İmdat Freni

Enternasyonal

Heykelleri Yıkmak Tarihi Silmez, Onu Daha Net Görmemizi Sağlar – Enzo Traverso

Minneapolis’te George Floyd’un bir beyaz polis tarafından katledilmesine tepki olarak gelişen ırkçılık ve polis şiddeti karşıtı küresel hareket çerçevesinde, dünyanın birçok yerinde köleliğin ve sömürgeciliğin mirasını simgeleştiren çok sayıda heykel yıkıldı veya tahrip edildi.

İmdat Freni’nde daha önce çeşitli yazılarını yayınlamış olduğumuz araştırmacı-tarihçi ve IV. Enternasyonal’in simalarından Enzo Traverso tanık olduğumuz bu putkırıcı dalganın geçmişi reddetmekten ziyade onu egemenlerin denetiminden kurtarmayı amaçlayan bir “yeni tarihsel bilincin” taşıyıcısı olduğunu vurguluyor. Çeviri için Gerçeğin Günlüğü’ne teşekkür ediyoruz. 

Irkçılık karşıtlığı, bir hafıza savaşımıdır. Minneapolis’te George Floyd’un öldürülmesinin ardından dünya genelinde yükselen protesto dalgasının en dikkat çekici özelliklerinden biri bu. Her yerde, ırkçılık karşıtı hareketler kölelik ve sömürgeciliğin mirasını temsil eden heykelleri hedef alarak geçmişi sorguladılar: Virginia’da konfederasyon ordusu generali Robert E. Lee, New York City’de Theodore Roosevelt, birçok ABD kentinde Kristof Kolomb, Brüksel’de Belçika Kralı II. Leopold , Bristol’de köle taciri Edward Colston, Fransa’da 14. Louis’nin Finans Bakanı ve utanç verici Code Noir’ın[1]yazarı Jean-Baptiste Colbert, modern İtalyan gazeteciliğinin babası ve faşist sömürgeciliğin geçmişteki propagandacısı Indro Montanelli ve daha başka heykeller.

İster devrilmiş, ister tahrip edilmiş, ister boyanmış, isterse üstüne graffiti çizilmiş olsun; bu heykeller mücadelenin yeni bir boyutunun örneğini veriyorlar: haklar ve hafıza arasındaki bağlantı. Damgalanmış ve gaddarca davranılmış azınlıklar olarak siyahların ve sömürgecilik-sonrası öznelerin statüsü ile onları ezenlere kamusal alanda –aynı zamanda gündelik yaşamlarımızda kentsel çevremizi de oluşturan bir alan- verilen simgesel yer arasındaki karşıtlığa ışık tutuyorlar. 

Putkırıcılık Patlaması

Devrimlerin, bir “putkırıcı öfke”[2]barındırdığı iyi bilinir. İster İspanya İç Savaşı’nın ilk aylarında kiliselerin, haçların, kutsal emanetlerin tahrip edilmesi gibi kendiliğinden olsun, ister Paris Komünü sırasında Vendôme Sütunu’nun yıkılması gibi daha dikkatle planlanmış olsun, bu putkırıcılık patlaması yerleşik düzenin devrilmesini şekillendirir.

Yönetmen Sergei Eisenstein, Rus Devrimi’ne ilişkin başyapıtı Ekim filmini Çar 3. Alexandre’ın bir heykelini deviren kalabalığın görüntüsüyle açmıştı ve 1956 yılında Budapeşte’deki isyancılar Stalin’in heykelini tahrip etmişti. 2003 yılında –bu tarihsel kuralın ironik bir teyidi olarak- ABD güçleri, işgallerini bir halk ayaklanması kılığına büründürmek amacıyla çok sayıda iliştirilmiş televizyon kanalının da suç ortaklığıyla Saddam Hüseyin’in Bağdat’taki heykelinin devrilmesini tertiplediler. 

Bu vakanın aksine, protesto hareketlerinin putkırıcılıklarının hakiki olduğu her yerde bu davranış daima öfkeli tepkiler canlandırır. Komünarlar, “vandallar” olarak tarif edilmişlerdi ve sütunun devrilmesinden sorumlu olanlardan biri olan Gustave Courbet cezaevine atılmıştı. İspanyalı anarşistlere gelirsek, onlar da acımasız barbarlar olarak suçlanmışlardı. Benzer bir öfke son haftalarda filizlendi.

Boris Johnson, Churchill’in heykellerinden birinin üstüne “ırkçı” –hem Afrikalıları tasviri hem de 1943 yılındaki Bengal kıtlığı ile ilişkili güncel tartışmalarla bağlantılı olarak bilimsel fikir birliğinin olduğu bir gerçek- yazıldığında rezalet çıkardı. 

Emmanuel Macron, Fransız ulusuna, ırkçılığın kurbanlarının katiyen bahsi geçmeyen bir mesajda benzer putkırıcılıktan öfkeyle yakındı: “Sevgili yurttaşlarım; bu akşam size Cumhuriyet’in, kendi tarihin hiçbir izini ya da figürünü silmeyeceğini açık bir şekilde söylüyorum. Başarılarının hiçbirini unutmayacak. Hiçbir heykelini yıkmayacak.”

İtalya’da, Milano’daki bir parkta bulunan Indro Montanelli’nin heykelinin üstüne kırmızı boya atılması, Il Manifestoharicindeki gazetelerin ve medyanın ittifakıyla “faşist” ve “barbarca” bir eylem olarak kınandı. 1970’lerde solcu “teröristlerce” yaralanan Montanelli, demokrasi ve özgürlüğün kahraman savunucusu olarak kutsanmıştı. 

Boya atanlar tarafından heykelinin maruz bırakıldığı “alçak saldırı”nın ardından Corriere Della Serra’nın editoryal yazarlarından biri, böylesi bir kahramanın “kutsal” bir figür olarak hatırlatılması gerektiği konusunda ısrar etti. Yine de bu “barbarca” eylem, Montanelli’nin “kutsal” başarılarının neler olduğunu birçok İtalyan için açığa vurma bakımından verimli oldu: 1930’larda genç bir gazeteci iken faşist imparatorluğu ve ırka dayalı hiyerarşileri övmüştü; Etiyopya’ya savaş muhabiri olarak gönderilmiş, cinsel ve ev yaşamına dair ihtiyaçlarını tatmin etmek üzere derhal 14 yaşındaki bir Eritreli kız çocuğunu satın almıştı. Pek çok yorumcuya göre bunlar “zamanın gelenekleri” idi ve bu nedenle sömürgeciliği, ırkçılığı ve cinsiyetçiliği desteklemeye dair bir suçlama haksız ve mesnetsizdir. Hatta, 1960’larda hâlâ Montanelli ırklar arası evliliği, doğrudan Arthur Gobineau’nın “İnsan Irklarının Eşitsizliği Üzerine Demene 1853-55”inden ödünç aldığı argümanlarla medeniyetin çöküşünün bir sebebi olarak mahkûm ediyordu. Bunlar aslında, aynı periyotta ABD’deki Yurttaş Hakları hareketine karşıtlığında Ku Klux Klan tarafından güçlü bir şekilde savunulan argümanların aynılarıydı. Her türlü kanıta karşın, iki nesil İtalyan gazeteciliğinin manevi babası, faşist ordunun Etiyopya Savaşı sırasında gaz bombardımanları gerçekleştirdiğini şiddetle reddetmişti. Milano “barbarları”, bizlere bu basit gerçekleri hatırlatmak istemişti. 

Doğrusu, mevcut “vandalizm” dalgası ile öfkelenen çoğu siyasi liderin, entelektüelin ve gazetecinin, tekrar eden polis şiddeti vakalarına, ırkçılığa, adaletsizliğe ve protestonun doğrudan yöneldiği sistemik eşitsizliğe yönelik benzer bir öfkeyi asla ifade etmemiş olmalarını gözlemlemek ilgi çekici. Böylesi bir durumda kendilerini oldukça rahat hissettiler. 

Birçoğu, 30 yıl önce Orta Avrupa’da Marx, Engels ve Lenin’in heykellerinin yıkıldığı bir diğer putkırıcı akımı övmüştü. Oysa bu tür heykellerle birlikte yaşama perspektifi katlanılamaz ve bunaltıcı iken onlara göre, Batı toplumlarının patrimonyal mirasını oluşturan konfederasyon ordusu generallerinin, köle tacirlerinin, soykırımcı kralların, beyaz üstünlükçülüğün kanuni mimarlarının ve faşist sömürgeciliğin propagandacılarının heykelleriyle hayli gurur duyuyorlar. Israrcı oldukları gibi “tarihimizden hiçbir izi ya da figürü silmeyeceğiz”. 

Fransa’da, sömürgeciliğin ve köleliğin anıtsal kalıntılarını yıkmak çoğu zaman bir tür “cemaatçilik” [communautarisme] olarak tarif edilir –şu dönemde olumsuz anlam içeren bu kelime, dolaylı olarak bu tür kalıntıların, kamusal alanı çerçeveleyen estetik, tarihsel ve anıtsal normları saptayan beyaz çoğunluğu değil, özellikle kölelerin ve sömürgeleştirilenlerin torunlarını rahatsız ettiği anlamına gelir. Aslında, Fransa’nın sözde “evrenselliği”, çoğu zaman “beyaz cemaatçiliğin” nahoş tadını barındırır. 

Atalarının yaptığı gibi, küresel çapta şehir şehir yayılan “putkırıcı öfke”, hoşgörü ve yurttaşların bir arada yaşamının yeni biçimlerini talep ediyor. Geçmişi silmek şöyle dursun, ırkçılık karşıtı putkırıcılık kent peyzajını kaçınılmaz bir şekilde etkileyen yeni bir tarihsel bilinç taşıyor. İtiraz edilen heykeller, kaldırılmalarını meşru kılan yalın bir gerçeklik olarak geçmişi ve onun aktörlerini övüyor. Kentler; ihtiyaçlara, değerlere ve sakinlerinin arzularına bağlı olarak değişim gösteren yaşayan bedenlerdir ve bu dönüşümler her zaman politik ve kültürel çatışmaların ürünüdürler.  

Geçmişin egemenlerini anan heykelleri devirmek, bugünkü ırkçılığa ve baskıya karşı mücadelelere tarihsel bir boyut bahşediyor. Muhtemelen ondan daha fazlası anlamına geliyor. Bu, kentlerin tarihsel yerleşim alanlarının, maddeleştirilmiş ve fetişleştirilmiş yerleşim yerleri şeklinde başkalaşıma uğramasını beraberinde getiren şehirlerimizin soylulaştırılmasına karşı çıkmanın bir başka yolu. Bir kent, UNESCO tarafından “dünya mirası” olarak sınıflandırıldıktan sonra ölmeye mahkûmdur. Heykelleri deviren “barbarlar” tam olarak, eş zamanlı biçimde alt sınıfları kent merkezlerinden süren ve buraları donuk kalıntılara dönüştüren mevcut neoliberal politikalara karşı bir protestodur. Eski kölecilik ve sömürgeciliğin sembolleri, gayrimenkul kapitalizminin göz kamaştırıcı çehresiyle birleşmiş durumda –ve bunlar, protestocuların hedefleri.

Ezilenlerin Bakış Açısı

Daha sofistike ve sapkın bir argümana göre, ırkçılık karşıtı putkırıcılık, geçmişin reddine yönelik şuursuz bir arzuyu ifade ediyor. Geçmiş her ne kadar baskıcı ve rahatsız edici olsa da değiştirilemez, diyor bu argüman. Kesinlikle doğru. Ancak geçmişi çalışmak –özellikle de ırkçılık, kölelik, sömürgecilik ve soykırımlardan müteşekkil bir geçmişi-, devrilen heykellerin birçoğunun yaptığı gibi onu göklere çıkarmak anlamına gelmez. 

Almanya’da, Nazi geçmiş, eziyet çektirenlerin yerine kurbanları anan anıtlarla kent meydanları ve sokaklarında çok kuvvetli bir şekilde sergileniyor. Berlin’de Holokost Anıtı, gelecek nesillere bir uyarı olarak dikilmektedir. SS’in suçları, Heinrich Himmler’i öven bir heykel aracılığıyla anılmıyor; bunun yerine, eski bir SS ofisinin yerinde bulunan “Terörün Topografyası” isimli açık ve kapalı bir sergi vasıtasıyla yapılıyor. 

İşledikleri günahları hatırlamak için Hitler’in, Mussolini’nin ve Franco’nun heykellerine ihtiyacımız yok. Pedro Sánchez hükümetinin, Caudillo’dan[3]geriye kalanları anıt mezarından çıkarmaya karar vermesi, tam da İspanyolların, Frankoculuğu unutmamasındandır. Sadece, Valle de los Caídos’un[4]kutsallıktan arındırılmasıyla, unutkan olmayan demokratik bir toplumda bu faşist anıt hatıra âlemine sevk edilebilir. 

Mevcut ırkçılık karşıtı putkırıcılığımıza, antik damnatio memoriae(hafızanın lanetlenmesi) niyeti atfedilmesi bu nedenle son derece yanlıştır. Antik Roma’da bu uygulama, mevcudiyetleri yeni hükümdarlarla çatışan imparatorların ya da başka kişiliklerin kamusal olarak anılmalarını ortadan kaldırmayı amaçlıyordu. Unutulmalıydılar. 

Stalinizm döneminde Lev Troçki’nin resmi Sovyet fotoğraflarından silinmesi, damnatio memoriae’nin bir başka biçimiydi ve George Orwell’ın 1984’üne ilham vermişti. Kurgusal ülke Okyanusya’da, tarihin tamamen yeniden yazıldığını yazmıştır: “Heykeller, yazıtlar, anıtsal taşlar, sokak isimleri –geçmişe ışık tutabilecek her şey sistematik biçimde değiştirilmişti.”

Bu örnekler, yanıltıcı karşılaştırmalardır; çünkü geçmişin, güçlü olan tarafından silinmesinden bahseder. Zira, ırkçılık karşıtı putkırıcılık kışkırtıcı bir şekilde geçmişi onların elinden kurtarmayı, onu, galip gelenlerin değil, yönetilenlerin ve yenilgiye uğratılanların bakış açısından yeniden düşünerek “tarihin havını tersine taramayı” amaçlıyor. 

Mimari ve sanatsal mirasımızın, tahakkümün mirasıyla yüklü olduğunu biliyoruz. Walter Benjamin’in ünlü aforizmasının belirttiği gibi, “Hiçbir medeniyet belgesi yoktur ki, aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmasın.” Heykelleri devirenler kör nihilistler değiller: Kolezyum’u ya da piramitleri yıkmayı istemiyorlar.

Bundan ziyade, Bertolt Brecht’in dikkat çektiği gibi, bu olağanüstü anıtların köleler tarafından inşa edildiğini unutmamayı tercih ederler. Edward Colston ve II. Leopold unutulmayacaklar: heykelleri müzelerde korunmalı ve sadece kim olduklarını ve olağanüstü başarılarını açıklayan şekillerde sergilenmemeli, şahıslarının neden ve nasıl erdemlilik ve insancıllığın, saygı nesnesinin örnekleri haline geldiği de –kısaca, medeniyetlerinin vücut bulmuş halleri de- açıklanmalı.

Dünya Çapında bir Dalga

Bu ırkçılık karşıtı putkırıcı dalga küreseldir ve hiçbir istisna kabul etmiyor. İtalyanlar (İtalyan-Amerikalılar da dâhil) ve İspanyollar Kolomb ile gurur duyuyor, fakat Amerika’yı “keşfeden” adamın heykelleri, yerliler için aynı sembolik anlamı taşımıyor.

Bu heykel kırıcılık, meşru bir şekilde kendi belleklerinin ve bakış açılarının kamusal olarak kabul ve kayıt edilmesini talep ediyor: dört yüzyıl süren bir soykırımı resmen başlatan “keşif”. Martinik’in başkenti Fort-de-France’da 22 Mayıs’ta Victor Schœlcher’in –geleneksel olarak Fransa Cumhuriyeti tarafından 1848 yılında köleliğin kaldırılmasının sembolü olarak kutsanan- iki heykeli yıkıldı. Sağcı gazete Le Figaro’nun bize söylediği şekliyle, “Yeni sansürcüler, gerçeğe sahip olduklarına ve erdemliliğin koruyucuları olduklarına inanıyorlar.”

Gerçekte, “yeni sansürcüler” (yani ırkçılık karşıtı genç eylemciler), Fransız “evrenselciliği”nin paternalist ve incelikli biçimde ırkçı geleneğinin sayfasının yerine yeni bir sayfa arzuluyorlar. Bu gelenek, aydınlanmış Cumhuriyet tarafından köleliğin kaldırılmasını, kölelere bir ödül olarak tarif etmiştir her daim –Macron’un yukarıda alıntılanan konuşmasında güzel bir şekilde özetlenen gelenek-. 

“Yeni sansürcüler”, 1952 yılında Siyah Deri, Beyaz Maskelerkitabında bu klişeyi çözümleyen Frantz Fanon’un düşüncesini paylaşıyorlar: “Siyah insanın Beyaz insana karşı beslediği minnet duygusundan şikâyeti yok; bunun en güçlü ifadesi, Fransa’nın her yerinde ve kolonilerde meydanlara dikilen ve zincirlerinden yeni kurtulmuş sempatik Zencilerle, onların başlarını okşayan Beyaz efendilerin birlikte sergilendiği o etkileyici heykellerde görülür.” [5]

Geçmişi çalışmak, soyut bir görev ya da tamamen entelektüel bir çalışma değildir. Daha ziyade, kolektif çaba gerektirir ve politik eylemden ayrıştırılamaz. Son günlerdeki putkırıcılığın anlamı budur. Gerçekten de, küresel ırkçılık karşıtı seferberlik içinde ortaya çıkmasına karşın, bunun zemini, çok sayıda kuruluş ve eylemci tarafından yürütülen yılların anıt karşıtı kararlılığı ve tarihsel araştırma ile zaten hazırlanmıştı. 

Bütün kolektif eylemler gibi, anıt kırıcılık da ilgiyi ve yapıcı eleştiriyi hak ediyor. Onu aşağılayarak damgalamak, adeta tahakküm tarihine kendini haklı gösterecek savunma sağlamaktır. 


https://jacobinmag.com/2020/06/statues-removal-antiracism-columbus adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Not: Çeviri metninde İmdat Freni tarafından kimi değişiklikler yapılmıştır. 


[1]Kara Kod, 14. Louis döneminde oluşturulan ve köleliğe yasal zemin sağlayarak kölelerin haklarını tanımlayan yasal düzenlemelere verilen isimdir; ç.n.

[2]Iconoclaste : ikona kırıcı, putkırıcı.

[3]El Caudillo, diktatör Francisco Franco’nun “önder” anlamına gelen lakabıdır; ç.n.

[4]Franco’nun mezarının, taşındığı 24 Ekim 2019 tarihine kadar bulunduğu anıt; ç.n.

[5]Bu bölüm, kitabın Cahit Koytak çevirisi olan Nisan 2016 Türkçe baskısından alıntılanmıştır; ç.n.

Hindistan: “ABD’dekinden Beter Bir Irkçılık” – Arundhati Roy ile Söyleşi

Dalit Camera: Bizler Hindistan’da ABD’deki hareketi nasıl destekliyoruz ve Hindistan’da eylem yapan insanlarla dayanışmak isteyenler ne yapmalı?

Arundhati Roy: Bu hareketi desteklemenin en iyi yolunun öncelikle nereden geldiğini anlamaktan geçtiğini düşünüyorum. Yani köleliğin, ırkçılığın, başarıları ve mağlubiyetleriyle yurttaşlık hakları hareketinin tarihini anlamak. Kuzey Amerika’da Afrikalı-Amerikalıların “demokrasi” çerçevesinde nasıl haklarından mahrum bırakıldığını, hapse tıkıldığını, şiddet gördüğünü, tüm bu baskıların kaba ve daha incelikli hallerini kavramak lazım. Kültürler ve topluluklar ötesi bu büyük öfke hareketini ancak kendi değerlerimize ve edimlerimize belirli bir dürüstlük derecesiyle yaklaşırsak destekleyebiliriz. Biz de herhangi bir kardeşlik duygusu, dayanışma duygusundan yoksun, bir hayli hastalıklı bir toplumda yaşıyoruz çünkü…

DC: ABD’deki Ku Klux Klan’ın ve Hindistan’daki Hindu kastının ideolojileri ile pratikleri arasında bir benzerlik görüyor musunuz?

Elbette ki benzerlikler mevcut. Fark şu ki Ku Klux Klan cinayetlerini gerçekleştirirken biraz farklı bir tiyatro anlayışına sahipti. Tıpkı bugünkü RSS (aşırı sağcı Milli Gönüllü Örgütü) gibi Klan da vakti zamanında ABD’deki en etkili örgütlerden biriydi. Üyeleri, polis ve yargı erki dahil olmak üzere tüm kamu kurumlarına sızmıştı. Klan’ın cinayetleri yalnızca birer cinayet değil, terörü yaymayı ve ders vermeyi amaçlayan ritüel performanslarıydı. Bu KKK tarafından Siyahların linç edilmesi kadar Hindu faşistleri tarafından Müslümanların ve Dalitlerin linç edilmesi için de geçerli. Derek Chauvin adlı polis George Floyd’u büyük bir teatral duyguyla öldürdü. Bir eli cebinde, dizi de Floyd’un ensesindeydi. Kendisine yardımcı olanlar vardı. Nöbet tutan başka polisler vardı. Kendisini izleyenler vardı. Kameraya çekildiğini biliyordu. Ve yine de yaptı. Çünkü bir korumaya sahip olduğunu ve cezalandırılmayacağını düşünüyordu. Bugün beyaz üstünlükçülerin de Hindu üstünlükçülerin de yüksek mevkilerde bulunan (kibarca ifade edelim) sempatizanları var. 

DC: Hintliler Siyahları nasıl görüyorlar ve biz Hintliler olarak hangi stereotiplere sahibiz?

Açık renkli tenlere yönelik takıntıya baksanız yeter. Bizdeki en mide bulandırıcı şey bu bence. Bollywood filmlerine baktığınızda Hindistan’ın bir beyazlar ülkesi olduğunu düşünürsünüz. Hintlilerin Siyahlara yönelik ırkçılığı neredeyse beyazlarınkinden beter. 2014’te Aam Aadmi partisinin Delhi seçimlerinde büyük bir zafer elde etmesinin ardından Adalet Bakanı Somnath Bharti Kongolu ve Ugandalı bir kadın topluluğuna karşı bir gece yarısı baskını düzenlettirdi bir grup adama ve bu kadınlar da “ahlaka ve yasaya aykırı faaliyet”leri yüzünden fiziksel şiddete uğradı ve aşağılandı. 2017’de uyuşturucu satışıyla suçlanan bir grup Afrikalı öğrenci Büyük NOIDA’da bir ırkçı kitle tarafından saldırıya uğrayıp dövüldü. Hindistan’da ırkçılık hem yaygın hem de çok çeşitli. 

DC: Siyahlar neden Hindistan’ın tasavvurunda ve dolayısıyla medyada ve eğlence endüstrisinde her daim uyuşturucu satıcısı, vahşi ve yamyam olarak stereotipleştiriliyor?

Çünkü ırkçı bir kültürüz. Geçtiğimiz yıl Malayalam dilinde bir film izledim, Abrahaminde Santhathikal(Ibrahim’in Çocukları) adında. Aptal cani kötülerin hepsi Afrikalı Siyahlardı ve Malayali halkından gelen süper-kahraman tarafından yok ediliyorlardı. Hikâyenin geçtiği Kerala’da Afrikalı topluluğu yok, ama yönetmen kurguda onları ithal etmiş ki bu ırkçılık meydana gelebilsin! Bu bir devlet vahşeti değil. Bunu yapan toplum; insanlar, sanatçılar, yönetmenler, oyuncular, yazarlar. Kuzey Hintliler tarafından ten renklerinin koyuluğundan dolayı alay edilen Güney Hintliler, aynı sebeple Afrikalıları aşağılıyorlar. Bu dipsiz bir kuyuya düşmek gibi. 

DC: ABD’deki protestolarda Gandhi heykeli de tahrip edildi, bunu nedeni ne olabilir sizce?

Bunu bilmek zor. Aldığımız yeni bilgilere göre heykel tahrip edilmiş ve üzerine yazılama yapılmış. Ama fotoğraflarda heykelin üzeri örtülmüş durumda, dolayısıyla üzerine ne yazıldığı görülmüyor. Bu Gana’da ve başka ülkelerde olduğu gibi, Gandhi’nin Güney Afrika’da geçirdiği süre boyunca Siyah Afrikalılara karşı yaptığı ırkçı yorumları ve Hindistan’daki kast sistemine ilişkin tutumunu bilen kişiler tarafından heykellerinin tahrip edilmesi vakalarından biri mi? Yoksa Hindistan Başbakanı’ndan ve onun Trump’a karşı o büyük sevgi gösterilerinden duyduğu tiksintiyi ifade etmek isteyen insanlar tarafından mı yapıldı? Ayrıca birçok göstericinin şiddet içermeyen sivil itaatsizlik taktiklerinde Gandhi’yi bir ilham kaynağı, bir hoca ve bir mentor olarak gördüğüne dair tweetler attığı doğrudur. Sonuç olarak Gandhi bu sokaklarda birçok biçim altında var oluyor.  

DC: Peki Hindistan’da kapanmanın ve başka olağanüstü uygulamaların Covid-19 ile mücadele etmek için yerinde olduğunu düşünüyor musun?

Hindistan’da ilk Covid-19 vakası 30 Ocak’ta açıklandı. DSÖ’nün 11 Mart’ta bunun bir pandemi olduğu ilanının ardından bile Sağlık Bakanı ortada bir acil sağlık durumu olmadığını açıklıyordu. Uluslararası havaalanlarını kapatmaları ve yurtdışından gelen yolcuları karantinaya almaları gerekirken bunu yapmadılar. Muhtemelen çünkü o zaman Trump geliyordu, şubatın son haftası. Binlerce insan ABD’den Mumbai ve Ahmedabad’a uçtu Namaste Trump etkinliğine katılmak için, ülke içinden de yüzbinlerce insan katıldı. Şimdi bakıyoruz bu iki kentte Coronavirüs yayılmış durumda. Bu bir tesadüf olabilir mi? Bu “uçan sınıflar”dan, yani tepeden başlamak yerine hükümet beklemeyi tercih etti. Ve bunun bedelini işçi sınıfı ödedi. Bu topyekûn planlama eksikliği insanlığa karşı bir suça yok açtı. Hindistan’da yalnızca seçkinler fiziksel mesafeye uyabilirdi. Yoksullar fiziksel olarak sıkıştırılmış durumdaydı. Teneke mahallelerde, minnacık evlerde, yasal olmayan kolonilerde. Binlerce insan karantina kamplarında zorla tutulduktan sonra serbest bırakıldı ve otobüsler ve trenlerde sıkışmış halde evlerine dönerken virüsü yanlarında taşıdılar. Seçimleri kazanmak için hayli kurnaz olan Başbakan’ın yönettiği ülkeye dair herhangi bir fikri olmadığını gösterdi tüm bunlar. Bir uzman görüşü almaya dönük en ufak teşebbüs yok, ne büyük bir gurur! 1,38 milyar insan, dört saat öncesinde haber verilerek kapatıldı.

Tüm bu kapatma boyunca, vaka sayısı ciddi ölçüde arttı. Grafikler sarp birer kayalık yamacı andırmaya başladıktan -200 binden fazla vaka var- ve ekonomi tümüyle çöktükten sonra kapatılmaya son verdiler. Çok şükür hastaların büyük bir çoğunluğu semptom göstermiyor ve ölü sayısı ABD ve Avrupa’dan çok daha düşük -eğer rakamlara güvenebilirsek tabii. Fakat milyonlar işsiz. Açlık yerleşiyor. İnsanların geri döndüğü o kasabalarda ne yaşanıyor? Kastçılık, feodalizm, cinsiyetçilik… korku, umutsuzluk ve talep anlarında insanlar nasıl idare edecek tüm bunları?

Fakat Modi hala Rafale tipi savaş uçakları satın almak ve Delhi’nin merkezi görünümünü yeniden tasarlamak için yüz milyonlar harcamak istiyor. Bu arada felaketin yönetimini, kapanma kararını alırken hiçbir şekilde danışmadığı eyaletlerin yönetimlerine bırakacak, fakat her halükârda kaosun sorumlusu kendisi olacaktır. 

Çeviri: U. Aydın 

Orijinal Kaynak: Dalit Camera (8 Haziran 2020)

Kısaltılmış versiyon: Montly Review ve alter.quebec (Fransızca)

Sosyalistlerden ABD Halkının Mücadelesine Destek: “George Floyd için Adalet!”

Başlangıç Kolektifi, İşçi Demokrasisi Partisi, Sosyalist Emekçiler Partisi ve Sosyalist Demokrasi için Yeniyol, Istanbul’da Trump Towers’ın önünde yaptıkları basın açıklamasında “biz bu mücadeleleri kendi mücadelemiz olarak görüyoruz” diyerek Floyd’un öldürülmesinin münferit bir olay olmayıp ABD’deki kurumsal ırkçılığın bir sonucu olduğunu vurguladılar.

Basın açıklamasın tam metni şöyle:

George Floyd için Adalet! ABD halkının mücadelesiyle dayanışma!

25 Mayıs’ta Minneapolis şehrinde George Floyd’un polisler tarafından sekiz dakika boyunca boğazına bastırılarak vahşice katledilmesi, ABD’de eşi görülmedik bir kitlesel protesto dalgasını beraberinde getirdi. Sorumluların cezalandırılması talebiyle başlayan protestolar, kolluk güçlerinin sert müdahalesi ve ABD hükümetinin olaya karışan polisleri kollayan tavrı sonucunda bütün eyaletlere yayılan militan ve öfkeli bir karaktere büründü. Bu gösteriler, boyutları ve sokakları dolduran insanların kararlılığı bakımından 1960’ların büyük isyan dalgasıyla karşılaştırılabilir ve 2014’ten beridir devam eden Black Lives Matter hareketinin daha radikalleşerek büyüdüğünü göstermektedir. 

George Floyd’un öldürülmesi münferit bir olay değildir ve ABD’deki kurumsal ırkçılığın bir sonucudur. ABD’de bir siyahın polis tarafından öldürülmesi, bir beyaza göre üç kat daha olasıdır. Yetişkin siyah erkeklerin dörtte biri hayatlarında bir defa ya polisi şiddeti ile karşılaşmakta ya da basit bir gerekçeyle tutuklanmaktadır. Sağlık, eğitim ve konut hakkına ulaşmada maruz kaldıkları ayrımcılık her gün karşı karşıya kaldıkları ırkçı şiddetin bir parçasıdır. Amerikan kapitalizmi yoksul siyah halkı içererek değil; sürekli dışlayarak, hapsederek ve sömürünün en katmerlisine tabi tutarak ayakta kalmaktadır. 

İsyanın büyümesinin bir diğer nedeni de 100 binden fazla insanın ölümüne neden olan bir sağlık krizi ve sadece iki ayda 40 milyon insanı işsiz bırakan bir kapitalist kriz ortamı içinde ortaya çıkmasıdır. Koronavirüs pandemisi kapitalizmin bütün çelişkilerini ortaya sermiştir. Bu nedenle çoğunluğu genç, işsiz veya düşük ücretlerle çalışmaya mahkum edilmiş milyonlarca beyaz Amerikalı, bu eylemlerde yoksul siyah halkla birlikte yürümektedir. ABD egemen sınıfının iki partisinin de göstericileri eve dönmeye çağırmalarının nedeni isyanın ırkçılığa karşı olduğu kadar sınıf öfkesini de yansıtmasıdır. Bu öfkenin kurucu bir güce dönüşmesi durumunda tüm sistemi altüst etme potansiyeline sahip olacaktır. 

Amerika Birleşik Devletleri’nin tarihi yayılmacılığın, sömürgeciliğin, ırkçılığın tarihi olduğu kadar bunlara karşı direnen siyahların, azınlıkların, işçi ve emekçi sınıflarının da mücadele tarihidir. Biz bu mücadeleleri kendi mücadelemiz olarak görüyor, emperyalizmin bağrında ortaya çıkan bu büyük isyanı, hepimiz için umut ve esin kaynağı olarak değerlendiriyoruz. 

Ancak enternasyonal dayanışma burada da ırkçılığa ve faşizme karşı mücadeleyi gerektirir. Türkiye’nin şimdi bulunduğu topraklarda yaşamış ve hala yaşayan halkların, cinslerin, cinsel yönelimlerin, işçi ve emekçilerin, tüm ezilen ve sömürülenlerin de sistematik olarak ayrımcılığa maruz kaldığını biliyoruz. İktidarların ve sermayenin ayrımcılığı saklamaya, üstünü örtmeye dönük olarak kullandığı hiçbir yöntem bu ayrımcılıklara karşı birlikte mücadele etmemizi engelleyemeyecek. Bizler, dünyanın her yerindeki siyahlar ve beyazlar, Kürtler ve Türkler, LGBTİ+’lar, kadınlar, ezilenler, işçiler, göçmenler, kapitalizme karşı hep birlikte mücadele edeceğiz. 

Yaşasın halkların kardeşliği!

Yaşasın enternasyonal dayanışma!

İmzacı kurumlar:

Başlangıç Kolektifi

İşçi Demokrasisi Partisi

Sosyalist Demokrasi için Yeniyol

Sosyalist Emekçiler Partisi

Basın Açıklamasına Çağrı: George Floyd için Adalet! ABD Halkının Mücadelesiyle Dayanışma!

Geçtiğimiz hafta George Floyd’un polisler tarafından vahşice katledilmesi, ABD’de eşi görülmedik bir kitlesel protesto dalgasını beraberinde getirdi. Bu isyan, ABD devletinin temellerini oluşturan ırkçılığa yönelik tepki ile ABD emperyalizminin baskıcı ve emekçileri açlığa sürükleyen politikalarına karşı biriken öfkeyi birleştirdi. Trump yönetimi ise bu öfkeyle ayaklanan kendi emekçi halkına yoğun bir devlet şiddeti ile karşılık veriyor. Bu topraklarda yaşayanların yakından tanıdığı bu baskı politikalarına karşı, emek ve demokrasiden yana tüm kurumları ABD halkının mücadelesiyle dayanışmak için düzenleyeceğimiz basın açıklamasına çağırıyoruz. 5 Haziran Cuma günü 18.00’da Mecidiyeköy Trump Towers önünde buluşuyoruz.


Başlangıç Kolektifi
İşçi Demokrasisi Partisi
Sosyalist Demokrasi için Yeniyol
Sosyalist Emekçiler Partisi

Antikapitalistler Podemos’tan Ayrılıyor

İspanya devletinde IV. Enternasyonal’e bağlı Anticapitalistas’ın [Antikapitalistler] Podemos’tan ayrılmaya karar verdiği iç oylama süreci 28 Mart’ta sona erdi. Oylamaya üyelerin %79’u katıldı; bunlardan %89’u lehte, %3’ü aleyhte ve %7.5’i de çekimser oy kullandı. Anticapitalistas ülkeyi çok sert biçimde vuran ve en kırılgan halk kesimlerini kökten etkileyen COVİD-19 pandemisine yoğunlaştıkları için bu kararı kamuya duyurmayı bugüne kadar ertelediğini duyurdu. 

Kurucularından olduğumuz Podemos’un kolektif deneyimi her zaman tarihimizin ve Podemos’un tarihinin bir parçası olacaktır. Bu örgütün kuruluşuna katılmamızı sağlayan nedenler çok iyi biliniyor. Mücadelelerle ve toplumsal hareketlerle güçlü bağları olan, elitlerin ekonomik, kültürel ve siyasi güçlerine meydan okuma, saldırgan ve kontrolsüz neoliberalizmin etkilerini tersine çevirme kapasitesine sahip geniş ve radikal demokratik bir örgüt kurmak gerekiyordu. Elbette doğakırımcıve patriyarkal kapitalizme karşı kapsamlı bir alternatif üzerinde düşünme ve kurma misyonun da taşıyan…

Bu hedeflerin hala geçerli olduğuna inanıyoruz fakat geldiğimiz noktada Podemos, Anticapitalistas’ın bu hedeflere ulaşmada katkı sunabileceği bir alan olmaktan çıkmış bulunmaktadır. Pozisyonumuzu sıkça belirterek yoldaşça bir ruhla solun diğer akımlarıyla tartıştık. Ne yazık ki, artık Podemos bizim ilk başta inşa etmeyi amaçladığımız örgüt değildir: kamu kurumlarıyla bağlantılı küçük bir grubun merkezileştirici gücüne ve kararlarına dayalı, genel sekreterliğin kolektif çoğulcu çalışmaya çok az yer bıraktığı bir iç rejim ve örgütsel model söz konusu. Bu model kesinlikle toplumsal alanı geliştirmede etkili bir yol olduğunu ispatlayamadı: bir zamanlar Podemos’un dayandığı militan örgütlenme ve aşağıdan güçler bu modelle gevşedi, örgütsüz hale geldi ve ortadan kalktı. Bu model, onu meşrulaştırmak için iddia ettikleri gibi seçim sonuçlarına da katkı sağlamadı.

Podemos, sistemin ekonomik ve siyasi normlarına karşı mücadele etmek için ortaya çıktı. Bu stratejinin bugün değiştiği açıktır. Podemos için “mümkünün alanı” yıllar içinde giderek daraldı: bize göre, gerekli olanın mümkün haline getirilmesi görevi hala ortada. Bu kaymanın zirve noktası PSOE (İspanyol Sosyalist İşçi Partisi) ile birlikte hükümet olma stratejisidir. Bir kez daha, sol bir proje ehven-i şer mantığına kısa dönemde tabi olmuş, bakanlar kurulunun kararları üzerinde neredeyse hiçbir belirleyici etkisi olmayan politikalarla değiştirilmiştir. Hükümetin propagandasının aksine, koalisyonun politikaları mevcut ortodoks ekonomik çerçeveden ayrılmamakta ve refahın yeniden paylaşımı, kamusal alanın güçlendirilmesi ve neoliberal kurumlara itaat etmeme konusunda bir mücadele yürütmemekte. Elbette bu çerçeve içinde elde edilen kazanımları destekleyeceğiz ve aşırı sağa karşı birlikte mücadele edeceğiz. Fakat derin bir sistemik kriz bağlamında, demokrasi ve toplumsal adaleti ilerletme çabası toplumsal gücün inşası, kararlı politikalar ve elitlere karşı çatışma ile birlikte mümkündür. 

Gelecek aylar ve yıllar sınıflar arasında büyük savaşlara sahne olacaktır. Mevcut kriz geçici bir kriz değildir: bu bir sistemik, ekonomik, ekolojik ve bakıma ilişkin krizdir. Çok büyük siyasi, kültürel ve toplumsal kaymalara neden olacaktır. Bugün kesin olduğunu düşündüğümüz hiçbir şey aynı kalmayacaktır. Her türden mücadeleye ve deneyime açık olan anti-kapitalist bir hareket inşa etme kararlılığımız geleceğe geniş bir perspektiften bakmamızı sağlıyor. Podemos tabanıyla birçok ortak mücadelede yan yana geleceğimizden şüphe duymuyoruz. 

Yeni dönemdeki önerilerimizi derinlemesine tartışmak için toplumsal koşulların ve sağlık koşullarının elverdiği en kısa zamanda Anticapitalistas’ın siyasi konferansını düzenleyeceğiz.

14 Mayıs 2020

Anticapitalistas

Çeviri: Nurcan Turan

Covid-19: Evet Savaştalar… Ama Bize Karşı! – Uluslararası Sendikal Dayanışma ve Mücadele Ağı

Hükümetler ve patronlar Koronavirüsle savaşta olduklarını iddia ediyorlar. Gerçekteyse bu savaş, toplumsal sınıfımıza karşı yürüttükleri bir savaş. Kârları uğruna bize karşı açtıkları bir savaş!

Küresel sağlık krizi büyük bir ölçüde kapitalist sistemin bir sonucudur

   Elbette bu virüsün kapitalizm tarafından yaratıldığını söylemiyoruz. Fakat deneyimlediğimiz bu insanlık felaketinin kendisi kapitalizmden kaynaklanıyor.

   Tüm dünyadaki hükümetler biraz farklar bulunsa bile benzer seçimler yaptılar: salgının boyutunu hafife almakla başladılar üstelik bunun nedeni bilgisizlik değil, nedeni sermayenin, hissedarların, kapitalistlerin kârlarını koruma önceliğini benimsemiş olmalarıydı. Milyarlarca insanın sağlığına karşı bir azınlığın kârları!

Kriz bir kez gerçekleştiğinde, kapitalizmin zararı bize kesilir 

   Sağlığın her alanındaki altyapı, kadro ve kaynak eksikliği: dünyanın bir kısmında kamu hizmetlerinin yıkımının, kalan kısmında ise bunların neredeyse hiç var olmamasının sonuçlarıdır bunlar. 

   Koruyucu ekipman eksikliği: maske, hidroalkolik jel, tarama testi, solunum cihazı vb. Ama fabrikalar silah üretmeye devam ediyorlar. Kapitalistler sadece kendi çıkarlarını gözetiyorlar, halkın çıkarlarını değil. 

   Birçok ülkede, araştırmacılar son yıllarda virüs üzerine yürütülen bilimsel çalışmaların bütçeye dayalı nedenlerle kesildiğini ifade ediyorlar. Kapitalistler, bu alandaki kuralları belirleyen çokuluslu ilaç şirketlerine yatırım yapmayı tercih ediyorlar. 

Sağlık krizi boyunca işler devam ediyor!

   Konu iş dünyası olunca kapitalistler acımasızdır:

    Halkın yaşamı için gereklilik arz etmeyen çok sayıda şirketin, içine bulunduğumuz tehdit gibi sağlık risklerine rağmen çalışmasına izin veriyorlar. Kapitalistler, para kazanmaya devam etmek için dünya üzerindeki milyonlarca işçinin hayatını ve sağlığını büyük riske atıyorlar.

   Gerçekten gerekli sektörlerde (ki bunlar doğrudan sağlık, beslenme ve gaz, su, elektrik gibi ihtiyaçlara erişim sağlanmasıyla ilgili sektörlerle sınırlı olmalıdır) işverenler enfeksiyon kapmamak için “önleyici davranışlar”ı öne çıkararak sorumluluğu bireylere devrediyor. Ancak bir yandan birçok şirket enfeksiyon riskini azaltmak için “önleyici davranışları” uygulanabilir kılmak adına hiçbir şey yapmıyor, öte yandan bu önlemler zaten yeterli değil. Herkesin sağlığı göz önünde bulundurularak tüm iş organizasyonunun gözden geçirilmesi gerek. Ve bunu yapmak için kapitalistlerin pek doğru bir yerde durdukları söylenemez çünkü çalışanlar kendileri değil.  Bunu bizler yapmalıyız, her departmanda, kuruluşta, şirkette, faaliyette. Çünkü bu gerçekten gerekli. 

Kapitalistler bu sağlık krizini; toplumsal kazanımlarımızı, haklarımızı daha da kısıtlamak için kullanıyorlar. Her ülkede acil durum önlemlerinin büyük bir kısmı çalışma saatlerine, izinlere, maaşlara, grev hakkına dönük saldırılardan oluşuyor.

Durum sömürgeciliğin doğrudan kurbanı olan bölgelerde çok daha kötü, halihazırda sefalet içinde yaşayan halklar için sağlık krizi korkunç sonuçlar doğurabilir. 

Direnişler örgütleniyor!

   Bildiğimiz bağlamda direnişleri örgütlemek kolay değil. 

   Uluslararası Sendikal Dayanışma ve Mücadele Ağı üyeleri yalnızca “radikal” görünmenin hazzı adına sloganları, şiarları art arda dizmek istemiyor. İstediğimiz şey, yaşam ve çalışma alanlarımızdan başlamak üzere özgürce birleşmek, uluslararası düzeyi de içerek şekilde koordine olarak direniş ve kazanım için kitlesel bir halk hareketi inşa etmektir. 

   -Dünyanın tüm bölgelerindeki mücadeleleri destekleyelim ve bilinir kılalım.

   -Mesleki sektörlerimize göre örgütlenelim ama aynı zamanda özgül hakları (kadınlar, göçmenler, ırkı nedeniyle ezilenler vd) savunarak ve toplumsal eşitliğe ulaşmak için de örgütlenelim.  

   -Bu sağlık krizinin faturasının en güvencesiz, en yoksul olana kesilmesine izin vermeyelim.

   -Tüm emekçilerin (ücretli çalışanlar, serbest meslek sahibi, işsizler, geçici işçiler, mevsimlik işçiler vb.) durumlarına bakılmaksızın gelirlerinin %100’ü garanti edilmelidir, herkes için ülkelerindeki yaşam maliyetine dayalı asgari düzeyde bir garanti sağlanmalıdır.

   -Çalışma alanlarımızda ve hayatlarımızda gidişatımızı kendi ellerimize alalım. Hükümetler, kamu yetkilileri ve devletler kapitalizmin hizmetindeki araçlardır. 

   -Acil sağlık duruma müdahale edebilmek için gerekli şirketler, hizmetler, mağazalar, halka açık alanlar kamulaştırılsın!

Artık kapitalistlerin küresel felaketler yaratmasına izin vermeyelim!

Çeviren: Gizem Karaköçek

Kaynak: http://www.europe-solidaire.org/spip.php?article52610