İmdat Freni

Teori

Altmışlarda Sosyalist Hareketin Oluşumu – II: Bir Toplumda Marksizmin Filizlenmesi – Masis Kürkçügil

Masis Kürkçügil’in 2006’da kaleme almış olduğu ve altmışlı yılların başından 12 Mart’a kadar, kendisinin de fiilen içinde bulunduğu sosyalist hareketin gelişimini programatik zemin, siyasal saflaşmalar ve işçi hareketiyle ilintisi bağlamında ele aldığı bu kapsamlı değerlendirmeyi bölümler halinde İmdat Freni okurlarının ilgisine sunuyoruz.  Aşağıda ikinci bölümü okuyabilirsiniz. İlk bölüme buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Toplumda Marksizmin Filizlenmesi

Marksizmin bir ülkede filizlenmesinin beş şartı veya on emri keşfedilene kadar onun kendi oluşumuna, kaynaklarına bakma ve oradan bir çıkarsama yapma kolaycılığı devam edecektir. Aslında bu çerçevenin başlangıç olarak çok anlamlı olmakla birlikte bir dizi ülkedeki gelişmeyi açıklayacak bir model olmadığı kesindir. Yine de kısaca Rus, Çin, Hindiçini, İtalyan, Latin Amerika ve Amerikan (vbg.) Marksizmlerin hikâyelerine göz atmak gerekir. [1]

Sömürgelerde, metropol ülkelerdeki Marksist hareketten etkilenme, ABD ve Latin Amerika’da göçmenlerin taşıdığı sol düşünce veya Jose Carlos Mariategui’yi de beslemiş olan dış ülkelerdeki geziler ille de otantik olmayan, taklitçi bir Marksizmin oluşmasına yol açmamaktadır. Latin Amerika Marksizminin kurucusu addedilebilecek Perulu Mariategui’nin 1920’lerde İtalya’da işçi konseylerinin yanı sıra pek doğrulanmayan bir iddiaya göre de Sovyetlerdeki Müslüman komünizmden etkilendiği söylenir[2]. Mariategui’yi bugün için de anlamlı kılan görüşleri yani hem yaşadığı topraklardaki toplumların tarihine hem de emperyalizm çağında sınıflar mevzilenmesine, buradan hareketle de devrim stratejisine ilişkin özgün görüşleri belki de saf proleter bir hareketin “gelişmediği” ülkelerde Marksist düşüncenin ille de sınıfta kalması gerekmediğinin bir göstergesidir.

Sağda Perulu Marksist Jose Carlos Mariategui

Düşünsel bir hesaplaşma, toplumda kendinden önceki siyasi akımların, hâkim ideolojinin çapıyla da derinlik kazanmaktadır. Ancak “burjuva-aydınlanma” düşüncesinin batıdan silik kopyalar olarak ihtiyaca ve bazen keyfe göre taşındığı bir ülkede böylesi “ilerletici” bir hesaplaşma da mümkün olmamıştır. Rus popülizminin zerresi gözükmezken Çin’deki muhafazakâr kesimlerde beliren Batı karşıtlığından hareketle durum vaziyeti kavrama çabasına da rastlanmamıştır. Öte yandan geniş anlamıyla halk sınıflarının gündelik mücadele birikimlerinden hareketle bir hat çizilmesi için de gerekli malzeme oluşmamıştır. Her ne kadar XIX. Yüzyıl sonu ve XX. yüzyıl başlarında bir işçi hareketi oluşmuşsa da bu tarih –her ne demekse– “azınlıklar”a ait olduğundan tarihten silinmiş ve sonradan gelenlerce de makbul addedilmemiştir. Hatta Dr. Hikmet Kıvılcımlı sanki ortada sıkı bir Leninist parti varmışçasına azınlık solcularını Bundçulukla suçlayabilmiş, lakin ömrü boyunca o kapsam ve çapta bir hareketin içinde olmamıştır (aslında bu suçlama Bund hareketi hakkında hiçbir şey bilmediğini ve de bunu Lenin’den bir suçlama sözcüğü olarak aldığını göstermektedir).[3]

Ekim Devrimi’nin kendinden önce var olan sol hareketler üzerinde etkisi olduğu gibi solun adının bile geçmediği kimi ülkelerde bir dalga yarattığı bilinmektedir. Ancak bunların genel olarak birer kopyadan ibaret olmayıp kendi gerçeklikleri üzerine oturan hareketlerin nisbi bir özerklik kazandığı eklenmelidir. Türkiye sosyalist hareketi açısından böylesi bir özerkleşme kapasitesi söz konusu olmadığı gibi Ekim Devrimi’nden nasiplenme babında alınan dersler de alabildiğine üstünkörü olmuştur. Çinli genç devrimcilerin Sovyetlerde eğitimleri sırasında oldukça radikal eğilimleri ile neredeyse birer aygıt insanı olarak yetişen TKP’lilerin mukayesesi çarpıcıdır. Bu açıdan altmışlı yıllara kadar politik tartışma ürünleri neredeyse yirmili yılların ilk yarısının Aydınlıkyazıları ve otuzlu yılların (özellikle Kerim Sadi ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı) birkaç risalesi ile sınırlı kalmıştır. Dr. Hikmet’in yine aynı dönemde kaleme aldığı ancak ölümünden sonra, terekesinden çıkartılan ve yaşamında kendisinin asla kullanmadığı Yol dizisi ise özgün olmaktan ziyade uyarlama çabalarından ibarettir. 

Yirmiden altmışlara fikir düzeyinde dünya sosyalist hareketinin yaşadığı çatışmalar, mücadeleler, tartışmalar neredeyse zerre kadar bir iz bırakmamıştır. Sosyalizmin hayati sorunlarında (örneğin İspanya İç Savaşı’nda) otantik bir sese rast gelinmedi. 1935’de Komintern’in feshinden önceki son kongrede yönetim kademesinde bulunan, kendi ülkesinde tam olarak ne yaptığı belli olmayan Dr. Şefik Hüsnü, partisi yukarıdan kapatılırken hangi güç ilişkileri içinde ve ne adına Komintern’de bulunduğunu bizzat kendisi sorgulamış olmuyor muydu? Ne kadar ilginçtir ki kendi partilerini dünya sosyalizminin ulvi çıkarları adına tasfiye edenler Nazım’ı da Troçkist diye itham etmekten geri kalmıyorlardı! Böyle bir durumda örneğin Moskova Mahkemeleri’nin etik ve siyasal olarak nasıl bir etki yarattığı sorusu bile abes kalmaktadır.

Dr. Hikmet Kıvılcımlı

Türkiye komünist hareketi kraldan fazla kralcı bir tutumla “uluslararası komünist hareketin” Kâbe’sini izlemiştir. Stalinizm eleştirisinin en geç ve hatta neredeyse sırf laf olsun diye başladığı ülkenin Türkiye olmasını bu “eski” ve “en eskiler”e borçlu olduğumuzu unutmayalım. Yaratıcı bir Marksizmin zerresi gözükmezken klasik sosyalist birikimi aktaracak veya canlı tutacak bir çaba da söz konusu değildir. Polemiklerin ne kadar kişisel ne kadar meseleye ilişkin olduğu da tartışmalıdır.

Bir ülkedeki sosyalist hareketin evrenselliğinin bir ölçütü de kendi toplumunda dönüştürücü bir güç haline gelmesiyse bir diğeri de kendini uluslararası ölçekte ne tür bir yörüngeye oturttuğudur. Yirmili yıllarda Komünist Enternasyonal’in prestiji her ne kadar Birinci Dünya Savaşı öncesi deneyim ve düşünsel birikimi gölgede bırakmışsa da devrimin önderleri aslında bu savaş öncesi dönemin mirasçılarıydılar. Onların ne tür bir zihnî dünya içinde yetiştiklerini atlayanlar dönemin bütün derslerini bir tür Ekim devrimi el kitabına (sonunda da bütün külliyatı Leninizmin İlkeleri’nin üstün körü bir okumasına) indirgeyerek Marksizmi iğdiş etmişlerdir. Böylece emperyalizm, ulusal sorun, strateji meselesi, sendika ve parti ilişkisi ve hatta toplumsal formasyon gibi konular bu tartışmaların asli unsuru olmayan Stalin’in uygun gördüğü bir çerçeveye oturtulmuştur. 

Dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi altmışlı yıllarda geleneksel solun iki kanadı (Stalinizm ve sosyal demokrasi) arasında kâğıt üzerindeki farklılıklar ne olursa olsun yöneliş ve siyaset yapma tarzı açısından hemen hemen fark kalmamıştı (zaten birçok ülkede otuzlu yılların ikinci yarısından itibaren geleneksel solun iki kanadı ya kavuşmuş ya da yakın ittifaklar içinde olmuşlardır). Bu durumda Marksizmin kendisi rafa kalkmış ve realpolitik uğraşlar gündemi kaplamıştır. 

Altmışlı yıllara gelindiğinde Türkiye solunda genel olarak hâkim olan, batı Avrupa’daki kimi partilerin kurumsal çerçevede yürüttükleri faaliyetler ile azımsanmayacak sendikal ve seçim başarılarına paralel görüşlerdir. Derin bir yenilenme ihtiyacı olmadıkça aslında kaynağa, yani doğrudan temel eserlere yönelmek de ancak meraklısının derdidir. Bu açıdan altmışlı yıllarda sosyalistlerin bilinci hem bir yandan zaten memlekette bir zamanlar var olmuş bir mücadelenin devamı (Kemalizm) ve hem de kurumsal çerçevede ulaşılabilecek olan hedeflerdir.  


[1]Michael Löwy’nin Latin Amerika Marksizmi, Belge yay -Fransızcasında kapsamlı bir antoloji bulunmakta-; Pierre Rousset, La Révolution Chinoise içinde (Cahiers d’études et de recherches, IIRF, 1986) özellikle Marksizm ve Doğu adlı üçüncü bölüm; genel bir bakış için Stuart Schram ve Helene Carrère d’Encausse’un Asya’da Marksizm ve Milliyetçilik, Yön Yayınları, 1966.

[2]Benningsen-Wimbush, Sultan Galiyev ve Sovyetler Birliği’nde Milli Komünizm, Anahtar kitaplar, , s. 140.

[3]Bkz. Enzo Traverso, Marksistler ve Yahudi Sorunu, çeviren: Ayşe Tekin, Yazın yayıncılık, 2001, s. 173. Ayrıca bkz. E. Traverso, “Yahudi Marksizmi ve Siyah Marksizmi”, imdatfreni.org.

Yahudi Marksizmi ve Siyah Marksizmi-Enzo Traverso

Son yirmi yıl içinde Amerikalı Yahudilerle Siyahlar arasındaki ilişkiler giderek bozuldu. Siyah elitlerin kimi tabakalarındaki antisemit eğilimler (Louis Farrakhan bunlar arasında en iyi bilineni) ile Amerika Yahudiliğinin geniş bir kesimindeki açıkça muhafazakâr yönelim, ırksal ayrımcılığa karşı ve yurttaşlık hakları için onlarca yıl boyunca sürdürülmüş olan ortak mücadeleleri hafızalardan silmiştir[1].

(…)

Burada Yahudi ve Siyah meselelerine ilişkin Marksist yaklaşımları karakterize eden ortak unsurlarla farklılıkları ele alacağız. Öncelikle her iki durumda da benzer bir ekonomisteğilimin altını çizmek gerekir: Yahudinin basit bir iktisadi kategoriyle özdeşleştirilmesine –“kast ve “sınıf-halk” kuramı- siyah meselesinin köleliğin mirasına indirgenmesi eşlik ediyor. Bu eğilim, köleliğe dayalı üretim biçimini kapitalist birikim sürecinde önemli bir evre olarak değerlendirirken bunun içerdiği kültürel ve siyasal boyutu hiçbir zaman kavramamış olan Marx’a kadar götürülebilir[2]. Okyanusu geçerek Afrika’dan Amerika’ya giden köle gemileri yalnızca emek gücü değil çeşitli dillerin, kültürlerin ve dünya görüşlerinin taşıyıcısı olan insanları da taşıyordu; bir başka ifadeyle Yeni Dünya’da kök salmaya yazgılı bir etnik-kültürel mirası taşıyorlardı. Marx siyah meselesinin yalnızca bir yönünü görürken -sanayi kapitalizminin bir gereği olarak köleliğin kaldırılması- bir diğerini tümüyle es geçiyordu: Siyahların bir tarihsel özne olarak kabulü. Siyahların özgürleşme davasına olan desteği ise kararlıydı, örneğin Kapital’de “siyah deri altındaki emek damgalanıp aşağılanırken beyaz deri altındaki emek özgürleşemez” yazıyordu[3]. Ne var ki iç savaşın çözmekten ziyade ortaya koyduğu bir siyah meselesinin var olabileceğine hiç ihtimal vermiyordu. Esasında kölelerin uğruna mücadele ettiği siyah kimliği karşısında, kendi Yahudiliği konusunda olduğu gibi kayıtsızdı. Bu zemin üzerinden giderek, Marksistler, Yahudiler gibi Siyahları da, Engels tarafından 1848’de tasarlanmış bilhassa kötü bir kategori içinde sınıflandırır: “Tarihsiz halklar” kategorisi.[4]

Bund Toplantısı

En azından yirmili yılların sonuna kadar Amerikan işçi hareketi Siyahları Amerikan radikal geleneğinin özgül bir bileşeni olarak kabul edemedi. Yahudi meselesine Marksist yaklaşım da bundan farklı değildi. Avrupa’da işçi hareketi ve sosyalist düşünce Yahudi özgürleşmesine [Yahudilerin 18. Yüzyılın sonundan itibaren yurttaşlık haklarının kabulü] dair Aydınlanma’dan miras aldıkları bir kavrayışa sahiptiler. Onu bir asimilasyon olarak, “daha üst bir medeniyete” kavuşmak için Yahudiliğin terki olarak kavrıyorlardı. Asimilasyon, toplumun bir çeşit “ilerleme” göstergesi olarak algılanıyordu. Bu perspektifte, Kautsky’ye göre Yahudiler, Yahudiliklerini terk edip, geçmişlerini unutup, tarihlerini inkâr ettikleri takdirde işçi hareketinin tümüyle bir parçası olabilirlerdi. Kısacası “ilerici Yahudiler” ile “gerici” Yahudilik arasında gerçek bir ikiliği kuramlaştırıyordu[5]. Daha da karikatürleştirilmiş bir haliyle bu aynı bakış ilk Amerikalı sosyalistlerin -çoğu Alman mültecilerdi- siyah meselesi karşısındaki tutumuna yön veriyordu. Normalde Siyahları, sosyalist yönetici Victor Berger’in tanımı itibariyle, bir “aşağı ırk” olarak değerlendiriyorlardı[6]. Renkli nüfus için yurttaşlık haklarını talep edip ayrımcı yasaları teşhir ederken söylemleri fazlasıyla paternalist bir tonlama kazanıyordu. Genç Eugene Debs’e göre (daha sonra fikrini değiştirecektir) sosyalizm siyahların kendi “hayvanlıklarını” aşma imkânı sağlamıştır[7].Knights of Labour(Emek Şövalyeleri-KoL) ve Industrials Workers of the World(Dünya Sanayi İşçileri-IWW) gibi iki radikal eğilimli sendika Siyahları dışlamıyordu. Hatta ilki, KoL, 19. Yüzyılın sonunda binlercesini örgütlemeyi başarmıştı. Ne var ki onların enternasyonalizmi hiçbir zaman Siyahların Amerikan toplumunun bünyesinde maruz kaldıkları özgül tahakkümün kabulüne kadar varmıyordu. İlk başlarda Komünist Partinin yönelimi IWW’nunkine çok yakındı. Amerikan KP’sinin ilk on yılına dair yazdığı tarihte James P. Cannon’un altını çizdiği gibi bu parti siyah meselesine “miadı dolmuş bir kuramla, yanlış veya kayıtsız bir yönelimle ve radikal yahut devrimci eğilimli birkaç Siyahın bireysel katılımıyla” yaklaşıyordu[8]. Siyahları aynı zamanda ezilen bir toplulukdeğil de yalnızca sanayi işçi sınıfının bir parçası olarak değerlendirdikleri dönemde komünistler Peder Marcus Garvey’in esinlediği kitlesel seferberlikleri dışarıdan gözlemlemekle yetiniyorlardı. Komintern’in altıncı kongresi, 1928’de Amerikalı Siyahlar için kendi kaderini tayin hakkı talebini savunmaya başladığında önemli bir dönemeç meydana gelmiş oldu. Bir anda komünistler Siyahların Kurtuluşuhareketi içinde dönüşür ve kısa zamanda Siyah nüfus içindeki hegemonik güç haline gelirler. Hemen hemen aynı dönemde SBKP Yahudi meselesi hakkında yeni bir yönelim alıp Sibirya çölündeki Birobican’da özerk bir Yahudi devleti kurma tasarısını geliştiriyordu[9].

Stalinist SSCB’deki rezil başarısızlığına rağmen – Troçki tarafından haklı olarak bir “bürokratik fars” olarak tanımlanır- Birobican, Yahudi diasporasının ulusal bir boyut da kazanabileceğinin kabulünü simgeliyordu. Daha Çarlık Rusya’sında Yahudi işçi hareketinin talep ettiği ve savunduğu bir gerçekliğin gecikmiş kabulüydü. Bu, Yahudi meselesine ilişkin Marksist yaklaşımların çoğulluğuna bakmayı gerektiriyor. Bir şekilde klasik Marksizmin tutumunu teşkil eden ve daha yukarıda anılan asimilasyoncu kavrayışın yanı sıra ulus-esaslı olarak tarif edilebilecek başka yönelimler de mevcuttu. Hem çevrede hâkim olan antisemitizmin, hem Yahudilerin iktisadi ve toplumsal marjinalleşmesinin, hem de Yidiş kültüründeki yenilenmenin sonucu olarak Yahudiliğin özgül bir ulusal kimlik olarak billurlaştığı Doğu Avrupa’da Marksist yaklaşım kompleks bir hal kazanıyor ve çeşitleniyordu. İçinde Yahudilerin varlığı hiç de ihmal edilebilir olmayan (Martov, Troçki, R. Luxemburg vs.) Rus ve Polonyalı sosyalistler, asimilasyonun gecikmişliğini Slavların toplumsal geriliğiyle açıklayarak Kautsky’ci şemayı tekrar öne sürüyordu. Öte yandan Yahudi işçi hareketi bünyesinde Yahudi Marksizmi (judéo-marxisme) olarak adlandırılabilecek ve özgünlüğü Yiddishkeit’ın [Doğu Avrupa Yahudi kültürü]ulusal boyutunun altını çizmeye dayanan bir düşünce akımı teşekkül etti[10]. Birbirine çoğunlukla sertçe karşı çıkan iki ayrı eğilim mevcuttu. Bir yanda başlıca kuramcısı Vladimir Medem olan ve Doğu Avrupa Yahudileri için bir ulusal kültürel özerklik projesine sahip olan Bund vardı. Diğer yandaysa Filistin’de bir Yahudi ulusal teşekkülün yeniden oluşturulmasını tasarlayan ve Ber Borokhov tarafından yönetilen Siyonist sosyalistler vardı. Aralarındaki ayrımların ötesinde bu iki hareket de asimilasyonculuğu (yani bir programatik hedef veya bir ilerleme göstergesi olarak kavranan asimilasyonu) reddediyor ve Ostjudentum’un [Doğu Avrupa Yahudiliği]ulusal gerçekliğine bağlı kalıyordu.

 ABD’de, 1929 büyük buhranına kadar siyah radikalizmi milliyetçi veya dini biçimler almıştı. Birinci Dünya Savaşından sonraki en tipik görünümü Marcus Garvey tarafından kurulan UNIA (Universal Negro Improvement Association and African Communities League)olmuştur. Komintern’deki yaklaşım değişikliği, o güne dek işçi hareketinin sınırlarında kalmış olan radikal siyah entelijensiya ile Marksizmin karşılaşmasının koşullarını yaratmış olur. Tarihçi Cedric Robinson’a göre bu karşılaşmanın ürünü, bir siyah Marksizminin doğumu olmuştur. C.L.R. James, George Padmore ve W.E.B. Du Bois burada ele alınan dönem itibariyle bu siyah Marksizminin başlıca temsilcileriydi. Cedric Robinson’a göre bu akımın belirleyici bir karakteristiği klasik Marksizmin Avrupa-merkezci geleneğinin eleştirisi olmuştur. Ona göre “siyah Marksizmi, Batı radikalizminin, temsilcileri Siyahlardan müteşekkil bir çeşidi değil”.[11]

Elbette ki ırksal tahakküme bir yanıt oluşturuyordu fakat o zamana dek üzeri örtülü kalmış bir kültürel kimliğin yeniden keşfinden ve ona sahip çıkılmasından ayrılmaz bir yanıttı bu. Eğer Yahudi-Marksizminin kültürel köklerini temsil eden Yidiş diliolmuşsa siyah Marksizminin kökleri ise Afrika mirasınauzanıyordu. Siyah entelektüellerin Marksizme katılımı çoğu kez Leninist tipteki bir sömürgecilik karşıtlığına eklemlenmiş bir panafrikanizmbiçimini alıyordu.

Siyah geçmişini yeniden sahiplenme iradesi Marksist tarih yazımının iki temel eserini vermiştir: W.E.B. Du Bois’nın Black Reconstruction(1935) ve C.L.R. James’ın The Black Jacobins(1938) çalışmaları. İç savaşa dair tüm geleneksel anlatıları tersine çevirerek Du Bois ilk kez olarak Siyahları, Amerikan tarihinin merkezine yerleştiriyor ve üstelik birer figüran olarak değil aktör olarak. Kölelerin mücadelesini Rus devriminin bir ön görünümü olarak görüyor ve köleliği çağın gerisinde kalmış bir üretim biçimi olarak değerlendirmeyi reddediyordu. Bu onun için dünya kapitalist sisteminin senteziydi; bu nedenle kapitalizmi “bir tarihsel ilerleme gücü” olarak tanımlamayı reddediyordu”[12]Siyah Jakobenler, 1791 ile 1803 arasında Saint-Domingue kölelerinin Toussaint Louverture tarafından yönetilen devriminin tarihidir. James bu çalışmanın gelişimini şu şekilde aktarır: “Afrikalıların (veya Yeni Dünya’daki torunlarının), daimî olarak başka halkların sömürüsünün ve vahşetinin nesnesi olmaktansa, kendi ihtiyaçları ölçüsünde geniş ölçekte eyleme girişen ve kendi kaderleriyle birlikte başka halklarınkini de şekillendirdiği bir kitap yazmaya karar vermiştim”.[13]

Siyah Marksizmiyle Yahudi Marksizmi arasındaki paralellik şimdi daha net görünüyor: her ikisi de yalnızca sınıfındeğil -Yahudi veya Siyah proletarya- aynı zamanda ulusunda taleplerine tercüman oluyorlardı. Marksizmi bir ulusal kurtuluş tasarısı geliştirmek için sahipleniyorlardı. Yazar Richard Wright Marksizmi “siyah deneyiminin kendine bir ev, bir değer ve bir işleyiş kodu” bulduğu yer olarak görüyordu[14]. Varşovalı genç bir Yahudi işçi olan Hersch Mendel Bund’un Marksizminde “uluslararası sosyalizm ile Yahudi ulusal meselesi arasında bir sentez” görüyordu[15].

Yalnızca birkaç araştırma hipotezi formüle etmeyi amaçlayan bu karşılaştırmalı analiz bize en azından bir paradoksun varlığını keşfetmeyi sağladı: Yahudi ve Siyah örnekleri ulus olgusuna dair Marksist yaklaşımın temelinde yatan bir zayıflık olduğunu kanıtlıyor, bilhassa da ulusal tahakkümün özgüllüklerini kavramadaki yetersizliği veya bu konudaki gecikmesi itibariyle. Fakat öte yandan bu etnik azınlıkların radikalleşmiş entelektüellerinin Marksizmde kendi ezilmişliklerini açıklamayı, kültürel kimliklerinin oluşum sürecini anlamayı ve nihayet hem toplumsal hem ulusal bir kurtuluş projesi tasarlamayı sağlayan bir araç bulmuş oldukları da şüphe götürmez. Bu teşebbüsün sonuçlarını sorgulayabiliriz elbette. Ne var ki ezilen uluslar hümanist ve evrenselci boyutuyla Marksizmi bir özgürleşme silahı olarak kullandılar. Marksizmin ayakta kalma ve zenginleşme ihtimali, kapitalist düzene yönelik her türden muhalefet biçimiyle -feminizmden ekolojiye ve yeni ulusal kurtuluş mücadelelerine- sembiyoza girme, hiyerarşik ve önceden tasarlanmış şemalar dayatmaktansa bu hareketler tarafından yeniden şekillendirilme ve bir anlamda dönüştürülme kapasitesine bağlıdır. Yahudi ve Siyah meseleleri, bu perspektifte, yalnızca Marksizmin verimliliğini ve eksikliklerini tespit etmek için değil aynı zamanda onun yenilenmesi için de birer laboratuvar olarak kavranabilir. 

Çeviren: Uraz Aydın


[1]Enzo Traverso’nun « Juifs et Noirs : Deux histoires parallèles » [Yahudiler ve Siyahlar : İki Paralel Tarih] başlıklı yazısının Yahudi Marksizmi ve Siyah Marksizmi altbaşlığını taşıyan son bölümünü aktarıyoruz. Enzo Traverso, Pour une critique de la Barbarie moderne, Editions Page deux, Lozan, 1997.

[2]Bkz. Cedric Robinson, Black Marxism, The Making of the Black Radical Tradition, Zed Press, Londra, 1983, ss. 173-174.

[3]Karl Marx, « Le Capital », Œuvres, Economie, I, La Pléiade-Gallimard, Paris, 1965, s. 835.

[4]Bkz. Roman Rosdoslky, Zur nationalen Frage. Friedrich Engels und das Problem der « geschichtslosen » Völker, Olle &Wolter, Berlin, 1979.

[5]Karl Kautsky, Rasse und Judentum, Dietz Verlag, Stuttgart, 1921, s.93. Ayrıca Bkz. Enzo Traverso, Marksistler ve Yahudi Sorunu, Yazın yayıncılık, çeviri : Ayşe Tekin, 2001. 

[6]Bkz. Philip S. Foner, American Socialism and Black Americans. From the Age ou Jackson to Wordl War II, Greenwood Press, Westport, Londra, 1977, s. 105.

[7]Ibidem, s. 111-112.

[8]James P. Cannon, I primi dieci anni del Partito comunista americano, Jaca Book, Milano, 1977, s. 266.

[9]Bkz. Henri Sloves, L’Etat juif de l’Union soviétique, Les Presses d’Aujourd’hui, Paris, 1982. 

[10]Bkz. E. Traverso, Marksistler ve Yahudi Sorunuop.cit.

[11]C. Robinson, Black Marxism, op.cit., s. 97.

[12]W.E.B. Du Bois, Black Reconstruction in America, Russel and Russel, New York, 1963, s. 358. Du Bois’nın Amerikan marksizmindeki yeri konusunda bkz. Paul Buhle, Marxism in the USA, Verso, Londra, 1987, ss. 169-170.

[13]C.L.R. James, Les Jacobins noirs’ın1980 baskısına önsöz. James’in biyografisi için bkz. P. Buhle, C.L.R. James. The Artist as Revolutionary, Verso, Londra, 1988 ve Fransızca E. Traverso, « C.L.R. James (1901-1989). Hommage à l’auteur des Jacobins noirs », L’homme et la société, 1989/3, s. 115-121.

[14]Alıntılayan C. Robinson, Black Marxism, op.cit, s. 423

[15]Hersch Mendel, Mémoires d’un révolutionnaire juif, Presses universitaires de Grenoble, 1982, s.73.