İmdat Freni

Gündem

İstanbul Sözleşmesi’ne Yönelik Saldırılara Karşı UlusÖtesi Bir Yanıt – EAST

11 Nisan tarihinde Türkiye, Polonya, Yunanistan, İtalya, Bulgaristan ve Romanya’dan EAST (Essential Autonomous Struggles Transnational- UlusÖtesi Hayati Özerk Mücadeleler) üyeleri, kadınlar ve LGBTİ+ bireyler, Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı üzerine kamuya açık bir toplantıda bir araya geldiler. Bu toplantı kadınların ve LGBTİ+ bireylerin özgürlüğü mücadelemizi ulusötesi düzeyde örgütlemek için yapıldı.

Erdoğan’ın bir gece yarısı kararıyla İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesi tüm kadınlara gönderilmiş net bir mesajdır: “kadınlara karşı erkek şiddeti ailenin ve aile düzeninin ana ilkesi olarak kabul edilmelidir”. EAST, Türkiye’de mücadele eden kadınlarla birlikte, tüm kadınları,  temel işkollarındaki işçileri, göçmenleri ve LGBTİ+ bireyleri Avrupa’nın dört bir köşesinde ve daha da ötesinde yaşamakta olduğumuz patriyarkal saldırılara karşı hep birlikte ulusötesi bir tepkiyi örgütlemeye çağırmaktadır. İstanbul Sözleşmesi’nin onaylanması, ilkelerinin uygulandığı anlamına gelmediği gibi, anlaşmanın uygulanmaması karşısında herhangi bir yaptırım sunmayan böyle bir belge de patriyarkal şiddete karşı bir çözüm olmayacaktır. Ancak, söz konusu belgenin yıllardır süren ulusötesi feminist mücadelelerin sonucu olarak ortaya çıktığını ve sözleşmeden geri çekilmenin de hepimize karşı doğrudan bir saldırı olduğunu biliyoruz.

Erdoğan’ın kadınların özgürlüğüne yönelik saldırısı yalıtılmış bir olay değildir. Saldırılar İstanbul Sözleşmesi ile başlamadığı gibi, kadınların bin bir zorlukla kazanılmış hak ve özgürlüklerine yönelik diğer saldırıları devam ettirmektedir ve kadınların hayatları üzerindeki kritik etkileri de ortaya çıkmaya başlamıştır: tedbir kararlarının alınabilmesi zorlaşmış ve uzaklaştırma kararlarının süresi de kısalmıştır. Patriyarkal şiddet biz konuşurken bile yoğunlaşmaktadır. Bu saldırı Avrupa çapında ve ötesindeki muhafazakâr siyasal figürlerin ve hükümetlerin kadınlara ve LGBTİ+ bireylere yönelik olarak sürdürdükleri örgütlü bir politikalar ve eylemler setinin tam ortasına denk gelmiştir. Polonya’da, hükümet yakın zaman önce yasal kürtaj olma hakkını daha da kısıtlayan bir yasayı kabul ederken, kadınlar buna ulusötesi yankılar yaratan olağanüstü bir tepki ile yanıt verdiler. 30 Mart’ta, Polonya Parlamentosu, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmeye yol açacak alternatif bir sözleşmeyi tasarlamak üzere, “Aileye Evet, toplumsal cinsiyete hayır” adı verilen bir yasayı kabul etti. Tüm Doğu ve Orta Avrupa’da, Sözleşme 2017 sonundan bu yana saldırıya uğruyor ve Bulgaristan, Slovakya, Macaristan gibi ülkelerde, kadın örgütlerinin ev içi ve toplumsal cinsiyet temelli şiddete karşı yürüttükleri uzun vadeli mücadelelere rağmen, onaylanmamış durumda. Bütün bunlar Yunanistan, İtalya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti ve diğer bazı ülkelerde uygulanan ve geleneksel aileyi kadınların özgürlüğünün önüne koyma fikrini hakim kılmak için tasarlanan politikalarla ele ele gidiyor. Birçok yerde, şiddetten kaçan kadınlara yönelik kadın sığınaklarının finansmanı kesiliyor ve artık boşanmak veya kadınların tacize uğradıkları ilişkilerde velayet almak giderek zorlaşıyor. Birçok yerde, ücretsiz ve yasal kürtaj olmak neredeyse imkânsız.

Avrupa çapında ve ötesinde yaşanmakta olan bu koordine saldırı küresel bir pandeminin tam ortasında meydana gelmektedir. Birçokkadın açısından, kapatma ölümcül bir kafesin içinde yaşamak anlamına gelmiştir. Pandemi hükümetler tarafından kadınları “geleneksel” yerlerine: eve, ailenin bakımına geri döndürmek için bir fırsat olarak kullanılmıştır. Bizler, sağlık bakımında, temizlikte, ev içi işlerde, toplumu ayakta tutan en temel işleri yerine getirenler olduğumuzdan bu durum daha da katlanılamaz niteliktedir. Kapitalist toplumlar bizim bu sektörlerdeki düşük ücretli emeğimize olduğu kadar, evdeki karşılıksız emeğimize de ihtiyaç duyuyorlar. Bu saldırılar elbette açıkça bizim “doğal” yükümlülüklerimiz sayılan şeylerden kaçma girişimlerimize yönelik saldırılardır. Ayrıca, temel işlerde çalışmayanlarımız da kitlesel biçimde işten çıkartılmış, bu da partnerlerimize olan ekonomik bağımlılığımızı, güvencesizliğimizi ve yalıtılmışlığımızı pekiştirmiştir.

İlerici ve liberal Batı ve geri kalmış ve gayrı medeni Doğu arasındaki sömürgeci kültürel çatışma retoriğini reddediyoruz. Ortak ama farklı ezilmişlik deneyimlerimiz, sürekli olarak, dünyanın her yerinde kapitalist birikim süreçlerini korumak için uygulanan yapısal mekanizmaların saldırısı altında olduğumuzu göstermektedir. Bu bağlamda, Avrupa Birliği de, Erdoğan rejimi mültecileri AB sınırları dışında tuttuğu sürece, kadınlara yönelik bu saldırılara gözlerini kapatmaya hazırdır. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı, erkek şiddetinden kaçan kadınların sığınma elde etme imkânını ortadan kaldıracaktır ve Avrupa sınırlarındaki, Libya’dan Fas’a, Türkiye’den Balkan Rotası’na uzanan bir alandaki gözetim kamplarında, gebe kadınlara yönelik erkek ve devlet şiddeti gün be gün artmaktadır. Avrupa sınırlarını geçtiklerinde ise, oturum izni ve ailevi durum veya çalışma sözleşmesi arasındaki bağlantılar, kadınları – şiddet uygulasalar bile- partnerlerine veya aile üyelerine bağlı tutmakta ve katlanılamaz çalışma ve ücret koşullarına mahkûm etmektedir.

Batı Avrupa’daki birçok ülkedeki refah sistemlerinin, özellikle Orta ve Doğu Avrupa’dan gelen, yüz binlerce göçmen kadının ucuz ev içi emeği olmadan çökeceğinin farkındayız. Bu kadınlar hükümetleri tarafından ailelerinin rahatını bozmakla suçlanmaktadır. Aynı zamanda, sömürüldükleri, taciz edildikleri ve kurumsal ırkçılığa maruz bırakıldıkları varış ülkelerinde de, daha iyi koşullarla karşılaşmıyorlar. AB’nin kadınların ve LGBTİ+ bireylerin haklarının savunucusu olarak hareket ettiği yalanını kabul etmiyoruz, çünkü AB hükümetleri her gün öldürülmemize ve tecavüze uğramamıza, sömürülmemize, aşırı çalıştırılmamıza ve ayrımcılığa uğramamıza imkân sunmaktadır.

LGBTİ+ bireylere ve “toplumsal cinsiyet ideolojisi” olarak adlandırdıkları kavrama yönelik tüm saldırıları kınıyoruz; LGBTİ+ bireylerin ve toplumsal cinsiyet ideolojisi denilen kavramın kriminalize edilmesi “geleneksel aileyi” herkesin kaçınılmaz kaderi olarak savunmak ve güçlendirmek anlamına gelmektedir; oysakadınlar, özellikle de göçmen kadınlar ve LGBTİ+ bireyler zaten pratikte buna isyan etmektedir. Neoliberal ve muhafazakarlar, ailenin, sadece sembolik bir kurum olarak değil, dağılmakta olan refah sistemleri karşısında yoksulluğa çözüm olarak şiddet yoluyla yeniden üretilmesini teşvik ediyorlar. Bu koşullar altında, toplumsal cinsiyet rollerinin pekiştirilmesi demek, erkeklerle kadınlar arasındaki hiyerarşinin korunması demektir: erkek şiddetinin İstanbul Sözleşmesi’nin iptali yoluyla meşrulaştırılması, erkeklere ve patriyarkal kurumlara anneler, eşler veya kız evlatlar olarak kendilerine biçilen “doğal” rollere uymadıklarında kadınları cezalandırma yetkisi verilmesi demektir.

Yüksek sesle ilan ediyoruz ki kadınların aile içindeki baskılara, LGBTİ+ bireylerin suçlu ilan edilmelerine karşı ve cinsel özgürlükler için verdiğimiz mücadele, ortak bir mücadeledir ve ortak bir hedefe sahiptir: patriyarkal toplumun neo-liberal yeniden üretimini yerle bir etmek!

Korkmuyoruz çünkü bizler her gün şiddete karşı mücadele ediyoruz. Bugün bu mücadelenin Doğu’dan Batı’ya, Kuzey’den Güney’e daha güçlü bir ulusötesi örgütlenmeyi gerekli kıldığı her zamankinden daha açıktır. Yeminli düşmanlarımıza diyoruz ki: Kaç, kaç, kaç, kadınlar geliyor!

Yazdan önce güçlerimizi birleştirmek ve ulusötesi bir seferberliği örgütlemek için, 23 Mayıs günü yeniden toplanacağız (daha fazla bilgi için bizleri facebook adresinden takip edebilirsiniz: https://www.facebook.com/EASTEssentialStruggles)

Bu açıklamayı imzalamak isteyen kolektifler ve örgütler şu adrese imzalarını gönderebilirler: essentialstruggles@gmail.com

Kaynak: https://www.transnational-strike.info/2021/04/28/istanbul-sozlesmesine-yonelik-saldirilara-karsi-ulusotesi-bir-yanit/?fbclid=IwAR0EscfXT9jOoQucr7uZNKqKRN_7cu4E0NMsmbEHSxUDfPQNWM1QBGKyvvA

Onların Medeniyeti, Bizler için Barbarlık! 1 Mayıs’la Birleşik Mücadeleye! – Yeniyol’un Sözü

Bu 1 Mayıs, salgının etkisi altında girdiğimiz ikinci 1 Mayıs olacak. Son bir yılda dünya genelinde bir avuç dolar milyarderinin servetlerini yüzde 54 arttırıp, bu servete 4 trilyon ABD doları daha eklerken, dünya genelinde işçi sınıfının da bu dönemde buna çok yakın bir miktar, 3,7 trilyon dolar gelir kaybına uğradığı ve dünya genelinde 255 milyon iş kaybı yaşandığı tahmin ediliyor.  Türkiye’de ise bu dönemde, 7 milyondan fazla işçi bırakın geçinmeyi açlık sınırının bile altında bir ücretsiz izin ödeneğine veya kısa çalışma ödeneğine mahkûm edildi. Türkiye işçi sınıfının geri kalanı ise hastalanmak ve hatta ölmek pahasına çalışmaya devam etmek zorunda kaldı. İSİG Meclisinin derlediği verilere göre 2020 yılında Türkiye’de 2427 işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi. Öte yandan pandemi sürecinde ilk olarak ücretsiz izne çıkarılanlar kadınlar oldu. Ev içi emek ve bakım yükünü sırtladığı için güvencesiz bir şekilde yarı zamanlı ya da evden çalışan kadınlar bu süreçte işsizlik ödeneği alamadı. Cinsiyet eşitsizliği devlet politikalarının da etkisiyle daha da derinleşti; kadınlar sosyal yardımlara mahkûm bırakıldı. 

Pandemi nedeniyle son bir yıl içerisinde 3 milyon 140 bin kişi hayatını kaybetti. Dünya genelinde aşısı geliştirilmiş, hem de bir değil, birden fazla farklı aşısı geliştirilmiş bir salgın hastalık yüzünden hala her gün binlerce insan ölmeye devam ediyor. Bu ölümlerin nedeni artık salgın değil, hepimizin yaşamını bir korku filmine döndüren kapitalizmdir.

Saray rejiminin pandemiyle mücadele yürütme konusunda ise alkışlanabilecek tek yönü herhalde sınıf karakterini yansıtma noktasındaki dobralığıdır. “Hamdolsun üretim tarafında çarklar dönmeye” devam ederken salgının faturasının, tartışmaya mahal vermeyecek biçimde emekçilere kesildiğine her gün, her atılan adımda tanık oluyoruz. Halk sağlığının zerre kadar umursanmadığı bu a la Erdoğan salgın yönetiminin başta işçi hareketi olmak üzere toplumsal muhalefetin tüm kesimlerini zapturapt altında almanın vesilesi olarak kullanıldığını da 29 Nisan’dan itibaren başlatılan sıfır destekle tam kapanma koşullarında 1 Mayıs gösterilerinin fiilen yasaklanmasıyla bir kez daha görmek mümkün. 

Ucuza ekmek almak kendilerine yasaklanırken “fakir fukara” ile “garip gureba”ya milli törenle dağıtılan patates-soğanın, günün düşmanı seçilenlere göstermelik efelenmelerin, soykırım, terör, beka çıkışlarının işsizliğin pençesindeki emekçilerin, Kod 29 ahlaksızlığıyla işinden edilen işçilerin, makine parçası kadar değer verilmeyen sanayi, sağlık, inşaat, büro emekçilerinin, uzaktan çalışma rejiminde mesai saatleri tüm yaşamını kaplamış kadınların, gençlerin, emeklilerin ne açlığını ne de öfkesini dindirdiği aşikâr.

Tam da böylesi bir dönemde girilen 1 Mayıs ise maalesef işçilerin mücadele, birlik ve dayanışma günü değil bir anma gününe dönüştürülmüş durumda. 8 saatlik işgünü talepleri için direnen işçilerin katledilmesiyle başlayan 1 Mayıs geleneği, maalesef bugün Türkiye’de bu geleneğin aksine herhangi bir talebi olmayan, emekçileri harekete geçirmeye çalışmayan, hatta işçi sınıfının önemli bir kesimi için herhangi bir anlam taşımayan, siyasal akımların görünürlüklerini arttırmayı önüne koyduğu bir tür anma günü olarak geçiştiriliyor. Bu durum pandemi gerekçesiyle açıklanamaz. Salgın koşullarında gerçekleşen bu 1 Mayıs’ta, milyonlarca işçiyi eylemlerin dışında tutan, 1 Mayıs’ın uzaktan birer izleyicisi ya da sadece sosyal medya destekçisi konumuna getiren eylem/etkinlik organizasyonları, aslında yıllardır süren bu tutumun bir devamcısıdır.

Halbuki işçi sınıfının her gün kelimenin gerçek manasıyla canını vererek çalışmak zorunda kaldığı bir dönemde, 8 saatlik işgününü kazananların yolundan, işsizliğe karşı çalışma sürelerinin radikal bir şekilde kısaltılması, herkese ücretsiz aşılama yapılması, herkese bir yaşam geliri sağlanarak tam kapanma gibi talepler etrafında bir hareketlilik yaratmak için imkan olarak değerlendirilebilirdi bu 1 Mayıs. 

12. Cumhurbaşkanı yine bir “Medeniyet Şahlanışı” müjdelerken, onların medeniyetinin bizler için barbarlık olduğunu akıldan çıkarmadan, 1 Mayıs’ı ve akabinde yapılacak tartışmaları sosyalist hareketin en geniş kesimlerinin, irili ufaklı tüm emek örgütlerinin acil bir eylem programı çerçevesinde bir araya gelmesinin koşullarını zorlamak için vesile edelim. Birleşik mücadele, sınıf içinde kökleşme, sosyalist perspektif: Yolumuz bu olmalıdır.

Yaşasın 1 Mayıs!

Yaşasın Sınıf Dayanışması!

Yaşasın Proletarya Enternasyonalizmi!

Sosyalist Demokrasi için Yeniyol

Ferman Sarayınsa HDP de, İstanbul Sözleşmesi de, Gezi de Bizim! – Yeniyol’un Sözü

Muhalif kamuoyu Erdoğan rejiminin giderek zayıfladığı ve ilk seçimlerde “gidici” olduğunu düşünedursun, son bir haftada yaşananlar 2023’e giden yolun bir hayli sarsıntılı ve tahrip edici olacağını bir kez daha gösterdi.

Geçtiğimiz hafta HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun vekilliğinin düşürülmesi, HDP’ye kapatma davası açılması ve 700’yakın HDP’liye siyaset yasağının talep edilmesinin ardından uzun süredir İslamcı-faşist cenahın saldırıları altında bulunan İstanbul Sözleşmesi, yine bir Cuma gecesi, yine bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle feshedildi. Ayrıca, her biri majör düzeyde bulunan bu gelişmelerin ve saldırıların yanı sıra Merkez Bankası Başkanının -yine- görevden alınması ve Gezi Parkı’nın mülkiyetinin Sultan Beyazıt Hanı Veli Hazretleri Vakfı’na geçirilmesi gibi ek maddeleri de saymak gerekir.

Kimsenin herhangi bir beklentisi olmasa dahi, daha yeni insan hakları eylem planı açıklanmışken, bir iktisadi ve siyasal istikrar yoluna girileceğine dair uluslararası zeminde yaratılmak istenen intibaın en azından bir müddet sürdürülmesinin rejim açısından rasyonel olacağı düşünülebilirdi.

Ama hayır. 

12. Cumhurbaşkanı ve dayandığı İslamcı-faşist koalisyon attığı adımlar arasında bir tutarlılık gözetmek zorunda hissetmiyor kendini. Bir kör dövüşüne tutulmuş vaziyette, maddi yahut sembolik eşgüdümsüz hamleleri toplumun üzerine boca ediyor. Tabanındaki erimeyi engelleyemeyeceğini bildiğinden en süfli ve radikal kesimlerin sadakatini muhafaza etmek adına hep daha fazla düşman yaratıyor, daha fazla cephe açıyor ve daha fazla saldırıyor. Uluslararası güç ilişkilerindeki gelişmeler dış politikada Erdoğan’ın cengâver lafazanlığına daha fazla müsaade etmediğinden iç siyasette kimi arındırıcı şoklara ihtiyaç hasıl olmuştu. Böylece geçtiğimiz haftanın hamleleriyle Saray hem erimeye ket vuracak bir ideolojik-siyasal tahkimata yöneliyor hem de muarızları nezdinde, art arda şoklarla, “yapabiliyorum öyleyse yapıyorum” mantığına dayanarak güç gösterisinde bulunuyor.

Şüphesiz Sayın Gergerlioğlu’na reva görülen muamele, sabahın köründe yaka paça meclisten “kaldırılması” doksanlı yılların polis devletini aratmayacak bir güç gösterisiyse, HDP’nin kapatılmasının ve muhtemel siyaset yasaklarının, elbette ki “Seni Başkan Yaptırmayacağız”dan bu yana süregelmiş bir kişisel intikam boyutu vardır ama esasen oy aritmetiğini ve kurumsal muhalefetin bileşimini kökten değiştiren bir siyasal akımı siyaset sahnesinden silmeyi hedeflemektedir. HDP’nin ana gövdesini oluşturan Kürt Siyasal Hareketi için bu elbette ilk değil ve partinin kapanmasıyla ne Kürt halkı buharlaşacak ne de HDP’nin üyelerinden, sempatizanlarından, dostlarından oluşan toplumsal kesimler.

İstanbul Sözleşmesinin Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle feshedilip edilemeyeceğine dair hukuki itirazlar yapılsa da buradaki amacın, Erdoğan rejimine karşı en etkin muhalefeti oluşturan, kitlesel biçimde varlığını sokakta gösterme gücüne sahip olan kadın hareketine, İstanbul Sözleşmesi’nde cisimleşmiş olan kazanımlarına yönelik bir taarruzda bulunmak olduğu ortada. Cinsiyet eşitliğinin gündeminde yer almadığını farklı ağızlardan defalarca dile getiren iktidar, kadın hareketi ve feminist mücadele güç kazandıkça, kadınların onyıllardır zorlukla kazandıkları haklara ve doğrudan kadınlara yönelik açık ve örgütlü saldırılarını daha da yoğunlaştırdı. Nafaka hakkına saldırılardan çocuk istismarı affına karşı mücadeleye her alanda olduğu gibi kazanılmış haklarından vazgeçmeyen kadınlar, sistematik şiddet devam etse de kutsal aileye zeval gelmesin zihniyetini tanımadıklarını, İstanbul Sözleşmesi’ne sahip çıkacaklarını Türkiye’nin dört bir yanında bir kez daha dile getiriyorlar.

AKP-MHP iktidar koalisyonu, zaten bünyesinde ziyadesiyle barındırdığı emek, kadın, Kürt ve demokrasi düşmanı reflekslerinden başka bir aracı siyaset sahnesine süremeyecek bir sıkışmışlık içerisindedir. Ancak bu sıkışmışlık, bir güç acizliği olarak okunmamalıdır. Siyasi olarak güçsüz, ancak yetki ve imkân bakımından güçlü iktidarların emekçi ve ezilenlere uyguladığı zulüm örnekleri tarihte kolaylıkla bulunabilir. Bu nedenle bu sıkışmışlığı “gidiyorlar, bunlar son oyunları” diyerek sadece izlemek, burjuva muhalefetinin herkese önerdiği ve başarı şansı oldukça düşük, sinik bir tavırdır. 

Yapılması gereken, siyasi olarak en ilkel araçlara muhtaç kalmış iktidarın karşısına bütün bir toplumsal muhalefet olarak, emekçilerin ve ezilenlerin birleşik cephesiyle dikilmektir. Onlarca sektörde ortaya çıkan örgütlenme girişimleri ve işçi direnişleri, kadınların özellikle son on yıldır büyük bir başarıyla yürüttükleri mücadeleleriyle, Kürt halkının siyasi olarak imha edilme tehdidine karşı Newroz ateşini büyütmeleriyle, Boğaziçi öğrencilerinin ülkeyi saran kayyum karşıtı eylemleriyle, Gezi’ye el uzatılmasına karşı ayağa kalkan insanların öfkeleriyle buluşmalıdır. İktidarın topyekun saldırısına karşı direniş de topyekun olmalı, AKP sonrası döneme rengini verecek bir siyasetin taşları şimdiden döşenmeli, burjuva muhalefetin sınırlarını çizdiği “muhalif” kimliğine ve pratiğine teslim olunmamalıdır. Bu nedenle ekolojist, feminist, enternasyonalist, çoğulcu ve birleşik bir sosyalist alternatifin inşası hala önümüzde duran vazgeçilmez görevlerden biri.

Sosyalist Demokrasi için Yeniyol

12 Mart’tan Kalan Bir Ders – Masis Kürkçügil

12 Mart’ın 50’nci yıldönümü vesilesiyle Masis Kürkçügil tarafından kaleme alınan ve Enternasyonal/Devrimci Marksist Dergi’nin Haziran 1986 tarihli 16. sayısında yer alan yazısını tekrar yayımlıyoruz.

12 Eylül’ün yaşanmasıyla birlikte 12 Mart daha bütünsel bir biçimde açıklanabilir ve anlaşılabilir bir hale geldi. Böylece 12 Mart’ı yalnızca kendi içinde bir bütün, “bir kaza”, cuntacıların bir kapışması ya da devrimci hareketin bastırılması gibi dar bakış açılarıyla değerlendirmenin geçersizliği fazlasıyla kanıtlanmış oldu.

12 Eylül’den Türkiye’deki sınıf mücadelesinin bir düğüm noktası olan 12 Mart’a bakış, 12 Mart’tan daha gözalıcı olan, daha başat olan –ya da öyle gözüken– sorunların gerçek değerini bize verebilir.

Tarihin aklının öngördüğünü şimdi daha açıkça görebiliriz. 12 Eylül’de kimi 12 Mart giysileri hayal meyal ortalığı kaplamaya, geçmiş alttan alta sırıtmaya başladı ise 12 Mart’ın defterinin dürülmesi için artık zaman gereğinden fazla geçmiş demektir. 12 Mart’ın defterinin dürülmesi bize 12 Eylül’ün defterinin dürülmesinin de yolunu açacaktır. Yenilginin toplu ve bileşik dersleri ancak böyle çıkartılabilir. Yeni bir döneme doğru yol alırken geçmişle hesaplar mümkün mertebe temizlenmelidir. Bunun için de görüşlerin olayların sınanmasına sunulmuş olması gerekir. Olayların sınanmasıdan geçmeyen, her yeni anı milad olarak kabul edenler, tarihin etkin aktörleri değil davetsiz misafirleridir, geldikleri gibi gitmek durumundadırlar bu sahneden.

Yalnızca on beşinci yıldönümü vesilesiyle değil, 12 Eylül sonrasında geleneksel sağ ve geleneksel sol da dahil olmak üzere toplumun hakim, ezilen her kesiminde yakın tarihi açıklamakta bir anahtar olarak 12 Mart ilk kez bunca güncellik kazanmış bulunuyor. Günlük gazeteler esasa değgin değişikliklere yol açmayacak, ancak kimsenin olgular düzeyinde reddedemeyeceği meseleleri gözönüne seren hatıralar yayınlıyorlar, bununla kalmayıp mahkeme dosyalarına dahi girmeyen kimi sanıkların el yazısı ifadeleri yıllar sonra piyasaya çıkarılıyor. Haftalık dergiler dönemin anlam ve önemini vurgulayan görüşmeler yapıyorlar.

Bütün bu veri bombardımanı altında 12 Mart’a değgin sorular ister istemez 12 Eylül’e uzanacak bir sergilemeye yöneliyorlar. Batur, 12 Mart eleştirilerinin 12 Eylül’e bir girizgah olduğunu ihbar ederken doğru bir teşhiste bulunmaktadır, 12 Mart eğer 12 Eylül’ün provası oldu ise, aslından provayı değerlendirmek gerekecek.

12 Mart Kime Karşı?

Geriye baktığımızda pek sahibi kalmadığına göre 12 Mart’ın herkese karşı olması gerektiği söylenebilir; ancak öznesiz bir fiil de mümkün olamayacağına göre birileri birilerine karşı olmalıydı.

Muhtıra askerler tarafından verildiğine göre muhatap –her ne kadar muhtıranın bir maddesi yine parlamentodan bir şeyler beklemekte ise de– siyasal partilerdir ve de ilk planda Demirel’dir. Ecevit daha sonra gerçek muhatabın kendisi olduğunu söylemiştir, lakin İnönü’nün de her zamanki gibi müdahaleye karşı olduğu eklenmelidir. İkisi arasındaki farklılık müdahaleye karşı alınacak tutumda değil müdahalenin olağanlaştırılmasında bulunabilir. Yoksa Ecevit de “kendisine karşı” yapılan müdahaleye karşı tavır almamıştır; örneğin Meclisin onurunu (!) korumak için milletvekilliğinden istifa edebilirdi. Her askeri hareket gibi 12 Mart’ın da Atatükçü olmakla “layık” olmayanlara karşı olduğu bilinir, yani Erbakan’ı da unutmamak gerek.

Demek partiler düzeyinde şimdi artık esamesi okunmayan CGP olsa olsa 12 Mart’ın muhatabı olmayabilir. Ne var ki onun da konumu ilginçtir: bir yanda hükümette yer alırken, bir yandan da bazı üyeleri hapistedir (İrfan Solmazer). Bu açıdan hem sağcı hem solcu Atattürkçülüğün mümtaz bir temsilcisi olarak CGP 12 Mart’ta anahtar olmamışsa da anahtarlık olmuştur. Kendisi bir inisiyatif sahibi olmamış ama her türlü devletlu girişime amade olmuştur.

Proje itibarıyla ister 9 Mart hali ile ister 12 Mart hali ile müdahale görünüşte doğrudan emekçi kitlelerin kazanımlarına yönelik de olmamıştır. 9 Mart’ta akamete uğratılan girişimin aslı astarı üzerine ayrıntılı çalışmalar ne yazık ki savunma makamından, yani kendilerinden ve devrin başbakanına yakın yerlerden gelmektedir. İddialar ne olursa olsun, yazılı polis ifadelerinden de olsa diğer kanıtlardan da anlaşılabileceği gibi akamete uğrayan girişimin, “Atatürkçülüğün” emekçi kesimlerin lehine ekonomik, toplumsal ve siyasal dönüşümlere kağıt üzerinde niyetlenmiş olduğu söylenebilir ve bu konuda ikna edici belgeler de gösterilebilir. Örneğin Doğan Avcıoğlu, niyetleri açısından değerlendirildiğinde muhakkak ki kaba anlamıyla sol içinde mütaala edilmesi gerekir. Nitekim Batur, Kayacan gibi muhtıracılar CHP’de yer almışlar; Gürler’in cumhurbaşkanlığı için Kırıkoğlu kesiminden bile oy gelmişti. Gürkan birlik partisinden yer almış, Numan Esin Vatan gazetesi ile solcu basında bir süre mümtaz bir yer kazanmıştır.

Ancak bu kesimin Atatürkçülüğü kadar, anti-komünistliği ve anti-kürtçülüğü de tartışılmaz. Cunta söylentilerinin yoğunlaştığı dönemde sağdan bir tehlikeden söz etmek abestir. Faşistler esas olarak bu dönemden sonra palazlanmışlardır. Ordu içinde radikallere karşı olan kanat ise bir darbe hazırlığında olmak bir yana darbeyi ehlileştirmiştir (tabii ehileştirirken genç sosyalistleri de fırsattan istifade sindirmeye girişmiştir).

Daha sonraları yaşadıklarımız gözönüne alınırsa dönemin gerçekten Türkiye’nin siyasal yaşamındaki en açık dönem olduğu rahatlıkla söylenebilir. Öğrenci gençlik, işçi ve kimi kırsal kesimdeki olaylara rağmen yalnızca 15-16 Haziran 1970’de üç aylık bir Sıkıyönetim ilan edilmiştir. 12 Mart günlerinde sıkıyönetim bile sözkonusu değil, sıkıyönetim 26 Nisan’da ilan edilmiştir. Demirel “Anarşi Erim’le başladı” derken kısmen haklıdır. Tabii 12 Mart öncesinde THKP-C, THKO, Aydınlık (TİİKP ve TİKKO) çevresinde hazırlıklar sözkonusudur.

Cuntacılar ne tür bir “demokratik” ortam peşinde idiler? Sanırız bu sorunun cevabı açık: Cuntacıların “demokrasi” diye bir derdi yoktu. Demirel döneminde elde varolan serbestlikler bile cuntacıların başarısı halinde bir rüya olacaktı. Her ne kadar cuntacıların tümü demokrasi adına darbecilik yaptık demekte ise de, ve de vakti zamanında kimileri sosyalizm adına askerlerin demokratik bir devrimini uygun görmekte idilerse de cuntacıların başarısı halinde –belki kısa bir balayından sonra– baskının daha katmerli olacağını kestirmek için kahin olmaya gerek yok. Bırakalım askerleri, sosyalizm adına yola çıkan bir dizi siyaset kendinden başkasına yaşama hakkı tanımıyor; demokrasinin çoğulculuk olduğunu söylemek karşı devrimcilik gibi gösteriliyor, proletaryanın öncüsünün demokrasi için eğitilmesi mesele iken atatürkçü subayların vahiylerle donanmış oldukları için emekçilere demokrasi bahşedeceklerine inananlar olmuştur. 12 Mart’ın trajedisi de ağırlıklı olarak buradadır. Radikal gençlik hareketi pasifizmden sıyrılırken aktivizm için daha sağda olan, açıkça düzen gücü olan kesimlerle sarmaşdolaş kalmış, daha koşuya başlarken tökezlemiştir.

Atatürkçü Cuntacılar mı Demirel mi Emperyalizmin Mantığına Uygun Düşüyorlardı

Bırakalım Batur ve Gürler gibi “kariyerist” denebilecek radikalleri, gördüğü baskıdan ötürü “mazlum” saflarda yerini alan ve de artık neyi kanıtlamaya çalıştığı anlaşılamayan Gürkan’a kulak verelim. “CIA vehme” kapılmış, Atatürkçü/devrimci/mütekait paşaya göre. Alınmış belli ki, belki de haklı. Artık işin o kadar ince tarafı iyi saatte olsunların işi.

Ne yapacakladı bunlar? Örneğin DİSK’in o dönemde daha sol olmasını mı sağlayacaklardı, yoksa işçi sınıfı hareketinin devrimci eğitimi için devlet yardımı mı? Demirel döneminde sosyalistlerin imkanlarını sınırlı görerek daha da açık bir dönem mi sağlayacaklardı, yani devleti susturacaklar, sağı susturacaklar ve yalnızca Marksist olanlara mı basın yayın imkanı sağlayacaklardı? Belki de yarışma ile en devrimci olanlara bu imkan sağlanacaktı (!)

Muhtıra kime karşı? Ya da muhtemel darbe? Sağa? İyi ama Çağlayangil’in ifadesiyle 12 Mart’ta CIA vardır. CIA, Demirel’e karşı, cunta Demirel’e karşı… Üç beş kalemşörün utanmazcasına yürüttükleri sola boyanmış Atatürkçülük, bugüne kadar en fazla emekçi kitlelerin aleyhine işledi. Cuntacılar dün solu temizlemeye –onların diliyle “anarşiyi”– gelirken ayakları burkuldu, şimdi de onların günahını paylaşmaya çağrıyorlar demokrasi cephesini.

Emekçi kitlelerin sol diye nitelenen darbecilerin tarihsel haklarını savunarak kazanacak hiçbirşeyleri yoktur, aksine. Solu cuntacıların şahsında demokrasiden uzak, totaliter olarak gösteren Nazlı Ilıcakların değirmenine su taşıyan Uğur Mumcu gibileriyle kesin çizgilerin çekilmesi gerekir.

Bugün 12 Mart kimilerince 12 Eylül’ün eleştirisine bir girizgah olarak kullanılıyorsa, 12 Mart’la birlik sol da mahkûm edilmektedir. Bu paradoksal değerlendirme Demirel cephesinden geldiğinde gerçekten de kendi içinde tutarlı gözükmektedir. Ancak radikal gençlik hareketinin de derinden derine etkilendiği ve zaman zaman içinde bulunduğu cuntasal ideolojiden arınmamış sol açısından aynı şeyi söylemek oldukça zor.

Gerçekte 12 Mart’ın zoraki muhatapları baskının, dönemin faturasını ödemek zorunda kaldıkları halde, 12 Mart değerlendirmelerinden kazançlı çıkmamaktadırlar. Tabii bunda yasal basında açık açık tartışmanın mümkünsüzlüğü bir neden. Ancak daha da önemlisi 12 Mart’ta her türden solun sicilinin sanıldığı kadar temiz olmadığı ve ardından gelen dönemde de geçmişi “mazi” sayarak gerekli derslerin çıkarılmaması sayılabilir.

Böylece 12 Mart değerlendirmesi tescilli kemalist Cumhuriyet’in insafına kalmış bulunmaktadır. Gürkan’ların, Talat Turhan’ların yazıları daha önce anıları yayınlanan Muhsin Batur’un ahlaki değerlerini eleştirmeye varmaktadır. Yola çıkılmıştır, ancak kimileri yolda arkadaşlarını terk etmişerdir. Gürler iyi bir kurmaydır ama karar anında ikircikli davranmıştır vs. Çıkılan yolun kendisi ise sanki hayırlı birşeymiş gibi sunulmaktadır.

Sosyalist Hareketin Durumu

Sosyalist hareket muhakkak ki Demirel rejimine karşı mücadele vermeliydi ama bu mücadeleyi cuntacıların oluşturduğu o sahte ortamda değil bizzat emekçi kitlelerin kendi özgüçlerine dayanarak vermeliydi. Yani Demirel’e karşı mücadele cuntacılara karşı hayırhah bir tutum takınılmasına meydan vermemeliydi. Dahası öncelikli olan Demirel değil cuntacılardı. 12 Mart’ın hazin dersi burada yatmaktadır. Solda ayrım çizgileri belirsiz bir saflaşmanın ideolojik izleri bugüne kadar yer yer devam etmektedir.

Buradan Demirelin ehveni şer gösterildiğine varmamak gerekir. Ancak kitlelerin parlamenter rejim dışında bir arayış içinde olmadıkları bir dönemde, çocukluk hastalığına kapılmadan açık rejimin “otoriter bir sol rejim”le alaşağı edilmesi yerine mevcut rejimin açıklığının daha da derinleşmesi için mücadele verilmelidir. AP’nin altın çağındaki dayanakları MNP, DP ve de cuntacılarla çatırdarken, alternatif bir iktidar oluşturmaktan uzak olan sosyalist hareketin altüst oluş halinde eldekini de yitireceği açıktı.

İşçi hareketini kucaklayabilecek bir güce sahip olan bir sosyalist hareket muhtırayı alkışla değil örneğin genel grevle karşılamak durumundaydı. Ama ne genç sosyalist hareket ne de DİSK böylesi bir eğitimden ve yaklaşımdan nasipliydi. Her iki kesim de hazin bir biçimde cellatlarını teşvik ve teşçi ettiler. Bir başına düzeni değiştirme amacı sosyalist tarihte çocukluk dönemine has saflıklardan biridir. Ortada ne durum analizi, ne durum tesbiti ne de sınıfın konumun irdeleyen bir taktik söz konusuydu.

Gerçekte muhtıra biçiminde de olsa radikallerin eylemi açığa çıktığında sol için vakit çoktan kararmıştı. Genç sosyalist hareket çizmeye çalıştığı kendi yolunda henüz ilerlememişken düzen güçleri kozlarını oynamışlardı. Bir taraf başlarken öte taraf bitiriyordu. Genç sosyalist hareket, emekçi kitlelerin yaşamlarında, onların günlük sorunlarında yeri olmayan, hatta onların aleyhine olan bir çatışmanın ürünü olan ortamın kendisi için elverişli olduğunu sanmıştı.

Dönemin sosyalist grupları içinde “somut durumun somut tahlili”ne dayalı bir taktik aramak boşunadır. Ne eskiler ne yeniler değişen koşulları değerlendirebilmişlerdir. Kimi gazete köşelerinde Demirel’in ayağının altındaki toprağın kaydığını belirten yazarlar ise “sol”dan zaten çoktan mahkûm edilenlerdi.

Tabii askeri bir müdahale olabilir diyerek kimsenin elini kolunu kavuşturması önerilemez. Ama hareketin yönelimi de en az hareketin kendisi kadar önemlidir. Zaten düşen-düşürülmekte olan bir Demirel’i baş düşman ilan etmek hemen hareketin yanı başındaki “müttefik”in konumunu görmezlikten gelmeye varmıştır. Yaklaşık 1970 sonunda radikal hareketlerin biçimlendiği bilindiğine göre, atı alan çoktan Üsküdar’ı geçmişti. Bir geç kalmışlık söz konusu idi ama daha önemlisi eylemin muhtevası idi ve de onun ittifakları, daha doğrusu sonuç itibarıyla hayali ittifakları.

İdeolojik keşmekeş dönem boyunca sürecek ve kendini sorgu ve savunmalarda defalarca açığa vuracaktır. Bu keşmekeşin en belirgin ifadesi de 1961 Anayasası’nın savunulmasıdır.

Sosyalist hareket cuntacılığın bulandırdığı bir siyasal ortamda iktidar sorununu hiçbir gerekli hazırlığı, dayanağı ve hatta kendine has bir perspektifi olmadan alabildiğine güncel bir sorun olarak gördü. 12 Mart’ta solun onca yaralanmasının bir nedeni de budur. Radikallerden bağımsız bir güç olarak temayüz etmeden, onların cenahından iktidara aday gözükmesinin sonucu tezgah onca geniş tutulmuştur. 12 Mart’ın normalizasyonun onca zorlamasız olmasının nedeni de bu olmuştur. Çünkü gerçek anlamıyla başlıbaşına, bir başına sosyalist hareketin ifade ettiği değer “sol”da görülüyorsa da sıfıra yakındı.

Bir anlamda genç devrimciler 12 Mart’ın tarihi değil zoraki muhatapları oldular. 12 Mart’la 12 Eylül arasındaki temel ayrımlardan biri budur. Batur, 12 Martçı olduğu için 12 Eylülcüdür. Darbe sonrasında TKP gibileri gerçek kemalist çizgileri darbeciler içinde aramışlardır, hapishanelerde yanıbaşlarında değil. 12 Eylül’de bu bağlamda bir yanlış anlama sözkonusu değildir. Hapishanelerde devrimciler faşistlerle aynı mekanda barınmaya zorlanmaktadırlar, ama 12 Mart’taki gibi iktidara geldikleri takdirde ilkin “anarşi”yi, yani devrimcileri temizleyeceklerini söyeleyen radikallerle birlikte değiller. 12 Eylül’ün bir ayrımı da burada sosyalistler yine içeride ama bu kez yanlarında Atatürkçüler değil, faşistler var.

12 Mart döneminde devrimci gençlik hareketi talihsiz bir biçimde yatağında oluştuğu Atatürkçülükten kesin çizgilerle ayrışmadan eyleme girişti. TİP’ten öğrenilen parlamentarizmin bir çözüm olmadığı idi; buna eski soldan gelen asker sivil aydın zümre edebiyatı, Atatürkçülük, 27 Mayısçılık ve akla gelebilecek her türlü küçük burjuva radikalizmine yaraşan karman çorman ideolojik şırıngalar eklendiğinde sonuç önceden kestirelemeyecek gibi değildi.

Radikal sol 12 Mart’ı nasıl karşıladı

Günün gazeteleri açıktır. Ya destek ya eleştirel destek. Bu noktada TİP’in tutumunun farklı olduğu söylenmelidir. Çeşitli dernekler, DİSK vb. olumlu karşılarken, soldan kimileri “ordu kılıcını attı” demekte (Dr. Hikmet Kıvılcımlı), kimisi de muhtıraya değil parlamentoya güvensizliğini beyan etmekte (Dev-Genç). Sol 12 Mart’la çizgisini esas olarak 12 Martçıların hamlesinden sonra değiştirmiştir. Ama bu kez kartlar iyice karışmış, radikallerin ayağı kaymış, Demirel adım adım sürecek bir yolda radikalleri tasfiye ederken sosyalistleri de elekten geçirmiştir.

Burada Demirel’den ziyade solun basiretsiz bir taktik izlediği rahatlıkla söylenebilir. Sol ısrarla, hazırlıksız olduğu bir mücadelede düşmanlarından birini de müttefik seçerek girmiştir. Radikaller Demirel’le çatışmış, olan sosyalist harekete olmuştur. Görüntüsel olarak sol hükümeti devirmiştir ama kendisi de altta kalmıştır.

Dönemin hapishanelerinden gelen tarihe değgin tutarsız değerlendirmeler gerçekte bir önceki tutarsız değerlendirmelerin öteki ucundan başka bir şey değildir. Demirel’i Amerikan emperyalizminin basit bir ajanı olarak görenler, kendilerini yargılayan ve sorgulayanların hiç de Demirelci olmayıp en halisinden Atatürkçü olduğunu görünce Demirel’in yurtseverliğinden dem vurabilmişlerdir. Oysa Demirel ne vatan haini ne de vatanseverdi veyahut da kimi zaman vatansever kimi zaman vatan haini idi. Yeter ki Vatan’ın sınıf içeriği iyi doldurulsun. Ancak dönemin açıkta bıraktığı bu gibi sorunlar 12 Eylül’le birlikte yeniden gündeme geldi. Demirel şimdi 12 Eylül’de de ABD’nin kendisinden hoşnut olmadığını belirtmektedir. Amerikan dış siyasetindeki dalgalanmaların Türkiye’yi etkilememesi düşünülemez. Darbenin Gürkan’ın sözü ile CIA’nin vehmine denk düştüğü açık. Ama vehim bir başına sınıf mücadelesinde azımsanmayacak dönemeçleri açıklamakta yeterli bir husus değil. Vehmin kendisini giderecek dayanaklara da sahip olması halinde, başka oluşumlarla çakışması halinde gerçekleşmesi ya da gerçekleştiği zehabını uyandırması mümkündür. Darbede emperyalist etkiyi izah ederken orada kalmamalı, aynı zamanda darbenin çözülüş nedenleri arasında da bu etkinin kıymeti harbiyesi değerlendirilmelidir.

Müdahale ile emperyalistlerin çıkarının çakıştığı gerçeği tersinden okunmamalı, bu çakışmanın zamansız olduğu sanılmamalı. Dönüşüm bir anlamda bu çakışmanın da çözülmesine, olağanlaşmaya bağlı kalmıştır. Zaten ABD’nin de Türkiye’de kimi ülkelerde zaman zaman denendiği gibi uzun süreli bir askeri rejimi o günlerde talep ettiğini gösterir bir belirti de yok. Gerçi ülkenin gelişme dinamiklerini hiçe sayan böyle bir anlayış uygulamaya sokulduğu takdirde fazla uzun süreli olacak gibi değil.

Emperyalizm faktörü hiçbir zaman gözden ırak tutulmamalı, ama ülkenin içinde bulunduğu konum, sınıf mücadelesinin gelişme dinamiği, güçler ilişkisi ancak dış faktörün zorlamalarını müsait olduğu zaman kaldırabilir. Aksi takdirde sağ bir rejim dahi dolaylı da olsa tepkide bulunmak zorunda kalacaktır. Aşırı ve basitleştirilmiş anti emperyalizm, yani kaba milliyetçilik dev aynasındaki gölgelerle boğuşurken pentagonla kendisi arasında çok basit bir mücadele tasarlamaktadır. Biraz da bunun için genç sosyalist hareket Demirel’i birden 180 derece farklı değerlendirmek zorunda kalmıştır.

Bir ders: Bağımsız sınıf politikası

Tarihin, 12 Mart’ta test ettiği, açığa çıkardığı hususların önemli bir kısmı 12 Eylül ile daha da anlaşılır olmuştur. 12 Mart’taki hataların 12 Eylül’de tekrar edilmemesi, 12 Mart’tan gerekli derslerin çıkarıldığı anlamına gelmez. O eski hataların tekrarı için zaten zemin kalmamıştı. Ama tekrar edilebilecek hataların önemli bir kısmı –neredeyse tümü– 12 Eylül’ün nedenleri arasında yerlerini korudular. Ancak ara dönemde gözden kaçırılmaması gereken yeni oluşumlar, değişiklikler de gerçekleşmedi değil. Bu ikisi arasındaki bağlantıları özürsüz bir biçimde açıklamak devrimci mücadelenin önümüzdeki gelişmesinde azamsanmayacak bir yer tutacaktır. Hareketlerin “şahsiyet” meselesi dışında irdeleyecekleri sınıf mücadelesi içindeki konumları, politik ve örgütsel biçimlenişlerindeki tarihi ve güncel etkileşimler önümüzdeki dönemdeki konumlarını da şimdiden belirlemese dahi sınırlamak durumundadır. Bu açıdan ne bir hareketin ne de –hele hele– bir şahsın kendisinde bir günah keçisi aramadan, tabii bedava kahramanlar da yaratmadan, tarihi bir değerlendirmenin vaktinin oluşmakta olduğunu söyleyebiliriz. Yani 12 Mart’ı belli bir gelişim evresi ve ardından bir çöküşle birlikte yeni bir oluşum evresinin sorunları içinde irdelemek hamasi beyanlardan daha isabetli sonuçlar verecektir.

Genç sosyalist hareket, 12 Mart’a yeterli bir kadro birikimi ile girmemiştir. Denebilir ki genç sosyalist hareketin kendi bağımsızlığını kazanmaya niyetlenmesi ile darbe arasında topu topu birkaç ay vardır.

1960’lı yıllarda gelişen sosyalist hareket hızla değişmeye ve çeşitlenmeye başlamıştır. Bu süreç zarfında “eskiler” geçişlerde bir çekim merkezi gibi gözükürken hızla etkinliklerini yitirmişlerdir. 12 Mart’a gelindiğinde belli bir sürekliliği olan, kitleler nezdinde inandırıcılığı olan bir kadrodan söz etmek mümkün değildir. Kurulan örgütlerin hemen hemen tümü yeterli ya da yetersiz politik biçimlenmelerini dar bir zaman aralığında ve de kendi aralarında kurabilmişlerdir. Dolayısıyla kendi dışlarındakiler için eylemlerinden başka bir çehreye sahip değildirler.

Gerçekte dönemin genç sosyalist hareketine atfedilebilecek zaafların nesnel açıklamaları vardır ve bu zaafların kendilerinden daha önemli olan da, öncülerin değil artçıların, yani sonradan bu hareketleri kendilerine miras edindiklerini ilan edenlerin bu zaaflara neredeyse bir kutsiyet kazandırmaları olmuştur. Hatta aynı zaafları tekrar etmemeye özen gösterenler bile “miras”ı açıkça reddetmemek için kendilerini tasaladıkları gelecek ile sahip çıktıkları geçmiş arasında bir cendereye sokmuşlardır. Cendere çift taraflı çalışmış; çalışma tarzı anlayışında geçmiş tekrarlanmadığı halde ideolojik ve politik yapılanmada büyük miktarda geçmişle süreklilik gösterilmeye çalışılmıştır. Böylece zorlama bir terminolojik fetişizm “teori”yi hapsetmeye çalışmıştır. Sosyo ekonomik formasyon belirlemesinden, siyasi rejimlerin değerlendirilmesine, ulusal sorundan uluslararası sorunlara geçmiş bir ayak bağı işlevini görmüştür. 12 Mart’tan çıkıştaki ilk evrelerde geçmişle hesaplaşmak, onunla bir köprü kurmak çabası “miras” paylaşımında aslan payını almak için sığ bir anlayışla sürdürülmüş ve büyük miktarda sahte sorunsallara hapsolmayla sonuçlanmıştır. 12 Eylül sonrasında tekrar be tekrar benzer sorunların tartışılmasında geçmiş konusundaki bu saplantının aşılamaması önemli bir neden olmuştur.

Sosyalist hareket açısından söylenmesi gereken en önemli hususlardan biri ana hatları ile geçmiş yapılanmaların izleyicilerinin kalmadığıdır. Süreklilik açısından anlamlı bir durumdur bu. Sanki bir “geçiş” evresinin unsurları olarak devrin sosyalist grupları bugün için kalıcı politik ve örgütsel yapılanmaların temeli olamamışlardır. Bir başka açıdan meseleyi ele alırsak o hareketler politik ve örgütsel bir bütünlük oluşturmuyorlar, henüz bir arayış evresinde iken, daha başlangıçta beyaz terörün atağa geçmesiyle eziliyorlardı.

1960’dan sonra ilkin hesapta olmayan sosyalist ve işçi hareketinin siyaset sahnesine doğrudan ve dolaylı girişi, burjuva toplumundaki yönetim krizinin boyutlarını geliştime potansiyelini taşıdığı için bir yeniden yapılanma hakim sınıfların gündeminin birinci maddesini oluşturmuştur. 12 Mart’ta yaşanan bu yeniden yapılanma girişimi sınıf mücadelesinin yoğun çatışmalarla yürümediği bir dönemde uzlaşma ve ehlileştirmelerle olağanlaştırılmıştır. Bu olağanlaştırmanın kendisi de yeni yanılsamaların kaynağı olmuştur. Cuntacılıkla dönemin yeni CHP’sini aynı kategoride görmemek gerekirse de ikisi de emekçi kitlelerin kendi bağımsız politik ve örgütsel deneyimlerini köstekleyen yanılsamaların sosyalist harekette oluşmasında etken oldularsa “ideolojik” bir ortaklıkları olduğu tezi de yabana atılmamalıdır. Bu açıdan 12 Mart öncesinin Atatürkçü, sonrasının Ecevit ve şimdilerde “sosyal-demokrat” yanılsamanın bütün farklılıkları ile birlikte aşılması gereken önemli bir engel olduğu kesindir.

Enternasyonal

İşçi Sınıfının Öz-Örgütlenme Zeminlerinden Biri: Kafe-Bar Çalışanları Dayanışması – Göksu Uyar

Kafe, restoran, çayevleri, kıraathane-kahvehane ve bar işçilerinin dayanışma zemini Kafe-Bar Çalışanları Dayanışması (KBÇD); işçi sınıfının öz-örgütlenme zeminlerinden biri ve Kent Emekçileri Dayanışması’nın bir parçası olarak pandemi sürecinde kuruldu. Kafelerde barlarda çalışan genç işçiler hak gasplarına, açlığa, geçim sıkıntısına karşı taleplerini dile getirmek, kendilerini ifade etmek için KBÇD’de bir araya geldiler.  KBÇD, bir dizi eylemliliği, dayanışma faaliyetini, sosyal medya çalışmasını hayata geçirerek, örgütlenemez denilen bir alanda başlangıç için önemli bir örgütlülüğe ulaştı. Bu gücün en önemli göstergelerinden biri 7 şehirde aynı gün eylem örgütleyerek kafe bar işçilerinin “geçinemiyoruz çığlığını” büyütmesi oldu.

KBÇD’nin önemli özelliklerinde biri genç işçilerin enerjisi üzerinde yükselmesi. KBÇD bu enerjiyi genç işçilerin -kendi geçim kaynağı işlerinin devlet tarafından geçici ya da önemsiz addedilerek adının bile destek paketlerinde anılmadığı pandemi sürecinde katmerlenen- kolektif öfkesiyle harmanlayarak, kalıcı ve örgütlü bir işçi sınıfı faaliyetine çevirmeyi hedefliyor. Bu anlamda, pandemi süreci önemli bir sınav oldu. KBÇD pandeminin yakıcı sorunlarını ortak çözme, çözüm yollarını birlikte inşa etme, talepleri ortaklaştırmanın örgütsel aracı oldu. Yarattığı etkiyi bu kolektif yetki ve karar mekanizmalarına borçlu olduğu kadar, sokağa çıkma kararlılığına ve sosyal medyayı da sokaktaki eylemlerini güçlendirici tarzda etkili kullanmasına borçlu.  (“Ölüler Dirilerden Çalacak” duvar yazılamaları ve #HesabıBizÖdemeyeceğiz hashtag kampanyası…)

KBÇD klasik sendikal mücadele örgütlülüğünün ve onun yarattığı biçimlerin çözüldüğü, bu çözülüş sürecinde meşru, militan yaratıcı zeminlerin mayalandığı, bu mayalanmanın kendisine klasik sendikal mücadelenin değişmeye ve “kalkın bir şeyler yapalım” demeye müsait unsurlarına sirayet ettiği bir dönemin ürünüdür. Dolayısıyla KBÇD’nin kalıcılaşmasını sağlayacak olan yegane şey, sermayenin akışkanlık ve değişim hızına eşdeğer bir hız ve yaratıcılıkla örgütlülük ve direnme zeminleri açabilmektir. 

KBÇD’nin “biz de varız” dediği pandemi sürecinin ardından, Mart 2021 itibariyle hayata geçirileceği duyurulan normalleşme sürecinde nasıl bir mücadele güzergahı izleyeceği; bu güzergahı varolan kalıpları sarsıcı bir yaratıcılıkla donatıp donatamayacağı önemli bir soru işaretidir. 

Kafe-Bar Çalışanları Dayanışması normalleşme sürecinde ne yapacak?

Pandemi sürecinde KBÇD’nin ana talepleri; kafe bar işçilerine karşılıksız sosyal destek verilmesi, kısa çalışma ve ve işsizlik ödeneğinin en az asgari ücret düzeyine çekilmesi, kısa çalışma ve ücretsiz izin döneminde, pandemi koşulları da gözetilerek, uzun vadeli sigorta primlerinin karşılanması ve halk sağlığı tedbirlerini aksatmadan mekânların açılmaya başlaması idi… 

KBÇD aynı zamanda bir sendikal arayışın parçası olduğunu deklare etmişti. Dolayısıyla KBÇD’nin normalleşme sürecinde atacağı ilk adım, pandemi sürecinde birbiriyle ilişkilenen, bu ilişkiden bir enerji açığa çıkaran kafe-bar işçilerinin bu enerjisini kalıcı bir kazanıma ve örgütlülüğe tahvil etmek olmalıdır. Kafe bar işini kimileri geçici bir konak olarak, uzun süre işsiz kalanlar ise son çare olarak görüyor. Kafe barlar, işçilerin çalışma güzergâhında ister geçici ister kalıcı işyerleri olsun güvencesizliği ortaklaştırmasından ötürü örgütlenmesi elzem mekanlardır. KBÇD bunun mümkün olduğunu göstermiştir. 

Normalleşme süreci, pandemi sürecinin yarattığı ekonomik tahribatla yüzleşilen bir süreç olacak. Bu süreçte, kafe-bar işçileri düşük ücretlerle, sigortasız, uzun saatlerde çalışmaya zorlanacak. Bu zorun karşısına bir zorla çıkmak gerekiyor. Bu zor, KBÇD’yi kafe-bar işçilerinin bir zırhına çevirmek olmalıdır. Her saldırı o zırhtan sekmeli kararlılığını bütün ilişkilere taşıyacak bir yol kurmalıyız. 

Protokol türü sözleşmeler bir araç olabilir mi? 

Klasik sendikal mücadele kafe-bar işçilerinin örgütlenmesine deva olmuyor. İmkânsız olmasa da, bazen 5-6 kişinin günübirlik ya da part-time, sigortasız çalıştığı bir sektörde –uzun süre alan- toplu iş sözleşmesine dayalı klasik sendikal model işlemiyor. Dolayısıyla, kafe bar işçilerinin örgütlülük mücadelesi, meşru-militan-yaratıcı arayışları zorunlu kılıyor. 

Şu noktalar üzerinde durmalıyız: 

-Protokol türü sözleşmeler (kafe bar işçileri bunu popüleştirmek için değişik bir ad kullanabilir örneğin “yıldız sözleşme” vs.) meşru-militan-yaratıcı arayışların bir yolu olabilir. Her türlü fiili eyleme ek olarak; diyelim ki, Kafe – Bar Çalışanları Dayanışması üyelerinin bulunduğu işyerlerini yıldız sözleşme yapmaya zorlasa ve bunu kabul etmeyen işyerlerini sosyal medyadan duyurarak (“X Kafe işçilerin örgütlenme hakkına saygı göstermiyor, boykot ediyoruz gibi….) dayanışmacı, emek dostu kamuoyunun tüketim ve boykot gücünü arkasına alabilir. Bu yolu derinleştirerek, sektördeki sendikal mücadelenin motoru kılabilir. 

-Kafe Bar Dayanışması düzenli olarak bazı meslek odalarının tarife belirlemesi gibi asgari yevmiye belirleyip, işçilerin çalışacakları işyerine bunu referans göstererek ücret anlaşması yapmasını  sağlayabilir. 

-Ve elbette, pandemi döneminde kafe bar çalışanlarının ücretsiz izinli sayıldıkları dönemde yatmayan sigortalarının yatmasını sağlayacak, militan bir kampanya örgütleyebilir. 

Bu sorular, normalleşme sürecinin kafe-bar işçilerinin örgütlenme kavgasında yeni bir evre olacağını işaret ediyor. 

Yolumuz açık, yoldaşlarımız çok, inancımız tam…    

Göksu Uyar, Kafe Bar Çalışanları Dayanışması Üyesi

Bu yazı ilk olarak siyasihaber6.org sitesinde yayımlanmıştır.           

[2] https://t24.com.tr/video/gecinemiyoruz-diyen-sektor-calisanlari-7-ilde-sokaga-cikti-artik-yeter-1500-lirayla-erdogan-gecinebiliyorsa-gelsin-o-gecinsin,36625

Ermenistan’da Siyasi Kriz: Masis Kürkçügil ile Söyleşi (E-Komite)

25 Şubat tarihinden itibaren Ermenistan’da bir siyasal kriz yaşanıyor. Aşağıda E-Komite sitesi tarafından Masis Kürkçügil’le yapılan kısa söyleşiyi yayımlıyoruz.

Bir süredir Başbakan Nikol Paşinyan’a karşı Karabağ Savaşı sonrası imzalanan anlaşmadan dolayı kimi gösteriler düzenleniyordu, fakat üst düzey generallerin 25 Şubat’ta yaptığı deklarasyon bu siyasi gerilimin boyutunu değiştirdi. Başbakan genel kurmay başkanını görevden alan bir kararname hazırladı ama bunu da cumhurbaşkanı imzalamıyor. Siz bu gerilim ve siyasi çıkmazı ve taraflarını Paşinyan’ın 2018’deki iktidara gelişinin arkasında da bir kitle seferberliği olduğu düşünülünce nasıl değerlendiriyorsunuz? Karabağ sorununun gelinen noktadaki rolü sizce nedir, yoksa öncesindeki siyasal çekişmelerin birikimi daha mı önemlidir?

Karabağ meselesi her iki toplum için de bir “milli mesele” olduğundan elbette Paşinyan’ın konumunu kırılganlaştırdı. Ancak 2018 seçimlerindeki siyasal deprem Ermenistan siyaseti açısından çok daha anlamlıdır. Kemikleşmiş ve kokuşmuş oligarkların egemenliğinde yoksulluğun girdabındaki bir topluma umut aşılayan Paşinyan’ın önderlik ettiği koalisyonun 10 yıldır iktidarda olan ve iktidarını bir takım ayak oyunlarıyla sürekli kılmaya çalışan Cumhuriyetçi Parti’yi alt etmesi önemliydi. Eski rejim taraftarları seçimde ağır bir yenilgi alsa da ordu içinde ağırlıkları devam etti.

Karabağ yenilgisi hoşnutsuzlar ve eski rejim taraftarları için bir vesile oldu. Paşinyan’ın istifa etmesi dışında bir çözüm önerileri yok. Erken seçim silahı muhalefetin değil Paşinyan’ın elinde. Olaylar başlar başlamaz Paşinyan bir erken seçim için görüşmeye hazır olduğunu belirtti. Geçtiğimiz seçimlerde yüzde 70 almışken yapılacak bir seçimde bir miktar gerilese bile muhalefet birleşse de bir seçenek oluşturması çok güç. 

Levon Ter-Petrosyan’ın 98’deki istifasından beri Ermenistan siyasetine “Karabağ Çetesinin” hakim olduğu ifade ediliyor. Bunlar kimdir ve nasıl bir ekonomik-toplumsal desteğe dayanmaktadırlar. Bu hizbin Rusya desteğine mazhar olduğu ifade ediliyor. Rusya’nın güncel Ermenistan siyasi üzerindeki etkisini değerlendirir misiniz?

SSCB’nin yıkılmasından sonra ortaya çıkan ülkelerde oligarklara dayanan otoriter rejimler kuruldu. Azerbaycan’ın 50 yıldır Aliyev ailesinin yönetiminde olduğunu göz önüne alırsak ne tür rejimlerin hüküm sürdüğü daha iyi anlaşılabilir. Demokrasinin esamesinin okunmadığı, sendikaların, yurttaş hareketlerinin alabildiğine cılız ve deneyimsiz, ifade özgürlüğünün sınırlı olduğu toplumlar bunlar. Ermenistan’da SSCB’nin son döneminde başlayan halk hareketi biraz farklı bir yörünge izlese de sonunda aynı akıbete uğradı. Petrosyan’ı elimine eden güçler yirmi yıl Ermenistan siyasetine ambargo koydu. Bir yandan Karabağ etrafından milliyetçi bir söylem tutturulurken bir yandan da ülke yolsuzluk batağındaydı. Oligarkların egemenliğinde ülke hem doğum oranlarının düşmesi hem de ekmeğini kazanmak için başka ülkelere gidenlerden ötürü ciddi nüfus kaybı yaşandı. Ermenistan’ın herhangi bir yeraltı zenginliği olmadığı gibi iki büyük komşusu Türkiye ve Azerbaycan ile sınırları da kapalı.

Rus ordusu Ermenistan’da üs sahibi ve Türkiye sınırında da Rus askerleri konuşlanmış durumda. Silahlanma açısından tamamıyla Rusya’ya bağımlı. Öte yandan Ermeni oligarklar da bir anlamda Rusya’dakilerin uzantısı. Önceki rejim (Cumhuriyetçi Parti muhafazakârdır) Rusya ile daha sıcak ilişkiler içinde iken Paşinyan’ın hareketi liberal ve Avrupa eğilimli. Karabağ savaşının da gösterdiği üzere Rusya Ermenistan’ın güvencesi. Paşinyan’dan hoşlanmamakla birlikte arkasında ciddi bir seçmen desteği olduğu için Rusya’nın açık bir darbeye yol vermesi zor.

Türkiye darbe girişimi olarak nitelediği olayları sert bir biçimde kınadı. Sizce bu Nikol Paşinyan’a dönük destek sadece Karabağ Savaşı sonrası varılan anlaşmanın muhafazası için midir, yoksa olası iktidar alternatifini mi Türkiye kendi çıkarları açısından daha sıkıntılı bulmaktadır? Anlaşma sırasında Nahçıvan’ı dolayısıyla Türkiye’yi Azerbaycan’a bağlayacak bir güzergahtan da bahsedildi, Türkiye’nin bu bölgedeki rolü, Rusya’nın etkinliği de düşünülecek olursa, ne olabilir?

Yapılan anlaşmanın nasıl yürürlüğe sokulacağı açık değil. Şimdilik bölgeye Rus askerinin yerleşmesinin dışında somut bir gelişme söz konusu değil. Türkiye’nin aslında bir Ermenistan politikası olduğu pek söylenemez. Zaten ilişki de yok. Darbeye karşı çıkışın aksi düşünülemez hele hele olmadık darbelere maruz kaldığını iddia eden birilerinin çıkıp da askeri bir darbeyi desteklemesi garip olurdu. Paşinyan’a bir alternatiften söz edilecekse bu eski rejimin kalıntısı olabilir ancak. Karabağ yenilgisini bahane ederek darbe yaptıktan sonra gelecek bir yönetimin yapabileceklerinin hayırlı olmasını da beklememek gerek.

Yukarı Karabağ’ı Ermenistan’a ve Nahçıvan’ı Azerbaycan’a bağlayacak bir koridordan söz edildi. Ama bunların güzergâhı hakkında bir netlik yok. Nahçıvan’a eğer bir kara koridoru açılırsa bu Ermenistan’ın İran sınırının kapatılması demektir. Her iki koridorun Rus askerlerinin denetiminde olacağı düşünülürse bu mesele de onların bileceği bir iş haline gelebilir. Zaten Karabağ savaşının gizli galibi, SSCB’nin yıkılışında buradan uzaklaşmış olan, tarafların daveti ile hakem olarak bölgeye yerleşen Rusya’dır.

Bir millet iki devlet formülasyonu hamasetten öteye gitmez. Türkiye Bakü’ye bedavaya silah vermedi, tıpkı İsrail gibi. Hidrokarbür ulaşımı açısından ortak çıkarlar var. Ancak bölgesel nüfuz açısından Rusya’nın kırmızı çizgilerini Türkiye’nin aşmayı denemesi beklenmemelidir. Bitirirken, Karabağ savaşı sırasında her iki toplumdan milliyetçilik ve militarizme karşı seslerin cılız da olsa yükseldiğini eklemek gerekir.

Kaynak: https://e-komite.com/2021/masis-kurkcugil-ile-ermenistandaki-siyasi-kriz-uzerine-soylesi/

328 STÖ LGBTİ+’lara nefret söylemi ve polis şiddetine karşı #beraberiz dedi

LGBTİ+’lara nefret söylemi, Boğaziçi LGBTİ+ Çalışmaları Kulübü’nün kapatılması ve polis şiddetine karşı #beraberiz imza kampanyası 328 sivil toplum örgütünün imzasıyla sonlandı.

LGBTİ+’lara nefret söylemi, Boğaziçi LGBTİ+ Çalışmaları Kulübü’nün kapatılması ve polis şiddetine karşı sivil toplum örgütlerinin imza kampanyası sonlandı.

#beraberiz diyerek öğrencilerin demokratik üniversite talepleri ve LGBTİ+’ların hakları için bir araya gelen 328 sivil toplum örgütü, yetkilileri LGBTİ+’lara nefret söyleminden vazgeçmeye, LGBTİ+ Çalışmaları Kulübü’nün kapatılması kararından geri dönmeye, polis şiddeti ve gözaltıları sonlandırmaya ve tutuklanan öğrencileri serbest bırakmaya çağırdı.

7 Şubat’ta başlayan imza kampanyasına bir haftada 328 sivil toplum örgütünden imza geldi. İmzacılar ve açıklamanın tam metni beraberiz.org internet sitesinde yayınlandı.

#beraberiz ekibi kampanyayı sonlandırırken, “Metni imzaya açtığımız günden bugüne LGBTİ+’lara nefret söylemi devam etti. Boğaziçi Üniversitesi LGBTİ+ Çalışmaları Kulübü hâlâ resmen kapatılmış durumda. Anayasal haklarını kullanan 9 öğrenci hâlâ tutuklu. Bu sebeple talebimizi yineliyoruz: Yetkilileri LGBTİ+’lara nefret söyleminden vazgeçmeye, LGBTİ+ Çalışmaları Kulübü’nün kapatılması kararından geri dönmeye, polis şiddeti ve gözaltıları sonlandırmaya ve tutuklanan öğrencileri serbest bırakmaya çağırıyoruz. Bu kampanyaya imza atan ya da atmayan bütün sivil toplum örgütlerini haklarımız için bundan sonra da ses çıkarmaya davet ediyoruz” dedi.

İmza kampanyasının tam metni ise şöyle:

“Beraberiz, vardık, varız, varolacağız!

“Biz eşitlik, adalet, özgürlük ve haklarımız için mücadele eden sivil toplum örgütleri olarak, 1 Ocak itibari ile Boğaziçi Üniversitesi Rektör atanma süreci sonrasındaki gelişmeleri takip ediyoruz.

“Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri başta olmak üzere anayasal demokratik haklarını kullananlara polis şiddeti, gözaltı ve tutuklamalar, LGBTİ+’lara üst düzey kamu görevlilerinin öncülük ettiği nefret kampanyaları ve Boğaziçi Üniversitesi LGBTİ+ Çalışmaları Kulübü’nün kapatılması hiçbir koşulda meşru değildir ve kabul edilemez. Öğrencilerin demokratik üniversite taleplerinin yanındayız. LGBTİ+’ların hak mücadelesi hepimizin mücadelesidir.

“Yetkilileri LGBTİ+’lara nefret söyleminden vazgeçmeye, LGBTİ+ Çalışmaları Kulübü’nün kapatılması kararından geri dönmeye, polis şiddeti ve gözaltıları sonlandırmaya ve tutuklanan öğrencileri serbest bırakmaya çağırıyoruz.”

Eko-Leninizm İçin – Andreas Malm

Küresel ısınma tahminleri dünyanın sonunu anlatan kıyamet senaryoları gibi okunuyor. Hâkim ve yılgın olan anlatı, herhangi bir direnişin artık anlamsız olduğunu öne sürüyor. Bu iklim kaderciliğinin hangi siyasi anlayışa dayandığını düşünüyorsun?

Amerika Birleşik Devletleri’nde, kendilerini kıyamete hazırlamak için sığınaklar satın alan Prepperci (1) kitlesel bir hareket gelişmekte. Bence bu tutum günümüzün siyasi koşullarının bir belirtisidir. Milyonlarca insan kendilerini olabilecek en kötü duruma hazırlamak için önlem almaya hazır -ancak bunu bir özel mülk sahibi olarak tek tek, başkasına bağlı olmadan yapmaktadırlar. Önümüzdeki dönemde ciddi çevresel felaketlerle karşı karşıya kalacağız ve pek çok kişi buna karşı hiçbir şey yapamayacağımıza ve kendi başımıza başa çıkmamız gerektiğine inanıyor.

Bu tür kadercilik yabancılaşmış bir toplumun özüdür; bizleri krizli bir geleceğe sürükleyen güçlerin, kolektif eylem yeteneğimizden daha güçlü olduğunu zannetmemize neden olur. Ve yeterli sermayeye sahip olanlar, bu duyguyu bireyselleştirilmiş bir hayatta kalma projesine yönlendiriyorlar. Ancak nesnel olarak konuşursak, elbette rotamızı değiştirebiliriz. Bu krizin nedenlerini -bunlardan en belirgin olan CO2 emisyonlarının kaynaklarını- hedef alabiliriz. İnsanlar bunun kendi imkanları dahilinde olduğunu hayal edebilseler, şimdi tamamen farklı bir yolda olurduk.

Öyleyse bu tutum, siyasi hayal gücünün eksikliğinden kaynaklanan bir tür kendi kendini gerçekleştiren kehanet haline mi geliyor?

Evet kesinlikle. Milyonlarca insan felakete doğru gittiğimizi ve bir sığınakta saklanmaktan başka seçeneğimiz olmadığını kabul ederse, bu kendi başına bu tahminin gerçekleşmesi olasılığını artırır. Ancak bunun yerine, böylesine aşırı bir senaryoyu önlemeyi amaçlayan kolektif bir çözüm için de mücadele edilebilir. Aynı zamanda, tabii ki felaketin ortasında yaşadığımız inkar edilemez. Sadece yeterince radikal olmakla, ortaya çıkan tüm felaketleri durdurabileceğimizi söylemek yanlış olur. Ancak yaklaşan berbat durumların yelpazesinde, siyasi eylem için hala çok fazla alan bırakan boşluklar var.

Sen, sosyal demokrat yaklaşımları eleştiriyorsun ve bunların, iklim değişikliği gibi hızlı ilerleyen acil bir durumla başa çıkamayacaklarını ifade ediyorsun. Sosyal demokrasinin sınırlarını nerede görüyorsun?

Klasik sosyal demokrat reformizmi toplumsal sıkıntıları iyileştirmek için onlarca yıl süren kademeli değişime dayanıyor. Ancak, bu büyüklükteki bir felaket üzerimize doğru koşuyorsa, o zaman her şeyi aynı bırakan bir politikadan hemen vazgeçmeliyiz. Bu ne kadar uzun sürer ve ne kadar çok zaman kaybedilirse, bu kopuş o kadar radikal olmak zorundadır. Siyasi liderlik, küresel ısınmayı engelleyen her türlü çareyi geciktirmekle kendisine çelme takmış olur. Çünkü onlarca yıl süren gecikme ve reddetmenin ardından eyleme geçmek için elimizde geriye kalan seçenekler çok radikaldir. 1990’larda iklim krizini etkili bir şekilde ele almaya başlamış olsaydık, bunu adım adım önleyebilirdik. Fakat BM İklim Değişikliği Çerçeve Anlaşması’nın kabul edilmesinden bu yana verilen tüm sözler bozulduğu için, bu durum daha az uygulanabilir hale geliyor. Böylece sosyal demokrat siyasetin zamansallığı ön koşulunu yitirir -ancak bu, sosyal-demokrat partilerin rol oynamayacağı anlamına gelmez.

En iyi şansımız, Yeşil Yeni Düzen (Green New Deal) gibi bir proje olabilir, çünkü bu, ekonomilerimizin sınırlı bir süre içinde radikal bir şekilde yeniden yapılandırılmasını öngörmektedir. Bu nedenle, Yeşil Yeni Düzen, açıkça buna dayanmasına rağmen, bazı açılardan, klasik sosyal demokrat çerçevenin ötesine geçmektedir.

Yani, devlet tarafından alınan tedbirler olmadan, bu tür bir ekonomik yeniden yapılanma mümkün olmayacaktır. Bunun içinde bir otoriterlik tehlikesi görüyor musun?

Devletin her zorlayıcı önleminde olduğu gibi, elbette burada da otoriter bir yöne doğru gelişme riski vardır. Ancak bu risk de zamanla artmaktadır, çünkü ne kadar uzun süre beklersek, önlemler o kadar acımasız olmak zorundadır. Ancak şu anda, herhangi bir hükümetin iklim kriziyle başa çıkmak için kendi inisiyatifiyle önlem aldığına dair neredeyse hiç bir belirti yok gibi. Halkın baskısı altında hükümetlerin bu değişime doğru ilerlemesi daha olasıdır. Ve otoriter bir devletin ortaya çıkmasına karşı bu popüler direnişin en etkili korumamız olacağına inanıyorum.

Ancak bunların hepsi çok spekülatiftir. Var olan koşullar altında, daha çok Güneş Radyasyonu Yönetimi(2) gibi teknolojilerin küresel ısınmaya karşı bir çare olarak devreye sokulabileceğini tahmin etmemiz gerekiyor. Ve bu teknoloji kendi içinde zaten otoriter eğilimleri barındırıyor çünkü kullanımı küresel sıcaklıkları düzenlemekten ve sülfat aerosollerini stratosfere püskürtmekten sorumlu bir merkezi kurum gerektiriyor. Tüm gezegen üzerinde bu kontrolü kimler uygulamalı? Yani, kriz ne kadar uzun sürerse, otoriterlik tehlikesi o kadar artar.

Kaçınılmaz bir felaketin farkına varmanın Devrimci Marksizmin ortaya çıkmış olmasında belirleyici öneme sahip olduğuna dikkat çekiyorsun ve burada Lenin’i hatırlatıyorsun. Zamanımızdaki bir “Ekolojik Leninizm” neye benzeyebilir?

Bu konsept, Ekim Devrimi öncesindeki yılların belirli bir anlayışına dayanmaktadır. Lenin için Birinci Dünya Savaşı, kapitalizmin emperyalist aşamasında ne kadar yıkıcı hale geldiğini kanıtlayan en üst felaketti. Lenin’e göre, o anda savaş krizinin, savaşın itici güçlerinin krizine dönüştürülmesi gerekiyordu -ve bununla açıkça emperyalist kapitalizm kast ediliyordu. Bu düşünceyi günümüze çevirirsek, stratejik amacımız ekolojik krizi buna neden olanların, yani fosil sermayenin bir krizine dönüştürmek olmalıdır. Eko-Leninizmin temel fikri budur. Lenin’in politikasının bir başka özelliği, gecikmelerin son derece tehlikeli olabileceğinin bilincinde olmasıdır. Bunu bir kez 1917’de devrim talebinde bulunduğunda ve yine 1918’in başlarında Almanya ve İttifak Devletleri ile barış yapma kararı ile karşı karşıya kaldığında fark etti. Bir felaketi kontrol altına almak için hızlı hareket etmek zorunda olma fikri Lenin’in politikasının merkezinde yer alıyordu ve bu, bugün bizim için de aynen geçerlidir.

Ve sonuçta, Lenin’in anarşizmi eleştirmekte haklı olduğuna inanıyorum. Olağanüstü durumlarda devletin gitmesini basitçe arzulayamayız. Başlı başına devletin müdahalesi olmadan fosil yakıtlardan yenilenebilir enerjilere geçişin nasıl olabileceğini tasarlayabilmek zordur.

Peki, Devrimci Marksizmin hala bir şansı olduğunu düşünüyor musun? Son yıllarda solun içinde hangi güçlerin başarılı bir şekilde hareket ettiğine bakarsak, bunlar daha çok reformist, solcu sosyal demokrat kamptan geliyordu. O halde sen, Eko-Leninizmin sosyal temelini nerede görüyorsun?

Devrimci özne sorunu elbette temel bir sorundur. Lenin’in yanıtı netti -bizim için öyle değil. Sosyal değişimin bariz bir temeli olarak sanayi proletaryasına güvenemeyiz. Tabii ki, küresel kuzeyde hala kendisinin kalıntıları var -sanayi işçi sınıfından hala arta kalan kesimin bir katkıda bulunamayacağını söylemek istemiyorum. Yenilenebilir enerji sektöründe yeni iş alanları yaratmak ve endüstriyel üretimi ekolojik amaçlara kanalize etmek bence son derece önemlidir. Ama sorun hala ortada. Geçen yıldan öğrenebileceğimiz bir ders, iklim hareketinin toplumun büyük bir bölümünü dahil etme potansiyeline sahip olduğudur. Ancak 2019 yılındaki iklim protestolarındaki sorun, ortalamanın üzerinde beyaz orta sınıf insanını harekete geçirmiş olmasıydı. Burada çok daha geniş bir seferberliğe ihtiyacımız var.

Ayrıca bize karşı esen rüzgarlara karşı hazırlıklı olmamız gerekiyor -2018 yılında cereyan eden olaylar bunu gösterdi: Avrupa’daki sıcak hava dalgası yüzünden iklim krizini inkar etmek gittikçe zorlaştığında, iklim hareketi ile fosil yakıt endüstrisinin savunucuları arasındaki antagonizm doruk noktasına ulaştı. Bu, dünyanın en büyük iklim gösterilerinin gerçekleştiği ve aynı zamanda AfD’nin(3) iklim değişikliğinin reddini bir seçim manifestosu yaptığı Almanya’da çok belirgin olarak kendini gösterdi. Yaklaşan çevresel felaketlerle birlikte bu türden daha fazla kutuplaşmayı ifade eden olayların olacağını düşünüyorum. Ve bu durumların yaşanmaya değer bir gelecek için mücadeleye yön veren bir siyasi özne geliştirme fırsatı taşıdığına inanıyorum.

Elbette ki kesinlikle bizi aniden zafere götürecek Leninist partiler oluşmayacaktır. Eko-Leninizm taslağı, daha çok sol bir iklim politikasının stratejik kapsamlarını ortaya çıkarmaya yönelik bir girişimdir.

Almanya’da kömür üretiminden vazgeçmeye şiddetle karşı çıkan ve böylece linyit bölgelerinde siyasi başarılar elde eden AfD’den bahsettin. Ancak Avrupa’nın dışında da, mesela ABD ve Brezilya’da, yükselen sağ güçlerin fosil yakıt endüstrisinin savunuculuğuna soyunduklarını gördük. Sağcı güçlerle fosil sermaye arasındaki bu ittifak, biz solcular için neyi ifade ediyor?

Bu ittifak, kendisiyle yüzleşmemizi gerektiren ciddi bir siyasi tehdidi ifade ediyor -sağın siyasi bir yenilgisi olmadan iklimi gerçekten koruyabilmek düşünülemez. Almanya; AfD ile savaşmadan kendi kotasına düşen sera gazını sıfırlama hedefine ulaşamayacaktır. Sol şimdi, fosil yakıt endüstrisinde çalışanların sosyal statü kaybı korkularına cevap vermek söz konusu olduğunda, işçilere yenilenebilir enerji sektöründe daha cazip bir istihdam sağlayan veya ekolojik değişim için gerekli kaynakların üretimini gösteren somut bir plan sunmalıdır.

Buna ek olarak, otomobil endüstrisindeki işçilerin geniş desteğini kazanmanın umut verici olduğunu düşünüyorum, çünkü bu sektör çok kısa bir süre içinde önemli malları toplu olarak üretme fırsatına sahip ve bu -hatta tam da kısa bir süre önce- yani korona pandemisinin ilk zamanlarında oldu: Birçok fabrika üretimlerini değiştirdi ve otomobillerin yerine Covid-19 ile mücadele için acilen ihtiyaç duyulan solunum cihazları üretti. İşte burada, iş güvenliğini riske atmadan bu fabrikalarda tamamen farklı bir şey yapabileceğimiz fikrini oluşturmak için çığır açan bir örneğe sahibiz.

Korona pandemisini iklim değişikliğinin neden olduğu insan yapımı bir felaket olarak tanımlıyorsun. Ancak Korona krizi tartışmalarında iklim hareketi büyük ölçüde sessiz kaldı. Bunun yerine harekete mi geçmeliydi?

İklim hareketi, bu tür pandemilerin, bunun altında yatan nedeni ele almadığımız sürece tekrar tekrar oluşacağını açıkça belirtmelidir.

Hareket, Covid-19 salgınının zamanımızdaki ekolojik krizin bir belirtisi olduğuna dair bir bilinci yaratmak zorundadır -tıpkı 2018’de sıcaklık dalgasının iklim krizinin bir belirtisi olduğunu ifade ettiği gibi. Ve zoonozlar, yani korona virüsünde olduğu gibi hayvanlardan insanlara bulaşabilen patojenler, her şeyden önce en zenginlerin tüketim alışkanlıklarından kaynaklanıyor ve bu nedenle bunların hedeflenmesi gerekiyor. Burada, en zenginlerin hayatlarımızı ve gezegenimizi nasıl tehlikeye attığını göstererek karşı bir muhalefeti harekete geçirmek için büyük bir potansiyel var. Ancak şimdi bu pandemi; büyük gruplar halinde toplanmanın yasak olduğu bir durum yarattı -yani bu, siyasi bir hareket için çok olumsuz koşullardır.

Bu siyasi felci kıran Black Lives Matter hareketi beni etkiledi. Siyasi bir şey elde etmek isteyen sokaklara dökülmeli ve gerekirse militanlıktan uzak durmamalıdır -bu protestolar bunu göstermiştir. Çünkü kitlesel seferberlik, ancak göstericilerin Minneapolis’te bir polis karakolunu ateşe vermesinden sonra başladı. Pasifist stratejik tahminlerin aksine, bu durum insanların protestolardan uzaklaşmasına değil; tam aksine yol açtı. Bu olay; barışçıl aktivizmle mülke zarar veren ve polise karşı çatışmacı bir tavırla birleşen bir kitle hareketinin katalizatörü oldu. Ve bu protesto biçimi etkisini gösterdi: ABD’de polis hukukunda reformlar dayattı ve dünyanın birçok yerinde ırkçılığa karşı bir protesto dalgasını tetikledi. Hiç kimse George Floyd protestolarının bu kadar büyük boyutlara ulaşabileceğini beklemiyordu. Bu belki de bu yılın en önemli dersidir: beklenmedik şeyler hala olabilir.

Çeviri: Cengiz Onur

Kaynak: https://jacobin.de/artikel/klimabewegung-klimawandel-malm-okoleninismus-corona-krise/

Türkçe Kaynak: http://siyasihaber6.org/eko-leninizm-icin

(1) Prepper: Gelecekte bir felaket veya doğal afet yaşanacağını düşünen ve buna hazırlık olarak sığınak kazan/hazırlayan, silah, gıda, ilaç vs. depolayan kişi.

(2) Solar Radiation Management / Solar geoengineering

İngilizce: https://en.wikipedia.org/wiki/Solar_geoengineering

Almanca: https://klima-der-gerechtigkeit.de/2018/07/04/geoengineering-in-der-atmosphaere-

was-ist-solar-radiation-management-und-warum-ist-es-problematisch/

(3) Almanya’nın ırkçı partisi AfD neden başarılı?

Dördüncü Enternasyonal’i Var Edenler – Pierre Frank

[Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının arasındaki dönemin] koşulları Troçkistler için herhangi bir işçi sınıfı eğilimine nazaran çok daha ağır oldu. Troçkistlere karşı, kendi sınıfları içinde güçlü bir işçi devletinin desteğini arkasına almış bürokratlarca yanlış yönlendirilen samimi devrimci işçiler tarafından baskı uygulanırken, ekseriyetle kışkırtıcı bir unsur olan burjuva baskısı, birçok muktedir devrimciyi ellerinden gelenin en iyisini yapamadıkları durumlara itti.

Yoldaşı Natalia’nın ismiyle ayrılmaz bir şekilde eşleştirilen Troçki’nin ismi, yarattığı harekete katılan herkesin isminin üstünde sivrilmekte ve bir kez daha, devrimin kahramanlık günlerinde olduğu gibi ünlü olmaya başlamaktadır. Ama işçilerin gözlerinde Stalinci iftiralar tarafından isimleri lekelenmiş olarak kalan ya da yeni nesillerce hâlâ tanınmayan nice insanlar var! Troçkist hareketin kendisi de, programının zaferi uğruna mücadele eden kimseler hakkında genellikle çok cana yakın davranmamıştır. Tarih, yavaş yavaş, uluslararası ölçekte ve her ülkede onlara hakkını verecektir.

Stalinizmin Troçkistlere karşı bitmeyen zulmünün diğer bir sonucu uzun bir zaman diliminde onun birçok insanda tohumunu ektiği kafa karışıklığı ve gözdağıydı. Bu durum kesin bir şekilde hareketin çeperini, tüm öncü hareketlerin ihtiyaç duyduğu çeperi, arkadaşlara ve sempatizanlara indirgedi. Bu cihetle bizler böylesi bir düşmanlık içinde arkadaşımız olanlara olduğu gibi, Komünist Enternasyonal’in devrimci önderlerine ve onun taraftarlarına, bütün yolu bizimle yürümemiş olsalar ya da bizimle farklılıklara sahip olsalar da hayatlarının sonuna kadar dünya devrimi davasına sadık kaldıkları için saygılarımızı sunuyoruz.

Bunlar arasında olanlar:

Isaac Deutscher, tarihçi ve deneme yazarı. 1926’da Polonya Komünist Partisi’ne katıldı ama 1932’de Stalin karşıtlarının önderi ve sözcüsü olarak yaptığı faaliyetler sebebiyle atıldı. 1967’deki ölümüne kadar yaşadığı Britanya’ya 1939’da geldi. 1938’de Dördüncü Enternasyonal’in kurulmasına karşı çıkmasına rağmen, yazıları, özellikle de Troçki’nin yaşamı üzerine olan üçlemesi –Silahlı Sosyalist, Silahsız Sosyalist, Kovulan Sosyalist– hareketimizin temel fikirlerine insanları çekmede haddi hesabı olmayan bir etki yarattı.

Andres Nin, İspanyol devrimi sırasında GPU (Sovyet gizli polis teşkilatı) tarafından öldürüldü.

Elsa Reiss, kendisini, oğlunu ve aynı zamanda (aşağıda göreceğiniz) yoldaşı Ignace’i öldürmeleri için emir verdiklerinde 1937’de Stalin’in suikastçılarından güçbela kaçtı. “Our Own People” kitabı (Elisabeth K. Poretsky ismiyle basıldı) Stalin’in, Hitler dâhil kapitalist dünyanın yaptığından daha fazla devrimci militanı yok ettiği “Yezhov dehşeti”nin korkunç döneminin dramını yeniden yaşatmaktadır.

Louis Polk, Belçika’daki muhalefeti kurmada yer alan ve Neuengamme toplama kampında ölen Belçika Komünist Partisi Merkez Komitesi üyesi

Tan Malakka, 1914’te Sneeivlet ile birlikte Endonezya’da devrimci sosyalist hareketin kurucularından biri, savaşı takip eden gerilla mücadelesindeki çarpışmada kayboldu.

Mario Roberto Santucho, 1976’da güvenlik güçleri tarafından öldürülen, Arjantinli PRT/ERP’nin (Partido Revolucionario de los Trabajadores – İşçilerin Devrimci Partisi / Ejército Revolucionario del Pueblo – Halkın Devrimci Ordusu) önderi. Gerçek bir devrimci enternasyonalist olan kendisi, grubunun seksiyonla birleşmesiyle 1967’de Dördüncü Enternasyonal’e katıldı. 1973’te Enternasyonal’den ayrılmasına sebep olan, onu Troçkist programın doğruluğuna inandırmaktaki başarısızlığımız hareketimiz için ciddi bir yenilgiydi.

Sara (Weber) Jacobs, 1931’den itibaren neredeyse üç yıl boyunca ve tekrar 1939’da Troçki’nin sekreteri olarak görev yaptı.

Mario Roberto Santucho

Nicola di Bartolomeo (Fosco), İspanya’da savaşa katılan, faşist rejim süresince Fransa’da sürgünde olan İtalyan Komünist işçi. Fransa’ya döndüğünde, onu bir toplama kampına sürgün eden İtalyan yetkili mercilerine teslim edildi. Savaşın sonunda özgür bırakıldığında İtalya’da Troçkist örgütlenmeyi yeniden inşa etti. 1946’da, 44 yaşındayken öldü.

Angel Amado Bengochea (1926-1964), 1940’larda Arjantin’deki ilk öğrenci ayaklanmalarının ve Sosyalist Gençlik’in önderi. La Plata’da Hukuk Fakültesi öğrencisiyken Sosyalist Parti içinde Marksist bir muhalefet kurdu ve 1946’da Troçkist harekete katıldı. 1950’lerde bir fabrikada çalıştı ve Peroncu sendikaların önderi oldu. 1957’de altı ay boyunca tutuklu kaldı. Diğer Latin Amerika ülkelerindeki mücadeleyle bağlantılı olarak 1963’te politik-askeri bir grup kurdu ve bir patlama sırasında öldürüldü.

Fernando Bravo, Bolivyalı öğretmenlerin önderi, Enternasyonal’in kongrelerinde Bolivyalı POR’un (Partido Obrero Revolucionario – Devrimci İşçi Partisi) temsilcisi, görev esnasında öldü.

James P. Cannon (1890-1974), 1910’da Dünya Sanayi İşçileri’ne (IWW) katıldı. Ekim devriminin bir destekçisi olarak, 1918’de Sosyalist Parti’ye katıldı ve 1919’da Komünist Parti’nin kurucularından biriydi. 1922’de bu partinin başkanı olarak Moskova’ya gönderildiğinde, Komintern İdari Komitesi’nde sekiz ay kadar görev aldı. Bu arada, başta Sacco ve Vanzetti’yi kurtarma mücadelesi olmak üzere Uluslararası[WU1]  Emek Savunması’nda büyük rol oynadı.

Komintern’in Altıncı Kongresi’nin bir temsilcisi ve program komitesinin bir üyesi olarak, sürgün Troçki’nin Buharin tarafından sunulan kongre programına dair eleştirilerini dinlemeye geldi. Troçki’nin görüşlerinin haklı bulunmasıyla, Cannon ve Maurice Spector (Kanada delegasyonunun bir üyesi) onun metnini gizlice alıp Kuzey Amerika’ya götürdü ve yayımladı. Troçkizm sebebiyle Komünist Parti’den çıkarılmasını takiben Cannon, Max Shachtman ve Martin Abern ile birlikte, Mayıs 1929’da Komünist Lig’i (Muhalefet) kurdu. 1960’larda hastalığı kendisini danışman pozisyonuna getirene kadar Amerikan Troçkist hareketinin önderi olarak kaldı.

1934’te Minneapolis’teki kamyoncuların açlık grevlerinde önemli rol oynadı. İlerleyen yıllarda, ilk olarak İşçi Partisi ile birleşme ve daha sonra 1936-37 yılları arasında Sosyalist Parti’ye kısa süreli bir katılımla Amerikan Troçkist güçlerinin önemli açılımında etkiliydi. Troçkistlerin Sosyalist Parti’den çıkarılması Sosyalist İşçi Partisi’nin kurulmasına yol açtı. Cannon, 1938’de Dördüncü Enternasyonal’in kuruluş kongresine katıldı ve 1939-40 arasında Shachtman ve Burnham tarafından idare edilen Sosyalist İşçi Partisi’ndeki küçük burjuva muhalefete karşı olan ünlü mücadelede Troçki ile işbirliği yaptı. II. Dünya Savaşı sırasında “Smith Act” (bu isimle tanınan ve yabancı uyrukluların kayıt altına alınmasına dair olan kanun, E.N.) çerçevesinde, partinin diğer üyeleriyle birlikte on altı ay boyunca tutuklu kaldı.

James P. Cannon

Cannon özellikle parti basını için üretken bir yazardı (en iyi makalelerinden bazıları Bir Eylemcinin Not Defteri’nde toplandı). Bunun yanı sıra birçok kitap da yazdı. Esasında, bir propagandacı ve eylemci olarak, Eugene Debs ve Bill Haywood’u takip eden kuşakta Amerikan işçi hareketinin belki de en önde gelen figürüydü.

Tomas Chambi, Bolivya’daki POR’un (Partido Obrero Revolucionario – Devrimci İşçi Partisi) Merkez Komitesi üyesi, Barrientos-Ovando diktatörlüğü sırasında tutsaktı, diktatörlük son bulunca serbest kaldı. 1971’de, Banter hükümet darbesine karşı olan savaşta, La Pat bölgesinden yoksul bir köylü topluluğunun başındayken çatışmada öldü. Sahip olduğu tek şey devrimci inanç olan bu askerin bedeninde, kendi eliyle yazılmış, bir çeşit vasiyet niteliğinde bir not bulundu: “Bana cesur olmayı ve haklı bir sebep için savaşmayı öğreten Devrimci İşçi Partisi’nin bir üyesiyim. Ulusal kurtuluş ve sonrasında nihai zafer için!”

Vincent Raymond Dunne (1889-1970), on yedi yaşında Dünyanın Sanayi İşçileri’ne (IWW) katıldı. 1919’da Birleşik Devletler Komünist Partisi’nin kurucularından biri oldu ve 1928’de Birleşik Devletler Troçkist hareketin kurulmasına katıldı. 1934’te, gelecek yılların büyük işçi sendikası yükselişinin habercisi olan büyük Minneapolis Kamyoncu grevlerinin başındaydı. 1938’de Dördüncü Enternasyonal’in kuruluş kongresine hazırlık olarak Troçki ile müzakerelere katıldı. 1941’de on altı ay süreyle mahkûm edildi.

Heinz Epe (Waiter Held), 1931’de öğrenci olarak Alman Sol Muhalefeti’ne katıldı. Mart 1933’te sürgüne zorlanmasıyla, göç sırasındaki ilk Alman yayını olan “Unser Wort”u yayımladı. Brandt’in kışkırtması sebebiyle Troçkistlerin atılmasına kadar, Willy Brandt ile birlikte Devrimci Gençlik Örgütleri Uluslararası Bürosu’nun sekreterlerinden biriydi. 1934’te Troçki’nin Norveç’e gelip kalmasını organize etti. Norveç’in işgalinden sonra İsveç’e taşınan Heinz Epe, 1941’de Sovyetler Birliği üzerinden Birleşik Devletler’e gitmeyi denedi ama eşi ve çocuğu ile ortadan kayboldu.

Ezio Ferrero (Ettore Salvini) (1938-1976), İtalyan Komünist Partisi’ne katıldı ve üniversite eğitimi için 1956’da Moskova’ya gitti. Bu ziyaretinin sonucu olarak bürokrasiye karşı eleştirel bir tutum aldı ve 1962’de Dördüncü Enternasyonal’e katıldı. İtalyan seksiyonunun, Devrimci Komünist Grup (Gruppi Comunisti Rivoluzionari – GCR) ulusal önderlik üyelerinden biriydi ve Sekizinci Dünya Kongresi’nin bir üyesiydi; ama en çok özellikle Sovyet ekonomisi ile İtalyan politik ve ekonomik problemleri üzerine yayınlarımıza yaptığı katkılarla tanınmaktaydı.

José Aguirre Gainsborg, sürgünde Bolivyalı bir devrimci, Şili Komünist Partisi’nin yönetici üyesi. 1934’te, siyasi açıdan silahlandırdığı, Bolivyalı POR’un (Partido Obrero Revolucionario – Devrimci İşçi Partisi) kurucusu. Yıllarca sürgünde ve hapiste yaşadı, otuz dört yaşında öldü.

Peter Graham (1945-1971), İrlandalı genç devrimci, Connolly Gençliği’nin üyesi olarak başladı ve hızla Troçkizme doğru ilerledi. İrlandalı İşçi Grubu’nun üyesi oldu ve sonra Dublin’de İşçi Cumhuriyeti ve Genç Sosyalistler Birliği’nin kuruluşuna katıldı. Uluslararası Marksist Grup’a katıldığı Londra’ya geldi ve Kızıl Köstebek’in yazı işlerinin bir üyesi oldu. Bir İrlanda seksiyonu kurma amacıyla Dublin’e yeni dönmüştü ki hâlâ aydınlığa çıkmamış koşullar altında öldürüldü. IRA (Irish Republican Army, İrlanda Cumhuriyet Ordusu) ve İrlanda sosyalist hareketinin diğer tüm militan organizasyonları onun anısına saygılarını sundu.

Jules Henin (1882-1964), madenci, 1905’ten itibaren Belçika İşçi Partisi (Parti Ouvrier Belge) üyesi. 1919’da ilk Belçikalı Komünistlerden biri, 1927’de Troçkist hareketin kurucusu. Sonucunda mahkûm edildiği 1932’deki Charleroi madenci grevinin önderlerinden biri. Savaş sırasında yeraltı eylemlerini yönetti. Uzun yıllar Dördüncü Enternasyonal Kontrol Komisyonu’nun üyesiydi.

Marcel Hic, 1933’te on sekiz yaşındayken Fransız Troçkist hareketine (POI ve Leninist Gençlik) katıldı. Fransa örgütünü yeniden inşa etti ve Ağustos 1940’tan itibaren La Vérité’yi yayımladı. İşgal sırasında Fransız seksiyonunun sekreteriyken, Dördüncü Enternasyonal’in Avrupa Sekreterliği’nin kurulmasında yer aldı. 1943’te tutuklandı, yaşamını yitirdiği Dora toplama kampında cesur tavrıyla öne çıktı.

Joseph Jakobovic (1915-1943), Hitler işgali sırasında, Avusturyalı grup “Akıntıya Karşı”nın (Gegen den Strom) önderi. Ekim 1943’te vatana ihanetten ve silahlı kuvvetler içinde asiliği teşvik etmekten yargılandı, ölüm cezasına çarptırıldı ve ceza infaz edildi.

Georg Jungclas (1902-1975), On dört yaşındayken, savaşa ve Sosyal demokrasinin ihanetlerine karşı olan Altona Sosyalist Gençliği’ne katıldı (Hamburg yakınlarında). Spartakusbund’un ve sonra Alman Komünist Partisi’nin (KPD) üyesi oldu. Ekim 1923’teki Hamburg ayaklanması başta olmak üzere, devrimci mücadelelere katıldı. Alman Komünist Partisi’nde solun bir destekçisi olarak 1928’de partiden atıldı, Urbahns tarafından kurulan Leninbund’un üyesi oldu. Ancak Urbahns’a karşı Troçki’nin tutumlarını savundu ve 1930’da Alman Sol Muhalefet’in kuruluşunda yer aldı.

Hitler’in iktidara gelişinden sonra Danimarka’ya taşındı. 1944’te Gestapo tarafından tutuklanmasına kadar Danimarka Direnişi’nde yer aldı. Nazilerin çökmesiyle ölümden kurtulan Jungclas, savaştan sonra Federal Cumhuriyet’in boğucu atmosferinde Alman seksiyonunu yeniden kurmak için neredeyse tek başına mücadele etti. 1948’den itibaren Enternasyonal’in bütün dünya kongrelerine katıldı ve Enternasyonal Yürütme Kurulu’na ve Sekreterya’ya seçildi. Almanya’da göçmen işçileri örgütlemeye ilk başlayanlar arasında olan Jungclas, Cezayir devrimini destekleyen hareketin de merkezindeydi.

Zavis Kalandra, 1936’da Moskova duruşmalarını ifşa eden komünist tarihçi. Dördüncü Enternasyonal’in Çekoslovakya seksiyonunun sekreteri olan Kalandra, 1950’de Stalinistler tarafından “casus” olma suçlamasıyla tutuklandı; “Prag Baharı” sırasında itibarı iade edildi.

Franz Kascha (1909-1943), Hitler işgali sırasında Avusturyalı “Akıntıya Karşı” (Gegen den Strom) grubunun önderiydi. Ekim 1943’te vatana ihanetten ve silahlı kuvvetler içinde itaatsizliğe teşvik etmekten yargılandı, ölüm cezasına çarptırıldı ve ceza infaz edildi.

Rudolf Klement, genç Alman Troçkist, Troçki’nin sekreteri, 1938’de, kendini adadığı, Dördüncü Enternasyonal’in kuruluş kongresi öncesinde Fransa’da GPU (Sovyetler Birliği’nde Devlet Siyaset Müdürlüğü adını taşıyan teşkilat, Ç.N.) tarafından öldürüldü.

Rafael Lasala (Nestor), 1958-59 yıllarında Arjantin’deki öğrenci mücadelelerine katıldı, 1967’de Troçkist harekete girdi. 1971’de Enternasyonal’in sempatizanı bir grup olan GOR’un (Grupo Obrero Revolucionario, GOR – Devrimci İşçi Grubu) kurulmasına yardım etti ve Onuncu Dünya Kongresi’nde grubun temsilcisi oldu. Ağustos 1974’te tutuklandı, işkence gördü ve Ağustos 1976’da La Plata hapishanesinde soğukkanlı bir şekilde öldürüldü.

Abraham Leon (1918-1944), Varşova’da doğdu, Siyonizm’le ilişkisini kesti ve Yahudi Sorunu: Marksist Bir Yorum’u (The Jewish Question: A Marxist Interpretation) yazdı. Savaşın başında, Belçikalı Troçkist örgüte katıldı, baş örgütleyicisi oldu ve Avrupa Sekretaryası’nın kurulmasında görev aldı. Haziran 1944’te tutuklandı, aynı yılın Eylül ayında Auschwitz toplama kampında öldü. 

Léon Lesoil (1892-1942), Birinci Dünya Savaşı sırasında Rusya’daki Belçika Misyonu’nda askerdi, Ekim Devrimi’ne destek verdi ve Belçika Komünist Partisi’nin kurucularından biriydi. 1923’te partinin Merkez Komite üyesi oldu ve daha sonra ”devlet güvenliğine karşı faaliyet yürütmek”ten tutuklandı. 1927’de Belçika Troçkist örgütünün kurucularından biriydi, 1932’de Charleroi havzasındaki madenci grevinin önderiydi ve Dördüncü Enternasyonal’in kuruluş kongresine delege olarak katıldı. 1941’de tutuklandı, 1942’de Neuengamme toplama kampında öldü.

Cesar Lora, Siglo XX madenindeki Bolivyalı işçilerin önderi; 19 Temmuz 1965’te Barrientos’un askerleri tarafından öldürüldü.

Sherry Mangan (Patrice), Amerikalı yazar ve gazeteci, 1934’ten itibaren Troçkistti. İşgal altındayken Fransız Troçkist örgütün eylemlerine katıldı ve Petain tarafından Fransa’dan sürülmesine rağmen savaş boyunca yeraltı gruplarıyla bağını koparmadı. McCarthycilik nedeniyle çok zorlu yaşam koşullarına mecbur bırakıldı, yine Fransa’da Cezayir devrimine yardım için yeraltı hareketlerine katıldı. Enternasyonal’in önderliğinin bir üyesi olarak uzun yıllar hizmet verdi, 1961’de 57 yaşında öldü. 

Charles Marie (1915-1971), demiryolu işçisi, savaştan kısa bir süre sonra Troçkist harekete katıldı. Tutkulu ve yorulmak bilmez bir militan olarak, uzunca bir süre Troçkizmi Rouen’de tek başına savundu. Cezayir savaşı boyunca, yasal ve yasadışı eylemlerde, hareketin canlanışının temellerini attı, Mayıs 1968’in ertesinde Rouen’i Ligue Communiste’in en büyük taşra teşkilatı haline getirecek olan gençleri kazandı. Rouen’deki bir demiryolu işçi hücresi onun adını taşır. Rouen’de yapılan ikinci Ligue Communiste ulusal kongresinde kendisine fahri başkan unvanı verildi.

Jean Meichler, 1929’da La Vérité’nin kurucularından biriydi. Sürgündeki Alman Troçkistlerin yayın organı Unser Wort’un editörüydü. Bu görevinden dolayı tutuklandı ve Fransa’nın işgal altında olduğu süre boyunca rehin tutuldu. İdam edilen ilk rehinelerden biriydi. Öldürüldüğünde 45 yaşındaydı.

Fernando Lozano Menendez, 22 yaşında bir öğrenci ve FIR’in (Frente de Izquierda Revolucionaria – Devrimci Sol Cephe) ulusal önderliğinin bir üyesi, Kasım 1976’da Peru polisi tarafından öldürüldü.

Luiz Eduardo Merlino (Nicolau) (1947-1971), Temmuz 1971’de ülkesinin baskıcı güçlerince öldürülen Brezilyalı gazeteci. Bir militan olarak eylemliliğine Santos’taki öğrenci hareketi içinde başladı, sonra da Sao Paulo’daki gazete çevrelerinde devam etti. Sürekli ilham veren ve önder rolünü üstlendi. 1968’de, hızla önderlik pozisyonuna yükseldiği, POC’a (Partido Operario Comunista – Komünist İşçi Partisi) katıldı. Tecrübeleri onu Dördüncü Enternasyonal’deki pozisyonlarına taşıdı. Üzerine tezler yazdığı ulusal ve uluslararası sorunlar için bir muhalefet örgütledi. Birkaç aylığına gittiği Fransa’dan Sao Paulo’ya gizlice dönmesinin hemen ardından tutuklandı, işkence gördü ve öldürüldü.

Chitta Mitra (1929-1976), Hindistan seksiyonumuzun ileri gelenlerinden, Bengal dilinde bir Troçkist basın oluşturulmasında baş sorumlu. Ayrıca Troçki’nin bazı eserlerini çevirmiştir ve gençler için, yalın bir Bengalce ile bir Troçki biyografisi olan Tomader Trotsky’yi (Senin Troçki’n) yazmıştır.

Henri Molinier (More Laurent) (1898-1944), La Vérité’nin kurulmasına katılmış ve pek çok görevi gizlilik içinde yürütmüş bir mühendisti. Savaş sırasında Enternasyonalist Komünist Parti’nin (Parti Communiste Internationaliste, PCI) askeri sorumlusuydu, Paris’in kurtarılması için savaşırken bir top mermisiyle öldürüldü.

Martin Monat (Paul Widelin) (1913-1944), 1933 öncesinde Sosyalist Siyonist hareketin bir önderi ve Alman KP’nin bir sempatizanıydı ama sonrasında Troçkizme yöneldi ve siyonizmle olan bağını kopardı. 1939’da Belçika’ya göç etti ve oradaki Troçkist seksiyona katıldı. Savaş sırasında Fransa’daki Alman ordusu içine sızma faaliyeti yürütmekten ve Arbeiter und Soldat (İşçi ve Asker) gazetesini çıkarmaktan sorumluydu. Brest’te Alman askerlerden oluşan bir hücre oluşturdu, askerlerin çoğu tutuklanıp kurşuna dizildi. Fransız polisi tarafından tutuklanıp Gestapo’ya teslim edildi. Vincennes ormanında vuruldu ve ölüme terk edildi fakat yardım alarak hastaneye yetişmeyi becerdi. Ancak, hastanede yeniden yakalandı ve Gestapo tarafından öldürüldü.

Moulin, Alman Troçkist, İspanya İç Savaşı sırasında GPU tarafından öldürüldü.

Jabra Nicola (Abu Said) (1912-1974), Haifa’da doğdu ve daha yirmi yaşına gelmeden Filistin komünist partisine katıldı. Önderliğin bir üyesi olarak Arapça yayın organı olan Al Ittihad’ı çıkarmaktan sorumluydu ama parti milliyetçilik tartışması sonucu 1939’da bölündü ve Jabra her iki tarafa katılmayı da reddetti. 1940-42 arasındaki İngiliz işgali sırasında hapse atıldı. 1942’de çoğu Avrupalı göçmenlerden oluşan bir Troçkist gruba katıldı fakat Troçkist örgütün savaş sonrası Orta Doğu’da dağılması sebebiyle yeniden Komünist Parti’ye döndü ve bir kez daha Arapça gazetenin çıkarılması sorumluluğunu üstlendi. Ne var ki 1956’da KP önderliği politik anlaşmazlıklar gerekçesiyle kendisini görevlerinden azletti ve 1962’de KP’den ayrılan diğerleriyle birlikte, daha sonra Dördüncü Enternasyonal’in İsrail seksiyonu haline gelecek olan, Matzpen grubunu kurdu. 1967’de Altı Gün Savaşı’nda ev hapsine mahkûm edildi, 1970’te İsrail’i terk edip Londra’ya geldi ve orada öldü.

Pantelis Pouliopoulos, 1922’de Yunan ordusu içindeki faaliyetlerinden dolayı yargılandı. Das Kapital’i Yunancaya çevirdi. Komünist Enternasyonal’in Beşinci Kongresi’nde Yunan komünist partisi delegesiydi, 1925’te Komünist Parti sekreteri oldu, fakat 1927’de Troçkist olduğu için ihraç edildi. Yunan Troçkist örgütün sekreteri olarak 1936’daki Metaxas darbesi sonrası yeraltına çekildi, fakat 1939’da tutuklandı. 1943’te İtalyanlar tarafından bir rehine olarak vurulduğunda 43 yaşındaydı. İdam mangası karşısında İtalyan askerlere nutuk attı.

Luis Pujals (1942-1971), genç Arjantinli devrimci, 1961’de Palabra Obrera (İşçinin Sözü) grubuna katıldı. 1964’te PRT’nin (Partido Revolucionario de los Trabajadores – İşçilerin Devrimci Partisi) kurucu üyelerindendi ve İkinci Kongre’de parti Merkez Kurulu’na, daha sonra da Yürütme Kurulu’na seçildi. Buenos Aires bölgesinin politik ve askeri sorumlusuydu. 17 Eylül 1971’de tutuklandı, yetkililerce Rosario’ya gönderildi ve 22 Eylül’de geri getirildi. Bu süre zarfında tutuklu bulunduğu otoriteler tarafından reddedilmekteydi. Tüm veriler işkence altında öldürüldüğünü göstermektedir.

Ignace Reiss (Ludwig), Polonyalı komünist, Rus Devrimi sırasında iç savaş kahramanı, Sovyetler Birliği’nin özel kuvvetlerinin önde gelen önderlerindendi. 1937’de, ilk Moskova duruşmasının akabinde, Stalinizm’le bağını kopardı, madalyalarını iade etti ve “Troçki’yi destekliyorum ve Dördüncü Enternasyonal’e katılıyorum” açıklamasını yaptı. Birkaç hafta sonra Lozan yakınlarında GPU tarafından öldürüldü.

Ignace Reiss

Alfonso Peralta Reyes (1939-1977), eğitmen ve Meksika PRT’sinin (Partido Revolucionario de los Trabajadores – İşçilerin Devrimci Partisi) üyesi, Mayıs 1977’de, üniversite sendikalarında hükümetin kemer sıkma politikalarına karşı verilen mücadeleye önderlik ederken “Liga Comunista 23 de Septiembre” (23 Eylül Komünist Birliği) gerilla grubu tarafından öldürüldü.

German Rodriguez Sainz, Troçkist harekete 1971 yılında İspanya’da katıldı ve LCR (Liga Comunista Revolucionaria – Devrimci Komünist Birlik) ile Bask milliyetçisi grubun devrimci kanadı ETA(VI) arasındaki birleştirmede önemli bir rol oynadı. İşçi Komisyonu’nun aktif bir üyesiydi. 1973 Pamplona genel grevinin merkezi önderiydi ve bu grevdeki dahlinden dolayı iki buçuk sene hapis yattı. Temmuz 1978’de Bask milliyetçisi bir protesto sırasında polis tarafından öldürüldü. Cenazesine 30 binin üzerinde insan katıldı.

Wolfgang Salus, genç Çekoslovak komünist, 1929’da, 18 yaşındayken, ülkesinde Troçkist hareketin kurulmasına katıldı. Savaş sonrası Çekoslovak hareketin yeniden örgütlenmesine katkıda bulunduğu için sürgünde öldü.

Lev Sedov (1905-1938), Troçki’nin oğlu, 1927’de Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nden ihraç edildi ve bu noktadan sonra ömrünü Troçki’nin mücadelesine yardımcı olmaya adadı. Moskova duruşmalarında Troçki’yle birlikte sanıktı ve ölüme mahkûm edildi. Paris’te gizemli bir şekilde öldü. Büyük ihtimalle GPU’nun suikastına kurban gitti.

Henricus Sneevliet (1883-1942), Hollandalı işçi sınıfı önderi, 1914’de Endonezya sosyalist hareketinin, 1920’de ise Endonezya KP’nin kurucusuydu. Komünist Enternasyonal’in İkinci Kongresi’nde Endonezya KP’sinin delegesiydi ve ÇKP’de (Çin Komünist Partisi) Komünist Enternasyonal’i temsil ediyordu ama Stalinizm’den koptu. Hollandalı sendika konfederasyonu NAS’ın (Nationaal Arbeids-Secretariaat – Ulusal Emek Sekreteryası) önderlerinden biri olarak, 1932’de denizcilerin başkaldırısına destek vermekten hapse atıldı. RSAP’ın (Revolutionair Socialistische Arbeiders Partij – Devrimci Sosyalist İşçi Partisi) kurucularından biri olarak da savaş sırasında tutuklandı ve 13 Nisan 1942’de Nazilerce vuruldu. Kahramanca ölümü ülkesinde örnek bir davranış olarak anılır.

Shuji Sugawara (1949-1978), Japon Komünist Gençlik’in (Troçkist gençlik grubu) ulusal sekreteri ve Narita havaalanının açılmasına karşı yürütülen mücadelenin ulusal ölçekteki örgütleyicisiydi. Beyin kanamasından öldü.

çev. Rıfat Ateş, Yazın Yayıncılık, 2019

Chen Tu-Hsiu (1879-1942), Pekin Üniversitesi’nde profesördü, 1911 demokratik devriminin önderlerinden biriydi. 1920’den 1927’ye kadar sekreterliğini yaptığı ÇKP’nin (Çin Komünist Partisi) kurucularındandı ama daha sonra Troçkist muhalefete katıldı. 1932’de Kuomintang tarafından tutuklandı ve on üç yıl hapse mahkûm edildi. 1937’de şartlı salıverildi, 1942’de öldü. Bugün dahi ÇKP önderliği tarafından hatırasına iftira edilir.

Ta Thu Thau, Vietman’daki Troçkist hareketin kurucusu, savaştan önceki yıllarda Saygonlu işçilerin önderiydi ve savaş sırasında hapisteydi. 1946’da serbest bırakılmasının ardından gizemli bir şekilde ortadan kayboldu, muhtemelen Stalinistler tarafından öldürüldü.

Pierre Tresso (Blasco) (1893-1943), 1925’ten itibaren İtalyan KP’sinin Merkez Kurul ve Siyasi Büro üyesi, Komünist Enternasyonal’in kongrelerinde parti delegesiydi. 1930’da Troçkist olması sebebiyle ihraç edildi, sürgün yeri olan Fransa’da aktif olarak çalıştı. Ligue Communiste’in önderliğine, 1932’deki Kopenhag Konferansı’na ve Dördüncü Enternasyonal’in kuruluş kongresine katıldı. Marsilya askeri mahkemesince savaş sırasında on yıl zorla çalıştırma cezasına çarptırıldı ve Puy hapishanesine yerleştirildi, diğer tüm mahkûmlarla beraber Direniş güçleri tarafından özgürlüğüne kavuşturuldu. Kısa süre sonra, direniş güçleriyle beraberken, çoğu Troçkiste olduğu gibi, ortadan kayboldu. Muhtemelen Stalinistler tarafından öldürüldü.

Humberto Valenzuela (1908-1977), Şili’nin kuzeyindeki nitrat madenleri bölgesinde doğdu. On dört yaşında Huara nitrat madencileri sendikasının kayıt sekreteriydi. Kurulmasından kısa bir süre sonra Şili KP’sine katıldı fakat Troçkistlerin ihracından sonra 1931’de kurulan Izquierda Comunista’ya (Komünist Sol) katıldı. Birleşik İnşaat Sendikası’nın önderlerinden olarak köylü sendikalarının kurulmasına da yardım etti. 1942’de Troçkist aday olarak başkanlık seçimlerine katıldı. 1969’da kendini yeni Şili seksiyonu PSR’nin (Partido Socialista Revolucionario – Devrimci Sosyalist Parti) kurulmasına adadı. Ayrıca halk iktidarının yayın organlarının oluşturulması için MIR (Movimiento de Izquierda Revolucionaria – Devrimci Sol Hareket) ile beraber çalıştı ve Devrimci İşçi Cephesi’nin ulusal önderi seçildi. Darbeden sonra çalışmalarını yeraltında sürdürdü, direniş komiteleri ve Marksist formasyon dersleri tertip etti.

Joseph Vanzler (John G. Wright), Harvard Üniversitesi’nde kimya öğrencisi, Amerikalı Troçkist örgüte 1929’da katıldı, Troçki’nin sayısız eserini tercüme etti, 1956’da 52 yaşında öldü.

Libero Villone (1913-1970), faşist rejim altında, yasadışı olduğu sırada, İtalyan KP’sinde faaliyet gösterdi. 1938’de Moskova duruşmalarını eleştirdiği için KP’den ihraç edildi. 1943’te tutuklandı, Mussolini iktidardan düştüğünde salıverildi. Tekrar KP’ye kabul edildi, kısa süre sonra sınıf işbirlikçiliğini eleştirdiği için ihraç edildi. 1945’te Troçkist harekete katıldı. Öğretmendi, öğretmenler sendikasında çeşitli görevlerde bulundu. Uzun yıllar Bandiera Rossa’nın editörlüğünü yaptı.

Neil Williamson, Uluslararası Marksist Grup’un (IMG – International Marxist Group) İskoç militanı. IMG içinde İskoç ulusal sorununun öneminin kavranmasında önemli bir rol oynadı. 26 yaşında bir trafik kazasında ölmesinin ardından düzenlenen cenaze töreni, on yıllık aralıksız siyasi faaliyetinin kazandırdığı saygınlığın bir nişanesi olarak, emek hareketinin dikkate değer her kesiminden temsilcilerin katılımıyla gerçekleşti.

Erwin Wolf (N. Braun), Çekoslovak kökenli Troçkist, Troçki’nin Norveç’teki sekreteri. İspanya Devrimi sırasında GPU tarafından öldürüldü.

Niiyama Yukio (1954-1978), Japon Devrimci Komünist Birlik üyesi, Narita uluslararası havalimanının açılmasına karşı direnirken aldığı yaralar sonucu Sanrizuka’da öldü.

Joseph Hansen (1910-1979), Amerikan Sosyalist İşçi Partisi’nin ve uluslararası Troçkist hareketin başta gelen önderlerinden, kitabı baskıya gittiği sırada öldü. 1937’den itibaren Troçki’yle Meksika’da çokça vakit geçirdi, Dördüncü Enternasyonal’in kuruluş kongresi için yapılan hazırlıklara yardımcı oldu. Troçki öldürüldüğünde oradaydı ve katilin kaçmasına mani oldu. Yetenekli bir gazeteciydi, 1940’tan sonra yıllarca The Militant’ın editörlüğünü yaptı. 1962-1963 arasında Dördüncü Enternasyonal’in yeniden birleşmesi sürecinde belirleyici bir rol oynadı ve sonrasında da kongrelerinde ve genel kurullarında da düzenli olarak gözlemcilik yaptı. Hayatının son yıllarında politik faaliyetinin merkezinde, 1963’teki birleşmenin ardından World Outlook adıyla yayınlanmaya başlamasına yardımcı olduğu, haftalık International Press Correspondence/Inprecor dergisinin editörlüğü vardı.

Daniel Bensaid ve Pierre Frank’ın Troçkistlerin Uzun Yürüyüşü (çev. Rıfat Ateş, Yazın Yayıncılık, 2019) adlı kitabından derlenmiştir.

“İlham verici bir oyunbozan”: İmdat Freni 1 Yaşında – Dost Mesajları

Sitemizin birinci yılı vesilesiyle İmdat Freni macerasını yakından takip eden, bir ucundan tutmuş, katkıda bulunmuş olan dostlarımız ricamızı kırmayarak birer “tebrik” mesajı gönderdiler. Bu heyecan verici cümlelerin, umuyoruz ki önümüzdeki yıllarda da, yayınımızı daha da kolektifleştirerek, içeriğimizi daha da zenginleştirerek, “oyunbozanlığımızdan”, “iyimser olmayan umudumuzdan”, “huzur bozan çığlığımızdan” hiçbir şey yitirmeden hakkını vermeye, “özgürlüğün dansında” saf tutmaya devam ederiz.

  • “Durdurun dünyayı inecek var” demekse derdiniz, yanlış imdat frenine asıldınız. Bu e-dergiyi hazırlayanların derdi başka. Düpedüz devrim yapmak istiyorlar… En azından, “başka çaresi yok bu işin” diyorlar. Hadi canım… Bu devirde? Devrim? Hâlâ? Mümkün mü? Bilmem. Bu devirde okumaya değer, kaba propaganda ve ezber slogan ayini olmayan bir dizi makale hazırlamışlar. Merak ediyorsanız, okuyun, düşünün, tartışın… Karar sizin nasıl olsa… Merak etmiyorsanız da… Neden çekersiniz ki imdat frenini? Bırakın dünya gitsin bu hızla gidebileceği yere kadar… Nasıl olsa çok alametler belirdi. Duvara toslaması yakındır.

Yiğit Bener

  • Öncelikle İmdat Freni’nin yayın hayatına adım atmasında ve bu alanda 1 yılı geride bırakmasında emeği geçen herkesi tebrik etmek gerekir. Hele ki bu 1 yılın, COVİD-19 pandemisi ve kapitalizmin krizinin buna paralel olarak daha da derinleşmesiyle birlikte, dünya sınıflar mücadelesinde kritik bir momente denk geldiğinin de altını çizmeliyiz. Ve bu moment, biz Devrimci Marksistler’in, birçok hayati konuda, önemli tartışmalar yürütmek ve bunlara dönük cevaplar üreterek müdahaleler gerçekleştirmek noktasındaki sorumluluğunu da artırdı. Ki bu sorumluluğu, İmdat Freni’nden mücadele dostlarımızla yeri geldiğinde ortak yanıtlar üretme gayretini göstererek yerine getirmekteyiz. Bu anlamda, yayın politikası, konu seçimi ve konunun ele alınış biçimi üzerinden düşündüğümüzde İmdat Freni’nin Türkiye Devrimci Marksist geleneğinde önemli bir ihtiyaca karşılık geldiğini belirtmek gerekiyor. 

Yayın hayatında nice yıllara!

Başarı ve dayanışma dileklerimle

Gazete Nisan ve Troçkist yazarı Görkem Duru

  • İmdat frenini, bir şey ters gittiğinde durdurmak için düşünür ya insan, bu imdat freni de terslikleri durdurmak ama durmamak, beraber mücadele etmek, sesimizi duyurmak, istediğimiz gibi bir dünya yaratmak için payına düşeni yapıyor. Daha da güzel büyüdüğü nice yılları olsun.

İdil Engindeniz

  • İmdat Freni, son dönemde dünyada neler olup bittiğini soruşturma amacıyla kuruluşlarına tanıklık ettiğimiz, düşünce dünyamıza canlılık katan internet mecralarından biri olmakla birlikte birçok açıdan eşsiz bir yapıya sahip. Son bir yılda bir yandan olan biteni anlamaya yönelik somut eleştirel bir çerçeve sunarken diğer yandan Türkiye’nin sosyalist birikimini, farklı disiplinlerden teorik tartışmaları ve ekososyalizmin mücadele çağrısını içeren eşsiz bir içerik oluşturuyor. Tasarımı kadar dikkat çeken bir diğer özelliği de ismi. Bu, içinden geçtiğimiz karanlık gidişatı ifade ettiği kadar içeriğiyle mevcut karanlığın akılcı ama bir o kadar da devrimci bilgisine davet eden bir isim. Pandemi, kapitalizm, otoriterleşme, patriyarka gibi gündemler nedeniyle kendi içimize kapanmış olduğumuz bir dönemde bize içeriğiyle kudret ve iyimser olmayan bir umudu aşılıyor. Nice yaşlara!

Ali Yalçın Göymen

  • İmdat Freni, 2019 yılı sonunda yayın hayatına başladığından beri (terrabayt ile yaşıt sayılır), benim için heyecan verici bir platform oldu. Henüz isminden başlayan Walter Benjamin şiarı, sonsuz hızda gidiyormuş gibi görünen tarih trenini durdurmayı, askıya almayı öğütleyen edim açısından önemliydi. Zaten daha dar anlamda, her türlü politik, kültürel ya da estetik üzerine yayın yapan aracılar da -eğer iyilerse- bunu yaparlar: güncel olanın debdebesinde işleyen, etkili biçimde kalıcı olan şeylere bakar, bir nevi onları durdururlar. İmdat Freni bu açıdan günceli konuşturduğu kadar, klasiklere de nefes vermesini biliyor. Şimdiden Ekososyalizme ya da Daniel Bensaid, Ernest Mandel gibi isimlere dair bir kaynak olmuş durumda. Söyleyeceğim kulağa epey ironik gelecek biliyorum ama, dilerim İmdat Freni hiç durmaz. 

Koray Kırmızısakal.

Terrabayt editörü

  • Sara Ahmed’in “oyunbozan feminist” figürü, “diğerlerinin ‘mutluluğunu’ bozar; mutluluk etrafında toplanmayı, birleşmeyi veya buluşmayı reddettiği için oyunbozandır.”[1] Oyunbozanlar, toplumsal ilişkilerin kanıksanmış formlarını altüst ederek başka imkânların aynı zamanda yıkımların varlığına, dolayısıyla sapmanın yeni ve yaratıcı alanlar açacağına işaret ederler. Kaybedileni ikame çabası hem kişisel hem toplumsal dönüşüm arzusunu tetikler ve “garip” bir rahatlamanın kapısını da aralar. O andan itibaren değişmez olduğu düşünülen yapıların teker teker sökülebildiği görülür, (beklenmedik) farklı montajların ihtimalleri oluşmaya başlar. Muhtemel tarihsel sürecin kurucu özneleri ise tarihsizleştirilmiş ve sessizleştirilmiş gruplardır. Muktedirlerin geçici galibiyetleri karşısında siyasetin dışına itilerek eyleme kapasitelerinin önüne set çekilen ve daha en baştan mağlubiyete zorlanan bu öznelerin daima hareket halinde olduğunu unutmamak gerekir. Muhtemeldir ki bu sebepten, imtiyazlı olanların en rahat hissettikleri anlar radikal dönüşümlere de en açık zamanlardır. İlham verici bir oyunbozan olan İmdat Freni de her şeyin olduğu yerde kalakaldığı inancını askıya alarak dipten gelen akıntıların seslerine yer veren yayın politikasıyla bir yıldır hayatımızda. Kendini “‘açık ve eleştirel bir Marksizm’in savunucusu olarak tarif” eden İmdat Freni, bu siyasal kültürün taşıyıcısı olmayı da hedefliyor. Şimdinin esaretinden sıyrılarak durup derin bir nefes alıp düşünmeye, sözlerimizi paylaşmaya, tartışmaya ve birlikte oyunbozanlık yapmaya açık bir alan İmdat Freni. Bu alanın var olmasında emek harcayan tüm dostlara selam olsun. Nice yaşlara İmdat Freni! Ömrün uzun olsun. Dayanışmayla.

Yıldız Öztürk

  • Katkı şansı bulduğum ve yayın hayatına başladığı günden beri düzenli bir takipçisi olarak istifade ettiğim İmdat Freni birinci yılını tamamladı. Kanaatimce İmdat Freni geçen bir yıl boyunca, iyiye, güzele ve hayata değme arzusunu, saf tuttuğu sosyalist/toplumcu pozisyonunu, çelişkileri üreten olgulara karşı net tavrını muhafaza etmeye devam etti. Toplumu ve hayatı gözetmek, sürekli saldırmaya devam eden ve çelişkileri besleyen olgulara anlamlı karşılıklar geliştirmeyi bir vazife olarak yüklüyor. Söz üretirken tutumları gözetmek ise çoğu kere üstesinden gelinemeyen bir mesele olarak karşımıza çıkıyor. Bu anlamda örnek ve istikrarlı bir hattı muhafaza eden İmdat Freni’ni, -düzenli bir takipçisi olarak- tebrik eder ve yayın faaliyetine emek veren herkese teşekkür ederim.”

Bedri Soylu

  • Sitemizin kuruluşuyla birlikte dünyayı saran covid-19 pandemisi tehdidi altında bir yılı geride bıraktık.  İnsanlık oldukça zor ve belirsizlikle dolu bu süreçte İmdat Freni, enternasyonal kulağımız, gözümüz, yüreğimiz olma özelliği, sosyalist mücadeleye ışık tutan yönüyle özgün bir yere sahip.  Başka bir dünyanın inşasında etkili güç olma özelliği bulunan yeni toplumsal hareketlerin deneyimini ve politik çerçevelerini bu topraklarla buluşturma konusundaki çalışmalar paha biçilemez kıymettedir. Hiç kuşkusuz ki, bunların yaygınlaştırılması biz site takipçilerin omuzlarındadır. Hepimize bu yolda, mücadelede başarılar dilerim.

Hakan Tahmaz

  • İmdat Freni’nin düşünsel anlamda neye tekabül ettiğini düşününce, aklıma gelen barbarlığın alacakaranlığında atılan uzun bir çığlık oluyor. Bir yaşındaki İmdat Freni düşünmeye, dayanışmaya ve birlikte olmaya davet eden ama huzur bozan bir bir çığlık. Sesinizin hergün daha da güçlenmesini dilerim.

Erol Yeşilyurt

  • Toplumsal mücadelelerin entelektüel ufkuna samimi ve derinlikli katkılar yapmaya devam eden İmdat Freni’nin birinci yaşını selamlıyorum. İmdat Freni ekibinin, değerlerin hızla çözüldüğü bir dönemde, sislerle kaplı kavşaklarda, dogmatizmin kolaycılığına ve slogancılığın iç rahatlatıcılığına kapılmadan, huzursuz düşüncelerini çoğaltıp yeni yollar ve değeler yaratma çabasını önemsiyorum. Öyle değil mi ki? Bizi hayata bağlayan da hayatı dönüştürmemizi sağlayan da çabadır! Yazgılarımızın kesiştiği yol ağızlarında omuz omuza vererek özgürlüğün dansına katılmaya devam edeceğiz… 

Hasan Yıkıcı, Kıbrıs


[1] Sara Ahmed, Mutluluk Vaadi, çev. Deniz Mayadağ (İstanbul: Sel Yayıncılık, 2016), 93.

Görsel: Alexis Lemaistre/Max Ernst, Les Naufrages Barbares, 1929-1930