İmdat Freni

coronavirus

Gazeteciliğin ve Küreselleşmenin Ölüm Raporunda Covid-19 Yazacak – Fatma Ateş

Koronavirüsün Wuhan’dan çıkıp dünyaya yayılmaya başlamasıyla birlikte dünya sıra dışı bir deneyime kapı araladı. Henüz bu deneyim algılanmaya çalışılırken salgın-sonrası dünya üzerine yorumlar gelmeye başladı. 

Türkiye’de son dönemde alışılagelen hız, bu olağan dışı günlerde de kendini göstermekten geri durmadı. Mevcut durum bize farklı eksenlerdeki akış üzerine çok fazla şey anlatırken, bu okumayı yapmadan “pandemi sonrası dünya” üzerine konuşmalar başladı.

Salgın günlerinde gazetecilik, salgın günlerinde küreselleşme vs. üzerine yazılıp çizilenler, konuşulanlar hayal kırıklıkları yaratıyor ve özellikle bu iki başlık hakkında birer parantez açma isteği.

Pandemi döneminde Türkiye’de gazetecilik: 

Türkiye’de uzun süredir bütünlüklü bir medya ile karşı karşıya değiliz. Ana akım medyanın yapı bozumuna uğraması ve merkezi kontrol sisteminin baskısı altında o liberal-mesleki değerlerini dahi unuttuğunu biliyoruz. Alternatif basının içinde bulunduğu ciddi yapısal sorunları tam da pandemi öncesi yeni yeni konuşmaya başlamıştık. Bu önemli tartışmalar da pandemi gündemi ile bıçak gibi kesildi. Diğer yandan uluslararası basın kurumları belli angajmanlarına rağmen, imkanlarının da daha geniş olması ve kadrolarında bulunan nitelikli gazetecilerin çalışmalarıyla Türkiye’de yoğun baskı altında gazeteciliğe devam ediyorlar. 

Sık sık Anadolu’ya seyahat eden bir insan olarak yakından gözlemliyorum ki, Türkiye’deki geniş kesimler hala haberi eski ana akım, şimdi yaygın medyadan almaya izlemeye devam ediyor. Peki bu medya organları neyi izliyor? 

Gazetecili 1. Sınıf ilk ders: Gazeteci kamu adına iktidar aygıtlarını izler, toplum adına kamu kurumlarındaki işleyişi gözetler. Gazetecinin gözü iktidar aygıtlarının üzerindedir. 

Gelelim pandemi döneminde gazeteciliğe, “medya neyi izliyor?” dediğimizde gözümüzün önüne gelen sadece sokaktaki vatandaşın peşine düşmüş haber kanalları geliyor.

Virüs adımını Türkiye’ye attığından beri tüm haber kanalları kamera-mikrofon vatandaşın peşinde, “görüyorsunuz, sahil şeridindeler!”; “görüyorsunuz, yeşil alanlardalar!”; “görüyorsunuz, pazara bile gitmiş kuş beyinliler!” 

Bütünüyle tersine dönmüş bir durumda adeta iktidar aygıtları için vatandaşı takip eden bir gazetecilik ve normalmiş gibi bunu izleyen bir toplum. Bir tek muhabirin “Sayın bakanlarım görüyorsunuz, vatandaşlar …” diye hitap etmediği kaldı. Belki de ettiler ama ben kaçırdım. 

Kamuya, uluslararası kurumlara, ulusal kurumlara dair sorulması gerekenler uğultuda kayboldu gitti.

  • Kriz geliyorum derken hangi adımlarda hatalar yapıldı, nerelerde aksamalar oldu?
  • Kurumlar hangi aşamalarda virüsün tüm ülkeye yayılmasına engel olamadı, sorumlular kimdi?
  • Neden insanların bu kaos günlerinde adım atacakları yeşil alanlar bu kadar sınırlıydı?
  • Önlemler ve yöntemler insancıl mı? Alternatifi neler olabilirdi? 
  • Sağlık kurumlarında neler yaşanıyor? 
  • Diğer hastalıklar nedeniyle tedaviye erişemeyenler neler yaşıyor?
  • Dünya Sağlık Örgütü bu geliyorum diyen krizi nasıl görmedi? DSÖ’nün son beş yıllık gündeminde neler vardı? Uluslararası toplantılarına Türkiye’den kimler katıldı? 
  • TÜBİTAK, Kızılay vb. kurumlar bu sürece nasıl yakalandı? Neler yaptı?

… gibi yüzlerce soru yerine yurtdışındaki Türkiyelilere bağlanıp “Eee markete nasıl gidiyorsunuz? O koca Avrupa küçücük virüsten ne çekti be!” tadında yayınlar yapıldı. 

Medya yurt içi ve dışındaki yurttaşların ensesinden ayrılmadı ve o literatürdeki demokrasinin ve anayasal düzenin bekçi köpeği (“watchdog”u), parkların, bahçelerin ve pazarların “watchdog”u oldu çıktı. Vatandaşın nerede, ne yaptığını birer birer siyasilere anlattı. Siyasiler bundan Batı’dakiler perişan, bizdekilerin bir eli yağda bir eli balda sonucu çıkardı. Sonra malum Batı’ya yardımlar başladı. 

Batı deyince yukarda bahsettiğim ikinci parantezi açabilirim, Pandemi, küreselleşme ve uluslararası kurumlar: 

Yeni çağ ile birlikte tüm siyasi argümanların önüne dikilen ve bize artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını anlatan o büyülü ve işgalci kelime ‘Küreselleşme’ miti pandemiyle birlikte adeta dokunuverince yok olan deve dönüştü. 

Salgın günlerinde uluslararası işbirliği ve mekanizmalarındaki ‘yokluk’ küreselleşmenin, zavallı beyaz yakalıların ellerindeki üç kuruşla ya da çoğu zaman borçlanmayla, istedikleri an, istedikleri ülkeye uçuvermesinden ibaret bir yanılsamaya evrildi. Dünyanın artık küçük bir köy olduğu fantazisi, sınırların kapatılıp, uçuşların durdurulması sonrası ortaya çıkıvermeyen uluslararası çözüm mekanizmalarının aksine uluslararası siyasi sataşmalarla ve diplomasiden uzak, ulus vurguları ağır, düzeysiz üslupla karşımızdaydı. Sonuç şu ki küreselleşme uluslararası iş birliğini değil, popülist liderleri beslemişti. 

Bunun böyle olacağını en başından dile getiren küreselleşme karşıtlarının alternatif inşa çabaları, özellikle bir dönem sosyal forumlar olarak ortaya çıkan platformların çabalarının nerelerde, nasıl kesildiğini tartışmaya vakit kalmadı, gerek duyulmadı. Hız, dünya durduğu dediğimiz günlerde bile gündemi yüzeysellikle savurmaya devam etti, ediyor.

Dünyada çeşitli analistler, pandemi öncesi, uluslararası kurumların işlevlerini yitirdiklerini, ağırlıklarını kaybettiklerini telaffuz etmeye artık başlamıştı. Ancak onların ölüm raporunda da Covid-19 yazacak. 

AB’den DSÖ’ye tüm kurumlar sınıfta kaldı ve toplumlar bu kurumlara bakınca ihtiyaca tekabül etmeyen, devasa bütçelere sahip yapılarla karşılaştı. Diğer yandan yargı ve özgürlükler alanında çalışan uluslararası kurumların herhangi bir yaptırım gücü olmaksızın etkisizleştiğini en iyi ve erken gözlemleyen ülkelerden birinde yaşıyoruz. 

Medyadan uluslararası kurumlara, genişçe bir alanda ortaya çıkan bu devasa boşluklara iyice bakmadan pandemi sonrası dünyayı anlamamız ve daha iyi bir dünya yaratmamız mümkün değil. Bu mevcut lider ve toplum profillerimizle daha da güçleşiyor. Ancak ortadaki bu devasa boşluklara karşın, umut veren unsur, bir yandan irili ufaklı direnişler ve dayanışma pratikleri yeşerirken bir yandan da son dönemde tüm dünyada pasifize edilmiş olsa da eleştirel bilince hala sahip olmamız. O hazneye bakmadan yapılan pandemi sonrası dünya analizleri ortalığa saçıldı. Ama gelecek için fütüristlerden önce tarihçilere, bilim insanlarına ve araştırmacılara bir söz verelim. 

Dünya doğru bir gelecek için yeterince birikime sahip. Yeter ki onu değiştirme iradesini örgütleyelim!

Asri Zamanlar İçin Evde Akla Gelen Düşünceler – Enzo Traverso

Covid-19 hastalığının aniden ortaya çıkması her şeyi değiştirmeye başlıyor, fakat bu durum birçok düşünürün geçtiğimiz yıllarda çoktan tasvir ettikleri ve inceledikleri belli eğilimleri de doğruluyor: Ekonomi, toplum, siyaset ve hatta biyoloji arasındaki sınırların bulanıklaştığı bir küresel dünyada yaşıyoruz ve tam da burada pandemi, yaşamın tüm boyutlarını ele geçiriyor.  

Sınırların silikleşmesine rağmen toplumsal ilişkilerimizin genel çerçevesi bir değişikliğe uğramıyor. Aslında, basitçe ifade edecek olursak, salgın toplumlarımızdaki eşitsizlikleri genişletmeye başladı: Virüs öncelikle yaşlı, yoksul ve kendini güvence altına alamayanlar gibi en kırılgan toplumsal kesimlere daha sert bir darbe indirdi. Pandeminin ekonomik sonuçları artan kitlesel yoksulluk ve işsizlik oluyor. Son durum, kamusal sağlık hizmetlerinin kâr yaratan bir sektör olarak kabulü yerine, temel bir insan hakkı olduğunu elbette ki kanıtlıyor. Bu iddia, Bernie Sanders’ın seçim kampanyasının sacayağıydı ve hiç şüphesiz önümüzdeki yıllarda toplumsal mücadelelerin merkezi gündemlerinden birisi olacak.  

Bununla birlikte, pandemi krizi devletlerin biyopolitik iktidarını önemli ölçüde güçlendirmekte. Vatandaşlar ve yerleşimciler (mülteciler ve göçmenleri dahil ediyorum) olarak sağlımızı güvence altına almalarını talep edeceğiz ve geçtiğimiz on yıllarda hastanelerimizi giderek zayıflatan neoliberal politikalara elbette karşı çıkacağız. Sağlığı kâr etmeyen bir hizmet olarak gördükleri ve dolayısıyla asgari tıbbi donanımları tedarik etmeyi zül saydıkları içindir ki günümüzde en gelişkin tıbbi ve bilimsel araştırma merkezlerinin yer aldığı şehirler maske ve ventilatör gibi basit donanımlara vahim bir şekilde ihtiyaç duyuyorlar.

Yine de önümüzdeki meselenin bir diğer boyutunu göz arda etmeyelim: Biyoloji, ekonomi ve siyasetin iç içe geçmesi, hükümetlerimizi, yalın anlamıyla fiziksel yaşamlarımızı kontrol altına alan bir tür biyo-iktidar makinasına dönüştürmekte. Bugünlerde, gerekli görülen bir sınırlandırmayı bile isteye kabul ediyoruz, ancak şunun da farkında olalım, Foucault’nun tabiriyle “iyi çoban” –en azından iyi çobanın şu durumda Donald Trump olmadığı aşikâr–yalnızca bizi korumakla kalmaz, aynı zamanda bize hükmeder. Yeni bir tür “istisna halini” deneyimliyoruz –temel bazı haklara kaçınılmaz olarak sınırlamaların getirildiği şehirler bir nevi sıkıyönetim altında– ve bu durum çok yakın gelecekte ulusal toparlanma, toplumsal güvenlik ve kamu sağlığı vb. adına özgürlüklerimizi sınırlamak, toplumsal kalkışmaları engellemek veya sıkı tasarruf politikalarının uygulanması için bir emsal olacak. Giorgio Agamben, pandeminin ehemmiyetini azımsadı, yine de yapmış olduğu uyarı yerindedir.  

Pandemi politikalarının inşa ettiği antropolojik model –evden çalışma, izolasyon, kendini eve hapsetme– klasik liberalizmin özgürlük kavrayışıyla kayda değer bir biçimde örtüşüyor: “Negatif” özgürlük (tamamen bireysel alanla sınırlandırılmış haklar) “pozitif” özgürlüğe (kamusal alanda verilecek toplumsal mücadeleler) galebe çalıyor. Bu antropolojik model solun toplumsallığıyla ve kültürüyle taban tabana zıttır. Bu dönüşüm şu anlama geliyor, geçici bir süreliğine de olsa, alışılageldik kitlesel mobilizasyon biçimlerini ikame edebilecek yeni mücadele pratikleri türetmek zorundayız. 

Bu kriz, işlerimizi yalıtılmış bireyler olarak sürdürmeye zorlayarak, toplumlarımızın yaşam alışkanlıklarını sınıyor. Bu durum çeşitli tehditleri beraberinde getiriyor, örneğin evden çalışmanın ciddi anlamda yaygınlaştırılması, mesai mevhumunu askıya alıyor. Ayrıca, bazı hizmet ve mal üretimleri fiziksel etkileşim gerektirdiği içindir ki çeşitli sağlık ve toplumsal eşitsizlikleri birleştiriyor (salgın riskine eşitsiz bir biçimde maruz kalıyoruz). Başka bir deyişle, toplumsal eşitsizlikler, biyolojik eşitsizliklere tahvil edilebilir ve “iyi çoban”, “otoriter ve öjenik” bir çobana dönüşebilir hale geliyor. Tam da bu nedenle krizi, hayatta kalmamızı sağlayan ve fakat berbat ücretlere mahkûm edilen birçok temel işin –hemşire ve diğer hastane emekçileriyle sınırlı kalmamalı, çok ötesine geçmeli– eski itibarını iade etmek için bir fırsat olarak görmeliyiz. Bu fırsatın anlamı otobüs ve ambulans şoförlerini, kendiliğinden pencerelere çıkıp alkışa boğan halkın ifadesinde bulunmaktadır. 

Öyle gözüküyor ki, Albert Camus’un Veba romanı içinden geçtiğimiz bu olağanüstü zamanlarda en fazla rağbet gören edebi metinlerden biri oldu. Roman, Oran şehrini enkaza dönüştüren pandemiyi ve bir rahip portresini tasvir eder. Rahip Paneloux, pandemiyi günahkâr insanlığa tanrı tarafından gönderilen bir ceza olarak kabul eder. Gerici ve gayr-i insani muhafazakârlığın barındırdığı bu felsefi ve ahlaki duruş, sol tarafından elbette kabul edilemez fakat üzerinde düşünülmeyi hak ediyor. 

Covid-19’un, insanlığın deneyimlediği ne ilk ne de en vahim pandemi olduğu doğrudur. 14. Yüzyıldaki Kara Veba’nın Avrupa halklarının çoğunu kırıp geçirdiği ve 1920’lerde İspanyol Gribi diye tabir edilen salgının, Birinci Dünya Savaşı’ndan bile daha fazla ölüme yol açtığı herkes tarafından biliyor. AIDS üzerine uzmanlaşan tarihçi Mirko Grmek, hastalığın izini dünya tarihinde takip ederek, salgınların ne denli köklü demografik ve ekonomik sonuçlar getirdiğini önemle vurguluyor. Fakat salgının ekonomik, toplumsal ve ekolojik etkilerinin biyolojik boyutun çok ötesine geçtiğini hesaba katmakla beraber, Coronavirüs salgının bir tür “doğanın intikamı” olarak belirdiğini de kabul etmek gerekiyor. 

Elbette bu kabul ediş, yukarda da belirttiğim üzere korumaya, kurtarmaya ve hatta yaslarını tutmaya çalıştığımız virüs taşıyıcıları ve hatta kurbanlarını damgalamak anlamına gelmemeli. Doğanın İsyanını -Horkheimer’dan ödünç aldığım bir tabir- bir metafor olarak görmeli ve yüzleşmekte olduğumuz durumu anlamak için vesile kılmalıyız: Bu isyan, devasa üretici güçleri yaratan ve onu tahribat araçlarına (öncelikle çevreyi yok eden, doğanın kendisini düzenleme ve ekolojik sistemlerimizin yeniden üretme kapasitesini mahveden) dönüştüren medeniyeti tehdit etmektedir. 

Şehirlerimizin sokakları terk edilmiş halde, üretim çarpıcı biçimde azalmış durumda ve doğa, kendisinden gasp etmiş olduklarımızı yeniden fethediyor. Salgını tanrının gazabı gibi kabul eden gerici siyasi teolojinin bu iddiasını seküler bir biçimde gözden geçirip doğanın hüküm verdiği bir ceza olarak yeniden yorumlayabiliriz.

Şimdiye dek, şaşırtıcı ve yüreklendirici bir kolektif dayanışma ve yardımlaşma dalgasına tanıklık ettik. Siyaset sahnesine Matteo Salvini gibi ırkçı ve göçmen düşmanı bir liderin egemen olduğu İtalya’da bile geçtiğimiz birkaç ay öncesine dek, Çinli, Kübalı ve Arnavut doktor ve hemşireler adeta birer kahraman gibi ülkeye buyur ediliyorlardı. İnsanlar küresel ve dayanışmacı bir çözüme olan ihtiyacı ve bir günah keçisi aramanın ölümcül derecede nafile bir mevzu olduğunu anladılar. Ancak, bu hissiyatın bir yıldan fazla süren ekonomik depresyon sonrası halen daha süreceğinden pek emin değilim. 

Onulmaz derecede arkaik kalma riskine rağmen, bu uzun sürecek değişim için hazırlık yapmalı ve şu kadim seçeneği belki de günümüze uyarlamalıyız: Ya sosyalizm ya barbarlık. Yüzyıl sonra bu sloganı desteklemenin naiflik olacağının farkındayım. Bildiğimiz üzere sosyalizm deneyimi barbarlığın bir veçhesine dönüşebiliyor, fakat tarihsel bir ikilemle karşı karşıya olduğumuz gerçeğini değiştirmiyor: Ya 1980’lerden beri sürmekte olan neoliberal döngüyü sona erdiren 21. Yüzyıl için geçerli bir “New Deal” kuracak ya da neoliberal yönetişimin karakterize ettiği eşitsiz ve otoriter bir fecaat dönemle karşı karşıya kalacağız. 

Biraz farklı ve fakat daha az kabusvari olmayan bir faşizm veya totaliterlik yeniden türeyebilir. Geleceğin siyaseti, dünyayı kurtarmakla evrensel solunum (teneffüs) hakkının örtüştüğü bir yerde mücadelesini bulmalı. Achille Mbembe’nin yaptığı şu yerinde çağrıya kulak kesilmeli: Irktan, ekonomik statüden ve devlet egemenliğinden bağımsız olarak herkes için var olma hakkı! 

Çeviri: Deniz Ortak

-Bu metin, Verso Books sitesinde yayınlanan İngilizce aslından çevrilmiştir.

Yaşam İçin Greve Çıkmak – Cinzia Arruzza & Felice Mometti

29 Mart Pazartesi günü, General Electric (GE) fabrikası işçileri, şirket yönetimi tarafından açıklanan binlerce işten çıkarmaya karşı bir protesto düzenleyerek üretimin yeniden düzenlenmesini talep etti ve basit bir soru sordular: GE, milyonlarca insanın hayatının tehlikede olduğu yerde çeşitli hava taşıtları için motor üretmemiz, bakımını yapmamız ve test etmemiz için bize güveniyor da neden solunum cihazı üretmemiz için bize güvenmiyor?”

Bu, çeşitli sektörlerden işçilerin dünya çapında sahnelemiş olduğu farklı meşruiyet dayanaklarına sahip birçok grevden biriydi. Mart ayındaki bir grev dalgası, İtalyan hükümetini zorunlu olmayan üretimi durdurmaya zorladı, ancak bu mücadele bütünüyle kazanılmış olmaktan hala çok uzak. Zorunlu olmayan üretimdeki işçiler iş bırakır, hastalanır ya da tamamen şirketlerin kârını artırmak uğruna ölüm riskini almayı reddederkenAmazon ve diğer lojistik çalışanları, sağlıksız koşulları ve kişisel koruyucu ekipman eksikliğini protesto etmek için Fransa, İtalya, Amerika Birleşik Devletleri ve diğer ülkelerde protestolar ve grevler düzenledi. Staten Island Amazon protestosunun organizatörlerinden biri olduğu için daha sonra şirket tarafından işten atılan Chris Smalls, Jeff Bezos’a hitaben yazdığı açık mektupta şöyle diyordu: “Bize, COVID-19 nedeniyle Amazon işçilerinin ‘Yeni Kızıl Haç’ olduğu söyleniyor. Fakat işçiler kahraman olmak istemiyor. Biz sıradan insanlarız. Benim tıp diplomam yok. İlk müdahale için eğitim görmedim. Bir işe sahip olmak için hayatımızı riske atmamız istenmemeli. Ama öyle oluyor. Ve birinin bundan sorumlu olması gerekir, ki o da sizsiniz.” Sağlık, gıda, sanitasyon, perakende ve toplu taşıma sektörlerindeki işçiler katledilmeye gönderilmelerine karşı giderek daha fazla direniyor ve yeni işçi sınıfı kahramanları övgülerinin yeterli olmadığını dünyanın geri kalanına hatırlatmak için çeşitli protestolar düzenliyorlar: onlar kutsanacak şehitler değiller, koruyucu ekipmanlar ile daha iyi bir ücret ve çalışma koşulları istiyorlar.

Bu salgın dönemlerinde, işyerleri mücadelenin sahnelendiği tek yer değil. Birçoğu gelirini ve işini kaybeden ve çeşitli karantina bölgelerinde yaşayan kiracılar, kira ödemelerini durdurmak ve tahliyelere direnmek için örgütleniyorlar. Mahkumlar, hapishanelerin virüs nedeniyle hızla ölüm kamplarına dönüşmesinden korktuğu için, İran’dan İtalya’ya ve ABD’ye kadar isyan edip protesto ediyor. Müşterek yardımlaşma girişimleri ve organizasyonları, çabaları koordine etmek ve acil ihtiyacı olan insanların ihtiyaçlarını karşılamak için sosyal medyayı yoğun bir şekilde kullanıyor. Bu mücadelelerden ve grevlerden bazıları önceden var olan siyasi ve toplumsal örgütler aracılığıyla sahneye çıkıyor veya koordine ediliyorken, birçoğu eski örgütsel altyapılarını aşıyor ve bunun yerine kendiliğinden reddetme, direniş ve dayanışma davranışlarına ve eşi görülmemiş bir krize tepki olarak aşağıdan yukarı öz-örgütlenmenin ortaya çıkışına dayanıyor.

İçinde bulunduğumuz kötü vaziyeti karakterize eden gerçeküstü, muallak atmosferde, dikkatimizi sadece gözlerimizin önünde ortaya çıkan felakete, boşaltılmış şehirlerimizin sessizliğini bozan sirenlerin acımasız çığlıklarına, ölümler ve bulaşmaların sayımına ve yaklaşmakta olan ekonomik bunalıma çevirmek kolay olurdu. Ancak yaşadığımız bu garip, endişeli zamanlar, aynı zamanda mücadeleler, dayanışma eylemleri ile sınıf oluşumu ve öz-örgütlenme süreçleriyle dolu.

Bütün bu mücadelelerin ortak noktası, kapitalizm için kendinin ya da başkalarının ölümüne izin vermeyi reddetme, Marksist Feminist Kolektif’in pandemi hakkında yaptığı açıklamada tanımladığı gibi kapitalizmin merkezindeki kâr üretimi ile yaşamın kendisinin üretimi ya da toplumsal yeniden üretim arasındaki çelişkileri açıkça ortaya koyan bir reddetmedir.

Bu mücadeleler, kârı yaşamın üstüne koymayı reddederek, en az iki ana çatışma cephesi açıyor. Birincisi pandeminin ve onun sınıf, ırk ve toplumsal cinsiyet boyutlarının acil yönetimini içeriyor; ikincisi uzun vadeli toplumsal dönüşümlerle açılıyor. Bazı ülkelerin, ekonomik çöküş ve toplumsal huzursuzluktan kaçınmak için yeni Keynesyen tedbirlerin bir versiyonunu devreye soktukları bir anda, karşı karşıya olduğumuz acil ele alınması gereken mesele, bu tedbirlerin neoliberal dönemin ve kemer sıkma döneminin nihai sonunu işaret edip etmeyeceğidir ve netice, büyük ölçüde siyasi ve toplumsal mücadelelere bağlı olacaktır.

Pandemi yönetişimi üzerine

Pandemi, çeşitli mücadele biçimlerinin ortaya çıktığı ve hızla çoğaldığı küresel bir konjonktür yaratıyor. Aynı zamanda, pandeminin yönetimi ulusal bağlamlarda homojen olmaktan çok uzak: ulusal siyasi dinamiklerin kendine özgü özellikleri var ve hepimizi birbirine bağlayan küresel bir konjonktür zeminine rağmen, mücadele ve özneleştirme süreçleri için önemli ölçüde farklı bağlamlar oluşturuyorlar.

Bu açıdan bakıldığında, karantinalar nedeniyle özgürlüklerin askıya alınmasıyla ilişkili otoriter siyasi dönüşlerin tehlikelerine odaklanan “istisna hâli” söyleminin başlıca sınırlarından biri, mevcut durumun muazzam karmaşıklığını bütün ineklerin gri göründüğü bir geceye dönüştürmesidir. Bu ayrıca bugün birçok ülkede gerçek mücadele alanını yanlış tanımlıyor.

Öncelikle, hükümetler sert olağanüstü hâl tedbirleri almak ve özgürlüklerin askıya alınması için acele etmedi. Tam tersi daha doğru: birçok durumda hükümetler tereddüt etti ve hatta başlangıçta kapitalist normallik olarak addedilen şeyleri askıya almayı reddetti. Bu gecikmenin, diğer örneklerin yanı sıra İtalya, İspanya, Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere ve İsveç’te ciddi sonuçları oluyor. Yöneticiler nihayetinde tecridi başlatmaya karar verdiklerinde, bunu sağlık uzmanlarının baskısı, sağlık sistemlerinin (büyük ölçüde yıllarca kemer sıkma kesintileri ve özelleştirmelerle sağlık sektörünün tükenmesi nedeniyle) çökmesi riskine dair duydukları korku ve özellikle işe gitmeyi reddeden işçilerle aşağıdan gelen protestolar nedeniyle yaptılar. Aslında, kapitalist devletlerin insanları evde tutmak yönünde ağır basan bir çıkarı olacağı düşüncesi oldukça tuhaf ve insanların işe (ve tüketmeye) dönmelerine olanak sağlayacak bir tür “normalliğe” hızlı bir şekilde geri dönüşü tasavvur etme çabalarıyla olgusal olarak çelişiyor.

Bu bağlamda, pandemi, İsrail, Macaristan veya Hindistan gibi ülkelerde olduğu gibi, bazı otoriter eğilimli hükümetlerin yürütme yetkilerini daha da yoğunlaştırmaları için bir fırsat oldu. Ancak bu bile, otoriter bir aşırı sağ tarafından yönetilen tüm ülkeler için geçerli olan doğrusal ve otomatik bir süreç değil. Brezilya’da Bolsonaro, sonuç olarak giderek siyaseten izole edilmiş olsa ve olağanüstü hâl yetkilerinin bölgesel olarak tahsis edilmesini teşvik etse bile, inkârcı bir tutuma saplanıp kalmış durumda. Amerika Birleşik Devletleri’nde, Trump federal bir karantina kararı ilan etmeyi reddetti ve hangi tedbirlerin benimseneceğine karar vermede valilik özerkliği ve esnekliği tanınması konusunda ısrar ediyor. Pandemi yönetimi, zaten mevcut olan otoriter bir iktidar aygıtının seferberliğine dayandığı için, Çin apayrı bir durum.

Karmaşık bir gerçekliğe soyut formüller dayatmak yerine, pandeminin yönetiminde, hem yeni hem de çok eski olan çeşitli yönetişim biçimleriyle yapılan denemelere kulak vermek daha yararlı. Örneğin, İtalya ya da Almanya’da şu an kuvvetlerin yürütme organında yadsınamaz biçimde birleşmiş olması, bölge yöneticileri ve eyaletler ile gerilime neden oluyor ve her iki ülke de Avrupalı ulus-ötesi kurumlarla gergin bir ilişki içinde. Amerika Birleşik Devletleri’nde, federal kurumlar arasındaki yetki dağılımında önemli bir dönüşüm olmadığı gibi, eyalet yönetimlerinin politikaları birbirinden farklı ve zaman zaman Federal yönetimin tutarsız yaklaşımlarıyla gerginlik içinde. Bunun en önemli örneklerinden biri, Trump ile New York Eyalet Valisi olan ve Demokratların başkan adayı olmamasına rağmen Trump’ın muadili statüsüne yükselen Andrew Cuomo arasında yaşanan ihtilaftır. Birçok Avrupa devleti ve ABD, karar alma süreçlerinde belirli paydaşları, ulusal bilim camiası, büyük şirketler, finansal kurumlar ve ulusal çalışma konseylerini içeren yönetişim biçimlerini benimsiyor. Ayrıca pandemi, ABD ve Çin’e jeopolitik stratejilerini izleme ve yeniden tanımlama fırsatı sundu. Trump Yönetimi’nin Venezüella’da rejim değişikliği için baskı yapması ve İran’da halihazırda gerçekleşen berbat yaptırımları artırması için bir fırsat haline geldi. Bu arada Çin, onlarca ülkeye çokça ihtiyaç duyulan tıbbi malzeme ve uzmanları göndermeyi amaçlayan bir yumuşak güç stratejisi benimsiyor, ABD’nin şimdi taklit etme hevesinde olduğu bir girişimde de, Amerika Birleşik Devletleri ön saflardaki sağlık çalışanları için basit yüz maskeleri bulmakta zorlanırken, Trump İtalya’ya 100 milyon dolarlık tıbbi malzeme gönderecek olmasıyla övündü.

Ancak, yönetişim alanındaki bu denemeler bile sorunsuz gitmiyor, normallik ve istisna arasındaki kesintisiz çelişkiyle zorlanıyorlar: yani bir toplumsal üretim biçiminin işleyişinin normalliği ile pandeminin yaşamın toplumsal yeniden üretimi ya da kamusal alanlarda dolaşımın normalliğinekarşı dayattığı istisna -ki bu tamamen ortadan kaldırılamaz- ve özel alanlardaki hareketsizliğin istisnası arasındaki çelişki. Bu yönetişim denemeleri sürekli değişiyor, başta sağlık sistemi olmak üzere mevcut refah sistemlerinin sınırlarıyla yüzleşmek, yerel, ulusal ve ulusötesi güçler arasındaki eklemlenmenin yönünü belirlemek zorunda kalıyor. Bunun bir örneği, ABD eyalet valilerinin özerkliğinin, solunum cihazları için fiyat artırarak birbiriyle kapışmalarına yol açması. Kaynaklar için sergilenen rekabet, İtalya’daki bölge valileri arasında da gerçekleşiyor. Bu tecrübelerin nereye evrileceğini şimdiden tahmin etmek imkânsız, çünkü farklı devlet kurumları arasındaki çatışmalardan, aşağıdan toplumsal çatışmaların yoğunluk ve erişim seviyesine kadar sayısız değişken var.

İşsizlikteki sarsıcı artış, küresel değer zincirlerinin bozulup kopması ve toplumsal yeniden üretimi tekrar düzenleme gerekliliği, ABD ve Avrupa Birliği’ni zorladı. Kurumlar sadece ekonomik çöküşten kaçınmak için değil, aynı zamanda yaklaşmakta olan ekonomik krize tepki olarak patlayacak toplumsal huzursuzluk için büyük ekonomik tedbirler alacak. Bu tedbirlerin ortak özellikleri, bir tür geçici ve kısmi Keynesçilik veya “son kullanım tarihi olan bir Keynesçilik” olarak tanımlanabilir. Bue Rübner Hansen’in yazdığı gibi: “Bu politikalar geçici olup, kararları (krino) hasta sağlığının dönüm noktasına (krisis) göre değişen Hipokrat tıbbı doktorunun yaptığı gibi kısa vadeli tedbirler olarak tasarlandılar. Ancak, Covid-19 büyük olasılıkla geçici bir eksojen [dışsal] şok değil.”

Sözgelimi Trump, 3 Nisan Cuma günü verdiği günlük brifingde, yönetimin, sigorta teminatı olmayan COVID-19 hastalarının hastaneye yatış masraflarını ödemek için sigorta kapsamını genişletmek veya Obamacare pazarını yeni taleplere açmak yerine teşvik paketinden para kullanmayı planladığını açıkladı. Öte yandan, önde gelen aday Joe Biden de dahil olmak üzere Demokrat çevrelerin büyük çoğunluğu, salgın karşısında bile Herkes için Sağlık hareketini bir tarafa bırakmaya devam etti. ABD’nin 2 trilyon dolarlık teşvik paketi ve Avrupa Birliği’nin işçilerin gelirlerini tamamlamak için daha sonra 100 milyar dolar ilave ederek ayırdığı 750 milyar avro, şaşırtıcı büyüklüklerine rağmen neoliberal çerçeveyi zorlamayan tedbirlerdir. Buna ek olarak, ne karantinanın güvenlikle eş anlamlı olmadığı aile içi istismar mağdurları için önemli bir hüküm bulunuyor ne de kadınlar için ev içi emeğin artan yükü ele alınıyor. Dahası, bu müdahaleler genellikle göçmen karşıtı ve kapalı sınır siyasetlerine dayanıyor ve sağlık hizmetlerine erişimin sıfıra yakın olduğu ve virüsün binlerce can alabileceği göçmen gözaltı merkezlerinde ve mülteci kamplarındaki tutsakları serbest bırakmak hiçbir şey yapılmıyor.

Bu tedbirlerin bariz amacı, kapitalist toplumsal ilişkilerin yeniden üretimi için koşulların yeniden oluşturulmasıdır ve kesinlikle bu ilişkilerin radikal dönüşümü değildir. Avrupa Merkez Bankası’nın eski Başkanı Mario Draghi’nin Financial Times’ta yazdıkları, ABD ve Avrupa Birliği’nin hibe ettiği bu muazzam paranın altında yatan mantığı ortaya koyuyor. Draghi’ye göre, mevcut kriz döngüsel değil, eksojen [dışsal] faktörlerden kaynaklanıyor. Bu nedenle, onun önerdiği reçete, büyük özel şirketlerin acil durumları atlatıp sonra her zamanki gibi işlerine geri dönmelerini sağlamak için kamu borcunu arttırmaktır. Ve aslında, işleri korumak ve işten çıkarmaları önlemek için herhangi bir ciddi politika olmadan, hem şirketlerin parayı aldıklarında işten çıkarmalardan kaçınacaklarına hem de acil durum bittiğinde kaybedilmiş istihdamı hemen yeniden oluşturacaklarına dair yanlış bir varsayım uğruna, fonların çoğu özel şirketlere gidecek. Avro Bölgesi İstikrar Paktı’nın geçici olarak askıya alınmasının mantığı da budur. Almanya hükümeti, Avro bölgesi ekonomi politikalarının neoliberal kemer sıkma önlemlerini terk etmesine yönelik yapısal bir dönüşüm için diğerleri arasında emsal teşkil etmek istememiştir. Sermayenin yeniden üretim koşullarını tekrar oluşturma amacının gerçekleştirilip gerçekleştirilmeyeceği, siyasi dinamikler ve toplumsal güç ilişkileri de dahil olmak üzere bir dizi faktöre bağlı olacak.

Çivisi çıkmış bir dünyada özneleşme ve öz-örgütlenme

Mevcut konjonktür gerginlikler ve çelişkilerle dolu. Dünyanın çivisi çıkmış durumda, hem fazlasıyla olaylı hem de muallak. Çelişkiler ve kararsızlıklar, sosyal izolasyonu bir dizi sosyal medya aracı vasıtasıyla bağlanırlık ve iletişim fazlası ile birleştiren sosyallik biçimlerini de karakterize ediyor. Pandeminin bir sonucu olarak toplumsal yaşamın nasıl dönüştürüleceğini şimdiden tahmin edemeyiz, ancak Foucault’nun, özneleşme ve iletişimin “benlik teknolojileri” olarak tanımladığı biçimlerin, “gerçek” ve “sanal” karşılaşmaların ve dillerin daha fazla yakınlaşması doğrultusunda, son zamanlardan daha melez hâle gelmesi tamamıyla mümkün.

Yukarıda tarif edilen makro dinamikler bağlamındaki bu sosyallik biçimlerinin, potansiyel yeni bir sınıfsal uzlaşma üzerinde de etkileri olabilir. Göze çarpan sadece birkaç faktör: artan kitlesel işsizlik; işyerinde bulaşma korkusu ve kendiliğinden reddetme davranışları; düşük ücretli, ırk ve toplumsal cinsiyet ayrımcılığına maruz kalan hizmet çalışanlarının artan görünürlüğü ve sosyal tanınırlığı; sosyal izolasyon; evden çalışanlar ve artan ev içi yük, sıkışık yaşam alanları ve ücretli işin süre ve kısıtlamaları arasında sıkışmak zorunda kalanlar için üretim ve yeniden üretim arasındaki çizgilerin bulanıklaşmasıdır.

Bu bağlamda, muhtelif mücadele ve siyasi radikalleşme süreçleri gerçekleşmeye başlıyor. Ancak, yeni konjonktürün açtığı bu potansiyellerden nasıl faydalanılacağı konusunda önerilmiş kolay bir reçete yok. Tecrit tedbirleri, örgütsel süreçlere yeni zorluklar getiriyor ve örgütlenme, protesto etme ve etkili olma yollarını yeniden keşfetme becerisine ihtiyaç duyuyor: Toplumsal protestoyu geleneksel yolların (kitlesel yürüyüşlerin, mitinglerin vs.) söz konusu olmadığı bir anda nasıl görünür hâle getirebiliriz? Yeni yasal ve yasadışı grev dalgası ile kira grevleri, karşılıklı yardımlaşma örgütleri ve alternatif toplumsal yeniden üretim biçimleri gibi diğer direniş ve çatışma biçimleri arasında nasıl bağ kurabiliriz? Bu toplumsal mücadeleler, mevcut meydan okumayla aynı seviyeye çıkarak nasıl daha da siyasallaşabilir? (Ki bu da devletin ve uluslar ötesi kurumların iktidarıyla karşı karşıya gelmek anlamına gelir.)

Yeni potansiyel özneleştirme ve mücadele süreçlerine başvurmak, bu acil sorulara cevap vermeye çalışmak ve tarihsel süreksizlikleri ve değişkenleri hesaba katmayan eski örgütsel modellerin ve siyasi stratejilerin mekanik bir biçimde yeniden önerilmesinden kaçınmak için atılacak ilk adım olacaktır. Buradaki inceleme, sadece sosyolojik bir araştırma olarak değil, kendini tanıma, kendini örgütleme, siyasallaşma ve kim olduğumuza, neden ve nasıl mücadele ettiğimize dair yeni bir ortak anlayış oluşturma süreci olarak da anlaşılmalıdır.

Bu, yukarıda belirtilen mücadelelerin her iki cephesini, yani pandeminin acil yönetimi ve üretimin toplumsal ilişkilerinin uzun vadeli dönüşümünü ele alabilmemiz için acil bir görevdir. Rob Wallace ve diğerlerinin ileri sürdüğü gibi, virüsün modellemeleri ve ImperialCollege’nin(ABDve Birleşik Krallık için referans noktası haline gelen) raporu gibi baskılama önlemlerinin süresine ilişkin tahminler, neoliberal çerçeveye meydan okunamayacağı varsayımına dayanıyor. Yazdıkları gibi: “Imperial’ınçalışması gibi modeller, analiz kapsamını hâkim toplumsal düzen içinde çerçevelenen, bu darlığa uygun hale getirilmiş sorularla açık bir biçimde sınırlıyor. Tasarımları gereği, salgınları tetikleyen daha geniş piyasa güçlerini ve müdahalelerin altında yatan siyasi kararları yakalayamıyorlar.Ortaya çıkan projeksiyonlar, kasten ya da kasıtsız olarak, bir ülkenin hastalık kontrolü ve ekonomiyi birbirine eklemlemesi halinde öldürülecek çok savunmasız binlerce insan dahil olmak üzere herkes için sağlığı güvence altına almayı ikinci plana attı.” Ancak, üstesinden gelinmesi gereken tam da bu çerçevedir, iki hedefle: virüs tarafından alınacak yaşam sayısını mümkün olduğunca sınırlamak ve “Son kullanma tarihli Keynesçilik” stratejisine karşı çıkarak onun yerine neoliberal kemer sıkmayı sona erdirmek için mücadele etmek ve insanların yaşamlarını kâr birikimine tabi kılan üretim ve toplumsal yeniden üretim arasındaki kapitalist ilişkiyi büsbütün dönüştürmek.

Uzun süren tecrit haftaları boyunca, İtalya’da sosyal medyada dolaşan internet paylaşımlarından biri şöyleydi: “İyi olacağız”. Bu anlaşılabilir bir istek olsa da kesinlikle bir istekten ibaret. Dahası, dolaylı olarak, pandemiden önceki mevcut durumu, geri dönmeyi amaçlamamız gereken bir normallik hâli olarak kabul ediyor. Dürüst olalım: Her şeyin iyi olacağına dair bir kesinlik yok ve pandemiden önceki yaşama şeklimiz ne iyi ne de “normal”di, mevcut kriz toplumsal örgütlenme ve yaşam biçimi olarak kapitalizmin bir sonucudur.

Yine de sonumuz iyi olabilir. Ama bu bize, işlerin her zamanki hâline dönmesini engelleme becerimize bağlı olacaktır. Eğer görev göz korkutucu geliyorsa, ki öyle, kendimize tümüyle güçsüz olmadığımızı hatırlatabiliriz. ChrisSmalls’un mutlak bir açıklıkla söylediği gibi: “Ve Bay Bezos’a [Amazon’un CEO’su] mesajım basit. Gücün umurumda değil. Kendini güçlü mü sanıyorsun? Güce sahip olan biziz. Biz çalışmazsak ne olacak? Paran olmayacak. Güç bizde. Sana para kazandıran biziz. Bunu asla unutma.”

Cinzia Arruzza, Viewpoint Magazine’de editör kolektifinin bir üyesi ve New York’taki Yeni Sosyal Araştırmalar Okulu’nda Felsefe Profesörü; feminist ve sosyalist bir eylemci. Ayrıca Dangerous Liaisons: TheMarriages and Divorces of Marxism and Feminism kitabının yazarıdır.

FeliceMometti, bağımsız bir araştırmacı.

Çeviri: Gamze Boztepe

Kaynak: https://sendika63.org/2020/04/pandemi-zamanlarinda-yonetisim-ve-toplumsal-catisma-585531/

COVID-19 ve Sermayenin Çevrimleri – Rob Wallace, Alex Liebman, Luis Fernando Chaves ve Rodrick Wallace

Bu makale, Mayıs 2020 sayısının Mart ayına ait Aylık İnceleme’dir. Basılı sürüm, makale bitiminde bugünün tarihi olan 27 Mart 2020 ile aynı tarihi taşıyacaktır. Aylık incelemeyi, bir bütün olarak yayımlanmasından bir aydan fazla bir süre önce çevrimiçi olarak yayımlamak bizim için eşi görülmemiş bir durumdur ve mevcut acil durumun ispatıdır. Tüm dergi, 1 Mayıs’ta çevrimiçi olarak yayımlandığı zaman, makaleye ufak güncellemelerin ekleneceğini tahmin ediyoruz.- [Monthly Review] Editör Ekibi

Read More …

Toplumsal Yeniden Üretim ve Covid-19 Salgını Üzerine Tezler- Marksist Feminist Kolektif

“Bu salgın, bizleri kapitalizmin ötesine taşıyacak bir şekilde kâra karşı nasıl yaşamı destekleyeceğimize dair solun önüne somut bir ajanda koyacağı bir moment olabilir ve olmalıdır.” 

Tez 1: Kapitalizm yaşama değil, kârlılığa öncelik vermektedir: Bunu tersine çevirmek istiyoruz.

Bu salgın ve buna egemen sınıfın cevabı, toplumsal yeniden üretim teorisinin bağrındaki fikrin açık ve trajik bir resmini sunmaktadır: Yaşamımız, kâr etme önceliklerine kurban edilmektedir.

Kapitalizmin kendi yaşamını devam ettireceği kan olan kâr üretme becerisi, işçilerin günlük “üretimine” bağlıdır. Bu, tam olarak ve anında kontrol edemediği veya baskın olmadığı yaşamı devam ettirme süreçlerine bağlı olduğu anlamına gelir. Aynı zamanda birikimin temel mantığı, üretimin devam etmesini destekleyecek mümkün olan en düşük ücret ve vergilerle hayatın düzenlemesi üzerinedir. Bu kapitalizmin kalbindeki en büyük çelişkidir. Tam da toplumsal refahı sağlayanları; hemşireleri ve sağlık hizmetlerindeki diğer çalışanları, tarım işçilerini, gıda fabrikalarındaki işçileri, süpermarket çalışanlarını, kuryeleri, atık toplayıcıları, öğretmenleri, çocuk bakıcılarını, yaşlı bakım hizmetlerini sağlayanları aşağılamakta ve değersizleştirmektedir. Bunlar, kapitalizmin düşük ücretle ve çoğu zaman tehlikeli çalışma koşulları ile aşağılayıp damgaladığı ırksallaştırılmış, kadınlaştırılmış işçilerdir. Ancak şu anki salgın, toplumumuzun onlarsız yaşayamayacağını açıkça ortaya koymaktadır. Toplum, kârlılık için rekabet eden ve hayatta kalabilme hakkımızı sömüren ilaç şirketleri ile de ayakta kalamaz. Ve ‘piyasanın görünmez elinin’, mevcut pandeminin de gösterdiği gibi, insanlığın ihtiyaç duyduğu, küresel çapta bir sağlık altyapısı oluşturmayacağı ve işletemeyeceği açıktır.

Bu nedenle sağlık krizi sermayeyi, sağlık, sosyal bakım, gıda üretimi ve dağıtımı gibi yaşam ve yaşamı sürdürme çalışmalarına odaklanmaya zorluyor. Sağlık, eğitim ve diğer yaşamsal faaliyetlerin ticarileştirilmekten çıkarılmasını ve herkes tarafından erişilebilir hale getirilmesini, pandemi geçtikten sonra da bunun devam etmesini talep ediyoruz.

Tez 2: Toplumsal yeniden üretim işçileri yaşamın temelindeki işçilerdir: Kalıcı olarak böyle kabul edilmelerini talep ediyoruz.

Eksik istihdamla emtia üreten şirketlerin çoğu, kârlarının ve stok değerlerinin hızla düştüğünü görürken, kendilerinin insani kuruluşlara, topluluklara, hane halklarına ve bireylere bağlı olduklarını fark ettiler. Ancak, kapitalizmin hayatı öncelemeye nazaran kârlılığa öncelik verme ihtiyacı göz önüne alındığında, bu tür örgütler, topluluklar, hane halkı ve bireyler bu meydan okumayı karşılayacak kadar donanımlı değiller. Covid-19 yalnızca sağlık, toplu taşıma ve market işçileri, çeşitli toplum gönüllüleri ve diğerleri üzerindeki durumu kötüleştirmekle kalmadı; yıllar yılı kemer sıkma adına tüm temel sosyal hizmetlerin parçalanması da toplumsal yeniden üretimi sağlayan iş gücünün eskisinden çok daha küçülmesine ve toplumsal örgütlülüklerinin de gittikçe daha az kaynak bulabilmesine sebep oldu.

Onlarca yıl ihmal edilmiş bir krizi telafi etmek için birçok kapitalist devlet ve şirket önceliklerini ancak kısmi ve geçici olarak değiştiriyor. Hane halklarına çekler gönderiyorlar, güvencesiz işçilere işsizlik sigortası sunuyorlar, otomobil üreticilerinin otomobil üretmekten maske ve vantilatör üretmeye geçmelerini istiyorlar. İspanya’da devlet geçici olarak kâr odaklı özel hastaneleri devraldı; ABD’de sigorta şirketleri Covid-19 testi için ödemeleri yapmak durumunda kalıyor. Her şeyi bir kenara bırakırsak, bu durum bize siyasi bir irade olduğunda insanların ihtiyaçlarını gerçekten karşılayacak kaynakların ne kadar hazır ve bol olduğunu göstermektedir.

Toplumsal yeniden üretim sektörlerindeki hemşirelerin, hastane temizliği işçilerinin, öğretmenlerin, atık toplama işçilerinin, gıda üretenlerin ve süpermarket çalışanlarının yaptıkları işlerin temel hizmet olarak kalıcı bir biçimde tanımlanmasını ve ücretlerinin, sosyal yardımlarının ve sosyal konumlarının sürdürülebilirlikteki önemini yansıtacak şekilde iyileştirilmesini talep ediyoruz. 

Tez 3: Bankaları değil insanları kurtarın. 

Egemenler, kapitalist değerin tamamen çöküşünü ortadan kaldırma çabasıyla şirketleri kurtarmak için çok daha fazla kaynak ayırıyorlar. Ürettiğiniz kârların, toplumsal yeniden üretim emeğinin sağladığı emek gücü tarafından yapıldığını size hatırlatıyoruz. Otel ve restoran zincirlerinin, teknoloji ve havayolu şirketlerinin ve daha fazlasının CEO’ları milyonlarca işçiyi işten çıkarırken, büyük ölçüde kendi aşırı şişirilmiş maaşlarını ve haklarını koruyorlar. Çünkü kapitalist sistem, yaşam ve ücretli emek arasındaki çelişkinin, insanların yaşamlarından ziyade daima sermayenin yararına çözülmesini öncelemektedir.

Tüm finansal kaynakların ve teşvik paketlerinin kapitalist şirketleri çalışır durumda tutmak yerine yaşamı devam ettiren işlere aktarılmasını talep ediyoruz.

Tez 4: Sınırları açın, hapishaneleri kapatın.

Bu salgın, göçmenleri ve tutukluları çok sert vuruyor: Bunlar; uygun hijyenik şartlara ve sağlık hizmetlerine sahip olmayan hapishanelerde veya gözaltı merkezlerinde kapalı kalanlardır; belgesiz ve aynı zamanda sınır dışı edilme korkusuyla yardım talebinde sessiz kalanlardır; yaşamı var eden alanlarda (sağlık ve sosyal bakım hizmetleri, tarım, vb. ) çalışıp enfekte olma riski daha fazla olan, çünkü (yeterli veya herhangi bir koruyucu ekipmanı olmadan) işe gitmekten başka seçenekleri olmayanlardır; ailelerine ulaşmaya çalışan ve ülkeler arasında transit geçiş yapmakta olanlar ve seyahat yasakları ve yaptırımlar nedeniyle ülkelerinden ayrılamayanlardır.

Pandemi olsa da olmasa da Trump, enfeksiyon oranlarının ve ölümlerin hızla arttığı İran’a karşı yaptırımları korumaktadır. Ne Trump ne de Avrupa Birliği, İsrail’e Gazze’de abluka altındaki 2 milyon insanı en çok ihtiyaç duyulan tıbbi malzemelerden yoksun bıraktığı yaptırımları kaldırması için baskı yapacaktır. Pandemiye karşı bu ötekileştirilmiş eşitsiz tepki, kapitalizmin bel altı olan ırkçı ve sömürgeci zulme dayanmakta ve onu güçlendirmektedir.

Göçmenlik yasalarına göre sağlık hizmetlerinin öncelikli olmasını, pek çok suç için hapsedilenlerin derhal serbest bırakılmasını ve hasta tutsaklar için alternatif insani kısıtlı yerlerin bulunmasını, yaşamsal ihtiyaçları beslemek yerine disiplini hedefleyen gözaltı ve tutukevlerinin kapatılmasını istiyoruz.

Tez 5: Silahımız dayanışma: Sermayeye karşı kullanalım

Salgın, bütün dünyaya kriz durumunda çalışan insanların çeşitli ve yaratıcı hayatta kalma stratejileriyle her daim nasıl geçinebildiğini göstermiştir. Pek çoğu için bu en yakın aile ve arkadaşlara yaslanmak anlamına gelmiştir. Fakat bazıları karşılıklı yardım inisiyatifleriyle sorunun üstesinden gelmektedir. Evsizler ve kapitalist toplumun bir yük olarak görüp reddettiği insanlar için destek, başkalarına yaşama hakkından daha azını sunmayan toplumsal yeniden üretim gönüllülerinin muazzam inisiyatiflerinden gelmiştir. Birleşik Krallık’ın dört bir yanında mahalleler, en korunmasız kesimlerle irtibatta olabilmek ve gıda ve ilaç alabilmelerini sağlamak için Whatsapp grupları oluşturmaktadır. Okullar ücretsiz yemek hakkına sahip çocukları olan yoksul ailelere yiyecek kuponları göndermektedir. Gıda bankaları ve hayır kurumları gönüllü sayısının arttığına tanık olmaktadır. Acil bir ihtiyaç olarak toplumsal yeniden üretim müşterekleri ortaya çıkmaktadır. Fakat aynı zamanda geçmişten dersler de aldık: Kapitalist hükümetlerin toplumsal yeniden üretim müştereklerini devletin sorumluluklarından kaçmasının aracı olarak kullanmalarına izin vermeyeceğiz.

Sosyalist feministler olarak daha fazlasını zorlamaya, insan yaşamının iyileştirilmesi için gerekli olan her şey üzerinde kamu hükmü talebi için birlikte çaba göstermeye ihtiyacımız vardır. Bu, eşitsiz biçimde etkilenmiş ve eşitsiz kaynaklara sahip farklı topluluklar arasında dayanışma inşa etmek anlamına gelmektedir. Bu, en çok marjinalleştirilmişlere destek vermek, toplumsal kaynağı olanların – sendikalar, sivil toplum örgütleri, halk örgütlenmeleri – olmayanlarla paylaşmalarını ve onları desteklemelerini savunmaktır. Bu, devletin toplumsal yeniden üretim işini toplumsal varlığın temel taşı olarak tanımasını talep etmektir.

Hükümetlerin halktan ders almalarını ve sıradan insanların birbirine destek ve dayanışma göstermek için yaptıkları şeyleri politika düzeyinde tekrarlamalarını talep ediyoruz.

Tez 6: Ev içi şiddete karşı feminist dayanışma

Covid-19’un yayılmasını önlemek için pek çok ülke tarafından alınan eve kapanma önlemleri, bir yandan bütünüyle gerekliyken, diğer yandan istismara dayalı bir ilişki içinde yaşayan milyonlarca insan için ciddi sonuçlar doğurmuştur. Salgın süresince mağdurlar şiddet uygulayan partnerler veya aile bireyleriyle ev içinde kalmaya zorlandığından, kadınlara ve LGBTQ’lara yönelik ev içi şiddet vakaları katlanmıştır. Ev içi istismarın özgün durumunu dikkate almayan “evde kal” kampanyaları, şiddete karşı sığınak ve hizmetlerden bütçelerin çekilmesi anlamına gelen ve yıllardır süregiden azgın neoliberalizm bağlamında bilhassa endişe vericidir.

Hükümetlerden şiddetle mücadele hizmetlerde yıllardır uyguladıkları bütçe kesintilerini derhal geri çekmelerini ve destek hatlarını sürdürmek ve geniş ölçüde görünür kılmak zorunda olan aktörlere kaynaklar sağlamalarını talep ediyoruz.

Tez 7: Toplumsal yeniden üretim işçilerinin toplumsal gücü vardır: Bu gücü toplumu yeniden örgütlemek için kullanabiliriz.

Bu salgın, bizleri kapitalizmin ötesine taşıyacak bir şekilde kâra karşı nasıl yaşamı destekleyeceğimize dair solun önüne somut bir ajanda koyacağı bir moment olabilir ve olmalıdır. Bu salgın, kapitalizmin ücretli ya da ücretsiz, hastanelerde ve altyapı işlerinde, hane içinde ve topluluklarda toplumsal yeniden üretim işçilerine ne kadar ihtiyaç duyduğunu hâlihazırda bizlere göstermiştir. Bunu ve bu işçilerin ellerinde tuttukları toplumsal gücü kendimize sürekli hatırlatalım. Bu, toplumsal yeniden üretim işçileri olarak bizlerin, ulusal bağlamda, bizi ayıran sınırlarda ve yerkürenin her yanında elimizdeki toplumsal güce dair bilinci geliştirmemiz gereken andır.

Eğer biz durursak dünya durur. Bu anlayış yaptığımız işe saygı duyan politikaların temeli olabilir; aynı zamanda kâr elde etmenin değil hayatı var etmenin toplumlarımıza yön verdiği, yenilenmiş bir antikapitalist gündemin altyapısını inşa edecek politik eylemin de temeli olabilir.

3 Nisan 2020

Çeviri: Meriç Dıraz, Sanem Öztürk

Marksist Feminist Kolektif, Tarihsel Materyalizm Konferansı’nda Marksist Feminist Akım’ın örgütleyicileri olan Tithi Bhattacharya, Svenja Bromberg, Angela Dimitrakaki, Sara Farris ve Susan Ferguson’dan oluşmaktadır.

Toplumsal Yeniden Üretim ve Salgın: Tithi Bhattacharya ile Söyleşi

Koronavirüs salgını, pek çoğumuza toplumun nasıl hızla değişebildiğini ve ne olmadan yaşayabileceğimizi –ya da yaşayamayacağımızı– sert bir berraklıkla gösterdi. Kaynaklar sağlık hizmetlerine aktarılırken, kapitalist ekonominin büyük bir kısmının kriz dönemlerinde gerçekten rafa kaldırılabileceği ortaya çıktı. Bize daha önce imkânsız olduğu söylenen – mahpusları serbest bırakmaktan kira ödemelerini veya ipotekleri askıya almaya, ülkedeki herkese nakit desteği vermeye kadar – pek çok şey hâlihazırda yapılıyor.

Tithi Bhattacharya bir süredir Yüce Piyasa’nın değil insan hayatının gereklerine yönelik inşa edilen bir toplumun nasıl olacağı üzerine düşünüyor. Kendisi bir tarih profesörü, Purdue Üniversitesi’nde Küresel Çalışmalar Direktörü, %99 İçin Feminizm: Bir Manifesto kitabının yazarlarından biri, Spectre dergisi yayın kurulu üyesi ve Social Reproduction Theory: Remapping Class, Recentering Oppression kitabının editörü. İçinde bulunduğumuz momentte toplumsal yeniden üretim teorisinin bize neler öğretebileceğini, solun hangi talepleri yükseltmesi gerektiğini ve iklim felaketini önlemek için bu dersleri nasıl kullanabileceğimizi konuştuk.

-Sarah Jaffe: Başlangıç olarak bize toplumsal yeniden üretim teorisini kısaca açıklayabilir misiniz?

-Tithi Bhattacharya: Toplumsal yeniden üretimi en iyi şekilde tanımlamak gerekirse, hayatı var etmek, sürdürmek kuşaklar boyunca yenileyebilmek için gerekli olan eylemler ve kurumlardır. Ben bunlara “hayatı var etme” faaliyetleri diyorum.

En doğrudan anlamıyla hayatı var etmek doğum yapmaktır. Fakat hayatı sürdürebilmek için temizlik gibi, beslemek gibi, yemek yapmak, çamaşır yıkamak gibi pek çok başka faaliyete ihtiyaç duyarız. Fiziksel, kurumsal gereksinimlerimiz vardır: Yaşayacağımız bir ev, bir yerlere gitmek için toplu ulaşım, kamuya açık dinlenme-eğlenme olanakları, parklar, okul sonrası programlar. Okullar ve hastaneler de hayatın var edilmesi ve sürdürülmesi için gerekli kurumlardan bazılarıdır. Bu hayatı var etme sürecindeki eylemlere ve kurumlara, toplumsal yeniden üretim işi ve toplumsal yeniden üretim kurumları diyoruz. Fakat toplumsal yeniden üretim aynı zamanda bir çerçevedir. Bizi çevreleyen dünyaya baktığımız ve onu anlamaya çalıştığımız bir mercektir. Toplumdaki varlığın kaynağının ne olduğunu tespit etmemizi sağlar; insan hayatı ve insan emeği.

Hayatı var etmenin karşısında ise kapitalist çerçeve ya da kapitalist mercek yer alır: Şeyleri var etme ya da kârı var etme. Kapitalizm “kaç şey daha üretebiliriz?” diye sorar, çünkü şeyler kâr getirir. Burada önem atfedilen, o şeylerin insanlar üzerindeki etkisi değil, kapitalizmin yüce saltanatını süren bir büyücü olduğu bir şeyler imparatorluğu yaratmaktır.

Bu faaliyetlerin çoğu ve toplumsal yeniden üretim sektöründeki – hemşirelik, öğretmenlik, temizlikçilik gibi – pek çok iş, kadın işçilerin egemenliğindedir. Ve kapitalizm bir hayat-var etme değil şeyler-var etme sistemi olduğundan, bu faaliyetler ve bu işçiler ciddi ölçüde değersizleştirilmiştir. Toplumsal yeniden üretim işçileri en kötü ücretleri alan, (gerektiğinde) ilk gidecek olan, sürekli cinsel tacizle ve sıklıkla doğrudan şiddetle yüz yüze kalanlardır.

-Kapitalizm işlemeye devam ettiği sürece mutlu ölebileceklerini söyleyen (muhafazakâr polemikçi) Glenn Beck gibi mezar hırsızlarının olduğu bir dönemdeyiz; bu her şeyi apaçık ortaya koyuyor. 

-Koronavirüs krizi iki şeyi trajik biçimde netliğe kavuşturdu. İlk olarak toplumsal yeniden üretim vurgusu yapan feministlerin uzun zamandır söylediklerini, yani bakım işinin ve hayatı var eden işlerin toplum için vazgeçilmez olduğunu ortaya serdi. Şu anda evlerimize kapanmış haldeyken hiç kimse “Borsa simsarlarına, yatırım bankacılarına ihtiyacımız var! Bu hizmetler açık kalsın!” demiyor. İnsanlar “Hemşireler, temizlikçiler, çalışmaya devam etsin, çöp toplama hizmetleri açık kalsın, yiyecek üretimi devam etsin!” diyor. Yiyecek, yakıt, barınak, temizlik: “Hayati olan hizmetler” bunlar.

Bu kriz aynı zamanda kapitalizmin salgınla baş etmekte nasıl tamamen yetersiz olduğunu da trajik biçimde ortaya koydu. Kapitalizm hayatı var etmeye değil kârı en yüksek düzeye çıkarmaya odaklıdır. Kapitalistler bütün bu süreçte en büyük mağdurun sayısız hayat değil kanlı ekonomi olduğunu iddia ediyorlar. Görünen o ki ekonomi, Trump’tan Boris Johnson’a herkesin parlak kılıçlarıyla korumaya hazır olduğu en kırılgan küçük çocuk.

Bu arada Birleşik Devletler’de sağlık hizmetleri sektörü özelleştirmelerle ve kemer sıkma önlemleriyle harap edildi. İnsanlar hemşirelerin evde maske yapmak zorunda olduklarını söylüyor. Ben her zaman kapitalizmin hayatı ve hayatı var etmeyi özelleştirdiğini söyledim; fakat sanırım salgından sonra bunu başka şekilde ifade etmek gerekiyor: “Kapitalizm hayatı özelleştirir ama aynı zamanda ölümü kamulaştırır.”

-Bakım işlerinin ve toplumsal yeniden üretim işlerinin diğer biçimlerinin nasıl değersizleştirildiği üzerinde biraz daha durmak istiyorum. Bu iş kollarını değersizleştirme eğilimimiz ile bu işi yapan insanları hakkında ne düşündüğümüz karşılıklı olarak birbirini etkiliyor.

-Birleşik Devletler’de bakım evleri ve destekli yaşam endüstrisi şu anda yaklaşık 4 milyon insana hizmet veriyor. Bunların pek çoğu Medicare (sağlık sigortası) kapsamında. Kısa zaman önce New York Times, yılda 380 bin insanın, uygun temizlik önlemlerine ve sağlık prosedürlerine yatırım yapmak istemeyen uzun dönemli bakım tesislerinde enfeksiyon nedeniyle hayatını kaybettiğini açıkladı. Bu kurumlar salgının yayılmasında önemli bir rol oynuyor. Buna Birleşik Devletler’de 27 milyon insanın hiçbir sağlık güvencesi olmadığını da eklememiz gerek.

Birleşik Devletler’de evde bakım hizmetleri çalışanlarının ve hemşire yardımcılarının yüzde 90’ı kadın. Bunların yarısından fazlası beyaz olmayan kadınlar. Kaçının belgesiz olduğundan emin değilim – hiç kimse değil. Bu kadınlar hem iş kayıplarına hem ICE (ABD Göçmenler ve Gümrük Muhafaza Birimi) baskınlarına karşı iki kez kırılgan. Günlük olarak ortalama 10 dolar kazanıyorlar ve çoğunun ücretli izni ya da sağlık sigortası yok. Bu kadınlar yaşadığımız ülkede emekleriyle pek çok bakım tesisinin sürdürülmesini sağlayan kadınlar.

Bu hayati hizmetleri sürdüren kişilerle CEO maaşlarını kıyasladığımızda fark astronomik. Bankacılar evlerinde otururken, bugün verdikleri hizmetlerin hayati olduğu söylenen – bizim feministler ve sosyalistler olarak daima hayati olduğunu söylediğimiz – işçiler, saatte 10 dolardan daha az kazanıyorlar.

-Washington eyaletindeki büyük salgınlardan biri, bakım evi işçilerinin birden fazla işte çalışması, dolayısıyla virüsü birden fazla bakım evine getirmeleri sebebiyle olmuştu. Bir işte yeterince para kazanamamak virüsün daha da yaygınlaşmasına sebep oluyor.

-Prens Charles’ın bile enfekte olmasıyla virüsün bir bakıma demokratik olduğu söylenebilir. Ama bu bizi yanıltmasın: Tedaviye erişim virüsün kendisi kadar demokratik olmayacak. Kapitalizmin hükmü altındaki diğer tüm hastalıklarda olduğu gibi yoksulluk ve tedaviye erişim kimin hayatta kalıp kimin öleceğinde belirleyici olacak.

Örneğin benim ülkemde, Hindistan’da bunun çok yıkıcı bir etkisi olacak. Faşist Başbakan Narendra Modi yirmi bir gün evlere kapanma emri verdi. Bütün şehirlerde iş hayatı durdu. Peki göçmen işçilere ne oldu? Modi’nin onlar için bir planı var mı? Hayır. Milyonlarca göçmen işçi, kelimenin tam anlamıyla ülkeyi baştan başa yürüyerek kendi köylerine ulaşmaya çalışıyor; batıdan doğuya bütün sokaklarda sıra sıra insanlar var. Modi enfeksiyon bulaştırabilecekleri gerekçesiyle evlerine gitmelerini önlemek için toplu taşıma ve özel araç trafiğini durdurdu. Fakat bunun yanı sıra Modi, Hindistan dışında yaşayan Hintlilerin – üst orta sınıf Hintlilerin – ülkeye geri dönüşlerini sağladı. Özel uçuşlar ayarlandı; kapanma duyurularına rağmen uçaklara iniş izni için istisnalar yapıldı; özel vizeler düzenlendi.

Küresel Güney’in pek çok kapitalist hükümetinin yoksullarla baş etme yöntemi bu. Hastalığın Kalküta’nın, Bombay’ın, Johannesburg’un ve daha pek çok kentin gecekondularına sızdığını göreceğiz. Virüsün bu gezegenin yenilenme, istenmeyenlerden kurtulma yolu olduğunu söyleyen yöneticileri zaten duymaya başladık bile. Bu, en kırılgan ve en güçsüz olana yönelik soy ıslahı temelli bir toplumsal temizlik çağrısıdır.

-Bunun bize gösterdiği insanlar olmadığında emisyonların azaldığı değil – çünkü pek çok insan ölmüyor. Bunun bize gösterdiği, dünyanın pek çok iş olmadan çok daha sağlıklı bir yer olduğu, çünkü – sizin de söylediğiniz gibi – insanlar sadece hayatı var eden işleri yapıyorlar.

-Koronavirüsün dünya için bir reset düğmesi olduğu argümanı ekofaşist bir argüman. Olması gereken, toplumsal örgütlenme için bir reset düğmesi olması. Eğer virüs tehlikesi geçerse ve eski hayatlarımıza geri dönersek, o zaman bu süreç bize hiçbir şey öğretmemiştir.

Evde kalmanın bir gereklilik olması nedeniyle evlerimizi paylaştığımız insanlarla zaman geçirmenin güzelliğini fark edebildik. Ama her ne kadar güvenlik sağlasa da kapitalizm egemenliğinde ev aynı zamanda inanılmaz boyutta bir şiddetin sahnesidir. İki gün önce daha evvel gönüllüsü olduğum bir kadın sığınağından bir mail aldım; vakalarda artış beklediklerini ve destek için gidip gidemeyeceğimi soruyorlardı. Brezilya, Sri Lanka ve Hindistan’daki yoldaşlarım da aynı şeyi söylüyorlar: Herkesin evde olmasının yarattığı o basınçlı tencere etkisiyle artan ev içi şiddet. Toplumsal izolasyona ihtiyacımız yok. Fiziksel izolasyona ve toplumsal dayanışmaya ihtiyacımız var. Sokağın karşısında yaşayan yaşlı komşumuzu görmezden gelemeyiz; markete gitmesi onun için güvenli değil. Gözlerinin etrafına çokça makyaj yapmış olan ve başını kapıya çarptığını söyleyen iş arkadaşımızı da görmezden gelemeyiz. Düzenli olarak birbirimizi yoklamalıyız.

Yöneticiler bunu teşvik etmekte sıfıra yakın çaba gösterseler de insanlar bunu gönüllü olarak yapıyorlar. Bütün bu kriz içinde muhteşem dayanışma ve ihtimam eylemleri görmek mümkün. Bütün bunlar umut kaynağı.

-Ev işleriyle ilgili konuşalım biraz da. Çünkü “hayati” dediğimiz bu işlerin çoğunun halen kadınlar tarafından yapıldığı bir süreçteyiz. Ve normalde evde kadınların sorumlu olduğu bakım işleri birdenbire kocaları tarafından da yapılıyor. Bu bazı insanların toplumsal yeniden üretim işleri anlayışına nasıl bir perspektif getiriyor?

-Joan C. Williams, işçi sınıfından erkeklerin orta sınıf erkeklerden daha fazla çocuk bakımı işi üstlendiğini ortaya koyan ilginç bir çalışma yaptı. İşçi sınıfından erkekler kadın işi olduğu için bunu kabul etmek istemezken orta sınıf erkekler bununla övünüyorlar. Bu tabunun zayıflayıp zayıflamadığını merak ediyorum. Birleşik Devletler’de kadınlar haftalık olarak erkeklerden dokuz saat daha fazla ev işi yapıyorlar. Bu dokuz saat değişebilir ama genel olarak tutumun değişip değişmeyeceğini merak ediyorum. Partnerleri dünyayı bir arada tutarken erkekler aileyi bir arada tutmaktan gurur duyacaklar mı?

-Sizin de dediğiniz gibi erkeklerin bunu kabul etmemesinin bir nedeni, bu işlerin kadın işi olması. Pek çok iş aynı zamanda ırksallaşmış durumda. Bu bakım işlerini yapan pek çok kadın göçmen kadınlar, beyaz olmayan kadınlar.

-Birleşik Devletler’de bu işler ırksallaşmış durumda. Dünyanın başka bölgelerinde, mesela Hindistan’da bu işler halen göçmen kadınlarda ve en yoksul ve en düşük kasttan kadınlarda. Her toplumun en kırılgan kesimleri bu işleri yapıyor. Ücretleri ve sahip oldukları haklar da bunun bir yansıması.

Toplumsal yeniden üretim bakımından gün içinde yapılması ihtiyacını duyduğumuz pek çok iş beyaz olmayan kadınlar tarafından yapılıyor. Göçmen kadınlar ya da siyah kadınlar bu işleri yapmadan yemek yememiz, sokaklarda yürümemiz, çocuklarımızın ve yaşlılarımızın bakımını sürdürmemiz, evlerimizi, otellerimizi temizletmemiz mümkün olmazdı. Dünyayı var eden bu işler, kapitalizm tarafından tamamen görmezden geliniyor.

-Bugünlerde sıklıkla salgının bir savaş gibi olduğu söylemini duyuyoruz. Fakat iktisatçı James Meadway bundan savaş zamanı-karşıtı ekonomi olarak söz etti, çünkü yapmamız gereken şey savaşın karşıtı. Üretimi azaltmalıyız. Umarım bu öyle bir anlayışı ortaya çıkarır ki, gerekli olan ve radikal biçimde farklı bir dünyada bile devam edecek olan iş, fetişleştirmeye çok alıştığımız “birliklerin” aksine yüzyıllardır sistematik olarak değersizleştirilmiş olan iştir.

-Üretimin azaltılması konusunda James’le hemfikirim. Ancak her tür üretim için geçerli değil bu. Tıbbi malzemelerin, gıdanın ve diğer hayatı var eden ürünlerin üretimini artırmalıyız. Dünyanın en zengin ülkesi Birleşik Devletler’de doğru ekipmanı olmadan işe giden hemşireler tanıyorum.

Fakat örneğin internet üzerinden alışverişi ele alalım; Giysi ve ayakkabı alışverişini internetten yapabilmek gerçekten çok hoş. Ama hazır haldeki bir çift ayakkabının bizim kapımıza gelebilmesi için kaç işyerinden geçmesi gerektiğini unutmayalım. Düşünün; kamyon şoförleri, dolum istasyonlarını açık tutması gereken işçiler, o istasyonları temizleyen işçiler. Hayati ilaçları internet üzerinden sipariş vermeye bir itirazım yok ama güzel bir çift ayakkabı biraz ertelenebilir. Genellikle o bir çift ayakkabının arkasındaki görünmeyen emek gücünü pek düşünmeyiz. O ayakkabıları kapımıza getiren üretim ve tedarik zincirindeki insanları pek düşünmeyiz. Fakat bu pandemi günlerinde bunu düşünmek zorundayız. Bu onlara dayatabileceğimiz bir risk mi? Bu, insan emeğinin üretimine değil, insan emeğine bakmakla ilgili.

İkinci nokta, “birliklerimizi destekleyin” sözüne dair: Bence birliklerimizi bütünüyle yeniden tarif etmeliyiz. Sağlık çalışanları, gıda üretim işçileri, temizlik işçileri, çöp toplama işçileri: Birliklerimiz bunlar! Desteklememiz gereken insanlar bunlar. Birliklerimizi can alan insanlar olarak düşünmemeliyiz. Birlikleri hayat veren ve hayatı devam ettiren insanlar olarak görmeliyiz.

-Uzun yıllardır iklim değişikliğiyle savaşabilmek için kapitalizmde değişimi reddedenlerle uğraşıyoruz; ancak bugün gördük ki her şey hızla değişebiliyor. Bu durum gelecekte ilim felaketine karşı savaşta bize hangi dersleri sunuyor?

-Altyapı için mücadelemiz gerekli fakat yetersiz. Toplumsal örgütlenmeye yönelik bir tutum değişikliği için çaba sarf etmek zorundayız. Bunu yapmak yalnızca toplumsal demokratik kazanımlar için mücadele etmekten daha zor. Bugün zaten biliyoruz ki küresel sıcaklık artışı gıda üretme kapasitemizi küresel düzeyde krize sokacak. Şayet kontrol altına alınmazsa Güney Asya ve Afrika gibi bölgelerde sıcaklıklar öyle yüksek seviyelere çıkacak ki yılın büyük bir kısmında açık alanda tarım imkânsız hale gelecek ve besi hayvanları ölecek. Bugün benim ailemin de yaşadığı Delhi’de yılın büyük bölümünde okullar kapalı kaldı, çünkü hava haddinden fazla sıcaktı; kışın da hava kirliliği nedeniyle aynı durum söz konusu.

Gıda üretimine yönelik tehdit, yükselen cinsiyetçilik ve küresel düzeyde kadına yönelik şiddetle sarmal biçimde gidecek; çünkü sofraya yemek getirmekten ve çoğunlukla o yiyeceği fiilen üretmekten “sorumlu” olanlar kadınlar ve beyanı kadın olanlar. Ve zaten hâlihazırda dünyanın dört bir yanında temiz içme suyu krizi var ki, bu daha da kötüye gidecek.

Bir başka deyişle, eğer iklim değişikliği ile bugün koronavirüse karşı benimsediğimiz aciliyette baş etmezsek, daha sonra gelecek olanın yanında bu virüs tatil gibi kalacaktır. İklim felaketi geçici değil ve pek çoğumuzun eve kapanma seçeneği de olmayacak.

COVID-19 krizinden sonra kapitalizm alışılageldiği gibi işbaşı yapmaya çalışacak. Fosil yakıtları kullanılmaya devam edecek. Bizim görevimiz, sistemin unutmasına izin vermemek.

Çeviri: Sanem Öztürk

Tith Bachatarya ile Sarah Jaffe tarafından yapılan bu söyleşi, 2 Nisan 2020 tarihinde dissentmagazine.org sitesinde yayınlanmıştır.

Tekalif-i Milliye Değil Servet Vergisi, Sadaka Değil Yaşam Ücreti – Eyüp Özer

Muhtemelen bu yazıyı okuyan herkesin cep telefonuna, geçtiğimiz günlerde ‘Biz Bize Yeteriz’ başlıklı yardım kampanyasına 10 TL katkıda bulunulmasına dair kısa mesaj gelmiştir. İçinden geçtiğimiz dönemin milyonlarca kişiyi işsizliğe, yoksulluğa, açlığa sürüklediği ve toplumun geneline bir destek sunulması gerektiği herhalde kimse tarafından reddedilmiyordur. Malum, almadan vermek de Allah’a mahsustur ama kimden alınıp, kime ne kadar verileceği gayet dünyevi ve siyasal bir tercihtir. 

Neyi Bildirir Sayılar

“Biz Bize Yeteriz” sloganının ima ettiği eğer Türkiye’nin yeterli kaynaklarının olduğu ise bu konuda çok haklı, Türkiye’deki servet gerçekten de burada yaşayan herkese yeter. İsviçre Bankası Credit Suisse yıllık olarak Dünya Servet Verikitabı[1]adında bir rapor yayınlar, bu rapora göre; Türkiye’nin en zengin yüzde 1’lik kesimi ülke toplam servetinin yüzde 42,5’una sahip ve Türkiye’nin toplam serveti ise 1355 milyar ABD Doları yani 1,355 trilyon ABD Doları, buradan yola çıkıp kısa bir hesap yaparsak en zengin yüzde 1’in serveti,575 milyar 875 milyon ABD Doları eder. Bir nefeste okuyabilene helal olsun.

Çok sıfırlı sayılar aslında manasızdır, bir yerden sonra trilyon ile katrilyon arasında hiçbir fark yokmuş gibi gelmeye başlar. Ama yine de affınıza sığınarak bu basit hesabı biraz daha sürdürelim.Türkiye’nin erişkin nüfusu 55 milyon 540 bin kişi. Bu servete sahip olan kişi sayısı sadece 94 000, bu serveti geriye kalan 55 milyon erişkine dağıtsanız kişi başına 10470 ABD Doları yani 70150 TL eder ve bu sadece en zengin yüzde 1’in varlığı. 

En zengin yüzde 1’lik kesimden alınacak sadece ve sadece yüzde 30’luk bir servet vergisi ise, 55 milyonluk Türkiye’nin erişkin nüfusunun tamamına 21 bin TL gelir desteği sağlama imkânı yaratır.

Türkiye’de servet vergisinin mümkünlüğüne dair bir başka hesabı ise, en zengin 100 kişi üzerinden yapabiliriz. Forbes dergisine göre, 2020 yılında Türkiye’de en zengin 100 kişinin serveti geçen yıla göre 5 milyar 225 milyon dolar artarak 100 milyar 400 milyon dolara çıktı. Basit bir hesapla yani 679 milyar 708 milyon TL, bu servet hepsi hepsi 100 kişiye ait, yani iki otobüse sığacak kadar insan. Çok değil sadece iki otobüs dolusu insandan ve yine servetlerinin çoğu falan değil sadece dörtte biri kadar servet vergisi alındığında, 10 milyon kişiye, kişi başına 16 992,70 TL gelir desteği sağlanabilir. 

10 Nisan 2020 itibariyle, COVID-19 salgını nedeniyle Türkiye’de ölen insan sayısı 1006’ya çıktı ve muhtemelen bu sayı daha da artacak. Bu 100 kişinin servetinin toplamda dörtte biri, hayatını sürdürmek için hayatını riske atarak çalışmak zorunda olan binlerce kişinin hayatından daha mı önemlidir? Hükümet Koronavirüs krizi ile mücadele için bir milli birlik havası yaratıp, yardım kampanyaları ile herkesin aynı gemide olduğunu vurgulamaya çalışırken, bizim önümüzde ise bir servet vergisi uygulaması ile servetin yeniden bölüşülmesi talebini yükseltme görevi duruyor.

Muhtemelen bundan 2 ay önce konuşuyor olsak, servet vergisi de tüm yurttaşlara bir gelir sağlanması da hiç gerçekçi olmayan tartışmalar olarak görünürdü. Ancak virüsün hızlandırdığı kriz, bir yandan da her şeyi yeniden tartışılabilir hale getirdi.  Daha önce pek de tartışılmaz olan herkese bir yaşam geliri talebi, şu anda Türkiye’de ve Dünya’da işçi sınıfının temel taleplerinden birisi halini aldı. 

Kısa Çalışma veya Gelir Desteği Değil, Herkese İnsan Onuruna Yakışır Bir Temel Gelir

Hükümetin taslağını basına sızdırarak tartışmaya açtığı ve birkaç gündür herkesin işten çıkarma yasaklandı mı, yasaklanmadı mı diye tartıştığı düzenleme tam da böyle bir gerçekliğe oturuyor. Öyle ya da böyle, Hükümetin önce kısa çalışma fonunun kullanımını ve kapsamını genişletip, ardından işten çıkarmayı “yasaklayarak/erteleyerek” yerine ücretsiz izne çıkarılan herkese bir gelir desteği sağlaması uygulamaları ile kesenin ağzını açması (işsizlik sigortası fonundan bile olsa) hiç de alışık olduğumuz neoliberal düzene benzemiyor. Belki de biraz da bu yüzden bu olanları anlamakta zorlanıyor, karşısında afallıyoruz. 

Birçok ülkede de hükümetler aslında benzerini yaptı. Hükümetler, buna AKP de dahil kapitalizmi mevcut krizden neoliberal politikalarla kurtaramayacaklarının farkında olduğu için herkes kesesinin ağzını biraz daha açmak zorunda kalıyor. Şu ana dek pek de sosyal politika önerileri ile anılamayacak olan liderlerden İngiltere’de Boris Johnson maaşlara belirli bir miktara kadar devlet garantisi getiriyor, Trump ‘Helikopter Para’ denen düzenleme ile tüm yurttaşlara doğrudan 1200 dolar sağlayacak gelir desteği gibi bir önleme başvurmak zorunda kalıyor. Avrupa’da pek çok ülke Türkiye’de de olduğu gibi, kısa çalışma desteği veya gelir desteği gibi ücret garantisi yöntemleriyle durmakta olan ekonomiyi biraz olsun canlandırmaya çalışıyorlar.

Artık ücret desteği (kısa çalışma, gelir garantisi vs. gibi farklı isimler altında) bir nevi bu krizde her ülkenin uyguladığı dönemin alamet-i farikası oldu. Hatta Financial Times, “Kısa Çalışma, tüm Avrupa’nın almak istediği en büyük Alman ihraç ürünüdür[2]başlığıyla yaptığı haberinde Almanya Federal Çalışma Ofisinin kısa vadede 2,35 milyon işçinin yani 2008-2009 krizindekinden 1 milyon daha fazla kişinin kısa çalışma desteğinden faydalanacağını öngördüğünü aktarıyor. Gerçekten de başlığa uygun bir şekilde, kısa çalışma, şu günlerde Almanya’nın Avrupa’ya yaptığı en büyük ihracat ürünü olabilir. Birçok ülke bizde şimdi tartışılan, ekonomik kriz nedeniyle yapılacak olan işten çıkarmaları bir süreliğine yasaklama yoluyla erteleyerek, onun yerine ücretsiz izin getirilip, bir miktar gelir desteği sağlanması düzenlemesine benzer olarak, “teknik işsizlik” adı altında yeni düzenlemeler getiriyorlar. Teknik işsizlikten kasıt, çalışma süresini sıfır saate kadar indirmeye imkân veren, ücretin bir kısmının ise çeşitli fonlardan kamu tarafından sağlanmasını garanti altına alan bir uygulama yani aslında ücretsiz izin uygulaması. Bu oran ülkeden ülkeye değişse bile temel olarak bizdeki ücretsiz izin artı devlet ücret desteği mantığına çok yakın bir mantık işliyor. Çok temel bir farkla Türkiye’de sağlanan ücret desteği, değil açlık/ yoksulluk sınırı, akla hayale gelebilecek herhangi bir sınırın altında.  

İsveç’de işçi ücretlerinin yüzde 90’ını, Slovenya’da yüzde 80’i, Romanya’da yüzde 75’i, Estonya ve Fransa’da yüzde 70’i, Belçika’da yüzde 65-70’i devlet tarafından garanti altına alınıyor. Yunanistan ise 800 Euro’luk sabit bir gelir desteği sağlıyor. [3]

Fransa Renault’yu kamulaştırmayı, Almanya Daimler’i kamulaştırmayı tartışıyor. Bunların nedeni aniden özel sermaye karşıtı ya da sosyalist olmaları değil veya kapitalizmin sonunun gelmesi de değil. Birincisi bu ani duruşun neden olduğu yoksulluğun sosyal etkilerini kontrol etmeleri gerekiyor; ikinci olarak da bir şekilde iç talebi canlandırmaları gerekiyor.

Tüm bu kısmi sosyal düzenlemeler, özellikle Avrupa’da kimilerinin tartıştığı gibi kapitalizmin sonunu getirmiyor veya kapitalistler aniden işçi sınıfının çıkarına önlemler almaya başlamıyorlar.  Tekrar hatırlamak gerekir ki,  kapitalizmin devamı, bazen tek tek sermayedarların verebileceği kayıplar pahasına da olsa, sermaye sınıfının esas çıkarıdır. Esas olan “bu politikaların bir şekilde, üretim araçlarındaki özel mülkiyet ve emek güçlerini satmaya zorlanan işçilerin sermayenin egemenliğine tabi kılınması gibi kurumları sürdürdüğünü ya da yıktığını, pekiştirdiğini ya da zayıflattığını belirleyebilmektir.”[4]

Sanılanın aksine çok sayıda işçi bu 1170 TL’lik, aslında hiçbir şeye yetmeyecek gelir desteğini bile memnuniyetle karşıladı. Sosyal medyada sık sık dillendirilen ücretsiz izin zorunlu hale gelmiş oluyor görüşünü dile getirenler, şu anda zorunlu olmadığını mı düşünüyor? Ücretsiz izni kabul etmezseniz, tek seçeneğiniz tazminatı alıp işten ayrılmak, böyle tercih mi olur, böyle gönüllülük mü olur? Son bir ayda işsizlik maaşına başvuranların sayısı yüzde 72 arttı ki üstelik bu sayı sadece işsizlik sigortasına hak kazanabilmiş olanlar. Sırf bu rakam bile herkesin kısa çalışmadan faydalanabildiğini varsaymanın ne kadar hatalı olduğunu gösteriyor. 

Geçtiğimiz günlerde Uluslararası Para Fonu, IMF, 1929 Buhranından sonraki en büyük ekonomik çöküşle karşı karşıya kalındığını duyurdu. [5]Muhtemelen pek çoğumuz şu anda yaşanan ve daha da büyüğü gelmekte olan işsizlik ve yoksulluğu anlayamıyor ya da bunun farkında değil. Hayatımızda benzerini daha önce görmediğimiz bir kriz ve yoksulluk önümüzde bizi bekliyor, hem de sadece bizde değil, Dünya genelinde.

Dolayısıyla aslında geçici bir süre için bizde ve her yerde hükümetlerin bir dizi sosyal devlet önlemini hayata geçirmesinde şaşılacak bir şey yok. Bu nedenle, şu anda Hükümetin yaptığı her düzenlemede şaşkınlaşmamız gerekiyor ve bu düzenlemelerin dayandığı gerçekliği anlayıp, o talebi genişletmek gerekiyor. Bunun yerine, “aslında yok öyle bir şey” derseniz, bu desteklerden faydalananlar gözünde inandırıcılığınız kalmaz, dahası onlarla herhangi bir mücadele ortaklığı sürdüremezsiniz. 

Belki çoğu kişi farkında değil ama zaten Mart ortasından itibaren, şu anda muhtemelen sayısı milyona yakın insan ücretsiz izinde; otellerde, AVM’lerde, mağazalarda, restoranlarda, fast foodcularda, kafelerde, ufak çaplı imalathanelerde çalışanlar ya patronları kısa çalışmaya başvurmadığı için ya da kendi sigorta gün sayıları yeterli olmadığı için kısa çalışmadan faydalanamıyorlar. Yani sıfır gelirle bir aydır çalışmıyorlar, bu kişilere 1170 TL gelir verilince, maalesef yaptığımız garip teknik tartışmaların hiçbir manası kalmayacak. 

Dolayısıyla bu rakamın hiçbir hayati harcamaya yetmeyeceğini vurgulayarak, herkese bir temel gelir talep etmek gerekir ancak kendi çevremizi memnun etmekten başka bir faydası olmayacak şekilde “taslak kaldırılsın”, ya da “bu aslında işçi sınıfına zararlıdır” derseniz, bu kısıtlı gelir desteğinden faydalanacak yüz binlerce kişinin gözünde bir inandırıcılığınız olmayacağı gibi bu kişilerle bağ kurmanız da zor olur. Onun yerine bu rakamın düşüklüğü üzerinden Hükümete yüklenirsek, o zaman bu gelir desteğinden yararlanacak insanlarla talebimizi ortaklaştırma imkânı buluruz.

Diğer teknik tartışmaların çekiciliğine kapılmadan, Türkiye’de yaşayan herkese insan onuruna yakışır bir yaşam sürebilecekleri bir temel gelir sağlanması ve bunun için kaynağın en zengin yüzde 1’lik kesimden alınıp, geri kalan yüzde 99’a dağıtılacak bir servet vergisi olduğu taleplerini yükseltmek, şu anda her zamankinden daha gerçekçi ve daha inandırıcı olduğu gibi aynı zamanda bu salgının daha da büyük bir işçi katliamına dönüşmesini engelleyerek, hayat kurtarır.


[1]https://www.credit-suisse.com/media/assets/corporate/docs/about-us/research/publications/global-wealth-databook-2019.pdf

[2]https://www.ft.com/content/927794b2-6b70-11ea-89df-41bea055720b

[3]https://fra.europa.eu/sites/default/files/fra_uploads/fra-2020-coronavirus-pandemic-eu-bulletin-1_en.pdf

[4]Ernest Mandel’in Faşizme Karşı Mücadele için yazdığı Giriş bölümü

[5]https://www.bbc.com/news/business-52236936

CEO: Kahramanlarım! Fedakârlık yapmaya hazır mısınız? – Hikmet Görkem

Türkiye’de yaşanan Covid-19 salgınından şirketler esnek çalışma sisteminin bir türü olan evden çalışma düzenini tercih etti. Her pazartesi günü genel müdür ya da CEO, Zoom ya da Skype üzerinden “ulusa sesleniş” konuşması yapma geleneğini başlattılar. Aşağıda geçen diyalogların gerçekle ve kurumlarla ilgisi vardır.

CEO: Değerli müdürlerim, supervayzır arkadaşlarım, team leaderlarım, çalışma arkadaşlarım,

Covid-19 salgını dünyayı, ülkemizi, insanlığı, piyasaları ve doğal olarak da şirketimizi derinden etkiledi. Piyasalarda yaşanan daralma, talebin ve arzın aynı zamanda azalması iş dünyasını ve serbest piyasayı sarstı.

Ne mutlu bize! Böylesine büyük bir ailenin birer üyesiyiz ve sağlıklıyız. Bu süreci hep beraber atlatacağımızdan şüpheniz olmasın! Hepimiz aynı gemideyiz, bu gemi karaya oturdu ve hepimiz gemimizi tekrar denize çıkartacağız. Bu süreçte fedakarca çalışıp, ne kadar iş varsa alıp, şirketimizin azalan gelirlerini tekrar yükselteceğiz. Bunun için çalışan kahramanlarsınız!

Beyaz Yaka: “Süper güçleri olan mıdır kahraman, yoksa, iyi bir performans notuyla seneyi bitiren, yüzde 30 maaş zammını havada kapan, takım liderliğine yükselen, müdürü tarafından “talent ” edilen kişi midir? Çok iyi okullarda okudum, üzerine MBA yaptım, Beşiktaş’ta oturuyorum, güzel bir maaşım, güzel sevgililerim, renkli bir cinsel hayatım var. Akşamları tango kursuna, hafta sonu da Almanca kursuna gidiyorum. Kısmet olursa seneye ev kredisi çekeceğim. Ben, işçi olduğunun henüz farkına varmayan bir beyaz yakalıyım. Beyaz gömleğime kravat takan, sabahları servise binen, sabahları polis merkezine girer gibi turnikelerden geçen, oraya girdiğini kart basarak kanıtlayan birisiyim.

Covid-19, patronumuzun anlattığına göre bütün piyasaları ve insanları sarsmış. Bizim de özgürlüğümüzü elimizden aldı, yorucu bir gün sonrasında artık Kadıköy’de turlayamıyor, Beşiktaş’ta bir bira yuvarlayamıyoruz. Kimseyle görüşmemeye başladım. Evde çok sıkıldım. Ne yapsam zor. Biz burada bir aile gibi çalışıyoruz, birbirimizi ağabey, kardeş diye hitap ediyor, öğlenleri beraber yemek yiyoruz. Şirket ne kadar çok kazanırsa benim maaşım da aynı oranda artar. Müdürümüz bu süreç başlamadan önce bizi odasına aldı ve yapılması gerekenleri anlattı. Cost saving yapacağız, harcamaları durduracağız, harcama kalemlerini yeniden belirleyeceğiz.” Yemin olsun, kullandığım kalemi bile idareli kullanmaya başladım!

CEO: Bu süreçten çok daha çalışarak, daha çok efor sarf ederek çıkacağız. İş yerinde İş Sağlığı ve Güvenliği Uzmanımız Muhterem Bey ile konuşarak bütün önlemlerimizi aldık. Şu andan itibaren hepiniz evden çalışacaksınız. Ancak dağıtım ve satış yapan arkadaşlarımız sokakta çalışmaya devam edecekler. İşlerini evlerinden yapan evden yapacak, yapamayan çalışmaya devam edecek! Siz olmadan ekonomi dönmez, ekonomimizin etkilenmemesi, cumhurbaşkanımızın açıkladığı hedeflere varmamız için çalışmamız gerekiyor. çarkların durması kabul edilemez. İnsanlar güvende evde kalması için biz çalışacağız, Türk milleti de evde kalacak. Başka çaremiz yok!

Beyaz Yaka: “Güzel, ben evde kalacağım. Şükürler olsun ki, bizi çok düşünen bir şirketimiz var.  Arkadaşlarım tabi ki de çalışacaklar. Satış olmadan, tedarik zinciri, dağıtım olmadan biz nasıl maaşlarımızı alacağız? En azından rahatım, ne dışarı çıkacağım, ne de insan yüzü göreceğim. İstanbul trafiğini de çekmek yok. Pijamalar ile otururum masama, çalışırım güzel güzel… arkadaşlarım da sahada şirketin tekerleğinin dönmesi çalışacaklar.

CEO: Bu süreç bizi bazı kesintiler yapmaya, ekonomik olarak şirketimizin geleceğini düşünmeye itiyor. Harcamalarımızı olabildiğince kısacağız. Şirketimizin ayakta kalması, bizimle çalışmaya devam edecek arkadaşlarımızın geleceği için bazı fedakarlık yapmamız gerekiyor. Yemek kartlarınızın bu dönem boyunca askıya alındığını bildiriyorum. Öğlen yemeğini dışarıda yemeyeceğiniz için bu uygulamamızı bir süreliğine askıya alıyoruz.

Beyaz Yaka: İşler şimdi yavaş yavaş değişmeye başladı. İşçiler sendikal toplu sözleşme sürecinin sonucunda günlük 24 liralık yemek hakkı almışlardı. Ama biz almadık, ne de olsa biz yönetici adayıydık, onlar “sendikalıydı” ama bizim sendikalı olmamıza gerek yoktu. Onlara tanınan bütün haklar bize de tanınıyordu. Kendimi neden riske atayım ki, ama şimdi yemek hakkı elimizden giderse ne yapacağız? Beşiktaş’ta sokağın karşısında yemek kartı ile alışveriş yapabildiğim yer vardı. En azından oradan alışveriş yapabileceğimi, daha rahat bir şekilde ayı geçireceğimi düşündüm. O şansımı kaybettim. Sendikalı arkadaşlar da hemen alttan yazdılar, sahada çalışan personel yemek kartı hakkından yararlanacaklarmış. Ama evde kalanlar için bu uygulama askıya alınmış. Çalışmanın yanında her gün temizlik yapmam, yemek pişirmem, daha çok su tüketmem gerekiyor. Bu konuda bana herhangi bir destek paketi var mı, hayır.  Neyse, ne yapalım. İşimizi kaybetsek daha mı iyi?

CEO: Şirketimizin şu anda bu kötü durumdan çıkması için siz çalışanlardan beklentilerimiz var. Yıllık izin seferberliği başlatacağız. Nisan ayıyla beraber, yıllık izin yönetmeliğinin de getirdiği imkanlar dahilinde herkesi yıllık izne çıkarmayı planlıyoruz. Yıllık izni olanlar yıllık izinlerini bu dönemde bitirecekler. İşlerin aksamaması için dönüşümlü olarak herkes izne çıkacak. Team Leader ve Supervisor arkadaşlar izin süreçlerini yönetecekler.

Beyaz Yaka: Bunun geleceğini tahmin ediyordum! Adı batasıca çirkef müdür hepimizi karşısına alıp “Herkes yıllık izinlerini bitirecek!” dememiş miydi? Şimdi biz ne yapacağız? Kafa dinlemek için benim hakkım olan yıllık izni neden şimdi kullanıyorum? Bu salgında nereye gideceğim, ne yapacağım? Biraz kum ve deniz hayalleri kurmuştum. Mavi koylarda açılmayı, şnorkel ve paletle uzun uzun yüzmeyi hayal ediyordum. Duydum ki, izin hakkı olmayanlar da avans izin kullanacakmış.

Yahu, Ahmet -30 bandında değil miydi? O şimdi -40 mı olacak? Şirketin şöyle bir uygulaması varmış; bir çalışan işe alındığı zaman, bir yıllık kıdem tazminatı kenarı koyuluyormuş ki, işten çıkarmanın maliyeti azalsın. Ona ekstra bir ücret ödenmesin. Ayrıca kıdeme göre de yıllık izin kullanımı yapılacakmış. İlk önce maliyeti fazla olan personel izne çıkacakmış. Örneğin, benim 1 gün izin yapmam, asgari ücretli birinin 3 gün izin yapmasına eşitmiş. Bu kadar stresin üstüne bir de yazın izin kullanamamak…

CEO: Evden çalışacak arkadaşlar bu dönem boyunca, sahada çalışan arkadaşlara destek olacaklardır Buna eminim. Bu süreçte hepimize çok önemli sorumluluklar düşüyor. Sadece kendimiz için değil, güvenlikçi Mehmet, çaycı Mehtap, saha satış Osman, HR Nalan için de çalışmanız gerekiyor. Eğer siz çalışırsanız ve iş kazanırsanız bu insanlar işlerine devam edecekler. Verebileceğimiz her kötü karar bizim uykularımızı şimdiden kaçırmaktadır. Ancak şirketimizin diğer personellerini de düşünmek zorundayız. Ey Hakan! Çalışıyorsan bir kat daha fazla çalış ki, yüklemeci Salih işine devam etsin. Yüklemeci Salih! O kadar çok çalış ki, o kadar şevkle kolileri yükle ki, bekçi Murtaza ve ailesi senin sayende ekmek yesin! Eğer işlerimiz düzelmezse daha radikal önlemler almamız gerekebilir.

Beyaz Yaka: Şimdi sektörü krize ben sokmadım, bu salgını ben çıkarmadım. Şirket değil miydi, geçen ay tam 300 bin dolar kâr eden? O değil miydi, milyonlarca dolarlık tesisi açıp, vergi indirimi ve teşviği alan? Böyle bir psikolojik ağırlığı benim omzuma nasıl yükleyebilirler? Ağzımla kuş mu tutacağım Bekçi Murtaza işini kaybetmesin diye? Kendi evimde para basıp piyasaya mı süreyim? Eğer satışlar düştüyse ben ne yapabilirim? Gece rüyalarına giriyormuş! Siz değil miydiniz, cost saving adı altında operasyon biriminden 15 kişinin işine son veren? 15 kişinin iş yükünü de 5 kişiye yükleyen! Siz değil miydiniz, üniversiteden yeni mezun öğrencileri asgari ücret ile, süreli iş sözleşmesi ile çalıştıran?

Ama ne demişti genel müdür yardımcımız “Hazıra dağ mı dayanır?” İşten çıkarmalar rüyanıza girse ne olur ki? Eviniz kira değil, sizi işten çıkarmazlar. 2-3 gün üzülecek ve daha sonra hayatınıza devam edeceksiniz. Hakan’ın ev kirası, çocuklarının okul taksiti 3 gün sonra sizin umurunuzda bile olmayacak. Siz değil miydiniz; kardeşim, ağabeyim diye bize seslenip , sarılanlar… Demek ki biz bir aile değiliz. İnsan ailesini kapının önüne koymaz.

CEO: Bu dönem boyunca mesai saatlerimiz aynıdır. Sabah 9’da başlayacak, akşam 6’da bitireceksiniz. Ondan sonra bilgisayarınızı kapayın, çocuklarınıza, ailenize, sevdiklerinize vakit ayırın. Artık iş düşünmeyin, evde kalın, sağlıklı kalın.

Beyaz Yaka: İçim rahatladı! Aba altından sopa gösteriyorsun, daha sonra iş düşünmeyin diyorsun. Nasıl düşünmeyelim, içimize düşen kurdu artık kim çıkaracak? Ben iş yaparken şimdi nasıl konsantre olabileceğim? Şimdi hata yapmayacaksam da hata yapasım tutacak. Oysa ne güzel bir iş yaşamımız varmış! Akşam 6’da çıkıyor, sabah 9’da işe geliyorduk. Elimize cep telefonu, çantamıza da diz üstü bilgisayar koydunuz. Bir de Whatsapp grubu kurup, akşamın 10’unda soru soruyorsunuz? Yahu sabahı beklese ne olur, beklemese ne olur? Şimdi daha sık ulaşılır, her zaman aranır olduk. Bize büyük bir iyilik yapılıyormuş hissine kapıldık, daha çok çalışmaya başladık. Meğerse Pazarlama biriminden Nuri de Korona olmuş.. Şimdi, bu iş kazası mı? Peki, Nuri ölürse iş cinayeti mi?

Plaza Eylem Platformu muydu, neydi, “Hafta sonu çalan iş telefonuna hayır!” etiketi yapıştırmıştı Maslak çıkışına. Haklılarmış, oysa küçümseyerek dudak bükerek geçiyorduk etiketin yanından. Şimdi o etiketi hayatımıza yapıştırdılar. Kırk satır mı, kırk katır mı?

İşçi Konfederasyonlarını Acil Eylem Planı Hazırlamaya Davet Ediyoruz!

31 Mart günü, DİSK, Türk-İş ve Hak-İş işten çıkarmaların yasaklanması, zorunlu sektörler dışındaki sektörlerde işin durdurulması, 15 gün ücretli izin ve işsizlik sigortası fonunun işçilere açılması taleplerini içeren ortak bir bildiri yayınlanmıştı. Yayınlanan bildirinin ardından henüz bir hafta geçmiş olmasına rağmen resmi olarak kabul edilen vaka sayısı 20 binlerden 35 binlere, yitirdiğimiz kişi sayısı ise 725’e çıktı.

Korona krizinden en çok etkilenenler işe gitmek zorunda bırakılan işçiler, işsizler, ücretsiz izne çıkartıldığı için yeterli beslenme ve hijyen koşullarını sağlayamayan yeni işsizler ve aileler, evsizler, göçmen ve kağıtsızlar, tarım işçileri, yaşlılar ve kadınlar… Bunu hepimiz artık biliyoruz.

Hükümet ve patronlar hariç! Hükümet şu ana değin yaptığı tüm açıklamalar ve hayata geçirdiği tedbir paketleri ile yalnızca patronların arkasında durduğunu gösterdi. Patronlarsa işçileri “ölümüne çalıştırma” düzeninin kendisine yabancı olmadığını… 

Sendikaların “hükümetten ricacı” olarak geçirdiği zaman, hasta ve ölü sayısının dalga dalga artmasına sebep olmaktadır. Oysa işçi konfederasyonları bugün sadece kendi üyelerinin değil, lüks konutlarında yüzlerce test kiti saklayabilen ve kaçabilecek kadar zengin olanlar dışındaki herkesin yaşam hakkını ellerinde tutmaktadır. Eğer ilan edilen talepler etrafında derhal harekete geçilmezse bugün için elzem olan talepleri yarın hiç de yeterli olmayacaktır. Hatta sendikalara duyulan güvenle birlikte, sendikalar da önemli zararlar görecektir.

Faaliyeti zorunlu olmayan tüm işletmelerin durdurulması, herkese ücretli izin, işi olmayan herkesin yaşama geliri alması hedefleri doğrultusunda sendikalı-sendikasız fark etmeksizin tüm emekçileri kapsayan bir genel grev ilanını da içeren bir birleşik mücadele planı, hayatlarımıza kast edenlere verilecek en önemli yanıttır. Bu yanıt hemen, bugün verilmelidir.

Çağrımızdır!

  • Üç acil önlem talebinde bulunan üç işçi konfederasyonu, taleplerin hayata geçmesi için derhal bir eylem planı hazırlamalı, emekten yana tüm kesimleri bu planın hayata geçmesi için birleşik bir eylem platformu çatısı altında toplamalıdır.
  • Daha da önemlisi, sendikalı tüm işçiler, sendikalarına neden belirli talepleri sıralamakla yetindiklerini, işyeri ve sektör düzeyinde yetkilerini neden tam olarak kullanmadıklarını, neden çalışmama hakkı konusunda yeterince bilgilendirilmediklerini sendikalarına sormalıdır, sendikalarını aktif mücadeleye zorlamalıdır.

Sendikalar göreve!

Başlangıç Kolektifi

İşçi Demokrasisi Partisi

Sosyalist Demokrasi İçin Yeniyol

Sosyal bir hastalık: Çin’deki mikrobiyolojik sınıf savaşı – Chuang Dergisi

Gerçek şu ki, bu sağlık krizleri, kapitalizm altında üretimin ve proleter yaşamının doğasında yer alan bir dizi yapısal çelişki sonucu gerçekleşebilir hale gelen kendi kaotik, döngüsel tekrarlama modellerini izliyor. İspanyol Gribi örneğinde olduğu gibi koronavirüs de toplumun temel sağlık hizmetlerindeki bozulmadan dolayı en başından itibaren hız kazanarak yayılabildi. Ancak bu bozulma tam da büyük bir ekonomik gelişimin ortasında gerçekleştiği için, ışıltılı şehirlerin ve devasa fabrikaların ihtişamının ardına gizlenmişti. Gerçek şu ki, Çin’deki kamu harcamalarından sağlık ve eğitim gibi hizmetlere ayrılan pay son derece düşük kalırken, çok daha fazlası tuğla ve harç altyapısına, köprülere, yollara ve üretime ucuz elektrik sağlamaya gidiyor.

Fırın

Wuhan kasvetli, sıcak ve nemli yazlarından ötürü halk arasında Çin’in “dört fırınından” bir tanesi olarak bilinir. Bu ününü çok eski zamanlardan beri, Yangtze Nehri Vadisi boyunca uzanan Çongçing, Nankin ve Nanchang ya da Çangşa şehirleriyle paylaşır. Ancak bu dördünün içinde Wuhan kelimenin tam anlamıyla bir fırındır: çelik, çimento ve Çin’in inşaat endüstrisinin çekirdeğini oluşturan bu devasa şehirde aynı zamanda devlete ait demir-çelik dökümhaneleri vardır ve durmadan artan üretim kapasitesi tartışma konusudur. Son beş yılda büyük grev ve protestolara yol açan bu sorunlar yüzünden küçülmeye gidilmesi ve işletmelerin özelleştirilmesi tartışılmaktadır.  Şehrin Çin’in inşaat başkenti olması, aslında küresel ekonomik kriz sonrası dönemde önemli bir rol oynadığı anlamına gelir. Bu yıllarda yatırım fonları altyapı ve gayrimenkul projelerine aktarılarak Çin’in büyümesi sağlanmıştır. Wuhan, bu büyümeye yalnızca ürettiği inşaat malzemeleri ve yetiştirdiği inşaat mühendisleriyle değil, aynı zamanda emlak sektöründe yaşadığı patlamayla da destek olmuştur.  Hesaplamalarımıza göre 2018-2019 arası Wuhan’daki inşaata ayrılan arsaların toplam alanı, Hong Kong adası kadardır.

Ama kriz sonrası Çin ekonomisini harekete geçiren bu fırın, şimdi tıpkı demir-çelik dökümhanelerindekiler gibi, yavaş yavaş soğuyor. Artık bu yalnızca ekonomiyle ilgili bir metafor değil, bir zamanlar kalabalık olan sokaklar bir aydan uzun süredir devlet kararıyla boşalmış durumda. Çin Komünist Partisi’nin propaganda bölümünce çıkartılan Guang Ming Daily Gazetesi bunu şu başlıkla duyuruyor: “Yapabileceğiniz en büyük katkı: bir araya gelmeyin, kaosa neden olmayın.”

Bugün, Wuhan’ın geniş caddeleri ile çelik ve camdan yapılmış ışıltılı binaları soğuk ve bomboş.  Kış giderek etkisini yitirir ve Yeni Ay Yılı başlarken şehrin geniş kapsamlı karantina altına alınması, bu sessizliğin nedenini oluşturuyor. Yeni koronavirüs (güncel olarak “SARS-CoV-2” şeklinde yeniden adlandırılan virüs ve hastalığı “COVID-19”) salgınının iki binden fazla insanı öldürmesi– önceki kuşak olan SARS 2003 salgınından daha fazla- karşısında Çin’deki herkese kendilerini tecrit etmeleri şiddetle öneriliyor. Tüm ülke SARS salgını sırasında olduğu gibi şimdi de tecrit altında. Okullar kapalı ve tüm ülke genelinde insanlar eve hapsolmuş durumdalar. 25 Ocak’ta başlayan Yeni Ay Yılı için neredeyse tüm ekonomik faaliyetler zaten tatile girmişti ama salgının yayılmasını engellemek için bu bir ay uzatıldı. Çin fırınları sönmüş ya da en azından közler küllenmeye başlamış görünüyor. Ancak, bu büyük nüfusa koronavirüs bulaşması nedeniyle insanların yükselen ateşi yüzünden şehir başka türlü bir biçimde fırın gibi yanıyor da olabilir.

Özellikle Tayvan ve Hong Kong kaynaklı Facebook hesaplarından, salgının Wuhan Virüs Bilim Enstitüsü’nden bir virüs suşunun (suş: mikrobiyolojik varlıkların henüz olgunlaşmamış kök, başlangıç, ilk hali. Çn.) komplo ve / veya kaza sonucu yayıldığına ilişkin gerçeklerle bağdaşmayan ve paranoyakça yapılan suçlamalar,  şimdi Batılı muhafazakâr ve askeri çevreler tarafından da destekleniyor. Virüs salgını, sebze ve meyvenin yanı sıra nadir bulunan vahşi hayvanların, yarasa ve yılanların da satıldığı yarı-yasal konumdaki ‘ıslak pazar’ olarak bilinen yerlerle ilişkilendirildiği için, Çin halkı “kirli” veya “garip” yiyecek tüketme eğilimi nedeniyle suçlanıyor. (Her ne kadar bunun bir kanıtı olmasa da.) Bir dizi makalede farklı gerçeklere işaret edilse de, Çin’e karşı düşmanca ve oryantalist bir dil kullanılan birçok haberde, kaza ya da komplo içerikli bu iki tema ele alınıyor. Ancak buna karşı yazılanlarda bile medyada yaşanan bu çılgınca tutumun ardındaki gerçekleri ortaya çıkarmaktan çok, virüsün kültürel olarak nasıl algılandığına odaklanılıyor.

Bu tutumun biraz daha karışık bir çeşidi ise, en azından ekonomik sonuçlarını anlıyor olsa bile,  retorik bir etki yaratmak için olayın politik potansiyelini abartarak öne çıkartıyor. Burada vatan kurtaran kahraman rolü oynayanlardan liberalce mızmızlananlara kadar uzanan politikacılardan oluşan, her zamanki olağan şüphelileri buluyoruz. National Review’dan  New York Times’a kadar, her ne kadar havada bir isyan kokusu olmasa da, salgının ÇKP’ye karşı bir “meşruiyet tartışması” başlatabileceğini yazıyorlar. Ancak bu varsayımların asıl özünü, karantinanın ekonomik boyutlarını kavrayabilmeleri oluşturuyor. Hisse senedi portföyleri kafataslarından daha kalın olan gazetecilerin bu yetenekleri, kolayca kaybedecekleri bir şey değildir. Çünkü gerçek şu ki, hükümet tecrit çağrıları yapsa bile, insanlar bir süre sonra üretime geri çağrılarak çalışmaya zorlanabilirler. Son tahminlere göre, salgın Çin’in gayri safi yurtiçi hasılasını otuz yılın en düşük seviyesine çekerek, ekonomik büyüme hızının yüzde 5’e düşmesine neden olacak. –bu, geçen yıl yüzde 6 olan zayıf büyüme oranının da altında- Bazı analistler, yılın birinci çeyreğinde büyümenin yüzde 4 veya daha aşağı düşebileceğini ve bunun bir tür küresel durgunluğu tetikleyebileceğini söylüyor. Daha önce akla bile getirilmeyeni soralım: Çin fırını soğumaya başladığında küresel ekonomiye ne olur?

Çin’in kendi içinde, gelişmelerin ne yönde ilerleyeceğini tahmin etmek zor olsa da az rastlanır bir durum ortaya çıktı ve toplumun kolektif bir biçimde sorgulanıp ve öğrenilmesi süreci başladı. Salgın doğrudan, (en ılımlı tahminle) yaklaşık 80.000 kişiyi enfekte etti ama günlük yaşamı kapitalizm koşulları altında geçen 1,4 milyarlık nüfusun bir şok dalgası etkisiyle istikrarsız koşullar içinde sıkışıp kalmasına yol açtı. Bu ürkütücü durum herkesin aynı anda birçok sorular sormasına neden oldu: Bana ne olacak? Çocuklarım, ailem ve arkadaşlarım? Yeterli yiyeceğimiz var mı? Ödeme alacak mıyım? Kira ödeyecek miyim? Bütün bunlardan kim sorumlu? Garip bir biçimde, bu öznel deneyim adeta bir genel greve benzetilebilir. Ama kendiliğinden değil, yukarıdan aşağı ve özellikle kimse istemediği halde gidilen bir grev gibi. Tecrit nedeniyle toplumun atomlarına kadar ayrışması, tıpkı geçen yüzyılın gerçek genel grevleri kadar net bir biçimde, boğuştuğu sorunları aşamayan politikalarımızı yüzümüze vurarak, yaşadığımız çelişkileri sergiliyor. O halde karantina, ortak geleceğin ruhunun ve ekonomisinin her ikisine birden, bu toplumsal şoku derin bir biçimde kazımış bir grev gibidir. Sadece bu gerçek bile onu düşünmeye değer kılar.

Tabii ki, ÇKP’nin artan prestij kaybıyla ilgili oluşturulan tahmin edilebilir ve saçma spekülasyonlar, New Yorker ve The Economist’in vazgeçilmez küçük oyunlarından biridir. Bu arada her zamanki medyayı susturma uygulamaları devam ediyor ve oryantalizmle ideolojik bakış açılarının kısır döngüsüne karşı mücadele eden bir web sitesine karşı ırkçı kitle iletişim araçları yoğun bir polemik sürdürmeye çalışıyor. Ancak bu tartışmanın neredeyse tamamı, bu tür hastalıkların ilk etapta nasıl üretildiğine dair sorulara girmeden, betimleme seviyesinde kalıyor ya da en iyi ihtimalle çevreleme politikası ve salgının ekonomik sonuçlarından bahsedecek seviyede kalıyor. Fakat bu yeterli değildir. Şimdi, zaman aslında koronavirüsün başından sonuna kadar kapitalizmin kendisi olduğunu ortaya çıkarmak için maskeyi kötü adamın yüzünden çekmek amacıyla oynanacak bir “sevimli Marksist” oyunu zamanı değildir! Bunu böyle algılamak rejim değişikliği için havayı koklayan yabancı eleştirmenlerden daha kurnazca olmayacaktı. Elbette kapitalizm suçludur ama sosyal-ekonomik alan biyolojiyle tam olarak nasıl etkileşime girer ve tüm deneyimden ne kadar derin dersler çıkarılabilir?

Bu anlamda salgın, düşünmek için iki fırsat sunmaktadır: Birincisi, kapitalist üretimin insansız dünyayla nasıl daha temel bir seviyede ilişki kurduğuna dair önemli soruları gözden geçirebileceğimiz öğretici bir açılımdır. Kısaca “doğal dünya” mikrobiyolojik alt katmanı da dahil olmak üzere, toplumun üretimi nasıl organize ettiğine bakılmaksızın anlaşılamaz (çünkü ikisi aslında ayrı değildir). Aynı zamanda komünizm adına değer katacak şeylerden biri de, doğadan yana olmanın tümüyle politik bir niteliğe bürünmesinin taşıdığı potansiyelin hatırlanmasıdır. İkincisi, Çin toplumunun bugünkü tecrit anını,  kendi durumumuz hakkında düşünmek için de kullanabiliriz. Bazı şeyler ancak her şey beklenmedik biçimde yavaşladığında netleşir ve daha önce gizlenmiş çelişkiler görünür hale gelir.

Aşağıda her iki soruyu da araştıracağız. Sadece kapitalist birikimin bu tür salgınları nasıl ürettiğini değil, aynı zamanda pandemi anının kendisinin nasıl çelişkili bir siyasi kriz örneği olduğunu ve bunu çevreleyen dünya kontrol sistemlerini günlük yaşamı daha fazla kapsayacak biçimde kullanmak için mazeretler sunarken bunun, insanların görünmeyen potansiyellerini ve bağımlılıklarını nasıl görünür kıldığını ortaya koyacağız.

Salgın Hastalıkların Üretimi

Mevcut salgına (SARS-CoV-2) neden olan virüs, selefi SARS-CoV 2003 gibi, ondan önceki kuş gribi ve domuz gribi gibi, ekonomi ve epidemiyolojinin bağlantı noktasında ortaya çıktı. Bu virüslerin çoğunun hayvanların isimlerini alması tesadüf değildir: Yeni hastalıkların insan popülasyonuna yayılması hemen hemen her zaman bu tür enfeksiyonların insanlara hayvanlardan atladığını söylemenin teknik ismi olan “zoonotik transfer” denilen şeyin ürünüdür. Bir türden diğerine yapılan bu sıçrama, hastalığın gelişmeye zorlandığı ortamı oluşturan yakınlık ve temasın düzenliliği gibi etkenlerle koşullandırılır. İnsanlar ve hayvanlar arasındaki bu ortak zemindeki değişim, bu tür hastalıkların evrimleştiği koşulları da değiştirir. Dört fırının altında, dünyanın endüstriyel merkezlerini çevreleyen daha temel bir fırın yatıyor: kapitalist tarım ve kentleşmenin evrimsel düdüklü tenceresi. Bu daha yıkıcı salgınların doğup zoonotik sıçramalarla dönüşerek daha saldırgan bir hastalık olarak insan nüfusuna yönelmesi için ideal bir ortam yaratıyor. Bu sürece, ekonomik büyümenin tarımsal ekonomiyi yerel ekosistemleri yok edici biçimde geliştirmesi sırasında rastladığı “vahşi” türler ekleniyor. Koronavirüsün en son örneğinin “vahşi” bir kaynaktan çıkıp sanayisi ve kentleşmesiyle küresel ekonominin merkezlerinden bir yerden yayılması, yeni bir salgın hastalıklar döneminin ekonomik ve politik olmak üzere her iki boyutunu da içerir.

Buradaki temel fikir, Robert G. Wallace gibi solcu biyologlar tarafından kapsamlı bir şekilde geliştirildi. Wallace’ın 2016’da çıkardığı “Big Farms Make Big Flu” (Büyük Çiftlikler Büyük Grip Yaratır) adlı kitap kapitalist tarım ticareti ve SARS’tan Ebola’ya uzanan salgınlar arasındaki nedensellik bağını açıklayan ayrıntılı bilgi veriyor. [i] Bu salgınlar, ilki endüstriyel tarım ekonomisinin ortaya çıkışı çerçevesinde, ikincisi bunun yapıldığı topraklarda olmak üzere iki kategoriye ayrılabilir.  Kuş gribi olarak da bilinen H5N1’in yayılmasını takip ederken, üretken bir esastan kaynaklanan salgınlar için coğrafyanın birkaç temel faktörünü özetlemektedir:

Çok yoksul ülkelerin birçoğunda kırsal manzara, gelişigüzel çalışan çiftliklerle gecekondu mahalleleri iç içe geçmiş olarak görünür. Denetlenmeyen ilişkiler, korunmayan araziler, H5N1’in insana özgü özellikleri de içeren genetik çeşitlilik geliştirme olanağını arttırır. H5N1 hızla üç kıtaya yayılırken, aynı zamanda yaygın taşıyıcıların olduğu tavuk çiftlikleri ve hayvan sağlığı istasyonları gibi sosyoekolojik ortamlarla bağlantı kurar. [ii]

Bu yayılma elbette kapitalist ekonomik coğrafyayı oluşturan küresel meta hareketleri ve düzenli işgücü göçlerinden kaynaklanır. Sonuç olarak virüs, bir tür “en üste tırmananın seçilmesi” yarışı gibi, en uygun değişkenlerin bir araya gelip diğerlerinin elenmesiyle, daha kısa sürede daha çok evrim geçirir.

Ancak zaten ana akım medyanın da yaptığı gibi “küreselleşmeyi” hastalığın yayılma nedeni gibi göstermek kolay bir iştir. Burada önemli bir ekleme yapmak gerekirse, bu yayılma sürecinin aynı zamanda virüsü nasıl daha hızlı bir şekilde mutasyona soktuğu not edilmelidir. Yine de asıl sorun bunun öncesindedir: Bu tür hastalıkları daha dirençli hale getiren şey dolaşmasından önce, sermayenin işleyiş mantığıdır. İzole haldeki veya zararsız durumdaki virütik etkileri alır, taşıyıcı türler arasında rekabete girerek bulaşma kapasitesini arttırmasına ve yeni bulaşma yolları geliştirmesine yardımcı olur.

Bu virüsler öldürücülük oranına bağlı olarak öne çıkarlar. Kesin olan, daha öldürücü virüslerin taşıyıcısını çabuk öldüreceği için yeterli zaman bulamaması yüzünden, yayılması üzerinde ters etki yaptığıdır. Soğuk algınlığı, bu ilkenin iyi bir örneğidir, genellikle topluma yayılmasını kolaylaştıran, ölümcül etkisini düşük düzeyde tutmasıdır. Ancak bazı ortamlarda bu mantığın tersi geçerlidir: bir virüsün yakınlarında aynı türden çok sayıda taşıyıcısı var ve özellikle bu taşıyıcıların yaşam döngüleri kısalmışsa, virüsün ölümcül etki kazanması evrim geçirme sürecinde bir avantaj sağlayabilir.

Bu çerçevede kuş gribi örneği dikkat çekicidir. Wallace,  “neredeyse tüm nezle alt tiplerinin geleneksel kaynağını oluşturan yabani kuşlar arasında nezle suşlarının yüksek hastalık etkisi göstermediğini” belirtir. [iii] Buna karşılık, bilinen nedenlerden dolayı,  evcilleştirilerek endüstriyel çiftliklerde bir araya getirilenlerle bu salgınlar arasında açık bir ilişki olduğu görünür.

Mono kültürel evcil hayvan yetiştiriciliğindeki genetik gelişmeler, bulaşmayı yavaşlatıcı ve yüksek ateşi önleyici her türlü bağışıklığı ortadan kaldırır. Hayvanların sayı ve yoğunluğu arttıkça, bulaşma olasılığı da artar. Bu tür kalabalık ortamlar bağışıklık direncini düşürür. Herhangi bir endüstriyel üretimin ayrılmaz parçası olan yüksek verim, virüsün öldürücü etkiye ulaşacak biçimde evrimi için sürekli yenilenen bir yakıt kaynağı gibidir. [iv]

Ve elbette, bu özelliklerin her biri endüstriyel rekabet mantığının bir sonucudur. Özellikle, bu çerçevedeki hızlı “iş hacmi” tamamen biyolojik bir boyuta sahiptir: “Endüstriyel hayvanlar uygun büyüklüğe ulaşır ulaşmaz öldürülürler. Herhangi bir hayvana yerleşmiş olan nezle enfeksiyonunun bulaşma eşiğine belli bir hızda ulaşması gerekir […] Daha hızlı üreyen virüsler hayvana zarar verir.” [v] İroni olarak, bu tür salgınları önlemek için belli bir evcil hayvan kitlesini yok etmeler- son zamanlarda dünya domuz arzının yaklaşık dörtte birinin kaybıyla sonuçlanan Afrika domuz ateşi vakalarında olduğu gibi-  virüs üzerindeki uygun evrim geçirme baskısını daha da arttırarak istenmeyen bir etkiye yol açar ve aşırı öldürücü virüslerin evrimini teşvik eder. Buna benzer salgınların tarihsel olarak evcil hayvan türleri arasında ortaya çıkışı, genellikle hayvan toplulukları üzerinde baskının artmasına yol açan savaş veya çevresel felaket dönemlerinin ardından olur. Bu hastalıkların yoğunluğu ve öldürücülüğündeki artışta, kapitalist üretimin yayılmasının inkâr edilemez etkisi vardır.

Tarih ve Etiyoloji

Salgın hastalık, kapitalist sanayileşmenin gölgesi ve aynı zamanda habercisi olarak hareket eder. Çok açıktır ki, Kuzey Amerika’ya çiçek hastalığı ve diğer bulaşıcı hastalıkların taşınması bunun basit bir örneğidir. Salgın hastalıklar, kapitalizm öncesinde Avrupa ve Asya’da kentleşmenin yeni başladığı dönemlerde ticaret yoluyla farklı coğrafyalar arasında taşınarak topluluklar arasında yayılmıştır. Öte yandan, kırsal kesimde önce köylüleri arazilerinden temizleyerek ardından mono kültür hayvancılığın geliştirildiği İngiltere’ye bakarsak, açıkça kapitalizmin yol açtığı salgın hastalıkların ilk örneklerini görürüz. İngiltere’de 18. yüzyılda 1709-1720, 1742-1760 ve 1768-1786’yı kapsayan üç farklı salgın olayı meydana gelmiştir. Her birinin nedeni, savaş dönemlerinin ardından, Avrupa’dan kapitalizm öncesi salgın hastalıklardan normal biçimde etkilenmiş ve bağışıklık kazanmış sığırların ithal edilmesiydi. Fakat İngiltere’de bu enfekte olmuş sığırların piyasaya sürülerek topluma dağılışı Avrupa’dakinden farklı biçimde oluyordu. Dolayısıyla, salgınların, virüsün öldürücülüğünü arttırmasına uygun ortamlar sağlayan büyük Londra işletmelerinde çıkması tesadüf değildir.

Salgınların her biri modern tıbbî ve bilimsel buluşların uygulanması sonucu daha seçici, dar ölçekli, erken ayıklama yoluyla -aslında bu tür salgınların bugün nasıl bastırıldığına benzer biçimde – bastırılmıştır. Bu model haline gelen bu durum, açık bir biçimde ekonomik krizin kendi kendine yaptığının bir benzeridir: tüm sistem yoğun çöküşlerle uçurumdan aşağı kaymak üzereyken olağanüstü kitlesel fedakârlıklarla piyasa/toplum ilişkisinin kurtulması ve ardı sıra teknolojik gelişmeler yapılmasındaki gibi, bu durumda da modern tıbbi uygulamalar ve genellikle geç üretilen aşılar her şey olup bittikten sonra gelerek ortalığın temizlenmesine yarar.

Ancak kapitalizmin anavatanına ait bu örnek, kapitalist tarımsal uygulamaların çevre üzerindeki etkilerinin bir açıklaması ile de eşleştirilmelidir. Erken kapitalist İngiltere’de sığır pandemileri yaşanırken, başka yerlerde çok daha yıkıcı sonuçlar görülmüştür. Muhtemelen tarihsel etkiye sahip en önemli örnek, 1890’larda Afrika’da yayılan büyük sığır vebası salgınıdır. O tarihte görülmesi bir rastlantı değildi: Sığır vebası salgını Avrupa’da büyük ölçekli tarımın gelişmesinin ardından yayıldı ve ancak modern bilimin ilerlemesi ile kontrol altına alınabildi. Bu gelişme özetle, Avrupa emperyalizminin yükseldiği 19. yy sonlarında Afrika’nın sömürgeleştirilmesi sırasında yaşandı.

Sığır vebası, Afrika Boynuzunu bir dizi askeri harekat düzenleyerek sömürgeleştirip diğer emperyal güçlerin düzeyine ulaşmaya çalışan İtalyanlar tarafından, Avrupa’dan Doğu Afrika’ya getirildi. Bu harekatlar çoğunlukla başarısızlıkla sonuçlansa da, hastalığın yerli sığır sürüleri arasında yayılmasına ve sonunda Güney Afrika’ya kadar uzanıp, burada sömürgeciliğin ilk dönemlerinden kalma tarımsal ekonominin yok olmasına neden oldu. Kendini “üstün beyaz” olarak tanıtan kötü şöhretli Cecil Rhodes’in mülkündeki sürüyü öldürdü.  Bundan daha büyük tarihsel etki olamazdı: tüm sığırların %80-90’ını öldüren veba, Sahra-altı Afrika’sındaki genellikle mera hayvancılığıyla geçinen göçebe çoban toplulukları arasında eşi benzeri görülmemiş bir kıtlığa yol açtı. Sığır nüfusunun azalmasını, savananın dikenli çalılar tarafından istila edilmesi ve ki uyku hastalığı yayan çeçe sineklerinin çoğalması izledi.  Kıtlık nedeniyle bölgedeki insan sayısının azalması, Avrupa sömürge güçlerinin kıtaya yayılmasına olanak tanıdı.

Tarımda tekrarlanan bu tür krizler ve salgınlar yüzünden kıyamet gününe benzer koşullar ortaya çıkması, sanayinin kendi sınırlarını aşarak proletaryanın güçlenmesine yol açtı.

Daha yakın örneklere dönmeden önce, koronavirüs salgınının Çin ırkıyla hiçbir ilgisinin olmadığını tekrar belirtmek gerekir. Çin’de bu kadar çok salgının neden ortaya çıktığını gösteren açıklamalar kültürel değil, ekonomik coğrafya sorunudur. Eğer Çin’i, ABD veya Avrupa’nın ikincil derecede önemli küresel dağıtım yapılan ve sanayi istihdamının olduğu yerleriyle karşılaştırırsak bu çok açık olarak görülür. [vi] Ve sonuç, tümü de birbirinin aynıdır. Kırsal kesimdeki hayvanların tek tek ölmeleri, şehirde kötü sağlık koşulları ve yaygın bir kirliliğin hepsi bir araya gelmiştir. Bu durum, çalışan sınıfın yaşadığı alanlarda liberal reformlar için çaba sarfedilişinin ilk dönemlerinde, Upton Sinclair’in “The Jungle” (Şikago Mezbahaları) romanında,  et paketleme tesislerinde çalışan göçmen işçilerin çektiği acılar, zengin liberallerin muhtemelen kendi yiyeceklerinin de üretildiği bu tesislerdeki kötü ve sağlıksız çalışma koşulları aktarılarak özetlenmiştir.

Şu “kirlilik” hakkındaki liberal rezaletin örtülü olarak içerdiği ırkçılık, koronavirüs veya SARS salgınları gibi bir şeyin siyasi boyutları ile karşı karşıya kaldığında, çoğu insanın ideolojisini hala otomatik olarak belirlemektedir. Ancak işçilerin kendi çalıştıkları koşullar üzerinde çok az kontrolü vardır. Daha da önemlisi sağlıksız koşullar, gıda kaynaklarının kirliliği yoluyla fabrikadan dışarı sızarken bu yalnızca buzdağının görünen kısmıdır. Bu koşullar, içlerinde çalışan veya civardaki yerleşim yerlerinde yaşayan proleterler için ortam standardıdır ve  kapitalizmin birçok salgın  çıkartmasına neden olarak toplum sağlığının ortadan kalkmasına yol açar. Örneğin, tarihin en ölümcül salgınlarından biri olan İspanyol Gribi olayını ele alalım. Bu, H1N1 nezlesinin en eski salgınlarından biridir (domuz ve kuş gribinin daha yeni salgınlarıyla ilişkili) ve yüksek ölüm oranı göz önüne alındığında, uzun bir süre diğer nezle çeşitlerinden niteliksel olarak farklı olduğu varsayılmıştır. Bu kısmen doğru gibi görünse de (grip hastalığının bağışıklık sistemiyle aşırı reaksiyona girme kabiliyeti nedeniyle), literatürün ve tarihsel epidemiyoloji araştırmalarının daha sonra gözden geçirilmesiyle, bunun diğer virütik etkilerden daha şiddetli olmayabileceği ortaya çıkmıştır. Buna karşılık, yüksek ölüm oranına yol açmasının nedeni, büyük olasılıkla virüsten etkilenen bölgelerde yaygın yetersiz beslenme, kentlerin aşırı kalabalık oluşu ve genellikle sağlıksız yaşam koşulları olmuştur. Bu da altında gribin yattığı olağanüstü bakteri enfeksiyonlarının gelişmesine neden olmuştur.[vii]

Başka bir deyişle, İspanyol Gribi’nin ölümcül etkisi virüsün karakterindeki öngörülemeyen bir sapma olduğu kadar, buna eşdeğer nitelikte bir etken de ölümlerin kötü toplumsal koşulların bedeli olmasıdır. Bu arada küresel ticaret ve savaş nedeniyle hızla yayılan grip, savaşı atlatan emperyalizmin değişimini izledi.

Ve yine böyle ölümcül bir grip türünün ilk etapta nasıl üretildiğine dair şimdi tanıdık bir hikâye buluyoruz: kesin köken hala biraz bulanık olsa da muhtemelen Kansas’ta evcil domuz veya kümes hayvanlarından kaynaklandığı varsayılıyor. Yer ve zaman dikkat çekiciydi, savaşı takip eden yıllarda giderek daha mekanize, fabrika tarzı üretim yöntemlerinin yaygın olarak uygulanması Amerikan tarımında bir kırılma oluşturdu.  Bu eğilim 1920’lerde daha da yoğunlaştı ve hem biçerdöver gibi makinelerin geniş ölçüde kullanılması hem de “toz fırtınası krizi” (1930’larda toz fırtınaları ekolojik felakete yol açtı- çn.) kitlesel göçleri,  tekelleşmeyi  ve ekolojik felaketi tetikledi. Daha sonra fabrika çiftliklerine damgasını vuracak yoğun çiftlik hayvanı beslenmesine henüz geçilmemişti, ancak Avrupa genelinde hayvanlar arasında salgınların görüldüğü çiftlik hayvancılığı yaygındı. 18. yüzyılın İngiliz sığır vebası salgınları kapitalist hayvancılığın ilk kesin salgını hastalığı olayı ve 1890’ların Afrika’sındaki sığır vebası emperyalizmin epidemiyolojik soykırımlarının en büyüğü ise daha sonra görülen İspanyol gribi de proletaryayı etkileyen ilk kapitalist salgındır.

Yaldızlı Çağ

Çin’deki yaşanan gelişmelerle paralellikler dikkat çekicidir. Çin’in son birkaç on yıldır küresel kapitalist düzen içinde sağladığı gelişimi ve bunun ülkenin genel sağlık sistemi ile halk sağlığı üzerindeki etkilerini dikkate almadan COVID-19 anlaşılamaz. Salgın yeni olsa da,  ekonomik krizlerle hemen hemen aynı düzenlilikte ortaya çıkan halk sağlığı krizlerine benzemektedir ve yine aynı düzenli biçimde popüler basın tarafından sanki öngörülemeyen, rastgele ortaya çıkmış ve ender görülen “kara kuğu” gibi ele alınmaktadır.

Gerçek şu ki, bu sağlık krizleri, kapitalizm altında üretimin ve proleter yaşamının doğasında yer alan bir dizi yapısal çelişki sonucu gerçekleşebilir hale gelen kendi kaotik, döngüsel tekrarlama modellerini izliyor. İspanyol Gribi örneğinde olduğu gibi koronavirüs de toplumun temel sağlık hizmetlerindeki bozulmadan dolayı en başından itibaren hız kazanarak yayılabildi. Ancak bu bozulma tam da büyük bir ekonomik gelişimin ortasında gerçekleştiği için, ışıltılı şehirlerin ve devasa fabrikaların ihtişamının ardına gizlenmişti. Gerçek şu ki, Çin’deki kamu harcamalarından sağlık ve eğitim gibi hizmetlere ayrılan pay son derece düşük kalırken, çok daha fazlası tuğla ve harç altyapısına, köprülere, yollara ve üretime ucuz elektrik sağlamaya gidiyor.

Bu arada, iç pazarda tüketilen ürünlerinin kalitesi genellikle tehlikeli ölçüde düşüktür. Çin endüstrisi onlarca yıldır, iPhone’lar ve bilgisayar çipleri gibi dünya pazarı için en yüksek küresel standartlarda yapılan çok kaliteli, çok değerli ihraç malları üretiyor. Ancak iç pazarda sunulan mallar ise sürekli skandallara ve halkta derin bir güvensizliğe neden olacak kadar düşük kalitedeler. Birçok olayda Sinclair’in The Jungle (Şikago Mezbahaları)  ve başka bir öykü olan Gilded Age America’da anlatılanların yadsınamaz bir yansıması gibidir. Son zamanlarda hatırlanan en büyük vaka olan 2008 zehirli süt skandalı, bir düzine bebeği öldürdü ve on binlerce kişi hastaneye kaldırıldı (belki de yüz binlerce kişi etkilendi). O zamandan beri, bir dizi skandal halkı düzenli bir şekilde sarstı: 2011’de geri dönüşümle elde edilen yağlar rüşvetle ülke çapındaki restoranlarda kullanıldı ya da 2018’de hatalı aşılarla bazı çocukların ölümüne yol açtı ve bir yıl sonra sahte HPV aşıları yapıldığı için düzinelerce insan hastaneye kaldırıldı. Nispeten ılımlı hikâyeler daha da yaygın ve Çin’de yaşayan herkes tarafından biliniyor: toz sabun karışmış ucuz hazır çorbalar, bilinmeyen nedenlerden ölen domuzları komşu köylere satan girişimciler, sokağın hangi tarafındaki dükkanların sizi hasta etme ihtimalinin daha yüksek olduğuna dair dedikodular.

Ülkenin küresel kapitalist sisteme parça parça dahil edilmesinden önce, bir zamanlar Çin’de temel sağlık hizmetleri, (büyük ölçüde kentlerde) kamu kurumları çatısı altında kentlerde sağlık kliniklerinde ve kırsal kesimde görev yapan çok sayıdaki “yalınayak doktorlar” tarafından ücretsiz olarak veriliyordu. Sosyalist dönem sağlık hizmetlerindeki başarılar, temel eğitim ve okuryazarlık alanındaki azımsanmayacak başarılar gibi, ülkenin en katı eleştirmenlerinin bile kabul edebileceği düzeydeydi.

Ülkeyi tarih boyunca yüzyıllarca rahatsız eden salyangoz ateşi olarak bilinen hastalık, ancak sosyalist sağlık sisteminin devreye girmesinden sonra yok edilmeye başlandı. Bebek ölümleri düştü ve Büyük İleri Atılım’a eşlik eden kıtlığa rağmen, yaşam beklentisi 1950lerden 1980’lerin başına kadar 45’ten 68’e sıçradı. Aşılama ve genel sağlık uygulamaları yaygınlaştı.  Beslenme ve halk sağlığı ile temel ilaçlara erişim hakkında herkes ücretsiz olarak bilgi edinebiliyordu. Bu arada, yalınayak doktor sistemi, sınırlı da olsa, temel tıbbi bilgileri nüfusun büyük bir kısmına ulaştırmaya ve ciddi yokluk koşullarına rağmen sağlam, aşağıdan yukarıya bir sağlık sistemi oluşturulmasına yardımcı oluyorlardı. Bugün tüm bunların, Çin’in kişi başına ortalama gelirinin Sahraaltı Afrika ülkelerinden daha az olduğu bir zamanda gerçekleştiğini hatırlamakta fayda var.

Hızlı şehirleşme ve ev eşyaları ile gıda maddelerinin endüstriyel üretiminin düzensiz hale gelişiyle aynı zamanlarda ihmal ve özelleştirmeler sonucu sağlık sisteminin önemli ölçüde bozulmasından beri, temel sağlık hizmetlerinin yaygın hale getirilmesine gıda ve diğer şeylerin düzenli olarak karşılanmasından daha çok ihtiyaç duyuluyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün rakamlarına göre, bugün Çin’in sağlık harcamaları kişi başına 323 ABD Doları’dır. Bu rakam diğer “üst-orta gelir” grubundaki ülkeler arasında bile düşüktür ve Brezilya, Belarus ve Bulgaristan tarafından harcananların yaklaşık yarısı kadardır. Yukarıda belirtilen tipte çok sayıda skandala ilişkin düzenlemelere dair bir uygulama neredeyse hiç yoktur. Bu arada, tüm bunların yol açtığı etkiler, yüzlerce milyon göçmen işçi tarafından hissedilmekte; kırsal kesimdeki memleketlerinden ayrıldıkları anda temel sağlık hizmeti almaya dönük hakları buharlaşmaktadır. (Hukuken, ne olursa olsun bulundukları yerin kalıcı sakinleri olarak kamu hizmeti aldıklarından, başka bir yerde bundan yararlanamazlar.)

Görünüşte, temel halk sağlığı sistemi 1990’ların sonunda işveren ve çalışanlardan yapılan kesintilerin tıbbi bakım, emeklilik ve sigortayı karşılayacağı varsayılarak (devlet tarafından yönetilse de) özelleştirilmişti.

Ancak bu sosyal sigorta şemasına göre işverenlerden kesinti güya “zorunlu” olsa da genellikle göz ardı edilerek,  işçilerin ezici çoğunluğunun cebinden ödeme yapmasına neden oldu ve çalışanlar sistematik bir şekilde hak edilenden az maaş alarak bu durumdan zarar gördüler. Son tahminlere göre, ulusal ölçekte göçmen işçilerin sadece yüzde 22’si temel sağlık sigortasına sahiptir. Bununla birlikte, sosyal sigorta sistemine patronların katkı yapmamasının nedeni yozlaşmaları ya da düşmanlık yapmaları değildir, daha çok, düşük kar marjlarının sosyal faydayı düşünmelerine olanak vermemesinin sonucudur. Hesaplamalarımıza göre, Dongguan gibi bir endüstriyel merkezde ödenmemiş sosyal sigorta paylarının zorla alınmaya kalkışılması, endüstriyel karları yarıya indirir ve birçok firmayı iflasa iter. Böylece, boşluğu doldurmak için Çin, emeklileri ve serbest meslek sahiplerini kapsayan ve yılda ortalama kişi başına sadece birkaç yüz yuan ödemeyi gerektiren sınırlı bir tıbbi plan uygulamaya başlamıştır.

Bu sorunlu tıbbi sistem kendi korkunç sosyal çelişkilerini de üretiyor. Her yıl birkaç sağlık personeli öldürülüyor ve öfkeli hastalar veya daha sıklıkla tedavileri sırasında ölen hastaların aile üyeleri tarafından saldırılarda düzinelerce kişi yaralanıyor. En son saldırı, Noel arifesinde, Pekin’deki bir doktorun, annesinin hastanedeki kötü bakımdan öldüğüne inanan bir hastanın oğlu tarafından bıçaklandığı zaman meydana geldi. Bir doktor araştırması, şaşırtıcı bir şekilde yüzde 85’inin işyerinde şiddet yaşadığını, bir diğeri ise 2015’ten itibaren Çin’deki doktorların yüzde 13’ünün bir önceki yıl fiziksel olarak saldırıya uğradığını söyledi. Çinli doktorlar ABD doktorlarından yılda dört kat fazla hasta görürken, yılda 15.000 ABD Doları’ndan daha az kazanıyorlar. Fikir vermesi için belirtmek gerekirse, Çin’de doktor maaşı kişi başına düşen yıllık ortalama gelirden (16.760 ABD Doları) daha azken, ABD’de ortalama bir doktor maaşı yaklaşık 300.000 $ ve kişi başına düşen gelirin (60.200 ABD Doları) neredeyse beş katıdır. 2016’da projenin yaratıcıları olan Lu Yuyu ve Li Tingyu hapsedilmeden önce, şu an kapatılmış olan “huzursuzluk izleme bloğunda” her ay sağlık çalışanları tarafından yapılan en az birkaç grev ve protesto kaydediliyordu. [Viii]. Titizlikle topladıkları verilerle dolu  son yıl olan 2015’de 43 olay gerçekleşmişti. Ayrıca her ay hastaların aile bireyleri tarafından yapılan onlarca “tıbbi tedavi [protesto] olayı” kaydediliyordu. Bu sayı 2015 için 368’dir.

Sağlık sisteminden halkın bu kadar büyük ölçüde yoksun bırakıldığı koşullar altında, COVID-19’un bu kadar kolay tutunması şaşırtıcı değildir. Çin’de her 1-2 yılda bir yeni bulaşıcı hastalıkların ortaya çıkmasıyla birlikte, bu tür salgınların devam etmesi için koşullar hazır gibi görünmektedir. İspanyol Gribi’nde olduğu gibi, proletarya nüfusu arasındaki genel halk sağlığı koşulları virüsün hem ortaya çıkışı hem de oradan hızla yayılmasına olanak verir. Ama yine de bu sadece bir yayılma sorunu değildir, virüsün kendisinin nasıl ortaya çıkarıldığını da anlamalıyız.

Vahşi Doğa Kalmadı

Bu son salgın hikâyesi,  endüstriyel tarım sistemiyle açıkça ilişkili olan domuz veya kuş gribi vakalarına göre daha az anlaşılır durumdadır. Bir yandan virüsün kesin kökenleri henüz tam olarak net değildir. Wuhan meyve sebze pazarında ticareti yapılan birçok evcilleştirilmiş ve vahşi hayvandan biri olan salgının merkez üssü gibi görünen domuzlardan kaynaklanması mümkündür, bu durumda nedeninin yukarıdaki durumlardaki gibi olması, başka türlü ortaya çıkmasından daha olasıdır. Bununla birlikte, daha büyük olasılık, her ikisi de genellikle vahşi doğadan getirilen yarasalar veya muhtemelen yılanlardan kaynaklanan virüse işaret ediyor gibi görünmektedir. Burada bir ilişki vardır, çünkü “Afrika Domuz Ateşi” salgını nedeniyle domuz sayısı ve güvenilirliğindeki azalma, ıslak pazarlarda satılan “vahşi” av hayvanı etine talebin artması anlamına gelir. Ancak doğrudan fabrika tipi çiftlik bağlantısı olmaksızın, aynı ekonomik süreçlerin bu özel salgında herhangi bir suç ortaklığı taşıdığı söylenebilir mi?

Cevap evet, ama farklı bir şekilde. Wallace, kapitalizmin daha ölümcül salgınların gelişip ortaya çıkışına yol açan iki önemli rotaya işaret ediyor: İlk olarak yukarıda özetlendiği gibi, bu doğrudan endüstriyel durumdur, virüsler, tümüyle kapitalist mantığa göre işleyen sanayi bölgelerinde oluşurlar. İkincisi dolaylı durumdur ve kapitalizm genişleyerek bulunduğu alanlardan vahşi bölgelere doğru yayılırken daha önce bilinmeyen virüsleri alır ve sermayenin küresel dolaşımı süreçlerinde yayar. İkisi tamamen ayrı değil elbette, ama mevcut salgının ortaya çıkışını en iyi tanımlayan ikinci vaka gibi görünüyor. [ix] Bu durumda, vahşi hayvanlara yönelik tüketim, tıbbi kullanım veya (develer ve MERS gibi) kültürel açıdan önemli çeşitli işlevlere artan talep, küresel ticari zincirde “vahşi” mallar için talep oluşturur. Diğer yandan, tarımsal çevre “vahşi” alanlara uzanır, yerel ekolojileri değiştirir ve insan ile insan olmayan canlılar arasındaki ilişkiyi yeniden üretir.

Wallace bu konuda açıktır ve halihazırda “doğal” ortamlarda bulunan virüslere rağmen daha kötü hastalıklar yaratan çeşitli dinamikleri açıklamaktadır. Endüstriyel üretim genişledikçe kendini “sermayenin konu edindiği yabani gıdaların son edildiği alanların giderek daha derinlerine iner ve dibini kazıyıp, potansiyel olarak salgın hastalıklara yol açabilecek patojenleri ortaya çıkarabilir.” Diğer bir deyişle, sermaye birikimi yeni toprakları ele geçirdiğinde, hayvanlar daha önce izole edilmiş hastalık suşlarıyla temas edebilecekleri ve erişilmesi daha zor alanlara doğru itileceklerdir; bu hayvanların da “en vahşi türleri bile tarımsal değer zincirlerine katılmıştır.” Benzer biçimde, bu genişleme insanları bu hayvanlara ve “ insan dışı vahşi topluluklarla yeni kentleşmiş kırsal kesim arasındaki bağlantıların (ve yayılmanın) artması” bu ortamlara yaklaştırır. Bu, virüse, biyolojik olarak yayılma olasılığını artırarak insanları enfekte etmesini sağlayacak şekilde mutasyona uğraması için daha fazla fırsat ve kaynak sağlar. Sanayi coğrafyası hiçbir zaman bu kadar temiz kentsel ya da kırsal bir yer değildir, tıpkı tekelleşen endüstriyel tarımın hem büyük ölçekli hem de küçük ölçekli çiftliklerden faydalandığı gibi: “bir [fabrika çiftliğinde] yüklenicinin orman kenarı boyunca sahip olduğu küçük evlerde, bir gıda hayvanı büyük bir şehrin dış halkasındaki bir işleme tesisine gönderilmeden önce bir patojen kapabilir.”

Gerçek şu ki, “doğal” küre zaten iklim koşullarını değiştirmeyi, kapitalizm öncesi çok sayıda eko sistemi harap edip geri kalanları geçmişte olduğu gibi işlevini yerine getiremeyecek hale getirmeyi başaran küresel kapitalist sistemin egemenliği altındadır. Burada başka bir nedensel faktör yatıyor, çünkü Wallace’a göre, tüm bu ekolojik yıkım süreçleri “orman gibi karmaşık çevresel engellerin ulaşım zincirlerini kesintiye uğratmasını” azaltmaya yarıyor. Gerçek şu ki, kapitalist bir sistemin doğal “çevresi” gibi alanlardan bahsetmek yanlış bir adlandırmadır. Kapitalizm zaten küresel ve bütüncüldür. Kapitalizmin, ötesinde kapitalist olmayan bir dünyanın yeraldığı kıyı ya da sınırı yoktur ve bu nedenle, büyük kapitalist gelişme zincirinin daha değerli olan ön tarafında yer alan ülkeleri izleyen “geri kalmış” ülkelerde de, el değmemiş durumda, korunmuş, vahşi doğa yoktur. Bunun yerine, küresel değer dolaşımı tarafından içerilmiş, sermayenin egemenlik altında tuttuğu kendine ait alanlar vardır. Ortaya çıkan sosyal sistemler -sözde “aşiretçilik” ten anti-modern köktendinci dinlerin yenilenmesine kadar her şey dahil- tamamen çağdaş ürünlerdir ve neredeyse her zaman fiili olarak doğrudan küresel pazarlara bağlanırlar. Ortaya çıkan biyolojik-ekolojik sistemler için de aynı şey söylenebilir, çünkü “vahşi” alanlar hem iklime hem de ilgili ekosistemlere soyut bağımlılık duygusuyla ve doğrudan aynı küresel sisteme bağlı olma anlamında bu küresel ekonomiyle ve değer zincirleriyle ilişkilidir

Bu gerçek, “vahşi” virütik suşların küresel pandemilere dönüşmesi için gerekli koşulları üretir. Ancak COVID-19 bunların en kötüsü değildir. Ebola da benzer ilkelere dayanır ve küresel tehlikenin ideal bir örneğidir. Ebola virüsü[xi], insan topluluklarına yayılan mevcut bir virütik rezervuarın açık halidir. Mevcut kanıtlar hastalığın kökeninin Batı ve Orta Afrika’ya özgü, taşıyıcı olarak hareket eden ancak kendileri virüsten etkilenmeyen birkaç yarasa türü olduğunu göstermektedir. Aynı şey, virüse periyodik olarak yakalanan ve hızlı, yüksek ölümcül salgınlara maruz kalan primatlar ve geyikler gibi diğer vahşi memeliler için geçerli değildir. Ebola, mevcut türlerinin ötesinde özellikle agresif bir yaşam döngüsüne sahiptir. Bu vahşi taşıyıcıların herhangi biriyle temas ederek insanlara da bulaşması, harap edici sonuçlar doğurabilir. Yaşanan birkaç salgında, çoğunlukla ölüm oranı son derece yüksek, neredeyse her zaman %50’nin üstünde olmuştur. 2013’ten 2016’ya kadar çeşitli Batı Afrika ülkelerinde aralıklı olarak devam eden en büyük salgın 11.000 ölüme yol açmıştır. Bu salgında yatan hastalar için ölüm oranı %57-59 aralığındaydı ve hastanelere erişimi olmayanlar için çok daha yüksekti. Son yıllarda, özel şirketler tarafından çeşitli aşılar geliştirilmiş; ancak yaygın bir sağlık altyapısının eksikliği, yavaş işleyen onay mekanizmaları ve sıkı fikri mülkiyet hakları sebebiyle Demokratik Kongo Cumhuriyeti merkezli olan ve şu ana kadar en uzun süren salgını durdurmak için aşıların rolü çok küçük kalmıştır.

Hastalık çoğu zaman sanki doğal bir felaket gibi görülüyor -en iyi ihtimalle rastlantısal olduğu, en kötü ihtimalle ormanda yaşayan yoksulların “pis” kültürel alışkanlıkları yüzünden çıktığı söyleniyor. Ancak iki büyük salgının zamanlaması (Batı Afrika’da 2013-2016 ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde 2018’den günümüze) rastlantı değildir. Her ikisi de birincil endüstrilerin (tarım, madencilik, ormancılık, hayvancılık-çn.) genişlemesinin ormanlarda yaşayan insanları daha fazla yerlerinden edip yerel ekosistemleri bozduğu sırada ortaya çıktı. Aslında yalnızca son vakalar değil daha fazlası için doğru gibi görünüyor, çünkü Wallace’ın açıkladığı gibi, “her Ebola salgını 1976’da Sudan, Nzara’daki ilk salgına geri dönüş de dahil olmak üzere arazi kullanımında sermayeye dayalı değişimlere bağlı görünüyor, buna İngilizlerin finanse ettiği bir fabrika yerel pamuğu iplik haline getirip ve dokuması da dahil.” Benzer şekilde, 2013 yılında Gine’deki salgınlar, yeni bir hükümetin ülkeyi küresel pazarlara açmaya ve uluslararası tarım iş dünyası şirketlerine büyük araziler satmaya başlamasından hemen sonra meydana geldi. Dünya çapında ormansızlaşma ve ekolojik yıkımdaki rolüyle ünlü palmiye yağı endüstrisi özellikle suçlu görünmektedir, çünkü mono kültürler, hem dolaşım zincirlerinin kesilmesine yol açan, hem de kelimenin tam anlamıyla virüs için doğal bir rezervuar görevi gören yarasa türlerini çeken (orman gibi-çn.) güçlü ekolojik fazlalıkları ortadan kaldırır.

Bu arada, büyük tarım arazilerinin ticari tarımsal orman şirketlerine satılması hem ormanlarda yaşayan yerlilerin mülksüzleştirilmelerine hem de ekosisteme bağlı yerel üretim ve hasat biçimlerinin bozulmasına yol açar. Bu, çoğu zaman kırsaldaki yoksulların ekosistemle geleneksel ilişkilerinin kesintiye uğramasına sebep olur ve ormana daha fazla itilmelerinden başka seçenek bırakmaz. Sonuç olarak hayatta kalmak için gittikçe daha fazla yabani hayvan avlanması ya da küresel pazarlarda satılmak üzere yerel bitkilerin toplanması ve kereste üretilmesi zorunlu hale gelir. Bu topluluklar, ormansızlaştırma ve ekolojik yıkımdan sorumlu olan ve kendilerini bu tür ticarete itenler tarafından daha sonra “kaçak avcılar” ve “yasadışı olarak” suçlandıkları için, bu iddiaları çürütecek olan küresel çevreci örgütlerin üssü haline gelirler. Çoğu zaman süreç daha karanlık biçimde gelişir ve Guetamala’da olduğu gibi, içsavaştan kalma antikomünist paramiliter güçler “yeşil” güvenlik güçlerine dönüştürülerek ormanda yasadışı ağaç kesimi, avcılık, uyuşturucu ticaretini önlemekle görevlendirilirler ki bu güçler aynı zamanda, içsavaş sırasında orada yaşayan yerli halka şiddet uygulayarak, bu işleri yapmaya zorlamışlardır. [xiii] Bu model o zamandan beri tüm dünyada yeniden üretilmekte ve zengin ülkelerin sosyal medya yayınlarında kamera görüntüleri eşliğinde “yeşil” güvenlik güçlerinin sözde “kaçak avcıları” ve “kaçak göçmenleri” nasıl yakaladıkları gösterilerek, bunun için kutlanmaktadırlar.[xiv]

Bir Yönetim Deneyi Olarak Baskı Uygulanması

COVID-19 eşi görülmemiş bir güçle, küresel ilgiyi üzerine çekti. Ebola, kuş gribi ve SARS, elbette hepsinin kendi medya çılgınlıkları vardı. Ancak bir şey bu yeni salgın hakkında farklı bir ısrarcılık yarattı. Bu neredeyse kesin bir biçimde Çin hükümetinin gösterdiği büyük tepkiden, Çin’in her zaman aşırı kalabalık ve aşırı hava kirliliği yaşanan devasa kentlerinin şimdi bomboş olan görüntülerinden kaynaklanıyor.  Bu tepki aynı zamanda ABD ile ticaret savaşında önceden beri var olan gerginliklerin daha da artarak, Çin’in yakında siyasi veya ekonomik çöküşüne ilişkin spekülasyonlara verimli bir kaynak oluşturuyor. Düşük ölüm oranına rağmen virüsün hızlı bir şekilde yayılması bunlarla birleşerek, anında küresel bir tehdit karakteri kazanmasına yol açmıştır.

Öte yandan devletin, medyanın da katıldığı bu büyük tepkisi, biraz melodramatik biçimde, tam kapasiteyle yurt savunmasına geçmenin kostümlü provası gibidir. Bu bize, Çin devletinin baskı kapasitesinin ne kadar büyük ve etkili olduğunun yanı sıra, yerel güçlerin harekete geçmesi için başka bir komuta ihtiyaç bırakmayacak biçimde, medyanın her bir parçasını kapsayan merkezi bir propagandayla bağlantısının bir görüntüsünü verir. Hem Çin hem de Batı propagandası karantinaya sokma gerçeğini vurguladı; birincisi, bunu acil bir durumda etkili bir hükümet müdahalesi olarak anlatırken, ikincisi, sosyalizm ütopyasının uzağındaki Çin devletinin bir başka totaliterlik örneği gibi yorumladı. Üzerinde konuşulmayan gerçek ise, uygulanan baskının Çin devletinin daha derininde,  yapının altındaki kapasitesini işaret ediyor oluşuydu.

Bu, bize Çin devletinin doğasına açılan bir pencere verir ve temel devlet mekanizmalarının seyrek olduğu veya var olmadığı koşullarda bile konuşlandırılabilecek yeni ve yenilikçi sosyal kontrol ve kriz tepkisi tekniklerini nasıl geliştirdiğini gösterir. Öte yandan genel kriz ve etkin ayaklanma gibi en sağlam devletlerde bile benzer çöküntülere neden olacak bu tür koşullar sözkonusu olduğu zaman, herhangi bir ülkedeki yönetici sınıfın  nasıl tepki verebileceğine dair daha ilginç (daha spekülatif olsa da) bir tablo sunmaktadır. Yönetim organları arasındaki bağların zayıflığı, virüs salgınına her bakımdan yardımcı oldu: yerel yetkililer tarafından merkezi hükümetin çıkarlarına aykırı “bilgi veren” doktorların baskılanması, hastanelerin rapor mekanizmalarının etkisizliği ve temel sağlık hizmetlerinin son derece yetersiz bir biçimde verilmesi; bu örneklerden yalnızca birkaçıdır. Bu arada, farklı yerel yönetimler, merkezi devletin kontrolünün neredeyse tamamen ötesinde, farklı hızlarda normale döndüler (merkez üssü Hubei hariç). Bu yazı yazıldığı sırada, hangi limanların çalışır durumda olduğu ve hangi yerellerde üretimin yeniden başladığı neredeyse tamamen rastgele görünüyor. Ancak bölgelerde parça parça karantina uygulanması, uzun mesafeli şehirlerarası lojistik ağlarının kesintiye uğraması anlamına geliyordu, çünkü herhangi bir yerel yönetim, trenlerin veya yük kamyonlarının sınırlarından geçmesini önleyebiliyor gibi görünüyor.  Ve Çin hükümetini bu temel seviyedeki yetersizlik, virüsle, sanki bir isyan çıkmış ya da görünmez bir düşmana karşı iç savaş veriliyormuş gibi uğraşmak zorunda bıraktı.

Ulusal devlet mekanizmaları, yetkililerin Hubei eyaletindeki acil müdahale önlemlerini arttırdıkları 22 Ocak’ta gerçekten işlemeye başladı ve halka, karantina tesisleri kurmanın yanı sıra hastalığın kontrol altına alınması için gerekli personele, araçlara ve tesislere “el koyma” ya da blokaj ve trafiği kontrol etme gibi yasal yetkilerinin olduğunu söylediler (Böylece kaçınılmaz biçimde damgalanarak dışlanma olayının önünü açtılar). Başka bir deyişle, devlet kaynaklarının etkin kullanımı, yereller adına gönüllülük çağrıları yapmasıyla başladı. Bir yandan, böylesine büyük bir felaket herhangi bir devletin kapasitesini zorlayacaktır (örneğin ABD’deki kasırga tepkisine bakınız). Ancak diğer yandan, bu, Çin devlet işleyişinde, merkezi devletin, yerel seviyeye kadar uzanan etkili resmi ve uygulanabilir işleyiş düzeninden yoksun olduğunu tekrar gösterir, bunun yerine yerel yetkililer ve vatandaşların harekete geçmeleri için yaygın çağrılar yapılır ve buna uygun davranmayanlar (sabote edici davranmak olarak sınırlandırılmış) olayın ardından çeşitli cezalara çarptırılır. Gerçekten etkili tek tepki, merkezi devletin gücünün ve dikkatinin büyük bir kısmını odakladığı spesifik alanlarda görülmüştür -bu durumda, genel olarak Hubei ve özellikle Wuhan. 24 Ocak sabahı, şehir zaten etkili bir şekilde ablukaya alınmış, koronavirüsün yeni suşu ilk kez tespit edildikten yaklaşık bir ay sonra şehre hiçbir tren gelip gitmemiştir.  Ulusal sağlık yetkilileri, sağlık otoritelerinin kendi takdirlerini bağlı olarak herhangi birini muayene etme ve karantinaya alma yetkisine sahip olduklarını açıklamışlardır. Hubei’nin büyük şehirlerinin ötesinde, Pekin, Guangzhou, Nanjing ve Şangay dahil olmak üzere Çin’deki düzinelerce şehir, insanların ve malların sınırlarından girişleri ve çıkışları hakkında, değişen ölçülerde sınırlandırmalar başlatmışlardır.

Merkezi devletin harekete geçme çağrısına yanıt olarak, bazı bölgeler kendi inisiyatifleriyle tuhaf ve sert önlemler aldılar. Bunlardan en korkutucu olanı, otuz milyon kişiye yerel pasaportlar dağıtılarak, her iki günde bir evden sadece bir kişinin çıkmasına izin verildiği,  Zhejiang eyaletindeki dört şehirdeki uygulamadır. Shenzhen ve Chengdu gibi şehirler, her mahallenin kapatılmasına karar verdi ve bir binanın içinde tek bir doğrulanmış virüs vakası bulunursa, tüm binanın 14 gün boyunca karantinaya alınmasına izin verdi. Bu arada, yüzlerce kişi hastalık hakkında “söylentiler yaydığı” için gözaltına alındı ​​ya da para cezasına çarptırıldılar. Karantinadan kaçan bazı kişiler tutuklandı ve uzun hapis cezalarına çarptırıldı -ve hapishaneler, yetkililerin, kelimenin tam anlamıyla kolay izolasyon için tasarlanmış bir ortamda bile hasta bireyleri izole edememesi nedeniyle ciddi bir salgın yaşıyorlardı. Bu güvenlikçi bir anlayışı yansıtan çaresiz, saldırgan, aşırıya kaçan önlemler, en açık haliyle Cezayir ya da daha yakın zamanda Filistin gibi yerlerdeki askeri-sömürgeci işgal hareketlerini hatırlatıyordu. Daha önce bu ölçekte veya dünya nüfusunun çoğunu barındıran bu tür mega kentlerde hiç yapılmadılar. Sıkıyönetimin uygulanması, küresel devrimi düşünenlere garip bir tür ders sunar, çünkü esasen, devletin yönettiği tepkinin yavan bir akışıdır.

Yetersizlik

Bu özel sıkıyönetim, görünüşte insani karakterden yararlanıyor, Çin devleti, virüsün yayılma nedenlerini engellemeye yardımcı olması için daha fazla sayıda yerel gücü harekete geçirebiliyor. Ancak, beklendiği gibi, bu tür sıkıştırmalar her zaman geri teper. Sonuç olarak güvenlikçi önlemler, ancak kazanım, diyalog ve ekonomik  işbirliği imkansız hale geldiği zamanlarda yürütülen umutsuz bir savaş türüdür. Pahalı, verimsiz ve arka planda korunan bir eylemdir ve onu dağıtmakla görevlendirilen herhangi bir gücün- Fransız kolonisinin çıkarları, azalan Amerikan hakimiyeti veya diğerleri- daha derindeki yetersizliğini açığa vurur. Sıkıyönetimin sonucu neredeyse her zaman ilkinin bastırılmasıyla kan dökülen ve daha da çaresiz hale gelen ikinci bir ayaklanmadır. Burada karantina, iç savaşın ve karşı direnişin gerçekliğini pek yansıtmayacak. Ancak bu durumda bile, sıkıyönetim kendi yollarıyla geri tepti. Devletin çabalarının çoğunu, bilginin kontrolüne ve olası her medya aygıtı aracılığıyla dağıtılan sürekli propagandaya odaklamasıyla, huzursuzluk da kendisini büyük ölçüde benzer platformlarda göstermiştir.

7 Şubat’ta Dr. Li Wenliang’in (virüsün tehlikeleri hakkında erkenden bilgi veren doktorlardan) ölümüyle, sarsılan vatandaşlar ülke genelinde evlerine kapandılar. Li, virüse yakalanmadan önce Ocak ayı başında “yanlış bilgi” yaydığı için polis tarafından gözaltına alınan sekiz doktordan biriydi. Ölümü internet kullanıcılarında öfkeyi ve Wuhan hükümetindeyse pişmanlık duygusunu tetikledi. İnsanlar, devletin ne yapacağına dair hiçbir fikri olmayan ama yine de güçlü bir yüz ifadesi takınan beceriksiz yetkililer ve bürokratlardan oluştuğunu görmeye başlıyor. Bu gerçek esasen Wuhan Belediye Başkanı Zhou Xianwang, devlet televizyonunda hükümetinin bir salgın meydana geldikten sonra virüs hakkındaki kritik bilgileri yayınlamayı geciktirdiğini itiraf etmek zorunda kaldığında ortaya çıktı. Salgının yol açtığı gerilim, devletin bütün seferberliğinden doğan gerilim ile birleştiğinde, hükümetin kendisinin resmettiği ince kağıt portrenin arkasındaki derin çatlakları halkın gözü önü çıkarmaya başladı. Başka bir deyişle, buna benzer gelişmeler, Çin devletinin temel yetersizliklerinin, önceden propagandaya kanmış daha çok çok insanın görmesini sağladı.

Eğer devletin olaya müdahalesini karakterize eden  bir sembol olsaydı, bu Wuhan’lı biri tarafından çekilen ve Hong Kong’da Twitter üzerinden Batı interneti ile paylaşılan, yukarıdaki video gibi bir şey olurdu. Çin bayrağıyla fotoğraf çektiren tam koruyucu giysilerle donatılmış doktorlar veya ilk müdahaleci gibi görünen bir dizi insanı gösteriyor. Videoyu çeken kişi, onların değişik fotoğraf operasyonları için her gün o binanın dışında olduklarını açıklıyor. Videonun devamında adamlar koruyucu ekipmanları çıkarıyorlar ve sohbet edip sigara içiyorlar, hatta arabalarını temizlemek için kıyafetlerden birini kullanıyorlar. Araçla gitmeden önce adamlardan biri koruyucu giysiyi yakındaki bir çöp kutusuna atıyor, hatta görülmeyeceği yere kadar ittirmek için bile uğraşmıyor.  Bu gibi videolar sansürlenmeden önce hızla yayılıyor-devlet onaylı gösterinin ufak pürüzleri.

Daha temel bir konu, karantinanın ekonomik yankısının ilk dalgası, insanların günlük yaşamında görülmeye başladı. Bunun makroekonomik boyutu, Çin’in büyümesindeki büyük bir düşüşün, özellikle Avrupa’da durgunluk devam ederken ve ekonominin sağlıklı gitmediği ABD’de iş hacminde gerileme görülürken, küresel durgunluğa yol açma riski taşımasıdır. Dünyanın dört bir yanında, Çinli firmalar ve esas olarak Çin üretim ağlarına bağımlı olanlar, sözleşmelerine uymaları “imkânsız” hale geldiğinde, tarafların sözleşmeyi yerine getiremedikleri durumlarda erteleme ya da iptale izin veren “mücbir sebepler” hakkındaki hükümlere bakıyorlar. Şimdilik pek mümkün olmasa da bir ihtimal, bu durum ülke çapında üretime geri dönülmesi taleplerinin artmasına neden olacaktır. Ama yine de ekonomik hareketlilik boşlukları kapatarak devam ediyor, bazı bölgelerde çalışma devam ederken, diğerlerinde süresiz olarak duraklatılmış durumda. Şu anda, 1 Mart, merkezi yetkililerin salgının merkez üssü dışındaki tüm alanlara işe dönmesi için çağrı yapılan belli belirsiz bir tarih haline geldi.

Ancak diğer etkiler, tartışmasız çok daha önemli olmakla birlikte, daha az görünür olmuştur. “Bahar Şenliği” için çalışacakları şehirlerde kalanlar ya da çeşitli kısıtlamalar başlamazdan önce geri dönebilenler de dahil olmak üzere, birçok mevsimlik işçi şimdi tehlikeli bir boşlukta sıkışmış halde bekliyorlar. Nüfusun büyük çoğunluğunun mevsimlik işçi olduğu Shenzhen’de yerel halk, evsizlerin sayısının artmaya başladığını bildirdi. Ancak sokaklarda görünen yeni insanlar uzun vadeli evsizler değil, tam anlamıyla sadece gidecek başka bir yerleri kalmamış gibi görünüyorlar—hala nispeten iyi kıyafetler giyiyorlar ancak dışarıda en iyi nerede uyunacağını veya nereden yiyecek bulunabileceğini bilmiyorlar. Şehirdeki çeşitli binalarda ufak tefek hırsızlıklarda –bunların çoğu karantina için evde kalanların kapılarına bırakılan gıdalar-artış yaşanıyor. Ülke genelinde, üretim durdukça işçiler ücretlerini alamıyorlar. İş kesintileri sırasındaki en iyi durum senaryoları, Shenzhen Foxconn tesisinde dayatılan gibi yurt karantinalarıdır. Burada geriye yeni dönenler bir ya da iki hafta boyunca mahallelerine hapsedildi, normal ücretlerinin yaklaşık üçte biri ödendi ve daha sonra üretim hattına dönmelerine izin verildi. Yoksul firmalarınsa böyle bir seçeneği yoktur ve hükümetin küçük işletmelere düşük faizli yeni kredi olanakları sunma girişimi muhtemelen uzun vadede çok az işe yarayacaktır. Bazı durumlarda, Foxconn gibi firmalar yavaşlamayı telafi etmek için Vietnam, Hindistan ve Meksika’daki üretimi genişlettiklerinden; virüs, fabrikaların yer değiştirmesindeki mevcut eğilimleri hızlandıracak gibi görünüyor.

Gerçeküstü Savaş

Bu arada, virüse karşı beceriksizce verilen erken tepki, devletin onu kontrol etmek için özellikle cezalandırıcı ve baskıcı önlemlere güvenmesi ve merkezi hükümetin, eşzamanlı olarak üretim ve karantinaya uyum sağlamak için yerel yönetimler arasında etkin bir koordinasyon sağlayamaması, devlet mekanizmalarının merkezinde önemli bir yetersizlik olduğunu gösteriyor. Eğer arkadaşımız Lao Xie’nin iddia ettiği gibi, Xi yönetiminin vurgusu “devlet inşası” üzerineyse, bu konuda daha yapılacak çok iş olduğu anlaşılıyor. Aynı zamanda, COVID-19’a karşı yürütülen kampanya ayaklanmaya karşı yavan bir çalışma olarak da okunabiliyorsa merkezi hükümetin sadece Hubei merkez üssünde etkili bir koordinasyon sağlama kapasitesine sahip olması ve diğer illerdeki —hatta Hangzhou gibi zengin ve saygın illerdeki— çalışmalarının büyük ölçüde koordinasyonsuz olması ve çaresiz kalması kayda değerdir. Bunu iki biçimde ele alabiliriz; birincisi, devlet gücünün sert kabuğu altında yatan zayıflık üzerine bir ders olarak, ikincisi ise merkezi devlet mekanizmaları işe yaramaz duruma düştüğünde, koordine olamamış ve akılcılıktan uzak yerel müdahalelerin tehdit uyarısı olarak.

Bunlar, sonu gelmez sermaye birikim süreçlerinin yarattığı yıkımın hem küresel iklim düzenine hem de Dünya’daki yaşamın mikrobiyolojik alt katmanına doğru genişlediği bir çağ açısından önemli derslerdir. Bu tür krizler daha yaygın hale gelecektir. Kapitalizmin kendi krizi ekonomik olmayan bir karaktere bürünürken, yeni salgın hastalıklar, kıtlıklar, seller ve diğer “doğal” felaketler, devlet kontrolünün genişletilmesi için bir gerekçe olarak kullanılacak ve bu krizlere yanıt giderek artan bir şekilde güvenlikçi politikalar için yeni ve denenmemiş araçları kullanma fırsatı yaratma işlevi görecektir. Tutarlı bir komünist politika bu iki olguyu birlikte kavramak zorundadır. Bu, teorik düzeyde, kapitalizmin eleştirisinin deneysel bilimlerden koptuğu zaman fakirleştiğini anlamak demektir. Ancak pratik düzeyde görünen o ki, bugün mümkün olan tek siyasi proje yakın geleceğin artan ekolojik ve mikrobiyolojik felaketler tarafından belirleniyor oluşuna odaklanmak ve tekrarlanan bu krizlerin yok edilmesi için çalışmaktır.

Karantinaya alınmış Çin’de, en azından ana hatlarıyla şöyle bir manzara görmeye başlıyoruz: karın ufacık bile bozulmadığı tozlanmış boş kış sonu sokakları, pencerelerden bakan telefon ışıklarının aydınlattığı yüzler, bayraklarını kaldırıp size maskenizi takıp eve gitmenizi söylemekle görevli birkaç hemşirenin, polisin, gönüllülerin veya yalnızca ücretli aktörlerin görevli olduğu barikatlar. Bulaşma sosyaldir. Dolayısıyla, bu kadar geç bir aşamada onunla mücadele etmenin tek yolunun, toplumun kendisi üzerinde gerçeküstü bir savaş yürütmek olduğu, gerçekten bir sürpriz olmamalı. Bir araya gelmeyin, kaosa neden olmayın. Fakat kaos izolasyonda da oluşabilir.

Tüm dökümhanelerdeki fırınlar, soğuyarak önce yavaşça çıtırdayan közlere ve daha sonra kar gibi soğuk küllere döndüğünde; karantinada hiçbir yardımı olmayan küçük umutsuzluklar bir gün usulca akarak, tıpkı bu toplumsal bulaşıklık gibi, önlenemez biçimde kitleselleşebilirler.

Notlar

[i] Bu bölümde açıklayacağımız şeylerin çoğu, Wallace’ın kendi argümanlarının daha özlü bir özetidir, daha genel bir kitleye yöneliktir ve titiz tartışma ve kapsamlı açıklama yoluyla diğer biyologlara “dava açmaya” gerek kalmadan kanıt gösterir. Temel kanıtlara meydan okuyacaklar için, Wallace ve vatandaşlarının çalışmalarına değiniyoruz.

[ii] Robert G Wallace, Big Farms Make Big Flu: Dispatches on Infectious Disease, Agribusiness, and the Nature of Science, Monthly Review Press, 2016. s.52

[iii] a.g.e, s.56

[iv] a.g.e., s.56-57

[v] a.g.e, s.57

[vi] Bu, ABD’nin Çin ile bugün karşılaştırılmasının da bilgilendirici olmadığı anlamına gelmiyor. ABD’nin kendi büyük tarımsal-endüstriyel sektörü olduğu için, anti-biyotik dirençli bakteriyel enfeksiyonlardan bahsetmemekle birlikte, tehlikeli yeni virüslerin üretimine büyük katkıda bulunmaktadır.

[vii] Bakınız: Brundage JF, Shanks GD, “What really happened during the 1918 influenza pandemic? The importance of bacterial secondary infections”. The Journal of Infectious Diseases. Volume 196, Number 11, December 2007. pp. 1717–1718,, yazarın yanıtı 1718–1719; ve: Morens DM, Fauci AS, “The 1918 influenza pandemic: Insights for the 21st century”. The Journal of Infectious Diseases. Volume 195, Number 7, April 2007. pp 1018–1028

[viii] Dergimizin ikinci sayısındaki “Picking Quarrels” kısmına bakınız: http://chuangcn.org/journal/two/picking-quarrels/

[ix] Bu iki pandemik üretim yolu, Marx’ın üretim alanında “gerçek” ve “resmi” birikim dediği şeyi yansıtıyor. Gerçek kapsamda asıl üretim süreci, üretimin hızını ve büyüklüğünü arttırabilen yeni teknolojilerin getirilmesi ile değiştirilir- endüstriyel ortamın virüsle ilgili evrimin temel koşullarını nasıl değiştirdiğine benzer şekilde, yeni mutasyonlar daha hızlı ve daha fazla güçlülükle üretilmiştir.
Gerçek kapsamdan önce gelen resmi kapsamda, bu yeni teknolojiler henüz uygulanmamıştır. Bunun yerine, daha önce var olan üretim biçimleri, el dokuma tezgâhı işçilerinin, ürünlerini kâr için satan bir atölyeye yerleştirilmesi durumunda olduğu gibi, küresel pazarla bazı ilişkileri olan yeni konumlarda bir araya getirilir ve bu “doğal” ortamlarda üretilen virüslerin vahşi nüfustan çıkarılma ve küresel pazar yoluyla yerli nüfusa girme biçimlerine benzer.

[x]

Ancak bu ekosistemleri “insan öncesi” ile bağdaştırmak bir hatadır. Çin mükemmel bir örnektir, çünkü görünüşte “ilkel” doğal manzaralarının çoğu, daha önce Doğu Asya anakarasında Filler gibi yaygın olan türleri silen çok daha eski insan genişleme dönemlerinin ürünüdür.

[xi] Teknik olarak bu, en ölümcül olanın kendisi basitçe Ebola virüsü, daha önce Zaire virüsü olarak adlandırılan 5 kadar farklı virüs için kapsamlı bir terimdir.

[xii] Özellikle Batı Afrika davası için bakınız: RG Wallace, R Kock, L Bergmann, M Gilbert, L Hogerwerf, C Pittiglio, Mattioli R and R Wallace, “Did Neoliberalizing West African Forests PRoduce a New Niche for Ebola,” International Journal of Health Services, Volume 46, Number 1, 2016; Ekonomik koşullar ile Ebola arasındaki bağlantıya daha geniş bir bakış için bkz: Robert G Wallace and Rodrick Wallace (Eds), Neoliberal Ebola: Modelling Disease Emergence from Finance to Forest and Farm, Springer, 2016; Ve davanın en doğrudan ifadesi için, daha az bilimsel olsa da, yukarıda bağlantılı Wallace makalesine bakın: “Neoliberal Ebola: the Agroeconomic Origins of the Ebola Outbreak,” Counterpunch, 29 July 2015. https://www.counterpunch.org/2015/07/29/neoliberal-ebola-the-agroeconomic-origins-of-the-ebola-outbreak/

[xiii] Bakınız: Megan Ybarra, Green Wars: Conservation and Decolonization in the Maya Forest, University of California Press, 2017.

[xiv] Tüm kaçak avcılığın yerel kırsal yoksul nüfus tarafından yürütüldüğünü veya farklı ülkelerin ulusal ormanlarındaki tüm korucu güçlerin eski komünist karşıtı paramiliterlerle aynı şekilde çalıştığını ima etmek kesinlikle yanlıştır, ancak en şiddetli çatışmalar ve ormanlık militarizasyonun en agresif vakalarının hepsi bu modeli takip ediyor gibi görünmektedir. Bu fenomene geniş kapsamlı bir genel bakış için Geoforum’un (69) konuya özel 2016 sayısına bakınız. Önsöz burada bulunabilir: Alice B. Kelly and Megan Ybarra, “Introduction to themed issue: ‘Green security in protected areas’”, Geoforum, Volume 69, 2016. pp.171-175. http://gawsmith.ucdavis.edu/uploads/2/0/1/6/20161677/kelly_ybarra_2016_green_security_and_pas.pdf

[xv] Burada sözü edilen tüm hastalıklardan en düşük olanı, yüksek ölüm oranı, büyük ölçüde çok sayıda insan taşıyıcıya hızlı yayılmasının bir sonucudur ve bu da çok düşük bir ölümcüllük oranına rağmen yüksek bir mutlak ölüm bedeliyle sonuçlanmıştır.

[xvi] Bir podcast röportajında, Çin topraklarında yaşayan arkadaşlarına atıf yapan Au Loong Yu, Wuhan hükümetinin salgın tarafından etkili bir şekilde felç edildiğini söylüyor. Au, krizin sadece toplumun dokusunu parçalamakla kalmayıp, aynı zamanda ÇKP’nin sadece virüs yayıldıkça ve ülke genelindeki diğer yerel yönetimler için yoğunlaşan bir kriz haline gelecek olan bürokratik makinesini de parçaladığını ileri sürüyor. Röportaj 7 Şubat’ta yayınlanan The Dig’den Daniel Denvir tarafından yapılmıştır: https://www.thedigradio.com/podcast/hong-kong-with-au-loong-yu/

[xvii] Videonun kendisi orijinal, ancak Hong Kong’un Çin topraklarına ve ÇKP’ye yönelik ırkçı tutumların ve komplo teorilerinin bir yatağı olduğunu ve Hong Konglular tarafından virüs hakkında sosyal medyada paylaşılan şeylerin çoğunu belirtmek gerekir ve bunlar dikkatlice kontrol edilmelidir.

http://chuangcn.org/2020/02/social-contagion/ websitesinden 25 Mart tarihinde erişildi.
Çeviri: Neşe Nasırlıoğlu, Elif Birbiri, Eylül Tarım, Mehmet Polat (Çeviri Komitesi)

http://genclikkomiteleri.org/2020/04/sosyal-bir-hastalik-cindeki-mikrobiyolojik-sinif-savasi-ceviri-chuang/