İmdat Freni

admin

Karabağ: Asi bir cumhuriyetin ölümü

VİCKEN CHETERİAN

19 Eylül günü öğle saatlerinde Azerbaycan Ordusu, resmî düzeyde tanınmayan, asi cumhuriyet Karabağ’a, ortada hiçbir tahrik yokken, Ermeni askerlerin bulunduğu cephe hattının her noktasından çok büyük bir saldırı başlattı. Türkiye ve İsrail yapımı insansız hava araçları Karabağ hava savunmasına saldırdı, topçu mevzilerine İsrail yapımı LORA balistik füzeleri fırlatıldı, sonra da Azeri güçleri ilerleyip Karabağ’ın iç kısımlarındaki yolları keserek şehirleri ve köyleri tecrit etti. Bir gün süren yoğun çarpışmaların ardından, bölgeye yerleştirilmiş Rus ‘barış gücü’nün arabuluculuğunda yapılan anlaşmayla, Karabağ yönetimi koşulsuz olarak teslim olmayı kabul etti. 

Azerbaycan bu saldırıya uzun süredir hazırlanıyordu. 12 Eylül 2022’de, Karabağ’ı Ermenistan’a, dolayısıyla dış dünyaya bağlayan tek yolu keserek bölgeyi kuşatma altına almıştı. Hâlen devam eden bu ablukayı başlangıçta, aslında İlham Aliyev hükümetinin görevlendirdiği kişiler olan ‘çevre aktivistleri’ yürütüyordu. Rus ‘barış gücü’, en önemli görevlerinden biri Laçin Koridoru’ndan geçişlerin güvenliğini sağlamak olduğu hâlde müdahale etmeyince, Azerbaycan kuşatmayı sıkılaştırdı ve nihayet bölgeyi dış dünyadan tamamen kopardı. Bunun sonucunda bölge, 120 bin kişilik nüfusuyla açlık sınırına geldi; hastalar ve yaralılar için gereken ilaçlardan, ısıtma, ambulanslar ve askerî araçlar için ihtiyaç duyulan yakıttan mahrum kaldı. 

Ardından Azerbaycan bir kez daha İsrail’den silah ithal etmeye başladı, ki bu genellikle büyük bir askerî tırmanışın habercisidir. Bir habere göre (Haaretz, 13 Eylül) İsrail Azerbaycan’a Mart ayından bu yana, beşi Eylül ayının ilk yarısında olmak üzere 11 İlyuşin IL-16 dolusu silah gönderdi. Bu nakliye uçaklarının kapasitesi 40 ton. Azerbaycan Eylül başında Karabağ’ın etrafına ve Ermenistan sınırına asker yığmaya da başlamıştı. 

Savaş önce ilan edildi, sonra da senaryoya göre uygulamaya kondu. İlham Aliyev hiçbir zaman müzakere yoluyla barış istemedi; hep savaş istedi.

Soğuk ve uzun kış yaklaşırken
Karabağ’ın, Ermenicesiyle ‘Artsakh’ın dağlarında geceler soğuk olur. Kalabalık düşmanlarımız kapımıza dayandığında dostlarımız kayıplara karıştı.

Türkiye ve sunduğu muazzam askerî destek hesaba katılmadan, Azerbaycan’ın saldırganlığının anlaşılması güç olur. 2020’deki savaşta Türk askerleri doğrudan yer almıştı; Türkiye’nin cumhurbaşkanı Erdoğan bu kez de Azerbaycan’ın saldırılarını desteklediğini gizlemedi. Türkiye’nin, Ermenistan’a otuz yıldır ambargo uyguluyor olması, soykırımdan kurtuldukları için Ermenileri affetmediğini düşündürüyor insana.

Azerbaycan askerleri saldırırken Rus ‘barış gücü’ görmezden geldi. Rusya’nın liderleri, propagandacılarına, son savaşı başlatan Azerbaycan’ın yerine Ermenistan’ı suçlamalarını emredecek kadar ileri gitti. Böyle dostları olanın düşmana ihtiyacı yoktur.

Avrupa Birliği (AB), bu kafası son derece karışık yapı, geçen yıl Azerbaycan’dan petrol ve gaz ithalatını artırarak bu ülkenin elini güçlendirdi. AB’nin Rus gazına alternatif arayışına girmesiyle, 2022 yılının Temmuz ayında, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen gaz ithalatını artırmak üzere Bakü’ye gitti. AB Azerbaycan’a daha da fazla petrodolar pompalamaya başladı; von der Leyen, AB ile Azerbaycan arasındaki “tüm ilişkileri ve iş birliklerini ele alırken”, Karabağ Ermenilerine yönelik olası etnik temizliği engellemeye dönük bir tane bile önkoşul ileri sürmedi. AB Putin’i, Ukrayna’yı işgal ettiği için cezalandırmak amacıyla Azerbaycan’a mali destek verdi. Karabağ’ın yok olması, reelpolitik çerçevesinde bir tali hasardan ibaretti.

ABD Başkanı Joe Biden, Osmanlı’nın 1915’te Ermenilere uyguladığı vahşeti, uzun süre tereddüt ettikten sonra, ‘soykırım’ olarak nitelendirdi. Bu olay 2021’de oldu, dolayısıyla herkesin hafızasında hâlâ canlı. Biden’ın İlham Aliyev’i karşılaşacağı yaptırımlar konusunda uyararak Karabağ’daki etnik temizliği önlemek için bol bol vakti ve fırsatı vardı. Yapmadı.
Soykırım mı? Evet. Ama görünen o ki “bir daha asla” sözü Ermenileri kapsamıyor. 

Uluslararası siyaset: Bugün ve her daim 
Ermenilerin birçok meziyeti var ama bunlar arasında siyaset becerisi bulunmuyor. Vatanseverlik sloganlarıyla dolu konuşmalar yapmayı siyaset sandılar. Ermeni aktivistler onlarca yıl ‘adalet’ aradı, soykırımdan sonra adalet mümkünmüş gibi… Ermeniler, siyaset oyununu kuralına göre, gerçek bir etki yaratacak, somut sonuç verecek şekilde oynamak yerine gerçeğin kabul edilmesi için, ‘tanıma’ için uğraştılar ve bunun sonucunda ‘sözler’ elde ettiler.

Ölümcül hata, Ermeni yetkililerin uluslararası siyasetteki değişimleri takip etmemeleriydi. Rusya’nın arabuluculuk edip uyuşmazlığı yatıştıracağına ve gerginliğin tırmanışını engelleyeceğine inandılar. Oysa Putin Rusyası, Yeltsin’in Rusya’sından farklıydı. Ermeniler, özellikle de Türkiye’nin Güney Kafkasya’ya doğrudan müdahalesinin engellenmesi konusunda Rusya’ya bel bağladılar ve bunun, Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki güç dengesi açısından bir güvence oluşturduğunu düşündüler. Yanıldılar. Azerbaycan 2020’de saldırıya geçtiğinde Türkiye Ordusu da işin içine girdi, Rusya ise 44 gün boyunca hiçbir şey yapmadı; bu, Karabağ güçlerinin ve Ermenistan Ordusu’nun büyük ölçüde yok edilmesi için yeterli bir süreydi. 

Ama insana en çok acı veren şey, Ermenistan’ın siyasi seçkinlerinin süregiden aczini görmek. Ermenistan siyaseti 2018’deki ‘Kadife Devrim’den bu yana, ‘devrimci’ yeni liderleri destekleyenler ile eski düzenin taraftarları arasında kutuplaşmış durumda. Ülke içindeki bu kavga, 2020 yılında siyasetçiler sınıfının yaklaşmakta olan fırtınayı görmesini engellemişti. Savaşın ve yenilginin ardından, ulusal birlik çağrısında bulunup, Karabağ’ı –ya da ondan geri kalanları– kurtarmak amacıyla asgari müşterekler çerçevesinde birlikte çalışmak için yeni bir fırsat doğdu. 

Her siyasetçi devlet adamı değildir. Yerevan’daki siyasetçi sınıfı, iktidarıyla, muhalefetiyle, kişisel bir hâl almış iç kavgalarına o kadar gömülmüşlerdi ki, bir vatanı kaybetmekte olduklarını fark etmediler.  

Küçük devletler, küçük uluslar yalnızca bir kez hata yaparlar. Ermenilerin tarihine bakıldığında tek bir hataya bile yer olmadığı, tek bir yenilginin bile ölümcül olabildiği görülüyor.
Azerbaycan 19 Eylül’de yaralı kartal Artsakh’a saldırdığında, Ermenistan bile yardıma gelmedi.

Ve şimdi, Karabağ nüfusunun tamamı Azerbaycan Ordusu’nun elinde rehine durumunda; Azerbaycan’ın hükümdarı İlham Aliyev, bu insanların zorla ‘entegre edileceklerini’ ilan ediyor. Bunu düşündüğümde zihnime toplama kampı görüntüleri üşüşüyor. Huzur içinde uyu, dağların savaşçısı. Cesaretin ve direngen vatanseverliğin, varlığını korumana yetmedi.

(İngilizceden çeviren: Altuğ Yılmaz)

 Haziran 1953: Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nde Ayaklanma – Sandra Cormier

Biz işçiyiz, köle değil! Şantaja son verin! Özgür seçimler istiyoruz!”

Stalin’in Mart 1953’teki ölümü yeni bir dönemi başlattı. Sovyetlerdeki benzerleri gibi Stalin sonrası bu yeni dönemde hakimiyetlerini tesis etmeye çalışan Demokratik Alman Cumhuriyeti liderleri ilk büyük meşruiyet krizlerini yaşadılar. 16 ve 17 Haziran 1953’te Doğu Berlin’de başlayan ayaklanma tüm Doğu Almanya’ya yayıldı.

1950’lere gelindiğinde Batı Almanya’nın yeniden silahlanması gündemdeydi ve Doğu Almanya’nınki de çoktan başlamıştı. Tabiri caizse, 9-12 Temmuz 1952 tarihleri arasında düzenlenen ve rejimin yeni temel görevi olarak “sosyalizmin inşasını” ilan eden SED (Sozialistische Einheitspartei Deutschlands) konferansında resmiyet kazandı. Bu politika, tarımda kolektifleştirmenin hızlandırılmasına ve ticaret ve zanaatların bastırılmasına ek olarak, ağır sanayinin daha fazla geliştirilmesini de içeriyordu. Rejimin Stalin dönemindeki hedefleriyle bir süreklilik vardı: Doğu Alman ve Sovyet sanayilerini yeniden inşa etmek. 

Artan verimlilik ve tedarik krizi

SED Merkez Komitesi Genel Sekreteri Walter Ulbricht, Kasım 1952’de Bolşevik Partisi’nin 19. Kongresi’ne sunduğu raporda, üç ilkeye dayanan politikasını açıkladı: ciddi tasarruflar, verimlilik artışı ve standartların gözden geçirilmesi. Bu yeniden dağıtım, tüketim malları üretimi gibi ekonominin diğer sektörleri pahasına gerçekleşti. Bunun hemen sonucu olarak Haziran 1952 ile ertesi yılın ilkbaharı arasında, çoğunluğu küçük ölçekli sanayiciler ve mülklerine el konulan çiftçiler olmak üzere yaklaşık 335.000 kişi Doğu Almanya’yı terk ederek Batı’ya gitti. 1953 baharında patates, et ve kömür gibi bazı gıda maddelerinde kıtlık yaşanmasıyla bir tedarik krizi ortaya çıktı. Bakanlar Kurulu 28 Mayıs 1953’te çalışma standartlarını %10 oranında yükselterek krizi çözmeye karar verdi. Standartlardaki bu artış yeni bir şey değildi. Aslında 1949’dan beri standartlar yükseltilmişti, ancak o zamana kadar Doğu Alman işçi sınıfının çok mücadeleci bir sektörü olan inşaat sektörüne genellikle dokunulmamıştı. 

Ancak Moskova’dan gelen karşı emirler SED liderlerini geri adım atmaya zorladı. Stalin’in ölümünden sonra SSCB’nin yeni liderleri Beria ve Malenkov, Batı’ya Almanya’nın birleşmesi ve serbest seçimler karşılığında Amerikan askerlerinin geri çekilmesi teklifinde bulundu. Bu, diğer şeylerin yanı sıra, uygulanmakta olan ekonomik politikaların sona ermesi anlamına geliyordu. Bu nedenle SED’in “sosyalizmi inşa etme” politikası sorgulanmaya başlandı ve 9 Haziran 1953’te Doğu Almanya’da “yeni rota” kabul edildi. 11 Haziran 1953’te Neues Deutschland, SSCB Yüksek Komiseri V. Semionov’un “sosyalizmin inşasının Doğu Alman ekonomisi için ciddi sorunlara yol açtığını” kabul eden bir özeleştiri bildirisi yayınladı. Sürgündeki köylülere, orta sınıflara, burjuvaziye ve kiliseye tavizler verildi. Doğu Almanya’dan kaçanlar mülklerini geri alabileceklerdi. Daha zengin sosyal sınıfların koşulları iyileştirilirken, standartlar kararnamesi yürürlükte kaldığı için işçi sınıfının koşulları daha da kötüleştirildi. İşçi ücretlerinde %30-40’a varan kesintiler yapıldı. Özellikle SED bürokratları kırılgan ve bölünmüş görünürken, bazıları Kremlin’in şartlarına göre Almanya’nın kapitalist yeniden birleşmesini desteklerken öfke artıyordu. Artık devrimci bir kriz patlak veriyordu. 

Ayaklanma

Birkaç haftadır, yeni standartların uygulanmasıyla birlikte Magdeboug ve Chemnitz de dahil olmak üzere birçok kentte grevler yapılıyordu. İşçiler, gayretli ve titiz zaman tutucular tarafından yakından izleniyordu. Mayıs ayı ortasında Batı Berlin’deki inşaat işçileri de yeni bir toplu sözleşme talebiyle greve gittiler. Doğu Berlin’deki Stalinallee şantiyelerinde çalışan işçiler bu hareketi yakından takip etti ve Doğu Alman basını da garip bir şekilde haber yaptı. 16 Haziran’da, standartlara ilişkin kararnamenin sürdürüleceğinin açıklanmasının ardından, Doğu Almanya’nın vitrini olan ve inşaat alanlarının yüzlerce metre boyunca uzandığı Stalinallee’de çalışan yaklaşık yüz inşaat işçisi işi bırakarak sokaklara döküldü. Kısa süre içinde onlara binlerce kişi daha katıldı. Gün ortasında Politbüro geri adım attı ve standartlardaki artışı geri çekti. Ancak çoktan şehrin dört bir yanına yayılmış olan hareketi durdurmak için artık çok geçti. “Standartların düşürülmesini talep ediyoruz” sloganı giderek merkezi konumunu kaybetti. Sosyal taleplere hükümetin istifası ve gizli oyla serbest seçimlerin yapılması gibi siyasi talepler de eklendi. Genel grev fikri giderek güç kazanıyordu. 17 Haziran’da hareket tüm ülkeye yayıldı. Doğu Almanya’nın 500’den fazla kentinde birkaç yüz bin grev ve gösteri düzenlendi. Grev özellikle büyük şirketlerde ve işçi sınıfı kentlerinde kitleseldi. Bazı sektörlerde 21 Haziran’a kadar devam etti.

Radikal bir yükseliş

Hareketin özellikleri bir yandan hızlı ve yaygın radikalleşmesi, diğer yandan da rejimi devirebilecek birleşik bir liderlikten yoksun olmasıydı. Ayaklanmanın belkemiğini Almanya’nın “kızıl kalbi” olan ağır sanayi, makine mühendisliği ve büyük kimya endüstrilerindeki işçiler oluşturuyordu. Ancak Berlin dışında inisiyatifi ele alanlar genellikle inşaat işçileriydi. 

16 Haziran öğleden sonra Stalinallee şantiyelerinde çalışan işçiler hükümete seslenerek “Poltrons! İstifa et! Özgürlük! Daha düşük standartlar! Ulbricht ve Grotewohl’u görmek istiyoruz!” Genel grev ayın 17’si sabahı başladı. Doğu Almanya’nın ikinci büyük şehri olan Leipzig’de çoğu fabrika grevdeydi. Neptun tersanesi (Rostock’ta), Zeiss fabrikaları (Jena’da), Lowa (Gorlits’te), Olympia (Erfurt’ta), Buna (Halle’de), Babelsberg’deki lokomotif fabrikaları ve Fürstenwalde ve Brandenburg’daki çelik fabrikaları gibi büyük fabrikaların hepsi işi durdurdu. Küçük şirketlerde çalışan işçiler, ev kadınları, öğrenciler ve serbest meslek sahipleri de harekete katıldı. Birçok fabrikada grev komiteleri oluşturuldu ve serbest seçimler, polis maaşlarında kesinti, hükümetin istifası ve mahkumların serbest bırakılması gibi hem maddi hem de oldukça siyasi talepleri içeren daha kapsamlı talep listeleri hazırlandı. 

Yetkililerden devraldıkları gaz ve elektrik kaynaklarını organize ettiler. Halle ve Leipzig’de olduğu gibi radyo istasyonlarını ve matbaaları işgal ettiler. Bitterfeld’de, Merkez Grev Komitesi “sözde Alman demokratik hükümetine” bir telgraf göndererek istifasını ve “ilerici işçilerden oluşan geçici bir hükümet kurulmasını” talep etti. Her yerde cezaevleri basıldı ve Magdeburg ve Bitterfeld’de siyasi tutuklular serbest bırakıldı. Görlitz’de kalabalık bir Halk Hükümeti Komitesi ve silahsız bir işçi milisi oluşturdu. 

Tüm bunlar rejimin temellerinin sorgulanmasına yol açtı. Ancak işyerlerindeki SED hücreleri genel olarak dağıtılmış ve yerlerine yeni örgütlenme biçimleri getirilmiş olsa da, işçi komitelerini birleştirecek ve SED rejimine alternatif bir karşı güç oluşturacak bir liderlik yoktu. Dahası, sadece doğu bölgesinde izole edilen hareket kazanamazdı. Grevin zaferinin koşullarından biri de Batı Berlin ve Batı Almanya’ya yayılmasıydı. Bu yönde girişimlerde bulunuldu ama başarısız oldular. Er ya da geç, Sovyet işgal güçleri müdahale edecekti!

Sovyet tankları ve müttefikleri 

16 Haziran Perşembe günü saat 13:00’te Sovyet komutanlığı kuşatma durumu ilan etti. 17 Haziran’da 25.000’den fazla Sovyet askeri ve yüzlerce tank Berlin’e girdi ve sıkıyönetim ilan edildi. Olağanüstü hal 11 Temmuz’a kadar sürdü. Birçoğu sokaklarda vurularak öldürülen işçiler olmak üzere yüzden fazla insan öldü ve yüzlercesi yaralandı. On binlerce grevci tutuklandı ve mahkemeye çıkarıldı. Bazıları idam edildi, bazıları ise ömür boyu hapse mahkum edildi. Berlin’de, yabancı bir istihbarat servisi için çalışmakla suçlanan işsiz elektrikçi Willy Göttling ibret olsun diye kurşuna dizildi. Doğu Almanya’nın her yerinde baskı yaygındı.

Sovyet ordusunun müdahalesi olmasaydı rejim çökmüş olacaktı. Askeri açıdan bakıldığında rejimi destekleyen güçler zayıftı. Kışlalardaki birkaç polis alayı, birkaç öğrenci ve 16 Haziran akşamı rejimi desteklemek için gösteri yapan FDJ (Freie Deutsche Jugend) üyesi birkaç bin genç komünist. Emperyalist ülkeler duygulanmış gibi davrandılar, aslında Alman proletaryasının yenildiğini görmekten mutluydular. Fransız Stalinistlerine gelince, L’Humanité‘de DAC hükümetinin “Batılı güçler tarafından gerçekleştirilen bir darbe” teorisini benimsediler ve grevci işçileri “yabancı güçlerin emrindeki faşist provokatörler” olarak tanımladılar…

Sonuç olarak

Temmuz 1953’te Mandel işçi ayaklanmasını “1923’ten bu yana Alman proletaryasının en önemli devrimci eylemi” olarak tanımladı. Bu bir gerçektir: tek bir günde elde edilen mücadelecilik düzeyi o zamandan beri eşitlenememiştir. Hiçbir önemli mücadele 1953 ve 1989 yılları arasında bunu geçemedi. Alman proletaryası 17 Haziran’ı tekrarlama umudunu uzun süre korudu, ancak hareketin bastırılması güvenlik devletini güçlendirdi ve kolektif direniş kapasitesini zayıflattı. SED’e ait olmayan ve Spartakist gelenekleri taşıyan işçi hareketi sonunda dağıldı. Her şeye rağmen Haziran ayaklanması, radikal doğası ve Doğu Almanya’nın tamamına yayılması nedeniyle, çok geniş bir alana yayılan örnek bir hareket oldu. Doğu Avrupa’daki rejimlere karşı bir dizi isyanın kurucu eylemiydi. Polonya’da 1956 ve 1980’de, Macaristan’da 1956’da ve Çekoslovakya’da 1968’de meydana gelen ayaklanmaları ateşleyen kıvılcımdı. 

Çeviri: İmdat Freni

Dördüncü Enternasyonal’in Uzun Yürüyüşü – Jean-Paul Salles

Bu incelemede tarihçi Jean-Paul Salles (Ligue Communiste Révolutionnaire’in tarihinin yazarı)[1]) “Pour une histoire de la Quatrième Internationale” adlı kitabında Livio Maitan’ın (1923-2004) siyasi güzergahını ve kolektif anlatısını inceliyor. “Itinéraire d’un communiste critique” başlıklı kitabı yakın zamanda La Brèche tarafından yayınlandı. Livio Maitan İtalyan Troçkist bir militan ve Dördüncü Enternasyonal’in (bazen “Birleşik Sekreterlik” olarak da adlandırılır) ana liderlerinden biriydi.

Salles, Dördüncü Enternasyonal’in tarihinin (kuruluşundan 1990’lara kadar) bize aynı zamanda “sosyalizm ya da barbarlık” pusulasıyla dünyanın dört bir yanına yayılmış birkaç bin militanın mücadelelerini, şüphelerini, zaferlerini, direnişlerini ve zorluklarını anlattığına işaret ediyor.

***

Ekleriyle (militanların kısa biyografileri, Enternasyonal’in belirli bölümleri hakkında özet monografiler, kongre listeleri, kısaltmalar ve indeksler), örgütün doğuşunu veya savaşı ele almamasına rağmen, bu çalışma bir toplamadır. Yazar kronolojik bir sırayla ilerleyerek ilk bölümü 1947-1974 yıllarına, sonraki sayfaları ise 1975-1995 yıllarına ayırmıştır. Bu, büyük ölçüde alıntı yapılan metinlere ve aynı zamanda hafızasına dayanan, ancak her zaman hakkında konuştuğu kişilere nezaketle yaklaşan bir katılımcı tarafından yazılmış bir tarih. Ve büyük bir gezgin olarak, bazen çok uzak ülkelerdeki Troçkist örgütlerin ve militanların özgünlüklerini keşfettiğinde yaşadığı şaşkınlığı ve duyguyu bizden saklamıyor. Ve bir yargıya varmadan önce bağlama bakıyor. Rodolphe Prager tarafından 1989’da yayınlanan Dördüncü Enternasyonal (DE) Kongreleri‘nin 4. cildine yazdığı önsözde Maitan, DE’nin doğuşunda kendisinden öncekiler kadar elverişli başlangıç koşullarına sahip olmadığını hatırlatıyordu. Üçüncü Enternasyonal (KE) Sovyet devletine, İkincisi sosyal-demokrat kitle örgütlerine ve Birincisi (AIT) İngiliz Sendikalarına dayanabiliyordu. DE bir aygıttan ve maddi bir tabandan yoksundu. Bu istikrarsız durumun bir işareti olarak, 1938’deki kuruluş kongresi Paris bölgesindeki Rosmer’in evinde yapıldı. 3. kongresi de Paris bölgesinde bir villada (16-25 Ağustos 1951) ve bunu takip eden yürütme oturumu Şubat 1952’de La Ciotat’da, Michel Pablo tarafından sağlanan arkadaşı Daniel Guérin’in evinde yapıldı. Benzer şekilde, Maitan bize SWP’nin aylık katkısının -bir gazetenin sayfalarına gönderilen 50 dolarlık bir not- küçümseyici olduğunu söylüyor. Oysa Amerikan partisi o dönemde en büyük Troçkist örgüttü.

Livio Maitan şöyle yazıyor:

“DE uzun yıllar boyunca hiçbir aygıt ya da maddi temele dayanmaksızın yalnızca militanlarının fikir birlikteliğine dayanıyordu.”

Ve ekliyor:

Bu, “zayıflığımızın ve tüm zorluklarımızın temel nedenlerinden biri buydu“.

Dahası, DE’nin bir seksiyonu olan Devrimci İşçi Partisi’nin (POR) erken bir aşamada aralarında iyice yerleştiği Bolivyalı madencileri ve DE’nin Avrupa seksiyonlarında ve Amerika Birleşik Devletleri’nde sayıca çok olan entelektüelleri nasıl ikna edebilirdik? 1964’te Bolivya maden merkezlerini ziyaret,

Yoldaşlarımın yoksul evlerinde kalırken, madencilerin ve ailelerinin içinde yaşadıkları insanlık dışı koşulları, aynı zamanda mücadeleci ruhlarını koruyarak kendi gözlerimle görebildim ” (s.171).

1970’lerde Daniel Bensaïd, uluslararası çoğunluk ile esasen Amerikalı olan azınlığı karşı karşıya getiren uluslararası tartışmayla ilgili ilk deneyimlerinde, “Bu bir kültürel temel farkıdır” diye net bir açıklama yapmıştı. Maitan’ın bize aktardığına göre Hugo Blanco da kendi üslubuyla eklemişti: “Esa súbtil dialectica europea no les cabe en sus cabezas de gringos” (“Bu ince Avrupa diyalektiği onların gringo kafasına girmiyor”). Juan Posadas’a gelince, 1961’deki bölünmeden kısa bir süre önce DE liderliğini “vahşilere, Latin Amerika yerlilerine” küçümseyerek davrandıkları için eleştirdi (s.128). Livio Maitan 1959’da Seylan’ı ilk kez ziyaret ettiğinde, LSSP’nin (Lanka Sama Samaja Partisi) MK’sının iki üyesinin Budist rahipler olduğunu öğrenince şaşırmıştı. Ayrıca, Colombo’lu bir avukat ve LSSP lideri olan Colvin da Silva’nın ofisine meyve, sebze ve çiftlik hayvanları getiren düzinelerce seçmen görünce şaşırmış ve Colvin ona her yıl yaklaşık 200 düğüne katılmak zorunda olduğunu söylediğinde daha da şaşırmıştır. LSSP’nin bir başka özelliği de üye sayısının hiçbir zaman bini geçmemesine rağmen seçimlerde birkaç yüz bin oy almasıydı.

Ancak Dördüncü Enternasyonal’in ilerlemesini yavaşlatan ya da felç eden sadece kültürel farklılıklar değildi. Pek çok militan, Mao’nun iktidara gelmesinden sadece birkaç ay önce onun zaferinden habersiz olan Çinli yoldaşlarının körlüğü karşısında travma geçirdi. Ancak Çin’de, ÇKP’nin kurucularından ve 1929’da Çin’deki Sol Muhalefetin yaratıcısı olan Chen Duxiu’nun (1879-1942) girişimiyle kurulan Devrimci Komünist Parti (RCP) adında bir DE seksiyonu vardı. ÇKP’nin eski bir üyesi ve Troçkist olan eski bir BP üyesi olan ve 1951’de DE’nin 3e kongresine katılan Peng Shuzhi’ye (1895-1983) gelince, kendisinin ve yoldaşlarının hiç de öngörmediği bu büyük olay hakkında karışık bir açıklama yaptı (s.64). Çin ile ilgili karar bu hayal kırıklığına uğramış cümle ile sona eriyordu:

Troçkizm 20 yılı aşkın bir süredir her zaman devrimci bir çizgiyi savundu, ancak bugün gerçeklerle yüz yüze geldiğimizde, gözlerimizin önünde gelişen bir devrimi fark edemedik: böylece büyük bir tarihsel fırsatı kaybettik” (not 53, sayfa 65).

Bir başka metinde Maitan “sekter ve mekanik anti-Stalinizm”den ve bunun Çin’de yol açtığı felaketten bahsetmektedir (T.4, a.g.e., s.44).

Michel Pablo, Ernest Mandel ve Pierre Frank’ın hareketlerinin hem işçi sınıfı hem de örgütleri karşısındaki marjinal konumundan neden kurtulmak istediklerini anlamak kolaydır. Mandel bir BI’da (Mart 1951) şöyle diyordu:

Her ülkedeki kitle hareketinin bir parçası olmalı ve bu hareketleri uluslararası ölçekte koordine etmeliyiz“.

Ve Pablo, “antrizm”in ne olacağını tanımlamaya başladığı ünlü metinlerinden biri olan Où allons-nous? (BI, Ocak 1951)’da daha nettir:

İşçi sınıfının KP’leri takip ettiği ülkelerde, temel görevimiz […] bu akımların saflarında devrimci bir farklılaşma yaratmak için sabırlı, metodik ve uzun vadeli bir çalışma yürütmektir“.

Aynı şeyin Çin için de geçerli olduğunu ekliyor,

Zaferinden sonra KP’ye saldırmaya devam etmemeli, ona eleştirel destek vermeli, işçi hareketinin komünist bir eğilimi olarak varlığımızı talep etmeliydik” (T.4, a.g.e., s.27-47).

Antrizm DE saflarında oybirliği sağlamaktan uzaktı. Fransız militanların çoğunluğu 8. kongresinde (1952) DE’den ayrıldı. Bunlar çoğunlukla, kısa süre önce kendilerini “Hitler-Troçkistleri” olarak tanımlayan bir KP’ye, işletmelerdee KP üyeliği için nasıl başvurabileceklerini anlayamayan işçi militanlardı. Bu militanlara (çoğunluktaki DE) Amerikan SWP’sindeki muhalifler de katıldı, ancak dünya ölçeğinde azınlıktaydılar. Fransa’da azınlıktaki PCI, çoğunluktaki PCI tarafından desteklenen MNA yerine Cezayir FLN’sinin mücadelesini desteklemeyi seçerek güçlerini yeniden oluşturdu. Ve antristi strateji UEC’de iyi sonuçlar verdi. 1966’da dışlanan Alain Krivine ve öğrenci yoldaşları ertesi yıl 150 militanla JCR’yi kurdular, oysa 1953’te azınlıktaki DE’nin genellikle sadece 50 militanı vardı. Mayıs 1968 olayları sırasında JCR’nin oynadığı önemli rol, bu Troçkist akımın Fransa’da kenar mahallelerden ortaya çıkmasını ve sadece İsviçre (LMR) ve İspanya’da (LCR-EtaVI) değil, aynı zamanda çoğu Avrupa ülkesinde (İtalya, Almanya, Belçika, İsveç, Danimarka, Büyük Britanya, İrlanda, Çekoslovakya ve hatta Lüksemburg) seksiyonlarının kurulmasına veya güçlendirilmesine yol açmasını sağladı. Bu gruplardan delegasyonlar 16 Mayıs 1971’de Komün’ün yüzüncü yıldönümünü kutlamak üzere Fransız yoldaşlarıyla birlikte Père Lachaise’deki Mur des Fédérés’e doğru yürüyüşe geçti. Şaşkınlık içindeki basın bu gruplara 30.000 gösterici atfetmiştir ki bu rakam tarihçi Madeleine Rebérioux tarafından Les Lieux de Mémoire‘a (t.1, s.553) yaptığı katkıda tekrarlanmıştır.

DE’nin bu güçlenmesi uyumlu bir yükseliş eğrisi izlemedi. Haziran 1963’te Roma’da düzenlenen 7. Yeniden Birleşme denilen Kongresi’nin Amerikan SWP’sini ve bazı küçük örgütleri bir araya getirdiği doğrudur, ancak 1962’de Arjantinli Posadas DE’yi birkaç düzine Latin Amerikalı militanla terk etmişti ve bazı tehlikeli girişimleri Troçkizm davasına ciddi zarar verdi. Maitan’ın değerlendirmesi nettir. Bu durumu kınıyor:

Bu, “stratejik olduğu kadar taktiksel konularda da herhangi bir farklılığın ölüm kalım meselesi olarak görülme eğiliminde olduğu örgütsel bir sekterliktir” (s.137).

Daha ciddi olanı ise Pablo’nun 1965’te ayrılmasıydı. Pablo 15 yıl boyunca DE’nin ana liderliğini yapmıştı. Maitan, “DE’nin merkezine “sömürge devrimini” koymamasına katlanamıyordu” diye yazıyordu. Bir noktada DE’nin merkezinin (Uluslararası Sekreterlik ve daha sonra Birleşik Sekreterlik) Avrupa’dan Cezayir’e taşınmasını önermemiş miydi? Ayrıca Maitan’ın “LSSP’nin sürüklenişi” (s. 162) üzerine yazdığı uzun makale de bu şaşırtıcı örgüte ışık tutmaktadır (s. 188-204).

Ancak Latin Amerika kısa süre sonra tekrar odak noktası haline geldi. 9. dünya kongresinde (1969) çoğunluk gerilla savaşına öncelik verme kararı aldı. Küba devriminin başarısından on yıl sonra, bu kez söz konusu olan Çin’de olduğu gibi bir devrim fırsatının elimizden kaçmasına izin vermemekti. Ancak bu karar zamana karşı -Che 1967’de öldürülmüştü- ve Amerikan SWP’sinin güçlü muhalefetine rağmen alınmıştı. DE’nin bir kolu olan Arjantin PRT (Devrimci İşçi Partisi) 1970 yılında ERP’yi (Halkın Devrimci Ordusu) kurdu. Bu örgütün eylemleri insan hayatına mal oldu. Ve örgütün lideri Mario Santucho, DE’den daha fazla maddi destek alamamanın hayal kırıklığıyla, Temmuz 1976’da ordu tarafından öldürülmeden önce oldukça hızlı bir şekilde örgütten ayrıldı. Eşi Ana Maria Villareal, 22 Ağustos 1972’de Trelew havaalanında bir kaçış girişimi sırasında 10 PRT-ERP yoldaşı ve 5 Montoneros (sol kanat Peronist) militanıyla birlikte öldürülmüştü. Diğer Troçkist örgüt PRT-La Verdad’a (Nahuel Moreno) gelince, silahlı mücadele tercihini paylaşmadı ve militanlarını sendikalara yatırarak ve seçimlere katılarak yasal manevra alanından yararlanmaya çalıştı, ancak militanlarının hapsedilmesinden ve öldürülmesinden kaçınamadı. Uluslararası düzeyde bir bölünmeden kaçınılmış olsa da, IMT (Uluslararası Çoğunluk Eğilimi) ile TLT (Troçkist Leninist Eğilim) arasında “ulusal düzeydeki kırılmaların üstesinden gelmeye pek elverişli olmayan” güçlü bir muhalefet kaldı (s. 303). Maitan bir özeleştiri taslağı çizer:

Volontarizm günahını işlediğimizi”, ancak “isteklerimizden ya da salt yanılsamalardan değil, mevcut durumların ve gerçek potansiyelin analizinden yola çıktığımızı” söylemeye devam ediyor (s. 309).

Ve sonuç olarak:

Sonuçta, iyi bir iradecilik dozu olmadan, bir örgütün ve devrimci hareketlerin inşasını üstlenmek ve kendini uzun vadeli mücadelelere ve aynı zamanda günlük ve uzun vadede yorucu mücadelelere adamak çok zordur“.

Bununla birlikte, Maitan’a göre birçok Troçkist örgüt büyük kusurlar nedeniyle engellenmektedir. Bunlardan ikisini görüyor. Bunlardan ilki, özellikle Latin Amerika’da belirgin olan “dikeyci” yöntemlerin ve hatta “bazı zamanlarda merkeziyetçi ve Bonapartist bir eğilimin” kullanılmasıdır. İkinci eksiklik ise esasen Amerikan SWP’sinin bir özelliği olan ve özellikle de on yıllar boyunca SWP’nin liderliğini yapmış olan James Cannon’un (1890-1974) güçlü kişiliğinde modellenen “rehber seksiyon” fikriydi. Elbette LCR’yi de es geçmemiştir. “Aceleci ve şematik analizlerini” ve 21 Haziran 1973 ile ilgili olarak “maceracı olmasa da” solcu eğilimlerini eleştiriyor, ancak hiçbir zaman “bir rehber seksiyon” olmaya ya da onun gibi davranmaya çalışmadığını iddia ediyor. Yine de, bir LCR militanı olan Dante, Allende’nin Şili’sine sığınan PRT-ERP Kızıl Fraksiyonu militanlarının, liderliğe ve örgütün çoğunluğuna nüfuz eden militarist kültürden uzak, olağan Troçkist standartlara uygun siyasi temeller üzerinde örgütlenmelerine ve gelişmelerine yardımcı olmak için Şili’de Santiago’ya gönderilmiş gibi görünüyor. LCR liderliğine yazdığı 21 Eylül 1972 tarihli bir mektupta, “utanç verici eski Troçkizmin en berbat merkezcilikle doğuşundan doğan […] canavarca bir parti” keşfetmekten duyduğu şaşkınlığı dile getirdi. Paris’teki hücresine dönmek için sabırsızlandığını yazarak bitirdi ve sonunda, “LCR gerçekten de dünyadaki en iyi şey, açık ara” diye ekledi (Özel arşivler). Homojen bir dünya devrimci partisi inşa etmek kesinlikle çok zordu.

DE örgütleri arasındaki bu uyumsuzlukların ciddi sonuçları olacaktı. Livio Maitan, 1980’lerin başından itibaren SWP’de “Küba liderliğine karşı neredeyse eleştirel olmayan bir adaptasyon” eğilimine dikkat çekiyor: sadece SWP değil, Avustralya, Yeni Zelanda ve Kanada’daki Troçkist örgütler de, büyük sanayileşmiş ülkelerdeki işçi sınıflarının durgunluğundan umutsuzluğa kapılarak, “Kastro, Sandinizm ve diğer devrimci akımlarla birlikte yeni bir devrimci Enternasyonal yaratma – hayali – umuduyla” (s. 435) kendilerini DE’den uzaklaştırma sürecindeydiler. Claude Jacquin (Gabriel) ve ardından Penny Duggan’ın gözetiminde sadece Avrupa’dan değil, ABD, Japonya, Batı Hint Adaları, Bolivya ve Sri Lanka’dan da yüzlerce genci bir araya getiren Yaz Gençlik Kamplarının başarısına rağmen, ayrışma güçleri iş başındaydı. Ocak 1985’teki Dünya Kongresinden kısa bir süre sonra Avustralya SWP’si DE’den ayrılma kararını açıkladı, bunu birkaç yıl sonra Amerikan SWP’si izledi. Amerikan partisi kararını uluslararası liderliğe gönderdiği bir mektupla duyurdu. 10 Haziran 1990 tarihli mektup 5 Ekim’den itibaren yayınlanacaktı. Maitan yine farklı örgütsel konseptleri ve fikirleri tartışmaya olan ilginin azaldığını vurguluyordu:

Amerikalılar, mevcut farklılıkları diğerlerine duyurmadan önce her zaman yönetici grubun üyeleri arasında anlaşma aramışlardır” (s. 462).

O andan itibaren Fransız LCR’nin Dördüncü Enternasyonal içindeki ağırlığı arttı. Belki biraz daha aralıklı olsa da kongreler devam etti. On beşinci ile on altıncı (2003 ve 2010) ve on altıncı ile on yedinci Dünya Kongresini (2010 ve 2018) birbirinden sekiz yıl ayırdı. Ancak Stalinist devletlerin çöküşü, kapitalist sistemin mutasyonu ve çevresel acil durumun damgasını vurduğu bir gezegenin evrimi üzerine düşünme ihtiyacı her zaman mevcuttur. Livio Maitan, DE’nin bu tamamlanmamış tarihinin sonunda -çalışmasını 1995’te durdurdu- küresel anti-kapitalist mücadelenin bu biraz Promethean projesinin “milliyetçi, etnik, ırksal veya dini geri çekilme” ile yüzleşmek için her zamankinden daha gerekli olduğunu hissetti. Bir kez daha, sosyalizm ile barbarlık arasında bir alternatif yoktur.

*

Dördüncü Enternasyonal Yürütme Kurulu’nun sorumluluğunda yayınlanan Inprecor dergisi, 16 Eylül 2004 tarihinde 80 yaşında ölen Livio Maitan’a 498/499. sayısında (Ekim-Kasım 2004), 2002 yılında İtalyanca olarak yayınlanan La Strada Percorsa adlı anı kitabından alıntılara da yer vererek büyük bir saygı duruşunda bulundu.

İllüstrasyon: Diego Rivera’nın freski, Evrenin Denetleyicisi Olarak İnsan ya da Kavşaktaki İnsan, 1934.

Notlar

[1] Jean Paul Salles, La Ligue communiste révolutionnaire (1968-1981). Instrument du Grand Soir ou lieu d’apprentissage? Rennes, PUR, 2005.

Kaynak: Contretemps

Çev: Rıfat Hasret

L. Maitan: “Gramsci ile devrimci Marksizm çok geniş bir yakınlaşma vardır”

Bandiera Rossa No. 3, Nisan 1987’den Livio Maitan ile yapılan röportaj

Ölümünden elli yıl sonra PCI, güncel siyaseti meşrulaştırmak için onun figürüne ve çalışmalarına atıfta bulunmayı giderek daha zor buluyor. Livio Maitan ile röportaj.

Ölümünün 50. yıldönümü vesilesiyle Gramsci’nin anılması hakkında ne düşünüyorsunuz?

Belli ki değerlendirme yapmak için henüz çok erken. Bizi tehdit eden tonlarca basılı kâğıt arasından işçi hareketinin bu büyük figürünü anlamaya yarayacak ciddi bir şey çıkacak mı, yoksa bunun yerine Gramsci’yi güncel ideolojik ve siyasi, hatta propagandif ihtiyaçlar ışığında yeniden okuma eğilimi mi hâkim olacak, göreceğiz.

En azından PCI {İtalyan Komünist Partisi} söz konusu olduğunda, başlangıç hiç de iç açıcı değildi. Alessandro Natta’nın L’Unità’daki (18 Ocak) röportajına atıfta bulunuyorum; bu röportajda iktidarın fethi gibi hayati bir soruna ilişkin Gramscici ve Leninist anlayışlara en azından sıradan göndermeler vardı. 1950’lerde Quaderni‘nin Gramsci’sinin PCI’ın savaş sonrası neo-reformist stratejisini öngördüğünü gösterme eğiliminde olan bir Gramsci okumamız vardı. Şimdi Natta bu öngörüleri Ordine Nuovo‘nun bazı yazılarında bile bulduğunu iddia ediyor. Fanteziye mi hayran kalsam yoksa daha fazla sinirlensem mi bilemiyorum…

Ancak Natta, Gramsci’nin kavramlarının PCI’ın mevcut kavramları olmadığını da söylüyor.

Elbette. PCI liderleri ve entelektüelleri geçmişte olduğundan daha da fazla bir çelişkiden kaçamıyorlar. Bir dizi bariz nedenden ötürü Gramsci’yi haklı çıkarmaya devam etmeleri gerekiyor, ancak aynı anda hem var olmayan bir sürekliliği sic et özentisizliği yeniden teyit etmenin imkansızlığı nedeniyle hem de Gramsci’ye atıfta bulunmanın “Avrupa solu” ile ünlü entegrasyonla çelişkili görünmesini önlemek için kendilerine mesafe koymaları gerekiyor. Bu durum Natta’nın neden bir yandan utanmadan 1920 tarihli bir Gramsci metnini zorladığını, diğer yandan da açıkça “Gramsci’de bizim olmayan bir parti anlayışı vardır” dediğini ve Gramsci’yi “köktencilikle” damgaladığını açıklamaktadır. Sonuç olarak, Gramsci’nin düşüncesinin neden hala geçerli olduğunu bize açıklamak istediğinde, PCI sekreteri ya jenerikte kalıyor – belirsiz bir jenerik çünkü farklı yorumlara açık – (“Gramsci’den sosyalist geleneğin ve demokratik düşüncenin mirasçısı olma dürtüsü geliyor”) ya da en umutsuz banalliğe düşüyor (“Yenilikte daha fazla cesarete sahip olmak için Gramsci’ye bakıyoruz. Önemli olan onun yöntemidir: Etkilenen gerçekliği temel almak ve tüm doktrinerliğe karşı savaşmak”).

Natta, Mario Spinella’nın bir makalesinden alıntı yapacak olursak, ‘Gramsci’nin düşüncesi ile PCI’ın bugünkü net Avrupacı vurgusu arasında bir bağlantı olduğunu kuvvetle vurgulardı…’.

Spinella’nın noterellasını okudum (l’Unità, 22 Ocak tarihli Lombardiya eki). Gramsci’nin enternasyonalist perspektifi, Rusya’da meydana gelen devrimci kopuşun daha ileri bir gelişimi olarak sosyalist devrimin, terimin gebe anlamında, Avrupa düzeyine genişletilmesini gerektiriyordu. PCI, AET ve NATO’nun Avrupa’sı içindir, yani mevcut kapitalist sisteme tamamen gömülüdür. Herhangi bir paralellik grotesk bir mistifikasyondur ve Spinella gibi bir entelektüelin kendisini bu zemine yerleştirmesi şaşırtıcıdır.

Yani Gramsci ile mevcut PCI arasında bir süreklilik olmadığını mı düşünüyorsunuz?

Bana artık herhangi bir süreklilik olmadığı açık görünüyor. Livorno bölünmesinin bir hata olduğu, Lenin ve Üçüncü Enternasyonal tarafından sosyal demokrasinin mahkum edilmesinin bir hata olduğu, devrimin artık mümkün olmadığı iddia edilebilir. – Bu tezi açıkça reddediyoruz – ama en büyük hayal gücüyle bile Natta’nın PCI’ı ile Gramsci’nin zamanındaki PCI arasında gerçek bir bağ kurulamaz. Daha da ileri gideceğim: Natta’nın artık kabul edemeyeceği şey Togliatti’nin kendisinin önemli bir kısmıdır. Örneğin, Togliatti’nin Ocak 1958’de Gramsci çalışmaları konferansında sunduğu rapor birçok önemli açıdan yeniden okunur ve yakın dönemde PCI militanları tarafından Gramsci üzerine yazılanlarla karşılaştırılırsa, partinin burjuva toplumunun sosyo-ekonomik ve kurumsal dokusuyla giderek daha organik bir şekilde bütünleştiği otuz yıllık bir dönemde izlediği tüm yol ölçülebilir.

Natta, Quaderni’yi yayınlama kararından dolayı Togliatti’yi över.

Togliatti’yi tamamen bir kenara atamayacağı açıktır. Ancak Natta, bu sözde erdem konusunda, Togliatti’nin Quaderni’yi yayınlamak için çok acele etmediğini, Gramsci’nin Ordine Nuovo‘daki yazılarının ancak 1954’te, yani Faşizmin çöküşünden yaklaşık on yıl sonra yeniden yayınlandığını ve ilk baskıların utanç verici bir sansür içerdiğini unutmuş görünüyor. Bunun dışında, söylenmeden geçilen bir ‘seçim’ neden değerli olsun ki? Gramsci gibi bir adamın eserinin partiden, işçi hareketinden ve herkesten saklanması düşünülebilir miydi?

Ya Berlinguer?

Berlinguer PCI’ın mevcut gelişimine büyük katkıda bulunmuştur. Ancak Berlinguer, sosyal demokrasi karşısında komünist kimliği kendi tarzında da olsa yeniden teyit etmekle ilgilenmeye devam ederken, Natta, Napolitano, Occhetto vb. bu kimliği zayıflatmak ve sulandırmakla, farklılıklardan çok yakınlaşmaları öne çıkarmakla ilgilenmişlerdir.

Gramsci’de Troçki’nin pozisyonlarını eleştiren pasajlara defalarca rastlanır ve Natta’nın da hatırlattığı gibi, Ekim 1926’da PCUS merkez komitesine yazdığı ünlü mektupta özellikle muhalifleri eleştirir.

Bu konudaki görüşlerimi daha 1958 Gramsci konferansında dile getirmiştim. Şu anda üzerinde çalıştığım genel bir Gramsci değerlendirmesinde bu konuya tekrar döneceğim. Gramsci’nin polemiğinin büyük ölçüde, hakkında sadece çok kısmi bir bilgiye sahip olduğu Troçki’nin gerçek konumlarıyla ilgili olmadığına inanıyorum. Bununla birlikte, Gramsci’nin eleştirisinin yaklaşımı ve üslubu ile KP ve bürokratlaşmış Enternasyonal tarafından Togliatti’nin aktif katılımıyla yürütülen karalama ve yok etme kampanyasının yaklaşımı ve üslubu arasında bir uçurum olduğunu vurgulamak gerekir. Öte yandan, Gramsci aynı fikirde olmamakla birlikte, Muhalefetin bazı kaygılarının temelini kabul etmiştir. Diğer şeylerin yanı sıra, Stalinist yönetici gruba oportünist bir uyum sağlama tavrını çoktan benimsemiş olan Togliatti’nin, PCI’nin 1964’e kadar yayınlamadığı 1926 tarihli mektubu esas olarak kendi iradesiyle reddetmesi önemlidir.

Bu vesileyle bir hususu belirtmek isterim: SBKP MK’sına yazılan mektup İtalya’da ilk kez Bandiera rossa tarafından Ocak 1956’da, yani PCI’ın yayınlamasından sekiz yıl önce yayınlanmıştır. Giuseppe Fiori, Vita di Antonio Gramsci adlı değerli eserinde, Fransa’da Tasca tarafından yapılan yayından haklı olarak bahsettikten sonra, yanlışlıkla İtalya’da ilk yayının Eugenio Reale’nin Corrispondenza socialista adlı dergisinde yapıldığını ve bu derginin mektubu aslında Aralık 1958’de, yani Bandiera rossa’dan sonra yayınladığını öne sürmektedir.

Gramsci’nin 1930’ların başındaki pozisyonları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu konuda tartışılacak çok az şey vardır. En Togliatti yanlısı tarihçiler bile Gramsci’nin o dönemde Komünist Parti’nin ve PCI’nin politikasına yönelik Sol Muhalefet’in eleştirisiyle aynı yönde eleştirel yargılar dile getirdiğini kabul etmek zorunda kalmıştır. Gramsci’nin Troçki’nin pozisyonları hakkında ne ölçüde bilgi sahibi olduğunu söylemek zordur. Her halükarda Gramsci, Togliatti ve arkadaşlarının dayattığı sekter ve maceracı dönüşe karşı olan “üçlünün”, yani PCI liderlerinin, daha sonra Troçkist militanların, Tresso, Leonetti ve Ravazzoli’nin aldığı pozisyonlarla özünde hemfikirdi.

Sizce birden fazla Gramsci olduğu söylenebilir mi?

Hazırladığım makalede, bana oldukça açık görünen bir seçime göre dört dönemi inceliyorum: 1919-1922 yıllarının Gramsci’si, yani Ordine Nuovo ve İtalya komünist partisinin kuruluş dönemi; Lyon Tezleri’nin, Güney sorunu üzerine notların ve SBKP MK’sına mektubun yazarı olan, faşizmin gelişi ile tutuklanması arasındaki dönemin Gramsci’si; hapishanede “dönüşü” eleştiren Gramsci; Quaderni‘nin Gramsci’si. Farklılıklar olduğu tartışmaya açıktır ve bize öyle geliyor ki, özellikle Gramsci’nin Bolşevikleşme olarak adlandırılan ve gerçekte komünist partilerin bürokratikleşmesinin bir başlangıcı olan süreçteki tutumu eleştirel bir değerlendirmeyi hak etmektedir. Ancak genel olarak ve temel konularda, yalnızca düşüncesinin ilerleyen olgunlaşmasından değil, aynı zamanda farklı durumlardan ve kişisel olarak İtalyan ve uluslararası işçi hareketine yapabileceği katkıya ilişkin farklı seçimlerden kaynaklanan farklılıkların ötesinde, yalnızca bir Gramsci olduğunu düşünüyorum.

Genel bir değerlendirme yapabilir misiniz?

Biraz telgraf gibi: temel sorularda – Marksizme bütünüyle bağlılık, kapitalist toplumun radikal eleştirisi, devletin doğası, devrimci bir kopuş perspektifinde işçi hareketinin stratejisi, parti anlayışı, geçiş toplumu üzerine düşünceler, işçi hareketinin tarihsel hedefleri – Gramsci’de değişmeyen organik bir vizyon vardır. Bence tüm bu temel noktalarda Gramsci ile devrimci Marksizm arasında tam bir çakışma olmasa da çok geniş bir yakınlaşma vardır.

Gramsci’nin Troçki’ye yönelik eleştirilerini unutuyor ya da hafife mi alıyorsunuz?

Gramsci’nin Sol Muhalefet’in yanında yer almadığından daha önce bahsetmiştim. Bazı sayfalarda Stalin’in yaklaşımını idealize etmeden haklı çıkarır gibi görünmektedir. Ancak kendimize sormamız gereken soru şudur: yüzyılın başından günümüze kadar uluslararası işçi hareketinin çeşitli akımlarını – klasik reformizm, Kautskizm, Luxemburgizm, Avusturya Marksizmi, 1930’ların merkezciliği, Titoizm, Maoizm, Castroculuk ya da Guevarizm, Avrokomünizm, neo-reformizm, Troçkizm ya da devrimci Marksizm – göz önünde bulundurursak, Gramsci bu akımlardan hangisine en çok yakınlık duymaktadır?

Cevap çok açık. Antonio Gramsci’nin mirasına sahip çıkabilecek ve çıkmak zorunda olan her şeyden önce biz devrimci Marksistleriz.

Çeviri: İmdat Freni

Livio Maitan: İtalyan Marksizminin Unutulmuş Bir Devi – Enzo Traverso

Livio Maitan, mücadeleleri ve fedakârlıklarıyla yirminci yüzyıl tarihinde derin izler bırakan profesyonel devrimcilerin kayıp dünyasına aitti. Tarihçi Enzo Traverso, İtalyan solunun en yaratıcı militan-entelektüellerinden birine saygı duruşunda bulunuyor.

Bu yıl İtalyan Marksist Livio Maitan’ın doğumunun yüzüncü yıldönümü. Radikal solun önemli isimlerinden biri olan ve 2004 yılında hayatını kaybeden Maitan, yeni nesil siyasi aktivistler arasında neredeyse hiç tanınmıyor. Onun entelektüel ve siyasi yörüngesi, Soğuk Savaş’ın sona ermesi ile 11 Eylül saldırıları arasında, 1990’larda sona eren bir ateş ve kan çağının tarihine aittir.

Maitan, 1940’lardan 1990’lara kadar elli yıl boyunca, Pierre Frank ve Ernest Mandel ile birlikte Troçkist Dördüncü Enternasyonal’in önde gelen isimlerinden biriydi. [Bkz. Troçkizmin Uzun Yürüyüşü, Yazın yay., 2019,  İmdat Freni]Yorulmak bilmeyen bir stratejist ve örgütçü olarak, Dördüncü Enternasyonal’in birçok önemli kararında çok etkili oldu -diğer liderlerinden daha az renkli ve gösterişli olmasına ve Tarık Ali’nin Dördüncü Enternasyonal hakkındaki hicivli romanı Redemption’da(Kefaret, Everest Yay.,1990) sadece kısa bir karakter olarak yer almasına rağmen.

Maitan, ülkesi İtalya’da radikal solun kamusal figürlerinden biriydi. Geçtiğimiz günlerde Roma’daki Ulusal Kütüphane’de düzenlenen bir konferansta onun mirası tartışıldı ve Fausto Bertinotti’den Luciana Castellina’ya kadar İtalyan solunun önde gelen birçok temsilcisi katıldı.

Maitan’ın doğumundan yüz yıl ve ölümünden neredeyse yirmi yıl sonra, mirası geriye dönük olarak düşünülmeyi hak ediyor. Bu geniş ufuk içinde bakıldığında, bana kendi zamanımızdan çok uzak görünüyor. O artık var olmayan bir dünyaya ait ve belki de tam da bu nedenle tarihsel bilincimiz için önemli.

Profesyonel Devrimciler

Livio Maitan, yirminci yüzyıl tarihine derin izler bırakan, birçok yönden kahramanca ve trajik olan asil bir figürü temsil ediyordu: profesyonel devrimci. Bu terimin tanımı üzerinde durmaya değer. Devrimciler yok olmadı: bugün hala aramızda olanlar var ve muhtemelen sayıları sanıldığından daha fazla. Ancak yirmi birinci yüzyılda devrimler yaşanmış olsa da, profesyonel devrimci figürü geçmişe aittir.

Küresel Güney’deki bazı ulusal kurtuluş hareketleri haricinde, profesyonel devrimciler artık iş bölümünün, siyasi partilerin ve kamusal alanın farklı bir şekilde yapılandırıldığı bir zamana aitler. Hepsinden önemlisi, devrimin bir beklenti ufku ya da Ernst Bloch’un diliyle, milyonlarca insanın zihinsel evrenine nüfuz etmiş somut, gerekli ve olası bir ütopya olduğu bir zamana aittirler.

Profesyonel devrimciler, devrimin sadece bağlı kalınacak ya da uğruna savaşılacak bir proje değil, bir yaşam biçimi -tüm varoluşlarını yönlendiren ve şekillendiren bir seçim- olduğu erkekler ve kadınlardı. Bu seçim, sorgulanabilecek, yeniden gözden geçirilebilecek veya düzeltilebilecek, ancak gerçekliği deneyimlemenin başlangıç noktasını oluşturan derin siyasi, kültürel ve ideolojik motivasyonlar anlamına geliyordu.

Bu devrimcilerin, misyon olarak siyaset ile meslek olarak siyaset arasındaki Weberyen dikotomiyi aşmış olduklarını söyleyebiliriz. Ancak profesyonel devrimciler için siyasetin bir “kariyer” yapma fırsatından başka bir şey olmadığını da eklemeliyiz. Bu, daha ziyade iyi maaşlı, saygın ve prestijli bir kariyerden tamamen feragat etmeyi ima eden bir seçimdi. Bir tür karşı toplumun parçası olmak için yapılan bir seçimdi.

Profesyonel devrimciler olmak, genellikle güvencesiz maddi koşullarda çok mütevazı bir şekilde yaşayacaklarını kabul etmek anlamına geliyordu. Hareketlerinin mali durumu kendilerine yetersiz bir maaş ödemeyi mümkün kılmadığında, bu kadın ve erkekler gazete ve dergilerde yazabilir, kitap çevirip düzenleyebilir ya da bazen Maitan’ın da yaptığı gibi üniversitelerde seminerler verebilirlerdi. Ancak bunlar profesyonel tercihler değil, devrime hazırlık olan ana faaliyetlerini yürütebilmelerine olanak sağlayan çıkarlardı.

Bu yaşam tercihi, bohemler ve keşişler arasında bir yerde, tam özgürlük ve en katı öz disiplin arasında, tüm geleneklerin reddi ve belirli bir çilecilik arasında bölünmüş karakterler yarattı. Max Weber Protestan çalışma ahlakını bir tür “iç-dünyevi” çilecilik olarak tanımlamıştır. Benzer bir etiğin profesyonel devrimciler arasında da var olduğuna inanıyorum. Hannah Arendt’in The Hidden Tradition (1943) adlı kitabında yazdığı gibi, isyancılar sefil oldukları için değil (savunacak bir mirasları olmamasına rağmen), bilinçli olarak marjinalliklerini kabul ettikleri için bilinçli “parya”lardı.

Bir Yaşam Biçimi

Maitan’ın en büyük meziyetlerinden biri, böyle bir marjinalliğin kaçınılmaz olarak uygulayıcılarını maruz bıraktığı sekterlik ve dogmatizm tehlikelerinden kaçınmasıydı. Kültür ve mizaç olarak, küçük tarikatların karizmatik liderlerinden tamamen farklıydı -devrimci hareketlerin, özellikle de Troçkist hareketin tarihini süsleyen bir bela. Aksine, onun kusuru kişisel hırslarını sınırlayan aşırı alçakgönüllülüğüydü.

Bu yaşam tercihinin sağlam bir ahlaki temele sahip olduğu açıktır. Bu, baskı ve adaletsizliğe karşı mücadele etmek için bir seçimdi; egemen olanın dünyayı değiştirebileceğine dair bir inançtı; insanoğlunun kendi kendini özgürleştirme kapasitesine dair bir bahisti. Devrim dünya çapında bir ufuk olduğu için, bu kadın ve erkekleri kozmopolitizme yöneltti.

Maitan bu geleneği somutlaştırdı. Dördüncü Enternasyonal’in bir lideri olarak, hayatının büyük bölümünü bir ülkeden diğerine seyahat etmeye, açık kongrelere ve gizli toplantılara katılmaya, dört kıtadan parti, hareket, sendika, grup ve küme liderleriyle tartışmaya adadı. Kitapları bu faaliyetin anlamlı bir kanıtıdır.

Bu özelliklerin birleşimi -kariyerin reddi ve sürekli güvencesizliğin sağlam inançlarla kabulü, güçlü bir ahlaki dürtü ve aşırı hareketlilik- profesyonel devrimcinin hayatının aynı zamanda uyumsuzluğun diğer yüzü olan fedakarlıklardan oluştuğunu gösterir. Her şeyden önce, normal bir hayattan feragat etmek.

Profesyonel devrimcilerin yaşamları, çoğu durumda, ataerkil bir toplumun toplumsal cinsiyet hiyerarşilerinden kaçamadı. Birçoğu, çocuk yetiştiren ya da düzenli işleri olan kadın partnerlerine güveniyordu.

Maitan bana çok utangaç olduğu özel hayatından hiç bahsetmedi. Otobiyografisi, La Strada percossa [Alınan Yol, 2002], tamamen politiktir ve sevgilerinden, arkadaşlarından ya da görünüşe göre bu yüzden onu kınayan çocuklarından neredeyse hiç bahsetmez. Bu da devrimi bir yaşam biçimi olarak seçmenin sonuçlarından biriydi.

Livio Maitan, Görsel: İmdat Freni

Peripheral Yayınları

Bu varoluşsal seçim kaçınılmaz olarak entelektüel hırslarına da yansıdı. Maitan ardında, ele aldığı konuların çeşitliliği ve analizlerinin özgünlüğü ve derinliği açısından çok zengin olan geniş bir çalışma bütünü bıraktı. Ancak bu tür analizler neredeyse her zaman Dördüncü Enternasyonal’in gazete ve dergilerinde ya da çevresinde ortaya çıkan yayınevlerinde kaldı.

Maitan ardında, ele aldığı konuların çeşitliliği ve analizlerinin özgünlüğü ve derinliği açısından çok zengin, geniş bir çalışma bütünü bırakmıştır. 

İtalya’da kamuoyu onu esasen Lev Troçki’nin çevirmeni ve popülerleştiricisi olarak tanıyordu. Klasik bir eğitime sahipti ve geniş bir kültüre sahipti ama çoğunlukla stratejik tartışmalara müdahale etmek ve siyasi polemikler çıkarmak, bir örgütü yönlendirmek veya siyasi önemi olan sorunları teorik olarak incelemek için yazıyordu. Kişisel ya da samimi bir entelektüel arzuyu tatmin etmek için bir makale yazmaya çalıştığını hiç sanmıyorum.

Bir parti adamı olarak, Ernest Mandel yada Daniel Bensaid gibi en yakın çalışma arkadaşlarınınki gibi iddialı teorik eserler yazmaya hiç kalkışmadı. Şahsen, Maitan’ın bu gönüllü fedakârlığına üzülüyorum. Bu büyük bir tevazu ve alçakgönüllülüğün yanı sıra muhtemelen belli bir siyasi miyopluğun da sonucuydu.

Troçkizmin İtalya’daki tarihi, daha sağlam bir tarihsel konum, siyasi tanım ve teorik detaylandırma bulmuş olsaydı farklı olabilirdi. İlk olarak Quaderni rossi (1961-66) dergisi ve Mario Tronti’nin İşçiler ve Sermaye, ardından da Toni Negri’nin daha sonraki çalışmalarıyla temelleri atılan operaismo’nun (“işçicilik”) teorik parlaklığına asla sahip olamadı. Maitan böyle bir görevi başarabilecek tek kişiydi, ancak önceliğin Troçki’nin eserlerini çevirmek ve yaymak olduğunu düşünüyordu.

Sonraki yıllarda Marksizmin krizi, Antonio Gramsci veya İtalyan Komünist Partisi’nin  (PCI) tarihi üzerine keskin müdahalelerini küçük yayıncılara emanet etmeye karar verdi ve bunlar hiçbir zaman daha geniş bir kitleye ulaşmadı. Korkarım bu, nesnel koşullardan ziyade bir tercihin sonucuydu.

Bu seçim bir yaşam biçiminden kaynaklanıyordu. Maitan bir örgüt için yazıyordu ve okurları da militanlardı. Rosa Luxemburg’dan Vladimir Lenin ve Lev Troçki’ye kadar profesyonel devrimciler hep böyle yapmıştı ve o da onların yolunu izledi.

Mario Tronti ve Toni Negri ise Mandel ya da Bensaïd gibi üniversite profesörleriydi. Aynı hareketin önde gelen organlarında yer alırken Maitan gibi figürlerle deneyimleri, tartışmaları ve seçimleri paylaşmaları, siyasi liderlerin yanı sıra kamusal entelektüeller olmalarına izin veren başka bir sosyal dünyaya ait olmalarını engellemedi. Belki de İtalyan Troçkizminin 1960’larda, en etkili olduğu dönemde eksikliğini hissettiği şey buydu.

Tarih ve Siyaset Arasında

Şimdi odağı Maitan’ın hayatından çalışmalarına kaydırmama izin verin. İtalyan feminist Lidia Cirillo’nun ifadesiyle, tarih onu haklı çıkarırken, siyaset haklı çıkarmadı. Reinhart Koselleck’in de belirttiği gibi, tarihi en iyi yorumlayanlar galipler değildir. Geçmişin bilgisine en derin katkı, bakışları özür dileyici değil eleştirel olan mağluplardan gelir.

Maitan, neredeyse her zaman yenilgiye uğrayan haklı davaların savunucusuydu. Yirmili yaşlarında anti-faşist direnişe katılarak doğru bir seçim yaptı ve ardından dünyayı karşıt bloklara bölen Soğuk Savaş şantajını reddederek Dördüncü Enternasyonal’e katıldı. ABD liderliğindeki emperyalizm ile Stalinizm arasında seçim yapmak istememekte haklıydı

1940’ların sonlarında İtalya’da Troçkist olmayı seçmenin doğal ya da açık bir yanı yoktu. Sapkın, anti-Stalinist bir komünist olmak kendini izolasyona mahkum etmek anlamına geliyordu ve bu yolu seçen çok az kişi vardı. Ama bu yol solun onurunu kurtardı.

Maitan, Sovyetlerin Macaristan’ı işgal ettiği yıl olan 1956’da Troçki’nin İhanete Uğrayan Devrim  (1936) kitabını çevirdi. Birkaç yıl sonra Einaudi için Troçki’nin mirası üzerine bir cilt yayınladı ve Polonyalı sol muhalifler Jacek Kuroń ve Karol Modzelewski’nin metinlerini çevirmeye devam etti.

İtalya’da anti-komünizme düşmeden Stalinizmi kınayan çok az kişi arasındaydı. Savaş sonrası dönemde tanıdığı pek çok sosyalist, Nicola Chiaromonte ve Ignazio Silone gibi entelektüeller gibi ikinci yolu izledi ve sonunda Kültürel Özgürlük Kongresi ile aynı hizaya geldi.

O zamanlar “Üçüncü Dünya” olarak adlandırılan ülkelerdeki sömürge karşıtı devrimleri destekleme tercihi de aynı derecede doğruydu. Maitan’ın durumunda bu destek coşkulu, cömert ve somuttu ve yukarıda bahsedilen devrimci kozmopolitizmden doğal olarak kaynaklanıyordu. Şili’den Arjantin’e, Bolivya’dan Meksika’ya ve Cezayir’den İran’a dünya devriminin bir gezginiydi.

Bu devrimci hareketler üzerine yazdıkları bu bağlılığı açıkça göstermektedir. Bu deneyimlerden birçok dostluk ve bazen de sert çatışmalar doğdu. Bu devrimlere fikirlerini, deneyimlerini ve Dördüncü Enternasyonal’in sunabileceği desteği getirdi.

Sui Generis Antrizm

Komünist partilerdeki sözde antrizm meselesi daha karmaşıktır. Bu, 1952’den itibaren Maitan’ın ana ilham kaynaklarından biri olduğu bir stratejiydi. Onun anlayışına göre antrizm, kendisine tamamen yabancı olan Makyavelist bir siyaset vizyonuna göre, aygıtlara sızmayı veya yeraltında bölünmeler hazırlamayı amaçlayan komplocu bir operasyon değildi. Onun tercih ettiği ve “kendine özgü antrizm” olarak adlandırılan strateji, komünizmin gücünün nesnel olarak gözlemlenmesine dayanıyordu.

İtalya örneği bunun açık bir kanıtıdır. 1950’lerde PCI iki milyondan fazla üyeye sahipti ve etkileyici toplumsal köklerinin yanı sıra anti-faşist direnişten kaynaklanan olağanüstü bir havaya sahipti. Bu güç milyonlarca işçiye saygınlık ve siyasi temsil kazandırmış, toplumsal çıkarlarının savunulmasında yeri doldurulamaz bir işlev görmüş ve çoğu durumda eğitimleri ve kültürel gelişimleri için pedagojik bir işlev üstlenmiştir.

Çelişkilerle dolu, dikey ve otoriter bir partiydi ve liderliği ile genellikle okur-yazar olmayan tabanı arasında korkutucu bir uçurum vardı. PCI, Moskova ile organik bağları olan Stalinist bir partiydi ama İtalya’da demokratik bir cumhuriyetin kurulmasına yardımcı olmuştu. Muhalefetin sesini duyurmak için bu partide yer almak, sekterliği reddetme motivasyonuyla doğru bir seçimdi.

Ancak savaş sonrası İtalya baş döndürücü bir hızla dönüşüyordu. İşçi sınıfı içeriden değiştirilirken sosyolojisi de değişiyor, büyük kitleler taşradan şehirlere ve güneyden kuzeye göç ediyordu. Aynı dönemde kitlesel üniversite doğdu ve yeni bir asi nesil ortaya çıktı.

İtalyan Troçkizmi kendisini bu derin değişimin bir ifadesi haline getirmişti. La sinistra gibi bir haftalık derginin geçici ama önemli deneyimini ya da Samonà e Savelli gibi yirmi yıl boyunca Fransız yayınevi Editions Maspero ya da İngiliz Verso’nun İtalyan eşdeğeri olarak işlev gören bir yayınevinin yaratılmasını düşünmek yeterlidir. Ancak paradoksal bir şekilde, Maitan ve yoldaşları bunun tüm sonuçlarını anlamamışlardı.

Otobiyografisinde Maitan, 1968’in sonları ile 1969’un başları arasında akımının antrizm pratiğini sona erdirmeye karar verdiği ölümcül gecikmeden bahsederken, bu “bilinçsizce muhafazakar refleksi” tamamen taktiksel mülahazalara bağlamaktadır. Aslında, İtalya’da yaşanmakta olan derin dönüşümlerin siyasi boyutunu kavrayamadığını düşünüyorum. Sahip olduğu kültür, onu işçi hareketini PCI ve sendikaların özel prizmasından görmeye yöneltmişti, ancak bu gerçeklik anlayışı geçerliliğini yitirmeye başlamıştı.

Uzun 68

(Eski sosyal demokrat görüşe göre) “emeğin özgürleşmesini” istemeyen ama “emeğin reddini” (rifiuto del lavoro) uygulayan yeni bir işçi sınıfı ortaya çıkmıştı. Artık eğitim hakkı için değil (şimdi büyük ölçüde elde edildi), “burjuva üniversitesinin” ve piyasa toplumunun radikal bir eleştirisi için mücadele eden öğrenciler ortaya çıkmıştı. Yeni bir nesil sokaklara dökülüyor ve değişimin kahramanları ve özneleri olmak istiyordu.

Kendi kontrolü dışında hareket eden her şeye her zaman güvensizlikle bakan PCI, bu isyanı yönlendiremedi. Operaismo, “kitlesel işçi” ve “sınıf bileşimi” teorisiyle, neler olup bittiğini daha iyi anlıyordu ve belki de İtalya’nın “uzun 68″i sırasında radikal solda kültürel olarak hegemonik akım haline gelmesinin nedenlerinden biri de budur.

Elbette, İtalyan Troçkist haftalık Bandiera rossa’nınLotta Continua veya Potere Operaio gibi Yeni Sol gruplara yönelttiği eleştirilerin çoğu yerindeydi. Ancak, konu dönemin temel eğilimlerini teşhis etmeye geldiğinde, işçicilik daha ileri görüşlüydü. Maitan bu akımın “teorik deformasyonlarını”, tarihsel öncüllerini tespit etmeden eleştirmişti.

Bu anlamda, 68’deki siyaset onun yanıldığını kanıtlamıştı. PCI’ın yeni bir öğrenci, feminist ve işçi siyasi radikalleşme dalgasını yönlendireceğini düşünmüştü. Bu radikalleşmenin geleneksel sol partilerin dışında gerçekleştiğini anladığında ise artık çok geçti. 1960’ların başında Komünist Parti’nin gençlik federasyonlarının çoğunun başında Troçkistler vardı. 1968’e gelindiğinde, üyelerinin ve liderlerinin çok büyük bir bölümü partiyi terk etmiş ve yeni oluşmakta olan radikal solun güçlerine katılmıştı.

İtalyan Troçkizmi, İtalya’daki Yeni Sol’un entelektüel omurgasını oluşturan işçicilik ile hiçbir zaman etkili bir diyalog kuramadı. 1964 yılında Bandiera rossa ve Quaderni rossi arasında Vittorio Rieser, Raniero Panzieri ve Renzo Gambino gibi düşünürlerin katıldığı bir yuvarlak masa tartışması yapıldı, ancak devamı gelmedi. Bu kaçırılmış bir fırsattı çünkü bu yüzleşme her iki akım için de verimli olabilirdi ve hatta belki de Yeni Sol’un sonraki on yıldaki çabaları için farklı bir sonuç doğurabilirdi.

Livio Maitan, 1970’lerde antrizm döneminin sona erdiğini belirterek, Troçkistlerin rolünün aşırı solun birleşmesi için bir program sağlamak olduğunu düşündü. Ancak bunu, pragmatik ve kafa karıştırıcı bir şekilde Yeni Sol’un tam da üstesinden gelmeye çalıştığı Leninist bir parti modeli sunarak yaptılar. Siyaset onun yanıldığını bir kez daha kanıtladı.

Gerilla Günleri

İtalya’da meydana gelen dönüşümleri kavramasını engelleyen “bilinçsizce muhafazakâr refleks” ile aynı dönemde onu Latin Amerika’da gerilla savaşının stratejik seçimini teorileştirmeye iten -başka nasıl tanımlanabilir bilmiyorum- acelecilik arasında çarpıcı bir tezat vardır. Maitan, Dördüncü Enternasyonal’in 1969’daki Dokuzuncu Kongresi’nde alınan ve 1974’teki bir sonraki kongrede büyük ölçüde teyit edilen kararların hazırlanmasından sorumlu olarak bu stratejinin ana ilham kaynaklarından biriydi. [Latin Amerika’da Silahlı Mücadele Şubat 1974. Türkçesi: Sürekli Devrim, dergisi, Eylül 1978]

İtalya’da, kitle hareketlerini felce uğratan ve hükümeti baskıcı bir “istisna hali”ne iten Kızıl Tugaylar terörizmini eleştirdi. Ancak Küba deneyiminin tekrarlanamayacağı bir ülke olan Arjantin’de, Dördüncü Enternasyonal’in Arjantin seksiyonunun askeri kolu olan Halkın Devrimci Ordusu’nun (ERP) gerilla savaşını destekledi. Hatta Arjantin hükümeti Maitan’dan bir ERP komandosu tarafından kaçırılan bir FIAT yöneticisinin serbest bırakılması için arabuluculuk yapmasını istedi.

Gerilla dönüşü felaketle sonuçlandı ve insan hayatı açısından çok yüksek bir maliyete yol açtı. Maitan öldürülenlerin çoğunu tanıyordu ve otobiyografisinde onlara saygılarını sundu, ancak bu stratejinin sonucunu hiçbir zaman ciddi bir şekilde tartışmadı. Dördüncü Enhternasyonal’in Tarihi’ni yazarken, kendisini, bazen özür dileyen bir havanın hakim olduğu, olayların özüne inmeyen ağırbaşlı bir anlatımla sınırlar. Daniel Bensaïd kitaba yazdığı önsözde, kitabı hoşgörüyle “eksik ve kısmi” olarak nitelendiriyor. 

Maitan, gerilla savaşının tüm kıta için devrimin yolu olacağı yanılsamasını Latin Amerikalı devrimciler kuşağıyla paylaştı. Bunu sadece dışarıdan paylaşmakla kalmadı; bir teorisyen ve stratejist olarak bunun sorumlularından biriydi.

Çin’in Kültür Devrimi’ni yorumlama görevi söz konusu olduğunda çok daha berraktı. Bu çalkantılı dönemi özgürlükçü bir patlama olarak değil, Komünist bürokrasinin iki fraksiyonu arasındaki şiddetli çatışmanın damgasını vurduğu bir rejim krizi olarak gördü -Mao’nun parti tabanını harekete geçirerek üstesinden gelmeyi başardığı bir çatışma. Analizleri keskindi ve Kültür Devrimi’ne adadığı kitabı en önemli eserlerinden biri olmaya devam etse de Maoizm’in etkisine karşı yaptığı uyarılar radikal sol üzerinde sınırlı bir etki yarattı.

Direniş Yolu

Hayatının sonunda bile, Rifondazione Comunista (Komünist Yeniden Kuruluş) deneyimine cömertlik ve coşkuyla katıldığında tarih Maitan’ı haklı, siyaseti haksız çıkardı. Berlin Duvarı’nın yıkılmasından ve Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra, kapitalizmin en gösterişli ve müstehcen versiyonu olan neoliberalizmin zaferine boyun eğmemiş, metanetli bir azimle hemen direniş yoluna girmiştir.

Batı’daki anti-kapitalist devrim ile “fiilen var olan sosyalizm” dünyasındaki antibürokratik devrim arasındaki bağlantı olarak Almanya’nın 1980’lerin sonunda bir kez daha dünya devriminin çekirdeği haline geldiği yanılsamasına bir anlığına kapılan Ernest Mandel’in yanılsamasını paylaşmamıştı. Bana neredeyse iki yüzyıl geriye gittiğimizi ve işçi hareketinin kökenlerinde olduğu gibi sıfırdan başlamamız gerektiğini söylediği 1991 yılındaki bir konuşmayı hatırlıyorum. Ancak bu olasılık onun cesaretini kırmadı.

Siyaset onu haksız çıkardı; Rifondazione’nin inşasına katılmak yanlış olduğu için değil, bu partinin yeni bir yüzyılın gelişine ve tarihsel bir yenilgiye geçmişin araçları, yapıları ve fikirleriyle yanıt verdiğini anlamadığı için. 2000’lerin başındaki küreselleşme alternatifi hareketler ile yeni parti arasında bir sentez oluşturma çabası vardı ama başarısız oldu.

Livio Maitan, artık aramızda olmayan kahramanca ve trajik bir dönem olan yirminci yüzyılda tasarlandığı ve yaşandığı şekliyle devrimi somutlaştırdı. Onun mirası hatırlanmayı ve üzerinde eleştirel bir şekilde düşünülmeyi hak ediyor, ancak kendi yüzyılımızın radikal solu başka yollar izleyecektir.

Çeviri: İmdat Freni

Kaynak: https://jacobin.com/2023/08/livio-maitan-italy-marxism-trotskyism-professional-revolutionary-history

Che adına… – Ernest Mandel

Eric Toussaint tarafından bize gönderilen Ernest Mandel’in yayınlanmamış bir metnini yayınlıyoruz. Bu metin, Che’nin 1980’lerin sonunda SSCB’de Gorbaçov’un politikalarının propagandası olarak kullanılmasına tepki olarak 1989 yılında yazılmıştır. (Europe Solidaire Sans Frontières – ESSF)

Che’nin mirasını yeniden canlandırmaya yönelik pek çok girişim arasında en sonuncusu en az şaşırtıcı olanı değil. Nikaragua’da siyasi eğitim kursları veren Sovyet Gorbaçov tarihçisi Kiva Maidanicki (1929-2006) 1987 yılında Nikaragua’da yayınlanan Perestroika: la revolución de las esperanzas adlı kitabında Che ve Gorbaçov arasında “sosyalizmin değerleri” açısından “manevi ve psikolojik yakınlık” olduğunun altını çiziyor. Röportaj, Küba’da tanınmış bir gazeteci olan, genellikle Sovyet yanlısı bir duruştan ilham alan ve “ortodoks” Latin Amerika KP’leri ile sadık akım arasında iyi niyet misyonu verilmiş gibi görünen Marta Harnecker (1937-2019) tarafından gerçekleştirilmiştir. Ancak bu toparlanma girişimi – perestroyka etiketi altında yürütülse bile – bir dizi zorluğu da beraberinde getirmektedir.

Piyasa temelli ekonomik reformlar Che’nin özellikle bağlı olduğu “sosyalizm değerleri” arasında yer almıyordu. Liberman ve Trapeznikov tarafından 1960’larda savunulan reformlara karşı düşmanlığı oldukça açıktı; şirketlerin mali özerkliğine dayanan “ekonomik hesaplama”nın getirilmesine ve her şeyden önce maddi teşviklere, parça başı çalışmaya ve ikramiyelere dayanan bir ücret sistemine karşıydı. Che’nin muhalefeti “ekonomik yasaları ve mekanizmaları” küçümsemesinden kaynaklanmıyordu: Che, kapitalist toplumdan kökten farklı bir sistem olarak tasarlanan, kâr ve meta kategorilerine karşıt kategorilere dayanan bir sosyalizm inşa etmek adına, sektörel çıkarlardan ziyade genel çıkarlar temelinde yatırımların ve kredilerin kontrolünü içeren titiz bir planlama ve merkezi bir bütçe sisteminden yanaydı. Aksi mümkün olmadığında, meta kategorilerinin kullanımının en az sosyalleşmiş sektörlerle sınırlandırılması gerektiğini düşünüyordu. “Kapitalizmin miras bıraktığı çürümüş silahlarla – ekonomik bir birim olarak meta, karlılık, bir uyarıcı olarak bireysel maddi çıkar – çıkmaz sokağa girme riskiyle karşı karşıyayız.” Tarihsel deneyim bunu doğrulamaktadır.

Mesajın açıklığı belirsizliğe çok az yer bıraktığından, Sovyet tarihçi “bir yüzyıldan daha eskiye dayanan” bu iddiaları ütopyalar deposuna atar. Dahası, ona göre bu görüşler “Che’nin bir teorisyen olarak anlayışının özünü” oluşturmaz; son olarak, “muzaffer devrimin ilk yıllarında kitlelerin ruh haline” uyarlanabilirler, ancak sonraki on yıllarda kitlelerin psikolojisi ve bilinci artık aynı değildir. Zavallı Sosyalizm! Tarihin ölçeğinde zar zor doğdu ve çoktan mahkum oldu!

Söylemeye gerek yok ki, Che’nin anlayışı – tüm Marksist teorisyenlerinki gibi – kitlelerin devrimci bilincini geçici bir olay haline getiren, kitlelerin kaçınılmaz olarak siyasi ilgisizliğe geri döndüğü ve piyasa yasalarına, havuca ve sopaya başvurmak zorunda kaldığı siyasi kaderciliğin antiteziydi. Che, tam tersine, kitlelerin seferberliğinin ve bilinçlerinin devrimci süreçleri teşvik eden enternasyonalist bir politikayla, bürokrasi ve yolsuzlukla mücadeleyle, liderlerin örnek davranışlarıyla ve sosyalist demokrasinin geliştirilmesiyle canlandırılabileceğine inanıyordu, ancak bu açıdan anlayışı sınırlıydı.

Her şey bir araya geliyor: Che’nin enternasyonalizmi, ABD ile diplomatik “diyaloğa” verilen önceliğin, Üçüncü Dünya’daki devrimci süreçlerin aleyhine olmasını ve bunların sadece “bölgesel çatışmalar” düzeyine indirgenmesini kabul etmekte zorlanırdı. Nikaragua’nın petrol sıkıntısı çektiği bir dönemde Sovyet hükümeti tarafından az miktarda ve şartlı olarak verilen askeri yardımı Gorbaçov “polisin kullandığı türden hafif silahlar seviyesine” indirmeyi düşünüyordu …. Vietnam’daki “sosyalist kamptan” gelen yardımın eksikliklerini şiddetle kınayan Che, proleter enternasyonalizminin bu “anlayışını” şiddetle kınardı.

Che’nin tüm bunlarla ne ilgisi var? Bu, Orta Amerikalı devrimcilerin sırtından Başkan Ronald Reagan’la yapılan uzlaşmaların acı faturasını ödetmek için tasarlanmış kaba bir propaganda operasyonu muydu? Ya da Latin Amerika Komünist Partisi’nin (ki buna çok ihtiyacı var) itibarını iade etmek için mi? Sovyet bürokrasisinin Che’nin Bolivya KP’si tarafından açıkça ihanete uğramasının ve uluslararası komünist hareket tarafından kınanmasının izlerini silmek istemesi muhtemeldir. Stalin’in torunlarında herhangi bir uluslararası kahraman bulamayanlar, 20 yıl sonra lekesiz bir bayrağın muazzam prestijini geri kazanmaya çalışıyorlar.

Çeviri: İmdat Freni

Kaynak: http://www.europe-solidaire.org/spip.php?article67378

Küreselleşmeden çıkışın yükselişinde Çin – Pierre Rousset ile söyleşi

Çin ekonomisinin yükselmesine ve uluslararası alanda genişlemesine izin veren dünya artık yok. Çin-Amerikan gerilimleri, ticari küreselleşmeden çıkış krizinin arka planında keskinleşiyor. Ulusal Halk Kongresi toplantısında Xi Jinping, Çin Komünist Partisi’nin merkezi organları üzerindeki hâkimiyetini teyit etti, ancak kötüye giden bir ekonomiyle mücadele etmek zorunda. Moskova’da “en iyi dostu” Vladimir Putin ile bir araya geldi ve Avrupa’daki hisselerinin bir kısmını kaybetme riskini göze alarak Avrasya krizine daha fazla dahil oldu. Bu diplomatik gösterinin ve birlik görüntüsünün ardında, rejim hem ülke içinde hem de uluslararası alanda sorunlu bir durumla karşı karşıya.

Çin’deki “şimdiki anı” nasıl görüyorsunuz?
Hem ülke içinde hem de uluslararası alanda yaşanmakta olan değişimlerde istikrarı bozucu bir hızlanma. Ulusal Halk Kongresi (UHK) dokuz gün boyunca toplandı ve 13 Mart Pazartesi günü sona erdi. Kongrede dikkat çeken iki nokta vardı: Xi Jinping üçüncü bir dönem için yeniden Halk Cumhuriyeti Başkanı seçildi ki bu elbette sürpriz değil, ancak oybirliğiyle seçildi ki bu da alışılmadık bir durum. Xi böylece partiyi, orduyu ve devleti bölünmeden yönetme arzusunu ortaya koyuyor. Ardından, UHK önümüzdeki yıl için %5’lik bir büyüme hedefini onayladı. Bu çok düşük bir orandır (ve bu orana ulaşılacağına dair hiçbir kesinlik yoktur) ve işsizliğin ve sosyal eşitsizliğin artması anlamına gelecektir. İçeride ise rejimin, köklü nedenleri olan bir krizden geçmekte olan ülkenin kontrolünü yeniden ele geçirmesi gerekiyor.
Uluslararası alanda ise sinyaller çelişkili. Washington ve Pekin arasındaki jeostratejik çatışma sertleşiyor, ancak Apple’in başkanı Tim Cook’un Pekin’e yaptığı ve onurlandırmalarla karşılandığı ziyaretin de tanıklık ettiği gibi, ulusötesi sermaye için işler engellenmeden devam etmeli. Şirketin geçen yıl Xi Jinping’in Covid politikasının ölümcül “başarısızlıklarının” bedelini ağır bir şekilde ödediği ve üretiminin bir kısmını başka bir yere taşıyarak bağımlılığını azaltmaya çalıştığı düşünüldüğünde bu ziyaret daha da önem kazanıyor. Ancak Çin pazarının önemi ve Çin’in yatırımcılara sunduğu ekonomik ekosistemin avantajları göz ardı edilemez.
Putin’in Ukrayna’daki savaşı ve ABD’nin Asya’ya yeniden odaklanması Çin rejimini bazı zor seçimlerle karşı karşıya bıraktı. Xi Jinping’in Moskova’ya yaptığı son ziyaret, Çin’in küresel askeri çatışmalar ve gerilimler jeopolitiğindeki konumunda önemli bir değişime işaret ediyor. Bu da bize Rusya-Çin ilişkilerini ve bu ilişkilerin özellikle Avrasya üzerindeki etkilerini değerlendirme (girişiminde bulunma) fırsatı veriyor. Yükselen bir güç olan Çin ile yerleşik bir güç olan ABD arasındaki jeostratejik çatışma yeni ve kritik bir aşamaya girmiştir. Çin’in ekonomik kalkınması ve uluslararası yükselişi, uluslararası işbölümü ve neo-liberal küreselleşmedeki yeri ile özünde bağlantılıdır. O günler geride kaldı. Meta küreselleşmesinin krizinden kapitalist küreselleşmenin çözülemez krizine geçtik. Diyelim ki Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) “şu anki durumu”, her şeye karar veren Siyasi Büro Daimi Komitesi (Xi’nin sıkı kontrolü altında) olduğu için… kararsız. Bu durumun, iklim krizinin aniden kötüleşmesi ve dünyanın giderek askerileşmesi gibi küresel sonuçları ne yazık ki açıktır.

Xi Jinping’in Moskova ziyareti bize ne anlatıyor?
Geçen yıl Ukrayna’nın işgalinin Tayvan’a yönelik bir Çin saldırısının başlangıcı olup olmadığı sorusu gündeme gelmişti –Avrasya’nın batısında ve doğusunda iki cephe açarak, o dönemde siyasi olarak bölünmüş ve askeri olarak hazırlıksız olan NATO ülkelerini karşısına alan gerçek bir Çin-Rus ittifakı. Durum böyle değildi ve geriye dönüp baktığımızda Pekin’in bir dizi nedenden ötürü Tayvan macerasına kalkışacak konumda olmadığını söyleyebiliriz. Xi de bunu yapamazdı ama muhtemelen ABD’yi doğrudan karşısına alabilecek bir savaş da istemiyordu.
Ukrayna’daki çatışmanın uzun vadeli niteliği, Çin’in Avrupa’daki ve daha genel olarak Batı’daki siyasi ve ekonomik çıkarlarını tehlikeye atmıştır. Bu azımsanacak bir mesele değil. Ancak Xi Jinping, büyük ağabey olmasına rağmen, Putin savaşının gidişatını etkileyemedi. Bir yıl sonra, aralarındaki pek çok çekişme ve rekabete rağmen sarsılmaz dostluklarını sergilemek üzere Moskova’ya gitti. Bu “şimdiki an”da, Uluslararası Adalet Divanı’nın Ukraynalı çocukların “yasadışı sınır dışı edilmesi” nedeniyle savaş suçu işlemekle itham ederek hakkında tutuklama emri çıkarmasından kısa bir süre sonra Putin’e destek vermek her şeyden önce oldukça gösterişli bir jesttir. Birlikte “biz en iyi dostlarız” diye ilan ettiler.
Şubat 2022’de Rusya’nın Ukrayna’yı işgali Çin’i zor durumda bıraktı. Pekin, Ukrayna’nın işgali nedeniyle Moskova’yı hiçbir zaman kınamadı, ancak tüm başkentler gibi ÇKP liderliği de gelişmeleri gözlemlemek için zaman ayırdı ve endişelendi. Değerlendirme sertti: Ukrayna ulusal direnişi karşısında “özel operasyonun” başarısızlığı, işgalci güçlerin aşırı gaddarlığı (Rusça konuşan halklar da dahil), Afganistan fiyaskosundan bu yana felç olan NATO’nun yeniden canlandırılması, ABD’nin Avrupa sahnesine dönüşü…
Putin’in kendi itirafına göre, işgalin tek gerekçesi NATO’nun baskısı (acil değil, potansiyel) değildi: ülkenin var olma hakkını reddediyor ve Çarlık İmparatorluğu’nun ya da Stalinist SSCB’nin sınırlarını geri getirmek istiyordu (diğer Doğu Avrupa ülkelerini endişelendiren bir hedef). Bunu yaparken Pekin’in uluslararası sınırlara saygı konusundaki resmi inancını çiğnedi ve nükleer tehdidi tekrar tekrar kullanarak Çin diplomasisinin en önemli tabularından birini ihlal etti…
Pekin, Ukrayna, Doğu ve Batı Avrupa’ya ekonomik ve diplomatik olarak büyük yatırımlar yaparak geniş bir nüfuz ağı ördü. “Yeni İpek Yolları”nın önemli bir bileşeni. Dolayısıyla çok fazla risk alıyordu. Xi Rusya’dan kopmak ya da elindeki hisseleri kaybetmek istemiyordu. Bu nedenle Ukrayna krizi konusunda BM de dahil olmak üzere temkinli bir duruş sergiledi.
Xi’nin gezisi daha önceki temkinli yaklaşımından ayrılıyor. Çin Komünist Partisi (ÇKP), Rusya’ya verdiği desteğin Avrupa’daki maliyetini (Alman ve Fransız devlet başkanlarının yardımıyla) sınırlamaya çalışsa da, önceliklerinde önemli bir ayarlamayı yansıtıyor. Washington ile çatışmanın sertleşmesinin ardından, jeostratejik öncelikleri artık Asya’da yer almaktadır: Güney Çin Denizi ve Tayvan, Pasifik… Bu açıdan bakıldığında, Ukrayna’daki savaşın devam etmesi Çin rejimi için iyi bir şey haline geldi: bir durdurucu görevi görüyor– Washington Avrupa cephesine ne kadar çok silah, finansman ve asker ayırırsa, Hint-Pasifik bölgesindeki yeniden konumlanmasının kapsamını o kadar sınırlamak zorunda kalacaktır.

Çin-Rusya ilişkilerini nasıl tanımlarsınız?
Xi Jinping ve Vladimir Putin “yeni dönemin kapsamlı stratejik koordinasyon ortaklığının derinleştirilmesine ilişkin ortak bir bildiri” imzaladı. Buradaki önemli kelimeler bana “kapsamlı” ve “çağ” (yeni) olarak görünüyor ki bu da sözde “sınırsız” bir ittifakı onaylıyor. Bu formül (“sınırsız”) Ukrayna’nın işgalinden kısa bir süre önce zaten kullanılmış ve daha sonra az çok kullanılmaz hale gelmişti. Şimdi bir intikam duygusuyla geri döndü. Bana öyle geliyor ki bu, şimdiye kadar olduğundan daha tutarlı, ancak her zamanki kadar eşitsiz bir stratejik yönelime sahip bir Çin-Rus bloğunun resmileşmesinin bir işaretidir.
Çin-Rusya ilişkileri son derece asimetriktir ve iki ülke eşit düzeyde değildir. Bu çok açık. Moskova’da kaldığı süre boyunca Xi yardımsever bir imparator, Putin ise itaatkâr bir vasal gibi davrandı. Bu kanıtı ÇKP’nin bu ortaklığa ihtiyacı olduğunu belirterek nitelendirmek istiyorum. ÇKP’nin kabusu kendisini ABD’ye karşı askeri olarak yalnız bulmaktır. Bu zeminde güvenebileceği bir müttefike ihtiyacı var ve Rusya’dan başka bir seçenek de yok.
Sınırlarında yeni düşman hükümetlerle karşı karşıya kalmak da istemiyor. Putin (ya da Kuzey Kore’deki Kim Jun-un) hakkında ne düşünürse düşünsün, Xi rejiminin çöktüğünü görme riskini göze alamaz. Bu yüzden Putin’e 2024 başkanlık seçimlerinde yeniden seçilmesi için tam destek verdi! Kremlin’in çok ihtiyaç duyduğu ev sahibinin diplomatik güvenilirliğine hoş bir destek. Xi, Putin’i Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından taciz edilme riski olmadan bir dizi devlet başkanıyla (Çin himayesi altında) konuşabileceği Çin’deki uluslararası toplantılara davet ediyor.
Xi Jinping’in titiz olduğu bir konu varsa o da nükleer silahlardır. Vladimir Putin, Belarus’a “taktik” nükleer silahlar yerleştireceğini ve orada bir nükleer silah deposu inşa edeceğini açıkladı… Batı için olduğu kadar dostu Xi için de yeni bir provokasyon.

Peki ya ekonomik durum?
Çin ve Rusya ekonomileri pek çok açıdan birbirlerini tamamlayıcı niteliktedir; Çin mal ve sermaye ihraç ederken Sibirya’nın yeraltı kaynaklarından, elbette Batı’dan yapılan ithalatın azalmasının “serbest bıraktığı” ucuz petrol ve gaz da dâhil olmak üzere, ürünler ithal etmektedir. Çin şu anda Rusya’nın önde gelen ticaret ortağı, Rusya ise Pekin’in yalnızca on birinci ticaret ortağı (ihracatı 2022’den bu yana önemli ölçüde artmış olsa da). Ticaretin eşitsiz olduğu örnek bir vaka. Bununla birlikte, Pekin’in özellikle enerji ve madenler alanında Rusya’ya ihtiyacı olduğu bir kez daha ortaya çıktı. Xi Jinping tüm kartlarını Rusya’nın eline vermek istemiyor gibi görünüyor. Rus kudret helvasına fazla bağımlı olmamak için Suudi Arabistan ve İran’a ve Orta Doğu petrolüne yöneliyor.
Pekin’in bakış açısından Rusya ile “ortaklığın” önemini anlamak için yakınlıklarını ve coğrafi tamamlayıcılıklarını göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Yakınlık: iki ülke ortak bir sınırı paylaşıyor, bu da güvenli ticareti mümkün kılıyor ve uluslararası ticaretin jeopolitik (veya sağlık) bir kriz nedeniyle sekteye uğraması durumunda sigorta sağlıyor. Tamamlayıcılık: Çin Avrasya’da merkezin dışında yer alıyor. Rusya ile birlikte kıta genelinde ağırlık taşıyor. Hem batıda hem de kuzeyde. Arktik denizlerine sınırı yok. Sibiryalı bir güç olarak Rusya, iklim değişikliğinin, kutup bölgelerinin ve deniz yollarının çözülmesinin müjdelediği Uzak Kuzey için (şiddetli) rekabete katılmasını sağlamalıdır.
Bununla birlikte, Çin-Rusya bloğu çatışma içinde kalmaya devam ediyor. Putin, Çarlık İmparatorluğu’nun ya da Stalinist SSCB’nin sınırlarını geri getirmeyi hayal ediyor mu? Ancak Orta Asya’da, tam da bu tarihi çemberin bir parçası olan ülkelerde kendini gösteren Çin’in etkisidir. Burası hem kaynakları hem de coğrafi konumu itibariyle büyük önem taşıyan bir bölge: Sibirya, Orta Doğu, Güney Asya ve Çin arasında, ekonomik ve askeri iletişim için kaçınılmaz bir geçit olan çok önemli bir konuma sahip. Xi Jinping Moskova’da bulunduğu sırada Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Tacikistan’ın davet edildiği bir Çin-Orta Asya zirvesinin düzenleneceğini duyurdu. Rusya marjinalleştirildi ve Moskova’nın Çin desteği için ödemesi gereken bedel bu. Bahse girerim bu tek bedel olmayacaktır. Rus ordusunun büyük kısmı batıda yoğunlaşmış durumda ve bu da kuzeydoğu Asya’daki “en iyi dostu” ile görülecek birkaç toprak hesabı olan Pekin’in işine geliyor.

Çin, Ukrayna ihtilafında arabulucu mu?
Çin, Ukrayna krizine siyasi bir çözüm bulunması için iyi niyet misyonunu sunan tarafsız bir üçüncü güç değildir. Sadece Moskova’ya kararlı bir destek sağlamakla kalmıyor, aynı zamanda Avrasya’da bu savaş etrafında yaşanan jeostratejik çatışmanın da bir paydaşı ve bunu gizlemiyor. Xi Jinping tarafından sunulan 12 maddelik plan bu durumla tutarlıdır. Uluslararası sınırlara ve BM düzenine saygı ilkesini savunuyor ama Moskova’nın bunu ihlal ettiğini söylemiyor. Aslında, Rusya’ya yönelik hiçbir özel talep içermiyor –bu nedenle Putin bu planla mutabık olduğunu ilan edebildi. Resmi Çin medyası, savaşın nedenlerine ilişkin Rus anlatısını sadakatle yeniden üretti: NATO’ya karşı bir meşru müdafaa eylemi. Ayrıca Dışişleri Bakanlığı’nın şu uzun notunu yayınladılar: “Ukrayna’da bir kriz olsun ya da olmasın, Çinli ve Rus liderler karşılıklı ziyaretlerini sürdürecekler (…) ABD Tayvan Boğazı’nda gerilimi arttırmak istiyor…”. “[Ukrayna] sorununu çözebilecek tek kişi onu yaratan kişidir. Ukrayna krizini çözmenin anahtarı Çin’in elinde değil, ABD ve Batı’nın elindedir”. (Frédéric Lemaire ve Nicolas Ruisseau tarafından 22 Mart 2023 tarihli Le Monde’da alıntılanmıştır). Kendinizi bir arabulucu olarak sunmanın daha ikna edici yolları var…
12 maddelik planın her şeyden önce siyasi ve diplomatik bir işlevi vardır. Bu açıdan muhtemelen etkilidir. Yirmi yıl önce, 2003 yılında, ABD (ve müttefikleri) Saddam Hüseyin rejimini devirmek için Irak’ı işgal etti; yalan suçlamalar ve dünya kamuoyunun büyük ölçüde manipüle edilmesi temelinde uluslararası hukuku pervasızca ihlal etti. Irak hâlâ bu kirli savaşın bedelini ödemektedir. George W. Bush bunu yaparak ABD hükümetinin “hukuki” ve “demokratik” kimliğini yerle bir etti. Moskova ve Pekin şimdi bu itibar kaybından faydalanıyor.


Bununla birlikte, ateşkes sorunu hâlâ devam etmektedir…
Ukrayna halkının bu savaşta ödediği bedel gerçekten üzücü ve ben de üzgünüm ancak ateşkes dışarıdan kararlaştırılmaz. Savaşan taraflar buna ihtiyaç duyduklarını hissettiklerinde ortaya çıkar. Ateşkes değil bahar taarruzuna hazırlanan Putin için durum böyle değil, tabii ki bunu yapmak için yeterli silaha sahip olması şartıyla (devam edecek). Zelenskiy için de durum böyle görünmüyor. Rusya’nın korkunç bombardımanına rağmen kış soğuğu Ukrayna halkı üzerinde herhangi bir etki yaratmadı. Kiev, daha fazla ve daha iyi Batı askeri yardımının önümüzdeki aylarda birkaç kilit cephede inisiyatifi ele almasını sağlayacağını umuyor.
Büyük güçlere ateşkes şartlarını belirleme yetkisi vermek genellikle yanlış sonuçlanır. Vietnam’da 1954 yılında olan da buydu. Vietminh’in kazanacağı vaat edilen seçimler gerçekleşmedi ve ABD, yönetimi Fransızlardan devraldı ve ABD ordusu, yıkıcı niteliği bakımından bence eşi benzeri olmayan topyekün bir savaşa girdi. Kuzeydoğu Asya’daki durum da kalıcı bir barış olmadan ateşkesin nelere yol açabileceğini gösteriyor: dünyadaki en ciddi nükleer kriz.
Bize gelince, bence esas olan Ukrayna solunun bileşenlerinin bizden ne istediğine kulak vermek ve uluslararası dayanışma içinde bu doğrultuda hareket etmek için elimizden gelen her şeyi yapmaktır. Şu an için mesaj, kalıcı barış ihtimalinin önünü açmak için Rus ordusunu büyük bir yenilgiye uğratmamız gerektiğidir. Barış planları hazırlamak bize düşmez.

Amerika Birleşik Devletleri ve Çin arasındaki çatışmayı nasıl tanımlarsınız?
Yerleşik bir güç olan ABD, yükselen yeni bir güç olan Çin ile karşı karşıyadır; öyle ki bu emperyalistler arası karşılaşma artık küresel jeostratejik durumun yapılandırıcı bir unsuru haline gelmiştir. Klasik bir senaryo, ancak hiç de klasik olmayan bir arka plana karşı…

Yeni bir “Soğuk Savaş” mı?
… Pekin-Washington çatışmasının arka planının neden “klasik” olmadığını ve “yeni Soğuk Savaş” ifadesinin neden yanıltıcı olduğunu düşündüğümü açıklayacaktım. Soğuk Savaş döneminde Doğu-Batı blokları arasındaki ekonomik karşılıklı bağımlılığın derecesi asgari düzeydeydi. Bugün ise çok yakın. Küresel bağlam yarım yüzyıl öncesine kıyasla radikal bir şekilde farklıdır ve bunu dikkate almadan mevcut durumu anlayamayız. Bunu yapmak için aynı terimleri kullanmaktan kaçınmak en iyisidir.
Bu konuya geri dönmeden önce, Doğu-Batı “blokları” arasındaki çatışma sırasında “Soğuk Savaş” teriminin dar bir Avrupa-merkezci bakış açısını yansıttığını belirtmek isterim. ABD’nin Çinhindi’nde gerilimi tırmandırmasına yol açan Asya’daki savaşın “soğuk” hiçbir yanı yoktu. İronik bir şekilde, “yeni Soğuk Savaş” şimdi ortaya atılıyor… Avrupa 1945’ten bu yana en şiddetli askeri çatışmanın merkezinde olmasına rağmen. Balkanları parçalayan çatışmalardan farklı olarak, büyük bir gücün (Rusya) kaynaklarıyla yürütülen bir savaş.
Ana akım medyanın, uzmanların ve siyaset bilimcilerin şu anda yeni bir Soğuk Savaş’tan bahsetmesi kaçınılmazdır, ancak bu aynı şeyi yapmak için bir neden değildir. Kelimeler önemlidir ve gerçekliğin yok edilmesine katkıda bulunabilecek varsayımlar taşırlar. “Soğuk Savaş” ifadesi, çok eski bir jeopolitik yorumu davet eden güçlü bir zihinsel yüke sahiptir. Birçok sol akımın ABD’ye karşı mücadele adına az ya da çok açık bir şekilde Rusya ve Çin’in yanında, hatta arkasında yer almaya devam ettiği düşünüldüğünde bu durum daha da sorunlu bir hal almaktadır. Dolayısıyla Soğuk Savaş hayali onlara mükemmel bir şekilde uymaktadır. Tıpkı simetrik olarak Joe Biden ve “Batılı demokratik değerler” adına Washington’la ittifakı savunan diğerlerinin işine geldiği gibi. Metinler de dönemler arasındaki farkı ya da çağdaş jeostratejik durumların karmaşıklığını açıklamak yeterli değildir. Daha uygun bir kelime dağarcığı da seçmemiz gerekiyor.

Hangisi?
Emperyalistler arası çatışma: her şey bununla ilgili ve bunu söylemek geçmiş jeopolitik ‘model’ ile olan farkı hemen algılanabilir hale getiriyor. Arka planda neo-liberal küreselleşmenin mirası, yani Çin’in kilit bir rol oynadığı dünya pazarının eşi benzeri görülmemiş derecede bütünleşmesi var. Pekin ve Washington şu anda tüm alanlara yayılan jeostratejik bir çatışmaya girmiş durumdalar: askeri, ittifak sistemleri, ekonomik yaptırımlar, alternatif teknolojilerin geliştirilmesi, kıt kaynakların tedarikinin kontrolü vb. Bu iki ülke birçok yönden birbirine bağlıdır ve belki daha da önemlisi, her ikisi de küresel bir savaş ekonomisi bağlamında (az ya da çok soğuk, az ya da çok sıcak) kilit şirketlerin toplu ve hızlı bir şekilde, özellikle de menşe ülkelerine taşınmasını çok zorlaştıran küresel bir üretim organizasyonuna bağımlıdır.
Batı’nın sanayisizleşmesinin üstesinden gelmenin çok zor olduğu kanıtlanmıştır. Bu sanayisizleşme öncelikle Çin’e yaramış olsa da, Çin o kadar da kendine yeterli değil. Yarı iletken sektörü örneği bunun bir göstergesidir. Yarı iletkenler neredeyse her yerde bulunmaktadır. En yüksek kalitede entegre devreleri kim üretirse, özellikle askeri sektörde belirleyici bir avantaja sahiptir. Yarı iletken lisansları genellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunuyor ancak üretim Asya’da yapılıyor: Tayvan, Güney Kore… (ve daha az ölçüde Hollanda)… coğrafi olarak Çinli komşularına karşı savunmasız olan ülkeler. Pekin bu alandaki araştırmalara önemli miktarda fon ayırıyor, ancak arayı kapatmak kaçınılmaz bir sonuç değil. Joe Biden, Tayvanlı bir firma olan TSMC’nin yardımıyla Amerika Birleşik Devletleri’nde bir üretim merkezi kurmak için devasa bir bütçe ayırdı. Çok az sayıda firma ultra minyatür mikroçipleri oyabilecek teknoloji ve bilgi birikimine sahiptir.
Taşınmanın önünde pek çok engel var. Apple örneğinde gördüğümüz gibi –Hindistan, Çin’in yerini tutmuyor– iş ABD’de üretim yapmaya gelince… Biden yönetimi şimdi sayılan şirketlere ikili bir seçenek sunuyor: Çin pazarını terk etmeniz koşuluyla ABD’ye taşınmak için büyük yardım alacaksınız. Hem pastanızı alıp hem de yiyemezsiniz… Bu rastgele çekişme, artık ne ölçüde Soğuk Savaş günlerinde yaşamadığımızı gösteriyor!
Değer zincirleri olarak adlandırılan üretim zincirleri şu anda olduğu gibi küreselleşmeye devam ederse yer değiştirmelerin ne değeri kalır? İster sağlık ister jeopolitik bir kriz nedeniyle olsun, bu zincirler bozulduğunda etkileri hemen ortaya çıkar. Araba gibi bitmiş bir ürün, çok sayıda ülkeden gelen çok sayıda bileşen içerir. Eğer bir tanesi eksikse ve yerine yenisi konulamıyorsa, üretim durma noktasına gelir. Covid-19 krizi bunu gösterdi. Aynı durum askeri endüstri için de geçerlidir. Sermaye, küreselleşmeyi tercih ederek, kârlarını optimize etmek, egemenliğini sağlamak ve üretim zincirlerini buna göre düzenlemek suretiyle uluslararası düzeyde neredeyse engelsiz bir şekilde faaliyet gösterebilmiştir. Ve şimdi başlıca emperyalist devletler sınırları yeniden etkinleştirmek, hatta onlara yenilerini eklemek istiyor. Bu eşi benzeri görülmemiş ve son derece çelişkili bir durumdur.
Kapitalist küreselleşme krizine bir alternatif olabilir: insanların yararına olacak ve iklim kriziyle mücadele edecek bir bölgeselleşme politikası (özellikle de ulaşımın azaltılmasıyla birlikte). Bu alternatifi yaygınlaştırmamız gerekiyor, ancak bunu uygulayabilecek toplumsal güçler henüz inşa edilmedi…
Kapitalist küreselleşme krizi burada kalıcıdır. Çin için sonuçları büyüktür. Bu, Çin rejiminin daha önce dünya pazarındaki merkeziliğini ve jeopolitik yükselişini sağlayan koşulları yeniden kazanmayı umut edememesinin ana nedenlerinden biridir.


Diğer koşullar nelerdir?
Burada diğer koşulların ikisinden bahsetmek istiyorum.
Çin’in yükselişi için gerekli iç koşulları yaratan Xi Jinping değildi. Her şeyden önce ülkenin bağımsız olması, eğitimli bir nüfusa ve işgücüne ve kendi başlangıç sanayi temeline sahip olması gerekiyordu. Bu 1949 devriminin mirasıydı (Maoist rejimin içine düştüğü sarsıntılar göz önüne alındığında bunu unutmaya meyilliyiz). Daha sonra Deng Xiaoping döneminde Çin bürokrasisinin yürüyen kanadı bir burjuva (karşı) devrimini, bürokratik sermaye ile özel sermayeyi birleştiren (özellikle aile ağları yoluyla) yeni bir bileşik burjuvazinin oluşumunu yönetmeyi başardı. Son olarak, Jiang Zemin ve Hu Jintao döneminde Çin’in dünya pazarına entegrasyonu pekiştirildi. Xi Jinping son ÇKP kongresinde Hu Jintao’yu alenen aşağılayarak büyük bir nankörlük gösterdi.
Xi Jinping uluslararası sahnede ummadığı bir fırsat penceresinden yararlandı: ABD’nin Asya-Pasifik’teki uzun süreli iktidarsızlığı. Orta Doğu’da batağa saplanan Obama, ABD’nin Asya-Pasifik eksenini tersine çeviremedi. Trump, istikrarsız bir şekilde ABD’nin geleneksel müttefiklerini endişelendirdi ve ekonomik cephe de dahil olmak üzere Pekin’e açık bir alan bırakırken aynı zamanda bir yaptırım politikası başlattı. Afganistan fiyaskosunun ardından Joe Biden’a kadar dünyanın bu bölgesinde inisiyatifi yeniden ele geçirmeyi başaramadı. Bu arada Pekin, Güney Çin Denizi’ni kendi yararına ve diğer kıyıdaş ülkelerin zararına olacak şekilde askerileştirdi.


Bununla birlikte, Çin’in uluslararası genişlemesi devam ediyor…
Evet, özellikle Latin Amerika, Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Sahra altı Afrika’da. Suudi Arabistan ve İran arasındaki yakınlaşmayı desteklemek yadsınamaz bir başarıdır ve bu Washington’u memnun etmemiş olmalıdır! Öte yandan Pekin, Güney Pasifik ve Doğu Asya’da, yani yakın etki alanı ve yakın güvenlik bölgesinde gerilemeler yaşadı. Bu oldukça paradoksal bir durum. Bu gerilemeler ABD’nin bölgeye dönüşüne işaret ediyor ama aynı zamanda Xi Jinping’in kendi politikalarından da kaynaklanıyor. Güney Çin Denizi’ne kıyısı olan ülkelerin ekonomik olarak Çin yatırımlarına, finansmanına ve Çin pazarına isyan edemeyecek kadar bağımlı olacaklarını düşünerek bu ülkelerin haklarını ayaklar altına aldı. Halatı çok sert çekti.
Daha genel anlamda, yeni çatışma jeopolitiği damgasını vuruyor. Japonya Başbakanı Fumio Kişida, Xi Jinping Moskova’dayken aynı anda Kiev’e gitti. Bu sadece Washington’a bir itaat eylemi değildi; kendi gündemi vardı: Japonya’nın büyük güçler konserindeki ağırlığını ortaya koymak, bir müdahale ordusunun yeniden oluşturulmasını tamamlamak, Japon halkı arasında hâlâ yaygın olan pasifist kültüre son vermek ve rejimi askerileştirmek, Kuzeydoğu Asya’da kendi emperyalizminin çıkarlarını savunmak (Kore yarımadası, toprak talepleri…). Başta Okinawa olmak üzere yurtdışındaki başlıca Amerikan üslerine ev sahipliği yaparak ve Ukrayna’ya seyahat ederek Çin’e Tayvan’la ilgili bir mesaj da gönderiyor.
Burada da jeostratejik dinamikler ile ekonomik karşılıklı bağımlılıklar arasında aynı gerilimi görüyoruz ki bu durumda söz konusu gerilimler çok güçlüdür: Çin (2019’da) ABD ile neredeyse eşit düzeyde Japonya’nın ikinci en büyük ticaret ortağıydı. Çin için Japonya, Çin dünyası dışında önde gelen yabancı yatırımcı ve ABD ve Avrupa Birliği’nin ardından Çin ihracatının üçüncü en büyük alıcısı olmaya devam etti.
Marcos klanı iktidara döndükten sonra Manila, ABD Donanmasının kullanmasına izin verilen liman sayısını iki katına çıkardı. Filipinler muhtemelen çağdaş çatışmalarda çok yaygın olarak kullanılan mühimmatları stoklayabilecektir.
Çin, Tayvan’ın fethi dışında, yakın çevresindeki askeri oyunu kontrol ediyor gibi görünüyordu, ancak güç dengesi en azından kısmen yavaş yavaş değişiyor.
Güney Çin Denizi’nde askeri, ekonomik (abluka) ve diplomatik gerilimlerin zirve yaptığı tehlikeli ve uzun süreli bir “ne savaş ne de barış” durumuna düşme riskiyle karşı karşıyayız.
Çin’in askeri teçhizatının bir kısmı hâlâ Rus menşelidir. Pekin, Ukrayna’daki işgalci ordunun performansını ve ABD’nin Ukrayna güçlerine verdiği desteğin etkinliğini yakından takip ediyor. Xi Jinping’in endişelenmesi gereken bir şey var. Rus silahlarının kalitesi itibarının çok altında görünüyor. Öte yandan Pentagon’un Ukrayna genelkurmayına sağladığı bilgilerin kalitesi, operasyonlarını ne kadar isabetli bir şekilde hedefleyebildiğini açıklıyor. Çin askeri-endüstriyel kompleksinin tüm hızıyla çalıştığı, cephaneliğini modernize ettiği ve kendi teknolojilerini geliştirdiği doğrudur, ancak bunları henüz eylem halinde görmedik. Pekin hâlâ belirli alanlarda Rusya’ya bağımlı görünüyor ve Xi Jinping’in ziyareti sırasında bu alanda Moskova ile işbirliği yapmaya karar verdi.


Pekin çok kutuplu bir dünyayı mı savunuyor?
Tek bir sesle böyle söylüyor ama birden fazla sesi var. Xi Jinping hegemonik hırslarını gizlemedi, gezegen ölçeğinde iki medeniyet modelini karşılaştırdı; Çin’in merkeziliğini yeniden kazanması ve tarihin Batılı bir aradan sonra doğal seyrine dönmesi gerekiyordu. “21. yüzyıl Çin yüzyılı olacak” diye ilan etti.
Dünya artık belli bir ölçüde çok kutupludur. İkinci Dünya Savaşı sonrasının ABD hegemonyası artık yok. Hindistan’dan Katar’a, Türkiye’den Brezilya’ya kadar her devlet (kendisini felce uğratacak bir rejim krizine sürüklenmediği sürece) kendi egemen sınıflarının (bir kısmının) çıkarlarını savunma serbestisine sahiptir. Sonuç olarak ABD ve Çin, müttefiklerini bir araya getiren tek bir ittifak bloğu oluşturmakta zorlanıyor.
NATO’nun doğuya doğru yürüyüşü Afganistan fiyaskosuyla kesintiye uğradı. Haziran 2022’de ilk kez Avustralya, Yeni Zelanda, Güney Kore ve Japonya’nın NATO zirvesine davet edildiği ve burada Çin’in açıkça ortak kolektif güvenliğe tehdit olarak tanımlandığı doğrudur. Aslında NATO’nun yetkileri, üyelerinin “güvenliğinin” tehlikede olduğunu düşündüğü her yere müdahale etmesine izin vermektedir.
Ancak şimdilik Joe Biden, Asya-Pasifik bölgesinde herkesin gereksinimlerini karşılaması muhtemel çeşitli geçici siyasi-askeri anlaşmaları harekete geçirmek zorunda: Avustralya, Hindistan ve Japonya ile Dörtlü (Quadrilateral Security Dialogue)… ya da Avustralya, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri’nin kısaltması olan Aukus.
Çin, Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’nın kısaltması olan BRICS gibi ağları harekete geçiriyor. Ancak Brezilya şu anda Pekin’e göz kırpıyor olsa da BRICS’in askeri bir ittifaka dönüştüğünü göremiyorum. Aynı durum Asya-Pasifik bölgesindeki ekonomik işbirliği ağları için de geçerli; bu ağlar ABD’ye bağlı devletleri (Avrupa gibi) içeriyor.
Benim buradaki “okumam”, Washington ya da Pekin etrafındaki güçlerin (Devletler ya da büyük ekonomik girişimler) yeniden düzenlenmesinin hızlı bir şekilde gerçekleştiği yargısına varan ilerici analizlerden farklıdır. Bunun yerine, asla sona ermeyebilecek yavaş bir çözülme görüyorum. Bununla birlikte, bize düşünecek ve tartışacak bir şeyler vermek için…
Ancak, Çin-Amerikan gerilimlerinin küresel etkisi konusunda yavaş bir şey yok. Dünyanın askerileşmesi, iklim krizinin hızlanması… Üstesinden gelinmesi gereken bu askerileşme dinamiğidir ve bunu baş aktörlerden birinin ya da diğerinin yanında yer alarak yapmayacağız –Çin gücü otokratik olduğu için ABD’nin yanında ya da NATO ülkeleri tarafından savunulan emperyal düzenin tarihsel sorumluluğunu taşımadığı için Çin’in yanında yer alarak…
Güçlerden birinin yanında yer alarak, kendimizi dünyanın askerileştirilmesi dinamiğine hapsolmuş buluyoruz ve şu ya da bu emperyal düzenin kurbanı olan halkları kaderlerine terk etme riskiyle karşı karşıya kalıyoruz: ABD’nin İsrail’e verdiği desteğin kurbanı olan Filistinliler, Rusya’nın Esad rejimine verdiği desteğin kurbanı olan Suriyeliler, Çin’in askeri cuntaya verdiği desteğin kurbanı olan Burmalılar?
Bizim “bakış açımız” halkların haklarının (kendi kaderini tayin hakkı da dahil olmak üzere) savunulmasının yanı sıra her yerde temel insani ve sosyal hakların savunulmasıdır. Hakları savunmak “Batılı bir değer” değildir. Batı’da Nazizm gibi en kötü rejimleri gördük ve bu zor kazanılmış haklar şimdi Fransa’dan İtalya’ya ve Amerika Birleşik Devletleri’ne kadar saldırı altında.
Tüm dünyada işçi hakları, örgütlenme özgürlüğü ve sendikal haklar ve kadın hakları için mücadele etmemiz gerekmiyor mu? Göçmenlerin hakları, hareket ve ifade özgürlüğü, anlamlı seçimlerde oy kullanma hakkı için? Kişinin cinselliğini, kimliğini seçme hakkı, bedenini kontrol etme hakkı, kürtaj hakkı?
Günümüzün jeopolitik analizi, hak mücadelesini göreceleştirmek ya da Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Burma’da geniş bir sivil itaatsizlik hareketinin askeri olarak ezilmesi, Irak’ın ABD hegemonyası altındaki bir koalisyon tarafından işgali gibi çatışmaların kökenlerini gizlemek için kullanılmamalıdır… Tayvanlıların Tayvan’da yaşadığını ve tekrarlayan askeri tehditlere, ekonomik misillemelere ya da kamuoyunu manipüle etme operasyonlarına maruz kalmadan gelecekleri hakkında özgürce karar verme hakkına sahip olduklarını da unutmamalıyız. Tekrarlayan askeri tehditlere, ekonomik misillemelere ya da kamuoyunun manipüle edilmesine maruz kalmadan kendi geleceklerine özgürce karar verme hakkına sahiptirler.
Enternasyonalizm de zaten bununla ilgili değil mi?

Emperyalistler arası savaş kaçınılmaz mı?
Ben kimim ki böyle bir soruya cevap vereyim! Ben yine de hislerimi söyleyeceğim.
Öyle görünüyor ki birçok analist için tek soru ne zaman olacağı: çok yakında mı, daha sonra mı? Umarım benden daha çok şey bilen bu siyaset bilimciler yanılıyordur. Ukrayna’daki savaşın küresel yansımaları var, ancak bir dünya savaşına dönüşmeyecek (nükleer olmadığı sürece). Öte yandan Güney Çin Denizi’nde yaşanacak bir çatışma da muhtemelen basit bir vekalet savaşı olmayacaktır. Çağdaş askeri tarih açısından Ukrayna’dan çok şey öğrenebiliriz, ancak bu bize iki ana emperyalizm arasındaki büyük bir çatışmanın nasıl olacağını anlatmıyor. Tam bir felaket dışında.
İş dünyası savaşın yakınlığına inanmıyor –uzun vadeli yatırım yapmaya devam ediyor, Çinli şirketler Batı’da (en son Avustralya’da madencilik sektöründe) ve Batılı şirketler Çin’de. Kendisini dünya pazarının bir kısmından (Çin dahil) koparmak konusunda isteksizdir.
Savaş mümkündür, “her şeye rağmen” gerçekleşebilir, ancak kaçınılmaz değildir. Ancak bu ihtimal, insanların vicdanlarında ağır bir yük oluşturan büyük bir güvensizlik durumu yaratmaktadır. Politik yanıtımız açık bir şekilde savaş karşıtı hareketi geliştirmektir. Hareketin uluslararası düzeyde zayıf kaldığı ve “kampçılar” ile “enternasyonalistler” arasında bölündüğü göz önüne alındığında, bu aynı zamanda bizim sorunumuzdur.

Çin’deki duruma geri dönelim…
Geçen yılki ÇKP kongresinin ardından şimdi de Ulusal Halk Kongresi toplantısıyla Xi Jinping partinin, ordunun ve devletin başındaki üçüncü dönemine başladı. Geri dönüşü olmayan bir noktaya ulaşıldı. Xi’nin 2018’de dayattığı Anayasa reformundan önce, üst düzey liderlerin görev süreleri birbirini izleyen iki beş yıllık dönemle sınırlıydı. Bu altın kurala Deng Xiaoping’in iki halefi Jiang Zemin (1992-2002) ve Hu Jintao (2002-2012) riayet etmişti.
2018 anayasa reformu, Xi Jinping’in istediği ve yapabildiği kadar uzun süre hüküm sürebilmesi için görev süreleri üzerindeki tüm kısıtlamaları kaldırdı. NPA toplantısının sembolik önemi şurada yatıyor: Çin sadece tek parti yönetimine değil, aynı zamanda tek lider yönetimine de (benzersiz bir düşünceyle) girmiş oldu. Bu gerçek bir rejim değişikliğidir. Xi, Deng Xiaoping tarafından başlatılan ve iktidarın tek bir hizip, tek bir klik, tek bir adam tarafından tekelleştirilmesini sınırlandırmaya yönelik önlemlere saldırdı. Xi’den önce Jiang Zemin ve Hu Jintao’nun partinin, ordunun ve devletin başındaki üç kilit pozisyonu aynı anda işgal ettikleri doğrudur. Bununla birlikte, liderliğin her kademesinde belirli bir meslektaşlık ilişkisine saygı göstermek ve yeni bir ekibin iktidara gelmesine hazırlanmak zorundaydılar.
Bu nedenle halefiyet, farklı grupların kazanmasına izin veren ve uzlaşmalar dayatan (Xi’nin yararlandığı) aygıt içinde uzun bir mücadeleye konu oldu. Bu, görev sürelerinin art arda on yılı geçemediği dönemlerde çok önemliydi. Artık böyle bir durum söz konusu değil. Meslektaşlık geçmişte kaldı ve 70 yaşında bile ömür boyu bir lider nadiren halefini hazırlıyor.
Ancak Xi, Merkez Komitesinden en kutsal yer olan Siyasi Büro Daimi Komitesine kadar ÇKP içindeki siyasi gücün kalbini etkin bir şekilde kontrol ediyorsa, 96 milyon üyesi olan bir partideki gerçek durum nedir? Bir milyar dört yüz milyon nüfuslu bir ülkede?

Çin “normal” bir kapitalist ülke mi?
Evet, ama hayır. Örneğin Covid-19’u ele alalım. Rejim başlangıçta kendini inkara kilitledi ve salgını tomurcukta durdurma (ve bir pandemiden kaçınma) şansını kaybetti. Çok geç tepki vererek, başlangıçta halk desteğine sahip olan “sert” çevreleme politikalarına başvurmak zorunda kaldı. Ekonomik nedenlerle kontrolden çıkmaya başladı ve bu koşullar altında bulaşmanın (ve sosyal protestoların) yeniden canlanmasına neden olacak olmasına rağmen, kontrolün sona ermesi hazırlıksızdı. Benzer bir sağlık döngüsünü Fransa’da da yaşadık. Çin’in kapitalist normalliği için çok fazla.
Çin’i özel kılan şey, sağlık politikalarının en kötü “aşırılıklara” varacak kadar aşırı biçimler almış olmasıdır (gözaltında ölen muhbirler, yiyecek ve su verilmeden evlerine kapatılan aileler, vb.) Bu kurumsallaşmış çılgınlık, Xi Jinping’in bölünmemiş kişisel gücünün pekiştirdiği Çin yönetiminin yukarıdan aşağıya bürokratik düzenini yansıtmaktadır. Fransa ile karşılaştırmayı ele alırsak, bir analojiyi (Emmanuel Macron’un önemli bir rol oynayan kişisel gücü), aynı zamanda aşırı bağımlı bir Fransız emperyalizminin (maske üretmekten aciz!) ve ırkçılıkla renklendirilmiş kaba bir Avrupa merkezciliğin kör ettiği siyasi otoritelerin özelliğini çağrıştırmamak zor: pandeminin gelişi konusunda uyarılma avantajına sahiptik ve Tayvan’dan, Güney Kore’den öğrenebilirdik…
Çin’in büyümesi yarı yarıya düşmüş durumda; resmi rakamlara göre GSYİH 2022’de %3 (birçok gözlemciye göre daha az), bu yıl ise %5 artacak. Bu da sosyal krizin daha da kötüleşeceği anlamına geliyor. Sosyal anlaşma aşındı: ebeveynler çocuklarının daha iyi yaşayacağını düşündükleri için otoriter bir rejimi kabul ederlerdi, ancak artık durum böyle değil. Kamu ve özel sektör borçları birikiyor. Yapısal işsizlik, özellikle genç yetişkinler arasında (%20 olduğu tahmin ediliyor) artıyor.
Demografik geçiş beklenenden daha hızlı gerçekleşiyor: nüfus azalmaya başlıyor. ÇKP’nin daha fazla çalışma, genç yaşta evlenme ve erken çocuk sahibi olma yönündeki telkinleri, daha az çalışma eğiliminde olan gençleri (en azından orta sınıflardan bunu karşılayabilecek durumda olanları) harekete geçirmiyor. Hem ekonomik nedenlerle (çocuk yetiştirmek pahalıdır) hem de kuşak değişiklikleri nedeniyle çocuk sahibi olmamayı tercih eden kadınların sayısı artmaktadır. İşçi sınıfı, Covid-19 salgını sırasında üretimi sürdürmek için sağlığının nasıl feda edildiğini unutmuş değil. Yaşlı insanlar emekli maaşlarında yapılacağı duyurulan kesintilere karşı gösteri düzenliyor. “Çevre” halkları (Uygurlar, Tibetliler, vs.) giderek daha saldırgan sömürgeleştirme biçimlerine maruz kalmaktadır.
Tüm bölgesel, kentsel ve kırsal çeşitliliğiyle Çin toplumu (veya toplumları) değişiyor. Rejim yönetim biçimini buna göre uyarlayabilir mi? XX. ÇKP Kongresi’nde merkezi yönetim organları üzerindeki münhasır kontrolünü garanti altına alan Xi Jinping kliğinin etrafında ne ölçüde katlandığı göz önüne alındığında, hiçbir şey daha az kesin değildir. Bu durum, ortaya çıkan krizin ana faktörlerinden biri olabilir.
Büyük güç milliyetçiliğinin közüne üflemek, içeride kontrolü yeniden ele geçirme arzusu (sorun çıkaranlar temel ulusal birlik adına kınanır) ile dış politikanın sertleştiğinin ilan edilmesi arasında bir bağlantı yaratır.

29 Mart 2023, Inprecor

Düşünce ve eylemde enternasyonalist ve devrimci bir militan olan Ernest Mandel’le (1923-1995)  ilgili tanıklık

20 Temmuz 2023 Perşembe, Éric TOUSSAINT  

Ernest Mandel hayatı boyunca düşünce ve eylemi birleştirmiş enternasyonalist ve devrimci bir militandı. Entelektüel anlamda, kapsamlı teorik üretimi, ekonomik ve siyasi duruma ilişkin çok sayıda analizi ve çok sayıda makalesi, Mandel’in liderliğini yaptığı Dördüncü Enternasyonal’in çok ötesinde, geniş bir militan, öğrenci, araştırmacı ve sendika, sosyal ve siyasi örgüt liderleri kuşağını etkiledi. Mandel bir örgüt inşacısıydı. Enerjisini Dördüncü Enternasyonal’i ve onun ulusal seksiyonlarını inşa etmeye adadığı kadar teorik ve siyasi eserler üretmeye de adadı. eMandel, 20. yüzyılın ikinci yarısı söz konusu olduğunda, uluslararası saygınlığa sahip birkaç Marksist entelektüelden biridir ve eylemi yaratıcı ve yenilikçi entelektüel detaylandırma ile birleştirebilen ve alışılmışın dışında yürüyebilen nadir kişilerden biridir. Aşağıda yazılanlar bir tanıklık tarzında kaleme alınmıştır.

Dördüncü Enternasyonal’in Belçika seksiyonunun liderliğine seçildiğim 1971 yılından 1995’teki ölümüne kadar Ernest Mandel ile temas halindeydim. Dördüncü Enternasyonal’in Birleşik Sekretarya (BS) olarak bilinen ve yılda birkaç kez 3-4 gün süreyle toplanan liderliğine ve yılda 5-6 gün süreyle toplanan Uluslararası Yürütme Komitesi’ne (UYK) katılmaya davet edildiğim 1980 yılından itibaren temaslar yoğunlaştı. İşbirliği 1988’den itibaren, Birleşik Sekretarya’nın toplantılarını hazırlayan ve ayda en az iki kez Paris’te toplanan daha küçük ve daimi bir organ olan Büro’nun [1] bir üyesi olduğumda yoğunlaştı. Orta Amerika’daki, özellikle Nikaragua ve El Salvador’daki ve daha geniş anlamda Meksika’dan Kolombiya’ya uzanan bölgedeki toplumsal hareketler ve devrimcilerle temasları yakından izledim. Ernest Mandel’in yaşamının son yıllarında, özellikle 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması, 1991’de Sovyetler Birliği’nin sona ermesi, 1991 başında Dördüncü Enternasyonal’in 13e Dünya Kongresi’nin düzenlenmesi ve 1995’te Ernest Mandel’in ölümünden bir ay önce toplanan 14e Dünya Kongresi’nin hazırlanması ve düzenlenmesi döneminde ilişkilerimiz giderek daha düzenli ve yakın hale geldi. Bu arada, 1992 yılında Nikaragua’da birlikte bir misyonu tamamlamıştık.

Ernest Mandel (1923-1995) ile 1970 yılında 16 yaşındayken tanıştım. Belçikalı Troçkistlerin (Jeune Garde socialiste-Genç Sosyalist Muhafızlar ve Parti Wallon des Travailleurs -Valon İşçi Partisi) Belçika’da, önce ülkenin Flaman kesiminde yer alan Limburg’da, sonra da Fransızca konuşulan kesiminde yer alan Liège bölgesindeki bir kömür madencileri grevine müdahalesinin ardından, 16 yaşımdan kısa bir süre önce Dördüncü Enternasyonal’e (DE) katılmaya karar verdim. DE’ye üye olmadan önce lise mücadelelerinde, işçi grevleriyle dayanışmada, Vietnam’daki savaşa karşı harekette, Afrikalıların ABD’deki sivil haklar mücadelesiyle dayanışmada, Küba’daki devrime destekte vs. aktiftim. Ernest Mandel DE’nin Belçika seksiyonunun liderlerinden biriydi, aynı zamanda DE’nin de liderlerinden biriydi. DE’ye katılmaya karar verdiğimde bunu bilmiyordum. Bana göre, FI militanlarının 1968’de yaptıkları göz önüne alındığında, liderliğinin Paris’te olması gerekiyordu. Bu tamamen sezgiseldi. Benimle aynı yaşta olan bir arkadaşımla birlikte Haziran 1970’te DE ile tanışmak için otostopla Paris’e gitmeye karar verdim. İlk gece Seine Nehri kıyısındaki Pont Neuf’un altında yıldızların altında uyuduk. Sonra Ligue Communiste ile buluşmaya gittik. Aynı gün Paris’e giderek DE’nin adresi olan 95 rue Faubourg Saint Martin’in kapısını çaldık. Bize kapıyı açan kişi, özellikle 1929’da Türkiye’deki Prinkipo adasında sürgündeyken Lev Troçki’nin sekreterliğini yapmış olan ve bizi büyük bir coşkuyla karşılayan Pierre Frank‘tı. Kendisiyle kurduğumuz diyalog büyüleyiciydi. İki gencin DE’ye katılmak için öne çıkmasından şüphesiz çok memnun olmuştu. Ernest Mandel’in kilit liderlerden biri olduğunu ve Brüksel’de bulunduğunu bilmiyorduk, dolayısıyla DE ile tanışmak istersek gidip kapısını çalabilirdik.

Ernest Mandel’in DE’nin ‘lideri’ olarak sunulmamasına rağmen -ki bu çok olumlu bir şey- önemli bir rol oynadığını çok çabuk fark ettik. Daha sonra, DE liderliğinin kolektif bir şekilde işlediğini kendi gözlerimle görebildim. Ernest Mandel, diğer kuruluşların aksine, hiçbir zaman lider olduğunu iddia etmedi. Onun bir tür kişisel liderlik iddiasında bulunduğunu hiç görmedim. Konuşurken hiçbir zaman bir ayrıcalık ya da öncelikten faydalanmaya çalışmadı. Onun etkisi, eylemlerinin ve analize yaptığı katkının bir sonucuydu. Elbette 1970 ile 1995 yılları arasında yüzden fazla toplantıda onunla birlikte bulunmuş biri olarak bunu tereddüt etmeden söyleyebilirim.

Ernest Mandel’i ilk kez 1970 yılının Kasım ayında gördüm. Kızıl Avrupa için düzenlenen büyük bir konferansta konuşmacılardan biriydi. Bu DE örgütleri tarafından düzenlenen bir konferanstı ve o zamanlar “DE ‘nin Birleşik Sekreterliği ile bağlantılı” olarak adlandırılıyordu çünkü DE ‘nin çeşitli seksiyonları ya da Lev Troçki’nin katılımıyla 1938’de kurulan IV Enternasyonal ile devamlılık iddiasında bulunan çeşitli uluslararası örgütler vardı (bkz. Daniel Bensaid, Les Trotskysmes, PUF, Paris, 2002, 128 sayfa). Benim katıldığım ve Ernest Mandel’in lideri olduğu DE, ‘Dördüncü Enternasyonal Birleşik  Sekreterliği’ olarak görülüyordu, yani DE ‘nin iki ana bileşeni arasındaki yeniden birleşmenin sonucuydu: Avrupa’daki DE militanlarının çoğunluğu (Ernest Mandel – Pierre Frank – Livio Maitan üçlüsünün liderliğinde) ve ABD’deki Sosyalist İşçi Partisi (SWP), 1963’te gerçekleşen bir yeniden birleşme [2]. Yıl 1970’ti ve Birleşik Sekreterlik Brüksel’de Kızıl Avrupa için iki günlük büyük bir konferans düzenlemişti. Fransa da dahil olmak üzere tüm Avrupa’dan 3.000’den fazla genç katıldı [3]. Ernest Mandel, Alain Krivine [4], İngiltere’de yaşayan Pakistanlı bir militan olan Tarık Ali ve İtalya’dan Livio Maitan gibi diğer konuşmacılarla birlikte çok mücadeleci konuşmalar yaptı ve benim gibi 16 yaşında biri için bu bana çok fazla inanç ve coşku verdi.

Ernest Mandel’i de onu okuyarak tanıdım. Dediğim gibi, 1970 yazında DE ‘ye katıldım ve Mandel’in çalışmalarını okumaya başladım. Ondan önce, 1956’da kurulmasına yardım ettiği haftalık La Gauche dergisindebirkaç makalesini okumuştum. Hem analiz hem de pratik açısından beni DE ‘ye katılmaya ikna eden şey, özellikle de Belçikalı Troçkistlerin madencilerin grevine ve ABD’nin Vietnam’a müdahalesine karşı mücadeleye müdahalesi, Ernest Mandel’in “Dünya Devriminin Yeni Yükselişi” başlıklı bir metniydi. Bu metin, Nisan 1969’da İtalya’da düzenlenen Dördüncü Enternasyonal’in 9e Dünya Kongresi tarafından kabul edildi. Ernest Mandel’in giriş raporuna buradan ulaşabilirsiniz. Bu metin dünya devriminin üç sektörünün diyalektiğini vurguluyordu. Bu metin 1968’de olanları, yani Avrupa’nın geri kalanında yankıları olan Fransa’da olanları, aynı zamanda 1968 Prag Baharı ile Çekoslovakya’da olanları ve 30-31 Ocak 1968 gecesi Vietnamlı devrimcilerin Güney’in başkenti Saygon’u geçici olarak ele geçirmeyi başardıkları Tet Taarruzu’nu (1975’te ABD’nin tam yenilgisini öngörerek) dikkate alıyordu. Bu metin, dünya devriminin üç sektöründeki (en sanayileşmiş kapitalist ülkeler, Doğu bloğu ülkeleri ve Üçüncü Dünya ülkeleri) mücadelelerin ve güç ilişkilerinin durumunu analiz etmiş ve bu üç sektörün birbiriyle bağlantılı olduğunu göstermiştir. Mayıs ’68, 1968 yılı ve 1969-1970 yıllarında yaşananlar, DE ‘nin temel metninde ne olduğunun ve bu enternasyonalin nasıl bir müdahalede bulunmak istediğinin açık bir göstergesiydi.

Ve 1970 yılında beni asıl etkileyen Traité d’économie marxiste’i [5-türkçede Marksit Ekonomi El Kitabı] okumak oldu. Dört ciltlik ciltsiz baskıyı 1970’in sonunda, okulun Noel tatili sırasında yuttum. Kısa bir süre sonra Ernest Mandel’in bir başka kitabını hevesle okudum: 1967 yılında Maspero tarafından yayınlanan La formation de la pensée économique de Karl Marx [MarxIn İktisadi Düşüncesinin Oluşumu, Yazın yay.]. Bu çok erken görünebilir ama Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’sunu13 yaşındayken, 1967’de okudum ve o yıldan itibaren devrimler ve özellikle Çin devrimi üzerine çeşitli kitaplar okumaya başladım, özellikle 1967’de Etoile rouge sur la Chine (Stock tarafından 1964’te yayınlandı ve köy kütüphanemden ödünç alındı) ve 1968’de Edgar Snow‘un La Chine en marche kitabını. Aynı zamanda Mao’nun Çin‘ini de okudum. K.S. Karol tarafından 1966‘da yazılan L’autre communism. Dördüncü Enternasyonal’e katıldıktan sonra, Haziran-Temmuz 1971’de Leon Troçki’nin Rus Devrimi Tarihi‘ni okudum. Bu kitap üzerimde derin bir etki bıraktı ve yazarının devrimci süreçleri analiz etme konusundaki muazzam kapasitesine beni ikna etti.

1971 yılında DE ‘nin yeni Belçika seksiyonuna derinlemesine dahil oldum. Aslında Haziran 1970’te, DE üyeleri tarafından yönetilen ve 1964 sonu/ 1965 başında Belçika devletinin baskıcı bir şekilde güçlenmesini destekleyen Belçika Sosyalist Partisi’nden kopan Genç Sosyalist Muhafızlar (JGS) adlı bir gençlik örgütüne katılmıştım. JGS 1968-1969 yılları arasında kendisini devrimci bir gençlik örgütü olarak gördü. Dördüncü Enternasyonal’e sempati duyan bir örgüt statüsüne sahipti. Örgüt 1968’de başlayan gençlik isyanları sırasında önemli ölçüde büyüdü ve çeşitli Belçika kentlerinde 150 ya da 200 genci bünyesine kattı. Bunlar kendi topluluklarında, genellikle üniversitelerde ya da benim gibi okul çocukları arasında, ama aynı zamanda işçi sınıfı topluluklarında önemli bir rol oynayan militanlardı. 1970 yılında bu örgüt, Sosyalist İşçi Konfederasyonu’nda örgütlü olan eski kuşakla birleşme sürecindeydi. Ernest Mandel elbette eski kuşağa mensuptu. Kendisi 1923 doğumluydu, yani 47 yaşındaydı, yaşlı değildi ama benim gibi 16-17 yaşlarındaki gençler için Mandel bir yaşlı ve eski kuşağın bir temsilcisiydi. Bu kuşak 1940-1945 yılları arasında Nazi işgali sırasında büyük mücadele vermiş ve Belçika Sosyalist Partisi ve gençlik örgütü içinde sol kanat hareketinde aktif olmuş bir kuşaktı. Bu nedenle JGS, fabrikalarda, özellikle de benim memleketim Liège’de çelik endüstrisinde geniş bir işçi sınıfı varlığına sahip olan eski üyelerin örgütüyle birleşme sürecine girmişti. 1970 sonunda Gent’te yapılan ve birleşmeyi onaylayan son JGS kongresine katıldım [6]. Mayıs 1971’de birleşme kongresi, FI’nin yeni Belçika seksiyonu için çok önemli bir üs olan Liège’de gerçekleşti. Dolayısıyla Ligue révolutionnaire des travailleurs (LRT), JGS’nin Confédération socialiste des travailleurs ile birleşmesinden doğdu ve üç örgütü bir araya getirdi: Valonya’da Parti Wallon des Travailleurs; Brüksel’de Union de la Gauche Socialiste ve Flanders’de Revolutionaire Socialisten, gazeteleri De Socialistische Stem (daha sonra Rood oldu). Mayıs 1971’de birleşme kongresi gerçekleşti. Ernest Mandel bu birleşme kongresinde aktif olarak yer aldı. Dördüncü Enternasyonal’in Fransız seksiyonu Ligue Communiste’den Alain Krivine ve Dördüncü Enternasyonal’in İtalyan seksiyonu Groupes Communistes Révolutionnaires’in ve Dördüncü Enternasyonal’in birleşik sekretaryasının üyesi Livio Maitan gibi uluslararası delegeler de vardı. Geniş bir sanayi işçisi tabanına ve Flamanca, Brüksel ve Fransızca konuşulan üniversitelerin yanı sıra ortaokullarda da iyi bir varlığa sahip yaklaşık 350 kişilik (hatta yaklaşık 500 kişi olduğumuzu söyleyebiliriz) bir örgüttük. En genç üye olarak Merkez Komite’ye seçildim. Henüz 17 yaşında bile değildim. Sanırım 30’dan biraz fazla üye vardı. Aralarında 1960-1961 kışındaki büyük grevden sonra katılan sanayi işçileri de vardı. Ernest Mandel gibi İkinci Dünya Savaşı’ndan önce IV’e katılmış ve Direniş’te yer almış yoldaşlar da vardı: Emile Van Ceulen (1916-1987), 1933’te Troçkist örgüte katılmış eski bir deri işçisi, René Groslambert, eski bir matbaacı, Pierre Legrève (1916-2004), 1933’ten beri Troçkist örgütün üyesi, 1965’ten 1968’e kadar Sosyalist Sol Birliği’nden milletvekili seçilmiş bir öğretmen, Cezayir devrimini desteklemek [7] ve Fas’taki siyasi tutuklularla dayanışma konusunda çok aktif. Liège’deki çelik endüstrisinde ve Charleroi ve Mons’daki cam endüstrisinde kilit rol oynayan sanayi işçileri vardı. Ayrıca tanınmış entelektüeller de vardı. Ernest Mandel’in yanı sıra, örneğin 1969 yılında Parisli yayıncı Maspero ile Le sionisme contre Israël (İsrail’e karşı Siyonizm) başlıklı dikkate değer ve cesur bir kitap yayınlayan avukat Nathan Weinstock da vardı. Ve o kongreden 15 gün ya da üç hafta sonra toplanan MK beni Siyasi Büro’ya seçti. Bundan bahsediyorum çünkü Ernest Mandel ve eşi, DE’da önemli bir rol oynayan Alman Gisela Scholz (1935-1982) ile ilk kez Siyasi Büro’da doğrudan temas kurdum. 1971’de Mandel 48 yaşındaydı, kız arkadaşı ise on iki yaş daha gençti ve Kızıl Rudi olarak bilinen Rudi Dutschke’nin (1940-1979) [8] arkadaşı olan Alman devrimci solu kuşağına mensuptu.

Bu siyasi büro, EM nesline kıyasla çok sayıda genç aktivist içeriyordu. Bu genç kuşağın kilit isimleri arasında François Vercammen, Eric Corijn, Denis Horman ve Jan Vankerkhoven vardı. Kırklı yaşlarında kadınlar da vardı: Liège’li avukat Mathé Lambert, Brüksel’li gazeteci Doudou Neyens, vs. Ayrıca ürolog Jacques Leemans da vardı. François Vercammen (1944-2015) ve Eric Corijn (1947- ) benden yaklaşık on yaş büyüktü ve 17 yaşındayken 27 yaşındaki biriyle karşı karşıya geldiğinizde, onlar ‘yaşlı’ oluyordu. Tıpkı 36 yaşındaki Gisela’nın benim için ‘yaşlı’ olduğu gibi. Dolayısıyla 3-4 farklı siyasi neslin bulunduğu bir bir Siyasi Büromuz ve MK’mız vardı ve Ernest Mandel’i orada daha iyi tanıdım. Siyasi Büro her Cumartesi Brüksel’de toplanırdı. Sadece tarihsel ve politik bilgisini, Traité d’économie marxiste (Marksist Ekonomi Üzerine Bir İnceleme-marksit ekonomi el kitabı) gibi bir kitapla yaptığı teorik katkıyı değil, aynı zamanda tam bir gelişim içinde olan, nüfusun tüm kesimlerinin, sanayi işçi sınıfının, kamu hizmetlerinin ve gençlerin radikalleştiği koşullarla ve radikal eylem yöntemleriyle karşı karşıya olan bir örgütün yönetim organındaki davranışlarını da takdir ettim.

Mayıs 68’in ardından DE örgütleri polis baskısına karşı kendilerini savunabildiler, dolayısıyla buna hazırlıklıydılar. Öz savunma için bir kapasite geliştirmiştik. Ayrıca belirli zamanlarda emperyalizmin çok açık sembollerine, örneğin ABD’ye ve onun Vietnam’daki iğrenç rolüne karşı eylemlere katılmaya da hazırdık. 1970’te Vietnam Amerikan bombaları altındaydı, napalm yaygın olarak kullanılıyordu, ama aynı zamanda Franco diktatörlüğünün sembollerine, Yunan albaylar cuntasının sembollerine karşı da harekete geçtik. 1970, 1971’den bahsediyorum, yani Franco’nun İspanya’sı hala mevcuttu ve bir İspanyol topluluğu vardı, Birçoğu cumhuriyetçi ya da cumhuriyetçilerin çocukları olan bu kişiler 1936-1939 yılları arasında Franco rejiminin kurbanı olarak İspanya’yı terk etmişlerdi. Ayrıca özellikle maden işçileri arasında Yunan albayların rejimine karşı çıkan bir Yunan topluluğu da vardı. 1960’ların sonunda Arjantin’de büyük bir gerilla örgütü IV.Enternasyonal’e’ye katıldı: başlangıçta PRT Combatiente (Savaşan PRT) olarak bilinen Devrimci İşçi Partisi-Halkın Devrimci Ordusu (PRT-ERP). Bu çok güçlü bir örgüttü ve Guevara ve Castro’nun, Vietnamlı devrimcilerin ve Çin devriminin çizgisini savunurken Dördüncü Enternasyonal’in de üyesiydi . PRT-ERP’nin başlıca lideri Mario Roberto Santucho‘ydu (1936-1976). Mayıs 1968’de Paris’te bulunmuş ve daha sonra Komünist Lig’e dönüşecek olan Devrimci Komünist Gençlik’e katılmıştı. Mario Roberto Santucho 1972 yılının dördüncü çeyreğinde Ernest Mandel (Mandel’in Brüksel’deki evinde), Daniel Bensaïd ve Hubert Krivine ile uzun bir toplantı yaptı. Dört ay önce Patagonya’daki Rawson hapishanesinden kaçmış olan Santucho, silahlı mücadelenin liderliğini sürdürmek üzere Arjantin’e dönmek üzereydi [9]. Bu toplantı sırasında katılımcılar silahlı mücadelenin nasıl yönetileceği konusunda büyük görüş ayrılıkları olduğunu belirttiler ve Ekim 1973’te PRT-ERP Dördüncü Enternasyonal’den ayrıldığını açıkladı.

Katıldığım eylem türüne bir örnek: Nisan 1970’te Brüksel’de Vietnam’daki savaşı, NATO’yu ve nükleer silahları protesto etmek için büyük bir gösteri vardı. Sanırım 6.000 ila 7.000 arasında gösterici vardı ve Troçkist gençlik örgütü JGS, gösterinin bir bölümünü resmi gösteri güzergahının dışına çıkmaya, Brüksel’deki Gare du Nord’u işgal etmeye ve NATO’nun eylemini kınamak için NATO karargahının bulunduğu binalara trenle mümkün olduğunca yaklaşmaya ikna etmeye karar vermişti. Nisan 1970’te henüz 16 yaşında değildim ama JGS’nin faaliyetlerine, özellikle de örgütün kömür madencilerinin mücadelesine müdahalesinin ardından katılmaya başlamıştım. Liège bölgesindeki bir kömür madeni köyünde yaşıyordum. Bu patlamaya katılan birkaç yüz kişiydik, hatta belki de 1.000 kişi. Sonunda NATO karargahına kadar ulaşamadık ama çok yaklaşmıştık ve demiryolu raylarını terk ettiğimizde baskı güçleri tarafından ciddi şekilde bastırıldık. Kaşından yaralanan başka bir gence yardım ederken – oldukça fazla kan kaybediyordu – jandarma tarafından şiddetli bir şekilde coplandım ve ardından tutuklanarak bir polis karakoluna götürüldüm. Son olarak, izinsiz bir gösteriye katıldığım için tutuklanmama ve saatlerce sorgulanmama rağmen, o sırada 16 yaşında olmadığım için hakkımda dava açılmadı. O dönemde 16 yaşından küçük bir gencin bu tür bir “suç” nedeniyle yargılanması mümkün değildi. Jandarmalar beni meslektaşlarından birine vurmak ve yaralamakla suçlamış olsalar da, ki bu tamamen gerçek dışıdır, mahkumiyetten kurtuldum. Benim için bu olay, sorgulandığınızda polisle nasıl başa çıkacağımı ve basit bir tutum benimsemeyi öğretti: beyan edecek bir şeyim olmadığına dair bir ifade imzalamak. Kovuşturmadan kaçınmaya çalışırken bu çok önemlidir. Bu deneyimden bahsediyorum çünkü Ernest Mandel’in biyografisini okurken [10], Nisan 1970’te 35 yaşında olan Gisela Scholz’un bu taşmanın ve Vietnam’daki savaşa karşı gösterinin organizatörlerinden biri olduğunu ve ne yazık ki NATO karargahına kadar gidememiş olsak da bu zorlu eylemi organize etme becerimizden çok memnun olduğunu öğrendim. Gisela Scholtz o dönemde yoldaşlarından birine yazdığı mektupta bir yıl önce Brüksel’de gerçekleşen benzer bir eylemi şöyle yorumluyordu: “Sonra atlar, tanklar, her şey harekete geçti. (…) Elimizden geldiğince sıkı savaştık ve sadece birkaçımızın yaralanmış olmasından gurur duyuyoruz. En fazla 40 kişi hafif, bir kişi de ağır yaralandı (…) İki jandarma beni bir arabanın üzerine fırlattı ama neyse ki düşüşümü yavaşlatabildim”. [11]

Ernest Mandel ile ilişkim ve baskı ve güvenlik meseleleri hakkında önemli bir anekdot. Eylül ya da Ekim 1973’te, Belçika seksiyonunun güvenliğiyle ilgili soruları yanıtlamak üzere Brüksel’e, IV. Enternasyonal’in eski bir militanına ait bir eve çağrıldım. Toplantıda Ernest Mandel ve Hubert Krivine de vardı. Konu neydi? Mandel ve Krivine bana uyuşturucu kullanıp satarak örgütü tehlikeye atıp atmadığımı sordular. Onlara öyle bir şey yapmadığımı söyledim ve her şey çok düzgün gitti, en ufak bir rahatsızlık ya da gerginlik belirtisi yoktu.

Mandel ve Krivine, Arjantin’de PRT-ERP’nin yönetimi, Fransa’da Ligue communiste’in Haziran 1973’te yasaklanması, IV. Enternasyonal’in genişletilmesi gibi ciddi konularla meşgulken beni gizli bir yerde toplantıya çağırmayı nasıl başardılar? Açıklamam şöyle: 1972’den itibaren Belçika polisinin hedefindeydim. Bu doğrudan LRT’nin liderliğine dahil olmamla ilgiliydi. Şubat 1972’de, Liège Üniversitesi’nin akademik salonunda, Sosyalist Adalet ve Hükümet Bakanı Alfons Vranckx’ın [12] engelleme kararına rağmen IRA’nın (İrlanda Cumhuriyet Ordusu) bir temsilcisine söz verdiğimiz bir LRT konferansına başkanlık etmiştim. LRT beş büyük üniversite kentinde beş toplantı düzenledi ve her seferinde polis ertesi gün başka bir kentte yeniden ortaya çıkan İrlandalı yoldaşı tutuklamayı başaramadı [13]. Liège’de 500’den fazla kişi vardı. Gençlerden oluşan bir çete tarafından aşağılandığını hisseden ve bize, özellikle de bana çok kızgın olan polisin etkileyici müdahalesine rağmen İrlandalı yoldaşı tutuklamaktan kurtulmayı başardık. Eylül 1972’de, 18 yaşıma girdikten birkaç hafta sonra, Liège’deki Adli Polise çağrıldım. Beni kabul eden adli polis memuru beni reşit olmayan birine tecavüz etmekten yargılamakla tehdit etti. Bu çok basitti: Yaşımdan birkaç ay küçük bir kızla ilişkim vardı ve seks yapıyorduk. Yaşım 18’e geldiğinde, reşit olmayan birinin rızası olamayacağı için ‘otomatik olarak’ reşit olmayan birine tecavüz etmekten potansiyel olarak suçluydum. İtiraz ettiğimde, adli polis memuru bana savcılığın beni çağırıp hakkımda tecavüz davası açmasını istediğini çünkü LRT’nin siyasi bürosuna ve devlet güvenliğini tehlikeye atan örgütler olarak kabul edilen Uluslararası Kızıl Haç yönetimine üye olduğumu söyledi. Memur, bu iki örgüt hakkında gizli bilgi vermek için işbirliği yaparsam tecavüz suçlamasının düşeceğini söyledi. Muhbir olmayı reddettim ve ofisinden çıktığımda çok öfkelendi, beni tehdit etti ve üzerimi çizeceğini söyledi (sic!). Ertesi gün polis bizi korkutmak için önce kardeşimin evine, sonra ailemin evine ve daha sonra da bir gazeteci arkadaşımın evine geldi. Bu olayı 22 Eylül 1972 tarihli La Gauche gazetesinin 3. sayfasında yazdım. Özel hayatın gizliliğinin ihlali nedeniyle şikayette bulundum ve adli polis beni bir daha hiç çağırmadı. Avukatlarım maddi tazminat istememek gibi bir hata yaptı ve bu da savcılığın şikayetimi takip etmemesine neden oldu. 1972 sonu – 1973 başında çok güçlü bir lise hareketinin lideri ve sözcüsü oldum. Polis rakamlarına göre 160.000 ortaokul öğrencisi greve gitti ve 18 yaşından itibaren askerlik yapmalarını zorunlu kılan bir plana karşı ülke çapında gösteri yaptı. Belçika’dan birkaç ay sonra, aynı türden bir önlem Fransa’da (Debré yasasına karşı hareket olarak bilinen) büyük bir protesto hareketine yol açtı. Hükümet ve Milli Savunma Bakanı LRT’yi lise öğrencilerini manipüle etmekle suçladı. LRT’nin diğer üyeleriyle birlikte hareketteki rolüm göz önüne alındığında, polisin bana sorun çıkarma arzusu güçlendi. 1973 baharında, LRT ile hiçbir ilgisi olmayan yaşlı bir arkadaşımdan polisin beni uyuşturucu satıcılığından ihbar ettirmeye çalıştığını öğrendim. Bu arkadaşım bana kendisinin bir polis muhbiri olduğunu söyledi. Bana polisin kendisine aleyhimde tanıklık ettirmeye çalıştığını söyledi. Tutuklamalar sırasında polisin uyuşturucu kullanırken yakalanan ve geçici olarak cezaevinde tutulan gençlere fotoğrafımı göstererek beni uyuşturucu satıcısı olarak ihbar etmelerini sağladığını da sözlerine ekledi. LRT’nin bir üyesi sosyal hizmet uzmanıydı ve cezaevindeki sorgulamalara katılıyordu. Kaçakçıların arasında benim fotoğrafımı görünce, gerçekten de örgütü tehlikeye attığıma ve belki de kendimin de bir kaçakçı olduğuna inandı. Bu bilgiyi bana söylemeden örgüte iletti. Bu yüzden Ernest Mandel ve Hubert Krivine’e hesap vermek zorunda kaldım. Bana karşı asılsız suçlamalarda bulunulmasına rağmen Ernest ve Hubert’in bana karşı çok iyi davrandıklarını düşünüyorum. Daha sonra polis, özellikle de BSR (Brigade de Sécurité et de Recherche), kendilerine LRT ve Dördüncü Enternasyonal hakkında bilgi vermem koşuluyla bölgemdeki neo-Nazi gruplar hakkında gizli bilgiler sunarak beni tekrar muhbir yapmaya çalıştı. Sonra vazgeçtiler ama beni sürekli gözlerinin önünde tuttular. Bunu takip eden çeşitli olayları özetlemek çok uzun sürer.

Sosyalist Adalet Bakanı Alphons Vrankx‘ın 1965 yılında Belçika Sosyalist Partisi’nden ihraç edilen Troçkistlere karşı kin beslediği ve özellikle de güvenlik servisleri arasındaki işbirliğini güçlendirmek amacıyla ABD’ye yaptığı ziyaretler sırasında Nixon yönetimi tarafından aşırı sol örgütler ile uyuşturucu kaçakçılığı arasında bir bağlantı olduğuna ikna edildiği unutulmamalıdır.

 Marksist Ekonomi Üzerine Bir İnceleme

Traité d’économie marxiste kitabının o dönemde “Marksist” ya da “komünist” düşünceye hakim olan Marksist iktisat üzerine incelemelere, yani Sovyetler Birliği’nden çıkan ya da Pekin’de üretilen, hem dogmatik hem de düşünce ve yöntem açısından zayıf olan politik iktisat metinlerine ya da el kitaplarına bir alternatif olduğunu vurgulamak gerçekten önemlidir. 1962-1963 yıllarında yayınlanan Traité d’économie marxiste (Marksist İktisat Üzerine İnceleme) genetik bir yaklaşım benimsiyordu, yani insanlık tarihini bilinen en eski aşamalarından itibaren ele alıyor ve insan ilişkilerinin evrimini ve insanlığın farklı noktalarında farklı toplumların ekonomisinin nasıl inşa edildiğini görmeye çalışıyordu. Eleştirel Marksistler için, ilkel komünizmden köleci topluma, oradan feodalizme ve küçük ölçekli pazar üretimine geçerek kapitalizme ve nihayet sosyalizme, hatta komünizme varan tüm toplumların geçtiği 5 ya da 6 aşama olmadığı çok açıktır. Tüm toplumların geçtiği bu aşamalar fikri, Mandel’in genişlettiği Marx’ın düşüncesine yabancıdır. Bu durum Marx’ın 1850-1860 yılları arasındaki çalışmalarında, Grundrisse‘de ve özellikle Vera Zassoulitch ile 1881’de yaptığı yazışmalar olmak üzere Marx’ın diğer çalışmalarında açıkça görülmektedir. Ernest Mandel’in çalışması, Marksizmin o zamana kadar uygulanma biçiminden kesin bir ayrılıştır. Elbette tek değildi, ama aynı yaklaşımı izleyen çok fazla kişi yoktu ve sonuç olarak, bütün bir kuşak için, benden önceki kuşak, yani 1963-1964’ten 1968’e kadar olan kuşak için çok önemli bir yankı uyandırdı. Ben 1968 kuşağına, devrimi yeniden gündeme getiren büyük eylemleri deneyimleyecek kadar şanslı bir kuşağa aitim. Bu kuşak, kendisinden öncekiler gibi, etrafımızdaki toplumu anlamaya çalışmak, kapitalizmi yok etmek ve her türlü baskıdan arınmış bir toplum inşa etmek için Marksizme daldı. Kapitalizmi yok etmek için onun tam olarak nasıl işlediğini anlamamız gerekiyordu ve Ernest Mandel bu konuda pek çok aktiviste yardımcı oldu. Marksist Ekonomi El Kitabı’nın son  bölümünde, sosyalizme geçiş sürecindeki toplumları analiz ederek, “reel sosyalizmin” ve Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa gibi toplumların gerçekliğini, sosyalizme geçiş sürecindeki bir toplumun herhangi bir kapitalist restorasyon olmaksızın bürokrasi diktatörlüğüne dönüşmesini anlamaya ve başkalarının anlamasına yardımcı olmaya çalıştı. Üçüncü ciltte, 1950’lerin ve 1960’ların kapitalist toplumunu, İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen ve ‘Şanlı Otuzlar’ olarak sunulan büyük ekonomik büyüme döneminden miras kalan toplumu anlamamızı sağlamaya çalıştı ve başardı. Mandel, İkinci Dünya Savaşı sonrası kapitalist toplumun özelliklerini ve çelişkilerini ortaya koyarak, krizlerin kapitalist toplumun değişmez bir özelliği olduğunu ve kapitalizmi aşma perspektifini ve devrimci bir çözümü gerektirdiğini gösteriyor. Mandel’in eserindeki Markissit Ekonomi El Kitabı hakkında daha fazla bilgi edinmek için Jan Willem Stutje’nin Ernest Mandel biyografisinin 5. bölümünü, 153 ila 169. sayfaları okumanızı tavsiye ederim.

Ernest Mandel ile 1971 yılında Belçika liderliğinin bir üyesi olarak tanıştığımda, her hafta 1.000 öğrenciye ders vermek üzere gittiği Berlin Hür Üniversitesi’nde ders veriyordu [14]. Almanca yazdığı ve savunduğu doktora tezini yeni bitirmişti. Bunu 1971 yazında LRT’nin siyasi bürosunun bir toplantısında bize coşkuyla duyurduğunu çok net hatırlıyorum. Sonuç, 1976 yılında Le troisième âge du capitalisme adıyla Fransızca olarak yayınlanan bir kitap oldu (Almanca baskısı 1972 yılında Spätkapitalismus adıyla yayınlandı-Geç Kapitalizm). Ernest Mandel entelektüel gücünün doruğundaydı. Gördüğümüz gibi çok sayıda bağlantıya sahipti ve çok çalışıyordu. Aynı zamanda Vrije Universiteit Brussel’de (Brüksel Özgür Üniversitesi, Hollandaca konuşulan sektör) siyaset bilimi profesörüydü. Okuma, yazma ve eylem açısından her gün saatlerce çalışıyordu.

 Ernest Mandel’in sendikalar üzerindeki etkisi

Sendika dünyasında, işçi dünyasında ve genç öğrenciler arasında yankı buldu. İşçi dünyasında, özellikle de Belçika’da, etkisi 1950’lere kadar uzanmaktadır, çünkü sosyalist, komünist ve Troçkist militanları bir araya getiren sendikacılığın radikal kanadının, yani bir milyondan fazla üyesi olan Fédération générale du travail de Belgique’in (FGTB) başlıca Belçikalı sendika lideri André Renard‘ın yakın çalışma arkadaşlarından biriydi. 1954 ve 1956 yıllarında düzenlenen Holdingler ve Ekonomik Demokrasi konulu iki kongrede anti-kapitalist yapısal reformlar fikri ortaya atıldı [15]. Mandel ilham verenlerden biriydi. André Renard için çok sayıda belge hazırladı ve fabrikalarda ve sendika şubelerinde çok sayıda konferans vermek ve sendika kongrelerinde konuşmak üzere davet edildi. Görünüşte karmaşık olan şeyleri basit ve anlaşılır bir şekilde aktarma konusunda büyük bir yeteneğe sahipti. Aynı zamanda dinleyicilerine gerçekliği değiştirmek için harekete geçmenin gerekli olduğunu gösterme yeteneğine de sahipti ve bu nedenle çok uluslu bir şirkette mücadele etmek için bir sendika delegasyonu olarak ne yapılması gerektiği, diğer fabrika merkezlerindeki işçilerle nasıl temas kurulacağı, nasıl iletişim kurulacağı ve ortak eylemlerin nasıl gerçekleştirileceği gibi örnekleri sıklıkla kullandı. Ve öz-örgütlenme ve işçilerin kontrolü meselesi kesinlikle merkezdeydi [Luc, Liège’li uluslararası üne sahip film yapımcıları haline gelen iki Dardenne kardeşten biri, özellikle Rosetta filmiyle Cannes’da iki kez Altın Palmiye kazandı. Jean-Luc Dardenne ve ben Liège Üniversitesi’nde Ernest Mandel’in öğrencisi olduk.]

 Ernest Mandel diğer Marksist entelektüellerle geniş kitleler önünde tartışıyor

Ernest Mandel’in 1967’den 70’lerin sonuna kadar olan dönemdeki müdahalelerinin yankısı vurgulanmalıdır. EM’nin yazılarıyla bir yankı uyandırdığını belirtmek önemlidir. Perry Anderson, Ernst Bloch, Herbert Marcuse, Roman Rosdolsky, Lucien Goldman ve Jean-Paul Sartre gibi büyük Marksist yazarlarla tartıştı. Charles Bettelheim, Jean Ellenstein ve Louis Althusser gibi Fransız Komünist Partisi’nin önde gelen tarihçileri, ekonomistleri ve filozoflarıyla kamuya açık tartışmalar yaptı. Ve 1967’den 1970’lerin sonuna kadar bazı toplantılarda konuştuğunda, varlığı duyurulduğunda, 1.000, 2.000, 2.500, 3.000 kişi katılıyordu. Bu durum 1967-68 yıllarında Almanya’da da geçerliydi. Almanya’da 1988-89’da Gregor Gysi gibi eleştirel komünist liderlerle Berlin’de 3.000, 4.000 kişinin katıldığı tartışmalarla çok önemli bir şekilde tekrar gerçekleşti ve Mayıs 68 döneminden bahsediyorsak, 9 Mayıs’ta, barikatların kurulduğu akşam, Paris’te JCR tarafından düzenlenen 2.500 kişinin katıldığı büyük bir toplantı, 71’de Paris Komünü’nün yüzüncü yıldönümü anması için Père Lachaise yakınlarında yapılan bir konuşma, yaklaşık 15.000, 20.000 kişi olmalıydı; Karanfil Devrimi’nden hemen sonra, 74-75’te Portekiz’de 2.000 ya da 2.500 kişinin katıldığı toplantılar; Franco rejiminin düşmesinden sonra İspanya’da yine 2.000 ya da 3.000 kişinin katıldığı toplantılar; Kasım 1970’te Brüksel Özgür Üniversitesi’nde Kızıl Avrupa için bahsettiğim büyük toplantı, DE’nin Avrupa toplantısıydı ve 3.500 kişi katılmıştı. Yani Mandel radikalleşmiş öncü içinde kitlesel yankısı olan bir konuşmacıydı ve hem öğrencilere hem de işçilere hitap edebiliyordu. Almanca, Fransızca ve Hollandaca biliyordu ama İspanya ve Latin Amerika’da İspanyolca, Portekiz’de Portuñol (Portekizce ve İspanyolca karışımı) ve İtalya’ya gittiğinde İtalyanca konuşmalar yapmaktan çekinmedi. Halka açık konuşmalarında büyük bir analitik gücü, etkileyici bir analiz, mesaj ve enerji aktarma yeteneği ile birleştirdi ve her seferinde anti-kapitalizm, enternasyonalizm ve özgürleştirici ve devrimci bir proje çağrısında bulundu.

 Dördüncü Enternasyonal

Ernest Mandel savaştan hemen önce, 1939 yılında, on beş ya da on altı yaşındayken DE’ye katıldı. Alman işgalinin başından itibaren Direniş’te yer aldı ve Naziler tarafından üç kez tutuklandı. İkinci kez tutuklandığında, 29 Mart 1944’te Liège’de çelik işçilerine bildiri dağıtıyordu. Alman ordusu tarafından tutuklandı, Liège’deki St Léonard hapishanesinde mahkemeye çıkarıldı ve yıllarca ağır işlerde çalışmaya mahkum edildi. Gestapo tarafından değil de bir siyasi direniş savaşçısı olarak Alman ordusu tarafından mahkum edildiği için yeterince ‘şanslıydı’. Gestapo tarafından mahkum edilmiş olsaydı, ya bir imha kampına gönderilecek ya da oracıkta idam edilecekti. Haziran 1944’ün başında Almanya’ya sürgün edildi, hapsedildiği ilk hapishanelerden birinden, biri eski Sosyalist Parti üyesi, diğeri eski Komünist Parti üyesi olan iki gardiyanın sempatisini kazanma becerisi sayesinde kaçtı. Kısa sürede yeniden yakalandı ve farklı kamplara nakledildi. Nazi Almanyası’ndaki altı kampta art arda hapsedildi. Hapsedildiği kampta Mart 1945’te Amerikan ordusu tarafından serbest bırakıldı. Hapsedildiği kampların listesi Alman arşivlerinde bulunmaktadır ve Jan Willem Stutje’nin biyografisinde yer almaktadır [18].

Ernest Mandel, İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan itibaren DE’nin liderlerinden biri haline geldi. İşgal sırasında ve ikinci kez tutuklanmasından önce, DE’nin Belçikalı ve Fransız delegeleri Şubat 1944’te Belçika’nın Ardennes bölgesindeki St Hubert’te bir çiftlikte bir araya gelerek DE’yi yeniden başlatmak için ilk gizli Avrupa konferansında yer aldı. Daha sonra kurtuluştan sonra DE’nin yeniden canlandırılmasında yer aldı. Burada Michel Pablo ile birlikte DE’nin en önemli liderlerinden biri haline geldi. Kurtuluş sırasında 23 yaşındaydı. 1940-50’lerden 1960’ların başına kadar DE’nin lideri olarak oynadığı rol hem çok önemli hem de ihtiyatlıydı. Traité d’économie marxiste adlı kitabınınyayınlanmasıyla Marksist bir iktisatçı olarak tanındı, Fransızca yayınlanan haftalık Belçika gazetesi La Gauche’unkurucusuydu, sosyalist Le Peuple gazetesinde gazetecilik yaptı ve ardından Liège sendikasının gazetesi FGTB la Wallonie‘degazeteciliğe başladı. 1960’ların sonunda ve 1960’ların ortasında Belçika Sosyalist Partisi’nden ihraç edilmesinin ardından, Mayıs 1968’in ardından DE’nin lideri olarak kamuoyunun dikkatini çekti ve bu nedenle, uluslararası öğrenci ve devrimci işçi hareketindeki rolü göz önüne alındığında, Fransız topraklarına girmesini yasaklayan Fransız hükümeti ve Amerika Birleşik Devletleri, İsviçre, Almanya ve Avustralya hükümetleri de dahil olmak üzere çeşitli hükümetler tarafından çeşitli ülkelere girişi yasaklandı. Almanya örneğinde, bu özellikle skandaldır çünkü Nazilere karşı direnmişti, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Alman yetkililer tarafından Nazi karşıtı direnişe katıldığı için madalya ile ödüllendirilmişti, ancak doktora tezi olmasına ve Nazi karşıtı Alman entelektüelleri ve tabii ki öğrenci hareketi bu yasağı protesto etmesine ve kaldırılmasını talep etmesine rağmen Alman topraklarına girmesi yasaklandı. Alman Sosyalist Şansölyesi Helmut Schmidt Liège Üniversitesi’ne geldiğinde Ernest Mandel’in benden Liège’de konuşma yapmamı istediğini hatırlıyorum. Alman topraklarına girişinin yasaklanmasını kamuoyu önünde protesto etmek için konuşma yapmamı istemişti. Bu yasaklar onun sınırları geçmesini engellemedi. Ernest Mandel çok seyahat etti ve Fransa’daki yasağına rağmen çok düzenli olarak sınırı geçti ve özellikle de Ligue communiste ve Lutte ouvrière tarafından Mayıs 1971’de düzenlenen Paris Komünü anma törenine binlerce Fransız gösterici gibi gelişini çok iyi hatırlıyorum. On ya da on beş bin gösterici vardı ve Ernest Mandel konuşmasını yapmak üzere Alain Krivine’in ikiz kardeşi Hubert Krivine’in kullandığı bir motosikletin arkasında geldi. Bazen Fransız yetkililer tarafından tutuklanıp Belçika’ya geri götürülüyordu ve Hollandalı biyografi yazarının anlattığına göre, bir keresinde Roissy Charles de Gaulle havaalanına vardığında Belçika’ya sınır dışı edildiğinde, aynı gün Brüksel’den Paris’e giden trene binmişti çünkü Paris’te DE liderliğinin bir toplantısı vardı.

İkinci bölümde Mandel’in Küba devrimiyle olan ilişkisine, Nikaragua ile olan ilişkisine ve 1989’daki Doğu Almanya krizine ve Almanya’nın yeniden birleşmesine karşı tutumuna bakacağım. 

Eric Toussaint

Devam edecek


Notlar

[1] Hafızam beni yanıltmıyorsa, 1988 ve 1991 yılları arasında IV kurulu Ernest Mandel, Livio Maitan, Claude Jaquin, Gilbert Achcar, Janette Habel ve Daniel Ben Saïd’den oluşuyordu. Penny Duggan tüm toplantılara davet edilmişti. 1991’in başındaki 13e Dünya Kongresi’nin ardından, birleşik sekretarya tarafından seçilen yeni büronun bir parçasıydım. Livio Maitan’ın anılarına göre, görevliler Gilbert Achcar, Janette Habel, Phil Hearse, Claude Jacquin, Livio Maitan, Ernest Mandel, Braulio Moro ve bendim (bkz. Livio Maitan, Pour une histoire de la Quatrième Internationale, La Brèche-IIRE, Paris, 2021. s. 475).

 [2] Birleşmeye aynı şekilde kongre sırasında ülkesinde hapsedilen yerli ve köylü lideri Hugo Balnco (1934-2023) gibi Latin Amerika militanları da katıldı. Bolivya’da çok fal militanlar da vardı. IV. Enternhasyonal’in birleşme kongresi için bkz., Livio Maitan, Pour une histoire de la Quatrième Internationale, La Brèche-IIRE, Paris, 2021. 547 sayfa ISBN 9782955816851 p. 146 à 159. Ayşrıca Quatrième Internationale, dergisi, Le Congrès de réunification de la Quatrième Internationale, Numéro spécial 3e trimestre 1963, Paris, 72 sayfa.

[3] Bkz. Quatrième Internationale, dergisin°47, Ocak 1971, Paris, p. 14 à 20

[4] BKz viedo de Usul, Ostpolitik réalisée pour Blast : « ALAIN KRIVINE : LE TROTSKISME PERMANENT » https://www.youtube.com/watch?v=8Zent93oWko et Maitron sözlüğü.

https://maitron.fr/spip.php?article136624

[5] Birnici cilt şurada: https://www.marxists.org/francais/mandel/trait-eco/traite.pdf

[6] 1970 JGS kongresinde ben başkalarıyla birlikte Ligue Révolutionnaire des Travailleurs  yerine Ligue Socialiste Révolutionnaire adının önerilmesini destekledim. Hala bunun daha iyi olduğu kanısındayım.

[7] Pierre Le Grève, 1960 yılında doğrudan Fransız gizli servisleriyle bağlantılı La Main rouge örgütü tarafından bağımsız Cezayir lehine faaliyeti kapsamında bir paket bomba ile suikast girişimine maruz kaldı. [8https://fr.wikipedia.org/wiki/Rudi_Dutschke

[9] Rudi Dutschke Almanya’da büyük toplantılarda Ernest Mandel ile kamuya açık toplantılara katıldı. Eylül 1968’de, kendisin öldürmeyi hedefleyen saldırıdan sonra iki hafta Ernest Mandel ve Gisela Sholtz’un evinde kaldı. Bkz Jan Willem Stutje, Ernest Mandel Un révolutionnaire dans le siècle, Editions Syllepse, Paris, 2022, 454 pages. P. 278 à 286.

[10] > Jan Willem Stutje, Ernest Mandel. Un révolutionnaire dans le siècle…

[11] Gisela Scholtz à Ray, 13 mars 1969, Archives Ernest Mandel, dossier 652 cité par Jan Willem Stutje, Ernest Mandel. Un révolutionnaire dans le siècle p. 322.

[12] Bkz La Gauche du 11 şubat 1972, p. 2.

[13] Bkz ilk üç konfrensın tutnakları 500 mişi Liège’de, 1500 Bruxelles’de, 1000 Louvain’de) La Gauche du 11 février 1972, p. 5 et l’interview exclusive de Jerry Lawless (partie 1) p. 4 et 5 et la partie 2 dans La Gauche du 18 février 1972, p. 4 et 5. Eklemek gerekir ki sağ odlduğu gibi sol günlük basın da bu konferanslara geniş yer verdi.

[14] Jan Willem Stutje, Ernest Mandel. Un révolutionnaire dans le siècle, p. 235.

[15] Antikapitalizme karşı neokapitalist reformlara dair bkz., Ernest Mandel, La stratégie des réformes de structure, 1965

http://pinguet.free.fr/mandel1965.pdf

[16] http://www.ernestmandel.org/new/ecrits/article/controle-ouvrier-et-strategie” >http://www.ernestmandel.org/new/ecrits/article/controle-ouvrier-et-strategie

et http://www.ernestmandel.org/new/ecrits/article/autogestion-occupations-d-usines

[17] Sozialistischer Deutscher Studentenbund (

[18] Jan Willem Stutje, Ernest Mandel… note 142, p. 79.

Toplumsal Hareket’ten Kagarlitsky ile İlgili Basın Açıklaması

Boris Kagarlitsky hakkında ceza davası açıldı

Rusya Federal Güvenlik Servisi, tanınmış siyaset bilimci ve Rabkor adlı internet dergisinin editörü Boris Kagarlitsky hakkında terör suçlamasıyla dava açtı. Ayrıca derginin köşe yazarlarının evleri de arandı.

Kagarlitsky’nin maruz kaldığı zulmün asıl nedeninin siyasi görüşleri ve Rabkor’u susturma arzusu olduğu açıktır. Boris Kagarlitsky, son siyasi durum hakkında aktif bir yorumcu ve Rusya’nın iç ve dış politikasının açık sözlü bir eleştirmeniydi.

Putin rejimi, seçkin siyaset bilimciyi birçok kez susturmaya çalıştı. Kagarlitsky’nin başkanlığını yaptığı Küreselleşme ve Toplumsal Hareketler Enstitüsü 2018 yılında yabancı ajan ilan edildi. Nisan 2022’de ise kendisi yabancı ajan ilan edildi.

Boris Kagarlitsky, SSCB’de ilk kez Jüri Andropov liderliğinde siyasi faaliyetleri nedeniyle hapse atıldı. Ardından, Ekim 1993’te, Yüksek Sovyet’in feshedilmesini kınadığı için tutuklandı ve dövüldü. 2021 yılında Devlet Duması seçimlerinde yapılan sahteciliğe karşı protesto çağrısı yaptığı için 10 gün gözaltında tutuldu. Şimdi Kagarlitsky 7 yıla kadar hapis cezasıyla karşı karşıya.

Boris Kagarlitsky’ye karşı açılan ceza davası Rusya’daki sol harekete yönelik bir saldırıdır. Siyasi kariyerinin farklı dönemlerinde yaptığı açıklamalara ve vardığı sonuçlara katılmayabiliriz, ancak bu tartışmalar artık yersizdir. Kendisi özgürlüğüne kavuşur kavuşmaz farklı pozisyonlarımızı tartışmaya devam edebiliriz.

Tüm sol örgütleri geniş bir dayanışma kampanyası düzenlemeye, Boris Kagarlitsky ve tüm siyasi tutukluların derhal serbest bırakılmasını talep etmeye ve Rabkor’un editör ekibine mümkün olan her türlü desteği vermeye çağırıyoruz.

Kagarlitsky yazılarında ve konuşmalarında Rus yetkililerin umut vaat etmemesi konusunda sürekli iyimser kalmıştır. Güncel olaylar iyimserliğinin haklı olduğunu gösteriyor: Sivil toplum kalıntılarını tamamen temizlemeye başlayan Putin rejimi, gülle büyüklüğündeki sızıntıyı bir şişe mantarla tıkamaya çalışıyor.

Boris Kagarlitsky’ye özgürlük!

Toplumsal Hareket (Sotsialnyi Rukh, Ukrayna)

Robert Oppenheimer’ın Trajedisi ve Nükleer Silahların Yarattığı Güncel Tehlike – Lawrence S.

Oppenheimer filminin 21 Temmuz 2023 tarihinde vizyona girmesi (https://www.youtube.com/watch?v=uYPbbksJxIg), ABD’li seçkin bir nükleer fizikçinin hayatını konu alan bu film, modern silahların geliştirilmesinin bireyler ve bir bütün olarak insanlık için ne kadar zarar verici olduğunu bize hatırlatmalıdır.

Kai Bird ve merhum Martin Sherwin tarafından yazılan Pulitzer ödüllü biyografi American Prometheus: The Triumph and Tragedy of J. Robert Oppenheimer’a (Ed. A. Alfred Knopf, 2005) dayanan film, İkinci Dünya Savaşı sırasında ABD hükümeti tarafından Los Alamos, New Mexico’da dünyanın ilk atom bombasının yapımını ve testini yönetmek üzere işe alınan genç J. Robert Oppenheimer’ın yükselişini ve düşüşünü anlatıyor. Onun bu çabalarındaki başarısını kısa bir süre sonra Başkan Truman’ın Hiroşima [6 Ağustos 1945] ve Nagazaki’yi [9 Ağustos 1945] yok etmek için nükleer silah kullanma emri izledi.

Savaşı izleyen yıllarda, “atom bombasının babası” olarak anılan J. Robert Oppenheimer, özellikle yeni Atom Enerjisi Komisyonu’nun (AEC) genel danışma komitesinin başkanı olarak, ABD hükümeti saflarında bir bilim adamı için olağanüstü bir nüfuz elde etti.

Ancak nükleer silahlara karşı kararsızlığı arttıkça etkisi de azaldı. Oppenheimer 1945 sonbaharında Beyaz Saray’da Harry S. Truman (1945-1953) ile yaptığı bir görüşmede “Sayın Başkan, sanki ellerime kan bulaşmış gibi hissediyorum” dedi. Öfkelenen Truman daha sonra Dışişleri Bakan Yardımcısı Dean Acheson’a [Ocak 1949-Ocak 1953] Oppenheimer’ın “mızmızın teki” olduğunu ve “o orospu çocuğunu bir daha bu ofiste görmek istemediğini” söyledi.

J. Robert Oppenheimer da yaklaşmakta olan nükleer silahlanma yarışından endişe duyuyordu ve pek çok nükleer bilimci gibi atom enerjisinin uluslararası kontrolünden yanaydı. Nitekim 1949 yılı sonunda FAC Genel Danışma Komitesi’nin tamamı ABD’nin H-bombası geliştirmesine karşı çıkmış, ancak Başkan bu tavsiyeyi dikkate almayarak yeni silahın geliştirilmesini onaylamış ve ABD’nin büyüyen nükleer cephaneliğine eklemiştir.

Bu koşullar altında, nükleer silahlar konusunda çok daha az utanç duyan insanlar Oppenheimer’ı iktidardan uzaklaştırmak için adımlar attılar. Aralık 1953’te, AEC başkanlığını devraldıktan kısa bir süre sonra, ABD’nin nükleer cephaneliğini güçlendirmenin ateşli bir savunucusu olan Lewis Strauss, Oppenheimer’ın güvenlik izninin askıya alınmasını emretti. Sadakatsizlik imalarına karşı koymaya hevesli olan Oppenheimer kararı temyize götürdü ve ACS Personel Güvenlik Konseyi önündeki müteakip duruşmalarda, sadece nükleer silahlara yönelik eleştirileri hakkında değil, aynı zamanda onlarca yıl önce Komünist Parti üyesi olan kişilerle olan ilişkileri hakkında da taciz edici sorularla karşılaştı.

Sonunda AEC, Oppenheimer’ın güvenlik riski oluşturduğuna karar verdi; bu resmi karar, Oppenheimer’ın kamuoyu önünde küçük düşürülmesine ek olarak, kamu hizmetinden çıkarılmasını tamamladı ve meteorik kariyerine ölümcül bir darbe indirdi.

Elbette nükleer silahların geliştirilmesinin J. Robert Oppenheimer’ın düşüşünden çok daha büyük sonuçları olmuştur. Japonya’da 200.000’den fazla insanın ölümüne ve çok daha fazlasının yaralanmasına yol açmasının yanı sıra, nükleer silahların ortaya çıkışı dünyanın dört bir yanındaki ülkelerin vahşi bir nükleer silahlanma yarışına girmesine neden oldu. Büyük güçler arasındaki çatışmaların körüklediği 1980’lere gelindiğinde, yeryüzündeki neredeyse tüm yaşamı yok etme potansiyeline sahip 70.000 nükleer silah geliştirilmişti.

Neyse ki, nükleer kıyamete doğru bu yarışa karşı koymak için geniş bir vatandaş kampanyası başlatıldı. Bu kampanya, nükleer tehlikeleri azaltmak için tek taraflı eylemlerin yanı sıra bir dizi nükleer silah kontrolü ve silahsızlanma anlaşmasına girmeleri için isteksiz hükümetler üzerinde baskı oluşturmayı başardı. Sonuç olarak, 2023 yılına gelindiğinde nükleer silah sayısı yaklaşık 12.500’e düşmüştür.

Ancak son yıllarda, kamuoyu desteğinin keskin bir şekilde azalması ve uluslararası çatışmaların artması sonucunda nükleer savaş potansiyeli önemli ölçüde yeniden canlanmıştır. Dokuz nükleer güç (Rusya, ABD, Çin, İngiltere, Fransa, İsrail, Hindistan, Pakistan ve Kuzey Kore) şu anda yeni üretim tesisleri inşa ederek ve nükleer silahlarını geliştirerek nükleer cephaneliklerini modernize etmeye çalışmaktadır.

Bu hükümetler 2022 yılında bu nükleer yığınak için yaklaşık 83 milyar dolar harcamıştır. Donald Trump, Kim Jong-un ve Vladimir Putin de dahil olmak üzere kamuoyuna yönelik nükleer savaş tehditleri daha da sıklaştı. Bulletin of the Atomic Scientists’in 1946 yılında oluşturduğu kıyamet günü saatinin ibreleri şu anda eksi 100 gece yarısında [Ocak 2023’te 90 saniye], tarihindeki en tehlikeli durumda.

Nükleer güçlerin nükleer silahların kontrolü ve silahsızlanma konusunda daha ileri adımlar atılmasına pek ilgi göstermemeleri şaşırtıcı değildir. Dünyadaki nükleer silahların yaklaşık %90’ına sahip olan iki ülke – Rusya (en fazla silaha sahip olan) ve Amerika Birleşik Devletleri (çok geride olmayan) – birbirleriyle imzaladıkları bu tür anlaşmaların neredeyse tamamından çekilmişlerdir.

ABD hükümeti New Start Anlaşması’nın (stratejik nükleer silahların sayısını sınırlayan anlaşma) Rusya’yı da kapsayacak şekilde genişletilmesini önermiş olsa da Vladimir Putin’in Haziran 2023’te Rusya’nın Batı ile nükleer silahsızlanma müzakerelerine girmeyeceği yanıtını verdiği bildiriliyor: “Bu tür silahlara NATO ülkelerinden daha fazla sahibiz. Bunu biliyorlar ve hâlâ bizi azaltma müzakerelerine başlamaya ikna etmeye çalışıyorlar. Halkımızın da dediği gibi canları cehenneme.”

Nükleer cephaneliği önemli ölçüde artmış olmasına rağmen hâlâ üçüncü sırada yer alan Çin hükümeti, Çin’in nükleer silahların kontrolü konusunda görüşmelere girmesi için bir neden görmediğini söyledi.

Nükleer silah sahibi olmayan ülkeler, yaklaşan nükleer felaketi önlemek için Nükleer Silahların Yasaklanması Antlaşmasını (TPNW) desteklemişlerdir. Temmuz 2017’de BM konferansında ülkelerin ezici bir çoğunluğunun oyuyla kabul edilen Nükleer Silahların Yasaklanması Antlaşması, nükleer silahların geliştirilmesini, test edilmesini, üretilmesini, edinilmesini, bulundurulmasını, stoklanmasını ve kullanım tehdidini yasaklamaktadır.

Antlaşma Ocak 2021’de yürürlüğe girmiş ve tüm nükleer güçlerin karşı çıkmasına rağmen 92 ülke tarafından imzalanmış ve 68’i tarafından onaylanmıştır. Brezilya ve Endonezya’nın da yakın gelecekte onaylaması beklenmektedir. Anketler TPNW’nin ABD ve diğer NATO ülkeleri de dahil olmak üzere pek çok ülkede güçlü bir desteğe sahip olduğunu göstermiştir. Dolayısıyla Robert Oppenheimer’ı yutan ve küresel uygarlığın hayatta kalmasını uzun süredir tehdit eden nükleer trajedinin önlenebileceğine dair hâlâ biraz umut var.

The Conversation, 12 Temmuz 2023