İmdat Freni

admin

Paulo Freire ve Güney Afrika’da Halk Mücadelesi – Zamalotshwa Sefatsa

Aşağıda okuyacağınız dosya hem titiz bir tarihsel araştırmaya hem de bir dizi aktivistin ve entelektüelin tanıklıklarına başvurarak Ezilenlerin Pedagojisi’nin yazarı, Brezilyayı Paulo Freire’nin fikirlerinin nasıl Atlas okyanusunu aşıp da Güney Afrika’da Apartheid rejimine karşı siyah hareketini, Kurtuluş Teolojisi üzerinden dolayımlanıp kiliseyi, sendikal hareketi ve işçi mücadelelerini, Brezilya’daki topraksızlar hareketiyle bağlantılı olarak toprak reformu mücadelesini etkilediğini geniş bir çerçevede ele alıyor. Sömürgecilik karşıtı mücadeleler dinamiğinin sonucu 1966’da toplanan ve üç kıtadan (Asya, Afrika, Güney Amerika) katılımcıları ağırlayan Tricontinental konferansından adını alan toplumsal araştırma enstitüsünün sitesi olan thetricontinental.org’ta yayımlanan bu dosyayı Yener Çıracı’nın tercümesiyle sunuyoruz. İyi okumalar.

İmdat Freni

Paulo Freire, çalışmalarını insanlığın özgürlüğü ve onuru için verilen mücadelelere adayan Brezilyalı radikal bir eğitimcidir. Toplumun radikal dönüşümüyle birlikte yoksullar ve ezilenler arasında öğrenme ve öğretmenin nasıl bağlantılandırılacağını düşünmüş ve durmaksızın tecrübe kazanmıştır. Freire için bu, herkesin eşit sayıldığı ve onurlu muamele gördüğü bir dünya -ekonomik ve politik gücün radikal bir şekilde demokratikleştiği bir dünya- için mücadele etmek anlamına geliyordu. 

Güney Afrika’daki bir dizi mücadeleden katılımcılarla görüşmelere dayanan bu dosya, Freire’nin fikirlerinin Siyah Bilinç Hareketi, sendikal hareket ve Birleşik Demokratik Cephe ile ilişkili bazı örgütlerde önemli bir etkisi olduğunu göstermektedir. 

Mural of Paulo Freire at the entrance to the Florestan Fernandes National School of the Landless Rural Workers’ Movement (MST) in Guararema, Brazil, 2018.
Paulo Freire’nin, Brezilya Guararema’daki Florestan Fernandes Topraksız Kırsal İşçi Hareketi Ulusal Okulu’nun (MST) girişindeki resmi, 2018.
Fotoğraf: Richard Pithouse

Brezilya’dan Afrika’ya

Freire, 1921 yılında Brezilya’nın kuzeydoğusundaki bir şehir olan Recife’de doğdu. Üniversite eğitiminden sonra öğretmen oldu ve yetişkinlere okuryazarlık öğretme projeleri dahil olmak üzere eğitim alanında radikal yaklaşımlara ilgi duymaya başladı. Freire, ezilenlerin tahakkümü ve bağımlılığı aşması için eleştirel vicdanın oluşumunun gerekli olduğunu ve mücadelede topluluk ve işçi örgütlerinin hayati bir rol oynadığını gördü. 

Freire erken çalışmalarında, radikal pedagojinin temel amacının bireylerde eleştirel bilinç geliştirmek olduğunu yazdı. 1950’lerden itibaren geliştirdiği diyalojik angajman yöntemi Latin Amerika ve herhangi bir yerin seçilmiş hükümetine karşı darbeleri destekleyen ve adı kötüye çıkmış bir organizasyon olan Birleşik Devletler Uluslararası Kalkınma Ajansı gibi kuruluşlar ve ABD hükümeti tarafından fonlanan egemen eğitim programları karşısında özgürleştirici ve ilerici bir alternatif haline geldi.  

1964 yılında Brezilya ordusu, ABD’nin desteğiyle ülkenin yönetimine el koydu ve vahşi bir sağcı diktatörlüğü dayattı. Freire’nin de arasında olduğu birçok insan diktatörlük tarafından tutuklandı. Hapiste geçirdiği 70 günden sonra serbest bırakıldı ve ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.

Sürgün yılları boyunca pratik çalışmalarını Latin Amerika’nın diğer ülkelerinde -en önemli kitabı olan Ezilenlerin Pedagojisi’ni yazdığı Şili gibi- sürdürmeye devam etti ve yetişkin okuryazarlık programları geliştirdi. Ayrıca Afrika özgürlük mücadeleleriyle de önemli bir teması vardı. Bu süre zarfında Zambiya, Tanzanya, Gine-Bissau, Sao Tome ve Principe, Angola ve Cape Verde’yi ziyaret etti. Angola Kurtuluş Halk Hareketi (MPLA), Mozambik Kurtuluş Cephesi (Frelimo) ve Afrika Gine ve Yeşil Burun Bağımsızlığı Partisi (PAIGC) ile bir araya geldi. Gine-Bissau, Tanzanya ve Angola’da yetişkin okuryazarlığı programları geliştirdi.

Freire, Frantz Fanon ve Amilcar Cabral gibi Afrikalı devrimci entelektüellerin yazılarını da içerecek şekilde sömürgecilik ve sömürgeciliğin insanlar üzerindeki etkisi hakkında kapsamlı bir okuma yaptı.  Afrika’ya karşı özel bir bağ hissetti ve “Brezilya’nın kuzeydoğusundan biri olarak, kültürel anlamda bir dereceye kadar Afrika’ya, özellikle Portekiz tarafından sömürgeleştirilecek kadar talihsiz olan ülkelere bağlıydım” diye yazacaktı. 

Freire, ayrıca bilincin egemenliğini şekillendirmek için maddi ve ideolojik koşulları üreten -ezilenlerin bedenleri ve zihinleri üzerinde sömürü ve tahakküm ilişkisi kuran- büyük bir güç olan kapitalist sistemi derinlikli bir şekilde eleştiriyordu. Irkçılık ve cinsiyetçilikle iç içe olan bu tahakküm, varlığımıza, eylemlerimize ve dünyayı görme biçimlerimize sızabilirdi. Freire, tahakkümü aşmak için savaşmayı öğrenmenin zor olduğunu ama esas politik çalışmanın da sürekli öğrenmek olduğunu savundu. 

Freire’nin eleştirel bilincin temeli olarak diyaloğun önemine, halk mücadelesi ve örgütlenmenin temel rolü üzerindeki yaptığı basınç, 1970’ler ve 80’lerde Brezilya’daki dipten gelen mücadelelerde önemli araçlar haline geldi. Bu dönemde, genel olarak Latin Amerika’da ve özel olarak da Brezilya’da halk eğitimi, onu temel eğitim stratejisi olarak kullanan, politik pratikleri ve öğrenme süreçlerini birleştiren halk hareketleriyle eş anlamlı hale geldi. 

1980’de Freire, Emekçiler Partisi’nde (Partido dos Trabalhadores) aktif olduğu Brezilya’ya geri döndü. Parti, 1988’de São Paulo’nun (dünyanın en büyük şehirlerinden biri) kontrolünü ele aldığında, şehrin eğitim sekreteri olarak atandı. 1991 yılına kadar görevini sürdürdü. 1997’de ise öldü.

Ezilenlerin Pedagojisi

Freire, 1968’de Şili’de sürgündeyken, Ezilenlerin Pedagojisi’ni yazdı. O yıl tüm dünyada gençlik isyanları yaşanıyordu. İsyanın çok yoğun bir şekilde kendini gösterdiği Fransa’da birçok genç insan Fanon’un Cezayir Devrimi üzerine çalışmaları dahil olmak üzere, Vietnam ve Cezayir’deki Fransız sömürgeciliğine karşı yürütülen silahlı mücadelelerin içinde üretilen entelektüel çalışmalara bakmaya başladı. Fanon’a bu dönüş Freire’i de etkiledi. 1987’de Freire şunları yazıyordu: “Siyasi görevi için Santiago’da bulunan genç birisi bana Yeryüzünün Lanetlileri kitabını verdi. Ezilenlerin Pedagojisi’ni yazıyordum ve Fanon’u okuduğumda kitap neredeyse bitmişti. Kitabı yeniden yazmak zorunda kaldım.” Freire, Fanon’un radikal hümanizminden, halk mücadelelerinde üniversite eğitimi almış entelektüellerin rolü hakkındaki düşüncelerinden ve ezilenler arasındaki elit bir tabakanın nasıl yeni ezenler haline gelebileceğine dair uyarılarından derin bir şekilde etkilendi. 

Freire, gelecek yıllarda da pek çok kitap yazacaktı ama hızla devrimci bir klasik haline gelen kitabı Ezilenlerin Pedagojisi’ydi. Bu kitap, dünya çapındaki halk hareketleri içinde güçlü bir etki yaratmaya ve Freire’in düşünceleriyle tanışmak açısından en iyi başlangıç olmaya da devam ediyor. 

1988’de Durban’da yaptığı bir konuşmada, eğitim alanı dahil olmak üzere pek çok alanda önemli bir radikal entelektüel olan Neville Alexander şunları söyledi: “Freire için, hayvanlar ve insan varoluşu arasındaki belirleyici fark, ikincisinin doğrudan eylemi üzerine düşünme yeteneğinin bulunmasıdır. Bu yetenek, onun için, insan bilincinin ve özbilinçli varoluşunun eşsiz niteliğidir ve insanların durumlarını değiştirmelerine olanak sağlayan şeydir.” Başka bir deyişle Freire’ye göre bütün insanlar düşünme yeteneğine sahiptir ve eleştirel düşünce kolektif bir şekilde oluşturulduğunda, örgütlenmenin ve mücadelenin temelidir. 

Freire, baskının herkesi -hem ezilenleri hem de ezenleri- insanlıktan çıkardığını ve özgürleştirici siyaset formlarını, ezilenlerin özgürlük ve adalet mücadelesinin nihayetinde “erkeklerin ve kadınların varlığının onaylanması” talebi olduğunu savundu. “O halde, ezilenlerin büyük insani ve tarihsel görevi şudur: Kendilerini ve aynı zamanda onları ezenleri özgürleştirmek” diye yazacaktı. 

Ancak Freire için, ezilen ve özgür olmak isteyen kişinin, özgür olmak için ezen olması gerektiğine inanması gibi bir tehlike söz konusuydu: “İdealleri insan olmaktır; ama onlar için insan olmak ezen olmaktır.” Freire, bir mücadele sürecinde, düzenli bir şekilde uygulanan politik eğitimin, ezilenler arasındaki seçkinlerin yeni ezenlere dönüşmesini önlemeye yardımcı olması için önemli olduğuna inanıyordu ve “eğitim özgürleştirici değilse, ezilenlerin hayali ezen olmaktır” diye uyarıyordu. 

Freire için özgürlüğün amacı, herkesin bütünüyle insan olmasına izin vermektir; özgürlük mücadelesi tüm baskıya son vermelidir. Sadece bazıları için değil, herkesin her yerde özgürlüğü olmalıdır. Ancak ezilenlerin bunu her zaman net bir şekilde görmemesinin birçok farklı nedeni olduğunu da belirtir. Bazen ezilenler ezildiklerini görmezler çünkü onlara her şeyin “normal” ya da kendi hataları olduğuna inanmaları öğretilmiştir. Örneğin yeterli eğitime sahip olmadıkları için yoksul olduklarına ya da başkalarının daha çok çalıştığı için zengin olduğuna inanmaları öğretilir. Bazen, yoksullukları için başka bir şeyi (ekonomi) ya da başka birilerini (yabancılar) suçlamaları öğretilir.  

Gerçek özgürleşme, şeylerin gerçekte nasıl olduğunu açıkça görerek başlamalıdır. Freire için radikal ve kolektif sorgulama, tartışma ve öğrenmenin bu kadar önemli olmasının nedeni budur. Şeylerin gerçekte nasıl olduğu (gerçek yaşamlarımız ve deneyimlerimiz) hakkında dikkatli ve eleştirel düşünerek baskıyı tam olarak görebileceğimizi ve böylece ona karşı etkili bir şekilde savaşıp sonlandırabileceğimizi savunur. 

Durumumuz hakkında eleştirel düşünmeyi teşvik eden politik çalışma, insanları sadece her şeyi eleştirmek için cesaretlendirmek anlamına gelmez; bu aynı zamanda durmaksızın sorular sorarak -özellikle “neden” diye- her zaman görünenin ötesine geçmek, oldukları gibi görünen şeylerin -özellikle güçlü hissettiğimiz şeyler- kökenlerini anlamak anlamına gelir. Soru sormak, insanların neden baskı ya da adaletsizlik durumlarıyla karşı karşıya kaldıkları sorusuna yaşadıkları deneyimlerden yararlanma, düşünme ve kendi cevaplarını bulma olanağı sağlar. Bu yöntem, güçlü bir öğretmene ihtiyaç duydukları düşüncesiyle hareket eden, öğrencilerin kafalarını bilgi ile doldurmaya çalışan (görünüşte boş!) geleneksel eğitimden oldukça farklıdır. Freire, “ötekileri mutlak bir cehalet içinde tanımlamak, egemen ideolojinin bir özelliğidir” diye yazmaktadır. Freire, öğretmenin tüm bilgiye sahip olduğunun ve öğrencinin hiçbir şey bilmediğinin varsayıldığı bu eğitim modelini “bankacı” eğitim olarak adlandırır ve öğretmenin durumunu boş bir banka hesabına para yatıran birine benzetir. Freire şunları yazar: 

“Özgürleşme davasına adanmışlığını ilan eden ama henüz tamamen cahil saymakta devam ettiği halkla birlikteliğe giremeyen bir insan, acı şekilde kendini kandırır. Ezilenlerin safına katılan, halka yaklaşan fakat onların attığı her adımda, ifade ettikleri her kuşkuda, sundukları her öneride, “statü”sünü dayatmaya kalkışan kişi, kökenini özlüyor demektir.”[1]

Bu, ezilenlerin cahil ve düşünceden yoksun olduğunu ve halkı bilgilendireceklerini varsayan STK’lar veya küçük sekter siyasi gruplar tarafından düzenlenen birçok siyasi eğitim programından çok farklıdır. Freire, “Önderler sözlerini bu yüzden tek başlarına söyleyemezler; halkla birlikte söylemek zorundadırlar. Diyaloğa yönelik davranmayan, kendi kararlarını dayatmakta ısrar eden önderler halkı örgütleyemez, manipüle ederler. Özgürleştirmezler, kendileri de özgürleşmezler, sadece ezerler” demektedir.

Freire ayrıca, insanların baskı ve adaletsizlik durumlarını kendi başlarına değiştiremeyeceklerini de fark eder. Bu da özgürleşme mücadelesinin kolektif olması anlamına gelir. “Animatör” olarak adlandırdığı şeyin yardımcı olabileceğini öne sürer. Bir “animatör” yoksulların ve ezilenlerin yaşam durumunun dışından gelebilir ancak bu durumda olan insanların düşünmesinde, yaşamında ve güçlenmesinde cesaret etmeye yardımcı olan bir rol oynar. Bir animatör, ezilenlerin üzerinde gücünü öne çıkarmaya çalışmaz. Bir animatör, herkesin bilgi geliştirmeye katkıda bulunabileceği ve ezilenlerin demokratik gücünü inşa edebileceği bir araştırma topluluğu yaratmaya çalışır. Bunu etkileyici bir şekilde yapmak tevazu ve sevgi gerektirir; bir animatörün yoksulların ve ezilenlerin yaşamlarına ve dünyasına girmesi ve bunu yaparken eşitlikçi, gerçek bir diyaloğa girmesi çok önemlidir. 

Freire şöyle yazmıştır:

“Tersine, ne kadar radikalse, gerçekliğe o kadar iyi nüfuz eder; öyle ki, gerçekliği daha iyi tanıyarak daha iyi dönüştürebilir. Yalın haldeki dünyayla karşılaşmaktan, onu işitmekten, o dünyayı görmekten korkmaz. Halkla karşılaşmaktan veya halkla diyaloğa girmekten korkmaz. Kendini, tarihi veya halkı tekeline almış olarak da ezilenlerin kurtarıcısı olarak da görmez: Ama kendini, tarih içinde ezilenlerin safında dövüşmekle yükümlü tutar.”

Gerçek diyalogda hem animatör hem de ezilenler arasından öğrenenler bu sürece bir şeyler katar. Bu diyalog, yaşam deneyimleri üzerine dikkatli, kolektif ve eleştirel düşünme yoluyla hem ezilenler arasından öğrenenleri hem de animatörü “bilinçli” hale getirir; başka bir deyişle, baskının doğasını gerçekten anlamaya başlarlar. Ama Freire için dünyayı sadece anlamak yeterli değildir; aynı zamanda “güçsüzlerin zayıflığının, adaleti ilan edebilecek bir güce dönüştürülmesi gereklidir”.

Baskıya karşı eylemde, hem eylem üzerine dikkatlice düşünmeli (derinlemesine düşünme) hem de eylemlerin sonucu her zaman birbirine bağlanmalıdır. Eylem ve derinlemesine düşünme, Karl Marx’ı izleyen Freire’nin “praksis” olarak adlandırdığı süregiden bir dönüşüm döngüsünün parçasıdır. 

Book covers of Pedagogy of the Oppressed in different languages.
Ezilenlerin Pedagojisi’nin farklı dillerdeki kitap kapakları.

Güney Afrika’da Freire’nin Düşüncesinin Önemi

Eğer isterseniz Paulo Freire anahtar bir teorisyen haline gelir. Ancak bunun için Paulo Freire’yi Brezilya’dan Güney Afrika bağlamına getirmeye ihtiyacımız vardı. Okuduklarımız haricinde Brezilya hakkında elbette ki hiçbir şey bilmiyorduk. O zamanlar, Güney Afrika bağlamını kavramak ve ilgilenmek için kullandığımız buna benzer başka herhangi bir metin bilmiyorum.

Barney Pityana, Siyah Bilinç Hareketi’nde önde gelen bir entelektüel

Freire, Afrika’daki birçok ülkeyi ziyaret etmesine rağmen, Apartheid rejimi, onun Güney Afrika’yı ziyaret etmesine izin vermedi. Bununla birlikte, kitaplarında Güney Afrika’yı tartışıyordu ve Apartheid rejim karşıtı aktivistlerin, çalışmaları ve Güney Afrika bağlamı hakkında konuşmak için onu görmeye geldiklerini söylüyordu. Apartheid rejimi karşıtı mücadelede yer alan örgütlerin ve hareketlerin çoğu, Freire’nin düşünce ve yöntemlerini kullandı. 

Siyah Bilinç Hareketi

Apartheid rejimi Ezilenlerin Pedagojisi’ni yasaklasa da kitap kopyaları yer altından dolaşmaya devam etti. 1970’lerin başlarında Freire’nin çalışması, Güney Afrika’da zaten kullanılıyordu. Siyah Bilinç Hareketi’nin Freire’nin çalışmalarını kullanması hakkında akademik bir çalışma yürüten Leslie Hadfield, Ezilenlerin Pedagojisi’nin ilk defa 1970’lerin başlarında Güney Afrika’ya geldiğini ve kitabın Freire’den ilham alarak okuryazarlık projeleri yürütmeye başlayan Üniversite Hıristiyan Hareketi (UCM) tarafından getirildiğini söylüyordu. UCM, 1968 yılında Steve Biko tarafından kurulan Güney Afrika Öğrenci Örgütü’yle (Saso) ve Barney Pityana, Aubrey Mokoape gibi diğer figürlerle yakın bir şekilde çalıştı. Saso, Siyah Bilinç Hareketi’ni oluşturan bir dizi örgütten ilkiydi. 

Johannesburg’dan radikal ve “sevgi ve adaletle dönüştürülmüş bir dünya”yı taahhüt eden Hıristiyan kadın örgütü Grail’in üyesi olan Anne Hope, Freire ile 1969’da Boston Harvard Üniversitesi’nde ve sonra yeniden Tanzanya’da karşılaştı. 1971’de Güney Afrika’ya döndükten sonra Biko ondan Saso’nun liderliğiyle altı aylığına Freire’nin katılımcı yöntemleri üzerine çalışmasını istedi. Biko ve diğer 14 aktivist, aylık atölyelerle Freire’nin yöntemleri üzerine eğitildi. Siyah Bilinç Hareketi’nin önemli isimlerinden Bennie Khopa, “Paulo Freire… Steve Biko üzerinde kalıcı bir felsefi etki bıraktı” diye hatırlıyordu.

Bu atölyeler sırasında aktivistler, bilinç yükseltme süreci çerçevesinde araştırmalar için toplumun kökenlerine indiler. Barney Pityana şunu hatırlıyordu: 

“Anne Hope, temelde okuryazarlık eğitimini yürütecekti ancak bu farklı türden bir okuryazarlık eğitimiydi. Çünkü insan deneyimini, görüşlerini anlama yoluyla ele alan Paulo Freire’nin okuryazarlık eğitimiydi. Günlük deneyim ve kavrayışlardan hareket ederek bir çizgi çiziyordu ve böylece sahip olunan bilgi ve kavrayış zihinde derin bir etki yaratıyordu.”

Bazılarımız için, zannederim Paulo Freire ile ilk karşı karşıya gelişimizdi, en azından benim için kesinlikle öyleydi. Ama Steve, Steve Biko değişik türlerde okuyan bir insandı, çok fazla şey biliyordu, ama biz bilmiyorduk. Ve böylece, okumalarında Paulo Freire’nin Ezilenlerin Pedagojisi’yle karşılaştı ve Güney Afrika’daki baskıcı sistemi açıklamak için bu yöntemi uygulamaya başladı. 

Freire’nin herkesi özgürleştirecek olanın yalnızca ezilenler olduğu yönündeki tartışmasını yineleyen BCM, Apartheid rejimine karşı mücadeleye siyah insanların önderlik etmesi gerektiğinin önemini vurguladı. Freire ayrıca “kimlik duygusu olmadan, gerçek bir mücadele olmayacağını” söylüyordu. Bu da beyaz üstünlüğüne karşı gururlu ve güçlü bir siyah kimliğini ortaya koyan BCM ile yankı buldu.

Hareket, süregiden bir bilinç yükseltme projesinde, kalıcı bir eleştirel düşünme süreci geliştirmek için doğrudan Freire’den yararlandı. Pan-Afrika Kongresi’nde (PAC) geçmişi olan ve Saso’yu kuran öğrenciler için daha yaşlı bir rehber haline gelen Aubrey Mokoape, Siyah Bilinç ile “bilinç yükseltme” arasındaki bağlantının açık olduğunu söylüyor: 

“Bu hükümeti devirmenin tek yolu, halkımızın ne yapmak istediğimizi anlaması ve süreci sahiplenmesidir, yani toplumdaki konumlarının bilincinde olmalarıdır, başka bir ifadeyle çocuklarının okul ücretlerinin, tıp fakültesindeki ödemelerin, barınacak konut yoksunluğunun, ulaşımın yetersizliğinin, kısacası bunların tümünün nasıl tek bir süreç halinde işlediğini ve hepsinin aslında bağlantılı olduğunu kavramaları ve noktaları birleştirmeleri gerekir. Bunların tümü sisteme içkindir ve toplumdaki konumunuzdan izole değildir, ancak sistemiktir.”

Steve Biko
Steve Biko (ayakta) ve Rubin Phillip (en sağda) 1971’de Durban’daki Güney Afrikalı Öğrenci Organizasyonu’nun (Saso) bir konferansında.
Steve Biko Vakfı
Steve Biko
Kaynak: Fraser MacLean / Tarihi Makaleler Araştırma Arşivi Witwatersrand Üniversitesi

Kilise

1972’de, Biko ve Bokwe Mafuna (Freire’nin yöntemlerinin verildiği eğitimlere dahil olmuştu kendisi) Bennie Khopa tarafından saha çalışanı olarak işe alındı. Khopa, Güney Afrika Kiliseler Konseyi (SACC) ve Hıristiyan Enstitüsü’nün Siyah Topluluğu Projelerinin (BCP) başkanıydı ve ayrıca Freire’nin yöntemleri konusunda eğitim almıştı. BCP’nin çalışması, Freire’den büyük ölçüde etkilendi. Hem BCM hem de Güney Afrika’daki Hıristiyan Kiliseler, Freire’nin hem etkilediği hem de katkıda bulunduğu radikal bir düşünce okulu olan Kurtuluş Teolojisi’nden yararlandılar. 1972’de Saso’nun başkan vekili seçilen Rubin Phillip, Anglikan başpiskoposu olmaya devam edişini şöyle açıklıyordu:

“Paulo Freire, kurtuluş teolojisinin kurucularından biri olarak kabul edilir. O, inancını özgürleştirici bir şekilde yaşayan bir Hıristiyandı. Paulo, tıpkı yoksulların önceliğinin önemli olduğu kurtuluş teolojisinin alameti farikası gibi, yoksulları ve ezilenleri yönteminin merkezine koydu.”

Güney Afrika’da, kurtuluş teolojisinden elde edilen fikirler -Amerika Birleşik Devletleri’nde James H. Cone tarafından geliştirilen Siyah Kurtuluş teolojisiyle birlikte- çeşitli mücadele akımları üzerinde güçlü bir etkiydi. Bishop Rubin şunları hatırlıyor:

“Sohbetlerimizden çıkardığım tek şey eleştirel düşünürler olma ihtiyacıydı. … Kurtuluş teologları, tıpkı eğitim gibi teolojinin de evcilleştirme için değil, kurtuluş için olması gerektiğini söylediler. Din, eleştirel yetimizi kullanmada ve bilgiyi günlük gerçekliğimize bağlama konusunda bizi tembelleştirdi ve itaatkâr hale getirdi. Kısacası eğitim… eleştirel bir yaşam yolu ve bilgiyi yaşamımızla nasıl ilişkilendirdiğimiz hakkında olmalıydı.”

İşçi Hareketi

Siyah Bilinç Hareketi, BCP ve Saso arasında ortak bir proje olan Siyah İşçiler Projesi gibi işçi örgütlerini kapsıyordu. İşçi hareketi de 1970’lerde başlayan işçi eğitimleri aracılığıyla Freire’nin fikirlerinden etkilendi. Bunlardan biri, Freire’nin düşüncelerini ve yöntemini etkileyen Genç Hıristiyan İşçilerin Gör-Yargıla-Hareket et yöntemini kullanan Kentsel Eğitim Programıydı (UTP). UTP, işçilerin her gün yaşadıkları deneyimlerini ifade etmeleri, durumları hakkında ne yapabileceklerini düşünmeleri ve ardından dünyayı değiştirmek için harekete geçmelerini cesaretlendirmek adına bu yöntemi kullandı. Güney Afrika Öğrencileri Ulusal Birliği (Nusas) içinde ve çevresinde bulunan solcu öğrenciler tarafından başka işçi eğitim projeleri de başlatıldı. Saso, 1968’de Nusas’tan ayrılmıştı, ama büyük ölçüde beyaz olmasına rağmen Nusas, Apartheid rejimi karşıtı bir örgüttü ve UCM’nin parçası olan üyeler aracılığıyla Freire’den etkilenmişti.

1970’li yıllar boyunca, Ücret Komisyonları Natal, Witwatersrand ve Cape Town üniversitelerinde kuruldu. Komisyonlar, üniversitelerin ve bazı ilerici sendikaların kaynaklarını kullanarak, Cape Town’da Batı Eyaleti İşçi Danışma Bürosu’nun (WPWAB), Durban’daki Genel Fabrika İşçileri Yardım Fonu’nun (GFWBF) ve Johannesburg’daki Endüstriyel Yardım Derneği gibi yapıların kurulmasına yardımcı oldu. Durban’daki Harriet Bolton benzeri bazı eski sendikacıların yaptığı gibi bir dizi sol öğrenci bu girişimleri destekledi. Öğretim stili Freire’den etkilenen radikal bir akademisyen olan Rick Turner, Durban’da, öğrenciler arasında etkili bir figür haline geldi. Turner, kökenlerinin katılımcı demokrasiye dayandığı bir geleceğe kendini adamıştı ve öğrencilerin çoğu da kendini adayan aktivistlerdi. 

Bu ortamın bir katılımcısı olan David Hemson şöyle anlatıyor:

“İki belirli zihin iş başındaydı; birincisi (Turner) Bellair’de bir ahşap ve demir bir evde kalıyordu ve diğeri (Biko) Alan Taylor konutundaki pis kokulu, gürleyen Wentworth petrol rafinerisinin gölgesindeydi. Her ikisi de yakın arkadaş olacak ve her ikisi de enerjik yazıları ve siyasi mücadelelerinde sıçrayışlarından sonra apartheid rejiminin güvenlik aygıtının elinde ölecekti. Her ikisi de Paulo Freire’nin Ezilenlerin Pedagojisi’nden etkilendi ve onun fikirleri ve kavramları, özgürlük için verdikleri mücadelede yazılarına ilham kaynağı oldu.”

Turner’a yakın olan ve Endüstriyel Eğitim Enstitüsü’nün (IIE) kurulmasına katılan öğrencilerden biri olan Omar Badsha şunları hatırlıyordu: 

“Rick Turner eğitime oldukça ilgiliydi ve her entelektüel gibi okuduğumuz metinlerden biri de Paulo Freire’nin henüz kısa bir zaman önce yayımlanan kitabıydı. Ve bu kitap eğitim hakkında bazı değerli fikirleri ve olumlu öğrenmenin bir yolunu hesaba katması -dinleyicileri dikkate alacağı ve dinleyicilerle nasıl ilişki kurulacağı- bakımından bizde yankı uyandırdı.”

Ocak 1973’te, Durban genelinde işçiler greve gitti -ki şimdi bu olay işçi örgütlenmesinde ve Apartheid rejimine karşı direnişte önemli bir dönüm noktası olarak görülüyor. Hemson bunu şöyle hatırlıyor:

“Şafaktan sonra, Coronation Bricks’in kışla benzeri pansiyonlarından, Pinetown’daki geniş dokuma tezgahlarından, belediye binalarından, büyük fabrikalardan, değirmenlerden ve daha küçük olan Five Roses çay işleme tesisinden sokaklara aktılar. Ezilenler ve sömürülenler ayağa kalktı ve patronlara ve rejime saldırdı. Gruptakiler, yalnızca grevcilerin lidersiz kitle toplantılarına, işyerine giremeyen işçilerin görüşmelerine ve bireysel ifadesine güven duyuyordu. Apartheid rejiminin katı emirleri kırıldı ve yeni özgürlükler doğdu. Yeni kavramlar insan şeklini aldı: dokumacı biri atölye sorumlusu haline geldi, örgütlü bir kitle örgütsüzleri geride bıraktı, tekstil eğitmeni adanmış bir sendikacı, utangaç yaşlı adam yeniden doğmuş bir Kongre emektarı, bir temizlikçi tanımlanmış bir genel işçiye dönüştü.”

Clover's main factory at Congella (Durban) was crippled when its 500 African employees went on strike for higher wages. 7 February 1973, Clover Dairy, Durban. Credit: Mike Duff / Source Sunday Times
Clover’ın Congella’daki (Durban) ana fabrikası, 500 Afrikalı çalışanı daha yüksek ücretler için greve gidince sekteye uğradı. 7 Şubat 1973, Clover Dairy, Durban.
Mike Duff / Kaynak: Sunday Times

Durban Hareketinden Sonra

Durban’da 1973 grevleri öncesi ve sırasındaki dönem “Durban Anı” olarak bilinmeye başlandı. Bu dönemin Biko ile Turner gibi iki karizmatik figürü olduğu için gelecek mücadelelerin çoğunun temellerini atan önemli bir siyasi yaratıcılık dönemiydi. 

Ama Mart 1973’te devlet, Rubin Phillip dahil olmak üzere birçok BCM ve Nusas lideriyle birlikte Biko ve Turner’ı tutukladı. Buna rağmen, grevlerin ardından sendikalar oluşurken, sıklıkla Freire’den etkilenerek üniversite eğitimi alan bir dizi entelektüel, sendikalarda çalışmaya başladı ve hızlı ilerlemeler kaydedildi. 1976’da doğrudan Siyah Bilincinden etkilenen Soweto ayaklanması, mücadelede yeni bir dönem açtı ve mücadelenin merkezini Johannesburg’a kaydırdı. 

Biko 1977’de polis nezaretinde öldürüldü, sonra Siyah Bilinç örgütü yasaklandı. Takip eden yıllarda, Turner da suikasta uğradı. 

1979’da Durban Anı’nın ruhuyla, ağırlıklı olarak demokratik işçilerin ve atölye çalışanlarının, ayrıca politik olarak güçlendirilmiş atölye sorumlularının kontrolündeki bir dizi sendika Güney Afrika İşçi Sendikaları Federasyonu (Fosatu) adı altında birleşti.

1983’te Cape Town’da Ulusal Demokratik Cephe (UDF) kuruldu. Ülke çapındaki topluluk kökenli örgütler, günümüzün aşağıdan yukarıya demokratik praksisine bağlı kalarak radikal demokratik bir gelecek vizyonuyla birleşti. 1980’lerin ortasına gelindiğinde, ANC’ye bağlı Güney Afrika Sendikaları Kongresi (Cosatu) aracılığıyla federasyon haline gelen UDF ve sendikal hareket, milyonlarca insanı harekete geçirdi. 

Bütün bu zaman dilimi boyunca, Durban Anı’nda özümsenen ve geliştirilen Freire’ci fikirler, genellikle politik eğitim ve praksis hakkında düşünmenin merkezinde de yer aldı. Anne Hope ve Sally Timmel, Güney Afrika’nın özgürleşme mücadelesi bağlamında radikal bir praksis geliştirmek için Freire’nin yöntemlerini uygulamayı hedefledikleri üç ciltlik bir çalışma olan Training for Transformation’ı yazdı. İlk cilt 1984 yılında Zimbabwe’de yayımlandı. Çalışma Güney Afrika’da hızla yasaklandı ancak yeraltında geniş çapta dolaşımdaydı. Training for Transformation hem sendikal harekette hem de UDF aracılığıyla birbirine bağlanan toplum kökenli mücadelelerin siyasi eğitim çalışmalarında kullanıldı. 

Bir aktivist ve akademisyen olan Salim Vally, “80’lerin okuma yazma gruplarının, bazı okul öncesi gruplarının, işçi eğitimi ve insanların eğitim hareketlerinin Freire’den derin bir şekilde etkilendiğini” hatırlıyor. Güney Afrika Yüksek Öğretim Komitesi (Sached) de Freire’den güçlü bir şekilde etkilenmiştir. İlk olarak Apartheid rejiminin üniversitelerdeki ırk ayrımı uygulamalarına karşı 1959 yılında kurulan Komite, 1980’lerde sendikalara ve toplum kökenli hareketlere eğitimsel destek sağladı. Vally, Neville Alexander’ın -Cape Town’da bir yönetici- Sached içinde ve dahil olduğu diğer eğitim çevrelerinde her zaman Freire’den bahsettiğini belirtiyordu. Sached’in ulusal yöneticisi olan John Samuels, Geneva’da Freire ile tanışmıştı. 

1986’dan itibaren “halkın gücü” fikri, halk mücadelelerinde oldukça önemli hale geldi ancak bunun ne anlama geldiğine dair pratikler ve anlayışlar çok çeşitliydi. Bazıları, insanları, ANC’nin sürgünden ve yeraltından dönüp iktidarı ele alabilmesinin önünü açacak bir koçbaşı olarak görüyordu. Bir diğer düşünce, sendikalarda ve topluluk örgütlerinde demokratik pratikler inşa etmenin, katılımcı demokrasinin sıradan yaşamda -işyerlerinde, topluluklarda, okullarda, üniversiteler vs- derinlemesine yerleşeceği, Apartheid sonrası bir gelecek kurmak için de gereken çalışmanın başlangıcı olduğu düşüncesindeydi. Sendikalar tarafından kullanılan “yarını bugünden inşa et” sloganıyla kastedilen buydu.

Bu dönemde Freire’ci akımların güçlü olmasına rağmen, 1980’lerin sonunda ve daha çok 1990’da ANC üzerindeki yasağın kaldırılması, siyasetin askerileştirilmesini beraberinde getirdi ve bu da bu akımları önemli ölçüde zayıflattı. ANC’nin sürgünden ve yeraltından dönüşü, toplum kökenli mücadelelerin kasıtlı olarak demobilizasyonuna ve sendikal hareketin de doğrudan ANC otoritesine bağımlı kılınmasına neden oldu. Bu durum, Frantz Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri kitabında anlattığından farklı değildi: 

“Bugün partinin misyonu, tepeden verilen emirlerin halka iletilmesidir. Bir partide demokrasinin temeli ve güvencesi olan aşağıdan yukarıya ve yukarıdan aşağıya üretken değiş tokuş artık mevcut değildir. Parti tam tersine artık kitlelerle liderlik arasında bir perde halini almıştır.”[2]

Rick Turner, undated. Credit: Helen Joseph Collection of the Historical Papers Research Archive, University of the Witwatersrand
Rick Turner.
Helen Joseph Tarihi Belgeler Araştırma Arşivi Koleksiyonu, Witwatersrand Üniversitesi
(Soldan sağa) Henry Fazzie, Murphy Morobe ve Albertina Sisulu, Güney Afrika Kiliseler Konseyi (SACC) ve Birleşik Demokratik Cephe’nin (UDF) merkezi olan Khotso House’da. Johannesburg, Güney Afrika.
Joe Sefale / Gallo Görseller
Güney Afrika Sendikalar Federasyonu (Fosatu) toplantısı.

Bugün Paulo Freire

Freire’ci fikirler, Apartheiddan sonra yeni düzenin bazı çatlaklarında da gelişmeye devam etti. Söz gelimi demokratik idarenin ilk yıllarında, bir sendika eğitim projesi olan Durban’daki İşçi Üniversitesi, Freire’nin metotlarına kendini adamış bazı öğretmenleri bulunduruyordu. Siyah Bilinç Hareketi’nin içerisinde yer alan ve bir filozof olan Mabogo More, bu öğretmenlerden biriydi. Freire’yi ilk olarak 1970’lerde, The University of the North’da (“Turfloop” olarak da bilinir) öğrenciyken Saso tarafından düzenlenen kış okullarının oluşumu sırasında, “Saso aracılığıyla” kullanılan “bilinç yükseltme” kavramıyla öğrendiğini hatırlıyor. Daha sonra, dönemin Turfloop kütüphanecisi olan S’bu Ndebele’nın Paulo Freire’nin Ezilenlerin Pedagojisi kitabının bir kopyasını gizlice kaçırdığını ve Frantz Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri’yle birlikte, bilinçli öğrenciler olarak kendi aralarında gizlice okuduklarını söylüyor.

More, 1994’te Freire’nin Birleşik Devletler’deki Harvard Üniversitesi’nde verdiği bir derse katılabildi. “Freire’nin dersi büyüleyiciydi ve Ezilenlerin Pedagojisi’nde ifade edilen ilkeler, öğretim pratiğimi modellememe yardımcı oldu” diye belirtiyor.

Bugün, Durban’daki Umtapo Merkezi gibi bazı kuruluşlar Freire yöntemlerine bağlı kalmaya devam ediyor. Merkez, siyah topluluklar içinde yükselen siyasi şiddete bir yanıt olarak 1986’da Durban’da kuruldu. Kökenlerini Siyah Bilinç Hareketi’nden alıyor ve çalışmaları açıkça Freire’nin metodolojisine dayanıyor.

Freire’nin fikirlerini kullanan bir başka kuruluş da Pietermaritzburg’daki Kilise Arazisi Programı’dır (CLP). Kökleri kurtuluş teolojisi geleneğine dayanır ve Piskopos Rubin, Abahlali baseMjondolo ile diğer bazı taban örgütleri ve mücadeleleriyle yakından bağlantılıdır. CLP, Güney Afrika’da gerçekleşen toprak reformu sürecine yanıt olarak 1996 yılında kurulmuş ve 1997’de bağımsız bir kuruluş haline gelmiştir. 2000’lerin başında ise CLP, Apartheid rejimine karşı mücadelenin baskıya son vermediğini, devletin toprak reformu programının doğrudan özgürleştirici bir hal almadığını ve kendi çalışmalarının baskıyı sonlandırmaya yardım etmediğini fark etti. Bu nedenle CLP, Freire’nin fikirlerini canlandırmaya ve yeni mücadelelerle dayanışma içine girmeye karar verdi. 

CLP animatörü Zodwa Nsibande şöyle diyor:

“Mülakatlarımızda, onların öznelliğini yıkmak istemediğimiz için insanların düşünmesine izin veriyoruz. İnsanların yaşadıkları deneyimler hakkında düşünmelerini sağlamak için araştırma soruları soruyoruz. Paulo Freire’in “sorun yaratma eğitimi, erkekleri ve kadınları oluşum sürecinde varlıklar olarak onaylar” düşüncesini benimsiyoruz. Sorun oluşturma metodolojilerini kullanarak topluluklarla ilişki kurduğumuzda, onlara güçlerini vermeye çalışıyoruz. Sibabuyisele isithunzi sabo, ngoba sikholwa ukuthi ngenkathi umcindezeli ecindezela ususa isthunzi somcindezelwa. Thina sibuyisela isithunzi somcindezelwa esisuswa yisihluku sokucindezelwa (Ezenlerin baskı zamanlarında ezilenlerin haysiyetini aldığına inandığımız için, onların haysiyetini yeniden inşa ediyoruz. Ezenlerin baskıyla aldığı ezilenin haysiyetini yeniden inşa ediyoruz.)”

Son yıllarda, Brezilya’daki Topraksız İşçi Hareketi veya Movimento Sem Terra (MST) ile bağlantılar, Freire’in Güney Afrika’daki fikirlerinin gücünü yeniden canlandırdı. 1984’te kurulan MST, milyonlarca insanı harekete geçirdi ve binlerce verimsiz toprak alanını işgal etti. Bu örgüt, Güney Afrika’daki en büyük sendika olan Ulusal Metal İşçileri Sendikası (Numsa) ve ülkenin en büyük halk hareketi olan Abahlali baseMjondolo ile yakın ilişkiler kurdu. Bu ise, Numsa ve Abahlali baseMjondolo’dan bir dizi aktivistin, MST’nin politik eğitim okulu olan Florestan Fernandes Ulusal Okulu’ndaki (ENFF) programlara katılabileceği anlamına geliyordu.

Aktivistlerin ENFF’deki deneyimleri ile Durban’daki eKhenana Toprak İşgali sırasında Abahlali baseMjondolo tarafından inşa edilen ve yönetilen “Frantz Fanon Politik Okulu” gibi Güney Afrika’daki siyasi okulların kurulması arasında doğrudan bağlantılar var.

Numsa JC Bez Bölgesel Eğitim Sorumlusu Vuyolwethu Toli şunları açıklıyor:

Güney Afrika’daki ve dünyadaki eğitim sistemleri, karşılıklı veya müşterek öğrenme süreçlerinin olmadığı yerlerde bankacı eğitim yöntemini kullanır. Öğretmen ya da kolaylaştırıcı, kendisini bilgelik tekeline sahip görür ve egemen bilgi dağıtıcısı olarak konumlandırır. Sendikada halk eğitiminden sorumlu yoldaşlar olarak bu şekilde hareket etmiyoruz. Kolektif bilgi üretimi ve tüm oturumların, işçilerin yaşanmış deneyimleriyle şekillendirildiğinden emin oluyoruz. Bizim hareket noktamız, işçilerin bilgisinin içeriği şekillendirmesidir, tersi değil. Bankacı eğitim yöntemine inanmıyoruz.

Freire’in ilk olarak Brezilya’da üretilen fikirleri tüm dünyadaki mücadeleleri etkiledi. Onun fikirleri, Güney Afrika’daki entelektüelleri ve hareketleri etkilemeye başladıktan neredeyse elli yıl sonra bile, güncel konularla ilgili olmaya ve güçlü kalmaya devam ediyor. Bilinç oluşturma işi kalıcı bir bağlılık, bir yaşam biçimidir. Aubrey Mokoape’in dediği gibi, “Bilincin sonu yoktur. Ve bilincin gerçek bir başlangıcı yoktur”.

Abahlali baseMjondolo’un eKhenana Toprakları İşgalinde kurulan Frantz Fanon Politik Okulu, Mjondolo, Cato Malikanesi, Durban, Güney Afrika, 14 Ekim 2020.
Richard Pithouse
The flags of the MST and Abahlali baseMjondolo photographed at the celebration of the movement's fifteenth anniversary. eKhenanan occupation, Durban, South Africa, 4 October 2020. Credit: Landh Tshazi / Abahlali baseMjondolo
Hareketin on beşinci yıldönümü kutlanırken MST ve Abahlali baseMjondolo bayrakları fotoğraflandı. eKhenanan işgali, Durban, Güney Afrika, 4 Ekim 2020.
Landh Tshazi / Abahlali üssü Mjondolo

Yazının orijinali: https://www.thetricontinental.org/dossier-34-paulo-freire-and-south-africa/

Çeviri: Yener Çıracı

Kapak Resmi: Brezilya’da, Campinas’ta Milton-Santos eğitim merkezinde duvar resminden detay. Luiz Carlos Cappellano


[1] Freire alıntılarında Dilek Hattatoğlu ve Erol Özbek’in çevirisi kullanılmıştır. Ezilenlerin Pedagojisi, Ayrıntı Yayınları, 2010.

[2] Bu bölümde Şen Süer’in orijinal dilden çevrisi kullanılmıştır. Yeryüzünün Lanetlileri, İletişim Yayınları, 2021.

“Kazanımla Sonuçlanması Çok Tehlikeliydi”: Kadıköy Grevini İşçi Kadınlar Anlatıyor

Kadıköy Belediyesine bağlı olarak çalışan DİSK’li kadın temsilciler geçtiğimiz hafta yaşanan grev sürecine dair ayrıntılı bir açıklama yayınladı.

Sendikanın bir siyasi partinin talimatı doğrultusunda temsil ettiği işçinin iradesini yok saydığının vurgulandığı açıklamada “koltuk kavgası yapanların, işçiye ihanet etmiş bir sendikanın yöneticilerini eleştirmeye cesaret edemeyip temsilcileri istifaya çağırmasına kulak asmayacağız; meydanı, işçi sınıfını arkadan vuranlara bırakmayacağız” denildi.

Açıklamanın tam metnini okurlarımızın ilgisine sunuyoruz.

Biz, DİSK’e bağlı Genel-İş Sendikası Anadolu Yakası 1 No’lu Şube üyesi kadınlarız. Aralık 2019’da yapılacak şube yönetimi seçimi için salt erkeklerden oluşan blok listeler hazırlanmasının cinsiyetçilik olduğunu dile getirdik ve sendikanın ataerkil yapısına dikkat çekmek amacıyla Mor Liste adında, salt kadınlardan oluşan bir blok listeyle seçime girdik. Seçimi kazanamadık ama birkaç ay sonra yapılan temsilci seçimlerinde daha çok kadının aday olup seçilmesini sağladık. Bu metni, o temsilciler olarak kaleme alıyoruz. 

Temmuz 2020’de, Kadıköy Belediyesi’nin, daha önce taşeron şirket çalışanı olup 2018’de KHK ile belediye şirketi KASDAŞ’a geçirilen işçiler ve KHK’dan sonra işe girenlerle birlikte toplam 2.300 işçisinin yeni toplu iş sözleşmesi (TİS) süreci başladı. Temsilciler olarak, TİS taslağı üzerinde çok çalıştık. Temsilci kadınlar olarak ise, taslağı toplumsal cinsiyet eşitliği bakımından ele aldık ve yoğun bir çalışma sonucunda bazı talepler belirledik. Eşit temsil talebimiz en başta elense de, 7 ay süren müzakerelerde, talep ettiğimiz hakların pek çoğunu elde ettik. Kadın erkek tüm personelin çocuklarına ücretsiz kreş hakkı, kadın istihdamı açısından elde ettiğimiz en önemli kazanım oldu. 

Gelgelelim bu ve benzeri idari maddeler uzun uzun tartışılırken, müzakere masasında Kadıköy Belediyesi’ni temsil eden Sosyal Demokrat Kamu İşverenleri Sendikası SODEMSEN ücret maddeleri ile ilgili ayrıca bir paket hazırladığını ve bize onu sunacağını söyleyerek bizi açıkça oyaladı. Dahası, her maddeyi elden geçirmiş olduğumuz, talep ettiğimiz ücretlerin çok yüksek olduğu ve müzakerelere temsilci katılımının fazla olduğu gerekçeleriyle masadan kalktı ve müzakereler bu yüzden 2 ay kesintiye uğradı. 

TİS’ten beklentimiz, haliyle, ücretlerin ve sosyal hakların iyileştirilmesiydi. Çalışanların maaşları arasındaki uçurumun kapanmasını, eşit işe eşit ücret politikasının hayata geçirilmesini istiyorduk. Ayrıca haftalık 40 saat çalışma süresinin tüm işçileri kapsamasını ve Cumartesi’nin de hafta tatili sayılmasını talep ettik. Ücretlerde uçurumun kapanması için bir taban ücret belirlendi. Şube yönetimi, 696 sayılı KHK ile taşerondan belediye şirketi KASDAŞ’a geçerken hak kaybına uğrayan işçilerin yaşadığı kaybı az da olsa telafi edecek bir taban ücret belirledi. Ayrıca birinci yıl %20, ikinci yıl %20 zam talep ettik. Türkiye’de resmî enflasyon oranı %15, gerçek enflasyon oranı ise %35 ila %50’dir. 

Tüm uzlaşma çabalarımıza karşın TİS süreci tıkandı ve 5 Şubat itibarıyla grev kararını astık. Greve çıkmak için yasal süre olan 15 Şubat gecesine dek işverenin masaya makul ücret maddeleriyle döneceğine dair umudumuzu yitirmedik. 15 Şubat günü kurulan müzakere masasında bize en düşük ücret olarak sunulan rakam, geçen TİS ile aldığımız net 275 TL’lik seyyanen zammın yedirilmiş olduğu 3.100 TL’ydi. Zam oranı olarak da %7 teklif edildi. İşçinin iradesi doğrultusunda bu rakamları kabul etmediğimiz için SODEMSEN masadan tamamen kalktı ve biz de 16 Şubat 00.01’de resmen greve çıktık. 

Bunun üzerine Kadıköy Belediye Başkanı sosyal medya üzerinden kamuoyuna duyuruda bulunarak, işçinin, teklif edilen 4.972 TL ücret ve %38 zammı kabul etmeyerek greve çıktığını duyurdu. Bu duyuru üzerine şube yönetimi ve onlarca temsilci bir araya gelerek hesap kitap yapmaya ve başkanın masada konuşulan rakamlardan bu rakama nasıl ulaştığını bulmaya çalıştık ama kendisinin yaptığı gibi her türlü ek ödemeyi içine katsak da işin içinden çıkamadık.

Bu süreçte başta İstanbul Büyükşehir Belediyesi olmak üzere CHP’li ilçe belediyelerin çöp toplama araçları grevi kırmak üzere Kadıköy’e yönlendirildi. Onlara bu grevin yalnızca bizim haklarımız için değil onların hakları için de yapıldığını anlattık. Nitekim, söz konusu belediye yönetimleri Kadıköy’de işçinin kazanımıyla sonuçlanacak bir hak mücadelesinin kendi belediyelerine de sirayet edeceğini gayet iyi biliyordu. Fakat biz, 29 Ocak 2021 tarihinde önce DİSK Genel Merkezi’nde, ardından 14 belediye başkanının da katılımıyla CHP İstanbul İl Başkanlığı’nda yapılan toplantılarda sendika şube yöneticilerimizle tam olarak ne konuşulduğunu elbette bilmiyoruz. Yine de, belediye işçilerini temsil eden bir işçi sendikasının, özellikle de süregelen gergin bir TİS sürecinde, işveren tarafını en üst düzeyde temsil eden aktörlerle bir araya gelmesinden büyük rahatsızlık duyduk. Partinin belirlediği asgari ücret 3.100 TL olduğu için sendikanın bu çizgiyi aşmaması yönünde uyarıldığını tahmin ediyoruz. İşçiyi her-şey-dahil bir asgari ücrete ikna etmek elbette sendikanın göreviydi. 

17 Şubat günü sabaha karşı Genel-İş Genel Merkezi’nden Engin Sezgin, Çetin Çalışkan ve Nevzat Karataş geldi. Şube yönetimi ve temsilciler olarak onlarla bir araya geldik. Müzakerenin artık doğrudan belediye başkanı ile kendileri arasında yürüyeceğini fakat işçinin ve temsilcilerin onaylamadığı hiçbir şeyin altına asla imza atmayacaklarını vurguladılar. Grev konusunda içimizin rahat olmasını söylemeleri üzerine sendikanın bize grev fonundan bir ödeme yapıp yapmayacağını sorduğumuzda ise öyle bir fon olmadığını, tüzükte böyle bir şey bulunmadığını (Genel-İş Tüzüğü, 57. Madde Grev Fonu), zaten buna elveren bir bütçeleri de olmadığını belirttiler.

17 Şubat günü, teklif edilen ücret ve zam teklifine ilişkin dezenformasyonu dağıtmak ve işçi tarafı olarak hakikatleri dile getirmek için büyük çaba sarf ettik. Sosyal medya sayesinde sesimizi duyurmayı başardık. İşçiye karşı kışkırtılan Kadıköy halkı başta olmak üzere, öğrenciler, sol partiler ve STK’lar bizimle dayanışma içinde olduklarını açıklamaya başladı. Kadıköy halkı belediye binasına gelerek bizimle dayanışmak için örgütlendi. Greve çıkan fabrika işçisi nasıl üretimi durdurarak üretimden gelen gücünü kullanıyorsa, belediye işçisi de hizmet üretmeyi durdurur ve bu, o belediyenin hizmet götürdüğü halkın yaşam kalitesini kısa sürede düşürür. Kadıköy halkının, üretimden gelen gücünü kullandığı ve yaşam kalitesini düşürdüğü için belediye işçisine tavır alacağı hesaplanmıştı fakat Kadıköy halkı, Kadıköy’ü emeğiyle yaşanır kılan işçiyi emekçiyi sahiplendi, onun yanında yer aldı. İlerleyen günlerde, kendileri de TİS sürecinde olan Ataşehir, Kartal ve Maltepe belediye işçileri ve başka belediyelerin işçilerinin Kadıköy Belediyesi binasının bahçesinde bir araya gelmesi kaçınılmaz görünüyordu. Fakat bu, Türkiye’nin hak mücadelesi tarihine geçecek büyüklükte bir direniş olurdu. 

18 Şubat günü sabaha karşı sendika şube yöneticileri biz temsilcileri yine toplantıya çağırdı. Şube yöneticileri, genel merkezin, biz istesek de istemesek de 3.200 TL ve %8 zammı içeren sözleşmenin altına imza atacağını bildirdiğini, belki de çoktan atmış olduğunu iletti. Hepimiz yıkılmıştık. Genel merkezin kendilerini ezip geçtiğini, kendilerinin de artık köprüleri yaktığını ve ertesi gün toplu istifa edeceklerini söylediler. Biz de temsilciler olarak toplu istifa edeceğimizi, temsil yetkimizin gasp edildiği bu durumda en doğrusunun bu olduğunu söyledik. Açıklama yapmak üzere işçi saat 10.00’da belediye binasının bahçesine çağrıldı.

Açıklama sırasında şube yönetimi tarafından işçiye, 5.570 TL ücret teklif edildiği aktarıldı ve bunun fena bir sözleşme olmadığı ama yine de şubenin bunu kabul etmeyeceği, müzakerenin sürdüğü söylendi. Biz temsilciler olarak, daha birkaç saat önce duyduklarımızla ilgisi olmayan bu sözler karşısında şaşkına döndük. Müzakere çoktan bittiği halde işçiye müzakerenin devam ettiği söylendi. Şube yönetimi bize gözyaşları içinde aktardığı yenilgiyi birkaç saat sonra işçiye kazanım olarak yansıttı. Genel merkezin dahlini kısmen açıklayarak kendisinin bu işte hiçbir payı olmadığını vurguladı. Hiçbir şube yöneticisi istifa etmedi.

İşçiye sözleşmenin imzalandığı beyan edildikten sonra tekrar toplandık. Yasal fakat meşruiyeti olmayan bu sürecin ifşa edilip edilmeyeceği kendilerine sorulduğunda, edilmesi gerektiğinde hemfikir olduklarını söylediler fakat gerek müzakere masasında gerekse grev boyunca temsilcilerle yapılan toplantılarda telaffuz edilen 3.200’ün işçiyi iyi bir sözleşme imzalandığına ikna etmek için 5.500’e nasıl çıkarıldığının açıklaması yapılamadı. Net ücret hesaplanırken yol ve yemeğin bu ücrete katılamayacağını net bir şekilde vurgulayan şube yönetimi, işçiyi muhtemelen çoktan imzalanmış olan sözleşmeye ikna etmek için telaffuz ettiği ücrete yol, yemek, ne varsa katmıştı. 

19 Şubat sabahı boyunca işçi, imzalanan sözleşme sonucunda ne kadar ücret alacağını hesaplamaya çalıştı fakat işçi de bu şaibeli hesabın içinden çıkamadı. Ancak öğlen saatlerinde elimize ulaşan tutanakta 30 günlük taban ücretin 3.455,70 TL, zam oranının ise %8 olduğunu gördük.

Bu süreç bize her şeyin sınıfsal olduğunu bir kere daha tüm çıplaklığıyla gösterdi. Kamuoyu desteğinin önüne geçmek için karalama kampanyasına maruz bırakıldık. Kadıköy Belediyesi işçisi her gün emek verdiği Kadıköy’ün halkıyla karşı karşıya getirildi. Sendikamız, bir siyasi partinin talimatı doğrultusunda temsil ettiği işçinin iradesini yok saydı. Kadıköy Belediyesi işçilerinin grevi, başta diğer CHP’li belediyelerin işçileri olmak üzere tüm işçiler için emsal teşkil etme potansiyeline sahipti, işçi lehine kazanımla sonuçlanması çok tehlikeliydi. Bu nedenle yukarıdan müdahaleyle önüne geçildi, bastırıldı. 

Genel-İş Genel Merkezi ve şube yöneticilerimizin gerek yukarıdan gelen baskı gerekse kendi çıkarları doğrultusunda sonlandırdıkları bu TİS sürecinin greve evrilmesi, işçinin inancını ve güvenini arkasında hisseden temsilcilerin çabasıyla oldu. Öte yandan temsilciler olarak deneyimsizlikten kaynaklandığını düşündüğümüz hatalar da yaptık. Bunları da burada dile getirmenin, ileride hem bizim hem de diğer belediyelerin aynı hataları tekrarlamasının önüne geçeceğini umuyoruz. Birincisi, greve çıktığımız anda daha örgütlü olmalıydık. Görev dağılımı iyi yapılmış bir grev komitesi hazır olmalıydı. Bu komitenin en az iki üyesi, şubenin katıldığı toplantılara katılmalı, bu şekilde şeffaflık sağlanmalıydı. İkincisi, sendika genel merkezinin sürece dahil olmasına en başta itiraz etmeliydik. Üçüncüsü, temsilciler olarak istifa etmeyi düşünmemiz yanlıştı. Deneyim kazanmış temsilciler olarak kalmalı ve bu durumun sorumlusu olan aktörlerden hesap sormalı, yapıyı dönüştürmek için mücadele etmeliyiz. Koltuk kavgası yapanların, işçiye ihanet etmiş bir sendikanın yöneticilerini eleştirmeye cesaret edemeyip temsilcileri istifaya çağırmasına kulak asmayacağız; meydanı, işçi sınıfını arkadan vuranlara bırakmayacağız. 

Gelinen nokta, biz işçileri ümitsizliğe, yılgınlığa sevk etmemeli. Sürecin kendisi bize umut verdi. 2.300 işçiden tek bir kişi bile grev kırıcı olmadı, dahası greve etkin bir şekilde katıldı. -3 derece soğukta, karda kışta yüzlerce işçi bir araya gelerek grevine, hak mücadelesine sahip çıktı. Biz, Türkiye tarihi boyunca şiddetle veya şiddetsiz bastırılan işçi direnişlerinin hangi korkuyla bastırıldığını ilk elden gördük. İşçinin karşısında, irili ufaklı çıkarları doğrultusunda saf tutanlar korkmakta haklı. Bilin ki örgütlü emek, karşısında duran hiçbir kişi, kurum ya da örgüte pabuç bırakmayacak. İşçi kadınlar olarak sözümüze güvenebilirsiniz. 

Kızıl Afiş’teki Troçkist: Arpen Davityan – Masis Kürkçügil

21 Şubat 1944’te, Fransa’da Nazi işgaline karşı direnişte yer alan 22 kişi kurşuna dizildi. Aralarından en tanınmış olanın adıyla “Manuşyan grubu” olarak anılıyorlardı. İmza attıkları sayısız sabotaj ve suikasta gönderme yapan, bu göçmen direnişçilerin Fransız topraklarına ne denli yabancı olduklarını ispat etme derdindeki “Suç Ordusu”[1] başlığını taşıyan ve 15 bin nüshası ülkenin duvarlarına asılan Nazi propaganda aygıtının bu afişi, umulan etkisinin tam tersini yaratarak Kızıl Afiş adıyla direniş için bir moral kaynağı ve sol kültürün bir sembolü haline gelir. Misak Manuşyan’ın ve yoldaşlarının hikayesini anlatan bir diğer yazısında, “Hayatın Kıyısından Tarihe Sıçrayanların Hikayesi”nde Masis Kürkçügil, onları şöyle tarif ediyordu: 

“Anlatılan hikâye Fransa’nın Naziler tarafından işgal edilmesi karşısında göçmen işçilerin yürüttüğü direnişin hikâyesidir. Onlar 1915’in artıkları, Orta Avrupa’dan kaçmış Yahudiler, Romanyalılar, Polonyalılar, Franco’dan kaçmış Pirenelerdeki toplama kamplarında bulunmuş, İspanya İç Savaşı’ndan arta kalmış direnişçiler, Mussolini İtalya’sında faşizme karşı savaşmış olanlar, Nazizme karşı mücadelenin belki de en zor cephelerinden birinde, Paris’te işgal altında, partizanlığı seçtiler.
Herhangi resmi bir tarihte yer almadıkları için bir tür aşağıdan, alternatif tarihin özneleri olarak zamanla silinmediler.”

Burada okuyacağınız yazıda ise Masis Kürkçügil, öldürülüşlerinin yıldönümünde bu direnişçilerinden birine, bir Troçkist olan Arpen Davityan’ın hayatına odaklanıyor.

İmdat Freni

Fransız Direniş hareketinde simgesel bir önemi olan Kızıl Afiş’le ünlenen Manuşyan grubu, infaz edilenlerin ağırlıklı olarak göçmenlerden oluşmasıyla savaş içinde enternasyonalizmin bir pratiği olarak da dikkat çekmektedir. Fransız Komünist Partisine (FKP) bağlı göçmen çalışmasının bir uzantısı olan bu hareket içinde “yabancı” bir unsur bulunmaktadır: Arpen Davityan; namı diğer Manukyan.  Yabancı oluşu Ermeniliğinden değil. 

Ekim 1943’te sırf Troçkist oldukları için İtalyan Komünist Partisinin kurucusu Pietro Tresso (Blasco) dahil, direnişe katılmış dört devrimcinin FKP tarafından katledildiği günlerde Stalin’in kamplarından kaçmış Arpen Davityan 21 Şubat 1944’te kurşuna dizilen 22 kişiden biriydi.

“Unutmayın”

Kızıl Afiş’in infaz edilenler listesinde yer alan, grubun lideri Manuşyan’ın son mektubunda “unutmayın” dediği grubun en yaşlısı Armenak Manukyan (Arpen Davityan) grubun diğer üyelerinden farklı bir geçmişe sahip olup Kızıl Ordu’da subaylık ve siyasi komiserlik yapmış bir insandı. Onu direniş hareketine katan koşullar aslında diğerlerinden çok farklı bir göçmenliğin yörüngesini çizmişti. 

Her şeyden önce bu topluluk siyaseten FKP’nin nüfuzu altında iken Sibirya sürgününden kaçmış tescilli bir Troçkist olarak gruba katılmıştı.

Arpen Davityan hakkında ayrıntılı bilgileri Manuşyan grubunda olup da yakayı kurtaran, imanlı bir Stalinist olan, Komintern’de çalışmış, Mısır’da bulunmuş, İspanya’da Uluslararası Tugay’da çarpışmış Diyarbakır kökenli Dikran Vosgeriçyan anlatıyor. Ona göre Zangezur’da 1895’te doğmuş (sahte evraklarına göre 1889’de Karabağ Şuşa’da) Arpen. Babası duvar ustası, kendisi de Tiflis’te önce makinist sonra da tipograf olarak çalışır. Vosgeriçyan’a göre aynı zamanda eğitimine önem verip yine Tiflis’teki Nersesyan Okuluna girme sınavını kazanır.

1917’de Bolşevik Partisine katılır, bir sonraki yıl Kızıl Ordu’dadır. Ardından Bakü Komününü savunan Kızıl Muhafızlar arasında yer alır ve üç kez yaralanır. Daha sonra kente gelen İngilizlerce tutuklanırsa da Tahran’a kaçmayı başarır, döner Azerbaycan’a ve muhtemelen Mayıs 1920’de Taşnakların bastırdığı Bolşevik ayaklanmasına katıldığı Ermenistan’da mücadele eder. Er olarak girdiği Kızıl Ordu’da subaylığa yükselir ve Bakü’deki Şahumyan Askeri Okulundaki kısa bir stajdan sonra siyasi komiser olur.  Bu işlevle Nisan 1920’de Yerevan’a giren Kızıl Ordu’da görev alır. 

1923’ten itibaren Tiflis’teki Transkafkasya Komünist Üniversitesinde öğrenime başlar ancak 1925’te Sol Muhalefet üyesi, Troçkist olduğu için ihraç edilir. Buradan çeşitli görevlerde bulunacağı Ermenistan’a gönderilir. 1927’de sözcüsü olduğu Sol Muhalefete karşı yapılan temizlik sırasında partiden ihraç edilir ve aynı nedenlerle 1928’de diğer Ermeni militanlarla birlikte tutuklanır. Siyasi polis GPU denetiminde önce Yerevan’a, ardından Tiflis’e, sonra da Kazakistan’a gönderilir. 1931’de buradaki Bolşevik-Leninistlerle birlikte yeniden tutuklanır, Sankt Peterburg’daki ünlü Petropavlosk hapishanesine kapatılır ve üç yıla mahkûm edilince Verkhneuralsk kampına gönderilir. Burada 1933’teki 18 günlük açlık grevine katılır.  Mahkûmiyetten sonra Özbekistan’a sürgüne gönderilir. 1934’te kaçmaya karar verir Andican’dan İran’a geçerken sınırda yakalanır ve Tebriz’de tutulur.

O zamana kadar dış dünya ile ilişkisi kesik olan Davityan Paris’te Rusların yayın faaliyetinde bulunduğu öğrenir. 1935’te Troçki’nin oğlu Lev Sedov ile bağlantıya geçer ve ona 4 Ağustos tarihli “Dünya Proletaryasına Çağrı. SSCB’de Komünist Muhalefet” başlıklı yazısını gönderir.  Bu metin SSCB’deki siyasal tutuklular üzerine ilk metinlerden biridir. Ekim 1935’te ABD’de New Militant bu metni basar. Victor Serge “Bir Devrimin Kaderi” kitabında bu yazıdan alıntılar yapar.

Troçki ve Sedov onun Avrupa’ya geçişi için gereken parayı yardımlaşmayla sağlar. Mayıs 1937’de ilkin Marsilya’ya sonra Paris’e gelir. Komünist Birlik, Armenak Manukyan adına ona bir sahte evrak sağlar ve bu kimlikle çilingir olarak hayatını kazanır. Maisons Alfort’da işçi militanları (Roland ve Yvonne Filitâre) ile birlikte kalır, yazın bir kısmını Troçki’nin yakın dostları olan, Fransa’da devrimci hareketin önemli simalarından Alfred ve Marguerite Rosmer’in Périgny’deki evinde geçirir.

Komintern ajanı olan ve Moskova ile ilişkisini kesip Troçki’ye katılmaya karar verdiğinde İsviçre’de öldürülen Ignace Reiss’ın eşi Elisabeth K., kocasının ölümünün ardından oğlu ile birlikte Paris’e geçer. Bir gün Rosmerlerde, (Arpen Davityan’ın örgüt adı olan) Tarov’a rastladıklarını oğlu babası için hazırladığı biyografide yazar. 

Haziran 1937’de Davityan’ın Moskova Duruşmalarına ilişkin Paris soruşturma komisyonuna verdiği bilgiler Troçkist yayında yankılanır. Lev Sedov’un çevresindeki Rus gruba katılsa da birkaç ay sonra buraya sızan GPU ajanlarının ağırlaştırdığı ortama dayanamayarak ayrılır (Zborowski denen ajan Sedov’un yakını olacak kadar gruba sızmıştır). Zborowski “Rus Thermidorunun Hapishanelerinde” başlığını taşıyan, Davityan’ın Tebriz’de iken yazdığı anılarının basımını engellemek için elinden geleni yapar. Davityan, Sedov’un ölümünden sonra grupla ilişkisini tamamen keser. Troçki’ye yazdığı mektupta “bizim ortamımıza yabancı bir unsur”un katıldığını ifade ederek açıkça Zborowski’ye işaret eder. 

İlkbahar 1939’da musahhihler sendikasından G. Servois’nın yardımıyla “IV. Enternasyonal’in eylem programının eleştirisine katkı” olarak takdim edilen Rusçadan çevrili Fransızca bir broşür yayınlar. Dönemin önde gelen Troçkist simalarından Rodolphe Prager’ye göre geçiş hedefleriyle acil talepler uğruna mücadeleyi reformist olarak niteleyen bu broşür iktidarın doğrudan fethini öneriyordu. Kendini Ortodoks Troçkist olarak niteleyen bu yaklaşım La Révolution Prolétarienne’de yayımlanır. Ardından iki buçuk yıl çalışacağı bir işçi kooperatifinde iş bulur ve Fransızcasını hızla ilerletir.

Otuzlu yılların sonu kırklı yılların başlarında Davityan tecrit olma halinden kurtulmak için Ermeni göçmen ortamıyla, özellikle Ermeni komünistlerle ilişkiye geçer. Bir yıl kadar Almanya’da işçi olarak çalışır. Almanya’ya giderken anılarını emanet ettiği Servois, Kızıl Afiş’ten sonra onları yok edecektir.

Almanya dönüşü Manuşyanla ilişkiye geçer. Meline Manuşyan 1942’de Misak Manuşyan’ın kendisini “bizimle beraber” diye takdim ettiğini belirtir.  Meline kendisinin Stalin karşıtı olduğunu ve SSCB’den kaçtığının bilindiğini ekler.  FKP’nin göçmen emeğine dönük sendikal-siyasal çalışması olan MOI’nin (Göçmen İşgücü) Ermeni grubuna dahil olur ve André müstear ismiyle işgale karşı büyük kentlerde gerilla mücadelesi yürüten Francs-Tireurs et Partisans [Bağımsız Nişancılar ve Partizanlar] birliğine katılır. Gruptaki diğer yoldaşların askeri eğitimi neredeyse yok iken kendisi eski bir Kızıl Ordu mensubu olarak en tecrübelisidir. Siyaseten de benzer bir durum söz konusudur. Ağustos 1943 itibarıyla çeşitli operasyonlara katılır. Bunlardan biri 28 ağustosta FTP’deki Ermeni yoldaşlarınca korunarak Boulogne-Billancourt’daki Renault fabrikasından çıkan Alman askerleriyle dolu bir kamyona el bombası atmasıydı. 5 Ekim’de Saint-Michel’deki bir operasyon sırasında vurulur. Diran Vosgeriçyan onu bir Ermeni hekime götürür.  Sonra Meline Manuşyan’ın kızkardeşi Armenuhi Asaduryan’ın yanında nekahet devresini geçirir. Daha sonra bir başka Ermeninin sayesinde bir otel odasına yerleşir. Altı hafta boyunca Meline Manuşyan ona her gün ilaç ve yiyecek götürür. Bu günlerde Arpen Davityan Meline’ye Troçkist geçmişini anlatır. Vosgeriçyan da Beyrut’ta yayımlanan Ermenice anılarında daha ilk günden onun siyasi görüşlerini bildiklerini belirtir. 

Öte yandan bir iddiaya göre Ağustos 1943’te Manuşyan grubunun Troçkist eğilimde olduğuna ilişkin bir not FKP yönetimine iletilir. Öyleyse Manuşyan ile Manukyan isimlerinin karıştırıldığı kesindir.

Kasım 1943’te Özel Kuvvetler tarafından Belleville sokağındaki evde yakalanır. 

Paris’te, 21 Şubat 1944’te gözlerinin bağlanmasını kabul etmeyerek kurşuna dizilen 22 kişiden oluşan Manuşyan grubunun mezarlığında Ermenistan Sosyalist Cumhuriyetinin bir plakası bulunmaktadır: “Senin kavga arkadaşların seni asla unutmayacaktır”. Ermenistan’da Arpen Davityan’ın, medeni haklarını kaybetmiş olan eşinin ve kızının da itibarı iade edilir.

Polonyalı, İtalyan, Macar, Rumen, İspanyol, Ermeni ve Fransızlardan oluşan Manuşyan grubu kıt imkanlarla Nazilere karşı hangi saiklerle hayatlarını direnişe adadılar diye sorulduğunda Aragon’un şiirindeki gibi “Fransa için” denmesi abestir. Şiirin kendisi tiplerinden, konuşmalarından yabancı oldukları belli olan bu insanların “yurtseverlik”le bir ilgisi olduğu iddia etse de, onların birbirlerine baktıklarında gördüklerini dile getirmek daha doğrudur: Otantik bir enternasyonalizm.

Aragon’un Kızıl Afiş şiirini Leo Ferre yorumluyor

[1] Afişte şu cümleler geçiyor: “Bunlar mı Kurtarıcı? Suç Ordusu’nun [yürüttüğü] Kurtuluş!”. Ortasında Misak Manuşyan’ın bulunduğu afişte grubun on üyesinin resminin altında hangi kökenden geldikleri (Yahudi, Ermeni, “Kızıl”…) ve ne türden suçlar işledikleri anlatılıyor. (e.d.)                

328 STÖ LGBTİ+’lara nefret söylemi ve polis şiddetine karşı #beraberiz dedi

LGBTİ+’lara nefret söylemi, Boğaziçi LGBTİ+ Çalışmaları Kulübü’nün kapatılması ve polis şiddetine karşı #beraberiz imza kampanyası 328 sivil toplum örgütünün imzasıyla sonlandı.

LGBTİ+’lara nefret söylemi, Boğaziçi LGBTİ+ Çalışmaları Kulübü’nün kapatılması ve polis şiddetine karşı sivil toplum örgütlerinin imza kampanyası sonlandı.

#beraberiz diyerek öğrencilerin demokratik üniversite talepleri ve LGBTİ+’ların hakları için bir araya gelen 328 sivil toplum örgütü, yetkilileri LGBTİ+’lara nefret söyleminden vazgeçmeye, LGBTİ+ Çalışmaları Kulübü’nün kapatılması kararından geri dönmeye, polis şiddeti ve gözaltıları sonlandırmaya ve tutuklanan öğrencileri serbest bırakmaya çağırdı.

7 Şubat’ta başlayan imza kampanyasına bir haftada 328 sivil toplum örgütünden imza geldi. İmzacılar ve açıklamanın tam metni beraberiz.org internet sitesinde yayınlandı.

#beraberiz ekibi kampanyayı sonlandırırken, “Metni imzaya açtığımız günden bugüne LGBTİ+’lara nefret söylemi devam etti. Boğaziçi Üniversitesi LGBTİ+ Çalışmaları Kulübü hâlâ resmen kapatılmış durumda. Anayasal haklarını kullanan 9 öğrenci hâlâ tutuklu. Bu sebeple talebimizi yineliyoruz: Yetkilileri LGBTİ+’lara nefret söyleminden vazgeçmeye, LGBTİ+ Çalışmaları Kulübü’nün kapatılması kararından geri dönmeye, polis şiddeti ve gözaltıları sonlandırmaya ve tutuklanan öğrencileri serbest bırakmaya çağırıyoruz. Bu kampanyaya imza atan ya da atmayan bütün sivil toplum örgütlerini haklarımız için bundan sonra da ses çıkarmaya davet ediyoruz” dedi.

İmza kampanyasının tam metni ise şöyle:

“Beraberiz, vardık, varız, varolacağız!

“Biz eşitlik, adalet, özgürlük ve haklarımız için mücadele eden sivil toplum örgütleri olarak, 1 Ocak itibari ile Boğaziçi Üniversitesi Rektör atanma süreci sonrasındaki gelişmeleri takip ediyoruz.

“Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri başta olmak üzere anayasal demokratik haklarını kullananlara polis şiddeti, gözaltı ve tutuklamalar, LGBTİ+’lara üst düzey kamu görevlilerinin öncülük ettiği nefret kampanyaları ve Boğaziçi Üniversitesi LGBTİ+ Çalışmaları Kulübü’nün kapatılması hiçbir koşulda meşru değildir ve kabul edilemez. Öğrencilerin demokratik üniversite taleplerinin yanındayız. LGBTİ+’ların hak mücadelesi hepimizin mücadelesidir.

“Yetkilileri LGBTİ+’lara nefret söyleminden vazgeçmeye, LGBTİ+ Çalışmaları Kulübü’nün kapatılması kararından geri dönmeye, polis şiddeti ve gözaltıları sonlandırmaya ve tutuklanan öğrencileri serbest bırakmaya çağırıyoruz.”

Hölderlin ve Stalinizm hakkında Lukács: Slavoj Žižek’e Bir Cevap – Michael Löwy

Gyorgy Lukács’ın Hölderlin hakkındaki yazılarından yola çıkarak Michael Löwy bu makalesinde, daha önce birçok metninde antikapitalist, ütopyacı ve potansiyel olarak devrimci muhtevasını gösterdiği romantizm meselesine tekrar el atıyor. Daha sonra ise Lukács konusunda tartışırken Stalinizme umulmadık bir “büyüklük” atfeden ve eğer uygulansaydı ilksel Marksist tasarımın Stalinizmden de beter olacağını iddia eden Žižek’in bu görüşlerinin bir eleştirisini sunuyor. 

Lukács, Hölderlin ve Devrimci Romantizm

Gyorgy Lukács’ın otuzlu yıllardaki yazıları, sınırlılıklarına, çelişkilerine ve (Stalinizmle) uzlaşmalarına karşın, büyük bir önem arz etmekten de geri kalmıyor. Bu bilhassa Hölderlin’in “Hyperion”u başlığını taşıyan ve 1935 tarihli Hölderlin hakkındaki denemesi için geçerli[1]. Lukács “tüm zamanların en içli şairleri arasından en saf ve en derin olanlarından biri” dediği ve eseri “derin bir devrimci karaktere sahip olan” Hölderin’e adeta hayranlık besliyordu. Ne var ki, edebiyat tarihçilerinin genel kanaatinin aksine, onu romantik bir yazar olarak nitelemeyi inatla reddeder. Peki neden?

Otuzlu yılların başından itibaren Lukács, keskin bir bakışla, romantizmin basitçe bir edebiyat ekolü olmayıp, geçmişin -dini, etik, kültürel- değerleri adına kapitalist medeniyeti hedef alan bir kültürel tepki olduğunu kavramıştı. Öte yandan, geçmişe ait referansları nedeniyle bunun esasen gerici bir fenomen olduğu kanısındaydı. “Romantik antikapitalizm” terimi ilk kez Lukács’ın Dostoyevski hakkındaki bir makalesinde geçer; burada Rus yazar, “gericiliği” nedeniyle mahkûm edilir. Moskova’da yayımlanan bu metne göre Dostoyevski’nin etkisi kapitalizme olan romantik karşıtlığın meselelerini “manevi” meselelere dönüştürme kabiliyetinden kaynaklanmaktadır; “bu romantik antikapitalist küçük burjuva entelektüel muhalefetten (…) sağa, gericiliğe ve bugün faşizme geniş bir yol, sola ve devrime ise dar ve zorlu bir patika açılıyor.”[2]

Üç yıl sonra Faşist Estetiğin Öncüsü Nietzsche üzerine bir deneme yazdığında bu “dar patika” tümüyle gözden kayboluyor gibidir. Lukács Nietzsche’yi kapitalizmin romantik eleştirilerinin geleneğinin sürdürücüsü olarak sunar: “Tıpkı onlar gibi, bugünün kültürsüzlüğünün karşısına kapitalizm-öncesinin veya kapitalizmin başlangıç dönemlerinin yüksek kültürünü çıkarıyor”. Ona göre bu eleştiri gericidir ve kolaylıkla faşizme götürebilir[3].

Burada şaşırtıcı bir körlükle karşı karşıyayız: Lukács romantizmin siyasal heterojenliğini fark etmiyor gibidir, özellikle de geçmişe imkânsız bir geri dönüşün hayalini kuran gerici romantizmin yanında önce geçmişe uğrayıp oradan ütopik bir geleceğe yönelmeyi savunan bir devrimci romantizmin varlığını göz önünde bulundurmaz. Genç Lukács’ın eserlerinin, örneğin Roman Kuramı (1916) adlı denemesinin bu romantik/ütopik kültürel evrene dahil olduğunu düşünürsek bu karşı çıkışı daha da hayret verici hale geliyor[4]

Bu devrimci akım romantik hareketin kökenlerinden itibaren mevcut. Örnek olarak siyasal romantizmin bir çeşit ilk manifestosu olarak değerlendirebileceğimiz Jean-Jacques Rousseau’nun İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kökenleri’ni alalım (1755): Burjuva toplumuna, eşitsizliğe ve özel mülkiyete yönelik sert eleştiri, az çok hayali bir geçmiş adına, doğal hâl adına yapılır (ki bu da “Karaib” yerlilerinin özgür ve eşitlikçi göreneklerinden esinlenmiştir). Oysa, hasımlarının (Voltaire!) iddia ettiğinin aksine Rousseau modern insanların ormana dönmesini önermez, “vahşilerin” özgürlük-eşitliğinin [égaliberté] yeni bir biçiminin hayalini kurar: Demokrasi. Ütopik romantizmi, farklı biçimler altında, yalnızca Fransa’da değil, İngiltere’de (Blake, Shelley) ve hatta Almanya’da buluruz: Genç Schlegel Fransız Devriminin ateşli bir taraftarı değil miydi? Bu elbette Hölderlin için de geçerlidir; o da bir devrimci şairdir fakat, Rousseau’dan beri birçok romantik gibi “ilksel bir dünyanın günlerinin nostaljisi”yle yanıp tutuşur » (ein Sehnen nach den Tagen der Urwelt)[5]

Gönülsüzce de olsa Lukács Hölderlin’de “henüz gerici bir karaktere sahip olmayan romantik ve antikapitalist çizgiler” bulunduğunu kabul etmek zorundadır. Örneğin Hyperion’un yazarı, tıpkı romantikler gibi kapitalist iş bölümünden ve burjuva toplumunun o dar siyasal özgürlük rejiminden nefret eder. Bununla birlikte “özü itibariyle Hölderlin (…) bir romantik değildir, her ne kadar doğmakta olan kapitalizme dair yaptığı eleştiri kimi romantik çizgilerden yoksun olmasa da”[6]. Hem bir fikri hem de tersini ifade eden bu satırlarda, Lukács’ın sıkıntısını ve şairin devrimci romantik doğasını açıkça belirtmeye ilişkin zorluğunu hissederiz. İlk döneminde romantizm “henüz gerici bir karaktere sahip değil” midir? 18. Yüzyılın sonunda, romantizmin başlangıç evresi olan tüm bir Frühromantik’in gerici olmadığı anlamına mı geliyor o zaman bu? O halde romantizmin doğası itibariyle gerici bir akım olduğu neye dayanarak ilan edilebiliyor?

Bunun apaçık olmasına rağmen Hölderlin’i romantiklerden ayrıştırma girişiminde Lukács, gönderme yapılan geçmişin farklı dönemler olduğunu ileri sürüyor: “Hölderlin ile romantik yazarların tema tercihinde farklılık -Yunan’a karşı Orta Çağ- basit bir tema farkı değil, bir dünya görüşü ve siyasal ideoloji farkıdır” (s. 194). Oysa birçok romantik Orta Çağ’a gönderme yapsa da bu hepsi için geçerli değildir: Örneğin, gördüğümüz gibi Rousseau “Karaiblerin”, bu özgür ve eşit insanların yaşam tarzından ilham alır. Öte yandan klasik Yunan’ın Olimpos’unun hayalini kuran gerici romantikler de buluruz. 19. Yüzyılın sonunun “neo-romantizm” denilen akımını ele alırsak (ki bu aslında romantizmin yeni bir biçim altındaki devamıdır), liberter Marksist William Morris ve anarşist Gustav Landauer gibi Orta Çağ’a hayranlık besleyen otantik devrimci romantikler buluruz.

Esasında devrimci romantizmi gerici olandan ayıran, göndermede bulunulan geçmiş tipi değil, geleceğin ütopik boyutudur. Söz konusu denemenin bir başka bölümünde Lukács bunun farkına varır gibidir; Hölderlin’de hem “altın çağa dönüş hayalinin” hem de “burjuva toplumunun ötesine dair, insanlığın gerçek kurtuluşuna dair bir ütopya”nın varlığından söz eder.[7] Gayet keskin bir bakışla Hölderlin ile Rousseau arasındaki hısımlığı da görür: her ikisinde de “toplumun dönüşümü hayalini” buluruz, onu “yeniden doğal hâle” getirecek bir dönüşüm[8]. Dolayısıyla Lukács Hölderlin’in devrimci romantik ethos’unu kabul etmeye çok yakındır, ne var ki tanımı itibariyle gerici olarak sınıflandırılmış olan romantizme karşı inatçı önyargısı bu sonuca ulaşmasını engeller. Bu bizce, başka açılardan gayet parlak bir deneme olan bu metnin temel sınırlılıklarından biridir… 

Žižek, Stalinizm ve Komünist Tasarı

Diğer sınırlılık ise Hölderlin’in (Thermidor-sonrası[9]) inatçı jakobenliğine ilişkin Lukács’ın yaptığı tarihsel-siyasal değerlendirmeyle ilgili. Lukács bunu Hegel’in “gerçekçiliği”yle karşılaştırır: “Hegel Thermidor-sonrası dönemi, evrimin devrimci döneminin sona erişini kabul eder ve felsefesini tam da evrensel tarihin evrimindeki bu yeni dönemecin kavranışı üzerine inşa eder. Hölderlin Thermidor-sonrası gerçeklikle hiçbir uzlaşmaya gitmez; antik demokrasinin yeniden doğuşuna dair o eski devrimci ideale sadık kalır ve bu idealleri için şiirsel ve ideolojik düzeylerde bile herhangi bir alan bırakmayan bu gerçeklik onu kırıp geçer”. 

Hegel “burjuvazinin devrimci evrimini, devrimci terör dönemiyle birlikte Thermidorun ve İmparatorluğun da yalnızca birer zorunlu evresini oluşturduğu bütünleşik bir süreç olarak” kavramıştır. Hölderlin’in uzlaşmazlığı ise “trajik bir çıkmaza sürükler onu. Kimsenin tanımadığı ve arkasından ağlamadığı [Hölderlin], Jakoben dönemin ideallerinin yalnız ve şiirsel bir Leonidas’ı gibi Thermidorcu işgalin Termopylae muharebesinde düşer”[10].

Bu tarihsel, edebi ve felsefi freskin bir hayli haşmetli olduğunu kabul edelim! Fakat bu sorunlu olmadığı anlamına gelmiyor… Ve özellikle de, zımnen, Lukács’ın bu denemeyi kaleme aldığı zamandaki haliyle, Sovyet devrimci sürecinin gerçekliğine bir gönderme içerir. Yahut en azından bu benim savunmaya giriştiğim, biraz da riskli olduğunu söyleyebileceğim varsayımdır.  Bu görüşümü İngilizce yayımlanan “Lukács ve Stalinizm” adlı bir makalede ortaya koymuştum[11]. Aşağıdaki alıntı Lukács’ın Hölderlin hakkındaki makalesinde kabaca çizilen tarihsel fresk hakkındaki varsayımımı özetliyor: 

“1935’teki SSCB’yle bağlantısı bakımından bu değerlendirmelerin anlamı gayet saydam; bir de buna Troçki’nin tam da Şubat 1935’de, SSCB’nin 1924 sonrasındaki gelişimini nitelemek için ilk kez “Thermidor” kavramını kullandığı bir metni yayımladığını eklemek gerekir (İşçi Devleti, Thermidor ve Bonapartizm[12]). Alıntılanan kısımlar gayet açık biçimde Lukács’ın Troçki’ye, Thermidor’u reddeden ve çıkmaza saplanmaya mahkûm olan bu uzlaşmaz, trajik ve yalnız Leonidas’a yanıtıdır. Buna karşılık Lukács ise, tıpkı Hegel gibi, devrimci dönemin sonunu kabul eder ve felsefesini evrensel tarihin bu yeni dönemecinin kavranışı üzerine inşa eder. Ama bu arada, Lukács’ın, Troçki tarafından Stalin rejiminin Thermidorcu olduğuna dair yaptığı nitelendirmeyi zımnen kabul eder konumda olduğunun altını çizelim…”[13]

Oysa, bir hayli şaşırarak, Slavoj Žižek’in yeni çıkmış bir kitabında Lukács’ın Hölderlin hakkındaki denemesine dair, benim varsayımımı kaynak belirtmeden neredeyse kelimesi kelimesine tekrar eden bir pasajla karşılaştım:

 “Lukács’ın analizinin derin biçimde alegorik olduğu besbelli: Troçki’nin Stalinizmin Ekim devriminin Thermidoru olduğuna dair tezini ortaya atışından birkaç ay sonra yazılmıştır. Lukács’ın metni Troçki’ye bir yanıt olarak okunmalıdır: Stalinci rejimin “Thermidorcu” olarak tanımlanışını kabul eder ama buna olumlu bir anlam yükler. Ütopik enerji kaybından yakınmaktansa, kahramanvari bir tevekkülle, onun sonuçlarını toplumsal ilerlemenin yegâne gerçek uzamı olarak kabul etmemiz gerekir”[14]

Sayın Žižek’in Lukács hakkındaki kitabımı okuduğunu sanmıyorum ama muhtemelen o dönem geniş biçimde dağıtılmış olan Western Marxism derlemesindeki makalemle birlikte analizimden haberdar olmuştur. Çok hızlı ve çok yazdığı için, Sayın Žižek’in her zaman kaynaklarını belirtmeye vakit bulamaması gayet anlaşılır…

Slavoj Žižek Lukács’a çeşitli eleştiriler getiriyor ancak bir tanesi bir hayli paradoksal: Lukács “Otuzlu yıllardan sonra ideal Stalinist filozof haline gelir ve tam da bu nedenle ve Brecht’ten farklı olarak Stalinizmin gerçek büyüklüğünün yanından geçip gider”[15]. Bu değerlendirme kitabının tuhaf biçimde “Stalinizmin İçsel Büyüklüğü” adını taşıyan bir bölümünde bulunuyor. Bu başlık Heidegger’in “Nazizmin içsel büyüklüğü” konusundaki argümanından esinlenir – Nazizmin herhangi bir içsel büyüklüğe sahip olduğunu reddettiği için Žižek haklı olarak mesafe koyar bu argümana.

Peki Lukács neden Stalinizmin bu “büyüklüğünü” kavrayamadı? Žižek bunu açıklamıyor ama -Troçki tarafından önerilen ve Lukács tarafından zımnen kabul edilen- Stalinizm ile Thermidor arasındaki özdeşleştirmenin yanlış olduğunu ima ediyor. Örneğin, ona göre, “1928 yılı altüst edici bir dönemeçti, hakiki bir ikinci devrimdi -bir çeşit “Thermidor” değil, daha çok Ekim devriminin tutarlı bir radikalleşmesiydi”… Dolayısıyla Lukács ve onun gibi “Stalinist tasarının katlanılmaz gerilimini” kavrayamayanlar, onun “büyüklüğünü” kaçırmışlardır ve “Stalinizmin özgürleşimci-ütopik potansiyelini” anlayamamışlardır”[16]! Bu hikâyeden çıkarılması gereken ders ise şudur Žižek’e göre: “Stalinist terörle ‘otantik’ Leninist mirası birbirinin karşısına koymaya dayalı gülünç oyundan vazgeçmek” gerekir. Troçki tarafından geliştirilip son Troçkistler yani güncel Marksizmin bu hakiki Hölderlin’leri tarafından tekrar kullanılan eski bir argümandır bu[17]

O halde Slavoj Žižek de Stalinistlerin sonuncusu mu acaba? Žižek’in düşüncesi paradokslarla muğlaklıkları kayda değer bir kabiliyetle öylesine işliyor ki bu soruya cevap vermek zor. Ya Stalinizmin “içsel büyüklüğü” ve “ütopik-özgürleşimci potansiyeli” konusundaki tantanalı açıklamalarına ne demeli? Bana kalırsa Stalinist sistemin “içsel vasatlığı” ve “distopik potansiyeli”nden söz etmek daha yerinde olurdu… Lukács’ın Thermidor hakkındaki akıl yürütmesi, her ne kadar o da tartışmalı olsa da bana daha parlak geliyor.

“Lukács ve Stalinizm” makalemde Hölderlin hakkında Lukács’ın çizdiği iddialı tarihsel fresk konusundaki değerlendirmem Devrim ile Thermidor arasındaki süreklilik tezini sorgulamaya çalışıyordu:

“Lukács’ın bu metni Stalinizmi, bütünleşik bir süreç olarak kavranan proletaryanın devrimci evriminin ‘kasvetli’ fakat ‘ilerici bir karaktere sahip’ ‘gerekli bir evresi’ olarak meşrulaştırmak bakımından en akıllıca ve en incelikli girişimlerden biridir hiç şüphesiz. Muhtemelen Stalinizme az çok bağlanmış birçok entelektüelin ve militanın gizli akıl yürütmesinin de dayandığı bu tezde bir çeşit “rasyonel çekirdek” mevcuttur ancak sonraki yıllardaki gelişmeler (Moskova duruşmaları, Alman-Sovyet anlaşması vs.), Lukács’a bile bu sürecin o kadar da ‘bütünleşik’ olmadığını gösterecekti”. 

Bir dipnotta, yaşlı Lukács’ın 1969’da New Left Review’a verdiği bir mülakatta, Sovyetler Birliği konusunda 1935’tekinden daha keskin bir bakışa sahip olduğunu ekliyordum: Sosyalizmin o olağanüstü çekim kuvveti ancak “1917’den Büyük Tasfiyeler çağına kadar sürmüştü” Lukács’a göre[18].

Žižek’e geri dönersek, kitabının sorduğu sorular yalnızca tarihe ilişkin değil: Marx’ın (ve/veya Lenin’in) fikirlerinden yola çıkan özgürleşimci komünist tasarının bizzat mümkün olup olmadığıyla ilgili aynı zamanda bu sorular. Kitabının en garip pasajlarından birinde öne sürdüğü argümana göre, Stalinizm, (yazarın da kabul ettiği) tüm korkunçluklarıyla birlikte, son tahlilde Marx’ın ilksel tasarısına oranla kötünün iyisi olmuştur! Bir dipnotta Žižek, Stalinizm meselesinin yanlış biçimde ortaya konduğunu açıklıyor:

“Sorun orijinal Marksist bakışın beklenmedik koşullar tarafından saptırılması değildir. Sorun, bu bakışın kendisidir. Eğer Lenin’in -ve hatta Marx’ın- komünist tasarısı, hakiki çekirdeğine uygun biçimde tümüyle gerçekleştirilmiş olsaydı, durum Stalinizmden de beter olurdu – Adorno ve Horkheimer’in die verwaltete Welt (yönetim toplumu) dediği, tümüyle saydam, şeyleşmiş bir general intellect tarafından düzenlenmiş, her türden özerklik ve özgürlük isteğinin sürüldüğü bir toplum bulurduk karşımızda”[19].

Slavoj Žižek’in fazla mütevazı olduğunu düşünüyorum. Siyasal önemi bariz olan böylesi bir tarihsel-felsefi keşfi neden bir dipnotta gizliyor? Marksizmin liberal, anti-komünist ve gerici hasımları Marx’ı Stalinizmin suçlarından sorumlu addetmekle yetiniyorlar. Žižek ise, bildiğim kadarıyla orijinal Marksist tasarı eğer tümüyle uygulansaydı, sonuçlarının Stalinizmden de beter olacağını iddia eden ilk kişi….

Bu tezi ciddiye mi almak gerekir yoksa Slavoj Žižek’in provokasyona olan merakına mı saymak gerekir? Bu soruya yanıt veremem ama ikinci varsayıma daha yakın olduğumu belirtmeliyim. Her halükârda böylesine akla ziyan bir iddiayı ciddiye alma konusunda zorlanıyorum -bugün de hala Marksizmin orijinal tasarısına ilgi duymaya devam edenlerin, bilhassa da gençlerin muhtemelen paylaştığı bir şüphedir bu.

Çeviren: Uraz Aydın

Kaynak: https://www.contretemps.eu/Lukács-holderlin-thermidor-stalinisme-zizek/#sdfootnote12sym

Kapak Resmi: Jacque-Louis David, “Leonidas Thermopylae’de”, 1814.


[1] Bu metin Fransızcaya Lucien Goldmann tarafından çevrilmiş ve Goethe ve Çağı (1949) kitabına dahil edilmiştir. G. Lukács, « L‘Hyperion de Hölderlin », Goethe et son époque, Paris, Nagel, 1949, p. 197. (Türkçesi: Lukács, Goethe ve Çağı, çev. Ferit Burak Aydar, Sel yayınları, 2011)

[2] G. Lukács, « Über den Dostojevski Nachlass », Moskauer Rundschau, 22/3/1931.

[3] G. Lukács, « Nietzsche als Vorläufer der faschistischen Ästhetik » (1934), in F. Mehring, G. Lukács, Friedrich Nietzsche, Berlin, Aufbau Verlag, 1957, ss. 41, 53. 

[4] Bkz. M.Löwy, R.Sayre, “Le romantisme (anticapitaliste) dans La Théorie du roman de G. Lukács”, in Romanesques, Revue du Centre d’études du roman, Paris, Classiques Garnier, n° 8, 2016, “Lukács 2016: cent ans de Théorie du roman”.

[5] Hölderlin, Hyperion, 1797, Frankfurt am Mein, Fischer Bücherei, 1962, s. 90. Antikapitalist romantizm kavramı ve siyasal ifadeleri hakkında bks. M. Löwy, R. Sayre, İsyan ve Melankoli. Moderniteye Karşı Romantizm, çeviren: Işık Ergüden, Versus, 2007.

[6] G. Lukács, Hyperion, op.cit., s. 194.

[7] G. Lukács, op.cit., s. 183.

[8] Ibid., s.182.

[9] Thermidor Fransız devriminin takviminde temmuz-ağustos ayına tekabül eder ve siyasal açıdan 9 Thermidor 1794’te (27 Temmuz) Robespierre’in tutuklanıp giyotine gönderilmesine ve böylece devrimci terör döneminin sona ererek, devrimci süreç içinde bir çeşit gerilemeye işaret eder. Troçki Stalinist bürokrasinin iktidarı ele geçirişini de bir Sovyet Thermidoru olarak tanımlar. Ç-N. 

[10] G. Lukács, op.cit., pp. 179-181.

M.Ö. 480 yılında Yunanistan’a yönelik Pers istilasında Sparta Kralı Leonidas sınırlı sayıdaki birlikleriyle Termopylae muharebesindeumutsuz bir direniş gösterir ve tüm güçleriyle birlikte imha edilir. Ç-N.

[11] Bu metin Western Marxism, a Critical Reader (Londres, New Left Books, 1977) derlemesinde yer aldı. Ayrıca 1976’da PUF’tan yayımlanan Lukács hakkındaki bir kitabıma da dahil ettim: Devrimci Entelektüellerin Bir Sosyolojisi için. Lukács’ın Siyasi Gelişimi (1909-1929). Aynı kitap İngiltere’de 1980’de Georg Lukács. Romantizmden Bolşevizme başlığı altında basıldı. 

[12] Lev Troçki, Stalinizme Karşı Bolşevizm, çeviri: Sanem Öztürk, Yazın yayıncılık, 2008, ss. 177-204. Ç-N. 

[13]  M. Löwy, Pour une sociologie des intellectuels révolutionnaires. L’évolution politique de Lukács 1909-1929, Paris, PUF, 1976, s.232.

[14]S. Žižek, ed., La révolution aux portes, Montreuil, Le Temps des Cerises, 2020, s. 404.

[15] S. Žižek, op.cit, s. 257.

[16] S. Žižek, op. cit., dipnot 49, s. 419.

[17] S. Žižek , op.cit., ss. 250-52.

[18] M. Löwy, G.Lukács, op.cit., s. 233. 1930’ların başındaki zorunlu kolektifleştirme katliamlarının SSCB dışında pek bilinmediği doğrudur. 

[19] S. Zizek, op. cit.,  dipnot 47,  s. 419.

Eko-Leninizm İçin – Andreas Malm

Küresel ısınma tahminleri dünyanın sonunu anlatan kıyamet senaryoları gibi okunuyor. Hâkim ve yılgın olan anlatı, herhangi bir direnişin artık anlamsız olduğunu öne sürüyor. Bu iklim kaderciliğinin hangi siyasi anlayışa dayandığını düşünüyorsun?

Amerika Birleşik Devletleri’nde, kendilerini kıyamete hazırlamak için sığınaklar satın alan Prepperci (1) kitlesel bir hareket gelişmekte. Bence bu tutum günümüzün siyasi koşullarının bir belirtisidir. Milyonlarca insan kendilerini olabilecek en kötü duruma hazırlamak için önlem almaya hazır -ancak bunu bir özel mülk sahibi olarak tek tek, başkasına bağlı olmadan yapmaktadırlar. Önümüzdeki dönemde ciddi çevresel felaketlerle karşı karşıya kalacağız ve pek çok kişi buna karşı hiçbir şey yapamayacağımıza ve kendi başımıza başa çıkmamız gerektiğine inanıyor.

Bu tür kadercilik yabancılaşmış bir toplumun özüdür; bizleri krizli bir geleceğe sürükleyen güçlerin, kolektif eylem yeteneğimizden daha güçlü olduğunu zannetmemize neden olur. Ve yeterli sermayeye sahip olanlar, bu duyguyu bireyselleştirilmiş bir hayatta kalma projesine yönlendiriyorlar. Ancak nesnel olarak konuşursak, elbette rotamızı değiştirebiliriz. Bu krizin nedenlerini -bunlardan en belirgin olan CO2 emisyonlarının kaynaklarını- hedef alabiliriz. İnsanlar bunun kendi imkanları dahilinde olduğunu hayal edebilseler, şimdi tamamen farklı bir yolda olurduk.

Öyleyse bu tutum, siyasi hayal gücünün eksikliğinden kaynaklanan bir tür kendi kendini gerçekleştiren kehanet haline mi geliyor?

Evet kesinlikle. Milyonlarca insan felakete doğru gittiğimizi ve bir sığınakta saklanmaktan başka seçeneğimiz olmadığını kabul ederse, bu kendi başına bu tahminin gerçekleşmesi olasılığını artırır. Ancak bunun yerine, böylesine aşırı bir senaryoyu önlemeyi amaçlayan kolektif bir çözüm için de mücadele edilebilir. Aynı zamanda, tabii ki felaketin ortasında yaşadığımız inkar edilemez. Sadece yeterince radikal olmakla, ortaya çıkan tüm felaketleri durdurabileceğimizi söylemek yanlış olur. Ancak yaklaşan berbat durumların yelpazesinde, siyasi eylem için hala çok fazla alan bırakan boşluklar var.

Sen, sosyal demokrat yaklaşımları eleştiriyorsun ve bunların, iklim değişikliği gibi hızlı ilerleyen acil bir durumla başa çıkamayacaklarını ifade ediyorsun. Sosyal demokrasinin sınırlarını nerede görüyorsun?

Klasik sosyal demokrat reformizmi toplumsal sıkıntıları iyileştirmek için onlarca yıl süren kademeli değişime dayanıyor. Ancak, bu büyüklükteki bir felaket üzerimize doğru koşuyorsa, o zaman her şeyi aynı bırakan bir politikadan hemen vazgeçmeliyiz. Bu ne kadar uzun sürer ve ne kadar çok zaman kaybedilirse, bu kopuş o kadar radikal olmak zorundadır. Siyasi liderlik, küresel ısınmayı engelleyen her türlü çareyi geciktirmekle kendisine çelme takmış olur. Çünkü onlarca yıl süren gecikme ve reddetmenin ardından eyleme geçmek için elimizde geriye kalan seçenekler çok radikaldir. 1990’larda iklim krizini etkili bir şekilde ele almaya başlamış olsaydık, bunu adım adım önleyebilirdik. Fakat BM İklim Değişikliği Çerçeve Anlaşması’nın kabul edilmesinden bu yana verilen tüm sözler bozulduğu için, bu durum daha az uygulanabilir hale geliyor. Böylece sosyal demokrat siyasetin zamansallığı ön koşulunu yitirir -ancak bu, sosyal-demokrat partilerin rol oynamayacağı anlamına gelmez.

En iyi şansımız, Yeşil Yeni Düzen (Green New Deal) gibi bir proje olabilir, çünkü bu, ekonomilerimizin sınırlı bir süre içinde radikal bir şekilde yeniden yapılandırılmasını öngörmektedir. Bu nedenle, Yeşil Yeni Düzen, açıkça buna dayanmasına rağmen, bazı açılardan, klasik sosyal demokrat çerçevenin ötesine geçmektedir.

Yani, devlet tarafından alınan tedbirler olmadan, bu tür bir ekonomik yeniden yapılanma mümkün olmayacaktır. Bunun içinde bir otoriterlik tehlikesi görüyor musun?

Devletin her zorlayıcı önleminde olduğu gibi, elbette burada da otoriter bir yöne doğru gelişme riski vardır. Ancak bu risk de zamanla artmaktadır, çünkü ne kadar uzun süre beklersek, önlemler o kadar acımasız olmak zorundadır. Ancak şu anda, herhangi bir hükümetin iklim kriziyle başa çıkmak için kendi inisiyatifiyle önlem aldığına dair neredeyse hiç bir belirti yok gibi. Halkın baskısı altında hükümetlerin bu değişime doğru ilerlemesi daha olasıdır. Ve otoriter bir devletin ortaya çıkmasına karşı bu popüler direnişin en etkili korumamız olacağına inanıyorum.

Ancak bunların hepsi çok spekülatiftir. Var olan koşullar altında, daha çok Güneş Radyasyonu Yönetimi(2) gibi teknolojilerin küresel ısınmaya karşı bir çare olarak devreye sokulabileceğini tahmin etmemiz gerekiyor. Ve bu teknoloji kendi içinde zaten otoriter eğilimleri barındırıyor çünkü kullanımı küresel sıcaklıkları düzenlemekten ve sülfat aerosollerini stratosfere püskürtmekten sorumlu bir merkezi kurum gerektiriyor. Tüm gezegen üzerinde bu kontrolü kimler uygulamalı? Yani, kriz ne kadar uzun sürerse, otoriterlik tehlikesi o kadar artar.

Kaçınılmaz bir felaketin farkına varmanın Devrimci Marksizmin ortaya çıkmış olmasında belirleyici öneme sahip olduğuna dikkat çekiyorsun ve burada Lenin’i hatırlatıyorsun. Zamanımızdaki bir “Ekolojik Leninizm” neye benzeyebilir?

Bu konsept, Ekim Devrimi öncesindeki yılların belirli bir anlayışına dayanmaktadır. Lenin için Birinci Dünya Savaşı, kapitalizmin emperyalist aşamasında ne kadar yıkıcı hale geldiğini kanıtlayan en üst felaketti. Lenin’e göre, o anda savaş krizinin, savaşın itici güçlerinin krizine dönüştürülmesi gerekiyordu -ve bununla açıkça emperyalist kapitalizm kast ediliyordu. Bu düşünceyi günümüze çevirirsek, stratejik amacımız ekolojik krizi buna neden olanların, yani fosil sermayenin bir krizine dönüştürmek olmalıdır. Eko-Leninizmin temel fikri budur. Lenin’in politikasının bir başka özelliği, gecikmelerin son derece tehlikeli olabileceğinin bilincinde olmasıdır. Bunu bir kez 1917’de devrim talebinde bulunduğunda ve yine 1918’in başlarında Almanya ve İttifak Devletleri ile barış yapma kararı ile karşı karşıya kaldığında fark etti. Bir felaketi kontrol altına almak için hızlı hareket etmek zorunda olma fikri Lenin’in politikasının merkezinde yer alıyordu ve bu, bugün bizim için de aynen geçerlidir.

Ve sonuçta, Lenin’in anarşizmi eleştirmekte haklı olduğuna inanıyorum. Olağanüstü durumlarda devletin gitmesini basitçe arzulayamayız. Başlı başına devletin müdahalesi olmadan fosil yakıtlardan yenilenebilir enerjilere geçişin nasıl olabileceğini tasarlayabilmek zordur.

Peki, Devrimci Marksizmin hala bir şansı olduğunu düşünüyor musun? Son yıllarda solun içinde hangi güçlerin başarılı bir şekilde hareket ettiğine bakarsak, bunlar daha çok reformist, solcu sosyal demokrat kamptan geliyordu. O halde sen, Eko-Leninizmin sosyal temelini nerede görüyorsun?

Devrimci özne sorunu elbette temel bir sorundur. Lenin’in yanıtı netti -bizim için öyle değil. Sosyal değişimin bariz bir temeli olarak sanayi proletaryasına güvenemeyiz. Tabii ki, küresel kuzeyde hala kendisinin kalıntıları var -sanayi işçi sınıfından hala arta kalan kesimin bir katkıda bulunamayacağını söylemek istemiyorum. Yenilenebilir enerji sektöründe yeni iş alanları yaratmak ve endüstriyel üretimi ekolojik amaçlara kanalize etmek bence son derece önemlidir. Ama sorun hala ortada. Geçen yıldan öğrenebileceğimiz bir ders, iklim hareketinin toplumun büyük bir bölümünü dahil etme potansiyeline sahip olduğudur. Ancak 2019 yılındaki iklim protestolarındaki sorun, ortalamanın üzerinde beyaz orta sınıf insanını harekete geçirmiş olmasıydı. Burada çok daha geniş bir seferberliğe ihtiyacımız var.

Ayrıca bize karşı esen rüzgarlara karşı hazırlıklı olmamız gerekiyor -2018 yılında cereyan eden olaylar bunu gösterdi: Avrupa’daki sıcak hava dalgası yüzünden iklim krizini inkar etmek gittikçe zorlaştığında, iklim hareketi ile fosil yakıt endüstrisinin savunucuları arasındaki antagonizm doruk noktasına ulaştı. Bu, dünyanın en büyük iklim gösterilerinin gerçekleştiği ve aynı zamanda AfD’nin(3) iklim değişikliğinin reddini bir seçim manifestosu yaptığı Almanya’da çok belirgin olarak kendini gösterdi. Yaklaşan çevresel felaketlerle birlikte bu türden daha fazla kutuplaşmayı ifade eden olayların olacağını düşünüyorum. Ve bu durumların yaşanmaya değer bir gelecek için mücadeleye yön veren bir siyasi özne geliştirme fırsatı taşıdığına inanıyorum.

Elbette ki kesinlikle bizi aniden zafere götürecek Leninist partiler oluşmayacaktır. Eko-Leninizm taslağı, daha çok sol bir iklim politikasının stratejik kapsamlarını ortaya çıkarmaya yönelik bir girişimdir.

Almanya’da kömür üretiminden vazgeçmeye şiddetle karşı çıkan ve böylece linyit bölgelerinde siyasi başarılar elde eden AfD’den bahsettin. Ancak Avrupa’nın dışında da, mesela ABD ve Brezilya’da, yükselen sağ güçlerin fosil yakıt endüstrisinin savunuculuğuna soyunduklarını gördük. Sağcı güçlerle fosil sermaye arasındaki bu ittifak, biz solcular için neyi ifade ediyor?

Bu ittifak, kendisiyle yüzleşmemizi gerektiren ciddi bir siyasi tehdidi ifade ediyor -sağın siyasi bir yenilgisi olmadan iklimi gerçekten koruyabilmek düşünülemez. Almanya; AfD ile savaşmadan kendi kotasına düşen sera gazını sıfırlama hedefine ulaşamayacaktır. Sol şimdi, fosil yakıt endüstrisinde çalışanların sosyal statü kaybı korkularına cevap vermek söz konusu olduğunda, işçilere yenilenebilir enerji sektöründe daha cazip bir istihdam sağlayan veya ekolojik değişim için gerekli kaynakların üretimini gösteren somut bir plan sunmalıdır.

Buna ek olarak, otomobil endüstrisindeki işçilerin geniş desteğini kazanmanın umut verici olduğunu düşünüyorum, çünkü bu sektör çok kısa bir süre içinde önemli malları toplu olarak üretme fırsatına sahip ve bu -hatta tam da kısa bir süre önce- yani korona pandemisinin ilk zamanlarında oldu: Birçok fabrika üretimlerini değiştirdi ve otomobillerin yerine Covid-19 ile mücadele için acilen ihtiyaç duyulan solunum cihazları üretti. İşte burada, iş güvenliğini riske atmadan bu fabrikalarda tamamen farklı bir şey yapabileceğimiz fikrini oluşturmak için çığır açan bir örneğe sahibiz.

Korona pandemisini iklim değişikliğinin neden olduğu insan yapımı bir felaket olarak tanımlıyorsun. Ancak Korona krizi tartışmalarında iklim hareketi büyük ölçüde sessiz kaldı. Bunun yerine harekete mi geçmeliydi?

İklim hareketi, bu tür pandemilerin, bunun altında yatan nedeni ele almadığımız sürece tekrar tekrar oluşacağını açıkça belirtmelidir.

Hareket, Covid-19 salgınının zamanımızdaki ekolojik krizin bir belirtisi olduğuna dair bir bilinci yaratmak zorundadır -tıpkı 2018’de sıcaklık dalgasının iklim krizinin bir belirtisi olduğunu ifade ettiği gibi. Ve zoonozlar, yani korona virüsünde olduğu gibi hayvanlardan insanlara bulaşabilen patojenler, her şeyden önce en zenginlerin tüketim alışkanlıklarından kaynaklanıyor ve bu nedenle bunların hedeflenmesi gerekiyor. Burada, en zenginlerin hayatlarımızı ve gezegenimizi nasıl tehlikeye attığını göstererek karşı bir muhalefeti harekete geçirmek için büyük bir potansiyel var. Ancak şimdi bu pandemi; büyük gruplar halinde toplanmanın yasak olduğu bir durum yarattı -yani bu, siyasi bir hareket için çok olumsuz koşullardır.

Bu siyasi felci kıran Black Lives Matter hareketi beni etkiledi. Siyasi bir şey elde etmek isteyen sokaklara dökülmeli ve gerekirse militanlıktan uzak durmamalıdır -bu protestolar bunu göstermiştir. Çünkü kitlesel seferberlik, ancak göstericilerin Minneapolis’te bir polis karakolunu ateşe vermesinden sonra başladı. Pasifist stratejik tahminlerin aksine, bu durum insanların protestolardan uzaklaşmasına değil; tam aksine yol açtı. Bu olay; barışçıl aktivizmle mülke zarar veren ve polise karşı çatışmacı bir tavırla birleşen bir kitle hareketinin katalizatörü oldu. Ve bu protesto biçimi etkisini gösterdi: ABD’de polis hukukunda reformlar dayattı ve dünyanın birçok yerinde ırkçılığa karşı bir protesto dalgasını tetikledi. Hiç kimse George Floyd protestolarının bu kadar büyük boyutlara ulaşabileceğini beklemiyordu. Bu belki de bu yılın en önemli dersidir: beklenmedik şeyler hala olabilir.

Çeviri: Cengiz Onur

Kaynak: https://jacobin.de/artikel/klimabewegung-klimawandel-malm-okoleninismus-corona-krise/

Türkçe Kaynak: http://siyasihaber6.org/eko-leninizm-icin

(1) Prepper: Gelecekte bir felaket veya doğal afet yaşanacağını düşünen ve buna hazırlık olarak sığınak kazan/hazırlayan, silah, gıda, ilaç vs. depolayan kişi.

(2) Solar Radiation Management / Solar geoengineering

İngilizce: https://en.wikipedia.org/wiki/Solar_geoengineering

Almanca: https://klima-der-gerechtigkeit.de/2018/07/04/geoengineering-in-der-atmosphaere-

was-ist-solar-radiation-management-und-warum-ist-es-problematisch/

(3) Almanya’nın ırkçı partisi AfD neden başarılı?

“Aman AKP’ye Yaramasın” Siyasetsizliği – Emre Tansu Keten

Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin “12. Cumhurbaşkanına Açık Mektup” başlığıyla yayımladığı metin, direnişin temel öznesi olan öğrenci hareketi tarafından büyük oranda sahiplenilmişken, direnişe akıl verme sorumluluğunu üzerinde hisseden bir kesim tarafından ise “kendi ayağına sıkmak” deyimiyle, AKP’nin istediğini vermekle eleştirildi.

Öğrenciler, kendilerini terörist olarak nitelendiren ve “yürekleri yetse Cumhurbaşkanı istifa etsin diyecekler” şeklinde açıklama yapan Erdoğan’a, Soma, Roboski, Hrant Dink, Çorlu Tren Kazası gibi birçok olayı hatırlatıyor ve iktidarın bu suçları nedeniyle zaten çoktan istifa etmesi gerektiğini söylüyordu.

Bu mektuba eleştirel yaklaşanlar, kayyum rektöre karşı yürütülen mücadelenin sınırlarının net çizilmesi, hedeften şaşılmaması ve dar taleplerde ısrarcı olunması gerektiğini savunarak; Roboski, Soma gibi hatırlatmaların, tam da iktidarın istediği oyun sahasını kuracağını, bunun da son tahlilde iktidara yarayacağını iddia ediyordu.

Bütün bu gündem ve ülke gerçekliğinden kendimizi soyutlasak, bir iktidarın geçmişte yaptıklarının hatırlatılmasının, bunların güncel bir hukuksuzluk ve akademik özgürlüğe yönelik saldırı ile bağlantısının kurulmasının iktidara nasıl yarıyor olabileceğini düşünürken buluruz kendimizi.

Örneğin, dört yıl önce yüzlerce akademisyeni bir gecede üniversitelerden ihraç etmekle, şimdilerde bir gecede rektör atayıp, diğer bir gecede iki fakülte kurmak arasında biz hiç istemesek de güçlü bir bağ var. Akademik özgürlüğe yönelik bu iki büyük saldırının arasında bağ kurmak, bugünkü mücadeleyi ve öfkeyi güçlendiren bir şey olacakken, bundan imtina etmenin mantığını nerede aramalıyız?

Yerli ve milli” bir direniş arayışı

Tuncay Birkan’ın son kitabı Sol: Evin Reddi[1] ve özellikle kitapta yer alan ilk yazı, aslında bu mantık hakkında bir şeyler söylüyor. Solun 70’lerden itibaren kendisini bu halka yerli, yani kendisinden biri olarak tanıtma çabasından, 90’larda İslamcılığa geçerek, ilk defa kendisini evinde hissetmiş eski solcu aydınların hidayetinden ve zamanla, gerçekten de, sol entelektüellerin kendilerini halkına yabancı, evinde öteki ve Batı’yla ahbap bir konumda düşünmelerinden söz ediyor. Birkan yazısında, kendimizi güvende hissettiğimiz evlerimize uyum sağlamaktansa, bu evlerden kaçmanın, ayrıksı, yabancı damgası yemek pahasına, bir görev olduğunu belirtiyor.

Aslında, Birkan’ın bahsettiği hidayete ermiş solcuların masallarından el alan iktidar ideologları da uzun bir süredir benzer bir hikâyeyi işliyor. Örneğin, iktidarın kültür dergisi Lacivert’in bir dosya konusunun başlığı şu şekilde: “Sol: Yerli mi? İthal mi?” Tabii ki dergideki yazılar, solun nasıl bu topraklara tamamen yabancı olduğunu, sadece Batı’dan ithal hedeflerle ve terimlerle konuştuğunu, bu ülkenin sıradan insanlarıyla en ufak bir muhabbetleri olmadığını ve bu nedenle kaybetmeye mahkum olduklarını anlatıyor. Bütün yazarların dilinde, buraya ait olmanın, bu milletle iç içe ve onlarla birlikte konuşmanın kibri hissediliyor.

Oysa, evden kaçmanın yanında, evi başka türlü düşünmenin de elzem olduğu ortada. Özellikle AKP iktidarının başlangıcından bu yana, yerlilik ve sol konusundaki tartışmaların, 70’lerdeki ya da 90’lardaki bağlamından oldukça farklı bir düzlemde yapılması gerekiyor. AKP’nin “Benim Milletim” retoriğiyle kurmaya çalıştığı hayali bir yerli ve milli kitle, gerçek hayatta hiç de bu kadar sabit ve homojen bir şekilde var olmuyor. Flormar, Ekmekçioğlu, PTT, Cargill işçi direnişlerinden, Boğaziçi direnişine kadar birçok toplumsal karşı çıkışta, AKP’nin hayal ettiği, sınırları titizlikle çizilmiş bir muhafazakâr yaşam tarzının yaldızları bir bir dökülüyor.

Aksu Akçaoğlu’nun Zarif ve Dinen Makbul[2] ve İrfan Özet’in Fatih-Başakşehir[3] kitaplarında ortaya serdikleri gibi, Muhafazakâr camia kendi içerisinde hem sınıfsal hem kültürel hem de politik olarak ciddi bir farklılaşma yaşıyor ve birilerinin iddia ettiği gibi AKP bu kitleyi konsolide etmenin sihirli aracını elinde bulundurmuyor (İrfan Özet,  31 Mart yerel seçimleri öncesinde yaptığımız söyleşide, Başakşehir’in değil Fatih’in İmamoğlu’na yöneleceğini söylemişti, öyle de oldu[4]).

AKP siyasetine sıkışmak

CHP, AKP’nin kurduğu bu millet tasavvuruna uzun bir süredir inanmış durumda. AKP’nin dar seçmen kitlesi denebilecek bir grup insan profilini, Cumhur İttifakı’nın bütün seçmenleriyle eşitleyen, bunu da AKP’nin “Benim Milletim” retoriğine sabitleyen bir bakış açısı, kendi siyasetini üretmek yerine, bu hayali camiaya şirin gözükmek, onları ürkütmemek üzerine bir siyasi dil kuruyor. Bu seçmen kitlesi içerisinde baş gösteren ciddi sınıfsal, kültürel ve politik çatlakları böylece görmezden geliyor ve AKP’nin kurduğu ideolojik hatta boyun eğiyor.

Boğaziçili öğrencilerin açık mektubuna geri dönersek, bu kabullenme halinin CHP yönetimiyle sınırlı kalmadığını, ne olursa olsun AKP’den kurtulmak gerektiğini düşünen, muhalif kitle tarafından da sahiplenildiğini görmek gerekiyor. Mektuba yönelik eleştiriler, zihinlerde şablonlaşmış, kırgın ama alternatif bulamayan, en ufak bir aksi gelişmede hemen küsüp mahallesine dönecek olan bir AKP’li profilini ikna etme kaygısı üzerinden yükseliyor.

Bu durum, akla Salinger’in Franny ve Zooey romanını getiriyor. Romanda, amcası Seymour, bilgi yarışmalarının kadrolu katılımcısı Franny’e sahneye çıkarken hayali bir ortalama insanı (şişman hanım) kanlı canlı zihninde canlandırmasını, ona göre hazırlanmasını ve bütün hareketlerini onu düşünerek kurgulamasını söyler. Romanın sonunda, Seymour’ın aynı şeyi Zooey’e de önerdiği, iki kardeşin, birbirlerinden habersiz, aynı hayali ortalama insanı ince ayrıntılarına kadar tahayyül ettiği, bu simgenin ikisinin hayatında önemli bir yeri olduğu ortaya çıkar.

“Aman AKP’ye yaramasın” diyenlerin zihninde böyle bir hayali ortalama AKP’li profili var kuşkusuz ve hamlelerin bu hayali kişilik düşünülerek, onu ikna etmeyi başaracak ve kesinlikle küstürmeyecek şekilde atılmasını istiyorlar. Bu, ütopik sloganlarla yola çıkanlara karşı gerçek hayatı gözeterek yapılan bir siyaset değil, AKP’nin ideolojik üstünlüğünü kabul etmek düpedüz. İktidara gerçekte olandan daha büyük bir kudret bahşetmek, onun işlediği suçları “aman ortalık karışmasın” diyerek oturup izlemek, iktidarın bu insanlar üzerindeki gücünü olsa olsa artırıyor, iktidarın içerisinde olduğu krizlerin üstünü örtüyor.

Bunun yanında, “ne olursa olsun AKP gitsin” siyaseti, başka bir siyaset icat etmek isteyen, Millet İttifakı’nın dar ufkuna hapsolmak istemeyen herkesi susturan bir işlev de yükleniyor. Bu tabloda sosyalistlere, CHP’nin ve ortaklarının politikasına artı enerji olma rolünden başka bir şey tanınmıyor.

Boğaziçi Direnişi, muhalefetin zihnindeki hayali ortalama insana göre kendini şekillendirmeyen, AKP’nin “Benim Milletim” söyleminin arkasındaki ideolojik inşayı gören, okulu saldırıya uğrarken oturup sandığı beklemeyen bir neslin var olduğunu ortaya çıkardı. Bütün nefret kampanyalarına rağmen LGBTİ+ hakları insan haklarıdır diyen başörtülü öğrenci, kendi davasını Soma direnişçileriyle ortak gören Boğaziçili, diğer okullardan Hisarüstü’ne koşan üniversiteliler, kayyum rektöre karşı sokaklara çıkan Bimeks İşçileri iktidarın kurduğu, muhalefetin sahiplendiği ideolojik hattın o kadar da güçlü olmadığını kanıtladı ve şunu söyledi: “Biz azınlık değiliz, burası bizim evimiz”.


[1] Tuncay Birkan, Sol: Evin Reddi, Metis Yayınları, 2021

[2] Aksu Akçaoğlu, Zarif ve Dinen Makbul: Muhafazakar Üst-Orta Sınıf Habitusu, İletişim Yayınları, 2018

[3] İrfan Özet, Fatih-Başakşehir: Muhafazakâr Mahallede İktidar ve Dönüşen Habitus, İletişim Yayınları, 2019

[4] “Beyaz muhafazakârların seküler kaçış yeri: Başakşehir”, T24, https://t24.com.tr/yazarlar/emre-tansu-keten-sosyal-medya/beyaz-muhafazakarlarin-sekuler-kacis-yeri-basaksehir,22233

Google’ın Yeni Sendikası Alışılmadık Bir Örgütlenme Modelini Test Ediyor – Alex N. Press

Yeni duyurulan Google çalışanları sendikası- Alphabet İşçileri Sendikası- büyük bir teknoloji şirketindeki ilk beyaz yakalı sendikası. İşgücünün azınlığı konumundayken nasıl güç uygulayacakları sorununu çözme göreviyle karşı karşıyalar.

Google işçileri bir sendikanın kuruluşunu duyurdular: Alphabet İşçileri Sendikası.

Adını Google’ın ana şirketinden alan bu sendika trilyon dolarlık teknoloji devindeki ilk sendika değil.  2019 yılında Google’ın Pittsburgh ofisinde 80 sözleşmeli işçi sendikalaşma yönünde oy kullanmıştı. Aynı yıl, şirketin Kaliforniya Mountain View’deki  merkezlerinde çalışan 2000’den fazla kafeterya işçisi de aynı kararı almıştı. Google’ın güvenlik görevlileri 2017 yılından bu yana örgütlü. Fakat doğrudan Google tarafından istihdam edilen beyaz yakalı işçileri kapsayan bir sendika yeni bir durum. Ayrıca burada yeni olan, sendikanın geçici çalışanların, tedarikçilerin, yüklenicilerin ve doğrudan çalışanların yanı sıra reklam çalışanlarını da dahil eden kapsayıcı yaklaşımı -ki reklam çalışanlarının Google işçilerinin yarısını oluşturduğu düşünülürse bu da iyi bir strateji.

Google gibi teknoloji şirketleri sendikasızlığı korumak için çok çaba sarfediyorlar. Daha önce yazdığım gibi, sendika düşmanlığı bu sektör için temel bir tutum. East Coast’ın değil de Silikon Vadisinin teknolojinin merkez üssü olması bu yüzden. İntel’in kurucularından Robert Noyce’ın bir zamanlar söylediği gibi “şirketlerin çoğu için sendikasız olmak hayatidir”. Noyce öleli çok oldu ama bugün birçok teknoloji şirketinin inovasyon dediği şey yasadan kaçmak için yeni yollar bulmak demek. Kickstarter sitesindeki beyaz yakalı işçiler ve Glitch’deki uygulama geliştiriciler yakın zaman önce sendikalaştılar fakat FAANG (Facebook, Amazon, Apple, Netflix, Google) şirketlerinde ilk kez Alphabet İşçileri Sendikası ortaya çıktı. Bu nedenle, sendikanın ne dediğinden veya yaptığından bağımsız olarak sendika duyurusu yönetim kurulu odalarında sert tepkileri tetikleyecektir.

Bu yeni sendika, 700 bin civarında üyesi olan Amerika İletişim İşçileri (CWA) ‘nin  video oyunları çalışanlarını ve diğer teknoloji işçilerini örgütlemek için başlattığı Dijital Çalışanları Örgütleme Koalisyonu (CODE) kampanyasının bir parçası olarak ortaya çıktı. New York Times’a göre CWA Google çalışanlarıyla 2019 yılının sonunda görüşmelere başladı ve sendikanın yedi kişilik yürütme kurulu, üyeler tarafından geçen ay seçildi.

Şu an itibariyle, Alphabet İşçileri Sendikası 227 işçiyi temsil ediyor. Bu birtakım soruları gündeme getiriyor. Televizyon reklamında çalışanlar dahil edildiğinde, Google’da 200 bin işçi çalışıyor. Bu bağlamda 200 kişi ne anlam ifade edebilir?

Azınlık Sendikacılığı

“Azınlık sendikaları” işçilerin çoğunluğunu temsil etmeyen sendikalardır ve işverenle toplu pazarlık yapmaya yetkili değillerdir. Bu yeni bir şey değil. İşçilere sendikada seçim ve yalnızca çoğunluk desteğini alan bir sendika tarafından temsil edilme hakkını getiren Ulusal Çalışma İlişkileri Yasası (NLRA)’nın 1935 yılında kabul edilmesinden önce azınlık sendikacılığı yaygın bir uygulamaydı. Şirketin sendikayı tanıması veya onunla sözleşme yapması söz konusu olmasa bile bu tür sendikaların işyeri sorunlarıyla ilgilenen ve patrona çözüm için baskı yapan işyeri temsilcileri vardı. Bu sendikalar dağılmaktan ziyade yaygınlaşıyorlardı. Ve NLRA kabul edildikten sonra bu yapılar daha geniş sendikal örgütlenme için bir sıçrama tahtası haline geldiler.

Azınlık sendikaları geçmişin kalıntıları değillerdir. ABD’de işverenler tarafından tanınma güçlüğü özellikle çalışmak için sendikalı olma şartı bulunmayan eyaletlerde işçilerin bu tür oluşumlarda örgütlenmelerine yol açtı.  Azınlık sendikaları toplu pazarlık yapmaya yetkili sendikalar kadar güçlü değiller fakat yetkili sendikanın olmadığı durumlarda ek korumalar ve kolektif eylem için çalışmaları açısından hiç yoktan iyiler.  

NLRA’nın işçilere sadece üyelik temelinde pazarlık yapma hakkı vermesi, azınlık sendikasının ise üyeleri dışında kimseyi temsil etmemesi meselesi çözülmedi. Moshe Marvit ve Leigh Anne Schriever’in azınlık sendikacılığı 2015 raporu üzerine belirttiği gibi, 2006 yılında konuyu Ulusal Çalışma İlişkileri Kurulu (NLRB)’ye taşıması muhtemel bir dava sonuçta kısa kesildi. Joe Biden daha çok işçi dostu atamalar yaparsa –ve bu adaylar için kongre onayı alabilirse- NLRB bu yorum lehine karar verebilir. Aslında, Alphabet İşçileri Sendikası’nın Biden’ın göreve başlamasından hemen önce kuruluşunu açıklaması tesadüf olmayabilir.

2017 yılında Trump, NLBR’nin azınlık sendikalarıyla ilgili olarak işçilerin nispeten küçük pazarlık birimleri oluşturmasını zorlaştıracak bir karar aldı. Daha öncesinde,  sendikaların bir birim şeklinde kurulup taban oluşturduktan sonra firma içinde diğer birimlere genişleme şansı vardı. Şimdi böyle bir olanak yok.

Google’ın çoğu işçisi çalışmak için sendikalı olmanın şart olmadığı eyaletlerde yaşadığı halde zorlu bir mücadeleyle karşı karşıyalar. Sendika taraftarı Google çalışanları kısa bir süre içinde çoğunluk desteğini alamayacaklarını düşünüyor –ki bu da mantıklı bir değerlendirme. Şirketin sendikalaşmayla savaşmak için geniş kaynakları var ve yakın zamanlardaki bir NLBR şikayetine bakıldığında bunu yapmak için kanunu çiğnemekten çekinmiyorlar. Örgütlenmeyi oldukça zorlaştıran şey işgücünün ülke ve dünya geneline dağılmış olması. Çalışanların çoğunluğu şirket reklamcıları olduğu halde doğrudan Google tarafından istihdam edilmemekteler ve yasal olarak şirketin tanınmış pazarlık birimine dahil değiller. Daha geleneksel bir sendika, reklam çalışanları ile doğrudan istihdam edilen işçiler arasındaki bölünmeyi derinleştirerek baskı gücünü ve statüsünü zayıflatan biçimde bu çalışanları dışlamak durumunda. Doğrudan istihdam edilenlerin yüksek ücretler alması da diğer bir potansiyel bölünme nedeni.

ABD’de işyerlerinin neredeyse tümünde düşmanca bir ortam olmasına rağmen işçiler bazen çoğunluk sendikalarını örgütleyebiliyorlar. Alphabet İşçileri Sendikası üyeleri, New York Times’ın belirttiği gibi, “sözleşme için müzakere etmekten ziyade Google’da aktivizme yapı ve süreklilik kazandırma çabasındalar.” Bu tür bir aktivizm Google’da yaygınlaşıyor. Geçen yıllarda, Google çalışanları ABD Gümrük ve Sınır Koruma ile yapılan çalışmaları eleştirerek Pentagon ile bir yapılmış bir sözleşmeyi feshetti ve şirketin işyerinde cinsel tacizi düzgün ele almadığı gerekçesiyle 20 bin kişilik bir grev düzenledi.

Eğer “sendika” sözcüğünü işçilerin kolektif eylemesi anlamında kullanıyorsak, yakın tarihe bakıldığında Google’da bir sendika kurma çabasının bir sürpriz olmadığını görürüz. Azınlık sendikaları pazarlık yapma gücünde olmasalar bile hala birtakım işyeri zaferleri kazanabilirler. Ayrıca bu sendikalar farkları netleştirebilirler. Birçok işveren gibi Google da çalışanları şirketin sahibi gibi hissetirmeye itiyor. Fakat teknoloji alanı da bütün diğer endüstri gibidir ve yöneticiler ücretleri düşürmenin yollarını ararlar. Her işçinin  -yazılım mühendislerinin bile- sendikaya ihtiyacı vardır. Sendikanın Google’daki varlığı herhangi bir kapitalist işletmenin temeli olan çelişkiyi gözler önüne serer.

Diğer yandan, bir sendikayı kamuya bu kadar erken duyurmanın tehlikeleri de vardır. Sendikalar işçilerin kolektif güçleriyle ilgilidir; sendikalaşma bir güç gösterisidir –ki sadece kolektif eyleme katılan işçileri korumakla kalmaz, aynı zamanda onları yan unsurlar olmaktan çıkararak aktif bir biçimde katılımlarını sağlar. Bu kadar az bir üyesi olan bir azınlık sendikasının henüz sendikalı olmamış işçilere sendikacılığı marjinal bir kavram gibi sunarak tam tersini yapma ve örgütü daha da izole etme tehlikesi vardır.

Alphabet İşçileri Sendikası’nın kamuya açılmasının etkilerini anlamak için şimdilik çok erken fakat üyeler bunun örgütü inşa edeceğini ummaktalar. Yazılım mühendisi ve sendikanın kurucu üyelerinden olan Auni Ahsan’ın In These Times’da dediği gibi, “Binlerce veya milyonlarca insan uyanacak ve hikayeyi görecek ve sendika için işçi kurulunun onayını beklemeye gerek olmadığını anlayacaklar. Siz ne zaman sendikanız olduğunu söylerseniz o zaman sendikanız olur.”

Bir teknoloji şirketinde sendika örgütlemeye giden yol engellerle doludur. Alphabet İşçileri Sendikası’nın varlığı hem Google içinde hem de dışında işçileri sendikalı olma konusunda cesaretlendirirse bu bir katkıdır. Bundan sonra göreceğimiz sendikanın tam olarak ne yapacağı ve buna Google’ın nasıl tepki vereceği.

Çeviri: Nurcan Turan

Kaynak: https://www.jacobinmag.com/2021/01/google-alphabet-workers-union-tech

Dördüncü Enternasyonal’i Var Edenler – Pierre Frank

[Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının arasındaki dönemin] koşulları Troçkistler için herhangi bir işçi sınıfı eğilimine nazaran çok daha ağır oldu. Troçkistlere karşı, kendi sınıfları içinde güçlü bir işçi devletinin desteğini arkasına almış bürokratlarca yanlış yönlendirilen samimi devrimci işçiler tarafından baskı uygulanırken, ekseriyetle kışkırtıcı bir unsur olan burjuva baskısı, birçok muktedir devrimciyi ellerinden gelenin en iyisini yapamadıkları durumlara itti.

Yoldaşı Natalia’nın ismiyle ayrılmaz bir şekilde eşleştirilen Troçki’nin ismi, yarattığı harekete katılan herkesin isminin üstünde sivrilmekte ve bir kez daha, devrimin kahramanlık günlerinde olduğu gibi ünlü olmaya başlamaktadır. Ama işçilerin gözlerinde Stalinci iftiralar tarafından isimleri lekelenmiş olarak kalan ya da yeni nesillerce hâlâ tanınmayan nice insanlar var! Troçkist hareketin kendisi de, programının zaferi uğruna mücadele eden kimseler hakkında genellikle çok cana yakın davranmamıştır. Tarih, yavaş yavaş, uluslararası ölçekte ve her ülkede onlara hakkını verecektir.

Stalinizmin Troçkistlere karşı bitmeyen zulmünün diğer bir sonucu uzun bir zaman diliminde onun birçok insanda tohumunu ektiği kafa karışıklığı ve gözdağıydı. Bu durum kesin bir şekilde hareketin çeperini, tüm öncü hareketlerin ihtiyaç duyduğu çeperi, arkadaşlara ve sempatizanlara indirgedi. Bu cihetle bizler böylesi bir düşmanlık içinde arkadaşımız olanlara olduğu gibi, Komünist Enternasyonal’in devrimci önderlerine ve onun taraftarlarına, bütün yolu bizimle yürümemiş olsalar ya da bizimle farklılıklara sahip olsalar da hayatlarının sonuna kadar dünya devrimi davasına sadık kaldıkları için saygılarımızı sunuyoruz.

Bunlar arasında olanlar:

Isaac Deutscher, tarihçi ve deneme yazarı. 1926’da Polonya Komünist Partisi’ne katıldı ama 1932’de Stalin karşıtlarının önderi ve sözcüsü olarak yaptığı faaliyetler sebebiyle atıldı. 1967’deki ölümüne kadar yaşadığı Britanya’ya 1939’da geldi. 1938’de Dördüncü Enternasyonal’in kurulmasına karşı çıkmasına rağmen, yazıları, özellikle de Troçki’nin yaşamı üzerine olan üçlemesi –Silahlı Sosyalist, Silahsız Sosyalist, Kovulan Sosyalist– hareketimizin temel fikirlerine insanları çekmede haddi hesabı olmayan bir etki yarattı.

Andres Nin, İspanyol devrimi sırasında GPU (Sovyet gizli polis teşkilatı) tarafından öldürüldü.

Elsa Reiss, kendisini, oğlunu ve aynı zamanda (aşağıda göreceğiniz) yoldaşı Ignace’i öldürmeleri için emir verdiklerinde 1937’de Stalin’in suikastçılarından güçbela kaçtı. “Our Own People” kitabı (Elisabeth K. Poretsky ismiyle basıldı) Stalin’in, Hitler dâhil kapitalist dünyanın yaptığından daha fazla devrimci militanı yok ettiği “Yezhov dehşeti”nin korkunç döneminin dramını yeniden yaşatmaktadır.

Louis Polk, Belçika’daki muhalefeti kurmada yer alan ve Neuengamme toplama kampında ölen Belçika Komünist Partisi Merkez Komitesi üyesi

Tan Malakka, 1914’te Sneeivlet ile birlikte Endonezya’da devrimci sosyalist hareketin kurucularından biri, savaşı takip eden gerilla mücadelesindeki çarpışmada kayboldu.

Mario Roberto Santucho, 1976’da güvenlik güçleri tarafından öldürülen, Arjantinli PRT/ERP’nin (Partido Revolucionario de los Trabajadores – İşçilerin Devrimci Partisi / Ejército Revolucionario del Pueblo – Halkın Devrimci Ordusu) önderi. Gerçek bir devrimci enternasyonalist olan kendisi, grubunun seksiyonla birleşmesiyle 1967’de Dördüncü Enternasyonal’e katıldı. 1973’te Enternasyonal’den ayrılmasına sebep olan, onu Troçkist programın doğruluğuna inandırmaktaki başarısızlığımız hareketimiz için ciddi bir yenilgiydi.

Sara (Weber) Jacobs, 1931’den itibaren neredeyse üç yıl boyunca ve tekrar 1939’da Troçki’nin sekreteri olarak görev yaptı.

Mario Roberto Santucho

Nicola di Bartolomeo (Fosco), İspanya’da savaşa katılan, faşist rejim süresince Fransa’da sürgünde olan İtalyan Komünist işçi. Fransa’ya döndüğünde, onu bir toplama kampına sürgün eden İtalyan yetkili mercilerine teslim edildi. Savaşın sonunda özgür bırakıldığında İtalya’da Troçkist örgütlenmeyi yeniden inşa etti. 1946’da, 44 yaşındayken öldü.

Angel Amado Bengochea (1926-1964), 1940’larda Arjantin’deki ilk öğrenci ayaklanmalarının ve Sosyalist Gençlik’in önderi. La Plata’da Hukuk Fakültesi öğrencisiyken Sosyalist Parti içinde Marksist bir muhalefet kurdu ve 1946’da Troçkist harekete katıldı. 1950’lerde bir fabrikada çalıştı ve Peroncu sendikaların önderi oldu. 1957’de altı ay boyunca tutuklu kaldı. Diğer Latin Amerika ülkelerindeki mücadeleyle bağlantılı olarak 1963’te politik-askeri bir grup kurdu ve bir patlama sırasında öldürüldü.

Fernando Bravo, Bolivyalı öğretmenlerin önderi, Enternasyonal’in kongrelerinde Bolivyalı POR’un (Partido Obrero Revolucionario – Devrimci İşçi Partisi) temsilcisi, görev esnasında öldü.

James P. Cannon (1890-1974), 1910’da Dünya Sanayi İşçileri’ne (IWW) katıldı. Ekim devriminin bir destekçisi olarak, 1918’de Sosyalist Parti’ye katıldı ve 1919’da Komünist Parti’nin kurucularından biriydi. 1922’de bu partinin başkanı olarak Moskova’ya gönderildiğinde, Komintern İdari Komitesi’nde sekiz ay kadar görev aldı. Bu arada, başta Sacco ve Vanzetti’yi kurtarma mücadelesi olmak üzere Uluslararası[WU1]  Emek Savunması’nda büyük rol oynadı.

Komintern’in Altıncı Kongresi’nin bir temsilcisi ve program komitesinin bir üyesi olarak, sürgün Troçki’nin Buharin tarafından sunulan kongre programına dair eleştirilerini dinlemeye geldi. Troçki’nin görüşlerinin haklı bulunmasıyla, Cannon ve Maurice Spector (Kanada delegasyonunun bir üyesi) onun metnini gizlice alıp Kuzey Amerika’ya götürdü ve yayımladı. Troçkizm sebebiyle Komünist Parti’den çıkarılmasını takiben Cannon, Max Shachtman ve Martin Abern ile birlikte, Mayıs 1929’da Komünist Lig’i (Muhalefet) kurdu. 1960’larda hastalığı kendisini danışman pozisyonuna getirene kadar Amerikan Troçkist hareketinin önderi olarak kaldı.

1934’te Minneapolis’teki kamyoncuların açlık grevlerinde önemli rol oynadı. İlerleyen yıllarda, ilk olarak İşçi Partisi ile birleşme ve daha sonra 1936-37 yılları arasında Sosyalist Parti’ye kısa süreli bir katılımla Amerikan Troçkist güçlerinin önemli açılımında etkiliydi. Troçkistlerin Sosyalist Parti’den çıkarılması Sosyalist İşçi Partisi’nin kurulmasına yol açtı. Cannon, 1938’de Dördüncü Enternasyonal’in kuruluş kongresine katıldı ve 1939-40 arasında Shachtman ve Burnham tarafından idare edilen Sosyalist İşçi Partisi’ndeki küçük burjuva muhalefete karşı olan ünlü mücadelede Troçki ile işbirliği yaptı. II. Dünya Savaşı sırasında “Smith Act” (bu isimle tanınan ve yabancı uyrukluların kayıt altına alınmasına dair olan kanun, E.N.) çerçevesinde, partinin diğer üyeleriyle birlikte on altı ay boyunca tutuklu kaldı.

James P. Cannon

Cannon özellikle parti basını için üretken bir yazardı (en iyi makalelerinden bazıları Bir Eylemcinin Not Defteri’nde toplandı). Bunun yanı sıra birçok kitap da yazdı. Esasında, bir propagandacı ve eylemci olarak, Eugene Debs ve Bill Haywood’u takip eden kuşakta Amerikan işçi hareketinin belki de en önde gelen figürüydü.

Tomas Chambi, Bolivya’daki POR’un (Partido Obrero Revolucionario – Devrimci İşçi Partisi) Merkez Komitesi üyesi, Barrientos-Ovando diktatörlüğü sırasında tutsaktı, diktatörlük son bulunca serbest kaldı. 1971’de, Banter hükümet darbesine karşı olan savaşta, La Pat bölgesinden yoksul bir köylü topluluğunun başındayken çatışmada öldü. Sahip olduğu tek şey devrimci inanç olan bu askerin bedeninde, kendi eliyle yazılmış, bir çeşit vasiyet niteliğinde bir not bulundu: “Bana cesur olmayı ve haklı bir sebep için savaşmayı öğreten Devrimci İşçi Partisi’nin bir üyesiyim. Ulusal kurtuluş ve sonrasında nihai zafer için!”

Vincent Raymond Dunne (1889-1970), on yedi yaşında Dünyanın Sanayi İşçileri’ne (IWW) katıldı. 1919’da Birleşik Devletler Komünist Partisi’nin kurucularından biri oldu ve 1928’de Birleşik Devletler Troçkist hareketin kurulmasına katıldı. 1934’te, gelecek yılların büyük işçi sendikası yükselişinin habercisi olan büyük Minneapolis Kamyoncu grevlerinin başındaydı. 1938’de Dördüncü Enternasyonal’in kuruluş kongresine hazırlık olarak Troçki ile müzakerelere katıldı. 1941’de on altı ay süreyle mahkûm edildi.

Heinz Epe (Waiter Held), 1931’de öğrenci olarak Alman Sol Muhalefeti’ne katıldı. Mart 1933’te sürgüne zorlanmasıyla, göç sırasındaki ilk Alman yayını olan “Unser Wort”u yayımladı. Brandt’in kışkırtması sebebiyle Troçkistlerin atılmasına kadar, Willy Brandt ile birlikte Devrimci Gençlik Örgütleri Uluslararası Bürosu’nun sekreterlerinden biriydi. 1934’te Troçki’nin Norveç’e gelip kalmasını organize etti. Norveç’in işgalinden sonra İsveç’e taşınan Heinz Epe, 1941’de Sovyetler Birliği üzerinden Birleşik Devletler’e gitmeyi denedi ama eşi ve çocuğu ile ortadan kayboldu.

Ezio Ferrero (Ettore Salvini) (1938-1976), İtalyan Komünist Partisi’ne katıldı ve üniversite eğitimi için 1956’da Moskova’ya gitti. Bu ziyaretinin sonucu olarak bürokrasiye karşı eleştirel bir tutum aldı ve 1962’de Dördüncü Enternasyonal’e katıldı. İtalyan seksiyonunun, Devrimci Komünist Grup (Gruppi Comunisti Rivoluzionari – GCR) ulusal önderlik üyelerinden biriydi ve Sekizinci Dünya Kongresi’nin bir üyesiydi; ama en çok özellikle Sovyet ekonomisi ile İtalyan politik ve ekonomik problemleri üzerine yayınlarımıza yaptığı katkılarla tanınmaktaydı.

José Aguirre Gainsborg, sürgünde Bolivyalı bir devrimci, Şili Komünist Partisi’nin yönetici üyesi. 1934’te, siyasi açıdan silahlandırdığı, Bolivyalı POR’un (Partido Obrero Revolucionario – Devrimci İşçi Partisi) kurucusu. Yıllarca sürgünde ve hapiste yaşadı, otuz dört yaşında öldü.

Peter Graham (1945-1971), İrlandalı genç devrimci, Connolly Gençliği’nin üyesi olarak başladı ve hızla Troçkizme doğru ilerledi. İrlandalı İşçi Grubu’nun üyesi oldu ve sonra Dublin’de İşçi Cumhuriyeti ve Genç Sosyalistler Birliği’nin kuruluşuna katıldı. Uluslararası Marksist Grup’a katıldığı Londra’ya geldi ve Kızıl Köstebek’in yazı işlerinin bir üyesi oldu. Bir İrlanda seksiyonu kurma amacıyla Dublin’e yeni dönmüştü ki hâlâ aydınlığa çıkmamış koşullar altında öldürüldü. IRA (Irish Republican Army, İrlanda Cumhuriyet Ordusu) ve İrlanda sosyalist hareketinin diğer tüm militan organizasyonları onun anısına saygılarını sundu.

Jules Henin (1882-1964), madenci, 1905’ten itibaren Belçika İşçi Partisi (Parti Ouvrier Belge) üyesi. 1919’da ilk Belçikalı Komünistlerden biri, 1927’de Troçkist hareketin kurucusu. Sonucunda mahkûm edildiği 1932’deki Charleroi madenci grevinin önderlerinden biri. Savaş sırasında yeraltı eylemlerini yönetti. Uzun yıllar Dördüncü Enternasyonal Kontrol Komisyonu’nun üyesiydi.

Marcel Hic, 1933’te on sekiz yaşındayken Fransız Troçkist hareketine (POI ve Leninist Gençlik) katıldı. Fransa örgütünü yeniden inşa etti ve Ağustos 1940’tan itibaren La Vérité’yi yayımladı. İşgal sırasında Fransız seksiyonunun sekreteriyken, Dördüncü Enternasyonal’in Avrupa Sekreterliği’nin kurulmasında yer aldı. 1943’te tutuklandı, yaşamını yitirdiği Dora toplama kampında cesur tavrıyla öne çıktı.

Joseph Jakobovic (1915-1943), Hitler işgali sırasında, Avusturyalı grup “Akıntıya Karşı”nın (Gegen den Strom) önderi. Ekim 1943’te vatana ihanetten ve silahlı kuvvetler içinde asiliği teşvik etmekten yargılandı, ölüm cezasına çarptırıldı ve ceza infaz edildi.

Georg Jungclas (1902-1975), On dört yaşındayken, savaşa ve Sosyal demokrasinin ihanetlerine karşı olan Altona Sosyalist Gençliği’ne katıldı (Hamburg yakınlarında). Spartakusbund’un ve sonra Alman Komünist Partisi’nin (KPD) üyesi oldu. Ekim 1923’teki Hamburg ayaklanması başta olmak üzere, devrimci mücadelelere katıldı. Alman Komünist Partisi’nde solun bir destekçisi olarak 1928’de partiden atıldı, Urbahns tarafından kurulan Leninbund’un üyesi oldu. Ancak Urbahns’a karşı Troçki’nin tutumlarını savundu ve 1930’da Alman Sol Muhalefet’in kuruluşunda yer aldı.

Hitler’in iktidara gelişinden sonra Danimarka’ya taşındı. 1944’te Gestapo tarafından tutuklanmasına kadar Danimarka Direnişi’nde yer aldı. Nazilerin çökmesiyle ölümden kurtulan Jungclas, savaştan sonra Federal Cumhuriyet’in boğucu atmosferinde Alman seksiyonunu yeniden kurmak için neredeyse tek başına mücadele etti. 1948’den itibaren Enternasyonal’in bütün dünya kongrelerine katıldı ve Enternasyonal Yürütme Kurulu’na ve Sekreterya’ya seçildi. Almanya’da göçmen işçileri örgütlemeye ilk başlayanlar arasında olan Jungclas, Cezayir devrimini destekleyen hareketin de merkezindeydi.

Zavis Kalandra, 1936’da Moskova duruşmalarını ifşa eden komünist tarihçi. Dördüncü Enternasyonal’in Çekoslovakya seksiyonunun sekreteri olan Kalandra, 1950’de Stalinistler tarafından “casus” olma suçlamasıyla tutuklandı; “Prag Baharı” sırasında itibarı iade edildi.

Franz Kascha (1909-1943), Hitler işgali sırasında Avusturyalı “Akıntıya Karşı” (Gegen den Strom) grubunun önderiydi. Ekim 1943’te vatana ihanetten ve silahlı kuvvetler içinde itaatsizliğe teşvik etmekten yargılandı, ölüm cezasına çarptırıldı ve ceza infaz edildi.

Rudolf Klement, genç Alman Troçkist, Troçki’nin sekreteri, 1938’de, kendini adadığı, Dördüncü Enternasyonal’in kuruluş kongresi öncesinde Fransa’da GPU (Sovyetler Birliği’nde Devlet Siyaset Müdürlüğü adını taşıyan teşkilat, Ç.N.) tarafından öldürüldü.

Rafael Lasala (Nestor), 1958-59 yıllarında Arjantin’deki öğrenci mücadelelerine katıldı, 1967’de Troçkist harekete girdi. 1971’de Enternasyonal’in sempatizanı bir grup olan GOR’un (Grupo Obrero Revolucionario, GOR – Devrimci İşçi Grubu) kurulmasına yardım etti ve Onuncu Dünya Kongresi’nde grubun temsilcisi oldu. Ağustos 1974’te tutuklandı, işkence gördü ve Ağustos 1976’da La Plata hapishanesinde soğukkanlı bir şekilde öldürüldü.

Abraham Leon (1918-1944), Varşova’da doğdu, Siyonizm’le ilişkisini kesti ve Yahudi Sorunu: Marksist Bir Yorum’u (The Jewish Question: A Marxist Interpretation) yazdı. Savaşın başında, Belçikalı Troçkist örgüte katıldı, baş örgütleyicisi oldu ve Avrupa Sekretaryası’nın kurulmasında görev aldı. Haziran 1944’te tutuklandı, aynı yılın Eylül ayında Auschwitz toplama kampında öldü. 

Léon Lesoil (1892-1942), Birinci Dünya Savaşı sırasında Rusya’daki Belçika Misyonu’nda askerdi, Ekim Devrimi’ne destek verdi ve Belçika Komünist Partisi’nin kurucularından biriydi. 1923’te partinin Merkez Komite üyesi oldu ve daha sonra ”devlet güvenliğine karşı faaliyet yürütmek”ten tutuklandı. 1927’de Belçika Troçkist örgütünün kurucularından biriydi, 1932’de Charleroi havzasındaki madenci grevinin önderiydi ve Dördüncü Enternasyonal’in kuruluş kongresine delege olarak katıldı. 1941’de tutuklandı, 1942’de Neuengamme toplama kampında öldü.

Cesar Lora, Siglo XX madenindeki Bolivyalı işçilerin önderi; 19 Temmuz 1965’te Barrientos’un askerleri tarafından öldürüldü.

Sherry Mangan (Patrice), Amerikalı yazar ve gazeteci, 1934’ten itibaren Troçkistti. İşgal altındayken Fransız Troçkist örgütün eylemlerine katıldı ve Petain tarafından Fransa’dan sürülmesine rağmen savaş boyunca yeraltı gruplarıyla bağını koparmadı. McCarthycilik nedeniyle çok zorlu yaşam koşullarına mecbur bırakıldı, yine Fransa’da Cezayir devrimine yardım için yeraltı hareketlerine katıldı. Enternasyonal’in önderliğinin bir üyesi olarak uzun yıllar hizmet verdi, 1961’de 57 yaşında öldü. 

Charles Marie (1915-1971), demiryolu işçisi, savaştan kısa bir süre sonra Troçkist harekete katıldı. Tutkulu ve yorulmak bilmez bir militan olarak, uzunca bir süre Troçkizmi Rouen’de tek başına savundu. Cezayir savaşı boyunca, yasal ve yasadışı eylemlerde, hareketin canlanışının temellerini attı, Mayıs 1968’in ertesinde Rouen’i Ligue Communiste’in en büyük taşra teşkilatı haline getirecek olan gençleri kazandı. Rouen’deki bir demiryolu işçi hücresi onun adını taşır. Rouen’de yapılan ikinci Ligue Communiste ulusal kongresinde kendisine fahri başkan unvanı verildi.

Jean Meichler, 1929’da La Vérité’nin kurucularından biriydi. Sürgündeki Alman Troçkistlerin yayın organı Unser Wort’un editörüydü. Bu görevinden dolayı tutuklandı ve Fransa’nın işgal altında olduğu süre boyunca rehin tutuldu. İdam edilen ilk rehinelerden biriydi. Öldürüldüğünde 45 yaşındaydı.

Fernando Lozano Menendez, 22 yaşında bir öğrenci ve FIR’in (Frente de Izquierda Revolucionaria – Devrimci Sol Cephe) ulusal önderliğinin bir üyesi, Kasım 1976’da Peru polisi tarafından öldürüldü.

Luiz Eduardo Merlino (Nicolau) (1947-1971), Temmuz 1971’de ülkesinin baskıcı güçlerince öldürülen Brezilyalı gazeteci. Bir militan olarak eylemliliğine Santos’taki öğrenci hareketi içinde başladı, sonra da Sao Paulo’daki gazete çevrelerinde devam etti. Sürekli ilham veren ve önder rolünü üstlendi. 1968’de, hızla önderlik pozisyonuna yükseldiği, POC’a (Partido Operario Comunista – Komünist İşçi Partisi) katıldı. Tecrübeleri onu Dördüncü Enternasyonal’deki pozisyonlarına taşıdı. Üzerine tezler yazdığı ulusal ve uluslararası sorunlar için bir muhalefet örgütledi. Birkaç aylığına gittiği Fransa’dan Sao Paulo’ya gizlice dönmesinin hemen ardından tutuklandı, işkence gördü ve öldürüldü.

Chitta Mitra (1929-1976), Hindistan seksiyonumuzun ileri gelenlerinden, Bengal dilinde bir Troçkist basın oluşturulmasında baş sorumlu. Ayrıca Troçki’nin bazı eserlerini çevirmiştir ve gençler için, yalın bir Bengalce ile bir Troçki biyografisi olan Tomader Trotsky’yi (Senin Troçki’n) yazmıştır.

Henri Molinier (More Laurent) (1898-1944), La Vérité’nin kurulmasına katılmış ve pek çok görevi gizlilik içinde yürütmüş bir mühendisti. Savaş sırasında Enternasyonalist Komünist Parti’nin (Parti Communiste Internationaliste, PCI) askeri sorumlusuydu, Paris’in kurtarılması için savaşırken bir top mermisiyle öldürüldü.

Martin Monat (Paul Widelin) (1913-1944), 1933 öncesinde Sosyalist Siyonist hareketin bir önderi ve Alman KP’nin bir sempatizanıydı ama sonrasında Troçkizme yöneldi ve siyonizmle olan bağını kopardı. 1939’da Belçika’ya göç etti ve oradaki Troçkist seksiyona katıldı. Savaş sırasında Fransa’daki Alman ordusu içine sızma faaliyeti yürütmekten ve Arbeiter und Soldat (İşçi ve Asker) gazetesini çıkarmaktan sorumluydu. Brest’te Alman askerlerden oluşan bir hücre oluşturdu, askerlerin çoğu tutuklanıp kurşuna dizildi. Fransız polisi tarafından tutuklanıp Gestapo’ya teslim edildi. Vincennes ormanında vuruldu ve ölüme terk edildi fakat yardım alarak hastaneye yetişmeyi becerdi. Ancak, hastanede yeniden yakalandı ve Gestapo tarafından öldürüldü.

Moulin, Alman Troçkist, İspanya İç Savaşı sırasında GPU tarafından öldürüldü.

Jabra Nicola (Abu Said) (1912-1974), Haifa’da doğdu ve daha yirmi yaşına gelmeden Filistin komünist partisine katıldı. Önderliğin bir üyesi olarak Arapça yayın organı olan Al Ittihad’ı çıkarmaktan sorumluydu ama parti milliyetçilik tartışması sonucu 1939’da bölündü ve Jabra her iki tarafa katılmayı da reddetti. 1940-42 arasındaki İngiliz işgali sırasında hapse atıldı. 1942’de çoğu Avrupalı göçmenlerden oluşan bir Troçkist gruba katıldı fakat Troçkist örgütün savaş sonrası Orta Doğu’da dağılması sebebiyle yeniden Komünist Parti’ye döndü ve bir kez daha Arapça gazetenin çıkarılması sorumluluğunu üstlendi. Ne var ki 1956’da KP önderliği politik anlaşmazlıklar gerekçesiyle kendisini görevlerinden azletti ve 1962’de KP’den ayrılan diğerleriyle birlikte, daha sonra Dördüncü Enternasyonal’in İsrail seksiyonu haline gelecek olan, Matzpen grubunu kurdu. 1967’de Altı Gün Savaşı’nda ev hapsine mahkûm edildi, 1970’te İsrail’i terk edip Londra’ya geldi ve orada öldü.

Pantelis Pouliopoulos, 1922’de Yunan ordusu içindeki faaliyetlerinden dolayı yargılandı. Das Kapital’i Yunancaya çevirdi. Komünist Enternasyonal’in Beşinci Kongresi’nde Yunan komünist partisi delegesiydi, 1925’te Komünist Parti sekreteri oldu, fakat 1927’de Troçkist olduğu için ihraç edildi. Yunan Troçkist örgütün sekreteri olarak 1936’daki Metaxas darbesi sonrası yeraltına çekildi, fakat 1939’da tutuklandı. 1943’te İtalyanlar tarafından bir rehine olarak vurulduğunda 43 yaşındaydı. İdam mangası karşısında İtalyan askerlere nutuk attı.

Luis Pujals (1942-1971), genç Arjantinli devrimci, 1961’de Palabra Obrera (İşçinin Sözü) grubuna katıldı. 1964’te PRT’nin (Partido Revolucionario de los Trabajadores – İşçilerin Devrimci Partisi) kurucu üyelerindendi ve İkinci Kongre’de parti Merkez Kurulu’na, daha sonra da Yürütme Kurulu’na seçildi. Buenos Aires bölgesinin politik ve askeri sorumlusuydu. 17 Eylül 1971’de tutuklandı, yetkililerce Rosario’ya gönderildi ve 22 Eylül’de geri getirildi. Bu süre zarfında tutuklu bulunduğu otoriteler tarafından reddedilmekteydi. Tüm veriler işkence altında öldürüldüğünü göstermektedir.

Ignace Reiss (Ludwig), Polonyalı komünist, Rus Devrimi sırasında iç savaş kahramanı, Sovyetler Birliği’nin özel kuvvetlerinin önde gelen önderlerindendi. 1937’de, ilk Moskova duruşmasının akabinde, Stalinizm’le bağını kopardı, madalyalarını iade etti ve “Troçki’yi destekliyorum ve Dördüncü Enternasyonal’e katılıyorum” açıklamasını yaptı. Birkaç hafta sonra Lozan yakınlarında GPU tarafından öldürüldü.

Ignace Reiss

Alfonso Peralta Reyes (1939-1977), eğitmen ve Meksika PRT’sinin (Partido Revolucionario de los Trabajadores – İşçilerin Devrimci Partisi) üyesi, Mayıs 1977’de, üniversite sendikalarında hükümetin kemer sıkma politikalarına karşı verilen mücadeleye önderlik ederken “Liga Comunista 23 de Septiembre” (23 Eylül Komünist Birliği) gerilla grubu tarafından öldürüldü.

German Rodriguez Sainz, Troçkist harekete 1971 yılında İspanya’da katıldı ve LCR (Liga Comunista Revolucionaria – Devrimci Komünist Birlik) ile Bask milliyetçisi grubun devrimci kanadı ETA(VI) arasındaki birleştirmede önemli bir rol oynadı. İşçi Komisyonu’nun aktif bir üyesiydi. 1973 Pamplona genel grevinin merkezi önderiydi ve bu grevdeki dahlinden dolayı iki buçuk sene hapis yattı. Temmuz 1978’de Bask milliyetçisi bir protesto sırasında polis tarafından öldürüldü. Cenazesine 30 binin üzerinde insan katıldı.

Wolfgang Salus, genç Çekoslovak komünist, 1929’da, 18 yaşındayken, ülkesinde Troçkist hareketin kurulmasına katıldı. Savaş sonrası Çekoslovak hareketin yeniden örgütlenmesine katkıda bulunduğu için sürgünde öldü.

Lev Sedov (1905-1938), Troçki’nin oğlu, 1927’de Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nden ihraç edildi ve bu noktadan sonra ömrünü Troçki’nin mücadelesine yardımcı olmaya adadı. Moskova duruşmalarında Troçki’yle birlikte sanıktı ve ölüme mahkûm edildi. Paris’te gizemli bir şekilde öldü. Büyük ihtimalle GPU’nun suikastına kurban gitti.

Henricus Sneevliet (1883-1942), Hollandalı işçi sınıfı önderi, 1914’de Endonezya sosyalist hareketinin, 1920’de ise Endonezya KP’nin kurucusuydu. Komünist Enternasyonal’in İkinci Kongresi’nde Endonezya KP’sinin delegesiydi ve ÇKP’de (Çin Komünist Partisi) Komünist Enternasyonal’i temsil ediyordu ama Stalinizm’den koptu. Hollandalı sendika konfederasyonu NAS’ın (Nationaal Arbeids-Secretariaat – Ulusal Emek Sekreteryası) önderlerinden biri olarak, 1932’de denizcilerin başkaldırısına destek vermekten hapse atıldı. RSAP’ın (Revolutionair Socialistische Arbeiders Partij – Devrimci Sosyalist İşçi Partisi) kurucularından biri olarak da savaş sırasında tutuklandı ve 13 Nisan 1942’de Nazilerce vuruldu. Kahramanca ölümü ülkesinde örnek bir davranış olarak anılır.

Shuji Sugawara (1949-1978), Japon Komünist Gençlik’in (Troçkist gençlik grubu) ulusal sekreteri ve Narita havaalanının açılmasına karşı yürütülen mücadelenin ulusal ölçekteki örgütleyicisiydi. Beyin kanamasından öldü.

çev. Rıfat Ateş, Yazın Yayıncılık, 2019

Chen Tu-Hsiu (1879-1942), Pekin Üniversitesi’nde profesördü, 1911 demokratik devriminin önderlerinden biriydi. 1920’den 1927’ye kadar sekreterliğini yaptığı ÇKP’nin (Çin Komünist Partisi) kurucularındandı ama daha sonra Troçkist muhalefete katıldı. 1932’de Kuomintang tarafından tutuklandı ve on üç yıl hapse mahkûm edildi. 1937’de şartlı salıverildi, 1942’de öldü. Bugün dahi ÇKP önderliği tarafından hatırasına iftira edilir.

Ta Thu Thau, Vietman’daki Troçkist hareketin kurucusu, savaştan önceki yıllarda Saygonlu işçilerin önderiydi ve savaş sırasında hapisteydi. 1946’da serbest bırakılmasının ardından gizemli bir şekilde ortadan kayboldu, muhtemelen Stalinistler tarafından öldürüldü.

Pierre Tresso (Blasco) (1893-1943), 1925’ten itibaren İtalyan KP’sinin Merkez Kurul ve Siyasi Büro üyesi, Komünist Enternasyonal’in kongrelerinde parti delegesiydi. 1930’da Troçkist olması sebebiyle ihraç edildi, sürgün yeri olan Fransa’da aktif olarak çalıştı. Ligue Communiste’in önderliğine, 1932’deki Kopenhag Konferansı’na ve Dördüncü Enternasyonal’in kuruluş kongresine katıldı. Marsilya askeri mahkemesince savaş sırasında on yıl zorla çalıştırma cezasına çarptırıldı ve Puy hapishanesine yerleştirildi, diğer tüm mahkûmlarla beraber Direniş güçleri tarafından özgürlüğüne kavuşturuldu. Kısa süre sonra, direniş güçleriyle beraberken, çoğu Troçkiste olduğu gibi, ortadan kayboldu. Muhtemelen Stalinistler tarafından öldürüldü.

Humberto Valenzuela (1908-1977), Şili’nin kuzeyindeki nitrat madenleri bölgesinde doğdu. On dört yaşında Huara nitrat madencileri sendikasının kayıt sekreteriydi. Kurulmasından kısa bir süre sonra Şili KP’sine katıldı fakat Troçkistlerin ihracından sonra 1931’de kurulan Izquierda Comunista’ya (Komünist Sol) katıldı. Birleşik İnşaat Sendikası’nın önderlerinden olarak köylü sendikalarının kurulmasına da yardım etti. 1942’de Troçkist aday olarak başkanlık seçimlerine katıldı. 1969’da kendini yeni Şili seksiyonu PSR’nin (Partido Socialista Revolucionario – Devrimci Sosyalist Parti) kurulmasına adadı. Ayrıca halk iktidarının yayın organlarının oluşturulması için MIR (Movimiento de Izquierda Revolucionaria – Devrimci Sol Hareket) ile beraber çalıştı ve Devrimci İşçi Cephesi’nin ulusal önderi seçildi. Darbeden sonra çalışmalarını yeraltında sürdürdü, direniş komiteleri ve Marksist formasyon dersleri tertip etti.

Joseph Vanzler (John G. Wright), Harvard Üniversitesi’nde kimya öğrencisi, Amerikalı Troçkist örgüte 1929’da katıldı, Troçki’nin sayısız eserini tercüme etti, 1956’da 52 yaşında öldü.

Libero Villone (1913-1970), faşist rejim altında, yasadışı olduğu sırada, İtalyan KP’sinde faaliyet gösterdi. 1938’de Moskova duruşmalarını eleştirdiği için KP’den ihraç edildi. 1943’te tutuklandı, Mussolini iktidardan düştüğünde salıverildi. Tekrar KP’ye kabul edildi, kısa süre sonra sınıf işbirlikçiliğini eleştirdiği için ihraç edildi. 1945’te Troçkist harekete katıldı. Öğretmendi, öğretmenler sendikasında çeşitli görevlerde bulundu. Uzun yıllar Bandiera Rossa’nın editörlüğünü yaptı.

Neil Williamson, Uluslararası Marksist Grup’un (IMG – International Marxist Group) İskoç militanı. IMG içinde İskoç ulusal sorununun öneminin kavranmasında önemli bir rol oynadı. 26 yaşında bir trafik kazasında ölmesinin ardından düzenlenen cenaze töreni, on yıllık aralıksız siyasi faaliyetinin kazandırdığı saygınlığın bir nişanesi olarak, emek hareketinin dikkate değer her kesiminden temsilcilerin katılımıyla gerçekleşti.

Erwin Wolf (N. Braun), Çekoslovak kökenli Troçkist, Troçki’nin Norveç’teki sekreteri. İspanya Devrimi sırasında GPU tarafından öldürüldü.

Niiyama Yukio (1954-1978), Japon Devrimci Komünist Birlik üyesi, Narita uluslararası havalimanının açılmasına karşı direnirken aldığı yaralar sonucu Sanrizuka’da öldü.

Joseph Hansen (1910-1979), Amerikan Sosyalist İşçi Partisi’nin ve uluslararası Troçkist hareketin başta gelen önderlerinden, kitabı baskıya gittiği sırada öldü. 1937’den itibaren Troçki’yle Meksika’da çokça vakit geçirdi, Dördüncü Enternasyonal’in kuruluş kongresi için yapılan hazırlıklara yardımcı oldu. Troçki öldürüldüğünde oradaydı ve katilin kaçmasına mani oldu. Yetenekli bir gazeteciydi, 1940’tan sonra yıllarca The Militant’ın editörlüğünü yaptı. 1962-1963 arasında Dördüncü Enternasyonal’in yeniden birleşmesi sürecinde belirleyici bir rol oynadı ve sonrasında da kongrelerinde ve genel kurullarında da düzenli olarak gözlemcilik yaptı. Hayatının son yıllarında politik faaliyetinin merkezinde, 1963’teki birleşmenin ardından World Outlook adıyla yayınlanmaya başlamasına yardımcı olduğu, haftalık International Press Correspondence/Inprecor dergisinin editörlüğü vardı.

Daniel Bensaid ve Pierre Frank’ın Troçkistlerin Uzun Yürüyüşü (çev. Rıfat Ateş, Yazın Yayıncılık, 2019) adlı kitabından derlenmiştir.

Mustafa Suphi’lerin Katli ve Cumhuriyetin Harcı – Masis Kürkçügil

Mustafa Suphi’nin 14 yoldaşıyla birlikte Karadeniz’de katledilişinin üzerinden 100 yıl geçti. İlgisi olabilecek her kesimin bilgisi dahilinde gerçekleştirilen bu planın nihai emrini kimin verdiği belgelenmediği için Marquez’in “Kırmızı Pazartesi”ne benzer bir durum söz konusu. “Sanki bütün işlerde ben tek başıma mı idim. Daha üstüme varırlarsa her şeyi olduğu gibi ortaya dökerim” diyen cinayetin faili Yahya Kahya da Temmuz 1922’de öldürülünce “herkes” elini yıkamıştır. Üstelik Yahya Kahya cinayetinde adı geçen Topal Osman da çok geçmeden öldürülüyor. Sözü edilen kişilerin bölgedeki etnik temizlikteki payı düşünülürse İttihat Terakki’den kalma ağlar ve tarzlar devam etmektedir. 

Mustafa Suphi’nin öldürülmesinden bir yıl sonra Mecliste yapılan görüşmedeki konuşmalar ise “herkesin” bu işten haberdar olduğunu göstermekte.

Mustafa Suphi’nin ve yoldaşlarının katli, Milli Mücadele’nin başlamasından itibaren tasarlanan rejimin karakteri bakımından yani “Cumhuriyetin harcı” açısından da önemlidir. Mustafa Suphi Türkiye’ye gelmeden önce de Ankara’nın temsilcileri kendisiyle görüşmüş, en son Ali Fuat Cebesoy Moskova’ya giderken Kars’ta yaptığı konuşmaları nakletmiştir. Yasal yollardan mektuplaşarak Ankara’ya gelecek bir insanın propagandadan öte bir talebi olmazken, çok açık bir biçimde ‘Türkiye’deki bey ve paşaları burjuvazi sınıfından addetmiyoruz. Bilakis halk kütlelerinin en yakın yardımcıları olarak biliyoruz…” diyen, üstelik güç ilişkilerinde bir ağırlığı bulunmayan birinin tasfiye edilmesinin nedeni –her ne kadar konjonktürel gerekçeleri varsa da– esas olarak Anadolu’daki iktidarı inşa eden güçlerin gelecek tasarımlarında sol bir muhalefetin varlığının bir ihtimal olarak dahi yer almamasıdır. (Solu herhangi bir şekilde rejime dahil etmeme yönündeki tutum İttihatçı kalıntılar ve Enver Paşa açısından da geçerliydi elbette).

Daha Eylül 1920’de Refet Bele karşısında “solun” adayı olarak çıkan Dr. Nazım Resmor Dahiliye Vekili seçildiğinde, Mustafa Kemal karşı çıkmış, kendisini kabul etmemiş ve baskı üzerine Dr. Nazım Bey iki günlük Dahiliye Vekilliğinden sonra istifa etmek zorunda kalmıştı. Bu da Meclis içinde sözü edilen solun siyasal gücünü gösteriyordu.

Mustafa Suphi cinayetinin Ethem Bey güçlerinin tasfiye edildiği, Meclis içindeki solcuların içeri tıkıldığı bir dönemde gerçekleşmesi Ankara’nın eğretilikten konsolidasyona geçtiğini göstermekteydi. Mesele yalnızca Padişah güçleri değildi; ne kadar zayıf olursa olsun mücadeleye toplumsal bir muhteva katmak niyetinde olanlar da usulünce halledilmeliydi.

“Halk Tepkisi”     

Erzurum’dan Trabzon’a uzanan güzergâh boyunca Mustafa Suphi’yi bekleyen, resmi makamların da açıkça dahil olduğu “halk” tepkisi basın aracılığıyla düzenlenirken, olmadık iftiralar Ankara’nın onayı olmadan gündeme sokulamazdı.

Gazetelerde Suphi’nin Bakü’de Türk esirlerine kötü muamele ettiği, hatta yüzlercesini, binlercesini öldürdüğü yolunda propaganda yürütülen bir dönemde her şeyden haberdar olan, “şartları çok iyi değerlendiren” resmi makamların bunlardan haberdar olmaması ihtimal dahilinde değildir. Mustafa Suphi “Kızıl Alay” diye bir miktar harp esirini silah altına aldırabilmişse bunlar yurtlarına dönmenin yollarını ararken sefaletten kurtulmak için alaya katılmışlardır; ama “iftirayı” haklı çıkaracak hiçbir bilgi, belge yoktu. Üstelik İbrahim Tali doğrudan Mustafa Suphi ile üç kez görüşüp iki tüfek ve beş yüz mermiyle bunların Anadolu’ya gönderilmesinde anlaşmıştır. Zaten Kızıl Alay Taşnak Ermenistan’ına karşı yaptığı bir saldırıdan sonra Bakü’ye geri döner, ancak bölgenin sovyetizasyonundan sonra Ermenistan yolu açılınca memlekete geçer, düzenli orduya katılır ve Ali Fuat Cebesoy’un dediğine göre Batı Cephesinde savaşırken aralarında ölenler de olur. Ancak Ali Fuat “bu asker kardeşlerimizin hiçbiri Bolşevik olmamıştır” diye ekler.

Trabzon Valisi’nin, kafilenin akıbeti hakkında Sovyet elçisinin sorusuna verdiği cevap yeterince manidardır: “… Mustafa Suphi Türk vatandaşı görünüyor. Onlar ne suretle, nereden, niçin geldiler? Valilik hiçbir şey bilmiyor. Yalnız o biliniyor ki, onlar Sibir’den, Türkistan’dan Bakü’ye gelip vatana dönmek isteyen Türk harp esirlerini tutukladılar, eziyet ettiler ve idam ettirdiler”. Vali Sibirya’da ne olduğunu biliyor ama Trabzon’dan bihaber!

Zamanlama Değil Yöneliş Önemli

Mustafa Suphi aynı dönemde tasfiye edilen Ethem Bey gibi askeri bir güce sahip olmamanın yanı sıra Meclis içinde bulunan oldukça heterojen sol çevreler gibi de herhangi bir siyasal güce dayanmıyordu. 

Ancak Ankara önce kendini konsolide etmek için olası muhalefeti tasfiye etmeyi önüne koymuştu. 

Ocak 1921’de bütün bu tasfiyeler ve cinayetler arasında hazırlanan Anayasa için, son yıllarda toplumsal muhalefet kesimlerinde rastladığımız gibi “demokratik” sıfatını kullanmak da bu güç ilişkileri içinde gerçekten gariptir. Demokratik bir idareye örnek olarak gösterilen “muhtariyet” idari bir muhtariyet olduğu gibi bu anayasaya uygun yasalar da çıkartılmadığından zaten kağıt üzerinde kalan bir husustur.

Milli Mücadele bağlamında oluşmuş olan güç ilişkilerinde, memleketteki sınıfların mevzilenmesine, aşağıdakilerin çıkarlarını gözeten bir muhalefete müsamaha yoktu. Başlangıçtaki boşlukta aykırı sesler çıkmış olsa da önce iç konsolidasyon sağlanacaktı.