İmdat Freni

Gündem

Victor Serge ve Devrimci Roman – Richard Greeman

Victor Serge, yazarlık yeteneğinin geri gelişini ölümle ilgili iki deneyime sıkı sıkıya bağlı koşullarda yaşadı. Siyasal ölüm olarak adlandırdığı ilki, sol muhalif görüşlerini terk etmeyi reddettiği için Rus Komünist Partisi’nden ihraç edilip Sovyet istihbaratı GPU tarafından tutuklandığı Nisan 1928’de gerçekleşti. 37 yaşında olan Victor yirmi yıllık profesyonel devrimciydi ve neredeyse on yıldan beri Komünist Enternasyonal için çalışıyordu. Yegâne derdi, 1921’de iç savaşın sona erişinden beri en derin krizine girmiş olan devrime hizmet etmeyi sürdürmekti. Serge’in karakterindeki militanlar için ihraç, kimlik yitimi, yaşama nedenini kaybetmek anlamına geliyordu. Victor, siyasal faaliyetten yoksun, işsiz ve beş kuruşsuz, hayatta kalmak ve dolaylı yoldan mücadeleye katılmak için kendini yazmaya verecekti.

Serge’in ölümle yaşadığı ikinci karşılaşma birkaç hafta sonra, Paris’te büyük bir tepkiyle karşılanan tutuklanışının ardından GPU hapishanesinden salıverilmesi sonrasında meydana gelecekti. Birkaç gündür Leningrad’da, ailesinin yanında bulunan Victor dayanılmaz bir karın ağrısıyla boğuşmuş, ölümle baş başa yirmi dört saat geçirmişti. Hastanede yarı hezeyan hali bir anlığına kaybolup “sakin ve zengin bir iç kavrayışa” yerini bırakmıştı:

Aşırı derecede çalıştığımı, mücadele ettiğimi, öğrendiğimi fakat geçerli ve kalıcı hiçbir şey üretmediğimi düşünüyordum. Tesadüfen hayatta kalırsam, yarım kalmış kitaplarımı bitirmek, durmadan yazmak gerekecek diyordum kendime. Ne yazacağımı düşünüyor, içinde yaşadığım bu unutulmaz zaman hakkında bir tanıklık-roman dizisinin planını tasarlıyordum…[1]

Ertesi gün, hekim yaşayacağını söyledi. “Bir karar almıştım ve işte böyle yazar oldum”.

Yazma kararının koşulları her ne olursa olsun Serge’in sanatsal yeteneğinin büyük bir hünere, uzun ve ciddi bir öğrenimin sonucu oluşmuş mesleki bir yetkinliğe, yazarın görevine dair yüksek bir kavrayışa dayandığını bugün daha iyi görüyoruz. Ayrıca –bunu söylemenin zamanıdır– edebiyat tarihindeki konumu eşsizdir.

Serge’in 20. yüzyılın sosyalist ve devrimci hareketi içinde (tıpkı 19. yüzyılda Jules Vallès gibi) bir sanatçı olarak gelişmesi ve kendini Rus Devrimi’nin büyüklüğüne ve trajedisine tanıklık etmeye adaması (tıpkı Komün sırasında Vallès gibi) yeterince takdire şayandır. Fakat esas çarpıcı olan, 1920’lerin ünlü Sovyet edebiyat hareketinde yer almış tüm yazarlar arasında bir tek Serge’in, Stalinist dönem boyunca yalnızca hayatta kalmayı değil gerçek anlamda yazmayı da başarmasıdır.

Anarşist bir grupla ilişkisi nedeniyle tutuklanan Victor Serge-Kibalçiç’in Fransız emniyet teşkilatındaki kaydı, 1912

Daha yakından baktığımızda, Serge’in kendini roman yazmaya adamasından önce –Rus ve Fransız– edebiyat hareketleriyle iç içe olduğunu görürüz. Paris’teki gençliği sırasında devrim öncesi Rusya’nın avangard yazarlarının eserlerini tercüme eder. İç savaşın ortasında bulunan SSCB’ye vardığı andan itibaren yazarlarla bağ kurar. Daha sonra, Rus edebiyatının devrim sonrasında yaşanan kısa “rönesansı”na köşe yazarı, tercüman, polemikçi ve eleştirmen olarak katılır. Bunun yanı sıra 1920 ve 1930’larda gelişen proleter kültür tartışmalarına edebiyat teorisi düzeyinde özgün bir çözüm önerir. Sanat pratiğinde de geleneksel roman kalıbını kırmak üzere kendi teorisini uygulamaya gayret eder. Bir devrim çağında, romanı kitlelerin maddi ve bilinçdışı hayatına açmayı arzulamaktadır. Freud ve Firenzci, Joyce ve Dos Passos, Gramsci ve Lukács, Pilniak ve Rus klasikleri gibi çok farklı etkilenmelerle zenginleşmiş bir sentez oluşur eserlerinde. Çünkü Serge, bir mesajın taşıyıcısı olmanın yanı sıra bir aydınlanış [épiphanie] yazarı ve bir vizyonerdir.

Öte yandan, Serge yazarlığa sadece siyasi kariyerinin yerini alması için giriştiyse, daha elverişsiz bir dönem seçemezdi. 1928’de yazarlar, göreli bir özgürlüğün hâkim olduğu NEP döneminden beri giderek artan sansüre ve bürokratik tacize maruz kalıyordu. Devrimi takip eden büyük edebi deney dönemi hızla sona eriyordu. Telif ücretleri olağanüstü düzeylere erişiyordu, fakat yalnızca Parti politikalarına ayak uydurmayı kabul edenler için… Serge’in Rusçaya çevrilmiş, tashih edilmiş ve dizilmiş ilk romanının basımı yasaklandığında, Devlet Yayınları’nın yöneticisi ve eski dostu İlya İonov’un kendisine söylediği gibi “Her yıl bir şaheser yaratabilirsiniz fakat Parti çizgisine girmediğiniz takdirde tek bir satırı bile gün yüzü görmeyecektir!”[2] Serge’e birkaç ruble getiren Lenin’in Eserler’inin tercümeleri bile sansür kurulu tarafından inceleniyor ve çevirmeninin adı ilk sayfadan çıkarılıyordu.

İşte Serge’in paradoksu: 1920’lerin büyük Rus yazarlarının sesi, ya sansürle ya da intihar ve sürgünle kesilirken, Serge edebiyat yoluna baş koyuyordu. Bu, her ne kadar Rus siyaseti ve kültürüyle yakından ilişkili ise de Serge’in eserlerini Fransızca yazıp Fransa’da ve İspanya’da bastırmasıyla açıklanabilir. 1929-1932 yılları arasında, baskı, tecrit ve ciddi ekonomik sıkıntılara rağmen Paris’e beş elyazması göndermeyi başarmıştı: Rus Devrimi. Yıl 1Edebiyat ve Devrim hakkındaki manifestosu ve tanıklık-roman dizisinin ilk üç romanı, İçerdekilerGücümüzün Doğuşu ve Fethedilmiş Kent.[3]

Bunca kısa zamanda ve zor koşullarda kaleme alınmış böylesine yoğun metinlerin, kendisi hakkındaki efsanede iddia edildiği gibi bir doğaçlama romancının değil, ancak disiplinli ve eli çabuk bir yaratıcının eseri olduğu ortadadır. Öte yandan Serge romana yönelirken siyaseti de terk etmez. Sol muhalefetin saflarında, daha sonra POUM’da (Birleşik Marksist İşçi Partisi) ve Meksika’daki sürgünler grubu Socialismo y Libertad’da mücadelesini sürdürür ve çok sayıda siyasal deneme kaleme alır. Fakat militan angajmanı giderek bir yurttaşlık görevi gibi, romanı ise kendi yetisi, varlık nedeni olarak kavramaktadır. Böylece 1938’de, Sovyetler Birliği’nde yaşadığı on beş yıla dayanarak yazdığı Stalinizm hakkındaki eseri Bir Devrimin Kaderi’ni[4] bitirdikten sonra, belirgin bir rahatlamayla romana döner: “Militan, görevini yerine getirdi: aktarmak. Şimdi bambaşka şeylere atılacağım.”[5]

Victor Serge ve oğlu Vlady (Kibalçiç Rusakov), 1926.  

Öte yandan, sözde sosyalist realizmin hazin örneği, geleneksel “sanat için sanat” önyargısına eklenir; böylece tüm sol siyasal edebiyat, propaganda ürünü sayılarak itibarsızlaştırmayla karşı karşıya kalır. Bu da Victor Serge’e haksız yere uygulanacak bir basmakalıp yargıdır. Onun eseri, propaganda amaçlarına indirgenmiş bir sanattan ziyade, tahayyül mertebesine eriştirilmiş bir siyaset anlayışını resmeder. Çünkü romancı Serge’in özgünlüğü ve, hiç şüphesiz, yetkinliği, modern edebiyatın merkezî bir temasını –bilincin ve toplumun devrimci alt üst oluşunu– bir militanın samimi deneyimi ve gerçek bir Marksistin bilinciyle, ama aynı zamanda karakterlerinin söz ve eylemlerine yol veren bir yaratıcının sanatsal özgürlüğüyle işlemesinde yatar.

Bu geniş tasavvur ve Serge’i etiketlemekte yaşanan zorluk, bu anarko-Marksist, Fransız-Rus yazar-militanın ikili mirasıyla izah edilebilir belki. Hiç eğitim almadan kendi kendini yetiştirmiş olan Serge, engin bilim ve edebiyat kültürüne sahip bir entelektüeldir. Kozmoloji, antropoloji, mekanik, psikanalizle ilgilenir. Rus ve Fransız edebiyatı içine işlemiş olan Serge kimi eserleri baştan aşağı ezbere okuyabilmektedir, ki bu kabiliyeti tutsaklığı sırasında aklını korumasını sağlamıştır. Dizelerinde Baudelaire’in, Sully Prudhomme’un, Rimbaud’nun, Mallarmé’nin, Péguy’nin, Verhaeren’in ve Jehan Rictus’un yankılarını bulur, Apollinaire ve Verlaine’i çağrıştıran bir müzikallik duyarız. Her türden şiirsel icat biçimine açıktır ve son sürgün yıllarını Breton ve Péret’yle paylaşır. Yine o yıllardan tanıdığı Octavio Paz, o zamanlar Meksika’da bilinmeyen Henri Michaux ve Valéry Larbaud’yu kendisine Serge’in tanıttığını hatırlatır.

Soldan sağa: Victor Serge, Benjamin Péret, Remedios Varo, André Breton. Fransa, 1941

Serge-Kibalçiç’in Rus ruhu kendini son derece saf bir Fransızcada ifade ediyorsa, Rus gerçekliğine de bir Batılı’nın gözüyle bakmasını biliyordu. Esasen Avrupalı olan Serge, Frontière [Sınır] şiirinde kendini “Avrasya’nın yırtılmış insanı” olarak tasvir ediyordu. Yazıları ancak bir Conrad veya Nabokov’la karşılaştırılabilecek yetkinlikle, iki kültürü birden kucaklıyordu.

Serge kendi döneminin Rus edebiyatıyla iç içeydi. O korkunç 1918-1919 kışı sırasında devrimci Rusya’ya varışında, başta Blok ve –çocukluğundan beri Victor’un anne tarafından aile dostu olan– Gorki olmak üzere şair ve yazarlarla irtibata geçmişti. Serge’in metinleri –Hatıralar’ı, mektupları, not defterleri ve Clarté dergisine “Sovyetler Rusya’sında kültürel hayat” hakkında gönderdiği makaleleri– Aleksandr Blok, Andrey Biely, Sergey Yesenin, Osip Mandelştam, Boris Pasternak ve Vladimir Mayakovski gibi şairler ile Aleksis Tolstoy, Babel, Zamyatin, Lebedinski, Gladkov, İvanov, Fédine ve büyük dostu Boris Pilniak hakkında hayranlık uyandıran analizler ve portreler sunar. Serge bu yazıları ve tercümeleriyle yeni Rus edebiyatını Fransa kamuoyuyla tanıştıran ilk kişiyken, Fransız yazarlar bu edebiyatı göklere çıkarmaya başladığında onun nasıl boğulduğunu ilk anlatan da o olur.

1932’de yayınlanan Edebiyat ve Devrim’de Serge kendiliğindenciliğin, samimiyetin, deneyciliğin, sanatsal niteliğin ve dogmalar karşısında sanatçının bağımsızlığını savunur. Bunu bilhassa bir komünist olarak ve geçiş döneminde kitlelerin ihtiyaçları adına yapar. Birkaç ay sonra yeniden tutuklanır ve sürgün edilir. Sovyet Yazarları Sendikası’ndan dostları, rejime ayak uydurmuş olanları bile, onu takip etmekte gecikmez – çoğu kamplarda kaybolur veya ölür. Serge hayatta kaldıysa, bu bir Fransız yazar olarak ünü sayesinde ve tam da Stalin, Laval hükümetiyle askerî ittifakını sağlamlaştırmak üzere Fransa kamuoyuna kur yaptığı anda Paris’teki sadık dostlarının çabalarıyla olmuştur.

Serge bu kaçınılmaz kaderin bilincindeydi. Ölümünden hemen önce kaleme aldığı Sovyet Yazarlarının Trajedisi adlı kısa metinde, eserleri tüm dillere çevrilmiş olan, şahsen de tanıdıkları Mandelştam, Pilniak ve Babel gibi Rus meslektaşlarının katledildiği on yıl boyunca sessizliğe gömülen Batılı yazarların ve aydınların evrensel alçaklığı karşısındaki şaşkınlığını ifade eder. “Hiçbir Pen-Club, onlar için yemek düzenleyenler bile, bu konuda tek bir soru sormadı. Bildiğim kadarıyla hiçbir edebiyat dergisi onların bu gizemli sonu hakkında bir yorumda bulunmadı.”[6]

Victor Serge’in Batılı yazarlar arasındaki yeri de eşsizdir. Kimi istisnalar dışında (bir John Reed, bir Hendi Barbusse) bu yazarlar Lenin-Troçki önderliğindeki kahramanlık evresinde Sovyet Devrimi’ne kayıtsız kalır, hatta düşmanca bir tutum benimserler. Batı’da devrimci yazarların büyük dönemi 1930’lardır: Stalin’in baskıcı bir bürokrasiyle Rusya’da devrimci kıvılcımı söndürdüğü ve uluslararası işçi hareketini, ittifak kurmaya çalıştığı burjuva rejimlerine tabi kıldığı yıllar.

Serge’in Rus iç savaşına katıldığı, ardından Almanya’da, Avusturya’da ve Balkanlar’da yeraltında Komünist Enternasyonal’e hizmet ettiği kızıl on yılla tezat oluşturan “pembe” on yıl, konformist solcu yazarlar için devrimci yazar kongrelerini, sosyalist anavatana edebi hac ziyaretlerini, büyük telif ücretlerini ve kitlesel yayınları temsil ediyordu. Dolayısıyla halk cepheleri döneminin angaje yazarlarının eserlerinin daha ziyade bireysel kahramanlığı, demokratik, duygusal ve vatansever popülizm ile etkinlik kültünü yansıttığını tespit etmek fazla şaşırtıcı değildir, halbuki Serge’inkiler devrimci düşünce ve faaliyete kök salar.

Oysa 1939’dan itibaren Serge ile sıklıkla ilişkilendirilen yazarların çoğu –Arthur Koestler, Franz Borkenau, Manès Sperber, André Malraux– hayallerini yitirmiş eski devrimcilerin safına geçer, hatta kimileri anti-komünist Haçlılara katılır. Serge ise sosyalizm için mücadele etmeye ve devrimcilerin kaderi hakkındaki tanıklık-roman dizisini tasarlamaya devam eder.

Serge’in dünya edebiyatındaki yeri bu anlamda iki kez eşsizdir. “Serge ile anlamlı biçimde karşılaştırılabilecek başka hiçbir yazar tanımıyorum,” der John Berger. Büyük devrim sonrası kuşağın Sovyet yazarı olarak sadece o ayakta kaldı, kendini özgürce ifade etmeyi sürdürdü, değerlerini muhafaza etti ve yaşandığı haliyle Stalinist döneme dair hakiki bir manzara çizdi. Avrupalı olarak da, devrimci hareketin içinden kendini ifade eden ender yazarlardan biri oldu; moda olmasından evvel hareket içinde yer alarak sonuna kadar kaldı ve tarihsel keskinliği ve insani kavrayışıyla bu süreci aktarmaktan, zaferleriyle birlikte mağlubiyetlerini, büyüklüğüyle birlikte trajedisini tasvir etmekten çekinmedi.

Çeviri: Uraz Aydın

Richard Greeman’ın “Victor Serge et le roman révolutionnaire” adlı yazısından kısaltılarak çevrildi. Kaynak: Cahiers Léon Trotsky, no: 47, Ocak 1992. 


[1] Victor Serge, Carnets, s.115, 30 Ağustos 1944.

[2]V. Serge, Bir Devrimcinin Hatıraları, çeviri : Bülent Tanatar, Yazın Yayıncılık, 2018.

[3] İçerdekiler (çeviri Gülen Aktaş, Ayrıntı, 2015) ; Gücümüzün Doğuşu (çeviri Gülen Aktaş, Ayrıntı, 2018).

[4] V. Serge, Bir Devrimin Kaderi – SSCB 1917-1937 (çeviri Metin Cengiz, Pencere Yayınları, 1997).

[5] Marcel Martinet’ye mektup, 25 Aralık 1936. Paris Ulusal Kütüphanesi.

[6] V. Serge, La tragédie des écrivains soviétiques, Paris, Les EgauxMasses dergisine ek, Ocak 1947, sayı 6, ss. 9-10. Ingilizce : « The Writer’s Conscience », Marxists on Literature : an Anthology, David Craig, Editor, Penguin, 1975.

Kaynak: http://www.e-skop.com/skopbulten/victor-serge-ve-devrimci-roman/4880

Bellekteki Boşluk ve 12 Eylül – Masis Kürkçügil

Masis Kürkçügil’in on yıl kadar önce kaleme almış olduğu bu yazısını 12 Eylül 1980 darbesinin 40’ıncı yıldönümü vesilesiyle yeniden yayınlıyoruz.

Yakında otuzuncu yılını dolduracak olan 12 Eylül’e ilişkin kitaplar, programlar, tartışmalar belki de şimdiden tezgâhlara sürülmüştür.  Daha dün 68’in kırkıncı yılı anıldı, mülakatlar yapıldı, kitaplar basıldı. Sonra herkes köşesine çekildi. Anmalar, polemikler arşivlerde zararsız tartışmalar klasörlerinde yerlerini aldılar. Belleklerde kalan da eski muharipler cemiyetindeki muhabetlerden ibaretti. Okunması elzem kitapların miktarına ve satışına bakılırsa ilginin hayli gelgeç, yüzeysel olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Hafızayla herkesin farklı bir ilişkisi var ve bu ilişki sanıldığının aksine geçmişten çok gelecekle ilgili. İnsanlar ancak yeni bir gelecek tasarladıklarında belleklerini tazeleme ihtiyacı hissediyorlar. Anlamlı tartışmalar, çalışmalar da ancak böylesi bir yeniden inşa sürecinde ortaya çıkabiliyor.

Geleceği askıya alıp gündelik siyasetin sorunlarına gömülmüş olanlar için geçmiş, eksik ve yetersiz kalmış deneyimler, mücadeleler olmaktan çıkıp becereksizlikler, hayalperestlikler ve zevzeklikler alanı haline getiriliyor. Geçmişi yarım kalmış bir altın çağ olarak tasavur edenler ise menkıbeden menkıbeye geçerken gerçeklikle ilişkilerini koparıyorlar. Böylece giderek belleklerde çarpıtılan geçmiş, yaşanmamış oluyor. 12 Eylül ne yazık ki –yazık çünkü yaşanılmış olan en önemli deneyim olma özelliğini hâlâ koruyor– esas olarak bu iki kıskaç arasında kendi gerçekliğine yeniden kavuşamadan, yani gelecek için anlamlandırılabilecek, yitirilenleri kazanıma dönüştürebilecek bir çabanın öznesi olmadan “mazi” oluyor.

Geliyorum diyen darbe

Yetmişli yılların ortalarında dünya kapitalist krizi patlak verdiğinde, dünyanın dört bucağında sosyalist hareket altmışlı yıllarda boyvermiş koşulların hüküm sürdüğü bir dünyanın sorunlarını çözmekle meşguldü. İspanya’da açılım, Portekiz’de Karanfil Devrimi, Yunanistan’da demokrasiye geçiş iyimserliği pekiştirirken 1973 yılında Şili ile başlayan Latin Amerika’da askeri diktatörlükler silsilesi sanki bir kazaymışcasına algılanıyordu. Demirel kendisinden emin, Ecevit’e (Allende’ye hakaret edercesine) Büllende yakıştırması yaparken gelecek darbenin kendisini devireceğini belli ki hiç beklemiyordu.  Latin Amerika’da düşen ibrenin farkında olmayan sosyalist hareket, Afrika’daki ulusal kurtuluş hareketlerindeki kıpırdanmalardan, Çin, Vietnam ve Küba’nın izinden dünyayı değiştirecek bir kaldıracın peşindeydi.

Rastlanmadık siyasallaşma

12 Mart’ın bitiminden önce, Ekim 1973 seçimlerinde, Ecevit’in mitinglerine yığılan kitlelerin şahsında, 1961 Saraçhane mitinginden sonra belki de en büyük ve anlamlı siyasallaşmayla solun kazandığı itibar ve meşruiyet, yıkılmış, dağılmış sosyalist hareketin de yeniden canlanmasına yol açtı. Kıbrıs harekâtına kadar baskıyla özdeşleşen ordunun kaybettiği itibar, idamların  “kamu vicdanı”nda mahkum edilmesi, 12 Mart uygulamalarının toplumun geniş kesimlerinde yarattığı huzursuzluk, altmışlı yıllardan farklı, daha kitlesel, umutlu ve daha deneyimli bir radikalizasyon dalgasını getirdi. 12 Mart’ın kapıdan kovduğu bacadan girmişti.

Sanıldığı gibi genel afla içerden çıkanların değil dışardakilerin, yeni bir gençliğin, kadınların, emekçilerin akın akın siyasete koşmalarının ürünüydü bu yeni dalga.

12 Mart’ı, 1905 benzeri bir prova olarak görenler de vardı. Şimdi sıra 1917’deydi. Ortada bir prova vardı ama elbisenin kimin üzerine prova edildiği atlanıyordu.

12 Mart’ı oluşturan önemli şartlardan biri olan egemen blokun çatırdaması, AP’nin temsil ettiği iktidar blokunun MNP-MSP (Anadolu tüccarı ve esnafı) ve Demokratik Parti (tarım burjuvazisi) ile dağılması, MHP’nin güçlenmesi MC türü koalisyonlarla telif edilmeye çalışılmışsa da, Demirel’in bütün maharetine rağmen bütün bu farklı partilerin temsil ettiği çıkar çatışmalarını tatmin etmek mümkün olmadığından “yönetenlerin yönetememe hali” kangrenleşmiştir.

Kitlelerin siyasallaşmasının yükseliş ve düşüşü

Genel olarak solun kazandığı mevziler 1977 Haziran seçimleriyle zirve noktasına ulaşmıştı. Bu birikimde sosyalist solun enerjisi büyük miktarda Ecevit CHP’sine akmış, bağımsız sosyalist bir alternatif oluşturulamamış ve sosyalist hareketler de en yakınında bulunanlarla “ideolojik” hesaplaşmalarını tamamlamamışlardı. Seçimlere giren sosyalist kesimlerin aldığı oylar devede kulak kalırken, bir katsayı kullanarak girmeyenlerin de hali pür melali hakkında bir fikir edinilebilirdi. Bu seçimlerde MHP’nin de bir milyonu aşan bir oy alarak kendi rekorunu kırıdığı eklenmelidir. 1973 yılında siyaset sahnesinde yerini alan MSP’nin kalıcılığı da tescil edilmiş oluyordu. Bir diğer husus yerel seçimlerde Diyarbakır’da sosyalist bir grubun temsilcisi olarak Mehdi Zana’nın seçimleri kazanmasıydı. Dolayısıyla radikalizasyon, oldukça çok yönlüydü.

Sermayesinin saldırısına karşı, demokratik haklar için mücadelede emekçilerin en önemli örgütü DİSK ise CHP’ye hayırhah davranırken kendi içinde iktidar mücadelesine girerek, bir kaç yılda hesapta olmayan bir biçimde güç kaybedecekti.

Bugün 12 Eylül’e açılan çatışmaların, mücadelelerin (kimilerine göre komploların) bir ayağı olarak sunulan tablonun önemi ne olursa olsun belirleyici unsurlar kitle dinamiğine bakarak çıkarılabilir. Bu açıdan 1 Mayıslar bir mihenk taşı olarak görülebilir. 1976 olaysız ilk 1 Mayıs, solla dirsek teması olan bütün emekçilerin, yurttaşların yüzünü güldürürken, 1977 1 Mayıs’ı derin soru işaretleri ortaya koymuştur. Felakete karşı özsavunmayı sağlayacak olan nedir? Siyasetin “olağan” kanallarının dışına çıkıldığında güç ilişkilerinde emekçilerin konumu alabildiğine elverişsizdi.

1 Mayıs 1977 katliamı simgesel olarak, sosyalist soldan çok daha fazla işçi sınıfının sendikal alanda güçlenmiş olmasına yönelikti. Ayrıca benzer bir komplonun Ecevit’e yönelik olarak da gündeme geldiği bilinmekte. Bu tarihler aynı zamanda yetmişli yılların ortalarında başgösteren dünya krizinin sonucu, dünyanın dört bucağında topyekûn olarak işçi sınıfının fiziki varlığına ve moral kazanımlarına saldırının başlatıldığı tarihlerdir.

Bir ay sonra yapılan genel seçimlerde Ecevit CHP’si oylarını en üst seviyeye çıkartmış, tek başına iktidar olmayınca devşirdikleriyle bir koalisyon hükümeti kurmuştur.

Dönemin bir diğer önemli olayı DİSK içindeki iktidar mücadelesinin 1977 Ekiminde yapılan kongrede, Türk-İş’den gelenlerin ağırlıklarını koyarak yönetimi ezici bir çoğunlukla ele geçirmeleridir. Bundan böyle bir tür iki başlı bir DİSK’ten söz edilebilirdi.

Üçüncü 1 Mayıs’a (1978) insanlar 1 Mayıs 1977’de katledilenlerin anısına saygı göstererek aynı heyecanla olmasa da kitleler halinde katıldılar. 1977’den farklı olarak kürsünün manüplasyonundan uzak düzenlemede siyasal grupların ağırlığı başından itibaren kendini gösteriyordu.

Kitle hareketinin eğrisi yükselmiyordu ama henüz bir düşme eğilimi de göstermiyordu. 1978 yılı bu açıdan her kesim için kritik bir yıldır. Düzen güçleri için de, sosyalistler için de sendikalar için de henüz fırsat vardı. Ancak tarih hızını artırırken, herkes yaşanan günler ebediymişcesine büyük bir iyimserlikle kendi ritmine umut bağlamıştı. Yaklaşan felakete karşı, kazanımların savunulması için ortak bir mücadeleyi tasarlamak yerine, bir diğerinin yaşama alanını daraltarak kendini genişletme çabası sürdürülüyordu.

Yıl sonunda Kahramanmaraş’ta yüzü aşkın insanın katledilmesiyle sonuçlanan olaylar artık bir dönemin sona erdiğini göstermektedir. Ecevit hükümeti durumu denetleyememekte, zemini kaymakta ve yamalı bohça hükümetinin itibarı zedelenmektedir. Artık 12 Eylül’e uzanacak bir sıkıyönetim dönemine girilmiştir, yetkiler orduyla paylaşılacaktır.

1979 1 Mayıs’ı bu açıdan anlamlı bir tarihtir. DİSK yönetimi 1 Mayıs alanı diye ilan edilen Taksim’de kutlamaların yapılması için ısrar etmiş, izin verilmediğinde de elinden geleni yaptığından hoşnutken, DİSK’ten geçici olarak ihraç edilen sendikalar TKP güdümündeki Maden-İş başkanı Kemal Türkler’in sözcülüğünde İzmir’de kutlamaları yapmışlardır. İkinci bir kutlama yine İzmir’de sol gruplarca yapılmıştır.

Özetle 12 Eylül’den, 24 Ocak’tan önce başlamış olan güç ilişkilerinde emekçiler aleyhine hemen hemen her düzeyde belirgin bir gerileme sözkonusuydu. 1980 yılı başladığında artık giderek güç kaybeden sendikalar ve genel olarak sol, savunma mevzileri inşa etmekten de aciz kalıyordu. Tariş gibi kimi artçı olaylar bir yükselişin belirtisi olmayıp gecikmiş ortak mücadelenin anlamını tarihe geçirirken, kaybedilenin yerine yenisi koymak artık imkânsız hale gelmişti.

Darbenin şekillenmesi

1979 Ekim ara seçimlerinden sonra CHP’nin hükümetten çekilmesiyle Demirel büyük bir hevesle kolları sıvıyordu. Oysa parlamenter sistemi askıya almak için koşullar fazlasıyla oluşmuştu. Yalnızca yıllardır süren yukardakilerin yönetememesinden ötürü değil, uluslararası koşullar, NATO’nun bölgedeki dayatmaları açısından da.

İran Şahı’nın devrilmesi, Rusya’nın Afganistan’ı işgal etmesi Türkiye’de sıkıyönetim altında da olsa pamuk ipliğine bağlı bir parlamenter sistemin sürmesini imkânsız kılıyordu. Hükümetin Amerikancı olması, herhangi bir güvence oluşturmuyor, destekçisi MSP’nin Dışişleri bakanının düşürülmesinde oynadığı rolün de gösterdiği gibi olayların hızlı aktığı bir dönemde yeterince zaman kaybedildiğinden hareketle sistemin ipi çekiliyordu.

Bütün bu hengâmede Cumhuriyet tarihinin en çetrefil mücadeleleri yürütülüyordu.  Ancak bütün bunlar kitlelerin siyasetten çekildiği bir ortamda artçı mücadelelerle sınırlı kalıyordu. Celal Bayar “bu kış komünizm gelecek” gibisine bir kehanette bulunduysa da  sosyalist hareket tüketici bir siper savaşını dönüştüremedi. 12 Eylül derbesi olduğunda etraf sanki süt liman oldu bir anda. Darbeciler bile hazırlıklarını çatışmaların sürmesi, bir direnişin olabileceği ihtimali üzerine yapmışlardı.

12 Eyül döneminde tutuklananlar, hapsedilenler, mahkum edilenler, öldürülenler, fişlenenler, işten atılanlar vb. listesi, sınıf kini katsayısı ile bakılmadığında çatışmanın düzeyine göre abartılı görülebilir. Ancak anılan dönemde kurulu düzen ilk kez ihtimal olarak bile olsa ölümlü olduğunu fark etti. Reaksiyonun ağırlığının önemli bir nedeni budur.

Ya sonra?

12 Eylül’ün yarattığı tahribatı anlamak için rakamlara bakarken gözden ırak tutulmaması gereken husus, bütün bu baskının “ideolojik” içeriğidir. Şairin “onlar umudun düşmanıdır” demesine nazire olarak denebilir ki onlar daha güzel bir dünya için verilmiş mücadelelerin belleğini yok etmeye çalışmışlardır ve büyük miktarda başarıları da buradadır.

12 Eylül tasfiye olmadan, sözcüsü gibi kendi ömrünü doldurdu. Bu anlamda toplum, 12 Eylül’den kurtulamadı ve artık 12 Eylül’le hesaplaşma imkânını da yitirdi. Hesaplaşma, herşeyden önce bir intikam sorunu olmayıp, yaşananların bellekte yeniden oluşuturularak gelecek için alarm zillerinin çalınması anlamına geliyor. Belki de bunun için örneğin Beynelminel, Eve Dönüş gibi filmler, kimileri için çok daha ağır olan olaylardan çok daha fazla geniş kesimlerin belleğine sarsıcı kayıtlar düşüyor. Kurban şu veya bu örgütün bir üyesi veya sözcüsü değil içimizden biri, kısaca sokaktaki vatandaş olarak belirince durumun vehameti çok daha açık bir hal alıyor.

12 Eyül’le ilişkideki kopuş tarihimizin bir dizi konusu için de geçerli. 1908’in 100. yılı anmasında bunu tüm açıklığıyla gördük. Öte yandan Kürt meselesinden, Ermeni meselesine veya işçi hareketinin ve sosyalist hareketin tarihine ilişkin bütünlüklü bir bellek olmadığından köhne dünyadan özgürleşime ilişkin bilincimizde sakatlıklar, kesiklikler oluyor ve bu da eylemimize, yaşadığımız hayata yansıyor. Ancak tarihle ilişkideki bu kopukluk bize has değil.  İspanya İç Savaşı gibi insanlık tarihi açısından dramatik bir olay ancak on yıldır kendi ülkesinde bilince çıkmakta. Bu da özgürlük ve eşitlik mücadelesinin vazgeçilmez bir parçası.

(Bu yazı Mesele dergisinin Eylül 2009 tarihli sayısında yayımlanmıştır.)

Müjde! Doğal Kaynağa Gerek Yok, Türkiye’de Emekçiler İçin #KaynakVar

Herkese İş ve Gelir Güvencesi Kampanyası tarafından yayınlanan basın bildirisinde işsizlik sorununu çözmenin ve emekçiler için insanca yaşamayı olanaklı kılacak bir yaşam geliri sağlamanın mümkün olduğu belirtiliyor. Bildiride herkese gelir güvencesi sağlanması için en zengin yüzde 1’den, yüzde 20’lik gelir vergisi alınması talep ediliyor. Bu kaynakla gelirini ve işini kaybeden milyonlarca emekçiye insanca bir yaşam sağlayacak bir yaşam geliri sağlanırken, salgının bir işçi katliamına dönüşmesinin önüne geçilebileceği vurgulanıyor.

Basın bildirisinin bütününü okurlarımızla aşağıda paylaşıyoruz.

Müjde! Doğal Kaynağa Gerek Yok, Türkiye’de Emekçiler İçin #KaynakVar

Koronavirüs salgını süresince, tüm dünyada milyonlarca emekçi işini, gelirini kaybederken ya da virüse yakalanma riskini göze alıp ölüm pahasına çalışmak zorunda kalırken, gazetelerde çıkan haberlerden biliyoruz ki,  dünyanın en zengin 25 kişisi COVID-19 salgını döneminde sadece 2 ayda servetlerine 255 milyar dolar kattılar. 

Türkiye’de de durum bundan hiç farklı değil; Türkiye’nin en zengin 100 kişisinin toplam serveti, 100 milyar 400 milyon dolar yani 743 milyar 634 milyon TL. Sadece bu 100 kişinin serveti bile 10 milyon emekçiye 74,363 TL gelir sağlamaya yeter. Üstelik bahsettiğimiz sadece en zengin 100 kişi yani bir devlet okulunda bir sınıfı dolduracak kadar kişinin serveti.

İsviçre Bankası Credit Suisse’in yıllık olarak yayınladığı Dünya Servet Verikitabıraporuna göre ise, Türkiye’nin en zengin yüzde 1’lik kesimi ülke toplam servetinin yüzde 42,5’una sahip. Türkiye’nin toplam serveti 1355 milyar ABD Dolarını bulurken, en zengin yüzde 1’ik kesimin toplam serveti ise 575 milyar 875 milyon ABD Dolarını, yaklaşık 4,3 trilyon TL’yi buluyor. Toplam ülke servetinin yüzde 42,5’ine ulaşan bu miktar 10 milyon emekçiye dağıtılsa kişi başı 430 bin TL’ye denk düşer.

Yani Türkiye’de gelirini, işini kaybeden milyonlarca emekçiye fazlasıyla yetecek kaynak vardır. Ancak bunun yerine hükümet, işçilerin yıllarca kendi ücretlerinden kesilen paralarla oluşturulan İşsizlik Sigortası Fonundan sağlanan ve kimsenin insanca bir yaşam sürmesine yetmeyecek miktarlardaki kısa çalışma ödeneği ve ücretsiz izin ödeneği uygulamalarını tercih etmektedir.

Oysa bugün açıkça görülmektedir ki, herkese iş ve gelir güvencesinin sağlanması, pandemi süresince ve krizin sonuçlarının derinleşerek devam edeceği salgın sonrasında da ezilenler, sömürülenler ve güvencesizler için en can yakıcı mesele olarak ortaya çıkmaktadır. İşsizlik sorununu çözmek ve emekçiler için insanca yaşamayı olanaklı kılacak bir yaşam geliri sağlamak mümkün. Bunun yolu kapitalizme, onun sömürü politikalarına ve yarattığı sosyal eşitsizliğe karşı acil talepler etrafından emekçilerin birleşik mücadelesini örmekten geçiyor. Bu amaçla, Herkese Gelir Güvencesi Sağlanması için en zengin yüzde 1’den, yüzde 20’lik gelir vergisi alınmasını talep ediyoruz. Böylesi bir gelir vergisi toplamda 860 milyar TL’lik bir kaynak sağlayacaktır. Bu kaynakla gelirini ve işini kaybeden milyonlarca emekçiye insanca bir yaşam sağlayacak bir yaşam geliri sağlanırken, salgının bir işçi katliamına dönüşmesinin önüne geçilebilir.

Herkese iş güvencesi!

  • İşten çıkarmalar gerçekten yasaklansın! Ücretsiz izin uygulamasına derhal son verilsin!
  • 6 saat iş günü uygulansın! Çalışma süresi haftalık 30 saat olsun! Ücretler düşürülmeksizin çalışma saatleri kısaltılarak işler tüm çalışabilen nüfus arasında paylaştırılsın!
  • İş yerlerinde iş sağlığı ve güvenliği önlemleri işçiler tarafından denetlensin!

Herkese gelir güvencesi! Emekçiler için kaynak var!

  • İşsizlik fonu işçilerin denetimine geçsin ve sadece emekçiler yararına kullanılsın!
  • En zengin yüzde 1’den yüzde 20 oranında servet vergisi alınsın!
  • Özel sektör finans ve bankacılık kuruluşlarının kârlarına ek bir COVİD vergisi uygulansın!
  • Yap-işlet-devret (YİD) işletmelerinin tüm ödemeleri durdurulsun, tamamı derhal kamulaştırılsın!
  • Emekçilerin denetiminde bir acil durum fonu oluşturulsun! 
  • Acil durum fonunda toplanacak tüm bu kaynaklar emekçilerin denetiminde kamu yararına kullanılsın! Asgari ücret insanca bir yaşam sürmeye yetecek seviyeye çekilsin! Emekli maaşları ve tüm ödenekler en az asgari ücret seviyesine çekilsin!
  • Geliri olmayanlara, herhangi bir başka koşula bağlı olmaksızın insanca yaşamayı olanaklı kılacak bir yaşam geliri sağlansın!

Birbirimiz için Yaşayacağız: Mektuplarla Platonov – Emre Tansu Keten

“Voşov kıza dokundu. Bu susmuş çocuğun başında
şaşkınlık içinde duruyordu; öncelikle bir çocuğun
duygusunda ve inançlı tecrübesinde de mevcut değilse,
komünizmin şimdi dünyanın neresinde
bulunabileceğini bilmiyordu.”
Platonov, Çukur

Ekim Devrimi’nin yüzüncü yıl dönümünde, işçi sınıfının bu ilk muzaffer devriminin her yönüne olduğu gibi, yarattığı sanatsal enerjiye de yoğun bir ilgi oluştu. Devrimin sanatı hakkında birçok makale yayımlanırken, Sovyet edebiyatını oluşturan yazarlar da, bu ilgiden nasibini aldı. Aslında Ekim Devrimi’nin sanatı, basit bir şekilde sosyal devrime ayak uyduran, devrimin propagandasını yapan bir sanat değildi. Sanat alanındaki önkabulleri, kanıksanmış iktidar yapılarını ve sınıfsal ayrımları yıkıp atmaya çalışan, sanatı demokratikleştirip bütün halkın üretimine açmayı amaçlayan ve insanlığın bütün potansiyelini serbest bırakma kararlılığında olan devrimci bir sanattı.

Andrey Platonov, işte böyle bir devrimci ortamda üretimlerine başlamış bir yazardı. Devrime aktif olarak katılmış, bu süreçte ilk eserlerini vermeye başlamış, ardından bir mühendis olarak ülkenin en ücra köşelerinde sosyalizmi örmeye çalışmış, sonrasında yazdıklarının pek hoş karşılanmamasıyla aforoz edilme noktasına gelmiş, ancak 1980 sonrası basılabilen eserleriyle hak ettiği ilgiye kavuşmuş bir gündelik hayat hikâyecisiydi. Metis Yayınları tarafından yayımlanan Birbirimiz İçin Yaşayacağız başlıklı Platonov’un mektupları, gerek yazarın eserleri, gerek Sovyetlerde bir yazar olmanın koşulları, gerekse ülkenin siyasi gidişatı hakkında önemli bir tanıklık olma niteliği taşıyor.

İlk yıllar

Kitap, Platonov’un bir gazetenin edebiyat bölümünde editör olduğu dönem, gazeteye şiir ve öykü gönderenlere yazdığı cevaplarla başlıyor. Yazar, kendisine gelen şiir ve öykülere karşı gayet sert ve acımasız eleştiriler kaleme alırken, bu eleştirilerde politik kaygıların değil edebi kaygıların ön planda olduğunu görüyoruz. Sadece bir işçi tarafından yazılmış olması nedeniyle ya da sadece proleteryayı konu alması/övmesiyle bir eserin proleter bir eser olmayacağının bilincindeki Platonov, bir edebi düzey tutturma çabasıyla geçiriyor bu editörlük günlerini.

Ardından Tambov günleri geliyor. Mühendis olarak çalışmak için gittiği Tambov bölgesinde, işlerin hiç de sosyalist bilinçle işlemediğini, devrimin henüz ilk yıllarında oluşmaya başlayan (Lenin ve Troçki’nin bu dönem hakkında uyarılarda bulunduğu) bürokrasinin hem işleri zorlaştırdığını, hem de işçiler ve yöneticiler arasında türlü ayak oyunlarına, çirkefliklere ve entrikalara yol açtığını görüyor. Bürokrasiden iğrense de, işleri layıkıyla yerine getirme arzusuyla bir süre sonra kendisi de oyunu kurallarına göre oynamaya çalışıyor. İşten çıkartmalar, şikayet mektupları, çalışmaya zorlama gibi yöntemleri denemesinin ardından bu küçük yerleşimde sevilmeyen kişi ilan ediliyor. İçerisine girdiği bu süreçte oldukça yıpranan Platonov bir süre sonra, kitapta ismi belirtilmeyen daha üst bir bürokrata şunları yazıyor:

“Bunlar cellat. Ben böyle bir başkanı olan sendikadan kendim giderim. Onlar o uzaklardaki büyük kalabalıkları düşünmeye alışmışlar, ancak o kalabalığın kanlı canlı bir üyesi karşılarına çıktığında ona kolayca ve acımadan silkeleyip atabilecekleri bir toz tanesi muamelesi yapıyorlar. Gerçekten bizi savunabilecek bir yer yok mu şimdi?  (…) MK’nın (İnşaatçılar Birliği ve Orman İşçileri MK’sı) başkanı ne kodaman olursa olsun, bence insan olarak çok sefil. Ona karşı pes etmeyeceğim.”

Taşrada bürokrasiyle mücadele ederken, bir yandan da aşkıyla başa çıkmaya çalışıyor Platonov. “Her doğal afet gibi aşk da farklı uygulamalar bulabilir. Elektrik gibi mesela, öldürebilir, başın üstünde ışıyabilir ya da insanoğlunu ısıtabilir” diyerek bir tanımını bulmaya çalıştığı aşk, mektuplarından anladığımız kadarıyla onu sık sık ölümün eşiğine getiren bir enerji olarak yakalıyor. O dönem Moskova’da bulunan sevgilisi Mariya’ya, karşılıksız bir aşkı çağrıştıran, yoğun kıskançlık nöbetlerinin çıktısı gibi görünen mektuplar yazıyor. Yok edici bir özlem ile çıldırtan bir şüphenin bileşimi olan bu mektuplar, uzun bir dönem uzaktan uzağa yaşanmak zorunda olan bir aşkın barındırdığı tehlikeleri gösteriyor. Ancak Platonov ve Mariya aşkı bu badireleri atlatarak hayatta kalmayı başarıyor.

Platonov’un bu ilk dönem mektuplarına (aslında hayatının geneline de diyebiliriz) damgasını vuran diğer olgu ise geçim sıkıntısı. Sovyet’in taşralarında münzevi bir memur hayatı sürerken, bir yandan da Moskova’daki Mariya’ya ve daha sonrasında doğacak çocuklarına sürekli para göndermeye çalışan Platonov, memurluktan aldığı maaşı, yazdığı eserlerden aldığı teliflerle desteklemek için didiniyor. Ancak devrimin bürokrasi tarafından ele geçirilmeye başlamasıyla ortaya çıkan sanat bürokrasisi, bu alanda da yazarın önünü kesmeye başlıyor. Kitaptaki mektupların birçoğu, telif için ya da daha iyi barınma koşulları için bürokratlara yazılan ‘rica’lardan oluşuyor.

Devrimin sanatı yenilirken

Platonov’un edebi güzergâhı ile devrimin kaderi paralel bir şekilde ilerliyor diyebiliriz. Yazının başında sözünü ettiğimiz devrimci sanat, Lenin’in ölümü ve Stalinist bürokrasinin gücünü artırmasıyla birlikte yerini resmi sanata bırakmaya başlıyor. Troçki önderliğindeki Sol Muhalefet’in Sovyetler Birliği içerisindeki yenilgisiyle mutlak egemenliğini ilan eden Stalinizmin 1928’de başlattığı Kültür Devrimi ve 1934’te sosyalist gerçekçiliğin resmi sanatsal form haline gelmesiyle birlikte ‘devrimci sanatçı’ yerine ‘bürokrat sanatçı’ muteber hale geliyor.

Hikâye ve romanlarında büyük büyük meseleler yerine, sıradan insanların sıradan yaşamlarını/kaygılarını/hayallerini dert edinen Platonov, 20’lerin sonuna kadar (Yepifan SavaklarıElektriğin Yurdu gibi öyküleriyle) sanat çevrelerinden övgüler alsa da, 1928’de tamamladığı Çevengur başlıklı romanıyla işler tersine dönüyor (Sosyalist gerçekçilikle kastedilenin gerçek hayatın sanata aktarılması değil, sanat yoluyla bürokratların hoşuna gidecek ‘gerçek’lerin kurgulanması olduğu açık). Devrime zararlı ögeler barındırmakla eleştirilen Platonov, 1929’da yazdığı, bürokrasiyi eleştiren Şüpheli Makar öyküsüyle topa tutuluyor. Lidere yaranma derdiyle, liderden liderçi olan aparatçikler Platonov’u anarşist ve küçük burjuva olmakla suçluyorlar.

Ancak yazarın tam anlamıyla hedef tahtasına oturtulması, İlerisi İçin başlıklı hikâyesinin Krasnaya Nov dergisinde yayımlanmasıyla oluyor. Metni titiz bir şekilde okuyan Stalin, derginin yazı işlerine şu notu gönderiyor: “Krasnaya Nov yazı işlerinin dikkatine, düşmanlarımızın ajanının kolhoz hareketinin motivasyonunu bozmak amacıyla yazdığı öykü kalın kafalı komünistler tarafından iflah olmaz kürlüklerinin nişanesi olarak basılıp yayımlanmış. Hem yazara hem de o kalın kafalılara öyle bir bildirmek gerek ki hadlerini, hem bugün hem de ilerisi için yetsin de artsın”. Bu notun ardından Platonov, edebi ortamlardan dışlanıyor ve senelerce hiçbir eseri basılmıyor.

Mayakovski’nin intihar ettiği, Zamyatin ve Bulgakov’un yurtdışına çıkmak için Stalin’den izin istediği ve birçok yazarın otosansüre boyun eğdiği bu dönem Platonov kendisini liderliğe kabul ettirmekten başka bir çare bulamıyor ve Stalin’e bir mektup yazıyor: “Kaybolduğumu ve dolayısıyla mahvolduğumu söyleyen RPYB’deki (Rus Proleter Yazarlar Birliği) yoldaşların haklı olduklarını görüyorum. (…) Yolculuğun sonunda, her biri gerçek birer Bolşevik olan yoldaşlarımın ideolojik yardımları sonucunda, ben de önceden yazmış olduğum eserleri sanatsal anlamda içten içe reddettim; politik anlamda da reddedilmeyi hak eden eserler onlar, ortadan kaldırılmayı ya da gün yüzü görmemeyi hak ediyorlar. (…) Tüm kaygım önceki edebi faaliyetlerimin yarattığı zararı en aza indirmekten ibarettir”. Platonov, Şolohov’un yardımları ve İkinci Paylaşım Savaşı sırasındaki hizmetleri dolayısıyla, hakkındaki aforoz kararını bir nebze olsa azaltsa da, en nitelikli eserleri ancak 1980’den sonra gün yüzüne çıkabiliyor.

1938 yılında, 15 yaşındaki oğlu Platon’un Stalin’e suikast, Alman casusluğu, karşı-devrimci bir örgüt kurma gibi torba suçlamalarla tutuklanması, iki seneye yakın tutsak edilmesi ve çalışma kampında yakalandığı verem yüzünden hayatını kaybetmesi de Platonov’un hayatındaki önemli trajedilerden birisi olarak kitapta yer alıyor.

Birbirimiz İçin Yaşayacağız, komünizmi bir çocuğun duygusunda görmeyi düşleyen bir komünistin, tarihin en gelişkin işçi devleti deneyiminin tekil hikâyelerinin usta anlatıcısı Platonov’un mücadeleyle, ümitsizlikle, acıyla; ama inat ve aşkla geçen hayatının berrak bir anlatısı.

Not: Bu yazı ilk olarak Yeniyol‘da yayımlanmıştır (8 Nisan 2018).

TİP Milletvekili Barış Atay’a Saldırı Protesto Edildi: “Bakan Değil Çete Lideri”

Türkiye İşçi Partisi (TİP), Hatay Milletvekili Barış Atay’ın İçişleri Bakanı Süleyman Soylu tarafından hedef gösterilmesini ardından saldırıya uğramasına ilişkin Kadıköy’de bulunan Yoğurtçu Parkı’nda basın açıklaması yaptı. TİP’in açıklamasına birçok yurttaş ve farklı siyasi parti temsilcileri de katıldı.

Basın açıklamasında Atay’a yapılan saldırının organize bir saldırı olduğu belirtilirken, “Saldırıyı gerçekleştirenlerin kimlik bilgilerini henüz bilmesek de emri kimden aldıklarını da saldırının azmettiricilerini de gayet iyi biliyoruz. Tüm göstergeler ışığında rahatlıkla söyleyebiliriz ki, halkın seçilmiş vekili olan Barış Atay yoldaşımıza düzenlenen saldırının sorumlusu Süleyman Soylu’dur” denildi.

Basın açıklamasında ayrıca Soylu’nun tehdit ve hakaretlerinin ilk olmadığına dikkat çekilirken “Atanmış memur Süleyman Soylu, seçilmiş bir vekile alçakça sözler sarf edip halkın vekilini açıkça tehdit etmiştir. Ancak bu, hepimizin bildiği gibi, kendisinin ilk vukuatı değildir. Sırtını Saray’a dayadığı için her türlü hukuksuzluğa hakkı olduğuna inanan Süleyman Soylu’nun İçişleri Bakanlığı dönemi tehditler, saldırılar, işkenceler ve kirli ilişkilerle doludur” ifadelerine yer verildi.

Soylu’nun önceki ‘vukuatları’ ise şu şekilde sıralandı:

“- Pandemi döneminde beceriksizce ve ani bir kararla sokağa çıkma yasağı uygulamalarını hayata geçiren ve böylece halkın sağlığını hiçe sayan kişi Süleyman Soylu’dur.

– Kemal Kılıçdaroğlu’na düzenlenen linç girişiminin, CHP Avcılar Gençlik Kolları Başkanı’nın evinin basılmasının, CHP Kırşehir milletvekiline saldırı düzenlenmesinin arkasında parmağı olan isim Süleyman Soylu’dur.

– 2019 yerel seçimlerinde kolluk kuvvetleri eliyle sandıklarda terör estirilmesinin, hatta bir müşahitin öldürülmesinin, İstanbul’un seçilmiş belediye başkanına yönelik açık tehditlerin sorumlusu da Süleyman Soylu’dur.

– HDP’nin seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınması, haklarında hiçbir kesinleşmiş karar olmayan belediye başkanlarının hapse atılması, ülkemizde seçmen iradesine vurulmuş en büyük darbe olan kayyum atamaları da yine Süleyman Soylu’nun eserleri arasındadır.”

‘SÜLEYMAN SOYLU KADIN DÜŞMANLARININ SAVUNUCUSUDUR’

Basın açıklamasının devamında Süleyman Soylu’nun görev yaptığı dönemde kadına yönelik şiddetin, cinayetin, taciz ve tecavüzlerin artışa geçmesinin yanında faillerin de kollandığı belirtilirken şu ifadeler kullanıldı:

“Kendisinin görev yaptığı yıllarda kadın cinayetleri, kadına karşı şiddet ve taciz vakaları olağanüstü artış göstermekle kalmamış, Soylu’nun desteği sayesinde kadınlara yönelik suçların failleri korunmuş, kollanmış, cezasızlıkla ödüllendirilmiştir. Nitekim, Genel Başkan Yardımcımız Barış Atay’ın gündeme getirdiği konu da bir uzman çavuşun sistematik tecavüzüne ve şiddetine uğrayıp intihar ederek hayatına son veren İpek Er’in tecavüz ve katil zanlısı Musa Orhan’a Süleyman Soylu tarafından verilen açık destek olmuştur. Bir kez daha ve en yüksek sesle haykırıyoruz ki, Süleyman Soylu, tecavüzcülerin, katillerin, kadın düşmanlarının koruyucusudur.”

‘SÜLEYMAN SOYLU ÜLKEMİZİN HAK ETTİĞİ BİR YÖNETİCİ DEĞİLDİR’

Soylu’nun şiddete ve tehditlere başvurarak muhalefeti susturmaya çalıştığı belirtilen basın açıklamasında “Ülkenin iç güvenliğini sağlamaktan sorumlu bakanlığa atanmış bir memur olan Soylu, görevini yerine getirmek yerine tehdit ve şiddetle muhalefeti sindirmeye çalışan bir mafya liderinden başka bir şey olmadığını kanıtlamıştır.

Süleyman Soylu gibi, tüm kariyeri reisinin iki dudağının arasında olan ve kendi ikbali için her türlü çirkinliği yapmaktan çekinmeyecek olan bir kapıkulunun bu sözleri ve eylemleri halkımız arasındaki barış ve kardeşlik bağlarını koparmayı, ülkemizin insani değerlerini tümüyle kazıyıp silmeyi amaçlamaktadır. Ancak, biliyoruz ki, Süleyman Soylu’nun temsil ettiği siyasi ve etik anlayış, bizim topraklarımıza yabancıdır. Halkımız bu terbiyesizliği ve hadsizliği hiçbir zaman tasvip etmemiştir ve etmeyecektir. Süleyman Soylu, ülkemizin hak ettiği bir yönetici değildir ve halkımız ilk fırsatta Soylu gibi mafya bozuntularına hak ettiği yanıtı verecektir” denildi.

‘BEZİRGÂN SALTANATININ SONU YAKLAŞMAKTADIR’

Basın açıklamasında ayrıca AKP iktidarının tükenmekte olduğunu bildiği için bu tür saldırılara başvurduğu belirtilirken “AKP iktidarının ve onun atanmış kapıkulu Süleyman Soylu’nun gerçek derdini ise hepimiz biliyoruz. Bu çırpınışlar, ellerinden kaymakta olan iktidara tutunma çabasından başka bir şey değildir. Şimdiye kadar halka karşı işlenen suçların hesabını tek tek verecekleri günler yaklaştıkça, Saray Rejimi’nin ve onun bekçilerinin korkusu büyümektedir” denildi.

Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Bu korkuyu, baskıyla, tehditle, şiddetle, çete operasyonlarıyla, mafya kumpaslarıyla hafifleteceklerini düşünmeye devam etsinler. Halkımızın bu bezirgân saltanatına son vereceği gün, adım adım yaklaşmaktadır.

Ve Süleyman Soylu gibi istifa etmeyi bile beceremeyen basiretsiz bekçiler, o günü bile göremeyeceklerdir. Süleyman Soylu, ne kadar uğraşırsa uğraşsın, işgal ettiği makamı çok daha erkenden terk etmek zorunda kalacaktır.”

‘SOYLU GÖREVİNDEN DÜŞÜRÜLMELİDİR’

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun derhal görevinden düşürülmesi gerektiği belirtilen basın açıklamasında “Türkiye İşçi Partisi olarak, tüm muhalefet odaklarına, ilerici güçlere, emekçi yurttaşlarımıza çağrımızı yineliyoruz: Ülkeyi çiftliği sanan ve her türlü hukuksuzluğu yapabileceğine inanan, görevini mafya usulleriyle yerine getirmekten ötesini beceremeyen, memleketi baskının, güvensizliğin ve çatışmanın hâkim olduğu bir cehenneme çeviren Süleyman Soylu görevinden düşürülmelidir” denildi.

‘BU SALDIRI TÜM MUHALEFETİ HEDEFLEMEKTEDİR’

TİP’in açıklamasında, birkaç ay önce Barış Atay’a yönelik gerçekleştirilen sabotaj girişimi de hatırlatılırken, “Bundan birkaç ay önce, Genel Başkan Yardımcımız Hatay Milletvekili Barış Atay’ın aracına yönelik olarak düzenlenen suikast girişiminde de parmağı bulunan Süleyman Soylu, bu defa yoldaşımıza İstanbul’un orta yerinde pusu kurarak göz dağı vermeye yeltenmiştir. Bu göz dağı, sadece Partimizi ve Barış Atay’ı değil, tüm muhalefeti ve ilerici güçleri hedeflemektedir. Ancak, dünden bu yana ortaya çıkan destek tablosu bir kez daha göstermiştir ki, asıl güçlü olan bizleriz ve güçsüzlüğünü her geçen gün bir kez daha görüp korkuyla paniğe kapılan Süleyman Soylu’dan başkası değildir” denildi.

‘BU YIKICI GİRİŞİMLERE BOYUN EĞMEYECEĞİZ’

Basın açıklamasında ayrıca bugünün 1 Eylül Dünya Barış günü olduğu belirtilirken şu ifadeler kullanıldı:

“Bugün, aynı zamanda, 1 Eylül Dünya Barış Günü. Tüm emekçi yurttaşlarımızın ve dünya halklarının 1 Eylül Dünya Barış Günü’nü kutluyoruz. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de savaş ve yıkım politikaları halkların özgürlüklerini elinden almakta, ülkeler ve coğrafyalar kan denizine dönüştürülmekte, savaş baronları servetlerine servet katar ve faşist rejimler egemenliklerini güçlendirirken dünya halkları yoksulluğun ve güvensizliğin uçurumuna itilmektedir. Savaş politikalarının hem içeride hem de dışarıda en çok zarar verdiği ülkelerden biri bizim ülkemizdir ve en çok yoksullaştırdığı halklar da bizim halklarımızdır.

Saray Rejimi ve onun kapıkulu olan Süleyman Soylu gibi yöneticilerin görevde olduğu ülkemizde, toplumu temelinden dinamitleyen, halkların hak ve özgürlüklerini tırpanlayan ve ülkemizde kardeşlik türküleri yerine ağıtların yükselmesine neden olan savaş ve düşmanlaştırma politikaları bilinçli bir biçimde güçlendirilmektedir. Bu yıkıcı ve kıyıcı girişimlere boyun eğmeyeceğimizi, savaş baronlarının bu saltanatına dur diyeceğimizi, ülkemizi kardeşliğin ve huzurun egemen olduğu bir ülke haline getirmek için sonuna kadar mücadele edeceğimizi de bu vesileyle tekrar duyuruyoruz.”

‘SÜLEYMAN SOYLU BİR BAKAN DEĞİL, ÇETE LİDERİDİR’

TİP’in basın açıklamasının ardından söz alan Hatay Milletvekili Barış Atay, saldırıya uğramasından sonra dayanışma mesajları paylaşan herkese teşekkür ettiğini belirtti. Atay, “Bu ülkede herhangi bir devrimci için yapabilecekleri tek şey karanlık bir sokakta arkadan 5 kişiyle saldırmak olabilir ama gördüğünüz gibi sağlam çıkıyoruz” dedi.

Barış Atay konuşmasının devamında şu ifadeleri kullandı:

“Süleyman Soylu bir bakan değildir. Süleyman Soylu, 18 yılda AKP rejiminin yerleştirdiği mafyatik sistemin bir çete lideridir, kullanışlı bir aparattır. Kürtlere, sosyalistlere, Alevilere bu ülkede soldan bakan, demokratça düşünen ya da bu ülkenin sorunlarına karşı bir şeyler yapmak isteyen herkesi tasfiye etmek için elindeki gücü kullanmaya çalışan bir aparattır sadece…

Bu yarattıkları sistemin sonucunda bir tecavüz toplumunda yaşadığımız gün gibi aşikardır. Son haftalarda dikkat çektiğimiz şey budur.  Bugün taraflar çok net. Biz İpek Erlerin tarafıyız, Süleyman Soylu ise Musa Orhanların tarafı. Bence bu, bu hayatta yaşadığımız ve nefes aldığımız her saniye bizim kendimizle gurur duymamız için çok ama çok yeterli bir sebep. Ve biliyorum ki Süleyman Soylular gidecek, biz bu rejimi de bu yaşadığımız karanlık günleri de geride bırakacağız. Onları rahatsız ettiğimizin farkındayız ve rahatsız etmeye de devam edeceğiz. ‘Nerede kalmıştık?’ diyoruz ve devam ediyoruz.”

‘NE KADAR HAKLI OLDUĞUMUZU BİR KEZ DAHA GÖRDÜK’

Basın açıklamasında, TİP Genel Başkan Yardımcısı Barış Atay’ın konuşmasını tamamlamasının ardından TİP Genel Başkanı ve İstanbul Milletvekili Erkan Baş da söz aldı.

Baş, konuşmasında 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde Türkiye’yi ve dünya ülkelerini savaşlara sokan iktidarlara karşı barışı savunmaya devam edeceklerini belirtti. TİP Genel Başkanı, “Umarım çok uzun olmayan bir gelecekte Dünya Barış Günü’nü hep birlikte ve kardeşçe yaşadığımız bir dünyada kutlayacağız” dedi.

Konuşmasında Barış Atay’a gerçekleştirilen saldırı sonrası dayanışma ve geçmiş olsun mesajları gösteren herkese teşekkür eden Erkan Baş “Aslında ne kadar haklı olduğumuzu ne kadar güçlü olduğumuzu bir kez daha gördük” ifadelerini kullandı.

‘SENİN AĞABABALARINI, MEHMET AĞARLARI TANIYORUZ’

Konuşmasının devamında Atay’a yönelik saldırının muhalefetin iradesini kırma girişimi olduğunu kaydeden Baş şunları söyledi:

“Paraları var, devleti ele geçirmişler… Polisi, jandarması, askeri, bekçisi, her tür çetesi yanlarında, bütün medya denetim altında ama hala bunlara karşı muazzam bir halk direnişi var. Bu ülke halkları teslim olmuyor, biat etmiyor. Zorlarına giden budur biliyoruz. Buradan iktidar sahiplerine sesleniyoruz; biz bu tarz saldırılarla ilk defa karşılaşmıyoruz. Bakın 1920’den başlatalım. Daha erkene gelelim 1960’da TİP’in parlamento politiğine bakalım… Ey Süleyman Soylu! Senin ağababalarını, Mehmet Ağar’ları tanıyoruz.

Yargısız infazları, gözaltında kayıpları yaşadık. Hiçbirisi bir adım geri gitmemize neden olmadı. Aksine kararlılığımızı ve inancımızı büyütüyorlar. Biz onların bildiği siyasetçilerden değiliz. Biz devrimciyiz. Biz halkın bize verdiği görevin bilincindeyiz. Bizi Ankara’ya koltukta oturalım diye değil, Süleyman Soylu’dan hesap soralım diye gönderdiler. Süleyman Soylu ve onun gibilerin her türlü halk düşmanı sözünün, eyleminin bütün benliğimizle karşısında durmak bizim yapmazsak suçlu olacağımız bir görevdir. 

Süleyman Soylu bugün bizden daha fazla korksun. Biz siyaseti onlar gibi yapmıyoruz. Halkın kavgasını omuzlarında yüklenmiş insanlar olarak bu siyaseti yapıyoruz. Ne yaparlarsa yapsınlar, elinizden geleni ardınıza koymayın, ne yapabilirsiniz, vurdunuz da ölmedik mi? Biz bu işi başaracağız, sizi o iktidar koltuğundan indireceğiz.”

‘DAYANIŞMAYI BÜYÜTECEĞİZ’

TİP’in açıklaması ve Barış Atay ile Erkan Baş’ın konuşmalarının ardından basın açıklamasına katılan siyasi parti, sivil toplum örgütü ve sendika temsilcileri de söz aldı.

HDP, CHP, SEP, DİSK Genel İş, SOL Parti, Tüm Emekliler Sendikası, Halkevleri, Kaldıraç Dergisi, Devrimci Anarşist Faaliyet, EHP, SYKP ve TÖP’ün temsilcileri tarafından yapılan konuşmalarda Barış Atay’a yapılan saldırının sadece TİP’e ve Atay’a yönelik olmadığına, tüm muhalefetin hedef alındığına vurgu yapılırken AKP iktidarına karşı dayanışmanın büyütüleceği belirtildi.

Kaynak: https://ilerihaber.org/icerik/abd-guney-kibrisa-uyguladigi-silah-ambargosunu-33-yil-sonra-kaldirdi-116933.html

“COVİD-1984”: Sermayenin Zihni Sinir Projelerinden Başka bir Yaşam Mümkün mü? – Eyüp Özer

En zenginler servetlerine servet katarken, emekçiler her adımlarının takip edildiği, git gide makineleştirildiği sözde önlemlerle yaşamlarını riske atarak, bu zenginlerin daha da zenginleşmesi için işyerlerinde çalışmak zorundalar mı?

23 Nisan 2020 tarihli Reuters haber bülteni, Antwerp Limanı’nda bir geminin güvertesinde çalışan işçilerin görüntüleri ile başlıyordu.[1] Haber videosunda liman işçileri, kollarına saat şeklinde bir bileklik takıyorlar ve birbirlerine olan uzaklıkları azaldığında bu bileklik titreşim ve ses yoluyla sinyal veriyor. Haberin içinde ürününü tanıtan Rombit şirketinin yetkilisi, gururla 99 ülkeden, 500’den fazla şirketten sipariş aldıklarını aktarıyor. Ancak Rombit yetkilisi bu gururda yalnız değil, onunla benzer dönemlerde Türkiye’de ise Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası (MESS) benzer bir gurur ve coşkuyla üye işyerlerinde uygulamaya geçirmeyi planladığı ve kamuoyunda geniş tepkilere neden olan MESS-SAFE adlı temas takip ya da işçi takip/kontrol uygulaması diyebileceğimiz çözümü duyuruyordu.

Covid-19 salgını bitmek bir yana, aksine tam da hasta sayısının gitgide arttığı bir dönemde, nisan ayının ortalarından itibaren dünyanın birçok ülkesinde hükümetler, kapitalistlerin ekonominin yeniden canlandırılması, üretim tesislerinin tekrar çalışmaya başlaması, sokağa çıkma yasaklarının esnetilmesi talebiyle, sokağa çıkma kısıtlamalarını gevşetti ve ekonomik faaliyetleri yeniden başlattı. Emekçileri hayatlarını riske atma pahasına salgın ortamında çalışmaya zorlayan sermaye, bir yandan da işyerlerinde salgını kontrol altında tutmak ve üretimin aksamasını önlemek için işçilerin üzerinde daha fazla kontrol sağlayacak bu tarz teknolojik çözümlerle geldi.

Özellikle Avrupa’da çeşitli sivil toplum kuruluşları tarafından Covid-1984 olarak adlandırılan bu tarz uygulamalara genel olarak ‘temas takip yazılımları’ deniyor. Temas takip yazılımları sadece işyerlerinde değil, bazı ülkelerde toplumun genelini takip amacıyla da kullanılıyor.

Google ve Apple, çok önceden temas tespiti ve geriye doğru temas izleme imkânı verecek bir yazılım platformu için ortak çalışmaya başladı ve yakın zamanda bu çerçeveyi kamuoyu ile paylaştı.

İngiltere hükümeti ise 14 Nisan’da, Covid-19 semptomları gösterdiğini bildiren kişileri takip etmek ve onlarla yakın temas içinde bulunan kişileri uyarmak için bir yazılım hazırladığını duyurdu. Ulusal Sağlık Hizmetleri birimi (NHS) tarafından hazırlanan yazılımın ağustos başında piyasaya sürülüp, ülke genelinde kullanılmaya başlanması bekleniyor.

Hollanda Başbakanı Mark Rutte ise 21 Nisan’da yaptığı bir açıklamada, kendilerinin yedi farklı temas tespit yazılımını test ettiklerini ancak hiçbirinin güvenlik, hacklenmeye/korsanlığa karşı koruma ve güvenilirlik açısından gerekli koşulları sağlamadığını, bu nedenle testlere devam ettiklerini duyurdu.

EN UÇ ÖRNEK SİNGAPUR

Temas takip yazılımlarının kamusal alanda tüm vatandaşlar için kullanımı konusunda muhtemelen en aşırı örnek Singapur sayılabilir. Singapur, Covid-19 Veri Bülteni adını verdikleri bir uygulama ile enfekte olan her bir kişinin cinsiyetini, yaşını, etnik kökenini, nerede yaşadığını, nerede çalıştığını, hangi hastanede yattığını ve kimleri enfekte ettiğini takip edebiliyorsunuz. (https://co.vid19.sg/singapore/)

Güney Kore’de ise telefonların GPS verilerini kullanan bir uygulama, enfekte olan ve karantinada olan kişilerin devlet yetkilileri tarafından izlenmesine imkân veriyor. Bu yazılım isim, doğum tarihi, cinsiyet, cep telefonu numarası, bir aile yakınının numarası ve karantina süresince bulunulan adres bilgilerini saklıyor. Karantina koşullarının ihlal edilmesi durumunda uygulama alarm veriyor. İzinsiz karantinayı terk etmenin cezası ise1 yıla kadar hapis veya 60 bin TL tutarında para cezası. Bu uygulamayı telefonuna kurmayı reddeden yabancılar ise sınır dışı ediliyor.

BİR DİZİ İLKE

Peki bu tarz uygulamaların, emekçilerin sağlığını koruma iddiası ile gerek hükümetler gerekse işverenler tarafından her adımımızı izlemelerine, hareketlerimizin kontrol edilmesine göz yummamız mı gerekiyor?

Avrupa Sendikalar Enstütüsü (ETUI) bu konuda hazırladığı bir raporda, özel şirketler tarafından hazırlanan yazılımlarla kişisel verilerin ve konum verilerinin paylaşılması yerine, tasarımı itibariyle Kişisel Verilerin Korunması Kurallarına uygun, hem virüsün yayılması ile mücadele edecek hem de kişilerin kişisel verilerini koruyacak bir kamusal çözüm çağrısı yapıyor. Ancak böylesi bir çözüm henüz mevcut değil; ayrıca denetiminde yaşanacak zorluklar düşünüldüğünde arzu edilebilir de değil.

Avrupa Birliği’nin Kişisel Verilerin Korunması Kurulu (EPDB) ise, Avrupa Komisyonu’nun talebi üzerine genel olarak temas tespit yazılımlarına dair bir dizi ilkeyi barındıran bir görüş yayımladı. Bu ilkeler arasında şunlar var:

► Yazılımın kamu denetimine ve Meclis denetimine açık olması,

► Yazılımın özel şirketler tarafından değil, kamu tarafından hazırlanıp hayata geçirilmesi,

► Yazılımın kullanımının, belgelenmiş ve yasal olarak altyapısı hazırlanmış bir güvenceye dayanması,

► Kodunun açık kaynak kodlu ve serbestçe erişilebilir olması,

► Uygulamanın kullanımının süre ve kapsam bakımından orantılı olması (acil durumun özgürlüklerin kısıtlandırılmasını meşrulaştırmaması gerektiği, orantılı olması gerektiği ve acil durum süreci ile sınırlı olması gerektiği),

► Amacının sınırlandırması (uygulamanın kullanımının COVID-19’un yayılmasını durdurma ile kısıtlı olması),

► Asgari ve manalı temas verisini sadece toplaması ve saklaması.

► Sistemin tamamıyla merkezi olmayan, yani dağıtılmış bir şekilde işletilmesi, hiçbir merkezi yetkilinin dahil olmaması,

► Verilerin tutulmasının sınırlandırılması, toplanan verinin anonim olması veya anonimleştirilmesi, şifrelenmesi ve belirli bir sürenin geçmesinin ardından silinmesi gerekliliği,

► Yazılımın ücretsiz olması, kullanımının gönüllü olması ve kaldırılabilmesi, cep telefonlarının işletim sisteminin içine gömülü olmaması,

► Kullanmayı reddeden veya yazılımı kurduktan sonra kaldırmak isteyenlerin bu nedenle herhangi bir yaptırıma uğramaması,

► Bluetooth tanımlayıcılarının düzenli olarak değiştirilmesi,

► Temas takip yolu ile konum veya hareket takibi imkânı olmaması.

İŞYERLERİNDE YAYILIYOR

İşyerlerinde temas takip uygulamaları ise hızla yayılıyor. ABD’de nisan ayında yapılan bir anket, şirketlerin finansal işler müdürlerinin yüzde 22’sinin işyerlerinde bir temas takip teknolojisini kullanmayı planladıklarını söylediğini gösteriyor. Bu yazının başında örneğini verdiğimiz Rombit şirketinin uygulaması her ne kadar bu alanda öncü olsa da, kesinlikle tek değil, hatta çok sayıdaki uygulamadan sadece birisi. ABD’li ServiceNow isimli şirket, aralarında Uber ve Coca Cola gibi şirketlerin de yer aldığı 400 şirketin kendi yazılımlarını kullandığını duyurdu. Dünya genelinde faaliyet yürüten PwC danışmanlık şirketi ise Check-In adını verdiği benzer bir uygulamayı piyasaya sürdü. Ancak kendileri de bu uygulamaların emekçilerin kişisel verilerini ihlal edeceğini bildiklerinden, dünya genelinde ülkelerin kişisel verilerin korunması konusundaki yasal düzenlemelerinin ne denli sıkı olduğuna dair bir harita hazırlayıp, bu haritayı da yazılımı pazarladıkları internet sitelerinde müşterileri ile paylaşıyorlar. (https://www.pwc.com/us/en/library/covid-19/assets/COVID19-Cyber-summary-privacy.svg)

BAMBAŞKA BİR YAŞAM MÜMKÜN MÜ?

1 Haziran’da ise ABD Senatosu’nun bazı üyeleri, temas takip yazılımları kullanımının önünde engel oluşturan bazı kişisel verilerin korunması “sorunlarını çözüme ulaştıracak” bir yasal düzenleme hazırlığında olduklarını duyurdular.

Salgın süresince dünya genelinde milyonlarca emekçi gelirini kaybederken, dünyanın en zengin 25 kişisinin Covid-19 salgını döneminde sadece 2 ayda servetlerine 255 milyar dolar kattıklarını çıkan haberlerden biliyoruz. Peki en zenginler servetlerine servet katarken, emekçiler bu tarz teknolojik zihni sinir projeleri ile her adımlarının takip edildiği, git gide makineleştirildiği, sözde önlemlerle yaşamlarını riske atarak, bu zenginlerin daha da zenginleşmesi için işyerlerinde çalışmak zorundalar mı? Yoksa bu hepi topu 25 kişinin serveti bile milyonlarca hayat kurtarabilecekken, bu zenginliğe el koyup, emekçi milyonlara dağıtabileceğimiz bambaşka bir yaşam mümkün müdür?

Eyüp Özer Birleşik Metal-İş Sendikası Uluslararası İlişkiler Uzmanı

Bu yazı ilk olarak Birgün gazetesinde yayınlanmıştır

1 Yeni Mesajınız Var: Pandemi Sürecinde Evden Çalışan Kadınların Deneyimleri – Yıldız Öztürk

Covid-19 pandemisiyle ilgili olarak yaklaşık 4,5 aydır sıkça duyduğumuz ve üzerinde uzlaşılan en yaygın kanı, virüsün hayatımızı değiştirdiği ve yeniden şekillendirdiği. Sürecin açık bir şekilde gösterdiği gibi, var olan toplumsal eşitsizlikler derinleşip kuvvetlenirken, hâlihazırda kırılgan olan gruplar, pandemiye özgü yeni eşitsizlik türlerini de ilk deneyimleyenler oldu. Mülteciler, siyahlar, etnik olarak dışlananlar, kadınlar, lgbti+’lar, çocuklar, işsizler ve işçiler yekpare kategoriler olmamakla birlikte içinde yaşadığımız sistemin en güvencesizleri. Pandemi sürecinde sağlık sisteminin küresel çapta iflasının etkileriyle birleşen ırkçı, cinsiyetçi söylemler ve uygulamalar merkez-dışında konumlandırılan gruplar için, önceki dönemlerden daha fazla ölümle burun buruna kalınan bir ortam yarattı. Sağlık hizmetlerine, temiz suya ve gıdaya erişimi sınırlı olan dolayısıyla bağışıklık sistemi güçlü olmayanlar, mülteci kamplarında insanlık dışı koşullarda kalmak zorunda olanlar, işsizler ve sokakta yaşayanlar kapitalizmin ilk elde gözden çıkardığı toplumsal kesimler oldu. Kadınlara ve lgbti+’lara yönelik (ev içi) şiddet vakalarının artması, kazanılmış hukuksal hakların aşındırılması ve iptali gibi uygulamalar da kapitalist yapılanmanın pandemiyle birlikte iyice açığa çıkan sınıfsal, ırkçı ve cinsiyetçi boyutlarını gözler önüne serdi. Bununla birlikte, çalışanlar ya işten çıkarıldı ya da zorla çalıştırıldı. Evden çalışma sistemi ise pek çok hak ihlaline neden oldu. Kısacası pandemi süreci, “aşağıdakiler”in sosyo-ekonomik, fiziksel ve duygusal açılardan ağır bedeller ödediği bir hayatta kalma mücadelesine dönüştü.

Pandeminin hayatlarımıza çok boyutlu etkileri, doğal olarak, “pandemi ve …” başlığında birbiriyle ilişkili sayısız tartışmaya yol açtı. Bu yazıda, ayrımcılık pratiklerini en ağır şekilde yaşayanlar arasında yer alan ve Covid-19 pandemisiyle birlikte daha fazla güvencesizliğe mecbur bırakılan ev dışında çalışan kadınların, evden çalışma sistemine geçişle beraber ev içinde ve iş süreçlerinde gerçekleşen sosyo-ekonomik ve duygusal dönüşümleri paylaşılacaktır. Evden çalışanların, sokağa çıkmak ve ev dışında çalışmak zorunda olanlarla karşılaştırıldığında, özellikle virüsün bulaşma tehlikesine karşı, ayrıcalıklı bir konumda olduğu varsayılabilir. Bu durum sınıfsal hiyerarşiler açısından kısmen doğru olsa da kadınlar açısından ev içi yükün arttığı, mücadele edilerek, pazarlıklar sonucunda elde edilen kazanımların zarar gördüğü, toplumsal cinsiyete dayalı iş bölümünün nerdeyse geleneksel formlara döndüğü bir sürece de işaret ediyor. Kandiyoti’nin ifade ettiği gibi (2020), ev içinde erkeklerin hissetmesine gerek kalmadan yapılan “ufak-tefek işleri” kotaran görünmez elin kadınlar olduğu pandemi sürecinde bir kez daha açık bir şekilde görüldü. Sosyal devlet ve piyasa tarafından karşılanamayan hizmetlerin neredeyse tamamı kadınlara devredildiğinden, ev içi ilişkilerde kazanılmış mevzileri koruma çabası ve yeniden üretim süreçlerinin doğal addedilen yapısıyla tekrar tekrar mücadele edilmesi söz konusu oldu. Buna ek olarak, çalışma hayatını evden sürdüren piyasanın taleplerini ev ortamında karşılamaya çalışan kadınlar, uyumadıkları her an (belki o zaman bile) kesişen zaman dilimlerinde ev ile iş alanlarının yönetilmesi, organize edilmesi ve yürütülmesini düşünmek zorunda kaldılar, bunlardan sorumlu tutuldular. Yazı vesilesiyle deneyimlerini paylaşan kadınlar, pandemi öncesinde de sıklıkla eve iş getiren veya zihinlerinin bir köşesinde işle alakalı açık dosyaların olduğu emekçiler. Ancak mekânsal sınırların kaybolduğu bu çalışma sürecinde, ev ve işin getirdiği maddi manevi yükler zaman mefhumunun nerdeyse tamamen yok edildiği özgül sömürü biçimlerini doğurdu. Patriarkal kapitalizm, artık her an hem işte hem de evde olan kadınlardan zamanla yarışmasını, herhangi bir aksaklığa mahal vermeyecek biçimde işlerin yürütülmesini talep ederken, kadınların duygusal ve bedensel yüklerini artıran “kusursuz kadın” modelini yeniden işlevsel hale getirdi.

Görüşme yapılan kadınların[1]aktarımlarına bakıldığında, iş süreçlerinde nispeten benzer denetim ve kontrol mekanizmalarının uygulandığı görülmekte. İş yerinin denetleme pratiklerine karşı geliştirilen başa çıkma yöntemleri veya sürece uyumlanmaları ise, kadınların içinde bulundukları duygu durumları, toplumsal konumlanışları, toplumsal ve ekonomik kayıpları, istihdam alanları ile pandemi öncesindeki çalışma koşullarına göre değişkenlik göstermekte. Evden çalışma sistemine geçişle birlikte kadınların evle ve yalnız yaşamayanların ev içindeki diğer bireylerle kurdukları ilişkiler de dönüşüme uğramış. Dönüşüme neden olan etmenler arasında evin fiziki yapısı, evli olma veya çocuk sahipliği, ev işlerinin bölüşümü öne çıkmakta. 

Güvencesizlik, felaket kapitalizmi ve piyasa fırsatçılığı

1970’lerden itibaren üretim ilişkilerindeki dönüşümler var olan güvencesizlik türlerine yenilerinin eklenmesini de beraberinde getirdi. Kısa sürede aileden bireye, sınırlı emek / zaman kullanımından esnek emek / zaman kullanımına, sanayiden bilişim sektörüne, istihdam biçiminden hayatın tüm alanlarına yayılan güvencesizlik tanımları ve türleri genişleyen literatürde yer aldı. En genel ifadeyle güvencesizlik, sürekli istihdamdan yoksun, belirsiz koşulların egemen olduğu, esnek ve örgütsüz çalışma pratiklerinin gündelik yaşamın kırılgan ilişkileri üzerine inşa edildiği bir süreç olarak tarif edilebilir.

Barbier’in (2002: 6) belirttiği üzere, güvencesizliğin toplumsal sorunların tanımlanmasında spesifik bir kavram olarak kullanımı ilk kez Fransa’da 1970’lerin sonunda gerçekleşti. Bu dönemdeki güvencesizlik tartışmalarında temel olarak aile ve yoksulluk üzerine odaklanılması söz konusudur. Örneğin Pitrou’nun (Pitrou, 1978’den aktaran Barbier, 2002: 10-1) 1978’de yaptığı çalışmada précarité, devletten sosyal yardım alamayan ailelerin yaşam koşulları ile çocukların geleceğinden duyulan kaygıları anlatmak için kullanılmıştır. 1980’lerden itibaren güvencesizlik literatüründe, istihdam koşulları, istihdamın heterojen yapısı ve toplu pazarlık meseleleri de daha açık bir şekilde tartışmaya açılmıştır. Bu sürecin temel nedeni, Hewison’ın (2016: 430) da değindiği gibi, Amerika Birleşik Devletleri’nde Ronald Reagan (1981-89), Britanya’da Margaret Thatcher (1979-90) yönetimleri tarafından desteklenen neoliberal ekonomi politikaları ve bu uygulamaların güvencesiz çalışma rejiminin kalıcılaşmasına yol açan yasal düzenlemelerle hayata geçirilmesidir. 1990’lı yıllardan itibaren ise güvencesizlik tartışmalarına çalışma yaşamındaki standart dışı uygulamalar ve sosyal güvenceden yoksunluk meseleleri de dâhil edilmiş ayrıca sosyal dışlanma pratikleriyle güvencesizliğin yakın ilişkisine vurgu yapılmıştır. Kalleberg (2009), güvencesiz çalışma biçimlerinin 1970’lerden günümüze doğru geldikçe her sektörde artma eğilimi gösterdiğini belirtir. Lorey (2012: 165), neoliberal güvencesizliğin normalleştirilmesinin sanayi kapitalizminde uzun bir geçmişi olduğuna dikkat çeker; esnek ve kısmi zamanlı çalışma rejimi kadınlar, göçmenler, etnik olarak dışlanan gruplar tarafından zaten yüzyıllardır deneyimlenmekte olduğunu ifade eder. Günümüzdeki güvencesizlik pratiklerine değinen Gielen (2016) ise, Hardt ve Negri’ye referansla maddi iş gücünün tamamen yok olmadığını vurgular; bununla birlikte “fordist üretim biçiminden post-fordist üretim biçimine geçiş[in], maddi işgücünden zihinsel işgücüne geçiş[e]” de işaret ettiğini belirtir. Bu çerçevedeki emek piyasasını deneyimleyenler Virno’ya göre (Lavaert, Gielen, 2014: 188), “post-fordizmin tipik emekçileri[dir].” Sennett (2017: 63), esnek zamanlı çalışmayı “(…) rutine boyun eğen işçinin sahip olduğundan daha fazla özgürlük vaat etse de, aslında (…) sadece yeni bir kontrol ağı ördüğünü” ifade eder. 

Hâlihazırda tüm iş kollarına açık ya da örtük formlarda sızmış, işin niteliğine göre farklılık gösteren güvencesiz çalışma pratikleri, pandemiyle birlikte norm haline gelerek pervasız sömürünün önünü sınırsızca açtı. Bunların başında doğrudan işten çıkarma, güvenlik önlemi alınmayan ortamlarda zorla çalıştırma, zorunlu ücretsiz izin kullandırma, kısa çalışma ödeneği, ücrette düşüş, mobbing gibi uygulamalar yer aldı. 

Esnek çalışma, hak kayıpları, mobbing ile evde olmanın “rahatlığı” arasında sıkışan kadınlar

Pandeminin emek süreçlerinde yarattığı dönüşümler arasında en dikkat çeken uygulamalardan biri de esnek çalışma. Esnek çalışma modellerinin “mesai saati” anlayışını ortadan kaldırması sonucunda, evden çalışan kadınlardan adeta 7 / 24 hizmet beklentisi doğmuş durumda. Kadınların, hastalanma korkusuyla birleşen belirsizlik ve çaresizlik haline eşlik eden piyasanın beklentileri ile yeniden üretim pratiklerinin sürdürülmesi arasında kaldığı söylenebilir. Örneğin, özel bir lisede çalışan 1. görüşmeci, ders verdiği saatler dışında, hatta iş saatleri dışında gelen Whatsapp yazışmalarına, telefonlara ve e-maillere cevap vermek zorunda kaldığını, yemeğini bölüp masadan kalktığını, yöneticilerin gece 12’de dahi işle ilgili Whatsapp grubuna yazdığını belirtti. Eşi bir süre evden çalışsa da zaman zaman iş yerine gitmiş. Bu süreçte 5 yaşında olan çocuğuyla istediği gibi ilgilenemediğini belirtti, iki ders arasında önceden tasarladığı öğün planına uygun yemek yapmaya çalıştığını anlattı. Ekonomik kayıplarından da bahseden görüşmeci, Mart ayındaki maaşının tam yattığını sonrasındaki ayda ise maaşının 1/4’nin yattığını belirtti. Tüm bunlara rağmen evde kendisine vakit ayırabildiğini, çocuğuna karşı daha tahammüllü olduğunu, vakit buldukça arkadaşlarıyla görüntülü görüşmeler yaptığını, film izlediğini, kitap okuduğunu, meditasyon yaptığını ve bunların kendisine iyi geldiğini söylüyor: “Evde herkese daha fazla alan ayırıyoruz, birbirimizi tolere edebiliyoruz. Normalde çocuğuma bu kadar tahammüllü davranabilir miydim emin değilim. Çünkü okulda öğrencilerle ilgilenmekten evde halim kalmıyordu (…) bize iyi geldi.”

Vakıf üniversitesi çalışanı 2. görüşmeci çalışma günü ve saatinin oldukça esnekleştiğini, her an iş yerinde gibi yaşadığını, ders vermediği zamanlarda fakülte ya da bölüm toplantılarına katılmak zorunda olduğunu, üniversite yönetiminin talimatıyla çevrim içi etkinlikler organize ettiğini ve günün her saati Whatsapp gruplarındaki yazışmaları takip etmekle yükümlü olduğunu ifade etti: “Akşam saat 11. Sabaha karşı saat 3. Sabah saat 7. Hafta içi, hafta sonu. Önemli değil. Önemli olan her an ulaşılabilir olmak ve sizden istenen işleri ivedilikle yapıp e-mail veya Whatsapp aracılığıyla iletmek. Çekilir dert değil, çok yorgun ve sinirliyim. İstifa etmeyi düşündüm ama iş bulamamaktan korkuyorum.” Ayrıca ders anlatırken sistemde bir kopukluk yaşanırsa, aynı dersi bir daha anlatıp, sorunsuz bir şekilde kayıt etmesi gerektiğini söyleyen görüşmeci, bunun için herhangi bir ek ücret de almadığını ifade etti. Oysa derse girmediği zaman iş yeri ücretinde kesinti yapıyormuş. Görüldüğü üzere, çalışandan kaynaklanmayan olumsuz durumlarda (ki böyle süreçler de yaşanabilir) bile işin telafisi yine çalışanın omuzunda bir yük olarak kalıyor.

Bekâr bir anne olan 3. görüşmeci, bir devlet üniversitesinde araştırma görevlisi olarak çalışıyor. Doktora tezinin yazım aşamasında olan görüşmeci, tezini bu dönem yazamazsa işten atılacağını ve bu nedenle büyük bir stres yaşadığını söyledi.[2]Pandemi sürecinde ev temizliği için destek alamadığını, 4 yaşındaki çocuğuyla tek başına ilgilenmek zorunda olduğundan tezine odaklanamadığını, ağırlıkla çocuğuna bakmak ve onu eğlendirmek durumunda kaldığını anlattı. İşini kaybetme korkusuna eklenen pandemi stresi görüşmecinin kaygı düzeyini artırmış. Fakat pandemi ilan edildikten bir ay sonra virüs hakkında bilgi edindikçe endişesinin azaldığını, pandemi öncesinde iş yoğunluğu sebebiyle ilgilenemediği eviyle şu anda daha fazla ilgilendiğini söyledi. Çalışma hayatının yorgunluğu, evle kurulan ilişkileri de belirliyor. Neredeyse “otel” gibi kullanılan, bu yüzden belki de pek benimsenmeyen ya da üzerine düşünülmeyen ev, pandemi sürecinde farklı anlamlara bürünmüş görünüyor: “Önceden evi güzelleştirmeye fırsat olmuyordu. Üç yıldır bu evdeyim ilk defa biraz biraz bahçeye bakıyorum. Emek vermeye başladım. Şu an bahçeyle, evi güzelleştirmekle uğraşmak bana keyif veriyor.”

Turizm ve medya alanında faaliyet yürüten bir işletmenin Ar-Ge biriminde çalışan 4. görüşmecinin 3,5 yaşında bir çocuğu var. Evden çalıştığı süre zarfındaki ilk 3 hafta gün içinde çok yoğun çalıştığını, sonra işlerin rutine girdiğini dile getirdi. Eşi sağlık çalışanı ve halen iş yerine gidiyor bu nedenle evde bir yandan çocuğuna bakmak diğer yandan iş yerinden istenenleri yapmakla yükümlü. Zaman zaman çocuğuyla yeteri kadar ilgilenemediğini düşünüyor ve bunun vicdani yükünü de taşıyor. Fakat anlattığı günlük işlere bakıldığında her anının dolu olduğu görülüyor. Kendi ifadesiyle, “gece yatana kadar ev ve iş yerine ait işleri yetiştiriyor.” Ertesi günün yemek planlamasını yapıyor. Yine de anne olan kadınların evden çalışmasına sempati ile yaklaşıyor: “Çocuk evde olmasa, evde çalışmak bir anne için aslında iyi. Hem çocuğa hem kendine vakit kalır.” Fakat uzun vadede evden çalışmanın güvencesizliği de beraberinde getireceğinden endişe duyuyor: “Evden çalışmak çocuk olduğu için çok zor oluyor. Çocuk oyun oynamak istiyor. Bir süre sonra umudu kesip kendi kendine oynuyor ama vicdanım rahat etmiyor. Turizm durduğu için işimiz azaldı. Evden çalışmaya tümden geçilmesiyle birlikte, ücretlerin düşmesi ve esnek çalışmaya geçilmesi gibi riskler de var. Bu durum uzun sürerse sıkıntılar olacak.” 

Bir medya kuruluşunda çalışan 5. görüşmeci ise, zaten oldukça güvencesiz koşullarda çalıştığını belirtiyor. Asgari ücretle çalışan görüşmeci, bu süreçte ekonomik kaybının olmadığını buna rağmen, evden çalışmanın mesai saati mefhumunu ortadan kaldırdığını söyledi. Ailesiyle birlikte yaşayan görüşmeci, evdeki diğer bireylerin alanını işgal etmemeye gayret ettiğini, bu nedenle odasına kapanıp işlerini o mekândan yürüttüğünü anlattı. Bunun da pandeminin getirdiği mekânsal sıkışmışlık hissini katlayan bir durum olduğunu belirtti. Nerdeyse tüm sektörlere özgü olan, pandemiyle birlikte de iyice esnekleşen çalışma saatleri basın-yayın sektöründe çalışanları çok daha etkin ve yakıcı bir biçimde etkiliyor.

Malumun ilamı

Uzun zamandır ayrıcalık olarak sunulan esnek çalışma sisteminin özgürlük ve yaratıcılıkla ilişkilendirilmesi gerçekte emek gücü üzerinde kurulmaya çalışılan baskının güncel sömürü ve kontrol biçimleri arayışıyla ilişkili olduğu aşikâr. Bu bağlamda vizyoner düşünce, oyun oynar gibi çalışma, becerilerin sürekli ve hızlıca yenilenmesi mecburiyeti “(…) çok sayıda eğitimli insanı başarısızlığa mahkûm eden rekabetçi” bir piyasanın göstergesi olarak yorumlanabilir (Sennett, 2017: 136). Sennett’in değindiği gibi (2017: 135-6), başarısızlık hissi ile “yeterince iyi değilim” kaygısı günümüzde sadece yoksul ve daha az eğitimli kesimlerin değil, orta sınıfların da güvencesiz çalışma prensiplerine tabi olduğunun göstergesidir.

Kapitalist üretim ilişkilerinin mevcut kesitinde açık bir şekilde görünüyor ki, sınıfın tüm bileşenleri ekonomik, toplumsal ve kültürel konumlanmalarına göre, bir tür güvencesiz yaşama mahkûm edilmiş durumda. Somut güvencesizlik uygulamaları, çalışanların zihninde sistematik bir işini kaybetme korkusunun yer etmesine de yol açmakta. Pandemi süreciyle birlikte ise kurumların baskı, denetim ve kontrol mekanizmalarını genişlettiği, bu durumun çalışanlara ziyadesiyle hissettirildiği bir ortam oluştu. Böylesi bir ortamda evden çalışan kadınlar, ev içi yaşam pratiklerinde ve iş süreçlerinde yeni sömürü ve tahakküm biçimleriyle karşılaştılar. 

İmkânsız bir ihtimal olarak çalışanların her anını denetleme isteği, teknoloji sayesinde her saniye ulaşılabilir olan emekçi fantezisi, mesai saati uygulamasının ortadan kalktığı bu süreçte doğrudan ev içine ve çalışanların tüm hayatına nüfuz etmeye yönelik çeşitli hamleleri beraberinde getirdi. Görüşmelerde anlatıldığı üzere, 10 dakika geç cevap verilen e-mail, ilk aramada açılmayan telefon, kısa süre içinde görülmemiş Whatsapp mesajı çalışanların performansını sorgulatmaya yeterli veriler oldu. Mesai saati ve mesai günü mefhumunun ortadan kalktığı, pandemi öncesinde zihinsel olarak olmasa da fiziksel olarak uzaklaşılabilen çalışma mekânının pandemi sürecinde tam kapasite özel alana taşınması kadınlar ile erkekler arasındaki asitmetrik yeniden üretim pratiklerini derinleştirdi.

Patriarkal kapitalizm örneğinde olduğu gibi iktidar yapıları zaman zaman birbiriyle uyumlu zaman zaman da çelişkili pozisyonlar alabilir; ücretli emek ile ücretsiz emek arasında kadınlara biçilen roller değişebilir, bu rollerin kabulü veya reddi, alternatif üretme çabaları, büyük ölçüde kadın-erkek-piyasa üçgenindeki pazarlıklara, mücadelelere bağlıdır. Bu bağlamda görünen ve görünmeyen pazarlıklar kadınlar açısından olumlu ya da olumsuz dönüşüm potansiyellerine açıktır. Yukarıda vurgulandığı üzere, yeniden üretim faaliyetleri kadınların hayatlarını erkeklerle eşit bir şekilde sürdürememesinin en önemli nedenleri arasında yer almakta. Feminist politikanın, doğallaştırılmış cinsiyet ve cinsel yönelim pratiklerini tarihselleştirmesi ve toplumsal iktidar ilişkilerini sorunsallaştırması pek çok kazanımın elde edilmesini sağladı. Bununla birlikte deneyimler gösteriyor ki, elde edilen kazanımlar sonsuza dek sabit kalmıyor; hatta kazanımların yok edilmesi, geriye çekilmesi söz konusu oluyor ya da yeni eşitsizliklere karşı mücadele edilmesi gerekiyor. Örneğin, on yıllar önce tartışılan, ekonomik ve kültürel sermayesi nispeten yüksek kadınlaraçısından kısmen sönümlendiği varsayılan cinsiyetçi iş bölümü pandemi sürecinde yaşandığı gibi, “aniden” geleneksel formlara dönüşebiliyor. Görüşmelere katılan kadınların tümü, pandemi öncesinde ev işlerinin büyük bir bölümünü piyasadan satın alırken[3], şu anda bir yandan ücretli emek süreçlerine dahil olup diğer yandan datanımı, sınırı, zamanı olmayan ev işleri gibi muğlak bir alanı yönetmeye çalışıyorlar. Bunu yaparken çeşitli stratejiler geliştirdiklerini söyleyen kadınlar, ev içindeki erkeklerle eşit bir ilişki kurmayı talep ediyorlar. İş dağılımına bakıldığında ayrıntı, özen ve dikkat gerektiren işlerin (market alışverişinden sonra ürünlerin yıkanması ve havalandırılması, özellikle çocuklu evlerde öğünlerin sağlıklı bir şekilde planlanması gibi) daha çok kadınlar tarafından yapıldığı görünüyor. Erkeklerin mutfak performansı genellikle sevdikleri yiyecekleri (pizza, ekmek gibi) yapmakla sınırlı. Bununla birlikte erkekler genel ev temizliği yapsalar da kadınların erkekleri “yönlendirmesi” gerekiyor. Aktarılanlara göre, eline süpürge alıp evi temizleme düşüncesiyle hareket eden bir erkek mevcut değil. Fakat kadınların bu konudaki talepleri karşılık buluyor. Sınıfsal ayrıcalıklara sahip oldukları düşünülen kadınlar, ki bu kısmen doğru olsa da,bütün bu “hengâme” içinde güvencesiz çalışma süreçlerini deneyimliyorlar.

Ücretli çalışma ile yeniden üretim faaliyetlerinin iç içe geçmesi kadınlar açısından oldukça zorlayıcı olsa da, görüşmecilerin yoğun iş tempolarına dair üst üste binmiş bıkkınlık ve yorgunlukları mevcut. Örneğin evden iş yerine gitmek için toplu taşımayla 30 dakika ile 1,5 saat süren yol katediyorlar. Ayrıca iş yerindeki mobbing, denetim ve kontrol mekanizmaları da kadınları her açıdan zorluyor. “Ayrıcalıklı” konum, yoğun iş temposuyla beraber uzun çalışma saatlerinin olduğu (hatta mesai kavramının yok olması), iş tanımındaki esneklik ve belirsizlikler ile düşük ücretle istihdam ve benzeri koşullarda çalışmayı gerektiriyor. İş süreçleri o kadar yıpratıcı ki görüşmeye katılan kadınlar ehvenişere razı oluyorlar. Örneğin, pandemi sürecinde evden çalışmanın dezavantajları olsa da evde olmak rahat kıyafetlerle (mesai saatinde görüntülü çalışma sistemi içinde olanlar dahi evde bir süre pijama altıyla vakit geçirmiş) oturabilmek, toplu taşımayla uzun süre yolculuk yapmamak demek. Yani, insani yaşama koşulları içinde oldukça temel taleplerden bahsediliyor. Belli ki orta sınıf rüyası gün geçtikçe kâbusa dönüşüyor. Piyasa ve patriarka kıskacında kadınların ve bu iktidar yapıları tarafından sömürülen tüm kesimlerin küresel çaptaki feminist mücadeleleri bu kâbustan kurtuluşun pratik ve politik zeminine işaret ediyor.

Kaynakça

Barbier, J. C. 2002. A Survey of the Use of the Term Précarité in French Economics and Sociology. Working Document No. 19, November.

Gielen, P. 2016. Sanatsal Çokluğun Mırıltısı: Küresel Sanat, Siyaset ve Post-Fordizm. çev. Albina Ulutaşlı. İstanbul: Norgunk Yayıncılık.

Hewison, K. 2016. “Precarious Work”. The SAGE Handbook of the Sociology of Work and Employment. Editors: Edgell, S., Gottfried, H., Granter, E. London: SAGE.

Kalleberg,  A. L. 2009. “Precarious Work, Insecure Workers: Employment Relations in Transition”, American Sociological Review,  74 (1),  1–22. 

Kandiyoti, D. 2020. Salgın, Modern Kadının Yaşadığı İllüzyonu Yıktı Geçti. https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2020/04/30/deniz-kandiyoti-salgin-modern-kadinin-yasadigi-illuzyonu-yikti-gecti/ (Son erişim tarihi: 27 Temmuz 2020).

Lavaert, S., Gielen, P. 2014. “Sanatın Ölçüsüzlüğü: Paolo Virno ile Söyleşi”. çev. Özge Çelik. Sanat Emeği: Kültür İşçileri ve Prekarite. Ed. Artun, A. İstanbul: İletişim Yayınları.

Lorey, I. 2012. “Precarity Talk: A Virtual Roundtable with Lauren Berlant, Judith Butler, Bojana Cvejic, Isabell Lorey, Jasbir Puar, and Ana Vujanovic”, TDR: The Drama Review, 56 (4), 163-77.

Sennett, R. 2017. Karakter Aşınması (11. Basım). çev. Barış Yıldırım. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.


[1]Bu görüşmelerin bir bölümü, daha geniş kapsamlı bir çalışma vesileyle Dilek Üstünalan ve Belce Metin ile birlikte 25 Nisan 2020-18 Mayıs 2020 tarihleri arasında video-konferans sistemiyle gerçekleştirdiğimiz araştırma sürecine aittir. Bunun dışındaki görüşmeleri ise aynı yöntemle 19-20 Temmuz 2020 tarihleri arasında gerçekleştirdim. Görüşmeye katılan kadınlardan 2’si İzmir’de 4’ü İstanbul’da yaşıyor. Yaşları 30-43 arasında olan kadınların 3 tanesinin birer çocuğu var. Eğitimleri yüksek lisans ya da doktora düzeyinde. Kişisel gelirleri ise, 4000-10000 TL arasında değişiklik göstermekte. Çalışma saatleri pandemi öncesinde resmi olarak 8-10 saat arasında değişmekte. Fakat eve iş getirme oldukça yaygın bir durum. Pandemi sonrasında çalışma saatini kestirmek çok güç. Çünkü ev işleri ile iç içe geçen bir süreç yaşanıyor. 10 dakika çamaşır asıp, 15 dakika dilekçe değerlendirmesi yapıp, 2 saat ders anlatıp, 1 saat yemek yapılan bir ortam söz konusu. İşler parçalı ve bu parçalı zamanlara planlı ya da plansız her an her iş dahil olabiliyor. 

[2]Biz bu görüşmeyi yaptığımızda halen işi olan görüşmeci, Haziran ayındaki tez izleme toplantısında jüri tarafından yeterli görülmediği için işini kaybetti.

[3]Bu işler kadınların organizasyonu ile yine çoğu kadın ve göçmen işçilere devrediliyor.

Ayasofya’nın Fısıldadıkları- Taci Keser

Ayasofya hadisesi beklendiğinden fazla gürültü kopardı. Açılışı bir tarikatlar resmigeçidine büründüren AKP’nin bunda rolü büyük. Allah’tan ki, CHP önderliği “büyük oyunu” gördü ve iktidarın gündem değiştirme tuzağına düşmedi… Anlaşılan CHP, bölüm sonu canavarı piyasaya çıkana dek bonus toplama peşindeki teenager rolünden hayli memnun.

CHP’nin rutin kayıtsızlığı laik kesimin öfkesini ve düş kırıklığını artırıyor. Aldığı oy oranına kıyasla bu denli etkisiz bir parti, modern dünya tarihinde pek de sıradan bir vaka olmasa gerek doğrusu. 1990’lı yıllarda medya ve ana akım siyasiler İslami kesimin popüler isimlerini bol keseden takiye yapmakla suçlardı. Malum, takiye sözcüğü mezhebini gizleme ve olduğundan farklı görünme gibi anlamlar barındırır. Bu kez takiye sırası CHP kurmaylarına geldiğinden mi nedir, kimisi yeni camilerini gururla sahiplendi. Kimisi güllü dallı seccadesi üstünde bolca fotoğraf verdi. Kimisi de laikliğe atılan her tokatta adet olduğu üzere, başını göğe dikip boş gözlerle ufku taradı. İktidar kendi kendini yiyip bitiriyordu nasılsa. Hele bir seçimler kazanılsındı, nasıl olsa laik kesimin gazını alacak üç beş adım atılırdı. Onlar müsterih olsunlardı. CHP henüz bir sonuç alamamasına karşın ısrarla takip ettiği laiklikten taviz politikasını ilmek ilmek örüp, ince ince işleyerek önümüzdeki seçimde mütedeyyin seçmeni kazanacaktı inşallah…

Laik kesiminin değerlerine ve gelecek tasavvuruna yönelik meydan okumalar düpedüz kitlesel bir aşağılama eylemi halini aldı. Buna karşın ana muhalefetin bu meydan okumaları her seferinde sükûtla karşılanması insanda, başkası adına utanma, acıma ve öfke karışımı hisler uyandırıyor. CHP önderliği insanları, bildiği bir şey olduğuna inandırmak istiyor. Bildiği, sakin adımlarla izini sürdüğü, üzerine titrediği, ama her ne hikmetse geniş kesimlerle paylaşmaktan imtina ettiği bir şey bu. Fısıltıyla dile getirilen, ama bir üçüncü şahıs belirince, hamasetin bulanık sularına gizleniveren büyülü bir sözcük belki de…  

Ana muhalefetin uzun öğlen uykusu nüfusun en az yarısını oluşturan devasa kitleyi siyaseten olduğu kadar söylemsel açıdan da silahsız bırakıyor.  Azgın din simsarlığı karşısında laik kesimin teorik bagajı acınası durumda doğrusu. Taşralı nineden devşirilmiş dini menkıbelere karşı, birkaç on yıl öncesinin ortaokul ders kitaplarından devşirilmiş ırkçı hamaset kullanılıyor. Ortadoğulu çapulcu sürülerinin yağmacılığı ve şekilsizliğine karşı, tek parti zamanından kalma resmi ve evcilleştirilmiş bir İslam anlayışı çıkarılıyor. Her taşın ardında ateist komplosu gören paranoyaya karşı, iktidarın her başarısını ABD desteğine bağlayan bir öğrenilmiş çaresizlik söz konusu. İktidarın eklektik ve tutarsız teorisyenlerine karşı, üç beş muhalif televizyon yorumcusu laik kahramanlar haline getiriliyor. Hepsi bu…

Oysa bütün bu hamasi karşıtlıkların ötesine geçince karşımıza dikilen kesif, buram buram tüten bir sınıfsal nefret halesidir. Kültürel terimlerle ifade edilen bir sınıfsal nefrettir bu. Yeşil sarığın altında, son derece zayıf bir kültürel ve sosyal sermayeyle yola koyulmasına karşın himayecilik ilişkileri, hemşerilik ve partizanlıkla kestirmeden yükselmenin tadını almış bir kesim toplanmaktadır. Ortak kültürel kodları, atadan dededen tevarüs etmiş şekilsel dini pratikler ve kulaktan dolma masallar manzumesidir. Ancak bu masalların inandırıcılık dozu, bir zamanların ortaokul ders kitaplarında anlatılan modern masallardan hiç de az değildir. Öyleyse sağlıklı yükselecek bir muhalefete düşen, kültürel terimlerin gizlediği sınıfsal nefreti doğal kanalına yönlendirebilmek için çaba göstermek olacaktır.

1968’de Ernest Mandel: Paris – Jan Willem Stutje

Aramızdan ayrılışının 25. Yılında Ernest Mandel’i, yirminci yüzyılın ikinci yarısının en önemli Marksist düşünürlerinden biri olan, IV. Enternasyonal’in bu tarihsel simasını çeşitli yazıları ve hayatından, mücadelelerinden kesitlerle anıyoruz. Jan Willem Stutje, Mandel biyografisinden alınan bu bölümde Ernest’in Paris 68’indeki deneyimlerini anlatıyor.

Ekim 1967’de, Les Temps Modernes dergisi, Mandel’den “Avrupa ve Amerika’nın gelişmiş ülkelerinde sosyalist devrimin gelişimi ve doğası” üzerine bir makale yazmasını istedi.  Mandel bu fikri çok beğendi. Sosyal, politik ve psikolojik iklimin nasıl dönüştürülebileceğine dair soruları yüreğinde hissediyordu. İşçilerin pratikte kabul ettikleri, neo-kapitalist rejime sırtlarını nasıl döneceklerini ve devrim-öncesi koşullara varıp buradan da devrimci koşullara nasıl ulaşabileceklerini keşfetmeye çalışıyordu. Alaycı bir şekilde, “Sanırım böyle bir konu için pek fazla bir rekabet yok” demişti. Mandel’in söyledikleri gerçekdışı değildi.

Hiç kimse Batı Avrupa’da devrimin gündemde olduğunu iddia etmeye cesaret edemezdi. Hele de herhangi bir kronik ekonomik kriz yaşanmayan, umutsuz bir savaşa girişmemiş ve Batı Almanya veya Japonya’dakiyle karşılaştırılabilir bir öğrenci hareketi olmayan Fransa’da kesinlikle mümkün değildi. Ama işte Mayıs 1968’de bir volkan, işçi sınıfının işbirlikçiliğine dair tüm teorileri yalanlayarak patlayıverdi. Haziran 1968 gibi geç bir zamanda bile hala daha Les Temps Modernes’de yayımlanan bir yazıda, yaşananlara güvensizliğe/inançsızlığa dair bir not yer alıyordu, hem de dergideki yazılarda: “Artık bir Batı Avrupa ülkesinde sosyalist devrimin imkânsız olmadığını biliyoruz ve hatta muhtemelen iki veya üç ülkede”  denmiş olmasına rağmen.

Mandel dergi için makalesini hiç yazmadı: basitçe bu çalkantı içinde hiç vakit yoktu. Lenin’in sözleri kesinlikle Mandel’e doğru geliyordu: “’Devrim deneyiminin’ içinden geçmek, onun hakkında yazmaktan çok daha faydalı ve daha keyiflidir. Ancak yine de konu hakkında teorik olarak donanımsız da değildi.

1960-61 Belçika genel grevi, Mandel’in Batı Avrupa devrimleri için yeni bir teori geliştirmesine yol açmıştı. 1918 Alman Devrimi veya 1941-53 Yugoslav Devrimi üzerine değil ama “1936 Haziran Fransa genel grevi” üzerine kurulu bir devrim tipolojisi geliştirdi;  “Sol Halk Cephesi Hükümetinin iktidara gelişine fabrika işgalleri dalgasının eşlik ettiği döneme” ve nispeten daha az olmakla birlikte 1960-61 Belçika genel grevi modeline dayanıyordu. Haziran 1965’de yazdığı gibi, refah devletlerindeki işçiler de sosyal, siyasi, ekonomik, askeri, krizlere karşı radikalleşiyor ve; 

“Bir kere radikalleşmeye başladılar mı, mücadele en sonunda rejimi devirecek veya bir ikili iktidar durumuna götürecek bir genel grev ile sonuçlanana kadar, kendi acil taleplerini anti-kapitalist yapısal reformlar programıyla bağlayacak yolda gitgide daha uzağı hedefleyen kampanyalar başlatıyorlar.”

Mandel’in teorisi tamamıyla 1968’de geliştirilmedi ama o zaman olan biteni anlayabilmek için yeterli malzemeyi sağlıyordu. Söz konusu bu an bir sürprizdi ama olayın kendisi bir sürpriz değildi.

Gençlerin ve işçilerin bu ayaklanmasında, sadece bir teorisyen ve siyasi analist olarak değil ama aynı zamanda bir ajitatör – Berlin’de olduğu gibi- olarak ve Paris’teki “barikatlar gecesinde” çatışmaların bir katılımcısı olarak da doğrudan yer aldı. Ayaklanmanın hedeflerinin izleri, Cezayir’deki kolonyal savaşa ve 1960’ların ortalarındaki işçilerin eylemlerine kadar sürülebilir. Amaçları basit ve güçlüydü: “Amerikan emperyalizmine son, Gaullizm’e son!”  3 Mayıs’da askerler Sorbonne’a girdi ve Vietnam Savaşına karşı ve anti-demokratik eğitim reformlarına karşı protestoların merkezi olan Nanterre Üniversitesi’nin kapatılmasını protesto eden öğrencileri tutukladılar. Nanterre Üniversitesi, aynı zamanda işçilerle öğrencilerin birliğinin ilk kez ortaya konduğu yerdi de. Sorbonne’a askerleri göndermek, Latin Mahallesinde haftalarca süren karşı karşıya gelişlere ve daha sonra neredeyse her işkolunda ve ülkenin her bölgesinde, yaklaşık 10 milyon işçinin katıldığı grevlere neden oldu.

9 Mayıs Perşembe akşamı, JCR, Mutualité’de bir miting düzenledi, diğerlerinin yanısıra, Daniel Bensaïd, Henri Weber ve Ernest Mandel katıldılar. Bensaïd ve Daniel Cohn-Bendit, Nanterre’de kurulan, 22 Mart Hareketinin sürükleyici güçleriydiler. Weber bir sosyologtu ve o sıralarda Alain Krivine’in sağ koluydu. Salonda Almanya, İtalya ve Belçika’dan gelen heyetler vardı. Yüzlerce öğrenci, Sorbonne’un karşısındaki meydanı tüm bir öğleden sonra boyunca işgal etmişlerdi. Bu, Cohn-Bendit’in olayları izleyen Louis Aragon’a KP’nin L’Humanité gazetesinde, kendisinin ultra-solcular dediği kişilere iftira atmaktan vazgeçmeyen “Stalinist paçavrada”, yazılanlar için hesap sorduğu o meşhur oturma eylemiydi. Anında, JCR, eylemi geniş bir birlik gösterisine dönüştürmeye karar verdi. Amblemlerini indirdiler ve Cohn-Bendit’i, “Gençlik: Ayaklanmadan Devrime” yazan bir pankartın altında kürsüde yer almaya çağırdılar. İçerisi, dışarısı, merdivenler ve koridorlar, her yer tıka basa doluydu.

Mandel kürsüye geldi. Şimdi kırk beş yaşını geçmişti, dalgalı saçları grileşmişti ve dost canlısı gözleri ciddi görünümlü gözlüklerinin arkasından parlıyordu, bir takım elbise ve kravat giyinmişti, görüntüsü sanki ayaklanmanın içine yanlışlıkla düşmüş gibiydi. Bir kere kürsünün arkasına geçti mi, bu imaj anında değişiverdi; çoşkusu ve heyecanıyla parladı ve göz kamaştırdı. Bolivya’da arazi işgalleri, İsviçre’de fabrika işgalleri, Prag’da eylemler – Fransız öğrenci eylemlerini, dünyanın etrafında bir kasırga gibi dolaşan tur ile bir yere oturttu. Kapanışta şöyle diyordu, 

Bu evrensel mücadele yetişkin işçileri de kendisine katmayı başardığında, işte o zaman bugünün öncülerini kitlelerin ön saflarında yerini alabilecek güçlü bir devrimci partiye dönüştürebiliriz… Ancak birlik olursak yenilmez oluruz. Ancak birlik olduğumuzda, Ekim Devrimi ile 50 yıl önce başlayan bu büyük işi sonuçlandırabiliriz, sosyalist dünya devriminin zaferi! 

Cohn-Bendit ve Bensaïd, bahtiyar izleyiciye yarın akşam Belfort Aslanı’nın ( Franko-Prusya Savaşındaki Fransız Direnişi anısına yapılan ve Place Denfert-Rochereau’da yeralan anıt) ayağında toplanma çağrısı yapmadan önce, hevesle birlik çağrısı yaptılar.   

10 Mayıs öğleden sonrası, yaklaşık 35 bin öğrencinin geçiş töreni, bir polis ordusunun nezaretinde Lion’dan başladı. St-Michel Bulvarından geçerken sessizdi, kapalı olan Sorbonne’un ve Luxembourg bahçelerinin yanından geçti. Seine nehri üzerindeki köprüler kapatılmıştı ve Latin Mahallesi çevik kuvvet tarafından kuşatılmıştı.  Kalabalık sürekli olarak “Nous irons jusqu’au bout!”(Sonuna Kadar Gideceğiz!) gibi sloganlar atıyordu; hiç kimse ayrılmayı düşünmedi.  Aniden eylemcilerin kaldırımları kırmaya başladığını belli eden boğuk pat-küt sesleri gelmeye başladı. Çığlıklar kulaklarda çınladı: “Mahalle bizimdir”  O andan itibaren, Paris Komünü tekrar hayata geldi. Panthéon’un arkasında, Rue Gay Lussac’dan Rue d’Ulm’e kadar, metrelerce yükseklikte barikatlar kuruldu, ancak kimin kimi kuşattığı belli değildi. Gece çökünce, kalabalığın ruh hali daha da güçlendi. Ağaçlar kesildi ve arabalar ters çevrildi. Sanki bir yarışmadaymışçasına, parke taşından barikatlar, açmakta olan çiçeklerin saksıları, kızıl ve kara bayraklar, pankartlar ve muhtelif süs eşyalarıyla dekore edildi. O gece Ernest ve Gisela, Latin Mahallesinin göbeğinde yer alan Rue Gay Lussac’daki barikatların kurulmasına yardımcı oldular. Yakınlarda benzer bir işi yapanlar arasında ise Alain Krivine, Pierre Rousset, Daniel Bensaïd, Henri Weber ve Janette Habel vardı. Janette’in yanında, bir dizi Latin Amerikalı gerilla ile birlikte Paris üzerinden Küba’ya gitmekte olan Arjantin Devrimci İşçi Partisinin (PRT) lideri Roberto Santucho vardı. Akşam 11.00’de, JCR kuşatma altındaki mahallede karargâhını kurmuştu. Bir sempatizanın seyahat acentesi işlettiği Rue Gay Lussac’da, büronun giriş katında indirilmiş perdelerin arkasında, barikatlarda olmadıkları zamanlarda bir araya geliyorlardı. Mesajlar gidip geliyordu. Dükkanın cephesinde yer alan hoparlörler, üniversite yetkilileri ile süren müzakerelere dair barikat inşa edenleri bilgilendiriyordu. “Bu yoldaşlar gecesi” Tanıdıklar ve yabancılar birbirlerini bağırlarına bastılar. “Sen de mi buradasın?”, “Bunu kaçıramazdım – o kadar uzun zaman oldu ki!” Mandel ve Nicos Poulantzas, birbirleri ile en son Eylül 1967’de Frankfurt Goethe Universitesinde düzenlenen üç günlük bir Marx kolokyumu sırasında konuşmuşlardı. Tartışma sırasında birbirlerine acımamışlardı. Barikatlarda durum farklıydı. “Teorik felsefenin ardından, pratik felsefe ve anlaşmazlığın ardından, birleşik cephe. Çok hoş, değil mi?” Perry Anderson buna kesinlikle katılıyordu.

Gecenin erken saatlerinde, polisten kaçan bir avuç yoldaş, Rue d’Ulm’daki Ecole Normale Supérieure’in orada birbirlerine denk geldiler, kullanılan göz yaşartıcı gaz bulutları yüzünden gözleri kıpkırmızı olmuştu.  Aralarında Bensaïd, Weber, Rousset ve Krivine de vardı. Polis sabah 2:40’da saldırınca, Ernest ve Gisela da kaçtılar. Barikatların birinde Mandel, ateş ve yıkımın tiyatrosuna şahit oldu. Observer gazetesinden bir gazeteci onun bağırdığını duydu, “Ah! Ne güzel! Bu bir Devrim!” Gisela’nın arabası bir meşale gibi alev aldı ve yürüyerek devam ettiler yola. Yorulmuşlardı, en sonunda Bastille yakınındaki Rue Vincennes’deki dairelerine vardılar.   

Mayıs 68 başladı. İki gün sonra, 13 Mayıs’da 10 milyon işçi greve gitti; fabrikalar işgal edildi; 1 milyon Parisli sokaklara döküldü. “Birlikte yenilmez oluruz.” Sadece siyaseten değil ama fiziken de Dördüncü Enternasyonal, savaşa hazır güçteydi. Grevler yüzünden yakıt yoktu. Belçikalı ve Alman yoldaşlar, iki günde bir benzin depoları dolu arabalarla geliyorlardı. Fransa’dan kaçmak zorunda kalanlar, Brüksel’de, Köln’de ve Frankfurt’da misafirperver bir şekilde karşılanıyorlardı. 

Mandel’in 9 Mayıs konuşması, Latin mahallesi dışındaki mahallelerde de ilgi uyandırmıştı. Temmuz başında, İspanya’dan bir seyahatten dönen Ernest ve Gisela, erken bir saatte Narbonne’daki otel odalarında yataklarından sürüklenmişlerdi. 10 Haziran tarihli bir kararla, kendisine hiçbir haber verilmeden Mandel’in Fransa’ya girmesi yasaklandı.  Gisela’nın seyahatine devam etmesine izin verildi ama Ernest polis merkezinde 12 saatten uzun süre tutuldu. Kendisine yemesi için sadece bir salamura domuz ayağı verildi kaşıkla beraber – bir çatal ve bıçak onu çok tehlikeli birisine dönüştürürdü. Birinci sınıf tren biletiyle Belçika sınırına bırakıldı, kendisine güvenlik servisinden iki memur eşlik ediyordu. Fransa’da ‘persona non grata’ (istenmeyen adam) statüsü ancak 1981 yılında kaldırıldı.

Paris St Petersburg’a dönüşmedi veya Mayıs 68, Ekim 1917’ye dönüşmedi; ayaklanma devrime dönüşmedi. Yine de, Avrupa solu, yıllarca başka ülkelerden haberleri takip ettikten sonra, devrimin neye benzediğini kendi gözleriyle görüyordu.  Vietnam’daki mücadele, Küba ve Cezayir, hala “bizim mücadelelerimizdi” ama artık bu durum sadece sembolik değildi ama gerçekten de öyleydi, birbirlerine doğrudan etkileri her iki taraf tarafından da tanınmış ve kabul edilmişti.4

Siyasi kültürdeki bu dönüşüm nereden kaynaklanıyordu? Boyun eğmeden ayaklanmaya, itaatten başkaldırmaya bu değişimin nedeni neydi? Ve bir kez daha, nihai bir kopuşu ne engellemişti? Ayaklanma neden tamamlanamadı? İspanya’dan dönüşünde Mandel, Les Temps Modernes (Modern Zamanlar) ve New Left Review’da yayımlanan “ Mayıs 1968’in Dersleri” başlıklı makalesinde bu soruları sordu?  Mayıs 68’in neo-kapitalizmin çelişkilerinin bir sonucu olduğunu savundu. Yaşam standardı yükseldi ama talepler daha da fazla arttı, özellikle de demokrasi talebi ve yabancılaşmanın sonlandırılması talepleri. Batı her ne kadar 1929 benzeri bir felaket yaşamamış olsa da, iktisadi buhranlardan da azade değildi.  Mayıs 68 patlamasına neden olan üniversite eğitiminin krizine, uzun vadeli işçi maliyetlerini planlama hevesine gömülmüş bir sistem de eklenince, sendikaların eylemi için de herhangi bir alan kalmamıştı. Bu durum direnişi, patlayıcı ve şiddetli bir hale getirdi. Nesnel sosyoekonomik faktörleri analizinde Mandel, eski çalışmalarını detaylandırıyordu. Yeni olan şey ise devrim modeline dair fikirlerinin Mayıs 68 ile gözle görülür hale gelmiş olması oldu. Ayaklanma 1936’da Fransa’daki ve 1960-61’de Belçika’daki genel grevlerle benzerlik gösteriyordu. Mayıs 68, Mandel’in modelini dört açıdan olgunlaştırmasına yardımcı olmuştu.  

Öncelikle, eylemlerin patlayıcı karakterine dikkat çekmişti, grevler, oturma eylemleri, fabrika işgalleri, eylemler ve baskı güçleriyle karşı karşıya gelişlerin bir kombinasyonuydu. O bunların hepsini, kendiliğinden gelişen direniş biçimleri olarak değerlendirmişti. Karşıtlarının ve KP’nin ve CGT’nin Komünistlerinin iddialarının aksine bu durumun öğrencilerin orta sınıf kökeniyle, siyasi olgunlaşmamışlıkla veya provokatörlerle bir alakası yoktu.  İkinci olarak, proletaryanın aktif olmaya başladığında kendi gücünün farkına vardığını saptadı. Eski düzenin, burjuvazinin düzeni olduğunun ve karşıtının kurallarıyla oynadığı sürece yapılan her atağın boşuna olduğunu fark etmeye başlıyordu proletarya. Üçüncü olarak ise, özellikle daha genç işçilerin radikal eylem biçimlerini benimsediğini gözlemledi. Bu tüm devrimler tarafından teyit ediliyordu: deneyleri önce ufak bir azınlık yapar. Son olarak Mandel, Mayıs 68’in işçi kontrolünün adım adım kurumlar aracılığıyla kurulacağı veya diğer anti-kapitalist yapısal bir değişim fikrinin illüzyondan ibaret olduğunu gösterdiğini söyledi. 

Mayıs patlamasının devasalığına rağmen, Gaulllist sistem gücünü pekiştirdi. Öncü, en bilinçli ve en aktif grup, daha geniş hareketle yeterince bağ kuramadı. Bununla beraber işçiler doğrudan ekonomik taleplerden daha fazlası ile ilgileniyorlardı. Örnek olarak, Paris’te matbaa işçileri Le Figaro’nun gerçekleri yansıtmayan başlıklarının düzeltilmesini talep etti ve La Nation’da yayınlanan greve zarar veren makaleleri basmayı reddettiler.  Yine de Mandel, Perry Anderson’a bu durumun sınırları olduğunu vurgulamıştı:  

“Sadece sendikal olan hedefleri içgüdüsel olarak reddettiler, ama genel olarak yerlerine ne koyacaklarını bilmiyorlardı. Geçiş talepleri için (anti-kapitalist yapısal reformlar) propaganda ve eğitim, (ajitasyon ve eylem de dahil) ücret taleplerinden işçi kontrolüne veya işçilerin iktidarına bir “bilinç sıçraması” sağlamak için krizden önce gerekliydi.”

Leninist ortodoksiye sadık olan Mandel, üniversitelerdeki etkisiyle kıyaslanabilir şekilde önemli fabrikalarda da etkisi olan bir öncünün eksikliğine işaret ediyordu. Ancak eğer öyle olsaydı bile Fransa’nın sosyalizme 24 saat uzaklıkta olduğunu veya bir Fransız “Ekiminin” hemen köşe başında beklediğini düşünmediğini de ekledi. Ama ikili iktidar koşullarına atılım sağlayacak bir tür Fransa “Şubatının” olabileceğini düşünüyordu. Mandel, eğer bu gerçekleşseydi Fransa ve Avrupa tarihinde belirleyici yeni bir sayfanın açılacağını düşünüyordu.

Çeviri: Eyüp Özer

KHK’lilerin OHAL Raporu Açıklandı:”Aç Kaldım, Aç!”

Mağdurlar İçin Adalet Platformu ve HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, işlerinden KHK’lerle ihraç edilen kişilerin anlatımlarına ve neler yaşadıklarına ilişkin 1500 sayfalık rapor hazırladı. KHK’li, hakim, savcı, öğretmen ve akademisyenlerin de aralarında bulunduğu mağdurların söylediği ortak bir cümle var: Aç kaldım, aç…

15 Temmuz darbe girişiminin ardından yayımlanan OHAL kararnamelerinin üzerinden 3 yıl geçti. Kamudan ihraç edilenlerinin durumuyla ilgilenen ve Meclis’te bunu gündeme getiren HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu ile Mağdurlar İçin Adalet Platformu’ndan Doç. Bayram Erzurumluoğlu,  3. yılında ‘OHAL’in Toplumsal Maliyetleri’ adlı raporun sonuçlarını kamuoyuyla paylaştı.

Gazete Duvar’dan Hacı Bişkin’in özel haberine göre, rapor 1500 sayfadan oluşuyor. 20 Temmuz 2019 ve 9 Eylül 20119 tarihleri arasında hazırlanan rapor, Türkiye’nin 81 ilinden 3 bin 104 kişi ve dünyanın 33 ülkesinden 201 kişinin katılımıyla hazırlandı. Gergerlioğlu yaptığı açıklamada, “Tüm toplumu etkileyen, sarsan bir kırımın, felaketin olduğunu görüyoruz. KHK’liler işlerinden ihraç edilmekle kalmadı. Özel sektörde de çalışmalarının önüne geçilen, sosyal yardımlaşma ödenekleri kesilen bir topluluktan bahsediyoruz” dedi.

ETKİLENENLER ANLATIYOR: SİMİT SATIYORUM

Raporun ilk bölümünde Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) işlerinden ihraç edilenlerin anlatımlarına yer verildi. Çoğu KHK’li ihraç edildikten sonra iş bulamadıklarını, sosyal ortamlardan uzaklaştıklarını belirtti.

Maddi ve manevi anlamda anlamda zorluk yaşayan KHK’liler yaşadıkları rapora şu sözlerle yansıdı: “Çalıştığım işyeri kapatıldı. Çalışma lisansım iptal edildi. Mesleğimi yapamıyorum. Simit satıyorum. Aç kaldım aç! Suçsuz yere mağdur edildim. Çocuklarımın rızkı gasp edildi. Ailemden ayrılıp yurt dışında yaşamak zorunda kaldım. 3 yıldır çocuklarımı göremiyorum. 2,5 yaşındaki çocuğumu hiç göremedim. Bir anda işsiz ve vasıfsız ilan edildik. Bir anlamda sosyal bir soykırım… Çalıştığım şirkete atanan kayyım tarafından işten çıkartıldım. İşten çıktıktan sonra e-devletteki çalışma bilgilerimde şüpheli yazıldı. Yeni doğan bebeğim ve çalışamayan eşimle birlikte işsiz ve ortada kaldık. Benim ailemin hayatı ve yaşama şansımız kalmadı. Yok olduk. Hangi birini yazayım bu alana sığmaz. Sivil ölüme mahkum edildim. Diri diri gömdüler. Polis kötü davranma konusunda hakikaten uzmanlaşmış. 19 Temmuz’da okula gittim. O bakışlar yetti hocam…”

Raporda anlatımları dikkat çeken 11 yıllık eski bir savcı şöyle diyor: “ByLock kullanmadığı tespit edildiğinden denilerek tahliye edildim. Çıktığımda kimse bana iş vermek istemedi. İş verirlerse devlet tarafından vergi müfettişleri gönderildiğini söyleyenler oldu. Şu an 150 tavuk aldım yumurta satarak geçinmeye çalışıyorum.”

Mağduriyetlerine dile getirenler arasında hakimler, savcılar, akademisyenler, polisler, öğretmenler, mühendisler ve daha birçok meslek örgütünden ihraç edilen kişiler var. Hepsinin ortak anlatımı: Aç kaldık, işsiz kaldık.

‘AVUKAT İTİRAFÇI OL DEDİ’

Raporda dikkat çeken başka bir konu ise gözaltına alınan kişilerin CMK tarafından atanan avukatlarla ilgili anlatımları oldu: “Avukat itirafçı olmam için baskı yaptı. Avukat uyuyordu ben ifade verirken. Avukat ve polisler psikolojik baskı uyguladılar. Avukat sadece oradaydı… Avukat ‘Ne biliyorsan anlat’ diyordu. İtirafçı olmamı istiyordu. Avukatın aleyhime ifade verdiğinin farkındaydım. CMK avukatı konu mankeni gibiydi. Avukat formaliteydi. Benim değil polisin tarafında idi. Ama tarafsızmış imajı veriyordu. Her şey göstermelikti. Beni görür görmez hadi itirafçı ol dedi.”

SORGU: EŞİN ELİMİZDE…

Raporda 15 Temmuz darbe girişiminin ardından gözaltına alınanların anlatımlarına da yer verildi. Bu kişiler işkence gördüklerini, aileleriyle tehdit edildiklerini ve kötü muameleyle karşılaştıklarını anlattı: “Eşin de elimizde, ona göre… Çocukların yetimhanede büyüyecek. Hapishanede çürüyeceksin. Bana cemaatten olmadığını ispat et. ‘İtirafçı olmazsan sen de terörist sayılırsın’ gibi baskılar yaşadım. Hâkim savcı ve polis sürekli küçük çocuğumun olduğunu hatırlatıp tehdit ettiler. Benim duyabileceğim şekilde konuşmazsa tutuklanır ve bebeği cezaevine alınmaz. Bebek annesizliğe alışsın şeklinde konuştular. Konuş ya da çocuğunu bir daha göremezsin.”

KHK’Lİ YAKINLARI NE YAŞADI?

Raporda detaylıca yer verilen bölümlerden biri de KHK’li yakınlarının yaşadıkları oldu. Bu bilgiler ise rapora şöyle yansıdı: “OHAL mağdurlarının çektikleri en büyük sıkıntılar, en yaygınından daha aza doğru, sırası ile şunlardır: Ekonomik Sıkıntılar, psikolojik sorunlar, itibarsızlık, toplumdan dışlanma, sosyal çevrenin dağılması, stres veya sıkıntılara dayanamayan aile fertlerinden en az birisinin hastalanması, yeni sağlık sorunlarının başlaması veya eski hastalıklarının nüksetmesi, ailenin bölünmesi…”

Aileler psikolog desteği alamadıklarını da raporda belirtti. Bunun gerekçesi ise maddi imkanlar olarak sıralandı.

GÖRDÜĞÜNÜZ MUAMELEYİ NASIL GÖRÜYORSUNUZ?

Raporda KHK’lilere ‘Toplumdan, yakın çevrelerinden gördüğünüz muameleyi nasıl değerlendiriyorsunuz?’ sorusu da soruldu. Yüzde 4’ü, ‘Şu ana kadar çevremden olumsuz bir tepki görmedim’, yüzde 3 ‘Yaşadıklarımı tamamen hak ettim, gördüğüm muameleye layığım’, yüzde 6.5 ‘Kişisel bir takım kusurlarım olabilir ama bu kadar cezalandırmayı da hak etmedim’, yüzde 86.5′ ise ‘Bana yaşatılanlar tamamen haksızlık ve zulümdür’ yanıtını verdi.

‘ALEVİ VE SOLCULAR YANIMDA DURDU AMA…’

Raporda KHK’lilere sorulan bir diğer konu ise, ‘Çevrenizde ne gibi sözler duydunuz?’ sorusu oldu. Bu soruya şöyle yanıtlar verildi: “Allah büyüktür, herkes bir gün ektiğini biçecek. Bir suçun olmasaydı devlet seni işinden etmezdi. Demek ki bir şeyler yapmışsın. Devlet bir yanlışlık yaptı, sabret düzelecek. Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır. Sen çok iyi birisin, diğerleri gibi değilsin. Kurunun yanında yaş da yandı… 40 yıllık komşumuza dedim ki artık bu hükümete oy vermeyin. Siz şahitsiniz ben ne zorluklarla okudum. Komşumuz; ‘Niye o mu attı sizi, adamın belki haber bile yok’ dedi. Bu cevaba gülsem mi, ağlasam mı bilemedim. Ablam sürekli; ‘Devletimiz işini bilir, suçsuz isen geri dönersin’, şeklinde konuşuyordu, birkaç imasına da denk geldim, ilişkilerim bozuldu ve artık görüşmüyorum. Akraba ve aile kelimeleri anlamını yitirdi. Ne kadar gaddar olabildiklerini gördüm. Alevi ve solcu olarak tanımladığım insanlar yanımızda iken, dindar olanlar ise çevremizden uzaklaştı.”

SONUÇ…

Raporun son bölümünde değerlendirmelere yer verildi: “Kamu güvenliği tehdit altında olan ülkelerin olağanüstü hal ilan ederek, belirli hak ve hürriyetleri sınırlandırmaları kabul edilebilen bir uygulamadır. Ancak bu tür uygulamaların, kamu güvenliğine karşı gelişen tehditlerin niteliğine uygun, temel insan hak ve hürriyetlerini yok saymayacak şekilde ölçülü, kapsam ve süre bakımından sınırlandırılmış olması da gerekmektedir. OHAL süreci, gelinen aşamada, kabul edilebilirlik sınırlarının çok ötesine geçmiş, sayıları 1.5 milyonu aşan Türkiye Cumhuriyeti yurttaşının bedensel ve ruhsal varlıklarının baskılanmasına ve hatta yok edilmesine yönelik bir tür adı konulmamış ‘sivil ölüm’ daha doğru bir ifadeyle ‘sosyal kırım’ programına dönüşmüş.”

OHAL’in olumsuz etkileri kendisini birçok alanda da gösterdi. Raporda bu etkiler şöyle sıralandı: Beyin göçü, finansal sermayenin kaçışı, sosyal kültürel güçte zayıflama, yeni üretim, modernizasyon, genişleme ve stratejik yatırımlarda kayıplar.

Dilerseniz raporun tamamına burayı tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Kaynak: Khkliplatformlarıbirligi.org