İmdat Freni

coronavirus

Pandemiye Karşı: Ekososyalizm mi Sosyal Darwinizm mi? – Daniel Tanuro

Zoonoz hastalıklar[1] yeni çıkmadı. Antik dönemde ve Orta Çağda ortalığı kasıp kavuran veba da bir zoonozdu. Yeni olan, giderek artan sayıda bulaşıcı hastalığın hayvan kökenli yani zoonotik olmasıdır. Otuz yılda payları %50’den %70’e çıktı[2]. İnsandaki yeni patojen ajanların dörtte üçü hayvan türlerinden geliyor. AIDS, Zika, Chikungunya, Ebola, H1N1, Orta Doğu Solunum Sendromu (MERS-CoV), H5N1, SARS, Creutzfeldt-Jakob hastalığı (“deli dana”) ve COVID-19, hepsi birer zoonoz. 

Biyologlar ve epidemiyologlar açısından zoonozların böylesine artıyor olması bir sürpriz teşkil etmiyor. Birkaç senedir Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) insan sağlığı için en büyük tehdidin, henüz bilinmeyen, muhtemelen hayvandan insana geçecek bir “X hastalığı” olmasından korkuyor. Bu tahmin gökten zembille inmiyor elbette, doğanın yıkımının başka hayvanlarda bulunan patojenlerin Homo Sapiens’e aktarımını kolaylaştırdığı tespitinden ileri geliyor. 

Pandemi ve Ekolojik Kriz

Somut olarak beş ekolojik yıkım etkeni devreye giriyor.

İlk etken: Doğal habitatların yok olması veya parçalanması. Ormanlar dümdüz ediliyor, nemli bölgeler kuruyor; doğanın göbeğinde altyapılar inşa ediliyor ve madenler açılıyor: tüm bunlar insan ile diğer hayvanlar arasındaki mesafeyi kısıyor, bu da “türler arası geçiş” riskini arttırıyor. 

İkinci etken: Biyoçeşitliliğin yıkımı. Kimi türler ortadan kalkınca hayatta kalmayı ve yaşamayı becerenlerin -nitekim sıçanların ve yarasaların- insana geçebilecek patojen ajanları barındırma ihtimalleri daha yüksek oluyor.

Üçüncü etken: “Et endüstrisi”. Etik ve ekolojik açıdan mahkûm edilebilir olmanın ötesinde aynı türden hayvanların hızla öldürülmek için bekletildiği ve yağlandırıldığı devasa sınai merkezler hastalıkların yayılımı ve bizim türümüze geçişi için elverişli ortamlar oluşturuyor. 

Dördüncü etken: İklim değişikliği. Zoonozların ortaya çıkmasını halihazırda kolaylaştırmış olduğuna dair doğrudan kanıtlar yok, ancak kimi hayvanların kutuplara göç etmesi ve normalde karşılaşmayacakları başka hayvanlarla temasa geçmeleri böyle bir etki yaratabilir. Böylece patojen ajanlar yeni taşıyıcılar bulabilir.

Bu dört güçlü salgın risk etkeni esasen çokuluslu şirketlerin -özellikle maden, enerji, sanayileşmiş tarım ve ağaç sektörleri- kâr hırsından kaynaklanmaktadır. Beşinci sektör biraz daha farklı. Bünyesinde yer alan faaliyetler – hayvan kaçakçılığı, “vahşi hayvan eti” ticareti, altın arayıcılığı- kâr arayışı tarafından motive edilmekle birlikte enformel ekonomiye hatta organize suça dayanıyor. Sağlık üzerindeki etkileri ise son derece önemli: Wuhan pazarındaki hayvan ticaretinin bugün yaşadığımız pandeminin kökeninde bulunması kuvvetle muhtemel.

SARS-CoV2 örneğinde bir altıncı etkenin de ince partiküllere dayalı atmosfer kirliliği olduğu düşünülüyor. Solunum ve kalp-damar hastalıkları riskini arttırdığı ve her yıl milyonlarca insanın ölümüne sebep olduğu biliniyor. Bu sebeple COVID-19’un risklerini de arttırıyor olması şaşırtıcı değil. 

Çok Karanlık Bir Gelecek

Bu altı etken, üzerinde yeterince durulmayan bir gerçeği aydınlatıyor: Pandemi kaderin bir oyunu değil, ekolojik krizin bir parçasıdır. Biyoçeşitlilik için Hükümetlerarası Platform (IPBES) şu konuda kesin bir kanaate sahip: Başka pandemiler de gelecek. Dolayısıyla, iklim değişikliği, biyoçeşitliliğin azalması, sulardaki ötrofikasyon[3] ve erozyonun oluşturduğu dört temel tehdide bir de salgın riski ekleniyor. 

Ayrı ayrı bakıldığında bu tehditlerin her biri çok korkunç. Bir arada olduklarında ve toplumsal eşitsizliklerle iç içe geçtiklerinde, insanlığı, pandeminin hakkında yalnızca bir ön-fikir verdiği son derece karanlık bir geleceğe sürüklüyorlar. Hiçbir şey değişmezse, en yoksullar, kadınlar, çocuklar, yaşlı insanlar kitlesel düzeyde tehdit altında bulunacaktır -özellikle de göçmenlerse veya farklı etnik kökenlerden gelen topluluklara aitlerse.

Peki bu noktaya nasıl geldik? Kimilerine göre pandemi ve genel olarak ekolojik kriz türümüzün yeryüzünün “taşıma kapasitesini” aştığını göstermektedir. Yalnızca en güçlüler hayatta kalabilecek, diğerleri ise Darwin tarafından ortaya konan doğal seçilim kanunu uyarınca yok olmaya mahkumdur…

Birkaç ay önce, ABD’li bir siyasetçi COVID’e daha duyarlı olan yaşlı insanları “ekonomiyi” ve “özgürlüğü” kurtarmak için kendi kurban etmeye çağırıyordu. Sağlık tedbirlerini aşağılayarak, “küçük gribin” dolaşmasını savunarak Amerikalı Trump, Brezilyalı Bolsonaro ve diğerleri de aynı yönde ilerliyor: Bu “sosyal darwinizm” dediğimiz şeydir ve onunla var gücümüzle mücadele etmeliyiz. 

COVID’e veya iklim tehdidine karşı olsun “sosyal darwinizm” yandaşları kendilerini sınırsız ve engelsizce yaşama, zevk alma, tüketme ve iş [ticaret] yapma özgürlüğünün savunucuları olarak sunuyorlar. Sıklıkla kimi kapitalistlerin komplolarını teşhir ediyorlar ancak bu sadece demagoji: hiçbir zaman kapitalizmin kendisini teşhir etmiyorlar. Aksine: Bu insanların gerçekte savunduğu şey, zengin olma veya başkaları aleyhine, gezegenin aleyhine zenginleşme özgürlüğüdür. “Özgürlük” ve “doğanın yasaları” maskesi altında eski faşist tasarım gizleniyor: tahakküm kurmak, sömürmek, ortadan kaldırmak. Bu maskeyi yüzlerinden koparmalıyız, aksi takdirde dünya tekrar barbarlığa düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır. 

Ne Yapmalı, Ne Söylemeli?

Öncelikle Darwin’in teorisinin en zayıfların elenmesini meşrulaştırdığını iddia etmek tümüyle yanlış! Tam tersi: Darwin şunu açıkça ifade ediyor ki evrimin yasaları insanlarda, herkesin herkese karşı mücadelesinin tersine giden empati davranışlarını seçmiştir. Doğal seçilim tam aksini destekliyor yani: Dayanışmayı.[4]

Ayrıca şunun altını çizmek gerekir ki bizler diğer hayvanlar gibi değiliz. Toplumsal varlığımızı kolektif biçimde, bilinçli bir faaliyet olan emeğimiz aracılığıyla üretiyoruz. Dolayısıyla insan nüfusu yalnızca doğal üretkenliğe değil, aynı zamanda bunun toplumsal kullanım biçimine de bağlı. Kuşkusuz, bu sınırsız bir gelişimin mümkün olacağı anlamına gelmiyor. Bu şu anlama geliyor: “Taşıma kapasitemiz” yalnızca bir üretim biçiminin besleyebileceği azami insan sayısına bağlı değil; aynı zamanda bir üretim biçimi için gerekli asgari insan sayısına da bağlı. 

Piyasa Kanunu ve Yağmacılık

Somut bir örnek alalım. Sınai balıkçılık ve zanaatkar balıkçılık her yıl insanların beslenmesi için otuz milyon ton balık topluyor. Bunun için, ilki, 25 ila 27 milyar dolar destek alıyor, 500 bin insan istihdam ediyor, 37 milyon ton yakıt yağı kullanıyor, 8 ila 20 milyon ölü hayvanı denize döküyor ve 35 milyon tonunu da yağa veya hayvanlar için yeme dönüştürüyor. İkincisi ise 5 ila 7 milyar dolar destek alıyor, 12 milyon insanı istihdam ediyor, 5 milyon ton yakıt yağı kullanıyor, gözardı edilebilir bir miktarını denize geri atıyor ve ne yağ ne hayvan yemi üretiyor. İki sistemin etkililiğini karşılaştıralım: Sınai balıkçılık için tüketilen yakıt tonu başına 1 ila 2 ton balık; küçük balıkçılık için ise 4 ila 8 ton![5]

Sonuçlar mukayese kabul etmiyor: Küçük balıkçılık hem istihdam, hem biyoçeşitlilik, hem iklim, hem sağlık hem de kamu maliyesi açısından daha iyi. O halde neden büyük balıkçılık küçük olanını böylesine eziyor? Çünkü piyasa kanunları bu sektöre yatırım yapan kapitalistleri destekliyor.

Benzer biçimde sanayileşmiş tarımı ekolojik tarımla, et sanayiini çayırda hayvan yetiştirmeyle, ağaç sanayiini ekolojik ormancılıkla, maden ekstraktivizmini yer altı kaynaklarının rasyonel kanaatkâr kullanımıyla karşılaştırmak mümkün. Her seferinde sonuç aynıdır: Tüm bu faaliyetlerin bir başka biçimi olabilir. Biyoçeşitliliğe, iklime, istihdama, sağlığa, kamu maliyesine elverişli bir biçimi. Peki neden bu biçimler kendilerini dayatmıyor? Çünkü piyasa kanunları zararlı biçimlere yatırım yapan kapitalistleri destekliyor. 

Peki tüm bunların pandemiyle ve genel olarak ekolojik krizle ilişkisi ne? Gayet basit: balıkçılık, ormancılık, tarım, madenler ve hayvan yetiştiriciliği, insanlıkla doğa arasındaki sınırda, bu ikisinin temas noktasında gerçekleşen faaliyetlerdir. Zoonozlar tam da bu sınırın üzerinde ortaya çıkmaktadır. 

Gerekli, Acil ve Arzulanır bir Ütopya

Gerekli olmakla birlikte meselenin esasına bir çözüm getirmeyen aşılamanın ötesinde, yapısal çözümlere kafa yormak için içinden geçtiğimiz krizden faydalanalım. Pandeminin bizlere öğrettiği, piyasa kanunlarının insanlığı doğayla giderek daha da yağmacılığa dayalı bir ilişkiye batırdığını, bu ilişkinin bir bumerang gibi suratımıza geri döndüğünü ve bir an evvel ortadan kaldırılması gerektiğini öğretiyor. Bizlere öğrettiği bir diğer şey ise, mutlak biçimde çok kalabalık olduğumuz değil, iki yüz yıldır bizleri yöneten toplumsal örgütlenme biçimine yani kapitalizme oranla fazla kalabalık olduğumuz.

Bir başka biçim mümkün: insanların reel ihtiyaçlarının tatminine dayalı, ekosistemlerin sınırlarına yönelik ihtiyatlı bir saygı tarafından demokratik olarak belirlenmiş bir ekososyalizm. Böylesi bir sistemde emek, Homo Sapiens ile doğanın geri kalanı arasında vazgeçilmez bir dolayım olmayı sürdürecektir. Ancak, daha azı yeterli olacaktır (çünkü gereksiz ve zararlı üretimlere son verilecektir), herkes için çalışma imkanları olacaktır ve öncelikle insanların ve ekosistemlerin bakımına odaklı olacaktır. Bir başka ifadeyle çalışma, toplumsal, ekolojik ve dolayısıyla etik bir faaliyet, sınırların bilincinde olduğu için gerçekten özgür olan bir insanlığa yaraşır bir etkinlik olacaktır. Bunu ütopik mi buluyorsunuz? Doğrudur fakat dünyayı hareket ettiren de ütopyalardır. Ve bu, sadece acil ve gerekli değil aynı zamanda arzulanır bir ütopyadır. 

Çeviri: Uraz Aydın

Kaynak: http://www.europe-solidaire.org/spip.php?article56151#nb1


[1] Zoonoz omurgalı hayvanlardan insanlara geçen (zooantroponoz) ve insanlardan omurgalı hayvanlara geçen (antropozoonoz) herhangi bir enfeksiyon hastalığını tanımlayan terimdir (wikipedia). (e.n.) 

[2] DSÖ’ye göre %60, BM’nin Biyolojik Çeşitlilik ve Ekosistem Hizmetleri Konulu Hükümetlerarası Platformu’nun (IPBES) Covid-19 Pandemisi hakkındaki özel raporuna göre %70.

[3] Ötrofikasyon, göl gibi herhangi bir büyük su ekosisteminde, başta karalardan gelenler olmak üzere, çeşitli nedenlerle besin maddelerinin büyük oranda artması sonucu, plankton ve alg varlığının aşırı şekilde çoğalmasıdır. Bu durum sudaki çözülmüş oksijen miktarını azaltarak uzun vadede su ekosisteminin ölümüne neden olabilir (wikipedia). (e.n.)

[4] Darwin bu tezi Türlerin Kökeni’nden on yıl sonra yazmış olduğu ikinci büyük teorik eseri İnsanın Türeyişi’nde geliştiriyor.

[5] Jennifer JACQUET & Daniel PAULY, « Funding Priorities : Big Barriers to Small-Scale Fisheries », Conservation Biology, Volume 22, No. 4, 832–835.

Gazeteciliğin ve Küreselleşmenin Ölüm Raporunda Covid-19 Yazacak – Fatma Ateş

Koronavirüsün Wuhan’dan çıkıp dünyaya yayılmaya başlamasıyla birlikte dünya sıra dışı bir deneyime kapı araladı. Henüz bu deneyim algılanmaya çalışılırken salgın-sonrası dünya üzerine yorumlar gelmeye başladı. 

Türkiye’de son dönemde alışılagelen hız, bu olağan dışı günlerde de kendini göstermekten geri durmadı. Mevcut durum bize farklı eksenlerdeki akış üzerine çok fazla şey anlatırken, bu okumayı yapmadan “pandemi sonrası dünya” üzerine konuşmalar başladı.

Salgın günlerinde gazetecilik, salgın günlerinde küreselleşme vs. üzerine yazılıp çizilenler, konuşulanlar hayal kırıklıkları yaratıyor ve özellikle bu iki başlık hakkında birer parantez açma isteği.

Pandemi döneminde Türkiye’de gazetecilik: 

Türkiye’de uzun süredir bütünlüklü bir medya ile karşı karşıya değiliz. Ana akım medyanın yapı bozumuna uğraması ve merkezi kontrol sisteminin baskısı altında o liberal-mesleki değerlerini dahi unuttuğunu biliyoruz. Alternatif basının içinde bulunduğu ciddi yapısal sorunları tam da pandemi öncesi yeni yeni konuşmaya başlamıştık. Bu önemli tartışmalar da pandemi gündemi ile bıçak gibi kesildi. Diğer yandan uluslararası basın kurumları belli angajmanlarına rağmen, imkanlarının da daha geniş olması ve kadrolarında bulunan nitelikli gazetecilerin çalışmalarıyla Türkiye’de yoğun baskı altında gazeteciliğe devam ediyorlar. 

Sık sık Anadolu’ya seyahat eden bir insan olarak yakından gözlemliyorum ki, Türkiye’deki geniş kesimler hala haberi eski ana akım, şimdi yaygın medyadan almaya izlemeye devam ediyor. Peki bu medya organları neyi izliyor? 

Gazetecili 1. Sınıf ilk ders: Gazeteci kamu adına iktidar aygıtlarını izler, toplum adına kamu kurumlarındaki işleyişi gözetler. Gazetecinin gözü iktidar aygıtlarının üzerindedir. 

Gelelim pandemi döneminde gazeteciliğe, “medya neyi izliyor?” dediğimizde gözümüzün önüne gelen sadece sokaktaki vatandaşın peşine düşmüş haber kanalları geliyor.

Virüs adımını Türkiye’ye attığından beri tüm haber kanalları kamera-mikrofon vatandaşın peşinde, “görüyorsunuz, sahil şeridindeler!”; “görüyorsunuz, yeşil alanlardalar!”; “görüyorsunuz, pazara bile gitmiş kuş beyinliler!” 

Bütünüyle tersine dönmüş bir durumda adeta iktidar aygıtları için vatandaşı takip eden bir gazetecilik ve normalmiş gibi bunu izleyen bir toplum. Bir tek muhabirin “Sayın bakanlarım görüyorsunuz, vatandaşlar …” diye hitap etmediği kaldı. Belki de ettiler ama ben kaçırdım. 

Kamuya, uluslararası kurumlara, ulusal kurumlara dair sorulması gerekenler uğultuda kayboldu gitti.

  • Kriz geliyorum derken hangi adımlarda hatalar yapıldı, nerelerde aksamalar oldu?
  • Kurumlar hangi aşamalarda virüsün tüm ülkeye yayılmasına engel olamadı, sorumlular kimdi?
  • Neden insanların bu kaos günlerinde adım atacakları yeşil alanlar bu kadar sınırlıydı?
  • Önlemler ve yöntemler insancıl mı? Alternatifi neler olabilirdi? 
  • Sağlık kurumlarında neler yaşanıyor? 
  • Diğer hastalıklar nedeniyle tedaviye erişemeyenler neler yaşıyor?
  • Dünya Sağlık Örgütü bu geliyorum diyen krizi nasıl görmedi? DSÖ’nün son beş yıllık gündeminde neler vardı? Uluslararası toplantılarına Türkiye’den kimler katıldı? 
  • TÜBİTAK, Kızılay vb. kurumlar bu sürece nasıl yakalandı? Neler yaptı?

… gibi yüzlerce soru yerine yurtdışındaki Türkiyelilere bağlanıp “Eee markete nasıl gidiyorsunuz? O koca Avrupa küçücük virüsten ne çekti be!” tadında yayınlar yapıldı. 

Medya yurt içi ve dışındaki yurttaşların ensesinden ayrılmadı ve o literatürdeki demokrasinin ve anayasal düzenin bekçi köpeği (“watchdog”u), parkların, bahçelerin ve pazarların “watchdog”u oldu çıktı. Vatandaşın nerede, ne yaptığını birer birer siyasilere anlattı. Siyasiler bundan Batı’dakiler perişan, bizdekilerin bir eli yağda bir eli balda sonucu çıkardı. Sonra malum Batı’ya yardımlar başladı. 

Batı deyince yukarda bahsettiğim ikinci parantezi açabilirim, Pandemi, küreselleşme ve uluslararası kurumlar: 

Yeni çağ ile birlikte tüm siyasi argümanların önüne dikilen ve bize artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını anlatan o büyülü ve işgalci kelime ‘Küreselleşme’ miti pandemiyle birlikte adeta dokunuverince yok olan deve dönüştü. 

Salgın günlerinde uluslararası işbirliği ve mekanizmalarındaki ‘yokluk’ küreselleşmenin, zavallı beyaz yakalıların ellerindeki üç kuruşla ya da çoğu zaman borçlanmayla, istedikleri an, istedikleri ülkeye uçuvermesinden ibaret bir yanılsamaya evrildi. Dünyanın artık küçük bir köy olduğu fantazisi, sınırların kapatılıp, uçuşların durdurulması sonrası ortaya çıkıvermeyen uluslararası çözüm mekanizmalarının aksine uluslararası siyasi sataşmalarla ve diplomasiden uzak, ulus vurguları ağır, düzeysiz üslupla karşımızdaydı. Sonuç şu ki küreselleşme uluslararası iş birliğini değil, popülist liderleri beslemişti. 

Bunun böyle olacağını en başından dile getiren küreselleşme karşıtlarının alternatif inşa çabaları, özellikle bir dönem sosyal forumlar olarak ortaya çıkan platformların çabalarının nerelerde, nasıl kesildiğini tartışmaya vakit kalmadı, gerek duyulmadı. Hız, dünya durduğu dediğimiz günlerde bile gündemi yüzeysellikle savurmaya devam etti, ediyor.

Dünyada çeşitli analistler, pandemi öncesi, uluslararası kurumların işlevlerini yitirdiklerini, ağırlıklarını kaybettiklerini telaffuz etmeye artık başlamıştı. Ancak onların ölüm raporunda da Covid-19 yazacak. 

AB’den DSÖ’ye tüm kurumlar sınıfta kaldı ve toplumlar bu kurumlara bakınca ihtiyaca tekabül etmeyen, devasa bütçelere sahip yapılarla karşılaştı. Diğer yandan yargı ve özgürlükler alanında çalışan uluslararası kurumların herhangi bir yaptırım gücü olmaksızın etkisizleştiğini en iyi ve erken gözlemleyen ülkelerden birinde yaşıyoruz. 

Medyadan uluslararası kurumlara, genişçe bir alanda ortaya çıkan bu devasa boşluklara iyice bakmadan pandemi sonrası dünyayı anlamamız ve daha iyi bir dünya yaratmamız mümkün değil. Bu mevcut lider ve toplum profillerimizle daha da güçleşiyor. Ancak ortadaki bu devasa boşluklara karşın, umut veren unsur, bir yandan irili ufaklı direnişler ve dayanışma pratikleri yeşerirken bir yandan da son dönemde tüm dünyada pasifize edilmiş olsa da eleştirel bilince hala sahip olmamız. O hazneye bakmadan yapılan pandemi sonrası dünya analizleri ortalığa saçıldı. Ama gelecek için fütüristlerden önce tarihçilere, bilim insanlarına ve araştırmacılara bir söz verelim. 

Dünya doğru bir gelecek için yeterince birikime sahip. Yeter ki onu değiştirme iradesini örgütleyelim!

Asri Zamanlar İçin Evde Akla Gelen Düşünceler – Enzo Traverso

Covid-19 hastalığının aniden ortaya çıkması her şeyi değiştirmeye başlıyor, fakat bu durum birçok düşünürün geçtiğimiz yıllarda çoktan tasvir ettikleri ve inceledikleri belli eğilimleri de doğruluyor: Ekonomi, toplum, siyaset ve hatta biyoloji arasındaki sınırların bulanıklaştığı bir küresel dünyada yaşıyoruz ve tam da burada pandemi, yaşamın tüm boyutlarını ele geçiriyor.  

Sınırların silikleşmesine rağmen toplumsal ilişkilerimizin genel çerçevesi bir değişikliğe uğramıyor. Aslında, basitçe ifade edecek olursak, salgın toplumlarımızdaki eşitsizlikleri genişletmeye başladı: Virüs öncelikle yaşlı, yoksul ve kendini güvence altına alamayanlar gibi en kırılgan toplumsal kesimlere daha sert bir darbe indirdi. Pandeminin ekonomik sonuçları artan kitlesel yoksulluk ve işsizlik oluyor. Son durum, kamusal sağlık hizmetlerinin kâr yaratan bir sektör olarak kabulü yerine, temel bir insan hakkı olduğunu elbette ki kanıtlıyor. Bu iddia, Bernie Sanders’ın seçim kampanyasının sacayağıydı ve hiç şüphesiz önümüzdeki yıllarda toplumsal mücadelelerin merkezi gündemlerinden birisi olacak.  

Bununla birlikte, pandemi krizi devletlerin biyopolitik iktidarını önemli ölçüde güçlendirmekte. Vatandaşlar ve yerleşimciler (mülteciler ve göçmenleri dahil ediyorum) olarak sağlımızı güvence altına almalarını talep edeceğiz ve geçtiğimiz on yıllarda hastanelerimizi giderek zayıflatan neoliberal politikalara elbette karşı çıkacağız. Sağlığı kâr etmeyen bir hizmet olarak gördükleri ve dolayısıyla asgari tıbbi donanımları tedarik etmeyi zül saydıkları içindir ki günümüzde en gelişkin tıbbi ve bilimsel araştırma merkezlerinin yer aldığı şehirler maske ve ventilatör gibi basit donanımlara vahim bir şekilde ihtiyaç duyuyorlar.

Yine de önümüzdeki meselenin bir diğer boyutunu göz arda etmeyelim: Biyoloji, ekonomi ve siyasetin iç içe geçmesi, hükümetlerimizi, yalın anlamıyla fiziksel yaşamlarımızı kontrol altına alan bir tür biyo-iktidar makinasına dönüştürmekte. Bugünlerde, gerekli görülen bir sınırlandırmayı bile isteye kabul ediyoruz, ancak şunun da farkında olalım, Foucault’nun tabiriyle “iyi çoban” –en azından iyi çobanın şu durumda Donald Trump olmadığı aşikâr–yalnızca bizi korumakla kalmaz, aynı zamanda bize hükmeder. Yeni bir tür “istisna halini” deneyimliyoruz –temel bazı haklara kaçınılmaz olarak sınırlamaların getirildiği şehirler bir nevi sıkıyönetim altında– ve bu durum çok yakın gelecekte ulusal toparlanma, toplumsal güvenlik ve kamu sağlığı vb. adına özgürlüklerimizi sınırlamak, toplumsal kalkışmaları engellemek veya sıkı tasarruf politikalarının uygulanması için bir emsal olacak. Giorgio Agamben, pandeminin ehemmiyetini azımsadı, yine de yapmış olduğu uyarı yerindedir.  

Pandemi politikalarının inşa ettiği antropolojik model –evden çalışma, izolasyon, kendini eve hapsetme– klasik liberalizmin özgürlük kavrayışıyla kayda değer bir biçimde örtüşüyor: “Negatif” özgürlük (tamamen bireysel alanla sınırlandırılmış haklar) “pozitif” özgürlüğe (kamusal alanda verilecek toplumsal mücadeleler) galebe çalıyor. Bu antropolojik model solun toplumsallığıyla ve kültürüyle taban tabana zıttır. Bu dönüşüm şu anlama geliyor, geçici bir süreliğine de olsa, alışılageldik kitlesel mobilizasyon biçimlerini ikame edebilecek yeni mücadele pratikleri türetmek zorundayız. 

Bu kriz, işlerimizi yalıtılmış bireyler olarak sürdürmeye zorlayarak, toplumlarımızın yaşam alışkanlıklarını sınıyor. Bu durum çeşitli tehditleri beraberinde getiriyor, örneğin evden çalışmanın ciddi anlamda yaygınlaştırılması, mesai mevhumunu askıya alıyor. Ayrıca, bazı hizmet ve mal üretimleri fiziksel etkileşim gerektirdiği içindir ki çeşitli sağlık ve toplumsal eşitsizlikleri birleştiriyor (salgın riskine eşitsiz bir biçimde maruz kalıyoruz). Başka bir deyişle, toplumsal eşitsizlikler, biyolojik eşitsizliklere tahvil edilebilir ve “iyi çoban”, “otoriter ve öjenik” bir çobana dönüşebilir hale geliyor. Tam da bu nedenle krizi, hayatta kalmamızı sağlayan ve fakat berbat ücretlere mahkûm edilen birçok temel işin –hemşire ve diğer hastane emekçileriyle sınırlı kalmamalı, çok ötesine geçmeli– eski itibarını iade etmek için bir fırsat olarak görmeliyiz. Bu fırsatın anlamı otobüs ve ambulans şoförlerini, kendiliğinden pencerelere çıkıp alkışa boğan halkın ifadesinde bulunmaktadır. 

Öyle gözüküyor ki, Albert Camus’un Veba romanı içinden geçtiğimiz bu olağanüstü zamanlarda en fazla rağbet gören edebi metinlerden biri oldu. Roman, Oran şehrini enkaza dönüştüren pandemiyi ve bir rahip portresini tasvir eder. Rahip Paneloux, pandemiyi günahkâr insanlığa tanrı tarafından gönderilen bir ceza olarak kabul eder. Gerici ve gayr-i insani muhafazakârlığın barındırdığı bu felsefi ve ahlaki duruş, sol tarafından elbette kabul edilemez fakat üzerinde düşünülmeyi hak ediyor. 

Covid-19’un, insanlığın deneyimlediği ne ilk ne de en vahim pandemi olduğu doğrudur. 14. Yüzyıldaki Kara Veba’nın Avrupa halklarının çoğunu kırıp geçirdiği ve 1920’lerde İspanyol Gribi diye tabir edilen salgının, Birinci Dünya Savaşı’ndan bile daha fazla ölüme yol açtığı herkes tarafından biliyor. AIDS üzerine uzmanlaşan tarihçi Mirko Grmek, hastalığın izini dünya tarihinde takip ederek, salgınların ne denli köklü demografik ve ekonomik sonuçlar getirdiğini önemle vurguluyor. Fakat salgının ekonomik, toplumsal ve ekolojik etkilerinin biyolojik boyutun çok ötesine geçtiğini hesaba katmakla beraber, Coronavirüs salgının bir tür “doğanın intikamı” olarak belirdiğini de kabul etmek gerekiyor. 

Elbette bu kabul ediş, yukarda da belirttiğim üzere korumaya, kurtarmaya ve hatta yaslarını tutmaya çalıştığımız virüs taşıyıcıları ve hatta kurbanlarını damgalamak anlamına gelmemeli. Doğanın İsyanını -Horkheimer’dan ödünç aldığım bir tabir- bir metafor olarak görmeli ve yüzleşmekte olduğumuz durumu anlamak için vesile kılmalıyız: Bu isyan, devasa üretici güçleri yaratan ve onu tahribat araçlarına (öncelikle çevreyi yok eden, doğanın kendisini düzenleme ve ekolojik sistemlerimizin yeniden üretme kapasitesini mahveden) dönüştüren medeniyeti tehdit etmektedir. 

Şehirlerimizin sokakları terk edilmiş halde, üretim çarpıcı biçimde azalmış durumda ve doğa, kendisinden gasp etmiş olduklarımızı yeniden fethediyor. Salgını tanrının gazabı gibi kabul eden gerici siyasi teolojinin bu iddiasını seküler bir biçimde gözden geçirip doğanın hüküm verdiği bir ceza olarak yeniden yorumlayabiliriz.

Şimdiye dek, şaşırtıcı ve yüreklendirici bir kolektif dayanışma ve yardımlaşma dalgasına tanıklık ettik. Siyaset sahnesine Matteo Salvini gibi ırkçı ve göçmen düşmanı bir liderin egemen olduğu İtalya’da bile geçtiğimiz birkaç ay öncesine dek, Çinli, Kübalı ve Arnavut doktor ve hemşireler adeta birer kahraman gibi ülkeye buyur ediliyorlardı. İnsanlar küresel ve dayanışmacı bir çözüme olan ihtiyacı ve bir günah keçisi aramanın ölümcül derecede nafile bir mevzu olduğunu anladılar. Ancak, bu hissiyatın bir yıldan fazla süren ekonomik depresyon sonrası halen daha süreceğinden pek emin değilim. 

Onulmaz derecede arkaik kalma riskine rağmen, bu uzun sürecek değişim için hazırlık yapmalı ve şu kadim seçeneği belki de günümüze uyarlamalıyız: Ya sosyalizm ya barbarlık. Yüzyıl sonra bu sloganı desteklemenin naiflik olacağının farkındayım. Bildiğimiz üzere sosyalizm deneyimi barbarlığın bir veçhesine dönüşebiliyor, fakat tarihsel bir ikilemle karşı karşıya olduğumuz gerçeğini değiştirmiyor: Ya 1980’lerden beri sürmekte olan neoliberal döngüyü sona erdiren 21. Yüzyıl için geçerli bir “New Deal” kuracak ya da neoliberal yönetişimin karakterize ettiği eşitsiz ve otoriter bir fecaat dönemle karşı karşıya kalacağız. 

Biraz farklı ve fakat daha az kabusvari olmayan bir faşizm veya totaliterlik yeniden türeyebilir. Geleceğin siyaseti, dünyayı kurtarmakla evrensel solunum (teneffüs) hakkının örtüştüğü bir yerde mücadelesini bulmalı. Achille Mbembe’nin yaptığı şu yerinde çağrıya kulak kesilmeli: Irktan, ekonomik statüden ve devlet egemenliğinden bağımsız olarak herkes için var olma hakkı! 

Çeviri: Deniz Ortak

-Bu metin, Verso Books sitesinde yayınlanan İngilizce aslından çevrilmiştir.

Yaşam İçin Greve Çıkmak – Cinzia Arruzza & Felice Mometti

29 Mart Pazartesi günü, General Electric (GE) fabrikası işçileri, şirket yönetimi tarafından açıklanan binlerce işten çıkarmaya karşı bir protesto düzenleyerek üretimin yeniden düzenlenmesini talep etti ve basit bir soru sordular: GE, milyonlarca insanın hayatının tehlikede olduğu yerde çeşitli hava taşıtları için motor üretmemiz, bakımını yapmamız ve test etmemiz için bize güveniyor da neden solunum cihazı üretmemiz için bize güvenmiyor?”

Bu, çeşitli sektörlerden işçilerin dünya çapında sahnelemiş olduğu farklı meşruiyet dayanaklarına sahip birçok grevden biriydi. Mart ayındaki bir grev dalgası, İtalyan hükümetini zorunlu olmayan üretimi durdurmaya zorladı, ancak bu mücadele bütünüyle kazanılmış olmaktan hala çok uzak. Zorunlu olmayan üretimdeki işçiler iş bırakır, hastalanır ya da tamamen şirketlerin kârını artırmak uğruna ölüm riskini almayı reddederkenAmazon ve diğer lojistik çalışanları, sağlıksız koşulları ve kişisel koruyucu ekipman eksikliğini protesto etmek için Fransa, İtalya, Amerika Birleşik Devletleri ve diğer ülkelerde protestolar ve grevler düzenledi. Staten Island Amazon protestosunun organizatörlerinden biri olduğu için daha sonra şirket tarafından işten atılan Chris Smalls, Jeff Bezos’a hitaben yazdığı açık mektupta şöyle diyordu: “Bize, COVID-19 nedeniyle Amazon işçilerinin ‘Yeni Kızıl Haç’ olduğu söyleniyor. Fakat işçiler kahraman olmak istemiyor. Biz sıradan insanlarız. Benim tıp diplomam yok. İlk müdahale için eğitim görmedim. Bir işe sahip olmak için hayatımızı riske atmamız istenmemeli. Ama öyle oluyor. Ve birinin bundan sorumlu olması gerekir, ki o da sizsiniz.” Sağlık, gıda, sanitasyon, perakende ve toplu taşıma sektörlerindeki işçiler katledilmeye gönderilmelerine karşı giderek daha fazla direniyor ve yeni işçi sınıfı kahramanları övgülerinin yeterli olmadığını dünyanın geri kalanına hatırlatmak için çeşitli protestolar düzenliyorlar: onlar kutsanacak şehitler değiller, koruyucu ekipmanlar ile daha iyi bir ücret ve çalışma koşulları istiyorlar.

Bu salgın dönemlerinde, işyerleri mücadelenin sahnelendiği tek yer değil. Birçoğu gelirini ve işini kaybeden ve çeşitli karantina bölgelerinde yaşayan kiracılar, kira ödemelerini durdurmak ve tahliyelere direnmek için örgütleniyorlar. Mahkumlar, hapishanelerin virüs nedeniyle hızla ölüm kamplarına dönüşmesinden korktuğu için, İran’dan İtalya’ya ve ABD’ye kadar isyan edip protesto ediyor. Müşterek yardımlaşma girişimleri ve organizasyonları, çabaları koordine etmek ve acil ihtiyacı olan insanların ihtiyaçlarını karşılamak için sosyal medyayı yoğun bir şekilde kullanıyor. Bu mücadelelerden ve grevlerden bazıları önceden var olan siyasi ve toplumsal örgütler aracılığıyla sahneye çıkıyor veya koordine ediliyorken, birçoğu eski örgütsel altyapılarını aşıyor ve bunun yerine kendiliğinden reddetme, direniş ve dayanışma davranışlarına ve eşi görülmemiş bir krize tepki olarak aşağıdan yukarı öz-örgütlenmenin ortaya çıkışına dayanıyor.

İçinde bulunduğumuz kötü vaziyeti karakterize eden gerçeküstü, muallak atmosferde, dikkatimizi sadece gözlerimizin önünde ortaya çıkan felakete, boşaltılmış şehirlerimizin sessizliğini bozan sirenlerin acımasız çığlıklarına, ölümler ve bulaşmaların sayımına ve yaklaşmakta olan ekonomik bunalıma çevirmek kolay olurdu. Ancak yaşadığımız bu garip, endişeli zamanlar, aynı zamanda mücadeleler, dayanışma eylemleri ile sınıf oluşumu ve öz-örgütlenme süreçleriyle dolu.

Bütün bu mücadelelerin ortak noktası, kapitalizm için kendinin ya da başkalarının ölümüne izin vermeyi reddetme, Marksist Feminist Kolektif’in pandemi hakkında yaptığı açıklamada tanımladığı gibi kapitalizmin merkezindeki kâr üretimi ile yaşamın kendisinin üretimi ya da toplumsal yeniden üretim arasındaki çelişkileri açıkça ortaya koyan bir reddetmedir.

Bu mücadeleler, kârı yaşamın üstüne koymayı reddederek, en az iki ana çatışma cephesi açıyor. Birincisi pandeminin ve onun sınıf, ırk ve toplumsal cinsiyet boyutlarının acil yönetimini içeriyor; ikincisi uzun vadeli toplumsal dönüşümlerle açılıyor. Bazı ülkelerin, ekonomik çöküş ve toplumsal huzursuzluktan kaçınmak için yeni Keynesyen tedbirlerin bir versiyonunu devreye soktukları bir anda, karşı karşıya olduğumuz acil ele alınması gereken mesele, bu tedbirlerin neoliberal dönemin ve kemer sıkma döneminin nihai sonunu işaret edip etmeyeceğidir ve netice, büyük ölçüde siyasi ve toplumsal mücadelelere bağlı olacaktır.

Pandemi yönetişimi üzerine

Pandemi, çeşitli mücadele biçimlerinin ortaya çıktığı ve hızla çoğaldığı küresel bir konjonktür yaratıyor. Aynı zamanda, pandeminin yönetimi ulusal bağlamlarda homojen olmaktan çok uzak: ulusal siyasi dinamiklerin kendine özgü özellikleri var ve hepimizi birbirine bağlayan küresel bir konjonktür zeminine rağmen, mücadele ve özneleştirme süreçleri için önemli ölçüde farklı bağlamlar oluşturuyorlar.

Bu açıdan bakıldığında, karantinalar nedeniyle özgürlüklerin askıya alınmasıyla ilişkili otoriter siyasi dönüşlerin tehlikelerine odaklanan “istisna hâli” söyleminin başlıca sınırlarından biri, mevcut durumun muazzam karmaşıklığını bütün ineklerin gri göründüğü bir geceye dönüştürmesidir. Bu ayrıca bugün birçok ülkede gerçek mücadele alanını yanlış tanımlıyor.

Öncelikle, hükümetler sert olağanüstü hâl tedbirleri almak ve özgürlüklerin askıya alınması için acele etmedi. Tam tersi daha doğru: birçok durumda hükümetler tereddüt etti ve hatta başlangıçta kapitalist normallik olarak addedilen şeyleri askıya almayı reddetti. Bu gecikmenin, diğer örneklerin yanı sıra İtalya, İspanya, Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere ve İsveç’te ciddi sonuçları oluyor. Yöneticiler nihayetinde tecridi başlatmaya karar verdiklerinde, bunu sağlık uzmanlarının baskısı, sağlık sistemlerinin (büyük ölçüde yıllarca kemer sıkma kesintileri ve özelleştirmelerle sağlık sektörünün tükenmesi nedeniyle) çökmesi riskine dair duydukları korku ve özellikle işe gitmeyi reddeden işçilerle aşağıdan gelen protestolar nedeniyle yaptılar. Aslında, kapitalist devletlerin insanları evde tutmak yönünde ağır basan bir çıkarı olacağı düşüncesi oldukça tuhaf ve insanların işe (ve tüketmeye) dönmelerine olanak sağlayacak bir tür “normalliğe” hızlı bir şekilde geri dönüşü tasavvur etme çabalarıyla olgusal olarak çelişiyor.

Bu bağlamda, pandemi, İsrail, Macaristan veya Hindistan gibi ülkelerde olduğu gibi, bazı otoriter eğilimli hükümetlerin yürütme yetkilerini daha da yoğunlaştırmaları için bir fırsat oldu. Ancak bu bile, otoriter bir aşırı sağ tarafından yönetilen tüm ülkeler için geçerli olan doğrusal ve otomatik bir süreç değil. Brezilya’da Bolsonaro, sonuç olarak giderek siyaseten izole edilmiş olsa ve olağanüstü hâl yetkilerinin bölgesel olarak tahsis edilmesini teşvik etse bile, inkârcı bir tutuma saplanıp kalmış durumda. Amerika Birleşik Devletleri’nde, Trump federal bir karantina kararı ilan etmeyi reddetti ve hangi tedbirlerin benimseneceğine karar vermede valilik özerkliği ve esnekliği tanınması konusunda ısrar ediyor. Pandemi yönetimi, zaten mevcut olan otoriter bir iktidar aygıtının seferberliğine dayandığı için, Çin apayrı bir durum.

Karmaşık bir gerçekliğe soyut formüller dayatmak yerine, pandeminin yönetiminde, hem yeni hem de çok eski olan çeşitli yönetişim biçimleriyle yapılan denemelere kulak vermek daha yararlı. Örneğin, İtalya ya da Almanya’da şu an kuvvetlerin yürütme organında yadsınamaz biçimde birleşmiş olması, bölge yöneticileri ve eyaletler ile gerilime neden oluyor ve her iki ülke de Avrupalı ulus-ötesi kurumlarla gergin bir ilişki içinde. Amerika Birleşik Devletleri’nde, federal kurumlar arasındaki yetki dağılımında önemli bir dönüşüm olmadığı gibi, eyalet yönetimlerinin politikaları birbirinden farklı ve zaman zaman Federal yönetimin tutarsız yaklaşımlarıyla gerginlik içinde. Bunun en önemli örneklerinden biri, Trump ile New York Eyalet Valisi olan ve Demokratların başkan adayı olmamasına rağmen Trump’ın muadili statüsüne yükselen Andrew Cuomo arasında yaşanan ihtilaftır. Birçok Avrupa devleti ve ABD, karar alma süreçlerinde belirli paydaşları, ulusal bilim camiası, büyük şirketler, finansal kurumlar ve ulusal çalışma konseylerini içeren yönetişim biçimlerini benimsiyor. Ayrıca pandemi, ABD ve Çin’e jeopolitik stratejilerini izleme ve yeniden tanımlama fırsatı sundu. Trump Yönetimi’nin Venezüella’da rejim değişikliği için baskı yapması ve İran’da halihazırda gerçekleşen berbat yaptırımları artırması için bir fırsat haline geldi. Bu arada Çin, onlarca ülkeye çokça ihtiyaç duyulan tıbbi malzeme ve uzmanları göndermeyi amaçlayan bir yumuşak güç stratejisi benimsiyor, ABD’nin şimdi taklit etme hevesinde olduğu bir girişimde de, Amerika Birleşik Devletleri ön saflardaki sağlık çalışanları için basit yüz maskeleri bulmakta zorlanırken, Trump İtalya’ya 100 milyon dolarlık tıbbi malzeme gönderecek olmasıyla övündü.

Ancak, yönetişim alanındaki bu denemeler bile sorunsuz gitmiyor, normallik ve istisna arasındaki kesintisiz çelişkiyle zorlanıyorlar: yani bir toplumsal üretim biçiminin işleyişinin normalliği ile pandeminin yaşamın toplumsal yeniden üretimi ya da kamusal alanlarda dolaşımın normalliğinekarşı dayattığı istisna -ki bu tamamen ortadan kaldırılamaz- ve özel alanlardaki hareketsizliğin istisnası arasındaki çelişki. Bu yönetişim denemeleri sürekli değişiyor, başta sağlık sistemi olmak üzere mevcut refah sistemlerinin sınırlarıyla yüzleşmek, yerel, ulusal ve ulusötesi güçler arasındaki eklemlenmenin yönünü belirlemek zorunda kalıyor. Bunun bir örneği, ABD eyalet valilerinin özerkliğinin, solunum cihazları için fiyat artırarak birbiriyle kapışmalarına yol açması. Kaynaklar için sergilenen rekabet, İtalya’daki bölge valileri arasında da gerçekleşiyor. Bu tecrübelerin nereye evrileceğini şimdiden tahmin etmek imkânsız, çünkü farklı devlet kurumları arasındaki çatışmalardan, aşağıdan toplumsal çatışmaların yoğunluk ve erişim seviyesine kadar sayısız değişken var.

İşsizlikteki sarsıcı artış, küresel değer zincirlerinin bozulup kopması ve toplumsal yeniden üretimi tekrar düzenleme gerekliliği, ABD ve Avrupa Birliği’ni zorladı. Kurumlar sadece ekonomik çöküşten kaçınmak için değil, aynı zamanda yaklaşmakta olan ekonomik krize tepki olarak patlayacak toplumsal huzursuzluk için büyük ekonomik tedbirler alacak. Bu tedbirlerin ortak özellikleri, bir tür geçici ve kısmi Keynesçilik veya “son kullanım tarihi olan bir Keynesçilik” olarak tanımlanabilir. Bue Rübner Hansen’in yazdığı gibi: “Bu politikalar geçici olup, kararları (krino) hasta sağlığının dönüm noktasına (krisis) göre değişen Hipokrat tıbbı doktorunun yaptığı gibi kısa vadeli tedbirler olarak tasarlandılar. Ancak, Covid-19 büyük olasılıkla geçici bir eksojen [dışsal] şok değil.”

Sözgelimi Trump, 3 Nisan Cuma günü verdiği günlük brifingde, yönetimin, sigorta teminatı olmayan COVID-19 hastalarının hastaneye yatış masraflarını ödemek için sigorta kapsamını genişletmek veya Obamacare pazarını yeni taleplere açmak yerine teşvik paketinden para kullanmayı planladığını açıkladı. Öte yandan, önde gelen aday Joe Biden de dahil olmak üzere Demokrat çevrelerin büyük çoğunluğu, salgın karşısında bile Herkes için Sağlık hareketini bir tarafa bırakmaya devam etti. ABD’nin 2 trilyon dolarlık teşvik paketi ve Avrupa Birliği’nin işçilerin gelirlerini tamamlamak için daha sonra 100 milyar dolar ilave ederek ayırdığı 750 milyar avro, şaşırtıcı büyüklüklerine rağmen neoliberal çerçeveyi zorlamayan tedbirlerdir. Buna ek olarak, ne karantinanın güvenlikle eş anlamlı olmadığı aile içi istismar mağdurları için önemli bir hüküm bulunuyor ne de kadınlar için ev içi emeğin artan yükü ele alınıyor. Dahası, bu müdahaleler genellikle göçmen karşıtı ve kapalı sınır siyasetlerine dayanıyor ve sağlık hizmetlerine erişimin sıfıra yakın olduğu ve virüsün binlerce can alabileceği göçmen gözaltı merkezlerinde ve mülteci kamplarındaki tutsakları serbest bırakmak hiçbir şey yapılmıyor.

Bu tedbirlerin bariz amacı, kapitalist toplumsal ilişkilerin yeniden üretimi için koşulların yeniden oluşturulmasıdır ve kesinlikle bu ilişkilerin radikal dönüşümü değildir. Avrupa Merkez Bankası’nın eski Başkanı Mario Draghi’nin Financial Times’ta yazdıkları, ABD ve Avrupa Birliği’nin hibe ettiği bu muazzam paranın altında yatan mantığı ortaya koyuyor. Draghi’ye göre, mevcut kriz döngüsel değil, eksojen [dışsal] faktörlerden kaynaklanıyor. Bu nedenle, onun önerdiği reçete, büyük özel şirketlerin acil durumları atlatıp sonra her zamanki gibi işlerine geri dönmelerini sağlamak için kamu borcunu arttırmaktır. Ve aslında, işleri korumak ve işten çıkarmaları önlemek için herhangi bir ciddi politika olmadan, hem şirketlerin parayı aldıklarında işten çıkarmalardan kaçınacaklarına hem de acil durum bittiğinde kaybedilmiş istihdamı hemen yeniden oluşturacaklarına dair yanlış bir varsayım uğruna, fonların çoğu özel şirketlere gidecek. Avro Bölgesi İstikrar Paktı’nın geçici olarak askıya alınmasının mantığı da budur. Almanya hükümeti, Avro bölgesi ekonomi politikalarının neoliberal kemer sıkma önlemlerini terk etmesine yönelik yapısal bir dönüşüm için diğerleri arasında emsal teşkil etmek istememiştir. Sermayenin yeniden üretim koşullarını tekrar oluşturma amacının gerçekleştirilip gerçekleştirilmeyeceği, siyasi dinamikler ve toplumsal güç ilişkileri de dahil olmak üzere bir dizi faktöre bağlı olacak.

Çivisi çıkmış bir dünyada özneleşme ve öz-örgütlenme

Mevcut konjonktür gerginlikler ve çelişkilerle dolu. Dünyanın çivisi çıkmış durumda, hem fazlasıyla olaylı hem de muallak. Çelişkiler ve kararsızlıklar, sosyal izolasyonu bir dizi sosyal medya aracı vasıtasıyla bağlanırlık ve iletişim fazlası ile birleştiren sosyallik biçimlerini de karakterize ediyor. Pandeminin bir sonucu olarak toplumsal yaşamın nasıl dönüştürüleceğini şimdiden tahmin edemeyiz, ancak Foucault’nun, özneleşme ve iletişimin “benlik teknolojileri” olarak tanımladığı biçimlerin, “gerçek” ve “sanal” karşılaşmaların ve dillerin daha fazla yakınlaşması doğrultusunda, son zamanlardan daha melez hâle gelmesi tamamıyla mümkün.

Yukarıda tarif edilen makro dinamikler bağlamındaki bu sosyallik biçimlerinin, potansiyel yeni bir sınıfsal uzlaşma üzerinde de etkileri olabilir. Göze çarpan sadece birkaç faktör: artan kitlesel işsizlik; işyerinde bulaşma korkusu ve kendiliğinden reddetme davranışları; düşük ücretli, ırk ve toplumsal cinsiyet ayrımcılığına maruz kalan hizmet çalışanlarının artan görünürlüğü ve sosyal tanınırlığı; sosyal izolasyon; evden çalışanlar ve artan ev içi yük, sıkışık yaşam alanları ve ücretli işin süre ve kısıtlamaları arasında sıkışmak zorunda kalanlar için üretim ve yeniden üretim arasındaki çizgilerin bulanıklaşmasıdır.

Bu bağlamda, muhtelif mücadele ve siyasi radikalleşme süreçleri gerçekleşmeye başlıyor. Ancak, yeni konjonktürün açtığı bu potansiyellerden nasıl faydalanılacağı konusunda önerilmiş kolay bir reçete yok. Tecrit tedbirleri, örgütsel süreçlere yeni zorluklar getiriyor ve örgütlenme, protesto etme ve etkili olma yollarını yeniden keşfetme becerisine ihtiyaç duyuyor: Toplumsal protestoyu geleneksel yolların (kitlesel yürüyüşlerin, mitinglerin vs.) söz konusu olmadığı bir anda nasıl görünür hâle getirebiliriz? Yeni yasal ve yasadışı grev dalgası ile kira grevleri, karşılıklı yardımlaşma örgütleri ve alternatif toplumsal yeniden üretim biçimleri gibi diğer direniş ve çatışma biçimleri arasında nasıl bağ kurabiliriz? Bu toplumsal mücadeleler, mevcut meydan okumayla aynı seviyeye çıkarak nasıl daha da siyasallaşabilir? (Ki bu da devletin ve uluslar ötesi kurumların iktidarıyla karşı karşıya gelmek anlamına gelir.)

Yeni potansiyel özneleştirme ve mücadele süreçlerine başvurmak, bu acil sorulara cevap vermeye çalışmak ve tarihsel süreksizlikleri ve değişkenleri hesaba katmayan eski örgütsel modellerin ve siyasi stratejilerin mekanik bir biçimde yeniden önerilmesinden kaçınmak için atılacak ilk adım olacaktır. Buradaki inceleme, sadece sosyolojik bir araştırma olarak değil, kendini tanıma, kendini örgütleme, siyasallaşma ve kim olduğumuza, neden ve nasıl mücadele ettiğimize dair yeni bir ortak anlayış oluşturma süreci olarak da anlaşılmalıdır.

Bu, yukarıda belirtilen mücadelelerin her iki cephesini, yani pandeminin acil yönetimi ve üretimin toplumsal ilişkilerinin uzun vadeli dönüşümünü ele alabilmemiz için acil bir görevdir. Rob Wallace ve diğerlerinin ileri sürdüğü gibi, virüsün modellemeleri ve ImperialCollege’nin(ABDve Birleşik Krallık için referans noktası haline gelen) raporu gibi baskılama önlemlerinin süresine ilişkin tahminler, neoliberal çerçeveye meydan okunamayacağı varsayımına dayanıyor. Yazdıkları gibi: “Imperial’ınçalışması gibi modeller, analiz kapsamını hâkim toplumsal düzen içinde çerçevelenen, bu darlığa uygun hale getirilmiş sorularla açık bir biçimde sınırlıyor. Tasarımları gereği, salgınları tetikleyen daha geniş piyasa güçlerini ve müdahalelerin altında yatan siyasi kararları yakalayamıyorlar.Ortaya çıkan projeksiyonlar, kasten ya da kasıtsız olarak, bir ülkenin hastalık kontrolü ve ekonomiyi birbirine eklemlemesi halinde öldürülecek çok savunmasız binlerce insan dahil olmak üzere herkes için sağlığı güvence altına almayı ikinci plana attı.” Ancak, üstesinden gelinmesi gereken tam da bu çerçevedir, iki hedefle: virüs tarafından alınacak yaşam sayısını mümkün olduğunca sınırlamak ve “Son kullanma tarihli Keynesçilik” stratejisine karşı çıkarak onun yerine neoliberal kemer sıkmayı sona erdirmek için mücadele etmek ve insanların yaşamlarını kâr birikimine tabi kılan üretim ve toplumsal yeniden üretim arasındaki kapitalist ilişkiyi büsbütün dönüştürmek.

Uzun süren tecrit haftaları boyunca, İtalya’da sosyal medyada dolaşan internet paylaşımlarından biri şöyleydi: “İyi olacağız”. Bu anlaşılabilir bir istek olsa da kesinlikle bir istekten ibaret. Dahası, dolaylı olarak, pandemiden önceki mevcut durumu, geri dönmeyi amaçlamamız gereken bir normallik hâli olarak kabul ediyor. Dürüst olalım: Her şeyin iyi olacağına dair bir kesinlik yok ve pandemiden önceki yaşama şeklimiz ne iyi ne de “normal”di, mevcut kriz toplumsal örgütlenme ve yaşam biçimi olarak kapitalizmin bir sonucudur.

Yine de sonumuz iyi olabilir. Ama bu bize, işlerin her zamanki hâline dönmesini engelleme becerimize bağlı olacaktır. Eğer görev göz korkutucu geliyorsa, ki öyle, kendimize tümüyle güçsüz olmadığımızı hatırlatabiliriz. ChrisSmalls’un mutlak bir açıklıkla söylediği gibi: “Ve Bay Bezos’a [Amazon’un CEO’su] mesajım basit. Gücün umurumda değil. Kendini güçlü mü sanıyorsun? Güce sahip olan biziz. Biz çalışmazsak ne olacak? Paran olmayacak. Güç bizde. Sana para kazandıran biziz. Bunu asla unutma.”

Cinzia Arruzza, Viewpoint Magazine’de editör kolektifinin bir üyesi ve New York’taki Yeni Sosyal Araştırmalar Okulu’nda Felsefe Profesörü; feminist ve sosyalist bir eylemci. Ayrıca Dangerous Liaisons: TheMarriages and Divorces of Marxism and Feminism kitabının yazarıdır.

FeliceMometti, bağımsız bir araştırmacı.

Çeviri: Gamze Boztepe

Kaynak: https://sendika63.org/2020/04/pandemi-zamanlarinda-yonetisim-ve-toplumsal-catisma-585531/

COVID-19 ve Sermayenin Çevrimleri – Rob Wallace, Alex Liebman, Luis Fernando Chaves ve Rodrick Wallace

Bu makale, Mayıs 2020 sayısının Mart ayına ait Aylık İnceleme’dir. Basılı sürüm, makale bitiminde bugünün tarihi olan 27 Mart 2020 ile aynı tarihi taşıyacaktır. Aylık incelemeyi, bir bütün olarak yayımlanmasından bir aydan fazla bir süre önce çevrimiçi olarak yayımlamak bizim için eşi görülmemiş bir durumdur ve mevcut acil durumun ispatıdır. Tüm dergi, 1 Mayıs’ta çevrimiçi olarak yayımlandığı zaman, makaleye ufak güncellemelerin ekleneceğini tahmin ediyoruz.- [Monthly Review] Editör Ekibi

Read More …

Toplumsal Yeniden Üretim ve Covid-19 Salgını Üzerine Tezler- Marksist Feminist Kolektif

“Bu salgın, bizleri kapitalizmin ötesine taşıyacak bir şekilde kâra karşı nasıl yaşamı destekleyeceğimize dair solun önüne somut bir ajanda koyacağı bir moment olabilir ve olmalıdır.” 

Tez 1: Kapitalizm yaşama değil, kârlılığa öncelik vermektedir: Bunu tersine çevirmek istiyoruz.

Bu salgın ve buna egemen sınıfın cevabı, toplumsal yeniden üretim teorisinin bağrındaki fikrin açık ve trajik bir resmini sunmaktadır: Yaşamımız, kâr etme önceliklerine kurban edilmektedir.

Kapitalizmin kendi yaşamını devam ettireceği kan olan kâr üretme becerisi, işçilerin günlük “üretimine” bağlıdır. Bu, tam olarak ve anında kontrol edemediği veya baskın olmadığı yaşamı devam ettirme süreçlerine bağlı olduğu anlamına gelir. Aynı zamanda birikimin temel mantığı, üretimin devam etmesini destekleyecek mümkün olan en düşük ücret ve vergilerle hayatın düzenlemesi üzerinedir. Bu kapitalizmin kalbindeki en büyük çelişkidir. Tam da toplumsal refahı sağlayanları; hemşireleri ve sağlık hizmetlerindeki diğer çalışanları, tarım işçilerini, gıda fabrikalarındaki işçileri, süpermarket çalışanlarını, kuryeleri, atık toplayıcıları, öğretmenleri, çocuk bakıcılarını, yaşlı bakım hizmetlerini sağlayanları aşağılamakta ve değersizleştirmektedir. Bunlar, kapitalizmin düşük ücretle ve çoğu zaman tehlikeli çalışma koşulları ile aşağılayıp damgaladığı ırksallaştırılmış, kadınlaştırılmış işçilerdir. Ancak şu anki salgın, toplumumuzun onlarsız yaşayamayacağını açıkça ortaya koymaktadır. Toplum, kârlılık için rekabet eden ve hayatta kalabilme hakkımızı sömüren ilaç şirketleri ile de ayakta kalamaz. Ve ‘piyasanın görünmez elinin’, mevcut pandeminin de gösterdiği gibi, insanlığın ihtiyaç duyduğu, küresel çapta bir sağlık altyapısı oluşturmayacağı ve işletemeyeceği açıktır.

Bu nedenle sağlık krizi sermayeyi, sağlık, sosyal bakım, gıda üretimi ve dağıtımı gibi yaşam ve yaşamı sürdürme çalışmalarına odaklanmaya zorluyor. Sağlık, eğitim ve diğer yaşamsal faaliyetlerin ticarileştirilmekten çıkarılmasını ve herkes tarafından erişilebilir hale getirilmesini, pandemi geçtikten sonra da bunun devam etmesini talep ediyoruz.

Tez 2: Toplumsal yeniden üretim işçileri yaşamın temelindeki işçilerdir: Kalıcı olarak böyle kabul edilmelerini talep ediyoruz.

Eksik istihdamla emtia üreten şirketlerin çoğu, kârlarının ve stok değerlerinin hızla düştüğünü görürken, kendilerinin insani kuruluşlara, topluluklara, hane halklarına ve bireylere bağlı olduklarını fark ettiler. Ancak, kapitalizmin hayatı öncelemeye nazaran kârlılığa öncelik verme ihtiyacı göz önüne alındığında, bu tür örgütler, topluluklar, hane halkı ve bireyler bu meydan okumayı karşılayacak kadar donanımlı değiller. Covid-19 yalnızca sağlık, toplu taşıma ve market işçileri, çeşitli toplum gönüllüleri ve diğerleri üzerindeki durumu kötüleştirmekle kalmadı; yıllar yılı kemer sıkma adına tüm temel sosyal hizmetlerin parçalanması da toplumsal yeniden üretimi sağlayan iş gücünün eskisinden çok daha küçülmesine ve toplumsal örgütlülüklerinin de gittikçe daha az kaynak bulabilmesine sebep oldu.

Onlarca yıl ihmal edilmiş bir krizi telafi etmek için birçok kapitalist devlet ve şirket önceliklerini ancak kısmi ve geçici olarak değiştiriyor. Hane halklarına çekler gönderiyorlar, güvencesiz işçilere işsizlik sigortası sunuyorlar, otomobil üreticilerinin otomobil üretmekten maske ve vantilatör üretmeye geçmelerini istiyorlar. İspanya’da devlet geçici olarak kâr odaklı özel hastaneleri devraldı; ABD’de sigorta şirketleri Covid-19 testi için ödemeleri yapmak durumunda kalıyor. Her şeyi bir kenara bırakırsak, bu durum bize siyasi bir irade olduğunda insanların ihtiyaçlarını gerçekten karşılayacak kaynakların ne kadar hazır ve bol olduğunu göstermektedir.

Toplumsal yeniden üretim sektörlerindeki hemşirelerin, hastane temizliği işçilerinin, öğretmenlerin, atık toplama işçilerinin, gıda üretenlerin ve süpermarket çalışanlarının yaptıkları işlerin temel hizmet olarak kalıcı bir biçimde tanımlanmasını ve ücretlerinin, sosyal yardımlarının ve sosyal konumlarının sürdürülebilirlikteki önemini yansıtacak şekilde iyileştirilmesini talep ediyoruz. 

Tez 3: Bankaları değil insanları kurtarın. 

Egemenler, kapitalist değerin tamamen çöküşünü ortadan kaldırma çabasıyla şirketleri kurtarmak için çok daha fazla kaynak ayırıyorlar. Ürettiğiniz kârların, toplumsal yeniden üretim emeğinin sağladığı emek gücü tarafından yapıldığını size hatırlatıyoruz. Otel ve restoran zincirlerinin, teknoloji ve havayolu şirketlerinin ve daha fazlasının CEO’ları milyonlarca işçiyi işten çıkarırken, büyük ölçüde kendi aşırı şişirilmiş maaşlarını ve haklarını koruyorlar. Çünkü kapitalist sistem, yaşam ve ücretli emek arasındaki çelişkinin, insanların yaşamlarından ziyade daima sermayenin yararına çözülmesini öncelemektedir.

Tüm finansal kaynakların ve teşvik paketlerinin kapitalist şirketleri çalışır durumda tutmak yerine yaşamı devam ettiren işlere aktarılmasını talep ediyoruz.

Tez 4: Sınırları açın, hapishaneleri kapatın.

Bu salgın, göçmenleri ve tutukluları çok sert vuruyor: Bunlar; uygun hijyenik şartlara ve sağlık hizmetlerine sahip olmayan hapishanelerde veya gözaltı merkezlerinde kapalı kalanlardır; belgesiz ve aynı zamanda sınır dışı edilme korkusuyla yardım talebinde sessiz kalanlardır; yaşamı var eden alanlarda (sağlık ve sosyal bakım hizmetleri, tarım, vb. ) çalışıp enfekte olma riski daha fazla olan, çünkü (yeterli veya herhangi bir koruyucu ekipmanı olmadan) işe gitmekten başka seçenekleri olmayanlardır; ailelerine ulaşmaya çalışan ve ülkeler arasında transit geçiş yapmakta olanlar ve seyahat yasakları ve yaptırımlar nedeniyle ülkelerinden ayrılamayanlardır.

Pandemi olsa da olmasa da Trump, enfeksiyon oranlarının ve ölümlerin hızla arttığı İran’a karşı yaptırımları korumaktadır. Ne Trump ne de Avrupa Birliği, İsrail’e Gazze’de abluka altındaki 2 milyon insanı en çok ihtiyaç duyulan tıbbi malzemelerden yoksun bıraktığı yaptırımları kaldırması için baskı yapacaktır. Pandemiye karşı bu ötekileştirilmiş eşitsiz tepki, kapitalizmin bel altı olan ırkçı ve sömürgeci zulme dayanmakta ve onu güçlendirmektedir.

Göçmenlik yasalarına göre sağlık hizmetlerinin öncelikli olmasını, pek çok suç için hapsedilenlerin derhal serbest bırakılmasını ve hasta tutsaklar için alternatif insani kısıtlı yerlerin bulunmasını, yaşamsal ihtiyaçları beslemek yerine disiplini hedefleyen gözaltı ve tutukevlerinin kapatılmasını istiyoruz.

Tez 5: Silahımız dayanışma: Sermayeye karşı kullanalım

Salgın, bütün dünyaya kriz durumunda çalışan insanların çeşitli ve yaratıcı hayatta kalma stratejileriyle her daim nasıl geçinebildiğini göstermiştir. Pek çoğu için bu en yakın aile ve arkadaşlara yaslanmak anlamına gelmiştir. Fakat bazıları karşılıklı yardım inisiyatifleriyle sorunun üstesinden gelmektedir. Evsizler ve kapitalist toplumun bir yük olarak görüp reddettiği insanlar için destek, başkalarına yaşama hakkından daha azını sunmayan toplumsal yeniden üretim gönüllülerinin muazzam inisiyatiflerinden gelmiştir. Birleşik Krallık’ın dört bir yanında mahalleler, en korunmasız kesimlerle irtibatta olabilmek ve gıda ve ilaç alabilmelerini sağlamak için Whatsapp grupları oluşturmaktadır. Okullar ücretsiz yemek hakkına sahip çocukları olan yoksul ailelere yiyecek kuponları göndermektedir. Gıda bankaları ve hayır kurumları gönüllü sayısının arttığına tanık olmaktadır. Acil bir ihtiyaç olarak toplumsal yeniden üretim müşterekleri ortaya çıkmaktadır. Fakat aynı zamanda geçmişten dersler de aldık: Kapitalist hükümetlerin toplumsal yeniden üretim müştereklerini devletin sorumluluklarından kaçmasının aracı olarak kullanmalarına izin vermeyeceğiz.

Sosyalist feministler olarak daha fazlasını zorlamaya, insan yaşamının iyileştirilmesi için gerekli olan her şey üzerinde kamu hükmü talebi için birlikte çaba göstermeye ihtiyacımız vardır. Bu, eşitsiz biçimde etkilenmiş ve eşitsiz kaynaklara sahip farklı topluluklar arasında dayanışma inşa etmek anlamına gelmektedir. Bu, en çok marjinalleştirilmişlere destek vermek, toplumsal kaynağı olanların – sendikalar, sivil toplum örgütleri, halk örgütlenmeleri – olmayanlarla paylaşmalarını ve onları desteklemelerini savunmaktır. Bu, devletin toplumsal yeniden üretim işini toplumsal varlığın temel taşı olarak tanımasını talep etmektir.

Hükümetlerin halktan ders almalarını ve sıradan insanların birbirine destek ve dayanışma göstermek için yaptıkları şeyleri politika düzeyinde tekrarlamalarını talep ediyoruz.

Tez 6: Ev içi şiddete karşı feminist dayanışma

Covid-19’un yayılmasını önlemek için pek çok ülke tarafından alınan eve kapanma önlemleri, bir yandan bütünüyle gerekliyken, diğer yandan istismara dayalı bir ilişki içinde yaşayan milyonlarca insan için ciddi sonuçlar doğurmuştur. Salgın süresince mağdurlar şiddet uygulayan partnerler veya aile bireyleriyle ev içinde kalmaya zorlandığından, kadınlara ve LGBTQ’lara yönelik ev içi şiddet vakaları katlanmıştır. Ev içi istismarın özgün durumunu dikkate almayan “evde kal” kampanyaları, şiddete karşı sığınak ve hizmetlerden bütçelerin çekilmesi anlamına gelen ve yıllardır süregiden azgın neoliberalizm bağlamında bilhassa endişe vericidir.

Hükümetlerden şiddetle mücadele hizmetlerde yıllardır uyguladıkları bütçe kesintilerini derhal geri çekmelerini ve destek hatlarını sürdürmek ve geniş ölçüde görünür kılmak zorunda olan aktörlere kaynaklar sağlamalarını talep ediyoruz.

Tez 7: Toplumsal yeniden üretim işçilerinin toplumsal gücü vardır: Bu gücü toplumu yeniden örgütlemek için kullanabiliriz.

Bu salgın, bizleri kapitalizmin ötesine taşıyacak bir şekilde kâra karşı nasıl yaşamı destekleyeceğimize dair solun önüne somut bir ajanda koyacağı bir moment olabilir ve olmalıdır. Bu salgın, kapitalizmin ücretli ya da ücretsiz, hastanelerde ve altyapı işlerinde, hane içinde ve topluluklarda toplumsal yeniden üretim işçilerine ne kadar ihtiyaç duyduğunu hâlihazırda bizlere göstermiştir. Bunu ve bu işçilerin ellerinde tuttukları toplumsal gücü kendimize sürekli hatırlatalım. Bu, toplumsal yeniden üretim işçileri olarak bizlerin, ulusal bağlamda, bizi ayıran sınırlarda ve yerkürenin her yanında elimizdeki toplumsal güce dair bilinci geliştirmemiz gereken andır.

Eğer biz durursak dünya durur. Bu anlayış yaptığımız işe saygı duyan politikaların temeli olabilir; aynı zamanda kâr elde etmenin değil hayatı var etmenin toplumlarımıza yön verdiği, yenilenmiş bir antikapitalist gündemin altyapısını inşa edecek politik eylemin de temeli olabilir.

3 Nisan 2020

Çeviri: Meriç Dıraz, Sanem Öztürk

Marksist Feminist Kolektif, Tarihsel Materyalizm Konferansı’nda Marksist Feminist Akım’ın örgütleyicileri olan Tithi Bhattacharya, Svenja Bromberg, Angela Dimitrakaki, Sara Farris ve Susan Ferguson’dan oluşmaktadır.

Toplumsal Yeniden Üretim ve Salgın: Tithi Bhattacharya ile Söyleşi

Koronavirüs salgını, pek çoğumuza toplumun nasıl hızla değişebildiğini ve ne olmadan yaşayabileceğimizi –ya da yaşayamayacağımızı– sert bir berraklıkla gösterdi. Kaynaklar sağlık hizmetlerine aktarılırken, kapitalist ekonominin büyük bir kısmının kriz dönemlerinde gerçekten rafa kaldırılabileceği ortaya çıktı. Bize daha önce imkânsız olduğu söylenen – mahpusları serbest bırakmaktan kira ödemelerini veya ipotekleri askıya almaya, ülkedeki herkese nakit desteği vermeye kadar – pek çok şey hâlihazırda yapılıyor.

Tithi Bhattacharya bir süredir Yüce Piyasa’nın değil insan hayatının gereklerine yönelik inşa edilen bir toplumun nasıl olacağı üzerine düşünüyor. Kendisi bir tarih profesörü, Purdue Üniversitesi’nde Küresel Çalışmalar Direktörü, %99 İçin Feminizm: Bir Manifesto kitabının yazarlarından biri, Spectre dergisi yayın kurulu üyesi ve Social Reproduction Theory: Remapping Class, Recentering Oppression kitabının editörü. İçinde bulunduğumuz momentte toplumsal yeniden üretim teorisinin bize neler öğretebileceğini, solun hangi talepleri yükseltmesi gerektiğini ve iklim felaketini önlemek için bu dersleri nasıl kullanabileceğimizi konuştuk.

-Sarah Jaffe: Başlangıç olarak bize toplumsal yeniden üretim teorisini kısaca açıklayabilir misiniz?

-Tithi Bhattacharya: Toplumsal yeniden üretimi en iyi şekilde tanımlamak gerekirse, hayatı var etmek, sürdürmek kuşaklar boyunca yenileyebilmek için gerekli olan eylemler ve kurumlardır. Ben bunlara “hayatı var etme” faaliyetleri diyorum.

En doğrudan anlamıyla hayatı var etmek doğum yapmaktır. Fakat hayatı sürdürebilmek için temizlik gibi, beslemek gibi, yemek yapmak, çamaşır yıkamak gibi pek çok başka faaliyete ihtiyaç duyarız. Fiziksel, kurumsal gereksinimlerimiz vardır: Yaşayacağımız bir ev, bir yerlere gitmek için toplu ulaşım, kamuya açık dinlenme-eğlenme olanakları, parklar, okul sonrası programlar. Okullar ve hastaneler de hayatın var edilmesi ve sürdürülmesi için gerekli kurumlardan bazılarıdır. Bu hayatı var etme sürecindeki eylemlere ve kurumlara, toplumsal yeniden üretim işi ve toplumsal yeniden üretim kurumları diyoruz. Fakat toplumsal yeniden üretim aynı zamanda bir çerçevedir. Bizi çevreleyen dünyaya baktığımız ve onu anlamaya çalıştığımız bir mercektir. Toplumdaki varlığın kaynağının ne olduğunu tespit etmemizi sağlar; insan hayatı ve insan emeği.

Hayatı var etmenin karşısında ise kapitalist çerçeve ya da kapitalist mercek yer alır: Şeyleri var etme ya da kârı var etme. Kapitalizm “kaç şey daha üretebiliriz?” diye sorar, çünkü şeyler kâr getirir. Burada önem atfedilen, o şeylerin insanlar üzerindeki etkisi değil, kapitalizmin yüce saltanatını süren bir büyücü olduğu bir şeyler imparatorluğu yaratmaktır.

Bu faaliyetlerin çoğu ve toplumsal yeniden üretim sektöründeki – hemşirelik, öğretmenlik, temizlikçilik gibi – pek çok iş, kadın işçilerin egemenliğindedir. Ve kapitalizm bir hayat-var etme değil şeyler-var etme sistemi olduğundan, bu faaliyetler ve bu işçiler ciddi ölçüde değersizleştirilmiştir. Toplumsal yeniden üretim işçileri en kötü ücretleri alan, (gerektiğinde) ilk gidecek olan, sürekli cinsel tacizle ve sıklıkla doğrudan şiddetle yüz yüze kalanlardır.

-Kapitalizm işlemeye devam ettiği sürece mutlu ölebileceklerini söyleyen (muhafazakâr polemikçi) Glenn Beck gibi mezar hırsızlarının olduğu bir dönemdeyiz; bu her şeyi apaçık ortaya koyuyor. 

-Koronavirüs krizi iki şeyi trajik biçimde netliğe kavuşturdu. İlk olarak toplumsal yeniden üretim vurgusu yapan feministlerin uzun zamandır söylediklerini, yani bakım işinin ve hayatı var eden işlerin toplum için vazgeçilmez olduğunu ortaya serdi. Şu anda evlerimize kapanmış haldeyken hiç kimse “Borsa simsarlarına, yatırım bankacılarına ihtiyacımız var! Bu hizmetler açık kalsın!” demiyor. İnsanlar “Hemşireler, temizlikçiler, çalışmaya devam etsin, çöp toplama hizmetleri açık kalsın, yiyecek üretimi devam etsin!” diyor. Yiyecek, yakıt, barınak, temizlik: “Hayati olan hizmetler” bunlar.

Bu kriz aynı zamanda kapitalizmin salgınla baş etmekte nasıl tamamen yetersiz olduğunu da trajik biçimde ortaya koydu. Kapitalizm hayatı var etmeye değil kârı en yüksek düzeye çıkarmaya odaklıdır. Kapitalistler bütün bu süreçte en büyük mağdurun sayısız hayat değil kanlı ekonomi olduğunu iddia ediyorlar. Görünen o ki ekonomi, Trump’tan Boris Johnson’a herkesin parlak kılıçlarıyla korumaya hazır olduğu en kırılgan küçük çocuk.

Bu arada Birleşik Devletler’de sağlık hizmetleri sektörü özelleştirmelerle ve kemer sıkma önlemleriyle harap edildi. İnsanlar hemşirelerin evde maske yapmak zorunda olduklarını söylüyor. Ben her zaman kapitalizmin hayatı ve hayatı var etmeyi özelleştirdiğini söyledim; fakat sanırım salgından sonra bunu başka şekilde ifade etmek gerekiyor: “Kapitalizm hayatı özelleştirir ama aynı zamanda ölümü kamulaştırır.”

-Bakım işlerinin ve toplumsal yeniden üretim işlerinin diğer biçimlerinin nasıl değersizleştirildiği üzerinde biraz daha durmak istiyorum. Bu iş kollarını değersizleştirme eğilimimiz ile bu işi yapan insanları hakkında ne düşündüğümüz karşılıklı olarak birbirini etkiliyor.

-Birleşik Devletler’de bakım evleri ve destekli yaşam endüstrisi şu anda yaklaşık 4 milyon insana hizmet veriyor. Bunların pek çoğu Medicare (sağlık sigortası) kapsamında. Kısa zaman önce New York Times, yılda 380 bin insanın, uygun temizlik önlemlerine ve sağlık prosedürlerine yatırım yapmak istemeyen uzun dönemli bakım tesislerinde enfeksiyon nedeniyle hayatını kaybettiğini açıkladı. Bu kurumlar salgının yayılmasında önemli bir rol oynuyor. Buna Birleşik Devletler’de 27 milyon insanın hiçbir sağlık güvencesi olmadığını da eklememiz gerek.

Birleşik Devletler’de evde bakım hizmetleri çalışanlarının ve hemşire yardımcılarının yüzde 90’ı kadın. Bunların yarısından fazlası beyaz olmayan kadınlar. Kaçının belgesiz olduğundan emin değilim – hiç kimse değil. Bu kadınlar hem iş kayıplarına hem ICE (ABD Göçmenler ve Gümrük Muhafaza Birimi) baskınlarına karşı iki kez kırılgan. Günlük olarak ortalama 10 dolar kazanıyorlar ve çoğunun ücretli izni ya da sağlık sigortası yok. Bu kadınlar yaşadığımız ülkede emekleriyle pek çok bakım tesisinin sürdürülmesini sağlayan kadınlar.

Bu hayati hizmetleri sürdüren kişilerle CEO maaşlarını kıyasladığımızda fark astronomik. Bankacılar evlerinde otururken, bugün verdikleri hizmetlerin hayati olduğu söylenen – bizim feministler ve sosyalistler olarak daima hayati olduğunu söylediğimiz – işçiler, saatte 10 dolardan daha az kazanıyorlar.

-Washington eyaletindeki büyük salgınlardan biri, bakım evi işçilerinin birden fazla işte çalışması, dolayısıyla virüsü birden fazla bakım evine getirmeleri sebebiyle olmuştu. Bir işte yeterince para kazanamamak virüsün daha da yaygınlaşmasına sebep oluyor.

-Prens Charles’ın bile enfekte olmasıyla virüsün bir bakıma demokratik olduğu söylenebilir. Ama bu bizi yanıltmasın: Tedaviye erişim virüsün kendisi kadar demokratik olmayacak. Kapitalizmin hükmü altındaki diğer tüm hastalıklarda olduğu gibi yoksulluk ve tedaviye erişim kimin hayatta kalıp kimin öleceğinde belirleyici olacak.

Örneğin benim ülkemde, Hindistan’da bunun çok yıkıcı bir etkisi olacak. Faşist Başbakan Narendra Modi yirmi bir gün evlere kapanma emri verdi. Bütün şehirlerde iş hayatı durdu. Peki göçmen işçilere ne oldu? Modi’nin onlar için bir planı var mı? Hayır. Milyonlarca göçmen işçi, kelimenin tam anlamıyla ülkeyi baştan başa yürüyerek kendi köylerine ulaşmaya çalışıyor; batıdan doğuya bütün sokaklarda sıra sıra insanlar var. Modi enfeksiyon bulaştırabilecekleri gerekçesiyle evlerine gitmelerini önlemek için toplu taşıma ve özel araç trafiğini durdurdu. Fakat bunun yanı sıra Modi, Hindistan dışında yaşayan Hintlilerin – üst orta sınıf Hintlilerin – ülkeye geri dönüşlerini sağladı. Özel uçuşlar ayarlandı; kapanma duyurularına rağmen uçaklara iniş izni için istisnalar yapıldı; özel vizeler düzenlendi.

Küresel Güney’in pek çok kapitalist hükümetinin yoksullarla baş etme yöntemi bu. Hastalığın Kalküta’nın, Bombay’ın, Johannesburg’un ve daha pek çok kentin gecekondularına sızdığını göreceğiz. Virüsün bu gezegenin yenilenme, istenmeyenlerden kurtulma yolu olduğunu söyleyen yöneticileri zaten duymaya başladık bile. Bu, en kırılgan ve en güçsüz olana yönelik soy ıslahı temelli bir toplumsal temizlik çağrısıdır.

-Bunun bize gösterdiği insanlar olmadığında emisyonların azaldığı değil – çünkü pek çok insan ölmüyor. Bunun bize gösterdiği, dünyanın pek çok iş olmadan çok daha sağlıklı bir yer olduğu, çünkü – sizin de söylediğiniz gibi – insanlar sadece hayatı var eden işleri yapıyorlar.

-Koronavirüsün dünya için bir reset düğmesi olduğu argümanı ekofaşist bir argüman. Olması gereken, toplumsal örgütlenme için bir reset düğmesi olması. Eğer virüs tehlikesi geçerse ve eski hayatlarımıza geri dönersek, o zaman bu süreç bize hiçbir şey öğretmemiştir.

Evde kalmanın bir gereklilik olması nedeniyle evlerimizi paylaştığımız insanlarla zaman geçirmenin güzelliğini fark edebildik. Ama her ne kadar güvenlik sağlasa da kapitalizm egemenliğinde ev aynı zamanda inanılmaz boyutta bir şiddetin sahnesidir. İki gün önce daha evvel gönüllüsü olduğum bir kadın sığınağından bir mail aldım; vakalarda artış beklediklerini ve destek için gidip gidemeyeceğimi soruyorlardı. Brezilya, Sri Lanka ve Hindistan’daki yoldaşlarım da aynı şeyi söylüyorlar: Herkesin evde olmasının yarattığı o basınçlı tencere etkisiyle artan ev içi şiddet. Toplumsal izolasyona ihtiyacımız yok. Fiziksel izolasyona ve toplumsal dayanışmaya ihtiyacımız var. Sokağın karşısında yaşayan yaşlı komşumuzu görmezden gelemeyiz; markete gitmesi onun için güvenli değil. Gözlerinin etrafına çokça makyaj yapmış olan ve başını kapıya çarptığını söyleyen iş arkadaşımızı da görmezden gelemeyiz. Düzenli olarak birbirimizi yoklamalıyız.

Yöneticiler bunu teşvik etmekte sıfıra yakın çaba gösterseler de insanlar bunu gönüllü olarak yapıyorlar. Bütün bu kriz içinde muhteşem dayanışma ve ihtimam eylemleri görmek mümkün. Bütün bunlar umut kaynağı.

-Ev işleriyle ilgili konuşalım biraz da. Çünkü “hayati” dediğimiz bu işlerin çoğunun halen kadınlar tarafından yapıldığı bir süreçteyiz. Ve normalde evde kadınların sorumlu olduğu bakım işleri birdenbire kocaları tarafından da yapılıyor. Bu bazı insanların toplumsal yeniden üretim işleri anlayışına nasıl bir perspektif getiriyor?

-Joan C. Williams, işçi sınıfından erkeklerin orta sınıf erkeklerden daha fazla çocuk bakımı işi üstlendiğini ortaya koyan ilginç bir çalışma yaptı. İşçi sınıfından erkekler kadın işi olduğu için bunu kabul etmek istemezken orta sınıf erkekler bununla övünüyorlar. Bu tabunun zayıflayıp zayıflamadığını merak ediyorum. Birleşik Devletler’de kadınlar haftalık olarak erkeklerden dokuz saat daha fazla ev işi yapıyorlar. Bu dokuz saat değişebilir ama genel olarak tutumun değişip değişmeyeceğini merak ediyorum. Partnerleri dünyayı bir arada tutarken erkekler aileyi bir arada tutmaktan gurur duyacaklar mı?

-Sizin de dediğiniz gibi erkeklerin bunu kabul etmemesinin bir nedeni, bu işlerin kadın işi olması. Pek çok iş aynı zamanda ırksallaşmış durumda. Bu bakım işlerini yapan pek çok kadın göçmen kadınlar, beyaz olmayan kadınlar.

-Birleşik Devletler’de bu işler ırksallaşmış durumda. Dünyanın başka bölgelerinde, mesela Hindistan’da bu işler halen göçmen kadınlarda ve en yoksul ve en düşük kasttan kadınlarda. Her toplumun en kırılgan kesimleri bu işleri yapıyor. Ücretleri ve sahip oldukları haklar da bunun bir yansıması.

Toplumsal yeniden üretim bakımından gün içinde yapılması ihtiyacını duyduğumuz pek çok iş beyaz olmayan kadınlar tarafından yapılıyor. Göçmen kadınlar ya da siyah kadınlar bu işleri yapmadan yemek yememiz, sokaklarda yürümemiz, çocuklarımızın ve yaşlılarımızın bakımını sürdürmemiz, evlerimizi, otellerimizi temizletmemiz mümkün olmazdı. Dünyayı var eden bu işler, kapitalizm tarafından tamamen görmezden geliniyor.

-Bugünlerde sıklıkla salgının bir savaş gibi olduğu söylemini duyuyoruz. Fakat iktisatçı James Meadway bundan savaş zamanı-karşıtı ekonomi olarak söz etti, çünkü yapmamız gereken şey savaşın karşıtı. Üretimi azaltmalıyız. Umarım bu öyle bir anlayışı ortaya çıkarır ki, gerekli olan ve radikal biçimde farklı bir dünyada bile devam edecek olan iş, fetişleştirmeye çok alıştığımız “birliklerin” aksine yüzyıllardır sistematik olarak değersizleştirilmiş olan iştir.

-Üretimin azaltılması konusunda James’le hemfikirim. Ancak her tür üretim için geçerli değil bu. Tıbbi malzemelerin, gıdanın ve diğer hayatı var eden ürünlerin üretimini artırmalıyız. Dünyanın en zengin ülkesi Birleşik Devletler’de doğru ekipmanı olmadan işe giden hemşireler tanıyorum.

Fakat örneğin internet üzerinden alışverişi ele alalım; Giysi ve ayakkabı alışverişini internetten yapabilmek gerçekten çok hoş. Ama hazır haldeki bir çift ayakkabının bizim kapımıza gelebilmesi için kaç işyerinden geçmesi gerektiğini unutmayalım. Düşünün; kamyon şoförleri, dolum istasyonlarını açık tutması gereken işçiler, o istasyonları temizleyen işçiler. Hayati ilaçları internet üzerinden sipariş vermeye bir itirazım yok ama güzel bir çift ayakkabı biraz ertelenebilir. Genellikle o bir çift ayakkabının arkasındaki görünmeyen emek gücünü pek düşünmeyiz. O ayakkabıları kapımıza getiren üretim ve tedarik zincirindeki insanları pek düşünmeyiz. Fakat bu pandemi günlerinde bunu düşünmek zorundayız. Bu onlara dayatabileceğimiz bir risk mi? Bu, insan emeğinin üretimine değil, insan emeğine bakmakla ilgili.

İkinci nokta, “birliklerimizi destekleyin” sözüne dair: Bence birliklerimizi bütünüyle yeniden tarif etmeliyiz. Sağlık çalışanları, gıda üretim işçileri, temizlik işçileri, çöp toplama işçileri: Birliklerimiz bunlar! Desteklememiz gereken insanlar bunlar. Birliklerimizi can alan insanlar olarak düşünmemeliyiz. Birlikleri hayat veren ve hayatı devam ettiren insanlar olarak görmeliyiz.

-Uzun yıllardır iklim değişikliğiyle savaşabilmek için kapitalizmde değişimi reddedenlerle uğraşıyoruz; ancak bugün gördük ki her şey hızla değişebiliyor. Bu durum gelecekte ilim felaketine karşı savaşta bize hangi dersleri sunuyor?

-Altyapı için mücadelemiz gerekli fakat yetersiz. Toplumsal örgütlenmeye yönelik bir tutum değişikliği için çaba sarf etmek zorundayız. Bunu yapmak yalnızca toplumsal demokratik kazanımlar için mücadele etmekten daha zor. Bugün zaten biliyoruz ki küresel sıcaklık artışı gıda üretme kapasitemizi küresel düzeyde krize sokacak. Şayet kontrol altına alınmazsa Güney Asya ve Afrika gibi bölgelerde sıcaklıklar öyle yüksek seviyelere çıkacak ki yılın büyük bir kısmında açık alanda tarım imkânsız hale gelecek ve besi hayvanları ölecek. Bugün benim ailemin de yaşadığı Delhi’de yılın büyük bölümünde okullar kapalı kaldı, çünkü hava haddinden fazla sıcaktı; kışın da hava kirliliği nedeniyle aynı durum söz konusu.

Gıda üretimine yönelik tehdit, yükselen cinsiyetçilik ve küresel düzeyde kadına yönelik şiddetle sarmal biçimde gidecek; çünkü sofraya yemek getirmekten ve çoğunlukla o yiyeceği fiilen üretmekten “sorumlu” olanlar kadınlar ve beyanı kadın olanlar. Ve zaten hâlihazırda dünyanın dört bir yanında temiz içme suyu krizi var ki, bu daha da kötüye gidecek.

Bir başka deyişle, eğer iklim değişikliği ile bugün koronavirüse karşı benimsediğimiz aciliyette baş etmezsek, daha sonra gelecek olanın yanında bu virüs tatil gibi kalacaktır. İklim felaketi geçici değil ve pek çoğumuzun eve kapanma seçeneği de olmayacak.

COVID-19 krizinden sonra kapitalizm alışılageldiği gibi işbaşı yapmaya çalışacak. Fosil yakıtları kullanılmaya devam edecek. Bizim görevimiz, sistemin unutmasına izin vermemek.

Çeviri: Sanem Öztürk

Tith Bachatarya ile Sarah Jaffe tarafından yapılan bu söyleşi, 2 Nisan 2020 tarihinde dissentmagazine.org sitesinde yayınlanmıştır.

Tekalif-i Milliye Değil Servet Vergisi, Sadaka Değil Yaşam Ücreti – Eyüp Özer

Muhtemelen bu yazıyı okuyan herkesin cep telefonuna, geçtiğimiz günlerde ‘Biz Bize Yeteriz’ başlıklı yardım kampanyasına 10 TL katkıda bulunulmasına dair kısa mesaj gelmiştir. İçinden geçtiğimiz dönemin milyonlarca kişiyi işsizliğe, yoksulluğa, açlığa sürüklediği ve toplumun geneline bir destek sunulması gerektiği herhalde kimse tarafından reddedilmiyordur. Malum, almadan vermek de Allah’a mahsustur ama kimden alınıp, kime ne kadar verileceği gayet dünyevi ve siyasal bir tercihtir. 

Neyi Bildirir Sayılar

“Biz Bize Yeteriz” sloganının ima ettiği eğer Türkiye’nin yeterli kaynaklarının olduğu ise bu konuda çok haklı, Türkiye’deki servet gerçekten de burada yaşayan herkese yeter. İsviçre Bankası Credit Suisse yıllık olarak Dünya Servet Verikitabı[1]adında bir rapor yayınlar, bu rapora göre; Türkiye’nin en zengin yüzde 1’lik kesimi ülke toplam servetinin yüzde 42,5’una sahip ve Türkiye’nin toplam serveti ise 1355 milyar ABD Doları yani 1,355 trilyon ABD Doları, buradan yola çıkıp kısa bir hesap yaparsak en zengin yüzde 1’in serveti,575 milyar 875 milyon ABD Doları eder. Bir nefeste okuyabilene helal olsun.

Çok sıfırlı sayılar aslında manasızdır, bir yerden sonra trilyon ile katrilyon arasında hiçbir fark yokmuş gibi gelmeye başlar. Ama yine de affınıza sığınarak bu basit hesabı biraz daha sürdürelim.Türkiye’nin erişkin nüfusu 55 milyon 540 bin kişi. Bu servete sahip olan kişi sayısı sadece 94 000, bu serveti geriye kalan 55 milyon erişkine dağıtsanız kişi başına 10470 ABD Doları yani 70150 TL eder ve bu sadece en zengin yüzde 1’in varlığı. 

En zengin yüzde 1’lik kesimden alınacak sadece ve sadece yüzde 30’luk bir servet vergisi ise, 55 milyonluk Türkiye’nin erişkin nüfusunun tamamına 21 bin TL gelir desteği sağlama imkânı yaratır.

Türkiye’de servet vergisinin mümkünlüğüne dair bir başka hesabı ise, en zengin 100 kişi üzerinden yapabiliriz. Forbes dergisine göre, 2020 yılında Türkiye’de en zengin 100 kişinin serveti geçen yıla göre 5 milyar 225 milyon dolar artarak 100 milyar 400 milyon dolara çıktı. Basit bir hesapla yani 679 milyar 708 milyon TL, bu servet hepsi hepsi 100 kişiye ait, yani iki otobüse sığacak kadar insan. Çok değil sadece iki otobüs dolusu insandan ve yine servetlerinin çoğu falan değil sadece dörtte biri kadar servet vergisi alındığında, 10 milyon kişiye, kişi başına 16 992,70 TL gelir desteği sağlanabilir. 

10 Nisan 2020 itibariyle, COVID-19 salgını nedeniyle Türkiye’de ölen insan sayısı 1006’ya çıktı ve muhtemelen bu sayı daha da artacak. Bu 100 kişinin servetinin toplamda dörtte biri, hayatını sürdürmek için hayatını riske atarak çalışmak zorunda olan binlerce kişinin hayatından daha mı önemlidir? Hükümet Koronavirüs krizi ile mücadele için bir milli birlik havası yaratıp, yardım kampanyaları ile herkesin aynı gemide olduğunu vurgulamaya çalışırken, bizim önümüzde ise bir servet vergisi uygulaması ile servetin yeniden bölüşülmesi talebini yükseltme görevi duruyor.

Muhtemelen bundan 2 ay önce konuşuyor olsak, servet vergisi de tüm yurttaşlara bir gelir sağlanması da hiç gerçekçi olmayan tartışmalar olarak görünürdü. Ancak virüsün hızlandırdığı kriz, bir yandan da her şeyi yeniden tartışılabilir hale getirdi.  Daha önce pek de tartışılmaz olan herkese bir yaşam geliri talebi, şu anda Türkiye’de ve Dünya’da işçi sınıfının temel taleplerinden birisi halini aldı. 

Kısa Çalışma veya Gelir Desteği Değil, Herkese İnsan Onuruna Yakışır Bir Temel Gelir

Hükümetin taslağını basına sızdırarak tartışmaya açtığı ve birkaç gündür herkesin işten çıkarma yasaklandı mı, yasaklanmadı mı diye tartıştığı düzenleme tam da böyle bir gerçekliğe oturuyor. Öyle ya da böyle, Hükümetin önce kısa çalışma fonunun kullanımını ve kapsamını genişletip, ardından işten çıkarmayı “yasaklayarak/erteleyerek” yerine ücretsiz izne çıkarılan herkese bir gelir desteği sağlaması uygulamaları ile kesenin ağzını açması (işsizlik sigortası fonundan bile olsa) hiç de alışık olduğumuz neoliberal düzene benzemiyor. Belki de biraz da bu yüzden bu olanları anlamakta zorlanıyor, karşısında afallıyoruz. 

Birçok ülkede de hükümetler aslında benzerini yaptı. Hükümetler, buna AKP de dahil kapitalizmi mevcut krizden neoliberal politikalarla kurtaramayacaklarının farkında olduğu için herkes kesesinin ağzını biraz daha açmak zorunda kalıyor. Şu ana dek pek de sosyal politika önerileri ile anılamayacak olan liderlerden İngiltere’de Boris Johnson maaşlara belirli bir miktara kadar devlet garantisi getiriyor, Trump ‘Helikopter Para’ denen düzenleme ile tüm yurttaşlara doğrudan 1200 dolar sağlayacak gelir desteği gibi bir önleme başvurmak zorunda kalıyor. Avrupa’da pek çok ülke Türkiye’de de olduğu gibi, kısa çalışma desteği veya gelir desteği gibi ücret garantisi yöntemleriyle durmakta olan ekonomiyi biraz olsun canlandırmaya çalışıyorlar.

Artık ücret desteği (kısa çalışma, gelir garantisi vs. gibi farklı isimler altında) bir nevi bu krizde her ülkenin uyguladığı dönemin alamet-i farikası oldu. Hatta Financial Times, “Kısa Çalışma, tüm Avrupa’nın almak istediği en büyük Alman ihraç ürünüdür[2]başlığıyla yaptığı haberinde Almanya Federal Çalışma Ofisinin kısa vadede 2,35 milyon işçinin yani 2008-2009 krizindekinden 1 milyon daha fazla kişinin kısa çalışma desteğinden faydalanacağını öngördüğünü aktarıyor. Gerçekten de başlığa uygun bir şekilde, kısa çalışma, şu günlerde Almanya’nın Avrupa’ya yaptığı en büyük ihracat ürünü olabilir. Birçok ülke bizde şimdi tartışılan, ekonomik kriz nedeniyle yapılacak olan işten çıkarmaları bir süreliğine yasaklama yoluyla erteleyerek, onun yerine ücretsiz izin getirilip, bir miktar gelir desteği sağlanması düzenlemesine benzer olarak, “teknik işsizlik” adı altında yeni düzenlemeler getiriyorlar. Teknik işsizlikten kasıt, çalışma süresini sıfır saate kadar indirmeye imkân veren, ücretin bir kısmının ise çeşitli fonlardan kamu tarafından sağlanmasını garanti altına alan bir uygulama yani aslında ücretsiz izin uygulaması. Bu oran ülkeden ülkeye değişse bile temel olarak bizdeki ücretsiz izin artı devlet ücret desteği mantığına çok yakın bir mantık işliyor. Çok temel bir farkla Türkiye’de sağlanan ücret desteği, değil açlık/ yoksulluk sınırı, akla hayale gelebilecek herhangi bir sınırın altında.  

İsveç’de işçi ücretlerinin yüzde 90’ını, Slovenya’da yüzde 80’i, Romanya’da yüzde 75’i, Estonya ve Fransa’da yüzde 70’i, Belçika’da yüzde 65-70’i devlet tarafından garanti altına alınıyor. Yunanistan ise 800 Euro’luk sabit bir gelir desteği sağlıyor. [3]

Fransa Renault’yu kamulaştırmayı, Almanya Daimler’i kamulaştırmayı tartışıyor. Bunların nedeni aniden özel sermaye karşıtı ya da sosyalist olmaları değil veya kapitalizmin sonunun gelmesi de değil. Birincisi bu ani duruşun neden olduğu yoksulluğun sosyal etkilerini kontrol etmeleri gerekiyor; ikinci olarak da bir şekilde iç talebi canlandırmaları gerekiyor.

Tüm bu kısmi sosyal düzenlemeler, özellikle Avrupa’da kimilerinin tartıştığı gibi kapitalizmin sonunu getirmiyor veya kapitalistler aniden işçi sınıfının çıkarına önlemler almaya başlamıyorlar.  Tekrar hatırlamak gerekir ki,  kapitalizmin devamı, bazen tek tek sermayedarların verebileceği kayıplar pahasına da olsa, sermaye sınıfının esas çıkarıdır. Esas olan “bu politikaların bir şekilde, üretim araçlarındaki özel mülkiyet ve emek güçlerini satmaya zorlanan işçilerin sermayenin egemenliğine tabi kılınması gibi kurumları sürdürdüğünü ya da yıktığını, pekiştirdiğini ya da zayıflattığını belirleyebilmektir.”[4]

Sanılanın aksine çok sayıda işçi bu 1170 TL’lik, aslında hiçbir şeye yetmeyecek gelir desteğini bile memnuniyetle karşıladı. Sosyal medyada sık sık dillendirilen ücretsiz izin zorunlu hale gelmiş oluyor görüşünü dile getirenler, şu anda zorunlu olmadığını mı düşünüyor? Ücretsiz izni kabul etmezseniz, tek seçeneğiniz tazminatı alıp işten ayrılmak, böyle tercih mi olur, böyle gönüllülük mü olur? Son bir ayda işsizlik maaşına başvuranların sayısı yüzde 72 arttı ki üstelik bu sayı sadece işsizlik sigortasına hak kazanabilmiş olanlar. Sırf bu rakam bile herkesin kısa çalışmadan faydalanabildiğini varsaymanın ne kadar hatalı olduğunu gösteriyor. 

Geçtiğimiz günlerde Uluslararası Para Fonu, IMF, 1929 Buhranından sonraki en büyük ekonomik çöküşle karşı karşıya kalındığını duyurdu. [5]Muhtemelen pek çoğumuz şu anda yaşanan ve daha da büyüğü gelmekte olan işsizlik ve yoksulluğu anlayamıyor ya da bunun farkında değil. Hayatımızda benzerini daha önce görmediğimiz bir kriz ve yoksulluk önümüzde bizi bekliyor, hem de sadece bizde değil, Dünya genelinde.

Dolayısıyla aslında geçici bir süre için bizde ve her yerde hükümetlerin bir dizi sosyal devlet önlemini hayata geçirmesinde şaşılacak bir şey yok. Bu nedenle, şu anda Hükümetin yaptığı her düzenlemede şaşkınlaşmamız gerekiyor ve bu düzenlemelerin dayandığı gerçekliği anlayıp, o talebi genişletmek gerekiyor. Bunun yerine, “aslında yok öyle bir şey” derseniz, bu desteklerden faydalananlar gözünde inandırıcılığınız kalmaz, dahası onlarla herhangi bir mücadele ortaklığı sürdüremezsiniz. 

Belki çoğu kişi farkında değil ama zaten Mart ortasından itibaren, şu anda muhtemelen sayısı milyona yakın insan ücretsiz izinde; otellerde, AVM’lerde, mağazalarda, restoranlarda, fast foodcularda, kafelerde, ufak çaplı imalathanelerde çalışanlar ya patronları kısa çalışmaya başvurmadığı için ya da kendi sigorta gün sayıları yeterli olmadığı için kısa çalışmadan faydalanamıyorlar. Yani sıfır gelirle bir aydır çalışmıyorlar, bu kişilere 1170 TL gelir verilince, maalesef yaptığımız garip teknik tartışmaların hiçbir manası kalmayacak. 

Dolayısıyla bu rakamın hiçbir hayati harcamaya yetmeyeceğini vurgulayarak, herkese bir temel gelir talep etmek gerekir ancak kendi çevremizi memnun etmekten başka bir faydası olmayacak şekilde “taslak kaldırılsın”, ya da “bu aslında işçi sınıfına zararlıdır” derseniz, bu kısıtlı gelir desteğinden faydalanacak yüz binlerce kişinin gözünde bir inandırıcılığınız olmayacağı gibi bu kişilerle bağ kurmanız da zor olur. Onun yerine bu rakamın düşüklüğü üzerinden Hükümete yüklenirsek, o zaman bu gelir desteğinden yararlanacak insanlarla talebimizi ortaklaştırma imkânı buluruz.

Diğer teknik tartışmaların çekiciliğine kapılmadan, Türkiye’de yaşayan herkese insan onuruna yakışır bir yaşam sürebilecekleri bir temel gelir sağlanması ve bunun için kaynağın en zengin yüzde 1’lik kesimden alınıp, geri kalan yüzde 99’a dağıtılacak bir servet vergisi olduğu taleplerini yükseltmek, şu anda her zamankinden daha gerçekçi ve daha inandırıcı olduğu gibi aynı zamanda bu salgının daha da büyük bir işçi katliamına dönüşmesini engelleyerek, hayat kurtarır.


[1]https://www.credit-suisse.com/media/assets/corporate/docs/about-us/research/publications/global-wealth-databook-2019.pdf

[2]https://www.ft.com/content/927794b2-6b70-11ea-89df-41bea055720b

[3]https://fra.europa.eu/sites/default/files/fra_uploads/fra-2020-coronavirus-pandemic-eu-bulletin-1_en.pdf

[4]Ernest Mandel’in Faşizme Karşı Mücadele için yazdığı Giriş bölümü

[5]https://www.bbc.com/news/business-52236936

CEO: Kahramanlarım! Fedakârlık yapmaya hazır mısınız? – Hikmet Görkem

Türkiye’de yaşanan Covid-19 salgınından şirketler esnek çalışma sisteminin bir türü olan evden çalışma düzenini tercih etti. Her pazartesi günü genel müdür ya da CEO, Zoom ya da Skype üzerinden “ulusa sesleniş” konuşması yapma geleneğini başlattılar. Aşağıda geçen diyalogların gerçekle ve kurumlarla ilgisi vardır.

CEO: Değerli müdürlerim, supervayzır arkadaşlarım, team leaderlarım, çalışma arkadaşlarım,

Covid-19 salgını dünyayı, ülkemizi, insanlığı, piyasaları ve doğal olarak da şirketimizi derinden etkiledi. Piyasalarda yaşanan daralma, talebin ve arzın aynı zamanda azalması iş dünyasını ve serbest piyasayı sarstı.

Ne mutlu bize! Böylesine büyük bir ailenin birer üyesiyiz ve sağlıklıyız. Bu süreci hep beraber atlatacağımızdan şüpheniz olmasın! Hepimiz aynı gemideyiz, bu gemi karaya oturdu ve hepimiz gemimizi tekrar denize çıkartacağız. Bu süreçte fedakarca çalışıp, ne kadar iş varsa alıp, şirketimizin azalan gelirlerini tekrar yükselteceğiz. Bunun için çalışan kahramanlarsınız!

Beyaz Yaka: “Süper güçleri olan mıdır kahraman, yoksa, iyi bir performans notuyla seneyi bitiren, yüzde 30 maaş zammını havada kapan, takım liderliğine yükselen, müdürü tarafından “talent ” edilen kişi midir? Çok iyi okullarda okudum, üzerine MBA yaptım, Beşiktaş’ta oturuyorum, güzel bir maaşım, güzel sevgililerim, renkli bir cinsel hayatım var. Akşamları tango kursuna, hafta sonu da Almanca kursuna gidiyorum. Kısmet olursa seneye ev kredisi çekeceğim. Ben, işçi olduğunun henüz farkına varmayan bir beyaz yakalıyım. Beyaz gömleğime kravat takan, sabahları servise binen, sabahları polis merkezine girer gibi turnikelerden geçen, oraya girdiğini kart basarak kanıtlayan birisiyim.

Covid-19, patronumuzun anlattığına göre bütün piyasaları ve insanları sarsmış. Bizim de özgürlüğümüzü elimizden aldı, yorucu bir gün sonrasında artık Kadıköy’de turlayamıyor, Beşiktaş’ta bir bira yuvarlayamıyoruz. Kimseyle görüşmemeye başladım. Evde çok sıkıldım. Ne yapsam zor. Biz burada bir aile gibi çalışıyoruz, birbirimizi ağabey, kardeş diye hitap ediyor, öğlenleri beraber yemek yiyoruz. Şirket ne kadar çok kazanırsa benim maaşım da aynı oranda artar. Müdürümüz bu süreç başlamadan önce bizi odasına aldı ve yapılması gerekenleri anlattı. Cost saving yapacağız, harcamaları durduracağız, harcama kalemlerini yeniden belirleyeceğiz.” Yemin olsun, kullandığım kalemi bile idareli kullanmaya başladım!

CEO: Bu süreçten çok daha çalışarak, daha çok efor sarf ederek çıkacağız. İş yerinde İş Sağlığı ve Güvenliği Uzmanımız Muhterem Bey ile konuşarak bütün önlemlerimizi aldık. Şu andan itibaren hepiniz evden çalışacaksınız. Ancak dağıtım ve satış yapan arkadaşlarımız sokakta çalışmaya devam edecekler. İşlerini evlerinden yapan evden yapacak, yapamayan çalışmaya devam edecek! Siz olmadan ekonomi dönmez, ekonomimizin etkilenmemesi, cumhurbaşkanımızın açıkladığı hedeflere varmamız için çalışmamız gerekiyor. çarkların durması kabul edilemez. İnsanlar güvende evde kalması için biz çalışacağız, Türk milleti de evde kalacak. Başka çaremiz yok!

Beyaz Yaka: “Güzel, ben evde kalacağım. Şükürler olsun ki, bizi çok düşünen bir şirketimiz var.  Arkadaşlarım tabi ki de çalışacaklar. Satış olmadan, tedarik zinciri, dağıtım olmadan biz nasıl maaşlarımızı alacağız? En azından rahatım, ne dışarı çıkacağım, ne de insan yüzü göreceğim. İstanbul trafiğini de çekmek yok. Pijamalar ile otururum masama, çalışırım güzel güzel… arkadaşlarım da sahada şirketin tekerleğinin dönmesi çalışacaklar.

CEO: Bu süreç bizi bazı kesintiler yapmaya, ekonomik olarak şirketimizin geleceğini düşünmeye itiyor. Harcamalarımızı olabildiğince kısacağız. Şirketimizin ayakta kalması, bizimle çalışmaya devam edecek arkadaşlarımızın geleceği için bazı fedakarlık yapmamız gerekiyor. Yemek kartlarınızın bu dönem boyunca askıya alındığını bildiriyorum. Öğlen yemeğini dışarıda yemeyeceğiniz için bu uygulamamızı bir süreliğine askıya alıyoruz.

Beyaz Yaka: İşler şimdi yavaş yavaş değişmeye başladı. İşçiler sendikal toplu sözleşme sürecinin sonucunda günlük 24 liralık yemek hakkı almışlardı. Ama biz almadık, ne de olsa biz yönetici adayıydık, onlar “sendikalıydı” ama bizim sendikalı olmamıza gerek yoktu. Onlara tanınan bütün haklar bize de tanınıyordu. Kendimi neden riske atayım ki, ama şimdi yemek hakkı elimizden giderse ne yapacağız? Beşiktaş’ta sokağın karşısında yemek kartı ile alışveriş yapabildiğim yer vardı. En azından oradan alışveriş yapabileceğimi, daha rahat bir şekilde ayı geçireceğimi düşündüm. O şansımı kaybettim. Sendikalı arkadaşlar da hemen alttan yazdılar, sahada çalışan personel yemek kartı hakkından yararlanacaklarmış. Ama evde kalanlar için bu uygulama askıya alınmış. Çalışmanın yanında her gün temizlik yapmam, yemek pişirmem, daha çok su tüketmem gerekiyor. Bu konuda bana herhangi bir destek paketi var mı, hayır.  Neyse, ne yapalım. İşimizi kaybetsek daha mı iyi?

CEO: Şirketimizin şu anda bu kötü durumdan çıkması için siz çalışanlardan beklentilerimiz var. Yıllık izin seferberliği başlatacağız. Nisan ayıyla beraber, yıllık izin yönetmeliğinin de getirdiği imkanlar dahilinde herkesi yıllık izne çıkarmayı planlıyoruz. Yıllık izni olanlar yıllık izinlerini bu dönemde bitirecekler. İşlerin aksamaması için dönüşümlü olarak herkes izne çıkacak. Team Leader ve Supervisor arkadaşlar izin süreçlerini yönetecekler.

Beyaz Yaka: Bunun geleceğini tahmin ediyordum! Adı batasıca çirkef müdür hepimizi karşısına alıp “Herkes yıllık izinlerini bitirecek!” dememiş miydi? Şimdi biz ne yapacağız? Kafa dinlemek için benim hakkım olan yıllık izni neden şimdi kullanıyorum? Bu salgında nereye gideceğim, ne yapacağım? Biraz kum ve deniz hayalleri kurmuştum. Mavi koylarda açılmayı, şnorkel ve paletle uzun uzun yüzmeyi hayal ediyordum. Duydum ki, izin hakkı olmayanlar da avans izin kullanacakmış.

Yahu, Ahmet -30 bandında değil miydi? O şimdi -40 mı olacak? Şirketin şöyle bir uygulaması varmış; bir çalışan işe alındığı zaman, bir yıllık kıdem tazminatı kenarı koyuluyormuş ki, işten çıkarmanın maliyeti azalsın. Ona ekstra bir ücret ödenmesin. Ayrıca kıdeme göre de yıllık izin kullanımı yapılacakmış. İlk önce maliyeti fazla olan personel izne çıkacakmış. Örneğin, benim 1 gün izin yapmam, asgari ücretli birinin 3 gün izin yapmasına eşitmiş. Bu kadar stresin üstüne bir de yazın izin kullanamamak…

CEO: Evden çalışacak arkadaşlar bu dönem boyunca, sahada çalışan arkadaşlara destek olacaklardır Buna eminim. Bu süreçte hepimize çok önemli sorumluluklar düşüyor. Sadece kendimiz için değil, güvenlikçi Mehmet, çaycı Mehtap, saha satış Osman, HR Nalan için de çalışmanız gerekiyor. Eğer siz çalışırsanız ve iş kazanırsanız bu insanlar işlerine devam edecekler. Verebileceğimiz her kötü karar bizim uykularımızı şimdiden kaçırmaktadır. Ancak şirketimizin diğer personellerini de düşünmek zorundayız. Ey Hakan! Çalışıyorsan bir kat daha fazla çalış ki, yüklemeci Salih işine devam etsin. Yüklemeci Salih! O kadar çok çalış ki, o kadar şevkle kolileri yükle ki, bekçi Murtaza ve ailesi senin sayende ekmek yesin! Eğer işlerimiz düzelmezse daha radikal önlemler almamız gerekebilir.

Beyaz Yaka: Şimdi sektörü krize ben sokmadım, bu salgını ben çıkarmadım. Şirket değil miydi, geçen ay tam 300 bin dolar kâr eden? O değil miydi, milyonlarca dolarlık tesisi açıp, vergi indirimi ve teşviği alan? Böyle bir psikolojik ağırlığı benim omzuma nasıl yükleyebilirler? Ağzımla kuş mu tutacağım Bekçi Murtaza işini kaybetmesin diye? Kendi evimde para basıp piyasaya mı süreyim? Eğer satışlar düştüyse ben ne yapabilirim? Gece rüyalarına giriyormuş! Siz değil miydiniz, cost saving adı altında operasyon biriminden 15 kişinin işine son veren? 15 kişinin iş yükünü de 5 kişiye yükleyen! Siz değil miydiniz, üniversiteden yeni mezun öğrencileri asgari ücret ile, süreli iş sözleşmesi ile çalıştıran?

Ama ne demişti genel müdür yardımcımız “Hazıra dağ mı dayanır?” İşten çıkarmalar rüyanıza girse ne olur ki? Eviniz kira değil, sizi işten çıkarmazlar. 2-3 gün üzülecek ve daha sonra hayatınıza devam edeceksiniz. Hakan’ın ev kirası, çocuklarının okul taksiti 3 gün sonra sizin umurunuzda bile olmayacak. Siz değil miydiniz; kardeşim, ağabeyim diye bize seslenip , sarılanlar… Demek ki biz bir aile değiliz. İnsan ailesini kapının önüne koymaz.

CEO: Bu dönem boyunca mesai saatlerimiz aynıdır. Sabah 9’da başlayacak, akşam 6’da bitireceksiniz. Ondan sonra bilgisayarınızı kapayın, çocuklarınıza, ailenize, sevdiklerinize vakit ayırın. Artık iş düşünmeyin, evde kalın, sağlıklı kalın.

Beyaz Yaka: İçim rahatladı! Aba altından sopa gösteriyorsun, daha sonra iş düşünmeyin diyorsun. Nasıl düşünmeyelim, içimize düşen kurdu artık kim çıkaracak? Ben iş yaparken şimdi nasıl konsantre olabileceğim? Şimdi hata yapmayacaksam da hata yapasım tutacak. Oysa ne güzel bir iş yaşamımız varmış! Akşam 6’da çıkıyor, sabah 9’da işe geliyorduk. Elimize cep telefonu, çantamıza da diz üstü bilgisayar koydunuz. Bir de Whatsapp grubu kurup, akşamın 10’unda soru soruyorsunuz? Yahu sabahı beklese ne olur, beklemese ne olur? Şimdi daha sık ulaşılır, her zaman aranır olduk. Bize büyük bir iyilik yapılıyormuş hissine kapıldık, daha çok çalışmaya başladık. Meğerse Pazarlama biriminden Nuri de Korona olmuş.. Şimdi, bu iş kazası mı? Peki, Nuri ölürse iş cinayeti mi?

Plaza Eylem Platformu muydu, neydi, “Hafta sonu çalan iş telefonuna hayır!” etiketi yapıştırmıştı Maslak çıkışına. Haklılarmış, oysa küçümseyerek dudak bükerek geçiyorduk etiketin yanından. Şimdi o etiketi hayatımıza yapıştırdılar. Kırk satır mı, kırk katır mı?

İşçi Konfederasyonlarını Acil Eylem Planı Hazırlamaya Davet Ediyoruz!

31 Mart günü, DİSK, Türk-İş ve Hak-İş işten çıkarmaların yasaklanması, zorunlu sektörler dışındaki sektörlerde işin durdurulması, 15 gün ücretli izin ve işsizlik sigortası fonunun işçilere açılması taleplerini içeren ortak bir bildiri yayınlanmıştı. Yayınlanan bildirinin ardından henüz bir hafta geçmiş olmasına rağmen resmi olarak kabul edilen vaka sayısı 20 binlerden 35 binlere, yitirdiğimiz kişi sayısı ise 725’e çıktı.

Korona krizinden en çok etkilenenler işe gitmek zorunda bırakılan işçiler, işsizler, ücretsiz izne çıkartıldığı için yeterli beslenme ve hijyen koşullarını sağlayamayan yeni işsizler ve aileler, evsizler, göçmen ve kağıtsızlar, tarım işçileri, yaşlılar ve kadınlar… Bunu hepimiz artık biliyoruz.

Hükümet ve patronlar hariç! Hükümet şu ana değin yaptığı tüm açıklamalar ve hayata geçirdiği tedbir paketleri ile yalnızca patronların arkasında durduğunu gösterdi. Patronlarsa işçileri “ölümüne çalıştırma” düzeninin kendisine yabancı olmadığını… 

Sendikaların “hükümetten ricacı” olarak geçirdiği zaman, hasta ve ölü sayısının dalga dalga artmasına sebep olmaktadır. Oysa işçi konfederasyonları bugün sadece kendi üyelerinin değil, lüks konutlarında yüzlerce test kiti saklayabilen ve kaçabilecek kadar zengin olanlar dışındaki herkesin yaşam hakkını ellerinde tutmaktadır. Eğer ilan edilen talepler etrafında derhal harekete geçilmezse bugün için elzem olan talepleri yarın hiç de yeterli olmayacaktır. Hatta sendikalara duyulan güvenle birlikte, sendikalar da önemli zararlar görecektir.

Faaliyeti zorunlu olmayan tüm işletmelerin durdurulması, herkese ücretli izin, işi olmayan herkesin yaşama geliri alması hedefleri doğrultusunda sendikalı-sendikasız fark etmeksizin tüm emekçileri kapsayan bir genel grev ilanını da içeren bir birleşik mücadele planı, hayatlarımıza kast edenlere verilecek en önemli yanıttır. Bu yanıt hemen, bugün verilmelidir.

Çağrımızdır!

  • Üç acil önlem talebinde bulunan üç işçi konfederasyonu, taleplerin hayata geçmesi için derhal bir eylem planı hazırlamalı, emekten yana tüm kesimleri bu planın hayata geçmesi için birleşik bir eylem platformu çatısı altında toplamalıdır.
  • Daha da önemlisi, sendikalı tüm işçiler, sendikalarına neden belirli talepleri sıralamakla yetindiklerini, işyeri ve sektör düzeyinde yetkilerini neden tam olarak kullanmadıklarını, neden çalışmama hakkı konusunda yeterince bilgilendirilmediklerini sendikalarına sormalıdır, sendikalarını aktif mücadeleye zorlamalıdır.

Sendikalar göreve!

Başlangıç Kolektifi

İşçi Demokrasisi Partisi

Sosyalist Demokrasi İçin Yeniyol