İmdat Freni

feminizm

Toplumsal Yeniden Üretim ve Covid-19 Salgını Üzerine Tezler- Marksist Feminist Kolektif

“Bu salgın, bizleri kapitalizmin ötesine taşıyacak bir şekilde kâra karşı nasıl yaşamı destekleyeceğimize dair solun önüne somut bir ajanda koyacağı bir moment olabilir ve olmalıdır.” 

Tez 1: Kapitalizm yaşama değil, kârlılığa öncelik vermektedir: Bunu tersine çevirmek istiyoruz.

Bu salgın ve buna egemen sınıfın cevabı, toplumsal yeniden üretim teorisinin bağrındaki fikrin açık ve trajik bir resmini sunmaktadır: Yaşamımız, kâr etme önceliklerine kurban edilmektedir.

Kapitalizmin kendi yaşamını devam ettireceği kan olan kâr üretme becerisi, işçilerin günlük “üretimine” bağlıdır. Bu, tam olarak ve anında kontrol edemediği veya baskın olmadığı yaşamı devam ettirme süreçlerine bağlı olduğu anlamına gelir. Aynı zamanda birikimin temel mantığı, üretimin devam etmesini destekleyecek mümkün olan en düşük ücret ve vergilerle hayatın düzenlemesi üzerinedir. Bu kapitalizmin kalbindeki en büyük çelişkidir. Tam da toplumsal refahı sağlayanları; hemşireleri ve sağlık hizmetlerindeki diğer çalışanları, tarım işçilerini, gıda fabrikalarındaki işçileri, süpermarket çalışanlarını, kuryeleri, atık toplayıcıları, öğretmenleri, çocuk bakıcılarını, yaşlı bakım hizmetlerini sağlayanları aşağılamakta ve değersizleştirmektedir. Bunlar, kapitalizmin düşük ücretle ve çoğu zaman tehlikeli çalışma koşulları ile aşağılayıp damgaladığı ırksallaştırılmış, kadınlaştırılmış işçilerdir. Ancak şu anki salgın, toplumumuzun onlarsız yaşayamayacağını açıkça ortaya koymaktadır. Toplum, kârlılık için rekabet eden ve hayatta kalabilme hakkımızı sömüren ilaç şirketleri ile de ayakta kalamaz. Ve ‘piyasanın görünmez elinin’, mevcut pandeminin de gösterdiği gibi, insanlığın ihtiyaç duyduğu, küresel çapta bir sağlık altyapısı oluşturmayacağı ve işletemeyeceği açıktır.

Bu nedenle sağlık krizi sermayeyi, sağlık, sosyal bakım, gıda üretimi ve dağıtımı gibi yaşam ve yaşamı sürdürme çalışmalarına odaklanmaya zorluyor. Sağlık, eğitim ve diğer yaşamsal faaliyetlerin ticarileştirilmekten çıkarılmasını ve herkes tarafından erişilebilir hale getirilmesini, pandemi geçtikten sonra da bunun devam etmesini talep ediyoruz.

Tez 2: Toplumsal yeniden üretim işçileri yaşamın temelindeki işçilerdir: Kalıcı olarak böyle kabul edilmelerini talep ediyoruz.

Eksik istihdamla emtia üreten şirketlerin çoğu, kârlarının ve stok değerlerinin hızla düştüğünü görürken, kendilerinin insani kuruluşlara, topluluklara, hane halklarına ve bireylere bağlı olduklarını fark ettiler. Ancak, kapitalizmin hayatı öncelemeye nazaran kârlılığa öncelik verme ihtiyacı göz önüne alındığında, bu tür örgütler, topluluklar, hane halkı ve bireyler bu meydan okumayı karşılayacak kadar donanımlı değiller. Covid-19 yalnızca sağlık, toplu taşıma ve market işçileri, çeşitli toplum gönüllüleri ve diğerleri üzerindeki durumu kötüleştirmekle kalmadı; yıllar yılı kemer sıkma adına tüm temel sosyal hizmetlerin parçalanması da toplumsal yeniden üretimi sağlayan iş gücünün eskisinden çok daha küçülmesine ve toplumsal örgütlülüklerinin de gittikçe daha az kaynak bulabilmesine sebep oldu.

Onlarca yıl ihmal edilmiş bir krizi telafi etmek için birçok kapitalist devlet ve şirket önceliklerini ancak kısmi ve geçici olarak değiştiriyor. Hane halklarına çekler gönderiyorlar, güvencesiz işçilere işsizlik sigortası sunuyorlar, otomobil üreticilerinin otomobil üretmekten maske ve vantilatör üretmeye geçmelerini istiyorlar. İspanya’da devlet geçici olarak kâr odaklı özel hastaneleri devraldı; ABD’de sigorta şirketleri Covid-19 testi için ödemeleri yapmak durumunda kalıyor. Her şeyi bir kenara bırakırsak, bu durum bize siyasi bir irade olduğunda insanların ihtiyaçlarını gerçekten karşılayacak kaynakların ne kadar hazır ve bol olduğunu göstermektedir.

Toplumsal yeniden üretim sektörlerindeki hemşirelerin, hastane temizliği işçilerinin, öğretmenlerin, atık toplama işçilerinin, gıda üretenlerin ve süpermarket çalışanlarının yaptıkları işlerin temel hizmet olarak kalıcı bir biçimde tanımlanmasını ve ücretlerinin, sosyal yardımlarının ve sosyal konumlarının sürdürülebilirlikteki önemini yansıtacak şekilde iyileştirilmesini talep ediyoruz. 

Tez 3: Bankaları değil insanları kurtarın. 

Egemenler, kapitalist değerin tamamen çöküşünü ortadan kaldırma çabasıyla şirketleri kurtarmak için çok daha fazla kaynak ayırıyorlar. Ürettiğiniz kârların, toplumsal yeniden üretim emeğinin sağladığı emek gücü tarafından yapıldığını size hatırlatıyoruz. Otel ve restoran zincirlerinin, teknoloji ve havayolu şirketlerinin ve daha fazlasının CEO’ları milyonlarca işçiyi işten çıkarırken, büyük ölçüde kendi aşırı şişirilmiş maaşlarını ve haklarını koruyorlar. Çünkü kapitalist sistem, yaşam ve ücretli emek arasındaki çelişkinin, insanların yaşamlarından ziyade daima sermayenin yararına çözülmesini öncelemektedir.

Tüm finansal kaynakların ve teşvik paketlerinin kapitalist şirketleri çalışır durumda tutmak yerine yaşamı devam ettiren işlere aktarılmasını talep ediyoruz.

Tez 4: Sınırları açın, hapishaneleri kapatın.

Bu salgın, göçmenleri ve tutukluları çok sert vuruyor: Bunlar; uygun hijyenik şartlara ve sağlık hizmetlerine sahip olmayan hapishanelerde veya gözaltı merkezlerinde kapalı kalanlardır; belgesiz ve aynı zamanda sınır dışı edilme korkusuyla yardım talebinde sessiz kalanlardır; yaşamı var eden alanlarda (sağlık ve sosyal bakım hizmetleri, tarım, vb. ) çalışıp enfekte olma riski daha fazla olan, çünkü (yeterli veya herhangi bir koruyucu ekipmanı olmadan) işe gitmekten başka seçenekleri olmayanlardır; ailelerine ulaşmaya çalışan ve ülkeler arasında transit geçiş yapmakta olanlar ve seyahat yasakları ve yaptırımlar nedeniyle ülkelerinden ayrılamayanlardır.

Pandemi olsa da olmasa da Trump, enfeksiyon oranlarının ve ölümlerin hızla arttığı İran’a karşı yaptırımları korumaktadır. Ne Trump ne de Avrupa Birliği, İsrail’e Gazze’de abluka altındaki 2 milyon insanı en çok ihtiyaç duyulan tıbbi malzemelerden yoksun bıraktığı yaptırımları kaldırması için baskı yapacaktır. Pandemiye karşı bu ötekileştirilmiş eşitsiz tepki, kapitalizmin bel altı olan ırkçı ve sömürgeci zulme dayanmakta ve onu güçlendirmektedir.

Göçmenlik yasalarına göre sağlık hizmetlerinin öncelikli olmasını, pek çok suç için hapsedilenlerin derhal serbest bırakılmasını ve hasta tutsaklar için alternatif insani kısıtlı yerlerin bulunmasını, yaşamsal ihtiyaçları beslemek yerine disiplini hedefleyen gözaltı ve tutukevlerinin kapatılmasını istiyoruz.

Tez 5: Silahımız dayanışma: Sermayeye karşı kullanalım

Salgın, bütün dünyaya kriz durumunda çalışan insanların çeşitli ve yaratıcı hayatta kalma stratejileriyle her daim nasıl geçinebildiğini göstermiştir. Pek çoğu için bu en yakın aile ve arkadaşlara yaslanmak anlamına gelmiştir. Fakat bazıları karşılıklı yardım inisiyatifleriyle sorunun üstesinden gelmektedir. Evsizler ve kapitalist toplumun bir yük olarak görüp reddettiği insanlar için destek, başkalarına yaşama hakkından daha azını sunmayan toplumsal yeniden üretim gönüllülerinin muazzam inisiyatiflerinden gelmiştir. Birleşik Krallık’ın dört bir yanında mahalleler, en korunmasız kesimlerle irtibatta olabilmek ve gıda ve ilaç alabilmelerini sağlamak için Whatsapp grupları oluşturmaktadır. Okullar ücretsiz yemek hakkına sahip çocukları olan yoksul ailelere yiyecek kuponları göndermektedir. Gıda bankaları ve hayır kurumları gönüllü sayısının arttığına tanık olmaktadır. Acil bir ihtiyaç olarak toplumsal yeniden üretim müşterekleri ortaya çıkmaktadır. Fakat aynı zamanda geçmişten dersler de aldık: Kapitalist hükümetlerin toplumsal yeniden üretim müştereklerini devletin sorumluluklarından kaçmasının aracı olarak kullanmalarına izin vermeyeceğiz.

Sosyalist feministler olarak daha fazlasını zorlamaya, insan yaşamının iyileştirilmesi için gerekli olan her şey üzerinde kamu hükmü talebi için birlikte çaba göstermeye ihtiyacımız vardır. Bu, eşitsiz biçimde etkilenmiş ve eşitsiz kaynaklara sahip farklı topluluklar arasında dayanışma inşa etmek anlamına gelmektedir. Bu, en çok marjinalleştirilmişlere destek vermek, toplumsal kaynağı olanların – sendikalar, sivil toplum örgütleri, halk örgütlenmeleri – olmayanlarla paylaşmalarını ve onları desteklemelerini savunmaktır. Bu, devletin toplumsal yeniden üretim işini toplumsal varlığın temel taşı olarak tanımasını talep etmektir.

Hükümetlerin halktan ders almalarını ve sıradan insanların birbirine destek ve dayanışma göstermek için yaptıkları şeyleri politika düzeyinde tekrarlamalarını talep ediyoruz.

Tez 6: Ev içi şiddete karşı feminist dayanışma

Covid-19’un yayılmasını önlemek için pek çok ülke tarafından alınan eve kapanma önlemleri, bir yandan bütünüyle gerekliyken, diğer yandan istismara dayalı bir ilişki içinde yaşayan milyonlarca insan için ciddi sonuçlar doğurmuştur. Salgın süresince mağdurlar şiddet uygulayan partnerler veya aile bireyleriyle ev içinde kalmaya zorlandığından, kadınlara ve LGBTQ’lara yönelik ev içi şiddet vakaları katlanmıştır. Ev içi istismarın özgün durumunu dikkate almayan “evde kal” kampanyaları, şiddete karşı sığınak ve hizmetlerden bütçelerin çekilmesi anlamına gelen ve yıllardır süregiden azgın neoliberalizm bağlamında bilhassa endişe vericidir.

Hükümetlerden şiddetle mücadele hizmetlerde yıllardır uyguladıkları bütçe kesintilerini derhal geri çekmelerini ve destek hatlarını sürdürmek ve geniş ölçüde görünür kılmak zorunda olan aktörlere kaynaklar sağlamalarını talep ediyoruz.

Tez 7: Toplumsal yeniden üretim işçilerinin toplumsal gücü vardır: Bu gücü toplumu yeniden örgütlemek için kullanabiliriz.

Bu salgın, bizleri kapitalizmin ötesine taşıyacak bir şekilde kâra karşı nasıl yaşamı destekleyeceğimize dair solun önüne somut bir ajanda koyacağı bir moment olabilir ve olmalıdır. Bu salgın, kapitalizmin ücretli ya da ücretsiz, hastanelerde ve altyapı işlerinde, hane içinde ve topluluklarda toplumsal yeniden üretim işçilerine ne kadar ihtiyaç duyduğunu hâlihazırda bizlere göstermiştir. Bunu ve bu işçilerin ellerinde tuttukları toplumsal gücü kendimize sürekli hatırlatalım. Bu, toplumsal yeniden üretim işçileri olarak bizlerin, ulusal bağlamda, bizi ayıran sınırlarda ve yerkürenin her yanında elimizdeki toplumsal güce dair bilinci geliştirmemiz gereken andır.

Eğer biz durursak dünya durur. Bu anlayış yaptığımız işe saygı duyan politikaların temeli olabilir; aynı zamanda kâr elde etmenin değil hayatı var etmenin toplumlarımıza yön verdiği, yenilenmiş bir antikapitalist gündemin altyapısını inşa edecek politik eylemin de temeli olabilir.

3 Nisan 2020

Çeviri: Meriç Dıraz, Sanem Öztürk

Marksist Feminist Kolektif, Tarihsel Materyalizm Konferansı’nda Marksist Feminist Akım’ın örgütleyicileri olan Tithi Bhattacharya, Svenja Bromberg, Angela Dimitrakaki, Sara Farris ve Susan Ferguson’dan oluşmaktadır.

Toplumsal Yeniden Üretim ve Salgın: Tithi Bhattacharya ile Söyleşi

Koronavirüs salgını, pek çoğumuza toplumun nasıl hızla değişebildiğini ve ne olmadan yaşayabileceğimizi –ya da yaşayamayacağımızı– sert bir berraklıkla gösterdi. Kaynaklar sağlık hizmetlerine aktarılırken, kapitalist ekonominin büyük bir kısmının kriz dönemlerinde gerçekten rafa kaldırılabileceği ortaya çıktı. Bize daha önce imkânsız olduğu söylenen – mahpusları serbest bırakmaktan kira ödemelerini veya ipotekleri askıya almaya, ülkedeki herkese nakit desteği vermeye kadar – pek çok şey hâlihazırda yapılıyor.

Tithi Bhattacharya bir süredir Yüce Piyasa’nın değil insan hayatının gereklerine yönelik inşa edilen bir toplumun nasıl olacağı üzerine düşünüyor. Kendisi bir tarih profesörü, Purdue Üniversitesi’nde Küresel Çalışmalar Direktörü, %99 İçin Feminizm: Bir Manifesto kitabının yazarlarından biri, Spectre dergisi yayın kurulu üyesi ve Social Reproduction Theory: Remapping Class, Recentering Oppression kitabının editörü. İçinde bulunduğumuz momentte toplumsal yeniden üretim teorisinin bize neler öğretebileceğini, solun hangi talepleri yükseltmesi gerektiğini ve iklim felaketini önlemek için bu dersleri nasıl kullanabileceğimizi konuştuk.

-Sarah Jaffe: Başlangıç olarak bize toplumsal yeniden üretim teorisini kısaca açıklayabilir misiniz?

-Tithi Bhattacharya: Toplumsal yeniden üretimi en iyi şekilde tanımlamak gerekirse, hayatı var etmek, sürdürmek kuşaklar boyunca yenileyebilmek için gerekli olan eylemler ve kurumlardır. Ben bunlara “hayatı var etme” faaliyetleri diyorum.

En doğrudan anlamıyla hayatı var etmek doğum yapmaktır. Fakat hayatı sürdürebilmek için temizlik gibi, beslemek gibi, yemek yapmak, çamaşır yıkamak gibi pek çok başka faaliyete ihtiyaç duyarız. Fiziksel, kurumsal gereksinimlerimiz vardır: Yaşayacağımız bir ev, bir yerlere gitmek için toplu ulaşım, kamuya açık dinlenme-eğlenme olanakları, parklar, okul sonrası programlar. Okullar ve hastaneler de hayatın var edilmesi ve sürdürülmesi için gerekli kurumlardan bazılarıdır. Bu hayatı var etme sürecindeki eylemlere ve kurumlara, toplumsal yeniden üretim işi ve toplumsal yeniden üretim kurumları diyoruz. Fakat toplumsal yeniden üretim aynı zamanda bir çerçevedir. Bizi çevreleyen dünyaya baktığımız ve onu anlamaya çalıştığımız bir mercektir. Toplumdaki varlığın kaynağının ne olduğunu tespit etmemizi sağlar; insan hayatı ve insan emeği.

Hayatı var etmenin karşısında ise kapitalist çerçeve ya da kapitalist mercek yer alır: Şeyleri var etme ya da kârı var etme. Kapitalizm “kaç şey daha üretebiliriz?” diye sorar, çünkü şeyler kâr getirir. Burada önem atfedilen, o şeylerin insanlar üzerindeki etkisi değil, kapitalizmin yüce saltanatını süren bir büyücü olduğu bir şeyler imparatorluğu yaratmaktır.

Bu faaliyetlerin çoğu ve toplumsal yeniden üretim sektöründeki – hemşirelik, öğretmenlik, temizlikçilik gibi – pek çok iş, kadın işçilerin egemenliğindedir. Ve kapitalizm bir hayat-var etme değil şeyler-var etme sistemi olduğundan, bu faaliyetler ve bu işçiler ciddi ölçüde değersizleştirilmiştir. Toplumsal yeniden üretim işçileri en kötü ücretleri alan, (gerektiğinde) ilk gidecek olan, sürekli cinsel tacizle ve sıklıkla doğrudan şiddetle yüz yüze kalanlardır.

-Kapitalizm işlemeye devam ettiği sürece mutlu ölebileceklerini söyleyen (muhafazakâr polemikçi) Glenn Beck gibi mezar hırsızlarının olduğu bir dönemdeyiz; bu her şeyi apaçık ortaya koyuyor. 

-Koronavirüs krizi iki şeyi trajik biçimde netliğe kavuşturdu. İlk olarak toplumsal yeniden üretim vurgusu yapan feministlerin uzun zamandır söylediklerini, yani bakım işinin ve hayatı var eden işlerin toplum için vazgeçilmez olduğunu ortaya serdi. Şu anda evlerimize kapanmış haldeyken hiç kimse “Borsa simsarlarına, yatırım bankacılarına ihtiyacımız var! Bu hizmetler açık kalsın!” demiyor. İnsanlar “Hemşireler, temizlikçiler, çalışmaya devam etsin, çöp toplama hizmetleri açık kalsın, yiyecek üretimi devam etsin!” diyor. Yiyecek, yakıt, barınak, temizlik: “Hayati olan hizmetler” bunlar.

Bu kriz aynı zamanda kapitalizmin salgınla baş etmekte nasıl tamamen yetersiz olduğunu da trajik biçimde ortaya koydu. Kapitalizm hayatı var etmeye değil kârı en yüksek düzeye çıkarmaya odaklıdır. Kapitalistler bütün bu süreçte en büyük mağdurun sayısız hayat değil kanlı ekonomi olduğunu iddia ediyorlar. Görünen o ki ekonomi, Trump’tan Boris Johnson’a herkesin parlak kılıçlarıyla korumaya hazır olduğu en kırılgan küçük çocuk.

Bu arada Birleşik Devletler’de sağlık hizmetleri sektörü özelleştirmelerle ve kemer sıkma önlemleriyle harap edildi. İnsanlar hemşirelerin evde maske yapmak zorunda olduklarını söylüyor. Ben her zaman kapitalizmin hayatı ve hayatı var etmeyi özelleştirdiğini söyledim; fakat sanırım salgından sonra bunu başka şekilde ifade etmek gerekiyor: “Kapitalizm hayatı özelleştirir ama aynı zamanda ölümü kamulaştırır.”

-Bakım işlerinin ve toplumsal yeniden üretim işlerinin diğer biçimlerinin nasıl değersizleştirildiği üzerinde biraz daha durmak istiyorum. Bu iş kollarını değersizleştirme eğilimimiz ile bu işi yapan insanları hakkında ne düşündüğümüz karşılıklı olarak birbirini etkiliyor.

-Birleşik Devletler’de bakım evleri ve destekli yaşam endüstrisi şu anda yaklaşık 4 milyon insana hizmet veriyor. Bunların pek çoğu Medicare (sağlık sigortası) kapsamında. Kısa zaman önce New York Times, yılda 380 bin insanın, uygun temizlik önlemlerine ve sağlık prosedürlerine yatırım yapmak istemeyen uzun dönemli bakım tesislerinde enfeksiyon nedeniyle hayatını kaybettiğini açıkladı. Bu kurumlar salgının yayılmasında önemli bir rol oynuyor. Buna Birleşik Devletler’de 27 milyon insanın hiçbir sağlık güvencesi olmadığını da eklememiz gerek.

Birleşik Devletler’de evde bakım hizmetleri çalışanlarının ve hemşire yardımcılarının yüzde 90’ı kadın. Bunların yarısından fazlası beyaz olmayan kadınlar. Kaçının belgesiz olduğundan emin değilim – hiç kimse değil. Bu kadınlar hem iş kayıplarına hem ICE (ABD Göçmenler ve Gümrük Muhafaza Birimi) baskınlarına karşı iki kez kırılgan. Günlük olarak ortalama 10 dolar kazanıyorlar ve çoğunun ücretli izni ya da sağlık sigortası yok. Bu kadınlar yaşadığımız ülkede emekleriyle pek çok bakım tesisinin sürdürülmesini sağlayan kadınlar.

Bu hayati hizmetleri sürdüren kişilerle CEO maaşlarını kıyasladığımızda fark astronomik. Bankacılar evlerinde otururken, bugün verdikleri hizmetlerin hayati olduğu söylenen – bizim feministler ve sosyalistler olarak daima hayati olduğunu söylediğimiz – işçiler, saatte 10 dolardan daha az kazanıyorlar.

-Washington eyaletindeki büyük salgınlardan biri, bakım evi işçilerinin birden fazla işte çalışması, dolayısıyla virüsü birden fazla bakım evine getirmeleri sebebiyle olmuştu. Bir işte yeterince para kazanamamak virüsün daha da yaygınlaşmasına sebep oluyor.

-Prens Charles’ın bile enfekte olmasıyla virüsün bir bakıma demokratik olduğu söylenebilir. Ama bu bizi yanıltmasın: Tedaviye erişim virüsün kendisi kadar demokratik olmayacak. Kapitalizmin hükmü altındaki diğer tüm hastalıklarda olduğu gibi yoksulluk ve tedaviye erişim kimin hayatta kalıp kimin öleceğinde belirleyici olacak.

Örneğin benim ülkemde, Hindistan’da bunun çok yıkıcı bir etkisi olacak. Faşist Başbakan Narendra Modi yirmi bir gün evlere kapanma emri verdi. Bütün şehirlerde iş hayatı durdu. Peki göçmen işçilere ne oldu? Modi’nin onlar için bir planı var mı? Hayır. Milyonlarca göçmen işçi, kelimenin tam anlamıyla ülkeyi baştan başa yürüyerek kendi köylerine ulaşmaya çalışıyor; batıdan doğuya bütün sokaklarda sıra sıra insanlar var. Modi enfeksiyon bulaştırabilecekleri gerekçesiyle evlerine gitmelerini önlemek için toplu taşıma ve özel araç trafiğini durdurdu. Fakat bunun yanı sıra Modi, Hindistan dışında yaşayan Hintlilerin – üst orta sınıf Hintlilerin – ülkeye geri dönüşlerini sağladı. Özel uçuşlar ayarlandı; kapanma duyurularına rağmen uçaklara iniş izni için istisnalar yapıldı; özel vizeler düzenlendi.

Küresel Güney’in pek çok kapitalist hükümetinin yoksullarla baş etme yöntemi bu. Hastalığın Kalküta’nın, Bombay’ın, Johannesburg’un ve daha pek çok kentin gecekondularına sızdığını göreceğiz. Virüsün bu gezegenin yenilenme, istenmeyenlerden kurtulma yolu olduğunu söyleyen yöneticileri zaten duymaya başladık bile. Bu, en kırılgan ve en güçsüz olana yönelik soy ıslahı temelli bir toplumsal temizlik çağrısıdır.

-Bunun bize gösterdiği insanlar olmadığında emisyonların azaldığı değil – çünkü pek çok insan ölmüyor. Bunun bize gösterdiği, dünyanın pek çok iş olmadan çok daha sağlıklı bir yer olduğu, çünkü – sizin de söylediğiniz gibi – insanlar sadece hayatı var eden işleri yapıyorlar.

-Koronavirüsün dünya için bir reset düğmesi olduğu argümanı ekofaşist bir argüman. Olması gereken, toplumsal örgütlenme için bir reset düğmesi olması. Eğer virüs tehlikesi geçerse ve eski hayatlarımıza geri dönersek, o zaman bu süreç bize hiçbir şey öğretmemiştir.

Evde kalmanın bir gereklilik olması nedeniyle evlerimizi paylaştığımız insanlarla zaman geçirmenin güzelliğini fark edebildik. Ama her ne kadar güvenlik sağlasa da kapitalizm egemenliğinde ev aynı zamanda inanılmaz boyutta bir şiddetin sahnesidir. İki gün önce daha evvel gönüllüsü olduğum bir kadın sığınağından bir mail aldım; vakalarda artış beklediklerini ve destek için gidip gidemeyeceğimi soruyorlardı. Brezilya, Sri Lanka ve Hindistan’daki yoldaşlarım da aynı şeyi söylüyorlar: Herkesin evde olmasının yarattığı o basınçlı tencere etkisiyle artan ev içi şiddet. Toplumsal izolasyona ihtiyacımız yok. Fiziksel izolasyona ve toplumsal dayanışmaya ihtiyacımız var. Sokağın karşısında yaşayan yaşlı komşumuzu görmezden gelemeyiz; markete gitmesi onun için güvenli değil. Gözlerinin etrafına çokça makyaj yapmış olan ve başını kapıya çarptığını söyleyen iş arkadaşımızı da görmezden gelemeyiz. Düzenli olarak birbirimizi yoklamalıyız.

Yöneticiler bunu teşvik etmekte sıfıra yakın çaba gösterseler de insanlar bunu gönüllü olarak yapıyorlar. Bütün bu kriz içinde muhteşem dayanışma ve ihtimam eylemleri görmek mümkün. Bütün bunlar umut kaynağı.

-Ev işleriyle ilgili konuşalım biraz da. Çünkü “hayati” dediğimiz bu işlerin çoğunun halen kadınlar tarafından yapıldığı bir süreçteyiz. Ve normalde evde kadınların sorumlu olduğu bakım işleri birdenbire kocaları tarafından da yapılıyor. Bu bazı insanların toplumsal yeniden üretim işleri anlayışına nasıl bir perspektif getiriyor?

-Joan C. Williams, işçi sınıfından erkeklerin orta sınıf erkeklerden daha fazla çocuk bakımı işi üstlendiğini ortaya koyan ilginç bir çalışma yaptı. İşçi sınıfından erkekler kadın işi olduğu için bunu kabul etmek istemezken orta sınıf erkekler bununla övünüyorlar. Bu tabunun zayıflayıp zayıflamadığını merak ediyorum. Birleşik Devletler’de kadınlar haftalık olarak erkeklerden dokuz saat daha fazla ev işi yapıyorlar. Bu dokuz saat değişebilir ama genel olarak tutumun değişip değişmeyeceğini merak ediyorum. Partnerleri dünyayı bir arada tutarken erkekler aileyi bir arada tutmaktan gurur duyacaklar mı?

-Sizin de dediğiniz gibi erkeklerin bunu kabul etmemesinin bir nedeni, bu işlerin kadın işi olması. Pek çok iş aynı zamanda ırksallaşmış durumda. Bu bakım işlerini yapan pek çok kadın göçmen kadınlar, beyaz olmayan kadınlar.

-Birleşik Devletler’de bu işler ırksallaşmış durumda. Dünyanın başka bölgelerinde, mesela Hindistan’da bu işler halen göçmen kadınlarda ve en yoksul ve en düşük kasttan kadınlarda. Her toplumun en kırılgan kesimleri bu işleri yapıyor. Ücretleri ve sahip oldukları haklar da bunun bir yansıması.

Toplumsal yeniden üretim bakımından gün içinde yapılması ihtiyacını duyduğumuz pek çok iş beyaz olmayan kadınlar tarafından yapılıyor. Göçmen kadınlar ya da siyah kadınlar bu işleri yapmadan yemek yememiz, sokaklarda yürümemiz, çocuklarımızın ve yaşlılarımızın bakımını sürdürmemiz, evlerimizi, otellerimizi temizletmemiz mümkün olmazdı. Dünyayı var eden bu işler, kapitalizm tarafından tamamen görmezden geliniyor.

-Bugünlerde sıklıkla salgının bir savaş gibi olduğu söylemini duyuyoruz. Fakat iktisatçı James Meadway bundan savaş zamanı-karşıtı ekonomi olarak söz etti, çünkü yapmamız gereken şey savaşın karşıtı. Üretimi azaltmalıyız. Umarım bu öyle bir anlayışı ortaya çıkarır ki, gerekli olan ve radikal biçimde farklı bir dünyada bile devam edecek olan iş, fetişleştirmeye çok alıştığımız “birliklerin” aksine yüzyıllardır sistematik olarak değersizleştirilmiş olan iştir.

-Üretimin azaltılması konusunda James’le hemfikirim. Ancak her tür üretim için geçerli değil bu. Tıbbi malzemelerin, gıdanın ve diğer hayatı var eden ürünlerin üretimini artırmalıyız. Dünyanın en zengin ülkesi Birleşik Devletler’de doğru ekipmanı olmadan işe giden hemşireler tanıyorum.

Fakat örneğin internet üzerinden alışverişi ele alalım; Giysi ve ayakkabı alışverişini internetten yapabilmek gerçekten çok hoş. Ama hazır haldeki bir çift ayakkabının bizim kapımıza gelebilmesi için kaç işyerinden geçmesi gerektiğini unutmayalım. Düşünün; kamyon şoförleri, dolum istasyonlarını açık tutması gereken işçiler, o istasyonları temizleyen işçiler. Hayati ilaçları internet üzerinden sipariş vermeye bir itirazım yok ama güzel bir çift ayakkabı biraz ertelenebilir. Genellikle o bir çift ayakkabının arkasındaki görünmeyen emek gücünü pek düşünmeyiz. O ayakkabıları kapımıza getiren üretim ve tedarik zincirindeki insanları pek düşünmeyiz. Fakat bu pandemi günlerinde bunu düşünmek zorundayız. Bu onlara dayatabileceğimiz bir risk mi? Bu, insan emeğinin üretimine değil, insan emeğine bakmakla ilgili.

İkinci nokta, “birliklerimizi destekleyin” sözüne dair: Bence birliklerimizi bütünüyle yeniden tarif etmeliyiz. Sağlık çalışanları, gıda üretim işçileri, temizlik işçileri, çöp toplama işçileri: Birliklerimiz bunlar! Desteklememiz gereken insanlar bunlar. Birliklerimizi can alan insanlar olarak düşünmemeliyiz. Birlikleri hayat veren ve hayatı devam ettiren insanlar olarak görmeliyiz.

-Uzun yıllardır iklim değişikliğiyle savaşabilmek için kapitalizmde değişimi reddedenlerle uğraşıyoruz; ancak bugün gördük ki her şey hızla değişebiliyor. Bu durum gelecekte ilim felaketine karşı savaşta bize hangi dersleri sunuyor?

-Altyapı için mücadelemiz gerekli fakat yetersiz. Toplumsal örgütlenmeye yönelik bir tutum değişikliği için çaba sarf etmek zorundayız. Bunu yapmak yalnızca toplumsal demokratik kazanımlar için mücadele etmekten daha zor. Bugün zaten biliyoruz ki küresel sıcaklık artışı gıda üretme kapasitemizi küresel düzeyde krize sokacak. Şayet kontrol altına alınmazsa Güney Asya ve Afrika gibi bölgelerde sıcaklıklar öyle yüksek seviyelere çıkacak ki yılın büyük bir kısmında açık alanda tarım imkânsız hale gelecek ve besi hayvanları ölecek. Bugün benim ailemin de yaşadığı Delhi’de yılın büyük bölümünde okullar kapalı kaldı, çünkü hava haddinden fazla sıcaktı; kışın da hava kirliliği nedeniyle aynı durum söz konusu.

Gıda üretimine yönelik tehdit, yükselen cinsiyetçilik ve küresel düzeyde kadına yönelik şiddetle sarmal biçimde gidecek; çünkü sofraya yemek getirmekten ve çoğunlukla o yiyeceği fiilen üretmekten “sorumlu” olanlar kadınlar ve beyanı kadın olanlar. Ve zaten hâlihazırda dünyanın dört bir yanında temiz içme suyu krizi var ki, bu daha da kötüye gidecek.

Bir başka deyişle, eğer iklim değişikliği ile bugün koronavirüse karşı benimsediğimiz aciliyette baş etmezsek, daha sonra gelecek olanın yanında bu virüs tatil gibi kalacaktır. İklim felaketi geçici değil ve pek çoğumuzun eve kapanma seçeneği de olmayacak.

COVID-19 krizinden sonra kapitalizm alışılageldiği gibi işbaşı yapmaya çalışacak. Fosil yakıtları kullanılmaya devam edecek. Bizim görevimiz, sistemin unutmasına izin vermemek.

Çeviri: Sanem Öztürk

Tith Bachatarya ile Sarah Jaffe tarafından yapılan bu söyleşi, 2 Nisan 2020 tarihinde dissentmagazine.org sitesinde yayınlanmıştır.

Kurtuluşumuzun Şafağı: Uluslararası Komünist Kadın Hareketi ve Komintern’in Toplumsal Cinsiyet Politikaları – Daria Dyakonova

‘Eğer komünizm olmadan kadınların kurtuluşu düşünülemez ise, o halde kadınların kurtuluşu olmadan komünizm de düşünülemez.’ — Inessa Armand [1]

30 Haziran akşamı, ellerinde pankartlarıyla kırmızı başörtüsü giymiş kadın işçiler uzun kortejler halinde Moskova’nın uzak mahallerinden ve varoşlarından Bolşoy Tiyatrosu’na doğru yol alıyor. Pankartlarda şu tür sloganlar yazıyor: “Proletarya diktatörlüğü boyunca bütün ülkelerde kadınların topyekûn kurtuluşu”

 “Enternasyonal söyleyen kadın korosunun sesi Moskova sokaklarında yankılanıyor. Moskova’nın proleter kadınları neşe içinde Bolşoy Tiyatrosu’nda düzenlenen Birinci Uluslararası Komünist Kadınlar Konferansı’nın açılışına doğru yürüyorlar. Yabancı ziyaretçiler de katılıyorlar.

“Akşam sekiz itibariyle tiyatro tıka basa doldu. Parter ve oturma sıraları işçi kadınlar tarafından dolduruldu.  Sahne Almanya, Fransa, İngiltere, Amerika, Meksika, Avusturya, Danimarka, İsveç, Macaristan, Finlandiya, Norveç, Letonya, Bulgaristan, Hindistan, Gürcistan, Kafkasya ve Türkistan delegeleriyle doluydu.” [2]

Devrimci kadınlar Haziran 1920’de Moskova’da düzenledikleri birinci konferanslarını böyle anlatıyorlardı. 19 ülkeyi temsilen 21 kadın, Komünist Enternasyonal’in (veya Komintern’in) İkinci Kongresi çerçevesinde kadın sorunlarını/konularını tartışmak üzere o ay toplanmışlardı. Komintern, Lenin’in inisiyatifiyle Birinci Dünya Savaşı sırasında izlediği militarist ve ulusalcı politikalarla itibarsızlaşmış (İkinci) Sosyalist Enternasyonal’in yerine kurulmak üzere bir yıl öncesinden toplanmıştı.  

Kadınların kurtuluşu uzun süredir sosyalist gündemin önemli konularından biriydi. Komintern’in programı yasalarda ve pratikte kadınların ve erkeklerin haklarında topyekûn bir eşitliği, kadınların siyasi yaşama entegrasyonunu, kadınlar için ücretsiz eğitim ve sağlık hakkını, ev işleri ve çocuk bakım yükünü hafifletecek önlemleri, kadınlar ve erkekler için çifte standartlı bir cinselliğin kaldırılmasını içeriyordu.

Komünizm ve Feminizm: Ortak mı, rakip mi veya birlik mi?

Komintern’in toplumsal cinsiyet politikaları üzerine çalışmalar hala oldukça sınırlı olsa da Batı akademilerindeki birçok yetkin ses, kadınlara yönelik komünist ve özellikle de Sovyet politikalarının büyük oranda göstermelik olduğunu kanıtlama eğiliminde olmuştur. Uluslararası Komünist Kadın Hareketi’ne karşı aynı önemsemez tutum sosyalist/komünist kadın hareketi üzerine yapılan akademik çalışmalara da hâkim durumdadır. [3] Tıpkı bazı yakın dönemdeki yorumcular gibi Soğuk Savaş döneminin liberal feministleri İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sosyalist ülkelerdeki kadın hareketlerinin ve uluslararası müttefik kadın örgütlerinin (Uluslararası Demokratik Kadın Federasyonu ve onun Amerika şubesi olan Amerika Kadınları Kongresi gibi) partiyi kadınların yararına mobilize etmek yerine öncelikli olarak üyelerini parti için mobilize ettiklerini vurguladılar. Diğer taraftan aynı düşünürler, Batılı sosyalist olmayan örgütlerin sözüm ona özerk faaliyetlerinin ve politik tarafsızlıklarının altını çizdiler. [4]

Sosyalist feministler ise klasik Marksist teorinin toplumsal cinsiyet ile ilgili kısıtlılıkları üzerinde durdular: Temel olarak her alanda cinsiyete dayalı iş bölümünün merkezi rolünü görmeyişi ve cinsellik ve yeniden üretim konularına yönelik ilgisizlik. Ayrıca, klasik Marksist teorinin sosyalist feminist eleştirisi ile hareketlerin tarihini kaynaştırmaya yönelik girişimlerin ve bunu hayata geçirmeye çalışan politik yapıların yetersiz kaldığı tartışıldı. [5]

Son dönemde yeni ve giderek artan sayıda çalışma (1989’dan sonra) soğuk savaş paradigmasını pekiştiren bu yorumları daha incelikli hale getirdi ve değiştirdi. Bu yeni katkılar, liberal feministlerin kadınların kurtuluşu programının komünist/sosyalist kadınların, kadınların özerkliğini sağlayacak en iyi yol olarak gördükleri hızlı modernleşme için komünist programın temel bir bileşeni olduğunu görmezden geldiğini vurguladılar.[6] Devletin kadın örgütlerinde ve enternasyonal sosyalist örgütlerde çalışan komünist kadınların stratejik olarak programlarını burjuva feminist denilen yöntemlerden daha etkili olduğunu düşündükleri daha geniş Komünist Parti hedefleriyle  uyumlu hale getirdikleri iddia edildi.  Bu uyumlulaştırma, özellikle benzer ekonomik gelişmişlik aşamasında olan benzer sosyalist ve sosyalist olmayan ülkelerle kıyaslandığında kadınlar için yasal eşitlik ve aile hukuku, eğitim, işgücüne katılım açısından önemli kazanımlarla sonuçlanmıştır. Son olarak, bu çalışmalar “İkinci Dalga Feminizmin” kökenlerinin hâkim anlatının aksine daha çeşitli ve karmaşık olduğunu göstererek, yeniden düşünmeye teşvik etti. [7]

Bu makale, erken Komünist Kadın Hareketi (KKH) konusunda bu son perspektifi benimsiyor. Burada özellikle üç konuya değinilecek: KKH’nin kadınların kurtuluşu konusundaki (ev işleri ve cinsiyete dayalı iş bölümü, yeniden üretim ve çocuk bakımı konularını da içeren) düşünceleri, komünist olmayan kadın hareketiyle ilişkiler ve erkek yoldaşlarla problematik ilişkiler.

Komünist Kadınların İlk Konferansı: Kadınların Kurtuluşu için Bir Program

Kadınlar! Okumayı öğrenin! / “Ah Anne! Keşke okuyabilseydin, bana yardım edebilirdin” Yelizaveta Kruglikova tarafından hazırlanan afiş, 1923.

Örgütsel olarak Komintern’den bağımsız Komünist Gençlik Enternasyonal’in aksine komünist kadınlar için var olan yapılar komünist partilere entegreydi. Bununla birlikte, Birinci Komünist Kadın Konferansı’nda partiler dâhilinde kadınlar için (erkeklerin de üye olabileceği) şube düzeyinde yerel kadın komitelerinin çalışmasını koordine edecek özel ajitasyon birimleri oluşturulmasına karar verildi. 1922’ye kadar neredeyse her Avrupa ülkesi gerçekten de kadınlar arasında çalışmak için parti yapıları kurdu.

Komintern içinde, ilk merkez teşkilatı Berlin’de ve daha sonra Moskova’da olan, Yürütme Komitesi’ne bağlı Enternasyonal Kadın Sekreteryası (IWS) kuruldu. IWS’in bir üyesi aynı zamanda Komintern’in Yürütme üyesiydi. Kadın Sekretaryası baştan ulus ötesi karakterini vurguladı ve farklı ülkeler arasındaki bilgi ve deneyim paylaşımını teşvik etti. Bu, komünist kadınların yıllık toplantıları ve 1926’ya kadar yayımlanan enternasyonal aylık dergi Kommunistische Fraueninternationale (Komünist Kadın Enternasyonal) yoluyla sağlanacaktı.

Ancak uygulamada, enternasyonal bağlar, bilgi ve deneyim paylaşımı yavaş gelişti. Komünist Kadınların 1921’deki ikinci konferansında, Alman komünist kadınların göze çarpan lideri Clara Zetkin, Avrupa’daki demiryollarının düzensizliği, kişisel ilişkileri ve muhalif politik iklimi sürdürmenin zorluğu nedeniyle sekretaryanın enternasyonal bağlarının zayıflamasına işaret etti.

Birinci Komünist Kadın Konferansı, taslağını Clara Zetkin’in hazırladığı “Komünist Kadın Hareketi İçin Tezler”in yazılması için bir komisyon kurdu. “Tezler”, “erkeklerle gerçekte ve gerçekten ve yalnızca hukuk kitaplarının âtıl sayfalarında kalmayan tam bir toplumsal eşitliğe, özel mülkiyetin ortadan kaldırılması ve kadınların faaliyetinin “sömürü ve esaretten arınmış yeni bir toplumsal üretim düzenine” entegre edilmesiyle ulaşılabileceğinin altını çizdi.

“Tezler” ayrıca çalışmanın nerede yapılacağına -sosyalist, kapitalist, ya da kapitalizm öncesi ülkeler- bağlı olarak Komünist Kadın Hareketi’nin daha spesifik görevlerini tanımlar. Önemli noktalardan biri, ev idaresinin –eski lonca el sanatlarının en geri kalmış, bozulmuş ve boğucusunun- toplumsal bir endüstriye dönüşmesidir. Alexandra Kollontai -önde gelen Rus kadın hakları savaşçısı- 1920’de bu bağlamda şunu yazar: “Bireysel hane ölmekte. Toplumumuzda yerini kolektif ev idaresine bırakıyor.” Komünist toplum, çalışan kadının kendi dairesini temizlemesi yerine işi sabahları dolaşıp evleri temizlemek olan erkekler ve kadınlar için düzenleme yapabilir. Bu fikir tümüyle yeni değildi. Ancak, ev idaresi sorunu ve iş bölümünün kadınların özgürleşmesine dair sosyalist bir programda önemli bir nokta olarak yer alması bir ilkti. Yeni oluşmaya başlayan Sovyet devletinde ev işi kadının boyunduruk altına alınmasının başlıca aracı olarak kabul ediliyordu ve farklı hizmetler sunan (çocukların günlük bakımı, halka açık mutfaklar, kantinler, ortak çamaşırhane ve temizlik imkanları, elbise tamiri merkezleri vs.) halka açık tesisler yaratma fikri ciddiye alınmış görünüyordu. “Tezler” kapitalist ve kapitalizm öncesi ülkelerdeki kadınlar için bu tür kurumların kurulması için mücadele edilmesini öneriyordu. Böylece komünist program kadın sorununu sosyalist projenin tam merkezine yerleştirdi; kadınların kurtuluşu yalnızca sonuç değil sosyalist dönüşümün asli hedefiydi.

Komünist Kadınlar ve Burjuva Feministler

Komünist kadınlar oldukça net terimlerle sınıf kimliklerinin altını çizdiler: 1920’lerdeki konferans “Tezler”inin belirttiği gibi, “kapitalist düzeni yalnızca varlıklı sınıfların eşlerine ve kız çocuklarına fayda sağlayacak şekilde yeniden düzenlemeyi uman burjuva kadın hareketi taleplerinin kadınların tümü için hakları ve insanlığı tam anlamıyla sağlamakta yetersiz olduğu kanıtlandı.” Yine de bu, komünist kadınların proleter olmayan kadın hareketleriyle işbirliğine tamamen karşı olduğu anlamına gelmiyordu.

Genel oy hakkı, burjuva feministlerin taleplerinden biriydi ve komünistlerce, en azından belli bir zaman aralığında tartışmalı görülmüştü. Başlangıçta bazıları burjuva feministlerin genel oy hakkı taleplerine şüpheyle yaklaştı. İkinci Enternasyonal’deki devrimci Marksistler, 1889’dan beri genel oy hakkını savunmalarına rağmen, oy hakkının mülkiyet gerekliliğiyle ilişkilendirilmesiyle alt toplumsal sınıftan hem kadın hem de erkeklerin bu haktan mahrum bırakılacaklarını göz önünde bulundurarak oy verme hakkını ayrıcalıklı kadınlara mahsus olmak üzere genişleten reformlara karşı çıktılar. Ayrıca, oy hakkını kadınların kurtuluşunu tamamlayacak bir iyileşme olarak görmediler. Bu nedenle Alexandra Kollontai 1908’de şunu belirtir: “Feministler için çağdaş kapitalist dünya yapısında erkeklerle eşit haklara ulaşmak somut bir ‘kendi içinde son’dur; proleter kadınlar için eşit haklar yalnızca işçi sınıfın ekonomik köleliğine karşı süren mücadelede kullanılacak bir araçtır”. 1917’ye kadar oy hakkına destek önünde sonunda birleştiriciliğini kanıtladı, özellikle de Rusya bağlamında. Sonrasında Kollontai daha dolambaçsız terimlerle kadınlara eşit oy hakkı sağlamayı bu durumun devrimi tamamlayabileceği vurgusuyla savundu.

Komünist kadınlar burjuva feministlerle başka alanlarda da işbirliği yapmaya hazırdı. Birçok feministin taleplerinin ve başarılarının önemini açıkça fark ettiler. “Tezler” “bu [burjuva] talepleri yerine getirmenin elbette kökten –ve azımsanamayacak- bir değişim gerektirmekte” olduğunu kabul eder; “yani burjuva toplumu ve devleti kadın cinsiyetinin ikincilliğine dair eski önyargıları terk edecek ve kadınların toplumsal eşitliğini eşit hak olarak tanıyacaktı.” 1920’lerin başında komünist olmayan feministler bizatihi “kadın sorunu” üzerine komünist fikirlere ilgi gösterir ve onları desteklemeye hazırdır. Bu durum Hollanda Devrimci Kadın Birliği’nde ve Fransa’daki birkaç feminist gazetede de söz konusuydu. Bu fikir Kanada’da 1924’te kurulan, komünist kadınların komünist olmayan aktivistlerle aktif biçimde işbirliği yaptığı Kanada Kadın Emek Birlikleri Federasyonu’nda cisimleşti. Kanada’da Komünist Kadınlar ayrıca Ukrayna İşçi-Çiftçi Tapınak Birliği gibi etnik ve dilsel topluluklara dayanan birçok örgütün kadın seksiyonunda aktifti. Bu tür örgütlerin üyelikleri çeşitli sol görüşlere sahipti ve Komünist Parti liderliğince her zaman önemli nitelendirilmeyen kadın gündemlerini artırdı. Dahası, 1920’ler boyunca “reformist” tabiatlı bazı emek, kadın ve çiftçi örgütleriyle işbirliği içinde birleşik cephe politikasını izlediler. Almanya’da 1925 sonlarında kadın işçi sınıfı seçmenlerini genişletmek için Kızıl Kadınlar ve Genç Kızlar Birliği kuruldu. Birlik, Almanya Komünist Partisi’ne katılma konusunda çekimser olan kadınları işçi sınıfı kadınların gündelik yaşamda karşılaştıkları günlük ücret, refah ve yeniden üretim hakları gibi sorunları politikleştirerek üye yapmakta başarılı oldu. Yeniden üretim meselesi Komünist Kadın Hareketi gündeminin önemli bir noktasıydı.

Paylaşılan Bir Sorumluluk Olarak Annelik

Birinci Konferans’ın “Tezleri”, doğum yapmayı ve çocuklara bakmayı kadınların “gerçek doğal vazifesi” olarak görenin ve dolayısıyla onlara daha ikincil bir rol atfedenin sadece “eski küçük burjuva gerici ideolojisi” olduğunun altını çizdi. [20] Komünist kadınlar kadınların üreme ve çocukların yetiştirilmesindeki rolüne dair bu geleneksel vizyondan kendilerini açıkça ayrı tutsalar da söz konusu “Tezler” üreme hakları sorunu ve kürtaj meselesinin üzerinde durmuyordu. Fakat bu durum komünist kadınların bu meselelere önem vermemiş olduğu anlamına gelmiyor. 1920 yılında Sovyet hükümeti kürtajı yasallaştırdı. Ardından Enternasyonal Kadın Sekreteryası, Rusya dışında komünist kadın seksiyonları içinde kürtaj ile ilgili literatürü dolaşıma soktu. [21]

Komünistlerin üreme ve annelik ile ilgili fikirlerinin kuramsal çerçevesi ilk olarak August Bebel tarafından tanımlandı. Daha sonra 1916 yılında 600 sayfalık Toplum ve Annelik çalışmasını yayınlayan Alexandra Kollontai tarafından geliştirildi. Kollontai çocukların yetiştirilmesini aile ve toplum arasında paylaşılan toplumsal bir sorumluluk olarak görüyordu. [22] Yalnızca annenin (ya da ailenin) değil, aynı zamanda toplumsallaşmış kurumların, bebeklikten itibaren çocukların fiziksel ve psikolojik sağlığı ile meşgul olması gerektiği fikrindeydi. 1918 hükümleriyle anneliğin yasal olarak korunduğu ve toplumsallaşmış çocuk bakımının tesis edildiği Sovyet örneğinin ardından [23] komünist kadınlar, bu fikri Birinci Konferans’ın “Tezleri” ile bütünleştirdiler: Devlet, anneliği, çocukları ve gençleri koruyacak refah kurumlarını inşa ederek annelik ve istihdamın uyumlu bir biçimde birleşmesini sağlayacaktı. [24]

Birinci Dünya Savaşı sonrası dönemin demografik bağlamı ve o dönemde nüfusun denetlenmesi ve soy ıslahının aracı olarak doğum kontrolünün pek çok kişi tarafından savunulduğu gerçeği göz önüne alındığında, komünist kadınlar, kadınların çok fazla ya da çok az çocuk yapmakla etiketlenmesi teşebbüslerine direndiler. Toplum herkesin refah içinde ve mutlu bir çocukluk geçirmesi için gereken maddi araçları garanti altına alamadığı takdirde kürtajı gerekli gördüler. [25] Bu onları kürtaj karşıtı yasaları protesto etmekten alıkoymadı; Fransa’da ve (hatta) 1920’lerin başında İtalya’da yaptıkları gibi. Almanya’da komünist kadınlar, zamanın ilerisinde bir sloganla kürtaj karşıtı kanunlara karşı bir kampanya başlattılar: “Senin bedenin sana ait.” Danimarka’da kadınların doğum kontrolü ile ilgili bilgiye erişebileceği Çalışan Kadınlar Bilgi Bürosu’nu kurdular. O dönem kürtajın yasadışı olduğu Kanada’da Komünist olmayan kadınlarla bir araya geldiler; üreme kontrolünün suç olmaktan çıkarılmasını ve gebelik kontrolü ile ilgili bilgi ve ücretsiz gebelik kontrol araçları sağlanacak olan “Anne Kliniklerinin” kurulmasını talep ettiler. Bu girişimler çoğunlukla tabandan örgütleniyordu ve Enternasyonal Kadın Sekreteryası’ndan bağımsız olarak ortaya çıktı. [26]

Komintern ve Komünist Partilerde Kadınlar ve Erkekler

Komintern’deki kadınlar üzerine araştırmalar – her ne kadar az sayıda olsa da – 1920’lerin ortalarından sonlarına kadar Komünist Kadın Hareketi’nin radikallikten uzaklaştığını ortaya koymaktaydı. 20’lerin sonlarında hareketin amacının artık kadınların ilerlemesi olmadığı, Komintern’in ilerlemesi için kadınların harekete geçmesi olduğu iddia edildi. [27] Gerçekten de Enternasyonal Kadın Sekreteryası otonom bir yapıdan Komintern’in Yürütme Komitesi’ne bağlı bir kısım haline getirilirken hareket de zayıfladı. Zayıflama ve gittikçe radikallikten uzaklaşma, SSCB’de Stalinist sistemin yükselişine, Sovyet Komünist Partisi’nin uluslararası komünist hareket içindeki hakimiyetine ve ayrıca Komintern aygıtının gittikçe merkezileşmesine bağlandı. [28]

Bu yorumlar, şüphesiz, Komünist Kadın Hareketi’nin tarihi ile ilgili önemli gerçekleri ortaya koyuyor. 1930’ların ortaları itibariyle gerçekten de Sovyetler Birliği Komünist Partisi, Komintern içinde (kadir-i mutlak olmasa da) başlıca karar sahibi haline gelecekti. Sovyetler Birliği içinde de eş zamanlı olarak, eski muhafazakârlık dirilecek ve kadınların hakları ile ilgili çok ciddi geri adımlar atılacaktı; bunlardan en önemlisi – geri döndürülemez olmasa da – kürtajın yeniden suç kapsamına alınması kararıydı. (1936) Sovyetlerdeki geriye gidiş her yerde eş zamanlı olmasa da ve şüphesiz “1930’lardaki alışılmamış ve geleneksel olmayan cinsiyet şekillenmelerinin ortaya çıkışını” [29] engellemediyse de dünya çapında komünist hareketi etkiledi – farklı ülkelerde farklı seviyelerde etkilemiş olsa da. Ne var ki bu yorumlar, Komünist Kadın Hareketi’nin inişe geçmesinde rol oynayan bir başka önemli faktörü göz ardı etmiş görünüyor; Erkek şovenizmi ve komünist erkeklerin – hem liderlerin hem de üyelerin – Komünist Parti içindeki kadın aktivizmine direnişi.

Erkek yoldaşlar tarafındaki bu tutum, komünist kadınların Moskova’daki ilk konferanslarında tartıştıkları sorunlardan biriydi. Fransız delegasyonuna göre, savaş öncesi sosyalist hareket içinde erkek işçilerin “kadın işçilerin örgütlerine yönelik sadece kayıtsızlık değil düşmanlık da ortaya koydukları” görülmüştü. Danimarka delegasyonu o dönemde “erkek işçilerin kadın yoldaşlarını toplumsal ve politik hayata dâhil etmeye hevesli olmadıklarını, eşlerini kalplerinin ve evlerinin bekçisi olarak görmeyi tercih ettiklerini” öne sürmüştü. [30] Benzer tutumlar – özel hayatta şovenizm – komünist hareket içinde ender rastlanır cinsten değildi.

O dönemde Clara Zetkin bu tür eğilimlerin son derece farkındaydı. 1921 yılında “liderlerin Komünist Kadın Hareketi’nin önemini gerektiğinden fazla hafife aldığının, çünkü bunu sadece ‘kadınların meselesi’ olarak gördüklerinin” altını çizdi.” [31] Zetkin, “çoğu ülkede hareketin kazanımlarının Komünist Parti’nin desteği olmadan, aslında kimi zaman partinin açık ya da gizli muhalefetine karşın gerçekleştirildiğini” vurguladı. Bununla birlikte Zetkin, tam tersine “komünist kadınları partide bir araya getirme çabalarının her ülkede sürdürülebilmesi için manevi, siyasi ve mali kaynakları sağlayan” Komintern Yürütmesi’nden ziyade şovenist tutumların çoğunlukla ulusal partilerin erkek üyelerinin karakteristiği olduğu sonucuna vardı. [32]

Elbette durum her yerde aynı değildi. Komünist kadınların farklı ülkelerdeki kazanımları değişkendi. 1920’lerde Kuzey ve Doğu Avrupa’daki komünist partiler kadın üyelerinin sayısını önemli ölçüde artırmış görünürken, Fransa, İspanya ve İtalya’da kadınlar üyelerin yüzde 10’undan azını temsil etmeye devam ediyordu. [33] Fakat o dönemde kadınların burjuva siyasetine nüfuz etme oranıyla ya da bazılarında hiç kadın bulunmayan 1919 öncesi Komintern partilerindeki kadın varlığıyla kıyaslandığında bu rakamlar bile yüksekti.

Sonuç

Komintern’in eşitlik söylemine karşın, proje Sovyetler Birliği’nde kadınların kurtuluşu açısından gerilemenin sonuçlarından kaçamadı ve kadınları devrimci hareketten dışlamaya çalışan şovenist baskıların üstesinden gelemedi.

Özetle, KKH bazı eksikliklere rağmen özellikle kadınların özgürleşmesi ve devrim etkileşimi açısından tarihi bir ilerleme kaydetti.

Kadınların özgürleşmesini kati biçimde işçi sınıfının kurtuluşuna bağlasa da KKH, her toplumsal katmandan kadınların radikalleştiğinin farkındaydı. O nedenle devrimci kadınlar, evrensel oy hakkı ve üreme hakları gibi konularda komünist olmayan akımlarla da işbirliğini desteklediler.

Komünist kadın liderler önemli siyasi aktörler haline geldiler ve bu sıfatla erkeklerle birlikte devrimci mücadeleye önemli katkılar sağladılar. Ayrıca, Komünist kadınların uluslararası ağı sadece kadınları ilgilendiren bir dizi özel konuda da mücadele etmiştir. Bu tür kazanımlar sadece toplumun sosyalist dönüşümün bir sonucu olmaktan ziyade, ona yönelik adımlar olarak görüldü.

Çeviri: Nurcan Turan, Ceren Ataer, Sanem Öztürk

Notlar

[1] Barbara Evans Clements, Bolshevik Feminist: The Life of Aleksandra Kollontai içinde Inessa Armand alıntısı (Bloomington: University of Indiana Press, 1979).

[2] Alexandra Kollontai ve Polina Vinogradskaia (eds), “Komünist Kadınların Birinci Uluslararası Konferansı Raporu.”

[3] Anna Krylova, “Bolshevik Feminism and Gender Agendas of Communism”, Silvio Pons, Stephen A. Smith (eds.), The Cambridge History of Communism, Vol. 1: World Revolution and Socialism in One Country içinde.

[4] Örneğin bkz. Barbara Wolfe Jancar, Women under Communism, Baltimore: John Hopkins University Press, 1978; Funk, Nanette and Magda Mueller (1993), Gender Politics and Post-Communism: Reflections from Eastern Europe and the Former Soviet Union, New York: Routledge; Brunnbauer, Ulf (2009); “‘The Most Natural Function of Women.’ Ambiguous Party Policies and Female Experiences in Socialist Bulgaria,” in Gender Politics and Everyday Life in State Socialist Eastern and Central Europe, New York: Palgrave Macmillan; Einhorn, Barbara (2010), “Mass Dictatorship and Gender Politics: Is the Outcome Predictable?” in J. Lim et al. (eds.) Gender Politics and Mass Dictatorship, Palgrave MacMillan, pp. 34-62; Partridge, Damani (2012), Hypersexuality and Headscarves: Race, Sex and Citizenship in the New Germany, Bloomington: Indiana University Press.

[5] Sonia Kruks, Rayna Rapp, and Marilyn Young (eds). Promissory Notes: Women in the Transition to Socialism. New York: Monthly Review Press, 1989, Introduction, 8. Feminist Marksist eleştiriler için bkz. Lise Vogel, Marxism and the Oppression of Women: toward a Unitary Theory, Leiden: Brill, 2013; Sharon Smith, Women and Socialism: Essays on Women’s Liberation, Chicago: Haymarket, 2012.

[6] Kristen Ghodsee, “State-Socialist Women’s Organization in Cold War Perspective. Revisiting the work of Maxine Molyneux.” Aspasia, (10, 2016): 111-121, 115.

[7] Haan Francisca de (2010), “Continuing Cold War Paradigms in the Western Historiography of Transnational Women’s Organisations: The Case of the Women’s International Democratic Federation (WIDF),” Women’s History Review, Vol. 19, No. 4, 547-573, 564-565.

[8] Komünist Kadın Hareketi resmi bir terim değildir ve nadiren Komüntern’in belgelerinde geçer. Fakat kadın yoldaşların kullandığı ortak bir deyimdir bu. Ayrıca bkz. John Riddell. ed. Toward the United Front: Proceedings of the Fourth Congress of the Communist International, 1922, Leiden: Brill, 2012, 838.

[9] “Komünist Kadınların İkinci Uluslararası Konferansı” 9 Haziran Oturumu, Moskova, 1921.

[10] John Riddell. ed. Workers of the World and Oppressed Peoples, Unite!: Proceedings and Documents of the Second Congress, 1920, New York: Pathfinder, 1991, vol 2, 977-978.

[11] Kollontai, Alexandra. “Communism and the Family” (1920) in Selected Writings of Alexandra Kollontai, edited by Alix Holt. London: Allison & Busy, 1977.

[12] Elizabeth Waters, “In the Shadow of the Comintern: the Communist Women’s Movement, 1920-1943” in Sonia Kruks; Rayna R Reiter; Marilyn Blatt Young, eds. Promissory Notes : Women in the Transition to Socialism, New York, Monthly Review Press: 1989, 32-33.

[13] Riddell, Workers of the World, p. 978.

[14] Bkz. Kollontai, Introduction to The Social Basis of the Women’s Question. https://www.marxists.org/archive/kollonta/1908/social-basis.htm

[15] Goldberg Ruthchild, Rochelle. “Misbehaving women and the Russian Revolutions of 1917”, ASEEES blog: International Women’s day, March 17, 2017.

[16] Riddell, Workers of the World, s. 978.

[17] “Komünist Kadınların İkinci Uluslararası Konferansı” 9 Haziran Oturumu, Moskova, 1921.

[18] Bkz. Margarett Hobbs and Joanne Sangster (eds.), The Woman Worker, 1926-1929, St. John’s, Nfld.: Canadian Committee on Labour History, 1999.

[19] Bkz. “Komünist Kadınların İkinci Uluslararası Konferansı” 12 Haziran Oturumu, Moskova, 1921.

[20] Riddell, Workers of the World, 983.

[21] “Komünist Kadınların İkinci Uluslararası Konferansı” 9 Haziran Oturumu, Moskova, 1921.

[22] A. Kollontai, Anna Krylova, “Bolshevik Feminism and Gender Agendas of Communism,” in The Cambridge History of Communism, vol. 1: World Revolution and Socialism in One Country, 1917-1941, içinde. edt. Silvio Pons, Stephen A. Smith, 424-448, Cambridge University Press, 2017, 431.

[23] 1918 İş Kanunu bebek emzirmek için üç saatte bir en az 30 dakikalık ücretli izin öngörüyordu. Analık Sigortası Programı, çalışan anneler için 8 haftalık doğum izni, emzirme araları ve fabrikada dinlenme olanaklar, doğum öncesi ve sonrası ücretsiz bakım ve ödenek sağlıyordu. Aynı zamanda 1918 tarihli Aile Yasası, devletin tek bir aileden daha iyi bir bakım sağlayacağı gerekçesiyle evlatlık edinmeyi yasaklamıştı.

[24] Riddell, Workers of the World, p. 989.

[25] Waters, 41; John Riddell. “The Communist Women’s Movement (1921-1926),” June 12, 2011.

[26] Margarett Hobbs and Joanne Sangster, eds. The Woman Worker, 217-222; Waters, 41-42.

[27] Waters, 51.

[28] Örneğin bkz. Waters, Studer and Bernhard H. Bayerlein.

[29] Krylova, Soviet women in Combat: A History of Violence on the Eastern Front. Cambridge: Cambridge University Press, 2010, 23

[30] Kollontai ve Vinogradskaia (eds.). Otchet, 61.

[31] Kommunistische Fraueninternationale, vol. 1, no. 2–3 (1921), p. 55 quoted in Riddell, John. “The Communist Women’s Movement (1921-1926).”

[32] Bkz. Sewell, Sara Ann. “Bolshevizing Communist Women: the Red Women and Girls’ League in Weimar Germany,” Central European History, 45:2 (2012).

[33] 1921 ve 29 döneminde SSCB’de Komünist Parti’nin sadece yüzde 14’ü kadındı. Bu oran Almanya’da yüzde 16,5, Çekoslovakya’da yüzde 24, Fransa’da yüzde 3-4, İtalya’da yüzde 1-2 idi.

8 ve 9 Mart 2020 Uluslararası Feminist Grev Çağrısı

   Yıllardır yapılan feminist grevler için bu sene de çağrı tekrarlandı. Birçok ülkeden bir araya gelen ve aşağıda imzası bulunan feminist kurumlar bir grev çağrısı metni yayımladı. Dünyanın dört bir yanındaki kız kardeşlerine seslendikleri bu çağrıda yoldaşlarını tüm dünyaya yayılan tahakküm, işgal ve sömürüye karşı feminist isyanı büyütmek için ortak stratejiler geliştirmeye çağırdılar.

   Metinde, küresel olarak kendimizi tarihi bir kavşakta bulduğumuzun altı çiziliyor. Neo-faşist grupların, sömürgecilik ve ataerkillikle ekilen ırkçılığı ve kadınlara, lezbiyenlere, trans topluluklarına karşı duyulan nefreti güçlendirdiği krizin bu kavşakta karşı karşıya olduğumuz bir yol olduğu vurgusu yapılarak başka bir yolu seçebileceğimiz işaret ediliyor; feminist, çok uluslu, enternasyonal ve ırkçılık karşıtı gücümüzle inşa edeceğimiz bir yol. 

   Çağrı, bu kavşakta hayatı tüm yönleriyle sarsacak bir seferberlik inşa etmeye yönelik. Topraklarımıza ve bedenlerimize yönelik uygulanan şiddete, arkasında politik şiddetin var olduğu cinsel şiddete, insan hakları ve kadınların özgürlüğüne karşı uygulanan sistematik şiddete karşı isyan çağrısı, bedenlerimizin ve hayatlarımızın söz sahibinin biz olduğunun çığlığını yükseltmemiz ve kürtaj hakkımıza yönelik saldırılara karşı direnişi büyütmemiz vurgusuyla devam ediyor. Irkçılığın ve ataerkil darbenin kurbanlarıyla dayanışmaya çağırıyorlar; ortaklaşan yara izlerimizin gerçek sebebi olan sefalet yönetiminden sorumlu olanlara karşı ise mücadeleye.

    Metin, ataerkil şiddetin farklı biçimler ve boyutlarda olduğunu ortaya koyarak; küresel bir ayaklanmanın bizi ezen yapıların zeminini sarsacağının ve bu sayede karşı koyma  kapasitemizin artacağının altını çiziyor. Bu, her alanı, özellikle de bize yasaklanan alanları işgal etme çağrısıdır. Enternasyonal karaktere sahip bir özgürleşme sürecinin kilometre taşı 8 ve 9 Mart olacak vurgusunu yaparken bizi ele geçirmeye çalışan kapitalist ve ataerkil yıkımın üstesinden gelen bir yaşamın  inşasına davet ediyorlar. Feminist ve transfeminist mücadelemizi yükselterek isyanda durmaya çağırıyorlar. 

8 ve 9 Mart’ta Feminist Greve!

İmzacılar:

Asociación Latinoamericana de Medicina Social – Ecuador 

Coordinadora Feminista 8M – Chile 

Coordinadora Feminista 8M, Maldonado – Uruguay 

Disidentes Violeta – Ecuador 

Encuentro de Organizaciones, Córdoba – Argentina 

International Women’s Strike – United States

Movimiento de Mujeres de Kurdistán 

Minervas Colectivo Feminista – Montevideo, Uruguay 

Mujeres por el cambio – Ecuador 

LevFem – Bulgaria 

Negrocentricxs – Chile 

Ni una menos Soriano – Uruguay

NiUnaMenos – Argentina

Non Una Di Meno – Italy

Nómadas Comunicación Feminista, Puel Mapu – Argentina

Portal Catarinas

Red Feminista Maldonado – Uruguay

Red Lesbofeminista RM – Chile

Resonancia Feminista – Paysandú, Uruguay

Ruda Colectiva Feminista – Ecuador

Secretaría de Mujeres Migrantes – Chile

Serendipia Sobre Ruedas

Territorios de Libertad – Ecuador

Toutes en Grève 31 – Toulouse, France

Juntas y revueltas – Las Cabras, Chile

Feministas con Voz de Maiz – México

Derleyen: Gizem Karaköçek

Kaynak: https://www.viewpointmag.com/2020/03/04/transborder-call-for-a-feminist-strike-on-march-8th-and-9th-2020/

Pornografi, Kameraya Çekilmiş Fuhuştur – Michele Kelly/Scarlett X

Fuhuş ve pornografi feminizmin belki de en tartışmalı konularından ikisi. Aşağıdaki yazının yazarı Michele Kelly gibi düşünen porno karşıtı feministler için fuhuş ve pornografi bir ve aynı şey ve ikisi de erkek sömürüsünün ve şiddetinin en açık sahası ve aracıdır. Sadece erkekler tarafından kontrol edilen bu sektör(ler)e –diğer deyişle tecavüz piyasasına- kadınlar şiddetle sokulurlar ve şiddet altında çalıştırılırlar. Fuhşa ve pornografiye karşı çıkmamak, erkek egemenliğini ve şiddetini daha da pekiştiren kurumsal-endüstriyel tecavüzü desteklemek anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, fuhuş ve pornografi karşıtı feministler için seks işçiliği diye bir iş, bu işin de özgür iradeyle tercih edilmesi gibi bir şey yoktur. Carol Pateman’ın dediği gibi fuhuş, kapitalizmin herhangi bir dalı olmaktan ziyade erkeklerin cinsel haklarını, kadın bedenine ulaşma ve onu kontrol etme özgürlüklerini garanti altına alan patriyarkal sözleşmenin kurumlarından önemli bir tanesidir. Özgür seçim iddiası güç ilişkilerini, bazı kadınların mecburiyetini görmeyen liberal bir safsatadır. Fuhuş ve pornografi amasız fakatsız yasaklanmalı, Kate Millett’in deyimiyle “siyasi tutsaklar” kurtarılmalıdır.

Cinselliği kadınların ezilmesinin merkezi bir alanı olarak tanımlayan bu pozisyona karşı, kendilerini “pro-sex” olarak tanımlayan feministler, kadınların fuhuş ve pornografi alanlarında failliği olmayan kurbanlar olarak görülmesini ve pornografiye ve fuhuşa karşı yasakçı bir tutum benimsenmesini eleştirirler. Bazı kadınların bu sektörlerde zorla ve kötü koşullar altında çalıştırıldıkları doğrudur ama bu alanlarda çalışmayı özgürce seçen kadınlar da vardır. Ki seks işçisi de herhangi bir işçi gibi emeğini belirli bir ücret karşılığında satar. Bu emeği diğer emek biçimlerinden daha değersiz görmek erkek egemenliğinin bir ikiyüzlülüğüdür. Seks işçileri verdikleri cinsel hizmetin karşılığını alabildikleri için ev kadınlarından daha şanslı bir konumda bile sayılabilirler. Diğer işçiler gibi sendikal haklara ve güvenli çalışma koşullarına ihtiyaçları vardır. Pornografi ise illa erkeklerin heteroseksüel erkek cinselliğinin hizmetinde, şiddet yüklü ve şiddeti teşvik eden, kadınları pasif ve değersiz kılan bir iş olmak zorunda değildir. Cinsellik ve cinsiyet klişelerine karşı, kadın cinselliğini merkeze alan, kadınların güçlenmesine hizmet eden, ırksal çeşitliliği yansıtan, işçilerin güvenli bir biçimde ve emeğinin karşılığını alarak çalıştığı feminist bir pornografi üretimi mümkündür.

Feminizm için son derece çelişkili ve çatışmalı konular olan fuhuş ve pornografi ile ilgili kabaca özetlenen bu iki yaklaşımı çeşitli açılardan eleştiren veya destekleyen çok sayıda melez politik konum da söz konusudur. Pornografi ve fuhuş karşıtı pozisyonun dile getirdiği şiddet, sömürü, şiddetin teşviki ve normalleştirilmesi ile ilgili konular gözardı edilemeyeceği gibi seks işçilerinin faillikleri, şiddete-hastalıklara-istimara- karşı hakları, fuhşa karşı olma gerekçesiyle kriminalize edilmeleri gibi sorunlar da görmezden gelinemez. Kelly’nin aşağıdaki yazısını, bu tartışmalar içinde önemli noktalara dikkat çektiği için yayınlıyoruz.

İmdat Freni

Ticarileşmiş cinsel sömürüden yani hem fuhuştan hem de pornografi sektöründen sağ çıkmış biri olarak, “tüm kadınların güvenliğini sağlamak” adına üçüncü tarafları, örneğin pezevenkleri cezai yaptırımdan azade kılma iddiasını tamamen gülünç buluyorum.

Şu nedenle:

Birleşik Krallıkta pornografi endüstrisi neredeyse tümüyle yasallaştırılmış durumda. Yalnızca çocukların cinsel istismarını, ölülerle ve hayvanlarla cinsel ilişkiyi ve ölüm tehlikesini içeren eylemleri sahneye koyan pornografi ürünlerini bulundurmak ve dağıtmak cezai müeyyide kapsamında.

Ticari bir endüstri ve meşru bir iş sahası olarak değerlendirildiğinden -porno yanlısı lobinin iddiaları doğru olsaydı- pornografinin içinde bulunan kadınlar açısından en güvenli seks endüstrisi alanı olmasını bekleyebilirdik.

Fakat bu yanlış.

Kendi deneyimim bakımından porno endüstrisi uzak arayla yaşadığım en şiddetli ve zehirli fuhuş biçimi olmuştur. Yasal olması bana “oyuncu” olarak “çalışan haklarına” erişim sağlamıyor, daha çok pezevenkler ve porno yapımcıları tarafından istenildiği gibi şiddet uygulamak ve sömürmek için yasal düzenlemeye tabi olmayan bir ortam yaratıyordu.

Bu herkesin bildiği bir sır. Bir zamanlar bu endüstrinin en tutulan aktrislerinden ikisi 14 ve 15 yaşlarında sektöre sokulmuştu. Porno yapımcılarının reşit olmayan kadınları sektöre almak için sahte kimlik kartlarının alımından söz ettiğini duydum ve “sosyal yardım sisteminden yeni çıkmış” genç kadınların bu endüstride çalışmaya en yatkın olanlar olduğunun iddia edildiği bir sohbete tanık oldum. Savunmasız kızların ve genç kadınların bu açık istismarının bir kez olsun pornografik filmleri düzenleyen, üreten ve dağıtanlar -çoğunlukla erkekti bunlar- tarafından mahkûm edildiğini duymadım.

Porno dünyası fuhşunkinden farklı değil. Başka insanlar da sürece dahil oluyor ve onlardan biri elinde kamerayla uygulanan şiddetin her bir dakikasını kayda alıyor. Sonuçta kamera önünde bir fuhuş. Bu sektörde yer alan insanların çoğu farklı roller de üstleniyor: Porno aktrislerinin çoğu aynı zamanda “eskortluk” yapıyor ve tam tersi de gerçekleşiyor. Tanıdığım porno yapımcılarının birçoğu aynı zamanda eskort ajansı, genelev veya duyuru siteleri işletiyordu. Genelevler tabii ki Birleşik Krallık’ta yasadışı olduğundan en riskli işletmeler olarak görülüyor. Onları cezai çerçeveden çıkarmak orada sömürülen kadınları şiddet karşısında daha az savunmasız yapmayacak, hali hazırda kadınlara ve çoğu kez kızlara cinsel şiddet uygulayan ve onları sömürenlerin kârlarını daha meşru kılacaktır.

Pornografinin giderek daha da şiddetli hale geldiği artık bir sır teşkil etmiyor, ne var ki sıklıkla bunun “yalnızca bir sahne oyunu” olduğunun iddia edildiğini duyuyorum.

Bu bir oyun değil. Gırtlağı sıkılan kızın gırtlağı gerçekten sıkılıyor. “Acı verici ters ilişki” sahnesindeki kadın kendisine anal tecavüzde bulunan adamın gerçekten durması için yalvarıyor çünkü canı acıyor. İpucu sahneye verilen isimde saklı. Kadının yüzüne uygulanan şiddet, kolektif tecavüzler ve işkence “oynanmıyor” fakat ekran, izleyicinin bu şiddet biçimlerinin uygulandığı kadını insan olarak görmemesine yardımcı olan bir tampon görevi görüyor. Kadın, platoda hiçbir etkinlik göstermeyen bir “performansçı”, sahneye konulmak ve her zaman daha fazlasını talep eden bir erkek bakışı tarafından tüketilmek dışında. Daha fazla acı. Daha fazla ıstırap. Daha fazla aşağılama. Bu sektörü erkek talebinin besliyor olması özellikle pornografide şiddetin sürekli olarak artıyor olmasından gözlemlenebilir.

Bir keresinde kamera önünde resmen bir toplu tecavüze uğradım. Muhtemelen o görüntüler bazı adamlar onları izleyip mastürbasyon yapsın diye dijital ortamlarda dolaşıyordur hala. Daha yukarıda sözünü ettiğim en popüler “aktrisler”den biri, kendisine hakaretler yağdırılırken dışkı içinde sürünmek zorunda bırakıldığı bir sahneni ardından omzuma yaslanıp hüngür hüngür ağladı. Ve bu anaakım porno endüstrisindeydi, hani şu “gonzo” tipi amatör pornoya göre daha güvenli hatta daha “alımlı” sayılan.

Seks ticareti meşrulaştırılınca olanlar bunlar işte. Kâr insan haklarına baskın geliyor. Ve üçüncü taraflarda herhangi bir çekincenin olmayışı uygulanan şiddetin görünmez ve duyulmaz olduğu ve listelenmediği anlamına geliyor.

Bu kendilerini fuhşun başka sektörlerinde bulan ve muhtemelen hiçbir zaman bir porno çekiminde bulunmayacak kadınları da etkiliyor. Para karşılığı seks yapmak isteyen erkekler çoğunlukla filmlerde gördükleri ve ancak bakarak mastürbasyon yaptıkları şiddetli sahneleri yeniden üretmenin arayışındalar.

Tıpkı fuhuş alanında çalışan kadın gibi porno oyuncusu kadın da kameralar bir kez çalışmaya başladı mı, kendi “hayır”ının bir önemi olmadığını fark eder. Esasen onun “hayır”ı giderek şiddet seviyesi artan senaryo talebini yanıtlamanın bir unsuru bile olabilir. Daha öncesinde belirlenen sınırlar her ne olursa olsun kamera bir kez çekmeye başladıktan sonra tüm vaatlerin uçup gittiğini acı biçimde deneyimledim. Burada erkek “düzücü”nün de bir “aktör” olarak ücret alıyor oluşu onu uyguladığı şiddetteki sorumluluğundan azade kılmıyor. 

Zaten bazı durumlarda erkek “aktörler” esasında fuhuş yapmaya gelmiş sıradan insanlar oluyor. Sıradan erkeklerin gelip bir “porno starının gangbang”ine katılmak için para verdiği ve kameraya alınan “seks partileri” ülkenin seks kulüplerinde hayli popüler hale geldi. Bu işletmeleri açan porno yapımcıları ve pezevenkler sömürü ve şiddet için yeni yollar bularak her daim daha “yaratıcı” bir şekilde zenginleşiyorlar. Fuhuş yapmaya gelenler ve izleyiciler de, elbette ki, hep daha sert ve aşırı görüntü ve deneyim talebini yükseltiyorlar.

Bir çekim sırasında bardağıma uyuşturucu konduktan sonra porno endüstrisinden ayrıldım. Bugün hala bilinçsiz haldeyken başıma ne geldiğine dair hiçbir fikrim yok ama o sahnelerin internette bir yerlerde dolandığından da hiç şüphem yok.

Bu arada “tecavüz pornosu”, gösterilen fiziksel şiddet kişinin hayatına kastedecek aşırılıkta olmadığı takdirde yasa dışı değil.

Pornografi ve fuhuş cinsel rıza hakkındaki yasalarımızla alay ediyor.

Şimdi bana lütfen tüm bunların kadınların güvenliğini nasıl sağlayacağını açıklar mısınız?

Çeviri: Uraz Aydın

Kaynak: https://tradfem.wordpress.com/2019/10/01/la-pornographie-cest-de-la-prostitution-filmee-et-totalement-depenalisee-cela-ne-la-rend-pas-sure/

Sosyalist Feminizm: Günümüz için Rosa Luxemburg – Nancy Holmstrom

Rosa Luxemburg feministlere teorik ve politik bir miras bıraktı mı? Yani, kadınların ezilmesini nasıl anlayacağımız konusunda bize kuramsal bir rehberlik sunuyor mu? Eğer sunuyorsa, bu nedir?

Rosa Luxemburg’un kadınların ne olması ve ne olmaması gerektiğiyle ilgilenmeden hem baskıcı düzenimizin doğasını anlamak –daha da önemlisi değiştirmek– hem de kendi politik ve kişisel hayatını sürdürmek konusundaki tutkulu adanmışlığıyla yıllardan beri feministler için bir model olduğu tartışma götürmez.

Fakat bugün, sosyalist feministler arasındaki teorik tartışmalar hakkında bir şey söylemesi gerekse ne söylerdi? Hatta bu anlamda bir feminist olur muydu? Kadınların ezilmesi konusundaki görüşüyle ezilen uluslar hakkındaki pozisyonu aynı olur muydu? [Lenin’in benimsediği ulusların kaderini tayin hakkını sınıf mücadelesinden bir sapma olarak görür ve karşı çıkar (ed.)]

Feministlerin bugün karşı karşıya kaldığı pratik siyasi sorunlar üzerine Luxemburg’un çalışması bize herhangi bir rehberlik sunuyor mu? Panelimizde bu tür soruları ele alacağız.

Luxemburg ve Zetkin

Luxemburg özel olarak kadınlara ilişkin yazılmış hemen hemen hiç metin bırakmamıştır geriye, kadın hareketinde de aktif değildir. Bazıları bunlardan yola çıkarak onun feminist olmadığı ya da zaten kadın sorunlarıyla ilgilenmediği sonucuna varır.

Açık ki bu konular onun ana ilgi alanı değildir, ama neden olmak zorunda ki? İşbölümü yapılamaz mı?

Clara Zetkin, Luxemburg’un yakın arkadaşı ve yoldaşı, tıpkı 70’lerdeki bilinç yükseltme grupları gibi gruplar oluşturmak da dahil –ki bunlar Lenin’i açıkça huzursuz etmiştir-, işçi sınıfından kadınlarla çalışmasıyla tanınır. Luxemburg’un onun fikirleriyle ters düştüğüne dair bir kanıtım yok.

Tam aksine, Kasım 1918’de yazdığı son mektupların bazılarında Rosa, Zetkin’den kadınlar üzerine bir makale talep eder: “şu an çok önemli, ve burada hiçbirimiz bu konuda herhangi bir şey anlamıyoruz”. Sonrasında Spartaküs gazetesinde bir kadın bölümü açar: “… bu çok acil bir mesele! Kaybedilen her gün kabahat” der.

Bu yazışmaya ve kadınların meseleleri üzerine kısa yazılarına dayanarak -kavramların bugün kullandığımız anlamlarıyla- Luxemburg’un bir Marksist ya da sosyalist feminist olduğu fazlasıyla açıktır.

Öncelikle, bazısı Marksist olan, bazısı olmayan bir sosyalist feministi nasıl karakterize ettiğimden kısaca bahsedeceğim, sonra da Luxemburg’un bize göre bu tartışmanın neresinde durduğunu açıklayacağım.

Çalışan kadınların özel ihtiyaçları Luxemburg için bir öncelik teşkil etmesine rağmen, bazılarının yalnızca “burjuva talepleri” olarak görebileceği tutumları da desteklemiştir. Kadınlara ve kadınların oy hakkına karşı ayrımcılık içeren tüm yasaların kaldırılmasını hem bir prensip meselesi olarak hem de pratik siyasi sebeplerle savunur.

Sosyalist Feministler Arasında

Bütün sosyalist feministler için sınıf kadınların hayatında merkezdedir, ama aynı zamanda hiçbiri cinsiyet ya da ırk ile ilgili ezilmeyi ekonomik sömürüye indirgemez. Hepimiz hayatımızın bu yönlerini birbirinden ayrılmaz ve sistematik olarak bağlı görürüz; yani sınıf her zaman cinsiyetli ve ırksaldır.

Kesişimsellik terimi bunun için kullanılır. Bazı baskı biçimlerinin tüm kadınlar için geçerliyken, bazılarının sınıfa ve milliyete göre değiştiğini düşündüğünden Luxemburg kesinlikle böyle bir perspektife sahipti.

Çalışan kadınların özel ihtiyaçları Luxemburg için bir öncelik teşkil etmesine rağmen, bazılarının yalnızca “burjuva talepleri” olarak görebileceği tutumları da desteklemiştir. Kadınlara ve kadınların oy hakkına karşı ayrımcılık içeren tüm yasaların kaldırılmasını hem bir prensip meselesi olarak hem de pratik siyasi sebeplerle savunur.

Kadınların siyasete dahil edilmesi, sosyalist erkekleri bile etkileyen “cahil ailenin boğucu havası” olarak adlandırdığı durumla mücadeleye yardımcı olacak ve aynı zamanda sosyal demokrat güçlerin saflarını inşa edecekti. Bu görüşler aslında zamanın gelişmiş burjuva kadın örgütlerinde savunuldu.

Bir vesileyle, sosyal demokratları Liberallerle seçim ittifakı yapmak için kadınların oy hakkı meselesinde taviz vermelerini eleştiriyor. En radikal sosyalistler çoğunlukla en iyi feministlerdir de.

Ne var ki, kesişimselliğin geniş tanımı içinde bu tür baskı biçimlerinin nasıl anlaşıldığı ve nasıl bağıntılı oldukları hususunda farklılıklar bulunmaktadır.

Bazı sosyalist feministler kapitalizm ve cinsiyetçiliği (genellikle “patriyarka” denen) birbirinden ayrı olsa da kesişen, eşit açıklayıcı öneme sahip sistemler olarak görür. (Irksal/etnik tahakkümden sorumlu olan diğer sistemler de genellikle tablonun bir parçasıdır.)

Tıpkı kapitalizmin, kapitalistler ve işçiler arasındaki baskı ve sömürü ilişkilerine dayanması gibi patriyarka da erkeklerin kadınları tahakküm altına aldığı bir sistemdir. Bazıları başka biçimlerde açıklayarak erkeklerin kadınları sömürdüğünü söyler. Bu da “ikili sistem” görüşü olarak bilinir.

Marksist Feminizm

Diğer yandan, diğer Marksist/sosyalist feministler, günümüzde her şeyi açıklayan bir kudrete sahip olan sadece tek bir ezme-ezilme ve sömürü sisteminin bulunduğunu, bunun da kapitalizm olduğunu düşünür. Ne var ki, değişik zaman ve mekanlarda cinsiyetçilik gibi farklı ezme-ezilme biçimleri bu sistem çerçevesinde az veya çok rol oynar.

Bir veya iki –veya daha çok- sistem konusu, oldukça soyut bir teorik sorundur, fakat genellikle pratik siyasi bir sorunla bağlantılıdır. Mesela, ne tür bir siyasi örgütlenme önceliklidir? Sınıfsal konular, emek mücadelesi ve diğer ekonomik konular toplumsal cinsiyet açısından hiçbir zaman ayrıştırılmamalı mıdır? Veya sosyalist bir bakış açısından kadınların sorunlarına ayrıksı bir biçimde eşit önem vermek meşru mudur?

İkili sistem kuramcıları, sınıf ve cinsiyet (veya ırk) meseleleri etrafında örgütlenmeye aynı derecede siyasi önem atfedecektir. Neden atfetmesinler ki? Peki, benim de benimsediğim tek sisteme dayalı teorik pozisyondan hangi politik sonuçlar çıkarılabilir?

Benim görüşüme göre –bunu özellikle vurgulamak isterim- cinsiyet (veya ırk) etrafındaki mücadeleler daha az siyasi önceliğe sahip değildir. Sosyalist feministler, bir veya iki sistem ile ilgili soyut sorular hakkındaki görüşleri ne olursa olsun, her ikisini entegre etmeye çalışırlar.

Örneğin, çağdaş sosyalist feministler tıpkı liberal feministler gibi yasal kürtaj hakkını savunurlar fakat bunu doğum kontrol, tıbbi tedavi, çocuk bakımı, daha iyi ve eşit ücret hakları gibi işçi kadınlara üreme konusunda bağımsızlık kazandıracak tüm gerekli şeylerle birleştirirler.

Oldukça eminim ki Luxemburg diğer tahakküm biçimlerinin içinde iş gördüğü bir çerçeve olarak kapitalizme kuramsal olarak öncelik veren tek sistem pozisyonunu benimserdi. Pratik siyasi sorunlarla ilgili olarak, kesin emin olmamakla birlikte, siyasi öncelikler açısından esnek bir pozisyona sahip olacağını düşünüyorum (belki de bu benim görüşüm olduğu için).

Luxemburg’un yukarıdaki sözlerinin açıkça ortaya koyduğu gibi, ev işlerini üretken olmayan emek olarak tanımlamak ne hakarettir ne cinsiyetçidir. Devlet için çalışan bir marangoz veya benzer şekilde devlet okulunda çalışan öğretmen kapitalist anlamda “üretken” değildir –genel anlamda kesinlikle ve çok önemli düzeyde üretken oldukları halde.

Tahakküm ve Sömürü

1912 yılında yayınlanan “Kadınların Oy Hakkı ve Sınıf Mücadelesi”nde Luxemburg, günümüz tartışmalarıyla da ilgisi olan önemli bir tartışma yürütür. Şöyle yazar:

“Sermayenin ve ücret sisteminin egemenliği sürdükçe sadece artı değer üreten ve kapitalist kar sağlayan emek üretkendir. Bu bakış açısına göre, bacaklarıyla işverenine kar sağlayan bir kafedeki dansçı ‘üretken’ bir emekçi kadınken evin dört duvarı arasında çalışan kadınların ve proletaryanın annelerinin emeği üretken olmayan emek olarak kabul edilir. Bu, kaba ve aptalca geliyor kulağa fakat bugünün kapitalist ekonomik düzeninin kabalığının ve aptallığının kesin ifadesidir…”

Kapitalizmde üretken (olmayan) emeği anlatmak ve tahakkümü kapitalist sömürüden ayırmak için birden çok kez kullandım bu alıntıyı.

Bazı feministler, ev işinin üretken olmayan emek olduğunu söyleyen Marksist pozisyona çok güceniyorlar ve bazıları “ev işinin ücretlendirilmesini” savunuyor.

Luxemburg’un yukarıdaki sözlerinin açıkça ortaya koyduğu gibi, ev işlerini üretken olmayan emek olarak tanımlamak ne hakarettir ne cinsiyetçidir. Devlet için çalışan bir marangoz veya benzer şekilde devlet okulunda çalışan öğretmen kapitalist anlamda “üretken” değildir –genel anlamda kesinlikle ve çok önemli düzeyde üretken oldukları halde.

Kapitalist anlamda “üretken” olmanın ne anlama geldiğini anlamak elzemdir, çünkü kapitalist sistemi işler kılan şey budur.

Ev içi emek tartışmasında söylenecek daha çok şey var ama daha önemli olan nokta daha 1912 yılında Luxemburg’un yazdığı gibi, “milyonlarca işçi kadın … kapitalistler için -tıpkı erkekler gibi- fabrikalarda, atölyelerde, tarımda, ev işi endüstrisinde, bürolarda ve mağazalarda kar üretirler. Onlar da bugünün toplumundaki en katı ekonomik anlamıyla bile üretkendirler.”

Luxemburg bu gerçeği, kadınların oy hakkı için bir argüman olarak kullandı; “kadınlara uygun rollere” ilişkin patriyarkal anlayışın ne kadar gülünç hale geldiğini gösteriyordu.

Bu teorik nokta ve onun önemi konusunda Luxemburg’a katılıyorum. Diğer yandan, bunun siyasi önemini aşırı vurgulamak konusunda dikkatli olmamız gerektiğini düşünüyorum.

Ev işi, artı değer açısından üretken olsaydı bile, ev kadınlarını örgütlemek sosyalistler için öncelikli bir görev haline gelmezdi. Artı değer üreten özel hapishanelerdeki gardiyanlarla kıyaslayın. Sermaye tarafından sömürülseler bile, sosyalist örgütlenme için ümit vadeden adaylar olmayacaklardır. 

Diğer yandan, kamu sektörü çalışanları da bu anlamda üretken değildir fakat kamu sektörüne yapılan saldırı göz önüne alındığında örgütlenme için kritik bir sektördür ve olmalıdır. Sosyalistlerin enerjilerini en çok nereye kanalize etmeleri gerektiği birçok faktöre bağlıdır ve bu anlamda, değişen koşullar konusunda uyanık olmalıyız.

Luxemburg’un bu çılgın kapitalist sistem içindeki “üretken” emeğin anlamı konusundaki vurgusu ayrıca kapitalizmin gezegenimizi neden faciaya sürüklediğini ve neden kar değil insan ihtiyaçları için üretime dayanan bir toplum kurmamız gerektiğini açıklamaya yardımcı olur. Bu konu etrafında örgütlenmek bugün herkes için temel bir mesele olmalıdır.

Luxemburg, hem kendi spesifik ihtiyaçları için daha iyi savaşabilmeleri hem de evrensel kadın çıkarlarını desteklemeleri için burjuva kadın hareketinden bağımsız bir işçi kadın örgütü kurmayı savundu.

Daha da çelişkili olarak, Luxemburg işçi sınıfı içinde ve sosyalistler arasında bağımsız özörgütlenmeyi savundu, ve Zetkin’i Spartakist Birlik içinde bir kadın seksiyonu kurması konusunda cesaretlendi. Bu pozisyon bugün birçok Marksistin pozisyonundan daha ileridedir.

Sonuç olarak, Luxemburg’un hayatı ve çalışmaları bugünün sosyalist feministlerine çok şey sunabilir. Bütün cevaplar için kendisine bakmamız gerekmez ve katılmayacağımız bazı alanlar olabilir, ama buradaki anlaşmazlıklarımızdan daha çok olmayacaktır.

Mart- Nisan 2016

Çeviri: Ceren Ataer

The Socialist Feminist Project A Contemporary Reader in Theory and Politics (Monthly Review Press, 2003)’in editörlüğünü yapmış ve Capitalism For and Against: A Feminist Debate (Cambridge University Press)’in ortak yazarlarından olan Nancy Holmstrom, sosyalist feminist bir aktivist ve felsefe profesörüdür.

Kaynak: http://www.europe-solidaire.org/spip.php?article37354

Feminizm, Dışlama ve Siyaset – Nurcan Turan

Son günlerde Türkiye’de feminist harekete yönelik çeşitli kanallardan sert eleştiriler yükselmekte. Belki daha doğru deyişle, Türkiye feminizmi kendi içinde sert bir tartışmaya başlamış durumda. Bu eleştirilerin ilki ve de en güçlüsü, transaktivistler tarafından cis yani doğuştaki cinsiyetiyle toplumsal cinsiyeti aynı olan feministlerin transfobisi ve dışlayıcılığı konusunda oldu. Bu tartışmayla birlikte ise queer ve postmodern feminizm ile kimlikçi ve liberal feminizm eleştirileri farklı kanallardan yürümeye başladı. Tartışmalar zaman zaman yaftalamalar üzerinden o kadar öfkeli ve yaralayıcı hale geldi ki birçok feminist fikir beyan etmemeyi, tartışmalara dahil olmamayı tercih etti, haklı olarak.

Batı feminizmi içinde ayrı bir çizgi ve örgütlü bir güç haline gelen transdışlayıcı feminizmin (TERF) temel argümanları olan trans kadınların hayatlarının bir dönemindeki erkek sosyalleşmesine bağlı olarak şiddet eğilimli olduğu ve cinsiyet karmaşası yaşayan ergenlere hormon verilmemesi gerektiği bir kısım akademisyen tarafından bilimsellik adı altında savunulunca öncelikle bu kişiler TERF ilan edilerek protesto edildi, sonrasında ise transdışlayıcılık ve transfobi eleştirisi feminizmin merkezi olarak görülen akademik feminizme genellendi, en sonunda ise bütün cis feministlere yöneltildi. Kendisini LGBTİ hareketinin en büyük ve doğal destekçisi konumunda gören feministler bir anda tarihsel olarak ne kadar transfobik, ırkçı, Kemalist, faşist, solcu erkeklerin iktidarından pay alma derdinde oldukları suçlamasıyla karşı karşıya kaldılar.

Feminist hareket, birinci dalgasının başlangıcından bu yana beyaz, batılı, orta-sınıf, heteroseksüel vb. deneyimler üzerinden hareket etmekle eleştirilip farklı kesimlerin deneyimleri ve bakış açılarıyla genişletilmeye çalışılmıştı ama bu kapsayıcılığın bir fiyasko olduğunu, kendi tarihsel-yapısal ırkçılığını, transfobi ve homofobisini aşmaya hiç niyetli olmadığını göstermek 2019’da Türkiye’de mümkün oldu!

Sanki homofobik ve transfobik bütün kurumlar ve yapılar iktidarlarını cis feministlere -en azından bir kısmına- delege etmiş gibi transların yaşadığı ayrımcılığın ve şiddetin neredeyse en büyük kaynağının cis feministler olarak lanse edilmesi, “katil dilli TERF” listelerinin sosyal medyada dolaşıma sokulması yalnız hedef alınan kişilerde değil birçok feministte haksızlığa uğramışlık duygusu yaşatmış olmalı. Devlet, erkekler, kurumlar yerli yerinde dururken sanki iktidarın merkeziymişçesine cis feministlerin baş düşman olarak seçilmesi, söyledikleri her sözün en hassas terazilerde tartılıp etiketlenmesi ister istemez bir öfke yarattı. Diğer yandan, en yakınındakilere yönelen bu şiddetli eleştiri, feminizmin merkezi, özneleri, dışlayıcılığı ve siyaset yapma tarzı üzerine düşünmek için de bir fırsat sunmuş oldu. Trans kadınlar üzerine fazla düşünme gereği duymamış (Türkiye’deki diğer özgürlükçü hareketler gibi) ve hatta zaman zaman onları eylem alanlarından atabilmiş, onlar hakkında bilirkişi konumundan yaralayıcı sözler üretebilen bir feminizmin belki de böyle bir sarsılmaya ihtiyacı vardı. 

Herkesin az veya çok parçası olduğu hegemonik bir feminist siyaset yapma biçimi olsa da bazı transaktivistlerin düşündüğü ve bazı feministlerin de kendilerini yerleştirdiği gibi bir feminist merkez var mı gerçekten? Son tartışmalarda görüldüğü üzere kendini feminist olarak tanımlayan kadınların içeriden eleştirileri feminizme saldırı olarak görülebiliyorsa ortada otantik feminizmi temsil ettiğini düşünen bir kesim var demektir. Peki neresidir bu merkez, sınırları nasıl belirlenir? Müslüman feministler, laikçi feministler, Kürt feministler, çeşitli versiyonlarıyla sosyalist feministler, projeci feministler, liberal feministler, akademik feministler, ayrılıkçı-farkçı feministler, queer feministler, trans feministler… Kimler dahildir bu merkeze? Türkiye’de bundan 20 yıl önce bir feminist merkez tarif etmek mümkündü belki ama artık hareketin dallanıp budaklandığı, çoğullaştığı, birçok alana ve harekete sirayet ettiği günümüzde bir merkez iddiasında bulunmak– eleştirmek veya sahip çıkmak adına- Joan Scott’ın dediği gibi kayıp nesneyle (örn. kadın kategorisi, kadın homososyalliği) melankolik bir özdeşleşmeden başka bir şey değildir. 

Feminizm kendi demokratik iddiaları gereği kendi kurduğu feminist merkezleri kendi elleriyle dağıtmak ve parçalamak durumundadır.  “Hangi kadınların sorunları öncelikli ve asıl sorunlar olarak ele alınıyor ve hangi kadınlar bütün kadınlar hakkında konuşma hakkını ve fırsatını yakalıyor” soruları feminizmin her daim sorduğu ve her daim de sorması gereken sorulardır. Bu sorular unutulduğunda, transların deneyimleri erkek egemenliğinin öne sürdüğü ahlakçılığa benzer bir tutumla (“belirli yaşın altındaki insanlara hormon vermek ahlaki değildir çünkü cinsiyet kimliği sonradan değişebilir”) yok sayılabilir veya içeriden herhangi bir eleştiri feminizme bir saldırı olarak yorumlanabilir.  

Bu sorular yalnızca feminizm ve feministler için değil bütün toplumsal hareketler ve özneleri için sorulabilir, sorulmakta.  Zira feminist hareket dahil hiçbir özgürlükçü hareket sınıfsal, cinsel, ırksal, coğrafi, kültürel vs. iktidar ilişkilerinden bağımsız değil. Kimin kimler adına, nasıl konuşabildiği son derece siyasi bir konudur ve eşitlikçi bir siyaset yaptığını düşünen herkes de kendi içindeki iktidar ilişkilerinin sorgulanmasına açık olmak, eleştirildiği alanları ilk elden neoliberal kimlikçilerin birer düşmanlığı olarak değil bir genişleme, çoğalma ve dönüşme vesilesi olarak görmek durumundadır.  Sosyalist ve feminist hareketin tarihi biraz da bu tür eleştirilerle dönüşmenin tarihidir. Çok yakın zamana kadar “yeni toplumsal hareketleri” küçük burjuva sapma veya liberal bir kimlik hareketi olarak gören Türkiye sosyalist hareketinin büyük çoğunluğunun bugün nasıl, eklektik bir biçimde de olsa, feminist, ekolojist, anti-homofobik olabildiğine bakıldığında tanınma mücadelelerinin toptan çöpe atılamayacağı görülür.

Fobiler Cehenneminde Siyasetin Kaybı

Her hareket içindeki dışlamalar, ayrıcalıklar, fobiler neredeyse sonsuz biçimde sorunsallaştırılabilir. Sosyalist hareketin kadın farkını dışlaması, LGBTİ+ hareket içerisindeki L, G, B, T, İ arasındaki hiyerarşiler, trans hareket içerisindeki sınıfsal farklar, transfobi, homofobi, solfobi… Sorun, hareketler içindeki ayrıcalıkların, dışlamaların, fobilerin vs. sorunsallaştırılması değil elbette.  Sorun, özgürlük ve eşitlik mücadelesini “içerideki kadın-eşcinsel-trans düşmanlarını, ayrıcalıklıları ve işbirlikçileri” teşhis etmekle başlatıp deşifre etmekle sınırlandıran, sürekli olarak kendi ezilmişliğini kanıtlamaya odaklanmış, ezilmişlikler arasındaki bağları ve ilişkiselliği görmeyen bir kimlik siyasetinin egemen olmasında. Ki böyle bir siyaset transfobi ve mizojini arasında bağ değil hiyerarşi kurar, ücretsiz kürtaj hakkı talep eden yoksul cis kadınla cinsiyet uyum ameliyatları için seks işçiliğine mecbur olan yoksul trans kadın arasında dayanışma değil karşıtlık kurar. Kaçınılmaz olarak bir cadı avına dönüşmeye ve sonunda da kendini parçalamaya mahkumdur.  

Belirli siyasetlerle veya bakış açılarıyla değil de öznelerle mücadele edilmesi kısa vadede dar çevrelerde bazı kazanımlar sağlasa da uzun vadede getireceği şey izolasyon ve daralmadır. Öyle veya böyle iktidara bulaşmayan özne olamayacağı için her hareket ve grup namütenahi bir biçimde hiyerarşik parçalara bölünebilir. Birlikte siyaset yapmak için bütün fobilerinden, dışlamalarından arınmış tertemiz özneler talep etmek esasında imkânsız bir tanrı-özne talep etmektir. 

1977 yılında ABD’de Combahee River Collective adlı siyah feminist bir grup etkileyici bir bildiri yayınlar. Bütün kadınlar adına konuşan beyaz batılı kadın hareketinin ırkçılığını ve bu ırkçılığın aşılması için herhangi bir çaba gösterilmemesini eleştirirler. Siyah, Üçüncü Dünyalı ve işçi sınıfı kadınları başından itibaren feminist hareketin içindedirler ama büyük gerici güçlerin yanı sıra feminist hareket içindeki elitizm ve ırkçılık bu kadınları dilsiz ve görünmez kılmıştır. 

Collective, yalnız beyaz kadın hareketine değil siyah özgürleşme hareketinin cinsiyetçiliğine karşı da sert bir tutum alır. Ama cinsiyetçiliğe karşı tüm kadınlarla, ırkçılığa karşı siyah erkeklerle birlikte mücadele edeceğini beyan ederek özcü ve ayrılıkçı bir mücadeleyi reddeder.  Zira onlara göre, ırksal, cinsel, heteroseksüel ve sınıfsal tahakküm sistemleri birbirinden koparılamaz ve herhangi bir tahakküm sistemi diğer tahakküm sistemleri ortadan kalkmadan çözülemez. Hem beyaz kadınla hem de siyah erkekle çelişki ilişkileri olsa da esas karşıtlığı bunlarla değil beyaz heteroseksüel erkekle kurarlar. Bu çerçevede sosyalist olduklarını ve neden kapitalizme, emperyalizme ve patriyarkaya karşı eş zamanlı ve birlikte bir mücadele yürütülmesi gerektiğinin altını çizerler.

Bugün geldiğimiz noktada kaybedilen her şeyden önce Combahee River Collective’in koyduğu kapsayıcı, kendi kurtuluşunu insanlığın kurtuluşunda gören ve daralmayı değil çoğalmayı önüne koyan, ölümü değil dönüşümü hedefleyen bir siyasi perspektif. Özneleri kendi yaralarına ve mağduriyetine melankolik bir tutkuyla bağlayan neoliberal kimlik cehenneminden çıkma görevi eşitlik ve özgürlük talep eden herkesin önünde duruyor.