İmdat Freni

admin

Altmışlarda Sosyalist Hareketin Oluşumu – VI: TİP’in Altın Yılları – Masis Kürkçügil

Masis Kürkçügil’in 2006’da kaleme almış olduğu, Sosyalist Demokrasi için Yeniyol’un 21. sayısında yayımlanan ve altmışlı yılların başından 12 Mart’a kadar, kendisinin de fiilen içinde bulunduğu sosyalist hareketin gelişimini programatik zemin, siyasal saflaşmalar ve işçi hareketiyle ilintisi bağlamında ele aldığı bu kapsamlı değerlendirmeyi bölümler halinde İmdat Freni okurlarının ilgisine sunuyoruz. Yazının bir önceki bölümü için şuraya bakınız.

Kuruluşundan kapanışına TİP’in on yılı şöyle dilimlenebilir:

1961-62: Kuruluş ve atalet.

1962-68: Aybar’ın başkanlığa getirilmesiyle partinin canlanması ve 1968 yılında hem parti içi hem de parti dışı gelişmelerle krizin olgunlaşması.

1969: Seçim ve Aybar’ın başkanlıktan ayrılmasıyla da belirginleşen dağılma süreci.

1970: Emek grubunun yönetime gelmesi, diğer kesimlerin hepten çekilmesi.

TİP, Türkiye sosyalist hareketinin yatağı olmuştur. Daha sonra muhalif olanlar bile siyasete TİP saflarında atılmış olmalarını bir referans olarak gösterirler. Ancak ideolojik düzeyde TİP’in görüşleri ne olursa olsun, YÖN’ünkine benzer bir “hegemonya”sı söz konusu değildir. YÖN ilk yıllarında solun neredeyse bütün eğilimlerini temsil ederken o güne kadar kapsam ve etkinlik itibarıyla kimseye nasip olmamış bir çeşitlilikte memleket meselelerini ve dünya hallerini tartışır. Klasik bir YÖN-TİP veya daha ileride Sosyalist Devrim-MDD saflaşmasının uç noktalarında bulunanlar bile YÖN sayfalarında yazar.  

Ancak geriye dönüp bakıldığında kendi dışındakiler veya toplumun diğer kesimlerinde gedikler açan tartışmalar hayli sınırlı olup bugün için kullanışlı değildirler. Açılan tartışmaların büyük miktarda örneğin Kadro kalıntısı, kalkınmacı, doğrusal bir ilerleme zihniyetini taşıması ve Kemalizmle kendi arasında illaki bir devamlılık ilişkisi kurmaya yönelmesi, yani bir kopuş perspektifine sahip olmaması esastır. Çeşitliliğin kaynağı ise daha sonraki billurlaşmanın henüz söz konusu olmamasıdır. Yani İsveç Sosyalizminden veya Arap Sosyalizminden söz edilirken veya ATÜT (Asya Tipi Üretim Tarzı) tartışması açılırken bunların varacağı siyasal sonuçlara ilişkin ortak bir beklenti yoktur. Bir tür sol münazara merkezi konumundadır. Ancak derginin yörüngesi nihayetinde Devrim dergisine varacak tutarlılıktadır.

Altmışlı yıllar dünyanın birçok ülkesi için Marksizmin yeniden canlandığı bir on yılı temsil ederken Türkiye’de işin abc’sine henüz başlanılmaktadır[1]. Bu açıdan bakıldığında iktidar, devrim stratejisi, perspektifi gibi sözler havada uçuşsa da uçuşmasa da bunların içini dolduracak bir düzey yoktur.

Emekleme çağında etkileşim, model arayışı belirsizdir. Daha açıkçası ideolojik olarak net bir çizgiden söz edilemez. Sosyalist tarih içinde kendini konumlaştıran, bir sürekliliği temsil etmeye yönelen bir hareket değildir TİP. Daha sonra özellikle “Çekoslovakya Olayı” vesilesiyle bir saflaşma öne çıkacaktır, ancak bu saflaşmaya rağmen taraflar büyük miktarda “yerel”, aslında eklektik kalacaklardır. Aynı yıllarda görüşleriyle öne çıkanlar arasında –kendisine her ne kadar bir “izm” eklense de esas olarak TİP başkanı olduğu için– Aybar sayılabilir. Şu anda akla gelmese de kitaplarıyla ve makaleleriyle (YÖN’de Doğan Avcıoğlu’ndan sonra en çok yazan, daha sonra Ant’ın kurucuları arasında yer alan ve TİP programını kaleme alanlardan) öne çıkan Fethi Naci’dir. Edebiyattan gelip edebiyata giden Fethi Naci’nin azgelişmişlik, askeri diktatörlükler gibi konular üzerine yazdıkları çorak arazide birtakım uyarlamalar çerçevesindedir. Arazinin çoraklığını Selahattin Hilâv aşağıdaki kelimelerle dile getirirken, sonraki yıllarda da sözünü ettiği boşluğun doldurulmadığını unutmamak gerekir:

“Bugün, 1967 yılında Türk toplumunu Marksist açıdan ele alıp inceleyen tek bir eser yoktur elimizde. Demek ki kendi özelliklerimizi, toplumcu bir anlayışla ortaya koyup didiklemiş değiliz. Ortalama Türk toplumcusunun bilinci ve anlayışı, bir yandan, Batı toplumlarına uygulanan Marksist metodun ortaya döktüğü sonuçlardan; öte yandan Cumhuriyet devri ideolojisinin “İlericilik-Gericilik”, “Batıcılık-Doğuculuk”, “Laiklik-Yobazlık” kavramları içine sokuşturduğu soyut ve aldatıcı bir düşünce tarzında kurulmuştur… Başarısızlık, Türk toplumcusunun, kendi öz teorisini kuramamasından ve hâkim sınıfların ideolojilerinden ve düşünce biçimlerinden sıyrılamamasından gelmektedir.” (Felsefe Yazıları, YKY, s.83)

Dönemin önemli tartışmaları işçi sınıfının varlığı-yokluğu, askerlerin durumu gibi hususlardır. Bunların yanı sıra pek de masum olmayan ancak katılanların bile bunun farkına varamadığı Osmanlı toplum yapısı tartışması öne çıkar. Bu tartışmanın teorik olarak bir anti-Stalinizmi ve öte yandan da devrim stratejisi meselesini öne çıkarması gerekirken gerekli siyasal sonuçlar çıkarılamadan açıkta bırakılmıştır. Türkiye’de kapitalizmin gelişmesi, yarı feodallik gibi konular giderek kendini şekillendiren bir Marksist tartışma ortamını göstermektedir. Yine de teorik bakımdan henüz temel kitapların önemlilerinin basılmamış olduğu bir ortamda bu tartışmalar sınırlı ve “mesleki” denebilecek bir düzeyde kalmaktadır.

Türkiye sol hareketi açısından ilk iddialı kitabın bir Marksist değil de esas olarak bir Kemalist tarafından yazılmış olması oldukça çarpıcıdır. Doğan Avcıoğlu’nun o güne kadar rastlanmadık derecede kapsamlı ve yer yer kendi iddialarını bile sorgulayan (örneğin Ermeni meselesindeki gaspçılık gibi) ve açıkça ifade edilmeyen (Kürt sorunu gibi) meseleleri ele alan Türkiye’nin Düzeni adlı kitabı yaklaşım itibarı ile, Niyazi Berkes’in önceden çıkmış kitaplarındakinden ve Oscar Lange’nin (Sosyal Adalet yayınlarından çıkan, Mısır’da verdiği bir konferansın metninden ibaret olan) Kalkınma Yöntemleri kitapçığından farksızdır. Çünkü nihayetinde mevcut durumdan çıkmak için önerilen yol kapitalist olmayan kalkınma yoludur ve bunun öznesi de tabii ki yetersiz kapitalistleşme koşullarında emekçiler değil asker-sivil aydın zümredir. Aslında bir risale ile rahatlıkla ifade edilebilecek bu düşünceler tam bir ayıklanmadan yığılmış malumat deryasında hedeflerinden uzaklaşmıştır. Zamanına göre çok satanlar arasında yer alan kitabın kendi birinci derecede muhataplarından ziyade MDD’cilerin ideolojik hazinesi haline gelmesi ise tarihin bir cilvesi olsa gerek.

TİP’in gelişiminde 1965 seçimleri önemli bir rol oynar. Ulusal Artık Sistemi’nin getirdiği imkânla 15 milletvekilinin meclise girmesi siyaseten, zihinlerde kalan, egale edilemeyen %3’lük oy oranından çok daha etkili olmuştur. Çünkü böylece TİP meclis kürsüsünden bir gedik açarak ve her fırsatı çok iyi değerlendirerek hemen hemen siyasetinin en önemli ayağı saydığı parlamenter faaliyeti değerlendirmiştir.

Kasım 1966’da Malatya’daki ikinci kongre haziran ayındaki senato seçimlerinde %3.9 oyla bir sandalyenin kazanılmasının ardından yapıldı. Bu kongre TİP dışındaki sosyalistlerin, özellikle eski TKP’lilerin –artık TKP var mıdır, kim temsil ediyor, bu konuda TKP’lilerde de bir fikir birliği yoktur– öncülük ettiği MDD görüşünün partide azımsanmayacak bir yankısı görülüyordu. Kongre metni emperyalizmin işbirlikçisi olarak gördüğü sözde milli kapitalistler dışında emperyalizme karşı mücadele, Kemalist dış politika gibi yine bir sosyalist devrime açılan talepler ve mücadele çağrısıyla değil anayasal çerçevede, parlamenter bir mücadeleyle Aybar’ın kendi tabiri ile dengeyi sol lehine değiştire değiştire yürümeyi hedefliyordu.

Malatya kongresi her ne kadar MDD’cilerin tasfiyesine açıldıysa da TİP’in bilinçli olmasa da önemli kazanımlarından birinin fiilen terk edildiği anlamına geliyordu. 1962-1968 döneminin TİP’ini farklılaştıran ögelerden biri o güne kadar ortak bir geçmişe sahip olmayan farklı kesimleri yan yana getirip bir tür özerklikle birliklerini sağlamasıdır. Bu üç kesim aydınlar (bunlar da kendi aralarında bir birlik oluşturmazlar), sendikacılar ve “doğulular”dır. Aybar’ın liderliğinde TİP geniş kesimlere seslenirken ardında her birine parti içinde belli bir alan açılmış olan bu üç kesimin farklı dinamiklerin baskısıyla yeni yönelişlere girmeleri, eski yapının çözülmesine yol açmıştır. TİP’in bölünmesindeki saikleri çok derin kaygıların yanı sıra sendika bürokratları için giderek mesleki, aydınlar için eski söylemin yetersizliği ile yeni arayışların belirmesi ve “doğulular” için de partinin yerel örgütlerinin başlattığı 1967’deki Doğu mitinglerinden başlayarak, özellikle gençlik kesiminden gelen DDKO’nun kurulmasıyla somutlanan bir başka tarih ihtiyacında aramak gerekir. Malatya kongresinde MDD’cilerin tasfiyesinin partinin kimyasını bozduğunu ve benzer gelişmelere ve gerilemelere de bir başlangıç oluşturduğunu belirtmek gerek.

1967’de yapılan Doğu mitinglerinin bir dizi açıdan önemi var. İlki buralarda miting yapılmasını gerekli kılan gelişmeler, ikincisi partinin ve özellikle Aybar’ın buradaki mitinglerde o güne kadar rastlanmadık bir biçimde açıkça farklı muamele görüldüğünün, horlandığının altının çizilmesi ve sonuncusu da iktidarı her şeyden fazla tedirgin etmesidir. TİP ve buradan kaynaklanan hareketlerin Kürt meselesindeki tutumu (TİP’in 12 Mart sonrası kapatılma gerekçesidir aynı zamanda) “radikaller”den daha radikal olmuştur. MDD hareketinin “milli” duruşu geleneksel olarak Kürt meselesiyle mesafeli olmasına yol açmış ve bu durum yetmişli yıllar için de belli istisnalar dışında geçerli olmuştur

TİP’in Kasım 1968 kongresi sonun başlangıcı olarak görülebilir. Dünya ölçeğindeki önemli gelişmeler bir yana Türkiye’de Haziran ayı itibarıyla başlayan öğrenci, temmuz ayı itibarıyla başlayan işçi olaylarından ders çıkarmak yerine parti içi egemenlik ve basitçe Çekoslovakya meselesine indirgenen “teorik” tartışmalar ağırdan öne çıkar. Çekoslovakya meselesi yalnızca Türkiye’de değil Venezüella’dan Yunanistan’a geleneksel komünist partilerde de derin bölünmeler yaratır. Mesele farklı bir mücadele tarzından ziyade oralarda da genellikle SSCB’ye bağlılık meselesidir. Bizdeki durum biraz ilginçtir, çünkü TİP geleneksel bir KP gibi SSCB’ye bağlılık temeli üzerine gelişmediği gibi başlangıçta Behice Boran’ın da farklı bir tutum takınmamış olması, bu konuda bir refleksten çok gecikmeli bir intikal halinin olduğu söylenebilir.

Her zamanki gibi bir üçüncü yol olabilir ancak güçsüzdür. İki tarafa da yakın durmadan partinin temel sorunlarına, herkesi kapsayacak bir yaklaşım önerenler tabii ki belli bir gücü temsil etmedikleri için dikkate alınmayacaklardır. Bu kongrede Aybar’ın sac ayağındaki aydınların artık yerlerinde yeller esmektedir. Sendikacılar ve Doğulu delegeler Aybar’ı kurtarır ancak muhalefet de GYK’daki gücünü artırır. Bir yıla kalmadan Doğulular da geri çekilir; böylece Aybar döneminde fiilen kurulan sendikacılar-aydınlar-“Doğulular” bileşimi dağılır.


[1] Bizde kalkınma-azgelişmişlik meseleleri tartışılırken 1964’te Küba’da planlama tartışmaları yapılmakta; ekonomi politik konusunda emeklemeler başlarken Ernest Mandel, Marksist Ekonomi El Kitabı’nı yazmış bulunmaktadır.

Rus Devrimi ve Bilimsel Ekoloji: Sınırlı Yakınlaşmalar – Daniel Tanuro

16 Ocak 1919. İç savaş tam hızıyla sürüyor. Amiral Kolçak’ın beyaz birlikleri Ural’ı aşmış Moskova’ya doğru ilerlemektedir. Kızıllar tarafından denetlenen bölgeler hızla daralmakta. Sovyetler ölüm tehlikesiyle karşı karşıya. Kremlin’deki bürosunda Lenin, yine de doğanın muhafazası konusunda  tartışacak zamanı buluyor.

Eğitimden sorumlu Halk Komiseri Lunaçarski’nin tavsiyesi üzerine o gün Lenin Astrahan Bölgesel Yürütme Komitesi’nden Nikolay Podiapolskiy’i ağırlıyor. Bu bölgedeki askeri-siyasal durum hakkındaki son bilgileri tartışmak istiyor. Fakat bilimsel tarım uzmanı olan Podiapolskiy Volga deltasında bir integral doğal rezerv (“zapovednik”) yaratılması için kendisinden destek talep ediyor.

Lunaçarski Podiapolskiy’e önerisini doğal zenginliklerin muhafazasına yönelik genel bir siyasetin gerekliliği çerçevesinde sunmasını önermişti. Bilgece bir tavsiye: Volga projesini onaylamaktan pek memnun olmasa da, Lenin ondan tüm ülkeye uygulanabilir bir kararname yazmasını istiyor. Bunun “acil bir öncelik” olduğunu ekliyor. Bu sonucun verdiği hevesle Podiapolskiy azimle çalışıyor. Ertesi sabah metin Lenin’in bürosunun üzerinde. Aynı gün Vladimir İlyiç tarım uzmanına onayını iletiyor fakat metnin Eğitim Komiserliği’ne (Narkompros) de sunulup onaylanması gerektiğini belirtiyor.

Volga deltası zapovednik’i Podiapolskiy tarafından Astrahan dönüşünde kuruluyor. Uzun bir dizinin birincisi olacaktır – on yıl sonra zapovednikler 40 bin km2’ye yayılacaktır. Öte yandan Narkompros doğanın muhafazası hakkında geçici bir komisyon kuracaktır. Birçok ünlü bilim insanını bünyesinde barındıran komisyon Komünist Parti üyesi bir astronom tarafından yürütülecektir: Vagran Tigran Ter-Oganesov.

Narkompros

Bununla birlikte Podiapolskiy’in projesinin genel bir kararnameye tercüme edilmesi için iç savaşın sonunu beklemek gerekecektir. 21 Eylül 1921’de imzalanan bu kararnameyle doğayı muhafaza siyasetinin Narkompros’un sorumluluğu altına yerleştirildiği tasdik edilir. Bu nokta temel bir öneme sahiptir.

Odun ve kürk ihracatı önemli bir döviz kaynağı teşkil ediyordu, ve açlıkla savaşmak için ekilecek toprağa susamış olan köylüler… doğal mirası koruma konusuyla –hafif bir ifade kullanmak gerekirse- pek ilgili değildi.

İktidarın ele geçirilmesinden iki gün sonra Sovyet hükümeti toprağı, yeraltını ve ormanları millileştiren “Toprak hakkında” kararnamesini kabul etmişti. Fakat Lenin millileştirmenin yalnızca gerekli bir önkoşul olduğunun ve bir sosyalist siyaseti garanti etmeye yetmediğinin bilincindeydi.

Muhafaza siyasetini Narkompras’a emanet etmek diğer devlet aygıtlarının bürokratik ve faydacı “kısa vadeci” mantıklara karşı korumak anlamına geliyordu. Özellikle de Tarım Komiserliği’nin aksine Narkompros her şeyden önce bilimsel kaygıların esas alındığı bir yönetim şansını sunuyordu.

Ekolojistler ve Sovyetler

Troçki tarafından ifade edilen “eşitsiz ve bileşik gelişme yasası”nı biliriz: Geri kalmış bir ülke, dünya pazarına entegrasyonu dolayısıyla son derece modern çizgiler taşıyabilir. Bu paradoks yalnızca ekonomide geçerli değil: Rus ekolojistleri daha 1917 öncesinde bilim dünyasında ön sıralardaydı. En ünlüleri jeokimyager Vladimir Vernadsky (biyosfer kavramının mucidi), fakat bir dizi başka bilim insanı da–zoolojist Kozhevnikov ve botanist Borodin gibi- uluslararası nama sahipti.

Bu bilim insanları, ABD’deki parklarda olduğu gibi, yalnızca doğal mabetleri korumak niyetinde değildi. Ekosistemlerin işleyişini de anlamak istiyorlardı. Eski rejim onları dinlememişti. Sovyet hükümeti, araştırmaya ayrılmış ve her türden insan müdahalesinden (teorik olarak) azade integral rezervler yaratarak onları tatmin ediyordu.

Vernadsky liberal bir parti olan Anayasal Demokrat Parti’nin (“Kadet”) kurucularındandı. Genel açıdan Rus bilim insanlarının bolşeviklere yönelik herhangi bir siyasal sempatisi yoktu. Dolayısıyla devrimin onların araştırmalarının bağımsızlığına saygı duyması ve onların işbirliğini talep etmesi kendileri için fazlasıyla şaşırtıcıydı…

Bu işbirliğinden ekolojinin bir bilimsel disiplin olanak gelişimine katkıda bulunan bir dizi olağanüstü inisiyatif ortaya çıkmıştır. Hatta bu alanda yirmili yılların SSCB’si uluslararası sahnede öncü bir pozisyona sahipti.

Antikapitalizm ve Rasyonel Yönetim

Devrimci iktidarın çevrenin korunması alanındaki siyaseti az bilinir. Stalinist karşı-devrim ve sonraki felaketler tarafından (Aral denizi, Çernobil) üstü örtülmüştür. Yeniden saygınlık kazanmayı hak ediyor. Çünkü hakikatin de kendi hakları var… ve dersleri son derece güncel.

Douglas Weiner’in [1] vurguladığı gibi bolşevik yöneticiler sosyalizm ile toplumun bilime dayalı rasyonel örgütlenmesini eşit tutuyorlardı. Fakat bilimin siyaset tarafından her türden araçsallaştırmasını dışlıyorlardı.Bilimi sıkı bir düzen altına alan siyaset onlara göre bilimi ancak kısırlaştırabilir ve nihayetinde rasyonel bir toplumsal gelişim projesine zarar verirdi.

Bolşevik teorisyenler, ve Lenin en başta, antikapitalizmi tutarlı her bilim insanına mantıksal olarak kendini dayatacak bir sonuç olarak görüyordu. Tüm disiplinlerdeki bilimsel çalışmalara yaklaşımlarındaki ciddiyet bundan ileri geliyordu. Bu tutum Marx ve Engels’in Ricardo, Smith, Morgan veya Darwin karşısındaki tutumuyla aynı doğrultudaydı: bilimsel keşifleri eleştirel biçimde dahil etmek, araştırmacıların felsefesi önvarsayımlarını tartışmak, gerektiğinde de sınıfsal kavrayışlarından kaynaklı ideolojik sapmalarını teşhir etmek.

Maddeci Ekoloji

Podiapolskiy’in önerilerinin olumlu şekilde karşılanışını anlamak için Lenin’in “burjuva bilim insanları” karşısında tevazuyu salık verdiğini ve tarım bilimcinin Rus muhafazacılarının özel bir akımına dahil olduğunu bilmek gerekir: ne bir nostaljik romantik ne de “kötü” türleri yok ederek “iyi” türleri ayrıcalıklı kılmayı amaçlayan araçsal ekolojinin taraftarıydı, o üçüncü bir akımın temsilcisiydi, D. Weiner’in maddeci ekolojistler olarak adlandırdığı akımın.

Nikolai Podiapolskiy, Grigoriy Kozhevnikov, Vladimir Stanchinsky ve diğerleri son derece modern bir yaklaşım geliştiriyorlardı: Çevrenin yıkıma uğrayışının nihayetinde toplumsal bir çöküşe de yol açacağı kaygısıyla, insanlığın doğanın rasyonel yönetimini üstlenmesi gerektiğini, bunun da mümkün olan en hassas biçimde, olabilecek en iyi bilime yaslanarak  yapılmasını savunuyorlardı. Bu bilim insanları için zapovednikler canlı organizmaların biyolojik ortamda nasıl işlediğini anlamaya yarayan birer laboratuvar teşkil ediyordu, böylece toplumun ekosistemin imkanlarına en uyumlu (bilhassa tarımsal) gelişim yönelimlerini bilinçli olarak tercih edebilecekti.

Kısmî Fakat Reel Bir Yakınlaşma

Bu yaklaşım Lenin’in ancak ikna edebilirdi. Hatırlatalım, tahrip olmuş doğal kaynakları sermayeyle ikame etme imkanı hakkındaki (bugün moda olan) iktisadi teorilerin erken bir eleştirisini borçluyuz Lenin’e: “Doğanın güçlerinin yerini insan emeğiyle doldurmak, uzunluk ölçülerinin yerini ağırlık ölçüleriyle doldurmak kadar imkansızdır” [2]. Ormanları millileştirmeye ilişkin sovyet kararı da gökten zembille inmemişti: Marx’ın kapitalist kısa-vadecilik ile mecburen uzun vadeli olan sorumlu bir planlı ormancılığın (silvikültürün) ihtiyaçları arasındaki çelişki hakkındaki analizleriyle aynı doğrultudaydı.

Genel anlamda, doğayla madde mübadelelerinin insan tarafından rasyonel düzenlenişi fikri Lenin’e yabancı değildi. Marx’ın “toplumsal insanın, birleşik üreticilerin doğayla metabolizmalarını aklî biçimde yönetmeleri”gerekliliği  –bilhassa insan dışkılarını toprağa geri verme – hakkında yazılarından haberdardı.

Bununla birlikte bolşevik yöneticilerin Stanchinsky, Kozhevnikov ve diğerlerinin kaynakların sınırlılığı, gelişmenin sınırları ve ekolojik tehdit hakkındaki uzun vadeli perspektiflerini benimsediğine dair hiçbir veri yok. Aksini iddia etmek anakronik ve mistifiye edici olurdu.

Kimi komünistler bu meselede hassas olmuş olabilirler, yönetimleri öyle değildi. Üç nedenden ötürü: 1) Yapacak başka işleri vardı; 2) küresel bir ekolojik kriz riski henuz bir bilimsel tahayyüldü, toplumsal krizin belirleyici bir boyutunu teşkil etmiyordu; 3) “doğanın tahakküm altına alınması” konusundaki bilimci fikirlerin fazlasıyla alıcısı vardı [3].

1928 Dönemeci

Bununla birlikte genç sovyet iktidarının muhafaza politikası, marksizme dahil edilmeyi bekleyen bilimsel gelişmelerle doluydu. Özellikle de Stanchinsky’nin bitkiler tarafından yakalanan güneş enerjisinin besin zincirinin çeşitli düzeylerindeki dağıtımı, bunun doğal toplulukların dinamik dengesi üzerindeki sonuçları ve insan-doğa “metabolizmasının rasyonel yönetimi” konusundaki içerimleri bilhassa önemli ve cesaretlendiriciydi.

Ne var ki bu teorik-pratik atılım stalinist karşı-devrimle kesin biçimde dağıtılmıştır. 1928’den itibaren, araştırmacıların “burjuva” veya “küçük burjuva” kökenleri, tutumlarını saf dışı bırakmak üzere giderek daha sık teşhir ediliyor. Stalin siyasi diktatörlüğünü pekiştiriyor. Yumuşak ve parlak Lunaçarski’nin garantörü olduğu bilimsel düşünce özgürlüğünü hoşgöremiyor (1929’da Narkompros’u bırakmak durumunda kalıyor).

 “Proleter Bilimi”

Birinci beş yıllık planla (1929-1934) birlikte gerilim hızla yükseliyor. Ekolojistler ormanın tarımsal kullanımının ve avın ölçüsüzce artmasını teşhir ediyor. Özellikle de zorunlu kolektifleştirmenin sert bir eleştirisini yapıyorlar: ekosistemlerin doğal üretkenliğinin hiç hesaba katılmadığını, başarısızlıkla sonuçlanacağını ve biyoçeşitliliğin yitirileceğini ifade ediyorlar.

Olgular öngörüleri doğruluyor: Tarımsal üretim yıkılıyor. Köylülerin isyanı sonucu tabii, ekolojik işleyiş problemlerinden kaynaklı olarak değil (bunun etkileri uzun vadede ortaya çıkacaktır). Ama fark etmiyor: Stalin için eleştiri kabul edilemez. Günah keçileri arıyor. Zapovedniklerin dokunulmazlık karakteri teşhir ediliyor, “burjuva bilimcileri” “sabotaj” yapmakla suçlanıyor.

Bu nefret propagandası marksizmle bilimler arasındaki ilişkilerde bütünlüklü ve hızlı bir tersyüz oluşa yol açıyor. Stalin “proleter bilimini” icat ediyor: yani partiye, dolayısıyla partinin şefine tâbi olan bilim. Kaygıları yalnızca pratik düzeyde, temel araştırmalardan vazgeçiliyor ve Planın ve üretimci hedeflerinin hizmetine koşuluyor. İlan edilmiş yeni bir hakikat olan “diamat” (diyalektik materyalizm) Kutsal Engizisyon’a yaraşır bir politika çerçevesinde dinî dogmanın yerini alıyor.

Vahşi Baskı, Seçmeci Öfke

Bizzat Stalin tarafından yönetilen bu taarruz akademik çevrelerde filozof Izaak Prezent tarafından yürütülüyor. Onun izinde, yaltaklanma uzmanı şarlatanlar gerçek bilim insanlarının yerini almayı başaracaktır. Onları “işçi sınıfına ihanet”le suçlamak ve üretimi artırmak için mucizevi sözde çözümler ileri sürmek yetecektir.

Genetiği “sahte burjuva bilimi” olarak teşhir etmesiyle Lyssenko tarihe bu acımasız yeniyetmelerin prototipi olarak geçti. Stalin ona övgüler düzerken, Nikolay Vavilov, biyoçeşitliliğin öncüsü, ilk dünya tohum bankasının kurucusu, casusluk faaliyetleri yürütmekle suçlanıp hapis cezasına mahkum ediliyor. Hapiste ölecektir.

Baskı çevre savunucularına da yöneliyor. Eski kamu sağlığı yüksek müfettişi ve bakan Kaminskiy 1937’de tutuklarıyor ve idam ediliyor: Sınai kirliliğin sağlık üzerindeki sonuçlarını eleştiriyordu. Stanchinsky ve yirmi kadar başka bilim insanı 1934’te tutuklanır.

Bu insanların başlarına gelen Batı’da Vavilov’un durumu kadar tepki yaratmadı. Douglas Weiner bu seçmeci öfke için ilginç bir açıklama sunuyor: “Güce yönelmiş bilimsel kültürümüzün genetiğe dönük bir saldırıyı hızla gündemine alıp [ekolojinin] boyunduruk altına alınması konusunda sersemce cahil kalmış olmasında çok da şaşırılacak bir şey yok aslında”

Şu Lenin Şeytanı

Genetiğin savunusuna soyunmak kolay sonuçta: Artık oturmuş bir bilim ve doğanın egemenlik altına alınmasına ilişkin teknokratik rüyaları süslüyor. Rus ekolojisinin bürokratik boğazlanışını teşhir etmek ise daha sıkıntılı çünkü kapitalist sorumlular elli yıldır doğranın yıkımı ve içerdiği tehditler konusunda alarm zilini çalan tonlarca bilimsel raporu yok sayıyorlar. Bu kapitalist karar vericilerin tutumunun nedeni aşikâr: onlar da kendi tarzlarında dogmayı bilimin önüne çekiyorlar; onların gözünde maddi büyümeyi sorgulamak Stalin için olduğu kadar bir tabu teşkil ediyor.

Elbette ki bolşevikler zamanından önce gelen ekososyalistler değildi. Fakat bu, şu Lenin şeytanının, tam iç savaşın ortasında, insanlık ile doğa arasındaki ilişkiler tarihinin seyrini belki de değiştirebilecek olan bir siyasete girişmek için yalnızca birkaç saatlik görüşmeye ihtiyaç duyduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Çev. Uraz Aydın

[1] Bu makale esas olarak Douglas Weiner’in şu kitabını temel alıyor: “« Models of Nature. Ecology, Conservation and Cultural Revolution in Soviet Russia », University of Pittsburgh Press, 1988. Bu çalışmanın fransızca bir değerlendirmesi yoldaşımız Jean Batou tarafından yapıldı: « Révolution russe et écologie », Vingtième Siècle. Revue d’histoire.

 Vavilov olayı Peter Pringle’in kitabında incelenmiştir: « The Murder of Nikolaï Vavilov. The Story of Stalin’s Persecution of one of the Great Scientists of the XXth Century », Paperback, 2011.

[2] Lenin, « La question agraire et les critiques de Marx » [Tarım meselesi ve Marx’ın Eleştiri], Œuvres, Ed. Sociales, V. Cilt. Doğal kaynakların yerini sınırsızca sermayeyle doldurmak imkanı, iktisatçılar Hartwick ve Solow tarafından savunulan “zayıf sürdürülebilirlik” tezinin altında yatan görüştür.

[3] Troçki’nin tavrı bu konuda karakteristiktir: Bir yandan bilimsel araştırmanın bağımsızlığı lehine tutum alırken bir yandan da “sosyalist insan” tarafından “doğanın egemenlik altına alınması”nın aşırı bir versiyonunu savunuyor. Bkz. D. Tanuro, « Ecologie, le lourd héritage de Léon Trotsky » [Ekoloji, Lev Troçki’nin Ağır Mirası].

Aktivistin Tatili, Levis’in Lütfu ve Antikapitalist Olmayan Bir Maddeci Feminizm – Nurcan Turan

Son yıllarda kadın ve çocuk hakları, iklim krizi ve çevre konularında yazdığı yazılarla gündeme gelen ve sosyal medyada oldukça yüksek bir takipçi sayısına sahip gazeteci Melis Alphan’la ilgili sosyal medyada nedense çok hararetli bir biçimde dönen tartışmayı anlamak için twitter sayfasına girdiğimde Alphan’ın 8 Mart 2020’den bu yana sabitlenmiş tweeti dikkatimi çekti. Tweet, Amerikalı moda devlerinden Levis’ın Alphan’ı 8 Mart Dünya Kadınlar Gününde dünya çapında “görünür kılmaya çalıştığı” dört kadından biri olduğunu anlatıyor. Elbette Alphan için büyük bir gurur vesilesi. Levis’ın yüzü olmasını pek eleştiren de çıkmamış, genellikle övgüler almış Alphan.

Marksist, sosyalist, radikal vs. her kesimden feminist de dahil binlerce insan Alphan’ın lüks bir tatile yapmasıyla (bazıları tarafından Nisan ayında tatile gitmeyi düşünenleri kınarken Temmuz ayında kendisinin tatile gitmesi büyük bir tutarsızlık olarak görülüyor) ilgili canhıraş bir tartışma içine girmiş ama kadın ve çevre hakları savunucusu olarak Levis’ın proje yüzü olması ile ilgili kimse herhangi bir sorun görmemiş gibi. Levis’ın bu “duyarlılığı” aklıma 1134 civarında kadın işçinin öldüğü 2013 Rana Plaza patlamasında suçunu kabul etmek zorunda kalan H&M’e kadınların güçlenmesine ve toplumsal cinsiyet eşitliğine yaptığı katkılardan dolayı BM New York tarafından 2014’te ödül verilmesini getirdi. Levis’ın da geçmiş yıllardaki kötü sicilini düzeltecek bir ödülü hak etmeye çalıştığını düşündüm ilk olarak.

Daha geçen yıl Levis için üretim yapan Lesotho’daki on binden fazla işçinin çalıştığı bir fabrikada kadınların kendilerini işten atmak için tehdit eden müdürler ve denetmenler tarafından sistematik ve yaygın olarak tecavüz ve taciz edildiğine, işçilerin herhangi biçimde örgütlenmelerine izin verilmediğine ilişkin bir “skandal” ortaya çıkmıştı. Ne tesadüf ki bütün ulusaşırı ve çok uluslu şirketler gibi Levis de tedarikçisindeki işçilere yönelik bu kötü muamelelerden hiç haberinin olmadığını, denetimlerde hiç fark edemediklerini, kendilerine öncesinde herhangi bir şikayetin gelmediğini söyleyip işin içinden çıkıverdi.[1]

İnternette yapılacak ufak bir araştırmada daha önceki yıllarda da Levis ile ilgili olarak bol miktarda sömürü, şiddet, çocuk işçiliği haberleri bulmak mümkün. Moda sektörünün devlerinden biri olarak da hava kirliliğine ve iklim değişikliğine katkılarından dolayı protestoların hedefi olduğu da görülebilir.[2]

Şirketlerin geniş kesimleri ve dünyayı sınırsızca sömürürken kadın ve LGBT hakları taraftarlığını nasıl incir yaprağı olarak kullandıkları pek yeni ve şaşırtıcı bir şey değil. Kadınları bireysel olarak sözümona “güçlendiren” ama kimi nasıl “güçlendirdiği” hiç belli olmayan sosyal sorumluluk projeleri yaptıkları da. Şaşırtıcı olan bunca deneyime rağmen kadınları ve LGBT’leri destekleyen söylemlerinin ve işlerinin cinsiyet eşitliğine gerçekten katkı sağlıyormuş gibi sorgusuz sualsiz desteklenmesi. Dünyanın en büyük katillerinden Shell’in  (Nijer Deltasında yaptıklarına ve direnişçileri nasıl katlettirdiğine bakmak bile yeter) geçen sene sadece “farkındalık çalışmalarıyla” LGBT çalışanlarına destek vereceğini açıklamasıyla Türkiye muhaliflerince alkış yağmuruna tutulabilmesi.  Şaşırtıcı olan feminist ve ekolojist aktivistlerin Levis gibi bir şirketlerin karşısında değil yanında “mücadele” vermeleri ve bunların feministlerce çok az problematize edilmesi. Belli ki büyük şirketlerin bazı “güçlü” kadınlar aracılığıyla kadınları “güçlendirmeye” çalışması hala Türkiye kadın ve feminist hareketine bir katkı olarak düşünülüyor. 

Feminizmde sınıf farkını öne çıkaran ve maalesef Türkiye’de çok da etkili olmayan yaklaşımlar fazlaca eleştirilirken ve liberal feminizme yönelik eleştirilere – batı merkezci olmaları da vurgulanarak, sert karşılıklar verilirken sermaye destekli feminizm üzerine konuşulmaması gerçekten düşündürücü. Ne yazık ki, bu durum Türkiye’de feminist hareketin liberal bir çerçeveye (ne kadar hiyerarşik ve baskıcı olursa olsun mevcut kurumlar içinde erkeklerle eşitliğin mümkün ve bunun kadınlar için yeterli olduğunu savunan bir feminizme) sıkışıp kaldığının da bir göstergesi. 

Kapitalizmle Patriyarkanın Ne Alakası Var!

Kapitalizm ve patriyarkanın birbirinden ayrı, ayrıştırılabilir ve zaman zaman çatışmalı zaman zaman uyum içinde olabilen sistemler olduğunu iddia eden bazı sosyalist feminist versiyonlar  kapitalizmin cinsiyet eşitliği açısından ilerici olduğu zehabına kapı aralayabiliyor.  Zira kapitalizmden ayrıştırılabilir bir patriyarka varsa sınıf siyasetinin anlamsız olduğu bir feminizm ve bilumum eşitsizlikler arasında kadın erkek eşitliği mümkün oluyor. Kapitalizmin yıkılması kadınların özgürleşmesinin koşullarından biri olarak ortadan kalkınca liberal feminizmin piyasa merkezli kurtuluş önerisi de sorgulanamaz oluyor.  Bu tarz bir sosyalist feminist bakışın ve feminizmde kapitalizm ve sınıf kavramlarına alerjinin son dönemdeki en açık örneğini kendini  “maddeci” feminist olarak tanımlayan Ayşe Düzkan’ın  “%99 İçin Feminizm: Bir Manifesto’yu eleştirdiği yazısında görüyoruz[3][4].  

Yazı, Manifesto özelinde yazılmış olsa da aslında tipik bir ikili sistemler savunusu. Kapitalist üretim tarzından ayrı bir patriyarkanın olduğu varsayımıyla, metni patriyarkayı hiç sorunsallaştırmamakla ve feminizmi kapitalizmin bir eleştirisi olarak sunmakla suçluyor. Feminist siyasette antikapitalist bir kopuş öneren Manifesto yazarlarının asla feminizm içinde konuştuğunu kabul etmiyor ve etmek istemiyor (feminizm Düzkan’ın nasıl tanımladığını tahmin ettiğimiz ama tam olarak bilmediğimiz bir patriyarkayla ilgili çünkü!).  Bunu kanıtlamak için de metni çarpıtmaktan, yazarlara söylemediği şeyleri izafe etmekten geri durmuyor. Yazarları ilerlemeci olmakla (İngilizce progressive sözcüğü Türkçeye genellikle “ilerici” olarak çevrildiği için), erkek sömürüsünü dert etmeyip sadece kadınlar arası eşitsizliği kafaya takmakla ve erkek şiddetinin cezasız kalmasını istemekle (erkek şiddetine karşı mücadelenin salt hukukla sınırlandırılmasına karşı olmasınlar sakın) itham ediyor.

Metinde feminist, çevreci, ırkçılık karşıtı, anti-emperyalist, LGBTQ+, sendikal bütün hareketlerin -aralarında herhangi bir hiyerarşi kurulmadan- anti-kapitalist bir çerçevede birleşmesi gerektiği birçok kez vurgulansa da yazarların kimlik siyasetiyle sınıf siyaseti arasında mutlak bir zıtlık kurduğunu iddia ediyor. Eleştiriyi okurken çoğu zaman “acaba aynı metni mi okuduk” hissine kapılmamak elde değil.

 “ama tek tek kadınlar, özgürleşme pratikleri içinde kapitalizmin araçlarından yararlanmak zorunda değil mi? ya patriyarkal ilişkiler içinde ücretsiz çalışacaksınız ya kapitalist ilişkiler içinde ücretli. (nitekim yazarlar da akademide çalışıp hayatlarını kazanıyor.)”

Düzkan’ın bu cümlelerinden tahmin ettiğimiz kadarıyla patriyarka yalnızca kadınların ücretsiz emeğine dayanan geleneksel aile ile ilgili.  Kapitalizmle, piyasayla ve modern devlet kurumlarıyla bir ilgisi yok! Buralardaki patriyarka da ancak aile içindeki patriyarkanın bir uzantısı olabilir. Manifesto yazarlarının ücretli işlerde çalışıp kapitalizmi eleştirmesi ise büyük çelişki Düzkan’a göre.  Oysa yazarların kapitalizm eleştirisi yapabilmek için ondan tamamen kopmuş olmak gerektiğini falan imlediği yok.

Patriyarkal ilişkiler ücretsiz, kapitalist ilişkiler ise sadece ücretli çalışmayla ilgili olunca (Manifesto yazarlarına göre ise bunlar birbirinden ayrıştırılamaz) emek mücadelesi olan komünizmle kadınların eşitlik mücadelesi olan feminizm de ayrı kanallardan akması gereken şeyler olarak görülüyor. Sosyalist mücadelenin ve emek hareketinin aynı zamanda feminist olmasına gerek görmüyor Düzkan. İkili sistem eleştirilerinde birçok sosyalist feministin vurguladığı gibi bu yaklaşım kadınların yerinin ev olduğunu söyleyen ayrı alanlar ideolojisinin feminist hali. Ne evin içini kapitalist ilişkilerden ne de evin dışındaki ekonomi/emek alanını patriyarkadan bağımsız düşünmenin imkânı vardır oysa. 

“kendi adıma, erkek şiddetinin, erkek sömürüsünün failleri de dahil olmak üzere tüm emekçilerin emeğini ve kendilerini özgürleştirecek komünist mücadeleyi çok gerekli görüyorum. ama bunun için feminizme gerek yok, feminizmi buna hapsetmeye de gerek yok.”

Düzkan ve benzer düşünürlere basit bir gerçeği hatırlatmakta fayda var ki tarihin hiçbir döneminde ne tek bir feminizm ne de çatışmasız, tutarlı feminist özneler olmuştur. Sosyalist ve feminist mücadelelerin bir ve aynı şey olduğunu düşünen Marksist ve sosyalist kadınlar da her zaman feminist hareketin parçası olmuşlardır. Farklı feminist özneler farklı sorunları ön plana çıkarmış,  bazı kadın sorunlarını ise feminist sorun olarak görmemişlerdir.  Kadınlar da tıpkı erkekler gibi her daim sınıf, ırk, etnisite, ulus vb. somutluklar içinde var olurlar ve bu somutluklar birbiriyle çatışır (Sojourner Truth, 1851’de Ohio Kadınlar Konvansiyonu’nda beyaz, orta sınıf kadınlara “ben kadın değil miyim” diye boşuna haykırmamıştı mesela. Bugünlerde “trans kadınlar da kadındır” diye boşuna bağrılmıyor mesela). Bazı kadınlar için şirketlerde üst düzey yönetici olamamak bir sorunken bazıları için yaşamını temel düzeyde sürdürmek esas sorundur. Üst sınıftan kadınlarla alt sınıflar arasında kurulacak söylemsel birliğin kadınların büyük çoğunluğunun yaşadığı yoksulluğu, şiddeti ve ayrımcılığı –ve bunların nedenlerini, görünmez kılarken az sayıdaki güçlü kadının yaşadığı sorunları kadınların esas sorunları olarak öne çıkarma ihtimali oldukça yüksektir. Güler Sabancı’yla onun şirketlerinde çalışan kadın işçiler bir sınıf olduğunda Sabancı’nın bütün sınıf çıkarlarıyla birlikte sınıf başkanı olacağı, en fazla cam tavan olayının konuşulacağı muhakkak.        

Kapitalizm altında kadınların erkeklerle eşit olabileceğini, kapitalizmden bağımsız bir feminist hareketin, sınıflarüstü bir kızkardeşliğin inşa edilebileceğini iddia etmek feminizmi liberalizmin sınırlarına hapsetmektir. Böyle olunca da tıpkı Düzkan’ın yaptığı gibi “kadınların iyiliği için” 40 yıllık tahribat görmezden gelinip neoliberalizme hayırhah bakılabilir, Levis’ın farkındalık projelerinde gönül rahatlığıyla yer alınabilir. Büyük bir mülksüzleştirme ve yoksullaştırma dalgasının bir parçası ve yoksulları borçlandırarak küresel kapitalizme dahil etme projesi olan mikrokrediler, kadınları patriyarka karşısında bireysel olarak güçlendirdiği için (aksini gösteren devasa bir feminist külliyata rağmen) güzellenebilir. Verili koşullar altında yalnız kadınlar değil erkekler de kapitalizmin güncel araçlarından faydalanıp daha müreffeh bir yaşam için uğraşıyor. Birçok insan kredi çekip ev alıyor mecburen. Ancak yaşayacak bir eve sahip olmak için kredi yönteminin yoksullar için gerçekten iyi bir yöntem olup olmadığı tartışılır. 

Düzkan, Manifestonun neoliberal kapitalizmin kendisini feminist bir ütopya olarak sunduğu iddiasını bütün dünya için böyle olmadığını söyleyerek eleştiriyor ve Türkiye’de lean-infeminizmin (kadınları şirketlerde erkek iktidarını yıkmaya ve üst düzey görevler almaya çağıran) söz konusu olmadığını söylüyor: 

abd’de belki ama bütün dünyada böyle mi? neoliberal dönüşümün akp eliyle gerçekleştirildiği türkiye’de, türkçe yazdığım için daha fazla bir şey söyleme gereğini duymuyorum”. 

Neoliberal dönüşümün, şu an AKP eliyle gerçekleştiriliyor olsa bile, AKP ile başlamadığını, dünyanın çok büyük bir kısmında olduğu gibi Türkiye’de de 90’larda ve 2000’lerde daha çok piyasa ile işbirliğini öne çıkaran, sınıf siyaseti yerine yoksullara yardım siyasetini koymuş, projeci, stk’cı neoliberal siyasetin feminist siyaseti de epeyce etkisi altına aldığını bir ben mi düşünüyorum acaba. Biraz daha dikkatli bakılırsa, mevcut siyasi ve ekonomik hiyerarşileri sorgulamayıp yalnızca onlar içinde kadınlara yer kapmaya çalışan feminizme karşı hiyerarşilerin kendisini feminist bir sorun olarak gören bir feminizmin Türkiye’de de çatışma içinde olduğu görülebilir.   


[1]Bkz.https://www.cbsnews.com/news/levis-wrangler-jeans-factories-lesotho-south-africa-sexual-harassment-abuse-violence-report/

[2]Bir tanesi burada:https://www.stand.earth/latest/markets-vs-climate/fashions-coal-pollution/levi%E2%80%99s-deadly-climate-impact-detailed-new-report?fbclid=IwAR1pdkEOdMce7fn40BIs7_Wy97hbbzZv2e-CnunqLDfws3N4sOgFYw4sxIQ

[3]%99 için Bir Feminizm: Bir Manifesto, C.Arruzza, T.Bhattacharya, N. Fraser, Sel Yayıncılık 

[4]http://www.5harfliler.com/tag/99-icin-feminizm-bir-manifesto/

Siyah Radikalizmin Geleceği: Angela Davis’le Söyleşi

Akademik çalışmalarınızda hapishanelerin ilgası hareketi, Siyah feminizmi, popüler kültür ve blues, ayrıca Filistin odaklı Siyah enternasyonalizmi üzerinde yoğunlaştınız. Birlikte ele alındığında, bu çalışmalar Siyah Radikal Geleneğinden nasıl ilham alıyor ve belki de onu ileriye taşıyor?

Cedric Robinson, Siyah radikal teorisyen ve aktivistlerin fikirlerimizi ve politik uygulamalarımızı ırksal kapitalizmin derin eleştirilerine bağlama yönünde bizlere ilham veren sosyal ve kültürel tarihlerin şekillendirilmesindeki rolü üzerine bizi düşünmeye zorladı. Genç nesil akademisyen ve aktivistlerin onun Siyah Radikal Geleneği kavramını nasıl tamamlamaya başladıklarına dair fikir sahibi olacak kadar uzun yaşadığı için memnunum. Siyah Marksizm’de, C. L. R. James, W.E. B. Du Bois ve Richard Wright’ın çalışmaları ekseninde dönen önemli bir şecere geliştirdi. H. L. T. Quan’ın da işaret ettiği gibi, Robinson’ın çalışmalarına, Amerika’daki Siyah Hareketler ve Marksizm’in Antropolojisi’ni de dâhil ederek bir bütün olarak bakacak olursak, Siyah Radikal Geleneğin şekillendirilmesinde kadınların ne kadar merkezi olduğunu gözden kaçırmak mümkün değil. Quan, çalışmasında kadınlar ve direnişin rolüne neden bu derece odaklandığı sorulduğunda Robinson’ın “Neden olmasın? Esasında tüm direnişler cinsiyette tezahür eder, cinsiyet olarak tezahür eder. Cinsiyet hakikaten de hem bir baskı dili, hem de direniş dilidir” dediğini aktarır.

Cedric Robinson’dan tarihin kullanımları hakkında çok şey öğrendim: Bugünü anlayışımız ve kolektif biçimde daha yaşanabilir bir gelecek öngörme yeteneğimiz için çok çok önemli olan, tarihi kuramlaştırma -ya da kendini kuramlaştırmasına müsaade etme- yollarını öğrendim. Cedric, tarihe yönelik çarpıcı kazılarının, günümüzdeki siyasi hedeflerin önermesinden ortaya çıktığını savunuyordu. Siyah Marksizm’i okuduğumdan beri yaklaşımıyla bir bağlılık hissettim. Siyah kadınlar ve köleliğe odaklanan yayınlanmış ilk makalem – hapishanedeyken yazdığım – aslında resmi hükümet raporlarının yanı sıra, genelleştirilen maskülinist fikirler (Siyah erkek egemenliğini garanti altına almak için tasarlanmış cinsiyet temelli liderlik hiyerarşilerinin gerekliliği gibi) aracılığıyla sergilenip 1960’ların sonlarıyla 70’lerin başlarında Siyah hareket içerisinde dolaşıma giren zararlı, ancak giderek popülerleşen Siyah anaerki söylemini çürütme çabasıydı. O zamanlar çalışmama bu şekilde bakmıyor idiysem bile, bugün o araştırmayı Siyah radikal, dolayısıyla da feminist bir geleneği daha görünür kılma çabasıyla ilintilemekten kesinlikle çekinmem.

Bu yeni alanın – eleştirel hapishane çalışmaları ve apaçık ilga yanlısı olan çerçevesi – oluşumu, hem ABD tarihinin Radikal Yeniden Yapılandırma olarak adlandırdığımız dönemiyle olan soyağacı ilişkisi, hem de elbette W. E. B. Du Bois’nın çalışmaları ve Siyah feminizmiyle ilişkisi vasıtasıyla kendisini Siyah radikal gelenek içerisinde konumlandırıyor. Değerli araştırmalarını ilkeli aktivizmleriyle buluşturan Sarah Haley, Kelly Lytle Hernandez ve yeni nesil akademisyenlerin heyecan verici çalışmaları, Siyah Radikal Geleneği canlandırmaya yardımcı oluyor. 

Görünen o ki her yeni nesil ırkçılık karşıtı aktivizmle birlikte dar görüşlü Siyah milliyetçilik, hareketlerimizin bağlılık talep ederek Zümrüdüanka gibi dönüş yapıyor. Cedric’in çalışmaları, kısmen kendi (ve benim) gençliğinin dar görüşlü Siyah milliyetçiliğine cevap verme arzusundan ilham almaktaydı. Zarar verici olmakla kalmayan, aynı zamanda hedefimiz olması gereken şeyle de (Siyahların, dolayısıyla insanın gelişmesi) çelişen milliyetçilik tarzlarının yeniden dirilişine tanıklık etmek elbette son derece sinir bozucu. Aynı zamanda, yeni gençlik oluşumlarının – Black Lives Matter, BYP100, the Dream Defenders – kuir teorilerin ve pratiklerin değerini vurgulayan, Siyah feminizmi ile kaynaşmış yeni bir enternasyonalizmin şekillenmesine yardımcı oluşlarına tanıklık etmek oldukça heyecan verici.

Özellikle 1970’lerde Kara Panter Partisi’ne katılımınız ışığında, Black Lives Matter hareketine yönelik değerlendirmeniz nedir? Size göre Black Lives Matter, yeterli analiz ve özgürlük teorisine sahip mi? KPP ve BLM hareketleri arasında benzerlikler görüyor musunuz?

Kara Panter Partisi ve çağdaş Black Lives Matter hareketi arasındaki ilişkiyi düşündüğümüzde birini ötekinden ayıran on yıllar ve kuşaklar, bu çağdaş dönemi 60’ların sonlarından birçok önemli açıdan farklı kılan onca ekonomik, politik, kültürel ve teknolojik değişimin bir sonucu olarak belli bir kıyaslanamazlık yaratıyormuş gibi geliyor. Ancak belki de iki hareket arasındaki benzerliklerde değil de, radikal farklılıklarda ortaya çıkan bağlantılar aramalıyız.

KPP, Oakland, California ve ülke genelinde Siyahi kent topluluklarındaki polis işgaline bir tepki olarak ortaya çıktı. Huey Newton ve Bobby Seale’in mahalleyi silahlar ve kanun kitaplarıyla devriye gezmesi, diğer bir deyişle “polise polislik yapmaları” kesinlikle mükemmel bir hamleydi. Aynı zamanda geçmişe baktığımızda -Küba’daki gerilla mücadelelerinin ortaya çıkışı, Güney Afrika ve Orta Doğu’daki kurtuluş orduları ve Vietnam’daki Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin göstermiş olduğu başarılı direnişten ilham alan – bu strateji, Audre Lorde’nin deyimiyle, “efendinin araçlarının efendinin evini asla yıkmayacağını” anlamaktaki zafiyeti yansıtıyordu. Bir başka deyişle, silahların kullanılması -temelde sadece direniş sembolü olarak bile olsa – açıkça polise özgü olan stratejilere dayanarak polise etkin biçimde karşı koyulabileceği mesajını veriyordu. 

Trayvon Martin’in sivil bir infazcı tarafından öldürülmesinin ardından Patrisse Cullors, Alicia Garza ve Opal Tometi tarafından ortaya atılan #BlackLivesMatter heştegi, Mike Brown ve ırkçı polis terörü sunaklarında kurban edilen onca Siyah yaşam adına adaletin talep edildiği kolektif bir arzuyu yansıtan, Ferguson Missouri’deki yükselen protestolara doğrudan doğruya bir yanıt olan bir ağa dönüşmeye başladı.

Black Lives Matter, polisliğin yapı ve stratejilerinin tam kalbinde yer alan ırkçı şiddete radikal biçimde direnmemiz için çağrı yaparken, daha eleştirel ve daha kolektif bir adalet tarzına yönelme çabalarımızın merkezine polisin demilitarize edilmesi talebini yerleştirmemiz gerektiğini daha başlangıçta fark etti. Nihayetinde bildiğimiz ve deneyimlediğimiz biçimiyle polisliğin ortadan kaldırılmasını talep eden yaklaşımla bağlantılı olan demilitarizasyon, polis stratejilerinin, küçük ABD polis departmanlarını Filistin’in işgaliyle bağlantılı militarize polislik arenasına hâkim olan İsrail’e bağlayan devreler içerisinde ulusötesileşmesine de karşı çıkıyordu.

Birçok BLM aktivisti tarafından benimsenen daha karmaşık analizi takdir ediyorum, çünkü geçmişin aktivizmleri ve ırkçılık karşıt teorilerinin üzerine inşa etme, onları kucaklama ve radikal biçimde eleştirebilme becerisine sahip bir tarihsel düşünme biçimini tam olarak yansıtıyor. KPP, ortaya çıkan feminizmleri ve o zamanlar eşcinsel kurtuluş hareketi olarak adlandırılan hareketi -bazen başarısız olarak- benimsemeye çalışırken; BLM lider ve aktivistleri, feminist ve kuir teorileri ve de uygulamalarını daha verimli bir şekilde ele alan yaklaşımlar geliştirdiler. Fakat özgürlük kuramları daima kararsızdır. Cedric Robinson’dan, toplam bir özgürlük teorisine sahip olduğunu iddia eden ya da kategorik olarak anlaşılabilen her teorinin, belki de sadece kültür alanında çağrışımsal olarak temsil edilebilecek çok sayıda olasılığı açıklamakta başarısız olduğunu öğrendim.

En son akademik çalışmanızFilistin meselesi ve onun Siyah özgürlük hareketi ile bağlantısı üzerinde yoğunlaşıyor. Bu bağlantı sizin için ne zaman ortaya çıktı ve hangi koşullar veya konjonktürler bu anlayışı mümkün kıldı?

Aslında son zamanlarda verdiğim dersler ve yaptığım röportajların içerikleri, ABD içindeki ırkçı, heteropatriyarkal ve ekonomik adaletten yoksun yapıları ortadan kaldırmak için devam eden çalışmaların daha kalıcı ve daha anlamlı hale gelebileceği enternasyonalist bir çerçeveye duyulan ihtiyacın giderek daha popüler biçimde anlaşılmasını yansıtıyor. 

Kendi politik geçmişimde Filistin meselesi, tam da olarak İsrail ve ABD arasındaki temel yerleşimci sömürgeci karakterleri, yerli halka dönük etnik temizlik süreçleri, sistematik baskı oluşturmak için yasal sistemleri kullanmaları gibi benzerlikler nedeniyle her zaman çok önemli bir yer işgal etti.  Filistin meselesindeki bilincimin, İsrail Devleti’nin kuruluşuyla aynı yılda kurulan Brandeis Üniversitesi’ndeki lisans yıllarıma kadar uzandığına sıkça vurgu yapıyorum. Üstelik kendi tutukluluğum sırasında Filistinli siyasi mahkûmlardan ve Filistinlileri savunan İsrailli avukatlardan destek aldım.

1973’te Berlin’deki (Alman Demokratik Cumhuriyeti) Dünya Gençlik ve Öğrenci Festivali’ne katıldığımda, her zaman Filistin mücadelesinin ve Siyah özgürlük mücadelesinin bağlantılı olduğunu kabul eden ve Siyah özgürlük hareketi içinde Che, Fidel, Patrice Lumumba ve Amilcar Cabral gibi saygın bir figür olarak kabul edilen Yaser Arafat ile tanışma fırsatım oldu. O dönem Komünist enternasyonalizmin – Afrika, Orta Doğu, Avrupa, Asya, Avustralya, Güney Amerika ve Karayipler’de – güçlü olduğu bir dönemdi. Kendi hikâyemden yola çıkarak söyleyebilirim ki enternasyonalizm böylesine önemli bir rol oynamıyor olsaydı, benim için neredeyse kesin olarak farklı bir sonuca yol açardı.

ABD’deki Siyah özgürlük mücadeleleri ile İsrail’in Filistin işgaline karşı mücadele arasındaki rastlantılar çok uzun bir tarihe sahiptir. Alex Lubin’in Özgürlük Coğrafyaları: Afro-Arap Politik Tahayyülü kitabı, bu tarihin önemli yönlerini ortaya koymaya teşebbüs eder. Bununla birlikte, çoğunlukla bir tarafın bu temas anını keşfetmesi açıkça politik bir alanda gerçekleşmez. Bu, Cedric Robinson’un vurguladığı gibi, kültürel alanda olur. Elbette Robin Kelley’nin Özgürlük Hayalleri: Siyah Radikal Tahayyülün Oluşumu çalışması yaratıcı bir temas bölgesi olarak gerçeküstü arenanın altını çizer. Yirminci yüzyılın sonlarına doğru ise Filistin’in işgali konusunu öne çıkaran, Siyahi feminist bir şair olan June Jordan olmuştur. 

Muzdarip olduğu Siyonist saldırılara ve Adrienne Rich (ki daha sonra o da işgali eleştirmiştir) ile çok önem verdiği dostluğunu kaybetmesine rağmen June, Filistin meselesinin güçlü bir tanığı haline gelmiştir. Şiirinde kendisini Siyahların özgürlüğü ve Filistin’in özgürlüğünün birleştiği noktayı somutlaştırmaya zorunlu hissetti. “Siyah bir kadın olarak doğdum / ve şimdi / ben bir Filistinli oldum / kötülüğün amansız kahkahalarına karşı / daha az yaşam alanı var / ve sevdiklerim nerede / eve dönmenin zamanı geldi.”  Beyaz feminizm dışındaki feministlerin şu anda kesişimsel diye adlandırdığımız şeyin moda stratejilerini uygulamaya başladığı bir dönemde, Siyah Radikal Geleneği en iyi temsil eden June, bize daha yaşanabilir gelecekler hayal etmemize yardımcı olacak, ulusal, kültürel ve sözde ırksal sınırlar arasındaki politik yakınlıkların kapasitesini öğretti.  Onu derinden özlüyorum ve onun bu kıtada Filistin işgaline karşı direniş afişleri yükselten, Black Lives Matter aktivistlerini görecek kadar uzun yaşamamış olmasına çok üzülüyorum.  

Her fırsatta vurguladığım üzere, yerli ve beyaz olmayan feminist bilim insanı aktivistlerin 2011’de Batı Şeria ve Doğu Kudüs’teki bir delegasyonuna katıldığımda işgali derinlemesine anladığımı sanıyordum. Hepimiz her ne kadar dayanışma hareketiyle bağlantılı olsak da, bu işgalin kurban şiddetini ne kadar az bildiğimiz gerçeğiyle şok olduk. Ziyaretimizin sonunda, kolektif enerjimizi BDS hareketinde yer almak ve askeri işgalin sürdürülmesinde ABD’nin 8 milyon doların üzerindeki rolü ile ilgili çeşitli destekçilerimizi bu konuda bilinçlendirmeye adamaya karar verdik. Bu yüzden bu projede Chandra Mohanty, Beverly Guy-She, Barbara Ransby, Gina Dent ve delegasyonun diğer üyelerine derinden bağlılık duyuyorum. 

Gezimizi takip eden beş yıl içinde, akademisyen ve aktivistlerden oluşan birçok heyet Filistin’i ziyaret etti ve Filistin’le dayanışma hareketini hızlandırmaya, genişletmeye ve yoğunlaştırmaya yardımcı oldu. Boykot, Tecrit ve Yaptırımlar (BDS) hareketinin mimarları Güney Afrika’daki apartheid karşıtı kampanyaya yönelik çalışmalarını biçimlendirirken, ABD’li aktivistler daha önceki boykot siyasetinden çıkarılacak derin dersler olduğuna dikkat çektiler. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki birçok örgüt ve hareket, apartheid stratejilerinin gündemlerine dâhil edilmesinin kendi çalışmalarını radikal bir şekilde nasıl dönüştüreceğini dikkate almıştır. Ayrımcılık karşıtı kampanya sadece ırkçı devleti devirmek için uluslararası çabaları güçlendirmekle kalmadı, aynı zamanda ırkçılık, kadın düşmanlığı ve ekonomik adalete karşı birçok iç hareketi de yeniden canlandırdı ve zenginleştirdi.

Aynı şekilde Filistin’le dayanışma, bu çağın hareketlerinin politik bilincini daha fazla dönüştürme ve daha geniş hale getirme potansiyeline sahiptir. BLM aktivistleri ve süregiden ırkçı yapıların tanınması çağrısı yapan yükselen kolektif bilincin bu çok önemli tarihsel anıyla bağlantısı olan diğerleri, sosyal adalet aktivizminin diğer alanlarını Filistin dayanışması davasını –özellikle de BDS hareketini- sahiplenmeye zorlamak konusunda önemli bir rol oynayabilirler. Siyah öğrenci örgütlenmelerinin, Filistin’deki Adalet İçin Öğrenci Hareketi ve Barış İçin Yahudi Sesi’nin kampüs örgütlenmelerini bir araya getiren ittifaklar, bize ırkçılık karşıtı bir hareketin İslamofobi ve anti-Semitizme karşı meydan okumalar ve İsrail Devleti’nin ırkçılık politikalarına ve uygulamalarına karşı küresel bir direnişle birleşmesi için gereken büyük ihtiyacı hatırlatıyor.

Teorik ve ideolojik olarak Filistin, bu dönemde tutukluluğun ve polisliğin ilgası diye nitelendirdiğimiz vizyonu genişletmemize de yardımcı oldu. Filistin deneyimi bize, işgalin gündelik hale getirdiği mahpusluk meselesini ve sadece İsrail güçleri değil Filistin otoriteleri tarafından da her an her yerde dayatılan “polisliği” derinlemesine anlamak için “mahpus ulus” ya da “hapishane devleti” gibi kavramları yeniden gözden geçirmeye zorluyor. Nihayetinde bu, hapsetmenin, örneğin cinsiyete dayalı kalıcı ikilik nosyonunun sürdürülmesi ve fiziksel, zihinsel ve entelektüel kabiliyete dayalı ayrıştırmanın doğallaştırması gibi kullanılma biçimleri ve rolü üzerine araştırmaları teşvik etti.  

Amerika’nın küresel hegemonyasının, neoliberal ekonomik ilişkilerin, yerel militarize kontrgerilla ve ırksal “renk körlüğünün” yükselişi göz önüne alındığında, şu anki konjonktürde ne tür toplumsal hareketler olabilir veya olmalıdır?

Devlet şiddetine karşı kesintisiz protestolardan ve yeni iletişim teknolojileriyle bağlantılı temsili pratiklerden yayılan baskılara doğrudan bir yanıt olarak popüler söylemin hızla yön değiştirdiği bir zamanda, polis şiddetini ve kitlesel hapsedilmeyi ulusal siyasi gündeme yerleştirmekte başarılı olan hareketlere dikkatini yönelttiği kadar halka dönük politik eğitime de önem veren hareketlere ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Bence bu şu anlama geliyor; şu anki konjonktüre dair, kolektif bilincimizi önceki sınırlarının ötesine taşıyan nispeten yakın tarihli kampanyalardan önemli dersler çıkaran bir analiz oluşturmaya çalışıyoruz. Başka bir deyişle, asimilasyonun kaçınılmaz cazibesine direnecek hareketlere ihtiyacımız var. Occupy (işgal) kampanyası, kapitalizm karşıtı bir kelime dağarcığı geliştirmemizi sağladı: Yüzde 99’a karşı yüzde 1 popüler jargona giren bir kavram oldu. Buradaki soru, – örneğin Bernie Sanders platformu tarafından sunulan, 2016 Demokrat cumhurbaşkanı adayının seçilmesine yol açan analizde olduğu gibi – sadece bu kelime dağarcığının nasıl korunacağı değil, daha ziyade bunun üzerine nasıl inşa edileceği veya ırkçılığı alttan alta destekleyen homojenlik fikrini de bünyesinde taşıyan niceliksel terimlerle açıklanamayacak ırkçı kapitalizm fikri ile karmaşıklaştırmak meselesidir.

Cedric Robinson, geçmişin fikirlerinde, kültürel ürünlerinde ve siyasi hareketlerinde kazılar yapmayı hiç bırakmadı. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Siyah özgürlük hareketlerinde asimilasyon ve direniş yörüngelerinin neden eş zamanlı olarak var olduklarını anlamaya teşebbüs etti ve onun görüşleri – örneğin Amerika’daki Siyah Hareketler’de – değerini korumaya devam ediyor. Dışlama ve ötekileştirmeyi sürdüren koşulları ve yapıları el değmemiş halde bırakan asimilasyonist stratejiler, elbette sadece direniş ve parçalamaya değil, aynı zamanda radikal bir yeniden-tahayyüllere ve radikal yeniden inşalara da ihtiyaç duyan “ilga”ya daha makul bir alternatif olarak sunulagelmiştir. 

Belki de bu, geleneksel ilerici siyasi partilerin ortaya koyabildiğinden çok daha fazla sayıda insana hitap edecek yeni bir siyasi partinin temelini oluşturma zamanıdır. Bu partinin, küresel kapitalizmin yükselişinin ardından ortaya çıkan radikal hareketler yelpazesine organik olarak bağlı olması gerekecektir. Cedric Robinson’ın çağdaş radikal aktivizmle ilgili çalışmasının değeri üzerine düşündüğüm gibi, bana göre bu partinin ırksal kapitalizm fikrine demir atması gerekir; ırkçılık karşıtı, antikapitalist, feminist ve ilga yanlısı olması. Ama en önemlisi, alandaki hareketlerin, mevcut sorunların kesişimselliğini görebilen hareketlerin, bugün hayal dahi edemeyeceğimiz ama gelecekte ortaya çıkacak meselelere, fikirlere, hareketlere imkân tanımaya yeterince açık olan hareketlerin önceliğini kabul etmesi gerekecektir.

Akademik çalışmalarınızda ve aktivizminizde Marksizm ve “Siyah Marksizm” arasında bir ayrım yapıyor musunuz?

Hayatımın çoğunu Marksist fikirleri inceleyerek geçirdim ve sadece baskın sosyoekonomik düzenin Marksizm’den ilham alan eleştirilerini benimseyen gruplarla özdeşleşmekle kalmadım, aynı zamanda ırkçılık ve kapitalizmin ortak kurucu ilişkisini anlamak için de mücadele ettim. Bilhassa Birleşik Devletler, Afrika, Karayipler ve dünyanın diğer bölgelerindeki Siyah komünistlerin ve anti-emperyalistlerin teorilerini ve pratiklerini takip etmiş ve Che Guevara ve Patrice Lumumba isimlerinin etkili olduğu Siyahi formasyonuyla yıllarca Komünist Parti içinde çalışmış biri olarak, benim açımdan Marksizm, daima eleştirinin hem yöntemi hem nesnesi olmuştur. Sonuç olarak, “Marksizm” ve “Siyah Marksizm” terimlerini birbiriyle mutlak bir karşıtlık içinde görmüyorum.

Cedric Robinson’ın Siyah Marksizm: Siyah Radikal Geleneğin Oluşumu çalışmasındaki argümanlarını çok ciddiye alıyorum. Batı’nın ve onun ekonomik, felsefi ve kültürel gelişiminin tartışmasız bir biçimde merkezi olduğunu varsayarsak, o zaman Afrika, Asya ve yerli halklarla ilişkili ekonomik tarzları, entelektüel tarihleri, dinleri ve kültürleri insanlığın önemli boyutları olarak kabul edilmeyeceklerdir. İnsanlık kavramının tam da kendisi, ırksal eşitlik olasılıklarının sonsuza dek önüne geçecek şekilde daima içsel, gizli bir ırksallaştırmayı örtbas edecektir. Tabii ki Marksizm bu Aydınlanma geleneğine sıkı sıkıya bağlıdır. Cedric’in parlak analizi, Marksizm ve Siyah Radikal Geleneği’nin oluşturulmasına yardımcı olan Siyah entelektüeller/aktivistler arasındaki rastlaşmalar vasıtasıyla ortaya çıkan yeni düşünce ve hareket yollarını açığa çıkarmıştır.

Siyah Marksizm’le bağlantılı olarak en üretken ve potansiyel olarak dönüştürücü bulduğum kavram, ırksal kapitalizm kavramıdır. Eric Williams’ın Kapitalizm ve Kölelik kitabı 1944’te yayınlanmış olsa da, bu ilişkiyi inceleyen bilimsel çabalar nispeten marjinal kalmıştır. Umuyorum ki kapitalizm ve kölelik üzerine yapılan yeni araştırmalar, ırksal kapitalizm kavramını meşrulaştırmaya yardımcı olacaktır. Kapitalizmin tarihsel olarak konsolide edilmesinde köleliğin oynadığı rolün kabul edilmesi önemli olmakla birlikte, kapitalizmin ırksal boyutu göz ardı edilirse, yakın tarihte küresel kapitalizmle bağlantılı olarak ortaya çıkan gelişmeler yeterince anlaşılamaz.

Yukarıdaki metin, Gaye Theresa Johnson ve Alex Lubin tarafından derlenen Futures of Black Radicalism’den alınmıştır.

23 Haziran 2020

https://www.versobooks.com/blogs/3421-angela-davis-an-interview-on-the-futures-of-black-radicalism

Çevirenler: Can Güler, Meriç Dıraz

Troçki’nin Katli- Ernest Mandel

Belçikalı olduğunu iddia ediyor, adının Jacques Mornard olduğunu söylüyordu. Katalonyalıydı ve adı Ramon Mercader’di, koluna kumanda eden ise Stalin’di.

22 Ağustos 1940’ta bir dağcı kazması 1937’den beri Meksika’da mülteci olarak yaşayan Lev Troçki’nin kafasını parçalıyordu. Katil polise verdiği ifadede isminin Jacques Mornard olduğunu ve Belçika vatandaşı olduğunu beyan ediyordu. Cinayetin faili olmakla birlikte tek örgütleyicisi değildi. Troçki’nin müstakbel katili, genç Troçkist Sylvia Ageloff ile ilişkisi sayesinde ünlü sürgünün güvenliğinden sorumlu olanların güvenini kazanmayı başarabilmişti. Frank Jacson ismiyle Coyoacan’daki (Mexico’nun bir varoşu) tahkim edilmiş eve defalarca kabul edilmişti.

İlk suikast girişimi cinayetten birkaç ay önce başarısızlığa uğramıştı. 24 Mayıs 1940 günü sabaha karşı 4’te yirmi kişilik bir komando timi ikametgâha girmeyi başarmıştı: Troçki’nin yatak odasını makineli tüfeklerle taramış, iki yangın el bombası atıp bir de zaman ayarlı bomba bırakmışlardı. Mucize eseri ölen ya da yaralanan olmamıştı. Troçki’yle eşi kendilerini yatağın altına atmışlar, torunları Sieva da saldırıdan aynı şekilde kurtulmuştu.

Stalinci basın öfkeden deliye dönmüştü ve Troçki’nin kendinden söz ettirmek ve Meksika Komünist Partisi ve Stalin’e iftira atmak için bizzat tezgahladığı bir düzmece suikast tezini yaymaktaydı. Olaylardan bir ay sonra çoğu KP üyesi ve İspanya gazisi otuz kişi demir parmaklıkların arkasındaydı. Cinayet teşebbüsünün sorumlusu firardaydı: Bahsedilen kişi Troçki’nin 1928’den beri GPU için çalıştığını düşündüğü İspanya’da albay rütbesiyle savaşmış olan ünlü ressam David Alfaro Siqueiros’tu.

Soruşturma daha sonraları Siqueiros ile Franck Jacson’un birbirlerini İspanya’dan beri tanıdıklarını kanıtlayacaktı.

Franck Jacsonun Kimliği

Peki, bu Franck Jacson kimin nesiydi? Hakiki kimliğini çözmek on yıla yakın zaman alacaktı. Cebinde eyleminin saiklerini açıklayan bir mektup bulunmuş olmalıydı: Düş kırıklığına uğramış bir Troçkist olarak, güya Troçki’den ve Troçki’nin onu sabotajlar düzenlemek, Kızıl Ordu’nun moralini bozmak ve Stalin’i öldürmeyi denemek üzere SSCB’ye gönderme teklifinden tiksinmiş olacaktı. Sözümona bütün bunları başarmak için büyük bir ulusun desteğine sahip oluyor olacaktı (Söz konusu büyük ulus ABD idi zira Alman-Sovyet Paktı nedeniyle Troçki’nin artık Hitlerci bir ajan olması mümkün değildi).

Tüm bu suçlamalar çeşitli KP’ler tarafından kırk yıla yakın bir süre tekrarlandı. FKP yöneticisi Léo Figuères 1969’da yayımlanan Troçkizm, Şu Anti-Leninizmadlı kitabında hâlâ aynı suçlamalara başvuruyordu. Katilin fotoğrafları basında yayımlandığında birçok İspanya gazisi (çoğu Meksika’ya sığınmıştı) komünist militan Ramon Mercader’i tanır gibi oldular. Buna karşın, bundan kesin emin olmak için 1950’yi beklemek gerekecekti: Avrupa’da yapılan bir kongreyi fırsat bilen Meksika hükümetinin bir kriminoloğu konuyu araştırmak için İspanya’ya gitti. Jacson’un parmak izlerini 1935 Haziran’ında tutuklanan genç Katalan komünist Ramon Mercader’inkilerle karşılaştıracaktı: parmak izleri aynıydı.

Stalin’in ölüm yılı olan 1953’te, tüm resmi belgelerde Jacson-Mornard ismi yerini Mercader’e bırakıyordu. Katilin annesi Caridad Mercader, Komintern’e bağlı Katalonya Birleşik Sosyalist Partisi’nin pek gözde bir militanıydı. GPU’ya o dönemde İspanya’da görev yapan geleceğin Macar Stalinist yöneticisi Gerö tarafından alınmıştı. Onun aracılığıyla, güven uyandırmayan Sovyet diplomatlarının ve şüpheli militanların fiziki tasfiyesinde uzman GPU generali Leonid Eitingon’un metresi oldu. Ramon Mercader Meksika’da yasanın imkân tanıdığı en ağır ceza olan yirmi yıla çarptırıldı. 1960 yılında hapisten çıktığında Küba üzerinden Çekoslovakya’ya ve oradan da “Sovyetler Birliği Kahramanı”ilan edilip “Lenin Nişanı”ile taltif edileceği Moskova’ya gitti. On sekiz yıl boyunca olup bitenler hakkında tek kelime etmeden 1978’de Moskova’da toprağa verildi.

Stalinin Emri 

Stalin’in cinayetteki amir rolü bugün Sovyet yöneticileri ve FKP dahil herkes tarafından teslim edilmekte. Meksika KP’nin eski yöneticisi Valentin Campa 1978’de anılarını yayımlıyordu. Anılarını 1940’tan başlatıyordu çünkü partisinin cinayetin hazırlanmasına katılışından bahsetmeye pek hevesli değildi. Humanité’nin [FKP’nin günlük yayın organı] 26 ve 27 Temmuz 1978 tarihli sayıları bu anılardan Campa’nın Troçki’yi öldürme emrini verenin Stalin’in ta kendisi olduğunu teyit ettiği birkaç pasaj yayımladı. Ne var ki bu daha önce bilinmeyen bir şey ifşa etmiyordu: Özellikle de başlıca tertipçinin kim olduğunu söylemiyordu. İşin ironik yanı belgeyi sunma görevi kıdemli Stalinist Georges Fournial’e düşmüştü. Oysa “genç ilkokul öğretmeni Georges Fournial”Troçkist basın tarafından 1938 Şubat’ından beri GPU ajanı olarak teşhir edilmekteydi: O tarihte Meksika’da Eğitim Emekçileri Enternasyonalini temsil etmek üzere daha yeni altı ay izne ayrılmıştı…

Her şeye rağmen eski tüfekler Valentin Campa sayesinde sevgili yöneticilerinin yalnızca yalancı değil aynı zamanda katil olduğunu da öğrenebilmiş oldular.

Yakın tarihte bir Stalin biyografisi kaleme almış olan SSCB Askeri Enstitüsü Başkanı General Volgokonov’un Troçki üzerine Moskova’da yayımlamaya hazırladığı kitap (*) apayrı bir önemi haiz. Volgokonov La Stampamuhabiriyle yaptığı söyleşide (26 Temmuz 1990) aralarında Troçki, Stalin ve NKVD arşivlerinin de yer aldığı çok sayıda arşivde çalışma imkânı bulduğunu ve elinde Troçki’ye ilişkin kırk bin belge, binlerce fotoğraf ve onlarca tanıklıktan oluşan mevcut en zengin bölge koleksiyonunu bulundurduğunu söylüyor. Volgokonov bunların bazılarını, özellikle de Stalin’in ve onun yanı sıra Voroşilov’un, Molotov’un ve Ordjonikidze’nin imzalarını taşıyan Eylül 1933 tarihli Troçki’yi öldürme emrini –ki bu emir 1934’te yenilenecekti– yayımlayacak (**).

Volgokonov, (Caridad Mercader ile metres ilişkisi yaşayan GPU generali) Eitingon’un emrinde çalıştığı suikastın baş tertipçisinin kimliğini de nihayet açıklayacak (***). Bu adam 85 yaşında ve Hruşçov’un inisiyatifiyle ömrünün on beş yılını hapiste geçirmiş. Volgokonov bu kişiyi konuşturmayı başarmış. Troçki’yi öldürme konusunda ilk karar 1931 Eylül’ünde alınmıştı fakat bu genel nitelikteki bir karardı. Oysa 1934’te Troçki’nin izini sürmek için özel bir grubun görevi yalnızca Troçki’nin değil yurtdışındaki tüm siyasi hasımların tasfiyesiydi. NKVD denilen ahtapotun kolları her yere uzanıyordu. Bu, Stalin rejimine karşı mücadele eden sürgünlerle savaşmak için oluşturulmuş gizli servis içinde bir gizli servisti. Bu sürgünler Stalin için tehlikeliydi çünkü çok fazla şey biliyorlardı.

Bir Trajikomedi

Troçki’nin kişiliğinin birçok yönüne (özellikle de ta yirmili yıllarda başlayan anti-Stalinizmine) hayranlığını gizlemeyen Volgokonov, Gorbaçovcu düşünceye sadık kalarak Troçki’ye önemli bir sitemde bulunur: “O yanlış bir büyük fikrin, dünya devrimi fikrinin esiri olmuştu. Ölümünden bir hafta önce dahi dünya devriminin zaferine inandığını yazıyordu”. Doğru söze ne denir General yoldaş; Troçki’nin, ayrıca bir sonraki kitabınızın konusu Lenin’le de paylaştığı böyle utanılacak bir zaafı vardı. Buna karşılık Stalin daha 1935’te Roy Howard’a SSCB’nin dünya sosyalist devrimini yüreklendirebileceği düşüncesinin “trajikomedi”den başka bir şey olmadığını söylüyordu. Bugün özgürce yazabilmenin sevincini yaşıyorsanız ve Stalin’in emsalleri Avrupa’nın hemen her yanında temizlendiyse eğer, bunun trajikomik “yanlış büyük fikrin”hâlâ kendinden söz ettirmeye devam ettirmesi nedeniyle olduğunu gün gelir belki anlarsınız.

Dipnotlar

(*) Troçki: Ölümsüz Devrimci başlıklı kitap Moskova’da 1991 yılında yayımlandı. Kitabın İngilizce çevirisi: Dimitri Volgokonov, Trotsky The Eternal Revolutionary, HarperCollins Publishers, Londra, 1996. (ç.n.)

(**) Volgokonov’un Sovyet arşivlerini kaynak göstererek aktardığı bilgiye göre Troçki’nin siyaseten ve fiziken tasfiyesine ilişkin ilk karar, Troçki’nin SBKP Politbürosuna 27 Nisan 1931’de kaleme aldığı bu mektupta Troçki İspanyol Devrimi’nin başarısının güçlü bir komünist partisinin inşasına bağlı olduğunu, birleşik işçi cephesini kurmak için komünistlerin birliğini sağlama görevinin resmi komünist partisine ve dolayısıyla Komintern yani SBKP önderliğine düştüğünü belirtmekte, Bolşevik Parti’nin 1917’deki tutumunu hatırlatmaktaydı. Troçki ayrıca devrimin başarısızlığının faşist bir rejimin kuruluşuyla sonuçlanacağı uyarısında bulunmakta, başarısının ise uzun sürecek kriz koşullarında dünya işçi hareketi için geniş imkânlar sunacağına vurgu yapmaktaydı [mektubun tam metni için bkz. Komünist Safları Birleştirin, Lev Troçki, İspanyol Devrimi (1931-1939), Yazın Yayıncılık, İstanbul, 2000 içinde s.102-104]. Stalin daktiloyla yazılmış mektubun üzerine kırmızı mürekkeple şu notu düşmüştü “Molotov, Kaganoviç, Postişev, Sergo, Andeev, Kuybişev, Kalinin, Voroşilov, Rudzutak dikkatine. Troçki denilen bu cani çete reisi Menşevik şarlatanın kafasına Komintern İcra Komitesi aracılığıyla vurulmalıdır. Bu adam haddini bilmelidir.” Not, Politbüro üyelerinin tamamına gönderilmemişti. Alıcılar arasında Politbüro üyesi Kirov ile aday üyeler Mikoyan, Petrovski ve Çubar yer almazken, artık aday üye olmayan Parti Denetim Komisyonu Başkanı Andeev bulunmaktaydı. Notun gönderildiği üyelerin çoğu Stalin’i onaylamakla yetinirken, Molotov daha uzun bir kayıt düşüyordu: “Hiçbir yanıt verilmemesini öneriyorum. Şayet Troçki bu mektubu yayımlayacak olursa yoldaş Stalin’in önerileri doğrultusunda bir cevap verilmelidir.”Politbürodan cevap çıkmaması üzerine Troçki bu mektubu Muhalefet Bülteni’nin Mayıs-Haziran 1931 sayısında yayımlayacaktı. (Volgokonov, a.g.e., s. 438-439. Vongokolov’un anılan kitabının 437-469. sayfalarında Mayıs 1931’de alınan infaz kararının 20 Ağustos 1940’ta uygulanmasına kadar geçen dokuz yıllık dönemdeki gelişmelerin ayrıntılı bir anlatımını bulmak mümkündür) (ç.n.)

(***) Söz konusu NKVD üst düzey yöneticisi Pavel Sudoplatov’dur. Daha önceki suikast girişimlerinin başarısızlığı üzerine Stalin, Sudoplatov’u Mart 1939’da makamına çağırarak Troçki’yi öldürme emrini bizzat kendisi vermiştir. Sudoplatov operasyonu planlayarak Moskova’dan yönetmiştir. Troçki’yi önce Trükiye’de ve ardından Fransa’da elinden kaçıran ekibin sorumlusu Yagoda ise Moskova Duruşmalarında Savcı Vişiniski tarafından totaliter bürokratik mantığı bütün çıplaklığıyla sergileyecek şekilde “Sağ Troçkist Blok”üyesi olmakla suçlanmış ve 1938’de kurşuna dizilmiştir (a.g.e., s. 443-445). (ç.n.)

Çeviri ve Notlar: Osman S. Binatlı

Kaynak: La Gauche, 19 Eylül 1990.

Kapak Fotoğrafı: Cinayetten sonra Ramon Mercader Polis Karakolunda 27 Ağustos 1940 (Tüm fotoğraflar: AP)

Troçki, Breton ve Coyoacan Manifestosu – Uraz Aydın

80 yıl önce Sovyetler Birliği’nin bir ajanı olan Ramon Mercader’in saldırısı sonucu, 21 Ağustos 1940’ta Ekim İhtilalinin lideri, Petrograd Sovyeti Başkanı, IV. Enternasyonal’in kurucusu Lev Troçki hayatını yitirdi. Gerek Troçki’nin eserlerinden alınma gerekse hayatına, kavgasına ve ölümüne ilişkin bir dizi yazıyla bu büyük devrimcinin mücadelelerinden ve günümüzün meydan okumaları açısından hala güncellik taşıyan teorik katkılarından kimi sekanslar sunuyoruz.

Bununla birlikte şunu da vurgulamak isteriz ki Troçki bizler için bir kült nesnesi olmaktan uzaktır, devrimci fikriyata ve pratiğe kazandırdıklarının yanı sıra eksiklikleri, hataları ve ikilemleri ile birlikte ele alınması gereken bir devrimcidir, bir insandır. Daniel Bensaïd’in de vurguladığı gibi o “sofuca bel bağlanacak bir referans ya da yegâne başvuru kaynağı” değildir: “Tersine, bizlerin görevi işçi hareketinin ve bu hareketin bağrındaki stratejik tartışmaların çoğulcu bir belleğini aktarmak olmalıdır. Troçki yine de bu manzara içinde ve bu tehlikeli geçitte vazgeçilmez bir dayanak noktası oluşturur”. 

İmdat Freni

Sürrealizmin kurucusu André Breton ile Ekim İhtilali’nin önderi Troçki’nin, Meksika’da karşılaşması bir “nesnel tesadüf”ün eseri olabilir mi? Sürrealistlerin sıklıkla başvurduğu bu kavramı biraz fazla mistik bulmakla birlikte Troçki de, Çılgın Aşk’ın yazarının konferans vermek üzere Meksika’ya geleceğini duyduğunda, bu karşılaşmanın kaçınılmaz olduğundan şüphe duymaz. Böylece “dünyayı dönüştürmenin” (Marx) ve “hayatı değiştirmenin” (Rimbaud) kopmaz bağlarla birbirine bağlı olduğunu bilen ve her biri bu ortak mücadelenin birer cephesinde en cüretkar adımları atmış olan bu iki şahıs, Diego Rivera ve Frida Kahlo’nun Coyoacan’daki “Mavi Ev”inde bir araya gelir.

Şüphesiz bu karşılaşmada, Troçki’nin Bolşevik liderler arasında, belki de Lunaçarski’yle birlikte edebiyata ve kültüre en duyarlı kişilerin başında gelmesinin katkısı vardır. Öte yandan, Breton ve arkadaşlarının antistalinist tutumu, ve Troçki’nin Fransa’dan kovulmasına karşı gösterdikleri tepki de belirleyici olmuştur. Yine Troçki’nin “Lenin” isimli kitabının sürrealistlerin siyasal angajmanında bir dönüm noktası olduğu bilinir. 

1938 yılının şubat ve temmuz ayları arasında Troçki’yle Breton 8-10 kez bir araya gelir. Birlikte uzun yürüyüşler yapıp doğanın gizemi ve kelebeklerin güzelliği karşısında birlikte büyülenir; Troçki için son derece tehlikeli olmasına karşın sinemaya kovboy filmi izlemeye gider; yarı donmuş nehirlerde elleriyle balık tutarlar. Xochicalco piramidine tırmanırken de, Patzcuaro gölünün ortasındaki bir adada dolanırken de sohbetlerinin temel eksenini elbette sanat ve devrim oluşturur. Sanat akımları konusunda pek anlaşabildikleri söylenemez. “Üstgerçekçiliğin” karşısına Troçki Zola’nın gerçekçiliğini koyunca, Breton kasılmaktan kendini alamaz, ama Zola’da da bir çeşit şiirselliğin bulunduğunu dair muğlak sözlerle sohbeti kapatmaya çalışır. Breton manevi özgürleşmenin öncüleri olarak Sade ve Lautréamont’dan söz edince de Kızıl Ordu’nun kurucusunun gözleri seğirmeye başlar. Breton’un gelişini öğrendiğinde Marksist sanat tarihçisi Meyer Shaphiro’nun ABD’den kendisine gönderdiği Sürrealist ManifestoNadjaBileşik Kaplar ve Çılgın Aşk gibi kitapları Troçki’nin baştan sona okuyup okumadığı bilinmiyor. Ama Breton’un düşüncesinin esasını kavrayacak kadar ilgilendiği söylenebilir. Kendisi de psikanalize ve bilinçdışı mekanizmalara meraklı olmakla birlikte Troçki sürrealistlerin bilinci bilinçdışıyla boğmaya çalıştığını düşünür. Sanat ve delilik konusunda da anlaşamazlar, Troçki buradan yapıcı bir şey çıkabileceğine inanmaz. Breton’un kimi zaman umutsuzluğa düştüğü olur, Troçki’nin de muhtemelen…

Fakat ortaklaştıkları esas zemin sanatın insanlığın özgürleşmesi açısından taşıdığı önem, ve özellikle de, gerek “demokratik” kapitalizmin, gerek faşizmin, gerekse stalinizmin özgür bir sanatın gelişmesinin önünde teşkil ettiği engeldir. Bu uzun sohbetler sırasında gerçekten bağımsız bir devrimci sanatın gerekliliğini savunacak bir manifestonun kaleme alınması ve de bu yönde faaliyet gösterecek bir kolektifin, bir “sanatçılar federasyonunun” oluşturulması fikri olgunlaşır. Metnin taslağını yazma görevini Breton üzerine alır. Troçki bu meseleye büyük bir önem atfettiğinden, Breton’un taslağı yazmaya bir türlü başlayamaması aralarına bir soğukluğun girmesine bile sebep olur. Fakat Nadja’nın yazarının dönüş vakti yaklaştığından, ilişkinin kopmaması için her ikisi de irade gösterir. Sonunda Breton’un teslim ettiği taslak metin üzerinde Troçki eklemeler çıkarmalar yapar, metin yeniden kesilip biçilir ve ortaya “Bağımsız Bir Devrimci Sanat İçin” bildirgesi, bir başka adıyla “Coyoacan manifestosu” çıkar.

“Taktik nedenlerle” Breton ve Rivera’nın imzasıyla yayınlanacak olan bildirge insan uygarlığının, bu güne dek görülmedik bir tehdidin, “her tür modern teknikle silahlanmış gerici güçlerin” tehdidi altında bulunduğu tespitiyle başlar. Bu koşullar altında, özellikle de Nazi Almanyası’nda ve SSCB’de bilimin, sanatın ve her türden entelektüel yaratımın durumu artık “katlanılmaz” hale gelmiştir. Fakat, Troçki’nin kaleme aldığı dördüncü paragrafta, Sovyet bürokrasisi komünizmin en tehlikeli düşmanı olsa da “ne faşizm, ne komünizm” gibi bir şiarın kesinlikle sahiplenilmediği de vurgulanarak sanatla devrim arasındaki ilişki şöyle ifade edilir: “Gerçek sanat, yani önceden hazır modeller etrafında çeşitlemeler yapmakla yetinmeyen, günümüz insanının ve insanlığının içsel gereksinimlerine bir ifade vermeye çalışan sanat, devrimci olmak, yani toplumun eksiksiz ve köklü biçimde yeniden inşasını, salt entelektüel yaratıcılığı ona köstek olan zincirlerden kurtarmak ve tüm insanlığın geçmişte ancak kimi dahilerin ulaştığı mertebelere yükselmesini sağlamak için bile olsa, istemek durumundadır”.

Sanatın toplumsal gerçeklik karşısındaki duruşunu ve içinden taşan “ütopik fazla”yı (Bloch), yine aynı dönemde Partisan Review’e yazdığı bir mektupta şöyle betimliyordu Troçki: “Genel bir bakış açısıyla insan sanatta, varoluştaki ahenk ve bütünlüğe –yani toplumun onu mahrum ettiği en değerli servetlere- talebi dile getirir. İşte bu nedenle her otantik sanat yapıtı gerçeğe karşı çıkışı, bilinçli ya da bilinçsiz, aktif ya da pasif, iyimser ya da kötümser bir karşı çıkışı taşır içinde. Her yeni sanat akımı isyanla başlamıştır”. 1935’te Kültürün Savunusu Kongresi için hazırladığı konuşmada da André Breton bu bağlantıya şu sözlerle değinir: “Dünyanın yorumlanması faaliyeti dünyanın dönüştürülmesi faaliyetine bağlı olmayı sürdürmelidir. İnsanın sorununu çeşitli biçimler altında derinleştirmek şairin, sanatçının görevidir… Onun ruhunun bizzat bu yöndeki sınırsız yürüyüşü potansiyel olarak dünyayı değiştirme değerini taşır… Böylesi bir yürüyüş –üstyapının gelişmiş bir ürünü olarak- dünyanın ekonomik dönüşümünün gerekliliğine ancak güç katabilir.”

Bilinçdışı süreçlerin önemine de vurgu yapan Coyoacan manifestosunun, belki de en vurucu ifadeleri, sanatın ve her türden entelektüel faaliyetin, gerek sermayenin gerekse devletin hedeflerine, yani dışsal dinamiklere tabi kılınmaması gerektiğine ilişkin olanlardır. Yazarlar, Genç Marx’ın “basın özgürlüğünün ilk koşulu [yazarlığın] bir meslek haline gelmemesine dayanır” sözlerinin kapsamını genişleterek sanatsal yaratım için hayalgücünün herhangi bir dayatma altında olmamasının zorunluluğuna vurgu yapar ve şu sözleri ekler: “Bizi, bugün ya da yarın, sanatın kendi olanaklarıyla kesinlikle bağdaşmaz olduğunu savunduğumuz bir disipline tabi olmasını kabul etmeye zorlayacak olanlara karşı, biz kati bir redle ve şu formüle bağlı kalmaya kararlı irademizle yanıt veriyoruz: sanatta tam serbestlik”. Metnin bu kısmı özellikle önemlidir, çünkü Breton’un hazırladığı ilk metindeki ifade şöyledir: “Sanatta tam serbestlik, proleter devrime karşı olmak hariç”. Böyle bir ifadenin istismar edilip yeni kısıtlamalara da yol açabileceği çekincesiyle kaldırılmasını talep eden Troçki’dir. Tümüyle Troçki’nin elinden çıkma bir sonraki paragraf, onun bu konudaki yaklaşımını berrak bir şekilde ifade eder: “Eğer devrim maddi üretici güçlerin gelişimi için sosyalist bir merkezi plan rejimi kurmak durumundaysa, entelektüel yaratıcılık için, hem de en başından itibaren, anarşist bir bireysel özgürlük rejimi düzenlemek ve temin etmek zorundadır. Hiçbir otorite, hiçbir baskı, en küçük bir komut izi bile olmamalıdır bunda!”.

Lev Troçki’nin, sanatın bağımsızlığı konusundaki tutumu, elbette farklı vurgular ihtiva etmekle birlikte, özünde 1923’ten beri pek değişmemişti. Edebiyat ve Devrim’de şöyle diyordu: “… Sanat kendi yolunu, kendi yöntemleriyle yine kendisi açmalıdır. Sanatın yöntemleri Marksizmin yöntemleriyle aynı değildir. Parti, proletaryayı yönetiyorsa da tarihsel süreci yönetmez. Partinin doğrudan doğruya ve zorlayarak, kararlarla yönettiği alanlar vardır. Sadece işbirliği yaptığı ve cesaretlendirdiği alanlar vardır. Nihayet, sadece yön verdiği alanlar vardır. Sanat, partinin komut vermeye çağrıldığı bir alan değildir.”

Bildirgenin son paragraflarında devrimi sanatın yöntemleriyle savunmak ve devrimi tahrif edenlere karşı sanatın özgürlüğünü savunmak konusunda “Marksistlerle anarşistlerin elele yürüyebileceği” vurgulanır ve bir Uluslararası Bağımsız Devrimci Sanat Federasyonu’nun (FIARI)  kurulması için çağrıda bulunulur. 25 Temmuz 1938 tarihini taşıyan metin şu şiarla son bulur: “Devrim için Sanatın Bağımsızlığı, Sanatın Nihai Özgürleşimi için Devrim”.

Breton’un Fransa’ya dönüşü üzerine çalışmalara başlanır.  Anti-stalinist bir devrimci tutuma sahip kimi aydın ve sanatçılarla irtibata geçilerek bir ulusal FIARI komitesi kurulur. Fakat ne FIARI’nin bülteni Clé [Anahtar] iki sayıdan fazla yayınlanabilir ne de federasyonun kendisi gerçek bir etkinlik kazanabilir. Uluslararası konjonktür bir “sanatçı birleşik cephesine” pek elverişli değildir. Faşizme Karşı Mücadele’nin yazarının ifadesiyle, silahlar konuşmaya başlayınca, kalemler susmak durumunda kalmıştır.

 Hiç şüphesiz bildirgenin yazıldığı dönemin siyasal-toplumsal bağlamı hayli değişime uğradı. Bugünün kültürel evreni ise piyasa despotizmi, ahlakçı muhafazakarlık ve otoriter siyasetin işgaliyle karşı karşıya. Fakat Coyoacan manifestosundan saçılan kızıl ve kara alevler bu cendereyi infilak ettirecek gücü taşıyor hâlâ.

Bu yazı Sosyalist Demokrasi için Yeniyol dergisinin Ocak-Şubat 2013 tarihli 1. Sayısında (Yeni Dizi) ve ardından e-skop sitesinde yayınlanmıştır.

Devrim ve Kitleler – Lev Troçki

80 yıl önce Sovyetler Birliği’nin bir ajanı olan Ramon Mercader’in saldırısı sonucu, 21 Ağustos 1940’ta Ekim İhtilalinin lideri, Petrograd Sovyeti Başkanı, IV. Enternasyonal’in kurucusu Lev Troçki hayatını yitirdi. Gerek Troçki’nin eserlerinden alınma gerekse hayatına, kavgasına ve ölümüne ilişkin bir dizi yazıyla bu büyük devrimcinin mücadelelerinden ve günümüzün meydan okumaları açısından hala güncellik taşıyan teorik katkılarından kimi sekanslar sunuyoruz.

Bununla birlikte şunu da vurgulamak isteriz ki Troçki bizler için bir kült nesnesi olmaktan uzaktır, devrimci fikriyata ve pratiğe kazandırdıklarının yanı sıra eksiklikleri, hataları ve ikilemleri ile birlikte ele alınması gereken bir devrimcidir, bir insandır. Daniel Bensaïd’in de vurguladığı gibi o “sofuca bel bağlanacak bir referans ya da yegâne başvuru kaynağı” değildir: “Tersine, bizlerin görevi işçi hareketinin ve bu hareketin bağrındaki stratejik tartışmaların çoğulcu bir belleğini aktarmak olmalıdır. Troçki yine de bu manzara içinde ve bu tehlikeli geçitte vazgeçilmez bir dayanak noktası oluşturur”. 

İmdat Freni

1917’nin ilk iki ayında Rusya hâlâ Romanovlar monarşisiydi. Sekiz ay sonraysa, daha yıl başında pek tanınmayan ve iktidara geldikleri sırada önderleri her türlü ihanetle suçlu durumdaki Bolşevikler dümeni ele geçirmişlerdi bile. Tarihte bu denli apansız bir tersyüz oluşun bir başka örneği daha yoktur, özellikle yüz elli milyon candan meydana gelen bir ulustan bahsettiğimiz anımsanırsa. Öyleyse, hangi biçimde ele alınırsa alınsın, 1917 hadiselerinin irdelenmeye değer olduğu aşikârdır.

Bir devrimin tarihi, tüm diğer tarihler gibi, her şeyden önce olup bitenleri ve bunların nasıl olduğunu anlatmalıdır. Ama bu yeterli değildir. Öyküsünde bile olayların neden başka türlü değil de böyle cereyan ettiğini net biçimde görebilmemiz gerekir. Hadiseler ne bir serüvenler silsilesi ne de önceden tasarlanmış bir kıssadan hissenin birbirini takip eden bölümleri olarak görülemezler. Kendi rasyonel yasalarına uymaları gerekir. İşte yazarın kendine biçtiği görev bu iç yasanın keşfidir.

Devrimin en tartışma götürmez özelliği kitlelerin tarihsel olaylara doğrudan müdahaleleridir. Normal zamanlarda, ister monarşik ister demokratik olsun, devlet ulusa tepeden bakar; tarih erbaplarınca yapılır: monarklar, bakanlar, bürokratlar, parlamenterler, gazeteciler. Ama keskin dönemeçlerde, eski düzen artık onlar için katlanılamaz hale geldiğinde, kitleler kendilerini siyaset arenasından ayıran duvarları birer birer yıkarlar, geleneksel temsilcilerini yerlerinden ederler ve bu müdahaleleriyle yeni bir düzenin başlangıç ortamını yaratırlar. Bunun iyi mi kötü mü olduğunu varsın ahlâkçılar düşünsün. Bize gelince, biz olguları nesnel gelişmeleri içinde kendilerini nasıl sunuyorlarsa öyle alıyoruz. Devrimin tarihi bize göre, her şeyden önce, kendi kaderlerinin karara bağlandığı sahaya kitlelerin aniden dalmalarının öyküsüdür.

Devrim ortamına girmiş bir toplumda, sınıflar mücadele halindedir. Bununla birlikte, devrimin başlangıcı ile sonu arasındaki zaman zarfında toplumun iktisadî temellerinde ve sınıfların toplumsal dayanaklarında meydana gelen dönüşümlerin, kısa bir zaman diliminde yüzlerce yıllık kurumları yerle bir eden ve bunların yerlerine tekrar devirmek üzere yenilerini kuran devrimin bizzat kendi gidişatını açıklamaya yeterli olmadığı besbellidir. Devrimci olayların dinamiği, doğrudan doğruya, devrimden önce oluşmuş olan sınıfların psikolojilerindeki hızlı, yoğun ve coşkulu dönüşümler tarafından belirlenir.

Gerçekten, bir toplum, tıpkı bir zanaatkârın alet edevatını yenilemesi gibi, kurumlarını ihtiyaçları ölçüsünde değiştiremez. Tam tersine: pratikte, toplum üstünde taşıdığı kurumları ezeliyen kurulu şeyler gibi görür. Onlarca yıl boyunca, muhalefetin eleştirisi kitlelerin hoşnutsuzluğuna bir supap görevi görür ve bu da toplumsal rejimin istikrarının bir koşuludur: örneğin, ilke olarak, sosyal demokrat eleştirinin kazandığı değer böyledir. Hoşnutsuzları tutucu aklın cenderesinden kurtarmak ve kitleleri isyana sürüklemek için bireylerin veya partilerin iradesinden bağımsız, son derece istisnaî koşulların doğması gerekir.

Devrim sırasında kitlelerin görüş ve ruh hallerinde meydana gelen hızlı değişimler, dolayısıyla, insan psikolojisinin esneklik ve seyyaliyetinden değil, düpedüz ondaki derinlere kök salmış tutuculuktan ileri gelir. Fikirler ve toplumsal ilişkiler, bir tufan gibi kopup gelene dek, yeni nesnel koşulların tarihsel bakımdan gerisinde kaldığından, devrim sırasında sıçrama yapan fikirler ve coşkular, polis kafasıyla bakıldığında, basitçe “demagoglar”ın işi gibi görülür.

Kitleler devrime dört başı mamur bir toplumsal dönüşüm planıyla değil, artık eski rejime tahammül edemeyeceklerini gösteren ham bir duyguyla girişirler. Yalnızca sınıflarının önder çevreleri siyasal bir programa sahiptir, ama o da olaylar tarafından doğrulanmaya ve kitlelerce onaylanmaya muhtaçtır. Bir devrimin aslî siyasal süreci kesinlikle sınıfın toplumsal krizin ortaya koyduğu sorunların bilincine varması ve kitlelerin aktif olarak ardışık yaklaşıklıklar yöntemi uyarınca yön bulmalarından oluşur. Devrim sürecinin şu veya bu partinin daha aşırı başka partilerle ikâmesiyle pekişen farklı aşamaları, bu ileriye doğru atılış nesnel engellere toslayıp kırılmadığı müddetçe, kitlelerin sola doğru sürekli biçimde daha güçlü olarak itilmelerini yansıtır. Bu kırılma gerçekleştiğinde gericilik başlar: devrimci sınıfın bazı çevrelerinde hayal kırıklığı, kayıtsızların sayısında artış ve ardından, karşı devrimci güçlerin pekişmesi. En azından eski devrimlerin izlediği şema böyledir.

Yalnızca kitleler içindeki siyasal süreçler yoluyla, hiç de bilmezden gelmediğimiz partiler ve önderlerin rolünü anlayabiliriz. Bunlar süreç içinde önemli olmakla birlikte özerk bir unsur oluşturmazlar. Yönetici bir örgüt olmazsa, kitlelerin enerjisi pistonlu bir silindir içinde sıkışmayan buhar misali uçup gider. Bununla birlikte, hareket silindir ya da pistondan değil, buhardan ileri gelir.

Rus Devriminin Tarihi’ne Önsöz’den (Yazın Yayıncılık, çeviri Bülent Tanatar, 2017)

Bu Dünyadan Bir Harun Geçti! Ya da 1968’in Bir Başka Yüzü – Masis Kürkçügil

“Ben yaptığım her işi her eylemi inanarak yaptım… Her bilinç düzeyi bir eylemi ve her eylem yeni bir bilinci getiriyordu. İşte 1960-1970 dönemini böyle yaşadık.”

Harun Karadeniz

“Giresun’un Alucra kazasının Armutlu köyünden Rıza oğlu Harun Karadeniz.”Bu Harun Karadeniz’in bir mitingde, bir grevde kendini takdimidir. Ben sizdenim demenin kestirme yolu. Tok sesi, duruşu ve bakışıyla güven vermesi yetmezmişçesine aşağıdan gelip tepeye tırmanmak yerine kökeniyle bağlarını koparmadığını ilan etmektedir. 

Harun Karadeniz Füruzan’ın 47lileradlı romanıyla bilinen ve 68 kuşağını imleyen kuşaktan değildir (doğumu 1942). Yani İkinci Dünya Savaşı sonrasında değil savaşın içinde doğmuştur. Köyünde okul olmadığı için Bulancak’ta ilk ve orta öğretimini tamamladıktan sonra liseyi Samsun’da okur. İTÜ İnşaat fakültesini kazandığı1962-63’te ve ilk yılında henüz bir siyasal tavrı da yoktu.

Altmışlı yılların başlarındaki iki darbe girişimi (Talat Aydemir) henüz 27 Mayıs’ın dumanının sönmediği hatta yeniden alevlendirilmesi için çabaların sürdüğünü gösterir. Üniversite gençliği bu dönemde büyük miktarda 27 Mayıs’ı önceleyen 28 Nisan olaylarının etkisiyle kendisine siyasal bir rol vehmetmektedir. Harun o yılları değerlendirirken “Diyebilirim ki 27 Mayıs’ı yapanlardan çok benimsemişiz”diye yazacaktırOlaylı Yıllar ve Gençlikkitabında.  

Altmışlı yılların ortalarında ise ibre 27 Mayıs ve CHP etkisinde olan gençliğin yavaş yavaş sola kaydığını göstermektedir. Bu durumu da “1965’e kadar daha çok ilerici-gerici gençlik biçimindeki ayrım, 1965’ten sonra yavaş yavaş solcu, gerici ve giderek sağcı solcu biçimini alıyordu”diye özetler.

Harun Karadeniz, altmışlı yıllardan yetmişlere gençlik hareketinin geçirdiği bütün evreleri yaşamış ve tam da ortasında kendine bir yol biçmiştir. 

1964’te İnşaat Fakültesi Talebe Cemiyeti Başkanı olur ve bu sıfatla İTÜ Öğrenci Birliği’nde yer alır. Birkaç yıl sonra Birlik, Türkiye’nin en önemli öğrenci derneklerinden biri olacaktır (Maçka, Yıldız ve ODTÜ ile birlikte).

Nisan 1968’de İTÜÖB başkanı olan Harun Karadeniz okulu dışında da tanınan, 1964’teki “Milli Petrol”kampanyasından sonra bir dizi eylemde ve son olarak da “Özel Okullar Devletleştirilsin”kampanyası ve İstanbul-Ankara yürüyüşü (13 günde tamamlanır) gibi eylemlerde yer almış bir öğrenci lideriydi. 

Gençlik eylemleri artık yörünge değiştirmiş bulunmaktadır. “1960’dan sonra önce hürriyet, sonra ekonomik sorunlar ve anti-emperyalist bir tutumla ülkenin kalkınmasını savunun gençler 1967’den itibaren artık emekçi sınıfların yanında yer almayıgörev biliyor”lardı. 

İTÜÖB başkanı olarak Harun Karadeniz bundan sonraki hayatında belirgin bir özelliği olacak olan ekip çalışmasına önem verir. Yürütülecek kampanyalar, yapılacak işler hem yalnızca bildirilerle sınırlı kalınmadan broşür veya başka araçlarla desteklenecek hem de yapılacak her şey birlikte tartışma ve kolektif bir yürütmeyle gerçekleştirilecekti.“NATO’ya Hayır!”Başkanlığının ilk kampanyası olacaktı. Taşlıtarla, İstinye (Kavel işçilerinin katılımıyla) Pendik, Gebze gibi o dönemin işçi mahallelerinde yapılan gecelerde binlerce insana sesleniyordu.  

Mart 1968’den itibaren (yani örneğin Fransa’da Mayıs hareketi patlamadan) İTÜÖB Eğitimde Devrim yönünde hazırlıklara başlıyor, Rektörün, Dekanın öğrenciler tarafından seçilmesinden başlayarak birtakım talepler öne sürüyordu. Kasım ayı için yapılmaya başlayan hazırlık Haziran’da önce Ankara’da sonra İstanbul Üniversitesinde işgallerin başlamasıyla kesintiye uğruyor ve İTÜ de işgal kervanına katılıyordu. 

İTÜÖB, aynı yılın yazında TÖS’ün Ankara SBF’de düzenlediği Eğitim Şurasına hazırlık için bir merkez olur. Öğrenci derneklerinin yanı sıra onlara danışmanlık yapan (İdris Küçükömer, Turgut Cansever, Demirtaş Ceyhun, Fethi Naci gibi en az yirmiye yakın) aydınların katılımıyla çalışmalar, tartışmalar yürütülür.

68 yalnızca yalnızca gençlik hareketi değildir

1968 Üniversite işgalleri sırasında bir sendikacı Üniversiteye gelip Harun’la görüşmek ister. “Uzun süredir Derby’de grev halindeyiz, grev hiç etkili olmuyor. Biz fabrikayı işgal edeceğiz. Bize yardım eder misiniz”diye sorar. Daha sonra Demir-Döküm, Hisar Çelik gibi fabrikalar da işgal edilecek, Türkiye siyasal tarihinde yeni bir eylem türü gerçekleşecekti. Bu olay Harun Karadeniz’in artık öğrenci liderliğinden emekçilerin sorunlarına doğrudan muhatap olmasına bir köprü olacaktır. Şubat 1969’daki Kanlı Pazar diye anılacak olan, asıl adı “Emperyalizme Karşı İşçi Yürüyüşü”nün tertip heyetinin hepsi işçiydi (Kartal bölgesinden). Birkaç ay sonra başta bu işçilerle Kartal’da İstanbul Bölgesi İşçi Birliği’nin (İBİB) kurulmasına varacaktır. İstanbul Bölgesi İşçi Birliği ne sendika ne partidir. Sade işçilerin günlük sorunlarını tartışıp çözüm aradıkları bir uğraktır. Avrupa yakasında da benzer bir birlik kurmaya çalışır.

Sabah akşam öğrendiklerini emekçilerin kendi deneyimlerini edinmeleri için değerlendirmeye çalıştı. Tek başına bu olay bile onun siyaset yapma tarzının farklılığını gösteriyordu. Emekçiler kendi deneyimleriyle kendi haklarına sahip çıkmalıydılar. Yani emekçilerin kurtuluşu kendi eserleri olabilirdi ancak. 12 Mart dönemine kadar yaklaşık iki yılını burada geçirdi.

“Öldürüldük ey halkım , unutma bizi…”

“Kanserdik. Ölüm, ölüm her gün sinsi bir yılan gibi dolaşıyordu derilerimizde. Uydurma davalarla kapattılar hücrelere. Hastaydık. Yurt dışına gitseydik kurtulurduk belki. Bir buçuk yaşındaki kızlarımızı öksüz bırakmazdık. Önce kolumuzu, omuz başından keserek, yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık attık önlerine. Sonra da otuz iki yaşında, bırakıp gittik bu dünyayı, ecelsiz.”(Uğur Mumcu’nun, 12 Mart döneminde yitirilenlerin ardından yazdığı Sesleniş…yazısından)

Ocak 1969’da ilk kez sağ dirseğinde tümör teşhis edildi. Ağustosta yurt içinde tedavi edilemeyeceği için Londra’ya gitmesi gerektiğine dair sağlık kurulu kararı çıktı. Londra’ya gitti. 12 Mart rejimi Harun’u tutuklayıp tutuklayıp bırakıyordu. Üçüncüsünde gerekçe bile göstermemişlerdi. Bu arada tedavi olamadığı için hastalık ilerledi (kendi tabiriyle tümör mercimek büyüklüğünden nohut büyüklüğüne vardı).  Haydarpaşa Numune Hastanesi yine Londra’da tedavisi gerektiğine dair sağlık kurul kararı verdi (26.6.1972). Bir buçuk yıl sonra tekrar aynı mealde bir rapor verildi. Nihayet Ocak 1974’te Londra’ya gider. Sağ kolu kesilir. Bu, gecikmenin ilk bedelidir. 14 Temmuz 1975’te ise “üç aydan fazla bir süre yaşaması imkansızdır”diyen Londra’daki hekim “Eğer hasta 1969 ile 1974 yılları arasında kontrol altında bulunsaydı, hastalık daha etkin bir biçimde tedavi edilebilirdi”diye raporuna ekleyecektir. 

İstanbul Sıkıyönetim Adli Müşaviri ise Harun’un eşine onun yurt dışına çıkmasına izin vermemelerinin gerekçesini açıkça belirtiyordu: “Ölsün istiyoruz… O eline silah almadı, eğer eline silah alsaydı işini bitirmek çok kolaydı.”

Harun Karadeniz İngiltere’den son dönüşünde günleri sayılıydı. Bu sayılı günlerini düzenli bir okumanın yanı sıra çocuklara resmi tarihi hicvedecek masallar yazmayı tasarlıyordu. Bunun için bir yayıneviyle de görüştü. Patrona Halil isyanına kafayı takmıştı. Sanki adamın tekine hamamda sıcak basmış vermişti isyanı yangına!

15 Ağustos 1975 sabahı erkenden bir uyanır. Çoktandır arayıp da bulamadığı Nusret Bezmi Kaygusuz’un Şeyh Bedreddin kitabını (nihayet Şükran Kurdakul getirmişti) karıştıran başında bekleyen arkadaşına, “sabah olduğunda ben okuyacağım ama”der. Bir daha uyanmaz…

Yakın dostu, hocası İdris Küçükömer Harun’u kendine has üslubuyla tanımladı: “Düşünen, düşünmesini bilen bir insandı. Somut gözlemleri, çocukluğundan beri olan yaşamı, onu önceden öğretilen bazı kavramlardan şüphe etmeye, sonra düşünmeye yöneltti. Yoksul ve kızgın köylü çocuğu mühendis olacaktı. Matematik, bir lojik yöntem olarak onu pusatlandıracaktı. Üniversitelerdeki öğreti ile hayattaki toplumsal ilişkilerin uyuşmazlığını anladı. Somut önerilerini lider olarak uygulamaya geçti. … Giderek öğrenci eylemlerinden işçiler içine karışmanın yeğ olduğunu kabul etti ve öyle eyledi.”   

(Bu yazı ilk olarak #tarih dergisinin ağustos 2015 sayısında yayınlanmıştır)

Rus Sosyalist Hareketi’nin Belarus üzerine Açıklaması

Belarus’taki başkanlık seçimlerinden sonraki üç günde bütün büyük şehirlerin sokakları protestocularla polis arasında şiddetli çatışmalara sahne oldu. Tüm bağımsız seçim anketleri ve gözlemcilerin tanıklıkları muhalefetin adayı Svetlana Tikhanovskaya’nın önemli farkla kazandığını ortaya koysa da otoriter lider Alexander Lukaşenko yeniden seçildiğini ilan etti. Nüfusun çoğunluğunun göstermiş olduğu tepkiyi bastırmak için Lukaşenko sadece polise ve gizli servisin sınırsız yetkisine bel bağlamış durumda. Rejiminin korunması pahasına binlerce insan gözaltına alındı, yüzlerce insan yaralandı ve en az bir kişi öldü. Öte yandan direniş yalnızca sokak protestoları formunda değil, çeşitli büyük şirketlerde hali hazırda başlamış olan grevler şeklinde de devam ediyor. Belarus işçi sınıfına ve gençliğine daha iyi bir gelecek için verdikleri mücadelelerinde dayanışmamızı ifade ediyoruz. Ayrıca, protestolar sırasında illegal biçimde tutuklanan Pavel Katarzhevski ve Yury Glushakov gibi Belaruslu sol aktivistlerin salıvelirilmesini talep ediyoruz.  Aşağıda Rus Sosyalist Hareketi’nin Belarus başkanlık seçimlerinden önce kaleme aldığı bildiriyi yayınlıyoruz.  

Belarus’taki Serbest Seçimler için ve Baskıya Karşı 

9 Ağustos’ta Belarus’ta başkanlık seçimleri yapılacak. Bütün ülke çapında, toplumun değişik katmanlarında stereotiplerin ve deklarasyonların aksine çok daha az toplumsal desteğe ve bağlara sahip Lukaşenko rejiminden memnun olmayanların hareketliliğine tanık oluyoruz. Yetkililer bu tepkilere, serbest seçimler için bir fırsat sunmaktan ziyade gerilimi ve ihtilafı daha da arttıran tehditlerle ve saçma propagandayla karşılık veriyor. Aynı zamanda Kremlin Rus komünist ve sosyalistlerinin şiddetle karşı çıktığı Belarus’u kendine tabi kılma planlarını sürdürüyor.   

Birçok tarihsel, ekonomik, kültürel ve aile bağlarımızın olduğu Belarus ve diğer komşu ülkelerle eşit ilişkiler kuracak demokratik bir Rusya için mücadele ediyoruz. Belarus halkının serbest seçim ve Rusya’dan veya diğer emperyalist güçlerden bağımsız olma haklarını savunuyoruz. Belarus’taki gaspçı rejime karşı gelen sendikaları, toplumsal hareketleri ve sol örgütleri desteklerken mevcut rejime karşı sunulan sağcı ve neoliberal seçenekleri açıkça eleştiriyoruz. Umuyoruz ki Belarus’taki isyan Belarus halkının çoğunluğunun –işçilerin, öğrencilerin, emeklilerin çıkarlarını savunan ve bağımsız, demokratik ve sosyalist bir Belarus için mücadele eden kesimleri güçlendirir.  

Serbest seçimlere dokunma! Baskılara son!

Rus Sosyalist Hareketi (4. Enternasyonal Rusya Seksiyonu)

4 Ağustos 2020

Çeviri: N. Turan

Yüzyılın Bir Kılavuzu: Troçki – Daniel Bensaïd

80 yıl önce Sovyetler Birliği’nin bir ajanı olan Ramon Mercader’in saldırısı sonucu, 21 Ağustos 1940’ta Ekim İhtilalinin lideri, Petrograd Sovyeti Başkanı, IV. Enternasyonal’in kurucusu Lev Troçki hayatını yitirdi. Gerek Troçki’nin eserlerinden alınma gerekse hayatına, kavgasına ve ölümüne ilişkin bir dizi yazıyla bu büyük devrimcinin mücadelelerinden ve günümüzün meydan okumaları açısından hala güncellik taşıyan teorik katkılarından kimi sekanslar sunuyoruz.

Bununla birlikte şunu da vurgulamak isteriz ki Troçki bizler için bir kült nesnesi olmaktan uzaktır, devrimci fikriyata ve pratiğe kazandırdıklarının yanı sıra eksiklikleri, hataları ve ikilemleri birlikte ele alınması gereken bir devrimcidir, bir insandır. Daniel Bensaïd’in de vurguladığı gibi o “sofuca bel bağlanacak bir referans ya da yegâne başvuru kaynağı” değildir: “Tersine, bizlerin görevi işçi hareketinin ve bu hareketin bağrındaki stratejik tartışmaların çoğulcu bir belleğini aktarmak olmalıdır. Troçki yine de bu manzara içinde ve bu tehlikeli geçitte vazgeçilmez bir dayanak noktası oluşturur”. 

İmdat Freni

Bu cinayet niçin işlenmiştir? Bu soruya cevap verebilmek için, Stalin’in kötülüğe eğilimli kişiliği bir kenara bırakılacak olursa, Troçki’nin son mücadelelerinden yola çıkmak gerekir yani umudun tükendiği bir evrede başlıca üç büyük mücadele sürdürdüğü Meksika döneminin tamamından.

Her şeyden önce, devrimle karşıdevrimin, Ekim 1917’nin başlangıç evresiyle Stalinci Termidor’un birbirine karıştırılması ihtimallerinin önüne geçmek ister. Bunu özellikle İkinci Moskova Duruşması sırasında Meksika’ya varır varmaz (Ocak 1937) örgütlediği Uluslararası Araştırma Komisyonu’yla gerçekleştirir. Komisyon başkanlığını Amerikalı filozof John Dewey üstlenmiştir. Beş yüz sayfalık belge çarpıtmanın, siyasi amalgamların düzeneğini yerle bir eder. İkinci mücadele, yabancı düşmanlığının azacağı, meselelerin sınıfsal özünün karartılacağı bir evrede yeni bir savaşa götüren olaylar silsilesinin anlaşılmasıdır. Son olarak, diğer ikisine bağlı üçüncü mücadele, yeni bir enternasyonalin kurulması mücadelesidir. Troçki’nin yalnızca devrimci Marksistlerin bir çatı altında toplanması olarak değil, anın görevlerine yönelik bir alet olarak tasavvur ettiği bu yeni enternasyonal 1938’de ilan edilse de, en az beş yıl öncesinde, Hitler’in Almanya’daki zaferinden itibaren tasarlanmıştır. Troçki işte bu çalışma içerisinde, o sırada kendisini “yeri doldurulmaz” görebilmiştir.

Robert Capa, Leon Trotsky, 1932

Yenilgiler Zamanı

Birinci Dünya Savaşı ertesinde gelişen olaylarla, İkinci Savaşın doğurabileceği gelişmeler arasında paralellik kurduğunda tahminlerinde yanılır. Hatanın gerisinde işçi hareketlerinin o sırada çok farklı durumlarda olması yatmaktadır. İkinci Dünya Savaşı’nda birçok etmen üst üste gelse de bunların arasında en önemli olanı kuşkusuz SSCB’de 1930’lu yıllarda gerçekleşen bürokratik karşıdevrimdir. Bu karşıdevrim işçi hareketinin tamamı üzerinde ve onun en devrimci bileşeni üzerinde bulaşıcı bir etkiye sahip olacaktır. En mükemmel örneğini birçok Fransız komünistinin Alman-Sovyet Paktı karşısında ne yapacağını bilemez hale gelmesinde bulan bir çeşit yanlışlıklar komedyası söz konusudur. Ancak Almanya’da Nazizmin, İtalya’da faşizmin zaferi, İspanya İç Savaşı’nda alınan yenilgi, İkinci Çin Devriminin ezilmesi gibi ağır yenilgiler de buna eklenir. Velhasıl kafamızda zorla canlandırabileceğimiz bir yığın toplumsal, moral ve hatta fiziki yenilgi. Ne var ki sonucun zaten baştan belli olduğu değerlendirmesiyle davranamayız hiçbir zaman.

Troçki’nin en büyük hatalarından biri, bu savaşın da tıpkı 1870 Fransız-Alman Savaşı’nın Fransa’daki Bonapartist rejimin ölüm fermanı olmuş olması gibi, kaçınılmaz biçimde Stalinizmin devrilmesi anlamına geleceğini hayal etmiş olmasıdır. 1945’te çelişkili veçheleriyle birlikte muzaffer Stalinizmin anı yaşanmaktadır. Bütün bunlar, Vassili Grossman’ın Yaşam ve Yazgı adlı kitabında Stalingrad Savaşı etrafında çok iyi gösterilmektedir. Orada, çarpışmalar boyunca toplumun uyandığı ve hatta bürokratik tahakkümden kısmen kurtulduğu görülmektedir. Ekim dinamiğinin yeniden canlanması hipotezini düşünmek mümkündür. 1920’li yıllardan bu yana geçip giden yirmi sene kısa bir aralıktır. Gelgelelim, Grossman’ın kitabının bundan sonra söylediğinin önünde durmak mümkün değildir. Stalin’i kurtaran, zafer olmuştur! Galip gelenlerden hesap sorulmaz. Bu dönemin anlaşılmasındaki büyük sorun işte budur.

Bunu teorik sonuçları önemlidir. Troçki, bürokratik totalitarizm eleştirisinde polisiye cebrin payını çok iyi saptamış olsa da Stalinci rejim tarafından karşılığında ağır bir bedel ödenerek de olsa yönetilen muazzam dinamiğe bağlı toplumsal uzlaşmayı küçümser. Bu yeniden ele alınmayı hak eden anlaşılması güç bir husustur.

Şimdi, savaştan sonra tarafların özgür sorumlulukları söz konusudur. Dünyanın paylaşımı –Avrupa’nın elde mavi kalem paylaşıldığı Stalin-Churchill buluşması– çerçevesinde Fransa’da kısmen zayıflamış güçlerle, buna karşın daha da çok İtalya’da ve Yunanistan’da önemli veya ön-devrimci toplumsal patlamalar olmuştur. İşte burada içtenlikle ihanetten, toplumsal hareketlerin aygıtların çıkarlarına tabi kılınmasından bahsetmek mümkündür. Bu otomatik biçimde muzaffer bir devrim anlamına gelmemekle birlikte, su götürmez biçimde farklı bir işçi hareketi gelişme dinamiği ve siyasi kültürü demektir. Bu ise başka imkânlara kapı açar. Yine de FKP Genel Sekreteri Maurice Thorez’in ünlü “bir grevi sona erdirmeyi bilmek lazım” sözünü ya da İtalyan KP’sinin Togliatti’ye suikast düzenlendiği sıradaki tavrını hatırlatmak gerekir. Ama en kötüsü ve en acıklısı İspanyol Devrimi’nin yenilgisiyle, Yunan Direnişi ve Devriminin silahsızlandırılması olmuştur. Ardından Balkan Federasyonu projesinin Stalin ve şürekâsı tarafından veto edilmesi gelir. Oysa bu Balkanlardaki milliyetler sorununa getirilebilecek yegâne siyasi çözümdür. Ve bugün dahi öyle olmaya devam eder.

Zorunlu olan ile Mümkün olan

Sonuç olarak, Troçki’nin trajik yazgısı zorunlu olan ile mümkün olan arasındaki gerilimi, çürüyen bir kapitalizmin sonuçlarına cevap getiren toplumsal dönüşümle o anın imkanları arasındaki gerilimi örnekler. Bunu Marx’ın mektuplaşmalarını okuyarak bulmak mümkündür. Teorik ve stratejik katkısına gelince; kayda değer bir katkı söz konusudur. Özellikle de 1905’ten itibaren Rusya’dan başlayarak toplumların eşitsiz ve bileşik gelişmelerinin analizinde ya da emperyalizmin cari biçimlenişlerinin kavranmasında. Ama bir alan vardır ki, bu alanda eksikliklerine rağmen Troçki’nin yerini doldurmak olanaksızdır. Bu, o dönemde ilk kez karşılaşılan ve zorlukla kavranabilir olan Stalinci karşıdevrim olgusunun çözümlenmesidir. Troçki bu bakımdan bir kılavuzdur. Bu onun sofuca bel bağlanacak bir referans ya da yegâne başvuru kaynağı olduğu anlamına gelmez. Tersine, bizlerin görevi işçi hareketinin ve bu hareketin bağrındaki stratejik tartışmaların çoğulcu bir belleğini aktarmak olmalıdır. Troçki yine de bu manzara içinde ve bu tehlikeli geçitte vazgeçilmez bir dayanak noktası oluşturur. 

Çeviren: Osman S. Binatlı

Kaynak: Rouge 20 Ağustos 2000