İmdat Freni

Enternasyonal

Azerbaycan-Ermenistan Uyuşmazlığının Asıl Nedeni Ne? – Djene Rhys Bajalan- Sara Nur Yıldız- Vazken Khatchig Davidian

ABD’de gelişmelere sol bir perspektiften bakan bir dergi olan Jacobin, internet sitesinde 10 Ekim 2020’de (yani ateşkes açıklamasından hemen önce) Karabağ çatışmalarına dair kapsamlı bir makale yayınlandı. Farklı ülkelerden üç akademisyenin imzasını taşıyan bu makale hem meselenin tarihine hem de geleceğine dair analizler içeriyor. Bu metin ilk olarak Agos’ta yayınlanmıştır.

Ermenistan ile Azerbaycan arasında patlak veren savaş, uluslararası alanda dikkatlerin, Nagorno Karabağ (Dağlık Karabağ ya da –Ermeniler tarafından kullanılan eski adıyla– Artsakh) konusunda uzun süredir devam eden anlaşmazlığa yönelmesine neden oldu. 

Özellikle Azerbaycan ve Türkiye’den gelen şiddet söylemi kulakları sağır ederken, sosyal medyada Azeriler, Türkler ve Ermenilerin kullandığı ırkçı, şovenist ve canavarlaştırıcı dil kontrolden çıkma noktasına gelmiş durumda. Askere alınmış genç Ermeni ve Azeri askerleri ve masum sivilleri mezarlarına taşıyan bayraklara sarılmış ceset torbalarının ötesinde, tüm bu hengâmenin içinde birçok başka kayıp da verildi; ortada, hakikat, bilgi ve aradaki uyuşmazlığı kesin olarak çözmeye dönük herhangi bir ciddi irade görünmüyor.

Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki gerilimlerin Kafkasya’yı savaşa sürükleyebileceği yönündeki korkular yeni değil. İki ülke, Dağlık Karabağ / Artsakh konusunda çeyrek asırdan uzun bir süredir bir çıkmazın içinde. Şu an yaşanan gerginlik birçoklarını şaşırtmış olabilir ama daha keskin gözlemciler, bu noktaya doğru gelindiğini görebiliyordu. Bu uzlaşmazlık konusunda önde gelen uzmanlardan biri olan Laurence Broers, 2016 yılının Nisan ayında yaşanan dört günlük yoğun savaşın ardından, müzakerelerin başarısızlığa uğramasının ve dizginlenmeyen milliyetçiliğin, tarafları otomatik olarak savaşa götürmesi gibi bir tehlikeden söz ederek uyarıda bulunmuştu.

Şu anda yaşanan, tam olarak böyle bir ‘otomatik’ gidiş gibi görünüyor. Fakat uzlaşmazlığı atalardan kalma nefretlerin ya da Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasındaki bir uygarlık çatışmasının sonucu olarak değerlendirmek yanıltıcı olur. Gözlerimizin önünde cereyan eden trajediye bir açıklama getirebilmek için, bu hataya düşmek yerine, sömürgeciliğin, milliyetçiliğin, otoritarizmin ve büyük güçlerin politikalarının bıraktığı mirasa bakmamız gerekiyor.

Sömürgecilik ve milliyetçilik
Dağlık Kafkasya, nefes kesen bir doğal güzelliği olan ve muazzam bir etnik, dilsel ve dinsel çeşitlilik barındıran bir bölge. Karadeniz’den Hazar kıyılarına kadar uzanan bölge, birçok topluluğa ev sahipliği yapıyor; Gürcüler, Ermeniler, Azeriler, Ruslar, Mesket ve Ahıska Türkleri, Kürtler, Ezidiler, Dağıstanlılar, Abhazlar, Çerkesler, Çeçenler, Talışlar, Osetler, İnguşlar, bunlardan sadece bazıları.

Ancak, günümüzdeki milliyetçi tutumların velvelesi, bölgenin inanılmaz çeşitlilikteki halklarının, müzikten dansa, folklordan yemeklere kadar uzanan ve müthiş bir zenginlik oluşturan ortak kültürel mirasının üstünü örtmemeli.

Burası, 16. yüzyılın başlarından 19. yüzyılın başlarına kadar, Sünni Osmanlı İmparatorluğu’nu İran’daki Şii rakiplerinden ayıran, geniş ve belirsiz bir sınır bölgesinin kuzey kısmını oluşturuyordu. Günümüzde modern Ermenistan ve Azerbaycan Cumhuriyeti’nin yer aldığı bu topraklar, sık sık, bu iki Müslüman güç odağı arasında çatışmalara sahne olsa da, genel olarak İran’ın etki alanı içindeydi.

Dış güçler, bölgede hâkimiyet kurmak için, dönemin coğrafi ve teknolojik sınırlılıkları içinde, genellikle hafif müdahalelere başvuruyorlardı. Bölgenin tamamında yerel derebeyleri kayda değer bir özerkliğe sahipti; çeşitli etnik ve dinî topluluklar yan yana, göreli bir barış içinde yaşıyordu. Ancak 1801-1828 arasında Rusya’nın askerî olarak genişlemesi sonucunda İranlılar Doğu Kafkasya’dan çıkmak zorunda kaldı ve bölge, kozmopolit bir şehir olan Tiflis’ten yönetilen Kafkasya Genel Valiliği’ne dâhil edildi.

Dağlık Karabağ / Artsakh özelinde, Ermenilerin bölgeyle ilişkisi Antik Çağ’a kadar uzanır. Bölgenin her yerinde hâlâ Orta Çağ’dan kalma Ermeni manastırları ve Ermenilere ait mimari anıtlar bulunuyor. Ancak bölge, Ermeni kültürü ve dinî hayatı açısından önemli bir merkez olsa da, uzun zamandır kozmopolit bir nitelik taşıyor.

18. ve 19. yüzyıllarda Şuşi/Şuşa, hem Ermeniler hem de Azerbaycanlı Türkler için bir kültürel rönesans şehri olarak öne çıktı. Sovyetleşme döneminde yapılan nüfus sayımları, yüksek kesimlerde (yani Dağlık Karabağ’da) Hıristiyan Ermenilerin Azerilere oranının dokuza bir olduğunu, çevredeki alçak kesimlerde ise nüfusun ağırlıklı olarak Müslümanlardan oluştuğunu gösteriyor.

Birçok sömürgeci rejim gibi, Rus yönetiminin politikaları da Kafkasya’nın çeşitli halkları arasındaki gerilimleri yoğunlaştırdı; bu eğilim, milliyetçiliğin yükselişiyle güçlendi. 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında halkların kendilerini ayrı ulusal topluluklar olarak görmeye başlamasıyla, aralarındaki ilişkiler git gide daha da gergin bir hâl aldı.
Bu durum özellikle Hıristiyan Ermeniler ile, 20. yüzyıl başlarında ‘Azerbaycanlı/Azeri’ adını benimseyen (‘Azerbaycan’ tarihsel olarak, günümüz Azerbaycan Cumhuriyeti’ni değil, İran’ın kuzeydoğusundaki, hâkim dilin Türkçe olduğu vilayeti tanımlar) Müslüman Kafkasya Türkleri arasındaki ilişkilerde gözlemlenir. 

Rusya çözülünce
Etnik-ulusal gerilimler, çarlık otokrasisi tarafından bir ölçüde denetim altında tutuluyordu ama imparatorluk Rusyası çözülmeye başlayınca Kafkasya da çözüldü. İmparatorluğun devrim çalkantıları içinde savrulduğu 1905 yılında, Ermeniler ile Azerbaycan Türklerinin karşı karşıya geldiği, topluluklar arası bir katliam dalgası hızla yayıldı; yüzlerce kişi öldü. Ardından Birinci Dünya Savaşı’nın barbarlıkları geldi.

Savaş Ermeni nüfus açısından özellikle travmatik oldu. Osmanlı hükümetinin 1915’te, imparatorluğun Ermeni nüfusuna yönelik bir soykırım tecavüz ve katliam hareketi başlatma kararı alması sonucunda, muhtemelen 1,5 milyon kişi hayatını kaybetti. 

Rus İmparatorluğu’nda yaşayan Ermeniler bu imha hareketine maruz kalmasa da, soykırım Ermeni halkını derinden etkileyip şekillendirdi. Günümüz Ermenistanı’nda nüfusun önemli bir bölümünü, soykırımdan kaçıp buraya iltica edenlerin soyundan gelenler oluşturuyor. Dolayısıyla Ermeniler, Azerilerle aralarındaki uzlaşmazlığa 1915 olaylarının merceğinden de bakıyorlar.

Savaş, bir başka açıdan da muazzam bir etki yarattı: 1917 devrimlerinin ardından Kafkasya’da çarlık otokrasisinin yıkılmasını ve Rusların otoritesinin çökmesini hızlandırdı. Sömürge yönetiminin çöküşünün hemen ardından, Almanya, Osmanlı İmparatorluğu ve –İttifak Devletlerinin yenilmesiyle– İngiltere, bölge üzerinde nüfuz kurmaya çalıştı ancak başarılı olamadı. 

1917 devrimlerini takip eden dönemde, 1918 baharındaki kısa süreli federatif birlik denemesinin ardından bağımsız Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan cumhuriyetlerinin kurulmasıyla, git gide büyüyen bir siyasi parçalanma yaşandı.
Sonuç: Savaş. Milliyetçiler, etnik açıdan çoğunlukla karma bir yapı taşıyan bölgeler üzerinde hak iddia etmeye başladılar ve Azerbaycan ile Ermenistan arasında husumetler doğdu. İki yıl süren bu ilk Ermenistan-Azerbaycan savaşı ancak 1920’de, Sovyetler’in bölgeyi işgal etmesiyle sona erdi.

Stalinizmin mirası 
Ermenistan’ın ve Azerbaycan’ın Sovyetleştirilmesinin, iki taraf arasındaki uzlaşmazlığın ortadan kalkması yönünde pek bir faydası olmadı. Hatta, nüfusun çoğunluğunu Ermenilerin oluşturduğu, savaş sırasında Ermeni güçleri ile Azeri güçleri arasında yoğun bir rekabete sahne olan Dağlık Karabağ / Artsakh’ı Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne katma kararını veren, Josef Stalin’di. Yeni kurulan SSCB’nin diğer bölgelerinde olduğu gibi burada da, Sovyet politikaları, uluslar arasındaki uyuşmazlıkları çözmek yerine karşılıklı güvensizlikleri şiddetlendirdi.

Dağlık Karabağ / Artsakh’ın Azerbaycan içinde özerk bir oblast statüsünde olması, Ermeni nüfusu, Sovyet döneminin aşırıya kaçan nüfus mühendisliği uygulamalarından bir ölçüde korudu.

Ermenistan, Türkiye ve İran arasında sıkışmış bir eksklav olan Nahçıvan/Nahiçevan’daki Ermenilerin nüfusu, 1920’lerin başlarında toplam nüfusun yaklaşık yarısını oluştururken, SSCB’nin yıkıldığı dönemde neredeyse tamamen yok olmuştu. 

Buna rağmen, Bakü yönetimi Dağlık Karabağ / Artsakh’ta, bölgeye Azerileri yerleştirerek Ermeni çoğunluğun oranını düşürme politikası izledi; bu Azerilerin yerleşimlerine yatırımlar yaparken, Ermeni şehirlerini ve köylerini temel altyapıdan yoksun bıraktı. Onlarca yıl süren düşük yatırım ve ayrımcılık nedeniyle biriken kinin yarattığı öfke, Sovyetler Birliği’nin çöktüğü günlerde doruğa çıktı.

1988 yılının Şubat ayında, Dağlık Karabağ / Artsakh yerel yönetimi bir oylama yaparak Azerbaycan’dan bağımsız olmaya karar verdi; bu, Ermenistan’la birleşmeye yönelik bir ilk adımdı. Bakü’ye meydan okuyarak yapılan bu oylamanın ardından, Azerbaycan’ın Sumgayıt şehrinde Ermenilere yönelik bir pogrom patlak verdi. Çok sayıda insanın ölümüyle sonuçlanan bu olay, bölgenin tamamında bir şiddet döngüsünün tırmanmasına zemin hazırladı. 1992’de Hocalı’da Azerbaycanlı sivillere yönelik katliamda yüzlerce kişi hayatını kaybetti. 

Azerbaycan ve Türkiye’nin, Dağlık Karabağ / Artsakh halkına kendi geleceğini tayin etme hakkı tanınmadıkça bir çözüme ulaşılmasının mümkün olmadığını anlaması gerekiyor. Ermenilerin ise, nihai bir barış antlaşması yapılmadıkça statükonun sürekli olarak sorgulanacağını anlaması gerekiyor. Özellikle de Aliyev rejimi ayakta kalır ve halkın dikkatini ülke içindeki sıkıntılardan uzaklaştırma ihtiyacı duyarsa.

Topyekün savaş
SSCB’nin Aralık 1991’de dağılmasından sonra, bu döngü, bağımsızlığını yeni kazanmış iki devlet olan Azerbaycan ile Ermenistan arasında topyekûn savaşa evrildi. Etnik temizlik hareketinde neredeyse 30 bin kişi öldü; Ermenilerin Azerbaycan’dan, daha yüksek sayıda Azeri’nin de Ermenistan’dan ve Karabağ çevresindeki bölgelerden çıkarılmasıyla, 1 milyondan fazla insan yerinden edildi. 

Ateşkes sonrası statüko kendisi için bir zafer niteliği taşıyan Ermenistan, nüfusun çoğunluğunu Azeriler ve Kürtlerin oluşturduğu Kalbajar ve Laçin rayonlarını işgal ederek, bağımsızlığını ilan eden Artsakh Ermeni Cumhuriyeti’ni Ermenistan’a bağlayan bir bitişik kontrol bölgesi oluşturdu. 

1994’ten beri çatışmaya kalıcı bir çözüm bulunamıyor. 11 devletten oluşan, eş başkanlığını Fransa, Rusya ve ABD’nin yaptığı Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Minsk Grubu’nun aracılık ettiği müzakereler başarısız oldu. 1994 ateşkesinden sonra oluşturulup yoğun şekilde silahlandırılan ‘Denetim Hattı’nda ve Ermenistan-Azerbaycan sınırının başka noktalarında yaşanan çarpışmalar, bölgede barışa yönelik bir tehdit oluşturmaya kesintisiz olarak devam etti. 

Savaşa giden tırmanış
Çatışmanın çözülememesinde, şüphesiz, tüm tarafların suçu var. Statükodan memnun olan Ermenistan’ın, elindeki askerî ve araziye dayalı avantajdan vazgeçmek gibi bir niyeti yok; bu durum Azerilerin canını sıkıyor. Milliyetçilik ve hiç bitmeyecekmiş gibi görünen Azerbaycan tehdidi, ülkede bağımsızlıktan bugüne uzanan sürecin büyük kısmında hüküm süren Sovyet sonrası dönemin seçkinleri için, kullanışlı bir meşruiyet aracı oldu.

Ermenistan ile Azerbaycan arasında süregelen gerginlik, Kafkasya’yı etki alanının içinde tutmak isteyen eski sömürgeci güç Rusya’ya, iki taraf üzerinde nüfuzunu koruma olanağı sundu. Hatta Putin, bu savaşı, Ermenistan’da 2018’deki barışçıl Kadife Devrim’in ardından iktidara gelen Nikol Paşinyan yönetimine, Ermenistan’dan çok daha zengin ve kalabalık bir ülke olan ve Türkiye’nin destek verdiği Azerbaycan’la arasındaki uzlaşmazlıkta, Rusya’dan alacağı desteğin ne kadar vazgeçilmez olduğunu hatırlatmak için kullanabilir. 

Ne var ki, bu son tırmanışın ayrıntılarını anlayabilmek için Bakü’ye ve Ankara’ya bakmak gerekiyor. Eylül sonunda saldırıya geçen, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yönetiminin askerî donanım ve Suriyeli paralı askerler aracılığıyla aktif olarak destekleyip ayakta tuttuğu Azerbaycan güçleriydi. 

Görevini 2003’te babası Haydar Aliyev’den devralan ve demokratik meşruiyeti olmayan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Dağlık Karabağ / Artsakh’taki mevcut olumsuz durumun yarattığı milliyetçi kızgınlığı, dikkatleri giderek artan iktisadi eşitsizliklerden, ülkenin petrol varlığının çarçur edilmesinden ve başında olduğu hırsızlar yönetiminden uzaklaştırmak için kullanıyor. Aliyev’in, bu yaz cephe hattında yaşanan çatışmaların ardından savaş yanlısı protestocuların Parlamento’yu basmasından beri, milliyetçilik karnesini şişirme ihtiyacı içinde olduğuna dair de pek şüphe yok. 

Benzer şekilde, Pantürkist ve Ermeni karşıtı söylem, sert bir iktisadi krizin yaşandığı bu dönemde, Erdoğan’ın sağcı tabanını elinde tutmasını sağlıyor; bir yandan da, muhalefeti, ana muhalefeti oluşturan Cumhuriyet Halk Partisi’nin de içinde bulunduğu ‘savaş yanlısı unsurlar’ ile başta yoğun baskılara maruz bırakılıp tecrit edilen Halkların Demokratik Partisi olmak üzere ‘savaş karşıtı kesimler’ olarak ayırıp parçalıyor.

Söz konusu söylem, bunların yanı sıra, Ankara’nın Büyük Güç olma iddialarını beslerken, Türkiye’nin Suriye ve Libya’ya yaptığı askerî müdahalelerinde ve Doğu Akdeniz’de gittikçe saldırganlaşan tavrında görülen, maceracı dış politika tutumuna da oturuyor. Tüm bunlar, dikkatlerin git gide büyüyen iç sorunlardan uzaklaştırılmasına hizmet ediyor. 
Kısacası, savaş –sıklıkla olduğu gibi– burada da bir otoriter siyasi konsolidasyon aracı olarak kullanılıyor. 

Sırada Ne Var? 
Peki, şimdi ne olacak? Sağduyu hâkim olsa, taraflar silahlarını derhal bırakıp, ciddi müzakerelere başlamayı kabul eder. 

Azerbaycan ve Türkiye’nin, Dağlık Karabağ / Artsakh halkına kendi geleceğini tayin etme hakkı tanınmadıkça bir çözüme ulaşılmasının mümkün olmadığını anlaması gerekiyor. O kadar çok şiddet yaşandı ki, bölge halkının İlham Aliyev’inki gibi anti demokratik ve yozlaşmış bir rejim altında kendini güvende hissetmesi artık mümkün değil. 
Dağlık Karabağ / Artsakh Ermenilerinin kendi unutkanlıklarını görmek için, Aliyev rejiminin, Ermenilere ait tarihî mekânları yok etmek amacıyla, birçok uzmanın kültürel soykırım olarak tarif edeceği bir operasyon yürüttüğü Nahçıvan/Nahiçevan’a bakması yeterli. Tamamen Sovyet dönemindeki sınırlara dönülmesinde ısrarcı olanların da, bunun Stalin’in yerel halkın kendi kaderini tayin etme isteğini çiğneyerek sürdürdüğü kibirli sömürgeciliğin meşrulaştırılması anlamına geldiğini anlamaları gerekiyor. 

Ermenilerin ise, nihai bir barış antlaşması yapılmadıkça statükonun sürekli olarak sorgulanacağını anlaması gerekiyor. Özellikle de Aliyev rejimi ayakta kalır ve halkın dikkatini ülke içindeki sıkıntılardan uzaklaştırma ihtiyacı duyarsa… Ermeniler ayrıca, Azerilerin, durumda ilerleme kaydedilmemesinden ötürü mağduriyet yaşadığını ve öfkelenmekte haklı olduğunu kabul etmeli. 

Kendi rejimleri tarafından savaşta etnik temizliğe maruz bırakılan ve propaganda aracı olarak kullanılmak üzere sefil koşullar altında rehin tutulan yüz binlerce Azeri mültecinin, hâlen Ermeni güçlerinin kontrolünde olan bölgelerdeki kasabalarına ve köylerine dönmesine izin verilmesi gerekiyor. Öte yandan, Ermeni mültecilerin Azerbaycan’a dönmesi imkânsız olabilir. 

Son olarak, Sumgayıt’tan Hocali/Hocalı’ya, iki tarafın da yaptığı tüm insan hakkı ihlallerinin masaya yatırılacağı, sahici bir hakikat ve uzlaşma sürecine ihtiyaç var. 

İki halkın da iyileşmesi ve barış içinde yaşayan komşular olarak geleceğe kucak açabilmesi için, bu nefret ve savaş döngüsü artık sona ermeli. Bunun için de, gücü elinde tutmak, iktidarını korumak için milliyetçi kini ve etnik nefreti körükleyip kullanan yozlaşmış, vicadan yoksunu liderlerin gücünün kırılması gerekiyor. 

Ölüm aletleri tedarik etmek yerine halkların hayatlarını iyileştirmek üzere yatırım yapılması, ancak ve ancak, barışın ve anlamlı bir demokrasinin hâkim olduğu bir ortamda mümkündür. Savaşların kazananı olmaz – zorbalar ve silah tüccarları hariç…

Çeviri: Altuğ Yılmaz

Djene Rhys Bajalan Missouri Devlet Üniversitesi Tarih Bölümü’nde yardımcı doçent olarak görev yapmakta; Sara Nur Yıldız, Türk-İran dünyası ve Osmanlı imparatorluğu üzerine çalışmakta; Vazken Khatchig Davidian ise Oxford Üniversitesi Şarkiyat Enstitüsü’nde doktora sonrası araştırmalarını yürütmektedir. Makalenin orjinali  için https://jacobinmag.com/2020/10/azerbaijan-armenia-conflict-nationalism-colonialism

Kıbrıs’ın Kuzeyinde Seçimler… Zamanın Ruhuna Uygun bir ‘Mağlubiyet’ – Hasan Yıkıcı

Akdeniz’in doğusundaki bu küçük ada yarısı da zamanın ruhundan nasibini alacaktı elbet. Çünkü her ne kadar kaçmaya çalışsanız da, onu aşmaya çalışsanız da sizi kıskıvrak yakalamadan önce ayaklarınızla bastığınız zemine sirayet etmiş, nefes alıp verdiğiniz bağlamı şekillendirmiştir. Dünyadaki sağ popülist, milliyetçi, otoriter liderlik örneklerine yeni bir figür daha; öfke ve duygu politikaları hakimiyeti zincirine bir halka daha eklendi. Politik ve toplumsal kutuplaşma %50-%50 bandına yerleşti, yeni bir meşruiyet krizinin kapısı aralandı… Bununla birlikte yine %50’ye yakın “biat değil özgürlük” diyen ve Ankara’nın müdahalelerine karşı direniş potansiyeli taşıyan bir kesimin varlığı gözler önüne serildi. Kıbrıslı Türklerin seçim sandığından zamanın ruhu çıktı. Şimdi artık mesele zamanın ruhunun bize ne yapacağı veya bizim zamanın ruhu ile ne yapacağımız… 

I.
Mustafa Akıncı ve Ersin Tatar’ın ikinci tura kaldığı seçimlerde, sandıktan %48.3 oy ile Akıncı mağlup çıkarken, %51.69 ile Ersin Tatar galip çık(artıl)dı. Tüm seçim süreci boyunca Türkiye’den adaya gelen AKP ve MHP’li yetkililerin çalışmaları, bölge bölge gezip Türkiyeli nüfusu sandığa götürmek için sergiledikleri çaba, reklam ekipleri ve sahaya dökülen paralara rağmen söz konusu sonuç galip gelen kesimleri tatmin etti mi bilinmez. Fakat ortada bir gerçek var ki, seçimleri Türkiye’deki müesses nizam kazandı. AKP iktidarı çok net bir şekilde, kendisine biat etmeyen ve Türkiye ile ilişkileri ana vatan-yavru vatan değil, eşitlik ve kardeşlik temelinde bir ilişki biçimine dönüştürmeye çalışan Mustafa Akıncı’yı devirmek için ciddi bir efor sarf etti. Kıbrıs’ın kuzeyindeki seçimlere her daim Türkiye müdahalesi olmuştur. Bu AKP iktidarı ile de başlamadı. Fakat ilk kez bu dönem aleni, açık ve pervasız bir müdahale söz konusu oldu. Tüm bu müdahaleler, son 10 yılda daha da bir hissedilir olan Kıbrıslı Türklerin kimliğine ve hayat tarzına dair kaygılar ile de birleşince seçim süreci sadece bir adayın seçilmesi değil aynı zamanda biat ile özgülük, entegrasyon ile federasyon, laiklik ile asimilasyon arasında tercih yapılan bir referanduma dönüştü. Türkiye’den gelen ekiplerin ilk turda sandığa gitmeyen sağ seçmene dair yaptıkları çalışma sonucunda, ikinci turda özellikle Türkiyeli nüfusun yoğunluklu yaşadıkları bölgelerde seçime katılım oranını artarak Ersin Tatar’ın az bir farkla kazanmasını sağladılar. 

II. 

Kıbrıslı Türklerin seçme hakkına ve iradesine bu denli müdahale edilmesi, Türkiye’deki müesses nizamın Kıbrıs’ın kuzeyinde kazanması, %50-%50’lik toplumsal kutuplaşma ve Kıbrıslı Türklerin kimliklerine dair kaygılarının daha da artması yeni bir dönemin başlangıcı olarak okunabilir. Bu sonuçları bir kırılma anı olarak değerlendirmek için henüz erken. Fakat Türkiyeli okur bu sonuçlara ve toplumsal konumlanışlara yabancı değil. AKP’nin, bu sonuçlarla birlikte Türkiye içinde ve bölgede izlediği yıkıcı ve agresif politikalaları, Kıbrıs’ın kuzeyinde de kendi hegemonyasını ve tahakküm ağlarını daha da bir tesis etmek için arttırarak sürdüreceği beklenmekte. Tam da bundan dolayı AKP her dediğinin yerine getirileceği, kayıtsız şartsız kendisine biat edeceği ve kendi sözünün-eylemini taşıyıcısı olabilecek bir isim olarak Ersin Tatar’ı seçtirtmek için elinden geleni yaptı. Daha şimdiden Ersin Tatar AKP sözcüsü, UBP ise AKP Kuzey Kıbrıs şubesine dönüşmüş bulunmakta.

III.

AKP’nin bu seçimlerdeki zaferi bir nevi yıllardır uygulanan asimilasyon politikalarının nasıl işlevsel olabileceğini de gösterdi. Türkiyeli nüfusun yoğunluklu olarak yaşadığı bölgelerde AKP ve MHP’liler tarafından yapılan çalışmalar sonucunda Ersin Tatar’a %75 dolaylarında oy çıktı. Sakın yanlış anlaşılmasın, “Türkiye’den gelen göçmenler olduğu gibi Ersin Tatar’ı destekledi” diye bir algı oldukça sorunlu olur. Fakat özellikle merkezden uzak ve taşra bölgelerinde sol tarafından da kendi haline bırakılmış kesimlerin bu tür siyasi istismar ve müdahalelere ne kadar açık olduğunu, hatta bunun bu seçimlerde olduğu gibi bir toplumun kaderini dahi belirleyebilecek potansiyeli taşıdığına dehşetle şahit olduk. Ancak seçimlerden çıkan bir diğer sonuç da, özellikle bundan sonraki dönemde de Kıbrıslı Türklerin AKP politikalarıyla barışık olmayacağı, Erdoğan’ın her istediğini rahat bir şekilde yaptıramayacağı yönünde oldu. Mustafa Akıncı’nın aldığı % 48.3’lük oy Ankara’nın politikalarına karşı ciddi bir direniş ve reaksiyon potansiyeli taşımakta. 

IV.
% 48.3’lük kesim kurucu bir karşı dalganın sürükleyicisi olabilecek mi? Yoksa yıllardır devam ettiği gibi reaksiyoner ve duygular siyasetine devam mı edecek? Kıbrıs’ın kuzeyinde, AKP müdahaleleriyle birlikte özellikle son 10 yıllık süreçte kimliğe, yaşam tarzına ve Kıbrıslı Türklerin siyasal kurumlarına dair artan müdahaleler karşısında, reaksiyoner tavırların dışında kurucu bir sol siyasal hat inşa edilemedi. Fakat buna rağmen güçlü bir demokratik-özgürlükçü ve Kıbrıs’ta barış yanlısı bir potansiyel varlığını koruyabildi. Bu potansiyel daha çok Kıbrıslı Türklerin, AKP’nin sorumlusu olduğu başlarına gelen kötü olaylara dair tepki göstermesi noktasındaki başarısıyla korunabildi. Kıbrıslı Türklerin kendi özgün varoluşlarına dair korku, kaygı, endişe ve statüsüzlüğün getirdiği huzursuzluklar, bu reaksiyonların da güçlenmesine, hassas bir toplumsal sinir haritası oluşmasına yol açtı. Son seçim süreci de zaten, her iki aday tarafında da bu duygu politikasının hat safhaya çıkartıldığı bir süreç olarak deneyimlendi. Evet duygular üzerinden siyaset yapmanın riskleri var, ancak duyguların da toplumsal dayanakları olduğunu ve gerçekten deneyimlendiğini göz ardı etmemek de gerek. Önemli olan duyguları yaratan koşulları konuşmak, onların ortaya çıkmasını sağlayan süreçlerle yüzleşmek. Akıncı seçilmiş olsaydı, bu süreçlerle yeni bir yüzleşme deneyimi yaşanabilirdi. AKP’nin en çok korktuğu da, Kıbrıs’ın kuzeyindeki bu tahakküm mekanizmalarının sorgulanması ve etkilerinin zayıflatılması idi. Belki seçim sonuçları itibariyle AKP’nin korktuğu başına gelmedi. Fakat % 48.3’lük kesimin huzursuz nefesi müesses nizamı rahatsız etmeye devam edeceği de aşikar. 

V.

“Türkiye Kıbrıs’ın kuzeyini ilhak eder mi?” Son zamanlarda sık sık gündeme gelen ve yine seçimlerin ardından dillendirilmeye başlanan bir başka huzursuz soru. Fakat bunu tersten soralım, “Türkiye Kıbrıs’ın kuzeyini neden ilhak etsin?” Kendi tahakküm mekanizmalarını yaratmış, siyasal figüranlarını seçtirtmiş ve Kıbrıslı Türklerin kurumlarını da, yaşam tarzını da hali hazırda dönüştürmeye devam eden AKP, neden “ilhak” gibi bir belaya bulaşsın? Zaten hali hazırda Kıbrıs’ın kuzeyinde de-facto bir ilhak ve entegrasyon süreci yaşanıyor. Tanınmayan, statüsüzlüğe mahkûm bırakılan, iradesi bir türlü oluşmamış ve her türlü gasp edilen Kıbrıslı Türkler, hali hazırda resmî ideoloji tarafından şekillendirilen bir ilhak ve entegrasyon süreci yaşıyor. Dolayısıyla tehlikeli ve korkutucu olan, gelecekteki belirsiz ve aşkın bir tarihi anda birilerinin çıkıp ilhak ilan etmesi değildir; esas dehşet verici olan şey ilhak ve entegrasyon çarklarının gündelik hayat ve yaşamın akışı içerisinde zaten hali hazırda işliyor oluşu, dehşet verici olan şeyi içkin bir hal kazanmasıdır.  

Nor Zartonk: Kafkaslar’da Savaşa Hayır, Barış Hemen Şimdi!

Türkiye Ermenilerinin örgütlerinden Nor Zartonk tarafından yapılan açıklamada Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki savaşın kazananı olmayacağı, halklar için ölüm ve yoksulluktan başka bir anlamı olmadığı ifade edildi.

Açıklamanın bütününü okurlarımızın ilgisine sunuyoruz:

Artsakh’ta (Dağlık Karabağ) savaş yaklaşık 30 senedir devam ediyor. Büyük bölümü ateşkes rejimi altında geçen bu süreçte diplomatik çabalar ne yazık ki barışı sağlayabilmiş değil. Kafkasya’nın merkezinde kapanmayan bu yara bölgeye nüfuz etmek isteyen üçüncü devletlerin, enerji ve silah ticaretinin bir enstrümanı olarak dönem dönem kanatılmakta ve Artsakh (Dağlık Karabağ) halkı belirsizliğe ve ölüme mahkûm edilmektedir. 27 Eylül sabahı ateşkesin bozulması ile başlayan şiddetli çatışmalar hala sürmekte. Çatışmaları büyük üzüntü ve endişeyle takip ediyoruz. 

Çatışmalar başlamadan Türkiye’de Ermeni karşıtı haberlerin yaygınlaştığına şahit olduk. Çatışmaların başlaması ile birlikte yoğun bir propaganda ve dezenformasyon tüm medya kanallarını sardı. Anadolu Ajansı çatışmaları Ermeni tarafının başlattığı bilgisini servis etti. Oysa temelde savunma pozisyonunda olan Artsakh kuvvetlerinin böyle bir girişiminin rasyonel olmadığı ve Azeri kuvvetlerinin halihazırda geniş çaplı bir taarruz hazırlığı içinde olduğu aşikârdı. Meselenin tarihi arka planı konusunda da ciddi bir dezenformasyon söz konusu. 1991 yılında Artsakh’ta (Dağlık Karabağ) yapılan halkoylamasına halkın yüzde 82’si katılım göstermiş ve yüzde 99 evet oyu ile ulusların kendi kaderini tayin hakkı ilkesi çerçevesinde bağımsızlık kararı alınmıştır.

Öte yandan, tüm dünya tarafları ateşkese davet ederken, devletin çeşitli kademelerinden ve bizzat Tayip Erdoğan’ın ağzından savaşı körükleyen ve taraf bildiren açıklamalar yapıldı. Erdoğan hükümeti bugün içinde bulunduğu sıkışmışlığı içte ve dışta baskı ve şiddet temelli saldırgan politikalarla aşmaya çalışmakta. Bu yaşananlar Türkiye’nin Suriye, Libya ve Doğu Akdeniz’de sürdürdüğü politikaların bir devamı niteliğinde. Nitekim uluslararası haber ajanslarına da yansıyan şekliyle Türkiye Azerbaycan’a sadece silah ve askeri eğitim desteği sağlamamakta aynı zamanda Suriye’den devşirdiği ve maaşa bağladığı cihatçıları da bölgeye sevk etmekte.

Ne yazık ki Türkiye’de HDP dışında kalan “muhalefetteki” düzen partileri bu yayılmacı politikaların ve hamaset söyleminin destekçisi olmuş, şikayetçi oldukları AKP rejimine emperyal hayallerle el vermişlerdir. Bu siyaset halklara sadece daha fazla yoksulluk, kan ve gözyaşı vaadetmekte, silah tüccarlarının ve diktatörlerin cebini doldurmaktadır. Halklar birbirine kırdırılarak, düşmanlık tohumları ekilerek sömürü düzeni baki kılınmaya çalışılmaktadır. 

Tüm bu yaşananlardan elbette en çok etkilenen gruplardan biri de Türkiye Ermenileri olmuştur. Zaten hâlihazırda Türkiye’de nefret söyleminin bir numaralı öznesi olan Ermeniler tarafı olmadıkları bir çatışmanın dolayında yine ötekileştirilmekte ve bolca nefret söylemine maruz kalmaktadır. 

Bizler, Türkiye‘nin savaşı kutsayan ve destekleyen tavrını kınıyoruz. Savaşın kazananı olmayacağını, halklar için ölüm ve yoksulluktan başka bir anlamı olmadığını bir kez daha haykırıyoruz.

Bu bağlamda başta Türkiye olmak üzere tüm dünyadan savaş karşıtlarını ateşkes ve kalıcı bir barış için harekete geçmeye davet ediyoruz.

Siyah Radikalizmin Geleceği: Angela Davis’le Söyleşi

Akademik çalışmalarınızda hapishanelerin ilgası hareketi, Siyah feminizmi, popüler kültür ve blues, ayrıca Filistin odaklı Siyah enternasyonalizmi üzerinde yoğunlaştınız. Birlikte ele alındığında, bu çalışmalar Siyah Radikal Geleneğinden nasıl ilham alıyor ve belki de onu ileriye taşıyor?

Cedric Robinson, Siyah radikal teorisyen ve aktivistlerin fikirlerimizi ve politik uygulamalarımızı ırksal kapitalizmin derin eleştirilerine bağlama yönünde bizlere ilham veren sosyal ve kültürel tarihlerin şekillendirilmesindeki rolü üzerine bizi düşünmeye zorladı. Genç nesil akademisyen ve aktivistlerin onun Siyah Radikal Geleneği kavramını nasıl tamamlamaya başladıklarına dair fikir sahibi olacak kadar uzun yaşadığı için memnunum. Siyah Marksizm’de, C. L. R. James, W.E. B. Du Bois ve Richard Wright’ın çalışmaları ekseninde dönen önemli bir şecere geliştirdi. H. L. T. Quan’ın da işaret ettiği gibi, Robinson’ın çalışmalarına, Amerika’daki Siyah Hareketler ve Marksizm’in Antropolojisi’ni de dâhil ederek bir bütün olarak bakacak olursak, Siyah Radikal Geleneğin şekillendirilmesinde kadınların ne kadar merkezi olduğunu gözden kaçırmak mümkün değil. Quan, çalışmasında kadınlar ve direnişin rolüne neden bu derece odaklandığı sorulduğunda Robinson’ın “Neden olmasın? Esasında tüm direnişler cinsiyette tezahür eder, cinsiyet olarak tezahür eder. Cinsiyet hakikaten de hem bir baskı dili, hem de direniş dilidir” dediğini aktarır.

Cedric Robinson’dan tarihin kullanımları hakkında çok şey öğrendim: Bugünü anlayışımız ve kolektif biçimde daha yaşanabilir bir gelecek öngörme yeteneğimiz için çok çok önemli olan, tarihi kuramlaştırma -ya da kendini kuramlaştırmasına müsaade etme- yollarını öğrendim. Cedric, tarihe yönelik çarpıcı kazılarının, günümüzdeki siyasi hedeflerin önermesinden ortaya çıktığını savunuyordu. Siyah Marksizm’i okuduğumdan beri yaklaşımıyla bir bağlılık hissettim. Siyah kadınlar ve köleliğe odaklanan yayınlanmış ilk makalem – hapishanedeyken yazdığım – aslında resmi hükümet raporlarının yanı sıra, genelleştirilen maskülinist fikirler (Siyah erkek egemenliğini garanti altına almak için tasarlanmış cinsiyet temelli liderlik hiyerarşilerinin gerekliliği gibi) aracılığıyla sergilenip 1960’ların sonlarıyla 70’lerin başlarında Siyah hareket içerisinde dolaşıma giren zararlı, ancak giderek popülerleşen Siyah anaerki söylemini çürütme çabasıydı. O zamanlar çalışmama bu şekilde bakmıyor idiysem bile, bugün o araştırmayı Siyah radikal, dolayısıyla da feminist bir geleneği daha görünür kılma çabasıyla ilintilemekten kesinlikle çekinmem.

Bu yeni alanın – eleştirel hapishane çalışmaları ve apaçık ilga yanlısı olan çerçevesi – oluşumu, hem ABD tarihinin Radikal Yeniden Yapılandırma olarak adlandırdığımız dönemiyle olan soyağacı ilişkisi, hem de elbette W. E. B. Du Bois’nın çalışmaları ve Siyah feminizmiyle ilişkisi vasıtasıyla kendisini Siyah radikal gelenek içerisinde konumlandırıyor. Değerli araştırmalarını ilkeli aktivizmleriyle buluşturan Sarah Haley, Kelly Lytle Hernandez ve yeni nesil akademisyenlerin heyecan verici çalışmaları, Siyah Radikal Geleneği canlandırmaya yardımcı oluyor. 

Görünen o ki her yeni nesil ırkçılık karşıtı aktivizmle birlikte dar görüşlü Siyah milliyetçilik, hareketlerimizin bağlılık talep ederek Zümrüdüanka gibi dönüş yapıyor. Cedric’in çalışmaları, kısmen kendi (ve benim) gençliğinin dar görüşlü Siyah milliyetçiliğine cevap verme arzusundan ilham almaktaydı. Zarar verici olmakla kalmayan, aynı zamanda hedefimiz olması gereken şeyle de (Siyahların, dolayısıyla insanın gelişmesi) çelişen milliyetçilik tarzlarının yeniden dirilişine tanıklık etmek elbette son derece sinir bozucu. Aynı zamanda, yeni gençlik oluşumlarının – Black Lives Matter, BYP100, the Dream Defenders – kuir teorilerin ve pratiklerin değerini vurgulayan, Siyah feminizmi ile kaynaşmış yeni bir enternasyonalizmin şekillenmesine yardımcı oluşlarına tanıklık etmek oldukça heyecan verici.

Özellikle 1970’lerde Kara Panter Partisi’ne katılımınız ışığında, Black Lives Matter hareketine yönelik değerlendirmeniz nedir? Size göre Black Lives Matter, yeterli analiz ve özgürlük teorisine sahip mi? KPP ve BLM hareketleri arasında benzerlikler görüyor musunuz?

Kara Panter Partisi ve çağdaş Black Lives Matter hareketi arasındaki ilişkiyi düşündüğümüzde birini ötekinden ayıran on yıllar ve kuşaklar, bu çağdaş dönemi 60’ların sonlarından birçok önemli açıdan farklı kılan onca ekonomik, politik, kültürel ve teknolojik değişimin bir sonucu olarak belli bir kıyaslanamazlık yaratıyormuş gibi geliyor. Ancak belki de iki hareket arasındaki benzerliklerde değil de, radikal farklılıklarda ortaya çıkan bağlantılar aramalıyız.

KPP, Oakland, California ve ülke genelinde Siyahi kent topluluklarındaki polis işgaline bir tepki olarak ortaya çıktı. Huey Newton ve Bobby Seale’in mahalleyi silahlar ve kanun kitaplarıyla devriye gezmesi, diğer bir deyişle “polise polislik yapmaları” kesinlikle mükemmel bir hamleydi. Aynı zamanda geçmişe baktığımızda -Küba’daki gerilla mücadelelerinin ortaya çıkışı, Güney Afrika ve Orta Doğu’daki kurtuluş orduları ve Vietnam’daki Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin göstermiş olduğu başarılı direnişten ilham alan – bu strateji, Audre Lorde’nin deyimiyle, “efendinin araçlarının efendinin evini asla yıkmayacağını” anlamaktaki zafiyeti yansıtıyordu. Bir başka deyişle, silahların kullanılması -temelde sadece direniş sembolü olarak bile olsa – açıkça polise özgü olan stratejilere dayanarak polise etkin biçimde karşı koyulabileceği mesajını veriyordu. 

Trayvon Martin’in sivil bir infazcı tarafından öldürülmesinin ardından Patrisse Cullors, Alicia Garza ve Opal Tometi tarafından ortaya atılan #BlackLivesMatter heştegi, Mike Brown ve ırkçı polis terörü sunaklarında kurban edilen onca Siyah yaşam adına adaletin talep edildiği kolektif bir arzuyu yansıtan, Ferguson Missouri’deki yükselen protestolara doğrudan doğruya bir yanıt olan bir ağa dönüşmeye başladı.

Black Lives Matter, polisliğin yapı ve stratejilerinin tam kalbinde yer alan ırkçı şiddete radikal biçimde direnmemiz için çağrı yaparken, daha eleştirel ve daha kolektif bir adalet tarzına yönelme çabalarımızın merkezine polisin demilitarize edilmesi talebini yerleştirmemiz gerektiğini daha başlangıçta fark etti. Nihayetinde bildiğimiz ve deneyimlediğimiz biçimiyle polisliğin ortadan kaldırılmasını talep eden yaklaşımla bağlantılı olan demilitarizasyon, polis stratejilerinin, küçük ABD polis departmanlarını Filistin’in işgaliyle bağlantılı militarize polislik arenasına hâkim olan İsrail’e bağlayan devreler içerisinde ulusötesileşmesine de karşı çıkıyordu.

Birçok BLM aktivisti tarafından benimsenen daha karmaşık analizi takdir ediyorum, çünkü geçmişin aktivizmleri ve ırkçılık karşıt teorilerinin üzerine inşa etme, onları kucaklama ve radikal biçimde eleştirebilme becerisine sahip bir tarihsel düşünme biçimini tam olarak yansıtıyor. KPP, ortaya çıkan feminizmleri ve o zamanlar eşcinsel kurtuluş hareketi olarak adlandırılan hareketi -bazen başarısız olarak- benimsemeye çalışırken; BLM lider ve aktivistleri, feminist ve kuir teorileri ve de uygulamalarını daha verimli bir şekilde ele alan yaklaşımlar geliştirdiler. Fakat özgürlük kuramları daima kararsızdır. Cedric Robinson’dan, toplam bir özgürlük teorisine sahip olduğunu iddia eden ya da kategorik olarak anlaşılabilen her teorinin, belki de sadece kültür alanında çağrışımsal olarak temsil edilebilecek çok sayıda olasılığı açıklamakta başarısız olduğunu öğrendim.

En son akademik çalışmanızFilistin meselesi ve onun Siyah özgürlük hareketi ile bağlantısı üzerinde yoğunlaşıyor. Bu bağlantı sizin için ne zaman ortaya çıktı ve hangi koşullar veya konjonktürler bu anlayışı mümkün kıldı?

Aslında son zamanlarda verdiğim dersler ve yaptığım röportajların içerikleri, ABD içindeki ırkçı, heteropatriyarkal ve ekonomik adaletten yoksun yapıları ortadan kaldırmak için devam eden çalışmaların daha kalıcı ve daha anlamlı hale gelebileceği enternasyonalist bir çerçeveye duyulan ihtiyacın giderek daha popüler biçimde anlaşılmasını yansıtıyor. 

Kendi politik geçmişimde Filistin meselesi, tam da olarak İsrail ve ABD arasındaki temel yerleşimci sömürgeci karakterleri, yerli halka dönük etnik temizlik süreçleri, sistematik baskı oluşturmak için yasal sistemleri kullanmaları gibi benzerlikler nedeniyle her zaman çok önemli bir yer işgal etti.  Filistin meselesindeki bilincimin, İsrail Devleti’nin kuruluşuyla aynı yılda kurulan Brandeis Üniversitesi’ndeki lisans yıllarıma kadar uzandığına sıkça vurgu yapıyorum. Üstelik kendi tutukluluğum sırasında Filistinli siyasi mahkûmlardan ve Filistinlileri savunan İsrailli avukatlardan destek aldım.

1973’te Berlin’deki (Alman Demokratik Cumhuriyeti) Dünya Gençlik ve Öğrenci Festivali’ne katıldığımda, her zaman Filistin mücadelesinin ve Siyah özgürlük mücadelesinin bağlantılı olduğunu kabul eden ve Siyah özgürlük hareketi içinde Che, Fidel, Patrice Lumumba ve Amilcar Cabral gibi saygın bir figür olarak kabul edilen Yaser Arafat ile tanışma fırsatım oldu. O dönem Komünist enternasyonalizmin – Afrika, Orta Doğu, Avrupa, Asya, Avustralya, Güney Amerika ve Karayipler’de – güçlü olduğu bir dönemdi. Kendi hikâyemden yola çıkarak söyleyebilirim ki enternasyonalizm böylesine önemli bir rol oynamıyor olsaydı, benim için neredeyse kesin olarak farklı bir sonuca yol açardı.

ABD’deki Siyah özgürlük mücadeleleri ile İsrail’in Filistin işgaline karşı mücadele arasındaki rastlantılar çok uzun bir tarihe sahiptir. Alex Lubin’in Özgürlük Coğrafyaları: Afro-Arap Politik Tahayyülü kitabı, bu tarihin önemli yönlerini ortaya koymaya teşebbüs eder. Bununla birlikte, çoğunlukla bir tarafın bu temas anını keşfetmesi açıkça politik bir alanda gerçekleşmez. Bu, Cedric Robinson’un vurguladığı gibi, kültürel alanda olur. Elbette Robin Kelley’nin Özgürlük Hayalleri: Siyah Radikal Tahayyülün Oluşumu çalışması yaratıcı bir temas bölgesi olarak gerçeküstü arenanın altını çizer. Yirminci yüzyılın sonlarına doğru ise Filistin’in işgali konusunu öne çıkaran, Siyahi feminist bir şair olan June Jordan olmuştur. 

Muzdarip olduğu Siyonist saldırılara ve Adrienne Rich (ki daha sonra o da işgali eleştirmiştir) ile çok önem verdiği dostluğunu kaybetmesine rağmen June, Filistin meselesinin güçlü bir tanığı haline gelmiştir. Şiirinde kendisini Siyahların özgürlüğü ve Filistin’in özgürlüğünün birleştiği noktayı somutlaştırmaya zorunlu hissetti. “Siyah bir kadın olarak doğdum / ve şimdi / ben bir Filistinli oldum / kötülüğün amansız kahkahalarına karşı / daha az yaşam alanı var / ve sevdiklerim nerede / eve dönmenin zamanı geldi.”  Beyaz feminizm dışındaki feministlerin şu anda kesişimsel diye adlandırdığımız şeyin moda stratejilerini uygulamaya başladığı bir dönemde, Siyah Radikal Geleneği en iyi temsil eden June, bize daha yaşanabilir gelecekler hayal etmemize yardımcı olacak, ulusal, kültürel ve sözde ırksal sınırlar arasındaki politik yakınlıkların kapasitesini öğretti.  Onu derinden özlüyorum ve onun bu kıtada Filistin işgaline karşı direniş afişleri yükselten, Black Lives Matter aktivistlerini görecek kadar uzun yaşamamış olmasına çok üzülüyorum.  

Her fırsatta vurguladığım üzere, yerli ve beyaz olmayan feminist bilim insanı aktivistlerin 2011’de Batı Şeria ve Doğu Kudüs’teki bir delegasyonuna katıldığımda işgali derinlemesine anladığımı sanıyordum. Hepimiz her ne kadar dayanışma hareketiyle bağlantılı olsak da, bu işgalin kurban şiddetini ne kadar az bildiğimiz gerçeğiyle şok olduk. Ziyaretimizin sonunda, kolektif enerjimizi BDS hareketinde yer almak ve askeri işgalin sürdürülmesinde ABD’nin 8 milyon doların üzerindeki rolü ile ilgili çeşitli destekçilerimizi bu konuda bilinçlendirmeye adamaya karar verdik. Bu yüzden bu projede Chandra Mohanty, Beverly Guy-She, Barbara Ransby, Gina Dent ve delegasyonun diğer üyelerine derinden bağlılık duyuyorum. 

Gezimizi takip eden beş yıl içinde, akademisyen ve aktivistlerden oluşan birçok heyet Filistin’i ziyaret etti ve Filistin’le dayanışma hareketini hızlandırmaya, genişletmeye ve yoğunlaştırmaya yardımcı oldu. Boykot, Tecrit ve Yaptırımlar (BDS) hareketinin mimarları Güney Afrika’daki apartheid karşıtı kampanyaya yönelik çalışmalarını biçimlendirirken, ABD’li aktivistler daha önceki boykot siyasetinden çıkarılacak derin dersler olduğuna dikkat çektiler. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki birçok örgüt ve hareket, apartheid stratejilerinin gündemlerine dâhil edilmesinin kendi çalışmalarını radikal bir şekilde nasıl dönüştüreceğini dikkate almıştır. Ayrımcılık karşıtı kampanya sadece ırkçı devleti devirmek için uluslararası çabaları güçlendirmekle kalmadı, aynı zamanda ırkçılık, kadın düşmanlığı ve ekonomik adalete karşı birçok iç hareketi de yeniden canlandırdı ve zenginleştirdi.

Aynı şekilde Filistin’le dayanışma, bu çağın hareketlerinin politik bilincini daha fazla dönüştürme ve daha geniş hale getirme potansiyeline sahiptir. BLM aktivistleri ve süregiden ırkçı yapıların tanınması çağrısı yapan yükselen kolektif bilincin bu çok önemli tarihsel anıyla bağlantısı olan diğerleri, sosyal adalet aktivizminin diğer alanlarını Filistin dayanışması davasını –özellikle de BDS hareketini- sahiplenmeye zorlamak konusunda önemli bir rol oynayabilirler. Siyah öğrenci örgütlenmelerinin, Filistin’deki Adalet İçin Öğrenci Hareketi ve Barış İçin Yahudi Sesi’nin kampüs örgütlenmelerini bir araya getiren ittifaklar, bize ırkçılık karşıtı bir hareketin İslamofobi ve anti-Semitizme karşı meydan okumalar ve İsrail Devleti’nin ırkçılık politikalarına ve uygulamalarına karşı küresel bir direnişle birleşmesi için gereken büyük ihtiyacı hatırlatıyor.

Teorik ve ideolojik olarak Filistin, bu dönemde tutukluluğun ve polisliğin ilgası diye nitelendirdiğimiz vizyonu genişletmemize de yardımcı oldu. Filistin deneyimi bize, işgalin gündelik hale getirdiği mahpusluk meselesini ve sadece İsrail güçleri değil Filistin otoriteleri tarafından da her an her yerde dayatılan “polisliği” derinlemesine anlamak için “mahpus ulus” ya da “hapishane devleti” gibi kavramları yeniden gözden geçirmeye zorluyor. Nihayetinde bu, hapsetmenin, örneğin cinsiyete dayalı kalıcı ikilik nosyonunun sürdürülmesi ve fiziksel, zihinsel ve entelektüel kabiliyete dayalı ayrıştırmanın doğallaştırması gibi kullanılma biçimleri ve rolü üzerine araştırmaları teşvik etti.  

Amerika’nın küresel hegemonyasının, neoliberal ekonomik ilişkilerin, yerel militarize kontrgerilla ve ırksal “renk körlüğünün” yükselişi göz önüne alındığında, şu anki konjonktürde ne tür toplumsal hareketler olabilir veya olmalıdır?

Devlet şiddetine karşı kesintisiz protestolardan ve yeni iletişim teknolojileriyle bağlantılı temsili pratiklerden yayılan baskılara doğrudan bir yanıt olarak popüler söylemin hızla yön değiştirdiği bir zamanda, polis şiddetini ve kitlesel hapsedilmeyi ulusal siyasi gündeme yerleştirmekte başarılı olan hareketlere dikkatini yönelttiği kadar halka dönük politik eğitime de önem veren hareketlere ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Bence bu şu anlama geliyor; şu anki konjonktüre dair, kolektif bilincimizi önceki sınırlarının ötesine taşıyan nispeten yakın tarihli kampanyalardan önemli dersler çıkaran bir analiz oluşturmaya çalışıyoruz. Başka bir deyişle, asimilasyonun kaçınılmaz cazibesine direnecek hareketlere ihtiyacımız var. Occupy (işgal) kampanyası, kapitalizm karşıtı bir kelime dağarcığı geliştirmemizi sağladı: Yüzde 99’a karşı yüzde 1 popüler jargona giren bir kavram oldu. Buradaki soru, – örneğin Bernie Sanders platformu tarafından sunulan, 2016 Demokrat cumhurbaşkanı adayının seçilmesine yol açan analizde olduğu gibi – sadece bu kelime dağarcığının nasıl korunacağı değil, daha ziyade bunun üzerine nasıl inşa edileceği veya ırkçılığı alttan alta destekleyen homojenlik fikrini de bünyesinde taşıyan niceliksel terimlerle açıklanamayacak ırkçı kapitalizm fikri ile karmaşıklaştırmak meselesidir.

Cedric Robinson, geçmişin fikirlerinde, kültürel ürünlerinde ve siyasi hareketlerinde kazılar yapmayı hiç bırakmadı. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Siyah özgürlük hareketlerinde asimilasyon ve direniş yörüngelerinin neden eş zamanlı olarak var olduklarını anlamaya teşebbüs etti ve onun görüşleri – örneğin Amerika’daki Siyah Hareketler’de – değerini korumaya devam ediyor. Dışlama ve ötekileştirmeyi sürdüren koşulları ve yapıları el değmemiş halde bırakan asimilasyonist stratejiler, elbette sadece direniş ve parçalamaya değil, aynı zamanda radikal bir yeniden-tahayyüllere ve radikal yeniden inşalara da ihtiyaç duyan “ilga”ya daha makul bir alternatif olarak sunulagelmiştir. 

Belki de bu, geleneksel ilerici siyasi partilerin ortaya koyabildiğinden çok daha fazla sayıda insana hitap edecek yeni bir siyasi partinin temelini oluşturma zamanıdır. Bu partinin, küresel kapitalizmin yükselişinin ardından ortaya çıkan radikal hareketler yelpazesine organik olarak bağlı olması gerekecektir. Cedric Robinson’ın çağdaş radikal aktivizmle ilgili çalışmasının değeri üzerine düşündüğüm gibi, bana göre bu partinin ırksal kapitalizm fikrine demir atması gerekir; ırkçılık karşıtı, antikapitalist, feminist ve ilga yanlısı olması. Ama en önemlisi, alandaki hareketlerin, mevcut sorunların kesişimselliğini görebilen hareketlerin, bugün hayal dahi edemeyeceğimiz ama gelecekte ortaya çıkacak meselelere, fikirlere, hareketlere imkân tanımaya yeterince açık olan hareketlerin önceliğini kabul etmesi gerekecektir.

Akademik çalışmalarınızda ve aktivizminizde Marksizm ve “Siyah Marksizm” arasında bir ayrım yapıyor musunuz?

Hayatımın çoğunu Marksist fikirleri inceleyerek geçirdim ve sadece baskın sosyoekonomik düzenin Marksizm’den ilham alan eleştirilerini benimseyen gruplarla özdeşleşmekle kalmadım, aynı zamanda ırkçılık ve kapitalizmin ortak kurucu ilişkisini anlamak için de mücadele ettim. Bilhassa Birleşik Devletler, Afrika, Karayipler ve dünyanın diğer bölgelerindeki Siyah komünistlerin ve anti-emperyalistlerin teorilerini ve pratiklerini takip etmiş ve Che Guevara ve Patrice Lumumba isimlerinin etkili olduğu Siyahi formasyonuyla yıllarca Komünist Parti içinde çalışmış biri olarak, benim açımdan Marksizm, daima eleştirinin hem yöntemi hem nesnesi olmuştur. Sonuç olarak, “Marksizm” ve “Siyah Marksizm” terimlerini birbiriyle mutlak bir karşıtlık içinde görmüyorum.

Cedric Robinson’ın Siyah Marksizm: Siyah Radikal Geleneğin Oluşumu çalışmasındaki argümanlarını çok ciddiye alıyorum. Batı’nın ve onun ekonomik, felsefi ve kültürel gelişiminin tartışmasız bir biçimde merkezi olduğunu varsayarsak, o zaman Afrika, Asya ve yerli halklarla ilişkili ekonomik tarzları, entelektüel tarihleri, dinleri ve kültürleri insanlığın önemli boyutları olarak kabul edilmeyeceklerdir. İnsanlık kavramının tam da kendisi, ırksal eşitlik olasılıklarının sonsuza dek önüne geçecek şekilde daima içsel, gizli bir ırksallaştırmayı örtbas edecektir. Tabii ki Marksizm bu Aydınlanma geleneğine sıkı sıkıya bağlıdır. Cedric’in parlak analizi, Marksizm ve Siyah Radikal Geleneği’nin oluşturulmasına yardımcı olan Siyah entelektüeller/aktivistler arasındaki rastlaşmalar vasıtasıyla ortaya çıkan yeni düşünce ve hareket yollarını açığa çıkarmıştır.

Siyah Marksizm’le bağlantılı olarak en üretken ve potansiyel olarak dönüştürücü bulduğum kavram, ırksal kapitalizm kavramıdır. Eric Williams’ın Kapitalizm ve Kölelik kitabı 1944’te yayınlanmış olsa da, bu ilişkiyi inceleyen bilimsel çabalar nispeten marjinal kalmıştır. Umuyorum ki kapitalizm ve kölelik üzerine yapılan yeni araştırmalar, ırksal kapitalizm kavramını meşrulaştırmaya yardımcı olacaktır. Kapitalizmin tarihsel olarak konsolide edilmesinde köleliğin oynadığı rolün kabul edilmesi önemli olmakla birlikte, kapitalizmin ırksal boyutu göz ardı edilirse, yakın tarihte küresel kapitalizmle bağlantılı olarak ortaya çıkan gelişmeler yeterince anlaşılamaz.

Yukarıdaki metin, Gaye Theresa Johnson ve Alex Lubin tarafından derlenen Futures of Black Radicalism’den alınmıştır.

23 Haziran 2020

https://www.versobooks.com/blogs/3421-angela-davis-an-interview-on-the-futures-of-black-radicalism

Çevirenler: Can Güler, Meriç Dıraz

Ustura Ağzında Kapitalizm (İkinci Bölüm)-Michel Husson

Birinci bölüm için şuraya bakınız.

Backlash (Ters Tepki)

Achcar bu ters tepkiye (feministlerin kullandığı terimle ifade edecek olursak backlash) içkin çelişkileri hatırlatmakta özellikle haklıdır. Business as usual’a dönüş politikaları gerçekten de kendini tahrip etme ve ekonomileri zikzak çizen bir yolağa sürükleme tehlikesini barındırmaktadır. V şeklinde toparlanmanın iki dalı arasında garantili bir simetri mevcut değildir. Bir kez daha, “düşüş” homotetik tarzda meydana gelmemiştir: Dünya ekonomisinin tüm sektörleri ve bölgeleri aynı nispette etkilenmemiştir ve aynı orantılarda yeniden harekete geçmeyeceklerdir. Neoliberal politikaların yeniden canlandırılması eşgüdümlü bir şekilde gerçekleşmeyecek ki bu da şüphesiz yeni durgunluk biçimlerine yol açan zincirleme tepkimeleri tetikleyecektir. İlk örneği emek piyasası vermektedir. Unutmamak gerekir ki kârlılık da bundan nasibini almış, iktisatçı Eric Heyer’in açıkladığı gibi esaslı bir darbe yemiştir: “İşletmeler 40 milyar Avro zarara uğradılar. Bu da işletmelerin sekiz hafta zarfında François Hollande yönetiminin sağlamış olduğu Rekabet ve İstihdam Vergi Kredisi paketinin eşdeğerini kaybetmiş oldukları anlamına gelir. Bütün bu ekonomik çaba, devletin işletmelere bu transferi karantinada kaybolup gitmiştir. Bu, işletmelerin marj oranında 3 puanlık bir düşüşe tekabül eder ki bu devasa bir rakamdır.[1]

Her şey, ücret payını işletme kârlılığını yeniden artırmaya imkân verecek başlıca düzeltici değişkenlerden biri hâline getirecek düzeneklere doğru yol alındığına delalet etmektedir. Kısmî işsizliğin azaltılması, istihdamı koruma anlaşmaları, çalışma saatlerinin uzatılması, hızlandırılmış otomasyon[2]; bu yönelimin bütün işaretleri şimdiden ortadadır. Demek oluyor ki istihdamsız bir toparlanma, yani çalışan sayısını azami ölçüde azaltarak ekonomiyi yeniden faaliyete geçirme hedeflenmektedir. Fakat bunun karşı etkisi tüketimin toparlanmasına bir fren olur: Gerçekten de bir yandan ücret payını dondurur, hatta azaltırken, “aynı zamanda” tüketimi yeniden başlatmak mümkün değildir. Tabii eğer tüketimleri “karantinada” iken gelirleri az çok korunmuş hane halklarının “zorunlu tasarruflarının” tüketime dönüşmesine bel bağlanmıyorsa. Talep tarafındaki bu durgunluk döngüsünden kaçınmanın tek yolu eşitsizlikleri, yeterli olacağına emin bile olmadığımız tarzda kalıcılaştırmak ve şiddetlendirmektir.

Bu kısır döngü Avrupa ekonomisinin, hatta dünya ekonomisinin tamamını kapsayabilir. Ekonomilerde eş zamanlılığın yitimi aslında buna getirilecek yanıtların eşgüdümü meselesini gündeme getirir. Sağlık düzleminde, eşgüdümün neredeyse hiç olmadığı açıktır: Virüs sınır tanımıyor gibi görünse bile her ülke kendi meşrebince ve elinden geldiğince tepki vermiştir. Elimizde bir aşı (ya da aşılar) olduğunda bu sorun yakıcı bir biçimde yeniden gündeme gelecektir. Avrupa Birliği bugüne dek araştırmalar konusunda, kamu yararından başka ölçütlerle yönlendirilen özel şirketlerle ortaklıklara güvendiğine göre bu konuda ancak endişe edilebilir[3].

Ekonomini yeniden faaliyete geçmesiyle birlikte, tüm ülkeler çok eşitsiz başarı şanslarına sahip olarak metaların mübadelesindeki toparlanmadan mümkün en önemli bölümü elde etmeye çalışacaklardır. Kısa vadede en uygun araç “ücret maliyetini” düşürerek rekabette kazanmaktır: Rekabet edebilme kuşkusuz başka birçok etkene bağlıdır ama bunlarla süratli biçimde oynamak mümkün değildir. O zaman kendimizi, herkesin ya da hemen herkesin bu küçük oyunda kaybettiği sonuçta klasik bir konfigürasyon içinde buluruz: Zaten yakın geçmişte bu tür politikalar yüzünden devletlerin “bizzat kendilerinin sebep olduğu” krizlere tanık olunmuştur.

Bu arada, Avrupa bütçe politikalarının eşgüdümündeki, kuşkusuz utangaç, ilerlemeler açısından güçlü bir düzeltici mevcuttur. Sahne önünde ayak sürüyerek de olsa borçlarını karşılamak için birlikte ödünç almaya razı olan aynı ülkeler, sahne arkasında pazar payı kazanmak veya mevcut paylarını korumak için şiddetli bir rekabette karşı karşıya geleceklerdir. Bu rekabet pekâlâ, küreselleşmenin baltaladığı bir egemenliği yeniden kazanma ihtiyacından dem vuran korumacı bir eğilimle bileşik hâle gelebilecektir. Sınaî yatırımların geri göçü tematiği meşru olmakla birlikte, egemenlikçi yozlaştırmalara hizmet edebilmesi bakımından yine de önemli sorunlar çıkarmaktadır. Ankete katılanların ezici çoğunluğunun Fransa’nın tarımsal özerkliğinin, sınaî işletmelerin geri göçünün ve Fransa’daki ilaç laboratuvarlarında araştırma ve üretimin desteklenmesi yolunda görüş bildirdiğini gösteren yakın tarihli bir anket[4]bunun kanıtıdır. Birçok ülke korumacı önlemler almıştır ve Trump’ın Çin’e karşı başlatmış olduğu bilek güreşinin sertleşmesi beklenmektedir. Bu tür önlemler, meşru olmalarından, hatta uygulanabilir olmalarından bağımsız olarak dünya ekonomisinin dinamiği üzerinde durgunlaştırıcı bir baskı uygulayacak, öte yandan dünya ekonomisinin de çok farklılaşmış etkileri olacaktır.

Hücumcu rekabetçilik ile savunmacı korumacılık arasındaki bu paradoksal bileşim dünya ekonomisinin düzensizleşmesinin kalıcı bir etkenidir. Ama bu bileşim nihayetinde günümüzde çok sayıda ülkenin “yönetişimini” karakterize eden neoliberalizm-otoriterlik karışımıyla yeterince bağlamlıdır (insicamlıdır).

Finansal Konsolidasyon Bumerangı

Şu anda Avrupa ülkeleri, kamu borcunun, her halükârda krize bağlı ilave borçlanmanın toplumsallaştırılması ve parasallaştırılması yolunda adım adım ilerlemektedir[5]. Ama ortodoks argümanların geri dönüşünü beklemek gerekir. Çok düşük, hatta negatif faiz oranları nedeniyle bular günümüzde pek az yankıya sahiptir. Bazıları kendileri de pek inanmadan enflasyon korkuluğunu elinde sallayıp durmaktadır. Fransa Merkez Bankası’nın iki iktisatçısı (muhtemelen Guvernörleri François Villeroy de Galhau’nun yönlendirmesiyle sipariş üzerine) “sihirli para” diye bir şey olmadığını göstererek ve “enflasyonist sarmal” riski konusunda uyararak pedagojik bir çalışma yapmaya çalışmışlardır[6]. Ortodoksluğun savunucularının geleneksel olmayan politikalara karşı ellerinde kalan yegâne argüman budur.

Bu argümanı gülünç duruma düşürmeye yetecek aşağıdaki Şekli buraya almanın ayartısına dayanamıyoruz: Burada Avrupa Merkez Bankası’nın (AMB) 2010’dan beri birbiri ardına gelen tahminlerinin (kesikli çizgiler) sistematik olarak enflasyonda (kendi hedefi %2’ye doğru) bir artış öngördüğü ve bu tahminlerin hepsinin yanlış çıktığı görülmektedir.

Şu an için finansal piyasalar devlet iç borçlanma senetlerini satın alarak oyunu kurallarına göre oynamaktadır ki AMB de bu borçlanma araçlarını hemen onlardan satın almaktadır. Gelgelelim bu “piyasalar” salt soyutlamalar değildir: Bunlar, Adam Tooze’un hatırlattığı gibi “birbirine uzmanlaşmış enformasyon ve mübadele ağlarıyla bağlı, bir ölçüde önemli oyunculardan oluşan gizli bir gruptan[7]” müteşekkildir. Tooze ayrıca, bunların geçmişteki müdahalelerinden sert sözlerle bahseder: “serbest rekabetin muhafızları rolünü oynamaktan çok, yetkililerin zımnî onayıyla hareket eden paramiliter ölüm mangalarının rolünü oynadılar.” Geleneksel olmayan politikalara şu andaki bağlamda katlanılmaktadır. Ama şayet bunlar piyasaların bugün kabul ettiği sınırın ötesine geçecek olursa, o zaman “piyasa disiplininin” geri dönüşüne tanık olunacak ve devletler bir kez daha Wolfgang Streeck’in[8]“piyasalar halkı” (Marktvolk) olarak adlandırdığı şeye boyun eğmek zorunda kalacaklardır.

Avrupa bütçe ortoksluğundan önemli sapmalar, bu ortodoksluğun en inançlı savunucularının damağında kuşkusuz acımtırak bir tat bırakmış olmalıdır. Bunların çok ileri gittiklerinin, mümkün olur olmaz “konsolidasyon”, başka bir deyişle kemer sıkma politikalarına dönmek gerektiğinin farkına varmaları için ne kadar zaman geçmesi gerekecektir ki? Ortodoksluğa dönüşün hemen olmayacağını düşünmek mümkün olsa da bu, gelecekteki ekonomik yolak üzerinde asılı duracak yeni bir Demokles kılıcıdır.

Kapitalizmi Düzeltmek mi?

Bir normale dönüşe ilişkin tüm belirsizlikler bizi küresel salgının zaten gelmekte olan bir krizi tetiklemekten başka bir şey yapmamış olduğu fikri üzerinde yeniden durmaya götürür. Bu çözümlemenin eleştirilmesi mümkün olsa da bu analizde, toparlanmanın zaten daha önce son derece sağlıksız olan bir sistemden başlayarak gerçekleşmesi gerekeceğinden çok daha kaotik olacağı anlamına gelmesi bakımından bir doğruluk payı vardır. 2008 krizi daha o zamandan daha önceki krizlere getirilen yanıtların bir kriz olarak çözümlenebiliyordu. O halde cari kriz “bir kare krizdir”.

Acaba bu kriz kapitalizm açısından kendisini yenilemek için bir fırsat mı olacaktır? Tarihçi Walter Scheidel’e göre[9]eşitsizliklerin azalması olayları tarihsel olarak bir ilk şok tarafından tetiklenir. Bu ilk şok ise dört biçim alır: Savaş, devrim, bir devletin yıkılması ve ölümcül bir küresel salgın. Bunlar ona göre “eşitlenmenin dört atlısıdır”, kısaca (zenginler için) “Mahşerin Dört Atlısı”.

Acaba şu andaki küresel salgınla birlikte bu senaryonun mu içindeyiz? Kapitalizm İkinci Dünya Savaşından sonra, emek piyasasında daha büyük bir düzenlemeyle ve çeşitli biçimlerde bir refah devletinin kurulmasıyla kendisini dönüştürmüştü. Ancak o zaman hüküm süren durum ve koşullar birçok bakımdan kendine özgüydü: Üretim aygıtının bir bölümü tahrip olmuştu, finansal varlıklar çökmüştü, potansiyel üretkenlik artışları önemliydi ve toplumsal düzene yönelik bir iç veya dış tehdit söz konusuydu.

Günümüzde bu malzemeler, en azından şokun bu ilk evresinde bir araya gelmiş değildir. Şu an için egemenlerin kendi bakış açılarından görüldüğünde dahi, bu tehlikeli durumu atlatmak için belli bir noktaya kadar görece büyük tavizler vermekte çıkarları vardır. Muhtemel ahlaki düşüncelere (veya toplumsal kabul edilebilirlik derecesinin hesaba katılmasına) ek olarak, sistemin bütününün yeniden üretimini tehlikeye atmadan herkesi cepheye göndermek mümkün değildi.

Gerçek şu ki hükümetler ekonominin işleyişini kurala bağlayan dogmaları terk ederek neoliberal ideolojinin tamamını yıpratmış oldular. Kuşkusuz zamanın nişanesi olsa gerek, Olivier Passet bu düşünceyi (tırnak işaretleri olmadan) “ilerici” olarak adlandırmayı tercih etmektedir. Fakat bu düşüncenin “iflasına” da dikkat çekmektedir: “Etkin bir ekonomi tasarımımızı [sic] oluşturan ne varsa derinden sarsıldı: Hayır, mesafelerin ortadan kaldırılması, değer zincirlerinin uzatılması, gittikçe daha da artan iş bölümü ekonomik etkinliğin tartışılmaz Evveli ve Ahiri değildir, vb[10]

Burada belki kapitalizmin sadece ekonomik bir sistem değil, aynı zamanda bir toplumsal ilişki olduğunu hatırlatmak gerekir. Başka bir deyişle bu, bir toplumsal tabakanın yararına işleyen bir sistemdir. Kapitalizmin mevcut işleyişini düzeltmek sadece onun gerçek anlamda ekonomik mekanizmalarını değişime uğratmak anlamına gelmeyecek, aynı zamanda son kertede hâkim sınıfların ayrıcalıklarını da hedef almak anlamına gelecektir.

Bu nedenle kapitalizmin direnişe geçeceğini öngörmek kolaydır. Ücretlerin artırılmasına, emek piyasasının düzenlenmesine ve çevresel kısıtlamalara direniş: Çünkü kâr oranını yeniden tatmin edici bir seviyeye getirmek gerekir. Yatırımların geri göçüne de direniş: Çünkü çok uluslu şirketlerin kârı çevre ülkelerin emek gücünün ve doğal kaynaklarının sömürülmesine bağlıdır. Kendimizi – bir an için – küresel salgınla karşı karşıya gelen burjuvazinin yerine koyalım. İşyerinde emek gücüne ihtiyacı olduğunu ama insanları da (siyaseten) cepheye gönderemeyeceğini keşfeder; maskeleri, testleri önceden temin etmemiş ve o kadar hastane yatağı ortadan kaldırmıştır ki karantinadan başka bir şey öneremeyecek durumdadır. O zaman duruma eşlik etmek için kurallarından ve tabularından kısmen feragat etmeye mecbur kalır.

Bir süre sonra, şokun çıkarları üzerindeki etkisinin ölçüsünü alıp, “bunun yarınları” için piyonlarını ileri sürer. Genel ilke kargaşa içinde alınan istisnai önlemlerin geçici olduğunu güçlü ve inançlı bir şekilde vurgulamaktır. Bunun yanı sıra “düzeltici” önlemler alınması gerekeceğini söylemek için nabız yoklanır.

Büyük İfşaat

Bu krizin en dikkat çekici özelliklerinden biri açığa çıkarma etkileri yaratmış olmasıdır. Toplumsal ve ekonomik hayatın asgari bir düzeyi için “elzem” olan işlerde istihdam edilenlerin, Macron’un onlardan bahsederken “bir hiçtir” dediği insanlar olduğunu keşfettik ya da yeniden keşfettik. Kadın erkek bu emekçilere lütfedilen ücretler ile toplumsal yararları arasında hiçbir mütekabiliyet olmadığını keşfettik ya da yeniden keşfettik. Ayrıca çok sayıda açgözlü işverenin, aralarından bazıları kısmi işsizliğe kayıtlı olduğu hâlde, ücretlilerini salgın tehlikesine maruz bırakmaya hazır olduğunu görmüş olduk.

Marx’ın en büyük katkılarından biri onun meta fetişizmi çözümlemesidir. Antoine Artous bunun sentetik bir tanımını vermiştir: Bu, “insanların kendi aralarındaki toplumsal bir ilişkinin, kendisini şeylerin kendi aralarındaki bir ilişkiymiş gibi göstermesi olgusudur. Bu örnekte, mübadelenin onun aracılığıyla düzenlendiği metaların değeri, bu değer özgül üretim ilişkileri tarafından yaratıldığı hâlde, toplumsal olarak metaların sanki kendi doğal nitelikleriymiş gibi algılanır[11]”.

Marx “metanın fetiş karakteri ve bunun sırrı”nı, bunun “insanlar için şeyler arasındaki hayal ürünü bir ilişki biçimini alan, insanların kendilerinin belirli toplumsal ilişkisinden başka bir şey” olmadığını göstermek üzere Kapital’in 1. Cildinde ele alır (kutuya bkz.). Hemen biraz ileride değerlerin “toplumsal hareketi”nin (iktisadi dalgalanmalarını) “[üreticilerin] kontrol etmedikleri ama aksine kontrolüne tabi oldukları şeylerin bir hareketi biçimini” aldığını ekler. Birkaç pasajını aşağıdaki kutuda verdiğimiz bu gelişmeler günceldir. Bunlar, soyut ifadelerine rağmen krizin başlattığı konjonktürün meselelerinden birini aydınlatır. Kriz, toplumsal hayatın hakiki motorunun kadınların ve erkeklerin emeği olduğunu hatırlatmıştır. Ayrıca, elzem, yaşamsal faaliyetlerin büyük çoğunluğunun uzaktan çalışmayla yapılamayacağının da farkına varılmıştır.

Ama dahası da var. Bazı tüketimlerden, en azından geçici olarak, vazgeçilebileceği deneyimi, üretimin küreselleştirilmiş örgütlenmesinin kırılganlığının saptanması, eşitsizliklerin çırçıplak açığa çıkması, ekonomik yasaları saygısızca ihlal etmek zorunda kalınma ve edebilme tarzı; bütün bunlarmevcut toplumsal düzenin yararları ve değişmez karakteri ile ilgili dehşetengiz sorular sormaya katkıda bulunur. Özetle, örtünün bir ucu kaldırılmıştır ve Marx’ın sözcüklerini kullanacak olursak, insanlar şeylerin kontrolünü yeniden ele geçirmek isteyebileceklerdir.

Metanın Fetiş Karakteri ve Bunun Sırrı (Pasajlar[12])

O halde, meta biçimini alır almaz, emek ürününün anlaşılmaz bir karakter kazanması nereden kaynaklanıyor? Açık şekilde, bu biçimin kendisinden. İnsan emeklerinin eşitliği, emek ürünlerinin aynı değer nesnelliklerinin maddi biçimini alır; insan emek gücünün harcandığı süre boyunca harcanmasının ölçüsü, emek ürünlerinin değer büyüklüğü biçimini alır ve son olarak, üreticiler tarafından harcanan emeklerin toplumsal karakterinin ortaya çıkmasına aracılık eden üreticiler arası ilişkiler, emek ürünlerinin toplumsal bir ilişkisi biçimini alır.

Demek ki meta biçiminin esrarlı bir şey oluşunun nedeni, basitçe, insanlara, kendi emeklerinin toplumsal niteliğini, emek ürünlerinin nesnel nitelikleri olarak, bu şeylerin toplumsal doğal özellikleri olarak yansıtması ve dolayısıyla, üreticilerle toplam emek arasındaki toplumsal ilişkiyi de şeyler arasındaki, üreticilerin dışında var olan bir toplumsal ilişki olarak göstermesidir. Emek ürünlerinin metalar, yani duyusal olarak algılanamaz ya da toplumsal şeyler haline gelmesinin nedeni işte budur.

(…) Burada, insanlar için şeyler arasındaki hayal ürünü bir ilişki biçimini alan, insanların kendilerinin belirli toplumsal ilişkisinden başka bir şey değildir. (…) Bundan dolayı, kendi emek ürünlerinin toplumsal ilişkileri, üreticilere, oldukları gibi, yani emek harcayan kişilerin kendi aralarındaki dolaysız toplumsal ilişkiler olarak değil, aksine, kişiler arasındaki maddi ilişkiler ve şeyler arasındaki toplumsal ilişkiler olarak görünür.

(…) Gerçekte, emek ürünlerinin değer olma nitelikleri, ancak bunların birbirlerinin karşısına değer büyüklükleri olarak çıkmaları ile kararlılık kazanır. Bu büyüklükler, mübadelede bulunanların iradelerinden, ön bilgilerinden ve eylemlerinden bağımsız olarak sürekli değişir. Mübadelede bulunanların kendi toplumsal hareketleri, onlar için, şeylerin bir hareketi biçimine sahiptir ve şeyleri denetlemek yerine, onlar tarafından denetlenirler.

Bunun Yarınlarında Mutlu Olacaklar mı?

Açığa çıkarma etkisi şunun gibi farkındalıklara yol açsa gerektir: “Yarın içinden geçmekte olduğumuz bu uğraktan dersler çıkarmamız, dünyamızın on yıllardır bağlı kaldığı ve kusurları apaçık ortaya çıkan gelişme modelini ve demokrasilerimizin zaaflarını sorgulamamız gerekecektir. (…) Bu küresel salgının ortaya koyduğu şey, piyasa yasalarının dışına çıkarılması gereken mal ve hizmetlerin olmasıdır.” Veya şunun gibi: “Belli bir küreselleşme fikri, mantığını ekonominin tamamına dayatan ve ekonomiyi sapkınlığa sürüklemeye katkıda bulunan finansal kapitalizmin sonuyla birlikte ömrünü doldurmaktadır. Hiçbir kuralla, hiçbir siyasi müdahaleyle engellenmemesi gereken piyasanın her şeye kadir olduğu fikri çılgınca bir fikirdi. Piyasaların her zaman haklı olduğu fikri çılgınca fikirdi”

Macron’a ait ilk demeç hiç kuşku yok tanıdık gelmiştir[13]. Ama bunun Nicolas Sarkozy tarafından 2008’de Toulon’da verilen söylevden[14]alıntılanan ikincisinden daha fazla bir etkiye sahip olacağını ciddi ciddi düşünmek mümkün müdür? Aslına bakılırsa, egemenler cenahında business as usual’a dönmeyi garanti altına almak için her şey yapılacaktır. Bireylerin kaderinin sistemin kaderine bağlı olduğunu, bu nedenle de faaliyetin eskisi gibi başlamasının istihdamın toparlanması için şart olduğunu göstermek için her şey yapılacaktır. Ve eğer ikna etmek yeterli olmazsa, istihdam şantajı gerisini halledecektir[15]. Üstelik bu normale dönme özlemi karantinaya bağlı travmaları unutmayı dileyen ve/veya gelir kayıplarını telafi etmeye ihtiyaç duyan, kısaca salgının açtığı her türlü yarayı sarmak isteyen çoğu kişi tarafından paylaşılmaktadır.

Peki, örtünün yeniden kapanmaması için ne gerekir? İlk olarak elbette krizden alınacak derslerden beslenen bir toplumsal dönüşüm perspektifi. Ki bu konuda öneriler eksik değildir; Başkan Mao’nun şiarı işitilmiştir: “Yüz çiçek açsın, yüz okul yarışsın!” Her şeye rağmen bu geliştirme çalışmasının kargaşa içinde yürütüldüğü, eşgüdümünün zayıf olduğu ve genellikle incir çekirdeğini doldurmayacak ya da teknik polemiklerde batağa sürüklendiği açıktır.

Bu tartışmalara – en azından burada – girmek yerine, burada görece yeni bir kuvvetler alt kümesi tarafından önerilen Krizden Çıkış Planı[16]ile başlatılan girişim üzerinde durmak istiyoruz. Bu plan, sendikaları (CGT, Solidaires, Köylü Konfederasyonu, FSU), ekolojist örgütleri (Greenpeace, Oxfam, Toprağın Dostları) veya Attac gibi alternatif- küreselleşmecileri bir araya getiren bir blok oluşumunu ana hatlarıyla betimler. Bu planın başlıca ilgisi sosyal hedeflerle çevreye ilişkin hedefleri bileştirmektir. Kriz, ekolojik geçiş için zorunlu yatırımları ertelemek (bütçenin istiap haddi doludur) veya istihdam adına düzenlemeleri gevşetmek için bahane olarak kullanılacağından, burada can alıcı bir konu söz konusudur.

Ama bu metnin ilgiye değer bir başka yönü de vardır, o da bir toplumsal dönüşüm projesinin farklı “katlarını[17]” eklemliyor olmasıdır: Hepsi bir “faaliyetlerin ekolojik ve toplumsal yeni koşullara uyumlulaştırılması” projesi içinde yer almak üzere karantinadan çıkış yöntemlerine ilişkin hemen alınması gereken önlemler ve daha yapısal toplumsal önlemler.

Bu çağrı elbette eksik, kimi zaman kaçamaklı ve kuşkusuz yeterince radikal değildir ama bu çağrının genel yönelimiyle hemfikir olmamak mümkün değildir. Her halükârda bu tür çalışmaları derinleştirmek gerekir. Acaba buna belki, bir Avrupa kolektifi tarafından ileri sürülen bir “Covid-19 Acil Durum Vergisi” gibi güçlü ve sentetik öneriler[18]eklemek mi gerekecekti? Ayrıca belki koşulluluk temasını bir enine eksen hâline mi getirmek gerekecektir? Devlet müdahalesinin itibarının iadesi için mücadele eden bir iktisatçı olan Mariana Mazzucato haklı olarak bu konu üzerinde ısrarla durmaktadır: Bu kez demektedir, “kurtarma önlemelerine mutlaka koşullar eşlik etmelidir. Devlet yine önemli bir rol oynadığından, enayi (patsy) yerine konmayıp, kahraman muamelesi görmelidir. Acil çözümler getirilmeli ancak bunlar uzun vadede kamu yararına hizmet edecek tarzda tasarlanmalıdır. Örneğin (…) bir kurtarma planından yararlanan işletmelerden işçi çıkarmamaları ve kriz geçer geçmez eğitime ve çalışma koşullarının iyileştirilmesine yatırım yapma garantisi talep edilmelidir.[19]

Fransız hükümeti krizi, demokratik, parlamenter veya kurumsal denetimin her biçiminden özenle kaçınarak yönetmiştir. Yurttaşların çocuklaştırılmasını, Macron’un otoriter neoliberalizminin çok karakteristik bir özelliği olan bir baskıyla birleştirmeyi tercih etmiştir. Ama değişme özlemleri de karantinadan çıkabilir ki bu hükümetin korktuğu da budur. Radikal dönüşümleri dayatma yeteneğine sahip yeni bir toplumsal blokun oluşmasına tanık olma ihtimali, işte bu kontrolü yeniden ele alma iradesinde yatmaktadır.

Türkçesi: Osman S. Binatlı


[1]Eric Heyer, « La crise sanitaire accélère la transition vers une croissance soutenable », AOC, 22 Mayıs 2020.

[2]Patrick Artus, « Il va falloir soutenir la robotisation des entreprises françaises », 22 Mayıs 2020.

[3]Global Health Advocates – Corporate Europe Observatory, « Au nom de l’innovation. L’industrie contrôle l’usage des fonds européens pour la recherche et néglige l’intérêt public », Mayıs 2020.

[4]Sondage Odoxa, « Coronavirus : les Français font des relocalisations la priorité de l’après-crise », Les Echos, 13 Nisan 2020.

[5]Bu konuyu şurada ele almıştık: « L’économie mondiale en plein chaos », A l’encontre, 17 Mayıs 2020.

[6]Jean Barthélemy et Adrian Penalver, « La monnaie de banque centrale n’a rien de magique », Bloc-notes Eco, Banque de France, 20 Mayıs 2020.

[7]Adam Tooze, « Time to expose the reality of ‘debt market discipline‘ », Social Europe, 25 Mayıs 2020.

[8]Wolfgang Streeck, Du temps acheté. La crise sans cesse ajournée du capitalisme démocratique, Gallimard, 2014.

[9]Walter Scheidel, The Great Leveler. Violence and the History of Inequality from the Stone Age to the Twenty-First Century, 2017 ; Ayrıca kitabının şu özetine de bakınız: Walter Scheidel, « What Tames Inequality? Violence and Mayhem The Chronicles of Higher Education », February 2017.

[10]Olivier Passet, « La faillite financière de la pensée progressiste », Xerfi, 15 Nisan 2020.

[11]Antoine Artous, Le fétichisme chez Marx. Le marxisme comme théorie critique, Éditions Syllepse, 2006.

[12]Karl Marx, Le CapitalLivre I, pp. 82-85. [Kapital, 1. Cilt, Almancadan Çevirenler: Mehmet Selik ve Nail Satlıgan, Yordam Kitap, İstanbul 2011, s. 82-85.

[13]Emmanuel Macron, « Adresse aux Français », 12 Mart 2020.

[14]Nicolas Sarkozy, « Discours de Toulon », 25 Eylül 2008.

[15]Romaric Godin, « Le chantage à l’emploi s’impose comme politique économique », Mediapart, 2 Haziran 2020.

[16]CGT, Attac et al., « Plan de sortie de crise », 26 Mayıs 2020.

[17]Burada izninizle Sol Cephe [Front de Gauche] ile bağlantılı bir grup Fransız iktisatçıdan gelen, bizim de katkıda bulunduğumuz küçük bir yöntem metnine atıfta bulunuyoruz: « Transformation sociale : une fusée à trois étages », 28 Kasım 2011. Üç “kat” şunlardı: 1. Kontrolü yeniden eline almak: Kopuşu başlatmak, deneyimin meşruiyetini tesis etmek; 2. Makas değiştirmek: Dönüşümü kökleştirmek; 3. Yeniden yapılandırmak: Yeni bir gelişme tarzı başlatmak.

[18]Collectif, « Pour une taxe d’urgence Covid-19 », 12 Haziran 2020 (Eric Toussaint, Susan George, Catherine Samary, Miguel Urbán Crespo et al.).

[19]Mariana Mazzucato, « Capitalism’s triple crisis », Social Europe, 9 Nisan 2020.

Ustura Ağzında Kapitalizm (Birinci Bölüm)-Michel Husson

Bizim kuşağın deneyimi: Kapitalizm eceliyle ölmeyecek.

                                                                                         Walter Benjamin [1]

                                    Geleceğe gelince, görevin onu öngörmek değil ona imkân vermektir.

                                                                           Antoine de Saint-Exupéry [2]

Başlığı OECD’den ödünç alınan[3]bu katkı aslında (metaforu uydurmak adına) çok bıçaklı tıraş makinesine ilişkindir. Öncelikle eş zamanlı (senkronize) bir toparlanmanın menzil dışı olduğunu ve bu toparlanmanın alacağı biçimin ziyadesiyle toplumsal bir mesele olduğunu göstermeye çalışacağız.[4]

Virüs meyvenin içinde miydi?

Corona virüsü gelip sağlıklı bir bünyeye saldırmadı. Kapitalizm 2008 krizinden beri, alternatif bir modelin yokluğunda bir önceki krize yol açan ne varsa hemen hepsini yeniden üreten istikrarsız bir tarzda işlemekteydi. Yeni bir durgunluğun uyarı işaretleri birikmekteydi, küreselleşme artık ilerlemiyordu, üretkenlik artışları en düşük, özel firmaların borçluluğu ise en yüksek seviyedeydi vb. Bütün bunlar doğrudur, burada bunların üzerinde tekrar durmayacağız.

Ama yine de Frédéric Boccara ile Alain Tournebise’in yaptıkları gibi “Corona virüs krizin hızlandırıcısıdır, sebebi değil” demek mümkün müdür? Onlara göre, “ivme artıran ya da hızlandıran etken (virüs) ile sebebi (finansal aşırı birikim) ayırt etmek[5]” gerekecektir. Hemen hemen aynı tutuma Michael Roberts’de rastlanır: “Bu felaket sona erdiğinde hâkim iktisat ile yetkililerin, kapitalist üretim tarzına içkin kusurlarla, toplumun sosyal yapısıyla hiç ilgisi olmayan dıştürel (exogène) bir krizin söz konusu olduğunu iddia edeceklerine eminim: Hep virüsün yüzünden! (…) Covid-19 da tıpkı bu finansal çöküş gibi gerçekte bir yıldırım çarpması yani büyümesi kendi içinde ahenkli olan kapitalist bir ekonomiyi vuran sözüm ona bir “şok” değildir.[6]” Eric Toussaint ise şunu söylemekteydi: “Hayır, borsa rayiçlerindeki düşüşün sorumlusu Corona virüsü değildir.[7]

Öte yandan Marksizme sahip çıkan bu yazarlar kuşkusuz çok erken yazmışlardı (tarih Mart ayıydı). Ama bu refleks bu krizin özgüllüğünü hesaba katmaktaki zorluğu ortaya koymaktadır. Elbette, bir küresel salgının (pandemi) bizatihi mümkün olması üretimci tarımın ekosistemler üzerindeki etkilerine[8], kişilerin ve metaların gezegende bir uçtan bir uca yoğun dolaşımına göndermede bulunur. Ancak bu krizin “klasik” bir kriz olmadığı gerçeği değişmez. Dolayısıyla bu krizi ne klasik bir krizmiş gibi tahlil etmek, ne de bir önceki krizde yapılabildiği gibi “sonrası” için senaryolar öngörmek mümkündür.

Bu krizin daha önce görülmemiş başlıca ayırıcı niteliği bir sağlık kriziyle bir ekonomik krizin karantina şartlarında iç içe geçmesidir. Büyük Buhrandan (Çöküntü) sonra, IMF’nin terimini kullanacak olursak Great Lockdown[9], başka bir deyişle: Büyük Karantina. Geleneksel iktisatçıların pek sevdiği arz şoku ile talep şoku arasındaki sınıflandırma şayet vardıysa da anlamını yitirir. Bu ayrım ancak, iktisat öğrencilerinin çok aşina olduğu, bir arz eğrisinin bir talep eğrisini kestiği küçük klasik şema üzerinde akıl yürütüldüğü takdirde geçerlidir. Bu statik temsil sermayenin bir yeniden üretim süreci olan kapitalizmin gerçekliğine tekabül etmez ki bir “Nobel” iktisat ödülü sahibinin, Paul Krugman’ın[10]nasıl olup da arz ile talep arasındaki etkileşimleri “keşfeden” bir çalışmaya[11]hayranlık duyabildiğini gözlemlemek hayli tuhaftır.

Krizde … ve toparlanmada eş zamanlılık yitimi (desenkronizasyon)

Bu krizin temel ayırıcı niteliklerinden biri, ekonomiyi kırınıma uğratması, başka bir deyişle ekonominin farklı segmentlerini eşitsiz biçimde vurmasıdır. GSYH’deki gerilemenin küresel ölçümleri aslında çok farklılaşmış değişmelerin bir ortalamasından başka bir şey değildir. Bazı sektörler, özellikle temel ihtiyaç malları dışındaki perakende ticaret salt karantina önlemlerinden doğrudan etkilenirken, bazıları daha az etkilenmiştir. Fransız Ekonomik Konjonktürler Gözlemevi (OFCE) tarafından yapılan hesaplamalar[12]küresel ölçekte katma değer kaybının otel-lokanta işletmeciliği işkolunda %47’ye, tarımsal gıda endüstrisinde %7’ye ve kamu yönetiminde %3’e varacağını ortaya koymaktadır. Bir başka çalışma ise[13]faaliyetin en fazla gerilediği sektörlerin kaynaktaki, başka bir deyişle nihai talebe en uzak sektörler olduğunu belirlemektedir. Her şey sanki virüs nehrin akış yönünün tersine, denize döküldüğü yerden (“talep”) kaynağa (“arz”) geçerek, “kanalları (sektörleri) tırmanıyormuş” gibi cereyan etmektedir.

Demek ki hasar “hakkaniyetli bir şekilde” verilmemiştir. Örneğin, en fazla etkilenen hizmet sektörleri genellikle, uzaktan çalışmanın sıklıkla imkânsız olduğu, esnek sözleşmelerle düşük ücretli çok işgücü istihdam eden sektörlerdir. OECD’ye göre, işletmelerin üçte birinden fazlası üç aylık karantinadan sonra nakit sıkışıklığı sorunlarıyla karşı karşıya kalacaktır[14]. Destek önlemleri de (vergilerin ertelenmesi, borçların vadeye yayılması, ücretlerin kısmen üstlenilmesi) bu nedenle alınmaktadır. Ancak başka bir küçük nağme de duyulmaya başlar: Kriz ayakta kalmayı hak etmeyen “zombi” işletmeleri elemek için bir fırsat olmayacak mıydı? Hatta üç iktisatçı[15]bunların akıbetini bankaların tayin etmesini dahi önermiştir ki bu da onlara göre “zombi işletmeleri sübvanse etmeden, toplumsal olarak yaşayabilir işletmeleri koruyarak etkin bir elemeye” imkân verecektir.

Aynı çoktürellik (heterojenlik) ülkeler arasında görülür. OFCE’nin daha önce anılan çalışması GSYH’deki gerilemenin İspanya için %36’ya, Japonya için %12’ye vardığını göstermektedir. Ama burada değer zincirleri boyunca aktarımı hesaba katmak gerekir. Bir çalışma küresel tedarik zincirleri tarafından aktarılan şoklardan kaynaklanan GSYH azalmasını yaklaşık üçte bir olarak tahmin etmektedir. Bu azalma ortalama %31,5 olduğuna göre, “kendisi hiç karantina uygulamamış olan bir ülke, diğer ülkelerdeki karantinalar yüzünden GSYH’sinde ortalama %11 daralma yaşamış olacaktı[16]”. Ülke ülke akıl yürütmek işte bu nedenle mümkün değildir: Aşağıdaki infografik bu bakımdan özellikle aydınlatıcıdır. Fransa’da monte edilen araçların üretimine dahil edilen yabancı bileşenlerin kökenini ve değerini verir. “Eş zamanlı olmayan bir karantina-karantinanın kaldırılması bağlamında üretimi olanaksız kılan güçlü bir bölgesel bağımlılık (bileşenlerin %75’ten fazlası Avrupa’da üretilmektedir)” saptanmaktadır. “Zincirin bir noktasında üretimin durması üretimin geri kalanını felç etmekte ve sanayi, üretimde en ufak bir yavaşlamayı soğurmaya imkân vermeyen çok zayıf stok seviyeleriyle çalıştığı için bu çok daha hızlı olmaktadır.[17]

Üst sıra soldan sağa: Egzoz borusu, hava yastığı, direksiyon, radyatör; alt sıra soldan sağa: tekerlek, vites kutusu, koruyucu tampon

Virüs ve kıtlıklar Güney’i vuruyor

Avrupa’da vaka sayısı da ölüm sayısı gibi gerilemekte. Ama aynı şey, dünyadaki yeni vaka sayılarını veren aşağıdaki Şekilde görüldüğü gibi, başka bölgelerin, özellikle Latin Amerika’nın ve Asya’nın bir bölümünün nöbeti bir bakıma devralmış olduğu küresel düzeyde geçerli değil[18].

Salgının yayılma alanının bu şekilde genişlemesi halihazırda zaten, hammadde fiyatlarının düşmesi, sermaye kaçışı, ulusal para birimlerinin çökmesi, borçlanmada artış gibi mevcut krizin daha da ağırlaştırdığı korkunç ekonomik zorluklarla karşı karşıya olan çok sayıda ülkeyi vurmaktadır. Sadece bir örnek vermek gerekirse, Afrika ülkeleri borçlarının faiz ödemelerine kamu sağlığına ayırdıklarından daha fazla harcama yapmaktadır. Bütün bunlara bir de faaliyetlerin kesintiye uğramasının tetiklediği ve özellikle enformel sektöre yönelik tamamlayıcı gelirlerin yokluğunun daha da vahim hâle getirdiği bir gıda krizi ve toplumsal kriz eklenmektedir. STK Grain’in dediği gibi, milyonlarca insan açlık ile Covid-19 arasında seçim yapmaya zorlanmaktadır[19].

Virüsün farklılaşmış saldırısı dengeli bir toparlanmayı, başka bir deyişle tüm sektörlerin aynı anda ve aynı tempoda yeniden faaliyete geçeceği bir toparlanmayı göz önüne almayı olanaksız kılmaktadır.

«Ciddi bir krizin boşa gitmesine asla izin verme»

«Ciddi bir krizin boşa gitmesine asla izin verme»(Never Let a Serious Crisis Go to Waste), Obama’nın Beyaz Saray Genel Sekreteri Rahm Emanuel tarafından 2008’de net bir şekilde ifade edilen kural buydu. Bu diyordu “daha önce yapamayacağınızı düşündüğünüz şeyleri yapma fırsatıdır”. Ki bu, iyi bir davadan dolayı zihnindeydi: “Sağlık alanında olsun, enerji, eğitim, maliye, düzenleyici reform alanında olsun, çok uzun zamandan beri ertelediğimiz onca şey şimdi gündemde[20]”. Milton Friedman hemen hemen aynı şeyi söylüyordu: “Gerçek değişmeyi yalnızca – gerçek veya algılanan – bir kriz yaratır. O kriz meydana geldiğinde atılacak adımlar dolaşımda olan fikirlere bağlıdır[21]”.

Gerçekten de hakiki bir büyük değişmeye tanık olmaktayız. Devletler ve kurumlar tüm ilkelerinden bir anda vazgeçtiler; hatta tepkilerinin krizin boyutuna yaraşır düzeyde olduğu dahi söylenebilir. Devletler ve kurumlar sanki hayatlarımız onların kârlarından daha değerliymiş gibi davrandılar. Alınan risk şu kışkırtıcı olumlama ile ölçülür ve bu olumlamanın, ardından gelenlerden bağımsız olarak alıntılanmayacağı umulur. Ama şu can sıkıcı konu üzerinde ısrarla durmaya devam edelim: Ekonominin çok büyük bir bölümünde faaliyet durduruldu, gelirler çoğunlukla korundu ve bütçe ortodoksluğunun tüm kuralları terkedildi. Kuşkusuz, bu olumlamaları mutlak saymamak görelileştirmek gerekir: Çok sayıda ücretli işe gitmeye az çok mecbur bırakılmış, güvencesiz emekçiler, bazı esnaf ve zanaatkârlar gelirlerinin dibe vurmaya yüz tuttuğunu görmüştür. Yine de gerçek şu ki krizin etkilerini telafi etmek için hatırı sayılır meblağlar dökülmüştür. Ayrıca söylemeye gerek yok, krizin yönetimi bilançosu ve tüm sonuçları çıkarılması gereken muazzam işlev bozukluklarını da görünür kılmıştır. Bununla birlikte gerçek apaçık ortadadır: “Kapitalizm” artık-değer kaynaklarını geçici olarak kurutmayı, yetkililer ise tükürdüklerini yalamak zorunda kalmayı kabul etmiştir.

Ancak heterodoks politikaların bu uygunsuz benimsenişinde madalyonun bir de öbür yüzü vardır: Sırası geldiğinde açığı kapatmak için her şey yapılacaktır. Tam da bu nedenle, alınan önlemlerin şiddetinin kapitalizmin vazgeçtiklerine eşdeğer boyutta olacağı bir tepkiye hazır olmak gerekir. Hatta kapitalizme bir kişilik atfetme riskini göze alarak, çekmek zorunda bırakıldıklarının “intikamını almak” isteyeceği dahi söylenebilir. Gerçekten de bir “V” toparlanma olacaktır ama bu daha çok neoliberal politikaların toparlanması olacaktır. Gilbert Achcar krizin yükünü emekçilerin sırtına yıkma girişiminden bahsetmekte tamamıyla haklıdır: “Bu daha ziyade, neoliberal hükümetlerin şu anda üstlenilen devasa borç yükünü, tıpkı Büyük Durgunluk ertesinde yaptıkları gibi, işçilerin sırtına yükleme girişimleri olacaktır ki bu da Adam Tooze’un uyardığı gibi halkın satın alma gücünü ve harcama eğilimini azaltarak dünyayı mevcut sürekli durgunluğun önemli ölçüde kötüleşmesine sürükleyecektir.[22]

Türkçesi : Osman S. Binatlı


[1]Walter Benjamin, Paris, capitale du XIXe siècle : Le Livre des passages, cité par Razmig Keucheyan, La nature est un champ de bataille, 2018.

[2]Antoine de Saint-Exupéry, Citadelle, 1948.

[3]OECD, Economic Outlook, June 2020.

[4]A l’encontresitesindeki önceki katkılarda önerilen gelişmeleri sadece kısmen ele alıyoruz:« L’économie mondiale en plein chaos », 17 Mayıs 2020 ; « Rebond ou plongeon? », 29 Nisan 2020 ; « Sur l’inanité de la science économique officielle: de l’arbitrage entre activité économique et risques sanitaires », 14 Nisan 2020 ; « Le néo-libéralisme contaminé », 31 Mart 2020. Ayrıca bkz. « Une reprise économique « en V », vraiment? », Alternatives économiques, 3 Haziran 2020.

[5]Frédéric Boccara et Alain Tournebise, « Le coronavirus précipite la crise, il ne la cause pas ! », Les économistes atterrés, mars 2020.

[6]Michael Roberts, « It was the virus that did it », March 15, 2020.

[7]Eric Toussaint, « Non, le coronavirus n’est pas le responsable de la chute des cours boursiers », 4 mars 2020.

[8]Bu konuda bkz: Robert G. Wallace, Big Farms Make Big Flu: Dispatches on Infectious Disease, Agribusiness, and the Nature of Science, Monthly Review Press, New York, 2016 ; Sonia Shah, « Contre les pandémies, l’écologie », Le Monde diplomatique, mars 2020.

[9]IMF, The Great Lockdown, World Economic Outlook, April 2020.

[10]Paul Krugman, « https://twitter.com/paulkrugman/status/1246152855456755713… », twitter, 3 Nisan 2020.

[11]Veronica Guerrieri, Guido Lorenzoni, Ludwig Straub, Iván Werning, « Macroeconomic Implications of COVID-19: Can Negative Supply Shocks Cause Demand Shortages? », April 2, 2020.

[12]OFCE, « Évaluation de l’impact économique de la pandémie sur l’économie mondiale en avril 2020 », 5 Haziran 2020.

[13]Jean-Noël Barrot, Basile Grassi, Julien Sauvagnat, « Sectoral effects of social distancing », Mart 2020.

[14]Lilas Demmou et al., « Corporate sector vulnerabilities during the Covid-19 outbreak: assessment and policy responses », OECD, 5 Mayıs 2020.

[15]Olivier Blanchard, Thomas Philippon, Jean Pisani-Ferry, « A New Policy Toolkit Is Needed as Countries Exit COVID-19 Lockdowns », Peterson Institute for International Economics, Haziran 2020.

[16]Barthélémy Bonadio, Zhen Huo, Andrei Levchenko, Nitya Pandalai-Nayar, « The role of global supply chains in the COVID-19 pandemic and beyond », voxeu, 25 Mayıs 2020.

[17]Elie Gerschel, Robin Lenoir, Isabelle Mejean, « Coordonner le déconfinement de l’Europe, un enjeu économique fort », IPP, 5 Haziran 2020. İnfografik şu web sitesinden alınmıştır worldview. stratfor.com.

[18]Emma Reynolds and Henrik Pettersson, « Confirmed coronavirus cases are rising faster than ever », CNN, 5 Haziran 2020.

[19]Grain, « Des millions de personnes forcées de choisir entre la faim ou le Covid-19 », 19 Mayıs 2020.

[20]Rahm Emanuel, « You never want a serious crisis to go to waste », The Wall Street Journal, video, 18 Kasım 2008. Bu ifade ironik tarzda Philip Mirowski tarafından dikkate değer bir çalışmasına başlık olarak seçilmişti, Never Let a Serious Crisis Go to Waste, 2013, kitabın altbaşlığı ise manidardı: «Neoliberalizm Finansal Erimekten Nasıl Kurtuldu?» (How Neoliberalism Survived the Financial Meltdown).

[21]Milton Friedman, Capitalism and Freedom, 1962.“Only a crisis—actual or perceived—produces real change. When that crisis occurs, the actions that are taken depend on the ideas that are lying around.”

[22]Gilbert Achcar, « Auto-extinction du néolibéralisme ? N’y comptez point », A l’encontre, 30 Nisan 2020. http://imdatfreni.org/neo-liberalizm-kendi-kendini-yok-eder-mi-hic-guvenmeyin-gilbert-achcar/

Heykelleri Yıkmak Tarihi Silmez, Onu Daha Net Görmemizi Sağlar – Enzo Traverso

Minneapolis’te George Floyd’un bir beyaz polis tarafından katledilmesine tepki olarak gelişen ırkçılık ve polis şiddeti karşıtı küresel hareket çerçevesinde, dünyanın birçok yerinde köleliğin ve sömürgeciliğin mirasını simgeleştiren çok sayıda heykel yıkıldı veya tahrip edildi.

İmdat Freni’nde daha önce çeşitli yazılarını yayınlamış olduğumuz araştırmacı-tarihçi ve IV. Enternasyonal’in simalarından Enzo Traverso tanık olduğumuz bu putkırıcı dalganın geçmişi reddetmekten ziyade onu egemenlerin denetiminden kurtarmayı amaçlayan bir “yeni tarihsel bilincin” taşıyıcısı olduğunu vurguluyor. Çeviri için Gerçeğin Günlüğü’ne teşekkür ediyoruz. 

Irkçılık karşıtlığı, bir hafıza savaşımıdır. Minneapolis’te George Floyd’un öldürülmesinin ardından dünya genelinde yükselen protesto dalgasının en dikkat çekici özelliklerinden biri bu. Her yerde, ırkçılık karşıtı hareketler kölelik ve sömürgeciliğin mirasını temsil eden heykelleri hedef alarak geçmişi sorguladılar: Virginia’da konfederasyon ordusu generali Robert E. Lee, New York City’de Theodore Roosevelt, birçok ABD kentinde Kristof Kolomb, Brüksel’de Belçika Kralı II. Leopold , Bristol’de köle taciri Edward Colston, Fransa’da 14. Louis’nin Finans Bakanı ve utanç verici Code Noir’ın[1]yazarı Jean-Baptiste Colbert, modern İtalyan gazeteciliğinin babası ve faşist sömürgeciliğin geçmişteki propagandacısı Indro Montanelli ve daha başka heykeller.

İster devrilmiş, ister tahrip edilmiş, ister boyanmış, isterse üstüne graffiti çizilmiş olsun; bu heykeller mücadelenin yeni bir boyutunun örneğini veriyorlar: haklar ve hafıza arasındaki bağlantı. Damgalanmış ve gaddarca davranılmış azınlıklar olarak siyahların ve sömürgecilik-sonrası öznelerin statüsü ile onları ezenlere kamusal alanda –aynı zamanda gündelik yaşamlarımızda kentsel çevremizi de oluşturan bir alan- verilen simgesel yer arasındaki karşıtlığa ışık tutuyorlar. 

Putkırıcılık Patlaması

Devrimlerin, bir “putkırıcı öfke”[2]barındırdığı iyi bilinir. İster İspanya İç Savaşı’nın ilk aylarında kiliselerin, haçların, kutsal emanetlerin tahrip edilmesi gibi kendiliğinden olsun, ister Paris Komünü sırasında Vendôme Sütunu’nun yıkılması gibi daha dikkatle planlanmış olsun, bu putkırıcılık patlaması yerleşik düzenin devrilmesini şekillendirir.

Yönetmen Sergei Eisenstein, Rus Devrimi’ne ilişkin başyapıtı Ekim filmini Çar 3. Alexandre’ın bir heykelini deviren kalabalığın görüntüsüyle açmıştı ve 1956 yılında Budapeşte’deki isyancılar Stalin’in heykelini tahrip etmişti. 2003 yılında –bu tarihsel kuralın ironik bir teyidi olarak- ABD güçleri, işgallerini bir halk ayaklanması kılığına büründürmek amacıyla çok sayıda iliştirilmiş televizyon kanalının da suç ortaklığıyla Saddam Hüseyin’in Bağdat’taki heykelinin devrilmesini tertiplediler. 

Bu vakanın aksine, protesto hareketlerinin putkırıcılıklarının hakiki olduğu her yerde bu davranış daima öfkeli tepkiler canlandırır. Komünarlar, “vandallar” olarak tarif edilmişlerdi ve sütunun devrilmesinden sorumlu olanlardan biri olan Gustave Courbet cezaevine atılmıştı. İspanyalı anarşistlere gelirsek, onlar da acımasız barbarlar olarak suçlanmışlardı. Benzer bir öfke son haftalarda filizlendi.

Boris Johnson, Churchill’in heykellerinden birinin üstüne “ırkçı” –hem Afrikalıları tasviri hem de 1943 yılındaki Bengal kıtlığı ile ilişkili güncel tartışmalarla bağlantılı olarak bilimsel fikir birliğinin olduğu bir gerçek- yazıldığında rezalet çıkardı. 

Emmanuel Macron, Fransız ulusuna, ırkçılığın kurbanlarının katiyen bahsi geçmeyen bir mesajda benzer putkırıcılıktan öfkeyle yakındı: “Sevgili yurttaşlarım; bu akşam size Cumhuriyet’in, kendi tarihin hiçbir izini ya da figürünü silmeyeceğini açık bir şekilde söylüyorum. Başarılarının hiçbirini unutmayacak. Hiçbir heykelini yıkmayacak.”

İtalya’da, Milano’daki bir parkta bulunan Indro Montanelli’nin heykelinin üstüne kırmızı boya atılması, Il Manifestoharicindeki gazetelerin ve medyanın ittifakıyla “faşist” ve “barbarca” bir eylem olarak kınandı. 1970’lerde solcu “teröristlerce” yaralanan Montanelli, demokrasi ve özgürlüğün kahraman savunucusu olarak kutsanmıştı. 

Boya atanlar tarafından heykelinin maruz bırakıldığı “alçak saldırı”nın ardından Corriere Della Serra’nın editoryal yazarlarından biri, böylesi bir kahramanın “kutsal” bir figür olarak hatırlatılması gerektiği konusunda ısrar etti. Yine de bu “barbarca” eylem, Montanelli’nin “kutsal” başarılarının neler olduğunu birçok İtalyan için açığa vurma bakımından verimli oldu: 1930’larda genç bir gazeteci iken faşist imparatorluğu ve ırka dayalı hiyerarşileri övmüştü; Etiyopya’ya savaş muhabiri olarak gönderilmiş, cinsel ve ev yaşamına dair ihtiyaçlarını tatmin etmek üzere derhal 14 yaşındaki bir Eritreli kız çocuğunu satın almıştı. Pek çok yorumcuya göre bunlar “zamanın gelenekleri” idi ve bu nedenle sömürgeciliği, ırkçılığı ve cinsiyetçiliği desteklemeye dair bir suçlama haksız ve mesnetsizdir. Hatta, 1960’larda hâlâ Montanelli ırklar arası evliliği, doğrudan Arthur Gobineau’nın “İnsan Irklarının Eşitsizliği Üzerine Demene 1853-55”inden ödünç aldığı argümanlarla medeniyetin çöküşünün bir sebebi olarak mahkûm ediyordu. Bunlar aslında, aynı periyotta ABD’deki Yurttaş Hakları hareketine karşıtlığında Ku Klux Klan tarafından güçlü bir şekilde savunulan argümanların aynılarıydı. Her türlü kanıta karşın, iki nesil İtalyan gazeteciliğinin manevi babası, faşist ordunun Etiyopya Savaşı sırasında gaz bombardımanları gerçekleştirdiğini şiddetle reddetmişti. Milano “barbarları”, bizlere bu basit gerçekleri hatırlatmak istemişti. 

Doğrusu, mevcut “vandalizm” dalgası ile öfkelenen çoğu siyasi liderin, entelektüelin ve gazetecinin, tekrar eden polis şiddeti vakalarına, ırkçılığa, adaletsizliğe ve protestonun doğrudan yöneldiği sistemik eşitsizliğe yönelik benzer bir öfkeyi asla ifade etmemiş olmalarını gözlemlemek ilgi çekici. Böylesi bir durumda kendilerini oldukça rahat hissettiler. 

Birçoğu, 30 yıl önce Orta Avrupa’da Marx, Engels ve Lenin’in heykellerinin yıkıldığı bir diğer putkırıcı akımı övmüştü. Oysa bu tür heykellerle birlikte yaşama perspektifi katlanılamaz ve bunaltıcı iken onlara göre, Batı toplumlarının patrimonyal mirasını oluşturan konfederasyon ordusu generallerinin, köle tacirlerinin, soykırımcı kralların, beyaz üstünlükçülüğün kanuni mimarlarının ve faşist sömürgeciliğin propagandacılarının heykelleriyle hayli gurur duyuyorlar. Israrcı oldukları gibi “tarihimizden hiçbir izi ya da figürü silmeyeceğiz”. 

Fransa’da, sömürgeciliğin ve köleliğin anıtsal kalıntılarını yıkmak çoğu zaman bir tür “cemaatçilik” [communautarisme] olarak tarif edilir –şu dönemde olumsuz anlam içeren bu kelime, dolaylı olarak bu tür kalıntıların, kamusal alanı çerçeveleyen estetik, tarihsel ve anıtsal normları saptayan beyaz çoğunluğu değil, özellikle kölelerin ve sömürgeleştirilenlerin torunlarını rahatsız ettiği anlamına gelir. Aslında, Fransa’nın sözde “evrenselliği”, çoğu zaman “beyaz cemaatçiliğin” nahoş tadını barındırır. 

Atalarının yaptığı gibi, küresel çapta şehir şehir yayılan “putkırıcı öfke”, hoşgörü ve yurttaşların bir arada yaşamının yeni biçimlerini talep ediyor. Geçmişi silmek şöyle dursun, ırkçılık karşıtı putkırıcılık kent peyzajını kaçınılmaz bir şekilde etkileyen yeni bir tarihsel bilinç taşıyor. İtiraz edilen heykeller, kaldırılmalarını meşru kılan yalın bir gerçeklik olarak geçmişi ve onun aktörlerini övüyor. Kentler; ihtiyaçlara, değerlere ve sakinlerinin arzularına bağlı olarak değişim gösteren yaşayan bedenlerdir ve bu dönüşümler her zaman politik ve kültürel çatışmaların ürünüdürler.  

Geçmişin egemenlerini anan heykelleri devirmek, bugünkü ırkçılığa ve baskıya karşı mücadelelere tarihsel bir boyut bahşediyor. Muhtemelen ondan daha fazlası anlamına geliyor. Bu, kentlerin tarihsel yerleşim alanlarının, maddeleştirilmiş ve fetişleştirilmiş yerleşim yerleri şeklinde başkalaşıma uğramasını beraberinde getiren şehirlerimizin soylulaştırılmasına karşı çıkmanın bir başka yolu. Bir kent, UNESCO tarafından “dünya mirası” olarak sınıflandırıldıktan sonra ölmeye mahkûmdur. Heykelleri deviren “barbarlar” tam olarak, eş zamanlı biçimde alt sınıfları kent merkezlerinden süren ve buraları donuk kalıntılara dönüştüren mevcut neoliberal politikalara karşı bir protestodur. Eski kölecilik ve sömürgeciliğin sembolleri, gayrimenkul kapitalizminin göz kamaştırıcı çehresiyle birleşmiş durumda –ve bunlar, protestocuların hedefleri.

Ezilenlerin Bakış Açısı

Daha sofistike ve sapkın bir argümana göre, ırkçılık karşıtı putkırıcılık, geçmişin reddine yönelik şuursuz bir arzuyu ifade ediyor. Geçmiş her ne kadar baskıcı ve rahatsız edici olsa da değiştirilemez, diyor bu argüman. Kesinlikle doğru. Ancak geçmişi çalışmak –özellikle de ırkçılık, kölelik, sömürgecilik ve soykırımlardan müteşekkil bir geçmişi-, devrilen heykellerin birçoğunun yaptığı gibi onu göklere çıkarmak anlamına gelmez. 

Almanya’da, Nazi geçmiş, eziyet çektirenlerin yerine kurbanları anan anıtlarla kent meydanları ve sokaklarında çok kuvvetli bir şekilde sergileniyor. Berlin’de Holokost Anıtı, gelecek nesillere bir uyarı olarak dikilmektedir. SS’in suçları, Heinrich Himmler’i öven bir heykel aracılığıyla anılmıyor; bunun yerine, eski bir SS ofisinin yerinde bulunan “Terörün Topografyası” isimli açık ve kapalı bir sergi vasıtasıyla yapılıyor. 

İşledikleri günahları hatırlamak için Hitler’in, Mussolini’nin ve Franco’nun heykellerine ihtiyacımız yok. Pedro Sánchez hükümetinin, Caudillo’dan[3]geriye kalanları anıt mezarından çıkarmaya karar vermesi, tam da İspanyolların, Frankoculuğu unutmamasındandır. Sadece, Valle de los Caídos’un[4]kutsallıktan arındırılmasıyla, unutkan olmayan demokratik bir toplumda bu faşist anıt hatıra âlemine sevk edilebilir. 

Mevcut ırkçılık karşıtı putkırıcılığımıza, antik damnatio memoriae(hafızanın lanetlenmesi) niyeti atfedilmesi bu nedenle son derece yanlıştır. Antik Roma’da bu uygulama, mevcudiyetleri yeni hükümdarlarla çatışan imparatorların ya da başka kişiliklerin kamusal olarak anılmalarını ortadan kaldırmayı amaçlıyordu. Unutulmalıydılar. 

Stalinizm döneminde Lev Troçki’nin resmi Sovyet fotoğraflarından silinmesi, damnatio memoriae’nin bir başka biçimiydi ve George Orwell’ın 1984’üne ilham vermişti. Kurgusal ülke Okyanusya’da, tarihin tamamen yeniden yazıldığını yazmıştır: “Heykeller, yazıtlar, anıtsal taşlar, sokak isimleri –geçmişe ışık tutabilecek her şey sistematik biçimde değiştirilmişti.”

Bu örnekler, yanıltıcı karşılaştırmalardır; çünkü geçmişin, güçlü olan tarafından silinmesinden bahseder. Zira, ırkçılık karşıtı putkırıcılık kışkırtıcı bir şekilde geçmişi onların elinden kurtarmayı, onu, galip gelenlerin değil, yönetilenlerin ve yenilgiye uğratılanların bakış açısından yeniden düşünerek “tarihin havını tersine taramayı” amaçlıyor. 

Mimari ve sanatsal mirasımızın, tahakkümün mirasıyla yüklü olduğunu biliyoruz. Walter Benjamin’in ünlü aforizmasının belirttiği gibi, “Hiçbir medeniyet belgesi yoktur ki, aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmasın.” Heykelleri devirenler kör nihilistler değiller: Kolezyum’u ya da piramitleri yıkmayı istemiyorlar.

Bundan ziyade, Bertolt Brecht’in dikkat çektiği gibi, bu olağanüstü anıtların köleler tarafından inşa edildiğini unutmamayı tercih ederler. Edward Colston ve II. Leopold unutulmayacaklar: heykelleri müzelerde korunmalı ve sadece kim olduklarını ve olağanüstü başarılarını açıklayan şekillerde sergilenmemeli, şahıslarının neden ve nasıl erdemlilik ve insancıllığın, saygı nesnesinin örnekleri haline geldiği de –kısaca, medeniyetlerinin vücut bulmuş halleri de- açıklanmalı.

Dünya Çapında bir Dalga

Bu ırkçılık karşıtı putkırıcı dalga küreseldir ve hiçbir istisna kabul etmiyor. İtalyanlar (İtalyan-Amerikalılar da dâhil) ve İspanyollar Kolomb ile gurur duyuyor, fakat Amerika’yı “keşfeden” adamın heykelleri, yerliler için aynı sembolik anlamı taşımıyor.

Bu heykel kırıcılık, meşru bir şekilde kendi belleklerinin ve bakış açılarının kamusal olarak kabul ve kayıt edilmesini talep ediyor: dört yüzyıl süren bir soykırımı resmen başlatan “keşif”. Martinik’in başkenti Fort-de-France’da 22 Mayıs’ta Victor Schœlcher’in –geleneksel olarak Fransa Cumhuriyeti tarafından 1848 yılında köleliğin kaldırılmasının sembolü olarak kutsanan- iki heykeli yıkıldı. Sağcı gazete Le Figaro’nun bize söylediği şekliyle, “Yeni sansürcüler, gerçeğe sahip olduklarına ve erdemliliğin koruyucuları olduklarına inanıyorlar.”

Gerçekte, “yeni sansürcüler” (yani ırkçılık karşıtı genç eylemciler), Fransız “evrenselciliği”nin paternalist ve incelikli biçimde ırkçı geleneğinin sayfasının yerine yeni bir sayfa arzuluyorlar. Bu gelenek, aydınlanmış Cumhuriyet tarafından köleliğin kaldırılmasını, kölelere bir ödül olarak tarif etmiştir her daim –Macron’un yukarıda alıntılanan konuşmasında güzel bir şekilde özetlenen gelenek-. 

“Yeni sansürcüler”, 1952 yılında Siyah Deri, Beyaz Maskelerkitabında bu klişeyi çözümleyen Frantz Fanon’un düşüncesini paylaşıyorlar: “Siyah insanın Beyaz insana karşı beslediği minnet duygusundan şikâyeti yok; bunun en güçlü ifadesi, Fransa’nın her yerinde ve kolonilerde meydanlara dikilen ve zincirlerinden yeni kurtulmuş sempatik Zencilerle, onların başlarını okşayan Beyaz efendilerin birlikte sergilendiği o etkileyici heykellerde görülür.” [5]

Geçmişi çalışmak, soyut bir görev ya da tamamen entelektüel bir çalışma değildir. Daha ziyade, kolektif çaba gerektirir ve politik eylemden ayrıştırılamaz. Son günlerdeki putkırıcılığın anlamı budur. Gerçekten de, küresel ırkçılık karşıtı seferberlik içinde ortaya çıkmasına karşın, bunun zemini, çok sayıda kuruluş ve eylemci tarafından yürütülen yılların anıt karşıtı kararlılığı ve tarihsel araştırma ile zaten hazırlanmıştı. 

Bütün kolektif eylemler gibi, anıt kırıcılık da ilgiyi ve yapıcı eleştiriyi hak ediyor. Onu aşağılayarak damgalamak, adeta tahakküm tarihine kendini haklı gösterecek savunma sağlamaktır. 


https://jacobinmag.com/2020/06/statues-removal-antiracism-columbus adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Not: Çeviri metninde İmdat Freni tarafından kimi değişiklikler yapılmıştır. 


[1]Kara Kod, 14. Louis döneminde oluşturulan ve köleliğe yasal zemin sağlayarak kölelerin haklarını tanımlayan yasal düzenlemelere verilen isimdir; ç.n.

[2]Iconoclaste : ikona kırıcı, putkırıcı.

[3]El Caudillo, diktatör Francisco Franco’nun “önder” anlamına gelen lakabıdır; ç.n.

[4]Franco’nun mezarının, taşındığı 24 Ekim 2019 tarihine kadar bulunduğu anıt; ç.n.

[5]Bu bölüm, kitabın Cahit Koytak çevirisi olan Nisan 2016 Türkçe baskısından alıntılanmıştır; ç.n.

Hindistan: “ABD’dekinden Beter Bir Irkçılık” – Arundhati Roy ile Söyleşi

Dalit Camera: Bizler Hindistan’da ABD’deki hareketi nasıl destekliyoruz ve Hindistan’da eylem yapan insanlarla dayanışmak isteyenler ne yapmalı?

Arundhati Roy: Bu hareketi desteklemenin en iyi yolunun öncelikle nereden geldiğini anlamaktan geçtiğini düşünüyorum. Yani köleliğin, ırkçılığın, başarıları ve mağlubiyetleriyle yurttaşlık hakları hareketinin tarihini anlamak. Kuzey Amerika’da Afrikalı-Amerikalıların “demokrasi” çerçevesinde nasıl haklarından mahrum bırakıldığını, hapse tıkıldığını, şiddet gördüğünü, tüm bu baskıların kaba ve daha incelikli hallerini kavramak lazım. Kültürler ve topluluklar ötesi bu büyük öfke hareketini ancak kendi değerlerimize ve edimlerimize belirli bir dürüstlük derecesiyle yaklaşırsak destekleyebiliriz. Biz de herhangi bir kardeşlik duygusu, dayanışma duygusundan yoksun, bir hayli hastalıklı bir toplumda yaşıyoruz çünkü…

DC: ABD’deki Ku Klux Klan’ın ve Hindistan’daki Hindu kastının ideolojileri ile pratikleri arasında bir benzerlik görüyor musunuz?

Elbette ki benzerlikler mevcut. Fark şu ki Ku Klux Klan cinayetlerini gerçekleştirirken biraz farklı bir tiyatro anlayışına sahipti. Tıpkı bugünkü RSS (aşırı sağcı Milli Gönüllü Örgütü) gibi Klan da vakti zamanında ABD’deki en etkili örgütlerden biriydi. Üyeleri, polis ve yargı erki dahil olmak üzere tüm kamu kurumlarına sızmıştı. Klan’ın cinayetleri yalnızca birer cinayet değil, terörü yaymayı ve ders vermeyi amaçlayan ritüel performanslarıydı. Bu KKK tarafından Siyahların linç edilmesi kadar Hindu faşistleri tarafından Müslümanların ve Dalitlerin linç edilmesi için de geçerli. Derek Chauvin adlı polis George Floyd’u büyük bir teatral duyguyla öldürdü. Bir eli cebinde, dizi de Floyd’un ensesindeydi. Kendisine yardımcı olanlar vardı. Nöbet tutan başka polisler vardı. Kendisini izleyenler vardı. Kameraya çekildiğini biliyordu. Ve yine de yaptı. Çünkü bir korumaya sahip olduğunu ve cezalandırılmayacağını düşünüyordu. Bugün beyaz üstünlükçülerin de Hindu üstünlükçülerin de yüksek mevkilerde bulunan (kibarca ifade edelim) sempatizanları var. 

DC: Hintliler Siyahları nasıl görüyorlar ve biz Hintliler olarak hangi stereotiplere sahibiz?

Açık renkli tenlere yönelik takıntıya baksanız yeter. Bizdeki en mide bulandırıcı şey bu bence. Bollywood filmlerine baktığınızda Hindistan’ın bir beyazlar ülkesi olduğunu düşünürsünüz. Hintlilerin Siyahlara yönelik ırkçılığı neredeyse beyazlarınkinden beter. 2014’te Aam Aadmi partisinin Delhi seçimlerinde büyük bir zafer elde etmesinin ardından Adalet Bakanı Somnath Bharti Kongolu ve Ugandalı bir kadın topluluğuna karşı bir gece yarısı baskını düzenlettirdi bir grup adama ve bu kadınlar da “ahlaka ve yasaya aykırı faaliyet”leri yüzünden fiziksel şiddete uğradı ve aşağılandı. 2017’de uyuşturucu satışıyla suçlanan bir grup Afrikalı öğrenci Büyük NOIDA’da bir ırkçı kitle tarafından saldırıya uğrayıp dövüldü. Hindistan’da ırkçılık hem yaygın hem de çok çeşitli. 

DC: Siyahlar neden Hindistan’ın tasavvurunda ve dolayısıyla medyada ve eğlence endüstrisinde her daim uyuşturucu satıcısı, vahşi ve yamyam olarak stereotipleştiriliyor?

Çünkü ırkçı bir kültürüz. Geçtiğimiz yıl Malayalam dilinde bir film izledim, Abrahaminde Santhathikal(Ibrahim’in Çocukları) adında. Aptal cani kötülerin hepsi Afrikalı Siyahlardı ve Malayali halkından gelen süper-kahraman tarafından yok ediliyorlardı. Hikâyenin geçtiği Kerala’da Afrikalı topluluğu yok, ama yönetmen kurguda onları ithal etmiş ki bu ırkçılık meydana gelebilsin! Bu bir devlet vahşeti değil. Bunu yapan toplum; insanlar, sanatçılar, yönetmenler, oyuncular, yazarlar. Kuzey Hintliler tarafından ten renklerinin koyuluğundan dolayı alay edilen Güney Hintliler, aynı sebeple Afrikalıları aşağılıyorlar. Bu dipsiz bir kuyuya düşmek gibi. 

DC: ABD’deki protestolarda Gandhi heykeli de tahrip edildi, bunu nedeni ne olabilir sizce?

Bunu bilmek zor. Aldığımız yeni bilgilere göre heykel tahrip edilmiş ve üzerine yazılama yapılmış. Ama fotoğraflarda heykelin üzeri örtülmüş durumda, dolayısıyla üzerine ne yazıldığı görülmüyor. Bu Gana’da ve başka ülkelerde olduğu gibi, Gandhi’nin Güney Afrika’da geçirdiği süre boyunca Siyah Afrikalılara karşı yaptığı ırkçı yorumları ve Hindistan’daki kast sistemine ilişkin tutumunu bilen kişiler tarafından heykellerinin tahrip edilmesi vakalarından biri mi? Yoksa Hindistan Başbakanı’ndan ve onun Trump’a karşı o büyük sevgi gösterilerinden duyduğu tiksintiyi ifade etmek isteyen insanlar tarafından mı yapıldı? Ayrıca birçok göstericinin şiddet içermeyen sivil itaatsizlik taktiklerinde Gandhi’yi bir ilham kaynağı, bir hoca ve bir mentor olarak gördüğüne dair tweetler attığı doğrudur. Sonuç olarak Gandhi bu sokaklarda birçok biçim altında var oluyor.  

DC: Peki Hindistan’da kapanmanın ve başka olağanüstü uygulamaların Covid-19 ile mücadele etmek için yerinde olduğunu düşünüyor musun?

Hindistan’da ilk Covid-19 vakası 30 Ocak’ta açıklandı. DSÖ’nün 11 Mart’ta bunun bir pandemi olduğu ilanının ardından bile Sağlık Bakanı ortada bir acil sağlık durumu olmadığını açıklıyordu. Uluslararası havaalanlarını kapatmaları ve yurtdışından gelen yolcuları karantinaya almaları gerekirken bunu yapmadılar. Muhtemelen çünkü o zaman Trump geliyordu, şubatın son haftası. Binlerce insan ABD’den Mumbai ve Ahmedabad’a uçtu Namaste Trump etkinliğine katılmak için, ülke içinden de yüzbinlerce insan katıldı. Şimdi bakıyoruz bu iki kentte Coronavirüs yayılmış durumda. Bu bir tesadüf olabilir mi? Bu “uçan sınıflar”dan, yani tepeden başlamak yerine hükümet beklemeyi tercih etti. Ve bunun bedelini işçi sınıfı ödedi. Bu topyekûn planlama eksikliği insanlığa karşı bir suça yok açtı. Hindistan’da yalnızca seçkinler fiziksel mesafeye uyabilirdi. Yoksullar fiziksel olarak sıkıştırılmış durumdaydı. Teneke mahallelerde, minnacık evlerde, yasal olmayan kolonilerde. Binlerce insan karantina kamplarında zorla tutulduktan sonra serbest bırakıldı ve otobüsler ve trenlerde sıkışmış halde evlerine dönerken virüsü yanlarında taşıdılar. Seçimleri kazanmak için hayli kurnaz olan Başbakan’ın yönettiği ülkeye dair herhangi bir fikri olmadığını gösterdi tüm bunlar. Bir uzman görüşü almaya dönük en ufak teşebbüs yok, ne büyük bir gurur! 1,38 milyar insan, dört saat öncesinde haber verilerek kapatıldı.

Tüm bu kapatma boyunca, vaka sayısı ciddi ölçüde arttı. Grafikler sarp birer kayalık yamacı andırmaya başladıktan -200 binden fazla vaka var- ve ekonomi tümüyle çöktükten sonra kapatılmaya son verdiler. Çok şükür hastaların büyük bir çoğunluğu semptom göstermiyor ve ölü sayısı ABD ve Avrupa’dan çok daha düşük -eğer rakamlara güvenebilirsek tabii. Fakat milyonlar işsiz. Açlık yerleşiyor. İnsanların geri döndüğü o kasabalarda ne yaşanıyor? Kastçılık, feodalizm, cinsiyetçilik… korku, umutsuzluk ve talep anlarında insanlar nasıl idare edecek tüm bunları?

Fakat Modi hala Rafale tipi savaş uçakları satın almak ve Delhi’nin merkezi görünümünü yeniden tasarlamak için yüz milyonlar harcamak istiyor. Bu arada felaketin yönetimini, kapanma kararını alırken hiçbir şekilde danışmadığı eyaletlerin yönetimlerine bırakacak, fakat her halükârda kaosun sorumlusu kendisi olacaktır. 

Çeviri: U. Aydın 

Orijinal Kaynak: Dalit Camera (8 Haziran 2020)

Kısaltılmış versiyon: Montly Review ve alter.quebec (Fransızca)

Sosyalistlerden ABD Halkının Mücadelesine Destek: “George Floyd için Adalet!”

Başlangıç Kolektifi, İşçi Demokrasisi Partisi, Sosyalist Emekçiler Partisi ve Sosyalist Demokrasi için Yeniyol, Istanbul’da Trump Towers’ın önünde yaptıkları basın açıklamasında “biz bu mücadeleleri kendi mücadelemiz olarak görüyoruz” diyerek Floyd’un öldürülmesinin münferit bir olay olmayıp ABD’deki kurumsal ırkçılığın bir sonucu olduğunu vurguladılar.

Basın açıklamasın tam metni şöyle:

George Floyd için Adalet! ABD halkının mücadelesiyle dayanışma!

25 Mayıs’ta Minneapolis şehrinde George Floyd’un polisler tarafından sekiz dakika boyunca boğazına bastırılarak vahşice katledilmesi, ABD’de eşi görülmedik bir kitlesel protesto dalgasını beraberinde getirdi. Sorumluların cezalandırılması talebiyle başlayan protestolar, kolluk güçlerinin sert müdahalesi ve ABD hükümetinin olaya karışan polisleri kollayan tavrı sonucunda bütün eyaletlere yayılan militan ve öfkeli bir karaktere büründü. Bu gösteriler, boyutları ve sokakları dolduran insanların kararlılığı bakımından 1960’ların büyük isyan dalgasıyla karşılaştırılabilir ve 2014’ten beridir devam eden Black Lives Matter hareketinin daha radikalleşerek büyüdüğünü göstermektedir. 

George Floyd’un öldürülmesi münferit bir olay değildir ve ABD’deki kurumsal ırkçılığın bir sonucudur. ABD’de bir siyahın polis tarafından öldürülmesi, bir beyaza göre üç kat daha olasıdır. Yetişkin siyah erkeklerin dörtte biri hayatlarında bir defa ya polisi şiddeti ile karşılaşmakta ya da basit bir gerekçeyle tutuklanmaktadır. Sağlık, eğitim ve konut hakkına ulaşmada maruz kaldıkları ayrımcılık her gün karşı karşıya kaldıkları ırkçı şiddetin bir parçasıdır. Amerikan kapitalizmi yoksul siyah halkı içererek değil; sürekli dışlayarak, hapsederek ve sömürünün en katmerlisine tabi tutarak ayakta kalmaktadır. 

İsyanın büyümesinin bir diğer nedeni de 100 binden fazla insanın ölümüne neden olan bir sağlık krizi ve sadece iki ayda 40 milyon insanı işsiz bırakan bir kapitalist kriz ortamı içinde ortaya çıkmasıdır. Koronavirüs pandemisi kapitalizmin bütün çelişkilerini ortaya sermiştir. Bu nedenle çoğunluğu genç, işsiz veya düşük ücretlerle çalışmaya mahkum edilmiş milyonlarca beyaz Amerikalı, bu eylemlerde yoksul siyah halkla birlikte yürümektedir. ABD egemen sınıfının iki partisinin de göstericileri eve dönmeye çağırmalarının nedeni isyanın ırkçılığa karşı olduğu kadar sınıf öfkesini de yansıtmasıdır. Bu öfkenin kurucu bir güce dönüşmesi durumunda tüm sistemi altüst etme potansiyeline sahip olacaktır. 

Amerika Birleşik Devletleri’nin tarihi yayılmacılığın, sömürgeciliğin, ırkçılığın tarihi olduğu kadar bunlara karşı direnen siyahların, azınlıkların, işçi ve emekçi sınıflarının da mücadele tarihidir. Biz bu mücadeleleri kendi mücadelemiz olarak görüyor, emperyalizmin bağrında ortaya çıkan bu büyük isyanı, hepimiz için umut ve esin kaynağı olarak değerlendiriyoruz. 

Ancak enternasyonal dayanışma burada da ırkçılığa ve faşizme karşı mücadeleyi gerektirir. Türkiye’nin şimdi bulunduğu topraklarda yaşamış ve hala yaşayan halkların, cinslerin, cinsel yönelimlerin, işçi ve emekçilerin, tüm ezilen ve sömürülenlerin de sistematik olarak ayrımcılığa maruz kaldığını biliyoruz. İktidarların ve sermayenin ayrımcılığı saklamaya, üstünü örtmeye dönük olarak kullandığı hiçbir yöntem bu ayrımcılıklara karşı birlikte mücadele etmemizi engelleyemeyecek. Bizler, dünyanın her yerindeki siyahlar ve beyazlar, Kürtler ve Türkler, LGBTİ+’lar, kadınlar, ezilenler, işçiler, göçmenler, kapitalizme karşı hep birlikte mücadele edeceğiz. 

Yaşasın halkların kardeşliği!

Yaşasın enternasyonal dayanışma!

İmzacı kurumlar:

Başlangıç Kolektifi

İşçi Demokrasisi Partisi

Sosyalist Demokrasi için Yeniyol

Sosyalist Emekçiler Partisi

Basın Açıklamasına Çağrı: George Floyd için Adalet! ABD Halkının Mücadelesiyle Dayanışma!

Geçtiğimiz hafta George Floyd’un polisler tarafından vahşice katledilmesi, ABD’de eşi görülmedik bir kitlesel protesto dalgasını beraberinde getirdi. Bu isyan, ABD devletinin temellerini oluşturan ırkçılığa yönelik tepki ile ABD emperyalizminin baskıcı ve emekçileri açlığa sürükleyen politikalarına karşı biriken öfkeyi birleştirdi. Trump yönetimi ise bu öfkeyle ayaklanan kendi emekçi halkına yoğun bir devlet şiddeti ile karşılık veriyor. Bu topraklarda yaşayanların yakından tanıdığı bu baskı politikalarına karşı, emek ve demokrasiden yana tüm kurumları ABD halkının mücadelesiyle dayanışmak için düzenleyeceğimiz basın açıklamasına çağırıyoruz. 5 Haziran Cuma günü 18.00’da Mecidiyeköy Trump Towers önünde buluşuyoruz.


Başlangıç Kolektifi
İşçi Demokrasisi Partisi
Sosyalist Demokrasi için Yeniyol
Sosyalist Emekçiler Partisi