İmdat Freni

lenin

Lenin ve Devrimci Yöntemi Kriz Zamanlarında Neden Gerekli: Rusya’dan bir Bakış-Ilya Budraitskis

Tarihçi, siyaset kuramcısı ve Rusya Sosyalist Hareketi’nin sözcülerinden Ilya Budraitskis, “Rus devleti, siyasi fikirlerinden ve gerçek yaşamöyküsünden arındırılmış bir Lenin’e, bir Lenin-anıtına ihtiyaç duyuyor. Fakat ne zaman gerçek bir Lenin, bir asi ve eski düzenin yıkıcısı haline gelse yetkililer otomatik olarak ondan bir canavar gibi söz etmeye başlıyor” diyor. Business-Online için Marine Voskanian tarafından Rusça dilinde gerçekleştirilmiş ve LeftEastiçin Sean Guillory tarafından tercüme edilmiş bu kapsamlı mülâkatta Budraitskis, kendi çağdaşı sosyalistler için Lenin’in nasıl bir heretik[1]olduğunu ve daha fazla yeniden bölüşüm talep etmenin neden ille de solcu olmak anlamına gelmeyeceğini açıklıyor.

Ilya, 22 Nisan Vladimir Lenin’in 150. doğum günü. 1990’larda komünist geçmişin bütününe karşı olumsuzlama dalgasının bir parçası olarak şeytanlaştırıldı. Bugünün Rusya’sında devlet onu halktan ve medyadan uzaklaştırmaya çalışıyor. Lenin, örneğin Josef Stalin’in aksine, hükümet ve halk için daha az anlamlı bir tarihsel figür haline mi geldi? 

Tam olarak katılmıyorum. Son yıllarda Lenin’in imajı kitle kültürü ürünleri üzerinde ve yüksek devlet görevlilerinin konuşmalarında sıklıkla görülür oldu. Ve bu konuşmalardaki tüm bu göndermeler genellikle son derece olumsuz. Bir suçlu, yabancı ajanı, kendi ütopik fikirlerini gerçekleştirmek uğruna ülkenin çıkarlarını ayaklar altına alma heveslisi bir fanatik olarak resmediliyor. Dolayısıyla Rusya’da Lenin’in olumsuz bir tarihsel figür olarak siyasi anlamda kriminalize edilişi apaçık ortada. Ve tabii ki bu genel olarak Rus Devrimi’nin ve prensipte bir olgu olarak devrimin kriminalize edilmesi hattı ile doğrudan bağlantılı. 

Fakat Lenin, bugünkü Rus devleti için tartışmalı bir figür olmaya devam ediyor. Bir yandan zehirli bir tarihsel figür – bir devrimci ve devlet yıkıcı. Öte yandan yeni Sovyet Devleti’nin kurucusu ve dolayısıyla Lenin, Rusya tarihi boyunca devletin devamlılığına dayanan resmi zihniyette yer buluyor. Anlatıya göre, Rus İmparatorluğu, Sovyetler Birliği ve bugünün Rusya Federasyonu birbirine doğru su gibi akıyor. Aralarında tarihsel bir kırılma yok. Sadece aynı devletin farklı isim ve yüzlerini temsil ediyorlar. Bu bakış açısından, Lenin de en az Ivan Kalita, İmparatoriçe Elizabeth ya da Boris Yeltsin kadar saygıyı hak ediyor. Bu Lenin, siyasi fikirlerinden ve gerçek biyografisinden arındırılmış, işlevsel bir Lenin, anıtsal bir Lenin. Ne zaman ki gerçek tarihsel Lenin’i, asi olanı ve eski düzenin yıkıcısını temsil ediyor, anında yerini hak eden yöneticiden canavara dönüşüyor.

Bugünün resmi tarih siyasetinde bu yıldönümü etrafında ciddi herhangi bir kutlamanın ve açık tartışmanın olmamasına dair doğrudan fikir veren tuhaf bir şizofreni mevcut. Aynı zamanda post-Sovyet aydınlar arasında Lenin’in şeytanlaştırılmasının uzun bir geçmişi var. Bana göre Lenin’in liberallerce bir fanatik ve şiddet savunucusu olarak kriminalizasyonu, paradoksal biçimde muhafazakârlarca imparatorluğun yıkıcısı ve Alman ajanı olarak mahkûm edilişinin bir yansıması.

Aynı zamanda, dindar-monarşi yanlısı taraflarını bir kenara koyarak Rusya’daki muhafazakâr-vatansever camiayı göz önüne aldığımızda, Rus devletinin bu tarihsel devamlılığı fikri, Devrim’i onaylamamalarına rağmen büyük bir ülke olduğunu düşündükleri SSCB’nin yaratılmasında genel olarak Lenin’in ve Bolşeviklerin rolünü tanıyor. Rusya’daki farklı toplumsal ve siyasi güçlerin bugün Lenin’e yönelik tutumlarını nasıl değerlendiriyorsun?

Haklısın. Vatansever halk Lenin’i olumlu görme eğilimi taşıyor; fakat yalnızca onu Sovyet dönemiyle ilişkilendirdiği sürece, ki aslında güçlü bir devlet, bir imparatorluk olarak algılanıyor. Ancak onun böyle, devletin kurucusu olarak olumlu şekilde görülmesi, Lenin’in esas olarak taşıdığı ve eylemlerine yön veren fikirlerinin bütünüyle yanlış anlaşılmasını veya reddedilmesini gerektiriyor.

Vladimir İliç’in fikirleri hiçbir biçimde devletçi-vatansever değildi. Bilakis, devletin sönümlenmesinin gerekliliğine dayanıyordu. Devlet ve Devrim’de ısrarla bu fikri savunmuştur. Sovyetler Birliği’nin Leninist modeli milli bir devlet değildir; her ülkenin katılabileceği enternasyonal devlet-dışı sosyalist bir topluluğun prototipidir. Devletçi-vatanseverlerin Lenin’e yönelik (çoğunlukla Stalin’i de kapsayan) saygısı, onu bir siyasi kuramcı ve eyleyici olarak dikkate almamaya ve göz ardı etmeye dayanıyor. Vladimir İliç için teori ve praksis daima birbirinden ayrılamaz bir biçimde bağlantılıydı.

Lenin’in zamanında siyasi partiler ideoloji, ilkeler ve gelecek tasavvurları üzerine inşa oluyordu. İçinde bulunduğumuz postmodern dönemde siyaset, siyaset teknolojisi ve halkla ilişkilerin bir alanı, fikirlerin değil. Siyasi eylemden bahsediyorsak Lenin’in siyasi praksisinin bugün ne düzeyde geçerli olduğunu düşünüyorsun?

Evet, bugünün siyaseti hiçbir fikir hesaba katılmaksızın etkililik üzerinden algılanıyor. Lenin’in bizatihi yaşamının siyasete yönelik bu kinik tutuma bir meydan okuma olmasının nedeni budur. Elbette ilkeleri uğruna alışılmış olanın ve koşulların tersine gitmeye ve neredeyse bütünüyle siyasi tecrit altında kalmaya gönüllü olan, ideolojik biriydi. Öte yandan 1917’de devrime önderlik etmesini sağlayan tam da bu fikir ve ilke idi. Lenin’in kendi yaşamı, meşhur “ilkeli siyaset en pratik olandır” sözünü bütünüyle doğrular niteliktedir. Ve elbette Lenin’in yaşamı bugün gördüğümüz araçsal ve kinik siyaset nosyonunun karşıtıdır. Onun hayatı, yalnızca sonuna kadar fikirlerin peşinden gidilmesi gerektiğinin değil, aynı zamanda onların gerçekliği değiştirebileceğinin daimî bir anımsatıcısıdır.

Yaygın olarak bilinen taktik deha, siyasi komplocu ve çeşitli durumlarda dümeni ele alma ve başkaları ne yapacağını bilemezken karar verme becerisine sahip Lenin algısı ilkelerine rağmen uzlaşan ve gerekli taktik ittifaklar yapan biriyle nasıl bağdaşıyor? Eğer biyografisine bakacak olursak, Bolşeviklerin başarısına büyük ölçüde önderlik etmiş olan, son derece faydacı bir adam gibi görünüyor.

Lenin’i faydacı olarak değil, değişen gerçekliklere göre fikirlerini gözden geçirebilen bir adam olarak adlandırırdım. Bu ikisi birbirinden farklı. Lenin olayları yalnızca yakından takip etmekle kalmadı; aynı zamanda onlardan ders çıkardı. Örneğin 1905 Devrimi’nde işçi sovyetleri aşağıdan doğduğunda “İktidar Sovyetlere” sloganını geliştirdi. Bildiğimiz üzere 1917’nin başlarında Vladimir İliç’in Petrograd Sovyeti’nin ortaya çıkışıyla bir ilgisi yoktu; fakat Geçici Hükümet’i kuran elitlerinkine alternatif olarak işçilerin ve askerlerin kendi ellerindeki gücü gördü. Şunu da hatırlamak önemlidir; Lenin’in parti için herhangi bir “değişmez” planı yoktu. “Ne Yapmalı?” (1902) çalışmasında profesyonel devrimcilerin dar örgütü olarak parti fikrini savunurken, 1917’de Devrim’in başlamasından hemen sonra onun önderliğinde Bolşevikler, yıllar içinde daha önce siyasi deneyimi olmayan on binlerce insanın katıldığı bir kitle partisine dönüştüler. Lenin’in diğer devrimcilerle olan ilişkisini de zikretmek gerekir. Lev Troçki ve Alexander Bogdanov ile uzun yıllar süren keskin bir tartışma yaşadı, ama 1917 Devrimi sırasında ve sonrasında onlarla yoldaş ve hemfikir olarak iş birliği içinde oldu. Fakat bütün bu değişimler, Lenin’in sonuna kadar sürdürdüğü bir dünya görüşü içinde gerçekleşti. Sınıf mücadelesi içindeki yerini ya da kapitalist düzenin kaçınılmaz sonuna dair görüşlerini hiçbir zaman yeniden gözden geçirmedi.

Böylesi ideolojik ve yalnızca ilkelerle hareket eden tarihsel figürler çağdaş söylem için oldukça rahatsız edici, çünkü temel olarak pratik sonuçlar tarafından yönlendirilen ve muhtemelen devlet aygıtının kendisi için bile tehdit olarak görünen çağdaş siyasetçilerden o kadar zıtlar ki. Böyle figürlerin tarihsel hatırası bile bugünün bütünüyle sahte politik sistemlerinin altını oyuyor.

Kesinlikle. Katı ilkeleri olan insanlar mevcut sisteme tehlike olmanın da ötesinde onun için anlaşılmazlar. Hangi ilkeler olduğuna gelince, o başka bir mesele. 20. yüzyılın eşiğindeki Rusya’ya bakacak olursak, bugünkünden bir farkı, monarşiye içten bir şekilde bağlı olan ve onun çöküşünü kişisel bir trajedi olarak gören (çoğunlukla asker ve devlet görevlisi olan) çok sayıda insanın varlığıydı. Bugünün Rus devletinin İç Savaş’ta Kızıllar’a karşı savaşan ve kaybedenler gibi ilkeli destekçilerinin olabileceğini hayal etmek zor. 

Dolayısıyla mesele sadece ilkelerde sebat etmekte değil, mevcut düzenin kaçınılmaz çöküşünün görülebileceği mesafede. Lenin’in geleceği Rus İmparatorluğu’nu kurtarmak isteyenlerden daha iyi görebilmesini sağlayan, onun Marksist yaklaşımıydı.

Sovyetler Birliği’nin çöküşünden bu yana dünyada yaygın olan görüş, komünizmin ütopik bir fikir olarak imkânsız olduğunun kanıtlanmış olduğu. Sosyal devletin unsurlarını kastetmiyoruz, ama onlar da bugün kesintiye uğruyor. 1990’larda bunun sebebi liberalizmin tam anlamıyla zafer kazanmasıydı. Fakat bugün sebep, dünyanın değişmiş olması. Artık bir proletarya ve sınıflı toplum yok. Sol kanattan uzmanlar bile emeği, dijital gerçekliği, vs. Marksist analizle tahlil etmenin ne kadar zor olduğunu kabul ediyorlar. Buna göre Lenin’in kuramsal Marksizm-Leninizm mirası ne derece güncel?

Lenin’in, örneğin emperyalizmi ya da Rusya’da kapitalizmin gelişimini Marx’ın Kapital’inden sonra dünyanın radikal biçimde değiştiği bir bağlamda analiz ettiğini söylemek gerek. 20. yüzyılın başı 19. yüzyılın ortalarındaki dünyadan farklıydı. Lenin’in fikri, Marx’ın kuramının oldukça cesur bir biçimde yenilenmesiydi. Kapitalist üretim ilişkileri tam anlamıyla gelişmemiş olmasına rağmen ve işçi sınıfı nüfusun mutlak azınlığıyken sosyalist devrimin gerekliliğine ikna oldu.

Dolayısıyla Lenin her şeyden evvel bize Marksist analizi dogma olarak görmememiz, mevcut koşullarla yeterince örtüşmediğinde de bütünüyle reddetmememiz gerektiğini öğretir. Sorun şu ki, Rusya’nın yaşlı kuşaklarının çoğunluğu için Marksizm, gerçeklikten koparılmış ve yalnızca ezberlenmesi gereken bir dogmalar bütününden oluşan ve Sovyet siyasi eğitimiyle aşılanan algılarla ilişkili. 

Elbette bugün dünyanın Lenin’in döneminden çok farklı olduğu gerçeğine pek az kişi karşı çıkabilir. Endüstriyel işçi sınıfı kısmen önemini yitirdi ve oldukça değişti. Öte yandan ücretli emeğin yeni biçimleri ortaya çıktı. Yine de kapitalizmin emek ve sermaye arasındaki temel çelişkisi ortadan kalkmamakla kalmadı, aynı zamanda gittikçe daha şiddetle hissedilir oldu.

İlk bakışta modern kapitalizm ve istihdamın modern biçimleri çok esnek, ağlara dayalı ve son derece bireyselleşmiş durumda. Bir başka deyişle, bugünün “proleterlerinin” aynı türde işçilerle fazla ortak noktası yok. Sendikalar onların çıkarlarını korumuyor ve kimse onları uzun saatler çalışmaya zorlamıyor. Genel olarak Bolşevik ideolojide önemli bir yer tutan işçi dayanışmasından söz etmek mümkün mü?

20. yüzyılın ilk yarısındaki endüstriyel kapitalizm de işçiler arasında otomatik olarak bir dayanışma doğurmadı. Fordist üretimin seri üretim hattındaki işçiler arasında herhangi bir iletişim gerektirmediğini hatırlayın. Eğer işçiler arasında dayanışma ve kolektif eylem ihtiyacı doğduysa bunun sebebi aynı fabrikada çalışmaları değildi. Bunun sebebi, kapitalist üretimde yer alan insanlar arasındaki geniş çaplı bölünme ve yabancılaşmaya rağmen, siyasi mücadele, sosyalistlerin faaliyetleri ve sosyalist fikirlerin yayılması sayesinde işçilerin ortak çıkarlarının farkına varmalarıydı. Ayrıca 1917 Devrimi döneminde Rusya nüfusunun ezici çoğunluğu işçi sınıfından değildi. Yine de örneğin askerlerden ve köylü sınıfından gelen denizcilerden bahsedecek olursak, bu proleter olmayan çoğunluk devrimin itici gücü oldu.

Dolayısıyla bugün kurulu düzene meydan okuyabilen güçlerden söz etmek istiyorsak, bir tek modern toplumsal yapıdaki yerlerine dayanarak değil, yalnızca siyasete katılarak bir hareket haline gelebileceklerini anlamalıyız.

Fakat dünyanın her yerinde değişimin araçları olarak partilerin çok ciddi biçimde zayıfladığına tanık oluyoruz. Farklı ülkelerdeki seçimlerde gördüğümüz gibi, insanların siyasi güçlerin büyük çoğunluğuna olan güvenleri azalıyor. Lenin’in temel fikirlerinden biri, bir gerçekliği değiştirme gücü olarak partinin öncü rolüydü. Sol partiler böyle bir rol oynayabilecek durumda mı ve bugünün dünyasında ne kadar bu rolü gerçekleştirebilirler?

Lenin’in parti kavramı kendi zamanında mevcut olan parti biçimine bir meydan okumaydı. Yalnızca parlamenter elit partilere değil, aynı zamanda Alman Sosyal Demokrat Partisi gibi kitlesel işçi partilerine. Avrupa Sosyal Demokratları, üretim araçlarıyla ilişkilerinden dolayı işçilerin partiyi sınıfsal çıkarlarının bir ifadesi olarak düşünmeleri gerektiğini varsaydılar. Lenin bu yaklaşımı reddetti ve partinin işçi sınıfının kitle örgütü değil, devrimcilerin örgütü olmasında ısrar etti. Dönemin Marksistleri için Lenin’in parti görüşü tam anlamıyla sapkın görünüyordu; ama aslında köklerini otokratik Rusya’nın koşullarından ve bir ölçüde Lenin’in de temel aldığı 19. yüzyıl Rusya devrimci geleneğinin özgünlüğünden alıyordu.

Yani eğer bugünün parti sisteminin krizinden söz ediyorsak, her şeyden önce mevcut liberal demokrat kurumlar içinde yer alan parlamenter partilerin krizinden söz ediyoruz. Bugün Leninist partiden çıkarılacak ders, siyasi ve toplumsal krizlere layıkıyla yanıt verebilecek yeni siyasi örgütlenme biçimleri aramamız gerektiğidir.

Eğer çağdaş Batılı sol partilerden söz ediyorsak, öyle görünüyor ki onlar bir noktada odaklarını emekçi halkın çoğunluğunun çıkarlarını korumaktan çeşitli azınlıkların, feminizmin ve çevreciliğin çıkarlarını korumaya doğru kaydırdılar. Ayrıca bu durumun tersine yeni sağ, kendini işçi sınıfının temsilcisi olarak konumlandırmaya başladı. Bu tam da parlamenter solun popülaritesinin azalma sebebi değil mi? Hatta neden solun gündeminde böyle bir kayma oldu?

Bu görüşün doğru olduğunu düşünmüyorum. Örneğin, şu anda başkanlık yarışından çekilmiş olsa da Bernie Sanders’in Birleşik Devletler’deki son derece başarılı kampanyasını ele alalım. Doğrudan, kimlikleri ya da kültürel aidiyetleri ne olursa olsun tüm emekçilere hitap ettiğinden söz etti. Ayrıca tarihi boyunca sosyalist hareket emekçi halkların çoğunluğunun çıkarları için mücadeleyi kadınların ve ulusal olanlar da dâhil olmak üzere azınlıkların hakları için mücadeleden farklı görmedi hiçbir zaman.

Kanımca eğer bir yerde böyle bir muhalefet ortaya çıkmışsa, bazı sol partiler gerçekten de daha önce temsil etmiş olduklarının çıkarlarının tersine toplumsal politikalar izlemeye başladığı için çıkmıştır. Zaman zaman bu eksen, azınlık haklarını korumakla ilgili yeni retorik tarafından gizlendi. Gerçi bu liberal-sol partilerin sözde koruduğu azınlık haklarının son derece kırılgan olduğunu görüyoruz.

Sanders olgusu ilginç, çünkü Avrupa’nın aksine, çok büyük bir sosyal demokrat geleneğin olmadığı Birleşik Devletler gibi bir ülkede ortaya çıktı. Ve birdenbire sosyalist fikirler Amerikan siyasi söylemine girdi ve görünen o ki Demokrat Parti yapısını bile ürküttü. Sanders’in popülaritesini nasıl açıklıyorsunuz? İnsanlar sol fikirleri daha çekici bulur hale mi geldiler?

Evet, elbette. Geçtiğimiz kırk yılda eşitsizliklerin düzenli bir biçimde arttığını ve liberal demokrasi kurumlarına sahip Batı ülkelerindeki nüfusun büyük kısmının gözünün açıldığını gördük. Ve en önemlisi, kapitalizmin toplumun refahının artma garantisi olduğu nosyonu bugün bütünüyle geçersiz hale geldi. Bu söylem gerçekte olup bitenlerle hiçbir paralellik taşımıyor.

Rusya’da bugün koronavirüs salgınının tetiklediği çok ağır bir ekonomik kriz yaşıyoruz. Sol fikirler Rusya’da ne ölçüde popüler hale gelebilir ve kime yarar sağlayabilir?

Bugün toplumumuzda mevcut olan bütün eşitsizlik ve adaletsizlik, pandemi ile ilişkilendirilen sosyal ve ekonomik kriz sayesinde son derece şiddetli hale geldi. Ve tabii ki gelir adaleti ve yeniden dağılım talepleri kitlesel bir çekicilik kazanabilir. Bir başka mesele, bunların ne düzeyde spesifik olarak sol kanat olduğu. Sosyal-ekonomik sloganlar kaçınılmaz olarak liberal muhalefet retoriğinin bir parçası haline gelecekse bile, bu ille de sola doğru bir kayma anlamına gelmiyor, çünkü sosyalist fikir temel bir ilke olarak piyasaya alternatif olanla ilişkili.

Sol bu alternatifi uygulanabilir görüyor mu? Eğer Lenin ve Bolşevikler bütün dünyayı dönüştürmek istedilerse bugün sol kanattaki partiler önerilerinde daha ılımlılar; kabaca söylemek gerekirse kapitalizmi sıkıp ondan bir şeyler çıkarmak gibi – zengini vergilendir, toplumun kırılgan kesimlerini destekle… Ama sol piyasa ekonomisini bütünüyle terk etmeyi talep ediyor mu? Sonuçta bu en temel iddiaları; bütünüyle gerçekleşmeyen ya da SSCB gibi sınırlı bir alanda uygulanan bir şeyin hayalini kuruyorlar. 

Bir yandan Sanders’in Birleşik Devletler’de Herkes İçin Sağlık Hizmeti talebinin ılımlı olduğunu ve kapitalist sistemin temelleri üzerinde bir etkisi olmadığını ve/veya mevcut sisteme bir alternatif sunmadığını söyleyebiliriz. Öte yandan alternatifler sadece aydınların zihinlerinde var oldukları için doğup eyleme geçirilmezler. Sol siyaset yalnızca doğru kuramla değil, en başta kitlesel bilinçteki değişimle bağlantılıdır. Ve bu anlamda evrensel sağlık hizmeti talebi, bilinçte böyle bir değişimin en azından başlaması için bir moment oluverir. 

Lenin’in şu yorumunu hatırlamak önemli; sosyalizme giden kesin yolu bilmiyoruz, fakat milyonlar davaya sarıldıklarında bunu bileceğiz. Bir başka deyişle, bu gerçekleştiğinde, az sayıda aydın arasındaki fikirler olarak var olan bütün öneriler inceliklerini kazanacaklar ve gerçeğe dönüşmek için tarihsel bir şans yakalayacaklar. Bu anlamda Marx’ın iyi bilinen savını paylaşıyorum; gerçek bir hareketin bir adımı binlerce programdan daha önemlidir. Ve bugünün solu için en başta gerekli olan, bilincin hangi belirgin anda dönüşeceğini anlamak.

Bence bu yüzden, şansa bakın ki Leninist görüşlerle tam anlamıyla örtüşen demokrasi, bugünün solu için merkezi bir yerde duruyor. Fakat yalnızca bir prosedür ya da iktidarı ele geçirmek için bir ilke olarak demokrasi değil; aynı zamanda insanların hem siyasi hem de ekonomik düzeyde kendi kaderiyle ilgili kararları alabilme yetisi anlamında demokrasi. Sovyet deneyiminde bunlar neden büyük sorunlardı? Başarısızlığının kanıtı, sistemin sıradan insanların karar verme mekanizmalarından bütünüyle yabancılaştırılması üzerine inşa olması gerçeğinden ibarettir. Bu yüzden planlı ekonomi işlemedi ve Leninist demokratik projenin merkezinde yer alan sovyetler, devlet bürokrasisinin iktidarı için bir cephe olacak şekilde yozlaştı.

Hem Lenin hem de Devrim ile ilgili en zor sorulardan biri şiddet ve devrimlerin bedeli. Sol o dönemde şiddetin yardımıyla iktidara geldi ve açıkçası muhalifler tasfiye edildi. Sovyetler Birliği de dâhil olmak üzere solun en temel iddialarından biri şu; hepiniz mutlu olmak istiyorsunuz, ama aynı zamanda bütün muhalefeti ortadan kaldırmaya hazır olmalısınız. Böyle yöntemler olmadan toplumu yeniden yapılandırmaya dair solun herhangi bir fikri var mı? Sonuçta devrim sadece tarihsel bir olay değil, aynı zamanda fedakârlıkları, çatışmaları ve iç savaşı kapsayan bir trajedi.

Şiddet devrimcilerin icat ettiği bir olgu değil, kapitalist düzenin tamamlayıcı bir parçası. Dünya savaşları, soykırımlar ve sömürgecilik bunu tekrar tekrar ispatladı. Statükoyu değiştirme arayışında olan güçler de, çelişkileri olan, yöneten elitlerin mevkilerini savunmak için gerekli olan her türlü aracı kullanma hevesi gibi yöntemleri olan bu dünyada işleyişini sürdürüyor. Dolayısıyla devrimci şiddet ekseriyetle bir yanıt olarak, başka hiçbir yöntemin kullanılmadığı bir durumda tepki olarak başladı. Fakat sosyalistlerin görevi çoğunluğun iyiliği için bir toplum inşa etmek olduğundan, şiddet bu toplumun temel yöntemlerinden biri olamaz: İktidardaki azınlık, tanımı gereği, iktidardan mahrum olan çoğunluktan daha fazla şiddete ihtiyaç duyar. Yani toplumsal devrimlerin şiddetli doğası esas olarak meseleleri zor kullanarak çözen devrimcilerle değil, eyleme mecbur bırakıldıkları koşullarla bağlantılıdır.

Kimsenin o trajik olayların tekrarlanmasını istemediği, dolayısıyla Rusya’da devrime ihtiyaç olmadığı yönünde bir inanç var. Fakat buradan sıklıkla varılan sonuç, kimse değişim için fedakârlık yapmaya istekli olmadığından değişimin gerçekleşmeyeceğini kabullenmek gerektiği. Bu sorunun ortadan kalkacağına ve toplumların kargaşa ve kurbanlarla ilişkilendirilen trajik yıkım olmadan değişimin gerçekleşmesi için bir yol bulacağına dair bir umut var mı?

Bu soruya evet diyerek cevap vermek istiyorum, ama geleceği kendimden emin bir şekilde öngörebilmemin bir yolu yok. Fakat bence işte bu dönüşüme kurbanların eşlik edeceği argümanı terk edilmeli, çünkü meselenin tam da özünü çarpıtıyor. İşin doğrusu, mevcut toplum sürekli olarak kurbanlar yaratıyor. Bugün ekonomik krizlerle, yoksullaşmayla, süregiden askeri çatışmalarla sürekli olarak kurbanların ortaya çıktığı ve çoğu insanın öyle ya da böyle kurban olduğu bir durumun ortasında yaşıyoruz. Fakat başka ve korkunç, tanımı gereği mevcut olandan daha kötü bir fedakârlıktan kaçınmak için kurban olarak kalmaya teşvik ediliyorlar. Bence bu duruma farklı bir perspektiften bakmaya değer; neden mevcut durum sürekli acı çeken ve fedakârlık yapan insanlar için tahammül edilebilir olmaya devam ediyor?

Lenin’in mirası muazzam. Çok sayıda kitap ve makale yazdı. Eğer tarihçi değillerse, insanların genellikle geçmişte yaşamış düşünürlerin bütün eserlerini okumaya vakitleri yok. Vladimir İliç’in felsefesini ve görüşlerini anlamak isteyen birine ne önerirsin? Bugün bilhassa güncel olan ne?

En başta daha önce bahsi geçen Devlet ve Devrim; çünkü sadece Marksistlerin devleti nasıl ele aldıkları sorusuna cevap vermekle kalmıyor, aynı zamanda Leninist yaklaşım ve maalesef Sovyet tarihinin büyük bölümünde tanık olduğumuz çarpıtmalar arasındaki farkı görmemizi sağlıyor.

Elbette aynı zamanda Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması’nı öneririm. Çünkü kapitalist sistem içinde savaşların sürekli olarak yeniden üretilmesi mekanizmasını tam anlamıyla tarif ediyor. Şunu söylemek gerek; Marksist emperyalizm kuramına ve Lenin’in bu çalışmasına yönelik yeni ve güncel ilgi dalgası, 2000’lerin başındaki olaylarla – Irak Savaşı ve ardından gelen ve açıkça emperyalist ve emperyalistler-arası karaktere sahip olan askeri çatışmalar – bilhassa bağlantılıydı. 

Son olarak, Lenin’in ulusal azınlıkların haklarını kısıtlayan emperyal devlet politikasına açık bir şekilde karşı çıktığı ve bu hakların tam olarak gerçekleştirilmesi mücadelesini toplumun sosyalist dönüşümü hedefiyle ilişkilendirdiği Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkıokumaya değer.

Yani sizin görüşünüze göre, bugün dünyada olup biteni anlamak için Vladimir İliç’in mirası geçerliliğini koruyor?

Lenin zamanımızın bütün meselelerine kapsamlı cevaplar verdiği için değil, bu yanıtları kendiniz bulabileceğiniz bir yöntem kullandığı için geçerliliğini koruyor.

Çeviren: Sanem Öztürk


[1]Heretik sıfatı, anaakımdan sapmış olan, genel kabul görmüş doktrinlerin karşısında duran anlamında kullanılmıştır.

21. Yüzyılda Leninizm – Daniel Bensaïd

Lenin Marksist düşünceye emperyalizm, milli sorunlar, devrimci strateji ve sosyalist demokrasi adına önemli katkılarda bulundu. Fakat örgütler kendilerini “Leninist” olarak adlandırdıklarında genellikle örgütsel biçimleri kastederler. Bu tür örgütlerin oldukça çeşitli örgütsel deneyim ve pratiğe sahip olduklarını da görüyoruz. Leninizm’i örgütsel biçimiyle özgül kılan nedir?

Read More …

Tarihte Yeni Bir Başlangıç Noktası: Lenin – Victor Serge

Anarşizmden olduğu kadar Marksizmden de beslenen Bolşevik Partinin militanı, Komünist Enternasyonalin tercümanı ve Sol Muhalefetin “şairi” Victor Serge bu yazıyı 1937 yılında, İspanyol devriminin partilerinden POUM’un yayın organı La Batalla için kaleme alır. Serge’in biyografisi Bir Devrimcinin Hatıraları Yazın Yayıncılık tarafından yayınlanmıştır.

21 Ocak 1924’te insanüstü bir çalışma sonucu bitkin düşerek hayatını kaybetti, Lenin. Hemen hemen iki yıldır hastalığı onu hareketsiz kılıp koltuğa mahkûm etmişti ve o dönemin fotoğraflarının da tanıklık ettiği gibi suratında feci bir kaygı ifadesi vardı. Ne var ki zekâsı yerindeydi ve kimi zaman parıltıyla kendini gösteriyordu. O anlarda içindeki o derin tasayı ifade ediyordu. Büyük bir ferasetle kurduğu rejimin ciddi kusurlarını görüyor ve bundan kaygılanıyordu. Yeniden çalışabilme, çözümler ve müttefikler arama, tehditleri bertaraf etme takıntısının eşlik ettiği hastalığıyla son mücadelesinin hikayesinden daha trajiği yoktur. Ve şurası kesin ki eğer Lenin birkaç yıl daha yaşamış olsaydı devrimin seyri, olumlu anlamda derinden değiştirilmiş olacaktı.

Sahip olduğu otoritenin ve o engin zekâsının olayların seyrinin üzerinde etki edeceği şüphe götürmez. Belki sosyalist devleti köylülerle bir anlaşmaya yönlendirebilir ve böylece içerdeki gerici eğilimleri hafifletebilir ya da bir ihtimal bunların üstesinden gelebilirdi. Ama belki de bu kavgada yenik düşecekti, tıpkı kendisininkine eşit bir başka zekanın yenik düştüğü gibi[1].

Tarih, koşullara göre büyük dehaları veya vasat zekalıları kullanarak ilerler. Napolyon’dan sonra Sedan muharebesinin adamı, küçük Napolyon’u yarattı örneğin Tarih. Tesadüf ile kaçınılmazlık iç içe geçer. Bireylerin kaderi tesadüfe bağlıdır, toplumsal sonuçlar ise kaçınılmazlığa. Bu kaçınılmazlık da tesadüfü sürükleyip onu parçalar… O kadar çok ekonomik ve tarihsel sebep devrimin aşınmasına katkıda bulunmuştur ki eğer Lenin daha uzun yaşamış olsaydı muhtemelen o da o büyük devrim günlerindeki yoldaşlarıyla aynı kaderi paylaşırdı. Ancak rejim daha düzgün olurdu.

Bu kesinlikle kötümser bir bakış açısı değil. Doğaya hâkim olmak için insanın onu anlaması ve onu uyum sağlaması gerek. Paratoneri inşa etmek için yıldırımın düşeceğini ve nasıl düşeceğini bilmek gerekir. Toplumu dönüştürmek ve evrimini ayırt etmek için en güçlü gerekliliğe, iktisadi gerekliliğe boyun eğmek gerekir. Marksist bilim budur. Marx ve Engels, iki dürüst araştırmacı, modern üretim sürecini incelediler ve kitlelerin daha fazla refah ve daha adil bir yaşam özlemi olan sosyalizmin zorunluluğu sonucuna vardılar, böylece ütopyadan bilime geçtiler.

Lenin’le birlikte ise sosyalizm bilimden eyleme geçti.

Ekim’den kısa zaman önce koşullar sorunları sadeleştirmişti. Savaş her şeyi birkaç seçeneğe indirgemişti, olmak veya olmamak türünden. Ancak cesarete ihtiyaç vardı, öncelikle bunları görebilmek, gördükten sonra da cüretkarca harekete geçmek için. Çünkü artık eskisi gibi yaşanamazdı. Geçmişten kopmak lazımdı. Ve çoğu kez rutinin ve yanılsamaların tutsağı olan insanlar için en zoru genellikle budur. Lenin’in yazıları büyük bir zenginlik taşır. Fakat hiçbir zaman 1917’nin o altı ayındaki kadar değerli olmamışlardır. Kaotik olayların ortasında emin adımlarla belirlediği yönde yürüyen bir tek kendisiydi. Şunu anlamıştı ki istikrarsız bir durumda, ikisi de muhtemel iki diktatörlük, işçi sınıfınınki ile gericiliğinki arasında bulunuyorlardı; ya eyleme geçmek ya da felakete teslim olmak dışında başka seçenek yoktu. Lenin’in bakış açısı devrimci tutkunun ürünü değildi, çünkü her tutku gibi o da körleşebilirdi. Siyasetçi ve iktisatçının verili durumun gündelik analizine dayalı kanısının ürünüydü.

Lenin her şeyi göz önünde bulunduruyordu: üretimin durumu, dönüşümler, burjuvazinin niyetleri ve imkanları, hala iktidarda bulunan generallerle avukatların zihniyeti, kent ve kır kitlelerinin özlemleri. Ve nihayet, zamanın geldiği sonucuna vardı. Finlandiya’da deniz kenarında bir kulübeye sığınmış halde ekim başında Merkez Komiteye şöyle yazıyordu:

“Değerli yoldaşlar, olayların gidişatı bize görevimi öylesine açıkça gösteriyor ki beklemenin kendisi şimdiden bir suçtur. Köylü hareketi giderek artan bir güçle gelişiyor. Askerler bizlere her geçen gün daha büyük bir sempati sergiliyorlar. Moskova’da asker oylarının %99’una güvenebiliriz; Finlandiya birlikleri ve donanma hükümete karşı. Sol sosyalist-devrimcilerle ittifak halinde olduğumuzda ülkede çoğunluk konumundayız. Bu koşullarda beklemek bir suç teşkil eder…”

Lenin’in eseri tarihte yeni bir başlangıç noktasını teşkil ediyor; kişisel çıkar gütmeyişin, işçi sınıfına adanmışlığın, Marksist düşüncenin sınıf mücadelesine dikkatlice uygulanışının muazzam bir örneği… İşte biz bakışlarımızı bir ışığa çevirir gibi tüm bunlara bakıyoruz, yoksa ondan geriye kalan ve Kremlin’de rezalet bir anıtkabirde mumyalanmış iç karartıcı artıklarına değil.

Ve şöyle devam ediyor:

“Zaferimiz kesin. Kan akıtmadan onu elde etme ihtimalimiz çok yüksek”.

Hayatının en zorlu döneminde onu birçok kez gördüm. Kimse ondan daha sade değildi. Kimse, büyük deha -ki hiç şüphesiz öyleydi-, büyük şef, Sovyet devletinin kurucusu rollerini oynama eğilimine ondan daha uzak değildi. Kendisi hakkında böylesi ifadeler kullanıldığını duysa çok öfkelenirdi. Parti içinde tartışmalar şiddetlenince en büyük tehdidi şuydu: “Merkez Komiteye istifamı sunuyorum, tekrar sade bir militan oluyorum ve kendi bakış açımı tabanda savunacağım…”

Hala İsveç’te mülteciyken giydiği eski kıyafetleri giyiyordu. Ellinci doğum gününü kutlamak söz konusu olduğunda neredeyse öfkeleniyordu: ve birkaç yoldaşın düzenlediği gecede ancak yirmi dakika kadar kalmıştı.

Kamenev onun bütün eserlerini yayınlamaktan söz ettiğinde, hiddetlenerek şöyle yanıt vermişti Lenin: “Neden ki? Otuz yılda birçok şey yazıldı. Yok, bence değmez”.

Kendisini yanılmaz görmüyordu ve zaten öyle de değildi. Büyük hatalar yaptı. Ve çoğu kez en doğru eylemin ortasında bir hata onun o olağanüstü ferasetini azaltmıyordu. Genel olarak baktığımızda Lenin’in eseri tarihte yeni bir başlangıç noktasını teşkil ediyor; kişisel çıkar gütmeyişin, işçi sınıfına adanmışlığın, Marksist düşüncenin sınıf mücadelesine dikkatlice uygulanışının muazzam bir örneği… İşte biz bakışlarımızı bir ışığa çevirir gibi tüm bunlara bakıyoruz, yoksa ondan geriye kalan ve Kremlin’de rezalet bir anıtkabirde mumyalanmış iç karartıcı artıklarına değil.

Çeviri: Uraz Aydın

Kaynak: https://www.marxists.org/francais/cmo/n23-avr-mai-2004/JVictor_Serge_6_corr.pdf


[1] Serge burada Troçki’ye ve Sol Muhalefetin Buharin-Stalin yönetimine karşı yenilgisine göndermede bulunuyor.

Rosa Luxemburg’da Kendiliğindenlik ve Devrimci İradecilik – Daniel Bensaïd ile Söyleşi

Geniş kesimlerini aktardığımız bu mülakat David Muhlmann tarafından Rosa Luxemburg hakkındaki kitabı için Mayıs 2010’da gerçekleştirilmiştir. Bu aynı zamanda Daniel Bensaïd ile ölümünden önce yapılmış son söyleşidir.

David Muhlmann: Daniel, Fransız radikal solunun ve dünya Troçkist hareketinin en etkili düşünür ve örgütçülerinden birisiniz. Önce Devrimci Komünist Birliğin (LCR- IV. Enternasyonal Fransa Seksiyonu) ardından da Yeni Antikapitalist Parti (NPA)’nın yönetiminde yer aldınız. Sizinle konuşmak istediğim ilk konu Rosa Luxemburg ile olan siyasal ve entelektüel ilişkiniz. Sizin için ismi, uluslararası sosyalizm tarihinde bir Lenin veya Troçki’ye eşdeğer bir referans oluşturuyor mu? Kendi siyasal güzergahınız içinde özel bir yeri var mıdır? 1969’da Partisans dergisinin “Rosa Luxemburg yaşıyor” başlıklı bir sayısında Rosa Luxemburg’da Parti ve örgüt meselesi hakkında bir yazınızı hatırlıyorum…. Bugün gerek Marksist teori gerekse inşa edilmesi gereken devrimci pratik konusunda onun mirası olarak benimsememiz gereken nedir sizce? Özellikle de, her tür öncü güç için kritik bir mesele olarak ortaya koyduğu -her ne kadar bu kavramı sevmesem de- işçi “kendiliğindenliği” ihtiyacı aklıma geliyor…

Daniel Bensaïd: Her şeyden önce Rosa Luxemburg’un tekrar gündeme gelmiş olmasından dolayı sevinç duyabiliriz. Tabii ki dini bir tatmin duygusuyla değil. Daha çok siyasal bir momentumu ifade ettiği için: Bunun şu anda meydana geliyor olması bir tesadüf değil. Bunun yanı sıra benim için ve hatta bizim için (bu “biz “biraz muğlak olmakla birlikte, altmışlı yıllarda Komünist Parti’nin gençliğiyle ayrışma yaşayanlar üzerinden şekillenen bir militan kuşağı kapsıyor) her daim mirasımızın bir parçasıydı. Şöyle, o dönemler teorik bir besin arayışındayken bizlere aktarılan Ortodoks komünizmin ön saflarında değildi, fakat Troçki’den farklı olarak “cehennemde” de değildi. Dolayısıyla her zaman Rosa Luxemburg’a bir “erişme imkânı” mevcuttu. Öte yandan siyasal akımımız kısmen onun fikriyatından etkilenmiştir. Başka akımlarla farklılığımızı ortaya koymak ve biraz da meydan okumayla etiketimiz “Troçkist” idi. Ama Rosa Luxemburg’un büyük bir hayranı olan, hatta belki de Troçki’ye olduğundan da fazla hayranlık duyan Ernest Mandel gibi bir Troçkisti düşünüyorum. Kendi yaşam öyküsü açısından bile neredeyse daha yakındı ona: Brüksel’deki küçük evinde, kendisine babası tarafından aktarılmış olan ciltli Neue Zeit koleksiyonu vardı. Neredeyse dolaysız bir Tarih söz konusuydu ve Spartakizmin hafızası böyle aktırılmıştı. Ayrıca, ve bunu kendimizi pohpohlamak için söylemiyorum, LCR’in eğitimlerinde derdimiz çoğunlukla Marksist ortodoksiyi aktarmaktan ziyade işçi hareketi tarihindeki tartışmaları yerli yerine oturtmaktı. Kautsky okutuyorduk, Bernstein okutuyorduk… Rosa Luxemburg’un birincil rollerden birini oynadığı bir tartışmanın sahnesini yeniden oluşturmaktı söz konusu olan.

Dolayısıyla çok önemli bir yere sahipti fakat bir mit de değildi bizim açımızdan, tıpkı Troçki gibi. Troçki’nin korkunç kitapları vardır, özellikle de Terörizm ve Komünizm (1920): Rus iç savaşının bağlamını anlayabiliriz fakat istisna halini istisnanın ötesine de geçerek teorileştirmek başka bir şeydir. Rosa konusunda ise, onun Lenin ve parti hakkındaki eleştirel yazılarını daha sonradan meydana gelecek olan bürokrasi ve Stalinizm olgusunun prizmasından yeniden okumakta bir kolaylık ve anakronizm söz konusudur. Ancak Rusya bağlamının ötesinde Rosa’nın kendi döneminde işçi hareketinin yönetim aygıtlarında bürokrasinin yükselişi meselesinde özellikle hassas davrandığı doğrudur. Almanya’da bürokrasi olgusunun laboratuvarıyla karşı karşıyadır -ve Robert Michels’in siyasal partiler hakkındaki kitabının aynı dönemde çıkması bir tesadüf değildir (Michels, 1914).

Burada göreli bir yasallık döneminden istifade eden ve büyük bir aygıtın oluşumuna yol açan, kitle sendikalarına dayalı ilk kitle partisi olgusu söz konusudur. Yeraltındaki Bolşevik Partisinin durumu bu değildi. Bolşevik Parti sonradan mitleştirilmiştir ama esasında her daim devasa bir kargaşa vardır burada, hatta kimi zaman da küçücük bir kargaşa, mücadele koşullarının kırılganlığını göz önünde bulundurursak. Sonuçta Rosa’da böyle bir hassasiyet olduğu tartışmasızdır. “Kendiliğindenlik” kelimesi konusunda tereddüt ettiniz. Bu konuda iki şey söyleyeceğim. Benim açımdan 1905-1906 yıllarının kitle grevi tartışması kurucu bir niteliğe sahiptir çünkü hadisenin [événement] önemini vurgular. Bu da -her ne kadar açık seçik değilse de bu çerçevede çalışmayı sağlar- bir başka siyasal zamansallık fikrini ortaya koyar: Tarihi yapan, seçimlerle elde edilmiş konumların tedrici birikimi değildir; beklenmedik olanın, apansız gelişenin payı vardır. Buna “kendiliğindenlik” deriz ya da demeyiz fakat her halükârda bir hadise mevcuttur, tartışmasız biçimde kendine has genel örgütlenme biçimleriyle birlikte aşağıdan bir patlama teşkil eden bir hadise.

Öte yandan 1905 deneyiminin Rosa Luxemburg’un, Bernstein’la olan tartışma çerçevesinde sınıflar arası kutuplaşmanın çizgisel olmadığını, orta sınıfların kendini yeniden oluşturduğunu, krizlerin ve çöküşün mekanik biçimde gelişmediğini algılamasını sağlamış olması söz konusudur. Kısacası belirli bir devrimci iradeciliğe ihtiyaç duyan bir tarih anlayışını öne sürmesini sağlamıştır. Ve Rosa, belki de tam da Almanya bu konuda ayrıcalıklı bir laboratuvar teşkil ettiğinden, bunu sezinleyen ilki kişilerden biri, hatta belki de ilk kişidir. Lenin’den hayli önce. Bu anlamda, esasen işçi hareketindeki bürokrasiye karşı yöneltildiğinden, “kendiliğindenliğin” neden yeni ve radikal siyasal stratejik yönelimler anlamına gelmesi gerektiğini açıklığa kavuşturan ilk kişidir.

Oysa bu gücünün bir şekilde bir zayıflık haline geldiğini düşünüyorum. İlk kurbanlarından olduğu 1918 Alman devriminin trajedilerinden biri, sosyal-demokrasinin iki çoğunluk kanadından ayrışmanın gecikmiş oluşu ve bunun aslında hayli el yordamıyla gerçekleştirilmiş olmasıdır. Rusya’yla karşılaştırdığımızda Lenin’in parti hakkında geliştirdiği anlayışın “Nisan Tezleri” olarak anılan dönemeci almasını ve hiç taviz vermeden partinin çoğunluğuyla çarpışmasını sağladığını kabul etmek gerekir. Rosa ve Liebknecht’in Almanya’da kitle örgütleriyle kopuşu tasarlamasının ve bunun sorumluluğunu almasının zorluklarını anlıyorum, elbette ki bu hiç kolay değildi fakat böyle bir durumda sosyal-demokrasi içinde nasıl kavgalar yürütülebileceğini tahayyül edebiliyoruz.

D.M.: Rosa ve Liebknecht her şeyden önce bir ‘komünist sekt” oluşturmaktan çekiniyordu. Kitlelere “yapışmak” gerekiyordu. Rosa Luxemburg’un “kendi aramızda haklı olmaktansa haksız bir işçi partisi içinde mücadele etmek yeğdir” gibi bir şey söylediğini hatırlıyorum….

D.B.: Anlıyorum. Fakat ben, bugün Tarihin yaramaz çocuğu haline gelen ve dolayısıyla artık okunmayan Lenin’in bir şekilde siyaset kavrayışında devrim yapan, siyasette stratejik düşüncenin yolunu açan kişi olduğunu düşünme eğilimindeyim. Marx’ta tam olarak bulamayız bunu ve Rosa Luxemburg’un çevresinde bulunduğu Alman sosyal-demokrasinin tüm bu kadroları nihayetinde “kültürel” olarak Marx’a hayli yakındı.

D.M.: Devrimci “olgunlaşma”ya, sosyalizmin “ilerlemesi”ne vb. inanıyorlardı.

D.B.: Evet, sosyolojik olgunlaşma: Yoğunlaşacak, gelişecek bir sınıf var ve bu gelişimin sonucunda da siyasal bilinç ile örgütlenme arasında organik bir bağ oluşacaktı. Marx’ta parti meselesi ancak geçici biçimde gündeme gelir, konjonktürel bir araçtır. Lenin ise onu, geri çekilmeleri ve atılımları örgütleyen, inisiyatif alan hakiki bir stratejik operatör haline getirir. Burada farklı bir kavrayış söz konusudur. Bu nedenle Rosa’da doğmakta olan bürokratik tehdit hakkındaki eleştirisinin tüm keskinliğini gözlemleyebiliriz ama aynı zamanda neredeyse tümüyle doğal bir sürecin “olgunlaşmasına” olan güvenin bir problem yarattığını da…

George Grosz, Zur Erinnerung an Rosa Luxemburg und Karl Liebknecht, 1919.

D.M.: Tümüyle hareketsiz kalma pahasına kitlelere “yapışma” ile partizan bir sekterlik pahasına Leninist kopuş arasındaki ikilem bugün için bir güncellik taşıyor mu yoksa sadece bir tarihsel mesele mi?

D.B.: Bugün için beni ilgilendiriyor ama bambaşka koşullarda. İşçi hareketinin yüzyıllık deneyiminin ardından toplumsal veya siyasal bir araya geliş biçimlerinin çok daha akışkan, karmaşık ve parçalı halde olduğunun gayet farkındayız. Rosa’nın döneminde sosyalistlerde yine de bir homojenlik önkabulü vardı, işçi sınıfının tekliği. Bu fazlasıyla yalanlanmıştır. Kapitalizmin paradokslarından biridir bu, bir yandan örgütlenme eğilimi, ama aynı zamanda rekabeti dolayısıyla daimî bölünmeler ve farklılaşmalar doğuran bir emek piyasası.

Günümüzde bu artık anlaşılmıştır. Tıpkı çağdaş toplumların karmaşıklığı gibi. Daha farklılaşmış unsurların bileşiminden oluşuyorlar. Bireyselleşme olguları çelişik yönlere sahip, bir yandan daha demokratik bir kültür fakat öte yandan olumsuz anlamdaki bir bireyciliğe kayma. “Parti” biçimine ilişkin problemleri, bugün kolektif olanı, dayanışmayı, eşgüdümü vs. nasıl örgütleriz meselesini buradan yola çıkarak düşünmek lazım. Ancak bugün bir sorun da şu ki, solda biçim hakkındaki tartışma içerik hakkındaki tartışmanın önünde bir çeşit engel teşkil ediyor. Ve de özellikle bürokratikleşme olgusunun parti formunun bir salgısı olduğuna inanma eğilimi var, halbuki çok sayıda toplumsal örgütlenmede, devlet aygıtında, sendikalarda, STK’larda vs. kendini gösteren büyük çaplı bir sosyolojik fenomendir. Parti konusunu fazlasıyla aşan bir mesele bu.

D.M.: Komünist ve devrimci sol için, bürokratikleşmiş bir kitle örgütünde kalmak veya daha saf ilkeler üzerinden örgütü tekrar kurmak üzere oradan ayrılmak sabit bir sorun olagelmiştir. Bu konuda Rosa’nın çok doğru ve takdire şayan bir pozisyona sahip olduğunu düşünüyorum: Hem Leninizme eleştirel yaklaşmış, hiç şüphesiz, sosyal-demokrasinin çoğunluğuyla kopuş halinde olmuş, ama öte yandan parti biçimini ilkesel olarak reddetmeye dayanan kolay goşizme de sapmamıştır, kendi döneminin Linksradikale’sinin yaptığı gibi, Rühle’lerin veya Gorter’lerin… İşçi örgütlenmesi konusunda Rosa’yı Lenin’in karşısına koyduğumuzda, Rosa Luxemburg’un nihayetinde Alman Komünist Partisi’ni kurduğunu sıklıkla unutuyoruz!

D.B.: Katılıyorum. Bu bizlere musallat olan bir tartışmaydı ve bana da özellikle. Tartışmanın içerimlerinin tamamen bilincinde olmak için kendi adıma fazla gençtim, fakat Komünist Parti’den veya Komünist Öğrenciler’den resmi olarak 1965-1966’da ihraç edildik; esasında bunun yarısının ihraç yarısının da bir çeşit gönüllü bir gidiş olduğunu düşünüyorum. Ancak gençliğimize verilecek bir tasasızlık veya bilinçsizlikle, bu konu hakkında düşünmedik. “Kurşuna dizilmişlerin büyük partisi”nden[1] 200 veya 300 kişi ayrılmak kesinlikle çılgınlıktı; bugün artık pek bir şey ifade etmiyor ama o dönemler… Ayrılmak beni çok sarsmıştı, komünist bir çevreden geliyordum, İspanya iç savaşını yaşamış, FTP-MOI[2] direnişçisi olmuş kişilerden oluşan.

Bizlere bütün o “partiden ayrılıp da tarihin çöplüğünde bitenler” nakaratını tekrarladılar. Gençtik, kendimizi fazla sorgulamadık ama eğer bunu yapmış olsaydık kalmak için mutlaka nedenler bulurduk. Daha hoşgörülü ve diğer akımlara karşı daha geçirgen bir partide bulunan İtalyan alter ego yoldaşlarımızın ayrılması gerekmedi mesela ve saplanıp kaldılar…. Ayrılmak için doğru zaman nedir? Bundan ne kazanılır ve ne kaybedilir? Barındırdığı tehlikeler nelerdir? Bu sorular gayet güncel. Mesela Mélenchon’un Sol Cephe’yi kurmak üzere Sosyalist Parti’den ayrıldığında kendini uzun uzun sorgulamadığını zannetmiyorum. Ve bölünme riskinden kimsenin kaçınabileceğini sanmıyorum. Rosa’nın kaygısı tam da bundan dolayı meşrudur: İnsanları delirtebilecek azınlık patolojileri gözlemledik. Ve kimileri gerçekten delirdi: Var böyleleri ve son derece parlak insanlar, Bordiga ve Posadas gibi – ki sonunda anti-atomik sığınaklar inşa etti… Burada çok uç örnekler söz konusu ama IV. Enternasyonal tarihinin de muaf olmadığı bir mesele bu: Pablo’nun dünya proletaryasına, Başkan Mao’ya, Tito’ya vs. açık mektuplar yazdığı zaman mesela…

D.M.: Paranoyak bir mantık da işliyor burada…

D.B.: Tabii ki paranoyak bir mantık da işliyor. Haklı olduğunuz, gereken karşılığı görmediğiniz, duyulmadığınız, kitlelere gerçekliğin ötesinden konuştuğunuz intibaını ediniyorsunuz. Tüm bunlar pusuda bekliyor elbette. Bugün de çözülmüş sorunlar değil bunlar. Bununla birlikte günümüzde daha az sancıyla yaşanıyor çünkü artık Avrupa’da kolektif örgütleyici niteliğindeki solcu kitle partileriyle neredeyse hiç karşı karşıya bulunmuyoruz. Bugün daha açık bir siyasal alan olduğunu söyleyebiliriz, başka yerlerde de hayat var, kafayı yemeye mahkûm değiliz. Kimi hezeyan nöbetlerinin kurbanı olabiliriz ama bu büyük partilerin veya onlardan geriye kalanların dışında olmak gerçeklikle ilişkimizi kesmiyor! [Gülüyor]

Çeviren: Uraz Aydın

Kaynak: https://www.contretemps.eu/entretien-bensaid-rosa-luxemburg/?fbclid=IwAR3OfylRgk47qyMH5xyBuiwgQ9QhU7k9Up4LR8_Tw-MLHDRL8twCeMEUrbE

Bu metin daha önce yeniyol1.org’da yayınlanmıştır.


[1] Fransa’nın işgaline karşı direnişteki etkinliğine gönderme yaparak FKP kendini böyle adlandırıyordu.

[2] FTP-MOI : Fransız direnişinde göçmen ve yabancıların yer aldığı birim Mülteci İş Gücü Serbest Kıt’aları ve Partizanları. Ermeni devrimci Misak Manuşyan da bu örgütte yer almıştır.