İmdat Freni

lev troçki

Walter Benjamin ve Lev Troçki – Enzo Traverso

1940 yılında 20. yüzyıl Marksist kültürünün ve düşüncesinin iki önemli figürü, birkaç hafta aralıkla ölümü bulmuşlardı. Lev Troçki ve Walter Benjamin. Birisi Meksika’daki sürgünde Stalinist bir ajanın buz baltasının darbeleri altında ölmüş; diğeri Fransa-İspanya sınırındaki Port Bou’da -1933’ten ber i sürgünde yaşadığı Fransa’yı o sırada işgal eden Nazilere teslim edileceği korkusuyla- yaşamına son vermişti. Bu çifte yıldönümünün arkasında yatan şey hiç de bir rastlantı değildir. Troçki ve Benjamin, biri Stalinizmin ve diğeri faşizmin kurbanı olarak, felakete doğru giden bir dünyada -farklı düzeylerde- komünist ütopya için mücadeleyi temsil etmekteydiler. İşte bu yüzden onların ölümü bizim için büyük bir simgesel değer ifade ediyor.

İlk bakışta bu iki adı bir nefeste birarada anmamız tuhaf bir şey olarak görülebilir. Biri Ekim Devrimi’nin lideri ve diğeri her türlü politik aktivizme uzak duran ayrıksı [eksantrik] bir Alman yazın eleştirmeni, bunların ortak yanları neydi? Yaşadıkları sürece birbirleriyle hiç tanışmamışlardı ve hiç kimse de 1940 yılındaki ölümleri arasında bir bağlantı kurmamıştı. Öte yandan, Benjamin’in ölümü hiç dikkat çekmemişken -hatta yakın arkadaşları bile ölümünü epey bir gecikmeyle duymuşlardı-, Kızıl Ordu’nun eski lideri Troçki’nin öldürülüşünün haberi bütün dünyaya yayılmıştı. [Ortak yanları olarak] belki ikisinin de Marksist olduğuna işaret edilebilir -ama ne Benjamin’in aklına İhanete Uğrayan Devrim gibi toplumbilimsel ve siyasal bir inceleme, ne de Troçkinin aklına Tarih Felsefesi Üzerine Tezler gibi büyük oranda mesiyanizm ve dinle dopdolu bir metin yazmak gelirdi. Öte yandan ikisinin de Yahudi oldukları ortak nokta olarak eklenebilir -ama Ukrayna’nın bir köyündeki Yahudi köylülerle Berlinli Yahudi bir sanat müzayedecisinin ailesi arasında nasıl bir ortaklık olabilir ki? Böylesi bir ortak unsur sadece Nazi mercileri için bir anlam taşıyordu: Onlar ‘yahudi bolşeviği’ Troçki’ye karşı nefretle doluydular ve de ‘Yahudi ve Marksist’ olmasından dolayı onların gözünde çifte suçlu olan Benjamin’in ardına düşmüşlerdi.

Benjamin ve Troçki’nin köken olarak geldikleri yerler, öğrenim alanları, siyasal deneyimleri, kısacası bütün yaşamları birbirinden tamamıyla farklıydı. Ama yine de onların tinsel yönelimlerinde ve genel olarak politik düşünüşlerinde örtüşmeler saptamak da mümkündür. Troçki’nin yazılarında Benjamin’in adına rastlamayız ve Rus devrimcinin sürgünde bazen Frankfurter Zeiitung’un yazın sayfalarını okuma fırsatını bulup bulmadığını da bilmiyoruz. Buna karşın Benjamin’in Troçki’nin değişik yazılarını dikkatli bir biçimde okuduğunu ve onlardan önemli oranda etkilendiğini biliyoruz. 1926’da İngiltere Nereye Gidiyor?’u okumuş ve bir yıl sonra Rusya’da Yeni Yazın adlı makalesinde büyük hayranlıkla Troçki’nin Edebiyat ve Devrim’de geliştirdiği Proletkult eleştirisine değinmişti -bu eleştiri kendisinin Proletkult’a eleştirisiyle birçok açıdan örtüşüyordu. (karş. GS II.2,755-62) İkisi de devrimin görevinin yeni bir ‘proleter kültür’ yaratmak olmadığı, bunun yerine sömürülenlere sınıf egemenliği izlerini taşıyan geçmişte üretilen kültürün (yani bir anlamda ‘burjuva’ kültürün) sahiplenilip, benimsenmesi için olanak yaratmak olduğu görüşünde birleşirler. Gençliklerinde ikisi de klasik yazın geleneğini beğeniyle okumuşlar ve Goethe yahut Tolstoy üzerine önemli incelemeler yazmışlardı. Daha sonraları Freudcu psikanalize, sanat ve yazın alanında avangardizme, özellikle de gerçeküstücülüğe duydukları ilgi ikisinin paylaştığı konulardı. Andre Breton’la birlikte Meksika’da kaleme aldığı ünlü Bağımsız Devrimci Bir Sanat İçin adlı manifestoya, Troçki, sanatsal etkinlikte tam özgürlük ilkesini özellikle vurgulayan şu ifadeye yer vermiştir: “Sanatta her şey caizdir.”  Bu ifade Benjamin’in 1929’daki gerçeküstücülük üzerine düşüncelerini çağrıştırmaktadır -Benjamin gerçeküstücü harekette Bakunin’den sonra Avrupa’nın yitirdiği ‘radikal bir özgürlük kavramını’ yeniden bulur. (Benjamin 1995a, 165).

Benjamin 1932 ilkbaharında Gretel Adorno’ya yazdığı bir mektupta, Troçki’nin otobiyografisi ve yine onun Rus Devriminin Tarihi üzerine, “yıllardan beri böylesine nefes kesici bir merakla” yutup bitirdiği başka bir şey okumadığını yazıyordu (Benjamin 1966, 553). Moskova’da bulunduğu Aralık 1926 ve Şubat 1927 arasındaki dönemde Benjamin -ki bu SBKP’nin Sol Muhalefet’in Stalin’e karşı mücadelesiyle sarsıldığı bir dönemdir-, Rusya’nın iç meselelerine karşı pek ilgi göstermemişti. Radek ve Lunaçarski onu pek fazla etkilemiş ve arkadaşlarının iktidardaki partiyi parçalayan fraksiyon çatışmaları üzerinde hararetli tartışmalarını -bunlar Rusça yapıldıklarından dolayı takip edememişti. Bununla birlikte bu tartışmaların yankılarını duymuş olmalıydı; çünkü Moskova Günlüğü’nde Sovyet rejiminin ‘devrimci sürecin dinamiğini durdurma çabası’ içinde olduğunu vurgulamış ve artık ülkenin ‘isteyerek ya da istemeyerek restorasyon dönemine girdiği’ sonucuna varmıştı (Benjamin 2001, 76).1937’de Benjamin, Pierre Missac’ın Cahiers du Sud’da övgüyle tanıttığı İhanete Uğrayan Devrim’i okumuş ve Danimarka’da Brecht’le yaptığı konuşmalarda Troçki konusu üzerinde birçok kez durulmuştu. Brecht, Karl Korsch’un etkisiyle Stalinizme ve ‘tek ülkede sosyalizm kuramına’ yöneltilen Troçkist eleştirilere belirli bir sempati duyduğunu belirtiyordu. Birlikteki konuşmaların birinde Brecht SSCB’yi ‘işçi monarşisi’ olarak tanımlarken, Benjamin onu ‘okyanusun derinliklerinden çıkartılan boynuzlu balık ya da benzeri garip yaratıklar gibi hilkat garibeleriyle’ karşılaştırıyordu (Benjamin 2000, 132). Benjamin’in Stalinizme karşı duyduğu kuşku, Fransız Halk Cephesi ve İspanyol Cumhuriyeti’nin yenilgisinin yol açtığı hayal kırıklığıyla daha da derinleşir ve 1939 Alman-Sovyet Paktı’ndan sonra -Tezler’de ‘kendi davalarına ihanet ederek yenilgilerini daha da pekiştiren’ politikacılar suçlu olarak damgalanır (Benjamin 1995, 44)- radikal bir reddedişe dönüşür. Benjamin’in Troçki’ye duyduğu sempati onunla 1930’larda biraraya gelen diğer tanıklarca da vurgulanır. Werner Kraft’a göre Brecht (belli koşullarla) “Stalin’e karşı, Benjamin belli koşullarla Troçki’den yanaydı” (Kraft 1972, 69). Benjamin’le 1932 yılında Balear Adaları’nda tanışan Jean Selz onun ‘kararlı bir anti-Stalinist Marksizm’ yandaşı olduğunu yazar. “Benjamin Troçki’ye büyük bir hayranlık duyuyordu.” (Selz 1968, 42)

Ama, biri Dördüncü Enternasyonal’in kurucusu ve diğeri Paris -19. yüzyılın başkentinin yazarı olan böylesi iki farklı figür arasındaki bu eşine az rastlanır yakınlık, sadece gerçeküstücülüğe duydukları sempati ve Stalin’in yönetimi altında bürokratlaşan Sovyetler Birliği’ne yönelik eleştiriyle sınırlı değildi. Onların yazıları Sosyal Demokrasi ve İkinci Enternasyonal’in olgucu [pozitivist] Marksizminin eleştirisinde de birçok yönden benzerlikler taşır. İkisi de, sosyalizmi tarihin ‘doğa yasalarının’ kaçınılmaz ürünü olarak gören ve işçi sınıfına -kazanımlarının otomatik olarak ortaya çıkacak yeni düzenle güvence altına alacağından dolayı- hiçbir şey yapmadan sadece pasifçe beklemeleri görevini veren evrimci ve nesnelci anlayışların reddedilmesi ve terkedilmesi söz konusu olduğunda sözlerini hiç sakınmıyorlardı. Bu pasiflik kısa bir süre içinde [yönetim] aygıtlarında bürokratik tutuculuğa ve her türlü devrimci kopuş karşısında aşırı bir korkuya dönüşmüştü. Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Rus, Alman ve Avusturyalı sosyal demokratlar Troçki’nin sürekli devrim kuramını ‘ütopik’ karakterinden dolayı eleştiriyorlardı; onu, özellikle toplumsal gelişimin ‘nesnel yasalarını’ hiçe saymakla ve -demokratik, mutlakiyet karşıtı, ‘anti-feodal’ bir devrim olması gereken- Rus devriminden sosyalist bir devrim yaratmak istemekle suçluyorlardı. Plehanov başta olmak üzere, Rus Marksistlerinin büyük çoğunluğunun evrimci basmakalıp ifadelerine karşı Troçki, Rus toplumunu proletaryanın iktidarı almasından önce uzun bir kapitalist ekonomik büyüme döneminden geçmesi gerekliliğine mahkum eden sarsılmaz bir tarih yasasının olmadığını savunuyordu. Ona göre, durağan gibi görünmesine rağmen, Rus toplum yapısının arkaik mujik yaşam dünyasını endüstriyel modern yaşamla yanyana getiren eşitsiz ve bileşik bir gelişime tabiydi. Moskova ve St. Petersburg’un aydınları arasında en ‘batılı’ olanlar, Çar’ın ve izbe, tahtadan köylü kulibelerinin Rusya’sında sosyalizmi kurma fikrini bir sapkınlık olarak görüyor ve bütün umutlarını var olmayan bir liberal burjuvaziye bağlıyorlardı. Troçki’nin sürekli devrim kuramını doğrulayan Ekim Devrimi, İkinci Enternasyonal’in okulundan geçmiş birçok sosyalist tarafından tarihte bir sapma olarak değerlendirilmişti. Troçki 1921’de Komünist Enternasyonal’in Üçüncü Kongresi vesilesiyle şunları yazıyordu: “Otomatik gelişmeye duyulan güven, oportünizmin en önemli ve en karakteristik özelliğidir.” (Troçki 1972, 211) Troçki daha sonraları, Karl Kausky’nin yapıtını değerlendirirken, İkinci Enternasyonal Marksizminin ‘organik’ ve barışçıl kapitalist bir gelişme döneminde, -hemen hemen Paris Komünü’nün yenilgisi ve Birinci Dünya Savaşı arasında- ortaya çıktığını ve bunların izlerini taşıdığını ileri sürer. Ona göre, savaş, kapitalizmin krizi ve gericiliğin yükselişi üretici güçlerin kesintisiz büyüyeceğine ve Sosyal Demokrasi’nin durdurulamayacak ilerlemesine ilişkin körce yanılsamalara bir son vermiştir.

Marksizmi Karl Kautsky’nin kitapları üzerinden değil de, Georg Lukacs’ın Tarih ve Sınıf Bilinci gibi heterodoks bir yapıtıyla keşfeden Benjamin, Sosyal Demokrasi’ye yönelik eleşrisini ilk kez 1937’de Alman tarihçi ve koleksiyoncu Eduard Fuchs üzerine yazdığı bir incelemede formüle eder Benjamin, 19. yüzyılın sonuna doğru, tarihi artık durdurulamaz organik, sürekli bir gelişim olarak kavrayan Sosyal Demokrasi içinde evrimci bir determinizm biçiminin ve ilerlemeye ilişkin kör bir inancın egemen olduğunu yazar. Benjamin işçi hareketinin taktiğini ‘doğa yasaları’ndan çıkarsayan, toplumsal süreçleri ‘fizyolojik’ ve ‘patolojik’ diye ayıran ve soldaki ‘anarşist sapmaları’ jeoloji ve biolojiye ilişkin yetersiz bilgiye bağlayan İtalyan sosyalisti Enrico Ferri’nin saf olguculuğuyla alay eder. “Böylelikle,” diye ekler Benjamin, “determinist anlayış, yıkılmaz bir iyimserlikle birleşir.” Bu nedenle de artık “parti kapitalizme karşı mücadeledeki kazanımlarını riske atmaya daha az istekli olmuştu.” Tarih determinist bir karakter almış, partinin zaferi ‘kaçınılmaz’ olmuştu (Benjamin 2007a, 50). İlerleme anlayışının ve reformist yazgıcılığın bu eleştirisi 1940’ta Tezler’de son formülasyonunu buluyordu: “Sosyal Demokratların kafasında öncelikle canlanan, insanlığın kendisinin ilerlemesiydi (sadece bilgi ve yeteneklerinin değil). İkincisi, ilerleme sonu olmayan bir şeydi (insanlığın sonsuz yetkinleşme gücüne denk düşüyordu). Üçüncüsü, [temel olarak] karşı konulamaz bir şeydi (kendi dinamiğiyle çizgisel ya da sarmal bir yol izliyordu).” (Benjamin 1995b, 46) Sosyal Demokrasi’deki teknik fetişizminin ve tarih yazgıcılığının, doğalcılığın ve bilimciliğin yadsınması Benjamin’i, devrimci eylemi için “herhangi bir biçimde bir ilerleme inancını değil, [yaşanılan] zamanın adaletsizliğini bertaraf etme kararlılığını” (Benjamin 2007b, 195) ön koşul olarak alan Auguste Blanqui figürünün yeniden keşfine götürüyordu.

Troçki, otobiyografisinde vurguladığı gibi, Antonio Labriola’nın olguculuk karşıtı okulundan geçmişti ve 20. yüzyılın başlarında sürgüne geldiği İsviçre’de [bu yüzden] Plehanov’un açık düşmanlığına maruz kalmıştı. Viyana’da bulunduğu dönemde (1907-1914) Avusturya-Marksistlerinin Yeni-Kantçılığına büyük bir şüpheyle yaklaşıyordu. Bununla birlikte Troçki’nin aldığı kültür -İkinci Enternasyonal’in olguculuğuna eleştirisine rağmen- bütünüyle aydınlanmacı ve rasyonalist bir Rus Marksistinin kültürüydü; böylesi bir Marksist için, Benjamin’in endüstriyel ve kapitalist modernizm eleştirisinin temel ögelerini oluşturan romantik kaynakları karşısında, Aydınlanmanın mirası daha büyük bir anlam taşıyordu. Bu durum bana göre ikisinin Sosyal Demokrasi’ye karşı muhalefetinin uyuşmasını daha dikkate değer, daha şaşırtıcı kılıyor. Troçki 1926’daki Radyo Dostları Birinci Kongresi dolayısıyla kaleme aldığı -tekniğin olanaklarına ilişkin safça değerlendirmelerden pek de azade olmayan- bir yazıda (benzeri değerlendirmeler Walter Benjamin’in 1935’teki Tekniğin Olanaklarıyla Çoğaltılabildiği Çağda Sanat Yapıtı incelemesinde de bulunur) determinist yaklaşımlara, ilerleme düşüncesinin egemen olduğu bir tarih anlayışına mesafe koyuyordu. “Liberal bilginler” diye yazıyor Troçki, “insanlığın bütün tarihini sürekli bir ilerleme çizgisi olarak yorumlayagelmişlerdir. Bu yanlıştır. İlerleme çizgisi, bir eğri çizgi gibi zikzaklıdır.”  (Troçki 2000, 283).

Paul Klee’nin Angelus Novus resminin ünlü alegorik yorumunda Benjamin, ilerlemeyi yıkıntı ve döküntülerin durmadan arttığı bir yığınla, fırtınaya kapılan tarih meleğinin kanatları kaskatı kesilmiş, çaresizlik ve büyük dehşet içinde karşısında durmadan yükseldiğini gördüğü bir felaketle karşılaştırır. Yanlış bir biçimde insanlığın ilerlemeye doğru zafer alayı olarak görülen şey, aslında galip gelenlerin faşizme ve savaşa götüren zafer alayıydı. 1930’lu yılların sonuna doğru ve özellikle 1940’ta Troçki’nin yazıları, Nasyonal Sosyalizminin Avrupa’da nihai zaferi durumunda, insanlığın temel kazanımlarının toptan ortadan kalkacağı bir tehlikeye ilişkin birçok araştırmaları içerir. Sonuç ona göre sadece bir ‘çöküş rejimi’ olabilir, ‘uygarlığın çöküşünü haber veren’ [bir rejim]. (Alıntıyı yapan Broue 1988, 917) Tekniğin kapitalizm altında tümüyle anti hümanist olduğu ve toplum zararına kullanıldığına ilişkin görüşleri de büyük oranda benzerlikler taşıyordu. Daha 1930’da, Ernst Jünger’in Krieg und Krieger [Savaş ve Savaşçı] kitabının bir eleştirisinde Benjamin, milliyetçiliğin teknikte -ondan ‘mutluluk için bir anahtar’ yapmak yerine- bir ‘çöküş fetişi’ gördüğünü vurgular. (Benjamin 1995c, 125) Diğer yandan Troçki de Geçiş Programı’nda, geç kapitalizmin gittikçe artan bir biçimde, üretici güçleri yıkıcı güçlere dçnüştürme eğiliminden söz eder. 1940’ta, savaşın başlarında şöyle yazıyordu: “… yeri göğü fetheden tekniğin harikalarına rağmen, burjuvazi gezegenimizi onlar [insanlar] için pis bir hapishane haline dönüştürmeyi başarmıştır.” (Troçki 2003, 73)

Troçki ve Benjamin devrimi tarihin süregelişinde kökten bir kopuş olarak görüyorlardı. Alman eleştirmenin gözünde devrim, tarih boyunca ezilenlerin ve yenilenlerin kurtulabilecekleri ve onlara yaşanılan anda eylemde bulunma olanağı veren ‘geçmişe doğru bir kaplan sıçrayışı’dır. Bu geçmiş diyalektik bir biçimde nüfuz edilmeli ve kurbanlarına geri verilmelidir. Benjamin’e göre devrimin görevi, geçmişte kalanı yeniden canlandırmak ve onu tarihin süregelişinden koparmaktır. Troçki için de, devrimin tarihselciliğin ‘homojen ve içi boş zaman’ anlayışıyla hiçbir ortak yanı yoktur. Rus Devriminin Tarihi’nin önsözünde devrimi, “kendi kaderlerinin karara bağlandığı sahaya kitlelerin aniden dalmalarının öyküsü” olarak karakterize eder. (Troçki 1998, 7) Bu anlayışla Benjamin’inki arasındaki örtüşme, tarihçi olarak Isaac Deutscher’in Troçki için kullandığı su sözlerde daha açık olarak ortaya çıkar: “Troçki’ye göre devrim aşağılanan ve hakarete uğrayan insanların sonunda sözlerini söyleyebildikleri kısa, ama oldukça dolu andır. Ona göre bu an baskı dönemlerine bir son verir. O anı capcanlı ve etkileyici bir biçimde tekrardan önümüze koyduğu sahnelerde, Troçki özlemle o ana geri döner.” (Deutscher 1974, 281.)

Böylelikle iki yazarda da olgucuların tekbiçimli zamansallığına karşıt olan niteliksel bir zamansallık anlayışına rastlanır. Bununla beraber Benjamin’deki tarihselcilik ve ilerleme düşüncesinin eleştirisi daha radikaldir. Troçki’ye göre -Marx’ta ve bütün bir klasik Marksizmin geleneğinde olduğu gibi- devrim tarihi daha ileriye götürecektir. Troçki devrimi, eylem içindeki kitlelerin buharı, onların önderi Bolşeviklerin de buhar kazanının pistonu olduğu bir motora benzetir. Buna karşın Benjamin devrimi tarihteki ilerlemeyi kesintiye uğratacak yeni bir dönemin başlangıcı olarak kavrar. Tarihin gidişatını hızlandırmak yerine, devrim bu gidişatı ‘durdurmalıdır’. Devrimleri ‘tarihin lokomotifleri’ olarak tanımlayan Marx’tan farklı olarak Benjamin onları, trenin felakete doğru yolculuğunu durdurabilecek ‘imdat freni’ olarak görür. (GS 1.3, 1232)

Bu bizi, Benjamin ile Troçki’nin dünya görüşleri arasında varolan temel bir farklılığa götürür: Alman filozofun dinselliği ve mesiyanizmi ile Rus devrimcinin radikal ateizmi. Troçki vasiyetinde, “Marksist, diyalektik materyalist ve dolayısıyla da uzlaşmaz bir ateist olarak” (Troçki 1997, 151) öleceğini yazıyordu; devrimi hiçbir zaman ‘Deccal’ karşısında bir zafer ya da mesiyanist bir çağın başlangıcı olarak kavramamıştı. Benjamin’in yaklaşımı ise, tarihsel materyalizmi Yahudi mesiyanizminin ışığında yeniden yorumlamak için, din ile politika arasındaki engelleri yıkmaya dayanıyordu. Onun gözünde Marx, sınıfsız toplumun komünist ütopyasında ‘mesiyanist çağda’ kurtuluşa erecek toplum resmini dünyevileştirmiştir. (GS 1.3, 1231) Ona göre komünizm tarihin sonu değil, daha çok, tarihin diyalektik olarak korunup aşılmasıdır.

Benim görüşüme göre Troçki ve Benjamin arasındaki diğer önemli bir farklılık da, toplum ve doğa ilişkileri üzerine anlayışlarında yatar. Bu ilişkide Troçki’nin düşüncesi, daha önce Marx’ın belli yazılarında bulunan ve bütün İkinci Enternasyonal’in ‘bilimsel sosyalizm’ geleneğine derinden damgasını vuran bir tür prodüktivizmle doludur. Troçki Edebiyat ve Devrim’in sayfalarında insanın doğaya hükmetmekle belirlenmiş olduğu görüşünü sıkı bir biçimde destekler: “Dağın ve ovanın, tarlaların ve çayırların, bozkırların, ormanların ve kıyıların günümüzdeki dağılımı hiçbir surette nihai olarak belirlenmemiştir. İnsan, doğanın resminde çoktan birtakım -hiç de azımsanmayacak- değişiklikler yaratmıştır; ama daha gelecek olanla karşılaştırıldığında bu değişiklikler sadece öğrenci deneyleri gibidirler… Sosyalist insan doğaya -yaban horozları ve mersin balıkları da dahil- makinaların yardımıyla bütünüyle egemen olmak ister ve olacaktır da. O dağların yerlerini belirleyecek ve nerede yol vereceklerini gösterecektir. O, ırmakların yönünü değiştirecek ve okyanuslara kurallar koyacaktır.” (Troçki 1989, 210-211.)

Burada sözkonusu olan şey sadece embriyonal olan, daha fazla geliştirilmemiş notlardır, fakat bu notlar, her türlü ekolojik boyuttan uzak bir düşünce tarzına aittir. Benjamin’in bu sorunsal üzerine düşünüşü bize daha güncel ve verimli görünüyor. Benjamin, ‘doğa sömürüsünün’ bir aracı olan sosyal demokrat emek kavramının karşısına, bütün naifliklerine rağmen ‘şaşırtıcı ölçüde iyi bir anlama sahip’ olarak gördüğü Fourier’ci ütopyaların gizli güçlerini çıkarmakta tereddüt etmez. Geçmişin sınıfsız toplumlarında -ilksel komünizmde- modernizm ile birlikte kaybolmuş olan kozmik-doğal yaşantının izlerinin farkına varmasına olanak sağlayan anaerkinin kuramcısı Jakob Bachofen’in yazılarını coşkuyla keşfetmişti. Bachofen’in düşünsel mirası -mistik bir anlamda yorumlanarak- Alman milliyetçiliği tarafından (Stefan George ve Ludwig Klages) ele alınmıştı; ama aynı zamanda Friedrich Engels’ten Paul Lafargue’ye, August Bebel’den Erich Fromm’a kadar birçok Marksist yazarı da etkilemişti. Benjamin, kendine özgür bir biçimde bu safta yer alarak, geleceğin komünist toplumunun doğanın ne sömürülmesine ne de hüküm altına alınmasına izin vermeyeceğine, bunun yerine daha çok, insan ve çevresi arasında uyumlu bir dengenin kurulacağına ilişkin düşünceleri savunmuştur. (GS II.1, 219-233.)

Şimdi burada Benjamin’i Troçkizme dahil etmek ya da onu Rus devrimciden ayıran kuramsal ve entelektüel boşlukları doldurmak diye bir şey söz konusu olamaz. Ama yine de ikisinin düşüncesi, bütün bu farklılıklara rağmen, şaşırtıcı benzerlikler ve ortaya çıkarılması gereken bir zenginlik taşır. Terry Eagleton’a göre Benjamin’in ‘Tezler’i olağanüstü devrimci bir belgedir; ama bu tezler sınıf mücadelesine gelince sürekli olarak bilinç, imgelem, anımsama ve deneyim kavramlarında söz eder ve siyasi yapılar sorunu üzerine neredeyse tümüyle susarlar.” Eagleton sonuçta şu iddiada bulunur: “Benjamin’de betimleme olarak kalan şey, Troçki’de siyasal bir stratejiye dönüşür.” (Eagleton 1983, 176 ve 178) Kuşkusuz bu ifadede belli bir doğruluk yatmaktadır; ama Rus devrimcinin siyasal kavramlarında Alman eleştirmenin felsefesinin bir uzantısını görmek demek, ilişkilerindeki sorunsal yanı basite indirgemek demektir. Benjamin ve Troçki’yi Marksizm bağlamı içinde kendine özgü değere sahip olan iki figür olarak kavramak bana daha yararlı ve daha uygun gibi geliyor. Yazılarında ortaya çıkarmaya çalıştığımız örtüşmeler, Marksizmin bir yandan ilerlemenin romantik eleştirisiyle ve diğer yandan kapitalizmin (kapitalizm sonrası toplumların da) bilimsel ve ussal analiziyle birlikte zenginleştirilebileceğini gösteriyor -özellikle de ikisinin çıkış noktası da verili gerçekliğin komünist perspektifle aşılması olarak alındığında (karş. Löwy 1987, 891ff). Benjamin ve Troçki, yirminci yüzyıldan çıkarken günümüz dünyasına, onu dönüştürme amacıyla müdahale eden eleştirel ve devrimci düşüncenin kararlı iki esin kaynağı olarak kalıyorlar.

Çeviren: Osman S. Binatlı

Troçki’nin Katli- Ernest Mandel

Belçikalı olduğunu iddia ediyor, adının Jacques Mornard olduğunu söylüyordu. Katalonyalıydı ve adı Ramon Mercader’di, koluna kumanda eden ise Stalin’di.

22 Ağustos 1940’ta bir dağcı kazması 1937’den beri Meksika’da mülteci olarak yaşayan Lev Troçki’nin kafasını parçalıyordu. Katil polise verdiği ifadede isminin Jacques Mornard olduğunu ve Belçika vatandaşı olduğunu beyan ediyordu. Cinayetin faili olmakla birlikte tek örgütleyicisi değildi. Troçki’nin müstakbel katili, genç Troçkist Sylvia Ageloff ile ilişkisi sayesinde ünlü sürgünün güvenliğinden sorumlu olanların güvenini kazanmayı başarabilmişti. Frank Jacson ismiyle Coyoacan’daki (Mexico’nun bir varoşu) tahkim edilmiş eve defalarca kabul edilmişti.

İlk suikast girişimi cinayetten birkaç ay önce başarısızlığa uğramıştı. 24 Mayıs 1940 günü sabaha karşı 4’te yirmi kişilik bir komando timi ikametgâha girmeyi başarmıştı: Troçki’nin yatak odasını makineli tüfeklerle taramış, iki yangın el bombası atıp bir de zaman ayarlı bomba bırakmışlardı. Mucize eseri ölen ya da yaralanan olmamıştı. Troçki’yle eşi kendilerini yatağın altına atmışlar, torunları Sieva da saldırıdan aynı şekilde kurtulmuştu.

Stalinci basın öfkeden deliye dönmüştü ve Troçki’nin kendinden söz ettirmek ve Meksika Komünist Partisi ve Stalin’e iftira atmak için bizzat tezgahladığı bir düzmece suikast tezini yaymaktaydı. Olaylardan bir ay sonra çoğu KP üyesi ve İspanya gazisi otuz kişi demir parmaklıkların arkasındaydı. Cinayet teşebbüsünün sorumlusu firardaydı: Bahsedilen kişi Troçki’nin 1928’den beri GPU için çalıştığını düşündüğü İspanya’da albay rütbesiyle savaşmış olan ünlü ressam David Alfaro Siqueiros’tu.

Soruşturma daha sonraları Siqueiros ile Franck Jacson’un birbirlerini İspanya’dan beri tanıdıklarını kanıtlayacaktı.

Franck Jacsonun Kimliği

Peki, bu Franck Jacson kimin nesiydi? Hakiki kimliğini çözmek on yıla yakın zaman alacaktı. Cebinde eyleminin saiklerini açıklayan bir mektup bulunmuş olmalıydı: Düş kırıklığına uğramış bir Troçkist olarak, güya Troçki’den ve Troçki’nin onu sabotajlar düzenlemek, Kızıl Ordu’nun moralini bozmak ve Stalin’i öldürmeyi denemek üzere SSCB’ye gönderme teklifinden tiksinmiş olacaktı. Sözümona bütün bunları başarmak için büyük bir ulusun desteğine sahip oluyor olacaktı (Söz konusu büyük ulus ABD idi zira Alman-Sovyet Paktı nedeniyle Troçki’nin artık Hitlerci bir ajan olması mümkün değildi).

Tüm bu suçlamalar çeşitli KP’ler tarafından kırk yıla yakın bir süre tekrarlandı. FKP yöneticisi Léo Figuères 1969’da yayımlanan Troçkizm, Şu Anti-Leninizmadlı kitabında hâlâ aynı suçlamalara başvuruyordu. Katilin fotoğrafları basında yayımlandığında birçok İspanya gazisi (çoğu Meksika’ya sığınmıştı) komünist militan Ramon Mercader’i tanır gibi oldular. Buna karşın, bundan kesin emin olmak için 1950’yi beklemek gerekecekti: Avrupa’da yapılan bir kongreyi fırsat bilen Meksika hükümetinin bir kriminoloğu konuyu araştırmak için İspanya’ya gitti. Jacson’un parmak izlerini 1935 Haziran’ında tutuklanan genç Katalan komünist Ramon Mercader’inkilerle karşılaştıracaktı: parmak izleri aynıydı.

Stalin’in ölüm yılı olan 1953’te, tüm resmi belgelerde Jacson-Mornard ismi yerini Mercader’e bırakıyordu. Katilin annesi Caridad Mercader, Komintern’e bağlı Katalonya Birleşik Sosyalist Partisi’nin pek gözde bir militanıydı. GPU’ya o dönemde İspanya’da görev yapan geleceğin Macar Stalinist yöneticisi Gerö tarafından alınmıştı. Onun aracılığıyla, güven uyandırmayan Sovyet diplomatlarının ve şüpheli militanların fiziki tasfiyesinde uzman GPU generali Leonid Eitingon’un metresi oldu. Ramon Mercader Meksika’da yasanın imkân tanıdığı en ağır ceza olan yirmi yıla çarptırıldı. 1960 yılında hapisten çıktığında Küba üzerinden Çekoslovakya’ya ve oradan da “Sovyetler Birliği Kahramanı”ilan edilip “Lenin Nişanı”ile taltif edileceği Moskova’ya gitti. On sekiz yıl boyunca olup bitenler hakkında tek kelime etmeden 1978’de Moskova’da toprağa verildi.

Stalinin Emri 

Stalin’in cinayetteki amir rolü bugün Sovyet yöneticileri ve FKP dahil herkes tarafından teslim edilmekte. Meksika KP’nin eski yöneticisi Valentin Campa 1978’de anılarını yayımlıyordu. Anılarını 1940’tan başlatıyordu çünkü partisinin cinayetin hazırlanmasına katılışından bahsetmeye pek hevesli değildi. Humanité’nin [FKP’nin günlük yayın organı] 26 ve 27 Temmuz 1978 tarihli sayıları bu anılardan Campa’nın Troçki’yi öldürme emrini verenin Stalin’in ta kendisi olduğunu teyit ettiği birkaç pasaj yayımladı. Ne var ki bu daha önce bilinmeyen bir şey ifşa etmiyordu: Özellikle de başlıca tertipçinin kim olduğunu söylemiyordu. İşin ironik yanı belgeyi sunma görevi kıdemli Stalinist Georges Fournial’e düşmüştü. Oysa “genç ilkokul öğretmeni Georges Fournial”Troçkist basın tarafından 1938 Şubat’ından beri GPU ajanı olarak teşhir edilmekteydi: O tarihte Meksika’da Eğitim Emekçileri Enternasyonalini temsil etmek üzere daha yeni altı ay izne ayrılmıştı…

Her şeye rağmen eski tüfekler Valentin Campa sayesinde sevgili yöneticilerinin yalnızca yalancı değil aynı zamanda katil olduğunu da öğrenebilmiş oldular.

Yakın tarihte bir Stalin biyografisi kaleme almış olan SSCB Askeri Enstitüsü Başkanı General Volgokonov’un Troçki üzerine Moskova’da yayımlamaya hazırladığı kitap (*) apayrı bir önemi haiz. Volgokonov La Stampamuhabiriyle yaptığı söyleşide (26 Temmuz 1990) aralarında Troçki, Stalin ve NKVD arşivlerinin de yer aldığı çok sayıda arşivde çalışma imkânı bulduğunu ve elinde Troçki’ye ilişkin kırk bin belge, binlerce fotoğraf ve onlarca tanıklıktan oluşan mevcut en zengin bölge koleksiyonunu bulundurduğunu söylüyor. Volgokonov bunların bazılarını, özellikle de Stalin’in ve onun yanı sıra Voroşilov’un, Molotov’un ve Ordjonikidze’nin imzalarını taşıyan Eylül 1933 tarihli Troçki’yi öldürme emrini –ki bu emir 1934’te yenilenecekti– yayımlayacak (**).

Volgokonov, (Caridad Mercader ile metres ilişkisi yaşayan GPU generali) Eitingon’un emrinde çalıştığı suikastın baş tertipçisinin kimliğini de nihayet açıklayacak (***). Bu adam 85 yaşında ve Hruşçov’un inisiyatifiyle ömrünün on beş yılını hapiste geçirmiş. Volgokonov bu kişiyi konuşturmayı başarmış. Troçki’yi öldürme konusunda ilk karar 1931 Eylül’ünde alınmıştı fakat bu genel nitelikteki bir karardı. Oysa 1934’te Troçki’nin izini sürmek için özel bir grubun görevi yalnızca Troçki’nin değil yurtdışındaki tüm siyasi hasımların tasfiyesiydi. NKVD denilen ahtapotun kolları her yere uzanıyordu. Bu, Stalin rejimine karşı mücadele eden sürgünlerle savaşmak için oluşturulmuş gizli servis içinde bir gizli servisti. Bu sürgünler Stalin için tehlikeliydi çünkü çok fazla şey biliyorlardı.

Bir Trajikomedi

Troçki’nin kişiliğinin birçok yönüne (özellikle de ta yirmili yıllarda başlayan anti-Stalinizmine) hayranlığını gizlemeyen Volgokonov, Gorbaçovcu düşünceye sadık kalarak Troçki’ye önemli bir sitemde bulunur: “O yanlış bir büyük fikrin, dünya devrimi fikrinin esiri olmuştu. Ölümünden bir hafta önce dahi dünya devriminin zaferine inandığını yazıyordu”. Doğru söze ne denir General yoldaş; Troçki’nin, ayrıca bir sonraki kitabınızın konusu Lenin’le de paylaştığı böyle utanılacak bir zaafı vardı. Buna karşılık Stalin daha 1935’te Roy Howard’a SSCB’nin dünya sosyalist devrimini yüreklendirebileceği düşüncesinin “trajikomedi”den başka bir şey olmadığını söylüyordu. Bugün özgürce yazabilmenin sevincini yaşıyorsanız ve Stalin’in emsalleri Avrupa’nın hemen her yanında temizlendiyse eğer, bunun trajikomik “yanlış büyük fikrin”hâlâ kendinden söz ettirmeye devam ettirmesi nedeniyle olduğunu gün gelir belki anlarsınız.

Dipnotlar

(*) Troçki: Ölümsüz Devrimci başlıklı kitap Moskova’da 1991 yılında yayımlandı. Kitabın İngilizce çevirisi: Dimitri Volgokonov, Trotsky The Eternal Revolutionary, HarperCollins Publishers, Londra, 1996. (ç.n.)

(**) Volgokonov’un Sovyet arşivlerini kaynak göstererek aktardığı bilgiye göre Troçki’nin siyaseten ve fiziken tasfiyesine ilişkin ilk karar, Troçki’nin SBKP Politbürosuna 27 Nisan 1931’de kaleme aldığı bu mektupta Troçki İspanyol Devrimi’nin başarısının güçlü bir komünist partisinin inşasına bağlı olduğunu, birleşik işçi cephesini kurmak için komünistlerin birliğini sağlama görevinin resmi komünist partisine ve dolayısıyla Komintern yani SBKP önderliğine düştüğünü belirtmekte, Bolşevik Parti’nin 1917’deki tutumunu hatırlatmaktaydı. Troçki ayrıca devrimin başarısızlığının faşist bir rejimin kuruluşuyla sonuçlanacağı uyarısında bulunmakta, başarısının ise uzun sürecek kriz koşullarında dünya işçi hareketi için geniş imkânlar sunacağına vurgu yapmaktaydı [mektubun tam metni için bkz. Komünist Safları Birleştirin, Lev Troçki, İspanyol Devrimi (1931-1939), Yazın Yayıncılık, İstanbul, 2000 içinde s.102-104]. Stalin daktiloyla yazılmış mektubun üzerine kırmızı mürekkeple şu notu düşmüştü “Molotov, Kaganoviç, Postişev, Sergo, Andeev, Kuybişev, Kalinin, Voroşilov, Rudzutak dikkatine. Troçki denilen bu cani çete reisi Menşevik şarlatanın kafasına Komintern İcra Komitesi aracılığıyla vurulmalıdır. Bu adam haddini bilmelidir.” Not, Politbüro üyelerinin tamamına gönderilmemişti. Alıcılar arasında Politbüro üyesi Kirov ile aday üyeler Mikoyan, Petrovski ve Çubar yer almazken, artık aday üye olmayan Parti Denetim Komisyonu Başkanı Andeev bulunmaktaydı. Notun gönderildiği üyelerin çoğu Stalin’i onaylamakla yetinirken, Molotov daha uzun bir kayıt düşüyordu: “Hiçbir yanıt verilmemesini öneriyorum. Şayet Troçki bu mektubu yayımlayacak olursa yoldaş Stalin’in önerileri doğrultusunda bir cevap verilmelidir.”Politbürodan cevap çıkmaması üzerine Troçki bu mektubu Muhalefet Bülteni’nin Mayıs-Haziran 1931 sayısında yayımlayacaktı. (Volgokonov, a.g.e., s. 438-439. Vongokolov’un anılan kitabının 437-469. sayfalarında Mayıs 1931’de alınan infaz kararının 20 Ağustos 1940’ta uygulanmasına kadar geçen dokuz yıllık dönemdeki gelişmelerin ayrıntılı bir anlatımını bulmak mümkündür) (ç.n.)

(***) Söz konusu NKVD üst düzey yöneticisi Pavel Sudoplatov’dur. Daha önceki suikast girişimlerinin başarısızlığı üzerine Stalin, Sudoplatov’u Mart 1939’da makamına çağırarak Troçki’yi öldürme emrini bizzat kendisi vermiştir. Sudoplatov operasyonu planlayarak Moskova’dan yönetmiştir. Troçki’yi önce Trükiye’de ve ardından Fransa’da elinden kaçıran ekibin sorumlusu Yagoda ise Moskova Duruşmalarında Savcı Vişiniski tarafından totaliter bürokratik mantığı bütün çıplaklığıyla sergileyecek şekilde “Sağ Troçkist Blok”üyesi olmakla suçlanmış ve 1938’de kurşuna dizilmiştir (a.g.e., s. 443-445). (ç.n.)

Çeviri ve Notlar: Osman S. Binatlı

Kaynak: La Gauche, 19 Eylül 1990.

Kapak Fotoğrafı: Cinayetten sonra Ramon Mercader Polis Karakolunda 27 Ağustos 1940 (Tüm fotoğraflar: AP)

Troçki, Breton ve Coyoacan Manifestosu – Uraz Aydın

80 yıl önce Sovyetler Birliği’nin bir ajanı olan Ramon Mercader’in saldırısı sonucu, 21 Ağustos 1940’ta Ekim İhtilalinin lideri, Petrograd Sovyeti Başkanı, IV. Enternasyonal’in kurucusu Lev Troçki hayatını yitirdi. Gerek Troçki’nin eserlerinden alınma gerekse hayatına, kavgasına ve ölümüne ilişkin bir dizi yazıyla bu büyük devrimcinin mücadelelerinden ve günümüzün meydan okumaları açısından hala güncellik taşıyan teorik katkılarından kimi sekanslar sunuyoruz.

Bununla birlikte şunu da vurgulamak isteriz ki Troçki bizler için bir kült nesnesi olmaktan uzaktır, devrimci fikriyata ve pratiğe kazandırdıklarının yanı sıra eksiklikleri, hataları ve ikilemleri ile birlikte ele alınması gereken bir devrimcidir, bir insandır. Daniel Bensaïd’in de vurguladığı gibi o “sofuca bel bağlanacak bir referans ya da yegâne başvuru kaynağı” değildir: “Tersine, bizlerin görevi işçi hareketinin ve bu hareketin bağrındaki stratejik tartışmaların çoğulcu bir belleğini aktarmak olmalıdır. Troçki yine de bu manzara içinde ve bu tehlikeli geçitte vazgeçilmez bir dayanak noktası oluşturur”. 

İmdat Freni

Sürrealizmin kurucusu André Breton ile Ekim İhtilali’nin önderi Troçki’nin, Meksika’da karşılaşması bir “nesnel tesadüf”ün eseri olabilir mi? Sürrealistlerin sıklıkla başvurduğu bu kavramı biraz fazla mistik bulmakla birlikte Troçki de, Çılgın Aşk’ın yazarının konferans vermek üzere Meksika’ya geleceğini duyduğunda, bu karşılaşmanın kaçınılmaz olduğundan şüphe duymaz. Böylece “dünyayı dönüştürmenin” (Marx) ve “hayatı değiştirmenin” (Rimbaud) kopmaz bağlarla birbirine bağlı olduğunu bilen ve her biri bu ortak mücadelenin birer cephesinde en cüretkar adımları atmış olan bu iki şahıs, Diego Rivera ve Frida Kahlo’nun Coyoacan’daki “Mavi Ev”inde bir araya gelir.

Şüphesiz bu karşılaşmada, Troçki’nin Bolşevik liderler arasında, belki de Lunaçarski’yle birlikte edebiyata ve kültüre en duyarlı kişilerin başında gelmesinin katkısı vardır. Öte yandan, Breton ve arkadaşlarının antistalinist tutumu, ve Troçki’nin Fransa’dan kovulmasına karşı gösterdikleri tepki de belirleyici olmuştur. Yine Troçki’nin “Lenin” isimli kitabının sürrealistlerin siyasal angajmanında bir dönüm noktası olduğu bilinir. 

1938 yılının şubat ve temmuz ayları arasında Troçki’yle Breton 8-10 kez bir araya gelir. Birlikte uzun yürüyüşler yapıp doğanın gizemi ve kelebeklerin güzelliği karşısında birlikte büyülenir; Troçki için son derece tehlikeli olmasına karşın sinemaya kovboy filmi izlemeye gider; yarı donmuş nehirlerde elleriyle balık tutarlar. Xochicalco piramidine tırmanırken de, Patzcuaro gölünün ortasındaki bir adada dolanırken de sohbetlerinin temel eksenini elbette sanat ve devrim oluşturur. Sanat akımları konusunda pek anlaşabildikleri söylenemez. “Üstgerçekçiliğin” karşısına Troçki Zola’nın gerçekçiliğini koyunca, Breton kasılmaktan kendini alamaz, ama Zola’da da bir çeşit şiirselliğin bulunduğunu dair muğlak sözlerle sohbeti kapatmaya çalışır. Breton manevi özgürleşmenin öncüleri olarak Sade ve Lautréamont’dan söz edince de Kızıl Ordu’nun kurucusunun gözleri seğirmeye başlar. Breton’un gelişini öğrendiğinde Marksist sanat tarihçisi Meyer Shaphiro’nun ABD’den kendisine gönderdiği Sürrealist ManifestoNadjaBileşik Kaplar ve Çılgın Aşk gibi kitapları Troçki’nin baştan sona okuyup okumadığı bilinmiyor. Ama Breton’un düşüncesinin esasını kavrayacak kadar ilgilendiği söylenebilir. Kendisi de psikanalize ve bilinçdışı mekanizmalara meraklı olmakla birlikte Troçki sürrealistlerin bilinci bilinçdışıyla boğmaya çalıştığını düşünür. Sanat ve delilik konusunda da anlaşamazlar, Troçki buradan yapıcı bir şey çıkabileceğine inanmaz. Breton’un kimi zaman umutsuzluğa düştüğü olur, Troçki’nin de muhtemelen…

Fakat ortaklaştıkları esas zemin sanatın insanlığın özgürleşmesi açısından taşıdığı önem, ve özellikle de, gerek “demokratik” kapitalizmin, gerek faşizmin, gerekse stalinizmin özgür bir sanatın gelişmesinin önünde teşkil ettiği engeldir. Bu uzun sohbetler sırasında gerçekten bağımsız bir devrimci sanatın gerekliliğini savunacak bir manifestonun kaleme alınması ve de bu yönde faaliyet gösterecek bir kolektifin, bir “sanatçılar federasyonunun” oluşturulması fikri olgunlaşır. Metnin taslağını yazma görevini Breton üzerine alır. Troçki bu meseleye büyük bir önem atfettiğinden, Breton’un taslağı yazmaya bir türlü başlayamaması aralarına bir soğukluğun girmesine bile sebep olur. Fakat Nadja’nın yazarının dönüş vakti yaklaştığından, ilişkinin kopmaması için her ikisi de irade gösterir. Sonunda Breton’un teslim ettiği taslak metin üzerinde Troçki eklemeler çıkarmalar yapar, metin yeniden kesilip biçilir ve ortaya “Bağımsız Bir Devrimci Sanat İçin” bildirgesi, bir başka adıyla “Coyoacan manifestosu” çıkar.

“Taktik nedenlerle” Breton ve Rivera’nın imzasıyla yayınlanacak olan bildirge insan uygarlığının, bu güne dek görülmedik bir tehdidin, “her tür modern teknikle silahlanmış gerici güçlerin” tehdidi altında bulunduğu tespitiyle başlar. Bu koşullar altında, özellikle de Nazi Almanyası’nda ve SSCB’de bilimin, sanatın ve her türden entelektüel yaratımın durumu artık “katlanılmaz” hale gelmiştir. Fakat, Troçki’nin kaleme aldığı dördüncü paragrafta, Sovyet bürokrasisi komünizmin en tehlikeli düşmanı olsa da “ne faşizm, ne komünizm” gibi bir şiarın kesinlikle sahiplenilmediği de vurgulanarak sanatla devrim arasındaki ilişki şöyle ifade edilir: “Gerçek sanat, yani önceden hazır modeller etrafında çeşitlemeler yapmakla yetinmeyen, günümüz insanının ve insanlığının içsel gereksinimlerine bir ifade vermeye çalışan sanat, devrimci olmak, yani toplumun eksiksiz ve köklü biçimde yeniden inşasını, salt entelektüel yaratıcılığı ona köstek olan zincirlerden kurtarmak ve tüm insanlığın geçmişte ancak kimi dahilerin ulaştığı mertebelere yükselmesini sağlamak için bile olsa, istemek durumundadır”.

Sanatın toplumsal gerçeklik karşısındaki duruşunu ve içinden taşan “ütopik fazla”yı (Bloch), yine aynı dönemde Partisan Review’e yazdığı bir mektupta şöyle betimliyordu Troçki: “Genel bir bakış açısıyla insan sanatta, varoluştaki ahenk ve bütünlüğe –yani toplumun onu mahrum ettiği en değerli servetlere- talebi dile getirir. İşte bu nedenle her otantik sanat yapıtı gerçeğe karşı çıkışı, bilinçli ya da bilinçsiz, aktif ya da pasif, iyimser ya da kötümser bir karşı çıkışı taşır içinde. Her yeni sanat akımı isyanla başlamıştır”. 1935’te Kültürün Savunusu Kongresi için hazırladığı konuşmada da André Breton bu bağlantıya şu sözlerle değinir: “Dünyanın yorumlanması faaliyeti dünyanın dönüştürülmesi faaliyetine bağlı olmayı sürdürmelidir. İnsanın sorununu çeşitli biçimler altında derinleştirmek şairin, sanatçının görevidir… Onun ruhunun bizzat bu yöndeki sınırsız yürüyüşü potansiyel olarak dünyayı değiştirme değerini taşır… Böylesi bir yürüyüş –üstyapının gelişmiş bir ürünü olarak- dünyanın ekonomik dönüşümünün gerekliliğine ancak güç katabilir.”

Bilinçdışı süreçlerin önemine de vurgu yapan Coyoacan manifestosunun, belki de en vurucu ifadeleri, sanatın ve her türden entelektüel faaliyetin, gerek sermayenin gerekse devletin hedeflerine, yani dışsal dinamiklere tabi kılınmaması gerektiğine ilişkin olanlardır. Yazarlar, Genç Marx’ın “basın özgürlüğünün ilk koşulu [yazarlığın] bir meslek haline gelmemesine dayanır” sözlerinin kapsamını genişleterek sanatsal yaratım için hayalgücünün herhangi bir dayatma altında olmamasının zorunluluğuna vurgu yapar ve şu sözleri ekler: “Bizi, bugün ya da yarın, sanatın kendi olanaklarıyla kesinlikle bağdaşmaz olduğunu savunduğumuz bir disipline tabi olmasını kabul etmeye zorlayacak olanlara karşı, biz kati bir redle ve şu formüle bağlı kalmaya kararlı irademizle yanıt veriyoruz: sanatta tam serbestlik”. Metnin bu kısmı özellikle önemlidir, çünkü Breton’un hazırladığı ilk metindeki ifade şöyledir: “Sanatta tam serbestlik, proleter devrime karşı olmak hariç”. Böyle bir ifadenin istismar edilip yeni kısıtlamalara da yol açabileceği çekincesiyle kaldırılmasını talep eden Troçki’dir. Tümüyle Troçki’nin elinden çıkma bir sonraki paragraf, onun bu konudaki yaklaşımını berrak bir şekilde ifade eder: “Eğer devrim maddi üretici güçlerin gelişimi için sosyalist bir merkezi plan rejimi kurmak durumundaysa, entelektüel yaratıcılık için, hem de en başından itibaren, anarşist bir bireysel özgürlük rejimi düzenlemek ve temin etmek zorundadır. Hiçbir otorite, hiçbir baskı, en küçük bir komut izi bile olmamalıdır bunda!”.

Lev Troçki’nin, sanatın bağımsızlığı konusundaki tutumu, elbette farklı vurgular ihtiva etmekle birlikte, özünde 1923’ten beri pek değişmemişti. Edebiyat ve Devrim’de şöyle diyordu: “… Sanat kendi yolunu, kendi yöntemleriyle yine kendisi açmalıdır. Sanatın yöntemleri Marksizmin yöntemleriyle aynı değildir. Parti, proletaryayı yönetiyorsa da tarihsel süreci yönetmez. Partinin doğrudan doğruya ve zorlayarak, kararlarla yönettiği alanlar vardır. Sadece işbirliği yaptığı ve cesaretlendirdiği alanlar vardır. Nihayet, sadece yön verdiği alanlar vardır. Sanat, partinin komut vermeye çağrıldığı bir alan değildir.”

Bildirgenin son paragraflarında devrimi sanatın yöntemleriyle savunmak ve devrimi tahrif edenlere karşı sanatın özgürlüğünü savunmak konusunda “Marksistlerle anarşistlerin elele yürüyebileceği” vurgulanır ve bir Uluslararası Bağımsız Devrimci Sanat Federasyonu’nun (FIARI)  kurulması için çağrıda bulunulur. 25 Temmuz 1938 tarihini taşıyan metin şu şiarla son bulur: “Devrim için Sanatın Bağımsızlığı, Sanatın Nihai Özgürleşimi için Devrim”.

Breton’un Fransa’ya dönüşü üzerine çalışmalara başlanır.  Anti-stalinist bir devrimci tutuma sahip kimi aydın ve sanatçılarla irtibata geçilerek bir ulusal FIARI komitesi kurulur. Fakat ne FIARI’nin bülteni Clé [Anahtar] iki sayıdan fazla yayınlanabilir ne de federasyonun kendisi gerçek bir etkinlik kazanabilir. Uluslararası konjonktür bir “sanatçı birleşik cephesine” pek elverişli değildir. Faşizme Karşı Mücadele’nin yazarının ifadesiyle, silahlar konuşmaya başlayınca, kalemler susmak durumunda kalmıştır.

 Hiç şüphesiz bildirgenin yazıldığı dönemin siyasal-toplumsal bağlamı hayli değişime uğradı. Bugünün kültürel evreni ise piyasa despotizmi, ahlakçı muhafazakarlık ve otoriter siyasetin işgaliyle karşı karşıya. Fakat Coyoacan manifestosundan saçılan kızıl ve kara alevler bu cendereyi infilak ettirecek gücü taşıyor hâlâ.

Bu yazı Sosyalist Demokrasi için Yeniyol dergisinin Ocak-Şubat 2013 tarihli 1. Sayısında (Yeni Dizi) ve ardından e-skop sitesinde yayınlanmıştır.

Devrim ve Kitleler – Lev Troçki

80 yıl önce Sovyetler Birliği’nin bir ajanı olan Ramon Mercader’in saldırısı sonucu, 21 Ağustos 1940’ta Ekim İhtilalinin lideri, Petrograd Sovyeti Başkanı, IV. Enternasyonal’in kurucusu Lev Troçki hayatını yitirdi. Gerek Troçki’nin eserlerinden alınma gerekse hayatına, kavgasına ve ölümüne ilişkin bir dizi yazıyla bu büyük devrimcinin mücadelelerinden ve günümüzün meydan okumaları açısından hala güncellik taşıyan teorik katkılarından kimi sekanslar sunuyoruz.

Bununla birlikte şunu da vurgulamak isteriz ki Troçki bizler için bir kült nesnesi olmaktan uzaktır, devrimci fikriyata ve pratiğe kazandırdıklarının yanı sıra eksiklikleri, hataları ve ikilemleri ile birlikte ele alınması gereken bir devrimcidir, bir insandır. Daniel Bensaïd’in de vurguladığı gibi o “sofuca bel bağlanacak bir referans ya da yegâne başvuru kaynağı” değildir: “Tersine, bizlerin görevi işçi hareketinin ve bu hareketin bağrındaki stratejik tartışmaların çoğulcu bir belleğini aktarmak olmalıdır. Troçki yine de bu manzara içinde ve bu tehlikeli geçitte vazgeçilmez bir dayanak noktası oluşturur”. 

İmdat Freni

1917’nin ilk iki ayında Rusya hâlâ Romanovlar monarşisiydi. Sekiz ay sonraysa, daha yıl başında pek tanınmayan ve iktidara geldikleri sırada önderleri her türlü ihanetle suçlu durumdaki Bolşevikler dümeni ele geçirmişlerdi bile. Tarihte bu denli apansız bir tersyüz oluşun bir başka örneği daha yoktur, özellikle yüz elli milyon candan meydana gelen bir ulustan bahsettiğimiz anımsanırsa. Öyleyse, hangi biçimde ele alınırsa alınsın, 1917 hadiselerinin irdelenmeye değer olduğu aşikârdır.

Bir devrimin tarihi, tüm diğer tarihler gibi, her şeyden önce olup bitenleri ve bunların nasıl olduğunu anlatmalıdır. Ama bu yeterli değildir. Öyküsünde bile olayların neden başka türlü değil de böyle cereyan ettiğini net biçimde görebilmemiz gerekir. Hadiseler ne bir serüvenler silsilesi ne de önceden tasarlanmış bir kıssadan hissenin birbirini takip eden bölümleri olarak görülemezler. Kendi rasyonel yasalarına uymaları gerekir. İşte yazarın kendine biçtiği görev bu iç yasanın keşfidir.

Devrimin en tartışma götürmez özelliği kitlelerin tarihsel olaylara doğrudan müdahaleleridir. Normal zamanlarda, ister monarşik ister demokratik olsun, devlet ulusa tepeden bakar; tarih erbaplarınca yapılır: monarklar, bakanlar, bürokratlar, parlamenterler, gazeteciler. Ama keskin dönemeçlerde, eski düzen artık onlar için katlanılamaz hale geldiğinde, kitleler kendilerini siyaset arenasından ayıran duvarları birer birer yıkarlar, geleneksel temsilcilerini yerlerinden ederler ve bu müdahaleleriyle yeni bir düzenin başlangıç ortamını yaratırlar. Bunun iyi mi kötü mü olduğunu varsın ahlâkçılar düşünsün. Bize gelince, biz olguları nesnel gelişmeleri içinde kendilerini nasıl sunuyorlarsa öyle alıyoruz. Devrimin tarihi bize göre, her şeyden önce, kendi kaderlerinin karara bağlandığı sahaya kitlelerin aniden dalmalarının öyküsüdür.

Devrim ortamına girmiş bir toplumda, sınıflar mücadele halindedir. Bununla birlikte, devrimin başlangıcı ile sonu arasındaki zaman zarfında toplumun iktisadî temellerinde ve sınıfların toplumsal dayanaklarında meydana gelen dönüşümlerin, kısa bir zaman diliminde yüzlerce yıllık kurumları yerle bir eden ve bunların yerlerine tekrar devirmek üzere yenilerini kuran devrimin bizzat kendi gidişatını açıklamaya yeterli olmadığı besbellidir. Devrimci olayların dinamiği, doğrudan doğruya, devrimden önce oluşmuş olan sınıfların psikolojilerindeki hızlı, yoğun ve coşkulu dönüşümler tarafından belirlenir.

Gerçekten, bir toplum, tıpkı bir zanaatkârın alet edevatını yenilemesi gibi, kurumlarını ihtiyaçları ölçüsünde değiştiremez. Tam tersine: pratikte, toplum üstünde taşıdığı kurumları ezeliyen kurulu şeyler gibi görür. Onlarca yıl boyunca, muhalefetin eleştirisi kitlelerin hoşnutsuzluğuna bir supap görevi görür ve bu da toplumsal rejimin istikrarının bir koşuludur: örneğin, ilke olarak, sosyal demokrat eleştirinin kazandığı değer böyledir. Hoşnutsuzları tutucu aklın cenderesinden kurtarmak ve kitleleri isyana sürüklemek için bireylerin veya partilerin iradesinden bağımsız, son derece istisnaî koşulların doğması gerekir.

Devrim sırasında kitlelerin görüş ve ruh hallerinde meydana gelen hızlı değişimler, dolayısıyla, insan psikolojisinin esneklik ve seyyaliyetinden değil, düpedüz ondaki derinlere kök salmış tutuculuktan ileri gelir. Fikirler ve toplumsal ilişkiler, bir tufan gibi kopup gelene dek, yeni nesnel koşulların tarihsel bakımdan gerisinde kaldığından, devrim sırasında sıçrama yapan fikirler ve coşkular, polis kafasıyla bakıldığında, basitçe “demagoglar”ın işi gibi görülür.

Kitleler devrime dört başı mamur bir toplumsal dönüşüm planıyla değil, artık eski rejime tahammül edemeyeceklerini gösteren ham bir duyguyla girişirler. Yalnızca sınıflarının önder çevreleri siyasal bir programa sahiptir, ama o da olaylar tarafından doğrulanmaya ve kitlelerce onaylanmaya muhtaçtır. Bir devrimin aslî siyasal süreci kesinlikle sınıfın toplumsal krizin ortaya koyduğu sorunların bilincine varması ve kitlelerin aktif olarak ardışık yaklaşıklıklar yöntemi uyarınca yön bulmalarından oluşur. Devrim sürecinin şu veya bu partinin daha aşırı başka partilerle ikâmesiyle pekişen farklı aşamaları, bu ileriye doğru atılış nesnel engellere toslayıp kırılmadığı müddetçe, kitlelerin sola doğru sürekli biçimde daha güçlü olarak itilmelerini yansıtır. Bu kırılma gerçekleştiğinde gericilik başlar: devrimci sınıfın bazı çevrelerinde hayal kırıklığı, kayıtsızların sayısında artış ve ardından, karşı devrimci güçlerin pekişmesi. En azından eski devrimlerin izlediği şema böyledir.

Yalnızca kitleler içindeki siyasal süreçler yoluyla, hiç de bilmezden gelmediğimiz partiler ve önderlerin rolünü anlayabiliriz. Bunlar süreç içinde önemli olmakla birlikte özerk bir unsur oluşturmazlar. Yönetici bir örgüt olmazsa, kitlelerin enerjisi pistonlu bir silindir içinde sıkışmayan buhar misali uçup gider. Bununla birlikte, hareket silindir ya da pistondan değil, buhardan ileri gelir.

Rus Devriminin Tarihi’ne Önsöz’den (Yazın Yayıncılık, çeviri Bülent Tanatar, 2017)

Yüzyılın Bir Kılavuzu: Troçki – Daniel Bensaïd

80 yıl önce Sovyetler Birliği’nin bir ajanı olan Ramon Mercader’in saldırısı sonucu, 21 Ağustos 1940’ta Ekim İhtilalinin lideri, Petrograd Sovyeti Başkanı, IV. Enternasyonal’in kurucusu Lev Troçki hayatını yitirdi. Gerek Troçki’nin eserlerinden alınma gerekse hayatına, kavgasına ve ölümüne ilişkin bir dizi yazıyla bu büyük devrimcinin mücadelelerinden ve günümüzün meydan okumaları açısından hala güncellik taşıyan teorik katkılarından kimi sekanslar sunuyoruz.

Bununla birlikte şunu da vurgulamak isteriz ki Troçki bizler için bir kült nesnesi olmaktan uzaktır, devrimci fikriyata ve pratiğe kazandırdıklarının yanı sıra eksiklikleri, hataları ve ikilemleri birlikte ele alınması gereken bir devrimcidir, bir insandır. Daniel Bensaïd’in de vurguladığı gibi o “sofuca bel bağlanacak bir referans ya da yegâne başvuru kaynağı” değildir: “Tersine, bizlerin görevi işçi hareketinin ve bu hareketin bağrındaki stratejik tartışmaların çoğulcu bir belleğini aktarmak olmalıdır. Troçki yine de bu manzara içinde ve bu tehlikeli geçitte vazgeçilmez bir dayanak noktası oluşturur”. 

İmdat Freni

Bu cinayet niçin işlenmiştir? Bu soruya cevap verebilmek için, Stalin’in kötülüğe eğilimli kişiliği bir kenara bırakılacak olursa, Troçki’nin son mücadelelerinden yola çıkmak gerekir yani umudun tükendiği bir evrede başlıca üç büyük mücadele sürdürdüğü Meksika döneminin tamamından.

Her şeyden önce, devrimle karşıdevrimin, Ekim 1917’nin başlangıç evresiyle Stalinci Termidor’un birbirine karıştırılması ihtimallerinin önüne geçmek ister. Bunu özellikle İkinci Moskova Duruşması sırasında Meksika’ya varır varmaz (Ocak 1937) örgütlediği Uluslararası Araştırma Komisyonu’yla gerçekleştirir. Komisyon başkanlığını Amerikalı filozof John Dewey üstlenmiştir. Beş yüz sayfalık belge çarpıtmanın, siyasi amalgamların düzeneğini yerle bir eder. İkinci mücadele, yabancı düşmanlığının azacağı, meselelerin sınıfsal özünün karartılacağı bir evrede yeni bir savaşa götüren olaylar silsilesinin anlaşılmasıdır. Son olarak, diğer ikisine bağlı üçüncü mücadele, yeni bir enternasyonalin kurulması mücadelesidir. Troçki’nin yalnızca devrimci Marksistlerin bir çatı altında toplanması olarak değil, anın görevlerine yönelik bir alet olarak tasavvur ettiği bu yeni enternasyonal 1938’de ilan edilse de, en az beş yıl öncesinde, Hitler’in Almanya’daki zaferinden itibaren tasarlanmıştır. Troçki işte bu çalışma içerisinde, o sırada kendisini “yeri doldurulmaz” görebilmiştir.

Robert Capa, Leon Trotsky, 1932

Yenilgiler Zamanı

Birinci Dünya Savaşı ertesinde gelişen olaylarla, İkinci Savaşın doğurabileceği gelişmeler arasında paralellik kurduğunda tahminlerinde yanılır. Hatanın gerisinde işçi hareketlerinin o sırada çok farklı durumlarda olması yatmaktadır. İkinci Dünya Savaşı’nda birçok etmen üst üste gelse de bunların arasında en önemli olanı kuşkusuz SSCB’de 1930’lu yıllarda gerçekleşen bürokratik karşıdevrimdir. Bu karşıdevrim işçi hareketinin tamamı üzerinde ve onun en devrimci bileşeni üzerinde bulaşıcı bir etkiye sahip olacaktır. En mükemmel örneğini birçok Fransız komünistinin Alman-Sovyet Paktı karşısında ne yapacağını bilemez hale gelmesinde bulan bir çeşit yanlışlıklar komedyası söz konusudur. Ancak Almanya’da Nazizmin, İtalya’da faşizmin zaferi, İspanya İç Savaşı’nda alınan yenilgi, İkinci Çin Devriminin ezilmesi gibi ağır yenilgiler de buna eklenir. Velhasıl kafamızda zorla canlandırabileceğimiz bir yığın toplumsal, moral ve hatta fiziki yenilgi. Ne var ki sonucun zaten baştan belli olduğu değerlendirmesiyle davranamayız hiçbir zaman.

Troçki’nin en büyük hatalarından biri, bu savaşın da tıpkı 1870 Fransız-Alman Savaşı’nın Fransa’daki Bonapartist rejimin ölüm fermanı olmuş olması gibi, kaçınılmaz biçimde Stalinizmin devrilmesi anlamına geleceğini hayal etmiş olmasıdır. 1945’te çelişkili veçheleriyle birlikte muzaffer Stalinizmin anı yaşanmaktadır. Bütün bunlar, Vassili Grossman’ın Yaşam ve Yazgı adlı kitabında Stalingrad Savaşı etrafında çok iyi gösterilmektedir. Orada, çarpışmalar boyunca toplumun uyandığı ve hatta bürokratik tahakkümden kısmen kurtulduğu görülmektedir. Ekim dinamiğinin yeniden canlanması hipotezini düşünmek mümkündür. 1920’li yıllardan bu yana geçip giden yirmi sene kısa bir aralıktır. Gelgelelim, Grossman’ın kitabının bundan sonra söylediğinin önünde durmak mümkün değildir. Stalin’i kurtaran, zafer olmuştur! Galip gelenlerden hesap sorulmaz. Bu dönemin anlaşılmasındaki büyük sorun işte budur.

Bunu teorik sonuçları önemlidir. Troçki, bürokratik totalitarizm eleştirisinde polisiye cebrin payını çok iyi saptamış olsa da Stalinci rejim tarafından karşılığında ağır bir bedel ödenerek de olsa yönetilen muazzam dinamiğe bağlı toplumsal uzlaşmayı küçümser. Bu yeniden ele alınmayı hak eden anlaşılması güç bir husustur.

Şimdi, savaştan sonra tarafların özgür sorumlulukları söz konusudur. Dünyanın paylaşımı –Avrupa’nın elde mavi kalem paylaşıldığı Stalin-Churchill buluşması– çerçevesinde Fransa’da kısmen zayıflamış güçlerle, buna karşın daha da çok İtalya’da ve Yunanistan’da önemli veya ön-devrimci toplumsal patlamalar olmuştur. İşte burada içtenlikle ihanetten, toplumsal hareketlerin aygıtların çıkarlarına tabi kılınmasından bahsetmek mümkündür. Bu otomatik biçimde muzaffer bir devrim anlamına gelmemekle birlikte, su götürmez biçimde farklı bir işçi hareketi gelişme dinamiği ve siyasi kültürü demektir. Bu ise başka imkânlara kapı açar. Yine de FKP Genel Sekreteri Maurice Thorez’in ünlü “bir grevi sona erdirmeyi bilmek lazım” sözünü ya da İtalyan KP’sinin Togliatti’ye suikast düzenlendiği sıradaki tavrını hatırlatmak gerekir. Ama en kötüsü ve en acıklısı İspanyol Devrimi’nin yenilgisiyle, Yunan Direnişi ve Devriminin silahsızlandırılması olmuştur. Ardından Balkan Federasyonu projesinin Stalin ve şürekâsı tarafından veto edilmesi gelir. Oysa bu Balkanlardaki milliyetler sorununa getirilebilecek yegâne siyasi çözümdür. Ve bugün dahi öyle olmaya devam eder.

Zorunlu olan ile Mümkün olan

Sonuç olarak, Troçki’nin trajik yazgısı zorunlu olan ile mümkün olan arasındaki gerilimi, çürüyen bir kapitalizmin sonuçlarına cevap getiren toplumsal dönüşümle o anın imkanları arasındaki gerilimi örnekler. Bunu Marx’ın mektuplaşmalarını okuyarak bulmak mümkündür. Teorik ve stratejik katkısına gelince; kayda değer bir katkı söz konusudur. Özellikle de 1905’ten itibaren Rusya’dan başlayarak toplumların eşitsiz ve bileşik gelişmelerinin analizinde ya da emperyalizmin cari biçimlenişlerinin kavranmasında. Ama bir alan vardır ki, bu alanda eksikliklerine rağmen Troçki’nin yerini doldurmak olanaksızdır. Bu, o dönemde ilk kez karşılaşılan ve zorlukla kavranabilir olan Stalinci karşıdevrim olgusunun çözümlenmesidir. Troçki bu bakımdan bir kılavuzdur. Bu onun sofuca bel bağlanacak bir referans ya da yegâne başvuru kaynağı olduğu anlamına gelmez. Tersine, bizlerin görevi işçi hareketinin ve bu hareketin bağrındaki stratejik tartışmaların çoğulcu bir belleğini aktarmak olmalıdır. Troçki yine de bu manzara içinde ve bu tehlikeli geçitte vazgeçilmez bir dayanak noktası oluşturur. 

Çeviren: Osman S. Binatlı

Kaynak: Rouge 20 Ağustos 2000

Troçki Nasıl Çalışırdı? – Jan Van Heijenoort

Jan Van Heijenoort yedi yıl boyunca Lev Troçki’nin sekreterliği yaptı. Tanıklıklarını Türkçe de basılmış olan Büyükada’dan Meksika’ya Troçki’yle Sürgünde (Özne Yayınları, İstanbul, 1999) kitabında anlatır. Bu metin 1959’da Quatrième Internationale dergisinin 8’inci sayısına yazdığı Lev Davidovitch yazısının “Troçki Nasıl Çalışırdı” kısmının tercümesidir[1].

Günlük yaşamında Troçki’nin karakter gücü kendini çok katı biçimde düzenlenmiş bir çalışma ritmi ile gösteriyordu. Geçerli bir gerekçesi olmayan her türden dikkat dağıtıcı durum onu inanılmaz biçimde öfkelendiriyordu: Amaçsız sohbetlerden, beklenmedik ziyaretlerden, yerine getirilmeyen veya ertelenen taahhütlerden nefret ediyordu. Fakat tüm bunlarda en ufak bir ukalalık izi yoktu. Önemli bir mesele söz konusu olduğunda bir an bile tereddüt etmeden tüm planlarını alt üst ederdi, ama buna değmeliydi. Bu olayın hareket için en ufak bir anlamı varsa, zamanını ve enerjisini hiç saymadan verirdi. Ancak başkalarının ihmalkarlığı, tasasızlığı veya düzensizliği ayıracağı vaktin ve çabanın boşa harcanması tehdidini doğruyorsa bu konuda olabildiğince hesapçı davranabiliyordu. Hayatın örüldüğü en değerli madde olan zamanın en küçük birimini dahi tasarruf ediyordu. Hedef birliği denen nitelik kişisel hayatının bütününü yönetiyordu. Görevler arasında bir hiyerarşi oluşturmuş ve giriştiği her ne ise nihayete erdiriyordu.

Günde on iki saatten az çalışmamak gibi bir kuralı vardı ve kimi zaman, gerektiğinde bunun çok ötesine geçiyordu. Sofrada olabildiğince az kalıyor ve uzun yıllar boyunca yemek yiyişine tanık olduktan sonra yedikleri veya içtiklerine ilişkin yüzünde en ufak bir zevk ifadesi gördüğümü söyleyemem. “Yemek yemek, giyinmek, her gün yeniden yapılması gereken tüm bu küçük sefil şeyler…” demişti bana bir keresinde.

Sadece yoğun bir fiziksel aktivite sırasında hoş vakit geçirirdi. Yürüyüş onun için ancak bir dinlenme teşkil ediyordu. Tempolu biçimde ve sessizlik içinde yürürdü, zihninin hala iş üzerinde olduğunu görebilirdiniz. Zaman zaman bir soru sorardı: “Şu mektuba ne zaman yanıt verdiniz?”; “Bana şu alıntıyı bulabilir misiniz?”. Ancak şiddetli bir fiziksel egzersiz kafasını dağıtmasını sağlıyordu. Türkiye’deyken bu avcılık, özellikle de balık tutmaydı; derin denizde, bedenin gücünü hesapsızca tüketeceği zorlu ve hareketli balıkçılık. Eğer balık iyi gittiyse, yani son derece yorucu olduğuysa, dönüşünde ikiye katlanmış bir şevkle çalışmaya başlıyordu. Meksika’da balık tutmak imkânsız olduğundan ateş gibi yakan bir güneşin altında devasa ağırlıkta kaktüsler toplama faaliyeti icat etmişti kendine.

Doğal olarak güvenliğine ilişkin ihtiyaçlar kimi mecburiyetler doğuruyordu. Üçüncü sürgün döneminin on bir buçuk yılı boyunca yalnızca Fransa ve Norveç’te bulunduğu sırada birkaç ay boyunca Lev Davidoviç, evin etrafındaki kırsal alanda serbestçe yani koruma görevlileri olmaksızın dolaşabilmiştir. Bunların dışında her bir gezinti küçük bir askeri sefer oluşturuyordu. Önceden tüm tedbirleri almak ve güzergahı titizlikle belirlemek gerekiyordu. “Bana bir nesne gibi davranıyorsunuz” derdi çoğu kez, küçük bir şakanın ardında bu yorumun içinde barındırdığı tüm sabırsızlığı gizleyerek.

Kendisine yardım eden yoldaşlardan, çalıştığı sırada kullandığı metodik ruhun aynısını talep ediyordu. Birlikte çalıştığı insanları ne kadar yakın görüyorsa o denli talepkâr oluyor ve görgü kurallarıyla vakit kaybetmiyordu. Her konuda titizlik istiyordu: Tarih atılmamış bir mektup, imzalanmamış bir belge onu her zaman hiddetlendiriyordu. Tıpkı daha az çaba sarf etmek için veya tesadüf eseri ihmal edilmiş işlerde olduğu gibi. “Giriştiğiniz her işi iyi yapın ve sonuna kadar götürün”. Ve genelde anlamsız gündelik işlerle entelektüel çalışma arasında hiçbir ayrım gütmüyordu: “Akıl yürütmelerinizi sonuçlarına katar götürün” yazılarında sıklıkla kullandığı bir ifadeydi. 

Çevresinde bulunanların sağlığına her daim ihtimam gösterirdi. Sağlık israf edilmemesi gereken bir devrimci sermayedir. Kötü bir aydınlatmayla kitap okunduğunu gördüğünde kızardı: “Hayatımızı tereddüt etmeden devrim için tehlikeye atmak gereklidir, ama rahat bir biçimde ve sorunsuzca kitap okumak mümkünken neden gözlerinizi bozuyorsunuz?”.

Çeviri: Uraz Aydın


[1] Kaynak: https://www.marxists.org/francais/heijenoort/works/1959/10/lev.htm