İmdat Freni

rosa luxemburg

Kıvılcım Eylemde Çakar: Rosa Luxemburg’un Düşüncesinde Praksis Felsefesi – Michael Löwy

Yazarının ölümünden sonra 1888’de yayınladığı Marx’ın Feuerbach Üzerine Tezleri’ni sunuşunda Engels bu tezleri “dünyaya yeni bakışın parlak tohumunun atıldığı ilk belge” olarak betimliyordu. Gerçekten de, Marx bu küçük metinde daha önceki maddecilikle idealizmi diyalektik olarak aşar – ünlü Aufhebung: olumsuzlama/muhafaza etme/yükseltme – ve bizim praksis felsefesi olarak tanımlayabileceğimiz yeni bir teori formüle eder. On sekizinci yüzyıl Fransız maddecileri insanların değişebilmesi için maddi koşulları değiştirme gereği üzerinde ısrar ederlerken, Alman idealistleri toplumun bireylerde yeni bir bilincin oluşumu sayesinde değişeceğini söylüyorlardı.

Her ikisi de bir çıkmaza götüren bu iki tek-yanlı algılamaya – ve bir “Büyük Öğretmen” veya Yüce Kurtarıcı arayışına karşı Marx III. Tezde şunları söylüyordu: “koşulların ve insan faaliyetinin değişmesinin veya öz-değişimin [Selbstveränderung] örtüşmesi ancak ve ancak devrimci pratik olarak kavranabilir ve akılcı olarak anlaşılabilir.” 1. Diğer bir deyişle tarihsel özne – ezilen sınıflar – devrimci pratik içinde, kolektif özgürleştirici eylem içinde hem maddi koşulları hem de kendi bilinçlerini eşanlı olarak dönüştürürler. Marx bu sorunlara Alman İdeolojisi’nde (1846) şu satırlarla geri döner: “dolayısıyla bu devrim, yalnızca hâkim sınıf başka türlü devrilemeyeceği için değil, ama aynı zamanda onu deviren sınıf kendisini asırların tüm pisliğinden kurtarmayı ve toplumu yeni baştan kurmaya layık hale gelmeyi ancak bir devrimde başarabileceği için gereklidir.” 2

Bu, devrimci özözgürleşimin kurtuluşun yegâne mümkün biçimi olduğu anlamına gelir: ezilen sınıflar bilinçlerini ancak ve ancak kendi praksisleriyle, eylem içindeki deneyimleriyle, aynı zamanda sermaye iktidarını yıktıkça değiştirebilirler. Daha sonraki metinlerde – örneğin ünlü Siyasal İktisadın Eleştirisine 1857 Tarihli Önsöz’de – devrimi üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişkinin kaçınılmaz sonucu olarak gören çok daha determinist bir versiyona rastlandığı doğru olmakla birlikte, işçilerin özözgürleşimi ilkesi, başlıca siyasî yazılarının tanıklık ettiği gibi Marx’ın düşüncesine ve eylemine ilham vermeye devam etmiştir.

Marksizme göndermede bulunmak için “praksis felsefesi” tabirini ilk kullanan 1930’lardaki Hapishane Defterleri’nde Antonio Gramsci olmuştur. Bazıları bunun Gramsci’nin Marx’a herhangi bir göndermeyi gözden kaçırmayabilecek faşist gardiyanlarını yanıltmak için başvurduğu basit bir hile olduğunu iddia etseler de, bu Gramsci’nin neden “akılcı diyalektik” veya “eleştirel felsefe” gibi bir ifadeyi değil de bu formülü seçtiğini açıklamaz. Gramsci aslında bu tabirle özgül bir dünya görüşü olarak Marksizmi diğerlerinden neyin ayırdığını dakik ve tutarlı bir tarzda tanımlar ve kendisini tarihsel maddeciliğin pozitivist ve evrimci okumalarından radikal bir tarzda ayırır.

Yirminci Yüzyılın çok az Marksisti bu Marksist praksis felsefesinin ruhuna Rosa Luxemburg kadar yakın olmuştur. İtiraf etmek gerekir ki Rosa Luxemburg ne felsefî metinler yazmış, ne de sistematik teoriler geliştirmiştir; İsabel Loureiro’nun doğru biçimde gözlemlediği gibi “gazete makalelerinde, broşürlerde, konuşmalarda, mektuplarda dağınık halde bulunan fikirleri  (…) mantıksal ve iç tutarlılığa sahip bir kuramlaştırmadan çok daha fazla konjonktüre verilmiş doğrudan yanıtlardır”. 3 Bununla birlikte: orijinal ve yaratıcı bir tarzda yorumladığı Marx’ın praksis felsefesi onun bir devrimci olarak yapıtının ve eyleminin – sözcüğün elektrikteki anlamıyla – başat akımı olmuştur. Ancak düşüncesi statik olmaktan uzaktır: kendisini tarihsel deneyimle zenginleştiren hareket halinde tefekkürdür. Onun düşüncesinin gelişimini bazı örnekler aracılığıyla yeniden kurmaya çalışacağız.

Yazılarının baştan başa, tarihsel determinizmle – kapitalizmin çöküşünün kaçınılmazlığı – özgürleştirici eylemin iradeciliği [volontarizm] arasında bir gerilimle yüklü olduğu doğrudur. Bu özellikle erken dönem (1914 öncesi) yazıları için geçerlidir. Sayesinde Alman ve uluslararası işçi hareketinde tanınır hale geldiği kitabı Reform ya da Devrim (1899) bu duygu karmaşasının apaçık bir örneğidir. Bernstein’a karşı, kapitalizmin gelişiminin zorunlu olarak sistemin çöküşüne (Zusammenbruch) götürdüğünü ve bu çöküşün sosyalizmin gerçekleştirilmesine götüren tarihsel yol olduğunu ilan eder. Bu son tahlilde Batı düşüncesine Aydınlanmadan beri hâkim olan kaçınılmaz ilerleme ideolojisinin sosyalist bir varyantı olur. Savını kaderci bir ekonomizmden kurtaran ise eylemin devrimci pedagojisidir: “uzun ve çetin mücadeleler sırasında proletarya zaman içinde devrimin nihaî zaferini elde etmesine imkân tanıyacak siyasal olgunluk derecesini kazanacaktır.” 4

Bu mücadele-yoluyla-eğitim diyalektik kavrayışı aynı zamanda onun Lenin’le 1904’teki polemiğinin başlıca eksenlerinden biridir: “Proletarya ordusu bizatihî mücadele sırasında devşirilir ve hedeflerinin farkına varır. Parti örgütünün faaliyeti ile proletaryanın mücadelenin hedeflerinin ve mücadelenin kendisinin farkındalığının artması birbirinden kronolojik ve mekanik olarak ayrılmış farklı şeyler değildir. Bunlar yalnızca aynı mücadelenin farklı yüzleridir [veçheleridir].” 5

Rosa Luxemburg sınıfın bu kavga sırasında elbette yanılgıya düşebileceğini kabul etmekle birlikte, ona göre son tahlilde “Hakikaten devrimci bir hareketin yaptığı hatalar, tarihsel olarak, en zeki Merkez Komitenin yanılmazlığından bin kat daha verimlidir.” Ezilenlerin özözgürleşimi zımnen devrimci sınıfın kendi pratik deneyimi yoluyla özdönüşümünü ifade eder; bu ise yalnızca bilinç – Marksizmin geleneksel bir izleği – yaratmakla kalmaz, aynı zamanda irade de üretir: “Proletaryanın tam özgürleşimine doğru uluslararası hareketi şu bakımdan alışılmamış bir süreçtir. İnsanlar uygarlık tarihinde ilk defa kendi iradelerini bilinçli olarak, üstelik tüm hâkim sınıflara karşıtlık içinde ifade etmektedirler (…) Şu anda kitle bu iradeyi ancak ve ancak mevcut toplumsal düzene karşı gündelik mücadelesi sırasında – yani kapitalist toplumun sınırları dâhilinde – kazanıp güçlendirebilir.” 6

Lenin’in vizyonuyla Rosa Luxemburg’unkini şu imgeyle kıyaslamak mümkün olabilecektir: Iskra gazetesinin editörü Vladimir İlyiç’e göre devrimci kıvılcım proletaryanın kendiliğinden mücadelelerinin içerisine örgütlü politik öncü tarafından dışarıdan götürülür; buna karşın Yahudi/Polonyalı devrimciye göre bilinç kıvılcımı ve devrimci irade mücadele içinde, kitlelerin eyleminde çakar. Onun sınıfın organik ifadesi olarak parti kavrayışının, kendilerini sosyalist olarak tanımlayan partilerin çeşitliliği sorununun daha o zamandan konulmuş olduğu Rusya veya Polonya’dan çok Almanya’daki duruma karşılık geldiği doğrudur.

Çarlık Rusya İmparatorluğunda 1905 devrimci olayları Rosa Luxemburg’un emekçi kitlelerin bilinç geliştirme sürecinin partinin eğitim faaliyetinden – Aufklärung – çok işçilerin doğrudan ve özerk [otonom] eylem deneyiminden kaynaklandığı yönündeki kanaatini büyük ölçüde doğrulamıştır: “Proletaryanın St. Petersburg olaylarının güçlü itkisiyle Ocak’taki ani genel ayaklanması dışardan bakıldığında bir mutlakiyete karşı devrimci savaş ilanı politik eylemiydi. Ancak bu ilk genel doğrudan eylem, milyonlar arasında sanki bir elektrik şoku verilmişçesine ilk kez sınıf duygusu ve sınıf bilinci uyandırdığından içeride daha da güçlü bir etkiye neden oldu. (…) Rusya’da mutlakiyet proletarya tarafından devrilmelidir. Ama bunu becerebilmesi için proletaryanın yüksek bir sınıf-bilinci ve örgütlülük siyasî eğitimi derecesine ihtiyacı vardır. Tüm bu koşulları yerine getirmek broşürlerle ve bildirilerle değil, ancak ve ancak hayatın siyasî okulunda, kavgayla ve kavga içinde, devrimin sürekli akışı içinde mümkün olabilir.” 7

Broşürler ve bildiriler” polemik ifadesinin süreç içinde devrimci teorinin önemini küçümser gibi göründüğü doğrudur; bunun yanı sıra Rosa Luxemburg’un dikkate değer ölçüde – siyasal iktisat alanındaki kuramsal yapıtlarını bir kenara bıraksak bile – gazete yazıları ve broşürler yazmaktan oluşan siyasî faaliyeti onun devrimi hazırlama sürecinde teorik çalışmaya ve siyasî polemiklere verdiği belirleyici önemi gösterir.

Polonyalı devrimci kitle grevi üzerine 1906 tarihli ünlü broşüründe hâlâ geleneksel determinist savları kullanmaktadır: devrim “doğal bir yasa gereksinimini takiben” vuku bulacaktır. Ama onun somut devrimci süreç vizyonu Alman İdeolojisi’nde (kaldı ki bu yapıt ölümünden sonra yayınlanmış olduğundan Rosa Luxemburg tarafından bilinmemektedir) sunduğu şekliyle Marx’ın devrim teorisiyle örtüşür: devrimci bilinç ancak ve ancak “pratik” bir hareket sırasında genelleşmiş hale gelebilir, ezilenlerin “kitlesel” dönüşümü ancak ve ancak bizatihî devrim sırasında genelleşebilir.

Marx için olduğu kadar Rosa Luxemburg’a göre de nesnelle öznel arasındaki diyalektik birlik, kendinde sınıfın bu yolla kendisi için sınıf haline geldiği dolayım olan praksis kategorisi, Rosa Luxemburg’un, Alman Sosyal Demokrasinin Bernstein’ın soyut ahlakçılığıyla Kautsky’nin mekanik ekonomizmi arasındaki kötürümleştirici ve metafizik ikilemini aşmasına imkân tanır. Bilindiği üzere, Berstein’a göre “insanların” ahlakî ve tinsel “öznel” dönüşümü sosyal adaletin gerçekleşmesinin koşuluyken, Kautsky’ye göre “kaçınılmaz olarak” sosyalizme götüren nesnel ekonomik gelişimdir. Bu, Rosa Luxemburg’un neden sadece neo-Kantçı revizyonistlere değil, aynı zamanda 1905 ve sonrasında partinin “ortodoks merkezi” olarak adlandırılan kesim tarafından savunulan pasif “bekle-gör-siyaseti” stratejisine de karşı çıktığını daha iyi anlayabilmemizi sağlar.

Ayrıca, aynı diyalektik praksis görüşü onun reformlarla ya da “asgarî program”la devrim ya da “nihaî hedef” arasındaki SPD’nin [Almanya Sosyal-Demokrat Partisi] Erfurt programında cisimleşen geleneksel ikiliğin [düalizm] üstesinden gelmesini de mümkün kılmıştır. 1906’da – sendika bürokrasisine karşı – ve 1910’da – Kautsky’ye karşı – önerdiği Almanya’da kitle grevi stratejisiyle Rosa Luxemburg ekonomik mücadeleleri veya genel oy için savaşı genel bir devrimci harekete dönüştürme yeteneğinde bir yol haritası çizmiştir.

Sendikal bilinci” “sosyal-demokrat (sosyalist) bilinç”ten ayıran Lenin’in tersine, Luxemburg burjuva parlamenterizminin hâkimiyet dönemleri boyunca işçi hareketinin karakteristiği olan latan teorik bilinçle, – yalnızca parlamento üyeleri ve parti önderleri değil – kitlelerin bizzat kendileri siyasî sahnede belirdiğinde devrimci süreç boyunca hâsıl olan pratik ve aktif bilinç arasında bir ayrım önermiştir. En az örgütlü ve en geri tabakalar bir devrimci mücadele döneminde işte bu pratik-aktif bilinç sayesinde en radikal unsur haline gelebilirler. Rosa Luxemburg’un devrimci mücadelenin pedagojik rolünü unutarak, siyasî stratejilerini örgütün sınıf mücadelesi içindeki rolüne ilişkin abartılı bir değerlendirme – ki buna genellikle örgütsüz proletaryanın küçümsenmesi eşlik eder – üzerine bina edenlere getirdiği eleştiri işte bu önermeden kaynaklanır: “Gösterilerle ve bildiri dağıtmakla geçen on yılın beceremeyeceği bu henüz örgütlenmemiş kitlelerin eğitimi işini bir devrimci dönemin altı ayı tamamlayacaktır.” 8

Peki, o halde Rosa Luxemburg kendiliğindenci miydi? Tam değil… Kitle Grevi, Siyasî Parti ve Sendikalar başlıklı broşüründe (1906) Almanya’ya göndermede bulunarak ısrarla “en aydınlanmış, en sınıf-biliçli öncü”nün rolünün kendiliğinden halk hareketi “gökten zembille inene” dek “kaderci bir tarzda” beklemek olmadığını vurguluyordu. Tersine, bu öncünün işlevi tam da “şeylerin gelişimine hız vermek (vorausilen) ve olayları hızlandırmak için çaba göstermektir”. 9 Rosa Luxemburg sosyalist partinin kitle grevinin “gelecek mücadele döneminde taktikleri ve hedefleri konusunda Alman proletaryasını bilgilendirmek”ten oluşan önderliğini alması gerektiğini kabul eder; işi sosyalist örgütün “işçilerin tüm kütlesinin öncüsü” olduğunu ve “emek hareketinin siyasî berraklığı[nın], gücü[nün] ve birliği[nin] bu örgütten kaynaklan”dığını ilan etmeye kadar vardırır. 10

Rosa Luxemburg önderliğindeki Polonya örgütü, gizli ve devrimci Polonya Krallığı ve Litvanya Sosyal Demokrat Partisi’nin (SDKPiL) Alman sosyal demokrasisine benzediğinden çok daha fazla Bolşevik Partiye benzediğinin de eklenmesi gerekecektir… Son olarak, sıklıkla göz ardı edilen bir veçhenin de hesaba katılması gerekir: bu Rosa Luxemburg’un merkezileşmiş ve disiplinli bir dünya partisi olarak anladığı Enternasyonal’e karşı (özellikle 1914’ten sonra) takındığı tavıra ilişkindir. Karl Liebknecht’in Rosa Luxemburg’a yazdığı bir mektupta, onun Enternasyonal anlayışını “haddinden fazla mekanik biçimde merkezileşmiş”, “haddinden fazla ‘disiplin’e sahip, yeterince kendiliğindenliğe sahip olmayan”, kitleleri “kendi iradelerine sahip olmayıp, haddinden fazla eylem araçları olarak; kendileri isteyen ve karar veren değil, Enternasyonal tarafından istenen ve kararlaştırılan eylemin araçları olarak” gören bir anlayış olarak eleştirmesi az buz bir ironi değildir. 11

Bu eylemci iradeciliğe [volontarizm] koşut olarak, kendi çelişkilerinin kurbanı kapitalizmin çöküş teorisi Zusammenbruch Teori’nin determinist (ekonomik) iyimserliği yazılarında ortadan kaybolmaz, tam tersine onun büyük iktisat yapıtı Sermaye Birikimi’nin (1911) bizatihî merkezinde yer alır. Yüzyıl dönümündeki sosyalist hareketin bu geleneksel vizyonu ancak 1914’ten sonra, 1915’te hapishanede yazılan ve 1916’da “Junius” müstearıyla yayınlanan Sosyal Demokrasinin Krizi başlıklı broşürüne aşılacaktır. Bu belge “ya sosyalizm ya da barbarlık” ifadesi sayesinde Marksist düşünce tarihinde bir dönüm noktasına işaret eder. Rosa Luxemburg’un savı tuhaf biçimde “tarihsel gelişmenin nesnel yasaları”na bir atıfla başlar; proletaryanın eyleminin “tarihi belirlemeye katkıda bulun”duğunu kabul etmekle birlikte, bunun yalnızca tarihsel süreci hızlandırma ya da erteleme meselesi olduğuna inanırmış gibi görünür. Buraya kadar yeni bir şey yoktur!

Buna karşın, izleyen satırlarda proletaryanın zaferini “insanlığın hayvanlar âleminden özgürlüğün krallığına bir sıçraması”yla karşılaştırır, bu arada bu sıçramanın “karmaşık maddi koşulların gelişmesinin büyük kitle içinde tutuşturucu irade kıvılcımını (zündende Funke) ateşlemesine dek” mümkün olmayacağını da ekler. Burada karşımızda ünlü Iskra’yı, maddi koşulların kuru barutunu patlatmaya muktedir devrimci kıvılcımı buluruz. Peki, bu zündende Funke ne yaratır? “Sosyal demokratların önderliğindeki uluslararası proletarya kendi tarihini kendi ellerine almayı denemeyi bu yolla…” “uzun [bir] şiddetli güç sınamaları silsilesi” sayesinde “öğrenecektir” 12 Diğer bir deyişle, ezilenlerin ve sömürülenlerin devrimci bilinci ancak ve ancak pratik deneyim sırasında ateşlenir.

Junius” sosyalizm ya da barbarlık tabirini getirirken Engels’in otoritesine, “kırk yıl” önceye giden bir metne – hiç kuşku yok Anti-Dühring’ten (1878) bir alıntıya göndermede bulunur: Friedrich Engels bir zamanlar şunu söylemişti: “Burjuva toplumu bir yol ayrımındadır, ya sosyalizme geçiş ya da barbarlığa geri dönüş” [a.g.e.] Engels’in yazdıkları aslında bütünüyle farklıdır: “gerek modern kapitalist üretim tarzının yarattığı üretici güçler, gerekse bu üretim tarzı tarafından kurulan malların bölüşümü bizzat bu üretim tarzının kendisiyle apaçık bir çelişkiye girmiştir ve aslında bu çelişki öyle bir raddeye varmıştır ki eğer modern toplumun tamamı yok olup gitmeyecekse üretim ve bölüşüm tarzında bir devrim olmalıdır.” 13

Engels’in – “Junius”unki gibi siyasî olmaktan çok öncelikle ekonomik – savı daha ziyade retorik olup, sosyalizmin gerekliliğinin bir tür reductio ad absurdum’udur: eğer modern toplumun “yok olmasını” istemiyorsak – muğlâk bir ifade; tam olarak neyi kapsadığını bilmek mümkün değildir. Yirminci yüzyılın gidişatında bu denli büyük bir etkiye sahip olacak “ya sosyalizm ya da barbarlık” tabirini, bu formülün taşıdığı keskin anlamla icat eden aslında Rosa Luxemburg’tur. Luxemburg Engels’e atıfta bulunuyorsa eğer, bunu muhtemelen oldukça heterodoks bir teze daha fazla meşruiyet kazandırmak için yapmıştır. Sonunda sosyalizmin kaçınılmaz zaferine inancını sarsan gelişme açık biçimde dünya savaşı ve uluslararası işçi hareketinin 1914 Ağustosundaki çöküşü olmuştur. “Junius” yenilik getiren bakış açısını aşağıdaki paragraflarda geliştirmiştir: “Bugün tamı tamına Engels’in bir nesil önce öngörmüş olduğu tercihle karşı karşıyayız: ya emperyalizmin zaferi ve antik Roma’da olduğu gibi bütün uygarlığın çöküşü, nüfusun azalması, perişanlık, yozlaşma – büyük bir mezarlık. Ya da uluslararası proletaryanın emperyalizme ve onun savaş yöntemine karşı bilinçli aktif mücadelesi demek olan sosyalizmin zaferi.” 14

Barbarlık” kavramının anlamını tartışabiliriz: bu hiç kuşku yok modern, “uygar” bir barbarlık sorunudur – dolayısıyla antik Roma’yla karşılaştırma pek uygun düşmez – ve bu durumda Junius broşüründe söylenen şey peygamberî bir kehanet olup çıkmıştır: modern barbarlığın en mükemmel uygulamalı örneği Alman faşizmi,  iktidarı sosyalizmin yenilgisi sayesinde ele geçirmiştir. Ancak “ya sosyalizm ya da barbarlık” formülünün en önemli kısmı “ya da” terimidir: burada işin içine katılan tarihin açık bir süreç olarak kabul edilmesi, geleceğin – “tarihin yasaları” veya ekonominin yasaları tarafından – henüz kararlaştırılmamış olduğu, buna karşılık son tahlilde “öznel” etmenlere – bilince, karara, iradeye, inisiyatife, eyleme, devrimci praksise – bağlı olduğudur. Isabel Loureiro’nun çok iyi kitabında vurguladığı gibi, – Rosa Luxemburg’un daha sonraki metinlerinde olduğu gibi – Junius broşüründe dahi hâlâ kapitalizmin kaçınılmaz çöküşüne, “tarihin diyalektiği”ne ve “sosyalizmin tarihsel gerekliliği”ne atıflara raslandığı doğrudur. 15 Fakat son tahlilde, “ya sosyalizm ya da barbarlık” formülü ekonomik determinizmden ve aydınlanmacı kaçınılmaz ilerleme ideolojisinden farklı başka bir “tarih diyalektiği” kavramının temellerini verir.

1918’deki Rus Devrimi üzerine polemiğin – demir parmaklıklar ardında kaleme alınmış bir başka önemli metin – ortasında yine praksis felsefesini buluruz. Bu belgenin temel çizgisi iyi bilinir: bir yandan Ekim Devrimini yapmaya cüret ederek uluslararası sosyalizmin onurunu kurtarmış olan Bolşeviklere ve önderleri Lenin ile Troçki’ye destek; diğer yandan, bazıları – toprak sorunu, ulusal sorun – tamamen tartışılır, bazıları ise – demokrasi üzerine bölüm – peygamberî görünen bir dizi eleştiri. Yahudi/Polonyalı/Alman devrimciyi endişelendiren her şeyden önce, tam da emekçi kitlelerin siyasî faaliyetinin teminatını oluşturan ve onlar olmaksızın “halkın geniş kitlelerinin egemenliğinin büsbütün düşünülemez” olduğu demokratik özgürlüklerin – basın, örgütlenme, toplantı özgürlüğü – Bolşevikler tarafından baskı altına alınmasıdır.

Bolşeviklerin cesaret ve kararlılıkla üstlendikleri” sosyalizme geçişin devasa görevleri “kitlelerin” demokratik özgürlükler olmaksızın mümkün olmayan “en yoğun siyasî eğitimi ve deneyim birikimi” olmadan yerine getirilemez. Yeni bir toplumun inşası öngörülmeyen “bin türlü sorun” çıkaran bakir bir alandır; oysa “Yalnızca deneyim düzeltme yapma ve yeni yollar açma yeteneğine sahiptir”. Sosyalizm “bizzat kendi deneyimlerinin okulundan doğan” tarihsel bir üründür: halk kitlelerinin (Volksmassen) tamamı bu deneyimde yer almalıdır, aksi halde “sosyalizm birkaç resmî masanın arkasından bir düzine entelektüel tarafından kararnameyle ilan edilecektir”. Geçiş sürecinin kaçınılmaz hatalarının tek çaresi devrimci pratiğin kendisidir: “yegâne şifa verici ve arındırıcı güneş devrimin kendisi ve onun yenileme ilkesidir, onun tarafından var edilen ve en geniş siyasî özgürlük biçimini alan kitlelerin manevî yaşamı, faaliyeti ve inisiyatifidir.” 16

Bu tartışma, 1918 tarihli metne “Leninist” itirazların yoğunlaştığı Kurucu Meclis üzerine tartışmadan çok daha önemlidir. Kitlelerin devrimci praksisi, halkın deneyim yoluyla özeğitimi, ezilenlerin özözgürleşimi ve iktidarın işçi sınıfı tarafından icrasının bizzat kendisi demokratik özgürlükler olmadan mümkün değildir. “Rosa Luxemburg’un Marksizmi” başlıklı önemli denemesinde Georg Lukács, bu büyük devrimcinin – Marx tarafından Feuerbach Üzerine Tezler’inde formüle edilen – teoriyle praksisin birliği sayesinde sosyal demokrat hareketlerin iktidarsızlığı ikileminin, “kadercilikleriyle katıksız yasalar tarafından ve katıksız niyetlerin etiği tarafından yaratılmış ikilem”in üstesinden gelmeyi nasıl başardığını büyük bir zekâyla göstermiştir. Peki, bu diyalektik birlik ne anlama gelir? “Bir sınıf olarak proletaryanın sağlam bir sınıf bilinci kazanmasının, bu bilinci elde tutmasının ve kendisini – nesnel-olarak-verili – tarihsel görevinin düzeyine yükseltmesinin ancak ve ancak çatışma ve eylem yoluyla mümkün olduğunu görmüş bulunuyoruz. Partinin ve tekil savaşçının kendi teorilerine, ancak ve ancak eğer bu birliği kendi praksislerine taşırlarsa gerçekten sahip olabilecekleri de aynı şekilde doğrudur.” 17

Lukács’ın henüz daha bir yıl geçmeden, Ocak 1922’de, Luxemburg’un “proletarya devriminin burjuva devrimleriyle aynı yapısal biçimlere sahip olduğunu sanıyor” 18 olduğunu iddia ederek – ki bu Isabel Loureiro’nun gösterdiği gibi pek inandırıcı bir suçlama değildir 19 – Spartaküs Birliği’nin kurucusunun muhalif yorumlarını blok halinde reddeden – daha sonra Tarih ve Sınıf Bilinci’nde de yer alacak (1923) – “Rosa Luxemburg’un ‘Rus Devrimi Eleştirisi’ Üzerine Eleştirel Gözlemler” başlıklı bir deneme kaleme alması bu nedenle şaşırtıcıdır. Ocak 1921 tarihli denemeyle, Ocak 1922 tarihli deneme arasındaki ton ve içerik bakımından farkı nasıl izah edebiliriz? Ortodoks Leninizm’e hızlı bir dönüşle mi? Belki ama bunu daha büyük bir ihtimalle Lukács’ın Alman Komünizmi içindeki tartışmalara ilişkin tutumuyla izah edebiliriz. KPD’nin (Almanya Komünist Partisi) en önde gelen önderi Paul Levi, Lukács tarafından coşkuyla desteklenen (buna karşın Lenin tarafından eleştirilen…) Almanya’da başarısızlığa uğrayan bir komünist ayaklanma girişimi olan 1921 “Mart Eylemi”ne karşı çıkmıştı. Partiden ihraç edilen Levi, Rosa Luxemburg’un 1918’de kendisine emanet ettiği Rus Devrimi üzerine elyazmasını 1922’de yayınlamaya karar vermişti. Lukács’ın bu belgeyle girdiği polemik aynı zamanda Paul Levi’yle dolaylı bir hesaplaşmadır.

Luxemburg tarafından kaleme alınan bu belgenin demokrasi üzerine bölümü aslında yirminci yüzyıl Marksizminin, komünizminin, eleştirel teorisinin ve devrimci düşüncesinin en önemli metinlerinden biridir. Yirmi birinci yüzyılda sosyalizmin bu birkaç sayfada geliştirilen savları dikkate almayan bir yeniden-kuruluşunu tasavvur etmek zordur. Leninizmin ve Troçkizmin Ernest Mandel ve Daniel Bensaïd gibi en aklı başında temsilcileri Bolşevizmin demokratik özgürlükler sorununa ilişkin bu 1918 tarihli eleştirisinin son tahlilde haklı olduğunu kabul etmişlerdir. Rosa Luxemburg’un atıfta bulunduğu demokrasi elbette, en önemli kararların bankacılar, müteahhitler, askerler ve teknokratlar tarafından her türlü halk denetiminden azade alındığı burjuva parlamentarizminin “düşük yoğunluklu demokrasi”si değil, devrimci bir süreçte işçiler tarafından icra edilen demokrasidir. Zündende Funke, Rosa Luxemburg’un yangın çıkaran kıvılcımı son bir kez Aralık 1918’de KPD’nin (Spartaküs Birliği) Kurucu Kongresine seslenişinde kızıllaşmıştır.

Kabul etmek gerekir ki, bu metinde hâlâ “sosyalist devrimin zorunlu nesnel gelişme yasası”na atıflara raslıyoruz. Bununla birlikte, bu metin aslında işçi hareketinin çeşitli güçlerinin devrimci yolu bulmadan önce yaşamak zorunda oldukları “acı deneyim”e dairdir. Bu unutulmaz konuşmanın son sözleri doğrudan ezilenlerin özözgürleştirici praksisi perspektifinden esinlenmiştir: “Kitleler iktidarı kullanmayı iktidarı kullanarak öğrenmelidirler. Bunu onlara öğretmenin başka yolu yoktur. Çok şükür, proletaryayı sosyalistçe ‘eğitme’nin önerildiği günleri gerimizde bıraktık. Kautsky okulundan Marksistler hâlâ bu tarihe karışmış günlerin var olduğuna inanıyorlar. Proleter kitleleri sosyalistçe eğitmek onlara konferanslar vermek, aralarında bildiri, broşür dağıtmak anlamına geliyordu. Hayır, sosyalist proletaryanın okulunun bütün bunlara ihtiyacı yoktur. İşçiler eylemin okulunda öğreneceklerdir (zur Tat greifen)”. Rosa Luxemburg burada Goethe’nin meşhur bir formülüne göndermede bulunur: Am Anfang war die Tat! Başlangıçta Kelam değil Eylem vardı! Devrimci Marksistin sözcükleriyle: “Şiarımız şudur: Başlangıçta eylem vardı. Eyleme gelince o da işçi ve asker şuralarının misyonlarını idrak edip, tüm ulusun tek kamu iktidarı olmayı öğrenmeleri olmalıdır.” 20 Rosa Luxemburg birkaç gün sonra Bakan Gustav Noske’nin yetkisi dâhilinde Berlin işçilerinin ayaklanmasına karşı sosyal demokrat hükümet tarafından harekete geçirilen Freikorps tarafından katledilecekti.

Rosa Luxemburg yanılmaz değildi, her insan her aktivist gibi hatalar yaptı. Onun fikirleri kapalı bir teorik sistem, her yerde ve her zaman uygulanabilecek dogmatik bir doktrin oluşturmaz. Ancak hiç kuşku yok onun düşüncesi kapitalist makinayı parçalamaya ve radikal alternatifler düşünmeye çalışmak açısından paha biçilmez bir kaynaktır. Bu düşüncenin son yıllarda özellikle Latin Amerika’da bir önceki yüzyılda sosyalizm adına yapılan deneylerin – hem sosyal demokrasinin, hem de Stalinizmin – çıkmazlarını aşma yeteneğinde bir yirmi birinci yüzyıl sosyalizmi üzerine tartışmada en önemli referanslardan biri haline gelmiş olması tesadüf değildir. Onun işçilerin özözgürleştirici praksisine, deneyim yoluyla özeğitime ve geniş halk kitlelerinin eylemine dayanan – kapitalizme ve emperyalizme uzlaşmaz muhalif – hem devrimci hem de demokratik sosyalizm kavrayışı böylece çarpıcı biçimde güncel hale gelir. Geleceğin sosyalizmi bu kızıllaşan kıvılcımın ışığı olmadan yapamayacaktır.

Çeviri: Osman S. Binatlı

DİPNOTLAR

  1. Karl Marx, Early Writings, p 422, Penguin Books, Harmondsworth, 1975
  2. http://www.marxists.org/archive/marx/works/1845/german-ideology/index.htm
  3. Isabel Loureiro, Rosa Luxemburg. Os dilemmas da acao revolucionario Unesp, Sao Paulo, 1995, p 23
  4. http://www.marxists.org/archive/luxemburg/1900/reform-revolution/index.htm
  5. Organisational Questions of the Russian Social Democracy,      http://www.marxists.org/archive/luxemburg/1904/questions-rsd/index.htm
  6. Ibid.
  7. The Mass Strike, the Political Party and the Trade Unions, http://www.marxists.org/archive/luxemburg/1906/mass-strike/index.htm
  8. Ibid.
  9. Ibid.
  10. Ibid.
  11. Karl Liebknecht, To Rosa Luxemburg: Remarks concerning her draft these for the ´International´ group, published in French in Partisans no. 45, January 1969
  12. http://www.marxists.org/archive/luxemburg/1915/junius/index.htm
  13. http://www.marxists.org/archive/marx/works/1877/anti-duhring/index.htm
  14. Luxemburg, op. cit.
  15. Loureiro, op. cit., p 123
  16. Luxemburg, The Russian Revolutionhttp://www.marxists.org/archive/luxemburg/1918/russian-revolution/index.htm
  17. Lukács, History and Class Consciousness, Merlin Press, London, 1971, pp 39, 43
  18. Ibid. p 284
  19. Loureiro, op. cit. P 321
  20. Our Programme and the Political Situationhttp://www.marxists.org/archive/luxemburg/1918/12/31.htm

Sosyalist Feminizm: Günümüz için Rosa Luxemburg – Nancy Holmstrom

Rosa Luxemburg feministlere teorik ve politik bir miras bıraktı mı? Yani, kadınların ezilmesini nasıl anlayacağımız konusunda bize kuramsal bir rehberlik sunuyor mu? Eğer sunuyorsa, bu nedir?

Rosa Luxemburg’un kadınların ne olması ve ne olmaması gerektiğiyle ilgilenmeden hem baskıcı düzenimizin doğasını anlamak –daha da önemlisi değiştirmek– hem de kendi politik ve kişisel hayatını sürdürmek konusundaki tutkulu adanmışlığıyla yıllardan beri feministler için bir model olduğu tartışma götürmez.

Fakat bugün, sosyalist feministler arasındaki teorik tartışmalar hakkında bir şey söylemesi gerekse ne söylerdi? Hatta bu anlamda bir feminist olur muydu? Kadınların ezilmesi konusundaki görüşüyle ezilen uluslar hakkındaki pozisyonu aynı olur muydu? [Lenin’in benimsediği ulusların kaderini tayin hakkını sınıf mücadelesinden bir sapma olarak görür ve karşı çıkar (ed.)]

Feministlerin bugün karşı karşıya kaldığı pratik siyasi sorunlar üzerine Luxemburg’un çalışması bize herhangi bir rehberlik sunuyor mu? Panelimizde bu tür soruları ele alacağız.

Luxemburg ve Zetkin

Luxemburg özel olarak kadınlara ilişkin yazılmış hemen hemen hiç metin bırakmamıştır geriye, kadın hareketinde de aktif değildir. Bazıları bunlardan yola çıkarak onun feminist olmadığı ya da zaten kadın sorunlarıyla ilgilenmediği sonucuna varır.

Açık ki bu konular onun ana ilgi alanı değildir, ama neden olmak zorunda ki? İşbölümü yapılamaz mı?

Clara Zetkin, Luxemburg’un yakın arkadaşı ve yoldaşı, tıpkı 70’lerdeki bilinç yükseltme grupları gibi gruplar oluşturmak da dahil –ki bunlar Lenin’i açıkça huzursuz etmiştir-, işçi sınıfından kadınlarla çalışmasıyla tanınır. Luxemburg’un onun fikirleriyle ters düştüğüne dair bir kanıtım yok.

Tam aksine, Kasım 1918’de yazdığı son mektupların bazılarında Rosa, Zetkin’den kadınlar üzerine bir makale talep eder: “şu an çok önemli, ve burada hiçbirimiz bu konuda herhangi bir şey anlamıyoruz”. Sonrasında Spartaküs gazetesinde bir kadın bölümü açar: “… bu çok acil bir mesele! Kaybedilen her gün kabahat” der.

Bu yazışmaya ve kadınların meseleleri üzerine kısa yazılarına dayanarak -kavramların bugün kullandığımız anlamlarıyla- Luxemburg’un bir Marksist ya da sosyalist feminist olduğu fazlasıyla açıktır.

Öncelikle, bazısı Marksist olan, bazısı olmayan bir sosyalist feministi nasıl karakterize ettiğimden kısaca bahsedeceğim, sonra da Luxemburg’un bize göre bu tartışmanın neresinde durduğunu açıklayacağım.

Çalışan kadınların özel ihtiyaçları Luxemburg için bir öncelik teşkil etmesine rağmen, bazılarının yalnızca “burjuva talepleri” olarak görebileceği tutumları da desteklemiştir. Kadınlara ve kadınların oy hakkına karşı ayrımcılık içeren tüm yasaların kaldırılmasını hem bir prensip meselesi olarak hem de pratik siyasi sebeplerle savunur.

Sosyalist Feministler Arasında

Bütün sosyalist feministler için sınıf kadınların hayatında merkezdedir, ama aynı zamanda hiçbiri cinsiyet ya da ırk ile ilgili ezilmeyi ekonomik sömürüye indirgemez. Hepimiz hayatımızın bu yönlerini birbirinden ayrılmaz ve sistematik olarak bağlı görürüz; yani sınıf her zaman cinsiyetli ve ırksaldır.

Kesişimsellik terimi bunun için kullanılır. Bazı baskı biçimlerinin tüm kadınlar için geçerliyken, bazılarının sınıfa ve milliyete göre değiştiğini düşündüğünden Luxemburg kesinlikle böyle bir perspektife sahipti.

Çalışan kadınların özel ihtiyaçları Luxemburg için bir öncelik teşkil etmesine rağmen, bazılarının yalnızca “burjuva talepleri” olarak görebileceği tutumları da desteklemiştir. Kadınlara ve kadınların oy hakkına karşı ayrımcılık içeren tüm yasaların kaldırılmasını hem bir prensip meselesi olarak hem de pratik siyasi sebeplerle savunur.

Kadınların siyasete dahil edilmesi, sosyalist erkekleri bile etkileyen “cahil ailenin boğucu havası” olarak adlandırdığı durumla mücadeleye yardımcı olacak ve aynı zamanda sosyal demokrat güçlerin saflarını inşa edecekti. Bu görüşler aslında zamanın gelişmiş burjuva kadın örgütlerinde savunuldu.

Bir vesileyle, sosyal demokratları Liberallerle seçim ittifakı yapmak için kadınların oy hakkı meselesinde taviz vermelerini eleştiriyor. En radikal sosyalistler çoğunlukla en iyi feministlerdir de.

Ne var ki, kesişimselliğin geniş tanımı içinde bu tür baskı biçimlerinin nasıl anlaşıldığı ve nasıl bağıntılı oldukları hususunda farklılıklar bulunmaktadır.

Bazı sosyalist feministler kapitalizm ve cinsiyetçiliği (genellikle “patriyarka” denen) birbirinden ayrı olsa da kesişen, eşit açıklayıcı öneme sahip sistemler olarak görür. (Irksal/etnik tahakkümden sorumlu olan diğer sistemler de genellikle tablonun bir parçasıdır.)

Tıpkı kapitalizmin, kapitalistler ve işçiler arasındaki baskı ve sömürü ilişkilerine dayanması gibi patriyarka da erkeklerin kadınları tahakküm altına aldığı bir sistemdir. Bazıları başka biçimlerde açıklayarak erkeklerin kadınları sömürdüğünü söyler. Bu da “ikili sistem” görüşü olarak bilinir.

Marksist Feminizm

Diğer yandan, diğer Marksist/sosyalist feministler, günümüzde her şeyi açıklayan bir kudrete sahip olan sadece tek bir ezme-ezilme ve sömürü sisteminin bulunduğunu, bunun da kapitalizm olduğunu düşünür. Ne var ki, değişik zaman ve mekanlarda cinsiyetçilik gibi farklı ezme-ezilme biçimleri bu sistem çerçevesinde az veya çok rol oynar.

Bir veya iki –veya daha çok- sistem konusu, oldukça soyut bir teorik sorundur, fakat genellikle pratik siyasi bir sorunla bağlantılıdır. Mesela, ne tür bir siyasi örgütlenme önceliklidir? Sınıfsal konular, emek mücadelesi ve diğer ekonomik konular toplumsal cinsiyet açısından hiçbir zaman ayrıştırılmamalı mıdır? Veya sosyalist bir bakış açısından kadınların sorunlarına ayrıksı bir biçimde eşit önem vermek meşru mudur?

İkili sistem kuramcıları, sınıf ve cinsiyet (veya ırk) meseleleri etrafında örgütlenmeye aynı derecede siyasi önem atfedecektir. Neden atfetmesinler ki? Peki, benim de benimsediğim tek sisteme dayalı teorik pozisyondan hangi politik sonuçlar çıkarılabilir?

Benim görüşüme göre –bunu özellikle vurgulamak isterim- cinsiyet (veya ırk) etrafındaki mücadeleler daha az siyasi önceliğe sahip değildir. Sosyalist feministler, bir veya iki sistem ile ilgili soyut sorular hakkındaki görüşleri ne olursa olsun, her ikisini entegre etmeye çalışırlar.

Örneğin, çağdaş sosyalist feministler tıpkı liberal feministler gibi yasal kürtaj hakkını savunurlar fakat bunu doğum kontrol, tıbbi tedavi, çocuk bakımı, daha iyi ve eşit ücret hakları gibi işçi kadınlara üreme konusunda bağımsızlık kazandıracak tüm gerekli şeylerle birleştirirler.

Oldukça eminim ki Luxemburg diğer tahakküm biçimlerinin içinde iş gördüğü bir çerçeve olarak kapitalizme kuramsal olarak öncelik veren tek sistem pozisyonunu benimserdi. Pratik siyasi sorunlarla ilgili olarak, kesin emin olmamakla birlikte, siyasi öncelikler açısından esnek bir pozisyona sahip olacağını düşünüyorum (belki de bu benim görüşüm olduğu için).

Luxemburg’un yukarıdaki sözlerinin açıkça ortaya koyduğu gibi, ev işlerini üretken olmayan emek olarak tanımlamak ne hakarettir ne cinsiyetçidir. Devlet için çalışan bir marangoz veya benzer şekilde devlet okulunda çalışan öğretmen kapitalist anlamda “üretken” değildir –genel anlamda kesinlikle ve çok önemli düzeyde üretken oldukları halde.

Tahakküm ve Sömürü

1912 yılında yayınlanan “Kadınların Oy Hakkı ve Sınıf Mücadelesi”nde Luxemburg, günümüz tartışmalarıyla da ilgisi olan önemli bir tartışma yürütür. Şöyle yazar:

“Sermayenin ve ücret sisteminin egemenliği sürdükçe sadece artı değer üreten ve kapitalist kar sağlayan emek üretkendir. Bu bakış açısına göre, bacaklarıyla işverenine kar sağlayan bir kafedeki dansçı ‘üretken’ bir emekçi kadınken evin dört duvarı arasında çalışan kadınların ve proletaryanın annelerinin emeği üretken olmayan emek olarak kabul edilir. Bu, kaba ve aptalca geliyor kulağa fakat bugünün kapitalist ekonomik düzeninin kabalığının ve aptallığının kesin ifadesidir…”

Kapitalizmde üretken (olmayan) emeği anlatmak ve tahakkümü kapitalist sömürüden ayırmak için birden çok kez kullandım bu alıntıyı.

Bazı feministler, ev işinin üretken olmayan emek olduğunu söyleyen Marksist pozisyona çok güceniyorlar ve bazıları “ev işinin ücretlendirilmesini” savunuyor.

Luxemburg’un yukarıdaki sözlerinin açıkça ortaya koyduğu gibi, ev işlerini üretken olmayan emek olarak tanımlamak ne hakarettir ne cinsiyetçidir. Devlet için çalışan bir marangoz veya benzer şekilde devlet okulunda çalışan öğretmen kapitalist anlamda “üretken” değildir –genel anlamda kesinlikle ve çok önemli düzeyde üretken oldukları halde.

Kapitalist anlamda “üretken” olmanın ne anlama geldiğini anlamak elzemdir, çünkü kapitalist sistemi işler kılan şey budur.

Ev içi emek tartışmasında söylenecek daha çok şey var ama daha önemli olan nokta daha 1912 yılında Luxemburg’un yazdığı gibi, “milyonlarca işçi kadın … kapitalistler için -tıpkı erkekler gibi- fabrikalarda, atölyelerde, tarımda, ev işi endüstrisinde, bürolarda ve mağazalarda kar üretirler. Onlar da bugünün toplumundaki en katı ekonomik anlamıyla bile üretkendirler.”

Luxemburg bu gerçeği, kadınların oy hakkı için bir argüman olarak kullandı; “kadınlara uygun rollere” ilişkin patriyarkal anlayışın ne kadar gülünç hale geldiğini gösteriyordu.

Bu teorik nokta ve onun önemi konusunda Luxemburg’a katılıyorum. Diğer yandan, bunun siyasi önemini aşırı vurgulamak konusunda dikkatli olmamız gerektiğini düşünüyorum.

Ev işi, artı değer açısından üretken olsaydı bile, ev kadınlarını örgütlemek sosyalistler için öncelikli bir görev haline gelmezdi. Artı değer üreten özel hapishanelerdeki gardiyanlarla kıyaslayın. Sermaye tarafından sömürülseler bile, sosyalist örgütlenme için ümit vadeden adaylar olmayacaklardır. 

Diğer yandan, kamu sektörü çalışanları da bu anlamda üretken değildir fakat kamu sektörüne yapılan saldırı göz önüne alındığında örgütlenme için kritik bir sektördür ve olmalıdır. Sosyalistlerin enerjilerini en çok nereye kanalize etmeleri gerektiği birçok faktöre bağlıdır ve bu anlamda, değişen koşullar konusunda uyanık olmalıyız.

Luxemburg’un bu çılgın kapitalist sistem içindeki “üretken” emeğin anlamı konusundaki vurgusu ayrıca kapitalizmin gezegenimizi neden faciaya sürüklediğini ve neden kar değil insan ihtiyaçları için üretime dayanan bir toplum kurmamız gerektiğini açıklamaya yardımcı olur. Bu konu etrafında örgütlenmek bugün herkes için temel bir mesele olmalıdır.

Luxemburg, hem kendi spesifik ihtiyaçları için daha iyi savaşabilmeleri hem de evrensel kadın çıkarlarını desteklemeleri için burjuva kadın hareketinden bağımsız bir işçi kadın örgütü kurmayı savundu.

Daha da çelişkili olarak, Luxemburg işçi sınıfı içinde ve sosyalistler arasında bağımsız özörgütlenmeyi savundu, ve Zetkin’i Spartakist Birlik içinde bir kadın seksiyonu kurması konusunda cesaretlendi. Bu pozisyon bugün birçok Marksistin pozisyonundan daha ileridedir.

Sonuç olarak, Luxemburg’un hayatı ve çalışmaları bugünün sosyalist feministlerine çok şey sunabilir. Bütün cevaplar için kendisine bakmamız gerekmez ve katılmayacağımız bazı alanlar olabilir, ama buradaki anlaşmazlıklarımızdan daha çok olmayacaktır.

Mart- Nisan 2016

Çeviri: Ceren Ataer

The Socialist Feminist Project A Contemporary Reader in Theory and Politics (Monthly Review Press, 2003)’in editörlüğünü yapmış ve Capitalism For and Against: A Feminist Debate (Cambridge University Press)’in ortak yazarlarından olan Nancy Holmstrom, sosyalist feminist bir aktivist ve felsefe profesörüdür.

Kaynak: http://www.europe-solidaire.org/spip.php?article37354

Rosa Luxemburg’da Kendiliğindenlik ve Devrimci İradecilik – Daniel Bensaïd ile Söyleşi

Geniş kesimlerini aktardığımız bu mülakat David Muhlmann tarafından Rosa Luxemburg hakkındaki kitabı için Mayıs 2010’da gerçekleştirilmiştir. Bu aynı zamanda Daniel Bensaïd ile ölümünden önce yapılmış son söyleşidir.

David Muhlmann: Daniel, Fransız radikal solunun ve dünya Troçkist hareketinin en etkili düşünür ve örgütçülerinden birisiniz. Önce Devrimci Komünist Birliğin (LCR- IV. Enternasyonal Fransa Seksiyonu) ardından da Yeni Antikapitalist Parti (NPA)’nın yönetiminde yer aldınız. Sizinle konuşmak istediğim ilk konu Rosa Luxemburg ile olan siyasal ve entelektüel ilişkiniz. Sizin için ismi, uluslararası sosyalizm tarihinde bir Lenin veya Troçki’ye eşdeğer bir referans oluşturuyor mu? Kendi siyasal güzergahınız içinde özel bir yeri var mıdır? 1969’da Partisans dergisinin “Rosa Luxemburg yaşıyor” başlıklı bir sayısında Rosa Luxemburg’da Parti ve örgüt meselesi hakkında bir yazınızı hatırlıyorum…. Bugün gerek Marksist teori gerekse inşa edilmesi gereken devrimci pratik konusunda onun mirası olarak benimsememiz gereken nedir sizce? Özellikle de, her tür öncü güç için kritik bir mesele olarak ortaya koyduğu -her ne kadar bu kavramı sevmesem de- işçi “kendiliğindenliği” ihtiyacı aklıma geliyor…

Daniel Bensaïd: Her şeyden önce Rosa Luxemburg’un tekrar gündeme gelmiş olmasından dolayı sevinç duyabiliriz. Tabii ki dini bir tatmin duygusuyla değil. Daha çok siyasal bir momentumu ifade ettiği için: Bunun şu anda meydana geliyor olması bir tesadüf değil. Bunun yanı sıra benim için ve hatta bizim için (bu “biz “biraz muğlak olmakla birlikte, altmışlı yıllarda Komünist Parti’nin gençliğiyle ayrışma yaşayanlar üzerinden şekillenen bir militan kuşağı kapsıyor) her daim mirasımızın bir parçasıydı. Şöyle, o dönemler teorik bir besin arayışındayken bizlere aktarılan Ortodoks komünizmin ön saflarında değildi, fakat Troçki’den farklı olarak “cehennemde” de değildi. Dolayısıyla her zaman Rosa Luxemburg’a bir “erişme imkânı” mevcuttu. Öte yandan siyasal akımımız kısmen onun fikriyatından etkilenmiştir. Başka akımlarla farklılığımızı ortaya koymak ve biraz da meydan okumayla etiketimiz “Troçkist” idi. Ama Rosa Luxemburg’un büyük bir hayranı olan, hatta belki de Troçki’ye olduğundan da fazla hayranlık duyan Ernest Mandel gibi bir Troçkisti düşünüyorum. Kendi yaşam öyküsü açısından bile neredeyse daha yakındı ona: Brüksel’deki küçük evinde, kendisine babası tarafından aktarılmış olan ciltli Neue Zeit koleksiyonu vardı. Neredeyse dolaysız bir Tarih söz konusuydu ve Spartakizmin hafızası böyle aktırılmıştı. Ayrıca, ve bunu kendimizi pohpohlamak için söylemiyorum, LCR’in eğitimlerinde derdimiz çoğunlukla Marksist ortodoksiyi aktarmaktan ziyade işçi hareketi tarihindeki tartışmaları yerli yerine oturtmaktı. Kautsky okutuyorduk, Bernstein okutuyorduk… Rosa Luxemburg’un birincil rollerden birini oynadığı bir tartışmanın sahnesini yeniden oluşturmaktı söz konusu olan.

Dolayısıyla çok önemli bir yere sahipti fakat bir mit de değildi bizim açımızdan, tıpkı Troçki gibi. Troçki’nin korkunç kitapları vardır, özellikle de Terörizm ve Komünizm (1920): Rus iç savaşının bağlamını anlayabiliriz fakat istisna halini istisnanın ötesine de geçerek teorileştirmek başka bir şeydir. Rosa konusunda ise, onun Lenin ve parti hakkındaki eleştirel yazılarını daha sonradan meydana gelecek olan bürokrasi ve Stalinizm olgusunun prizmasından yeniden okumakta bir kolaylık ve anakronizm söz konusudur. Ancak Rusya bağlamının ötesinde Rosa’nın kendi döneminde işçi hareketinin yönetim aygıtlarında bürokrasinin yükselişi meselesinde özellikle hassas davrandığı doğrudur. Almanya’da bürokrasi olgusunun laboratuvarıyla karşı karşıyadır -ve Robert Michels’in siyasal partiler hakkındaki kitabının aynı dönemde çıkması bir tesadüf değildir (Michels, 1914).

Burada göreli bir yasallık döneminden istifade eden ve büyük bir aygıtın oluşumuna yol açan, kitle sendikalarına dayalı ilk kitle partisi olgusu söz konusudur. Yeraltındaki Bolşevik Partisinin durumu bu değildi. Bolşevik Parti sonradan mitleştirilmiştir ama esasında her daim devasa bir kargaşa vardır burada, hatta kimi zaman da küçücük bir kargaşa, mücadele koşullarının kırılganlığını göz önünde bulundurursak. Sonuçta Rosa’da böyle bir hassasiyet olduğu tartışmasızdır. “Kendiliğindenlik” kelimesi konusunda tereddüt ettiniz. Bu konuda iki şey söyleyeceğim. Benim açımdan 1905-1906 yıllarının kitle grevi tartışması kurucu bir niteliğe sahiptir çünkü hadisenin [événement] önemini vurgular. Bu da -her ne kadar açık seçik değilse de bu çerçevede çalışmayı sağlar- bir başka siyasal zamansallık fikrini ortaya koyar: Tarihi yapan, seçimlerle elde edilmiş konumların tedrici birikimi değildir; beklenmedik olanın, apansız gelişenin payı vardır. Buna “kendiliğindenlik” deriz ya da demeyiz fakat her halükârda bir hadise mevcuttur, tartışmasız biçimde kendine has genel örgütlenme biçimleriyle birlikte aşağıdan bir patlama teşkil eden bir hadise.

Öte yandan 1905 deneyiminin Rosa Luxemburg’un, Bernstein’la olan tartışma çerçevesinde sınıflar arası kutuplaşmanın çizgisel olmadığını, orta sınıfların kendini yeniden oluşturduğunu, krizlerin ve çöküşün mekanik biçimde gelişmediğini algılamasını sağlamış olması söz konusudur. Kısacası belirli bir devrimci iradeciliğe ihtiyaç duyan bir tarih anlayışını öne sürmesini sağlamıştır. Ve Rosa, belki de tam da Almanya bu konuda ayrıcalıklı bir laboratuvar teşkil ettiğinden, bunu sezinleyen ilki kişilerden biri, hatta belki de ilk kişidir. Lenin’den hayli önce. Bu anlamda, esasen işçi hareketindeki bürokrasiye karşı yöneltildiğinden, “kendiliğindenliğin” neden yeni ve radikal siyasal stratejik yönelimler anlamına gelmesi gerektiğini açıklığa kavuşturan ilk kişidir.

Oysa bu gücünün bir şekilde bir zayıflık haline geldiğini düşünüyorum. İlk kurbanlarından olduğu 1918 Alman devriminin trajedilerinden biri, sosyal-demokrasinin iki çoğunluk kanadından ayrışmanın gecikmiş oluşu ve bunun aslında hayli el yordamıyla gerçekleştirilmiş olmasıdır. Rusya’yla karşılaştırdığımızda Lenin’in parti hakkında geliştirdiği anlayışın “Nisan Tezleri” olarak anılan dönemeci almasını ve hiç taviz vermeden partinin çoğunluğuyla çarpışmasını sağladığını kabul etmek gerekir. Rosa ve Liebknecht’in Almanya’da kitle örgütleriyle kopuşu tasarlamasının ve bunun sorumluluğunu almasının zorluklarını anlıyorum, elbette ki bu hiç kolay değildi fakat böyle bir durumda sosyal-demokrasi içinde nasıl kavgalar yürütülebileceğini tahayyül edebiliyoruz.

D.M.: Rosa ve Liebknecht her şeyden önce bir ‘komünist sekt” oluşturmaktan çekiniyordu. Kitlelere “yapışmak” gerekiyordu. Rosa Luxemburg’un “kendi aramızda haklı olmaktansa haksız bir işçi partisi içinde mücadele etmek yeğdir” gibi bir şey söylediğini hatırlıyorum….

D.B.: Anlıyorum. Fakat ben, bugün Tarihin yaramaz çocuğu haline gelen ve dolayısıyla artık okunmayan Lenin’in bir şekilde siyaset kavrayışında devrim yapan, siyasette stratejik düşüncenin yolunu açan kişi olduğunu düşünme eğilimindeyim. Marx’ta tam olarak bulamayız bunu ve Rosa Luxemburg’un çevresinde bulunduğu Alman sosyal-demokrasinin tüm bu kadroları nihayetinde “kültürel” olarak Marx’a hayli yakındı.

D.M.: Devrimci “olgunlaşma”ya, sosyalizmin “ilerlemesi”ne vb. inanıyorlardı.

D.B.: Evet, sosyolojik olgunlaşma: Yoğunlaşacak, gelişecek bir sınıf var ve bu gelişimin sonucunda da siyasal bilinç ile örgütlenme arasında organik bir bağ oluşacaktı. Marx’ta parti meselesi ancak geçici biçimde gündeme gelir, konjonktürel bir araçtır. Lenin ise onu, geri çekilmeleri ve atılımları örgütleyen, inisiyatif alan hakiki bir stratejik operatör haline getirir. Burada farklı bir kavrayış söz konusudur. Bu nedenle Rosa’da doğmakta olan bürokratik tehdit hakkındaki eleştirisinin tüm keskinliğini gözlemleyebiliriz ama aynı zamanda neredeyse tümüyle doğal bir sürecin “olgunlaşmasına” olan güvenin bir problem yarattığını da…

George Grosz, Zur Erinnerung an Rosa Luxemburg und Karl Liebknecht, 1919.

D.M.: Tümüyle hareketsiz kalma pahasına kitlelere “yapışma” ile partizan bir sekterlik pahasına Leninist kopuş arasındaki ikilem bugün için bir güncellik taşıyor mu yoksa sadece bir tarihsel mesele mi?

D.B.: Bugün için beni ilgilendiriyor ama bambaşka koşullarda. İşçi hareketinin yüzyıllık deneyiminin ardından toplumsal veya siyasal bir araya geliş biçimlerinin çok daha akışkan, karmaşık ve parçalı halde olduğunun gayet farkındayız. Rosa’nın döneminde sosyalistlerde yine de bir homojenlik önkabulü vardı, işçi sınıfının tekliği. Bu fazlasıyla yalanlanmıştır. Kapitalizmin paradokslarından biridir bu, bir yandan örgütlenme eğilimi, ama aynı zamanda rekabeti dolayısıyla daimî bölünmeler ve farklılaşmalar doğuran bir emek piyasası.

Günümüzde bu artık anlaşılmıştır. Tıpkı çağdaş toplumların karmaşıklığı gibi. Daha farklılaşmış unsurların bileşiminden oluşuyorlar. Bireyselleşme olguları çelişik yönlere sahip, bir yandan daha demokratik bir kültür fakat öte yandan olumsuz anlamdaki bir bireyciliğe kayma. “Parti” biçimine ilişkin problemleri, bugün kolektif olanı, dayanışmayı, eşgüdümü vs. nasıl örgütleriz meselesini buradan yola çıkarak düşünmek lazım. Ancak bugün bir sorun da şu ki, solda biçim hakkındaki tartışma içerik hakkındaki tartışmanın önünde bir çeşit engel teşkil ediyor. Ve de özellikle bürokratikleşme olgusunun parti formunun bir salgısı olduğuna inanma eğilimi var, halbuki çok sayıda toplumsal örgütlenmede, devlet aygıtında, sendikalarda, STK’larda vs. kendini gösteren büyük çaplı bir sosyolojik fenomendir. Parti konusunu fazlasıyla aşan bir mesele bu.

D.M.: Komünist ve devrimci sol için, bürokratikleşmiş bir kitle örgütünde kalmak veya daha saf ilkeler üzerinden örgütü tekrar kurmak üzere oradan ayrılmak sabit bir sorun olagelmiştir. Bu konuda Rosa’nın çok doğru ve takdire şayan bir pozisyona sahip olduğunu düşünüyorum: Hem Leninizme eleştirel yaklaşmış, hiç şüphesiz, sosyal-demokrasinin çoğunluğuyla kopuş halinde olmuş, ama öte yandan parti biçimini ilkesel olarak reddetmeye dayanan kolay goşizme de sapmamıştır, kendi döneminin Linksradikale’sinin yaptığı gibi, Rühle’lerin veya Gorter’lerin… İşçi örgütlenmesi konusunda Rosa’yı Lenin’in karşısına koyduğumuzda, Rosa Luxemburg’un nihayetinde Alman Komünist Partisi’ni kurduğunu sıklıkla unutuyoruz!

D.B.: Katılıyorum. Bu bizlere musallat olan bir tartışmaydı ve bana da özellikle. Tartışmanın içerimlerinin tamamen bilincinde olmak için kendi adıma fazla gençtim, fakat Komünist Parti’den veya Komünist Öğrenciler’den resmi olarak 1965-1966’da ihraç edildik; esasında bunun yarısının ihraç yarısının da bir çeşit gönüllü bir gidiş olduğunu düşünüyorum. Ancak gençliğimize verilecek bir tasasızlık veya bilinçsizlikle, bu konu hakkında düşünmedik. “Kurşuna dizilmişlerin büyük partisi”nden[1] 200 veya 300 kişi ayrılmak kesinlikle çılgınlıktı; bugün artık pek bir şey ifade etmiyor ama o dönemler… Ayrılmak beni çok sarsmıştı, komünist bir çevreden geliyordum, İspanya iç savaşını yaşamış, FTP-MOI[2] direnişçisi olmuş kişilerden oluşan.

Bizlere bütün o “partiden ayrılıp da tarihin çöplüğünde bitenler” nakaratını tekrarladılar. Gençtik, kendimizi fazla sorgulamadık ama eğer bunu yapmış olsaydık kalmak için mutlaka nedenler bulurduk. Daha hoşgörülü ve diğer akımlara karşı daha geçirgen bir partide bulunan İtalyan alter ego yoldaşlarımızın ayrılması gerekmedi mesela ve saplanıp kaldılar…. Ayrılmak için doğru zaman nedir? Bundan ne kazanılır ve ne kaybedilir? Barındırdığı tehlikeler nelerdir? Bu sorular gayet güncel. Mesela Mélenchon’un Sol Cephe’yi kurmak üzere Sosyalist Parti’den ayrıldığında kendini uzun uzun sorgulamadığını zannetmiyorum. Ve bölünme riskinden kimsenin kaçınabileceğini sanmıyorum. Rosa’nın kaygısı tam da bundan dolayı meşrudur: İnsanları delirtebilecek azınlık patolojileri gözlemledik. Ve kimileri gerçekten delirdi: Var böyleleri ve son derece parlak insanlar, Bordiga ve Posadas gibi – ki sonunda anti-atomik sığınaklar inşa etti… Burada çok uç örnekler söz konusu ama IV. Enternasyonal tarihinin de muaf olmadığı bir mesele bu: Pablo’nun dünya proletaryasına, Başkan Mao’ya, Tito’ya vs. açık mektuplar yazdığı zaman mesela…

D.M.: Paranoyak bir mantık da işliyor burada…

D.B.: Tabii ki paranoyak bir mantık da işliyor. Haklı olduğunuz, gereken karşılığı görmediğiniz, duyulmadığınız, kitlelere gerçekliğin ötesinden konuştuğunuz intibaını ediniyorsunuz. Tüm bunlar pusuda bekliyor elbette. Bugün de çözülmüş sorunlar değil bunlar. Bununla birlikte günümüzde daha az sancıyla yaşanıyor çünkü artık Avrupa’da kolektif örgütleyici niteliğindeki solcu kitle partileriyle neredeyse hiç karşı karşıya bulunmuyoruz. Bugün daha açık bir siyasal alan olduğunu söyleyebiliriz, başka yerlerde de hayat var, kafayı yemeye mahkûm değiliz. Kimi hezeyan nöbetlerinin kurbanı olabiliriz ama bu büyük partilerin veya onlardan geriye kalanların dışında olmak gerçeklikle ilişkimizi kesmiyor! [Gülüyor]

Çeviren: Uraz Aydın

Kaynak: https://www.contretemps.eu/entretien-bensaid-rosa-luxemburg/?fbclid=IwAR3OfylRgk47qyMH5xyBuiwgQ9QhU7k9Up4LR8_Tw-MLHDRL8twCeMEUrbE

Bu metin daha önce yeniyol1.org’da yayınlanmıştır.


[1] Fransa’nın işgaline karşı direnişteki etkinliğine gönderme yaparak FKP kendini böyle adlandırıyordu.

[2] FTP-MOI : Fransız direnişinde göçmen ve yabancıların yer aldığı birim Mülteci İş Gücü Serbest Kıt’aları ve Partizanları. Ermeni devrimci Misak Manuşyan da bu örgütte yer almıştır.