İmdat Freni

Gündem

Emperyal Miras: Putin ve Büyük Rus Milliyetçiliği – Denis Paillard

Ukrayna’nın Rus orduları tarafından işgali, Vladimir Putin’in tarihsel özü Rusları, Belarusluları ve Ukraynalıları bir araya getirmek olan “Büyük Rusya’yı” yeniden kurma arzusunun işaretidir. Bu bağlamda Putin, Çarlık İmparatorluğu’ndan günümüz Rusya’sına uzanan, Stalin’den ve Stalin’in ölümünden sonraki SSCB liderlerinden geçen uzun bir geleneğin mirasçısıdır. Otokrasi ve büyük Rus milliyetçiliği farklı biçimlerde de olsa her zaman mevcut olmuştur.

Vladimir Putin’in Ukrayna hakkındaki söylevi, bu emperyal mirasın bir parçası: 1917 Devrimi sırasında Büyük Rusya’nın birliği bozuldu. 22 Şubat 2022’de (işgalden iki gün önce) yaptığı açıklamada, Ukrayna Cumhuriyeti’nin 1917 devriminden sonra Lenin’in izlediği politikanın yıkıcı sonucu olduğunu açıklıyor: “Öyleyse, modern Ukrayna’nın tamamen Rusya tarafından veya daha doğrusu Bolşevik ve komünist Rusya tarafından yaratıldığı gerçeğiyle başlayayım. Süreç 1917 Devrimi’nden hemen sonra başladı ve Lenin ve silah arkadaşları bunu Rusya’ya karşı çok kaba bir şekilde yaptı – ayrılma yoluyla, kendi tarihsel topraklarının bir kısmını parçalayarak. […] Rusya’nın ve halkının tarihsel kaderi açısından, devlet inşasının Leninist ilkeleri yalnızca bir hata değildi, dediğimiz gibi, hatadan bile daha kötüydü.”

Bu deklarasyon, Temmuz 2021’de hükümet web sitesinde yayınlanan ve Putin’in pozisyonunu tanımlayan uzun bir metni (50 bin karakter) yansıtıyor. Bu metinde Ukraynalılar ve Rusların bir ve tek halk olduğu söyleniyor ve sonuç olarak şöyle yazıyor: “Ukrayna’nın gerçek egemenliğinin ancak Rusya ile ortaklık içinde mümkün olduğuna inanıyorum. Manevi, insani ve medeniyet bağlarımız yüzyıllar boyunca oluşmuş ve kökenleri aynı kaynaklara sahip olup, sınavlar, başarılar ve ortak zaferlerle pekişmiştir. Akrabalıklarımız nesilden nesile aktarıldı. Milyonlarca aileyi birleştiren kan bağlarında, modern Rusya ve Ukrayna’da yaşayan insanların kalplerinde ve hatıralarında yer almaktadır. Birlikte, her zaman çok daha güçlü ve daha başarılı olduk ve olacağız. Çünkü biz tek bir halkız.”

Ukrayna’ya müdahalenin bu bağlamda düşünülmüş olduğu, 26 Şubat’ta (işgalden iki gün sonra) RIA Novosti Ajansı’nın sitesinde yayınlanan (sonra derhal geri çekilen) metinle de doğrulanıyor. Önceden yazılmış ve Rus kuvvetlerinin hızlı ve mutlak zaferini öngören bu belge, gerçek riskleri açıkça tanımlıyor:

Rusya, birliğini yeniden sağlıyor. Gerçekten de 1991 trajedisi, tarihimizin bu korkunç felaketi, bu doğal olmayan altüst oluş nihayet aşıldı […] Rusya Rus dünyasını, Rus halkını birleştirerek tarihsel bütünlüğünü gerçekleştirmekte: Büyük Rusyalılar (Rusya Federasyonu Rusları), Belaruslular ve Küçük Ruslar (Ukraynalılar). […] Ukrayna Rusya’ya yeniden döndü. Bu geri dönüş, Ukrayna’nın devlet olma statüsünü kaybettiği anlamına gelmiyor. Basitçe, dönüşüme uğrayacak, yeniden düzenlenecek ve Rus dünyasının ayrılmaz bir parçası olarak orijinal durumuna geri döndürülecek.

Diğer bir deyişle Ukrayna’nın işgalinin, Ukrayna’yı Rusya’ya karşı manevralar için bir üs olarak kullanmakla suçlanan AB ve ABD ile ilişkilerini sona erdirerek tekrar Rusya’ya katmak gibi temel bir hedefi bulunmakta. Ancak Putin’in Rusya’sının bu emperyal/emperyalist mantığının [1] öncelikli olduğunun altı çizilmeli: Batı’nın ve NATO’nun kınanması bu perspektiften anlaşılmalıdır.

İşgalden sonraki ilk dört hafta boyunca Ukraynalıların silahlı direnişi, başta öngörülen hızlı zafer yanılsamasını ve orijinal planların gerçekleştirilmesi ihtimalini yerle bir etti. Ancak bu durum başlangıçtaki projenin güncelliğini ortadan kaldırmıyor: Ukrayna’yı ne pahasına olursa olsun (ki bugüne kadar ödenen bedel Ukraynalılar için çok büyük) Rusya’ya bağlamak. Bugün, bundan sonra ne olacağını tahmin etmek zor – manzara oldukça kasvetli: Yalnızca Ukraynalıların kahramanca direnişinin Rus işgaline son verebilmesi pek mümkün görünmüyor.

Ukrayna halkıyla tam ve etkin dayanışma meselesini anlamak ve tanımlamak için, şu konumdan başlamak çok önemli: Ukrayna’daki savaş, emperyal/emperyalist bir gücün, özgürlüğünü ve bağımsızlığını savunan bir ulus devlet olan Ukrayna’ya karşı yürüttüğü saldırganca bir savaştır. Bu temel algı, iki kamp arasındaki cepheleşmenin bir temsili lehine kısmen gizlenme eğiliminde: Bir yanda Batı (NATO şapkası altında AB ve ABD), diğer yanda bütünlüğünün saldırıya uğradığını ve tehdit edildiğini yüksek sesle ve açıkça ilan eden Rusya. Savaşın uzaması, Ukrayna direnişinin ve bağımsızlık ve egemenlik mücadelesinin zararına olacak şekilde, yalnızca bu kampist görüşü besleyebilir ve güçlendirebilir.

Mevcut durum ve bugün Ukrayna halkının üzerinde asılı duran dramatik tehditler, “halkların hapishanesi” Çarlık İmparatorluğu’nun sonunu getiren 1917 Devrimi sonrasında halkların kendi kaderini tayin hakkının yalnızca (çok) kısa bir süre için tanındığı uzun bir tarihin parçasıdır. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ni oluşturan cumhuriyetlere tanınan ulusal hakları fiilen reddeden büyük Rus kıskacı, çok hızlı bir şekilde yeniden etkinleştirilmiştir.

Lenin, Stalin’e Karşı

Putin’in çeşitli açıklamalarında Lenin, üniter bir devleti sorguladığı için şiddetle saldırıya uğradı. Stalin, Rusya’nın tarihsel çıkarlarına uygun olarak üniter pozisyonu savunan kişi olarak sunuldu. Sonunda Stalin geri adım atıp Lenin’in savunduğu tezleri benimsediyse, aslında Moshe Lewin’in Lenin’in Son Kavgası’nda yazdığı gibi: “(Stalin), olayların gidişatının, devletin gerçek çıkarlarının galip geleceğine ve birliğin nasılsa planladığı gibi işleyeceğine ikna olmuştu. Bu koşullarda, Lenin’e kâğıt üzerinde tamamen boyun eğmekte bir mahsur görmüyordu” (s. 89).

1920’lerde ulusların haklarının tanınması dönemi [2] gerçekten de kısa sürdü. Stalin’in iktidara gelmesiyle birlikte otokrasi ve büyük Rus milliyetçiliği üstünlüğü yeniden ele geçirdi. Aşağıda, herhangi bir kapsayıcılık iddiasında bulunmadan, farklı anların üzerinden geçeceğiz.

1930’lar: Otokrasiye Dönüş

Moshe Lewin, Stalinist Otokrasi’de Ego ve Politika (Rusya/SSCB/Rusya’da, Sayfa 2, Syllepse) adlı metninde şöyle yazar: “Stalin her zaman emperyal Çarlık tarihinin görkemini kendisinin kılma ve geleneği kendi sisteminin yararına kullanma eğilimindeydi. […] Stalin’in rejiminin İmparatorluk’la olan yakınlığını vurgulaması ve özellikle devletin en acımasız çarlar tarafından inşa edilmesiyle ilgili ortak tarihsel köklere sahip olduğunu iddia etmesi, hem kendi karakterinin, hem de sistemin ideolojik ve siyasi kimliğinin radikal bir şekilde yeniden tanımlanmasını mümkün kıldı.” (155-156). Moshe Lewin, Lenin’in Stalin’e derzhimorda (“büyük Rus kabadayısı”) dediğini hatırlatarak, Stalin’in “sonuçta aslında büyük bir Rus kabadayısı olmak istediğini” belirtir [3].

Büyük Vatanseverlik Savaşı

Savaş sırasında 1941 ve 1944 yılları arasında farklı azınlıklar sınır dışı edildi: Volga Almanları, Kalmuklar, Balkarlar, Karaçaylar, İnguşlar, Kırım Tatarları.

Stalin ve Jdanovizmin Son Yılları

Sovyet Yüzyılı’nda Moshe Lewin, Stalinizm tarihinde özellikle karanlık bir bölüm oluşturan Jdanovizm’i (1946-1950) hatırlatıyor: “Rus aşırı milliyetçiliğinin bir ifadesi olan Jdanovizm, milliyetçiliğin Rus olmayanlardaki tezahürlerine de saldırdı.” (s. 169) “Jdanovcu ideoloji, Stalin’in ideolojisidir. Bu onun ideolojik gezintilerinin doruk noktasına işaret ediyor. Stalin artık şanlı çarlık geçmişinin büyüsü altındaydı. […] ama daha vahim olanı, çürüyen Stalinizm’e özgü protofaşist nüveler taşıyan aşırı Rus milliyetçiliğiydi. Stalin bu ruhun kendisinden sonra da hayatta kalmasını istedi. Bu uğurda, çok uluslu bir ülkede “Büyük ve Kutsal Rusya’nın” (Rusların) yüceltilmesini empoze eden Sovyet marşını kişisel olarak revize etti.” (s. 172) Bu konuda ayrıca bkz. a.g.e., s. 188-189. [4]

Devlet ve parti bürokrasisi bölünmüştür; çeşitli iktidar katmanları içindeki bir dizi hizip, klik ve ağ, ortak çıkarlar ve az çok paylaşılan ideolojik konumlar temelinde, az çok kalıcı ittifakların içinde bir araya gelmektedir. Bürokrasinin bu farklı bileşenlerinin ortak noktası, SSCB’nin (aslında Rusya’nın) derzhava (“güçlü devlet”) olarak kutlanmasıdır. Ekim Devrimi’ne yapılan her türlü atıf silinir, atıf yapılan “Büyük Vatanseverlik Savaşı”dır (İkinci Dünya Savaşı). Burada, Rus olmayan ulusların asimilasyonu politikasının güçlendiğine tanık olmak mümkündür. Brejnev, tek bir Sovyet halkının yaratılması bayrağı altında Ruslaştırmanın yoğunlaşmasıyla öne çıkmıştır. 1976’dan itibaren Ruslaştırmanın ana sloganı, “Rus dili, ilerleme dili, sosyalizm ve enternasyonalizmin” kutlanmasıdır [5].

Nikolay Mitrokhin’in kitabı [6] Russkaja partija: dvizhenie russkih nacionalistov v SSSR 1953-1985 (“Rus Partisi: SSCB’de Rus Milliyetçilerinin Hareketi, 1953-1985), SBKP’nin tüm yönetim organlarında büyük Rus milliyetçiliğinin mevcut olduğunu gösteriyor: Politbüro, SBKP Merkez Komitesi ve aynı zamanda Komsomol: Şiddetli Batı karşıtlığı, güçlü bir devletin kurucusu olarak sunulan Stalin’e hayranlık, Büyük Vatanseverlik Savaşı’nın kutlanması, askeri eğitimin güçlendirilmesi ve gençliğin militarizasyonu, Büyük Rusya’nın yüceltilmesi. Bugün Putin’in söyleminin tüm bileşenleri o dönemde zaten mevcuttu [7].

SSCB’nin Sonu ve 1990’lar: Gıyabında Rusya

21 Aralık 1991, Baltık ülkeleri hariç, liderleri önceki dönemden gelen bağımsız cumhuriyetlerin yaratılmasıyla SSCB’nin sonunu işaret etti. Bu çerçevede Rusya Federatif Cumhuriyeti kuruldu. Sovyet dönemi boyunca yönetim organları konusunda fiilen devam eden Rusya/SSCB karışıklığı, düzgün işleyen Rus kurumlarının yokluğuna neden oldu. Özellikle de acilen kurulacak bir parti olan Rusya Komünist Partisi mevcut değildi.

Rusya Federasyonu, varsayılan bir Rusya’yı belirler: Cumhuriyetlerin bağımsızlığından sonra SSCB’den geriye kalanlara karşılık gelen belirsiz ve askıya alınmış bir kimlik [8]. Ekonomik düzeyde, tüm hızıyla yürütülen bir “reform” politikasıyla sistemin çöküşüne tanık oluruz: Kitlesel sanayisizleşme, ülkenin tüm servetinin vahşice özelleştirilmesi (“Moshe Lewin’e göre “yüzyılın en büyük soygunu”), yaşam standardında vahşi bir düşüş, demografik kriz. Yeltsin’in izlediği politika, IMF ve Dünya Bankası ile doğrudan ilişki içinde olan reformcu liberaller tarafından izlenen laissez-faire politikasıdır.

Bu durum karşısında, Rusya Federasyonu’nun yeni Komünist Partisi’nin ana aktörlerinden biri olduğu Rus milliyetçiliğinde de bir patlamaya tanık oluruz. Birinci sekreter Guenadi Ziyuganov, bu şiddetli milliyetçiliğin sözcüsüdür: Broşürlerinden biri Ben Kan ve Yürekten Rusum, bir diğeri ise Derzhava (“Büyük Güç”) başlığını taşımaktadır. Ve farklı vesilelerle Lenin’i eleştirmiştir: “Bana öyle geliyor ki Lenin, Rusya’dan nefret eden güçlerin güçlü baskısına ve etkisine maruz kaldı” (17 Ekim Devrimi’ni bir Yahudi-Bolşevik komplosu olarak sunan tezden çok uzakta değiliz.) [9].

Putin’in Rusyası: Büyük Rusya’yı Yeniden İnşa Etmek

İkinci Çeçen savaşı sırasında iktidara gelen Putin, çok hızlı bir şekilde, Sovyet İmparatorluğu’nun çöküşünden doğan (Rusya’yı vuran ikinci büyük felakete – ki ilki 1917 Devrimi’dir – sistemli olarak asimile edilen) Rusya Federasyonu ile tarihi Büyük Rusya arasındaki uçurumu azaltmayı amaçlayan bir dizi operasyona girişti. Bu hem içeride otoriterlik ve güçlü bir devlet, katı bir vatanseverlik, “yozlaşmış” Batı’nın ve Rusya’nın baş düşmanının kınanması şeklinde, hem de dışarıda “yakın çevreye”, yani SSCB’nin yıkılmasından sonra ortaya çıkan cumhuriyetlere yönelik müdahaleler şeklinde yansımasını buldu.

Rusya, etki alanını terk etme girişiminde bulunan çeşitli “renkli devrimlere” müdahale etti: 2003’te Gürcistan’daki Gül Devrimi, 2005’te Kırgızistan’daki Lale Devrimi, 2004’te Ukrayna’daki Turuncu Devrim. Aynı zamanda kısa süre önce Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki ve Kazakistan’daki çatışmaya da. Bu girişim, Abhazya ve Güney Osetya gibi Gürcistan topraklarının (2008’de) Rusya’ya bağlanması şeklinde de gerçekleşti. Ancak Ukrayna karşısında Putin’in stratejisi en radikal ve acımasız biçimi alacaktı: Diğer cumhuriyetlerden farklı olarak Ukrayna, Putin için Büyük Rusya’nın ayrılmaz bir parçasıdır. –Bkz. yukarıda alıntılanan, Putin’in Ukrayna’ya askeri müdahale sırasındaki açıklamaları. [10]

2014 yılında Maidan zamanında, Kırım’ın ilhakı ve kendini ilan eden Lugansk ve Donetsk cumhuriyetlerinin ortaya çıkmasıyla ilk adım atıldı. 24 Şubat’ta başlatılan Ukrayna işgali de yeni bir adımdır. Her şey bunun maceracı Putin’in bir hevesi olmadığını, büyük ölçüde teorize edilmiş olan Büyük Rusya’yı yeniden inşa etme projesinin bir parçası olduğunu gösteriyor. Ukraynalıların sert direnişi Rus birliklerinin ilerlemesini yavaşlattıysa da, olayların bundan sonraki gidişatını tahmin etmek çok zor. Ancak Putin’in Ukrayna’yı dağıtma planından vazgeçtiğini düşünmek için hiçbir neden yok.

Dipnotlar:

[1] “Emperyal/emperyalist” yazarak, Ukrayna’ya müdahalenin hem büyük Rus şovenizminin, hem de bugün dünyanın farklı yerlerinde (özellikle Suriye, Afrika) uygulandığı gibi Rus emperyalizminin meselesi olduğunu vurgulamak istiyoruz.

[2] Böylece Lenin, Kırım Tatarları Özerk Cumhuriyeti’nin kurulmasını destekledi. Savaş sırasında Kırım Tatarları -diğer ulusal azınlıklarla birlikte- Orta Asya’ya sürüldü. Ancak SSCB’nin sona ermesinden sonra Kırım’a dönebildiler. 2014 yılında Rusya’nın Kırım’ı işgal etmesi, Tatarlara karşı daha fazla zulüm anlamına geliyordu. Birçoğu ya Ukrayna’ya ya da Türkiye’ye göç etti (100.000 kişi).

[3] 1930’lardaki büyük ölçekli baskı, Ukraynalı aydınları ve yazarları da vurdu. Isobel Koshib’in makalesine bakın: “Rus bombaları düşerken Kharkivli bir şair, “Tarih tekerrür ediyormuş gibi geliyor” diyor. Site A l’Encontre, 30 Mart 2022.

[4] Burada, Moshe Lewin’in Russia/SSCB/Russia giriş metninden bazı pasajlar yer almaktadır. (M Editeur / Page2 / Syllepse, 2017).

[5] Bu soru ve daha özel olarak Ukrayna’da geliştirilen politika hakkında, bkz. Cahier Ukraine, L’Alternative, François Maspero (ed.): n°31, January 1985.

[6] N. Mitrokhin kısa süre önce çevrimiçi La Revue des Idées dergisinde (22 Mart 2022) kendini ilan eden Donbass cumhuriyetleri hakkında bilgiye dayalı ve çarpıcı bir makale yayınladı. Bkz.ESSF, Mitrokhin Nikolay.

[7] N. Mitrokhin’in kitabının daha sistematik bir sunumu için bkz. Rusya/SSCB/Rusya’nın Giriş bölümü, s. 19-22.

[8] Bu meseleye dair bkz. Moshe Lewin “Zamanımızın Milliyetçiliği: Rusya Örneği”, Rusya/URSS/Rusya, s. 205-238.

[9] Bkz. Denis Paillard, 1995, “Milliyetçiler, Komünistler ve Vatanseverlik Fenomeni”, V. Garros (ed.) Post-Sovyet Rusya: Tarihin Yorgunluğu, Brüksel, Kompleks.

[10] Avrasya teorisyeni Alexander Dugin’in Putin’in etkili bir danışmanı olduğu unutulmamalıdır. Avrupa’daki çeşitli aşırı sağ hareketlerle yakın ilişkiler sürdürüyor. Aşırı sağ çizgideki geopolitika.ru sitesinde Dugin’in çeşitli makaleleri bulunmaktadır.

Kaynak: https://blogs.mediapart.fr/denis-paillard/blog/040422/poutine-et-le-nationalisme-grand-russe

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Sıradan Ruslar Bu Savaşı İstemiyor – Ilya Matveev & Ilya Budraitskis

Rusya 23 Şubat’ı 24 Şubat’a bağlayan gece Ukrayna’ya saldırdı. En büyük korkular gerçek oldu. İşgalin boyutu tam olarak anlaşılmamakla birlikte, Rus ordusunun sadece Güneydoğu’da değil (sözde “halk cumhuriyetlerinin” sınırı boyunca) ülkenin dört bir yanındaki hedeflere saldırdığı ilk andan biliniyordu. 24 Şubat sabahı ülkenin çeşitli şehirlerinde Ukrayna halkı patlamalarla uyandı.

Vladimir Putin, operasyonun askeri hedefini açıkça ortaya koydu: Ukrayna ordusunun tamamen teslim olması. Siyasi plan belirsizliğini koruyor; ancak belki de büyük olasılıkla Kiev’de Rus yanlısı bir hükümetin kurulması hedefleniyor. Rus hükümeti, direnişin hızla kırılacağını ve Ukraynalıların büyük çoğunluğunun yeni rejimi görev bilinciyle kabul edeceğini öngörüyor. Savaşın toplumsal sonuçları Rusya içinse açıkça ağır olacaktır; 24 Şubat sabaha karşı, Batı yaptırımları henüz açıklanmamışken, Rus borsaları çöktü ve ruble değer kaybında rekor kırdı.

Putin’in savaşın başladığını duyurduğu konuşması, emperyalizm ve sömürgeciliğin aleni dilini temsil ediyordu. Bu anlamda Putin iktidarı, yirminci yüzyılın başlarından bu yana açıkça emperyalist bir güç gibi konuşan tek hükümet oldu. Kremlin, Ukrayna’ya duyduğu nefreti ve ona ceza gibi bir “ders” verme arzusunu artık (NATO genişlemesi de dahil olmak üzere) diğer şikayetlerin arkasına gizleyemez durumda. Bu eylemler akla yatkın “çıkarların” ötesinde ve Putin’in anladığı şekliyle “tarihsel görev” alanında bir yerde durmaktadır.

Ocak 2021’de Alexei Navalny’nin tutuklanmasından bu yana, polis ve güvenlik güçleri özellikle Rusya’daki örgütlü muhalefeti baskı altına aldı. Navalny’nin örgütü “radikal” addedildi ve dağıtıldı, destek eylemleri yaklaşık on beş bin kişinin tutuklanmasıyla sonuçlandı ve bağımsız basının neredeyse tamamı ya kapatıldı ya da “yabancı ajanlar” damgasıyla faaliyetleri ciddi ölçüde sınırlandırıldı. Savaş karşıtı kitlesel eylemler yaygınlaşmadı; olası eylemleri koordine edebilecek hiçbir politik güç yok ve tek kişilik bir protesto dahi olsa, herhangi bir sokak eylemine katılım hızlı ve şiddetli bir şekilde cezalandırılıyor. Rusya’daki aktivist ve entelektüel çevreler, olaylar karşısında şokta ve moralleri bozuk.

Rusya’da halk arasında savaşa açık bir desteğin görülmemesi ise umut verici tek işaret. (Rus hükümetinin “yabancı ajan” diye hedef gösterdiği) son bağımsız seçim ajansı Levada Center’a göre, Rusların yüzde 45’i Donetsk ve Luhansk “halk cumhuriyetlerinin” resmi olarak tanınmasını desteklerken, yüzde 40’ı desteklemiyor. Her ne kadar “bayrak etrafında toplanma” belirtileri kaçınılmaz olsa da, büyük medya kaynakları üzerindeki tam denetime ve televizyonlardaki dramatik propaganda demagojisi yağmuruna rağmen, Kremlin’in savaş coşkusunu körükleyememesi dikkat çekicidir.

2014’te Kırım’ın ilhakını izleyen yurtsever seferberlik gibi bir hareket bugün gelişmiyor. Bu anlamda, Ukrayna’nın işgali, Kremlin’in dışa dönük saldırganlığının her zaman içerdeki meşruiyeti desteklemeyi amaçladığına dair yaygın teoriyi çürütüyor. Bilakis bu savaş rejimi istikrarsızlaştıracak ve hatta bekasını dahi bir ölçüde tehdit edecek, zira “2024 sorunu” (Ruslar bir sonraki seçimlerde sandığa giderken yeniden Putin’in seçilmesi için ikna edici bir neden ortaya koyma gereksinimi) hala gündemde.

Dünyanın her yerinde Sol, şu sade mesaj etrafında birleşmeli: Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline hayır. Rusya’nın eylemleri için hiçbir geçerli mazeret yok; sonuç yalnızca acı ve ölüm olacak. İçinden geçtiğimiz bu dram günlerinde, Ukrayna ile uluslararası dayanışmaya çağırıyoruz.

Çeviri: Sena Çenkoğlu

Kaynak: https://sendika.org/2022/02/siradan-ruslar-bu-savasi-istemiyor-ilya-matveev-ilya-budraitskis-648257/

Rus Sosyalist Hareketi Açıklaması: Rus emperyalizmine karşı, Ukrayna’dan elinizi çekin!


Putin, Ruslara yaptığı konuşmasını yeni bitirdi. Kendisine cumhurbaşkanı diyen adam, konuşmasına, Ukrayna’nın yaratıcısının Vladimir İlyiç Lenin olduğunu ve Ukrayna’nın bugünkü haliyle varlığının Bolşeviklerin milliyetler siyasetinin bir sonucu olduğunu söyleyerek anti-komünist bir övgüyle başladı. Putin, Bolşevikleri “milliyetçileri beslemekle” suçlayarak, milliyetçiliğin en kötü ve en iğrenç biçimini, Büyük Rus şovenizmini örtbas ediyor. Bu bağlamda Putin, Ukraynalıları onlara “komünizmden arındırmanın” ne demek olduğunu göstermekle tehdit etti. Konuşmasının bağlamı göz önüne alındığında, bu sözler Ukrayna’ya doğrudan müdahale tehdidinden başka bir şey olarak algılanamaz. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde Putin, Leninist milliyetler politikalarını eleştirirken planlı ekonomiye, kamulaştırmalara taş attı ve Stalinizmi övdü.
Muhalefete yapılan zulüm, yolsuzluk, artan mal ve hizmet fiyatları, bağımsız mahkemelerin yokluğu; Putin Ukrayna hakkında söylediği her şeyde sanki Rusya’dan bahsediyor gibiydi. Ukrayna’da devam eden reformların korkunç toplumsal eşitsizliklere, yoksullaşmaya, işsizlik ve diğer sorunlara yol açtığını inkâr etmiyoruz. Ancak Ukrayna’nın kaderine Rus askeri donanımı ve Rus yanlısı lobiciler tarafından değil, bu ülkedeki işçiler ve tüm ezilenler tarafından karar verilmesi gerektiğine inanıyoruz. Putin’in bize hatırlattığı Ukrayna’nın Rusya Federasyonu’na olan borçları askeri bir işgal sebebi değildir. Ukrayna halkı Rusya’dan borçlanmadı; Rus hükümetinin bu borçları, Rusya Federasyonu topraklarında güvenli bir şekilde ikamet eden Viktor Yanukoviç de dahil olmak üzere kendilerine verdiği kişilerden talep etmelidir.
Minsk anlaşmalarını sadece Kiev değil, aynı zamanda sözde “halk cumhuriyetleri”ndeki emperyalist adacıkları desteklemekten vaz geçmeye niyeti olmayan Moskova da ihlal etmektedir.
Rus birliklerinin derhal geri çekilmesinden, Luhansk ve Donetsk illerindeki silahlı oluşumlara yönelik tüm askeri desteğin sona ermesinden, ateşkesten ve Ukrayna yurttaşlarının Doğunun ve Batının emperyalistleri olmadan ülkelerinin kaderini belirleme hakkından yanayız!

Rus Sosyalist Hareketi

Gizli Bir Cezalandırma Yöntemi: Hasta Tutsakların Ölüme Terk Edilmesi – Gizem Karaköçek

İnsan Hakları Derneğinin verilerine göre 2020 yılının başından bu yana 64 hasta tutsak hayatını kaybetti. Hazırladıkları hak ihlalleri raporuna göre hasta tutsakların tedaviye erişimleri kısıtlanıyor ve hasta tutsaklar adeta ölüme terk ediliyor. Hasta mahkumlar özellikle siyasi bir nedenden cezaevinde ise ilaçlara erişemiyor, hastalığı nedeniyle cezaevinde kalamayacak durumdayken bile tahliye edilmiyor. İnsan Hakları Derneği (İHD) Diyarbakır Şubesi’nin cezaevleriyle ilgili yıllık raporuna göre Türkiye cezaevlerinde 604’ü ağır 1605 hasta mahpus var. 

CHP İnsan Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Gulizar Biçer Karaca’nın cezaevlerindeki hak ihlalleri üzerine hazırladığı rapor son 25 yılın hasta mahkumlar açısından nasıl geçtiğini özetler nitelikte. Son 25 yılda cezaevlerinde hayatını kaybeden hasta mahkûm sayısı hazırlanan rapora göre 2 bin 670. Hasta mahkumların tedaviye ulaşması, doğru ilaçları kullanması engelleniyor ve hastalıklarının ilerlemesine göz yumuluyor.

Sorun elbette ki hem yasal düzenlemede hem de uygulamada. Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’a göre hapis cezasının infazı, mahkûmun hayatı için kesin bir tehlike teşkil ediyorsa mahkûmun cezaevinde kalmasının hayatı için tehlike arz ettiğine dair Adlî Tıp Kurumunca düzenlenen ya da Adalet Bakanlığınca belirlenen tam teşekküllü hastanelerin sağlık kurullarınca düzenlenip Adlî Tıp Kurumunca onaylanan raporla ancak hasta mahkûmun cezasının ertelenmesine karar verilebilir. Ancak bilindiği gibi Adli Tıp Kurumu bağımsız bir kurum değil aksine kadrosu mevcut iktidarın bakanlığı tarafından belirleniyor. Malumun ilamı olacak belki ama Adli Tıp Kurumu hasta mahkumlar için inceleme yaparken elbette yargılandıkları dosyalara bakmayı ve raporu buna göre hazırlamayı da ihmal etmiyor. Geçtiğimiz yıl bu zamanlarda Adalet Bakanı Abdülhamit Gül tarafından yapılan açıklamaya göre tam teşekküllü hastanelerden rapor alan 1330 mahkûmun ağır hastalık raporları Adli Tıp Kurumu tarafından onaylanmadı. Adli Tıp Kurumu’nun siyasi otoritelerden bağımsız bir karar alması günümüz Türkiye’si için bir hayalden başka bir şey değil. 

Maalesef tek sorun taraflı bir Adli Tıp Kurumu’nun verdiği raporlar da değil. Adli Tıp Kurumu’nun “cezaevinde kalamaz” raporunun ardından hasta mahkûm “toplum güvenliği bakımından tehlike oluşturmayacağı” değerlendirmesine de tabi tutuluyor ve zaman zaman Adli Tıp Kurumu tarafından “cezaevinde kalamaz” raporu verilse bile toplum güvenliği bahane edilerek mahkumların cezasının infazının ertelemesi gerçekleşmiyor.

Yargılamalarında ve cezaevlerinde maruz kaldıkları hak ihlalleri yetmezmiş gibi bir de hasta tutsaklar tedavilerinin aksatılması, ilaçlara ulaşımlarının engellenmesi gibi insan haklarına aykırı tutumlarla karşılaşmaya devam ediyor ve yaşamları tehlikeye girse bile cezaevlerinde ölüme mahkûm ediliyorlar. Hasta tutsaklar derhal serbest bırakılıp tedavileri en elverişli koşullarda sürdürülmeli. En acil şekilde hasta tutsaklar için insan haklarını gözeten ve vicdanları yaralamayan bir düzenlemenin getirilmesi ve kurumların bağımsızlaştırılması gerekiyor.

Fotoğraf: Evrensel

Çoğulcu Bir Sosyalist Özne İhtiyacı – Masis Kürkçügil ile Söyleşi

Bir süredir sosyalist hareketin farklı kesimleri arasında yürütülen strateji tartışmalarına dair kaleme aldığımız metinlerde emekçilerin özgüvenlerini arttıracak, sınıf bilinçlerinin yeniden şekillenmesine yardımcı olacak birleşik bir antikapitalist siyasal odağın inşasının elzem olduğunu vurguladık. Çoğulculuk ilkesinin herhangi bir siyasal mücadele aracının inşasında olduğu gibi böylesi bir odağın inşasının da önünü açacağını ve dolayısıyla sosyalistler tarafından alamet-i farika düzeyinde sahiplenilmesi ve geliştirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu vesile ile Türkiye sosyalist hareketinde birleşik parti inşası açısından en gelişkin deneyimler olan BSP ve ÖDP içerisinde yer almış Masis Kürkçügil ile Türkiye’de ve dünyada, tarihte ve gelecekte birleşik parti ve parti içi çoğulculuk meselesi üzerine konuştuk.

İmdat Freni: Birleşik parti tecrübelerinden, özellikle de BSP ve ardından ÖDP deneyimlerinden Türkiye sosyalist hareketi pek fazla ders çıkarmaya gayret etmedi. Bir başka deyişle, BSP-ÖDP deneyiminin kapsamlı bir bilançosunun çıkarıldığını söylemek pek mümkün değil. Odaklanılan nokta bu deneyimin başarısızlık ile sonuçlanmış olması ve genel kanı ise “başarısızlığının” nedeninin parti içinde farklı geleneklerden gelen grupların varlığından kaynaklandığı yönünde. Sen hem BSP hem de ÖDP süreçlerinde yer aldın, senin değerlendirmen nedir?

Masis Kürkçügil: İşçi sınıfının, emekçilerin birliğinden söz edip darmadağınık bir sosyalist hareketin “birleşik” olmasını garipsemeyi garipserim. Birleşik Sosyalist Parti ve onun Geleceği Birlikte Kuralım-Parti Girişimi ile birleşmesiyle oluşan ÖDP’nin bir muhasebesi ancak geleceğin nasıl tahayyül edildiği ile birlikte ele alınabilir. Eğer “ayrışık” bir parti, monolitik bir parti tahayyül ediliyorsa buradan çıkarılacak herhangi bir ders yoktur. Bu durumda birileri nesnel gerçekliği, yani sosyalist hareketin parçalı bohça halini, bu da yetmezmişçesine sayıları kendine sosyalist diyen en büyük birkaç örgüt kadar olabilecek partisizleri de bir kenara koyup kendilerinin doğrusal gelişimi ile 84 milyonluk bir toplumun önemli bir kısmını kucaklayacaklarını iddia edebilirler. Bu iddiayı doğrulamak için ise muzafferane tiratlar yerine çok somut göstergelere ihtiyaç vardır. Abartılacak üye sayıları bile bu göstergelerin içini dolduramaz. Toplumsal etkinlik açısından örneğin son dönem işçi mücadelesinin simgesi haline gelen Metal Fırtına’da toplam sosyalist tahrik ve teşvikin bile kıymeti harbiyesi olmadığı bilinmekte.

Öte yandan “başarısızlık” yalnızca “birleşik” faaliyetler için değil “ayrışıklar” için de geçerli. ÖDP başarısız oldu, peki, ama başarılı olan var mı? Tek başına yürümeyi önüne koyup da bu işi becerdiğini söyleyebilecek olan? Tarihsel ve siyasal bir muhasebe yapacaksanız sosyalist hareketin bir unsuruna değil, bütünün gelişimine bakmak durumundasınız.

Eğer çoğulcu bir antikapitalist, anti-emperyalist, feminist, ekolojist, özyönetimci, enternasyonalist, kendi geleceğini belirleme hakkını kabul eden bir parti inşası hedefleniyorsa karınca kaderince BSP-ÖDP deneyiminden çıkarılacak önemli dersler vardır. Elbette ciddi hatalar da var. Ve esas olarak da dersler bu hatalar üzerinden çıkarılabilir.

Bunların arasında farklı geleneklerden gelenlerin yeni sorunlar, yeni görevler etrafında yeniden şekillenmesinde ciddiye alınabilir bir yol kat edilmemesi gelmekte. Yani partinin oluşumunda ve kuruluşunda katkıları olanların sınırlı adımlardan sonra kaynaşması (füzyonu) mümkün olmamıştır.

BSP’de örneğin öyle bir seçim sistemi vardı ki gruplar kendileriyle sınırlı oy kullandıklarında oylarının değeri düşüyordu. Şeklen de olsa önemli bir adımdı bu. Kadın kotasının ilk kez bu partinin ilk kongresinde karar altına alınıp uygulandığı da eklenmeli. Ayrıntısına burada giremezsek de yaklaşık 4 bin kişilik, büyük miktarda bir veya iki darbeyi göğüslemiş insanların ağırlıkta olduğu bir partiydi. Bileşenlerin hızla derlendiği ve güç kazandığı bir evreden sonra bu derlenme partinin organikleşmesine değil de bileşenlerin iç sorunlarının önemsenmesine yol açınca tıkanma başladı; Aralık 1995 seçimlerine BSP katılma hakkını kaybettiğinde HADEP ile ittifak kararı alındığında bir yarılma oldu.

ÖDP’nin kuruluşundan sonra da bileşenler açısından yeniden bir derlenme oldu. Üye sayısı 20 bine yaklaştı.  Başta en yakın olacağı beklenen iki bileşen [Kurtuluş ve Devrimci Yol’dan gelenler] arasındaki gerilim giderilemediği gibi her ikisi de kendi içinde gerilimler yaşadı. Yarılma 1999 seçimleri arifesinde yine “ittifak” konusunda açığa çıktı denebilir. İlk 2 yıl faaliyet bakımından yoğun geçerken (Sultanahmet meydanında HADEP ile birlikte yapılan “Ne RefahYol Ne Hazır Ol!” büyük mitingi, Fenerbahçe stadındaki “Demokrasi” buluşması gibi kitlesel gösteriler) seçim sonuçları itibarıyla beklenenin altında kalınsa da henüz aşılmamış bir orana ulaşıldı. Sonraki 5 yılda da içselleştirilmemiş önemli programatik adımlar atılmış, savaş karşıtı gösteriler başta olmak üzere önemli katkılar gerçekleşmiştir.

ÖDP’de aşılamayan bir durum fluluktu. Birliğin harcı olarak sanki belirsizliğe mahkûm olunmuştu. Partinin kendini yenilemesi, emekçilerle kaynaşması için yapılması gereken tartışmalar yerine eylem kapasitesini düşüren içe dönük, partiyi felçleştiren bir fraksiyon kemikleşmesini aşma imkânı bulunamadı. Örneğin seçim meselesi bir taktik mesele olmasına rağmen ilkesel bir sorun gibi ele alındı.

Oysa 1999 seçimlerinde tek başına seçime giren partide “ittifak” meselesi bir yarılmaya neden olmuşken 2002 genel seçimlerinde herhangi bir organ kararı olmadan Sema Pişkinsüt’ün partisiyle ittifak yapılabildi ve 2004 yerel seçimlerinde de DEHAP ve SHP dahil bir ittifaka gidilebildi. 2007 seçimlerinden söz etmeye bile gerek yok!

Çoğulcu parti meselesi sol kamuoyunda sanki 90 sonrasının bir yeniliği imiş gibi algılanıyor. Uluslararası işçi hareketi tarihine baktığımızda, farklı akımların yan yana duruşu, parti içi eğilim, tartışma serbestisi gibi meseleler konusunda nasıl bir birikimden, ne türden deneyimlerden bahsedilebilir?

Çoğulcu partiden kastettiğimizin parti içi demokrasi olduğunun altını çizmek gerek. Tabii parti içi demokrasi kongreden kongreye merkezden hazırlanan birtakım metinlerin oylanmasından oldukça farklı, her bir üyenin tekil olarak veya aynı görüşte olan üyelerin farklı farklı pozisyonları parti içinde tartışabilme ve ikna etme imkânıdır. Lenin’in, Lassalle’ın Marx’a yazdığı bir mektubundan kitabının başına koyduğu alıntı hatırlanabilir.  (Bu alıntının kendisi parti içi tartışmaların önemine değindiğine göre “monolitik” bir partiden söz edilmediğinin anlaşılması gerekir.)

Çoğulculuk kakofoni anlamına gelmez aksine parti içi demokrasi ne kadar gelişkin olursa üyelerin bir bütün olarak iradelerini yansıtmaları o kadar imkân dahilinde olur. Yani eylem kapasitesini yükselten parti içi demokrasidir. Partiyi güçlendiren de budur, diyor Lassalle Marx’a, Lenin’in yaptığı alıntıda.

Galiba bilinçlenme dediğimiz, hâkim ideolojiye karşı mücadelenin yanı sıra Marksizm hakkında üstünkörü bilgilerle de bir hesaplaşma.

Marx’ı Blanqui, Lassalle ve hatta Bakunin gibi devrimcilerin safında düşünmek, onu sırça köşkte bir ilim irfan insanı olarak ters yüz etmemek gerek. Paris Komünü günlerinde Blanqui’nin Fransız proletaryasını temsil ettiği, Marx’ın Blanqui’yi Enternasyonal’e katmak için çabaladığı hatırlanmalı. Birinci Enternasyonal “çoğulcu” muydu sorusunun cevabı sanırım açık. Proudhon da orda. Proudhon ile alabildiğine sert bir polemik yapıyor ama “tasfiye” etmiyor.

Örgüt deyince Lenin’in Ne Yapmalı’sı akla geliyor ama diyebiliriz ki yakın zamanlarda Lars T. Lih’in kitabı (Lenin’i Yeniden Keşfetmek) çıkana kadar derinlemesine bir okumadan ziyade alıntılar arasında sıkışıp kalındı. Öte yandan, Lenin’in de daha sonra ifade edeceği gibi bu kitapta tarif edilen örgütlenme biçimi son derece özgün koşullara karşılık düşer.

Bilindiği gibi 1920’de İngiliz komünistlerinin Labour Party’ye katılabileceği, orada örgütlenebileceğini söyler. Yani örgütlenme ve inşa konularında esnektir Lenin ve tabiri caizse kitaba bağlı kalmayaraktan mevcut güçler ilişkisi içinde sınıf mücadelesine ne katkı sağlayacaksa oraya yönelmekten kaçınmaz.

Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisinin kendisinin çoğulculuğu (“Bolşevik hizip”!) bir yana Bolşevik Partisinde Lenin’in her söylediğinin ayet gibi kabul edildiğini kim iddia edebilir ki? Şubat Devrimi’nden sonra bu devrimin burjuva aşamada kalmayıp sosyalizme yönelmesi gerektiğini ilan ettiği “Uzaktan Mektuplar”ının Pravda’da Stalin ve Kamenev tarafından yayınlanmadığını hatırlayalım. Ya da Brest Litovsk görüşmeleri sırasında farklı görüşlerin bulunması bir yana, bu antlaşmaya karşı olan Sol Komünistlerin “Komünist” diye gazete çıkardıkları da malum.

Komünist Enternasyonal kurulurken katledilmiş olan Devrimin Kartalı olarak bilinen Rosa Luxemburg’un Lenin ile bir dizi konuda ayrı düştüğü de bilinir. Bir dizi başka örnek verilebilir.

Peki, dünyanın diğer coğrafyalarında yaşanan birleşik ve çoğulcu parti deneyimleri arasında, hem problemleriyle hem de kazanımlarıyla anlamlı örneklerden söz edebilir misin?

Bir döküm çıkarmak gerekirse, yetmişli yılların ortalarından itibaren sosyalizm iddiasında olan çeşitli kesimlerin ciddi bir güç kaybına uğradığı, birçoklarının tarihten silindiği söylenebilir. Tabii dünya işçi hareketi derken, sendikalar da bu dönemden sonra eski güçlerini kaybettiler, geleneksel sektörler çöktü, işçi sınıfı yeniden şekillendi. Ellilerdeki, altmışlardaki yapılanmalar krizden çıkamadı.

Ancak çalışan kitlelerin mücadelesi durmadı. Geçmişten çok farklı biçimler altında yeni arayışlar ortaya çıktı.

Denebilir ki 90’lı yıllardan sonra düne kadar çok farklı gelenekten gelenler bir partide buluştular. Örneğin İtalya’da Komünist Partinin Avro-Komünizmi benimseyip ABD’deki Demokrat Parti’ye benzer bir partiye yöneldiği bir ortamda solda kalanlar, Maocu hareket (Democrazia Proletaria) ve Dördüncü Enternasyonal İtalyan Seksiyonu, Komünist Yeniden Oluşum’da (Rifondazione Comunista-PRC) bir araya geldiler. Danimarka’da hâlâ sürmekte olan Kızıl Yeşil İttifak iyice “benzemezleri” yan yana getirdi. Latin Amerika’nın motor gücü Brezilya’da askeri diktatörlükten çıkışta önemli bir rol oynayan ve kuruluşunu işçi önderlerinin gerçekleştirdiği Emekçiler Partisi (PT) ilk on yılından sonra sağa kaydı. Bugün faşizan Bolsonaro’yu devirmek için en güçlü aday ama yine kendi sağına bakıyor. Partinin sağa kayışı karşısında ayrılanların 2004’te oluşturduğu Sosyalizm ve Özgürlük Partisi de (PSOL) çoğulcu bir parti (10 milletvekilleri var).

Portekiz’de Bloco de Esquerda (Sol Blok) KP’den ayrılan Politica XX1, Maocular ve Troçkistlerin birlikte oluşturduğu bir blok iken bugün parti haline gelmiş durumda ve KP’den daha fazla oy alıyor (%10).

Arjantin’de dört Troçkist örgütün kurduğu cephe (FIT-U) son seçimlerde yine önemli bir başarı elde etti (%6) ve seçmen sağa kayarken bile oylarını artırmayı becerdi. Pakistan’da, Rusya’da bu tür girişimler devam ediyor.

Yani geleceğe yönelik görevler konusunda (program) anlaşmış farklı geleneklerden gelen sosyalistlerin bir partide mücadele etmesine geçtiğimiz 30 yılda çokça rastlandığı gibi önümüzdeki dönemde daha da fazla rastlayacağımız kesindir. Birçok siyasal hareket kendi geleneğinden çok farklı yerlerde arayışlarını sürdürmekte.

Ama bir model aramak yerine, her ülkenin güç ilişkileriyle şekillenen ihtiyaçlarına göre emekçilerin, ezilenlerin kurtuluşu için mümkün ve hatta muhtemel gücü bir araya getirmek zorunludur. Kurtuluş gününe hazırlanmak için önce emekçilerin, ezilenlerin gündelik hayatlarında onlarla birlikte inandırıcı bir alternatif inşa etmek gerek. Elli yıllık darmadağınıklığı sınıf mücadelesinde parti veya cephe ama mutlaka bir birleşik güç haline getirmeden gidermek mümkün değildir. “Birleşik” partiden ziyade bir partinin doğrusal gelişmesine yönelik beklentiler yoğun olmuştur. “Birleşik” partiden ayrılan her birim de 20 yılda birleşik partinin gücü bir yana o partideyken sahip olduğu gücünün yarısı kadar bile güç toparlayamamıştır.

Türkiye sosyalist hareketi az rastlanır bir bölünmüşlüğe sahip. Bunun tarihsel nedenleri nelerdir sence ve bunun üstesinden gelmenin, çoğulcu bir siyasal kültürü inşa etmenin yollarına dair ne diyebilirsin?

Bizdeki dağınıklık dünya rekoruna gidebilir. Bunu herhangi bir dile çevirmeye kalktığınızda muhatabınız hemen birçok hareketi birbirine indirgemeye başlayabilir. Ayrım noktalarının ne kadarının birbiriyle telif edilemeyecek olduğuna dair bir araştırma şaşırtıcı sonuçlar verecektir. Örneğin 80 öncesi kaç tane belli merkezleri (SSCB, Çin, Arnavutluk gibi) esas alan hareket vardı ve sonunda ne oldu sorusu bir anahtar olabilir. Açık söylenmesi gerekirse ayrımların ne kadarının tarihin süzgecinden geçtiği de tartışmalıdır.

Bizim dünya Marksist literatürüne katkıda bulunan bir sosyalist kültürümüz yok. Yani “izm”ler babında bu kadar ayrışmanın meşruiyeti yok.

Öte yandan sınıf dinamiğinin nispeten düşük bir seyir izlemesi, gruplaşmaların hizaya gelmesine imkân sağlayacak, onları nesnel gerçeklikle yüzleşerek bir eğitimden geçilmesine pek imkân tanımadı. Bu bapta anılabilecek en önemli olayın, 15-16 Haziran 1970 işçi direnişinin dönemin önde gelen hareketlerinden herhangi birini yeniden düşünmeye sevk etmediğini de yeniden düşünmek gerekir.

12 Mart sonrasındaki onlarca akımın had safhaya varan rekabetinin de emekçiler tarafından makul karşılandığını ve derlenip toparlanmaya katkıda bulunduğunu söyleyebilecek kimsenin olabileceğini sanmıyorum.

Lenin’in Sol Komünizm-Bir Çocukluk Hastalığı kitabını okumakla başlanabilir, ancak sınıf hareketiyle bir kaynaşma gerçekleşmeden hizaya gelmek de pek mümkün gözükmüyor.  Hapishanede koğuşu, karavanayı, haysiyeti paylaşmak zorunda kalanlar bu dayanışmayı daha önce sınıf düşmanlarına karşı neden gösteremediklerini de sorgulamış olmalılar.

Haziran Direnişi, tıpkı 15-16 Haziran gibi sosyalistleri fenersiz yakaladı. Buradan çıkarılacak ders orada bulunan milyonların birbirlerine pasaport, kimlik sormadan hareket etmelerindeki saiki iradeye dönüştürecek bir stratejiyi öne çıkarmaktır.

Marksistler uzun yıllar Paris Komününün (çok az Marksist, bolca Blanquist, bir miktar Proudhon’cu) derslerini rehber edindiler; sonra 1905 Devrimi geldi ve ardından 1917 Devrimleri. Eski kuşak 15-16 Haziran’ı değerlendiremedi, 2013 Haziran Direnişinin üzerinden de az zaman geçmedi. Ama elde üzerinde düşünülmesi gereken o kapsamda bir deneyim de olmadığına göre, ya duvara karşı bildiğimizi okuyacağız ya da orada açığa çıkan özlemlerin gerçekleştirilmesi, emekçilerin kurtuluşunun kendi eserleri olması için hem parti içinde hem parti dışında sosyalist hareketin çoğulculuğunu göz önünde tutacağız.

Felakete Karşı Antikapitalist bir Sınıf Odağının İnşası – Yeniyol’un Sözü

Saray rejiminin ülkeyi sürüklediği felaket günden güne daha fazla ete kemiğe bürünüyor. Alım güçleri tarumar edilen, temel yaşam gereksinimlerine erişimleri her gün daralan emekçi sınıflar ve hatta ilköğretim çağındaki çocukları döviz fiyatlarını anbean takip etmek zorunda kalıyor. Hesaplarında geçmişten kalmış ufak birikimleri olanlar, temel ihtiyaçlarından kısıp maaşlarından küçük dilimler arttırabilenler o küçük birikim ve dilimleri altın ve dolara çevirerek kendilerine en azından yakın gelecek için bir güvence sağlamaya çalışıyor. Temel ürünlerde durmaksızın devam eden zamlar, herkesin bu gidişatı daha da dikkatle izlemesine neden oluyor.

Ekonomi ile siyasetin birbirinden tamamen ayrı alanlar olduğu varsayımına dayanan kapitalist ideoloji bu bağlamda adeta kendiliğinden yerle yeksan oluyor. Siyaset, seçim sandıkları kurulduğunda gerçekleşen bir tür yarış olmaktan çıkıp, Lenin’in dediği gibi “birtakım insanların birtakım insanlara ne yaptığı”nı nitelemeye başlıyor. Bu da, son on yıldır, AKP’ye karşı gelişen toplumsal muhalefeti de aşabilecek bir politikleşme potansiyeliyle karşı karşıya olduğumuz anlamına geliyor.

Bu koşullarda düzen içi(n) muhalefet, yıllardır sürdürücüsü olduğu siyasetsizliği yeniden üretmekten başka bir şey yapmıyor. Toplumun çok büyük bir kesimi şu anda işlerin olağanüstü olduğunu anlamış, (şimdilik) düşük düzeyde bir panik havasının içerisine girmiş ve kendisini çeşitli geçim stratejileri ile koruma altına almaya çalışıyor iken rejim eliyle oluşan her olağanüstülüğü vakit kaybetmeden normalleştiren düzen muhalefeti basit ittifak görüşmeleriyle, Millet İttifakı’nın ortak cumhurbaşkanı adayının kim olacağına dair ayak oyunları peşinde yaşanmakta olanı, toplumun geniş kesimlerinin deneyimlediklerini sıradanlaştırıyor.

Kılıçdaroğlu’nun adaylığını diğer ittifak partilerine ve topluma kabul ettirmenin plan programı, ülkenin güncel durumuna dair siyaset üretmenin fersah fersah üstünde tutuluyor. Diğer yandan ise, AKP sonrası için şimdiden inşaat şirketlerini kurup CHP’ye akın eden geleceğin ‘’iktidar destekli müteşebbisleri’’ olmaya hevesli zatlar, kendilerini sorunsuz, olaysız, şamatasız bir geçiş süreci için hazırlıyor. AKP’siz bir AKP düzeni arzulayanlar için yoksullaşan halkın çıkarları bir şey ifade etmiyor, onlar için siyaset yukarıda kurulmaya çalışılan ağlardan, parti ve belediye odalarında iş bağlamalardan ibaret.

AKP-MHP bloku tarafından dünyanın en düşük asgari ücretlerinden birisiyle çalıştırılmaya itilen işçi sınıfına düzen muhalefeti de bir kurtuluş sunmuyor. Mevcut güçler ilişkisine ve düzen içi muhalefetin AKP sonrası kurgusuna bakıldığında,  emekçileri AKP’siz bir Türkiye’de bambaşka bir yaşam beklemiyor. Bu da bağımsız bir sınıf odağı yaratma görevine sahip olan sosyalist sol için bu görevin daha da acil hale geldiğini, hatta bir zorunluluk olduğunu gösteriyor.

Sol kamuoyunda bir süredir devam eden birlik, ittifak ve cephe tartışmaları umut verici. Ancak bu tartışmaları kâğıt üzerinde bırakıp, kendi alanlarımıza geri çekilme gibi bir lüksümüz yok. Düzen siyasetinden ve güçlerinden bağımsız anti-kapitalist bir siyasal hattın inşası için kolları sıvamalı, yan yana yürümek için hiç olmadığı kadar cesur davranmalıyız.

İşçi sınıfını sermayenin saldırılarına karşı seçeneksiz bırakmamak, emekçilerin çeşitli kazanımlarla kendilerini savunma alanlarını genişletebileceği ve özgüvenlerini tesis edebileceği ve iktidar ve muhalefetin adeta bir mutabakat halinde itibarsızlaştırdıkları sokak siyasetini yeniden örgütlemek ve AKP sonrasına güçlü bir sınıf siyaseti bırakabilmek için birleşik bir siyasi hat inşa etmenin tam zamanı. Krize ve derinleşen yoksulluğa karşı geniş emekçi kesimler için acil ve yakıcı taleplerin öne çıkacağı bir eylem programı ile birleşik bir sokak kampanyasını örgütlemek anti-kapitalist siyasal hattın inşası yolunda bir başlangıç olabilir.  

Sosyalist Demokrasi için Yeniyol

Enzo Traverso: Solun Tarihsel Devamlılığındaki Kopuş, Sağınkinden Daha Derin

Le Monde Diplomatique-Cono Sur baskısından Micaela Cuesta, yazar Enzo Traverso ile bir söyleşi gerçekleştirdi. Söyleşide; neoliberalizmin kökenleri, bugünkü durumu ve yeni sağ-neoliberalizm ilişkisi, sosyal medyanın ve dijital araçların mücadele araç ve yöntemlerine etkisi gibi konular üzerinde duruluyor.

Söyleşiye neyle başlayacağını seçmek kolay değil, o nedenle kökenlere dair bir soruyla başlamak aklıma geliyor: içinde yaşadığımız bu zamanın kökenlerini nasıl açıklarsınız? Hangi zamansallıkları davet ediyor? Hangi genel özellikleri ve benzersizlikleri taşıyor?

Neoliberalizmin kökenleri çok eskiye dayanıyor. Entelektüel anlamda, 1930’lara oturtmamız gerekir. Kapitalizmin baskın biçimi olarak, Margaret Thatcher ve Ronald Reagan tarafından 1980’lerin başında uygulandığından (laboratuvarı olan Latin Amerika’da Pinochet ile bunun çok öncesinden deneyimlendi) en az 40 yaşında. Bu da, neredeyse iki neslin neoliberal tarihsellik rejimi ile yaşadığı anlamına geliyor. Gençler için neoliberalizm bir norm, gezegeni şekillendiren bir “yaşam biçimi”. Deneyimlenmiş başka ekonomik ve toplumsal modellerle karşılaştırabilmek için, bunun en az 70 yaşında olması gerekir. Özetle, neoliberalizmin birtakım ekonomi politikalarından çok daha fazlası olduğuna inanıyorum; kamu hizmetlerinin özelleştirilmesine, ekonominin finansallaştırılmasına, piyasaların kuralsızlaştırılmasına vb. hiçbir şekilde indirgenemeyeceğini düşünüyorum. Şüphesiz, savaş sonrası sürecin baskın kapitalizm biçimi olan “Refah Devleti”nin muzaffer alternatifi olarak görebiliriz, fakat bu basitleştirme olur. Pierre Dardot ve Christian Laval’in vurguladığı üzere, neoliberalizm, Weberyen anlamda bir “kendini hayatta idame etme” yolu, değerleri, davranışları ve genel ahlâkı reçete eden bir antropolojik modeldir. Bireysellik, rekabet ve özel çıkar arayışına dayalı varoluşun örgütlenmesini temel alan bir antropolojik modeldir. Herkes kendi yaşamını kendisinin “girişimcisi” olarak tasavvur etmelidir. Bazıları neoliberalizmi, zamanın yeni bir algılanışı ve temsili olarak tanımlamıştır; neoliberalizm “şimdici”dir çünkü ben sadece şimdiki zamanı bilirim; geçmişi ve geleceği şimdiye sıkıştırır. Değişmez bir toplumsal ve ekonomik çerçevede yenilenme ve kalıcı değişim değilse artık gelecek fikri yoktur; gelecek sadece bireysel “başarı” olarak düşünülebilir ve bu sebeple aynı zamanda özelleştirilmiştir. Bu antropolojik mutasyonu mümkün kılan, 20. yüzyıl devrimlerinin başarısızlığıdır. SSCB artık kimseye cazip gelmemektedir ve karşılaştırırsak, neoliberalizm daha fazla bireysel alanı sunuyor görünüyor (çoğunluk, Foucault bile buna inanmıştır), fakat SSCB’nin carlığı kapitalizme bir alternatifin mevcut olduğunu göstermişti. Bugün kapitalizm “doğallaştırılmıştır” ve bu, onun en büyük başarısıdır. Margaret Thatcher’ın tercih ettiği söylemsel kaide “Hiçbir alternatif yok” idi.

 Farklı yazarlara göre, neoliberalizm ile sembolik figürü büyük oranda Donald Trump olan ve sizin “Sağın Yeni Çehreleri”nde “post-faşizmler” olarak adlandırdığınız şey arasında bir bağlantı olabilir. Bu kitapta, Trump’ın başka şeylerin yanı sıra neoliberalizme bir tepkiden ortaya çıktığı anlayışındasınız. Sorum, Trump ve günümüz aşırı sağının diğer figürlerinin neoliberalizme bir tepki olarak değil de onun bir devamlılığı veya yan ürünü olarak düşünülüp düşünülemeyeceği. 

Trump hiç şüphesiz neoliberalizmin bir ürünü; İtalya’da Berlusconi’den başlayarak Brezilya’da Bolsonaro ve kendinden önceki birçok başkası gibi. Neoliberalizmin bir siyasi rengi yoktur, doğası gereği özel mülkiyete ve piyasaya saygılı bütün siyasi rejimlerle uyumludur (ve bunların içinde eriyebilir). Amerikan finansal elitleri dört yıl boyunca Trump’la çok iyi anlaştılar ve bugün Brezilya’da Bolsonaro ile aynısı oluyor. Ancak 2017 ya da 2020’de adayları Trump değildi. Ocak 2021’de Trump, faşist dürtülerini açık edip seçim sonuçlarını yeniden tartışmaya açmaya yönelerek açık biçimde yıkıcı olan bir hareketi destekleyince elitler onu terk etti. Bunu, demokrasi aşığı ya da ırkçılık karşıtı olduklarından yapmadılar, istikrara ihtiyaçları var ve ülkenin bir iç savaşa sürüklenmesinde çıkarları yok. Wall Street, Pentagon, orta batı eyaletlerindeki büyük şirketler ve Kaliforniya’daki çokuluslu yeni teknoloji şirketleri, Joe Biden’ın başkan olmasını engellemek için beyaz üstünlükçü bir hareketi asla desteklemeyecekti. Bugün Cumhuriyetçi Parti açık biçimde büyük zorluklarla karşı karşıya çünkü Trump’a olan sadakati, Amerikan müesses nizamının taşıyıcı kolonlarından olma şeklindeki geleneksel rolü ile neredeyse hiç uyumlu değil.

Avrupa’da neoliberal elitler Almanya İçin Alternatif Partisi’ni (AfD), Marine Le Pen’i, Matteo Salvini’yi ya da Vox’u desteklemiyorlar; onların temsilcileri Macron, Angela Merkel ve Mario Draghi. Avrupa Komisyonu’nu ve Avrupa Merkez Bankası’nı destekliyorlar; ulusal egemenliğe ve ulusal para birimine dönüşü talep eden aşırı sağı değil. Radikal sağa doğru devinimin güçlü olduğu doğru. Eğer bu hareketler iktidara gelirlerse neoliberalizme taahhütte bulunmaları ve programlarını gözden geçirmeleri gerekir: Polonya’da ve Macaristan’da olan bu, İtalya’da Lega per Salvini Premier partisinin Draghi hükümetine girmesiyle de bu gerçekleşiyor ve Marine Le Pen’in avrodan çıkmayı düşünmediğini açıklamasının ardından Fransa’da da olabilir. Fakat bu ufak bükülmeler, sağın neoliberalizme tâbi olmasının belirtisi, aksi bir durumun değil. Bir otoriter neoliberalizm biçimi, aşırı sağa ihtiyaç duymaz, Macron Fransa’sında polis şiddetindeki artışı gözlemlemek yeterli. Neoliberal temellerde “faşistleştirilmiş” bir gezegen göz ardı edemeyeceğimiz bir varsayım; teorik bakış açısından hiçbir şey buna karşıt değil. Fakat bugün, bu bana baskın varsayım gibi görünmüyor.

Amerika kıtasının bu tarafında, Güney’de, Trump’ımız yok ama Bolsonaro’muz var. İşaret ettiğiniz gibi, post-faşizmlerin başvurduğu mitler, klasik faşizminkiler ile mukayese edilemez; ikisinde de bir mitsel-ideolojik boyut olduğunu kabul etme konusunda benimle aynı fikirde olacağınızı düşünüyorum. Soru şu olacaktır: hangi “mitolojiler” ya da doğrusunu söylemek gerekirse hangi toplumsal söylem kırıntıları bu siyasi figürlerin yerleştiği ideolojik kalelerin inşasına hizmet ediyor?

Radikal sağın mitolojisi 19. yüzyıldan miras kalmıştır; muhafazakârdır ve klasik faşizmi karakterize eden “ütopik” sorumluluğa ya da geleceğe yönelik bir projeksiyona sahip değildir. Şu anda gezegenin geleceğini planlayanlar neoliberal elitler, aşırı sağ değil. Radikal sağ mitleri, geçmişe dönmektir. Neoliberal sapmadan önceki, 19. yüzyıldan kalma bir kapitalizm biçimiyle örtüşen milliyetçi, ırkçı ve yabancı düşmanı bir kültürü bünyesinde barındırır. Bunu söylemek, hiçbir suretle neoliberalizmi savunmak değildir. Microsoft, Amazon, Apple vb. çokuluslu şirketler küresel bir boyuta sahip. Stratejileri, dünyanın büyük kısmında, özellikle de Asya’da vahşi emek sömürüsü koşullarına ve yarı köleliğe yol açan emeğin uluslararası bölünmesini gerektiriyor. “Ütopik” neoliberal vizyoner Elon Musk bile kölelerin yerleştirildiği uydu gezegenlerde yerelleştirilmiş üretimle, bahçeye dönüştürülmüş bir dünya hayal ediyor. Aynı çokuluslu şirketler, Silikon Vadisi’ndeki şirketlerinde Hindistan, Pakistan, Afrika ya da Latin Amerika’dan gelen bilgisayar mühendisleri, mimarlar, tasarımcılar ve uzmanlaşmış teknisyenleri çok iyi koşullarda çalıştırıyor ve bunlara iyi maaşlar ödüyor. Ve hiçbir şekilde çalışanlarının cinsel yönelimleriyle ilgilenmiyorlar. Neoliberal kapitalizm çok ırklı, çok kültürlü ve inanç bakımından çoğulcu Amerika’dan korkmuyor, çünkü bu, Birleşik Devletler’in DNA’sıdır. Beyaz üstünlüğü, beyaz bir toplumun çok ırklı bir ülkede azınlığa dönüşmesi korkusu, küreselleşmiş kapitalizmden önce gelen çok eski bir ırkçı hayalettir.

2008 yılında Massimo Modonesi’ye verdiğiniz bir mülakatta şöyle demiştiniz: “Komünizme dair çalışmalarda, komünizm hatırasının kamusal alanda gölgede kalmasıyla paralel bir genişleme var.” Bununla ilgili olarak, bugün, belki de bu cehaleti temel alarak popülizmin rolünü oynamada (korku üretmek) başarısız olduğu her seferinde komünizmin bir heyula olarak rolünü yerine getirmeye çağrıldığını düşünüp düşünmediğinizi sormak istedim. Ve diğer yandan, bu durum nasıl parçalanabilir?

Massimo Modonesi, ortaya koyduklarıyla kafa patlatılmayı hak eden gerçek bir çelişkiyi yakalamıştı. Komünizmin kamusal alandan göreceli gözden kayboluşu ve tarihine ilişkin çalışmalardaki buna paralel artış, “hafıza mekânı”na dönüşümü gösteriyor. Kavramı ilk kullanan Pierre Nora’ya göre, “hafıza mekânları”, belleğin toplumsal bedende atmayı sona erdirdiği ve artık kolektif bilgi, pratik ve deneyimler dizisi olarak nesilden nesle aktarılmadığı zaman doğar. Komünizmin tarihselleştirilmesi, gerçek yaşamda ortadan kaybolması ile aynı zamana denk gelir. Bu, anti-komünist söylemin ortadan kaybolması anlamına gelmez: varlığını sürdürür ve çeşitli vesilelerle demagojik yöntemler ile harekete geçebilir; 2019-2020’de Bernie Sanders’a karşı kampanyayı düşünelim, İspanya sağının Podemos’a karşı kampanyasını vb., ancak genel olarak anti-komünizm, artık sağın hayali ve kültürünün asli bir unsuru değildir. Kültürel ve ideolojik “arşiv”inin bir parçası olarak herhangi bir anda tekrar aktifleştirilmeye hazır biçimde arka planda durur. Bu bakış açısından, bir mukayesenin taslağını çizmek ilgi çekicidir. Sahneden atılsa bile, komünizm yeni alternatif hareketlerin kültür ve tahayyülünde neredeyse tamamen yok iken anti-komünizm sağın ideolojik arşivinde varlığını sürdürür. Arap Baharı’nda, Wall Street’i İşgal Et hareketinde, İspanya’daki 15M hareketinde, Fransa’daki Nuit Debout (Çalışma kanunu reformlarına karşı Fransa’da 2016 yılında başlayan yaygın protestolar; ç.n.) protestolarında vb. bu işleviyle ilgili bir rol oynamadı. Aşırı sağ, repertuarına –milliyetçilik, ırkçılık, yabancı düşmanlığı, homofobi, kadın düşmanlığı vb.- bağlı kalarak bazı varyantları (İslamofobi, antisemitizmin yerini alma eğilimindedir) piyasaya sürüyor. Alternatif hareketler kendilerini yeniden keşfetmelidir, ancak komünist gelenekte kesinlikle var olan fakat baskın olmayan sömürgecilik karşıtı ve ırkçılık karşıtı bir kültür haricinde geçmişle herhangi bir süreklilik iddiasında bulunmazlar.

Bu bakış açısından, tarihsel devamlılıktaki kopuş, solda, sağdakinden daha derindir. Yeni alternatif hareketler, liberter bir geleneği yeniden keşfediyorlar; öğretisel anlamda anarşizm anlamında değil, bundan ziyade anti-otoriter hassasiyet, yerleşik geleneklere kayıtsızlık, yatay demokrasi, kolektif katılım, tüm hiyerarşilerin reddi olarak. Pratiklerinde, ekolojide, yeni haklar talebinde, toplumsal eşitsizlik eleştirisinde, sınıf, ırk, din ve cinsiyet ayrımcılığı eleştirisinde bir tür “biçimsel kesişimcilik” içinde aynı meşruiyete sahiptir. Bazen bu hareketler, gizlenmiş gelenekleri toprağa gömülü olduğu yerden çıkarır, örneğin Paris Komünü, 20. yüzyıl boyunca komünizmin ona verdiği imajın dışında, bir doğrudan demokrasi deneyimi olarak yeniden keşfedildi: Ekim Devrimi’nin henüz olgunlaşmamış bir habercisi şeklindeki imaj.

Özgürleştirici bir eylemin yararına bir kullanım/yeniden işlevlendirme hakkı ile özdeşleşmiş kavramları, yazarları ya da kategorileri ele alma çağrısı, solun belirli akımlarının karakteristik bir hareketidir. Bugün benzer bir harekete şahit oluyoruz gibi görünüyor ama tam tersi yönde işaret var: taraftar toplamak için solun kavram ve kategorilerini alan sağ. Onun tarafında yeni kalmış görünüyor; “devrim”, isyan, özgürlük ve hatta bazı durumlarda cumhuriyet. Soru şu: Eleştiri, en önemli unsuru olan kelama, yani sava bu kadar az değer biçiliyor görünürken nereye atfedilebilir?

Sağ ve sol arasında böylesine büyük bir “fikir alışverişi”nden bahsedilebileceği konusunda emin değilim. Sol, sağdan bazı analitik kategorileri ödünç almıştır. Walter Benjamin’den Mario Tronti’ye, çok iyi tanıdığınız yazarların “istisna hâli” ya da “siyasetçinin özerkliği” gibi kavramları kullanmalarını bir düşünün. Hatta bütün bir damar olarak Marksizm ve eleştirel teorinin Heideggerci ilişkisini, en başta da Herbert Marcuse’u göz önünde bulundurun. Onların tarafında, bazı aşırı sağ düşünürler (örneğin Alain de Benoit) Gramsci’yi kapsamlı biçimde kullanmıştır. Jacob Taubes’in Schmitt ile mektuplaşmasında savunduğu gibi, bu, azaltılamaz bir mesafeyi ima eden imkânsız bir “diyalog”dur. Bir diyalogdan öte, bu bir simetridir: hem faşizm hem de komünizm, liberal geleneğe bir kez daha farklı perspektiflerden ve zıt hedeflerle meydan okudu. O halde, kalıtımsal bir yaklaşımı benimsersek geçişler sabittir: Frankfurt Okulu tarafından detaylandırılmış araçsal rasyonalite kavramında Weber ve de Nietzsche’den izler ya da genç Lukács’ın Marksizm’inde romantizmin izlerini vb. bulmak zor olmayacaktır. Ancak, analitik kategoriler, değer veya ilkeler değildir. Ne sosyalizm ya da komünizm fikrini sağın değerleriyle inşa edebilirsiniz ne de bir faşist düzen fikrini solun değerleriyle. Sadece klasik liberalizmden ilham alan bir dünya görüşü sağın değerleriyle solun değerlerini karıştırabilir. Bu hatanın en açık örneği, siyasi düşünce tarihinin en muğlak ve aldatıcı kavramlarından olan totalitarizm kavramıdır. “Devrimci” retoriğin milliyetçilik tarafından benimsenmesi yeni değildir –geçmişi, faşizme ve “muhafazakâr devrim” dedikleri şeye kadar dayanır- fakat bu, değerlerle değil her halükârda politik eylemin biçim ve araçlarıyla ilişkilidir.

Benim bugünkü izlenimim, yeni sağın, eski “faşist devrimci” retoriğini terk ettiği ve solun fikirlerini sahiplenmediğidir. Liberal geleneğin dil ve söylemini –“değerler”i ne ölçüde yaptıklarını bilmiyorum- dönüştürüyor; demokrasi, cumhuriyet, özgürlük, kurtuluş, haklar vb. sloganları lügatına entegre ediyor. Bununla birlikte, söz konusu kavramlar 1848’de ya da 20. yüzyılın birinci yarısında hâlâ sahip oldukları yıkıcı anlamı yitirmişlerdir. Bunlar artık evrensel kavramlardır, herkesin sahip çıkabileceği kapsamda suiistimal edilmiş ve bitap düşmüşlerdir, çünkü artık bir anlamları yoktur. Yeni sağın bu kavramlara verdiği içerik muhafazakâr ya da gericidir: “demokrasi”, plebisiter mutabakat anlamına gelir; “kurtuluş”, dışarıdan gelen kültürlerin (İslam) etkilerine karşı savunma anlamındadır; hakların savunulması, Batı medeniyetinin fetihlerini tehdit edebilecek azınlıkların dışlanması demektir; “feminizm”, İslami gericiliğe karşı mücadeledir vb. Aşırı sağ, halk sınıflarında fikir ittifakı buluyorsa (her yerde oluyor; ABD’den Brezilya’ya, Almanya’dan İtalya’ya) bu, yeni bir dilin benimsenmesinden değil, solun bunları terk etmesinden, sol parti ve sendikaların zayıflaması ve bugün olmamasından, kolektif eylem, örgütlenme ve dayanışma hafızası ve kültürünün artık var olmamasındandır. Sol, kolektif kurtuluş kavramını somutlaştırmıştır; aşırı sağ ise bir günah keçisi aramayı öneriyor. Trump, Bolsonaro ve Le Pen’in seçim mutabakatı, solcu bir dili benimseme olgusunda değil, -bazı durumlarda- protesto oyunu sermayeye çevirme becerisinde yatar.

Son soru ile bağlantılı olarak; başka şeylerle birlikte kitaplarınız sayesinde de biliyoruz ki okuryazar kültürün gerilemesinin hararetinde entelektüelin rolü ve onun kamusal alandaki etkisi de gerilemiştir. Bu kültürün ürettiği dünya imgeleri, “videosfer”inkilerden farklılık gösterir. Bu bakımdan, hangi “dünya görselleştirmeleri” (geçmiş ya da bugünkü), hangi bilinçsiz düşünme biçimleri veya çağdaş “dijitosfer”imizde –yakın zamanlardaki bir röportajınızda yarı şaka yarı ciddi böyle adlandırdınız- hangi anlatılar hâkimdir?

Saf olabilirim ama ben “dijitosfer”in potansiyelleri konusunda epey iyimserim. Tabii ki benim bu değişimi kavrayışım çok tahmini, çünkü başka iletişim araçlarını tercih eden bir nesle aitim ve bu nesil, söz konusu yeni araçlara çok aşina değil, ancak bazı iri ölçekli gerçekler ayan beyan ortada. Sosyal ağlar, kamusal alanın bütün yapısını tamamen dönüştürdü, çünkü bir yandan şeyleştirmeyi tamamladılar –bütün ağlar çokuluslu şirketlere ait-, fakat diğer yandan da yıkıcı aygıtlar haline geldiler. Bu olgunun bir örneği, 2018 ve 2019 yıllarında Fransa’daki “sarı yelekliler”. Geleneksel kamusal alanın bütün araçları –basın, televizyon kanalları ve radyo- bu hareketi suçlu çıkarmak konusunda hemfikirdi: popülist, ilkel, şiddet içeren, kültürel anlamda gerici, temsili demokrasinin kurumlarına saygısız olacak düzeyde gerici vb. Sosyal ağlar sayesinde, bu kendiliğinden hareket kendi yapılarını, kolektif tartışmanın ileri düzeyde demokratik biçimlerini, bütün toplumsal sorunlara dair yatay tartışmayı yaratmayı başardı ve kendi gösterilerini örgütledi. Kamuoyu araştırmaları gösterdi ki, her şekilde suçlu çıkarılan bu hareket, nüfusun yüzde 70’inden fazlasının kendisi ile fikir birliğini elde etmişti. Bu örnek genişletilebilir: 2011’deki Tunus isyanından 2019’da Cezayir’deki “Hirak” protestolarına Arap Baharı, sosyal medyaya çok borçlu. ABD’deki Black Lives Matter hareketinin, Hong Kong’da ve son olarak Minsk ve Burma’daki hareketlerin taşıyıcısıydı sosyal medya araçları. Sosyal ağlar, Habermas’ın kavramı kullandığı anlamda, muhtemelen 21. yüzyılın kamusal alanının ayrıcalıklı ifade alanını oluşturmaktadır: aklın eleştirel kullanımının icra edilebileceği bir sivil toplum alanı. Neoliberalizm, “dijitosfer”i bir şeyleştirme ve yabancılaştırma alanı olarak destekler: vatandaş olma statüleri yerini tüketiciler olmaya bırakmış izole bireyleri birbirine bağlayan, piyasanın aracılık ettiği iletişim. Sosyal ağların yıkıcı kullanımı, bu şeyleştirme taşıyıcılarını, toplumsal ve politik alanın yeniden sahiplenilmesini hedefleyen seferberlik ve kolektif eylem taşıyıcılarına dönüştürdü.

Şu anda, şimdiciliğin damga vurduğu bir zamanda yaşadığımız tezini kabullenirsek pandeminin; ifade etme ve başkalarıyla birlikte olma – her ikisi de bu durumu aşan bir şeyi organize etmek için gerekli örnekler olan- zamanını ve imkânını elinden alan acil ve zorunlu bir durdurmayı gerektirdiği için, bu deneyimi tamamlamaya geldiğini teyit etmenin uygun olduğunu düşünüyor musunuz? 

Şimdicilik –şimdiye sıkıştırılmış dünya- zamanımızın ufku olmayı sürdürüyor, fakat pandemi aynı zamanda onun çelişkilerine de ayna oldu. Bir yandan neoliberalizmin zaferini kutladı. İlk defa insanlığın kaderi –küresel bir pandeminin çözümü, tüm dünyanın saat yönünü yavaşlattı-  kapitalizmin ellerine teslim edildi. Tüm devletler, aşı geliştirme ve üretme işini büyük çokuluslu şirketlere emanet etti; özel şirketlerin hizmetine sunuldular ve şu anda piyasadan satın aldıkları dozlar ile nüfuslarını aşılamaktan sorumlular.

Bu, ilkesel bir tercih, çünkü araştırmalar kamu finansmanı sayesinde olağanüstü bir ivme gördü, fakat bu finansman, bunları nasıl yöneteceğine karar veren özel şirketlere bağlandı. Marx’ın dediği şekliyle, kapitalizm tüm yasal-politik üstyapılar üzerindeki ontolojik üstünlüğünü göstermiştir, çünkü egemenlik ilkesinden vazgeçilmiş ve sermayenin denetimine boyun eğilmiştir. “Siyasetin özerkliği” aniden silinmiştir. Ancak bu, durumun sadece bir yüzü. Diğer yüz gösteriyor ki, pandemi küresel ölçekte yaygın bir anti-kapitalist bilinci ateşledi. İnsanlar, pandemiden ulusal çözümlerle çıkmanın imkân dâhilinde olmadığını, küresel krizin küresel bir yanıt gerektirdiğini, bu yanıtın da kamusal güçlerin yeninden etkinleştirilmesini beraberinde getirdiğini anladılar. Binlerce insanın sağlığı, yalnızca kendi kârlarıyla ilgilenen bir avuç çokuluslu şirkete emanet edilemez. Bütün ülkelerde tartışmalar, on yıllardır süren özelleştirmeler ve kamu harcamalarındaki kesintilerle zayıflatılan ulusal sağlık sistemlerinin yetersizliklerine –pandeminin ilk aylarında maske ve oksijen tüpü sıkıntısı vardı- odaklandı. Sonunda, uluslararası kamuoyu yeni bir küresel mutabakat talebini ifade ediyor. Biden’ın politikaları ve Avrupa Birliği’nin yeniden başlama planları, bu toplumsal talebe ilk ve çekingen bir yanıt olan yamuk gösteren ayna gibi.

Son olarak, Solun Melankolisi kitabınızda tipik bir karmaşık entelektüel siyasi operasyon olarak adlandırdığınız şeyin, şimdiki zamanda ne şekilde onu aşabilecek bir çatlak açabileceğini ve bugün engellenmiş gibi görünen diğer yönleri hayal etmemize yol açabileceğini düşünüyorsunuz?

Solun Melankolisi kitabımda, “iyileştirmeye” çalıştım, yani, solun duygusal yapısına her zaman ait olan ancak yine her zaman yerinden edilen, gizlenen ya da sansürlenen bir hissin meşruiyetini tanımaya. Tarihini yeniden inşa etmeye çalıştım ama ona, 20. yüzyılın yenilgilerinin ardından gerekli olan bir “yas özeni” dışında iyileştirici nitelikler atfetmeye asla çalışmadım. Bana öyle geliyor ki, solun melankolisi bugünün mücadelelerine eşlik edebilir ve yeni projelerin doğuşunu yüreklendirebilir, ancak kesinlikle onların yerine geçmez. İlki, solun kendini tanımasına ve yeni bir özdüşünümsel olgunluğa ulaşmasına yardım ediyorsa verimlidir, fakat yaratıcı erdemlere sahip değildir. Sol, kapitalizm olmaksızın ve kapitalizme karşı yeni bir gelecek fikri icat etmelidir. Önümüzdeki yol uzun, ancak çizgisel ve birikimsel bir süreç değil; beklenmeyen tersine dönüşlere, değişimlere ve hızlanmalara hazırlanmalıyız.

https://www.eldiplo.org/notas-web/la-ruptura-de-continuidad-historica-ha-sido-mucho-mas-profunda-en-la-izquierda-que-en-la-derecha/  adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Kaynak: http://gercegingunlugu.blogspot.com/2021/11/enzo-traverso-solun-tarihsel.html?m=1

Sokakta, Mahallede, İşyerinde Yoksullaştırmaya karşı Emeğin Birleşik Kampanyasını Örelim! – Yeniyol’un Sözü

Saray Rejimi tüm toplumu, en kırılgan kesimlerin en ağır biçimde etkileneceği kahredici bir felaketin eşiğine kadar getirmiş durumda.

İşçi sınıfının kazanımlarına yirmi senedir saldırıp, sermaye sınıfını güçlendirirken, diğer yandan da bürokrasi ve yandaş sermayeyi kapsayan ve yağma harekatıyla kendisine bağlı zenginleşmiş bir kast oluşturan rejim sınıfsal karakterini usulen bile gizleme zahmetine katlanmıyor artık. Oylarını eriten siyasi ve ekonomik krizle birlikte bu saldırıları ve talan operasyonlarını, ideolojik perdelerin arkasına daha az saklama ihtiyacı duyarak, açıkça pervasızlaştırıyor. 

TL’nin döviz karşısında değersizleşmesini neredeyse teşvik eden faiz kararları, işçi sınıfının kölelik koşullarına mahkûm edilmesinin AKP’nin temel hedefi olduğunu ortaya koydu. Özelleştirmelerle, grev yasaklarıyla, polis şiddetiyle emekçilere aralıksız bir şekilde saldıran iktidar, bu son hamlesiyle, halkın bizzat asgari yaşam koşullarına karşı topyekûn bir taarruz başlatmıştır. Doların halihazırdaki durumuyla emekçilere reva görülen asgari ücret, ucuz emek ve vahşi sömürü konusunda dünyaya örnek olan Çin’den bile geriye düşmüş, en ucuz emek cennetlerinden Vietnam’la eşitlenmiştir. 

Emeğe Topyekun Saldırı

AKP, bugüne kadar kamu iktisadi teşebbüslerinden akarsularına, koylarından dağlarına, hazine arazilerine kadar ülkeyi baştan sonra yağmalamış, sıra işçinin emekçinin alın terinin son damlalarına gelmiştir. 

Saray rejimi uzun bir süre boyunca milliyetçi-muhafazakâr sağ seçmeni hedefleyerek oluşturduğu ideolojik söylemini, artık özensiz ve biçimsiz bir şekilde ve sadece kendi kemik seçmen tabanını gözeterek kotarmaktadır. Erdoğan ve AKP kurmayları, dövizdeki bu tırmanışı bir yandan dış güçlerin saldırılarına bağlarken, diğer yandan yüksek dövizin istihdam ve büyüme için olumlu olduğunu söylemekte; emir alan troll’ler ise “1 dolara ülkemizi satmayız” saçmalıklarıyla sosyal medyayı doldurmaktadır. 

AKP’nin böylesine pervasız adımlar atması ve bunun altını güçlü bir propaganda ile doldurmaya dahi çalışmaması, elleri ceplerinde 2023 seçimlerini bekleyen düzen muhalefeti için titizlikle değerlendirilmesi gereken göstergelerdir. 

Emeğe karşı başlatılan bu topyekûn saldırının sonuçları emekçilerin hayatında birkaç gün içinde kendini göstermektedir. En temel gıda maddelerinden ulaşıma, kiradan faturalara kadar neredeyse bütün kalemler işçi sınıfının yaşamını gözle görülür bir şekilde ve çok kısa bir sürede fakirleştirmektedir. Durum buyken, emeği odağına alan bir siyasi özneleşme süreci, her zamankinden daha kaçınılmaz bir şekilde kendini dayatmaktadır. 

Acil Yaşamsal Talepler Ekseninde Bir Kampanya

Sol kamuoyunda bir süredir devam eden ve çeşitli örgütlerin görüşmelere başlamasına evrilen solun strateji ve birlik tartışmaları son derece değerli. Bu görüşmelerin, seçim ittifakıyla sınırlı olmaması, birleşik, bağımsız ve politik bir sınıf odağını yaratma hedefiyle sürmesi; bunun yanında seçimlere de emek temelli bir üçüncü ittifak ile hazırlanılması gerekmektedir. 

Ancak sosyalistler olarak şu anda önümüzde duran görev, işçi sınıfına karşı başlatılan bu taarruza karşı, yaşamsal bir dizi talep etrafında örgütlenen, solun geniş kesimlerini kapsayan ve emekçileri bu taarruza karşı bütünleşik bir özne haline getirmeyi hedefleyen bir kampanya örgütlemektir. 

-Asgari ücretin insanca yaşamayı sağlayacak bir seviyeye çekilmesi 

-İşsizlere iş yaratılması için ücretler düşürülmeden çalışma saatlerin azaltılması

-Elektrik, su, ısınma, ulaşım gibi temel ihtiyaçların ücretsiz ve kamusal hale getirilmesi

-En zengin kesimlerden alınacak bir servet vergisiyle tüm yurttaşlara asgari bir yaşam gelirinin sağlanması gibi talepleri içerecek bir faaliyet yalnızca merkezi eylemlerle sınırlı kalmayıp emekçilerin çalışma ve yaşam alanlarında adım adım inşa edilmelidir.

Böyle bir faaliyet, hem soldaki birleşik zemin tartışmalarına pratik bir katkı sağlayacak, hem halihazırda yaşanan siyasi ve ekonomik krizin sorumlusunun temelde kapitalizm olduğu gerçeğini yayacak, hem de düzen partilerinin AKP sonrası için hazırladığı ve emeğinin haklarının dışlanacağı aşikâr olan restorasyon dönemine bir sınıf siyaseti devredecektir. 

Erdoğan rejiminin son bulması önemlidir. Ancak bu sonda işçi sınıfının ve sosyalistlerin güçlü bir imzasının bulunması, gelecek için, çok daha önemlidir.

Sosyalist Demokrasi için Yeniyol

Görsel Kaynağı

25 Kasım Vesilesiyle Bir Kez Daha Haykırıyoruz: Şiddetle Mücadelemiz Sürecek!

Bu yıl da 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü’nde kadın cinayetlerini, en temel hakkımız olan yaşama hakkımızın elimizden alınışını, her gün eksilişimizi konuşarak söze başlamak zorunda bırakılıyoruz. Pandeminin ağırlaştırdığı yoksulluk katmerlenirken, en temel ihtiyaçlar lüks haline gelirken, ücretli emek alanında kadınlar gittikçe daha fazla güvencesizleşirken, ayrımcılık ve şiddet artarken, krizde ilk gözden çıkarılan kadınlar iken, ev içi ücretsiz kadın emeği bir yandan ağırlaşıp bir yandan değersizleşirken kadınlara yönelik şiddet biçimlerinin de arttığını ve derinleştiğini görüyoruz.

Kadınları şiddet ve yoksulluktan korumaya yönelik politikalar geliştirmek şöyle dursun, kazanılmış haklarımıza saldırıların hız kazandığı bir yılı geride bırakıyoruz. İstanbul Sözleşmesi’nden geri çekilme kararı uzun zamandır sürdürülen kadın düşmanı politikaların sadece bir adımı. Kadınların istihdama katılmasının önünde eğitim hakkının ihlal edilmesinden kreş hakkının gasp edilmesine kadar türlü türlü engel varken, milyonlarca kadın güvencesiz çalışırken ve işsizlik ödeneğine erişimde bile bir cinsiyet uçurumu varken kadınların nafaka hakkını tartışanlarla cebelleşiyoruz. Yaşam hakkımız elimizden alınırken 6284’ü savunmak zorunda bırakılıyoruz.

Kadına yönelik şiddet çok farklı biçimlerde artmaya devam etse de şiddetin en yaygın biçimlerinden biri, ev içi ücretsiz emek üzerinden gerçekleşiyor. Ev içi şiddet, kadınlara yüklenen “sorumlulukların” yerine getirilmemesi halinde kadınları disipline etmenin bir yöntemi olarak varlığını sürdürüyor. Öte yandan biliyoruz ki şiddet asla evin içiyle sınırlı değil; makbul ve makbul olmayan kadınlık halleri üzerinden şiddet her alanda meşrulaştırılıyor. Dahası, şiddete maruz kalan kadınların koruma mekanizmalarına erişimleri gün geçtikçe daha da zorlaşıyor.

Biz kadınlar şiddetin hiçbir biçimine alışmayacağız. Kazanılmış haklarımıza, mücadelemize saldırıların devam ettiği bu 25 Kasım’da da kadınlara yönelik şiddetle mücadelemizi sürdürmeye devam edeceğimizi duyuruyoruz! Artık kadınlar kırsalda, şehirde, okulda, fabrikalarda, sokaklarda şiddetin psikolojik, cinsel, ekonomik ve fiziksel tüm hallerine karşı dayanışıyor ve mücadele ediyor. Birbirimizden aldığımız güçle dayanışmamız daha da büyüyecek, mücadelemiz tüm ülkeyi ve dünyayı saracak. Mücadelemizle aydınlattığımız dünyada özgür kahkahalarımız yankılanacak. Kadın dayanışmasıyla her türlü saldırının, şiddetin karşısında dimdik durmaya devam edeceğiz. Bugün bize reva görülen bu düzeni, bize reva görenlerin başlarına geçireceğiz. Yaşıyor olmanın bile direnmek olduğu bir sistemde, en özgür ve mutlu halimizi var etmek için ne gerekiyorsa yapacağız.

Hayatlarımız Bizim!

Sokaklar Bizim!

Yeniyol’dan Kadınlar

Sudan’da Darbe Sonrası – Joseph Daher

İlk darbe girişiminden bir ay sonra, Askeri Geçiş Konseyi (AGK) başkanı General Abdulfettah el- Burhan, 25 Ekim’de olağanüstü hâl ilan etti. Sudan’daki devrimci süreci açıkça sona erdirme hedefi ile, geçiş makamlarının feshedildiğini ve bölge valilerinin görevden alındığını bildirdi. Yerel, bölgesel ve uluslararası destekçileri ile AGK, Sudan’ın devrimci sürecine son vermeye çalışıyor.

Topyekûn Baskı

General el-Burhan, darbeye eşdeğer bu önlemlere gerekçe olarak, ekonomik krize, “geçişin seyrini düzenleme” ihtiyacına ve ülkenin “iç savaş” riskinden korunmasına işaret etti. Temmuz 2023’te seçimler yapılana kadar ordunun, tüm siyasi partileri temsil edecek “ehil kişilerden” oluşan yeni bir hükümetin kurulmasını garanti edeceğini de sözlerine ekledi.

Darbenin ilanının ardından askerler, Başbakan Abdullah Hamduk’u, bakanlarının çoğunu ve ordu liderliğindeki Geçiş Konseyi’nin sivil üyelerini gözaltına aldı. Birçok sivil yetkiliyi tutuklamanın yanı sıra, silahlı kuvvetler, darbeye karşı her türlü muhalefeti susturmak amacıyla siyasi şahsiyetleri, aktivistleri ve eylemcileri tutukladı. Medyaya gelince, askerler resmi haber ajansı SUNA’ya ve devlet televizyonuna baskın düzenledi, ve sivil yönetimin destekçisi olan devlet televizyonu müdürünü görevden aldı. 

Siviller ve ordu arasındaki gerilim, birkaç aydan beri Egemenlik Konseyi liderliğinin General el-Burhan’dan bir sivile devredilmesi için Abdullah Hamduk hükümeti tarafından belirlenen süre yaklaştıkça artmış idi. Silahlı kuvvetler için geçiş sürecinin sonucu, ülkedeki siyasi ve ekonomik hakimiyetlerini zora sokacaktı. Ordu ve güvenlik güçlerinin generalleri, ülkedeki kilit ekonomik sektörler üzerinde geniş kontrole sahipler ve milyarlarca dolarlık varlığa sahip bir şirketler ağını işletiyorlar. Bu askeri işletmeler, altın ve diğer mineraller, mermer, deri, sığır, akasya zamkı üretimi ve satışı ile uğraşmaktalar. Ayrıca, buğday pazarının yüzde 60’ının kontrolü dahil olmak üzere telekomünikasyon, bankacılık, su temini, müteahhitlik, inşaat, gayrimenkul, havacılık, ulaşım, turistik tesisler pazarında ve ev aletleri, boru, ilaç, deterjan ve tekstil imalatında da yer alıyorlar. Mart 2021’de hükümet ve silahlı kuvvetler arasında ordunun tedrici bir şekilde iktisadi alandan çekilmesi ve askeri şirketlerin sivil devlet yetkililerine devri konusunda bir anlaşmaya varılmıştı, ancak ordunun muhalefeti dolayısıyla bu yönde herhangi bir adım atılmadı. 

Hükümet ayrıca eski üst düzey yetkililer tarafından el konulan kamu varlıklarını geri almak için adımlar atmıştı. Daha önce yağmalanmış fonları geri almak için geçiş tüzüğü kapsamında kurulan bir komite, Nisan 2020’de 20 milyon metrekare konut arazisini, bir milyon dönümden fazla tarım arazisini ve düzinelerce işletmeyi eski diktatör Ömer el-Beşir ile yakın bağları olan yetkililerden kamunun eline geri aldığını duyurdu. Ülkenin ordusunun, güvenlik güçlerinin ve milislerinin sahip olduğu devasa kaynaklar ile karşılaştırıldığında bu geri alınan varlıklar çok kısıtlı bir düzeydedir. 

Yukarıdakilere ilaveten, birçok sivil lider, General el-Burhan’ın ve diğer askeri, güvenlik ve milis güçlerinin merkezi bir rol oynadığı Beşir devrindeki insan hakları ihlalleri ve büyük çaplı yolsuzluklar hakkında kamuoyu önünde soruşturma çağrısı yapmaktan çekinmedi.

Sivil Kampta Yanlış Stratejiler ve Bölünmeler

Darbe aynı zamanda geçiş konseyi içindeki ana sivil güç olan Özgürlük ve Değişim Güçleri (ÖDG) ittifakının zayıflamaya ve halk sınıflarını ve örgütlerini hayal kırıklığına uğratmaya devam ettiği bir vakitte geldi. ÖDG ittifakı, 2019’dan bu yana artan bölünmeler yaşadı; hatta bazı liderleri darbenin ardından ordu yanlısı kampa katıldı. 

ÖDG liderliği, orduyla diyaloga karşı çıkan diğer akımları marjinalleştirdi. Halk hareketinin pek çok kesimi, ÖDG ittifakını gerçek bir demokratik geçişi hızlandırmak ve orduyu siyasi iktidardan uzaklaştırmak yerine silahlı kuvvetlerle bir geçici anlaşma (modus vivendi) arayışında olduğu için eleştirmekte. Bu kesimler ayrıca, ÖDG’nin Geçiş Yasama Konseyinin oluşturulmasını iki yıldan fazla bir süre sonrasına erteleme kararına da karşı çıkmışlardı.

Siyasi ve iktisadi iktidarın kaldıraçları büyük ölçüde askeri ve güvenlik teşkilatı mensuplarının elinde kalmış durumda. Ağustos 2021’de bizzat başbakan, ordu tarafından kontrol edilen şirketlerin yüzde 80’inin Maliye Bakanlığı’nın ve sivil hükümetin “yetki alanı dışında” olduğunu kabul etti. Bu yetki alanı dışında olma durumu, Darfur’da sayısız savaş suçundan ve protestocuların katledilmesinden sorumlu olan Askeri Geçiş Konseyi başkan yardımcısı Muhammed Hamdan Dagalo liderliğindeki paramiliter milislerden oluşan Hızlı Destek Kuvvetleri’nin (HDK) devam eden egemenliğine bir ilave. Dagalo, Darfur’daki güçlü aşiret tabanına ve Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan ile olan sıkı ittifakına dayanarak, kendisine ön plana çıkan bir dış politika rolü atfediyor; ve Sudan’da bazıları tarafından ülkenin fiili diktatörü ve başkanı olarak görülüyor.

Her ikisi de devrimi ezme çabalarında birleşmiş olsalar da, Hızlı Destek Kuvvetleri ile el-Burhan liderliğindeki silahlı kuvvetler arasında da ihtilaf ve rekabet var. HDK da kendi ticari şirketlerini yönetiyor ve bu şirketler de silahlı kuvvetler gibi ekonomik faaliyetlerini genişletmek için geçiş döneminden yararlanmaktalar. Bu iki birimin 450’den fazla özel şirketi olduğu ve ayrıca birliklerinin Yemen ve Libya’da BAE ve Suudi Arabistan tarafından desteklenen güçlerin yanında savaşmak için büyük meblağlarda para aldıkları bildiriliyor. 

Benzer şekilde, Özgürlük ve Değişim Güçleri, son iki yılda kötüleşen işçi sınıfının yaşam koşullarını iyileştiremedi. Hamduk hükümeti, Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) talebi üzerine, sübvansiyonlarda kesintiler de dahil olmak üzere, yaşam maliyetini keskin bir şekilde artırarak çalışanlar ve halk sınıfları için büyük ıstıraplara neden olan sert kemer sıkma politikaları uygulamıştı. Enflasyon şu anda yüzde 400 seviyesinde ve nüfusun neredeyse yarısı yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Bölgesel eşitsizlikler de devam ediyor. Örneğin, ülkenin ticari kalbi olan, krizdeki doğu Sudan, Eylül ayında sosyal eşitsizlikleri ve bölgedeki yatırım eksikliğini protesto etmek için ve daha fazla özerklik talebi ile büyük eylemlere sahne oldu. Kızıldeniz, Kassala ve Gadaref eyaletlerini içeren doğu, stratejik bir bölgedir. Mısır, Eritre ve Etiyopya ile komşudur ve ülkenin ana nakliye ve petrol terminallerinin bulunduğu 714 kilometrelik sahil şeridine sahiptir. Ayrıca Sudan’ın altın dağlarına, beş nehrine, üç buçuk milyon hektardan fazla tarım arazisine ev sahipliği yapmaktadır. Tüm bu jeopolitik avantajlara sahip olmasına rağmen, resmi istatistiklere göre yoksulluk oranı hala ulusal ortalamanın üzerinde, yüzde 54’ü aşıyor.

Son olarak, eski diktatör Ömer el-Beşir’in devrilmesinin ardından Sudan’ın dış politikası ordu tarafından yeniden tasarlandı ve bu da ABD ile daha yakın ilişkiler kurulmasını sağladı. Sonuç olarak Washington, Sudan’ı terörist ülkeler listesinden çıkardı ve ülkeye İsrail ile ilişkileri normalleştirmesi için baskı yaptı. Sudan’ın Rusya ile ilişkileri de 2019’da askeri işbirliği anlaşmasının imzalanmasının ardından önemli ölçüde iyileşti. Kasım 2020’de iki ülke, Port Sudan’da yaklaşık 300 Rus birliğine ev sahipliği yapacak yeni bir Rus deniz üssünün inşasına müsaade eden 25 yıllık bir anlaşma imzaladı. Rusya ve ABD’nin desteğiyle, AGK ve HDK, batı Darfur bölgesi, Güney Kordofan ve Mavi Nil merkezli birkaç silahlı grubun koalisyonu olan Sudan Devrimci Cephesi ile bir barış anlaşması yaptı. Sivillerin bu anlaşmalara katılımı sınırlıydı, kısmen çünkü bizzat meseleyi kendi başlarına idare etmek için orduyu terk etmişlerdi.

Aşağıdan Büyük Direniş

Askeri Geçiş Konseyi’nin onlarca eylemciyi öldüren ve yüzlercesini yaralayan vahşi baskısına ve internetin kapatılmasına rağmen, halk sınıfları darbeye aşağıdan büyük bir direnişle yanıt verdi. Örgütler ve sendikalar ülkenin her tarafında büyük mitingler, yürüyüşler ve grevler düzenlediler. Başkent Hartum’da eylemciler, ülkeyi bir sivil itaatsizlik kampanyasıyla felç etmek için caddelere barikatlar kurdular. Çeşitli işçi gruplarını ve sendikalarını, Halk Direniş Komitelerini ve diğer birçok halk örgütünü bir araya getiren Sudan Profesyoneller Birliği (SPB) darbeye karşı bu ayaklanmanın omurgası ve gerçek motorudur. 30 Ekim’de ülke çapında yaklaşık 30 şehirde dört milyona yakın insanı toplayan kitlesel protestoları örgütlemek için bu gruplar birlikte hareket ettiler. İşçiler bankacılığı, ulaşımı, petrol sahalarını ve çoğu kamu kurumunu işlemez kıldıkları grevler tertip etti. 

Hareket, darbe rejiminin derhal sona ermesi, iktidarın sivil yönetime devredilmesi ve siyasi mahkumların serbest bırakılması çağrısında bulunuyor. 30 Ekim protestolarının ardından SPD, bir dizi radikal talebe erişmek için seferberlik çağrısında bulundu:

  • Askeri darbenin alaşağı edilmesi;
  • Ordu ve güvenlik güçlerindeki generallerin işledikleri suçlardan dolayı yargılanması;
  • Ordu ve güvenlik güçleri ile müzakere veya ortaklık olmaksızın, radikal değişim ve 2018 Aralık devriminin hedefleri için mücadele eden devrimci güçler tarafından seçilecek bakanlardan oluşan sivil bir hükümete iktidarın devredilmesi; 
  • Milli Güvenlik Teşkilatının tasfiyesi, milislerin dağıtılması, ve halkın ve sınırların korunması doktrinine dayalı, sivil idarenin emri altında profesyonel bir ulusal ordunun oluşturulması;
  • Tüm güvenlik, askeri ve milis şirketlerinin sivil idareye devredilmesi ve bu kurumların ekonomi ve yatırım faaliyetlerine müdahalelerine son verilmesi;
  • Sudan halkına düşman olan bölgesel ve uluslararası güçlerin müdahalelerine ve Sudan’daki içişleri ve siyasi sürecin yönetimine yönelik emellerine son vermek.

Direniş Komiteleri de benzer talepleri bildirdi. Sivil müzakerelere ve orduyla ortaklığa son verilmesi, generallerin Sudan halkına karşı işledikleri suçlardan mahkûm edilmesi, ordunun ekonomideki rolüne son verilmesi ve mevcut rejimin dış müdahaleden özgür, yeni ve egemen bir demokrasiyle değiştirilmesi çağrısında bulundular. 

Karşı-Devrim ve Devrim Arasında

Askeri Geçiş Konseyi’nin darbesi Mısır, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, İsrail ve daha düşük düzeyde olmakla beraber Rusya tarafından destekleniyor. ABD, diğer Batılı güçler, Afrika Birliği ve uluslararası örgütler diyalog çağrısında bulunuyor ve geçici hükümetin sivil temsilciler ile ordu arasındaki iktidar paylaşımına dair mutabakatına geri dönülmesini tercih ediyorlar.

Halk hareketi, örgütleri ve sendikalar her iki seçeneğe de karşı çıkıyor: hem darbeye hem de geçici hükümetin tahammül edilemez statükosuna herhangi bir geri dönüşe. Buna karşılık, devrimci süreci sürdürmeye, ülkenin halk sınıflarının kurtuluşunu kazanmaya, Sudan toplumunun tamamı üzerinde halka ait demokratik bir egemenlik kurmaya kararlılar.

Askeri Geçiş Konseyi, Özgürlük ve Değişim Güçleri’nin umduğunun aksine iktidarı tedrici bir şekilde asla bırakmayacak. AGK böyle bir geçişe her zaman pervasız bir şiddetle direnecekti, ve bu durum şimdi ülke çapında sergileniyor. Sadece halk hareketinin seferberliği ve öz-örgütlenmesi, Sudan halk sınıflarının darbe rejimini devirmeye yönelik bir karşı-iktidar inşa etmesini mümkün kılabilir.

Sudan’daki devrimci sürecin kaderi hiç kuşku yok ki Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki benzerlerini de etkileyecektir. Alın yazıları, bölgenin kapitalist devletlerine karşı ortak bir mücadeleye bağlanmıştır. Dünyanın her yerindeki Sol, halk örgütleri ve sendikalar, bu mücadelenin yanında ve Sudan’ın darbeye karşı devrimci kalkışmasını durdurmaya yönelik tüm bölgesel ve emperyal müdahalelerin karşısında durmalıdır.

Tempest, 3 Kasım 2021

İngilizce’den Çeviren: Önder Akgül

Kapak görseli: AFP VIA GETTY IMAGES