İmdat Freni

admin

Victor Serge ve Devrimci Roman – Richard Greeman

Victor Serge, yazarlık yeteneğinin geri gelişini ölümle ilgili iki deneyime sıkı sıkıya bağlı koşullarda yaşadı. Siyasal ölüm olarak adlandırdığı ilki, sol muhalif görüşlerini terk etmeyi reddettiği için Rus Komünist Partisi’nden ihraç edilip Sovyet istihbaratı GPU tarafından tutuklandığı Nisan 1928’de gerçekleşti. 37 yaşında olan Victor yirmi yıllık profesyonel devrimciydi ve neredeyse on yıldan beri Komünist Enternasyonal için çalışıyordu. Yegâne derdi, 1921’de iç savaşın sona erişinden beri en derin krizine girmiş olan devrime hizmet etmeyi sürdürmekti. Serge’in karakterindeki militanlar için ihraç, kimlik yitimi, yaşama nedenini kaybetmek anlamına geliyordu. Victor, siyasal faaliyetten yoksun, işsiz ve beş kuruşsuz, hayatta kalmak ve dolaylı yoldan mücadeleye katılmak için kendini yazmaya verecekti.

Serge’in ölümle yaşadığı ikinci karşılaşma birkaç hafta sonra, Paris’te büyük bir tepkiyle karşılanan tutuklanışının ardından GPU hapishanesinden salıverilmesi sonrasında meydana gelecekti. Birkaç gündür Leningrad’da, ailesinin yanında bulunan Victor dayanılmaz bir karın ağrısıyla boğuşmuş, ölümle baş başa yirmi dört saat geçirmişti. Hastanede yarı hezeyan hali bir anlığına kaybolup “sakin ve zengin bir iç kavrayışa” yerini bırakmıştı:

Aşırı derecede çalıştığımı, mücadele ettiğimi, öğrendiğimi fakat geçerli ve kalıcı hiçbir şey üretmediğimi düşünüyordum. Tesadüfen hayatta kalırsam, yarım kalmış kitaplarımı bitirmek, durmadan yazmak gerekecek diyordum kendime. Ne yazacağımı düşünüyor, içinde yaşadığım bu unutulmaz zaman hakkında bir tanıklık-roman dizisinin planını tasarlıyordum…[1]

Ertesi gün, hekim yaşayacağını söyledi. “Bir karar almıştım ve işte böyle yazar oldum”.

Yazma kararının koşulları her ne olursa olsun Serge’in sanatsal yeteneğinin büyük bir hünere, uzun ve ciddi bir öğrenimin sonucu oluşmuş mesleki bir yetkinliğe, yazarın görevine dair yüksek bir kavrayışa dayandığını bugün daha iyi görüyoruz. Ayrıca –bunu söylemenin zamanıdır– edebiyat tarihindeki konumu eşsizdir.

Serge’in 20. yüzyılın sosyalist ve devrimci hareketi içinde (tıpkı 19. yüzyılda Jules Vallès gibi) bir sanatçı olarak gelişmesi ve kendini Rus Devrimi’nin büyüklüğüne ve trajedisine tanıklık etmeye adaması (tıpkı Komün sırasında Vallès gibi) yeterince takdire şayandır. Fakat esas çarpıcı olan, 1920’lerin ünlü Sovyet edebiyat hareketinde yer almış tüm yazarlar arasında bir tek Serge’in, Stalinist dönem boyunca yalnızca hayatta kalmayı değil gerçek anlamda yazmayı da başarmasıdır.

Anarşist bir grupla ilişkisi nedeniyle tutuklanan Victor Serge-Kibalçiç’in Fransız emniyet teşkilatındaki kaydı, 1912

Daha yakından baktığımızda, Serge’in kendini roman yazmaya adamasından önce –Rus ve Fransız– edebiyat hareketleriyle iç içe olduğunu görürüz. Paris’teki gençliği sırasında devrim öncesi Rusya’nın avangard yazarlarının eserlerini tercüme eder. İç savaşın ortasında bulunan SSCB’ye vardığı andan itibaren yazarlarla bağ kurar. Daha sonra, Rus edebiyatının devrim sonrasında yaşanan kısa “rönesansı”na köşe yazarı, tercüman, polemikçi ve eleştirmen olarak katılır. Bunun yanı sıra 1920 ve 1930’larda gelişen proleter kültür tartışmalarına edebiyat teorisi düzeyinde özgün bir çözüm önerir. Sanat pratiğinde de geleneksel roman kalıbını kırmak üzere kendi teorisini uygulamaya gayret eder. Bir devrim çağında, romanı kitlelerin maddi ve bilinçdışı hayatına açmayı arzulamaktadır. Freud ve Firenzci, Joyce ve Dos Passos, Gramsci ve Lukács, Pilniak ve Rus klasikleri gibi çok farklı etkilenmelerle zenginleşmiş bir sentez oluşur eserlerinde. Çünkü Serge, bir mesajın taşıyıcısı olmanın yanı sıra bir aydınlanış [épiphanie] yazarı ve bir vizyonerdir.

Öte yandan, Serge yazarlığa sadece siyasi kariyerinin yerini alması için giriştiyse, daha elverişsiz bir dönem seçemezdi. 1928’de yazarlar, göreli bir özgürlüğün hâkim olduğu NEP döneminden beri giderek artan sansüre ve bürokratik tacize maruz kalıyordu. Devrimi takip eden büyük edebi deney dönemi hızla sona eriyordu. Telif ücretleri olağanüstü düzeylere erişiyordu, fakat yalnızca Parti politikalarına ayak uydurmayı kabul edenler için… Serge’in Rusçaya çevrilmiş, tashih edilmiş ve dizilmiş ilk romanının basımı yasaklandığında, Devlet Yayınları’nın yöneticisi ve eski dostu İlya İonov’un kendisine söylediği gibi “Her yıl bir şaheser yaratabilirsiniz fakat Parti çizgisine girmediğiniz takdirde tek bir satırı bile gün yüzü görmeyecektir!”[2] Serge’e birkaç ruble getiren Lenin’in Eserler’inin tercümeleri bile sansür kurulu tarafından inceleniyor ve çevirmeninin adı ilk sayfadan çıkarılıyordu.

İşte Serge’in paradoksu: 1920’lerin büyük Rus yazarlarının sesi, ya sansürle ya da intihar ve sürgünle kesilirken, Serge edebiyat yoluna baş koyuyordu. Bu, her ne kadar Rus siyaseti ve kültürüyle yakından ilişkili ise de Serge’in eserlerini Fransızca yazıp Fransa’da ve İspanya’da bastırmasıyla açıklanabilir. 1929-1932 yılları arasında, baskı, tecrit ve ciddi ekonomik sıkıntılara rağmen Paris’e beş elyazması göndermeyi başarmıştı: Rus Devrimi. Yıl 1Edebiyat ve Devrim hakkındaki manifestosu ve tanıklık-roman dizisinin ilk üç romanı, İçerdekilerGücümüzün Doğuşu ve Fethedilmiş Kent.[3]

Bunca kısa zamanda ve zor koşullarda kaleme alınmış böylesine yoğun metinlerin, kendisi hakkındaki efsanede iddia edildiği gibi bir doğaçlama romancının değil, ancak disiplinli ve eli çabuk bir yaratıcının eseri olduğu ortadadır. Öte yandan Serge romana yönelirken siyaseti de terk etmez. Sol muhalefetin saflarında, daha sonra POUM’da (Birleşik Marksist İşçi Partisi) ve Meksika’daki sürgünler grubu Socialismo y Libertad’da mücadelesini sürdürür ve çok sayıda siyasal deneme kaleme alır. Fakat militan angajmanı giderek bir yurttaşlık görevi gibi, romanı ise kendi yetisi, varlık nedeni olarak kavramaktadır. Böylece 1938’de, Sovyetler Birliği’nde yaşadığı on beş yıla dayanarak yazdığı Stalinizm hakkındaki eseri Bir Devrimin Kaderi’ni[4] bitirdikten sonra, belirgin bir rahatlamayla romana döner: “Militan, görevini yerine getirdi: aktarmak. Şimdi bambaşka şeylere atılacağım.”[5]

Victor Serge ve oğlu Vlady (Kibalçiç Rusakov), 1926.  

Öte yandan, sözde sosyalist realizmin hazin örneği, geleneksel “sanat için sanat” önyargısına eklenir; böylece tüm sol siyasal edebiyat, propaganda ürünü sayılarak itibarsızlaştırmayla karşı karşıya kalır. Bu da Victor Serge’e haksız yere uygulanacak bir basmakalıp yargıdır. Onun eseri, propaganda amaçlarına indirgenmiş bir sanattan ziyade, tahayyül mertebesine eriştirilmiş bir siyaset anlayışını resmeder. Çünkü romancı Serge’in özgünlüğü ve, hiç şüphesiz, yetkinliği, modern edebiyatın merkezî bir temasını –bilincin ve toplumun devrimci alt üst oluşunu– bir militanın samimi deneyimi ve gerçek bir Marksistin bilinciyle, ama aynı zamanda karakterlerinin söz ve eylemlerine yol veren bir yaratıcının sanatsal özgürlüğüyle işlemesinde yatar.

Bu geniş tasavvur ve Serge’i etiketlemekte yaşanan zorluk, bu anarko-Marksist, Fransız-Rus yazar-militanın ikili mirasıyla izah edilebilir belki. Hiç eğitim almadan kendi kendini yetiştirmiş olan Serge, engin bilim ve edebiyat kültürüne sahip bir entelektüeldir. Kozmoloji, antropoloji, mekanik, psikanalizle ilgilenir. Rus ve Fransız edebiyatı içine işlemiş olan Serge kimi eserleri baştan aşağı ezbere okuyabilmektedir, ki bu kabiliyeti tutsaklığı sırasında aklını korumasını sağlamıştır. Dizelerinde Baudelaire’in, Sully Prudhomme’un, Rimbaud’nun, Mallarmé’nin, Péguy’nin, Verhaeren’in ve Jehan Rictus’un yankılarını bulur, Apollinaire ve Verlaine’i çağrıştıran bir müzikallik duyarız. Her türden şiirsel icat biçimine açıktır ve son sürgün yıllarını Breton ve Péret’yle paylaşır. Yine o yıllardan tanıdığı Octavio Paz, o zamanlar Meksika’da bilinmeyen Henri Michaux ve Valéry Larbaud’yu kendisine Serge’in tanıttığını hatırlatır.

Soldan sağa: Victor Serge, Benjamin Péret, Remedios Varo, André Breton. Fransa, 1941

Serge-Kibalçiç’in Rus ruhu kendini son derece saf bir Fransızcada ifade ediyorsa, Rus gerçekliğine de bir Batılı’nın gözüyle bakmasını biliyordu. Esasen Avrupalı olan Serge, Frontière [Sınır] şiirinde kendini “Avrasya’nın yırtılmış insanı” olarak tasvir ediyordu. Yazıları ancak bir Conrad veya Nabokov’la karşılaştırılabilecek yetkinlikle, iki kültürü birden kucaklıyordu.

Serge kendi döneminin Rus edebiyatıyla iç içeydi. O korkunç 1918-1919 kışı sırasında devrimci Rusya’ya varışında, başta Blok ve –çocukluğundan beri Victor’un anne tarafından aile dostu olan– Gorki olmak üzere şair ve yazarlarla irtibata geçmişti. Serge’in metinleri –Hatıralar’ı, mektupları, not defterleri ve Clarté dergisine “Sovyetler Rusya’sında kültürel hayat” hakkında gönderdiği makaleleri– Aleksandr Blok, Andrey Biely, Sergey Yesenin, Osip Mandelştam, Boris Pasternak ve Vladimir Mayakovski gibi şairler ile Aleksis Tolstoy, Babel, Zamyatin, Lebedinski, Gladkov, İvanov, Fédine ve büyük dostu Boris Pilniak hakkında hayranlık uyandıran analizler ve portreler sunar. Serge bu yazıları ve tercümeleriyle yeni Rus edebiyatını Fransa kamuoyuyla tanıştıran ilk kişiyken, Fransız yazarlar bu edebiyatı göklere çıkarmaya başladığında onun nasıl boğulduğunu ilk anlatan da o olur.

1932’de yayınlanan Edebiyat ve Devrim’de Serge kendiliğindenciliğin, samimiyetin, deneyciliğin, sanatsal niteliğin ve dogmalar karşısında sanatçının bağımsızlığını savunur. Bunu bilhassa bir komünist olarak ve geçiş döneminde kitlelerin ihtiyaçları adına yapar. Birkaç ay sonra yeniden tutuklanır ve sürgün edilir. Sovyet Yazarları Sendikası’ndan dostları, rejime ayak uydurmuş olanları bile, onu takip etmekte gecikmez – çoğu kamplarda kaybolur veya ölür. Serge hayatta kaldıysa, bu bir Fransız yazar olarak ünü sayesinde ve tam da Stalin, Laval hükümetiyle askerî ittifakını sağlamlaştırmak üzere Fransa kamuoyuna kur yaptığı anda Paris’teki sadık dostlarının çabalarıyla olmuştur.

Serge bu kaçınılmaz kaderin bilincindeydi. Ölümünden hemen önce kaleme aldığı Sovyet Yazarlarının Trajedisi adlı kısa metinde, eserleri tüm dillere çevrilmiş olan, şahsen de tanıdıkları Mandelştam, Pilniak ve Babel gibi Rus meslektaşlarının katledildiği on yıl boyunca sessizliğe gömülen Batılı yazarların ve aydınların evrensel alçaklığı karşısındaki şaşkınlığını ifade eder. “Hiçbir Pen-Club, onlar için yemek düzenleyenler bile, bu konuda tek bir soru sormadı. Bildiğim kadarıyla hiçbir edebiyat dergisi onların bu gizemli sonu hakkında bir yorumda bulunmadı.”[6]

Victor Serge’in Batılı yazarlar arasındaki yeri de eşsizdir. Kimi istisnalar dışında (bir John Reed, bir Hendi Barbusse) bu yazarlar Lenin-Troçki önderliğindeki kahramanlık evresinde Sovyet Devrimi’ne kayıtsız kalır, hatta düşmanca bir tutum benimserler. Batı’da devrimci yazarların büyük dönemi 1930’lardır: Stalin’in baskıcı bir bürokrasiyle Rusya’da devrimci kıvılcımı söndürdüğü ve uluslararası işçi hareketini, ittifak kurmaya çalıştığı burjuva rejimlerine tabi kıldığı yıllar.

Serge’in Rus iç savaşına katıldığı, ardından Almanya’da, Avusturya’da ve Balkanlar’da yeraltında Komünist Enternasyonal’e hizmet ettiği kızıl on yılla tezat oluşturan “pembe” on yıl, konformist solcu yazarlar için devrimci yazar kongrelerini, sosyalist anavatana edebi hac ziyaretlerini, büyük telif ücretlerini ve kitlesel yayınları temsil ediyordu. Dolayısıyla halk cepheleri döneminin angaje yazarlarının eserlerinin daha ziyade bireysel kahramanlığı, demokratik, duygusal ve vatansever popülizm ile etkinlik kültünü yansıttığını tespit etmek fazla şaşırtıcı değildir, halbuki Serge’inkiler devrimci düşünce ve faaliyete kök salar.

Oysa 1939’dan itibaren Serge ile sıklıkla ilişkilendirilen yazarların çoğu –Arthur Koestler, Franz Borkenau, Manès Sperber, André Malraux– hayallerini yitirmiş eski devrimcilerin safına geçer, hatta kimileri anti-komünist Haçlılara katılır. Serge ise sosyalizm için mücadele etmeye ve devrimcilerin kaderi hakkındaki tanıklık-roman dizisini tasarlamaya devam eder.

Serge’in dünya edebiyatındaki yeri bu anlamda iki kez eşsizdir. “Serge ile anlamlı biçimde karşılaştırılabilecek başka hiçbir yazar tanımıyorum,” der John Berger. Büyük devrim sonrası kuşağın Sovyet yazarı olarak sadece o ayakta kaldı, kendini özgürce ifade etmeyi sürdürdü, değerlerini muhafaza etti ve yaşandığı haliyle Stalinist döneme dair hakiki bir manzara çizdi. Avrupalı olarak da, devrimci hareketin içinden kendini ifade eden ender yazarlardan biri oldu; moda olmasından evvel hareket içinde yer alarak sonuna kadar kaldı ve tarihsel keskinliği ve insani kavrayışıyla bu süreci aktarmaktan, zaferleriyle birlikte mağlubiyetlerini, büyüklüğüyle birlikte trajedisini tasvir etmekten çekinmedi.

Çeviri: Uraz Aydın

Richard Greeman’ın “Victor Serge et le roman révolutionnaire” adlı yazısından kısaltılarak çevrildi. Kaynak: Cahiers Léon Trotsky, no: 47, Ocak 1992. 


[1] Victor Serge, Carnets, s.115, 30 Ağustos 1944.

[2]V. Serge, Bir Devrimcinin Hatıraları, çeviri : Bülent Tanatar, Yazın Yayıncılık, 2018.

[3] İçerdekiler (çeviri Gülen Aktaş, Ayrıntı, 2015) ; Gücümüzün Doğuşu (çeviri Gülen Aktaş, Ayrıntı, 2018).

[4] V. Serge, Bir Devrimin Kaderi – SSCB 1917-1937 (çeviri Metin Cengiz, Pencere Yayınları, 1997).

[5] Marcel Martinet’ye mektup, 25 Aralık 1936. Paris Ulusal Kütüphanesi.

[6] V. Serge, La tragédie des écrivains soviétiques, Paris, Les EgauxMasses dergisine ek, Ocak 1947, sayı 6, ss. 9-10. Ingilizce : « The Writer’s Conscience », Marxists on Literature : an Anthology, David Craig, Editor, Penguin, 1975.

Kaynak: http://www.e-skop.com/skopbulten/victor-serge-ve-devrimci-roman/4880

Altmışlarda Sosyalist Hareketin Oluşumu-VII: 1968’in “a la turca”lığı ve MDD’nin Yükselişi – Masis Kürkçügil

Masis Kürkçügil’in 2006’da kaleme almış olduğu ve altmışlı yılların başından 12 Mart’a kadar, kendisinin de fiilen içinde bulunduğu sosyalist hareketin gelişimini programatik zemin, siyasal saflaşmalar ve işçi hareketiyle ilintisi bağlamında ele aldığı bu kapsamlı değerlendirmeyi bölümler halinde İmdat Freni okurlarının ilgisine sunuyoruz. Önceki bölüme şuradan ulaşabilirsiniz.

1968 sonrası gençlik radikalizasyonu nesnel gerçeklikten hareketle değil, kendini nasıl gördüğü ve sandığından hareketle ihtiyacına uygun tartışmaları öne çıkartmış ve başka ülkelerdeki 68’in aksine hızla “aykırı” tartışmaları mahkûm ederek oldukça basit bir reçete ile harekât planı hazırlamaya varmıştır. Radikalizmin ölçütleri neler olabilirse onlarla bakıldığında bir “sanki” durumu vardır. 

Dünyanın birçok ülkesine bakarak 68 öğrenci olayları başlangıçta kendi alanı ile sınırlı kalmış, toplumun diğer kesimlerinin sorunlarıyla kendi sorunlarını birleştirecek bir özelliğe sahip olmamıştır. Hızla hafızalardan silinen Hukuk Fakültesinde şiar “sağ sol yok boykot var”dır. Üniversite işgali hükümet tarafından neredeyse makul karşılanmış, herhangi bir baskı uygulanmamıştır. Üniversite işgalinden ziyade temmuz ayında ABD 6. Filosunun İstanbul’a gelişi ile çıkan olaylar Vedat Demircioğlu’nun öldürülmesiyle sonuçlanınca birden hareket radikal bir boyut kazanmıştır.

Gençlik hareketi serpilirken, TİP’in durumunu en iyi belirten dönemin en tanınmış öğrenci önderi Harun Karadeniz’in şubat 1969 eylemlilikleri vesilesi ile söylediği şu sözlerdir: “Özellikle TİP ortalarda yoktu. Daha doğrusu bizimle hiç ilgisi yoktu.”[1]  

Gençlik hareketinin radikalleşmesinde esen rüzgârın yanı sıra kısa vadeli bir darbe beklentisi de egemendi. Sanki iktidar kesindi de TİP Aybar’ın dediği gibi 1969’da başa güreşerek mi bu işi yapacaktı, yoksa gençlerin hazırlayacağı bir 28 Nisan, 27 Mayıs’ın tekrarı mı olacaktı! TİP’in içe kapanması karşısında böylesi bir beklentinin de umutlandırdığı gençlik radikalizasyonu Kemalizme iyice bulanmış bir sosyalizmin verdiği meşruiyetle harekette bereket aramaktaydı.[2]

MDD’nin ilk zaferi TİP’in denetiminde 1965’de kurulan FKF’de genel başkanlığı Doğu Perinçek’in kazanmasıyla gerçekleşir. Bir yıl içinde bu örgütte MDD’ci olmayan barınamayacaktır. MDD’nin daha sonraki çeşitlenmesine bakarak denebilir ki Mihri Belli egemenliğinde bütünlüğün sağlandığı ilk ve tek dönemdir bu. 

1968’in hızla unutulan bir özelliği Temmuz ayında başlayan fabrika işgalleri olmuştur.[3] 15-16 Haziran da dahil olmak üzere kendiliğinden eylemler sendika bürokrasisini aşabilmişken sosyalist solun strateji tartışmalarında bu gelişmeler anlamlı görülmemiştir.[4] Olası bir buluşmada eylem içinde karşılıklı olarak öğrenme imkânı değerlendirilmemiş ve ancak 12 Mart sonrasında sendika bürokrasisi tabanı üzerinde ciddi bir denetim uygulayabilmiştir, bir başka açıdan sendika bürokrasisi işçiler için siyaseten kendine yeterli görünen bir sendika fetişizmi yaratarak onları bir anlamda kilitlemiş, doyurmuştur.

Gençlik hareketindeki radikalleşmeye paralel olarak TİP krizdeyken ve bu krizden sendikacılar da nasiplenirlerken işçi hareketi de kendince bir radikalleşmenin içindedir. Bunun bir göstergesi hem işçi hareketi ve hem de sosyalist hareket açısından 12 Mart öncesindeki önemli bir dönemeç noktası olan 16 Şubat 1969 günü yapılan ve tarihe “Kanlı Pazar” olarak geçmesine rağmen esas adı “Emperyalizme Karşı işçi Yürüyüşü” olan gösteridir. Kanlı Pazar’a 40 bin kişi katıldığı söylenmekte. Bu rakamın içinde önemli oranda işçi bulunmakta ve her türden solcu da birlikte yer almaktadır. 15-16 Haziran olaylarına herkes kendince katılmıştır, orada fiili bir birliktelik vardır, ancak Kanlı Pazar’da son kez farklı kesimler, yoğun bir işçi katılımıyla ABD 6. Filosuna karşı ortak bir eylemlilik içinde yer almışlardır. 

1968-1969’daki grev ve işgal dalgasına yeniden bakıldığında 15-16 Haziran olaylarına yapılan yığınağın bir günde oluşmadığı anlaşılabilir.[5] Kanlı Pazar işçi hareketinde bir gerilemeye neden olmamış, ancak siyasal düzeyde sendikacıların geri çekilmesi, TİP’in krize girmesi, gençlik hareketinin kendi içinde bölünmeye başlamasıyla kendini ifade edebilecek bir alan oluşturamamıştır.

Türkiye’de 68’in düşünsel bir Rönesans olmamasının nedenlerini, bir radikalleşme ihtiyacı belirdiğinde o güne kadar var olan düşünsel birikimin yetersizliğinin bir tür eylem şablonlarıyla ikame edilmesinde arayabiliriz. 

Radikalleşmenin maddi zeminini anlamak için DP’den gelip AP ile devam eden cephenin bugüne kadar devam eden parçalanmışlığının, çeşitlenmesinin (DP, MNP) bu yıllarda başladığını hatırlamak yeterli. Toplumda derin bir siyasal anaforun belirmesi kimine göre 12 Mart’ın Genel Kurmay Başkanı Memduh Tağmaç’ın sözüyle toplumsal uyanışa bağlanabilir. Ancak henüz ekonomik ve toplumsal bir krizin baş göstermediği bir ortamda anaforu toplumsal-sınıfsal ayrışmaya ve dolayısıyla beklentilerin daha keskin ifadesine bağlamak gerekecektir. Siyasal partiler yelpazesindeki renklilik eski iktidar bloğunun çatladığını, ancak yenisi için yeterli gücün henüz belirmediğinin göstergesiydi. Üstelik bu çatırdama merkez soldan bir baskıyla veya sosyalist hareketin yükselişiyle değil içerden gerçekleşiyordu. 

Soldaki parçalanmanın da buna paralel bir seyir mi izlediği yoksa yeni bir başlangıç için eski konum ve yapılanmalarından mı arındığı tartışmalıdır. Ancak altmışların bütününe bakıldığında 12 Mart günleri solun en güçlü değil en zayıf olduğu günleri göstermektedir. 1969’dan 12 Mart’a halkın nabzının sola meylettiğini gösterir bir belirti yok. Ancak yukarıdakiler arasındaki bu çatırdamaya paralel değilse bile neredeyse eşzamanlı olarak sosyalist solda dağılma, yeniden derlenme ve her seferinde daha da küçülen bir kesimle iş görme hali vardır.

69’dan itibaren gençlik hareketinde bir yükseliş değil parçalanma süreci izlemek mümkündür. 68’de herkes ayrımlarıyla birliktedir; 69’da MDD-Sosyalist Devrim saflaşması keskinleşir (TİP içinde tasfiyecilikten şikâyet edenler ele geçirdikleri ilk iktidar deneyiminde aynı yola başvurmakta bir an bile tereddüt etmezler).[6] Ancak hızla ne MDD içinde bir birlik kalır ne de sosyalist devrim diyenlerin arasında; yetmiş sonrasına tohumluk veren bu dağılma 15-16 Haziran 1970 işçi eylemlerine rağmen yeniden gözden geçirilmez. 15-16 Haziran olaylarının 12 Mart öncesi sosyalist hareket açısından bir turnusol işlevi görebileceği rahatlıkla söylenebilir. Bir olayın hazırlayıcısı olunmasa da hiç değilse içinde fiilen yer aldıktan ve sonuçlarını bizzat yaşadıktan sonra zihniyetinin zerre kadar etkilenmediği ender durumlardan biridir bu olay.

Kısa bir özetlemeyle, Ekim 1969’da FKF’nin adı Dev-Genç olarak değiştirildiğinde zaten MDD egemenliği kesindi. Kasım ayında ise Aybar genel başkanlıktan istifa ediyordu. Bir iki ay sonra Kürtler de TİP’ten geri çekilmeye başlamışlardı.[7] 1969 seçimlerinin hayal kırıklığı var olan parti içi gerilimleri artırmış ve TİP bir bakıma artık sonun başlangıcına doğru yol almıştır. MDD ise tarihinin zirve noktasındadır, ancak gençlik dışında ilişkileri oldukça sınırlı olduğu gibi kendi içindeki gerilimler de hızla TİP’le çatışmasını aratmayacak düzeye çıkmaktadır.

Ekim 1969’daki Dev-Genç kongresinden sonra bir yanda Mihri Belli ve daha sonra ondan ayrılarak THKP’yi oluşturacak olanlar birkaç ay içinde Doğu Perinçek ve çevresinden koparlar (Aydınlık dergisinin 15. sayısı böylece iki ayrı dergi olarak yayınlanır: Proleter Devrimci ve Aydınlık Sosyalist Dergi -ayrılık sonrası kapak renklerinden dolayı Bolşevizm-Menşevizmi aratmayacak bir kırmızı-beyaz Aydınlık rekabeti oluşur). Geride kalanların birliği çok fazla sürmeyecek, daha sonra THKP kadrolarını oluşturanlar Aydınlık Sosyalist Dergiye Açık Mektup (yayını Ocak 1971!) metnini yayınlayarak Mihri Belli’den kopacaklardır. Aslında Ekim 1970 Dev-Genç kongresinde Ankara ve İstanbul fiilen ayrı ayrı kendi organlarını oluşturmuşlardır. Bu arada THKO ayrı bir seyir izlerken, Dr. Hikmet Kıvılcımlı da aynı anda her iki Aydınlık ve bir süredir demokratik devrimci kesilen ANT’a yazmayı ihmal etmeden bir çevre edinmektedir. THKP kadrolarını oluşturanlar nezdinde bütün bu süre boyunca Dr. Hikmet’in itibarı sürecek ve Mihri Belli’ye yönelik polemiklerde bol bol referans verilecektir. Neredeyse altı aya kalmadan kağıtlar yeniden ve yeniden dağıtılmaktadır. Bu arada egemen bloktaki parçalanmalar, bölgedeki gelişmeler, ordu içindeki kıpırdanmalar parlamenter sisteme müdahale edecek işleyişleri öne çıkarmaktadır.

15-16 Haziran olayları patlak verir. Düzen güçlerinin kendilerini derleyip toparlamalarında önemli bir olay olan bu gelişme solun herhangi bir eğilimini bir yeniden değerlendirmeye sürüklemez. Birbirinden bağımsız bir şekilde irili ufaklı her grup –her dağılma sürecinde olduğu gibi büyük parçaların yanı sıra kıyıda köşede kendilerine göre mücadeleyi sürdüren azımsanmayacak çevreler de bulunmaktadır– 15-16 Haziran’a katılmış, ancak herhangi bir yeniden değerlendirme ihtiyacı doğmamıştır.

Tipik bir kendiliğinden hareketliliğinin ürünü olan 15-16 Haziran olayları ilk ateşi veren DİSK yönetiminin beklentilerinin çok ötesine geçerek onları da kendi durumlarını düşünmeye zorlamış, DİSK’ten biraz daha düşük bir katılım bekleyen hükümeti paniğe sürüklemiş ve bizzat olayların içinde yer alan solun önde gelen kesimlerinin ise siyasal tahayyüllerinin ötesine geçmiştir. Ancak solun bu önde gelen kesimleri olayın anlamını irdelerken sanki senaryosunu kendi elleriyle ve kendileri için yazmışçasına kendi doğrulanmalarından başka bir şey görmemişlerdir. Kitle hareketliliğinden öğrenme kapasitesi açısından bu acizlik aslında 12 Mart’a uzanan sonraki aylardaki solun sanki kaderini hızlandırırcasına içe kapanmasında kendini göstermiştir.

“Günün çeşitli kanatlarıyla sosyalist hareketi 15-16 Haziran olaylarından dersler çıkarmak yerine iman tazelemekle yetindiler. TİP’liler MDD’cilere karşı işçi sınıfının nesnel varlığının ve tarihi öncülüğünün altını sürekli olarak çizdikleri için, kendilerinin olaylarca doğrulandığını belirttiler. MDD’cilerden Aydınlık Sosyalist Dergi “milli ordu”, “işçi ordu el ele milli cephede” gibi sloganların atılmasından dem vurarak, hareketin millici yanını vurguladılar ve işçilerle dayanışmanın bir yurtseverlik görevi olduğunu belirttiler. Daha üç gün önce işçi sınıfının objektif varlığını dahi tartışma gereğini duyan Proleter Devrimci Aydınlık (olmayan proletarya?) nihayet bir işçi sınıfının varoluşunu belirtmesi ile kendi kimliğindeki bir boşluğun giderildiği kanısına varmıştır herhalde.” (Yeniyol, Haziran 1989)[8]

68 üniversite işgallerinin hemen ardından işçilerin fabrika işgallerine girişmeleri ve 15-16 Haziran 1970’de yine bütün beklentileri altüst ederek ilk kez fetih duygusunu yaşamaları kendi deneyimleri ile durum vaziyeti sorgulayan ve sendikal mücadelenin sınırlarını zorlayan bir işçi sınıfının varlığının kanıtıdır. Parti olmadan bu enerjinin açığa çıkarılması oldukça zordur. Ama partinin de çok daha elverişli koşullarda, hatta işçi sınıfının kendiliğinden hareketlerinin yoğunlaştığı ve etkinleştiği bir dönemde krize girmesi marifetin esas olarak tam da gerçekleşmeyen buluşma-kaynaşmada olduğunu göstermektedir. İşçi hareketinin işgal, grev tarzındaki eylemliliklerin ille de çok yüksek bir bilinç düzeyine denk gelmediği söylenebilirse de bu tür eylemlerin kimi zaman çevrede yerleşik olan ailelerin de katılımıyla güvenlik kuvvetleriyle çatışmalara kadar vardığı ve örneğin 15-16 Haziran olaylarından sonra, kasım ayında Adana’da Bossa fabrikasındaki işgalde oldukça sert çatışmalar olduğu hatırlanmalıdır. 1969 Haziran-Temmuz aylarında Çorum’daki Alpagut işçileri biriken alacaklarını tahsil etmek üzere üretime ve yönetime el koyarak tahsilatı gerçekleştirdiler. Böylece ilginç ve tarihsel denebilecek bir denetim-yönetim deneyimi gerçekleştirdiler. Aralık 1969’da Gamak’ta Şerif Aygün’ün öldürülmesi ise direnişlerin nerelere uzanabileceğinin trajik bir belirtisiydi.


[1] Harun Karadeniz, Olaylı Yıllar ve Gençlik, s.237.

[2] Ender anı yazarlarından biri İstanbul’daki Haziran 69’da Ordu darbe yapacaksa sürekli işgal yapalım deyu İlhan ağabeyi ziyaretlerini anlatır. Zihni Çetiner, Ölümü Paylaştılar Ama!.. s.156-157

[3] Harun Karadeniz, Olaylı Yıllar ve Gençlik adlı kitabında ilk kez grevdeki Derby fabrikasından gelen birinin işgali nasıl yapabileceklerini sormasını anlatır. s.137.

[4] Geleneksel olarak Türk-İş’in sol kanadı olarak görülen TİP’li sendikacılar altmışlı yıllarda yönetimin grevlere ve genel olarak hareketliliğe karşı davranışlarının zirveye çıktığı 1966 yılındaki kimi grevlere karşı durunca, sendika bürokrasisinin kendi iç gerilimleriyle birlikte yeni bir yapılanmaya yönelmiştir. 1967 yılında DİSK’in kurulması sendikal hareket içinde rekabeti artırırken, sendikal bürokrasinin sol kanadının hareket alanı da genişlemiştir. İşçiler arasında DİSK’e yöneliş başlamış, göreli olarak hareketlenmelerinin önü açılmıştır.

[5] Türkiye’de İşçi Sınıfı ve Sendikacılık Hareketi, Yıldırım Koç, s. 114’te işgal dalgasının bir dökümünü verir. 

[6] Mart 1971 tarihli broşürde “ideolojik mücadelenin yanında proleter devrimci şiddet metodları da kullanılarak oportünistler ezildi” denmekte. s. 22

[7] Kürt sol hareketi DDKO ile bağımsızlaşmaya başlamış, bu eğilim yetmişli yıllarda daha da güçlenerek kendi mecrasını oluşturmuştur. Ortak bir siyasal kültürden beslenmekle birlikte ayrıca değerlendirilmesi gerekir. Yine de bu değerlendirme esas olarak sonraki dönem için anlamlıdır.

[8] Daha geniş bilgi için Turgan Arınır-Sırrı Öztürk’ün 15-16 Haziran kitabının 3. bölümüne bakınız. Sorun yay, 1976, s.109.

Kesişimsellik ve Feminizm: Marksist Bir Bakış – Sharon Smith

Solda tartışılan “Kesişimsellik” kavramını duyan birçok aktivist, çok anlaşılır bir nedenden dolayı onu tanımlamakta güçlük çekmiştir: Değişik insanlar kavramı değişik şekillerde açıklarlar ve bu yüzden birbirlerini yanlış anlarlar.[1]

Bu nedenle –beş hecelik bir sözcük olmasının yanında- kesişimsellik maddi gerçeklikle belirsiz bir ilişkisi olan bir soyutlama olarak ortaya çıkabilir. Öte yandan, kavram üzerine düşünmeden onu reddetmek hata olur. 

Kesişimselliğin birincisi Siyah feministler, ikincisi ise postmodermizmin “postyapısalcı” kanadı tarafından geliştirilen iki ayrı yorumu vardır. Bu makalede bunların farklarını netleştirmeye ve neden Siyah feminist geleneğin bütün ezilme formlarına karşı mücadele etmek için birleşik bir hareket kurma projesinde –ki sosyalist projenin temellerinden biridir- daha ilerideyken post-yapısalcılığın öyle olmadığını anlatmaya çalışacağım.

Bir Teori Değil Kavram

Bazı şeyleri netleştirerek başlamak istiyorum. İlk olarak, kesişimsellik bir teori değil bir kavramdır. Irkçılık, cinsiyetçilik, LGBTQ’lara yönelik baskı ve bütün diğer formlar gibi değişik ezilme biçimlerinin nasıl birbirleriyle etkileşim içinde olduğunun ve tek bir deneyimde bir araya geldiğinin tanımlanmasıdır. Dolayısıyla Siyah kadınlar, örneğin, “çifte ezilmezler”. Yani beyaz kadınların yaşadığı gibi bir cinsiyetçiliğe ilaveten Siyah erkeklerin yaşadığı gibi ayrı bir ırkçılık deneyimi yaşamazlar. Irkçılık onların kadınlar ve Siyah insanlar olarak ezilme şekillerine etki eder. 

Kesişimsellik, “eşzamanlı ezilme”, “birbiri üzerine binen ezilmeler”, “iç içe geçen ezilmeler” veya bir dizi diğer deyim gibi Siyah feministlerin ırk, sınıf ve toplumsal cinsiyetin kesişimini tariflemesinin diğer bir yoludur.

Siyah bir feminist ve bilim insanı olan Barbara Smith’in 1983’te  Home Girls: A Black Feminist Anthology (Ev Kızları: Siyah Feminist Bir Antoloji) adlı çalışmasında tartıştığı gibi; “Ezilmenin eşzamanlılığı kavramı, politik gerçekliğe Siyah feminist bakışın temelini oluşturur. Ve inanıyorum ki bu, Siyah feminist düşüncenin en önemli ideolojik katkılarından birisidir.”  

Kesişimsellik (ezilmelerin köklü nedenlerini açıklamaya çalışan) teoriden ziyade bir kavram (çoklu ezilme deneyiminin nedenlerine değinmeden yapılan açıklama) olduğu için hem Marksizm veya postmodernizm, hem de ayrılıkçılık temelli değişik ezilme teorileriyle birlikte uygulanabilir.   Marksizm ve postmodernizm genellikle birbirine karşıt olduklarından kesişimsellik kavramının özel kullanımları birbirinden çok farklı olabilir ve çok farklı ve zıt şekillerde yapılabilir. 

Marksizm bütün ezilme formlarının sınıflı toplumdan kaynaklandığını açıklarken postmodernizm temelli teoriler bu düşünceyi “özcü” ve “indirgemeci” olduğu gerekçesiyle reddeder. Bazı Marksistlerin, çatışmalı teorik temellerine (Siyah feminizm veya postmodernizm/post-yapısalcılık) bakmadan “kesişimsellik” kavramına ilgisizliği veya düşmanlığı bu yüzdendir.

Siyah Feminist Gelenek

Kesişimsellik kavramının ilk önce postmodernler değil Siyah feministler tarafından geliştirildiğini anlamak önemlidir. Siyah feminizmin uzun ve karmaşık bir tarihi vardır ki bu beyaz kadınlar tarafından asla deneyimlenmeyen kölelik sisteminin ve ondan sonra da modern ırkçılığın ve ırksal ayrımın Siyah kadınların acı çekmesine neden olduğu bilgisine dayanır. 

1851’de Sojourner Truth, Akron-Ohio Kadın Konvansiyonu’nda  “Ben Kadın Değil Miyim” başlıklı ünlü konuşmasını yapmıştır. O konuşma, beyaz orta sınıf süfrajetleri hedef alarak eski bir Siyah köle olan Truth’un yaşadığı ezilmenin beyaz orta sınıf kadınlarla hiçbir ortak yönü olmadığını vurgular. Fiziksel zulme ve aşağılanmaya maruz bırakılmış, zorla ve ücretsiz çalıştırılmış, sadece köle olmasını izlemeye mahkûm edildiği çocuklar doğurmuş Siyah bir kadın olarak onun ezilmesini farklılaştırmıştır.

Siyah hukuk bilimcisi ve feminist Kimberlé Williams Crenshaw’un 1989’da kesişimsellik deyimini ortaya attığı tarihten bir asır öncesine kadar aynı kavram, “iç içe geçen ezilmeler”, “eş zamanlı ezilmeler” veya benzer deyimlerle ifade ediliyordu. Ayrıca, Siyah feminizm kadınlar arasındaki sınıf farkına da güçlü bir vurgu yapar, çünkü ABD’deki Siyah nüfusun büyük çoğunluğu, ırkçılığın ekonomik sonuçları nedeniyle her zaman işçi sınıfının bir parçası olmuşlardır ve orantısız biçimde yoksulluk içinde yaşarlar.

Crenshaw’un kesişimsellik kavramını ortaya attığı 1989 tarihli “”Demarginalizing the Intersection of Race and Sex: A Black Feminist Critique of Antidiscrimination Doctrine, Feminist Theory and Antiracist Politics, (Irk ve Sınıf Kesişimini Sınırlandırmak: Ayrımcılık Karşıtı Doktrinin, Feminist Teorinin ve Irkçılık Karşıtı Siyasetin Siyah Feminist Eleştirisi)” adlı makalesi, Sojourner Truth’a hürmetlerini sunar. 

“Sojourner Truth konuşmak için ayağa kalktığında” diye yazar Crenshaw, “birçok beyaz kadın, dikkati kadınların oy hakkından köleliğin kaldırılmasına kaydıracağından endişelenerek onun susturulmasını istedi.”. Crenshaw modern bağlam içinde sormaya devam eder: “Kadınların deneyimlerini ve arzularını yansıtma iddiasındaki feminist teori ve politika Siyah kadınları içermediğinde veya kadınların arzuları Siyah kadınlara değinmediğinde, Siyah kadınlar sormak zorundadır: ‘Biz kadın değil miyiz?’”

Siyah Sol Feminizm

Siyah feminizmin, 20. yüzyılın ortalarından sonuna kadar bazı Siyah feministlerle Komünist Parti’nin özdeşleşmesi de dâhil, her zaman sol bir analiz içerdiğini akılda tutmak gerekir. Örneğin Komünist Parti liderleri Claudia Jones’un ve Angela Davis’in her ikisi de Siyah kadınların ezilmesini ırkın, toplumsal cinsiyetin ve sınıfın iç içe geçmesi şeklinde ele almışlardır. 

Claudia Jones 1949 tarihli, çığır açan “An End to the Neglect of the Problems of the Negro Woman! (Zenci Kadınların Sorunlarının İhmal Edilmesine Son!)” adlı makalesinde “-İşçiler, Zenciler ve kadınlar olarak- Zenci kadınlar toplumun en çok ezilen tabakasını oluşturur” der. Söz konusu makalede, Jones cinsel saldırının siyah kadınlar için ırksal bir sorun olduğunu vurgular:

“Zenci kadınların ezilen statüsünü hiçbir şey Rosa Lee Ingram vakası kadar ortaya koyamaz. Kendisi ikisi ölü 14 çocuk annesi bir duldur ve bir beyaz üstünlükçünün uygunsuz cinsel saldırısına karşı savunma “suçunu” işlediği için Georgia’da müebbete mahkûm edilmiştir. Bu, “Beyaz kadınları koruma şövalyeliği” göstererek iğrenç suçlarını kapatmaya çalışırken tarihsel olarak beyaz kadının etekleri arkasına saklanmış Zenci erkeklik linççilerinin ikiyüzlü mazeretlerini açığa çıkarmaktadır.”

Cinsel saldırının ABD toplumunda yalnızca bir kadın sorunu değil, aynı zamanda ırkla ilgili bir sorun olduğu düşüncesini, daha sonra ırksal adaletsizlik sistemi de dâhil her çeşit baskı ve sömürüye karşı mücadeleye uzun süreli bir bağlılığı olan Angela Davis genişletmiştir.  Davis, 1981’de yazdığı Women, Race and Class (Kadınlar, Irk ve Sınıf)’ta “kölelik zamanlarından bu yana Birleşik Devletler’de beyaz üstünlüğünü korumak için başvurulan önemli silahlardan biri olarak kullanılan tecavüzün toksik bir ırksal bileşeni” olduğunu yazar. Tecavüzü “örtük amacı Siyah kadınların direnme iradesini kırmak ve erkeklerini demoralize etmek olan bir tahakküm silahı, bir baskı silahı” olarak tanımlar. 

Davis’e göre, Siyah kadınların kurumsallaşmış tecavüzü köleliğin kaldırılmasıyla son bulmamış ve modern formunu almıştır: “Ku Klux Klan ve İç Savaş sonrasının diğer terörist örgütleri tarafından gerçekleştirilen toplu tecavüzler, Siyah eşitlik mücadelesini engellemek amacıyla kullanılan açık siyasi silahtır.” Güneyli erdemli güzellere bitimsiz tecavüz etme arzusu olan sapık Siyah erkek karikatürü de, “ayrılmaz bir eşlikçi”dir. Davis, “sürekli herkesle yatan Siyah kadın imajı… ‘Hafif kadın’ ve ‘fahişe’ olarak görülen Siyah kadının tecavüze karşı çığlığının kesinlikle meşruiyeti yoktur.” 

1970’lerde Susan Brownmiller’in, Against Our Will: Men, Women and Rape (İrademize Karşı: Erkekler, Kadınlar ve Tecavüz) adlı kitabında olduğu gibi birçok beyaz feminist tecavüzü yalnızca kadınlar ve erkekler arasındaki bir mücadele olarak tanımladılar. Bu politik çerçeve, Brownmiller’in Emmet Tilll’in 1955’te linç edilmesiyle ilgili değerlendirmesinde açık ırkçı sonuçlara ulaşmasına neden olmuştur. [Irkçı] Jim Crow yasalarıyla yönetilen Missisipi’de yaşayan ailesini ziyareti sırasında evli beyaz bir kadına ıslık çalma “suçunu” işlediği iddia edilen 14 yaşındaki Till kaçırılmış, işkenceye uğramış ve silahla öldürülmüştür. Till’in linç edilmesine rağmen Brownmiller, Davis’in “Eski Siyah tecavüzcü mitinin canlandırılması” olarak tanımladığı stereotipleri kullanarak Till ve katilinin “beyaz kadın” üzerinde bir gücü paylaştığını söyler. 

Kadınların ezilme deneyimlerinin değişik ırktan ve sınıftan kadınlar arasında farklılaştığı birçok başka biçim vardır. 1960’ların ve 1970’lerin ana akım feminist hareketi, kadınların istenmeyen gebeliklere son verme hakkı için kürtaj talep etti. Bu, elbette, bütün kadınlar için hayati bir haktır -ki bunsuz erkeklerle eşit olmayı umut edemezler. Aynı zamanda, ne yazık ki, üreme hakları tarihinin Siyah kadınların ve beyaz olmayan diğer kadınların ırkçı kısırlaştırma istismarının hedefi olduğunu ortaya çıkararak konuyu Siyah kadınlar için daha karmaşık hale getirdiği bir zamanda, ana akım hareket yalnızca kürtaj üzerine odaklanmıştı.

Combahee River Kolektifi

Bu örneklerdeki can alıcı ders, Afrikalıların köleleştirilmesi üzerine kurulan ve temellerine ve bütün kurumlarına ırkçılığın içkin olduğu kapitalist sistemde, tek başına “kadın sorunu” diye bir şeyin olmadığıdır. “Kadın” sorunu denilen hemen her şeyin bir ırksal bileşeni vardır.   

1960’lar ve 1970’ler boyunca, solcu Siyah Feministler arasında güçlü bir hareket vardı –ki bunun en iyi örneği Bostonlu bir grup Siyah lezbiyen feministin oluşturduğu Combahee River Kolektif’ti. 1977 tarihli bildirilerinde kendilerini “Marksist” olarak tanımlıyorlardı: Bizler sosyalistiz; çünkü işin patronların karları için değil çalışanlar ve ürünleri yaratanların kolektif yararı için örgütlenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Maddi kaynaklar onları yaratanlar arasında eşit biçimde paylaşılmalıdır. Diğer yandan, feminist ve ırkçılık karşıtı olmayan bir sosyalizmin özgürleşmemizi garanti edeceğine inanmıyoruz. Analiz ettiği belirli ekonomik ilişkilere uygulanan Marks’ın teorisine esastan katılsak da, Siyah kadınlar olarak özel ekonomik koşullarımızı anlamak için Marks’ın analizinin genişletilmesi gerektiğini biliyoruz.”

Bugün soldaki insanların çoğu için sağduyu haline gelmiş olan bu nokta, oldukça mantıklı bir bakış açısıdır. Bazı Marksistlerin hatalı biçimde düşündüğü gibi Combahee River Kolektifi ayrılıkçı değildir.

Combahee River Kolektifi’nin kurucu üyelerinden birisi olan Barbara Smith, 1984 yılında This Bridge Called My Back adlı kitapta bulunan mülakatında, “ırksal ayrılıkçılıktan” ziyade “koalisyon kurma” stratejisi üzerinde durur. “Her türlü ayrılıkçılık çıkmaz sokaktır… Ezilen bir grubun bir sistemi tek başına yıkma yolu yoktur. Belirli konular etrafında ilkeli koalisyonlar kurmak çok önemlidir” der. 

Siyah feminist kesişimsellik kavramının yalnızca bireysel düzeydeki ırkçılık, cinsiyetçilik ve diğer ezilme deneyimleriyle ilgili olduğunu iddia edenlere –ki aralarında bazı Marksistler de vardır, karşı çıkmak gerekir. Siyah feminist gelenek, her zaman tahakküme, köleliğe, ayrımcılığa, ırkçılığa, polis şiddetine, yoksulluğa, zorla kısırlaştırmaya, Siyah kadınların sistematik tecavüzüne ve Siyah erkeklerin sistematik olarak linç edilmesine karşı kolektif mücadeleyle bağlantılı olmuştur.

Combahee River Kolektifi’nden çıkarabileceğimiz belki de en önemli ders, kadınların kurtuluşu için kuracağımız bir sonraki kitlesel hareketin –umarız yakın bir zamanda olur- en az ezilenlerin değil en fazla ezilenlerin ihtiyaçları üzerine kurulması gerektiğidir. Dayanışmanın kalbi de burasıdır. Fakat kesişimsellik sömürüyü değil baskıyı anlamaya yönelik bir kavramdır. Birçok Siyah feminist, ırkçılığın ve cinsiyetçiliğin sistemik köklerini kabul ederler; fakat sömürü ve baskı sistemleri arasındaki bağlantıyı Marksistlerden daha az vurgularlar.

Marksizm gereklidir; çünkü baskı ve sömürü arasındaki ilişkiyi anlamaya yönelik bir çerçeve sunar ve hem baskıya, hem de sömürüye son vermeyi olanaklı kılan maddi ve toplumsal koşulları yaratacak özneyi tanımlar: İşçi sınıfı. İşçiler yalnızca sistemi durdurma gücüne değil, aynı zamanda onu üretim araçlarının kolektif mülkiyetine dayalı sosyalist sistemle değiştirme gücüne de sahiptir. Toplumda baskı altında olan başka gruplar olsa da, yalnızca işçi sınıfının böylesi bir kolektif gücü vardır.

Dolayısıyla, kesişimsellik kavramı için Marksist teorinin her türden tahakkümü sonlandırma kapasitesine sahip birleşik bir hareket yaratmayı hedeflemesi gerekir. Aynı zamanda Marksizm, sol Siyah feminizmi politikalara ve pratiğe entegre ederek geliştirilebilir.

“Totalite”nin Postmodern Reddi 

Buraya kadar, kesişimsellik kavramının veya iç içe geçen ezilme anlayışının nasıl uzun zamandır Siyah feminist gelenekten köklendiğini ve bu kavramın Marksizmle uyumlu olduğunu anlatmaya çalıştım.  

Şimdi, postmodernizme dönmek ve kesişimselliğin postmodern yorumuyla köklü bir geçmişi olan Siyah feminist yaklaşımı karşılaştırmak istiyorum. Açık olmak gerekirse, postmodernizmin şimdiye dek herhangi bir tahakküm biçimine karşı mücadelede geliştirdiği herhangi bir alan yoktur. Buna, transların yaşadığı baskı, engellilerin ve yaşlıların yaşadığı ayrımcılık ve 1980’lerde ve 1990’larda postmodernist teoriler ortaya çıkmadan önce ihmal edilen diğer birçok tahakküm formu da dâhil.

İngiliz edebiyat kuramcısı Terry Eagleton, postmodernizmin kalıcı tek başarısının cinsellik, toplumsal cinsiyet ve etnisite konularını siyasi gündeme sıkıca yerleştirmesi olduğunu, öyle ki, bunları çok büyük bir mücadele olmadan silmenin mümkün olmadığını söyler. 

Aynı zamanda, ne var ki, postmodernizm, “özcülük karşıtı” olma adına “hakikat”, “totalite” ve “evrensellik” olarak anılan politik genellemelerin, toplumsal yapı ve maddi gerçeklik kategorilerinin tümden bir reddi olarak ortaya çıkmıştır. (Şüphesiz, politik genellemeleri böylesine tümden reddetmenin kendisi bir politik genellemedir – ki bu da postmodernist düşüncenin içsel bir çelişkisidir!) 

Postmodernistler, ağırlıklı olarak insanların bireysel deneyimlerinin sınırlı, kısmi, öznel karakterine vurgu yaparlar ve baskı ve sömürü kurumlarına karşı kolektif mücadele stratejisini reddederek, mücadelenin merkezi olarak bireysel ve kültürel ilişkileri işaret ederler. Postmodernizmin, 1960’ların ve 70’lerin sınıf ve toplumsal hareketlerinin düşüşünden ve egemen sınıfın neoliberal saldırısının artmasından sonra akademi dünyasında yükselmesi tesadüf değildir. 

Postmodernizm yükselişine dâhil olan bazı akademisyenler, devrime olan inancını kaybetmiş, 1960’ların eski radikalleriydi. Onlara, 1960’ların isyanını deneyimlemek için çok genç olan yeni nesil radikaller katıldı, ama dönemin karamsarlığının etkisi altına girmişlerdi. Bu bağlamda, Marksizm kendine postmodernist, post-yapısalcı ve post-Marksist diyen akademisyenler tarafından yaygın olarak “indirgemeci” ve “özcü” olmakla suçlandı. 

Geniş postmodernizm kategorisi içerisinde post-Marksizm, 1980’lerden başlayarak yeni bir teorik çerçeve sundu. İki post-Marksist kuramcı olan Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe, Hegemonya ve Sosyalist Strateji: Radikal Demokratik Bir Politikaya Doğru adlı kitaplarını 1985 yılında yayınladılar.  Laclau ve Mouffe, kuramlarını sosyalist “totalite”nin olumsuzlanması olarak tanımlar: “Örneğin, cinsiyetçilik karşıtlığı ile kapitalizm karşıtlığı arasında zorunlu bir bağ yoktur. Bunlar arasındaki birlik ancak hegemonik eklemlemenin bir sonucu olabilir. Bu eklemlemenin inşası, ancak ayrı mücadeleler temelinde olabilir… Bu da mücadele alanlarının özerkleştirilmesini gerektirir.” Mücadelelerin ayrılmasını savunan bir argümandır bu. Bu boşta salınan mücadeleler, tamamen Marksistlerin toplumsal üstyapı olarak tanımladıkları ve ekonomik altyapıyla hiçbir ilişkisi olmayan alanda yürütülmek durumundadır.

Dahası, Laclau ve Mouffe’un “mücadele alanlarının özerkleştirilmesi” kavramı, mücadelenin belirli bir toplumsal alan içindeki belirli bir tabiiyet formu ile sınırlamasının yanında, sizin dışınızda ikinci bir kişiyi bile içermek zorunluluğunu ortadan kaldırır. Bunu açıkça ifade ederler: Bu direnişlerin çoğu kolektif mücadeleler formunda değil, giderek daha fazla bireycilik şeklinde ortaya çıkarlar. Bu pasajlar, açıkça, vurgunun nasıl hareketler arası dayanışmadan ve kolektif mücadeleden bireysel ve kişilerarası mücadeleye kaydığını gösteriyor. Böylelikle, kişiler arası ilişkiler mücadelenin temel alanı haline gelir.  Belirli bir durumda hangi bireyin “egemen” konumda, hangi bireyin “tabi” konumunda olduğu da öznel algılara bağlıdır. 

1985 yılında kuir kuramcı Jeffrey Escoffier bunu şöyle özetlemişti: “Kimlik politikası, aynı zamanda fark politikasıdır… Fark politikası sınırlı, kısmi varoluşu teyit eder.” Post-yapısalcılar, 1970 döneminin Siyah feminizmine dayanan “kimlik politikası” ve “fark” gibi terimleri kendilerine mal etmişlerdir. Combahee River Kolektifi, kimlik politikasının gerekliliğinden bahsettiğinde bir grup olarak Siyah kadınların kimliğine gönderme yapıyordu. Kadınlar arası “farkların” tanınmasının önemini vurguladığında, zamanın beyaz, orta-sınıf feminizmi içinde Siyah kadınların kolektif görünmezliğine işaret ediyordu.

Fakat toplumsal bir grubun parçasını tanımlayan toplumsal kimlik ile bireysel kimlik arasında dünyalar kadar fark vardır. Post-yapısalcı “kimlik” kavramsallaştırması bireylerin kimliğine dayanırken, “fark” da, ezilmeyle ilgili olsun veya basitçe normatif olmayan olsun, bir bireyi diğerlerinden farklı kılan herhangi bir özelliğe işaret edebilir.  

1990’larda yazan Siyah feminist Kimberlé Williams Crenshaw, konuyu vulgar bir toplumsal inşa tezi denilebilecek özcülük karşıtı versiyonuyla ele alır. “Eğer bütün kategoriler toplumsal inşalarsa, ‘Siyahlar’ ve ‘kadınlar’ diye şeyler yoktur ve haliyle bu kategoriler etrafında örgütlenerek onları yeniden üretmenin anlamı yoktur.” Tersine Crenshaw, “bu sorulara verilecek ilk cevap, kendimizi içinde bulduğumuz örgütlü grup kimliklerinin aslında koalisyonlar veya en azından kurulmayı bekleyen potansiyel koalisyonlar olduğunu akılda tutmayı gerektirir” der. Şöyle bitirir: “Tarihin şu noktasında, ezilen gruplar için en kritik direniş stratejisi, toplumsal konum siyasetini boşaltmak ve parçalamak değil, onu ele geçirmek ve savunmaktır.”

“Bireysel”e Karşı “Toplumsal” Kimlik

İlk önce, Siyah feminist gelenek tarafından geliştirilen kesişimsellik kavramının nasıl yakın zaman önce postmodernizm bağlamında ortaya çıktığını anlatmaya çalıştım. Siyah feminizm ve postmodernist teorinin bazı akımları, bazı ortak varsayımları ve ortak dili paylaşsalar da, bu ortaklıklar çok temel farklılıklar karşısında gölgede kalır ve tahakküme karşı mücadelede iki farklı yaklaşım sunarlar. Dolayısıyla, kesişimsellik kavramının iki farklı politik temeli vardır: Biri esas olarak Siyah feminizm, ötekisi ise postmodernizm.

Post-yapısalcı yaklaşımın günümüz aktivistleri üzerinde güçlü bir etkisi bulunan kimlik politikasına ve kesişimselliğe yakın zaman önce gerçekleşen evriminde, bireysel davranışı değiştirmenin baskıyla mücadelede en etkili yol olduğu vurgulanmaktadır. Bu, temel bir siyasi eylem olarak bireylerin algılanan baskıya karşı kişiler arası eylemleri 

Bu, bireylerin kişiler arası cereyan eden ve baskı olarak algılanan eylemlerle “hesaplaşmasının” kritik bir politik eylem olduğu fikrinin, daha genel olarak da, postmodernizm konusunda herhangi bir fikri olmayanlar arasında bile postmodern anlamda kesişimselliğin ortaya çıkmasına yol açtı.

Marksist düşünür Kevin Anderson’ın yakınlarda tartıştığı gibi:

“Geç yirminci yüzyılda, radikal entelektüel hayatın birçok alanında kesişimsellik diskuru hegemonik hale geldi. Irk, toplumsal cinsiyet, sınıf, cinsellik ve diğer tahakküm formları etrafında kurulan hareketlerle ve toplumsal konularla ilgilenen bu diskur, sıklıkla, toplumsal cinsiyetin ve ırkın sınıf kategorisi altında toplandığı her türden sınıf indirgemeciliğinden ve özcülüğünden kaçınmamız gerektiğini söyledi. En fazla söylediği, ırk, toplumsal cinsiyet, cinsellik veya sınıfın birbiriyle kesişebileceği, fakat iktidar yapısına ve – Marksistlere göre – onun arkasında yatan kapitalist sisteme karşı kolayca tek bir hareket içinde bir araya yekvücut olamayacakları idi. Bu bakımdan, bu toplumsal hareketlerin gerçekte kesişimselliği – ayrıklığına karşı olarak- hem gerçeklik, hem de olasılık olarak genellikle oldukça sınırlı görülmüştür. Aksini söylemek, indirgemecilik veya özcülük uçurumuna düşme tehlikesi taşır.”

Anderson’un görüşüne katılmakla birlikte, kendisinin Siyah feminizmi değil postmodern kesişimselliği eleştirdiğini düşünüyorum. Marksistler için, hem beyaz olmayan kadınların – işçi sınıfı kadınlarının ezilmelerine karşı mücadeleye, hem de Marksist teori ve pratiğin geliştirilmesine katkıları açısından kesişimsellik kavramı da dâhil Siyah feminist geleneğin değerini gözden kaçırmanın bir hata olduğu kanısındayım.

Marksistler, Kara Panter Partisi’nin sosyalizminin yanı sıra, Malcolm X ve Frantz Fanon da dâhil solcu Siyah ulusalcıların katkılarını takdir etmişler ve bunları kendi siyasi geleneklerine katmışlardır. Bu örnekler, neden Siyah feministlerin sunacağı derslerin de Marksizme dâhil edilmesi gerektiğine ilişkin oldukça önemli kanıtlar sağlıyor. 

Birleşik Devletler’deki ırk ayrımcılığı, birleşik bir kadın hareketinin gelişmesini ve tarihsel ırk ayrımının sonuçlarını görülmesini engellemiştir. Beyaz olmayan kadınları büyük oranda işçi sınıfı saflarına ve yoksulluğa mahkûm eden ırkçılığın sonuçlarını yaşayan kadınlar adına da konuşmayan hiçbir hareket, bütün kadınlar adına konuştuğunu iddia edemez. 

Bu sistemde en fazla ezilen kadınlar açısından anlamlı olabilmesi için, sadece teoride değil pratikte de ırk ve sınıf kadınların kurtuluşu projesinin merkezinde olmak zorundadır.

Çeviri: Nurcan Turan


[1] Sharon Smith Kadınlar ve Sosyalizm: Sınıf, Irk ve Sermaye’nin yazarı. Bu makale, 1 Ağustos 2017 tarihinde www.socialistworker.orgsitesinde yayınlanmıştır.

Walter Benjamin ve Lev Troçki – Enzo Traverso

1940 yılında 20. yüzyıl Marksist kültürünün ve düşüncesinin iki önemli figürü, birkaç hafta aralıkla ölümü bulmuşlardı. Lev Troçki ve Walter Benjamin. Birisi Meksika’daki sürgünde Stalinist bir ajanın buz baltasının darbeleri altında ölmüş; diğeri Fransa-İspanya sınırındaki Port Bou’da -1933’ten ber i sürgünde yaşadığı Fransa’yı o sırada işgal eden Nazilere teslim edileceği korkusuyla- yaşamına son vermişti. Bu çifte yıldönümünün arkasında yatan şey hiç de bir rastlantı değildir. Troçki ve Benjamin, biri Stalinizmin ve diğeri faşizmin kurbanı olarak, felakete doğru giden bir dünyada -farklı düzeylerde- komünist ütopya için mücadeleyi temsil etmekteydiler. İşte bu yüzden onların ölümü bizim için büyük bir simgesel değer ifade ediyor.

İlk bakışta bu iki adı bir nefeste birarada anmamız tuhaf bir şey olarak görülebilir. Biri Ekim Devrimi’nin lideri ve diğeri her türlü politik aktivizme uzak duran ayrıksı [eksantrik] bir Alman yazın eleştirmeni, bunların ortak yanları neydi? Yaşadıkları sürece birbirleriyle hiç tanışmamışlardı ve hiç kimse de 1940 yılındaki ölümleri arasında bir bağlantı kurmamıştı. Öte yandan, Benjamin’in ölümü hiç dikkat çekmemişken -hatta yakın arkadaşları bile ölümünü epey bir gecikmeyle duymuşlardı-, Kızıl Ordu’nun eski lideri Troçki’nin öldürülüşünün haberi bütün dünyaya yayılmıştı. [Ortak yanları olarak] belki ikisinin de Marksist olduğuna işaret edilebilir -ama ne Benjamin’in aklına İhanete Uğrayan Devrim gibi toplumbilimsel ve siyasal bir inceleme, ne de Troçkinin aklına Tarih Felsefesi Üzerine Tezler gibi büyük oranda mesiyanizm ve dinle dopdolu bir metin yazmak gelirdi. Öte yandan ikisinin de Yahudi oldukları ortak nokta olarak eklenebilir -ama Ukrayna’nın bir köyündeki Yahudi köylülerle Berlinli Yahudi bir sanat müzayedecisinin ailesi arasında nasıl bir ortaklık olabilir ki? Böylesi bir ortak unsur sadece Nazi mercileri için bir anlam taşıyordu: Onlar ‘yahudi bolşeviği’ Troçki’ye karşı nefretle doluydular ve de ‘Yahudi ve Marksist’ olmasından dolayı onların gözünde çifte suçlu olan Benjamin’in ardına düşmüşlerdi.

Benjamin ve Troçki’nin köken olarak geldikleri yerler, öğrenim alanları, siyasal deneyimleri, kısacası bütün yaşamları birbirinden tamamıyla farklıydı. Ama yine de onların tinsel yönelimlerinde ve genel olarak politik düşünüşlerinde örtüşmeler saptamak da mümkündür. Troçki’nin yazılarında Benjamin’in adına rastlamayız ve Rus devrimcinin sürgünde bazen Frankfurter Zeiitung’un yazın sayfalarını okuma fırsatını bulup bulmadığını da bilmiyoruz. Buna karşın Benjamin’in Troçki’nin değişik yazılarını dikkatli bir biçimde okuduğunu ve onlardan önemli oranda etkilendiğini biliyoruz. 1926’da İngiltere Nereye Gidiyor?’u okumuş ve bir yıl sonra Rusya’da Yeni Yazın adlı makalesinde büyük hayranlıkla Troçki’nin Edebiyat ve Devrim’de geliştirdiği Proletkult eleştirisine değinmişti -bu eleştiri kendisinin Proletkult’a eleştirisiyle birçok açıdan örtüşüyordu. (karş. GS II.2,755-62) İkisi de devrimin görevinin yeni bir ‘proleter kültür’ yaratmak olmadığı, bunun yerine sömürülenlere sınıf egemenliği izlerini taşıyan geçmişte üretilen kültürün (yani bir anlamda ‘burjuva’ kültürün) sahiplenilip, benimsenmesi için olanak yaratmak olduğu görüşünde birleşirler. Gençliklerinde ikisi de klasik yazın geleneğini beğeniyle okumuşlar ve Goethe yahut Tolstoy üzerine önemli incelemeler yazmışlardı. Daha sonraları Freudcu psikanalize, sanat ve yazın alanında avangardizme, özellikle de gerçeküstücülüğe duydukları ilgi ikisinin paylaştığı konulardı. Andre Breton’la birlikte Meksika’da kaleme aldığı ünlü Bağımsız Devrimci Bir Sanat İçin adlı manifestoya, Troçki, sanatsal etkinlikte tam özgürlük ilkesini özellikle vurgulayan şu ifadeye yer vermiştir: “Sanatta her şey caizdir.”  Bu ifade Benjamin’in 1929’daki gerçeküstücülük üzerine düşüncelerini çağrıştırmaktadır -Benjamin gerçeküstücü harekette Bakunin’den sonra Avrupa’nın yitirdiği ‘radikal bir özgürlük kavramını’ yeniden bulur. (Benjamin 1995a, 165).

Benjamin 1932 ilkbaharında Gretel Adorno’ya yazdığı bir mektupta, Troçki’nin otobiyografisi ve yine onun Rus Devriminin Tarihi üzerine, “yıllardan beri böylesine nefes kesici bir merakla” yutup bitirdiği başka bir şey okumadığını yazıyordu (Benjamin 1966, 553). Moskova’da bulunduğu Aralık 1926 ve Şubat 1927 arasındaki dönemde Benjamin -ki bu SBKP’nin Sol Muhalefet’in Stalin’e karşı mücadelesiyle sarsıldığı bir dönemdir-, Rusya’nın iç meselelerine karşı pek ilgi göstermemişti. Radek ve Lunaçarski onu pek fazla etkilemiş ve arkadaşlarının iktidardaki partiyi parçalayan fraksiyon çatışmaları üzerinde hararetli tartışmalarını -bunlar Rusça yapıldıklarından dolayı takip edememişti. Bununla birlikte bu tartışmaların yankılarını duymuş olmalıydı; çünkü Moskova Günlüğü’nde Sovyet rejiminin ‘devrimci sürecin dinamiğini durdurma çabası’ içinde olduğunu vurgulamış ve artık ülkenin ‘isteyerek ya da istemeyerek restorasyon dönemine girdiği’ sonucuna varmıştı (Benjamin 2001, 76).1937’de Benjamin, Pierre Missac’ın Cahiers du Sud’da övgüyle tanıttığı İhanete Uğrayan Devrim’i okumuş ve Danimarka’da Brecht’le yaptığı konuşmalarda Troçki konusu üzerinde birçok kez durulmuştu. Brecht, Karl Korsch’un etkisiyle Stalinizme ve ‘tek ülkede sosyalizm kuramına’ yöneltilen Troçkist eleştirilere belirli bir sempati duyduğunu belirtiyordu. Birlikteki konuşmaların birinde Brecht SSCB’yi ‘işçi monarşisi’ olarak tanımlarken, Benjamin onu ‘okyanusun derinliklerinden çıkartılan boynuzlu balık ya da benzeri garip yaratıklar gibi hilkat garibeleriyle’ karşılaştırıyordu (Benjamin 2000, 132). Benjamin’in Stalinizme karşı duyduğu kuşku, Fransız Halk Cephesi ve İspanyol Cumhuriyeti’nin yenilgisinin yol açtığı hayal kırıklığıyla daha da derinleşir ve 1939 Alman-Sovyet Paktı’ndan sonra -Tezler’de ‘kendi davalarına ihanet ederek yenilgilerini daha da pekiştiren’ politikacılar suçlu olarak damgalanır (Benjamin 1995, 44)- radikal bir reddedişe dönüşür. Benjamin’in Troçki’ye duyduğu sempati onunla 1930’larda biraraya gelen diğer tanıklarca da vurgulanır. Werner Kraft’a göre Brecht (belli koşullarla) “Stalin’e karşı, Benjamin belli koşullarla Troçki’den yanaydı” (Kraft 1972, 69). Benjamin’le 1932 yılında Balear Adaları’nda tanışan Jean Selz onun ‘kararlı bir anti-Stalinist Marksizm’ yandaşı olduğunu yazar. “Benjamin Troçki’ye büyük bir hayranlık duyuyordu.” (Selz 1968, 42)

Ama, biri Dördüncü Enternasyonal’in kurucusu ve diğeri Paris -19. yüzyılın başkentinin yazarı olan böylesi iki farklı figür arasındaki bu eşine az rastlanır yakınlık, sadece gerçeküstücülüğe duydukları sempati ve Stalin’in yönetimi altında bürokratlaşan Sovyetler Birliği’ne yönelik eleştiriyle sınırlı değildi. Onların yazıları Sosyal Demokrasi ve İkinci Enternasyonal’in olgucu [pozitivist] Marksizminin eleştirisinde de birçok yönden benzerlikler taşır. İkisi de, sosyalizmi tarihin ‘doğa yasalarının’ kaçınılmaz ürünü olarak gören ve işçi sınıfına -kazanımlarının otomatik olarak ortaya çıkacak yeni düzenle güvence altına alacağından dolayı- hiçbir şey yapmadan sadece pasifçe beklemeleri görevini veren evrimci ve nesnelci anlayışların reddedilmesi ve terkedilmesi söz konusu olduğunda sözlerini hiç sakınmıyorlardı. Bu pasiflik kısa bir süre içinde [yönetim] aygıtlarında bürokratik tutuculuğa ve her türlü devrimci kopuş karşısında aşırı bir korkuya dönüşmüştü. Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Rus, Alman ve Avusturyalı sosyal demokratlar Troçki’nin sürekli devrim kuramını ‘ütopik’ karakterinden dolayı eleştiriyorlardı; onu, özellikle toplumsal gelişimin ‘nesnel yasalarını’ hiçe saymakla ve -demokratik, mutlakiyet karşıtı, ‘anti-feodal’ bir devrim olması gereken- Rus devriminden sosyalist bir devrim yaratmak istemekle suçluyorlardı. Plehanov başta olmak üzere, Rus Marksistlerinin büyük çoğunluğunun evrimci basmakalıp ifadelerine karşı Troçki, Rus toplumunu proletaryanın iktidarı almasından önce uzun bir kapitalist ekonomik büyüme döneminden geçmesi gerekliliğine mahkum eden sarsılmaz bir tarih yasasının olmadığını savunuyordu. Ona göre, durağan gibi görünmesine rağmen, Rus toplum yapısının arkaik mujik yaşam dünyasını endüstriyel modern yaşamla yanyana getiren eşitsiz ve bileşik bir gelişime tabiydi. Moskova ve St. Petersburg’un aydınları arasında en ‘batılı’ olanlar, Çar’ın ve izbe, tahtadan köylü kulibelerinin Rusya’sında sosyalizmi kurma fikrini bir sapkınlık olarak görüyor ve bütün umutlarını var olmayan bir liberal burjuvaziye bağlıyorlardı. Troçki’nin sürekli devrim kuramını doğrulayan Ekim Devrimi, İkinci Enternasyonal’in okulundan geçmiş birçok sosyalist tarafından tarihte bir sapma olarak değerlendirilmişti. Troçki 1921’de Komünist Enternasyonal’in Üçüncü Kongresi vesilesiyle şunları yazıyordu: “Otomatik gelişmeye duyulan güven, oportünizmin en önemli ve en karakteristik özelliğidir.” (Troçki 1972, 211) Troçki daha sonraları, Karl Kausky’nin yapıtını değerlendirirken, İkinci Enternasyonal Marksizminin ‘organik’ ve barışçıl kapitalist bir gelişme döneminde, -hemen hemen Paris Komünü’nün yenilgisi ve Birinci Dünya Savaşı arasında- ortaya çıktığını ve bunların izlerini taşıdığını ileri sürer. Ona göre, savaş, kapitalizmin krizi ve gericiliğin yükselişi üretici güçlerin kesintisiz büyüyeceğine ve Sosyal Demokrasi’nin durdurulamayacak ilerlemesine ilişkin körce yanılsamalara bir son vermiştir.

Marksizmi Karl Kautsky’nin kitapları üzerinden değil de, Georg Lukacs’ın Tarih ve Sınıf Bilinci gibi heterodoks bir yapıtıyla keşfeden Benjamin, Sosyal Demokrasi’ye yönelik eleşrisini ilk kez 1937’de Alman tarihçi ve koleksiyoncu Eduard Fuchs üzerine yazdığı bir incelemede formüle eder Benjamin, 19. yüzyılın sonuna doğru, tarihi artık durdurulamaz organik, sürekli bir gelişim olarak kavrayan Sosyal Demokrasi içinde evrimci bir determinizm biçiminin ve ilerlemeye ilişkin kör bir inancın egemen olduğunu yazar. Benjamin işçi hareketinin taktiğini ‘doğa yasaları’ndan çıkarsayan, toplumsal süreçleri ‘fizyolojik’ ve ‘patolojik’ diye ayıran ve soldaki ‘anarşist sapmaları’ jeoloji ve biolojiye ilişkin yetersiz bilgiye bağlayan İtalyan sosyalisti Enrico Ferri’nin saf olguculuğuyla alay eder. “Böylelikle,” diye ekler Benjamin, “determinist anlayış, yıkılmaz bir iyimserlikle birleşir.” Bu nedenle de artık “parti kapitalizme karşı mücadeledeki kazanımlarını riske atmaya daha az istekli olmuştu.” Tarih determinist bir karakter almış, partinin zaferi ‘kaçınılmaz’ olmuştu (Benjamin 2007a, 50). İlerleme anlayışının ve reformist yazgıcılığın bu eleştirisi 1940’ta Tezler’de son formülasyonunu buluyordu: “Sosyal Demokratların kafasında öncelikle canlanan, insanlığın kendisinin ilerlemesiydi (sadece bilgi ve yeteneklerinin değil). İkincisi, ilerleme sonu olmayan bir şeydi (insanlığın sonsuz yetkinleşme gücüne denk düşüyordu). Üçüncüsü, [temel olarak] karşı konulamaz bir şeydi (kendi dinamiğiyle çizgisel ya da sarmal bir yol izliyordu).” (Benjamin 1995b, 46) Sosyal Demokrasi’deki teknik fetişizminin ve tarih yazgıcılığının, doğalcılığın ve bilimciliğin yadsınması Benjamin’i, devrimci eylemi için “herhangi bir biçimde bir ilerleme inancını değil, [yaşanılan] zamanın adaletsizliğini bertaraf etme kararlılığını” (Benjamin 2007b, 195) ön koşul olarak alan Auguste Blanqui figürünün yeniden keşfine götürüyordu.

Troçki, otobiyografisinde vurguladığı gibi, Antonio Labriola’nın olguculuk karşıtı okulundan geçmişti ve 20. yüzyılın başlarında sürgüne geldiği İsviçre’de [bu yüzden] Plehanov’un açık düşmanlığına maruz kalmıştı. Viyana’da bulunduğu dönemde (1907-1914) Avusturya-Marksistlerinin Yeni-Kantçılığına büyük bir şüpheyle yaklaşıyordu. Bununla birlikte Troçki’nin aldığı kültür -İkinci Enternasyonal’in olguculuğuna eleştirisine rağmen- bütünüyle aydınlanmacı ve rasyonalist bir Rus Marksistinin kültürüydü; böylesi bir Marksist için, Benjamin’in endüstriyel ve kapitalist modernizm eleştirisinin temel ögelerini oluşturan romantik kaynakları karşısında, Aydınlanmanın mirası daha büyük bir anlam taşıyordu. Bu durum bana göre ikisinin Sosyal Demokrasi’ye karşı muhalefetinin uyuşmasını daha dikkate değer, daha şaşırtıcı kılıyor. Troçki 1926’daki Radyo Dostları Birinci Kongresi dolayısıyla kaleme aldığı -tekniğin olanaklarına ilişkin safça değerlendirmelerden pek de azade olmayan- bir yazıda (benzeri değerlendirmeler Walter Benjamin’in 1935’teki Tekniğin Olanaklarıyla Çoğaltılabildiği Çağda Sanat Yapıtı incelemesinde de bulunur) determinist yaklaşımlara, ilerleme düşüncesinin egemen olduğu bir tarih anlayışına mesafe koyuyordu. “Liberal bilginler” diye yazıyor Troçki, “insanlığın bütün tarihini sürekli bir ilerleme çizgisi olarak yorumlayagelmişlerdir. Bu yanlıştır. İlerleme çizgisi, bir eğri çizgi gibi zikzaklıdır.”  (Troçki 2000, 283).

Paul Klee’nin Angelus Novus resminin ünlü alegorik yorumunda Benjamin, ilerlemeyi yıkıntı ve döküntülerin durmadan arttığı bir yığınla, fırtınaya kapılan tarih meleğinin kanatları kaskatı kesilmiş, çaresizlik ve büyük dehşet içinde karşısında durmadan yükseldiğini gördüğü bir felaketle karşılaştırır. Yanlış bir biçimde insanlığın ilerlemeye doğru zafer alayı olarak görülen şey, aslında galip gelenlerin faşizme ve savaşa götüren zafer alayıydı. 1930’lu yılların sonuna doğru ve özellikle 1940’ta Troçki’nin yazıları, Nasyonal Sosyalizminin Avrupa’da nihai zaferi durumunda, insanlığın temel kazanımlarının toptan ortadan kalkacağı bir tehlikeye ilişkin birçok araştırmaları içerir. Sonuç ona göre sadece bir ‘çöküş rejimi’ olabilir, ‘uygarlığın çöküşünü haber veren’ [bir rejim]. (Alıntıyı yapan Broue 1988, 917) Tekniğin kapitalizm altında tümüyle anti hümanist olduğu ve toplum zararına kullanıldığına ilişkin görüşleri de büyük oranda benzerlikler taşıyordu. Daha 1930’da, Ernst Jünger’in Krieg und Krieger [Savaş ve Savaşçı] kitabının bir eleştirisinde Benjamin, milliyetçiliğin teknikte -ondan ‘mutluluk için bir anahtar’ yapmak yerine- bir ‘çöküş fetişi’ gördüğünü vurgular. (Benjamin 1995c, 125) Diğer yandan Troçki de Geçiş Programı’nda, geç kapitalizmin gittikçe artan bir biçimde, üretici güçleri yıkıcı güçlere dçnüştürme eğiliminden söz eder. 1940’ta, savaşın başlarında şöyle yazıyordu: “… yeri göğü fetheden tekniğin harikalarına rağmen, burjuvazi gezegenimizi onlar [insanlar] için pis bir hapishane haline dönüştürmeyi başarmıştır.” (Troçki 2003, 73)

Troçki ve Benjamin devrimi tarihin süregelişinde kökten bir kopuş olarak görüyorlardı. Alman eleştirmenin gözünde devrim, tarih boyunca ezilenlerin ve yenilenlerin kurtulabilecekleri ve onlara yaşanılan anda eylemde bulunma olanağı veren ‘geçmişe doğru bir kaplan sıçrayışı’dır. Bu geçmiş diyalektik bir biçimde nüfuz edilmeli ve kurbanlarına geri verilmelidir. Benjamin’e göre devrimin görevi, geçmişte kalanı yeniden canlandırmak ve onu tarihin süregelişinden koparmaktır. Troçki için de, devrimin tarihselciliğin ‘homojen ve içi boş zaman’ anlayışıyla hiçbir ortak yanı yoktur. Rus Devriminin Tarihi’nin önsözünde devrimi, “kendi kaderlerinin karara bağlandığı sahaya kitlelerin aniden dalmalarının öyküsü” olarak karakterize eder. (Troçki 1998, 7) Bu anlayışla Benjamin’inki arasındaki örtüşme, tarihçi olarak Isaac Deutscher’in Troçki için kullandığı su sözlerde daha açık olarak ortaya çıkar: “Troçki’ye göre devrim aşağılanan ve hakarete uğrayan insanların sonunda sözlerini söyleyebildikleri kısa, ama oldukça dolu andır. Ona göre bu an baskı dönemlerine bir son verir. O anı capcanlı ve etkileyici bir biçimde tekrardan önümüze koyduğu sahnelerde, Troçki özlemle o ana geri döner.” (Deutscher 1974, 281.)

Böylelikle iki yazarda da olgucuların tekbiçimli zamansallığına karşıt olan niteliksel bir zamansallık anlayışına rastlanır. Bununla beraber Benjamin’deki tarihselcilik ve ilerleme düşüncesinin eleştirisi daha radikaldir. Troçki’ye göre -Marx’ta ve bütün bir klasik Marksizmin geleneğinde olduğu gibi- devrim tarihi daha ileriye götürecektir. Troçki devrimi, eylem içindeki kitlelerin buharı, onların önderi Bolşeviklerin de buhar kazanının pistonu olduğu bir motora benzetir. Buna karşın Benjamin devrimi tarihteki ilerlemeyi kesintiye uğratacak yeni bir dönemin başlangıcı olarak kavrar. Tarihin gidişatını hızlandırmak yerine, devrim bu gidişatı ‘durdurmalıdır’. Devrimleri ‘tarihin lokomotifleri’ olarak tanımlayan Marx’tan farklı olarak Benjamin onları, trenin felakete doğru yolculuğunu durdurabilecek ‘imdat freni’ olarak görür. (GS 1.3, 1232)

Bu bizi, Benjamin ile Troçki’nin dünya görüşleri arasında varolan temel bir farklılığa götürür: Alman filozofun dinselliği ve mesiyanizmi ile Rus devrimcinin radikal ateizmi. Troçki vasiyetinde, “Marksist, diyalektik materyalist ve dolayısıyla da uzlaşmaz bir ateist olarak” (Troçki 1997, 151) öleceğini yazıyordu; devrimi hiçbir zaman ‘Deccal’ karşısında bir zafer ya da mesiyanist bir çağın başlangıcı olarak kavramamıştı. Benjamin’in yaklaşımı ise, tarihsel materyalizmi Yahudi mesiyanizminin ışığında yeniden yorumlamak için, din ile politika arasındaki engelleri yıkmaya dayanıyordu. Onun gözünde Marx, sınıfsız toplumun komünist ütopyasında ‘mesiyanist çağda’ kurtuluşa erecek toplum resmini dünyevileştirmiştir. (GS 1.3, 1231) Ona göre komünizm tarihin sonu değil, daha çok, tarihin diyalektik olarak korunup aşılmasıdır.

Benim görüşüme göre Troçki ve Benjamin arasındaki diğer önemli bir farklılık da, toplum ve doğa ilişkileri üzerine anlayışlarında yatar. Bu ilişkide Troçki’nin düşüncesi, daha önce Marx’ın belli yazılarında bulunan ve bütün İkinci Enternasyonal’in ‘bilimsel sosyalizm’ geleneğine derinden damgasını vuran bir tür prodüktivizmle doludur. Troçki Edebiyat ve Devrim’in sayfalarında insanın doğaya hükmetmekle belirlenmiş olduğu görüşünü sıkı bir biçimde destekler: “Dağın ve ovanın, tarlaların ve çayırların, bozkırların, ormanların ve kıyıların günümüzdeki dağılımı hiçbir surette nihai olarak belirlenmemiştir. İnsan, doğanın resminde çoktan birtakım -hiç de azımsanmayacak- değişiklikler yaratmıştır; ama daha gelecek olanla karşılaştırıldığında bu değişiklikler sadece öğrenci deneyleri gibidirler… Sosyalist insan doğaya -yaban horozları ve mersin balıkları da dahil- makinaların yardımıyla bütünüyle egemen olmak ister ve olacaktır da. O dağların yerlerini belirleyecek ve nerede yol vereceklerini gösterecektir. O, ırmakların yönünü değiştirecek ve okyanuslara kurallar koyacaktır.” (Troçki 1989, 210-211.)

Burada sözkonusu olan şey sadece embriyonal olan, daha fazla geliştirilmemiş notlardır, fakat bu notlar, her türlü ekolojik boyuttan uzak bir düşünce tarzına aittir. Benjamin’in bu sorunsal üzerine düşünüşü bize daha güncel ve verimli görünüyor. Benjamin, ‘doğa sömürüsünün’ bir aracı olan sosyal demokrat emek kavramının karşısına, bütün naifliklerine rağmen ‘şaşırtıcı ölçüde iyi bir anlama sahip’ olarak gördüğü Fourier’ci ütopyaların gizli güçlerini çıkarmakta tereddüt etmez. Geçmişin sınıfsız toplumlarında -ilksel komünizmde- modernizm ile birlikte kaybolmuş olan kozmik-doğal yaşantının izlerinin farkına varmasına olanak sağlayan anaerkinin kuramcısı Jakob Bachofen’in yazılarını coşkuyla keşfetmişti. Bachofen’in düşünsel mirası -mistik bir anlamda yorumlanarak- Alman milliyetçiliği tarafından (Stefan George ve Ludwig Klages) ele alınmıştı; ama aynı zamanda Friedrich Engels’ten Paul Lafargue’ye, August Bebel’den Erich Fromm’a kadar birçok Marksist yazarı da etkilemişti. Benjamin, kendine özgür bir biçimde bu safta yer alarak, geleceğin komünist toplumunun doğanın ne sömürülmesine ne de hüküm altına alınmasına izin vermeyeceğine, bunun yerine daha çok, insan ve çevresi arasında uyumlu bir dengenin kurulacağına ilişkin düşünceleri savunmuştur. (GS II.1, 219-233.)

Şimdi burada Benjamin’i Troçkizme dahil etmek ya da onu Rus devrimciden ayıran kuramsal ve entelektüel boşlukları doldurmak diye bir şey söz konusu olamaz. Ama yine de ikisinin düşüncesi, bütün bu farklılıklara rağmen, şaşırtıcı benzerlikler ve ortaya çıkarılması gereken bir zenginlik taşır. Terry Eagleton’a göre Benjamin’in ‘Tezler’i olağanüstü devrimci bir belgedir; ama bu tezler sınıf mücadelesine gelince sürekli olarak bilinç, imgelem, anımsama ve deneyim kavramlarında söz eder ve siyasi yapılar sorunu üzerine neredeyse tümüyle susarlar.” Eagleton sonuçta şu iddiada bulunur: “Benjamin’de betimleme olarak kalan şey, Troçki’de siyasal bir stratejiye dönüşür.” (Eagleton 1983, 176 ve 178) Kuşkusuz bu ifadede belli bir doğruluk yatmaktadır; ama Rus devrimcinin siyasal kavramlarında Alman eleştirmenin felsefesinin bir uzantısını görmek demek, ilişkilerindeki sorunsal yanı basite indirgemek demektir. Benjamin ve Troçki’yi Marksizm bağlamı içinde kendine özgü değere sahip olan iki figür olarak kavramak bana daha yararlı ve daha uygun gibi geliyor. Yazılarında ortaya çıkarmaya çalıştığımız örtüşmeler, Marksizmin bir yandan ilerlemenin romantik eleştirisiyle ve diğer yandan kapitalizmin (kapitalizm sonrası toplumların da) bilimsel ve ussal analiziyle birlikte zenginleştirilebileceğini gösteriyor -özellikle de ikisinin çıkış noktası da verili gerçekliğin komünist perspektifle aşılması olarak alındığında (karş. Löwy 1987, 891ff). Benjamin ve Troçki, yirminci yüzyıldan çıkarken günümüz dünyasına, onu dönüştürme amacıyla müdahale eden eleştirel ve devrimci düşüncenin kararlı iki esin kaynağı olarak kalıyorlar.

Çeviren: Osman S. Binatlı

Bellekteki Boşluk ve 12 Eylül – Masis Kürkçügil

Masis Kürkçügil’in on yıl kadar önce kaleme almış olduğu bu yazısını 12 Eylül 1980 darbesinin 40’ıncı yıldönümü vesilesiyle yeniden yayınlıyoruz.

Yakında otuzuncu yılını dolduracak olan 12 Eylül’e ilişkin kitaplar, programlar, tartışmalar belki de şimdiden tezgâhlara sürülmüştür.  Daha dün 68’in kırkıncı yılı anıldı, mülakatlar yapıldı, kitaplar basıldı. Sonra herkes köşesine çekildi. Anmalar, polemikler arşivlerde zararsız tartışmalar klasörlerinde yerlerini aldılar. Belleklerde kalan da eski muharipler cemiyetindeki muhabetlerden ibaretti. Okunması elzem kitapların miktarına ve satışına bakılırsa ilginin hayli gelgeç, yüzeysel olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Hafızayla herkesin farklı bir ilişkisi var ve bu ilişki sanıldığının aksine geçmişten çok gelecekle ilgili. İnsanlar ancak yeni bir gelecek tasarladıklarında belleklerini tazeleme ihtiyacı hissediyorlar. Anlamlı tartışmalar, çalışmalar da ancak böylesi bir yeniden inşa sürecinde ortaya çıkabiliyor.

Geleceği askıya alıp gündelik siyasetin sorunlarına gömülmüş olanlar için geçmiş, eksik ve yetersiz kalmış deneyimler, mücadeleler olmaktan çıkıp becereksizlikler, hayalperestlikler ve zevzeklikler alanı haline getiriliyor. Geçmişi yarım kalmış bir altın çağ olarak tasavur edenler ise menkıbeden menkıbeye geçerken gerçeklikle ilişkilerini koparıyorlar. Böylece giderek belleklerde çarpıtılan geçmiş, yaşanmamış oluyor. 12 Eylül ne yazık ki –yazık çünkü yaşanılmış olan en önemli deneyim olma özelliğini hâlâ koruyor– esas olarak bu iki kıskaç arasında kendi gerçekliğine yeniden kavuşamadan, yani gelecek için anlamlandırılabilecek, yitirilenleri kazanıma dönüştürebilecek bir çabanın öznesi olmadan “mazi” oluyor.

Geliyorum diyen darbe

Yetmişli yılların ortalarında dünya kapitalist krizi patlak verdiğinde, dünyanın dört bucağında sosyalist hareket altmışlı yıllarda boyvermiş koşulların hüküm sürdüğü bir dünyanın sorunlarını çözmekle meşguldü. İspanya’da açılım, Portekiz’de Karanfil Devrimi, Yunanistan’da demokrasiye geçiş iyimserliği pekiştirirken 1973 yılında Şili ile başlayan Latin Amerika’da askeri diktatörlükler silsilesi sanki bir kazaymışcasına algılanıyordu. Demirel kendisinden emin, Ecevit’e (Allende’ye hakaret edercesine) Büllende yakıştırması yaparken gelecek darbenin kendisini devireceğini belli ki hiç beklemiyordu.  Latin Amerika’da düşen ibrenin farkında olmayan sosyalist hareket, Afrika’daki ulusal kurtuluş hareketlerindeki kıpırdanmalardan, Çin, Vietnam ve Küba’nın izinden dünyayı değiştirecek bir kaldıracın peşindeydi.

Rastlanmadık siyasallaşma

12 Mart’ın bitiminden önce, Ekim 1973 seçimlerinde, Ecevit’in mitinglerine yığılan kitlelerin şahsında, 1961 Saraçhane mitinginden sonra belki de en büyük ve anlamlı siyasallaşmayla solun kazandığı itibar ve meşruiyet, yıkılmış, dağılmış sosyalist hareketin de yeniden canlanmasına yol açtı. Kıbrıs harekâtına kadar baskıyla özdeşleşen ordunun kaybettiği itibar, idamların  “kamu vicdanı”nda mahkum edilmesi, 12 Mart uygulamalarının toplumun geniş kesimlerinde yarattığı huzursuzluk, altmışlı yıllardan farklı, daha kitlesel, umutlu ve daha deneyimli bir radikalizasyon dalgasını getirdi. 12 Mart’ın kapıdan kovduğu bacadan girmişti.

Sanıldığı gibi genel afla içerden çıkanların değil dışardakilerin, yeni bir gençliğin, kadınların, emekçilerin akın akın siyasete koşmalarının ürünüydü bu yeni dalga.

12 Mart’ı, 1905 benzeri bir prova olarak görenler de vardı. Şimdi sıra 1917’deydi. Ortada bir prova vardı ama elbisenin kimin üzerine prova edildiği atlanıyordu.

12 Mart’ı oluşturan önemli şartlardan biri olan egemen blokun çatırdaması, AP’nin temsil ettiği iktidar blokunun MNP-MSP (Anadolu tüccarı ve esnafı) ve Demokratik Parti (tarım burjuvazisi) ile dağılması, MHP’nin güçlenmesi MC türü koalisyonlarla telif edilmeye çalışılmışsa da, Demirel’in bütün maharetine rağmen bütün bu farklı partilerin temsil ettiği çıkar çatışmalarını tatmin etmek mümkün olmadığından “yönetenlerin yönetememe hali” kangrenleşmiştir.

Kitlelerin siyasallaşmasının yükseliş ve düşüşü

Genel olarak solun kazandığı mevziler 1977 Haziran seçimleriyle zirve noktasına ulaşmıştı. Bu birikimde sosyalist solun enerjisi büyük miktarda Ecevit CHP’sine akmış, bağımsız sosyalist bir alternatif oluşturulamamış ve sosyalist hareketler de en yakınında bulunanlarla “ideolojik” hesaplaşmalarını tamamlamamışlardı. Seçimlere giren sosyalist kesimlerin aldığı oylar devede kulak kalırken, bir katsayı kullanarak girmeyenlerin de hali pür melali hakkında bir fikir edinilebilirdi. Bu seçimlerde MHP’nin de bir milyonu aşan bir oy alarak kendi rekorunu kırıdığı eklenmelidir. 1973 yılında siyaset sahnesinde yerini alan MSP’nin kalıcılığı da tescil edilmiş oluyordu. Bir diğer husus yerel seçimlerde Diyarbakır’da sosyalist bir grubun temsilcisi olarak Mehdi Zana’nın seçimleri kazanmasıydı. Dolayısıyla radikalizasyon, oldukça çok yönlüydü.

Sermayesinin saldırısına karşı, demokratik haklar için mücadelede emekçilerin en önemli örgütü DİSK ise CHP’ye hayırhah davranırken kendi içinde iktidar mücadelesine girerek, bir kaç yılda hesapta olmayan bir biçimde güç kaybedecekti.

Bugün 12 Eylül’e açılan çatışmaların, mücadelelerin (kimilerine göre komploların) bir ayağı olarak sunulan tablonun önemi ne olursa olsun belirleyici unsurlar kitle dinamiğine bakarak çıkarılabilir. Bu açıdan 1 Mayıslar bir mihenk taşı olarak görülebilir. 1976 olaysız ilk 1 Mayıs, solla dirsek teması olan bütün emekçilerin, yurttaşların yüzünü güldürürken, 1977 1 Mayıs’ı derin soru işaretleri ortaya koymuştur. Felakete karşı özsavunmayı sağlayacak olan nedir? Siyasetin “olağan” kanallarının dışına çıkıldığında güç ilişkilerinde emekçilerin konumu alabildiğine elverişsizdi.

1 Mayıs 1977 katliamı simgesel olarak, sosyalist soldan çok daha fazla işçi sınıfının sendikal alanda güçlenmiş olmasına yönelikti. Ayrıca benzer bir komplonun Ecevit’e yönelik olarak da gündeme geldiği bilinmekte. Bu tarihler aynı zamanda yetmişli yılların ortalarında başgösteren dünya krizinin sonucu, dünyanın dört bucağında topyekûn olarak işçi sınıfının fiziki varlığına ve moral kazanımlarına saldırının başlatıldığı tarihlerdir.

Bir ay sonra yapılan genel seçimlerde Ecevit CHP’si oylarını en üst seviyeye çıkartmış, tek başına iktidar olmayınca devşirdikleriyle bir koalisyon hükümeti kurmuştur.

Dönemin bir diğer önemli olayı DİSK içindeki iktidar mücadelesinin 1977 Ekiminde yapılan kongrede, Türk-İş’den gelenlerin ağırlıklarını koyarak yönetimi ezici bir çoğunlukla ele geçirmeleridir. Bundan böyle bir tür iki başlı bir DİSK’ten söz edilebilirdi.

Üçüncü 1 Mayıs’a (1978) insanlar 1 Mayıs 1977’de katledilenlerin anısına saygı göstererek aynı heyecanla olmasa da kitleler halinde katıldılar. 1977’den farklı olarak kürsünün manüplasyonundan uzak düzenlemede siyasal grupların ağırlığı başından itibaren kendini gösteriyordu.

Kitle hareketinin eğrisi yükselmiyordu ama henüz bir düşme eğilimi de göstermiyordu. 1978 yılı bu açıdan her kesim için kritik bir yıldır. Düzen güçleri için de, sosyalistler için de sendikalar için de henüz fırsat vardı. Ancak tarih hızını artırırken, herkes yaşanan günler ebediymişcesine büyük bir iyimserlikle kendi ritmine umut bağlamıştı. Yaklaşan felakete karşı, kazanımların savunulması için ortak bir mücadeleyi tasarlamak yerine, bir diğerinin yaşama alanını daraltarak kendini genişletme çabası sürdürülüyordu.

Yıl sonunda Kahramanmaraş’ta yüzü aşkın insanın katledilmesiyle sonuçlanan olaylar artık bir dönemin sona erdiğini göstermektedir. Ecevit hükümeti durumu denetleyememekte, zemini kaymakta ve yamalı bohça hükümetinin itibarı zedelenmektedir. Artık 12 Eylül’e uzanacak bir sıkıyönetim dönemine girilmiştir, yetkiler orduyla paylaşılacaktır.

1979 1 Mayıs’ı bu açıdan anlamlı bir tarihtir. DİSK yönetimi 1 Mayıs alanı diye ilan edilen Taksim’de kutlamaların yapılması için ısrar etmiş, izin verilmediğinde de elinden geleni yaptığından hoşnutken, DİSK’ten geçici olarak ihraç edilen sendikalar TKP güdümündeki Maden-İş başkanı Kemal Türkler’in sözcülüğünde İzmir’de kutlamaları yapmışlardır. İkinci bir kutlama yine İzmir’de sol gruplarca yapılmıştır.

Özetle 12 Eylül’den, 24 Ocak’tan önce başlamış olan güç ilişkilerinde emekçiler aleyhine hemen hemen her düzeyde belirgin bir gerileme sözkonusuydu. 1980 yılı başladığında artık giderek güç kaybeden sendikalar ve genel olarak sol, savunma mevzileri inşa etmekten de aciz kalıyordu. Tariş gibi kimi artçı olaylar bir yükselişin belirtisi olmayıp gecikmiş ortak mücadelenin anlamını tarihe geçirirken, kaybedilenin yerine yenisi koymak artık imkânsız hale gelmişti.

Darbenin şekillenmesi

1979 Ekim ara seçimlerinden sonra CHP’nin hükümetten çekilmesiyle Demirel büyük bir hevesle kolları sıvıyordu. Oysa parlamenter sistemi askıya almak için koşullar fazlasıyla oluşmuştu. Yalnızca yıllardır süren yukardakilerin yönetememesinden ötürü değil, uluslararası koşullar, NATO’nun bölgedeki dayatmaları açısından da.

İran Şahı’nın devrilmesi, Rusya’nın Afganistan’ı işgal etmesi Türkiye’de sıkıyönetim altında da olsa pamuk ipliğine bağlı bir parlamenter sistemin sürmesini imkânsız kılıyordu. Hükümetin Amerikancı olması, herhangi bir güvence oluşturmuyor, destekçisi MSP’nin Dışişleri bakanının düşürülmesinde oynadığı rolün de gösterdiği gibi olayların hızlı aktığı bir dönemde yeterince zaman kaybedildiğinden hareketle sistemin ipi çekiliyordu.

Bütün bu hengâmede Cumhuriyet tarihinin en çetrefil mücadeleleri yürütülüyordu.  Ancak bütün bunlar kitlelerin siyasetten çekildiği bir ortamda artçı mücadelelerle sınırlı kalıyordu. Celal Bayar “bu kış komünizm gelecek” gibisine bir kehanette bulunduysa da  sosyalist hareket tüketici bir siper savaşını dönüştüremedi. 12 Eylül derbesi olduğunda etraf sanki süt liman oldu bir anda. Darbeciler bile hazırlıklarını çatışmaların sürmesi, bir direnişin olabileceği ihtimali üzerine yapmışlardı.

12 Eyül döneminde tutuklananlar, hapsedilenler, mahkum edilenler, öldürülenler, fişlenenler, işten atılanlar vb. listesi, sınıf kini katsayısı ile bakılmadığında çatışmanın düzeyine göre abartılı görülebilir. Ancak anılan dönemde kurulu düzen ilk kez ihtimal olarak bile olsa ölümlü olduğunu fark etti. Reaksiyonun ağırlığının önemli bir nedeni budur.

Ya sonra?

12 Eylül’ün yarattığı tahribatı anlamak için rakamlara bakarken gözden ırak tutulmaması gereken husus, bütün bu baskının “ideolojik” içeriğidir. Şairin “onlar umudun düşmanıdır” demesine nazire olarak denebilir ki onlar daha güzel bir dünya için verilmiş mücadelelerin belleğini yok etmeye çalışmışlardır ve büyük miktarda başarıları da buradadır.

12 Eylül tasfiye olmadan, sözcüsü gibi kendi ömrünü doldurdu. Bu anlamda toplum, 12 Eylül’den kurtulamadı ve artık 12 Eylül’le hesaplaşma imkânını da yitirdi. Hesaplaşma, herşeyden önce bir intikam sorunu olmayıp, yaşananların bellekte yeniden oluşuturularak gelecek için alarm zillerinin çalınması anlamına geliyor. Belki de bunun için örneğin Beynelminel, Eve Dönüş gibi filmler, kimileri için çok daha ağır olan olaylardan çok daha fazla geniş kesimlerin belleğine sarsıcı kayıtlar düşüyor. Kurban şu veya bu örgütün bir üyesi veya sözcüsü değil içimizden biri, kısaca sokaktaki vatandaş olarak belirince durumun vehameti çok daha açık bir hal alıyor.

12 Eyül’le ilişkideki kopuş tarihimizin bir dizi konusu için de geçerli. 1908’in 100. yılı anmasında bunu tüm açıklığıyla gördük. Öte yandan Kürt meselesinden, Ermeni meselesine veya işçi hareketinin ve sosyalist hareketin tarihine ilişkin bütünlüklü bir bellek olmadığından köhne dünyadan özgürleşime ilişkin bilincimizde sakatlıklar, kesiklikler oluyor ve bu da eylemimize, yaşadığımız hayata yansıyor. Ancak tarihle ilişkideki bu kopukluk bize has değil.  İspanya İç Savaşı gibi insanlık tarihi açısından dramatik bir olay ancak on yıldır kendi ülkesinde bilince çıkmakta. Bu da özgürlük ve eşitlik mücadelesinin vazgeçilmez bir parçası.

(Bu yazı Mesele dergisinin Eylül 2009 tarihli sayısında yayımlanmıştır.)

Müjde! Doğal Kaynağa Gerek Yok, Türkiye’de Emekçiler İçin #KaynakVar

Herkese İş ve Gelir Güvencesi Kampanyası tarafından yayınlanan basın bildirisinde işsizlik sorununu çözmenin ve emekçiler için insanca yaşamayı olanaklı kılacak bir yaşam geliri sağlamanın mümkün olduğu belirtiliyor. Bildiride herkese gelir güvencesi sağlanması için en zengin yüzde 1’den, yüzde 20’lik gelir vergisi alınması talep ediliyor. Bu kaynakla gelirini ve işini kaybeden milyonlarca emekçiye insanca bir yaşam sağlayacak bir yaşam geliri sağlanırken, salgının bir işçi katliamına dönüşmesinin önüne geçilebileceği vurgulanıyor.

Basın bildirisinin bütününü okurlarımızla aşağıda paylaşıyoruz.

Müjde! Doğal Kaynağa Gerek Yok, Türkiye’de Emekçiler İçin #KaynakVar

Koronavirüs salgını süresince, tüm dünyada milyonlarca emekçi işini, gelirini kaybederken ya da virüse yakalanma riskini göze alıp ölüm pahasına çalışmak zorunda kalırken, gazetelerde çıkan haberlerden biliyoruz ki,  dünyanın en zengin 25 kişisi COVID-19 salgını döneminde sadece 2 ayda servetlerine 255 milyar dolar kattılar. 

Türkiye’de de durum bundan hiç farklı değil; Türkiye’nin en zengin 100 kişisinin toplam serveti, 100 milyar 400 milyon dolar yani 743 milyar 634 milyon TL. Sadece bu 100 kişinin serveti bile 10 milyon emekçiye 74,363 TL gelir sağlamaya yeter. Üstelik bahsettiğimiz sadece en zengin 100 kişi yani bir devlet okulunda bir sınıfı dolduracak kadar kişinin serveti.

İsviçre Bankası Credit Suisse’in yıllık olarak yayınladığı Dünya Servet Verikitabıraporuna göre ise, Türkiye’nin en zengin yüzde 1’lik kesimi ülke toplam servetinin yüzde 42,5’una sahip. Türkiye’nin toplam serveti 1355 milyar ABD Dolarını bulurken, en zengin yüzde 1’ik kesimin toplam serveti ise 575 milyar 875 milyon ABD Dolarını, yaklaşık 4,3 trilyon TL’yi buluyor. Toplam ülke servetinin yüzde 42,5’ine ulaşan bu miktar 10 milyon emekçiye dağıtılsa kişi başı 430 bin TL’ye denk düşer.

Yani Türkiye’de gelirini, işini kaybeden milyonlarca emekçiye fazlasıyla yetecek kaynak vardır. Ancak bunun yerine hükümet, işçilerin yıllarca kendi ücretlerinden kesilen paralarla oluşturulan İşsizlik Sigortası Fonundan sağlanan ve kimsenin insanca bir yaşam sürmesine yetmeyecek miktarlardaki kısa çalışma ödeneği ve ücretsiz izin ödeneği uygulamalarını tercih etmektedir.

Oysa bugün açıkça görülmektedir ki, herkese iş ve gelir güvencesinin sağlanması, pandemi süresince ve krizin sonuçlarının derinleşerek devam edeceği salgın sonrasında da ezilenler, sömürülenler ve güvencesizler için en can yakıcı mesele olarak ortaya çıkmaktadır. İşsizlik sorununu çözmek ve emekçiler için insanca yaşamayı olanaklı kılacak bir yaşam geliri sağlamak mümkün. Bunun yolu kapitalizme, onun sömürü politikalarına ve yarattığı sosyal eşitsizliğe karşı acil talepler etrafından emekçilerin birleşik mücadelesini örmekten geçiyor. Bu amaçla, Herkese Gelir Güvencesi Sağlanması için en zengin yüzde 1’den, yüzde 20’lik gelir vergisi alınmasını talep ediyoruz. Böylesi bir gelir vergisi toplamda 860 milyar TL’lik bir kaynak sağlayacaktır. Bu kaynakla gelirini ve işini kaybeden milyonlarca emekçiye insanca bir yaşam sağlayacak bir yaşam geliri sağlanırken, salgının bir işçi katliamına dönüşmesinin önüne geçilebilir.

Herkese iş güvencesi!

  • İşten çıkarmalar gerçekten yasaklansın! Ücretsiz izin uygulamasına derhal son verilsin!
  • 6 saat iş günü uygulansın! Çalışma süresi haftalık 30 saat olsun! Ücretler düşürülmeksizin çalışma saatleri kısaltılarak işler tüm çalışabilen nüfus arasında paylaştırılsın!
  • İş yerlerinde iş sağlığı ve güvenliği önlemleri işçiler tarafından denetlensin!

Herkese gelir güvencesi! Emekçiler için kaynak var!

  • İşsizlik fonu işçilerin denetimine geçsin ve sadece emekçiler yararına kullanılsın!
  • En zengin yüzde 1’den yüzde 20 oranında servet vergisi alınsın!
  • Özel sektör finans ve bankacılık kuruluşlarının kârlarına ek bir COVİD vergisi uygulansın!
  • Yap-işlet-devret (YİD) işletmelerinin tüm ödemeleri durdurulsun, tamamı derhal kamulaştırılsın!
  • Emekçilerin denetiminde bir acil durum fonu oluşturulsun! 
  • Acil durum fonunda toplanacak tüm bu kaynaklar emekçilerin denetiminde kamu yararına kullanılsın! Asgari ücret insanca bir yaşam sürmeye yetecek seviyeye çekilsin! Emekli maaşları ve tüm ödenekler en az asgari ücret seviyesine çekilsin!
  • Geliri olmayanlara, herhangi bir başka koşula bağlı olmaksızın insanca yaşamayı olanaklı kılacak bir yaşam geliri sağlansın!

Birbirimiz için Yaşayacağız: Mektuplarla Platonov – Emre Tansu Keten

“Voşov kıza dokundu. Bu susmuş çocuğun başında
şaşkınlık içinde duruyordu; öncelikle bir çocuğun
duygusunda ve inançlı tecrübesinde de mevcut değilse,
komünizmin şimdi dünyanın neresinde
bulunabileceğini bilmiyordu.”
Platonov, Çukur

Ekim Devrimi’nin yüzüncü yıl dönümünde, işçi sınıfının bu ilk muzaffer devriminin her yönüne olduğu gibi, yarattığı sanatsal enerjiye de yoğun bir ilgi oluştu. Devrimin sanatı hakkında birçok makale yayımlanırken, Sovyet edebiyatını oluşturan yazarlar da, bu ilgiden nasibini aldı. Aslında Ekim Devrimi’nin sanatı, basit bir şekilde sosyal devrime ayak uyduran, devrimin propagandasını yapan bir sanat değildi. Sanat alanındaki önkabulleri, kanıksanmış iktidar yapılarını ve sınıfsal ayrımları yıkıp atmaya çalışan, sanatı demokratikleştirip bütün halkın üretimine açmayı amaçlayan ve insanlığın bütün potansiyelini serbest bırakma kararlılığında olan devrimci bir sanattı.

Andrey Platonov, işte böyle bir devrimci ortamda üretimlerine başlamış bir yazardı. Devrime aktif olarak katılmış, bu süreçte ilk eserlerini vermeye başlamış, ardından bir mühendis olarak ülkenin en ücra köşelerinde sosyalizmi örmeye çalışmış, sonrasında yazdıklarının pek hoş karşılanmamasıyla aforoz edilme noktasına gelmiş, ancak 1980 sonrası basılabilen eserleriyle hak ettiği ilgiye kavuşmuş bir gündelik hayat hikâyecisiydi. Metis Yayınları tarafından yayımlanan Birbirimiz İçin Yaşayacağız başlıklı Platonov’un mektupları, gerek yazarın eserleri, gerek Sovyetlerde bir yazar olmanın koşulları, gerekse ülkenin siyasi gidişatı hakkında önemli bir tanıklık olma niteliği taşıyor.

İlk yıllar

Kitap, Platonov’un bir gazetenin edebiyat bölümünde editör olduğu dönem, gazeteye şiir ve öykü gönderenlere yazdığı cevaplarla başlıyor. Yazar, kendisine gelen şiir ve öykülere karşı gayet sert ve acımasız eleştiriler kaleme alırken, bu eleştirilerde politik kaygıların değil edebi kaygıların ön planda olduğunu görüyoruz. Sadece bir işçi tarafından yazılmış olması nedeniyle ya da sadece proleteryayı konu alması/övmesiyle bir eserin proleter bir eser olmayacağının bilincindeki Platonov, bir edebi düzey tutturma çabasıyla geçiriyor bu editörlük günlerini.

Ardından Tambov günleri geliyor. Mühendis olarak çalışmak için gittiği Tambov bölgesinde, işlerin hiç de sosyalist bilinçle işlemediğini, devrimin henüz ilk yıllarında oluşmaya başlayan (Lenin ve Troçki’nin bu dönem hakkında uyarılarda bulunduğu) bürokrasinin hem işleri zorlaştırdığını, hem de işçiler ve yöneticiler arasında türlü ayak oyunlarına, çirkefliklere ve entrikalara yol açtığını görüyor. Bürokrasiden iğrense de, işleri layıkıyla yerine getirme arzusuyla bir süre sonra kendisi de oyunu kurallarına göre oynamaya çalışıyor. İşten çıkartmalar, şikayet mektupları, çalışmaya zorlama gibi yöntemleri denemesinin ardından bu küçük yerleşimde sevilmeyen kişi ilan ediliyor. İçerisine girdiği bu süreçte oldukça yıpranan Platonov bir süre sonra, kitapta ismi belirtilmeyen daha üst bir bürokrata şunları yazıyor:

“Bunlar cellat. Ben böyle bir başkanı olan sendikadan kendim giderim. Onlar o uzaklardaki büyük kalabalıkları düşünmeye alışmışlar, ancak o kalabalığın kanlı canlı bir üyesi karşılarına çıktığında ona kolayca ve acımadan silkeleyip atabilecekleri bir toz tanesi muamelesi yapıyorlar. Gerçekten bizi savunabilecek bir yer yok mu şimdi?  (…) MK’nın (İnşaatçılar Birliği ve Orman İşçileri MK’sı) başkanı ne kodaman olursa olsun, bence insan olarak çok sefil. Ona karşı pes etmeyeceğim.”

Taşrada bürokrasiyle mücadele ederken, bir yandan da aşkıyla başa çıkmaya çalışıyor Platonov. “Her doğal afet gibi aşk da farklı uygulamalar bulabilir. Elektrik gibi mesela, öldürebilir, başın üstünde ışıyabilir ya da insanoğlunu ısıtabilir” diyerek bir tanımını bulmaya çalıştığı aşk, mektuplarından anladığımız kadarıyla onu sık sık ölümün eşiğine getiren bir enerji olarak yakalıyor. O dönem Moskova’da bulunan sevgilisi Mariya’ya, karşılıksız bir aşkı çağrıştıran, yoğun kıskançlık nöbetlerinin çıktısı gibi görünen mektuplar yazıyor. Yok edici bir özlem ile çıldırtan bir şüphenin bileşimi olan bu mektuplar, uzun bir dönem uzaktan uzağa yaşanmak zorunda olan bir aşkın barındırdığı tehlikeleri gösteriyor. Ancak Platonov ve Mariya aşkı bu badireleri atlatarak hayatta kalmayı başarıyor.

Platonov’un bu ilk dönem mektuplarına (aslında hayatının geneline de diyebiliriz) damgasını vuran diğer olgu ise geçim sıkıntısı. Sovyet’in taşralarında münzevi bir memur hayatı sürerken, bir yandan da Moskova’daki Mariya’ya ve daha sonrasında doğacak çocuklarına sürekli para göndermeye çalışan Platonov, memurluktan aldığı maaşı, yazdığı eserlerden aldığı teliflerle desteklemek için didiniyor. Ancak devrimin bürokrasi tarafından ele geçirilmeye başlamasıyla ortaya çıkan sanat bürokrasisi, bu alanda da yazarın önünü kesmeye başlıyor. Kitaptaki mektupların birçoğu, telif için ya da daha iyi barınma koşulları için bürokratlara yazılan ‘rica’lardan oluşuyor.

Devrimin sanatı yenilirken

Platonov’un edebi güzergâhı ile devrimin kaderi paralel bir şekilde ilerliyor diyebiliriz. Yazının başında sözünü ettiğimiz devrimci sanat, Lenin’in ölümü ve Stalinist bürokrasinin gücünü artırmasıyla birlikte yerini resmi sanata bırakmaya başlıyor. Troçki önderliğindeki Sol Muhalefet’in Sovyetler Birliği içerisindeki yenilgisiyle mutlak egemenliğini ilan eden Stalinizmin 1928’de başlattığı Kültür Devrimi ve 1934’te sosyalist gerçekçiliğin resmi sanatsal form haline gelmesiyle birlikte ‘devrimci sanatçı’ yerine ‘bürokrat sanatçı’ muteber hale geliyor.

Hikâye ve romanlarında büyük büyük meseleler yerine, sıradan insanların sıradan yaşamlarını/kaygılarını/hayallerini dert edinen Platonov, 20’lerin sonuna kadar (Yepifan SavaklarıElektriğin Yurdu gibi öyküleriyle) sanat çevrelerinden övgüler alsa da, 1928’de tamamladığı Çevengur başlıklı romanıyla işler tersine dönüyor (Sosyalist gerçekçilikle kastedilenin gerçek hayatın sanata aktarılması değil, sanat yoluyla bürokratların hoşuna gidecek ‘gerçek’lerin kurgulanması olduğu açık). Devrime zararlı ögeler barındırmakla eleştirilen Platonov, 1929’da yazdığı, bürokrasiyi eleştiren Şüpheli Makar öyküsüyle topa tutuluyor. Lidere yaranma derdiyle, liderden liderçi olan aparatçikler Platonov’u anarşist ve küçük burjuva olmakla suçluyorlar.

Ancak yazarın tam anlamıyla hedef tahtasına oturtulması, İlerisi İçin başlıklı hikâyesinin Krasnaya Nov dergisinde yayımlanmasıyla oluyor. Metni titiz bir şekilde okuyan Stalin, derginin yazı işlerine şu notu gönderiyor: “Krasnaya Nov yazı işlerinin dikkatine, düşmanlarımızın ajanının kolhoz hareketinin motivasyonunu bozmak amacıyla yazdığı öykü kalın kafalı komünistler tarafından iflah olmaz kürlüklerinin nişanesi olarak basılıp yayımlanmış. Hem yazara hem de o kalın kafalılara öyle bir bildirmek gerek ki hadlerini, hem bugün hem de ilerisi için yetsin de artsın”. Bu notun ardından Platonov, edebi ortamlardan dışlanıyor ve senelerce hiçbir eseri basılmıyor.

Mayakovski’nin intihar ettiği, Zamyatin ve Bulgakov’un yurtdışına çıkmak için Stalin’den izin istediği ve birçok yazarın otosansüre boyun eğdiği bu dönem Platonov kendisini liderliğe kabul ettirmekten başka bir çare bulamıyor ve Stalin’e bir mektup yazıyor: “Kaybolduğumu ve dolayısıyla mahvolduğumu söyleyen RPYB’deki (Rus Proleter Yazarlar Birliği) yoldaşların haklı olduklarını görüyorum. (…) Yolculuğun sonunda, her biri gerçek birer Bolşevik olan yoldaşlarımın ideolojik yardımları sonucunda, ben de önceden yazmış olduğum eserleri sanatsal anlamda içten içe reddettim; politik anlamda da reddedilmeyi hak eden eserler onlar, ortadan kaldırılmayı ya da gün yüzü görmemeyi hak ediyorlar. (…) Tüm kaygım önceki edebi faaliyetlerimin yarattığı zararı en aza indirmekten ibarettir”. Platonov, Şolohov’un yardımları ve İkinci Paylaşım Savaşı sırasındaki hizmetleri dolayısıyla, hakkındaki aforoz kararını bir nebze olsa azaltsa da, en nitelikli eserleri ancak 1980’den sonra gün yüzüne çıkabiliyor.

1938 yılında, 15 yaşındaki oğlu Platon’un Stalin’e suikast, Alman casusluğu, karşı-devrimci bir örgüt kurma gibi torba suçlamalarla tutuklanması, iki seneye yakın tutsak edilmesi ve çalışma kampında yakalandığı verem yüzünden hayatını kaybetmesi de Platonov’un hayatındaki önemli trajedilerden birisi olarak kitapta yer alıyor.

Birbirimiz İçin Yaşayacağız, komünizmi bir çocuğun duygusunda görmeyi düşleyen bir komünistin, tarihin en gelişkin işçi devleti deneyiminin tekil hikâyelerinin usta anlatıcısı Platonov’un mücadeleyle, ümitsizlikle, acıyla; ama inat ve aşkla geçen hayatının berrak bir anlatısı.

Not: Bu yazı ilk olarak Yeniyol‘da yayımlanmıştır (8 Nisan 2018).

Victor Serge ile Sosyalizmi Yeniden Düşünmek – Susan Weissman

Dünya çapında devrimci marksistlerin, liberterlerin ve anarşistlerin bilincinin gelişimi üzerinde Victor Serge’in kayda değer bir etkisi olmuştur. Troçkist hareketle ilişkisi bir hayli netameli olmakla birlikte kendi zamanının en ünlü troçkistiydi. İnsanlara Serge üzerine yazdığımı söylediğimde, hiç şaşmadan her biri onları en fazla etkileyen kitaplarından bahsediyor : Anglosakson dünyada çoğunlukla tasfiyelere ilişkin diyalektik romanı Toulaev Olayı oluyor bu, veya Bir Devrimcinin Anıları. Fransa’da, Asrın Geceyarısı. Troçkist militanlara gelince genelde Rus Devriminin Birinci Yılı’nı veya 1936’da sadece onbeş günde yazdığı Lenin’den Stalin’e kitabını anıyorlar. Latin Amerika’daysa en fazla okunan eseri « Her Devrimcinin Baskı Hakkında Bilmesi Gerekenler » [Türkçede « Militana Notlar »].
 
Bunları Serge’in bir dönemin somut ve şiirsel ifadesine gönderme yaptığını vurgulamak için söylüyorum. Stalinist karşı-devrimin yanında saf tutmayı reddeden ve fikirleri Stalin’in onları yok etme teşebbüsünden kaçabilsin diye mücadele eden devrimci marksistlerin yanındaydı. Çalışmalarını bu denli kuvvetli kılan budur. Serge’e Sol Muhalefet’in şairi, ozanı, muhabiri ve tarihçisi dendi. Aynı zamanda onun bilinciydi de. Muhalefet’teki yoldaşları gibi Serge de, aynı solukta hem kapitalizmi hem stalinizmi reddettiği için Tarih’in kıyısına itildi. Bugün hâlâ katkıları bizleri baştan çıkarmaya devam ediyor çünkü hiçbir zaman kendi angajmanından dönmedi –insanlığın özgürlüğünü savunan, insanlığın haysiyetini güçlendiren ve insanlık durumunu iyileştiren bir toplumu yaratma mücadelesi. Serge Yirminci Yüzyılın ilk yarısının hengamesi içinde yaşadı fakat fikirleri post-sovyetik ve Soğuk Savaş sonrası dünyamızı çalkalandıran çağdaş tartışmalar için son derece önemli olmayı sürdürüyor.
 
Sovyet felaketine dair sayısız bilançonun arasında, siyasal ve entelektüel zeminde Victor Serge’in sesi ve tanıklığı, dürüstlüğü, titizliği ve taşımaktan bir an bile vazgeçmediği derin insanî kaygılarıyla kendini ayırd etmektedir. Eserleri mühim ve birincil olmakla birlikte bugün hâlâ çözülmemiş meselelere el atar : özgürlük, özerklik ve haysiyet. Böylesi hedeflere ulaşmayı becerecek bir toplumu yaratmanın yollarını arayan bir devrimci kuşağa aitti Victor Serge. Mağlup oldular, fakat o, hayatının geri kalanını teşebbüslerini tarif etmeye ve yenilgilerini incelemeye ayırdı. Bu nedenle çalışması yeniden basılmayı, incelenmeyi, yorumlanmayı ve özellikle de muhafaza edilmeyi hak ediyor. Serge’i tekrar bizim kılmak geleceği tahayyül etmemize –ve umarız ki, yaratmamıza- yardımcı olabilir.
 
Victor Serge 1947’de 57 yaşında öldü. Fazlasıyla kısa olan bu hayatın içinde üç devrime katıldı, on yıl kadar tutsak kaldı, otuzun üzerinde eserini yayınlattı ve hiç yayınlanmamış sayısız çalışma bıraktı. Bir siyasi sürgünde doğdu ve bir başka siyasi sürgünde öldü. Yedi ülkede siyasal açıdan aktif oldu. Bütün bir hayatı sürekli siyasal muhalefetin işareti altında geçti : Serge –önce anarşist sonra bolşevik olarak- kapitalizme karşı çıktı ; Bolşevizmin antidemokratik uygulamalarına sonra da, gördüğümüz gibi bir Sol Muhalif olarak Stalin’e karşı çıktı. İflah olmaz bir marksist olarak, anti-stalinist solun içinden Troçki’yle tartıştı ve son olarak faşizme karşı mücadele etti. Devrimin bu romancısı ve tarihçisi eski SSCB’de hâlâ az bilinmekle birlikte çeşitli çalışmalarında 1917 devriminin uğradığı şiddetli ihaneti ortaya koyarak, bu toplumun siyasal gelişiminin en keskin gözlemcilerinden biri olmuştur.
 
Siyasal deneyimi, onu Stalin muzaffer olduktan sonra sosyalizmden vazgeçmeye değil, tam tersine sosyalist amaca daha fazla katkıda bulunmak için onda eksik olanı, bireysel insanî haklar kaygısını getirmeye yöneltti. 1918’den itibaren (ve 1923’te) çeşitli tehlikeler barındırsa da bir koalisyon hükümetinin daha sonra Stalin’in ve gizli polisinin bürokratik diktatörlüğü altında meydana gelecek olanlardan daha az tehlikeli olduğunu ilan ederek tek parti sistemine karşı çıktı. Ekonomik reform önerileri katı, dikey ve antidemokratik « planlar » yerine « işçi demokrasisini» ve « topluluklar komünizmini » içeriyordu. Serge hiçbir zaman tarih-dışı analizlere sapma hatasına düşmedi : bolşevkilerin acımasız bir savaşın sonunda caniyane biçimde bir seçeneksizlikle karşı karşıya olduğunun bilincindeydi. Kendilerini neyin beklediğini görme imkanından yoksun olarak Devrimin gericilik güçleri tarafından kanda boğulmasından korkuyorlardı –kararlarının bir çoğu bir parti vatanseverliğinin izini taşıyordu.
 
SSCB üzerine çalışmaları bugün SSCB’de ve komünist hareketin içinde yirmili ve otuzlu yılların atmosferini kavramak için vazgeçilmez kaynaklar. Kırklı yılların ikilemlerine bir aciliyet ve netlik kazandırma duygusuyla ışık tuttu. Bu, düşüncesinin güncelliğine katkıda bulunmaktadır –çünkü kelimenin tam anlamıyla başka bir dünya çağrısını taşıyordu. Serge’i gölgeden ve unutuluştan çekip çıkararak, esasında apaçık bir gerçek olması gereken Tarih’in yaşamsal, hatta kurtarıcı bir mahiyet taşıya boyutunu tekrar kavrayabiliriz : Demokrasi sosyalizmin aslî bileşenidir.

Çeviren: Uraz Aydın

Susan Weissman’ın daha kapsamlı olan yazısının bir kısmı buraya aktarılmıştır.

Kaynak: https://www.revue-ballast.fr/victor-serge-socialisme/

Bu çeviri ilk olarak yeniyol1.org sitesinde yayınlanmıştır.

Kapak Fotoğrafı: Soldan sağa: Victor Serge, Benjamin Péret, Remedios Varo, André Breton. Fransa, 1941.

David Graeber (1961-2020): “Birbirimizin Bakımını Üstleneceğiz ki Herkes Özgürlüğü Tatsın”

ABD’li anarşist antropolog ve yazar David Rolfe Graeber yaşamını yitirdi.

Eşi Nika Dubrovsky’nin duyurduğu ölüm haberine göre Graeber, dün Venedik’teki bir hastanede aramızdan ayrıldı. 59 yaşında yaşamını yitiren Graeber’in ölüm nedenine ilişkin ise bir açıklama yapılmadı.

1961 yılında, ABD’nin New York kentinde doğan Graeber, Wall Street’i İşgal Et Hareketi’nin (Occupy Wall Street Movement) önde gelen isimlerinden biriydi. Bir dizi mücadelede ve oluşumda yer alan David Graeber, “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza atan 3 akademisyenin tutuklanmasından sonra, 2016 yılında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a mektup yazan akademisyenler arasında yer alıyordu. Kürt halkının mücadelesiyle de ilgilenen Graeber 2014 yılında Rojava’ya giderek, inşa edilmeye çalışılan demokratik modele ilişkin gözlemlerde bulunmuş ve “Rojava’dan on yaş gençleşmiş” döndüğünü ifade etmişti. 

Değer teorisi ve sosyal teori alanlarında uzmanlaşan Graeber, 1998’den başlayarak Yale Üniversitesi’nde akademisyen olarak çalıştı. Ancak 2007’de siyasi görüşleri nedeniyle yönetimle ters düşerek üniversiteden ayrılmak zorunda kaldı. Ardından London School of Economics Üniversitesi Antropoloji Bölümü’nde profesör olarak eğitim verdi. 

Tersine Devrimler, Borç, Kuralların ÜtopyasıDemokrasi Projesi ve Değer Teorisi adlı kitapları Türkçeye çevrilen Graeber’in 2018 yılında yayımlanan Bullshit Jobs (“Zırva İşler”) eseri ise uluslararası alanda önemli bir yankı getirdi. Bu çalışma finans, pazarlama, medya gibi sektörlerde yaptıkları işlerin gayet gereksiz, anlamsız hatta zararlı olduğunu düşünen çalışanlara hasredilmişti.

İmdat Freni olarak, ölümü fazlasıyla erken gelen bu önemli düşünürü ve eylem insanını 2019’da kendisiyle yapılmış bir söyleşiden bölümler aktararak anıyoruz.

-Bu zırva işleri nasıl tanımlarsınız? 

Zırva işler için benim tanımım tümüyle öznel: insanlar yaptıkları işin bir anlamı olmadığını, bu iş ortadan kalkarsa hiçbir şeyin değişmeyeceğini ve hatta dünyanın hafiften daha da iyi olacağını düşünüyorsa, bu bir zırva işe sahip oldukları anlamına gelir. Bunun farklı nedenleri olabilir. Ya bütün gün hiçbir bok yapmadan oturuyorlardır, ya işlerinin kendi işverenlerine hiçbir şey getirmediği izlenimine sahiptirler ya da çalıştıkları şirket veya sektörün kendisi gereksizdir.

-Bu soruyu çalışanlara soruyorsunuz ama patrona değil, neden?

Patronun haberi bile yok ki! Bütün gün kedi mem’leri tasarlıyorsanız, gidip ona söyleyecek haliniz yok herhalde. 

-“Zırva işler”le “boktan işler” arasında bir ayrım yapıyorsunuz. Açıklar mısınız?

London School of Economics’teki temizlik işçilerine bakalım: Sabah 5’te kalkıp, abuk sabuk bir üniforma giyip, kelimenin tam anlamıyla bok temizliyorlar. Zehirli maddeler kullanıyorlar ve hasta olduklarında da ücretlerini alamıyorlar. Fakat faydalı bir iş yapıyorlar: Onlar olmasa LSE iki günde yaşanmaz hale gelirdi. Bu boktan bir iştir. Fakat kendi ofisi olan ve benden daha fazla maaş kazanan Dekan Yardımcısı’nın yönetici asistanı muhtemelen zırva bir işe sahiptir. Gerçi belki de onun işi, bana yaptıracak iş icat etmektir!

-Önceki kitabınız Bürokrasi’de komünizmle birlikte ortadan kalkmaktansa, bürokrasinin daha da arttığını gösterdiniz. Zırva işlerin esas nedeni bu mudur?

Evet ama ben özellikle en fazla bürokrasiyi kamu-özel ortaklığının yarattığını göstermeye çalışıyorum. Kitabımda Alman ordusunun taşeronunun taşeronunun taşeronu olan bir adamdan bahsediyorum. Bir yüksek rütbeli dizüstü bilgisayarını bir ofisten diğerine götürmek istiyorsa birini çağırması, onun da başka birini araması, böylece bir başkasının da kiralık arabayla 500 km yapıp, bir form doldurup, bilmem neyi bir kutunun içişe koyması, bir diğerinin de onu kutudan alması gerekiyordu. Bu iş için üç şirket seferber oluyordu, bu manyakça bir şey değil mi? Bu sistem, olabilecek en etkisiz sistem, özelleştirmeyle ve kamu-özel ortaklıklarla yaratıldı. 

-Evrensel gelir fikrini savunuyorsunuz. Neden?

Evrensel gelirin iki versiyonu var: Sağcı olanda insanlara bir gelir sağlanıyor ama onları başka toplumsal desteklerden mahrum bırakıyorsunuz. Solcu olanda ise bu tamamlayıcı bir gelir olarak görülüyor. Ben hiçbiriyle hemfikir değilim. Benim için evrensel gelirin yaşamak için yeterli olması lazım. Var olma araçlarıyla çalışmayı tümüyle ayırmaktan yanayım. Eğer canlıysanız yaşamak için gerekene sahip olmayı hak ediyorsunuzdur. Ondan sonra topluma nasıl katkıda bulunmak istediğinize siz karar verirsiniz. Fakat böylesi bir evrensel gelirle, en zor olanı lağımları temizleyecek insan bulmak olacaktır: onlara gerçekten çok yüksek bir ücret vermek gerekecektir! Fakat kimse zırva işleri kabul etmeyecek, çünkü insanların istediği kendilerini faydalı hissetmektir.

-Peki, nihayetinde neden çalışıyoruz?

Esas soru şu olmalı: Ekonomik faaliyeti ve şeylerin değerini üretim ve tüketimden ayrı olarak nasıl düşünebiliriz. Ben Spinozacı bir emek teorisine eğilimliyim, bir diğerinin hizmetinde olan bir emek -İngilizce caring work-, amacın bir diğer kişinin özgürlüğünü genişletmek veya muhafaza etmek olduğu bir emek. Özgürlüğün paradigmatik biçimi seçilmiş faaliyettir, bir diğer ifadeyle oyundur. Marx bir yerlerde gerçek özgürlüğe ancak zorunluluk alanından çıkılıp emeğin bizzat kendi amacı haline geldiğinde ulaşılabileceğini yazar. Toplumsal değerin yeni paradigması belki de bu olacaktır: Birbirimizin bakımını üstleneceğiz ki her birimiz daha özgür olsun, hayatın tadını çıkarsın, özgürlüğü ve oyunsal faaliyetleri deneyimlesin. Emin olun ki toplum ruhsal açıdan daha sağlıklı ve ekolojik açıdan daha sürdürülebilir bir halde olacaktır.

Derleyen ve çeviren : Uraz Aydın

Kaynak : Gazete Karınca, Le Monde, philonomist.com

TİP Milletvekili Barış Atay’a Saldırı Protesto Edildi: “Bakan Değil Çete Lideri”

Türkiye İşçi Partisi (TİP), Hatay Milletvekili Barış Atay’ın İçişleri Bakanı Süleyman Soylu tarafından hedef gösterilmesini ardından saldırıya uğramasına ilişkin Kadıköy’de bulunan Yoğurtçu Parkı’nda basın açıklaması yaptı. TİP’in açıklamasına birçok yurttaş ve farklı siyasi parti temsilcileri de katıldı.

Basın açıklamasında Atay’a yapılan saldırının organize bir saldırı olduğu belirtilirken, “Saldırıyı gerçekleştirenlerin kimlik bilgilerini henüz bilmesek de emri kimden aldıklarını da saldırının azmettiricilerini de gayet iyi biliyoruz. Tüm göstergeler ışığında rahatlıkla söyleyebiliriz ki, halkın seçilmiş vekili olan Barış Atay yoldaşımıza düzenlenen saldırının sorumlusu Süleyman Soylu’dur” denildi.

Basın açıklamasında ayrıca Soylu’nun tehdit ve hakaretlerinin ilk olmadığına dikkat çekilirken “Atanmış memur Süleyman Soylu, seçilmiş bir vekile alçakça sözler sarf edip halkın vekilini açıkça tehdit etmiştir. Ancak bu, hepimizin bildiği gibi, kendisinin ilk vukuatı değildir. Sırtını Saray’a dayadığı için her türlü hukuksuzluğa hakkı olduğuna inanan Süleyman Soylu’nun İçişleri Bakanlığı dönemi tehditler, saldırılar, işkenceler ve kirli ilişkilerle doludur” ifadelerine yer verildi.

Soylu’nun önceki ‘vukuatları’ ise şu şekilde sıralandı:

“- Pandemi döneminde beceriksizce ve ani bir kararla sokağa çıkma yasağı uygulamalarını hayata geçiren ve böylece halkın sağlığını hiçe sayan kişi Süleyman Soylu’dur.

– Kemal Kılıçdaroğlu’na düzenlenen linç girişiminin, CHP Avcılar Gençlik Kolları Başkanı’nın evinin basılmasının, CHP Kırşehir milletvekiline saldırı düzenlenmesinin arkasında parmağı olan isim Süleyman Soylu’dur.

– 2019 yerel seçimlerinde kolluk kuvvetleri eliyle sandıklarda terör estirilmesinin, hatta bir müşahitin öldürülmesinin, İstanbul’un seçilmiş belediye başkanına yönelik açık tehditlerin sorumlusu da Süleyman Soylu’dur.

– HDP’nin seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınması, haklarında hiçbir kesinleşmiş karar olmayan belediye başkanlarının hapse atılması, ülkemizde seçmen iradesine vurulmuş en büyük darbe olan kayyum atamaları da yine Süleyman Soylu’nun eserleri arasındadır.”

‘SÜLEYMAN SOYLU KADIN DÜŞMANLARININ SAVUNUCUSUDUR’

Basın açıklamasının devamında Süleyman Soylu’nun görev yaptığı dönemde kadına yönelik şiddetin, cinayetin, taciz ve tecavüzlerin artışa geçmesinin yanında faillerin de kollandığı belirtilirken şu ifadeler kullanıldı:

“Kendisinin görev yaptığı yıllarda kadın cinayetleri, kadına karşı şiddet ve taciz vakaları olağanüstü artış göstermekle kalmamış, Soylu’nun desteği sayesinde kadınlara yönelik suçların failleri korunmuş, kollanmış, cezasızlıkla ödüllendirilmiştir. Nitekim, Genel Başkan Yardımcımız Barış Atay’ın gündeme getirdiği konu da bir uzman çavuşun sistematik tecavüzüne ve şiddetine uğrayıp intihar ederek hayatına son veren İpek Er’in tecavüz ve katil zanlısı Musa Orhan’a Süleyman Soylu tarafından verilen açık destek olmuştur. Bir kez daha ve en yüksek sesle haykırıyoruz ki, Süleyman Soylu, tecavüzcülerin, katillerin, kadın düşmanlarının koruyucusudur.”

‘SÜLEYMAN SOYLU ÜLKEMİZİN HAK ETTİĞİ BİR YÖNETİCİ DEĞİLDİR’

Soylu’nun şiddete ve tehditlere başvurarak muhalefeti susturmaya çalıştığı belirtilen basın açıklamasında “Ülkenin iç güvenliğini sağlamaktan sorumlu bakanlığa atanmış bir memur olan Soylu, görevini yerine getirmek yerine tehdit ve şiddetle muhalefeti sindirmeye çalışan bir mafya liderinden başka bir şey olmadığını kanıtlamıştır.

Süleyman Soylu gibi, tüm kariyeri reisinin iki dudağının arasında olan ve kendi ikbali için her türlü çirkinliği yapmaktan çekinmeyecek olan bir kapıkulunun bu sözleri ve eylemleri halkımız arasındaki barış ve kardeşlik bağlarını koparmayı, ülkemizin insani değerlerini tümüyle kazıyıp silmeyi amaçlamaktadır. Ancak, biliyoruz ki, Süleyman Soylu’nun temsil ettiği siyasi ve etik anlayış, bizim topraklarımıza yabancıdır. Halkımız bu terbiyesizliği ve hadsizliği hiçbir zaman tasvip etmemiştir ve etmeyecektir. Süleyman Soylu, ülkemizin hak ettiği bir yönetici değildir ve halkımız ilk fırsatta Soylu gibi mafya bozuntularına hak ettiği yanıtı verecektir” denildi.

‘BEZİRGÂN SALTANATININ SONU YAKLAŞMAKTADIR’

Basın açıklamasında ayrıca AKP iktidarının tükenmekte olduğunu bildiği için bu tür saldırılara başvurduğu belirtilirken “AKP iktidarının ve onun atanmış kapıkulu Süleyman Soylu’nun gerçek derdini ise hepimiz biliyoruz. Bu çırpınışlar, ellerinden kaymakta olan iktidara tutunma çabasından başka bir şey değildir. Şimdiye kadar halka karşı işlenen suçların hesabını tek tek verecekleri günler yaklaştıkça, Saray Rejimi’nin ve onun bekçilerinin korkusu büyümektedir” denildi.

Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Bu korkuyu, baskıyla, tehditle, şiddetle, çete operasyonlarıyla, mafya kumpaslarıyla hafifleteceklerini düşünmeye devam etsinler. Halkımızın bu bezirgân saltanatına son vereceği gün, adım adım yaklaşmaktadır.

Ve Süleyman Soylu gibi istifa etmeyi bile beceremeyen basiretsiz bekçiler, o günü bile göremeyeceklerdir. Süleyman Soylu, ne kadar uğraşırsa uğraşsın, işgal ettiği makamı çok daha erkenden terk etmek zorunda kalacaktır.”

‘SOYLU GÖREVİNDEN DÜŞÜRÜLMELİDİR’

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun derhal görevinden düşürülmesi gerektiği belirtilen basın açıklamasında “Türkiye İşçi Partisi olarak, tüm muhalefet odaklarına, ilerici güçlere, emekçi yurttaşlarımıza çağrımızı yineliyoruz: Ülkeyi çiftliği sanan ve her türlü hukuksuzluğu yapabileceğine inanan, görevini mafya usulleriyle yerine getirmekten ötesini beceremeyen, memleketi baskının, güvensizliğin ve çatışmanın hâkim olduğu bir cehenneme çeviren Süleyman Soylu görevinden düşürülmelidir” denildi.

‘BU SALDIRI TÜM MUHALEFETİ HEDEFLEMEKTEDİR’

TİP’in açıklamasında, birkaç ay önce Barış Atay’a yönelik gerçekleştirilen sabotaj girişimi de hatırlatılırken, “Bundan birkaç ay önce, Genel Başkan Yardımcımız Hatay Milletvekili Barış Atay’ın aracına yönelik olarak düzenlenen suikast girişiminde de parmağı bulunan Süleyman Soylu, bu defa yoldaşımıza İstanbul’un orta yerinde pusu kurarak göz dağı vermeye yeltenmiştir. Bu göz dağı, sadece Partimizi ve Barış Atay’ı değil, tüm muhalefeti ve ilerici güçleri hedeflemektedir. Ancak, dünden bu yana ortaya çıkan destek tablosu bir kez daha göstermiştir ki, asıl güçlü olan bizleriz ve güçsüzlüğünü her geçen gün bir kez daha görüp korkuyla paniğe kapılan Süleyman Soylu’dan başkası değildir” denildi.

‘BU YIKICI GİRİŞİMLERE BOYUN EĞMEYECEĞİZ’

Basın açıklamasında ayrıca bugünün 1 Eylül Dünya Barış günü olduğu belirtilirken şu ifadeler kullanıldı:

“Bugün, aynı zamanda, 1 Eylül Dünya Barış Günü. Tüm emekçi yurttaşlarımızın ve dünya halklarının 1 Eylül Dünya Barış Günü’nü kutluyoruz. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de savaş ve yıkım politikaları halkların özgürlüklerini elinden almakta, ülkeler ve coğrafyalar kan denizine dönüştürülmekte, savaş baronları servetlerine servet katar ve faşist rejimler egemenliklerini güçlendirirken dünya halkları yoksulluğun ve güvensizliğin uçurumuna itilmektedir. Savaş politikalarının hem içeride hem de dışarıda en çok zarar verdiği ülkelerden biri bizim ülkemizdir ve en çok yoksullaştırdığı halklar da bizim halklarımızdır.

Saray Rejimi ve onun kapıkulu olan Süleyman Soylu gibi yöneticilerin görevde olduğu ülkemizde, toplumu temelinden dinamitleyen, halkların hak ve özgürlüklerini tırpanlayan ve ülkemizde kardeşlik türküleri yerine ağıtların yükselmesine neden olan savaş ve düşmanlaştırma politikaları bilinçli bir biçimde güçlendirilmektedir. Bu yıkıcı ve kıyıcı girişimlere boyun eğmeyeceğimizi, savaş baronlarının bu saltanatına dur diyeceğimizi, ülkemizi kardeşliğin ve huzurun egemen olduğu bir ülke haline getirmek için sonuna kadar mücadele edeceğimizi de bu vesileyle tekrar duyuruyoruz.”

‘SÜLEYMAN SOYLU BİR BAKAN DEĞİL, ÇETE LİDERİDİR’

TİP’in basın açıklamasının ardından söz alan Hatay Milletvekili Barış Atay, saldırıya uğramasından sonra dayanışma mesajları paylaşan herkese teşekkür ettiğini belirtti. Atay, “Bu ülkede herhangi bir devrimci için yapabilecekleri tek şey karanlık bir sokakta arkadan 5 kişiyle saldırmak olabilir ama gördüğünüz gibi sağlam çıkıyoruz” dedi.

Barış Atay konuşmasının devamında şu ifadeleri kullandı:

“Süleyman Soylu bir bakan değildir. Süleyman Soylu, 18 yılda AKP rejiminin yerleştirdiği mafyatik sistemin bir çete lideridir, kullanışlı bir aparattır. Kürtlere, sosyalistlere, Alevilere bu ülkede soldan bakan, demokratça düşünen ya da bu ülkenin sorunlarına karşı bir şeyler yapmak isteyen herkesi tasfiye etmek için elindeki gücü kullanmaya çalışan bir aparattır sadece…

Bu yarattıkları sistemin sonucunda bir tecavüz toplumunda yaşadığımız gün gibi aşikardır. Son haftalarda dikkat çektiğimiz şey budur.  Bugün taraflar çok net. Biz İpek Erlerin tarafıyız, Süleyman Soylu ise Musa Orhanların tarafı. Bence bu, bu hayatta yaşadığımız ve nefes aldığımız her saniye bizim kendimizle gurur duymamız için çok ama çok yeterli bir sebep. Ve biliyorum ki Süleyman Soylular gidecek, biz bu rejimi de bu yaşadığımız karanlık günleri de geride bırakacağız. Onları rahatsız ettiğimizin farkındayız ve rahatsız etmeye de devam edeceğiz. ‘Nerede kalmıştık?’ diyoruz ve devam ediyoruz.”

‘NE KADAR HAKLI OLDUĞUMUZU BİR KEZ DAHA GÖRDÜK’

Basın açıklamasında, TİP Genel Başkan Yardımcısı Barış Atay’ın konuşmasını tamamlamasının ardından TİP Genel Başkanı ve İstanbul Milletvekili Erkan Baş da söz aldı.

Baş, konuşmasında 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde Türkiye’yi ve dünya ülkelerini savaşlara sokan iktidarlara karşı barışı savunmaya devam edeceklerini belirtti. TİP Genel Başkanı, “Umarım çok uzun olmayan bir gelecekte Dünya Barış Günü’nü hep birlikte ve kardeşçe yaşadığımız bir dünyada kutlayacağız” dedi.

Konuşmasında Barış Atay’a gerçekleştirilen saldırı sonrası dayanışma ve geçmiş olsun mesajları gösteren herkese teşekkür eden Erkan Baş “Aslında ne kadar haklı olduğumuzu ne kadar güçlü olduğumuzu bir kez daha gördük” ifadelerini kullandı.

‘SENİN AĞABABALARINI, MEHMET AĞARLARI TANIYORUZ’

Konuşmasının devamında Atay’a yönelik saldırının muhalefetin iradesini kırma girişimi olduğunu kaydeden Baş şunları söyledi:

“Paraları var, devleti ele geçirmişler… Polisi, jandarması, askeri, bekçisi, her tür çetesi yanlarında, bütün medya denetim altında ama hala bunlara karşı muazzam bir halk direnişi var. Bu ülke halkları teslim olmuyor, biat etmiyor. Zorlarına giden budur biliyoruz. Buradan iktidar sahiplerine sesleniyoruz; biz bu tarz saldırılarla ilk defa karşılaşmıyoruz. Bakın 1920’den başlatalım. Daha erkene gelelim 1960’da TİP’in parlamento politiğine bakalım… Ey Süleyman Soylu! Senin ağababalarını, Mehmet Ağar’ları tanıyoruz.

Yargısız infazları, gözaltında kayıpları yaşadık. Hiçbirisi bir adım geri gitmemize neden olmadı. Aksine kararlılığımızı ve inancımızı büyütüyorlar. Biz onların bildiği siyasetçilerden değiliz. Biz devrimciyiz. Biz halkın bize verdiği görevin bilincindeyiz. Bizi Ankara’ya koltukta oturalım diye değil, Süleyman Soylu’dan hesap soralım diye gönderdiler. Süleyman Soylu ve onun gibilerin her türlü halk düşmanı sözünün, eyleminin bütün benliğimizle karşısında durmak bizim yapmazsak suçlu olacağımız bir görevdir. 

Süleyman Soylu bugün bizden daha fazla korksun. Biz siyaseti onlar gibi yapmıyoruz. Halkın kavgasını omuzlarında yüklenmiş insanlar olarak bu siyaseti yapıyoruz. Ne yaparlarsa yapsınlar, elinizden geleni ardınıza koymayın, ne yapabilirsiniz, vurdunuz da ölmedik mi? Biz bu işi başaracağız, sizi o iktidar koltuğundan indireceğiz.”

‘DAYANIŞMAYI BÜYÜTECEĞİZ’

TİP’in açıklaması ve Barış Atay ile Erkan Baş’ın konuşmalarının ardından basın açıklamasına katılan siyasi parti, sivil toplum örgütü ve sendika temsilcileri de söz aldı.

HDP, CHP, SEP, DİSK Genel İş, SOL Parti, Tüm Emekliler Sendikası, Halkevleri, Kaldıraç Dergisi, Devrimci Anarşist Faaliyet, EHP, SYKP ve TÖP’ün temsilcileri tarafından yapılan konuşmalarda Barış Atay’a yapılan saldırının sadece TİP’e ve Atay’a yönelik olmadığına, tüm muhalefetin hedef alındığına vurgu yapılırken AKP iktidarına karşı dayanışmanın büyütüleceği belirtildi.

Kaynak: https://ilerihaber.org/icerik/abd-guney-kibrisa-uyguladigi-silah-ambargosunu-33-yil-sonra-kaldirdi-116933.html