İmdat Freni

admin

Basın Açıklamasına Çağrı: Emekçiler için #KaynakVar

Emekçiler için #KaynakVar Herkese İş ve Gelir Güvencesi kampanyası taleplerini açıklamak ve birleşik mücadele çağrısı yapmak üzere Cumartesi 11 Temmuz 2020 günü bir basın açıklaması düzenliyor.

Hayır, eşit değiliz!

Covid-19 pandemisinin yarattığı sağlık krizinin de, derinleştirdiği ekonomik krizin de karşısında eşit olmadığımızı biliyoruz. Koronavirüs kol gezerken ekmeğimizi kazanmak için ölümle burun buruna gelen de biz emekçileriz, bugün ekonomik krizin bedeli de yine bizlere yüklenmeye çalışılıyor. Salgının başlangıcından bu yana AKP iktidarı patronlara “kalkan” olup kredi, vergi ve prim destekleri açıklarken, emekçilere daha fazla işsizlik, yoksulluk ve güvencesizliği reva görüyor. 

Ancak biz biliyoruz ki, tüm dünyayı sarsan ve daha da sarsacak bu işsizlik tufanı içinde herkese iş ve insanca yaşayacak bir gelir sağlamak mümkün. 

Bunun için yeterli kaynak var!

Yeter ki bu kaynaklar patronlar için değil, nüfusun ezici çoğunluğunu oluşturan biz emekçiler için kullanılsın,

Zenginlerden servet vergisi, bankalardan COVİD vergisi alınsın,

Güvencemiz olan kıdem tazminatımıza dokunulmasın,

Geliri olmayanlara koşulsuz bir yaşam geliri sağlansın,

Çalışma saatleri kısaltılsın, herkes insana yaraşır koşullarda çalışabilsin, yaşayabilsin demek için bir araya geliyoruz.

Pandemiye, işsizliğe ve yoksulluğa karşı emekçileri yaşatacak acil talepler etrafında birleşik mücadeleyi örüyoruz.

Cumartesi 11 Temmuz 2020 

Saat 18:00

Kadıköy (Beşiktaş iskelesi önü) 

Emekçiler için #KaynakVar

Herkese İş ve Gelir Güvencesi

Covid-19, Yabancılaşma ve Müşterek Siyaseti-Ali Yalçın Göymen ile Söyleşi

KHK’lı akademisyen, Devrim Fikri Üzerine[1]kitabının yazarı, Praksis dergisi yayın kurulu üyesi Ali Yalçın Göymen ile pandemi konjonktürünün gerek kökenleri gerekse getirdiği dönüşümler bakımından Marksist teori ve felsefe çerçevesinde nasıl okunabileceğine dair söyleştik. 

-Covid-19 krizi yaşattığı tüm dehşetle birlikte insanlığın kendi üzerinde düşünmek, gelmiş bulunduğu noktayı değerlendirmek için de, gecikmeli olsa bile bir imkan sunuyor. Bu çerçevede herhalde üzerine eğilmemiz gereken başlıca meselelerden biri insanın doğayla bugüne dek kurduğu ilişki olabilir. Kapitalist üretimin mantığı çerçevesinde, bilhassa da Marksist şeyleşme kategorisi bağlamında bu ilişkiyi nasıl okumak, değerlendirmek gerekir sence?

Bu imkânı ne yazık ki yeteri kadar değerlendirebildiğimizi düşünmüyorum. Aslında böyle olması da gayet anlaşılır çünkü düşünmek için sahip olduğumuz zaman çok kısa bir süre içerisinde yerini kaygılanmaya bıraktı. Kendimizi çok kısa bir süre içerisinde ihtiyaçlarımızı giderebileceğimiz nesnelere ulaşıp ulaşamayacağımız, işimizi kaybedip kaybetmeyeceğimiz ya da özgürlüklerimizi elimizde tutup tutamayacağımız hakkında kaygılanır bulduk. Bu da ne boş zamanımızda [eğer olduysa] yaptığımız işlerden zevk almayı ne de düşünme ve sorgulamayı mümkün kıldı.

Tabii bu durum geriye dönüp baktığımızda şunu açığa çıkarıyor; kaygılandığımız şeylerle -işimiz, ihtiyaçlarımız ve özgürlüğümüz- kurduğumuz ilişki hiç de burjuva dünya görüşünün bizi inandırdığı seçme ideolojisinin söylediği gibi doğrudan değil. İşimizi, özgürlüklerimizi ve ihtiyaçlarımızı tatmin etmek için kullanacağımız nesneleri kendimiz seçemiyoruz. Daima kendi seçmediğimiz çok katmanlı ilişkiler örüntüsü içinde sıkışıp kalmış durumdayız. 

Covid-19 döneminin gündelik yaşamının getirdiği kaygıların ve eğlence endüstrisinin sağladığı uçucu keyfin bizi hapsettiği düşünce pratiğinin ötesine geçtiğimizde yukarıda bahsettiğim örüntüye dair bize sunulan denklemde 2 önemli değişkenin eksik olduğunu, bunların en azından çarpık bir biçimde varolduklarını, görüyoruz. 

Söz konusu değişkenlerden ilki ekosistem. Doğamızın bir parçasını oluşturan ekosistemi “çevre” olarak yani bize mutlak anlamda dışsal olan kaynaklar dizisi olarak tanımlıyoruz. Onun üzerinde yarattığımız her türlü tahribatın sorumluluğunu reddediyoruz. İkinci eksiklik ise bir tür olarak insanın ekosistem içindeki varlığı yani kendisini nasıl organize ettiği. İnsanların kendilerini doğa ile kurdukları metabolik ilişki üzerinden yani üretim ilişkileri üzerinden organize ettiğini unutmamız isteniyor. Bu üretim ilişkilerinin neden mevcut biçimiyle kapitalizmin neoliberal biçimi olarak benimsendiğini ve nasıl işlediğini denklemden çıkarıyorlar. Üretim ilişkilerinin kurulduğu süreci ve bunun sonucunda insanlar arasında gelişen ilişkileri -doğa ve diğer insanlarla kurduğumuz en temel ilişkileri- metalar üzerinden tanımlamamızı istiyorlar. İşimizle, nesnelerle ve özgürlüklerimizle olan bağımızı metaları veri kabul ederek, metalar aleminin gereklilikleri üzerinden tanımlamamızı istiyorlar. Kendimizi metalar aleminin bir parçası; kendisi bizatihi diğer metaları isteyen bir meta olarak görmemizi istiyorlar. Sanırım şeyleşmenin anlamını burada bulabiliriz. 

İklim krizinin, ekonomik çöküşün ve Covid-19’un bize gösterdiği şey doğa ile kurduğumuz ilişkiyi acilen yeniden tanımlamamız gerektiği. Üretim biçimimizi belirleyen toplumsal güçlerin, tahripkâr olmayan biçimde niteliksel gelişimi yolunda adımlar atmamız gerektiği.

-Bugün tüm devletler ekonominin işleyişini ve dolayısıyla sermaye birikiminin sürekliliğini sağlamak üzere koruma önlemlerini bir kenara bırakıp bir “normalleşme” sürecine geçmiş durumda. Ne var ki tehdidin bitmediği, yeni dalgaların birbirini takip etmesinin de söz konusu olduğu bilim çevreleri tarafından dillendiriliyor. Bu evlere kapanmış olarak geçirdiğimiz birkaç ay, bunun tekrar yaşanabilme olasılığıyla birlikte düşünüldüğünde, -senin de üzerinde düşündüğün, yazıp çizdiğin bir konu olan- yabancılaşma açısından nasıl okunabilir? Yeni yabancılaşma biçimlerinin yahut modern hayatın neoliberal evresinin getirdiği yabancılaşma hallerinin bir derinleşmesinin söz konusu olduğunu düşünüyor musun?

Kesinlikle düşünüyorum. Son bir ay içinde gizli sürü bağışıklığı politikalarından açık sürü bağışıklığı politikasına geçişin yarattığı dehşetle beraber yabancılaşma hallerindeki derinleşmenin 3 ayrı düzlemde belirginleştiğinden söz edebiliriz.

Bunlardan ilki biraz da yabancılaşma kavramının kelime anlamıyla da ilişkili olarak doğadan yabancılaşmayı barındırıyor. Giderek hem dışsal doğamızı oluşturan ekosistemden hem de içsel doğamız diyebileceğimiz toplumdan kopuş/ayrışma yaşıyoruz. Ekosistemi sırtını bizlere dönen, koronavirüs aracılığıyla bizleri cezalandıran normatif kararlar verme yetisine sahip bir entite olarak algılama meylimiz artıyor. Oysa ekosistem, bünyesindeki sonlu nesnelerin aralarındaki içsel ilişkilerin oluşturduğu dengenin bütünlüğü dışında bir varoluşa sahip değil. Bu nesnelerden biri olarak bizler gidip gıda endüstrisi üzerinden daha çok kar elde etme uğruna yabanıl hayatı tahrip ediyoruz ve bunun sonucunda gelişen mutasyon zincirini, kendisini bizi koruma misyonu üzerinden meşrulaştıran devletlerin yine şirketlerin karları azalmasın diye görmezden gelmesi sonucunda ölümler yaşanıyor. Toplumsal alandaki yabancılaşmayı da en iyi son 4 ayda hayatımıza giren sosyal mesafe kavramı ifade ediyor. Bu kavram zaten çokça eleştirildi ama yine de egemen mantığı son derece özlü biçimde özetleyen bir dil sürçmesi olarak algılanmalı. Topluluk içindeki fiziksel mesafe yerine sosyal mesafe tanımının kullanılması, diğerleri gibi bu da masum olmayan bir dil sürçmesi. Kapımızda bir felaket var ve sizler dayanışmayın, ortak çözüm üretme peşine düşmeyin ve diğerlerinin dertleri ile hemhal olmayın dendi. Fiziksel izolasyon yapmayın çünkü üretim birimleri durmasın ama toplumsallığınızdan vazgeçin demek anlamına geliyordu.

İkinci yabancılaşmanın çalışma ile hayat arasında kurulan zihinsel bağ çerçevesinde ortaya çıktığını düşünüyorum. Çok daha fazla sayıda insan için iyi bir yaşam için çalışıyorum algısının çalışmak için yaşıyormuşum meğer türünden bir hoşnutsuzluğa dönüştüğünü söyleyebiliriz. Bu durumun kendiliğinden sınıf bilincini yükseltmesi ya da toplumsal hareketleri ileri taşıması söz konusu olmayabilir ama bir farkındalık yaratması mümkün. İktidarların bu olasılığın farkında olduğunu ve söz konusu farkındalığı boğmaya çalıştığını düşünüyorum. Özellikle kamuoyunca başarılı bulunan Sağlık Bakanı’nın geliştirdiği tüm sorumluluğu teker teker bireylere yükleyen söylem oldukça kritik. Biz virüs geç gelmesine rağmen yeterli tedbirleri almadık ve ekonomiye -siz onu sermaye birikimi olarak anlayın- sizin canınızdan daha çok önem veriyoruz ama hasta olup olmama sorumluluğu sizde. Keza sağlık sistemini etkilemediği ölçüde inkârcı ve komplo teorisi kaynaklı görüşlerin yaygınlık kazanmasından hoşnut oldukları görülüyor.

Diğer yabancılaşma türünün ise özellikle evde kalabilenler için çok daha vurucu olduğunu söylemek mümkün. Bitmek bilmeyen online toplantılar ve fırsat kollarcasına eklenen iş yükü bu insanların çalışma ile sosyal hayat arasındaki ayrımı tamamen yitirmelerine neden oldu. Bunun sınıf farklılıklarını inkâr eden/gizleyen ve her bir bireyi sermaye üreten makineler olarak tanımlayan neoliberal mantığın dizginlerinden kurtulması ile alakası var. Zamanın ve dolayısıyla yaşamın ve de ev düzeninin şirket mantığı ile kurulması bireylerin zihinsel ve fiziksel yetilerini sermaye birikimi mantığı doğrultusunda seferber etmeleri anlamına geliyor. Bunların elbette kırılganlık ile borçluluk ile doğrudan ilişkisi var ama kişileri üzerinden çok daha derinden etkileri olduğunu düşünüyorum. Çalışmanın her şey olduğu bir yaşam formu bu. Lanet olsun deyip esnek bir biçimde çalışıp sonra işin etkilerinden bir ölçüde sıyrılabileceğiniz görece daha formel tahakkümden oldukça farklı. İnsanın zihniyetini tamamen artı-değer üretimi doğrultusunda formatlıyor, onu birer sermaye birikim otomatı haline getiriyor. Bu haliyle deneyimlenen yabancılaşma biçimine otomatlaşma da diyebiliriz.

Devrim Fikri Üzerine çalışmanda müşterek anlayışının devrimci siyaset açısından önemini tartışıyorsun, devrimin kopuş-süreklilik diyalektiğindeki kilit konumuna işaret ediyorsun. İçinde adım atmayı sürdürdüğümüz, tehdidinden veya en azından tehdidinin gölgesinden kolay kolay çıkamayacağımız bu pandemi çağında devrimci bir müşterekler siyasetinin hangi yönlerini yeniden tartışmak, yenilemek veya daha fazla vurgulamak gerekir sence?

Müşterekler siyaseti bizde daha çok savunmacı karakteri ile tanınıyor. Neoliberalizmin doğal ve kentsel ortak zenginliklerimize karşı giriştiği talana karşı verilen dayanışmacı, yataylığı öne çıkaran eşitlikçi mücadeleler olarak biliniyor. Amazonların talanına karşı verilen yerli mücadeleleri ya da sermayenin kentin ortak alanlarına gerçekleştirdiği saldırılara karşı verilen kent hakkına dayalı mücadeleler gibi. Bu kavrayış doğru olmakla birlikte eksik. Son 30 yıl içerisinde müşterekler siyaseti bize kurucu bir siyaset biçimi olabileceğini de gösterdi. Gerek müşterekleştirme pratiği içerisinde yer alan insanları potansiyellerini gerçekleştirebildikleri, özgürlükçü bir öznelerarası eylemsellik içinde bir araya getirebileceğini göstermesi gerekse de hedeflenen dünya tahayyülünü canlı kılan, onun nüvelerini barındıran ilişkileri örebilmesi nedeniyle kurucu ve devrimci bir niteliğe sahiptir. 

Bununla birlikte; müştereklerin normatif bir biçimde piyasa ve devlet dışında kalan alternatif bir üretim tarzı olarak tanımlanması ve bugüne kadar ortaya çıkan doğal ve kentsel müştereklerin önemli bir kısmının otonomilerini koruyamayarak sönümlenmelerinin yarattığı bir dizi sorun olduğunu düşünüyorum. Bu dışarıda olma hali ve arayışı bir yanıyla özellikle de bizlere kazandırdığı beceri, tecrübe ve duygulanım açısından düşünüldüğünde son derece kıymetli ama aynı zamanda kapitalizmin üretim ilişkilerinin ve devlet de dahil olmak üzere mülkiyet ilişkilerinin evrenselci mantığı düşünüldüğünde yerine getirilmesi neredeyse imkânsız bir görev koyuyor önümüze. Dışarısını yaratmak mümkün olsa da bunu korumak, hele de yabancılaşmanın etkileri düşünülürse dünyanın tüm yükünü şu ya da buradaki müşterek etrafında yan yana gelen insanın sırtına yüklüyor.

Burada bir açmaz var; müşterekleri piyasa ve devletin dışındaki alanlar olarak tanımlıyoruz ve bu dışarıyı örgütlediğimiz anda da kapitalizmin bu iki devasa makinesi tarafından ve de yabancılaşmış öznellikler tarafından kuşatılmış hale geliyoruz. 

Bu açmazın üstesinden gelmek için müşterekler dediğimiz şeyleri ortak zenginlik kılan hususun ne olduğunu sorgulamak, diğer bir deyişle müşterek dediğimiz şeyin ne olduğunu sormamız gerektiğini düşünüyorum. Bu soruya şöyle bir yanıt verebiliriz: Birlikte yaşama zorunluluğunu yerine getirmek için bir araya gelen insanların siyasal bir topluluk olmalarını sağlayan eylemleri, bu eylemlerden doğan ortak sorumluluğu içeren kurucu ilke. İçinde yaşadığımız toplum da dahil olmak üzere, bu toplumun maddi olarak kurulmasını sağlayan ve bununla birlikte hepimiz için sonuçlar doğuran ortak zenginliklerimizi müşterek olarak adlandırmaktan yanayım. Bu nedenle müştereğin toplumsal emeği ve kamusallığımızı içerdiğini iddia ediyorum. 

Müştereği emeği ve kamusallığı içeren kurucu politik ilke olarak tanımladığımızda, müşterekler siyasetinin yönünü bunların yabancılaşmış formları olan devlet ve piyasanın temellük ettiği alana çevirmiş oluyoruz. Tabii vurguyu bu yönde değiştirmek tek başına sorunu çözmüyor. Müştereği; müşterekler siyasetinin özgürleştirici/özneleştirici olma ve yarını bugünden kurma özelliklerini benimseyecek, onu mekânsal-zamansal sınırlılıktan kurtaracak ve devrimci bir toplumsal harekete dönüştürecek sınıfsal politik bir form geliştirmek gerekiyor. Bu anlamda konsey fikrinin katkı sunabileceğini düşünüyorum. Ama bu ucu açık ve oldukça uzun bir tartışma konusu tabi…

-Covid-19’un karşımıza çıkardığı bu yeni ya da en azından şu anda somutlaşmış olan sorunsallar yumağı içinde, yukarıda değinmiş olduğun meseleler dışında Marksist düşüncenin odaklanması gereken başka alanlar, konular, kavramlar var mı sence? Kısacası eklemek istediğin bir şey var mı?

Kuşaklar meselesi ve kapitalist üretim tarzının yeniden üretimi aklıma ilk gelen konulardan biri. K-Popçuların ve de ÖSYMzedelerin eylemlerine tanık olduk kısa bir süre önce. Bu da bir Z kuşağı tartışması yarattı. Bu tür adlandırmalar dikkate aldıkları olgunun özgünlüğünü anlamak açısından önemli olabileceği gibi sosyal fenomenleri birbirinden tamamen başkalaşmış kültürel varlıklar olarak görme eğilimi de yaratabiliyorlar. Oysa ki Z kuşağı da olsanız X kuşağı görünümlü Boomer da olsanız varolan kapitalizmin dişlileri arasında ezilme tehlikesi ile karşı karşıyasınız. Sürekli olarak proleterleşmenin, duyarsızlaşmanın ve yabancılaşmanın çeşitli türlerini tecrübe edeceğiniz bir hayat sizi bekliyor. Önemli olan her kuşağın kendince en konforlu biçimde bununla yüzleşerek kapitalizmi yeniden üretmeye devam mı edeceği yoksa birlikte dayanışma içinde örgütlenerek başka bir dünya mı kuracağımız.

Covid-19’un kaçınılmaz biçimde göz önüne serdiği şeylerden biri de ilkin kendimiz ve yakınlarımız üzerinden fark ettiğimiz sonluluk (finitüd) meselesi oldu. Sonluluk sadece birer organizma olarak bizler için söz konusu değil. Bireylerüstü (transindividüel) alanda da geçerli olduğu gibi siyasal iktidarlar için de geçerli. Son aylardaki gelişmeler zaten dağılmakta olan liberal demokratik konsensüsün sonunu hızlandırabilir. Sermaye birikimi açısından ve toplumsal sükunetin sağlanması açısından etkinliğini sağlayan rejimlerin hâkim sınıflarca tercih edileceği bir döneme giriyoruz. Bunu incelemeye ve karşı hatları icat etmeye ve örgütlemeye her zamankinden çok ihtiyacımız var.

Bu aynı zamanda “iktidar” için hazır olma ile de alakalı. Burada tabi bir tahakküm biçimi olarak iktidardan bahsetmiyorum. Ancak önümüzdeki dönemin ne tür bir ortam yaratacağını, pırtlak gibi biten otoriter popülist iktidarların birbirleri ile savaşıp savaşmayacağını bilemiyoruz. Ancak yine de olası koşulları dikkate alan temel ihtiyaçları karşılayabildiği gibi özgürlükleri de niteliksel olarak artıran bir programa ihtiyacımız var. Gelecek için gerçekten bir iddiamız olacaksa bunu kesinlikle ihmal etmemeliyiz.

Söyleşiyi yürüten: Uraz Aydın


[1]Habitus, 2017

“Kürt Sorununun Nabzı Suriye’nin Çözüm Sürecinde Atacak”: Hakan Tahmaz’la Söyleşi

Uzun yıllardan beri Kürt sorununun demokratik çözümü konusunda emek veren, Barış Meclisi’nin kurucularından ve sözcülerinden, halen de Barış Vakfı Genel Bakanlığı’nı yürüten Hakan Tahmaz  İmdat Freni’nin sorularını yanıtlayarak ulusal ve bölgesel çerçevede Kürt meselesinin seyrine ilişkin gözlem ve değerlendirmelerini paylaştı. 

1-2013 koşullarının yani Kürt meselesinde siyasal bir çözümün yeniden belirme ihtimali nedir? İçerde Kürt hareketinin sürekli kriminalizasyonuyla nereye kadar gidilebilir?

Cumhur İttifakı AKP ve MHP’nin siyasal yönelimi, angajmanları ve bölgesel gelişmeler yakın bir dönemde Kürt sorununun demokratik çözümüne, çatışmaların sona ermesine ilişkin ciddiye alınabilir bir gelişme olamayacağını gösteriyor.  

Her şeyden önce AKP, 2015 sonrası tam anlamıyla her gün yeni bir sorun üreten bir parti oldu.  MHP ile kurduğu ittifakla tek adam rejimi olarak adlandırılan “korku cumhuriyetini” otoriter rejim inşa etme sürecinde, bırakalım Kürt sorunu gibi büyük bir meselede açılım yapmayı, neredeyse bütün siyasi, sosyal, kültürel demokratik kazanımları ortadan kaldıran, düşünme, örgütlenme, ifade özgürlüklerini gasp eden politikalarla iktidarda kalmaya çalışıyor. Bugün toplumu kutuplaştıran, kendisini eleştirenleri ötekileştiren nefret söyleminden, ayrımcılıktan, cinsiyetçilikten ve dini ticarileştiren yöntem ve uygulamalardan medet uman, keyfiyete dayalı iktidar ittifakı bloğu ile karşı karşıyayız. Böylesi bir iktidarın barışa yönelmesi imkânsız gibi bir şey.  

Çözüm sürecinin bitirilmesi salt Kürt meselesinde kırılma olarak tecelli etmedi. Devletin bekası ifadesinde anlamını bulan “Türklüğün yeniden ihya edilmesi”çok yönlü politikalarla gerçekleştirilmeye çalışılıyor. Türkiye’yi  sarsan siyasal, sosyal ve kültürel büyük kırılmalar oldu. İçeride otoriter yönetim, bölgede Kürt karşıtlığı hayata geçirildi.  Kürt siyasal hareketine karşı geliştirilen siyasal kırım savaşı, bölgede Kürtlerin her türden kazanımına karşı tecelli etti. Suriye’de ve Irak’ta Kürtler kazanmasın da, kim kazanırsa kazansız siyaseti hayata geçirildi. 

Ortadoğu’da Kürtleri yanına çekme veya yedekleme siyasetinin istenen neticeyi vermemesinin   sonucu Kürt düşmanlığı şeklinde tecelli etti. Türkiye, bölge Kürtlerinin hamisi olma savaşını kaybetti.  Kürt karşıtlığını yaygınlaştırma ve derinleştirme yoluna girdi. Türkiye için sorunun sadece PKK olmadığı ortaya çıktı.  Erbil referandumuna bölgede ve dünyada en sert karşı çıkan devlet olarak, Suriye’ye askeri ve siyasi müdahalelerle, Afrin’de olduğu gibi Kürtçe tabelaların yerine Türkçe tabela asarak, okullarda Türkçe dersler vermekle ve kaymakam atamakla bunu dünyaya gösterdi.  

Bütün bunlar Kürtler nezdinde tarihten gelen güvensizliğin daha da kronikleşmesine yol açtığı gibi yakın dönemde gündeme gelebilecek bir çözüm arayışını da muhatapsız kaldı.  

Siyasal kırım politikaları sonunda HDP’nin sandıkta gücü ciddi olarak azalmadı ama siyasal etkisi ve siyaset üretme becerisi büyük ölçüde yok edildi. Abdullah Öcalan’ın ise 31 Mart seçimlerinde iktidar tarafından aleni ve başarısız bir şekilde araçsallaştırılma girişimiyle artık eski rolünü sürdürmesinin imkansızlığı görüldü. PKK silahlı yapısı büyük askeri kayba uğradı, hareket kabiliyeti sınırlandırıldı ama siyasal yenilgiye uğratılamadı. 

Dünyanın birçok ülkesinde çözüm sürecine benzer müzakere süreçlerinde de ciddi kırılmalar yaşanmıştır. Ancak yeni bir müzakere için kapalı devre ilişkiler sürdürülmüş, kontak noktaları tespit edilmiş, asgari düzeyde diyalog zeminleri korunmuş. Bizde ise çözüm süreci sonrası çok başka şeyler oldu. Şehirler yıkıldı, sokaklar mezarlığa dönüştürüldü, barış talep edenler işinden oldu, cezaevine konuldu. Barış yasaklandı.   

 AKP ve MHP ikilisine  son iki yıl içinde  Ergenekoncuların eklenmesiyle bölgesel nitelik kazanan  Kürt sorununun çözümü uzun bir dönem ötelendi. Türkiye’nin Kürt sorununun çözümünün merkezi böylece İran, Rusya, ABD gibi ülkelere doğru kaymaya başladı. Artık Suriye’de normalleşme nasıl gelişirse ve kimler etkin ve belirleyici olursa Kürtlerin geleceğinin belirlenmesinde de ve doğal sonucu olarak da Türkiyelilerin geleceğinin de belirlenmesinde etkin olacak gibi görünüyorArtık Kürt sorunun nabzı Suriye’nin çözüm sürecinde atacak gibi duruyor.

HDP, Eş Genel Başkanlığı Mithat Sansar’ın çözüm sürecinin yeniden başlatılması çağrısını, HDP’nin demokratik siyasette tutunma çabası ve barışın toplumsal zemini diri tutma çabası olarak anlamlandırmak gerek. Bunun ötesinde bir anlam yüklemeye çalışmak boşa çaba olur.  HDP, siyasi oyun kurucu özelliğini yitirmiş, ancak sandık gücünü farklı nedenlerden dolayı büyük ölçüde koruyan bir parti. Buna rağmen Türkiye’nin siyasal krizinin demokratik zeminlerde ve  demokratik bir yaklaşımla çözüm arayışlarına ciddi ve önemli katkı sunabilir durumda. Bunu muhalefet güçlerinin sağlıklı değerlendirmesi Türkiye’nin normalleşmesini hızlandıracaktır. Aynı zamanda 2013 yılındakine benzer bir çözüm sürecinin siyasal ve toplumsal zemininin yaratılmasının önünün açılmasına katkısı olacaktır. Barış veya çözüm için yeni bir siyasal odağın belirmesi muhalefetin yöneliminin Kürt sorununu kapsayan bir biçimde tanımlamasıyla mümkün olacaktır.  Muhalefet Türkiye’de, Suriye’de, Irak’ta ve Libya’da barışı birlikte savunabilirse inandırıcı alternatif olabilir.   

2-ENKS ile PYD görüşmelerinde ABD başta olmak üzere tarafların beklentisi ne?

Suriye meselesinin çözümü konusunda 2019 yılında beklenen ilerleme istenen düzeyde sağlanamadı. Astana görüşmelerinde de İran, Türkiye ve Rusya top çevirdiler. Suriye görüşmelerinde masada olan ülkeler kendi pozisyonlarını güçlendiremese de, diğer tarafı frenleme savaşı sürdürdüler. Türkiye’nin Kürt karşıtlığı politikası Suriye görüşmelerinde çok açık görünür oluyor. Kürtleri tehdit olarak gören Türkiye, sınır boylarını kontrol altına alma ve tampon bölge arzu ve girişimleri Kıbrıs konusunu akıllara getirmekte. Türkiye’nin tehdit algısını ve Suriye emelini paylaşan bir başka devlet yok. Başka bir ifadeyle  Kürtlerin en az kazanımla çıkması konusundaki tutumunu paylaşan başka bir ülke yok. Aksine diğer ülkelerin her biri Kürtlerle ilişkilerini kontrollü bir biçimde canlı tutmaya, PYD’ye bir tür partner gibi davranmaya çalışıyorlar. Ancak ABD de Rusya da Türkiye’yi sert bir biçimde karşılarına almamaya özen gösteriyor. Bu çerçevede ABD ve Rusya arasındaki bilinen hamle yarışları Türkiye’yi tatmin edecek bir sonuç doğurmadı, istemleri hep havada kaldı. 

Suriye krizin çözümde Kürtlerin kendi aralarındaki çelişkiler ve çekişmeler Kürtleri yıprattı, güçlerini, masadaki etkilerini azalttı. Daha da kötüsü, uluslararası ve bölgesel güçler bu çelişki ve çekişmeyi araçsallaştırarak bundan yararlandılar.  

Türkiye’nin Rusya ve ABD‘nin de rızasıyla yaptığı siyasi ve askeri müdahale karşısında PYD’nin direnç gösterememesi bütün Kürtlerin kaybına yol açtı. ENKS Suriye Kürt bölgesinde etki alanını genişletmek amaçlarken, PYD pozisyonunu güçlendirmek, özerk yapıları kurumsallaştırmak istiyor.ABD’nin, bu iki Kürt gücü bir araya getirerek PYD’yi dizayn etme niyeti taşıdığı çok açık. Böylece, PYD’nin, PKK ile kurumsal ilişkisinin olabildiğince zayıflamasına yol açmayı ve Türkiye’nin rıza gösterebileceği bir PYD/Kürt bileşimi ortaya çıkarmayı murat ediyor. Bu ne kadar gerçekleşebilir kestirmek zor.  Türkiye’nin ENKS ile PYD arasındaki ilişkileri bozmak ve görüşmelerin başarıyla sonuçlanmasını engellemek için KDP ve diğer Kürt siyasal güçler üzerinde müdahalede bulunduğu haberleri geliyor. Bu da Türkiye’nin ABD himayesinde başlayan süreçten rahatsız olduğunu gösteriyor. 

PYD, Suriye Kürt bölgesinde inisiyatifini bütünüyle elden kaçırmadan ve yarattığı özerk kurumsallaşmayı mümkün olduğunca koruyarak bugünün koşullarında Kürtler için en iyi sonuca ulaşmak için ABD ile işbirliğini sürdürüyor. Bu ilişkinin uzun vadede ciddi handikaplar doğuracağı kesin ancak PYD’nin sıkışıklığını aşması kendisi için zorunluluk. Bu konuda başka bir tercih yapma şansları da  yok.  Kürtler arası işbirliğini geliştirmek ve ortak çözüm yolları üretmek Kürtlerin öncelikli sorunu. Bu konudaki gelişmelerin düzeyi hâlâ fazla iyimser olmamıza elvermiyor.

3-Irak Kürdistanı’nda yürütülen operasyonlar Suriye’deki gibi “kalıcı” bir yöneliş kazanabilir mi? Bu operasyonlar ABD’nin hilafına mı yönetiliyor?

Türkiye hedefinin Irak’ta da 30 km derinlikte bir “tampon bölge” kurmak olduğu anlaşılıyor. Görebildiğimiz kadarıyla Türkiye’nin, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetim bölgesinde PKK’ye askeri operasyon yapmasına karşı bölge veya uluslararası çevrelerde ciddi bir karşı duruş söz konusu değil.  Bağdat ve Erbil yöneticilerinin yarım ağız operasyon karşıtı demeçleri dışında ciddiye alınabilecek veya caydırıcı bir tutum takınan yok. ABD’nin oluru var mıdır çok net değilse de, ciddi bir karşı duruşu söz konusu değilIrak, ABD ve Türkiye arasında gizli bir mutabakattan söz ediliyor.  Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump PKK konusunda benzer siyasal tutuma sahipler. Bu nedenle PKK’nin varlığına yönelik askeri veya siyasi operasyonlar aralarında ciddi bir sorun yaratabilecek bir konu değil. 

 Burada sorun Türkiye’nin askeri operasyonları sürdürebilme kapasitesidir. Sıkışmış ve kriz içinde olan ekonominin askeri operasyonların ağır faturasını daha ne kadar kaldırabileceği  önemli. Bu noktada Suriye’deki gibi kısmi sonuç dahi elde edilemeyen operasyonların “kalıcı” bir yöneliş kazanma olasılığı çok zayıf. Tampon bölge hayali gerçekleşemez. 

Operasyonlarda PKK’nin büyük askeri kayıp verdiği bir gerçek. Ama askeri operasyonların siyasal sonuçlarının buna paralel ölçüde olmaması iktidar için büyük bir handikap oluşturmakta.  Ancak Cumhur İttifakını bir arada tutan konulardan biri de PKK’ye karşı askeri operasyonlar ve Kürt sorununda izlenen siyaset olduğunu biliyoruz. İttifakın devamı için Recep Tayyip Erdoğan’ın ekonomik olanakları sonuna kadar zorlayarak ve siyasi risk ve gerilimleri göze alarak güvenlikçi politikalarda, askeri operasyonlarda ısrar etmekten başka çaresi yok. 

Demokratik muhalefetin alternatif çözüm gücü olabilmesinin yolu bu türden güvenlikçi politikalar karşısında takınacağı tavır ve yaklaşımdan geçiyor. Kürt sorununun çözümüne hizmet eden politikalar geliştirmek, Irak’ta, Suriye’de, Kıbrıs’ta, Libya’da ve tabii ki Türkiye’debarışa bizi yaklaştıracak politikaları birlikte ve cesaretle savunmak inandırıcı siyasal çözüm odağı olmanın en önemli gereklerinden biridir.     

  4-Libya’ya kadar uzanan bir satranç tahtasında mı ele almak gerekir artık bu meseleyi?

Yukarıda da söz ettiğim gibi Türkiye barış sorunu veya başka bir ifadeyle Kürt sorununun çözümü artık her yönüyle bir Ortadoğu sorununa dönüşmüştür.Irak’ın işgaliyle Ortadoğu’nun yeniden dizayn hareketi, bölgede bütün taşları yerinden oynatmıştır. Vekalet savaşları dönemi başlattı.  Akdeniz ve Ortadoğu sadece emperyalistlerin iştahlarını kabartmadı, Türkiye, İran ve İsrail gibi bölge devletlerini de fırsatı değerlendirmeye yöneltti. Türkiye’nin, Libya politikasını da bu çerçeve değerlendirmekte yarar var.  Türkiye Libya konusuna askeri müdahalede bulunarak, aynı zamanda Libya konusunu Ortadoğu sorunun tam içine çekmiştir. 

 Ancak Türkiye, birçok cephede askeri operasyon yapabilecek ve herkesle didişerek kendine yol açabilecek güçte bir ülke olmadığı gibi bu türden askeri güçle ancak sorunlarını ağırlaştırabilir. Yeni Osmanlıcılık hayallerine kendini fazla kaptırmanın bedeli bir çok alanda bir de tepelenme sonucu doğurabilir. Başta Rusya ile olmak üzere birçok ülke ile yeni bir gerilim ve çatışma alanı yaratması Türkiye’nin başını her platformda ağrıtacak ve elini zayıflatacaktır. 

Nitekim Suriye’deki kimi cihatçı silahlı grupları Libya’ya sevk ederek Suriye sorununu büyütmüştür. Türkiye, Kürt sorununun dallanıp budaklanmasına sebep olan politikalarla kendi ayaklarıyla çıkmaz sokağa girmiştir. Türkiye, bu satrancın kazananı olmaz.   

Heykelleri Yıkmak Tarihi Silmez, Onu Daha Net Görmemizi Sağlar – Enzo Traverso

Minneapolis’te George Floyd’un bir beyaz polis tarafından katledilmesine tepki olarak gelişen ırkçılık ve polis şiddeti karşıtı küresel hareket çerçevesinde, dünyanın birçok yerinde köleliğin ve sömürgeciliğin mirasını simgeleştiren çok sayıda heykel yıkıldı veya tahrip edildi.

İmdat Freni’nde daha önce çeşitli yazılarını yayınlamış olduğumuz araştırmacı-tarihçi ve IV. Enternasyonal’in simalarından Enzo Traverso tanık olduğumuz bu putkırıcı dalganın geçmişi reddetmekten ziyade onu egemenlerin denetiminden kurtarmayı amaçlayan bir “yeni tarihsel bilincin” taşıyıcısı olduğunu vurguluyor. Çeviri için Gerçeğin Günlüğü’ne teşekkür ediyoruz. 

Irkçılık karşıtlığı, bir hafıza savaşımıdır. Minneapolis’te George Floyd’un öldürülmesinin ardından dünya genelinde yükselen protesto dalgasının en dikkat çekici özelliklerinden biri bu. Her yerde, ırkçılık karşıtı hareketler kölelik ve sömürgeciliğin mirasını temsil eden heykelleri hedef alarak geçmişi sorguladılar: Virginia’da konfederasyon ordusu generali Robert E. Lee, New York City’de Theodore Roosevelt, birçok ABD kentinde Kristof Kolomb, Brüksel’de Belçika Kralı II. Leopold , Bristol’de köle taciri Edward Colston, Fransa’da 14. Louis’nin Finans Bakanı ve utanç verici Code Noir’ın[1]yazarı Jean-Baptiste Colbert, modern İtalyan gazeteciliğinin babası ve faşist sömürgeciliğin geçmişteki propagandacısı Indro Montanelli ve daha başka heykeller.

İster devrilmiş, ister tahrip edilmiş, ister boyanmış, isterse üstüne graffiti çizilmiş olsun; bu heykeller mücadelenin yeni bir boyutunun örneğini veriyorlar: haklar ve hafıza arasındaki bağlantı. Damgalanmış ve gaddarca davranılmış azınlıklar olarak siyahların ve sömürgecilik-sonrası öznelerin statüsü ile onları ezenlere kamusal alanda –aynı zamanda gündelik yaşamlarımızda kentsel çevremizi de oluşturan bir alan- verilen simgesel yer arasındaki karşıtlığa ışık tutuyorlar. 

Putkırıcılık Patlaması

Devrimlerin, bir “putkırıcı öfke”[2]barındırdığı iyi bilinir. İster İspanya İç Savaşı’nın ilk aylarında kiliselerin, haçların, kutsal emanetlerin tahrip edilmesi gibi kendiliğinden olsun, ister Paris Komünü sırasında Vendôme Sütunu’nun yıkılması gibi daha dikkatle planlanmış olsun, bu putkırıcılık patlaması yerleşik düzenin devrilmesini şekillendirir.

Yönetmen Sergei Eisenstein, Rus Devrimi’ne ilişkin başyapıtı Ekim filmini Çar 3. Alexandre’ın bir heykelini deviren kalabalığın görüntüsüyle açmıştı ve 1956 yılında Budapeşte’deki isyancılar Stalin’in heykelini tahrip etmişti. 2003 yılında –bu tarihsel kuralın ironik bir teyidi olarak- ABD güçleri, işgallerini bir halk ayaklanması kılığına büründürmek amacıyla çok sayıda iliştirilmiş televizyon kanalının da suç ortaklığıyla Saddam Hüseyin’in Bağdat’taki heykelinin devrilmesini tertiplediler. 

Bu vakanın aksine, protesto hareketlerinin putkırıcılıklarının hakiki olduğu her yerde bu davranış daima öfkeli tepkiler canlandırır. Komünarlar, “vandallar” olarak tarif edilmişlerdi ve sütunun devrilmesinden sorumlu olanlardan biri olan Gustave Courbet cezaevine atılmıştı. İspanyalı anarşistlere gelirsek, onlar da acımasız barbarlar olarak suçlanmışlardı. Benzer bir öfke son haftalarda filizlendi.

Boris Johnson, Churchill’in heykellerinden birinin üstüne “ırkçı” –hem Afrikalıları tasviri hem de 1943 yılındaki Bengal kıtlığı ile ilişkili güncel tartışmalarla bağlantılı olarak bilimsel fikir birliğinin olduğu bir gerçek- yazıldığında rezalet çıkardı. 

Emmanuel Macron, Fransız ulusuna, ırkçılığın kurbanlarının katiyen bahsi geçmeyen bir mesajda benzer putkırıcılıktan öfkeyle yakındı: “Sevgili yurttaşlarım; bu akşam size Cumhuriyet’in, kendi tarihin hiçbir izini ya da figürünü silmeyeceğini açık bir şekilde söylüyorum. Başarılarının hiçbirini unutmayacak. Hiçbir heykelini yıkmayacak.”

İtalya’da, Milano’daki bir parkta bulunan Indro Montanelli’nin heykelinin üstüne kırmızı boya atılması, Il Manifestoharicindeki gazetelerin ve medyanın ittifakıyla “faşist” ve “barbarca” bir eylem olarak kınandı. 1970’lerde solcu “teröristlerce” yaralanan Montanelli, demokrasi ve özgürlüğün kahraman savunucusu olarak kutsanmıştı. 

Boya atanlar tarafından heykelinin maruz bırakıldığı “alçak saldırı”nın ardından Corriere Della Serra’nın editoryal yazarlarından biri, böylesi bir kahramanın “kutsal” bir figür olarak hatırlatılması gerektiği konusunda ısrar etti. Yine de bu “barbarca” eylem, Montanelli’nin “kutsal” başarılarının neler olduğunu birçok İtalyan için açığa vurma bakımından verimli oldu: 1930’larda genç bir gazeteci iken faşist imparatorluğu ve ırka dayalı hiyerarşileri övmüştü; Etiyopya’ya savaş muhabiri olarak gönderilmiş, cinsel ve ev yaşamına dair ihtiyaçlarını tatmin etmek üzere derhal 14 yaşındaki bir Eritreli kız çocuğunu satın almıştı. Pek çok yorumcuya göre bunlar “zamanın gelenekleri” idi ve bu nedenle sömürgeciliği, ırkçılığı ve cinsiyetçiliği desteklemeye dair bir suçlama haksız ve mesnetsizdir. Hatta, 1960’larda hâlâ Montanelli ırklar arası evliliği, doğrudan Arthur Gobineau’nın “İnsan Irklarının Eşitsizliği Üzerine Demene 1853-55”inden ödünç aldığı argümanlarla medeniyetin çöküşünün bir sebebi olarak mahkûm ediyordu. Bunlar aslında, aynı periyotta ABD’deki Yurttaş Hakları hareketine karşıtlığında Ku Klux Klan tarafından güçlü bir şekilde savunulan argümanların aynılarıydı. Her türlü kanıta karşın, iki nesil İtalyan gazeteciliğinin manevi babası, faşist ordunun Etiyopya Savaşı sırasında gaz bombardımanları gerçekleştirdiğini şiddetle reddetmişti. Milano “barbarları”, bizlere bu basit gerçekleri hatırlatmak istemişti. 

Doğrusu, mevcut “vandalizm” dalgası ile öfkelenen çoğu siyasi liderin, entelektüelin ve gazetecinin, tekrar eden polis şiddeti vakalarına, ırkçılığa, adaletsizliğe ve protestonun doğrudan yöneldiği sistemik eşitsizliğe yönelik benzer bir öfkeyi asla ifade etmemiş olmalarını gözlemlemek ilgi çekici. Böylesi bir durumda kendilerini oldukça rahat hissettiler. 

Birçoğu, 30 yıl önce Orta Avrupa’da Marx, Engels ve Lenin’in heykellerinin yıkıldığı bir diğer putkırıcı akımı övmüştü. Oysa bu tür heykellerle birlikte yaşama perspektifi katlanılamaz ve bunaltıcı iken onlara göre, Batı toplumlarının patrimonyal mirasını oluşturan konfederasyon ordusu generallerinin, köle tacirlerinin, soykırımcı kralların, beyaz üstünlükçülüğün kanuni mimarlarının ve faşist sömürgeciliğin propagandacılarının heykelleriyle hayli gurur duyuyorlar. Israrcı oldukları gibi “tarihimizden hiçbir izi ya da figürü silmeyeceğiz”. 

Fransa’da, sömürgeciliğin ve köleliğin anıtsal kalıntılarını yıkmak çoğu zaman bir tür “cemaatçilik” [communautarisme] olarak tarif edilir –şu dönemde olumsuz anlam içeren bu kelime, dolaylı olarak bu tür kalıntıların, kamusal alanı çerçeveleyen estetik, tarihsel ve anıtsal normları saptayan beyaz çoğunluğu değil, özellikle kölelerin ve sömürgeleştirilenlerin torunlarını rahatsız ettiği anlamına gelir. Aslında, Fransa’nın sözde “evrenselliği”, çoğu zaman “beyaz cemaatçiliğin” nahoş tadını barındırır. 

Atalarının yaptığı gibi, küresel çapta şehir şehir yayılan “putkırıcı öfke”, hoşgörü ve yurttaşların bir arada yaşamının yeni biçimlerini talep ediyor. Geçmişi silmek şöyle dursun, ırkçılık karşıtı putkırıcılık kent peyzajını kaçınılmaz bir şekilde etkileyen yeni bir tarihsel bilinç taşıyor. İtiraz edilen heykeller, kaldırılmalarını meşru kılan yalın bir gerçeklik olarak geçmişi ve onun aktörlerini övüyor. Kentler; ihtiyaçlara, değerlere ve sakinlerinin arzularına bağlı olarak değişim gösteren yaşayan bedenlerdir ve bu dönüşümler her zaman politik ve kültürel çatışmaların ürünüdürler.  

Geçmişin egemenlerini anan heykelleri devirmek, bugünkü ırkçılığa ve baskıya karşı mücadelelere tarihsel bir boyut bahşediyor. Muhtemelen ondan daha fazlası anlamına geliyor. Bu, kentlerin tarihsel yerleşim alanlarının, maddeleştirilmiş ve fetişleştirilmiş yerleşim yerleri şeklinde başkalaşıma uğramasını beraberinde getiren şehirlerimizin soylulaştırılmasına karşı çıkmanın bir başka yolu. Bir kent, UNESCO tarafından “dünya mirası” olarak sınıflandırıldıktan sonra ölmeye mahkûmdur. Heykelleri deviren “barbarlar” tam olarak, eş zamanlı biçimde alt sınıfları kent merkezlerinden süren ve buraları donuk kalıntılara dönüştüren mevcut neoliberal politikalara karşı bir protestodur. Eski kölecilik ve sömürgeciliğin sembolleri, gayrimenkul kapitalizminin göz kamaştırıcı çehresiyle birleşmiş durumda –ve bunlar, protestocuların hedefleri.

Ezilenlerin Bakış Açısı

Daha sofistike ve sapkın bir argümana göre, ırkçılık karşıtı putkırıcılık, geçmişin reddine yönelik şuursuz bir arzuyu ifade ediyor. Geçmiş her ne kadar baskıcı ve rahatsız edici olsa da değiştirilemez, diyor bu argüman. Kesinlikle doğru. Ancak geçmişi çalışmak –özellikle de ırkçılık, kölelik, sömürgecilik ve soykırımlardan müteşekkil bir geçmişi-, devrilen heykellerin birçoğunun yaptığı gibi onu göklere çıkarmak anlamına gelmez. 

Almanya’da, Nazi geçmiş, eziyet çektirenlerin yerine kurbanları anan anıtlarla kent meydanları ve sokaklarında çok kuvvetli bir şekilde sergileniyor. Berlin’de Holokost Anıtı, gelecek nesillere bir uyarı olarak dikilmektedir. SS’in suçları, Heinrich Himmler’i öven bir heykel aracılığıyla anılmıyor; bunun yerine, eski bir SS ofisinin yerinde bulunan “Terörün Topografyası” isimli açık ve kapalı bir sergi vasıtasıyla yapılıyor. 

İşledikleri günahları hatırlamak için Hitler’in, Mussolini’nin ve Franco’nun heykellerine ihtiyacımız yok. Pedro Sánchez hükümetinin, Caudillo’dan[3]geriye kalanları anıt mezarından çıkarmaya karar vermesi, tam da İspanyolların, Frankoculuğu unutmamasındandır. Sadece, Valle de los Caídos’un[4]kutsallıktan arındırılmasıyla, unutkan olmayan demokratik bir toplumda bu faşist anıt hatıra âlemine sevk edilebilir. 

Mevcut ırkçılık karşıtı putkırıcılığımıza, antik damnatio memoriae(hafızanın lanetlenmesi) niyeti atfedilmesi bu nedenle son derece yanlıştır. Antik Roma’da bu uygulama, mevcudiyetleri yeni hükümdarlarla çatışan imparatorların ya da başka kişiliklerin kamusal olarak anılmalarını ortadan kaldırmayı amaçlıyordu. Unutulmalıydılar. 

Stalinizm döneminde Lev Troçki’nin resmi Sovyet fotoğraflarından silinmesi, damnatio memoriae’nin bir başka biçimiydi ve George Orwell’ın 1984’üne ilham vermişti. Kurgusal ülke Okyanusya’da, tarihin tamamen yeniden yazıldığını yazmıştır: “Heykeller, yazıtlar, anıtsal taşlar, sokak isimleri –geçmişe ışık tutabilecek her şey sistematik biçimde değiştirilmişti.”

Bu örnekler, yanıltıcı karşılaştırmalardır; çünkü geçmişin, güçlü olan tarafından silinmesinden bahseder. Zira, ırkçılık karşıtı putkırıcılık kışkırtıcı bir şekilde geçmişi onların elinden kurtarmayı, onu, galip gelenlerin değil, yönetilenlerin ve yenilgiye uğratılanların bakış açısından yeniden düşünerek “tarihin havını tersine taramayı” amaçlıyor. 

Mimari ve sanatsal mirasımızın, tahakkümün mirasıyla yüklü olduğunu biliyoruz. Walter Benjamin’in ünlü aforizmasının belirttiği gibi, “Hiçbir medeniyet belgesi yoktur ki, aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmasın.” Heykelleri devirenler kör nihilistler değiller: Kolezyum’u ya da piramitleri yıkmayı istemiyorlar.

Bundan ziyade, Bertolt Brecht’in dikkat çektiği gibi, bu olağanüstü anıtların köleler tarafından inşa edildiğini unutmamayı tercih ederler. Edward Colston ve II. Leopold unutulmayacaklar: heykelleri müzelerde korunmalı ve sadece kim olduklarını ve olağanüstü başarılarını açıklayan şekillerde sergilenmemeli, şahıslarının neden ve nasıl erdemlilik ve insancıllığın, saygı nesnesinin örnekleri haline geldiği de –kısaca, medeniyetlerinin vücut bulmuş halleri de- açıklanmalı.

Dünya Çapında bir Dalga

Bu ırkçılık karşıtı putkırıcı dalga küreseldir ve hiçbir istisna kabul etmiyor. İtalyanlar (İtalyan-Amerikalılar da dâhil) ve İspanyollar Kolomb ile gurur duyuyor, fakat Amerika’yı “keşfeden” adamın heykelleri, yerliler için aynı sembolik anlamı taşımıyor.

Bu heykel kırıcılık, meşru bir şekilde kendi belleklerinin ve bakış açılarının kamusal olarak kabul ve kayıt edilmesini talep ediyor: dört yüzyıl süren bir soykırımı resmen başlatan “keşif”. Martinik’in başkenti Fort-de-France’da 22 Mayıs’ta Victor Schœlcher’in –geleneksel olarak Fransa Cumhuriyeti tarafından 1848 yılında köleliğin kaldırılmasının sembolü olarak kutsanan- iki heykeli yıkıldı. Sağcı gazete Le Figaro’nun bize söylediği şekliyle, “Yeni sansürcüler, gerçeğe sahip olduklarına ve erdemliliğin koruyucuları olduklarına inanıyorlar.”

Gerçekte, “yeni sansürcüler” (yani ırkçılık karşıtı genç eylemciler), Fransız “evrenselciliği”nin paternalist ve incelikli biçimde ırkçı geleneğinin sayfasının yerine yeni bir sayfa arzuluyorlar. Bu gelenek, aydınlanmış Cumhuriyet tarafından köleliğin kaldırılmasını, kölelere bir ödül olarak tarif etmiştir her daim –Macron’un yukarıda alıntılanan konuşmasında güzel bir şekilde özetlenen gelenek-. 

“Yeni sansürcüler”, 1952 yılında Siyah Deri, Beyaz Maskelerkitabında bu klişeyi çözümleyen Frantz Fanon’un düşüncesini paylaşıyorlar: “Siyah insanın Beyaz insana karşı beslediği minnet duygusundan şikâyeti yok; bunun en güçlü ifadesi, Fransa’nın her yerinde ve kolonilerde meydanlara dikilen ve zincirlerinden yeni kurtulmuş sempatik Zencilerle, onların başlarını okşayan Beyaz efendilerin birlikte sergilendiği o etkileyici heykellerde görülür.” [5]

Geçmişi çalışmak, soyut bir görev ya da tamamen entelektüel bir çalışma değildir. Daha ziyade, kolektif çaba gerektirir ve politik eylemden ayrıştırılamaz. Son günlerdeki putkırıcılığın anlamı budur. Gerçekten de, küresel ırkçılık karşıtı seferberlik içinde ortaya çıkmasına karşın, bunun zemini, çok sayıda kuruluş ve eylemci tarafından yürütülen yılların anıt karşıtı kararlılığı ve tarihsel araştırma ile zaten hazırlanmıştı. 

Bütün kolektif eylemler gibi, anıt kırıcılık da ilgiyi ve yapıcı eleştiriyi hak ediyor. Onu aşağılayarak damgalamak, adeta tahakküm tarihine kendini haklı gösterecek savunma sağlamaktır. 


https://jacobinmag.com/2020/06/statues-removal-antiracism-columbus adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Not: Çeviri metninde İmdat Freni tarafından kimi değişiklikler yapılmıştır. 


[1]Kara Kod, 14. Louis döneminde oluşturulan ve köleliğe yasal zemin sağlayarak kölelerin haklarını tanımlayan yasal düzenlemelere verilen isimdir; ç.n.

[2]Iconoclaste : ikona kırıcı, putkırıcı.

[3]El Caudillo, diktatör Francisco Franco’nun “önder” anlamına gelen lakabıdır; ç.n.

[4]Franco’nun mezarının, taşındığı 24 Ekim 2019 tarihine kadar bulunduğu anıt; ç.n.

[5]Bu bölüm, kitabın Cahit Koytak çevirisi olan Nisan 2016 Türkçe baskısından alıntılanmıştır; ç.n.

Çin’den ithal “siber vatan” – Emre Tansu Keten

İktidar, pandemi sürecinin en başında, ortalıkta dolaşan yalan içerikler üzerinden başlatılan ahlaki paniği sahiplenmiş ve bu içerikleri paylaşan birtakım kullanıcıları gözaltına almış, “gerçekleri öğrenmek için sadece bizi dinleyin” diyerek hakikatin tek kaynağı olarak kendisini ilan etmişti. Sonrasında, AKP Tanıtım ve Medya Başkanlığı tarafından hazırlanan sosyal medya etik kuralları yayımlandı. Etik Kurul isimli bir Twitter hesabı tarafından yönetilen bu kampanyada, bu etik kurallara uyma sözü veren herkesin profiline yeşil top koyması istenmişti. Kampanyanın başlamasından birkaç hafta sonra, yeşil toplu profillerin nefret, tehdit ve hedef gösterme konusundaki yetkinliklerini kanıtlamasının da etkisiyle, her şey apar topar sona erdirildi. Mahir Ünal’ın açıklamasına göre bu kampanya çok olumlu sonuçlar vermiş, şimdi sıra bir sonraki aşamaya geçmeye gelmişti.

AKP’nin olağanüstü başarılı yeşil top harekatından sonraki durak “dijital farkındalık”tı. Dezenformasyonun ve kirli hesapların cirit attığı sosyal ağlarda, bütün bunların farkında olan bilinçli bir kullanıcı kitlesi hedefleniyordu. Hala bu aşamadayız. Ancak geçtiğimiz hafta Mahir Ünal tarafından Erdoğan’a sunulan “Dijital Dönüşüm ve Yeni Medya Düzeni” başlıklı rapor, önümüzdeki zekâ dolu kampanyaları görmek için heyecanla beklememizi gereksiz kıldı neyse ki. AKP’nin dijital politikalarının planlandığı 94 sayfalık rapor, bütün adımları sırasıyla anlatmakta ve varılmak istenen durağı açıkça ilan etmekte.

Dijital dönüşümü sansüre bağlamak

Rapor, AKP’nin yeni dijital politikasını dört aşamada özetliyor. Birinci ve ikinci aşama bildiğimiz gibi etik farkındalık ve dijital farkındalık kampanyaları. Raporun profesyonel dilinin ardına bakarsak, bu iki aşamanın diğer aşamalara geçiş için bir saha düzenlemesi, bir ahlaki panik yönetimi olduğu açıkça görülüyor. Büyük bir sansür yasası için hazırlık yapıyorsanız, bu sansürü gerekli ve meşru kılacak bir propaganda çalışmasına ihtiyacınız var. Sosyal medya yalan bilginin, dezenformasyonun, terör örgütlerinin, ahlaksızlığın, suç teşkil eden içeriklerin cirit attığı, kontrolsüz ve tehlikeli bir ortam olarak resmedilmeye çalışılıyor bu iki aşamada.

Üçüncü aşama ise yerel ve küresel farkındalık olarak adlandırılmış. Bu aşamada, sosyal medyanın ürettiği bütün bu rezilliğin sorumlusunun hepsi ABD’de bulunan bir avuç şirket olduğu anlatılıyor. Dünya beşten büyüktür sloganının dünya beş şirketten büyüktür şeklini aldığı bu bölümde, içerisinde bulunduğumuz tehlike şöyle özetleniyor: “Bu yeni bir egemenlik aygıtı olarak devlet otoritesine meydan okuyan bir içerik üretim endüstrisidir. Anlık, interaktif, kullanıcının aktör haline geldiği, atomize bireyi siber vatandaş sorumluluklarından ayrıştırabilen bir güce sahiptir”. Kişisel verilerin ve özel hayatın korunması gibi genel düzeyde kabul edilebilecek ilkeler öne sürülüp, verilerimizi sömüren bu dış mihraklara karşı milli bir siber mücadele çağrısı yapılıyor: Siber vatan savunması.

Yasal düzenlemeleri öngören son aşama ise, bunca kampanyanın sadece bu iki sayfaya varmak için üretildiğini gösteriyor. Bütün bu farkındalık ve milli mücadele retorikleri, AKP’nin sosyal medya alanını kontrol etmek için çıkartacağı yeni sansür yasasına bir altlık işlevi görüyor: “Ülkemizde de sosyal medyayı terör örgütlerinin amaçlarına hizmet edecek, nefret, tehdit, taciz, hedef gösterme gibi suçları işleyecek şekilde kullananlara karşı tedbirler öngören geniş bir kanun tasarısı hazırlama ihtiyacı hasıl olmuştur”.

Kullanıcı sayısı bir milyonu geçen sosyal medya mecralarının Türkiye’de temsilci bulundurmak zorunda olması ve bu mecralardan toplanan verilerin Türkiye’de bulundurulması gibi zorunlulukları içeren bu yasa tasarısı, konvansiyonel medyanın yüzde 90’ının iktidar tarafından ele geçirildiği bir ülkede, sosyal medyanın da sansür ve oto-sansür ile sessizleştirilmesini amaçlıyor. Bilindiği gibi Twitter, kendisinden istenen kullanıcı bilgilerini hükümetle paylaşmıyor. Bu nedenle anonim bir hesaptan iktidarı eleştiren bir kullanıcıyı tutuklamak istediklerinde hevesleri kursaklarında kalıyor. Aslında bu sadece Türkiye’deki yönetimi rahatsız eden bir durum değil. Tüm dünyada yönetimler, herkesin açık kimliğinin erişilebilir olduğu, siber ortamda gerçekleştirilen eylemlerin hesabının sorulabildiği bir internet ortamı hayal ediyor. MHP’nin, sosyal ağlara TC kimlik numarası ile kayıt olunsun önerisini de buradan anlamak gerekiyor.

Siber mücadele

İnternet, sanki hep varmış gibi hissetsek de, aslında çok yeni bir teknoloji. Sosyal medya ağlarıyla insanların hayatlarına bu denli nüfuz etmesi ise çok çok daha yeni. İnternetin bu kısa tarihini, ilk etapta kapitalist işleyişin bir miktar dışında bulunan bir alanın mülksüzleştirme yoluyla ekonomik alana katılmasının tarihi olarak da okuyabiliriz. Örneğin, eskinin karman çorman bir enformasyon yığını olan internetini, çeşitli algoritmalarla düzenleyen, bir katalog haline getiren, bu alanda erişimi organize eden Google, internet kullanımını büyük bir ekonomik değer haline getirmiştir. Eskinin dağınık ve kısıtlı değer üreten blog faaliyetini bünyesinde merkezileştiren Twitter, korsan Mp3 ve film furyasını büyük oranda bitiren Spotify ve Netflix, internetin kendi doğal akışında ortaya çıkan dinamikleri kapitalist işleyişe dahil etme konusunda oldukça başarılı, hatta tekel düzeyine ulaşmış örneklerdir.

Siber alemde yaşanan bu tekelleşme, öncü şirketlerin sahiplerini dünyanın en zenginleri listesine dahil ederken, kurucu bir rol de üstlenmiştir. Dijital ekonominin şeklini şemailini belirleyen bu şirketler, kendilerinin en tepede bulunduğu bir rant hiyerarşisini yaratmıştır. Günümüz interneti, bu şirketler için bir cennet gibidir. Ancak kapitalizmin tarihinden biraz haberdar olanlar için bu cennetten çiçek durumunun ilelebet sürmeyeceği de açıktır. Gerek siyasi işlevleri, gerekse ürettiği devasa ekonomi nedeniyle sosyal medya alanı hem devletlerin, hem de rakip girişimlerin yakın takibindedir. Ne Twitter’ın ne Instagram’ın adının anıldığı bir gelecek oldukça olasıdır. Yani dünya, gerçekten de, beş şirketten büyüktür.

Çin ve Rusya’dan öğrenmek

Bu siber mücadelelerin çıktıları bugün de görülebilmektedir. Örneğin Çin’de bildiğimiz sosyal medya uygulamalarının çok büyük bir bölümü kullanılmamaktadır. Buna rağmen sosyal medya kullanımının en yoğun olduğu ülkelerden birisi Çin’dir. Wechat, Weibo, Baidu gibi uygulamalar milyarı aşkın kullanıcıya sahiptir. Çin, Tiktok ile de dünya pazarına güçlü bir giriş yapmıştır. Rusya’da da, Ok.ru, VK, Rutube gibi uygulamaların kullanıcı sayıları egemen şirketlerin sahip olduğu uygulamalardan daha fazladır. AKP de bunlara özenip Yazbee gibi yerli ve milli uygulamalara tonla para yatırmış, ancak sonuç büyük hüsran olmuştur. Çünkü, Çin ve Rusya’da internetin önemi çok erken bir aşamada fark edilmiş, bu alanda güçlü adımlar atılmış ve en önemlisi bu ülkelerdeki siyasi yapılanma, böylesi bir sansür çemberini olanaklı kılmıştır. Tabii ki sansürün yanı sıra, internetin ekonomik potansiyeli de, bu devletler tarafından başarılı bir şekilde ülke içine yönlendirilmiştir.

Oysa AKP’nin raporu, Türkiye’de üretilen verinin ekonomik değerini yine ülke içinde değerlendirecek bir vizyondan tamamen yoksundur. Batının sadece tekniğini alma klişesinde olduğu gibi, iktidar Çin ve Rusya örneklerinde sadece sansürü görmekte ve onu aşırmaya çalışmaktadır. Siber vatan söylemi de, gelecek olan sansürü milliyetçi bir retorikle süslemekten başka bir anlam taşımamaktadır. Yani raporun çerçevesi tamamen siyasidir.

Yukarıda belirttiğimiz gibi ekonomik değeri günden güne artan siber alan üzerindeki rekabet, bu alanı sürekli yeniden şekillendirecek bir potansiyele sahiptir. Bir avuç şirketin bu alanda saltanatını kurması, sadece AKP’yi ve Trump’ı rahatsız etmemektedir. Bunun yanı sıra, bu alanın siyasi ve ideolojik gücü de dünyanın dört bir yanında tartışılmaktadır. İnternet ve sansür denince akla hemen Çin, Rusya ve İran’ın gelmesi bütünü görememek demektir. 2009’da İran’daki ayaklanmaları “Twitter Devrimi” diyerek coşkuyla alkışlayan ABD’li demokratların, Wikileaks şokuyla beraber daha fazla düzenleme ve denetim istemesi de, Snowden olayı da hatırlardadır. Otoriter yönetimlere sansür ve gözetleme konusunda yardımcı olanların ABD’li şirketler olduğu da atlanmamalıdır. Dünyaya özgürlüğü, tek amacı para kazanmak olan, tekelci şirketler getiremez, zaten öyle bir iddiaları da yok. 

Ancak AKP’nin dijital politikaları bu vizyondan, tabii ki, yoksundur. İktidar, bu alandaki küresel tartışmalardan da, gündemden de tamamen bihaberdir. Onun tek amacı, iç siyasette muhaliflerin bütün nefes alma alanlarını yok etmek, kendisi dışında kimsenin sesinin çıkamadığı bir ortam yaratmaktır. Neyse ki tuttuğu bu yol, çokça sözünü ettiği Z kuşağını tamamen kaybetmenin en kesin yoludur. Umalım ki, yayımladıkları rapordan ve belirledikleri hedeflerden bir adım sapmasınlar!

Kaynak: Gazete Pencere

Altmışlarda Sosyalist Hareketin Oluşumu-IV: 27 Mayıs ve İşçiler – Masis Kürkçügil

Masis Kürkçügil’in 2006’da Sosyalist Demokrasi için Yeniyol dergisinde yayınlanan ve altmışlı yılların başından 12 Mart’a kadar, kendisinin de fiilen içinde bulunduğu sosyalist hareketin gelişimini programatik zemin, siyasal saflaşmalar ve işçi hareketiyle ilintisi bağlamında ele aldığı bu kapsamlı değerlendirmeyi bölümler halinde İmdat Freni okurlarının ilgisine sunuyoruz. Bir önceki bölüme şuradan ulaşabilirsiniz.

27 Mayıs 1960 ve İşçiler

Toplumsal alanda yansıması olan herhangi bir düşünsel birikim veya eylemin olmadığı bir dönemin ardından altmışlı yıllarda sosyalist hareketin kendi mücadelesinin ürünü olmayan ancak kendisine de bir milat yaşatanın ne olduğu tartışmalıdır. Yaygın kanı 27 Mayıs ve 1961 Anayasası’nın nisbi özgürlük ortamıdır. Öznesi belirsiz bu tespit sonunda iyi sıhhatte olsunlar’ın işçi sınıfının önünü açtığına varabilir. Partiler düzeyinde on yıl boyunca CHP-DP neredeyse oyları paylaşmış ancak ekonomik ve toplumsal gelişme sınıfların mevzilenmesinde anlamlı değişikliklere yol açmış (altmışlı yılların hemen başlarında bu gelişmeler daha da hızlanacaktır), bunun sonucunda nesnel gerçeklikte bir önceki dönemle kıyas kabul etmez bir değişim yaşanmıştır. Bu yeni malzemeyle birlikte geleneksel devletlu kesimlerden ve “gelişmekte olan” burjuvaziden açıkta kalan kesimlerin tarih sahnesine çıkışı gerçekleşmiştir. Buna uygun olarak aydın taifesinde de klasik TKP çizgisinden farklı batıdaki sosyal demokrat gelişmelerden de etkilenmiş yarı yolda bir entelijansiya oluşmuştur. Bu entelijansiya bir miktar üniversite hocası, gazeteci ve yazar çizerden; doğrudan doğruya sınıfın meselelerinden hareketle değil devlet planlama teşkilatı uzmanları formasyonuna sahip, ülkenin meselelerine vakıf kişilerden oluşmaktadır.

İşçi sınıfı ise bu saflaşmada ağırlıklı olarak DP’nin arkasındadır. Menderes’in 1 Mayıs 1960’da işçilerin bayramını kutlaması tarihsel bir ironi olarak hatırlanabilir.

Altmışlı yılların daha başlarında Saraçhane yürüyüşü ve Kavel greviyle sınıfın paldır küldür sahneye girişine tanık olunur. Sendikacılar bir büyüme döneminde, kendilerini mesleki kaygıların ötesinde bir toplumsal konum içinde bulmuşlardır. 

Toplumun tarihiyle bir sol tarih anlatılacaksa, altmışlı yıllardaki siyasallaşmayı yalnızca kimilerinin öne çıkardığı üzere 27 Mayıs’ın nisbi özgürlük ortamında değil daha derinden birtakım gelişmelerin söz konusu olduğu dönüşümde, işçi hareketinin oluşumunda aramak gerekecek. Ancak “önce kelam vardı” idealist yaklaşımı egemen olduğu için sosyalist hareketin oluşumu emekçilerin gündelik hayatındaki değişimlerde değil yukarıdan ve oldukça tartışmalı “hayır”larda aramak gelenek haline gelmiştir. Sınıfın kendi iç dinamiklerini irdelemek yerine en küçük sektlerin kendi aralarındaki tartışmalar bile kimi zaman daha önemsenir olmuştur. Örneğin TİP’in oluşumunda sendikacıların ellerinde kalan partiyi birilerine teslim etmeye karar verdiklerinde birtakım kişilerden sonra Aybar’a gelmeleri çokça önemsenir. Ama genel olarak işçi hareketinin yükselişini ve sendikal hareketin önceki dönemlere oranla itibar kazanmasını, sosyalist solun emekçiler nezdinde göreli olarak da olsa ciddiye alınmasını TİP’in kurulmasına bağlamak biraz da tarihi tersten okumayı getirir. Burada dönüşümü yaratan unsur zaten var olan aydınlar ve sendikalar veya onların buluşması değil işçi hareketinin bir yenilenme çağında oluşudur. 

Sosyalist solun ilginç bir paradoksu, karşı-devrimci diye nitelediği DP ve AP döneminde yeni bir emekçi kesiminin ortaya çıkmış olmasıdır. Bu yeni kesim tarih sahnesine kenardan da olsa girerken kendisine bu imkânı veren koşulları “ilerici” CHP’nin değil DP-AP geleneğinin sağladığı kanısındadır. İkinci bir 27 Mayıs sevdasında olanların neden işçi sınıfı için pek fazla bir şey ifade etmediğini anlamak için, bu kesime göre bunun ileri bir adım değil geriye dönüş olduğu akıldan çıkarılmamalıdır.

Yarım kalmış bir 27 Mayıs’ı tamamlama, askerlerle birlikte siyaset yapma eğilimi aslında tarihin yanlış okunmasından da kaynaklanmaktadır. 27 Mayıs’ın herhangi bir ulusalcı, anti-emperyalist yanı olmayıp kapitalist sistem içinde patlayan lastiğin değiştirilmesinden ibaret olduğu atlanıp, ona olmadık değerler vehmedilince –üstelik bunlar solda envaı çeşit oportünist ve revizyonist avının sınıf mücadelesinin başlıca uğraşı olarak görülürken– yeniden milli mücadele gibisine yeniden darbeye yönelinmiştir. Bu tür bellekte Yakup Cemiller, Enverler ve yakın zamandaki Aydemirler referans noktası olurken nesnel gerçeklikteki değişimler –hem de ülkenin tarihinde sınıflaşmanın en çok hızlandığı bir dönemde– es geçilmiş ve hatta büyük bir başarı ile görmezden gelinmiştir.

Akademisyen Tuna Altınel için “Zorunlu İskân” Sürüyor!

2019 yılının başında Fransa’nın Lyon şehrinde katkıda bulunduğu bir toplantı nedeniyle Türkiye’de tutuklanıp seksen gün cezaevinde kaldıktan sonra 24 Ocak 2020’de beraat eden akademisyen Tuna Altınel için hak ihlalleri sona ermedi. Fransa Claude Bernard Lyon-1 Üniversitesi’nin matematik bölümünde öğretim üyesi olan Altınel Türkiye’deki birçok insan hakları savunucusu, akademisyen ve aktiviste dayatılan bir hak ihlali sürecinin içine hapsedilmiş durumda. Hala pasaportuna kavuşamayan ve Fransa’ya dönemediği için çalışma hakkı ihlal edilen Altınel’in içine kıstırıldığı hukuki kısır döngü bir basın açıklamasıyla teşhir edildi.

Bu basın bildirisini okurlarımızla paylaşıyoruz:

Tuna Altınel 1996’dan beri Fransa Claude Bernard Lyon-1 Üniversitesi’nin matematik bölümünde öğretim üyesi. 12 Nisan 2019 akşamından beriyse Türkiye’de zorunlu iskana tabi… 

21 Şubat 2019 tarihinde Türkiye gibi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin imzacısı olan Fransa’nın Lyon şehrinde, yasal bir derneğin düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında valilik izniyle düzenlediği bir etkinliğe katkıda bulunmuştu, bu yüzden pasaportuna el kondu. Etkinlik Cizre’de 2016 yılının ocak sonu ve şubat başında 3 binanın bodrum katlarına sığınan korunmasız insanların katledilmesini hatırlatmak, Türkiye’de terörle savaş adına işlenen ağır insan hakları ihlallerine dikkat çekmek amacını taşıyordu. 

11 Mayıs 2019 tarihinde tutuklandı ve hakkında terör örgütü üyeliğinden dava açıldı. Balıkesir L Tipi Kapalı Cezaevi’nde geçen 80 günlük cezaevi deneyimi 30 Temmuz 2019’da hakkında açılan davanın ilk celsesinde, herhangi bir yurtdışı yasağı konulmadan tahliye edilmesiyle sonuçlandı. Bunun üzerine 2019 eylülünde Balıkesir Valiliği’ne yaptığı pasaport başvurusu beraat etmesi durumunda yeniden inceleneceği belirtilerek fiilen reddedildi. Bu hukuksuzluğa karşı avukatı Meriç Eyüboğlu’yla birlikte Balıkesir 2. İdare Mahkemesi’nde yürütmeyi durdurma davası açtı. 

Tutuklanmasına neden olan davanın 15 Kasım 2019 tarihindeki 2. celsesinde suçlama maddesi terör örgütü propagandası olarak değiştirildi. Davanın 24 Ocak 2020’deki 3. celsesinde beraat etti. Gerekçeli kararın açıklanmasının ardından savcı karara itiraz etti. Böylece, beraatin kesinleşmemiş olması sağlandı. Ardından Bursa Bölge Mahkemesi 2. Ceza Dairesi’nin sorumluluğunda istinaf süreci başladı. Şubat ayı avukat itiraz dilekçesini de içeren çeşitli belgelerin karşılıklı iletilmesiyle geçti. Mart ayında Corona geldi, o gün bugündür de gitmedi. İstinaf mahkemesi duruşma olmakzsızın dosya üzerinden karar verebilecekken sessizliğe gömüldü. İdari mahkemedeki davaysa işleyişi ağırlaştırmaktan başka bir işlevi olmayan ara kararlarla herhangi bir somut sonuca varmadan ağır aksak devam etti. 

Duruşmaları çeşitli uluslararası kurum ve kuruluşlar, mesleki dernekler, bilim insanlarının hak örgütleri izledi. Altınel’in üniversitesi, Fransa’nın tüm üniversite rektörlerinin oluşturduğu Conférence des Présidents d’Université1 (CPU), Fransa Matematik Derneği (SMF), Amerikan Matematik Derneği (AMS), Committee of Concerned Scientists2 (CCS) bu gözlemciler arasında yer aldı. Altınel’in beraatini adaletin doğal bir tecellisi olarak gören bu kurum ve kuruluşlar savcının itirazı ve bunu izleyen istinaf sürecinin uzaması, Altınel’in anayasal hakkı olan çalışma ve seyahat özgürlüğünün ihlal edilmesi için hukuki bir kılıf olarak kullanılması karşısında şaşkınlık ve tepkilerini gizlemediler. Mayıs ayından itibaren istinaf mahkemesine mektuplar3 göndermeye başladılar. Bu mektuplarda ortak tema Altınel’in herhangi bir suç işlememiş ve beraat etmişken akademisyenlik mesleğini yapmaktan alıkonulması oldu4.

Tuna Altınel Türkiye’deki birçok insan hakları savunucusu, akademisyen ve aktiviste dayatılan bir hak ihlali sürecinin içine hapsedilmiştir. Beraat etmiş olmasına ragmen davaya ilişkin hiçbir neden-sonuç ilişkisi içermeyen bir itirazla davası istinafa taşınarak beraatinin kesinleşmesinin önüne geçilmiştir. Bu belirsizlik pasaport başvurularına olumlu yanıt vermeyi geciktirmek için kullanılmakta, hukuki yollardan tıkanıklığı açma girişimleri dosyaların mahkemeler ve devlet daireleri arasında gidip geldiği bir kısır döngü içinde boğulmaya çalışılmaktadır. Türkiye’de sıkça görüldüğü üzere, adil yargılanma hakkına saygı duyuluyormuş görüntüsü altında Altınel’in anayasal hakları olan çalışma ve seyahat özgürlükleri ihlal edilmektedir. 

CPU, Üniversite Rektörleri Birliği: Fransa’nın üniversite ve dengi okullarının yöneticileri ve rektörlerinin oluşturduğu bu kurum yükseköğrenim ve araştırma yaşamının her alanına müdahale eder ve bilimsel yaşamı yönlendirme gücüne sahip öneriler getirir. http://www.cpu.fr/

CCS, Duyarlı Bilim İnsanları Komitesi: ABD’de kurulmuş olan ve her alandan bilim insanlarını bir araya getiren bu komite 1972 yılından beri etkin biçimde bilim insanlarının uğradığı hak ihallerine dikkat çekmek için çalışmaktadır. https://concernedscientists.org/ 

3 CPU’nün mektubu için http://www.cpu.fr/actualite/courrier-au-tribunal-regional-de-bursa/
CCS’in mektubu ve türkçe çevirisi için https://concernedscientists.org/2020/05/french-professor-acquitted-and-released- from-iranian-prison-passport-still-not-restored/
Fransa Matematik Derneği’nin mektubu için https://smf.emath.fr/actualites-smf/040620-lettre-aux-juges-de-la-cour- dappel-apres-arrestation-de-tuna-altinel
Amerikan Matematik Derneği’nin mektubu için http://www.ams.org/images/AltinelTurkish.EnglishVersion05-22-20.pdf

4 Altınel’in çalıştığı Lyon 1 Üniversitesi rektörünün imzasıyla yollanan mektuptan bir bölümde şöyle deniyor: 

“Lyon 1 Üniversitesi olarak hatırlatmak isteriz ki: Tuna Altınel bir yıldan uzun bir süre önce tutuklanışından bu yana Türkiye’de kalmak zorunda bırakılmaktadır ve pasaportuna el konmuş olmasından dolayı Claude-Bernard Lyon 1 Üniversitesi’nde öğretim üyesi ve araştırmacı olarak görevlerini yerine getirememektedir. Halbuki, Tuna Altınel Fransız hukukuna göre hiçbir suç işlemiş değildir ve kendisine isnat edilen fiiller Fransız hukuk sistemine tabidir. Fransız hukuk sisteminde, öğretim üyesi ve araştırmacıların ifade özgürlüğünün anayasaya ile teminat altına alınmış olduğu unutulmamalıdır.” 

Mektubun tam metni için: https://www.univ-lyon1.fr/actualites/la-presidence-de-lyon-1-ecrit-au-tribunal-en-charge-de- l-affaire-tuna-altinel-1062200.kjsp#.XuivJufgrIW
Mektubun türkçe çevirisi için https://www.univ-lyon1.fr/medias/fichier/2020-05-26-sayin-bursa-istinaf-mahkemesi- hakimlerine_1591219675200-pdf?ID_FICHE=84076 

Queer Cinsellik, Emek ve Ulus-Peter Drucker

LGBTİ+ Onur Haftası vesilesiyle Peter Drucker’ın 2017 yılında Kaos GL tarafından Ankara’da düzenlenen Homofobi ve Transfobi Karşıtı Uluslararası Toplantı’daki konuşmasını tekrar yayınlıyoruz.

“Uluslararası Homofobi ve Transfobi Karşıtı Gün”,  2005 yılından beri her yıl 17 Mayıs’ta çeşitli etkinlikler aracılığıyla dünyada LGBTİ’lere yönelik ayrımcı uygulamalara dikkat çekmeyi, LGBTİ haklarını iyileştirmeyi hedefliyor. Gün için 17 Mayıs tarihinin belirlenmesiyse Dünya Sağlık Örgütü’nün 1990 yılında eşcinselliği hastalık sınıflandırmasından çıkarttığı gün olmasından kaynaklanıyor. Eşcinselliğin hastalık olup olmadığı kararı bir kurumun tekelinde olmasa da sistem içinde bir kazanım olması açısından 17 Mayıs’ın sembolik bir anlamı bulunmakta. Türkiye’de de Kaos GL tarafından 2006 yılından beri her yıl 17 Mayıs haftasında “Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşma” başlığı altında çeşitli etkinlikler düzenleniyor. Bu yıl on ikincisi düzenlenen buluşmalarda bugüne kadar, “queer pedagoji; sporda homofobik, etnik ve cinsiyetçi ayrımcılık; LGBTİ mültecilerin sorunları; LGBTİ bireylere yönelik insan hakları ihlalleri; arzu politikaları; sosyal hizmetler; medyada temsil” vb. konular ele alındı. Türkiye’den pek çok araştırmacı, insan hakları savunucusu, örgüt yanında buluşmanın yurtdışından gelen konuşmacıları da alandaki tartışmaların ufkunun genişlemesine katkı sağladı. Buluşmanın bu yılki teması “Emeğin Queer Politikası” olurken katılımcılar yine alanın önemli isimlerinden sosyalist, gey aktivist ve yazar Peter Drucker ile International Socialist Review editörü ve aynı zamanda Türkçe’ye de çevrilen “Cinsellik ve Sosyalizm” kitabının yazarı olan Sherry Wolf oldu. Peter Drucker geçtiğimiz yıllarda da Yeniyol’un davetlisi olarak İstanbul’da bulunmuştu. Ankara’daki oturumda emek konusuna da değinilmekle birlikte konuşmacıların sosyalist kimliğinin daha baskın olmasından ötürü konuşmalar daha çok sosyalizm içinde LGBTİ varoluşu ekseninde ilerledi. Dile getirilen savunulardan biri sosyalizm içinde LGBTİ mücadelesini güçlendirmek ama bunun yanında LGBTİ hareketi de solla, sosyalizmle barıştırmak gerektiğiydi. Oturumun kolaylaştırıcılığını üstlenen Mutlucan Şahan, ilk konuşmacı Sherry Wolf’un ardından kendisine katıldığını belirtirken şunları söyledi: “İşçi sınıfı, kendi sınıf sorunlarının ötesinde bütün insanlığın sorunlarını önüne koymazsa gerçekten politik bir aktör haline gelemez. Bugün de LGBTİ mücadelesini de, cinsel özgürleşmeyi de kendi insanlık projesinin bir parçası haline getirmeyen, böyle bir öneri sunmayan herhangi bir sosyalist hareketin, bir işçi sınıfı mücadelesinin gerçekten dünyayı değiştirebileceğini düşünmek zor.” Toplantının ilgi çekici yanlarından biri de, dinleyiciler arasında sendikalı pek çok kişi olmasına ve toplantının bir sendika merkezinde gerçekleştirilmesine karşın, sendikaların kurumsal düzeyde bir katılım sağlamamasıydı. Düzenleyicilerden, sendikaların özellikle tek tek davet edilmediğini ama başka bir toplantı vesilesiyle kendilerine sözlü olarak haber verildiği bilgisini aldık. Türkiye’de yirmi küsur yıldır varlık gösteren bir hareketin, emek eksenli bir etkinliğinin bu kadar görünmez olması sendika cephesinde biz üyelerin de sendika yöneticilerinin de daha yapacak çok şeyi olduğunu gösteriyor.
 
Aşağıda Dördüncü Enternasyonal üyesi Peter Drucker’ın konuşmasının tam metnini bulabilirsiniz.

Beni davet ettiğiniz için teşekkür ederim. Burada olmak bir onur. Türk halkıyla, özellikle Türk LGBTİQ bireylerin bu zor zamanlarında, sizlerle dayanışma içinde bulunma şansı elde ettiğim için de memnunum. Söyleyeceklerimin karşı karşıya geldiğiniz büyük zorluklarla mücadelenizde yardımcı olmasını umuyorum.
 
Buraya 24 yıl boyunca Batı Avrupa’da yaşamış biri olarak geliyorum. Aynı zamanda LGBTİQ hareketinin enternasyonalist bir hareket olması gerektiğine inanıyorum. Farklı ülkelerde durumlarımız birbirinden çok farklı, ama inanıyorum ki kaderlerimiz birbiriyle bağlantılı. Uluslararası dayanışma hayati bir mesele; ve benim için, uluslararası dayanışma, queer bireyler ve dünya genelindeki tüm çalışanlar arasındaki bir kimliklendirme üzerine, uluslararası emek hareketiyle ortak bir kimliklendirme üzerine kurulu.
 
Tarihin bu döneminde queer ve emek mücadelelerini bir araya getirmek, özellikle Batı Avrupa’da kolay ya da kendiliğinden olan bir şey değil. 20. yüzyılın son on yılıyla 21. yüzyılın ilk yılları, özellikle pek çok Avrupa ülkesinde LGBTİ bireyler için, yasal ve sosyal olarak tanınma ve haklar bakımından gelişme yıllarıydı. Bunlar aynı zamanda, küresel emek hareketini zayıflatan, küresel neoliberal düzenin zirve yaptığı yıllardı. Eşcinsel erkekler ile kapitalist öznellik arasında -lezbiyenlerle daha az, trans ve interseksüel bireyler ile daha da az olmak üzere- bir ilişki var gibiydi. Eşcinsel erkeklerin satın aldıkları şeyler ile takıldığımız işletmeler, topluluk duygumuzun büyük bir kısmını oluşturdu. Bu sebeple, örneğin, queer teorisyen Michael Warner, “şehirli eşcinsel erkekler buram buram emtia kokuyor” diye yazmıştır. Aynı zamanda LGBTİQ bireylerin emek hareketinden ayrışması söz konusu olmuştur ki pek çok kadın ve queer de bu hareket tarafından geleneksel olarak marjinalleştirildiklerini algılamıştır. Dürüst olmak gerekirse bu algı gerçeğe dayanmaktaydı. Son yıllarda pek çok ülkede gelişme kaydedilmesine rağmen ana akım emek hareketinde başından beri ve hala bolca cinsiyetçilik ve heteronormativite bulunmakta.
 
2008’de ekonomik krizin patlak vermesi neoliberalizmi sarsıp tahrif etmişti. Bir iki yıl, birkaç ay boyunca pek çok ülkede, hatta ana akım medyada, küresel kapitalizm ve zayıf yönleri üzerine bazı araştırma soruları sormak mümkün olmuştu; ve geçerli sebepleri vardı.
 
Neoliberalizm ile ilgili iki şeyi vurgulamak önemlidir. (1) Neoliberalizm, dünyadaki hemen hemen her hükümet tarafından tesadüfen kabul edilen bir dizi politika değildir. 1970’lerin başında başlayan kârlılığın krizinden kökenlenmişti ve kârlılığın yeniden tesis edilmesine yönelik o krize bir yanıttı ve hâlâ da öyledir. Bu anlamda, neoliberalizm hakkında ciddi bir biçimde konuşmak, kapitalizmden söz etmeyi gerektirmektedir. (2) Neoliberalizm, hayati olan en az bir konuda başarısız olmuştur: Neoliberal politikalar, temel kapitalist ülkelerde 1950’ler ve 1960’larda hakim gelen büyüme ve birikim oranlarını geri getirememiştir. Aynı zamanda bazı gelişmekte olan ekonomilerde (BRICS ve Türkiye gibi diğer bazı ülkelerde) bir süreliğine gözlenen yüksek büyüme oranlarını sürdürebilme yetisine sahip olduklarını da kanıtlayamamışlardır. Tam tersine, neoliberalizm, başta ABD ve Batı Avrupa’da, birkaç yıl gecikmeli olarak da dünyanın geri kalanında ortaya çıkan 2007-2008 krizinin kökeninde yer almıştır.
 
2008’deki krizin patlak vermesi, queer solu da dahil, sol için umut veren bir an gibi görünüyordu. Kriz öncesinde, ana akım lezbiyen/gey hareketi, en müreffeh ve saygın lezbiyen/gey bireylere evlenme, evlat edinme ve orta sınıf kariyer sahibi olma izni vermek suretiyle onları neoliberal toplumlara entegre etme görevine soyunmuştu. Kriz, bunun da ötesine giderek, emek ve solla ittifak etmek suretiyle queer kurtuluşu için bir gündemin derinleştirilmesi imkânını artırdı. Bu, 21. yüzyılın en umut verici queer girişimlerini inşa etmek anlamına gelebilirdi. HIV ve AIDS’le yaşayan insanlara tedavi sağlama mücadelesinde sadece Güney Afrika hükümetini değil, Dünya Ticaret Örgütünü bile zorlayıp başarıya ulaşan Güney Afrika’daki Tedavi Eylem Kampanyası gibi. Queer evsizler için konutlandırma mücadelesi veren, New York’ta Ekonomik Adalet için Queerler gibi. Trans ve interseks bireyler ile toplumsal cinsiyet queerlerinin yükseliş hareketleri gibi.
 
Ne yazık ki, bu umut dönemi fazla uzun sürmedi. Ekonomik başarısızlıklarına rağmen, neoliberalizmin diğer yönlerden başarılı olduğu ortadaydı. Örneğin, daha iyi ücret alan işçilerle kötü ücretli işçileri; kalıcı sözleşmeli işçilerle de güvencesiz sözleşmelere sahip olan ya da kayıt dışı sektörde çalışan işçileri birbirine düşürerek ayrıştırma konusunda. Dahası, küresel neoliberal ekonomik yeniden yapılanma, farklı bölgeler ve kıtalardaki emekçi sınıfları birbirleriyle doğrudan rekabete sokarak, emek örgütlenmesinin temel birimlerini zayıflattı, uluslararası emek dayanışmasının ve emekçilerin sınıf kimliği bilincinin zayıflamasına neden oldu. Bunun sonucu olarak da, emek hareketi ve emek hareketine dayalı siyasal güçler, neoliberal politikalara meydan okumak ve kapitalizmi daha genel bir çerçevede zorlamak için krizden faydalanma konusunda yetersiz durumdadırlar.
 
Yine de, neoliberal politikalar büyük ölçüde gözden düşüyor ve neoliberal politikaları uygulayan merkez sağ ve merkez sol partileri de aynı durumdalar. Dolayısıyla bu politikalar ve partiler giderek artan bir saldırıyla karşı karşıya kaldı. Ancak saldırılar emekten ya da radikal soldan değil, artarak milliyetçi ve popülist sağdan geliyor. LGBTİQ topluluklarına yönelik sonuçları ise değişken olmakta. Kuzey ülkelerinde sağ, Jasbir Puar’ın tarif ettiği homomilliyetçilik (LGBTİ haklarının emperyal ulusun hizmetinde araçsallaştırılması) ile heteroseksizmin daha geleneksel sağ kanat biçimleri arasında bölünmüş durumda. Bunu, Birleşik Devletler’de Trump’ın, Fransa’da Le Pen’in ve yaşadığım ülke olan Hollanda’nın en sağının çelişkili cinsel politikalarında görmekteyiz. Öte yandan, Güney ülkelerinde sağ, çoğunlukla dinle ilişkisi olan tehdit altındaki ulusal kültürleri savunmak adına sıklıkla LGBTİ’ye saldırmakta.
 
Küresel Kuzey’den gelen biri olarak, heteronormativitenin sadece küresel Güney’in bir sorunu olmadığını söylemenin benim için önemli olduğunu düşünüyorum. Yaşadığım yer olan Hollanda’da, bugünün toplumundaki aşırı sağ ve gerici güçler, LGBTİ karşıtı tutumlarından dolayı göçmenleri suçlamaktalar. Göçmen karşıtı ırkçılıklarını özellikle İslam eleştirisi olarak gizlemekteler. Farklı ülkelerdeki sağcılar LGBTİQ’lara yönelik az ya da çok düzeyde gerici tutuma sahip olabilirler. Bunlar, Trump gibi sadece evlilik eşitliğini ortadan kaldırmayı istediğini söyleyenlerden, eşcinselliği, insanları yüksek binaların tepesinden aşağı atarak cezalandıran DAEŞ’e kadar uzanan bir yelpazede yer almaktalar. Ancak açıkçası, geniş bir tarihsel perspektiften bakıldığında, Hıristiyanlık ya da Yahudilik adına vaaz edilen cinsel baskıcı ideolojiler, İslam adına vaaz edilen sağ kanat ideolojilerinden evla değiller. Bütün büyük tek tanrılı dinlerin geleneksel olarak, erkek egemen bir ailenin kalıcılığına dayanan bir cinsellik görüşü mevcut. Cinsel kurtuluş, herhangi bir dinin eleştirilmesinden gelmeyecektir. Bu, kamu politikalarının herhangi bir dine dayandırılmaması gerektiğini ısrarla vurgulayan laik demokratik bir siyaset için savaşmayı gerektirmektedir. LGBTİQ bireyler için bu, hayati önem taşımaktadır; bir ölüm kalım meselesi anlamına gelebilmektedir.
 
Küresel sağ kanat saldırısı LGBTİ topluluklarının önüne yeni zorluklar çıkarıyor. Bu durum, queerin hem emek hem de ulusla ilişkisini yeniden gözden geçirme ihtiyacını ortaya koyuyor. Modern sosyalist hareketin yapıtaşı olan bir belgede, Karl Marx ve Friedrich Engels, ulus meselesine gayet kompleks ve diyalektik bir tutumla yaklaşmıştır. Konuyla ilgili en meşhur ifadeleri “işçilerin vatanı yoktur” şeklindedir. Fakat aynı belgede geçen aynı pasajda “Proletarya … ulusa önderlik eden sınıf durumuna gelmek, kendini ulusun kendisi kılmak zorunda olduğu ölçüde, kendisi de  ulusaldır” demiş, “insanın insan tarafından sömürüsü ortadan kaldırıldığı ölçüde, bir ulusun başka bir ulus tarafından sömürüsünün de ortadan kaldırılmış olacağı” sonucuna varmışlardır.
 
Bu, nüanslı ve karmaşık bir pasaj. Hem ulusal egemenliğin yabancı sermayenin tahakkümüne karşı savunusu için, hem de kapitalist ulusun kendine tabi kılma eğiliminde olduğu işçiler, azınlıklar ve hatta kadınlar ile queerlerin savunusu için bir temel oluşturuyor.
 
Mümkünse, bunu Türkiye’yi örnek vererek birkaç kelimeyle göstermek isterim. Hepinizin bildiği üzere, bugün bir araya geldiğimiz şehir, Osmanlı imparatorluğunu bölme ve boyunduruk altına alma amacı güden Batı Avrupa’nın emperyal teşebbüsüne karşı Türk ulusal direnişinin başkenti olarak çağdaş tarihini başlatmıştır. O yılların enternasyonal sosyalist hareketin en radikal kanadı, söz konusu emperyal teşebbüse karşı Türk devrimini desteklemiştir. Batı Avrupa’dan gelen birisi olduğumu yineleyerek, şunu söylemeyi önemli görmekteyim ki, bugün hala queerlerin, emekçilerin ve ilericilerin, eski emperyal küstahlığı anımsatan tutumlara karşı Batı Avrupa’da Türkiye’yi savunması gerekmektedir. Örneğin bugün, daha düşük yaşam standartlarıyla yaşayan on milyonlarca Müslümanın Avrupa Birliği’ne entegre edilmesi girişimine daima karşı çıkmış olan Batı Avrupalı ​​sağcılar, Türkiye’deki baskı ortamını başından beri haklı olduklarının bir kanıtı olarak göstermekteler. Zenginlerin milliyetçiliği ile yoksulların milliyetçiliği arasındaki çatışmada, enternasyonalistlerin zenginlerin milliyetçiliğini açıkça reddetmesi gerekmektedir. Demokrasi ve insan hakları savunumuzun, Batı Avrupa sağcılarının ikiyüzlü söylemiyle hiçbir ortak noktası olmadığının da altını çizmemiz gereklidir.
 
Aynı zamanda, ulusal egemenliği ve itibarı savunmak hiçbir şekilde belli bir ulusal projenin sınırlamalarını kabul etmek anlamına gelmemektedir. Örneğin bana göre, Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’ne geçişin cinsel özgürleşme adına bir kazanç olduğu konusu net değildir. Elbette Osmanlı tipi toplumsal cinsiyet düzeni kesinlikle ataerkil bir nitelikteydi ve cumhuriyet, kadınların kendi bağımsızlıklarını elde etmelerine yönelik tam bir feminist bakış açısını reddetse bile, kadınlara birtakım kazançlar sağlamıştır. Fakat cumhuriyet, Batı Avrupa modellerini cinsel mevzuatına yedirirken, cinsel çeşitlilik konusunda bazı yönlerden, en azından erkekler arasında, imparatorluğa göre daha az tolerans göstermiş olabilir. Kendisini etnik açıdan homojen bir devlet olarak tanımlarken, cumhuriyet, dilsel ve kültürel çeşitliliğe karşı daha az toleranslı olduğunu da kanıtlamıştır. Cinsel azınlıklar ve ulusal azınlıklar, kendisini etnik temelde değil, evrensel, toplumsal, insani değerler temelinde tanımlayan bir cumhuriyet uğruna savaşmada doğal müttefikler olmalıdırlar; ve bana göre, söz konusu evrensel değerlerin savunulabilmesi için en iyi temel ve en güçlü çimentoyu sağlayan şey- kendisini meydana getirenlerin cinsel, kültürel ve insani çeşitliliğine tam anlamıyla kucak açabiliyorsa- emek hareketinin ve sosyalist hareketin ta kendisidir.
 
Savunduğum şey ikili bir gündem: bir taraftan emeği ve sosyalizmi queerleştirmek; diğer taraftan da queerler arasında sınıf siyaseti ve sosyalizmi yeniden canlandırmak. Bunun, ulus ile yeni bir queer ilişkisi kurulmasını ve yeni bir queer enternasyonalizmini mümkün kılacağına inanıyorum.
 
Teşekkür ederim.

Çeviren: Can Güler

(Bu yazı Yeniyol’un Mayıs-Haziran 2017 tarihli 22. sayısında yayınlanmıştır)

Hindistan: “ABD’dekinden Beter Bir Irkçılık” – Arundhati Roy ile Söyleşi

Dalit Camera: Bizler Hindistan’da ABD’deki hareketi nasıl destekliyoruz ve Hindistan’da eylem yapan insanlarla dayanışmak isteyenler ne yapmalı?

Arundhati Roy: Bu hareketi desteklemenin en iyi yolunun öncelikle nereden geldiğini anlamaktan geçtiğini düşünüyorum. Yani köleliğin, ırkçılığın, başarıları ve mağlubiyetleriyle yurttaşlık hakları hareketinin tarihini anlamak. Kuzey Amerika’da Afrikalı-Amerikalıların “demokrasi” çerçevesinde nasıl haklarından mahrum bırakıldığını, hapse tıkıldığını, şiddet gördüğünü, tüm bu baskıların kaba ve daha incelikli hallerini kavramak lazım. Kültürler ve topluluklar ötesi bu büyük öfke hareketini ancak kendi değerlerimize ve edimlerimize belirli bir dürüstlük derecesiyle yaklaşırsak destekleyebiliriz. Biz de herhangi bir kardeşlik duygusu, dayanışma duygusundan yoksun, bir hayli hastalıklı bir toplumda yaşıyoruz çünkü…

DC: ABD’deki Ku Klux Klan’ın ve Hindistan’daki Hindu kastının ideolojileri ile pratikleri arasında bir benzerlik görüyor musunuz?

Elbette ki benzerlikler mevcut. Fark şu ki Ku Klux Klan cinayetlerini gerçekleştirirken biraz farklı bir tiyatro anlayışına sahipti. Tıpkı bugünkü RSS (aşırı sağcı Milli Gönüllü Örgütü) gibi Klan da vakti zamanında ABD’deki en etkili örgütlerden biriydi. Üyeleri, polis ve yargı erki dahil olmak üzere tüm kamu kurumlarına sızmıştı. Klan’ın cinayetleri yalnızca birer cinayet değil, terörü yaymayı ve ders vermeyi amaçlayan ritüel performanslarıydı. Bu KKK tarafından Siyahların linç edilmesi kadar Hindu faşistleri tarafından Müslümanların ve Dalitlerin linç edilmesi için de geçerli. Derek Chauvin adlı polis George Floyd’u büyük bir teatral duyguyla öldürdü. Bir eli cebinde, dizi de Floyd’un ensesindeydi. Kendisine yardımcı olanlar vardı. Nöbet tutan başka polisler vardı. Kendisini izleyenler vardı. Kameraya çekildiğini biliyordu. Ve yine de yaptı. Çünkü bir korumaya sahip olduğunu ve cezalandırılmayacağını düşünüyordu. Bugün beyaz üstünlükçülerin de Hindu üstünlükçülerin de yüksek mevkilerde bulunan (kibarca ifade edelim) sempatizanları var. 

DC: Hintliler Siyahları nasıl görüyorlar ve biz Hintliler olarak hangi stereotiplere sahibiz?

Açık renkli tenlere yönelik takıntıya baksanız yeter. Bizdeki en mide bulandırıcı şey bu bence. Bollywood filmlerine baktığınızda Hindistan’ın bir beyazlar ülkesi olduğunu düşünürsünüz. Hintlilerin Siyahlara yönelik ırkçılığı neredeyse beyazlarınkinden beter. 2014’te Aam Aadmi partisinin Delhi seçimlerinde büyük bir zafer elde etmesinin ardından Adalet Bakanı Somnath Bharti Kongolu ve Ugandalı bir kadın topluluğuna karşı bir gece yarısı baskını düzenlettirdi bir grup adama ve bu kadınlar da “ahlaka ve yasaya aykırı faaliyet”leri yüzünden fiziksel şiddete uğradı ve aşağılandı. 2017’de uyuşturucu satışıyla suçlanan bir grup Afrikalı öğrenci Büyük NOIDA’da bir ırkçı kitle tarafından saldırıya uğrayıp dövüldü. Hindistan’da ırkçılık hem yaygın hem de çok çeşitli. 

DC: Siyahlar neden Hindistan’ın tasavvurunda ve dolayısıyla medyada ve eğlence endüstrisinde her daim uyuşturucu satıcısı, vahşi ve yamyam olarak stereotipleştiriliyor?

Çünkü ırkçı bir kültürüz. Geçtiğimiz yıl Malayalam dilinde bir film izledim, Abrahaminde Santhathikal(Ibrahim’in Çocukları) adında. Aptal cani kötülerin hepsi Afrikalı Siyahlardı ve Malayali halkından gelen süper-kahraman tarafından yok ediliyorlardı. Hikâyenin geçtiği Kerala’da Afrikalı topluluğu yok, ama yönetmen kurguda onları ithal etmiş ki bu ırkçılık meydana gelebilsin! Bu bir devlet vahşeti değil. Bunu yapan toplum; insanlar, sanatçılar, yönetmenler, oyuncular, yazarlar. Kuzey Hintliler tarafından ten renklerinin koyuluğundan dolayı alay edilen Güney Hintliler, aynı sebeple Afrikalıları aşağılıyorlar. Bu dipsiz bir kuyuya düşmek gibi. 

DC: ABD’deki protestolarda Gandhi heykeli de tahrip edildi, bunu nedeni ne olabilir sizce?

Bunu bilmek zor. Aldığımız yeni bilgilere göre heykel tahrip edilmiş ve üzerine yazılama yapılmış. Ama fotoğraflarda heykelin üzeri örtülmüş durumda, dolayısıyla üzerine ne yazıldığı görülmüyor. Bu Gana’da ve başka ülkelerde olduğu gibi, Gandhi’nin Güney Afrika’da geçirdiği süre boyunca Siyah Afrikalılara karşı yaptığı ırkçı yorumları ve Hindistan’daki kast sistemine ilişkin tutumunu bilen kişiler tarafından heykellerinin tahrip edilmesi vakalarından biri mi? Yoksa Hindistan Başbakanı’ndan ve onun Trump’a karşı o büyük sevgi gösterilerinden duyduğu tiksintiyi ifade etmek isteyen insanlar tarafından mı yapıldı? Ayrıca birçok göstericinin şiddet içermeyen sivil itaatsizlik taktiklerinde Gandhi’yi bir ilham kaynağı, bir hoca ve bir mentor olarak gördüğüne dair tweetler attığı doğrudur. Sonuç olarak Gandhi bu sokaklarda birçok biçim altında var oluyor.  

DC: Peki Hindistan’da kapanmanın ve başka olağanüstü uygulamaların Covid-19 ile mücadele etmek için yerinde olduğunu düşünüyor musun?

Hindistan’da ilk Covid-19 vakası 30 Ocak’ta açıklandı. DSÖ’nün 11 Mart’ta bunun bir pandemi olduğu ilanının ardından bile Sağlık Bakanı ortada bir acil sağlık durumu olmadığını açıklıyordu. Uluslararası havaalanlarını kapatmaları ve yurtdışından gelen yolcuları karantinaya almaları gerekirken bunu yapmadılar. Muhtemelen çünkü o zaman Trump geliyordu, şubatın son haftası. Binlerce insan ABD’den Mumbai ve Ahmedabad’a uçtu Namaste Trump etkinliğine katılmak için, ülke içinden de yüzbinlerce insan katıldı. Şimdi bakıyoruz bu iki kentte Coronavirüs yayılmış durumda. Bu bir tesadüf olabilir mi? Bu “uçan sınıflar”dan, yani tepeden başlamak yerine hükümet beklemeyi tercih etti. Ve bunun bedelini işçi sınıfı ödedi. Bu topyekûn planlama eksikliği insanlığa karşı bir suça yok açtı. Hindistan’da yalnızca seçkinler fiziksel mesafeye uyabilirdi. Yoksullar fiziksel olarak sıkıştırılmış durumdaydı. Teneke mahallelerde, minnacık evlerde, yasal olmayan kolonilerde. Binlerce insan karantina kamplarında zorla tutulduktan sonra serbest bırakıldı ve otobüsler ve trenlerde sıkışmış halde evlerine dönerken virüsü yanlarında taşıdılar. Seçimleri kazanmak için hayli kurnaz olan Başbakan’ın yönettiği ülkeye dair herhangi bir fikri olmadığını gösterdi tüm bunlar. Bir uzman görüşü almaya dönük en ufak teşebbüs yok, ne büyük bir gurur! 1,38 milyar insan, dört saat öncesinde haber verilerek kapatıldı.

Tüm bu kapatma boyunca, vaka sayısı ciddi ölçüde arttı. Grafikler sarp birer kayalık yamacı andırmaya başladıktan -200 binden fazla vaka var- ve ekonomi tümüyle çöktükten sonra kapatılmaya son verdiler. Çok şükür hastaların büyük bir çoğunluğu semptom göstermiyor ve ölü sayısı ABD ve Avrupa’dan çok daha düşük -eğer rakamlara güvenebilirsek tabii. Fakat milyonlar işsiz. Açlık yerleşiyor. İnsanların geri döndüğü o kasabalarda ne yaşanıyor? Kastçılık, feodalizm, cinsiyetçilik… korku, umutsuzluk ve talep anlarında insanlar nasıl idare edecek tüm bunları?

Fakat Modi hala Rafale tipi savaş uçakları satın almak ve Delhi’nin merkezi görünümünü yeniden tasarlamak için yüz milyonlar harcamak istiyor. Bu arada felaketin yönetimini, kapanma kararını alırken hiçbir şekilde danışmadığı eyaletlerin yönetimlerine bırakacak, fakat her halükârda kaosun sorumlusu kendisi olacaktır. 

Çeviri: U. Aydın 

Orijinal Kaynak: Dalit Camera (8 Haziran 2020)

Kısaltılmış versiyon: Montly Review ve alter.quebec (Fransızca)

Kapitalizm ve Gey Kimlik – John D’Emilio

LGBTİ+ Onur Haftası vesilesiyle John D’Emilio’nun daha önce yeniyol1.org sitesinde yayınlanmış olan 1983 tarihli bu klasik metnini tekrar yayınlıyoruz.

Geyler ve lezbiyenler için 1970’ler büyük kazanım yıllarıydı. Gey ve kadın özgürleşmesi hareketleri cinsel manada ülkenin manzarasını değiştirdi. Yüz binlerce gey ve lezbiyen açıldı ve açıkça hemcinslerini çekici bulduklarını duyurdu. Eyaletlerin yarısında sodomi yasalarının kaldırılmasını; lezbiyenlerin ve geylerin kamu istihdamından dışlanmasının kısmen azaltılmasını; birkaç düzine şehirde sivil hakların korunmasını; eşcinsel haklarının Demokrat Parti’nin programına dâhil edilmesini ve eşcinselliğin psikiyatrların kullandığı akıl hastalıkları listesinden çıkarılmasını başardık.

Büyük şehirlerde eşcinsel alt kültür büyüyerek gözle görülür hale geldi ve lezbiyen feministler özgürleştirici gelecek tasavvurunu gerçekleştirmek üzere alternatif kültür ve örgütlerin kuruluşuna öncülük ettiler.
Ancak 1980’lerde sağ kanadın etkili yükselişiyle, lezbiyenler ve geyler gelecek günleri temkinle karşıladılar. Geçmiş birkaç yılın yarattığı göreceli özgürlük ortamı ve kazanımlar kalıcı olmak için fazla yeniydi ve uzun soluklu olmayacak kadar da zayıf görünüyordu. Lezbiyen ve gey camianın bazı kesimlerinde felaket senaryoları yayılıyordu; sağın yegâne hedefinin “cinsel sapıklar” olduğu McCarthy Amerika’sı ve eşcinsellerin toplama kamplarına gönderildiği Nazi Almanya’sı ile kurulan benzerlikler ortalığı sarmıştı. Hemen her yerde kazanımlarımızın korunması ve daha da ileriye taşınması adına yeni taktiklerin gerekliliği hissediliyordu.
Bana öyle geliyor ki, yeni ve çok daha titiz bir gey tarih kuramı bu politik kaygının bir parçası olmalıdır. Gey özgürleşmesi 1960’ların sonunda henüz yeni filizlendiğinde, geyler ve lezbiyenler amaçlarını ve taktiklerini şekillendirmekte kullanabilecekleri tarihten yoksundular. Takip eden yıllarda, tarihimizin bilgisinden yoksun bir hareketin inşasında, biz de bir efsaneler bütünü icat ettik. Bu efsanevi tarih, zaman içinde geriye dönüp okuduğumuz kişisel deneyimlerden yararlanıyordu. Örneğin pek çok lezbiyen ve gey 1960’larda hemcinslerine olan arzularını ilk kez keşfettikleri zaman ne hissettiklerini anlamak ve adlandırmak imkânından yoksun, diğerlerinden habersiz ve yalnızdılar. Bu yüzden şimdi olduğu gibi geçmişte de susup saklanmanın, görünür olmamanın ve yalnızlığın gey yaşamının tipik özellikleri olduğu bir efsanevi geçmiş inşa ettik. Ayrıca maruz kaldığımız çok sayıda baskıcı düzenleme, kamusal uygulama ve kültürel inançtan ötürü fena halde karanlık bir geçmiş tasviri yarattık; buna göre gey özgürleşmesine kadar lezbiyenler ve geyler her daim ayrım gözetmeyen sistematik ve korkunç bir zulmün kurbanıydılar.
Bu efsaneler politik perspektifimizi sınırladı. Örneğin efsanelere olan bu inanç, bir taktik olarak açılmaya –sanki Amerika’daki her gey ve lezbiyen açılmış olsaydı, eşcinseller üzerindeki baskı ve zulüm de sona erecekti– körü körüne bağlanmamıza, homofobi ve heteroseksizmi yeniden üreten kurumsallaşmış uygulamaları görmezden gelmemize neden oldu. Zaman zaman da, özellikle de şu anki gibi zamanlarda, çaresi bulunmayacak bir umutsuzluk yaydı. Peki bizler, eşcinseller üzerindeki böylesine yaygın ve değişmez baskıyı nasıl teşhir edebiliriz?
Gey özgürlük hareketi içinde hemen her yerde kabul gören bir diğer tarihsel söylence de “ebedi eşcinsel” inancı. Özetle iddia edilen şuydu: Geyler ve lezbiyenler geçmişte her zaman vardılar ve gelecekte de her zaman olacaklar. Yalnızca şu an değil, tarih boyunca, her toplumda ve her devirde, her yerdeydik. Aslına bakılırsa bu inanç, eşcinsel özgürleşmesinin ilk yıllarında faydalı bir politik işlev de sağladı. Henüz varlığımızın inkâr edildiği veya bizi ruh hastası ya da ucube olarak adlandıran bir ideolojiyle mücadele ettiğimiz 1970’lerin başında “her yerdeyiz” iddiasında bulunmak güç vericiydi. Ancak son yıllarda, bu da en az homofobik tıbbi önermeler kadar bizleri kuşatarak mevcut eylemliliğimize ket vurdu.
Bu yazıda, bu mite karşıt olarak geylerin ve lezbiyenlerin her daim var olmadıklarını, aksine tarihin bir ürünü olarak varoluşlarının belirli bir tarihsel dönemde ortaya çıktığını ileri süreceğim. Ortaya çıkışları kapitalist ilişkilerle ilgilidir; kapitalizmin tarihsel gelişimi –özellikle serbest emek düzeni– yirminci yüzyılın ikinci yarısında çok sayıda kadın ve erkeğe kendilerini gey olarak adlandırma, benzer erkeklerle kadınların oluşturduğu bir topluluğun parçası olarak görme ve bu kimlik temelinde politik olarak örgütlenme imkânı sağlamıştır(1).  Son olarak da, bu tarihsel bakış açısından hareketle çıkarabileceğimiz birkaç politik ders önermek istiyorum.

Peki kapitalizmin serbest emek düzeniyle eşcinsellik arasındaki bağlar nedir? Kapitalizmin kimi özelliklerini gözden geçirerek başlayalım. Kapitalist düzende işçiler iki açıdan “serbesttirler”. İş arama, çalışabilme ve emeğimizi ücret karşılığı satın almak isteyen herhangi birine satma serbestliğine sahibizdir. Ama aynı şekilde emek gücümüz hariç herhangi bir şeyin mülkiyetinden de serbest haldeyizdir. Pek çoğumuz ihtiyacımız olan şeyleri üretecek araçlara ve toprağa sahip değildir, hayatını idame ettirmek için bir ömür çalışmak durumundadır. Başka bir deyişle pozitif anlamda emek gücümüzü satma serbestisine sahip olduğumuz gibi negatif anlamda başka bir alternatiften de azadeyizdir. Bu diyalektik –sömürü ve sınırlı ölçüde özerklik arasındaki daimi etkileşim– kapitalist düzen içinde yaşamış olan herkesin hikâyesini anlatmaktadır.
Sermaye –yani daha çok para için kullanılan para– genişledikçe serbest emek sistemi de genişler. Sermaye ise çeşitli yollarla genişler. Genellikle aynı yerdeki küçük işletmelerin büyük işletmelere dönüşmesiyle ama bununla birlikte, örneğin, kılık kıyafet dikimi, ekmek yapımı gibi yeni üretim alanlarını ele geçirerek genişler. Son olarak, sermaye coğrafi olarak genişler. ABD’de kapitalizm esasen güneyde köleliğin hakim düzen olduğu ve yerli Amerikan halklarının kıtanın batı yarısını işgal ettikleri bir zamanda, kuzeydoğuda kök saldı. On dokuzuncu yüzyıl boyunca sermaye Atlantik’ten Pasifik’e yayıldı ve yirminci yüzyılda ABD sermayesi dünyanın hemen her kısmına nüfuz etti.
Sermayenin genişlemesi ve ücretli emeğin yayılması çekirdek ailenin yapısında ve işleyişinde, aile hayatı ideali ve heteroseksüel ilişkilerin anlamında derin bir dönüşüm yarattı. Kolektif gey yaşamın çehresiyle doğrudan bağlantılı olan değişimler, işte ailedeki bu değişimlerdir.
On yedinci yüzyıl New England’ında beyaz koloniciler, esasen kendi kendine yeten, bağımsız ve ataerkil aile birimlerinden oluşan ve hane halkı ekonomisi etrafında yapılandırılmış köyler inşa ettiler. Erkekler, kadınlar ve çocuklar ailenin erkek reisinin sahip olduğu toprakları işlerdi. Erkekler ve kadınlar arasında bir işbölümü bulunmasına rağmen, aile esasında her bir üyesinin hayatını idame ettirmesinin tümünün işbirliğine bağlı olduğu ve üyeleri arasında karşılıklı bağımlılığın olduğu bir üretim birimiydi. Hane, ham çiftlik ürünlerinin kadınlar tarafından işlenerek günlük tüketilen yiyeceklere, giyeceklere, sabunlara ve mumlara dönüştürüldükleri bir atölye; kadın-koca ve çocukların tükettikleri malları bir arada çalışarak hep birlikte ürettikleri bir yerdi.
On dokuzuncu yüzyıldan itibaren hane içi bu üretim gerileyerek azaldı. Kuzeydoğuda sermaye sahibi tüccarlar meta üretimi ticaretinden biriken parayla yatırım yaptıkça, ücretli emek daha yaygın hale geldi. Erkekler ve kadınlar, kolonyal dönemin kendine fazlasıyla yeter haldeki hane halkı ekonomisinden serbest emeğin kapitalist düzenine doğru geçirildiler. On dokuzuncu yüzyılda kadınlar için ücret karşılığı çalışmak evlilik sonrası nadiren sürse de erkekler için kalıcı bir duruma dönüştü.
Böylece aile artık bağımsız bir üretim birimi olmayan ama buna rağmen üyelerinin karşılıklı bağımlığını koruyan bir hale geldi. Kapitalizm henüz çok fazla genişlemediği ve tüketim mallarının üretimini ele geçirmediği –ya da toplumsallaşmadığı– için gerekli hane içi emeği doğrudan harcayanlar hâlâ kadınlardı. Ailelerin çoğu tahıl tarımını sürdürmeyi bırakmış olsa da kadınlar, eşlerinin ücretleriyle satın aldıkları undan ekmek yapmayı ya da satın aldıkları kumaşlardan aileleri için kılık kıyafet dikmeyi sürdürdüler. 1800’lerin ortası itibariyle kapitalizm birçok ailenin ekonomik öz yeterliliğini ortadan kaldırmış durumdaydı, ancak aile üyelerinin karşılıklı bağımlılığı sürdü.
Aile tabanlı ekonomiden tam anlamıyla gelişmiş bir kapitalist serbest emek ekonomisine geçiş çok yavaş, neredeyse iki yüzyılda gerçekleşti. 1920 gibi geç bir tarihte bile ABD nüfusunun yüzde ellisi 2500 kişiden az topluluklar halinde yaşamaktaydı. Yirminci yüzyılın başlarında siyahların büyük çoğunluğu serbest emek düzeninin dışında, ırgatlık düzeni içinde aileleriyle mülksüz kirada yaşamaktaydı. Bağımsız tarım üretimi milyonlarca Amerikalının hayat tarzı olmaya devam ettiği gibi, kasabalarda ve küçük kentlerde kadınlar yiyecek yetiştirmeyi ve işlemeyi, kıyafet dikmeyi ve diğer ev işleriyle meşgul olmayı sürdürdüler.
Ancak bu değişimin ağırlığını doğrudan hisseden insanlar için aile, yalnızca karın doyurulan, mal mülk temin edilen maddi bir kurum değil; duygusal doyum ve mutluluğa da erişilen manevi bir birim olarak da yeni bir önem kazandı. 1920’lerden itibaren beyaz orta sınıfın aile ideali aileyi, kadın ve erkeğin birbirlerini tatmin edecekleri, karşılıklı ilişkilerini zenginleştirerek çocuklarını büyütecekleri ortamı sağlayan bir araç olarak tanımlıyordu. Böylece aile üretimin ve çalışmanın kamusallığından keskin sınırlarla ayrı ve bağlantısız tutulan “özel hayat”ın mekânı haline geldi.(2)
Heteroseksüel ilişkilerin de anlamı değişti. New England kolonisinde, doğurma yaşındaki kadın başına ortalama yedi çocuk düşüyordu. Erkek ve kadınlar çocuk emeğine ihtiyaç duyuyordu. Çoluk çocuk sahibi olmak, hayatı idame ettirmek için tahıl üretimi kadar zaruriydi. Seks üremenin emrindeydi. Püritenler heteroseksüellikten ziyade evliliği övüyorlardı; evlilik bağı dışında kalan tüm cinsel pratikleri kınıyorlar ve sodomi ile heteroseksüel zina arasında bile net bir ayrım yapmıyorlardı.
Fakat 1970’lerde, doğum oranı, doğurgan kadın başına ortalama iki çocuğa geriledi. Doğum oranındaki azalma, İkinci Dünya Savaşı ertesindeki istisnai artışa rağmen, kapitalist üretim ilişkilerinin yayılmasıyla paralellik göstererek iki yüzyıldır devam ediyor. Bu gerileme, gebelik önleyici donanımlara ve kürtaja erişim kısıtlanırken bile sürdü. Bu düşüş, şehirli ve köylü aileler, siyahlar ve beyazlar, Beyaz Protestan Amerikalılar ve diğer etnik gruplar, orta sınıf ve işçi sınıfı olmak üzere nüfusun her kesimini kapsadı.
Böylece ücretli emeğin yayılması ve üretimin toplumsallaşması, cinselliğin üremenin “emrinden” çıkmasını mümkün kıldı. İdeolojik olarak, heteroseksüel pratik, yakınlık kurmanın, daha mutlu olmanın ve tatmin olmanın bir aracı haline geldi: Haneyi ekonomik bağımsızlığından mahrum bırakan ve üremenin cinsellikten ayrılmasını teşvik eden kapitalizm, bazı kadın ve erkeklerin kişisel hayatlarını hemcinslerine duydukları cinsel/duygusal çekime göre düzenlemelerinin koşullarını yarattı. Kapitalizm, lezbiyenlerden ve geylerden oluşan kentli toplulukların oluşmasını ve yakın geçmişte cinsel kimlik merkezli bir politikayı mümkün kıldı.

New England kolonisinin mahkeme kayıtları ve kilise vaazları, erkek ve kadın eşcinsel davranışının 17. yüzyılda var olduğunu kanıtlıyor. Ancak eşcinsel davranış eşcinsel kimlikten farklı bir şeydir. Gayet açık bir şekilde, kolonyal üretim sisteminde kadınların ve erkeklerin gey olmalarına olanak verecek bir “toplumsal mekân” yoktu. Hayatı idame ettirmek çekirdek aileye katılımın etrafında yapılandırılmıştı. Bireylerin belirli eşcinsel eylemleri –erkekler arasında sodomi, kadınlar arasında “uçarılık”– vardı fakat aile öylesine nüfuzluydu ki kolonyal toplum bir kişiyi tanımlamak için gey veya lezbiyen gibi kategorilere bile sahip değildi.  Bazı erkek ve kadınların hemcinslerine karşı cinslerinden daha güçlü bir çekim duymaları gayet mümkündü –hatta bazı kolonyal mahkeme kayıtları “doğal olmayan” çekimlerinde ısrar eden erkeklere atıfta bulunurlar– fakat bu tercihten bir yaşam tarzı çıkarılamazdı. Massachusetts kolonisi bekâr yetişkinleri aile dışında yaşamaktan men eden yasalara bile sahipti.(3)

On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında kapitalist serbest emek düzeni yerleştikçe bu durum da fark edilir şekilde değişiyordu. Önceden bağımsız aile birliğinin bir parçası olarak geçimlerini sağlayan bireylerin hayatlarını serbest emek üzerinden sağlamasıyla birlikte, eşcinsel arzunun bir kişisel kimlikle kaynaşması mümkün oldu — heteroseksüel aile dışında kalabilme ve hemcinsine duyduğu çekim üzerinden bir hayat kurabilme üzerinde temellenen bir kimliktir bu. Yüzyılın sonunda, hemcinslerine duydukları cinsel alakayı fark eden bir erkek ve kadınlar sınıfı, bu alakayı onları çoğunluktan ayıran bir özellik olarak gördüler ve kendilerine benzeyenlerin peşine düştüler. Bu erken gey döneminde yaşayanlar geniş bir toplumsal yelpazeden gelmekteydiler: Devlet memurları ve şirket yöneticileri, mağaza tezgâhtarları ve profesörler, fabrika işçileri, papazlar, avukatlar, aşçılar, hizmetçiler, berduşlar ve başıboş zenginler, erkekler ve kadınlar, siyahlar ve beyazlar, göçmenler ve yerliler.
Bu dönemde geyler ve lezbiyenler birbirleriyle tanışma yolları icat etmeye ve grup hayatı sürdürmeye başladılar. Daha yirminci yüzyılın başlarında büyük kentlerde gey barları mevcuttu. Geyler, New York’taki Riverside Drive ve Washington’daki Lafayette Parkı gibi seyir yerlerini mesken tuttular. St. Louis’de ve başkentte, yıllık “drag ball”lar çok sayıda siyah geyi bir araya getirmişti. Umumi hamamlar ve YMCA’lar (Genç Hıristiyan Erkek Birlikleri) geylerin buluşma yerleri haline geldi. Lezbiyenler edebiyat toplulukları ve özel sosyal kulüpler oluşturdular, işçi sınıfından bazı kadınlar daha iyi maaşlı bir iş elde etmek için erkekliğe “geçtiler” ve dışarıdan eş gibi görünen diğer lezbiyen çiftlerle birlikte yaşadılar. Kadın kolejlerinin fakültelerinde ve yerleşim birimlerindeki evlerde, kadınların kurduğu profesyonel dernek ve kulüplerde, lezbiyen dostluklarla desteklenmiş ömür boyu süren sıkı ilişkiler görülebilir. 1920 ve 1930’larda, New York ve Chicago gibi büyük şehirler lezbiyen barlara ev sahipliği yapıyordu. Hayatın bu renkleri çeşitlenebiliyordu çünkü kapitalizm bireylere ailenin sınırlarının ötesinde hayatta kalabilmeleri imkânını vermişti.(4)
Aynı anda eşcinsel davranışın ideolojik tanımlamaları da değişime uğradı. Doktorlar eşcinselliği kişiye içkin, onun “tabiat”ının bir parçası, doğuştan gelen bir özellik olarak tasvir ederek eşcinsellik hakkındaki teorileri geliştirdiler. Bu yeni teoriler önceden keşfedilemeyenlerin izahı, çığır açıcı bilimsel buluşlar olmaktan ziyade özel hayatın yeni düzenleniş biçimine ideolojik bir yanıtı temsil ediyordu. Bu tıbbi kuramın yaygınlaşması eşcinsel arzularını deneyimleyen kadınların ve erkeklerin zihinlerini etkiledi ve dolayısıyla bu insanlar kendilerini cinsel hayatları üzerinden tanımlar hale geldiler.(5)
Gey kimliğinin ve yaşantısının aldığı yeni şekiller, kapitalist toplumlarda fazlasıyla hissedilir olan cinsiyet, ırk ve sınıfa dayalı ayrışmayı da yansıtmaktadır. Örneğin beyaz geyler geleneksel olarak lezbiyenlere nazaran daha görünür haldeydiler. Sokaklar, parklar ve barlar, bilhassa geceleri, “erkek mekânları”ydılar. Dolayısıyla beyaz geylerin daha çok görünür olması sayılarının fazla olmasına da yansıdı. Kinsey’in 1940’lar ve 1950’lerdeki çalışmaları kadınlara nazaran daha fazla erkeğin ağırlıklı olarak eşcinsel geçmişe sahip olduğunu bulguladı. Bana öyle geliyor ki bu duruma, kapitalizmin kadınlara kıyasla çok daha fazla sayıda erkeği daha yüksek ücretler karşılığı iş gücüne dâhil etmesi neden olmuştur. Zira kadınların erkeklere ekonomik olarak bağımlı kalması daha muhtemelken, erkekler karşı cinsle ilişkilerinden bağımsız bir özel hayatı çok daha kolayca kurabilirlerdi. Kinsey ayrıca eğitim-öğretim seneleri ve lezbiyen pratikler arasında da kuvvetli bir pozitif korelasyon buldu. Öyle ki, kendilerini geçindirme imkânı işçi sınıfından hemcinslerine nazaran daha fazla olan yüksek tahsilli beyaz kadınlar, erkeklerle ilişkiye girmeksizin kolayca hayatlarını idame ettirebiliyordu.(6)
Yirminci yüzyılın başlarında, göçmen işçiler arasında örülü olan yakın akraba ağları, aile dayanışması anlayışı ve bireysel özgürlük üzerindeki kısıtlamalar eşcinselliği sürdürülmesi zor bir seçenek haline getirdi. Öte yandan, apaçık nedenlerle olmasa da, kentli siyah topluluklar nispeten eşcinselliğe karşı hoşgörülü görünüyordu. 1920 ve 1930’larda “B.D. Woman”, “Prove It on Me”, “Sissy Man”, “Fairy Blues” gibi lezbiyen ve gey temalı şarkıların popülerliği, beyaz Amerikalı adetlerine aykırı bir eşcinsel dışavurumun aleniliğini akla getiriyor. Kinsey ayrıca 1940’larda, Birleşik Devletlerin batı kırsalındaki erkekler arasında eşcinselliğin yaygın bir vaka olmasına rağmen, büyük şehirli erkeklerin aksine, gey kimlik bilincinin pek az olduğunu saptadı. Yani kapitalizm giderek daha çok sayıda bireyi ücretli emekçiye dönüştürerek ve de geleneksel cemaatlerinden kopararak homojenleştirici bir etki yaratsa da farklı insan toplulukları bu süreçten farklı biçimlerde etkileniyordu.(7)
Dikkate değer sayıda erkek ve kadının hemcinslerine yönelik cinsel/duygusal tercihlerini uygulama yönündeki kararlılıkları ve bu tercihlerinin onları farklı kıldığının ayırdına varılması, geylerin ve lezbiyenlerin bir kent alt kültürü yaratmalarını sağladı. Fakat en azından 1930’lar boyunca bu alt kültür güdük, istikrarsız ve bulunması zor olarak kaldı. Peki o zaman gey özgürlük hareketi patladığında halihazırda var olan bu karmaşık, gelişkin gey topluluk nasıl gün ışığına çıkmıştı? Yanıt, birkaç on yıllık kümülatif değişimlerin niteliksel anlamda yeni bir biçime büründüğü İkinci Dünya Savaşı zamanlarında bulunabilir.
Savaş, toplumsal cinsiyet ilişkilerinin ve cinselliğin geleneksel tezahürlerini ciddi biçimde bozdu ve geçici olarak eşcinsel dışavuruma olanak sağlayan yepyeni bir erotik durum yarattı. Cinsel kimlikleri henüz oluşan milyonlarca genç erkek ve kadını evlerinden, kasabalarından, şehirlerinden ve ailelerinin heteroseksüel ortamından kopararak GI, WAC (Women’s Army Corps) ve WAVE (Women Accepted for Volunteer Emergency Service) gibi cinsiyet temelli ayrımların hüküm sürdüğü durumların ortasına bıraktı. Zaten lezbiyen/gey olan kadınlar ve erkekler için kendileri gibi olan başkaca insanlarla tanışma fırsatı sağladı; diğerleri lezbiyen/gey olabildi çünkü savaş cinselliği keşfetmek için geçici bir özgürlük sağlamıştı.(8)
Lisa Ben örneğin savaş sırasında açılmıştı. Büyüdüğü küçük California kasabasından ayrılmış, iş bulmak için Los Angeles’a gelmiş ve kadınların yatılı kaldığı bir yurtta yaşamaya başlamıştı. Burada ilk kez lezbiyenlerle tanıştı, onlarla beraber gey barlara gitti, başka gey kadınlarla tanıştı. Donald Vining içinde barındırdığı eşcinsel arzulara rağmen çok sınırlı tecrübeye sahip genç bir gey erkekti. Savaş sırasında New York’a taşındı ve büyükçe bir YMCA’de çalıştı. Günlüğünde işyerinde, yaşadığı erkek yurdunda, parklarda, barlarda ve sinema salonlarında askerlerle, denizcilerle, bahriyelilerle ve sivillerle yaşadığı çok sayıda cinsel maceraya tanıklık ederiz. New York gibi liman kentlerinde, Vining’in de çalıştığı YMCA gibi yerlerde kalan çok sayıda asker vardı. 1940’larda San Francisco’daki gey erkeklerin sözlü tarih anlatılarına odaklanan Allan Bérubé, şehirde bir gey erkek cemaatinin biçimlenmesinde savaş yıllarının kritik bir rol oynadığını ortaya koymuştur. San Jose, Denver ve Kansas City gibi farklı yerlerde ilk gey barlar 1940’larda ortaya çıktı. Ciddi baskı uygulamalarının dahi müspet etkilerinden bahsedilebilir. Iowa’nın Davenport şehrinden bir lezbiyen olan Pat Bond 1940’larda WAC’ye katılmıştı. Pasifik bölgesinde yüzlerce lezbiyenle birlikte WAC’tan atılan Bond bir daha Iowa’ya geri dönmedi, lezbiyen cemaatinin bir üyesi olarak San Francisco’da kaldı. Daha kaç kadının ve erkeğin bu türden deneyimleri vardır? Daha kaç şehir lezbiyen ve gey erkek cemaatlerinin bu denli hızla patladığına tanıklık etmiştir?(9)
1940’ların lezbiyenleri ve geyleri öncüydüler. Arzularına göre hareket etme kararlılıkları, geylerin ve lezbiyenlerin kentli alt kültürlerinin temellerini oluşturdu. 1950 ve 1960’lar boyunca, lezbiyen/gey alt kültürün büyümesi ve istikrara kavuşmasıyla birlikte açılan lezbiyen ve geylerin geçmişe nazaran başkalarını bulması kolaylaştı. Gazeteler ve dergiler lezbiyen/gey yaşamını betimleyen yazılar yayınladılar. Gerçekten de lezbiyen temalı yüzlerce roman yayımlandı.(10) Psikanalistler, gey danışanlarının cinsel partner bulabilmelerini kolaylaştıran yeni düzenden yakınmaya başladılar. Massachusetts, New York, Güney Carolina ve Iowa gibi yerlerde gey barlar açıldı. 1950 ve 1960’larda gey yaşam ülke çapında büyük bir olay haline geldi. 1969’da New York’ta lezbiyen/gey özgürleşme hareketini başlatan Stonewall İsyanı’nın patlak verdiği an hiç de sessiz, görünmez ve yalnız değildik.
Kitle hareketi için lezbiyen/gey topluluğun olması bir önkoşul olsa da lezbiyenlerin ve geylerin baskılanması, kitlesel hareketi var eden yegâne sebepti. II. Dünya Savaşı sonrası dönemde, alt kültür genişleyip daha görünür hale geldikçe, devlet tarafından uygulanan baskı da daha sistematik ve kapsayıcı hale gelerek şiddetlendi. McCarthy döneminde sağ, “cinsel sapıkları” günah keçisi ilan etti. Eisenhower, lezbiyenlerin ve geylerin federal devlet tarafından istihdamına topyekûn yasak koydu. Askeriyeden kovulan lezbiyen eşcinsel erkeklerin sayısında muazzam bir artış oldu. FBI, The Daughters of Bilitis ve The Mattachine Society gibi lezbiyen/gey örgütlerinin ve buluşma yerlerinin kapsamlı gözetimini başlattı. Posta Merkezi, geylerin yazışmalarını damgalayarak patronlarına eşcinsel faaliyete delil olarak yolladı. Kentlerin ahlak büroları özel mülkleri bastı, lezbiyen ve gey barları temizledi, umumi yerlerde geyleri tuzağa düşürdü ve yerellerdeki cadı avlarını teşvik etti. Lezbiyen/gey olmanın imkânları genişledikçe yol açtığı tehlikeler de arttı. Lezbiyen/gey özgürleşmesi hareketi bu çelişkiye bir yanıttı.
1970’ler boyunca lezbiyenler ve geyler önemli kazanımlar elde etmiş ve var olmak için güvenli bir toplumsal mekân açmış olsalar da heteroseksizm ve homofobiye nihai bir darbe indirebildiklerini iddia edemeyiz. Eşcinsellere uygulanan baskı ve zulmün devletin yasal zemininden çıkarak lezbiyenlere ve geylere uygulanan açık fiziksel saldırılar şeklindeki şiddete kaydığı da savunulabilir. Hareketimiz büyüyüp görünür hale geldikçe kazanımlarımızı tehdit eden bir ters tepkiye de neden oldu. Bu Yeni Sağ muhalefet önemli ölçüde “aileyi yücelten” bir hareket halini aldı. Peki yapısı lezbiyen/gey kimliğin ve kentli lezbiyen/gey toplulukların ortaya çıkışını mümkün kılan kapitalizm, nasıl olur da geyleri ve lezbiyenleri kabul edemez? Ve ne için hetoroseksizm ve homofobi karşı mücadeleye bu denli dayanıklıdır?
Bana kalırsa yanıt kapitalizmle aile arasındaki çelişkili ilişkide bulunabilir. Daha önce belirttiğim gibi, kapitalizm bir taraftan aile üyeleri arasındaki bağları bir arada tutan ekonomik işlevleri yok ederek çekirdek ailenin maddi temelini tedricen ortadan kaldırmıştır. Daha fazla yetişkin serbest emek düzenine çekildikçe ve sermaye alanını genişleterek hayatımızı idame ettirmek için ihtiyaç duyulan çoğu mal ve hizmeti meta olarak ürettikçe, kadınları ve erkekleri ailelerine iten güçler zayıfladı. Öte yandan kapitalist toplum ideolojisi aileyi istikrarlı, samimi insani ilişkilere olan ihtiyacımızın sağlandığı, sevginin, şefkatin ve duygusal güvenin kaynağı olarak kutsuyordu.
Özel yaşamda çekirdek ailenin baskın hale gelmesi tesadüf eseri değil. Her toplum üreme ve çocuk yetiştirme için yapılara ihtiyaç duyar, fakat ihtimaller sadece çekirdek aileyle kısıtlanamaz. Bununla birlikte özelleştirilmiş aile, kapitalist üretim ilişkilerine çok uygundur. Kapitalizm, üretimi toplumsallaştırırken toplumsallaşmış emeğin ürünlerinin özel mülk sahiplerince muhafaza edilmesini sağlıyordu. Son iki yüzyılda çocuk yetiştirmek birçok açıdan, bir zamanlar ana-babaya ait olan işlevleri devralan okullar, medya, akran grupları ve işverenler sayesinde toplumsallaştı. Gel gelelim kapitalist toplum, çocuk yetiştirme ve üremenin hususi uğraşlar olduğunu, çocukların ailelerine “ait olduklarını” ve onların tasarrufunda bulunduklarını kabul eder. Kapitalizm ideolojik olarak insanları heteroseksüel ailelere yönlendirir ve her kuşak mahrem ve kişisel ilişkilerin heteroseksist modelini içselleştirirek büyür. Kapitalizm esasen aileleri bir zamanlar bir arada tutan bağları zayıflatır, bu yüzden de bireylerin mutluluk ve duygusal güven beklentilerinin yerini güvensizlik deneyimi alır. Böylece kapitalizm aile hayatının maddi temellerini derinden sarsarken lezbiyenler, geyler ve heteroseksüel feministler düzenin toplumsal istikrarsızlığının sorumlusu ilan edilirler.
Lezbiyen/gey kimliğinin ve topluluklarının tarihsel olarak, pek çok kuşağı kapsayan kapitalist gelişim sürecinin bir sonucu olduğunu; yani her daim nüfusun bir kısmını oluşturan değişmez bir toplumsal azınlık olmadığımızı öne sürdüm. Bir yüz yıl öncesinden, bir kırk yıl öncesine nazaran şu an daha fazlayız ve gelecekte de daha fazla olacağız. Lezbiyen/gey olanlar ve olmayanlar tarafından öne sürülen cinsel yönelimin erken yaşlarda belirlendiği ve toplumdaki çok sayıda görünür geyle lezbiyenin, medyanın ve okulların gençlerin cinsel kimlikleri üzerinde hiçbir etkisi olmayacağı iddiaları yanlıştır. Kapitalizm, bazı insanlara eşcinsel arzuyu hayatlarının merkezi olarak dışavurmalarının maddi koşullarını yarattı. Şu an politik hareketimiz farkındalık yaratıp insanlara yönelimlerini ifade etmelerini kolaylaştıracak ideolojik koşullar yaratıyor.
Bu iddia tabii ki siyasi muarızlarımızın en kötü korkularını ve en tutucu söylemlerini pekiştiriyor. Buna karşı bizim cevabımız, eşcinsel ilişkilerin kötü, vasat, ikincil bir seçenek olduğu inancına meydan okumak olmalı. Yalnızca eşcinseller eşcinsel olduğu için toplumun bizi hoş görmek konusunda endişeye kapılması gerekmediğini vaaz eden oportünist savunma hattına çekilmemeliyiz. Bu hat hâlihazırda lezbiyen ve gey olanları ilgilendiren bir azınlık grubu analizi ve bir yurttaş hakları stratejisinden başka bir şey vermez bize.  Bugünün gençliğini –yarının lezbiyenlerini ve geylerini– ise kurtulmak için bir ömür uğraşacakları heteroseksist kalıpları içselleştirmiş olarak bırakır.
Buna ek olarak, kapitalizmin cinselliği üremeden ayırdığını öne sürdüm. Artık cinsel arzunun üremeyi sağlayan zorunluluklara indirgenmesine gerek yoktur; cinsel arzunun dışavurumu yaygın şekilde bir tercih meselesi haline geldi. Lezbiyen/gey ilişkilerimiz üretken alanın dışında kaldığı için lezbiyenler ve geyler açıkça bu ayrışmayı belirgin kılarlar. Cinsel tercihlerimizin kabulü sonuçta toplumun cinsel dışavurumu olumlu, hayatı zenginleştiren bir oyun olarak görme isteğine bağlıdır. Hareketimiz bir “azınlığın” mücadelesi olarak başlamış olabilir, fakat şimdi “özgürleştirmek” için uğraşmamız gereken, tüm insanların özel hayatlarının bir parçası, cinsel dışavurumdur.(11)
Son olarak, kapitalizm ve aile arasındaki ilişkinin temelden çelişkili olduğunu öne sürdüm. Bir taraftan, kapitalizm aile hayatının maddi temelini durmadan zayıflatarak bireylerin ailelerinden ayrı yaşayabilmelerine ve lezbiyen/gey kimliklerinin oluşmasına olanak sağlar. Öte yandan, kadınların ve erkeklerin, en azından gelecek kuşağın işçilerini üretecek kadar, aileleriyle birlikte olmalarına gerek duyar. Ailenin baskın bir ideal haline gelmesi, kapitalist toplumda yalnızca çocuk doğurmayı değil, heteroseksizmin ve homofobinin yeniden üretimini de güvence altına alır. En temel anlamıyla, problem kapitalizmdir.(12)
Kapitalizmin yarattığı bu toplumsal istikrarsızlığın siyasi mağduru ve günah keçisi olarak kalmaktan nasıl kurtuluruz? Bu çelişkili ilişkiyi özgürleşme yönünde nasıl kullanırız?
Geyler ve lezbiyenler heteroseksüel çekirdek ailenin sınırlarının ötesindeki toplumsal alanda var oluyorlar. Topluluklarımız bu toplumsal mekânda oluştu. Hayatı idame ettirmemiz ve özgürlüğümüz, yalnızca kendimiz değil herkes için o alanı savunabilmemize ve genişletebilmemize bağlı. Bu, bir yanıyla geleneksel heteroseksüel aile birimlerinin dışında yaşama imkânını genişleten konuları desteklemek anlamına geliyor: Kürtaj hakkı ve Eşit Haklar Tasarısı’nın onaylanması, siyahların ve kadınların mücadelesi, kamunun finanse ettiği kreşler ve diğer temel sosyal hizmetler, makul emeklilik ödemeleri, tam istihdam, gençlerin hakları, yani bir başka deyişle, kişisel özerkliğin maddi temelini sağlayan programlar ve uygulamalar.
Genç bireylerin hakları bilhassa önemlidir. Çocukların aileye bağımlı ve onlara ait oldukları kabulü, öyle derinden kökleşmiş ki, özellikle cinsel dışavurum ve tercihlerinde özerk insanlar olarak davranmalarının nasıl olacağını güç bela tahayyül edebiliyoruz. Bu gerçekleşene kadar lezbiyen/gey özgürleşmesini tam manasıyla başarabilmemiz mümkün olmayacak.
Ancak kişisel özerklik hikâyenin yalnızca bir yarısı. Ailenin istikrarsızlaşması, insanların kişisel ilişkilerinde tecrübe ettikleri geçicilik ve güvencesizlik hissi bir an önce çözüme kavuşturulması gereken hakiki toplumsal sorunlardır. Kişisel yaşama dair bu güçlükleri aşacak politik çözümlere ihtiyacımız var. Ancak bu çözümler aile taraftarı pozisyonun radikal bir versiyonundan, aileyi güçlendirmeyi kendine hedef olarak koyan bir sol kanat pozisyonundan ibaret olmamalı. Sosyalistler endüstriyel kapitalizmin neden olduğu sömürü ve eşitsizliklere yanıt olarak aile çiftliklerine ya da zanaatkar üretim biçimlerine geri dönme çağrısı yapmazlar. Bizler kapitalizmin üretimi toplumsallaştırarak mümkün kıldığı muazzam üretkenlik artışını onun ilerici unsurlarından biri olarak değerlendiririz. Dolayısıyla mutlu ailenin var olduğu o altın çağa geri dönmeye çalışmanın bir anlamı yok.
Bununla birlikte aileyi yalnızlaştıran, özellikle çocuk bakımını şahsileştiren duvarları yıkacak oluşumlara ve programlara ihtiyacımız var. Mahallenin veya işçilerin denetlediği kreşlere, mahremiyetin ve topluluğun aynı anda var olacağı meskenlere, mahalle kurumları –tıbbi kliniklerden gösteri merkezlerine– gibi her birimizin içinde güvenli bir yer bulduğu toplumsal birliği genişletecek şeylere ihtiyacımız var. Çekirdek ailenin ötesinde aidiyet hissedebileceğimiz yapılar yarattıkça, aile önemli ölçüde sönümlenecektir. Duygusal güvenliğimizle çekirdek aile arasındaki bağ ortadan kalkacaktır.
Bu bakımdan lezbiyenler ve geyler özel bir rol üstlenmek durumundadırlar. Hâlihazırda ailelerinden dışlanmış pek çoğumuz, hayatımızı idame ettirmek için kan bağına veya resmi belgeye dayanmayan, irademizle seçtiğimiz ve geliştirdiğimiz dayanışma ağları yaratmalıydık. Sivil haklar kampanyalarına destek vermek kadar “duygusal bir birliktelik” inşa etmek de politik hareketimizin bir parçası olmalı. Ancak bu yolla sömürü, baskı ve zulmün yerine eşitlik ve adalet üzerine bina edilmiş, özerklik ve güvenliğin birbirini engellemek yerine bir arada var olabildiği bir toplum tahayyülü içinde kişisel ilişkilerimizi şekillendirebiliriz.

Çeviri: M. Efe Fırat – Arda Çiltepe

Kaynak: Powers of Desire: The Politics of Sexuality, Ann Snitow, Christine Stansell, and Sharon Thompson (eds), New York: Monthly Review Press, 1983.

………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………….

(1) Buradaki niyetim, gey kimliğinin tarihsel değişimin bir ürünü olduğu iddiasının benden önce dillendirilmemiş olduğu değil elbette ki. Örnek olarak bkz. Mary McIntosh, “The Homosexual Role,” Social Problems 16 (1968), 182-92; Jeffrey Weeks, Coming Out: Homosexual Politics in Britain (New York: Quartet Books, 1977). Aynı iddia şurada da bulunabilir: Michel Foucault, The History of Sexuality, vol 1: An Introduction (New York: Pantheon, 1978). Ancak bu görüş azınlıkta kalmış bir bakış açısını temsil eder, üstelik anılan bu çalışmalar bir üretim sistemi olarak kapitalizmin gey ve lezbiyen kimliğinin ortaya çıkışına nasıl imkân verdiğine dair detaylı bir açıklama getirmez. “Ebedi eşcinsellik” tezinin bir örneği olarak bkz. John Boswell, Christianity, Social Tolerance and Homosexuality (Chicago: University of Chicago Press, 1980). Bu çalışmada “gey insanlar” on beşinci yüzyıl Akdeniz’inden batı Avrupa tarihine değişmeyen bir toplumsal kategori olarak kalırlar.

(2) Bkz. Eli Zaretsky, Capitalism, the family, and Personal Life (New York: Harper and Row, 1976); Paula Fass, The Damned and the Beautiful: American Youth in the 1920s (New York: Oxford University Press, 1977).

(3)(Robert F. Oaks, “‘Things Fearful to Name’: Sodomy and Buggery in Seventeenth-Century New England,” Journal of Social History 12 (1978): 268-81; J.R. Roberts, “The Case of Sarah Norman and Mary Hammond,” Sinister Wisdom 24 (1980): 57-62; Jonathan Katz, Gay American History (New York: Crowell, 1976), ss. 16-24, 568-71.

(4)1870-1940 arası döneme dair belgeler için bkz. Katz, Gay American History ve a.g.y. Gay/Lesbian Almanac (New York: Crowell, 1983). Ayrıca Allan Bérubé, “Lesbians and Gay Men in Early San Francisco: Notes Toward a Social History of Lesbians and Gay Men in America,” yayımlanmamış makale, 1979; Vern Bullough ve Bonnie Bullough, “Lesbianism in the 1920s and 1930s: A Newfound Study,” Signs 2 (Yaz 1977): 895-904.

(5)Tıbbi modele dair bkz. Weeks, Coming Out, pp. 23-32. Bu tıbbi modelin kadın ve erkeklerin bilinçleri üzerinde yarattığı etkiye dair bkz. Louis Hyde (ed.), Rat and the Devil: The Journal Letters of F.O. Matthiessen and Russel Cheney (Hamden, Coun.: Archon, 1978), p. 47; Katz, Gay American History, ss. 258-79. Radclyffe Hall’ın lezbiyenlik üzerine 1928 tarihli klasik romanı The Well of Loneliness belki de bu tıbbi modelin yaygınlaşmasında en önemli araçlardan biridir.

(6)Bkz. Alfred Kinsey vd., Sexual Behavior in the Human Male (Philadelphia: W.B. Saunders, 1948) ve Sexual Behavior in the Human Female (Philadelphia: W.B. Saunders, 1953).

(7)Siyahların müziği üzerine bkz. “AC/DC Blues: Gay Jazz Reissues,” Stash Records, ST-106 (1977) ve Chris Albertson, Bessie (New York: Stein and Day, 1974). Beyaz etnik cemaatlerde akrabalık bağlarının kalıcılığı üzerine bkz. Judith Smith, “Our Own Kind: Family and Community Networks in providence,” A Heritage of Her Own, eds. Nancy F. Cott ve Elizabeth H. Pleck (New York: Simon and Schuster, 1979), ss. 393-411. Kırsal ve kentsel alanlarda erkek homoerotizminin farklılıkları üzerine bkz. Kinsey vd., Sexual Behavior in the Human Male, ss. 455-57, 630-31.

(8)Bu ve bundan sonraki paragraflarda ileri sürülen görüş ve bilgiler için şu çalışmama bakılabilir: Sexual Politics, Sexual Communities: The Making of a Homosexual Minority in the United States, 1940-1970 (Chicago: University of Chicago Press, 1983). Ayrıca “Gay Politics, Gay Community: San Francisco’s Experience,” Socialist Review 55 (Ocak-Şubat 1981): 77-104.

(9)Donald Vining, A Gay Diary, 1933-46 (New York: Pepys Press, 1979); “Pat Bond,” Naucy Adair ve Casey Adair, Word is Out (New York: New Glide Publications, 1978), ss. 55-65; Allan Bérubé, “Marching to a Different Drummer: Comming Out During World War II,” 1981 Aralık ayında, Los Angeles’ta, American Historical Association’ın yıllık toplantısı sırasında yapılan konuşma. Bérubé’nin tebliğinin kısa bir versiyonu için bkz. The Advocate, 15 Ekim 1981, ss. 20-24.

(10)Lezbiyen romanları üzerine bkz. The Ladder, Mart 1958, s. 18; Şubat 1960, ss. 14-15; Nisan 1960, ss. 12-3; Şubat 1962, ss. 6-11; Ocak 1963, ss. 6-13; Şubat 1964, ss. 12-19; Şubat 1965, ss. 19-23; Mart 1966, ss. 22-26; Nisan 1967, ss. 8-13. The Ladder, Daughters of Bilitis isimli lezbiyen örgütü tarafından yayımlanan bir dergiydi.

(11)Bu noktanın bugün bilhassa vurgulanması gerekiyor. Örneğin Ulusal Kadın Örgütü’nün 1980 yılında gerçekleştirilen yıllık toplantısında lezbiyen haklarıyla ile ilgili alınan bir kararda mesele “duygulanımsal/cinsel tercih/yönelim temelli ayrımcılık” meselesi olarak tanımlanmış ve pornografi, sadomozi, kamusal alanda cinsellik, çocuklarla cinsel ilişki gibi diğer sorunlardan açık biçimde ayrı tutulmuştu.

(12) Homofobinin kapitalizmden “kaynaklandığını” ya da yalnızca kapitalist toplumlarda bulunduğunu iddia etmiyorum. Homoerotizm karşısında alınmış ciddi tedbirleri Avrupa feodal toplumlarında da çağdaş sosyalist ülkelerde de bulmak mümkün. Ancak benim bu makalede vurgulamak istediğim, gey kimliğinin kapitalizm altında ortaya çıktığı gerçeği, bununla birlikte bu durumu ve de homofobinin yeniden üretilmesini mümkün kılan kapitalizme özgü mekanizmalardı.