İmdat Freni

Sınıf

Altmışlarda Sosyalist Hareketin Oluşumu-IV: 27 Mayıs ve İşçiler – Masis Kürkçügil

Masis Kürkçügil’in 2006’da Sosyalist Demokrasi için Yeniyol dergisinde yayınlanan ve altmışlı yılların başından 12 Mart’a kadar, kendisinin de fiilen içinde bulunduğu sosyalist hareketin gelişimini programatik zemin, siyasal saflaşmalar ve işçi hareketiyle ilintisi bağlamında ele aldığı bu kapsamlı değerlendirmeyi bölümler halinde İmdat Freni okurlarının ilgisine sunuyoruz. Bir önceki bölüme şuradan ulaşabilirsiniz.

27 Mayıs 1960 ve İşçiler

Toplumsal alanda yansıması olan herhangi bir düşünsel birikim veya eylemin olmadığı bir dönemin ardından altmışlı yıllarda sosyalist hareketin kendi mücadelesinin ürünü olmayan ancak kendisine de bir milat yaşatanın ne olduğu tartışmalıdır. Yaygın kanı 27 Mayıs ve 1961 Anayasası’nın nisbi özgürlük ortamıdır. Öznesi belirsiz bu tespit sonunda iyi sıhhatte olsunlar’ın işçi sınıfının önünü açtığına varabilir. Partiler düzeyinde on yıl boyunca CHP-DP neredeyse oyları paylaşmış ancak ekonomik ve toplumsal gelişme sınıfların mevzilenmesinde anlamlı değişikliklere yol açmış (altmışlı yılların hemen başlarında bu gelişmeler daha da hızlanacaktır), bunun sonucunda nesnel gerçeklikte bir önceki dönemle kıyas kabul etmez bir değişim yaşanmıştır. Bu yeni malzemeyle birlikte geleneksel devletlu kesimlerden ve “gelişmekte olan” burjuvaziden açıkta kalan kesimlerin tarih sahnesine çıkışı gerçekleşmiştir. Buna uygun olarak aydın taifesinde de klasik TKP çizgisinden farklı batıdaki sosyal demokrat gelişmelerden de etkilenmiş yarı yolda bir entelijansiya oluşmuştur. Bu entelijansiya bir miktar üniversite hocası, gazeteci ve yazar çizerden; doğrudan doğruya sınıfın meselelerinden hareketle değil devlet planlama teşkilatı uzmanları formasyonuna sahip, ülkenin meselelerine vakıf kişilerden oluşmaktadır.

İşçi sınıfı ise bu saflaşmada ağırlıklı olarak DP’nin arkasındadır. Menderes’in 1 Mayıs 1960’da işçilerin bayramını kutlaması tarihsel bir ironi olarak hatırlanabilir.

Altmışlı yılların daha başlarında Saraçhane yürüyüşü ve Kavel greviyle sınıfın paldır küldür sahneye girişine tanık olunur. Sendikacılar bir büyüme döneminde, kendilerini mesleki kaygıların ötesinde bir toplumsal konum içinde bulmuşlardır. 

Toplumun tarihiyle bir sol tarih anlatılacaksa, altmışlı yıllardaki siyasallaşmayı yalnızca kimilerinin öne çıkardığı üzere 27 Mayıs’ın nisbi özgürlük ortamında değil daha derinden birtakım gelişmelerin söz konusu olduğu dönüşümde, işçi hareketinin oluşumunda aramak gerekecek. Ancak “önce kelam vardı” idealist yaklaşımı egemen olduğu için sosyalist hareketin oluşumu emekçilerin gündelik hayatındaki değişimlerde değil yukarıdan ve oldukça tartışmalı “hayır”larda aramak gelenek haline gelmiştir. Sınıfın kendi iç dinamiklerini irdelemek yerine en küçük sektlerin kendi aralarındaki tartışmalar bile kimi zaman daha önemsenir olmuştur. Örneğin TİP’in oluşumunda sendikacıların ellerinde kalan partiyi birilerine teslim etmeye karar verdiklerinde birtakım kişilerden sonra Aybar’a gelmeleri çokça önemsenir. Ama genel olarak işçi hareketinin yükselişini ve sendikal hareketin önceki dönemlere oranla itibar kazanmasını, sosyalist solun emekçiler nezdinde göreli olarak da olsa ciddiye alınmasını TİP’in kurulmasına bağlamak biraz da tarihi tersten okumayı getirir. Burada dönüşümü yaratan unsur zaten var olan aydınlar ve sendikalar veya onların buluşması değil işçi hareketinin bir yenilenme çağında oluşudur. 

Sosyalist solun ilginç bir paradoksu, karşı-devrimci diye nitelediği DP ve AP döneminde yeni bir emekçi kesiminin ortaya çıkmış olmasıdır. Bu yeni kesim tarih sahnesine kenardan da olsa girerken kendisine bu imkânı veren koşulları “ilerici” CHP’nin değil DP-AP geleneğinin sağladığı kanısındadır. İkinci bir 27 Mayıs sevdasında olanların neden işçi sınıfı için pek fazla bir şey ifade etmediğini anlamak için, bu kesime göre bunun ileri bir adım değil geriye dönüş olduğu akıldan çıkarılmamalıdır.

Yarım kalmış bir 27 Mayıs’ı tamamlama, askerlerle birlikte siyaset yapma eğilimi aslında tarihin yanlış okunmasından da kaynaklanmaktadır. 27 Mayıs’ın herhangi bir ulusalcı, anti-emperyalist yanı olmayıp kapitalist sistem içinde patlayan lastiğin değiştirilmesinden ibaret olduğu atlanıp, ona olmadık değerler vehmedilince –üstelik bunlar solda envaı çeşit oportünist ve revizyonist avının sınıf mücadelesinin başlıca uğraşı olarak görülürken– yeniden milli mücadele gibisine yeniden darbeye yönelinmiştir. Bu tür bellekte Yakup Cemiller, Enverler ve yakın zamandaki Aydemirler referans noktası olurken nesnel gerçeklikteki değişimler –hem de ülkenin tarihinde sınıflaşmanın en çok hızlandığı bir dönemde– es geçilmiş ve hatta büyük bir başarı ile görmezden gelinmiştir.

Sosyalistlerden Ortak Çağrı: Herkese İş ve Gelir Güvencesi için Birleşik Mücadeleye!

Sosyalist Emekçiler Partisi, İşçi Demokrasisi Partisi, Başlangıç Kolektifi ve Sosyalist Demokrasi için Yeniyol yayınladıkları ortak deklarasyonla pandemiyle derinleşen işsizliğe dikkat çekerek, çalışma saatlerinin kısaltılması, servet vergisi, kamulaştırma ve geliri olmayanlara bir yaşam gelirinin sağlanması gibi taleplerin etrafında birleşik mücadele çağrısında bulundu.

Deklarasyonun bütünü şöyle: 

COVİD-19 ile Mücadele Kapitalizmle Mücadeledir:

Herkese iş ve gelir güvencesi için birleşik mücadeleye!

COVİD-19 salgını, kapitalist hükümetler ve büyük patronlar tarafından krizin yükünü dünyadaki işçi sınıfı ve halk kesimlerinin sırtına yüklemek için kullanılıyor. Küresel ölçekte halihazırda milyonlarca insan işini kaybetti veya ücret kesintisi yaşadı. Tüm kıtalarda yoksul nüfusun geniş kesimleri açlıkla karşı karşıyalar. Salgından en çok etkilenenler emekçi kesimler olurken, yine salgının derinleştirmiş olduğu ekonomik ve toplumsal krizin bedeli de dünyanın ezilen, sömürülen ve güvencesiz kesimlerinin üzerine yüklenmeye çalışılıyor. Kapitalistler ve onların iktidarları için en önemli mesele ise milyarlarca insanın sağlığı ve onurlu yaşamı değil, kendi servet ve kârlarını muhafaza etmek. Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi!

Salgının başlangıcından bu yana AKP iktidarı patronlara “kalkan” olup kredi, vergi ve prim destekleri açıklarken, emekçilere daha fazla işsizlik, yoksulluk ve güvencesizliği reva görüyor. Dört kişilik bir aile için açlık sınırı 2,438.24, yoksulluk sınırı ise 7,942.17 TL iken ekonomik krizle birlikte temel tüketim maddelerinin fiyatlarındaki artış emekçilerin alım gücünü yerle bir etmiş vaziyette. Buna 13 milyonu aşkın kişinin işsiz olduğunu eklediğimizde karşımıza çıkan şu: ülke nüfusunun yarısından fazlası yoksulluk sınırının altında bir gelirle yaşamaya mahkûm ediliyor! Böylesi bir durumda iktidar “işten çıkarmaları yasaklıyoruz” yalanının arkasına sığınarak ücretsiz izne meşruluk kazandırıp işçilerin 1170 TL’lik sefalet ücretine rıza göstermesini bekliyor. İşsizlik de insanca yaşayacak bir gelire sahip olamamak da emekçilerin, kadınların ve ezilenlerin kaderi değil! Bu AKP iktidarının politik tercihlerinin bir sonucu!

Biz biliyoruz ki, emekçilere insanca yaşayacak bir geliri sağlamak için kaynak yaratmak mümkün. Ancak krizi yaratanlar, faturasını da biz emekçilere ödetmeye çalışıyor. Kamu yararına yeterli kaynak ayrılmazken kapitalistler kendi servet ve kârlarını korumanın peşindeler. Türkiye’nin en zengin yüzde 1’lik kesimi ülke toplam servetinin yüzde 42,5’una sahipken iktidar yoksulluk sınırı altında yaşayan yüzde 50’ye İBAN gönderip, bağış istiyor! 13 milyonu aşkın işsiz varken işçilerin ürettiği değerle oluşan ve 130 milyar TL’nin biriktiği işsizlik fonu hazine bonosu olarak Merkez Bankası’na veriliyor. Emekçiler yoksullaşırken bankalar 2020 yılının ilk üç ayında 15 milyar TL kâr elde ediyor, hükümet köprü ve otoyol geçiş garantisi adına patronlara 18,9 milyar TL ayırıyor.

Tüm bu tablo, herkese iş ve gelir güvencesinin sağlanmasının, pandemi süresince ve krizin sonuçlarının derinleşerek devam edeceği salgın sonrasında da ezilenler, sömürülenler ve güvencesizler için en can yakıcı mesele olduğunu bizlere göstermektedir. İşsizlik sorununu çözmek ve emekçiler için insanca yaşamayı olanaklı kılacak bir yaşam geliri sağlamak mümkün. Bunun yolu kapitalizme, onun sömürü politikalarına ve yarattığı sosyal eşitsizliğe karşı acil talepler etrafından emekçilerin birleşik mücadelesini örmekten geçiyor.

Herkese iş güvencesi!

  • İşten çıkarmalar gerçekten yasaklansın! Ücretsiz izin uygulamasına derhal son verilsin!
  • 6 saat iş günü uygulansın! Çalışma süresi haftalık 30 saat olsun! Ücretler düşürülmeksizin çalışma saatleri kısaltılarak işler tüm çalışabilen nüfus arasında paylaştırılsın!
  • İş yerlerinde iş sağlığı ve güvenliği önlemleri işçiler tarafından denetlensin!

Herkese gelir güvencesi! Emekçiler için kaynak var!

  • İşsizlik fonu işçilerin denetimine geçsin ve sadece emekçiler yararına kullanılsın!
  • En zengin yüzde 1’den yüzde 20 oranında servet vergisi alınsın!
  • Özel sektör finans ve bankacılık kuruluşlarının kârlarına ek bir COVİD vergisi uygulansın!
  • Yap-işlet-devret (YİD) işletmelerinin tüm ödemeleri durdurulsun, tamamı derhal kamulaştırılsın!
  • Emekçilerin denetiminde bir acil durum fonu oluşturulsun! 
  • Acil durum fonunda toplanacak tüm bu kaynaklar emekçilerin denetiminde kamu yararına kullanılsın! Asgari ücret insanca bir yaşam sürmeye yetecek seviyeye çekilsin! Emekli maaşları ve tüm ödenekler en az asgari ücret seviyesine çekilsin!
  • Geliri olmayanlara, herhangi bir başka koşula bağlı olmaksızın insanca yaşamayı olanaklı kılacak bir yaşam geliri sağlansın!

Başlangıç Kolektifi

İşçi Demokrasisi Partisi

Sosyalist Demokrasi için Yeniyol

Sosyalist Emekçiler Partisi

1 Mayıs’a Giderken Sosyalist Örgütlerden Çağrı: Pandemi Krizine Karşı Bağımsız Emekçi Hattı

Yayınladıkları ortak deklarasyonda Başlangıç Kolektifi, Emekçi Hareket Partisi, İşçi Demokrasisi Partisi, İşçinin Kendi Partisi, Sosyalist Demokrasi için Yeniyol ve Sosyalist Emekçiler Partisi COVİD-19 pandemisiyle mücadelenin, kapitalizme ve onun sömürü politikalarına karşı mücadeleyle iç içe geçtiğini vurguladı. İmzacı örgütler işsizlere asgari bir yaşam geliri sağlamak için patronlardan bir servet vergisinin alınmasının da dahil olduğu bir dizi acil talep etrafında birleşik bir kampanya çağrısında bulundu. 

Read More …

Tekalif-i Milliye Değil Servet Vergisi, Sadaka Değil Yaşam Ücreti – Eyüp Özer

Muhtemelen bu yazıyı okuyan herkesin cep telefonuna, geçtiğimiz günlerde ‘Biz Bize Yeteriz’ başlıklı yardım kampanyasına 10 TL katkıda bulunulmasına dair kısa mesaj gelmiştir. İçinden geçtiğimiz dönemin milyonlarca kişiyi işsizliğe, yoksulluğa, açlığa sürüklediği ve toplumun geneline bir destek sunulması gerektiği herhalde kimse tarafından reddedilmiyordur. Malum, almadan vermek de Allah’a mahsustur ama kimden alınıp, kime ne kadar verileceği gayet dünyevi ve siyasal bir tercihtir. 

Neyi Bildirir Sayılar

“Biz Bize Yeteriz” sloganının ima ettiği eğer Türkiye’nin yeterli kaynaklarının olduğu ise bu konuda çok haklı, Türkiye’deki servet gerçekten de burada yaşayan herkese yeter. İsviçre Bankası Credit Suisse yıllık olarak Dünya Servet Verikitabı[1]adında bir rapor yayınlar, bu rapora göre; Türkiye’nin en zengin yüzde 1’lik kesimi ülke toplam servetinin yüzde 42,5’una sahip ve Türkiye’nin toplam serveti ise 1355 milyar ABD Doları yani 1,355 trilyon ABD Doları, buradan yola çıkıp kısa bir hesap yaparsak en zengin yüzde 1’in serveti,575 milyar 875 milyon ABD Doları eder. Bir nefeste okuyabilene helal olsun.

Çok sıfırlı sayılar aslında manasızdır, bir yerden sonra trilyon ile katrilyon arasında hiçbir fark yokmuş gibi gelmeye başlar. Ama yine de affınıza sığınarak bu basit hesabı biraz daha sürdürelim.Türkiye’nin erişkin nüfusu 55 milyon 540 bin kişi. Bu servete sahip olan kişi sayısı sadece 94 000, bu serveti geriye kalan 55 milyon erişkine dağıtsanız kişi başına 10470 ABD Doları yani 70150 TL eder ve bu sadece en zengin yüzde 1’in varlığı. 

En zengin yüzde 1’lik kesimden alınacak sadece ve sadece yüzde 30’luk bir servet vergisi ise, 55 milyonluk Türkiye’nin erişkin nüfusunun tamamına 21 bin TL gelir desteği sağlama imkânı yaratır.

Türkiye’de servet vergisinin mümkünlüğüne dair bir başka hesabı ise, en zengin 100 kişi üzerinden yapabiliriz. Forbes dergisine göre, 2020 yılında Türkiye’de en zengin 100 kişinin serveti geçen yıla göre 5 milyar 225 milyon dolar artarak 100 milyar 400 milyon dolara çıktı. Basit bir hesapla yani 679 milyar 708 milyon TL, bu servet hepsi hepsi 100 kişiye ait, yani iki otobüse sığacak kadar insan. Çok değil sadece iki otobüs dolusu insandan ve yine servetlerinin çoğu falan değil sadece dörtte biri kadar servet vergisi alındığında, 10 milyon kişiye, kişi başına 16 992,70 TL gelir desteği sağlanabilir. 

10 Nisan 2020 itibariyle, COVID-19 salgını nedeniyle Türkiye’de ölen insan sayısı 1006’ya çıktı ve muhtemelen bu sayı daha da artacak. Bu 100 kişinin servetinin toplamda dörtte biri, hayatını sürdürmek için hayatını riske atarak çalışmak zorunda olan binlerce kişinin hayatından daha mı önemlidir? Hükümet Koronavirüs krizi ile mücadele için bir milli birlik havası yaratıp, yardım kampanyaları ile herkesin aynı gemide olduğunu vurgulamaya çalışırken, bizim önümüzde ise bir servet vergisi uygulaması ile servetin yeniden bölüşülmesi talebini yükseltme görevi duruyor.

Muhtemelen bundan 2 ay önce konuşuyor olsak, servet vergisi de tüm yurttaşlara bir gelir sağlanması da hiç gerçekçi olmayan tartışmalar olarak görünürdü. Ancak virüsün hızlandırdığı kriz, bir yandan da her şeyi yeniden tartışılabilir hale getirdi.  Daha önce pek de tartışılmaz olan herkese bir yaşam geliri talebi, şu anda Türkiye’de ve Dünya’da işçi sınıfının temel taleplerinden birisi halini aldı. 

Kısa Çalışma veya Gelir Desteği Değil, Herkese İnsan Onuruna Yakışır Bir Temel Gelir

Hükümetin taslağını basına sızdırarak tartışmaya açtığı ve birkaç gündür herkesin işten çıkarma yasaklandı mı, yasaklanmadı mı diye tartıştığı düzenleme tam da böyle bir gerçekliğe oturuyor. Öyle ya da böyle, Hükümetin önce kısa çalışma fonunun kullanımını ve kapsamını genişletip, ardından işten çıkarmayı “yasaklayarak/erteleyerek” yerine ücretsiz izne çıkarılan herkese bir gelir desteği sağlaması uygulamaları ile kesenin ağzını açması (işsizlik sigortası fonundan bile olsa) hiç de alışık olduğumuz neoliberal düzene benzemiyor. Belki de biraz da bu yüzden bu olanları anlamakta zorlanıyor, karşısında afallıyoruz. 

Birçok ülkede de hükümetler aslında benzerini yaptı. Hükümetler, buna AKP de dahil kapitalizmi mevcut krizden neoliberal politikalarla kurtaramayacaklarının farkında olduğu için herkes kesesinin ağzını biraz daha açmak zorunda kalıyor. Şu ana dek pek de sosyal politika önerileri ile anılamayacak olan liderlerden İngiltere’de Boris Johnson maaşlara belirli bir miktara kadar devlet garantisi getiriyor, Trump ‘Helikopter Para’ denen düzenleme ile tüm yurttaşlara doğrudan 1200 dolar sağlayacak gelir desteği gibi bir önleme başvurmak zorunda kalıyor. Avrupa’da pek çok ülke Türkiye’de de olduğu gibi, kısa çalışma desteği veya gelir desteği gibi ücret garantisi yöntemleriyle durmakta olan ekonomiyi biraz olsun canlandırmaya çalışıyorlar.

Artık ücret desteği (kısa çalışma, gelir garantisi vs. gibi farklı isimler altında) bir nevi bu krizde her ülkenin uyguladığı dönemin alamet-i farikası oldu. Hatta Financial Times, “Kısa Çalışma, tüm Avrupa’nın almak istediği en büyük Alman ihraç ürünüdür[2]başlığıyla yaptığı haberinde Almanya Federal Çalışma Ofisinin kısa vadede 2,35 milyon işçinin yani 2008-2009 krizindekinden 1 milyon daha fazla kişinin kısa çalışma desteğinden faydalanacağını öngördüğünü aktarıyor. Gerçekten de başlığa uygun bir şekilde, kısa çalışma, şu günlerde Almanya’nın Avrupa’ya yaptığı en büyük ihracat ürünü olabilir. Birçok ülke bizde şimdi tartışılan, ekonomik kriz nedeniyle yapılacak olan işten çıkarmaları bir süreliğine yasaklama yoluyla erteleyerek, onun yerine ücretsiz izin getirilip, bir miktar gelir desteği sağlanması düzenlemesine benzer olarak, “teknik işsizlik” adı altında yeni düzenlemeler getiriyorlar. Teknik işsizlikten kasıt, çalışma süresini sıfır saate kadar indirmeye imkân veren, ücretin bir kısmının ise çeşitli fonlardan kamu tarafından sağlanmasını garanti altına alan bir uygulama yani aslında ücretsiz izin uygulaması. Bu oran ülkeden ülkeye değişse bile temel olarak bizdeki ücretsiz izin artı devlet ücret desteği mantığına çok yakın bir mantık işliyor. Çok temel bir farkla Türkiye’de sağlanan ücret desteği, değil açlık/ yoksulluk sınırı, akla hayale gelebilecek herhangi bir sınırın altında.  

İsveç’de işçi ücretlerinin yüzde 90’ını, Slovenya’da yüzde 80’i, Romanya’da yüzde 75’i, Estonya ve Fransa’da yüzde 70’i, Belçika’da yüzde 65-70’i devlet tarafından garanti altına alınıyor. Yunanistan ise 800 Euro’luk sabit bir gelir desteği sağlıyor. [3]

Fransa Renault’yu kamulaştırmayı, Almanya Daimler’i kamulaştırmayı tartışıyor. Bunların nedeni aniden özel sermaye karşıtı ya da sosyalist olmaları değil veya kapitalizmin sonunun gelmesi de değil. Birincisi bu ani duruşun neden olduğu yoksulluğun sosyal etkilerini kontrol etmeleri gerekiyor; ikinci olarak da bir şekilde iç talebi canlandırmaları gerekiyor.

Tüm bu kısmi sosyal düzenlemeler, özellikle Avrupa’da kimilerinin tartıştığı gibi kapitalizmin sonunu getirmiyor veya kapitalistler aniden işçi sınıfının çıkarına önlemler almaya başlamıyorlar.  Tekrar hatırlamak gerekir ki,  kapitalizmin devamı, bazen tek tek sermayedarların verebileceği kayıplar pahasına da olsa, sermaye sınıfının esas çıkarıdır. Esas olan “bu politikaların bir şekilde, üretim araçlarındaki özel mülkiyet ve emek güçlerini satmaya zorlanan işçilerin sermayenin egemenliğine tabi kılınması gibi kurumları sürdürdüğünü ya da yıktığını, pekiştirdiğini ya da zayıflattığını belirleyebilmektir.”[4]

Sanılanın aksine çok sayıda işçi bu 1170 TL’lik, aslında hiçbir şeye yetmeyecek gelir desteğini bile memnuniyetle karşıladı. Sosyal medyada sık sık dillendirilen ücretsiz izin zorunlu hale gelmiş oluyor görüşünü dile getirenler, şu anda zorunlu olmadığını mı düşünüyor? Ücretsiz izni kabul etmezseniz, tek seçeneğiniz tazminatı alıp işten ayrılmak, böyle tercih mi olur, böyle gönüllülük mü olur? Son bir ayda işsizlik maaşına başvuranların sayısı yüzde 72 arttı ki üstelik bu sayı sadece işsizlik sigortasına hak kazanabilmiş olanlar. Sırf bu rakam bile herkesin kısa çalışmadan faydalanabildiğini varsaymanın ne kadar hatalı olduğunu gösteriyor. 

Geçtiğimiz günlerde Uluslararası Para Fonu, IMF, 1929 Buhranından sonraki en büyük ekonomik çöküşle karşı karşıya kalındığını duyurdu. [5]Muhtemelen pek çoğumuz şu anda yaşanan ve daha da büyüğü gelmekte olan işsizlik ve yoksulluğu anlayamıyor ya da bunun farkında değil. Hayatımızda benzerini daha önce görmediğimiz bir kriz ve yoksulluk önümüzde bizi bekliyor, hem de sadece bizde değil, Dünya genelinde.

Dolayısıyla aslında geçici bir süre için bizde ve her yerde hükümetlerin bir dizi sosyal devlet önlemini hayata geçirmesinde şaşılacak bir şey yok. Bu nedenle, şu anda Hükümetin yaptığı her düzenlemede şaşkınlaşmamız gerekiyor ve bu düzenlemelerin dayandığı gerçekliği anlayıp, o talebi genişletmek gerekiyor. Bunun yerine, “aslında yok öyle bir şey” derseniz, bu desteklerden faydalananlar gözünde inandırıcılığınız kalmaz, dahası onlarla herhangi bir mücadele ortaklığı sürdüremezsiniz. 

Belki çoğu kişi farkında değil ama zaten Mart ortasından itibaren, şu anda muhtemelen sayısı milyona yakın insan ücretsiz izinde; otellerde, AVM’lerde, mağazalarda, restoranlarda, fast foodcularda, kafelerde, ufak çaplı imalathanelerde çalışanlar ya patronları kısa çalışmaya başvurmadığı için ya da kendi sigorta gün sayıları yeterli olmadığı için kısa çalışmadan faydalanamıyorlar. Yani sıfır gelirle bir aydır çalışmıyorlar, bu kişilere 1170 TL gelir verilince, maalesef yaptığımız garip teknik tartışmaların hiçbir manası kalmayacak. 

Dolayısıyla bu rakamın hiçbir hayati harcamaya yetmeyeceğini vurgulayarak, herkese bir temel gelir talep etmek gerekir ancak kendi çevremizi memnun etmekten başka bir faydası olmayacak şekilde “taslak kaldırılsın”, ya da “bu aslında işçi sınıfına zararlıdır” derseniz, bu kısıtlı gelir desteğinden faydalanacak yüz binlerce kişinin gözünde bir inandırıcılığınız olmayacağı gibi bu kişilerle bağ kurmanız da zor olur. Onun yerine bu rakamın düşüklüğü üzerinden Hükümete yüklenirsek, o zaman bu gelir desteğinden yararlanacak insanlarla talebimizi ortaklaştırma imkânı buluruz.

Diğer teknik tartışmaların çekiciliğine kapılmadan, Türkiye’de yaşayan herkese insan onuruna yakışır bir yaşam sürebilecekleri bir temel gelir sağlanması ve bunun için kaynağın en zengin yüzde 1’lik kesimden alınıp, geri kalan yüzde 99’a dağıtılacak bir servet vergisi olduğu taleplerini yükseltmek, şu anda her zamankinden daha gerçekçi ve daha inandırıcı olduğu gibi aynı zamanda bu salgının daha da büyük bir işçi katliamına dönüşmesini engelleyerek, hayat kurtarır.


[1]https://www.credit-suisse.com/media/assets/corporate/docs/about-us/research/publications/global-wealth-databook-2019.pdf

[2]https://www.ft.com/content/927794b2-6b70-11ea-89df-41bea055720b

[3]https://fra.europa.eu/sites/default/files/fra_uploads/fra-2020-coronavirus-pandemic-eu-bulletin-1_en.pdf

[4]Ernest Mandel’in Faşizme Karşı Mücadele için yazdığı Giriş bölümü

[5]https://www.bbc.com/news/business-52236936

Covid-19: Evet Savaştalar… Ama Bize Karşı! – Uluslararası Sendikal Dayanışma ve Mücadele Ağı

Hükümetler ve patronlar Koronavirüsle savaşta olduklarını iddia ediyorlar. Gerçekteyse bu savaş, toplumsal sınıfımıza karşı yürüttükleri bir savaş. Kârları uğruna bize karşı açtıkları bir savaş!

Küresel sağlık krizi büyük bir ölçüde kapitalist sistemin bir sonucudur

   Elbette bu virüsün kapitalizm tarafından yaratıldığını söylemiyoruz. Fakat deneyimlediğimiz bu insanlık felaketinin kendisi kapitalizmden kaynaklanıyor.

   Tüm dünyadaki hükümetler biraz farklar bulunsa bile benzer seçimler yaptılar: salgının boyutunu hafife almakla başladılar üstelik bunun nedeni bilgisizlik değil, nedeni sermayenin, hissedarların, kapitalistlerin kârlarını koruma önceliğini benimsemiş olmalarıydı. Milyarlarca insanın sağlığına karşı bir azınlığın kârları!

Kriz bir kez gerçekleştiğinde, kapitalizmin zararı bize kesilir 

   Sağlığın her alanındaki altyapı, kadro ve kaynak eksikliği: dünyanın bir kısmında kamu hizmetlerinin yıkımının, kalan kısmında ise bunların neredeyse hiç var olmamasının sonuçlarıdır bunlar. 

   Koruyucu ekipman eksikliği: maske, hidroalkolik jel, tarama testi, solunum cihazı vb. Ama fabrikalar silah üretmeye devam ediyorlar. Kapitalistler sadece kendi çıkarlarını gözetiyorlar, halkın çıkarlarını değil. 

   Birçok ülkede, araştırmacılar son yıllarda virüs üzerine yürütülen bilimsel çalışmaların bütçeye dayalı nedenlerle kesildiğini ifade ediyorlar. Kapitalistler, bu alandaki kuralları belirleyen çokuluslu ilaç şirketlerine yatırım yapmayı tercih ediyorlar. 

Sağlık krizi boyunca işler devam ediyor!

   Konu iş dünyası olunca kapitalistler acımasızdır:

    Halkın yaşamı için gereklilik arz etmeyen çok sayıda şirketin, içine bulunduğumuz tehdit gibi sağlık risklerine rağmen çalışmasına izin veriyorlar. Kapitalistler, para kazanmaya devam etmek için dünya üzerindeki milyonlarca işçinin hayatını ve sağlığını büyük riske atıyorlar.

   Gerçekten gerekli sektörlerde (ki bunlar doğrudan sağlık, beslenme ve gaz, su, elektrik gibi ihtiyaçlara erişim sağlanmasıyla ilgili sektörlerle sınırlı olmalıdır) işverenler enfeksiyon kapmamak için “önleyici davranışlar”ı öne çıkararak sorumluluğu bireylere devrediyor. Ancak bir yandan birçok şirket enfeksiyon riskini azaltmak için “önleyici davranışları” uygulanabilir kılmak adına hiçbir şey yapmıyor, öte yandan bu önlemler zaten yeterli değil. Herkesin sağlığı göz önünde bulundurularak tüm iş organizasyonunun gözden geçirilmesi gerek. Ve bunu yapmak için kapitalistlerin pek doğru bir yerde durdukları söylenemez çünkü çalışanlar kendileri değil.  Bunu bizler yapmalıyız, her departmanda, kuruluşta, şirkette, faaliyette. Çünkü bu gerçekten gerekli. 

Kapitalistler bu sağlık krizini; toplumsal kazanımlarımızı, haklarımızı daha da kısıtlamak için kullanıyorlar. Her ülkede acil durum önlemlerinin büyük bir kısmı çalışma saatlerine, izinlere, maaşlara, grev hakkına dönük saldırılardan oluşuyor.

Durum sömürgeciliğin doğrudan kurbanı olan bölgelerde çok daha kötü, halihazırda sefalet içinde yaşayan halklar için sağlık krizi korkunç sonuçlar doğurabilir. 

Direnişler örgütleniyor!

   Bildiğimiz bağlamda direnişleri örgütlemek kolay değil. 

   Uluslararası Sendikal Dayanışma ve Mücadele Ağı üyeleri yalnızca “radikal” görünmenin hazzı adına sloganları, şiarları art arda dizmek istemiyor. İstediğimiz şey, yaşam ve çalışma alanlarımızdan başlamak üzere özgürce birleşmek, uluslararası düzeyi de içerek şekilde koordine olarak direniş ve kazanım için kitlesel bir halk hareketi inşa etmektir. 

   -Dünyanın tüm bölgelerindeki mücadeleleri destekleyelim ve bilinir kılalım.

   -Mesleki sektörlerimize göre örgütlenelim ama aynı zamanda özgül hakları (kadınlar, göçmenler, ırkı nedeniyle ezilenler vd) savunarak ve toplumsal eşitliğe ulaşmak için de örgütlenelim.  

   -Bu sağlık krizinin faturasının en güvencesiz, en yoksul olana kesilmesine izin vermeyelim.

   -Tüm emekçilerin (ücretli çalışanlar, serbest meslek sahibi, işsizler, geçici işçiler, mevsimlik işçiler vb.) durumlarına bakılmaksızın gelirlerinin %100’ü garanti edilmelidir, herkes için ülkelerindeki yaşam maliyetine dayalı asgari düzeyde bir garanti sağlanmalıdır.

   -Çalışma alanlarımızda ve hayatlarımızda gidişatımızı kendi ellerimize alalım. Hükümetler, kamu yetkilileri ve devletler kapitalizmin hizmetindeki araçlardır. 

   -Acil sağlık duruma müdahale edebilmek için gerekli şirketler, hizmetler, mağazalar, halka açık alanlar kamulaştırılsın!

Artık kapitalistlerin küresel felaketler yaratmasına izin vermeyelim!

Çeviren: Gizem Karaköçek

Kaynak: http://www.europe-solidaire.org/spip.php?article52610

Altta Kalanın Canı Mı Çıksın? Covid-19 günlerinde Koç Üniversitesinde Taşeron Çalışma ve Örgütlülük – Sinan Aybars

İlk Koronavirüs vakası 11 Mart’ta ülkede tespit edildikten sonra Koç Üniversitesi’nde alınan tedbir ve uygulanan denetimler bizlere ülkedeki çalışma ilişkilerine dair emsal teşkil eden bir işyeri rejimini gösteriyor. 

İçinden geçmekte olduğumuz zorlu günlerde, üniversitedeki çalışma hiyerarşisinin, emekçiler arasındaki eşitsizliği nasıl açıktan ele verdiğini; yönetimin aldığı kararlar üzerinden takip etmek mümkün. Fakat okul yönetiminin kasten yok saydığı taşeron işçilerinin devam eden öz örgütlülüğü ve üniversite bileşenlerinin desteği sayesinde kısa sürede yönetime baskı uygulayarak, yakın zamanda birtakım kazanımlar elde edildi. Yine aynı vaka, dayanışmanın sağlayacağı olumlu ihtimalleri bize hatırlatmak açısından ümitvar bir örnek olarak önümüzde duruyor. Bu değerlendirme, sürecin nasıl ilerlediğini, üniversite bileşenlerinin mücadelesini ve elde edilen sonuçların kısa bir dökümünü sunuyor. Ek olarak, okuldaki işçi mücadelesinin noksanlarına ve neler yapılabileceğine değiniyor. 

İlk vaka açıklandıktan sonra Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK)’nün aldığı kararlar uyarınca 14 Mart’ta okulun bir sonraki duyuruya kadar kapandığı ilan edildi. Yönetim, aldığı önlemleri üniversite kamuoyuyla paylaştı. Buna göre, öğretim üyeleri ve idari personelin evlerinden çalışmalarına izin verildi. Kampüse gelmesi mecburi çalışanlar için ise detaylı tedbirler alındığı duyuruldu. Kurumun ne denli cömert davrandığına ilişkin ufak bir detay paylaşalım: Sosyal mesafenin sağlanması adına idari personel ve öğretim üyelerine kampüse erişim için tek kişilik araçlarda ulaşım sağlanacağı ve masrafın üniversite tarafından karşılanacağı iletildi.  Tabii, yüce gönüllü okul yönetimi, bu olağanüstü dönemin çalışma verimine yapacağı olumsuz etkiyi ve yaratacağı tahribatları da gözetti. Gün aşırı gönderilen e-postlarda, bir dizi öz-bakım (self-care) önerilerini sıraladı, rehberlik ve psikolojik danışmanlık hizmetini, çalışanlar ve öğrenciler için seferber ettiğini duyurdu. 

Peki, üniversitenin itibarına halel getirmeyecek, ince düşünülmüş bir dizi uygulama; okulun genel temizlik ve servis işlerinden sorumlu taşeron işçilere ne ölçüde sirayet etti? Bırakın çalışma koşullarını düzenleyecek herhangi bir kararı; salgının ilk günlerinde işçilere maske dahi verilmedi.  

Bu noktada, Koç Üniversitesi’ndeki bir yapıdan, özel taşeron işçilerinin örgütlülüğü açısından eşine az rastlanır bir örnekten bahsetmek gerekiyor. Taşeron işçilerinin direnişi sonrasında okuldaki bileşenlerin kurduğu, 2013 yılından beri faal olan bir oluşum mevcut. Taşeron İşçi Komisyonu, bir tür işçi konseyi gibi harekete ediyor. Yaklaşık 30-40 işçinin katılımıyla gerçekleşen aylık toplantılar, demokratik esaslara uygun işliyor, işçilerin sorunlarını tespit ediyor ve üniversite yönetimiyle müzakere ederek, çalışma koşullarını düzeltmek için mücadele ediyor. İlk günlerde komisyon, sürece müdahil oldu ve kampüste çalışan işçiler için asgari tedbirlerin alınmasını sağladı. 

Takip eden günlerde salgın daha akut bir hale ulaşınca, iş bilir yönetim ve taşeron firma, zincirinin en zayıf halkası için sessiz sedasız şu tedbiri uygun gördü:  İşçiler kendilerini sakınmak mı istiyorlar? O halde, birikmiş yıllık izinlerini kullanacak veya ücretsiz izne çıkacaklardı. Kısa sürede kayda değer sayıda işçi izne ayrıldı. 

Yönetimin açıktan yaptığı bu hak gaspına karşı çıkan Koç Üniversitesi Dayanışmasındaki öğrenciler ve asistanlar inisiyatif alarak, okul nezdinde bir kampanya başlattılar. İşçilerle görüşerek, görselde yer alan talepleri netleştirdiler. Okul içerisinde sınırlı tutulan bir imza kampanyası başlattılar. Kamuoyundan destek almak için geniş bir sosyal medya kampanyası örgütlediler. Düzenli olarak işçilerle irtibat halinde kalarak, sürece dair bilgilendirdiler. 

Kampanya okulda ve kamuoyunda karşılık buldu, kısa sürede ciddi destek sağlandı. Öğrenci ve asistanlardan alınan imzalar rektörlüğe iletildi. 30 Nisan’da, kampüsteki personelin esas patronu ve taşeronun üst işveren temsilcisi genel sekreter, işçilerle bir toplantı yaptı ve 1 Nisan’dan itibaren uygulanacak yeni vardiya sistemini anlattı. Son duruma göre, firmada üç yılını dolduran işçiler, idari izne ayrıldılar. Kalanlar ise 20’şerli gruplara ayrılıp, dönüşümlü olarak, haftada iki tam gün mesai yapıyorlar. Taşeron işçilerin ücret ve yan haklarında (yol ve yemek) herhangi bir kesinti olmuyor. Servis sayısı artırıldı, işçiler en fazla 6-7 kişiyle seyahat ediyorlar. Servislerde, mesai esnasında, yemek molalarında sosyal mesafe uygulanıyor. Eldiven, maske ve dezenfektan sağlanıyor ve giriş-çıkışlarda işçilere ateş ölçümü yapılıyor.

Üniversite bileşenlerinin sağladığı basınç, okul tarafından muhatap alınan komisyonun faaliyetleri ve işçilerin öz-örgütlülüğü sayesinde bu kazanımlar elde edildi. Elbette, yeterli olmadığını biliyoruz. Hâlihazırda, vardiya sistemi eşitsiz bir biçimde uygulanıyor. İşçiler tarafından da pek çok kez dile getirildi. Ücretli izin herkes için sağlanmalıydı. İlk vakadan 1 Nisan’a kadar yaklaşık 20 gün geçti ve üniversite bu kararları almakta fazlasıyla gecikti. Salgının işçilere sıçrama riskinin önüne tam olarak geçilmiş değil. Vebali, firmanın ve üniversite yönetimin üzerindedir. Herhangi bir işçinin salgına maruz kalması durumunda, Koç Üniversitesi Dayanışması var gücüyle devreye girecek ve yönetimden hesap soracaktır. Yine de belirtmekte fayda var, üniversite bileşenlerinin müdahil olma kapasitesi tahmin edeceğiniz üzere sınırlı. Önümüzdeki zorlu görevler belli: Dayanışma artırılmalı, ücretli çalışanların birliği sağlanmalı, işçiler öz-örgütlülüklerini güçlendirmeli ve tabii emeğin kurumsal örgütü sendika, işyerini örgütlemeli. Ancak bu sayede elde edilen kazanımlar korunacak ve genişletilecektir.