İmdat Freni

Feminizm

Kesişimsellik ve Feminizm: Marksist Bir Bakış – Sharon Smith

Solda tartışılan “Kesişimsellik” kavramını duyan birçok aktivist, çok anlaşılır bir nedenden dolayı onu tanımlamakta güçlük çekmiştir: Değişik insanlar kavramı değişik şekillerde açıklarlar ve bu yüzden birbirlerini yanlış anlarlar.[1]

Bu nedenle –beş hecelik bir sözcük olmasının yanında- kesişimsellik maddi gerçeklikle belirsiz bir ilişkisi olan bir soyutlama olarak ortaya çıkabilir. Öte yandan, kavram üzerine düşünmeden onu reddetmek hata olur. 

Kesişimselliğin birincisi Siyah feministler, ikincisi ise postmodermizmin “postyapısalcı” kanadı tarafından geliştirilen iki ayrı yorumu vardır. Bu makalede bunların farklarını netleştirmeye ve neden Siyah feminist geleneğin bütün ezilme formlarına karşı mücadele etmek için birleşik bir hareket kurma projesinde –ki sosyalist projenin temellerinden biridir- daha ilerideyken post-yapısalcılığın öyle olmadığını anlatmaya çalışacağım.

Bir Teori Değil Kavram

Bazı şeyleri netleştirerek başlamak istiyorum. İlk olarak, kesişimsellik bir teori değil bir kavramdır. Irkçılık, cinsiyetçilik, LGBTQ’lara yönelik baskı ve bütün diğer formlar gibi değişik ezilme biçimlerinin nasıl birbirleriyle etkileşim içinde olduğunun ve tek bir deneyimde bir araya geldiğinin tanımlanmasıdır. Dolayısıyla Siyah kadınlar, örneğin, “çifte ezilmezler”. Yani beyaz kadınların yaşadığı gibi bir cinsiyetçiliğe ilaveten Siyah erkeklerin yaşadığı gibi ayrı bir ırkçılık deneyimi yaşamazlar. Irkçılık onların kadınlar ve Siyah insanlar olarak ezilme şekillerine etki eder. 

Kesişimsellik, “eşzamanlı ezilme”, “birbiri üzerine binen ezilmeler”, “iç içe geçen ezilmeler” veya bir dizi diğer deyim gibi Siyah feministlerin ırk, sınıf ve toplumsal cinsiyetin kesişimini tariflemesinin diğer bir yoludur.

Siyah bir feminist ve bilim insanı olan Barbara Smith’in 1983’te  Home Girls: A Black Feminist Anthology (Ev Kızları: Siyah Feminist Bir Antoloji) adlı çalışmasında tartıştığı gibi; “Ezilmenin eşzamanlılığı kavramı, politik gerçekliğe Siyah feminist bakışın temelini oluşturur. Ve inanıyorum ki bu, Siyah feminist düşüncenin en önemli ideolojik katkılarından birisidir.”  

Kesişimsellik (ezilmelerin köklü nedenlerini açıklamaya çalışan) teoriden ziyade bir kavram (çoklu ezilme deneyiminin nedenlerine değinmeden yapılan açıklama) olduğu için hem Marksizm veya postmodernizm, hem de ayrılıkçılık temelli değişik ezilme teorileriyle birlikte uygulanabilir.   Marksizm ve postmodernizm genellikle birbirine karşıt olduklarından kesişimsellik kavramının özel kullanımları birbirinden çok farklı olabilir ve çok farklı ve zıt şekillerde yapılabilir. 

Marksizm bütün ezilme formlarının sınıflı toplumdan kaynaklandığını açıklarken postmodernizm temelli teoriler bu düşünceyi “özcü” ve “indirgemeci” olduğu gerekçesiyle reddeder. Bazı Marksistlerin, çatışmalı teorik temellerine (Siyah feminizm veya postmodernizm/post-yapısalcılık) bakmadan “kesişimsellik” kavramına ilgisizliği veya düşmanlığı bu yüzdendir.

Siyah Feminist Gelenek

Kesişimsellik kavramının ilk önce postmodernler değil Siyah feministler tarafından geliştirildiğini anlamak önemlidir. Siyah feminizmin uzun ve karmaşık bir tarihi vardır ki bu beyaz kadınlar tarafından asla deneyimlenmeyen kölelik sisteminin ve ondan sonra da modern ırkçılığın ve ırksal ayrımın Siyah kadınların acı çekmesine neden olduğu bilgisine dayanır. 

1851’de Sojourner Truth, Akron-Ohio Kadın Konvansiyonu’nda  “Ben Kadın Değil Miyim” başlıklı ünlü konuşmasını yapmıştır. O konuşma, beyaz orta sınıf süfrajetleri hedef alarak eski bir Siyah köle olan Truth’un yaşadığı ezilmenin beyaz orta sınıf kadınlarla hiçbir ortak yönü olmadığını vurgular. Fiziksel zulme ve aşağılanmaya maruz bırakılmış, zorla ve ücretsiz çalıştırılmış, sadece köle olmasını izlemeye mahkûm edildiği çocuklar doğurmuş Siyah bir kadın olarak onun ezilmesini farklılaştırmıştır.

Siyah hukuk bilimcisi ve feminist Kimberlé Williams Crenshaw’un 1989’da kesişimsellik deyimini ortaya attığı tarihten bir asır öncesine kadar aynı kavram, “iç içe geçen ezilmeler”, “eş zamanlı ezilmeler” veya benzer deyimlerle ifade ediliyordu. Ayrıca, Siyah feminizm kadınlar arasındaki sınıf farkına da güçlü bir vurgu yapar, çünkü ABD’deki Siyah nüfusun büyük çoğunluğu, ırkçılığın ekonomik sonuçları nedeniyle her zaman işçi sınıfının bir parçası olmuşlardır ve orantısız biçimde yoksulluk içinde yaşarlar.

Crenshaw’un kesişimsellik kavramını ortaya attığı 1989 tarihli “”Demarginalizing the Intersection of Race and Sex: A Black Feminist Critique of Antidiscrimination Doctrine, Feminist Theory and Antiracist Politics, (Irk ve Sınıf Kesişimini Sınırlandırmak: Ayrımcılık Karşıtı Doktrinin, Feminist Teorinin ve Irkçılık Karşıtı Siyasetin Siyah Feminist Eleştirisi)” adlı makalesi, Sojourner Truth’a hürmetlerini sunar. 

“Sojourner Truth konuşmak için ayağa kalktığında” diye yazar Crenshaw, “birçok beyaz kadın, dikkati kadınların oy hakkından köleliğin kaldırılmasına kaydıracağından endişelenerek onun susturulmasını istedi.”. Crenshaw modern bağlam içinde sormaya devam eder: “Kadınların deneyimlerini ve arzularını yansıtma iddiasındaki feminist teori ve politika Siyah kadınları içermediğinde veya kadınların arzuları Siyah kadınlara değinmediğinde, Siyah kadınlar sormak zorundadır: ‘Biz kadın değil miyiz?’”

Siyah Sol Feminizm

Siyah feminizmin, 20. yüzyılın ortalarından sonuna kadar bazı Siyah feministlerle Komünist Parti’nin özdeşleşmesi de dâhil, her zaman sol bir analiz içerdiğini akılda tutmak gerekir. Örneğin Komünist Parti liderleri Claudia Jones’un ve Angela Davis’in her ikisi de Siyah kadınların ezilmesini ırkın, toplumsal cinsiyetin ve sınıfın iç içe geçmesi şeklinde ele almışlardır. 

Claudia Jones 1949 tarihli, çığır açan “An End to the Neglect of the Problems of the Negro Woman! (Zenci Kadınların Sorunlarının İhmal Edilmesine Son!)” adlı makalesinde “-İşçiler, Zenciler ve kadınlar olarak- Zenci kadınlar toplumun en çok ezilen tabakasını oluşturur” der. Söz konusu makalede, Jones cinsel saldırının siyah kadınlar için ırksal bir sorun olduğunu vurgular:

“Zenci kadınların ezilen statüsünü hiçbir şey Rosa Lee Ingram vakası kadar ortaya koyamaz. Kendisi ikisi ölü 14 çocuk annesi bir duldur ve bir beyaz üstünlükçünün uygunsuz cinsel saldırısına karşı savunma “suçunu” işlediği için Georgia’da müebbete mahkûm edilmiştir. Bu, “Beyaz kadınları koruma şövalyeliği” göstererek iğrenç suçlarını kapatmaya çalışırken tarihsel olarak beyaz kadının etekleri arkasına saklanmış Zenci erkeklik linççilerinin ikiyüzlü mazeretlerini açığa çıkarmaktadır.”

Cinsel saldırının ABD toplumunda yalnızca bir kadın sorunu değil, aynı zamanda ırkla ilgili bir sorun olduğu düşüncesini, daha sonra ırksal adaletsizlik sistemi de dâhil her çeşit baskı ve sömürüye karşı mücadeleye uzun süreli bir bağlılığı olan Angela Davis genişletmiştir.  Davis, 1981’de yazdığı Women, Race and Class (Kadınlar, Irk ve Sınıf)’ta “kölelik zamanlarından bu yana Birleşik Devletler’de beyaz üstünlüğünü korumak için başvurulan önemli silahlardan biri olarak kullanılan tecavüzün toksik bir ırksal bileşeni” olduğunu yazar. Tecavüzü “örtük amacı Siyah kadınların direnme iradesini kırmak ve erkeklerini demoralize etmek olan bir tahakküm silahı, bir baskı silahı” olarak tanımlar. 

Davis’e göre, Siyah kadınların kurumsallaşmış tecavüzü köleliğin kaldırılmasıyla son bulmamış ve modern formunu almıştır: “Ku Klux Klan ve İç Savaş sonrasının diğer terörist örgütleri tarafından gerçekleştirilen toplu tecavüzler, Siyah eşitlik mücadelesini engellemek amacıyla kullanılan açık siyasi silahtır.” Güneyli erdemli güzellere bitimsiz tecavüz etme arzusu olan sapık Siyah erkek karikatürü de, “ayrılmaz bir eşlikçi”dir. Davis, “sürekli herkesle yatan Siyah kadın imajı… ‘Hafif kadın’ ve ‘fahişe’ olarak görülen Siyah kadının tecavüze karşı çığlığının kesinlikle meşruiyeti yoktur.” 

1970’lerde Susan Brownmiller’in, Against Our Will: Men, Women and Rape (İrademize Karşı: Erkekler, Kadınlar ve Tecavüz) adlı kitabında olduğu gibi birçok beyaz feminist tecavüzü yalnızca kadınlar ve erkekler arasındaki bir mücadele olarak tanımladılar. Bu politik çerçeve, Brownmiller’in Emmet Tilll’in 1955’te linç edilmesiyle ilgili değerlendirmesinde açık ırkçı sonuçlara ulaşmasına neden olmuştur. [Irkçı] Jim Crow yasalarıyla yönetilen Missisipi’de yaşayan ailesini ziyareti sırasında evli beyaz bir kadına ıslık çalma “suçunu” işlediği iddia edilen 14 yaşındaki Till kaçırılmış, işkenceye uğramış ve silahla öldürülmüştür. Till’in linç edilmesine rağmen Brownmiller, Davis’in “Eski Siyah tecavüzcü mitinin canlandırılması” olarak tanımladığı stereotipleri kullanarak Till ve katilinin “beyaz kadın” üzerinde bir gücü paylaştığını söyler. 

Kadınların ezilme deneyimlerinin değişik ırktan ve sınıftan kadınlar arasında farklılaştığı birçok başka biçim vardır. 1960’ların ve 1970’lerin ana akım feminist hareketi, kadınların istenmeyen gebeliklere son verme hakkı için kürtaj talep etti. Bu, elbette, bütün kadınlar için hayati bir haktır -ki bunsuz erkeklerle eşit olmayı umut edemezler. Aynı zamanda, ne yazık ki, üreme hakları tarihinin Siyah kadınların ve beyaz olmayan diğer kadınların ırkçı kısırlaştırma istismarının hedefi olduğunu ortaya çıkararak konuyu Siyah kadınlar için daha karmaşık hale getirdiği bir zamanda, ana akım hareket yalnızca kürtaj üzerine odaklanmıştı.

Combahee River Kolektifi

Bu örneklerdeki can alıcı ders, Afrikalıların köleleştirilmesi üzerine kurulan ve temellerine ve bütün kurumlarına ırkçılığın içkin olduğu kapitalist sistemde, tek başına “kadın sorunu” diye bir şeyin olmadığıdır. “Kadın” sorunu denilen hemen her şeyin bir ırksal bileşeni vardır.   

1960’lar ve 1970’ler boyunca, solcu Siyah Feministler arasında güçlü bir hareket vardı –ki bunun en iyi örneği Bostonlu bir grup Siyah lezbiyen feministin oluşturduğu Combahee River Kolektif’ti. 1977 tarihli bildirilerinde kendilerini “Marksist” olarak tanımlıyorlardı: Bizler sosyalistiz; çünkü işin patronların karları için değil çalışanlar ve ürünleri yaratanların kolektif yararı için örgütlenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Maddi kaynaklar onları yaratanlar arasında eşit biçimde paylaşılmalıdır. Diğer yandan, feminist ve ırkçılık karşıtı olmayan bir sosyalizmin özgürleşmemizi garanti edeceğine inanmıyoruz. Analiz ettiği belirli ekonomik ilişkilere uygulanan Marks’ın teorisine esastan katılsak da, Siyah kadınlar olarak özel ekonomik koşullarımızı anlamak için Marks’ın analizinin genişletilmesi gerektiğini biliyoruz.”

Bugün soldaki insanların çoğu için sağduyu haline gelmiş olan bu nokta, oldukça mantıklı bir bakış açısıdır. Bazı Marksistlerin hatalı biçimde düşündüğü gibi Combahee River Kolektifi ayrılıkçı değildir.

Combahee River Kolektifi’nin kurucu üyelerinden birisi olan Barbara Smith, 1984 yılında This Bridge Called My Back adlı kitapta bulunan mülakatında, “ırksal ayrılıkçılıktan” ziyade “koalisyon kurma” stratejisi üzerinde durur. “Her türlü ayrılıkçılık çıkmaz sokaktır… Ezilen bir grubun bir sistemi tek başına yıkma yolu yoktur. Belirli konular etrafında ilkeli koalisyonlar kurmak çok önemlidir” der. 

Siyah feminist kesişimsellik kavramının yalnızca bireysel düzeydeki ırkçılık, cinsiyetçilik ve diğer ezilme deneyimleriyle ilgili olduğunu iddia edenlere –ki aralarında bazı Marksistler de vardır, karşı çıkmak gerekir. Siyah feminist gelenek, her zaman tahakküme, köleliğe, ayrımcılığa, ırkçılığa, polis şiddetine, yoksulluğa, zorla kısırlaştırmaya, Siyah kadınların sistematik tecavüzüne ve Siyah erkeklerin sistematik olarak linç edilmesine karşı kolektif mücadeleyle bağlantılı olmuştur.

Combahee River Kolektifi’nden çıkarabileceğimiz belki de en önemli ders, kadınların kurtuluşu için kuracağımız bir sonraki kitlesel hareketin –umarız yakın bir zamanda olur- en az ezilenlerin değil en fazla ezilenlerin ihtiyaçları üzerine kurulması gerektiğidir. Dayanışmanın kalbi de burasıdır. Fakat kesişimsellik sömürüyü değil baskıyı anlamaya yönelik bir kavramdır. Birçok Siyah feminist, ırkçılığın ve cinsiyetçiliğin sistemik köklerini kabul ederler; fakat sömürü ve baskı sistemleri arasındaki bağlantıyı Marksistlerden daha az vurgularlar.

Marksizm gereklidir; çünkü baskı ve sömürü arasındaki ilişkiyi anlamaya yönelik bir çerçeve sunar ve hem baskıya, hem de sömürüye son vermeyi olanaklı kılan maddi ve toplumsal koşulları yaratacak özneyi tanımlar: İşçi sınıfı. İşçiler yalnızca sistemi durdurma gücüne değil, aynı zamanda onu üretim araçlarının kolektif mülkiyetine dayalı sosyalist sistemle değiştirme gücüne de sahiptir. Toplumda baskı altında olan başka gruplar olsa da, yalnızca işçi sınıfının böylesi bir kolektif gücü vardır.

Dolayısıyla, kesişimsellik kavramı için Marksist teorinin her türden tahakkümü sonlandırma kapasitesine sahip birleşik bir hareket yaratmayı hedeflemesi gerekir. Aynı zamanda Marksizm, sol Siyah feminizmi politikalara ve pratiğe entegre ederek geliştirilebilir.

“Totalite”nin Postmodern Reddi 

Buraya kadar, kesişimsellik kavramının veya iç içe geçen ezilme anlayışının nasıl uzun zamandır Siyah feminist gelenekten köklendiğini ve bu kavramın Marksizmle uyumlu olduğunu anlatmaya çalıştım.  

Şimdi, postmodernizme dönmek ve kesişimselliğin postmodern yorumuyla köklü bir geçmişi olan Siyah feminist yaklaşımı karşılaştırmak istiyorum. Açık olmak gerekirse, postmodernizmin şimdiye dek herhangi bir tahakküm biçimine karşı mücadelede geliştirdiği herhangi bir alan yoktur. Buna, transların yaşadığı baskı, engellilerin ve yaşlıların yaşadığı ayrımcılık ve 1980’lerde ve 1990’larda postmodernist teoriler ortaya çıkmadan önce ihmal edilen diğer birçok tahakküm formu da dâhil.

İngiliz edebiyat kuramcısı Terry Eagleton, postmodernizmin kalıcı tek başarısının cinsellik, toplumsal cinsiyet ve etnisite konularını siyasi gündeme sıkıca yerleştirmesi olduğunu, öyle ki, bunları çok büyük bir mücadele olmadan silmenin mümkün olmadığını söyler. 

Aynı zamanda, ne var ki, postmodernizm, “özcülük karşıtı” olma adına “hakikat”, “totalite” ve “evrensellik” olarak anılan politik genellemelerin, toplumsal yapı ve maddi gerçeklik kategorilerinin tümden bir reddi olarak ortaya çıkmıştır. (Şüphesiz, politik genellemeleri böylesine tümden reddetmenin kendisi bir politik genellemedir – ki bu da postmodernist düşüncenin içsel bir çelişkisidir!) 

Postmodernistler, ağırlıklı olarak insanların bireysel deneyimlerinin sınırlı, kısmi, öznel karakterine vurgu yaparlar ve baskı ve sömürü kurumlarına karşı kolektif mücadele stratejisini reddederek, mücadelenin merkezi olarak bireysel ve kültürel ilişkileri işaret ederler. Postmodernizmin, 1960’ların ve 70’lerin sınıf ve toplumsal hareketlerinin düşüşünden ve egemen sınıfın neoliberal saldırısının artmasından sonra akademi dünyasında yükselmesi tesadüf değildir. 

Postmodernizm yükselişine dâhil olan bazı akademisyenler, devrime olan inancını kaybetmiş, 1960’ların eski radikalleriydi. Onlara, 1960’ların isyanını deneyimlemek için çok genç olan yeni nesil radikaller katıldı, ama dönemin karamsarlığının etkisi altına girmişlerdi. Bu bağlamda, Marksizm kendine postmodernist, post-yapısalcı ve post-Marksist diyen akademisyenler tarafından yaygın olarak “indirgemeci” ve “özcü” olmakla suçlandı. 

Geniş postmodernizm kategorisi içerisinde post-Marksizm, 1980’lerden başlayarak yeni bir teorik çerçeve sundu. İki post-Marksist kuramcı olan Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe, Hegemonya ve Sosyalist Strateji: Radikal Demokratik Bir Politikaya Doğru adlı kitaplarını 1985 yılında yayınladılar.  Laclau ve Mouffe, kuramlarını sosyalist “totalite”nin olumsuzlanması olarak tanımlar: “Örneğin, cinsiyetçilik karşıtlığı ile kapitalizm karşıtlığı arasında zorunlu bir bağ yoktur. Bunlar arasındaki birlik ancak hegemonik eklemlemenin bir sonucu olabilir. Bu eklemlemenin inşası, ancak ayrı mücadeleler temelinde olabilir… Bu da mücadele alanlarının özerkleştirilmesini gerektirir.” Mücadelelerin ayrılmasını savunan bir argümandır bu. Bu boşta salınan mücadeleler, tamamen Marksistlerin toplumsal üstyapı olarak tanımladıkları ve ekonomik altyapıyla hiçbir ilişkisi olmayan alanda yürütülmek durumundadır.

Dahası, Laclau ve Mouffe’un “mücadele alanlarının özerkleştirilmesi” kavramı, mücadelenin belirli bir toplumsal alan içindeki belirli bir tabiiyet formu ile sınırlamasının yanında, sizin dışınızda ikinci bir kişiyi bile içermek zorunluluğunu ortadan kaldırır. Bunu açıkça ifade ederler: Bu direnişlerin çoğu kolektif mücadeleler formunda değil, giderek daha fazla bireycilik şeklinde ortaya çıkarlar. Bu pasajlar, açıkça, vurgunun nasıl hareketler arası dayanışmadan ve kolektif mücadeleden bireysel ve kişilerarası mücadeleye kaydığını gösteriyor. Böylelikle, kişiler arası ilişkiler mücadelenin temel alanı haline gelir.  Belirli bir durumda hangi bireyin “egemen” konumda, hangi bireyin “tabi” konumunda olduğu da öznel algılara bağlıdır. 

1985 yılında kuir kuramcı Jeffrey Escoffier bunu şöyle özetlemişti: “Kimlik politikası, aynı zamanda fark politikasıdır… Fark politikası sınırlı, kısmi varoluşu teyit eder.” Post-yapısalcılar, 1970 döneminin Siyah feminizmine dayanan “kimlik politikası” ve “fark” gibi terimleri kendilerine mal etmişlerdir. Combahee River Kolektifi, kimlik politikasının gerekliliğinden bahsettiğinde bir grup olarak Siyah kadınların kimliğine gönderme yapıyordu. Kadınlar arası “farkların” tanınmasının önemini vurguladığında, zamanın beyaz, orta-sınıf feminizmi içinde Siyah kadınların kolektif görünmezliğine işaret ediyordu.

Fakat toplumsal bir grubun parçasını tanımlayan toplumsal kimlik ile bireysel kimlik arasında dünyalar kadar fark vardır. Post-yapısalcı “kimlik” kavramsallaştırması bireylerin kimliğine dayanırken, “fark” da, ezilmeyle ilgili olsun veya basitçe normatif olmayan olsun, bir bireyi diğerlerinden farklı kılan herhangi bir özelliğe işaret edebilir.  

1990’larda yazan Siyah feminist Kimberlé Williams Crenshaw, konuyu vulgar bir toplumsal inşa tezi denilebilecek özcülük karşıtı versiyonuyla ele alır. “Eğer bütün kategoriler toplumsal inşalarsa, ‘Siyahlar’ ve ‘kadınlar’ diye şeyler yoktur ve haliyle bu kategoriler etrafında örgütlenerek onları yeniden üretmenin anlamı yoktur.” Tersine Crenshaw, “bu sorulara verilecek ilk cevap, kendimizi içinde bulduğumuz örgütlü grup kimliklerinin aslında koalisyonlar veya en azından kurulmayı bekleyen potansiyel koalisyonlar olduğunu akılda tutmayı gerektirir” der. Şöyle bitirir: “Tarihin şu noktasında, ezilen gruplar için en kritik direniş stratejisi, toplumsal konum siyasetini boşaltmak ve parçalamak değil, onu ele geçirmek ve savunmaktır.”

“Bireysel”e Karşı “Toplumsal” Kimlik

İlk önce, Siyah feminist gelenek tarafından geliştirilen kesişimsellik kavramının nasıl yakın zaman önce postmodernizm bağlamında ortaya çıktığını anlatmaya çalıştım. Siyah feminizm ve postmodernist teorinin bazı akımları, bazı ortak varsayımları ve ortak dili paylaşsalar da, bu ortaklıklar çok temel farklılıklar karşısında gölgede kalır ve tahakküme karşı mücadelede iki farklı yaklaşım sunarlar. Dolayısıyla, kesişimsellik kavramının iki farklı politik temeli vardır: Biri esas olarak Siyah feminizm, ötekisi ise postmodernizm.

Post-yapısalcı yaklaşımın günümüz aktivistleri üzerinde güçlü bir etkisi bulunan kimlik politikasına ve kesişimselliğe yakın zaman önce gerçekleşen evriminde, bireysel davranışı değiştirmenin baskıyla mücadelede en etkili yol olduğu vurgulanmaktadır. Bu, temel bir siyasi eylem olarak bireylerin algılanan baskıya karşı kişiler arası eylemleri 

Bu, bireylerin kişiler arası cereyan eden ve baskı olarak algılanan eylemlerle “hesaplaşmasının” kritik bir politik eylem olduğu fikrinin, daha genel olarak da, postmodernizm konusunda herhangi bir fikri olmayanlar arasında bile postmodern anlamda kesişimselliğin ortaya çıkmasına yol açtı.

Marksist düşünür Kevin Anderson’ın yakınlarda tartıştığı gibi:

“Geç yirminci yüzyılda, radikal entelektüel hayatın birçok alanında kesişimsellik diskuru hegemonik hale geldi. Irk, toplumsal cinsiyet, sınıf, cinsellik ve diğer tahakküm formları etrafında kurulan hareketlerle ve toplumsal konularla ilgilenen bu diskur, sıklıkla, toplumsal cinsiyetin ve ırkın sınıf kategorisi altında toplandığı her türden sınıf indirgemeciliğinden ve özcülüğünden kaçınmamız gerektiğini söyledi. En fazla söylediği, ırk, toplumsal cinsiyet, cinsellik veya sınıfın birbiriyle kesişebileceği, fakat iktidar yapısına ve – Marksistlere göre – onun arkasında yatan kapitalist sisteme karşı kolayca tek bir hareket içinde bir araya yekvücut olamayacakları idi. Bu bakımdan, bu toplumsal hareketlerin gerçekte kesişimselliği – ayrıklığına karşı olarak- hem gerçeklik, hem de olasılık olarak genellikle oldukça sınırlı görülmüştür. Aksini söylemek, indirgemecilik veya özcülük uçurumuna düşme tehlikesi taşır.”

Anderson’un görüşüne katılmakla birlikte, kendisinin Siyah feminizmi değil postmodern kesişimselliği eleştirdiğini düşünüyorum. Marksistler için, hem beyaz olmayan kadınların – işçi sınıfı kadınlarının ezilmelerine karşı mücadeleye, hem de Marksist teori ve pratiğin geliştirilmesine katkıları açısından kesişimsellik kavramı da dâhil Siyah feminist geleneğin değerini gözden kaçırmanın bir hata olduğu kanısındayım.

Marksistler, Kara Panter Partisi’nin sosyalizminin yanı sıra, Malcolm X ve Frantz Fanon da dâhil solcu Siyah ulusalcıların katkılarını takdir etmişler ve bunları kendi siyasi geleneklerine katmışlardır. Bu örnekler, neden Siyah feministlerin sunacağı derslerin de Marksizme dâhil edilmesi gerektiğine ilişkin oldukça önemli kanıtlar sağlıyor. 

Birleşik Devletler’deki ırk ayrımcılığı, birleşik bir kadın hareketinin gelişmesini ve tarihsel ırk ayrımının sonuçlarını görülmesini engellemiştir. Beyaz olmayan kadınları büyük oranda işçi sınıfı saflarına ve yoksulluğa mahkûm eden ırkçılığın sonuçlarını yaşayan kadınlar adına da konuşmayan hiçbir hareket, bütün kadınlar adına konuştuğunu iddia edemez. 

Bu sistemde en fazla ezilen kadınlar açısından anlamlı olabilmesi için, sadece teoride değil pratikte de ırk ve sınıf kadınların kurtuluşu projesinin merkezinde olmak zorundadır.

Çeviri: Nurcan Turan


[1] Sharon Smith Kadınlar ve Sosyalizm: Sınıf, Irk ve Sermaye’nin yazarı. Bu makale, 1 Ağustos 2017 tarihinde www.socialistworker.orgsitesinde yayınlanmıştır.

Aktivistin Tatili, Levis’in Lütfu ve Antikapitalist Olmayan Bir Maddeci Feminizm – Nurcan Turan

Son yıllarda kadın ve çocuk hakları, iklim krizi ve çevre konularında yazdığı yazılarla gündeme gelen ve sosyal medyada oldukça yüksek bir takipçi sayısına sahip gazeteci Melis Alphan’la ilgili sosyal medyada nedense çok hararetli bir biçimde dönen tartışmayı anlamak için twitter sayfasına girdiğimde Alphan’ın 8 Mart 2020’den bu yana sabitlenmiş tweeti dikkatimi çekti. Tweet, Amerikalı moda devlerinden Levis’ın Alphan’ı 8 Mart Dünya Kadınlar Gününde dünya çapında “görünür kılmaya çalıştığı” dört kadından biri olduğunu anlatıyor. Elbette Alphan için büyük bir gurur vesilesi. Levis’ın yüzü olmasını pek eleştiren de çıkmamış, genellikle övgüler almış Alphan.

Marksist, sosyalist, radikal vs. her kesimden feminist de dahil binlerce insan Alphan’ın lüks bir tatile yapmasıyla (bazıları tarafından Nisan ayında tatile gitmeyi düşünenleri kınarken Temmuz ayında kendisinin tatile gitmesi büyük bir tutarsızlık olarak görülüyor) ilgili canhıraş bir tartışma içine girmiş ama kadın ve çevre hakları savunucusu olarak Levis’ın proje yüzü olması ile ilgili kimse herhangi bir sorun görmemiş gibi. Levis’ın bu “duyarlılığı” aklıma 1134 civarında kadın işçinin öldüğü 2013 Rana Plaza patlamasında suçunu kabul etmek zorunda kalan H&M’e kadınların güçlenmesine ve toplumsal cinsiyet eşitliğine yaptığı katkılardan dolayı BM New York tarafından 2014’te ödül verilmesini getirdi. Levis’ın da geçmiş yıllardaki kötü sicilini düzeltecek bir ödülü hak etmeye çalıştığını düşündüm ilk olarak.

Daha geçen yıl Levis için üretim yapan Lesotho’daki on binden fazla işçinin çalıştığı bir fabrikada kadınların kendilerini işten atmak için tehdit eden müdürler ve denetmenler tarafından sistematik ve yaygın olarak tecavüz ve taciz edildiğine, işçilerin herhangi biçimde örgütlenmelerine izin verilmediğine ilişkin bir “skandal” ortaya çıkmıştı. Ne tesadüf ki bütün ulusaşırı ve çok uluslu şirketler gibi Levis de tedarikçisindeki işçilere yönelik bu kötü muamelelerden hiç haberinin olmadığını, denetimlerde hiç fark edemediklerini, kendilerine öncesinde herhangi bir şikayetin gelmediğini söyleyip işin içinden çıkıverdi.[1]

İnternette yapılacak ufak bir araştırmada daha önceki yıllarda da Levis ile ilgili olarak bol miktarda sömürü, şiddet, çocuk işçiliği haberleri bulmak mümkün. Moda sektörünün devlerinden biri olarak da hava kirliliğine ve iklim değişikliğine katkılarından dolayı protestoların hedefi olduğu da görülebilir.[2]

Şirketlerin geniş kesimleri ve dünyayı sınırsızca sömürürken kadın ve LGBT hakları taraftarlığını nasıl incir yaprağı olarak kullandıkları pek yeni ve şaşırtıcı bir şey değil. Kadınları bireysel olarak sözümona “güçlendiren” ama kimi nasıl “güçlendirdiği” hiç belli olmayan sosyal sorumluluk projeleri yaptıkları da. Şaşırtıcı olan bunca deneyime rağmen kadınları ve LGBT’leri destekleyen söylemlerinin ve işlerinin cinsiyet eşitliğine gerçekten katkı sağlıyormuş gibi sorgusuz sualsiz desteklenmesi. Dünyanın en büyük katillerinden Shell’in  (Nijer Deltasında yaptıklarına ve direnişçileri nasıl katlettirdiğine bakmak bile yeter) geçen sene sadece “farkındalık çalışmalarıyla” LGBT çalışanlarına destek vereceğini açıklamasıyla Türkiye muhaliflerince alkış yağmuruna tutulabilmesi.  Şaşırtıcı olan feminist ve ekolojist aktivistlerin Levis gibi bir şirketlerin karşısında değil yanında “mücadele” vermeleri ve bunların feministlerce çok az problematize edilmesi. Belli ki büyük şirketlerin bazı “güçlü” kadınlar aracılığıyla kadınları “güçlendirmeye” çalışması hala Türkiye kadın ve feminist hareketine bir katkı olarak düşünülüyor. 

Feminizmde sınıf farkını öne çıkaran ve maalesef Türkiye’de çok da etkili olmayan yaklaşımlar fazlaca eleştirilirken ve liberal feminizme yönelik eleştirilere – batı merkezci olmaları da vurgulanarak, sert karşılıklar verilirken sermaye destekli feminizm üzerine konuşulmaması gerçekten düşündürücü. Ne yazık ki, bu durum Türkiye’de feminist hareketin liberal bir çerçeveye (ne kadar hiyerarşik ve baskıcı olursa olsun mevcut kurumlar içinde erkeklerle eşitliğin mümkün ve bunun kadınlar için yeterli olduğunu savunan bir feminizme) sıkışıp kaldığının da bir göstergesi. 

Kapitalizmle Patriyarkanın Ne Alakası Var!

Kapitalizm ve patriyarkanın birbirinden ayrı, ayrıştırılabilir ve zaman zaman çatışmalı zaman zaman uyum içinde olabilen sistemler olduğunu iddia eden bazı sosyalist feminist versiyonlar  kapitalizmin cinsiyet eşitliği açısından ilerici olduğu zehabına kapı aralayabiliyor.  Zira kapitalizmden ayrıştırılabilir bir patriyarka varsa sınıf siyasetinin anlamsız olduğu bir feminizm ve bilumum eşitsizlikler arasında kadın erkek eşitliği mümkün oluyor. Kapitalizmin yıkılması kadınların özgürleşmesinin koşullarından biri olarak ortadan kalkınca liberal feminizmin piyasa merkezli kurtuluş önerisi de sorgulanamaz oluyor.  Bu tarz bir sosyalist feminist bakışın ve feminizmde kapitalizm ve sınıf kavramlarına alerjinin son dönemdeki en açık örneğini kendini  “maddeci” feminist olarak tanımlayan Ayşe Düzkan’ın  “%99 İçin Feminizm: Bir Manifesto’yu eleştirdiği yazısında görüyoruz[3][4].  

Yazı, Manifesto özelinde yazılmış olsa da aslında tipik bir ikili sistemler savunusu. Kapitalist üretim tarzından ayrı bir patriyarkanın olduğu varsayımıyla, metni patriyarkayı hiç sorunsallaştırmamakla ve feminizmi kapitalizmin bir eleştirisi olarak sunmakla suçluyor. Feminist siyasette antikapitalist bir kopuş öneren Manifesto yazarlarının asla feminizm içinde konuştuğunu kabul etmiyor ve etmek istemiyor (feminizm Düzkan’ın nasıl tanımladığını tahmin ettiğimiz ama tam olarak bilmediğimiz bir patriyarkayla ilgili çünkü!).  Bunu kanıtlamak için de metni çarpıtmaktan, yazarlara söylemediği şeyleri izafe etmekten geri durmuyor. Yazarları ilerlemeci olmakla (İngilizce progressive sözcüğü Türkçeye genellikle “ilerici” olarak çevrildiği için), erkek sömürüsünü dert etmeyip sadece kadınlar arası eşitsizliği kafaya takmakla ve erkek şiddetinin cezasız kalmasını istemekle (erkek şiddetine karşı mücadelenin salt hukukla sınırlandırılmasına karşı olmasınlar sakın) itham ediyor.

Metinde feminist, çevreci, ırkçılık karşıtı, anti-emperyalist, LGBTQ+, sendikal bütün hareketlerin -aralarında herhangi bir hiyerarşi kurulmadan- anti-kapitalist bir çerçevede birleşmesi gerektiği birçok kez vurgulansa da yazarların kimlik siyasetiyle sınıf siyaseti arasında mutlak bir zıtlık kurduğunu iddia ediyor. Eleştiriyi okurken çoğu zaman “acaba aynı metni mi okuduk” hissine kapılmamak elde değil.

 “ama tek tek kadınlar, özgürleşme pratikleri içinde kapitalizmin araçlarından yararlanmak zorunda değil mi? ya patriyarkal ilişkiler içinde ücretsiz çalışacaksınız ya kapitalist ilişkiler içinde ücretli. (nitekim yazarlar da akademide çalışıp hayatlarını kazanıyor.)”

Düzkan’ın bu cümlelerinden tahmin ettiğimiz kadarıyla patriyarka yalnızca kadınların ücretsiz emeğine dayanan geleneksel aile ile ilgili.  Kapitalizmle, piyasayla ve modern devlet kurumlarıyla bir ilgisi yok! Buralardaki patriyarka da ancak aile içindeki patriyarkanın bir uzantısı olabilir. Manifesto yazarlarının ücretli işlerde çalışıp kapitalizmi eleştirmesi ise büyük çelişki Düzkan’a göre.  Oysa yazarların kapitalizm eleştirisi yapabilmek için ondan tamamen kopmuş olmak gerektiğini falan imlediği yok.

Patriyarkal ilişkiler ücretsiz, kapitalist ilişkiler ise sadece ücretli çalışmayla ilgili olunca (Manifesto yazarlarına göre ise bunlar birbirinden ayrıştırılamaz) emek mücadelesi olan komünizmle kadınların eşitlik mücadelesi olan feminizm de ayrı kanallardan akması gereken şeyler olarak görülüyor. Sosyalist mücadelenin ve emek hareketinin aynı zamanda feminist olmasına gerek görmüyor Düzkan. İkili sistem eleştirilerinde birçok sosyalist feministin vurguladığı gibi bu yaklaşım kadınların yerinin ev olduğunu söyleyen ayrı alanlar ideolojisinin feminist hali. Ne evin içini kapitalist ilişkilerden ne de evin dışındaki ekonomi/emek alanını patriyarkadan bağımsız düşünmenin imkânı vardır oysa. 

“kendi adıma, erkek şiddetinin, erkek sömürüsünün failleri de dahil olmak üzere tüm emekçilerin emeğini ve kendilerini özgürleştirecek komünist mücadeleyi çok gerekli görüyorum. ama bunun için feminizme gerek yok, feminizmi buna hapsetmeye de gerek yok.”

Düzkan ve benzer düşünürlere basit bir gerçeği hatırlatmakta fayda var ki tarihin hiçbir döneminde ne tek bir feminizm ne de çatışmasız, tutarlı feminist özneler olmuştur. Sosyalist ve feminist mücadelelerin bir ve aynı şey olduğunu düşünen Marksist ve sosyalist kadınlar da her zaman feminist hareketin parçası olmuşlardır. Farklı feminist özneler farklı sorunları ön plana çıkarmış,  bazı kadın sorunlarını ise feminist sorun olarak görmemişlerdir.  Kadınlar da tıpkı erkekler gibi her daim sınıf, ırk, etnisite, ulus vb. somutluklar içinde var olurlar ve bu somutluklar birbiriyle çatışır (Sojourner Truth, 1851’de Ohio Kadınlar Konvansiyonu’nda beyaz, orta sınıf kadınlara “ben kadın değil miyim” diye boşuna haykırmamıştı mesela. Bugünlerde “trans kadınlar da kadındır” diye boşuna bağrılmıyor mesela). Bazı kadınlar için şirketlerde üst düzey yönetici olamamak bir sorunken bazıları için yaşamını temel düzeyde sürdürmek esas sorundur. Üst sınıftan kadınlarla alt sınıflar arasında kurulacak söylemsel birliğin kadınların büyük çoğunluğunun yaşadığı yoksulluğu, şiddeti ve ayrımcılığı –ve bunların nedenlerini, görünmez kılarken az sayıdaki güçlü kadının yaşadığı sorunları kadınların esas sorunları olarak öne çıkarma ihtimali oldukça yüksektir. Güler Sabancı’yla onun şirketlerinde çalışan kadın işçiler bir sınıf olduğunda Sabancı’nın bütün sınıf çıkarlarıyla birlikte sınıf başkanı olacağı, en fazla cam tavan olayının konuşulacağı muhakkak.        

Kapitalizm altında kadınların erkeklerle eşit olabileceğini, kapitalizmden bağımsız bir feminist hareketin, sınıflarüstü bir kızkardeşliğin inşa edilebileceğini iddia etmek feminizmi liberalizmin sınırlarına hapsetmektir. Böyle olunca da tıpkı Düzkan’ın yaptığı gibi “kadınların iyiliği için” 40 yıllık tahribat görmezden gelinip neoliberalizme hayırhah bakılabilir, Levis’ın farkındalık projelerinde gönül rahatlığıyla yer alınabilir. Büyük bir mülksüzleştirme ve yoksullaştırma dalgasının bir parçası ve yoksulları borçlandırarak küresel kapitalizme dahil etme projesi olan mikrokrediler, kadınları patriyarka karşısında bireysel olarak güçlendirdiği için (aksini gösteren devasa bir feminist külliyata rağmen) güzellenebilir. Verili koşullar altında yalnız kadınlar değil erkekler de kapitalizmin güncel araçlarından faydalanıp daha müreffeh bir yaşam için uğraşıyor. Birçok insan kredi çekip ev alıyor mecburen. Ancak yaşayacak bir eve sahip olmak için kredi yönteminin yoksullar için gerçekten iyi bir yöntem olup olmadığı tartışılır. 

Düzkan, Manifestonun neoliberal kapitalizmin kendisini feminist bir ütopya olarak sunduğu iddiasını bütün dünya için böyle olmadığını söyleyerek eleştiriyor ve Türkiye’de lean-infeminizmin (kadınları şirketlerde erkek iktidarını yıkmaya ve üst düzey görevler almaya çağıran) söz konusu olmadığını söylüyor: 

abd’de belki ama bütün dünyada böyle mi? neoliberal dönüşümün akp eliyle gerçekleştirildiği türkiye’de, türkçe yazdığım için daha fazla bir şey söyleme gereğini duymuyorum”. 

Neoliberal dönüşümün, şu an AKP eliyle gerçekleştiriliyor olsa bile, AKP ile başlamadığını, dünyanın çok büyük bir kısmında olduğu gibi Türkiye’de de 90’larda ve 2000’lerde daha çok piyasa ile işbirliğini öne çıkaran, sınıf siyaseti yerine yoksullara yardım siyasetini koymuş, projeci, stk’cı neoliberal siyasetin feminist siyaseti de epeyce etkisi altına aldığını bir ben mi düşünüyorum acaba. Biraz daha dikkatli bakılırsa, mevcut siyasi ve ekonomik hiyerarşileri sorgulamayıp yalnızca onlar içinde kadınlara yer kapmaya çalışan feminizme karşı hiyerarşilerin kendisini feminist bir sorun olarak gören bir feminizmin Türkiye’de de çatışma içinde olduğu görülebilir.   


[1]Bkz.https://www.cbsnews.com/news/levis-wrangler-jeans-factories-lesotho-south-africa-sexual-harassment-abuse-violence-report/

[2]Bir tanesi burada:https://www.stand.earth/latest/markets-vs-climate/fashions-coal-pollution/levi%E2%80%99s-deadly-climate-impact-detailed-new-report?fbclid=IwAR1pdkEOdMce7fn40BIs7_Wy97hbbzZv2e-CnunqLDfws3N4sOgFYw4sxIQ

[3]%99 için Bir Feminizm: Bir Manifesto, C.Arruzza, T.Bhattacharya, N. Fraser, Sel Yayıncılık 

[4]http://www.5harfliler.com/tag/99-icin-feminizm-bir-manifesto/

1 Yeni Mesajınız Var: Pandemi Sürecinde Evden Çalışan Kadınların Deneyimleri – Yıldız Öztürk

Covid-19 pandemisiyle ilgili olarak yaklaşık 4,5 aydır sıkça duyduğumuz ve üzerinde uzlaşılan en yaygın kanı, virüsün hayatımızı değiştirdiği ve yeniden şekillendirdiği. Sürecin açık bir şekilde gösterdiği gibi, var olan toplumsal eşitsizlikler derinleşip kuvvetlenirken, hâlihazırda kırılgan olan gruplar, pandemiye özgü yeni eşitsizlik türlerini de ilk deneyimleyenler oldu. Mülteciler, siyahlar, etnik olarak dışlananlar, kadınlar, lgbti+’lar, çocuklar, işsizler ve işçiler yekpare kategoriler olmamakla birlikte içinde yaşadığımız sistemin en güvencesizleri. Pandemi sürecinde sağlık sisteminin küresel çapta iflasının etkileriyle birleşen ırkçı, cinsiyetçi söylemler ve uygulamalar merkez-dışında konumlandırılan gruplar için, önceki dönemlerden daha fazla ölümle burun buruna kalınan bir ortam yarattı. Sağlık hizmetlerine, temiz suya ve gıdaya erişimi sınırlı olan dolayısıyla bağışıklık sistemi güçlü olmayanlar, mülteci kamplarında insanlık dışı koşullarda kalmak zorunda olanlar, işsizler ve sokakta yaşayanlar kapitalizmin ilk elde gözden çıkardığı toplumsal kesimler oldu. Kadınlara ve lgbti+’lara yönelik (ev içi) şiddet vakalarının artması, kazanılmış hukuksal hakların aşındırılması ve iptali gibi uygulamalar da kapitalist yapılanmanın pandemiyle birlikte iyice açığa çıkan sınıfsal, ırkçı ve cinsiyetçi boyutlarını gözler önüne serdi. Bununla birlikte, çalışanlar ya işten çıkarıldı ya da zorla çalıştırıldı. Evden çalışma sistemi ise pek çok hak ihlaline neden oldu. Kısacası pandemi süreci, “aşağıdakiler”in sosyo-ekonomik, fiziksel ve duygusal açılardan ağır bedeller ödediği bir hayatta kalma mücadelesine dönüştü.

Pandeminin hayatlarımıza çok boyutlu etkileri, doğal olarak, “pandemi ve …” başlığında birbiriyle ilişkili sayısız tartışmaya yol açtı. Bu yazıda, ayrımcılık pratiklerini en ağır şekilde yaşayanlar arasında yer alan ve Covid-19 pandemisiyle birlikte daha fazla güvencesizliğe mecbur bırakılan ev dışında çalışan kadınların, evden çalışma sistemine geçişle beraber ev içinde ve iş süreçlerinde gerçekleşen sosyo-ekonomik ve duygusal dönüşümleri paylaşılacaktır. Evden çalışanların, sokağa çıkmak ve ev dışında çalışmak zorunda olanlarla karşılaştırıldığında, özellikle virüsün bulaşma tehlikesine karşı, ayrıcalıklı bir konumda olduğu varsayılabilir. Bu durum sınıfsal hiyerarşiler açısından kısmen doğru olsa da kadınlar açısından ev içi yükün arttığı, mücadele edilerek, pazarlıklar sonucunda elde edilen kazanımların zarar gördüğü, toplumsal cinsiyete dayalı iş bölümünün nerdeyse geleneksel formlara döndüğü bir sürece de işaret ediyor. Kandiyoti’nin ifade ettiği gibi (2020), ev içinde erkeklerin hissetmesine gerek kalmadan yapılan “ufak-tefek işleri” kotaran görünmez elin kadınlar olduğu pandemi sürecinde bir kez daha açık bir şekilde görüldü. Sosyal devlet ve piyasa tarafından karşılanamayan hizmetlerin neredeyse tamamı kadınlara devredildiğinden, ev içi ilişkilerde kazanılmış mevzileri koruma çabası ve yeniden üretim süreçlerinin doğal addedilen yapısıyla tekrar tekrar mücadele edilmesi söz konusu oldu. Buna ek olarak, çalışma hayatını evden sürdüren piyasanın taleplerini ev ortamında karşılamaya çalışan kadınlar, uyumadıkları her an (belki o zaman bile) kesişen zaman dilimlerinde ev ile iş alanlarının yönetilmesi, organize edilmesi ve yürütülmesini düşünmek zorunda kaldılar, bunlardan sorumlu tutuldular. Yazı vesilesiyle deneyimlerini paylaşan kadınlar, pandemi öncesinde de sıklıkla eve iş getiren veya zihinlerinin bir köşesinde işle alakalı açık dosyaların olduğu emekçiler. Ancak mekânsal sınırların kaybolduğu bu çalışma sürecinde, ev ve işin getirdiği maddi manevi yükler zaman mefhumunun nerdeyse tamamen yok edildiği özgül sömürü biçimlerini doğurdu. Patriarkal kapitalizm, artık her an hem işte hem de evde olan kadınlardan zamanla yarışmasını, herhangi bir aksaklığa mahal vermeyecek biçimde işlerin yürütülmesini talep ederken, kadınların duygusal ve bedensel yüklerini artıran “kusursuz kadın” modelini yeniden işlevsel hale getirdi.

Görüşme yapılan kadınların[1]aktarımlarına bakıldığında, iş süreçlerinde nispeten benzer denetim ve kontrol mekanizmalarının uygulandığı görülmekte. İş yerinin denetleme pratiklerine karşı geliştirilen başa çıkma yöntemleri veya sürece uyumlanmaları ise, kadınların içinde bulundukları duygu durumları, toplumsal konumlanışları, toplumsal ve ekonomik kayıpları, istihdam alanları ile pandemi öncesindeki çalışma koşullarına göre değişkenlik göstermekte. Evden çalışma sistemine geçişle birlikte kadınların evle ve yalnız yaşamayanların ev içindeki diğer bireylerle kurdukları ilişkiler de dönüşüme uğramış. Dönüşüme neden olan etmenler arasında evin fiziki yapısı, evli olma veya çocuk sahipliği, ev işlerinin bölüşümü öne çıkmakta. 

Güvencesizlik, felaket kapitalizmi ve piyasa fırsatçılığı

1970’lerden itibaren üretim ilişkilerindeki dönüşümler var olan güvencesizlik türlerine yenilerinin eklenmesini de beraberinde getirdi. Kısa sürede aileden bireye, sınırlı emek / zaman kullanımından esnek emek / zaman kullanımına, sanayiden bilişim sektörüne, istihdam biçiminden hayatın tüm alanlarına yayılan güvencesizlik tanımları ve türleri genişleyen literatürde yer aldı. En genel ifadeyle güvencesizlik, sürekli istihdamdan yoksun, belirsiz koşulların egemen olduğu, esnek ve örgütsüz çalışma pratiklerinin gündelik yaşamın kırılgan ilişkileri üzerine inşa edildiği bir süreç olarak tarif edilebilir.

Barbier’in (2002: 6) belirttiği üzere, güvencesizliğin toplumsal sorunların tanımlanmasında spesifik bir kavram olarak kullanımı ilk kez Fransa’da 1970’lerin sonunda gerçekleşti. Bu dönemdeki güvencesizlik tartışmalarında temel olarak aile ve yoksulluk üzerine odaklanılması söz konusudur. Örneğin Pitrou’nun (Pitrou, 1978’den aktaran Barbier, 2002: 10-1) 1978’de yaptığı çalışmada précarité, devletten sosyal yardım alamayan ailelerin yaşam koşulları ile çocukların geleceğinden duyulan kaygıları anlatmak için kullanılmıştır. 1980’lerden itibaren güvencesizlik literatüründe, istihdam koşulları, istihdamın heterojen yapısı ve toplu pazarlık meseleleri de daha açık bir şekilde tartışmaya açılmıştır. Bu sürecin temel nedeni, Hewison’ın (2016: 430) da değindiği gibi, Amerika Birleşik Devletleri’nde Ronald Reagan (1981-89), Britanya’da Margaret Thatcher (1979-90) yönetimleri tarafından desteklenen neoliberal ekonomi politikaları ve bu uygulamaların güvencesiz çalışma rejiminin kalıcılaşmasına yol açan yasal düzenlemelerle hayata geçirilmesidir. 1990’lı yıllardan itibaren ise güvencesizlik tartışmalarına çalışma yaşamındaki standart dışı uygulamalar ve sosyal güvenceden yoksunluk meseleleri de dâhil edilmiş ayrıca sosyal dışlanma pratikleriyle güvencesizliğin yakın ilişkisine vurgu yapılmıştır. Kalleberg (2009), güvencesiz çalışma biçimlerinin 1970’lerden günümüze doğru geldikçe her sektörde artma eğilimi gösterdiğini belirtir. Lorey (2012: 165), neoliberal güvencesizliğin normalleştirilmesinin sanayi kapitalizminde uzun bir geçmişi olduğuna dikkat çeker; esnek ve kısmi zamanlı çalışma rejimi kadınlar, göçmenler, etnik olarak dışlanan gruplar tarafından zaten yüzyıllardır deneyimlenmekte olduğunu ifade eder. Günümüzdeki güvencesizlik pratiklerine değinen Gielen (2016) ise, Hardt ve Negri’ye referansla maddi iş gücünün tamamen yok olmadığını vurgular; bununla birlikte “fordist üretim biçiminden post-fordist üretim biçimine geçiş[in], maddi işgücünden zihinsel işgücüne geçiş[e]” de işaret ettiğini belirtir. Bu çerçevedeki emek piyasasını deneyimleyenler Virno’ya göre (Lavaert, Gielen, 2014: 188), “post-fordizmin tipik emekçileri[dir].” Sennett (2017: 63), esnek zamanlı çalışmayı “(…) rutine boyun eğen işçinin sahip olduğundan daha fazla özgürlük vaat etse de, aslında (…) sadece yeni bir kontrol ağı ördüğünü” ifade eder. 

Hâlihazırda tüm iş kollarına açık ya da örtük formlarda sızmış, işin niteliğine göre farklılık gösteren güvencesiz çalışma pratikleri, pandemiyle birlikte norm haline gelerek pervasız sömürünün önünü sınırsızca açtı. Bunların başında doğrudan işten çıkarma, güvenlik önlemi alınmayan ortamlarda zorla çalıştırma, zorunlu ücretsiz izin kullandırma, kısa çalışma ödeneği, ücrette düşüş, mobbing gibi uygulamalar yer aldı. 

Esnek çalışma, hak kayıpları, mobbing ile evde olmanın “rahatlığı” arasında sıkışan kadınlar

Pandeminin emek süreçlerinde yarattığı dönüşümler arasında en dikkat çeken uygulamalardan biri de esnek çalışma. Esnek çalışma modellerinin “mesai saati” anlayışını ortadan kaldırması sonucunda, evden çalışan kadınlardan adeta 7 / 24 hizmet beklentisi doğmuş durumda. Kadınların, hastalanma korkusuyla birleşen belirsizlik ve çaresizlik haline eşlik eden piyasanın beklentileri ile yeniden üretim pratiklerinin sürdürülmesi arasında kaldığı söylenebilir. Örneğin, özel bir lisede çalışan 1. görüşmeci, ders verdiği saatler dışında, hatta iş saatleri dışında gelen Whatsapp yazışmalarına, telefonlara ve e-maillere cevap vermek zorunda kaldığını, yemeğini bölüp masadan kalktığını, yöneticilerin gece 12’de dahi işle ilgili Whatsapp grubuna yazdığını belirtti. Eşi bir süre evden çalışsa da zaman zaman iş yerine gitmiş. Bu süreçte 5 yaşında olan çocuğuyla istediği gibi ilgilenemediğini belirtti, iki ders arasında önceden tasarladığı öğün planına uygun yemek yapmaya çalıştığını anlattı. Ekonomik kayıplarından da bahseden görüşmeci, Mart ayındaki maaşının tam yattığını sonrasındaki ayda ise maaşının 1/4’nin yattığını belirtti. Tüm bunlara rağmen evde kendisine vakit ayırabildiğini, çocuğuna karşı daha tahammüllü olduğunu, vakit buldukça arkadaşlarıyla görüntülü görüşmeler yaptığını, film izlediğini, kitap okuduğunu, meditasyon yaptığını ve bunların kendisine iyi geldiğini söylüyor: “Evde herkese daha fazla alan ayırıyoruz, birbirimizi tolere edebiliyoruz. Normalde çocuğuma bu kadar tahammüllü davranabilir miydim emin değilim. Çünkü okulda öğrencilerle ilgilenmekten evde halim kalmıyordu (…) bize iyi geldi.”

Vakıf üniversitesi çalışanı 2. görüşmeci çalışma günü ve saatinin oldukça esnekleştiğini, her an iş yerinde gibi yaşadığını, ders vermediği zamanlarda fakülte ya da bölüm toplantılarına katılmak zorunda olduğunu, üniversite yönetiminin talimatıyla çevrim içi etkinlikler organize ettiğini ve günün her saati Whatsapp gruplarındaki yazışmaları takip etmekle yükümlü olduğunu ifade etti: “Akşam saat 11. Sabaha karşı saat 3. Sabah saat 7. Hafta içi, hafta sonu. Önemli değil. Önemli olan her an ulaşılabilir olmak ve sizden istenen işleri ivedilikle yapıp e-mail veya Whatsapp aracılığıyla iletmek. Çekilir dert değil, çok yorgun ve sinirliyim. İstifa etmeyi düşündüm ama iş bulamamaktan korkuyorum.” Ayrıca ders anlatırken sistemde bir kopukluk yaşanırsa, aynı dersi bir daha anlatıp, sorunsuz bir şekilde kayıt etmesi gerektiğini söyleyen görüşmeci, bunun için herhangi bir ek ücret de almadığını ifade etti. Oysa derse girmediği zaman iş yeri ücretinde kesinti yapıyormuş. Görüldüğü üzere, çalışandan kaynaklanmayan olumsuz durumlarda (ki böyle süreçler de yaşanabilir) bile işin telafisi yine çalışanın omuzunda bir yük olarak kalıyor.

Bekâr bir anne olan 3. görüşmeci, bir devlet üniversitesinde araştırma görevlisi olarak çalışıyor. Doktora tezinin yazım aşamasında olan görüşmeci, tezini bu dönem yazamazsa işten atılacağını ve bu nedenle büyük bir stres yaşadığını söyledi.[2]Pandemi sürecinde ev temizliği için destek alamadığını, 4 yaşındaki çocuğuyla tek başına ilgilenmek zorunda olduğundan tezine odaklanamadığını, ağırlıkla çocuğuna bakmak ve onu eğlendirmek durumunda kaldığını anlattı. İşini kaybetme korkusuna eklenen pandemi stresi görüşmecinin kaygı düzeyini artırmış. Fakat pandemi ilan edildikten bir ay sonra virüs hakkında bilgi edindikçe endişesinin azaldığını, pandemi öncesinde iş yoğunluğu sebebiyle ilgilenemediği eviyle şu anda daha fazla ilgilendiğini söyledi. Çalışma hayatının yorgunluğu, evle kurulan ilişkileri de belirliyor. Neredeyse “otel” gibi kullanılan, bu yüzden belki de pek benimsenmeyen ya da üzerine düşünülmeyen ev, pandemi sürecinde farklı anlamlara bürünmüş görünüyor: “Önceden evi güzelleştirmeye fırsat olmuyordu. Üç yıldır bu evdeyim ilk defa biraz biraz bahçeye bakıyorum. Emek vermeye başladım. Şu an bahçeyle, evi güzelleştirmekle uğraşmak bana keyif veriyor.”

Turizm ve medya alanında faaliyet yürüten bir işletmenin Ar-Ge biriminde çalışan 4. görüşmecinin 3,5 yaşında bir çocuğu var. Evden çalıştığı süre zarfındaki ilk 3 hafta gün içinde çok yoğun çalıştığını, sonra işlerin rutine girdiğini dile getirdi. Eşi sağlık çalışanı ve halen iş yerine gidiyor bu nedenle evde bir yandan çocuğuna bakmak diğer yandan iş yerinden istenenleri yapmakla yükümlü. Zaman zaman çocuğuyla yeteri kadar ilgilenemediğini düşünüyor ve bunun vicdani yükünü de taşıyor. Fakat anlattığı günlük işlere bakıldığında her anının dolu olduğu görülüyor. Kendi ifadesiyle, “gece yatana kadar ev ve iş yerine ait işleri yetiştiriyor.” Ertesi günün yemek planlamasını yapıyor. Yine de anne olan kadınların evden çalışmasına sempati ile yaklaşıyor: “Çocuk evde olmasa, evde çalışmak bir anne için aslında iyi. Hem çocuğa hem kendine vakit kalır.” Fakat uzun vadede evden çalışmanın güvencesizliği de beraberinde getireceğinden endişe duyuyor: “Evden çalışmak çocuk olduğu için çok zor oluyor. Çocuk oyun oynamak istiyor. Bir süre sonra umudu kesip kendi kendine oynuyor ama vicdanım rahat etmiyor. Turizm durduğu için işimiz azaldı. Evden çalışmaya tümden geçilmesiyle birlikte, ücretlerin düşmesi ve esnek çalışmaya geçilmesi gibi riskler de var. Bu durum uzun sürerse sıkıntılar olacak.” 

Bir medya kuruluşunda çalışan 5. görüşmeci ise, zaten oldukça güvencesiz koşullarda çalıştığını belirtiyor. Asgari ücretle çalışan görüşmeci, bu süreçte ekonomik kaybının olmadığını buna rağmen, evden çalışmanın mesai saati mefhumunu ortadan kaldırdığını söyledi. Ailesiyle birlikte yaşayan görüşmeci, evdeki diğer bireylerin alanını işgal etmemeye gayret ettiğini, bu nedenle odasına kapanıp işlerini o mekândan yürüttüğünü anlattı. Bunun da pandeminin getirdiği mekânsal sıkışmışlık hissini katlayan bir durum olduğunu belirtti. Nerdeyse tüm sektörlere özgü olan, pandemiyle birlikte de iyice esnekleşen çalışma saatleri basın-yayın sektöründe çalışanları çok daha etkin ve yakıcı bir biçimde etkiliyor.

Malumun ilamı

Uzun zamandır ayrıcalık olarak sunulan esnek çalışma sisteminin özgürlük ve yaratıcılıkla ilişkilendirilmesi gerçekte emek gücü üzerinde kurulmaya çalışılan baskının güncel sömürü ve kontrol biçimleri arayışıyla ilişkili olduğu aşikâr. Bu bağlamda vizyoner düşünce, oyun oynar gibi çalışma, becerilerin sürekli ve hızlıca yenilenmesi mecburiyeti “(…) çok sayıda eğitimli insanı başarısızlığa mahkûm eden rekabetçi” bir piyasanın göstergesi olarak yorumlanabilir (Sennett, 2017: 136). Sennett’in değindiği gibi (2017: 135-6), başarısızlık hissi ile “yeterince iyi değilim” kaygısı günümüzde sadece yoksul ve daha az eğitimli kesimlerin değil, orta sınıfların da güvencesiz çalışma prensiplerine tabi olduğunun göstergesidir.

Kapitalist üretim ilişkilerinin mevcut kesitinde açık bir şekilde görünüyor ki, sınıfın tüm bileşenleri ekonomik, toplumsal ve kültürel konumlanmalarına göre, bir tür güvencesiz yaşama mahkûm edilmiş durumda. Somut güvencesizlik uygulamaları, çalışanların zihninde sistematik bir işini kaybetme korkusunun yer etmesine de yol açmakta. Pandemi süreciyle birlikte ise kurumların baskı, denetim ve kontrol mekanizmalarını genişlettiği, bu durumun çalışanlara ziyadesiyle hissettirildiği bir ortam oluştu. Böylesi bir ortamda evden çalışan kadınlar, ev içi yaşam pratiklerinde ve iş süreçlerinde yeni sömürü ve tahakküm biçimleriyle karşılaştılar. 

İmkânsız bir ihtimal olarak çalışanların her anını denetleme isteği, teknoloji sayesinde her saniye ulaşılabilir olan emekçi fantezisi, mesai saati uygulamasının ortadan kalktığı bu süreçte doğrudan ev içine ve çalışanların tüm hayatına nüfuz etmeye yönelik çeşitli hamleleri beraberinde getirdi. Görüşmelerde anlatıldığı üzere, 10 dakika geç cevap verilen e-mail, ilk aramada açılmayan telefon, kısa süre içinde görülmemiş Whatsapp mesajı çalışanların performansını sorgulatmaya yeterli veriler oldu. Mesai saati ve mesai günü mefhumunun ortadan kalktığı, pandemi öncesinde zihinsel olarak olmasa da fiziksel olarak uzaklaşılabilen çalışma mekânının pandemi sürecinde tam kapasite özel alana taşınması kadınlar ile erkekler arasındaki asitmetrik yeniden üretim pratiklerini derinleştirdi.

Patriarkal kapitalizm örneğinde olduğu gibi iktidar yapıları zaman zaman birbiriyle uyumlu zaman zaman da çelişkili pozisyonlar alabilir; ücretli emek ile ücretsiz emek arasında kadınlara biçilen roller değişebilir, bu rollerin kabulü veya reddi, alternatif üretme çabaları, büyük ölçüde kadın-erkek-piyasa üçgenindeki pazarlıklara, mücadelelere bağlıdır. Bu bağlamda görünen ve görünmeyen pazarlıklar kadınlar açısından olumlu ya da olumsuz dönüşüm potansiyellerine açıktır. Yukarıda vurgulandığı üzere, yeniden üretim faaliyetleri kadınların hayatlarını erkeklerle eşit bir şekilde sürdürememesinin en önemli nedenleri arasında yer almakta. Feminist politikanın, doğallaştırılmış cinsiyet ve cinsel yönelim pratiklerini tarihselleştirmesi ve toplumsal iktidar ilişkilerini sorunsallaştırması pek çok kazanımın elde edilmesini sağladı. Bununla birlikte deneyimler gösteriyor ki, elde edilen kazanımlar sonsuza dek sabit kalmıyor; hatta kazanımların yok edilmesi, geriye çekilmesi söz konusu oluyor ya da yeni eşitsizliklere karşı mücadele edilmesi gerekiyor. Örneğin, on yıllar önce tartışılan, ekonomik ve kültürel sermayesi nispeten yüksek kadınlaraçısından kısmen sönümlendiği varsayılan cinsiyetçi iş bölümü pandemi sürecinde yaşandığı gibi, “aniden” geleneksel formlara dönüşebiliyor. Görüşmelere katılan kadınların tümü, pandemi öncesinde ev işlerinin büyük bir bölümünü piyasadan satın alırken[3], şu anda bir yandan ücretli emek süreçlerine dahil olup diğer yandan datanımı, sınırı, zamanı olmayan ev işleri gibi muğlak bir alanı yönetmeye çalışıyorlar. Bunu yaparken çeşitli stratejiler geliştirdiklerini söyleyen kadınlar, ev içindeki erkeklerle eşit bir ilişki kurmayı talep ediyorlar. İş dağılımına bakıldığında ayrıntı, özen ve dikkat gerektiren işlerin (market alışverişinden sonra ürünlerin yıkanması ve havalandırılması, özellikle çocuklu evlerde öğünlerin sağlıklı bir şekilde planlanması gibi) daha çok kadınlar tarafından yapıldığı görünüyor. Erkeklerin mutfak performansı genellikle sevdikleri yiyecekleri (pizza, ekmek gibi) yapmakla sınırlı. Bununla birlikte erkekler genel ev temizliği yapsalar da kadınların erkekleri “yönlendirmesi” gerekiyor. Aktarılanlara göre, eline süpürge alıp evi temizleme düşüncesiyle hareket eden bir erkek mevcut değil. Fakat kadınların bu konudaki talepleri karşılık buluyor. Sınıfsal ayrıcalıklara sahip oldukları düşünülen kadınlar, ki bu kısmen doğru olsa da,bütün bu “hengâme” içinde güvencesiz çalışma süreçlerini deneyimliyorlar.

Ücretli çalışma ile yeniden üretim faaliyetlerinin iç içe geçmesi kadınlar açısından oldukça zorlayıcı olsa da, görüşmecilerin yoğun iş tempolarına dair üst üste binmiş bıkkınlık ve yorgunlukları mevcut. Örneğin evden iş yerine gitmek için toplu taşımayla 30 dakika ile 1,5 saat süren yol katediyorlar. Ayrıca iş yerindeki mobbing, denetim ve kontrol mekanizmaları da kadınları her açıdan zorluyor. “Ayrıcalıklı” konum, yoğun iş temposuyla beraber uzun çalışma saatlerinin olduğu (hatta mesai kavramının yok olması), iş tanımındaki esneklik ve belirsizlikler ile düşük ücretle istihdam ve benzeri koşullarda çalışmayı gerektiriyor. İş süreçleri o kadar yıpratıcı ki görüşmeye katılan kadınlar ehvenişere razı oluyorlar. Örneğin, pandemi sürecinde evden çalışmanın dezavantajları olsa da evde olmak rahat kıyafetlerle (mesai saatinde görüntülü çalışma sistemi içinde olanlar dahi evde bir süre pijama altıyla vakit geçirmiş) oturabilmek, toplu taşımayla uzun süre yolculuk yapmamak demek. Yani, insani yaşama koşulları içinde oldukça temel taleplerden bahsediliyor. Belli ki orta sınıf rüyası gün geçtikçe kâbusa dönüşüyor. Piyasa ve patriarka kıskacında kadınların ve bu iktidar yapıları tarafından sömürülen tüm kesimlerin küresel çaptaki feminist mücadeleleri bu kâbustan kurtuluşun pratik ve politik zeminine işaret ediyor.

Kaynakça

Barbier, J. C. 2002. A Survey of the Use of the Term Précarité in French Economics and Sociology. Working Document No. 19, November.

Gielen, P. 2016. Sanatsal Çokluğun Mırıltısı: Küresel Sanat, Siyaset ve Post-Fordizm. çev. Albina Ulutaşlı. İstanbul: Norgunk Yayıncılık.

Hewison, K. 2016. “Precarious Work”. The SAGE Handbook of the Sociology of Work and Employment. Editors: Edgell, S., Gottfried, H., Granter, E. London: SAGE.

Kalleberg,  A. L. 2009. “Precarious Work, Insecure Workers: Employment Relations in Transition”, American Sociological Review,  74 (1),  1–22. 

Kandiyoti, D. 2020. Salgın, Modern Kadının Yaşadığı İllüzyonu Yıktı Geçti. https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2020/04/30/deniz-kandiyoti-salgin-modern-kadinin-yasadigi-illuzyonu-yikti-gecti/ (Son erişim tarihi: 27 Temmuz 2020).

Lavaert, S., Gielen, P. 2014. “Sanatın Ölçüsüzlüğü: Paolo Virno ile Söyleşi”. çev. Özge Çelik. Sanat Emeği: Kültür İşçileri ve Prekarite. Ed. Artun, A. İstanbul: İletişim Yayınları.

Lorey, I. 2012. “Precarity Talk: A Virtual Roundtable with Lauren Berlant, Judith Butler, Bojana Cvejic, Isabell Lorey, Jasbir Puar, and Ana Vujanovic”, TDR: The Drama Review, 56 (4), 163-77.

Sennett, R. 2017. Karakter Aşınması (11. Basım). çev. Barış Yıldırım. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.


[1]Bu görüşmelerin bir bölümü, daha geniş kapsamlı bir çalışma vesileyle Dilek Üstünalan ve Belce Metin ile birlikte 25 Nisan 2020-18 Mayıs 2020 tarihleri arasında video-konferans sistemiyle gerçekleştirdiğimiz araştırma sürecine aittir. Bunun dışındaki görüşmeleri ise aynı yöntemle 19-20 Temmuz 2020 tarihleri arasında gerçekleştirdim. Görüşmeye katılan kadınlardan 2’si İzmir’de 4’ü İstanbul’da yaşıyor. Yaşları 30-43 arasında olan kadınların 3 tanesinin birer çocuğu var. Eğitimleri yüksek lisans ya da doktora düzeyinde. Kişisel gelirleri ise, 4000-10000 TL arasında değişiklik göstermekte. Çalışma saatleri pandemi öncesinde resmi olarak 8-10 saat arasında değişmekte. Fakat eve iş getirme oldukça yaygın bir durum. Pandemi sonrasında çalışma saatini kestirmek çok güç. Çünkü ev işleri ile iç içe geçen bir süreç yaşanıyor. 10 dakika çamaşır asıp, 15 dakika dilekçe değerlendirmesi yapıp, 2 saat ders anlatıp, 1 saat yemek yapılan bir ortam söz konusu. İşler parçalı ve bu parçalı zamanlara planlı ya da plansız her an her iş dahil olabiliyor. 

[2]Biz bu görüşmeyi yaptığımızda halen işi olan görüşmeci, Haziran ayındaki tez izleme toplantısında jüri tarafından yeterli görülmediği için işini kaybetti.

[3]Bu işler kadınların organizasyonu ile yine çoğu kadın ve göçmen işçilere devrediliyor.

Marksist Feminist İddia Altında Bir TERFlik Savunusu – Başak Kocadost

LGBTİ+ ve feminist hareketin yıllar içinde artan gücü sayesinde, kendine devrimci, sosyalist vb. diyen oluşumların cinsiyetçi ya da LGBTİ+fobik olamayacağı kabulü radikal sol içinde yaygınlaşmaya başladı. Bunun sonucu olarak da açık cinsiyetçi ya da fobik söylemleri radikal soldan daha az işitir olduk. Bunun pratikte ne kadar içselleştirildiği ayrı bir tartışma konusu olsa da en azından fikri bir kazanımdan söz edebiliriz. Ancak son dönemde bu kazanımı feminizm adı altında geçersizleştirmeye çalışan, esasen çok da tanıdık olan LGBTİ+fobik söylemlerin yeni bir sürümüyle karşı karşıyayız. Yasemin Varlık’ın 2 Temmuz 2020 tarihli Daktilo1984’te yayınlanan Transaktivizm ve Neoliberal Temellük: Eralp’e Cevap başlıklı yazısı da bu pozisyona iyi bir örnek.

Okuyacağınız yazı ise Varlık’ın yazısının transfobik olduğunu göstermeye yönelik bir malumun ilamı değil. Bu yazının amacı; transfobinin yükseldiği zihin dünyasının ne kadınların ne de insanlığın özgürleşme projesine bir katkısı olamayacağını, böylesi bir siyasi aklın ezilenler lehine herhangi bir toplumsal dönüşüme imkan bırakmadığını göstermek. Varlık’ın yazısı sanki çok devrimci, çok feministmiş gibi sunulan bir yığın basmakalıp fikrin yanı sıra oldukça orijinal çarpıtma, Marksist feminist bir bakış iddiası altında bolca reaksiyonerlik içeriyor. Bu haliyle de bir cevabı hakkediyor. Yazıda öne sürülen belli başlı argümanları gruplayarak başlıklar altında ele alacağım. 

LGBTliler ya da varsa yoksa Transaktivizm

Öncelikle Varlık’ın yazısı boyunca birbirlerinden farklı kimlikler ve pozisyonlar, sanki hepsi bir ve aynı şeymiş, aynı anlama geliyormuş gibi birbirlerinin yerine kullanılıp duruyor. Trans aktivizm, kuir teori, akışkanlık, non-binary; hepsi aynı şeyi anlatıyor gibi. Sürekli harf ekleyip duruyorlar diyor bir yerde yazar ama hiçbir yerde LGBTİ+ demiyor. Yazının başlığında da transaktivizm geçiyor. Bazı insanlar cinsiyetini akışkan yaşadığını söylüyor, kendini öyle tanımlıyor. Kimileri ise iki cinsiyetin de kendini tanımlamadığını söylüyor. Harekete harfler de bu yüzden ekleniyor, hepsi aynı şey olmadığı için. Yazar ise inatla bu farklı pozisyonların hepsine birden trans aktivizm diyor. Onun derdi trans aktivistlerle; zaten onlar da hem non-binary hem akışkan hem de kuirler. Bu haliyle yazıdan çıkan; LGBTİ+ politika yok trans aktivizm var, o da eşittir kuir teori ya da feminizmi kuir teori işgal etti, bu da trans aktivizm ile oldu. Her halükarda trans aktivistlerin sanki hepsi kuir ya da kuir teoriyi savunuyor, üstüne bir de bu teori onlar eliyle feminizmi yerinden ediyor gibi bir anlam çıkıyor. Bu toptancı anlayış; trans aktivizmin sol liberalizmle eşlenmesi, dolayısıyla da trans aktivizmin neoliberalizmle kodlanmasıyla devam ediyor. Bu neoliberalizm konusuna sonra geleceğim, ancak öncesinde hatırlamakta fayda var. Bazı translar ikili cinsiyet sistemini kabul etmiyor, kendini kadın ya da erkek olarak tanımlamıyor. Ancak trans kadın aktivistler /feministler “kadınız” diye mücadele veriyorlar, cis kadınları merkezine alan bir feminizmle tartışıyorlar. Tabii ki bazı trans kadınlar kuir teoriyi savunuyor, birçok cis kadının da savunduğu gibi. Öte yandan birçok interseks ve trans bireyin de kuir teoriyi ve bizzat Judith Butler’ı eleştirdiğini de biliyoruz. Yani öyle Varlık’ın paketlediği gibi bir toptancı durum söz konusu değil.

Ancak bu arada dikkat çeken bir nokta şu ki trans aktivistler yazı boyunca her türlü musibetle özdeşleştiriliyorlar, ancak bir türlü feminist olamıyorlar. Keza yazının daha ilk cümlesi sürmekte olan tartışmayı “trans aktivistlerle feministler arasında süren” diyerek sunuyor. Trans kadın aktivistler feminist olamazken trans dışlayıcı bir pozisyon ise feminist olarak addedilebiliyor. İşte trans kadın aktivistler tam da kendilerini feminizmin öznesi görmeyen bu üstenci bakışla mücadele ediyorlar. Ayrıca Türkiye’de trans öz-örgütlerinin hangi ihtiyaç ve tartışmalarla kurulduğunu, ne temelde nasıl politika yaptıklarını merak edip bu tarihe göz atacak biri; böylesi “transaktivizm eşittir kuir teori, o da zaten neoliberalizm” gibi kolaycı şablonların gerçeği yansıtmadığını, bu basitleştirmelerin ancak kaba saba toptancı fikirleri güya bütüncül analiz diye yutturabilmek adına yapıldığını görecektir.

“Diğer feminizmler tamam da, şu kuir yok mu!”

Yazıda kuir teorinin feminizmin temel varsayımlarını, ön kabullerini yok saydığı ifade ediliyor. Bu ön kabullerin neler olduğu belirtilmese de iddia ediliyor ki siyah feminizm bu ön kabulleri başka alanlara yayarak genişletmiş, kuir teori ise bunları geçersiz kılmış. Öncelikle siyah feminizmin bu şekilde “zararsız”, bir dizi feminizmden biri olarak konumlandırılışı; onun beyaz feminizme karşı yürütmüş olduğu mücadelenin görünmez kılınmasının, eleştirel pozisyonunun nötralize edilmesinin bir aracı. Böylelikle de feminizm için açığa çıkardığı önemli soruların üzerinden atlanmış, gerektirdiği politik tartışma ve sorgulamalardan da yırtılmış olunuyor. Cinsiyet ve ırkın bir arada ele alındığı daha zorlu ve incelikli bir analiz yapılmasına da gerek kalmıyor. Yani siyah feminizmin bu depolitize edilmiş tanımı, tam da onu böyle tanımlayanlara yarıyor. Varlık’ın da böylesi işine geliyor ve ancak bu sayede içini boşalttığı siyah feminizmi kabul edebiliyor. Ancak hatırlayalım.

Siyah kadınlar beyaz kadınlardan farklı deneyimleri olduğunu, ancak var olan feminist teorinin/hareketin onların özgün sorunlarını ve deneyimlerini, yani onların kadınlık deneyimini kapsamadığını söyleyerek siyaset yaptılar, yapıyorlar. Yani feminist teorilerin ön kabullerini – artık ne ise o ön kabuller – ırk alanına filan yaymadılar. Var olan feminizmin kendi deneyimlerini mesele etmediğini, onların kadınlığını esas almadığını söylediler. Feminizmin dayandığı ve bu sayede var ettiği öznenin beyaz kadın olduğunu ifade ettiler. Feminizmdeki “kadın”ın sadece beyaz kadın olamayacağını savundular ve bu yüzden de hem bu beyaz kadınları hem de onları merkezine alan bir beyaz feminizmi eleştirerek teori ve politika ürettiler. Trans kadınlar da tam bunu yapıyor. Yazar ise böyle düşünmüyor. Ona göre “kuir teori diğer feminizmlerden farklı olarak, bir dizi feminizmden biri olarak kalmamış, feminizmin kolonlarını günbegün aşındırmış ve gelip merkeze oturmuştur”. Aslında yazarın kuir teoriye karşı duyguları –diyeceğim artık- biraz karışık. Ona göre büyük tehlike orası açık da, Varlık kolonları aşınan feminizme mi üzülüyor kendi yerinden edilmesine mi öfkeleniyor sanki biraz karışıyor. Yani feminizm gidiyor diye mi, yoksa elinden gidiyor diye mi kızıyor belli değil. O böyle “işgalci” olmasalar kuir aktivistlere de siyah feminizme verdiği gibi bir feminist köşe vermeye hazır oysa ki.

“Eyvah, feminizm elden gidiyor!”

Yazının nerdeyse tümüne de bu müphem “eyvah, feminizm elden gidiyor!” korkusu sirayet ediyor. Ancak feminizmin bir yere gittiği yok. Kuir teori; 1990lar itibariyle ortaya çıkmaya, 2000ler ile de daha geniş biçimde tartışılmaya başlandı. O günden bugüne de Polonya’dan Lübnan’a, Şili’den Türkiye’ye dünyanın çok çeşitli yerlerinde kadınlar; çeşitli taleplerle örgütlenmeye, kendi hayatları için güçlü biçimde mücadele etmeye devam ettiler, ediyorlar. Kuir teorinin yaptığı ise feminizm için önemli teorik soru(n)lar ortaya atmak ve bunlar üzerinden de feminist politikanın kapsam, tahayyül ve stratejileri üzerine bir tartışma açmaktı. Bu da hem eleştiren hem kendi üzerine düşünebilen, kadınların deneyiminden öğrenen, dönüşen, dönüştüren; gücünü de zaten buradan alan bir pratik olarak feminizm için verimli ve ufuk açıcı bir tartışma anlamına geliyordu.

Judith Butler da Cinsiyet Belası’nı bir çeşit feminizmin eleştirisi olarak yazdı; özcü, biyolojik indirgemeci, kimlikçi bir feminizmin eleştirisi olarak. Feminist siyaset yaparken yaslandığımız kadın kategorisinin kendisini de sorunsallaştırmamız gerektiğini, kimlik kategorilerinin her zaman normatif olarak tanımlandığından ve dolayısıyla dışlayıcı olduğundan hareketle sabit bir kadın tanımının, belli öznellikleri dışlayacağı ve feminizmin özgürleşme projesiyle çelişeceğini öne sürdü. Yani kadın kategorisinin evrensel, sabit, yekpare bir özne olarak inşasının, toplumsal cinsiyet ilişkilerinin farkında olunmadan bir şeyleştirilmesine yol açabileceğini, bu haliyle de feminizmin var olan eşitsiz toplumsal cinsiyet sistemini yıkma amacıyla çelişeceğine dikkat çekti. Kadın kategorisinin de, feminizmin yıkmak istediği iktidar yapıları tarafından üretildiği ve sınırlandırıldığını öne sürerek feminist politikanın kimliklere değil, bu kimliklerin üretilme süreçlerine bakması gerektiğini ifade etti. Bu bağlamda da politikayı önceleyen bir özne gerekliliğine karşı çıktı; özne kategorisinin tam da biyolojik, verili, bir öze dayanmayan niteliğinin failliği mümkün kıldığını savundu.

Bu bağlamda da kadınlar kategorisine dayanılarak taleplerde bulunup siyaset yapmak ile bu kadınlar kategorisinin de parçası olduğu cinsiyet sistemini aşma tahayyülü arasında bir çelişki olup olmadığı, eğer var ise nasıl aşılabileceği üzerine kafa yoruldu, yoruluyor. Feminizmin öznesinin kimler olduğu üzerine teorik ve politik bir tartışma yürütüldü. Sadece LGBTİ+ hareket değil bu hareket dışından çok sayıda feminist de bu tartışmayla ilgilendi, üzerine düşündü. Yani tartışmaya açık olanlar, eleştirel düşüncenin bu şekilde gelişeceğini bilenler tartıştılar. Kuir teori; feminizme düşman işgalci güç olmadığı gibi bu teoriyi benimseyen aktivistler de öyle feminizme ya da zaten siyasete hiç gerek yok diye oturmadılar. Cinsiyetin aşılması, cinsiyete/ cinsel yönelime dayalı eşitsizliğin ortadan kalkması için cinsel farkın, farklılığın eşitsizlik anlamına gelmeyeceği bir dünyanın nasıl kurulacağından hareketle birtakım tahayyüller, ona uygun da stratejiler geliştirmeye çalıştılar, çalışıyorlar. Sonuç olarak feminizmin topyekun elden gittiği filan yok. Feminizm tartışıyor, değişiyor, dönüştürüyor, güçleniyor. Ancak biyolojik indirgemeci, özcü bir tip feminizmin tüm bu tartışmalarla eski yerinden olduğu da doğru. Varlık da yerinin burası olduğunu bildiğinden, artık orta yere oturup köşelere de istediğini yerleştiremeyeceğinden, “feminizm elden gidiyor” diyor. Kendi korkusunu bütün kadınların korkusu olarak sunuyor.

Korku siyaseti

Zaten yazı boyunca korkular, adeta malum LGBTİ+ düşmanı medyanın yayınları gibi üstümüze boca edilip duruyor. Bu, bolca komplo teorisi de barındıran bildiğimiz korku siyaseti dili. Kuir çanlar çalıyor, kadın erkek birbirine karışıyor, feminizmin sonu geliyor… Yazar kendi korkusunu sanki tüm kadınların korkusuymuş gibi sunuyor. Onun kendi konumunu kaybetme korkusunu, tüm kadınlar kendi korkuları olarak yaşasınlar istiyor. Onun dışında kimse bir irade gösteremesin, özgürlük arayışında olmasın, onun büyük tehlike diye sunduğu korkusunun arkasında herkes sıraya girsin istiyor. Yaklaşan felaketi bir tek o görüyor, herkesi de göreve çağırıyor. Otoriter muhafazakar iktidar da kendini aynen böyle var ediyor.

Varlık, kendini konumlandırdığı bu yerden, hangi translara ne koşullarda müsaade ettiğini de açıklıyor. “Hiçbir zaman erkek gibi hissetmemiş, erkeklik değerlerini benimsememiş” trans kadınlar onu “korkutmuyor”. Zaten aslında o trans kadınlara güveniyor da, işte o kadın kılığına bürünecek erkeklere güvenmiyor. Tam bir “kızım ben sana güveniyorum, ama çevreye güvenmiyorum” hali. Karşındakinin özgürlüğünü kısıtlamanın, iradesini yok saymanın koruma adı altında meşrulaştırılmaya çalışıldığı çok iyi bildiğimiz patronize eden bir yöntem. Tabii “kızım, vallahi senin iyiliğin için”.

Yaklaşan büyük felaket senaryosu dolu dizgin bir transfobi eşliğinde devam ediyor.  “Bakın, Batı’da başladı buraya da geliyor!”. “Yetişkin translarda beden geçişi için ücretsiz sağlık hizmeti talebi artık pek de konuşulmuyor” iftirası, “çünkü kostüme ve performansa yaslanmak mümkün” denilerek gerekçelendiriliyor. Toplumsal cinsiyet normlarına göre bedenlerini düzenlemeyen, o estetik değerlere göre kendine biçim ver(e)meyen ya da vajinoplasti ol(a)mayan kadınlar iktidarlarından, falluslarından vazgeçemeyenler oluyor. Transfobi dışında ne denir buna? Yazının burasından sonra zaten artık yazarın hızına da yetişilmiyor. “Bu yüzden, en başta ve hiç durmadan konuşulması gereken güvenlik meselesi kenara itiliyor. Çünkü, güvenlik kuir erkeklerin değil, kadınların ve trans kadınların sorunu” diyor. Artan güvenlik vurgusu ve güvenlikçi siyasetin neoliberalizmin şiarı olduğuna hiç değinmiyor tabii yazar. Arkasından trans erkeklere “kadın beden” demeler ve yine ağır transfobi derken BDSM’ye geliyoruz. Tabii hepsi yine kuir, bu BDSMcilerin de. Bu konu, belli ki apayrı bir yazıda en başından ele alınmayı gerektiriyor. Ben burada sadece olgusal bir düzeltmeyle yetineceğim. Varlık sayıyı yeterince vurucu bulmamış olacak ki BDSM pratiklerinde 10 yılda hayatını kaybeden 22 kadını, 1 yılda 22 kadın öldü olarak sunmuş.

Beyan meselesi

Gelelim esas meseleye. Yazar diyor ki birkaç yıl öncesine kadar translar “bedenim cinsiyetimle uyumsuz” diyordu ve bedenlerini değiştiriyordu. Ama artık bedenlerini değiştirmiyorlar, sadece beyanlarını değiştiriyorlar. Trans aktivizm de bunu savunuyor ve bunu oturtmaya çalışıyor. Bu ise trans kadın konumunu “tutarsız ve müphem” bir yere götürüyor. Evet, translar uzman adında bir takım otorite, iktidar ve devletler onları olmadık süreçlere tabi tutmasın diye cinsiyetin beyana dayalı olmasını istiyorlar. Mesela Türkiye’de cinsiyet geçişi yapabilmek için iki seneye kadar psikiyatra gitmek, trans kadınlar için belirli cm. bir rahim derinliğine sahip olmak, yakın bir tarihe kadar üreme yetisinden mahrum olmak, yani bir dünya baskıcı işlemden geçmek gerekiyor. Cis kadınların hiçbirinde bu biyolojik özellikler aynı değilken, bazı kadınlarda rahim bulunmazken trans kadınlardan iktidarın belirlediği bir kadın tanımı uyarınca kadın olmaları bekleniyor ve buna zorlanıyorlar. Translar da bu şiddeti reddediyor. Devlete “cinsiyet hissini ve deneyimini kanıtlamayı” reddediyorlar. Esasen burada öncelikle sorulacak soru: Nasıl oluyor da bir Marksist feminist; kadının erkeğin ne olduğunun, nasıl olacağının daha çok yakın bir tarihe kadar eşcinselliği hastalık sayan adı uzman olanlarca, iktidar ve devlet tarafından belirlenmesini savunabiliyor?

Biyolojik cinsiyet diye bir şey yoksa bu insanlar yukarıda saydığımız onca çileyi niye çekiyor diye soruyor yazar. Bu insanlar onca çileyi öncelikle yazar gibiler onların beyanını esas almadığı, illaha devletten tasdik istedikleri için çekiyor. Ayrıca cinsiyet için beyan esas alınsa dahi, birçok trans kadın ve erkeğin bedenlerini toplumsal kadınlık ve erkeklik normlarına göre düzenlemesi şaşırtıcı olmayacaktır. Yani onca çileyi çekebilirler; aynı cis kişilerin ağda, heteroseksüel evlilik gibi birçok işkenceyi çekmesi gibi. Çünkü kadınların bir yandan toplumsal cinsiyet rollerine göre bedenlerini, hayatlarını düzenlemesi ile diğer yandan cinsiyetsiz bir toplumu, yani cinsiyetin kişiler arasında bir iktidar ilişkisi anlamına gelmediği bir toplumu düşlemesi arasında bir çelişki yok. Böyle bir çelişki varsa da tüm feministler için var, sadece trans aktivistler için değil. Tüm kadınlar zaten bu çelişkili konumda yaşıyor. Ya da başka bir örnek verelim. Sınırlara karşı çıkıyoruz; bu anlamda devletlerin verdiği vatandaşlık, mültecilik vb. pozisyonlarla da sorunumuz var. Ancak bir göçmenin mültecilik hakkını destekliyoruz. Yani hem ezilenlerin içinde yaşadıkları somut koşulları iyileştirmeye ve onları bu koşullar karşısında güçlendirmeye çalışıyoruz hem de aynı zamanda o eşitsiz koşulları ortaya çıkaran dinamikleri yıkma yolları üzerine kafa yoruyoruz. Bu çelişik gibi görünen iki hattın beraber nasıl izleneceğini tartışmak, bunun için stratejiler geliştirmek de tam da zaten siyasetin kendisi.

Yazıya dönersek trans aktivistlerin söylediği; kadınlığımız, erkekliğimiz için birtakım otoritelere onların kafasındaki makul kadınlık/erkeklik tanımlarına uyduğumuzu kanıtlamak zorunda kalmayalım, beyanımız kabul edilsin. Varlık ise kimsenin beyanına, iradesine bırakılmasın, otoritelere “cinsiyet hissi ve deneyimi” kanıtlansın diyor. Sonra da madem cinsiyet yok niye bunu kanıtlamak zorunda kalıyorsunuz diye soruyor. Yani beyanı zaten baştan kabul etmiyor, sonra bir de sanki daha özgürlükçü bir argüman sunuyormuş gibi o kadar zorlu süreçlere ne gerek var diye soruyor.

Anlaşılamayan kurgusallık

Halihazırda ikili cinsiyet sisteminin iliklerimize kadar hissettirildiği bir toplumda yaşıyoruz. Cinsiyetin olmadığını olgusal düzeyde söylememiz pek mümkün değil yani. Biz cinsiyet yoktur derken cinsiyetin toplumsal olarak kurulduğunu söylüyoruz, dolayısıyla da kurgusaldır diyoruz. Ama kurgusal bir anda uydurulmuş demek değil. Kurgusal demek, cinsiyetin uzun tarihsel süreçler ve iktidar ilişkileri içinde kurulmuş olması demek; aynı ırkların, milliyetlerin de kurgusal olduğu gibi. Örnek verelim. Irkın olmadığını söylüyoruz. Ama “Ben Kürdüm” diyene “Irk yok, Kürt diye bir şey yok” demiyoruz. Yani cinsiyetin kurgusallığından kastımız tarihsel olduğu ve bu tarihin de değiştirilebilir olduğu. O da çokça karikatürize edildiği gibi “bir performansla, bir beyanla altüst ederiz” gibi bir iddiayla olmuyor. Zaten bu yüzden de LGBTİ+ hareketi yıllardır örgütleniyor, hakkını arıyor, siyaset yapıyor. Yani tam da zaten yazarın bahsettiği basitlikte yaşanamadığı için, “insanlar doğar, büyür ve hayatlarını cinsiyet ve yönelim beyanlarına göre yaşar gider” olmadığı için insanlar mücadele ediyor, böyle bir hayatın olabilmesi için.

“Kadın Alanlar”… “Erkek Alanlar”…

Varlık bu kafa karışıklığından hareketle “‘patriyarkayı performatif eylemlerle distabilize etmek’ isteyen bir aktivizm kadın alanlarını değil erkek alanlarını cinsiyet nötr mekanlar olarak seçerdi…. Fakat trans aktivizm sadece erkek alanları, olduğu gibi erkeklere bırakarak kadın alanlarına göz dikmeyi tercih etti” diyor. Bu iki cümle arasında bir de “trans aktivizmin non-binary ideolojisiyle uyumlu olarak üçüncü bir alan talep edilebilirdi” diyor. Burada yine bir çarpıtmayla trans aktivizm ile non-binary’yi eşitliyor. Tekrar edelim: trans kadınlar vardır, trans erkekler vardır, trans non-binaryler vardır. Yani trans eşittir non-binary diye bir şey yok. Yazar belli ki ancak bu basitleştirilmiş eşleştirmelerle düşünebiliyor, meseleyi ise ya hiç anlamıyor ya da anlamamazlıktan geliyor. Tabii bir de trans aktivizmin kadın alanlara göz diktiği gibi transfobik bir iddia da söz konusu.

Trans aktivizm, ya kadın ya da erkek alanlardan birini cinsiyet nötr olarak seçelim filan demiyor. Trans kadınların kadın olduğunu, dolayısıyla devlet diğer kadınlara ne yapıyorsa, nereye koyuyorsa onların da oraya konması gerektiğini söylüyor. Aslında bu da denilmiyor. Çünkü bizatihi bu senaryo, kendilerine kibarca trans dışlayıcı denilen TERF’lerin bir akıl yürütmesinin sonucu. Cinsiyet beyana dayalı olursa o zaman soyunma odaları, hapishaneler, spor müsabaka kategorileri gibi sadece kadınlara ait alanlara kendine kadın diyen erkekler girecek korkusu. Çünkü zaten bu insanların, iktidarın tanımladığı kadınlık ve erkeklik kategorileri ile bir problemleri yok. Dolayısıyla bu kategorilere uymayan insanların çektikleri de umurlarında değil. LGBTİ+ aktivistlerin  ise bununla bir sorunu var. Devletin cinsiyete onay verecek kurum olması ile problemleri var. Ayrıca yazar yine bu mesele için “her iki tarafı da tatmin edecek, kamu yararını gözeten çözümler aramak varken” diye serzenişte bulunurken de Marksistliğine bir halel gelmiyor tabii ki. Bu şekilde taraflar üstü sunulan “kamu yararı”; tam da egemen sınıfın kendi çıkarını sanki toplumun ortak çıkarıymış gibi gösterip yekpare bir kamu varmış gibi kullanıma soktuğu, dolayısıyla mevcut düzende çıkarı olanların işine yarayan bir kavram. Burada da trans haklarını sınırlayabilmek adına devreye sokuluyor.

Ayrıca verilen örnek alanlar düşünüldüğünde cezalandırmanın hapsetme, sporun rekabet demek olduğu bir dünyayı aşmaya dönük bir ufkun olmadığı da açık. İnsan beyanı ve iradesini yok sayıp devlet tasdiki istemeleri de bundan. Bu beyanı şüpheli hale getirmeye yönelik akıl yürütmesi de aslında tanıdık. “Kadının beyanı esas da peki ama ya kadın …” Bu, aynı zamanda devletsiz bir toplum tahayyül edememenin de bir semptomu. İşte “peki ama sosyalizmde hiç suçlu olmayacak mı?” vs. Hep bir muhayyel suiistimalci arayarak olası toplumsal dönüşümü geçersizleştirme, olan düzeni ise sağlamlaştırma çabası. 

Maddeci bir tını

Varlık yazıda bulaşık yıkama örneği üzerinden biyolojik indirgemeci olmadığını kanıtlamak, maddeci bir analiz yaptığını gösterebilmek adına hafiften maddeci bir tınısı da olan bir argüman atıyor ortaya. “Feminizm açısından maddi gerçeklik gökten düşmüş cinsiyet rollerinden değil, sömürü ilişkisi içinde oluşan eşitsizlikten oluşur. Üstelik beden de bu maddi gerçeklik içinde kurulur. Kadınların daha çok bulaşık yıkamasının sonuçları sadece toplumsal değildir… Sonuçta el, deneyimle yapılandırılır ve sosyal, cinsiyetli bir organdır” diyor. O zaman buradan hareketle yazara şu soruyu sorabiliriz: Hayatında hiç bulaşık yıkamamış ve hatta başka kadınlara yıkatmış üst sınıf kadınları da kadın saymayacak mıyız ya da mesela sıcak su olmadığından hep soğuk suda yıkamak zorunda kalmış olanlar daha mı kadın olacak? Birçok kadın “kadınlık görevlerini” başka kadınlara yaptırdığı için analize sınıf boyutunu da katıyoruz, o kadınları kadın olmaktan çıkarmıyoruz. Kadınların farklı sınıf ya da milliyetlere ait olması, bu farklı deneyimlere dayalı olarak da bedenlerinin farklı yapılanmış olması onların kadınlıklarında bir eksiklik olarak algılanmıyor, kadınlıklarına bir halel getirmiyorsa neden trans kadınlarınki getiriyor? Başka bir yerden şöyle de düşünebiliriz. Mesela günümüzde birçok (feminist) kadın doğurmuyor, delicesine temizlik yapmıyor, memesi var diye başı önünde yürümüyor, hanım hanımcık bir köşede sessiz oturmuyor ya da ne bileyim kıllarını almıyor vs. Yani kadınlık diye tarif edilegelen birçok bedensel deneyimi aslında yaşamıyor. Peki bu onların “erkekleştiği”, “erkek” olduğu anlamına mı geliyor? Biz bunlardan zaten kurtulmak istemiyor muyuz? Kadınlığımızı tarif eden şeyler bunlar olamaz demiyor muyuz? Peki şimdi bu deneyimlere sahip değil diye neden birilerini daha az kadın görüyoruz ya da hatta kadın olarak görmüyoruz? Bizim kadınlığımızın asla bir göstergesi sayılamayacak deneyimler, nasıl oluyor da başka kadınların kadınlığını ölçme kriterimiz olabiliyor?

“Kadının geleneksel özellikleri”?

Varlık bu sorulara kafa yormaktansa “Batıda” kadın konumunu işgal etmiş “kuir erkek kitlesi”nden bahsediyor. Yazara göre bu, “patriyarkanın erkeğe kazandırdığı bütün avantajları ve gücü koruyarak toplumda kadına tahsis edilen (bir kısmı geleneksel bir kısmı mücadeleyle kazanılmış) hak ve özellikleri temellük eden, iki cins arasında özgürce ve işine geldiği gibi seyahat edebilen bir öznellik”. Nedir bu “toplumda kadına tahsis edilen hak ve özellikler”? Bir kısmı mücadeleyle kazanılmış, bir kısmı da geleneksel imiş. Geleneksel olanlar hangileri acaba? Doğurmak mı mesela ki zaten hemen bir sonraki cümlede “tam da bu yüzden doğurganlık, regl vs. söz konusu olunca kıyametler kopuyor” diye yazıyor. Kıyamet kopmuyor, illallah geliyor.

1970lerden bu yana örneğin lezbiyen feministler, feminizmin daha ziyade heteroseksüel evlilik, boşanma, doğurma gibi meselelere odaklandığı ve de lezbiyenlerin deneyimlerini göz ardı ettiği saptamasıyla bir tartışma yürüttü; bu tartışmalar sonucu kendi öz örgütlerini kurdular. Bu, feminizm içinde hangi kadınların sorunlarının görünür kılındığı, hangilerinin dışarıda bırakıldığı üzerine bir tartışma idi. Kadın olmanın doğurganlığa, regl olmaya indirgenemeyeceği; farklı kadınlık deneyimleri olduğu söyleniyordu. Varlık ise feminizmin on yıllardır tartışma ve mücadelelerle genişlettiği bu tarihe bakmaya tenezzül etmeden 2020’de sanki ilk kez o çok enteresan bir şeymiş bulmuşçasına “geleneksel özellikler” diyor. Doğuran kadınların sorunlarını daha çok konuşalım filan da demiyor. Toplumda kadına tahsis edilen özellikler temellük ediliyor diyor. Bu artık bayağı anti-feminizm. Çünkü toplumun “geleneksel” olarak kadınlara “tahsis ettiği” özellikler; tam da feminizmin itiraz ettiği, kadın olmanın tanımı olarak sunulmasını kabul etmediği özellikler.

Dahası Varlık bir kadının başka kadınlara (burada trans kadınlara) kadınlık üzerinden tahakküm kurmasına da “cinsiyet temelli hak” diyebiliyor. Böylelikle J.K. Rowling’in aleni transfobisiyle tahakküm kurduğunu hem kabul etmiş oluyor hem de bir de üstüne “kadınların cinsiyet temelli hakları yoksa nereden ve nasıl tahakküm kuruyor” diye soruyor. Tahakküm kuruyor, çünkü kadınlığın esas öznesinin kendisi olduğunu sanıyor; kadın kimdir, kim değildir kendisi belirlemek; kadın saymadığını da dışarıda bırakmak istiyor. Nasıl erkeklerin kadınlar üzerinde kurduğu tahakküm “cinsiyet temelli hak” olarak adlandırılamazsa, bir kadının trans kadın üzerindeki tahakkümü de cis kadınların hakkı gibi sunulamaz. Tahakküm biyolojik bir öze dayanmaz, toplumsal güç ilişkileri ile dayandırılır.

Korumacı politikalar

Burada feminizm açısından tartışılması gereken diğer bir önemli husus da korumacı politikalar. Kadınlara özel korumacı politikaların yaşadığımız toplumdaki cinsiyet eşitsizliğinden dolayı kısa vadede gerekli olmakla birlikte feminizmin cinsiyet kategorilerini aşma hedefi ve özgürleşme projesi önünde bazı problemler ortaya çıkardığı kanısındayım. Yani kadınların sürekli korunması gereken varlıklar olarak ele alınması, onları bir yandan bu pozisyonda sabit tutuyor, ikincil konumlarını devam ettiriyor. Devlet de zaten kadınları korumacı yasaları patriyarkal sisteme balans olsun diye değil, kadınları korumaya muhtaç gördüğü için ve daha önemlisi kadınları aile kurumuna daha da mahkum kılmak için yapıyor. Kadınlar babaları, kocaları üzerinden sosyal hak elde ediyorlar.

Elbette kadınların mevcut eşitsiz koşullardaki somut durumunu göz ardı edemeyiz. Zaten bu yüzden de feminist hareket, heteroseksüel evlilikte kadının konumunda olduğu gibi kadınlar lehine bir iyileşme talep ediyor. Ancak aynı zamanda bizzat bu eşitsiz koşulları ortaya çıkaran dinamikleri yıkma ufkumuzun da olması gerekiyor. Bu eşitlik/farklılık çelişkisi diye de tabir edilen aslında bildiğimiz bir tartışmayla ilişkili ve ikisinden sadece birini seçmek zorunda değiliz elbette. Ancak korumacı politikalar ile özgürleşme ufku arasındaki gerilimi düşünmek, bunu nasıl aşacağımıza kafa yormak önemli. Bu noktada korumacı siyasetleri ne pahasına, neyin karşılığında, ne amaçla savunduğumuzu her zaman akılda tutmamız gerekiyor. Zaten eğer kadınları erkeklerden koruyacaksak öncelikle evlilik kurumuna karşı çıkarız. Kadınların ayrı tuvaletlere sevk edilerek erkeklerden korunması fikrinin benim feminist özgürlük tahayyülümde yeri yok açıkçası. Kadınlık pozisyonunun sürekli korunacak bir pozisyon olarak tutulmasının da özgürleştirici bir yanını göremiyorum. Bu demek değil ki mesela nafakaya karşı çıkalım ama nafakayı savunduğumuzdan daha fazla heteroseksüel evliliğe karşı çıkalım.

Aynı nakarat

Yazının temel iddialarından biri ise aslında çok bildik bir hikayeye dayanıyor. Sınıf siyasetinden, devrimci teoriden vazgeçilip söylem merkezli politikanın solun merkezine oturmasıyla, işte neoliberalizmle ve adeta neoliberalizmin ajanları olan trans aktivistler aracılığıyla kuir teori feminizmi temellük ediyor. Daha önce bu hikayenin feminist hareket, sonrasında LGBTİ+ hareketi versiyonlarını belirli sol gruplar tarafından bolca duymuştuk. Küçük burjuvalar, kapitalizmin artıkları, yok emperyalizmin oyunu vs. Bu hareketlerin sınıfsal sömürünün dışında ya da beraberinde başka tahakküm/ sömürü biçimlerini de mesele ettikleri, zaten cis hetero erkeklerin domine edegeldiği parti ve sendikalarda kendilerine yer bulamadıkları ve bu sebeplerle de kendi öz örgütlerini kurduklarından bahsedilmiyor; sınıfı böldükleri ya da zaten sınıftan kaçtıkları söyleniyordu. Tabii sınıfı bölen asla erkek egemenliği olmuyordu. Böylelikle erkeklerin kendi üzerlerine düşünmesine de gerek kalmıyordu. Kendi öz örgütlerini kuran feminist ve LGBTİ+lar zaten yeterince sosyalist, Marksist vs. olmadıkları için bunu yapıyordu. Aslında son yıllarda solcu cis hetero erkekler bile bu anlatıyı bir parça bırakmaya ve feminist eleştiriye kulak vermeye başladılar, daha doğrusu zorunda kaldılar. Ama ne hikmetse kendi bakışının Marksist feminist olduğunu iddia eden yazar, aynı serinin devamını bu sefer trans aktivizmle neoliberalizmi özdeşleştirerek yapıyor ve belli ki bu eski teraneyi devam ettirmeyi de çok akıllıca bir keşif sanıyor. 

Bu trans dışlayıcı pozisyona karşı yapılan eleştiriler de, yazarın da addettiği üzere “linç ettirme” ya da “cadı listeleri hazırlama” olarak addedilip bertaraf edilmeye çalışılıyor. Zaten tartışmanın en başından beri bu kavramlar, ortaya çıktıkları eşitsiz güç ilişkileri yok sayılıp içleri boşaltılarak TERFlerin sözüm ona mağduriyetlerinin anlatılabilmesi için pervasızca kullanılıyor. Linç, beyazların siyahlara uyguladığı sistematik şiddetti, cadı avı erkeklerin kadınlara. Ama şimdi her nasılsa ikisi de, TERFlerin kendilerine yapılan itirazlara karşı kullandığı bir mağduriyet zırhına dönüştürülebiliyor. Hadsizlik bununla da kalmıyor. Dünyanın neresinde olursa olsun işçiler, kadınlar, ezilenler haklarını kazanırken ve bu da pek tabii ki o mücadelelerin bir kazanımı olurken iş LGBTİ+ hareketine gelince her ne hikmet ise onlar hak kazanmış olmuyor, hak onlara teslim edilmiş oluyor,  çünkü zaten bunlar hak da değil, neoliberalizmin bir kandırmacası, ABD’nin bir oyunu. Bu devlet odaklı yukarıdan tarih anlatısına göre ileri kapitalist ülkelerdeki işçilerin kazanımları da yine kapitalizmin işine geldiğinden oluyor olmalıydı. Ama bu komplocu bakış LGBTİ+ hareketi söz konusu olunca devreye giriyor. Bu haliyle de malum medyanın söylemlerinden bir farkı kalmıyor.

Varlık zaten “zorunlu heteroseksüelliği” modernleşmenin bir “kazanımı” olarak görüyor. Bu önermenin anakronik, tarihçileri çileden çıkaracak karakterini bir kenara bırakalım.  “Şimdiyse neoliberalizm, modernleşmenin bütün kazanımlarını tek tek yıkarak ilerliyor ve bu süreçte zorunlu heteroseksüelliğin tasfiyesi pek de sürpriz değil” diye hayıflanıyor. Heteroseksüellik bir yerlerde tasfiye edildi ya da hali hazırda tasfiye ediliyor da bizim mi haberimiz yok? Bin bir mücadeleyle elde edinilen eşcinsel çiftlerin evlilik hakkının tanındığı bazı ülkeleri mi kastediyor yoksa yazar? Marksist feminist bakış iddiasında olan yazarın, bu yasaların geçmemesi için uğraşan (aşırı) sağ partilerin sözcüleriyle tam da aynı şeyi söylüyor olması manidar. “Fakat bu tasfiye, patriyarkadan özgürleşme anlamına gelmiyor” diye de ekliyor Varlık. Çünkü ona göre “heteroseksüel yasayla patriyarkanın hiçbir zorunlu ilişkisi yok”. Varlık’ın aralarında zorunlu bir ilişkinin olmadığını öne sürdüğü heteroseksizm ile patriyarkanın nasıl birbiriyle iç içe gecen, birbirinden beslenen ve hatta bağımsız olarak anlaşılamayacak sistemler olduğunu analiz eden koskoca bir feminist literatür var. Ancak bu yazının konusu olmadığından sadece şunu söylemekle yetinelim: heteroseksist aile yapısı kadınları patriyarkal sistem içinde tutarak erkek tahakkümünün yeniden üretilmesini sağlayan en güçlü kurum olmakla kalmıyor, dünyanın her yerinde eşcinsellerin ve lezbiyenlerin yaşamlarını değersizleştirmeye de devam ediyor. Bu ikisinin birbirinden bağımsız olduğunu varsaymak en basit bir akıl yürütmesinin dahi askıya alınması demek.

Kabul edilmeyen ayrıcalıklar

Varlık’ın ayrıcalık meselesine yaklaşımının ne kadar sorunlu olduğunu da belirtmek gerekiyor. Feminizmin yada ırkçılık karşıtı hareketlerin, ezen gruplara ait bireylerin ekonomik, sosyal, kültürel vs. ayrıcalıklara sahip olmalarına yaptığı vurgu tam da ezme/ezilme, iktidar ve sömürü ilişkilerinin sonuçlarını görünür kılmak içinken, yazarsa bunu bir tehdit olarak algılıyor. Belli ki bu ayrıcalık meselesini hiç anlamamış, anlamamaktaki ısrarını da solculuktan sayıyor. Ona göre karşı tarafa “ayrıcalıklısınız” diyenler aslında kendileri ayrıcalık istiyor, sonra alınca da öbür tarafın tepesine çıkma niyetindeler. Oysa, feminist bakış açısıyla söyleyecek olursak, patriyarka erkeklerin ayrıcalıklarının yeniden üretilerek sürdürülmesini sağlayan dolayısıyla sosyal bir grup olarak erkeklerin çıkarlarına hizmet eden sistemin ta kendisi. Bir kadın olarak bunu tespit etmek, ayrıcalık istemek anlamına gelmiyor. Fakat ayrıcalıktan bahsetmek yapısal eşitsizliklerin kimi bireyleri maddi ve manevi birçok imkandan mahrum bırakıp diğerlerine bu imkanları altın tepside sunduğunu göstermeyi sağlıyor. Keza heteroseksüel olmak, vatandaş Türk olmak, iyi kabul edilen bir eğitim almış olmak söz konusu kişi her ne kadar sosyalist, feminist vs. olsa da bunları olmayanlara göre o kişilere kimi ayrıcalıklar sağlıyor. Bu kadar basit bir fikrin sanki neoliberalizmin karmaşık teorik bir buluşuymuş gibi sunulması komik.

Yazara göre “ayrıcalık kavramı… özgürlükleri bir grubun, bir diğerinin tarihsel kazanımlarını sorunsallaştırması olarak kodlayabiliyor. Ayrımcılık kavramı sadece ezilenleri piyasada dövüşmeye çağırıyor, kaynakları bölüştürmüyor”. Yazarın savunduğunun aksine, karşıdakini ayrıcalıklarının farkına varmaya davet etmek, karşıdakinin “tarihsel kazanımlarını sorunsallaştırma” filan değil. O zaman Türk olmaktan dolayı sahip olduğumuz ayrıcalıklar, biz Türklerin Türkler olarak tarihsel kazanımlarımızdan mı ileri geliyor ki, mesela bir Suriyeli göçmenin özgürlük talebi, biz Türklerin tarihsel kazanımlarını sorunsallaştırıyor olsun? Bu akıl yürütmeye göre bizim de Türkçü olmamız gerekiyor o zaman ya da Türklerin Suriyelilere göre bir ayrıcalığı olduğunu zaten hiç kabul etmememiz. Toplumda heteroseksüel olmanın sağlığa, eğitime, işe, sosyal haklara erişim konularında eşcinsel olmaya göre açık ayrıcalıkları var. Bu bir heteroseksüelin bir eşcinselden doğrudan bir çıkarı olduğu anlamına gelmiyor, ancak her heteroseksüelin heteroseksüel olarak heteroseksizmden çıkarı olduğu anlamına geliyor. Bu ayrıcalıkları inatla görmemek, tartışmaya açanları tehdit algılamak hatta onları ayrıcalık isteyenler olarak lanse etmeye çalışmak; ayrıcalıklı olan birinin elindekini de kaptırma korkusu olsa gerek. Bu, “ya kadın hakları var da, niye erkek hakları yok?” yollu erkeklerin komik sandıkları şakalarını andırıyor. Kendi ayrıcalıklarını asla görmeyen, aksine esas kendini mağdur gösteren bu bakış; biraz da “işçinin memurun hali yine iyi” diyen esnafı, “bizim temizlikçinin iki evi varmış” diye hayıflanan şirket çalışanını, “bu Suriyelilerin durumu bizden iyi vallahi” vs. diyenleri hatırlatıyor.

Varlık da bu ayrıcalık hususunda yine bir itibarsızlaştırma taktiği olarak olmadık şeyleri üst üste bindiriyor. “İslamcı kadınların görünürlük talepleri” ile baş örtüsü mücadelesinin kastedildiği anlaşılıyor. Yazara göre “küresel elit feministler”, gelecek tehlikeyi tahayyül edemedikleri için bu talebe destek verdi. “İslamcı kadınlar” ise sadece “sınıfsal yükseliş ve ayrıcalık” istiyordu ve korkulan (yazar içinse beklenen) oldu,  buradan üst sınıf dinci bir kadın tipi oluştu. Sonunda yazarın haklı çıktığı, çarpıtmalarla dolu bir korku siyaseti kıssası daha. Öncelikle başörtüsü yasağına karşı mücadeleye destek veren feministler tüm “İslamcı kadınları” işçi sınıfından sandığı için destek vermedi. Başörtüsü yasağının kadınların kamusal alana çıkmasına engel olduğu, bu kadınlara karşı açık bir cinsiyetçi uygulama olduğu için yasağa karşı çıktılar. Ayrıca baş örtüsü mücadelesini yürüten kadınların tümünün yine toptancı biçimde “sınıfsal yükselme peşinde İslamcı kadın” ilan edilmesini ne yapmalı? Baş örtüsü takan herkesin “İslamcı kadın” addedildiği bir paketle karşı karşıyayız. Bu anlayışa göre işçi eylemlerinde sıklıkla gördüğümüz türbanlı kadınlar da sınıf atlama derdindeki İslamcılar olsa gerek. Bu kadınlar feminist olamaz mı, başka ideolojileri savunamaz mı? Kaldı ki mücadeleyi yürüten kadınlar içinde Müslüman feministler de vardı, ama yazarımızın onları feminist sayacağına pek ihtimal vermiyorum. Peki neden tüm bunları anlatıyor Varlık? Kıssadan hisse şöyle: “şimdi de trans kadınları savunursak bu sefer de onlar sınıf atlama hevesiyle tepemize çıkacak”. O tabii yine yaklaşan tehlikenin farkında.

“İşleri karıştıran hep bu kuir!”

Zaten Varlık’a göre “olan bitene Marksist Feminist bir lensten bakınca tablo çok da karmaşık değil”. Ne farklı tahakküm ilişkilerinin nasıl iç içe geçtiği üzerine kafa yormuş ne de Kemalist bakış açısının ötesine geçip içinde bulunduğumuz zamanı kendi özgün şartlarıyla düşünmeyi denemiş. Kendinden emin, halinden memnun. Ah bir de kadın performansı sergileyen erkekler olmasa! Çünkü işleri karıştıran tek unsur trans aktivizmin beyana dayalı cinsiyet talebi. “Trans bireylerin bütün varoluşları şu günlerde kuir paradigmanın kavramsal dünyasına asimile edilmiş durumda, ki bu işleri fena halde zorlaştırıyor” diyor yazar. Yazar basitleştirilmiş toptancı dünyasında; sınıf, cinsiyet ve ideolojilerden sabit bloklar oluşturmuş, yerlerinden oynasınlar istemiyor; hem bu haliyle tablo hiç karmaşık da olmuyor.

İlk basitleştirme; trans aktivist= non-binary=kuir teori = sol liberalizmin birbirinin yerine kullanılıp aynı şeylermiş gibi sunulması. Yani yazının ana konusu olan mesele dahi, sırf yarattığı hayali düşman istediğinden farklı bir yüze bürünmesin diye çarpıtılarak tarif ediliyor. Hadi kuir teori diye yekpare bir şey olduğunu kabul edelim. Trans aktivistlerin hepsi kuir mi? Hayır. Cis kadın kuirler yok mu? Var. Kuir teorinin feminizme, zaten çoğunlukla feminizmin içinden yönelttiği eleştiriler ile belli bir politik mücadele biçimi arasında zorunlu bir ilişki var mı? Yok. Peki niye bu ısrar? Toptancılık devam ediyor. Baş örtüsü mücadelesi = İslamcı kadın= dinci üst sınıf kadın ve bunlara özgürlük diye elini veren kolunu kaptırır akıl yürütmesi. Sonrasında trans aktivizm ve baş örtüsü mücadelesi arasında yapılan analoji üzerinden de translara potansiyel iktidar sahipleri olarak yaklaşalım diyor. Politik bilim kurgu janrında ödüle layık bir senaryo.

Ancak bu toptancılıklar kaba saba, güya bütüncül analiz yapmaya yarıyor da, gerçekliği anlamamıza hiç yardımcı olmuyor. Adeta “kadın kadınlığını erkek erkekliğini bilsin, biz de ağız tadıyla feminizmimizi yapalım” diyen yazar için, cinsiyet konumlarının başka iktidar ilişkileriyle beraber düşünülmesi gerektiği fikri pek kabul edilebilir görünmüyor. Yoksa keşke tabii fabrikada sömürülen işçi adam, aynı zamanda evde karısını döven adam olmasa, aynı adam Suriyeli işçiyi kendine tehdit de görmese, işler de karışmasa. Ama öyle değil. İşçi sınıfı arasında da milliyet, cinsiyet, alınan ücret, yapılan işe toplumsal olarak verilen değer vs. üzerinden farklılıklar var. Kadınların arasında da başkaca farklılıklar. Ne işçileri ne de kadınları bölen ise kendi aralarındaki bu farklılıklar değil, aksine bu farklılıkları görmeyi reddeden bakış. Biz bu farklılıkları yok sayınca yok olmuyorlar çünkü. Varlık ise bunlardan hiç bahsetmiyor. Zira onun basitleştirilmiş iktidar ilişkileri perspektifinden zaten bu sorunlar hiç görünmüyor.

Özetle Marksist feminist bir bakışla yazıldığı iddia edilen bu yazı, ne Marksist ne feminist ve pek tabii ki ne de Marksist feminist; yeri gelince Kemalist, her daim devletçi, güvenlikçi, gelenekselci ve reaksiyoner, devrimci bir ufkun olmadığı bir vasatlık. Böylesi komplocu, korku siyasetine dayanan, kadınların failliğini hiçe sayan devlet odaklı bir anlayış; kadınların özgürleşme, kendilerini gerçekleştirme mücadelesini anlayabilmekten de çok uzakta. Neyse ki feminizm kolonlarına yaslanıp sığındığımız bir mabet değil, her gün söküp yeniden kurmaya hem ihtiyacımızın hem de gücümüzün olduğu bir politik mücadele silahı, bize yol gösteren fikir ve pratikleri yazdığımız bir rehber. Bu anlamda trans kadınların yürüttüğü teorik/politik tartışma da yazarın bizi inandırmaya çalıştığının aksine feminizm için gerekli ve bir o kadar da öğretici. Çünkü kadın kategorisine dayanarak taleplerde bulunup siyaset yapmak ile bu kadın kategorisinin de parçası olduğu cinsiyet sistemini aşma tahayyülü arasındaki gerilim üzerine kafa yormak tam da feminizmin işi. Kadın kategorisinin kurgusallığı ile tarihsel özneler olarak kadınlar arasında çelişki gibi görünen cinsiyetin bu “iki anlamlılığı” feminizmi geçersizleştiren bir şey değil; tersine feminizmi öznesi üzerine düşünmeye, onu hem eleştirel hem de öz eleştirel olmaya zorlayan; dolayısıyla tam da gücünü aldığı hareket noktası.

Kaynak: https://www.kaosgl.org/gokkusagi-forumu-kose-yazisi/marksist-feminist-iddia-altinda-bir-terflik-savunusu

Aylardır Cevapsız Kalan Soru: Nadira’ya Ne Oldu? – Gizem Karaköçek

Nadira Kadirova, 23 yaşında Özbekistan vatandaşı bir genç kadın. Ölmeden dört yıl önce Türkiye’ye yerleşti ve yaklaşık bir yıl boyunca AKP milletvekili Şirin Ünal’ın Çankaya’daki evinde bakıcı olarak çalıştı. Daha başka bir dizi vakada gördüğümüz gibi Nadira Kadirova’nın ölümü de göçmenler, özellikle de göçmen kadınlar için güvencesiz çalışma koşullarının onları nasıl taciz ve şiddet karşısında çok daha korumasız hale getirdiğini bir kez daha gösteriyor. Davanın üzerinin tekrar tekrar örtülmeye çalışılması ise ülkedeki hukuk sistemine dair zaten bilinen bir gerçeği bir kez daha tasdik ediyor: yokluğunu. 

Nadira, 23 Eylül 2019’da AKP milletvekili, emekli general Şirin Ünal’ın evinde Ünal’a ait silahla ölü olarak bulundu. Kadirova’nın dosyası, avukatlarının da dile getirdiği gibi böylesine önemli bir dosyada yapılamayacak acemilikler yapılarak ve intihar olduğu belirtilerek kapatıldı. Kapatılmasına yönelik avukatları tarafından yapılan itiraz reddedildi. Savcılık tarafından yürütülen soruşturma neticesinde, intihar denilebilecek kadar bile araştırma yapılmadı, sorular cevapsız kaldı. Tüm bunların ışığında aydınlatılabilecek olan asıl soru Nadira’nın ailesi, avukatları ve kamuoyu tarafından hala sorulmaya devam ediliyor: Nadira’ya ne oldu?

Nadira ölmeden önceki gün Şirin Ünal’ın çalışanlarından biri olan arkadaşı Leyla’ya ”Ünal beni taciz etti intihar edeceğim!” demiş ve savcılık tarafından bu cümlede sadece “İntihar edeceğim!” kısmı üzerinde durulmuş, cinsel saldırı iddiası araştırılmamıştı. Bunun üzerine kendisi de Özbekistan vatandaşı olan Leyla, kim olduğunu bilmediği fakat Emniyet mensubu olduğunu belirten kişiler tarafından sokak ortasında sınırdışı edilmekle tehdit edildiğini Nadira’nın ailesiyle paylaşmıştı. Niçin Nadira’nın cinsel istismar nedeniyle intihar etmesi şüphesi üzerinde durulmadı ve gerekli araştırmalar yapılmadı? Ünal’ın çalışanı ve en önemli tanıklardan Hilal neden tehdit edildi? 

Nadira’nın hayallerine yönelik adımlar atmaya devam ediyordu hatta ölümünden bir gün önce İngilizce kursuna kayıt yaptırmıştı. Geleceğe yönelik planlarına devam eden bir kimsenin intiharı savcılık nezdinde neden şüphe oluşturmadı?

Cenazeyi teslim alan aile, intihar ettiği söylenen Nadira’nın bedeninde iki mermi bulunduğunu, mermilerden birinin böbrek kısmında diğerinin kalp hizasında olduğunu ve kafasında darbe izinin de mevcut olduğunu kamuoyuyla paylaşmıştı. Ayrıca adli tıp raporunda belirtilen ve biyolojik erkek bedeninden bulaşabilecek olan PSA bulgusunun DNA incelemesi yapılmadı. Üstelik savcılık tarafından herhangi bir açıklama yapılmadan önce Emniyet tarafından intihar olduğuna dair alelacele açıklama yapılması soru işaretlerini arttırdı. 

Olay gerçekleştiği esnada Nadira’nın abisiyle görüşme yapan ve evde olduğunu belirten Ünal, sonrasında ”Bana gelen bilgiler intihar yönünde.” diyerek kafa karışıklığına yol açmıştı. Hayatın doğal akışına uymayan bu açıklama Nadira’nın avukatı tarafından da eleştirilmiş ve Ünal’ın nerede olduğunun tespitinin yapılması gerekliliğinin altı çizilmişti. Kızıyla da aynı saatlerde telefon görüşmesi yapmış olan Ünal’ın yerinin tespit edilebilmesi oldukça kolay olmasına rağmen herhangi bir araştırma yürütülmemişti. Olay gerçekleşirken evde olduğu kayıtlara geçilen Ünal’ın kızını neden aradığı ise başka bir soru işareti. Ölüm raporunda belirtilen saat ve emniyetin arandığı saatin uyuşmamasıyla ilgili tatmin edici bir açıklamanın yapılmamış olması da şüpheleri arttıran bir başka konu. 

Nadira’nın ifade vermeye gelen arkadaşlarına ve kardeşine polisler tarafından “vebal alıyorsunuz” denmesi ve bu polisler için tanıkları şikayetlerinden ve beyanlarından vazgeçirmeye çalışması hakkında soruşturma başlatılmaması da üzerinde durulması gereken bir diğer nokta.

Adli tıp raporuna göre Nadira’nın vücudunda ketamin yani anestezik bir madde bulunmuş ve bu maddenin hastanede müdahale ederken mi enjekte edildiği yoksa ölümünden önce mi verildiği açıklanmamıştı.

Odasında bulunduğu söylenen intihar mektubunun Nadira’nın el yazısı örnekleriyle karşılaştırılması talebi reddedilmiş, gerekçe olarak Ankara’da böyle bir uzmanın olmadığı söylenmişti. Üstelik mektubu yazdığı söylenen kalem de parmak izi incelemesinden geçmemişti. Bu incelemelerin yapılacağı açıklansa da detaylı bilgi kamuoyuyla paylaşılmadı. 

AKP milletvekili Şirin Ünal konuyla ilgili olarak uzun bir süre açıklama yapmaktan kaçınmış ve sessizliğini “Nadira şizofrendi” iddiasıyla bozmuştu. Bu iddiaya karşı Nadira’nın abisi “madem psikolojik sorunları vardı neden 20 yıllık eşine bakmasına izin verdin? Neden meclisteki makam odana götürdün? Neden işten çıkarmadın?” sorularını yöneltti. Her şey gibi bu sorular da cevapsız kaldı. Yaşananları gün yüzüne çıkaracak ve anlatıldığı gibiyse Ünal’ı da temize çıkaracak olan detaylı araştırmanın yapılmamasına karşı Ünal’ın sessiz kalması ise başka bir soru işareti olarak kamuoyu zihninde yer etti. 

Konuyla ilgili mecliste verilen soru önergesi de cevapsız bırakıldı. O önergede yer alan “evde bulunan diğer kişilerin swap örnekleri neden alınmadı? Çekilen fotoğraflarda silahın içinde şarjör olup olmadığı neden araştırılmadı?” soruları da tıpkı diğer sorular gibi güncelliğini koruyor. 

Avukat Eren Keskin de geçtiğimiz günlerde Artı Tv’ye “tanıklarla konuştum, korkuyorlar ve açıklama yapmaktan imtina ediyorlar. Delillerin karartıldığını tespit ettim. Soruşturma en başından beri gizlilik kararıyla yürütüldü ve toplanan delillerin incelemesi de gizli yapıldı bu nedenle bilgi sahibi olamadık. Karşımızda eski bir NATO askeri, güçlü olduğu aşikar bir partinin milletvekili var. Böyle bir adamın karşısında kimsesiz, çaresiz, sigortasız çalıştırılmış göçmen bir kadın var. Taraflar arasında bir dizi eşitsizlik var. Nadira’nın elinde swap örneğine rastlanmadığını biliyoruz. İntihar ettiği söylenen birinde bu örneklere rastlanmaması şüphelerimizi besliyor. Gerekli incelemeler yapılmadan dosyanın kapatılacağını biliyorduk. Bu dosya da daha önce karşılaştığımız diğer dosyalar gibi failinin gizlenmeye çalışıldığı bir dosya.” açıklamasında bulundu. 

Aile, takipsizlik kararına karşı yapılan itirazın reddedilmesinin peşini bırakmayacağını söyleyerek bu süreçte yanlarında olan herkese teşekkür ediyor. İnsan hakları avukatları, son süreçte davaya müdahil olan 132 kadın avukat ve kadın örgütleri sormaya devam ediyor: Nadira’ya ne oldu?

Toplumsal Yeniden Üretim ve Covid-19 Salgını Üzerine Tezler- Marksist Feminist Kolektif

“Bu salgın, bizleri kapitalizmin ötesine taşıyacak bir şekilde kâra karşı nasıl yaşamı destekleyeceğimize dair solun önüne somut bir ajanda koyacağı bir moment olabilir ve olmalıdır.” 

Tez 1: Kapitalizm yaşama değil, kârlılığa öncelik vermektedir: Bunu tersine çevirmek istiyoruz.

Bu salgın ve buna egemen sınıfın cevabı, toplumsal yeniden üretim teorisinin bağrındaki fikrin açık ve trajik bir resmini sunmaktadır: Yaşamımız, kâr etme önceliklerine kurban edilmektedir.

Kapitalizmin kendi yaşamını devam ettireceği kan olan kâr üretme becerisi, işçilerin günlük “üretimine” bağlıdır. Bu, tam olarak ve anında kontrol edemediği veya baskın olmadığı yaşamı devam ettirme süreçlerine bağlı olduğu anlamına gelir. Aynı zamanda birikimin temel mantığı, üretimin devam etmesini destekleyecek mümkün olan en düşük ücret ve vergilerle hayatın düzenlemesi üzerinedir. Bu kapitalizmin kalbindeki en büyük çelişkidir. Tam da toplumsal refahı sağlayanları; hemşireleri ve sağlık hizmetlerindeki diğer çalışanları, tarım işçilerini, gıda fabrikalarındaki işçileri, süpermarket çalışanlarını, kuryeleri, atık toplayıcıları, öğretmenleri, çocuk bakıcılarını, yaşlı bakım hizmetlerini sağlayanları aşağılamakta ve değersizleştirmektedir. Bunlar, kapitalizmin düşük ücretle ve çoğu zaman tehlikeli çalışma koşulları ile aşağılayıp damgaladığı ırksallaştırılmış, kadınlaştırılmış işçilerdir. Ancak şu anki salgın, toplumumuzun onlarsız yaşayamayacağını açıkça ortaya koymaktadır. Toplum, kârlılık için rekabet eden ve hayatta kalabilme hakkımızı sömüren ilaç şirketleri ile de ayakta kalamaz. Ve ‘piyasanın görünmez elinin’, mevcut pandeminin de gösterdiği gibi, insanlığın ihtiyaç duyduğu, küresel çapta bir sağlık altyapısı oluşturmayacağı ve işletemeyeceği açıktır.

Bu nedenle sağlık krizi sermayeyi, sağlık, sosyal bakım, gıda üretimi ve dağıtımı gibi yaşam ve yaşamı sürdürme çalışmalarına odaklanmaya zorluyor. Sağlık, eğitim ve diğer yaşamsal faaliyetlerin ticarileştirilmekten çıkarılmasını ve herkes tarafından erişilebilir hale getirilmesini, pandemi geçtikten sonra da bunun devam etmesini talep ediyoruz.

Tez 2: Toplumsal yeniden üretim işçileri yaşamın temelindeki işçilerdir: Kalıcı olarak böyle kabul edilmelerini talep ediyoruz.

Eksik istihdamla emtia üreten şirketlerin çoğu, kârlarının ve stok değerlerinin hızla düştüğünü görürken, kendilerinin insani kuruluşlara, topluluklara, hane halklarına ve bireylere bağlı olduklarını fark ettiler. Ancak, kapitalizmin hayatı öncelemeye nazaran kârlılığa öncelik verme ihtiyacı göz önüne alındığında, bu tür örgütler, topluluklar, hane halkı ve bireyler bu meydan okumayı karşılayacak kadar donanımlı değiller. Covid-19 yalnızca sağlık, toplu taşıma ve market işçileri, çeşitli toplum gönüllüleri ve diğerleri üzerindeki durumu kötüleştirmekle kalmadı; yıllar yılı kemer sıkma adına tüm temel sosyal hizmetlerin parçalanması da toplumsal yeniden üretimi sağlayan iş gücünün eskisinden çok daha küçülmesine ve toplumsal örgütlülüklerinin de gittikçe daha az kaynak bulabilmesine sebep oldu.

Onlarca yıl ihmal edilmiş bir krizi telafi etmek için birçok kapitalist devlet ve şirket önceliklerini ancak kısmi ve geçici olarak değiştiriyor. Hane halklarına çekler gönderiyorlar, güvencesiz işçilere işsizlik sigortası sunuyorlar, otomobil üreticilerinin otomobil üretmekten maske ve vantilatör üretmeye geçmelerini istiyorlar. İspanya’da devlet geçici olarak kâr odaklı özel hastaneleri devraldı; ABD’de sigorta şirketleri Covid-19 testi için ödemeleri yapmak durumunda kalıyor. Her şeyi bir kenara bırakırsak, bu durum bize siyasi bir irade olduğunda insanların ihtiyaçlarını gerçekten karşılayacak kaynakların ne kadar hazır ve bol olduğunu göstermektedir.

Toplumsal yeniden üretim sektörlerindeki hemşirelerin, hastane temizliği işçilerinin, öğretmenlerin, atık toplama işçilerinin, gıda üretenlerin ve süpermarket çalışanlarının yaptıkları işlerin temel hizmet olarak kalıcı bir biçimde tanımlanmasını ve ücretlerinin, sosyal yardımlarının ve sosyal konumlarının sürdürülebilirlikteki önemini yansıtacak şekilde iyileştirilmesini talep ediyoruz. 

Tez 3: Bankaları değil insanları kurtarın. 

Egemenler, kapitalist değerin tamamen çöküşünü ortadan kaldırma çabasıyla şirketleri kurtarmak için çok daha fazla kaynak ayırıyorlar. Ürettiğiniz kârların, toplumsal yeniden üretim emeğinin sağladığı emek gücü tarafından yapıldığını size hatırlatıyoruz. Otel ve restoran zincirlerinin, teknoloji ve havayolu şirketlerinin ve daha fazlasının CEO’ları milyonlarca işçiyi işten çıkarırken, büyük ölçüde kendi aşırı şişirilmiş maaşlarını ve haklarını koruyorlar. Çünkü kapitalist sistem, yaşam ve ücretli emek arasındaki çelişkinin, insanların yaşamlarından ziyade daima sermayenin yararına çözülmesini öncelemektedir.

Tüm finansal kaynakların ve teşvik paketlerinin kapitalist şirketleri çalışır durumda tutmak yerine yaşamı devam ettiren işlere aktarılmasını talep ediyoruz.

Tez 4: Sınırları açın, hapishaneleri kapatın.

Bu salgın, göçmenleri ve tutukluları çok sert vuruyor: Bunlar; uygun hijyenik şartlara ve sağlık hizmetlerine sahip olmayan hapishanelerde veya gözaltı merkezlerinde kapalı kalanlardır; belgesiz ve aynı zamanda sınır dışı edilme korkusuyla yardım talebinde sessiz kalanlardır; yaşamı var eden alanlarda (sağlık ve sosyal bakım hizmetleri, tarım, vb. ) çalışıp enfekte olma riski daha fazla olan, çünkü (yeterli veya herhangi bir koruyucu ekipmanı olmadan) işe gitmekten başka seçenekleri olmayanlardır; ailelerine ulaşmaya çalışan ve ülkeler arasında transit geçiş yapmakta olanlar ve seyahat yasakları ve yaptırımlar nedeniyle ülkelerinden ayrılamayanlardır.

Pandemi olsa da olmasa da Trump, enfeksiyon oranlarının ve ölümlerin hızla arttığı İran’a karşı yaptırımları korumaktadır. Ne Trump ne de Avrupa Birliği, İsrail’e Gazze’de abluka altındaki 2 milyon insanı en çok ihtiyaç duyulan tıbbi malzemelerden yoksun bıraktığı yaptırımları kaldırması için baskı yapacaktır. Pandemiye karşı bu ötekileştirilmiş eşitsiz tepki, kapitalizmin bel altı olan ırkçı ve sömürgeci zulme dayanmakta ve onu güçlendirmektedir.

Göçmenlik yasalarına göre sağlık hizmetlerinin öncelikli olmasını, pek çok suç için hapsedilenlerin derhal serbest bırakılmasını ve hasta tutsaklar için alternatif insani kısıtlı yerlerin bulunmasını, yaşamsal ihtiyaçları beslemek yerine disiplini hedefleyen gözaltı ve tutukevlerinin kapatılmasını istiyoruz.

Tez 5: Silahımız dayanışma: Sermayeye karşı kullanalım

Salgın, bütün dünyaya kriz durumunda çalışan insanların çeşitli ve yaratıcı hayatta kalma stratejileriyle her daim nasıl geçinebildiğini göstermiştir. Pek çoğu için bu en yakın aile ve arkadaşlara yaslanmak anlamına gelmiştir. Fakat bazıları karşılıklı yardım inisiyatifleriyle sorunun üstesinden gelmektedir. Evsizler ve kapitalist toplumun bir yük olarak görüp reddettiği insanlar için destek, başkalarına yaşama hakkından daha azını sunmayan toplumsal yeniden üretim gönüllülerinin muazzam inisiyatiflerinden gelmiştir. Birleşik Krallık’ın dört bir yanında mahalleler, en korunmasız kesimlerle irtibatta olabilmek ve gıda ve ilaç alabilmelerini sağlamak için Whatsapp grupları oluşturmaktadır. Okullar ücretsiz yemek hakkına sahip çocukları olan yoksul ailelere yiyecek kuponları göndermektedir. Gıda bankaları ve hayır kurumları gönüllü sayısının arttığına tanık olmaktadır. Acil bir ihtiyaç olarak toplumsal yeniden üretim müşterekleri ortaya çıkmaktadır. Fakat aynı zamanda geçmişten dersler de aldık: Kapitalist hükümetlerin toplumsal yeniden üretim müştereklerini devletin sorumluluklarından kaçmasının aracı olarak kullanmalarına izin vermeyeceğiz.

Sosyalist feministler olarak daha fazlasını zorlamaya, insan yaşamının iyileştirilmesi için gerekli olan her şey üzerinde kamu hükmü talebi için birlikte çaba göstermeye ihtiyacımız vardır. Bu, eşitsiz biçimde etkilenmiş ve eşitsiz kaynaklara sahip farklı topluluklar arasında dayanışma inşa etmek anlamına gelmektedir. Bu, en çok marjinalleştirilmişlere destek vermek, toplumsal kaynağı olanların – sendikalar, sivil toplum örgütleri, halk örgütlenmeleri – olmayanlarla paylaşmalarını ve onları desteklemelerini savunmaktır. Bu, devletin toplumsal yeniden üretim işini toplumsal varlığın temel taşı olarak tanımasını talep etmektir.

Hükümetlerin halktan ders almalarını ve sıradan insanların birbirine destek ve dayanışma göstermek için yaptıkları şeyleri politika düzeyinde tekrarlamalarını talep ediyoruz.

Tez 6: Ev içi şiddete karşı feminist dayanışma

Covid-19’un yayılmasını önlemek için pek çok ülke tarafından alınan eve kapanma önlemleri, bir yandan bütünüyle gerekliyken, diğer yandan istismara dayalı bir ilişki içinde yaşayan milyonlarca insan için ciddi sonuçlar doğurmuştur. Salgın süresince mağdurlar şiddet uygulayan partnerler veya aile bireyleriyle ev içinde kalmaya zorlandığından, kadınlara ve LGBTQ’lara yönelik ev içi şiddet vakaları katlanmıştır. Ev içi istismarın özgün durumunu dikkate almayan “evde kal” kampanyaları, şiddete karşı sığınak ve hizmetlerden bütçelerin çekilmesi anlamına gelen ve yıllardır süregiden azgın neoliberalizm bağlamında bilhassa endişe vericidir.

Hükümetlerden şiddetle mücadele hizmetlerde yıllardır uyguladıkları bütçe kesintilerini derhal geri çekmelerini ve destek hatlarını sürdürmek ve geniş ölçüde görünür kılmak zorunda olan aktörlere kaynaklar sağlamalarını talep ediyoruz.

Tez 7: Toplumsal yeniden üretim işçilerinin toplumsal gücü vardır: Bu gücü toplumu yeniden örgütlemek için kullanabiliriz.

Bu salgın, bizleri kapitalizmin ötesine taşıyacak bir şekilde kâra karşı nasıl yaşamı destekleyeceğimize dair solun önüne somut bir ajanda koyacağı bir moment olabilir ve olmalıdır. Bu salgın, kapitalizmin ücretli ya da ücretsiz, hastanelerde ve altyapı işlerinde, hane içinde ve topluluklarda toplumsal yeniden üretim işçilerine ne kadar ihtiyaç duyduğunu hâlihazırda bizlere göstermiştir. Bunu ve bu işçilerin ellerinde tuttukları toplumsal gücü kendimize sürekli hatırlatalım. Bu, toplumsal yeniden üretim işçileri olarak bizlerin, ulusal bağlamda, bizi ayıran sınırlarda ve yerkürenin her yanında elimizdeki toplumsal güce dair bilinci geliştirmemiz gereken andır.

Eğer biz durursak dünya durur. Bu anlayış yaptığımız işe saygı duyan politikaların temeli olabilir; aynı zamanda kâr elde etmenin değil hayatı var etmenin toplumlarımıza yön verdiği, yenilenmiş bir antikapitalist gündemin altyapısını inşa edecek politik eylemin de temeli olabilir.

3 Nisan 2020

Çeviri: Meriç Dıraz, Sanem Öztürk

Marksist Feminist Kolektif, Tarihsel Materyalizm Konferansı’nda Marksist Feminist Akım’ın örgütleyicileri olan Tithi Bhattacharya, Svenja Bromberg, Angela Dimitrakaki, Sara Farris ve Susan Ferguson’dan oluşmaktadır.

Toplumsal Yeniden Üretim ve Salgın: Tithi Bhattacharya ile Söyleşi

Koronavirüs salgını, pek çoğumuza toplumun nasıl hızla değişebildiğini ve ne olmadan yaşayabileceğimizi –ya da yaşayamayacağımızı– sert bir berraklıkla gösterdi. Kaynaklar sağlık hizmetlerine aktarılırken, kapitalist ekonominin büyük bir kısmının kriz dönemlerinde gerçekten rafa kaldırılabileceği ortaya çıktı. Bize daha önce imkânsız olduğu söylenen – mahpusları serbest bırakmaktan kira ödemelerini veya ipotekleri askıya almaya, ülkedeki herkese nakit desteği vermeye kadar – pek çok şey hâlihazırda yapılıyor.

Tithi Bhattacharya bir süredir Yüce Piyasa’nın değil insan hayatının gereklerine yönelik inşa edilen bir toplumun nasıl olacağı üzerine düşünüyor. Kendisi bir tarih profesörü, Purdue Üniversitesi’nde Küresel Çalışmalar Direktörü, %99 İçin Feminizm: Bir Manifesto kitabının yazarlarından biri, Spectre dergisi yayın kurulu üyesi ve Social Reproduction Theory: Remapping Class, Recentering Oppression kitabının editörü. İçinde bulunduğumuz momentte toplumsal yeniden üretim teorisinin bize neler öğretebileceğini, solun hangi talepleri yükseltmesi gerektiğini ve iklim felaketini önlemek için bu dersleri nasıl kullanabileceğimizi konuştuk.

-Sarah Jaffe: Başlangıç olarak bize toplumsal yeniden üretim teorisini kısaca açıklayabilir misiniz?

-Tithi Bhattacharya: Toplumsal yeniden üretimi en iyi şekilde tanımlamak gerekirse, hayatı var etmek, sürdürmek kuşaklar boyunca yenileyebilmek için gerekli olan eylemler ve kurumlardır. Ben bunlara “hayatı var etme” faaliyetleri diyorum.

En doğrudan anlamıyla hayatı var etmek doğum yapmaktır. Fakat hayatı sürdürebilmek için temizlik gibi, beslemek gibi, yemek yapmak, çamaşır yıkamak gibi pek çok başka faaliyete ihtiyaç duyarız. Fiziksel, kurumsal gereksinimlerimiz vardır: Yaşayacağımız bir ev, bir yerlere gitmek için toplu ulaşım, kamuya açık dinlenme-eğlenme olanakları, parklar, okul sonrası programlar. Okullar ve hastaneler de hayatın var edilmesi ve sürdürülmesi için gerekli kurumlardan bazılarıdır. Bu hayatı var etme sürecindeki eylemlere ve kurumlara, toplumsal yeniden üretim işi ve toplumsal yeniden üretim kurumları diyoruz. Fakat toplumsal yeniden üretim aynı zamanda bir çerçevedir. Bizi çevreleyen dünyaya baktığımız ve onu anlamaya çalıştığımız bir mercektir. Toplumdaki varlığın kaynağının ne olduğunu tespit etmemizi sağlar; insan hayatı ve insan emeği.

Hayatı var etmenin karşısında ise kapitalist çerçeve ya da kapitalist mercek yer alır: Şeyleri var etme ya da kârı var etme. Kapitalizm “kaç şey daha üretebiliriz?” diye sorar, çünkü şeyler kâr getirir. Burada önem atfedilen, o şeylerin insanlar üzerindeki etkisi değil, kapitalizmin yüce saltanatını süren bir büyücü olduğu bir şeyler imparatorluğu yaratmaktır.

Bu faaliyetlerin çoğu ve toplumsal yeniden üretim sektöründeki – hemşirelik, öğretmenlik, temizlikçilik gibi – pek çok iş, kadın işçilerin egemenliğindedir. Ve kapitalizm bir hayat-var etme değil şeyler-var etme sistemi olduğundan, bu faaliyetler ve bu işçiler ciddi ölçüde değersizleştirilmiştir. Toplumsal yeniden üretim işçileri en kötü ücretleri alan, (gerektiğinde) ilk gidecek olan, sürekli cinsel tacizle ve sıklıkla doğrudan şiddetle yüz yüze kalanlardır.

-Kapitalizm işlemeye devam ettiği sürece mutlu ölebileceklerini söyleyen (muhafazakâr polemikçi) Glenn Beck gibi mezar hırsızlarının olduğu bir dönemdeyiz; bu her şeyi apaçık ortaya koyuyor. 

-Koronavirüs krizi iki şeyi trajik biçimde netliğe kavuşturdu. İlk olarak toplumsal yeniden üretim vurgusu yapan feministlerin uzun zamandır söylediklerini, yani bakım işinin ve hayatı var eden işlerin toplum için vazgeçilmez olduğunu ortaya serdi. Şu anda evlerimize kapanmış haldeyken hiç kimse “Borsa simsarlarına, yatırım bankacılarına ihtiyacımız var! Bu hizmetler açık kalsın!” demiyor. İnsanlar “Hemşireler, temizlikçiler, çalışmaya devam etsin, çöp toplama hizmetleri açık kalsın, yiyecek üretimi devam etsin!” diyor. Yiyecek, yakıt, barınak, temizlik: “Hayati olan hizmetler” bunlar.

Bu kriz aynı zamanda kapitalizmin salgınla baş etmekte nasıl tamamen yetersiz olduğunu da trajik biçimde ortaya koydu. Kapitalizm hayatı var etmeye değil kârı en yüksek düzeye çıkarmaya odaklıdır. Kapitalistler bütün bu süreçte en büyük mağdurun sayısız hayat değil kanlı ekonomi olduğunu iddia ediyorlar. Görünen o ki ekonomi, Trump’tan Boris Johnson’a herkesin parlak kılıçlarıyla korumaya hazır olduğu en kırılgan küçük çocuk.

Bu arada Birleşik Devletler’de sağlık hizmetleri sektörü özelleştirmelerle ve kemer sıkma önlemleriyle harap edildi. İnsanlar hemşirelerin evde maske yapmak zorunda olduklarını söylüyor. Ben her zaman kapitalizmin hayatı ve hayatı var etmeyi özelleştirdiğini söyledim; fakat sanırım salgından sonra bunu başka şekilde ifade etmek gerekiyor: “Kapitalizm hayatı özelleştirir ama aynı zamanda ölümü kamulaştırır.”

-Bakım işlerinin ve toplumsal yeniden üretim işlerinin diğer biçimlerinin nasıl değersizleştirildiği üzerinde biraz daha durmak istiyorum. Bu iş kollarını değersizleştirme eğilimimiz ile bu işi yapan insanları hakkında ne düşündüğümüz karşılıklı olarak birbirini etkiliyor.

-Birleşik Devletler’de bakım evleri ve destekli yaşam endüstrisi şu anda yaklaşık 4 milyon insana hizmet veriyor. Bunların pek çoğu Medicare (sağlık sigortası) kapsamında. Kısa zaman önce New York Times, yılda 380 bin insanın, uygun temizlik önlemlerine ve sağlık prosedürlerine yatırım yapmak istemeyen uzun dönemli bakım tesislerinde enfeksiyon nedeniyle hayatını kaybettiğini açıkladı. Bu kurumlar salgının yayılmasında önemli bir rol oynuyor. Buna Birleşik Devletler’de 27 milyon insanın hiçbir sağlık güvencesi olmadığını da eklememiz gerek.

Birleşik Devletler’de evde bakım hizmetleri çalışanlarının ve hemşire yardımcılarının yüzde 90’ı kadın. Bunların yarısından fazlası beyaz olmayan kadınlar. Kaçının belgesiz olduğundan emin değilim – hiç kimse değil. Bu kadınlar hem iş kayıplarına hem ICE (ABD Göçmenler ve Gümrük Muhafaza Birimi) baskınlarına karşı iki kez kırılgan. Günlük olarak ortalama 10 dolar kazanıyorlar ve çoğunun ücretli izni ya da sağlık sigortası yok. Bu kadınlar yaşadığımız ülkede emekleriyle pek çok bakım tesisinin sürdürülmesini sağlayan kadınlar.

Bu hayati hizmetleri sürdüren kişilerle CEO maaşlarını kıyasladığımızda fark astronomik. Bankacılar evlerinde otururken, bugün verdikleri hizmetlerin hayati olduğu söylenen – bizim feministler ve sosyalistler olarak daima hayati olduğunu söylediğimiz – işçiler, saatte 10 dolardan daha az kazanıyorlar.

-Washington eyaletindeki büyük salgınlardan biri, bakım evi işçilerinin birden fazla işte çalışması, dolayısıyla virüsü birden fazla bakım evine getirmeleri sebebiyle olmuştu. Bir işte yeterince para kazanamamak virüsün daha da yaygınlaşmasına sebep oluyor.

-Prens Charles’ın bile enfekte olmasıyla virüsün bir bakıma demokratik olduğu söylenebilir. Ama bu bizi yanıltmasın: Tedaviye erişim virüsün kendisi kadar demokratik olmayacak. Kapitalizmin hükmü altındaki diğer tüm hastalıklarda olduğu gibi yoksulluk ve tedaviye erişim kimin hayatta kalıp kimin öleceğinde belirleyici olacak.

Örneğin benim ülkemde, Hindistan’da bunun çok yıkıcı bir etkisi olacak. Faşist Başbakan Narendra Modi yirmi bir gün evlere kapanma emri verdi. Bütün şehirlerde iş hayatı durdu. Peki göçmen işçilere ne oldu? Modi’nin onlar için bir planı var mı? Hayır. Milyonlarca göçmen işçi, kelimenin tam anlamıyla ülkeyi baştan başa yürüyerek kendi köylerine ulaşmaya çalışıyor; batıdan doğuya bütün sokaklarda sıra sıra insanlar var. Modi enfeksiyon bulaştırabilecekleri gerekçesiyle evlerine gitmelerini önlemek için toplu taşıma ve özel araç trafiğini durdurdu. Fakat bunun yanı sıra Modi, Hindistan dışında yaşayan Hintlilerin – üst orta sınıf Hintlilerin – ülkeye geri dönüşlerini sağladı. Özel uçuşlar ayarlandı; kapanma duyurularına rağmen uçaklara iniş izni için istisnalar yapıldı; özel vizeler düzenlendi.

Küresel Güney’in pek çok kapitalist hükümetinin yoksullarla baş etme yöntemi bu. Hastalığın Kalküta’nın, Bombay’ın, Johannesburg’un ve daha pek çok kentin gecekondularına sızdığını göreceğiz. Virüsün bu gezegenin yenilenme, istenmeyenlerden kurtulma yolu olduğunu söyleyen yöneticileri zaten duymaya başladık bile. Bu, en kırılgan ve en güçsüz olana yönelik soy ıslahı temelli bir toplumsal temizlik çağrısıdır.

-Bunun bize gösterdiği insanlar olmadığında emisyonların azaldığı değil – çünkü pek çok insan ölmüyor. Bunun bize gösterdiği, dünyanın pek çok iş olmadan çok daha sağlıklı bir yer olduğu, çünkü – sizin de söylediğiniz gibi – insanlar sadece hayatı var eden işleri yapıyorlar.

-Koronavirüsün dünya için bir reset düğmesi olduğu argümanı ekofaşist bir argüman. Olması gereken, toplumsal örgütlenme için bir reset düğmesi olması. Eğer virüs tehlikesi geçerse ve eski hayatlarımıza geri dönersek, o zaman bu süreç bize hiçbir şey öğretmemiştir.

Evde kalmanın bir gereklilik olması nedeniyle evlerimizi paylaştığımız insanlarla zaman geçirmenin güzelliğini fark edebildik. Ama her ne kadar güvenlik sağlasa da kapitalizm egemenliğinde ev aynı zamanda inanılmaz boyutta bir şiddetin sahnesidir. İki gün önce daha evvel gönüllüsü olduğum bir kadın sığınağından bir mail aldım; vakalarda artış beklediklerini ve destek için gidip gidemeyeceğimi soruyorlardı. Brezilya, Sri Lanka ve Hindistan’daki yoldaşlarım da aynı şeyi söylüyorlar: Herkesin evde olmasının yarattığı o basınçlı tencere etkisiyle artan ev içi şiddet. Toplumsal izolasyona ihtiyacımız yok. Fiziksel izolasyona ve toplumsal dayanışmaya ihtiyacımız var. Sokağın karşısında yaşayan yaşlı komşumuzu görmezden gelemeyiz; markete gitmesi onun için güvenli değil. Gözlerinin etrafına çokça makyaj yapmış olan ve başını kapıya çarptığını söyleyen iş arkadaşımızı da görmezden gelemeyiz. Düzenli olarak birbirimizi yoklamalıyız.

Yöneticiler bunu teşvik etmekte sıfıra yakın çaba gösterseler de insanlar bunu gönüllü olarak yapıyorlar. Bütün bu kriz içinde muhteşem dayanışma ve ihtimam eylemleri görmek mümkün. Bütün bunlar umut kaynağı.

-Ev işleriyle ilgili konuşalım biraz da. Çünkü “hayati” dediğimiz bu işlerin çoğunun halen kadınlar tarafından yapıldığı bir süreçteyiz. Ve normalde evde kadınların sorumlu olduğu bakım işleri birdenbire kocaları tarafından da yapılıyor. Bu bazı insanların toplumsal yeniden üretim işleri anlayışına nasıl bir perspektif getiriyor?

-Joan C. Williams, işçi sınıfından erkeklerin orta sınıf erkeklerden daha fazla çocuk bakımı işi üstlendiğini ortaya koyan ilginç bir çalışma yaptı. İşçi sınıfından erkekler kadın işi olduğu için bunu kabul etmek istemezken orta sınıf erkekler bununla övünüyorlar. Bu tabunun zayıflayıp zayıflamadığını merak ediyorum. Birleşik Devletler’de kadınlar haftalık olarak erkeklerden dokuz saat daha fazla ev işi yapıyorlar. Bu dokuz saat değişebilir ama genel olarak tutumun değişip değişmeyeceğini merak ediyorum. Partnerleri dünyayı bir arada tutarken erkekler aileyi bir arada tutmaktan gurur duyacaklar mı?

-Sizin de dediğiniz gibi erkeklerin bunu kabul etmemesinin bir nedeni, bu işlerin kadın işi olması. Pek çok iş aynı zamanda ırksallaşmış durumda. Bu bakım işlerini yapan pek çok kadın göçmen kadınlar, beyaz olmayan kadınlar.

-Birleşik Devletler’de bu işler ırksallaşmış durumda. Dünyanın başka bölgelerinde, mesela Hindistan’da bu işler halen göçmen kadınlarda ve en yoksul ve en düşük kasttan kadınlarda. Her toplumun en kırılgan kesimleri bu işleri yapıyor. Ücretleri ve sahip oldukları haklar da bunun bir yansıması.

Toplumsal yeniden üretim bakımından gün içinde yapılması ihtiyacını duyduğumuz pek çok iş beyaz olmayan kadınlar tarafından yapılıyor. Göçmen kadınlar ya da siyah kadınlar bu işleri yapmadan yemek yememiz, sokaklarda yürümemiz, çocuklarımızın ve yaşlılarımızın bakımını sürdürmemiz, evlerimizi, otellerimizi temizletmemiz mümkün olmazdı. Dünyayı var eden bu işler, kapitalizm tarafından tamamen görmezden geliniyor.

-Bugünlerde sıklıkla salgının bir savaş gibi olduğu söylemini duyuyoruz. Fakat iktisatçı James Meadway bundan savaş zamanı-karşıtı ekonomi olarak söz etti, çünkü yapmamız gereken şey savaşın karşıtı. Üretimi azaltmalıyız. Umarım bu öyle bir anlayışı ortaya çıkarır ki, gerekli olan ve radikal biçimde farklı bir dünyada bile devam edecek olan iş, fetişleştirmeye çok alıştığımız “birliklerin” aksine yüzyıllardır sistematik olarak değersizleştirilmiş olan iştir.

-Üretimin azaltılması konusunda James’le hemfikirim. Ancak her tür üretim için geçerli değil bu. Tıbbi malzemelerin, gıdanın ve diğer hayatı var eden ürünlerin üretimini artırmalıyız. Dünyanın en zengin ülkesi Birleşik Devletler’de doğru ekipmanı olmadan işe giden hemşireler tanıyorum.

Fakat örneğin internet üzerinden alışverişi ele alalım; Giysi ve ayakkabı alışverişini internetten yapabilmek gerçekten çok hoş. Ama hazır haldeki bir çift ayakkabının bizim kapımıza gelebilmesi için kaç işyerinden geçmesi gerektiğini unutmayalım. Düşünün; kamyon şoförleri, dolum istasyonlarını açık tutması gereken işçiler, o istasyonları temizleyen işçiler. Hayati ilaçları internet üzerinden sipariş vermeye bir itirazım yok ama güzel bir çift ayakkabı biraz ertelenebilir. Genellikle o bir çift ayakkabının arkasındaki görünmeyen emek gücünü pek düşünmeyiz. O ayakkabıları kapımıza getiren üretim ve tedarik zincirindeki insanları pek düşünmeyiz. Fakat bu pandemi günlerinde bunu düşünmek zorundayız. Bu onlara dayatabileceğimiz bir risk mi? Bu, insan emeğinin üretimine değil, insan emeğine bakmakla ilgili.

İkinci nokta, “birliklerimizi destekleyin” sözüne dair: Bence birliklerimizi bütünüyle yeniden tarif etmeliyiz. Sağlık çalışanları, gıda üretim işçileri, temizlik işçileri, çöp toplama işçileri: Birliklerimiz bunlar! Desteklememiz gereken insanlar bunlar. Birliklerimizi can alan insanlar olarak düşünmemeliyiz. Birlikleri hayat veren ve hayatı devam ettiren insanlar olarak görmeliyiz.

-Uzun yıllardır iklim değişikliğiyle savaşabilmek için kapitalizmde değişimi reddedenlerle uğraşıyoruz; ancak bugün gördük ki her şey hızla değişebiliyor. Bu durum gelecekte ilim felaketine karşı savaşta bize hangi dersleri sunuyor?

-Altyapı için mücadelemiz gerekli fakat yetersiz. Toplumsal örgütlenmeye yönelik bir tutum değişikliği için çaba sarf etmek zorundayız. Bunu yapmak yalnızca toplumsal demokratik kazanımlar için mücadele etmekten daha zor. Bugün zaten biliyoruz ki küresel sıcaklık artışı gıda üretme kapasitemizi küresel düzeyde krize sokacak. Şayet kontrol altına alınmazsa Güney Asya ve Afrika gibi bölgelerde sıcaklıklar öyle yüksek seviyelere çıkacak ki yılın büyük bir kısmında açık alanda tarım imkânsız hale gelecek ve besi hayvanları ölecek. Bugün benim ailemin de yaşadığı Delhi’de yılın büyük bölümünde okullar kapalı kaldı, çünkü hava haddinden fazla sıcaktı; kışın da hava kirliliği nedeniyle aynı durum söz konusu.

Gıda üretimine yönelik tehdit, yükselen cinsiyetçilik ve küresel düzeyde kadına yönelik şiddetle sarmal biçimde gidecek; çünkü sofraya yemek getirmekten ve çoğunlukla o yiyeceği fiilen üretmekten “sorumlu” olanlar kadınlar ve beyanı kadın olanlar. Ve zaten hâlihazırda dünyanın dört bir yanında temiz içme suyu krizi var ki, bu daha da kötüye gidecek.

Bir başka deyişle, eğer iklim değişikliği ile bugün koronavirüse karşı benimsediğimiz aciliyette baş etmezsek, daha sonra gelecek olanın yanında bu virüs tatil gibi kalacaktır. İklim felaketi geçici değil ve pek çoğumuzun eve kapanma seçeneği de olmayacak.

COVID-19 krizinden sonra kapitalizm alışılageldiği gibi işbaşı yapmaya çalışacak. Fosil yakıtları kullanılmaya devam edecek. Bizim görevimiz, sistemin unutmasına izin vermemek.

Çeviri: Sanem Öztürk

Tith Bachatarya ile Sarah Jaffe tarafından yapılan bu söyleşi, 2 Nisan 2020 tarihinde dissentmagazine.org sitesinde yayınlanmıştır.

Pornografi, Kameraya Çekilmiş Fuhuştur – Michele Kelly/Scarlett X

Fuhuş ve pornografi feminizmin belki de en tartışmalı konularından ikisi. Aşağıdaki yazının yazarı Michele Kelly gibi düşünen porno karşıtı feministler için fuhuş ve pornografi bir ve aynı şey ve ikisi de erkek sömürüsünün ve şiddetinin en açık sahası ve aracıdır. Sadece erkekler tarafından kontrol edilen bu sektör(ler)e –diğer deyişle tecavüz piyasasına- kadınlar şiddetle sokulurlar ve şiddet altında çalıştırılırlar. Fuhşa ve pornografiye karşı çıkmamak, erkek egemenliğini ve şiddetini daha da pekiştiren kurumsal-endüstriyel tecavüzü desteklemek anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, fuhuş ve pornografi karşıtı feministler için seks işçiliği diye bir iş, bu işin de özgür iradeyle tercih edilmesi gibi bir şey yoktur. Carol Pateman’ın dediği gibi fuhuş, kapitalizmin herhangi bir dalı olmaktan ziyade erkeklerin cinsel haklarını, kadın bedenine ulaşma ve onu kontrol etme özgürlüklerini garanti altına alan patriyarkal sözleşmenin kurumlarından önemli bir tanesidir. Özgür seçim iddiası güç ilişkilerini, bazı kadınların mecburiyetini görmeyen liberal bir safsatadır. Fuhuş ve pornografi amasız fakatsız yasaklanmalı, Kate Millett’in deyimiyle “siyasi tutsaklar” kurtarılmalıdır.

Cinselliği kadınların ezilmesinin merkezi bir alanı olarak tanımlayan bu pozisyona karşı, kendilerini “pro-sex” olarak tanımlayan feministler, kadınların fuhuş ve pornografi alanlarında failliği olmayan kurbanlar olarak görülmesini ve pornografiye ve fuhuşa karşı yasakçı bir tutum benimsenmesini eleştirirler. Bazı kadınların bu sektörlerde zorla ve kötü koşullar altında çalıştırıldıkları doğrudur ama bu alanlarda çalışmayı özgürce seçen kadınlar da vardır. Ki seks işçisi de herhangi bir işçi gibi emeğini belirli bir ücret karşılığında satar. Bu emeği diğer emek biçimlerinden daha değersiz görmek erkek egemenliğinin bir ikiyüzlülüğüdür. Seks işçileri verdikleri cinsel hizmetin karşılığını alabildikleri için ev kadınlarından daha şanslı bir konumda bile sayılabilirler. Diğer işçiler gibi sendikal haklara ve güvenli çalışma koşullarına ihtiyaçları vardır. Pornografi ise illa erkeklerin heteroseksüel erkek cinselliğinin hizmetinde, şiddet yüklü ve şiddeti teşvik eden, kadınları pasif ve değersiz kılan bir iş olmak zorunda değildir. Cinsellik ve cinsiyet klişelerine karşı, kadın cinselliğini merkeze alan, kadınların güçlenmesine hizmet eden, ırksal çeşitliliği yansıtan, işçilerin güvenli bir biçimde ve emeğinin karşılığını alarak çalıştığı feminist bir pornografi üretimi mümkündür.

Feminizm için son derece çelişkili ve çatışmalı konular olan fuhuş ve pornografi ile ilgili kabaca özetlenen bu iki yaklaşımı çeşitli açılardan eleştiren veya destekleyen çok sayıda melez politik konum da söz konusudur. Pornografi ve fuhuş karşıtı pozisyonun dile getirdiği şiddet, sömürü, şiddetin teşviki ve normalleştirilmesi ile ilgili konular gözardı edilemeyeceği gibi seks işçilerinin faillikleri, şiddete-hastalıklara-istimara- karşı hakları, fuhşa karşı olma gerekçesiyle kriminalize edilmeleri gibi sorunlar da görmezden gelinemez. Kelly’nin aşağıdaki yazısını, bu tartışmalar içinde önemli noktalara dikkat çektiği için yayınlıyoruz.

İmdat Freni

Ticarileşmiş cinsel sömürüden yani hem fuhuştan hem de pornografi sektöründen sağ çıkmış biri olarak, “tüm kadınların güvenliğini sağlamak” adına üçüncü tarafları, örneğin pezevenkleri cezai yaptırımdan azade kılma iddiasını tamamen gülünç buluyorum.

Şu nedenle:

Birleşik Krallıkta pornografi endüstrisi neredeyse tümüyle yasallaştırılmış durumda. Yalnızca çocukların cinsel istismarını, ölülerle ve hayvanlarla cinsel ilişkiyi ve ölüm tehlikesini içeren eylemleri sahneye koyan pornografi ürünlerini bulundurmak ve dağıtmak cezai müeyyide kapsamında.

Ticari bir endüstri ve meşru bir iş sahası olarak değerlendirildiğinden -porno yanlısı lobinin iddiaları doğru olsaydı- pornografinin içinde bulunan kadınlar açısından en güvenli seks endüstrisi alanı olmasını bekleyebilirdik.

Fakat bu yanlış.

Kendi deneyimim bakımından porno endüstrisi uzak arayla yaşadığım en şiddetli ve zehirli fuhuş biçimi olmuştur. Yasal olması bana “oyuncu” olarak “çalışan haklarına” erişim sağlamıyor, daha çok pezevenkler ve porno yapımcıları tarafından istenildiği gibi şiddet uygulamak ve sömürmek için yasal düzenlemeye tabi olmayan bir ortam yaratıyordu.

Bu herkesin bildiği bir sır. Bir zamanlar bu endüstrinin en tutulan aktrislerinden ikisi 14 ve 15 yaşlarında sektöre sokulmuştu. Porno yapımcılarının reşit olmayan kadınları sektöre almak için sahte kimlik kartlarının alımından söz ettiğini duydum ve “sosyal yardım sisteminden yeni çıkmış” genç kadınların bu endüstride çalışmaya en yatkın olanlar olduğunun iddia edildiği bir sohbete tanık oldum. Savunmasız kızların ve genç kadınların bu açık istismarının bir kez olsun pornografik filmleri düzenleyen, üreten ve dağıtanlar -çoğunlukla erkekti bunlar- tarafından mahkûm edildiğini duymadım.

Porno dünyası fuhşunkinden farklı değil. Başka insanlar da sürece dahil oluyor ve onlardan biri elinde kamerayla uygulanan şiddetin her bir dakikasını kayda alıyor. Sonuçta kamera önünde bir fuhuş. Bu sektörde yer alan insanların çoğu farklı roller de üstleniyor: Porno aktrislerinin çoğu aynı zamanda “eskortluk” yapıyor ve tam tersi de gerçekleşiyor. Tanıdığım porno yapımcılarının birçoğu aynı zamanda eskort ajansı, genelev veya duyuru siteleri işletiyordu. Genelevler tabii ki Birleşik Krallık’ta yasadışı olduğundan en riskli işletmeler olarak görülüyor. Onları cezai çerçeveden çıkarmak orada sömürülen kadınları şiddet karşısında daha az savunmasız yapmayacak, hali hazırda kadınlara ve çoğu kez kızlara cinsel şiddet uygulayan ve onları sömürenlerin kârlarını daha meşru kılacaktır.

Pornografinin giderek daha da şiddetli hale geldiği artık bir sır teşkil etmiyor, ne var ki sıklıkla bunun “yalnızca bir sahne oyunu” olduğunun iddia edildiğini duyuyorum.

Bu bir oyun değil. Gırtlağı sıkılan kızın gırtlağı gerçekten sıkılıyor. “Acı verici ters ilişki” sahnesindeki kadın kendisine anal tecavüzde bulunan adamın gerçekten durması için yalvarıyor çünkü canı acıyor. İpucu sahneye verilen isimde saklı. Kadının yüzüne uygulanan şiddet, kolektif tecavüzler ve işkence “oynanmıyor” fakat ekran, izleyicinin bu şiddet biçimlerinin uygulandığı kadını insan olarak görmemesine yardımcı olan bir tampon görevi görüyor. Kadın, platoda hiçbir etkinlik göstermeyen bir “performansçı”, sahneye konulmak ve her zaman daha fazlasını talep eden bir erkek bakışı tarafından tüketilmek dışında. Daha fazla acı. Daha fazla ıstırap. Daha fazla aşağılama. Bu sektörü erkek talebinin besliyor olması özellikle pornografide şiddetin sürekli olarak artıyor olmasından gözlemlenebilir.

Bir keresinde kamera önünde resmen bir toplu tecavüze uğradım. Muhtemelen o görüntüler bazı adamlar onları izleyip mastürbasyon yapsın diye dijital ortamlarda dolaşıyordur hala. Daha yukarıda sözünü ettiğim en popüler “aktrisler”den biri, kendisine hakaretler yağdırılırken dışkı içinde sürünmek zorunda bırakıldığı bir sahneni ardından omzuma yaslanıp hüngür hüngür ağladı. Ve bu anaakım porno endüstrisindeydi, hani şu “gonzo” tipi amatör pornoya göre daha güvenli hatta daha “alımlı” sayılan.

Seks ticareti meşrulaştırılınca olanlar bunlar işte. Kâr insan haklarına baskın geliyor. Ve üçüncü taraflarda herhangi bir çekincenin olmayışı uygulanan şiddetin görünmez ve duyulmaz olduğu ve listelenmediği anlamına geliyor.

Bu kendilerini fuhşun başka sektörlerinde bulan ve muhtemelen hiçbir zaman bir porno çekiminde bulunmayacak kadınları da etkiliyor. Para karşılığı seks yapmak isteyen erkekler çoğunlukla filmlerde gördükleri ve ancak bakarak mastürbasyon yaptıkları şiddetli sahneleri yeniden üretmenin arayışındalar.

Tıpkı fuhuş alanında çalışan kadın gibi porno oyuncusu kadın da kameralar bir kez çalışmaya başladı mı, kendi “hayır”ının bir önemi olmadığını fark eder. Esasen onun “hayır”ı giderek şiddet seviyesi artan senaryo talebini yanıtlamanın bir unsuru bile olabilir. Daha öncesinde belirlenen sınırlar her ne olursa olsun kamera bir kez çekmeye başladıktan sonra tüm vaatlerin uçup gittiğini acı biçimde deneyimledim. Burada erkek “düzücü”nün de bir “aktör” olarak ücret alıyor oluşu onu uyguladığı şiddetteki sorumluluğundan azade kılmıyor. 

Zaten bazı durumlarda erkek “aktörler” esasında fuhuş yapmaya gelmiş sıradan insanlar oluyor. Sıradan erkeklerin gelip bir “porno starının gangbang”ine katılmak için para verdiği ve kameraya alınan “seks partileri” ülkenin seks kulüplerinde hayli popüler hale geldi. Bu işletmeleri açan porno yapımcıları ve pezevenkler sömürü ve şiddet için yeni yollar bularak her daim daha “yaratıcı” bir şekilde zenginleşiyorlar. Fuhuş yapmaya gelenler ve izleyiciler de, elbette ki, hep daha sert ve aşırı görüntü ve deneyim talebini yükseltiyorlar.

Bir çekim sırasında bardağıma uyuşturucu konduktan sonra porno endüstrisinden ayrıldım. Bugün hala bilinçsiz haldeyken başıma ne geldiğine dair hiçbir fikrim yok ama o sahnelerin internette bir yerlerde dolandığından da hiç şüphem yok.

Bu arada “tecavüz pornosu”, gösterilen fiziksel şiddet kişinin hayatına kastedecek aşırılıkta olmadığı takdirde yasa dışı değil.

Pornografi ve fuhuş cinsel rıza hakkındaki yasalarımızla alay ediyor.

Şimdi bana lütfen tüm bunların kadınların güvenliğini nasıl sağlayacağını açıklar mısınız?

Çeviri: Uraz Aydın

Kaynak: https://tradfem.wordpress.com/2019/10/01/la-pornographie-cest-de-la-prostitution-filmee-et-totalement-depenalisee-cela-ne-la-rend-pas-sure/

Sosyalist Feminizm: Günümüz için Rosa Luxemburg – Nancy Holmstrom

Rosa Luxemburg feministlere teorik ve politik bir miras bıraktı mı? Yani, kadınların ezilmesini nasıl anlayacağımız konusunda bize kuramsal bir rehberlik sunuyor mu? Eğer sunuyorsa, bu nedir?

Rosa Luxemburg’un kadınların ne olması ve ne olmaması gerektiğiyle ilgilenmeden hem baskıcı düzenimizin doğasını anlamak –daha da önemlisi değiştirmek– hem de kendi politik ve kişisel hayatını sürdürmek konusundaki tutkulu adanmışlığıyla yıllardan beri feministler için bir model olduğu tartışma götürmez.

Fakat bugün, sosyalist feministler arasındaki teorik tartışmalar hakkında bir şey söylemesi gerekse ne söylerdi? Hatta bu anlamda bir feminist olur muydu? Kadınların ezilmesi konusundaki görüşüyle ezilen uluslar hakkındaki pozisyonu aynı olur muydu? [Lenin’in benimsediği ulusların kaderini tayin hakkını sınıf mücadelesinden bir sapma olarak görür ve karşı çıkar (ed.)]

Feministlerin bugün karşı karşıya kaldığı pratik siyasi sorunlar üzerine Luxemburg’un çalışması bize herhangi bir rehberlik sunuyor mu? Panelimizde bu tür soruları ele alacağız.

Luxemburg ve Zetkin

Luxemburg özel olarak kadınlara ilişkin yazılmış hemen hemen hiç metin bırakmamıştır geriye, kadın hareketinde de aktif değildir. Bazıları bunlardan yola çıkarak onun feminist olmadığı ya da zaten kadın sorunlarıyla ilgilenmediği sonucuna varır.

Açık ki bu konular onun ana ilgi alanı değildir, ama neden olmak zorunda ki? İşbölümü yapılamaz mı?

Clara Zetkin, Luxemburg’un yakın arkadaşı ve yoldaşı, tıpkı 70’lerdeki bilinç yükseltme grupları gibi gruplar oluşturmak da dahil –ki bunlar Lenin’i açıkça huzursuz etmiştir-, işçi sınıfından kadınlarla çalışmasıyla tanınır. Luxemburg’un onun fikirleriyle ters düştüğüne dair bir kanıtım yok.

Tam aksine, Kasım 1918’de yazdığı son mektupların bazılarında Rosa, Zetkin’den kadınlar üzerine bir makale talep eder: “şu an çok önemli, ve burada hiçbirimiz bu konuda herhangi bir şey anlamıyoruz”. Sonrasında Spartaküs gazetesinde bir kadın bölümü açar: “… bu çok acil bir mesele! Kaybedilen her gün kabahat” der.

Bu yazışmaya ve kadınların meseleleri üzerine kısa yazılarına dayanarak -kavramların bugün kullandığımız anlamlarıyla- Luxemburg’un bir Marksist ya da sosyalist feminist olduğu fazlasıyla açıktır.

Öncelikle, bazısı Marksist olan, bazısı olmayan bir sosyalist feministi nasıl karakterize ettiğimden kısaca bahsedeceğim, sonra da Luxemburg’un bize göre bu tartışmanın neresinde durduğunu açıklayacağım.

Çalışan kadınların özel ihtiyaçları Luxemburg için bir öncelik teşkil etmesine rağmen, bazılarının yalnızca “burjuva talepleri” olarak görebileceği tutumları da desteklemiştir. Kadınlara ve kadınların oy hakkına karşı ayrımcılık içeren tüm yasaların kaldırılmasını hem bir prensip meselesi olarak hem de pratik siyasi sebeplerle savunur.

Sosyalist Feministler Arasında

Bütün sosyalist feministler için sınıf kadınların hayatında merkezdedir, ama aynı zamanda hiçbiri cinsiyet ya da ırk ile ilgili ezilmeyi ekonomik sömürüye indirgemez. Hepimiz hayatımızın bu yönlerini birbirinden ayrılmaz ve sistematik olarak bağlı görürüz; yani sınıf her zaman cinsiyetli ve ırksaldır.

Kesişimsellik terimi bunun için kullanılır. Bazı baskı biçimlerinin tüm kadınlar için geçerliyken, bazılarının sınıfa ve milliyete göre değiştiğini düşündüğünden Luxemburg kesinlikle böyle bir perspektife sahipti.

Çalışan kadınların özel ihtiyaçları Luxemburg için bir öncelik teşkil etmesine rağmen, bazılarının yalnızca “burjuva talepleri” olarak görebileceği tutumları da desteklemiştir. Kadınlara ve kadınların oy hakkına karşı ayrımcılık içeren tüm yasaların kaldırılmasını hem bir prensip meselesi olarak hem de pratik siyasi sebeplerle savunur.

Kadınların siyasete dahil edilmesi, sosyalist erkekleri bile etkileyen “cahil ailenin boğucu havası” olarak adlandırdığı durumla mücadeleye yardımcı olacak ve aynı zamanda sosyal demokrat güçlerin saflarını inşa edecekti. Bu görüşler aslında zamanın gelişmiş burjuva kadın örgütlerinde savunuldu.

Bir vesileyle, sosyal demokratları Liberallerle seçim ittifakı yapmak için kadınların oy hakkı meselesinde taviz vermelerini eleştiriyor. En radikal sosyalistler çoğunlukla en iyi feministlerdir de.

Ne var ki, kesişimselliğin geniş tanımı içinde bu tür baskı biçimlerinin nasıl anlaşıldığı ve nasıl bağıntılı oldukları hususunda farklılıklar bulunmaktadır.

Bazı sosyalist feministler kapitalizm ve cinsiyetçiliği (genellikle “patriyarka” denen) birbirinden ayrı olsa da kesişen, eşit açıklayıcı öneme sahip sistemler olarak görür. (Irksal/etnik tahakkümden sorumlu olan diğer sistemler de genellikle tablonun bir parçasıdır.)

Tıpkı kapitalizmin, kapitalistler ve işçiler arasındaki baskı ve sömürü ilişkilerine dayanması gibi patriyarka da erkeklerin kadınları tahakküm altına aldığı bir sistemdir. Bazıları başka biçimlerde açıklayarak erkeklerin kadınları sömürdüğünü söyler. Bu da “ikili sistem” görüşü olarak bilinir.

Marksist Feminizm

Diğer yandan, diğer Marksist/sosyalist feministler, günümüzde her şeyi açıklayan bir kudrete sahip olan sadece tek bir ezme-ezilme ve sömürü sisteminin bulunduğunu, bunun da kapitalizm olduğunu düşünür. Ne var ki, değişik zaman ve mekanlarda cinsiyetçilik gibi farklı ezme-ezilme biçimleri bu sistem çerçevesinde az veya çok rol oynar.

Bir veya iki –veya daha çok- sistem konusu, oldukça soyut bir teorik sorundur, fakat genellikle pratik siyasi bir sorunla bağlantılıdır. Mesela, ne tür bir siyasi örgütlenme önceliklidir? Sınıfsal konular, emek mücadelesi ve diğer ekonomik konular toplumsal cinsiyet açısından hiçbir zaman ayrıştırılmamalı mıdır? Veya sosyalist bir bakış açısından kadınların sorunlarına ayrıksı bir biçimde eşit önem vermek meşru mudur?

İkili sistem kuramcıları, sınıf ve cinsiyet (veya ırk) meseleleri etrafında örgütlenmeye aynı derecede siyasi önem atfedecektir. Neden atfetmesinler ki? Peki, benim de benimsediğim tek sisteme dayalı teorik pozisyondan hangi politik sonuçlar çıkarılabilir?

Benim görüşüme göre –bunu özellikle vurgulamak isterim- cinsiyet (veya ırk) etrafındaki mücadeleler daha az siyasi önceliğe sahip değildir. Sosyalist feministler, bir veya iki sistem ile ilgili soyut sorular hakkındaki görüşleri ne olursa olsun, her ikisini entegre etmeye çalışırlar.

Örneğin, çağdaş sosyalist feministler tıpkı liberal feministler gibi yasal kürtaj hakkını savunurlar fakat bunu doğum kontrol, tıbbi tedavi, çocuk bakımı, daha iyi ve eşit ücret hakları gibi işçi kadınlara üreme konusunda bağımsızlık kazandıracak tüm gerekli şeylerle birleştirirler.

Oldukça eminim ki Luxemburg diğer tahakküm biçimlerinin içinde iş gördüğü bir çerçeve olarak kapitalizme kuramsal olarak öncelik veren tek sistem pozisyonunu benimserdi. Pratik siyasi sorunlarla ilgili olarak, kesin emin olmamakla birlikte, siyasi öncelikler açısından esnek bir pozisyona sahip olacağını düşünüyorum (belki de bu benim görüşüm olduğu için).

Luxemburg’un yukarıdaki sözlerinin açıkça ortaya koyduğu gibi, ev işlerini üretken olmayan emek olarak tanımlamak ne hakarettir ne cinsiyetçidir. Devlet için çalışan bir marangoz veya benzer şekilde devlet okulunda çalışan öğretmen kapitalist anlamda “üretken” değildir –genel anlamda kesinlikle ve çok önemli düzeyde üretken oldukları halde.

Tahakküm ve Sömürü

1912 yılında yayınlanan “Kadınların Oy Hakkı ve Sınıf Mücadelesi”nde Luxemburg, günümüz tartışmalarıyla da ilgisi olan önemli bir tartışma yürütür. Şöyle yazar:

“Sermayenin ve ücret sisteminin egemenliği sürdükçe sadece artı değer üreten ve kapitalist kar sağlayan emek üretkendir. Bu bakış açısına göre, bacaklarıyla işverenine kar sağlayan bir kafedeki dansçı ‘üretken’ bir emekçi kadınken evin dört duvarı arasında çalışan kadınların ve proletaryanın annelerinin emeği üretken olmayan emek olarak kabul edilir. Bu, kaba ve aptalca geliyor kulağa fakat bugünün kapitalist ekonomik düzeninin kabalığının ve aptallığının kesin ifadesidir…”

Kapitalizmde üretken (olmayan) emeği anlatmak ve tahakkümü kapitalist sömürüden ayırmak için birden çok kez kullandım bu alıntıyı.

Bazı feministler, ev işinin üretken olmayan emek olduğunu söyleyen Marksist pozisyona çok güceniyorlar ve bazıları “ev işinin ücretlendirilmesini” savunuyor.

Luxemburg’un yukarıdaki sözlerinin açıkça ortaya koyduğu gibi, ev işlerini üretken olmayan emek olarak tanımlamak ne hakarettir ne cinsiyetçidir. Devlet için çalışan bir marangoz veya benzer şekilde devlet okulunda çalışan öğretmen kapitalist anlamda “üretken” değildir –genel anlamda kesinlikle ve çok önemli düzeyde üretken oldukları halde.

Kapitalist anlamda “üretken” olmanın ne anlama geldiğini anlamak elzemdir, çünkü kapitalist sistemi işler kılan şey budur.

Ev içi emek tartışmasında söylenecek daha çok şey var ama daha önemli olan nokta daha 1912 yılında Luxemburg’un yazdığı gibi, “milyonlarca işçi kadın … kapitalistler için -tıpkı erkekler gibi- fabrikalarda, atölyelerde, tarımda, ev işi endüstrisinde, bürolarda ve mağazalarda kar üretirler. Onlar da bugünün toplumundaki en katı ekonomik anlamıyla bile üretkendirler.”

Luxemburg bu gerçeği, kadınların oy hakkı için bir argüman olarak kullandı; “kadınlara uygun rollere” ilişkin patriyarkal anlayışın ne kadar gülünç hale geldiğini gösteriyordu.

Bu teorik nokta ve onun önemi konusunda Luxemburg’a katılıyorum. Diğer yandan, bunun siyasi önemini aşırı vurgulamak konusunda dikkatli olmamız gerektiğini düşünüyorum.

Ev işi, artı değer açısından üretken olsaydı bile, ev kadınlarını örgütlemek sosyalistler için öncelikli bir görev haline gelmezdi. Artı değer üreten özel hapishanelerdeki gardiyanlarla kıyaslayın. Sermaye tarafından sömürülseler bile, sosyalist örgütlenme için ümit vadeden adaylar olmayacaklardır. 

Diğer yandan, kamu sektörü çalışanları da bu anlamda üretken değildir fakat kamu sektörüne yapılan saldırı göz önüne alındığında örgütlenme için kritik bir sektördür ve olmalıdır. Sosyalistlerin enerjilerini en çok nereye kanalize etmeleri gerektiği birçok faktöre bağlıdır ve bu anlamda, değişen koşullar konusunda uyanık olmalıyız.

Luxemburg’un bu çılgın kapitalist sistem içindeki “üretken” emeğin anlamı konusundaki vurgusu ayrıca kapitalizmin gezegenimizi neden faciaya sürüklediğini ve neden kar değil insan ihtiyaçları için üretime dayanan bir toplum kurmamız gerektiğini açıklamaya yardımcı olur. Bu konu etrafında örgütlenmek bugün herkes için temel bir mesele olmalıdır.

Luxemburg, hem kendi spesifik ihtiyaçları için daha iyi savaşabilmeleri hem de evrensel kadın çıkarlarını desteklemeleri için burjuva kadın hareketinden bağımsız bir işçi kadın örgütü kurmayı savundu.

Daha da çelişkili olarak, Luxemburg işçi sınıfı içinde ve sosyalistler arasında bağımsız özörgütlenmeyi savundu, ve Zetkin’i Spartakist Birlik içinde bir kadın seksiyonu kurması konusunda cesaretlendi. Bu pozisyon bugün birçok Marksistin pozisyonundan daha ileridedir.

Sonuç olarak, Luxemburg’un hayatı ve çalışmaları bugünün sosyalist feministlerine çok şey sunabilir. Bütün cevaplar için kendisine bakmamız gerekmez ve katılmayacağımız bazı alanlar olabilir, ama buradaki anlaşmazlıklarımızdan daha çok olmayacaktır.

Mart- Nisan 2016

Çeviri: Ceren Ataer

The Socialist Feminist Project A Contemporary Reader in Theory and Politics (Monthly Review Press, 2003)’in editörlüğünü yapmış ve Capitalism For and Against: A Feminist Debate (Cambridge University Press)’in ortak yazarlarından olan Nancy Holmstrom, sosyalist feminist bir aktivist ve felsefe profesörüdür.

Kaynak: http://www.europe-solidaire.org/spip.php?article37354