorumluluk ile günümüzde karşı karşıya kaldığımız ekolojik sorunların çözülmesi mümkün değildir. Yakın zamanda Dünya Bankası ve IMF suyun hak mı ihtiyaç mı olduğu konusundaki tartışmalarda suyun “ihtiyaç” yani iktisadın konusu olan, alınıp satılan bir meta olduğu fikrini desteklemiştir. Tohumların belli şirketlere patentlenme çalışmaları ile birlikte, uzak olmayan bir gelecekte dünyanın tüm su kaynakları ve tarım ürünleri birkaç küresel şirketin tekelinde olacak gibi görünmektedir. Bu gelişmelerin yaşandığı ekonomik-politik bir zeminde ekolojik sorunları çevresel adalet zemininden çıkararak bireysel dönüşüm üzerinden tartışmak çözümden uzaklaşmak anlamına gelir. Sürekli büyümeye dayanan mevcut ekonomik sistem içinde kalındığı sürece ayrıcalıklı azınlığın sonsuz üretim/tüketim döngüsünü beslemek için halkların ve ekosistemin tüm varlıklarının sömürülmesine engel olunamaz. Yapılması gereken “yeşil bir piyasa” yaratarak kapitalizme yeni pazarlar açmak değil ekolojik limitlere saygılı ve tüm insanlar için adil yaşam koşulları sağlayan bir sistem kurarak kapitalist sistemi tamamen ortadan kaldırmaktır.

Teknoloji ve bilime duyulan güvenin yerini bunların yanlış ve kötücül kullanımının sonuçlarının sorgulanması almış, barbarlık ve modernlik tanımları tartışmaya açık hale getirilmiştir.

Bilimkurgunun Yıkıcılığı: Başka Bir Dünya Mümkün!

Bilimkurgu sineması, günümüzün kaygılarını, korkularını başka bir zaman ve mekana taşıyarak olası felaketleri ya da çözüm yollarını önermesi bağlamında ekolojik meselelerin algılanmasına katkı sağlayabilme potansiyeline sahiptir. Kıyamet ve kıtlık senaryoları insan türünün felaket karşısında ya da kaynakların sadece bir grup insana yeteceğine inandıkları zaman halkın belli bir kısmını “insan olmayan öteki” olarak görme eğilimini ele alan filmlerdir. Snowpiercer, Elysium, Açlık Oyunları, Mad Max gibi distopyan bilimkurgu filmler, ekolojik mahşer sonrası bir dünyada kıt kaynakların sosyal ve çevresel adalet ekseninde nasıl bir baskı ve denetim mekanizması haline geleceğine dair endişelerin dile getirildiği popüler kültür metinleridir.

Jay Telotte geleneksel Hollywood sineması içinde, ekolojik ve sosyal meselelerden biçimsel olarak ve tarihsel bağlam içinde en çok etkilenen türün bilimkurgu olduğunu belirtmiştir. Bilimkurgu teknoloji ve insanlığın karşılıklı etkileşim halinde olduğu, birbirlerini ölçüp biçtikleri özel bir tür alanı paranteze almaktadır. Pek az şey bir çağın umutlarını, dileklerini, korkularını, içsel gerilimlerini bilimkurgu kadar keskin biçimde açığa vurabilir ya da sınırlılıklarını böyle bir kesinlikle tanımlayabilir. Bilimkurgu filmleri, Brereton’un vurguladığı gibi, doğaları gereği içinde yaşadığımız ve kesin olarak kabul ettiğimiz dünyayı sorgulama eğilimindedir. Bu filmlerde işlenen fikirler çoğunlukla hayal ürünü olmasına rağmen, çarpıtılmış ve bazen iyi işlenmemiş olsa da bizi bekleyen gelecek hakkında spekülatif şekilde düşünme teşebbüslerini temsil eder.

Tanınmış fantezi ve bilimkurgu yazarı Ursula K. Le Guin, bu türlerin özünde okuyucunun mevcut dünyasına alternatifler sunduğunu vurgular. Yazara göre fantezi ve bilimkurgunun önemi kesin ve belirlenmiş bir iyileşme umudu sunmasından ziyade hayal ürünü olan, ama ikna edici bir alternatif gerçeklik önermesindedir. Mevcut koşulların, yaşam biçiminin tek seçenek olmadığını göstererek daha cesur düşünmemize yardım eder. Adaletsiz düzenin devam etmesine, sorgulanmamasına izin veren şey bizim yaşamanın yeni yolları düşünmek konusundaki tembelliğimiz ve ürkekliğimizdir.

Filmler ekomerkezli bir bakış açısı ile ele alındığında mevcut gerçeklikten yola çıkan, geleceğe yönelik öngörüler ve sorular çıkar karşımıza: Başka bir gezegende, başka bir zamanda, başka bir teknoloji ile yaşayan canlıları düşündüğümüzde onları nasıl tasvir ediyoruz? Gelecekte insan medeniyetini, ekosistemi, doğa ve kültür arasındaki ilişkiyi nerede, hangi biçimde görüyoruz? Geleceğe dair vizyonumuzda düşleyebildiğimiz en güzel yaşam ve en kötü yaşam nasıldır? Bugünkü kültürümüz, mevcut ekolojik koşullar, teknolojik gelişmeler, sosyal sistemler ışığında baktığımızda gelecekteki “cennet”i ve “cehennem”i nasıl anlatırız? “Cennet” ve “cehennem”e dair beklentilerimizin ve korkularımızın filmlerdeki temsilleri bize günümüze dair neler söyler, algılarımızı ve buna bağlı olarak eylemliliğimizi nasıl değiştirir?

Teknolojinin geldiği aşamada sömürü ve yıkıma dayalı insan medeniyetinin doğayı mutlak biçimde ortadan kaldıracağı algısı Avatar, Açlık Oyunları, Elysium, Mad Max, Snowpiercer gibi bilimkurgu filmlerde ön plandadır. Bu noktada gelecek vizyonu, başka zaman, başka mekân tasavvurlarından oluşan bilimkurgunun tür olarak önemi ortaya çıkmaktadır. Bilimkurgu, aslında bugün ve burasıdır. Mevcut gerçekliğimizi ifade etmek için gelecekte bir evren kurarken kültürel, toplumsal, politik ve ekonomik koşullardan yola çıkılır.

Söz konusu bilimkurgu filmler, gelecekteki ekolojik felaketler üzerine kurulmuş anlatılar olmakla birlikte, yeni dönemde kıyamet senaryosu filmlerinde sorunun ve çözüm yollarının teknolojik boyutundan çok –ya da bununla birlikte- sınıfsal gelecek vizyonları öykünün odağında işlenmiştir. Ayrıca ekolojik sorunların kaynaklarının çok boyutlu, karmaşık ve birbirini zincirleme reaksiyonlar halinde güçlendiren etkileri olduğu vurgulanmaktadır. Beklenmedik bir anda gerçekleşen, ani ve görsel niteliğe sahip olan felaketlerin (meteor, sel, dönüşüme uğramış vahşi hayvanlar vb) ve bunların ileri teknolojiler ve kahramanın cesareti sayesinde üstesinden gelinmesi öykülerinin yerini şirketlerin, hükümetlerin açgözlülüğü veya ihmalkarlığı nedeniyle sürecin yıllara yayılan, birbirini tetikleyen ve giderek artan etkisine daha fazla yer veren filmler almaktadır.

Snowpiercer, küresel ısınmaya çare olması için bulunan teknolojik çözümün tüm dünyayı buzullarla kaplı hale getirdiği bir gelecekte geçer. Dünyayı buz kaplarken neredeyse tüm canlılar yok olur ve sağ kalan insanlar donmamak için sürekli hareket eden bir trende yaşamlarını sürdürmektedir. Trenin ön kompartımanlarında zenginler için canlı hayvan ve bitki türleriyle “doğal” hale getirilmiş bolluk içinde bir yaşam sağlanırken yoksullar en arka kompartımanda açlık ve sefalet içinde hayatta kalmaya çalışır. Trenin kontrolünü ele geçirmeye çalışan alt sınıftan isyancılar lokomotife ulaştıklarında trenin mucidi ve sürücüsü olan Wilford’ın kendilerini beklediğini görürler. Yaşlandığı için yeni bir sürücüye ihtiyaç duyan Wilford isyanı kendisi teşvik etmiştir. Bu sırada ölenler trendeki “aşırı nüfus”tur ve ölümleri ile nüfus yeniden dengelenmiştir. Alt sınıftan küçük çocukları trenin bozulan parçaları yerine işlev görmeleri için kullanarak lokomotifin/sistemin bir parçası haline getiren Wilford’a göre tren tüm bir ekosistemdir. Sınıf sistemi ve zayıfların yok olduğu bir hiyerarşik ekosistem tasvir eden Wilford, isyancıların liderinden yeni sürücü olmasını ister. Sürücü kim olursa olsun trende kaldıkları sürece adaletsiz sistemin devam edeceğini anlayan isyancılar adaletsiz bir yaşam yerine buzlarla kaplı ölmüş dünyada hayatta kalmayı denemeye karar verip treni raydan çıkarırlar. Filmin karanlık tonuna rağmen final sahnesinde geleceğe yönelik umut yeşertilir. Trenden inenler buzullar arasında dolaşan bir kutup ayısı görürler. Dünya kendini onarmaya, yeniden canlanmaya başlamıştır.

Elysium filminde dünyada artan kirlilik, canlıları zehirleyen gazlar, kıtlık ve aşırı nüfus yüzünden seçkinler Elysium adlı uyduda yeni bir yaşam kurmuşlardır. Üst sınıflar bu yeni “cennet”te yeşil bahçeler içinde hastalık ve yaşlılığın olmadığı bir hayat sürerken alt sınıflar dünyada hastalık, sakatlık, yoksulluk ile mücadele etmeye çalışırlar. Elysium’da her evde bulunan sağlık biriminde tüm hastalıklar tek bir cihazla tedavi edilirken alt sınıfların uyduya girişi yasaktır. Çeteler, Üçüncü dünya ülkelerinden Avrupa’ya kaçmaya çalışan mültecileri taşıyan günümüz insan kaçakçıları gibi, yüksek fiyatlar karşılığında hastaları yasadışı olarak Elysium’a taşırlar. Dünyayı zehirleyerek yaşanılmaz hale getiren dev şirketler ve üst sınıflar kendilerine ileri teknoloji sayesinde yeni bir yaşam kurmuştur ancak açlık ve hastalık alt sınıflar için kaçınılmazdır. Teknolojik ilerleme, gelişme gerçekten gelecekte gezegenimizi kurtaracak mı, yoksa sınıflı toplum ve sermayenin iktidarı devam ettiği sürece ekolojik yıkımın bedelini alt sınıflar mı ödeyecek? Filmin sonunda kahramanın kendi hayatı pahasına, alt sınıfları uydudan uzak tutan, bedenlerine işlenmiş olan sınıfsal kodları okuyan yazılımı ortadan kaldırılması ile adil bir yaşam umudu doğar.

Sınıflı toplum, adaletsizlik, sömürü devam ettiği sürece yeni bir gezegende bir cennet yaratılsa bile, bu cennetin kimler için olacağı sorusu cevap beklemektedir.

Christopher Nolan’ın 2014’te gösterime giren filmi Interstellar, ekinlerin küflenip yok olduğu, toz tabakasının atmosferi kapladığı, oksijenin azaldığı, teknolojinin finanse edilemediği için ortadan kalktığı distopyen bir gelecekte geçer. İnsanlığın devamı için yaşam koşulları uygun bir gezegen bulma çabasını anlatan filmin sonunda Satürn yörüngesine yerleştirilen uydularda Amerikan kırsalına benzeyen, tek katlı evler ve mısır tarlalarının uzandığı yeşil bir yaşam kurulmuştur. Geleneksel Amerikan arazi yaşamını yeniden inşa etmesinin, yeşil çayırlar ve beyzbol oynayan genç kuşakların olumlu mesajının yanında Elysium filmindeki gibi Dünya’yı kaybedersek yeni bir gezegen bulamayacağımız da hatırlatılmış, bu yeni yaşam uyduda kurulmuştur.

Teknoloji ve bilime duyulan güvenin yerini bunların yanlış ve kötücül kullanımının sonuçlarının sorgulanması almış, barbarlık ve modernlik tanımları tartışmaya açık hale getirilmiştir. Avatar’da doğa ile uyum içinde yaşayan “vahşi”leri katleden, gezegeni yağmalayan, gelişmiş teknolojiye sahip “modern” toplumdur. Açlık Oyunları’nda teknolojinin en gelişkin halinin barbarlık için kullanıldığını, yüzyıllar öncesindeki gibi ilkel gladyatör oyunları ve kamuya açık infaz uygulamalarının gözetim/denetim teknolojileri sayesinde daha vahşi biçimde sürdürüldüğü bir ülke tasvir edilir. Avatar’da Pandora gezegeni bir kayıp cennet tasavvuru ise bu cenneti yok eden insan türünün açgözlülüğü ve doğadan kopuk yaşam biçimidir. Ordu-şirket ortaklıkları Dünya gezegenini yaşanılmaz hale getirdikten sonra teknolojinin de yardımıyla başka gezegenleri yağmalamaya başlamıştır.

Bu filmlerde ekolojik sorunların karmaşıklığının daha fazla yer bulması, teknolojik çözümlerin sosyal sorunlar çözülmeden “herkese” faydalı olmayacağı (Elysium, Hunger Games), siyaset-sermaye-ordu suç ortaklığı devam ettikçe ekolojik yıkımın başka bir gezegende bile kaçınılmaz olduğu (Avatar), doğanın yıkımına neden olan teknolojinin sistem değişmeden o sorunları çözmekte tek başına yeterli olmayacağı (Snowpiercer), işgalci uzaylı (Independence Day) stereotipinin insan açgözlülüğü karşısında mülteci durumuna düştüğü (Avatar, District 9) anlatıları yaygınlaşmıştır.

Son yıllarda giderek artan sayıda bilimkurgu filmi, radikal ekolojik hareketlerin de ısrarla ortaya koydukları gibi, mevcut sistem içinde kalındığı sürece ekolojik yıkımı, sosyal ve çevresel adaletsizliği ortadan kaldırmanın imkansız olduğunu ortaya koyar. Ekolojik çöküşün kaynağı gibi çözümü de politiktir. Popüler sinemanın çelişkili biçimde de olsa mevcut sistemin devamı halinde insanlığın sağlıklı bir çevrede yaşamasının mümkün olmadığı, ekolojik krizin önlenmesinin en önemli koşulunun sistemi değiştirmek olduğunu vurgulaması azımsanamayacak kadar önemlidir.

Ekosistemin işleyişini ve insanın ekosistemin bir parçası olduğunu anlamadan, bu işleyişe saygı göstermeden, tüketime dayalı, sınıflı, cinsiyetçi ve sömürgeci bir kapitalist sistemin ortadan kaldırılması mümkün değildir. Bir ekolojik kıyametin ardından hangi toplumsal sınıflara ne olacaktır? Bu filmlerde besin kıtlığı, zehirlenmiş atmosfer, kimyasal atıklarla kirlenmiş toprak tüm sınıfları aynı şiddette etkilememektedir. Teknolojide yaşanan gelişmelerin kime faydası olacaktır? Son yıllarda ekolojik yıkımı ele alan popüler filmlerde öncelikle sınıflı toplum yapısının, mevcut adaletsiz sistemin ortadan kaldırılması gerektiğine yapılan vurgu dikkat çekmektedir. Sosyal ve çevresel adalet, ekoeleştirinin en canlı kollarından biridir ve ekolojik yıkıma da neden olan sistemin temel sorunlarını net biçimde ortaya koymaktadır. Sınıflı toplum, adaletsizlik, sömürü devam ettiği sürece yeni bir gezegende bir cennet yaratılsa bile, bu cennetin kimler için olacağı sorusu cevap beklemektedir. Karanlık ve umutsuz tonda başlayan bu filmler, doğrudan mevcut sistemi yıkmaya yönelik eylemlerin gerçekleştirilmesi ile kurtuluşun mümkün olabileceğini ortaya koyarak geleceğe yönelik umudu besleyen mesajlarla sona ereler. Treni raydan çıkarmadan, kubbeyi yıkmadan, işgalciyi kovmadan, insanları eşit gören bir toplumsal sistemin inşasına soyunmadan ekosistemle uyumlu, çevresel adaletin sağlandığı bir sistem kurulamaz.

Frenlere Asılalım! – Emre Tansu Keten

I

Kapitalist sistemin rahipleri liberal aydınlar bir süredir panikte. 1789’da açılan ve insanlığın başına türlü belalar getiren aşağıdakilerin siyaseti parantezinin 1991’de bir daha açılmamacasına kapandığını ilan edip, zafer şarkılarıyla sarhoş olmuşlarken, kendilerini Marx’ın haklı olup olmadığı tartışmalarının içerisinde buldular. Kapitalizmin yapısal krizlere mahkum olduğunu söyleyen Marx’ın bu görüşleri 2008 krizinin yıkıcılığı ile bir kez daha hatırlandığında, bu krizin sorumlusunun tedbirsiz ve düşüncesizce yönetilen finans sistemi olduğunda ısrar ettiler. Oysa, bu kriz tam da kapitalizmin gelişim yasaları tarafından tetiklenen ve kaçınılmaz bir krizdi. Üstelik Bertell Ollman’ın ifade ettiği gibi[1], kapitalizm sürekli benzer tip krizlerle karşılaşıp, bunları benzer yöntemlerle aşabilecek bir kapasiteye de sahip değildi. 1929 krizini 60 milyon insanın hayatına mal olan kanlı bir savaşla, 70’ler krizini ağır neoliberal düzenlemelerle aşabilen uluslararası kapitalist sistem, on seneyi aşkın bir zamandır belini doğrultmaya çalışıyor. Tam her şey düzeliyor derken, Şili’den Irak’a, Lübnan’dan Ekvator’a yüzbinlerce insan yaşamlarını neoliberal tasalluttan kurtarmak için sokaklara çıkıyor, ayaklanarak hükümetleri deviriyor. Sanayi üretiminin yoğunlaştığı Asya ve Güney ülkelerinde işçiler ağır sömürü koşullarına karşı isyanı yavaş yavaş demlendirirken[2], sanayisizleşme ile birlikte işsiz kalan Batılı işçi sınıfı, aşırı sağa ve ırkçılığa teslim oluyor[3]. Komünizmin tarihten silindiği ilan edilmişken, ondan çok daha önce selası okunan faşizmin geri gelebileceğinden ciddi şekilde bahsediliyor. Siyasetsiz bir siyaset alanı arzulayanlar, siyasetin bu sert geri dönüşünü anlamlandırmaya çalışıyor.

II

“Endüstri sonrası toplum”, “enformasyon toplumu” vb. isimlerle yaldızlanan teknoloji kapitalizm birlikteliği, iddia edildiğinin aksine insanlığa eşitlik ve özgürlük getirmedi. Teknolojinin kapitalist işleyişe dahil olmasının ardından, en zengin ve en yoksul kesim arasındaki fark her sene biraz daha arttı. Yeni teknolojiler, insanların daha az ve daha huzurlu bir şekilde çalışması için değil daha etkili ve ucuz bir şekilde sömürülmesi için seferber edildi. 1950 sonrası artan yüksek eğitim olanakları, eğitimli ve kendisini geliştirmiş bireylerin sermaye karşısındaki pazarlık gücünü arttırmaktan ziyade, eğitimini aldığı alanın güvencesizleştirilmesi sonucu doğurdu. Ernest Mandel’in dediği gibi, “entelektüel emeğin proleterleşmesi, bu emeğin uzmanlaşması, hatta küçük parçalara ayrılması, sonuna kadar atomize edilmesi anlamına gelir. […] dilimlenmiş, parçalanmış, içinde yer aldığı toplumsal faaliyetlere dair her türlü bütünsel görüşü yitirmiş böylesi bir entelektüel emek olsa olsa yabancılaşmış bir emek olabilir.”[4] Sırf bilişsel alanda faaliyet gösterdiği için orta sınıf olarak anılan günümüz beyaz yakalı emekçisi, mavi yakalı işçilerin koşullarından da kötü bir sömürü ortamında var oluyor. Çalışma arkadaşlarıyla rekabet etmesi ve kendi kariyerini bir girişimci olarak kurgulaması istenen bu emekçiler için sömürünün hediyesi depresyon ve tükenmişlik hissi oluyor. Kariyer, yeni kapitalist söylemin kilit bir anahtarı olarak sömürü mekanizmasının içselleştirilmesinde önemli bir rol oynuyor.

“Bir sanayi-sonrası toplumu temsil etmek bir yana, geç kapitalizm… ekonominin tüm dallarının ilk kez tam olarak endüstrileştiği dönemdir” diyor Mandel ve devam ediyor: “Teknolojinin her şeye kadir olduğu inancı, geç kapitalizmde burjuva ideolojisinin özgül biçimidir. Bu ideoloji mevcut toplumsal düzenin tüm kriz risklerini yavaş yavaş ortadan kaldırma, tüm çelişkilerine teknik bir çözüm bulma, asi toplumsal sınıfları entegre etme ve politik patlamalardan kaçınma yeteneği olduğunu iddia”[5] ediyor. Oysa tam tersine, tam otomasyon ve insan emeğinin tasfiye edilmesi kapitalizme başka türlü belalar olarak geri dönüyor. Tam da bu evrede, Marksist olmayan iktisatçılar dahi sabit bir yurttaşlık geliri ve mirasın ortadan kaldırılması gibi radikal önerilerde bulunuyor. Peter Frase’nin Dört Gelecek[6] başlıklı kitabında yaptığı gibi, kapitalizm sonrasına dair olumlu ve olumsuz kurgulara olan ilgi artıyor. Bildiğimiz anlamda kapitalizm can çekişiyor. Gelecek, tüm insanlığın yararına komünist bir kanalda mı, yoksa distopik bilimkurgulardan aşina olduğumuz gibi bütün insanlığın feda edildiği bir zenginler kolonisine doğru mu akacak sorusu ciddi şekilde tartışılıyor. Teknoloji alanı, sınıf mücadelesinin önemli bir mevzisi haline geliyor.

III

Bir gelecek olacak mı? Bensaid’in sözleriyle “bir acil durumla karşı karşıyayız: Güncel bağlam 70’li yıllardakinden de, İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen 30 yıllık dönemdekinden de daha yoğun.” Ekolojik yıkım, insanlığın geleceğini tehdit ediyor. Çünkü: “doğa insanın ölmemek için, kendisi ile sürekli bir süreç sürdürmesi gereken bedenidir. İnsanın fizik ve entelektüel yaşamının doğaya sıkı sıkıya bağlı olduğunu söylemek, doğanın kendi kendine sıkı sıkıya bağlı olduğunu söylemekten başka hiçbir anlama gelmez, çünkü insan doğanın bir parçasıdır.”[7] Küresel ısınma başta olmak üzere ekolojik sistemde görülen bozulmaların baş müsebbibi kapitalist sistemdir. Kurdukları çevreci vakıflar aracılığıyla, emekçilerin elektrik ve su tüketimi ile ilgili kampanyalar düzenleyerek, sorumluluğu tüm insanlığa yayma çabasında olan sermayedarlar, daha fazla üretim ve daha fazla büyüme hedefleriyle yok ettikleri kaynakları gözlerden gizlemek istiyorlar. Kovel’in vurguladığı gibi bu tip “çevreci” kuruluşların kapitalizm içindeki rolü basitçe iki kavramla açıklanabilir: siyasetsizleştirme ve rasyonalize etme.[8] Kapitalistlerin dünyayı adım adım ölüme götüren faaliyetlerini rasyonalize etmeye çalıştığı bir dönemde, Marksistlerin ekolojik mücadeleyi Post-Leninizm, toplumsal hareketçilik veya kimlikçilik diyerek bir kenara bırakma lüksü yoktur. Ekososyalist mücadele politik olduğu kadar ontolojik bir biçime de sahiptir. Ekolojik yıkımın zararları insanlığa eşit olarak yansımadığı, emekçilerin bu yıkımın sonuçlarından çok daha fazla etkileneceği açıkken bunu bir sınıf mücadelesi olarak görmemek büyük bir hatadır. Zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri olmayanların, kazanacakları bir dünya ihtimaline ulaşabilmesi için ekososyalizm kilit bir mücadele başlığıdır.

IV

Son dönem, Parazit filmiyle çokça konuşulan yönetmen Bong Joon-ho’nun 2013 yapımı filmi Snowpiercer küresel ısınmanın önlenemediği ve bütün dünyanın buza kestiği bir çağı anlatır. Çok az insan hayatta kalmayı başarabilmiştir ve bu insanlar “son teknoloji” bir trenin içerisinde yaşamaktadır. Tren sert bir kast sistemiyle vagonlara ayrılmıştır. Lokomotifte lider otururken, ön vagonlarda varlık içinde yaşayanlar, en arkada ise köle hayatı yaşayan alt sınıflar bulunur. Kolluk güçleri, öğretmenler, yöneticiler trenin var olan sisteminin, sistemlerin en iyisi olduğunu, bundan başka bir yaşamın hayal dahi edilemeyeceğini belleten ideolojik memurlar olarak çalışır. Ancak bir gün isyan patlak verir ve isyanın lideri Curtis, oldukça kanlı bir mücadelenin sonucunda lokomotife ulaştığında, trenin kontrolünü ele almaktansa treni yok etmeyi ve dışarıda yeni bir yaşam kurmayı tercih eder. Temel mesele, treni kimin yönettiği değil, trenin varlığıdır. Tren bir felakete doğru doludizgin gitmese de, trenin hareket halinde oluşu felaketin kendisidir. Devrim, kontrolü ele geçirmek değil, treni, yani sistemi yok etmektir. Curtis imdat frenini çekmiştir.

Stalinist tedrisatın birçoklarına bellettiği gibi, tarih komünizme doğru giden düz bir çizgi değildir, komünizm de mutlak geleceğimiz. Bensaid’in deyişiyle “komünizm kesinlikle bir ütopya ya da envanteri yapılabilecek bir durum zaptı değildir. Daha çok Marx’ın dediği gibi ‘var olan düzeni yıkan gerçek bir harekettir.”[9] Bugünden baktığımızda, tarihi raylar üzerinde hareket eden bir tren olarak düşüneceksek, bu trenin gittiği istikametin komünizmden çok, bir felaket olduğu açık. Tam da bu noktada, devrimci bir müdahale, Devrim’den Sonra filminde gördüğümüz gibi, bir hükümet darbesiyle makinisti değiştirmek anlamına gelmiyor. Arka vagon yolcularının imdat frenine asılmasını, süregideni durdurmasını ve kendilerini istikametten özgürleştirmelerini ifade ediyor. Köprünün yıkıldığı yere gitgide yaklaşırken bu görev daha acil bir hale geliyor. O halde frenlere asılalım!


[1] Bertell Ollman, Atları Hatırlayın ve Sopayı Kapın, çev. Deniz Gedizlioğlu, Yordam Kitap, 2013

[2] Immanuel Ness, Güneyin İsyanı, çev. Akın Emre Pilgir, Koç Üniversitesi Yayınları, 2018

[3] Owen Jones, Apaçiler: İşçi Sınıfının Şeytanlaştırılması, çev. Tolga Yalur, Pegasus Yayınları, 2018

[4] Ernest Mandel, “Entelektüel Emeğin Proleterleşmesi”, Yeniyol, Sayı: 40, 2011

[5] Ernest Mandel, Geç Kapitalizm, çev. Candan Badem, Versus Yayınları, 2008

[6] Peter Frase, Dört Gelecek: Kapitalizmden Sonra Hayat, çev. Akın Emre Pilgir, Koç Üniversitesi Yayınları, 2017

[7] Karl Marx, 1844 Elyazmaları, çev. Kenan Somer, Sol Yayınları, 1993

[8] Joel Kovel, Doğanın Düşmanı, çev. Gürol Koca, Metis Yayınları, 2005

[9] Daniel Bensaid, “Sosyal ve siyasi bir yeniden inşanın meydan okumasıyla karşı karşıyayız”, https://yeniyol1.org/sosyal-ve-siyasi-bir-yeniden-insanin-meydan-okumasiyla-karsi-karsiyayiz-daniel-bensaid-ile-soylesi/

Madrid İklim Konferansı: Çözüm COP’larda Değil Mücadelede! – Daniel Tanuro

Yeşil Kapitalizm İmkansızdır (Habitus, 2011) kitabının yazarı, Belçikalı Marksist, ekososyalist ve tarım uzmanı Daniel Tanuro, bu yazısında sera gazı salınımlarını denetlemeyi ve azaltmayı önüne koyması gereken 25’inci COP konferansının başarısızlığının nedenlerini tartışıyor.

Madrid iklim konferansının başarısızlığı kapitalist sistemin iklim tehdidinin önünü alma noktasındaki kabiliyetsizliğini gözler önüne serdi. Çözümler COP’lardan değil toplumsal seferberlikten, halkların sömürü ve baskıya karşı mücadelesinden çıkacaktır.

25 yıldır düzenlenen COP’lar, bilim insanlarının on yıllardan beri ve giderek daha kesin ve acil biçimde dikkat çektiği, iklimin karşı karşıya bulunduğu “insan kaynaklı tehlikeli bozulmayı” engellemek için hiçbir etkin ve doğru tedbirin alınmasına yol açmadı.

Bunun sonuçları gözlerimizin önünde gerçekleşiyor: Yangınlar, seller, kasırgalar, kuraklıklar… Rio Dünya Zirvesi’nden beri (1992) o kadar zaman kaybedildi ki felaketi engellemek artık mümkün değil: Onu durdurma yolları mevcutken hızla etrafımızda büyüyor ve devasa bir faciaya dönüşebilecek durumda. Yüz milyonlarca insan ve insan olmayan canlı bunun bedelini hayatlarıyla ödeme tehlikesiyle karşı karşıya.

Bu akıl almaz, dehşet verici ve saçma durumun nedeni şüphe götürmüyor: Fosil sektörünün şirketleri bu yakıtları yerin altında bırakmayı reddediyor, bankalar onları destekliyor, tüm büyük ekonomik sektörler de aynısını yapıyor ve hükümetler hazır ol’da sıraya diziliyor çünkü hepsi kapitalist kârın ve rekabetin hizmetinde.

Esasında bu üçkağıtçılık neoliberal iklim siyasetinin ilkelerine kazınmıştır. Neden mi? Çünkü yalnızca hile, dünyanın sonluluğu ile kapitalist kâr açlığının sonsuzluğu arasındaki uzlaşmaz karşıtlığın görünürde üstesinden gelmeyi sağlıyor.

Siyasi sorumlular önümüzdeki sene Glasgow’da gerçekleşecek olan COP26’da nihayet “yeni piyasa mekanizması”nın kabul edileceğini söyleyerek endişelerimizi gidermeye çalışıyor. Bu, ilkesel olarak 2015’de Paris’te kabul edilmiş olan fakat müzakerecilerin Madrid’de üzerinde uzlaşamadığı “mekanizma”. Biraz sabır, diyorlar bize: O zaman her şey yerli yerine oturacak çünkü devletler “salınım kredilerini” mübadele etmek ve böylece kendi ulusal angajmanları (+3,3°C !) ve azami 1,5 °C hedefi arasındaki açığı düşük bir bedel karşılığı kapatabilmek için iyi bir temele sahip olacaktır.

Böylesi vaatlere inanmak için fazla naif olmak gerekir! Kyoto Protokolü de “sağlam” denilen bir piyasa mekanizması yaratmıştı. Bilanço tartışma götürmüyor: Mübadele edilen kredilerin %73’ü büyük oranda suniydi, yalnızca %2’si gerçekten etkin bir azalmaya tekabül ediyordu [1]. Üstelik bu kredilerin önemli bir kısmı Güney halklarının, özellikle de topraklarından kovulan yerli halkların aleyhine alınmıştı. Bu tertibatı “düzeltme” girişimleri en büyük hileleri ortadan kaldırmaya yaradı belki ama temelde hiçbir şeyi değiştirmedi.

Eski sistemde var olan 4,3 milyarlık salınım kredisi hala mübadele edilmemiş halde. Bu, AB’nin yıllık salınımlarından fazlasını temsil ediyor. Çin bunun %60’ına, Hindistan %10’una, Brezilya %5’ine sahip. Bu krediler bir dizi sihirbazlık numaralarıyla kolaylıkla yaratılabileceğinden fiyatlarda bir çöküş yaşanmışsa da satılmamışlar stoku yine de ciddi bir miktar teşkil ediyor. Sahip olanlar da bunlardan vazgeçmek istemiyor.

Madrid’de Brezilya, Çin, Hindistan ve Avustralya eski “Kyoto” salınım kredilerini yeni mekanizma çerçevesinde de satmaya devam etmenin mümkün olmasını istedi. Bu akıl almaz talebi reddetmek en doğal şeydi çünkü bu ülkeler için söz konusu olan, iklim için hareket ediyor gibi görünürken hileyle zenginleşmeye devam etmekti. Fakat tüm hükümetler fosil karbondioksit salınımını azaltmanın yerine karbondioksitin ormanlar tarafından emilimini koymanın mümkün olduğunu kabul ediyor. Oysa bu “karbon telafisi” tam bir üçkağıtçılık.

Esasında bu üçkağıtçılık neoliberal iklim siyasetinin ilkelerine kazınmıştır. Neden mi? Çünkü yalnızca hile, dünyanın sonluluğu ile kapitalist kâr açlığının sonsuzluğu arasındaki uzlaşmaz karşıtlığın görünürde üstesinden gelmeyi sağlıyor. Oysa iklim siyaseti giderek daha da açık ve dolaysız biçimde çokuluslu şirketler tarafından yönetiliyor. Bunlar taktik değiştirdi: gerçekliği inkâr etmek yerine onu kabul ediyor gibi görünüp kararlı bir biçimde işbirliği yapma iradelerini ilan ediyorlar, böylece karar mekanizmalarını ele geçirip bir yandan karbon, petrol ve doğal gaz yakmak için zaman kazanırken bir yandan da yeni üçkağıtçılıklar icat ediyorlar.

COP’ların işleyişi de giderek artan bu hakimiyeti kanıtlıyor. Daha öncekilerden de çok, Madrid konferansı havayı kirletenlerin sponsorluğunda gerçekleşti. En büyük iki İspanyol enerji grubu Iberdrola ve Endesa zirveyi, her biri 2 milyon Avroyla finanse etti. Buna karşılık iki yüz STK aktivisti kongre merkezinden kovuldu ve yoksul ülkelerin temsilcileri kimi nihai toplantılardan dışlandı…

Kimileri AB ile Çin arasında 2020 Eylül’ünde, Glasgow buluşmasından birkaç ay önce gerçekleşecek zirveden medet umuyor. Bu iki emperyalizm arasındaki bir anlaşmanın (veya başka ikili anlaşmaların) COP26’yı iklim krizinden adil ve etkin bir çıkış yoluna sokmasını beklemek için gerçekliğin tümüyle dışında olmak gerekir.

AB’nin COP25’te ilan ettiği “Green Deal” herhangi bir şüphe bırakmamış durumda. İsim değişikliğinden başka bir anlamı yok: “Sürdürülebilir kalkınma” yanılsama yaratmaya yetmiyordu. Bu “Green Deal” yeşil kapitalizmin (sendikaları uyutmak için bir tutam “adil geçiş” eklenmiş) yeni maskesinden başka bir şey değil. Rekabet edebilirliği korumak için ithalata bir vergi dayatılır… ancak AB, yerel üreticileri iflas ettiren düşük fiyatlı tarım ürünlerini Güney’e doğru ihraç etmeye devam edebilir.

Bu bir toplum seçimi, bir medeniyet seçimi. Bu seçim ancak mücadelelerle ortaya konabilir ve kesinleştirilebilir. Düşman açık bir biçimde tarif edilmeli: Düşman üretimci, sömürücü, ırkçı, ataerkil ve ölümcül kapitalist sistemdir.

Madrid’de Çin hükümeti kendini küresel Güney’in savunucusu konumunda sundu. Kendi iklim hedeflerini yükseltmek için zengin ülkelerin yoksul olanların maruz kaldığı “kayıp ve zararları” telafi etmeye dönük mali yardım vaatlerini yerine getirmesini önkoşul olarak koydu. Fakat bu yalnızca taktik bir tutum. Her türden emperyalizminki gibi Pekin’in kaygıları da jeostratejik düzeyde: dışa dönük nüfuzunu genişletmek ve askeri potansiyelini güçlendirmek. Ama bir yandan da içerde insan hakları ihlallerini protesto etmeyi yasaklamak.

AB’nin ve Çin’in aklında tek bir şey var: ABD yönetiminin iklim-inkarcılığından faydalanarak “yeşil kapitalizmin” piyasalarını ve… küresel hegemonyayı fethetmek. Madalyonun diğer yüzü ise kirli üretimleri çevre ülkelere delokalize etmek, karbondioksitin jeolojik depolanması, nükleer enerjinin akıl almaz gelişimi, gri salınımların[2]  ve uluslararası taşımacılığınkilerin hesaba dahil edilmemesi, toprak ve ormanların karbondioksit emilim kapasitelerinin ele geçirilmesi… Çin’in yeniden kömür üretimini geliştirmesi bir tesadüf değil.

İki başka aktivistle birlikte Greta Thunberg yakın zamanda “iklim krizinin yalnızca çevreyle ilgili olmadığını” yazıyordu: “İnsan haklarının, adaletin, siyasal iradenin krizi bu aynı zamanda. Sömürgeci, ırkçı ve ataerkil baskı sistemleri tarafından beslendi. Bunların hepsini söküp atmalıyız”[3]. COP’taki kürsüde bu İsveçli genç çözümün zirvelerden değil halklardan geleceğini ilan etti. Yarım yüzyıllık kapitalist iklim ibadet törenlerinin ardından çıkarılabilecek sonuç gerçekten de bu: Çözüm mücadeleden gelecektir COP’lardan değil!

Hiçbir piyasa mekanizması piyasanın yol açtığı iklim felaketini durdurmayacaktır. Toplumun yıkımı ile doğanınki aynı madalyonun iki yüzüdür. Toplumu ve doğayı tamir etmek mecburi olarak daha az üretmeyi, daha az taşımayı ve sermaye birikimini değil reel toplumsal ihtiyaçları tatmin etmek için daha fazla paylaşmayı gerektiriyor. Bu bir toplum seçimi, bir medeniyet seçimi. Bu seçim ancak mücadelelerle ortaya konabilir ve kesinleştirilebilir. Düşman açık bir biçimde tarif edilmeli: Düşman üretimci, sömürücü, ırkçı, ataerkil ve ölümcül kapitalist sistemdir.

16 Aralık 2019

Çeviren: Rıfat Hasret


[1] « How additional is the Clean Development Mechanism ? », Öko-Institut E.V, Berlin 2016

[2] “Gri salınım” ithal edilmiş malların üretimine ilişkin salınımları ifade ediyor.

[3] https://www.project-syndicate.org/commentary/climate-strikes-un-conference-madrid-by-greta-thunberg-et-al-2019-11/

Radikal Bir Alternatif Olarak Ekososyalizm – Michael Löwy

Michael Löwy’nin 2-9 Mayıs tarihleri arasında Chiapas’ta düzenlenen “Eleştirel Düşünce, Kapitalist Hidra’ya Karşı” başlıklı seminere yazılı olarak sunduğu metin.

Bir kez daha Zapatist yoldaşlar çarpışmanın ön saflarında. 1996’da neoliberalizme karşı İnsanlığın bayrağını kaldırmışlardı. Bugün bizleri garip bir canavara karşı mücadeleye çağırıyorlar: Kapitalist Hidra’ya. Yenilmez gibi görünen bir canavar bu, kafalarından birini kesince yeniden doğuyor. Daha kıyıcı, daha yıkıcı bir şekilde. Öyle bir canavar ki insan hayatlarını yiyor yutuyor, karşısına çıkan her şeyi yıkıyor, zehirliyor: Nehirleri, ormanları, bitkileri, hayvanları… Artık kafalarından birini kesmek yetmez: Canavarın kalbini ezmemiz lazım. Eleştiri silahıyla (bugün burada Zapatistlerin düzenlediği bu güzel seminerde mesela) ve silahları eleştirerek.
 
İnsanlığın, tarihi boyunca bilip bileceği en büyük tehdit olan iklim değişiminin, küresel ısınmanın doğrudan sorumlusu Kapitalist Hidra’dır. Çoktan başlamış olan ve önümüzdeki birkaç onyıl içinde ekolojik bir felaketle sonuçlanabilecek uğursuz süreçten söz ediyorum. Tarihte eşi benzeri olmayan bir süreç: Sıcaklığın artması, toprakların çölleşmesi, temiz suların tükenişi, sayıları katlanarak artacak olan kasırgalar, deniz seviyelerinin yükselişi… Londra, Amsterdam, Venedik, Şangay, Rio de Janeiro da dahil deniz kıyısındaki pek çok şehrin sular altında kalmasıyla sonuçlanacak.
 
Kötülüğün kökü sistemde yatıyor, bu facianın nedeni, sonsuz şekilde genişleyen sermaye ve frenleri patlamış aşırı üretim ve tüketim iklimi. Sorunun kökenine inecek radikal alternatiflere ihtiyacımız var. Anti-kapitalist, sistem karşıtı alternatiflere. Hidra’nın kötü kalbini söküp ezecek çözümlere.
 
Ekososyalizm, ekolojik düşünceyle sosyalist (Marksist) düşüncenin kaynaşmasıyla ortaya çıkan radikal bir alternatif. Temel önermesi şudur: Doğal çevrenin, gezegenimizdeki canlı hayatın lehine korunması, kapitalist sistemin genişlemeci ve yıkıcı mantığıyla birarada bulunamaz. Gezegenin temel ekolojik dengeleri, sisteme saldırmadan kurtarılamaz; doğanın savunusu için verilecek mücadeleyle toplumun dönüştürülmesi için verilecek mücadele birbirinden ayrı düşünülemez.
 
Günümüzde uluslararası bir ekososyalist akım mevcut, Ocak 2009’da Belem Dünya Sosyal Forumu’nda iklim değişimiyle ilgili bir deklarasyon yayımladılar. Kurucuları arasında İspanya’dan Manuel Sacristan, İngiltere’den Raymond Williams, Fransa’dan André Gorz, ABD’den James O’Connor gibi kişiler bulunuyor. Günümüz temsilcileri arasındaysa uluslararası Ekososyalist Manifesto’nun yazarlarından ABD’den Joel Kovel, yine ABD’den çevreci Marksist John Bellamy Foster, Peru’dan yerli hakları savunucusu Hugo Blanco, Kanadalı ekofeminist Terisa Turner ve Belçikalı Marksist Daniel Tanuro gibi isimler var.
 
Ekososyalizm şu işe yaramaz modellerden kendini ayırıyor: 1) Önermelerini piyasaya uyduran ve “yeşil bir kapitalizm” geliştirmenin yollarını arayan konformist çevrecilik (uğursuz bir yanılsama, hatta pek çok durumda mistifikasyondan öteye geçmez). 2) Sosyalizmin bürokratik bir karikatürü olan, kapitalist mekanizmanın süfli bir taklidine dayanan sözde “reel sosyalizm” (eski SSCB, Çin gibi örnekler). Bu ikincisi, Batı’daki muadiliyle aynı düzeyde doğanın yıkımına neden olan çevre karşıtı bir üretim taraftarlığına dayanıyor.
 
Pek çok çevreci, Marx’ı üretim yanlısı görerek eleştirir. Bu eleştiri bize göre tam bir yanılgıya dayanmaktadır: Marx, meta fetişizmini eleştirirken, tam da kapitalizmin üretimci mantığına karşı, çok, daha çok meta üretilmesinin ekonomi ve toplumun temel hedefi olduğu düşüncesine karşı en radikal eleştiriyi yapmıştı.
 
Sosyalizmin hedefi, sonsuz miktarda mal üretmek değil, iş saatlerinin, işçilerin siyasete, öğrenmeye, oyun oynamaya, âşık olmaya yetecek boş vakitleri kalacak şekilde azaltılmasıdır, der Marx. Eleştiri silahını, üretim, özellikle de kapitalist üretim taraftarlığına yönelik radikal bir eleştirinin hizmetine koşmuştur Marx. Kapital’in birinci cildinde kapitalizmin yalnızca işçinin tüm güçlerini değil, toprağı da, doğal kaynaklarını kullanarak sömürdüğünü anlatır. Marx’ın yazılarındaki bu perspektif, bu hassasiyet şüphesiz yeterince irdelenmemiştir.
 
Öte yandan pek çok Marksistin, devrime giden yolun sadece ve sadece, üretici güçlerin gelişimini engelleyen üretim ilişkilerini değiştirmekten geçtiğini söyledikleri de doğrudur. Ekososyalistlere göre, sosyalist devrimden çok daha radikal, çok daha derinlere inen bir vizyona ihtiyaç var. Sadece üretim ve mülkiyet ilişkilerini dönüştürmek yetmez, üretici güçlerin yapısını, üretim aygıtının yapısını değiştirmek gerekir, diyorlar. Üretim aygıtına, Marx’ın Paris Komünü deneyiminden yola çıkarak geliştirdiği Devlet aygıtına dair mantıkla yaklaşmak gerekir. Bu konuda şöyle demişti Marx: İşçiler, burjuva Devlet aygıtını ele geçirip onu proletaryanın hizmetine koşamazlar; hayır, bu imkânsızdır, zira burjuva Devlet aygıtı asla işçilerin hizmetinde olamaz. O halde bu Devlet aygıtını yıkıp başka türlü bir iktidar kurmak gerekir.
 
İşte bu mantık üretim aygıtına da uygulanmalıdır. Bu aygıt tamamen yıkılmasa da en azından radikal şekilde dönüştürülmelidir. Bu aygıt basitçe madun sınıflar tarafından ele geçirilip onun hizmetine koşulamaz, o halde yapısal olarak dönüştürülmelidir. Bir örnek vermek gerekirse: Kapitalist üretim sistemi, kömür, petrol gibi fosil enerji kaynaklarına dayalı işler; ki bu da küresel ısınmanın sorumlusudur. Sosyalizme geçiş süreci ancak ve ancak bu enerji türlerinin yerine, su, rüzgâr ve güneş gibi yenilenebilir enerjilerin konmasıyla mümkün olur.
 
Bu nedenle ekososyalizm, üretim süreçlerinde ve enerji kaynaklarında bir devrim öngörür. Sosyalizm düşüncesi, yani yeni bir tolum düşüncesiyle yeni enerji kaynakları düşüncesi birbirinden ayrılamaz. Özellikle de güneş enerjisi. Kimi ekososyalistler güneş komünizmi diye bir şeyden söz ediyorlar. Öyleyse ısınma, Güneş enerjisi, sosyalizm ve komünizm arasında bir tür seçici akrabalık vardır.
 
Ancak, üretim aygıtını ve mülkiyet biçimlerini dönüştürmek de yeterli değildir; tüketim kültürünü, tüketimciliğe dayalı tüm bir hayat tarzını da dönüştürmek gerekir. Yapay, faydasız ve tehlikeli şeylerin kitlesel olarak üretimine dayalı kapitalizm bu hayat tarzının emrindedir. Bu nedenle, gerçek toplumsal ihtiyaçların karşılanması temelinde yeni bir tüketim biçimi, yeni bir hayat biçimi yaratmak söz konusudur. Bunlar, yapay bir şekilde kapitalizmin reklamıyla üretilen sözde, sahte ihtiyaçlardan tamamen farklıdır. İşte ekososyalist devrim bu noktadan hareketle, gündelik hayatta bir devrim, kapitalizmin dayattığı para kültürünün bir kenara bırakılmasına yönelik bir devrim olarak düşünülmelidir.
 
Üretim ve tüketim biçimlerinin birarada düşünülerek, kapitalist piyasa kriterlerinin dışında kriterlere dayanarak yeniden örgütlenmesi şarttır: nüfusun gerçek ihtiyaçları ve ekolojik dengenin savunusu kriterlerine dayanarak. İşte bu, sosyalizme geçiş ekonomisi anlamına gelir. Kararları “piyasa yasaları” veya otoriter bir siyasetçinin değil nüfusun ta kendisinin, demokratik bir planlama süreciyle, kendi önceliklerini, yatırımlarını düşünerek aldığı bir ekonomi.
 
Bu geçiş, insanları sadece yeni bir üretim biçimine ve daha eşitlikçi, daha dayanışmacı, daha demokratik bir topluma götürmekle kalmayacak, alternatif bir hayat biçimine, paranın, reklamlarla yapay şekilde üretilen tüketim alışkanlıklarının ve gereksiz metaların sonsuz üretiminin egemenliğinin ötesinde yeni bir ekososyalist uygarlığa da götürecek. Kuzey ve Güney Amerika yerlilerinin “Güzel Hayat” geleneği, bu alternatife önemli bir esin kaynağıdır.
 
Ekososyalizm, yeni bir uygarlık, yeni bir dayanışma uygarlığı perspektifi değildir sadece (kelimenin daha derinlerde yatan anlamıyla insanlar arasında bir dayanışmanın yanı sıra doğayla da dayanışma söz konusudur burada). Ekososyalizm aynı zamanda, bugün, burada, hemen şimdiyi ilgilendiren bir mücadele stratejisidir. Dünyanın dönüşeceği günü bekleyemeyiz, bu hedefler uğruna şu an, hemen şimdi başlamalıyız mücadeleye. Peru Antları’ndaki topluluklardan, Chiapas dağlarındakilere Latin Amerika’nın yerlileri, Toprak Ana’nın, Pachamama’nın Kapitalist Hidra’ya karşı savunusu mücadelesinde ön saflarda yer alıyorlar.
 
Öyleyse ekososyalizm, toplumsal ve çevre mücadelelerinin, sınıf mücadelelerinin, yerli ve kadın mücadelelerinin, ortak düşmana karşı omuz omuza durduğu bir stratejidir: Çokuluslu petrol veya maden şirketlerine, neoliberalizme, Dünya Ticaret Örgütü’ne, Uluslararası Para Fonu’na, Amerikan emperyalizmine, küreselleşen finans sermayesine karşı. Bunlar, dünyanın bütün halklarının ortak düşmanı Hidra’nın kafalarından birkaçıdır.

Çeviren: Çiçek Öztek

(Bu yazı e-skop.com sitesinden alınmıştır)