İmdat Freni

Enternasyonal

Cumhuriyetçi Teksas’ta İklim Değişikliği Bir Felakete Yol Açtı – Dan La Botz

İklim değişikliği ve Cumhuriyetçi politikalar Teksas’ta sıcaklığın donma derecesinin altına düşmesi ve eyaletin kar ve buz ile kaplanması ile milyonları elektriksiz, ısıtmasız, susuz bırakarak ve en az 50 kişinin ölümüne neden olan bir felakete yol açtı. Eyalette görülen nadir soğuk hava, ABD’ye iklim değişikliğinin getirdiği seller ve orman yangınları şeklinde görülen aşırı hava durumunun bir örneği. 

20 yıl önce Cumhuriyetçiler Teksas’ta valiliği, meclisi ve senatoyu ele geçirdiler ve eyaletin enerji sistemini kuralsızlaştırıp ihmal ederek bu felakete neden oldular. Gücünü eyaletin petrol ve gaz endüstrisinden alan partinin mensubu olan Vali Greg Abbott ve diğer Cumhuriyetçiler, krizi rüzgâr türbinlerinin arızasına bağladılar ve şimdi de New York Kongre üyesi Alexandra Ocasio Cortez’in, onun Yeşil Yeni Mutabakatı’nın ve rüzgâr türbinlerinin eyaletin ekonomisini yıkacağı uyarısını yapıyorlar. 

Fransa’dan yüzde 25 daha geniş olan Teksas’ta 29 milyonluk nüfus yüzde 40 beyaz, yüzde 40 Latin, yüzde 13 siyah ve yüzde 5 Asyalı olmak üzere çeşitlilik arz ediyor. Eyaletin ekonomisi büyük ölçüde petrol ve gaz üretimine dayalı ve bu alanda Teksas ülkenin en büyük üreticisi. Başını Midland Enerji’nin çektiği petrol ve finans milyarderleri Cumhuriyetçi Parti’yi hem eyalet hem de ulusal düzeyde finanse ediyor. Petrole dayalı ekonomi ve Cumhuriyetçi Parti siyasetinin birleşimi, kuralsızlaştırma ve sorumsuzlukla birlikte, iklim değişikliğinin inkârı anlamına geliyor.   

Şubat ayında Teksas’ta sıcaklık genellikle 60 ve 70 Fahreneit arasındadır fakat geçen hafta ABD’yi vuran Kutup Girdabı’nın (Polar Vortex) ardından Houston 17, Dallas ise 4 dereceyi gördü –ki bu son 30 yılın en düşük sıcaklığı. Evlerde, kliniklerde ve hastanelerde elektrik, ısınma ve su sistemleri çöktü. Bir yandan fırtına COVID aşılamalarını sekteye uğratırken sağlık klinikleri hastalara günlük diyaliz tedavilerini sağlayamadı. Eyaletteki geniş çiftlik alanlarındaki hayvan ve mahsul kaybının değeri milyarları buldu. Evlerde su hatları patladığından tavanlardaki lambalar ve fanlar buz tuttu. Bu nasıl mümkün olabildi?

Teksas kendi enerji nakil şebekesine sahip tek kıta eyaletidir; diğerlerinin hepsi Doğu veya Batı Interconnect’e ait olduğu için enerji taleplerine cevap verme kapasiteleri daha yüksektir. Eyaletin enerjisi çeşitli kaynaklardan karşılanmaktadır: yüzde 46’sı doğal gaz, yüzde 23’ü rüzgâr, yüzde 18 kömür ve yüzde 11 nükleer. Don olayı nedeniyle Teksas Elektrik Güvenirlik Kurulu  (ERCOT) tarafından yönetilen eyaletin elektrik şebekesi iflas etti. Politikacılar Teksas Interconnect’i ve yöneticisi ERCOT’u federal düzenlemeden kaçmak için kurdular ve korudular. Eyalet yönetimi 2011 yılında sistemin iyileştirilmesi gerektiği konusunda uyarılmıştı fakat ERCOT bunu yapmadı. Rüzgâr türbinleri hükümet onları kışa uygun hale getiremediği için durdu. 

Kriz ortaya çıktığında Teksas’ın ünlü Cumhuriyetçi politikacılarından Senatör Ted Cruz karısı ve çocuklarıyla birlikte uçağa atlayıp Meksika Cancún’da sıcak lüks bir otele gitti. Havaalanındaki ve uçaktaki diğer yolcular Cruz’un fotoğraflarını çekerek sosyal medyada paylaşınca halkın tepkisine yol açtı. Bunun üzerine Cruz bir dönüş bileti alarak ertesi gün geri döndü. 

Teksas’ın enerji sisteminin çökmesi eyalet yönetiminin koronavirüs salgınındaki başarısızlığının ardından geldi. Pandeminin başından beri Teksas’da 41,981 ölüm meydana geldi –ki bu Kalforniya’nın ardından ikinci en yüksek ölüm sayısı. Ülke genelinde ise yarım milyon insan hayatını kaybetti. İlk başlardaki kapanmalardan sonra, Vali Abbott eyaleti yeniden açtı ve Evanjelik Hristiyanlara boyun eğerek kilise hizmetlerinin devam etmesine izin verdi. Kısa süre içinde Teksas bir milyon vakaya ulaşan ilk eyalet oldu.

Teksas’ta Cumhuriyetçi Parti’nin COVID pandemisi ve enerji krizindeki korkunç başarısızlığı Demokratların eyalet yönetimini yeniden almalarını sağlayacak siyasi kaymaya zemin hazırlayabilir. Teksas Demokratları Yeşil Yeni Mutabakatı ve gaz ve petrol şirketlerinin sıkı denetimini destekliyor fakat bunların gerçekleşmesi için ilericilerin ve sosyalistlerin bu gündemi geliştirmek için mücadele etmesi gerekiyor.

Dan La Botz

21 Şubat 2021, http://www.europe-solidaire.org

Çeviri: Nurcan Turan

8 Mart için Hayati Grev Manifestosu – E.A.S.T.

Bizler tüm dünyayı pandemiden kurtarmak için hayati rol oynayan kadınlarız. Hayati işleri yapıyoruz, ancak kendimiz sefil koşullarda yaşıyoruz: Emeğimiz düşük ücretlendiriliyor, hak ettiği değeri görmüyor; haddinden fazla çalışıyoruz ya da işsiziz; fazlasıyla kalabalık yerleşimlerde yaşamaya, oturma izinlerimizi ve resmi belgelerimizi sürekli yenilemeye zorlanıyoruz. Evlerimizde ve işyerlerimizde eril şiddete karşı her gün mücadele veriyoruz. Bu şiddet ve sömürü koşullarından bıktık ve sessiz kalmayı reddediyoruz! Orta, Batı ve Doğu Avrupa’da mücadele eden kadınları, göçmenleri ve emekçileri bir araya getiren bir ağı hep birlikte örgütlemeye başladık: Ulusaşırı Hayati Otonom Mücadeleler (E.A.S.T.) ağı. 8 Mart’ta kapitalist, patriyarkal ve ırkçı şiddete karşı mücadele veren herkesi greve katılmaya çağırıyoruz!

8 Mart’ta üretimde ve yeniden üretimde emeğimizin sömürülmesine karşı grevdeyiz! Hemşireler, temizlik işçileri, öğretmenler, market işçileri, lojistik işçileri, mevsimlik işçiler, ücretli ve ücretsiz ev işi ve çocuk, hasta ve yaşlı bakımı emekçileri olarak bizler, hayati önem taşıyan emeğimizle toplumu ayakta tutuyoruz. Bilhassa okulların ve kreşlerin kapanmasıyla, ev işleri ve çocuk bakımı bizim omuzlarımızda. Pandemi sürecinde pek çoğumuz işimizi kaybettik, çünkü bakmaktan sorumlu olduğumuz çocuklarımız ve yapmamız gereken ev işleri vardı. Evlerde ve işyerlerinde yaptığımız iş hayati, ancak bu işlere düşük değer biçiliyor.

8 Mart’ta artan patriyarkal şiddete karşı grevdeyiz! Hükümetler pandemiyi patriyarkal şiddetin kıskaçlarını güçlendirmek için bir fırsat olarak kullanıyor: Polonya’da kürtaj hakkını daha da kısıtlama teşebbüsleriyle, Türkiye’de İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kalkışmasıyla; Macaristan’da trans haklarına yönelik kısıtlamalarla ve LGBTI+ karşıtı gündemlerle. “Evde kalıp güvende olmamız” söylenirken çoğumuzun bir evi bile yok. İstismarcı partnerlerle ve ailelerle yaşayan, izolasyonda iyice artan ev içi şiddetle mücadele eden pek çoğumuz için evler güvenli alan olmaktan uzak. Bizleri toplumun köleleri, evlerde ikincil, emek piyasasında sömürülen olma rolüne sıkıştırmaya yönelik açık bir saldırı var.

8 Mart’ta ırkçı ve sömürüye dayalı göç rejimlere karşı grevdeyiz! Pandemi süresince Doğu Avrupalı bakım işçileri ve mevsimlik işçilerin, hayati işleri yerine getirmek için Batı ülkelerine erişmesine “izin verildi”; ancak işçiler bunu koruma ya da sosyal güvence olmadan, kendilerini riske atarak yapmak zorunda kaldılar. Emeğimiz Batı’nın (sağlık) sistemini ayakta tutarken, Doğu’da aşırı çalıştırılan ve eksik donanımlı emekçilerin omuzlarında sağlık sistemleri çöküyor. Avrupa Birliği içinde ve dışında göçmen ve mülteciler, fazlasıyla kalabalık koğuşlarda, kamplarda, yaşamaya terk ediliyor ve yerel topluluklara verilen parasal yardım hakkına asla erişemeden, güvenli olmayan işlerde çalışıyor. Avrupa’nın eşitsiz bölünmüş haritasında göçmenler, sömürünün en ağır bedelini ödedikleri gibi, pandeminin de en ağır bedelini ödüyorlar.

Sömürülmeyi ve ezilmeyi reddediyoruz! Geçmişteki ve süregelen mücadelelerden ilham alarak, Uluslararası Kadın Grevi’nin, Polonyalı kadınların grevinin ve Arjantin’de kürtaj hakkı için verilen feminist mücadelenin izlerini takip ediyoruz. Bulgaristan’da, Gürcistan’da, Avusturya’da, Romanya’da, Birleşik Krallık’ta, İspanya’da, İtalya’da, Almanya’da ve Fransa’daki hemşirelerin, doktorların, çocuk bakım emekçilerinin, lojistik işçilerin, mevsimlik işçilerin, protestolarını ve grevlerini örnek alıyoruz. Romanya’da eğitimde ‘toplumsal cinsiyet’ tartışmalarını yasaklayan kanuna karşı verilen mücadeleden, göçmenlerin ulusaşırı hareketlerinden, Siyah yaşamlar için yapılan gösterilerden öğreniyoruz. Bu kolektif mücadele deneyimlerini ve statükoya meydan okumaları ileri taşıyarak, 8 Mart günü kadınları, emekçileri, göçmenleri, LGBTI+ları hayati grevimizde bize katılmaya çağırıyoruz. Grevimizle, mevcut tahakküm koşullarını parçalamaya ve yeniden inşa edeceğimiz hayatın öznesi olmaya kararlıyız! Grevimizle şu talepleri yükseltiyoruz:

Bütün biçimleriyle patriyarkal şiddetten kurtulmak! Kadına yönelik şiddeti münferit bir olay olarak değil, bizleri bakıcı rolüne sıkıştırmak isteyen bütün bir patriyarkal sistemin bir parçası olarak görüyoruz. Şiddet ve istismar yoluyla bize dayatılan hayati iş yükünü sırtlamayı reddediyoruz. Ultra-muhafazakâr hükümetlerin saldırılarına karşı çıkıyor, her ülkede güvenli, yasal ve ücretsiz kürtaj ve doğum kontrolü hakkı talep ediyoruz. LGBTI+ topluluklara yönelik siyasi ve hukuki saldırıların derhal son bulmasını talep ediyoruz.

Herkes için daha yüksek ücret! Ücretlere dair feminist mücadelemiz yalnızca cinsiyete dayalı ücret uçurumuna karşı mücadeleden ibaret değil; cinsiyetler ve etnisiteler, uluslar ve bölgeler arasında katman katman ücret hiyerarşileri yaratan ve bunları yeniden üreten kapitalist koşullara karşı. Zenginler pandemiyi daha fazla servet biriktirmek için bir fırsat olarak görürken, kemer sıkma yükünün altında bırakılan bizler olduk. Yeter! Yalnızca cinsiyetler arasında ücret eşitliği değil, bütün emekçiler için daha yüksek ücretler talep ediyoruz! Refahın hem ulusal hem ulusaşırı düzeyde yeniden dağıtılmasını talep ediyoruz! Gelin bizim olanı geri almaya başlayalım!

İyi finanse edilmiş ve kapsayıcı, ulusaşırı refah! Onyıllardır refah kesintilerinin mali yükünü kadınların ve göçmenlerin üzerine yüklemeye devam eden ekonomiyi yeniden yapılandırma planlarını reddediyoruz. Refah, yardımlar ve sosyal güvence için mücadeleler arasında ulusaşırı bağlantılar, ilişkiler kurmak istiyoruz. Refah koşulları ülkeden ülkeye farklılık gösterse de, her yerde cinsiyete ve ırka dayalı iş bölümüne ve farklı uluslardan kadınlar arasında hiyerarşiler yaratan ücret farklarına dayanıyor. Bu hiyerarşileri, global patriyarkal refah ekonomisine karşı ortak bir mücadeleye dönüştürmek istiyoruz!

Bütün göçmenlere, mültecilere ve sığınmacılara Avrupa’da koşulsuz oturma izni! Hükümetlerin ve patronların göçmenlere oturma izni alabilmek ya da yenileyebilmek için temin etmesi imkânsız olan ekonomik ve kurumsal şartlar dayatarak şantaj yapmasını reddediyoruz. Bu durum göçmenleri, özellikle de AB dışından gelenleri, kabul edilemez koşullarda çalışmaya zorluyor.

Herkes için daha iyi ve güvenli barınma! Pandemi 2020 Mart’ında başladığında hâlihazırda ciddi bir barınma krizinin içindeydik. Pandemi boyunca evlerimiz, irademizin ve rızamızın da ötesinde siyasallaştı! Herkes için yeterli, mali olarak erişilebilir, aşırı kalabalık ve güvencesiz koşullardan uzak barınma talep ediyoruz! Ev içi şiddete maruz kalanlara derhal yeni konut sağlanmasını talep ediyoruz!

Hayati grevimizle, hayatlarımızın ve mücadelelerimizin hayati olduğunu göstermek istiyoruz! Dolayısıyla güçlerimizi sınırların ötesinde birleştirmemiz gerekiyor. 8 Mart’ta herkesi hayati emeğin gücünü görünür kılmaya ve pandemi sonrası düzeni inşaya yönelik şartlarımızı öne sürmek için hayati emeği silah olarak kullanmaya çağırıyoruz!

Herkesi işyerlerinde veya işyeri dışında grevler, gösteriler, yürüyüşler, birliktelikler, sürpriz performanslar, sembolik eylemler örgütlemeye, renkli bandanalar takmaya, ses çıkarmaya çağırıyoruz. Kadın grevine destek vermeleri için sendikalar üzerinde baskı kuralım! Gelin, farklı mücadelelerimizi görünür kılma ve onları sınırlar ötesinde birleştirme yollarını hep birlikte hayal edelim!

Vizyonumuzu ve taleplerimizi paylaşan bütün kadınları, göçmenleri ve emekçileri, 21 Şubat 2021’de hayati grevimizin ufkunu derinleştireceğimiz halk meclisimize katılmaya çağırıyoruz!

Bu manifestoyla özdeşleşen herkesi imza vermeye ve daha fazla kadına, göçmene ve işçiye ulaşabilmesi için yaygınlaştırmaya ve kendi dillerine çevirmeye çağırıyoruz.

Emeğimiz hayati, yaşamlarımız hayati! Grevimiz hayati!

Manifestoyu imzalamak için: https://forms.gle/zpNnciKrGZikBHB79
Manifestoyu farklı dillerde görmek için: https://www.transnational-strike.info/2021/01/25/essential-strike-manifesto-for-the-8th-of-march/

Bizimle Facebook’ta veya email yoluyla bağlantıya geçmek için: EAST – Essential Autonomous Struggles Transnational ve essentialstruggles@gmail.com.

Rusya: Navalny’nin Dönüşü ve Sol Strateji – Ilya Budraitskis

Rusya olaylı bir hafta yaşadı ve bu durum henüz bitmedi. Öncelikle, Alexey Navalny Moskova’ya geri döndü ve sınırı geçer geçmez tutuklandı. Ertesi gün ekibi Valdimir Putin’in yolsuzluğunu anlatan bir video yayınlayarak 23 Ocak’ta bütün yurttaşları hükümete karşı sokaklara çıkmaya çağırdı ve onlarca kentte, büyük güvenlik önemleri altında destek gösterileri gerçekleştirildi [Aşağıda aktardığımız söyleşi bu gösterilerden önce yapılmıştı]. Bu konuda Rus solu ne düşünüyor? Navalny kesinlikle sola ait değil ama sol protestolardan ve büyüyen siyasi krizden uzak mı durmalı? Left East Ilya Budraitskis’e görüşlerini sordu. Ilya Budraitskis, Tarihçi- Yazar. Moskova’da yaşıyor. Political Diary podcast’in yazarlarından.

Alexey Navalny’nin 17 Ocak’ta Rusya’ya dönüşünden dakikalar sonra Moskova Sheremetyevo havaalanında tutuklanması beklenen bir şey olmanın yanı sıra Rus otoritelerinin verebileceği tek olası tepkiydi. Bu yılın başında, geçen yaz yapılan ve kendisine sınırsız kişisel güç veren Anayasa değişikliğinden sonra Putin rejimi yeni bir evreye girdi: tabanın pasif desteğine değil baskıcı bir iktidara dayanan fiili bir açık diktatörlük. Bu yeni düzende ne marjinalleştirilmiş liberal muhalefete ne de sistemik “güdümlü demokrasi” partilerine yer var ki bu durum Birleşik Rusya Partisi’nin mutlak kontrolüne yol açtı ve seçime yönelik hoşnutsuzlukları ifade etme konusunda sınırlı olanaklara imkân verdi. Navalny’e geçen Ağustos’ta Rus güvenlik aygıtı tarafından düzenlenen suikast girişimi bu resme mükemmelen oturmakta. Otoritelerin perspektifinden, Navalny’nin yarattığı tehdit, “akıllı oylama” taktiği yani Birleşik Rusya’nın adaylarını en çok yenme şansı olan aday tarafından bütün protesto oylarının toplanması idi. İktidar partisine desteğin hızla düştüğü bir durumda (mevcut durumda %30’dan yüksek değil) “akıllı oylama” bu yılın Eylül ayında yapılacak parlamenter seçimler için yazılan senaryoyu ve uzun vadede de Putin’in önümüzdeki dönemde yeniden seçilmesini tehdit ediyor.

Moskova’ya uçmadan önce Navalny uçakta. Foto: Mstyslav Chernov/AP

Navalny’nin cüretkâr ve keskin popülist stratejisi aslında bir protesto koalisyonu yaratmayı hedefliyor ki bu koalisyonda en önemli yer, Kremlin’in kurallarıyla oynamayı reddeden, canlı ve ofansif seçim kampanyaları düzenleyebilecek sistem partilerine (en başta Komünistlere) verilmekte. Yoksulluk ve sosyal eşitsizlik konularının liberal-demokratik değerlerin yerini aldığı Navalny’nin retoriği bu stratejinin temel unsuru durumunda. Kendisine popülarite kazandıran yolsuzluk karşıtı soruşturmaların geniş bir izleyici üzerinde duygusal bir etkisi var (örneğin, 100 milyar rubleye mal olan Putin’in sarayı konusundaki film geçen Cuma itibariyle 50 milyon kere izlendi) çünkü bunlar doğrudan Rus toplumundaki aşırı tabakalaşmayı gösteriyor. Seçimlerin açıkça tahrif edildiği ve aşırı polis baskısının hüküm sürdüğü bir ortamda seçim protestosu ancak parlamento dışı kitlesel sokak hareketinin desteği ile bir etkiye sahip olabilir.  Bugün yalnızca böylesi bir hareket Navalny’nin kişisel kaderini belirleyebilir. Eğer gelecek haftalarda ülke çapında yüzbinlerce kişi acil salıverilmesi için ayağa kalkmazsa kesinlikle uzun bir hapislik dönemi kendisini bekliyor. 

Benim görüşüme göre, böylesi bir harekete katılmak –kendi programımız ve taleplerimizle birlikte- bugün Rusya solunun tek şansıdır. Ayrıca, sadece sol tutarlı bir biçimde insanları gittikçe daha fazla aktif protestolara iten duyguları ifade edebilir: toplumsal eşitsizlik, toplumsal alanın (özellikle pandemi sırasında dramatik bir biçimde görünür olan sağlık hizmetinin) bozulması, polis şiddeti ve temel demokratik hakların (özellikle işçi) haklarının olmayışı.

Çeviri: Nurcan Turan

Kaynak: https://www.criticatac.ro/lefteast/navalnys-return-and-left-strategy/

Söz konusu kaynakta bulunan söyleşilerin yalnızca Ilya Budraistkis ile yapılanı tercüme edilmiştir.

Kapak Fotoğrafı: Moskova’da 23 Ocak Navalny’ye destek eyleminden görüntü. Maxim Shemetov/Reuters. Kaynak: https://www.cbc.ca/news/world/russia-navalny-protests-1.5886225

Kifayetsiz Olsa da Bu Hala Faşizm mi? – Richard Seymour

Bugün [6 Ocak 2021] liberal anayasal hukuku çökertmeye yönelik bu umutsuz çabanın büyük ihtimalle sönümleneceği gerçeği, büyük ölçüde faşizmin gelişiminin bu evresinin henüz tamamlanmamış halini yansıtmakta.

Son birkaç yıldır gördüklerimiz, parlamento dışı ve şiddetli bir sağı ana-akımlaştırmak için kültürel ve örgütsel ön hazırlıklarına zemin oluşturan spekülatif teşebbüsler, deneysel yağmalar. Örneğin, Gujarat’sız[1] Modi ve Ayodhya’sız[2]Gujarat olmaz. Devlet içinde ve ötesinde güç koalisyonlarını geliştirmek, zulüm ve şiddet kültürlerini yaygınlaştırmak, liberal burjuvazinin liberalizme bağlılığını aşındırmak, solun moralini bozmak ve azınlıkları terörize etmek zaman alır. Son seçimde önemli ölçüde yaygınlaştığını ortaya koyan Trumpizmin oluşumunu tamamlamamış enerjilerinin, ideolojik tutarlılığı, örgütsel netliği ve sosyal derinliği bakımından BJP/RSS’ye denk olduğunu iddia etmiyorum.[3] Değil. Bu fenomen türünün son noktasına varmaya son derece uzak olduğumuzu belirtmek için bu benzetmeyi yapıyorum.

ABD başkentine yönelik Trump’ın kışkırttığı ve Trump yanlısı Cumhuriyetçi senatörlerin seçim sonucunu bozma çabalarının tamamlayıcısı olan bu silahlı ihlal, Savunma Bakanlığı’nın da katkısının yanı sıra DC polisinin göz yumması olmadan gerçekleşemezdi. Başka bir protesto hareketi olsaydı, olabildiğince orantısız bir şiddetle – vahşetle püskürtülürdü. Bu eyalet, MOVE[4] karargahını bombalayan ve Waco[5] yerleşimine mermi sıkan eyalet. Bunun yerine, DC polisi kapıları açtı, silahlı aşırı sağın başkente girmesine izin verdi ve seçilmiş politikacılarla karşı karşıya gelmek için etrafta gezinmelerini durup izledi – peki ya sonra? Bu durumun en sonunda bir kadını boynundan vurdukları gerçek bir çatışmaya dönmesine izin verdi. Ulusal Muhafızlar’dan destek istedi, buna cevaben Savunma Bakanlığı bunu ‘düşündüklerini’ söyleyerek zaman kazandı. Muhafızlar ancak şiddet neredeyse ölümcül bir noktaya ulaştıktan sonra sevk edildi. Tabii ki Pentagon, selefi Mark Esper’in 9 Kasım’da Trump’a karşı çıktığı için görevden alınmasından bu yana bakan vekili Christopher Miller’ın emrinde. Esper, darbe konusunda uyarıda bulunan eski Pentagon yetkilileri arasındaydı. Açıkçası benim varsayımım, Pentagon’un adamlarına tam bir Birahane darbesi[6] deneyimi yaşatmak için Trump’ın baskısı altında oyalayarak zaman kazandığı.

Aşırı sağ, polis ve yürütmenin içindeki bir hizip arasındaki ittifak Trump yönetiminde şiddet içeren sokak eylemleri -örneğin, karantina karşıtı protestolar, Black Lives Matter (BLM) karşıtı milis gösterileri ve Oregon yangınları- yoluyla sürekli olarak pekiştirildi. Sokak şiddetiyle sağın düşmanlarına yönelik otoriter devlet baskısı arasındaki diyalektik, Trump’ın stratejisinin görünür bir parçasıydı. Faşizmin olgunlaşması için önemli olan bu karşılıklı radikalleşme diyalektiği anti-komünist histeriyle şahlandı ve Kasım seçimlerinde Trump’ın tabanının genişletilmesi için kritik bir rol oynadı. Eğer seçim sonuçları birbirine gerçekte olduğundan daha yakın olsaydı bu gösteriler kesinlikle çok daha büyük ve tehlikeli olacaktı. Bu gösterilerin onbinlerce değil de sadece binlerce kişiyle sınırlı kalmasının önemli nedeni sonucun demoralize edecek kesinlikte olmasında yatıyor. Eğer böyle olmasaydı, Trump’ın acil telefonlarıyla çıkarılan yasal zorluklar ve kalabalık silahlı güruhlar [2000 yılındaki] Brooks Brothers kalkışmasını solda sıfır bırakırdı.

Bu gözü dönmüş darbe Trump’ın seçim sonuçlarına yönelik çıkardığı yasal ve siyasi zorluklar gibi sinir bozucu diğer girişimleri kadar kolay kontrol altına alınacak. Georgia’da Cumhuriyetçilerin aldığı yenilgi -büyük olasılıkla benzer ideolojik uyuşmazlıktan kaynaklanıyor- sağın demoralize olmasına katkıda bulunacak. Diğer yandan, alttan alta büyüyen öfke, ihanete uğrama miti (‘oylarımız çalındı’) ve Cumhuriyetçi seçmen tarafından yaygın olarak paylaşılan alternatif Trump gerçekliği, aşırı sağın özenli ve yetenekli biçimde eğlence formatına sokulmuş dezenformasyon (disinfotainment) endüstrisi tarafından önümüzdeki yıllarda ateşlenecek. Buradan doğru temel olarak iki güç gelişecek: silahlı “yalnız kurt”lar ve komplocu yıkıcılık. Ki bu komplocu yıkıcılık, Pizza Gate olayından bir gangsteri vuran QAnon taraftarına[7], Nashville intihar saldırısından (5G’yle ilgili bir komplo teorisine bağlı olduğu düşünülüyor) aşı karşıtı komplo teorilerine dayanarak aşıları bozup hastalara veren eczacıya, Infowars etkisiyle işlenen sahte saldırıdan Oregon yangınları sırasında faaliyete geçen eşkıyalara ve Black Lives Matter karşıtı milislere kadar Amerikan geleneği içinde kök salmış durumda.

Bu tamamlanmamış bir faşizm, henüz deneysel ve spekülatif evresinde olan, içinde azınlık halindeki kimi halkçı güçlerle devletin yürütmesinin ve baskı aygıtının bazı unsurlarının bir ittifakının şekillendiği bir faşizm. ABD demokrasisinden gelecek yıllarda, bu doğmakta olan faşizmin kendini güçlendirmesi ve geliştirmesi için yeni fırsatlar vermeyecek kadar istikrarlı bir durumda kalmasını beklemek son derece ahmakça bir düşünce, inanılmaz bir saflık olur. 

Kalkıp da bana Amerikan burjuvazisinin hiçbir zaman faşizmi desteklemeyeceğini çünkü liberal demokrasinin yeterince iyi çalıştığını söylemeyin. Faşizmin, solun on yıllardır zayıf ve işçi hareketinin büyük oranda klinik ölü olduğu bir toplumda tutunamayacağını da söylemeyin. Bunlar konu dışı. 

Faşizm hiçbir zaman öncelikle kapitalist sınıf onun peşinden giderek seferber olduğu için gelişmez. Clara Zetkin’in ifadesiyle “siyasal evsiz-barksızları, toplumsal köklerinden koparılmışları, muhtaç halde bulunanları ve hayal kırıklığına uğramışları” kendi çekirdeği etrafında toparlayabildiği için büyür faşizm.  Ve faşizm gösterdi ki Hindistan’dan Filipinler’e, harekete geçmek için güçlü bir komünizme ihtiyacı yok: Ernest Nolte’nin[8] varsayımı yanlıştı. ABD’de acilen antifaşist bir harekete ihtiyaç var. 

Çeviri: Deniz Ortak

Kaynak: https://www.patreon.com/posts/is-it-still-if-45896691


[1] Hindistan’ın Başbakanı Narendra Modi’nin 2001’de iktidara geldiği Batı kesiminin bir eyaleti. 2014’te Başbakan olana kadar orada görevini sürdürmüştür.

[2] Gujarat eyaletinin bir kenti. Hindular için bir hac merkezidir ve Müslümanlarla aralarındaki başlıca gerilim nedenlerinden biridir. 2002’de Müslüman karşıtı pogromlar meydana gelir, 2000 civarında insan ölür. Bugün Modi’nin siyasetinin dayandığı dinamik türünün bir erken örneğidir.

[3] Hindistan’daki aşırı sağ parti Bharatiya Janata Party ve milliyetçi paramiliter örgüt Rashtriya Swayamsevak Sangh.

[4] Philadelphia’da merkezi bulunan radikal siyah örgütü. Özellikle onu bastırmak için devlet tarafından kullanılan yöntemlerle ünlüdür. 1985’te bir polis helikopterinden karargahlarına bomba atılması üzerinde aralarında çocukların da bulunduğu çok sayıda insanın ölür ve devasa bir yangın çıkar. 

[5] FBI’nin bir tarikat topluluğuna dönük ölümcül bir harekat gerçekleştirdiği Teksas’ın bir şehri. 

[6] Alman Nazi Partisi’nin 1923 yılındaki başarısız darbe girişimi.

[7] Anthony Comello

[8] Faşizm tarihçisi Ernest Nolte’ye göre tarihsel faşizmin ve faşist hareketlerin yükselişinin başlıca dinamiklerinden biri komünizm karşıtlığıydı. 

Hindistan’da Köylü İsyanı – Pierre Mattei

Hindistan Başbakanı, milliyetçi ve Hindu yönelimli BJP (Hindistan Halk Partisi)’nin lideri Narendra Modi, 2014 yılında ultra liberal bir programla iktidara geldi. Şu günlerde Hindistan, dünyanın geri kalanı gibi Covid-19 pandemisiyle sarsılmış durumda. Bu yıl 11 Aralık’ta 9.8 milyondan fazla vaka ve 142.000’in üstünde ölüm rapor edildi. Hindistan’daki göreli zayıf sağlık sistemi dikkate alındığında bu rakamlar gerçekte olanlardan daha düşük.

25 Yılda 350,000 İntihar

Hindistan kapitalizminin en büyük sektörü olan hizmet sektörünün geçen Nisan ayında çökmesiyle pandeminin ülke ekonomisi üzerindeki etkisi çok şiddetli oldu. Sanayi sektörü de iyi durumda değil, zira işgücünün önemli bir kısmı küçük ve orta boy işletmelerde yoğunlaşmış durumda. Şehirde yaşayan birçok ücretli çalışan aslında köylerini tamamen terk etmiş değiller ve bu kişilerin aileleri köylerde yaşayıp çalışmaya devam etmekteler.  Bu kişilerin işlerini kaybetmesi kendilerini trajik bir duruma itti. Tarım sektörü pandeminin ekonomik etkilerinden göreceli olarak az etkilenmiş olsa da başka türlü zorluklarla karşı karşıya. 10 çiftçiden 9’u 0.8 hektardan daha küçük arazilerde çalışıyor. Son 25 yılda aşırı borçlanma ve şehirlerdeki çok az iş imkânı karşısında 1991-2011 arasında 15 milyon civarında insanı yerinden eden kırdan kente kitlesel göç nedeniyle 350.000 intihar vakasının görülmesi şaşırtıcı değil. 2013 yılında beş kişilik bir ailenin aylık geliri 72 Avro civarındaydı ve kırsal ailelerin çoğu sadece devletin sosyal programları sayesinde yaşamlarını sürdürebiliyordu.  

Modi, uzun vadede büyük toplumsal patlama riski söz konusu olduğundan tarımda yapısal reformlar yapma konusunda bazı Hindistan kapitalistlerinin desteğini kazandı. Çünkü, halihazırda Hindistan kapitalizmi kırsal alanlardan gelen işgücünü absorbe edecek durumda değil, tıpkı Çin’de olduğu gibi. Geçen Eylül ayında hükümet, tarımsal ürünler için devlet destekli fiyat garantisini ve köylüler için minimum geliri kaldırmaya yönelik üç ayrı yasa çıkarttı. Hem dayanıksız (eğer fiyatı  %50’den fazla artmıyorsa) hem dayanıklı (eğer fiyatı  %100’den fazla artmıyorsa) gıda maddelerini temel ürünler listesinden çıkardı –ki bu süpermarketler ve diğer aracılar en yasal yollardan yüksek kar elde edebilsin.

Delhi Kuşatma Altında 

Bu uygulama sadece piyasada tarımsal ürün fiyatlarının artışına ve belirli ürünlerde tekellerin ortaya çıkmasına katkı sağlayabilir. Bundan fayda sağlayacak olanlar örneğin, Modi’ye yakınlığıyla bilinen ve 63 milyar Avroluk serveti olan Hint işadamı Mukesh Ambani veya yine başbakana yakın olan ve “sadece” 23 milyar Avro serveti olan Gautam Adani’dir. Sonuçta, eski sistem tarafından garanti altına alınan minimum gelirden mahrum kalan birçok küçük çiftçi küçük arazilerinden kovulma riskiyle karşı karşıya.

Durum, özellikle, sırasıyla 28 ve 26 milyon insanın yaşadığı ve 1966’daki Yeşil Devrim’den en fazla nasibini alan kuzey doğu eyaletleri Pencap ve Haryana köylüleri için kaygı verici durumda. Üretimlerinin önemli bir kısmı liberalleşmeden etkilendiği için özellikle bu bölgelerde isyan hareketi oldukça güçlü. Bölgede iki aydır gösteriler devam ediyor. Son haftalarda Delhi çevresindeki kara ve tren yolları kapatıldı. Birçok köylü baskıya rağmen başkenti gerektiğinde haftalar boyunca kuşatma konusunda kararlı durumda.

Son yıllarda seçimlerde güç kaybeden ve Hindistan’ın en köklü partisi olan Kongre Partisi bu fırsatı yeniden meşruiyet kazanmak için kullanmaya çalışıyor. Modi’nin politikalarına muhalefet eden Parti, küçük partilerden oluşan bir koalisyona liderlik yapıyor. Ne var ki, Hindistan’ın küçük çiftçileriyle ilgili net bir perspektif ortaya koymuyor.  

Hindistan’ın küçük çiftçileri bu durumdan ancak pandeminin neden olduğu ekonomik krizin vurduğu kent emekçileriyle birlikte kapitalizmi yıkarak ve Hindistan toplumunu kâra doymayan kapitalistlerin değil ülke nüfusunun çoğunluğunun yararına olacak şekilde yenden düzenleyerek çıkabilir. 

Pierre Mattei

16 Aralık 2020

Çeviri: Nurcan Turan

68’in Ardından: Sapkınlar ve Dönekler – Tarık Ali

Onurlu bir yoksullukta dokudu sesin

Hakikat ve özgürlüğe adanmış türküleri

Bunları terk etmen hüzünlendiriyor beni;

Eskiden bir şeydin, şimdi o da değilsin.

(Shelley’den Wordsworth’e, 1815)

1960’ların siyasal karmaşasından sonra, ileri kapitalizm görünüşte bir dinginliğe kavuşmuşa benziyor. Bu nasıl olabildi? Günümüzün koşulları yirmi yıl öncesinden daha kötü değil mi? Zaten, olan bitenler gerçek miydi? Kendi yanılsamalarımızın kurbanı olmayalım? 1960’ların umutları ve idealizmi nereye gitti? 

Bunlar birbirleriyle ilintisiz sorular değil, ama soranların büyük bölümü, gerçekte cevaplarını istemiyor. Cevaplar, soruların içinde gizli. 1970’lerin sonları ve 1980’li yılların Avrupa’sında 1960’larla dalga geçmek, gözde bir eğlence. Bu, yenilgilerimiz adına küçük bir bedel oldu. Fransa’nın “flambée soixante huitard”larının (ateşli 68’lilerin) çoğu öylesine tarihin ihanetine uğradıkları duygusuna kapıldılar ki, geçmişlerini inkâr ettiler Bu hep böyle olmuştur, her zaman da böyle olacaktır.

Devrimci dalgalar her gerileyişinde artlarında hem iz, hem de bol miktarda enkaz bırakmışlardır. Pek çok sabık devrimci, gerileme ve çekiliş dönemlerinde, ters kutuplara dönmüştür. 1640 İngiliz Devrimi’nin önemli tarihçilerinden Christopher Hill, kitabı The Experience of Defeat’de Commonwealth ve Restorasyon’un son yıllarında, radikallerden bazıları da dahil olmak üzere çok sayıda devrimci ideologun Stuart hanedanının Avrupa’da sürgünde bulunan başıyla nasıl uzlaştığını anlatır. Milton, tavrından taviz vermemiştir, ama çağdaşlarından bazıları akıntıya kürek çekmeyi zor bulmuşlardır. Benzer bir süreç 1789’dan sonra Fransa’da da yaşanmış, özellikle Napoleon’un iktidarı ele geçirmesinden sonra eski Jakabonler’in bir bölümü bir gecede anti-Jakoben’e dönüşmüştür. Coleridge ve Wordsworth, bu akımın Britanya’daki en önde gelen örnekleridir; Coleridge Avam Kamarası’nda hayvanlara kötü davranmayı yasaklayan bir yasayı “yasamacı Jakobenizm’in en güçlü örneklerinden biri” olarak eleştirecek denli ileri gitmiştir. Isaac Deutscher, The God That Failed (Koestler, Silone, Gide, Louis Fischer, Richard Wright ve Stephen Spender’in, yeni dünya görüşlerini açıklayan ortak yapıtları) için kaleme aldığı bir tanıtma yazısında, “eski komünistimizin, en iyi gerekçelerle en kötü şeyleri yaptığı”nı anlatır. “Her cadı avında en öndedir. Eski idealine duyduğu kör nefret, çağdaş tutuculuğun mayasıdır. En ılımlı ‘refah devleti’ çağrılarını dahi ‘yasamacı Bolşevizm’ olarak mahkûm etmekte duraksamaz… Garip gösterisi, kendisini içinde bulduğu açmazı yansıtmaktadır. Ama bu açmaz yalnızca ona özgü değildir, bütün bir kuşağın tutarsız ve aldırışsız bir hayat sürdürdüğü bir çıkmaz sokaktır bu.” Reagan’cı Amerikan dergisi Commentary’nin yayın kadrosu, tamamen değilse bile, çoğunlukla önceki kuşağın radikallerinden oluşmaktaydı.

Fransa’da, 1968 Mayısı’ndan on yıl sonra yeni bir grup ortaya çıkarak Le Monde’un kültür ve inceleme sayfalarını devraldı. Bunlar, önderleri bir zamanlar Stalin’in mirasıyla son kez kesin olarak hesaplaşma yolundaki bütün girişimlere şiddetle karşı çıkmış olan eski Stalinci ve Maoculardan oluşan, “yeni filozoflar”dı. 1970’lerin sonuna doğru birden Gulag’ları ve kovuşturmaların ölçeğini keşfetmişlerdi. Bir zamanlar Marksist Sol’dan her türlü Stalinizm eleştirisini sert tepkilerle karşılayanlar, şimdi Slav milliyetçisi Soljenitsin’i yeni guruları kabul etmişlerdi. “Çağımızın Dante’si,” diyordu Bernard-Henri Levy, büyük bir coşkuyla; eski “halkın dostu” ve bir zamanlar Fransız Maoculuğunun teorisyeni olan Andre Glueksman, Marksizm’in temerküz kampları dünyası demek olduğunu söylüyordu. Stalin tek gerçek Marksist ve sosyalist olarak görülmekteydi. Yeni felsefenin en ağırlıklı etkiyi medya üzerinde yapması şaşırtıcı değildi. Bu felsefe benzersiz bir popülerlik kazandı. Time dergisi Fransız aydınlarına yeni bir ilgi peydahlamıştı. The Sunday Times ve The Observer’da uzun makaleler yayınlanıyordu, Amerika ve Avrupa televizyonlarında bunlarla yapılan birkaç yüz röportaj çıktı. Yeni, ya da onlarca yıldır Encounter gibi dergilerde yayınlananların dışında bir şey söylemiyorlardı. Bunlara değer kazandıran şey, “68”e duydukları nefretti. Çoğu harekete şu ya da bu biçimde katılmış olduğundan, gelecekte de bütün sosyalist “illüstrasyonlar”ı mahkûm etmeleri yararlıydı. Bir zamanlar Sol’un Mekke’si olan Paris, 1980’lerin başında Avrupa gericiliğinin merkezi olmuştu. Mitterand ile “yeni filozoflar”ın karışımı, Thatcher’ın İngiltere’sinden çok daha alçakça bir biçimde sağcı bir atmosfer yaratmaktaydı.

Fransa’da aynı ölçüde demoralize olmakla birlikte yeni bunalımdan kurtulmak için başka bir yol seçenler de vardı. İntihar ediyorlardı. Nicos Poulantzas Kamboçya’da olayların gelişiminden büyük bir bunalıma düşmüştü. Fransa’da kasvetli ufuklar Pol Pot’un uyguladığı dehşete eklenince, 1968’de barikatların kurulmasına yardım eden ve sonrasında Devlet üzerine birçok önemli yapıt üreten bu adam artık dayanamamıştı. Çok parlak bir zekâsı olduğunu görmek için onunla aynı fikirde olmak gerekmiyordu. Fransa’daki yakın dost ve yoldaşlarımdan hiçbiri “yeni filozoflar”dan imza almak üzere kuyruğa girmedi. JCR’in önde gelen liderlerinden Henri Weber kendini, aşırı-sol örgütünce reddedilmiş ve harcanmış hissediyordu. Yuppi’lere katıldı, ardından da tam seçim yenilgisinin arifesinde Fransa’nın sosyalist başbakanına danışman oldu. Weber de “68”de iktidarı ele geçirmediğimiz için çok sevinenler arasındaydı, ama yolculuğunun kendisini nereye götürdüğünü yaşayan görecek.

Régis Debray, dort yıl hapis yatacağı Camiri’de (Bolivya) bir basın konferansında  (29 août 1967) Photo Gamma-Keystone. Getty Images

Regis Debray de Fransa cumhurbaşkanı Mitterrand’ın danışmanı oldu. Bu görevi sırasında bir gün Elysee Sarayı’ndan onu arayıp Fransa’ya girme yasağımın hâlâ yürürlükte olduğunu, bu yasağın kaldırılması durumunda minnettar kalacağımı söyledim. Durumun böyle olmasına şaşırmıştı, ama ertesi gün Londra’daki Fransa Büyükelçiliği’nden arayarak dilediğim zaman Fransa’ya gidebileceğimi bildirdiler. Ne var ki, bu nezaket gösterisini başka bir şeye yormak aşırı öznellik olur! Acı gerçek şuydu ki, Devrim İçinde Devrim’in yazarı, Camiri’de hücre hapsine mahkûm olmuş bir adam, şimdi Fransız milliyetçiliğinin tutsağıydı. Üçüncü Dünya ülkelerini dolaşıp bütçeleri askeri harcamalarla şişirilmiş rejimlere Fransız füzeleri ve Mirage jetleri pazarlamaya çalışıyordu. 1982 Mayısı’nda Paris’te onunla karşılaşan bir arkadaş, Paris’teki ziyafetlerden ve büyük ihtimalle iktidarın nimetlerinden tombullaşmış olduğunu yazıyordu. Debray’nin Fransa’nın Afrika’daki emperyalist iddialarını utanmazca haklı gösterme çabalarını tanımladıktan sonra aynı kişi, şunları söylemekteydi:

Kendisine Mitterrand rejiminin destek sağlamak için ne yaptığını sordum. Debray’nin cevabı: Kimsenin desteğini sağlamaya uğraşmıyoruz, yeni ve kalıcı bir şeyler kurmaya çalışıyoruz… Çıkmaya hazırlanırken Elizabeth [Debray’nin eski siyasal görüşlerini bugün de savunan karısı] ona elle yazılmış kısa bir mektup gösterdi ve sanırım bir konuda müdahalesini istedi. Debray’nin bunu gönülsüzce kaydedip âdeta yok sayışındaki hava tarife gelmez biçimde, ama korkunç derecede resmiydi.

Debray’nin ayrılmasından sonra Elizabeth bana mektubun, Regis Camiri’deyken kendisine yardımcı olan ve onu konuk eden Bolivyalı bir yazardan geldiğini ve yalnızca kitabı basıldığı sırada Fransa’ya girebilmek için vize istediğini anlattı. Bu güruh berbat, diyordu Elisabeth, ülkeye girmek isteyen Latin Amerikalılara davranışları öncekilerden farksız. Kibirleri insanı ürkütüyor…

Bu dönemde sapkın olmak, örneğin 1930’larda olduğundan çok daha kolaydı. Hitler’in zaferi, genellikle umut dolu kişilerde dahi karamsarlık yaratmıştı. Alman eleştirmen Walter Benjamin ertesi gün Gestapo’ya teslim edileceğini öğrenince, 1940 Eylül ayında Fransa-İspanya sınırında Port Bou’da intihar etmişti. Dostu Brecht’in “Hitler’in Alman yazınına verdiği ilk büyük zarar” olarak nitelediği ölümü, oyun yazarını derinden sarsmıştı. Brecht, Benjamin’in intiharını öğrendiğinde şunları yazdı:

Armut ağacının gölgesinde satranç masası başında

Yıpratma taktiklerine bayılırdın

Seni kitaplarından kopartan düşman

Bizim gibilerce yıpratılamayacak.

Brecht’in karamsarlığının sebeplerinden birisi, Stalin Rusyası’nda olup bitenleri bilmesiydi. Kovuşturmalar Kızıl Ordu’nun, Sovyet askeri stratejistlerine verdiği bir dizi konferansta yeni Almanya’nın gelmekte olan savaşta kullanacağı yöntem ve tarzı öngören efsanevi Mareşal Tukaçevsky’nin de aralarında bulunduğu en iyi komutanlarını tasfiyeye uğratmıştı.

Ozan Mayakovski, tiyatro ustası Meyerhold, yetenekli siyasetçi Adolphe Joffe, hepsi 1920’lerde intihar ettiler. Stalinci geleceği sezinlemişlerdi ve görüntü dayanılmazdı. Sonraki yıllarda Kremlin’deki diktatör, insanlara kendi hayatlarına son verme şansını da pek tanımayacaktı. İntihar lüks görünüyordu. Puşkin’in gerçek varisi Osip Mandelstam “Stalin Taşlaması”nı yalnızca dostları arasında okuyordu, ama şiir öylesine güçlüydü ki ağızdan ağıza yayıldı. Mandelstam bu “suçu” yüzünden öldürüldü, Stalin’in Sovyet yazınını uğrattığı pek çok kayıptan biri de budur. Şiirin mesajı yalındı:

Hayatlarımızın altındaki zemin kaydı.

On adımdan duyamıyorsun sözcüklerimizi.

Ama ne zaman bir bir dil sürçmesi olsa

Kremlin’deki dağcıya bulaşıyor,

parmakları on tombul solucan,

sözcükleri kile,

üst dudağında gülen devasa hamam böcekleri,

çizmelerinin pırıltısı.

Tavuk boyunlu patronların gübreleriyle çevrili

yarım-adamların dalkavukluklarıyla oynuyor.

Biri ıslık çalıyor, miyavlıyor diğeri,

üçüncüsü burnunu çekiyor.

Uzatıyor parmağını ve yalnızca kendisi patlıyor.

At nalları gibi sırayla emirnameler diziyor,

biri kasığa, alna diğeri, şakağa, göze,

İdamları çilekler gibi yuvarlıyor dilinde

Yurdundan gelme eski dostlar gibi

kucaklaşmak istiyor onlarla.

Sapkınlık bu yıllarda, Avrupa’nın büyük bölümünde ölüm anlamına gelmeye başladı. Bizim son onyılda yaşadığımızsa, faşizmin yol açtığı sarsıntılı yenilgilerle kıyaslanamayacak gerilemelerdi. Yeni gericilik, “radikalizm” adı altında bütün Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da savaş-sonrası reformların kazanımlarını yıkmaya koyulmuştu. Başkan Reagan ya da Margaret Thatcher gibi bazı liderler, sıradan insanların Devlet’ten kurtulmak istediklerini söyleyerek bunu kendi hanelerine geçirmeye çalıştılar. Refah devletinden, çağdaş kamu hizmetlerinden kurtuluş ve birçok hizmetin özelleştirilmesi, merkezi bürokrasiye karşı zaferler olarak sunuldu. Benzeri önlemler Fransa’da Mitterrand, İspanya’da Gonzales, Yunanistan’da radikal popülist Papandreau gibi sosyal-demokrat liderlerce gündeme getirildi.

Bütün bunlar üzüntü verecek durumlar, ama Batıdaki en gerici rejimi dahi faşizme benzetmek ölçüsüzlük olur. Gerçekte bir bilanço çıkartılacak olursa, faşizmin bunamış haleflerinin gerek İspanya gerekse Portekiz’de yerlerini daha geleneksel burjuva-demokratik rejimlere bıraktığını, Yunanistan’daki faşizm-yanlısı NATO işkencecileri rejimininse seçilmiş bir hükümetle değiştirildiğini vurgulamak gerekir. İşkence laboratuvarı, artık, fiili bir askeri rejimle yönetilen tek ülke olarak kalan Türkiye’ye kaydı.

Tabii ki zamanlar değişti. 1960’ların siyaseti yirmi yıldan çok daha uzak görünüyor. Hiçbir şey değişmemiş gibi davranmayı yeğleyen kişi ve siyasal örgütlerin batıklarını, Avrupa’nın çeşitli kentlerinde görmek mümkün. 75 sonrası dönem, tarihin dayattığı duraklamalardan biri, örüntüsü ve zamanı kestirilemeyen yeni dalgadan önce düşünmemiz için bizlere tanıdığı bir süreydi.

[Aynı dönemde] Ernest Mandel, benim Dördüncü Enternasyonal’den ayrılmamdan hiç hoşnut olmadı. Oysa ben bitmez tükenmez fraksiyon kavgalarından bezmiştim. Bir dizi onulmaz hata yaptıklarını düşünüyordum. Küçük bir örgüt içinde bir kez daha bir iç çekişmeyi sürdürme düşüncesinden dehşet duyuyordum. Kamuya bir açıklama yapmadan çekildim. New Left Review’un 1987’de onuruna verdiği bir yemekten sonra Mandel bana, “Sizin kuşağınızda bizdeki dayanıklılık yok,” dedi. Belki de haklıydı, ama sorun yalnızca dayanıklılıkta mı? Mandel’in kendisi 1939’da Belçika’da on altı yaşındayken militan olmuştu. Yahudi bir ailenin çocuğu olarak sağcı Yahudi örgütlerinin Hitler’e karşı savaşma ya da onu yenmedeki yetersizliğinden düş kırıklığına uğramıştı. Babası Henri, Alman Komünist Partisi üyesiydi; genç Mandel, erken yaşlarda pek çok eski komünist kitabı okumuştu. Babasının kenarına notlar düştüğü yeni yapıtları da görmüştü. Notlar, genellikle tek sözcükten ibaretti: “Yalanlar!” Dolayısıyla Mandel, komünist partiye değil de, liderleri Abram Leon’un On The Jewish Question adlı klasik bir yapıtı kaleme aldığı küçük bir Belçikalı komünistler grubuna katılmıştı. Grubun tamamı Direniş Hareketi’nde yer aldı, Leon ise Gestapo’nun eline geçerek idam edildi. Böylesi gruplardan nefret ediliyordu, çünkü onlar bütün Almanları Nazi olarak değerlendirmemekteydiler. Mandel’in yoldaşları düzenli olarak askerlere, faşizmin hayvansal yüzünü açığa çıkartan ve ordudan ayrılmaları çağrısını yapan Almanca propaganda bildirileri dağıtıyorlardı. Mandel’in kendisi de iki kez Nazilerce tutuklanmıştı. Birincisinde kaçmayı başardı. Yeniden tutuklandı, bir Nazi mahkemesi önünde “yargılandı” ve 1944’te Almanya’da bir Nazi temerküz kampına gönderildi. O yılın başlarında Dördüncü Enternasyonal’in gizli seksiyonlarının birinci Avrupa konferansına katılmıştı. Müttefiklerin zaferi pek çok kişinin yanı sıra, onun da hayatını kurtardı. Bu deneyim 1968’de Batı Avrupa’da yaşananlardan çok farklıydı. Belki de Batı’daki “dayanıksızlık” bununla açıklanabilir.

Ne ki var benim için, 1968’in en bunaltıcı yan etkisi siyasetle bağlantılı değildi. Rudi Dutschke Danimarka’daki evinde yıkanırken öldü. Eski kurşun yarası iyileşmiş, ama doktorları kendisine bayılma tehlikesinin süreceği ve gözetimsiz sıcak suyla yıkanmaması gerektiği konusunda uyarmışlardı. Doktorlar pek çok şey söylerler, Dutschke de suikast girişiminden sonra hiç bayılmadığı için bu tavsiyeyi kulak ardı etmişti. Ama o gün yorgundu ve bayıldı. Ölümü hızlı ve acısız oldu, ama arkasında doldurulmaz bir boşluk bıraktı. Ölümünden birkaç ay önce kendisiyle Londra’da, ikimizin de konuşmacı olarak katıldığımız bir konferansta karşılaşmıştım. O geldiğinde ben ayrılmak üzereydim, durup kucaklaşmıştık. Konuşmamızda ısrar etmiş, bir süre High Holborn’daki bir kafede söyleşmiştik. “Ya sen?” diye sormuştu, “Sen iyi misin? Değişmedin mi?” Coşkusunda en ufak bir azalma yoktu. Yakın dostu ve kendisini çok etkileyen Mandel’den uzun uzadıya söz ettik. “Şaşırtıcı bir insan,” diyordu Dutschke, “hiç değişmiyor”. Danimarka’ya bir dahaki gelişimde kendisini ziyaret etmem için benden söz aldı, Kopenhag’a son kez geldiğimde onu görmeyişime biraz bozuk çaldı. Ölümü Almanya’da büyük bir boşluk yarattı. Yeşillerin meydan okumasına ve kendi fikirlerinin bu saflarda ifade edilmesine ne denli sevinirdi…

Rudi Dutschke

Dutschke’nin ölümünün hüzünlü bir dipnotu daha var. Gazetesi Dutschke’yi mahkûm eden Alman basın kralı Axel Springer’in oğlu, yaralı öğrenci liderinin hayranları arasına katılmıştı. Dutschke tedavi için yurtdışında olduğu sıralar genç Springer “çocukların giysileri” için cömert bir bağışta bulunmuştu. Dutschke’nin ölümünden kısa bir süre sonra, dostlarına yaşamanın artık bir anlamı olmadığını söyleyerek intihar etti. Babası bu sarsıntıyı hiçbir zaman atlatamadı.

Malcolm Caldwell, Pol Pot Kamboçya’sının başkentinde öldü. Pol Pot’un Batı’daki birkaç destekçisinden biriydi ve kendisiyle birçok kez tartışmıştık. Kamboçya’lı diktatörle buluşmasından bir gün önce kaldığı konuk evinin salonunda esrarlı biçimde tabancayla vuruldu. Rakip bir fraksiyonun işi miydi? Bunu hiçbir zaman öğrenemedik, Pol Pot da kısa bir süre sonra devrildi.

Ama beni en fazla etkileyen ve hayatımda büyük boşluk yaratan ölüm, Clive Goodwin’inki oldu. 1977’de Los Angeles’a hareketinden bir gün önce bir şey isteyip istemediğimi sormak üzere beni aramış, LA’nın “cennet ve cehennemi bir arada barındıran” yönünden bahsetmiş ve döner dönmez bu konuda uzun bir makale yazmaya söz vermişti. Ama dönmeyecekti. Trevor Griffiths adına Warren Beatty’le görüşmeye gitmişti. Griffiths’in Kızıllar filmi için hazırladığı senaryoyu konuşacaklardı. Clive her zamanki gibi giyinmişti: bir tişört ve blucin; bu Beatty’nin dairesinin bulunduğu Beverly Wiltshire’ın desteklediği bir giyim tarzı değildi. Clive rahatsızlandığında görüşmeleri tamamlamış, oteline dönüyordu. Sendeleyerek tuvalete girdi. Yere düştü. Otel yönetimi, sarhoş olduğunu düşünerek cankurtaran yerine LA polisine haber verdi. Polisler onu Beverly Hills karakoluna götürerek bir hücreye kapattılar. Dostum Clive o sırada beyin kanaması geçiriyordu. O gece hiçbir tedavi görmeden öldü. Robin Blackburn beni arayıp haberi ilettiğinde Orta Galler’de bir arkadaşın evinde bir kitap üzerinde çalışıyordum. İki gün felç oldum. Kendi başıma uzun yürüyüşlere çıktım, uygun bir köşeye gizlenip ağladım. Yıllar boyu, bilincinde olmadan ahizeyi kaldırıp numarasını çevirdim durdum. Birbirimizi yitirdiğimiz yıllar gözümde daha da iğrenç bir hal aldı. (…)

Son günlerde bana sık sık 1960’larla ilgili herhangi bir üzüntü duyup duymadığımı soruyorlar. Bazıları kibarca, her şeyi unutup, günümüz üzerinde yoğunlaşmayı yeğleyip yeğlemediğimi bilmek istiyor. Anlarlar mı, anlamazlar mı bilemiyorum ama, soruları geçmişe değil, geleceğe yönelik. Ben hiçbir şeyden pişman değilim. Kendim dahil pek çok kişi ve grup, hatalar yaptık. Bu döneme ilişkin pek çok şey gizeme ve düşe büründürüldü. Ama başat tema, yeni bir dünyaya ihtiyaç duyduğumuzdu. Günümüzde de insan bundan farklı bir şey düşünebilir mi? Dünya Orwell’vari bir karabasanın pençesine düşmedi. Hollywood dışında, Vietnam’ın verdiği dersler tamamen unutulmuş değil. Beyaz Saray’ın siyasal unutkanlığı teşvik etmek için harcadığı bütün çabalara karşın, ABD nüfusunun büyük bölümü hâlâ Nikaragua Sandinist Cumhuriyeti’nde askeri bir müdahaleye karşı çıkıyor. Reagan yönetiminin Nikaragua’daki ancien régime artığı bir grup gangster, kokain kaçakçısı ve işkenceciyi özgürlük savaşçıları olarak sunma girişimi fena halde geri tepti. New Yorker dergisi, ustalıkla kaleme alınmış bir makalede Watergate’in Nixon’a Hindiçin’i yüzüne gözüne bulaştırması karşısında verilmiş bir ceza olduğu gibi, Irangate’in de Reagan’a Nikaragua siyaseti için biçilmiş bir ceza olduğunu belirtiyordu. (…)

Bütün dönüş ve gerilemelerine karşın tarihin bu ileri akışı karşısında insan nasıl edilgen ya da kinik bir maske ardına gizlenebilir ki? Bu kitapta sözünü ettiğim insanlardan pek azı döneklerin saflarına katıldı. İçlerinden pek çoğunun bugün siyasal örgütlerin üyeleri olmadığı doğru, ama birbirimizle ne zaman karşılaşsak, bu bir sapkınlar buluşması oluyor. 1986 Aralık ayında Los Angeles’ta Ralph Schoenman’la karşılaştım. Tıpkı yirmi yıl öncesinden aklımda kaldığım gibiydi. Taklit edilmesi mümkün olmayan tarzıyla Kudüs’ten Tel Aviv’e düzenlemeyi düşündüğü Barış Yürüyüşü’nün nasıl bazı kişi ve kurumlarca baltalandığını anlattı. Kuzey Amerika’da önde gelen Yahudi kökenli aydınları, İsrail’in yayılmacı siyasetine muhalefetlerini dile getirmek üzere örgütlemişti. Bunun sonucu olarak da İsrail’e girmesi yasaklanmıştı. “Sanırım,” diyordu gururlu bir gülümsemeyle, “tanınmış bir Mafya şefinin dışında İsrail’e girmesi yasak olan tek Yahudi benim”. Ne yazık ki ona, bir zamanların önde gelen Marksist öğretim üyelerinden ve Ramparts’ın yayıncılarından olup, sonradan Reagan’ın dış siyaseti ve utanmasız kapitalizm savunuculuğuna terfi eden David Horowitz’in neler yaptığını sormayı unuttum.

Başkaları da var. Fransa’da JCR’in merkezi liderlerinden Henri Weber, şimdi Fransa’nın eski başbakanlarından Fabius’un salonunda sürekli bir mobilya oldu ve kendi geçmişiyle dalga geçiyor. Pat Jordan siyasal bir toplantıda alçakça yaralanana dek konumunu koruyabildi. Şimdi bir yanı felçli, hâlâ okuyup konuşabiliyor. Yaşama iradesini yitirmedi. Robin Blackburn ve Perry Anderson yine New Left Review’u yayınlıyorlar ve yayın kurulu toplantılarında onlarla düzenli olarak bir araya geliyoruz. Perry Anderson, Bolivya günlerinden bu yana Kadim Dünya ve Marksizm üzerine dört şaşırtıcı kitap yayınladı, ünü eskisinden de fazla. Blackburn de Yeni Dünya’da kölelik tarihi ve zamanla bunu tasfiye eden güçler üzerine hayatının yapıtını tamamlamak üzere.

Alman ozanı Erich Fried, Anschluss’dan sonra Avusturya’ya kaçıp İngiltere’den sığınma hakkı istedi ve bu ülkeyi ana üssü haline getirdi. Fried, büyük Alman siyasal taşlama geleneğini sürdürüyor ve Heine ve Brecht’in varisi olarak görülüyor. Altmışlı yaşlarında, ama hâlâ bizim 1960’larımızın savunuculuğunu yapıyor. Erich’le zaman zaman geçmişten ve günümüzden söz ediyoruz, kanser ameliyatlarına karşın iyimserliğini sürdürüyor ve çağdaş siyasetin genç sahtekârlarından daha genç gözüküyor. 1987’de bir kez karşılaşıp Rudi Dutschke ve döneklik olgusundan söz ettik. Fransız, Çinli ve İspanyol öğrenciler bir kez daha sokağa dökülmüşlerdi, genel hava 68’dekinden farklı olmakla birlikte kimi zaferler de kazanmışlardı.

68 ideallerinden ricatın en aşırı örneklerini simgeleyen Fransız entelijansiyasının değişken davranışından söz ederken, “Nasıl bu kadar çabuk vazgeçebildiler?” diye soruyordu.

Erich Fried günümüzde Alman dilinde yazan yaşayan en büyük ozan olarak değerlendiriliyor. Şiirleri Berlin Duvarı’nın her iki yanında kolayca dolaşıyor ve ülkenin her iki kesiminde de geniş bir okur kitlesi buluyor. 1986’da Paris’te prestijli bir edebiyat toplantısına çağrıldığını anlattı bana. Yüzlerce gliterati* bulunuyordu toplantıda. Fried bu toplantı için, kendi gözetimi altında özenle Fransızcaya çevrilen bir şiir yazmıştı. Bu şiiri bana önce Almanca olarak okudu, sonra da İngilizceye çevirdi. Hepsini defterime kaydedebilmek için onunla yarıştım. O akşamüstü Fried’ın bana okuduğu şiirin adı “Sol İçin Dua”ydı, şöyle bir şeydi:

Hâlâ inanmadığım sevgili Tanrı

Bir kez daha bir mucize yarat

Çünkü zamanıdır

Ya da aynı anda birkaç mucize birden

(Çünkü bir tanesi az gelebilir)

Ve terk ettiğin bu Fransız aydınlarına

Sonunda her aydın modasını izlememeyi

Moda kıl.

Onları bir saniyede

İyi ve yararlı sapkınlardan

Sefil döneklere dönüştüren

Üslûpçu ivmeyi yitirmelerini sağla

Parlak ifadeleriyle gözleri körleşmesin

İçeriğin yoksulluğunu kavratmayacak kertede

Bu denli iyi olmasınlar şeytanın avukatlığında

Boynuzları çıkacak, ayakları toynaklanacak

Ve artlarında uzun bir kuyruk oluşaca kadar!

Yeryüzündeki hiçbir söylemin

Züppeliği, kibir ve ırkçılığı,

Örneğin anti-Semitizm ya da Arap düşmanlığını

Bağışlatacak kadar zekice olamayacağını kavrat onlara.

Ve Sol’un aptallık, suç ve hatalarının haklı

hiçbir eleştirisinin

Hiçbir şekilde gericiliğe sapmayı haklı

gösteremeyeceğini de

Çünkü Sağ’ın yöneldiği ya da kaydığı yön

Ne Fransa ne de dünya için çıkış olabilir.

Marchais bakışlarına engel de olsa

Gorbaçov’un Stalin olmadığını

Ve Afganistan’daki girişim ne denli feci de olsa,

Nikaragua ya da Güney Afrika sözkonusu olduğunda,

Afganistan ya da Gulag yaygaraları koparmanın,

Ya da bu yolla bir şeyler elde edilebileceğini sanmanın,

Hâlâ budalaca bir suç olduğunu görmelerini sağla.

Alamaz çünkü Reagan ya da Weinberger

İnsanları ve dünyayı kurtarma yolundaki

Safdil arayışların yerini.

”Peki,” dedim, “bitirdiğinde tepkileri ne oldu?” Kafasına şarap kadehlerini fırlatıp onu alçaklık, budalalık, hilekârlık, aptallıkla suçlayıp salonu terk mi etmişlerdi? “Hayır,” diye cevapladı Fried, “ben de şaşırdım ama, çoğu coşkuyla alkışladı”.

Tarih, sonuna yaklaşan bu yüzyıla ilişkin hükmünü henüz vermedi. Dünyanın büyük bölümü kötü günler geçiriyor, ama gerçekleştirilen ilerlemeler ne denli kırılgan ve bozulabilir görünse de, umudun kendisinden vazgeçilemez.

Çeviri: Osman Yener

Bu Tarık Ali’nin Sokak Savaşı Yılları kitabının (İletişim, 1995; Agora, 2008) son bölümünden alınmıştır. Daha önce Mesele dergisinin 17. sayısında yayımlanmıştır.

Zapatistaların “Çoğul-Evren” Kavramı ve Uluslararası Dayanışma – Marie-Claude Savard

1 Ocak 1994 günü Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (ALENA) uygulamaya konarak Meksika, Chiapas’ta Ya basta!çığlığının yankılandığı ayaklanmayı tetikler. Ayaklanmaya önderlik eden Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu (EZLN) yerli halkların haklarına saygı ve demokrasi talep etmektedir. Bu isyanı önceleyen onlarca yılı “başarısız bir toplumsal deney” olarak nitelendiren EZLN kendi topraklarında yabancı aktörlerce yürütülen ve kalkınmayı hedefleyen müdahalelere karşı çıkar. Ülke tarihine damgasını vurmuş olan beş yüz yıllık sömürgeci tahakküme son verilmesi çağrısında bulunurlar. ALENA’ya karşı çıkarak Zapatistaların “Ya basta!”sı Chiapas’ın yerli halklarının kendi ortak topraklarına kavuşabilme, kadim yönetim biçimlerini canlandırma ve son olarak el konulmuş olan haysiyetlerini tekrar kazanma umudunu ifade eder.  

Bu yazının girişinde EZLN’den söz edilse de amacı Chiapas’taki çatışmayı incelemek veya bir bilanço çıkarmak değil. Daha ziyade 1994 ayaklanmasını bir başlangıç noktası olarak alıp Zapatista hareketine has bir kavramı devreye sokarak gelişme/kalkınma anlayışını sorgulamayı hedefliyor: Çoğul-evren [plurivers]. Un mundo donde quepan muchos mundos yani birçok dünyayı içinde taşıyan bir dünya anlamını ifade eden bu terim kapsayıcılığı simgeliyor. Bir görüş olarak çoğul-evren dünyayı farklı algılama biçimlerinin hiyerarşik olmayan şekilde bir arada var olabilmesini savunuyor. Böylece çoğul-evrensellik hiçbir topluluğun yaşam tarzı, dini veya kâinat algısı nedeniyle aşağılanmaya, sömürülmeye veya yok olmaya tabi bırakılmaması gerektiği anlamına geliyor. 

Başka Dünyaları içinde Taşıyan Bir Dünya

Çoğul-evren kavramı, homojen olmaktan ziyade çeşitlilik içeren stratejilere ve standartlara ulaşmaya dayanan, dünya çapında bir refahın mümkünatına inanıyor. Dolayısıyla çoğunlukla Batılı bir iktisadi ve ekstraktivist[1] yönü de olan, kalkınmayı desteklemeyi amaçlayan ortodoks pratiklerden uzaklaşan bir anlayış. Çoğul-evrencilik dünya çapındaki toplulukların kendi refahlarını ve yaşadıkları topraklarınkini sağlamak üzere geliştirdiği çeşitli iktisadi, siyasal, toplumsal ve ekolojik pratiklere eşit düzeyde değer vermektedir. 

Bununla birlikte Abya Yala’nın (üzerinde yaşayan ilk halklar tarafından Amerika kıtalarına verilen ad) yerli halkları için o “içinde birçok dünya taşıyan dünya” kazanılmış olmaktan uzak. Orta Amerikalı bir ekolojist olan Ronaldo Lec’e göre Maya’ların kadim bilgilerinin yok edilişi hâkim eğitsel, iktisadi ve siyasal sistemlerin müdahalesiyle yıllar içinde gerçekleşmiştir. “Maya’larca geliştirilmiş olan bilgi Guatemala’da bugün geri kalmışlık olarak değerlendiriliyor. Gelişmeye zararlı olduğu düşünülüyor halbuki gerçekte sadece bir başka yaşam tarzını temsil ediyorlar”. Ronaldo’ya göre Merkez ve Güney Amerika’nın yerli halklarının binyıllık kültürel ve düşünsel zenginliği kalkınma politikaları tarafından görmezden geliniyor. “Gelişme anlayışı ne halkların ve kültürlerin çeşitliliğini ne de bu çeşitliliğin barındırdığı potansiyeli kabul ediyor”. 

Sumak kawsay’ı ifade eden grafik

Oysa bugün Güney’de olduğu kadar Kuzey’de de gelişmenin ve refahın neyi ifade ettiği konusunda muazzam bir çeşitliliğe sahip anlayışlar mevcut. Abya Yala halkları için özellikle sumak kawsay’ı veya İspanyolca buen vivir’i düşünelim, Dünyanın haklarını, karşılıklılığı ve artık ürünün paylaşımını da kapsayan bir samimiyet anlayışıdır bu. Hindistan’da swaraj sağlıklı yönetimi ve toplulukların kendi kendine yeterli oluşunu öne çıkaran bir kolektif işleyiş modelini öneriyor. Güney Afrika’da “ben varım çünkü biz varız” anlamına gelen ubuntu kavramı ise bir topluluğu birleştiren karşılıklılık ilişkilerini tarif ediyor. Kuzey yarımkürede ise küçülme ve kaynakların müşterekleştirilmesi de alternatif iktisat, huzur ve gelişim anlayışlarını temsil ediyor. Burada andıklarımız Ashish Kothari’nin ve diğer katkıda bulunanların “Pluriverse : A Post-Development Dictionnary” çalışmasında anılan yüz civarındaki modelden bazıları. 

Yokluğun İnşası

Uluslararası dayanışma ağlarının en önemli görevlerinden biri hâkim ve ortodoks gelişme modeline karşı çıkan bu alternatiflerin varlığını tanımak olmamalı mıdır? Yokluklar sosyolojisiyle ilgilenen Boaventura de Sousa Santos var olmayanın yokluğunun bizzat suskunluk ve dışlama mekanizmaları aracığıyla inşa edildiğini iddia ediyor. Homojenleştirici düşüncenin uygulanabilir alternatiflerin ve seçeneklerin ortadan kalkmasına yol açarak yokluklar yarattığını öne sürüyor. Bu belki de buen vivirubuntuswaraj ve daha yüzlerce terimin var olmalarına rağmen gelişme sözlüğünde yer almamalarını açıklar. 

Güney Afrika’daki Ubuntu anlayışını temsil eden grafik

Bununla birlikte uluslararası dayanışma çevrelerindeki çok sayıda aktör, yukarıda andığım esere katkıda bulunanlar dahil olmak üzere, dünya çapında karşı karşıya bulunduğumuz iktisadi ve toplumsal meydan okumaların üstesinden gelebilmek için gelişme politikalarının dayanıklılık ve uygulanabilirlik açısından öncelikle yerel düzeyde yerli topluluklarda kök salması gerektiğini düşünüyorlar. Stratejiler küresel uzmanlar ve memurlar tarafında dikte edilmek yerine yerel geleneklerden ve bilgilerden ilham almalıdır aksi takdirde verdikleri tavsiyeler ilgili topluluklarda çoğunlukla yaşanılan gerçeklikle bir uyumsuzluk duygusu yaratıyor.

İşte Zapatistaların çoğul-evren kavramı burada yolumuzu açıyor. Alternatif yaklaşımlara ilgi duyarak, onları orijinal isimleriyle anarak ve sohbetlerimizle tartışmalarımıza dahil ederek yoklukların yaratımını tersine çevirmek ve daha kapsayıcı ve çeşitlenmiş bir diyalog ortamını kışkırtmak mümkün hale gelir. Nahuatl[2] dilinden gelen nepantla kelimesi de bizlere ilham kaynağı olabilir. Fransızcada karşılığı olmayan bu kelime iki mekân arasındaki uzamı, iki dünya arasındaki mesafeyi ifade ediyor eşanlı olarak. Bizler, uluslararası dayanışma çevresinin pratisyenlerin, araştırmacıları ve aktivistleri de birer nepantlera ve nepantlero olarak hareket ediyoruz yani dünyaları ve bakışları birbirine yakınlaştıran bağ kurucular olarak. Yoklukları yaratan politikalardan ve pratiklerden uzaklaşıp bir çoğul-evrenin, başka dünyaları bünyesinde barındıran bir dünyanın (yeniden) doğumuna katkıda bulunduğumuzda neler olabileceğini düşünelim. 

Çeviri: Uraz Aydın

14 Eylül 2020

Marie-Claude Savard UQAM (Montreal Quebec Üniversitesi) Uluslararası Araştırma Enstitüsü’nden. 

Kaynak: http://alter.quebec/le-concept-zapatiste-de-plurivers-et-la-solidarite-internationale/


[1] Topraktan hep daha fazla doğal kaynak çekip çıkarmayı savunan anlayış (e.d.).

[2] Uto-Aztek dil ailesinin parçası, Kuzey Amerika ve Orta Amerika’da 2 milyon insan tarafından kullanılıyor (e.d.). 

Ermenistan-Azerbaycan: Savaş ve Yenilgi – Vicken Cheterian (Agos)

Ermeni kamuoyu şokta. 27 Eylül’den önce tahayyül edilen dünya ile savaşın feci sonucu arasındaki boşluk kapatılamayacak kadar geniş. Birçokları suçlayacak hainler, komplocular bulmaya çalışıyor. Bu taşınması güç acının en açık hedefi, siyasi liderlik ve Nikol Paşinyan’ın şahsı.

Ciğerlerini yırtarcasına “hain” diye bağırmanın bir faydası yok. Yaşanan yenilgi çok daha derin. Her şeyden önce askerî bir yenilgiydi bu. Ermenistan silahlı kuvvetlerinin, mecbur bırakıldığı bu savaşa hazır olmadığı, açıkça görüldü. Yenilgi aynı zamanda diplomatikti; Ermenistan kendini inanılmaz bir yalnızlık içinde buldu. Her şeyin ötesinde, stratejik bir nitelik taşıyordu yenilgi; bazıları açık açık tartışılan, ancak çoğu sessiz bir uzlaşmayla genel kabul gören kanıların ve varsayımların birçoğunun hatalı olduğu ortaya çıktı.

‘Hainler’i bulmak için sürdürülen cadı avı, gereken özeleştirinin yapılması açısından bir işe yaramayacak. ‘Hain’, tanım itibariyle, ‘bizden’miş gibi davranan ötekidir, dışarlıklı, yabancı olandır. Komplo aramanın tek sonucu sansür uygulayarak tartışmaları bastırmak, geçmişte yapılan hataları anlayıp yeni, çok daha karmaşık bir geleceğe hazırlanmaya dönük her türlü olasılığı ortadan kaldırmaktır.

Askerî yenilgi, stratejik başarısızlığın bir sonucuydu. Ermenistan kendini bir anda, sayılar ve teçhizat itibariyle üstün olan Azerbaycan’ın silahlı kuvvetleriyle karşı karşıya buldu. Dahası Azerbaycan, Türkiye ordusunun yanı sıra Suriyeli paralı askerlerin de savaşa katılmasını, bir yandan da Rusya’nın müdahale etmemesini sağlamayı başardı.
Yenilgi, bu olasılıkların görülememiş ve bunları engellemek için gereken her şeyin yapılmamış olmasında.
Böyle bir güç birliği karşısında, buna denk bir ittifaktan yoksun Ermenistan’ın askerî olarak alt edilmesi birkaç günlük bir işti.

Kaçırılmış fırsatlar
Birinci Karabağ Savaşı ile İkinci Karabağ Savaşı arasında 26 yıl gibi uzun bir süre ve anlaşmazlığın müzakerelerle çözülmesi konusunda kaçırılmış birçok fırsat var. Yenilgi, yanlış politikalara yol açan yanlış kanılarda, yanlış düşüncelerde aranmalı.

Karabağ çatışma bölgesinde uzun yıllar göreli bir istikrar yaşandı ama bu arada bölgenin etrafındaki dünya hızla ve tehlikeli bir şekilde değişiyordu. Kafkasya’ya hiç de uzak olmayan Irak ve Suriye’deki savaşları düşünün. 2016 Nisanı’nda yaşanan ‘Dört Gün Savaşı’nda, Karabağ’da 22 yıl süren statükonun sona erdiği, savaş tehlikesinin gerçekten var olduğu ve bir sonraki savaşın, Birinci Karabağ Savaşı’ndan daha fazla zayiata yol açacağı net bir şekilde ortaya çıkmıştı.

2008’deki savaşla Rusya geri çekilmeyi bırakıp iddialı, genişlemeci bir politika izlemeye başladı. Moskova’nın, Karabağ bölgesinde de askerinin olmasını istediği, sır değildi. Türkiye’de de çarpıcı bir değişim oldu; 2016’daki başarısız darbe girişiminin ardından ülkenin politikası hem içeride, hem de yurtdışındaki bir dizi harekât çerçevesinde sert bir yön aldı. Moskova ve Ankara birbiriyle sık sık zıt düşse de, ikisi de bölgesel küçük ortakları adına anlaşmalar yapmayı başardı. 
Karabağ çatışması 1988 yılında, Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi’nde yaşayan Ermeni nüfusun kendi kaderini tayin etme mücadelesi olarak başlamıştı. Ardından, 1991-1994 arasında, Karabağ halkının sırtına savaş yükü bindi. İlk savaşta Karabağ birkaç kez savaşı kaybetme ve yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. 1992 yazında, milliyetçi lider Ebulfez Elçibey’in yönetimindeki Azerbaycan güçlerinin, Karabağ topraklarının yaklaşık %40’lık bir kısmını işgal etmesi, böyle bir durumdu. 1993 yılında olayların akışını tersine çevirip Kelbecer’in ve diğer bölgelerin işgal edilmesini mümkün kılan, bedeli yüksek, sert direnişti. 

Kırılma noktası
Müzakereler yıllar boyu, bu bölgelerin iade edilmesi ve karşılığında Karabağ’da Ermenilerin kendi kaderini tayin hakkının tanınması çerçevesinde yürütüldü. Bir noktada anlatı değişti. Bu tavır hiçbir zaman açık bir şekilde konuşulmadı, hiçbir zaman tam olarak sahiplenilmedi fakat karşılıklı tavizlerle bir ara çözüm, bir uzlaşma aramak, Ermenistan’a –ve Azerbaycan’a– her yıl milyonlarca dolara mal olan bir gerginliğe son vermeye çalışmak yerine, gençleri Birinci Dünya Savaşı’nı andıran siperlere yollamak yerine, yeni sloganlar üretildi: “Hiçbir toprağı, asla iade etmeyeceğiz.” Bu, Azerbaycan’ın, Karabağ’ın kendi kaderini tayin etme iradesini kabul etmemesinin yanıtıydı; öyle görülüyordu. İşgal edilen toprakları iade etmeyi reddetmek, her tür olası müzakereye son vermek demekti. Müzakerelere son verilerek, yeni bir savaşa giden yolda ilk adım atılmış oldu.
Paşinyan yönetimi bölgesel jeopolitik değişimleri okumak, tehlike çanlarını duymak, ülkeyi ateşten uzaklaştırmak yerine ateşe sürükledi.

Simgesel topraklar
Peki, birçoklarının iade edilmesine karşı çıktığı bu topraklarda ne vardı? İlk savaşta zorla yerlerinden edilen Azerbaycanlıların geride bıraktıkları, metruk, harap olmuş şehirler ve köyler… Artık kimse yaşamıyordu bu topraklarda; askerlerin gençliklerini geçirmek üzere gönderildikleri siperlerden başka bir şey yoktu. Birçok ‘şahin’in geri vermeyi reddettiği toprak, gerçek toprak değildi, simgesel topraktı. 
Bir diaspora halkının, küreselleşme çağında, toprak konusunda bu kadar saplantılı olması, olsa olsa bir ironi olarak değerlendirilebilir.

Toprak, boş toprak, sembolik toprak, insanlardan daha önemli hâle geldi. Bunun sonucu olarak bir dizi siyasi hata yapıldı. Tek bir örnekle yetineceğim: Vladimir Putin’in son zamanlarda verdiği birkaç söyleşiye bakılırsa, Bakü’nün savaştan önceki taleplerinden biri, Azeri sivillerin Şuşi/Şuşa’ya dönmesiydi; Yerevan bunu reddetmişti. Talebin kabul edildiğini, Azerilerin Ermenilerle yan yana yaşamak üzere şehre döndüğünü, şehir yönetiminin onları entegre etmek için iki dilli eğitim veren okullar açtığını, belediye işlerinin beraber yürütüldüğünü hayal edin. Çatışma mantığından çıkıp bir arada var olmayı ve günlük rutin işleri paylaşmayı öğrenmeye dönük ilk sağlıklı adım olurdu bu. İki topluluğun mensuplarının yan yana yer aldığı idari, siyasi ve kültürel yapılar inşa etmek için denemeler yapılabilirdi; bu konuda kaçırılan tüm fırsatları düşünün. İmkânsız değil; 20. yüzyılın başında, hem Ermeni hem de Azeri, ayrıca Kürt, Gürcü, Rus ve İranlı üyeleri olan siyasi partiler bile vardı.

Bu tür denemelere, bir arada var olmaya ve çoğulculuğa son veren, 20. yüzyıl başlarında yaşanan korkunç olaylardı. Geri dönüp geçmişin hatalarını düzeltmenin zamanı gelmedi mi?

Ağır bedel
Ermenistan tarafı savaşın bedelini binlerce gencin ölümü, yenilgi ve toprak kaybıyla, ağır ödedi. Diğer yandan, ülke, hiç olmadığı kadar güçlü bir şekilde Rusya’nın koruması altında. Azerbaycan savaşı kazandı ama bu galibiyet ona pahalıya mal oldu. Yalnızca çok sayıda savaş kurbanı verdiği için değil… Azerbaycan, Türkiye’nin yardımının ve Rusya’nın 44 gün süren savaş boyunca sürdürdüğü ‘tarafsızlığın’ bedelini ödemek durumunda. 

Şu anda, Azerbaycan’ın batı kısmında Rus birlikleri bulunuyor; Bakü, Sovyetler Birliği’nden bağımsızlığını kazandığından beri bunu engellemeye çalışıyordu. Rus askerlerinin yeniden gelişi, Azerbaycan’da birçoklarını kaygılandırıyor. Bakü’de üzerine daha az konuşulan bir diğer mesele ise, Türkiye’nin gitgide yükselen etkisinin sonuçları ve Azerbaycan topraklarında Türkiye askerlerinin konuşlandırılması olasılığı.

Kaç ülkenin topraklarında aynı anda hem Rusya, hem de Türkiye’nin askerî üssü var? Bunun sonuçları neler?
Savaş bitti; bir galip, bir de mağlup var. Fakat uzun vadede iki ülke de, şu anda, 27 Eylül 2020 öncesine göre daha az egemen olduğunu anlayacak. 

Yenilgi nerede?
Yeni ‘kesinlikler’ yaratmayalım. 9 Kasım’da imzalanan, hem bir ateşkes antlaşması, hem de siyasi bir antlaşma. Süresi beş yıl. Aktif bir yanardağı –geçici olarak– durdurdu. Bu durum bir nihai çözüm olarak görülmemeli. Rusya’nın varlığının ‘ilelebet’ süreceği düşünülüp buna güvenilmemeli. Sovyetler Birliği’nin bile günü geldiğinde bu bölgeyi terk ettiği unutulmamalı.

İkinci Karabağ Savaşı önlenebilirdi. Yenilgi, 26 yıl boyunca barışçıl bir çözüm bulunmamış, bu sürenin boşa gitmiş olmasında. Uzaktan bakıldığında, yalnızca Ermenistan değil, Azerbaycan da çok küçük bir ülke. İki taraf sorunlarını birbiriyle konuşarak çözmeyi reddetmeyi sürdürürse, bu işi onların yerine emperyal emelleri olan devletler halledecek.
Artık Ermeniler ve Azerilerin birbiriyle konuşmasının zamanı gelmedi mi? (1)

İngilizceden çeviren: Altuğ Yılmaz

(1)Yaptığım diyalog çağrısı için bkz. Agos, 10 Temmuz 2019 (http://www.agos.com.tr/en/article/23008/time-for-armenian-and-azerbaijani-diasporas-to-talk-to-each-other). Yazının Türkçe çevirisi: Agos, 11 Ekim 2109 (http://www.agos.com.tr/tr/yazi/23038/ermeni-ve-azeri-diasporalari-icin-diyalog-zamani)

Kaynak: http://www.agos.com.tr/tr/yazi/24948/savas-ve-yenilgi

Kapak Görseli: © Aris Messinis, AFP

Azerbaycan-Ermenistan Uyuşmazlığının Asıl Nedeni Ne? – Djene Rhys Bajalan- Sara Nur Yıldız- Vazken Khatchig Davidian

ABD’de gelişmelere sol bir perspektiften bakan bir dergi olan Jacobin, internet sitesinde 10 Ekim 2020’de (yani ateşkes açıklamasından hemen önce) Karabağ çatışmalarına dair kapsamlı bir makale yayınlandı. Farklı ülkelerden üç akademisyenin imzasını taşıyan bu makale hem meselenin tarihine hem de geleceğine dair analizler içeriyor. Bu metin ilk olarak Agos’ta yayınlanmıştır.

Ermenistan ile Azerbaycan arasında patlak veren savaş, uluslararası alanda dikkatlerin, Nagorno Karabağ (Dağlık Karabağ ya da –Ermeniler tarafından kullanılan eski adıyla– Artsakh) konusunda uzun süredir devam eden anlaşmazlığa yönelmesine neden oldu. 

Özellikle Azerbaycan ve Türkiye’den gelen şiddet söylemi kulakları sağır ederken, sosyal medyada Azeriler, Türkler ve Ermenilerin kullandığı ırkçı, şovenist ve canavarlaştırıcı dil kontrolden çıkma noktasına gelmiş durumda. Askere alınmış genç Ermeni ve Azeri askerleri ve masum sivilleri mezarlarına taşıyan bayraklara sarılmış ceset torbalarının ötesinde, tüm bu hengâmenin içinde birçok başka kayıp da verildi; ortada, hakikat, bilgi ve aradaki uyuşmazlığı kesin olarak çözmeye dönük herhangi bir ciddi irade görünmüyor.

Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki gerilimlerin Kafkasya’yı savaşa sürükleyebileceği yönündeki korkular yeni değil. İki ülke, Dağlık Karabağ / Artsakh konusunda çeyrek asırdan uzun bir süredir bir çıkmazın içinde. Şu an yaşanan gerginlik birçoklarını şaşırtmış olabilir ama daha keskin gözlemciler, bu noktaya doğru gelindiğini görebiliyordu. Bu uzlaşmazlık konusunda önde gelen uzmanlardan biri olan Laurence Broers, 2016 yılının Nisan ayında yaşanan dört günlük yoğun savaşın ardından, müzakerelerin başarısızlığa uğramasının ve dizginlenmeyen milliyetçiliğin, tarafları otomatik olarak savaşa götürmesi gibi bir tehlikeden söz ederek uyarıda bulunmuştu.

Şu anda yaşanan, tam olarak böyle bir ‘otomatik’ gidiş gibi görünüyor. Fakat uzlaşmazlığı atalardan kalma nefretlerin ya da Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasındaki bir uygarlık çatışmasının sonucu olarak değerlendirmek yanıltıcı olur. Gözlerimizin önünde cereyan eden trajediye bir açıklama getirebilmek için, bu hataya düşmek yerine, sömürgeciliğin, milliyetçiliğin, otoritarizmin ve büyük güçlerin politikalarının bıraktığı mirasa bakmamız gerekiyor.

Sömürgecilik ve milliyetçilik
Dağlık Kafkasya, nefes kesen bir doğal güzelliği olan ve muazzam bir etnik, dilsel ve dinsel çeşitlilik barındıran bir bölge. Karadeniz’den Hazar kıyılarına kadar uzanan bölge, birçok topluluğa ev sahipliği yapıyor; Gürcüler, Ermeniler, Azeriler, Ruslar, Mesket ve Ahıska Türkleri, Kürtler, Ezidiler, Dağıstanlılar, Abhazlar, Çerkesler, Çeçenler, Talışlar, Osetler, İnguşlar, bunlardan sadece bazıları.

Ancak, günümüzdeki milliyetçi tutumların velvelesi, bölgenin inanılmaz çeşitlilikteki halklarının, müzikten dansa, folklordan yemeklere kadar uzanan ve müthiş bir zenginlik oluşturan ortak kültürel mirasının üstünü örtmemeli.

Burası, 16. yüzyılın başlarından 19. yüzyılın başlarına kadar, Sünni Osmanlı İmparatorluğu’nu İran’daki Şii rakiplerinden ayıran, geniş ve belirsiz bir sınır bölgesinin kuzey kısmını oluşturuyordu. Günümüzde modern Ermenistan ve Azerbaycan Cumhuriyeti’nin yer aldığı bu topraklar, sık sık, bu iki Müslüman güç odağı arasında çatışmalara sahne olsa da, genel olarak İran’ın etki alanı içindeydi.

Dış güçler, bölgede hâkimiyet kurmak için, dönemin coğrafi ve teknolojik sınırlılıkları içinde, genellikle hafif müdahalelere başvuruyorlardı. Bölgenin tamamında yerel derebeyleri kayda değer bir özerkliğe sahipti; çeşitli etnik ve dinî topluluklar yan yana, göreli bir barış içinde yaşıyordu. Ancak 1801-1828 arasında Rusya’nın askerî olarak genişlemesi sonucunda İranlılar Doğu Kafkasya’dan çıkmak zorunda kaldı ve bölge, kozmopolit bir şehir olan Tiflis’ten yönetilen Kafkasya Genel Valiliği’ne dâhil edildi.

Dağlık Karabağ / Artsakh özelinde, Ermenilerin bölgeyle ilişkisi Antik Çağ’a kadar uzanır. Bölgenin her yerinde hâlâ Orta Çağ’dan kalma Ermeni manastırları ve Ermenilere ait mimari anıtlar bulunuyor. Ancak bölge, Ermeni kültürü ve dinî hayatı açısından önemli bir merkez olsa da, uzun zamandır kozmopolit bir nitelik taşıyor.

18. ve 19. yüzyıllarda Şuşi/Şuşa, hem Ermeniler hem de Azerbaycanlı Türkler için bir kültürel rönesans şehri olarak öne çıktı. Sovyetleşme döneminde yapılan nüfus sayımları, yüksek kesimlerde (yani Dağlık Karabağ’da) Hıristiyan Ermenilerin Azerilere oranının dokuza bir olduğunu, çevredeki alçak kesimlerde ise nüfusun ağırlıklı olarak Müslümanlardan oluştuğunu gösteriyor.

Birçok sömürgeci rejim gibi, Rus yönetiminin politikaları da Kafkasya’nın çeşitli halkları arasındaki gerilimleri yoğunlaştırdı; bu eğilim, milliyetçiliğin yükselişiyle güçlendi. 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında halkların kendilerini ayrı ulusal topluluklar olarak görmeye başlamasıyla, aralarındaki ilişkiler git gide daha da gergin bir hâl aldı.
Bu durum özellikle Hıristiyan Ermeniler ile, 20. yüzyıl başlarında ‘Azerbaycanlı/Azeri’ adını benimseyen (‘Azerbaycan’ tarihsel olarak, günümüz Azerbaycan Cumhuriyeti’ni değil, İran’ın kuzeydoğusundaki, hâkim dilin Türkçe olduğu vilayeti tanımlar) Müslüman Kafkasya Türkleri arasındaki ilişkilerde gözlemlenir. 

Rusya çözülünce
Etnik-ulusal gerilimler, çarlık otokrasisi tarafından bir ölçüde denetim altında tutuluyordu ama imparatorluk Rusyası çözülmeye başlayınca Kafkasya da çözüldü. İmparatorluğun devrim çalkantıları içinde savrulduğu 1905 yılında, Ermeniler ile Azerbaycan Türklerinin karşı karşıya geldiği, topluluklar arası bir katliam dalgası hızla yayıldı; yüzlerce kişi öldü. Ardından Birinci Dünya Savaşı’nın barbarlıkları geldi.

Savaş Ermeni nüfus açısından özellikle travmatik oldu. Osmanlı hükümetinin 1915’te, imparatorluğun Ermeni nüfusuna yönelik bir soykırım tecavüz ve katliam hareketi başlatma kararı alması sonucunda, muhtemelen 1,5 milyon kişi hayatını kaybetti. 

Rus İmparatorluğu’nda yaşayan Ermeniler bu imha hareketine maruz kalmasa da, soykırım Ermeni halkını derinden etkileyip şekillendirdi. Günümüz Ermenistanı’nda nüfusun önemli bir bölümünü, soykırımdan kaçıp buraya iltica edenlerin soyundan gelenler oluşturuyor. Dolayısıyla Ermeniler, Azerilerle aralarındaki uzlaşmazlığa 1915 olaylarının merceğinden de bakıyorlar.

Savaş, bir başka açıdan da muazzam bir etki yarattı: 1917 devrimlerinin ardından Kafkasya’da çarlık otokrasisinin yıkılmasını ve Rusların otoritesinin çökmesini hızlandırdı. Sömürge yönetiminin çöküşünün hemen ardından, Almanya, Osmanlı İmparatorluğu ve –İttifak Devletlerinin yenilmesiyle– İngiltere, bölge üzerinde nüfuz kurmaya çalıştı ancak başarılı olamadı. 

1917 devrimlerini takip eden dönemde, 1918 baharındaki kısa süreli federatif birlik denemesinin ardından bağımsız Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan cumhuriyetlerinin kurulmasıyla, git gide büyüyen bir siyasi parçalanma yaşandı.
Sonuç: Savaş. Milliyetçiler, etnik açıdan çoğunlukla karma bir yapı taşıyan bölgeler üzerinde hak iddia etmeye başladılar ve Azerbaycan ile Ermenistan arasında husumetler doğdu. İki yıl süren bu ilk Ermenistan-Azerbaycan savaşı ancak 1920’de, Sovyetler’in bölgeyi işgal etmesiyle sona erdi.

Stalinizmin mirası 
Ermenistan’ın ve Azerbaycan’ın Sovyetleştirilmesinin, iki taraf arasındaki uzlaşmazlığın ortadan kalkması yönünde pek bir faydası olmadı. Hatta, nüfusun çoğunluğunu Ermenilerin oluşturduğu, savaş sırasında Ermeni güçleri ile Azeri güçleri arasında yoğun bir rekabete sahne olan Dağlık Karabağ / Artsakh’ı Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne katma kararını veren, Josef Stalin’di. Yeni kurulan SSCB’nin diğer bölgelerinde olduğu gibi burada da, Sovyet politikaları, uluslar arasındaki uyuşmazlıkları çözmek yerine karşılıklı güvensizlikleri şiddetlendirdi.

Dağlık Karabağ / Artsakh’ın Azerbaycan içinde özerk bir oblast statüsünde olması, Ermeni nüfusu, Sovyet döneminin aşırıya kaçan nüfus mühendisliği uygulamalarından bir ölçüde korudu.

Ermenistan, Türkiye ve İran arasında sıkışmış bir eksklav olan Nahçıvan/Nahiçevan’daki Ermenilerin nüfusu, 1920’lerin başlarında toplam nüfusun yaklaşık yarısını oluştururken, SSCB’nin yıkıldığı dönemde neredeyse tamamen yok olmuştu. 

Buna rağmen, Bakü yönetimi Dağlık Karabağ / Artsakh’ta, bölgeye Azerileri yerleştirerek Ermeni çoğunluğun oranını düşürme politikası izledi; bu Azerilerin yerleşimlerine yatırımlar yaparken, Ermeni şehirlerini ve köylerini temel altyapıdan yoksun bıraktı. Onlarca yıl süren düşük yatırım ve ayrımcılık nedeniyle biriken kinin yarattığı öfke, Sovyetler Birliği’nin çöktüğü günlerde doruğa çıktı.

1988 yılının Şubat ayında, Dağlık Karabağ / Artsakh yerel yönetimi bir oylama yaparak Azerbaycan’dan bağımsız olmaya karar verdi; bu, Ermenistan’la birleşmeye yönelik bir ilk adımdı. Bakü’ye meydan okuyarak yapılan bu oylamanın ardından, Azerbaycan’ın Sumgayıt şehrinde Ermenilere yönelik bir pogrom patlak verdi. Çok sayıda insanın ölümüyle sonuçlanan bu olay, bölgenin tamamında bir şiddet döngüsünün tırmanmasına zemin hazırladı. 1992’de Hocalı’da Azerbaycanlı sivillere yönelik katliamda yüzlerce kişi hayatını kaybetti. 

Azerbaycan ve Türkiye’nin, Dağlık Karabağ / Artsakh halkına kendi geleceğini tayin etme hakkı tanınmadıkça bir çözüme ulaşılmasının mümkün olmadığını anlaması gerekiyor. Ermenilerin ise, nihai bir barış antlaşması yapılmadıkça statükonun sürekli olarak sorgulanacağını anlaması gerekiyor. Özellikle de Aliyev rejimi ayakta kalır ve halkın dikkatini ülke içindeki sıkıntılardan uzaklaştırma ihtiyacı duyarsa.

Topyekün savaş
SSCB’nin Aralık 1991’de dağılmasından sonra, bu döngü, bağımsızlığını yeni kazanmış iki devlet olan Azerbaycan ile Ermenistan arasında topyekûn savaşa evrildi. Etnik temizlik hareketinde neredeyse 30 bin kişi öldü; Ermenilerin Azerbaycan’dan, daha yüksek sayıda Azeri’nin de Ermenistan’dan ve Karabağ çevresindeki bölgelerden çıkarılmasıyla, 1 milyondan fazla insan yerinden edildi. 

Ateşkes sonrası statüko kendisi için bir zafer niteliği taşıyan Ermenistan, nüfusun çoğunluğunu Azeriler ve Kürtlerin oluşturduğu Kalbajar ve Laçin rayonlarını işgal ederek, bağımsızlığını ilan eden Artsakh Ermeni Cumhuriyeti’ni Ermenistan’a bağlayan bir bitişik kontrol bölgesi oluşturdu. 

1994’ten beri çatışmaya kalıcı bir çözüm bulunamıyor. 11 devletten oluşan, eş başkanlığını Fransa, Rusya ve ABD’nin yaptığı Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Minsk Grubu’nun aracılık ettiği müzakereler başarısız oldu. 1994 ateşkesinden sonra oluşturulup yoğun şekilde silahlandırılan ‘Denetim Hattı’nda ve Ermenistan-Azerbaycan sınırının başka noktalarında yaşanan çarpışmalar, bölgede barışa yönelik bir tehdit oluşturmaya kesintisiz olarak devam etti. 

Savaşa giden tırmanış
Çatışmanın çözülememesinde, şüphesiz, tüm tarafların suçu var. Statükodan memnun olan Ermenistan’ın, elindeki askerî ve araziye dayalı avantajdan vazgeçmek gibi bir niyeti yok; bu durum Azerilerin canını sıkıyor. Milliyetçilik ve hiç bitmeyecekmiş gibi görünen Azerbaycan tehdidi, ülkede bağımsızlıktan bugüne uzanan sürecin büyük kısmında hüküm süren Sovyet sonrası dönemin seçkinleri için, kullanışlı bir meşruiyet aracı oldu.

Ermenistan ile Azerbaycan arasında süregelen gerginlik, Kafkasya’yı etki alanının içinde tutmak isteyen eski sömürgeci güç Rusya’ya, iki taraf üzerinde nüfuzunu koruma olanağı sundu. Hatta Putin, bu savaşı, Ermenistan’da 2018’deki barışçıl Kadife Devrim’in ardından iktidara gelen Nikol Paşinyan yönetimine, Ermenistan’dan çok daha zengin ve kalabalık bir ülke olan ve Türkiye’nin destek verdiği Azerbaycan’la arasındaki uzlaşmazlıkta, Rusya’dan alacağı desteğin ne kadar vazgeçilmez olduğunu hatırlatmak için kullanabilir. 

Ne var ki, bu son tırmanışın ayrıntılarını anlayabilmek için Bakü’ye ve Ankara’ya bakmak gerekiyor. Eylül sonunda saldırıya geçen, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yönetiminin askerî donanım ve Suriyeli paralı askerler aracılığıyla aktif olarak destekleyip ayakta tuttuğu Azerbaycan güçleriydi. 

Görevini 2003’te babası Haydar Aliyev’den devralan ve demokratik meşruiyeti olmayan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Dağlık Karabağ / Artsakh’taki mevcut olumsuz durumun yarattığı milliyetçi kızgınlığı, dikkatleri giderek artan iktisadi eşitsizliklerden, ülkenin petrol varlığının çarçur edilmesinden ve başında olduğu hırsızlar yönetiminden uzaklaştırmak için kullanıyor. Aliyev’in, bu yaz cephe hattında yaşanan çatışmaların ardından savaş yanlısı protestocuların Parlamento’yu basmasından beri, milliyetçilik karnesini şişirme ihtiyacı içinde olduğuna dair de pek şüphe yok. 

Benzer şekilde, Pantürkist ve Ermeni karşıtı söylem, sert bir iktisadi krizin yaşandığı bu dönemde, Erdoğan’ın sağcı tabanını elinde tutmasını sağlıyor; bir yandan da, muhalefeti, ana muhalefeti oluşturan Cumhuriyet Halk Partisi’nin de içinde bulunduğu ‘savaş yanlısı unsurlar’ ile başta yoğun baskılara maruz bırakılıp tecrit edilen Halkların Demokratik Partisi olmak üzere ‘savaş karşıtı kesimler’ olarak ayırıp parçalıyor.

Söz konusu söylem, bunların yanı sıra, Ankara’nın Büyük Güç olma iddialarını beslerken, Türkiye’nin Suriye ve Libya’ya yaptığı askerî müdahalelerinde ve Doğu Akdeniz’de gittikçe saldırganlaşan tavrında görülen, maceracı dış politika tutumuna da oturuyor. Tüm bunlar, dikkatlerin git gide büyüyen iç sorunlardan uzaklaştırılmasına hizmet ediyor. 
Kısacası, savaş –sıklıkla olduğu gibi– burada da bir otoriter siyasi konsolidasyon aracı olarak kullanılıyor. 

Sırada Ne Var? 
Peki, şimdi ne olacak? Sağduyu hâkim olsa, taraflar silahlarını derhal bırakıp, ciddi müzakerelere başlamayı kabul eder. 

Azerbaycan ve Türkiye’nin, Dağlık Karabağ / Artsakh halkına kendi geleceğini tayin etme hakkı tanınmadıkça bir çözüme ulaşılmasının mümkün olmadığını anlaması gerekiyor. O kadar çok şiddet yaşandı ki, bölge halkının İlham Aliyev’inki gibi anti demokratik ve yozlaşmış bir rejim altında kendini güvende hissetmesi artık mümkün değil. 
Dağlık Karabağ / Artsakh Ermenilerinin kendi unutkanlıklarını görmek için, Aliyev rejiminin, Ermenilere ait tarihî mekânları yok etmek amacıyla, birçok uzmanın kültürel soykırım olarak tarif edeceği bir operasyon yürüttüğü Nahçıvan/Nahiçevan’a bakması yeterli. Tamamen Sovyet dönemindeki sınırlara dönülmesinde ısrarcı olanların da, bunun Stalin’in yerel halkın kendi kaderini tayin etme isteğini çiğneyerek sürdürdüğü kibirli sömürgeciliğin meşrulaştırılması anlamına geldiğini anlamaları gerekiyor. 

Ermenilerin ise, nihai bir barış antlaşması yapılmadıkça statükonun sürekli olarak sorgulanacağını anlaması gerekiyor. Özellikle de Aliyev rejimi ayakta kalır ve halkın dikkatini ülke içindeki sıkıntılardan uzaklaştırma ihtiyacı duyarsa… Ermeniler ayrıca, Azerilerin, durumda ilerleme kaydedilmemesinden ötürü mağduriyet yaşadığını ve öfkelenmekte haklı olduğunu kabul etmeli. 

Kendi rejimleri tarafından savaşta etnik temizliğe maruz bırakılan ve propaganda aracı olarak kullanılmak üzere sefil koşullar altında rehin tutulan yüz binlerce Azeri mültecinin, hâlen Ermeni güçlerinin kontrolünde olan bölgelerdeki kasabalarına ve köylerine dönmesine izin verilmesi gerekiyor. Öte yandan, Ermeni mültecilerin Azerbaycan’a dönmesi imkânsız olabilir. 

Son olarak, Sumgayıt’tan Hocali/Hocalı’ya, iki tarafın da yaptığı tüm insan hakkı ihlallerinin masaya yatırılacağı, sahici bir hakikat ve uzlaşma sürecine ihtiyaç var. 

İki halkın da iyileşmesi ve barış içinde yaşayan komşular olarak geleceğe kucak açabilmesi için, bu nefret ve savaş döngüsü artık sona ermeli. Bunun için de, gücü elinde tutmak, iktidarını korumak için milliyetçi kini ve etnik nefreti körükleyip kullanan yozlaşmış, vicadan yoksunu liderlerin gücünün kırılması gerekiyor. 

Ölüm aletleri tedarik etmek yerine halkların hayatlarını iyileştirmek üzere yatırım yapılması, ancak ve ancak, barışın ve anlamlı bir demokrasinin hâkim olduğu bir ortamda mümkündür. Savaşların kazananı olmaz – zorbalar ve silah tüccarları hariç…

Çeviri: Altuğ Yılmaz

Djene Rhys Bajalan Missouri Devlet Üniversitesi Tarih Bölümü’nde yardımcı doçent olarak görev yapmakta; Sara Nur Yıldız, Türk-İran dünyası ve Osmanlı imparatorluğu üzerine çalışmakta; Vazken Khatchig Davidian ise Oxford Üniversitesi Şarkiyat Enstitüsü’nde doktora sonrası araştırmalarını yürütmektedir. Makalenin orjinali  için https://jacobinmag.com/2020/10/azerbaijan-armenia-conflict-nationalism-colonialism

Kıbrıs’ın Kuzeyinde Seçimler… Zamanın Ruhuna Uygun bir ‘Mağlubiyet’ – Hasan Yıkıcı

Akdeniz’in doğusundaki bu küçük ada yarısı da zamanın ruhundan nasibini alacaktı elbet. Çünkü her ne kadar kaçmaya çalışsanız da, onu aşmaya çalışsanız da sizi kıskıvrak yakalamadan önce ayaklarınızla bastığınız zemine sirayet etmiş, nefes alıp verdiğiniz bağlamı şekillendirmiştir. Dünyadaki sağ popülist, milliyetçi, otoriter liderlik örneklerine yeni bir figür daha; öfke ve duygu politikaları hakimiyeti zincirine bir halka daha eklendi. Politik ve toplumsal kutuplaşma %50-%50 bandına yerleşti, yeni bir meşruiyet krizinin kapısı aralandı… Bununla birlikte yine %50’ye yakın “biat değil özgürlük” diyen ve Ankara’nın müdahalelerine karşı direniş potansiyeli taşıyan bir kesimin varlığı gözler önüne serildi. Kıbrıslı Türklerin seçim sandığından zamanın ruhu çıktı. Şimdi artık mesele zamanın ruhunun bize ne yapacağı veya bizim zamanın ruhu ile ne yapacağımız… 

I.
Mustafa Akıncı ve Ersin Tatar’ın ikinci tura kaldığı seçimlerde, sandıktan %48.3 oy ile Akıncı mağlup çıkarken, %51.69 ile Ersin Tatar galip çık(artıl)dı. Tüm seçim süreci boyunca Türkiye’den adaya gelen AKP ve MHP’li yetkililerin çalışmaları, bölge bölge gezip Türkiyeli nüfusu sandığa götürmek için sergiledikleri çaba, reklam ekipleri ve sahaya dökülen paralara rağmen söz konusu sonuç galip gelen kesimleri tatmin etti mi bilinmez. Fakat ortada bir gerçek var ki, seçimleri Türkiye’deki müesses nizam kazandı. AKP iktidarı çok net bir şekilde, kendisine biat etmeyen ve Türkiye ile ilişkileri ana vatan-yavru vatan değil, eşitlik ve kardeşlik temelinde bir ilişki biçimine dönüştürmeye çalışan Mustafa Akıncı’yı devirmek için ciddi bir efor sarf etti. Kıbrıs’ın kuzeyindeki seçimlere her daim Türkiye müdahalesi olmuştur. Bu AKP iktidarı ile de başlamadı. Fakat ilk kez bu dönem aleni, açık ve pervasız bir müdahale söz konusu oldu. Tüm bu müdahaleler, son 10 yılda daha da bir hissedilir olan Kıbrıslı Türklerin kimliğine ve hayat tarzına dair kaygılar ile de birleşince seçim süreci sadece bir adayın seçilmesi değil aynı zamanda biat ile özgülük, entegrasyon ile federasyon, laiklik ile asimilasyon arasında tercih yapılan bir referanduma dönüştü. Türkiye’den gelen ekiplerin ilk turda sandığa gitmeyen sağ seçmene dair yaptıkları çalışma sonucunda, ikinci turda özellikle Türkiyeli nüfusun yoğunluklu yaşadıkları bölgelerde seçime katılım oranını artarak Ersin Tatar’ın az bir farkla kazanmasını sağladılar. 

II. 

Kıbrıslı Türklerin seçme hakkına ve iradesine bu denli müdahale edilmesi, Türkiye’deki müesses nizamın Kıbrıs’ın kuzeyinde kazanması, %50-%50’lik toplumsal kutuplaşma ve Kıbrıslı Türklerin kimliklerine dair kaygılarının daha da artması yeni bir dönemin başlangıcı olarak okunabilir. Bu sonuçları bir kırılma anı olarak değerlendirmek için henüz erken. Fakat Türkiyeli okur bu sonuçlara ve toplumsal konumlanışlara yabancı değil. AKP’nin, bu sonuçlarla birlikte Türkiye içinde ve bölgede izlediği yıkıcı ve agresif politikalaları, Kıbrıs’ın kuzeyinde de kendi hegemonyasını ve tahakküm ağlarını daha da bir tesis etmek için arttırarak sürdüreceği beklenmekte. Tam da bundan dolayı AKP her dediğinin yerine getirileceği, kayıtsız şartsız kendisine biat edeceği ve kendi sözünün-eylemini taşıyıcısı olabilecek bir isim olarak Ersin Tatar’ı seçtirtmek için elinden geleni yaptı. Daha şimdiden Ersin Tatar AKP sözcüsü, UBP ise AKP Kuzey Kıbrıs şubesine dönüşmüş bulunmakta.

III.

AKP’nin bu seçimlerdeki zaferi bir nevi yıllardır uygulanan asimilasyon politikalarının nasıl işlevsel olabileceğini de gösterdi. Türkiyeli nüfusun yoğunluklu olarak yaşadığı bölgelerde AKP ve MHP’liler tarafından yapılan çalışmalar sonucunda Ersin Tatar’a %75 dolaylarında oy çıktı. Sakın yanlış anlaşılmasın, “Türkiye’den gelen göçmenler olduğu gibi Ersin Tatar’ı destekledi” diye bir algı oldukça sorunlu olur. Fakat özellikle merkezden uzak ve taşra bölgelerinde sol tarafından da kendi haline bırakılmış kesimlerin bu tür siyasi istismar ve müdahalelere ne kadar açık olduğunu, hatta bunun bu seçimlerde olduğu gibi bir toplumun kaderini dahi belirleyebilecek potansiyeli taşıdığına dehşetle şahit olduk. Ancak seçimlerden çıkan bir diğer sonuç da, özellikle bundan sonraki dönemde de Kıbrıslı Türklerin AKP politikalarıyla barışık olmayacağı, Erdoğan’ın her istediğini rahat bir şekilde yaptıramayacağı yönünde oldu. Mustafa Akıncı’nın aldığı % 48.3’lük oy Ankara’nın politikalarına karşı ciddi bir direniş ve reaksiyon potansiyeli taşımakta. 

IV.
% 48.3’lük kesim kurucu bir karşı dalganın sürükleyicisi olabilecek mi? Yoksa yıllardır devam ettiği gibi reaksiyoner ve duygular siyasetine devam mı edecek? Kıbrıs’ın kuzeyinde, AKP müdahaleleriyle birlikte özellikle son 10 yıllık süreçte kimliğe, yaşam tarzına ve Kıbrıslı Türklerin siyasal kurumlarına dair artan müdahaleler karşısında, reaksiyoner tavırların dışında kurucu bir sol siyasal hat inşa edilemedi. Fakat buna rağmen güçlü bir demokratik-özgürlükçü ve Kıbrıs’ta barış yanlısı bir potansiyel varlığını koruyabildi. Bu potansiyel daha çok Kıbrıslı Türklerin, AKP’nin sorumlusu olduğu başlarına gelen kötü olaylara dair tepki göstermesi noktasındaki başarısıyla korunabildi. Kıbrıslı Türklerin kendi özgün varoluşlarına dair korku, kaygı, endişe ve statüsüzlüğün getirdiği huzursuzluklar, bu reaksiyonların da güçlenmesine, hassas bir toplumsal sinir haritası oluşmasına yol açtı. Son seçim süreci de zaten, her iki aday tarafında da bu duygu politikasının hat safhaya çıkartıldığı bir süreç olarak deneyimlendi. Evet duygular üzerinden siyaset yapmanın riskleri var, ancak duyguların da toplumsal dayanakları olduğunu ve gerçekten deneyimlendiğini göz ardı etmemek de gerek. Önemli olan duyguları yaratan koşulları konuşmak, onların ortaya çıkmasını sağlayan süreçlerle yüzleşmek. Akıncı seçilmiş olsaydı, bu süreçlerle yeni bir yüzleşme deneyimi yaşanabilirdi. AKP’nin en çok korktuğu da, Kıbrıs’ın kuzeyindeki bu tahakküm mekanizmalarının sorgulanması ve etkilerinin zayıflatılması idi. Belki seçim sonuçları itibariyle AKP’nin korktuğu başına gelmedi. Fakat % 48.3’lük kesimin huzursuz nefesi müesses nizamı rahatsız etmeye devam edeceği de aşikar. 

V.

“Türkiye Kıbrıs’ın kuzeyini ilhak eder mi?” Son zamanlarda sık sık gündeme gelen ve yine seçimlerin ardından dillendirilmeye başlanan bir başka huzursuz soru. Fakat bunu tersten soralım, “Türkiye Kıbrıs’ın kuzeyini neden ilhak etsin?” Kendi tahakküm mekanizmalarını yaratmış, siyasal figüranlarını seçtirtmiş ve Kıbrıslı Türklerin kurumlarını da, yaşam tarzını da hali hazırda dönüştürmeye devam eden AKP, neden “ilhak” gibi bir belaya bulaşsın? Zaten hali hazırda Kıbrıs’ın kuzeyinde de-facto bir ilhak ve entegrasyon süreci yaşanıyor. Tanınmayan, statüsüzlüğe mahkûm bırakılan, iradesi bir türlü oluşmamış ve her türlü gasp edilen Kıbrıslı Türkler, hali hazırda resmî ideoloji tarafından şekillendirilen bir ilhak ve entegrasyon süreci yaşıyor. Dolayısıyla tehlikeli ve korkutucu olan, gelecekteki belirsiz ve aşkın bir tarihi anda birilerinin çıkıp ilhak ilan etmesi değildir; esas dehşet verici olan şey ilhak ve entegrasyon çarklarının gündelik hayat ve yaşamın akışı içerisinde zaten hali hazırda işliyor oluşu, dehşet verici olan şeyi içkin bir hal kazanmasıdır.