İmdat Freni

admin

“Son İnsanların İlk Kuşağıyız” – Günther Anders

Burada 1960 tarihli “Sonun Zamanı” başlıklı metninden bir kesit aktardığımız Günther Anders’in (1902-1992) çalışmaları, özellikle Hiroşima ve Nagazaki bombardımanlarının yaşanmasının ardından insanlığın topyekûn imhasının mümkün olduğu koşullarda insanın durumunu kavramaya, bu durumu analiz edebilmek için gerekli kavramları icat etmeya ve Hiroşima sonrasının Marksist esinli felsefesinin temellerini atmaya odaklanır. Bugün Covid-19 felaketiyle karşı karşıya kaldığımız ve “sonluluk” bilincinin kendini mecburen bizlere dayattığı koşullarda Günther Anders’in felsefi akıl yürütmesini ve çıkarsamalarını önemsemek durumundayız. Anders’in temel çalışması İnsanlığın Eskimişliği’nin iki cildi de Türkçeye kazandırılmış durumda (İthaki yayınları çeviri: Herdem Belen, Hüseyin Ertürk, 2017 ve 2018). Günther Anders’in geniş bir değerlendirmesi için Bkz. Uraz Aydın, “Nükleer Kıyamet ve Negatif Ütopya: Günther Anders’in Apokaliptik Marksizmi”; Ayrıca yine Anders’in geç dönem önemli metinlerinden biri olan Çernobil İçin 10 Tez’e de bakılabilir. 

Varlığımız her daim geçici olmuştur fakat bugün faniliğimiz katmerlenmiş halde: “bir intermezzo’nun içindeki intermezzo’larız”.

Bugünden itibaren “intermezzo” sözcüğü yalnızca belirli bir tarihsel varoluş biçimini ifade etmiyor, yalnızca iki olay arasında yer alan bir olaya veya iki tarihsel çağ arasında yer alan bir tarihsel çağa işaret etmiyor; bundan böyle Tarih’in akışının içinde meydana gelen o aralıkları ifade etmiyor sadece. Tarih’in hangi kesiti bugün bir aralık sayılmaz ki? Çünkü bugün Tarih (kendisinin bir parçasıymışçasına) nihai, biricik ve dolayısıyla bireysel bir hadiseye indirgenme tehdidiyle karşı karşıya; böylece “intermezzo” Tarih’in kendi durumunu tarif etmek için elverişli hale geliyor.

Eskiden üzerinde “bir varmış bir yokmuş” sözcüklerinin kazınmış olduğu kapılar vardı. Ama bu yazı her zaman belirli bazı dönemlere, halklara veya insanlara göndermede bulunuyordu. Ve yalnızca bu türden belirli dönemlerin, halkların veya insanların geçip gitmesine izin verildi; her daim geriye bu yazıyı okuyacak canlıların kalması, kapının eşiğinden geçtikten sonra geriye göz atabilecek insanlar kalması sağlandı.

Günther Anders

Namevcut-varlıktan [yok-varlıktan] her zaman bahsedilmiştir ancak söz konusu olan varlığın alanındaki bir namevcut-varlıktı. Bu namevcut-varlıktan bahsedecek varlıklar olmuştur her zaman. “Bizler için bir namevcut-varlık”, “insanın hizmetinde bir namevcut-varlık” söz konusu olmuştur her zaman.

Şimdiyse bu “bizler için namevcut-varlık” dönemi sona ermiştir. Bundan böyle karşımızda bulunan bir “hiç kimse için namevcut-varlık”tır. Artık “bir varmış bir yokmuş” yazısını okuma şansına kimse sahip olamayacaktır. Ve hiçbir masal anlatıcısı insanlığın peri masallarına has varoluşunu ifade etmek için bu formülü kullanamayacaktır. Çünkü bizleri bekleyen mezarlıkta yatacak merhumlar arkalarında kimseyi bırakmayacaktır.

Şimdi imgesel olmayan şekilde anlatalım: Tarih’in içinde gerçekleşen hadiselerden farklı olarak Tarih’in kendisinin kimse tarafından hatırlanmayacağı ve sonrasına aktarılamayacağı onun bütünlüğünün (totalitesinin) “özünde” yatmaktadır. Onun namevcut-varlığı “hakiki bir namevcut-varlık” olacaktır; öylesine kütlesel bir hiçliğin namevcut-varlığı olacaktır ki, onunla karşılaştırılabilseydi bugüne dek “namevcut-varlık” adıyla sözü edilen her şey varlığın hoş bir varyantı etkisi yaratmış olurdu. “Yaratmış olurdu” diyorum çünkü bu namevcut-varlığın hiç kimse için var olması ve kimse tarafından önceki namevcut-varlıkla karşılaştırılamıyor olması onun “özünde” yatacaktır.

Eğer önceleri namevcut-varlık olarak kabul edilen ile bugün bizleri tehdit eden “hakiki namevcut-varlık” arasındaki bir karşılaştırma yapmak mümkün olursa bu herhalde yalnızca bizim kuşağımız tarafından yapılabilir. Çünkü bizler son insanların ilk kuşağıyız. Önceki kuşaklar bu karşılaştırmayı yapamazdı çünkü bu farklılık insanlığın görsel alanına daha önce giremezdi. Gelecek kuşakların ise (belki de) bunu yapma imkânı olmaz çünkü (belki de) son insanların ikinci veya üçüncü kuşağı olmayacaktır (…).

Çeviri: Uraz Aydın

Hindistan’da Köylü İsyanı – Pierre Mattei

Hindistan Başbakanı, milliyetçi ve Hindu yönelimli BJP (Hindistan Halk Partisi)’nin lideri Narendra Modi, 2014 yılında ultra liberal bir programla iktidara geldi. Şu günlerde Hindistan, dünyanın geri kalanı gibi Covid-19 pandemisiyle sarsılmış durumda. Bu yıl 11 Aralık’ta 9.8 milyondan fazla vaka ve 142.000’in üstünde ölüm rapor edildi. Hindistan’daki göreli zayıf sağlık sistemi dikkate alındığında bu rakamlar gerçekte olanlardan daha düşük.

25 Yılda 350,000 İntihar

Hindistan kapitalizminin en büyük sektörü olan hizmet sektörünün geçen Nisan ayında çökmesiyle pandeminin ülke ekonomisi üzerindeki etkisi çok şiddetli oldu. Sanayi sektörü de iyi durumda değil, zira işgücünün önemli bir kısmı küçük ve orta boy işletmelerde yoğunlaşmış durumda. Şehirde yaşayan birçok ücretli çalışan aslında köylerini tamamen terk etmiş değiller ve bu kişilerin aileleri köylerde yaşayıp çalışmaya devam etmekteler.  Bu kişilerin işlerini kaybetmesi kendilerini trajik bir duruma itti. Tarım sektörü pandeminin ekonomik etkilerinden göreceli olarak az etkilenmiş olsa da başka türlü zorluklarla karşı karşıya. 10 çiftçiden 9’u 0.8 hektardan daha küçük arazilerde çalışıyor. Son 25 yılda aşırı borçlanma ve şehirlerdeki çok az iş imkânı karşısında 1991-2011 arasında 15 milyon civarında insanı yerinden eden kırdan kente kitlesel göç nedeniyle 350.000 intihar vakasının görülmesi şaşırtıcı değil. 2013 yılında beş kişilik bir ailenin aylık geliri 72 Avro civarındaydı ve kırsal ailelerin çoğu sadece devletin sosyal programları sayesinde yaşamlarını sürdürebiliyordu.  

Modi, uzun vadede büyük toplumsal patlama riski söz konusu olduğundan tarımda yapısal reformlar yapma konusunda bazı Hindistan kapitalistlerinin desteğini kazandı. Çünkü, halihazırda Hindistan kapitalizmi kırsal alanlardan gelen işgücünü absorbe edecek durumda değil, tıpkı Çin’de olduğu gibi. Geçen Eylül ayında hükümet, tarımsal ürünler için devlet destekli fiyat garantisini ve köylüler için minimum geliri kaldırmaya yönelik üç ayrı yasa çıkarttı. Hem dayanıksız (eğer fiyatı  %50’den fazla artmıyorsa) hem dayanıklı (eğer fiyatı  %100’den fazla artmıyorsa) gıda maddelerini temel ürünler listesinden çıkardı –ki bu süpermarketler ve diğer aracılar en yasal yollardan yüksek kar elde edebilsin.

Delhi Kuşatma Altında 

Bu uygulama sadece piyasada tarımsal ürün fiyatlarının artışına ve belirli ürünlerde tekellerin ortaya çıkmasına katkı sağlayabilir. Bundan fayda sağlayacak olanlar örneğin, Modi’ye yakınlığıyla bilinen ve 63 milyar Avroluk serveti olan Hint işadamı Mukesh Ambani veya yine başbakana yakın olan ve “sadece” 23 milyar Avro serveti olan Gautam Adani’dir. Sonuçta, eski sistem tarafından garanti altına alınan minimum gelirden mahrum kalan birçok küçük çiftçi küçük arazilerinden kovulma riskiyle karşı karşıya.

Durum, özellikle, sırasıyla 28 ve 26 milyon insanın yaşadığı ve 1966’daki Yeşil Devrim’den en fazla nasibini alan kuzey doğu eyaletleri Pencap ve Haryana köylüleri için kaygı verici durumda. Üretimlerinin önemli bir kısmı liberalleşmeden etkilendiği için özellikle bu bölgelerde isyan hareketi oldukça güçlü. Bölgede iki aydır gösteriler devam ediyor. Son haftalarda Delhi çevresindeki kara ve tren yolları kapatıldı. Birçok köylü baskıya rağmen başkenti gerektiğinde haftalar boyunca kuşatma konusunda kararlı durumda.

Son yıllarda seçimlerde güç kaybeden ve Hindistan’ın en köklü partisi olan Kongre Partisi bu fırsatı yeniden meşruiyet kazanmak için kullanmaya çalışıyor. Modi’nin politikalarına muhalefet eden Parti, küçük partilerden oluşan bir koalisyona liderlik yapıyor. Ne var ki, Hindistan’ın küçük çiftçileriyle ilgili net bir perspektif ortaya koymuyor.  

Hindistan’ın küçük çiftçileri bu durumdan ancak pandeminin neden olduğu ekonomik krizin vurduğu kent emekçileriyle birlikte kapitalizmi yıkarak ve Hindistan toplumunu kâra doymayan kapitalistlerin değil ülke nüfusunun çoğunluğunun yararına olacak şekilde yenden düzenleyerek çıkabilir. 

Pierre Mattei

16 Aralık 2020

Çeviri: Nurcan Turan

Yabancılaşma, Metalaşma, Şeyleşme: Bir Kavramın Serüveni – Oğulcan Yiğit Özdemir

“İşte bu yolla metalar, Marx’ın fetişizm olarak tanımladığı “metafizik ve teknolojik hilelerle” dolu olan metafizik karakterlerini kazanırlar. Beuys’la birlikte, genç “romantik” Marx’ın metinlerinden olgun “bilimsel” Marx’ınkilere doğru hareket edilirse, kolayca görülecektir ki meta fetişizmi teorisinde (Kapital’in birinci cildinde görünen), üreticilerin (proleterler) yabancılaşma sonucu zulme uğraması, daha sonra tüketicilerin şeyleşme sonucu zulme uğraması olarak tekrar ortaya çıkar.

Şeyleşme kavramı (Verdinglichung), Hegelcileşen Marksizm (Özellikle Lukacs’ın Marksizminde) tarafından en yüksek mevkide tutulur. Orada görülmese de meta fetişizmi üzerine olan bölümün çoğu yorumunu domine eder. Şeyleşme, Hegelci yabancılaşma kavramıyla aynı aileye mensuptur.”

Thierry de Duve, Marx’ın Atölyesinde Dikilmiştir

Alıntı aslında bir sanat tarihçisi olan Thierry de Duve’un dört sanatçının (Beuys, Duchamp, Warhol ve Klein) yapıtlarını kökensel ifadeleriyle değil de piyasanın çarkları arasında buldukları anlamlandırılma biçimlerinde arayan eserine ait. Ancak metnin sahip olduğu iç görü bakımından, Marx üzerine yapılan ve estetik problemi bir kenara alan eserlerden daha az önem taşımıyor.

Bir kavramın işçi sınıfının saflarına kazanılması için onlarca yıllık, yüzlerce yıllık mücadelelerden geçilmesi gerekir. Kavramların çelikten dövüldüğü kavşak sınıf mücadelesinin belirginleştiği tehlikeli anlardır. O halde bu üç kavramın yaklaşık 150 yıllık tarihi düşünüldüğünde de Duve’un kurduğu izleğe daha yakından bakmakta fayda var, kanaatindeyim.

Mücadele geçtiğimiz 1960lı ve yetmişli yıllarda, belki de Mahir Çayan’ın, Althusser’in Lenin’den alıntılayarak hatırlattığı, “konjonktür” kavramı için ve içerisinde yürütüldü. İçerisinden geçtiğimiz çelişkilerin yoğunlaştığı ama stratejik yoksunluk çağında ise, konjonktür kavramının sınırlarını aşan, geleceği yeniden tahayyül etmemize olanak verecek felsefi ve estetik bir yoğunlaşmaya ihtiyaç duyuyoruz. Öyleyse Marx’ın “insanlar arasındaki ilişki şeyler arasındaki ilişkilere dönüşür” (Kapital, 1867) cümlesiyle, meta fetişizmini açıklarken kullandığı metalaşma (commodification) kavramı ve o suyolunda akan bu üç kavram için bir cephe açmakta fayda olduğu kanaatindeyim.

I. Erken Marx’ın Feuerbach’ı: Yabancılaşmanın diyalektik kavranışı

Marx’ın erken dönem yazıları, en nihayetinde Zizek’in alıntılarla gösterdiği üzere, bir çeşit üçlemenin ilk uğrağıdır. Bu Marx’ın kendi hayatının özgül diyalektiği olarak da görülebilir. Althusser’in genç Marx, olgun Marx ayrımı yerine bu döngüsel, Ulyssesvari parantezi açmama izin verin.

Marksizmin bu okumasında Marx, her şeye, önclikle dinin eleştirisiyle başlamıştır. “Almanya için dinin eleştirisi büyük ölçüde tamamlandı ve dinin eleştirisi bütün eleştirilerin olmazsa olmazıdır” (Marx, 1844).  Feuerbach’ın Hıristiyanlığın Özü adlı çalışmasına yaptığı, yabancılaşma kavramıyla billurlaşan çıkartma da bu dönemin ürünüdür. Daha sonra hukuk felsefesinin ve siyasal-iktisadın eleştirisi gelir.

Gerçi bu kavram, Feuerbach’ta da ilksel bir done olarak bulunmaktadır. İnsanın dinde kendi sevme kapasitesine yabancılaştığından bahseden Ludwig Feuerbach, şeylere koyduğumuz emeğin, Tanrı fikrinde yabancılaştığımız insani sevme kapasitemizin özü olduğunu söyleyen Marx’a giden yolu döşeyecektir.

1844 el yazmalarında Karl Marx, Paris’te olduğu sırada, şunları yazar: “insanın insanca yaşadığını varsayarsak, sevgiyi yalnızca sevgiyle, güveni yalnızca güvenle takas edebiliriz”. Bu yatay, insani olan aşka yönelik güven ve bilinç, Marx’ın erken dönem din eleştirisine damgasını vurur. Öyle ya, madem çilekeş Hıristiyanlar, müminler her gün fabrikalarda 14 saat çalışarak kendi bedenlerinden ve ruhlarından vererek bütün bu zenginliği ve varsıllığı ve aynı zamanda Kiliseyi ve Tanrıyı var ediyor, bu fikirlerde yabancılaştıkları şey, kendi öz kapasiteleri olmalıdır. Kilise birileri için Tanrının eviyken, onları kırbaç ve süngünün zoruyla çalıştırarak sırtlarından geçinen sermayedar ve kapitalistler için yalnızca çilekeş ruhların inlemelerinin duyulduğu, gariban ve kasvetli bir yerdir.

Marx bu anlamda papazlar ve rahibelerden oluşan ruhban takımında ruhsal sefaletin en büyük ve çetrefilli çıbanlarını bulmakla kalmaz, aynı zamanda bunu işçilerin ve köylülerin kendi günlük çalışma pratiklerinde, yaşamlarında ve dertlenmelerinde var ettikleri ruhsal bir sığınak olarak görür. Öyle ya, çarmıha gerilmiş İsa heykeli, işçinin kendi karşılıksız özverilerinin bir sembolüne dönüşür ve papaz fısıldar: “O bizim günahlarımız için öldü”. Bu modern kölelik düzenine başkaldırı, insanı insanlıktan çıkartan bir yaşantıya duyulan isyanın meyveleridir. İnsan insanca yaşayabilmeli ve insanca, eceliyle ölebilmelidir.

Bu günübirlik çilelerin nasıl insanların geçmişine ve belleğine hükmettiğini gördüğünde, işçileri basit bir gazete makalesiyle aydınlatmanın mümkün olmadığını Marx erken bir safhada anlamıştır. Meselenin ideolojik boyutlarıyla ilgilenmeye başlar ve dönemin genç-Hegelcileri olan Bruno Bauer ve çevresiyle girdiği polemiklerin toplamından oluşan Kutsal Aile adlı metinde, diyalektiği felsefi idealizm içerisinde savunanlara karşı yazdığı metinler ilk ürünlerini verir.  Sonrasında, bilinç ve tarih felsefesiyle ilgili görüşlerini de içeren erken metinlerden biri olan Alman İdeolojisini ortaya koyacaktır.

Bu iki metnin ortak noktası, insanların maddi koşullarını belirleyen şeyin bilinçleri değil, tam aksine bilinçlerini belirleyen şeyin maddi koşulları olduğu çıkarsamasıdır. Marx ve Engels, işçi sınıfının kendi koşullarının ayırdına vardığı pratikler ve teorik bilinçlenmenin birleştiği koşullarda ancak kendi varlığının yabancılaşmış kabuğunu kıracağı ve öz-bilinç geliştireceği, tarihsel misyonunu üstlenebilecek konuma yükseleceği sonucunu çıkartır.

Her iki metin de toplumun sadece eğitimle daha uygar bir yer haline geleceğine dair derin şüphelerin ürünüdür. Alman İdeolojisini açan ünlü 11 Tez’den bir tanesi de “peki eğitimcileri kim eğitecektir” sorusuyla biter. 

II. Hegelyen bir kopuş: “Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı”

Daha sonra, birçokları tarafından sıkça alıntılanacak “din kitlelerin afyonudur” sözünü, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı (1844) adlı metninde sarf eder. Aynı metin, şiirsel bir pasaj barındırır: “Eleştiri, insan çiçeksiz zincirler taşısın diye değil, zincirleri parçalasın ve gerçek çiçekleri devşirsin diye hayali çiçekleri attı”. Din, bir yatıştırıcı, müsekkin niyetine yutulan bir acı ilaç, bir uyuşturucudur. Ruhsal sefaleti dindirmesi için uygun dozlarda kitlelere verilen bir uyaran ve yatıştırıcıdır.

Eleştirmeye hayali cemaatleri, göklerdeki babaları ve Tanrı’nın kurtarıcı rolünü sorgulayarak başlarız. İşte bu noktada Kilise’de görülen Baba Tanrı ve İsa figürlerinin gerçek değil, gerçek ilişkilerle kurduğumuz hayali ilişkilerin sonucu olduğunu görmeye başlarız. Patron, bu imgenin başat temsilcisidir. Bize Baba Tanrının nimetlerinden faydalanmamızı sağlayan, ekmek ve şarap için gerekli olan maaşı verir.

Para adeta Kutsal Ruh’un temsilcisidir. O görünmeyen bağlar kurar, aramızdaki barışı ve huzuru sağlar. Para, gerçekten de modern dünyada İsa’nın kanı yerine geçmiş, cemaatleri bir arada tutan görünmez bir harca dönüşmüştür. Farklı dinlerde, farklı kavramlarla aynı durum iş başındadır. Parasal olan gerçek ilişkilerin fantezi dünyasındaki görünmez kolonlarını var eder, harcı döker, yukarıya doğru “medenileştirici” hareketi, fantastik ve gerçek biçimleriyle kurar.

Hukuk felsefesinin eleştirisine katkı, daha sonra Marx’ın devletin bağımsız ve yüce karakterini sorguladığı kitaplarıyla devam edecektir. Alman İdeolojisi’nden başlayarak Fransız üçlemesi (Fransa’da İç Savaş, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i ve Fransa’da Sınıf Mücadeleleri) bu dönemin ürünüdür. Devleti Almanların aksine kutsal bir hareyle taçlandırmayan Fransızların nezdinde Marx, siyaset felsefesinin temellerini atar.

III. İktisadi altyapının analizinde yabancılaşma kavramının izleri

Hemen ardından kapitalizmin 16. yy kadar erken bir tarihte gelişme fırsatı bulduğu İngiltere’de, Hume’un duyumcu ve Locke’un ampirisist fikirlerinin krallığında çok geçmeden kendini iktisadi hayatın analiziyle arenaya atacaktır Marx. Bu dönem, üçlemede siyasal-iktisadın bir bilim olarak oturduğu, iktisat eleştirisine tekabül eder. Grundrisse ve Kapital bu dönemin başlıca eserleridir. 

Ancak enteresan bir şey vardır, artık genç Marx’ın insanın insanla insanca ilişki kurması gibi diyalektik ferasetten nasiplenmiş cümlelerinin yerini, bol bol veri, analiz ve edebi mecaz almıştır. Marx adeta iktisat biliminin kendi içerisine gömülü olan varsayımları bu sefer eleştirisinin konusu haline getiriyordur. Emtia olarak yüceltilen, pazar olarak kutsanan, para olarak baş tacı edilen şeylerde doğal olmayan, yapıntı bir şeyler buluyordur.

Öyle ya, para, son kertede bir göstergedir. Sayısal bir değerdir (value), gerçek değil. Emtia ise meta formunu almış işçinin çalışma saatiyle ölçülen emek-değeridir. Pazar ise, son kertede askerler, sömürgeciler ve haydut sürüleriyle, yağmalarla ortaya çıkmış, hiç de doğal olmayan bir ulus fenomeninin devamıdır. Büyük İngiltere son kertede sömürgelerden elde ettiği ham maddelerde kendi sınaî kompleksinin bekasını bulmuş, ürettiği sanayi ürünleriyle dünya pazarını hâkimiyeti altına almış ve edindiği kapital ile hâkimiyetini sağlamlaştırmıştır. “Sermaye tepeden tırnağa kana ve pisliğe bulanmış olarak gelir” (Kapital, 1867).

Meta fetişizmi kavramında, insani ilişkilerin yerine şeyler arasındaki ilişkilerin geçtiğini gören Marx, insanın kendi emeğine yabancılaştığı kapitalist dünyada üretim araçlarını kolektif bir mülkiyete tabi kılmadan şeylerin insanlar üzerindeki bu üstünlüğüne son verilemeyeceğini yazar. Ancak enteresandır, fetiş sözcüğü, henüz Freud’dan önce yalnızca antropolojide ilkel telakki edilen toplumlardaki özel güçlere sahip olduğu düşünülen nesneleri ifade etmek için kullanılıyordu.

Marx’ın bu sözcüğü tercih etmesi, aynı zamanda ilksel birikim dediği kanlı ve primitif sürecin sermayenin birikiminin ayrılmaz bir parçası olduğunu ifade etmek içindi. Dolayısıyla metanın üretimi bir koşul olarak yalnızca ilksel sermayenin ayrıcalıklarına dayanmıyor, aynı zamanda elde edilmesi sürecindeki kanlı süreci de tekrar ediyordu. Bu anlamıyla metaların da ilkel olduğu sanılan toplumlarda kaldığı düşünülen, gelişmiş toplumlarda bulunmadığı varsayılan fetiş nesnelerinden bir farkı yoktu. Onları elde etmek ve tüketmek, aynı zamanda güç elde etmeye yakınlaşmak anlamına geliyordu.

İnsanlar son kertede işçi sınıfının emek yoğun üretiminin nesneleri için, yalnızca sermaye elde etmek için değil, ancak bu mistik meta formunu edinmiş nesneler için mücadele edecektir. Çünkü meta yabancılaşmış emeğin, insan gücünün bir belirtecine dönüşür. Kapitalist için de, kendisinin değer kattığı emek ürününe erişemeyen işçi için de durum aynıdır. Üretim araçlarının özel mülkiyeti ve üretimin kolektif mahiyeti arasındaki çatışmanın sonucu olarak varlık sebebini bulan devlet de yurttaşları baskılayacak ve tüketime yöneltecektir.

IV. Lukacs’ta şeyleşme kavramının iktisadi kökenleri

“Bireyin perspektifinden, modern işbölümünün özü çalışmayı irrasyonel yeteneklerden ve böylelikle işçinin niteliksel olarak belirlenebilir yeteneklerinden ayırmasıdır. İşbölümü işçiyi performans denilen, işçinin kişiliğinin dışarısında bulunan ve kişiliğiyle ilgisi bulunmayan objektif kritere boyun eğdirir. Kapitalizmin başat iktisadi trendi benzerdir: Kapitalist ekonomi içerisinde nesnel bir soyutlama, sermaye, etken üretici haline gelir. Sermayenin onu o sırada elinde bulunduran sahibiyle hiçbir organik bağı yoktur, sahiplerin kişiler veya bir anonim şirket mi olduğunun önemi yoktur.”

Györgi Lukacs, Modern Dramanın Sosyolojisi

Györgi Lukacs Tarih ve Sınıf Bilinci adlı eserinde şeyleşme (reification) kavramını ortaya attığında, şeylerin elde ettiği değerin, insani özelliklerin yerine geçtiğinden bahsediyor, insan yapımı nesnelerin insanın üzerinde baskılayıcı bir üstünlük kurduğu bir düzeni tarif etmeye çalışıyordu. Yabancılaşma kavramından farklı olarak şeyleşme insani özelliklerin (attiribute) şeylere atfedilmesi, şeylerin merkezde olduğu nesneden özneye yönelen bir kavramlaştırmayı tarif etmek için kullanılıyor.

Tabii kavramla ilgili çeşitli tartışmalar da var. Önsel olarak var olan bir öznenin yarattığı nesnel bir dünyanın içerisinde, ona yabancılaşmış bir özneyi ima etmez, aslına bakılırsa Lukacs. Daha çok iktisadi güçlerin kişilere yabancı, kendi katılımları yokmuş gibi görünen ve kendi dışlarından onlar üzerinde kurduğu baskıyı ima eder.

Vitrinde görülen pahalı bir ayakkabıdan, pahalı bir araba sahibi genç bir adamın Instagram’da yaptığı gövde gösterisine şeylerin edindiği bu boyut, kapitalin mantığıyla yönetilen toplumların, emek sarfıyla üretilen metayı ve onu temellük ederek elde edilen artı-değeri, nasıl kendi dışında mistik bir güç olarak gördüğünün göstergesidir. Kişilerin pahalı bir araba sahibi olmanın değeri ve önemine dair bir fikir geliştirmelerine gerek yoktur, şeyler bu fikri kişilerin yerine geliştirir. Sanattan anlamak gerekmez, değerli sanat eserlerine sahip olmak yeterlidir. Nesneler bizim yerimize düşünür, bizim yerimize konuşur, bizim yerimize anlaşmaya başlar.

Onları mülk edinmemiz yeterlidir.

V. Sonuç

Üç ayrı Marksist kavramın izini Marx’ın kendi çalışmaları ve Marksist literatür içerisinde sürmeye çalıştık. Bu kavramları “Bir kavramın serüveni” altında toplamamın sebebi üçünü bir potada eritmek değil, benzer bir düşünme izleğinin, kavram ailesinin ürünleri olduğunu göstermek içindi. Bu kavramların daha sonra Guy Debord’dan Fredric Jameson’a Marksizm içerisindeki pek çok başat düşünürü etkilediğini söylemek, sanırım yerinde olacaktır.

Bu kavramlara yapılacak katkılar ve getirilecek açımlamaların, günümüz post-neoliberal toplumlarının insansızlaşma fenomenini açıklaması açısından yapıcı bir değer barındırdığını düşünüyorum.

22.12.20

Görsel: Lee Miller, Portrait of Space, Nr Siwa, Egypt, 1937

“İlham verici bir oyunbozan”: İmdat Freni 1 Yaşında – Dost Mesajları

Sitemizin birinci yılı vesilesiyle İmdat Freni macerasını yakından takip eden, bir ucundan tutmuş, katkıda bulunmuş olan dostlarımız ricamızı kırmayarak birer “tebrik” mesajı gönderdiler. Bu heyecan verici cümlelerin, umuyoruz ki önümüzdeki yıllarda da, yayınımızı daha da kolektifleştirerek, içeriğimizi daha da zenginleştirerek, “oyunbozanlığımızdan”, “iyimser olmayan umudumuzdan”, “huzur bozan çığlığımızdan” hiçbir şey yitirmeden hakkını vermeye, “özgürlüğün dansında” saf tutmaya devam ederiz.

  • “Durdurun dünyayı inecek var” demekse derdiniz, yanlış imdat frenine asıldınız. Bu e-dergiyi hazırlayanların derdi başka. Düpedüz devrim yapmak istiyorlar… En azından, “başka çaresi yok bu işin” diyorlar. Hadi canım… Bu devirde? Devrim? Hâlâ? Mümkün mü? Bilmem. Bu devirde okumaya değer, kaba propaganda ve ezber slogan ayini olmayan bir dizi makale hazırlamışlar. Merak ediyorsanız, okuyun, düşünün, tartışın… Karar sizin nasıl olsa… Merak etmiyorsanız da… Neden çekersiniz ki imdat frenini? Bırakın dünya gitsin bu hızla gidebileceği yere kadar… Nasıl olsa çok alametler belirdi. Duvara toslaması yakındır.

Yiğit Bener

  • Öncelikle İmdat Freni’nin yayın hayatına adım atmasında ve bu alanda 1 yılı geride bırakmasında emeği geçen herkesi tebrik etmek gerekir. Hele ki bu 1 yılın, COVİD-19 pandemisi ve kapitalizmin krizinin buna paralel olarak daha da derinleşmesiyle birlikte, dünya sınıflar mücadelesinde kritik bir momente denk geldiğinin de altını çizmeliyiz. Ve bu moment, biz Devrimci Marksistler’in, birçok hayati konuda, önemli tartışmalar yürütmek ve bunlara dönük cevaplar üreterek müdahaleler gerçekleştirmek noktasındaki sorumluluğunu da artırdı. Ki bu sorumluluğu, İmdat Freni’nden mücadele dostlarımızla yeri geldiğinde ortak yanıtlar üretme gayretini göstererek yerine getirmekteyiz. Bu anlamda, yayın politikası, konu seçimi ve konunun ele alınış biçimi üzerinden düşündüğümüzde İmdat Freni’nin Türkiye Devrimci Marksist geleneğinde önemli bir ihtiyaca karşılık geldiğini belirtmek gerekiyor. 

Yayın hayatında nice yıllara!

Başarı ve dayanışma dileklerimle

Gazete Nisan ve Troçkist yazarı Görkem Duru

  • İmdat frenini, bir şey ters gittiğinde durdurmak için düşünür ya insan, bu imdat freni de terslikleri durdurmak ama durmamak, beraber mücadele etmek, sesimizi duyurmak, istediğimiz gibi bir dünya yaratmak için payına düşeni yapıyor. Daha da güzel büyüdüğü nice yılları olsun.

İdil Engindeniz

  • İmdat Freni, son dönemde dünyada neler olup bittiğini soruşturma amacıyla kuruluşlarına tanıklık ettiğimiz, düşünce dünyamıza canlılık katan internet mecralarından biri olmakla birlikte birçok açıdan eşsiz bir yapıya sahip. Son bir yılda bir yandan olan biteni anlamaya yönelik somut eleştirel bir çerçeve sunarken diğer yandan Türkiye’nin sosyalist birikimini, farklı disiplinlerden teorik tartışmaları ve ekososyalizmin mücadele çağrısını içeren eşsiz bir içerik oluşturuyor. Tasarımı kadar dikkat çeken bir diğer özelliği de ismi. Bu, içinden geçtiğimiz karanlık gidişatı ifade ettiği kadar içeriğiyle mevcut karanlığın akılcı ama bir o kadar da devrimci bilgisine davet eden bir isim. Pandemi, kapitalizm, otoriterleşme, patriyarka gibi gündemler nedeniyle kendi içimize kapanmış olduğumuz bir dönemde bize içeriğiyle kudret ve iyimser olmayan bir umudu aşılıyor. Nice yaşlara!

Ali Yalçın Göymen

  • İmdat Freni, 2019 yılı sonunda yayın hayatına başladığından beri (terrabayt ile yaşıt sayılır), benim için heyecan verici bir platform oldu. Henüz isminden başlayan Walter Benjamin şiarı, sonsuz hızda gidiyormuş gibi görünen tarih trenini durdurmayı, askıya almayı öğütleyen edim açısından önemliydi. Zaten daha dar anlamda, her türlü politik, kültürel ya da estetik üzerine yayın yapan aracılar da -eğer iyilerse- bunu yaparlar: güncel olanın debdebesinde işleyen, etkili biçimde kalıcı olan şeylere bakar, bir nevi onları durdururlar. İmdat Freni bu açıdan günceli konuşturduğu kadar, klasiklere de nefes vermesini biliyor. Şimdiden Ekososyalizme ya da Daniel Bensaid, Ernest Mandel gibi isimlere dair bir kaynak olmuş durumda. Söyleyeceğim kulağa epey ironik gelecek biliyorum ama, dilerim İmdat Freni hiç durmaz. 

Koray Kırmızısakal.

Terrabayt editörü

  • Sara Ahmed’in “oyunbozan feminist” figürü, “diğerlerinin ‘mutluluğunu’ bozar; mutluluk etrafında toplanmayı, birleşmeyi veya buluşmayı reddettiği için oyunbozandır.”[1] Oyunbozanlar, toplumsal ilişkilerin kanıksanmış formlarını altüst ederek başka imkânların aynı zamanda yıkımların varlığına, dolayısıyla sapmanın yeni ve yaratıcı alanlar açacağına işaret ederler. Kaybedileni ikame çabası hem kişisel hem toplumsal dönüşüm arzusunu tetikler ve “garip” bir rahatlamanın kapısını da aralar. O andan itibaren değişmez olduğu düşünülen yapıların teker teker sökülebildiği görülür, (beklenmedik) farklı montajların ihtimalleri oluşmaya başlar. Muhtemel tarihsel sürecin kurucu özneleri ise tarihsizleştirilmiş ve sessizleştirilmiş gruplardır. Muktedirlerin geçici galibiyetleri karşısında siyasetin dışına itilerek eyleme kapasitelerinin önüne set çekilen ve daha en baştan mağlubiyete zorlanan bu öznelerin daima hareket halinde olduğunu unutmamak gerekir. Muhtemeldir ki bu sebepten, imtiyazlı olanların en rahat hissettikleri anlar radikal dönüşümlere de en açık zamanlardır. İlham verici bir oyunbozan olan İmdat Freni de her şeyin olduğu yerde kalakaldığı inancını askıya alarak dipten gelen akıntıların seslerine yer veren yayın politikasıyla bir yıldır hayatımızda. Kendini “‘açık ve eleştirel bir Marksizm’in savunucusu olarak tarif” eden İmdat Freni, bu siyasal kültürün taşıyıcısı olmayı da hedefliyor. Şimdinin esaretinden sıyrılarak durup derin bir nefes alıp düşünmeye, sözlerimizi paylaşmaya, tartışmaya ve birlikte oyunbozanlık yapmaya açık bir alan İmdat Freni. Bu alanın var olmasında emek harcayan tüm dostlara selam olsun. Nice yaşlara İmdat Freni! Ömrün uzun olsun. Dayanışmayla.

Yıldız Öztürk

  • Katkı şansı bulduğum ve yayın hayatına başladığı günden beri düzenli bir takipçisi olarak istifade ettiğim İmdat Freni birinci yılını tamamladı. Kanaatimce İmdat Freni geçen bir yıl boyunca, iyiye, güzele ve hayata değme arzusunu, saf tuttuğu sosyalist/toplumcu pozisyonunu, çelişkileri üreten olgulara karşı net tavrını muhafaza etmeye devam etti. Toplumu ve hayatı gözetmek, sürekli saldırmaya devam eden ve çelişkileri besleyen olgulara anlamlı karşılıklar geliştirmeyi bir vazife olarak yüklüyor. Söz üretirken tutumları gözetmek ise çoğu kere üstesinden gelinemeyen bir mesele olarak karşımıza çıkıyor. Bu anlamda örnek ve istikrarlı bir hattı muhafaza eden İmdat Freni’ni, -düzenli bir takipçisi olarak- tebrik eder ve yayın faaliyetine emek veren herkese teşekkür ederim.”

Bedri Soylu

  • Sitemizin kuruluşuyla birlikte dünyayı saran covid-19 pandemisi tehdidi altında bir yılı geride bıraktık.  İnsanlık oldukça zor ve belirsizlikle dolu bu süreçte İmdat Freni, enternasyonal kulağımız, gözümüz, yüreğimiz olma özelliği, sosyalist mücadeleye ışık tutan yönüyle özgün bir yere sahip.  Başka bir dünyanın inşasında etkili güç olma özelliği bulunan yeni toplumsal hareketlerin deneyimini ve politik çerçevelerini bu topraklarla buluşturma konusundaki çalışmalar paha biçilemez kıymettedir. Hiç kuşkusuz ki, bunların yaygınlaştırılması biz site takipçilerin omuzlarındadır. Hepimize bu yolda, mücadelede başarılar dilerim.

Hakan Tahmaz

  • İmdat Freni’nin düşünsel anlamda neye tekabül ettiğini düşününce, aklıma gelen barbarlığın alacakaranlığında atılan uzun bir çığlık oluyor. Bir yaşındaki İmdat Freni düşünmeye, dayanışmaya ve birlikte olmaya davet eden ama huzur bozan bir bir çığlık. Sesinizin hergün daha da güçlenmesini dilerim.

Erol Yeşilyurt

  • Toplumsal mücadelelerin entelektüel ufkuna samimi ve derinlikli katkılar yapmaya devam eden İmdat Freni’nin birinci yaşını selamlıyorum. İmdat Freni ekibinin, değerlerin hızla çözüldüğü bir dönemde, sislerle kaplı kavşaklarda, dogmatizmin kolaycılığına ve slogancılığın iç rahatlatıcılığına kapılmadan, huzursuz düşüncelerini çoğaltıp yeni yollar ve değeler yaratma çabasını önemsiyorum. Öyle değil mi ki? Bizi hayata bağlayan da hayatı dönüştürmemizi sağlayan da çabadır! Yazgılarımızın kesiştiği yol ağızlarında omuz omuza vererek özgürlüğün dansına katılmaya devam edeceğiz… 

Hasan Yıkıcı, Kıbrıs


[1] Sara Ahmed, Mutluluk Vaadi, çev. Deniz Mayadağ (İstanbul: Sel Yayıncılık, 2016), 93.

Görsel: Alexis Lemaistre/Max Ernst, Les Naufrages Barbares, 1929-1930

İmdat Freni 1 Yaşında! Editoryal-Siyasal Değerlendirme Notları

Sitemiz birincisi senesini doldurdu. Geçtiğimiz yıl 26 Aralık tarihinde yayına başlayan İmdat Freni ismini Walter Benjamin’in şu ünlü cümlesinden alıyor:

“Marx devrimlerin dünya tarihinin lokomotifi olduğunu söylemişti. Ancak belki de olaylar kendilerini bambaşka biçimde sunar. Belki de devrimler, bu trende seyahat eden insanlığın imdat frenini çekme eylemidir”.

Kapitalizmin insanlığı sürüklediği felakete, özellikle de acil bir gündem halini almış bulunan iklim krizinin teşkil ettiği tehdide karşı durma, harekete geçme gerekliliğini vurgulamak için seçtiğimiz bu isim, maalesef Covid-19 pandemisiyle birlikte daha da güncel bir anlam kazandı. Birkaç on yıl sonra sonuçlarını da çok daha ağır biçimde yaşamaya başlayacağımız iklim krizinin bizlere neler vaat ettiğini, tabiri caizse kıyametin bile toplumu sınıflara bölerek vurduğunu şimdiden, daha küçük çapta olmakla birlikte gördük. Modern dünyanın bugüne dek deneyimlemediği türden bir küresel felaket teşkil eden bu pandeminin hala daha içinden çıkmış olmadığımız gibi, insanla doğa ilişkisi sermaye birikiminin gereklilikleri çerçevesinde devam ettiği sürece daha başka pandemilerle de karşı karşıya kalmamızın gayet mümkün olduğunu biliyoruz. Tarihin akışını değiştirmediğimiz takdirde başta emekçiler, kadınlar ve en güvencesiz kesimler olmak üzere insanlığın çok büyük bir kısmı için kaçınılmaz bir felakete doğru gittiğimizi daha da net ve şiddetli biçimde idrak ettiğimiz mevcut koşullarda İmdat Freni alegorisi her zamankinden daha güncel bir anlam kazanmış bulunuyor.

Benjamin’in kaleminden çıkan bu güçlü imgenin yanı sıra, sitemizin ve taşıyıcısı olmasını amaçladığımız Marksizm anlayışının (açık, eleştirel, çoğulcu bir Marksizm) başlıca sözcülerinden biri olan, tam on yıl önce yitirmiş olduğumuz Daniel Bensaïd de hem sözü hem de kişiliği ve mücadelesiyle bizler için bir “kurucu figür” niteliğine büründü. İmdat Freni’nin yayına başladıktan kısa süre sonra, Ocak 2020’nin başlarında düzenlediği ilk (ve fiziksel katılımlı şimdilik tek) toplantı, Bensaïd’in anısına düzenlendi. Konuşmacımız ise bir diğer ilham kaynağımız olan, Benjamin’in alegorisini geniş kamuoyuyla tanıştıran ve Daniel Bensaïd’in hem dostu, düşünsel yol arkadaşı ve IV. Enternasyonal’den yoldaşı olan Michael Löwy’ydi. Löwy de, hem Marksizmin liberter gelenek başta olmak üzere farklı radikal akımlarla yakınlığını öne çıkarma noktasında hem de esasen Ekososyalizm anlayışının teorik kuruluşunda ve yaygınlaştırılması mücadelesindeki rolü itibariyle sitemizin başlıca kuramsal-siyasal yapıtaşlarından biri haline gelmiştir.

Sağlık krizinin hayatlarımızda yarattığı dehşetle birlikte biz de İmdat Freni yayın kolektifi olarak pandeminin kökenleri, sermaye düzeniyle ilişkisi ve farklı toplumsal kesimler (kadınlar, göçmenler, emekçiler, özellikle de kargo, çağrı merkezi, banka çalışanları ve set işçileri) üzerindeki etkileri konusunda çeviri ve telif yazılarla bir yayıncılık izlemeye, öte yandan da uluslararası alanda bu konudaki dayanışma çabalarını aktarmaya gayret ettik. Bunun yanı sıra, İmdat Freni’ne can vermiş olan Sosyalist Demokrasi için Yeniyol’un (IV. Enternasyonal Türkiye Seksiyonu) içinde yer aldığı çoğulcu girişimleri (Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisyatifi) ve siyasal alanda Covid-19’un toplumsal etkileri konusunda başka devrimci akımlarla yürüttüğü faaliyetleri de (Covid-19’la Mücadele Kapitalizmle Mücadeledir, Emekçiler için #KaynakVar/Herkese İş ve Gelir Güvencesi Kampanyası, Kent Emekçileri Dayanışması) hem sitemizde, hem sosyal medya hesaplarımızda, hem de Youtube kanalımızdan erişilebilen ortak toplantılarda anlatmaya çalıştık.

Aynı zamanda yine Youtube üzerinden İmdat Freni Sohbetleri çerçevesinde George Floyd’un katlinin ardından ABD’de tekrar yükselişe geçen siyahların mücadelesi, bu sene 50’inci yılını kutladığımız 15-16 Haziran işçi hareketi, yazar dostumuz Yiğit Bener’i ağırladığımız Ernest Mandel’in mirası veya Azerbaycan-Ermenistan Savaşı üzerine söyleşiler düzenledik.

Covid-19 gündemiyle bağlantılı olsun ya da olmasın Ekososyalizm anlayışı bizler için siyasal kimliğimizin ve yayıncılık anlayışımızın asli unsurlarından biri. Bu çerçevede radikal sol içindeki tartışmaları aktaran ve bizim ekososyalizmimizin özgüllüklerini (örneğin devrimci ve feminist oluşu, merkezi bir planlamaya dair savunusu gibi) ve başlıca argümanlarını aktaran metinlerin düzenli olarak çevrilmesine ve yayımlanmasına özen gösterdik.

Feminizm, toplumsal cinsiyet, LGBTI+ mücadelesi, kesişimsellik, pornografi ve Covid-19’la birlikte tekrar gündeme oturan toplumsal yeniden üretim bağlamında da uluslararası alanda yürüyen teorik tartışmaları aktarmaya, Kadın grevi gibi son yıllarda öne çıkan mücadele yöntemlerini ve çağrılarını duyurmaya ve özellikle de pandemi koşullarının ağırlaştırdığı patriyarkal tahakkümün özellikleri üzerinde durmaya hem tercüme hem de telif yazılarla gayret ettik.

“Anma” sözü fazla resmi ve bürokratik kaçsa da bu dünyanın gidişatını durdurmak ve daha dayanışmacı, eşitlikçi ve özgürlükçü bir topluma ulaşmak için yürütülen tarihsel mücadeleye katkıda bulunmuş olanları, hem dünyayı anlamak hem de onu değiştirmek için verdikleri kavgayı hatırlamak siyasal bir sadakat ifadesi olduğu kadar tarih bilincinin de bir parçasını oluşturur. Bu çerçevede Friedrich Engels, Lev Troçki, Rosa Luxemburg, Ernest Mandel, Victor Serge, Buenaventura Durruti gibi Marksizmin ve Anarşizmin bu önemli neferlerinin fikriyatını ve mücadelesini hatırlatmayı önemli gördük.

ABD’de siyah mücadelesiyle başlayıp tüm dünyada ırkçılığa karşı büyüyen, Batı’nın sömürgecilik tarihiyle yüzleşmeyi önüne koyan kitle hareketinin etkisiyle kısmi de olsa siyah marksizmi, siyah radikalizm, siyah feminizmi üzerine (örneğin CLR James, Malcolm X, Angela Davis…) yazılar ve röportajlar yayımladık.  

İmdat Freni kültürel eleştiri alanında da nitelikli bir yayıncılık yapmayı önüne koyuyor. China Mieville, Enzo Traverso, Mark Fisher, Daniel Bensaid, John Lennon, David Graeber, John Berger’dan çeviriler ve özellikle Emre Tansu Keten arkadaşımızın gündelik ve dijital kültür üzerine yazılarıyla bu alanı beslemeye çalıştık. Fakat enerjimizin önemli bir kısmını sağlık krizine ilişkin metinlere aktarmak durumunda kaldığımızdan bu alana arzu ettiğimiz oranda eğilemedik.

Türkiye gündemine ilişkin olarak da nispeten düzenli bir yayıncılık izlemeye çalıştık. Kimi zaman önemli mücadeleleri aktaran kısa haberlerle kimi zaman da siyasal analizler, kapsamlı haberler ve röportajlarla ülke gündemini yorumlamaya ve ona müdahale etmeye çalıştık. Önümüzdeki dönem için bu türden yazılara daha fazla ağırlık vermeyi ve ayrıca düzenli biçimde Türkiye siyasetine dair “Yeniyol’un Sözü”nü yayımlamayı önümüze koyuyoruz.

Ayrıca bir dizi başka dostumuzun da katkılarıyla Kürt sorunu, Kıbrıs seçimleri, Pandemi koşullarında kadın emeği, sol ve İslam, queer kültür, yabancılaşma, ekofeminizm gibi konularda özgün metinler ve söyleşiler yayımlama imkânı bulduk. Bu konuda da daha fazla katkı almayı, özellikle röportaj ve söyleşilere daha fazla eğilmeyi tasarlıyoruz.

Üzerinde yaşadığımız toprakların hem barbarlıkla hem mücadeleyle dolu tarihi konusunda ise Masis Kürkçügil’in 1908 “ihanete uğrayan devrimi”nden Ermeni soykırımına, Harun Karadeniz’in işçi hareketi içindeki rolünden altmışlı yıllardaki sosyalist hareketin kuruluşuna dair 10 bölümlük kapsamlı analizine dair bir dizi yazısını okumak mümkün. Bu “evladiyelik” yazılarının yanı sıra önümüzdeki yıl içerisinde yazarımızın birikimi ve bakışından çok daha fazla istifade edeceğimiz için son derece heyecanlıyız.

Elbette tüm bu isimlerin yanı sıra başta sitenin en vazgeçilmez emeğini üstlenen çevirmenlerimiz olmak üzere sitenin işleyişi, logonun ve sitenin tasarımı, sosyal medya hesaplarının yönetimi işlerini üzerine alan arkadaşlarımız, okurlarımız ve yazılarımızı düzenli olarak paylaşan dostlarımız, yazılara ilişkin geri dönüşleriyle içeriğimizi zenginleştiren arkadaşlarımızın tümü de sitenin bir emekçisi, İmdat Freni Yayın Kolektifi’nin vazgeçilmez birer üyesini oluşturmaktadır. Hepsine büyük bir teşekkür borçluyuz.

Bu değerlendirmeye dair notları tamamlarken bir de teşekkür etmemiz gereken “yol arkadaşı” siteleri de anmamız gerekir. Dostane ve yoldaşça ilişkiler içinde bulunduğumuz, desteklerini esirgemeyen, benzer editoryal yönelim içinde bulunduğumuz, haberlerini ve çevirilerini kullanmamıza müsaade eden E-Skop, Terrabayt, El Yazmaları, Gerçeğin Günlüğü, Sendika.org, Görünmez.org, Gazete Nisan, Agos, Başlangıç, Gazete Karınca’ya da teşekkür borçluyuz.

Sitemiz açıldığında yayınladığımız ilk “kurucu” metin olan “Devrimler Tarihin İmdat Frenidir” yazımızda kendimizi “açık ve eleştirel bir Marksizmin savunucusu”, “radikalliklerin kavşağında bir ses”, “çoğulcu, demokratik ve anti-dogmatik bir siyasal kültürün taşıyıcısı” ve “ekososyalist, feminist, enternasyonalist ve heteroseksizm karşıtı bir yayın” olarak tarif ediyorduk. Bu kapsamlı siyasal ve editoryal program çerçevesinde, kapitalist gerçekçiliğin sembolik-kültürel düzenini de insanlığı kitlesel ölümlere, emekçileri daimî bir olağanüstü hale mahkûm eden kapitalizmin kendisini de yıkmak için gerekli olan mücadele deneyimlerini, siyasal-iktisadi-kültürel analizleri, devrimci strateji tartışmalarını sunmaya ve ütopik bilinci derinleştirmek için çabalamaya devam edeceğiz, sebatkârane.

İmdat Freni

Direnişin Ritmi: Reggae – Emre Tansu Keten

“Zenginler şarkıları dinler;

yoksullar şarkılara tutunur ve onları sahiplenir”

John Berger, Hoşbeş

Sömürgecilik tarihi göstermektedir ki, egemenler hangi silahı kullanırsa kullansın, baskı kurma konusunda ne kadar gaddar olursa olsun, direniş bir şekilde, kendisine yeni yöntemler ve araçlar yaratarak yoluna devam eder. Sömürgeciye karşı direniş tarihi, büyük kahramanlık hikâyelerinin, önemli şahsiyetlerin yanı sıra bir kültürel tarih de bırakır geriye. Kültürel semboller, değerler, ürünler bu tarihin içerisinde yaşamaya devam eder. Rastafaryanizm ve reggae müzik, sömürgeciliğe (ve neo-sömürgeciliğe) karşı verilen insanlık mücadelesinin yaşamaya devam eden kültürel karşılıklarından birisidir.

Afrika’dan Yeni Kıta’ya

“Kamçının şaklayışını her duyduğumda,

Kanım donuyor, Köle gemisinde,

Hatırlıyorum ruhumu nasıl insanlıktan çıkardıklarını.”

Bob Marley and the Wailers, Catch a Fire

Amerika kıtasını keşfeden Avrupalıların bölgeyi sömürmek için köle haline getirdikleri, sonrasında çoğunluğunu katlettikleri Amerika yerlileri kendilerine yeterli gelmeyince, köle ithal etmek için başvurdukları diğer bir kıta Afrika olur. Balık istifi şeklinde bindirildikleri gemilerle, türlü işkence eşliğinde Amerika’ya götürülen 15 milyonu aşkın siyahın yüz binlercesi bu yolculukta hayatını kaybeder. Sağ şekilde karaya ayak basanlar da şanslı değildir. Çünkü o dönem bir kölenin, yakalanmasının ardından, ortalama yaşam süresi dokuz yıldır. Tabii bu uygulamalar pek kimseyi rahatsız etmemektedir. Öyle ki, aynı dönemde Vatikan’da siyahların insan olup olmadıkları tartışılmaktadır. Aydınlanmanın büyük isimleri için de siyahlar başta olmak “diğer” halklar insan hakları kavramının kapsamı için bir muammadır.  

Plantasyonlarda ölümüne çalıştırılan, sömürge görevlilerinin işkencesine maruz kalan siyah köleler, çok geçmeden örgütlenmeye ve isyan etmeye başlarlar. Her şeyden önce onurlu bir yaşam için isyan eden kölelerin liderleri, böylesine bir aşağılanmaya maruz kalmak yerine ölmeyi tercih edeceklerini söylerler. Yer yer başarılı olan bu isyanlar, beyazların barış anlaşması yapmak istiyoruz diyerek silahsızlandırdığı binlerce siyahı katletmesiyle ve buna benzer ahlâksız birçok yöntemle bastırılır.

Bu dönem Afrikalıların isyanlarını önlemek için kullanılan bir yöntem de köksüzleştirmedir. Beraberlerinde kendi kültürlerini, inançlarını, ayinlerini de getiren siyah köleler, Avrupa kültürüne saygı besleyen, kendi ırkından ve kültüründen utanan insanlara dönüştürülmek istenmektedir. Bu amaçla, ayinlerde kullanılan davul yasaklanır, misyonerler yoğun bir Hıristiyanlık propagandasına başlar. Ancak Afrikalılar buna direnir. Afrika’yı, zorla götürüldükleri coğrafyalarda, yaşatırlar. O dönem bir köle öldüğünde Afrika’ya döneceğine inanılır örneğin. Bu nedenle ölünün yakınları mezar başına yemek ve rom koyarlar. Davul ve ritim köleleri birbirine bağlamaya, isyanların arka planı olmaya devam eder.

1834’e gelindiğinde, İngiliz sömürgeciliğinin merkezi olan Batı Hint Adaları’ndaki köleler sayısız isyan çıkartarak, güçlü bir anti-kolonyal hareket yaratmış haldedir. Bunun en önemli aşaması 1804 Haiti Devrimi’dir. Bu güçlü isyanların verdiği zararlardan endişe duyan, bunun yanı sıra artık köleliğin değil ücretli çalışmanın daha avantajlı olduğuna inanan İngiliz egemenleri sömürgelerindeki köleliği kaldırma kararı alır. Fakat, siyahların bu kazanımı onlara müreffeh bir yaşamın kapılarını açmaz. Ücretli sömürünün koşulları kölelikten olsa olsa biraz daha iyidir ve siyahların onurlarına uzanan el hâlâ tepelerindedir. Bundan dolayı bu dönem ırksal ve dini mücadelelerle iç içe geçmiş bir sınıf mücadelesinin doğmasına vesile olur. Jamaika işçi sınıfı doğmaktadır, ama bu sınıf siyah olduğunun bilincinde bir sınıftır.

Bir önder doğuyor: Marcus Garvey

Yüzyılın sonuna doğru anti-kolonyal siyah mücadelesi kendi entelektüel cephesini de kurmaya başlamıştır. Beyazların silahlarına kendi silahlarıyla (pala, balta vs.) cevap veren hareket, şimdi de beyazların fikirlerine karşı savaşmak istemektedir. Bu aşamada sahneye çok güçlü bir figür çıkar: Marcus Garvey. İngiliz patronların dayattığı sefalet koşullarına karşı savaşırken, kendi kimliğine ve kültürüne sahip çıkmanın da mücadelesini veren 19. yüzyıl sonu Jamaika’sında büyüyen Garvey, hayatını, siyahların kurtuluşu için evrensel ve bütünlüklü bir program hazırlama ve bütün siyahları bunun etrafında toplamaya adar.

ABD’ye yerleştiğinde kurduğu UNIA (Dünya Zencilerini Geliştirme Derneği) ve Negro World gazetesi oldukça büyük bir etki yaratır. UNIA’nın onlarca şubesi açılır, gazete siyahlara büyük bir heyecan verir. Birçok sayısı iktidarlar tarafından toplatılır. Garvey’in zamanında siyahlar kölelikten kurtulmuş durumdadır, ancak ABD’de ayrımcı uygulamalar sert bir şekilde sürmektedir. Amerikan sinema endüstrisi yerlilerin yanı sıra, siyahları da değersiz, gözden çıkarılabilir, alt seviye insan grubu olarak sınıflandırmaktadır. Afrika’nın birçok bölgesinde bağımsızlık mücadeleleri devam etmekte, sömürgeci devletlere direnenler en vahşi yöntemlerle katledilmektedir.

Böyle bir ortamda Garvey, siyahların uluslararası birliğine ve mücadele ortaklığına vurgu yaparken, din olgusuna da özel bir önem verir. Beyazların Tanrı’ya kendi beyaz gözlüklerinden baktıklarını, “beyaz bir din” yaşattıklarını, siyahların Tanrı’ya Etiyopya penceresinden tapacaklarını söyler. Kitab-ı Mukaddes’te geçen “Prensler Mısır’dan çıkar, Etiyopya ellerini Tanrı’ya uzatır” sözlerine vurgu yapan Garvey, siyahlar için Afrika’nın vaat edilmiş topraklar anlamına geldiğini, dünyaya dağılmış siyahların bu topraklarda yeniden buluşacağını iddia eder.

Bob Marley Zimbabve Bağımsızlık Kutlamasında.

Jah Rastafari

1930 yılında Haile Selassie (Ras Tafari)’nın Etiyopya İmparatoru olması, Garvey’in sözlerinden etkilenen siyahlar için beklenen anın geldiğini gösteren bir işarettir. Siyahlara müjdelenen Mesih gelmiştir. Gerek zamanlama, gerekse Selassie’nın kişisel karizması kısa zamanda yeni bir dini akım ortaya çıkarır: Rastafaryanizm.

İncil’in seçici bir okuması bu akımın literatürünü şekillendirir. Selassie, Yahuda’nın Aslanı olarak anılmaya başlanır. Ki sarayında aslan beslemesi de, Afrika’da aslanların bolca bulunması da aslanı rastafaryanlar için bir sembol haline getirir. Babil, yani Babylon, siyah mücadelesinin tam karşısında yer alan ne varsa onu simgeler: sömürgeciler, emperyalistler, yozlaşmış Batı.

İncil’de cennetlerin efendisi olarak geçen Jah, Tanrı’larına verdikleri isimdir. Garvey’in dediği gibi Afrika vaat edilmiş topraklar, yani Zion’dur. Musevilikten de etkilenen Rastafaryanizm, bu kaynakların dışından (çoğunlukla Afrika’nın geleneklerinden) unsurları/sembolleri de ekler bünyesine. Örneğin, Ganja (esrar) içmek bir ibadet, Jah’la bir muhabbet içerisinde girmek demektir. Kenyalı anti-sömürge isyancıları Toprak ve Özgürlük Ordusu (Mau Mau)’nda gördükleri uzun ve keçeleşmiş saç stilini benimserler (yaygın bilinenin aksine bu saç stilinin adı rasta değil dreadlock’tır). Dini toplantılarda çalınan müzikler ise ritme dayalıdır. Bir nevi ilahi olarak anılabilecek bu ritim yapısı, Karayipler’den, reggae dahil, birçok tarzın çıkmasına ön ayak olacaktır.

Bu akımın doğduğu ve geliştiği yer, tabii ki, Jamaika’dır. Kısa bir sürede ülkenin çeşitli yerlerinde rastafaryan komünler oluşmaya başlar. Tayfun Atay’ın kitabının ismine göndermeyle, rastafaryanizm, “Din Hayattan Çıkar” önermesinin birebir karşılığı denebilecek bir örnektir.

Kökteki ritimler

“Reggae, ıstırap çekmenin biçimlendirdiği bir muhalefettir.

Size baskı yapanlara geri gönderdiğiniz bir titreşimdir.”

Rico Rodriguez, Jamaikalı Tromboncu

1935 yılında Mussolini İtalya’sının Etiyopya’yı işgal etmesi bütün dünyadaki siyahlar arasında anti-faşist bilinci geliştirir. Faşizm karşıtı büyük gösteriler düzenlenir. Etiyopya ordusuna yardım göndermek için kampanyalar düzenlenir. Bu seferberlik daha fazla siyahın Rastafaryanizme ve Etiyopya’ya ilgi duymasına yol açar. Rasta komünleri çoğalmakta, rastalar politikleşmektedir. Ancak çok geçmeden bu durumdan rahatsız olanlar da ortaya çıkar.

Yoksulluğun sert bir şekilde yaşandığı ve politik yozlaşmanın had safhada olduğu Jamaika’da, git gide yükselen Rastafaryan hareket bir tehdit olarak algılanır. Rastalar akıl hastanelerine kapatılır, dreadlock’ları zorla kesilir, uyuşturucu bulundurmak suçlamasıyla hapse atılır. Yoksulluktan kaçarak İngiltere’ye yerleşenler İngiliz yetkilileri rahatsız eder. Serserilik ve hırsızlık yapan bir grup olarak fişlenirler. ABD ve Kanada’da da rastalar benzer bir algıyla tecrit edilmeye çalışılır.

Ancak, büyüyen Rastafaryan hareket olur. Büyüdükçe de politikleşir. 1959 Küba Devrimi’ne destek verirler. Devrimden sonra Küba’ya olan sempatileri daha da büyür. Çünkü Küba, Afrika ülkelerinin bağımsızlık mücadelesine doğrudan destek veren bir ülke haline gelir. 1979’da gerçekleşen Grenada Devrimi’nde, diktatör Eric Gairy’yi deviren gerillaların arasında 400’den fazla rasta vardır. Aynı dönemlerde Guyana hükümeti, radyolarda reggae çalınmasını yasaklayan bir karar alır. Çünkü reggae baskıya, sömürüye karşı güçlü bir ses olarak yaygınlaşmaktadır.

Reggae, tıpkı diğer Karayip müzikleri ska, kalipso gibi zaman içinde, kendi yatağında akarak evrilmiş bir türdür. Uzak geçmişi Afrika’nın otantik ayinlerine ve burada çalınan ritimlere uzansa da, yakın geçmişi, sürekli beyaz müziği çalan Jamaika radyolarını kapatıp, bahçelerinde sound system’ler kuran rastalara dayanır. Dick Hebdige’ın dediği gibi “reggae’deki en önemli kavramlardan biri ‘uyarlama’dır. Bazen bir reggae plağı basılır ve bunu bir çırpıda aynı ritim ya da melodinin kelimenin tam anlamıyla yüzlerce farklı uyarlaması takip eder”. Fotoğraf ve sinemadaki montaj tekniğini hatırlatırcasına ve telif hakkı kaygısı olmadan, sanatçılar birbirlerinin ritimlerinin üzerine yeni sözler ekler, melodileri değiştirir, şarkıları ‘mix’ler. Bu açıdan aslında reggae kolektif bir mirasın üzerinde yükselir.

Reggae’yi uluslararası alanda sahneye çıkartan hiç kuşkusuz Bob Marley’dir. İlk olarak grubu The Wailers (Peter Tosh, Bunny Wailer) ile müzik yapan, sonrasında ise yola tek başına devam eden Marley, reggae’yi dünyaya tanıtırken, aynı zamanda Rastafaryan düşüncenin etki alanını da genişletir. Örneğin, Rastaman Vibration isimli albümü başlı başına politik bir bildiri gibidir. İşçi sınıfının çilesinden, Afrika kurtuluş mücadelesine, Jamaika’yı saran gündelik şiddet ortamından, ABD’nin Karayipler’e müdahale çabalarına kadar birçok siyasi konuyu şarkılarında işleyen (No Woman, No Cry isimli şarkının sözleri de, Jamaika’nın yoksul bir mahallesinde kocası polis tarafından tutuklanan bir kadına yöneliktir) Marley, Zimbabve’nin 1980 yılında bağımsızlığını kazanmasının ardından düzenlenen resmi törende sahne alarak, birçok siyasiden daha fazla ilgi görür.

“Rastafari şarkısı, yani reggae, en yüksek kendini ifade etme biçimidir. Hem toplumsal bir eleştiri hem de derin ırksal hafızanın ifadesidir. Bu hafıza, rastaların Jamaika dilinin temelinden yola çıkarak kendi dillerini, Rasta dilini, geliştirmeleriyle hayatta kalmıştır” demektedir Horace Campbell. Rastalar, resmi dilleri haline gelmiş olan İngilizceyi de olduğu gibi kullanmamışlardır. Dilin yapısını, kelimelerin söyleniş ve yazılışlarını değiştirerek, bozarak kendilerine özgü bir dil yaratmışlardır. Sömürgeciliğe bir golü de böyle atmak istemişlerdir (Bunun en iyi örnekleri için Eek A Mouse adlı sanatçı dinlenebilir).

Sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı kültürel bir direniş niteliği taşıyan reggae, hiphop başta olmak üzere diğer alt kültürler gibi, sistem tarafından soğurulma, kitle kültürünün kâr odaklı işleyişine bir “renk” olarak katılma tehlikesiyle karşı karşıya. Belki de bu eşik çoktan geçildi. Jamaika egemenleri için bir turizm kalemi olarak görülen rastafaryan kültür, devletin kanatları altında ehlileştirildi. Ancak, onun teliflere sığmaz kolektif üretim kültürünün, algoritmaların müzik üzerinde kurmaya çalıştığı sultaya karşı direnenler için sağlam bir gelenek olacağı da kuşkusuz. Bunun yanı sıra, Black Lives Matter isyanında da gördüğümüz gibi, sürmekte olan kavga aynı zamanda geçmiş adına, geçmişteki mağluplar adına verilen bir kavgadır. Reggae’nin bu kavgaya ritmini veren bir kültürel miras olmaya devam edeceğini de söyleyebiliriz.

Asırlar önce Atlas Okyanusu’nun ortasında, bir geminin deposunda can veren; plantasyonlarda işkence altında onurunu korumaya çalışan; Kongo’da ülkesinin bağımsızlığı için Che ile omuz omuza savaşan; otobüslerde sırf kimliği yüzünden arkada oturtulmaya zorlanan; kısacası insan olduğunu beyazlara kanıtlamak için mücadele üstüne mücadele veren siyah halkların sesi, reggae ile yıllar sonra bize ulaşıyor. Egemenlerin zulmüne inat, ezilenler kendi sesleriyle, kendi dilleriyle, kendi ritimleriyle konuşmaya devam ediyor.

Kaynaklar

Dick Hebdige, Kes Yapıştır: Kültür, Kimlik ve Karayip Müziği, çev. Çağatay Gülabioğlu, Ayrıntı Yayınları, 2003

Horace Campbell, Rasta ve Direniş, çev. Irmak Ertuna-Howison, Dipnot Yayınları, 2016

John Berger, Hoşbeş, çev. A. Biçen, B. Eyüboğlu, O. Tecimen, Metis, 2016

2020’de Küresel İklim Değişikliğinin 12 Önemli Etkisi – Ian Angus

Dünya Meteoroloji Örgütü’nün 2020’deki küresel iklim değişikliği hakkındaki taslak raporu, tüm cephelerde durumun kötüleşmeye devam ettiğini açıklıyor. 

1993’ten beri her yıl, Dünya Meteoroloji Örgütü bir önceki yıl için Küresel İklimin Durumu hakkında bir rapor yayınlar.

Aralık ayı başında tartışma ve inceleme için yayınlanan Küresel İklimin Durumu 2020 raporunun geçici metni, iklim değişikliğinin rekor seviyedeki en sıcak üç yıldan biri olma yolunda ilerleyen 2020’de de aralıksız yürüyüşünü sürdürdüğünü gösteriyor.

2011-2020 arası kaydedilmiş en sıcak 10 yıl olacak, 2015’ten bu yana geçen 6 yıl ise kaydedilmiş en sıcak altı yıl olacak.,

Okyanus sıcaklığı rekor seviyelerde ve küresel okyanus suyunun % 80’inden fazlası, 2020’de bir süre denizde bir ısı dalgası yaşadı ve karbondioksit (CO2) emiliminden dolayı halihazırda daha asidik sulardan mustarip olan deniz ekosistemleri için yaygın sonuçları oldu bu durumun.

Onlarca uluslararası kuruluş ve uzmanın katkılarına dayanan rapor, aşırı sıcak, orman yangınları ve sel gibi yüksek etkili olayların yanı sıra rekor kıran Atlantik kasırga mevsiminin milyonlarca insanı nasıl etkilediğini ve COVID-19 pandemisinin getirdiği sağlık, güvenlik ve ekonomik istikrara yönelik tehditlerin de durumu daha da kötüleştirdiğini gösteriyor. Nihai 2020 raporu, Mart 2021’de yayınlanacak.

Geçici rapor 12 Ana Mesaj ile başlıyor.

Özetlersek:
Seragazı: Başlıca sera gazları olan CO2, CH4 ve N2O konsantrasyonları 2019 ve 2020’de artmaya devam etti.

Küresel Isınma: La Niña koşullarının gelişmesine rağmen, 2020’deki küresel ortalama sıcaklık bilinen en sıcak üç sıcaklıktan biri olma yolunda ilerliyor. 2020 de dahil olmak üzere son altı yıl, muhtemelen kaydedilen en sıcak altı yıl olacak.

Deniz Seviyeleri Yükseliyor: Deniz seviyesi, altimetre kaydının olduğu süre boyunca yükseldi, ancak son zamanlarda, kısmen Grönland ve Antarktika’daki buz tabakalarının artan erimesi nedeniyle deniz seviyesi daha yüksek bir oranda yükselmekte. 2020’de küresel ortalama deniz seviyesi 2019’dakine benzerdi ve her ikisi de uzun vadeli trendle tutarlı. 2020’nin ikinci yarısında küresel deniz seviyesindeki küçük bir düşüş, daha önceki La Niña olaylarıyla ilişkili geçici düşüşlere benzer şekilde, La Niña koşullarının gelişmesiyle ilişkili olabilir.

Deniz Isı Dalgaları: Okyanus alanının% 80’inden fazlası, bugüne kadar 2020’de en az bir deniz sıcak hava dalgası yaşadı. Okyanusun “orta” (% 28) olarak sınıflandırılan deniz ısı dalgaları yaşayan kısmından daha fazlası “güçlü” (% 43) olarak sınıflandırılan deniz ısı dalgaları yaşadı.

Okyanus Isınması: 2019, kaydedilen en yüksek okyanus ısısı içeriğini gördü ve son on yılda ısınma oranı uzun dönemli ortalamadan daha yüksekti, bu da sera gazlarının neden olduğu radyatif dengesizlikten ısı alımının devam ettiğini gösteriyor.

Arktik Deniz Buzu: Kuzey Kutbu’nda, yıllık minimum deniz buzu miktarı rekor düzeyde ikinci en düşük seviyeydi ve Temmuz ve Ekim aylarında rekor düzeyde düşük deniz buzu boyutları gözlendi. Antarktika deniz buzu miktarı uzun vadeli ortalamaya yakın kaldı.

Grönland Buzu: Grönland buz tabakası kütle kaybetmeye devam etti. Yüzey kütle dengesi uzun dönemli ortalamaya yakın olmasına rağmen, buzdağının kopmasına bağlı buz kaybı, 40 yıllık uydu kaydının en üst noktasındaydı. Toplamda, Eylül 2019 ile Ağustos 2020 arasında buz tabakasından yaklaşık 152 Gt buz kaybedildi.

Yağmur ve Su Baskını: 2020’de Afrika ve Asya’nın büyük bölümünde şiddetli yağmur ve yoğun sel meydana geldi. Şiddetli yağmur ve seller Sahel’in büyük bölümünü, Afrika’nın Büyük Boynuzu, Hindistan alt kıtası ve komşu bölgeleri, Çin, Kore ve Japonya ile güneydoğu Asya’nın bazı kısımlarını yılın çeşitli zamanlarında etkiledi.

Atlantik Kasırgaları: 30 isimlendirilmiş fırtına ile (17 Kasım itibariyle) kuzey Atlantik kasırga mevsimi, kaydedilen en yüksek isimlendirilmiş fırtınaya sahip olduğu dönemi yaşamış oldu, Amerika Birleşik Devletleri’nde anakaraya ulaşan fırtına sayısı da rekor kırdı. Sezonun son fırtınası (bugüne kadar) Iota, aynı zamanda en şiddetlisiydi ve kategori 5’e ulaştı.

Diğer Tropik Fırtınalar: Diğer havzalardaki tropikal fırtına aktivitesi, şiddetli etkiler olmasına rağmen, uzun vadeli ortalamaya yakın veya düşüktü.

Şiddetli kuraklık: Şiddetli kuraklık 2020’de Güney Amerika’nın birçok bölgesini etkiledi, en kötü etkilenen bölgeler ise kuzey Arjantin, Paraguay ve Brezilya’nın batı sınır bölgeleriydi. Arjantin, Uruguay ve Paraguay ile Brezilya’da tahmini tarımsal kayıpların değeri 3 milyar ABD dolarına yaklaştı.

İklime Dayalı Göç: İklim ve hava olayları, önemli nüfus hareketlerini tetikledi ve Pasifik bölgesi ve Orta Amerika da dahil olmak üzere hareket halindeki savunmasız insanları ciddi şekilde etkiledi.

Çeviri: Eyüp Özer

Kaynak: https://climateandcapitalism.com/2020/12/04/12-major-impacts-of-global-climate-change-in-2020/

HDP’ye Sahip Çık, Emekçilerin Öfkesine Güç Kat! – Yeniyol’un Sözü

7 Haziran sonrası, siyaset arenasını sürekli bir olağanüstü hâl ile yönetmeye yönelen iktidar bloku, bu tarihten itibaren başlattığı HDP’yi kriminalize etme ve yalnızlaştırma politikasını, 31 Mart yerel seçimlerinin ardından el yükselterek sürdürüyor. Suçlarıyla birbirine muhtaç hale gelen iktidar ortakları, bu uğurda dünya tarihinin namlı darbecilerini kıskandıracak yöntemler geliştirmekten, sicili karanlık mafya babalarını sahaya sürmeye kadar birçok yolu deniyor. 

Terör, iktidar bloku için en kullanışlı ideolojik söylem haline gelmiştir. Bu söylem, türlü yolsuzluklarını, göz göre gerçekleştirilen soygunları, burjuva hukuku açısından bile skandal olarak değerlendirilebilecek kararları terör yaygarasıyla susturabilecek bir ideolojik hakimiyet yaratmıştır. İktidarın türlü eylemlerine karşı yüksek sesten muhalefet eden birçok odak, iktidar sözü teröre getirdiği anda, onun arkasında sıralanmak için fırsat beklemektedir. 

Soma’dan Ermenek’e, Bimeks’ten Atlasjet’e işçi sınıfının irili ufaklı birçok direnişi burjuva muhalefetin ilgisini çekmezken, Azerbaycan-Ermenistan savaşı üzerinden iktidarın kurduğu söylem seti muhalefet tarafından anında sahiplenilmektedir. “Terör cephesi”ne düşmemek için bunca gayret sarf eden CHP yöneticileri, ülkenin en büyük faşist terör saldırılarından birisi olan Maraş Katliamı’nın yıldönümünde, olayın baş düzenleyicisi Türkeş’in ailesini ziyaret edecek kadar iktidar merkezli bir siyasete gömülmüştür.

2000’lerde AKP’nin açtığı sahadan beslenmek, bunun karşılığı olarak da AKP’ye belli bir meşruluk sağlamak için sahaya fırlayan (sol) liberaller, şimdi de CHP’nin başına üşüşmüş; gidişatı durdurmak adına CHP’nin şekilsiz politikasına katkı sağlamaktadır. Demokrasinin aşağıdan yani hayatın maddi üretiminin gerçekleştiği zeminlerdeki örgütlenmeden değil kurumsal siyasetin manevralarıyla -yani yukarıdan- gelişeceği fikri, anlaşılan, hâlâ gücünü korumakta.

“Beşli Çete” çıkışının, muhalefet blokunun ortaya koyduğu politikayla arasında büyük bir açı farkı vardır. Bu nedenle sadece bir retorik olarak değerlendirilmelidir. Ortaya konulan politika ise, iktidarın kurduğu oyun sahasında oynamaktan, işçi sınıfının hakiki sorunlarına sırt çevirmekten ve iktidarın kendi kendisini bitirmesini beklemekten ibarettir. Bütün bunları birlikte düşündüğümüzde, ekonomik yönetimin ve salgın politikalarının çöktüğü böyle bir ortamda tutarlı ve sert bir karşı koyuş iradesini gösteremeyen burjuva muhalefetin, AKP sonrası dönemde siyasete katılımın ve demokratikleşmenin öne çıkacağı, aşağıdakilerin ihtiyaçlarına yanıt verecek bir düzen kurmasını beklemek saflık olacaktır. AKP-MHP’nin ahbap-çavuş kapitalizmine, kırk yılda bir yarım ağızla eleştiri getirebilen muhalefetin, neoliberal talanın başka yöneticilerle devam etmesinden başka bir vaadi yoktur.

Tarihin bize gösterdiği gibi burjuva partilerinin, eşitlik ve özgürlükleri bırakalım, en basit düzeyde burjuva demokrasisini tesis etme yönünde bile ilkeli bir siyaset üretmesi mümkün değildir. Neoliberalizm, burjuva partilerinin, devlet gücünü kullanarak azınlığı daha da zengin edip, çoğunluğu daha da yoksullaştırmasının adıdır. Bu soygun politikası hemen hemen bütün dünyada uygulanmış, Türkiye’deki ustası ise AKP olmuştur. Ancak muhalefetin de bu politikaya bir alternatifi yoktur. 

Böyle bir ortamda, milliyetçi illüzyon oyununun dışında kalan, emekçilerin ve ezilenlerin gündemini ve Kürt sorununun çözümü için ısrarla barış talebini mecliste ve sokakta dile getiren HDP’yle dayanışmak sosyalistlerin görevidir. Bununla birlikte en büyük görevimiz, neoliberal ideolojinin -iktidarından muhalefetine- yaygınlığı karşısında hem ideolojik bir mücadele vermek hem de pandeminin derinleştirdiği yoksulluğa ve işsizliğe karşı kıpırdanan tüm sınıf zeminlerine kulak kesilmek, mümkün mertebe en geniş inisiyatiflerle bunları güçlendirmektir. İşçi sınıfının, emekçilerin ve ezilenlerin bağımsız siyasi odağını yaratmak için bu görev önemini ve aciliyetini korumaktadır. 

Sosyalist Demokrasi için Yeniyol

Kapak görseli: via @yasarustaportal

Sarıyer Belediyesinde #yetkiyeitirazgeriçekilsin

696 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile belediye şirketlerine kamu iktisadi teşekküllerine geçişleri yapılan Sarıyer Belediyesi işçilerinin Yüksek Hakem Kurulu (YHK) tarafından bağıtlanan toplu sözleşme süresi 30 Haziran’da sona erdi. 30 Haziran’dan bu yana toplu iş sözleşmelerinin bir türlü bağıtlanmadığını söyleyen işçiler Sarıyer Cumhuriyet Meydanı’nda eylem yaptı. İşçiler “Toplu sözleşme hakkımız yapılana kadar her türlü mücadeleyi vereceğiz” dedi.

Açıklamayı Sarıyer Belediyesi işçisi Fatih Sukas okudu. YHK kararıyla aldıkları zammın enflasyonun altında kaldığını ifade eden Fatih Sukas, “Ücretlerimiz erimeye başladı, bir yandan da vergi kesintileri nedeniyle 2 bin lirayı bulmayan ücretlerle geçinmek zorunda kaldık, ek işler yapar hale geldik” dedi. Üyesi oldukları DİSK Genel-İş 1 No’lu şubenin toplu sözleşme yapma hakkını elinde bulundurduğunu ifade eden Fatih Sukas, “Belediye yönetimi yetkiye itiraz etti ve karşı dava açtı. Sarıyer Belediyesi ile sendikamız arasındaki mahkeme süreci bizim lehimize sonuçlanmasına rağmen, Sarıyer Belediyesi süreci içi boş bahanelerle Yargıtay’a gönderdi” diye konuştu. 

Günlük 5-7 lira arasında yemek ücreti aldıklarını söyleyen Fatih Sukas, “Şu an içinde bulunduğumuz pandemi koşullarında yokluk ve yoksulluğu iliklerine kadar hisseden işçileriz. Bizler yetkimize itirazın geri çekilmesini ve toplu sözleşmemizin ivedilikle yapılmasını Sarıyer Belediyesi ve CHP yönetiminden talep ediyoruz” dedi. 

Üyesi oldukları DİSK Genel-İş 1 No’lu Şube için “Bizlere destek olmalarını ve süreci el ele, kol kola beraber yürütmeyi ve şubemize tam yetki vermelerini talep ediyoruz” diyen Fatih Sukas, hiçbir siyasi partinin güdümünde olmadıklarını ifade ederek, “Bizler, toplu iş sözleşmemizi yapmak, çoluğumuza çocuğumuza götürdüğümüz ekmeği bir lokma olsun büyütmek istiyoruz” dedi. Toplu iş sözleşmeleri imzalanana kadar mücadeleye devam edeceklerini söyleyen Sukas, “Emek en yüce değerdir ve emeğimize sahip çıkacağız” diye konuştu.

Kaynak: https://www.evrensel.net/haber/421538/sariyer-belediyesi-iscileri-toplu-sozlesme-hakkimiz-icin-mucadele-edecegiz

Eleştirel Düşünce ve Pandemi – Raul Zibechi

Eleştirel düşüncenin temel özelliklerinden biri huzursuzluğu, olağan şeyleri sarsma, yerleşik bilgileri sorgulayıp ataletin verdiği uyuşukluktan kurtulma becerisiydi. O, her daim akıntıya karşı yüzen, isyancı ve başkaldıran düşünce oldu.

Marx, kendisini Hegel’in teorik mirasını baş aşağı çevirmeye adadı. Lenin, devrimin endüstriyel açıdan en gelişmiş ülkelerde galip geleceğini temin eden Marx’a itaatsizlik etmeye kararlıydı. Mao ve Vietnamlılar, uzun süren köylü savaşı nedeniyle kent ayaklanmalarını reddettiler. Sol sahnesine hâkim olan komünist partilere göre Fidel ve Che sapkındı.

Çokça övülen Walter Benjamin ilerleme fikrine karşı acımasızdı ve son zamanlarda çevreciler kalkınmayı sorgularken, feministler de dikey örgütleri ve patriyarkal savaş ağalarını reddediyorlar.

EZLN, kendi payına, geçmiş devrimlerin başarılarını toplayıp hatalarından kaçınıyor, bu nedenle dünyayı dönüştürmeye devam etmek için savaşı bir kenara bırakıp halkın kendi özerkliğini hayata geçirerek yönettiği bölgeleri (ne pahasına olursa olsun) savunuyor.

Eleştirel düşünce bir pandeminin ortasındayken ne durumda? Analizinin merkezi noktaları neler olmalıdır? Bu dönemde onu kim formüle ediyor?

Birkaç satırla yanıt vermeye çalışacağım.

Birincisi, akademik çevreler, partiler ve entelektüel otoriteler tarafından dile getirilen yerleşik düşüncenin, bir düşüşün, devam eden uygarlık krizi ve sistemik krizin dibine gömülmüş bir sürecin ortasında olduğudur. Belki de bu, modern, kentsel, batılı sömürgeci ve ataerkil bir uygarlığın parçası olduğu içindir. Yani kapitalizme teslim olduğu içindir.

Sözde entelektüellerin büyük bir kısmı, seçim solu partilerini eleştirmek yerine, kendilerini sağın tarafını tutmak istemediklerine dair üzücü bir argümanla onların hataları ve dehşetini temize çıkarmaya adıyorlar. Solu eleştirmek bu olsaydı, Marx ve Lenin, en iyi çalışmalarından bazılarını silah arkadaşlarını sorgulamaya adadıkları için sağcı olarak reddedilirlerdi.

İkincisi, eleştirel düşüncenin, içinde bulunduğumuz durumun yapısal ve uzun vadeli nedenlerinin üzerindeki perdeyi kaldırması gerektiğidir. İzleyicileri yanıltıcı argümanlarla eğlendirmek değildir bu. Virüsle mücadeledeki başarısızlıkları ya da başarıları şu ya da bu hükümete atfetmek değil, salgını neoliberal sömürücü modelle, acımasız mali spekülasyonlarla ve halklara karşı 4. dünya savaşıyla ilişkilendirebilmektir. Ben buna analiz etmek değil de eğlendirmek diyorum.

Dahası, eleştirel düşünme teşhislerle yetinmemelidir. Birçoğu çelişkili olan türlü türlü yargıdan bunalmış durumdayız. Yıllar önce, petrol üretiminin zirve noktasından kapitalist uygarlığın sonunun anahtarı olarak bahsediliyordu. Çok daha öncesinde de, sistemin acımasız ekonomik yasaların kurbanı olacağı garanti ediliyordu.

Her gün, sistemin sınırlarını çevreye, kaynakların tükenmesine ve kapitalizmi durdurup yenilgiye uğratmanın tek yolu olarak toplumsal çatışmadan kaçmaktan başka bir şey yapmayan sözde nesnel nedenlerin uzun bir listesine bağlayan teşhisler yapılıyor. Benjamin bunu çoktan söylemişti; sistem nesnel nedenlerle yıkılacak olsaydı, mücadele en ufak bir anlam ifade etmezdi.

Üçüncüsü bana en önemlisi gibi görünüyor. Bugüne kadar, eleştirel düşünceyi ifade etmekten sorumlu olanlar akademik, üst-orta sınıf beyaz erkeklerdi. Elbette, paylaştıkları türden fikirler Avrupa merkezli, patriyarkal ve sömürgeciydi, ancak bu yüzden tamamen yanlış olmadıkları kabul edilmelidir. Onları halkın, kadınların ve çocukların süzgecinden geçirmemiz gerekiyor.

Bugün eleştirel düşünceyi yayanlar artık bireyler değil, halklar, kolektifler, topluluklar, örgütler ve hareketlerdir. Mapuche halkının veya Kolombiya Cauca bölgesinin yerli halklarının teorik temsilcileri kimler? Feminist ve patriyarka karşıtı kadın hareketlerinin fikirlerini kim somutlaştırıyor?

Hâlâ Zapatista düşüncesinin subcomandante Marcos’un ve artık subcomandante Galeano‘nun bir eseri olduğuna inananlar var. Bunların aşağıdan seçilmiş sözcülerin aktardığı, kolektif deneyimlerden doğan düşünceler olduklarını hiçbir zaman kabul etmeyecekler. Şu anki sözcünün subcomandante Moíses olduğunu da hiçbir zaman kabul etmeyecekler.

Güncel eleştirel düşüncenin gerçekliği budur. Hezeyan yukarı, yaratıcılık aşağı. Yaşamın kendisi gibi. Bunda özcü bir şey yok. Yaşayan bilgi, mücadele edenler arasında ortaya çıkar. Sadece dünyayı değiştirenler onu bu meyanda derinlemesine bilebilirler, çünkü yaşamlarını böyle geçirirler, çünkü tepedekilere ilişkin onların yaydığı siyasi rengin ve söylemin ötesinde en ufak bir yanılsamaları yoktur.

Benjamin bunu yalın bir açıklıkla söylemişti: Tarihsel bilginin öznesi, mücadele içindeki ezilen sınıfın kendisidir.

[Schools for Chiapas’taki İngilizcesinden Gamze Boztepe tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]

Kaynak: https://sendika.org/2020/12/elestirel-dusunce-ve-pandemi-raul-zibechi-603382/#more

Kapak görseli: Victor Brauner, Son Yolculuk, 1937