İmdat Freni

ekososyalizm

İklim Adaleti için COP26 Türkiye Koalisyonundan Çağrı

Kasım ayının başında Glasgow’da yapılacak olan COP26 İklim Zirvesi’nde dünya liderleri sömürü ve yağma düzenine dokunmadan iklim krizinin etkilerinin nasıl düşürülebileceğine dair istişarelerde bulunacak. Radikal bir dönüşüm olmadan gezegenimizin geleceğini kurtarmanın imkansız olduğunu ifade eden iklim adaleti hareketinin bileşenleri halkın taleplerini ifade etmek ve zirveye basınçta bulunmak üzere dünyanın dört bir yanında COP26 Koalisyonunda birleşiyor. Bu zeminin Türkiye ayağı olan COP26 Türkiye Koalisyonu zirveye hazırlık için düzenlediği çalıştaya katılım çağrısında bulunuyor. Çağrıyı olduğu gibi yayımlıyoruz. Ayrıca Türkiye Koalisyonu’nun sayfası da şu adresten ziyaret edilebilir: https://www.cop26trkoalisyonu.org

Gelin, COP26 İklim Zirvesi Öncesi Sözümüzü Birlikte Oluşturalım!

Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi, COP26, 7-10 Kasım’da Glasgow’da yapılacak. 2015 yılında yapılan bir önceki Taraflar Konferansı’ndan Paris Anlaşması çıkmıştı. Glasgow’da Paris Anlaşması masaya yatırılacak ve büyük ihtimalle sorunun çözümünü ülkelere ve niyetlere bırakan, yani yeşil göz boyamadan başka bir şey olmayan bir sonuç çıkacak.

COP26’ya hazırlık yapmak üzere, gezegenin ve türlerin geleceği için, yoksullara, yerlilere, kadınlara, bitki ve hayvanlara ödettirilen bedelleri daha fazla ödememek için dünyanın dört bir köşesinden insanlar, örgütler, COP26 Koalisyonu’nda bir araya geldi. Bizler de, bu koalisyonla bağlantılı olarak COP26 Türkiye Koalisyonunu oluşturduk.

Paris Anlaşması’nın iklim krizine şirketlerin gözünden baktığını bilen, bir çözüm getirmeyeceğine ve halkları oyaladığına inananlar, “Halkların Glasgow Anlaşması”nı geliştirdi ve bu anlaşmayı hayata geçirmek için mücadele ediyor. https://glasgowagreement.net/en/ , https://www.polenekoloji.org/glasgow-anlasmasi-halkin-iklim-sozlesmesi/

Bugüne kadar iki önemli atölye gerçekleştirdik. COP26 Alternatif Zirve’de yer almak üzere bir online etkinlik başvurusu yaptık. Bazı arkadaşlarımız da Glasgow’a giderek alternatif zirvelere katılmak için gerekli vize vb. işlemleri başlattı.

COP26 Türkiye Koalisyonu olarak bir politika metni oluşturmak ve Türkiye halkları olarak “İklim” konusundaki sözümüzü ve taleplerimizi Glasgow’a taşımak ve ulusal ve uluslararası kamuoyunda dile getirmek istiyoruz. Gelin, politika metnimizi birlikte oluşturalım.

Sizi, 18 Ekim Pazartesi günü saat 20.30’da yapacağımız çalıştaya davet ediyoruz. Katılımcılardan beklentimiz, ortak sözümüzü oluşturmak üzere hazırlayacakları somut önerilerle ve taleplerle gelinmesi. 3’er dakikayı geçmeyen konuşmalar olmasını arzu ediyoruz. 19 Ekim Salı günü saat 20.30’da yapacağımız ikinci toplantıda da ortak taslak metin üzerinde çalışmayı hedefliyoruz.

Tartışma başlıkları için önerilemiz; İklim adaletinin politik çerçevesi, sera gazı emisyonlarının kolektif olarak azaltılması ve fosil yakıtların yeraltında tutulması konusunda bizler ne yapabiliriz, bölgelemizdeki sera gazı salımlarından sorumlu unsurlar hakkında envanter oluşturulması, envantere dayalı bölgesel iklim gündemimiz, iklim mücadelesinde sivil itaatsizlik gibi yöntemler, ulusal ve uluslararası dayanışma ve ortaklaşma için yapılabileceklerimiz. 

Çevrimiçi çalıştaya katılım bağlantısı için lütfen sitemizin İletişim bölümüne mesaj bırakınız.

Gelecek: Ani Seller ve İklim Krizine Dayalı Mutenalaştırma- Phil Hearse

23 Ağustos’ta Yokoluş İsyanı (XR- Extinction Rebellion), iklim değişikliği konulu COP26 konferansı öncesinde, Londra’da hükümetin fosil yakıtlara, özellikle de Orkney’nin batısındaki planlanmış Cambo petrol sahasına ve Whitehaven yakınlarındaki Cumbria kömür madenine yönelik verdiği aralıksız desteğe karşı iki haftalık bir eylemler dizisi başlattı.

XR eylemlerinin başlamasından hemen önce Tennessee’deki ani sel ve ABD’nin doğu kıyısında dev bir tropikal fırtına meydana geldi. Bu yaz dünyanın dört bir yanındaki ani seller ve devasa fırtınalar, denizlerin ısınması ve küresel ısınmayla doğrudan bağlantılı. Küresel sıcaklık artışları fosil yakıtların kullanılmasının keskin bir şekilde azaltılması ve nihayetinde ortadan kaldırılmasıyla sınırlandırılmadığı sürece seller ve fırtınalar, tıpkı orman yangınları gibi daha da şiddetlenecek. Önümüzdeki hafta XR eylemleri, şirket değerinin tahmini %30’unun fosil yakıt kapitalistlerine bağlı olduğu Londra Menkul Kıymetler Borsası’nın mekanı olan City of London’a taşınacak.

21 Ağustos’ta, küçük Tennessee kasabası Waverley’i vuran sel baskınları, çoğunlukla toplu konutların bulunduğu Brookside’daki evlerin çoğunu yok etti. Son raporlarda 22 ölü ve düzinelerce kayıp olduğu söylendi. Ertesi gün BBC’de saat 10 haberlerinden bunu öğrenme imkanınız yoktu, çünkü bildirilmedi, her ne kadar doğu kıyısının geniş bir bölgesine yaklaşan Henri tropikal fırtınası haberciler tarafından takip edilmiş olsa da. Her iki olayın da kaynağı aynı; bu yaz Akdeniz ve Sibirya’daki yıkıcı orman yangınlarının da ironik bir şekilde ana nedeni olan yükselen deniz sıcaklıkları. Bu yangınlar Antalya ve Bodrum gibi Türk tatil beldelerine büyük zarar verdi ve ta Cezayir’deki dağ ormanlarını perişan etti. Yeni küresel ısınma krizinde yağmur ve ateş bir arada. Bu yaz uluslararası sel felaketlerinde 1000’den fazla kişi öldü.

Müteahhitler ve emlakçılar, kapitalist sınıfın rüşvetçi kesimleri arasındadır. Şimdi iklim krizine öngörülebilir bir yanıt buldular: Mutenalaştırma [gentrification/soylulaştırma]. Bu mutenalaştırmanın aldığı biçim, yoksul insanları daha yüksek yerlerden, sel ve tropikal fırtınalara karşı daha az savunmasız olan bölgelerden uzaklaştırmak, onları kiralık mülklerinden vazgeçmeye veya sahip oldukları mülkleri zenginlere satmaya zorlamak.

İklim krizi sebepli mutenalaştırma konusunda büyük bir tatbikat 2006’daki sel felaketinden sonra New Orleans’ta gerçekleştirilmişti. Mutenalaştırmanın buradaki kilit biçimi, çoğunlukla Siyahların oturduğu işçi mahallelerinin müteahhitler tarafından basit bir şekilde ele geçirilmesiydi; sel felaketiyle birlikte bu mahallelerin sakinlerinin sigortasız mülkleri harap olmuş ve dolayısıyla geri dönüşlerini imkânsız hale gelmişti. 

Ama yoksullar ve Siyah aileler gittikten sonra selden kurtulan evlerin fiyatlarının artmasıyla ikinci bir soylulaştırma dalgası geldi. CNN, Mississippi nehrinin yakınındaki yüksek bir yerde, bir evde yaşayan orta yaşlı bir kadın olan Ross Dyson’ın emlak vergisinin yılda 4.000 dolara yükselmesiyle evinden sürüldüğünü bildiriyor. İronik olarak, ABD’de vergi, Birleşik Krallık’taki sisteme çok benzer şekilde, bölgedeki evlerin değerine göre hesaplanıyor. Daha zengin, beyaz insanlar taşındıkça, yüksek arazilerdeki evlerin değeri arttı ve dolayısıyla 2006 selinden kurtulacak kadar şanslı olan yoksul insanların orada oturması çok daha zor hale geldi. Selden önce Ross Dyson’ın yaşadığı bölge %79 Siyahtı, şimdi %71 beyaz.

İklim değişikliğine dayalı mutenalaştırma Miami’ye de geliyor. Şehir son zamanlarda kasırgalar ve diğer tropik fırtınaların neden olduğu seller yaşadı ve en kötü etkilenen kıyı şeridi oldu. Zengin insanlar, daha önce çok revaçta olan kıyı şeridindeki mülklerinden uzaklaşmak ve yukarıya doğru taşınmak istiyor ve Haiti’den gelen yoksul göçmenlerin artan kiralar ve yıllık emlak ücretleri ile mücadele ettiği Küçük Haiti olarak bilinen bölgeye yerleşiyor. San Francisco’nun soylulaştırma örneğinin gösterdiği gibi, bu artan ücretler hanelerin yanı sıra küçük işletmeleri de vurdu, birçok yerin tüm doğasını değiştirdi, küçük dükkanları ve restoranları kovdu ve yerine Starbucks ve McDonalds geldi.

Kolayca su basan bölgelerden uzaklaşmak küresel bir fenomen haline geliyor, ancak birçok bölgede bu, yoksullar veya kent emekçileri için imkansız olacak. Her durumda, selin tam olarak nerede meydana geleceğini hesaplamak zordur. Örneğin, Londra’daki sel riski artık Thames ve kendi alanlarından taşan diğer nehirlerle sınırlı olamaz. Londra’nın Walthamstow semtinde, nispeten yüksek bir zeminde meydana gelen ağustos selleri, semtin Lea Nehri’ne olan yakınlığından ziyade ani seller ile başa çıkmak için yetersiz olan drenajla ilgiliydi.

25 Temmuz’da, dokuz Londra metro istasyonu ani sel nedeniyle kapanmak zorunda kaldı. Yolcular aniden istasyondan geçen ve bariyerleri sulan altında bırakan sağanak yağmurla karşı karşıya kaldılar. 25 Temmuz’daki ani sellere neden olan şiddetli yağmur, uzun bir sıcak hava dalgasının ortasında kısa bir araydı – tıpkı Belçika’daki kayıplarla birlikte 300’den fazla insanın hayatını kaybettiği, Kuzey Ren Vestfalya ve Rheinland Pfalz’da Temmuz ayı başlarında meydana gelen seldekine benzer tipik bir döngüydü bu da. 

2020’de İngiliz hava durumu iklimin nasıl değiştiğini gösterdi: Met Office tarafından hazırlanan bir rapor, 2020 yılının şimdiye kadar kaydedilen en sıcak, beşinci en yağışlı ve sekizinci en güneşli yıl olduğunu ortaya koydu. Isı dalgaları ve yıkıcı seller birlikte gelip gidiyor.

Aşırı sıcaklık ve aşırı yağış arasındaki etkileşim dünyanın farklı yerlerinde farklı olacak. Sahra Çölü, Cezayir kıyı tepelerine ve Yunan kırsalına saldırmak için kuzeye doğru ilerlerken, ısının yağış miktarını aşması muhtemel. Ancak Kuzey Avrupa gibi yerlerde aşırı sıcaklık ve aşırı yağışın yakın bir şekilde etkileşime girmesi muhtemeldir.

Almanya, Hollanda ve Belçika bu yaz aşırı yağış alan yegâne yerler değildi. Çin’in orta kesiminde, başta Zhengzhou kentinde olmak üzere selde 300’den fazla kişi öldü ve 14 kişi kaçamadıkları bir metro tren vagonunda boğuldu.

Çevreci ve sosyalist hareketlerin ani sellere tepkisi ne olmalıdır? Bu yaz yaşanan olaylar, doğrudan küresel ısınma sorunuyla cebelleşmek dışında genel bir çözüm olmadığını gösteriyor ve bu da emisyon hedeflerine ulaşmak, fosil yakıtları rüzgâr enerjisi gibi sürdürülebilir alternatiflerle değiştirmek anlamına geliyor. Ancak bu, hızla çözülemeyecek uzun vadeli bir projedir. New Orleans’ın hayli dramatik şekilde gösterdiği gibi, muhtemelen yoksullardan ve işçilerden oluşacak olan sel mağdurlarına yardım etmek için burada ve şimdi pratik çözümlere ihtiyacımız var.

İngiltere’deki ilk konu arazi ve taşkın yönetimidir. Bu, ağaç dikmeyi, turbalık araziyi restore etmeyi ve aynı zamanda sel suyu yönetimini içerir ve bu da çiftçilere sel sularını topraklarında depolamaları için ödeme yapmak anlamına gelir. Diğer seçenek, tüm sel sularının nehirlere akması ve feci etkilerle kasabaları ve köyleri süpüren aşağı yönde muazzam sel darbelerine neden olmasıdır.

Arazi ve sel suyu yönetimi, kasabalara ve şehirlere yönelen tüm sel baskınlarını durdurmaz, bu nedenle sel savunma planları hayati önem taşır. Hükümet 5,2 milyar sterlinlik bir sel savunma planı açıkladı, ancak ne kadar inşa edildiğini göreceğiz. Bu planların çoğu, bir topluluğu, bir bölgeyi savunurken sorunu bir sonraki topluluğa öteleme dezavantajından mustariptir.

Üçüncü soru kentsel drenajdır. İngiliz kasabalarındaki drenajın çoğu, 19. yüzyılın ikinci yarısındaki büyük belediyeleşme döneminde inşa edildi. Kasabalar ve şehirler artık çok daha büyük ve milyarlarca dolara mal olan devasa bir değişim süreci gerekiyor.

Dördüncü konu sigortadır. Sel felaketi olan birçok bölgede sigorta yaptırmak mümkün değil. Evler, mobilyalar ve eşyalar hasar gördüğü için bazı haneler her yıl büyük faturalarla karşı karşıya kalıyor. Sigorta şirketleri, müvekkillerini önemli taleplerde bulunduklarında onlardan kurtulmak yerine fiilen sigortalamaya mecbur bırakılmalıdır. Bu süreç çok sayıda işletmeyi ve ev sahibini, örneğin sigorta şirketlerinin düzenli olarak ödeme yapmaktan kaçınmanın yollarını bulduğu, çöküntüden etkilenen mülklerde yaşayan yüz binlerce kişiyi etkiler.

Genellikle küresel ısınmadan kaynaklanan su baskını tehditleri üzerine yapılan araştırmalar, yükselen deniz seviyelerine odaklanmıştır. Ancak sel baskınları, tropikal fırtınaların sayısındaki artışla aynı küresel ısınma sürecinin bir parçasıdır. Bu esas olarak denizin uyarısıdır.

Çok sayıda yorumcunun işaret ettiği gibi, COP26 konferansına ev sahipliği yapan İngiliz hükümeti, hedef ve vaatlerde uzun ama eylemde kısa bir performansa sahip. Önerilen Cambo petrol sahası, İngiltere’nin onlarca yıldır petrol üretip ihraç etmesi anlamına gelen dev bir girişim. Yeşil enerjiye geçiş yaparken fosil yakıtlara ihtiyacımız olduğu argümanı, gelecek hafta Londra Şehri’nde XR eyleminin hedefi olacak olan fosil yakıt kapitalistlerinin muazzam gücünü yansıtan bir dolandırıcılıktır.

Çeviri: Rıfat Hasret

Kaynak: https://anticapitalistresistance.org/the-future-flash-floods-and-climate-gentrification/

Görsel: Çin, Zhengzhou’daki ani sel baskını, Visual China Group via Getty Images

Ekososyalizm ve/veya Küçülme – Michael Löwy

Ekososyalizm ve küçülme hareketi ekolojik solun en önemli akımları arasında yer alıyor. Ekososyalistler, üretim ve tüketimde belirgin miktarda bir küçülmenin ekolojik yıkımdan kurtulmak için gerekli olduğunda mutabıklar. Fakat bu küçülme teorileri eleştiriliyor, zira “küçülme” kavramı,

  • alternatif bir programı tanımlamada yetersiz kalıyor,
  • küçülmenin kapitalist sistemde gerçekleştirilip gerçekleştirilemeyeceği meselesini netleştirmiyor,
  • azaltılması gereken faaliyetlerle geliştirilmesi gerekenleri birbirinden ayırmıyor.

Bilhassa Fransa’da etkin olan küçülme akımının homojen olmadığını dikkate almak önemli. Tüketim toplumu eleştirmenleri Henri Lefebvre, Guy Debord, Jean Baudrillard ile “teknik sistem”in eleştirmeni Jacques Ellul’den ilham alan bu akım, farklı siyasi görüşler ihtiva ediyor. Bunların içinde, karşıt demesek de birbirine oldukça uzak en az iki kutup var: bir tarafta, kültürel göreceliliğin (Serge Latouche) cezbettiği Batı Kültürü eleştirileri, diğer tarafta, evrenselci sol ekolojistler (Vincent Cheynet, Paul Ariés).

Tüm dünyada tanınan Serge Latouche en çok tartışılan Fransız küçülme teorisyenlerinden birisi. Onun bazı savları kesinlikle yerinde: “sürdürülebilir kalkınma” efsanesinin gizemini ortadan kaldırma, büyüme ve “ilerleme” dinin eleştirisi, kültür devrimi çağrısı. Ancak kendisinin, kültürel göreceliliği (evrensel değer yoktur) ve Taş Devri’ni aşırı kutsamasının yanı sıra Batı hümanizması, Aydınlanma ve temsili demokrasiyi tümüyle reddedişi eleştiriye oldukça açık. Fakat daha kötüsü de var. Küresel Güney ülkeleri için ekososyalist gelişim önerilerine —daha fazla temiz su, okul ve hastane — getirdiği “etnomerkezci,” “Batılılaştırıcı” ve “yerel hayat tarzını yok edici” şeklindeki eleştirileri gerçekten tahammülleri zorluyor.

Son fakat önemli bir nokta da onun, kapitalizm hakkında daha fazla konuşma gereği bulunmadığı zira bu eleştirinin “Marx tarafından çoktan ve layıkıyla yapıldığı” şeklindeki savının ciddi olmamayışı. Bu, sanki gezegenin üretimci[prodüktivist] anlayış tarafından yok edildiğini ifşa etmeye gerek yokmuş çünkü bu zaten yapılmış ve André Gorz (veya Rachel Carson) tarafından “layıkıyla yapılmış” demek gibi bir şey.

Bazı teorisyenleri (Vincent Cheynet, Paul Ariès) Fransız “cumhuriyetçiliğini” eleştirilebilecek olsa da, Fransa’da La Décroissance (Küçülme) dergisince temsil edilen evrenselci akım Sol’a daha yakın. Küçülme hareketinin ikinci kutbu, ilkinin aksine, zaman zaman tartışmalar yaşansa da, Küresel Adalet hareketleri (ATTAC), ekososyalistler ve radikal sol partilerle pek çok noktada birleşiyor: ücretsiz olanakların genişletilmesi [mal, hizmet veya ücretsiz tesis kullanımı], kullanım değerinin mübadele değerinin önüne geçmesi, çalışma saatlerinin düşürülmesi, toplumsal eşitsizliklerle mücadele, “piyasa dışı” faaliyetlerin geliştirilmesi, üretimin toplumsal ihtiyaca ve çevrenin korunmasına yönelik olarak yeniden düzenlenmesi.

Küçülme teorisyenlerinden pek çoğu, üretimciliğin [prodüktivizmin] tek alternatifinin büyümeyi tümüyle durdurmak ya da yerine negatif büyümeyi koymak olduğuna, başka bir deyişle, nüfusun aşırı miktardaki tüketiminin azaltılması, müstakil konutlar, merkezi ısıtma, çamaşır makinesi vb. şeylerden feragat etmeleri suretiyle harcadıkları enerjiyi sert bir biçimde yarıya düşürmek olduğuna inanıyor. Bu ve benzeri acımasız tasarruf tedbirlerinden bazıları, bunların halk tarafından hoş karşılanmama riski bulunduğundan dolayı—çok önemli bir yazar olan Hans Jonas dahil olmak üzere (Sorumluluk İlkesi kitabında yazdıklarıyla) — bir çeşit “ekolojik diktatörlük” fikrini değerlendiriyor.

Bu karamsar görüşler karşısında, sosyalist iyimserler teknik ilerleme ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımının sınırsız büyüme ve bolluğa imkân tanıyacağına ve böylece her bir bireyin “ihtiyacına göre” bunlardan faydalanabileceğine inanıyor.

Bana öyle geliyor ki her iki ekol de “büyüme”nin (pozitif ya da negatif) veya üretim güçlerin gelişiminin safi niceliksel bir anlayışına sahip. Ancak bana daha uygun gelen üçüncü bir görüş var: kalkınmanın niteliksel bir dönüşümü. Bu ise kapitalizmin büyük ölçekli işe yaramaz ve/veya zararlı ürün üretimine dayanan canavarca kaynak israfına son vermek anlamına geliyor: Silah sanayi buna iyi bir örnek fakat kapitalizm içinde üretilen bizatihi değersiz “malların” büyük bir kısmı büyük şirketlere kar getirmekten başka bir fayda sağlamıyor.

Mesele soyut bir “aşırı tüketim” değil, gösteriş için kazanç elde etme, muazzam israf, ticari yabancılaşma, takıntılı mal yığma ve “moda”nın sözde yeni diye dayattığı malları satın almadan duramama dürtüsüne dayanan yaygın tüketim tarzı esas meseledir. Yeni toplum ise üretimin yönünü “fi tarihinden beri” var olan —su, gıda, giyinme, barınma gibi— hakiki ihtiyaçların ve de sağlık, eğitim, ulaşım, kültür gibi temel hizmetlerin teminine doğru çevirecek.

Peki, hakiki olanı yapay, uydurma ve geçici olan ihtiyaçlardan nasıl ayırt edeceğiz? Bu son söylediklerim zihinle oynanarak yani reklamlarla telkin edilenler. Reklamcılık düzeni modern kapitalist toplumlarda insan hayatının her alanını istila etmiş durumda; yalnızca gıda ve giyim değil aynı zamanda spor, kültür, din ve siyaset de onun kurallarına göre şekil alıyor. Sokaklarımızı, posta kutularımızı, televizyon ekranlarımızı, gazetelerimizi ve peyzajlarımızı temelli, saldırgan ve sinsi bir biçimde istila ederek ihtiyaç dışı ve dürtüsel tüketim alışkanlıklarını besliyor. Dahası, petrol, elektrik, emek süresi, kâğıt, kimyasal ve başka hammaddeleri —ki bedelini tüketici ödüyor— sadece işe yaramaz olmakla kalmayıp insani açıdan gerçek toplumsal ihtiyaçlarla doğrudan çelişen bir “üretim” dalı içinde astronomik ölçüde israf ediyor.

Reklamın, kapitalist piyasa ekonomisinin vazgeçilmez bir parçası olduğu için sosyalizme geçiş toplumu içinde yeri yoktur. Onun yerine burada tüketici dernekleri mal ve hizmetlere dair bilgi vermektedir. Hakiki ihtiyacı yapay olandan ayıran ölçüt ise reklam ortadan kaldırıldıktan sonra, o ihtiyacın devam edip etmeyeceğidir (örneğin Coca Cola!). Elbette ki eski tüketim alışkanlıkları bir süre devam edecektir ve insanlara ihtiyaçlarının ne olduğunu söylemeye kimsenin hakkı yoktur. Tüketim davranışındaki değişim eğitsel bir mücadele olduğu kadar tarihsel bir süreçtir de.

Bazı metalar, mesela binek otomobil, daha karmaşık sorunlara yol açıyor. Özel araçlar tüm dünyada toplumun başına bela; her yıl binlerce insanı öldürüyor ya da sakat bırakıyor, büyük şehirlerde havayı kirletiyor, çocuk ve yaşlı sağlığı üzerinde vahim sonuçlara yol açıyor ve iklim değişikliği üzerindeki payı da oldukça büyük. Ne var ki bu araçlar gerçek bir ihtiyaca cevap veriyor; insanları işlerine, evlerine ya da eğlenmeye götürüyor. Ekolojik bakış açısına sahip yöneticileri olan bazı Avrupa şehirlerindeki yerel tecrübeler bunun mümkün olabildiğini ve tedavüldeki bireysel araç sayısının kademe kademe kısıtlanarak otobüs ve tramvayın artırılmasına nüfusun çoğunun onay verdiğini gösteriyor.

Ekososyalizme geçiş sürecinde, yer üstü veya altında bulunan toplu taşıma oldukça geniş kapsamlı ve kullanıcılara ücretsiz olacak, yaya ve bisikletliler için korumalı şeritler olacak ve özel araçların rolü, ısrarcı ve mütecaviz reklamlar neticesinde içinde bir prestij göstergesi, kimlik sembolü, fetişleşmiş bir metaya dönüştükleri burjuva toplumundakinden çok daha küçük olacak. ABD’de sürücü ehliyeti resmi bir kimliktir – ve araba da kişisel, toplumsal ve aşk hayatının merkezidir.

Yeni topluma geçişte malların tırlarla nakliyesini – ki korkunç kazalara ve yüksek oranda kirliliğe sebebiyet veriyorlar- ciddi biçimde azaltmak, onun yerine trenle nakliye veya Fransızların ferroutage dediği (bir kentten başka kente trenler tarafından taşınan tırlar) çok daha kolay olacaktır; tır sistemin tehlikeli büyümesi ancak saçma kapitalist rekabetçi mantık ile izah edilebilir.

Karamsarlar, peki fakat bireylerin denetlenmesi, kontrol edilmesi, müdahil olunması ve gerekirse de bastırılması gereken sonsuz sayıda arzu ve emelleri var ve bu durum demokraside bazı sınırların olmasını gerektirebilir, diyecekler. Şu anda ekososyalizm zaten Marx’ta bile mevcut olan bir iddiaya dayanıyor: sınıfların olmadığı, kapitalist yabancılaşmadan kurtulmuş bir toplumda “sahip olma”nın “var olma” üstünde hakimiyet kurmaması, yani, kişinin sonsuz sayıda mülkiyet edinme arzusu duymaktan ziyade kültürel, sportif, bilimsel, eğlenceli, erotik, sanatsal ve siyasi faaliyetler gibi kişisel gelişim için vakit ayırması anlayışının hakim olması.

Karşı konulamaz satın alma güdü, kapitalist sistemde içkin olan meta fetişizminin, hâkim ideoloji ve reklamın bir sonucu. Gerici söylemin inanmamızı istediğinin aksine bunun “ebedi insan doğası”nın bir parçası olduğunu kanıtlayacak hiçbir şey yok.

Ernest Mandel’in vurguladığı üzere “sürekli olarak gittikçe daha çok mal biriktirme (azalan “marjinal fayda”yla beraber) hiçbir şekilde evrensel ve baskın insan davranışı değildir. Yetenek ve yatkınlıkların gelişimi, sağlık ve yaşamın muhafazası, çocuklarla ilgilenme, zengin toplumsal ilişkilerin gelişmesi… Bütün bunlar temel maddi ihtiyaçlar karşılandığında büyük motivasyonlar haline gelir.”

Bu durum tartışmaların ortaya çıkmayacağı anlamına gelmiyor; bilhassa da geçiş döneminde, çevrenin korunması ile toplumsal ihtiyaçların gerektirdiği şeyler arasında, özellikle yoksul ülkelerde, ekolojik zorunluluklarla temel altyapıların geliştirilmesi gerekliliği arasında, halkın tüketim alışkanlıklarıyla kaynakların azlığı arasında pekala olacaktır. Bu tip çelişkiler kaçınılmaz olacak: sermayenin baskısından ve kar elde etme mecburiyetinden kurtulmuş ekososyalist bakış açısıyla, bunları çoğulcu ve açık tartışmalar yoluyla halkın kendi kararını kendisinin almasını sağlayarak çözmek demokratik planlamanın görevidir. Hata yapmayı engellemese de, halkın ortaklaşa bir şekilde bu hataları düzeltmesine izin veren böylesine tabandan ve katılımcı demokrasi tek yoldur.

Ekososyalistler ve küçülme hareketi arasındaki ilişki ne olabilir? Anlaşmazlıklara rağmen ortak hedefler etrafında etkin bir işbirliği sağlanabilir mi? Birkaç yıl önce yayımlanan bir kitapta [La décroissance est –elle souhaitable? (Küçülme arzu edilebilir midir?)] Fransız ekolojist Stéphane Lavignotte böyle bir birliktelik öneriyor. İki görüş arasında çok sayıda tartışmalı mesele olduğunun farkında. Toplumsal sınıf ilişkileri ve eşitsizlikle mücadeleyi veya üretimci güçlerin sınırsız büyümesini telin etmeyi öne çıkarmak gerekiyor mu? Hangisi daha önemli; bireysel girişimler, yerel tecrübeler, yalın gönüllülük ya da üretim aygıtını ve kapitalist “megamakine”yi değiştirmek mi?

Lavignotte seçim yapmayı reddederek bu iki tamamlayıcı uygulamayı birleştirmeyi öneriyor. Ona göre, buradaki zorluk çoğunluğun, yani sermaye sahibi olmayanların, ekolojik sınıf çıkarları için mücadelesini radikal kültürel dönüşüm için aktif azınlıkların siyasetiyle bir araya getirmek. Başka bir deyişle, kaçınılmaz olan anlaşmazlıkları gizlemeden gezegendeki hayatın ve bilhassa insanlığın sürdürülmesinin kapitalizm ve üretimcilikle çatıştığını ve bu nedenle de bu yıkıcı ve insanlıkdışı düzenden çıkışın yolunun aranmasını idrak etmiş bütün bu unsurlardan bir “siyasi bileşke” oluşturabilmek.

Bir ekososyalist ve Dördüncü Enternasyonal’ın bir üyesi olarak bu görüşü paylaşıyorum. Kapitalizm karşıtı ekolojinin tüm çeşitleri olarak bir araya gelmek mevcut uygarlığın intihara götüren gidişatını durdurmada – çok geç olmadan – acil ve zaruri vazifenin önemli bir adımıdır.

Bu yazı Selda Şen tarafından tercüme edilmiş ve ilk olarak El Yazmaları sitesinde yayımlanmıştır. Orijinali için https://www.letusrise.ie/rupture-articles/2wl71srdonxrbgxal9v6bv78njr2fb

Eko-Komünist bir Gelecek için Fosil Faşizmiyle Mücadele – Zetkin Kolektifi

“Anti-faşistlerin faşizmle gelebilecek çevresel yıkımı olduğu gibi çevresel yıkımla gelebilecek faşizmi de anlamaları gerekiyor. Ancak bu yakınlaşma aynı zamanda saldırgan da olmalıdır: ortak bir ekososyalist mücadelede hücuma geçilmeli. Hem iklim değişikliğini hem de faşizmi oluşturan temel süreçlerle yani kapitalizm ve krizleriyle ancak bu şekilde yüzleşebiliriz”.

Küresel iklim krizinin sonucu olarak dünyanın dört bir yanında orman yangınları patlak veriyor. Saray rejiminin yönetmekten adeta imtina ettiği bu kriz koşullarında, yine bu rejimin ayrılmaz bir parçası haline gelmiş olan nefret dilinin ve ayrımcılığın da sonucu olarak toplumun çeşitli kesimlerinde yangının yaşattığı dehşete karşı öfkenin Kürtlere ve göçmenlere yöneldiğini görüyoruz. Bu yaşanılanlar vesileye Andreas Malm ve Zetkin Kolektifiyle yapılmış, Serap Güneş tarafından tercüme edilen ve Dünyadan Çeviri sitesinde yayımlanan söyleşiyi İmdat Freni’ne de almayı gerekli gördük. İyi okumalar.

Kuzey Amerika’nın Batı Kıyısı bir kez daha yanıyor. Geçen ay, Phoenix, Arizona, art arda beş gün 46 santigrat derece sıcaklık kaydetti. Yeni bir rekor. Her öğleden sonra, beton ve asfaltın yüzey sıcaklığı 82 santigrat dereceye çıktı – üçüncü derece yanıklara neden olacak kadar sıcak. Sıcaklıkların marjinal olarak düşük olduğu Kaliforniya ve Teksas’ta, enerji şebekesi operatörleri, uzun süreli bir ısı dalgasının enerji altyapısına zarar vereceğinden ve geçen yıllardaki kesintilerin tekrarlanmasına neden olacağından korktular. Bunaltıcı sıcakta serin kalmak için klimaya bağımlı olan birçok kişi için bu durum sağlık sorunlarına ve hatta ölüme neden olabilir.

Kuzey Amerika’nın devam eden sıcak hava dalgası öncesinde, Batı Kıyısı’nda aylarca süren ve benzeri görülmemiş su kıtlığı, mahsul kıtlığı ve orman yangınları için koşulları oluşturan aylarca süren yağışsız hava dönemi olmuştu. Kaliforniya ve Arizona’nın orman yangını sezonu alışılmadık şekilde erken başladı. Arizona’nın ilk yangınlarından biri dört gün devam etti, 27 mil karelik kırsal alanı yakıp kül etti ve iki kasabayı tahliyeye zorladı. Bu röportaj yayına hazırlanırken, Batı Kıyısı’nda Portland’ın iki katı büyüklüğünde 60’tan fazla orman yangını sürüyordu. ABD’de olağan hale geldiği gibi, devlet yetkilileri mahkûmları alevlerle mücadele etmeleri için gönderiyor ve onlara saatte 1,50 dolar gibi düşük bir ücret ödüyor.

Zaten bu yıl Pakistan ve Kuzey Hindistan, 52 santigrat dereceye ulaşan sıcaklıklarla sarsıldı. Vancouver’ın 124 mil dışındaki küçük Lytton kasabası, Kanada’da şimdiye kadar kaydedilen en yüksek sıcaklık olan 49,6 santigrat dereceye ulaştı. Bu arada Brezilya, son 100 yılın en kötü kuraklığını yaşadı ve gıda fiyatlarının yukarı doğru fırlamasına yol açtı. Bu uç noktalarda, normal yaşam askıya alınır. İnsanlar ölür. Ekosistemler çöker. Ve kargaşanın içinden gerici toplumsal güçler harekete geçer.

Köklü göçmen karşıtı ve ırkçı mecazlar ile gerici bir inkarcı iklim gündeminin zehirli bir bileşimi sayesinde, aşırı sağ partiler ve toplumsal hareketler Avrupa ve Amerika’da artan bir etkiye sahip. Zetkin Kolektifi’nin White Skin, Black Fuel: The Danger of Fossil Fascism kitabı (Beyaz Deri, Kara Yakıt: Fosil Faşizmi Tehlikesi), bu hareketlerin ve fikirlerin yükselişinin haritasını çıkarıyor ve ufku gözeterek “fosil faşizminin” ortaya çıkışını öngörüyor.

Zetkin Kolektifi üyesi Andreas Malm’ın en son bireysel olarak kaleme aldığı eserleri How to Blow up a Pipeline (Bir Boru Hattını Nasıl Havaya Uçurursunuz) ve Corona, Climate, Chronic Emergency (Korona, İklim, Kronik Acil Durum), kesişen ekolojik, epidemiyolojik ve politik çıkmazlarımızın hızla yazılmış konjonktürel analizleriydi. Her iki kitap da, kapitalizmin ekolojik çöküşe doğru nefes kesen gidişatı ve kapitalist merkezlerdeki iklim hareketlerinin mücadele stratejilerinin sınırları hakkında gündeme kızıl-yeşil bir kama sokma çabası.

White Skin, Black Fuel, ırksal kapitalizm, fosil yakıt çıkarma, milliyetçilik ve iklim çöküşü arasındaki karşılıklı ilişkilerin ayrıntılı bir analizi. Kitap, bilimsel araştırmalarla nasıl angaje olunacağının en iyi örneği. Eko-komünist bir geleceği gerçekleştirmek için savaşırken karşımıza yığılmış gerici güçlerin güçlü bir hatırlatıcısı ve hareketlere açık bir çağrı.

Bu röportajda Kai Heron, Zetkin Kolektifi üyeleri Andreas Malm, Laudy van den Heuvel ve Ståle Holgersen ile Kolektifi’nin yazma süreci, iklim inkarı ve fosil faşizmine karşı direniş hakkında konuşuyor.

Kai Heron: White Skin, Black Fuel’nin (WSBF) tanıtım yazısına göre, Zetkin Kolektifi’nin yirmi bir üyesi kitap üzerinde işbirliği yaptı. Peki Zetkin Kolektifi nedir? Ve 20 kişiyle birlikte kitap yazmak nasıl bir şey? Dışarıdan, lojistik bir başarı gibi görünüyor!

Laudy van den Heuvel: Zetkin Kolektifi, ekoloji ve aşırı sağ konusunda her birinin kendi uzmanlık alanına sahip olduğu, oldukça çeşitlilik içeren bir akademisyen, öğrenci, mezun ve aktivist grubudur. Bazıları farklı üniversitelerde görev yapıyor ama çoğumuz gönüllü üyeyiz. Kitap için herkes kendi ilgi ve uzmanlık alanında araştırma yaptı ve bunu Andreas Malm’a iletti. O da bunları derledi ve tutarlı bir metne dönüştürdü.

Zetkin Kolektifi olabildiğince şeffaf ve demokratik olmaya çalışıyor. Bu yüzden kitabın hazırlık süreci epey uzun sürdü çünkü Andreas Zetkin üyelerinin sağladığı tüm bilgileri işledi, ardından tüm bilgilerin gerçekten de doğru, net ve olabildiğince iyi kullanılmış olduğundan emin olmak amacıyla onay, geribildirim, yorum vs. için hepimize geri verdi.

Bir grup olarak Zetkin Kolektifi, biz onunla ne yapıyorsak odur: hepimizin farklı odak noktaları var, ancak hepimiz kabaca aynı konu üzerinde çalışıyoruz. Ayrıca, şimdi eyleme ihtiyaç duyulduğuna inandığımız için, kolektifin açık bir aktivist temeli var. Bu aktivizmi ifade etme şeklimiz kişiden kişiye farklı olabilir, ancak oldukça tutarlı bir değerler setimiz var ve Zetkin Kolektifi, aynı konular üzerinde topluca çalışmanın yanı sıra, aynı vizyona sahip insanlarla bir araya gelebileceğiniz de bir yer.

Ståle Holgersen: Yazma süreci, yazarın başlığı kadar alışılmadık oldu. Kısacası şöyleydi: Kolektifin tüm üyeleri, aşırı sağ partiler arasındaki ilişkiler, ırkçılık/göç karşıtlığı ve derin bilgi sahibi oldukları ülkelerdeki ekoloji üzerine birkaç sayfa yazdılar. Andreas daha sonra bu bölümleri bugün okunabilecek bir senfoni haline getirdi.

Ayrıca, fosil faşizmi veya fosil yakıtın ırksal tarihi üzerine daha genel tartışmalar gibi, doğrudan güncel vaka incelemelerine dayanmayan bölümler, büyük ölçüde Andreas tarafından yazılmıştır. Sonra organik, kaotik ama yine de bir ölçüde yapılandırılmış bir şekilde, süreç boyunca herkes yorum ve değişiklikler yaptı, modifiye etti ve hatta bazen yazının bazı kısımlarını yeniden yazdı.

WSBF, “fosil faşizmi” dediği şeyin ortaya çıkışı konusunda uyarıyor. Fosil faşizmi nedir, 20. yüzyılın ortalarındaki faşizmden farkı nedir ve sizi bu konuda bir kitap yazmaya motive eden şey nedir?

LH: “Fosil faşizmi” terimi aslında Cara Daggett’in petro-erkeklik, fosil yakıtlar ve otoriter arzu konusundaki bir makalesinde ortaya atıldı ilk kez. WSBF’de, faşizm söz konusu olduğunda, faşizm üzerine ünlü bilim insanı Roger Griffin’in anladığı gibi, bir fikirler dizisi olarak faşizm ile, klasik örneği iki savaş arası dönemde gördüğümüz faşizm olan gerçek bir tarihsel güç olarak faşizm arasında bir ayrım yapılması gerektiğini savunuyoruz. Şu anda görebildiğimiz şey, aslında hiçbir zaman sönmemiş olsa da son yıllarda genel bir yeniden canlanma yaşayan aşırı sağ partilerin, eğilimlerin ve sempatilerin yükselişi.

Ancak faşizmin tarihsel bir güç olabilmesi için gerçek bir kriz olması ve faşistlerin iktidara gelmesi gerekiyor. Şu anda çevresel nitelikte olan muazzam bir krizle karşı karşıyayız ve aşırı sağ, fosil endüstrisini – fosil sermayesini – tüm gücüyle savunur vaziyette yükselişte. Bu, bir fosil faşizmine doğru ilerleme riski olduğu anlamına geliyor.

Andreas Malm: Çok basitleştirilmiş bir tanım vermek gerekirse, fosil faşizminin, beyaz ulusun düşmanı olarak tanımlanan ve o şekilde muamele gören beyaz olmayan insanlara karşı sistematik devlet şiddetiyle birlikte iklim krizinde sorgulanan ayrıcalıkların saldırgan bir şekilde savunulması olduğunu söyleyebilirim. Bunun incelediğimiz ülkelerin hiçbirinde var olmayan bir şey olduğunu vurguluyoruz – Trump yönetiminin faşist olduğunu ya da iktidardaki ya da iktidara yakın herhangi bir aşırı sağ partinin henüz bu nitelikte olduğunu iddia etmiyoruz – ama bu yöne işaret eden eğilimler görüyoruz. Ve iklim krizi daha da kötüleşecek. Derinleştikçe, iki ideal-tipik biçim alabileceğini iddia ediyoruz: Fosil yakıtların sorgulandığı ve onlardan hızlı ve radikal bir geçişin başlatıldığı bir hafifletme krizi; ya da iklimsel etkilerin, metropolün merkezindeki zenginlerin bolca sahip olduğu temel kaynaklara – bu toprak, su, esasen herhangi bir şey olabilir – erişimin yeniden dağıtılmasını ve açılmasını talep edecek kadar sert vurduğu bir adaptasyon krizi. Bu iki kriz biçiminin iç içe geçmiş şekilde gerçekleşmesi de mümkün. Aşırı sağın iktidara gelebileceği ve devlet şiddetinin ateşini beyaz olmayan insanlara doğru çevirerek sorgulanan ayrıcalıkları agresif bir şekilde savunabileceği çeşitli senaryoları değerlendiriyoruz. Ne yazık ki, bu senaryolar fazla zorlama görünmüyor, en azından bizim açımızdan.

SH: Faşizm araştırmacıları için temel araştırma sorularından biri, “ne tür bir kriz faşizmi mümkün kılar”? Kitapta, takip eden bariz soruyu inceliyoruz: İklim krizi böyle bir kriz olabilir mi? Elbette gelecek hakkında kesin bir şey bilemesek de, bazı açık işaretler var: Son derece istikrarsız bir dünyada, iklimsel etkiler nedeniyle potansiyel olarak artan sayıda göçmenle birlikte gelecekte organik krizler gelişecek. Onlara göre suçlu olanlar asla “zengin, beyaz adamlar” olamayacağı için, ırkçı aktörlerin sorunlar için suçlayacak adaylar bulması gerekecek.

“Faşizm” terimi geleneksel olarak iki spesifik devletle, iki savaş arası İtalya ve Almanya ile güçlü bir şekilde bağlantılı olduğundan, Adolf Hitler’in yeniden ortaya çıkmasını beklemek yerine, onun “dönüşünü,” özellikleri ve eğilimleri -ya da faşizm süreçleri- açısından tartışmamız gerekiyor. Bu bağlamda aklımızda tutmamız gereken bir şey, faşizmin her zaman kapitalizmi örgütlemenin son derece modern bir yolu olduğudur. Bu, faşizm konusundaki kimi söylemlerle keskin bir tezat oluşturur ve kapitalizmin doğa ile sürdürülebilir bir ilişkisinin olması ne kadar mümkünse, “eko-faşizm”in ekolojik bir toplum olmasının da o kadar mümkün olduğu anlamına gelir. “Modern” kapitalist toplumların inşasında fosil yakıtlar şimdiye kadar en önemli enerji kaynağı olmuştur. Kitapta incelediğimiz işte bu bağlantılar.

Geçen yıl fırtınalar, sel, kuraklık, orman yangınları ve artan iklim kaosunun diğer işaretleri nedeniyle 30 milyon insan daha yerinden oldu. Ekonomi ve Barış Enstitüsü, 2050 yılına kadar toplam 1,2 milyar iklim mültecisi olacağını tahmin ediyor. WSBF, göç ve aşırı sağ ekolojizm arasında büyüleyici bir ilişki kuruyor. Göçü aşırı sağ siyaset için iklim krizi de dahil olmak üzere, diğer tüm sorunlara bakışlarını belirleyen bir prizma olarak tanımlıyorsunuz. Bu fikri detaylandırabilir ve bizim için neden önemli olduğunu açıklayabilir misiniz?

LH: Kitabın anlattığı gibi, aşırı sağ, iklim değişikliği hakkında ne zaman bir şey söylese, göçmenlik hakkında da bir açıklama yapıyor. Bu çeşitli biçimler alıyor, örneğin, “bizim asıl sorunumuz iklim değil, göç” demek; bazıları, Afrika ve/veya Müslüman ülkelerin, yüksek doğum oranlarıyla dünyayı aşırı doldurdukları için suçlu olduklarını iddia etmek… Başka bazıları ise, göçün kendisinin Batı’yı aşırı nüfuslandırarak ve yoksul ülkelerden gelen göçmenleri Batı yaşam tarzını kopyalamaya [aşırı tüketimcilik, ÇN] davet ederek çevresel bozulmaya neden olacağını bile söyleyecektir. Tüm araştırmalar, bu tür ifadelerin saçmalıktan ibaret olduğunu gösteriyor, ancak özellikle Avrupa aşırı sağı için her toplumsal sorun (Müslüman) göçten türediği için, göç ana konu.

İnkar, WSBF’de tekrar eden bir tema. Kitabın son bölümünde Stanley Cohen’in “States of Denial: Knowing about Atrocities and Suffering” (İnkar Durumları: Vahşetleri ve Acıları Bilmek) başlıklı üç parçalı bir inkar sınıflandırması öneriyor: dümdüz inkar, yorumlayıcı inkar ve dolaylı inkar. İklim krizi söz konusu olduğunda, dümdüz inkar, ortada bir kriz olduğunu inkar etmek demek. Yorumlayıcı inkar, küresel ısınma gibi bir şeyin meydana geldiğini kabul ediyor ama önemini küçümsüyor, faillerini aklıyor, kapitalist üretimdeki kökenlerini gizliyor vb. En sinsisi olduğunu söylediğiniz dolaylı inkar ise, iklim değişikliğinin gerçeklerini kabul ediyor, ancak acilen harekete geçmeyi reddediyor. Daha önce olmasa da en azından Kyoto Protokolü’nden bu yana merkezci hükümetlerin ve çevre STK’lerinin genel tutumunun bu olduğunu söyleyebiliriz.

İlk olarak, bize inkarın neden aşırı sağ çevrecilik analizinde ele alınması gereken önemli bir konu olduğunu söyleyebilir misiniz? İkinci olarak, şu anda dördüncü tür bir inkarcılık gördüğümüzü kabul edip etmeyeceğinizi merak ediyorum. Krizin ciddiyetinin farkında olan ve tam da önemli olan hiçbir şeyin değişmemesi için -çoğunlukla çok hızlı- harekete geçen bir inkarcılık. Bu, yeşil kapitalizm, yeşil büyüme, eko-modernizm savunucularında ve hatta Yeşil Yeni Anlaşma’nın çoğu yinelemesinde bulduğumuz bir inkarcılıktır. Bu tür bir inkarcılığı, anlamlı siyasi eylemin önünde bir engel olarak görüyor musunuz? Ve eğer öyleyse, onunla nasıl mücadele etmeyi umabiliriz?

LH: Yeşil kapitalizm ve yeşil büyüme vb’nin, anlamlı siyasi eylemi engelleyen inkarcılık biçimleri ne ölçüde olduğu sorusunun ikinci bölümüne dair: Bu görüşü kesinlikle onaylarım. Bunlar, bir yandan yeşil bir cila çekerken, diğer yandan işi her zamanki gibi uzatmak için kullanılan stratejilerdir. Birçoğunu cezbeden güçlü bir anlatı: Gerçek bir değişiklik talep etmeden “sorunu” görünüşte çözmek. Fazla rahat bir görüntü. Michael Redclift, 2005’te sürdürülebilir büyümenin bir tezatlık olduğunu savunduğu bir makale yayınladı; kavramlar birbirine zıttır ve bu nedenle birlikte kullanılamazlar dedi. Aynısı yeşil büyüme için de geçerlidir. Şahsen, asıl sorunun “zenginliğin” yalnızca parasal bir ölçü olması ve genellikle soyut ve eksik GSYİH’lerle ifade edilmesi olduğunu düşünüyorum. Bu ekonomik önlemler, uzun vadeli çevresel etkiler gibi şeylerin gerçekmaliyetini asla gerçekten hesaba katmaz. Dolayısıyla bu gerçekten de bir inkar biçimi olarak kabul edilebilir.

AM: İnkarın aşamalarını ve biçimlerini saymayı unuttum… İnkar, gerçekten de içinde bulunduğumuz çıkmazın merkezinde yer alıyor ve yüzlerce farklı şekilde karşımıza çıkıyor. Ancak Yeşil Yeni Anlaşma’yı bu kategoride bildiğim herhangi bir yinelemeye dahil etmem. Dolaylı inkar, her zamanki gibi işlerin pratikte sürdürülmesi ve krizin varlığının resmi olarak tanınmasına rağmen, radikal emisyon kesintilerini reddetmektir. YYA, tam olarak radikal emisyon kesintilerine yönelik bir programdır ve doğası gereği, örneğin karbon borsasından, devam eden emisyonları karbon yakalama ile telafi etmeye yönelik çeşitli “net sıfır” vizyonlarından ve spektrumun yeşil kapitalizmin ucundaki bilinen diğer tüm olmasa bile çoğu programdan farklıdır. Elbette YYA çerçevesine yönelik çeşitli eleştiriler olabilir, ancak bunun herhangi bir tür iklim inkarcılığı olarak meşru biçimde nasıl etiketlenebileceğini anlamıyorum.

Şimdi, kitabımızda ele aldığımız bu inkarlar başlıca iki türlüdür: klasik nato kafa nato mermer dümdüz inkarcılık, Trump ve Bolsonaro’dan Vox ve AfD’ye kadar aşırı sağda hâlâ baskın olan konum budur; ve iklim krizinin varlığını sözde kabul eden ve ardından genel olarak beyaz olmayan insanları ve özel olarak göçmenleri suçlayan yeşil milliyetçilik.

İkincisini ikincil bir inkar olarak görüyoruz, çünkü (sözde) iklim biliminin ABC’lerini kabul ederken, küresel ısınmayı neyin tetiklediğine dair kanıtların bütününü reddediyor. Dolayısıyla, aşırı sağ, iki tür oldukça aşırı iklim inkarına derinden yatırım yapıyor. Bununla birlikte, vurguladığımız kilit nokta, bu yatırımın (YYA), kapitalist toplumların sınırların çok ötesinde, örgütlü aşırı sağın ötesinde işleyişinin mantıklı bir ürünü olduğudur. Aşırı sağın ve sermayenin inkarı birleşik kaplar gibi işler. Daha da derinden, ırkçılık ile fosil yakıtlı teknolojiler arasında kitapta uzun uzadıya incelediğimiz ilkel bir bağlantı var – ama yine de burada sadece yüzeyde kalıyoruz. Bu bağlantıda çok daha fazla araştırmaya ihtiyaç var ve neyse ki, hazırlanmakta olan epeyce iş var gibi görünüyor.

WSBF’nin sonuna doğru Ralph Miliband’dan faydalanarak, kapitalist devletin -şu anda var olduğu şekliyle- yapısal olarak iklim krizinin kapsamını kavramaktan, onunla mücadele etmekten bile aciz olduğunu iddia ediyorsunuz. Bunun sebebi, devletin birincil işlevi sermaye birikimini mümkün kılan toplumsal ilişkileri sürdürmek iken, iklim krizinin devletlerin sermayenin çıkarlarına aykırı hareket etmelerini gerektiren bir sorun olması. Ancak sermaye, birçoğu iklim krizini bir iş fırsatı olarak gören rakip sermayelerden oluşuyor.

Financial Times kısa süre önce, yeşil bir geçişin getirebileceği yatırım fırsatlarını değerlendiren “Yeşil İyidir” başlıklı bir makale yayınladı. Eskiden Birleşik Krallık’ın en şiddetli iklim inkarcı gazetesi olan The Express, şimdi eko-modernist, yeşil kapitalist bir geçişi destekliyor. En azından sermaye fraksiyonlarının fosil sermayeden sonra bir dünyaya hazırlanıyor olması ve kapitalist devletlerin de aynı yolu izlemesi mümkün görünüyor.

Sizce bu, kitap yazıldığından beri sermayenin stratejisinde bir değişikliğe işaret ediyor mu? Ve eğer öyleyse, WSBF bize devlet ve sermayenin bu olası yeniden bileşimi hakkında ne söyleyebilir?

SH: Tüm kapitalizm analizleri, sizin de belirttiğiniz gibi, sistemin oldukça esnek olduğu gerçeğinden başlamalıdır. Sermaye, mümkün olan her yerde birikmeye çalışacaktır: önce -200 yıldır yaptığı gibi- ekolojik krizi yaratarak, sonra onu en azından retorik olarak ve -on yıllardır yaptığı gibi- yeşil yıkama yoluyla çözmeye çalışarak ve sonra da, önümüzdeki yıllarda giderek daha önemli hale gelecek olan, ısınan bir dünyaya büyük ölçekli adaptasyonlar yoluyla. Prensip olarak, gezegendeki son beş kişiden dördü işçi, biri de işçilere bir hayatta kalma kiti daha üretmek için en son modern teknolojilerini kullanmalarını emreden bir kapitalist olabilir.

Kitap yazıldığından beri sermaye daha mı yeşil oldu? Belki retorik olarak, evet. Ama gerçekte? Pekala, burada “daha yeşil bir kapitalizme” yönelik her eğilim, diğer eğilimlerin ışığında görülmelidir: örneğin, pandemi öncesi petrol tüketiminin 2022’de aşılması bekleniyor.

AM: Elbette yenilenebilir enerjilerde, elektrikli arabalarda ve vegan yiyeceklerde falan iş fırsatları olabilir. Bununla birlikte, iklim felaketini en aza indirebilecek bir geçiş, temelde başka bir şeyle ilgilidir: tüm bir değer evrenini yok etmek. Binlerce rüzgar çiftliği ve milyarlarca güneş paneli inşa ederken, aynı zamanda genişlemeyi, petrol platformlarını ve kömürle çalışan enerji santrallerini ve fosil gaz terminallerini ve havaalanlarını ve diğer her şeyi sürdürürsek, iklim zerre kadar stabilize olmaz.

Şu ana kadar gördüğümüz şey bir geçiş değil (örneğin fosil yakıt kaynaklarını tamamen kapatmak ve değiştirilmesi gerekenleri yenilenebilir enerjiyle değiştirmek), hiçbir yerde terk edilmeye yakın bile görünmeyen bir fosil temelinin üzerine yeşil teknolojinin eklenmesi. Bunun nedeni, sermayenin, tüm bu yatırımları maksimum kârı elde etmeden önce öldürmeye cesaret edememesidir. Bunun kendiliğinden olabileceğine inanmak, sermayenin doğrudan intihar etmese bile uzuvlarını kesme arzusuna inanmaktır. Dolayısıyla, yenilenebilir enerji ve benzeri şeylerden kâr etmeye hazırlanan sermaye grupları olabilir, ancak hiçbirinin yarın ExxonMobil ve Total’i kapatmak için hazırlık yaptığını görmedim. Kapitalist devletler de bunu planlamıyor – sadece Biden’a, Trudeau’ya veya Macron’a veya benzer herhangi bir lidere ve bunların, petrol ve gazın daha da genişlemesine nasıl yeşil ışık yakmaya devam ettiklerine bakın.

Şimdiye kadar, o zaman, Miliband’ın yasası ne yazık ki geçerli görünüyor. Bu yasanın kontrol edilemeyen iklim felaketini önleyecek şekilde zamanında kırılması bir mucize olurdu. Alternatif, elbette, kapitalist devletin dışındaki ve egemen sınıfların herhangi bir fraksiyonunun dışındaki halk tabanlarından, böyle bir geçişi yapabilecek bir karşı-iktidar inşa etmektir. Ama bu alternatif, kitabımızın odak noktası değil. Düşmanın en saldırgan, en gelişmiş müfrezesini anlamakla ilgili kitabın derdi.

Son olarak, zorunlu “Ne yapmalı?” sorusu. WSBF, yükselişte olan bir aşırı sağ, fosil yakıt endüstrisi, beyaz üstünlüğü ve eko-milliyetçi hükümetlerin berbat bir koalisyonu konusunda uyarıyor. Ama kitabın kodasında bir umut ışığına da izin veriyorsunuz. “İyi haber,” yazıyorsunuz, “egemen ideoloji çaresizlik belirtileri gösteriyor.”

Fridays for Future ve Extinction Rebellion’ın popülaritesinden gördüğümüz gibi, ekolojik kriz, sermayenin insan ve insan dışı gelişmeyle uyumluluğu mitinde bir delik açma kapasitesine sahip. Karantinalar kalkmaya başladığında, iklim hareketinin yenilenen aciliyetle yeniden toparlanması gerekecek. WSBF’den ne öğrenmesini umuyorsunuz? Ve fosil faşizmi aparatını yıkmaya nasıl başlayabiliriz?

LH: Fosil faşizmi aparatının nasıl yıkılacağı – ya da daha doğrusu gerçekleşmesinin nasıl önleneceği – belki de en önemli, ancak yanıtlanması en zor soru, çünkü bunu yapmanın kolay bir yolu yok. Fridays for Future gösterileri doğru yönde atılan bir adım, Hollanda’da hükümetlere ve Shell’e karşı açılan davalar ve hidrolik kırma sahalarına, boru hatlarına veya kömür ocaklarına yönelik ablukalar da diğerleri. Yine de bu biraz, çimentoyu tırnaklarınızla kazıyarak bir duvarı yıkmaya çalışmak gibi. Buldozerlere ihtiyacımız var. Kitabın başında da bahsedildiği gibi: “İşler çirkinleşebilir. Aslında öyleler zaten.” Yine de krizler düzenli olarak değişimi teşvik eder ve bunu bazen -çok nadiren de olsa- ilerici bir yönde yaparlar. Değişimin çevresel adalet yönünde dönmesi için solun açıkça daha güçlü olması gerekiyor. Ve bu nasıl olabilir? Bu, kabul edilmelidir ki, kitapta cevaplamaya çalıştığımız bir şey değil.

SH: Kitap temelde iklime ve anti-faşist ve ırkçılık karşıtı hareketlere güçlerini birleştirme çağrısı. Hem savunmacı hem de saldırgan anlamda: iklim hareketinin, faşistler “yeşil” bir retoriğe sahip olduklarında neler olduğunu anlaması ve ısınan dünyamızı ırk ve ırkçılığın ne kadar derinden yapılandırdığını anlaması gerekiyor. Avrupa’da hareket ezici bir çoğunlukla beyaz ve çoğu zaman ırk politikalarına kör – bu değişmeli. Anti-faşistlerin ise faşizmle gelebilecek çevresel yıkımı olduğu gibi çevresel yıkımla gelebilecek faşizmi de anlamaları gerekiyor. Ancak bu yakınlaşma aynı zamanda saldırgan da olmalıdır: ortak bir ekososyalist mücadelede hücuma geçilmeli. Hem iklim değişikliğini hem de faşizmi oluşturan temel süreçlerle yani kapitalizm ve krizleriyle ancak bu şekilde yüzleşebiliriz.

Çeviri: Serap Güneş

Kaynak

Eko-sosyalist Bir Etik İçin – Michael Löwy

Sermaye muhteşem bir şeyleştirme makinesidir. Karl Polanyi’nin sözünü ettiğin Büyük Dönüşüm’den beri, yani kapitalist piyasa ekonomisi özerkleştiğinden, tabiri caizse toplumdan “kendini söküp çıkardığından” beri, yalnızca kendi yasalarıyla, kârın ve birikimin kişi-dışı yasalarıyla işliyor. Polanyi’nin altını çizdiği gibi, bu piyasa ekonomisi kaçınılmaz olarak “insan ilişkilerini altüst etmeye ve […] insanın doğal yaşam alanını yok etmeye” meyleden bir tertibat olan kendi kendini düzenleyen piyasa sayesinde, “toplumun doğal ve insanal özünün, tamtamına metalara dönüşümünü” gerektiriyor. Bu, mağdur tabakaların bireylerini “ilerleme denilen bu Jagannâth’ın at arabasının öldürücü tekerlerinin altına atan” acımasız bir sistemdir.1

Max Weber, daha önceleri, büyük eseri Ekonomi ve Toplum’da sermayenin “şeyleşmiş” mantığını mükemmel biçimde kavramıştı: “Piyasanın toplumsallaşması temeli üzerine kurulu ekonominin şeyleşmesi (Versachlichung) kesinlikle kendi nesnel yasallığını (sachlichen) takip etmektedir […] Kapitalizmin şeyleşmiş evreni (Versachlichte Kosmos) merhametli bir yönelime hiç yer bırakmamaktadır […]”. Weber, buradan kapitalist ekonominin etik kriterlerle yapısal açıdan bağdaşmas olduğu sonucuna varıyor: “Başka her türden egemenlikle karşıtlık içinde, sermayenin ekonomik egemenliği, “kişi-dışı karakteri” dolayısıyla, etik açıdan düzenlenemez. […] Rekâbet, piyasa, emek piyasası, para piyasası, besin piyasası, tek kelimeyle ne etik, ne etik karşıtı sadece etik-olmayan “nesnel” değerlendirmeler davranışı belirleyici noktada yönetiyor ve ilgili insanlar arasına kişi-dışı merciler sokuyor”2. Nötr ve angaje olmayan tarzıyla, Weber meselenin özüne parmak basıyor: Sermaye, doğası gereği, özü itibariyle, “etik-olmayan”dır.

Bu bağdaşmazlığın kökeninde, nicelleşme olgusunu buluruz. Rechenhaftigkeit’ten –Weber’in sözünü ettiği rasyonel hesap ruhundan– ilham alan sermaye, muhteşem bir nicelleştirme makinesidir. O yalnızca kâr ve zarar hesaplarını, üretim rakamlarını, fiyat, maliyet ve kazanç ölçülerini bilir. Ekonomiyi, toplumu ve insan yaşamını metanın değişim değerinin ve bunun en soyut ifadesi olan paranın egemenliğine tâbi kılar. 10, 100, 1 000, 1 000 000’larla ölçülen bu nicel değerler ne âdil olanı, ne adaletsiz olanı, ne iyiyi, ne kötüyü bilir: nitel değerleri çözer ve parçalar ve en başta da etik değerleri. Bu ikisi arasında “antipati” mevcuttur, kelimenin eski, simyasal anlamıyla –iki madde arasındaki yakınlık eksikliği.

Bugün, meta değerinin, nicel değerin, paranın, kapitalist finansın –esasında totaliter olan– bu total hakimiyeti, insanlık tarihinde bugüne dek görülmemiş bir seviyeye ulaşmıştır. Fakat sistemin mantığı, 1847’den itibaren kapitalizmin aklı başında bir eleştirmeni tarafından kavranılmıştı bile: “Sonunda öyle bir zaman geldi ki, insanların yabancılaştırılamaz olarak baktığı her şey bir mübadele, bir değişim nesnesi haline geldi ve yabancılaşabilir oldu. Bu, o güne kadar bildirilen fakat hiçbir zaman mübadele edilemeyen; verilen fakat hiçbir zaman satılamayan, edinilen fakat hiçbir zaman satın alınamayan –erdem, aşk, kanaat, bilim, bilinç, vs.– her şeyin ticarete döküldüğü bir zamandı. Bu, genel yozlaşmanın, evrensel alınır-satılırlığın zamanı, veya, ekonomi-politiğin terimleriyle konuşmak gerekirse, satın alma değerine dönüşmüş ahlâki veya fizîki her şeyin, en uygun değerine göre değer biçilmek üzere piyasaya çıkarıldığı zamandır”3.

Kapitalist ticarileşmeye karşı ilk tepkiler, ki işçilerin yanı sıra bunlar köylülerin ve halkın da tepkileridir, sermayenin ekonomi politiğinden daha meşru görülen kimi toplumsal değerler, kimi toplumsal ihtiyaçlar adına gösterilmiştir. 18.yüzyılda İngiltere’deki bu kalabalıkların hareketlerini, açlık ayaklanmalarını ve isyanları inceleyen tarihçi E.P. Thompson, plebin “ahlâki ekonomisi” ile (Adam Smith’de ilk büyük kuramcısını bulan) kapitalist piyasa ekonomisi arasındaki çatışmadan söz eder. Kadınların başlıca rolü oynadığı açlık ayaklanmaları –geleneksel cemaatsel normların eski “ahlâki ekonomisi” adına– piyasaya bir direniş biçimiydi. Fakat şunu da eklemek gerekir ki bu piyasanın da kendine özgü bir rasyonalitesi yok değildir ve bu da muhtemelen uzun vadede halk tabakalarını kıtlıktan kurtarmıştır.4

Modern sosyalizm, bu toplumsal tepkinin, bu “ahlâki ekonominin” mirasçısıdır. Üretimi piyasa ve sermaye kriterleri –“ödeme gücüne sahip talep”, verimlilik, kâr, birikim– üzerine değil fakat toplumsal ihtiyaçların karşılanması, “ortak mülkiyet”, toplumsal adalet üzerine kurmak ister. Bunlar, ticari ve parasal nicelleştirmeye indirgenemeyecek niteliksel değerlerdir. Üretimciliği reddederek, Marx sahip olma –mülkiyet– karşısında var olmanın –insanal potansiyellerin tamamen gerçekleşmesi– önceliği üzerinde duruyordu. Onun için, ilk toplumsal ihtiyaç, en zorunlu olanı, “Özgürlük Krallığı”nın kapılarını açan serbest zamandı, yani işgününün kısaltılması, bireylerin, oyun, araştırma, yurttaş etkinliği, sanatsal yaratım, aşk alanlarında kendini gerçekleştirmesi.

Bu toplumsal ihtiyaçlar arasında, bugün giderek daha belirleyici bir önem kazanan biri var  –ki Marx bunu o dönemler yeterince değerlendirmemişti (eserindeki kimi yalıtılmış pasajlar haricinde): doğal çevreyi muhafaza etme ihtiyacı, solunabilir bir hava, içilebilir bir su, kimyasal zehirden veya nükleer radyasyondan azâde bir besin ihtiyacı. Bu ihtiyaç, eğilimsel olarak, kapitalist üretimciliğin sonsuza kadar yayılmasının felaketsel sonuçlarının –sera etkisi, ozon tabakasının delinmesi, nükleer tehlike– ekolojik dengesini ciddi biçimde tehdit ettiği gezegenimiz üzerinde bizzat insan türünün varlığını koruma zorunluluğuyla özdeşleşmektedir.

Dolayısıyla sosyalizm ve ekoloji piyasaya indirgenemeyecek niteliksel toplumsal değerleri paylaşıyorlar. Aynı zamanda, “Büyük Dönüşüme” karşı, toplumlar karşısında ekonominin şeyleşmiş özerkleşmesine karşı bir isyanı, ekonomiyi yeniden bir toplumsal ve doğal çevreye “yeniden sokma” arzusunu paylaşıyorlar5. Fakat bu yöndeşme ancak marksistlerin geleneksel “üretici güçler”e dair kavrayışlarını eleştirel bir analize tâbi tutması –bu konuya tekrar döneceğiz– ve ekolojistlerin temiz bir “piyasa ekonomisi” yanılsamasından kopmasıyla mümkün olabilir. Bu çifte hamle, iki izlek arasında bir sentez gerçekleştirmeyi başaran bir akımın, eko-sosyalizmin eseridir.

Peki nedir eko-sosyalizm? Marksizmin temel kazanımlarını kapsayan –ve onu üretimci artıklarından kurtaran– bir ekolojik düşünce ve eylem akımıdır. Kapitalist piyasa ve kâr mantığının – ve bunun yanı sıra merhum “halk demokrasilerinin” tekno-bürokratik otoritarizminin mantığının da– çevrenin korunmasıyla uyuşamayacağını kavramış bir akım. Ve son olarak, işçi hareketinin hakim akımlarının ideolojisini eleştirmekle birlikte, emekçilerin ve örgütlerinin sistemin radikal bir dönüşümü için temel bir güç olduğunu bilen bir akım.

Eko-sosyalizm, 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başının kimi Rus öncülerinin araştırmalarından yola çıkarak, özellikle son yirmi beş yılda, Manuel Sacristan, Raymond Williams, André Gorz (ilk metinlerinde) çapında düşünürlerinden çalışmalarıyla gelişmiştir. Bununla birlikte James O’Connor, Barry Commoner, Juan Martinez-Alier, Francisco Fernandez Buey, Jean-Paul Déléage, Elmar Altvater, Frieder Otto Wolf, Joel Kovel ve daha başkalarının değerli katkılarını da anmak gerekir. Bu akım siyasal bakımdan homojen olmaktan uzaktır fakat temsilcilerinin çoğu belirli ortak temaları savunur. Üretimci ilerleme ideolojisinden –kapitalist ve/veya “reel sosyalist” olarak anılan bürokratik şeklinden- koparak ve çevre için yıkıcı bir üretim ve tüketim biçiminin sonsuza doğru yayılmasıyla karşıtlık içinde, eko-sosyalizm, ekolojik hareket içinde en ileri, emekçilerin ve Güney halklarının çıkarlarına en duyarlı, kapitalist piyasa ekonomisi çerçevesinde “sürdürülebilir bir gelişmenin” imkansızlığını anlamış eğilimi temsil eder. Kapitalist verimliliğin ve total piyasanın –bu evrensel satın alınabilirlik sisteminin (Marx)– yıkıcı ve kesinlikle “etik-olmayan” (Weber) mantığına radikal biçimde karşı çıkan bir eko-sosyalist etiğin temel unsurları ne olabilir? Burada tartışmayı açacak kimi varsayımlar, kimi başlangıç noktaları öneriyorum.

Bana öyle geliyor ki, her şeyden önce, söz konusu olan bir toplumsal etiktir: kişileri suçlamayı, çileciliği ve öz-sınırlamayı savunan bir bireysel tutumlar etiği değildir. Şüphesiz, bireylerin çevreye saygı ve israfın reddi yönünde eğitilmesi önemlidir, fakat meselenin esası başka bir noktadadır: kapitalist/ticari ekonomik ve sosyal yapıları değişmesi, yukarıda gördüğümüz gibi toplumsal ihtiyaçların göz önünde bulundurulmasına –özellikle de tahribata uğramamış bir doğal çevrede yaşamaya ilişkin hayati ihtiyaca– dayalı yeni bir üretim ve dağıtım paradigmasının oluşturulması. Bu, yalnızca iyi niyetli bireyler değil,  toplumsal aktörler, toplumsal hareketler, ekolojik örgütler, siyasal partiler gerektiren bir değişimdir.

Bu toplumsal etik, hümanist bir etiktir. Doğayla uyum içinde yaşamak, tehdit altındaki türleri korumak insani değerlerdir –tıpkı insan hayatına tecavüz eden canlı türlerinin (mikrop, virüs, parazit) tıp tarafından yok edilmesinin de insani değerler olduğu gibi. Sıtma sineği, bu hastalık tarafından tehdit edilen üçüncü dünya çocuklarıyla aynı “yaşama hakkına” sahip değildir: Onları kurtarmak için, bu sinek türünün, kimi bölgelerde kökünü kurutmak etik açıdan meşrudur…

Ekolojik kriz, çevrenin doğal dengesini tehdit ederek, yalnızca bitki örtüsünü ve hayvan türlerini değil, aynı zamanda ve de özellikle türümüzün sağlığını, yaşam koşullarını, bizzat hayatta kalışını tehlikeye sokmaktadır. Dolayısıyla biyo-çeşitliliğin veya nesli tükenmekte olan hayvan türlerinin savunusunda etik ve siyasi bir gereklilik görmek için hümanizme veya “insan-merkezciliğe” [anthropocentrisme] karşı savaşa girmeye gerek yok. Çevreyi kurtarmak için mücadele etmek, ki bu mecburen bir uygarlık değişimi için mücadeledir, hümanist bir zorunluluktur. Şu veya bu toplumsal sınıfın yanı sıra, bireylerin tümünü ilgilendirir.

Bu zorunluluk, çevreye yapılan tahribatın giderek denetlenemez hale gelen birikimi sonucu yaşanılmaz olan bir gezegeni miras alma tehlikesiyle karşı karşıya bulunan gelecek kuşakları ilgilendirir. Fakat ekolojist etiği özellikle bu gelecek tehlike üzerine kuran söylem bugün geride kalmıştır. Artık mesele çok daha acildir ve doğrudan mevcut kuşakları ilgilendirmektedir: 21. yüzyılın başında yaşayan bireyler şimdiden biyosferin kapitalist yıkımının ve zehirlenmesinin dramatik sonuçlarına maruz kalıyorlar ve yirmi veya otuz yıl sonra –en azından gençler için–  gerçek felaketlerle karşı karşıya kalınma tehlikesi söz konusudur.

Bu aynı zamanda eşitlikçi bir etiktir: ileri kapitalist ülkelerin, sınırsız birikim mantığına (sermayenin, kârların, metaların birikimi), kaynak israfına, gösterişçi tüketime, çevrenin hızlandırılmış yıkımına dayalı bugünkü üretim ve tüketim biçiminin, büyük çapta bir ekolojik krize sebep olmaksızın gezegenin bütününe yayılması kesinlikle mümkün değildir. Dolayısıyla bu sistem zorunlu olarak Kuzey ve Güney arasındaki apaçık eşitsizliğin muhafazasına ve derinleştirilmesine dayalıdır. Eko-sosyalist tasarı, zenginliklerin dünya çapında yeniden dağılımını ve yeni bir üretim paradigması sayesinde kaynakların ortak bir gelişimini hedeflemektedir.

Toplumsal ihtiyaçların karşılanmasına yönelik etik-sosyal talep ancak bir toplumsal adalet, eşitlik –ki bu türdeşleşme anlamına gelmez– ve dayanışma ruhuyla anlam kazanır. Son tahlilde, bu talep, üretim araçlarının kolektif temellükünü ve malların ve hizmetlerin “herkesin ihtiyacına göre” dağıtımını gerektirir. Bunun, –ekonomik ve toplumsal “serbest rekabet” savunucularının klasik argümanı olan– toplumsal eşitsizlikleri “hakkaniyetli bir fırsat eşitliği koşulları içinde herkese açık işlevlerle bağlantılı”6 olduğu ölçüde meşrulaştırmak isteyen liberal sözde ”hakkaniyetlilik”le  hiçbir ortak yönü yoktur.

Eko-sosyalizm ayın zamanda demokratik bir etiği de gerektirir: ekonomik kararlar ve üretim tercihleri bir kapitalistler, bankacılar ve teknokratlar oligarşisinin –veya devletleşmiş ekonomilerin merhum sisteminde, hiçbir demokratik denetime tâbi olmayan bir bürokrasinin– elinde kaldığı sürece, üretimciliğe, emekçilerin sömürüsüne ve çevrenin tahribatına dayalı kısır döngüden hiçbir zaman çıkılamaz. Üretici güçlerin toplumsallaşmasını gerektiren ekonomik demokratikleşme, üretim ve dağıtım konusundaki büyük kararların “piyasalar” veya bir politbüro tarafından değil, farklı önerilerin ve seçeneklerin karşı karşıya geldiği çoğulcu ve demokratik bir tartışmanın ardından bizzat toplum tarafından alınması anlamına gelir. Bu, bir başka sosyo-ekonomik mantığın ve doğayla farklı bir ilişkinin devreye girmesi için gerekli bir koşuldur.

Son olarak, eko-sosyalizm, kelimenin etimolojik anlamında radikal bir etiktir: kötülüğün kökenine inmeyi amaçlayan bir etik. Yarı-uygulamalar, yarı-reformlar, Rio konferansları, kirletme hakkı piyasaları bir çözüm üretmekten acizdir. Radikal bir paradigma değişimi, yeni bir uygarlık modeli, kısacası devrimci bir dönüşüm gerekiyor.

Bu devrim, toplumsal üretim ilişkilerinin –özel mülkiyet, işbölümü–yanı sıra üretici güçlere de dokunmalı. Değişimi sadece “üretici güçlerin serbest gelişiminin önünde bir engel oluşturan” kapitalist toplumsal ilişkilerin –hegelci Aufhebung anlamında– ortadan kaldırılması olarak algılayan belirli bir Marksizm yorumuna –ki bu, kurucunun kimi metinlerine dayanabilir– karşı, üretim sürecinin bizzat yapısı sorgulanmalıdır.

Marx’ın Paris Komünü sonrasında Devlet hakkındaki ünlü formülünü alıntılamak gerekirse: emekçiler, halk üretim aygıtını ele geçirip, onu kendi lehlerine kullanmakla yetinemez: onu “kırmalı” ve yerine bir başkasını koymalılar. Bu, üretimin teknik yapısının ve onu şekillendiren enerji kaynağının –esasen fosil yakıt veya nükleer enerji– derin bir dönüşümü anlamına gelir. Çevreye saygı duyan bir teknoloji ve yenilenebilir enerjiler –özellikle güneş enerjisi– eko-sosyalist projenin temelinde yatar.7

Ekolojik bir sosyalizmin, “bir güneş komünizminin”8 ütopyası, acil amaçlar için mücadele edilmemesi gerektiği anlamına gelmez. Bu amaçlar aynı değerlerden esinlenir ve geleceği ön-belirler:

Bireysel otomobil kullanımının korkunç yaygınlığı ve yol taşımacılığına karşı kamu taşımacılığını öne çıkarmak;

Nükleer tuzaktan çıkmak ve yenilenebilir enerji kaynaklarının arayışını geliştirmek;

“Kirletme hakları piyasası”nı reddederek Kyoto anlaşmasının uygulanmasını talep etmek;

Çokuluslu tohumculuk şirketleri ve GDO’larına karşı çıkarak biyolojik bir tarım için mücadele etmek.

Bunlar yalnızca bazı örnekler. Bütün bu talepleri ve benzerlerini, Chiapas dağlarında zapatistalar tarafından 1996’da neoliberalizme karşı ve insanlık için “galaksilerarası” konferansta ortaya çıkan ve tepkisel gücünü Seattle’da (1999), Prague’da, Quebec’te, Nice’te (2000), Cenova’da (2001) ve Barselona’daki (2002) sokak gösterilerinde kanıtlayan kapitalist küreselleşmeye ve neoliberalizme karşı uluslararası hareketin talepleri arasında buluruz. Bu hareket yalnızca sistemin ürünü olan korkunç toplumsal adaletsizliklerin eleştirisini yapmakla kalmıyor, aynı zamanda, örneğin Porto Alegre Dünya Sosyal Forumu’nda olduğu gibi (Ocak 2002) somut alternatifler de önerme yeteneğine sahip. Dünyanın metalaşmasını reddeden bu hareket, isyanının ve önerilerinin ahlâki ilhamını, burada sıraladıklarımıza yakın toplumsal ve ekolojik değerlerden esinlenmiş bir dayanışma etiğinden alıyor.

Contretemps, Sayı 4, Mayıs 2002.

Çev: Uraz Aydın

1 Karl Polanyi, La Grande Transformation. Aux origines politiques et économiques de notre temps, Paris, Gallimard, 1983, s.70.

2 Max Weber, Wirtschaft und Gesellschaft, Tübingen, J.C.B. Mohr, 1923, s.305, 708-709.

3 Karl Marx, Misère de la philosophie, Paris, Editions sociales, 1947, s.33.

4 E.P. Tohmpson, « Moral Economy Reviewed », Customs in Common, Londres, Merlin Press, 1991, s.267-268.

5 Bkz. Daniel Bensaid, Marx l’intempestif, Paris, Fayard, 1995, s.385-386, 396.

6 John Rawls, Libéralisme politique, Paris, PUF, 1995, s.29-30

7 Fosil enerji ile güney enerjisi arasındaki tercihin siyasal anlamı konusunda bkz. François Isselin, “Spécifités techniques de la production capitaliste”, Inprecor, no: 461-462, ağustos-eylül 2001, s.45-52

8 Bkz. David Schwartzman, « Solar Communism », Science and Society, vol. 60, no:3, fall 1996, s.307-331.

Pandemiye Karşı: Ekososyalizm mi Sosyal Darwinizm mi? – Daniel Tanuro

Zoonoz hastalıklar[1] yeni çıkmadı. Antik dönemde ve Orta Çağda ortalığı kasıp kavuran veba da bir zoonozdu. Yeni olan, giderek artan sayıda bulaşıcı hastalığın hayvan kökenli yani zoonotik olmasıdır. Otuz yılda payları %50’den %70’e çıktı[2]. İnsandaki yeni patojen ajanların dörtte üçü hayvan türlerinden geliyor. AIDS, Zika, Chikungunya, Ebola, H1N1, Orta Doğu Solunum Sendromu (MERS-CoV), H5N1, SARS, Creutzfeldt-Jakob hastalığı (“deli dana”) ve COVID-19, hepsi birer zoonoz. 

Biyologlar ve epidemiyologlar açısından zoonozların böylesine artıyor olması bir sürpriz teşkil etmiyor. Birkaç senedir Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) insan sağlığı için en büyük tehdidin, henüz bilinmeyen, muhtemelen hayvandan insana geçecek bir “X hastalığı” olmasından korkuyor. Bu tahmin gökten zembille inmiyor elbette, doğanın yıkımının başka hayvanlarda bulunan patojenlerin Homo Sapiens’e aktarımını kolaylaştırdığı tespitinden ileri geliyor. 

Pandemi ve Ekolojik Kriz

Somut olarak beş ekolojik yıkım etkeni devreye giriyor.

İlk etken: Doğal habitatların yok olması veya parçalanması. Ormanlar dümdüz ediliyor, nemli bölgeler kuruyor; doğanın göbeğinde altyapılar inşa ediliyor ve madenler açılıyor: tüm bunlar insan ile diğer hayvanlar arasındaki mesafeyi kısıyor, bu da “türler arası geçiş” riskini arttırıyor. 

İkinci etken: Biyoçeşitliliğin yıkımı. Kimi türler ortadan kalkınca hayatta kalmayı ve yaşamayı becerenlerin -nitekim sıçanların ve yarasaların- insana geçebilecek patojen ajanları barındırma ihtimalleri daha yüksek oluyor.

Üçüncü etken: “Et endüstrisi”. Etik ve ekolojik açıdan mahkûm edilebilir olmanın ötesinde aynı türden hayvanların hızla öldürülmek için bekletildiği ve yağlandırıldığı devasa sınai merkezler hastalıkların yayılımı ve bizim türümüze geçişi için elverişli ortamlar oluşturuyor. 

Dördüncü etken: İklim değişikliği. Zoonozların ortaya çıkmasını halihazırda kolaylaştırmış olduğuna dair doğrudan kanıtlar yok, ancak kimi hayvanların kutuplara göç etmesi ve normalde karşılaşmayacakları başka hayvanlarla temasa geçmeleri böyle bir etki yaratabilir. Böylece patojen ajanlar yeni taşıyıcılar bulabilir.

Bu dört güçlü salgın risk etkeni esasen çokuluslu şirketlerin -özellikle maden, enerji, sanayileşmiş tarım ve ağaç sektörleri- kâr hırsından kaynaklanmaktadır. Beşinci sektör biraz daha farklı. Bünyesinde yer alan faaliyetler – hayvan kaçakçılığı, “vahşi hayvan eti” ticareti, altın arayıcılığı- kâr arayışı tarafından motive edilmekle birlikte enformel ekonomiye hatta organize suça dayanıyor. Sağlık üzerindeki etkileri ise son derece önemli: Wuhan pazarındaki hayvan ticaretinin bugün yaşadığımız pandeminin kökeninde bulunması kuvvetle muhtemel.

SARS-CoV2 örneğinde bir altıncı etkenin de ince partiküllere dayalı atmosfer kirliliği olduğu düşünülüyor. Solunum ve kalp-damar hastalıkları riskini arttırdığı ve her yıl milyonlarca insanın ölümüne sebep olduğu biliniyor. Bu sebeple COVID-19’un risklerini de arttırıyor olması şaşırtıcı değil. 

Çok Karanlık Bir Gelecek

Bu altı etken, üzerinde yeterince durulmayan bir gerçeği aydınlatıyor: Pandemi kaderin bir oyunu değil, ekolojik krizin bir parçasıdır. Biyoçeşitlilik için Hükümetlerarası Platform (IPBES) şu konuda kesin bir kanaate sahip: Başka pandemiler de gelecek. Dolayısıyla, iklim değişikliği, biyoçeşitliliğin azalması, sulardaki ötrofikasyon[3] ve erozyonun oluşturduğu dört temel tehdide bir de salgın riski ekleniyor. 

Ayrı ayrı bakıldığında bu tehditlerin her biri çok korkunç. Bir arada olduklarında ve toplumsal eşitsizliklerle iç içe geçtiklerinde, insanlığı, pandeminin hakkında yalnızca bir ön-fikir verdiği son derece karanlık bir geleceğe sürüklüyorlar. Hiçbir şey değişmezse, en yoksullar, kadınlar, çocuklar, yaşlı insanlar kitlesel düzeyde tehdit altında bulunacaktır -özellikle de göçmenlerse veya farklı etnik kökenlerden gelen topluluklara aitlerse.

Peki bu noktaya nasıl geldik? Kimilerine göre pandemi ve genel olarak ekolojik kriz türümüzün yeryüzünün “taşıma kapasitesini” aştığını göstermektedir. Yalnızca en güçlüler hayatta kalabilecek, diğerleri ise Darwin tarafından ortaya konan doğal seçilim kanunu uyarınca yok olmaya mahkumdur…

Birkaç ay önce, ABD’li bir siyasetçi COVID’e daha duyarlı olan yaşlı insanları “ekonomiyi” ve “özgürlüğü” kurtarmak için kendi kurban etmeye çağırıyordu. Sağlık tedbirlerini aşağılayarak, “küçük gribin” dolaşmasını savunarak Amerikalı Trump, Brezilyalı Bolsonaro ve diğerleri de aynı yönde ilerliyor: Bu “sosyal darwinizm” dediğimiz şeydir ve onunla var gücümüzle mücadele etmeliyiz. 

COVID’e veya iklim tehdidine karşı olsun “sosyal darwinizm” yandaşları kendilerini sınırsız ve engelsizce yaşama, zevk alma, tüketme ve iş [ticaret] yapma özgürlüğünün savunucuları olarak sunuyorlar. Sıklıkla kimi kapitalistlerin komplolarını teşhir ediyorlar ancak bu sadece demagoji: hiçbir zaman kapitalizmin kendisini teşhir etmiyorlar. Aksine: Bu insanların gerçekte savunduğu şey, zengin olma veya başkaları aleyhine, gezegenin aleyhine zenginleşme özgürlüğüdür. “Özgürlük” ve “doğanın yasaları” maskesi altında eski faşist tasarım gizleniyor: tahakküm kurmak, sömürmek, ortadan kaldırmak. Bu maskeyi yüzlerinden koparmalıyız, aksi takdirde dünya tekrar barbarlığa düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır. 

Ne Yapmalı, Ne Söylemeli?

Öncelikle Darwin’in teorisinin en zayıfların elenmesini meşrulaştırdığını iddia etmek tümüyle yanlış! Tam tersi: Darwin şunu açıkça ifade ediyor ki evrimin yasaları insanlarda, herkesin herkese karşı mücadelesinin tersine giden empati davranışlarını seçmiştir. Doğal seçilim tam aksini destekliyor yani: Dayanışmayı.[4]

Ayrıca şunun altını çizmek gerekir ki bizler diğer hayvanlar gibi değiliz. Toplumsal varlığımızı kolektif biçimde, bilinçli bir faaliyet olan emeğimiz aracılığıyla üretiyoruz. Dolayısıyla insan nüfusu yalnızca doğal üretkenliğe değil, aynı zamanda bunun toplumsal kullanım biçimine de bağlı. Kuşkusuz, bu sınırsız bir gelişimin mümkün olacağı anlamına gelmiyor. Bu şu anlama geliyor: “Taşıma kapasitemiz” yalnızca bir üretim biçiminin besleyebileceği azami insan sayısına bağlı değil; aynı zamanda bir üretim biçimi için gerekli asgari insan sayısına da bağlı. 

Piyasa Kanunu ve Yağmacılık

Somut bir örnek alalım. Sınai balıkçılık ve zanaatkar balıkçılık her yıl insanların beslenmesi için otuz milyon ton balık topluyor. Bunun için, ilki, 25 ila 27 milyar dolar destek alıyor, 500 bin insan istihdam ediyor, 37 milyon ton yakıt yağı kullanıyor, 8 ila 20 milyon ölü hayvanı denize döküyor ve 35 milyon tonunu da yağa veya hayvanlar için yeme dönüştürüyor. İkincisi ise 5 ila 7 milyar dolar destek alıyor, 12 milyon insanı istihdam ediyor, 5 milyon ton yakıt yağı kullanıyor, gözardı edilebilir bir miktarını denize geri atıyor ve ne yağ ne hayvan yemi üretiyor. İki sistemin etkililiğini karşılaştıralım: Sınai balıkçılık için tüketilen yakıt tonu başına 1 ila 2 ton balık; küçük balıkçılık için ise 4 ila 8 ton![5]

Sonuçlar mukayese kabul etmiyor: Küçük balıkçılık hem istihdam, hem biyoçeşitlilik, hem iklim, hem sağlık hem de kamu maliyesi açısından daha iyi. O halde neden büyük balıkçılık küçük olanını böylesine eziyor? Çünkü piyasa kanunları bu sektöre yatırım yapan kapitalistleri destekliyor.

Benzer biçimde sanayileşmiş tarımı ekolojik tarımla, et sanayiini çayırda hayvan yetiştirmeyle, ağaç sanayiini ekolojik ormancılıkla, maden ekstraktivizmini yer altı kaynaklarının rasyonel kanaatkâr kullanımıyla karşılaştırmak mümkün. Her seferinde sonuç aynıdır: Tüm bu faaliyetlerin bir başka biçimi olabilir. Biyoçeşitliliğe, iklime, istihdama, sağlığa, kamu maliyesine elverişli bir biçimi. Peki neden bu biçimler kendilerini dayatmıyor? Çünkü piyasa kanunları zararlı biçimlere yatırım yapan kapitalistleri destekliyor. 

Peki tüm bunların pandemiyle ve genel olarak ekolojik krizle ilişkisi ne? Gayet basit: balıkçılık, ormancılık, tarım, madenler ve hayvan yetiştiriciliği, insanlıkla doğa arasındaki sınırda, bu ikisinin temas noktasında gerçekleşen faaliyetlerdir. Zoonozlar tam da bu sınırın üzerinde ortaya çıkmaktadır. 

Gerekli, Acil ve Arzulanır bir Ütopya

Gerekli olmakla birlikte meselenin esasına bir çözüm getirmeyen aşılamanın ötesinde, yapısal çözümlere kafa yormak için içinden geçtiğimiz krizden faydalanalım. Pandeminin bizlere öğrettiği, piyasa kanunlarının insanlığı doğayla giderek daha da yağmacılığa dayalı bir ilişkiye batırdığını, bu ilişkinin bir bumerang gibi suratımıza geri döndüğünü ve bir an evvel ortadan kaldırılması gerektiğini öğretiyor. Bizlere öğrettiği bir diğer şey ise, mutlak biçimde çok kalabalık olduğumuz değil, iki yüz yıldır bizleri yöneten toplumsal örgütlenme biçimine yani kapitalizme oranla fazla kalabalık olduğumuz.

Bir başka biçim mümkün: insanların reel ihtiyaçlarının tatminine dayalı, ekosistemlerin sınırlarına yönelik ihtiyatlı bir saygı tarafından demokratik olarak belirlenmiş bir ekososyalizm. Böylesi bir sistemde emek, Homo Sapiens ile doğanın geri kalanı arasında vazgeçilmez bir dolayım olmayı sürdürecektir. Ancak, daha azı yeterli olacaktır (çünkü gereksiz ve zararlı üretimlere son verilecektir), herkes için çalışma imkanları olacaktır ve öncelikle insanların ve ekosistemlerin bakımına odaklı olacaktır. Bir başka ifadeyle çalışma, toplumsal, ekolojik ve dolayısıyla etik bir faaliyet, sınırların bilincinde olduğu için gerçekten özgür olan bir insanlığa yaraşır bir etkinlik olacaktır. Bunu ütopik mi buluyorsunuz? Doğrudur fakat dünyayı hareket ettiren de ütopyalardır. Ve bu, sadece acil ve gerekli değil aynı zamanda arzulanır bir ütopyadır. 

Çeviri: Uraz Aydın

Kaynak: http://www.europe-solidaire.org/spip.php?article56151#nb1


[1] Zoonoz omurgalı hayvanlardan insanlara geçen (zooantroponoz) ve insanlardan omurgalı hayvanlara geçen (antropozoonoz) herhangi bir enfeksiyon hastalığını tanımlayan terimdir (wikipedia). (e.n.) 

[2] DSÖ’ye göre %60, BM’nin Biyolojik Çeşitlilik ve Ekosistem Hizmetleri Konulu Hükümetlerarası Platformu’nun (IPBES) Covid-19 Pandemisi hakkındaki özel raporuna göre %70.

[3] Ötrofikasyon, göl gibi herhangi bir büyük su ekosisteminde, başta karalardan gelenler olmak üzere, çeşitli nedenlerle besin maddelerinin büyük oranda artması sonucu, plankton ve alg varlığının aşırı şekilde çoğalmasıdır. Bu durum sudaki çözülmüş oksijen miktarını azaltarak uzun vadede su ekosisteminin ölümüne neden olabilir (wikipedia). (e.n.)

[4] Darwin bu tezi Türlerin Kökeni’nden on yıl sonra yazmış olduğu ikinci büyük teorik eseri İnsanın Türeyişi’nde geliştiriyor.

[5] Jennifer JACQUET & Daniel PAULY, « Funding Priorities : Big Barriers to Small-Scale Fisheries », Conservation Biology, Volume 22, No. 4, 832–835.

Rus Devrimi ve Bilimsel Ekoloji: Sınırlı Yakınlaşmalar – Daniel Tanuro

16 Ocak 1919. İç savaş tam hızıyla sürüyor. Amiral Kolçak’ın beyaz birlikleri Ural’ı aşmış Moskova’ya doğru ilerlemektedir. Kızıllar tarafından denetlenen bölgeler hızla daralmakta. Sovyetler ölüm tehlikesiyle karşı karşıya. Kremlin’deki bürosunda Lenin, yine de doğanın muhafazası konusunda  tartışacak zamanı buluyor.

Eğitimden sorumlu Halk Komiseri Lunaçarski’nin tavsiyesi üzerine o gün Lenin Astrahan Bölgesel Yürütme Komitesi’nden Nikolay Podiapolskiy’i ağırlıyor. Bu bölgedeki askeri-siyasal durum hakkındaki son bilgileri tartışmak istiyor. Fakat bilimsel tarım uzmanı olan Podiapolskiy Volga deltasında bir integral doğal rezerv (“zapovednik”) yaratılması için kendisinden destek talep ediyor.

Lunaçarski Podiapolskiy’e önerisini doğal zenginliklerin muhafazasına yönelik genel bir siyasetin gerekliliği çerçevesinde sunmasını önermişti. Bilgece bir tavsiye: Volga projesini onaylamaktan pek memnun olmasa da, Lenin ondan tüm ülkeye uygulanabilir bir kararname yazmasını istiyor. Bunun “acil bir öncelik” olduğunu ekliyor. Bu sonucun verdiği hevesle Podiapolskiy azimle çalışıyor. Ertesi sabah metin Lenin’in bürosunun üzerinde. Aynı gün Vladimir İlyiç tarım uzmanına onayını iletiyor fakat metnin Eğitim Komiserliği’ne (Narkompros) de sunulup onaylanması gerektiğini belirtiyor.

Volga deltası zapovednik’i Podiapolskiy tarafından Astrahan dönüşünde kuruluyor. Uzun bir dizinin birincisi olacaktır – on yıl sonra zapovednikler 40 bin km2’ye yayılacaktır. Öte yandan Narkompros doğanın muhafazası hakkında geçici bir komisyon kuracaktır. Birçok ünlü bilim insanını bünyesinde barındıran komisyon Komünist Parti üyesi bir astronom tarafından yürütülecektir: Vagran Tigran Ter-Oganesov.

Narkompros

Bununla birlikte Podiapolskiy’in projesinin genel bir kararnameye tercüme edilmesi için iç savaşın sonunu beklemek gerekecektir. 21 Eylül 1921’de imzalanan bu kararnameyle doğayı muhafaza siyasetinin Narkompros’un sorumluluğu altına yerleştirildiği tasdik edilir. Bu nokta temel bir öneme sahiptir.

Odun ve kürk ihracatı önemli bir döviz kaynağı teşkil ediyordu, ve açlıkla savaşmak için ekilecek toprağa susamış olan köylüler… doğal mirası koruma konusuyla –hafif bir ifade kullanmak gerekirse- pek ilgili değildi.

İktidarın ele geçirilmesinden iki gün sonra Sovyet hükümeti toprağı, yeraltını ve ormanları millileştiren “Toprak hakkında” kararnamesini kabul etmişti. Fakat Lenin millileştirmenin yalnızca gerekli bir önkoşul olduğunun ve bir sosyalist siyaseti garanti etmeye yetmediğinin bilincindeydi.

Muhafaza siyasetini Narkompras’a emanet etmek diğer devlet aygıtlarının bürokratik ve faydacı “kısa vadeci” mantıklara karşı korumak anlamına geliyordu. Özellikle de Tarım Komiserliği’nin aksine Narkompros her şeyden önce bilimsel kaygıların esas alındığı bir yönetim şansını sunuyordu.

Ekolojistler ve Sovyetler

Troçki tarafından ifade edilen “eşitsiz ve bileşik gelişme yasası”nı biliriz: Geri kalmış bir ülke, dünya pazarına entegrasyonu dolayısıyla son derece modern çizgiler taşıyabilir. Bu paradoks yalnızca ekonomide geçerli değil: Rus ekolojistleri daha 1917 öncesinde bilim dünyasında ön sıralardaydı. En ünlüleri jeokimyager Vladimir Vernadsky (biyosfer kavramının mucidi), fakat bir dizi başka bilim insanı da–zoolojist Kozhevnikov ve botanist Borodin gibi- uluslararası nama sahipti.

Bu bilim insanları, ABD’deki parklarda olduğu gibi, yalnızca doğal mabetleri korumak niyetinde değildi. Ekosistemlerin işleyişini de anlamak istiyorlardı. Eski rejim onları dinlememişti. Sovyet hükümeti, araştırmaya ayrılmış ve her türden insan müdahalesinden (teorik olarak) azade integral rezervler yaratarak onları tatmin ediyordu.

Vernadsky liberal bir parti olan Anayasal Demokrat Parti’nin (“Kadet”) kurucularındandı. Genel açıdan Rus bilim insanlarının bolşeviklere yönelik herhangi bir siyasal sempatisi yoktu. Dolayısıyla devrimin onların araştırmalarının bağımsızlığına saygı duyması ve onların işbirliğini talep etmesi kendileri için fazlasıyla şaşırtıcıydı…

Bu işbirliğinden ekolojinin bir bilimsel disiplin olanak gelişimine katkıda bulunan bir dizi olağanüstü inisiyatif ortaya çıkmıştır. Hatta bu alanda yirmili yılların SSCB’si uluslararası sahnede öncü bir pozisyona sahipti.

Antikapitalizm ve Rasyonel Yönetim

Devrimci iktidarın çevrenin korunması alanındaki siyaseti az bilinir. Stalinist karşı-devrim ve sonraki felaketler tarafından (Aral denizi, Çernobil) üstü örtülmüştür. Yeniden saygınlık kazanmayı hak ediyor. Çünkü hakikatin de kendi hakları var… ve dersleri son derece güncel.

Douglas Weiner’in [1] vurguladığı gibi bolşevik yöneticiler sosyalizm ile toplumun bilime dayalı rasyonel örgütlenmesini eşit tutuyorlardı. Fakat bilimin siyaset tarafından her türden araçsallaştırmasını dışlıyorlardı.Bilimi sıkı bir düzen altına alan siyaset onlara göre bilimi ancak kısırlaştırabilir ve nihayetinde rasyonel bir toplumsal gelişim projesine zarar verirdi.

Bolşevik teorisyenler, ve Lenin en başta, antikapitalizmi tutarlı her bilim insanına mantıksal olarak kendini dayatacak bir sonuç olarak görüyordu. Tüm disiplinlerdeki bilimsel çalışmalara yaklaşımlarındaki ciddiyet bundan ileri geliyordu. Bu tutum Marx ve Engels’in Ricardo, Smith, Morgan veya Darwin karşısındaki tutumuyla aynı doğrultudaydı: bilimsel keşifleri eleştirel biçimde dahil etmek, araştırmacıların felsefesi önvarsayımlarını tartışmak, gerektiğinde de sınıfsal kavrayışlarından kaynaklı ideolojik sapmalarını teşhir etmek.

Maddeci Ekoloji

Podiapolskiy’in önerilerinin olumlu şekilde karşılanışını anlamak için Lenin’in “burjuva bilim insanları” karşısında tevazuyu salık verdiğini ve tarım bilimcinin Rus muhafazacılarının özel bir akımına dahil olduğunu bilmek gerekir: ne bir nostaljik romantik ne de “kötü” türleri yok ederek “iyi” türleri ayrıcalıklı kılmayı amaçlayan araçsal ekolojinin taraftarıydı, o üçüncü bir akımın temsilcisiydi, D. Weiner’in maddeci ekolojistler olarak adlandırdığı akımın.

Nikolai Podiapolskiy, Grigoriy Kozhevnikov, Vladimir Stanchinsky ve diğerleri son derece modern bir yaklaşım geliştiriyorlardı: Çevrenin yıkıma uğrayışının nihayetinde toplumsal bir çöküşe de yol açacağı kaygısıyla, insanlığın doğanın rasyonel yönetimini üstlenmesi gerektiğini, bunun da mümkün olan en hassas biçimde, olabilecek en iyi bilime yaslanarak  yapılmasını savunuyorlardı. Bu bilim insanları için zapovednikler canlı organizmaların biyolojik ortamda nasıl işlediğini anlamaya yarayan birer laboratuvar teşkil ediyordu, böylece toplumun ekosistemin imkanlarına en uyumlu (bilhassa tarımsal) gelişim yönelimlerini bilinçli olarak tercih edebilecekti.

Kısmî Fakat Reel Bir Yakınlaşma

Bu yaklaşım Lenin’in ancak ikna edebilirdi. Hatırlatalım, tahrip olmuş doğal kaynakları sermayeyle ikame etme imkanı hakkındaki (bugün moda olan) iktisadi teorilerin erken bir eleştirisini borçluyuz Lenin’e: “Doğanın güçlerinin yerini insan emeğiyle doldurmak, uzunluk ölçülerinin yerini ağırlık ölçüleriyle doldurmak kadar imkansızdır” [2]. Ormanları millileştirmeye ilişkin sovyet kararı da gökten zembille inmemişti: Marx’ın kapitalist kısa-vadecilik ile mecburen uzun vadeli olan sorumlu bir planlı ormancılığın (silvikültürün) ihtiyaçları arasındaki çelişki hakkındaki analizleriyle aynı doğrultudaydı.

Genel anlamda, doğayla madde mübadelelerinin insan tarafından rasyonel düzenlenişi fikri Lenin’e yabancı değildi. Marx’ın “toplumsal insanın, birleşik üreticilerin doğayla metabolizmalarını aklî biçimde yönetmeleri”gerekliliği  –bilhassa insan dışkılarını toprağa geri verme – hakkında yazılarından haberdardı.

Bununla birlikte bolşevik yöneticilerin Stanchinsky, Kozhevnikov ve diğerlerinin kaynakların sınırlılığı, gelişmenin sınırları ve ekolojik tehdit hakkındaki uzun vadeli perspektiflerini benimsediğine dair hiçbir veri yok. Aksini iddia etmek anakronik ve mistifiye edici olurdu.

Kimi komünistler bu meselede hassas olmuş olabilirler, yönetimleri öyle değildi. Üç nedenden ötürü: 1) Yapacak başka işleri vardı; 2) küresel bir ekolojik kriz riski henuz bir bilimsel tahayyüldü, toplumsal krizin belirleyici bir boyutunu teşkil etmiyordu; 3) “doğanın tahakküm altına alınması” konusundaki bilimci fikirlerin fazlasıyla alıcısı vardı [3].

1928 Dönemeci

Bununla birlikte genç sovyet iktidarının muhafaza politikası, marksizme dahil edilmeyi bekleyen bilimsel gelişmelerle doluydu. Özellikle de Stanchinsky’nin bitkiler tarafından yakalanan güneş enerjisinin besin zincirinin çeşitli düzeylerindeki dağıtımı, bunun doğal toplulukların dinamik dengesi üzerindeki sonuçları ve insan-doğa “metabolizmasının rasyonel yönetimi” konusundaki içerimleri bilhassa önemli ve cesaretlendiriciydi.

Ne var ki bu teorik-pratik atılım stalinist karşı-devrimle kesin biçimde dağıtılmıştır. 1928’den itibaren, araştırmacıların “burjuva” veya “küçük burjuva” kökenleri, tutumlarını saf dışı bırakmak üzere giderek daha sık teşhir ediliyor. Stalin siyasi diktatörlüğünü pekiştiriyor. Yumuşak ve parlak Lunaçarski’nin garantörü olduğu bilimsel düşünce özgürlüğünü hoşgöremiyor (1929’da Narkompros’u bırakmak durumunda kalıyor).

 “Proleter Bilimi”

Birinci beş yıllık planla (1929-1934) birlikte gerilim hızla yükseliyor. Ekolojistler ormanın tarımsal kullanımının ve avın ölçüsüzce artmasını teşhir ediyor. Özellikle de zorunlu kolektifleştirmenin sert bir eleştirisini yapıyorlar: ekosistemlerin doğal üretkenliğinin hiç hesaba katılmadığını, başarısızlıkla sonuçlanacağını ve biyoçeşitliliğin yitirileceğini ifade ediyorlar.

Olgular öngörüleri doğruluyor: Tarımsal üretim yıkılıyor. Köylülerin isyanı sonucu tabii, ekolojik işleyiş problemlerinden kaynaklı olarak değil (bunun etkileri uzun vadede ortaya çıkacaktır). Ama fark etmiyor: Stalin için eleştiri kabul edilemez. Günah keçileri arıyor. Zapovedniklerin dokunulmazlık karakteri teşhir ediliyor, “burjuva bilimcileri” “sabotaj” yapmakla suçlanıyor.

Bu nefret propagandası marksizmle bilimler arasındaki ilişkilerde bütünlüklü ve hızlı bir tersyüz oluşa yol açıyor. Stalin “proleter bilimini” icat ediyor: yani partiye, dolayısıyla partinin şefine tâbi olan bilim. Kaygıları yalnızca pratik düzeyde, temel araştırmalardan vazgeçiliyor ve Planın ve üretimci hedeflerinin hizmetine koşuluyor. İlan edilmiş yeni bir hakikat olan “diamat” (diyalektik materyalizm) Kutsal Engizisyon’a yaraşır bir politika çerçevesinde dinî dogmanın yerini alıyor.

Vahşi Baskı, Seçmeci Öfke

Bizzat Stalin tarafından yönetilen bu taarruz akademik çevrelerde filozof Izaak Prezent tarafından yürütülüyor. Onun izinde, yaltaklanma uzmanı şarlatanlar gerçek bilim insanlarının yerini almayı başaracaktır. Onları “işçi sınıfına ihanet”le suçlamak ve üretimi artırmak için mucizevi sözde çözümler ileri sürmek yetecektir.

Genetiği “sahte burjuva bilimi” olarak teşhir etmesiyle Lyssenko tarihe bu acımasız yeniyetmelerin prototipi olarak geçti. Stalin ona övgüler düzerken, Nikolay Vavilov, biyoçeşitliliğin öncüsü, ilk dünya tohum bankasının kurucusu, casusluk faaliyetleri yürütmekle suçlanıp hapis cezasına mahkum ediliyor. Hapiste ölecektir.

Baskı çevre savunucularına da yöneliyor. Eski kamu sağlığı yüksek müfettişi ve bakan Kaminskiy 1937’de tutuklarıyor ve idam ediliyor: Sınai kirliliğin sağlık üzerindeki sonuçlarını eleştiriyordu. Stanchinsky ve yirmi kadar başka bilim insanı 1934’te tutuklanır.

Bu insanların başlarına gelen Batı’da Vavilov’un durumu kadar tepki yaratmadı. Douglas Weiner bu seçmeci öfke için ilginç bir açıklama sunuyor: “Güce yönelmiş bilimsel kültürümüzün genetiğe dönük bir saldırıyı hızla gündemine alıp [ekolojinin] boyunduruk altına alınması konusunda sersemce cahil kalmış olmasında çok da şaşırılacak bir şey yok aslında”

Şu Lenin Şeytanı

Genetiğin savunusuna soyunmak kolay sonuçta: Artık oturmuş bir bilim ve doğanın egemenlik altına alınmasına ilişkin teknokratik rüyaları süslüyor. Rus ekolojisinin bürokratik boğazlanışını teşhir etmek ise daha sıkıntılı çünkü kapitalist sorumlular elli yıldır doğranın yıkımı ve içerdiği tehditler konusunda alarm zilini çalan tonlarca bilimsel raporu yok sayıyorlar. Bu kapitalist karar vericilerin tutumunun nedeni aşikâr: onlar da kendi tarzlarında dogmayı bilimin önüne çekiyorlar; onların gözünde maddi büyümeyi sorgulamak Stalin için olduğu kadar bir tabu teşkil ediyor.

Elbette ki bolşevikler zamanından önce gelen ekososyalistler değildi. Fakat bu, şu Lenin şeytanının, tam iç savaşın ortasında, insanlık ile doğa arasındaki ilişkiler tarihinin seyrini belki de değiştirebilecek olan bir siyasete girişmek için yalnızca birkaç saatlik görüşmeye ihtiyaç duyduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Çev. Uraz Aydın

[1] Bu makale esas olarak Douglas Weiner’in şu kitabını temel alıyor: “« Models of Nature. Ecology, Conservation and Cultural Revolution in Soviet Russia », University of Pittsburgh Press, 1988. Bu çalışmanın fransızca bir değerlendirmesi yoldaşımız Jean Batou tarafından yapıldı: « Révolution russe et écologie », Vingtième Siècle. Revue d’histoire.

 Vavilov olayı Peter Pringle’in kitabında incelenmiştir: « The Murder of Nikolaï Vavilov. The Story of Stalin’s Persecution of one of the Great Scientists of the XXth Century », Paperback, 2011.

[2] Lenin, « La question agraire et les critiques de Marx » [Tarım meselesi ve Marx’ın Eleştiri], Œuvres, Ed. Sociales, V. Cilt. Doğal kaynakların yerini sınırsızca sermayeyle doldurmak imkanı, iktisatçılar Hartwick ve Solow tarafından savunulan “zayıf sürdürülebilirlik” tezinin altında yatan görüştür.

[3] Troçki’nin tavrı bu konuda karakteristiktir: Bir yandan bilimsel araştırmanın bağımsızlığı lehine tutum alırken bir yandan da “sosyalist insan” tarafından “doğanın egemenlik altına alınması”nın aşırı bir versiyonunu savunuyor. Bkz. D. Tanuro, « Ecologie, le lourd héritage de Léon Trotsky » [Ekoloji, Lev Troçki’nin Ağır Mirası].

Virüsün Uyarısı- Kapitalizm, Sağlık Krizi, İklim Krizi – Daniel Tanuro

Virüs bize sesleniyor. Bize dayanışma, cömertlik ve ölçülüğe ihtiyacımız olduğunu söylüyor. Bize kemer sıkma, özelleştirme ve kârlılığın özellikle de sağlık alanında cinai sonuçları olduğunu söylüyor. Ayrıca, sera gazı emisyonlarında yıllık bazda % 7 oranında gerçek bir radikal azaltımın mümkün olduğunu da söylüyor. Tek koşulu var: daha az üretin ve daha az taşıyın.

Elbette virüs herhangi bir ayrım gözetmiyor: emisyonları yaşamlara son vererek, çok fazla ıstırap, izolasyon ve endişe yaratarak körü körüne azaltıyor. Toplumsal eşitsizlikleri ve güvencesizliği şiddetlendiriyor. Belirli bir zaman sonra, bazı temel ihtiyaçların kıtlığıyla karşılaşabiliriz. Bu nedenle sevinmek saçma veya sinik olacaktır.

Biliminsanlarına göre, 1.5 ° C’yi aşmamak için her yıl gerekli olan devasa emisyon azaltımlarına ulaşmak için virüse güvenmek daha da saçma veya sinik olurdu. (2030’a kadar AB ülkelerinde -%65, dünya çapında -% 58, 2050’ye kadar -% 100). Bu salgın mümkün olan en kısa sürede durdurulmalıdır.

Yine de, virüsün eylemi hükümetlerinkinden daha etkilidir. 25 yıldır devam eden müzakerelere rağmen, bugün CO2 emisyonları 1992’deki Dünya Zirvesi’nden % 60 daha fazla. Paris anlaşmasına rağmen, hükümetler tarafından alınan önlemler bize 3,3 ° C’lik bir ısınma vaat ediyor – aynı hükümetlerin geçmemeye karar verdiği seviyenin iki katı!

Yani, ister işyerlerimizde tehdit altında bulunalım, ister evlerimize kapanmış olalım, virüs bizi düşünmeye ve hayal gücümüzü çalıştırarak birkaç soru sormaya davet ediyor. Örneğin:

  • Virüs tarafından körlemesine yapılan üretim ve ulaşım kısıtlaması yerini neden gereksiz ve zararlı üretim faaliyetlerinden başlamak üzere toplumun kararlaştırdığı ve planladığı bir kısıtlamaya bırakmasın?
  • Bu gereksiz veya zararlı üretimlerin (silahlar, reklamlar, özel otomobiller, plastikler, vb.) ortadan kaldırılmasından (kısmen veya tamamen) etkilenen emekçiler neden gelirlerini koruyamasın ve insanlara ve ekosistemlere bakım işlerinde topluca istihdam edilmesinler? Bunlar hem toplumsal ve ekolojik açıdan faydalı hem de kişisel açıdan tatmin edici işler olurdu.
  • Neden çokuluslu şirketlerin “değer zincirleri”nden elde edilen kârı azamileştirme hedefinin yönettiği küreselleşme yerini toplumsal adalete ve iklim adaletine, seyahat ve yerleşme özgürlüğüne ve gıda egemenliğine dayalı, sömürgeci ilişki biçiminden arınmış cömert bir işbirliğine bırakmasın?
  •  Biyolojik çeşitlilik ve sağlık açısından yıkıcı bir tarımsal işletmecilik (agrobusiness) -ki bu virüsün yayılmasını sağlamaktadır [1] – yerini neden insan sağlığı ve biyolojik çeşitlilik için çok daha faydalı olan bir tarım ekolojisine (agroekolojibırakmasın?
  • Neden toplumun ağırlık merkezi, meta üretimi alanından insanlara ve insan olmayanlara “bakım/ihtimam gösterme” alanına geçmesin?
  • Neden hem daha az üretip, daha az taşıyıp hem de daha çok paylaşmayalım? Zenginlikleri, bilgiyi, gerekli emeği ve… hepsinden daha değerli olan kaynağı, zamanı neden paylaşmayalım?

İklimi kurtarmak için elini kıpırdatmayan politikacıların argümanı her zaman aynıdır: “Biz istiyoruz, ancak insanlar tüketici davranışlarını değiştirmek istemiyorlar”. Aksine, salgına verilen tepki, tehlike hakkında iyi bilgilendirilmiş olan toplumların yaşam tarzlarında önemli değişiklikleri kabul ettiğini göstermektedir.

Ayrıca, değiştirmek istemeyenlerin gerçekte ekonomiden sorumlu olanlar, finansçılar ve büyük şirketlerin hissedarları olduğunu da gösterir. Bir salgın sırasında bile, maksimum kâr elde etmek için daha düşük maliyetle daha fazla üretmeye devam etmek istiyorlar. Emekçilerin ve nüfusun sağlığını hiçe sayarak.

Virüs, hükümetlerin bu politikanın hizmetinde olduğunu da söylüyor bize: bir acil sağlık durumu varken bile, hayati olmayan sektörlerdeki faaliyetleri askıya almayı reddediyorlar; sağlık sektörünün yeniden finanse edilmesi gerekirken, bankalara yardımcı oluyorlar [2]; daha fazla dayanışma gerekirken, sosyal destek alanları, evsizleri, göçmenleri, emeklileri taciz etmeye devam ediyorlar; salgını yenmek için daha fazla demokrasi ve katılım gerekiyorken, kendilerine özel güçler veriyorlar…

Evsizlere, dezavantajlılara, yaşlılara, evraksızlara yardım etmek, sağlık çalışanlarını desteklemek için kurular sayısız taban inisiyatifi, hayati olmayan işletmeleri durdurmak için grevler vs. başka bir siyasetin mümkün olduğunu gösteriyor. Dayanışmacı, demokratik, toplumsal ve cömert bir öz-disiplin siyaseti.

2002 yılında, SARS Koronavirüs salgını sırasında, virologlar daha başka koronavirüslerin takip edeceği ve bir aşı bulunabileceği konusunda uyardılar, ancak hükümetler bu araştırmaları finanse etmeyi reddetti. Tıbbi araştırmaların çokuluslu ilaç şirketlerinin elinde kalmasını istiyorlar, ki bunların amacı halk sağlığı değil hasta piyasasında ilaç satarak elde edilecek kâr.

Aynı şekilde, 25 yıldır, iklimbilimciler iklim değişikliğinin daha tehdit edici hale geleceği ve petrol, kömür ve doğalgaz yakmayı keserek bunun durdurulması gerektiği konusunda uyarıyorlar. Fakat hükümetler elini kıpırdatmadı. Enerjinin çokuluslu şirketlerin elinde kalmasını istiyorlar, ki bunların amacı sosyal adalete mümkün olan en hızlı enerji geçişini sağlamak değil, her şeyden önce kâr elde etmektir

İklim değişikliği salgından çok daha tehlikelidir. Deniz seviyesinin on metreden fazla yükselme riski vardır. Hızlı hareket etmezsek, dünyayı yüz milyonlarca insan ve sayısız insan-olmayan canlılar için, geri dönüşü olmayan biçimde, yaşanmaz hale getirecektir. En yoksul, en zayıf olanlar bunun bedelini ödeyecektir.

Bu tehditle nasıl mücadele edileceği, seçilen önceliklere bağlıdır. Salgın, sahip-olanların önceliklerine ve bunun doğurduğu sonuçlara ışık tutuyor: insan bakımından önce meta üretimi; seyahat özgürlüğünden önce spekülasyon yapma özgürlüğü (örneğin maskelerde); sosyal hizmetleri finanse etmeden önce bankaların kurtarılması; demokratik katılım yerine özel güçler ve polis varlığının genelleşmesi (Çin’de olduğu gibi!); dayanışma yerine göçmenlerin peşine düşülmesi.

Bu emsalden, herkes, sahip-olanların ve muktedirlerin iklim tehdidine karşı -iş işten geçtikten sonra- bir şey yapmaya karar vermekten başka bir seçeneğe sahip olmadığında aynı önceliklerin nasıl uygulanacağını hayal edebilir.

CO2 gibi görünmez olan virüs bizi uyarır. Bize, bir parçasını oluşturduğumuz doğadan daha güçlü olduğumuza inanmayı bırakmamızı söyler. Bize kapitalist üretimciliğin bizi uçurumun eşiğe getirdiğini ve dünyanın efendilerinin bizi kurtaramayacağını söyler: yoksulları, sömürülenleri, ezilenleri ve özgürlüklerimizi feda ederek kendilerini kurtaracaklar. Bize neoliberal politikacıların bizleri kurtarmayacağını söyler: dünya ile ve benzerlerimizle olan ilişkimizi tamamen bozan bu akıl almaz sisteme, kapitalizme bir son vermek için ayağa kalkmak ve örgütlenmek zorundayız.

Notlar:

[1] Uzmanlar, doğal ortamların yok edilmesinin ve tarımsal standardizasyonun yeni virüs hastalıklarının ortaya çıkmasına ve yayılmasına neden olduğu konusunda hemfikir.

[2] Avrupa Merkez Bankası, şirketler ve hükümetlerin borçlarını satın alarak “bankaları rahatlatmak” için 750 milyar avro serbest bırakıyor.

Çeviri: Rıfat Hasret

COVID-19 Üzerine 8 Tez – Daniel Tanuro

Bilim insanları 2002’deki SARS coronavirüs salgını sırasında alarm zillerini çalmıştı. Avrupa ve ABD’de gündeme getirilen temel araştırma programları bu virüs kategorisinin daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir ve yeni formlarda ortaya çıkmasını önleyebilirdi. Hükümetler ise bu tip araştırmaları fonlamayı reddettiler. Absürt bir politikaydı ama ana amacı halk sağlığını tesis etmektense ödeme gücü olan hastalara piyasada ilaç satmak olan ecza şirketleri için resmen biçilmiş kaftandı.

  1. COVID-19 salgınının bir ekonomik yavaşlama sürecini takip etmesi ne salgının ekonomik etkisini (üretim süreçlerinin aksaması, tedarik zincirlerinin aksaması, hava yolu taşımacılığı ve turizm üzerindeki sektörel etkiler vs.) ne de sebep olduğu tehdidin ciddiyetini inkâr etmeye yol açmalıdır. Üstel dinamiklere sahip yıkıcı bir olgu olarak salgın, ekonomik ve sosyal kriz için belirgin bir güçlendiricidir. Aynı zamanda ekolojik krizin ve iklim krizinin temel sebebi olan bilhassa fosil yakıt temelli üretimcilik ile göbek bağı sebebiyle kapitalist sistemin kırılganlıklarını ve emekçi kesimler için tehlikelerini de açık etmektedir.
  2. Salgının kontrol altına alınması kontamine bölgelerden gelen yolcuların sağlık durumlarının takibi için hızlı müdahale ve katı önlemleri, hastalığın bulaştığı kişilerin belirlenmesi ve izole edilmelerini, ulaşımın kısıtlanması ve sağlık hizmetlerinin güçlendirilmesini gerektirecektir. Kapitalist hükümetler, ekonomik yavaşlamaya cevaben kullandıkları neoliberal politikalara takılıp kalmış durumdayken bu önlemleri almakta yavaş kaldılar, bunları yetersiz ölçüde uyguladılar ve neticede virüsün yayılmasını durduramadan daha sert önlemler almak zorunda kaldılar. Kriz süresince suçlanması gereken şeyler arasında stok tutulmaması, sağlık ve araştırma alanlarındaki kesintiler ile emeğin esnekleşmesi-güvencesizleştirilmesi bulunmak zorundadır.
  3. Bilim insanları 2002’deki SARS coronavirüs salgını sırasında alarm zillerini çalmıştı. Avrupa ve ABD’de gündeme getirilen temel araştırma programları bu virüs kategorisinin daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir ve yeni formlarda ortaya çıkmasını önleyebilirdi. Hükümetler ise bu tip araştırmaları fonlamayı reddettiler. Absürt bir politikaydı ama ana amacı halk sağlığını tesis etmektense ödeme gücü olan hastalara piyasada ilaç satmak olan ecza şirketleri için resmen biçilmiş kaftandı.
  4. Her yıkıcı olgu gibi salgınlar da ilk olarak inkâr tepkilerine yol açar. Bunlar daha sonra paniğe dönüşebilir ve bu panik de demogoglar tarafından Çin ve Rusya’da olduğu gibi nüfusun teknolojik kontrolü ve demokratik hakların kısıtlanmasına yol açabilir. COVID-19’un aynı zamanda faşistler tarafından göçmenlerin geri gönderilmesine dair ırkçı politikaları meşrulaştıracağı ve yoğunlaştıracağına dair ciddi riskler bulunmaktadır.
  5. Sol, dışsal bir etken olan halk sağlığı krizinin kapitalist ekonomik krizin içsel etkenine indirgenmesine razı olmamalıdır. Sağlık krizini olduğu gibi ele almalı ve bununla mücadele için toplumsal, demokratik, ırkçılık-karşıtı, feminist ve enternasyonalist biçimde yanıtlar geliştirmelidir. Bireyselciliğin aksine, solun kendisi virüsün yayılmasını engelleyecek kolektif davranış biçimlerini benimsemeli ve toplumsal hareketlerde yaymalıdır. Örneğin, “petrol krizine” yanıt olarak kimi hükümetlerin aldığı bireysel araç kullanma kısıtlamalarından farklı olarak, küresel Güney’e dair sorumlulukları da unutmamak şartıyla kimse kendisinin, sevdiklerinin, toplumun sağlığı için kendi sorumluluğunu savmamalıdır. Ya toplumsal hareketler bu meseleyi demokratik biçimde ve ezilenlerin sosyal gerçekliklerinden hareketle kendi ellerine alacaklar ya da ezenler kişi hak ve hürriyetlerini ihlal eden kendi çözümlerini dayatacaklardır.
  6. Bu salgının sebep olduğu ana tehlike sağlık sisteminin olası bir tıkanması olacaktır. Kaçınılmaz olarak en yoksul ve güçsüz kesimler, özellikle de yaşlı yurttaşlar, tarafından ödenen bedellerin ağırlaşmasına sebep olarak ekseriyetle kadınların omuzlarındaki ev içi bakım görevlerinin ertelenmesine yol açacaktır. Tıkanma eşiği elbette ülkeden ülkeye, sağlık sisteminden sağlık sistemine ve orada uygulanan kemer sıkma politikalarına göre değişecektir. Hükümetler salgını önlemek yerine geç kalmaya devam ettikçe bu eşiğe daha da hızlı varılacaktır. Salgınla mücadele, bu sebeple, kemer sıkma politikalarından kesin bir kopuşu, refahın yeniden dağıtılmasını, sağlık sektörünün yeniden finanse edilmesini ve kamulaştırılmasını, tıbbi alandaki patentlerin iptalini, küresel Kuzey-Güney adaletini ve sosyal ihtiyaçlara net bir öncelik verilmesini gerektirir. Bu da somut olarak: hastalığa yakalanmış kişilerin işten çıkarılmasının yasaklanmasına, kısmi iş gücü kaybı koşullarında dahi ücretlerin sabit tutulmasına, sosyal güvenlik sisteminden destek alanların üzerlerindeki kontrol, etkinleştirme ve kısıtlamaların durdurulmasına işaret eder. Rasyonel olmayan yanıtlar ve bunların olası ırkçı-otoriteryen sapmalara yol açmasının önüne geçmek için müdahale etmek zorunda olduğumuz meseleler bunlardır.
  7. COVID-19 krizi ile iklim krizi arasında pek çok ortaklık bulunmaktadır. Her iki durumda da kapitalist sistemin kâr amacıyla birikim mantığı, ne kadar farkında olursa olsun, mevcut tehlikeyi önlemekten acizdir. Her iki durumda da hükümetler inkâr ile temel olarak halkların değil sermayenin ihtiyaçlarına yanıt vermek için tasarlanmış politikaların yetersizliği arasında gidip gelmektedir. Her iki durumda da özellikle küresel Güney ülkelerinde en yoksul, ırk ayrımcılığına uğramış ve güçsüz kesimler namlunun ucundayken zenginler her koşulda düzlüğe çıkacaklarını söylemektedir. Her iki durumda da hükümetler tehdidi kullanarak devleti güçlendirmeye çalışırken, aşırı-sağcı [gerici] güçler korku ikliminden faydalanarak kokuşmuş Malthusyen ve ırkçı yanıtlarını iteklemeye çalışmaktadır. En son olarak, her iki durumda da kapitalist değerin sosyal kanunu ile üstel dinamikler gösteren (bir tarafta viral enfeksiyonların çoğalması, diğer tarafta küresel ısınma ve [iklim sistemindeki] pozitif geri beslemeler) doğa kanunları doğrudan çelişki içerisindedir.
  8. Gelgelelim iklimsel tehlike virüs tehlikesine oranla sonsuz olarak daha küresel ve daha ciddi bir tehlikedir. Şayet sömürülenler ve ezilenler bu absürt ve sabıkalı üretim tarzını alaşağı etmek için birleşmezlerse besbelli aynısı [iklim krizinin] sonuçları için de geçerli olacaktır. COVID-19 bize bir ikaz daha veriyor: insanlığı barbarlığa sürükleyen kapitalizm sonlandırılmalıdır.

Çeviri: Ethemcan Turhan

Kaynak: https://www.gaucheanticapitaliste.org/huit-theses-sur-le-coronavirus/

Devrimci ve Feminist bir Ekososyalizm için 10 Şamandıra – Daniel Tanuro

Çevrenin korunması için mücadeleleri, sömürülenler ve ezilenlerin reel toplumsal ihtiyaçlarının tatmini için verilen mücadelelerle ilişkilendirmeyi esas alan siyasal yaklaşıma ekososyalizm diyoruz. Bu yaklaşım üretimci olmayan, baskısız ve sömürüsüz, doğanın geri kalanına karşı saygılı ve temkinli demokratik sosyalist bir toplumun gelişini hazırlar.

Açık bir kavram olan ekososyalizm farklı çeşitlerde yorumlanabiliyor. Aranızda Fransızca konuşanlar muhtemelen JL. Mélenchon’un daha devletçi ve ulusal egemenlikçi bir eğilime sahip ekososyalizminden haberdardır. Kimi ülkelerde hükümet etme meraklısı sosyal-demokratlar veya son derece anaakım yeşil partiler de ekososyalist bir perspektifle hareket ettiğini iddia edebiliyor. Dolayısıyla genel olarak ekososyalizm adına konuşamayız. Aşağıda önerilen 10 madde benim dahil olduğum uluslararası devrimci-marksist akımın ekososyalist yaklaşımını özetliyor.

1. Ekososyalizmimiz dört tespitten ileri geliyor:

  • Şimdiden ekolojik sorunları göz önünde bulunduran ve bugünden ekolojik yıkıma yanıt üreten bir antikapitalist geçiş programının gerekliliği. Dolayısıyla çevrenin korunmasını ve restorasyonunu kapitalizm sonrasının “güzel günlerine” gönderen siyasal akımlardan ayrılıyoruz;
  • Sömürülenlerin ve ezilenlerin özörgütlenmesine dayanan demokratik doğrudan eylemi esas alan bir stratejinin gerekliliği. Bu strateji enternasyonalist bir perspektife sahip olmalı ve toplumsal hareketlerin özerkliği ile kadınların ve genel olarak ezilen tabakaların özörgütlenme hakkına saygı duymalıdır;
  •  Kapitalist toplumun altını oyan derin bir anlam ve değerler krizinin varlığı. Soyut değerin hakimiyeti ile kapitalist patriyarka ihtiyaçlar ile üretim, canlı emek ile ölü emek, gezegen ile sermaye arasındaki yer değişiminin temelinde yatar. Böylece sermaye, insanı varlığını bilinçli ve kolektif biçimde üreten, düşünen toplumsal hayvan doğasından yabancılaştırır;
  • “Reel sosyalist” ülkelerin felaket ekolojik bilançosu. Çernobil faciası, Aral denizinin kuruması ve Çin’de serçeleri yok etmeye dönük Maocu kampanya bu bilançoya birer örnek. Dolayısıyla ekososyalizmimiz radikal biçimde antikapitalist, insancıl, enternasyonalist, feminist ve özyönetimci. Hem bir mücadele stratejisi, hem bir talepler manzumesi, hem de bir toplum tasavvuru.

2. Bizim ekososyalizmimizin insana yaraşır bir medeniyeti hedefleyen güçlü bir etik boyutu var.

Doğayı “insanlığın organik olmayan bedeni” olarak gören Marx’ın bıraktığı izleri takip ediyoruz. Bizim de bir parçasını oluşturduğumuz doğanın yıkımı, bizim ve çocuklarımızın yıkımıdır aynı zamanda. Dolayısıyla “ekolojik kriz” fazlasıyla yetersiz bir ifadedir. Karşı karşıya bulunduğumuz durum kâr mantığından kaynaklı olarak ekosistemlerin işleyişinin krize girmesinden çok daha fazlasıdır: insanlığın doğanın geri kalanıyla ilişkilerinin krizinin damgasını vurduğu, insan medeniyetinin sistemik krizidir.

Değer üretiminin yerine demokratik biçimde belirlenmiş kullanım değeri üretimini koymak bu krize son vermek için gerekli bir koşul. Fakat yeterli koşul değil. Tıpkı kadınların ezilmesi gibi ekolojik yıkımlar da kapitalizmden önce, başka biçimlerde ve küreselden ziyade yerel düzeyde var oldu. Ayrıca, belirttiğimiz gibi bürokratik “reel sosyalizm” çevre açısından kapitalist üretimcilik kadar yıkıcı olmuştur.

Bu iki gerçeklik kapitalizmin alaşağı edilmesinden sonra uzun süre sürdürülmesi gereken bir kültürel devrim sürecinin zorunluluğun altını çiziyor. Buyurgan ve faydacı yaklaşımlardan kopup çevreyle ihtimama, temkine ve saygıya dayalı bir ilişki biçimi icat edilmelidir.

3. SSCB’nin, Çin’in ve Doğu Bloku ülkelerinin ekolojik açıdan yıkıcı bilançosu her şeyden önce devrimin bürokratik Stalinist yozlaşmasından kaynaklanıyor.

Bu süreç hem dünya devriminden vazgeçmeyi hem de Sovyet iktidarının ilk yıllarında gelişen en ileri ekolojik kavrayışların ve deneyimlerin terk edilmesini içerdi. Ne var ki Stalinizm her şeyi açıklamıyor: 19. Yüzyılın sonu ve 20. Yüzyılın başında işçi hareketinin ve onun devrimci kanadının doğaya ilişkin yaklaşımı büyük oranda onu üzerinde hakimiyet kurulacak, insan iradesine uygun biçimde sınırsızca şekil verilecek bir madde olarak algılamaya dayalıydı. Bu bakış Stalinizme soldan muhalefet edenlerde de mevcuttu ve hâkim görüşü teşkil ediyordu.

4. Kadınların özgürleşmesi özerk bir hareketi ve bu hareket bünyesinde sosyalist bir eğilimin inşasını gerektiriyor. Aynı şekilde ekolojik yıkımın durdurulması sol içinde, tabiri caizse doğanın geri kalanı adına antikapitalist, enternasyonalist ve antibürokratik bir perspektifle müdahale edecek bir ekososyalist akımın inşasını gerektiriyor.

Böylesi bir akımın Homo Sapiens’in doğası itibariyle yıkıcı ve duyarsız olduğu gerekçesiyle çölde vaaz vermeye mahkûm olduğu fikrini reddediyoruz. İnsanlık çok sayıda ekolojik yıkıma sebep oldu ancak unuttuklarımızı yeniden öğrenmek, çevreye ihtimam göstermek, yıkılmış olanı mümkün olduğu ölçüde yeniden inşa etmek, genel olarak canlıyla yeni bir ilişki biçimi icat etmek için insan zekasının ve duyarlılığının yetersiz olduğunu düşünmek için hiçbir neden yok.

5. Ekososyalizmimiz radikal biçimde antikapitalist, dolayısıyla Marksisttir.

Marx’ta yalnıza sermaye mantığının vazgeçilmez bir eleştirisini değil ama aynı zamanda ekososyalist düşüncemizi besleyen, çoğu kez bilinmeyen fakat değerli fikirler de buluyoruz:

  • Doğa ve emek her türden zenginliğin yegâne iki kaynağıdır, doğa kullanım değerinin temel kaynağını oluşturur;
  • Tek rasyonel tarım bağımsız köylülere veya toprağın ortak mülkiyetine (ki bunu kolhozların devlet mülkiyetinden ayırmak lazım!) dayalı olandır. Tek rasyonel ormancılık “kısa vadeli” kâr yarışına tabi olmayandır;
  • Rant yarışı (aşırı-kâr) mineral ve organik doğal kaynakların yağmasını mütemadiyen kamçılıyor – bilhassa da giderek yoğunlaşan, toprağı tüketen, monokültüre dayalı ve et üretimini öne çıkaran bir tarım sanayiini teşvik ediyor;
  • Kapitalizm mülksüzleştirmeye dayalıdır. Büyüme olmadan, dolayısıyla ikili bir hareketle sürekli genişleyen bir yeniden üretim olmadan kapitalizm olmaz. Bu ikili hareket bir yandan ücret karşılığı emek gücüne el konulması/sömürülmesi, öte yandan doğal kaynakların yağması/temellükü;
  • Sermaye bir “şey” değil, bir toplumsal ilişkidir: artık-değer üretimine yönelik, doğal kaynak girdileri gerektiren, emek sömürüsüne dayalı bir toplumsal ilişkidir. “Sermayenin tek sınırı, sermayenin bizzat kendisidir” der Marx: ilk bakışta gizemli gelebilecek bu cümle aslında gayet basit biçimde sermayenin sömürülecek emek gücü ve doğal kaynak bulabildiği sürece yıkımına devam edeceği anlamına geliyor. Sermaye ancak bu sınırları aştığı takdirde kendiliğinden bozulur. Yoksa başka hiçbir içsel mekanizma onun sürdürülebilirlik sınırlarını göz önünde bulundurmasını sağlamaz;
  • Dolayısıyla artık-değer üretimi zorunlu olarak insanlık ile doğanın geri kalanı arasındaki madde mübadelesindeki dengelerin bozulmasını gerektirir (“metabolic rift”). Kapitalist birikim hem toprağı hem emekçiyi tüketiyor. Kaynakların yağmasına son vermek (toplumla doğa arasında “madde mübadelesinin rasyonel yönetimi”ni tesis etmek) emek gücünün sömürüsünün ilgasını ve çalışma zamanının kısaltılmasını gerektiriyor.

6. Bununla birlikte Marx ve Engels’in çalışmalarında gerilimler mevcut.

Öncelikle, bu çalışmalar bir ölçüde ilerlemeye dayalı yanılsamaların ve “üretici güçlerin sınırsız gelişimi” perspektifinin damgasını taşır. İkinci olarak, onların fikriyatı patriyarka üzerine (eko)feminist analizlerin eleğinden geçmelidir.

Marx için, gördüğümüz gibi, “sermaye her türden zenginliğin iki yegâne kaynağını tüketmektedir, toprağı ve emekçiyi”. Bu alıntıda “emekçi” kadın emekçiyi de içerir. Oysa emek toplumsal cinsiyetlidir. Kadınlar aile çerçevesinde yeniden üretim emeğinin büyük bir kısmını ücretsiz olarak üstlenirler ve bu emek kapitalist toplumda “görünmez” kılınır. Marx aynı zamanda “toprağın özel temellükü günün birinde, bir insanın başka bir insan tarafından temellükü kadar barbarca görülecektir”. Oysa kapitalizm kendisinden önce var olan patriyarkayı kendisine dahil etti, ki bu da bir insanın başka bir insan tarafındın temellükünün bir biçimini teşkil eder. Engels bu konuya vurgu yapmıştı: “Ailede erkek burjuvadır, kadın proletarya”.

Dolayısıyla bizim ekososyalizmimiz yeniden üretim emeğini de açıkça dahil etmek üzere Marx’ın bu cümlesini geliştirir. Ücretli emeğin ve kaynakların sömürüsünü derinleştiren kapitalist mantık aynı zamanda kadınların patriyarka tarafından ezilmesini de derinleştirmeye yönelir. Kadınların bedenine el konulması, ücretsiz olarak gerçekleştirdikleri ev içi emek ve üretim alanında uğradıkları ayrımcılık kapitalizm tarafından zenginliklerin temellükünün özgül bir biçimini teşkil ediyor. Kapitalist üretim biçiminin eleştirisinin bütünlüklü olabilmesi için bu sömürü türünün de ele alınması, görünür kılınması lazım.

7. Bizim ekososyalist anlayışımız tüm bu boyutları içermeye gayret ediyor.

Kadınların ezilmesi ücretli emeğin sömürüsüne ve doğal kaynakların yağmalanmasına, bağımsız köylülerin iflasına ve yerli toplulukların yıkımına eklemleniyor. Kadınların mücadelesi sınıf mücadelesinin bir parçasını teşkil ediyor -onunla sınırlı kalmamakla birlikte- çünkü patriyarkal tahakküm kapitalizmin dayanaklarından biri.

Çevre mücadeleleri sınıf mücadelesinin bütünlüklü bir parçasını teşkil ediyor -onunla sınırlı kalmamakla birlikte- çünkü sermayenin doğal kaynakların tüketimine dönük doymak bilmez iştahı, bir yandan bu kaynakları değere dönüştüren, öte yandan da ev içinde emek gücünü yeniden üreten canlı emeğe bağımlılığıyla birlikte var olur.

Köylülerin ve yerli halkların mücadeleleri sınıf mücadelesinin bir parçasını teşkil ediyor – onunla sınırlı kalmamakla birlikte- çünkü kapitalist açgözlülük tüm kaynaklara el koymayı ve tüm ilişkilerin metalaşmasını, dolayısıyla da genelleşmiş proleterleşmeyi içeriyor.

Dolayısıyla ekososyalizmimiz yalnızca toplumsal olan ile çevresel olanın üretimcilik karşıtı ittifakı yani işçilerin-köylülerin-yerli halkların toplumsal ittifakı değil: aynı zamanda toplumsal ve çevresel olanda feminizmin de göz önünde bulundurulmasını içeriyor yani sosyalist bir ekofeminizmi. Bu yaklaşım mücadelelerin ortaklaştırılmasına dönük ekososyalist stratejimizin dayanağıdır.

John Bellamy Foster Marx’ın bir ekolojisinin olduğunu iddia ediyor. Bu konudaki kitabı takdire şayan ve Marksizme içkin o sözde üretimcilik konusunda gerekli düzeltmeleri yapıyor. Ne var ki biz methiye düzmeyi reddediyoruz. Bizler için “Marx’ın ekolojisi” tamamlanmamış bir şantiyedir. Ekososyalizmimiz bunun inşasını sürdürmeyi, sınırlarını ve kimi zaman da çelişkilerini aşmayı hedefliyor. “Toprak Ana’nın hakları”, hayvan ıstırabı gibi yeni meseleleri kavrayabilmek için at gözlüğü takmayan bu anlayış vazgeçilmezdir. 

8. Kadınların bedeninin temellükü ve insanın emek gücünün bir doğal kaynak olarak sömürüsüne dayalı bir üretim biçiminin halkın çoğunluğunda doğal kaynaklara ve genel olarak doğaya saygılı bir toplumsal bilinç oluşmasını sağlayabileceğine inanmak tümüyle bir yanılsamadır.

Genelleşmiş meta üretimi yani genelleşmiş “şeyleşme” sisteminde doğaya ilişkin hâkim ideoloji mecburi olarak doğayı bedava kaynak haznesi olarak gören piyasa ideolojisidir. Ekolojik mücadeleler mevcut düzeni değiştirecek toplumsal güçlere dönüşmek için ekonomik ve feminist mücadeleler ile irtibatlanmalı ve onlarla yüzleşmelidir. Dolayısıyla emek, üretim, yeniden üretim ve gelişme meseleleri bizim ekososyalist anlayışımızın merkezinde bulunur.

Homo Sapiens’in doğası kendi varlığını, insanlık ile doğa arasındaki kaçınılmaz ilişki olan emek vasıtasıyla toplumsal olarak üretmeye dayalıdır. Ancak insan doğası somut olarak yalnızca tarihsel biçimleriyle birlikte vardır. Ekolojik krize verilecek yanıt “çalışmadan çıkmak”, “gelişmeden çıkmak”, “tüketimden çıkmak”, “büyümeden çıkmak” vs. gibi tarih-dışı soyutlamalara dayanamaz. Yanıt, değer üreticisi soyut emekten çıkmaya, yani kârı büyütmeye odaklı kapitalist gelişme biçiminden ve bundan ileri gelen dağıtım/tüketim/yeniden üretim biçiminden çıkmaya dayanmalıdır.

9. “Doğa”nın sanki bir hastalık söz konusuymuşçasına insanlıktan mustarip olduğu fikrini reddediyoruz.

İnsanlık dönüştürdüğü doğanın bir parçası. Başka canlı türleri de doğayı derinlemesine değiştirdi. Ancak Homo Sapiens’in gerçekleştirdiği dönüşüm farklı: “Doğal” olmak şöyle dursun, tarihsel olarak toplumsal üretim ilişkileri tarafından belirlenmiştir. Dolayısıyla insanlığa özgü bir “taşıma kapasitesi” söz konusu değil. Emeğin üretkenliği ölçüsünde insan “taşıma kapasitesi” değişmiştir, örneğin orman yakarak arazi açmaya dayalı ilkel tarım koşullarında Km2 başına 8 insanken ilk yerleşik yaşama geçildiği dönemin tarım koşullarında Km2 başına 25 insana, Antik Mısır’ın sulamaya dayalı tarımında ise Km2 başına 100 insan ulaşır…

Öte yandan tarihte emeğin üretkenliğindeki ilerlemenin ekolojik açıdan olumlu sonuçlar doğurduğu örnekler de vardır (mesela Batı Avrupa’da baklagillerin “yeşil gübre” işlevi görmesinin keşfi ormansızlaşmayı frenlemiştir). Bugün yenilenebilir enerji teknolojileri üretkenlikte önemli bir ilerleme teşkil eder ve iklim değişikliğinin gezegenimizi bir “hamam gezegenine” [hothouse planet/planete étuve] dönüştürmesini engellemek için acilen ve genelleşmiş bir biçimde kullanıma sokulmaları gerekir. Oysa üretimci ve “büyümeci” kapitalist çerçeve içinde bu teknolojiler fosil enerjilerin yerini almak yerine onlara ekleniyor ve kârın hizmetinde kullanıma sokuluyor. Bu nedenle de çevrenin yıkımını durduramıyorlar.

Böylece meselenin genel olarak ilerleme değil de Michael Löwy’nin kapitalist üretim biçiminin “yıkıcı ilerlemesi” dediği şey olduğunu görüyoruz. Bu “ilerleme”, gözümüzün önünde, artan bir hızla dönüşen ve yoksullaşan bir doğa üretiyor. Binlerce canlı formunu yok ediyor, yüz milyonlarca yoksulun yaşamını tehdit ediyor, insanlığın tümüyle barbarlığa düşmesinin riskini barındırıyor ve muhtemeldir ki, nihayetinde insan türünün bütününü tehdit edecek noktaya gelebilecektir.

10. “Gerçek bakir doğa” hiçbir yerde mevcut değildir.

“Gerçek doğanın Homo Sapiens’in olmadığı doğa” olduğunu düşünenlerin bu sistemik krize hiçbir yanıtları yok. Tek mantıklı alternatifleri insanların ortadan kalkmasını savunmak olurdu (bu durumda kendileri bize örnek olabilirler!). Bu mizantropik anlayışlara karşı yerli halkların kozmogonisi (Toprak Ana) bir ilham kaynağı oluşturabilir. Fakat şu konuda yanılmayalım: Bu kozmogoni, doğaları gereği müşterek olan BAZI varlıkları savunmayı içermez. Çünkü bu müşterek varlıklar kavramı aynı zamanda başka varlıkların da, doğaları gereği müşterek olmadığı anlamına gelir. Bizler içinse tam tersine söz konusu olan, müştereğin toplumsal olarak inşa edileceği bir sürecin meşruiyetini savunmaktır.

Müşterek olarak tayin etmek istediklerimizin demokratik tanımlanışı sözümona doğa tarafından belirlenmiş herhangi bir sınırlamaya, a priori, tabi değildir. Sınıfsız ekokomünist bir toplum çeşitli yönlerden “ilkel” denilen toplumlara benzeyecektir. Müşterek anlayışı tesis edecektir. Öte yandan üretici güçlerin gelişim seviyesi açısından bir hayli de farklı olacaktır. Bu toplum insan-doğa arasındaki ilişkilere dair, muhtemelen yerli halklarınkine benzeyecek ama farklılıklar da içerecek bir kavrayış oluşturacaktır. Buna göre tedbir, saygı ve sorumluluk gibi etik nosyonların yanı sıra dünyanın güzelliği karşısında duyulan hayranlık, giderek hem daha keskin hem de eksiklikleri açıkça ifade eden bir bilimsel yaklaşım tarafından daimî olarak beslenecektir. Çünkü bilimler ilerledikçe neleri açıklamadıkları konusunda daha da bilinçleniyorlar.

28 Ekim 2018, Mauritius Adası

Center for Alternative Researches and Studies (CARES)’in ekoloji okulunda yapılmış sunum.

Çeviri: Uraz Aydın

Kaynak: https://www.pressegauche.org/Dix-balises-pour-un-ecosocialisme-feministe-et-revolutionnaire