İmdat Freni

Tarih

Heykelleri Yıkmak Tarihi Silmez, Onu Daha Net Görmemizi Sağlar – Enzo Traverso

Minneapolis’te George Floyd’un bir beyaz polis tarafından katledilmesine tepki olarak gelişen ırkçılık ve polis şiddeti karşıtı küresel hareket çerçevesinde, dünyanın birçok yerinde köleliğin ve sömürgeciliğin mirasını simgeleştiren çok sayıda heykel yıkıldı veya tahrip edildi.

İmdat Freni’nde daha önce çeşitli yazılarını yayınlamış olduğumuz araştırmacı-tarihçi ve IV. Enternasyonal’in simalarından Enzo Traverso tanık olduğumuz bu putkırıcı dalganın geçmişi reddetmekten ziyade onu egemenlerin denetiminden kurtarmayı amaçlayan bir “yeni tarihsel bilincin” taşıyıcısı olduğunu vurguluyor. Çeviri için Gerçeğin Günlüğü’ne teşekkür ediyoruz. 

Irkçılık karşıtlığı, bir hafıza savaşımıdır. Minneapolis’te George Floyd’un öldürülmesinin ardından dünya genelinde yükselen protesto dalgasının en dikkat çekici özelliklerinden biri bu. Her yerde, ırkçılık karşıtı hareketler kölelik ve sömürgeciliğin mirasını temsil eden heykelleri hedef alarak geçmişi sorguladılar: Virginia’da konfederasyon ordusu generali Robert E. Lee, New York City’de Theodore Roosevelt, birçok ABD kentinde Kristof Kolomb, Brüksel’de Belçika Kralı II. Leopold , Bristol’de köle taciri Edward Colston, Fransa’da 14. Louis’nin Finans Bakanı ve utanç verici Code Noir’ın[1]yazarı Jean-Baptiste Colbert, modern İtalyan gazeteciliğinin babası ve faşist sömürgeciliğin geçmişteki propagandacısı Indro Montanelli ve daha başka heykeller.

İster devrilmiş, ister tahrip edilmiş, ister boyanmış, isterse üstüne graffiti çizilmiş olsun; bu heykeller mücadelenin yeni bir boyutunun örneğini veriyorlar: haklar ve hafıza arasındaki bağlantı. Damgalanmış ve gaddarca davranılmış azınlıklar olarak siyahların ve sömürgecilik-sonrası öznelerin statüsü ile onları ezenlere kamusal alanda –aynı zamanda gündelik yaşamlarımızda kentsel çevremizi de oluşturan bir alan- verilen simgesel yer arasındaki karşıtlığa ışık tutuyorlar. 

Putkırıcılık Patlaması

Devrimlerin, bir “putkırıcı öfke”[2]barındırdığı iyi bilinir. İster İspanya İç Savaşı’nın ilk aylarında kiliselerin, haçların, kutsal emanetlerin tahrip edilmesi gibi kendiliğinden olsun, ister Paris Komünü sırasında Vendôme Sütunu’nun yıkılması gibi daha dikkatle planlanmış olsun, bu putkırıcılık patlaması yerleşik düzenin devrilmesini şekillendirir.

Yönetmen Sergei Eisenstein, Rus Devrimi’ne ilişkin başyapıtı Ekim filmini Çar 3. Alexandre’ın bir heykelini deviren kalabalığın görüntüsüyle açmıştı ve 1956 yılında Budapeşte’deki isyancılar Stalin’in heykelini tahrip etmişti. 2003 yılında –bu tarihsel kuralın ironik bir teyidi olarak- ABD güçleri, işgallerini bir halk ayaklanması kılığına büründürmek amacıyla çok sayıda iliştirilmiş televizyon kanalının da suç ortaklığıyla Saddam Hüseyin’in Bağdat’taki heykelinin devrilmesini tertiplediler. 

Bu vakanın aksine, protesto hareketlerinin putkırıcılıklarının hakiki olduğu her yerde bu davranış daima öfkeli tepkiler canlandırır. Komünarlar, “vandallar” olarak tarif edilmişlerdi ve sütunun devrilmesinden sorumlu olanlardan biri olan Gustave Courbet cezaevine atılmıştı. İspanyalı anarşistlere gelirsek, onlar da acımasız barbarlar olarak suçlanmışlardı. Benzer bir öfke son haftalarda filizlendi.

Boris Johnson, Churchill’in heykellerinden birinin üstüne “ırkçı” –hem Afrikalıları tasviri hem de 1943 yılındaki Bengal kıtlığı ile ilişkili güncel tartışmalarla bağlantılı olarak bilimsel fikir birliğinin olduğu bir gerçek- yazıldığında rezalet çıkardı. 

Emmanuel Macron, Fransız ulusuna, ırkçılığın kurbanlarının katiyen bahsi geçmeyen bir mesajda benzer putkırıcılıktan öfkeyle yakındı: “Sevgili yurttaşlarım; bu akşam size Cumhuriyet’in, kendi tarihin hiçbir izini ya da figürünü silmeyeceğini açık bir şekilde söylüyorum. Başarılarının hiçbirini unutmayacak. Hiçbir heykelini yıkmayacak.”

İtalya’da, Milano’daki bir parkta bulunan Indro Montanelli’nin heykelinin üstüne kırmızı boya atılması, Il Manifestoharicindeki gazetelerin ve medyanın ittifakıyla “faşist” ve “barbarca” bir eylem olarak kınandı. 1970’lerde solcu “teröristlerce” yaralanan Montanelli, demokrasi ve özgürlüğün kahraman savunucusu olarak kutsanmıştı. 

Boya atanlar tarafından heykelinin maruz bırakıldığı “alçak saldırı”nın ardından Corriere Della Serra’nın editoryal yazarlarından biri, böylesi bir kahramanın “kutsal” bir figür olarak hatırlatılması gerektiği konusunda ısrar etti. Yine de bu “barbarca” eylem, Montanelli’nin “kutsal” başarılarının neler olduğunu birçok İtalyan için açığa vurma bakımından verimli oldu: 1930’larda genç bir gazeteci iken faşist imparatorluğu ve ırka dayalı hiyerarşileri övmüştü; Etiyopya’ya savaş muhabiri olarak gönderilmiş, cinsel ve ev yaşamına dair ihtiyaçlarını tatmin etmek üzere derhal 14 yaşındaki bir Eritreli kız çocuğunu satın almıştı. Pek çok yorumcuya göre bunlar “zamanın gelenekleri” idi ve bu nedenle sömürgeciliği, ırkçılığı ve cinsiyetçiliği desteklemeye dair bir suçlama haksız ve mesnetsizdir. Hatta, 1960’larda hâlâ Montanelli ırklar arası evliliği, doğrudan Arthur Gobineau’nın “İnsan Irklarının Eşitsizliği Üzerine Demene 1853-55”inden ödünç aldığı argümanlarla medeniyetin çöküşünün bir sebebi olarak mahkûm ediyordu. Bunlar aslında, aynı periyotta ABD’deki Yurttaş Hakları hareketine karşıtlığında Ku Klux Klan tarafından güçlü bir şekilde savunulan argümanların aynılarıydı. Her türlü kanıta karşın, iki nesil İtalyan gazeteciliğinin manevi babası, faşist ordunun Etiyopya Savaşı sırasında gaz bombardımanları gerçekleştirdiğini şiddetle reddetmişti. Milano “barbarları”, bizlere bu basit gerçekleri hatırlatmak istemişti. 

Doğrusu, mevcut “vandalizm” dalgası ile öfkelenen çoğu siyasi liderin, entelektüelin ve gazetecinin, tekrar eden polis şiddeti vakalarına, ırkçılığa, adaletsizliğe ve protestonun doğrudan yöneldiği sistemik eşitsizliğe yönelik benzer bir öfkeyi asla ifade etmemiş olmalarını gözlemlemek ilgi çekici. Böylesi bir durumda kendilerini oldukça rahat hissettiler. 

Birçoğu, 30 yıl önce Orta Avrupa’da Marx, Engels ve Lenin’in heykellerinin yıkıldığı bir diğer putkırıcı akımı övmüştü. Oysa bu tür heykellerle birlikte yaşama perspektifi katlanılamaz ve bunaltıcı iken onlara göre, Batı toplumlarının patrimonyal mirasını oluşturan konfederasyon ordusu generallerinin, köle tacirlerinin, soykırımcı kralların, beyaz üstünlükçülüğün kanuni mimarlarının ve faşist sömürgeciliğin propagandacılarının heykelleriyle hayli gurur duyuyorlar. Israrcı oldukları gibi “tarihimizden hiçbir izi ya da figürü silmeyeceğiz”. 

Fransa’da, sömürgeciliğin ve köleliğin anıtsal kalıntılarını yıkmak çoğu zaman bir tür “cemaatçilik” [communautarisme] olarak tarif edilir –şu dönemde olumsuz anlam içeren bu kelime, dolaylı olarak bu tür kalıntıların, kamusal alanı çerçeveleyen estetik, tarihsel ve anıtsal normları saptayan beyaz çoğunluğu değil, özellikle kölelerin ve sömürgeleştirilenlerin torunlarını rahatsız ettiği anlamına gelir. Aslında, Fransa’nın sözde “evrenselliği”, çoğu zaman “beyaz cemaatçiliğin” nahoş tadını barındırır. 

Atalarının yaptığı gibi, küresel çapta şehir şehir yayılan “putkırıcı öfke”, hoşgörü ve yurttaşların bir arada yaşamının yeni biçimlerini talep ediyor. Geçmişi silmek şöyle dursun, ırkçılık karşıtı putkırıcılık kent peyzajını kaçınılmaz bir şekilde etkileyen yeni bir tarihsel bilinç taşıyor. İtiraz edilen heykeller, kaldırılmalarını meşru kılan yalın bir gerçeklik olarak geçmişi ve onun aktörlerini övüyor. Kentler; ihtiyaçlara, değerlere ve sakinlerinin arzularına bağlı olarak değişim gösteren yaşayan bedenlerdir ve bu dönüşümler her zaman politik ve kültürel çatışmaların ürünüdürler.  

Geçmişin egemenlerini anan heykelleri devirmek, bugünkü ırkçılığa ve baskıya karşı mücadelelere tarihsel bir boyut bahşediyor. Muhtemelen ondan daha fazlası anlamına geliyor. Bu, kentlerin tarihsel yerleşim alanlarının, maddeleştirilmiş ve fetişleştirilmiş yerleşim yerleri şeklinde başkalaşıma uğramasını beraberinde getiren şehirlerimizin soylulaştırılmasına karşı çıkmanın bir başka yolu. Bir kent, UNESCO tarafından “dünya mirası” olarak sınıflandırıldıktan sonra ölmeye mahkûmdur. Heykelleri deviren “barbarlar” tam olarak, eş zamanlı biçimde alt sınıfları kent merkezlerinden süren ve buraları donuk kalıntılara dönüştüren mevcut neoliberal politikalara karşı bir protestodur. Eski kölecilik ve sömürgeciliğin sembolleri, gayrimenkul kapitalizminin göz kamaştırıcı çehresiyle birleşmiş durumda –ve bunlar, protestocuların hedefleri.

Ezilenlerin Bakış Açısı

Daha sofistike ve sapkın bir argümana göre, ırkçılık karşıtı putkırıcılık, geçmişin reddine yönelik şuursuz bir arzuyu ifade ediyor. Geçmiş her ne kadar baskıcı ve rahatsız edici olsa da değiştirilemez, diyor bu argüman. Kesinlikle doğru. Ancak geçmişi çalışmak –özellikle de ırkçılık, kölelik, sömürgecilik ve soykırımlardan müteşekkil bir geçmişi-, devrilen heykellerin birçoğunun yaptığı gibi onu göklere çıkarmak anlamına gelmez. 

Almanya’da, Nazi geçmiş, eziyet çektirenlerin yerine kurbanları anan anıtlarla kent meydanları ve sokaklarında çok kuvvetli bir şekilde sergileniyor. Berlin’de Holokost Anıtı, gelecek nesillere bir uyarı olarak dikilmektedir. SS’in suçları, Heinrich Himmler’i öven bir heykel aracılığıyla anılmıyor; bunun yerine, eski bir SS ofisinin yerinde bulunan “Terörün Topografyası” isimli açık ve kapalı bir sergi vasıtasıyla yapılıyor. 

İşledikleri günahları hatırlamak için Hitler’in, Mussolini’nin ve Franco’nun heykellerine ihtiyacımız yok. Pedro Sánchez hükümetinin, Caudillo’dan[3]geriye kalanları anıt mezarından çıkarmaya karar vermesi, tam da İspanyolların, Frankoculuğu unutmamasındandır. Sadece, Valle de los Caídos’un[4]kutsallıktan arındırılmasıyla, unutkan olmayan demokratik bir toplumda bu faşist anıt hatıra âlemine sevk edilebilir. 

Mevcut ırkçılık karşıtı putkırıcılığımıza, antik damnatio memoriae(hafızanın lanetlenmesi) niyeti atfedilmesi bu nedenle son derece yanlıştır. Antik Roma’da bu uygulama, mevcudiyetleri yeni hükümdarlarla çatışan imparatorların ya da başka kişiliklerin kamusal olarak anılmalarını ortadan kaldırmayı amaçlıyordu. Unutulmalıydılar. 

Stalinizm döneminde Lev Troçki’nin resmi Sovyet fotoğraflarından silinmesi, damnatio memoriae’nin bir başka biçimiydi ve George Orwell’ın 1984’üne ilham vermişti. Kurgusal ülke Okyanusya’da, tarihin tamamen yeniden yazıldığını yazmıştır: “Heykeller, yazıtlar, anıtsal taşlar, sokak isimleri –geçmişe ışık tutabilecek her şey sistematik biçimde değiştirilmişti.”

Bu örnekler, yanıltıcı karşılaştırmalardır; çünkü geçmişin, güçlü olan tarafından silinmesinden bahseder. Zira, ırkçılık karşıtı putkırıcılık kışkırtıcı bir şekilde geçmişi onların elinden kurtarmayı, onu, galip gelenlerin değil, yönetilenlerin ve yenilgiye uğratılanların bakış açısından yeniden düşünerek “tarihin havını tersine taramayı” amaçlıyor. 

Mimari ve sanatsal mirasımızın, tahakkümün mirasıyla yüklü olduğunu biliyoruz. Walter Benjamin’in ünlü aforizmasının belirttiği gibi, “Hiçbir medeniyet belgesi yoktur ki, aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmasın.” Heykelleri devirenler kör nihilistler değiller: Kolezyum’u ya da piramitleri yıkmayı istemiyorlar.

Bundan ziyade, Bertolt Brecht’in dikkat çektiği gibi, bu olağanüstü anıtların köleler tarafından inşa edildiğini unutmamayı tercih ederler. Edward Colston ve II. Leopold unutulmayacaklar: heykelleri müzelerde korunmalı ve sadece kim olduklarını ve olağanüstü başarılarını açıklayan şekillerde sergilenmemeli, şahıslarının neden ve nasıl erdemlilik ve insancıllığın, saygı nesnesinin örnekleri haline geldiği de –kısaca, medeniyetlerinin vücut bulmuş halleri de- açıklanmalı.

Dünya Çapında bir Dalga

Bu ırkçılık karşıtı putkırıcı dalga küreseldir ve hiçbir istisna kabul etmiyor. İtalyanlar (İtalyan-Amerikalılar da dâhil) ve İspanyollar Kolomb ile gurur duyuyor, fakat Amerika’yı “keşfeden” adamın heykelleri, yerliler için aynı sembolik anlamı taşımıyor.

Bu heykel kırıcılık, meşru bir şekilde kendi belleklerinin ve bakış açılarının kamusal olarak kabul ve kayıt edilmesini talep ediyor: dört yüzyıl süren bir soykırımı resmen başlatan “keşif”. Martinik’in başkenti Fort-de-France’da 22 Mayıs’ta Victor Schœlcher’in –geleneksel olarak Fransa Cumhuriyeti tarafından 1848 yılında köleliğin kaldırılmasının sembolü olarak kutsanan- iki heykeli yıkıldı. Sağcı gazete Le Figaro’nun bize söylediği şekliyle, “Yeni sansürcüler, gerçeğe sahip olduklarına ve erdemliliğin koruyucuları olduklarına inanıyorlar.”

Gerçekte, “yeni sansürcüler” (yani ırkçılık karşıtı genç eylemciler), Fransız “evrenselciliği”nin paternalist ve incelikli biçimde ırkçı geleneğinin sayfasının yerine yeni bir sayfa arzuluyorlar. Bu gelenek, aydınlanmış Cumhuriyet tarafından köleliğin kaldırılmasını, kölelere bir ödül olarak tarif etmiştir her daim –Macron’un yukarıda alıntılanan konuşmasında güzel bir şekilde özetlenen gelenek-. 

“Yeni sansürcüler”, 1952 yılında Siyah Deri, Beyaz Maskelerkitabında bu klişeyi çözümleyen Frantz Fanon’un düşüncesini paylaşıyorlar: “Siyah insanın Beyaz insana karşı beslediği minnet duygusundan şikâyeti yok; bunun en güçlü ifadesi, Fransa’nın her yerinde ve kolonilerde meydanlara dikilen ve zincirlerinden yeni kurtulmuş sempatik Zencilerle, onların başlarını okşayan Beyaz efendilerin birlikte sergilendiği o etkileyici heykellerde görülür.” [5]

Geçmişi çalışmak, soyut bir görev ya da tamamen entelektüel bir çalışma değildir. Daha ziyade, kolektif çaba gerektirir ve politik eylemden ayrıştırılamaz. Son günlerdeki putkırıcılığın anlamı budur. Gerçekten de, küresel ırkçılık karşıtı seferberlik içinde ortaya çıkmasına karşın, bunun zemini, çok sayıda kuruluş ve eylemci tarafından yürütülen yılların anıt karşıtı kararlılığı ve tarihsel araştırma ile zaten hazırlanmıştı. 

Bütün kolektif eylemler gibi, anıt kırıcılık da ilgiyi ve yapıcı eleştiriyi hak ediyor. Onu aşağılayarak damgalamak, adeta tahakküm tarihine kendini haklı gösterecek savunma sağlamaktır. 


https://jacobinmag.com/2020/06/statues-removal-antiracism-columbus adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Not: Çeviri metninde İmdat Freni tarafından kimi değişiklikler yapılmıştır. 


[1]Kara Kod, 14. Louis döneminde oluşturulan ve köleliğe yasal zemin sağlayarak kölelerin haklarını tanımlayan yasal düzenlemelere verilen isimdir; ç.n.

[2]Iconoclaste : ikona kırıcı, putkırıcı.

[3]El Caudillo, diktatör Francisco Franco’nun “önder” anlamına gelen lakabıdır; ç.n.

[4]Franco’nun mezarının, taşındığı 24 Ekim 2019 tarihine kadar bulunduğu anıt; ç.n.

[5]Bu bölüm, kitabın Cahit Koytak çevirisi olan Nisan 2016 Türkçe baskısından alıntılanmıştır; ç.n.

Altmışlarda Sosyalist Hareketin Oluşumu-IV: 27 Mayıs ve İşçiler – Masis Kürkçügil

Masis Kürkçügil’in 2006’da Sosyalist Demokrasi için Yeniyol dergisinde yayınlanan ve altmışlı yılların başından 12 Mart’a kadar, kendisinin de fiilen içinde bulunduğu sosyalist hareketin gelişimini programatik zemin, siyasal saflaşmalar ve işçi hareketiyle ilintisi bağlamında ele aldığı bu kapsamlı değerlendirmeyi bölümler halinde İmdat Freni okurlarının ilgisine sunuyoruz. Bir önceki bölüme şuradan ulaşabilirsiniz.

27 Mayıs 1960 ve İşçiler

Toplumsal alanda yansıması olan herhangi bir düşünsel birikim veya eylemin olmadığı bir dönemin ardından altmışlı yıllarda sosyalist hareketin kendi mücadelesinin ürünü olmayan ancak kendisine de bir milat yaşatanın ne olduğu tartışmalıdır. Yaygın kanı 27 Mayıs ve 1961 Anayasası’nın nisbi özgürlük ortamıdır. Öznesi belirsiz bu tespit sonunda iyi sıhhatte olsunlar’ın işçi sınıfının önünü açtığına varabilir. Partiler düzeyinde on yıl boyunca CHP-DP neredeyse oyları paylaşmış ancak ekonomik ve toplumsal gelişme sınıfların mevzilenmesinde anlamlı değişikliklere yol açmış (altmışlı yılların hemen başlarında bu gelişmeler daha da hızlanacaktır), bunun sonucunda nesnel gerçeklikte bir önceki dönemle kıyas kabul etmez bir değişim yaşanmıştır. Bu yeni malzemeyle birlikte geleneksel devletlu kesimlerden ve “gelişmekte olan” burjuvaziden açıkta kalan kesimlerin tarih sahnesine çıkışı gerçekleşmiştir. Buna uygun olarak aydın taifesinde de klasik TKP çizgisinden farklı batıdaki sosyal demokrat gelişmelerden de etkilenmiş yarı yolda bir entelijansiya oluşmuştur. Bu entelijansiya bir miktar üniversite hocası, gazeteci ve yazar çizerden; doğrudan doğruya sınıfın meselelerinden hareketle değil devlet planlama teşkilatı uzmanları formasyonuna sahip, ülkenin meselelerine vakıf kişilerden oluşmaktadır.

İşçi sınıfı ise bu saflaşmada ağırlıklı olarak DP’nin arkasındadır. Menderes’in 1 Mayıs 1960’da işçilerin bayramını kutlaması tarihsel bir ironi olarak hatırlanabilir.

Altmışlı yılların daha başlarında Saraçhane yürüyüşü ve Kavel greviyle sınıfın paldır küldür sahneye girişine tanık olunur. Sendikacılar bir büyüme döneminde, kendilerini mesleki kaygıların ötesinde bir toplumsal konum içinde bulmuşlardır. 

Toplumun tarihiyle bir sol tarih anlatılacaksa, altmışlı yıllardaki siyasallaşmayı yalnızca kimilerinin öne çıkardığı üzere 27 Mayıs’ın nisbi özgürlük ortamında değil daha derinden birtakım gelişmelerin söz konusu olduğu dönüşümde, işçi hareketinin oluşumunda aramak gerekecek. Ancak “önce kelam vardı” idealist yaklaşımı egemen olduğu için sosyalist hareketin oluşumu emekçilerin gündelik hayatındaki değişimlerde değil yukarıdan ve oldukça tartışmalı “hayır”larda aramak gelenek haline gelmiştir. Sınıfın kendi iç dinamiklerini irdelemek yerine en küçük sektlerin kendi aralarındaki tartışmalar bile kimi zaman daha önemsenir olmuştur. Örneğin TİP’in oluşumunda sendikacıların ellerinde kalan partiyi birilerine teslim etmeye karar verdiklerinde birtakım kişilerden sonra Aybar’a gelmeleri çokça önemsenir. Ama genel olarak işçi hareketinin yükselişini ve sendikal hareketin önceki dönemlere oranla itibar kazanmasını, sosyalist solun emekçiler nezdinde göreli olarak da olsa ciddiye alınmasını TİP’in kurulmasına bağlamak biraz da tarihi tersten okumayı getirir. Burada dönüşümü yaratan unsur zaten var olan aydınlar ve sendikalar veya onların buluşması değil işçi hareketinin bir yenilenme çağında oluşudur. 

Sosyalist solun ilginç bir paradoksu, karşı-devrimci diye nitelediği DP ve AP döneminde yeni bir emekçi kesiminin ortaya çıkmış olmasıdır. Bu yeni kesim tarih sahnesine kenardan da olsa girerken kendisine bu imkânı veren koşulları “ilerici” CHP’nin değil DP-AP geleneğinin sağladığı kanısındadır. İkinci bir 27 Mayıs sevdasında olanların neden işçi sınıfı için pek fazla bir şey ifade etmediğini anlamak için, bu kesime göre bunun ileri bir adım değil geriye dönüş olduğu akıldan çıkarılmamalıdır.

Yarım kalmış bir 27 Mayıs’ı tamamlama, askerlerle birlikte siyaset yapma eğilimi aslında tarihin yanlış okunmasından da kaynaklanmaktadır. 27 Mayıs’ın herhangi bir ulusalcı, anti-emperyalist yanı olmayıp kapitalist sistem içinde patlayan lastiğin değiştirilmesinden ibaret olduğu atlanıp, ona olmadık değerler vehmedilince –üstelik bunlar solda envaı çeşit oportünist ve revizyonist avının sınıf mücadelesinin başlıca uğraşı olarak görülürken– yeniden milli mücadele gibisine yeniden darbeye yönelinmiştir. Bu tür bellekte Yakup Cemiller, Enverler ve yakın zamandaki Aydemirler referans noktası olurken nesnel gerçeklikteki değişimler –hem de ülkenin tarihinde sınıflaşmanın en çok hızlandığı bir dönemde– es geçilmiş ve hatta büyük bir başarı ile görmezden gelinmiştir.

Altmışlarda Sosyalist Hareketin Oluşumu – III: Devralınan Miras – Masis Kürkçügil

Masis Kürkçügil’in 2006’da Sosyalist Demokrasi için Yeniyol dergisinin 21. sayısında yayınlanan ve altmışlı yılların başından 12 Mart’a kadar, kendisinin de fiilen içinde bulunduğu sosyalist hareketin gelişimini programatik zemin, siyasal saflaşmalar ve işçi hareketiyle ilintisi bağlamında ele aldığı bu kapsamlı değerlendirmeyi bölümler halinde İmdat Freni okurlarının ilgisine sunuyoruz.  Bir önceki bölüme şuradan ulaşabilirsiniz.

Devralınan Miras

TİP’in kuruluşu veya bir yıl sonra Mehmet Ali Aybar’a teslim edilmesiyle başlansa da önceki dönemlerden edinilen bir miras var. Ancak bu mirasın herhangi bir kitlesel karşılığı bulunmamakta. TKP ve onun dışında veya çevresinde gelişen solun toplamının encamı 1951-52 tutuklamalarında belli olmuştur. Bundan sonraki tek açık girişim olan Vatan Partisi ise daha da sınırlı bir çevreye hitap etmiştir. Dolayısıyla miras ne kadarsa o kadar ancak düşünsel düzeyde geçerlidir. Bunun bir diğer anlamı TİP’in kuruluşunda, işçi sınıfı içinde kendi bayrağı altında bir mücadele deneyimine sahip bir kesimin olmaması, kuruculardan da anlaşılacağı üzere bir tür sendikalist eğilimin siyasallaşmasıyla sınırlı kalındığıdır, yani sınıfın siyasallaşması değil sendikacıların siyasete merak sarması söz konusudur. 

Solun zihniyet dünyası ise esas olarak sosyal adalet ile sosyalizm arasında sıkışmıştır. Sosyalizme popülerlik kazandırma kaygısının yanı sıra, örneğin Aybar’ın Demokrat Parti listesinden bağımsız aday olmasının da gösterdiği üzere İnönü’cü olmayan ancak Kemalizm’in bir tür ilericilik olarak nitelendirildiği hatta yer yer anti-emperyalist ve de anti-kapitalist olarak kabul edildiği bir zihniyettir bu. DP’nin kuruluş aşamasında kendini CHP’nin solunda gördüğü kesin. Bazı TKP’lilerin Zeki Baştımar’ın izniyle DP’ye girdiği söylenir (Mihri Belli ise Şefik Hüsnü’nün DP’nin geleceğini önceden gördüğünü belirtmekte). 

Kemalizmin sosyalizm yolunda hayırlı bir adım olduğuna dair görüşlerin, genel olarak altmışlı yıllardaki cuntacılara veya asker sivil aydın zümre ile teşrikimesaiye meraklı kesimlere yakıştırılmasına karşın Behice Boran gibi Marksizm konusunda Aybar’a göre daha ortodoks kabul edilen birinin de benzer bir görüşe sahip olması kayda değer[1].  

1960 darbesinden sonra farklı kanallardan öne çıkan eskilerin üçünün de (Dr. Hikmet, Belli ve Aybar) birer risale/çağrı ile darbecilere yol yordam göstermeye yeltendikleri hatırlanırsa Aybar dahil olmak üzere aşağıdan olmaktan ziyade yukarıdan bir gelişme umudunun ancak ve ancak taşındığı söylenebilir. Aybar’ın sonraki gelişimine ters gibi gözükse de bu yukarıdan ve devletlu sosyalizm türü bilindiği gibi aslında Marx’a değil Ferdinand Lassalle’a aittir. Yani yukardan, devlete akıl fikir vererek kazanımlar elde etme…


[1]Mehmet Ali Aybar Mustafa Kemal’den uzun alıntılarla şu sonuca varmaktadır: “Tüm bu sözler fikir alanında solculuktur. Bu yolda izlenecek politika, sol bir politikadır… emperyalizm ve kapitalizmle savaşmayı ulusça kurtuluşumuz için şart sayan…” (TİP Tarihi, cilt I, s.138). Daha açıkçası “Kemalizm, emperyalizme, kapitalizme karşı bir ideoloji…”

Dolayısıyla dönemin Kemalistleri gibi kaybolmuş bir altın çağın bulunmasına yönelik olmasa da zihnen bir kopuşu değil kesintiye uğramış bir gelişmeyi yeniden başlatma perspektifi söz konusudur.

Behice Boran, 1968’de yayınlanan Türkiye ve Sosyalizm Sorunları kitabında: “Kurtuluş Savaşı yıllarında ve hemen sonraki devrede aşağı yukarı Atatürk’ün ölümüne kadar, yönetici kadro, emperyalizme –dolayısıyla kapitalizme– ve merkeziyetçi bir derebeylik niteliğindeki Osmanlı yönetimine ve geleneksel toplum düzenine karşı verdiği mücadele sonucunda, varabileceği en ileri ideolojik noktaya vararak devrimcilik, halkçılık, sonra da lâiklik, devletçilik ilkelerini ortaya attı. Bu ilkeler, kavramların gerçek anlamları incelenip tespit edilerek, birbiriyle ilişkin olarak sistemleştirilebilseydi, sosyalizme varacak bir ideolojik çerçeve meydana gelirdi.” s. 21; Ancak bundan bir yıl sonra Emekdergisinde “Bürokrasi Üzerine Tartışmalar” yazısında Behice Boran hem Avcıoğlu hem de Aybar hem İdris Küçükömer’le arasına bir mesafe koyarak, Kemalizm’den “o şartlarda ilerici ve devrimci hareketler” diye bahsederek bir sınırlamada bulunur. -16 Haziran 1969.

Altmışlarda Sosyalist Hareketin Oluşumu – II: Bir Toplumda Marksizmin Filizlenmesi – Masis Kürkçügil

Masis Kürkçügil’in 2006’da kaleme almış olduğu ve altmışlı yılların başından 12 Mart’a kadar, kendisinin de fiilen içinde bulunduğu sosyalist hareketin gelişimini programatik zemin, siyasal saflaşmalar ve işçi hareketiyle ilintisi bağlamında ele aldığı bu kapsamlı değerlendirmeyi bölümler halinde İmdat Freni okurlarının ilgisine sunuyoruz.  Aşağıda ikinci bölümü okuyabilirsiniz. İlk bölüme buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Toplumda Marksizmin Filizlenmesi

Marksizmin bir ülkede filizlenmesinin beş şartı veya on emri keşfedilene kadar onun kendi oluşumuna, kaynaklarına bakma ve oradan bir çıkarsama yapma kolaycılığı devam edecektir. Aslında bu çerçevenin başlangıç olarak çok anlamlı olmakla birlikte bir dizi ülkedeki gelişmeyi açıklayacak bir model olmadığı kesindir. Yine de kısaca Rus, Çin, Hindiçini, İtalyan, Latin Amerika ve Amerikan (vbg.) Marksizmlerin hikâyelerine göz atmak gerekir. [1]

Sömürgelerde, metropol ülkelerdeki Marksist hareketten etkilenme, ABD ve Latin Amerika’da göçmenlerin taşıdığı sol düşünce veya Jose Carlos Mariategui’yi de beslemiş olan dış ülkelerdeki geziler ille de otantik olmayan, taklitçi bir Marksizmin oluşmasına yol açmamaktadır. Latin Amerika Marksizminin kurucusu addedilebilecek Perulu Mariategui’nin 1920’lerde İtalya’da işçi konseylerinin yanı sıra pek doğrulanmayan bir iddiaya göre de Sovyetlerdeki Müslüman komünizmden etkilendiği söylenir[2]. Mariategui’yi bugün için de anlamlı kılan görüşleri yani hem yaşadığı topraklardaki toplumların tarihine hem de emperyalizm çağında sınıflar mevzilenmesine, buradan hareketle de devrim stratejisine ilişkin özgün görüşleri belki de saf proleter bir hareketin “gelişmediği” ülkelerde Marksist düşüncenin ille de sınıfta kalması gerekmediğinin bir göstergesidir.

Sağda Perulu Marksist Jose Carlos Mariategui

Düşünsel bir hesaplaşma, toplumda kendinden önceki siyasi akımların, hâkim ideolojinin çapıyla da derinlik kazanmaktadır. Ancak “burjuva-aydınlanma” düşüncesinin batıdan silik kopyalar olarak ihtiyaca ve bazen keyfe göre taşındığı bir ülkede böylesi “ilerletici” bir hesaplaşma da mümkün olmamıştır. Rus popülizminin zerresi gözükmezken Çin’deki muhafazakâr kesimlerde beliren Batı karşıtlığından hareketle durum vaziyeti kavrama çabasına da rastlanmamıştır. Öte yandan geniş anlamıyla halk sınıflarının gündelik mücadele birikimlerinden hareketle bir hat çizilmesi için de gerekli malzeme oluşmamıştır. Her ne kadar XIX. Yüzyıl sonu ve XX. yüzyıl başlarında bir işçi hareketi oluşmuşsa da bu tarih –her ne demekse– “azınlıklar”a ait olduğundan tarihten silinmiş ve sonradan gelenlerce de makbul addedilmemiştir. Hatta Dr. Hikmet Kıvılcımlı sanki ortada sıkı bir Leninist parti varmışçasına azınlık solcularını Bundçulukla suçlayabilmiş, lakin ömrü boyunca o kapsam ve çapta bir hareketin içinde olmamıştır (aslında bu suçlama Bund hareketi hakkında hiçbir şey bilmediğini ve de bunu Lenin’den bir suçlama sözcüğü olarak aldığını göstermektedir).[3]

Ekim Devrimi’nin kendinden önce var olan sol hareketler üzerinde etkisi olduğu gibi solun adının bile geçmediği kimi ülkelerde bir dalga yarattığı bilinmektedir. Ancak bunların genel olarak birer kopyadan ibaret olmayıp kendi gerçeklikleri üzerine oturan hareketlerin nisbi bir özerklik kazandığı eklenmelidir. Türkiye sosyalist hareketi açısından böylesi bir özerkleşme kapasitesi söz konusu olmadığı gibi Ekim Devrimi’nden nasiplenme babında alınan dersler de alabildiğine üstünkörü olmuştur. Çinli genç devrimcilerin Sovyetlerde eğitimleri sırasında oldukça radikal eğilimleri ile neredeyse birer aygıt insanı olarak yetişen TKP’lilerin mukayesesi çarpıcıdır. Bu açıdan altmışlı yıllara kadar politik tartışma ürünleri neredeyse yirmili yılların ilk yarısının Aydınlıkyazıları ve otuzlu yılların (özellikle Kerim Sadi ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı) birkaç risalesi ile sınırlı kalmıştır. Dr. Hikmet’in yine aynı dönemde kaleme aldığı ancak ölümünden sonra, terekesinden çıkartılan ve yaşamında kendisinin asla kullanmadığı Yol dizisi ise özgün olmaktan ziyade uyarlama çabalarından ibarettir. 

Yirmiden altmışlara fikir düzeyinde dünya sosyalist hareketinin yaşadığı çatışmalar, mücadeleler, tartışmalar neredeyse zerre kadar bir iz bırakmamıştır. Sosyalizmin hayati sorunlarında (örneğin İspanya İç Savaşı’nda) otantik bir sese rast gelinmedi. 1935’de Komintern’in feshinden önceki son kongrede yönetim kademesinde bulunan, kendi ülkesinde tam olarak ne yaptığı belli olmayan Dr. Şefik Hüsnü, partisi yukarıdan kapatılırken hangi güç ilişkileri içinde ve ne adına Komintern’de bulunduğunu bizzat kendisi sorgulamış olmuyor muydu? Ne kadar ilginçtir ki kendi partilerini dünya sosyalizminin ulvi çıkarları adına tasfiye edenler Nazım’ı da Troçkist diye itham etmekten geri kalmıyorlardı! Böyle bir durumda örneğin Moskova Mahkemeleri’nin etik ve siyasal olarak nasıl bir etki yarattığı sorusu bile abes kalmaktadır.

Dr. Hikmet Kıvılcımlı

Türkiye komünist hareketi kraldan fazla kralcı bir tutumla “uluslararası komünist hareketin” Kâbe’sini izlemiştir. Stalinizm eleştirisinin en geç ve hatta neredeyse sırf laf olsun diye başladığı ülkenin Türkiye olmasını bu “eski” ve “en eskiler”e borçlu olduğumuzu unutmayalım. Yaratıcı bir Marksizmin zerresi gözükmezken klasik sosyalist birikimi aktaracak veya canlı tutacak bir çaba da söz konusu değildir. Polemiklerin ne kadar kişisel ne kadar meseleye ilişkin olduğu da tartışmalıdır.

Bir ülkedeki sosyalist hareketin evrenselliğinin bir ölçütü de kendi toplumunda dönüştürücü bir güç haline gelmesiyse bir diğeri de kendini uluslararası ölçekte ne tür bir yörüngeye oturttuğudur. Yirmili yıllarda Komünist Enternasyonal’in prestiji her ne kadar Birinci Dünya Savaşı öncesi deneyim ve düşünsel birikimi gölgede bırakmışsa da devrimin önderleri aslında bu savaş öncesi dönemin mirasçılarıydılar. Onların ne tür bir zihnî dünya içinde yetiştiklerini atlayanlar dönemin bütün derslerini bir tür Ekim devrimi el kitabına (sonunda da bütün külliyatı Leninizmin İlkeleri’nin üstün körü bir okumasına) indirgeyerek Marksizmi iğdiş etmişlerdir. Böylece emperyalizm, ulusal sorun, strateji meselesi, sendika ve parti ilişkisi ve hatta toplumsal formasyon gibi konular bu tartışmaların asli unsuru olmayan Stalin’in uygun gördüğü bir çerçeveye oturtulmuştur. 

Dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi altmışlı yıllarda geleneksel solun iki kanadı (Stalinizm ve sosyal demokrasi) arasında kâğıt üzerindeki farklılıklar ne olursa olsun yöneliş ve siyaset yapma tarzı açısından hemen hemen fark kalmamıştı (zaten birçok ülkede otuzlu yılların ikinci yarısından itibaren geleneksel solun iki kanadı ya kavuşmuş ya da yakın ittifaklar içinde olmuşlardır). Bu durumda Marksizmin kendisi rafa kalkmış ve realpolitik uğraşlar gündemi kaplamıştır. 

Altmışlı yıllara gelindiğinde Türkiye solunda genel olarak hâkim olan, batı Avrupa’daki kimi partilerin kurumsal çerçevede yürüttükleri faaliyetler ile azımsanmayacak sendikal ve seçim başarılarına paralel görüşlerdir. Derin bir yenilenme ihtiyacı olmadıkça aslında kaynağa, yani doğrudan temel eserlere yönelmek de ancak meraklısının derdidir. Bu açıdan altmışlı yıllarda sosyalistlerin bilinci hem bir yandan zaten memlekette bir zamanlar var olmuş bir mücadelenin devamı (Kemalizm) ve hem de kurumsal çerçevede ulaşılabilecek olan hedeflerdir.  


[1]Michael Löwy’nin Latin Amerika Marksizmi, Belge yay -Fransızcasında kapsamlı bir antoloji bulunmakta-; Pierre Rousset, La Révolution Chinoise içinde (Cahiers d’études et de recherches, IIRF, 1986) özellikle Marksizm ve Doğu adlı üçüncü bölüm; genel bir bakış için Stuart Schram ve Helene Carrère d’Encausse’un Asya’da Marksizm ve Milliyetçilik, Yön Yayınları, 1966.

[2]Benningsen-Wimbush, Sultan Galiyev ve Sovyetler Birliği’nde Milli Komünizm, Anahtar kitaplar, , s. 140.

[3]Bkz. Enzo Traverso, Marksistler ve Yahudi Sorunu, çeviren: Ayşe Tekin, Yazın yayıncılık, 2001, s. 173. Ayrıca bkz. E. Traverso, “Yahudi Marksizmi ve Siyah Marksizmi”, imdatfreni.org.

Altmışlarda Sosyalist Hareketin Oluşumu – I: Geçmişin Şiirselliği Şart mıdır?-Masis Kürkçügil

Masis Kürkçügil’in 2006’da kaleme almış olduğu ve altmışlı yılların başından 12 Mart’a kadar, kendisinin de fiilen içinde bulunduğu sosyalist hareketin gelişimini programatik zemin, siyasal saflaşmalar ve işçi hareketiyle ilintisi bağlamında ele aldığı bu kapsamlı değerlendirmeyi bölümler halinde İmdat Freni okurlarının ilgisine sunuyoruz.

Giriş: Geçmişin şiirselliği şart mıdır?

Altmışlardan bugüne 12 Mart ve 12 Eylül’de darbelere maruz kalan sosyalist hareket, 80’den bu yana çeyrek yüzyıldır toplumun güç ilişkilerinde anlamlı bir alternatif inşa edemedi. Genel olarak sınıf ve toplumsal hareketlerin ağır bir durgunluğa sürüklendiği bu dönemde, sosyalist hareketin derlenmesinin önünde nesnel gerçeklikten kaynaklanan bir dizi engel sayılsa da bunları öne çıkarmak bir noktadan sonra kaderciliğe uzanabilir. Yenilenmenin, canlanmanın belirtilerinin uzağında, neredeyse yarım yüzyıla yaklaşan yakın tarihin değerlendirilmesinde kullanılacak ölçütlerin de pek sağlam olamayacağı açıktır. Çünkü geçmişin kıymeti harbiyesi kitle hareketinin yeni bir yükselişinde anlaşılabilir. Ancak zaman zaman geriye dönüp bir tarihsel bellek oluşturmak da bu canlanmanın mütevazı gereklerinden biridir.

Gelecekteki mücadeleleri besleyecek geçmişteki deneyimlerden dersler çıkarmak esas olarak yine bir gelecek tahayyülü-tasavvuru ile birlikte yapılması gereken bir işlemdir. Ortak bir gelecek tahayyülüne sahip olmayanların ortak bir bilançoya bağlanması da beklenmemelidir. Bir başka ifade ile nihai hedefle bugünkü mücadeleler arasındaki bağlantıyı kuracak programatik bir yaklaşımla tarihsel bir zemin sağlanabilir.

Programatik bir yaklaşım, hem genel bir döküm çıkarma hem de belli bir hareketin doğrulanması, geleceğinin güvencede olması babında yürütülecek çabalardan çok daha farklı bir eksende tartışmayı gerektiriyor: Nasıl bir sosyalizm tasarlanmaktadır ki buna göre sahip çıkılacak miras eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutulabilsin?[1]

Geçtiğimiz beş yılda böylesi bir çerçeve oluşturmak için uluslararası düzeyde oldukça anlamlı deneyimler yaşanmıştır. Programatik düzeyde çoğulcu, feminist, ekolojist, aşağıdan dolayısıyla demokratik, farklı toplumsal alanların ortaklaştırıldığı bu hareketlerin sektarizmden ve dogmatizmden uzak, büyük miktarda ortak bir yürüyüş içinde olduğu söylenebilir. Bunun dışında sosyal demokrat veya Stalinist geleneksel sol çeşitli biçimlenmelerle yer yer köhnemiş varlığını sürdürmüştür. Ancak Latin Amerika’da öne çıkan hareketlere bakıldığında kıtanın tarihinde zaten önemli bir yer bulmayan Stalinist hareketlerin herhangi bir gelişme kaydettikleri görülmemektedir. Ayrıca genel olarak umut vaat eden hareketlenmelerin siyasal partilerden çok veya onun yanı sıra, sendikal ve toplumsal hareketlerdeki yeniden yapılanmalar olduğu unutulmamalı. 

Sosyalist hareketin kat ettiği mesafeyi değerlendirebilmek için her zaman olduğu gibi aşağıdakilerin, kimine göre parçalanmış, ancak bir başka açıdan çeşitlenmiş olan mücadele alanlarında ne gibi faaliyetler sürdürdüklerine bakmak gerekecektir. Tarihin pek bereketli olmadığı dönemlerde teori imalatıyla boşluğun giderileceği zehabına kapılanların sesi biraz fazla çıksa da nihayetinde doğru düşüncelerin yeni mücadeleler içinden filizlendiği her daim kendini gösterir. Yani kimi aklı evvellerin masa başında pir aşkına ürettikleri teoriler değil, nesnel gerçekliğin uğradığı değişimlere karşı yeni muhalefet biçimlenmelerinin elde ettiği kısmi başarılar, kazandıkları mevzilerle öne çıkan meselelerdir teorinin yenilendiği alanlar. 

Sosyalist hareketin bir vahiy gibi inmeyip zorlu toplumsal mücadelelerin içinde kendini inşa ederek geliştiğini hatırlarsak, herhangi bir toplumda sosyalist hareketin ve düşüncenin kökleşmesinin zaman zaman öne çıkan mücadeleler veya azımsanamayacak düşünürlerin zuhuruyla sınırlı olamayacağı, bu mücadele ve düşüncelerin bir siyasal partide billurlaşması gerektiği eklenmelidir.

Yaşadığımız toplumdaki deneyimlerin küçümsenmeden değerlendirilmesi pıtrak gibi ustanın peydahlandığı veya ikide birde devrim eşiğine gelindiği sanısını uyandırmamalıdır. Uluslararası yazında adı anılan bir Marksist düşünürümüz yoktur. Teorinin nisbi özerkliği gereği bu Allah’ın bir emri olmayıp gerekli koşulların yan yana gelmemesine bağlanabilir. Oldukça kesintili sosyalist tarihimizde siyasal olarak anlamlı, kitlelerin zihnine nakşolan ve onların özgürlük mücadelesinde rehber bir hareket de olmamıştır. Tabii ki herkesin kendi penceresinden azımsanmayacak mücadeleler olmuştur, ancak burada söz konusu olan kendi cenahındakine değil sıradan insanlara bir anlam ifade eden mücadelelerdir. Tarihsel belleğin en diri ve anlamlı öznesi olan işçi sınıfı ile emekçiler arasında sözünü ettiğimiz türden siyasal; hatta gelişkin bir sınıfsal bilinç bulunmadığı gibi en basitinden sendikal bilinçte bile bir kötürümleşme söz konusudur (işçi sınıfının siyasal bilinci, yani kendi tarihi çıkarları için mücadele bilinci neredeyse hiç oluşmamıştır, sendikal bilincin zorlanıp sınıfsal bilincin belirdiği günler için ise paradoksal olarak daha radikal gibi görünen 75-80 dönemi değil, altmışlı yıllar gösterilebilir).

Yeni mücadelelerin taşıyıcısı olacak genç kuşakların ille de geçmişe ilişkin tam teşekküllü bir defter tutması gerekmez. Ancak mücadelelerini tarihselleştirmek için geleceklerini üzerine temellendirecekleri bir geçmiş, bir deneyim birikimine ihtiyaç duyarlar. Bu ihtiyaç dayatmalarla, baskı ve zulüm görenlerin yaşadıklarını öne çıkararak, şehitleri bayrak yaparak giderilemez. Kendi kendini konsolide etmenin bu manevi unsurlarının toplumsal karşılığının bulunmadığı, çeşitli hareketlerin şehitlerinin adları etrafında yürütmeye çalıştıkları siyasetin kendisiyle sınırlı kalmasından anlaşılabilir. Bu açıdan geçmişimizde kimi toplumlarda olduğu üzere geniş kitleler için bir tür programatik ifadeye sahip olan Zapata, Sandino, Bolivar, Marti, Che gibi simalar ortaya çıkmamıştır. Bu tür simgeselleştirmeler herhangi bir çevre değil sokaktaki insanlar tarafından içselleştirildiğinde politik bir anlam ifade eder. 

Geçmişle gelecek arasındaki ilişki netamelidir.[2]Hiçbir mücadeleye sıfırdan başlanılmadığı, tarihte asla beyaz sayfanın açılmadığı, dünyanın efendilerinin birikimlerinin karşısına bin yıllardır sürdürülen bir özgürlük mücadelesinin birikimi ve bir gelecek tasarımıyla ancak çıkılabileceği unutulmamalıdır.


[1]Kimisinin Orta Asya’ya, kimisinin otuzlu yılların Stalinizmine yönelmesi kendi gelecek tasarımlarıyla oldukça tutarlıdır.

[2]“Marx’ın Onsekiz Brumaire’de yazdığının aksine, ‘geçmişin şiirselliği’ olmadan geleceğin düşü de olamaz” der M. Löwy. Dünyayı Değiştirmek Üzerine, Ayrıntı yay. s.168. 

Yahudi Marksizmi ve Siyah Marksizmi-Enzo Traverso

Son yirmi yıl içinde Amerikalı Yahudilerle Siyahlar arasındaki ilişkiler giderek bozuldu. Siyah elitlerin kimi tabakalarındaki antisemit eğilimler (Louis Farrakhan bunlar arasında en iyi bilineni) ile Amerika Yahudiliğinin geniş bir kesimindeki açıkça muhafazakâr yönelim, ırksal ayrımcılığa karşı ve yurttaşlık hakları için onlarca yıl boyunca sürdürülmüş olan ortak mücadeleleri hafızalardan silmiştir[1].

(…)

Burada Yahudi ve Siyah meselelerine ilişkin Marksist yaklaşımları karakterize eden ortak unsurlarla farklılıkları ele alacağız. Öncelikle her iki durumda da benzer bir ekonomisteğilimin altını çizmek gerekir: Yahudinin basit bir iktisadi kategoriyle özdeşleştirilmesine –“kast ve “sınıf-halk” kuramı- siyah meselesinin köleliğin mirasına indirgenmesi eşlik ediyor. Bu eğilim, köleliğe dayalı üretim biçimini kapitalist birikim sürecinde önemli bir evre olarak değerlendirirken bunun içerdiği kültürel ve siyasal boyutu hiçbir zaman kavramamış olan Marx’a kadar götürülebilir[2]. Okyanusu geçerek Afrika’dan Amerika’ya giden köle gemileri yalnızca emek gücü değil çeşitli dillerin, kültürlerin ve dünya görüşlerinin taşıyıcısı olan insanları da taşıyordu; bir başka ifadeyle Yeni Dünya’da kök salmaya yazgılı bir etnik-kültürel mirası taşıyorlardı. Marx siyah meselesinin yalnızca bir yönünü görürken -sanayi kapitalizminin bir gereği olarak köleliğin kaldırılması- bir diğerini tümüyle es geçiyordu: Siyahların bir tarihsel özne olarak kabulü. Siyahların özgürleşme davasına olan desteği ise kararlıydı, örneğin Kapital’de “siyah deri altındaki emek damgalanıp aşağılanırken beyaz deri altındaki emek özgürleşemez” yazıyordu[3]. Ne var ki iç savaşın çözmekten ziyade ortaya koyduğu bir siyah meselesinin var olabileceğine hiç ihtimal vermiyordu. Esasında kölelerin uğruna mücadele ettiği siyah kimliği karşısında, kendi Yahudiliği konusunda olduğu gibi kayıtsızdı. Bu zemin üzerinden giderek, Marksistler, Yahudiler gibi Siyahları da, Engels tarafından 1848’de tasarlanmış bilhassa kötü bir kategori içinde sınıflandırır: “Tarihsiz halklar” kategorisi.[4]

Bund Toplantısı

En azından yirmili yılların sonuna kadar Amerikan işçi hareketi Siyahları Amerikan radikal geleneğinin özgül bir bileşeni olarak kabul edemedi. Yahudi meselesine Marksist yaklaşım da bundan farklı değildi. Avrupa’da işçi hareketi ve sosyalist düşünce Yahudi özgürleşmesine [Yahudilerin 18. Yüzyılın sonundan itibaren yurttaşlık haklarının kabulü] dair Aydınlanma’dan miras aldıkları bir kavrayışa sahiptiler. Onu bir asimilasyon olarak, “daha üst bir medeniyete” kavuşmak için Yahudiliğin terki olarak kavrıyorlardı. Asimilasyon, toplumun bir çeşit “ilerleme” göstergesi olarak algılanıyordu. Bu perspektifte, Kautsky’ye göre Yahudiler, Yahudiliklerini terk edip, geçmişlerini unutup, tarihlerini inkâr ettikleri takdirde işçi hareketinin tümüyle bir parçası olabilirlerdi. Kısacası “ilerici Yahudiler” ile “gerici” Yahudilik arasında gerçek bir ikiliği kuramlaştırıyordu[5]. Daha da karikatürleştirilmiş bir haliyle bu aynı bakış ilk Amerikalı sosyalistlerin -çoğu Alman mültecilerdi- siyah meselesi karşısındaki tutumuna yön veriyordu. Normalde Siyahları, sosyalist yönetici Victor Berger’in tanımı itibariyle, bir “aşağı ırk” olarak değerlendiriyorlardı[6]. Renkli nüfus için yurttaşlık haklarını talep edip ayrımcı yasaları teşhir ederken söylemleri fazlasıyla paternalist bir tonlama kazanıyordu. Genç Eugene Debs’e göre (daha sonra fikrini değiştirecektir) sosyalizm siyahların kendi “hayvanlıklarını” aşma imkânı sağlamıştır[7].Knights of Labour(Emek Şövalyeleri-KoL) ve Industrials Workers of the World(Dünya Sanayi İşçileri-IWW) gibi iki radikal eğilimli sendika Siyahları dışlamıyordu. Hatta ilki, KoL, 19. Yüzyılın sonunda binlercesini örgütlemeyi başarmıştı. Ne var ki onların enternasyonalizmi hiçbir zaman Siyahların Amerikan toplumunun bünyesinde maruz kaldıkları özgül tahakkümün kabulüne kadar varmıyordu. İlk başlarda Komünist Partinin yönelimi IWW’nunkine çok yakındı. Amerikan KP’sinin ilk on yılına dair yazdığı tarihte James P. Cannon’un altını çizdiği gibi bu parti siyah meselesine “miadı dolmuş bir kuramla, yanlış veya kayıtsız bir yönelimle ve radikal yahut devrimci eğilimli birkaç Siyahın bireysel katılımıyla” yaklaşıyordu[8]. Siyahları aynı zamanda ezilen bir toplulukdeğil de yalnızca sanayi işçi sınıfının bir parçası olarak değerlendirdikleri dönemde komünistler Peder Marcus Garvey’in esinlediği kitlesel seferberlikleri dışarıdan gözlemlemekle yetiniyorlardı. Komintern’in altıncı kongresi, 1928’de Amerikalı Siyahlar için kendi kaderini tayin hakkı talebini savunmaya başladığında önemli bir dönemeç meydana gelmiş oldu. Bir anda komünistler Siyahların Kurtuluşuhareketi içinde dönüşür ve kısa zamanda Siyah nüfus içindeki hegemonik güç haline gelirler. Hemen hemen aynı dönemde SBKP Yahudi meselesi hakkında yeni bir yönelim alıp Sibirya çölündeki Birobican’da özerk bir Yahudi devleti kurma tasarısını geliştiriyordu[9].

Stalinist SSCB’deki rezil başarısızlığına rağmen – Troçki tarafından haklı olarak bir “bürokratik fars” olarak tanımlanır- Birobican, Yahudi diasporasının ulusal bir boyut da kazanabileceğinin kabulünü simgeliyordu. Daha Çarlık Rusya’sında Yahudi işçi hareketinin talep ettiği ve savunduğu bir gerçekliğin gecikmiş kabulüydü. Bu, Yahudi meselesine ilişkin Marksist yaklaşımların çoğulluğuna bakmayı gerektiriyor. Bir şekilde klasik Marksizmin tutumunu teşkil eden ve daha yukarıda anılan asimilasyoncu kavrayışın yanı sıra ulus-esaslı olarak tarif edilebilecek başka yönelimler de mevcuttu. Hem çevrede hâkim olan antisemitizmin, hem Yahudilerin iktisadi ve toplumsal marjinalleşmesinin, hem de Yidiş kültüründeki yenilenmenin sonucu olarak Yahudiliğin özgül bir ulusal kimlik olarak billurlaştığı Doğu Avrupa’da Marksist yaklaşım kompleks bir hal kazanıyor ve çeşitleniyordu. İçinde Yahudilerin varlığı hiç de ihmal edilebilir olmayan (Martov, Troçki, R. Luxemburg vs.) Rus ve Polonyalı sosyalistler, asimilasyonun gecikmişliğini Slavların toplumsal geriliğiyle açıklayarak Kautsky’ci şemayı tekrar öne sürüyordu. Öte yandan Yahudi işçi hareketi bünyesinde Yahudi Marksizmi (judéo-marxisme) olarak adlandırılabilecek ve özgünlüğü Yiddishkeit’ın [Doğu Avrupa Yahudi kültürü]ulusal boyutunun altını çizmeye dayanan bir düşünce akımı teşekkül etti[10]. Birbirine çoğunlukla sertçe karşı çıkan iki ayrı eğilim mevcuttu. Bir yanda başlıca kuramcısı Vladimir Medem olan ve Doğu Avrupa Yahudileri için bir ulusal kültürel özerklik projesine sahip olan Bund vardı. Diğer yandaysa Filistin’de bir Yahudi ulusal teşekkülün yeniden oluşturulmasını tasarlayan ve Ber Borokhov tarafından yönetilen Siyonist sosyalistler vardı. Aralarındaki ayrımların ötesinde bu iki hareket de asimilasyonculuğu (yani bir programatik hedef veya bir ilerleme göstergesi olarak kavranan asimilasyonu) reddediyor ve Ostjudentum’un [Doğu Avrupa Yahudiliği]ulusal gerçekliğine bağlı kalıyordu.

 ABD’de, 1929 büyük buhranına kadar siyah radikalizmi milliyetçi veya dini biçimler almıştı. Birinci Dünya Savaşından sonraki en tipik görünümü Marcus Garvey tarafından kurulan UNIA (Universal Negro Improvement Association and African Communities League)olmuştur. Komintern’deki yaklaşım değişikliği, o güne dek işçi hareketinin sınırlarında kalmış olan radikal siyah entelijensiya ile Marksizmin karşılaşmasının koşullarını yaratmış olur. Tarihçi Cedric Robinson’a göre bu karşılaşmanın ürünü, bir siyah Marksizminin doğumu olmuştur. C.L.R. James, George Padmore ve W.E.B. Du Bois burada ele alınan dönem itibariyle bu siyah Marksizminin başlıca temsilcileriydi. Cedric Robinson’a göre bu akımın belirleyici bir karakteristiği klasik Marksizmin Avrupa-merkezci geleneğinin eleştirisi olmuştur. Ona göre “siyah Marksizmi, Batı radikalizminin, temsilcileri Siyahlardan müteşekkil bir çeşidi değil”.[11]

Elbette ki ırksal tahakküme bir yanıt oluşturuyordu fakat o zamana dek üzeri örtülü kalmış bir kültürel kimliğin yeniden keşfinden ve ona sahip çıkılmasından ayrılmaz bir yanıttı bu. Eğer Yahudi-Marksizminin kültürel köklerini temsil eden Yidiş diliolmuşsa siyah Marksizminin kökleri ise Afrika mirasınauzanıyordu. Siyah entelektüellerin Marksizme katılımı çoğu kez Leninist tipteki bir sömürgecilik karşıtlığına eklemlenmiş bir panafrikanizmbiçimini alıyordu.

Siyah geçmişini yeniden sahiplenme iradesi Marksist tarih yazımının iki temel eserini vermiştir: W.E.B. Du Bois’nın Black Reconstruction(1935) ve C.L.R. James’ın The Black Jacobins(1938) çalışmaları. İç savaşa dair tüm geleneksel anlatıları tersine çevirerek Du Bois ilk kez olarak Siyahları, Amerikan tarihinin merkezine yerleştiriyor ve üstelik birer figüran olarak değil aktör olarak. Kölelerin mücadelesini Rus devriminin bir ön görünümü olarak görüyor ve köleliği çağın gerisinde kalmış bir üretim biçimi olarak değerlendirmeyi reddediyordu. Bu onun için dünya kapitalist sisteminin senteziydi; bu nedenle kapitalizmi “bir tarihsel ilerleme gücü” olarak tanımlamayı reddediyordu”[12]Siyah Jakobenler, 1791 ile 1803 arasında Saint-Domingue kölelerinin Toussaint Louverture tarafından yönetilen devriminin tarihidir. James bu çalışmanın gelişimini şu şekilde aktarır: “Afrikalıların (veya Yeni Dünya’daki torunlarının), daimî olarak başka halkların sömürüsünün ve vahşetinin nesnesi olmaktansa, kendi ihtiyaçları ölçüsünde geniş ölçekte eyleme girişen ve kendi kaderleriyle birlikte başka halklarınkini de şekillendirdiği bir kitap yazmaya karar vermiştim”.[13]

Siyah Marksizmiyle Yahudi Marksizmi arasındaki paralellik şimdi daha net görünüyor: her ikisi de yalnızca sınıfındeğil -Yahudi veya Siyah proletarya- aynı zamanda ulusunda taleplerine tercüman oluyorlardı. Marksizmi bir ulusal kurtuluş tasarısı geliştirmek için sahipleniyorlardı. Yazar Richard Wright Marksizmi “siyah deneyiminin kendine bir ev, bir değer ve bir işleyiş kodu” bulduğu yer olarak görüyordu[14]. Varşovalı genç bir Yahudi işçi olan Hersch Mendel Bund’un Marksizminde “uluslararası sosyalizm ile Yahudi ulusal meselesi arasında bir sentez” görüyordu[15].

Yalnızca birkaç araştırma hipotezi formüle etmeyi amaçlayan bu karşılaştırmalı analiz bize en azından bir paradoksun varlığını keşfetmeyi sağladı: Yahudi ve Siyah örnekleri ulus olgusuna dair Marksist yaklaşımın temelinde yatan bir zayıflık olduğunu kanıtlıyor, bilhassa da ulusal tahakkümün özgüllüklerini kavramadaki yetersizliği veya bu konudaki gecikmesi itibariyle. Fakat öte yandan bu etnik azınlıkların radikalleşmiş entelektüellerinin Marksizmde kendi ezilmişliklerini açıklamayı, kültürel kimliklerinin oluşum sürecini anlamayı ve nihayet hem toplumsal hem ulusal bir kurtuluş projesi tasarlamayı sağlayan bir araç bulmuş oldukları da şüphe götürmez. Bu teşebbüsün sonuçlarını sorgulayabiliriz elbette. Ne var ki ezilen uluslar hümanist ve evrenselci boyutuyla Marksizmi bir özgürleşme silahı olarak kullandılar. Marksizmin ayakta kalma ve zenginleşme ihtimali, kapitalist düzene yönelik her türden muhalefet biçimiyle -feminizmden ekolojiye ve yeni ulusal kurtuluş mücadelelerine- sembiyoza girme, hiyerarşik ve önceden tasarlanmış şemalar dayatmaktansa bu hareketler tarafından yeniden şekillendirilme ve bir anlamda dönüştürülme kapasitesine bağlıdır. Yahudi ve Siyah meseleleri, bu perspektifte, yalnızca Marksizmin verimliliğini ve eksikliklerini tespit etmek için değil aynı zamanda onun yenilenmesi için de birer laboratuvar olarak kavranabilir. 

Çeviren: Uraz Aydın


[1]Enzo Traverso’nun « Juifs et Noirs : Deux histoires parallèles » [Yahudiler ve Siyahlar : İki Paralel Tarih] başlıklı yazısının Yahudi Marksizmi ve Siyah Marksizmi altbaşlığını taşıyan son bölümünü aktarıyoruz. Enzo Traverso, Pour une critique de la Barbarie moderne, Editions Page deux, Lozan, 1997.

[2]Bkz. Cedric Robinson, Black Marxism, The Making of the Black Radical Tradition, Zed Press, Londra, 1983, ss. 173-174.

[3]Karl Marx, « Le Capital », Œuvres, Economie, I, La Pléiade-Gallimard, Paris, 1965, s. 835.

[4]Bkz. Roman Rosdoslky, Zur nationalen Frage. Friedrich Engels und das Problem der « geschichtslosen » Völker, Olle &Wolter, Berlin, 1979.

[5]Karl Kautsky, Rasse und Judentum, Dietz Verlag, Stuttgart, 1921, s.93. Ayrıca Bkz. Enzo Traverso, Marksistler ve Yahudi Sorunu, Yazın yayıncılık, çeviri : Ayşe Tekin, 2001. 

[6]Bkz. Philip S. Foner, American Socialism and Black Americans. From the Age ou Jackson to Wordl War II, Greenwood Press, Westport, Londra, 1977, s. 105.

[7]Ibidem, s. 111-112.

[8]James P. Cannon, I primi dieci anni del Partito comunista americano, Jaca Book, Milano, 1977, s. 266.

[9]Bkz. Henri Sloves, L’Etat juif de l’Union soviétique, Les Presses d’Aujourd’hui, Paris, 1982. 

[10]Bkz. E. Traverso, Marksistler ve Yahudi Sorunuop.cit.

[11]C. Robinson, Black Marxism, op.cit., s. 97.

[12]W.E.B. Du Bois, Black Reconstruction in America, Russel and Russel, New York, 1963, s. 358. Du Bois’nın Amerikan marksizmindeki yeri konusunda bkz. Paul Buhle, Marxism in the USA, Verso, Londra, 1987, ss. 169-170.

[13]C.L.R. James, Les Jacobins noirs’ın1980 baskısına önsöz. James’in biyografisi için bkz. P. Buhle, C.L.R. James. The Artist as Revolutionary, Verso, Londra, 1988 ve Fransızca E. Traverso, « C.L.R. James (1901-1989). Hommage à l’auteur des Jacobins noirs », L’homme et la société, 1989/3, s. 115-121.

[14]Alıntılayan C. Robinson, Black Marxism, op.cit, s. 423

[15]Hersch Mendel, Mémoires d’un révolutionnaire juif, Presses universitaires de Grenoble, 1982, s.73. 

Lenin ve Devrimci Yöntemi Kriz Zamanlarında Neden Gerekli: Rusya’dan bir Bakış-Ilya Budraitskis

Tarihçi, siyaset kuramcısı ve Rusya Sosyalist Hareketi’nin sözcülerinden Ilya Budraitskis, “Rus devleti, siyasi fikirlerinden ve gerçek yaşamöyküsünden arındırılmış bir Lenin’e, bir Lenin-anıtına ihtiyaç duyuyor. Fakat ne zaman gerçek bir Lenin, bir asi ve eski düzenin yıkıcısı haline gelse yetkililer otomatik olarak ondan bir canavar gibi söz etmeye başlıyor” diyor. Business-Online için Marine Voskanian tarafından Rusça dilinde gerçekleştirilmiş ve LeftEastiçin Sean Guillory tarafından tercüme edilmiş bu kapsamlı mülâkatta Budraitskis, kendi çağdaşı sosyalistler için Lenin’in nasıl bir heretik[1]olduğunu ve daha fazla yeniden bölüşüm talep etmenin neden ille de solcu olmak anlamına gelmeyeceğini açıklıyor.

Ilya, 22 Nisan Vladimir Lenin’in 150. doğum günü. 1990’larda komünist geçmişin bütününe karşı olumsuzlama dalgasının bir parçası olarak şeytanlaştırıldı. Bugünün Rusya’sında devlet onu halktan ve medyadan uzaklaştırmaya çalışıyor. Lenin, örneğin Josef Stalin’in aksine, hükümet ve halk için daha az anlamlı bir tarihsel figür haline mi geldi? 

Tam olarak katılmıyorum. Son yıllarda Lenin’in imajı kitle kültürü ürünleri üzerinde ve yüksek devlet görevlilerinin konuşmalarında sıklıkla görülür oldu. Ve bu konuşmalardaki tüm bu göndermeler genellikle son derece olumsuz. Bir suçlu, yabancı ajanı, kendi ütopik fikirlerini gerçekleştirmek uğruna ülkenin çıkarlarını ayaklar altına alma heveslisi bir fanatik olarak resmediliyor. Dolayısıyla Rusya’da Lenin’in olumsuz bir tarihsel figür olarak siyasi anlamda kriminalize edilişi apaçık ortada. Ve tabii ki bu genel olarak Rus Devrimi’nin ve prensipte bir olgu olarak devrimin kriminalize edilmesi hattı ile doğrudan bağlantılı. 

Fakat Lenin, bugünkü Rus devleti için tartışmalı bir figür olmaya devam ediyor. Bir yandan zehirli bir tarihsel figür – bir devrimci ve devlet yıkıcı. Öte yandan yeni Sovyet Devleti’nin kurucusu ve dolayısıyla Lenin, Rusya tarihi boyunca devletin devamlılığına dayanan resmi zihniyette yer buluyor. Anlatıya göre, Rus İmparatorluğu, Sovyetler Birliği ve bugünün Rusya Federasyonu birbirine doğru su gibi akıyor. Aralarında tarihsel bir kırılma yok. Sadece aynı devletin farklı isim ve yüzlerini temsil ediyorlar. Bu bakış açısından, Lenin de en az Ivan Kalita, İmparatoriçe Elizabeth ya da Boris Yeltsin kadar saygıyı hak ediyor. Bu Lenin, siyasi fikirlerinden ve gerçek biyografisinden arındırılmış, işlevsel bir Lenin, anıtsal bir Lenin. Ne zaman ki gerçek tarihsel Lenin’i, asi olanı ve eski düzenin yıkıcısını temsil ediyor, anında yerini hak eden yöneticiden canavara dönüşüyor.

Bugünün resmi tarih siyasetinde bu yıldönümü etrafında ciddi herhangi bir kutlamanın ve açık tartışmanın olmamasına dair doğrudan fikir veren tuhaf bir şizofreni mevcut. Aynı zamanda post-Sovyet aydınlar arasında Lenin’in şeytanlaştırılmasının uzun bir geçmişi var. Bana göre Lenin’in liberallerce bir fanatik ve şiddet savunucusu olarak kriminalizasyonu, paradoksal biçimde muhafazakârlarca imparatorluğun yıkıcısı ve Alman ajanı olarak mahkûm edilişinin bir yansıması.

Aynı zamanda, dindar-monarşi yanlısı taraflarını bir kenara koyarak Rusya’daki muhafazakâr-vatansever camiayı göz önüne aldığımızda, Rus devletinin bu tarihsel devamlılığı fikri, Devrim’i onaylamamalarına rağmen büyük bir ülke olduğunu düşündükleri SSCB’nin yaratılmasında genel olarak Lenin’in ve Bolşeviklerin rolünü tanıyor. Rusya’daki farklı toplumsal ve siyasi güçlerin bugün Lenin’e yönelik tutumlarını nasıl değerlendiriyorsun?

Haklısın. Vatansever halk Lenin’i olumlu görme eğilimi taşıyor; fakat yalnızca onu Sovyet dönemiyle ilişkilendirdiği sürece, ki aslında güçlü bir devlet, bir imparatorluk olarak algılanıyor. Ancak onun böyle, devletin kurucusu olarak olumlu şekilde görülmesi, Lenin’in esas olarak taşıdığı ve eylemlerine yön veren fikirlerinin bütünüyle yanlış anlaşılmasını veya reddedilmesini gerektiriyor.

Vladimir İliç’in fikirleri hiçbir biçimde devletçi-vatansever değildi. Bilakis, devletin sönümlenmesinin gerekliliğine dayanıyordu. Devlet ve Devrim’de ısrarla bu fikri savunmuştur. Sovyetler Birliği’nin Leninist modeli milli bir devlet değildir; her ülkenin katılabileceği enternasyonal devlet-dışı sosyalist bir topluluğun prototipidir. Devletçi-vatanseverlerin Lenin’e yönelik (çoğunlukla Stalin’i de kapsayan) saygısı, onu bir siyasi kuramcı ve eyleyici olarak dikkate almamaya ve göz ardı etmeye dayanıyor. Vladimir İliç için teori ve praksis daima birbirinden ayrılamaz bir biçimde bağlantılıydı.

Lenin’in zamanında siyasi partiler ideoloji, ilkeler ve gelecek tasavvurları üzerine inşa oluyordu. İçinde bulunduğumuz postmodern dönemde siyaset, siyaset teknolojisi ve halkla ilişkilerin bir alanı, fikirlerin değil. Siyasi eylemden bahsediyorsak Lenin’in siyasi praksisinin bugün ne düzeyde geçerli olduğunu düşünüyorsun?

Evet, bugünün siyaseti hiçbir fikir hesaba katılmaksızın etkililik üzerinden algılanıyor. Lenin’in bizatihi yaşamının siyasete yönelik bu kinik tutuma bir meydan okuma olmasının nedeni budur. Elbette ilkeleri uğruna alışılmış olanın ve koşulların tersine gitmeye ve neredeyse bütünüyle siyasi tecrit altında kalmaya gönüllü olan, ideolojik biriydi. Öte yandan 1917’de devrime önderlik etmesini sağlayan tam da bu fikir ve ilke idi. Lenin’in kendi yaşamı, meşhur “ilkeli siyaset en pratik olandır” sözünü bütünüyle doğrular niteliktedir. Ve elbette Lenin’in yaşamı bugün gördüğümüz araçsal ve kinik siyaset nosyonunun karşıtıdır. Onun hayatı, yalnızca sonuna kadar fikirlerin peşinden gidilmesi gerektiğinin değil, aynı zamanda onların gerçekliği değiştirebileceğinin daimî bir anımsatıcısıdır.

Yaygın olarak bilinen taktik deha, siyasi komplocu ve çeşitli durumlarda dümeni ele alma ve başkaları ne yapacağını bilemezken karar verme becerisine sahip Lenin algısı ilkelerine rağmen uzlaşan ve gerekli taktik ittifaklar yapan biriyle nasıl bağdaşıyor? Eğer biyografisine bakacak olursak, Bolşeviklerin başarısına büyük ölçüde önderlik etmiş olan, son derece faydacı bir adam gibi görünüyor.

Lenin’i faydacı olarak değil, değişen gerçekliklere göre fikirlerini gözden geçirebilen bir adam olarak adlandırırdım. Bu ikisi birbirinden farklı. Lenin olayları yalnızca yakından takip etmekle kalmadı; aynı zamanda onlardan ders çıkardı. Örneğin 1905 Devrimi’nde işçi sovyetleri aşağıdan doğduğunda “İktidar Sovyetlere” sloganını geliştirdi. Bildiğimiz üzere 1917’nin başlarında Vladimir İliç’in Petrograd Sovyeti’nin ortaya çıkışıyla bir ilgisi yoktu; fakat Geçici Hükümet’i kuran elitlerinkine alternatif olarak işçilerin ve askerlerin kendi ellerindeki gücü gördü. Şunu da hatırlamak önemlidir; Lenin’in parti için herhangi bir “değişmez” planı yoktu. “Ne Yapmalı?” (1902) çalışmasında profesyonel devrimcilerin dar örgütü olarak parti fikrini savunurken, 1917’de Devrim’in başlamasından hemen sonra onun önderliğinde Bolşevikler, yıllar içinde daha önce siyasi deneyimi olmayan on binlerce insanın katıldığı bir kitle partisine dönüştüler. Lenin’in diğer devrimcilerle olan ilişkisini de zikretmek gerekir. Lev Troçki ve Alexander Bogdanov ile uzun yıllar süren keskin bir tartışma yaşadı, ama 1917 Devrimi sırasında ve sonrasında onlarla yoldaş ve hemfikir olarak iş birliği içinde oldu. Fakat bütün bu değişimler, Lenin’in sonuna kadar sürdürdüğü bir dünya görüşü içinde gerçekleşti. Sınıf mücadelesi içindeki yerini ya da kapitalist düzenin kaçınılmaz sonuna dair görüşlerini hiçbir zaman yeniden gözden geçirmedi.

Böylesi ideolojik ve yalnızca ilkelerle hareket eden tarihsel figürler çağdaş söylem için oldukça rahatsız edici, çünkü temel olarak pratik sonuçlar tarafından yönlendirilen ve muhtemelen devlet aygıtının kendisi için bile tehdit olarak görünen çağdaş siyasetçilerden o kadar zıtlar ki. Böyle figürlerin tarihsel hatırası bile bugünün bütünüyle sahte politik sistemlerinin altını oyuyor.

Kesinlikle. Katı ilkeleri olan insanlar mevcut sisteme tehlike olmanın da ötesinde onun için anlaşılmazlar. Hangi ilkeler olduğuna gelince, o başka bir mesele. 20. yüzyılın eşiğindeki Rusya’ya bakacak olursak, bugünkünden bir farkı, monarşiye içten bir şekilde bağlı olan ve onun çöküşünü kişisel bir trajedi olarak gören (çoğunlukla asker ve devlet görevlisi olan) çok sayıda insanın varlığıydı. Bugünün Rus devletinin İç Savaş’ta Kızıllar’a karşı savaşan ve kaybedenler gibi ilkeli destekçilerinin olabileceğini hayal etmek zor. 

Dolayısıyla mesele sadece ilkelerde sebat etmekte değil, mevcut düzenin kaçınılmaz çöküşünün görülebileceği mesafede. Lenin’in geleceği Rus İmparatorluğu’nu kurtarmak isteyenlerden daha iyi görebilmesini sağlayan, onun Marksist yaklaşımıydı.

Sovyetler Birliği’nin çöküşünden bu yana dünyada yaygın olan görüş, komünizmin ütopik bir fikir olarak imkânsız olduğunun kanıtlanmış olduğu. Sosyal devletin unsurlarını kastetmiyoruz, ama onlar da bugün kesintiye uğruyor. 1990’larda bunun sebebi liberalizmin tam anlamıyla zafer kazanmasıydı. Fakat bugün sebep, dünyanın değişmiş olması. Artık bir proletarya ve sınıflı toplum yok. Sol kanattan uzmanlar bile emeği, dijital gerçekliği, vs. Marksist analizle tahlil etmenin ne kadar zor olduğunu kabul ediyorlar. Buna göre Lenin’in kuramsal Marksizm-Leninizm mirası ne derece güncel?

Lenin’in, örneğin emperyalizmi ya da Rusya’da kapitalizmin gelişimini Marx’ın Kapital’inden sonra dünyanın radikal biçimde değiştiği bir bağlamda analiz ettiğini söylemek gerek. 20. yüzyılın başı 19. yüzyılın ortalarındaki dünyadan farklıydı. Lenin’in fikri, Marx’ın kuramının oldukça cesur bir biçimde yenilenmesiydi. Kapitalist üretim ilişkileri tam anlamıyla gelişmemiş olmasına rağmen ve işçi sınıfı nüfusun mutlak azınlığıyken sosyalist devrimin gerekliliğine ikna oldu.

Dolayısıyla Lenin her şeyden evvel bize Marksist analizi dogma olarak görmememiz, mevcut koşullarla yeterince örtüşmediğinde de bütünüyle reddetmememiz gerektiğini öğretir. Sorun şu ki, Rusya’nın yaşlı kuşaklarının çoğunluğu için Marksizm, gerçeklikten koparılmış ve yalnızca ezberlenmesi gereken bir dogmalar bütününden oluşan ve Sovyet siyasi eğitimiyle aşılanan algılarla ilişkili. 

Elbette bugün dünyanın Lenin’in döneminden çok farklı olduğu gerçeğine pek az kişi karşı çıkabilir. Endüstriyel işçi sınıfı kısmen önemini yitirdi ve oldukça değişti. Öte yandan ücretli emeğin yeni biçimleri ortaya çıktı. Yine de kapitalizmin emek ve sermaye arasındaki temel çelişkisi ortadan kalkmamakla kalmadı, aynı zamanda gittikçe daha şiddetle hissedilir oldu.

İlk bakışta modern kapitalizm ve istihdamın modern biçimleri çok esnek, ağlara dayalı ve son derece bireyselleşmiş durumda. Bir başka deyişle, bugünün “proleterlerinin” aynı türde işçilerle fazla ortak noktası yok. Sendikalar onların çıkarlarını korumuyor ve kimse onları uzun saatler çalışmaya zorlamıyor. Genel olarak Bolşevik ideolojide önemli bir yer tutan işçi dayanışmasından söz etmek mümkün mü?

20. yüzyılın ilk yarısındaki endüstriyel kapitalizm de işçiler arasında otomatik olarak bir dayanışma doğurmadı. Fordist üretimin seri üretim hattındaki işçiler arasında herhangi bir iletişim gerektirmediğini hatırlayın. Eğer işçiler arasında dayanışma ve kolektif eylem ihtiyacı doğduysa bunun sebebi aynı fabrikada çalışmaları değildi. Bunun sebebi, kapitalist üretimde yer alan insanlar arasındaki geniş çaplı bölünme ve yabancılaşmaya rağmen, siyasi mücadele, sosyalistlerin faaliyetleri ve sosyalist fikirlerin yayılması sayesinde işçilerin ortak çıkarlarının farkına varmalarıydı. Ayrıca 1917 Devrimi döneminde Rusya nüfusunun ezici çoğunluğu işçi sınıfından değildi. Yine de örneğin askerlerden ve köylü sınıfından gelen denizcilerden bahsedecek olursak, bu proleter olmayan çoğunluk devrimin itici gücü oldu.

Dolayısıyla bugün kurulu düzene meydan okuyabilen güçlerden söz etmek istiyorsak, bir tek modern toplumsal yapıdaki yerlerine dayanarak değil, yalnızca siyasete katılarak bir hareket haline gelebileceklerini anlamalıyız.

Fakat dünyanın her yerinde değişimin araçları olarak partilerin çok ciddi biçimde zayıfladığına tanık oluyoruz. Farklı ülkelerdeki seçimlerde gördüğümüz gibi, insanların siyasi güçlerin büyük çoğunluğuna olan güvenleri azalıyor. Lenin’in temel fikirlerinden biri, bir gerçekliği değiştirme gücü olarak partinin öncü rolüydü. Sol partiler böyle bir rol oynayabilecek durumda mı ve bugünün dünyasında ne kadar bu rolü gerçekleştirebilirler?

Lenin’in parti kavramı kendi zamanında mevcut olan parti biçimine bir meydan okumaydı. Yalnızca parlamenter elit partilere değil, aynı zamanda Alman Sosyal Demokrat Partisi gibi kitlesel işçi partilerine. Avrupa Sosyal Demokratları, üretim araçlarıyla ilişkilerinden dolayı işçilerin partiyi sınıfsal çıkarlarının bir ifadesi olarak düşünmeleri gerektiğini varsaydılar. Lenin bu yaklaşımı reddetti ve partinin işçi sınıfının kitle örgütü değil, devrimcilerin örgütü olmasında ısrar etti. Dönemin Marksistleri için Lenin’in parti görüşü tam anlamıyla sapkın görünüyordu; ama aslında köklerini otokratik Rusya’nın koşullarından ve bir ölçüde Lenin’in de temel aldığı 19. yüzyıl Rusya devrimci geleneğinin özgünlüğünden alıyordu.

Yani eğer bugünün parti sisteminin krizinden söz ediyorsak, her şeyden önce mevcut liberal demokrat kurumlar içinde yer alan parlamenter partilerin krizinden söz ediyoruz. Bugün Leninist partiden çıkarılacak ders, siyasi ve toplumsal krizlere layıkıyla yanıt verebilecek yeni siyasi örgütlenme biçimleri aramamız gerektiğidir.

Eğer çağdaş Batılı sol partilerden söz ediyorsak, öyle görünüyor ki onlar bir noktada odaklarını emekçi halkın çoğunluğunun çıkarlarını korumaktan çeşitli azınlıkların, feminizmin ve çevreciliğin çıkarlarını korumaya doğru kaydırdılar. Ayrıca bu durumun tersine yeni sağ, kendini işçi sınıfının temsilcisi olarak konumlandırmaya başladı. Bu tam da parlamenter solun popülaritesinin azalma sebebi değil mi? Hatta neden solun gündeminde böyle bir kayma oldu?

Bu görüşün doğru olduğunu düşünmüyorum. Örneğin, şu anda başkanlık yarışından çekilmiş olsa da Bernie Sanders’in Birleşik Devletler’deki son derece başarılı kampanyasını ele alalım. Doğrudan, kimlikleri ya da kültürel aidiyetleri ne olursa olsun tüm emekçilere hitap ettiğinden söz etti. Ayrıca tarihi boyunca sosyalist hareket emekçi halkların çoğunluğunun çıkarları için mücadeleyi kadınların ve ulusal olanlar da dâhil olmak üzere azınlıkların hakları için mücadeleden farklı görmedi hiçbir zaman.

Kanımca eğer bir yerde böyle bir muhalefet ortaya çıkmışsa, bazı sol partiler gerçekten de daha önce temsil etmiş olduklarının çıkarlarının tersine toplumsal politikalar izlemeye başladığı için çıkmıştır. Zaman zaman bu eksen, azınlık haklarını korumakla ilgili yeni retorik tarafından gizlendi. Gerçi bu liberal-sol partilerin sözde koruduğu azınlık haklarının son derece kırılgan olduğunu görüyoruz.

Sanders olgusu ilginç, çünkü Avrupa’nın aksine, çok büyük bir sosyal demokrat geleneğin olmadığı Birleşik Devletler gibi bir ülkede ortaya çıktı. Ve birdenbire sosyalist fikirler Amerikan siyasi söylemine girdi ve görünen o ki Demokrat Parti yapısını bile ürküttü. Sanders’in popülaritesini nasıl açıklıyorsunuz? İnsanlar sol fikirleri daha çekici bulur hale mi geldiler?

Evet, elbette. Geçtiğimiz kırk yılda eşitsizliklerin düzenli bir biçimde arttığını ve liberal demokrasi kurumlarına sahip Batı ülkelerindeki nüfusun büyük kısmının gözünün açıldığını gördük. Ve en önemlisi, kapitalizmin toplumun refahının artma garantisi olduğu nosyonu bugün bütünüyle geçersiz hale geldi. Bu söylem gerçekte olup bitenlerle hiçbir paralellik taşımıyor.

Rusya’da bugün koronavirüs salgınının tetiklediği çok ağır bir ekonomik kriz yaşıyoruz. Sol fikirler Rusya’da ne ölçüde popüler hale gelebilir ve kime yarar sağlayabilir?

Bugün toplumumuzda mevcut olan bütün eşitsizlik ve adaletsizlik, pandemi ile ilişkilendirilen sosyal ve ekonomik kriz sayesinde son derece şiddetli hale geldi. Ve tabii ki gelir adaleti ve yeniden dağılım talepleri kitlesel bir çekicilik kazanabilir. Bir başka mesele, bunların ne düzeyde spesifik olarak sol kanat olduğu. Sosyal-ekonomik sloganlar kaçınılmaz olarak liberal muhalefet retoriğinin bir parçası haline gelecekse bile, bu ille de sola doğru bir kayma anlamına gelmiyor, çünkü sosyalist fikir temel bir ilke olarak piyasaya alternatif olanla ilişkili.

Sol bu alternatifi uygulanabilir görüyor mu? Eğer Lenin ve Bolşevikler bütün dünyayı dönüştürmek istedilerse bugün sol kanattaki partiler önerilerinde daha ılımlılar; kabaca söylemek gerekirse kapitalizmi sıkıp ondan bir şeyler çıkarmak gibi – zengini vergilendir, toplumun kırılgan kesimlerini destekle… Ama sol piyasa ekonomisini bütünüyle terk etmeyi talep ediyor mu? Sonuçta bu en temel iddiaları; bütünüyle gerçekleşmeyen ya da SSCB gibi sınırlı bir alanda uygulanan bir şeyin hayalini kuruyorlar. 

Bir yandan Sanders’in Birleşik Devletler’de Herkes İçin Sağlık Hizmeti talebinin ılımlı olduğunu ve kapitalist sistemin temelleri üzerinde bir etkisi olmadığını ve/veya mevcut sisteme bir alternatif sunmadığını söyleyebiliriz. Öte yandan alternatifler sadece aydınların zihinlerinde var oldukları için doğup eyleme geçirilmezler. Sol siyaset yalnızca doğru kuramla değil, en başta kitlesel bilinçteki değişimle bağlantılıdır. Ve bu anlamda evrensel sağlık hizmeti talebi, bilinçte böyle bir değişimin en azından başlaması için bir moment oluverir. 

Lenin’in şu yorumunu hatırlamak önemli; sosyalizme giden kesin yolu bilmiyoruz, fakat milyonlar davaya sarıldıklarında bunu bileceğiz. Bir başka deyişle, bu gerçekleştiğinde, az sayıda aydın arasındaki fikirler olarak var olan bütün öneriler inceliklerini kazanacaklar ve gerçeğe dönüşmek için tarihsel bir şans yakalayacaklar. Bu anlamda Marx’ın iyi bilinen savını paylaşıyorum; gerçek bir hareketin bir adımı binlerce programdan daha önemlidir. Ve bugünün solu için en başta gerekli olan, bilincin hangi belirgin anda dönüşeceğini anlamak.

Bence bu yüzden, şansa bakın ki Leninist görüşlerle tam anlamıyla örtüşen demokrasi, bugünün solu için merkezi bir yerde duruyor. Fakat yalnızca bir prosedür ya da iktidarı ele geçirmek için bir ilke olarak demokrasi değil; aynı zamanda insanların hem siyasi hem de ekonomik düzeyde kendi kaderiyle ilgili kararları alabilme yetisi anlamında demokrasi. Sovyet deneyiminde bunlar neden büyük sorunlardı? Başarısızlığının kanıtı, sistemin sıradan insanların karar verme mekanizmalarından bütünüyle yabancılaştırılması üzerine inşa olması gerçeğinden ibarettir. Bu yüzden planlı ekonomi işlemedi ve Leninist demokratik projenin merkezinde yer alan sovyetler, devlet bürokrasisinin iktidarı için bir cephe olacak şekilde yozlaştı.

Hem Lenin hem de Devrim ile ilgili en zor sorulardan biri şiddet ve devrimlerin bedeli. Sol o dönemde şiddetin yardımıyla iktidara geldi ve açıkçası muhalifler tasfiye edildi. Sovyetler Birliği de dâhil olmak üzere solun en temel iddialarından biri şu; hepiniz mutlu olmak istiyorsunuz, ama aynı zamanda bütün muhalefeti ortadan kaldırmaya hazır olmalısınız. Böyle yöntemler olmadan toplumu yeniden yapılandırmaya dair solun herhangi bir fikri var mı? Sonuçta devrim sadece tarihsel bir olay değil, aynı zamanda fedakârlıkları, çatışmaları ve iç savaşı kapsayan bir trajedi.

Şiddet devrimcilerin icat ettiği bir olgu değil, kapitalist düzenin tamamlayıcı bir parçası. Dünya savaşları, soykırımlar ve sömürgecilik bunu tekrar tekrar ispatladı. Statükoyu değiştirme arayışında olan güçler de, çelişkileri olan, yöneten elitlerin mevkilerini savunmak için gerekli olan her türlü aracı kullanma hevesi gibi yöntemleri olan bu dünyada işleyişini sürdürüyor. Dolayısıyla devrimci şiddet ekseriyetle bir yanıt olarak, başka hiçbir yöntemin kullanılmadığı bir durumda tepki olarak başladı. Fakat sosyalistlerin görevi çoğunluğun iyiliği için bir toplum inşa etmek olduğundan, şiddet bu toplumun temel yöntemlerinden biri olamaz: İktidardaki azınlık, tanımı gereği, iktidardan mahrum olan çoğunluktan daha fazla şiddete ihtiyaç duyar. Yani toplumsal devrimlerin şiddetli doğası esas olarak meseleleri zor kullanarak çözen devrimcilerle değil, eyleme mecbur bırakıldıkları koşullarla bağlantılıdır.

Kimsenin o trajik olayların tekrarlanmasını istemediği, dolayısıyla Rusya’da devrime ihtiyaç olmadığı yönünde bir inanç var. Fakat buradan sıklıkla varılan sonuç, kimse değişim için fedakârlık yapmaya istekli olmadığından değişimin gerçekleşmeyeceğini kabullenmek gerektiği. Bu sorunun ortadan kalkacağına ve toplumların kargaşa ve kurbanlarla ilişkilendirilen trajik yıkım olmadan değişimin gerçekleşmesi için bir yol bulacağına dair bir umut var mı?

Bu soruya evet diyerek cevap vermek istiyorum, ama geleceği kendimden emin bir şekilde öngörebilmemin bir yolu yok. Fakat bence işte bu dönüşüme kurbanların eşlik edeceği argümanı terk edilmeli, çünkü meselenin tam da özünü çarpıtıyor. İşin doğrusu, mevcut toplum sürekli olarak kurbanlar yaratıyor. Bugün ekonomik krizlerle, yoksullaşmayla, süregiden askeri çatışmalarla sürekli olarak kurbanların ortaya çıktığı ve çoğu insanın öyle ya da böyle kurban olduğu bir durumun ortasında yaşıyoruz. Fakat başka ve korkunç, tanımı gereği mevcut olandan daha kötü bir fedakârlıktan kaçınmak için kurban olarak kalmaya teşvik ediliyorlar. Bence bu duruma farklı bir perspektiften bakmaya değer; neden mevcut durum sürekli acı çeken ve fedakârlık yapan insanlar için tahammül edilebilir olmaya devam ediyor?

Lenin’in mirası muazzam. Çok sayıda kitap ve makale yazdı. Eğer tarihçi değillerse, insanların genellikle geçmişte yaşamış düşünürlerin bütün eserlerini okumaya vakitleri yok. Vladimir İliç’in felsefesini ve görüşlerini anlamak isteyen birine ne önerirsin? Bugün bilhassa güncel olan ne?

En başta daha önce bahsi geçen Devlet ve Devrim; çünkü sadece Marksistlerin devleti nasıl ele aldıkları sorusuna cevap vermekle kalmıyor, aynı zamanda Leninist yaklaşım ve maalesef Sovyet tarihinin büyük bölümünde tanık olduğumuz çarpıtmalar arasındaki farkı görmemizi sağlıyor.

Elbette aynı zamanda Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması’nı öneririm. Çünkü kapitalist sistem içinde savaşların sürekli olarak yeniden üretilmesi mekanizmasını tam anlamıyla tarif ediyor. Şunu söylemek gerek; Marksist emperyalizm kuramına ve Lenin’in bu çalışmasına yönelik yeni ve güncel ilgi dalgası, 2000’lerin başındaki olaylarla – Irak Savaşı ve ardından gelen ve açıkça emperyalist ve emperyalistler-arası karaktere sahip olan askeri çatışmalar – bilhassa bağlantılıydı. 

Son olarak, Lenin’in ulusal azınlıkların haklarını kısıtlayan emperyal devlet politikasına açık bir şekilde karşı çıktığı ve bu hakların tam olarak gerçekleştirilmesi mücadelesini toplumun sosyalist dönüşümü hedefiyle ilişkilendirdiği Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkıokumaya değer.

Yani sizin görüşünüze göre, bugün dünyada olup biteni anlamak için Vladimir İliç’in mirası geçerliliğini koruyor?

Lenin zamanımızın bütün meselelerine kapsamlı cevaplar verdiği için değil, bu yanıtları kendiniz bulabileceğiniz bir yöntem kullandığı için geçerliliğini koruyor.

Çeviren: Sanem Öztürk


[1]Heretik sıfatı, anaakımdan sapmış olan, genel kabul görmüş doktrinlerin karşısında duran anlamında kullanılmıştır.