İmdat Freni

admin

20 Haziran Dünya Mülteci Günü: “İltica Bir Haktır”

20 Haziran Dünya Mülteci Günü vesilesiyle Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi tarafından yayınlanan bildiride Corona virüsü kriziyle birlikte göçmenlerin hayatlarının daha da kırılganlaştığı vurgulanırken insan haklarından faydalanmanın, mülteci/göçmen/kaçak göçmen ayrımlarıyla statüye bağlı olmaktan çıkarılması ve eşit olarak herkese sağlanması gerektiği belirtildi.

Bu açıklamayı okurlarımızla paylaşıyoruz:

İltica bir haktır

Sınırsız, sömürüsüz, sürgünsüz bir dünya!

20 Haziran Dünya Mülteci Günü, ülkesindeki zulüm tehdidinden, şiddet ve çatışmadan kaçan milyonlarca insanın cesaretini, gücünü ve azmini kutlamak amacıyla ortaya çıktı. Bizler de mültecilerin/göçmenlerin gösterdikleri hayat mücadelesininin farkındayız ve beraber adil bir toplumda yaşamak istiyoruz. Çünkü biliyoruz ki mülteci/göçmenlerin haklarına erişebilmeleri sadece mültecileri/göçmenleri değil hepimizi ilgilendiriyor. Kişilerin ten rengine, kimliklerine, hukuksal statülerine ya da ekonomik koşullarına göre insan haklarına erişebildiği, ırkçılığın sıradanlaştığı toplumlarda yaşamanın bedelini sadece mülteciler/göçmenler değil her birimiz farklı şekillerde ödüyoruz.

Geçmişte olduğu gibi bugün de mülteciler/göçmenler ayrımcı ve ırkçı söylemlerin ve saldırıların hedefi olmaya devam ediyorlar. İşsizliğin, ücret eşitsizliğinin, yüksek kiraların mağduru iken nedeni olarak gösteriliyorlar. Öldürüldüklerinde bile haber değeri taşımıyor ancak bir suçun faili olarak lanse edilmek istendiklerinde haber, sosyal medyada nefret paylaşımlarının öznesi olabiliyorlar. Bizzat İçişleri Bakanlığı tarafından suça karışma oranları toplumun geri kalanına oranla çok düşük olduğu açıklansa da potansiyel suçlu olarak etiketleniyorlar. Neredeyse tamamı uluslararası fon kuruluşları tarafından sağlanan çok yetersiz yardımlarla geçimlerini sağlamak zorunda kalan mülteci/göçmenler toplumun büyük kesimi tarafından bir “yük” olarak görülürken, iş piyasasına dahil olup, ayakları üzerinde durabilmeyi başaranlara da mevcut işleri yerel halkın elinden “çalan kişiler” olarak bakılmaktadır.

Medyada “kaçak” göçmen haberlerininin altında botlarda, hudut kapılarında gördüğümüz kişilerin insan olduğunu, birilerinin annesi, kardeşi, arkadaşı olduğunu tekrar hatırlamalıyız artık. Sosyal medyada yükselen ırkçı nefret söylemlerini kınıyor, tüm siyasi partileri ve hak örgütlerini ırkçılığa ve insan hakkı ihlallerine karşı mücadele etmeye çağırıyoruz.

Türkiye, 1951 Cenevre Mülteci Hakları Sözleşmesi’ne koyduğu coğrafi çekince nedeniyle, mülteciliğin tanımında yer alan zulüm tehdidinden, şiddet veya çatışmadan kaçsalar bile Avrupa dışından gelenlere mültecilik statüsü vermiyor. Suriye’den gelenlere verilen Geçici Koruma Statüsü, mültecilik statüsü altında verilen haklara kıyasla çok kısıtlı kalıyor. Suriyeli göçmenler dışındaki göçmenlerin ise uzun süredir Uluslararası Koruma Statüsü başvurusu kabul edilmiyor. Bu da özellikle Afganistan’dan ve Afrika’nın çeşitli ülkelerinden gelen göçmenleri kayıtsız ve dolayısıyla eğitim, sağlık, çalışma gibi haklara erişemez halde bırakıyor.

Corona virüsüyle birlikte “hepimiz virüse karşı eşitiz” denilse de virüs, dezavantajlı grupların kırılgan hayatlarını daha da kırılgan hale getirdi. Kayıtsız göçmenler ölümle karşı karşıya kaldıkları hallerde bile sağlık hizmetlerine erişemediler. Sınır dışı edilme riski sebebiyle zaten bulundukları illerde adeta hayalet gibi hayatlarını sürdürmek zorunda kalan kayıtsız göçmenler pandemi sürecinde kaçak olarak çalıştıkları işlerde de çalışamadıkları ve yardımlardan yararlanamadıkları için daha da zor durumda kaldılar. Sokağa çıkma yasağı döneminde kaçak çalışmak zorunda kalanların da bazı işverenler tarafından hayatlarını riske atmaları pahasına işe gelmeleri istendi. Mültecilere/göçmenlere ait kaçak sağlık kuruluşlarının haberleri yapılırken, bu kuruluşların neden ortaya çıktığını kimse sorgulamadı. Yunanistan’a geçişlerine engel olunmayacağı Türkiye hükümeti tarafından duyurulduktan itibaren Pazarkule sınır kapısında 1 ay zorlu koşullarda beklemelerinin ardından sağlık tedbirleri gereği bulundukları yerden alınıp insanlık dışı koşullara sahip Geri Gönderme Merkezleri’ne kapatılan mültecilere/göçmenlere bu salgın döneminde ne olduğu pek fazla merak uyandırmadı.

Hem Türkiye hükümeti hem de AB tarafından politik manevraların aracı olarak kullanılan mülteci/göçmenlerin sömürülmelerine son verilmelidir. İnsan haklarından faydalanmak, mülteci/göçmen/kaçak göçmen ayrımlarıyla statüye bağlı olmaktan çıkarılmalı, eşit olarak herkese sağlanmalıdır. Sosyal yardımların sadaka şeklinde keyfi dağıtılması sistemsel bir sorunken, mültecilerin bu toplumun bir parçası olarak bu yardımların dışında tutulması da tıpkı sağlık hizmetlerine erişimde yaşanan sorunlar gibi bir hak ihlâlidir.

Hem Türkiye’de hem de dünyada daha eşit ve adil bir toplumda yaşamak istiyorsak mülteci/göçmen hakları mücadelesinin hepimizin mücadelesi olduğunu savunmalıyız. Bu yüzden bu çığlık ABD’deki “Black Lives Matter” hareketinden Türkiye’deki mültecilere/göçmenlere kadar, sistematik olarak ezilen, yok sayılan, görmezden gelinen kesimlerin çığlığıdır!

Mülteci/Göçmen hakları hemen şimdi!

Altmışlarda Sosyalist Hareketin Oluşumu – I: Geçmişin Şiirselliği Şart mıdır?-Masis Kürkçügil

Masis Kürkçügil’in 2006’da kaleme almış olduğu ve altmışlı yılların başından 12 Mart’a kadar, kendisinin de fiilen içinde bulunduğu sosyalist hareketin gelişimini programatik zemin, siyasal saflaşmalar ve işçi hareketiyle ilintisi bağlamında ele aldığı bu kapsamlı değerlendirmeyi bölümler halinde İmdat Freni okurlarının ilgisine sunuyoruz.

Giriş: Geçmişin şiirselliği şart mıdır?

Altmışlardan bugüne 12 Mart ve 12 Eylül’de darbelere maruz kalan sosyalist hareket, 80’den bu yana çeyrek yüzyıldır toplumun güç ilişkilerinde anlamlı bir alternatif inşa edemedi. Genel olarak sınıf ve toplumsal hareketlerin ağır bir durgunluğa sürüklendiği bu dönemde, sosyalist hareketin derlenmesinin önünde nesnel gerçeklikten kaynaklanan bir dizi engel sayılsa da bunları öne çıkarmak bir noktadan sonra kaderciliğe uzanabilir. Yenilenmenin, canlanmanın belirtilerinin uzağında, neredeyse yarım yüzyıla yaklaşan yakın tarihin değerlendirilmesinde kullanılacak ölçütlerin de pek sağlam olamayacağı açıktır. Çünkü geçmişin kıymeti harbiyesi kitle hareketinin yeni bir yükselişinde anlaşılabilir. Ancak zaman zaman geriye dönüp bir tarihsel bellek oluşturmak da bu canlanmanın mütevazı gereklerinden biridir.

Gelecekteki mücadeleleri besleyecek geçmişteki deneyimlerden dersler çıkarmak esas olarak yine bir gelecek tahayyülü-tasavvuru ile birlikte yapılması gereken bir işlemdir. Ortak bir gelecek tahayyülüne sahip olmayanların ortak bir bilançoya bağlanması da beklenmemelidir. Bir başka ifade ile nihai hedefle bugünkü mücadeleler arasındaki bağlantıyı kuracak programatik bir yaklaşımla tarihsel bir zemin sağlanabilir.

Programatik bir yaklaşım, hem genel bir döküm çıkarma hem de belli bir hareketin doğrulanması, geleceğinin güvencede olması babında yürütülecek çabalardan çok daha farklı bir eksende tartışmayı gerektiriyor: Nasıl bir sosyalizm tasarlanmaktadır ki buna göre sahip çıkılacak miras eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutulabilsin?[1]

Geçtiğimiz beş yılda böylesi bir çerçeve oluşturmak için uluslararası düzeyde oldukça anlamlı deneyimler yaşanmıştır. Programatik düzeyde çoğulcu, feminist, ekolojist, aşağıdan dolayısıyla demokratik, farklı toplumsal alanların ortaklaştırıldığı bu hareketlerin sektarizmden ve dogmatizmden uzak, büyük miktarda ortak bir yürüyüş içinde olduğu söylenebilir. Bunun dışında sosyal demokrat veya Stalinist geleneksel sol çeşitli biçimlenmelerle yer yer köhnemiş varlığını sürdürmüştür. Ancak Latin Amerika’da öne çıkan hareketlere bakıldığında kıtanın tarihinde zaten önemli bir yer bulmayan Stalinist hareketlerin herhangi bir gelişme kaydettikleri görülmemektedir. Ayrıca genel olarak umut vaat eden hareketlenmelerin siyasal partilerden çok veya onun yanı sıra, sendikal ve toplumsal hareketlerdeki yeniden yapılanmalar olduğu unutulmamalı. 

Sosyalist hareketin kat ettiği mesafeyi değerlendirebilmek için her zaman olduğu gibi aşağıdakilerin, kimine göre parçalanmış, ancak bir başka açıdan çeşitlenmiş olan mücadele alanlarında ne gibi faaliyetler sürdürdüklerine bakmak gerekecektir. Tarihin pek bereketli olmadığı dönemlerde teori imalatıyla boşluğun giderileceği zehabına kapılanların sesi biraz fazla çıksa da nihayetinde doğru düşüncelerin yeni mücadeleler içinden filizlendiği her daim kendini gösterir. Yani kimi aklı evvellerin masa başında pir aşkına ürettikleri teoriler değil, nesnel gerçekliğin uğradığı değişimlere karşı yeni muhalefet biçimlenmelerinin elde ettiği kısmi başarılar, kazandıkları mevzilerle öne çıkan meselelerdir teorinin yenilendiği alanlar. 

Sosyalist hareketin bir vahiy gibi inmeyip zorlu toplumsal mücadelelerin içinde kendini inşa ederek geliştiğini hatırlarsak, herhangi bir toplumda sosyalist hareketin ve düşüncenin kökleşmesinin zaman zaman öne çıkan mücadeleler veya azımsanamayacak düşünürlerin zuhuruyla sınırlı olamayacağı, bu mücadele ve düşüncelerin bir siyasal partide billurlaşması gerektiği eklenmelidir.

Yaşadığımız toplumdaki deneyimlerin küçümsenmeden değerlendirilmesi pıtrak gibi ustanın peydahlandığı veya ikide birde devrim eşiğine gelindiği sanısını uyandırmamalıdır. Uluslararası yazında adı anılan bir Marksist düşünürümüz yoktur. Teorinin nisbi özerkliği gereği bu Allah’ın bir emri olmayıp gerekli koşulların yan yana gelmemesine bağlanabilir. Oldukça kesintili sosyalist tarihimizde siyasal olarak anlamlı, kitlelerin zihnine nakşolan ve onların özgürlük mücadelesinde rehber bir hareket de olmamıştır. Tabii ki herkesin kendi penceresinden azımsanmayacak mücadeleler olmuştur, ancak burada söz konusu olan kendi cenahındakine değil sıradan insanlara bir anlam ifade eden mücadelelerdir. Tarihsel belleğin en diri ve anlamlı öznesi olan işçi sınıfı ile emekçiler arasında sözünü ettiğimiz türden siyasal; hatta gelişkin bir sınıfsal bilinç bulunmadığı gibi en basitinden sendikal bilinçte bile bir kötürümleşme söz konusudur (işçi sınıfının siyasal bilinci, yani kendi tarihi çıkarları için mücadele bilinci neredeyse hiç oluşmamıştır, sendikal bilincin zorlanıp sınıfsal bilincin belirdiği günler için ise paradoksal olarak daha radikal gibi görünen 75-80 dönemi değil, altmışlı yıllar gösterilebilir).

Yeni mücadelelerin taşıyıcısı olacak genç kuşakların ille de geçmişe ilişkin tam teşekküllü bir defter tutması gerekmez. Ancak mücadelelerini tarihselleştirmek için geleceklerini üzerine temellendirecekleri bir geçmiş, bir deneyim birikimine ihtiyaç duyarlar. Bu ihtiyaç dayatmalarla, baskı ve zulüm görenlerin yaşadıklarını öne çıkararak, şehitleri bayrak yaparak giderilemez. Kendi kendini konsolide etmenin bu manevi unsurlarının toplumsal karşılığının bulunmadığı, çeşitli hareketlerin şehitlerinin adları etrafında yürütmeye çalıştıkları siyasetin kendisiyle sınırlı kalmasından anlaşılabilir. Bu açıdan geçmişimizde kimi toplumlarda olduğu üzere geniş kitleler için bir tür programatik ifadeye sahip olan Zapata, Sandino, Bolivar, Marti, Che gibi simalar ortaya çıkmamıştır. Bu tür simgeselleştirmeler herhangi bir çevre değil sokaktaki insanlar tarafından içselleştirildiğinde politik bir anlam ifade eder. 

Geçmişle gelecek arasındaki ilişki netamelidir.[2]Hiçbir mücadeleye sıfırdan başlanılmadığı, tarihte asla beyaz sayfanın açılmadığı, dünyanın efendilerinin birikimlerinin karşısına bin yıllardır sürdürülen bir özgürlük mücadelesinin birikimi ve bir gelecek tasarımıyla ancak çıkılabileceği unutulmamalıdır.


[1]Kimisinin Orta Asya’ya, kimisinin otuzlu yılların Stalinizmine yönelmesi kendi gelecek tasarımlarıyla oldukça tutarlıdır.

[2]“Marx’ın Onsekiz Brumaire’de yazdığının aksine, ‘geçmişin şiirselliği’ olmadan geleceğin düşü de olamaz” der M. Löwy. Dünyayı Değiştirmek Üzerine, Ayrıntı yay. s.168. 

Sosyalistlerden Ortak Çağrı: Herkese İş ve Gelir Güvencesi için Birleşik Mücadeleye!

Sosyalist Emekçiler Partisi, İşçi Demokrasisi Partisi, Başlangıç Kolektifi ve Sosyalist Demokrasi için Yeniyol yayınladıkları ortak deklarasyonla pandemiyle derinleşen işsizliğe dikkat çekerek, çalışma saatlerinin kısaltılması, servet vergisi, kamulaştırma ve geliri olmayanlara bir yaşam gelirinin sağlanması gibi taleplerin etrafında birleşik mücadele çağrısında bulundu.

Deklarasyonun bütünü şöyle: 

COVİD-19 ile Mücadele Kapitalizmle Mücadeledir:

Herkese iş ve gelir güvencesi için birleşik mücadeleye!

COVİD-19 salgını, kapitalist hükümetler ve büyük patronlar tarafından krizin yükünü dünyadaki işçi sınıfı ve halk kesimlerinin sırtına yüklemek için kullanılıyor. Küresel ölçekte halihazırda milyonlarca insan işini kaybetti veya ücret kesintisi yaşadı. Tüm kıtalarda yoksul nüfusun geniş kesimleri açlıkla karşı karşıyalar. Salgından en çok etkilenenler emekçi kesimler olurken, yine salgının derinleştirmiş olduğu ekonomik ve toplumsal krizin bedeli de dünyanın ezilen, sömürülen ve güvencesiz kesimlerinin üzerine yüklenmeye çalışılıyor. Kapitalistler ve onların iktidarları için en önemli mesele ise milyarlarca insanın sağlığı ve onurlu yaşamı değil, kendi servet ve kârlarını muhafaza etmek. Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi!

Salgının başlangıcından bu yana AKP iktidarı patronlara “kalkan” olup kredi, vergi ve prim destekleri açıklarken, emekçilere daha fazla işsizlik, yoksulluk ve güvencesizliği reva görüyor. Dört kişilik bir aile için açlık sınırı 2,438.24, yoksulluk sınırı ise 7,942.17 TL iken ekonomik krizle birlikte temel tüketim maddelerinin fiyatlarındaki artış emekçilerin alım gücünü yerle bir etmiş vaziyette. Buna 13 milyonu aşkın kişinin işsiz olduğunu eklediğimizde karşımıza çıkan şu: ülke nüfusunun yarısından fazlası yoksulluk sınırının altında bir gelirle yaşamaya mahkûm ediliyor! Böylesi bir durumda iktidar “işten çıkarmaları yasaklıyoruz” yalanının arkasına sığınarak ücretsiz izne meşruluk kazandırıp işçilerin 1170 TL’lik sefalet ücretine rıza göstermesini bekliyor. İşsizlik de insanca yaşayacak bir gelire sahip olamamak da emekçilerin, kadınların ve ezilenlerin kaderi değil! Bu AKP iktidarının politik tercihlerinin bir sonucu!

Biz biliyoruz ki, emekçilere insanca yaşayacak bir geliri sağlamak için kaynak yaratmak mümkün. Ancak krizi yaratanlar, faturasını da biz emekçilere ödetmeye çalışıyor. Kamu yararına yeterli kaynak ayrılmazken kapitalistler kendi servet ve kârlarını korumanın peşindeler. Türkiye’nin en zengin yüzde 1’lik kesimi ülke toplam servetinin yüzde 42,5’una sahipken iktidar yoksulluk sınırı altında yaşayan yüzde 50’ye İBAN gönderip, bağış istiyor! 13 milyonu aşkın işsiz varken işçilerin ürettiği değerle oluşan ve 130 milyar TL’nin biriktiği işsizlik fonu hazine bonosu olarak Merkez Bankası’na veriliyor. Emekçiler yoksullaşırken bankalar 2020 yılının ilk üç ayında 15 milyar TL kâr elde ediyor, hükümet köprü ve otoyol geçiş garantisi adına patronlara 18,9 milyar TL ayırıyor.

Tüm bu tablo, herkese iş ve gelir güvencesinin sağlanmasının, pandemi süresince ve krizin sonuçlarının derinleşerek devam edeceği salgın sonrasında da ezilenler, sömürülenler ve güvencesizler için en can yakıcı mesele olduğunu bizlere göstermektedir. İşsizlik sorununu çözmek ve emekçiler için insanca yaşamayı olanaklı kılacak bir yaşam geliri sağlamak mümkün. Bunun yolu kapitalizme, onun sömürü politikalarına ve yarattığı sosyal eşitsizliğe karşı acil talepler etrafından emekçilerin birleşik mücadelesini örmekten geçiyor.

Herkese iş güvencesi!

  • İşten çıkarmalar gerçekten yasaklansın! Ücretsiz izin uygulamasına derhal son verilsin!
  • 6 saat iş günü uygulansın! Çalışma süresi haftalık 30 saat olsun! Ücretler düşürülmeksizin çalışma saatleri kısaltılarak işler tüm çalışabilen nüfus arasında paylaştırılsın!
  • İş yerlerinde iş sağlığı ve güvenliği önlemleri işçiler tarafından denetlensin!

Herkese gelir güvencesi! Emekçiler için kaynak var!

  • İşsizlik fonu işçilerin denetimine geçsin ve sadece emekçiler yararına kullanılsın!
  • En zengin yüzde 1’den yüzde 20 oranında servet vergisi alınsın!
  • Özel sektör finans ve bankacılık kuruluşlarının kârlarına ek bir COVİD vergisi uygulansın!
  • Yap-işlet-devret (YİD) işletmelerinin tüm ödemeleri durdurulsun, tamamı derhal kamulaştırılsın!
  • Emekçilerin denetiminde bir acil durum fonu oluşturulsun! 
  • Acil durum fonunda toplanacak tüm bu kaynaklar emekçilerin denetiminde kamu yararına kullanılsın! Asgari ücret insanca bir yaşam sürmeye yetecek seviyeye çekilsin! Emekli maaşları ve tüm ödenekler en az asgari ücret seviyesine çekilsin!
  • Geliri olmayanlara, herhangi bir başka koşula bağlı olmaksızın insanca yaşamayı olanaklı kılacak bir yaşam geliri sağlansın!

Başlangıç Kolektifi

İşçi Demokrasisi Partisi

Sosyalist Demokrasi için Yeniyol

Sosyalist Emekçiler Partisi

Yahudi Marksizmi ve Siyah Marksizmi-Enzo Traverso

Son yirmi yıl içinde Amerikalı Yahudilerle Siyahlar arasındaki ilişkiler giderek bozuldu. Siyah elitlerin kimi tabakalarındaki antisemit eğilimler (Louis Farrakhan bunlar arasında en iyi bilineni) ile Amerika Yahudiliğinin geniş bir kesimindeki açıkça muhafazakâr yönelim, ırksal ayrımcılığa karşı ve yurttaşlık hakları için onlarca yıl boyunca sürdürülmüş olan ortak mücadeleleri hafızalardan silmiştir[1].

(…)

Burada Yahudi ve Siyah meselelerine ilişkin Marksist yaklaşımları karakterize eden ortak unsurlarla farklılıkları ele alacağız. Öncelikle her iki durumda da benzer bir ekonomisteğilimin altını çizmek gerekir: Yahudinin basit bir iktisadi kategoriyle özdeşleştirilmesine –“kast ve “sınıf-halk” kuramı- siyah meselesinin köleliğin mirasına indirgenmesi eşlik ediyor. Bu eğilim, köleliğe dayalı üretim biçimini kapitalist birikim sürecinde önemli bir evre olarak değerlendirirken bunun içerdiği kültürel ve siyasal boyutu hiçbir zaman kavramamış olan Marx’a kadar götürülebilir[2]. Okyanusu geçerek Afrika’dan Amerika’ya giden köle gemileri yalnızca emek gücü değil çeşitli dillerin, kültürlerin ve dünya görüşlerinin taşıyıcısı olan insanları da taşıyordu; bir başka ifadeyle Yeni Dünya’da kök salmaya yazgılı bir etnik-kültürel mirası taşıyorlardı. Marx siyah meselesinin yalnızca bir yönünü görürken -sanayi kapitalizminin bir gereği olarak köleliğin kaldırılması- bir diğerini tümüyle es geçiyordu: Siyahların bir tarihsel özne olarak kabulü. Siyahların özgürleşme davasına olan desteği ise kararlıydı, örneğin Kapital’de “siyah deri altındaki emek damgalanıp aşağılanırken beyaz deri altındaki emek özgürleşemez” yazıyordu[3]. Ne var ki iç savaşın çözmekten ziyade ortaya koyduğu bir siyah meselesinin var olabileceğine hiç ihtimal vermiyordu. Esasında kölelerin uğruna mücadele ettiği siyah kimliği karşısında, kendi Yahudiliği konusunda olduğu gibi kayıtsızdı. Bu zemin üzerinden giderek, Marksistler, Yahudiler gibi Siyahları da, Engels tarafından 1848’de tasarlanmış bilhassa kötü bir kategori içinde sınıflandırır: “Tarihsiz halklar” kategorisi.[4]

Bund Toplantısı

En azından yirmili yılların sonuna kadar Amerikan işçi hareketi Siyahları Amerikan radikal geleneğinin özgül bir bileşeni olarak kabul edemedi. Yahudi meselesine Marksist yaklaşım da bundan farklı değildi. Avrupa’da işçi hareketi ve sosyalist düşünce Yahudi özgürleşmesine [Yahudilerin 18. Yüzyılın sonundan itibaren yurttaşlık haklarının kabulü] dair Aydınlanma’dan miras aldıkları bir kavrayışa sahiptiler. Onu bir asimilasyon olarak, “daha üst bir medeniyete” kavuşmak için Yahudiliğin terki olarak kavrıyorlardı. Asimilasyon, toplumun bir çeşit “ilerleme” göstergesi olarak algılanıyordu. Bu perspektifte, Kautsky’ye göre Yahudiler, Yahudiliklerini terk edip, geçmişlerini unutup, tarihlerini inkâr ettikleri takdirde işçi hareketinin tümüyle bir parçası olabilirlerdi. Kısacası “ilerici Yahudiler” ile “gerici” Yahudilik arasında gerçek bir ikiliği kuramlaştırıyordu[5]. Daha da karikatürleştirilmiş bir haliyle bu aynı bakış ilk Amerikalı sosyalistlerin -çoğu Alman mültecilerdi- siyah meselesi karşısındaki tutumuna yön veriyordu. Normalde Siyahları, sosyalist yönetici Victor Berger’in tanımı itibariyle, bir “aşağı ırk” olarak değerlendiriyorlardı[6]. Renkli nüfus için yurttaşlık haklarını talep edip ayrımcı yasaları teşhir ederken söylemleri fazlasıyla paternalist bir tonlama kazanıyordu. Genç Eugene Debs’e göre (daha sonra fikrini değiştirecektir) sosyalizm siyahların kendi “hayvanlıklarını” aşma imkânı sağlamıştır[7].Knights of Labour(Emek Şövalyeleri-KoL) ve Industrials Workers of the World(Dünya Sanayi İşçileri-IWW) gibi iki radikal eğilimli sendika Siyahları dışlamıyordu. Hatta ilki, KoL, 19. Yüzyılın sonunda binlercesini örgütlemeyi başarmıştı. Ne var ki onların enternasyonalizmi hiçbir zaman Siyahların Amerikan toplumunun bünyesinde maruz kaldıkları özgül tahakkümün kabulüne kadar varmıyordu. İlk başlarda Komünist Partinin yönelimi IWW’nunkine çok yakındı. Amerikan KP’sinin ilk on yılına dair yazdığı tarihte James P. Cannon’un altını çizdiği gibi bu parti siyah meselesine “miadı dolmuş bir kuramla, yanlış veya kayıtsız bir yönelimle ve radikal yahut devrimci eğilimli birkaç Siyahın bireysel katılımıyla” yaklaşıyordu[8]. Siyahları aynı zamanda ezilen bir toplulukdeğil de yalnızca sanayi işçi sınıfının bir parçası olarak değerlendirdikleri dönemde komünistler Peder Marcus Garvey’in esinlediği kitlesel seferberlikleri dışarıdan gözlemlemekle yetiniyorlardı. Komintern’in altıncı kongresi, 1928’de Amerikalı Siyahlar için kendi kaderini tayin hakkı talebini savunmaya başladığında önemli bir dönemeç meydana gelmiş oldu. Bir anda komünistler Siyahların Kurtuluşuhareketi içinde dönüşür ve kısa zamanda Siyah nüfus içindeki hegemonik güç haline gelirler. Hemen hemen aynı dönemde SBKP Yahudi meselesi hakkında yeni bir yönelim alıp Sibirya çölündeki Birobican’da özerk bir Yahudi devleti kurma tasarısını geliştiriyordu[9].

Stalinist SSCB’deki rezil başarısızlığına rağmen – Troçki tarafından haklı olarak bir “bürokratik fars” olarak tanımlanır- Birobican, Yahudi diasporasının ulusal bir boyut da kazanabileceğinin kabulünü simgeliyordu. Daha Çarlık Rusya’sında Yahudi işçi hareketinin talep ettiği ve savunduğu bir gerçekliğin gecikmiş kabulüydü. Bu, Yahudi meselesine ilişkin Marksist yaklaşımların çoğulluğuna bakmayı gerektiriyor. Bir şekilde klasik Marksizmin tutumunu teşkil eden ve daha yukarıda anılan asimilasyoncu kavrayışın yanı sıra ulus-esaslı olarak tarif edilebilecek başka yönelimler de mevcuttu. Hem çevrede hâkim olan antisemitizmin, hem Yahudilerin iktisadi ve toplumsal marjinalleşmesinin, hem de Yidiş kültüründeki yenilenmenin sonucu olarak Yahudiliğin özgül bir ulusal kimlik olarak billurlaştığı Doğu Avrupa’da Marksist yaklaşım kompleks bir hal kazanıyor ve çeşitleniyordu. İçinde Yahudilerin varlığı hiç de ihmal edilebilir olmayan (Martov, Troçki, R. Luxemburg vs.) Rus ve Polonyalı sosyalistler, asimilasyonun gecikmişliğini Slavların toplumsal geriliğiyle açıklayarak Kautsky’ci şemayı tekrar öne sürüyordu. Öte yandan Yahudi işçi hareketi bünyesinde Yahudi Marksizmi (judéo-marxisme) olarak adlandırılabilecek ve özgünlüğü Yiddishkeit’ın [Doğu Avrupa Yahudi kültürü]ulusal boyutunun altını çizmeye dayanan bir düşünce akımı teşekkül etti[10]. Birbirine çoğunlukla sertçe karşı çıkan iki ayrı eğilim mevcuttu. Bir yanda başlıca kuramcısı Vladimir Medem olan ve Doğu Avrupa Yahudileri için bir ulusal kültürel özerklik projesine sahip olan Bund vardı. Diğer yandaysa Filistin’de bir Yahudi ulusal teşekkülün yeniden oluşturulmasını tasarlayan ve Ber Borokhov tarafından yönetilen Siyonist sosyalistler vardı. Aralarındaki ayrımların ötesinde bu iki hareket de asimilasyonculuğu (yani bir programatik hedef veya bir ilerleme göstergesi olarak kavranan asimilasyonu) reddediyor ve Ostjudentum’un [Doğu Avrupa Yahudiliği]ulusal gerçekliğine bağlı kalıyordu.

 ABD’de, 1929 büyük buhranına kadar siyah radikalizmi milliyetçi veya dini biçimler almıştı. Birinci Dünya Savaşından sonraki en tipik görünümü Marcus Garvey tarafından kurulan UNIA (Universal Negro Improvement Association and African Communities League)olmuştur. Komintern’deki yaklaşım değişikliği, o güne dek işçi hareketinin sınırlarında kalmış olan radikal siyah entelijensiya ile Marksizmin karşılaşmasının koşullarını yaratmış olur. Tarihçi Cedric Robinson’a göre bu karşılaşmanın ürünü, bir siyah Marksizminin doğumu olmuştur. C.L.R. James, George Padmore ve W.E.B. Du Bois burada ele alınan dönem itibariyle bu siyah Marksizminin başlıca temsilcileriydi. Cedric Robinson’a göre bu akımın belirleyici bir karakteristiği klasik Marksizmin Avrupa-merkezci geleneğinin eleştirisi olmuştur. Ona göre “siyah Marksizmi, Batı radikalizminin, temsilcileri Siyahlardan müteşekkil bir çeşidi değil”.[11]

Elbette ki ırksal tahakküme bir yanıt oluşturuyordu fakat o zamana dek üzeri örtülü kalmış bir kültürel kimliğin yeniden keşfinden ve ona sahip çıkılmasından ayrılmaz bir yanıttı bu. Eğer Yahudi-Marksizminin kültürel köklerini temsil eden Yidiş diliolmuşsa siyah Marksizminin kökleri ise Afrika mirasınauzanıyordu. Siyah entelektüellerin Marksizme katılımı çoğu kez Leninist tipteki bir sömürgecilik karşıtlığına eklemlenmiş bir panafrikanizmbiçimini alıyordu.

Siyah geçmişini yeniden sahiplenme iradesi Marksist tarih yazımının iki temel eserini vermiştir: W.E.B. Du Bois’nın Black Reconstruction(1935) ve C.L.R. James’ın The Black Jacobins(1938) çalışmaları. İç savaşa dair tüm geleneksel anlatıları tersine çevirerek Du Bois ilk kez olarak Siyahları, Amerikan tarihinin merkezine yerleştiriyor ve üstelik birer figüran olarak değil aktör olarak. Kölelerin mücadelesini Rus devriminin bir ön görünümü olarak görüyor ve köleliği çağın gerisinde kalmış bir üretim biçimi olarak değerlendirmeyi reddediyordu. Bu onun için dünya kapitalist sisteminin senteziydi; bu nedenle kapitalizmi “bir tarihsel ilerleme gücü” olarak tanımlamayı reddediyordu”[12]Siyah Jakobenler, 1791 ile 1803 arasında Saint-Domingue kölelerinin Toussaint Louverture tarafından yönetilen devriminin tarihidir. James bu çalışmanın gelişimini şu şekilde aktarır: “Afrikalıların (veya Yeni Dünya’daki torunlarının), daimî olarak başka halkların sömürüsünün ve vahşetinin nesnesi olmaktansa, kendi ihtiyaçları ölçüsünde geniş ölçekte eyleme girişen ve kendi kaderleriyle birlikte başka halklarınkini de şekillendirdiği bir kitap yazmaya karar vermiştim”.[13]

Siyah Marksizmiyle Yahudi Marksizmi arasındaki paralellik şimdi daha net görünüyor: her ikisi de yalnızca sınıfındeğil -Yahudi veya Siyah proletarya- aynı zamanda ulusunda taleplerine tercüman oluyorlardı. Marksizmi bir ulusal kurtuluş tasarısı geliştirmek için sahipleniyorlardı. Yazar Richard Wright Marksizmi “siyah deneyiminin kendine bir ev, bir değer ve bir işleyiş kodu” bulduğu yer olarak görüyordu[14]. Varşovalı genç bir Yahudi işçi olan Hersch Mendel Bund’un Marksizminde “uluslararası sosyalizm ile Yahudi ulusal meselesi arasında bir sentez” görüyordu[15].

Yalnızca birkaç araştırma hipotezi formüle etmeyi amaçlayan bu karşılaştırmalı analiz bize en azından bir paradoksun varlığını keşfetmeyi sağladı: Yahudi ve Siyah örnekleri ulus olgusuna dair Marksist yaklaşımın temelinde yatan bir zayıflık olduğunu kanıtlıyor, bilhassa da ulusal tahakkümün özgüllüklerini kavramadaki yetersizliği veya bu konudaki gecikmesi itibariyle. Fakat öte yandan bu etnik azınlıkların radikalleşmiş entelektüellerinin Marksizmde kendi ezilmişliklerini açıklamayı, kültürel kimliklerinin oluşum sürecini anlamayı ve nihayet hem toplumsal hem ulusal bir kurtuluş projesi tasarlamayı sağlayan bir araç bulmuş oldukları da şüphe götürmez. Bu teşebbüsün sonuçlarını sorgulayabiliriz elbette. Ne var ki ezilen uluslar hümanist ve evrenselci boyutuyla Marksizmi bir özgürleşme silahı olarak kullandılar. Marksizmin ayakta kalma ve zenginleşme ihtimali, kapitalist düzene yönelik her türden muhalefet biçimiyle -feminizmden ekolojiye ve yeni ulusal kurtuluş mücadelelerine- sembiyoza girme, hiyerarşik ve önceden tasarlanmış şemalar dayatmaktansa bu hareketler tarafından yeniden şekillendirilme ve bir anlamda dönüştürülme kapasitesine bağlıdır. Yahudi ve Siyah meseleleri, bu perspektifte, yalnızca Marksizmin verimliliğini ve eksikliklerini tespit etmek için değil aynı zamanda onun yenilenmesi için de birer laboratuvar olarak kavranabilir. 

Çeviren: Uraz Aydın


[1]Enzo Traverso’nun « Juifs et Noirs : Deux histoires parallèles » [Yahudiler ve Siyahlar : İki Paralel Tarih] başlıklı yazısının Yahudi Marksizmi ve Siyah Marksizmi altbaşlığını taşıyan son bölümünü aktarıyoruz. Enzo Traverso, Pour une critique de la Barbarie moderne, Editions Page deux, Lozan, 1997.

[2]Bkz. Cedric Robinson, Black Marxism, The Making of the Black Radical Tradition, Zed Press, Londra, 1983, ss. 173-174.

[3]Karl Marx, « Le Capital », Œuvres, Economie, I, La Pléiade-Gallimard, Paris, 1965, s. 835.

[4]Bkz. Roman Rosdoslky, Zur nationalen Frage. Friedrich Engels und das Problem der « geschichtslosen » Völker, Olle &Wolter, Berlin, 1979.

[5]Karl Kautsky, Rasse und Judentum, Dietz Verlag, Stuttgart, 1921, s.93. Ayrıca Bkz. Enzo Traverso, Marksistler ve Yahudi Sorunu, Yazın yayıncılık, çeviri : Ayşe Tekin, 2001. 

[6]Bkz. Philip S. Foner, American Socialism and Black Americans. From the Age ou Jackson to Wordl War II, Greenwood Press, Westport, Londra, 1977, s. 105.

[7]Ibidem, s. 111-112.

[8]James P. Cannon, I primi dieci anni del Partito comunista americano, Jaca Book, Milano, 1977, s. 266.

[9]Bkz. Henri Sloves, L’Etat juif de l’Union soviétique, Les Presses d’Aujourd’hui, Paris, 1982. 

[10]Bkz. E. Traverso, Marksistler ve Yahudi Sorunuop.cit.

[11]C. Robinson, Black Marxism, op.cit., s. 97.

[12]W.E.B. Du Bois, Black Reconstruction in America, Russel and Russel, New York, 1963, s. 358. Du Bois’nın Amerikan marksizmindeki yeri konusunda bkz. Paul Buhle, Marxism in the USA, Verso, Londra, 1987, ss. 169-170.

[13]C.L.R. James, Les Jacobins noirs’ın1980 baskısına önsöz. James’in biyografisi için bkz. P. Buhle, C.L.R. James. The Artist as Revolutionary, Verso, Londra, 1988 ve Fransızca E. Traverso, « C.L.R. James (1901-1989). Hommage à l’auteur des Jacobins noirs », L’homme et la société, 1989/3, s. 115-121.

[14]Alıntılayan C. Robinson, Black Marxism, op.cit, s. 423

[15]Hersch Mendel, Mémoires d’un révolutionnaire juif, Presses universitaires de Grenoble, 1982, s.73. 

İmkânsız buluşma: Malcolm X’in mücadelesi, iktidarın aklı – Emre Tansu Keten

“Bana bir kapitalist gösterin, size kan emicinin kim olduğunu göstereyim” diyen Malcolm, İngiltere’deki Asyalılar gibi, Müslüman olmayan, ancak ırkçılığın muhatabı olan herkesle dayanışma göstermiştir. Irkçılığın kapitalizmle olan kan bağına vurgu yapan Malcolm, bu nedenle devlet için büyük bir tehlike arz etmeye başlamış, FBI’ın sıkı gözetiminde olmasına rağmen konuşma yaparken, kalabalık bir salonda katledilmiştir.

George Floyd’un ırkçı bir polis tarafından katledilmesinin ardından başlayan eylemler neredeyse ABD’nin tüm eyaletlerine yayıldı. Afrikalı kölelerin gemilere zorla doldurularak, ciddi bir kısmının henüz Atlantik’te hayatını kaybetmesine neden olan, uzun yolculuklar sonunda bu yeni kıtaya taşınmasıyla başlayan ırkçı zulüm tarihi, bu cinayetle birlikte kendisini capcanlı hissettirdi. Bu eylemler, baskı ve zulüm tarihinin hafızasıyla ilişkili bir şekilde bir öfke patlaması halini aldı.

Irkçılığa karşı sokağa çıkanlar dünyanın birçok yerinden vicdanlı insanlar tarafından desteklenirken, kendi siyasi çıkarlarına bir malzeme sağlamadığı sürece bu tür eylemlere ilgisiz olan AKP cenahı da, eylemler henüz dünyanın diğer ülkelerine yayılmadan, eylemlere destek sunan bir söylem geliştirdi. AKP’liler tarafından yazılan yazıların ve yapılan paylaşımların temel figürü ise Malcolm X oldu. Bu hafta iktidar mahfilinde yer alanların bu eylemlere yönelik tepkilerini ve Malcolm X’in, gerçekten yerli ve milli İslamcılar tarafından oturtulan yerde mi olduğunu tartışalım derim.

Hapishaneden liderliğe

Malcolm Little, 1925’te yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Anne ve babası, siyah özgürlük hareketinin efsanevi lideri Marcus Garvey’in örgütünde çalışan militan insanlardır. Bu nedenle Malcolm’un çocukluğu, ailesine yönelen Ku Klux Klan terörüyle geçer. Evleri yakılır, anne ve babası sürekli saldırıya uğrar. Ergenliğinin sonuna doğru Malcolm, Harlem’e gider. İlk dönem ayakkabı boyacılığı, seyyar satıcılık gibi işlerle uğraşsa da, kısa süre sonra ABD kapitalizminin ürettiği suç çemberinin içerisinde bulur kendini, 19 yaşında hapse girer.

Hapishane’de, Wallace D. Fard tarafından kurulan İslam Milleti adlı örgütle tanışır ve dindar bir Müslüman olur. Dini kitapların yanı sıra dilbilim ve retorik üzerine çalışarak kendisini geliştirir. Köle sahiplerinin atalarına verdiği ismi reddetmek için Little soy ismini X ile değiştirir. Hapishaneden çıktığında kendisini tamamen İslam Milleti’nin faaliyetlerine adar. Söylev yeteneği ve karizmatik kişiliği ile kısa sürede örgütün lideri Elijah Muhammed’in sağ kolu olur. Özellikle 50’lilerin sonunda Malcolm X’in etkisi, Muhammed’i aşmaya başlar. Bu dönem bir ayrışma ortaya çıkar. Malcolm, daha sert ve daha politik bir mücadele hattını savunur ve vaaz ederken, Muhammed politikadan uzak durmaya çalışır, ırkçı şiddet karşısında artan radikalizmi dizginlemek için çabalar.

Malcolm otobiyografisinde bu dönemi şöyle anlatır: “Şu Müslümanlar sert konuşuyorlar, ama işin ucu Müslümanlara dokunmadıkça bir şey yapmıyorlar”. Kennedy suikastı sonrasında Muhammed yas ilan edip, örgüte sessizlik emri verirken, Malcolm, Kennedy’nin ettiğini bulduğunu demeye getirir ve örgüt tarafından ceza alır, bunun üzerine İslam Milleti’nden istifa eder. Yaklaşık bir yıl sonra ise, İslam Milleti üyeleri tarafından, FBI’ın ve polisin sistemli göz yummasıyla katledilir. Öldürüldüğünde 39 yaşındadır.

Özgün bir İslam anlayışı

Malcolm Little’ın Malcolm X olmasında İslam Milleti’nin ve İslam’ın rolü çok büyüktür. Ancak İslam Milleti’nin İslam anlayışı, “heretik” olarak tanımlanabilecek düzeyde, İslam’ın birçok mezhebinden tamamen farklıdır. Örgütün kurucusu Fard’ın ortaya koyduğu, ardından Muhammed’in geliştirdiği bu anlayışa göre, siyahlar Allah’ın seçkin kullarıdır ve beyazlardan üstündürler. Bazı kafir bilim adamlarının (Yakup) günahları sonucunda ortaya çıkan beyaz şeytanlara karşı mücadele eden siyah Müslümanlar, tamamen siyahlardan oluşan bir ülke kurmak zorundadırlar. Elijah Muhammed, sadece bir örgüt lideri değil, bir peygamberdir.

İslam’ın bu özgün yorumunun temel nedeni dinin hayattan çıkmasıdır. Siyahlar, beyaz egemenliğe karşı verdikleri mücadelede, dini alanı da dönüştürmüştür. Siyah İsa’nın keşfedildiği, Hıristiyanlığın benzer bir özgünlükle yorumlandığı siyah kiliselerden, Etiyopya İmparatoru Haile Selassie’nin (Ras Tafari) peygamber ilan edildiği, Hıristiyanlık ile Musevilikten birçok temayı aynı potada eriten Rastafaryanizme kadar birçok cemaat ya da başlı başına din, siyah mücadelesinin dinamikleri sonucu ortaya çıkmıştır. İslam Milleti de, beyaz ve sömürgeci güçlerle özdeşleşen Hıristiyanlığa karşı İslam’ın tercih edildiği, ancak siyah bir İslam’ın da icat edildiği bir örnektir.

Bizim yerli ve milli İslamcılarımızın anlatmayı sevdiği hikâye, Malcolm’un bu heretik İslam’a karşı Sünni İslam’ı savunduğu için örgütten ayrıldığı, sonrasında Hacca giderek ümmetin evladı olduğu yönündedir. Oysa, Malcolm’un örgütten ayrılmasının başat nedeni, radikal, şiddet kullanmaktan imtina etmeyen ve politik bir siyah hareketini savunması, Muhammed’in bunun karşısında durmasıdır. Yani ayrım dini değil politiktir.

Malcolm’un örgütten ayrıldıktan sonra Hacca gittiği bir gerçektir. Ancak bu tarihten itibaren Malcolm rotasını tamamen Afrika’ya yönlendirmiş, ümmetçilik değil Pan-Afrikanizm doğrultusunda politikasını şekillendirmiştir. İslam Milleti gibi güçlü bir örgütten ayrıldıktan sonra İslam içi bir arayışa girmek politik bir tercihtir. Malcolm, ayrılık sonrası kurduğu Müslüman Cami Hareketi’ni değil, bundan sonra kurduğu Afro-Amerikan Birlik örgütünü büyütmeye çalışmış, başta sivil haklar hareketi ve Marksist yapılar olmak üzere diğer hareketlerle işbirliği geliştirmiştir. Onun bu dönemini dini arayışları değil, politik arayışları belirlemiştir.

“Bana bir kapitalist gösterin, size kan emicinin kim olduğunu göstereyim” diyen Malcolm, İngiltere’deki Asyalılar gibi, Müslüman olmayan, ancak ırkçılığın muhatabı olan herkesle dayanışma göstermiştir. Irkçılığın kapitalizmle olan kan bağına vurgu yapan Malcolm, bu nedenle devlet için büyük bir tehlike arz etmeye başlamış, FBI’ın sıkı gözetiminde olmasına rağmen konuşma yaparken, kalabalık bir salonda katledilmiştir. Malcolm’un mirası da, ABD’de Sünni bir Müslüman hareketinde değil, Kara Panterler Partisi gibi radikal siyasi oluşumlarda cisimleşmiştir. KPP’nin militanlarından Mumia Ebu-Cemal’in dediği gibi, bu gençler kendilerini Marksist-Leninist ve Malcolmist olarak tanımlamıştır (Biz Özgürlük İstiyoruz, çev. Mehmet Harmancı, Agora Kitap, 2004, s.77).

Adalet, eşitlik ve özgürlük

Dünyadaki olayları kendi siyasetine yaradığı noktada destekleyip, lanetleyen yerli ve milli İslamcılığımız için Malcolm X, neredeyse baştan kurgulanmış, ABD’li bir Müslüman imgesidir. Oysa Malcolm, beyaz üstünlükçü bir sisteme kafa tutarken, diğer yandan dini kullanarak kendisini zengin eden, siyahları ekonomik ve cinsel olarak sömüren dinbazlara karşı da mücadele etmiştir. Onun sözleri “selam ve dua ile” değil “adalet, eşitlik ve özgürlük” sloganlarıyla son bulmuştur.

AKP’lilerin ABD’deki ırkçılığa, baskıya, adaletsizliğe karşı başlayan eylemleri desteklemesi tamamen araçsal, gündelik siyasal bir söylem geliştirmek amacıyladır. On kişilik basın açıklamalarının bile polis şiddetiyle dağıtıldığı, ifade özgürlüğünün tutuklama silahıyla darmadağın edildiği, seçilmiş belediye başkanlarının idari kuvvetle makamlarından alınıp hapse atıldığı, KHK’lar ile yüz bini aşkın insanın apartheid benzeri bir sistemle sivil ölü haline getirilmek istendiği, polis şiddetinin açıkça teşvik edildiği bir ülkenin muktedirleri, bu tür eylemleri kendi suçlarını meşrulaştıran, normalleştiren, aklayan bir fırsat olarak görmektedir.

Eylemlerin arkasında dış güçleri ve komplocu örgütleri arayan, toplumun kültürel kutuplaşmasını derinleştirmek için elinden geleni yapan, eline İncil’i alıp kilise önünde poz veren, destekçilerini sokaklara davet eden Trump’ın mı, yoksa “nerede eşitlik, özgürlük ve adalet için mücadele eden varsa onların yanındayım” diyerek isyan kuşağına ilham olan Malcolm X’in mi iktidar mahfillerinin yakınına düştüğü, cevabı çok zor olmayan, bir sorudur.

Dünyanın dört bir yanında, çıkarlar değil ilkeler doğrultusunda sokaklara çıkanların yoldaşlığı, kanlı bıçaklı görünenler dahil, bütün muktedirleri tek bir kampta toplayacaktır, er ya da geç.

Kaynak: Gazete Pencere

Sosyalistlerden ABD Halkının Mücadelesine Destek: “George Floyd için Adalet!”

Başlangıç Kolektifi, İşçi Demokrasisi Partisi, Sosyalist Emekçiler Partisi ve Sosyalist Demokrasi için Yeniyol, Istanbul’da Trump Towers’ın önünde yaptıkları basın açıklamasında “biz bu mücadeleleri kendi mücadelemiz olarak görüyoruz” diyerek Floyd’un öldürülmesinin münferit bir olay olmayıp ABD’deki kurumsal ırkçılığın bir sonucu olduğunu vurguladılar.

Basın açıklamasın tam metni şöyle:

George Floyd için Adalet! ABD halkının mücadelesiyle dayanışma!

25 Mayıs’ta Minneapolis şehrinde George Floyd’un polisler tarafından sekiz dakika boyunca boğazına bastırılarak vahşice katledilmesi, ABD’de eşi görülmedik bir kitlesel protesto dalgasını beraberinde getirdi. Sorumluların cezalandırılması talebiyle başlayan protestolar, kolluk güçlerinin sert müdahalesi ve ABD hükümetinin olaya karışan polisleri kollayan tavrı sonucunda bütün eyaletlere yayılan militan ve öfkeli bir karaktere büründü. Bu gösteriler, boyutları ve sokakları dolduran insanların kararlılığı bakımından 1960’ların büyük isyan dalgasıyla karşılaştırılabilir ve 2014’ten beridir devam eden Black Lives Matter hareketinin daha radikalleşerek büyüdüğünü göstermektedir. 

George Floyd’un öldürülmesi münferit bir olay değildir ve ABD’deki kurumsal ırkçılığın bir sonucudur. ABD’de bir siyahın polis tarafından öldürülmesi, bir beyaza göre üç kat daha olasıdır. Yetişkin siyah erkeklerin dörtte biri hayatlarında bir defa ya polisi şiddeti ile karşılaşmakta ya da basit bir gerekçeyle tutuklanmaktadır. Sağlık, eğitim ve konut hakkına ulaşmada maruz kaldıkları ayrımcılık her gün karşı karşıya kaldıkları ırkçı şiddetin bir parçasıdır. Amerikan kapitalizmi yoksul siyah halkı içererek değil; sürekli dışlayarak, hapsederek ve sömürünün en katmerlisine tabi tutarak ayakta kalmaktadır. 

İsyanın büyümesinin bir diğer nedeni de 100 binden fazla insanın ölümüne neden olan bir sağlık krizi ve sadece iki ayda 40 milyon insanı işsiz bırakan bir kapitalist kriz ortamı içinde ortaya çıkmasıdır. Koronavirüs pandemisi kapitalizmin bütün çelişkilerini ortaya sermiştir. Bu nedenle çoğunluğu genç, işsiz veya düşük ücretlerle çalışmaya mahkum edilmiş milyonlarca beyaz Amerikalı, bu eylemlerde yoksul siyah halkla birlikte yürümektedir. ABD egemen sınıfının iki partisinin de göstericileri eve dönmeye çağırmalarının nedeni isyanın ırkçılığa karşı olduğu kadar sınıf öfkesini de yansıtmasıdır. Bu öfkenin kurucu bir güce dönüşmesi durumunda tüm sistemi altüst etme potansiyeline sahip olacaktır. 

Amerika Birleşik Devletleri’nin tarihi yayılmacılığın, sömürgeciliğin, ırkçılığın tarihi olduğu kadar bunlara karşı direnen siyahların, azınlıkların, işçi ve emekçi sınıflarının da mücadele tarihidir. Biz bu mücadeleleri kendi mücadelemiz olarak görüyor, emperyalizmin bağrında ortaya çıkan bu büyük isyanı, hepimiz için umut ve esin kaynağı olarak değerlendiriyoruz. 

Ancak enternasyonal dayanışma burada da ırkçılığa ve faşizme karşı mücadeleyi gerektirir. Türkiye’nin şimdi bulunduğu topraklarda yaşamış ve hala yaşayan halkların, cinslerin, cinsel yönelimlerin, işçi ve emekçilerin, tüm ezilen ve sömürülenlerin de sistematik olarak ayrımcılığa maruz kaldığını biliyoruz. İktidarların ve sermayenin ayrımcılığı saklamaya, üstünü örtmeye dönük olarak kullandığı hiçbir yöntem bu ayrımcılıklara karşı birlikte mücadele etmemizi engelleyemeyecek. Bizler, dünyanın her yerindeki siyahlar ve beyazlar, Kürtler ve Türkler, LGBTİ+’lar, kadınlar, ezilenler, işçiler, göçmenler, kapitalizme karşı hep birlikte mücadele edeceğiz. 

Yaşasın halkların kardeşliği!

Yaşasın enternasyonal dayanışma!

İmzacı kurumlar:

Başlangıç Kolektifi

İşçi Demokrasisi Partisi

Sosyalist Demokrasi için Yeniyol

Sosyalist Emekçiler Partisi

Basın Açıklamasına Çağrı: George Floyd için Adalet! ABD Halkının Mücadelesiyle Dayanışma!

Geçtiğimiz hafta George Floyd’un polisler tarafından vahşice katledilmesi, ABD’de eşi görülmedik bir kitlesel protesto dalgasını beraberinde getirdi. Bu isyan, ABD devletinin temellerini oluşturan ırkçılığa yönelik tepki ile ABD emperyalizminin baskıcı ve emekçileri açlığa sürükleyen politikalarına karşı biriken öfkeyi birleştirdi. Trump yönetimi ise bu öfkeyle ayaklanan kendi emekçi halkına yoğun bir devlet şiddeti ile karşılık veriyor. Bu topraklarda yaşayanların yakından tanıdığı bu baskı politikalarına karşı, emek ve demokrasiden yana tüm kurumları ABD halkının mücadelesiyle dayanışmak için düzenleyeceğimiz basın açıklamasına çağırıyoruz. 5 Haziran Cuma günü 18.00’da Mecidiyeköy Trump Towers önünde buluşuyoruz.


Başlangıç Kolektifi
İşçi Demokrasisi Partisi
Sosyalist Demokrasi için Yeniyol
Sosyalist Emekçiler Partisi

Hayatta ve Mirasında Malcolm X – Kwame Somburu

George Floyd’un ırkçı bir polis tarafından katledilmesinin ardından tüm ABD’ye yayılan kitlesel eylemler, siyahlara yönelik dört yüz yıllık baskı ve zulüm tarihini zihinlerde yeniden canlandırdı. Bu eylemleri, kendi suçlarını unutturmak için bir fırsat olarak gören AKP’liler, Malcolm X fotoğrafları eşliğinde isyanları destekleyen paylaşımlarda bulunmaya başladılar. Oysa Malcolm X, AKP’nin baskı, talan ve adaletsizlikle özdeş politikalarının tam karşısında yer alabilecek bir figürdür. Türkiye’deki ve Orta Doğu’daki İslam anlayışıyla en ufak bir ortak noktası olmayan İslam Ulusu örgütünün içerisinde yetişen, ardından bu örgütün yozlaşmış yapısına karşı bayrak açarak enternasyonalist bir çizgiye sahip çıkan Malcolm X, İslam Ulusu’na üye İslamcı militanlar tarafından katledilmeden önce sosyalist hareketlerle sıkı bir işbirliğine girmişti. “Bana bir kapitalist gösterin, size kan emicinin kim olduğunu göstereyim” diyerek ırkçılık ve kapitalizm arasındaki ilişkiye dikkat çeken Malcolm X, Elijah Muhammed başta olmak üzere, dini kendi çıkarları için araçsallaştırıp zengin olan ve kendi tiranlıklarını yaratan herkesin tam da karşısında yer alan bir adalet, eşitlik ve özgürlük savaşçısıdır. Bu yazı, Malcolm X’in 50. ölüm yıldönümü vesilesiyle, Kwame Somburu tarafından kaleme alınmıştır. –İmdat Freni

Malcolm X nevi şahsına münhasır biriydi. Ufak Malcolm’dan, dünya çapında tanınmış Malcolm X’e – hayatının son döneminde geliştirdiği her tür ulusal/uluslararası baskı, sömürü ve ayrımcılığa karşı tavizsiz karşıtlığı ile birlikte – dönüşümü tam anlamıyla istisnai idi.
 
Malcolm asla bir suçlu değildi. Bana göre, onun erken yaşlarındaki anti-sosyal davranışları dünyada var olagelmiş en mücrim, gayri-insani, riyakâr yönetici sınıfı ve toplumu tarafından kriminalize edilmesinin ürünüydü. İslam Ümmeti (İÜ) onun olumlu bir biçimde erken gelişmesinde önemli bir yere sahipti. Elijah Muhammed’i diğer birçok İÜ temsilcisi ile beraber üç defa gördüm ve dinledim ve iki yıl boyunca Muhammad Speaks’in haftalık sayılarındaki her kelimeyi okudum. Ayrıca Harlem’de düzenlenen birçok toplantıya katıldım.
 
Malcolm’ın entelektüel merakından, insanlığından ve dünya çapındaki muhtelif sosyal adaletsizliğe dair süratle biriktirdiği bilgisinden etkilenmiştim. Yalın gerçeği anlatmaya ve yapısal eşitsizliğin temellerini teşhir etmeye çabalıyordu. Bu çabanın Afro-Amerikalıların özgürleşmesinin ilk adımı olduğunu hissediyordu, fakat daha sonra bir dünya şahsiyeti oldukça bunu bütün insanlığın kurtuluşunun ilk aşaması olarak düşündü. Onun için bilgi, birlik ve militan inat zalim toplumu karşıtına dönüştürecek anahtarlar idi.
 
Malcolm, emsalsiz bir entelektüel merakı ve her tür baskı ve ayrımcılık karşıtı kavgaya sürekli ve sınırsız bağlılığı temsil ediyordu. Bu bağlılık İÜ içince mümkün olmadığı noktada, başkan John F. Kennedy suikastı ardından Malcolm’ın yaptığı “tavukların eve tünemesi” yorumundan dolayı, Malcolm İÜ’den ayrılmak zorunda kaldı. Müslüman Camisi ve Afro-Amerikan Birliği Örgütünü inşa etmeye başladı.
 
Malcolm’ın Afrika ve Orta Doğu yolculukları onun üzerinde derin etkiler bıraktı. Bu yolculuklar onun görüş açısını genişlettiği gibi sınıf bilincini de derinleştirdi. Sömürgeciliğe, kapitalizme ve emperyalizme tereddütsüz karşı durdu. Mekke’den dönüşünün hemen ardından Sosyalist İşçi Partisi tarafından 29 Mayıs 1964’te düzenlenen Militan Emek Forumu’ndaki bir panelde “Kan Kardeşler” diye bilinen o meşhur konuşmasını yaptı. Konuşması beyazları öldürmeyi amaçlayan Harlem merkezli bir nefret çetesinin farz edilen mevcudiyetine bir tepkiydi. Malcolm bu hayali çeteyi Afrika’da sömürgeciliğin halka nasıl zulmettiğine dair öğrendikleri bağlamında tartıştı ve Harlem’daki polis teşkilatını işgalci bir ordu olarak tanımladı. Irkçılık ile kapitalizm arasındaki bağa vurgu yaptı:
 
 “Sömürgeci ülkelerin birçoğu aynı zamanda kapitalist ülkelerdi ve kapitalizmin son kalesi Amerikadır. Beyaz bir insan için kapitalizme inanıp ırkçılığa iman etmemenin imkânı yoktur. Irkçılıktan arındırılmış bir kapitalizm mümkün değildir… Ve eğer bir gün birini bulup onunla muhabbet ederseniz ve eğer o kişi perspektifinde ırkçılığa yer olmadığına dair sizi ikna ederse, bilin ki bu kişi ya sosyalisttir ya da siyasi felsefesi sosyalizmdir.”
 
Ben de oradaydım ve Özgürlük Şimdi Partisi’nin (Freedom Now Party) Harlem şubesinin çalışmalarına dair iki dakika konuşma şansı buldum. O zaman (ve 1979’a kadar) Paul Boutelle’yi ismim olarak kullanıyordum ve partinin Harlem şubesinin başkanıydım. Ağustos 1964’te Harlem’da kamu önünde konuşmam yasaklandı ve partinin senatör adayı olarak konuşmaya giriştiğimde tutuklandım.
 
Aynı yılın ilerleyen aylarında, Malcolm X Afrika’ya döndü ve 19 haftasını Orta Doğu ve Afrika’da yolculuklar yaparak geçirdi. Suikastından üç aydan da daha az bir süre önce Amerika’ya geri döndü. Yolculukları boyunca, Afrika’da özgürlüğünü henüz kazanmış, kapitalizmi reddedip sosyalizme yönelen ülkelere şahit oldu. Bunu olumlanması gereken bir gelişme olarak gördü. 29 Kasım’da Audubon dans salonunda Malcolm için düzenlenen eve dönüş toplantısında Afrika’da hali hazırda gerçekleşmekte olan değişime dair rapor sundu. 1964’te Sosyalist İşçi Partisi tarafından başkanlık adayı gösterilen Clifton DeBerry tarafından takdim edildikten sonra, Malcolm “bu bir devrim çağıdır” diye konuşma yaptı.
 
Tarihte var olagelmiş en mücrim yönetici sınıfı, Malcolm’ın “Ben” yerine “Biz”i demokratik bir şekilde temsil eden bir devrimci hareketin gelişiminde etkili olmasından önce tasfiye edilmesi gerektiğini kısa süre içinde anladı. 21 Şubat 1965’te oğlum ile birlikte Audubon dans salonuna geldiğimde polisin var olmadığını fark ettim. Hatta güvenlik görevlilerinden birine polisin olağandışı yokluğunu belirttim. Malcolm’ın sahneye gelmesinin hemen ardından, 400 kişinin bulunduğu dans salonunda benim hemen yanımda bir itişme başladı. Birinin “ellerini cebimden çek” diye bağırdığını duydum. Bu oyalama devam ederken ve güvenlik görevlileri kargaşaya doğru yönelirken, sis bombası infilak etti ve Malcolm’a defalarca ateş edildi.
 
Sadece, kalabalık tarafından salonun dışında hırpalanan Talmadge Hayer gözaltına alındı ve kayda geçirildi. Başka bir adam polis arabasına konularak uzaklaştırıldı. Kimdi bu ikinci adam? Bu kişiye New York Times ve New York Post’un ilk nüshalarında değinildi, fakat daha sonraki sayılarda sadece gözaltına alınan kişiden bahsedildi.
 
Salonda bulunan birçok kişi gibi, silah sesini duyar duymaz, oğlumu tutup öne doğru hızla eğildim. Tüm bu kargaşanın içinde dahi, birçok kişi Malcolm’ın öldüğünü sezinledi. Daha sonra adli tabipler üç farklı silahtan 21 yara saydılar.
 
Anma konuşmasında Ossie Davis Malcolm’ı “ışıldayan siyah prens” diye tanımladı. Cinayet esnasında, Malcolm’ın devrimci fikirleri henüz gelişmekte idi. ABD’deki ırkçılığının derinliklerini deşiyor ve ayrımcılığı alt etme mücadelesini enternasyonal insan hakları ve özellikle de Afrika ve Karayipler’de gelişmekte olan kurtuluş mücadeleleri ile bağdaştırıyordu ve siyasi aktivistlere, şairlere, müzisyenlere ilham veriyordu.

Birleşik Devletler ve Irkçılık – Nefes Alamıyoruz: Irkçı Polis Şiddetine Karşı İsyan

Beyaz Saray’ın önü de dahil olmak üzere Minneapolis ve diğer şehirlerdeki ayaklanma ve gösteriler, silahsız bir Siyah olan George Floyd’un Beyaz Minneapolis polis memurları tarafından 25 Mayıs’ta öldürülmesi ve olayın videoya kaydedilmesi ve ardından yerel ve federal savcıların bu polisleri  tutuklamakta tereddüt etmesi, ve son zamanlarda rapor edilmiş yaygın ırkçı şiddet vakalarının hemen akabinde ortaya çıktı.

30 Mayıs itibariyle , genç, maskeli ve sokaklarda ilerlerken sosyal mesafeyi korumaya çalışan, pek çok kültürel kimlikten protestocuların katıldığı gösteriler birçok şehre yayıldı. Gösterilerin bazıları yerel veya ulusal kuruluşlar tarafından,  diğerleri ise farklı yerlerde öldürme ve protesto görüntüleri üzerine harekete geçti. Floyd’un cinayeti, en azından 2014 yılında Missouri, Ferguson’da Michael Brown’un öldürülmesine , hatta daha da önce 1991’de Los Angeles polisi tarafından Rodney King’in dövülmesine – ki ilk kez görüntü altına alınmıştır- kadar uzanan bir dizi Siyah’ın polis tarafından öldürülmesinin sonuncusudur.

Covid-19 salgınının son haftalarda ve son aylarda hastalık ve ölüm oranlarının korkunç istatistik tablosu ortaya çıktıkça, Beyazlar dışındakilerin sağlık krizinin ana kurbanları olduğu açıkça görülmüştür. George Floyd  cinayeti, pandemi sırasında polis vahşetinin karantina tanımadığını göstermektedir.

Siyahken Koşmak veya Siyahken Kuş Gözlemek

Şubat ayında, Ahmaud Arbery adlı genç bir Siyah, Georgia’nın Brunswick yakınlarındaki evinin yakınında koşarken, biri eski polis, üç beyaz zorba tarafından etrafı sarılarak “sivil tutuklama” yapılmaya kalkılmıştı.  Bir tanesi av tüfeği ile 3 kez ateş ederken, diğeri üzerine doğru tabanca tutuyordu. Olay, üçüncü bir beyaz sivil katılımcı tarafından videoya alınmasa, Georgia Soruşturma Bürosu önce ikisini sonra da üçüncü zorbayı tutuklamak için devreye girmeyecekti.  Zorbaların haftalarca cezasız kalmasına izin veren yerel “güvenilir çocuk (good old boy)” ağı, 1964 Özgürlük Yazı’nda insan hakları aktivistleri Cheney, Goodman ve Schwerner’in  Mississippi’deki yerli zorba ve polis memurları tarafından öldürülmesi olayını hatırlatıyor.

George Floyd’un öldürülmesinden sadece birkaç gün önce, New York Central parkta çekilmiş başka bir videoda görülen; Beyaz bir kadının, Sıyah bir kuş gözlemcisinin kendisinden köpeğini park kurallarına uygun bir biçimde gezdirmesini rica etmesine verdiği tepki, polisi aramakla tehdit ederek, onlara hayatının Afrika kökenli bir Amerikalı tarafından tehdit altında olduğu şeklindeydi. Kadın ve onun sözde Siyah kurbanı, ortak bir soyadının rastlantısından daha fazlasını paylaştı: her ikisi de, söz konusu suçlamada polisin, savcıların ve ana akım basın tarafından kimlerin sözünün geçtiğini anladı. Ürpertici bir ironide, bu olay, 1989’da beyaz bir kadın yatırım bankacısına tecavüz edip dövmekle suçlanan beş siyah erkeğin, “Central Park Beşlisi”nin yanlışlıkla suçlandığı, mahkum edildiği ve hapse atıldığı aynı parkta gerçekleşti.

ABD toplumundaki bu çirkin ırk ve cinsiyet gerçeğinin imtiyazlı bir beyaz insan tarafından bu şekilde sömürülmesi, tek başına sadece Minneapolis’te patlayan öfkenin hanesine yazılabilir. Benzer  zamanlarda, Siyah bir sağlık çalışanı olan Breonna Taylor, Louisville, Kentucky’deki yatağında yanlış bir emir uygulayan polisler tarafından vurularak öldürüldü. Arbery ve Floyd cinayetleri ve son Central Park olayı, video kayıtları yapılmamış olsaydı, halkın dikkatini çekmeyecekti.

George Floyd’un kaydedilen “Nefes alamıyorum” yakarışı, 2014’te New York şehir polisi tarafından öldürülen Eric Garner’ın cinayetini acı bir biçimde hatırlatıyor. Yerel polis işbirliğiyle gerçekleşen linçler, Beyazların varoluşları için akla gelebilecek en hafif suçlar için bile Siyahlara karşı polisi arama ayrıcalıklarının hazırda bulunması ve silahsız Siyahlara karşı işlenen polis cinayetleri, ABD’de Siyahların gördüğü muamelenin sadece bazılarına örnektir.

Bunu teşvik eden siyasi iklim, bizleri yöneten taraflardan birinin ülkedeki en ırkçı ve gerici güçlerle açıkça flört ederek zımni suç ortaklığı yapan bir başkan tarafından ve diğerinin içi boş ve etkisiz muhalefeti ateşlenmektedir.

Bundan sonrası Ateş

Afro-Amerikanlara yönelik şiddet olayları, birkaç yılda bir, şehirlerin yakılması ve mağazaların yağmalanmasının eşlik ettiği, keder ve öfke patlaması noktasına ulaşmaktadır. 1965 Watts, 1967 Detroit isyanları ve 1968 yılında Martin Luther King Jr.’ın suikaste uğramasının ardından birçok şehirde gerçekleşen isyanlar ile 1991 yılında, Rodney King’i döven polislerin beraat ettirilmesinin ardından Los Angeles’ta yaşananlar buna örnek gösterilebilir.

Minneapolis polis merkezinin ateş verilmesi ve burayı çevreleyen sokakların geçici olarak eylemcilere terk edilmesi büyük bir sembolik önem taşımaktadır. Siyah topluluğunun mahallelerinde yer alan polis merkezleri, polisin bir kamusal güvenlik kaynağı olmaktan çok bir işgal gücü olduğunu sürekli hatırlatmaktadır. Eylemciler, maruz kaldıkları zulmün fiziksel bir sembolü olan Minneapolis polis istasyonunu yakan alevlerin gölgesinde dans ettiler. Birkaç saat boyunca sokaklar, orada yaşayan insanlara ait oldu.

Bundan sonra, isyanların yol açtığı maliyetin, nasıl sadece siyah topluluğuna zarar vereceğini anlatan liberal ve muhafazakâr sözcülerden oluşan alışıldık baş ve parmak sallama korolarını görmeyi bekleyebiliriz. Bu da bir örtbas etme yöntemidir. Şehirlerde ortaya çıkan isyanlar, siyahların ve diğer beyaz olmayan toplulukların, ırkçı şehirlerde yüz yüze kaldığı korkunç yaşam koşullarının nedeni değil sonucudur. On yıllardır, şehir merkezlerindeki beyaz yerleşimler, özel sermaye aktarımları ve kamusal fonlarla gelişirken ve beyazlar iyi finanse edilmiş eğitim ve güvenlik imkânlarının tadını çıkartırken; gettolara kredi verilmemesi, bu bölgelerden sermaye kaçışı, konut ayrımcılığı ve ırkçı kapitalizmin diğer uygulamaları, birçok siyah mahallesini işsizlik, umutsuzluk, şiddet ve resmi ihlalin merkezlerini haline getirmiştir.

Minneapolis 3 no’lu polis merkezinin közleri hala için için yanarken, nefes alamayan toplumun içindeki öfke de aynı şekilde yanmaya devam etmektedir. Bu isyanlar, sosyal ve ırklar arası adalet oksijeni için bir feryattır. Nasıl ki, Afro-Amerikanlara yönelik sömürü, baskı ve ayrımcı şiddet son dört yüz yıllık tarihe geniş ve derin bir şekilde uzanıyorsa, bunun çözümleri de bu kadar kapsamlıdır. Bu çözümlerin başlangıcı, polisin uyguladığı şiddetten devletin sorumlu tutulmasıyla ve politikacılar tarafından yüreklendirilen bu kendi kurallarını koyan kişilerin yargılanmasıyla olacaktır. Bununla beraber, siyahlar üzerindeki baskının kapsamlı sorunlarının üstesinden gelmek, ırkçı adalet ve hapishane sisteminin dağıtılması ve ilerici çevrelerde tartışılan kölelik suçları için çeşitli tazminat biçimlerini de içerebilecek, zenginliğin yeniden dağıtılması gibi derin yapısal dönüşümleri gerektirecektir.

1963 yılında siyah romancı James Baldwin, ırkçı zulme yönelik düşüncelerini yansıtan kitabına Bundan Sonrası Ateş ismini vermişti. O ateş geldi ve ancak ABD toplumunun yenilenmesi, kendi yarattığı bu eylemlerin alevlerini yatıştırabilir.

Solidarity (ABD)

Kaynak: https://solidarity-us.org/we_cant_breathe/

China Miéville: “Gardiyanların Sevmediği Kaçışçılık Değil Kaçıştır”

Kendi tanımıyla “tuhaf kurgu” yazarı ve Marksist araştırmacı China Miéville, John Newsinger ile gerçekleştirdiği bu söyleşisinde, bilimkurgu ve fantastik edebiyatın ortaya çıkarttığı klasik soru(n)lara sıra dışı cevaplar verirken, bu alanlar ile politika arasındaki kurulabilecek yaratıcı ilişkilere dair zihin açıcı görüşler de sunuyor. Edebiyata haddini aşan işlevler yüklenmemesi gerektiğini belirten yazar, dünyayı değiştirecek olanın politik mücadele olduğunu söylerken, bir devrimci sosyalist olarak bu mücadelenin içerisinde yer almaya devam ettiğini vurguluyor. Miéville, Yordam Kitap tarafından yayımlanan kurgu kitaplarının ardından, Ekim Devrimi’nin hikâyesini anlattığı Ekim isimli kitabıyla büyük bir beğeni toplamıştı. –İmdat Freni

JN: Fantezi edebiyatı sosyalistlerin neden ilgisini çekiyor?

China: Fantezi ilgimi çekti çünkü onunla büyüdüm ve -korku ve bilim kurgu (BK) ile birlikte üç ayrılamaz biçimde bağlantılı türle birlikte- hala okumayı çok sevdiğim şeyler.

Genel olarak sosyalistler için, bana öyle geliyor ki üç ana sebep var. Birincisi kitle kültürü meselesi. Çok satanlar listesine bakın: Stephen King, J.K. Rowling ve Terry Pratchett neon ışıklarla tepede duruyor. Tolkien yüzyılın en popüler yazarlarından biri. Bence neden bazı sanatsal biçimler ve türlerin popüler olduğuyla ilgilenmeli ve onları anlamaya çalışmalıyız.

İkinci unsur da fantezi, BK ve korkunun ana akım eleştirmenler tarafından tamamen bayağı ve alt edebi görülüp aşağılanması. Bence sosyalistler, karşı kültürler, alt kültürler ve ‘kibar’ lezzete alternatif olanlara antenlerini yükseltmeliler. “Kalite”nin yarı resmi hakemleri bize ne zaman cılızca örtülmüş züppelikleriyle bir şeyin asaletlerinden aşağı olduğunu söyleseler bundan şüphe ederim. (Marjinalliğin otomatik bir kalite rozeti olduğunu söylemiyorum elbette.)

Son olarak ve en ilginç biçimde, radikal politika ile fantastik kurgu arasında garip bir yakınlık var gibi görünüyor. Bazı türden ciddi sol politikaları olan birtakım fantezi ve BK yazarları mevcut. Iain Banks bir sosyalist, Ken MacLeod ve Steven Brust Troçkist, Ursula Le Guin ve Michael Moorcock sol anarşist, ve William Morris’e ve daha öncesine uzanan birçok başkaları da var. Fantezinin muhtemelen sanattaki en yüksek noktası ve taraftarlarının birçoğu sistematik sosyalist siyaseti estetiklerinden ayrılmaz kabul ettiği bir hareket olan Gerçeküstücülüğe bakın. Tabii ki politik olmayan ya da sağcı olan çok sayıda mükemmel fantezi yazarı da var, ancak bence azınlığın boyutu en azından, yazım türüyle radikal ya da yıkıcı estetiğe yönelim arasında bir alâka olup olmadığı sorusunu sormayı gerektiriyor.

JN: Marksistler fantezi ve bilim kurgu hakkında neler söylediler?

China: Muhtemelen en etkili Marksist tutum, BK teorisyeni Darko Suvin’in Bilim Kurgu’nun Metamorfozları‘ndakidir(1979). [Suvin] İlerici burjuvazi projesinin özellikle emekleme dönemiyle ilintili olduğunu düşünerek BK’nin politik olarak arkasında yer alıyor. BK’nin akılcı/bilimsel bir zihniyete göre çalıştığını, ancak yaratıcı tahminlerde bulunabilmek için zaman ve mekâna yabancılaşmayı içerdiğini, yani “bilişsel yabancılaşma” ile karakterize edildiğini söylüyor. Bunun aksine fantezinin ise, “bilişsel olmayan yasaların ampirik ortama uygulanmasına adanmış bir tür, bir başka hortlaklı heyecan, alt-edebi bir mistifikasyon olduğunu” savunuyordu. “Bilim kurguyla ticari olarak aynı kategoriye yığılması çok büyük bir kötülük, azgın bir sosyopatolojik fenomen” idi.

Bugünlerde duruşunu değiştirdi ve fantezi konusunda daha açık fikirli, ancak ilk formülasyonu hala oldukça etkili. Sosyalistlerle konuşurken hâlâ fanteziye şüpheyle bakan ya da onu hor gören birçok insanla karşılaşıyorum çünkü içinde sihir, hayaletler ve de başka şeyler var ve Marksistler olarak bunlara inanmıyoruz. Edebiyatta bunları gerçekmiş gibi gösteren kuşkulu bir şey görüyorlar. Bana göre bu, sanatı yanlış anlamak demek. Hayalet öyküleri yazdım ben – Bu, hayaletlere bir an bile inandığım anlamına gelmiyor. Gerçek dünyanın doğrudan bir temsili gibi davranmayan bir hikâye yazıyorum ben. İnançsızlığın askıya alınması çok mühim.

Fantazi üzerine bildiğim kitap uzunluğundaki tek diğer çalışma, José Monleon’un Avrupa’da Bir Hayalet Dolaşıyor: Fantastiğe Sosyo-Tarihsel Bir Yaklaşım (1990) eseri. Fantastik olanı, Goya’nın en meşhur resimlerinden birinin başlığından alıntıyla, “aklın uykusunun canavarlar ürettiği” (1799) gerçeğinin bir yansıması olarak görüyor. Bence bu gerçekten faydalı bir başlangıç noktası. Goya’nın resminde, uyuduğu sırada arkasındaki türlü fantastik yaratık tarafından tehdit edilen bir adam var. Monleon, Goya’nın “akıl ve mantıksızlık arasında bir neden-sonuç ilişkisi kurduğunu” söylüyor ki bence haklı.

Kapitalizmin bilimsel düşünceyi erken benimsemesi, öncesinde yaşananlara kıyasla ilerici bir durumdu, bu temelde de bunun sistemik rasyonalitenin bir zaferi olduğu ve bu sebeple buna karşı çıkan güçlerin mantıksız ya da mantık dışı olduğunu iddia etmekte. Ancak aynı zamanda kapitalizmin, kesinlikle kaçınılmaz olarak, ona karşı koyabilen ve koyması gereken güçleri kustuğunu da biliyoruz. [Kapitalizm] çeşitli şekillerde yeniden ortaya çıkan, neredeyse aklınıza gelebilecek bütün insan dürtülerini bastırır. En temelde de işçi sınıfı ve onun özgürleştirici siyasi projesini kusar ve baskılar. Sınıf çatışmasının kendisine ters olduğunu iddia eder ama aslında ayrılmaz bir parçası. Monleon, “O halde devrim hayaleti, genel olarak mantıksızlığın, özellikle de fantastik olanın yeniden ortaya çıkışının temelini oluşturuyor gibi görünüyor.” şeklinde ifade ediyor. Dolayısıyla, fantezinin “mantıksızlığı”, kapitalizmin “rasyonelliğine” bir tür nevrotik karşıtlıktır. Kapitalizmin “mantığı” kendi canavarlarını üretmektedir.

Bu çerçeveyle, fantastiğin farklı zamanlardaki kendine has şekline anlam veriyor. Eski ve modern öncesindekilerin Gotik korkuları (eski kaleler, ormanlar, mezarlıklar vb.), Gotiğin tepe noktasına çıktığı 18. yüzyılın sonlarında kapitalizmin ürettiği isyanların, hâlâ kırsal ya da yeni yeni kentleşmiş olan ve isyanları belirsiz biçimde “moderni” hedef alan (Luddizm gibi) işçi sınıfının isyanları oluşunun bir yansımasıdır. Daha sonra 19. yüzyılda, işçi sınıfı protestosu daha programlı hale geldiğinde fantastik, “canavarlarını” daha ziyade şehrin kalbinde ya da bilimsel zihniyetin bir sonucu olarak buldu (Mary Shelley’nin Frankenstein‘ı mükemmel bir örnektir).

Bence “Aklın uykusu” fikri, fantastiğin nasıl kapitalizmin akılcılığının kalbinde bu kadar inatla bulunduğunu görmede inanılmaz derecede faydalı. Hem fantastiği tarihselleştirmenize izin veriyor, hem de paradigma içinde fantastik ya da bireysel çalışmaların belirli biçimlerine yönelik daha spesifik analiz yapabilmeniz adına bolca alan bırakıyor. Monleon’un kitabını bu sebepten paha biçilmez buluyorum.

Fakat Monleon’la ilgili sorunlar var: Fazlaca tek taraflı ve fantastiğin “canavarca” olanına odaklanıyor. Daha da problematik biçimde, indirgemeci bir “baskın ideoloji” teorik paradigması kullanıyor ve fantezi edebiyatını bu temel üzerinde yargılıyor. Paradigması çok basit ve bu da fanteziye yönelik politik yargısının aşırı olumsuz olduğu anlamına geliyor. Fantezinin endişeleri yansıttığını düşünüyor fakat onu edebiyatın içine “yerleştirerek” radikal içeriğini silahsızlandırıyor: “egemen toplumun mantıksızlık imajını kontrol etme veya evcilleştirmesine izin veren bir yer değişikliği gerçekleşti.” Dolayısıyla, Gotiğin aşağı yukarı statükoyu doğrudan “savunduğunu” düşünüyor mesela.

1917’den sonra da savaş ve devrimde kapitalizm sözde ‘akılcılığını’ savunmak için kendi “vahşi irrasyonalizmine” döndüğünde, fantezinin “irrasyonalizminin” sınırlarını aştığı, genelleştirdiği ve nihayetinde irrasyonalist kapitalizmin tepkisel bir yansıması olduğunu düşünüyor. Bu, Lukacsyan bir duruş ve hem sanatsal hem de politik olarak cahilane. Kitabının son bölümünde biraz kaçamak cevaplar veriyor, ancak fantezinin kapitalist irrasyonalizm tarafından doğrudan, neredeyse besleyici bir şekilde sürdürüldüğünü ve sanki gerici bir burjuva projesinin parçasıymış gibi fantezinin de kapitalizmi sürdürdüğünü düşünüyor. “Fantastik” çok gerçek tehditleri “yansıtmıştır”; öte yandan, bu tehditlerin “doğaüstülük” ve canavarlığa dönüşebileceği bir alan da yaratmış ve böylece fantastiği sürdüren felsefi temellerin yeniden şekillendirilmesi ve sosyal evrimin gidişatının etkili bir şekilde yeniden yönlendirilmesine yardımcı olmuştur. Kitapların politiğini okuma biçimi fazlasıyla tek taraflı ve fantastik edebiyata hiç sahip olmadığı bir sosyal güç atfediyor. (Keşke olsa!)

Fantezinin kapitalizmin kustuğu gerginlikleri özellikle akut bir şekilde ifade etmesinin, onu ‘gerici’ ya da ‘ilerici’ olarak okumayı Monleon’un öne sürdüğünden daha zor hale getirdiğini düşünüyorum, ki kullanışlı bir özet olabilir fakat oldukça şematik kategorilerdir. Literatürü daha belirsiz ve karmaşık, irrasyonalizmle ilişkisi daha dolaylı ve fantastikteki eleştirel/yıkıcı alan Monleon’un iddia ettiğinden çok daha geniş.

JN: Neden fantezi edebiyatı genellikle küçük “m” ile muhafazakârmış gibi görünüyor? 

China: Fantezinin neden bu kadar muhafazakar göründüğünün hazır cevabı, uzun süredir büyük çoğunluğunun muhafazakâr oluşu. Basmakalıp ‘destansı’ veya ‘üst’ fanteziye bakarsanız, büyülü dünyalarda geçen ve oldukça aşağılık fikirleri olan bir janr görüyorsunuz. Feodalizm düzenini temel alıyorlar. Mesela bir krallığın hükümdarıyla ilgili bir problem varsa bunun sebebi, kralın bir krala kıyasla kötü bir kral olmasıdır. Köylüler ortadaysa, ezilmiş sefillerden ziyade büyük olasılıkla iyi ve basit insanlardır (kötü bir krallıksa başka). Güçlü erkekler düzgün vücutlu kadınları korurlar. Süper kahraman gibi baş karakterler, Nietzscheyen ıslak rüyalardaki karakterler gibi tarihe damgalarını vururlar fakat işler de aynı zamanda sosyal ajans yerine kader tarafından tayin edilir. Sosyal tehditler patolojiktir, içeriden doğmak yerine dışarıdan istila ederler. Ahlak mutlaktır ve karakterler -çoğu zaman tüm ırklar- sıraya girip üzerinde “iyi” ve “kötü” yazan güvercin deliklerine yuvarlanırlar.

Korkunç sayıda fazla kitap değişen seviyelerde bu stereotipe uysa da, burada genel olarak fanteziden değil, fantezi içinde belirli bir tarihsel akıştan, 1960’dan bu yana iyice büyüyen bir akımdan bahsettiğimizi hatırlamak önemlidir. Bu gelenek içinde birçok çalışmanın, daha muhafazakâr görüşlerini sorguladığı ve sarstığını da unutmamanız gerekir. Bununla birlikte, bu muhafazakârlığın kalesinin türün içinde çok güçlü olduğu doğrudur, bugünlerde çoğu insanın “fantezi” derken Tolkien sonrasındaki bu akımdan bahsettikleri de doğrudur.

İnsanlar siyasetin bir kısmını kapsalar bu harika olur, ama sanıyorum romanlarla ilk amacım bu olsaydı, bir sosyalist olarak kendim için ciddi bir hayal kırıklığına zemin hazırlıyor olurdum. Sosyalist siyaseti ileri götürebilmek için geleneksel politik faaliyet ve tartışmanın yerini başka bir şeyin alabileceğini düşünmüyorum. Acayip kurguları, hayalet öykülerini, korku çizgi romanlarını ve BK’yi tutkuyla seviyorum, ancak bunlar dünyayı değiştirmeyecekler. Bu yüzden romancı ve de aktif devrimci bir sosyalistim.

JN: J.R.R. Tolkien ve Mervyn Peake’in katkılarını nasıl değerlendirirsiniz?

China: Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi hiç şüphesiz şimdiye kadar yazılmış en çok etki eden fantezi kitabı. Yukarıda bahsettiğimiz bir tür epik kodlu, muhafazakâr ikincil dünya fantezisi için bir paradigma. Elbette Tolkien’den önce oldukça etkili olan yazarlar vardı, Robert E. Howard’ın Conan kitapları mesela, 1930’larda yazılmıştı ve politik olarak radikal oldukları da söylenemez, ancak Tolkien, çeşitli unsurları fanteziye taşıdı ve bu da onu merkeze oturttu. Yarattığı dünya için önceki yazarlardan daha ayrıntılı bir tarih, coğrafya, dilbilim, mitoloji vb. inşa etti ve anlatımını buna yerleştirdi. Tabii ki dünya yaratımı daha önce de vardı – Howard’ın Hyboria’sı, Fritz Leiber’in Nehwon’u, Clark Ashton Smith’in Zothique’i- fakat Tolkien, içsel olarak tutarlı bir ikincil dünya inşasını, kendisinin ”perili”, bizim de şimdi fantezi dediğimiz şeyin merkezi olarak gördü. 

İkincil dünyaya bazen takıntılı odaklanma 1960’lar sonrası fantezisinin tipik bir örneği. Alay etmesi kolay, ancak bence çok ilginç bir proje olabilir. Çoğu zaman büyük yaratıcılık ve mucitlik içerir ve fantezideki özellikle güçlü inançsızlığın ertelenişini etkilemek için güçlü bir yoldur. Bu yüzdendir ki fantezi hayranları tutarlılığın korunması konusunda genellikle çok nevrotiktir -kendi dünyalarında yolunu şaşıran ve kendileriyle çelişen yazarlar bundan paçayı sıyıramazlar. (Ben buna “İnek Eleştirisi” diyorum: ” (‘Geek eleştirisi’ olarak düşündüğüm şey: ‘Elfmoon beşlemesinin ikinci kitabında Redfang Dağlarının şehirden kuzeye doğru atla iki gün uzaklıkta olduğunu söylediniz ama dördüncü kitapta Bronmor’un oraya varması üç gün sürüyor…”)

Tolkien’in dünya görüşü kararlı bir şekilde kırsal, bir miktar burjuvazi, muhafazakâr, modernist, misantropik biçimde Hristiyan ve entelektüel karşıtıydı.  Bu, kurgusunda da kurgusal olmayan işlerinde de çok güçlü bir biçimde karşımıza çıkıyor. Michael Moorcock bunu Sihirbazlık ve Vahşi Romantizm(1987) adlı kitabında harika biçimde yazmıştır:

Aklın Surrey’si olan Shire’ın [başkahraman “hobbitlerin” yaşadığı yer] küçük tepe ve ormanları ‘güvenlidir” fakat Shire’nin ötesindeki bütün vahşi araziler “tehlikelidirler”… Yüzüklerin Efendisi, ahlaki olarak iflas etmiş bir orta sınıfın değerlerinin zararlı bir teyididir… Shire bir banliyö bahçesiyse eğer, Sauron [“kötü” karanlık lord] ve yardakçıları da eski burjuva öcüsüdür; bira şişelerini tel örgünün ötesine fırlatan beyinsiz futbol taraftarları- çetesidir; modern kentsel toplumun en kötü yönünün, korku dolu ve geriye özlem duyan bir sınıf tarafından bir bütün olarak temsilidir. Tolkien, Robot Çağı olarak adlandırıp karşı çıktığı şeye, elbette hiç var olmayan bir geçmişle karşı koyuyor. Modernliğe karşı sistematik bir muhalefeti yok, sadece “daha iyi günlere” yönelik korkuyla kelam ediyor. Kaosa ılımlılıkla karşı çıkıyor, bu yüzden moderniteye karşı “isyanı” aslında sadece homurtulu bir sessizlik.

Tolkien’e göre fantezi kurgusunun işlevi “teselli”. Peri Masalları Üzerine makalesini okursanız, onun için fantezinin merkezinde “mutlu son tesellisi” olduğunu görürsünüz. Böylesi mutlu bir sonun, “tekrarlayacağına asla güvenilemeyecek” “mucizevi” bir şey olduğunu iddia ediyor. Fakat bu olasılık iddiası aptalca çünkü hemen öncesinde “tüm peri masallarının [mutlu sonla] bitmesi gerektiğini, bunun en üstün işlevleri olduğunu” iddia ediyor. Diğer bir deyişle, “asla tekrarlamayacak olmaktan” çok uzak, yazar ve okuyucu, fantezi olarak nitelenebilmek için “teselli edici” mutlu bir sonun her hikâyede tekrarlanacağını bilir ve “teselli”nin bir tür politika olduğu bir fantezi teorisine sahip olursunuz. Bu tür bir fantezinin muhafazakâr olması şaşırtıcı değil. Tolkien’in makalesi, çoğu modern fantezinin tüzüğüne yaklaşabildiği kadar yakın ve Tolkien fanteziyi, okuyucuya meydan okumaktan ziyade onu sarıp sarmalayan edebiyat olarak tanımlamakta.

Tolkien’de okuyucunun, sistemik sorunların dış mihraklardan kaynaklandığı ve işlerin eski halinden memnun olan düzgün insanların sonunda kazanacağı fikri ile teselli edilmesi amaçlanır. Bu, edebi konfor gıdası şekilli fantezi. Ne yazık ki, Tolkien’in pek çok varisi -ki onun politik görüşlerini hiç paylaşmıyor bile olabilirler- bu fikirlerin çoğunu kendi fantezilerine yerleştiren pek çok mecazı sahiplendiler.

Peake kıyaslanamayacak kadar daha iyi. Yazıları dokulu ve bereketli, fikirleri karmaşık, karakterleri güvercin deliklerine girmeyi reddediyor. Gormenghast üçlemesindeki politik olaylar bazen trajik fakat asla basit değiller. Peake, ana akım eleştirmenlerin saygı gösterdiği az sayıdaki fantezi yazarından biri. Fantezi hayranları ona tapmasına rağmen Peake’in türe tam olarak oturmadığı ve çoğu fantezi yazarının aksine janr geleneğinde yazma anlayışına sahip olmadığı doğru. Aynı zamanda fantezinin hem içinde hem de dışında.

Bence yazılarına böylesi bir eşsizlik hissi veren şey de bu -Peake’in (janr içi ve dışında) kimlerden etkilendiğinin izini sürmek güç. Üstelik etkisi çok güçlü olmasına rağmen oldukça dağınık ve belirsiz süregeldi. Fantezi türüne kolayca ve tamamen özümsenen Yüzüklerin Efendisi‘nin yakınından bile geçmez örneğin.

Perdido Sokağı İstasyonu hakkında bugüne dek edilmiş en güzel laf, Yüzüklerin Efendisi yerine Gormenghast üçlemesinin türün en etkili çalışması olduğu alternatif bir dünyada yazılmış bir fantezi kitabı gibi okunduğunu söylemesiydi.

JN: Fantezi kaçışçı mı?

China: Bu, hem janr züppeleri hem de fanteziyi onaylamayan solcular tarafından fanteziye yönlendirilen olağan bir suçlama. Bu, fantezinin gerçek dünyayla ilgili olmadığı ve bu nedenle çok az değeri olduğuna dair basit bir görüş. Aynı zamanda fanteziyi savunmak isteyenlerin çoğu, türün kaçışçı olduğunu kabul ediyor ancak tüm kaçış projesini savunmaya çalışıyorlar.

Yine bu da Tolkien’den ileri geliyor. Peri Masalları Üzerine‘de şöyle diyor: “Bir adam kendini hapishanede bulup da dışarı çıkıp eve gitmeye çalışıyorsa neden küçümseyelim? Ya da bunu yapamayınca gardiyanlar ve hapishane duvarlarından başka konular hakkında düşünüp konuşuyorsa?” Fantezi yazarı Terry Pratchett bunu çok basit bir şekilde ifade ediyor: “Gardiyanlar kaçışçılıktan hoşlanmazlar.” Sorun şu ki, Michael Moorcock’un işaret ettiği gibi, gardiyanlar kaçışçılığı seviyorlar – sevmedikleri şey kaçış.

Kaçışçılıkla ilgili sorun, bir kitap okuduğunuzda veya yazdığınızda toplumun da koltukta sizinle birlikte oturmasıdır. Tarihinizden veya kültürünüzden kaçamazsınız. Dolayısıyla fantezi kitapları gerçek dünyayla ilgili değil diye “kaçtıkları” fikri saçmadır. Fantezi hâlâ sosyal gerçeklik filtreleriyle yazılmakta ve okunmakta. Bu yüzden bazı fanteziler (Swift’in Gulliver’in Gezileri gibi) oldukça doğrudan alegoriktir – ancak en sürreal ve acayip fantezi bile, kafa karıştırıcı ve net olmayan bir şekilde bile olsa, okuyucunun kendi gerçekliğine dönük farkındalığını yansıtmadan duramaz.

Mary Gentle’ın Rats and Gargoyles‘u gibi bir kitabı örnek alalım. Fantezi dünyasında geçiyor ve ırkçılık tartışmaları, endüstriyel çatışma, cinsel tutku vb. konular işliyor. Janrı yüzünden kitabın doğası gereği, hava geçirmez biçimde daha geniş toplumsal çatışmalardan kopmuş gibi görünen orta sınıf ailelerin iç çekişmelerini anlatan ve Iain Banks’in “Hampstead romanları” dediği şeylerden daha kaçışçı olduğunu söylemek cidden mantıklı mı? Sırf  “gerçek dünyayla” alakalıymış gibi davranmaları gerçek dünyayı daha dürüstçe yansıttıkları anlamına gelmiyor.

Tam olarak kitapları kafanızın içinde toplum varken okuyup yazdığınız için, Tolkien ve diğerlerinin arzuladığı “kaçış” başarısız olmaya mahkumdur. Aslında gerçek dünyayı en çok ihmal eden, onun ince örtülü ve son derece ideolojik versiyonlarına zincirli bu tür kaçışçı kitaplardır. Janrın çoğu fantezisinin sorunu, hiç de yeterince fantastik olmamasıdır. Kaçışçı ama kaçamıyor.

Yani hayır, genel olarak fantezinin doğası gereği kaçışçı olduğunu söylemenin saçma olduğunu düşünüyorum. Tolkien’den sonra janrdaki birçok fantezi kaçışçı, fakat bunun edebiyat türüyle hiçbir ilgisi yok.

Fantezi yazarı Terry Pratchett bunu çok basit bir şekilde ifade ediyor: “Gardiyanlar kaçışçılıktan hoşlanmazlar.” Sorun şu ki, Michael Moorcock’un işaret ettiği gibi, gardiyanlar kaçışçılığı seviyorlar – sevmedikleri şey kaçış.

JN: Edebi üretim ile devrimci siyaset arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz?

China: Bir roman yazdığımda bunu bir hikaye anlatmak ve okuyuculara sayfaları çevirtecek bir dünya tarif etmek için yapıyorum. Benim kitaptaki işim insanları sosyalizme ikna etmek değil – 700 sayfalık bir fantezi bunun için olağanüstü derecede verimsiz bir propaganda yöntemi olurdu. Fakat elbette politik bir kurgu yazarı olarak politik kurgu yazmam kaçınılmaz bir durum.

Kitaplarımda kesinlikle politik düşüncelere dalmaya çabalıyorum. Bu kadar muhafazakâr bir geleneğe sahip olan fantezide bunu yaparak, hem genel olarak politikayla hem de yazdığınız türün siyasetine dalış yapıyorsunuz. Kitaplarımda siyaset var çünkü bana göre bu, dünyalara doku kazandırıyor ve fikirleri araştırmayı da seviyorum. İnsanlar siyasetin bir kısmını kapsalar bu harika olur, ama sanıyorum romanlarla ilk amacım bu olsaydı, bir sosyalist olarak kendim için ciddi bir hayal kırıklığına zemin hazırlıyor olurdum. Sosyalist siyaseti ileri götürebilmek için geleneksel politik faaliyet ve tartışmanın yerini başka bir şeyin alabileceğini düşünmüyorum.

Acayip kurguları, hayalet öykülerini, korku çizgi romanlarını ve BK’yi tutkuyla seviyorum, ancak bunlar dünyayı değiştirmeyecekler. Bu yüzden romancı ve de aktif devrimci bir sosyalistim.

JN: Fantezinin devrimci sosyalizmle alakasına yönelik biraz daha açık olabilir misiniz?

China: Açıklamaya çalıştığım gibi, siyasetim de kurgu yazım gibi hayatımın merkezini oluşturuyor, fakat ikisi arasındaki ilişki her iki yönde doğrudan ve aracısız bir etki biçiminde değil. Yine de imkânsızı-fantastik olanı, insan aklı için kavramsallaştırma yeteneğinde temelden önemli ve radikal bir şey olduğunu düşünüyorum. Birçok fantezi ve BK teorisyeni buna idealist açıdan bakmaya çalışıyor. Eric Rabkin, “İnsanın ihtişamı, onun gerçeklikle sınırlı olmamasıdır. İnsan fantastik dünyalarda seyahat eder” diyor. Paradoks şu ki, aslında bu modelde gerçekliğe hapsolmuş durumdasınız, bu yüzden fantastiği düşündüğünüzde onu aşarsınız. Fantastik ve gerçeği ayıran bir model bu.

Fakat Marx’ın Kapital’deki argümanına bakın: “En kötü mimarı en iyi arıdan ayıran şey, mimarın balmumundan önce hücreyi zihninde inşa etmesidir. Her emek sürecinin sonunda, başlangıçta zaten işçi tarafından tasarlanmış olan bir sonuç ortaya çıkar, dolayısıyla teorik olarak zaten mevcuttur.” Başka bir deyişle, üretken insan eylemi gerçek-olmayanın bilinçliliğine dayanır. Dünyayı dönüştürebilmek için onun nasıl olmadığını bilmeniz gerekir.

Gerçek dünyada gerçek-olmayan; mümkün olan, henüz mümkün olmayan ve asla mümkün olmayan şeklinde ayrılır, ancak zihninizde bu ayrımlardan her zaman emin olamazsınız. Mümkün olup olmadığını bilmeksizin bir işi yapmaya kalkışabilirsiniz  – emin olduğunuz şey, arzulanan sonucun işe başladığınızda gerçek-olmayan olduğudur.

Bir başka deyişle, Marx’tan aldığım model, gerçek-olmayanın gerçekten ayrılmaması nedeniyle ana akım eleştirmenlerden farklıdır. Gerçek, gerçek-olmayana sürekli bir gönderme süreci ile şekillenir. Neyin mümkün neyin mümkün olmadığına yönelik anlayışımız, dönüştürücü kapasitemizi doğrudan etkiler. Bu kapasite genellikle gerçek ile mümkün gerçek-olmayan ya da henüz mümkün olmayan gerçek-olmayan arasındaki bir bilinç salınımıyla ilgilidir.

Fantezi farklı. Bir fantezi öyküsü anlattığınızda, imkânsız olduğunu bildiğiniz şeylerin sadece mümkün değil, gerçek de olduğunu iddia edersiniz. Bu şekilde imkânsızı yeniden tanımlayan (ya da yeniden tanımlıyor gibi yapan) bir zihinsel alan (sahte bir dünya ya da her neyse) yaratırsınız. Bu, psikolojik ve estetik açıdan radikal bir şeydir – Bize bir tür akıl hokkabazlığı yapma imkânı verir çünkü “imkânsız”ı yeniden tanımlarsanız gerçek-olmayanın kategorilerini değiştirirsiniz. Tartışmaya çalıştığım şey de şu: Marx’ın çapraz referans süreci tanımlaması sebebiyle farklı olarak, gerçek-olmayanı değiştirmeniz gerçekteki potansiyelleri düşünmenize olanak verir.

Bu süreci akıl hokkabazlığı olarak düşünüyorum, çünkü imkânsızı gerçekten yeniden tanımlamıyorsunuz (fantezinin beyanları tanımsal olarak imkânsızdır) fakat tanımladığınızı iddia ediyorsunuz (çünkü bu beyanların doğru olduğu iddia edilir). Bütün bunlar gerçeğin ardında varsayımlarda bulunmamdan ibaret. Okuduğum müddetçe acayip kurguya aşık oldum ve siyaset bilincim olduğundan beridir de solda yer aldım – yedi yıl önce beni Marksizme ve devrimci sosyalizme yönlendiren bir süreç bu. Hakkımdaki bu gerçeklerin birbiriyle bağlantılı olduklarına inanıyorum. Sebebini anladığımdan emin değilim fakat el yordamıyla kavramaya çabalıyorum.

Çeviri: Can Güler

Kaynak: http://pubs.socialistreviewindex.org.uk/isj88/newsinger.htm