İmdat Freni

admin

Direnişin Ritmi: Reggae – Emre Tansu Keten

“Zenginler şarkıları dinler;

yoksullar şarkılara tutunur ve onları sahiplenir”

John Berger, Hoşbeş

Sömürgecilik tarihi göstermektedir ki, egemenler hangi silahı kullanırsa kullansın, baskı kurma konusunda ne kadar gaddar olursa olsun, direniş bir şekilde, kendisine yeni yöntemler ve araçlar yaratarak yoluna devam eder. Sömürgeciye karşı direniş tarihi, büyük kahramanlık hikâyelerinin, önemli şahsiyetlerin yanı sıra bir kültürel tarih de bırakır geriye. Kültürel semboller, değerler, ürünler bu tarihin içerisinde yaşamaya devam eder. Rastafaryanizm ve reggae müzik, sömürgeciliğe (ve neo-sömürgeciliğe) karşı verilen insanlık mücadelesinin yaşamaya devam eden kültürel karşılıklarından birisidir.

Afrika’dan Yeni Kıta’ya

“Kamçının şaklayışını her duyduğumda,

Kanım donuyor, Köle gemisinde,

Hatırlıyorum ruhumu nasıl insanlıktan çıkardıklarını.”

Bob Marley and the Wailers, Catch a Fire

Amerika kıtasını keşfeden Avrupalıların bölgeyi sömürmek için köle haline getirdikleri, sonrasında çoğunluğunu katlettikleri Amerika yerlileri kendilerine yeterli gelmeyince, köle ithal etmek için başvurdukları diğer bir kıta Afrika olur. Balık istifi şeklinde bindirildikleri gemilerle, türlü işkence eşliğinde Amerika’ya götürülen 15 milyonu aşkın siyahın yüz binlercesi bu yolculukta hayatını kaybeder. Sağ şekilde karaya ayak basanlar da şanslı değildir. Çünkü o dönem bir kölenin, yakalanmasının ardından, ortalama yaşam süresi dokuz yıldır. Tabii bu uygulamalar pek kimseyi rahatsız etmemektedir. Öyle ki, aynı dönemde Vatikan’da siyahların insan olup olmadıkları tartışılmaktadır. Aydınlanmanın büyük isimleri için de siyahlar başta olmak “diğer” halklar insan hakları kavramının kapsamı için bir muammadır.  

Plantasyonlarda ölümüne çalıştırılan, sömürge görevlilerinin işkencesine maruz kalan siyah köleler, çok geçmeden örgütlenmeye ve isyan etmeye başlarlar. Her şeyden önce onurlu bir yaşam için isyan eden kölelerin liderleri, böylesine bir aşağılanmaya maruz kalmak yerine ölmeyi tercih edeceklerini söylerler. Yer yer başarılı olan bu isyanlar, beyazların barış anlaşması yapmak istiyoruz diyerek silahsızlandırdığı binlerce siyahı katletmesiyle ve buna benzer ahlâksız birçok yöntemle bastırılır.

Bu dönem Afrikalıların isyanlarını önlemek için kullanılan bir yöntem de köksüzleştirmedir. Beraberlerinde kendi kültürlerini, inançlarını, ayinlerini de getiren siyah köleler, Avrupa kültürüne saygı besleyen, kendi ırkından ve kültüründen utanan insanlara dönüştürülmek istenmektedir. Bu amaçla, ayinlerde kullanılan davul yasaklanır, misyonerler yoğun bir Hıristiyanlık propagandasına başlar. Ancak Afrikalılar buna direnir. Afrika’yı, zorla götürüldükleri coğrafyalarda, yaşatırlar. O dönem bir köle öldüğünde Afrika’ya döneceğine inanılır örneğin. Bu nedenle ölünün yakınları mezar başına yemek ve rom koyarlar. Davul ve ritim köleleri birbirine bağlamaya, isyanların arka planı olmaya devam eder.

1834’e gelindiğinde, İngiliz sömürgeciliğinin merkezi olan Batı Hint Adaları’ndaki köleler sayısız isyan çıkartarak, güçlü bir anti-kolonyal hareket yaratmış haldedir. Bunun en önemli aşaması 1804 Haiti Devrimi’dir. Bu güçlü isyanların verdiği zararlardan endişe duyan, bunun yanı sıra artık köleliğin değil ücretli çalışmanın daha avantajlı olduğuna inanan İngiliz egemenleri sömürgelerindeki köleliği kaldırma kararı alır. Fakat, siyahların bu kazanımı onlara müreffeh bir yaşamın kapılarını açmaz. Ücretli sömürünün koşulları kölelikten olsa olsa biraz daha iyidir ve siyahların onurlarına uzanan el hâlâ tepelerindedir. Bundan dolayı bu dönem ırksal ve dini mücadelelerle iç içe geçmiş bir sınıf mücadelesinin doğmasına vesile olur. Jamaika işçi sınıfı doğmaktadır, ama bu sınıf siyah olduğunun bilincinde bir sınıftır.

Bir önder doğuyor: Marcus Garvey

Yüzyılın sonuna doğru anti-kolonyal siyah mücadelesi kendi entelektüel cephesini de kurmaya başlamıştır. Beyazların silahlarına kendi silahlarıyla (pala, balta vs.) cevap veren hareket, şimdi de beyazların fikirlerine karşı savaşmak istemektedir. Bu aşamada sahneye çok güçlü bir figür çıkar: Marcus Garvey. İngiliz patronların dayattığı sefalet koşullarına karşı savaşırken, kendi kimliğine ve kültürüne sahip çıkmanın da mücadelesini veren 19. yüzyıl sonu Jamaika’sında büyüyen Garvey, hayatını, siyahların kurtuluşu için evrensel ve bütünlüklü bir program hazırlama ve bütün siyahları bunun etrafında toplamaya adar.

ABD’ye yerleştiğinde kurduğu UNIA (Dünya Zencilerini Geliştirme Derneği) ve Negro World gazetesi oldukça büyük bir etki yaratır. UNIA’nın onlarca şubesi açılır, gazete siyahlara büyük bir heyecan verir. Birçok sayısı iktidarlar tarafından toplatılır. Garvey’in zamanında siyahlar kölelikten kurtulmuş durumdadır, ancak ABD’de ayrımcı uygulamalar sert bir şekilde sürmektedir. Amerikan sinema endüstrisi yerlilerin yanı sıra, siyahları da değersiz, gözden çıkarılabilir, alt seviye insan grubu olarak sınıflandırmaktadır. Afrika’nın birçok bölgesinde bağımsızlık mücadeleleri devam etmekte, sömürgeci devletlere direnenler en vahşi yöntemlerle katledilmektedir.

Böyle bir ortamda Garvey, siyahların uluslararası birliğine ve mücadele ortaklığına vurgu yaparken, din olgusuna da özel bir önem verir. Beyazların Tanrı’ya kendi beyaz gözlüklerinden baktıklarını, “beyaz bir din” yaşattıklarını, siyahların Tanrı’ya Etiyopya penceresinden tapacaklarını söyler. Kitab-ı Mukaddes’te geçen “Prensler Mısır’dan çıkar, Etiyopya ellerini Tanrı’ya uzatır” sözlerine vurgu yapan Garvey, siyahlar için Afrika’nın vaat edilmiş topraklar anlamına geldiğini, dünyaya dağılmış siyahların bu topraklarda yeniden buluşacağını iddia eder.

Bob Marley Zimbabve Bağımsızlık Kutlamasında.

Jah Rastafari

1930 yılında Haile Selassie (Ras Tafari)’nın Etiyopya İmparatoru olması, Garvey’in sözlerinden etkilenen siyahlar için beklenen anın geldiğini gösteren bir işarettir. Siyahlara müjdelenen Mesih gelmiştir. Gerek zamanlama, gerekse Selassie’nın kişisel karizması kısa zamanda yeni bir dini akım ortaya çıkarır: Rastafaryanizm.

İncil’in seçici bir okuması bu akımın literatürünü şekillendirir. Selassie, Yahuda’nın Aslanı olarak anılmaya başlanır. Ki sarayında aslan beslemesi de, Afrika’da aslanların bolca bulunması da aslanı rastafaryanlar için bir sembol haline getirir. Babil, yani Babylon, siyah mücadelesinin tam karşısında yer alan ne varsa onu simgeler: sömürgeciler, emperyalistler, yozlaşmış Batı.

İncil’de cennetlerin efendisi olarak geçen Jah, Tanrı’larına verdikleri isimdir. Garvey’in dediği gibi Afrika vaat edilmiş topraklar, yani Zion’dur. Musevilikten de etkilenen Rastafaryanizm, bu kaynakların dışından (çoğunlukla Afrika’nın geleneklerinden) unsurları/sembolleri de ekler bünyesine. Örneğin, Ganja (esrar) içmek bir ibadet, Jah’la bir muhabbet içerisinde girmek demektir. Kenyalı anti-sömürge isyancıları Toprak ve Özgürlük Ordusu (Mau Mau)’nda gördükleri uzun ve keçeleşmiş saç stilini benimserler (yaygın bilinenin aksine bu saç stilinin adı rasta değil dreadlock’tır). Dini toplantılarda çalınan müzikler ise ritme dayalıdır. Bir nevi ilahi olarak anılabilecek bu ritim yapısı, Karayipler’den, reggae dahil, birçok tarzın çıkmasına ön ayak olacaktır.

Bu akımın doğduğu ve geliştiği yer, tabii ki, Jamaika’dır. Kısa bir sürede ülkenin çeşitli yerlerinde rastafaryan komünler oluşmaya başlar. Tayfun Atay’ın kitabının ismine göndermeyle, rastafaryanizm, “Din Hayattan Çıkar” önermesinin birebir karşılığı denebilecek bir örnektir.

Kökteki ritimler

“Reggae, ıstırap çekmenin biçimlendirdiği bir muhalefettir.

Size baskı yapanlara geri gönderdiğiniz bir titreşimdir.”

Rico Rodriguez, Jamaikalı Tromboncu

1935 yılında Mussolini İtalya’sının Etiyopya’yı işgal etmesi bütün dünyadaki siyahlar arasında anti-faşist bilinci geliştirir. Faşizm karşıtı büyük gösteriler düzenlenir. Etiyopya ordusuna yardım göndermek için kampanyalar düzenlenir. Bu seferberlik daha fazla siyahın Rastafaryanizme ve Etiyopya’ya ilgi duymasına yol açar. Rasta komünleri çoğalmakta, rastalar politikleşmektedir. Ancak çok geçmeden bu durumdan rahatsız olanlar da ortaya çıkar.

Yoksulluğun sert bir şekilde yaşandığı ve politik yozlaşmanın had safhada olduğu Jamaika’da, git gide yükselen Rastafaryan hareket bir tehdit olarak algılanır. Rastalar akıl hastanelerine kapatılır, dreadlock’ları zorla kesilir, uyuşturucu bulundurmak suçlamasıyla hapse atılır. Yoksulluktan kaçarak İngiltere’ye yerleşenler İngiliz yetkilileri rahatsız eder. Serserilik ve hırsızlık yapan bir grup olarak fişlenirler. ABD ve Kanada’da da rastalar benzer bir algıyla tecrit edilmeye çalışılır.

Ancak, büyüyen Rastafaryan hareket olur. Büyüdükçe de politikleşir. 1959 Küba Devrimi’ne destek verirler. Devrimden sonra Küba’ya olan sempatileri daha da büyür. Çünkü Küba, Afrika ülkelerinin bağımsızlık mücadelesine doğrudan destek veren bir ülke haline gelir. 1979’da gerçekleşen Grenada Devrimi’nde, diktatör Eric Gairy’yi deviren gerillaların arasında 400’den fazla rasta vardır. Aynı dönemlerde Guyana hükümeti, radyolarda reggae çalınmasını yasaklayan bir karar alır. Çünkü reggae baskıya, sömürüye karşı güçlü bir ses olarak yaygınlaşmaktadır.

Reggae, tıpkı diğer Karayip müzikleri ska, kalipso gibi zaman içinde, kendi yatağında akarak evrilmiş bir türdür. Uzak geçmişi Afrika’nın otantik ayinlerine ve burada çalınan ritimlere uzansa da, yakın geçmişi, sürekli beyaz müziği çalan Jamaika radyolarını kapatıp, bahçelerinde sound system’ler kuran rastalara dayanır. Dick Hebdige’ın dediği gibi “reggae’deki en önemli kavramlardan biri ‘uyarlama’dır. Bazen bir reggae plağı basılır ve bunu bir çırpıda aynı ritim ya da melodinin kelimenin tam anlamıyla yüzlerce farklı uyarlaması takip eder”. Fotoğraf ve sinemadaki montaj tekniğini hatırlatırcasına ve telif hakkı kaygısı olmadan, sanatçılar birbirlerinin ritimlerinin üzerine yeni sözler ekler, melodileri değiştirir, şarkıları ‘mix’ler. Bu açıdan aslında reggae kolektif bir mirasın üzerinde yükselir.

Reggae’yi uluslararası alanda sahneye çıkartan hiç kuşkusuz Bob Marley’dir. İlk olarak grubu The Wailers (Peter Tosh, Bunny Wailer) ile müzik yapan, sonrasında ise yola tek başına devam eden Marley, reggae’yi dünyaya tanıtırken, aynı zamanda Rastafaryan düşüncenin etki alanını da genişletir. Örneğin, Rastaman Vibration isimli albümü başlı başına politik bir bildiri gibidir. İşçi sınıfının çilesinden, Afrika kurtuluş mücadelesine, Jamaika’yı saran gündelik şiddet ortamından, ABD’nin Karayipler’e müdahale çabalarına kadar birçok siyasi konuyu şarkılarında işleyen (No Woman, No Cry isimli şarkının sözleri de, Jamaika’nın yoksul bir mahallesinde kocası polis tarafından tutuklanan bir kadına yöneliktir) Marley, Zimbabve’nin 1980 yılında bağımsızlığını kazanmasının ardından düzenlenen resmi törende sahne alarak, birçok siyasiden daha fazla ilgi görür.

“Rastafari şarkısı, yani reggae, en yüksek kendini ifade etme biçimidir. Hem toplumsal bir eleştiri hem de derin ırksal hafızanın ifadesidir. Bu hafıza, rastaların Jamaika dilinin temelinden yola çıkarak kendi dillerini, Rasta dilini, geliştirmeleriyle hayatta kalmıştır” demektedir Horace Campbell. Rastalar, resmi dilleri haline gelmiş olan İngilizceyi de olduğu gibi kullanmamışlardır. Dilin yapısını, kelimelerin söyleniş ve yazılışlarını değiştirerek, bozarak kendilerine özgü bir dil yaratmışlardır. Sömürgeciliğe bir golü de böyle atmak istemişlerdir (Bunun en iyi örnekleri için Eek A Mouse adlı sanatçı dinlenebilir).

Sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı kültürel bir direniş niteliği taşıyan reggae, hiphop başta olmak üzere diğer alt kültürler gibi, sistem tarafından soğurulma, kitle kültürünün kâr odaklı işleyişine bir “renk” olarak katılma tehlikesiyle karşı karşıya. Belki de bu eşik çoktan geçildi. Jamaika egemenleri için bir turizm kalemi olarak görülen rastafaryan kültür, devletin kanatları altında ehlileştirildi. Ancak, onun teliflere sığmaz kolektif üretim kültürünün, algoritmaların müzik üzerinde kurmaya çalıştığı sultaya karşı direnenler için sağlam bir gelenek olacağı da kuşkusuz. Bunun yanı sıra, Black Lives Matter isyanında da gördüğümüz gibi, sürmekte olan kavga aynı zamanda geçmiş adına, geçmişteki mağluplar adına verilen bir kavgadır. Reggae’nin bu kavgaya ritmini veren bir kültürel miras olmaya devam edeceğini de söyleyebiliriz.

Asırlar önce Atlas Okyanusu’nun ortasında, bir geminin deposunda can veren; plantasyonlarda işkence altında onurunu korumaya çalışan; Kongo’da ülkesinin bağımsızlığı için Che ile omuz omuza savaşan; otobüslerde sırf kimliği yüzünden arkada oturtulmaya zorlanan; kısacası insan olduğunu beyazlara kanıtlamak için mücadele üstüne mücadele veren siyah halkların sesi, reggae ile yıllar sonra bize ulaşıyor. Egemenlerin zulmüne inat, ezilenler kendi sesleriyle, kendi dilleriyle, kendi ritimleriyle konuşmaya devam ediyor.

Kaynaklar

Dick Hebdige, Kes Yapıştır: Kültür, Kimlik ve Karayip Müziği, çev. Çağatay Gülabioğlu, Ayrıntı Yayınları, 2003

Horace Campbell, Rasta ve Direniş, çev. Irmak Ertuna-Howison, Dipnot Yayınları, 2016

John Berger, Hoşbeş, çev. A. Biçen, B. Eyüboğlu, O. Tecimen, Metis, 2016

2020’de Küresel İklim Değişikliğinin 12 Önemli Etkisi – Ian Angus

Dünya Meteoroloji Örgütü’nün 2020’deki küresel iklim değişikliği hakkındaki taslak raporu, tüm cephelerde durumun kötüleşmeye devam ettiğini açıklıyor. 

1993’ten beri her yıl, Dünya Meteoroloji Örgütü bir önceki yıl için Küresel İklimin Durumu hakkında bir rapor yayınlar.

Aralık ayı başında tartışma ve inceleme için yayınlanan Küresel İklimin Durumu 2020 raporunun geçici metni, iklim değişikliğinin rekor seviyedeki en sıcak üç yıldan biri olma yolunda ilerleyen 2020’de de aralıksız yürüyüşünü sürdürdüğünü gösteriyor.

2011-2020 arası kaydedilmiş en sıcak 10 yıl olacak, 2015’ten bu yana geçen 6 yıl ise kaydedilmiş en sıcak altı yıl olacak.,

Okyanus sıcaklığı rekor seviyelerde ve küresel okyanus suyunun % 80’inden fazlası, 2020’de bir süre denizde bir ısı dalgası yaşadı ve karbondioksit (CO2) emiliminden dolayı halihazırda daha asidik sulardan mustarip olan deniz ekosistemleri için yaygın sonuçları oldu bu durumun.

Onlarca uluslararası kuruluş ve uzmanın katkılarına dayanan rapor, aşırı sıcak, orman yangınları ve sel gibi yüksek etkili olayların yanı sıra rekor kıran Atlantik kasırga mevsiminin milyonlarca insanı nasıl etkilediğini ve COVID-19 pandemisinin getirdiği sağlık, güvenlik ve ekonomik istikrara yönelik tehditlerin de durumu daha da kötüleştirdiğini gösteriyor. Nihai 2020 raporu, Mart 2021’de yayınlanacak.

Geçici rapor 12 Ana Mesaj ile başlıyor.

Özetlersek:
Seragazı: Başlıca sera gazları olan CO2, CH4 ve N2O konsantrasyonları 2019 ve 2020’de artmaya devam etti.

Küresel Isınma: La Niña koşullarının gelişmesine rağmen, 2020’deki küresel ortalama sıcaklık bilinen en sıcak üç sıcaklıktan biri olma yolunda ilerliyor. 2020 de dahil olmak üzere son altı yıl, muhtemelen kaydedilen en sıcak altı yıl olacak.

Deniz Seviyeleri Yükseliyor: Deniz seviyesi, altimetre kaydının olduğu süre boyunca yükseldi, ancak son zamanlarda, kısmen Grönland ve Antarktika’daki buz tabakalarının artan erimesi nedeniyle deniz seviyesi daha yüksek bir oranda yükselmekte. 2020’de küresel ortalama deniz seviyesi 2019’dakine benzerdi ve her ikisi de uzun vadeli trendle tutarlı. 2020’nin ikinci yarısında küresel deniz seviyesindeki küçük bir düşüş, daha önceki La Niña olaylarıyla ilişkili geçici düşüşlere benzer şekilde, La Niña koşullarının gelişmesiyle ilişkili olabilir.

Deniz Isı Dalgaları: Okyanus alanının% 80’inden fazlası, bugüne kadar 2020’de en az bir deniz sıcak hava dalgası yaşadı. Okyanusun “orta” (% 28) olarak sınıflandırılan deniz ısı dalgaları yaşayan kısmından daha fazlası “güçlü” (% 43) olarak sınıflandırılan deniz ısı dalgaları yaşadı.

Okyanus Isınması: 2019, kaydedilen en yüksek okyanus ısısı içeriğini gördü ve son on yılda ısınma oranı uzun dönemli ortalamadan daha yüksekti, bu da sera gazlarının neden olduğu radyatif dengesizlikten ısı alımının devam ettiğini gösteriyor.

Arktik Deniz Buzu: Kuzey Kutbu’nda, yıllık minimum deniz buzu miktarı rekor düzeyde ikinci en düşük seviyeydi ve Temmuz ve Ekim aylarında rekor düzeyde düşük deniz buzu boyutları gözlendi. Antarktika deniz buzu miktarı uzun vadeli ortalamaya yakın kaldı.

Grönland Buzu: Grönland buz tabakası kütle kaybetmeye devam etti. Yüzey kütle dengesi uzun dönemli ortalamaya yakın olmasına rağmen, buzdağının kopmasına bağlı buz kaybı, 40 yıllık uydu kaydının en üst noktasındaydı. Toplamda, Eylül 2019 ile Ağustos 2020 arasında buz tabakasından yaklaşık 152 Gt buz kaybedildi.

Yağmur ve Su Baskını: 2020’de Afrika ve Asya’nın büyük bölümünde şiddetli yağmur ve yoğun sel meydana geldi. Şiddetli yağmur ve seller Sahel’in büyük bölümünü, Afrika’nın Büyük Boynuzu, Hindistan alt kıtası ve komşu bölgeleri, Çin, Kore ve Japonya ile güneydoğu Asya’nın bazı kısımlarını yılın çeşitli zamanlarında etkiledi.

Atlantik Kasırgaları: 30 isimlendirilmiş fırtına ile (17 Kasım itibariyle) kuzey Atlantik kasırga mevsimi, kaydedilen en yüksek isimlendirilmiş fırtınaya sahip olduğu dönemi yaşamış oldu, Amerika Birleşik Devletleri’nde anakaraya ulaşan fırtına sayısı da rekor kırdı. Sezonun son fırtınası (bugüne kadar) Iota, aynı zamanda en şiddetlisiydi ve kategori 5’e ulaştı.

Diğer Tropik Fırtınalar: Diğer havzalardaki tropikal fırtına aktivitesi, şiddetli etkiler olmasına rağmen, uzun vadeli ortalamaya yakın veya düşüktü.

Şiddetli kuraklık: Şiddetli kuraklık 2020’de Güney Amerika’nın birçok bölgesini etkiledi, en kötü etkilenen bölgeler ise kuzey Arjantin, Paraguay ve Brezilya’nın batı sınır bölgeleriydi. Arjantin, Uruguay ve Paraguay ile Brezilya’da tahmini tarımsal kayıpların değeri 3 milyar ABD dolarına yaklaştı.

İklime Dayalı Göç: İklim ve hava olayları, önemli nüfus hareketlerini tetikledi ve Pasifik bölgesi ve Orta Amerika da dahil olmak üzere hareket halindeki savunmasız insanları ciddi şekilde etkiledi.

Çeviri: Eyüp Özer

Kaynak: https://climateandcapitalism.com/2020/12/04/12-major-impacts-of-global-climate-change-in-2020/

HDP’ye Sahip Çık, Emekçilerin Öfkesine Güç Kat! – Yeniyol’un Sözü

7 Haziran sonrası, siyaset arenasını sürekli bir olağanüstü hâl ile yönetmeye yönelen iktidar bloku, bu tarihten itibaren başlattığı HDP’yi kriminalize etme ve yalnızlaştırma politikasını, 31 Mart yerel seçimlerinin ardından el yükselterek sürdürüyor. Suçlarıyla birbirine muhtaç hale gelen iktidar ortakları, bu uğurda dünya tarihinin namlı darbecilerini kıskandıracak yöntemler geliştirmekten, sicili karanlık mafya babalarını sahaya sürmeye kadar birçok yolu deniyor. 

Terör, iktidar bloku için en kullanışlı ideolojik söylem haline gelmiştir. Bu söylem, türlü yolsuzluklarını, göz göre gerçekleştirilen soygunları, burjuva hukuku açısından bile skandal olarak değerlendirilebilecek kararları terör yaygarasıyla susturabilecek bir ideolojik hakimiyet yaratmıştır. İktidarın türlü eylemlerine karşı yüksek sesten muhalefet eden birçok odak, iktidar sözü teröre getirdiği anda, onun arkasında sıralanmak için fırsat beklemektedir. 

Soma’dan Ermenek’e, Bimeks’ten Atlasjet’e işçi sınıfının irili ufaklı birçok direnişi burjuva muhalefetin ilgisini çekmezken, Azerbaycan-Ermenistan savaşı üzerinden iktidarın kurduğu söylem seti muhalefet tarafından anında sahiplenilmektedir. “Terör cephesi”ne düşmemek için bunca gayret sarf eden CHP yöneticileri, ülkenin en büyük faşist terör saldırılarından birisi olan Maraş Katliamı’nın yıldönümünde, olayın baş düzenleyicisi Türkeş’in ailesini ziyaret edecek kadar iktidar merkezli bir siyasete gömülmüştür.

2000’lerde AKP’nin açtığı sahadan beslenmek, bunun karşılığı olarak da AKP’ye belli bir meşruluk sağlamak için sahaya fırlayan (sol) liberaller, şimdi de CHP’nin başına üşüşmüş; gidişatı durdurmak adına CHP’nin şekilsiz politikasına katkı sağlamaktadır. Demokrasinin aşağıdan yani hayatın maddi üretiminin gerçekleştiği zeminlerdeki örgütlenmeden değil kurumsal siyasetin manevralarıyla -yani yukarıdan- gelişeceği fikri, anlaşılan, hâlâ gücünü korumakta.

“Beşli Çete” çıkışının, muhalefet blokunun ortaya koyduğu politikayla arasında büyük bir açı farkı vardır. Bu nedenle sadece bir retorik olarak değerlendirilmelidir. Ortaya konulan politika ise, iktidarın kurduğu oyun sahasında oynamaktan, işçi sınıfının hakiki sorunlarına sırt çevirmekten ve iktidarın kendi kendisini bitirmesini beklemekten ibarettir. Bütün bunları birlikte düşündüğümüzde, ekonomik yönetimin ve salgın politikalarının çöktüğü böyle bir ortamda tutarlı ve sert bir karşı koyuş iradesini gösteremeyen burjuva muhalefetin, AKP sonrası dönemde siyasete katılımın ve demokratikleşmenin öne çıkacağı, aşağıdakilerin ihtiyaçlarına yanıt verecek bir düzen kurmasını beklemek saflık olacaktır. AKP-MHP’nin ahbap-çavuş kapitalizmine, kırk yılda bir yarım ağızla eleştiri getirebilen muhalefetin, neoliberal talanın başka yöneticilerle devam etmesinden başka bir vaadi yoktur.

Tarihin bize gösterdiği gibi burjuva partilerinin, eşitlik ve özgürlükleri bırakalım, en basit düzeyde burjuva demokrasisini tesis etme yönünde bile ilkeli bir siyaset üretmesi mümkün değildir. Neoliberalizm, burjuva partilerinin, devlet gücünü kullanarak azınlığı daha da zengin edip, çoğunluğu daha da yoksullaştırmasının adıdır. Bu soygun politikası hemen hemen bütün dünyada uygulanmış, Türkiye’deki ustası ise AKP olmuştur. Ancak muhalefetin de bu politikaya bir alternatifi yoktur. 

Böyle bir ortamda, milliyetçi illüzyon oyununun dışında kalan, emekçilerin ve ezilenlerin gündemini ve Kürt sorununun çözümü için ısrarla barış talebini mecliste ve sokakta dile getiren HDP’yle dayanışmak sosyalistlerin görevidir. Bununla birlikte en büyük görevimiz, neoliberal ideolojinin -iktidarından muhalefetine- yaygınlığı karşısında hem ideolojik bir mücadele vermek hem de pandeminin derinleştirdiği yoksulluğa ve işsizliğe karşı kıpırdanan tüm sınıf zeminlerine kulak kesilmek, mümkün mertebe en geniş inisiyatiflerle bunları güçlendirmektir. İşçi sınıfının, emekçilerin ve ezilenlerin bağımsız siyasi odağını yaratmak için bu görev önemini ve aciliyetini korumaktadır. 

Sosyalist Demokrasi için Yeniyol

Kapak görseli: via @yasarustaportal

Sarıyer Belediyesinde #yetkiyeitirazgeriçekilsin

696 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile belediye şirketlerine kamu iktisadi teşekküllerine geçişleri yapılan Sarıyer Belediyesi işçilerinin Yüksek Hakem Kurulu (YHK) tarafından bağıtlanan toplu sözleşme süresi 30 Haziran’da sona erdi. 30 Haziran’dan bu yana toplu iş sözleşmelerinin bir türlü bağıtlanmadığını söyleyen işçiler Sarıyer Cumhuriyet Meydanı’nda eylem yaptı. İşçiler “Toplu sözleşme hakkımız yapılana kadar her türlü mücadeleyi vereceğiz” dedi.

Açıklamayı Sarıyer Belediyesi işçisi Fatih Sukas okudu. YHK kararıyla aldıkları zammın enflasyonun altında kaldığını ifade eden Fatih Sukas, “Ücretlerimiz erimeye başladı, bir yandan da vergi kesintileri nedeniyle 2 bin lirayı bulmayan ücretlerle geçinmek zorunda kaldık, ek işler yapar hale geldik” dedi. Üyesi oldukları DİSK Genel-İş 1 No’lu şubenin toplu sözleşme yapma hakkını elinde bulundurduğunu ifade eden Fatih Sukas, “Belediye yönetimi yetkiye itiraz etti ve karşı dava açtı. Sarıyer Belediyesi ile sendikamız arasındaki mahkeme süreci bizim lehimize sonuçlanmasına rağmen, Sarıyer Belediyesi süreci içi boş bahanelerle Yargıtay’a gönderdi” diye konuştu. 

Günlük 5-7 lira arasında yemek ücreti aldıklarını söyleyen Fatih Sukas, “Şu an içinde bulunduğumuz pandemi koşullarında yokluk ve yoksulluğu iliklerine kadar hisseden işçileriz. Bizler yetkimize itirazın geri çekilmesini ve toplu sözleşmemizin ivedilikle yapılmasını Sarıyer Belediyesi ve CHP yönetiminden talep ediyoruz” dedi. 

Üyesi oldukları DİSK Genel-İş 1 No’lu Şube için “Bizlere destek olmalarını ve süreci el ele, kol kola beraber yürütmeyi ve şubemize tam yetki vermelerini talep ediyoruz” diyen Fatih Sukas, hiçbir siyasi partinin güdümünde olmadıklarını ifade ederek, “Bizler, toplu iş sözleşmemizi yapmak, çoluğumuza çocuğumuza götürdüğümüz ekmeği bir lokma olsun büyütmek istiyoruz” dedi. Toplu iş sözleşmeleri imzalanana kadar mücadeleye devam edeceklerini söyleyen Sukas, “Emek en yüce değerdir ve emeğimize sahip çıkacağız” diye konuştu.

Kaynak: https://www.evrensel.net/haber/421538/sariyer-belediyesi-iscileri-toplu-sozlesme-hakkimiz-icin-mucadele-edecegiz

Eleştirel Düşünce ve Pandemi – Raul Zibechi

Eleştirel düşüncenin temel özelliklerinden biri huzursuzluğu, olağan şeyleri sarsma, yerleşik bilgileri sorgulayıp ataletin verdiği uyuşukluktan kurtulma becerisiydi. O, her daim akıntıya karşı yüzen, isyancı ve başkaldıran düşünce oldu.

Marx, kendisini Hegel’in teorik mirasını baş aşağı çevirmeye adadı. Lenin, devrimin endüstriyel açıdan en gelişmiş ülkelerde galip geleceğini temin eden Marx’a itaatsizlik etmeye kararlıydı. Mao ve Vietnamlılar, uzun süren köylü savaşı nedeniyle kent ayaklanmalarını reddettiler. Sol sahnesine hâkim olan komünist partilere göre Fidel ve Che sapkındı.

Çokça övülen Walter Benjamin ilerleme fikrine karşı acımasızdı ve son zamanlarda çevreciler kalkınmayı sorgularken, feministler de dikey örgütleri ve patriyarkal savaş ağalarını reddediyorlar.

EZLN, kendi payına, geçmiş devrimlerin başarılarını toplayıp hatalarından kaçınıyor, bu nedenle dünyayı dönüştürmeye devam etmek için savaşı bir kenara bırakıp halkın kendi özerkliğini hayata geçirerek yönettiği bölgeleri (ne pahasına olursa olsun) savunuyor.

Eleştirel düşünce bir pandeminin ortasındayken ne durumda? Analizinin merkezi noktaları neler olmalıdır? Bu dönemde onu kim formüle ediyor?

Birkaç satırla yanıt vermeye çalışacağım.

Birincisi, akademik çevreler, partiler ve entelektüel otoriteler tarafından dile getirilen yerleşik düşüncenin, bir düşüşün, devam eden uygarlık krizi ve sistemik krizin dibine gömülmüş bir sürecin ortasında olduğudur. Belki de bu, modern, kentsel, batılı sömürgeci ve ataerkil bir uygarlığın parçası olduğu içindir. Yani kapitalizme teslim olduğu içindir.

Sözde entelektüellerin büyük bir kısmı, seçim solu partilerini eleştirmek yerine, kendilerini sağın tarafını tutmak istemediklerine dair üzücü bir argümanla onların hataları ve dehşetini temize çıkarmaya adıyorlar. Solu eleştirmek bu olsaydı, Marx ve Lenin, en iyi çalışmalarından bazılarını silah arkadaşlarını sorgulamaya adadıkları için sağcı olarak reddedilirlerdi.

İkincisi, eleştirel düşüncenin, içinde bulunduğumuz durumun yapısal ve uzun vadeli nedenlerinin üzerindeki perdeyi kaldırması gerektiğidir. İzleyicileri yanıltıcı argümanlarla eğlendirmek değildir bu. Virüsle mücadeledeki başarısızlıkları ya da başarıları şu ya da bu hükümete atfetmek değil, salgını neoliberal sömürücü modelle, acımasız mali spekülasyonlarla ve halklara karşı 4. dünya savaşıyla ilişkilendirebilmektir. Ben buna analiz etmek değil de eğlendirmek diyorum.

Dahası, eleştirel düşünme teşhislerle yetinmemelidir. Birçoğu çelişkili olan türlü türlü yargıdan bunalmış durumdayız. Yıllar önce, petrol üretiminin zirve noktasından kapitalist uygarlığın sonunun anahtarı olarak bahsediliyordu. Çok daha öncesinde de, sistemin acımasız ekonomik yasaların kurbanı olacağı garanti ediliyordu.

Her gün, sistemin sınırlarını çevreye, kaynakların tükenmesine ve kapitalizmi durdurup yenilgiye uğratmanın tek yolu olarak toplumsal çatışmadan kaçmaktan başka bir şey yapmayan sözde nesnel nedenlerin uzun bir listesine bağlayan teşhisler yapılıyor. Benjamin bunu çoktan söylemişti; sistem nesnel nedenlerle yıkılacak olsaydı, mücadele en ufak bir anlam ifade etmezdi.

Üçüncüsü bana en önemlisi gibi görünüyor. Bugüne kadar, eleştirel düşünceyi ifade etmekten sorumlu olanlar akademik, üst-orta sınıf beyaz erkeklerdi. Elbette, paylaştıkları türden fikirler Avrupa merkezli, patriyarkal ve sömürgeciydi, ancak bu yüzden tamamen yanlış olmadıkları kabul edilmelidir. Onları halkın, kadınların ve çocukların süzgecinden geçirmemiz gerekiyor.

Bugün eleştirel düşünceyi yayanlar artık bireyler değil, halklar, kolektifler, topluluklar, örgütler ve hareketlerdir. Mapuche halkının veya Kolombiya Cauca bölgesinin yerli halklarının teorik temsilcileri kimler? Feminist ve patriyarka karşıtı kadın hareketlerinin fikirlerini kim somutlaştırıyor?

Hâlâ Zapatista düşüncesinin subcomandante Marcos’un ve artık subcomandante Galeano‘nun bir eseri olduğuna inananlar var. Bunların aşağıdan seçilmiş sözcülerin aktardığı, kolektif deneyimlerden doğan düşünceler olduklarını hiçbir zaman kabul etmeyecekler. Şu anki sözcünün subcomandante Moíses olduğunu da hiçbir zaman kabul etmeyecekler.

Güncel eleştirel düşüncenin gerçekliği budur. Hezeyan yukarı, yaratıcılık aşağı. Yaşamın kendisi gibi. Bunda özcü bir şey yok. Yaşayan bilgi, mücadele edenler arasında ortaya çıkar. Sadece dünyayı değiştirenler onu bu meyanda derinlemesine bilebilirler, çünkü yaşamlarını böyle geçirirler, çünkü tepedekilere ilişkin onların yaydığı siyasi rengin ve söylemin ötesinde en ufak bir yanılsamaları yoktur.

Benjamin bunu yalın bir açıklıkla söylemişti: Tarihsel bilginin öznesi, mücadele içindeki ezilen sınıfın kendisidir.

[Schools for Chiapas’taki İngilizcesinden Gamze Boztepe tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]

Kaynak: https://sendika.org/2020/12/elestirel-dusunce-ve-pandemi-raul-zibechi-603382/#more

Kapak görseli: Victor Brauner, Son Yolculuk, 1937

Set İşçileri Anlatıyor: “Pandemide Bir ‘Dizi’ Gariplikler” – Kubilay Aksun

Son yıllarda, dizi sektörünün görünmeyen emekçileri olan ‘set çalışanları’nın çalışma koşulları epeyce konuşulmaya başlandı. Gerek uzun çalışma süreleri, gerek sigortasız çalıştırılmaları, gerekse de ücretlerini zamanında alamamaları birkaç yerde yazıldı çizildi. Hatta yetmedi, ‘ünlü oyuncular’ dahi zaman zaman ‘emekçi kardeşlerimiz’ diyerek bu insanları onore etmeye çalıştı… Sonra zaman geçti. Dünyada bir salgın çıkıverdi. Hayat eve sığar denildi. İyi de işçi sınıfı için hayat eve sığar mı? Sığmaz. Sığamaz. Bu çalışma koşullarında nasıl mümkün olabilir ki? Fabrikadan, atölyeye, bağ bahçeden, setlere kadar her alanda işçiler çalışmaya mahkumdur! Çünkü işçi sınıfının bir günlük zorunlu karantinası bile ülke ekonomilerini zora sokacak kadar büyük bir etkiye sahip. Çünkü hayatı var eden işçilerdir…  

* * *

Şimdi de yazının odaklanmaya çalıştığı; ‘set işçilerinin pandemi koşullarındaki çalışma şartları nasıldı?’ sorusuna geri dönelim. Malum, hayatı eve sığdırmaya çalıştığımız ‘şu zor günlerde!’ insan soyunun hızlıca tüketmeye başladığı en önemli araç/araçlar, dijital medya platformlarının içerikleri oldu. Aylık ücret karşılığı içeriklerini tükettiğimiz, tüketmeye zorlandığımız bu platformların içeriklerini çokça önemser hale gelmiş olmamız da başka bir yazının konusu olabilir belki de! Neyse konuyu dağıtmayalım… Tüketilen onlarca, yüzlerce içerikten sonra yeni bir şey üretme arzusu hem yapımcıların, hem kanal yöneticilerinin hem de dijital platformların ket vuramadığı bir duygu oldu. İyi güzel de covid-19 sürecinde insan bağışıklığının ne kadar önemli olduğu artık aşikar! Setler günde sekiz saat mi çalışacak? Bölüm yetişmez! Kanal bekler! İşler planlanandan daha uzun sürer!

Konu hakkında fikirlerine başvurduğum ve bilgi vermekten çekinmeseler de, isim soy isimlerini kullanmaktan imtina ile kaçındığım üç arkadaşımın yaptığımız mülakatta verdikleri cevapları sizlerle paylaşacağım.

A.C. : Sektörde mevcut 3 farklı iş kolu var; reklam, sinema ve dizi. Ve hepsinin koşulları bambaşka. Sadece sinema ve dizi biraz benziyor. Mesela sinemada mesai hariç günde 12 saat çalışılıyor. Reklamda mesaiyle birlikte toplam 16 saat gibi gibi. Diziler en müdahale edilemeyen ve sömürünün en sertini gördüğümüz yerler. Haftada 160 dakika çekiliyor, artık yetişilemediği için iki ekibe çıkmak zorunda kaldılar. Tabii bu saatlere ışık, kamera, set gibi grupların paydos verildikten sonraki toplanma süresi dahil değil. Yani paydos deyince iş bitmiyor bizde ama bu mesaiden sayılmıyor. Mesela sabah kahvaltı ile sete başlanıyor ancak sinemada mesai kahvaltıdan sonra sayılmaya başlanıyor. Farklı düzenlemeler mevcut ama asla yeterli değil. Eskisine göre daha iyi olabilir ama diğer iş kollarının pek çoğunun koşullarına göre çok gerideyiz. Biz hala sendika toplantılarında “eve gitmek istiyoruz, uyumak istiyoruz” gibi çok temel talepler istiyoruz. Günlük çalışma saatlerinin insani şartlara çekilmesi demek, fazladan çekim günü demek. Bu da yapımcıya ekstra maliyet demek o yüzden o mali yükü onlar karşılamıyor. Bizim üzerimize o yükü bindiriyorlar. Bunun sonucu olarak ilk bir kaç sene geçtikten sonra meslek hastalıkları başlıyor tabii herhangi bir iş kazası geçirip hayatımızı kaybetmezsek. Bel ve boyun ağrısı, fıtık vb. birçok kas ve sinir hastalığı oluşuyor. Psikolojik etkileri de cabası. Günlerce uykusuz ve yorgun bir şekilde ambale olarak çalışıyoruz, bu da bir zaman sonra dikkat eksikliğine yol açıyor ve iş kazalarına açık hale geliyoruz.

Görüldüğü gibi pandemi koşulları haricinde de insani olmayan çalışma koşulları söz konusu. Bu şartların pandemide devam etmesi demek, Covid-19 virüsüne yakalanma riskinin daha fazla olması anlamına gelir.

M. A. : Set işçilerinin günlük çalışma saatleri ortalama on iki saat. Fakat şikayet edilmediği sürece bir denetim yok. Bu nedenle bölüm yetiştirelim, stok yapıp ilerleyen zamanlarda rahat edelim gibi bahanelerle set saatleri 15 saate kadar uzayabiliyor. Özellikle pandemi süreci ve işsizlik korkusu da set işçileri üzerinde baskı oluşturuyor. Bu durum sesini çıkarma, ekmeğine bak algısını güçlendiriyor. Elbette haftanın altı günü on iki ve on beş saat arası bir mesai çok ama çok fazla. 

Sağlık konusunda ise, pandemi süresince zaten risk altındayız.  Bunun üzerine uzayan mesai saatleri de eklenince vücut direncimiz düşüyor. Çünkü sette saatlerce ayakta bekleniyor ve çoğu zamanlar ağır malzemeler taşımak zorundayız. Burada çalışmanın karşılığında beslenmenin de doğru dürüst karşılanamadığı kanısındayım. 

M. D. : Günlük ortalama 14-15 saat gibi bir çalışma süremiz var. Bu süre tabii ki fazla, gün geliyor insanın duş almaya fırsatı olmuyor, doğru düzgün temel ihtiyaçlarını bile karşılayamıyor. Sosyal hayatın eksikliğinden bahsetmiyorum bile. Bu kadar yoğun tempoda çalışan kişilerin düzenli uyku, sağlıklı beslenme gibi şansları olmadığı için ister istemez sağlık problemleri de beraberinde geliyor. Ayrıca bu tempoda yoğunluk ve yorgunluktan kaynaklı iş kazalarından kaçmak mümkün olmayacaktır

Özellikle set çalışanlarının maruz kaldığı iş kazalarının çoğu yorgunluk ve ağır tempoya bağlı vücut direnci ve dikkat azalmasından dolayı oluyor. Olaya bir de salgın koşullarından bakacak olursak, gün içinde mesafe ve hijyen koşullarına dikkat etmeye çalışan bir set işçisinin ilerleyen saatlerde dikkati elbette dağılacak ve belki de bu onun virüse daha açık hale gelmesine sebep olacaktır.

Pandeminin yarattığı ‘olumsuz durumları’ set işçisi dostlarım şu şekilde ifade etti:

M. A. : Pandemi sürecinde setlerde en önemli sorun, salgına karşı yeterli tedbirin alınamıyor oluşudur. Setler birçok insanın bir arada çalışmak zorunda olduğu yerlerdir. Setlerde salgınla alakalı maske zorunluğu dışında kayda değer bir önlem alınmıyor. Dizilere ara verilince set çalışanları işsiz kalıyor ama ara verilmezse de salgın riski altındalar. Setlerde düzenli covid testi yapılmıyor. Ancak şüpheli görünen kişilerin sete gelmemesi isteniyor. Ki bu kişiler eğer Covidse zaten tedavisi uzakta devam ediyor. Salgın süreci karmaşık olduğu için bunun fırsata çevrildiği durumlar doğuyor. Salgın yüzünden işler durmasın diye canhıraş bir çalışma set işçilerine dayatılıyor. Örneğin daha uzun set saatleri ve daha az kişiyle çok iş yapılması gibi.

A.C. : Pandemide en büyük sorunumuz maddiyatla ilgili oldu. Setler durdu, aylarca iş alamadık sonradan başladığında da zaten üç kuruş olan kaşelerimiz bu bahaneyle iyice düştü. Esnek zamanlı-proje başı çalıştığımız için işsizlik maaşı ya da kısa çalışma ödeneği gibi şeylerden faydalanamadık. Bir tek Netflix’in (o da herkese değil) bir yardımı oldu tek seferliğine o kadar. Onun dışında çalışma bakanlığından herhangi bir düzenleme ve yardım görmedik. Keza yapımcılardan da aynı şekilde. Netflix’in düzenlediği gibi bir yardım kampanyasını gayet rahat düzenleyebilirlerdi. Milyonlarcasını kazanıyorlar. 

M.D. : Pandemi sürecinde işsiz kalan birçok arkadaşım var. Kiralarını ödeyemedikleri için birçoğu memleketine geri dönmek zorunda kaldı. İşine devam edenlerinse yaşadıkları sıkıntı ayrı trajedi. Setlerde ne yazık ki bir süreden sonra maske – mesafe kurallarına uyulmuyor. Yeterince kalabalık olan set ortamlarında ekstra dikkat edilmeliyken işin yoğunluğundan kaynaklı bu kurallar çoğu zaman göz ardı dahi ediliyor.

Görüldüğü gibi set işçisi dostlarımın ifadeleri bize bir yerlerden tanıdık geliyor. Kapitalist piyasanın üretim alanında yani arka planında var olan sömürü düzeni setlerde de her zaman vardı. Salgında da fütursuzca devam ettiğini söylemek mümkün. O halde çözüm, -yine- çalışanların birlik içinde hareket edip, ekonomik-sosyal haklarını elde edebilmek adına direnmesinde yatıyor.

Özellikle televizyon dizileri için söylenmiş olan şu güzel sloganı da yeniden hatırlamakta fayda var: YERLİ DİZİ YERSİZ UZUN!

68’in Ardından: Sapkınlar ve Dönekler – Tarık Ali

Onurlu bir yoksullukta dokudu sesin

Hakikat ve özgürlüğe adanmış türküleri

Bunları terk etmen hüzünlendiriyor beni;

Eskiden bir şeydin, şimdi o da değilsin.

(Shelley’den Wordsworth’e, 1815)

1960’ların siyasal karmaşasından sonra, ileri kapitalizm görünüşte bir dinginliğe kavuşmuşa benziyor. Bu nasıl olabildi? Günümüzün koşulları yirmi yıl öncesinden daha kötü değil mi? Zaten, olan bitenler gerçek miydi? Kendi yanılsamalarımızın kurbanı olmayalım? 1960’ların umutları ve idealizmi nereye gitti? 

Bunlar birbirleriyle ilintisiz sorular değil, ama soranların büyük bölümü, gerçekte cevaplarını istemiyor. Cevaplar, soruların içinde gizli. 1970’lerin sonları ve 1980’li yılların Avrupa’sında 1960’larla dalga geçmek, gözde bir eğlence. Bu, yenilgilerimiz adına küçük bir bedel oldu. Fransa’nın “flambée soixante huitard”larının (ateşli 68’lilerin) çoğu öylesine tarihin ihanetine uğradıkları duygusuna kapıldılar ki, geçmişlerini inkâr ettiler Bu hep böyle olmuştur, her zaman da böyle olacaktır.

Devrimci dalgalar her gerileyişinde artlarında hem iz, hem de bol miktarda enkaz bırakmışlardır. Pek çok sabık devrimci, gerileme ve çekiliş dönemlerinde, ters kutuplara dönmüştür. 1640 İngiliz Devrimi’nin önemli tarihçilerinden Christopher Hill, kitabı The Experience of Defeat’de Commonwealth ve Restorasyon’un son yıllarında, radikallerden bazıları da dahil olmak üzere çok sayıda devrimci ideologun Stuart hanedanının Avrupa’da sürgünde bulunan başıyla nasıl uzlaştığını anlatır. Milton, tavrından taviz vermemiştir, ama çağdaşlarından bazıları akıntıya kürek çekmeyi zor bulmuşlardır. Benzer bir süreç 1789’dan sonra Fransa’da da yaşanmış, özellikle Napoleon’un iktidarı ele geçirmesinden sonra eski Jakabonler’in bir bölümü bir gecede anti-Jakoben’e dönüşmüştür. Coleridge ve Wordsworth, bu akımın Britanya’daki en önde gelen örnekleridir; Coleridge Avam Kamarası’nda hayvanlara kötü davranmayı yasaklayan bir yasayı “yasamacı Jakobenizm’in en güçlü örneklerinden biri” olarak eleştirecek denli ileri gitmiştir. Isaac Deutscher, The God That Failed (Koestler, Silone, Gide, Louis Fischer, Richard Wright ve Stephen Spender’in, yeni dünya görüşlerini açıklayan ortak yapıtları) için kaleme aldığı bir tanıtma yazısında, “eski komünistimizin, en iyi gerekçelerle en kötü şeyleri yaptığı”nı anlatır. “Her cadı avında en öndedir. Eski idealine duyduğu kör nefret, çağdaş tutuculuğun mayasıdır. En ılımlı ‘refah devleti’ çağrılarını dahi ‘yasamacı Bolşevizm’ olarak mahkûm etmekte duraksamaz… Garip gösterisi, kendisini içinde bulduğu açmazı yansıtmaktadır. Ama bu açmaz yalnızca ona özgü değildir, bütün bir kuşağın tutarsız ve aldırışsız bir hayat sürdürdüğü bir çıkmaz sokaktır bu.” Reagan’cı Amerikan dergisi Commentary’nin yayın kadrosu, tamamen değilse bile, çoğunlukla önceki kuşağın radikallerinden oluşmaktaydı.

Fransa’da, 1968 Mayısı’ndan on yıl sonra yeni bir grup ortaya çıkarak Le Monde’un kültür ve inceleme sayfalarını devraldı. Bunlar, önderleri bir zamanlar Stalin’in mirasıyla son kez kesin olarak hesaplaşma yolundaki bütün girişimlere şiddetle karşı çıkmış olan eski Stalinci ve Maoculardan oluşan, “yeni filozoflar”dı. 1970’lerin sonuna doğru birden Gulag’ları ve kovuşturmaların ölçeğini keşfetmişlerdi. Bir zamanlar Marksist Sol’dan her türlü Stalinizm eleştirisini sert tepkilerle karşılayanlar, şimdi Slav milliyetçisi Soljenitsin’i yeni guruları kabul etmişlerdi. “Çağımızın Dante’si,” diyordu Bernard-Henri Levy, büyük bir coşkuyla; eski “halkın dostu” ve bir zamanlar Fransız Maoculuğunun teorisyeni olan Andre Glueksman, Marksizm’in temerküz kampları dünyası demek olduğunu söylüyordu. Stalin tek gerçek Marksist ve sosyalist olarak görülmekteydi. Yeni felsefenin en ağırlıklı etkiyi medya üzerinde yapması şaşırtıcı değildi. Bu felsefe benzersiz bir popülerlik kazandı. Time dergisi Fransız aydınlarına yeni bir ilgi peydahlamıştı. The Sunday Times ve The Observer’da uzun makaleler yayınlanıyordu, Amerika ve Avrupa televizyonlarında bunlarla yapılan birkaç yüz röportaj çıktı. Yeni, ya da onlarca yıldır Encounter gibi dergilerde yayınlananların dışında bir şey söylemiyorlardı. Bunlara değer kazandıran şey, “68”e duydukları nefretti. Çoğu harekete şu ya da bu biçimde katılmış olduğundan, gelecekte de bütün sosyalist “illüstrasyonlar”ı mahkûm etmeleri yararlıydı. Bir zamanlar Sol’un Mekke’si olan Paris, 1980’lerin başında Avrupa gericiliğinin merkezi olmuştu. Mitterand ile “yeni filozoflar”ın karışımı, Thatcher’ın İngiltere’sinden çok daha alçakça bir biçimde sağcı bir atmosfer yaratmaktaydı.

Fransa’da aynı ölçüde demoralize olmakla birlikte yeni bunalımdan kurtulmak için başka bir yol seçenler de vardı. İntihar ediyorlardı. Nicos Poulantzas Kamboçya’da olayların gelişiminden büyük bir bunalıma düşmüştü. Fransa’da kasvetli ufuklar Pol Pot’un uyguladığı dehşete eklenince, 1968’de barikatların kurulmasına yardım eden ve sonrasında Devlet üzerine birçok önemli yapıt üreten bu adam artık dayanamamıştı. Çok parlak bir zekâsı olduğunu görmek için onunla aynı fikirde olmak gerekmiyordu. Fransa’daki yakın dost ve yoldaşlarımdan hiçbiri “yeni filozoflar”dan imza almak üzere kuyruğa girmedi. JCR’in önde gelen liderlerinden Henri Weber kendini, aşırı-sol örgütünce reddedilmiş ve harcanmış hissediyordu. Yuppi’lere katıldı, ardından da tam seçim yenilgisinin arifesinde Fransa’nın sosyalist başbakanına danışman oldu. Weber de “68”de iktidarı ele geçirmediğimiz için çok sevinenler arasındaydı, ama yolculuğunun kendisini nereye götürdüğünü yaşayan görecek.

Régis Debray, dort yıl hapis yatacağı Camiri’de (Bolivya) bir basın konferansında  (29 août 1967) Photo Gamma-Keystone. Getty Images

Regis Debray de Fransa cumhurbaşkanı Mitterrand’ın danışmanı oldu. Bu görevi sırasında bir gün Elysee Sarayı’ndan onu arayıp Fransa’ya girme yasağımın hâlâ yürürlükte olduğunu, bu yasağın kaldırılması durumunda minnettar kalacağımı söyledim. Durumun böyle olmasına şaşırmıştı, ama ertesi gün Londra’daki Fransa Büyükelçiliği’nden arayarak dilediğim zaman Fransa’ya gidebileceğimi bildirdiler. Ne var ki, bu nezaket gösterisini başka bir şeye yormak aşırı öznellik olur! Acı gerçek şuydu ki, Devrim İçinde Devrim’in yazarı, Camiri’de hücre hapsine mahkûm olmuş bir adam, şimdi Fransız milliyetçiliğinin tutsağıydı. Üçüncü Dünya ülkelerini dolaşıp bütçeleri askeri harcamalarla şişirilmiş rejimlere Fransız füzeleri ve Mirage jetleri pazarlamaya çalışıyordu. 1982 Mayısı’nda Paris’te onunla karşılaşan bir arkadaş, Paris’teki ziyafetlerden ve büyük ihtimalle iktidarın nimetlerinden tombullaşmış olduğunu yazıyordu. Debray’nin Fransa’nın Afrika’daki emperyalist iddialarını utanmazca haklı gösterme çabalarını tanımladıktan sonra aynı kişi, şunları söylemekteydi:

Kendisine Mitterrand rejiminin destek sağlamak için ne yaptığını sordum. Debray’nin cevabı: Kimsenin desteğini sağlamaya uğraşmıyoruz, yeni ve kalıcı bir şeyler kurmaya çalışıyoruz… Çıkmaya hazırlanırken Elizabeth [Debray’nin eski siyasal görüşlerini bugün de savunan karısı] ona elle yazılmış kısa bir mektup gösterdi ve sanırım bir konuda müdahalesini istedi. Debray’nin bunu gönülsüzce kaydedip âdeta yok sayışındaki hava tarife gelmez biçimde, ama korkunç derecede resmiydi.

Debray’nin ayrılmasından sonra Elizabeth bana mektubun, Regis Camiri’deyken kendisine yardımcı olan ve onu konuk eden Bolivyalı bir yazardan geldiğini ve yalnızca kitabı basıldığı sırada Fransa’ya girebilmek için vize istediğini anlattı. Bu güruh berbat, diyordu Elisabeth, ülkeye girmek isteyen Latin Amerikalılara davranışları öncekilerden farksız. Kibirleri insanı ürkütüyor…

Bu dönemde sapkın olmak, örneğin 1930’larda olduğundan çok daha kolaydı. Hitler’in zaferi, genellikle umut dolu kişilerde dahi karamsarlık yaratmıştı. Alman eleştirmen Walter Benjamin ertesi gün Gestapo’ya teslim edileceğini öğrenince, 1940 Eylül ayında Fransa-İspanya sınırında Port Bou’da intihar etmişti. Dostu Brecht’in “Hitler’in Alman yazınına verdiği ilk büyük zarar” olarak nitelediği ölümü, oyun yazarını derinden sarsmıştı. Brecht, Benjamin’in intiharını öğrendiğinde şunları yazdı:

Armut ağacının gölgesinde satranç masası başında

Yıpratma taktiklerine bayılırdın

Seni kitaplarından kopartan düşman

Bizim gibilerce yıpratılamayacak.

Brecht’in karamsarlığının sebeplerinden birisi, Stalin Rusyası’nda olup bitenleri bilmesiydi. Kovuşturmalar Kızıl Ordu’nun, Sovyet askeri stratejistlerine verdiği bir dizi konferansta yeni Almanya’nın gelmekte olan savaşta kullanacağı yöntem ve tarzı öngören efsanevi Mareşal Tukaçevsky’nin de aralarında bulunduğu en iyi komutanlarını tasfiyeye uğratmıştı.

Ozan Mayakovski, tiyatro ustası Meyerhold, yetenekli siyasetçi Adolphe Joffe, hepsi 1920’lerde intihar ettiler. Stalinci geleceği sezinlemişlerdi ve görüntü dayanılmazdı. Sonraki yıllarda Kremlin’deki diktatör, insanlara kendi hayatlarına son verme şansını da pek tanımayacaktı. İntihar lüks görünüyordu. Puşkin’in gerçek varisi Osip Mandelstam “Stalin Taşlaması”nı yalnızca dostları arasında okuyordu, ama şiir öylesine güçlüydü ki ağızdan ağıza yayıldı. Mandelstam bu “suçu” yüzünden öldürüldü, Stalin’in Sovyet yazınını uğrattığı pek çok kayıptan biri de budur. Şiirin mesajı yalındı:

Hayatlarımızın altındaki zemin kaydı.

On adımdan duyamıyorsun sözcüklerimizi.

Ama ne zaman bir bir dil sürçmesi olsa

Kremlin’deki dağcıya bulaşıyor,

parmakları on tombul solucan,

sözcükleri kile,

üst dudağında gülen devasa hamam böcekleri,

çizmelerinin pırıltısı.

Tavuk boyunlu patronların gübreleriyle çevrili

yarım-adamların dalkavukluklarıyla oynuyor.

Biri ıslık çalıyor, miyavlıyor diğeri,

üçüncüsü burnunu çekiyor.

Uzatıyor parmağını ve yalnızca kendisi patlıyor.

At nalları gibi sırayla emirnameler diziyor,

biri kasığa, alna diğeri, şakağa, göze,

İdamları çilekler gibi yuvarlıyor dilinde

Yurdundan gelme eski dostlar gibi

kucaklaşmak istiyor onlarla.

Sapkınlık bu yıllarda, Avrupa’nın büyük bölümünde ölüm anlamına gelmeye başladı. Bizim son onyılda yaşadığımızsa, faşizmin yol açtığı sarsıntılı yenilgilerle kıyaslanamayacak gerilemelerdi. Yeni gericilik, “radikalizm” adı altında bütün Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da savaş-sonrası reformların kazanımlarını yıkmaya koyulmuştu. Başkan Reagan ya da Margaret Thatcher gibi bazı liderler, sıradan insanların Devlet’ten kurtulmak istediklerini söyleyerek bunu kendi hanelerine geçirmeye çalıştılar. Refah devletinden, çağdaş kamu hizmetlerinden kurtuluş ve birçok hizmetin özelleştirilmesi, merkezi bürokrasiye karşı zaferler olarak sunuldu. Benzeri önlemler Fransa’da Mitterrand, İspanya’da Gonzales, Yunanistan’da radikal popülist Papandreau gibi sosyal-demokrat liderlerce gündeme getirildi.

Bütün bunlar üzüntü verecek durumlar, ama Batıdaki en gerici rejimi dahi faşizme benzetmek ölçüsüzlük olur. Gerçekte bir bilanço çıkartılacak olursa, faşizmin bunamış haleflerinin gerek İspanya gerekse Portekiz’de yerlerini daha geleneksel burjuva-demokratik rejimlere bıraktığını, Yunanistan’daki faşizm-yanlısı NATO işkencecileri rejimininse seçilmiş bir hükümetle değiştirildiğini vurgulamak gerekir. İşkence laboratuvarı, artık, fiili bir askeri rejimle yönetilen tek ülke olarak kalan Türkiye’ye kaydı.

Tabii ki zamanlar değişti. 1960’ların siyaseti yirmi yıldan çok daha uzak görünüyor. Hiçbir şey değişmemiş gibi davranmayı yeğleyen kişi ve siyasal örgütlerin batıklarını, Avrupa’nın çeşitli kentlerinde görmek mümkün. 75 sonrası dönem, tarihin dayattığı duraklamalardan biri, örüntüsü ve zamanı kestirilemeyen yeni dalgadan önce düşünmemiz için bizlere tanıdığı bir süreydi.

[Aynı dönemde] Ernest Mandel, benim Dördüncü Enternasyonal’den ayrılmamdan hiç hoşnut olmadı. Oysa ben bitmez tükenmez fraksiyon kavgalarından bezmiştim. Bir dizi onulmaz hata yaptıklarını düşünüyordum. Küçük bir örgüt içinde bir kez daha bir iç çekişmeyi sürdürme düşüncesinden dehşet duyuyordum. Kamuya bir açıklama yapmadan çekildim. New Left Review’un 1987’de onuruna verdiği bir yemekten sonra Mandel bana, “Sizin kuşağınızda bizdeki dayanıklılık yok,” dedi. Belki de haklıydı, ama sorun yalnızca dayanıklılıkta mı? Mandel’in kendisi 1939’da Belçika’da on altı yaşındayken militan olmuştu. Yahudi bir ailenin çocuğu olarak sağcı Yahudi örgütlerinin Hitler’e karşı savaşma ya da onu yenmedeki yetersizliğinden düş kırıklığına uğramıştı. Babası Henri, Alman Komünist Partisi üyesiydi; genç Mandel, erken yaşlarda pek çok eski komünist kitabı okumuştu. Babasının kenarına notlar düştüğü yeni yapıtları da görmüştü. Notlar, genellikle tek sözcükten ibaretti: “Yalanlar!” Dolayısıyla Mandel, komünist partiye değil de, liderleri Abram Leon’un On The Jewish Question adlı klasik bir yapıtı kaleme aldığı küçük bir Belçikalı komünistler grubuna katılmıştı. Grubun tamamı Direniş Hareketi’nde yer aldı, Leon ise Gestapo’nun eline geçerek idam edildi. Böylesi gruplardan nefret ediliyordu, çünkü onlar bütün Almanları Nazi olarak değerlendirmemekteydiler. Mandel’in yoldaşları düzenli olarak askerlere, faşizmin hayvansal yüzünü açığa çıkartan ve ordudan ayrılmaları çağrısını yapan Almanca propaganda bildirileri dağıtıyorlardı. Mandel’in kendisi de iki kez Nazilerce tutuklanmıştı. Birincisinde kaçmayı başardı. Yeniden tutuklandı, bir Nazi mahkemesi önünde “yargılandı” ve 1944’te Almanya’da bir Nazi temerküz kampına gönderildi. O yılın başlarında Dördüncü Enternasyonal’in gizli seksiyonlarının birinci Avrupa konferansına katılmıştı. Müttefiklerin zaferi pek çok kişinin yanı sıra, onun da hayatını kurtardı. Bu deneyim 1968’de Batı Avrupa’da yaşananlardan çok farklıydı. Belki de Batı’daki “dayanıksızlık” bununla açıklanabilir.

Ne ki var benim için, 1968’in en bunaltıcı yan etkisi siyasetle bağlantılı değildi. Rudi Dutschke Danimarka’daki evinde yıkanırken öldü. Eski kurşun yarası iyileşmiş, ama doktorları kendisine bayılma tehlikesinin süreceği ve gözetimsiz sıcak suyla yıkanmaması gerektiği konusunda uyarmışlardı. Doktorlar pek çok şey söylerler, Dutschke de suikast girişiminden sonra hiç bayılmadığı için bu tavsiyeyi kulak ardı etmişti. Ama o gün yorgundu ve bayıldı. Ölümü hızlı ve acısız oldu, ama arkasında doldurulmaz bir boşluk bıraktı. Ölümünden birkaç ay önce kendisiyle Londra’da, ikimizin de konuşmacı olarak katıldığımız bir konferansta karşılaşmıştım. O geldiğinde ben ayrılmak üzereydim, durup kucaklaşmıştık. Konuşmamızda ısrar etmiş, bir süre High Holborn’daki bir kafede söyleşmiştik. “Ya sen?” diye sormuştu, “Sen iyi misin? Değişmedin mi?” Coşkusunda en ufak bir azalma yoktu. Yakın dostu ve kendisini çok etkileyen Mandel’den uzun uzadıya söz ettik. “Şaşırtıcı bir insan,” diyordu Dutschke, “hiç değişmiyor”. Danimarka’ya bir dahaki gelişimde kendisini ziyaret etmem için benden söz aldı, Kopenhag’a son kez geldiğimde onu görmeyişime biraz bozuk çaldı. Ölümü Almanya’da büyük bir boşluk yarattı. Yeşillerin meydan okumasına ve kendi fikirlerinin bu saflarda ifade edilmesine ne denli sevinirdi…

Rudi Dutschke

Dutschke’nin ölümünün hüzünlü bir dipnotu daha var. Gazetesi Dutschke’yi mahkûm eden Alman basın kralı Axel Springer’in oğlu, yaralı öğrenci liderinin hayranları arasına katılmıştı. Dutschke tedavi için yurtdışında olduğu sıralar genç Springer “çocukların giysileri” için cömert bir bağışta bulunmuştu. Dutschke’nin ölümünden kısa bir süre sonra, dostlarına yaşamanın artık bir anlamı olmadığını söyleyerek intihar etti. Babası bu sarsıntıyı hiçbir zaman atlatamadı.

Malcolm Caldwell, Pol Pot Kamboçya’sının başkentinde öldü. Pol Pot’un Batı’daki birkaç destekçisinden biriydi ve kendisiyle birçok kez tartışmıştık. Kamboçya’lı diktatörle buluşmasından bir gün önce kaldığı konuk evinin salonunda esrarlı biçimde tabancayla vuruldu. Rakip bir fraksiyonun işi miydi? Bunu hiçbir zaman öğrenemedik, Pol Pot da kısa bir süre sonra devrildi.

Ama beni en fazla etkileyen ve hayatımda büyük boşluk yaratan ölüm, Clive Goodwin’inki oldu. 1977’de Los Angeles’a hareketinden bir gün önce bir şey isteyip istemediğimi sormak üzere beni aramış, LA’nın “cennet ve cehennemi bir arada barındıran” yönünden bahsetmiş ve döner dönmez bu konuda uzun bir makale yazmaya söz vermişti. Ama dönmeyecekti. Trevor Griffiths adına Warren Beatty’le görüşmeye gitmişti. Griffiths’in Kızıllar filmi için hazırladığı senaryoyu konuşacaklardı. Clive her zamanki gibi giyinmişti: bir tişört ve blucin; bu Beatty’nin dairesinin bulunduğu Beverly Wiltshire’ın desteklediği bir giyim tarzı değildi. Clive rahatsızlandığında görüşmeleri tamamlamış, oteline dönüyordu. Sendeleyerek tuvalete girdi. Yere düştü. Otel yönetimi, sarhoş olduğunu düşünerek cankurtaran yerine LA polisine haber verdi. Polisler onu Beverly Hills karakoluna götürerek bir hücreye kapattılar. Dostum Clive o sırada beyin kanaması geçiriyordu. O gece hiçbir tedavi görmeden öldü. Robin Blackburn beni arayıp haberi ilettiğinde Orta Galler’de bir arkadaşın evinde bir kitap üzerinde çalışıyordum. İki gün felç oldum. Kendi başıma uzun yürüyüşlere çıktım, uygun bir köşeye gizlenip ağladım. Yıllar boyu, bilincinde olmadan ahizeyi kaldırıp numarasını çevirdim durdum. Birbirimizi yitirdiğimiz yıllar gözümde daha da iğrenç bir hal aldı. (…)

Son günlerde bana sık sık 1960’larla ilgili herhangi bir üzüntü duyup duymadığımı soruyorlar. Bazıları kibarca, her şeyi unutup, günümüz üzerinde yoğunlaşmayı yeğleyip yeğlemediğimi bilmek istiyor. Anlarlar mı, anlamazlar mı bilemiyorum ama, soruları geçmişe değil, geleceğe yönelik. Ben hiçbir şeyden pişman değilim. Kendim dahil pek çok kişi ve grup, hatalar yaptık. Bu döneme ilişkin pek çok şey gizeme ve düşe büründürüldü. Ama başat tema, yeni bir dünyaya ihtiyaç duyduğumuzdu. Günümüzde de insan bundan farklı bir şey düşünebilir mi? Dünya Orwell’vari bir karabasanın pençesine düşmedi. Hollywood dışında, Vietnam’ın verdiği dersler tamamen unutulmuş değil. Beyaz Saray’ın siyasal unutkanlığı teşvik etmek için harcadığı bütün çabalara karşın, ABD nüfusunun büyük bölümü hâlâ Nikaragua Sandinist Cumhuriyeti’nde askeri bir müdahaleye karşı çıkıyor. Reagan yönetiminin Nikaragua’daki ancien régime artığı bir grup gangster, kokain kaçakçısı ve işkenceciyi özgürlük savaşçıları olarak sunma girişimi fena halde geri tepti. New Yorker dergisi, ustalıkla kaleme alınmış bir makalede Watergate’in Nixon’a Hindiçin’i yüzüne gözüne bulaştırması karşısında verilmiş bir ceza olduğu gibi, Irangate’in de Reagan’a Nikaragua siyaseti için biçilmiş bir ceza olduğunu belirtiyordu. (…)

Bütün dönüş ve gerilemelerine karşın tarihin bu ileri akışı karşısında insan nasıl edilgen ya da kinik bir maske ardına gizlenebilir ki? Bu kitapta sözünü ettiğim insanlardan pek azı döneklerin saflarına katıldı. İçlerinden pek çoğunun bugün siyasal örgütlerin üyeleri olmadığı doğru, ama birbirimizle ne zaman karşılaşsak, bu bir sapkınlar buluşması oluyor. 1986 Aralık ayında Los Angeles’ta Ralph Schoenman’la karşılaştım. Tıpkı yirmi yıl öncesinden aklımda kaldığım gibiydi. Taklit edilmesi mümkün olmayan tarzıyla Kudüs’ten Tel Aviv’e düzenlemeyi düşündüğü Barış Yürüyüşü’nün nasıl bazı kişi ve kurumlarca baltalandığını anlattı. Kuzey Amerika’da önde gelen Yahudi kökenli aydınları, İsrail’in yayılmacı siyasetine muhalefetlerini dile getirmek üzere örgütlemişti. Bunun sonucu olarak da İsrail’e girmesi yasaklanmıştı. “Sanırım,” diyordu gururlu bir gülümsemeyle, “tanınmış bir Mafya şefinin dışında İsrail’e girmesi yasak olan tek Yahudi benim”. Ne yazık ki ona, bir zamanların önde gelen Marksist öğretim üyelerinden ve Ramparts’ın yayıncılarından olup, sonradan Reagan’ın dış siyaseti ve utanmasız kapitalizm savunuculuğuna terfi eden David Horowitz’in neler yaptığını sormayı unuttum.

Başkaları da var. Fransa’da JCR’in merkezi liderlerinden Henri Weber, şimdi Fransa’nın eski başbakanlarından Fabius’un salonunda sürekli bir mobilya oldu ve kendi geçmişiyle dalga geçiyor. Pat Jordan siyasal bir toplantıda alçakça yaralanana dek konumunu koruyabildi. Şimdi bir yanı felçli, hâlâ okuyup konuşabiliyor. Yaşama iradesini yitirmedi. Robin Blackburn ve Perry Anderson yine New Left Review’u yayınlıyorlar ve yayın kurulu toplantılarında onlarla düzenli olarak bir araya geliyoruz. Perry Anderson, Bolivya günlerinden bu yana Kadim Dünya ve Marksizm üzerine dört şaşırtıcı kitap yayınladı, ünü eskisinden de fazla. Blackburn de Yeni Dünya’da kölelik tarihi ve zamanla bunu tasfiye eden güçler üzerine hayatının yapıtını tamamlamak üzere.

Alman ozanı Erich Fried, Anschluss’dan sonra Avusturya’ya kaçıp İngiltere’den sığınma hakkı istedi ve bu ülkeyi ana üssü haline getirdi. Fried, büyük Alman siyasal taşlama geleneğini sürdürüyor ve Heine ve Brecht’in varisi olarak görülüyor. Altmışlı yaşlarında, ama hâlâ bizim 1960’larımızın savunuculuğunu yapıyor. Erich’le zaman zaman geçmişten ve günümüzden söz ediyoruz, kanser ameliyatlarına karşın iyimserliğini sürdürüyor ve çağdaş siyasetin genç sahtekârlarından daha genç gözüküyor. 1987’de bir kez karşılaşıp Rudi Dutschke ve döneklik olgusundan söz ettik. Fransız, Çinli ve İspanyol öğrenciler bir kez daha sokağa dökülmüşlerdi, genel hava 68’dekinden farklı olmakla birlikte kimi zaferler de kazanmışlardı.

68 ideallerinden ricatın en aşırı örneklerini simgeleyen Fransız entelijansiyasının değişken davranışından söz ederken, “Nasıl bu kadar çabuk vazgeçebildiler?” diye soruyordu.

Erich Fried günümüzde Alman dilinde yazan yaşayan en büyük ozan olarak değerlendiriliyor. Şiirleri Berlin Duvarı’nın her iki yanında kolayca dolaşıyor ve ülkenin her iki kesiminde de geniş bir okur kitlesi buluyor. 1986’da Paris’te prestijli bir edebiyat toplantısına çağrıldığını anlattı bana. Yüzlerce gliterati* bulunuyordu toplantıda. Fried bu toplantı için, kendi gözetimi altında özenle Fransızcaya çevrilen bir şiir yazmıştı. Bu şiiri bana önce Almanca olarak okudu, sonra da İngilizceye çevirdi. Hepsini defterime kaydedebilmek için onunla yarıştım. O akşamüstü Fried’ın bana okuduğu şiirin adı “Sol İçin Dua”ydı, şöyle bir şeydi:

Hâlâ inanmadığım sevgili Tanrı

Bir kez daha bir mucize yarat

Çünkü zamanıdır

Ya da aynı anda birkaç mucize birden

(Çünkü bir tanesi az gelebilir)

Ve terk ettiğin bu Fransız aydınlarına

Sonunda her aydın modasını izlememeyi

Moda kıl.

Onları bir saniyede

İyi ve yararlı sapkınlardan

Sefil döneklere dönüştüren

Üslûpçu ivmeyi yitirmelerini sağla

Parlak ifadeleriyle gözleri körleşmesin

İçeriğin yoksulluğunu kavratmayacak kertede

Bu denli iyi olmasınlar şeytanın avukatlığında

Boynuzları çıkacak, ayakları toynaklanacak

Ve artlarında uzun bir kuyruk oluşaca kadar!

Yeryüzündeki hiçbir söylemin

Züppeliği, kibir ve ırkçılığı,

Örneğin anti-Semitizm ya da Arap düşmanlığını

Bağışlatacak kadar zekice olamayacağını kavrat onlara.

Ve Sol’un aptallık, suç ve hatalarının haklı

hiçbir eleştirisinin

Hiçbir şekilde gericiliğe sapmayı haklı

gösteremeyeceğini de

Çünkü Sağ’ın yöneldiği ya da kaydığı yön

Ne Fransa ne de dünya için çıkış olabilir.

Marchais bakışlarına engel de olsa

Gorbaçov’un Stalin olmadığını

Ve Afganistan’daki girişim ne denli feci de olsa,

Nikaragua ya da Güney Afrika sözkonusu olduğunda,

Afganistan ya da Gulag yaygaraları koparmanın,

Ya da bu yolla bir şeyler elde edilebileceğini sanmanın,

Hâlâ budalaca bir suç olduğunu görmelerini sağla.

Alamaz çünkü Reagan ya da Weinberger

İnsanları ve dünyayı kurtarma yolundaki

Safdil arayışların yerini.

”Peki,” dedim, “bitirdiğinde tepkileri ne oldu?” Kafasına şarap kadehlerini fırlatıp onu alçaklık, budalalık, hilekârlık, aptallıkla suçlayıp salonu terk mi etmişlerdi? “Hayır,” diye cevapladı Fried, “ben de şaşırdım ama, çoğu coşkuyla alkışladı”.

Tarih, sonuna yaklaşan bu yüzyıla ilişkin hükmünü henüz vermedi. Dünyanın büyük bölümü kötü günler geçiriyor, ama gerçekleştirilen ilerlemeler ne denli kırılgan ve bozulabilir görünse de, umudun kendisinden vazgeçilemez.

Çeviri: Osman Yener

Bu Tarık Ali’nin Sokak Savaşı Yılları kitabının (İletişim, 1995; Agora, 2008) son bölümünden alınmıştır. Daha önce Mesele dergisinin 17. sayısında yayımlanmıştır.

Büyük Komployu Görenler ve Siyasette Teşhirin Ötesine Geçmek – Nurcan Turan

“Teşhir etmek” sol siyasetin önemli işlerinden biridir. Ki bu teşhir faaliyeti görünenin ve gösterilenin arkasındaki mekanizmaları ortaya çıkarmayı, iktidarların anlattığı çarpık hikayeleri ters yüz etmeyi, dünyayı ezilenlerin bakış açısından yorumlamayı ve hayatın ezilenler tarafından değiştirilebilirliğini göstermeyi hedefler.  Yalnızca bir takım güçlerin ne kadar zalim, ahlaksız ve ikiyüzlü, onun karşısında da ezilenlerin ne kadar masum ve zavallı olduğunu kanıtlamaya çalışmaz: Çıkış yolu arar, ezilenleri siyaset yapmaya ve örgütlenmeye çağırır. 

Günümüzün hâkim muhalefet etme tarzı ise herhangi başka amaç taşımayan, kendinden menkul bir teşhir faaliyetiyle sınırlanmış durumda. Herkes her gün, başta iktidar olmak üzere her türlü kötülüğü teşhir ediyor. Zulmü, hırsızlığı, yolsuzluğu daha çok teşhir eden muhalefet etme görevini daha çok yerine getiriyor. Sanki tek başına teşhir etmek, bir şeyleri görünür ve bilinir kılmak kendiliğinden bir şeyleri düzeltecekmiş gibi. Bu tarz bir muhalefet örneğini Kemal Kılıçdaroğlu’nun günlerce yolsuzluk tapelerini meclis kürsüsünden okumasında ve bunun AKP’ye herhangi bir zarar vermemesinde gördük. 

Katliamları, yoksulluğu, ekolojik krizi, iktidarların yolsuzluğunu, işverenlerini zulmünü vs. ortaya koymakla sınırlı, ezilenlere siyaseten alan açma, çıkış yolu bulma ve kolektif direnişi örgütleme kaygısı gütmeyen bir muhalefetin alttan alta örgütlediği şey aslında umutsuzluktur. Kendi örgütlenmesi ve eylemi üzerine düşünmekten ziyade sürekli olarak egemenlerin yarattığı felaketleri, rezillikleri konuşmak egemenin gücünü teyit eder, değişimin mümkünlüğüne olan inancı zayıflatır. Covid 19 gibi musibetler tek başına komünizme yol açmayacağı gibi, bir takım gerçeklerin ortaya çıkması da kitlelerin bilincinde otomatik bir dönüşüme neden olmaz.  

Büyük Oyunların Teşhiri

Etik ve politik sorumluluğun yeterli koşulu kötülükleri teşhir etmek olduğunda entelektüelliğin, bilgiçliğin, siyaseten yetkinliğin göstergesi de kimselerin göremediği büyük oyunları görmek, fark edilmeyen ilişkileri deşifre etmek haline geliyor. Medyada ve sosyal ağlarda arz-ı endam eden komplocu tarzın giderek yaygınlaştığına, yalnızca büyük meseleleri değil her şeyi ve herkesi açıklamak için kullanıldığına tanık oluyoruz. Artık her konudaki büyük-küçük oyunları, derin ilişkileri görmeye fark edilmeyeni fark etmeye, şüphe edilmeyen gerçekleri anında yerle bir etmeye çalışan eksiksiz, sarsılmaz ve bilirkişi öznelerle doldu sosyal medya.

Tek siyasi faaliyeti deşifre etmek olan bu narsistik ve paranoyak özneler yalnızca büyük Ötekiler tarafından planlanan büyük oyunları değil popüler bir diziden dünyanın herhangi bir yerindeki kitlesel bir başkaldırıya, feministlerden sosyalistlere her şeyin ve herkesin ardındaki kötülüklere, hakikate işaret ediyor. Arap Baharının emperyalistlerin kışkırtmasıyla ortaya çıktığını, sol grupların bir takım güçlerle kirli ilişkilerini, Kürtlerin IŞİD’le yakınlığını, Avrupa solunun ne kadar işe yaramaz olduğunu kendilerinden öğreniyoruz mesela. Herkese ve her şeye içkin olan kötülüğü, gizli ajandaları, gerçek niyetleri, esas failleri ancak bu yeni ruhban sınıfı görebiliyor ve biz saf kullara bildiriyor.

Bu sinik ve paranoyak bilirkişiler, değişim için bir çıkış yolu bulma kaygısı gütmek, örgütlenmeye ve eylemeye dair herhangi bir sorumluluk taşımak şöyle dursun ezilenlerin eşitsizliğe, baskıya karşı mücadelelerini, bir araya gelişlerini değersizleştiriyor büyük oyunlar içinde. Büyük güçlerin, yalnızca kendilerinin bildiği tanrıların failliği karşısında sıradan insanların ne hükmü olabilir ki! Siz küçüksünüz diyor, tanrılar büyük. Ve tabii kendilerinin sözü çok önemli.

Son yazılarında, Covid 19 aşısıyla ilgili “gerçekleri” yazıyor mesela Soner Yalçın. Birilerinin virüsü laboratuvarda ürettiğini ima ederek, tam da sürü bağışıklığının gelişmeye başladığı bir zamanda aşının dayatılmasını manidar buluyor. Covid 19 virüsüne dair her şey bir takım özel güçlerin işi kendisine göre: Virüsün ortaya çıkması, yayılması ve aşının bulunması çok ilginç. Her zamanki gibi kimsenin konuşmaya cesaret edemediğini konuşuyor, olayların arkasındaki bir takım tanrıları işaret ediyor.

Virüsün Wuhan pazarında kendiliğinden ortaya çıkmasının, Amerika tarafından üretilip Çin’e havale edilmesinin veya Çin emperyalizmi tarafından laboratuvarda üretilmesinin kapitalizmin normal-rezil işleyişi içinde yeri yokmuşçasına sözüm ona olağanüstü- acayip işlere, öznelere dikkat çekiyor Soner Yalçın. Bu tatsız işlere, işleyişe ve bir takım güçlere karşı mücadele hiçbir biçimde gündeminde değil elbette. Büyük oyunu deşifre etmesi yeterli!

Covid 19 aşısında veya genel olarak ilaçlarda patent hakkının kaldırılması mücadelesini konuşmaktansa egemenlerin biyolojik savaşlarını konuşmak sadece Soner Yalçın için değil herkes için daha konforlu aslında. Yalnızca “büyük aktörlerin” kötülüklerini, oyunlarını ortaya koymakla sınırlı bir muhalefet kimseye etik ve politik sorumluluk ve görev yüklemiyor zira.

Ekolojik Kriz ve Pandemi üzerine 15 Tez – Michael Löwy

Özet: COVID-19 pandemisinin semptomlarından biri olduğu ekolojik kriz, 21. yüzyılın en önemli sosyal ve siyasi meselesi ve önümüzdeki aylarda ve yıllarda daha da önemli hale gelecek. Gezegenin ve dolayısıyla insanlığın geleceğine önümüzdeki yıllarda karar verilecek. Üretkenliğe, tüketimciliğe, “pazar payı” için şiddetli mücadeleye, sermaye birikimine ve kârları maksimize etmeye büsbütün adanmış bir sistem olan kapitalizm çerçevesinde ekolojik krize bir çözüm yok. Kapitalizmin doğası gereği sapkın mantığı, kaçınılmaz olarak ekolojik dengenin bozulmasına ve ekosistemlerin yok olmasına yol açıyor.

I. COVID-19 pandemisi, en iyi uzmanlara göre, doğal çevrenin modern tarım tarafından işgal edilmesinin ve vahşi hayvan türlerinin pazarlanmasının bir sonucudur. Ekolojik krizin dünya çapındaki pek çok boyutundan biridir. Gezegende bireylerin ve metaların büyük çapta taşınmasıyla beraber küreselleşme virüsün hızla yayılmasını sağlamıştır.

II. Ekolojik kriz hâlihazırda 21. yüzyılın en önemli sosyal ve siyasi meselesi ve önümüzdeki aylarda ve yıllarda daha da önemli hale gelecek. Gezegenin ve dolayısıyla insanlığın geleceğine önümüzdeki yıllarda karar verilecek. Bazı bilim insanlarının 2100 yılı senaryolarına ilişkin hesaplamaları iki nedenden ötürü pek yararlı değil: 1) bilimsel açıdan: Hesaplanması imkânsız olan tüm geri bildirim etkilerini göz önünde bulundurarak bir yüzyılı aşkın projeksiyonlar yapmak çok risklidir; 2) siyasi açıdan: Yüzyılın sonunda hepimiz, çocuklarımız ve torunlarımızla geçip gitmiş olacağız, öyleyse bu kimin umurunda?

III. IPCC’nin [Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli] açıkladığı gibi, ortalama sıcaklık, sanayi öncesi dönemleri 1,5° aşarsa, geri dönüşü olmayan bir iklim değişikliği sürecini başlatma riski var. 1. Ekolojik krizin tehlikeli sonuçları olan birkaç yönü var, ancak iklim meselesi şüphesiz en dramatik tehdit. Peki sonuçları ne olacak? Yalnızca birkaç örnek: Avustralya’daki gibi büyük yangınların çoğalması; nehirlerin yok olması ve kara alanlarının çölleşmesi, kutup buzlarının eriyip yerinden oynaması ve deniz seviyesinin onlarca metreye ulaşabilecek şekilde yükselmesi. Sonunda Bangladeş, Hindistan ve Tayland’ın geniş bölgeleri ve insan uygarlığının büyük şehirleri -Hong Kong, Kalküta, Venedik, Amsterdam, Şangay, Londra, New York, Rio- iki metre denizin altında kalacak. Sıcaklık ne kadar yükselebilir? Bu gezegendeki insan yaşamı hangi sıcaklıkta tehdit altında olacak? Kimsenin bu sorulara bir cevabı yok.

IV. Bunlar insanlık tarihinde eşi görülmemiş bir felaketin riskleridir. İklim değişikliğinden dolayı gelecekte gerçeğe dönüşebilecek koşullara benzer iklim koşullarını bulmak için milyonlarca yıl önceki Pliyosen çağa geri dönülmesi gerekir. Çoğu jeolog gezegendeki koşullar insan eylemi tarafından değiştirildiğinde yeni bir jeolojik döneme, Antroposen’e girdiğimizi düşünüyor? Hangi eylem? İklim değişikliği 18. yüzyıl Sanayi Devrimi ile başladı, ancak 1945’ten sonra neoliberal küreselleşmeyle nitel bir sıçrama yaptı. Başka bir deyişle, modern kapitalist sanayi uygarlığı, atmosferdeki CO₂ birikiminden, dolayısıyla küresel ısınmadan sorumludur.

V. Kapitalist sistemin gerçekleşmesi yakın felaketteki sorumluluğu geniş çapta kabul ediliyor. Papa Francis, Encyclical Laudato Si adlı kitabında, “kapitalizm” kelimesini telaffuz etmeden, hem toplumsal adaletsizliğin hem de Ortak Yuvamız olan Doğanın yıkımının sorumlusu olarak, yalnızca “kâr maksimizasyonu ilkesine” dayanan yapısal olarak sapkın bir ticaret ve mülkiyet ilişkileri sistemi aleyhine konuştu. Tüm dünyada ekolojik gösterilerde evrensel olarak atılan bir slogan var: “İklimi Değil, Sistemi Değiştir!”. Bu sistemin eski tas eski hamam yanlısı başlıca temsilcileri -milyarderler, bankacılar, “uzmanlar”, oligarklar, siyasetçiler- tarafından gösterilen tavır, 15. Louis’ye atfedilen şu ifadeyle özetlenebilir: “Benden sonrası tufan”.

VI. Meselenin sistemik doğası hükümetlerin davranışlarıyla acımasızca resmediliyor. Hepsi (çok nadir durumlar dışında) sermaye birikimine, çok uluslu şirketlere, fosil oligarşisine, genel metalaştırmaya ve serbest ticarete hizmet ediyor. Bazıları -Donald Trump, Jair Bolsonaro, Scott Morrison (Avustralya)- açık bir şekilde ekoloji ve iklim inkârcısı. Diğerleri, “makul” olanlar, müphem bir “yeşil” retoriği ve bütünüyle eylemsizliği içeren yıllık COP (Taraflar Konferansı ya da Periyodik olarak Düzenlenen Sirkler?) toplantılarının atmosferini belirliyor. En başarılısı, emisyon azaltımında rol alan tüm hükümetlerin verdiği resmi sözlerle sonuçlanan Paris’teki COP 21 idi, birkaç Pasifik adası hariç bu söz tutulmadı. Bilim insanlarının hesaplarına göre, verilen sözler tutulsa bile sıcaklık 3,3° daha yükselecek…

VII. “Yeşil kapitalizm”, “karbon piyasaları”, “tazminat mekanizmaları” ve sözde “sürdürülebilir piyasa ekonomisinin” diğer manipülasyonları tamamen işe yaramaz hâle geldi, “yeşillendirme” devam ederken emisyon hızla artıyor ve felaket gittikçe yaklaşıyor. Üretkenliğe, tüketimciliğe, “pazar payı” için şiddetli mücadeleye, sermaye birikimine ve kârları maksimize etmeye büsbütün adanmış bir sistem olan kapitalizm çerçevesinde ekolojik krize bir çözüm yok. Kapitalizmin doğası gereği sapkın mantığı, kaçınılmaz olarak ekolojik dengenin bozulmasına ve ekosistemlerin yok olmasına yol açıyor.

VIII. COVID-19 pandemisi sırasında, meta üretiminde ve taşınmasında önemli bir düşüş oldu. Bu durum karbon emisyonlarını azalttı, ancak yalnızca çok sınırlı bir ölçekte. Salgın -bir aşının bulunması sayesinde- kontrol altına alınır alınmaz “işlerin her zamanki haline” hemen geri dönülecektir. COVID-19 krizinden sonra “her şeyin değişeceği” ve önceki duruma geri dönüş olmayacağı yanılsaması olmamalıdır.

IX. Felaketten kaçınmayı sağlayabilecek etkili alternatifler yalnızca radikal alternatiflerdir. “Radikal”, kötülüğün köküne saldırmak anlamına gelir. Kökünde kapitalist sistem varsa, sistem karşıtı alternatiflere, yani eko-sosyalizm gibi 21. yüzyılın zorluklarına uygun anti-kapitalist alternatiflere, ekolojik bir sosyalizme ihtiyacımız var. Eko-feminizm, toplumsal ekoloji (Murray Bookchin), André Gorz’un politik ekolojisi veya küçülme gibi diğer radikal alternatiflerin eko-sosyalizmle pek çok ortak yanı var: son yıllarda karşılıklı etki ilişkileri geliştirilmiş durumda.

X. Sosyalizm nedir? Pek çok Marksist için, üretici güçlerin özgürce gelişmesine izin vermek için üretim ilişkilerinin -üretim araçlarının kolektif olarak temellük edilerek- dönüştürülmesidir. Eko-sosyalizm Marx’a sahip çıkar, ancak bu yaklaşımdan ve Stalinist fikre ait sözümona “gerçekte var olan sosyalizmin” üretken ve anti-ekolojik modelinden açıkça ayrılır. Elbette kolektif mülkiyet zorunludur, ancak aynı zamanda: a) enerji kaynakları değiştirilerek (fosil yakıtlar yerine yenilenebilir enerji); b) küresel enerji tüketimi azaltılarak; c) mal üretimi azaltılarak (“küçülme”) ve yararı olmayan faaliyetler (reklam) ile zararı olanlar (böcek ilaçları, savaş silahları vb.) ortadan kaldırılarak; d) planlı eskitmeye bir son verilerek üretici güçlerin kendileri de dönüştürülmelidir. Eko-sosyalizm aynı zamanda bir demokratik tartışma süreci sonrasında tüketim modellerinin, ulaşım biçimlerinin, şehirciliğin ve “yaşam biçimlerinin” dönüşümü de içerir. Kısacası, mülkiyet biçimlerinin değişmesinden çok daha fazlasıdır: dayanışma, demokrasi, eşitlik ve doğaya saygı değerlerine dayanan bir uygarlık değişimidir. Eko-sosyalist uygarlık, daha kısa çalışma süresi adına üretkenlik ve tüketimcilikten kopar, böylece sosyal, siyasi, eğlence ile ilgili, sanatsal, erotik ve diğer faaliyetlere daha fazla boş zaman ayrılmış olur. Marx bu hedefe “özgürlük alanı” terimiyle atıfta bulunur.

XI. Eko-sosyalizme geçişi sağlamak için şu iki kriter tarafından yönlendirilen demokratik bir planlama gereklidir: gerçek ihtiyaçların karşılanması ve gezegenin ekolojik dengesine saygı. Halkın kendisi -reklam saldırısı ve kapitalist piyasanın yarattığı tüketim takıntısı ortadan kalktığında- gerçek ihtiyaçlarının ne olduğuna demokratik bir şekilde karar verecektir. Eko-sosyalizm, halk sınıflarının demokratik rasyonalitesi üzerine yapılan bir bahistir.

XII. Bu durum gerçek bir sosyal devrimi gerektirir. Eko-sosyalist projeyi gerçekleştirmek için kısmi reformlar yeterli olmayacak. Böyle bir devrim nasıl tanımlanabilir? Walter Benjamin’in Tarih Kavramı Üzerine Tezleri’nin (1940) kenarına iliştirdiği bir notuna atıfta bulunabiliriz: “Marx devrimlerin dünya tarihinin lokomotifleri olduğunu söylemişti. Ancak belki de olaylar kendilerini bambaşka biçimde sunar. Belki de devrimler bu trende seyahat eden insanlığın imdat frenini çekme eylemidir.”* 21. yüzyıl terimleriyle bunun tercümesi şudur: Hepimiz ismi Modern Kapitalist Sanayi Uygarlığı olan, intihara doğru giden bir trenin yolcusuyuz. Bu tren katastrofik bir uçuruma, iklim değişikliğine doğru gidiyor. Devrimci eylem, çok geç olmadan onu durdurmayı amaçlıyor.

XIII. Eko-sosyalizm, hem gelecek için bir proje hem de şu anki mücadele için bir stratejidir. “Koşulların olgunlaşmasını” beklemek söz konusu değildir. Sosyal ve ekolojik mücadeleler arasında yakınlaşmayı kışkırtmak ve sermayenin hizmetindeki güçlerin en yıkıcı girişimleriyle mücadele etmek gerekiyor. Naomi Klein’ın Blockadia dediği şey bu. Bu tür seferberlikler içinde, mücadeleler sırasında anti-kapitalist bir bilinç ve eko-sosyalizme bir ilgi ortaya çıkabilir. Yeşil Yeni Düzen gibi öneriler, fosil enerjilerinden etkin bir şekilde feragat etmeyi gerektiren radikal biçimleriyle bu mücadelenin bir parçasıdır – ancak “yeşil kapitalizmi” geri dönüştürmekle sınırlı olanlar değildir.

XIV. Bu mücadelenin öznesi kim? Bir önceki yüzyılın işçici/sanayici dogmatizmi artık geçerli değil. Şu anda çatışmanın ön saflarında yer alan güçler gençler, kadınlar, Yerliler ve köylüler. Greta Thunberg’in çağrısıyla başlatılan ve gelecek için en büyük umut kaynaklarından biri olan  müthiş gençlik ayaklanmasında kadınlar oldukça fazla yer alıyor. Eko-feministlerin bize açıkladığı üzere, kadınların hareketliliğe bu büyük katılımı sistemin çevreye verdiği zararın ilk kurbanları olmalarından kaynaklanıyor. Sendikalar da tek tük dahil olmaya başlıyor. Bu önemli, çünkü son tahlilde nüfusun çoğunluğunu oluşturan kentsel ve kırsal işçilerin aktif katılımı olmadan sistemin üstesinden gelemeyiz. Her hareketin ilk koşulu, ekolojik hedefleri (kömür madenlerini veya petrol kuyularını veya kömürle çalışan elektrik santrallerini kapatmak vb.) ilgili işçiler için güvenceli istihdam ile ilişkilendirmektir.

XV. Çok geç olmadan bu savaşı kazanma şansımız var mı? Felaketin kaçınılmaz olduğunu ve herhangi bir direnişin nafile olduğunu haykıran sözde “çöküş bilimcilerinin” aksine, geleceğin açık olduğunu düşünüyoruz. Bu geleceğin eko-sosyalist olacağına dair hiçbir garanti yok: Tüm güçlerimizi bir “belirsizlik emeği” olarak adadığımız, Paskalcı anlamda bir bahsin amacıdır bu. Ancak Bertolt Brecht’in büyük ve sade bir bilgelikle söylediği gibi: “Savaşan kaybedebilir, savaşmayansa çoktan kaybetmiştir.”

* Michael Löwy, Walter Benjamin: Yangın Alarmı“Tarih Kavramı Üzerine” Tezlerin Bir Okuması, İstanbul: Versus, 2007, s. 83.

İngilizce Kaynak: https://crisiscritique.org/uploads/24-11-2020/michael-lowy.pdf

Tercüme www.gorunmez.org’tan alınmıştır

Çeviri: Gamze Boztepe (http://www.gorunmez.org/tag/gamze-boztepe/)

Son Okuma: Diyar Saraçoğlu

Bu metnin daha kısa bir ilk versiyonu daha önce İmdat Freni tarafından yayınlanmıştır. http://imdatfreni.org/eli-kulaginda-ekolojik-felaket-ve-onu-onlemenin-devrimci-yollari-uzerine-13-tez-michael-lowy/

Alaturka Hukukun Barbut Ayağı – Taci Keser

2001 krizi koptuğunda 57. Türkiye Hükümeti iktidara geleli henüz iki yıl bile olmamıştı. Hem de arkasında % 55,57 gibi güçlü bir seçmen desteğiyle gelen bir hükümetti bu. Ancak şu eski kısır döngü devam ediyordu. Tıpkı 1978 ve 1994 krizlerindeki gibi sarpa saran ekonomik göstergelerin sorumluluğu iktidarın sosyal demokrat ayağının sırtına yüklendi ve Ecevit Hükümeti yolcu edildi. Koalisyon ortaklarının bir sonraki seçimde toplam oyu 14,71’e düşerken, büyük paydaş DSP 1,22 ile dibe vurdu. Açıkça talan edilip içi boşaltılan batık bankalar dönemin simgesi olarak haber spotlarına demir attı. -Bu krizde sadece finans sektöründe 50 bine yakın kişi işsiz kalmıştı!-

Muazzam bir yolsuzluk zinciri söz konusuydu. Gerçi 1996 yılındaki meşhur “Susurluk kazası”, bu ilişkiler zincirinin üç ayağını, mafya, siyaset ve bürokrasiyi açıkça teşhir etmişti. Ticari ya da finansal ayak da pek uzaklarda olmasa gerekti. Yine de ekonomi, 1980 sonrası adet olduğu üzere, müstakil bir bilim dalı olarak, bu ilişkilerin sıçrattığı zifostan Maradonavari bir çalımla sıyrılmayı becermişti işte. 3 Kasım 2002 günü AKP iktidara geldi ve hepsi de ilelebet unutuldu…

Pastoral tabloların ve cumbalı kasabaların saflığı artık iktidardaydı. Kültürü hor görülmüş, aksanıyla alay edilmiş halkın temsilcileri iktidardaydı. Eşrafıyla, kıyıya köşeye atılmış kasaba avukatıyla, badem bıyıklı dershanecisiyle, imamıyla, ağası ve marabasıyla taşra, yekpare bir mevsimdi artık. En azından popüler algı bu yöndeydi. Yukarıdaki tabloda eksik olan koalisyon bileşenleri hayli bir yekûn tutuyordu oysa. Her seçimde iktidar partisinde saf tutmayı becermiş, bir dönemin ANAP, DYP, MHP ve MSP’li siyaset eşrafı, devlet ihaleleri peşinde koşan müteahhit takımı, güce tapmayı amentü bellemiş burjuvazi, devletin kirli işlerini gördüğünü ima etmekten inanılmaz bir haz duyan lümpen membaı mafya taifesi ve bilcümle tarikat ehli… 

İşin aslı, yukarıdaki paragrafta adı geçen koalisyon bileşenleri hala daha 1950’den beri Türkiye’de “siyaset yapmanın” o en bilindik tarzıyla hareket ediyordu. Malum, Türkiye’de muteber siyasetçi demek, mümkün olduğunca fazla kesimle pazarlık yapan ve masadan anlaşarak kalkmayı başaran siyasetçi demekti. Arazi yağmasına göz yummaya söz verirdi mesela ya da filan bakanlıkta kadrolaşma talebini karşılardı seçmeninin. Kızına beleşe diploma, aptal oğluna makam sözü verirdi. Bu pazarlıktan başarıyla çıkmak halk nezdinde zekâ göstergesiydi, takdire şayandı. Mühim olan, bir yerel cemaatin, bir aşiretin, bir etnik aidiyetin ya da bir çıkar grubunun önde gelen isimlerini kendilerini desteklemeye ikna etmekti. 

İşte bu pazarlığın kendisine özgü bir hukuku vardır. Mafyöz bir hukuktur bu. Açığa çıktığı anda büyüsü kaybolur zira. Olup bitenin herkes farkındadır. Ancak ocak başı sohbetlerinde, taksi duraklarında, otel lobilerinde, lise bahçelerinde dahi fısıldanan pazarlık koşulları siyasetçilerin kamuoyu önündeki tartışmalarına ve üniversite kürsülerine yansımaz. Onlar parti tabanlarını hala daha ordunun silah kapasitesi ve kıta sahanlığı ya da din ve milliyetçilik üzerinden ayrışan sosyolojik kategoriler olarak göstermeye devam ederler. Bu okumanın tamamen hatalı olduğu söylenemez gerçi. Ama en masum ifadeyle eksik bir okumadır bu. 

Herkesin bilip, kimsenin yüksek sesle dile getirmediği bu kirli pazarlıklar 2002 yılından önce çoktan kurumsallaşmıştı. AKP yapısal ve zımni bir ahlaksızlığı miras almış, kimi zaman yeni oyuncuları da dâhil etmiş, kimilerini dışlamış ve oyun masasını kendi meşrebince sürekli yeniden kurmuştur. Seçimler yoluyla kaynakların başına geçme olasılığı zayıflayan hasımların çoğu bu süreçte teslim olmuş, kendilerine uygun görülen izbe salonda barbut atmaya fit olmuşlardır. Pazarlıkta suyun başını tutan, tok satıcıyı oynayan AKP giderek güçlenmiş, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın bütün neo-patrimonyal rejimlerinin yaptığı gibi, siyasetin paydaşları arasındaki toplumsal kaynakların geçici kullanım hakkı ilişkisini rafa kaldırmış, onların ezeli ve ebedi sahibi rolüne bürünmüştür. Bir diğer deyişle devleti kendisine mal etmiştir. Pazarlık artık yönetenlere biat etmiş çıkar grupları arasında gerçekleşmektedir.

Günümüze özgü olan, başkanlık sistemiyle birlikte bu pazarlıkları sözde görünmez kılan rasyonel-legal çerçevenin çatlamasıdır. Parlamenter sistemin sağladığı meşruiyet görüntüsü, başkanlık sisteminde hukuki zeminin keyfi dokunuşlarla her gün yeni baştan dokunduğu bir düzene dönüşmüştür. Kısacası, hukuki mekanizmanın reformu tartışmalarını bu tarihsel çerçeveyi göz önünde tutarak değerlendirmek gerekiyor.