İmdat Freni

Tarih

Cumhuriyet ve Sosyalizm – Masis Kürkçügil

“Proletaryanın tarihsel meselesi Monarşi-Cumhuriyet’te değil, Emperyalizm-Sosyalizm antitezinde ifadesini bulur.” Troçki, Ekim 1916, Savaş ve Devrim, Cilt II, s.188.  

Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar kitabının sonunda (Belge Yayınları, 1992, s. 192-193) Nicos Poulantzas, Fransız, İngiliz ve Alman burjuva devrimlerinin bir model oluşturmadığını ve “her örnekte” ortak noktanın burjuvazinin kendi devrimini politik olarak yönlendirmedeki acizliği olduğunu vurgular. Öte yandan, farklı formasyonlardaki geçişlerin söz konusu ülkelerdeki işçi hareketinde “ciddi yanılsamalara” yol açtığını ekler; o kadar ki “var olan sisteme karşı isyanı bile egemen ideolojinin empoze ettiği tarza göre yürütülür.” Burada açıkça işçi hareketinin kendine bir hayrı olmayan taklit yoluyla kendi kendini kösteklediği söz konusudur. İngiltere’de “sendikacılık”, Fransa’da Jakobenizm ve Almanya’da Lassalcılık olarak beliren “devleti, sosyalist devrimin ‘tepeden inme’ bir etkeni olarak görme” diye özetlenebilecek bir husustur.  

Türkiye’ye göre oldukça gelişmiş işçi ve sosyalist hareketlere sahip olmuş olan bu ülkelerde geçmişten devralınan ve bugüne kadar ne kadar aşıldıkları da tartışmalı olan egemen ideolojiden kopamama halinin muhakkak ki her ülkede farklı tezahürleri vardır. Bunun yalnızca burjuva devrimleri veya ulus devletlerin inşasının dönemiyle sınırlı olmayıp çağımız için de bir anlam ifade edip etmediğine dair olası tartışmaları bir yana bırakarak, en azından bugüne kadarki gelişimi içinde bir hesaplaşma; geleceğin bağımsız hayali açısından kaçınılmazdır.  

Türkiye’nin Avrupa Birliği genişleme süreciyle ilişkilendirilmeye başlamasıyla, özellikle sosyalist solda ulusötesi bir devletle ulusal devlet arasında bir “geçiş” tartışması gündeme oturdu. Ulusal devletin sosyalistler açısından ne tür bir mücadelenin konusu olduğuna ilişkin bir ortaklık söz konusu değilken, AB kurumlarının öne çıkması kimileri için bu ulusal devlet açmazından bir kurtuluş, kimileri içinse eldeki kazanımların boşa gitmesi olarak görüldü. AB saflaşması ilginç bir biçimde eldeki kazanımların sorgulanmasına, mana ve önemlerine de bir yeniden bakışı gerektirmekte. Ama bu saflaşmanın kendisine dahil olarak değil, bu saflaşmanın taraflarını sorgulayarak. Neredeyse yüzyıllık bir macerası olan ulusal devletin monarşiye göre tarihsel olarak ileri bir adım olarak sunulmasının ardından, bu kez ulusötesi bir oluşumun tarihsel olarak ulusal devletten daha ileri bir adım olarak sunulması, her ikisi kendi içinde tutarlı bir bütünlük arz etse bile, sosyalist mücadele açısından bu ardışık gelişmeler arasında sıkışmanın, saf tutmanın değil bir kopuşun, bir sıçramanın şart olduğu atlanmamalıdır.  

Tartışmaya bir başlangıç olarak, cumhuriyet ile sosyalizm arasındaki ilişkilere kaynak oluşturduğu için kısaca Fransız Devrimi’nin Marksizm içindeki yerine bir göz atmak gerekiyor.    

Marx ve Fransız Devrimi  

1844’te Fransız Devrimi’ne dair bir kitap yazmayı düşünen Marx’ın böyle bir kitap yazmadığı gibi Fransız Devrimi’ne ilişkin yoğun bir okuma ve pek çok göndermeye rağmen bütünlüklü bir görüş belirtmediği, belirtilenlerin kimi tutarsızlıklar ve çelişkilerle dolu olduğu da söylenebilir. Buna rağmen Michael Löwy, “fenomenin özünü tanımlamayı mümkün kılan bazı güçlü satırlar bulabiliriz; öyle güçlü satırlar ki sosyalist tarih yazımına bir buçuk yüzyıldır ilham kaynağı olmuşlardır” demektedir (Dünyayı Değiştirmek Üzerine, Ayrıntı Yayınları, s. 153). Marx, Babeuf, Buonarotti ve Moses Hess’in komünist eleştirilerinin yanı sıra restorasyon döneminde hiç de solcu olmayan ancak sınıfsal analizler sunan tarihçilerin değerlendirmelerini harmanlayarak Fransız Devrimi’nde sınıf çıkarının nasıl olayların mantığına hâkim olduğunu sergiler. Burjuvazinin çeşitli alanlardaki zaferini ifade eden 1789-1794 devrimini Marx için yaşanmakta olan devrim, gündemdeki devrimle birlikte ele alındığında önem kazanır ve devlet aygıtının akıbeti öne çıkar. Fransız Devrimi’nde bu asalak aygıta müdahale edilmemesi, burjuva sınırlılığını gösterirken, ikinci imparatorluk döneminde bağımsız gibi görünen devletin, burjuvazinin doğrudan denetimi olmaksızın onun sınıf çıkarlarına hizmet ettiğini belirtir.  

Fransız Devrimi’nde burjuvaziye yapılan övgüler hakkında Löwy’nin belirttiği bir husus oldukça önemlidir: “Bunların neredeyse hepsi Fransız burjuvazisini Ren Nehri’nin ötesindeki toplumsal eşdeğer, yani 19. yüzyıl Alman burjuvazisi ile karşılaştıran yazılardır. Bu karşılaştırmanın mantıki sonucu Fransız burjuvazisinin “korkak,” “çekingen” Alman burjuvazisine karşı “övgüye” mazhar olmasıdır. “Prusya burjuvazisi, 1789 Fransız burjuvazisi gibi, eski toplumun, monarşinin ve soyluların temsilcileri karşısında modern toplumun tümünü temsil eden sınıf değildi… halka ihanet etmeye ve eski toplumun saray temsilcileriyle uzlaşmaya tamamen eğilimli… bir tür toplumsal kast düzeyine düşmüştü.” (Seçme Yazılar, Burjuvazi ve Karşı Devrim, s. 172-173, Sol Yayınları, 1976). Löwy bu karşılaştırmadan çıkan sonuçlar hakkında şu notu düşer: “Fransız burjuvazisinin devrimci erdemlerinin bu şekilde kutsanması daha sonra Marksizmin içindeki belirli akımlara, tarihsel ilerlemenin çizgisel ve mekanik görünümleri için (özellikle yirminci yüzyılda) esin kaynağı oluşturacaktı.”  

Ancak, bu karşılaştırmada olayların ruhunu okumaya başlayınca iş değişir. Burada halkın baskısı altında hareket eden bir burjuvazi resmedilir. Örneğin “Ulusal Meclis, bu adımı atmak zorundaydı, çünkü arkasında duran büyük halk kitleleri tarafından ileri itiliyordu.” Veya daha açık bir şekilde “çekingen burjuvazi kalsa, bu görev on yıllarca yerine getirilemezdi. Bunu hazırlayan sadece halkın kanlı eylemiydi.” Jakobenizm de dahil olmak üzere terör hakkında açık, tutarlı, bütünlüklü görüşler olmasa da dalgalanmalar içinde parıltılar eksik değildir: “burjuvazinin politik egemenliğinin” koşulları kendi iktidarı için olgunlaşmadan proletaryayı yıkarsa, zaferi sadece geçici olacaktır. Burada gönderme açıkça 1794 yılınadır. Yani 1794’ü Marx, proletaryanın bir zaferi, ancak geçici bir zaferi olarak görür. Bir adım atılırsa, “Jakobenizmden sosyalizme doğru düz bir çizgi olduğu” fikri reddedilir (Löwy). Yani Jakobenlerle Bonaparte’ı burjuva toplumunun kurucuları olarak aynı kategoriye koyar.  

Ayrıca, Jakobenlerin analizine ilişkin doyurucu düşüncelere rastlanmamaktadır. Daniel Guérin’in yukarda küçük burjuvalar ve tabanda halk olarak değerlendirmesine benzer bir tahlil yoktur. Michael Löwy’nin satırlarını alıntılayarak devam edelim: “Ne olursa olsun şu açıktır: Marx’a göre, 1793, hiçbir şekilde geleceğin proletarya devriminin bir paradigması değildi. Marx’ın bir Robespierre’in ya da bir Saint-Just’ün tarihsel büyüklüğüne ve devrimci enerjisine duyduğu hayranlık ne kadar büyük olursa olsun, Jakobenizm sosyalist devrimci praksisin bir modeli ya da ilham kaynağı olarak reddedilir.” Bu geleneğin “boş inancını,” “bilgiçlerini,” “1793 geleneği cumhuriyetçilerinin yanılsamalarını” ve “1793 duygularını ve ‘yurtsever’ formüllerinin afyonuyla sarhoş olan” herkesi en açık bir biçimde suçlar.  

Devrim Örnekleri ve Yukarıdan Değişimler  

Türkiye’de sınıfların konumlandırılması, Fransız ve İngiliz devrimleriyle aynı bağlamda ele alınmamıştır. Ancak İngiliz terminolojisine göre değerlendirme, solda genellikle kabul görmemiş olsa da Fransız terminolojisine göre değerlendirme yaygın olarak kabul edilmiştir. Fransız değerlendirmesindeki en büyük talihsizlik, Türkiye’deki solun Fransız Devrimi’ni sol olarak değil, burjuva olarak okumasından kaynaklanmaktadır. Eski rejime karşı bir “birleşik cephe” içinde ele alınan sol, aslında her ikisi de köhnemiş dünyanın egemenleri olan militarizm, dinsel egemenlik ve burjuva egemenliğinden bağımsız bir geçmişe sahiptir. Bu geçmiş, Fransız Devrimi içinde kolektivizasyon fikrini ilk defa açıkça önermiş Gracchus Babeuf’ün Eşitler Suikastı veya jakobenlerin en radikal hiziplerinde görülen küçük burjuva radikalizminin aşırı soludur. Bunu sadece uçuk, zamanından önce düşünceler olarak ele almamak gerekir. Çünkü buna karşılık gelen sosyal hareketler de söz konusudur. İngiltere’de Chartist hareket, Ludistler bu aşağıdan gelen hareketi temsil ederken Fransa’da Lyon ipek işçileri, Almanya’da Silezya dokuma işçileri sayılabilir.  

Doğrusu, işçi ve sosyalist hareketin radikal kanadı, eski rejime karşı mücadelesinde asla kendini yeni rejimin temsilcilerine tabi kılmamış, kendi siyasi bağımsızlığını korumaya çalışmış ve yeni rejimin temsilcilerinin kendi çıkarları doğrultusunda yaptırımlarına karşı da mücadele etmiştir. Elbette somut, belirli hedeflerle sınırlı ittifaklar olmuştur. Ancak bunu bir döneme yaymak, en azından devrim tarihini atlamak anlamına gelir. Marx’ın 1848 gibi devrimlerin patlak verdiği bir anda işçi sınıfının siyasi bağımsızlığına ısrarla vurgu yapması, burjuvazinin devrimci potansiyelini yitirmesinin yanı sıra devrimin burjuvaziye bırakılmayacak kadar ciddi bir mesele olduğunun bilincinde olmasındandır.  

Avrupa’daki ve daha sonra dünyanın diğer köşelerindeki çeşitli sosyalist hareketlerin bu “sınıf bağımsızlığı” meselesine ne kadar gerçekleştirebildikleri su götürür. Önemli bir ideolojik-siyasal geri düşünün ürünü olan bu durumun sebeplerinden biri paradoksal bir biçimde demokratik hakların gerçekleşmesi yolundaki mücadeledir. Bu mücadelenin gereklerini yerine getirirken burjuva kurumlar ve dolayısıyla devlet, cumhuriyet ve de millet adına savunulmuştur. Cumhuriyetçi olmayan sağ, muhafazakârlık karşısına zaten egemen sınıflarca yerleştirilmiş kurumsal çerçeve içinde sıkışıp kalmanın bedeli, özellikle halk hareketi bu çerçeveyi her zorlayışında aldığı büyük yenilgilerdir.  

Demokrasinin bu türden özdeşleştirilmesi, sosyalist hareketin bağımsızlığını zedelemiş ve kendisini en fazlasından mevcut müesses nizamdaki kazanımların sol bekçisi haline getirmiştir. Siyasal iktidarın fethedilmesindeki emekçilerin küçük burjuvazi ve köylülükle ittifakı “diğer toplumsal sınıflarla” stratejik bir ittifak olarak ne kadar gerekliyse yukarıda sözü edilen türden ittifakların da sosyalizmi gündemden ve hatta bilinmeyen bir geleceğin dışında her şeyden uzaklaştırdığı kesindir.  

Fransız Devrimi ile sosyalizm arasındaki ilişkinin oldukça tartışmalı olduğu bir gerçektir. Burjuva devrimi ile sosyalist devrim arasındaki ilişki, güç ilişkileri, tarihsel özne, nesnel koşullar vb. bir dizi açıdan, kimilerince oldukça kesik (“aşamalı”) ve kimilerince demokratik görevlerin inkarıyla öne çıkan bağlantısız bir biçimde ele alınmıştır. Ayrıntılı bir sürekli devrim kuramına girmeden söylen, bilinç ve örgütlülüklerini geliştirecek eylemliliğin esas olduğudur. Zaten görevler arasındaki geçişkenliğin hayat bulduğu alan da budur. Alman Cumhuriyeti, bir anlamda imparatorluğun devrimden kurtarılması için ilan edildi denilebilir. (Marx, Fransa’da Sınıf Savaşları’nda “Proletaryaya karşı savaşıma ancak cumhuriyet adına geçilebilirdi” derken benzer bir duruma işaret ediyordu.) Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda devrimci durumun ufku, böyle bir cumhuriyet değil proleter devrimiydi. Tabii ki bu proleter devrim, bir imparatorluk değil cumhuriyet olmak durumundaydı. Ancak sosyalizmle cumhuriyet arasındaki doğrusal ilişkiyi kuranlar, cumhuriyetin esas olarak monarşiye karşı olmakla birlikte onunla aynı toplumsal temel üzerinde barınabileceğini atlamaktadır.  

Cumhuriyet ve devrim arasındaki geçtiğimiz yüzyıldaki en önemli karşılaşma İspanyol Devrimi’nde gerçekleşmiştir. Kraliyetten Cumhuriyete geçen ülkede faşizme karşı cumhuriyetçi cephenin sözcüleri aslında ilk başta devrimci kesimleri dizginlemişlerdir. Yani Stalinistler, sosyal demokratlar ve cumhuriyetçiler, cumhuriyetin kurtarılmasının ilk adımı olarak devrimi boğmuşlardır. Hobsbawm İspanya İç Savaşı’nı bir devrim ve karşı devrimin cereyan ettiği bir olay olarak değil, “faşizm ve anti-faşizm arasında geçen bir Avrupa savaşı” olarak görür. (Mesele dergisi Mart 2007 sayısı) Daniel Bensaid ise onun tarihçiliğini “… olayların büyük dönüm noktalarındaki olası seçenekleri keşfetmeye eğilimli eleştirel ya da stratejik bir tarih anlayışından çok “tarihçinin tarihi” perspektifine sahiptir.” (Köstebek ve Lokomotif, s.167, Yazın Yay, 2006) diye değerlendirirken, bu “tarihçinin tarihi” perspektifinin ne yazık ki azımsanmayacak derecede eylem adamları tarafından da sahiplendiğini unutmamalıyız.  

Fransız Devrimi’nden veya Cumhuriyetin tarih sahnesine çıkmasından bu yana aşağıdakilerin özgürlük mücadelesinde cumhuriyet, ancien régime’e göre bir ilerleme olmasına karşın, nihai kurtuluş yolunda çelişkili, kendi içinde devrim ve karşı devrim mücadelesini içeren bir durağı temsil eder. Denis Berger, Fransız Devrimi için Daniel Guérin’in yolundan giderek açıkça iki devrimden söz eder: “İlki kapitalist modernleşmenin devrimi” ve “ikinci devrim, yarı yolda duramayacak olan kitlelerin devrimi.” (Permanence de la Révolution, La Breche, 1989, s. 204)  

Kim Muhafazakâr, Kim Solcu, Terakkiperver mi, Terakkici mi? 

Türkiye sosyalist hareketi, Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren kendisine ait olmayan, kendisini de kapsamayan hayali bir ittifaka yazılmıştır. İttihatçılık konusunda olduğundan daha fazla Kemalizm ve daha geniş bir tabirle “Cumhuriyetçilik” sosyalist hareketimizin mecburi bir durağı olarak kabul edilmiştir. Gündüz Aktan’ın popülerleştirdiği bir Cumhuriyetçilik denmese de Marksizmde tarifi olmayan bir “irtica” karşısında, kendi bağımsız eyleminden ziyade kurulu düzene ve onun bekçilerine görev biçen, kendisine de hasbelkader bir müttefik rolü biçen bu zihniyet, karanlık dönemler dahil olmak üzere sosyalist hareketin geniş halk yığınları tarafından CHP içinden gelebilecek düzeyde “ilerici” olarak algılanmasına neden olmuştur.  

Fransız Büyük Devrimi’nin ürünü olarak sunulan Cumhuriyetçilerle işçi hareketi arasındaki “tarihsel uzlaşmanın” tarihinin nerede başlayıp nerede bittiği de belirsizdir. Sözde “eski rejime” (“ancienne régime”, devr-i sâbık) karşı çıkan burjuvazi ve küçük burjuvazinin fiili önderliğinde terakki, ilim-irfan ve kalkınma bayrağı altında olmadık-olmayan güçler toplanmıştır. Osmanlı-Türk toplumundaki siyasal mücadelelerdeki saflaşmalar illa da birtakım modellere/örnekliklere göre açıklanacaksa neden İran veya Çin’dekine göre değilse de, Alman toplumundaki saflaşmalara göre açıklanmasın? Esas olarak, 1848 Devrimi’nin yenilgisinin, dolayısıyla her ne kadar yukardan devrim olarak sunulsa da karşı devrimin ürünü olan Bismarckçılık, neden Jakobenlikten daha anlamlı bir saflaşmanın-benzerliğin anahtarı olmasın? Sosyalizmin ise eski ve yeni rejim gibi saflaşmaların ayrılmaz bir parçası olduğu doğru değildir. En azından Babeuf ve Fransız devrimindeki radikal kesimlerle birlikte işçi hareketinin bağımsızlığı başlı başına bir ilke haline gelmiştir. Aynı dönemin ürünü olarak görülebilecek halk hareketlerinde de bu husus her zaman öne çıkmıştır. Ancak, demokrasi için mücadeledeki önemli yanılgılardan biri Ulus veya Cumhuriyet’in savunulmasının adıyla burjuva devlet ve kurumlarının savunulmasının öne çıkarılmasıdır. Solun eski rejime karşı mücadeleyle, laiklikle sınırlanması, onun ayırt edici yönü olan “insan türünün” kurtuluşu için sömürü ve baskıya karşı mücadeleyi gölgelemektedir.  

Hangi Miras veya Kimin Mirası? 

Bir diğer “batılı” örnekte, 19. yüzyılda İngiltere’deki siyasal saflaşmalar açısından mesele alındığında ise muhafazakârlar ve liberallerin varlığında işçi sınıfının liberaller safına yazıldığı söylenebilir. Fransa’da sağ-sol ayrımı eski rejime karşı olan cumhuriyetçi cephe ile o dönemde Marksist olmaktan ziyade Prudhoncu olan işçi sosyalizmi arasında pek de istikrarlı olmayan bir uzlaşma olarak takdim edilmekte. İngiltere’de ise bunun karşılığı bilindiği üzere Tories (muhafazakârlar) ve Whigs (liberaller). Bir yanda aklın, ilerlemenin ve ekonomik gelişmenin, öte yanda eski askeri-ilahi rejimin savunucuları…  

Türkiye’deki terminoloji Fransız Devrimi’ne göre kurulmuş olsa da siyasal mücadelelerin içeriğine bakıldığında İngiliz örneğinin dikkate alınması halinde ilginç saflaşmalar ortaya çıkacaktır. Liberalleri –ne kadarsa o kadar– temsil eden çizginin Terakkiperver Fırka, Serbest Fırka, Demokrat Parti ve Adalet Partisi olduğu göz önüne alınırken, işçi sınıfının –ne kadarsa o kadar– bu siyasal çizgiye destek verdiği bir gerçektir.   Geriye muhafazakârların kimler olduğu sorusu kalır! Gerçi Şerif Mardin’in aynı sorunsal çerçevesinde olmamakla birlikte “Jön Türk düşüncesi ‘radikal’ değil ‘muhafazakârdır” demesinin üzerinden az zaman geçmedi! Taha Parla buna “bürokratik muhafazakârlığı” eklemekte. (Bkz: Şerif Mardin’e Armağan, İletişim Yayınları, 2005, s. 17) Cumhuriyetin devraldığı fikir mirasına ilişkin ciddiye alınabilecek çalışmalarda hiç de Fransız Devrimi değil, kabaca sosyal darwinizm belirleyici olmuştur. (Bkz; Atila Doğan, Osmanlı Aydınları ve Sosyal Darwinizm, Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2006). Şükrü Hanioğlu, mirası veciz bir biçimde özetlemektedir: “…son dönem Osmanlı ve ilk dönem Cumhuriyet entelektüel mahfilinde etkisi tartışılamayacak Büchner, Vogt, Moleschott materyalizminin, yarım yamalak anlaşılan bir pozitivizm ve Sosyal Darwinizm ile karıştırılarak “tavşanın suyunun suyu” derecesinde popülerleştirilen mesajları bu düşünceleri ilk aktaranların gördüğü temel eksiklikleri yani “felsefesiz” ve “ahlâkî ilkeleri yeni bilimsel gelişmelerin ortaya koyacağı gerçekler çerçevesinde şekillenecek bir düşünce sistemi olma” hususiyetlerini fazlasıyla ihtiva ediyorlardı. (Şükrü Hanioğlu, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Zihniyet, Siyaset ve Tarih, Bağlam Yayınları, 2006, s. 39)  

1908 Osmanlı İnkılabında sokaklarda çeşitli dillerden hürriyet, kardeşlik, eşitlik sloganları atılmışsa da bunun kıymeti harbiyesini abartmamak gerekir. Hatta “hürriyetin” Fransız Devrimi’ne yakın düşen anlamı “gayr-ı milli” unsurların talebiydi esas olarak. Devletin “inhilâle doğru” yürüyüşünü durdurmak isteyen “İttihatçılar, memleketi sadece kesif bir merkeziyetle idareyi değil, hatta fütuhatı bile hayâl ilâvesi yaptılar. Keza henüz yarı bir müstemleke devlet iken, başka illerdeki Türkleri kurtarmak vehmine bile kapıldılar.” (Hasan Amca, Doğmayan Hürriyet, s. 41, 1958) Burada bir Napolyanvari burjuva devriminin neferi keşfedilebilir; zaten kaşındaki beyaz lekeden cihangirliği mistik bir dayanak bulmuş olan Enver Paşa da kendini Napolyon’a benzetmeye bayılırdı! Biz ise Marx’ın “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik!” sloganlarının yerine, açık seçik, belli anlamları olan “Piyade, Süvari, Topçu” terimlerini koymayı meslek edinenleri hatırlatmasına kulak vermeyi tercih ederiz. Ayrıca, Marx Napolyon için “köylüler için bir adam değil bir programdır” derken, Osmanlı köylüsü için Enver’in ne ifade ettiği üzerinde herhalde kimsenin kuşkusu yoktur!  

Ziya Gökalp’ta billurlaşacak, ancak genel olarak Jön Türk ideolojisinde bulunan cahil kitleler karşısında yönlerini değiştiren seçkinlerin mühendisliği Cumhuriyet döneminde de devam edecektir. (Şükrü Hanioğlu, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Zihniyet, Siyaset ve Tarih, Bağlam Yayınları, 2006, s. 75) Bugünle bağlantıyı Şükrü Hanioğlu, “İttihad Terakki’nin kendisini “cemiyet-i mukaddes” olarak görüp “kendisine yönelik eleştirileri vatan hainliği, ülkenin satılması çabalarıyla eşanlamlı kabul etmesinden hareketle “ 19. Yüzyıl materyalizminin ırk kuramları ve Sosyal Darwinizm’le desteklenerek “bilimsellik” kazandırılan ve günümüze kadar gelen “millet-i hâkime fikri bu tedafüî milliyetçi söyleme değişik bir boyut kazandırmıştır” diye ifade eder.   Le Bon’un değerli fikirlerinin özellikle kimler tarafından değerlendirildiğine (Şükrü Hanioğlu, age, s.95) bakmak pek keyifli olmasa da en azından Fransız İhtilali’ne ve (diğerlerine) duyulan nefreti 1908 Osmanlı İnkılabında fotoğraflarda görünen sloganların ne İttihatçı ne de cumhuriyetçi ideolojide yer almadığını anlamak gerekir. Hilmi Ziya Ülken’in “Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi” adlı çalışmasının önsözünde ise “…tanzimat ve Meşrutiyet’in olduğu kadar Cumhuriyet’in fikir tarihinin de yüzeyde olduğunu belirtmek lâzım” der. (s.4, Selçuk Yayınları, 1966)  

Cumhuriyetin Temel Belirsizlikleri  

İlk bakışta cumhuriyet, halkın demokratik özlemleriyle burjuva devleti kurumlarının karmaşık bir ürünü olarak belirdiğinden işçi hareketi için bazı tuzaklar da içermektedir. Cumhuriyet adına özellikle Batı dünyasında ilan edilen savaşlar ve istilaları hatırlamak yeterli olacaktır. Dolayısıyla, soldan bakıldığında cumhuriyet egemen sınıfların ve reformist solun siyaset yapma alanıdır ve hatta bu alan olmazsa olmaz olarak ilan edilir. Sınıf iş birliğinin zemini bu cumhuriyettir ve tarihsel açıdan bakıldığında, 1848 ihtilali gibi toplumsal ve kitlesel bir ihtilal “mülk sahiplerinin cumhuriyeti” adına kanla bastırılmıştır. Marx’ın Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’inde “Her parti, cumhuriyeti kendine göre yorumladı” derken “cumhuriyetçi burjuva kesiminin, üç renkli cumhuriyetçiler, katıksız cumhuriyetçiler, siyasal cumhuriyetçiler, biçimci cumhuriyetçiler vb.” diye açıklamasına dikkat etmek gerekir. Hele hele parlamenter veya anayasal cumhuriyetin bir tek parti rejimi olarak sürdürülmesinin emekçi kitleler açısından ne demeye tercih edilebilir olduğunu açıklamak da henüz kimseye nasip olmamıştır.   Sosyalizm tarihindeki, demokratik burjuva devleti şemsiyesi altında yapılan burjuva hükümetine katılım (bakanlardan başlayarak) Batı Avrupa’da örneğin İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminde direnişi silahsızlandırarak Fransa’da ve İtalya’da burjuva devletinin yeniden yerleştirilmesi sırasında öne çıkmıştır. İspanyol devrimi tarihsel olarak cumhuriyet ve karşı kamp arasındaki çatışmanın bir başka çatışma ile, devrim ve karşı devrimle birlikte yaşandığı en gelişkin örnek olarak sunulabilir. Cumhuriyetin savunusu İspanyol devriminde ilkin devrimin boğazlanmasıyla açılmış ve sonunda Franco’nun zaferine varmıştır.   Buradaki temel bir ayrıma geliyoruz. Jaurès gibi geleneksel Marksist damardan ziyade radikal cumhuriyetçilikten gelme bir sosyalist bile “Devlet bir güçler ilişkisidir” demiş. Yani tarafsız olmayan siyasal bir oluşum. Devlet bir güçler ilişkisidir demek toplumsal olarak burjuva veya proleter herhangi bir muhtevaya kendini uyarlayabilecek bir oluşum anlamına gelmez. Herkes devletin egemen sınıfların bir aracı olduğunu söylemekte ancak cumhuriyet ve devlet arasındaki ilişki egemen sınıflar dolayımı ile değil sınıf üstü bir değerler, kazanımlar zemini olarak sunulmakta.  

Devlet kurumlarını, kapitalist mülkiyeti sorgulamadan çeşitli türden (bonapartist, milliyetçi) cumhuriyetçilerle saf tutmaya çağrılan işçi hareketinin kendi gündemini oluşturmasını sürekli çarpıtmıştır. Üstelik yüz yıllık geçmişte devrimci durumların cumhuriyetçi geleneğin sorunsallarından değil kapitalist sistemden kopuş yönündeki aşağıdan gelen dalgaların ürünü olduğu atlanmamalıdır.   Toplumsal ve demokratik kazanımların savunulmasıyla cumhuriyetin savunulması her toplumda örtüşmemektedir. Genel oy, kamu hizmetleri, laiklik (sekülarizm) önemli olmakla birlikte bunun siyasal özgürlükler ve kapitalist sistemden kopuş dinamikleri de hesaba katılmalıdır. Hele hele neoliberal karşı reformların çökerttiği bir toplumda radikal bir toplumsal dönüşüm perspektifiyle donanmış bir kazanımlar takıntısından kurtulmak gerekmektedir. Sosyalizm cumhuriyetin radikalleşmesinin bir ürünü olmayacaktır. Her ikisi arasında eski devlet aygıtının parçalanmasını başta olmak üzere kırılmalar kaçınılmazdır.  

Geleneksel olarak burjuva demokratik cumhuriyetin iddiası çoğunluğun iktidarını olmasıdır. Üretim araçlarının ve toprağın özel mülkiyetinin yürürlükte olduğu bir zeminde bunun mümkün olup olmaması tartışması bir yana bırakılsa bile bizdeki örneğinin sürekli olarak “çoğunluk” (cumhur-ahali) ile bir sorun yaşaması bile yeterince anlamlı olmalıdır. Kaba bir ayrım mutlakiyetçilikle cumhuriyet arasında birinin akılcı diğerinin akıl dışı olması falan değildir. Mesele felsefi değil siyasi olduğuna göre doğuştan rüştünü ispatlamış olan ahalinin iradesinin siyasete yansıtılması babında, bunun siyasal şekli şemaili olarak cumhuriyet “çoğunluk”la sorunlu olduğu takdirde kendi kendini bir diktatörlük olarak ilan edebilir. Mustafa Kemal otuzlu yılların başlarında tam da bu kelimeyi, “istibdat”ı kullanıyordu. “Ben öldükten sonra arkamda kalacak müessese bir istibdat müessesesidir.” (Atatürk, Okyar ve Çok Partili Türkiye, Osman Okyar-Mehmet Seyitdanlıoğlu, s.104, İş Bankası, 2006)  

Cumhuriyet ile sosyalist hareket arasındaki reformlar için mücadelede de önemli farklılıklardan biri yöntem meselesidir. Cumhuriyet sınıf mücadelesi yöntemlerini en şiddetli bir biçimde ezmeyi meslek edinmişken sosyalist hareket kalıcı kazanımların ancak bu yöntem sayesinde elde edilebileceğinden hareket eder. Cumhuriyet yasaları (iş ve ceza), işçi hareketinin verdiği özgürlük mücadelesinin önündeki önemli engeller olarak karşısına dikilmiştir.   Bizde demokratik parlamenter cumhuriyet zaten cumhuriyetin kollayıcısı için oldukça netameli iken, diğer türler (Bonapartist, başkanlık) emekçiler için haydi haydi netamelidir. Genel oy temelinde seçilen meclisler, yerel meclisler demokrasinin bir gereği olmakla birlikte emekçiler bu meclisleşmeyi, demokratikleştirmeyi iş yeri meclislerine kadar taşımışlardır. Tarihin garip bir cilvesi ise bizde zaten görülmemiş olan ahali için kazanımların cumhuriyet tarafından temsil edildiğine ilişkin yanılsamanın neoliberal dönemde artık bir iddia olmaktan da çıkmıştır. Militarizmin bu boyutta olduğu bir ülkede ancak neoliberal politikalarla finanse edilen kurumların cumhuriyet bekçiliği herhangi bir yanılsamaya yol açmayacak kadar anti-popülerdir.  

Cumhuriyet Neden? 

Bir vatandaş harbine benzer rütbe ve mevkilerin hakkı yeksan edildiği bir Millî Mücadele yaşanmamıştır. 1919-22 döneminde veya Sabahattin Selek’in yaptığı gibi bunun ilk yıllarını İstiklal Harbi’nden ayırt edecek bir dilimleme yapılsa, ikinci dilimde de 1789-1793 dönemiyle herhangi bir benzerlik aramak abestir. Misak-ı Milli sınırlarının çizildiği meclis herkesin bildiği gibi Padişah meclisidir. Millî Mücadele meclisi bir meşruti monarşi meclisidir (yanına da hilafeti eklemek kaydıyla). Kuruluşta kimsenin saltanat ve hilafete karşı bir söylemi ve tabii ki reddi söz konusu değildir. İttihat ve Terakki nasıl imparatorluğu kurtarmak için mücadele ediyorsa, Millî Mücadele de hilafet ve saltanat abartmalı gözükse de vatan için mücadele ediyordu. Burada Fransız İhtilali’nin kurucu unsurlarını aramak abesle iştigal etmek demektir. Zaten kimsenin de bu mücadeleye siyasal ve toplumsal başka bir anlam yüklediği yoktu. Bir diğer iddia ise İstiklal Harbi’ne başlanmadan önce 1919 ve 1920 yıllarında Sabahattin Selek’in tabiri ile Anadolu İhtilali’nde iç güçlerle yapılan çatışmalardır. Bu iç güçler tabiri bir vatandaş harbini çağrıştırmaktadır. Padişah yanlısı güçlere karşı yapılan bu çatışmaların esas olarak daha sonra vatan haini ilan edilecek olan örneğin Ethem Bey tarafından yürütülmüş olması bir kenara koysak bile bunun bir vatandaş harbi olması için farklı toplumsal ve siyasal programlar çerçevesinde cereyan etmesi gerekirdi. Saray’ı “feodal” ve “karşı devrimci” dolayısıyla Ankara’yı “inkılapçı” (herhalde “burjuva”) ilan etmek Fransız Devriminin aşırı çarpıtılmış bir bakış açısından okumayı gerektiriyordu. Aslında Saray’ın etrafında ciddiye alınabilir bir güç birikiminin olmadığı, sözü edilen vatandaş harbine katılımın alabildiğine düşük olduğu bir gerçektir. Kitlelerin katılmadığı bir “devrim ve karşı devrim mücadelesi” esas olarak devrimin sınırları dışında kurumsal çerçeve içinde cereyan etmiştir.   Millet Meclisi meşruiyetini Osmanlı meclisinin İstanbul’da basılması ve kapatılmasından almaktadır. Rütbeler ve mevkiler Osmanlı’dır. Ortada ahaliyi heyecana gark edecek devrimci bir düşünsel ve de örgütsel faaliyet bulunmamaktadır. 1908’deki coşkulu gösteriler ve ona öngelen halkın vergi isyanlarına benzer, kendiliğinden ve doğrudan katılımlar gözükmemektedir. Ömrünü tüketmiş Saray aslında Ankara’ya karşı cansiperane bir mücadele de yürütmemiş, kaderine razı olmuşçasına gün doldurmuştur. İttihat ve Terakki’den sonraki İstanbul hükümetlerinin özellikle Damat Ferit hükümetleri dönemi hariç Ankara ile zaman zaman çok sıkı zaman zaman mesafeli bir ilişkisinin ötesinde düşmanca davrandığını söylemek mümkün değil. Milliyetçilerle Saray efradı arasında tabii ki köklü bir fark vardır, ancak bu farkı iki düşman sınıf gibi algılamak, devrim ve karşı-devrim saflaşması olarak takdim etmek yirminci yüzyılın yirmili yılları için çok zorlama bir tarih anlayışıdır. Yakınlardaki İran’da uzaklardaki Çin’de aynı yıllarda çok daha radikal saflaşmalar tarihin ne tür alternatiflerle cebelleştiğini gösterirken siyasal demokrasi, toplumsal kazanımlar açısından bir bilanço çıkarmadan Fransız Devrimi’nin giysilerini ona buna giydirmeye kalkışmanın karşılığı yoktur.  

Sosyalistler açısından daha vahimi Millî Mücadele’de yer alan toplumsal kesimlerin kazanımlarının ne olduğunu irdelemeden devrimin devam ettiğine kanaat getirip yeni rejimden yana saf tutmalarıdır. İzmir İktisat Kongresi bir gösteri olarak cereyan etmiş olsa bile orada dile getirilen işçi talepleri, hiç de değilse kurulu düzen çerçevesi içinde kimi talepleri dile getirmekteydi. Yani bir sistem meselesini tartışma konusu haline getirmeden, başka toplumsal tabakaların canını yakmadan bir takım “haklar” talep edilmekteydi. Oysa devrim dönemi diye takdim edilen ve üzerinde yaygın bir uzlaşma bulunan ilk 15 yılda emekçilerin payına düşenin bir dökümü çıkarıldığında harf devrimi, güneş dil teorisi gibi karın doyurmayacak safsatalar ve fakat iş hukuku açısından gayet somut engeller görülür. İşçi hareketi ile cumhuriyet arasındaki ilişkinin tarihi yalnızca hilafete ve saltanata karşı olma babında ele alındığında oldukça basite indirgenmiş olur. Nihayetinde cumhuriyet de yeni bir egemenlik ilişkisinin kurumsallaşması olarak belirmiştir. Cumhuriyet dışında ne gibi seçeneklerin bulunduğuna ilişkin bir tartışma özellikle Saray’ın meşruiyetini yitirmiş olması nedeniyle fazla anlamlı değil. Millî Mücadele döneminde sarayın yaptığı hataların Ankara’nın önünü açtığı en Kemalist tarihçiler tarafından bile rahatlıkla söylenmektedir. Cumhuriyet’in kuruluş sürecinin ne kadar nesnel bir eğilim üzerine oturduğunun bir örneği, Millî Mücadele’nin önde gelen simaları henüz bu meseleyi tartışmazken; Çiçerin’in Lenin’e gönderdiği bir raporda bulunabilir (16 Mayıs 1920): “Büyük Millet Meclisi’nde partiler faaliyet göstermiyor ve iç siyasete dair bir program oluşturmuş değil. Ancak, cumhuriyet ilan edilmesi çok büyük bir olasılık.” (A. Avagyan: Kemalistler, İttihatçılar ve Bolşevikler, Toplumsal Tarih, Mart 2007, s. 19)  

En önemlisi geniş halk kitlelerinin yeni rejimin oluşumuna katkılarının ne olduğudur. Birinci Dünya Savaşı’ndan Osmanlı’nın nasıl çıktığı üzerine fazla durmaya gerek yok: Mevcut ordudan daha fazlası firarda (300 bin), köyler harap olmuş, zanaatkârlık “tehcire” tabi tutulmuştur. Kitleler için yorgun kelimesi bile hafif kalırdı. Zaten, siyaset sahnesine bir dinamizm kazandırmaktan uzak olan kitlelerin dayatması, bastırması ve rızasıyla bir cumhuriyetin ilan edildiğini kimsenin söylediği yok. Doğan Avcıoğlu, Millî Mücadele’de sınıfların mevzilenmesi açısından birçoklarından daha gerçekçidir. “Anadolu köylüsünün pasifliği, güvensizliği ve geleneksel egemen sınıflara bağlılığı karşısında, bir kurtuluş savaşı nasıl yürütülebilecekti?… Köylünün güvensizlikle baktığı milliyetçi subay ve aydınların dayanabilmeyi ümit edebilecekleri görünürdeki güç, Anadolu eşrafı, aşiret reisleri ve din adamlarıydı.” (Türkiye’nin Düzeni, s. 137-138, 1969) Bu gücün azımsanmayacak bir bölümünün varlığını Ermeni katliamına borçlu olduğu da hesaba katılabilir. Bu durumda ortaya çıkacak devrimin sınıf muhtevası, siyasal katılım konusunda hayal kurmaya gerek yoktur. Buradan bir tür Cumhuriyet çıkar, bu ne kızıl ne parlamenter ne sosyal ne de küçük burjuva demokrat olabilir ancak. Köylünün veya genel olarak emekçilerin, ezilenlerin durumunu sorgulayanlar da gerçekten “geleneksel sınıflara” bağlılıktan mı yoksa İttihatçıların bu kesimlere yönelik politikalarından ötürü mü “pasif” ve “güvensiz” olduklarını derin derin düşünmelidirler. Savaş içinde yürütülen ekonomik ve siyasal “milli” politikaların ahaliyi kırarken, birilerini palazlandırdığı anlaşıldığında hamaset alanında çıplak volta atılır. Ancak her halükârda bu satırlar “Çılgın Türklerin” sanıldığından çok daha makul (pragmatik) olduğunu göstermektedir.  

Yine de bu dönemin sonunda toplumsal manzara umumiyedeki değişimlerin pek de iç açıcı olmadığını söylemek gerek. Anlamlı bir hamle yapılamadığı gibi iktidar bloğunun bileşiminden ötürü toprak reformu gibi önemli bir atılım sürekli askıda kalmıştır. Kürt isyanlarını dikkate alırsak toprak reformundan ahali isyan eder veya feodal beyler Vendée ayaklanmasına yol açar diye bir beklenti olduğu iddiası da ciddiye alınabilir olmaktan çıkar. Geriye ucuz bir jakoben söylemin ara sıra dillenmesinden başka bir şey kalmaz. Ancak, bu söylemin sağı değil de solu tarafından yankılanmasının nedenleri olmalıdır. Bu nedenlerin toplumsal olmasına imkân yok, çünkü çalışan sınıflar açısından böylesi bir yanılsama söz konusu değil (başka türlüsü olabilir). İşçiler, köylüler veya ezilen ulus, eski rejime karşı bu cumhuriyeti desteklemek lazım, hani şu ve bu somut nedenlerle bizim de çıkarımızadır diye bir gösteride bulunmamışlardır.   Zaten cumhuriyetçi hareket de eski rejimden, kurulu düzenden hoşnutsuz olanların bir ortak cephesi olarak tezahür etmiyor. Yeni kurulan rejimin sınıf karakterinde çalışan sınıflardan bir nebze bulmak mümkün değil. Başlangıçta birlikçi bir tutum geliştirildiği iddiası havada kalsa da diyelim ki böyle bir durum vardı, kısa zamanda farklı toplumsal kesimlerin talepleri çatışacak ve örneğin köylüler kendi talepleriyle ortaya çıkacaklardı. Egemen olma imkanına nesnel olarak sahip olan kesimlerin öne çıkması tabii gözükse de bir toplumsal alt üst oluşta kolektif güçleriyle alt sınıflar da kendi deneyimlerini yaşarlar. Ne kadar fakir olsa da Cumhuriyeti hazırlayan bir düşünsel temel var. Bu düşünsel temelin ne olduğuna dair tartışmaların merkezinde en yetkili kişinin ağzından 1919-1927’nin bir tür kademeli iktidar mücadelesinin resmi değerlendirmesi bulunmaktadır. Mustafa Kemal, Nutuk’ta açıkça vatanın kurtuluşunu amaçlayan Millî Mücadele’nin başarılar elde ettikçe “safha safha” gerçekleştirildiğini belirtir. Bu dokuz yıllık dönemde kendi ifadesine göre uygulamada herhangi bir “sapma” olmamıştır. Birlikte yola çıkanların bir kısmının fikri ve ruhi sınırlılığı olayların gelişiminde kendini göstermiştir. Yani Mustafa Kemal parmakla sayılabilecek özel görüşmeler dışında (Mazhar Müfit Kansu gibi) aleni bir biçimde mücadelenin nereye yöneldiğini ne Meclis’e ne de yakın mesai arkadaşlarına bildirmiştir. Mesafe kazandıkça birileri terki siyaset etmek zorunda kalmıştır. Mustafa Kemal’in safha safha ilerleyişinde devrimci bir programın değil, alabildiğine elverişli şartların önemli olduğunu eklemek gerek.  

Hareketin oluşumunda asker kökenlilerin ağırlıkta olduğu ve bunlara bir de memurların eklenebileceği bilinmektedir. Bu iki unsurun farklı bileşimleri döneme göre öne çıksa da askerlerin ağırlıklı olduğu kabul edilmektedir. Böylece emir komuta mekanizmasının ve kaybolacak mesleğin akıbetinin ağırlıklı bir zihniyet dünyası ile karşı karşıya gelinmektedir. Hareketin herhangi bir gelişim evresinde toplumsal bir meseleden ötürü eski rejime baş kaldıran bir çevrenin adı geçmemektedir. Hem işgale karşı çıkan hem de farklı bir gelecek tahayyülüyle mücadele eden bir kesimin bulunmaması nedeniyle sorun olarak görülmemektedir.   Gerçekte ortada bir devrimci durum yoktur. Çünkü devrimci durum toplumsal ve ekonomik koşullara göre geniş bir özerkliğe sahip olur. Mücadelelerin kendi mantığı vardır ve devrimci durumda yapısız tahlillerle sınırlı kalındığı takdirde anlaşılamayacak siyasal ve pratik bir dizi tezahürü vardır. Oysa kuruluş döneminde herhangi bir yanılsamaya yer verecek bir hareketlilik söz konusu olmamıştır. Ankara’nın zayıf ve güçlü bütün sınıf ve toplumsal tabakaları demesek de en azından eski rejime karşı olan sınıf ve tabakaları tatmin edecek bir programa sahip olduğunu söylemek için de elde herhangi bir veri yoktur. Tabii Cumhuriyet’in kuruluşu da açık seçik bir siyasal ve toplumsal program çerçevesinde yürütülen bir mücadelenin ürünü olmamıştır; Millî Mücadele’nin önde gelen azımsanmayacak kadroları bile fenersiz yakalanmışlardır. Ahalinin ise bu durumdan uzaktan yakından ilgisi olmamıştır.  

Cumhuriyet ve İşçi Hakları  

Doğrudan sınıfsal bir temelde yürütülecek bir tartışma bu meseleyi çok daha açık bir şekilde gözler önüne serebilir. Türkiye’de işçi sınıfının cumhuriyetle kazanımları, örneğin mütareke dönemine göre veya 1908 Osmanlı inkılabına göre –meşruti monarşi– pek hayırlı olmamıştır. Cumhuriyet işçi sınıfının örgütlenme ve bilinçlenme faaliyetine bir kolaylık sağlamadığı gibi aksini iddia etmek hiç de zor almayacaktır. Özü itibariyle burjuva devletinin inşası, egemen sınıfın kendisini biçimlendirdiği siyasal çerçevedir. Fransız devriminden arta kalan kimi ifadeler ise cumhuriyetten önce 1908’in çok daha yüksek sesle ifade ettiği hususlardır. (Kardeşlik, eşitlik ve hürriyet herhangi bir düzenleme olmadan geniş kesimler tarafından, farklı dillerde ve salonlarda veya kürsülerde değil sokak gösterilerinde dile getirilmiştir.)  

Dolayısıyla her hal ve şerait altında cumhuriyetin savunusu cumhuriyetten yana mücadele dinamiğinin tuttuğu özgül yer ve cumhuriyetin toplumsal bileşimi ve belli tarihsel konjonktürdeki politikalar kimi zaman çelişkili durumlar yaratmaktadır. Cumhuriyetten “ilerici” ögeleri tarihsel-geçici niteliklerini pekiştirdikçe kelimenin kökündeki –cumhur– halkçı özelliklerini yitirmekte ve böylece sultana karşı, mutlakiyete karşı kazanılmış mevziler arkaik kalmaktadır. Özellikle Batı Avrupa tarihindeki “cumhuriyetçi kamp” diye nitelenebilecek bileşim böylesi bir saflaşmanın belirgin özelliklerini sunmaktadır: Halkçı radikal ayaklanma ve onunla sarmalanmış bir cumhuriyetçilik. 1793 ve tabii ki 1848 Fransız İhtilali buna örnek gösterilebilir. Cumhuriyetin Osmanlı’dan devraldığı sınıfsal bileşimde “emeğin” konumu hakkında çok kesin bilgiler bulunmamakta. 20. yüzyılın başında yapılan bir nüfus sayımında amelenin 186 bin olduğu bildirilmiş. 27 milyonluk nüfusun 15 milyonu işgücüne dahil olduğu söylendiğine göre emekçilerin oranı 1,24%. Ancak ücretli emeğin dışındaki, Osmanlı toplumsal yapısı içindeki zanaatkârlardan yoksul, topaksız köylülüğe geniş bir kesimindeki emek kategorilerinin bu hesaba dahil edilmediği eklenmeli.  

Cumhuriyetin imparatorluğa göre çalışma düzenlemeleri açısından hemen hemen bir süreklilik arz edip emekçiler için anlamlı bir değişimin olmadığı bilinmekte. Bu sürekliliğin timsali olarak 1909’da çıkarılmış olan kamu kesiminde sendika kurulmasını yasaklayan meşhur Tatil-i Eşgal kanunu bulunmaktadır. Tatil-i Eşgal kanunu 1908 rüzgarına mütevazi bir sınıfsal ve toplumsal içerik kazandıran grevlere karşı çıkarılmıştır. Ücretli emeğin azımsanmayacak bir kesiminin kamu kesiminde bulunduğu bir ülkede bu yasaklamanın hayati bir önemi olduğu hatırlanmalıdır. Bu yetmezmiş gibi aynı yıl (1909) çıkarılan Cemiyetler Kanunu da diğer çalışanların örgütlenmelerine ilişkin sınırlamalar ve en önemlisi de derneklere hükümet denetimi getirmekteydi. (1919 ve 1923’te yapılan değişikliklerle bu yasa ağırlaştırılmıştır.) 1908 yılı grevleri bir başına sonraki yılların kat bek kat üstünde olurken, İttihatçıların 1913’teki kesin iktidarının belirmesiyle güçlenen milliyetçiliğin işçi hareketinde karşılığının ne olduğunu hatırlamak yeterli.  

Mütareke yıllarında yeniden gelişen ve canlanan işçi hareketi, cumhuriyetin nimetlerini de 1925’te Takrir-i Sükûn kanunuyla tatmıştır. 1922 yılında İstanbul’da kurulan İstanbul Umum Amele Birliği iki yıl sonra hükümetin çıkardığı zorluklar karşısında kendini feshetmiştir. Keza 1924’te çeşitli derneklerin katılımıyla kurulan Amele Tali Cemiyeti 1928’de hükümetçe kapatıldı. O dönemin sosyalist hareketin hali pür melalini bilenler, bu tür örgütlenmelerin arkasında bir örgüt de bulamazlar. Zaten böyle bir durum olsaydı hükümet anında icabına bakardı. Cumhuriyet döneminde işçi örgütlenmelerinin bu yasal sınırlamalarının karakterinin “ilerici”, “devrimci” gibi nitelenmesi ne kadar uygun düştüğü bilinmez, ama erbabınca en hafif deyimiyle “otoriter” olarak değerlendirilmektedir (Ahmet Makal; Türkiye’de Tek Partili Dönemde Çalışma İlişkileri: 1920-1946, s. 43, İmge yay, 1999). Cumhuriyetin anayasasına koyulan halkçılığın bir yönü sınıf mücadelesinin reddi ise diğer yönü bu reddeden kârlı çıkanların milletin bütünü olmayıp iktidar bloğunda yer alan kesimlerle bunlara ek olarak İttihatçılıktan devralınan her türlü yoldan milli burjuvazi yaratılmasından nasibini alanlar olmuştur. Bu milli burjuvazi yaratma hayali, millet içindeki eşitsizlikleri gidermeyi değil, bir bütün olarak milleti var etmeyi ve bunun içinde sömürü ilişkilerini geliştirmeyi gerektirmektedir.  

Bu milletin modern kapitalist bir sisteme dayanacağı bilinci, sınıfların varlığını reddetmekte, nereye kadarıysa oraya kadar kapitalist ilişkilere gelişene kadar aşağıdan bir çatışmayı engellemeyi hedeflemektedir. Cumhuriyet dönemi ekonomi politikasını halkçılık prensibini de millet yaratma hedefini de “sınıfsız veya her sınıfa eşit mesafede” bir proje olarak değerlendirmeyeceğine göre bu milletleşme süreci de emekçilerin sırtından yürütülecektir. Genellikle rejimin anti kapitalistliğine gerekçe olarak gösterilen alıntılar, yeterli bir sınıfsal gelişmişliğin bulunmadığından yakarlar: Yeterli sanayi, tüccar ve hatta büyük arazi sahibi yoktur! Toplumsal saflaşmada büyük arazi sahiplerini bile yetersiz görüp, “arazi sahipleri de himaye edilecek insanlardır” (Makal, age, s. 97) dedikten sonra anti kapitalizm bir yana burjuva demokratik devrimin asli unsurlarından sayılan tarım reformunun bile gereksiz addedildiği bir rejimde emekçilerin payına düşecek olan bellidir. Zaten resmi söylemde en az yer tutan amelenin durumu vaziyetidir.  

Cumhuriyet dönemindeki devletçilik ve de milliyetçilik gibi kutsanan değerlerden işçi sınıfının payına düşen her türlü haktan mahrumiyet olmuştur. 1936 İş Kanunu’nda taçlanacak olan bu durumun “sonradan”, “Kemalizm’in özünde olmayan” bir husus olarak takdim edilmesi, geçmişle taşıdığı süreklilik göz önüne alındığında geçerli değildir. Taha Parla İş Kanunu’nun faşist korporatizme oldukça yaklaştığını belirtir. (Bu konuda ayrıntılı bilgilenme ve tartışmalar için bkz. Ahmet Makal; Türkiye’de Tek Partili Dönemde Çalışma İlişkileri: 1920-1946, İmge yay, 1999) Sosyalistler için tarihte temel meselelerden biri ve en önemlisi, işçi sınıfı başta olmak üzere emekçilerin kendi deneyimlerini yaşayabilmesi, kendi tarihlerini yapabilmesidir. Cumhuriyetin çalışma hayatına ilişkin düzenlemeleri ise esas olarak işçilerin bir sınıf olma yolundaki mücadelelerini herhangi bir demokratik yanılsamaya yer bırakmayacak şekilde bastırmaya, daha doğrusu yatağında boğmaya yöneliktir. Zorlama tartışmalara gerek olmamakla birlikte Mussolini İtalya’sında sendikalar varken, sendikaların bulunmadığı, cemiyetler kanunu ile sendikaların yasaklandığı bir ülkede yönetimin değil devrimciliğinden ilericiliğinden söz etmek bile alay etmekten beterdir.  

Çok özel tarihsel durumlar dışında stratejik bir ittifak devlet kurumlarını dokunulmaz kıldığı gibi özel mülkiyetten hareket eden bir toplumsal eleştiri yolunun da önünü tıkamaktadır. Belki de cumhuriyetçi geleneği bir bütün olarak değil yukardan ve aşağıdan diye tanımlamak burada da anlamlıdır. Örneğin kitlelerin kendi iradeleriyle tarih sahnesine çıktığı eylemleri geleneksel cumhuriyetçi çerçeve içinde tasavvur etmek mümkün değildir.   Cumhuriyet “doğası gereği” demokratik olmak durumunda değildir, ancak genel oy, kamu hizmeti, laiklik gibi demokratik, toplumsal kazanımlar varsa savunusu tabii ki göz ardı edilemez. Ancak bunların savunusu, cumhuriyetin tüm kurumlarının savunusu anlamına gelmemelidir. Açıkçası toplumun radikal bir dönüşümü için geçişsel bir perspektifle bağlantısı kurulamadığı takdirde bunlar bir tıkaç haline gelir. Örneğin nihayetinde demokratik kazanımların derinleştirilmesinin devlet kurumlarıyla birlikte var olmayacağı bir gerçektir. Aynı şey mevcut durumdaki devlet ve din ayrılığı, laiklik meselesinde de geçerlidir. Dinin ve devletin alanlarının karşılıklı olarak tanımlanması ve ayrılması değil bunların aşılması gerekmektedir; edebi ve ezeli kılınması değil. Sosyalizmi cumhuriyetin değerlerinin mantıksal sonucu gibi kavrayan bir yaklaşım özellikle Türkiye sosyalist tarihinde oldukça baskındır. Bunun tersi de doğrudur, sosyalizmi sınıfsal bir zeminde kavrayan yaklaşım da oldukça zayıf olmuştur oldum olasına. Cumhuriyetin mantıksal sonucu derken onun bir tür radikalleştirilmesi de denebilir. Ancak cumhuriyet, her çubuğu bükme girişiminde böylesi bir radikalleştirmeye yatkın olmadığını dipten ve derinden gelen devlet refleksiyle göstermiştir.  

1930’lu Yıllarda… 

Cumhuriyetin işçi sınıfıyla ilk kitlesel imtihanı kendiliğinden, işçi sınıfının kendi siyasal seçeneğini oluşturmasını değil CHP’nin yanı sıra bir siyasal parti üstelik “yukardan” kurdurulunca ortaya çıktı. 1930’de Serbest Fırka’nın (SF) kısa ömründe ortaya çıkan husus bu partinin emekçilere, yoksullara bir şeyler vaat etmek üzerine kurulmamış olmasına rağmen özellikle işçi sınıfının oluşturduğu kentlerde büyük destek görmesi ve hatta İzmir’de grevlerin yapılmasıydı. Bu desteğin Cumhuriyet Halk Fırkası’na (CHF) duyulan tepkiye bağlanmasa da böylesi bir eğilimin bulunması dahi sınıf siyasetinin işçi sınıfının gelişmemişliği üzerine ahkam kesmekten çok daha anlamlı bir biçimdevarlığının mümkün olduğunu göstermektedir. Ancak cumhuriyetin oluşum tarzı Fransız Devrimi’nin ünlü üçlemesini içermediğinden işçi hareketini ikili bir mücadeleyle karşı karşıya bırakmamıştır. Her ve hal şartta cumhuriyetin savunusu veya her verili durumda cumhuriyet için mücadelenin mana ve ehemmiyetine uygun bir tutum sergilemek söz konusu değildi.   Cumhuriyetçilik bizde İspanya İç Savaşı’nda, Nazi işgaline karşı direnişte, faşizme karşı mücadelede olduğu gibi bir “itici güç” olarak da belirmemişti. Cumhuriyetin öznesi zaten buna imkân vermezdi. Bağımsız siyasal varlığıyla kendini ifade edememiş olan işçi sınıfının örneğin Serbest Fırka (SF) seçimlerinde veya 1950 seçimlerindeki pozisyonu ise Cumhuriyetçi kesimi hoşnut etmemişti. Hoş anılar Serbest Fırkanın zaten Gazi tarafından da Ali Fethi tarafından da Halk Fırkasının solunda takdim etmekte. (Bkz. Gazinin Akşam gazetesine dikte ettirdiği haber, Atatürk, Okyar ve Çok Partili Türkiye, s. 131 ve öncesi için 105-106) SF’nin sağ bir parti olduğu iddiası CHP’yi illa de solcu, devrimci takdim etmeye meraklı kapıkullarının sevdası. Sovyet dış politikasının gereklerini sosyalist mücadelenin başlıca ilkesi olarak görenler Serbest Fırkanın Pravda tarafından “[CHF’ye] karşı sol cenah fırkası olacaktır” (Cemil Koçak, İktidar ve Serbest Cumhuriyet Fırkası, s. 184, İletişim, 2006) dendiğinden bile haberdar değillerdi herhalde. Aynı günlerde Vreme gazetesi ise “Mahiyeti hakikîyesi askerî bir otokrasiden başka bir şey olmayan Türkiye idaresi” ibaresini kullanmış.  

Cumhuriyetin dönemselleşmesinde kabaca iki tarih önemli addedilir: 1938 ve 1950. Kimilerine göre ilk durakta karşı devrim galebe çalmıştır, kimilerine göre ise ikinci durakta. Nedense bu dönemselleştirmede kurucu dönem için çok merak olunan Fransız Devrimi terminolojisi kullanılmaz (örneğin Thermidor, restorasyon vb.). Oysa aşağıdan bir tarih anlatımı hiç değilse Serbest Fırka olayının açığa çıkarttıklarına bakarak yeni rejimden kimlerin nasiplenip kimlerin huzursuz kaldığı anlaşılabilir. Öte yandan “gelişmekte olan” sınıf ve katmanların SF’yi desteklemesi ve onlarla bir tür kader birliği yapan aşağıdakilerin de aynı mecraya sürüklenmeleri sanki tarihin genel olarak tanık olduğu bir seyir değil de “gerici” ve hatta nankör, hastalıklı bir yaklaşım gibi algılanmıştır.  

Sosyalist Gelenekte Cumhuriyet 

Türkiye sosyalist hareketinin oluşumunda özel bir yeri bulunan – kurucular adı altında anılan Mustafa Suphi veya Şefik Hüsnü – Jean Jaurès’in fikirlerinin ne kadar içerildiğini anlamak zor olmakla birlikte Jön Türk geleneğinden gelen bu iki kurucunun Jaurès’den proleter bir toplumsal temelde siyasal dönüşümden ziyade onun Cumhuriyetçiliğinden ve tabii ki emperyalist saldırıya karşı duruşundan etkilendiği söylenebilir. Ancak, bu anlayış 1925 yılında her şey cumhuriyet için şiarlarına dönüştürdüğünde, kendi ipini de çekecektir.  

Tarihte kendini misafir gören bir zihniyetle devletin kırmızı çizgilerini (Kürt meselesi, din meselesi vb.) makul görerek siyaset yapmanın — yani dünyayı değiştirmeye çalışmanın garabeti solun “ideolojik” dünyasını karartmıştır. Cumhuriyetin ideolojik olarak eski rejimin yerine geçmesinin ne kadar ileri bir hamle olduğuna dair solun gösterdiği gerekçeler neredeyse Kemalistleri bile zorda bırakmıştır. Bir önceki döneme göre daha mı baskıcı yoksa daha mı demokratik olduğuna dair bir tartışma gündelik hayatın içinden verilebilecekken, bundan kesinlikle kaçınılmış ve hapisteyken bile kurulu düzenin neferliğine soyunulmuştur. 1908’le açılan dönemde çok partililik, millet meclisinde farklı seslerin varlığı, yayın dünyasında ziyadesiyle çeşitlilik gözlenirken; Cumhuriyetin ilanından iki yıl sonra, Mütareke yıllarını bile aratacak bir kapalılığa girilmiştir.  

Gelecekte Kemalistlerin bile üzerinde uzun uzadıya durmayacağı bir güzelleme sevdası solu yakın zamana kadar uğraştırmış ve Kemalistlere karşı da 1920’lere atfedilen “misyon” neredeyse savunulur olmuştur. Aslında devletten fazla devletçi bu yaklaşımın toplumsal pratik açısından körleştirici yanı her alanda kendini ortaya koymuştur. Kemalizm’in toplumsal hafıza kayıtlarını silen yaklaşımına paralel olarak kendi hafızasını oluşturamayan ve yaşadığı toplumda başka bir tarih yaratmak için bir başka tarihsel belleğe bir türlü sahip olamayan sol, sonunda Kemalizm’in sorunsallarının etrafında dolanıp durmuştur.  

Bu tarihe nereden ve nasıl kök salınırdı sorusuna verilecek cevaplar oldukça sınırlı olabilir. Üst üste gelen yıkımlardan bir bellek oluşturmak ne kadar mümkündü? Savaşın neredeyse egemenliği altında cereyan eden on yıllık bir dönemden nelerin dert edilmesiyle bir gelecek için bilinç oluşturabilirdi? Gündelik politikanın haklı kılınmasına büyük miktarda gerekçe sağlayan muhakemeler; çalkantılı altüst oluş dönemlerinde sosyalist hareketin kendisini şekillendirmesinin imkansızlığına kadar vardırılmaktadır. Bu duruma nesnel bir gerekçe 1960’lı yılların sonlarına dek aranır: İşçi sınıfının objektif yokluğu! Bir başka deyişle kapitalizmin gelişmişliğini dünya ve yerel ölçeklerinde değerlendirerek mücadele için “yeterince olgunlaşmamışlık” veya “olgunlaşmamışlık” tartışmaları, darbeciliğin pazarlanmasının sözde Marksist gerekçesi haline getirilir.  

Meksika’daki Zapata devriminin Birinci Dünya Savaşı öncesinde gerçekleştiği hatırlanırsa, aradan geçen onlarca yıldan sonra tarihin açtığı patikaları anlamamak için özel bir yetenek gerektirirdi. İşçi sınıfının Avrupai bir gelişmişlik düzeyinde olmaması, hükümet politikalarının meşrulaştırılmasına bir gerekçe olarak gösterilirken, her nedense toplumsal alanda genel olarak kapitalist sistemin yarattığı tahribata karşı herhangi bir politika gütmek ve buradan bir hareket inşa etme perspektifine sahip olunmamıştır. Troçki’nin Çin Üzerine yazılarında Çin’in Batı’ya değil, Rusya’ya göre daha az gelişmiş olmasından çıkardığı sonuç, bağımsız bir sosyalist faaliyetin imkansızlığı olmamıştır. Bilakis, Troçki kırsal kesimdeki yoksulların desteğinde bir proleter hareketinin gerekliliğini savunmuştur. Yani emekçi kitlelerin kendi iç bileşimindeki değişim, siyasi hedeflerde birtakım değişiklikler yapmamakta ve izlenecek yolu değiştirmektedir…  

1920 ve 30’lu yıllarda kurulu düzenden hoşnut olmayan ve hoşnutsuzluklarını siyasal düzeyde ifade etme arzusunda olan geniş bir kesimin var olmadığını iddia etmek veya Kemalist rejimden yalnızca “gerici” Kürtlerin ve “mürtecilerin” müşteki olduğunu söylemek, bu beceriksizliği mazur göstermekten ibarettir. Cumhuriyetin mecburi olmanın ötesinde neredeyse kalıcı bir durak olarak görülmesi, aynı yıllarda hiç de gericilik ana başlığı toplanamayacak, örneğin Serbest Fırka’nın kurulması sonrasında gelişen olaylarda çok açık bir biçimde görülebilirdi. Ancak, yeterince gelişmemiş bir ülkenin ne zaman, nasıl gelişeceği açık olmayınca ve rejim ne yaparsa yapsın “gericiliğe” karşı desteklenirse bağımsız siyasal bir tutum geliştirmek mümkün olmaz. Gündüz Aktan ulus devlet sürecinin Türkiye’de halen daha tamamlanmadığını belirtmektedir. Şimdi bize garip gelen bu ifade uzun süre sosyalist solda makbul addedilmiştir.  

Uluslaşma üzerine 1960’lı yıllarda Yön ve Mihri Belli çevresinde yazılıp çizilenler bir tür milliyetçiliğin sol versiyonu olarak kabul görebilir ki günümüz ulusalcı solu ve yurtseverliğiyle rahatlıkla örtüşür. Tarihe yukardan bakma sevdası öylesine derinlere işlemiştir ki Mihri Belli 1968 gibi simgesel bir tarihte bile şöyle yazabilmiştir: “…bugün emperyalizmin ve işbirlikçilerinin fedaisi olarak ortaya çıkan yobazın, asker-sivil aydın zümreyle mücadelesi çok eskidir. Türkiye’nin 150 yıllık tarihi aydın-yobaz çatışması biçiminde tezahür etmiştir… Evet, yobazla bürokrasinin görülecek bir hesabı vardır Türkiye’de” (Türk Solu 1968, s.39, Aktaran, Özgür Mutlu Ulus; Uygun Adım Devrim: Türkiye’de Sol’un Orduya Bakışı, Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi içinde, s. 186, Dipnot, 2006). Devletin labirentlerinde sözüm ona karşıdevrime yapılan darbeler, karşı devrimcileri değil sosyalistleri ve geniş emekçi kitleleri vurmuştur. Anti-emperyalizmin elifbası dün olduğu gibi bugün de emperyalizmin militarist merkezlerine karşı olmaktan geçmektedir. Dünyanın en güçlü ordusuyla stratejik birlik içinde olan bir kurumun anti-emperyalistliğinden dem vuranlar “mürteci” olmayabilirler; ancak bunun sosyalizmle zerre kadar ilişkisi yoktur.   Emekçilerin kurtuluşu kendi eserleri olacaksa – olmayacaksa zaten insanların kurtuluşu da söz konusu olmayacaktır – cumhuriyet, yurtseverlik, ulusalcılık, ulus devlet vb. duraklar mecburi değildir. “İrtica”, cumhuriyet, ilericilik, ilimcilik gibi hususlar yukardan üretilmiş olup emekçilerin, ezilenlerin mücadelesine zerre kadar katkısı olmayıp, aksine bütün çatışmalarına rağmen aynı zeminde birbirlerini yeniden üretirler. Örneğin, günümüzde devletin en sağlam kurumlarıyla “ılımlı İslam’ın” neoliberalizm mabedinde ortak ayin yapmasını besleyen aynı dünyanın meseleleridir. Buradan siyaset üretmeye çalışmak sosyalist hareket için de işçi hareketi için de kısa vadeli ve kolay beklentilerin payı büyük olmuş, geniş kitlelerin siyasal uzaklaşmasında, solun mevzi kaybetmesinde etkili olmuştur.  

Yukardakilerin tepişmesinde saf tutarak aşağıdan siyaset yapmak, yazının başında sözünü ettiğimiz “ciddi yanılsamaların” esas kaynağıdır. Sistemin çok yakıcı diye empoze ettiği meselelerin karşısına kendi meselelerini çıkarabilenler geleceğin türküsünü yakabilirler.  

 Haziran 1953: Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nde Ayaklanma – Sandra Cormier

Biz işçiyiz, köle değil! Şantaja son verin! Özgür seçimler istiyoruz!”

Stalin’in Mart 1953’teki ölümü yeni bir dönemi başlattı. Sovyetlerdeki benzerleri gibi Stalin sonrası bu yeni dönemde hakimiyetlerini tesis etmeye çalışan Demokratik Alman Cumhuriyeti liderleri ilk büyük meşruiyet krizlerini yaşadılar. 16 ve 17 Haziran 1953’te Doğu Berlin’de başlayan ayaklanma tüm Doğu Almanya’ya yayıldı.

1950’lere gelindiğinde Batı Almanya’nın yeniden silahlanması gündemdeydi ve Doğu Almanya’nınki de çoktan başlamıştı. Tabiri caizse, 9-12 Temmuz 1952 tarihleri arasında düzenlenen ve rejimin yeni temel görevi olarak “sosyalizmin inşasını” ilan eden SED (Sozialistische Einheitspartei Deutschlands) konferansında resmiyet kazandı. Bu politika, tarımda kolektifleştirmenin hızlandırılmasına ve ticaret ve zanaatların bastırılmasına ek olarak, ağır sanayinin daha fazla geliştirilmesini de içeriyordu. Rejimin Stalin dönemindeki hedefleriyle bir süreklilik vardı: Doğu Alman ve Sovyet sanayilerini yeniden inşa etmek. 

Artan verimlilik ve tedarik krizi

SED Merkez Komitesi Genel Sekreteri Walter Ulbricht, Kasım 1952’de Bolşevik Partisi’nin 19. Kongresi’ne sunduğu raporda, üç ilkeye dayanan politikasını açıkladı: ciddi tasarruflar, verimlilik artışı ve standartların gözden geçirilmesi. Bu yeniden dağıtım, tüketim malları üretimi gibi ekonominin diğer sektörleri pahasına gerçekleşti. Bunun hemen sonucu olarak Haziran 1952 ile ertesi yılın ilkbaharı arasında, çoğunluğu küçük ölçekli sanayiciler ve mülklerine el konulan çiftçiler olmak üzere yaklaşık 335.000 kişi Doğu Almanya’yı terk ederek Batı’ya gitti. 1953 baharında patates, et ve kömür gibi bazı gıda maddelerinde kıtlık yaşanmasıyla bir tedarik krizi ortaya çıktı. Bakanlar Kurulu 28 Mayıs 1953’te çalışma standartlarını %10 oranında yükselterek krizi çözmeye karar verdi. Standartlardaki bu artış yeni bir şey değildi. Aslında 1949’dan beri standartlar yükseltilmişti, ancak o zamana kadar Doğu Alman işçi sınıfının çok mücadeleci bir sektörü olan inşaat sektörüne genellikle dokunulmamıştı. 

Ancak Moskova’dan gelen karşı emirler SED liderlerini geri adım atmaya zorladı. Stalin’in ölümünden sonra SSCB’nin yeni liderleri Beria ve Malenkov, Batı’ya Almanya’nın birleşmesi ve serbest seçimler karşılığında Amerikan askerlerinin geri çekilmesi teklifinde bulundu. Bu, diğer şeylerin yanı sıra, uygulanmakta olan ekonomik politikaların sona ermesi anlamına geliyordu. Bu nedenle SED’in “sosyalizmi inşa etme” politikası sorgulanmaya başlandı ve 9 Haziran 1953’te Doğu Almanya’da “yeni rota” kabul edildi. 11 Haziran 1953’te Neues Deutschland, SSCB Yüksek Komiseri V. Semionov’un “sosyalizmin inşasının Doğu Alman ekonomisi için ciddi sorunlara yol açtığını” kabul eden bir özeleştiri bildirisi yayınladı. Sürgündeki köylülere, orta sınıflara, burjuvaziye ve kiliseye tavizler verildi. Doğu Almanya’dan kaçanlar mülklerini geri alabileceklerdi. Daha zengin sosyal sınıfların koşulları iyileştirilirken, standartlar kararnamesi yürürlükte kaldığı için işçi sınıfının koşulları daha da kötüleştirildi. İşçi ücretlerinde %30-40’a varan kesintiler yapıldı. Özellikle SED bürokratları kırılgan ve bölünmüş görünürken, bazıları Kremlin’in şartlarına göre Almanya’nın kapitalist yeniden birleşmesini desteklerken öfke artıyordu. Artık devrimci bir kriz patlak veriyordu. 

Ayaklanma

Birkaç haftadır, yeni standartların uygulanmasıyla birlikte Magdeboug ve Chemnitz de dahil olmak üzere birçok kentte grevler yapılıyordu. İşçiler, gayretli ve titiz zaman tutucular tarafından yakından izleniyordu. Mayıs ayı ortasında Batı Berlin’deki inşaat işçileri de yeni bir toplu sözleşme talebiyle greve gittiler. Doğu Berlin’deki Stalinallee şantiyelerinde çalışan işçiler bu hareketi yakından takip etti ve Doğu Alman basını da garip bir şekilde haber yaptı. 16 Haziran’da, standartlara ilişkin kararnamenin sürdürüleceğinin açıklanmasının ardından, Doğu Almanya’nın vitrini olan ve inşaat alanlarının yüzlerce metre boyunca uzandığı Stalinallee’de çalışan yaklaşık yüz inşaat işçisi işi bırakarak sokaklara döküldü. Kısa süre içinde onlara binlerce kişi daha katıldı. Gün ortasında Politbüro geri adım attı ve standartlardaki artışı geri çekti. Ancak çoktan şehrin dört bir yanına yayılmış olan hareketi durdurmak için artık çok geçti. “Standartların düşürülmesini talep ediyoruz” sloganı giderek merkezi konumunu kaybetti. Sosyal taleplere hükümetin istifası ve gizli oyla serbest seçimlerin yapılması gibi siyasi talepler de eklendi. Genel grev fikri giderek güç kazanıyordu. 17 Haziran’da hareket tüm ülkeye yayıldı. Doğu Almanya’nın 500’den fazla kentinde birkaç yüz bin grev ve gösteri düzenlendi. Grev özellikle büyük şirketlerde ve işçi sınıfı kentlerinde kitleseldi. Bazı sektörlerde 21 Haziran’a kadar devam etti.

Radikal bir yükseliş

Hareketin özellikleri bir yandan hızlı ve yaygın radikalleşmesi, diğer yandan da rejimi devirebilecek birleşik bir liderlikten yoksun olmasıydı. Ayaklanmanın belkemiğini Almanya’nın “kızıl kalbi” olan ağır sanayi, makine mühendisliği ve büyük kimya endüstrilerindeki işçiler oluşturuyordu. Ancak Berlin dışında inisiyatifi ele alanlar genellikle inşaat işçileriydi. 

16 Haziran öğleden sonra Stalinallee şantiyelerinde çalışan işçiler hükümete seslenerek “Poltrons! İstifa et! Özgürlük! Daha düşük standartlar! Ulbricht ve Grotewohl’u görmek istiyoruz!” Genel grev ayın 17’si sabahı başladı. Doğu Almanya’nın ikinci büyük şehri olan Leipzig’de çoğu fabrika grevdeydi. Neptun tersanesi (Rostock’ta), Zeiss fabrikaları (Jena’da), Lowa (Gorlits’te), Olympia (Erfurt’ta), Buna (Halle’de), Babelsberg’deki lokomotif fabrikaları ve Fürstenwalde ve Brandenburg’daki çelik fabrikaları gibi büyük fabrikaların hepsi işi durdurdu. Küçük şirketlerde çalışan işçiler, ev kadınları, öğrenciler ve serbest meslek sahipleri de harekete katıldı. Birçok fabrikada grev komiteleri oluşturuldu ve serbest seçimler, polis maaşlarında kesinti, hükümetin istifası ve mahkumların serbest bırakılması gibi hem maddi hem de oldukça siyasi talepleri içeren daha kapsamlı talep listeleri hazırlandı. 

Yetkililerden devraldıkları gaz ve elektrik kaynaklarını organize ettiler. Halle ve Leipzig’de olduğu gibi radyo istasyonlarını ve matbaaları işgal ettiler. Bitterfeld’de, Merkez Grev Komitesi “sözde Alman demokratik hükümetine” bir telgraf göndererek istifasını ve “ilerici işçilerden oluşan geçici bir hükümet kurulmasını” talep etti. Her yerde cezaevleri basıldı ve Magdeburg ve Bitterfeld’de siyasi tutuklular serbest bırakıldı. Görlitz’de kalabalık bir Halk Hükümeti Komitesi ve silahsız bir işçi milisi oluşturdu. 

Tüm bunlar rejimin temellerinin sorgulanmasına yol açtı. Ancak işyerlerindeki SED hücreleri genel olarak dağıtılmış ve yerlerine yeni örgütlenme biçimleri getirilmiş olsa da, işçi komitelerini birleştirecek ve SED rejimine alternatif bir karşı güç oluşturacak bir liderlik yoktu. Dahası, sadece doğu bölgesinde izole edilen hareket kazanamazdı. Grevin zaferinin koşullarından biri de Batı Berlin ve Batı Almanya’ya yayılmasıydı. Bu yönde girişimlerde bulunuldu ama başarısız oldular. Er ya da geç, Sovyet işgal güçleri müdahale edecekti!

Sovyet tankları ve müttefikleri 

16 Haziran Perşembe günü saat 13:00’te Sovyet komutanlığı kuşatma durumu ilan etti. 17 Haziran’da 25.000’den fazla Sovyet askeri ve yüzlerce tank Berlin’e girdi ve sıkıyönetim ilan edildi. Olağanüstü hal 11 Temmuz’a kadar sürdü. Birçoğu sokaklarda vurularak öldürülen işçiler olmak üzere yüzden fazla insan öldü ve yüzlercesi yaralandı. On binlerce grevci tutuklandı ve mahkemeye çıkarıldı. Bazıları idam edildi, bazıları ise ömür boyu hapse mahkum edildi. Berlin’de, yabancı bir istihbarat servisi için çalışmakla suçlanan işsiz elektrikçi Willy Göttling ibret olsun diye kurşuna dizildi. Doğu Almanya’nın her yerinde baskı yaygındı.

Sovyet ordusunun müdahalesi olmasaydı rejim çökmüş olacaktı. Askeri açıdan bakıldığında rejimi destekleyen güçler zayıftı. Kışlalardaki birkaç polis alayı, birkaç öğrenci ve 16 Haziran akşamı rejimi desteklemek için gösteri yapan FDJ (Freie Deutsche Jugend) üyesi birkaç bin genç komünist. Emperyalist ülkeler duygulanmış gibi davrandılar, aslında Alman proletaryasının yenildiğini görmekten mutluydular. Fransız Stalinistlerine gelince, L’Humanité‘de DAC hükümetinin “Batılı güçler tarafından gerçekleştirilen bir darbe” teorisini benimsediler ve grevci işçileri “yabancı güçlerin emrindeki faşist provokatörler” olarak tanımladılar…

Sonuç olarak

Temmuz 1953’te Mandel işçi ayaklanmasını “1923’ten bu yana Alman proletaryasının en önemli devrimci eylemi” olarak tanımladı. Bu bir gerçektir: tek bir günde elde edilen mücadelecilik düzeyi o zamandan beri eşitlenememiştir. Hiçbir önemli mücadele 1953 ve 1989 yılları arasında bunu geçemedi. Alman proletaryası 17 Haziran’ı tekrarlama umudunu uzun süre korudu, ancak hareketin bastırılması güvenlik devletini güçlendirdi ve kolektif direniş kapasitesini zayıflattı. SED’e ait olmayan ve Spartakist gelenekleri taşıyan işçi hareketi sonunda dağıldı. Her şeye rağmen Haziran ayaklanması, radikal doğası ve Doğu Almanya’nın tamamına yayılması nedeniyle, çok geniş bir alana yayılan örnek bir hareket oldu. Doğu Avrupa’daki rejimlere karşı bir dizi isyanın kurucu eylemiydi. Polonya’da 1956 ve 1980’de, Macaristan’da 1956’da ve Çekoslovakya’da 1968’de meydana gelen ayaklanmaları ateşleyen kıvılcımdı. 

Çeviri: İmdat Freni

Dördüncü Enternasyonal’in Uzun Yürüyüşü – Jean-Paul Salles

Bu incelemede tarihçi Jean-Paul Salles (Ligue Communiste Révolutionnaire’in tarihinin yazarı)[1]) “Pour une histoire de la Quatrième Internationale” adlı kitabında Livio Maitan’ın (1923-2004) siyasi güzergahını ve kolektif anlatısını inceliyor. “Itinéraire d’un communiste critique” başlıklı kitabı yakın zamanda La Brèche tarafından yayınlandı. Livio Maitan İtalyan Troçkist bir militan ve Dördüncü Enternasyonal’in (bazen “Birleşik Sekreterlik” olarak da adlandırılır) ana liderlerinden biriydi.

Salles, Dördüncü Enternasyonal’in tarihinin (kuruluşundan 1990’lara kadar) bize aynı zamanda “sosyalizm ya da barbarlık” pusulasıyla dünyanın dört bir yanına yayılmış birkaç bin militanın mücadelelerini, şüphelerini, zaferlerini, direnişlerini ve zorluklarını anlattığına işaret ediyor.

***

Ekleriyle (militanların kısa biyografileri, Enternasyonal’in belirli bölümleri hakkında özet monografiler, kongre listeleri, kısaltmalar ve indeksler), örgütün doğuşunu veya savaşı ele almamasına rağmen, bu çalışma bir toplamadır. Yazar kronolojik bir sırayla ilerleyerek ilk bölümü 1947-1974 yıllarına, sonraki sayfaları ise 1975-1995 yıllarına ayırmıştır. Bu, büyük ölçüde alıntı yapılan metinlere ve aynı zamanda hafızasına dayanan, ancak her zaman hakkında konuştuğu kişilere nezaketle yaklaşan bir katılımcı tarafından yazılmış bir tarih. Ve büyük bir gezgin olarak, bazen çok uzak ülkelerdeki Troçkist örgütlerin ve militanların özgünlüklerini keşfettiğinde yaşadığı şaşkınlığı ve duyguyu bizden saklamıyor. Ve bir yargıya varmadan önce bağlama bakıyor. Rodolphe Prager tarafından 1989’da yayınlanan Dördüncü Enternasyonal (DE) Kongreleri‘nin 4. cildine yazdığı önsözde Maitan, DE’nin doğuşunda kendisinden öncekiler kadar elverişli başlangıç koşullarına sahip olmadığını hatırlatıyordu. Üçüncü Enternasyonal (KE) Sovyet devletine, İkincisi sosyal-demokrat kitle örgütlerine ve Birincisi (AIT) İngiliz Sendikalarına dayanabiliyordu. DE bir aygıttan ve maddi bir tabandan yoksundu. Bu istikrarsız durumun bir işareti olarak, 1938’deki kuruluş kongresi Paris bölgesindeki Rosmer’in evinde yapıldı. 3. kongresi de Paris bölgesinde bir villada (16-25 Ağustos 1951) ve bunu takip eden yürütme oturumu Şubat 1952’de La Ciotat’da, Michel Pablo tarafından sağlanan arkadaşı Daniel Guérin’in evinde yapıldı. Benzer şekilde, Maitan bize SWP’nin aylık katkısının -bir gazetenin sayfalarına gönderilen 50 dolarlık bir not- küçümseyici olduğunu söylüyor. Oysa Amerikan partisi o dönemde en büyük Troçkist örgüttü.

Livio Maitan şöyle yazıyor:

“DE uzun yıllar boyunca hiçbir aygıt ya da maddi temele dayanmaksızın yalnızca militanlarının fikir birlikteliğine dayanıyordu.”

Ve ekliyor:

Bu, “zayıflığımızın ve tüm zorluklarımızın temel nedenlerinden biri buydu“.

Dahası, DE’nin bir seksiyonu olan Devrimci İşçi Partisi’nin (POR) erken bir aşamada aralarında iyice yerleştiği Bolivyalı madencileri ve DE’nin Avrupa seksiyonlarında ve Amerika Birleşik Devletleri’nde sayıca çok olan entelektüelleri nasıl ikna edebilirdik? 1964’te Bolivya maden merkezlerini ziyaret,

Yoldaşlarımın yoksul evlerinde kalırken, madencilerin ve ailelerinin içinde yaşadıkları insanlık dışı koşulları, aynı zamanda mücadeleci ruhlarını koruyarak kendi gözlerimle görebildim ” (s.171).

1970’lerde Daniel Bensaïd, uluslararası çoğunluk ile esasen Amerikalı olan azınlığı karşı karşıya getiren uluslararası tartışmayla ilgili ilk deneyimlerinde, “Bu bir kültürel temel farkıdır” diye net bir açıklama yapmıştı. Maitan’ın bize aktardığına göre Hugo Blanco da kendi üslubuyla eklemişti: “Esa súbtil dialectica europea no les cabe en sus cabezas de gringos” (“Bu ince Avrupa diyalektiği onların gringo kafasına girmiyor”). Juan Posadas’a gelince, 1961’deki bölünmeden kısa bir süre önce DE liderliğini “vahşilere, Latin Amerika yerlilerine” küçümseyerek davrandıkları için eleştirdi (s.128). Livio Maitan 1959’da Seylan’ı ilk kez ziyaret ettiğinde, LSSP’nin (Lanka Sama Samaja Partisi) MK’sının iki üyesinin Budist rahipler olduğunu öğrenince şaşırmıştı. Ayrıca, Colombo’lu bir avukat ve LSSP lideri olan Colvin da Silva’nın ofisine meyve, sebze ve çiftlik hayvanları getiren düzinelerce seçmen görünce şaşırmış ve Colvin ona her yıl yaklaşık 200 düğüne katılmak zorunda olduğunu söylediğinde daha da şaşırmıştır. LSSP’nin bir başka özelliği de üye sayısının hiçbir zaman bini geçmemesine rağmen seçimlerde birkaç yüz bin oy almasıydı.

Ancak Dördüncü Enternasyonal’in ilerlemesini yavaşlatan ya da felç eden sadece kültürel farklılıklar değildi. Pek çok militan, Mao’nun iktidara gelmesinden sadece birkaç ay önce onun zaferinden habersiz olan Çinli yoldaşlarının körlüğü karşısında travma geçirdi. Ancak Çin’de, ÇKP’nin kurucularından ve 1929’da Çin’deki Sol Muhalefetin yaratıcısı olan Chen Duxiu’nun (1879-1942) girişimiyle kurulan Devrimci Komünist Parti (RCP) adında bir DE seksiyonu vardı. ÇKP’nin eski bir üyesi ve Troçkist olan eski bir BP üyesi olan ve 1951’de DE’nin 3e kongresine katılan Peng Shuzhi’ye (1895-1983) gelince, kendisinin ve yoldaşlarının hiç de öngörmediği bu büyük olay hakkında karışık bir açıklama yaptı (s.64). Çin ile ilgili karar bu hayal kırıklığına uğramış cümle ile sona eriyordu:

Troçkizm 20 yılı aşkın bir süredir her zaman devrimci bir çizgiyi savundu, ancak bugün gerçeklerle yüz yüze geldiğimizde, gözlerimizin önünde gelişen bir devrimi fark edemedik: böylece büyük bir tarihsel fırsatı kaybettik” (not 53, sayfa 65).

Bir başka metinde Maitan “sekter ve mekanik anti-Stalinizm”den ve bunun Çin’de yol açtığı felaketten bahsetmektedir (T.4, a.g.e., s.44).

Michel Pablo, Ernest Mandel ve Pierre Frank’ın hareketlerinin hem işçi sınıfı hem de örgütleri karşısındaki marjinal konumundan neden kurtulmak istediklerini anlamak kolaydır. Mandel bir BI’da (Mart 1951) şöyle diyordu:

Her ülkedeki kitle hareketinin bir parçası olmalı ve bu hareketleri uluslararası ölçekte koordine etmeliyiz“.

Ve Pablo, “antrizm”in ne olacağını tanımlamaya başladığı ünlü metinlerinden biri olan Où allons-nous? (BI, Ocak 1951)’da daha nettir:

İşçi sınıfının KP’leri takip ettiği ülkelerde, temel görevimiz […] bu akımların saflarında devrimci bir farklılaşma yaratmak için sabırlı, metodik ve uzun vadeli bir çalışma yürütmektir“.

Aynı şeyin Çin için de geçerli olduğunu ekliyor,

Zaferinden sonra KP’ye saldırmaya devam etmemeli, ona eleştirel destek vermeli, işçi hareketinin komünist bir eğilimi olarak varlığımızı talep etmeliydik” (T.4, a.g.e., s.27-47).

Antrizm DE saflarında oybirliği sağlamaktan uzaktı. Fransız militanların çoğunluğu 8. kongresinde (1952) DE’den ayrıldı. Bunlar çoğunlukla, kısa süre önce kendilerini “Hitler-Troçkistleri” olarak tanımlayan bir KP’ye, işletmelerdee KP üyeliği için nasıl başvurabileceklerini anlayamayan işçi militanlardı. Bu militanlara (çoğunluktaki DE) Amerikan SWP’sindeki muhalifler de katıldı, ancak dünya ölçeğinde azınlıktaydılar. Fransa’da azınlıktaki PCI, çoğunluktaki PCI tarafından desteklenen MNA yerine Cezayir FLN’sinin mücadelesini desteklemeyi seçerek güçlerini yeniden oluşturdu. Ve antristi strateji UEC’de iyi sonuçlar verdi. 1966’da dışlanan Alain Krivine ve öğrenci yoldaşları ertesi yıl 150 militanla JCR’yi kurdular, oysa 1953’te azınlıktaki DE’nin genellikle sadece 50 militanı vardı. Mayıs 1968 olayları sırasında JCR’nin oynadığı önemli rol, bu Troçkist akımın Fransa’da kenar mahallelerden ortaya çıkmasını ve sadece İsviçre (LMR) ve İspanya’da (LCR-EtaVI) değil, aynı zamanda çoğu Avrupa ülkesinde (İtalya, Almanya, Belçika, İsveç, Danimarka, Büyük Britanya, İrlanda, Çekoslovakya ve hatta Lüksemburg) seksiyonlarının kurulmasına veya güçlendirilmesine yol açmasını sağladı. Bu gruplardan delegasyonlar 16 Mayıs 1971’de Komün’ün yüzüncü yıldönümünü kutlamak üzere Fransız yoldaşlarıyla birlikte Père Lachaise’deki Mur des Fédérés’e doğru yürüyüşe geçti. Şaşkınlık içindeki basın bu gruplara 30.000 gösterici atfetmiştir ki bu rakam tarihçi Madeleine Rebérioux tarafından Les Lieux de Mémoire‘a (t.1, s.553) yaptığı katkıda tekrarlanmıştır.

DE’nin bu güçlenmesi uyumlu bir yükseliş eğrisi izlemedi. Haziran 1963’te Roma’da düzenlenen 7. Yeniden Birleşme denilen Kongresi’nin Amerikan SWP’sini ve bazı küçük örgütleri bir araya getirdiği doğrudur, ancak 1962’de Arjantinli Posadas DE’yi birkaç düzine Latin Amerikalı militanla terk etmişti ve bazı tehlikeli girişimleri Troçkizm davasına ciddi zarar verdi. Maitan’ın değerlendirmesi nettir. Bu durumu kınıyor:

Bu, “stratejik olduğu kadar taktiksel konularda da herhangi bir farklılığın ölüm kalım meselesi olarak görülme eğiliminde olduğu örgütsel bir sekterliktir” (s.137).

Daha ciddi olanı ise Pablo’nun 1965’te ayrılmasıydı. Pablo 15 yıl boyunca DE’nin ana liderliğini yapmıştı. Maitan, “DE’nin merkezine “sömürge devrimini” koymamasına katlanamıyordu” diye yazıyordu. Bir noktada DE’nin merkezinin (Uluslararası Sekreterlik ve daha sonra Birleşik Sekreterlik) Avrupa’dan Cezayir’e taşınmasını önermemiş miydi? Ayrıca Maitan’ın “LSSP’nin sürüklenişi” (s. 162) üzerine yazdığı uzun makale de bu şaşırtıcı örgüte ışık tutmaktadır (s. 188-204).

Ancak Latin Amerika kısa süre sonra tekrar odak noktası haline geldi. 9. dünya kongresinde (1969) çoğunluk gerilla savaşına öncelik verme kararı aldı. Küba devriminin başarısından on yıl sonra, bu kez söz konusu olan Çin’de olduğu gibi bir devrim fırsatının elimizden kaçmasına izin vermemekti. Ancak bu karar zamana karşı -Che 1967’de öldürülmüştü- ve Amerikan SWP’sinin güçlü muhalefetine rağmen alınmıştı. DE’nin bir kolu olan Arjantin PRT (Devrimci İşçi Partisi) 1970 yılında ERP’yi (Halkın Devrimci Ordusu) kurdu. Bu örgütün eylemleri insan hayatına mal oldu. Ve örgütün lideri Mario Santucho, DE’den daha fazla maddi destek alamamanın hayal kırıklığıyla, Temmuz 1976’da ordu tarafından öldürülmeden önce oldukça hızlı bir şekilde örgütten ayrıldı. Eşi Ana Maria Villareal, 22 Ağustos 1972’de Trelew havaalanında bir kaçış girişimi sırasında 10 PRT-ERP yoldaşı ve 5 Montoneros (sol kanat Peronist) militanıyla birlikte öldürülmüştü. Diğer Troçkist örgüt PRT-La Verdad’a (Nahuel Moreno) gelince, silahlı mücadele tercihini paylaşmadı ve militanlarını sendikalara yatırarak ve seçimlere katılarak yasal manevra alanından yararlanmaya çalıştı, ancak militanlarının hapsedilmesinden ve öldürülmesinden kaçınamadı. Uluslararası düzeyde bir bölünmeden kaçınılmış olsa da, IMT (Uluslararası Çoğunluk Eğilimi) ile TLT (Troçkist Leninist Eğilim) arasında “ulusal düzeydeki kırılmaların üstesinden gelmeye pek elverişli olmayan” güçlü bir muhalefet kaldı (s. 303). Maitan bir özeleştiri taslağı çizer:

Volontarizm günahını işlediğimizi”, ancak “isteklerimizden ya da salt yanılsamalardan değil, mevcut durumların ve gerçek potansiyelin analizinden yola çıktığımızı” söylemeye devam ediyor (s. 309).

Ve sonuç olarak:

Sonuçta, iyi bir iradecilik dozu olmadan, bir örgütün ve devrimci hareketlerin inşasını üstlenmek ve kendini uzun vadeli mücadelelere ve aynı zamanda günlük ve uzun vadede yorucu mücadelelere adamak çok zordur“.

Bununla birlikte, Maitan’a göre birçok Troçkist örgüt büyük kusurlar nedeniyle engellenmektedir. Bunlardan ikisini görüyor. Bunlardan ilki, özellikle Latin Amerika’da belirgin olan “dikeyci” yöntemlerin ve hatta “bazı zamanlarda merkeziyetçi ve Bonapartist bir eğilimin” kullanılmasıdır. İkinci eksiklik ise esasen Amerikan SWP’sinin bir özelliği olan ve özellikle de on yıllar boyunca SWP’nin liderliğini yapmış olan James Cannon’un (1890-1974) güçlü kişiliğinde modellenen “rehber seksiyon” fikriydi. Elbette LCR’yi de es geçmemiştir. “Aceleci ve şematik analizlerini” ve 21 Haziran 1973 ile ilgili olarak “maceracı olmasa da” solcu eğilimlerini eleştiriyor, ancak hiçbir zaman “bir rehber seksiyon” olmaya ya da onun gibi davranmaya çalışmadığını iddia ediyor. Yine de, bir LCR militanı olan Dante, Allende’nin Şili’sine sığınan PRT-ERP Kızıl Fraksiyonu militanlarının, liderliğe ve örgütün çoğunluğuna nüfuz eden militarist kültürden uzak, olağan Troçkist standartlara uygun siyasi temeller üzerinde örgütlenmelerine ve gelişmelerine yardımcı olmak için Şili’de Santiago’ya gönderilmiş gibi görünüyor. LCR liderliğine yazdığı 21 Eylül 1972 tarihli bir mektupta, “utanç verici eski Troçkizmin en berbat merkezcilikle doğuşundan doğan […] canavarca bir parti” keşfetmekten duyduğu şaşkınlığı dile getirdi. Paris’teki hücresine dönmek için sabırsızlandığını yazarak bitirdi ve sonunda, “LCR gerçekten de dünyadaki en iyi şey, açık ara” diye ekledi (Özel arşivler). Homojen bir dünya devrimci partisi inşa etmek kesinlikle çok zordu.

DE örgütleri arasındaki bu uyumsuzlukların ciddi sonuçları olacaktı. Livio Maitan, 1980’lerin başından itibaren SWP’de “Küba liderliğine karşı neredeyse eleştirel olmayan bir adaptasyon” eğilimine dikkat çekiyor: sadece SWP değil, Avustralya, Yeni Zelanda ve Kanada’daki Troçkist örgütler de, büyük sanayileşmiş ülkelerdeki işçi sınıflarının durgunluğundan umutsuzluğa kapılarak, “Kastro, Sandinizm ve diğer devrimci akımlarla birlikte yeni bir devrimci Enternasyonal yaratma – hayali – umuduyla” (s. 435) kendilerini DE’den uzaklaştırma sürecindeydiler. Claude Jacquin (Gabriel) ve ardından Penny Duggan’ın gözetiminde sadece Avrupa’dan değil, ABD, Japonya, Batı Hint Adaları, Bolivya ve Sri Lanka’dan da yüzlerce genci bir araya getiren Yaz Gençlik Kamplarının başarısına rağmen, ayrışma güçleri iş başındaydı. Ocak 1985’teki Dünya Kongresinden kısa bir süre sonra Avustralya SWP’si DE’den ayrılma kararını açıkladı, bunu birkaç yıl sonra Amerikan SWP’si izledi. Amerikan partisi kararını uluslararası liderliğe gönderdiği bir mektupla duyurdu. 10 Haziran 1990 tarihli mektup 5 Ekim’den itibaren yayınlanacaktı. Maitan yine farklı örgütsel konseptleri ve fikirleri tartışmaya olan ilginin azaldığını vurguluyordu:

Amerikalılar, mevcut farklılıkları diğerlerine duyurmadan önce her zaman yönetici grubun üyeleri arasında anlaşma aramışlardır” (s. 462).

O andan itibaren Fransız LCR’nin Dördüncü Enternasyonal içindeki ağırlığı arttı. Belki biraz daha aralıklı olsa da kongreler devam etti. On beşinci ile on altıncı (2003 ve 2010) ve on altıncı ile on yedinci Dünya Kongresini (2010 ve 2018) birbirinden sekiz yıl ayırdı. Ancak Stalinist devletlerin çöküşü, kapitalist sistemin mutasyonu ve çevresel acil durumun damgasını vurduğu bir gezegenin evrimi üzerine düşünme ihtiyacı her zaman mevcuttur. Livio Maitan, DE’nin bu tamamlanmamış tarihinin sonunda -çalışmasını 1995’te durdurdu- küresel anti-kapitalist mücadelenin bu biraz Promethean projesinin “milliyetçi, etnik, ırksal veya dini geri çekilme” ile yüzleşmek için her zamankinden daha gerekli olduğunu hissetti. Bir kez daha, sosyalizm ile barbarlık arasında bir alternatif yoktur.

*

Dördüncü Enternasyonal Yürütme Kurulu’nun sorumluluğunda yayınlanan Inprecor dergisi, 16 Eylül 2004 tarihinde 80 yaşında ölen Livio Maitan’a 498/499. sayısında (Ekim-Kasım 2004), 2002 yılında İtalyanca olarak yayınlanan La Strada Percorsa adlı anı kitabından alıntılara da yer vererek büyük bir saygı duruşunda bulundu.

İllüstrasyon: Diego Rivera’nın freski, Evrenin Denetleyicisi Olarak İnsan ya da Kavşaktaki İnsan, 1934.

Notlar

[1] Jean Paul Salles, La Ligue communiste révolutionnaire (1968-1981). Instrument du Grand Soir ou lieu d’apprentissage? Rennes, PUR, 2005.

Kaynak: Contretemps

Çev: Rıfat Hasret

Livio Maitan: İtalyan Marksizminin Unutulmuş Bir Devi – Enzo Traverso

Livio Maitan, mücadeleleri ve fedakârlıklarıyla yirminci yüzyıl tarihinde derin izler bırakan profesyonel devrimcilerin kayıp dünyasına aitti. Tarihçi Enzo Traverso, İtalyan solunun en yaratıcı militan-entelektüellerinden birine saygı duruşunda bulunuyor.

Bu yıl İtalyan Marksist Livio Maitan’ın doğumunun yüzüncü yıldönümü. Radikal solun önemli isimlerinden biri olan ve 2004 yılında hayatını kaybeden Maitan, yeni nesil siyasi aktivistler arasında neredeyse hiç tanınmıyor. Onun entelektüel ve siyasi yörüngesi, Soğuk Savaş’ın sona ermesi ile 11 Eylül saldırıları arasında, 1990’larda sona eren bir ateş ve kan çağının tarihine aittir.

Maitan, 1940’lardan 1990’lara kadar elli yıl boyunca, Pierre Frank ve Ernest Mandel ile birlikte Troçkist Dördüncü Enternasyonal’in önde gelen isimlerinden biriydi. [Bkz. Troçkizmin Uzun Yürüyüşü, Yazın yay., 2019,  İmdat Freni]Yorulmak bilmeyen bir stratejist ve örgütçü olarak, Dördüncü Enternasyonal’in birçok önemli kararında çok etkili oldu -diğer liderlerinden daha az renkli ve gösterişli olmasına ve Tarık Ali’nin Dördüncü Enternasyonal hakkındaki hicivli romanı Redemption’da(Kefaret, Everest Yay.,1990) sadece kısa bir karakter olarak yer almasına rağmen.

Maitan, ülkesi İtalya’da radikal solun kamusal figürlerinden biriydi. Geçtiğimiz günlerde Roma’daki Ulusal Kütüphane’de düzenlenen bir konferansta onun mirası tartışıldı ve Fausto Bertinotti’den Luciana Castellina’ya kadar İtalyan solunun önde gelen birçok temsilcisi katıldı.

Maitan’ın doğumundan yüz yıl ve ölümünden neredeyse yirmi yıl sonra, mirası geriye dönük olarak düşünülmeyi hak ediyor. Bu geniş ufuk içinde bakıldığında, bana kendi zamanımızdan çok uzak görünüyor. O artık var olmayan bir dünyaya ait ve belki de tam da bu nedenle tarihsel bilincimiz için önemli.

Profesyonel Devrimciler

Livio Maitan, yirminci yüzyıl tarihine derin izler bırakan, birçok yönden kahramanca ve trajik olan asil bir figürü temsil ediyordu: profesyonel devrimci. Bu terimin tanımı üzerinde durmaya değer. Devrimciler yok olmadı: bugün hala aramızda olanlar var ve muhtemelen sayıları sanıldığından daha fazla. Ancak yirmi birinci yüzyılda devrimler yaşanmış olsa da, profesyonel devrimci figürü geçmişe aittir.

Küresel Güney’deki bazı ulusal kurtuluş hareketleri haricinde, profesyonel devrimciler artık iş bölümünün, siyasi partilerin ve kamusal alanın farklı bir şekilde yapılandırıldığı bir zamana aitler. Hepsinden önemlisi, devrimin bir beklenti ufku ya da Ernst Bloch’un diliyle, milyonlarca insanın zihinsel evrenine nüfuz etmiş somut, gerekli ve olası bir ütopya olduğu bir zamana aittirler.

Profesyonel devrimciler, devrimin sadece bağlı kalınacak ya da uğruna savaşılacak bir proje değil, bir yaşam biçimi -tüm varoluşlarını yönlendiren ve şekillendiren bir seçim- olduğu erkekler ve kadınlardı. Bu seçim, sorgulanabilecek, yeniden gözden geçirilebilecek veya düzeltilebilecek, ancak gerçekliği deneyimlemenin başlangıç noktasını oluşturan derin siyasi, kültürel ve ideolojik motivasyonlar anlamına geliyordu.

Bu devrimcilerin, misyon olarak siyaset ile meslek olarak siyaset arasındaki Weberyen dikotomiyi aşmış olduklarını söyleyebiliriz. Ancak profesyonel devrimciler için siyasetin bir “kariyer” yapma fırsatından başka bir şey olmadığını da eklemeliyiz. Bu, daha ziyade iyi maaşlı, saygın ve prestijli bir kariyerden tamamen feragat etmeyi ima eden bir seçimdi. Bir tür karşı toplumun parçası olmak için yapılan bir seçimdi.

Profesyonel devrimciler olmak, genellikle güvencesiz maddi koşullarda çok mütevazı bir şekilde yaşayacaklarını kabul etmek anlamına geliyordu. Hareketlerinin mali durumu kendilerine yetersiz bir maaş ödemeyi mümkün kılmadığında, bu kadın ve erkekler gazete ve dergilerde yazabilir, kitap çevirip düzenleyebilir ya da bazen Maitan’ın da yaptığı gibi üniversitelerde seminerler verebilirlerdi. Ancak bunlar profesyonel tercihler değil, devrime hazırlık olan ana faaliyetlerini yürütebilmelerine olanak sağlayan çıkarlardı.

Bu yaşam tercihi, bohemler ve keşişler arasında bir yerde, tam özgürlük ve en katı öz disiplin arasında, tüm geleneklerin reddi ve belirli bir çilecilik arasında bölünmüş karakterler yarattı. Max Weber Protestan çalışma ahlakını bir tür “iç-dünyevi” çilecilik olarak tanımlamıştır. Benzer bir etiğin profesyonel devrimciler arasında da var olduğuna inanıyorum. Hannah Arendt’in The Hidden Tradition (1943) adlı kitabında yazdığı gibi, isyancılar sefil oldukları için değil (savunacak bir mirasları olmamasına rağmen), bilinçli olarak marjinalliklerini kabul ettikleri için bilinçli “parya”lardı.

Bir Yaşam Biçimi

Maitan’ın en büyük meziyetlerinden biri, böyle bir marjinalliğin kaçınılmaz olarak uygulayıcılarını maruz bıraktığı sekterlik ve dogmatizm tehlikelerinden kaçınmasıydı. Kültür ve mizaç olarak, küçük tarikatların karizmatik liderlerinden tamamen farklıydı -devrimci hareketlerin, özellikle de Troçkist hareketin tarihini süsleyen bir bela. Aksine, onun kusuru kişisel hırslarını sınırlayan aşırı alçakgönüllülüğüydü.

Bu yaşam tercihinin sağlam bir ahlaki temele sahip olduğu açıktır. Bu, baskı ve adaletsizliğe karşı mücadele etmek için bir seçimdi; egemen olanın dünyayı değiştirebileceğine dair bir inançtı; insanoğlunun kendi kendini özgürleştirme kapasitesine dair bir bahisti. Devrim dünya çapında bir ufuk olduğu için, bu kadın ve erkekleri kozmopolitizme yöneltti.

Maitan bu geleneği somutlaştırdı. Dördüncü Enternasyonal’in bir lideri olarak, hayatının büyük bölümünü bir ülkeden diğerine seyahat etmeye, açık kongrelere ve gizli toplantılara katılmaya, dört kıtadan parti, hareket, sendika, grup ve küme liderleriyle tartışmaya adadı. Kitapları bu faaliyetin anlamlı bir kanıtıdır.

Bu özelliklerin birleşimi -kariyerin reddi ve sürekli güvencesizliğin sağlam inançlarla kabulü, güçlü bir ahlaki dürtü ve aşırı hareketlilik- profesyonel devrimcinin hayatının aynı zamanda uyumsuzluğun diğer yüzü olan fedakarlıklardan oluştuğunu gösterir. Her şeyden önce, normal bir hayattan feragat etmek.

Profesyonel devrimcilerin yaşamları, çoğu durumda, ataerkil bir toplumun toplumsal cinsiyet hiyerarşilerinden kaçamadı. Birçoğu, çocuk yetiştiren ya da düzenli işleri olan kadın partnerlerine güveniyordu.

Maitan bana çok utangaç olduğu özel hayatından hiç bahsetmedi. Otobiyografisi, La Strada percossa [Alınan Yol, 2002], tamamen politiktir ve sevgilerinden, arkadaşlarından ya da görünüşe göre bu yüzden onu kınayan çocuklarından neredeyse hiç bahsetmez. Bu da devrimi bir yaşam biçimi olarak seçmenin sonuçlarından biriydi.

Livio Maitan, Görsel: İmdat Freni

Peripheral Yayınları

Bu varoluşsal seçim kaçınılmaz olarak entelektüel hırslarına da yansıdı. Maitan ardında, ele aldığı konuların çeşitliliği ve analizlerinin özgünlüğü ve derinliği açısından çok zengin olan geniş bir çalışma bütünü bıraktı. Ancak bu tür analizler neredeyse her zaman Dördüncü Enternasyonal’in gazete ve dergilerinde ya da çevresinde ortaya çıkan yayınevlerinde kaldı.

Maitan ardında, ele aldığı konuların çeşitliliği ve analizlerinin özgünlüğü ve derinliği açısından çok zengin, geniş bir çalışma bütünü bırakmıştır. 

İtalya’da kamuoyu onu esasen Lev Troçki’nin çevirmeni ve popülerleştiricisi olarak tanıyordu. Klasik bir eğitime sahipti ve geniş bir kültüre sahipti ama çoğunlukla stratejik tartışmalara müdahale etmek ve siyasi polemikler çıkarmak, bir örgütü yönlendirmek veya siyasi önemi olan sorunları teorik olarak incelemek için yazıyordu. Kişisel ya da samimi bir entelektüel arzuyu tatmin etmek için bir makale yazmaya çalıştığını hiç sanmıyorum.

Bir parti adamı olarak, Ernest Mandel yada Daniel Bensaid gibi en yakın çalışma arkadaşlarınınki gibi iddialı teorik eserler yazmaya hiç kalkışmadı. Şahsen, Maitan’ın bu gönüllü fedakârlığına üzülüyorum. Bu büyük bir tevazu ve alçakgönüllülüğün yanı sıra muhtemelen belli bir siyasi miyopluğun da sonucuydu.

Troçkizmin İtalya’daki tarihi, daha sağlam bir tarihsel konum, siyasi tanım ve teorik detaylandırma bulmuş olsaydı farklı olabilirdi. İlk olarak Quaderni rossi (1961-66) dergisi ve Mario Tronti’nin İşçiler ve Sermaye, ardından da Toni Negri’nin daha sonraki çalışmalarıyla temelleri atılan operaismo’nun (“işçicilik”) teorik parlaklığına asla sahip olamadı. Maitan böyle bir görevi başarabilecek tek kişiydi, ancak önceliğin Troçki’nin eserlerini çevirmek ve yaymak olduğunu düşünüyordu.

Sonraki yıllarda Marksizmin krizi, Antonio Gramsci veya İtalyan Komünist Partisi’nin  (PCI) tarihi üzerine keskin müdahalelerini küçük yayıncılara emanet etmeye karar verdi ve bunlar hiçbir zaman daha geniş bir kitleye ulaşmadı. Korkarım bu, nesnel koşullardan ziyade bir tercihin sonucuydu.

Bu seçim bir yaşam biçiminden kaynaklanıyordu. Maitan bir örgüt için yazıyordu ve okurları da militanlardı. Rosa Luxemburg’dan Vladimir Lenin ve Lev Troçki’ye kadar profesyonel devrimciler hep böyle yapmıştı ve o da onların yolunu izledi.

Mario Tronti ve Toni Negri ise Mandel ya da Bensaïd gibi üniversite profesörleriydi. Aynı hareketin önde gelen organlarında yer alırken Maitan gibi figürlerle deneyimleri, tartışmaları ve seçimleri paylaşmaları, siyasi liderlerin yanı sıra kamusal entelektüeller olmalarına izin veren başka bir sosyal dünyaya ait olmalarını engellemedi. Belki de İtalyan Troçkizminin 1960’larda, en etkili olduğu dönemde eksikliğini hissettiği şey buydu.

Tarih ve Siyaset Arasında

Şimdi odağı Maitan’ın hayatından çalışmalarına kaydırmama izin verin. İtalyan feminist Lidia Cirillo’nun ifadesiyle, tarih onu haklı çıkarırken, siyaset haklı çıkarmadı. Reinhart Koselleck’in de belirttiği gibi, tarihi en iyi yorumlayanlar galipler değildir. Geçmişin bilgisine en derin katkı, bakışları özür dileyici değil eleştirel olan mağluplardan gelir.

Maitan, neredeyse her zaman yenilgiye uğrayan haklı davaların savunucusuydu. Yirmili yaşlarında anti-faşist direnişe katılarak doğru bir seçim yaptı ve ardından dünyayı karşıt bloklara bölen Soğuk Savaş şantajını reddederek Dördüncü Enternasyonal’e katıldı. ABD liderliğindeki emperyalizm ile Stalinizm arasında seçim yapmak istememekte haklıydı

1940’ların sonlarında İtalya’da Troçkist olmayı seçmenin doğal ya da açık bir yanı yoktu. Sapkın, anti-Stalinist bir komünist olmak kendini izolasyona mahkum etmek anlamına geliyordu ve bu yolu seçen çok az kişi vardı. Ama bu yol solun onurunu kurtardı.

Maitan, Sovyetlerin Macaristan’ı işgal ettiği yıl olan 1956’da Troçki’nin İhanete Uğrayan Devrim  (1936) kitabını çevirdi. Birkaç yıl sonra Einaudi için Troçki’nin mirası üzerine bir cilt yayınladı ve Polonyalı sol muhalifler Jacek Kuroń ve Karol Modzelewski’nin metinlerini çevirmeye devam etti.

İtalya’da anti-komünizme düşmeden Stalinizmi kınayan çok az kişi arasındaydı. Savaş sonrası dönemde tanıdığı pek çok sosyalist, Nicola Chiaromonte ve Ignazio Silone gibi entelektüeller gibi ikinci yolu izledi ve sonunda Kültürel Özgürlük Kongresi ile aynı hizaya geldi.

O zamanlar “Üçüncü Dünya” olarak adlandırılan ülkelerdeki sömürge karşıtı devrimleri destekleme tercihi de aynı derecede doğruydu. Maitan’ın durumunda bu destek coşkulu, cömert ve somuttu ve yukarıda bahsedilen devrimci kozmopolitizmden doğal olarak kaynaklanıyordu. Şili’den Arjantin’e, Bolivya’dan Meksika’ya ve Cezayir’den İran’a dünya devriminin bir gezginiydi.

Bu devrimci hareketler üzerine yazdıkları bu bağlılığı açıkça göstermektedir. Bu deneyimlerden birçok dostluk ve bazen de sert çatışmalar doğdu. Bu devrimlere fikirlerini, deneyimlerini ve Dördüncü Enternasyonal’in sunabileceği desteği getirdi.

Sui Generis Antrizm

Komünist partilerdeki sözde antrizm meselesi daha karmaşıktır. Bu, 1952’den itibaren Maitan’ın ana ilham kaynaklarından biri olduğu bir stratejiydi. Onun anlayışına göre antrizm, kendisine tamamen yabancı olan Makyavelist bir siyaset vizyonuna göre, aygıtlara sızmayı veya yeraltında bölünmeler hazırlamayı amaçlayan komplocu bir operasyon değildi. Onun tercih ettiği ve “kendine özgü antrizm” olarak adlandırılan strateji, komünizmin gücünün nesnel olarak gözlemlenmesine dayanıyordu.

İtalya örneği bunun açık bir kanıtıdır. 1950’lerde PCI iki milyondan fazla üyeye sahipti ve etkileyici toplumsal köklerinin yanı sıra anti-faşist direnişten kaynaklanan olağanüstü bir havaya sahipti. Bu güç milyonlarca işçiye saygınlık ve siyasi temsil kazandırmış, toplumsal çıkarlarının savunulmasında yeri doldurulamaz bir işlev görmüş ve çoğu durumda eğitimleri ve kültürel gelişimleri için pedagojik bir işlev üstlenmiştir.

Çelişkilerle dolu, dikey ve otoriter bir partiydi ve liderliği ile genellikle okur-yazar olmayan tabanı arasında korkutucu bir uçurum vardı. PCI, Moskova ile organik bağları olan Stalinist bir partiydi ama İtalya’da demokratik bir cumhuriyetin kurulmasına yardımcı olmuştu. Muhalefetin sesini duyurmak için bu partide yer almak, sekterliği reddetme motivasyonuyla doğru bir seçimdi.

Ancak savaş sonrası İtalya baş döndürücü bir hızla dönüşüyordu. İşçi sınıfı içeriden değiştirilirken sosyolojisi de değişiyor, büyük kitleler taşradan şehirlere ve güneyden kuzeye göç ediyordu. Aynı dönemde kitlesel üniversite doğdu ve yeni bir asi nesil ortaya çıktı.

İtalyan Troçkizmi kendisini bu derin değişimin bir ifadesi haline getirmişti. La sinistra gibi bir haftalık derginin geçici ama önemli deneyimini ya da Samonà e Savelli gibi yirmi yıl boyunca Fransız yayınevi Editions Maspero ya da İngiliz Verso’nun İtalyan eşdeğeri olarak işlev gören bir yayınevinin yaratılmasını düşünmek yeterlidir. Ancak paradoksal bir şekilde, Maitan ve yoldaşları bunun tüm sonuçlarını anlamamışlardı.

Otobiyografisinde Maitan, 1968’in sonları ile 1969’un başları arasında akımının antrizm pratiğini sona erdirmeye karar verdiği ölümcül gecikmeden bahsederken, bu “bilinçsizce muhafazakar refleksi” tamamen taktiksel mülahazalara bağlamaktadır. Aslında, İtalya’da yaşanmakta olan derin dönüşümlerin siyasi boyutunu kavrayamadığını düşünüyorum. Sahip olduğu kültür, onu işçi hareketini PCI ve sendikaların özel prizmasından görmeye yöneltmişti, ancak bu gerçeklik anlayışı geçerliliğini yitirmeye başlamıştı.

Uzun 68

(Eski sosyal demokrat görüşe göre) “emeğin özgürleşmesini” istemeyen ama “emeğin reddini” (rifiuto del lavoro) uygulayan yeni bir işçi sınıfı ortaya çıkmıştı. Artık eğitim hakkı için değil (şimdi büyük ölçüde elde edildi), “burjuva üniversitesinin” ve piyasa toplumunun radikal bir eleştirisi için mücadele eden öğrenciler ortaya çıkmıştı. Yeni bir nesil sokaklara dökülüyor ve değişimin kahramanları ve özneleri olmak istiyordu.

Kendi kontrolü dışında hareket eden her şeye her zaman güvensizlikle bakan PCI, bu isyanı yönlendiremedi. Operaismo, “kitlesel işçi” ve “sınıf bileşimi” teorisiyle, neler olup bittiğini daha iyi anlıyordu ve belki de İtalya’nın “uzun 68″i sırasında radikal solda kültürel olarak hegemonik akım haline gelmesinin nedenlerinden biri de budur.

Elbette, İtalyan Troçkist haftalık Bandiera rossa’nınLotta Continua veya Potere Operaio gibi Yeni Sol gruplara yönelttiği eleştirilerin çoğu yerindeydi. Ancak, konu dönemin temel eğilimlerini teşhis etmeye geldiğinde, işçicilik daha ileri görüşlüydü. Maitan bu akımın “teorik deformasyonlarını”, tarihsel öncüllerini tespit etmeden eleştirmişti.

Bu anlamda, 68’deki siyaset onun yanıldığını kanıtlamıştı. PCI’ın yeni bir öğrenci, feminist ve işçi siyasi radikalleşme dalgasını yönlendireceğini düşünmüştü. Bu radikalleşmenin geleneksel sol partilerin dışında gerçekleştiğini anladığında ise artık çok geçti. 1960’ların başında Komünist Parti’nin gençlik federasyonlarının çoğunun başında Troçkistler vardı. 1968’e gelindiğinde, üyelerinin ve liderlerinin çok büyük bir bölümü partiyi terk etmiş ve yeni oluşmakta olan radikal solun güçlerine katılmıştı.

İtalyan Troçkizmi, İtalya’daki Yeni Sol’un entelektüel omurgasını oluşturan işçicilik ile hiçbir zaman etkili bir diyalog kuramadı. 1964 yılında Bandiera rossa ve Quaderni rossi arasında Vittorio Rieser, Raniero Panzieri ve Renzo Gambino gibi düşünürlerin katıldığı bir yuvarlak masa tartışması yapıldı, ancak devamı gelmedi. Bu kaçırılmış bir fırsattı çünkü bu yüzleşme her iki akım için de verimli olabilirdi ve hatta belki de Yeni Sol’un sonraki on yıldaki çabaları için farklı bir sonuç doğurabilirdi.

Livio Maitan, 1970’lerde antrizm döneminin sona erdiğini belirterek, Troçkistlerin rolünün aşırı solun birleşmesi için bir program sağlamak olduğunu düşündü. Ancak bunu, pragmatik ve kafa karıştırıcı bir şekilde Yeni Sol’un tam da üstesinden gelmeye çalıştığı Leninist bir parti modeli sunarak yaptılar. Siyaset onun yanıldığını bir kez daha kanıtladı.

Gerilla Günleri

İtalya’da meydana gelen dönüşümleri kavramasını engelleyen “bilinçsizce muhafazakâr refleks” ile aynı dönemde onu Latin Amerika’da gerilla savaşının stratejik seçimini teorileştirmeye iten -başka nasıl tanımlanabilir bilmiyorum- acelecilik arasında çarpıcı bir tezat vardır. Maitan, Dördüncü Enternasyonal’in 1969’daki Dokuzuncu Kongresi’nde alınan ve 1974’teki bir sonraki kongrede büyük ölçüde teyit edilen kararların hazırlanmasından sorumlu olarak bu stratejinin ana ilham kaynaklarından biriydi. [Latin Amerika’da Silahlı Mücadele Şubat 1974. Türkçesi: Sürekli Devrim, dergisi, Eylül 1978]

İtalya’da, kitle hareketlerini felce uğratan ve hükümeti baskıcı bir “istisna hali”ne iten Kızıl Tugaylar terörizmini eleştirdi. Ancak Küba deneyiminin tekrarlanamayacağı bir ülke olan Arjantin’de, Dördüncü Enternasyonal’in Arjantin seksiyonunun askeri kolu olan Halkın Devrimci Ordusu’nun (ERP) gerilla savaşını destekledi. Hatta Arjantin hükümeti Maitan’dan bir ERP komandosu tarafından kaçırılan bir FIAT yöneticisinin serbest bırakılması için arabuluculuk yapmasını istedi.

Gerilla dönüşü felaketle sonuçlandı ve insan hayatı açısından çok yüksek bir maliyete yol açtı. Maitan öldürülenlerin çoğunu tanıyordu ve otobiyografisinde onlara saygılarını sundu, ancak bu stratejinin sonucunu hiçbir zaman ciddi bir şekilde tartışmadı. Dördüncü Enhternasyonal’in Tarihi’ni yazarken, kendisini, bazen özür dileyen bir havanın hakim olduğu, olayların özüne inmeyen ağırbaşlı bir anlatımla sınırlar. Daniel Bensaïd kitaba yazdığı önsözde, kitabı hoşgörüyle “eksik ve kısmi” olarak nitelendiriyor. 

Maitan, gerilla savaşının tüm kıta için devrimin yolu olacağı yanılsamasını Latin Amerikalı devrimciler kuşağıyla paylaştı. Bunu sadece dışarıdan paylaşmakla kalmadı; bir teorisyen ve stratejist olarak bunun sorumlularından biriydi.

Çin’in Kültür Devrimi’ni yorumlama görevi söz konusu olduğunda çok daha berraktı. Bu çalkantılı dönemi özgürlükçü bir patlama olarak değil, Komünist bürokrasinin iki fraksiyonu arasındaki şiddetli çatışmanın damgasını vurduğu bir rejim krizi olarak gördü -Mao’nun parti tabanını harekete geçirerek üstesinden gelmeyi başardığı bir çatışma. Analizleri keskindi ve Kültür Devrimi’ne adadığı kitabı en önemli eserlerinden biri olmaya devam etse de Maoizm’in etkisine karşı yaptığı uyarılar radikal sol üzerinde sınırlı bir etki yarattı.

Direniş Yolu

Hayatının sonunda bile, Rifondazione Comunista (Komünist Yeniden Kuruluş) deneyimine cömertlik ve coşkuyla katıldığında tarih Maitan’ı haklı, siyaseti haksız çıkardı. Berlin Duvarı’nın yıkılmasından ve Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra, kapitalizmin en gösterişli ve müstehcen versiyonu olan neoliberalizmin zaferine boyun eğmemiş, metanetli bir azimle hemen direniş yoluna girmiştir.

Batı’daki anti-kapitalist devrim ile “fiilen var olan sosyalizm” dünyasındaki antibürokratik devrim arasındaki bağlantı olarak Almanya’nın 1980’lerin sonunda bir kez daha dünya devriminin çekirdeği haline geldiği yanılsamasına bir anlığına kapılan Ernest Mandel’in yanılsamasını paylaşmamıştı. Bana neredeyse iki yüzyıl geriye gittiğimizi ve işçi hareketinin kökenlerinde olduğu gibi sıfırdan başlamamız gerektiğini söylediği 1991 yılındaki bir konuşmayı hatırlıyorum. Ancak bu olasılık onun cesaretini kırmadı.

Siyaset onu haksız çıkardı; Rifondazione’nin inşasına katılmak yanlış olduğu için değil, bu partinin yeni bir yüzyılın gelişine ve tarihsel bir yenilgiye geçmişin araçları, yapıları ve fikirleriyle yanıt verdiğini anlamadığı için. 2000’lerin başındaki küreselleşme alternatifi hareketler ile yeni parti arasında bir sentez oluşturma çabası vardı ama başarısız oldu.

Livio Maitan, artık aramızda olmayan kahramanca ve trajik bir dönem olan yirminci yüzyılda tasarlandığı ve yaşandığı şekliyle devrimi somutlaştırdı. Onun mirası hatırlanmayı ve üzerinde eleştirel bir şekilde düşünülmeyi hak ediyor, ancak kendi yüzyılımızın radikal solu başka yollar izleyecektir.

Çeviri: İmdat Freni

Kaynak: https://jacobin.com/2023/08/livio-maitan-italy-marxism-trotskyism-professional-revolutionary-history

Che adına… – Ernest Mandel

Eric Toussaint tarafından bize gönderilen Ernest Mandel’in yayınlanmamış bir metnini yayınlıyoruz. Bu metin, Che’nin 1980’lerin sonunda SSCB’de Gorbaçov’un politikalarının propagandası olarak kullanılmasına tepki olarak 1989 yılında yazılmıştır. (Europe Solidaire Sans Frontières – ESSF)

Che’nin mirasını yeniden canlandırmaya yönelik pek çok girişim arasında en sonuncusu en az şaşırtıcı olanı değil. Nikaragua’da siyasi eğitim kursları veren Sovyet Gorbaçov tarihçisi Kiva Maidanicki (1929-2006) 1987 yılında Nikaragua’da yayınlanan Perestroika: la revolución de las esperanzas adlı kitabında Che ve Gorbaçov arasında “sosyalizmin değerleri” açısından “manevi ve psikolojik yakınlık” olduğunun altını çiziyor. Röportaj, Küba’da tanınmış bir gazeteci olan, genellikle Sovyet yanlısı bir duruştan ilham alan ve “ortodoks” Latin Amerika KP’leri ile sadık akım arasında iyi niyet misyonu verilmiş gibi görünen Marta Harnecker (1937-2019) tarafından gerçekleştirilmiştir. Ancak bu toparlanma girişimi – perestroyka etiketi altında yürütülse bile – bir dizi zorluğu da beraberinde getirmektedir.

Piyasa temelli ekonomik reformlar Che’nin özellikle bağlı olduğu “sosyalizm değerleri” arasında yer almıyordu. Liberman ve Trapeznikov tarafından 1960’larda savunulan reformlara karşı düşmanlığı oldukça açıktı; şirketlerin mali özerkliğine dayanan “ekonomik hesaplama”nın getirilmesine ve her şeyden önce maddi teşviklere, parça başı çalışmaya ve ikramiyelere dayanan bir ücret sistemine karşıydı. Che’nin muhalefeti “ekonomik yasaları ve mekanizmaları” küçümsemesinden kaynaklanmıyordu: Che, kapitalist toplumdan kökten farklı bir sistem olarak tasarlanan, kâr ve meta kategorilerine karşıt kategorilere dayanan bir sosyalizm inşa etmek adına, sektörel çıkarlardan ziyade genel çıkarlar temelinde yatırımların ve kredilerin kontrolünü içeren titiz bir planlama ve merkezi bir bütçe sisteminden yanaydı. Aksi mümkün olmadığında, meta kategorilerinin kullanımının en az sosyalleşmiş sektörlerle sınırlandırılması gerektiğini düşünüyordu. “Kapitalizmin miras bıraktığı çürümüş silahlarla – ekonomik bir birim olarak meta, karlılık, bir uyarıcı olarak bireysel maddi çıkar – çıkmaz sokağa girme riskiyle karşı karşıyayız.” Tarihsel deneyim bunu doğrulamaktadır.

Mesajın açıklığı belirsizliğe çok az yer bıraktığından, Sovyet tarihçi “bir yüzyıldan daha eskiye dayanan” bu iddiaları ütopyalar deposuna atar. Dahası, ona göre bu görüşler “Che’nin bir teorisyen olarak anlayışının özünü” oluşturmaz; son olarak, “muzaffer devrimin ilk yıllarında kitlelerin ruh haline” uyarlanabilirler, ancak sonraki on yıllarda kitlelerin psikolojisi ve bilinci artık aynı değildir. Zavallı Sosyalizm! Tarihin ölçeğinde zar zor doğdu ve çoktan mahkum oldu!

Söylemeye gerek yok ki, Che’nin anlayışı – tüm Marksist teorisyenlerinki gibi – kitlelerin devrimci bilincini geçici bir olay haline getiren, kitlelerin kaçınılmaz olarak siyasi ilgisizliğe geri döndüğü ve piyasa yasalarına, havuca ve sopaya başvurmak zorunda kaldığı siyasi kaderciliğin antiteziydi. Che, tam tersine, kitlelerin seferberliğinin ve bilinçlerinin devrimci süreçleri teşvik eden enternasyonalist bir politikayla, bürokrasi ve yolsuzlukla mücadeleyle, liderlerin örnek davranışlarıyla ve sosyalist demokrasinin geliştirilmesiyle canlandırılabileceğine inanıyordu, ancak bu açıdan anlayışı sınırlıydı.

Her şey bir araya geliyor: Che’nin enternasyonalizmi, ABD ile diplomatik “diyaloğa” verilen önceliğin, Üçüncü Dünya’daki devrimci süreçlerin aleyhine olmasını ve bunların sadece “bölgesel çatışmalar” düzeyine indirgenmesini kabul etmekte zorlanırdı. Nikaragua’nın petrol sıkıntısı çektiği bir dönemde Sovyet hükümeti tarafından az miktarda ve şartlı olarak verilen askeri yardımı Gorbaçov “polisin kullandığı türden hafif silahlar seviyesine” indirmeyi düşünüyordu …. Vietnam’daki “sosyalist kamptan” gelen yardımın eksikliklerini şiddetle kınayan Che, proleter enternasyonalizminin bu “anlayışını” şiddetle kınardı.

Che’nin tüm bunlarla ne ilgisi var? Bu, Orta Amerikalı devrimcilerin sırtından Başkan Ronald Reagan’la yapılan uzlaşmaların acı faturasını ödetmek için tasarlanmış kaba bir propaganda operasyonu muydu? Ya da Latin Amerika Komünist Partisi’nin (ki buna çok ihtiyacı var) itibarını iade etmek için mi? Sovyet bürokrasisinin Che’nin Bolivya KP’si tarafından açıkça ihanete uğramasının ve uluslararası komünist hareket tarafından kınanmasının izlerini silmek istemesi muhtemeldir. Stalin’in torunlarında herhangi bir uluslararası kahraman bulamayanlar, 20 yıl sonra lekesiz bir bayrağın muazzam prestijini geri kazanmaya çalışıyorlar.

Çeviri: İmdat Freni

Kaynak: http://www.europe-solidaire.org/spip.php?article67378

1989’dan sonraki söylemin unutturduğu hareketler

Doğu Avrupa halkları komünist ideal adına savaştığında

Sovyet bloğundaki halkların pasifliği, duvarın yıkılmasından sonra tarihsel gerçeklere dönüştürülen önyargılı fikirlerden biridir. Batı’ya göre, özgür iradeden yoksun kitleler olarak, komünizmi lanetlerken sadece kölece itaat edebilirlerdi. Oysa Doğu Bloğunun tarihine damgasını vuran toplumsal hareketlerin birçoğu aslında gerçek sosyalizmi hedefliyordu.

Catherine Samary  

1989-1991 yılları arasında Sovyet bloğunun çöküşünün anısı hala bir klişeler bütünüdür (1). İngiliz siyaset bilimci Timothy Garton Ash, “1989’da Avrupalılar yeni bir şiddet içermeyen devrim modeli önerdiler – kadife devrim (2)diyor; kısaca, Ekim 1917’de Kışlık Saray’ı ele geçirenin tersine çevrilmiş bir görüntüsü. Hiçbir şey bu modeli Çekoslovakya’dan ve 1989’da cumhurbaşkanı olan ünlü muhalif, rejim tarafından uzun süre hapsedilmiş bir oyun yazarı olan Václav Havel’den daha iyi temsil edemez. Bu yorum liberal ideolojiye ve onun temsilcilerine Soğuk Savaş’ın sonunda Batı’nın kazandığı zaferde üstün bir ağırlık atfeder. Ancak Havel’in kendisi buna inanmıyordu. 1989’da “muhalefet hazır değildi (…) Olayların kendisi üzerinde çok az etkimiz vardı” itirafında bulundu. Ve biraz daha doğuda yatan belirleyici faktöre işaret etti: “Sovyetler Birliği artık müdahale edemezdi, aksi takdirde uluslararası bir krize yol açacak ve tüm yeni perestroyka [yeniden yapılanma] politikasını bozacaktı” (3).

Birkaç yıl önce Garton Ash, 1989-1991’in iki birleşik özelliğini tanımlamak için “reform” ve “devrim”in kısaltması olan “devrim” neolojizmini kullanmıştı (4): kapitalist anlamda mevcut sistemin sosyo-ekonomik ve siyasi yapısına meydan okuma (nereden baktığınıza bağlı olarak devrimci veya karşı devrimci), ancak yukarıdan dayatılan reformlar yoluyla. Örneğin Charter 77 – Havel’in de mensubu olduğu muhaliflerin entelektüel cephesi–  işgal altındaki Çekoslovakya’nın “normalleşmesine” karşı kayda değer bir direniş gösterdi, ancak sosyo-ekonomik konularda hiçbir fikir birliği ifade etmedi ve örgütlü bir toplumsal tabanı yoktu.

Yine de bu rejimlerin kalbinde kitlesel demokratik hareketlenmeler vardı: Haziran 1953’te Berlin’deki işçi ayaklanmaları, 1956’da Polonya ve Macaristan’daki işçi konseyleri, 1968’deki “Prag Baharı” –Çekoslovak işçi konseylerinin ortaya çıkmasıyla uzadı– ve 1980’de Polonya’nın Gdansk kentindeki Solidarność’un (“dayanışma”) devrimci sendikacılığı. İşte 1989’un liberal yorumunun, onu anti-komünist olarak sunarak kendine mal etmek için yok ettiği ya da tahrif ettiği şey bu tarihtir. Bu halk hareketleri kapitalizmi yeniden kurmak için değil, tam tersine sosyalist idealler adına mücadele ediyordu.

Polonya ve Macaristan’da işçi konseyleri

Filozof Slavoj Žižek, tek partinin sona ermesinin popüler olmasına rağmen, “Duvarın arkasında”, “insanlar kapitalizmi hayal etmiyordu” (Le Monde, 7 Kasım 2009) diye hatırlıyor. Kapitalizmin zaferi kitlelerin iradesinin değil, Komünist nomenklatura tarafından yapılan bir seçimin sonucuydu: makam ayrıcalıklarını mülkiyet ayrıcalıklarına dönüştürmek. Seçkinlerin bu “büyük dönüşümü” analiz edilmiş olsa da (5), eski tek partinin toplumsal tabanına ilişkin çalışmalar eksiktir. Yine de, eski tek partinin toplumsal tabanı atıp tutarken özelleştirme talep etmedi.

Gazeteci ve eski Polonyalı komünist aktivist Victor Fay 1980’de şu gözlemde bulunmuştur (6): “Doğu Avrupa’daki tüm ülkeler arasında sınıf mücadelesini periyodik olarak canlandıranın neden Polonya işçi sınıfı olduğu sorulabilir ve neden şimdi?” Polonya’nın büyük bağımsızlık mücadelelerinin her birine, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Polonya Komünist Partisi (Polonya Birleşik İşçi Partisi, PUWP) ve aynı zamanda Kremlin’in Doğu Avrupa Komünist partilerine yönelik değişen politikası ile ince bir ilişki içinde gelişen güçlü işçi hareketleri damgasını vurmuştur.

Tito olarak bilinen Yugoslav lider Josip Broz ile Joseph Stalin arasında 1948 yılında yaşanan ve ulusal bir komünizmin egemenliği arzusu ile Kremlin’in hegemonyacı politikası arasındaki çatışmayı ifade eden ayrılığa Polonya, Bulgaristan, Macaristan ve Çekoslovakya’daki “anti-Talist” tasfiyeler eşlik etti. Stalin’in ölümünden sonra, halefi Nikita Hruşçov’un Yugoslav komünistlerden özür dilemesi ve Şubat 1956’da Sovyetler Birliği Komünist Partisi XX. Kongresi’nde Stalin’in suçlarını kınaması, Moskova’nın Sovyet dünyasını teorik olarak yapılandıran eşitlikçi ulusal ve sosyal ilişkilere saygı göstereceğine dair umutları canlandırdı.

1980’lere kadar tüm büyük demokratik ayaklanmalar, açıkça ya da pratikte, bürokratik baskı gerçekliği ile sosyalist ilkeler arasındaki uçurumu daraltmayı amaçlamıştır. Örneğin, 1956’da Polonya ve Macaristan’da işçi konseylerinin ortaya çıkışı, Stalinist liderliğin uzaklaştırılması talebiyle el ele gitti; her bir partinin önemli bileşenleri tarafından desteklendi. SSCB’nin Stalinizmden arındırılmasının sınırlarını keşfeden Titist Yugoslavya, 1956’da bağlantısızlık hareketine ivme kazandırmaya karar verirken, özyönetimi (merkezi planlamanın aksine) “sosyalizme giden Yugoslav yolu” olarak teyit etti.

Polonya’da Władysław Gomułka’nın (1948’de ihraç edildiği) POUP’un lideri olarak Ekim 1956’da muzaffer bir şekilde geri dönmesi, toprakların dekolektifleştirilmesi ve piskoposluğa tanınan ayrıcalıklar Moskova’yı endişelendirdi. Ancak Polonyalı liderin komünist inanca sahip olması ve “büyük Sovyet kardeşe” saygı göstereceğine söz vermesi, Kremlin’in Macaristan’ı hizaya getirmeye odaklanmasına neden oldu. Polonya Sovyet müdahalesinden kurtuldu, ancak üniversitelerde özyönetim hakları tanınmış olmasına rağmen buradaki işçi konseyleri yönlendirildi –bunlara meydan okunması tehdidi 1968 öğrenci patlamasına yol açtı.

Takip eden on yıl boyunca, fiyatları yükseltme planlarına karşı patlak veren işçi grevleri, ekonomist Michael Lebowitz’in tek partinin işçiler adına ve onların sırtından saltanatını sağlamlaştırmaya çalıştığı bir tür (yabancılaşmış) “toplumsal sözleşme” olarak analiz ettiği şeyin temelini oluşturan eşitlikçilik” ve “iş istikrarı” ikilisine olan bağlılığın gücünü ifade etti (7). Üreticileri üretim araçlarının sahibi yapan sosyalist yasallık, Komünist nomenklaturanın ayrıcalıkları kınanırken aynı zamanda şirketler içinde işçi konseylerinin ortaya çıkmasıyla tekrar tekrar ifade edildi. Yöneticiler hiçbir zaman meşru sahipler olarak görülmedi. Onların gerçek mülkiyet gücünü, bu durumda fabrikaları satma ve kitlelere kapitalist işsizliği sunma gücünü tesis eden 1989’dan sonraki kapitalist restorasyondu.

İki Solidarność

Bu arada parti-devlet, şirketleri yönetme gücüne sahipti ve bunu, baskıdan başka yollarla yönetimini istikrara kavuşturmak için kullandı. Resmi sendikal hareket çabalarını, konut, sağlık hizmetleri, tatil merkezleri ve mağazalara erişim şeklinde, kombinalarda istihdamla bağlantılı parasal olmayan bir sosyal gelir dağıtmaya yoğunlaştırdı. SSCB’nin son on yılında, işçilerin gelirlerinin %60’ından fazlası bu ayni kolektif fonlardan geliyordu (8). Bu sistem altında, tüm ekonomik tercihler ve mekanizmalar (fiyatlar dahil) haklı olarak siyasi olarak algılanıyordu. Neredeyse kendiliğinden ekonomik meselelerden meşru kabul edilen sosyal ve mülkiyet hakları taleplerine kayan grevlerin hızla yıkıcı dinamiği de buradan kaynaklanıyordu.

1960’larda merkezi planlama reformları israfı azaltmaya ve üretilen malların kalitesini artırmaya çalışmış, ancak işçi haklarını önemli ölçüde artırmamıştır. Amaç, şirketlere yönetsel özerklik getirmek ve yöneticileri sosyal sözleşmeyi tehdit eden maliyetleri düşürmeye teşvik etmekti. Bu girişimler grevlerle engellendi (Polonya’da) ya da 1968’de Çekoslovakya’da olduğu gibi toplumsal hareketlerin ardından şirketlerde işçi özgürlüklerinin ve haklarının genişletilmesine yol açtı. Yugoslavya’da “piyasa sosyalizmi” 1970’lerin başında eşitsizliğe ve “kızıl burjuvaziye” karşı patlak veren grevler ve siyasi mücadelelerin (Belgrad’daki “Haziran 68”) ardından durdu. Polonya’daki grevlerin 1970’te şiddetle bastırılması Gomułka’nın düşmesine yol açtı ve yerine eski madenci Edward Gierek 1970’ten 1980’e kadar Devlet Başkanı oldu.

Polonya, Yugoslavya, Macaristan, Romanya ve Demokratik Alman Cumhuriyeti’nde (DAC), piyasa reformlarının engellenmesine 1970’lerde tüketici talebini karşılamak ve teknoloji transferleri yoluyla üretim verimliliğini artırmak için tasarlanan Batı ithalatına açılma eşlik etmiştir. Tüm bu ülkeleri etkileyen döviz borç krizi (9) Polonya’da yeni bir fiyat reformu girişimine yol açtı. Bu da 1980-1981 yıllarında ülke çapında işçilerin öz-örgütlenmesinin temellerini atan bir grevler, bilek güreşi ve müzakereler sarmalına yol açtı. Solidarność’un yasallaşması için verilen mücadele sırasında, bağımsız sendika içinde güçlü bir özyönetim akımı büyümekteydi (10). İki milyonu Komünist Parti üyesi olan on milyon üyesiyle bağımsız sendika, Ağustos 1981’de kongresini yasal olarak yapma hakkını kazandı. Hem bir karşı güç hem de sosyalizme ve ekonomik tercihlerin özyönetim kontrolüne dayanan bir toplum vizyonu geliştirdi (11). Peki, 1981 ile 1989 yılları arasında ne oldu da liberal “şok terapisi” Duvar’ın yıkılmasından sonra fazla direnişle karşılaşmadan uygulanabildi?

Öz yönetim için bir itki

Danışmanı ve sözcüsü olduğu Solidarność’un mücadelesine derinlemesine dahil olan Polonyalı Marksist entelektüel Karol Modzelewski, Havel’in aksine şirket kapılarında durmayan bir demokrasi anlayışına tanıklık ediyor. Nous avons fait galoper l’histoire. Confessions d’un cavalier usé (12) adlı kitabında, bu sol muhalif de Havel gibi 1989’da Polonya’da ve tüm Doğu Avrupa ülkelerinde izlenen yolun SSCB’deki durum tarafından belirlendiğine inanıyor. Ancak ona göre bu, Polonyalı işçilerin artık siyasi dinamik üzerinde herhangi bir etkiye sahip olmadığı anlamına geliyordu. Bunun nedeni General Wojciech Jaruzelski’nin Aralık 1981’de sıkıyönetim ilan etmesiydi. Modzelewski sendika üyelerinin %80’inin sendikayı terk ettiğini (yeraltına çekilmeye zorlandığını), bunun da derin bir moral bozukluğuna ve bütün bir işçi kuşağının terhis edilmesine yol açtığını tahmin etmektedir. İki Solidarność arasında ayrım yaptı: birleşik ve kardeşçe, “sosyalizmin çocuğu” ve “tarihi dörtnala koşturma” yeteneğine sahip “büyük” sendika; ve saklandığı süre boyunca dönüşmüş olarak ortaya çıkan ikincisi: “artık kitlesel bir işçi hareketi değil, nispeten küçük bir anti-komünist komplo” idi. O andan itibaren, 1989 “Yuvarlak Masa” (13) etrafında yasallığa dönüş bir “değerler çatışması” yarattı: her şey orijinal işçi sendikasının “kolektivist ve dayanışmaya dayalı” özlemleri ile Batı yanlısı liberal entelijansiyanın desteklediği yeni Solidarność’un savunacağı “eşitlik ve kardeşlik –ve bu nedenle güvencesiz– olmadan özgürlük” türünü birbirinden ayırdı.

1989’un yeni ve eski “elitleri” için “Batı Mekke gibiydi” diye açıklıyor Modzelewski, o dönemde entelektüeller ve işçiler arasında bir ayrılık olduğunu düşünüyordu. Kuşkusuz, 1989’daki seçim zaferi sırasında “neredeyse herkes zaferin tadını hissetti”. Ancak “daha sonra kaybetmeye başladılar: ücretlerini kaybettiler, işlerini kaybettiler, tasfiye edilen fabrikalar topluluğundaki köklerini kaybettiler, yarının kesinliğini kaybettiler ve toplumsal saygınlıklarını kaybettiler”. Solidarność’un programında yer alan “kendi kendini yöneten Polonya cumhuriyeti” kapitalist restorasyonla çelişiyordu. Ama Sovyet askeri müdahalesine dayanabilir miydi?

Çekoslovakya’nın 1968 deneyimine dönüp bakmak açık tarih lehine argümanlar sunuyor. Prag isyanına öğrenci olarak katılan Karel Kovanda (14), “Prag isyanının geleneksel analizi, Çekoslovak Komünist Partisi sekreteri Antonín Novotný’nin etrafındaki muhafazakar bürokrasi ile halefi Alexander Dubček’in planlı ekonominin yeniden yapılandırılması zemininde somutlaştırdığı liberal reformcuların güçlerini karşı karşıya getirir diyor. Ancak Kovanda’ya göre bu yüzeysel ayrım, ilericiler arasında en az onun kadar yapısal olan bir diğer ayrımı ortadan kaldırmaktadır. Bir yandan, “yukarıdan yürütülen iyi kontrollü reformları (…) savunan” “ekonomik alandaki teknokratlar ile siyasetteki liberaller” arasında ayrım yapmaktadır. Bunlar “Çekoslovak Komünist Partisi’nin [ÇKP] hem içinde hem de dışında” bulunuyordu, tıpkı “radikal demokratlar” olarak adlandırdığı ikinci grubun üyeleri gibi. Onlar için “kitlesel halk katılımı, sistemde kozmetiğin ötesine geçen bir değişim başlatmak için temel bir koşuldu” –bu da işçileri harekete geçirme sorununu gündeme getirdi.

Dubček reformların popülaritesini arttırmak için “insan yüzlü sosyalizm” fikrini ortaya attı ve bu fikir aşağıdan gelen hareketler tarafından hemen benimsendi. Kovanda’ya göre, ülkenin en muhafazakar organlarından biri olan Sendikalar Merkez Konseyi (URO), 1968’in ilk birkaç haftasında yerel şubelerden, resmi sendikanın işleyişi de dahil olmak üzere işçilerin kaybedilen hakları konusunda yaklaşık 1.600 karar aldı. Sendika gazetesi Práce “işçiler için en geniş yetkileri talep eden” bir haçlı seferi başlatırken, Nisan 1968’de etkili haftalık Reportér birişçi özyönetim hareketi çağrısında bulunan bir makale yayınladı.

Özellikle Prag’ın en büyük sanayi kompleksi olan ČKD ve Plzeň’deki Škoda fabrikalarında tüzükler için somut öneriler hazırlandı. Nisan 1968’de PCT Merkez Komitesi işçi konseyleri konusunu programına dahil etmek zorunda kaldı. Sosyolog Milos Barta, o yıl PCT Merkez Komitesi dergisi Nová Mysl’de(“Yeni Düşünce”) yayınlanan 95 konsey üzerine yaptığı bir çalışmada, “toplumdaki demokratikleşme sürecinin gelişimini takiben, işçi konseyleri için hazırlık komiteleri kurma fikrinin ne kadar hızlı kök saldığını ve yayıldığını” vurguladı (15). Sovyetlerin 21 Ağustos 1968’de Çekoslovakya’yı işgalinin arifesinde, “yaklaşık 350 işçi kolektifi 1 Ocak 1969’a kadar bir işçi konseyi tarafından yönetileceklerini varsayıyordu”.

Bu özyönetim hamlesi karşısında, teknokratik vesayet altında reform planı ortadan kalktı. Tutumlar muhafazakarlık ve reform arasında değil, radikal demokrasi ve bürokratik basamağa geri dönüş arasında bölündü. İşgal bu eğilimi sadece hızlandırdı. Vysočany bölgesindeki ČKD fabrikası, müdahaleyi kınayan ve kendisi de diğer liderlerle birlikte Kremlin’le uzlaşma mantığı içinde olan Dubček tarafından tanınmayan yeni bir Merkez Komite seçen PCT’nin yeraltı kongresine ev sahipliği yaptı. Bu bağlamda Kovanda, “‘Prag Baharı’nın sonbahar boyunca ancak kitlesel halk yatırımları sürdüğü sürece devam edebileceğini” ve “fabrikaların konseyler aracılığıyla ekonomik demokrasinin kalelerine dönüştürülmesinin” “temel öncelik” olduğunu belirtiyor.

Eylül 1968’e kadar 19 konsey mevcuttu; 1 Ekim’de 143 konsey daha faaliyete geçti. Ekim sonunda, Varşova Paktı tankları (16) sokaklarda devriye gezerken, Dubček liderliğindeki hükümet, Sovyetlerden emir almadan, “bu deneyi sürdürmenin uygun olmadığını” ilan etti. Bu durum sendikaların protesto dalgasına yol açtı ve bu protestolar basında yer aldı. Kovanda, Ocak 1969’da –birkaç ay süren işgalin ardından–  “konseyler 800.000’den fazla kişiyi, yani işgücünün altıda birini temsil ediyordu” (tarım hariç) diye hatırlıyor. 1969’un ilkbaharında daha fazla konsey kuruldu. Haziran sonunda, ülkenin en büyük şirketleriyle ilişkili prestije sahip “300 konsey ve 150 hazırlık komitesinin var olduğu bildirildi”. Yarısından biraz fazlası PCT üyesiydi.

“Radikal bir demokrasi” için

Ancak tepkiler başlamıştı. Ocak 1969 gibi erken bir tarihte, Parti Prezidyumu öğrenci ve işçi grevlerini kınadı. Öğrenci Jan Palach 16 Ocak’ta kendini yaktı. Dubček 17 Nisan’da görevinden uzaklaştırıldı. 1970 yazında, başlangıçta etkili bir şekilde bastırılmış olan işçi konseyleri yasaklandı. “Normalleşme” sona ermişti.

PCT’nin özyönetim akımının bir üyesi olan ve Ağustos 1968’deki gizli kongrede Merkez Komite’ye seçilen Jaroslav Šabata’ya göre, Çekoslovak komünistleri “Varşova Paktı’nın işgalini reddeden Vysočany kongresiyle gurur duymalıdır”; ancak bu kongrenin bağlı olduğu “radikal demokrasi, özyönetim ve egemenliğin “dağılmasına katkıda bulundukları” için dahaaz gurur duymalıdırlar. Tersine, kongrenin konsolidasyonu “Sovyet bloğunun ve SSCB’nin kendisinin tüm reformist güçlerini son derece cesaretlendirecekti” (17).

Šabata, Şart 77’yi komünist hareketin kendi içinde “radikal demokrasiye” ihtiyaç duyulduğu için imzaladığını açıkladı. Ancak böyle bir demokrasinin sosyal boyutu –ekonominin eşitlikçi sosyal ilişkiler çerçevesinde yapılan kolektif seçimlere tabi tutulması– Şart 77’de pek de mutabık kalınan bir konu değildi. Ve 1989’dan sonra ortaya çıkan “gerçek kapitalizm” ve “Avrupa inşası “nda işçilere yapılan muamele ile tamamen uyumsuzdu.

( 1) Bkz: Jérôme Heurtaux ve Cédric Pellen, 1 989 à l’Est de l’Europe, une mémoire controversée, Éditions de l’Aube, La Tour-d’Aigues, 2009.

(2) Timothy Garton Ash, “1989 dünyayı değiştirdi. Ama Avrupa için şimdi nerede?“, The Guardian, Londra, 4 Kasım 2009.

(3) “Vaclav Havel: ‘Rejim her geçen saat çöküyordu‘“, Le Figaro Dergisi, Paris, 31 Ekim 2009.

(4) Timothy Garton Ash, We the People: The Revolution of ‘89 Witnessed in Warsaw, Budapest, Berlin and Prague, Penguin, London, 1993.

(5) Georges Mink ve Jean-Charles Szurek, La Grande Conversion. Le destin des communistes en Europe de l’Est, Seuil, coll. “L’épreuve des faits”, Paris, 1999.

(6) Bakınız Victor Fay, “Unicité du pouvoir politique, pluralité sociale et idéologique“, Le Monde diplomatique, Ağustos 1980.

(7) Michael A. Lebowitz, The Contradictions of “Real Socialism”: The Conductor and the Conducted, Monthly Review Press, New York, 2012.

(8) David Mandel, “Perestroïka et classe ouvrière“, L’Homme et la Société, n° 88-89, Paris, 1988.

(9) Bkz François Gèze, “Le poids de la dépendance à l’égard de l’Occident“, Le Monde diplomatique, Ekim 1980.

(10) Bkz: Zbigniew Kowalewski, Rendez-nous nos usines! Solidarność, le combat pour l’autogestion ouvrière, La Brèche-PEC, Paris, 1985.

(11) Bakınız Tamara Deutscher, “Le pouvoir polonais face à l’exigence de démocratisation de la classe ouvrière“, Jean-Yves Potel, “Un projet politique pour la société tout entière“ ve Ignacio Ramonet, “La montée d’un contre-pouvoir dans la Pologne en crise“, Le Monde diplomatique, sırasıyla Mayıs 1981, Ağustos 1981 ve Ekim 1981.

(12) Karol Modzelewski, Nous avons fait galoper l’histoire. Confessions d’un cavalier usé, Éditions de la Maison des sciences de l’homme, Paris, 2018.

(13) 1989 yılının ilk yarısında bu kurum, hükümet üyeleri ile Solidarność da dahil olmak üzere muhalif hareketler arasındaki tartışmalar için bir forum niteliğindeydi.

(14) Karel Kovanda, “Les conseils ouvriers tchécoslovaques (1968-1969)“, À l’encontre, 24 Ağustos 2018 (orijinal yayın: Telos, no. 28, Washington Üniversitesi, 1976 yazı).

(15) “Milos Barta’nın ‘özyönetim hareketi kronolojisi ve analizi“, À l’encontre, 20 Ağustos 2018. Ayrıca bakınız Jean-Pierre Faye ve Vladimir Fišera, La Révolution des conseils ouvriers, 1968-1969, Robert Laffont, Paris, 1978.

(16) Doğu Avrupa ülkeleri ve SSCB’den oluşan bir askeri ittifak.

(17) Jaroslav Šabata, “Invasion or our own goal”, East European Reporter, vol. 3, no. 3, Londra, 1988 sonbaharı.

Le monde diplomatique 2016

Varşova İhaneti: Zamanımız İçin Bir Ders

Jacques tarafından

[4 Nisan 1949 tarihinde Labor Action, Vol. 13 No. 14, s. 3’de Varşova Gettosu Ayaklanması hakkındaki bu dikkat çekici makalenin içeriğini kavramak için yayınlandığı günleri göz önüne almak yaralıdır]

Labor Action, İşçi Partisi’nin başlangıçta “yeni tip bir sınıf” tarafından yönetilen bir devlet olarak gördüğü SSCB’nin sınıfsal doğası üzerine önemli bir farklılığın ardından Nisan 1940’ta Sosyalist İşçi Partisi’nden ayrılan bir örgüt olan İşçi Partisi’nin (ABD) organıydı. İşçi Partisi’nin en iyi bilinen üyeleri şunlardı: Max Shachtman – yazıları şu adreste bulunabilir marxists.org. Bazıları yakın zamanda In Defence of Bolshevism, Sean Matgamna, Phoenix Press, 2018 adıyla yayınlanan bu kitapta Shachtman’ın yörüngesinin siyasi bir değerlendirmesi yapılmıştır. 1973 yılında hazırlanmıştır O zamanlar İşçi Partisi üyesi olan ve Hal Draper’a yakın olan Julius Jacobson tarafından; Hal Draper – diğer eserlerinin yanı sıra Karl Marx’ın Devrim Teorisi’nin yazarı, 5 cilt, 1977-1990; C.L.R. James – diğer eserlerinin yanı sıra 1938’de yazdığı The Black Jacobins’in yazarı. – Réd. A l’Encontre]

***

Nisan ayında [1949] Varşova’da, 19 Nisan 1943’te meydana gelen umutsuz Yahudi getto ayaklanmalarını anmak üzere bir anma toplantısı düzenlenmeyecektir. O sırada hâlâ hayatta olan 50.000 Yahudi işçi, Ekim 1940’ta duvarlarla çevrili Varşova gettosunda Naziler tarafından ezilenlerin sadece %10’unu temsil ediyordu. Geri kalanlar, Treblinka’daki gaz odalarında imha edilmek üzere SS’lerin (Hitler’in fırtına birlikleri) daimi insan avının bir parçası olarak gruplar halinde avlanmıştı.

Yahudi toplumunun bu kalıntısının umutsuz silahlı mücadelesi, sadece sessizce ve direnmeden yok edilmektense hayatlarını pahalıya satmaya yönelik bir çaresizlik eylemi değildi. Aynı zamanda öyleydi de. Ama her şeyden önce Polonyalı işçilere dışarıdan yapılan bir yardım çağrısıydı. Aynı zamanda, dünyanın daha önce hayal bile edemediği barbarca bir cehennemin derinliklerinden gelen son bir çığlık olarak dış dünyaya ulaşmak, olağanüstü bir durumda bir yardım çağrısıydı.

Bu, tamamen savunmasız bir halkın nihai ve acımasız bir şekilde boğulmasına izin vermemek için savaştan zarar görmüş bir dünyanın vicdanını uyandırmakla ilgiliydi.

Bu çağrıya hiç kulak asılmadı. Almanlar getto savaşçılarını yok etmek için uzun menzilli toplar, tanklar, alev makineleri ve zehirli gaz kullanırken medeniyet inanılmaz bir kayıtsızlıkla izledi. Yıkıntılar, tüm yerleşke üç kat yüksekliğinde geniş bir moloz yığınına dönüşene kadar yakıldı. Yahudi savaşçıların çoğu bu yıkıntılara gömüldü.

Bundistler

[Yahudi sosyalist grup] Bund’un [1] liderleri, Polonyalı işçilerin yeraltı örgütüne, silahla olmasa bile en azından bir protesto greviyle kendilerine yardım etmeleri için doğrudan bir çağrıda bulundu. Polonyalılar bunu reddetti. Antisemitizm yüzünden bölünmüşlerdi. Birçoğu Yahudilere sempati duyuyor, ancak diğerleri açıkça “Tanrıya şükür Almanlar bunu bizim için yapıyor” diyordu.

Bu tutum sadece üst sınıfla sınırlı değildir. Polonya işçi sınıfının geri kalmışlığı, diğer pek çok sınıfta olduğu gibi, antisemitizmin derecesiyle ölçülebilir.

Yahudi Bund’un temsilcileri yurtdışında yardım aramak için gettodan kaçtı. Artur Ziegelboim [2] ayaklanma sırasında Londra’daydı ve sürgündeki Polonya hükümetine ve Churchill hükümetine başvurdu. İntihar ederek [12 Mayıs 1943’te] ve şok edici mektubunda [3] insanlıktan yoksun olduğu için ‘medeni’ dünyayı suçlayarak görevinin tam ve acımasız başarısızlığını değerlendirdi.  Bu mektup, Demir Perde’nin her iki tarafındaki diplomatlar tarafından BM toplantılarında soykırıma karşı yapılan tüm konuşmalardan çok daha etkilidir.

Polonyalılar bir yıldan biraz daha uzun bir süre sonra sadece kayıtsızlığı değil, düpedüz ihaneti de yaşayacaklardı. 1 Ağustos 1944’te, son Yahudi kalıntıları da dahil olmak üzere tüm Varşova, Nazi zalimine karşı tek vücut olarak ayaklandı. Polonya Ulusal Konseyi, Rus radyosunun defalarca çağrıda bulunduğu bu ayaklanmanın, top sesleri yakınlardan duyulan Kızıl Ordu’nun ilerleyişiyle destekleneceğinden hiç şüphe duymuyordu. Ayaklanma, Kızıl Ordu’nun bu cephede tamamen hareketsiz kaldığı 63 korkunç gün sürdü. Ruslar, biraz yardımla gönderilen İngiliz uçaklarının Rus havaalanlarına inmesine bile izin vermedi! Varşova, getto gibi harabeye döndü. Bu görevi Ruslara bırakmamak için Nazilerin Armia Kryova’yı (Polonya yeraltı ordusu) ve liderlerini ortadan kaldırmasına izin verildi. NKVD, Kızıl Ordu nihayet Ocak 1945’te yıkıntıların üzerine yürüdüğünde geriye kalan çok az şeyi tamamladı [4].

Hayır, [1949’da Stalinist yönetim altındaki] Polonyalılar Varşova gettosu ayaklanmasını anmayacak, Ruslar da onları bu yönde teşvik etmeyecektir. Polonya’da kalan bir avuç Yahudi de, özellikle de “resmi” bir kutlamaya sahte bir Stalinist renk verilirse, bunu yapmaya zahmet etmeyecektir. Ancak her yerde ezilenlerin ezenlere karşı direnişini önemseyenler, Yahudi getto işçilerinin inanılmaz başarısına bir kez daha hayret edeceklerdir.

Gestapo’nun tüm övünülen etkinliği, sadist bir zalimlik patlamasıyla estirdiği terörün tüm barbarlığı, Yahudi işçi sınıfı liderlerinin yeraltında örgütlenmesini, örgütlü Polonyalı işçilerle temas kurmasını, kaçakçılık yapmasını ve getto sığınaklarında silah saklamasını engelleyemedi. Yahudi Bund’un [sosyalist grup] liderlerinin [ve soldan (Emmanuel Ringelblum’un üyesi olduğu Linke Poaley Tsiyon – ed.) ve sağdan Siyonistler de dahil olmak üzere diğerlerinin] imkansız gibi görünen bu görevi başarması, Yahudi Bund’un [sosyalist grubun] ebedi erdemidir.

Bu liderlerin başında artık efsaneleşmiş bir figür gelmektedir: Bund milislerinin örgütleyicisi Bernard Goldstein. Yıldızlar Şahittir… adlıkitabı, muazzam zorluklara rağmen örgütlenme mucizelerinin nasıl başarılabileceğini anlamak isteyen herkes tarafından okunmalıdır [5]. Bu kitapta liderliğin, liderlik anlayışın, özverinin ve tam bir kendini vakf eden liderliğin, hiçbir kabusun çağrıştıramayacağı bir varoluşun ortasında bile yaşamaya devam etme ve direnişi örgütleme becerisinin derin anlamını buluyoruz.

Yoldaş Bernard’ın arkasında, önce çarlığa sonra da Polonyalı toprak sahiplerine karşı bir mücadele kuşağının deneyimi vardı. En çok ezilen işçilerin militan sendikalarda örgütlenmesine yardımcı oldu. Sendikaları saldırılara karşı savunmak ve pogromistlerle savaşmak için ilk Polonyalı işçi milislerini örgütledi. Menahem Mendel Beylis’in [1911’de bir ayin suçu işlemekle suçlanan Ukraynalı Yahudi, dönemin birçok entelektüeli ve aktivisti bu vesileyle geliştirilen Yahudi karşıtı kampanyayı kınadı – Maxim Gorky’den Alexander Blok’a ve George Bernard Shaw’a – ed.

Hayır, halka yakın, geleneklerine tamamen bağlı bir sosyalist sendikacının, Yahudilerin Nazilere karşı umutsuz silahlı mücadelesine önderlik etmesi ve koca bir orduyu kontrol altında tutması tesadüf değildi. Bu adam Polonyalı işçilerin gönüllü yardımını sağlayabilecek, onların güvenine sahip tek kişiydi. Doğrudan kitabından değil (hepsini anlatamayacak kadar mütevazıdır) ama görgü tanıklarının ifadelerinden bilinen kahramanlıkları onu gettonun Çapayev’i yapar. [Vasili Çapayev 1918-1921 iç savaşının Bolşevik kahramanlarından biriydi.]

Varşova Gettosu ayaklanmasının öyküsü tarihi bir öyküdür. İnsanlık bir şekilde hayatta kaldı, sadece varoluş anlamında değil, tüm kültürel önemi, tüm insanlığıyla. Getto ormanında Alman avcıların sadist bakışları altında mizah nasıl düşünülebilir? Yine de bu duvarlarla çevrili alanın sakinlerini eğlendirmek için -ki hepsi hayatlarından endişe etmektedir- diğerlerine hünerlerini sergileyen Yahudi yankesicinin hikayesi vardır. Ve Varşova’nın bu becerisiyle ünlü olduğunu da ekleyebiliriz!

Hanna Krishtal’ın çocuğuyla birlikte hayatta kalmasının ve bugün [1949] New York’ta bulunmasının tek nedeni, Bernard’ın [Goldstein] savaşın ortasında doğum sancısı çekerken ona bakmış olmasıdır. Bir şekilde ona bakmak için zaman buldu. Ancak daha sonra Hanna’ya, Hanna’nın gettodan canlı olarak kaçabilmesi için çocuktan kurtulma kararından dolayı içten içe parçalandığını itiraf etti!

Bernard Goldstein hâlâ hayatta [Amerika Birleşik Devletleri’ne kaçtı ve 1959’a kadar yaşadı] ama artık bir hayatı yok. Polonya ve Varşova’da bildiği hayat sonsuza dek yok oldu. Bu hayat sadece Y.L. Peretz’in [1852-1915] arşivlerinde, Sholom Aleichem’de [1859-1916] – [modern Yidiş edebiyatının alt yapısını oluşturan – ed.] ve getto ayaklanmasının tarihinde yaşıyor.

İroninin son dokunuşu, Bernard’ın Rus ‘kurtarıcıların’ silahlı kanadı olan NKVD tarafından tutuklanmasıdır. Onu serbest bırakırlar ama örgütüne ihanet edeceği umuduyla gözetim altında tutarlar. Stalinistler dürüst ve deneyimli devrimcilerden, özellikle de Bernard Yoldaş gibi yeraltında örgütlenme deneyimi olanlardan korktukları kadar hiçbir şeyden korkmazlar. Bu yeni zalimlerden kaçmak zorundaydı, hayatını kurtarmak için değil, kendisiyle temas kurmak isteyebilecek olanlara ihanet etmekten kaçınmak için.

Bir sembol

Varşova çağımızın derin bir sembolüdür. Bir yanda Nazizm biçiminde kapitalist gericiliğin güçleri, diğer yanda Stalinizm biçiminde Rus karşı devrimi tarafından ezilen bu ihanete uğramış şehir, çürümekte olan modern uygarlığın bir yansımasıdır. Bu anlamda, uygar insanlığın hayatta kalma şansını gözlemlemek için bir bakış açısıdır.

Dünyanın savaş sırasında ve sonrasında Yahudilerin kaderine kayıtsız kalması toplum için kötü bir alamettir. Getto’daki tüm insani ahlakın tamamen çökmesi sadece geçici bir olgu değildir. Bu daha ziyade, çöküşün yayılabileceği ve barbarlığın modern uygarlığın yerini alabileceği korkunç hızın bir işaretidir. Varşova aynı zamanda, Stalinizmin toplumsal çürümeyi durdurmak bir yana, bizzat bu çürümenin cisimleşmiş hali olduğunun bir başka çarpıcı kanıtıdır.

Varşova gettosunun ve Varşova’nın geri kalanının korkunç kaderini, yumruklarınızı sıkmadan ve böylesi bir dehşeti hayata geçiren güçlere karşı bir öfke ve nefret dalgası hissetmeden incelemek imkansızdır. Varşova, antisemitizm ve ırksal doktrinlerden kötü niyetle beslenen insanlık dışı bir ders niteliğindedir.

Bu ders, sömürü ve baskıya karşı mücadele eden tüm işçi sınıfı savaşçılarının bilincine derinlemesine yerleştirilmelidir. Toplum, böylesine vahşi bir sadizmi mümkün kılan ve kılmaya devam eden hastalıktan tamamen arındırılmadığı takdirde batmaya mahkumdur.

Bu hastalığın kökleri sınıf sömürüsüne dayanmaktadır. Her egemen sınıf, güç ve ayrıcalıklarını korumak için milyonlarca üyesini feda etmeye hazırdır. O halde, önyargı ateşini yakmanın çok daha kolay olduğu diğer “ırklardan” insanlar neden olmasın?

Varşova uygarlık için bir lekedir. Asla unutulmamalıdır. İntikamı alınabilir ve alınmalıdır! Böylesi bir vahşetin tekrarı ancak toplumda köklü bir değişimle, nefreti besleyen kapitalizmden, Rusya’nın karşı devrim deneyimine rağmen kardeşliği ve insanlığı besleyen sosyalizme geçişle önlenebilir.

________

[1] Bund’un tarihi hakkında Henri Minczeles’in şu kitabına bakınız: Histoire générale du Bund: un mouvement révolutionnaire juif, Ed. L’Echappée, 16 Eylül 2022. Aynı yazarın Une histoire des Juifs de Pologne adlı kitabına da bakınız. Din, kültür, siyaset, La Découverte, 2006. (Réd. A l’Encontre)

[2] Nathan Weinstock, Bread of Misery içinde. Avrupa’daki Yahudi İşçi Hareketinin Tarihi, Cilt III. L’Europe centrale et occidentale 1914-1945 (Ed. La Découverte, 1986) adlı kitabında şöyle yazar: “Başka yerlerde olduğu gibi, Naziler [Varşova gettosuna] kendi politikalarını desteklemek üzere bir Judenrat kurdular. Ancak atanan Bund delegesi [Schmuel Artur] Ziegelboym [bir Bund sendika lideriydi], yeni efendilerin suç ortağı olmayı reddetti: konumunu, Varşova’daki Judenrat binası etrafında toplanan 10.000 kişilik kalabalığa nutuk atmak ve onları Nazi emirlerini, özellikle de gettoda (Jüdisches Wohnbezirk) yeniden toplanma emirlerini reddetmeye teşvik etmek için kullandı. Polonya direnişiyle işbirliği yapan Bund liderliği, Gestapo onu aradığı için Batı’ya kaçışını organize edebildi. Ziegelboym böylece Bund’un Londra’da sürgünde bulunan Polonya Parlamentosu’ndaki temsilcisi olacaktı.” (s. 94) (ed. A l’Encontre)

[3] Nathan Weinstock ondan şu alıntıyı yapar: “Sessiz kalamam. Benim de mensubu olmaktan onur duyduğum Polonya’daki Yahudi halkının son kalıntıları da yok edilirken yaşamaya devam edemem. Varşova gettosundaki yoldaşlarım kahramanca bir mücadelede şehit düştüler. Onlar gibi ya da onların arasında ölmek bana nasip olmadı. Ama ben onlara ve onların ortak mezarına aidim. Kendi adıma, Yahudi halkının yok edilmesine tanıklık eden ve bunu kabul eden bir dünyanın pasifliğini son kez protesto etmek istiyorum. Bu zamanlarda bir insan hayatının ne kadar değersiz olduğunu hissediyorum, ancak hayatım boyunca hiçbir şey başaramadığım için, ölümümü, hayatta kalan son Polonya Yahudilerini kurtarmak için nihai olasılığı olanların kayıtsızlığını kırmaya yardımcı olmak için kullanabilirim. Hayatım Polonya’daki Yahudi halkına aittir ve bu yüzden hayatımı onlara feda ediyorum. Savaştan önce Polonya’da yaşayan birkaç milyon Yahudi’den geriye kalan bir avuç Yahudi’nin, gerçek Sosyalizmin özgürlük ve adaletinin hüküm süreceği yeni bir dünyanın kurtuluşunu görecek kadar yaşayacağını umuyorum. Ben böyle bir Polonya’nın doğacağına ve böyle bir dünyanın var olacağına inanıyorum.” (s. 168) (ed. A l’Encontre)

[4] Bu büyük ihanet hakkında Norman Davies’in dikkat çekici kitabına bakınız: Rising ’44: The Battle for Warsaw, Ed. Vicking, 2003, 772 s. (Réd. A l’Encontre)

[5] Bkz Bernard Goldstein, L’ultime combat. Nos années au ghetto de Varsovie (1947), Paris, La Découverte-Zones, 2008. (Editör: A l’Encontre)

Çeviren: Rıfat Hasret

Enzo Traverso: “İkinci Dünya Savaşı’nı yorumlamak için Mandel’i Hobsbawm’a tercih ederim”

Ernest Mandel’in İkinci Dünya Savaşı’nın Anlamı (Türkçesi Bülent Tatar çevirisi ile Yazın yay., 1995) adlı kitabının İspanyolca olarak yakın zamanda yayınlanması vesilesiyle La Izquierda Diario tarafından Enzo Traverso ile yapılan röportajı sunuyoruz.

Enzo Traverso, Avrupa entelektüel tarihi konusunda uzmanlaşmış İtalyan bir tarihçidir. İtalya’daki aktivizmine 1970’lerde otonomist örgüt Potere Operario ile başlamış, daha sonra Ernest Mandel liderliğindeki Troçkist akımla bağlantı kurmuştur. Yahudi Sorunu ve Marksistler, Ateş ve Kan, Solun Melankolisi, Savaş Alanı Olarak Tarih gibi kitapları Türkçede yayımlanmıştır.

Mandel’in kitabına yazdığınız önsözde, Mandel’in İkinci Dünya Savaşı hakkındaki düşüncelerinizde işgal ettiği yeri belirtiyorsunuz. Bu yeri nasıl tanımlarsınız?

Bu kitabı 30 yıl önce yayımlandığında okumuştum. Üzerimde büyük bir etkisi oldu; okumalarımı, araştırmalarımı yönlendirdi ve İkinci Dünya Savaşı ve 20. yüzyıl tarihine ilişkin vizyonumu şekillendirdi. Ancak paradoks şu ki, akademik anlamda tarih yazımı tarafından tamamen göz ardı edildi. Ve ben de bir akademisyen olarak üzülerek söylemeliyim ki, bu eğilime uyarak Mandel’in olmadığı tartışmalara dahil oldum. Ancak onu asimile ettiğimi ve bilinçaltımda var olduğunu fark ettim. Başka bir deyişle, kaynağını unutmuş olmama rağmen Mandel’in pek çok fikri bu tartışmalarda bana aitti. Mandel’in Foucaultcu anlamda bir tür episteme olarak, bilinçli olması gerekmeden düşünme biçimimizi şekillendiren bir şey olarak hareket ettiğini düşünüyorum.

Bence bu sadece Mandel’in akademik tarih yazımının dışında görülmesiyle değil (akademide bir iktisatçı olarak tanındı ama tarih yazımında tanınmadı), aynı zamanda 1990’lardan sonra Mandel’in eleştirel düşünce için, o yılların Marksizmi için ve benim için de bir referans noktası olmaktan çıkmasıyla da ilgili.

Mandel’i tanıyordum, onunla birlikte çalıştım ve kendimi entelektüel ve politik olarak onun öğrencilerinden biri olarak şekillendirdim. Benim için olduğu kadar Troçkist akıma bağlı bütün bir devrimciler kuşağı için de “entelektüel referans” oydu. Sorun şu ki, Berlin Duvarı’nın yıkılmasından, 20. yüzyılın ve Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra, benim bakış açıma göre Mandel, daha önce yaptığı gibi trendleri çizebilen, meydana gelen değişiklikleri anlayabilen bir entelektüel olmaktan çıktı. Örneğin 1990’larda Sovyetler Birliği hakkında yazdıkları bana tamamen yanlış geldi ve onu gölgede bıraktı.

Başka bir deyişle, benim bakış açıma göre Mandel, 20. yüzyılın büyük bir eleştirel Marksist teorisyeni ve entelektüelidir. 21. yüzyılda artık yeni gerçeklikle bağlantısı olmayan eski kategorileri yeniden üretmeye çalışmıştır. Bu da Mandel’de 20. yüzyılı anlamak için faydalı olan her şeyin haksız bir şekilde ihmal edilmesine neden oldu. Mandel’in geç kapitalizm, faşizm, İkinci Dünya Savaşı ve bir dizi konu hakkında yazdığı her şey benim için temeldir.

Mandel bir tür unutulmuş figür. Bunu öğrencilerimde, kolektif, siyasi hareketlere katılan yeni nesilde görüyorum. Onlar için Mandel neredeyse hiçbir şey ifade etmiyor, yeniden keşfedilmesi gereken bir figür. Bu açıdan bakıldığında, onun en ilginç eserlerini yeniden yayımlamak bana çok iyi görünüyor, ancak bu muhtemelen bir bağlamsallaştırma ve tarihselleştirme çabasıyla yapılmalı.

Mandel, akademik alanda çok daha yaygın olan bir başka vizyonla, Eric Hobsbawm’ınkiyle karşılaştırılabilecek küresel bir savaş vizyonu sunuyor. Bu iki vizyon arasındaki farklar nelerdir?

İkinci Dünya Savaşı’nın yorumlanması konusunda Mandel’in kitabını Hobsbawm’ınkine tercih ederim. Eric Hobsbawm, savaşın ‘kısa yirminci yüzyıl’ çerçevesinde küresel bir yorumunu öneriyor ve muhtemelen Mandel’in de paylaşacağı bir sonuca varıyor. Hobsbawm, The Age of Extremes (Aşırılıklar Çağı) gibi birçok metin ve kitabında, dünya tamamen barbarlığa düşmediyse bunun Aydınlanma mirası sayesinde olduğu sonucuna varır. Mandel de bu görüşü paylaşır ve Aydınlanmanın yirminci yüzyılda komünizm ve Marksizm tarafından somutlaştırıldığını eklerdi.

Ancak Stalinizm yorumlarında temel bir ayrışma söz konusudur. Hobsbawm tarafından yazılan 20. yüzyıl tarihi, artık devrime inanmayan, devrimlerin yenilgisinin, komünizmin yenilgisinin yüzyılı olan bir yüzyılın muhasebesini yapan ve bu yenilgilere boyun eğen Marksist bir tarihçinin tarihidir. Hobsbawm’ın yorumu aynı zamanda çok teslimiyetçi ve özür dileyicidir, çünkü Hobsbawm sonunda Stalinizmin otoriter ve despotik özellikler taşıdığını, endemik bir şiddet boyutu olduğunu kabul eder, ancak bunu ilerici bir olgu olarak sunar, bu da onu bir şekilde haklı çıkarır.

Mandel’in vizyonu bu değildir. Ona göre Stalinizm 20. yüzyıl barbarlığının, modern barbarlığın bir parçasıydı, ancak diyalektik olarak Stalinizmin çelişkilerini, bir güç, bir tahakküm aygıtı ve Aydınlanmanın, yani işçi hareketinin, işçi sınıfı mücadelelerinin bir ifadesi olarak oynadığı çifte rolü hesaba katıyordu. Stalinizmin trajedisi budur.

Dolayısıyla, bir yanda yirminci yüzyılın teslimiyetçi ve özür dileyen bir bilançosunu çıkaran Hobsbawm; diğer yanda ise günümüz sosyal bilimlerinin ve tarihçiliğinin karşı olgusal olarak adlandıracağı bir bakış açısını benimseyen Mandel var. Mandel, tarihin potansiyellerine, ne yazık ki çeşitli koşullar nedeniyle gerçekleştirilememiş olan potansiyellere çok dikkat ediyor. Ancak bu bir tarihçinin gerilimidir. Mandel bu kitabı, geçmişi bugünden ayırmadan, onu özgürleşme ve sosyal, politik, tarihsel değişim perspektifine yerleştirerek düşünen, politik olarak kendini adamış bir tarihçi olarak yazıyor. Ve bu benim için Hobsbawm ile temel bir ayrışma.

Mandel’in savaşa kapsamlı bakışı, son on yıllardaki parçalı tarihsel analizlere kıyasla ne gibi verimli unsurlar sunuyor?

Mandel’in kitabını yazdığı dönemde büyük bir parçalanma söz konusuydu. Bugün, örneğin, Holokost Çalışmaları kendi başına bir disiplin ve savaş bağlamında, belirli disiplinleri oluşturan bir dizi araştırma nesnesi. Bu parçalanma bir şekilde genel bir vizyonu gölgelemiştir. Kitabında, askeri manevraları, ekonomik nedenleri, siyasi çatışmaları, ideolojileri, teknolojinin rolünü analiz ederken küresel bir vizyon ortaya koyuyor ve tüm bunlar küresel bir vizyonla ele alındığında, benzer çalışmaları yapan çok fazla tarihçi olmadığı için nadir görülen bir şey olarak büyüleyici kalıyor. Ve bunu tam olarak ya da muhtemelen bir tarihçi değil, sosyal bilimleri bir bütün olarak ele alan, terimin klasik ve gerçek anlamında Marksist bir düşünür olduğu için yapıyor.

Ayrıca bunu sınırlarla yapıyor, çünkü Mandel’in birçok metnini okurken, bazı insanlar onun Marksizm vizyonunu bir tür “bilimlerin bilimi” ya da tüm bilgiyi kapsayabilecek küresel bir bilim olarak görüyor ve bu bana bugün oldukça eskimiş bir vizyon gibi görünüyor. Yani, Marksizmden tüm bunları isteyemeyiz, eleştirel düşüncenin sınırlarının farkında olmalıyız, ki bu temeldir, ancak kendi başına tüm bilgiyi ve sosyal bilimleri özetleyemez. Dolayısıyla bu bakış açısında sınırlar var, ancak bu konuda var olan çalışmaların büyük çoğunluğundan çok daha keskin bir vizyon, etkileyici bir vizyon var.

Bununla Mandel’in kitabının bugün Dünya Tarihi olarak bilinen şeyin, yani eskiden evrensel tarih olarak adlandırılan şeyle hiçbir ilgisi olmayan küresel bir tarihin habercisi ya da öngörüsü olduğunu kastediyorum. Bu bir tarih felsefesi ya da disiplinlerin yan yana getirilmesi değil, bir olgunun, bir olayın ya da tarihsel bir deneyimin birbiriyle bağlantılı boyutlarına dair bir vizyondur. Mandel, Avrupa’daki savaş olaylarını, endüstriyel, teknolojik, askeri ve diğer yönleri hesaba katarak, sadece Avrupalı değil dünya çapında olan küresel stratejilere bağlayarak düşünür. Bunu, yükselenler ve düşenler ya da gerileyenler olmak üzere imparatorluklar arasındaki ilişkileri, çok önemli olmaya devam eden maddi, kültürel, teknolojik ve ideolojik transferler yoluyla birbirine bağlayan bir dünya vizyonunda birleştirerek yapıyor.

Aynı zamanda, bazı çok büyük ve güçlü içgörüler sezgisel kalmaktadır. Örneğin atom bombası ve Holokost hakkında yazdıkları, ki ben de paylaşıyorum. Ancak bu çok genel bir bağlantıyla sınırlı bir sezgidir. Daha sonra sezgilerini daha iyi ifade eden çalışmaları oldu. Örneğin, Holokost, tam da yirminci yüzyılda Marksist ve komünist illüstrasyonun somutlaşmış hali olan SSCB’yi yok etme projesi, Nazilerin lebensraum (yaşam alanı) olarak adlandırdıkları yerin fethine yönelik sömürgeci bir savaş ve diğerlerinin içinde yer aldığı ya da bağlantılı olduğu unsur olarak Yahudilerin imhasına yönelik bir savaş arasındaki kesişme noktasında yer alan bir kavşak ya da tezahürdür. Nazi dünya görüşünde Yahudiler, bu lebensraum’u birleştiren ve kontrol eden Marksist, komünist bir devlet olan SSCB’nin beynidir. Bu farklı hedefler tek bir hedefte birleşir. Mandel’in kitabında bu çok iyi ifade edilmemiştir; Mandel emperyalizm ve sömürgecilik ile savaş sırasındaki Nazi politikası arasındaki ilişki hakkında basit bir sezgiye sahiptir, ancak bunu savaşın özel bağlamında bir yakınlaşma yaratan bir şey olarak değil, bir tür miras olarak görmektedir.

Aynı şeyi kitabın diğer yönleri için de söyleyebiliriz. Örneğin, bugün özellikle Avrupa’da ve aynı zamanda Asya’da bir iç savaşlar dizisi olarak savaş üzerine bütün bir tarih yazımı var. Ve bu boyut onun kitabında oldukça ikincildir. Ancak İkinci Dünya Savaşı’nı, büyük güçler arasında, SSCB’nin kendini savunması, sömürge modunda ulusal kurtuluş, işgal altındaki Avrupa ülkelerinde ulusal kurtuluş gibi bir dizi savaş olarak yorumlama modeli, çok verimli ve ilginç bir genel vizyondur.

Ateş ve Kan adlı kitabınızda aynı olguyu analiz etmek için farklı kategoriler öneriyorsunuz. Bu kavramsal değişimin temelleri nelerdir?

Mandel’in kitabına geri dönüp ikinci kez okuduğumda, bu kitapta benim için merkezi olan ve ikincil gibi görünen kavramlar olduğunu fark ettim, örneğin topyekûn savaş veya iç savaş fikri gibi. Ama aynı zamanda, tüm bu siyasi ve askeri olayların arka planı, bağlamı olan, temel olan ve benim kitaplarımda ikincil olan maddi bir altyapı olarak savaşın bütün bir analizi var. Bu anlamda Mandel’i bugün yeniden okumak iyi bir egzersiz oldu. Ayrıca bir yaklaşım sorunu da var. Ben politik-ideolojik boyuttan yanayım; o ise özellikle savaşın ekonomik bağlamı boyutunu benim yapabileceğimden çok daha iyi bir şekilde analiz ediyor. Bana çok ikna edici ya da tatmin edici gelmeyen bazı formülasyonlar da var, örneğin Marksist bir modeli, bu modelin belirli paradigmalarını sorgulayacak her türlü fikri kovarak bir şekilde meşrulaştırmaya çalışıyor. Örneğin, Holokost’un anti-ekonomik karakteri konusunda, kapsamlı bir analiz yapmadan bunu dışlıyor. Bu nedenle klasik ya da ‘ortodoks’ Marksist yorumlama modeliyle ilgili sorunlara işaret eden bir yaklaşımdır. Ancak genel olarak, anlama ve eleştirel düşünmenin temel unsurlarını sunan parlak bir kitap. Yazdığı dönemde savaş üzerine çalışan akademisyenlerin çoğunun aksine, bugünün akademisyenlerinden bahsetmiyorum bile, Mandel İkinci Dünya Savaşı hakkında bir kahraman olarak yazıyordu. Savaşın tüm yönleri hakkında yazdıkları sadece araştırma veya bilginin sonucu değil, aynı zamanda kendi yaşadığı deneyimin bir yansımasıdır. Ve bu her şeyi değiştirir!

Bu kesinlikle temel bir şey ve sadece direnişten, faşizm ve komünizm arasındaki savaşın ideolojik çatışmasından ya da çatışan dünya vizyonlarından bahsetmiyorum, toplama kamplarından da bahsetmiyorum, çünkü oraya sürülmüştü, savaştan ve sürgünden sağ çıkmayı başarmış bir Yahudi olarak bildiği Holokost’tan da. Ayrıca, savaşın sonunda Mandel, Dördüncü Enternasyonal’in lideri olarak dünyayı dolaşmaya başladı. Asya’yı tanıyor ve dönemin aktörleriyle doğrudan temas kuruyordu. Ve bu yansıma, bu deneyim, akademik değil ama siyasi bilgi olan ve yaşanmış bir deneyimi aktaran bu bilgi, kitabına entegre edebildiği ve onu zengin kılan bir şeydir. Bu küresel vizyon sadece olağanüstü parlak bir zihnin ürünü değil, aynı zamanda küresel bir deneyimin meyvesi olan küresel bir yansımadır.

Mandel’in kitabını sizinkiyle karşılaştırırken, sizin kuramsallaştırmanız ile Mandel’inki arasında bir çelişki görüp görmediğinizi sormak istedik. Mandel İkinci Dünya Savaşı’nı savaşların bir bileşimi olarak analiz ediyor (beş tür savaş tanımlıyor) ve bir bütün olarak analiz etmeyi öneriyor. Ancak, sizin Avrupa’da yaptığınız gibi, 1914’ten 1945’e kadar Asya’da da ifadeleri olan bir Avrupa iç savaşı olarak daha uzun bir sürece dahil edilebileceği fikrini paylaşmıyor. Mandel bu olayı daha küresel bir kavrama, emperyalistler arası savaş kavramına yerleştiriyor. Bu bağlamda, kitabınızdaki Avrupa iç savaşı kavramının Mandel’in emperyalistler arası savaş kavramıyla çeliştiğini mi düşünüyorsunuz, yoksa iki kavramı birbirini tamamlayan kavramlar olarak mı görüyorsunuz?

Bu iki kavram arasında hiçbir çelişki ya da karşıtlık yoktur. Bence emperyalistler arası savaş kavramı Birinci ve İkinci Savaş arasındaki tüm döneme çok iyi uyuyor. Bu bir emperyalistler arası savaş dönemidir. Bu, çeşitli boyutlar kazanan küresel bir krizin arka planı, dönüşümler matrisidir. İkinci Dünya Savaşı sırasında bu boyut daha da ileri gider ve Mandel’in kendisi Mihver ülkeleri, Nazi Almanyası ve Sovyet Rusya arasındaki savaşın artık emperyalistler arası bir savaş olmadığını düşünür. Bunu doğru bir şekilde bir meşru müdafaa savaşı olarak tanımlar ve İkinci Dünya Savaşının temel ayrımı da budur.

Emperyalistler arası savaş çok karmaşık bir şekilde yeniden ifade edilir. Savaşın arifesine kadar SSCB’ye karşı emperyalist bir cephe vardır. Ancak 1941 ve 1945 yılları arasında emperyalistler arası savaşın yorumlanması yeniden tanımlanmalı ve diğer faktörler de dikkate alınmalıdır.

Benim yaklaşımım ile onunki arasında herhangi bir çelişki görmüyorum. Bunlar farklı zamanlarda ve farklı amaçlarla yazılmış iki farklı kitap. Benim kitabımın amacı çok daha mütevazı: Avrupa iç savaşının küresel bir yorumu, Mandel’in kitabı ise küresel bir fenomen olarak İkinci Savaş hakkında.

‘Savaşlar arasındaki’ Avrupa krizini Avrupa bağlamında yorumlamanın mümkün olmadığının farkındayım, çünkü bu Avrupa’yı aşan bir dünya savaşıdır. Aynı zamanda Mandel’in Avrupa kökenli bir dünya savaşından bahsettiğimize karşı çıkacağını sanmıyorum. Matris Avrupalıydı ve bunu kabul etmek önemli çünkü 1914’te Avrupa dünyanın merkeziydi ve 1945’te değildi. Mandel’in kitabında örtük olarak yer alan ancak temel olan jeopolitik bir boyut var.

Sizce İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra merkez-çevre ilişkisinde ne gibi değişiklikler oldu? 

Bu temel bir sorudur ve sadece geçmiş olayları yorumlamak için değil. Bu savaşın nedenleri Avrupa’da, büyük güçler arasındaki ilişkilerde ve Napolyon savaşlarından sonra Viyana Kongresi’nde kurulan dengenin bozulmasında yatmaktadır. Ancak sorunun bir başka boyutu daha var: 1914’te çatışmanın patlak vermesi Avrupa’da geliştirilen kategorilerle düşünüldü ve yorumlandı. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında işler çok değişti.

Mandel’in düşüncesinin merkezine bakacak olursak, savaş ve devrim arasındaki ilişki, Birinci Dünya Savaşı’ndan çıkan Rus Devrimi ile doğan bir ilişkidir. Yirminci yüzyılın ilk yarısında devrim deyince aklımıza Avrupa devrimi, Avrupalı kategorilerle, Avrupalı bir profile sahip toplumsal ve siyasal bir özne gelir.

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında devrimler Asya ve Latin Amerika’da gerçekleşmiştir. Ve 21. yüzyılda Avrupa herhangi bir küresel devrimci projenin periferisi konumundadır. Bu bir dönem değişikliği anlamına geliyor. Mandel’in kitabı kelimenin gerçek anlamıyla bir Avrupalının kitabıdır, çünkü kendisi Almanya’da doğmuş ve Belçika’da entelektüel ve siyasi eğitim almış bir Polonya Yahudisidir. Fransızca yazan ve mükemmel Almanca konuşan bir Fleming’dir. O bir kozmopolitti, her ne kadar Stalin tarafından onları aşağılamak için uydurulmuş olsa da benim çok sevdiğim bir tanım: köksüz kozmopolit Yahudiler. Bu tanım Mandel için mükemmel bir şekilde geçerlidir. Kendisine 1950’lerde sadece direnişe katıldığı için Belçika vatandaşlığı verildi. Bu da – yanılmıyorsam – o zamana kadar Polonya’da hiç yaşamamış olmasına rağmen Polonya pasaportuna sahip olduğu anlamına geliyor. Küresel bir perspektiften yazan ve İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda devrimin Asya’ya, Çin’e taşındığını çok iyi fark eden bir Avrupalı. Bu dönüşümün farkında olan biri.

Mandel’in Isaac Deustcher’in dediği gibi Yahudi olmayan bir Yahudi olduğunu söyleyebilir misiniz?

Evet. O da bu kategoriye giriyor. Troçki ve Rosa Luxemburg için olduğu gibi onun için de tüm dini miraslar gibi bir tür gericilik olan Yahudiliğin ötesine geçen evrenselci bir düşünce tarzına sahip kozmopolit bir Yahudi’dir. Genç Marx’ın, insanlığın kurtuluşunun dinsel yabancılaşmadan kurtuluş olduğunu ileri sürdüğü yazısını kabul etmekte hiçbir zorluk çekmedi. Bu, Aydınlanmanın radikal destekçilerinin bir pozisyonudur ve Marksizm bunun mirasçısıdır.

Avrupalılar sürekli olarak savaşla karşı karşıya kalmışlardır. Avrupa ve savaş arasındaki mevcut ilişkiyi nasıl tanımlarsınız?

Bu soru çok karmaşık çünkü önemli değişiklikler var. Kuşkusuz, Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana savaşın kavranması ve savaşta hareket etme biçiminde meydana gelen ve 21. yüzyılın başındaki savaşlarda görülebilen geri dönüşü olmayan bazı değişiklikler vardır.

Irak, Afganistan ve Suriye’de, sivil halka karşı savaşlar, düşmanı yok etme savaşları olarak algılanan genel bir savaş yürütme biçimi görebiliriz. Bunun, 19. yüzyılda “meşru hasımlar” arasında “medeni dünyanın” savaşı olarak resmileşen Avrupa kamu hukuku fikriyle bağlantılı bir savaş anlayışıyla, sivil toplumu ve sivilleri etkilemeyen bir askeri çatışmayla hiçbir ilgisi yoktur. Kurallara saygı duyulan bir çatışma olarak savaş.

Tüm bunlar Birinci Dünya Savaşı sırasında ortadan kalktı ve o zamandan beri meydana gelen tüm savaşlar bu özellikleri tekrarladı. Bu unsur bir süreklilik unsurudur ancak aynı zamanda süreksizlik ve bazı unsurların radikalleşmesi unsurları da vardır. Artık sivillerin öldürülmesi tali hasar olmaktan çıkmış, savaşlar neredeyse sadece sivillere karşı yapılan savaşlar haline gelmiştir. Savaşlar, savaşçılar ve siviller arasında herhangi bir ayrım yapmaksızın, düşmanı öldürmek ancak askerlerin hayatlarını korumak için tasarlanmış modern imha araçları olarak düşünülmektedir.

Bu açıdan bakıldığında, Birinci Dünya Savaşı’nda doğan bu savaş paradigmasının radikalleşmesi ve 19. yüzyıla geri dönülmesidir, çünkü o yüzyılda modern savaş “medeni” ülkeler için “medeni savaş” olarak düşünülüyordu ve Avrupa dışı dünyada, yani sömürgelerde, bu savaş anlayışının hiçbir geçerliliği yoktur. Bugün, 21. yüzyılda, bu pozisyonlara geri dönmüş durumdayız. 21’inci yüzyılın savaşlarını karakterize eden ve 20’nci yüzyılın ikinci yarısındaki savaşların bir özelliği olmayan şey, sömürgeci ya da yeni sömürgeci savaşlara geri dönülmesidir. Artık 19. yüzyılda olduğu gibi imparatorlukların olmadığı bir dünyada imparatorluk savaşları.

Ancak aynı zamanda bu yeni olaylarla başa çıkmak için çok hazırlıksızız çünkü eski kategorilerimiz artık geçerli değil, yeniden düşünülmeleri gerekiyor. Mandel vakası hem ilginç hem de semptomatiktir. Klasik Marksizm, ama aynı zamanda heretik Marksizm de Avrupa-merkezci bir özelliğe sahiptir. İslam tarihini anlamaya çalışan ve sorular soran Marksistler kimlerdir? Çok azı, Maxime Rodinson ve birkaç kişi daha. İran devrimi yanlış anlamalara ve yanlış temsillere konu olmuştur. Bugün yaşananlar ve yeni savaş biçimleri de sadece analiz değil, entelektüel ve epistemolojik soruları gündeme getiriyor. Teorik geleneğimiz hakkında sorular soruyorlar.

Bu aynı zamanda antisemitizmden İslamofobiye geçişle de bağlantılıdır. Bence Batı dünyasında Yahudiler artık dışlanan, zulüm gören ve hor görülen bir azınlık değil. Aksine, değer görüyorlar çünkü ezilen ve zulüm gören bir paradigma olarak tamamen bütünleşmiş bir kategoriyi varsaymak daha kolay. Antisemitizmin artık var olmadığını söylemiyorum, önyargı biçimleri ve bazı ülkelerde dışlama ve zulüm biçimleri var.

Holokost anma törenleri düzenlemek çok elverişlidir çünkü yabancı düşmanı politikalar benimseyen, göçmenlere zulmeden ülkelerin hiçbir siyasi bedel ödemeden “biz demokrasi ve özgürlükçüyüz” demelerine olanak tanır ve bunun nedeni de açıkça “insanlık tarihinin en büyük suçu olan Holokost’u anıyor olmamızdır”.

Bugün, Avrupa kültürünün tarihsel dayanaklarından biri olan, Avrupa’daki tüm milliyetçiliklerde mevcut olan, en gelişmiş biçimleriyle kültürel ifadelere sahip olan antisemitizm (20. yüzyılın başına kadar Yahudileri antisemitizm biçimlerini yeniden üretmeden sunmayan hiçbir yazar yoktur). Bugün artık böyle bir şey yok.

Bugün önyargı ve dışlamanın, baskı ve zulmün nesnesi, bazı durumlarda birçok demokratik ülkede İslamofobik yasaların çıkarılmasıyla birlikte Müslümanlardır. İslamofobinin antisemitizmin yerini aldığını düşünüyorum. Ancak kendine has özellikleri var, mekanik bir karşılaştırma yapamazsınız ve İslamofobinin sonuçları antisemitizmin sonuçlarıyla aynı değil.

Çeviren: Rıfat Hasret

Masis Kürkçügil’le Söyleşi: “Lenin Ekim Devrimi’ni dünya devriminin bir parçası olarak gördü”

Masis Kürkçügil ile yapılan bu söyleşi Praksis dergisinin 46. sayısında yayımlanmıştır.

Rusların devrim yılını, 1917’yi, Şubat ve Ekim Devrimini konuşacağız. Bazı sorularımız olacak. Soruların hepsine cevap vermek zorunda değilsiniz, seçerek de cevap verebilirsiniz. Ama bundan önce, bir kolektif kaynak dökümü yapmak istiyoruz. O yüzden, ilk sorumuz, Stalin başkanlığındaki heyetin (Gorkiy, Voroşilov, Kirov, Jdanov)  resmi tarihini (Türkçe’de Evrensel Basım Yayım tarafından yayınlandı), meşhur Kısa Tarih’i (ki bu, Komintern tarihinde, biliyorsunuz, Komünist Manifesto’dan daha fazla basılıp dağıtılan bir eser), Troçki’nin Rus Devrimi adlı üç cildini ve İhanete Uğrayan Devrim’ini, Isaac Deutscher’in artık klasik statüsündeki biyografilerini ve eserlerini, Eric Hobsbawm’ı ve Türkçe’de de çok okunan Edward Hallett Carr’ın Bolşevik Devrimi adlı üç cildini, Ernest Mandel’in Ekim 1917: Sosyal Devrim mi Darbe mi? adlı broşürünü ve nihayet Rusya’da Devlet Kapitalizmi tezinin sahibi Tony Cliff’in tarihini elde var bir sayarsak, devrim tarihi ya da yorumu bakımından, mutlaka anmak isteyeceğiniz, Türkçe de yazılmış olabilir elbette, bir kaç eser sorsak, anacağınız ilk ikisi hangileri olur?

Genel bir çerçeve için Marcel Liebman’ın Rus Devrimi hâlâ vazgeçilmez. Yarım yüzyıl önce Türkçeye çevrilmiş olan (şimdi Ayrıntı yayınlarında) bu eserin bizim literatürümüzde yer almamış olması büyük kayıp. Rabinoviç’in üçlemesi ise (Yordam yayınları) devrimi ve ilk yılını ve bu arada Temmuz günlerini başlı başına incelemesiyle öne çıkıyor. Henüz çevrilmemiş olanlar arasında Victor Serge’in Devrimin I. Yılı ve Sukhanov’un Anıları büyük bir eksiklik olarak kalmakta.

1917 yılı, Rus tarihinde iki ayrı devrimin gerçekleştiği bir dönemeç. Şubat Devrimi ile başlayalım. Birinci Dünya Savaşı bu devrimin önemli amillerinden biri. Çarlığın iktisadi koşullarındaki kötüleşmenin savaşı sürdürmekte yarattığı güçlükler, açlığa varan yoksulluk, yaygınlaşan asker kaçaklığı, yüksek enflasyon ve ücretlerdeki düşüş, yiyecek sorunu vb. Şubat Devrimini gerçekleştiren kendiliğinden hareketin nedenleri arasında sayılıyor. Elbette bunlara eklenecek Bursilov Harekatındaki ağır yenilgi gibi daha özgül nedenler de vardır. Ne oldu, 1917 Şubat ayında Rusya’da?

Bütün devrimler sanki ha bugün ha yarın bekleniyormuş sanılmasın. Şubat devrimi de 8 Mart Dünya Kadınlar gününde patlak verdiyse milyonlarca insanın birbirinden habersiz hoşnutsuzluğuna, öfkesine bir hedef aramasının ürünü olarak ortaya çıktı. Savaş elbette önemli bir etmendi; bir anlamda çarlığın toplumsal ve siyasal çelişkilerinin alabildiğine keskinleşmesine vesile olmuştu. Tutuşturma gücünden yoksunmuş gibi beliren kıvılcımlar, gösteriler beş günde Çarlığa diz çöktürdü (Dünyayı Sarsan On gün Ekim’i imlerse, Şubat’ın da böyle beş günü var.) Ama savaşın hayat pahalılığı, yüz dirhem ekmeğe muhtaç olunması gibi sonuçlarını; köylülerin bundan ayrı düşünülemeyecek olan toprak talebini gözden ırak tutmamak gerek.

Şubat’ta –Lenin’in bir devrim için saydığı koşullar arasında genellikle unutulan– yukardakilerin artık yönetemez duruma gelişi tescil edildi. 300 yıllık Romanov hanedanlığı yalnızca aşağıdakiler katında değil yukardakiler katında da artık hiçbir şey ifade etmiyordu. Çarlık tarihin çöplüğüne atılınca geriye iki seçenek kalıyordu: Ya gerici bir askeri diktatörlük ya da bir sosyalist devrim.

Şubat Devrimi büyük oranda kendiliğinden bir hareketin ürünü, ancak devrimle birlikte bir çok siyasal parti görünür hale geliyor. Anayasal Demokratlar (Kadetler), Sosyalist Devrimciler, Menşevikler ve kısmen Bolşevikler vb. Şubat Devrimi, sol, sosyalist yazında burjuva devrimi olarak nitelendiriliyor. Size göre, bu bir burjuva devrimi mi, bir burjuva devrimi ise özgüllükleri nelerdir? Özellikle, Şubat Devriminde oluşan Sovyetlerin, diğer burjuva devrimlerinde gördüğümüz türden organlar olmadığını ilk bakışta teşhis edebiliyoruz. Sizce?

Sovyetlerin Rusya’da 1905 gibi bir geleneği vardı (bu arada Oscan Anweiller’in kendi alanında eşsiz olan Rusya’da Sovyetler kitabını da anmak gerekir). Sovyetlerin rolü üzerine sosyalist literatürde ciddi tartışmalar var. Ancak  Prens Lvov hükümeti karşısında sovyetler, yani ikili iktidar dediğimiz durum olmasaydı siyaset kurumsal çerçevede tıkanıp kalırdı. Sovyetlerin olmadığı bir devrimi tahayyül etmek mümkün değil. O güne kadar Paris Komünü derslerine özel bir önem atfedenler de dahil olmak üzere –ne de olsa Paris Komününde siyasal partilerden söz etmek mümkün değildi– “konseyci” olmaktan çok particiydiler. Proleter demokrasisinin  vazgeçilmez kaynağı olan Sovyetler partilerin zorlamasıyla değil kendiliğinden ve geniş kitlelerin iradesiyle ortaya çıktı.

Ayrıca sayılan partilerin yanı sıra azımsanmayacak başka siyasal gruplar da var ama daha önemlisi bu partiler kendi içlerinde çok hızlı ve yoğun dağılma ve yeniden yapılanmalara uğruyorlardı.

“İkili iktidar” aynı zamanda “iktidarsızlık” demektir. Lenin Şubat Ekim’in başlangıcından başka bir şey değildir diyor. Nisan Tezleri herhalde bu “sosyalist yazın”ın eleştirisiyle başlar işe. Ne Prens Lvov ne Kerenskiy hükümetleri  işçiler, askerler ve köylüler katında eğreti bir meşruiyete sahiptiler.

Şubat Devrimi ile açığa çıkan siyasal partilerin hepsi Devrimi sahipleniyor, Bolşevikler de bunlar arasında. Bu partilerin genel doğrultusu demokratik bir burjuva cumhuriyeti kurmak yönünde değil mi? Bolşevikler de o tarihte, sürekli/kesintisiz devrimden çok burjuva devriminin yerleşmesinden yanalar. Nisan ayına kadar da bu devam edecek gibi görünüyor. Bu dönemde partilerin arasında yaygın kanaat nedir? Sadece devrime ve sonuçlarına ilişkin olarak değil, savaş vb. konularda da bu partiler neleri savunuyorlar?

Sol partilerin önder kadroları olayların başlangıcında sürgünde.  Çarlığın devrilmesi öylesine beklenmedik bir biçimde ve aniden gerçekleşiyor ki neredeyse hepsi de statükoyu korumayı marifet sayıyor. Bu arada Rusya’nın bir anda savaşan ülkeler arasında en demokratik ülke mertebesine yükseldiği de eklenmeli. Şubat devrimi patlak verdiğinde birkaç yıl sonra İşçi Muhalefetinin başlıca yöneticisi olacak olan Şliyapnikov’un da dahil olduğu Merkezi Komite Rusya bürosu Geçici Hükümeti “kapitalistlerin ve toprak sahiplerinin hükümeti” olarak nitelendirmiş ve bir “Geçiçi Devrimci hükümetin” oluşumunu talep etmişti. Mart ortasında Sibirya’dan gelen iki Merkezi Komite üyesi (Kamanev ve Stalin) duruma el koyarlar ve sağa çark ederler. Bunun için Mart başındaki Pravda’ya ve açıklamalara bakmak yeterlidir. Başta Viborg bölgesi işçileri olmak üzere her ikisinin partiden ihracını bile isteyen bir sol muhalefet söz konusuydu.

Ayrıca kabaran kitle hareketi karşısında bir acizlik de söz konusuydu. Bolşeviklerin özellikle Şubat Devriminden sonra Petrograd’a ilk gelen yöneticilerin de en azından fazlasıyla tutuk davrandıkları kesin. Lenin’in Uzaktan Mektuplar gibi yazılarının Pravda’da fazla solcu bulunup yayımlanmadığını hatırlamakta yarar var (beş yazıdan yalnızca biri o da Lenin Petrograd’da geldiği gün yayımlanmıştı). Nisan başında Finlandiya garına indiğinde kendisini karşılayan Kamanev’in önünde konuşmasını “Yaşasın Dünya Sosyalist Devrimi” diye bitirdiğini hatırlamakta yarar var. Hatta hiç unutmamakta müthiş bir yarar var. Nedense kimsenin hatırlamak istemediği ama Lenin için devrimin başarısı için hayati olan bir hedef. “Uluslararası sosyalist devrim başlamış bulunuyor” diyor aynı konuşmada.

Bolşevik partisinde Lenin’in Nisan Tezleri “eski Bolşevik formülasyonlara karşı” ilan edilmiştir! Yani parti içi bir çekişmenin ürünüdür ve ilan edildiği zaman da bir bomba etkisi yaratmış olsa da iş bitmemiştir. Burada uzun uzun üzerinde durulması gereken bir hususun altını çizmek gerek.  Bolşevik Partisi devrimin başından sonuna kadar çelik disiplinli, son derece merkezileşmiş, vs. bir örgüt olarak sunuluyor. Oysa tam tersine stratejik ve teorik çatışmalarla parçalı bir durumda olan Bolşevik partisinin yönetici kademeleri son derece bölünmüştü ve belirgin bir siyaset gütme kapasitesinden yoksundu. Bu durum yalnızca devrimin başlangıç günlerinde değil Temmuz Günleri gibi kritik bir dönemde bile devam edecek ve örneğin Bolşeviklerin askeri örgütü bir yanda, öte yanda Petrograd komitesi Merkezi Komiteye danışmadan harekete geçmiştir.

Çok kaba gözükse de iktidarın alınmasını sürekli frenleyen (iktidar arifesinde de bütün sosyalistlerin katılacağı bir iktidar formülüne saplanan) Kamanev, Rıkov, Nogin ve daha sonra katılacak olan Zinoviev’in dahil olduğu bir sağ kanadın yanı sıra; anarko komünist Bleichman’ın formülasyonu ile “sokak bizi örgütleyecektir” diyen aşırı sol bir kanat yer alıyordu. Bu iki kanadın Haziran ve Temmuz olayları sırasındaki tavrı açıklıkla görülebilir. Lenin ise  güç ilişkilerine bakarak henüz Petrogard dışında taşra ve cephelerde durumun elverişli olmadığını belirterek  “provokasyona düşmemek”, “dikkatli olmak” konusunda ısrar ediyordu.

Bolşeviklerin devrim formülasyonundaki belirsizlikler Şubat devrimindeki ikircikliklerin de bir nedeni oldu. Lenin Nisan Tezleri ile bu belirsizliklere bir son verme mücadelesine girdi. Che’nin on yıllar sonrasındaki formülasyonunu kullanırsak ya bir karikatür devrim olacaktı yada bir sosyalist devrim!

Savaş meselesi Bolşevikler arasında değil ama Menşevikler ve Sosyalist Devrimciler arasında çok ciddi yarılmalara yol açtı. Unutmamak gerekir ki anarşist Kropotkin de savaş sırasında bir yurtsever pozisyon almıştı.

Savaş Şubat devrimini hazırlayan koşullar arasında yer alırken Haziran’da ilkin başarılı gözükürken iki hafta sonra Almanların karşı saldırısıyla felakete dönüşen Galiçya saldırısının da Ekim’e giden yolda önemli bir dönemez olduğu eklenmeli.

Peki Nisan ayında ne oluyor? Şunları biliyoruz: Lenin, Nisan Tezleri diye bilinen tezleri yazıyor, tezler Pravda’da yayınlanıyor ve partiye sunuluyor. Bu tezlerdeki görüşler doğrultusunda parti içinde bir mücadele başlıyor. Lenin’in partisini yeniden fethettiğini söyleyen yazarlar var. Bu arada ülkeye de dönüyor. Nasıl döndü? Nisan Tezleri’nin önemi nedir sizce? Öyle ise, Lenin, neden partisini yeniden fethetmek zorunda kalıyor?

Şubat devriminden sonra diyebiliriz ki gündelik işlerin girdabında devrimin teorik sorunları üzerine düşünen Lenin ve Troçki’den başka kimse yok. Nisan Tezleri hiçbir tartışmayı sonlandırmıyor, aksine yeni bir tartışma açıyor. Hatta Bolşevik saflarda ciddi savrulmalar yaşandı (Lenin’in “troçkist” olarak itham edildiği günler!). Stratejik tartışmanın daha keskin bir hal alması şartların olgunlaşmaya yüz tuttuğu Eylül’de başlar ve Ekim’de artık saflar belirginleşir.

Menşevik ve SR cephesindeki gelişmeler çok daha az biliniyor. Oysa burada büyük çatırdamalar oluyor. Genellikle anılmayan, anarşistlerin, anarko komünistlerin üye sayısı birkaç bini geçmese de belli merkezlerde ağırlığını da hesaba dahil etmek gerek.

Bolşevik kadroların 1916’dan 1917’ye geçirdiği köklü dönüşüme bakılırsa diğer işçi partilerinden ve tabii özellikle o güne kadar herhangi bir partiye üye olmayanlardan büyük bir akın var. Yalnızca parti üye sayısı artmıyor yönetim kademelerinde de çok önemli değişiklikler oluyordu. Yani yeni görevlere uygun olanlar öne çıkıyordu. Bunun en belirgin örneği kendilerine “enternasyonalist RSDİP” diyen Troçki, Lunaçarski ve İoffe gibi daha sonra Merkezi Komitede yer alacak olan, Temmuz’da yani o zor günlerde Bolşevik partisine katılan ve Petrograd’da 4000 militanı temsil eden Mejrayontsı grubu.

Lenin’in savaş sırasında yaptığı Hegel çalışmaları (Kevin B.Andreson, Michael Lowy gibi yazarların önemle üzerinde durduğu bir husus) bir dizi konuda olduğu gibi devrim konusunda da düşüncelerinin olgunlaşmasına imkan verdi. İki Taktik’in belirsiz formülasyonları artık yerini açıkça sosyalist devrime bırakmıştı. Onun çalışmalarının uzağında kalanlar ise Çarlığın baskısı kalkınca sanki “normal” bir burjuva demokratik bir devrimin gerçekleşebileceğini düşünüyorlardı ve Finlandiya garında altı çizilen dünya devrimi perspektifinden de afallamışlardı.

Nisan Tezleri önce Bolşevik Partisi içindeki bir mücadeleyi kışkırttı ve partiye bir yörünge kazandırdı. Böyle bir yörünge olmadan Ekim’e varmak mümkün değildi; tabii Şubat’ta da kalmak mümkün olmadığı için koyu bir gericiliğin hüküm sürmesi kaçınılmazdı. Amiyane tabirle Lenin önce partisini terbiye etti. Partisini terbiye ettiği oranda da “Bütün İktidar Sovyetlere” sloganı ete kemiğe bürünmeye başladı.

Temmuz ayına kadar devam eden, nispeten sakin dönem var. Bu dönemde Sovyetler içinde etkin olan siyasi güçler hangileri? Lenin Sovyetleri, ikili iktidar organlarından biri olarak lanse ediyor ancak, Sovyetler içinde iktidarı almaya dönük bir eğilim mevcut değil henüz. Sovyetler, geçici hükümeti, Kerenski’yi destekliyor. Biraz Sovyetler üzerinde duralım. İşçi Sovyetleri var, Asker Sovyetleri var. Bunlar en bilinenler. Sovyetler nasıl oluşmuştu, hangi toplumsal sınıflara ve kesimlere dayanıyordu, ne kadar yaygındı?

Sovyetlerin delege sayısı 3000’e çıkmıştı. Bir karar merciinden ziyade tartışma, nutuk ortamı vardı. Esas güç 30 kişilik yürütme komitesindeydi. Nisan ayında yapılan sovyet ulusal konferansına bu heyete yeni isimler katıldı ve 80 küsur kişi oldu. Aralarından on kişi önemli bir karar mercii oluşturdular. Başlangıçta askerlerin temsil gücü daha fazlaydı ve dolayısıyla “sağ” kuvvetliydi.

Haziranda bile Bolşevikler Sovyetler Kongresindeki 822 kişilik delegasyonda 105 delegeye sahipti (Menşevikler 248, Sosyalist Devrimciler ise 285 temsilciye). Martov’un Solcu Menşevikler’in bile 70 sandalyesi vardı.

Haziran olayları patlak verdiğinde Sovyet yürütmesi ile Petrograd kitlesi arasındaki uçurum belli oldu. Beklenmedik bir biçimde Bolşeviklerin başta “Bütün İktidar Sovyetlere”, “Kahrolsun on kapitalist bakan” gibi temel sloganları merkezin belirlediği etliye sütlüye dokunmayan sloganları ezici bir biçimde bastırdı. Petrograd proletaryası Bolşeviklerin safındaydı.

Böylece yirmi binin biraz üzerinde üyeye sahip olan Bolşevikler Nisan’da 80 bin üyeye varmışlardı ki bu da yetersizdi. Nitekim Ağustosta bu sayı 200 bine varacaktır. Nisandan Ağustosa Petrograd’daki üye sayısı üçe katlanmıştı.

Ne iyi ki Sovyetler hakkında Oskar Anweiler’in kitabı Türkçede var. Denebilir ki 1905 ve 1917 (1921’e kadar) devrimlerini bu işçi demokrasisi kurumlarını anlamadan değerlendirmek mümkün değildir. Siyasal mücadelelerin yürütüldüğü temel alan   Sovyetlerdeki güç ilişkilerindeki değişimi izlemek sanki devrimin barometresini izlemek gibi.  Oluşumundaki belirsizlikler ne olursa olsun (temsil meselesi, icra gücünün nerede olduğu gibi) parlamenter bir geleneği olmayan (Duma’yı atlamakta beis yok) bir ülkede insanların her kademede sözlerini söyleyebildikleri ve çoğulcu (bütün işçi partilerinin katıldığı bir organdan söz ediyoruz) yapılan olarak Sovyetler devrimin şaha kalkmasının da nefesinin tıkanmasının da resmini vermektedir.

Bolşevikler, Temmuz ayına kadar “Bütün İktidar Sovyetlere!” propagandası yapıyorlar mı? Propaganda, daha çok “ekmek, barış, toprak” gibi somut taleplere mi dayanıyor? Bolşeviklerin Temmuz günlerine kadar durumu nedir?

Lenin çok açık bir biçimde çoğunluğu elde etmeden iktidarı ele geçirmeye çalışmanın bir macera olduğunu belirtiyordu. Bir dizi tartışmada bu husus maalesef unutuluyor. Haziran’daki güç gösterisi onun için de beklenmedik bir durumdu. “Ekmek, barış, toprak” Şubat devriminin sloganı, ama bir iktidar perspektifi yok. Kim sağlayacak bunları? İkili iktidar durumu var olduğu sürece ne savaşa son vermek ne de diğer talepleri gerçekleştirmek mümkündü. Sovyetler burjuvazinin nüfuzundan arındırılarak bu talepleri karşılayacak iktidarı oluşturabilirdi. Bunun için “Kahrolsun on kapitalist bakan!” sloganı, temel sloganlardan biriydi.

Temmuz ayında, Bolşeviklerin de ardından sürüklenmek sorunda kaldığı bir isyan dalgası var. Doğrudan geçici hükümeti hedef alıyor. Bolşeviklerin askeri örgütünün içinde yer aldığı bir isyan bu. Ancak parti, ikircikli davranıyor. İsyan, kanlı bir şekilde bastırıldığında fatura Bolşeviklere kesiliyor. Bolşevik basın tekrar yer altına çekilmek zorunda kalıyor. Eylül ayına kadar sürecek bir bozgun havası var gibi. Temmuz günlerinde ve sonrasında neler oldu?

Temmuz’daki hamle Geçici Hükümetten Anayasacı Demokratların istifasıyla başladı. Bu durumda burjuva partilerin olmadığı bir hükümet kurulma ihtimali vardı, ama Sovyet yönetimi bunu göze alamadı. İkili iktidar durumunda Sovyetler aleyhine bir gelişme oldu. Bahriyeliler, işçiler büyük gösteriler yapmaya başladığında Sovyet yönetimi yetim kaldı. Temsil ettiğini iddia ettiği güç sokaktaydı ve kendisi itidal çağrısında bulunmak durumundaydı. Açıkçası Petrograd fiilen göstericilerin elindeydi ancak kimsenin aklına bir takım stratejik mevkileri ele geçirmek gelmedi. Gösteriler durulmaya yüz tutarken destek geldi ve “derin devlet” diye anabileceğimiz Çarlığın karanlık güçleri ile askeri öğrenciler cadı kazanını kaynattılar.

Bu daha önce çeşitli vesilelerle Lenin’in devrimin barışçı yollarla gerçekleşebilme ihtimalinin de ortadan kalktığını gösteriyordu. Şubat’ın getirdiği “demokratik” haklar berhava olmuş, devrimin başlangıcından bu yana proletarya ilk kez bozguna uğramıştı.

Eylül ayında Bolşevikler büyük oranda toparlanmakla kalmıyor, Sovyetler içinde de çoğalıyorlar değil mi?

Lenin Temmuz günlerinden sonra Stolıpin gericiliğine benzer bir dönemin de mümkün olabileceğini düşünmüştür. Sokağa çıkan yığınlar Geçici Hükümet dahil birtakım yerleri rahatlıkla el koyabilecekken geri çekildiler ve ardından Geçici Hükümetin emrine giren bir alay, Bolşeviklere karşı bir saldırı başlattı. Lenin Alman ajanı ilan edildi, Troçki hapse atıldı. Pravda’nın matbaası imha edildi.

-Bolşevikler arasında bütün bir Eylül ve hatta Ekim boyunca süren “iktidarı alıp almama” tartışması ile Temmuz yenilgisinin bir ilgisi var mı? Bu tartışmanın özü nedir? Bir çok yazar, bu tartışmanın Nisan Tezleri’ndeki sürekli/kesintisiz devrim perspektifinin Bolşevikler tarafından içselleştirilememiş olmasından doğduğunu ileri sürüyor. Katılır mısınız?

Temmuz yenilgisinden ziyade Kamanev-Zinoviev örneğinde olduğu gibi bütün sosyalist partilerin katılımıyla bir iktidar oluşturmak isteyenler var. Ama bu Şubattan Ekime kemik bir eğilim değil. Arada tavır değiştirenler var. Nisan Tezleri henüz Bolşeviklerin çok güçlü olmadığı bir dönemde deklare edilmişti. Üstelik Şubat’ın yarattığı bir sarhoşluk da vardı. Temmuz günleri ve Kornilov’un başkomutan olarak atanmasıyla iki arada bir derede formülasyonların zemini iyice daraldı.

Bu arada Geçici Hükümet ile Sovyet yönetimini de özdeşleştirmemek gerek. Hatta Geçici Hükümet ile Kornilov darbesi arasında da bir ayrım var. Kerenskiy Kornilov’a el çektirmek istedi; Kornilov ise sadece Bolşevikleri değil bütün sol partileri temizlemek niyetindeydi.

Bu arada Bolşevikler dışındaki partilerin ve geçici hükümetin durumu nedir? Özellikle Sovyetler içinde yer alan partilerin.

Sovyetler içindeki partilerin durumlarını Sovyet seçimlerinden izlemek mümkün. Böylece kitlelerin nasıl sola kaydığı da görülebilir. Örneğin Petrograd ve Moskova bu açıdan anlamlı. Ayrıca Petrograd ve Moskova belediye seçimlerinde Bolşeviklerin öne çıkması rahatlıkla gözlenebilir. Bu arada özellikle cepheye ve büyük kentlere yakın asker sovyetlerinde benzer bir radikalleşme söz konusu.

Ekim Devriminin ön gününe gelelim. Diyelim bir hafta öncesi, bir tablo çizmek isterseniz, nasıl çizersiniz?

Eylül’den itibaren Bolşevikler derlenip; toparlanıyorlar. Eylül ortasından itibaren Lenin ayaklanma için bastırıyor. Diğer partiler ataletten malul denebilir. Troçki Petrograd Sovyeti başkanı oluyor ve bu mevkii devrimi örgütlemenin bir aracı haline getiriyor. Şubat’a bakarak Ekim çok sakin. Sanki her şey tabii mecrasında cereyan ediyor. Birçok tarihçi  neredeyse patırtısız gürültüsüz bir devrimden söz eder. Bolşeviklerin işi ağırdan aldığı izlenimi Petrograd işçilerinde yaygındı. Her ne kadar Kerenskiy ayaklansınlar da bir güzel tepelim modunda olsa da aslında ayaklanmaya karşı çıkacak herhangi bir güç yoktu.

Bolşeviklerin Merkez Komitesi’nde yürütülen meşhur tartışma var. Lenin’in “dün erkendi yarın geç olacak” dediği rivayet edilen bu tartışma sonunda, Kamenev ve Zinovyev, iki Merkez Komitesi üyesi, bu kararı açıktan eleştiriyorlar. Bu karar ve tartışma neydi? Dolayısı ile alenen örgütlenmiş bir devrim diyebilir miyiz?

İşin teknik yanı bir yana politik olarak bunu görmemek için kör olmak gerekirdi. Ama bir sınıf körlüğü de var tabii egemenler açısından.

Merkezi Komitede iki türlü tartışma var. İlki sözünü ettiğiniz devrime değil de bu şekliyle iktidarın alınmasına karşı çıkanlar, yani daha geniş bir sosyalist partiler koalisyonu ile iktidarın ele alınabileceği kanısında olanlar. Diğer tartışma iktidarın meşruiyetinin sağlanması için bir sovyet kararı ile alınması yönündeki Troçki’nin görüşü.

Şu meşhur devrim mi darbe mi tartışması için neler söylersiniz? Ekim olayı, bir devrim mi bir darbe mi?

Tek kişinin bile neredeyse burnu kanamamış. Şubat’tan farklı olarak kansız bir devrim. John Reed gündelik hayatın nasıl normal seyrini sürdürdüğünü çok iyi anlatır. Bir azınlığın gayri meşru yollardan iktidara el koyması kast ediliyorsa Sovyet seçimlerinin sonuçlarına bakmak yeterlidir. Bir de ortada bir gayri meşruluk varsa bu herhalde Geçici Hükümete aitti. Kerameti kendinden menkul bir meşruiyeti vardı. Çarlık çökmüş, askeri diktatörlük kapıda bekliyor, Geçici Hükümetin hiçbir dayanağı yok.

Ekim Devriminden bir hafta sonrası diye soralım bu kez. Tablo nasıl?

Hemen devrimin akabinde Lenin Sovyette söz alır ve Nisan başında Finlandiya garındaki konuşmasını sürdürür: “Yaşasın dünya sosyalist devrimi!” Menşeviklerin, sosyalist devrimcilerin Sovyeti terk etmesi (atılması değil!) önemli bir gelişmeydi. Kalanlar duruma ayak uydurdular. Halk Komiserleri  Konseyi kuruldu. Devrimin kaderi açısından çok önemli olan  toprak kararnamesi çıkarıldı. Ama bakanlıkları komiserliğe dönüştürmekle iş bitmiyordu.  Memurlar direndiler ve birçok halk komiserliği işlemez hale geldi. Herhalde ilk haftaya damgasını vuran olay bu olmalı.

1918 yılının Ocak ayında Kurucu Meclis seçimleri yapılacaktı. Yaygın görüş, Bolşeviklerin bu seçimleri yaptırmadığı. Kurucu Meclis seçimlerinin yapılmaması önemli eleştirilere konu ediliyor. Sizin görüşünüz nedir, Kurucu Meclis seçilseydi Devrimin kaderini ne yönde etkilerdi?

Seçimler yapıldı ve sonuçlar Sovyetlerdeki güç ilişkilerinden tamamıyla farklı çıktı (unutmamak gerekir ki Rusya gibi koca bir ülkede üstelik o günkü imkanlarla sonuçlar aylar öncesini yansıtıyordu). Petrograd ve Moskova gibi en önemli iki merkezde Bolşevikler Anayasal Demokratlarla Sosyalist Devrimcilerin toplamından fazla oy alırken, ülke genelinde oyların yarısından fazlasını Sosyalist Devrimciler aldı. Ancak garip bir durum vardı; Sosyalist Devrimciler sağ ve sol kanatlar olarak kesinlikle bölünmüş olmalarına rağmen tek bir parti gibi seçimlere girmişlerdi. Sol kanat çok cılız bir temsiliyet kazanmıştı. Oysa kısa bir süre sonra yapılan köylü sovyetleri seçimlerinde çok büyük bir üstünlük kazanacaklardı. Bu arada Sosyalist Devrimciler Sovyet iktidarına ve temsilcilerine karşı bir takım hareketlere giriştiler ki bunların en önemlisi 2 Ocak 1918’de Lenin’e yapılan suikasttir (birkaç ay sonra Bolşevik yönetici Volodorskiy ve Uritskiy öldürülecektir).

Kurucu Meclis devrimden neredeyse 100 gün sonra toplandığında ilk işi Bolşeviklere meydan okumak oldu. Kaldırıldığında da herhangi bir tepki olmadı. Ancak sosyalist demokrasi açısından bu mesele hayatidir. Biri genel oya dayanan (Kurucu Meclis) diğeri çalışanların iradesini beyan eden (Sovyetler) iki organ, bir ikili iktidar durumu (yani felçleşme) yaratmadan birlikte var olabilmeliydi. Rosa Luxemburg’un ikazını bu bapta mutlaka anmak gerekir. “Bütün ülkede siyasal yaşam boğulunca ister istemez Sovyetler de giderek felçli duruma düşer” diyen Rosa’yı tarih haklı çıkarmıştır.

Eğer Kurucu Meclis o gün geçmişteki güç ilişkilerini temsil ediyorduysa o koşullarda (iç savaş) yeni bir seçime gidilemezse bile iç ve dış düşmanlar yenilgiye uğratıldıktan sonra Lenin’in Nisan’da dediğine uygun olarak halkın çoğunluğunu temsil edebilecek bir organ ve tabii buna uygun ilişkiler kurulmalıydı. 

Slogan “Bütün İktidar Sovyetlere!” olmakla birlikte, kısa sürede Bolşevikler sadece hükümeti fethetmiyor, bütün bir devlet aygıtını, bazı yazarlara göre, onun temeline Sovyetleri koymaksızın ele geçiriyorlar. Durum bu mu? Nasıl oluyor bu?

Sovyetler özellikle iç savaş sürecinde köklü bir değişme uğruyor. Kabaca devrimi yapan işçi sınıfı artık ya cephede ya da kıtlık dolayısıyla kırlara çekilmiş durumda. Tabii önde gelenlerin önemli bir kısmı ise yeni devletin kademelerine yerleşmekte.

Petrograd ve Moskova’nın nüfusunda ciddi düşüşler olduğu gibi buna paralel olarak örneğin sanayi işçilerini sayısı da üçte bire düşmüştü.

Ayrıca partiye katılanlar da çarlık döneminde olduğu gibi değil de artık iktidar olan bir partiye üye oluyorlardı. 1924’ten sonra ise artık parti üyelerinden beklenen “devrimci” olmaları da değildi. Sonuçta devlet  kademesinde yer edinmek için parti üyeliği bir basamak haline geldi ve yıllar sonra Buharin’in hayıflandığı gibi partiyle devletin kaynaşması partinin felaketi oldu. Lenin ve Troçki 1922’de bu tehlikenin altını çizmeye başladılar. Lenin’in son yazıları bu açıdan hem bir bilanço, özeleştiri hem de uzak görüşlülük açısından çok önemli

Brest-Litovsk Barışı’nın ertesi yılı, 1919’da ikibuçukuncu enternasyonal kurulacak. Zimmerwald Enternasyonali. Daha sonra Üçüncü Enternasyonal oluşacak. Bu bağlamda, özellikle Bolşevikler arasında Ekim Devriminin ilk gününden itibaren bir Dünya Devrimi tartışması da var, değil mi? Lenin’in kendisi dahil, Alman Devriminin kendilerini izleyeceği beklentisine sahipler.

Lenin ta başından itibaren dünya devriminin bir parçası olarak görüyor Rus Devrimi’ni. Hatta Troçki ile birlikte denebilir ki  izole kaldığı takdirde başına gelebilecekleri bile kestirebiliyor. 1916’dan itibaren Alman işçi hareketindeki gelişmeleri izleyen biri bu perspektifi yalnızca teorik olarak değil hayli de mümkün görebilir. Unutmamak gerekir ki Almanya’da İmparatorluğa son veren büyük kitle hareketiydi. “Alman Devrimi” en fazla almanlar için bir gerçeklik olarak görülüyordu. Kuruluşta Komintern’in resmi dili Rusça değil Almancadır. Fransızlar Almancayı çok seviyor diye değil, eli kulağındaki bir Alman devriminden sonra dünya devriminin merkezi orası olacak diye. Meraklısı bu konuda bir dizi alıntı bulabilir.

İç Savaş, üç yıl sürüyor. Tarafları ve dinamikleri için neler söylemek istersiniz?         

Adı iç savaş ama malum bir dizi dış unsur da işin içinde. Beklenmedik derecede ağır sonuçları oluyor. 7-8 milyon insanın savaş, kıtlık, çeşitli hastalıklar vesilesiyle öldüğü bir dönem.  Yabancıların ve generallerin (Ekime darbe diyenlerin kulağına küpe) parlamenter demokrasi diye bir derdi yok; alabildiğine gerici bir askeri diktatörlük için  savaşıyorlar. Bu zorlu dönemde Kızıl Ordunun kuruluşu ve mücadelesi özel bir önem taşıyor ve tabii Troçki’nin becerisinin de belirtmek gerek.

İç Savaş’ın kendisi, Rusya’da Bolşevikler önderliğinde bir işçi devriminin koşullarının oluşmamış olduğunu göstermiyor muydu? Devlet, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, İç savaş kazanıldıktan sonra, 1922 yılında kuruluyor. Alman Devrimi takip etmediğinde, devrimin ileri gidemeyeceğini öngörmeleri gerekmez miydi Bolşeviklerin?

Pılıyı pırtıyı toplayıp göçmenliğe gidecek halleri yoktu. Durum ne kadar zor olsa da Lenin’in tabiriyle “zaman kazanmak” gerekiyordu. “Az olsun öz olsun” makalesindeki gerçekçilik bu bakımdan çarpıcıdır. İç savaş nasıl dünyaya meydan okunarak kazanıldıysa “sosyalizme geçiş” sağlanamasa da halkın çıkarlarını gözeten bir sistem oturtulabilirdi.

Bolşeviklerin hayalinde Fransız Devriminin olduğu birçok yazar tarafından dile getiriliyor. Hatta, Bolşevik kadroların birbirlerine Robespierre kim, Danton kim, Marat kim vb. diye baktıklarını ileri süren de var. Ne dersiniz, başlı başına bu devrimin kaderi bakımından etkili olmuş olabilir mi?  

Şimdi tek tek isimleri saymayalım ama en önder kadroların bile Fransız Devrimi’ni hayli yüzeysel bildiği söylenebilir. Bolşeviklerin hayalinde esas olarak Paris Komünü vardı. Lenin devrim, Paris Komününden bir gün fazla yaşayınca karlar üzerinde tepinir. Devlet ve İhtilal Komün’den sürekli söz eder. Paris Komününün zaafları vardır ama güneşi fethetme babında Ekimin atasıdır. Komün dersleri ne kadar izlenmiştir onu da iyi tartışmak gerekir. Sonraki bürokratikleşmenin en basit unsurlarını oradan da izleyebiliriz.

1921 yılına geldiğinde Sovyetler neredeyse tamamen parti denetimine alınarak sönümleniyor. Sadece Sovyetler değil, işçi sınıfının diğer örgütleri de parti denetimine alınıyor. 10. Kongre’deki meşhur tartışma var. Hatta, Stalin Resmi Tarih’te Troçki’yi “emeğin üretiminin militarize edilmesi” önergesi üzerinden de suçluyor. 10. Kongre’de ne oldu?

Oradaki temel mesele parti içi demokrasisinin de rafa kaldırılmasıdır. O güne kadar Bolşevik Partisi’nde hizip özgürlüğü vardı.  Hiziplerin yasaklanması otomatikman özgürlüklerin kısıtlanmasına varıyordu. Kısıtlama ile başlayan sonunda betona vardı. Lenin bunu geçici bir husus olarak görüyordu; nitekim kendisi bizzat ölüm döşeğinde Stalin’e karşı bir blok teklif edecektir Troçki’ye. 

Kronştad İsyanı var. İsyancılar, partiye karşı Sovyetlerin kaybettiği yetkisini talep ediyorlar. Talepleri çok somut. Akabinde, 10. Kongre’nin meşhur işçi lideri, sol muhalefetten Aleksandr Şlyapnikov’un itirazları var. Fabrikaların eski sahiplerinin fabrikalara komiser olarak atandıklarını, fabrika komitelerinin etkisiz kılındığını, sendika denetiminin dahi ortadan kalktığını, özetle işçi denetiminin yok edildiğini ileri sürüyor. Ne dersiniz, bu olaylar devrimin kaderinin işaret fişekleri miydi?

Kronştad İsyanı’nın bastırılmasının kesinlikle savunulur bir yanı yoktur. İşçi Muhalefeti’nden Şlyapnikov’u Lenin “sendikalist sapma” diye eleştirir, hatta ihracını talep eder ama o kongrede yine Merkezi Komite’ye seçilir. Eleştirilerinde haklılık payı var. Ama belirtmek gerekir ki o da Kronştad İsyanı’nın bastırılmasında yer aldı.

Bu bağlamda süren bir demokrasi tartışması var. Sovyet demokrasisi ileri gidemediğine göre, en azından Sovyet partileri, özellikle Menşevikler ve Sosyalist Devrimciler bakımından siyasal özgürlüklerin tanınması gerektiğine dair bir tartışma. Sadece siyasal özgürlükler bağlamında değil, sivil özgürlükleri de büyük oranda ortadan kaldıran bir tek parti iktidarı, hatta gizli polis rejimi kuruluyor. SSCB yıkıldıktan sonra yapılan ve arşiv incelemelerine dayanan yakın tarihli çalışmalarda, devrimin evrensel mesajının aksine, örneğin, basın özgürlüğünün büyük oranda yok edildiği vb. bir anti-demokratik rejim görüntüsü berraklaşıyor. Lenin’in son yazı ve mektuplarındaki uyarıları da bunu doğruluyor. Çok çarpıcı bir demokratikleşme önerisi var mesela, Merkez Komitesine derhal 150 işçi alalım diyor, bir tür, devlet aygıtı karşısında İşçi Denetimi Meclisine çevirmeye çalışıyor partiyi. Şöyle bir tez de var: NEP’le (yeni ekonomik politika) piyasayı kontrollü şekilde ihdas ettiği gibi siyasal demokrasi temelinde sosyalist olmayan bir geçiş rejimine doğru geri çekilerek devrimin ilan edilmiş programını ve hegemonyasını sürdürebilirdi. Klasik ve karşılıklı bir Troçkizm ve Stalinizm eleştirisi ve tartışması da var. Bu tartışmayı da sürdürebilirsiniz elbette, sonuçta bitmeyen bir tartışma ama bu tartışmada boğulmaksızın, demokrasi bağlamında neler söylersiniz?

Sovyet partilerine siyasal özgürlük verilmeliydi ve silaha sarılmadığı sürece siyaset yapma hakkı tanınmalıydı. Devrimi yapan insanların rüştünü ispatlamadığı gibi bir tespitten hareketle onları korumak için yasaklara sığınmanın burjuva demokrasisinden daha gelişkin olacağı belirtilen sosyalist demokrasi ile bağdaşmaz. Rosa Luxemburg’un Rus devrimi broşürü tekrar tekrar okunmalı, tabii Lenin’in son yazıları da.

Troçkizm ve Stalinizm eleştirisi veya tartışması diye bir şey yok. Stalinizm karşı devrimdir ve ilk zaferini de Lenin’e karşı kazanmıştır. Yalnızca Gürcistan meselesindeki bir anlaşmazlıktan söz etmiyoruz. “Büyük Rus şovenizmine savaş ilan ediyorum” diyordu Lenin. Kast ettiği açıktı, eski tipte bir devlet oluşturmaya niyetlenenlere savaş ilan ediyordu.

Ekim Devrimi sonunda yapılaşan SSCB’ye, köylülerin toplumsal zenginliğine zorla el koyma üzerinden gelişen Batı-dışı ancak hedefi Batı-benzeri olan bir tepedenci modernleşme pratiği olarak bakarak, sosyalizm parantezine dahi almayan görüşler de var. 1917’de Azerbaycan dışında hiçbir Türk topluluğu içinde sol, sosyalist hareket yok. Gürcistan’da sol bir parti var ama Lenin, son yazılarında Gürcistan politikası nedeni ile Stalin’den, “kendisi Rus olmayan büyük Rus şovenisti” olarak söz ediyor. Sultan Galiyev trajedisi de biliniyor. Ne dersiniz?    

Azerbaycan bile tartışmalı. Malum Himmet Bolşevik partisinin ayrı örgütlenmesini kabul etmek durumunda kaldığı tek örgüt. Himmet’in Bakü proletaryasında ciddi bir etkisi yok. Bakü Komünü’nde (sorularınızda yer almıyor ama Ekim Devrimi  babında anılması gereken bir deneyim) de bir etkileri yok. Çevre halklarda (Ukrayna, Gürcistan, Baltık ülkeleri, Polonya ve elbette Yahudi sosyalizmini temsil eden Bund) Çarlık döneminde bile anılmaya değer sosyalist hareketler var. “Türk topluluğu”nda işçi hareketi ve bununla kaynaşmış bir Marksist hareket söz konusu değil. Sultan Galiayev’in marksistliği tartışmalı; malum devrimden sonra Moskova’daki Milliyetler Halk Komiserliği’ne giriyor. Efsane ile gerçeğin fazlasıyla karıştığı bir konu. Ancak özellikle göçmen Ruslar üzerinde partinin ve yeni devletin inşası bu bölgelerde vahim hataların işlenmesine neden olmuştur. Örneğin Lenin’in özel olarak gönderdiği Safarov 1921’deki raporunda “Türkistan’da proletarya diktatörlüğü sömürgeci bir mahiyet kazanmıştır” diye bir rapor verir. Gürcistan ve Ukrayna ile birlikte bu bölgelerdeki icraat da devrimin yarattığı umutlara denk düşmediği gibi ters de düşmüştür.

Buraları Bolşeviklerin bildiği, tanıdığı bölgeler değildi ve Batı’da bir devrime umut bağlayanlar için Bakü Kurultayında görüldüğü Şark çok belirsizdi. Bakü Kurultayının da zaten arkası gelmedi.

Bazı yazarlar, SSCB deneyiminin başarısızlığını, siyasal bir devrimle devletin sönümlenmeye başlayabileceği yönündeki tezin aşkıncı karakterine bağlıyor. Ekim Devrimi’nin evrensel mesajlarını gerçekleştiremediği için evrenselleşememiş bir Rus Devrimi olarak kaldığını, Rus Devrimi’nin devletin siyasal bir devrimle sönümlenebileceğine ya da sönümlenmeye başlayacağına dair siyasi iddianın üç ayağını, Sovyetler, UKKTH ve enternasyonalizmi kendi deneyimi ile yanlışlayarak bu siyasi iddiayı tarihe gömdüğünü ileri sürüyor. Ne dersiniz? Bir “Ekim Dersleri” tablosu yapsanız, bu görüş orada yer alabilir mi?

Ekim Devriminin “başarısızlığını” yine Lenin’in Finlandiya garına indiğinde verdiği söylevi irdeleyerek değerlendirmek gerekir. İç savaş ve kıtlık gibi nesnel faktörlerin ardına saklanmadan başarısızlığı yine siyasal düzeyde irdelemek gerek. Özetle Lenin’in Son Yazılar’ında ve Troçki’nin aynı tarihlerdeki Yeniyol yazı dizisinde dile getirilen meselelerden başlayarak ama önce Rosa Luxemburg’un siyasal demokrasi konusunda her ikisine yönelttiği eleştirileri (devrimi takdir eder tabii ki) alarak işe başlamak ve bürokratik karşı devrimin ne tür bir siyasal ve toplumsal güç ilişkileri içinde gerçekleştiğine bakmak gerekir.

Yoksa Ekim Devrimi’nin yarattığı umutlar ve önüne koyduğu hedeflerin tarihin çöplüğüne gönderildiğini iddia etmek en azından mevcut dünya hallerinden müthiş keyif alanların işi olabilir ancak. Ekim devrimi kendisiyle sınırlı olmayan kendinden önceki deneyimleri (özellikle Paris Komünü) içeren ve geleceğe de insanlığın kurtuluşu yolunda çağımızın en önemli deneyim olarak tekrar ve tekrar incelenmeye değer.

Ayrıca yalıtılmış bir ülkedeki devrimden dünyanın dertlerinin çözümünü beklemek de abes. Rosa’nın dediği gibi onlar o cesareti gösterdiler ama arkasını getirmek için başka güçler gerekiyordu.

“Sovyetler, UKKTH ve enternasyonalizm” konusunda hatalardan önce en gelişkin deneyimin de yine Rus Devrimi olduğu atlanmamalı. Devrimin ilk yıllarında dünyanın dört bucağındaki insanlara nasıl bir umut aşıladığını anlamak için bırakalım büyük lafları gündelik hayattaki değişimlere de bir göz atmak yeterli olacaktır.

Devrim tek boyutlu, sadece siyasal sonuçları olan bir olgu değil. Sanatsal, hukuksal vb. sonuçları da var. Ekim Devrimine bir bütün olarak baktığınızda bu anlamda bir mirastan söz etmek mümkün mü?

Elbette bir miras var ama bu bir vasiyetnamede yazılı bir miras değil. Engels’in Marx’ın “ben Marksist değilim” sözünü yorumlarken söylediği gibi bir “etiket” olarak değil bir “araştırma rehberi” olarak “tarih anlayışımızın” vazgeçilmez bir kaynağıdır. Yine Lenin’in bir devrimci parti hatalarından öğrenir sözüne dönersek Ekim devrimi elbette “zaaflarıyla” birlikte ele alınmalıdır. Ama daha sonraki bürokratik karşı devrimin, Stalinizmin hesabını Ekim’den sormamak gerekir; çünkü bu karşı devrim bizzat Ekim’in kendisine karşıydı.

Devrimin evrensel mesajını sahiplenen, 2010 yılında yitirdiğimiz, Paris ’68 devrimci kalkışmasının önderlerinden Marksist düşünür ve eylemci Daniel Bensaid, Ekim Devrimine bakarken “stratejik sorunu geri çağırmalıyız” diyordu. Son olarak bu bağlamda, bugün “Ekim Dersleri’ni çalışacak” ve “sosyalist bir geleceğe taşıyacak” siyasal bir hareketin olanağı var mı? Varsa bu bir işçi hareketi mi, sosyal hareketler çoğulluğu mu? Ve bir “dünya partisi”, dünün mü, geleceğin mi sorunudur?

Sevgili Daniel’in söylediklerinin ne kadar yerinde olduğunu stratejik ufkun yitirilmesinin bedelinin ne kadar ağır olduğunu tekrar be tekrar yaşıyoruz.  Ekim derslerini çalışmak elbette Ekim’i bir model olarak ele alıp tekrarlamak anlamına gelmiyor. İşçi sınıfının (bir ücret mukabilinde emeklerini satmak zorunda olanlar) yaşadığı yenilgiler yaptığı hamleleri anlamsızlaştırmaz. Gericilik dönemleri tarihin kaderi değilse de oldukça yaygındır. Şimdi de uzun bir gericilik döneminde yaşıyoruz ama dünyanın dört bucağında işçi sınıfının, emekçilerin, ezilenlerin yeni deneyimleri de eksik olmuyor. Omurgası emekçilerden oluşan bir hareket ancak ezilenlerin diğer kesimlerini de anlamlı bir bütünün parçası haline getirebilir. Tabii anti-kapitalizmi fabrikaya sınırlı görmeden, kapitalizmin yarattığı her tür tahribat alanında ona karşı mücadele olarak anlamak kaydıyla.

Dünya partisi ne dünün ne bugünün meselesi esas olarak geleceğin meselesi. Yani gerçekten bir özgürleşim olacaksa bunun dünya ölçeğinde olacağını Marx da Lenin de bildikleri için Enternasyonaller kurdular. Rakamlara takılmamak gerekir. Anti kapitalist, ekolojist, özyönetimci, feminist bir program etrafında farklı gelenekten gelenlerin oluşturacağı bir çoğulcu enternasyonal her daim gündemdedir. Enternasyonal marşını söyleyip de onu örgütlemeyi anlamsız bulmak bir garabettir.

Genel bir çerçeve için Marcel Liebman’ın Rus Devrimi hâlâ vazgeçilmez. Yarım yüzyıl önce Türkçeye çevrilmiş olan (şimdi Ayrıntı yayınlarında) bu eserin bizim literatürümüzde yer almamış olması büyük kayıp. Rabinoviç’in üçlemesi ise (Yordam yayınları) devrimi ve ilk yılını ve bu arada Temmuz günlerini başlı başına incelemesiyle öne çıkıyor. Henüz çevrilmemiş olanlar arasında Victor Serge’in Devrimin I. Yılı ve Sukhanov’un Anıları büyük bir eksiklik olarak kalmakta.

1917 yılı, Rus tarihinde iki ayrı devrimin gerçekleştiği bir dönemeç. Şubat Devrimi ile başlayalım. Birinci Dünya Savaşı bu devrimin önemli amillerinden biri. Çarlığın iktisadi koşullarındaki kötüleşmenin savaşı sürdürmekte yarattığı güçlükler, açlığa varan yoksulluk, yaygınlaşan asker kaçaklığı, yüksek enflasyon ve ücretlerdeki düşüş, yiyecek sorunu vb. Şubat Devrimini gerçekleştiren kendiliğinden hareketin nedenleri arasında sayılıyor. Elbette bunlara eklenecek Bursilov Harekatındaki ağır yenilgi gibi daha özgül nedenler de vardır. Ne oldu, 1917 Şubat ayında Rusya’da?

Bütün devrimler sanki ha bugün ha yarın bekleniyormuş sanılmasın. Şubat devrimi de 8 Mart Dünya Kadınlar gününde patlak verdiyse milyonlarca insanın birbirinden habersiz hoşnutsuzluğuna, öfkesine bir hedef aramasının ürünü olarak ortaya çıktı. Savaş elbette önemli bir etmendi; bir anlamda çarlığın toplumsal ve siyasal çelişkilerinin alabildiğine keskinleşmesine vesile olmuştu. Tutuşturma gücündan yoksunmuş gibi beliren kıvılcımlar, gösteriler beş günde Çarlığa diz çöktürdü (Dünyayı Sarsan On gün Ekim’i imlerse, Şubat’ın da böyle beş günü var.) Ama savaşın hayat pahalılığı, yüz dirhem ekmeğe muhtaç olunması gibi sonuçlarını; köylülerin bundan ayrı düşünülemeyecek olan toprak talebini gözden ırak tutmamak gerek.

Şubat’ta –Lenin’in bir devrim için saydığı koşullar arasında genellikle unutulan– yukardakilerin artık yönetemez duruma gelişi tescil edildi. 300 yıllık Romanov hanedanlığı yalnızca aşağıdakiler katında değil yukardakiler katında da artık hiçbir şey ifade etmiyordu. Çarlık tarihin çöplüğüne atılınca geriye iki seçenek kalıyordu: Ya gerici bir askeri diktatörlük ya da bir sosyalist devrim.

Şubat Devrimi büyük oranda kendiliğinden bir hareketin ürünü, ancak devrimle birlikte bir çok siyasal parti görünür hale geliyor. Anayasal Demokratlar (Kadetler), Sosyalist Devrimciler, Menşevikler ve kısmen Bolşevikler vb. Şubat Devrimi, sol, sosyalist yazında burjuva devrimi olarak nitelendiriliyor. Size göre, bu bir burjuva devrimi mi, bir burjuva devrimi ise özgüllükleri nelerdir? Özellikle, Şubat Devriminde oluşan Sovyetlerin, diğer burjuva devrimlerinde gördüğümüz türden organlar olmadığını ilk bakışta teşhis edebiliyoruz. Sizce?

Sovyetlerin Rusya’da 1905 gibi bir geleneği vardı (bu arada Oscan Anweiller’in kendi alanında eşsiz olan Rusya’da Sovyetler kitabını da anmak gerekir). Sovyetlerin rolü üzerine sosyalist literatürde ciddi tartışmalar var. Ancak  Prens Lvov hükümeti karşısında sovyetler, yani ikili iktidar dediğimiz durum olmasaydı siyaset kurumsal çerçevede tıkanıp kalırdı. Sovyetlerin olmadığı bir devrimi tahayyül etmek mümkün değil. O güne kadar Paris Komünü derslerine özel bir önem atfedenler de dahil olmak üzere –ne de olsa Paris Komününde siyasal partilerden söz etmek mümkün değildi– “konseyci” olmaktan çok particiydiler. Proleter demokrasisinin  vazgeçilmez kaynağı olan Sovyetler partilerin zorlamasıyla değil kendiliğinden ve geniş kitlelerin iradesiyle ortaya çıktı.

Ayrıca sayılan partilerin yanı sıra azımsanmayacak başka siyasal gruplar da var ama daha önemlisi bu partiler kendi içlerinde çok hızlı ve yoğun dağılma ve yeniden yapılanmalara uğruyorlardı.

“İkili iktidar” aynı zamanda “iktidarsızlık” demektir. Lenin Şubat Ekim’in başlangıcından başka bir şey değildir diyor. Nisan Tezleri herhalde bu “sosyalist yazın”ın eleştirisiyle başlar işe. Ne Prens Lvov ne Kerenskiy hükümetleri  işçiler, askerler ve köylüler katında eğreti bir meşruiyete sahiptiler.

Şubat Devrimi ile açığa çıkan siyasal partilerin hepsi Devrimi sahipleniyor, Bolşevikler de bunlar arasında. Bu partilerin genel doğrultusu demokratik bir burjuva cumhuriyeti kurmak yönünde değil mi? Bolşevikler de o tarihte, sürekli/kesintisiz devrimden çok burjuva devriminin yerleşmesinden yanalar. Nisan ayına kadar da bu devam edecek gibi görünüyor. Bu dönemde partilerin arasında yaygın kanaat nedir? Sadece devrime ve sonuçlarına ilişkin olarak değil, savaş vb. konularda da bu partiler neleri savunuyorlar?

Sol partilerin önder kadrolarıolayların başlangıcında sürgünde.  Çarlığın devrilmesi öylesine beklenmedik bir biçimde ve aniden gerçekleşiyor ki neredeyse hepsi de statükoyu korumayı marifet sayıyor. Bu arada Rusya’nın bir anda savaşan ülkeler arasında en demokratik ülke mertebesine yükseldiği de eklenmeli. Şubat devrimi patlak verdiğinde birkaç yıl sonra İşçi Muhalefetinin beaşlıca yöneticisi olacak olan Şliyapnikov’un da dahil olduğu Merkezi Komite Rusya bürosu Geçici Hükümeti “kapitalistlerin ve toprak sahiplerinin hükümeti” olarak nitelendirmiş ve bir “Geçiçi Devrimci hükümetin” oluşumunu talep etmişti. Mart ortasında Sibirya’dan gelen iki Merkezi Komite üyesi (Kamanev ve Stalin) duruma el koyarlar ve sağa çark ederler. Bunun için Mart başındaki Pravda’ya ve açıklamalara bakmak yeterlidir. Başta Viborg bölgesi işçileri olmak üzere her ikisinin partiden ihracını bile isteyen bir sol muhalefet sözkonusuydu.

Ayrıca kabaran kitle hareketi karşısında bir acizlik de sözkonusuydu. Bolşeviklerin özellikle Şubat Devriminden sonra Petrograd’a ilk gelen yöneticilerin de en azından fazlasıyla tutuk davrandıkları kesin. Lenin’in Uzaktan Mektuplar gibi yazılarının Pravda’da fazla solcu bulunup yayımlanmadığını hatırlamakta yarar var (beş yazıdan yalnızca biri o da Lenin Petrograd’da geldiği gün yayımlanmıştı). Nisan başında Finlandiya garına indiğinde kendisini karşılayan Kamanev’in önünde konuşmasını “Yaşasın Dünya Sosyalist Devrimi” diye bitirdiğini hatırlamakta yarar var. Hatta hiç unutmamakta müthiş bir yarar var. Nedense kimsenin hatırlamak istemediği ama Lenin için devrimin başarısı için hayati olan bir hedef. “Uluslararası sosyalist devrim başlamış bulunuyor” diyor aynı konuşmada.

Bolşevik partisinde Lenin’in Nisan Tezleri “eski bolşevik formülasyonlara karşı” ilan edilmiştir! Yani parti içi bir çekişmenin ürünüdür ve ilan edildiği zaman da bir bomba etkisi yaratmış olsa da iş bitmemiştir. Burada uzun uzun üzerinde durulması gereken bir hususun altını çizmek gerek.  Bolşevik Partisi devrimin başından sonuna kadar çelik disiplinli, son derece merkezileşmiş, vs. bir örgüt olarak sunuluyor. Oysa tam tersine stratejik ve teorik çatışmalarla parçalı bir durumda olan Bolşevik partisinin yönetici kademeleri son derece bölünmüştü ve belirgin bir siyaset gütme kapasitesinden yoksundu. Bu durum yalnızca devrimin başlangıç günlerinde değil Temmuz Günleri gibi kiritik bir dönemde bile devam edecek ve örneğin Bolşeviklerin askeri örgütü bir yanda, öte yanda Petrograd komitesi Merkezi Komiteye danışmadan harekete geçmiştir.

Çok kaba gözükse de iktidarın alınmasını sürekli frenleyen (iktidar arifesinde de bütün sosyalistlerin katılacağı bir iktidar formülüne saplanan) Kamanev, Rıkov, Nogin ve daha sonra katılacak olan Zinoviev’in dahil olduğu bir sağ kanadın yanı sıra; anarko komünist Bleichman’ın formülasyonu ile “sokak bizi örgütleyecektir” diyen aşırı sol bir kanat yer alıyordu. Bu iki kanadın Haziran ve Temmuz olayları sırasındaki tavrı açıklıkla görülebilir. Lenin ise  güç ilişkilerine bakarak henüz Petrogard dışında taşra ve cephelerde durumun elverişli olmadığını belirterek  “provakasyona düşmemek”, “dikkatli olmak” konusunda ısrar ediyordu.

Bolşeviklerin devrim formülasyonundaki belirsizlikler Şubat devrimindeki ikircikliklerin de bir nedeni oldu. Lenin Nisan Tezleri ile bu belirsizliklere bir son verme mücadelesine girdi. Che’nin on yıllar sonrasındaki formülasyonunu kullanırsak ya bir karikatür devrim olacaktı yada bir sosyalist devrim!

Savaş meselesi Bolşevikler arasında değil ama Menşevikler ve Sosyalist Devrimciler arasında cok ciddi yarılmalara yol açtı. Unutmamak gerekir ki anarşist Kropotkin de savaş sırasında bir yurtsever pozisiyon almıştı.

Savaş Şubat devrimini hazırlayan koşullar arasında yer alırken Haziran’da ilkin başarılı gözükürken iki hafta sonra Almanların karşı saldırısıyla felakete dönüşen Galiçya saldırısının da Ekim’e giden yolda önemli bir dönemez olduğu eklenmeli.

Peki Nisan ayında ne oluyor? Şunları biliyoruz: Lenin, Nisan Tezleri diye bilinen tezleri yazıyor, tezler Pravda’da yayınlanıyor ve partiye sunuluyor. Bu tezlerdeki görüşler doğrultusunda parti içinde bir mücadele başlıyor. Lenin’in partisini yeniden fethettiğini söyleyen yazarlar var. Bu arada ülkeye de dönüyor. Nasıl döndü? Nisan Tezleri’nin önemi nedir sizce? Öyle ise, Lenin, neden partisini yeniden fethetmek zorunda kalıyor?

Şubat devriminden sonra diyebiliriz ki gündelik işlerin girdabında devrimin teorik sorunları üzerine düşünen Lenin ve Troçki’den başka kimse yok. Nisan Tezleri hiçbir tartışmayı sonlandırmıyor, aksine yeni bir tartışma açıyor. Hatta Bolşevik saflarda ciddi savrulmalar yaşandı (Lenin’in “troçkist” olarak itham edildiği günler!). Stratejik tartışmanın daha keskin bir hal alması şartların olgunlaşmaya yüz tuttuğu Eylül’de başlar ve Ekim’de artık saflar belirginleşir.

Menşevik ve SR cephesinrdeki gelişmeler çok daha az biliniyor. Oysa burada büyük çatırdamalar oluyor. Genellikle anılmayan, anarşistlerin, anarko komünistlerin üye sayısı birkaç bini geçmese de belli merkezlerde ağırlığını da hesaba dahil etmek gerek.

Bolşevik kadroların 1916’dan 1917’ye geçirdiği köklü dönüşüme bakılırsa diğer işçi partilerinden ve tabii özellikle o güne kadar herhangi bir partiye üye olmayanlardan büyük bir akın var. Yalnızca parti üye sayısı artmıyor yönetim kademelerinde de çok önemli değişiklikler oluyordu. Yani yeni görevlere uygun olanlar öne çıkıyordu. Bunun en belirgin örneği kendilerine “enternasyonalist RSDİP” diyen Troçki, Lunaçarski ve İoffe gibi daha sonra Merkezi Komitede yer alacak olan, Temmuz’da yani o zor günlerde Bolşevik partisine katılan ve Petrograd’da 4000 militanı temsil eden Mejrayontsı grubu.

Lenin’in savaş sırasında yaptığı Hegel çalışmaları (Kevin B.Andreson, Michael Lowy gibi yazarların önemle üzerinde durduğu bir husus) bir dizi konuda olduğu gibi devrim konusunda da düşüncelerinin olgunlaşmasına imkan verdi. İki Taktik’in belirsiz formüyasyonları artık yerini açıkça sosyalist devrime bırakmıştı. Onun çalışmalarının uzağında kalanlar ise Çarlığın baskısı kalkınca sanki “normal” bir burjuva demokratik bir devrimin gerçekleşebileceğini düşünüyorlardı ve Finlandiya garında altı çizilen dünya devrimi perspektifinden de afallamışlardı.

Nisan Tezleri önce Bolşevik Partisi içindeki bir mücadeleyi kışkırttı ve partiye bir yörünge kazandırdı. Böyle bir yörünge olmadan Ekim’e varmak mümkün değildi; tabii Şubat’ta da kalmak mümkün olmadığı için koyu bir gericiliğin hüküm sürmesi kaçınılmazdı. Amiyane tabirle Lenin önce partisini terbiye etti. Partisini terbiye ettiği oranda da “Bütün İktidar Sovyetlere” sloganı ete kemiğe bürünmeye başladı.

Temmuz ayına kadar devam eden, nispeten sakin dönem var. Bu dönemde Sovyetler içinde etkin olan siyasi güçler hangileri? Lenin Sovyetleri, ikili iktidar organlarından biri olarak lanse ediyor ancak, Sovyetler içinde iktidarı almaya dönük bir eğilim mevcut değil henüz. Sovyetler, geçici hükümeti, Kerenski’yi destekliyor. Biraz Sovyetler üzerinde duralım. İşçi Sovyetleri var, Asker Sovyetleri var. Bunlar en bilinenler. Sovyetler nasıl oluşmuştu, hangi toplumsal sınıflara ve kesimlere dayanıyordu, ne kadar yaygındı?

Sovyetlerin delege sayısı 3000’e çıkmıştı. Bir karar merciinden ziyade tartışma, nutuk ortamı vardı. Esas güç 30 kişilik yürütme komitesindeydi. Nisan ayında yapılan sovyet ulusal konferansına bu heyete yeni isimler katıldı ve 80 küsur kişi oldu. Aralarından on kişi önemli bir karar mercii oluşturdular. Başlangıçta askerlerin temsil gücü daha fazlaydı ve dolayısıyla “sağ” kuvvetliydi.

Haziranda bile Bolşevikler Sovyetler Kongresindeki 822 kişilik delegasyonda 105 delegeye sahipti (Menşevikler 248, Sosyalist Devrimciler ise 285 temsilciye). Martov’un Solcu Menşevikler’in bile 70 sandalyesi vardı.

Haziran olayları patlak verdiğinde Sovyet yürütmesi ile Petrograd kitlesi arasındaki uçurum belli oldu. Beklenmedik bir biçimde Bolşeviklerin başta “Bütün İktidar Sovyetlere”, “Kahrolsun on kapitalist bakan” gibi temel sloganları merkezin belirlediği etliye sütlüye dokunmayan sloganları ezici bir biçimde bastırdı. Petrograd proletaryası Bolşeviklerin safındaydı.

Böylece yirmi binin biraz üzerinde üyeye sahip olan Bolşevikler Nisan’da 80 bin üyeye varmışlardı ki bu da yetersizdi. Nitekim Ağustosda bu sayı 200 bine varacaktır. Nisandan Ağustosa Petrograd’daki üye sayısı üçe katlanmıştı.

Ne iyi ki Sovyetler hakkında Oskar Anweiler’in kitabı türkçede var. Denebilir ki 1905 ve 1917 (1921’e kadar) devrimlerini bu işçi demokrasisi kurumlarını anlamadan değerlendirmek mümkün değildir. Siyasal mücadelelerin yürütüldüğü temel alan   Sovyetlerdeki güç ilişkilerindeki değişimi izlemek sanki devrimin barometresini izlemek gibi.  Oluşumundaki belirsizlikler ne olursa olsun (temsil meselesi, icra gücünün nerede olduğu gibi) parlamenter bir geleneği olmayan (Duma’yı atlamakta beis yok) bir ülkede insanların her kademede sözlerini söyleyebildikleri ve çoğulcu (bütün işçi partilerinin katıldığı bir organdan söz ediyoruz) yapılan olarak Sovyetler devrimin şaha kalkmasının da nefesinin tıkanmasının da resmini vermektedir.

Bolşevikler, Temmuz ayına kadar “Bütün İktidar Sovyetlere!” propagandası yapıyorlar mı? Propaganda, daha çok “ekmek, barış, toprak” gibi somut taleplere mi dayanıyor? Bolşeviklerin Temmuz günlerine kadar durumu nedir?

Lenin çok açık bir biçimde çoğunluğu elde etmeden iktidarı ele geçirmeye çalışmanın bir macera olduğunu belirtiyordu. Bir dizi tartışmada bu husus maalesef unutuluyor. Haziran’daki güç gösterisi onun için de beklenmedik bir durumdu. “Ekmek, barış, toprak” Şubat devriminin sloganı, ama bir iktidar perspektifi yok. Kim sağlayacak bunları? İkili iktidar durumu varolduğu sürece ne savaşa son vermek ne de diğer talepleri gerçekleştirmek mümkündü. Sovyetler burjuvazinin nüfuzundan arındırılarak bu talepleri karşılayacak iktidarı oluşturabilirdi. Bunun için “Kahrolsun on kapitalist bakan!” sloganı, temel sloganlardan biriydi.

Temmuz ayında, Bolşeviklerin de ardından sürüklenmek sorunda kaldığı bir isyan dalgası var. Doğrudan geçici hükümeti hedef alıyor. Bolşeviklerin askeri örgütünün içinde yer aldığı bir isyan bu. Ancak parti, ikircikli davranıyor. İsyan, kanlı bir şekilde bastırıldığında fatura Bolşeviklere kesiliyor. Bolşevik basın tekrar yer altına çekilmek zorunda kalıyor. Eylül ayına kadar sürecek bir bozgun havası var gibi. Temmuz günlerinde ve sonrasında neler oldu?

Temmuz’daki hamle Geçici Hükümetten Anayasacı Demokratların istifasıyla başladı. Bu durumda burjuva partilerin olmadığı bir hükümet kurulma ihtimali vardı, ama Sovyet yönetimi bunu göze alamadı. İkili iktidar durumunda Sovyetler aleyhine bir gelişme oldu. Bahriyeliler, işçiler büyük gösteriler yapmaya başladığında Sovyet yönetimi yetim kaldı. Temsil ettiğini iddia ettiği güç sokaktaydı ve kendisi itidal çağrısında bulunmak durumundaydı. Açıkçası Petrograd fiilen göstericilerin elindeydi ancak kimsenin aklına bir takım stratejik mevkileri ele geçirmek gelmedi. Gösteriler durulmaya yüz tutarken destek geldi ve “derin devlet” diye anabileceğimiz Çarlığın karanlık güçleri ile askeri öğrenciler cadı kazanını kaynattılar.

Bu daha önce çeşitli vesilelerle Lenin’in devrimin barışçı yollarla gerçekleşebilme ihtimalinin de ortadan kalktığını gösteriyordu. Şubat’ın getirdiği “demokratik” haklar berhava olmuş, devrimin başlangıcından bu yana proletarya ilk kez bozguna uğramıştı.

Eylül ayında Bolşevikler büyük oranda toparlanmakla kalmıyor, Sovyetler içinde de çoğalıyorlar değil mi?

Lenin Temmuz günlerinden sonra Stolıpin gericiliğine benzer bir dönemin de mümkün olabileceğini düşünmüştür. Sokağa çıkan yığınlar Geçici Hükümet dahil birtakım yerleri rahatlıkla el koyabilecekken geri çekildiler ve ardından Geçici Hükümetin emrine giren bir alay, Bolşeviklere karşı bir saldırı başlattı. Lenin Alman ajanı ilan edildi, Troçki hapse atıldı. Pravda’nın matbaası imha edildi.

-Bolşevikler arasında bütün bir Eylül ve hatta Ekim boyunca süren “iktidarı alıp almama” tartışması ile Temmuz yenilgisinin bir ilgisi var mı? Bu tartışmanın özü nedir? Bir çok yazar, bu tartışmanın Nisan Tezleri’ndeki sürekli/kesintisiz devrim perspektifinin Bolşevikler tarafından içselleştirilememiş olmasından doğduğunu ileri sürüyor. Katılır mısınız?

Temmuz yenilgisinden ziyade Kamanev-Zinoviev örneğinde olduğu gibi bütün sosyalist partilerin katılımıyla bir iktidar oluşturmak isteyenler var. Ama bu Şubattan Ekime kemik bir eğilim değil. Arada tavır değiştirenler var. Nisan Tezleri henüz Bolşeviklerin çok güçlü olmadığı bir dönemde deklare edilmişti. Üstelik Şubat’ın yarattığı bir sarhoşluk da vardı. Temmuz günleri ve Kornilov’un başkomutan olarak atanmasıyla iki arada bir derede formülasyonların zemini iyice daraldı.

Bu arada Geçici Hükümet ile Sovyet yönetimini de özdeşleştirmemek gerek. Hatta Geçici Hükümet ile Kornilov darbesi arasında da bir ayrım var. Kerenskiy Kornilov’a el çektirmek istedi; Kornilov ise sadece Bolşevikleri değil bütün sol partileri temizlemek niyetindeydi.

Bu arada Bolşevikler dışındaki partilerin ve geçici hükümetin durumu nedir? Özellikle Sovyetler içinde yer alan partilerin.

Sovyetler içindeki partilerin durumlarını Sovyet seçimlerinden izlemek mümkün. Böylece kitlelerin nasıl sola kaydığı da görülebilir. Örneğin Petrograd ve Moskova bu açıdan anlamlı. Ayrıca Petrograd ve Moskova belediye seçimlerinde Bolşeviklerin öne çıkması rahatlıkla gözlenebilir. Bu arada özellikle cepheye ve büyük kentlere yakın asker sovyetlerinde benzer bir radikalleşme söz konusu.

Ekim Devriminin ön gününe gelelim. Diyelim bir hafta öncesi, bir tablo çizmek isterseniz, nasıl çizersiniz?

Eylül’den itibaren Bolşevikler derlenip; toparlanıyorlar. Eylül ortasından itibaren Lenin ayaklanma için bastırıyor. Diğer partiler ataletten malul denebilir. Troçki Petrograd Sovyeti başkanı oluyor ve bu mevkii devrimi örgütlemenin bir aracı haline getiriyor. Şubat’a bakarak Ekim çok sakin. Sanki her şey tabii mecrasında cereyan ediyor. Birçok tarihçi  neredeyse patırtısız gürültüsüz bir devrimden söz eder. Bolşeviklerin işi ağırdan aldığı izlenimi Petrograd işçilerinde yaygındı. Her ne kadar Kerenskiy ayaklansınlar da bir güzel tepelim modunda olsa da aslında ayaklanmaya karşı çıkacak herhangi bir güç yoktu.

Bolşeviklerin Merkez Komitesi’nde yürütülen meşhur tartışma var. Lenin’in “dün erkendi yarın geç olacak” dediği rivayet edilen bu tartışma sonunda, Kamenev ve Zinovyev, iki Merkez Komitesi üyesi, bu kararı açıktan eleştiriyorlar. Bu karar ve tartışma neydi? Dolayısı ile alenen örgütlenmiş bir devrim diyebilir miyiz?

İşin teknik yanı bir yana politik olarak bunu görmemek için kör olmak gerekirdi. Ama bir sınıf körlüğü de var tabii egemenler açısından.

Merkezi Komitede iki türlü tartışma var. İlki sözünü ettiğiniz devrime değil de bu şekliyle iktidarın alınmasına karşı çıkanlar, yani daha geniş bir sosyalist partiler koalisyonu ile iktidarın ele alınabileceği kanısında olanlar. Diğer tartışma iktidarın meşruiyetinin sağlanması için bir sovyet kararı ile alınması yönündeki Troçki’nin görüşü.

Şu meşhur devrim mi darbe mi tartışması için neler söylersiniz? Ekim olayı, bir devrim mi bir darbe mi?

Tek kişinin bile neredeyse burnu kanamamış. Şubat’tan farklı olarak kansız bir devrim. John Reed gündelik hayatın nasıl normal seyrini sürdürdüğünü çok iyi anlatır. Bir azınlığın gayri meşru yollardan iktidara el koyması kast ediliyorsa Sovyet seçimlerinin sonuçlarına bakmak yeterlidir. Bir de ortada bir gayri meşruluk varsa bu herhalde Geçici Hükümete aitti. Kerameti kendinden menkul bir meşruiyeti vardı. Çarlık çökmüş, askeri diktatörlük kapıda bekliyor, Geçici Hükümetin hiçbir dayanağı yok.

Ekim Devriminden bir hafta sonrası diye soralım bu kez. Tablo nasıl?

Hemen devrimin akabinde Lenin Sovyette söz alır ve Nisan başında Finlandiya garındaki konuşmasını sürdürür: “Yaşasın dünya sosyalist devrimi!” Menşeviklerin, sosyalist devrimcilerin Sovyeti terk etmesi (atılması değil!) önemli bir gelişmeydi. Kalanlar duruma ayak uydurdular. Halk Komiserleri  Konseyi kuruldu. Devrimin kaderi açısından çok önemli olan  toprak kararnamesi çıkarıldı. Ama bakanlıkları komiserliğe dönüştürmekle iş bitmiyordu.  Memurlar direndiler ve birçok halk komiserliği işlemez hale geldi. Herhalde ilk haftaya damgasını vuran olay bu olmalı.

1918 yılının Ocak ayında Kurucu Meclis seçimleri yapılacaktı. Yaygın görüş, Bolşeviklerin bu seçimleri yaptırmadığı. Kurucu Meclis seçimlerinin yapılmaması önemli eleştirilere konu ediliyor. Sizin görüşünüz nedir, Kurucu Meclis seçilseydi Devrimin kaderini ne yönde etkilerdi?

Seçimler yapıldı ve sonuçlar Sovyetlerdeki güç ilişkilerinden tamamıyla farklı çıktı (unutmamak gerekir ki Rusya gibi koca bir ülkede üstelik o günkü imkanlarla sonuçlar aylar öncesini yansıtıyordu). Petrograd ve Moskova gibi en önemli iki merkezde Bolşevikler Anayasal Demokratlarla Sosyalist Devrimcilerin toplamından fazla oy alırken, ülke genelinde oyların yarısından fazlasını Sosyalist Devrimciler aldı. Ancak garip bir durum vardı; Sosyalist Devrimciler sağ ve sol kanatlar olarak kesinlikle bölünmüş olmalarına rağmen tek bir parti gibi seçimlere girmişlerdi. Sol kanat çok cılız bir temsiliyet kazanmıştı. Oysa kısa bir süre sonra yapılan köylü sovyetleri seçimlerinde çok büyük bir üstünlük kazanacaklardı. Bu arada Sosyalist Devrimciler Sovyet iktidarına ve temsilcilerine karşı bir takım hareketlere giriştiler ki bunların en önemlisi 2 Ocak 1918’de Lenin’e yapılan suikasttir (birkaç ay sonra Bolşevik yönetici Volodorskiy ve Uritskiy öldürülecektir).

Kurucu Meclis devrimden neredeyse 100 gün sonra toplandığında ilk işi Bolşeviklere meydan okumak oldu. Kaldırıldığında da herhangi bir tepki olmadı. Ancak sosyalist demokrasi açısından bu mesele hayatidir. Biri genel oya dayanan (Kurucu Meclis) diğeri çalışanların iradesini beyan eden (Sovyetler) iki organ, bir ikili iktidar durumu (yani felçleşme) yaratmadan birlikte var olabilmeliydi. Rosa Luxemburg’un ikazını bu bapta mutlaka anmak gerekir. “Bütün ülkede siyasal yaşam boğulunca ister istemez Sovyetler de giderek felçli duruma düşer” diyen Rosa’yı tarih haklı çıkarmıştır.

Eğer Kurucu Meclis o gün geçmişteki güç ilişkilerini temsil ediyorduysa o koşullarda (iç savaş) yeni bir seçime gidilemezse bile iç ve dış düşmanlar yenilgiye uğratıldıktan sonra Lenin’in Nisan’da dediğine uygun olarak halkın çoğunluğunu temsil edebilecek bir organ ve tabii buna uygun ilişkiler kurulmalıydı. 

Slogan “Bütün İktidar Sovyetlere!” olmakla birlikte, kısa sürede Bolşevikler sadece hükümeti fethetmiyor, bütün bir devlet aygıtını, bazı yazarlara göre, onun temeline Sovyetleri koymaksızın ele geçiriyorlar. Durum bu mu? Nasıl oluyor bu?

Sovyetler özellikle iç savaş sürecinde köklü bir değişme uğruyor. Kabaca devrimi yapan işçi sınıfı artık ya cephede ya da kıtlık dolayısıyla kırlara çekilmiş durumda. Tabii önde gelenlerin önemli bir kısmı ise yeni devletin kademelerine yerleşmekte.

Petrograd ve Moskova’nın nüfusunda ciddi düşüşler olduğu gibi buna paralel olarak örneğin sanayi işçilerini sayısı da üçte bire düşmüştü.

Ayrıca partiye katılanlar da çarlık döneminde olduğu gibi değil de artık iktidar olan bir partiye üye oluyorlardı. 1924’ten sonra ise artık parti üyelerinden beklenen “devrimci” olmaları da değildi. Sonuçta devlet  kademesinde yer edinmek için parti üyeliği bir basamak haline geldi ve yıllar sonra Buharin’in hayıflandığı gibi partiyle devletin kaynaşması partinin felaketi oldu. Lenin ve Troçki 1922’de bu tehlikenin altını çizmeye başladılar. Lenin’in son yazıları bu açıdan hem bir bilanço, özeleştiri hem de uzak görüşlülük açısından çok önemli

Brest-Litovsk Barışı’nın ertesi yılı, 1919’da ikibuçukuncu enternasyonal kurulacak. Zimmerwald Enternasyonali. Daha sonra Üçüncü Enternasyonal oluşacak. Bu bağlamda, özellikle Bolşevikler arasında Ekim Devriminin ilk gününden itibaren bir Dünya Devrimi tartışması da var, değil mi? Lenin’in kendisi dahil, Alman Devriminin kendilerini izleyeceği beklentisine sahipler.

Lenin ta başından itibaren dünya devriminin bir parçası olarak ğörüyor Rus Devrimi’ni. Hatta Troçki ile birlikte denebilir ki  izole kaldığı takdirde başına gelebilecekleri bile kestirebiliyor. 1916’dan itibaren Alman işçi hareketindeki gelişmeleri izleyen biri bu perspektifi yalnızca teorik olarak değil hayli de mümkün görebilir. Unutmamak gerekir ki Almanya’da İmparatorluğa son veren büyük kitle hareketiydi. “Alman Devrimi” en fazla almanlar için bir gerçeklik olarak görülüyordu. Kuruluşta Komintern’in resmi dili Rusça değil Almanca’dır. Fransızlar Almancayı çok seviyor diye değil, eli kulağındaki bir Alman devriminden sonra dünya devriminin merkezi orası olacak diye. Meraklısı bu konuda bir dizi alıntı bulabilir.

İç Savaş, üç yıl sürüyor. Tarafları ve dinamikleri için neler söylemek istersiniz?         

Adı iç savaş ama malum bir dizi dış unsur da işin içinde. Beklenmedik derecede ağır sonuçları oluyor. 7-8 milyon insanın savaş, kıtlık, çeşitli hastalıklar vesilesiyle öldüğü bir dönem.  Yabancıların ve generallerin (Ekime darbe diyenlerin kulağına küpe) parlamenter demokrasi diye bir derdi yok; alabildiğine gerici bir askeri diktatörlük için  savaşıyorlar. Bu zorlu dönemde Kızıl Ordunun kuruluşu ve mücadelesi özel bir önem taşıyor ve tabii Troçki’nin becerisinin de belirtmek gerek.

İç Savaş’ın kendisi, Rusya’da Bolşevikler önderliğinde bir işçi devriminin koşullarının oluşmamış olduğunu göstermiyor muydu? Devlet, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, İç savaş kazanıldıktan sonra, 1922 yılında kuruluyor. Alman Devrimi takip etmediğinde, devrimin ileri gidemeyeceğini öngörmeleri gerekmez miydi Bolşeviklerin?

Pılıyı pırtıyı toplayıp göçmenliğe gidecek halleri yoktu. Durum ne kadar zor olsa da Lenin’in tabiriyle “zaman kazanmak” gerekiyordu. “Az olsun öz olsun” makalesindeki gerçekçilik bu bakımdan çarpıcıdır. İç savaş nasıl dünyaya meydan okunarak kazanıldıysa “sosyalizme geçiş” sağlanamasa da halkın çıkarlarını gözeten bir sistem oturtulabilirdi.

Bolşeviklerin hayalinde Fransız Devriminin olduğu birçok yazar tarafından dile getiriliyor. Hatta, Bolşevik kadroların birbirlerine Robespierre kim, Danton kim, Marat kim vb. diye baktıklarını ileri süren de var. Ne dersiniz, başlı başına bu devrimin kaderi bakımından etkili olmuş olabilir mi?  

Şimdi tek tek isimleri saymayalım ama en önder kadroların bile fransız devrimini hayli yüzeysel bildiği söylenebilir. Bolşeviklerin hayalinde esas olarak Paris Komünü vardı. Lenin devrim, Paris Komününden bir gün fazla yaşayınca karlar üzerinde tepinir. Devlet ve İhtilal Komün’den sürekli söz eder. Paris Komününün zaafları vardır ama güneşi fethetme babında Ekimin atasıdır. Komün dersleri ne kadar izlenmiştir onu da iyi tartışmak gerekir. Sonraki bürokratikleşmenin en basit unsurlarını oradan da izleyebiliriz.

1921 yılına geldiğinde Sovyetler neredeyse tamamen parti denetimine alınarak sönümleniyor. Sadece Sovyetler değil, işçi sınıfının diğer örgütleri de parti denetimine alınıyor. 10. Kongre’deki meşhur tartışma var. Hatta, Stalin Resmi Tarih’te Troçki’yi “emeğin üretiminin militarize edilmesi” önergesi üzerinden de suçluyor. 10. Kongre’de ne oldu?

Oradaki temel mesele parti içi demokrasisinin de rafa kaldırılmasıdır. O güne kadar Bolşevik Partisi’nde hizip özgürlüğü vardı.  Hiziplerin yasaklanması otomatikman özgürlüklerin kısıtlanmasına varıyordu. Kısıtlama ile başlayan sonunda betona vardı. Lenin bunu geçici bir husus olarak görüyordu; nitekim kendisi bizzat ölüm döşeğinde Stalin’e karşı bir blok teklif edecektir Troçki’ye. 

Kronştad İsyanı var. İsyancılar, partiye karşı Sovyetlerin kaybettiği yetkisini talep ediyorlar. Talepleri çok somut. Akabinde, 10. Kongre’nin meşhur işçi lideri, sol muhalefetten Aleksandr Şlyapnikov’un itirazları var. Fabrikaların eski sahiplerinin fabrikalara komiser olarak atandıklarını, fabrika komitelerinin etkisiz kılındığını, sendika denetiminin dahi ortadan kalktığını, özetle işçi denetiminin yok edildiğini ileri sürüyor. Ne dersiniz, bu olaylar devrimin kaderinin işaret fişekleri miydi?

Kronştad İsyanı’nın bastırılmasının kesinlikle savunulur bir yanı yoktur. İşçi Muhalefeti’nden Şlyapnikov’u Lenin “sendikalist sapma” diye eleştirir, hatta ihracını talep eder ama o kongrede yine Merkezi Komite’ye seçilir. Eleştirilerinde haklılık payı var. Ama  belirtmek gerekir ki o da Kronştad İsyanı’nın bastırılmasında yer aldı.

Bu bağlamda süren bir demokrasi tartışması var. Sovyet demokrasisi ileri gidemediğine göre, en azından Sovyet partileri, özellikle Menşevikler ve Sosyalist Devrimciler bakımından siyasal özgürlüklerin tanınması gerektiğine dair bir tartışma. Sadece siyasal özgürlükler bağlamında değil, sivil özgürlükleri de büyük oranda ortadan kaldıran bir tek parti iktidarı, hatta gizli polis rejimi kuruluyor. SSCB yıkıldıktan sonra yapılan ve arşiv incelemelerine dayanan yakın tarihli çalışmalarda, devrimin evrensel mesajının aksine, örneğin, basın özgürlüğünün büyük oranda yok edildiği vb. bir anti-demokratik rejim görüntüsü berraklaşıyor. Lenin’in son yazı ve mektuplarındaki uyarıları da bunu doğruluyor. Çok çarpıcı bir demokratikleşme önerisi var mesela, Merkez Komitesine derhal 150 işçi alalım diyor, bir tür, devlet aygıtı karşısında İşçi Denetimi Meclisine çevirmeye çalışıyor partiyi. Şöyle bir tez de var: NEP’le (yeni ekonomik politika) piyasayı kontrollü şekilde ihdas ettiği gibi siyasal demokrasi temelinde sosyalist olmayan bir geçiş rejimine doğru geri çekilerek devrimin ilan edilmiş programını ve hegemonyasını sürdürebilirdi. Klasik ve karşılıklı bir Troçkizm ve Stalinizm eleştirisi ve tartışması da var. Bu tartışmayı da sürdürebilirsiniz elbette, sonuçta bitmeyen bir tartışma ama bu tartışmada boğulmaksızın, demokrasi bağlamında neler söylersiniz?

Sovyet partilerine siyasal özgürlük verilmeliydi ve silaha sarılmadığı sürece siyaset yapma hakkı tanınmalıydı. Devrimi yapan insanların rüştünü ispatlamadığı gibi bir tespitten hareketle onları korumak için yasaklara sığınmanın burjuva demokrasisinden daha gelişkin olacağı belirtilen sosyalist demokrasi ile bağdaşmaz. Rosa Luxemburg’un Rus devrimi broşürü tekrar tekrar okunmalı, tabii Lenin’in son yazıları da.

Troçkizm ve Stalinizm eleştirisi veya tartışması diye bir şey yok. Stalinizm karşı devrimdir ve ilk zaferini de Lenin’e karşı kazanmıştır. Yalnızca Gürcistan meselesindeki bir anlaşmazlıktan söz etmiyoruz. “Büyük Rus şovenizmine savaş ilan ediyorum” diyordu Lenin. Kast ettiği açıktı, eski tipte bir devlet oluşturmaya niyetlenenlere savaş ilan ediyordu.

Ekim Devrimi sonunda yapılaşan SSCB’ye, köylülerin toplumsal zenginliğine zorla el koyma üzerinden gelişen Batı-dışı ancak hedefi Batı-benzeri olan bir tepedenci modernleşme pratiği olarak bakarak, sosyalizm parantezine dahi almayan görüşler de var. 1917’de Azerbaycan dışında hiçbir Türk topluluğu içinde sol, sosyalist hareket yok. Gürcistan’da sol bir parti var ama Lenin, son yazılarında Gürcistan politikası nedeni ile Stalin’den, “kendisi Rus olmayan büyük Rus şovenisti” olarak söz ediyor. Sultan Galiyev trajedisi de biliniyor. Ne dersiniz?    

Azerbaycan bile tartışmalı. Malum Himmet Bolşevik partisinin ayrı örgütlenmesini kabul etmek durumunda kaldığı tek örgüt. Himmet’in Bakü proletaryasında ciddi bir etkisi yok. Bakü Komünü’nde (sorularınızda yer almıyor ama Ekim Devrimi  babında anılması gereken bir deneyim) de bir etkileri yok. Çevre halklarda (Ukrayna, Gürcistan, Baltık ülkeleri, Polonya ve elbette Yahudi sosyalizmini temsil eden Bund) Çarlık döneminde bile anılmaya değer sosyalist hareketler var. “Türk topluluğu”nda işçi hareketi ve bununla kaynaşmış bir marksist hareket söz konusu değil. Sultan Galiayev’in marksistliği tartışmalı; malum devrimden sonra Moskova’daki Milliyetler Halk Komiserliği’ne giriyor. Efsane ile gerçeğin fazlasıyla karıştığı bir konu. Ancak özellikle göçmen Ruslar üzerinde partinin ve yeni devletin inşası bu bölgelerde vahim hataların işlenmesine neden olmuştur. Örneğin Lenin’in özel olarak gönderdiği Safarov 1921’deki raporunda “Türkistan’da proletarya diktatörlüğü sömürgeci bir mahiyet kazanmıştır” diye bir rapor verir. Gürcistan ve Ukrayna ile birlikte bu bölgelerdeki icraat da devrimin yarattığı umutlara denk düşmediği gibi ters de düşmüştür.

Buraları Bolşeviklerin bildiği, tanıdığı bölgeler değildi ve Batı’da bir devrime umut bağlayanlar için Bakü Kurultayında görüldüğü Şark çok belirsizdi. Bakü Kurultayının da zaten arkası gelmedi.

Bazı yazarlar, SSCB deneyiminin başarısızlığını, siyasal bir devrimle devletin sönümlenmeye başlayabileceği yönündeki tezin aşkıncı karakterine bağlıyor. Ekim Devrimi’nin evrensel mesajlarını gerçekleştiremediği için evrenselleşememiş bir Rus Devrimi olarak kaldığını, Rus Devrimi’nin devletin siyasal bir devrimle sönümlenebileceğine ya da sönümlenmeye başlayacağına dair siyasi iddianın üç ayağını, Sovyetler, UKKTH ve enternasyonalizmi kendi deneyimi ile yanlışlayarak bu siyasi iddiayı tarihe gömdüğünü ileri sürüyor. Ne dersiniz? Bir “Ekim Dersleri” tablosu yapsanız, bu görüş orada yer alabilir mi?

Ekim Devriminin “başarısızlığını” yine Lenin’in Finlandiya garına indiğinde verdiği söylevi irdeleyerek değerlendirmek gerekir. İç savaş ve kıtlık gibi nesnel faktörlerin ardına saklanmadan başarısızlığı yine siyasal düzeyde irdelemek gerek. Özetle Lenin’in Son Yazılar’ında ve Troçki’nin aynı tarihlerdeki Yeniyol yazı dizisinde dile getirilen meselelerden başlayarak ama önce Rosa Luxemburg’un siyasal demokrasi konusunda her ikisine yönelttiği eleştirileri (devrimi takdir eder tabii ki) alarak işe başlamak ve bürokratik karşı devrimin ne tür bir siyasal ve toplumsal güç ilişkileri içinde gerçekleştiğine bakmak gerekir.

Yoksa Ekim Devrimi’nin yarattığı umutlar ve önüne koyduğu hedeflerin tarihin çöplüğüne gönderildiğini iddia etmek en azından mevcut dünya hallerinden müthiş keyif alanların işi olabilir ancak. Ekim devrimi kendisiyle sınırlı olmayan kendinden önceki deneyimleri (özellikle Paris Komünü) içeren ve geleceğe de insanlığın kurtuluşu yolunda çağımızın en önemli deneyim olarak tekrar ve tekrar incelenmeye değer.

Ayrıca yalıtılmış bir ülkedeki devrimden dünyanın dertlerinin çözümünü beklemek de abes. Rosa’nın dediği gibi onlar o cesareti gösterdiler ama arkasını getirmek için başka güçler gerekiyordu.

“Sovyetler, UKKTH ve enternasyonalizm” konusunda hatalardan önce en gelişkin deneyimin de yine Rus Devrimi olduğu atlanmamalı. Devrimin ilk yıllarında dünyanın dört bucağındaki insanlara nasıl bir umut aşıladığını anlamak için bırakalım büyük lafları gündelik hayattaki değişimlere de bir göz atmak yeterli olacaktır.

Devrim tek boyutlu, sadece siyasal sonuçları olan bir olgu değil. Sanatsal, hukuksal vb. sonuçları da var. Ekim Devrimine bir bütün olarak baktığınızda bu anlamda bir mirastan söz etmek mümkün mü?

Elbette bir miras var ama bu bir vasiyetnamede yazılı bir miras değil. Engels’in Marx’ın “ben Marksist değilim” sözünü yorumlarken söylediği gibi bir “etiket” olarak değil bir “araştırma rehberi” olarak “tarih anlayışımızın” vazgeçilmez bir kaynağıdır. Yine Lenin’in bir devrimci parti hatalarından öğrenir sözüne dönersek Ekim devrimi elbette “zaaflarıyla” birlikte ele alınmalıdır. Ama daha sonraki bürokratik karşı devrimin, stalinizmin  hesabını Ekim’den sormamak gerekir; çünkü bu karşı devrim bizzat Ekim’in kendisine karşıydı.

Devrimin evrensel mesajını sahiplenen, 2010 yılında yitirdiğimiz, Paris ’68 devrimci kalkışmasının önderlerinden Marksist düşünür ve eylemci Daniel Bensaid, Ekim Devrimine bakarken “stratejik sorunu geri çağırmalıyız” diyordu. Son olarak bu bağlamda, bugün “Ekim Dersleri’ni çalışacak” ve “sosyalist bir geleceğe taşıyacak”  siyasal bir hareketin olanağı var mı? Varsa bu bir işçi hareketi mi, sosyal hareketler çoğulluğu mu? Ve bir “dünya partisi”, dünün mü, geleceğin mi sorunudur?

Sevgili Daniel’in söylediklerinin ne kadar yerinde olduğunu stratejik ufkun yitirilmesinin bedelinin ne  kadar ağır olduğunu tekrar be tekrar yaşıyoruz.  Ekim derslerini çalışmak elbette Ekim’i bir model olarak ele alıp tekrarlamak anlamına gelmiyor. İşçi sınıfının (bir ücret mukabilinde emeklerini satmak zorunda olanlar) yaşadığı yenilgiler yaptığı hamleleri anlamsızlaştırmaz. Gericilik dönemleri tarihin kaderi değilse de oldukça yaygındır. Şimdi de uzun bir gericilik döneminde yaşıyoruz ama dünyanın dört bucağında işçi sınıfının, emekçilerin, ezilenlerin yeni deneyimleri de eksik olmuyor. Omurgası emekçilerden oluşan bir hareket ancak ezilenlerin diğer kesimlerini de anlamlı bir bütünün parçası haline getirebilir. Tabii anti-kapitalizmi fabrikaya sınırlı görmeden, kapitalizmin yarattığı her tür tahribat alanında ona karşı mücadele olarak anlamak kaydıyla.

Dünya partisi ne dünün ne bugünün meselesi esas olarak geleceğin meselesi. Yani gerçekten bir özgürleşim olacaksa bunun dünya ölçeğinde olacağını Marx da Lenin de bildikleri için Enternasyonaller kurdular. Rakamlara takılmamak gerekir. Anti kapitalist, ekolojist, özyönetimci, feminist bir program etrafında farklı gelenekten gelenlerin oluşturacağı bir çoğulcu enternasyonal her daim gündemdedir. Enternasyonal marşını söyleyip de onu örgütlemeyi anlamsız bulmak bir garabettir.

“Devrimler Ütopya Fabrikalarıdır”: Enzo Traverso ile “Devrim: Bir Entelektüel Tarih” Hakkında Söyleşi

Bir devrim, sadece kurulu düzenle sert bir kopuş değil, aynı zamanda halkın doğurduğu bir sosyal ve politik değişimdir. Ve devrim, sadece geçmişe ait değildir diyor romantizm çalışmaları akademisyeni Enzo Traverso. Traverso, Ekim 2021’de yayımlanan “Devrim: Bir Entelektüel Tarih” kitabında, 19. ve 20. yüzyıl devrimlerinin tarihini, bir imgeler takımı üzerinden yeniden yorumluyor: Marx’ın “tarihin lokomotifi”nden Lenin’in mumyalanmış bedenine, Paris Komünü’nün Vendome Sütunu’nu yıkışına; sorunlu şimdimize, devrimci geçmişin yeni bir entelektüel tarihini sunuyor. Şimdiden çok sayıda dile çevrilmiş olan bu eser önümüzdeki aylarda Ayrıntı yayınları tarafından da yayımlanacaktır.

– Bu alanda yaptığınız araştırmalarda size ilham veren nedir?

Bu kitap, bir önceki kitabım Solun Melankolisi’nin tarihsel yankısını genişletiyor ve derinleştiriyor. Birkaç on yıl boyunca modern şiddetin –topyekûn savaşlar, faşizm, totalitarizm, soykırım ve entelektüellerin sürülmesi- tarihini incelememin ardından bunun tamamlanmamış, sakat bırakılmış bir alan olduğunu fark ettim; çünkü on dokuzuncu ve yirminci yüzyılın bereketli bir yorumlayıcısı, onların özgürleştirici mücadele ve devrimlerini de içermelidir. 

Devrimler neredeyse her yerde başarısız oldu ve çok sık biçimde, bunların enkazları resmin karanlık tarafında dâhil oldu: despotizmin, tiranlığın ve otoriter iktidarın parçası haline geldiler. Bununla birlikte, gizil güçleri hiçbir şekilde göz ardı edilebilir değildir ve mirasları dikkate değer şekilde varlığını korur.

SSCB tarihi; özgürlükten yoksunluk, diktatörlük ve şiddet ile kurulmuştur ve tüm yörüngesini totalitarizm ve gulag ile özdeşleştirmeye alışığız. Ancak tarihin diyalektiği karmaşıktır: modernitenin birkaç temel özelliğinde bahsedersek; demokrasinin ortaya çıkışı, genel oy hakkı, kadın hakları ve dekolonizasyon, Fransız ve Haiti devrimlerinden Rus ve Çin devrimlerine kadar devrim tarihinden ayrılamaz. 

Bize, devrimin kısa ve öz bir tanımını verebilir misiniz?

Hukuki ve politik tabirlerle, devrim, kurulu düzenle, bazen ülkenin ekonomik ve sosyal yapılarında dönüşümü de içeren sert bir kopuş anlamına gelir. Ancak devrimler, aşağıdan doğan sosyal ve politik depremlerdir; toplumun yönetilen ve madun tabakalarını –genellikle “halk” şeklinde tanımlananları- tarihsel öznelere dönüştürürler. 

Bir devrim boyunca yaşam; yeni, beklenmeyen ve olağandışı bir yoğunluk kazanır. Aniden, halk kendi gücünün farkına varır ve kendini, dünyayı değiştirebilir hisseder. Birçok şahidi, devrimleri, Chagall’ın resimlerinde yerçekimi kanununun üstesinden gelerek köylerin ve tepelerin üzerinde uçmanın tadını çıkaran karakterler gibi, bir hafifleme hissi olarak tasvir etmiştir.

– Bu kitap sadece politik devrimleri mi betimliyor, yoksa kapsamı daha mı geniş?

Kitabımın ikinci başlığı, “bir entelektüel tarih”ten bahsediyor. Devrimler, politik değişimlerden çok daha fazlasıdır; bazen antropolojik değişimleri de içerirler. Yaşama ve düşünme biçimlerini, toplumu algılama ve yansıtma biçimlerini derinlemesine dönüştürürler. Politik değişimlerin çok ötesine geçerler, çünkü toplumsal ilişkileri ve kültürleri derinden etkiler, estetik ve edebiyat âlemlerini sarsarlar. 

Kitabımda, hem düşüncelerle hem de imgelerle ilgileniyor, bağlantılarını inceliyorum. Böylece devrimlere; teorileri, ideolojileri, ütopik tasarımları ve kolektif hisleri yoğunlaştırak “diyalektik imgeler” olarak bakıyorum. Bayraklar ve barikatlar gibi devrimci sembollerle ilgilenen çok geniş bir ikonografi biliyoruz, ancak alegorileri ihmal etmememiz gerektiğini düşünüyorum. Sadece iki örnek vermek gerekirse; “tarihin lokomotifi” ya da “cennet fırtınası” olarak devrimlerin betimlemeleri, bir tarih felsefesini ve insanların genel bakışını ortaya koyan alegori ve metaforlardır. 

Devrimler, ütopya fabrikalarıdır. Fransız Devrimi, insanlığa “yeniden hayat vermeyi” amaçladı ve bütün bir 19. yüzyıl, ideal toplumsal düzeni kurma doğrultusundaki ütopik tasarımlarla dolup taştı: bu, bütünlüklü özgürlük ve insan ile doğa arasındaki kusursuz harmoniyi (Fourier) içeren en bonkör fantezilerden, rasyonelleştirilmiş disiplin sistemi (Cabet) şeklindeki en korkunç fikirlere uzanan bir kapsamdadır. Fransız Devrimi, 19. yüzyılın başından sonuna dek ilerleme fikrini ateşledi ve Haiti Devrimi, kölelerin ve sömürgeleştirilmiş halkların yeni bir kendini özgürleştirme çağını ilan etti. Rus Devrimi ile ütopyalar “hem gerekli hem mümkün” hale geldi; dünyayı değiştirmenin, günün görevi haline geldiği hissini yaydı. 1920’ler boyunca Rusya’da, bütünlüklü özgürlük, evrensel kardeşlik ve eşitlik hayalleri, “ölümsüzlük” gibi çılgın fikirlerle, “yeni insan” yaratma, bilim ve teknoloji vasıtasıyla gezegeni yeniden şekillendirme gibi tehlikeli projelerle birleştirildi. Bu garip ve büyüleyici karmaşıklık,  ne idealize edilmeyi ne damgalanmayı hak eder; eleştirel olarak anlaşılmasını gerektirir.

– Bu kitapta ortaya koyduğunuz ve analiz ettiğiniz devrimler arasında nedensellik bağları var mıdır? Devrimlerin azmettiricileri geçmişten nasıl faydalanır?

Kitabımın amaçlarından biri, devrimlerin determinist nedensellikler aracılığıyla açıklanamayacağını göstermek. Tabii ki bütün tarihsel olaylar gibi birçok temek dayanakları, devrim süreci tükendiğinde ve nihayete erdiğinde netlik kazanan çok sayıda “nedenleri” vardır. Bu tarihçilerin görevidir, fakat nedenleri saptamanın, onu açıklamak değil, karmaşık ve türlü türlü görünüşü aydınlatmak anlamına geldiğinin farkında olmalılar. Devrimler, öncüllerini aşar ve geleceği keşfeder; öngörülemezlerdir, genellikle beklenmezler ve sonuçlarını önceden bilemezler. Dinamiklerinin ve sonuçlarının, “sebeplerinin” içinde barınacağını düşünmek saf ve basite indirgenmiş bir tarihsel erekselciliktir (bkz. Teleoloji; ç.n.).

– “Devrim: Bir Entelektüel Tarih”, yayıncının “sorunlu şimdimiz” şeklinde tanımladığı şeye nasıl bir umut sunuyor?

Benim alanım entelektüel tarih ve kitabım, gelecek için bir reçete sunma iddiasında değil. Bu benim görevim değil. Bununla birlikte, bir yurttaş ve kendini adamış bir tarihçi olarak, “sorunlu şimdimiz”e kayıtsız kalamam ve kitabım –bu tüm tarih kitapları için geçerlidir- sadece geçmişi anlama değil, yaşadığımız dünyayı da anlama çabasına ortak oluyor.

Devrimi, günümüze belirli bir yaklaşıma işaret eden, tarihsel yorumlamanın anahtar kategorisi olarak yeniden sunmak istiyorum. Devrim sadece geçmişe ait değildir; Arap ülkelerindekiler ve neredeyse bütün kıtalarda ortaya çıkan küresel değişim talepli hareketler başta olmak üzere 21. yüzyıl şimdiden devrimler tecrübe etti. Devrimler başarısız oldular ya da yenildiler ve tarihçiler, trajik sonuçlarının nedenlerini soruşturmalılar, ancak tarihçiler aynı zamanda gizil güçlerini, dönüm noktalarını, belirgin çekişmelerini ve aktörlerini parçalayan açmazlarını da soruşturmalılar. Devrimler, ana akım betimlemelerde görünen ön yüzünden ötede, kolektif hafızanın gizli yanlarının içinden geçerler: bilim insanlarının, kendi zamanlarının tarihsel bilinçdışını sorgulamaları gerekmez mi?

https://as.cornell.edu/news/new-history-revolution-offers-hope-our-troubled-present adresinde yayımlanan ve Kate Blackwood tarafından gerçekleştirilen söyleşiden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Görsel: Medusa’nın Salı, Theodore Gericault, 1818-1819