İmdat Freni

covid-19

“COVİD-1984”: Sermayenin Zihni Sinir Projelerinden Başka bir Yaşam Mümkün mü? – Eyüp Özer

En zenginler servetlerine servet katarken, emekçiler her adımlarının takip edildiği, git gide makineleştirildiği sözde önlemlerle yaşamlarını riske atarak, bu zenginlerin daha da zenginleşmesi için işyerlerinde çalışmak zorundalar mı?

23 Nisan 2020 tarihli Reuters haber bülteni, Antwerp Limanı’nda bir geminin güvertesinde çalışan işçilerin görüntüleri ile başlıyordu.[1] Haber videosunda liman işçileri, kollarına saat şeklinde bir bileklik takıyorlar ve birbirlerine olan uzaklıkları azaldığında bu bileklik titreşim ve ses yoluyla sinyal veriyor. Haberin içinde ürününü tanıtan Rombit şirketinin yetkilisi, gururla 99 ülkeden, 500’den fazla şirketten sipariş aldıklarını aktarıyor. Ancak Rombit yetkilisi bu gururda yalnız değil, onunla benzer dönemlerde Türkiye’de ise Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası (MESS) benzer bir gurur ve coşkuyla üye işyerlerinde uygulamaya geçirmeyi planladığı ve kamuoyunda geniş tepkilere neden olan MESS-SAFE adlı temas takip ya da işçi takip/kontrol uygulaması diyebileceğimiz çözümü duyuruyordu.

Covid-19 salgını bitmek bir yana, aksine tam da hasta sayısının gitgide arttığı bir dönemde, nisan ayının ortalarından itibaren dünyanın birçok ülkesinde hükümetler, kapitalistlerin ekonominin yeniden canlandırılması, üretim tesislerinin tekrar çalışmaya başlaması, sokağa çıkma yasaklarının esnetilmesi talebiyle, sokağa çıkma kısıtlamalarını gevşetti ve ekonomik faaliyetleri yeniden başlattı. Emekçileri hayatlarını riske atma pahasına salgın ortamında çalışmaya zorlayan sermaye, bir yandan da işyerlerinde salgını kontrol altında tutmak ve üretimin aksamasını önlemek için işçilerin üzerinde daha fazla kontrol sağlayacak bu tarz teknolojik çözümlerle geldi.

Özellikle Avrupa’da çeşitli sivil toplum kuruluşları tarafından Covid-1984 olarak adlandırılan bu tarz uygulamalara genel olarak ‘temas takip yazılımları’ deniyor. Temas takip yazılımları sadece işyerlerinde değil, bazı ülkelerde toplumun genelini takip amacıyla da kullanılıyor.

Google ve Apple, çok önceden temas tespiti ve geriye doğru temas izleme imkânı verecek bir yazılım platformu için ortak çalışmaya başladı ve yakın zamanda bu çerçeveyi kamuoyu ile paylaştı.

İngiltere hükümeti ise 14 Nisan’da, Covid-19 semptomları gösterdiğini bildiren kişileri takip etmek ve onlarla yakın temas içinde bulunan kişileri uyarmak için bir yazılım hazırladığını duyurdu. Ulusal Sağlık Hizmetleri birimi (NHS) tarafından hazırlanan yazılımın ağustos başında piyasaya sürülüp, ülke genelinde kullanılmaya başlanması bekleniyor.

Hollanda Başbakanı Mark Rutte ise 21 Nisan’da yaptığı bir açıklamada, kendilerinin yedi farklı temas tespit yazılımını test ettiklerini ancak hiçbirinin güvenlik, hacklenmeye/korsanlığa karşı koruma ve güvenilirlik açısından gerekli koşulları sağlamadığını, bu nedenle testlere devam ettiklerini duyurdu.

EN UÇ ÖRNEK SİNGAPUR

Temas takip yazılımlarının kamusal alanda tüm vatandaşlar için kullanımı konusunda muhtemelen en aşırı örnek Singapur sayılabilir. Singapur, Covid-19 Veri Bülteni adını verdikleri bir uygulama ile enfekte olan her bir kişinin cinsiyetini, yaşını, etnik kökenini, nerede yaşadığını, nerede çalıştığını, hangi hastanede yattığını ve kimleri enfekte ettiğini takip edebiliyorsunuz. (https://co.vid19.sg/singapore/)

Güney Kore’de ise telefonların GPS verilerini kullanan bir uygulama, enfekte olan ve karantinada olan kişilerin devlet yetkilileri tarafından izlenmesine imkân veriyor. Bu yazılım isim, doğum tarihi, cinsiyet, cep telefonu numarası, bir aile yakınının numarası ve karantina süresince bulunulan adres bilgilerini saklıyor. Karantina koşullarının ihlal edilmesi durumunda uygulama alarm veriyor. İzinsiz karantinayı terk etmenin cezası ise1 yıla kadar hapis veya 60 bin TL tutarında para cezası. Bu uygulamayı telefonuna kurmayı reddeden yabancılar ise sınır dışı ediliyor.

BİR DİZİ İLKE

Peki bu tarz uygulamaların, emekçilerin sağlığını koruma iddiası ile gerek hükümetler gerekse işverenler tarafından her adımımızı izlemelerine, hareketlerimizin kontrol edilmesine göz yummamız mı gerekiyor?

Avrupa Sendikalar Enstütüsü (ETUI) bu konuda hazırladığı bir raporda, özel şirketler tarafından hazırlanan yazılımlarla kişisel verilerin ve konum verilerinin paylaşılması yerine, tasarımı itibariyle Kişisel Verilerin Korunması Kurallarına uygun, hem virüsün yayılması ile mücadele edecek hem de kişilerin kişisel verilerini koruyacak bir kamusal çözüm çağrısı yapıyor. Ancak böylesi bir çözüm henüz mevcut değil; ayrıca denetiminde yaşanacak zorluklar düşünüldüğünde arzu edilebilir de değil.

Avrupa Birliği’nin Kişisel Verilerin Korunması Kurulu (EPDB) ise, Avrupa Komisyonu’nun talebi üzerine genel olarak temas tespit yazılımlarına dair bir dizi ilkeyi barındıran bir görüş yayımladı. Bu ilkeler arasında şunlar var:

► Yazılımın kamu denetimine ve Meclis denetimine açık olması,

► Yazılımın özel şirketler tarafından değil, kamu tarafından hazırlanıp hayata geçirilmesi,

► Yazılımın kullanımının, belgelenmiş ve yasal olarak altyapısı hazırlanmış bir güvenceye dayanması,

► Kodunun açık kaynak kodlu ve serbestçe erişilebilir olması,

► Uygulamanın kullanımının süre ve kapsam bakımından orantılı olması (acil durumun özgürlüklerin kısıtlandırılmasını meşrulaştırmaması gerektiği, orantılı olması gerektiği ve acil durum süreci ile sınırlı olması gerektiği),

► Amacının sınırlandırması (uygulamanın kullanımının COVID-19’un yayılmasını durdurma ile kısıtlı olması),

► Asgari ve manalı temas verisini sadece toplaması ve saklaması.

► Sistemin tamamıyla merkezi olmayan, yani dağıtılmış bir şekilde işletilmesi, hiçbir merkezi yetkilinin dahil olmaması,

► Verilerin tutulmasının sınırlandırılması, toplanan verinin anonim olması veya anonimleştirilmesi, şifrelenmesi ve belirli bir sürenin geçmesinin ardından silinmesi gerekliliği,

► Yazılımın ücretsiz olması, kullanımının gönüllü olması ve kaldırılabilmesi, cep telefonlarının işletim sisteminin içine gömülü olmaması,

► Kullanmayı reddeden veya yazılımı kurduktan sonra kaldırmak isteyenlerin bu nedenle herhangi bir yaptırıma uğramaması,

► Bluetooth tanımlayıcılarının düzenli olarak değiştirilmesi,

► Temas takip yolu ile konum veya hareket takibi imkânı olmaması.

İŞYERLERİNDE YAYILIYOR

İşyerlerinde temas takip uygulamaları ise hızla yayılıyor. ABD’de nisan ayında yapılan bir anket, şirketlerin finansal işler müdürlerinin yüzde 22’sinin işyerlerinde bir temas takip teknolojisini kullanmayı planladıklarını söylediğini gösteriyor. Bu yazının başında örneğini verdiğimiz Rombit şirketinin uygulaması her ne kadar bu alanda öncü olsa da, kesinlikle tek değil, hatta çok sayıdaki uygulamadan sadece birisi. ABD’li ServiceNow isimli şirket, aralarında Uber ve Coca Cola gibi şirketlerin de yer aldığı 400 şirketin kendi yazılımlarını kullandığını duyurdu. Dünya genelinde faaliyet yürüten PwC danışmanlık şirketi ise Check-In adını verdiği benzer bir uygulamayı piyasaya sürdü. Ancak kendileri de bu uygulamaların emekçilerin kişisel verilerini ihlal edeceğini bildiklerinden, dünya genelinde ülkelerin kişisel verilerin korunması konusundaki yasal düzenlemelerinin ne denli sıkı olduğuna dair bir harita hazırlayıp, bu haritayı da yazılımı pazarladıkları internet sitelerinde müşterileri ile paylaşıyorlar. (https://www.pwc.com/us/en/library/covid-19/assets/COVID19-Cyber-summary-privacy.svg)

BAMBAŞKA BİR YAŞAM MÜMKÜN MÜ?

1 Haziran’da ise ABD Senatosu’nun bazı üyeleri, temas takip yazılımları kullanımının önünde engel oluşturan bazı kişisel verilerin korunması “sorunlarını çözüme ulaştıracak” bir yasal düzenleme hazırlığında olduklarını duyurdular.

Salgın süresince dünya genelinde milyonlarca emekçi gelirini kaybederken, dünyanın en zengin 25 kişisinin Covid-19 salgını döneminde sadece 2 ayda servetlerine 255 milyar dolar kattıklarını çıkan haberlerden biliyoruz. Peki en zenginler servetlerine servet katarken, emekçiler bu tarz teknolojik zihni sinir projeleri ile her adımlarının takip edildiği, git gide makineleştirildiği, sözde önlemlerle yaşamlarını riske atarak, bu zenginlerin daha da zenginleşmesi için işyerlerinde çalışmak zorundalar mı? Yoksa bu hepi topu 25 kişinin serveti bile milyonlarca hayat kurtarabilecekken, bu zenginliğe el koyup, emekçi milyonlara dağıtabileceğimiz bambaşka bir yaşam mümkün müdür?

Eyüp Özer Birleşik Metal-İş Sendikası Uluslararası İlişkiler Uzmanı

Bu yazı ilk olarak Birgün gazetesinde yayınlanmıştır

1 Yeni Mesajınız Var: Pandemi Sürecinde Evden Çalışan Kadınların Deneyimleri – Yıldız Öztürk

Covid-19 pandemisiyle ilgili olarak yaklaşık 4,5 aydır sıkça duyduğumuz ve üzerinde uzlaşılan en yaygın kanı, virüsün hayatımızı değiştirdiği ve yeniden şekillendirdiği. Sürecin açık bir şekilde gösterdiği gibi, var olan toplumsal eşitsizlikler derinleşip kuvvetlenirken, hâlihazırda kırılgan olan gruplar, pandemiye özgü yeni eşitsizlik türlerini de ilk deneyimleyenler oldu. Mülteciler, siyahlar, etnik olarak dışlananlar, kadınlar, lgbti+’lar, çocuklar, işsizler ve işçiler yekpare kategoriler olmamakla birlikte içinde yaşadığımız sistemin en güvencesizleri. Pandemi sürecinde sağlık sisteminin küresel çapta iflasının etkileriyle birleşen ırkçı, cinsiyetçi söylemler ve uygulamalar merkez-dışında konumlandırılan gruplar için, önceki dönemlerden daha fazla ölümle burun buruna kalınan bir ortam yarattı. Sağlık hizmetlerine, temiz suya ve gıdaya erişimi sınırlı olan dolayısıyla bağışıklık sistemi güçlü olmayanlar, mülteci kamplarında insanlık dışı koşullarda kalmak zorunda olanlar, işsizler ve sokakta yaşayanlar kapitalizmin ilk elde gözden çıkardığı toplumsal kesimler oldu. Kadınlara ve lgbti+’lara yönelik (ev içi) şiddet vakalarının artması, kazanılmış hukuksal hakların aşındırılması ve iptali gibi uygulamalar da kapitalist yapılanmanın pandemiyle birlikte iyice açığa çıkan sınıfsal, ırkçı ve cinsiyetçi boyutlarını gözler önüne serdi. Bununla birlikte, çalışanlar ya işten çıkarıldı ya da zorla çalıştırıldı. Evden çalışma sistemi ise pek çok hak ihlaline neden oldu. Kısacası pandemi süreci, “aşağıdakiler”in sosyo-ekonomik, fiziksel ve duygusal açılardan ağır bedeller ödediği bir hayatta kalma mücadelesine dönüştü.

Pandeminin hayatlarımıza çok boyutlu etkileri, doğal olarak, “pandemi ve …” başlığında birbiriyle ilişkili sayısız tartışmaya yol açtı. Bu yazıda, ayrımcılık pratiklerini en ağır şekilde yaşayanlar arasında yer alan ve Covid-19 pandemisiyle birlikte daha fazla güvencesizliğe mecbur bırakılan ev dışında çalışan kadınların, evden çalışma sistemine geçişle beraber ev içinde ve iş süreçlerinde gerçekleşen sosyo-ekonomik ve duygusal dönüşümleri paylaşılacaktır. Evden çalışanların, sokağa çıkmak ve ev dışında çalışmak zorunda olanlarla karşılaştırıldığında, özellikle virüsün bulaşma tehlikesine karşı, ayrıcalıklı bir konumda olduğu varsayılabilir. Bu durum sınıfsal hiyerarşiler açısından kısmen doğru olsa da kadınlar açısından ev içi yükün arttığı, mücadele edilerek, pazarlıklar sonucunda elde edilen kazanımların zarar gördüğü, toplumsal cinsiyete dayalı iş bölümünün nerdeyse geleneksel formlara döndüğü bir sürece de işaret ediyor. Kandiyoti’nin ifade ettiği gibi (2020), ev içinde erkeklerin hissetmesine gerek kalmadan yapılan “ufak-tefek işleri” kotaran görünmez elin kadınlar olduğu pandemi sürecinde bir kez daha açık bir şekilde görüldü. Sosyal devlet ve piyasa tarafından karşılanamayan hizmetlerin neredeyse tamamı kadınlara devredildiğinden, ev içi ilişkilerde kazanılmış mevzileri koruma çabası ve yeniden üretim süreçlerinin doğal addedilen yapısıyla tekrar tekrar mücadele edilmesi söz konusu oldu. Buna ek olarak, çalışma hayatını evden sürdüren piyasanın taleplerini ev ortamında karşılamaya çalışan kadınlar, uyumadıkları her an (belki o zaman bile) kesişen zaman dilimlerinde ev ile iş alanlarının yönetilmesi, organize edilmesi ve yürütülmesini düşünmek zorunda kaldılar, bunlardan sorumlu tutuldular. Yazı vesilesiyle deneyimlerini paylaşan kadınlar, pandemi öncesinde de sıklıkla eve iş getiren veya zihinlerinin bir köşesinde işle alakalı açık dosyaların olduğu emekçiler. Ancak mekânsal sınırların kaybolduğu bu çalışma sürecinde, ev ve işin getirdiği maddi manevi yükler zaman mefhumunun nerdeyse tamamen yok edildiği özgül sömürü biçimlerini doğurdu. Patriarkal kapitalizm, artık her an hem işte hem de evde olan kadınlardan zamanla yarışmasını, herhangi bir aksaklığa mahal vermeyecek biçimde işlerin yürütülmesini talep ederken, kadınların duygusal ve bedensel yüklerini artıran “kusursuz kadın” modelini yeniden işlevsel hale getirdi.

Görüşme yapılan kadınların[1]aktarımlarına bakıldığında, iş süreçlerinde nispeten benzer denetim ve kontrol mekanizmalarının uygulandığı görülmekte. İş yerinin denetleme pratiklerine karşı geliştirilen başa çıkma yöntemleri veya sürece uyumlanmaları ise, kadınların içinde bulundukları duygu durumları, toplumsal konumlanışları, toplumsal ve ekonomik kayıpları, istihdam alanları ile pandemi öncesindeki çalışma koşullarına göre değişkenlik göstermekte. Evden çalışma sistemine geçişle birlikte kadınların evle ve yalnız yaşamayanların ev içindeki diğer bireylerle kurdukları ilişkiler de dönüşüme uğramış. Dönüşüme neden olan etmenler arasında evin fiziki yapısı, evli olma veya çocuk sahipliği, ev işlerinin bölüşümü öne çıkmakta. 

Güvencesizlik, felaket kapitalizmi ve piyasa fırsatçılığı

1970’lerden itibaren üretim ilişkilerindeki dönüşümler var olan güvencesizlik türlerine yenilerinin eklenmesini de beraberinde getirdi. Kısa sürede aileden bireye, sınırlı emek / zaman kullanımından esnek emek / zaman kullanımına, sanayiden bilişim sektörüne, istihdam biçiminden hayatın tüm alanlarına yayılan güvencesizlik tanımları ve türleri genişleyen literatürde yer aldı. En genel ifadeyle güvencesizlik, sürekli istihdamdan yoksun, belirsiz koşulların egemen olduğu, esnek ve örgütsüz çalışma pratiklerinin gündelik yaşamın kırılgan ilişkileri üzerine inşa edildiği bir süreç olarak tarif edilebilir.

Barbier’in (2002: 6) belirttiği üzere, güvencesizliğin toplumsal sorunların tanımlanmasında spesifik bir kavram olarak kullanımı ilk kez Fransa’da 1970’lerin sonunda gerçekleşti. Bu dönemdeki güvencesizlik tartışmalarında temel olarak aile ve yoksulluk üzerine odaklanılması söz konusudur. Örneğin Pitrou’nun (Pitrou, 1978’den aktaran Barbier, 2002: 10-1) 1978’de yaptığı çalışmada précarité, devletten sosyal yardım alamayan ailelerin yaşam koşulları ile çocukların geleceğinden duyulan kaygıları anlatmak için kullanılmıştır. 1980’lerden itibaren güvencesizlik literatüründe, istihdam koşulları, istihdamın heterojen yapısı ve toplu pazarlık meseleleri de daha açık bir şekilde tartışmaya açılmıştır. Bu sürecin temel nedeni, Hewison’ın (2016: 430) da değindiği gibi, Amerika Birleşik Devletleri’nde Ronald Reagan (1981-89), Britanya’da Margaret Thatcher (1979-90) yönetimleri tarafından desteklenen neoliberal ekonomi politikaları ve bu uygulamaların güvencesiz çalışma rejiminin kalıcılaşmasına yol açan yasal düzenlemelerle hayata geçirilmesidir. 1990’lı yıllardan itibaren ise güvencesizlik tartışmalarına çalışma yaşamındaki standart dışı uygulamalar ve sosyal güvenceden yoksunluk meseleleri de dâhil edilmiş ayrıca sosyal dışlanma pratikleriyle güvencesizliğin yakın ilişkisine vurgu yapılmıştır. Kalleberg (2009), güvencesiz çalışma biçimlerinin 1970’lerden günümüze doğru geldikçe her sektörde artma eğilimi gösterdiğini belirtir. Lorey (2012: 165), neoliberal güvencesizliğin normalleştirilmesinin sanayi kapitalizminde uzun bir geçmişi olduğuna dikkat çeker; esnek ve kısmi zamanlı çalışma rejimi kadınlar, göçmenler, etnik olarak dışlanan gruplar tarafından zaten yüzyıllardır deneyimlenmekte olduğunu ifade eder. Günümüzdeki güvencesizlik pratiklerine değinen Gielen (2016) ise, Hardt ve Negri’ye referansla maddi iş gücünün tamamen yok olmadığını vurgular; bununla birlikte “fordist üretim biçiminden post-fordist üretim biçimine geçiş[in], maddi işgücünden zihinsel işgücüne geçiş[e]” de işaret ettiğini belirtir. Bu çerçevedeki emek piyasasını deneyimleyenler Virno’ya göre (Lavaert, Gielen, 2014: 188), “post-fordizmin tipik emekçileri[dir].” Sennett (2017: 63), esnek zamanlı çalışmayı “(…) rutine boyun eğen işçinin sahip olduğundan daha fazla özgürlük vaat etse de, aslında (…) sadece yeni bir kontrol ağı ördüğünü” ifade eder. 

Hâlihazırda tüm iş kollarına açık ya da örtük formlarda sızmış, işin niteliğine göre farklılık gösteren güvencesiz çalışma pratikleri, pandemiyle birlikte norm haline gelerek pervasız sömürünün önünü sınırsızca açtı. Bunların başında doğrudan işten çıkarma, güvenlik önlemi alınmayan ortamlarda zorla çalıştırma, zorunlu ücretsiz izin kullandırma, kısa çalışma ödeneği, ücrette düşüş, mobbing gibi uygulamalar yer aldı. 

Esnek çalışma, hak kayıpları, mobbing ile evde olmanın “rahatlığı” arasında sıkışan kadınlar

Pandeminin emek süreçlerinde yarattığı dönüşümler arasında en dikkat çeken uygulamalardan biri de esnek çalışma. Esnek çalışma modellerinin “mesai saati” anlayışını ortadan kaldırması sonucunda, evden çalışan kadınlardan adeta 7 / 24 hizmet beklentisi doğmuş durumda. Kadınların, hastalanma korkusuyla birleşen belirsizlik ve çaresizlik haline eşlik eden piyasanın beklentileri ile yeniden üretim pratiklerinin sürdürülmesi arasında kaldığı söylenebilir. Örneğin, özel bir lisede çalışan 1. görüşmeci, ders verdiği saatler dışında, hatta iş saatleri dışında gelen Whatsapp yazışmalarına, telefonlara ve e-maillere cevap vermek zorunda kaldığını, yemeğini bölüp masadan kalktığını, yöneticilerin gece 12’de dahi işle ilgili Whatsapp grubuna yazdığını belirtti. Eşi bir süre evden çalışsa da zaman zaman iş yerine gitmiş. Bu süreçte 5 yaşında olan çocuğuyla istediği gibi ilgilenemediğini belirtti, iki ders arasında önceden tasarladığı öğün planına uygun yemek yapmaya çalıştığını anlattı. Ekonomik kayıplarından da bahseden görüşmeci, Mart ayındaki maaşının tam yattığını sonrasındaki ayda ise maaşının 1/4’nin yattığını belirtti. Tüm bunlara rağmen evde kendisine vakit ayırabildiğini, çocuğuna karşı daha tahammüllü olduğunu, vakit buldukça arkadaşlarıyla görüntülü görüşmeler yaptığını, film izlediğini, kitap okuduğunu, meditasyon yaptığını ve bunların kendisine iyi geldiğini söylüyor: “Evde herkese daha fazla alan ayırıyoruz, birbirimizi tolere edebiliyoruz. Normalde çocuğuma bu kadar tahammüllü davranabilir miydim emin değilim. Çünkü okulda öğrencilerle ilgilenmekten evde halim kalmıyordu (…) bize iyi geldi.”

Vakıf üniversitesi çalışanı 2. görüşmeci çalışma günü ve saatinin oldukça esnekleştiğini, her an iş yerinde gibi yaşadığını, ders vermediği zamanlarda fakülte ya da bölüm toplantılarına katılmak zorunda olduğunu, üniversite yönetiminin talimatıyla çevrim içi etkinlikler organize ettiğini ve günün her saati Whatsapp gruplarındaki yazışmaları takip etmekle yükümlü olduğunu ifade etti: “Akşam saat 11. Sabaha karşı saat 3. Sabah saat 7. Hafta içi, hafta sonu. Önemli değil. Önemli olan her an ulaşılabilir olmak ve sizden istenen işleri ivedilikle yapıp e-mail veya Whatsapp aracılığıyla iletmek. Çekilir dert değil, çok yorgun ve sinirliyim. İstifa etmeyi düşündüm ama iş bulamamaktan korkuyorum.” Ayrıca ders anlatırken sistemde bir kopukluk yaşanırsa, aynı dersi bir daha anlatıp, sorunsuz bir şekilde kayıt etmesi gerektiğini söyleyen görüşmeci, bunun için herhangi bir ek ücret de almadığını ifade etti. Oysa derse girmediği zaman iş yeri ücretinde kesinti yapıyormuş. Görüldüğü üzere, çalışandan kaynaklanmayan olumsuz durumlarda (ki böyle süreçler de yaşanabilir) bile işin telafisi yine çalışanın omuzunda bir yük olarak kalıyor.

Bekâr bir anne olan 3. görüşmeci, bir devlet üniversitesinde araştırma görevlisi olarak çalışıyor. Doktora tezinin yazım aşamasında olan görüşmeci, tezini bu dönem yazamazsa işten atılacağını ve bu nedenle büyük bir stres yaşadığını söyledi.[2]Pandemi sürecinde ev temizliği için destek alamadığını, 4 yaşındaki çocuğuyla tek başına ilgilenmek zorunda olduğundan tezine odaklanamadığını, ağırlıkla çocuğuna bakmak ve onu eğlendirmek durumunda kaldığını anlattı. İşini kaybetme korkusuna eklenen pandemi stresi görüşmecinin kaygı düzeyini artırmış. Fakat pandemi ilan edildikten bir ay sonra virüs hakkında bilgi edindikçe endişesinin azaldığını, pandemi öncesinde iş yoğunluğu sebebiyle ilgilenemediği eviyle şu anda daha fazla ilgilendiğini söyledi. Çalışma hayatının yorgunluğu, evle kurulan ilişkileri de belirliyor. Neredeyse “otel” gibi kullanılan, bu yüzden belki de pek benimsenmeyen ya da üzerine düşünülmeyen ev, pandemi sürecinde farklı anlamlara bürünmüş görünüyor: “Önceden evi güzelleştirmeye fırsat olmuyordu. Üç yıldır bu evdeyim ilk defa biraz biraz bahçeye bakıyorum. Emek vermeye başladım. Şu an bahçeyle, evi güzelleştirmekle uğraşmak bana keyif veriyor.”

Turizm ve medya alanında faaliyet yürüten bir işletmenin Ar-Ge biriminde çalışan 4. görüşmecinin 3,5 yaşında bir çocuğu var. Evden çalıştığı süre zarfındaki ilk 3 hafta gün içinde çok yoğun çalıştığını, sonra işlerin rutine girdiğini dile getirdi. Eşi sağlık çalışanı ve halen iş yerine gidiyor bu nedenle evde bir yandan çocuğuna bakmak diğer yandan iş yerinden istenenleri yapmakla yükümlü. Zaman zaman çocuğuyla yeteri kadar ilgilenemediğini düşünüyor ve bunun vicdani yükünü de taşıyor. Fakat anlattığı günlük işlere bakıldığında her anının dolu olduğu görülüyor. Kendi ifadesiyle, “gece yatana kadar ev ve iş yerine ait işleri yetiştiriyor.” Ertesi günün yemek planlamasını yapıyor. Yine de anne olan kadınların evden çalışmasına sempati ile yaklaşıyor: “Çocuk evde olmasa, evde çalışmak bir anne için aslında iyi. Hem çocuğa hem kendine vakit kalır.” Fakat uzun vadede evden çalışmanın güvencesizliği de beraberinde getireceğinden endişe duyuyor: “Evden çalışmak çocuk olduğu için çok zor oluyor. Çocuk oyun oynamak istiyor. Bir süre sonra umudu kesip kendi kendine oynuyor ama vicdanım rahat etmiyor. Turizm durduğu için işimiz azaldı. Evden çalışmaya tümden geçilmesiyle birlikte, ücretlerin düşmesi ve esnek çalışmaya geçilmesi gibi riskler de var. Bu durum uzun sürerse sıkıntılar olacak.” 

Bir medya kuruluşunda çalışan 5. görüşmeci ise, zaten oldukça güvencesiz koşullarda çalıştığını belirtiyor. Asgari ücretle çalışan görüşmeci, bu süreçte ekonomik kaybının olmadığını buna rağmen, evden çalışmanın mesai saati mefhumunu ortadan kaldırdığını söyledi. Ailesiyle birlikte yaşayan görüşmeci, evdeki diğer bireylerin alanını işgal etmemeye gayret ettiğini, bu nedenle odasına kapanıp işlerini o mekândan yürüttüğünü anlattı. Bunun da pandeminin getirdiği mekânsal sıkışmışlık hissini katlayan bir durum olduğunu belirtti. Nerdeyse tüm sektörlere özgü olan, pandemiyle birlikte de iyice esnekleşen çalışma saatleri basın-yayın sektöründe çalışanları çok daha etkin ve yakıcı bir biçimde etkiliyor.

Malumun ilamı

Uzun zamandır ayrıcalık olarak sunulan esnek çalışma sisteminin özgürlük ve yaratıcılıkla ilişkilendirilmesi gerçekte emek gücü üzerinde kurulmaya çalışılan baskının güncel sömürü ve kontrol biçimleri arayışıyla ilişkili olduğu aşikâr. Bu bağlamda vizyoner düşünce, oyun oynar gibi çalışma, becerilerin sürekli ve hızlıca yenilenmesi mecburiyeti “(…) çok sayıda eğitimli insanı başarısızlığa mahkûm eden rekabetçi” bir piyasanın göstergesi olarak yorumlanabilir (Sennett, 2017: 136). Sennett’in değindiği gibi (2017: 135-6), başarısızlık hissi ile “yeterince iyi değilim” kaygısı günümüzde sadece yoksul ve daha az eğitimli kesimlerin değil, orta sınıfların da güvencesiz çalışma prensiplerine tabi olduğunun göstergesidir.

Kapitalist üretim ilişkilerinin mevcut kesitinde açık bir şekilde görünüyor ki, sınıfın tüm bileşenleri ekonomik, toplumsal ve kültürel konumlanmalarına göre, bir tür güvencesiz yaşama mahkûm edilmiş durumda. Somut güvencesizlik uygulamaları, çalışanların zihninde sistematik bir işini kaybetme korkusunun yer etmesine de yol açmakta. Pandemi süreciyle birlikte ise kurumların baskı, denetim ve kontrol mekanizmalarını genişlettiği, bu durumun çalışanlara ziyadesiyle hissettirildiği bir ortam oluştu. Böylesi bir ortamda evden çalışan kadınlar, ev içi yaşam pratiklerinde ve iş süreçlerinde yeni sömürü ve tahakküm biçimleriyle karşılaştılar. 

İmkânsız bir ihtimal olarak çalışanların her anını denetleme isteği, teknoloji sayesinde her saniye ulaşılabilir olan emekçi fantezisi, mesai saati uygulamasının ortadan kalktığı bu süreçte doğrudan ev içine ve çalışanların tüm hayatına nüfuz etmeye yönelik çeşitli hamleleri beraberinde getirdi. Görüşmelerde anlatıldığı üzere, 10 dakika geç cevap verilen e-mail, ilk aramada açılmayan telefon, kısa süre içinde görülmemiş Whatsapp mesajı çalışanların performansını sorgulatmaya yeterli veriler oldu. Mesai saati ve mesai günü mefhumunun ortadan kalktığı, pandemi öncesinde zihinsel olarak olmasa da fiziksel olarak uzaklaşılabilen çalışma mekânının pandemi sürecinde tam kapasite özel alana taşınması kadınlar ile erkekler arasındaki asitmetrik yeniden üretim pratiklerini derinleştirdi.

Patriarkal kapitalizm örneğinde olduğu gibi iktidar yapıları zaman zaman birbiriyle uyumlu zaman zaman da çelişkili pozisyonlar alabilir; ücretli emek ile ücretsiz emek arasında kadınlara biçilen roller değişebilir, bu rollerin kabulü veya reddi, alternatif üretme çabaları, büyük ölçüde kadın-erkek-piyasa üçgenindeki pazarlıklara, mücadelelere bağlıdır. Bu bağlamda görünen ve görünmeyen pazarlıklar kadınlar açısından olumlu ya da olumsuz dönüşüm potansiyellerine açıktır. Yukarıda vurgulandığı üzere, yeniden üretim faaliyetleri kadınların hayatlarını erkeklerle eşit bir şekilde sürdürememesinin en önemli nedenleri arasında yer almakta. Feminist politikanın, doğallaştırılmış cinsiyet ve cinsel yönelim pratiklerini tarihselleştirmesi ve toplumsal iktidar ilişkilerini sorunsallaştırması pek çok kazanımın elde edilmesini sağladı. Bununla birlikte deneyimler gösteriyor ki, elde edilen kazanımlar sonsuza dek sabit kalmıyor; hatta kazanımların yok edilmesi, geriye çekilmesi söz konusu oluyor ya da yeni eşitsizliklere karşı mücadele edilmesi gerekiyor. Örneğin, on yıllar önce tartışılan, ekonomik ve kültürel sermayesi nispeten yüksek kadınlaraçısından kısmen sönümlendiği varsayılan cinsiyetçi iş bölümü pandemi sürecinde yaşandığı gibi, “aniden” geleneksel formlara dönüşebiliyor. Görüşmelere katılan kadınların tümü, pandemi öncesinde ev işlerinin büyük bir bölümünü piyasadan satın alırken[3], şu anda bir yandan ücretli emek süreçlerine dahil olup diğer yandan datanımı, sınırı, zamanı olmayan ev işleri gibi muğlak bir alanı yönetmeye çalışıyorlar. Bunu yaparken çeşitli stratejiler geliştirdiklerini söyleyen kadınlar, ev içindeki erkeklerle eşit bir ilişki kurmayı talep ediyorlar. İş dağılımına bakıldığında ayrıntı, özen ve dikkat gerektiren işlerin (market alışverişinden sonra ürünlerin yıkanması ve havalandırılması, özellikle çocuklu evlerde öğünlerin sağlıklı bir şekilde planlanması gibi) daha çok kadınlar tarafından yapıldığı görünüyor. Erkeklerin mutfak performansı genellikle sevdikleri yiyecekleri (pizza, ekmek gibi) yapmakla sınırlı. Bununla birlikte erkekler genel ev temizliği yapsalar da kadınların erkekleri “yönlendirmesi” gerekiyor. Aktarılanlara göre, eline süpürge alıp evi temizleme düşüncesiyle hareket eden bir erkek mevcut değil. Fakat kadınların bu konudaki talepleri karşılık buluyor. Sınıfsal ayrıcalıklara sahip oldukları düşünülen kadınlar, ki bu kısmen doğru olsa da,bütün bu “hengâme” içinde güvencesiz çalışma süreçlerini deneyimliyorlar.

Ücretli çalışma ile yeniden üretim faaliyetlerinin iç içe geçmesi kadınlar açısından oldukça zorlayıcı olsa da, görüşmecilerin yoğun iş tempolarına dair üst üste binmiş bıkkınlık ve yorgunlukları mevcut. Örneğin evden iş yerine gitmek için toplu taşımayla 30 dakika ile 1,5 saat süren yol katediyorlar. Ayrıca iş yerindeki mobbing, denetim ve kontrol mekanizmaları da kadınları her açıdan zorluyor. “Ayrıcalıklı” konum, yoğun iş temposuyla beraber uzun çalışma saatlerinin olduğu (hatta mesai kavramının yok olması), iş tanımındaki esneklik ve belirsizlikler ile düşük ücretle istihdam ve benzeri koşullarda çalışmayı gerektiriyor. İş süreçleri o kadar yıpratıcı ki görüşmeye katılan kadınlar ehvenişere razı oluyorlar. Örneğin, pandemi sürecinde evden çalışmanın dezavantajları olsa da evde olmak rahat kıyafetlerle (mesai saatinde görüntülü çalışma sistemi içinde olanlar dahi evde bir süre pijama altıyla vakit geçirmiş) oturabilmek, toplu taşımayla uzun süre yolculuk yapmamak demek. Yani, insani yaşama koşulları içinde oldukça temel taleplerden bahsediliyor. Belli ki orta sınıf rüyası gün geçtikçe kâbusa dönüşüyor. Piyasa ve patriarka kıskacında kadınların ve bu iktidar yapıları tarafından sömürülen tüm kesimlerin küresel çaptaki feminist mücadeleleri bu kâbustan kurtuluşun pratik ve politik zeminine işaret ediyor.

Kaynakça

Barbier, J. C. 2002. A Survey of the Use of the Term Précarité in French Economics and Sociology. Working Document No. 19, November.

Gielen, P. 2016. Sanatsal Çokluğun Mırıltısı: Küresel Sanat, Siyaset ve Post-Fordizm. çev. Albina Ulutaşlı. İstanbul: Norgunk Yayıncılık.

Hewison, K. 2016. “Precarious Work”. The SAGE Handbook of the Sociology of Work and Employment. Editors: Edgell, S., Gottfried, H., Granter, E. London: SAGE.

Kalleberg,  A. L. 2009. “Precarious Work, Insecure Workers: Employment Relations in Transition”, American Sociological Review,  74 (1),  1–22. 

Kandiyoti, D. 2020. Salgın, Modern Kadının Yaşadığı İllüzyonu Yıktı Geçti. https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2020/04/30/deniz-kandiyoti-salgin-modern-kadinin-yasadigi-illuzyonu-yikti-gecti/ (Son erişim tarihi: 27 Temmuz 2020).

Lavaert, S., Gielen, P. 2014. “Sanatın Ölçüsüzlüğü: Paolo Virno ile Söyleşi”. çev. Özge Çelik. Sanat Emeği: Kültür İşçileri ve Prekarite. Ed. Artun, A. İstanbul: İletişim Yayınları.

Lorey, I. 2012. “Precarity Talk: A Virtual Roundtable with Lauren Berlant, Judith Butler, Bojana Cvejic, Isabell Lorey, Jasbir Puar, and Ana Vujanovic”, TDR: The Drama Review, 56 (4), 163-77.

Sennett, R. 2017. Karakter Aşınması (11. Basım). çev. Barış Yıldırım. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.


[1]Bu görüşmelerin bir bölümü, daha geniş kapsamlı bir çalışma vesileyle Dilek Üstünalan ve Belce Metin ile birlikte 25 Nisan 2020-18 Mayıs 2020 tarihleri arasında video-konferans sistemiyle gerçekleştirdiğimiz araştırma sürecine aittir. Bunun dışındaki görüşmeleri ise aynı yöntemle 19-20 Temmuz 2020 tarihleri arasında gerçekleştirdim. Görüşmeye katılan kadınlardan 2’si İzmir’de 4’ü İstanbul’da yaşıyor. Yaşları 30-43 arasında olan kadınların 3 tanesinin birer çocuğu var. Eğitimleri yüksek lisans ya da doktora düzeyinde. Kişisel gelirleri ise, 4000-10000 TL arasında değişiklik göstermekte. Çalışma saatleri pandemi öncesinde resmi olarak 8-10 saat arasında değişmekte. Fakat eve iş getirme oldukça yaygın bir durum. Pandemi sonrasında çalışma saatini kestirmek çok güç. Çünkü ev işleri ile iç içe geçen bir süreç yaşanıyor. 10 dakika çamaşır asıp, 15 dakika dilekçe değerlendirmesi yapıp, 2 saat ders anlatıp, 1 saat yemek yapılan bir ortam söz konusu. İşler parçalı ve bu parçalı zamanlara planlı ya da plansız her an her iş dahil olabiliyor. 

[2]Biz bu görüşmeyi yaptığımızda halen işi olan görüşmeci, Haziran ayındaki tez izleme toplantısında jüri tarafından yeterli görülmediği için işini kaybetti.

[3]Bu işler kadınların organizasyonu ile yine çoğu kadın ve göçmen işçilere devrediliyor.

Covid-19, Yabancılaşma ve Müşterek Siyaseti-Ali Yalçın Göymen ile Söyleşi

KHK’lı akademisyen, Devrim Fikri Üzerine[1]kitabının yazarı, Praksis dergisi yayın kurulu üyesi Ali Yalçın Göymen ile pandemi konjonktürünün gerek kökenleri gerekse getirdiği dönüşümler bakımından Marksist teori ve felsefe çerçevesinde nasıl okunabileceğine dair söyleştik. 

-Covid-19 krizi yaşattığı tüm dehşetle birlikte insanlığın kendi üzerinde düşünmek, gelmiş bulunduğu noktayı değerlendirmek için de, gecikmeli olsa bile bir imkan sunuyor. Bu çerçevede herhalde üzerine eğilmemiz gereken başlıca meselelerden biri insanın doğayla bugüne dek kurduğu ilişki olabilir. Kapitalist üretimin mantığı çerçevesinde, bilhassa da Marksist şeyleşme kategorisi bağlamında bu ilişkiyi nasıl okumak, değerlendirmek gerekir sence?

Bu imkânı ne yazık ki yeteri kadar değerlendirebildiğimizi düşünmüyorum. Aslında böyle olması da gayet anlaşılır çünkü düşünmek için sahip olduğumuz zaman çok kısa bir süre içerisinde yerini kaygılanmaya bıraktı. Kendimizi çok kısa bir süre içerisinde ihtiyaçlarımızı giderebileceğimiz nesnelere ulaşıp ulaşamayacağımız, işimizi kaybedip kaybetmeyeceğimiz ya da özgürlüklerimizi elimizde tutup tutamayacağımız hakkında kaygılanır bulduk. Bu da ne boş zamanımızda [eğer olduysa] yaptığımız işlerden zevk almayı ne de düşünme ve sorgulamayı mümkün kıldı.

Tabii bu durum geriye dönüp baktığımızda şunu açığa çıkarıyor; kaygılandığımız şeylerle -işimiz, ihtiyaçlarımız ve özgürlüğümüz- kurduğumuz ilişki hiç de burjuva dünya görüşünün bizi inandırdığı seçme ideolojisinin söylediği gibi doğrudan değil. İşimizi, özgürlüklerimizi ve ihtiyaçlarımızı tatmin etmek için kullanacağımız nesneleri kendimiz seçemiyoruz. Daima kendi seçmediğimiz çok katmanlı ilişkiler örüntüsü içinde sıkışıp kalmış durumdayız. 

Covid-19 döneminin gündelik yaşamının getirdiği kaygıların ve eğlence endüstrisinin sağladığı uçucu keyfin bizi hapsettiği düşünce pratiğinin ötesine geçtiğimizde yukarıda bahsettiğim örüntüye dair bize sunulan denklemde 2 önemli değişkenin eksik olduğunu, bunların en azından çarpık bir biçimde varolduklarını, görüyoruz. 

Söz konusu değişkenlerden ilki ekosistem. Doğamızın bir parçasını oluşturan ekosistemi “çevre” olarak yani bize mutlak anlamda dışsal olan kaynaklar dizisi olarak tanımlıyoruz. Onun üzerinde yarattığımız her türlü tahribatın sorumluluğunu reddediyoruz. İkinci eksiklik ise bir tür olarak insanın ekosistem içindeki varlığı yani kendisini nasıl organize ettiği. İnsanların kendilerini doğa ile kurdukları metabolik ilişki üzerinden yani üretim ilişkileri üzerinden organize ettiğini unutmamız isteniyor. Bu üretim ilişkilerinin neden mevcut biçimiyle kapitalizmin neoliberal biçimi olarak benimsendiğini ve nasıl işlediğini denklemden çıkarıyorlar. Üretim ilişkilerinin kurulduğu süreci ve bunun sonucunda insanlar arasında gelişen ilişkileri -doğa ve diğer insanlarla kurduğumuz en temel ilişkileri- metalar üzerinden tanımlamamızı istiyorlar. İşimizle, nesnelerle ve özgürlüklerimizle olan bağımızı metaları veri kabul ederek, metalar aleminin gereklilikleri üzerinden tanımlamamızı istiyorlar. Kendimizi metalar aleminin bir parçası; kendisi bizatihi diğer metaları isteyen bir meta olarak görmemizi istiyorlar. Sanırım şeyleşmenin anlamını burada bulabiliriz. 

İklim krizinin, ekonomik çöküşün ve Covid-19’un bize gösterdiği şey doğa ile kurduğumuz ilişkiyi acilen yeniden tanımlamamız gerektiği. Üretim biçimimizi belirleyen toplumsal güçlerin, tahripkâr olmayan biçimde niteliksel gelişimi yolunda adımlar atmamız gerektiği.

-Bugün tüm devletler ekonominin işleyişini ve dolayısıyla sermaye birikiminin sürekliliğini sağlamak üzere koruma önlemlerini bir kenara bırakıp bir “normalleşme” sürecine geçmiş durumda. Ne var ki tehdidin bitmediği, yeni dalgaların birbirini takip etmesinin de söz konusu olduğu bilim çevreleri tarafından dillendiriliyor. Bu evlere kapanmış olarak geçirdiğimiz birkaç ay, bunun tekrar yaşanabilme olasılığıyla birlikte düşünüldüğünde, -senin de üzerinde düşündüğün, yazıp çizdiğin bir konu olan- yabancılaşma açısından nasıl okunabilir? Yeni yabancılaşma biçimlerinin yahut modern hayatın neoliberal evresinin getirdiği yabancılaşma hallerinin bir derinleşmesinin söz konusu olduğunu düşünüyor musun?

Kesinlikle düşünüyorum. Son bir ay içinde gizli sürü bağışıklığı politikalarından açık sürü bağışıklığı politikasına geçişin yarattığı dehşetle beraber yabancılaşma hallerindeki derinleşmenin 3 ayrı düzlemde belirginleştiğinden söz edebiliriz.

Bunlardan ilki biraz da yabancılaşma kavramının kelime anlamıyla da ilişkili olarak doğadan yabancılaşmayı barındırıyor. Giderek hem dışsal doğamızı oluşturan ekosistemden hem de içsel doğamız diyebileceğimiz toplumdan kopuş/ayrışma yaşıyoruz. Ekosistemi sırtını bizlere dönen, koronavirüs aracılığıyla bizleri cezalandıran normatif kararlar verme yetisine sahip bir entite olarak algılama meylimiz artıyor. Oysa ekosistem, bünyesindeki sonlu nesnelerin aralarındaki içsel ilişkilerin oluşturduğu dengenin bütünlüğü dışında bir varoluşa sahip değil. Bu nesnelerden biri olarak bizler gidip gıda endüstrisi üzerinden daha çok kar elde etme uğruna yabanıl hayatı tahrip ediyoruz ve bunun sonucunda gelişen mutasyon zincirini, kendisini bizi koruma misyonu üzerinden meşrulaştıran devletlerin yine şirketlerin karları azalmasın diye görmezden gelmesi sonucunda ölümler yaşanıyor. Toplumsal alandaki yabancılaşmayı da en iyi son 4 ayda hayatımıza giren sosyal mesafe kavramı ifade ediyor. Bu kavram zaten çokça eleştirildi ama yine de egemen mantığı son derece özlü biçimde özetleyen bir dil sürçmesi olarak algılanmalı. Topluluk içindeki fiziksel mesafe yerine sosyal mesafe tanımının kullanılması, diğerleri gibi bu da masum olmayan bir dil sürçmesi. Kapımızda bir felaket var ve sizler dayanışmayın, ortak çözüm üretme peşine düşmeyin ve diğerlerinin dertleri ile hemhal olmayın dendi. Fiziksel izolasyon yapmayın çünkü üretim birimleri durmasın ama toplumsallığınızdan vazgeçin demek anlamına geliyordu.

İkinci yabancılaşmanın çalışma ile hayat arasında kurulan zihinsel bağ çerçevesinde ortaya çıktığını düşünüyorum. Çok daha fazla sayıda insan için iyi bir yaşam için çalışıyorum algısının çalışmak için yaşıyormuşum meğer türünden bir hoşnutsuzluğa dönüştüğünü söyleyebiliriz. Bu durumun kendiliğinden sınıf bilincini yükseltmesi ya da toplumsal hareketleri ileri taşıması söz konusu olmayabilir ama bir farkındalık yaratması mümkün. İktidarların bu olasılığın farkında olduğunu ve söz konusu farkındalığı boğmaya çalıştığını düşünüyorum. Özellikle kamuoyunca başarılı bulunan Sağlık Bakanı’nın geliştirdiği tüm sorumluluğu teker teker bireylere yükleyen söylem oldukça kritik. Biz virüs geç gelmesine rağmen yeterli tedbirleri almadık ve ekonomiye -siz onu sermaye birikimi olarak anlayın- sizin canınızdan daha çok önem veriyoruz ama hasta olup olmama sorumluluğu sizde. Keza sağlık sistemini etkilemediği ölçüde inkârcı ve komplo teorisi kaynaklı görüşlerin yaygınlık kazanmasından hoşnut oldukları görülüyor.

Diğer yabancılaşma türünün ise özellikle evde kalabilenler için çok daha vurucu olduğunu söylemek mümkün. Bitmek bilmeyen online toplantılar ve fırsat kollarcasına eklenen iş yükü bu insanların çalışma ile sosyal hayat arasındaki ayrımı tamamen yitirmelerine neden oldu. Bunun sınıf farklılıklarını inkâr eden/gizleyen ve her bir bireyi sermaye üreten makineler olarak tanımlayan neoliberal mantığın dizginlerinden kurtulması ile alakası var. Zamanın ve dolayısıyla yaşamın ve de ev düzeninin şirket mantığı ile kurulması bireylerin zihinsel ve fiziksel yetilerini sermaye birikimi mantığı doğrultusunda seferber etmeleri anlamına geliyor. Bunların elbette kırılganlık ile borçluluk ile doğrudan ilişkisi var ama kişileri üzerinden çok daha derinden etkileri olduğunu düşünüyorum. Çalışmanın her şey olduğu bir yaşam formu bu. Lanet olsun deyip esnek bir biçimde çalışıp sonra işin etkilerinden bir ölçüde sıyrılabileceğiniz görece daha formel tahakkümden oldukça farklı. İnsanın zihniyetini tamamen artı-değer üretimi doğrultusunda formatlıyor, onu birer sermaye birikim otomatı haline getiriyor. Bu haliyle deneyimlenen yabancılaşma biçimine otomatlaşma da diyebiliriz.

Devrim Fikri Üzerine çalışmanda müşterek anlayışının devrimci siyaset açısından önemini tartışıyorsun, devrimin kopuş-süreklilik diyalektiğindeki kilit konumuna işaret ediyorsun. İçinde adım atmayı sürdürdüğümüz, tehdidinden veya en azından tehdidinin gölgesinden kolay kolay çıkamayacağımız bu pandemi çağında devrimci bir müşterekler siyasetinin hangi yönlerini yeniden tartışmak, yenilemek veya daha fazla vurgulamak gerekir sence?

Müşterekler siyaseti bizde daha çok savunmacı karakteri ile tanınıyor. Neoliberalizmin doğal ve kentsel ortak zenginliklerimize karşı giriştiği talana karşı verilen dayanışmacı, yataylığı öne çıkaran eşitlikçi mücadeleler olarak biliniyor. Amazonların talanına karşı verilen yerli mücadeleleri ya da sermayenin kentin ortak alanlarına gerçekleştirdiği saldırılara karşı verilen kent hakkına dayalı mücadeleler gibi. Bu kavrayış doğru olmakla birlikte eksik. Son 30 yıl içerisinde müşterekler siyaseti bize kurucu bir siyaset biçimi olabileceğini de gösterdi. Gerek müşterekleştirme pratiği içerisinde yer alan insanları potansiyellerini gerçekleştirebildikleri, özgürlükçü bir öznelerarası eylemsellik içinde bir araya getirebileceğini göstermesi gerekse de hedeflenen dünya tahayyülünü canlı kılan, onun nüvelerini barındıran ilişkileri örebilmesi nedeniyle kurucu ve devrimci bir niteliğe sahiptir. 

Bununla birlikte; müştereklerin normatif bir biçimde piyasa ve devlet dışında kalan alternatif bir üretim tarzı olarak tanımlanması ve bugüne kadar ortaya çıkan doğal ve kentsel müştereklerin önemli bir kısmının otonomilerini koruyamayarak sönümlenmelerinin yarattığı bir dizi sorun olduğunu düşünüyorum. Bu dışarıda olma hali ve arayışı bir yanıyla özellikle de bizlere kazandırdığı beceri, tecrübe ve duygulanım açısından düşünüldüğünde son derece kıymetli ama aynı zamanda kapitalizmin üretim ilişkilerinin ve devlet de dahil olmak üzere mülkiyet ilişkilerinin evrenselci mantığı düşünüldüğünde yerine getirilmesi neredeyse imkânsız bir görev koyuyor önümüze. Dışarısını yaratmak mümkün olsa da bunu korumak, hele de yabancılaşmanın etkileri düşünülürse dünyanın tüm yükünü şu ya da buradaki müşterek etrafında yan yana gelen insanın sırtına yüklüyor.

Burada bir açmaz var; müşterekleri piyasa ve devletin dışındaki alanlar olarak tanımlıyoruz ve bu dışarıyı örgütlediğimiz anda da kapitalizmin bu iki devasa makinesi tarafından ve de yabancılaşmış öznellikler tarafından kuşatılmış hale geliyoruz. 

Bu açmazın üstesinden gelmek için müşterekler dediğimiz şeyleri ortak zenginlik kılan hususun ne olduğunu sorgulamak, diğer bir deyişle müşterek dediğimiz şeyin ne olduğunu sormamız gerektiğini düşünüyorum. Bu soruya şöyle bir yanıt verebiliriz: Birlikte yaşama zorunluluğunu yerine getirmek için bir araya gelen insanların siyasal bir topluluk olmalarını sağlayan eylemleri, bu eylemlerden doğan ortak sorumluluğu içeren kurucu ilke. İçinde yaşadığımız toplum da dahil olmak üzere, bu toplumun maddi olarak kurulmasını sağlayan ve bununla birlikte hepimiz için sonuçlar doğuran ortak zenginliklerimizi müşterek olarak adlandırmaktan yanayım. Bu nedenle müştereğin toplumsal emeği ve kamusallığımızı içerdiğini iddia ediyorum. 

Müştereği emeği ve kamusallığı içeren kurucu politik ilke olarak tanımladığımızda, müşterekler siyasetinin yönünü bunların yabancılaşmış formları olan devlet ve piyasanın temellük ettiği alana çevirmiş oluyoruz. Tabii vurguyu bu yönde değiştirmek tek başına sorunu çözmüyor. Müştereği; müşterekler siyasetinin özgürleştirici/özneleştirici olma ve yarını bugünden kurma özelliklerini benimseyecek, onu mekânsal-zamansal sınırlılıktan kurtaracak ve devrimci bir toplumsal harekete dönüştürecek sınıfsal politik bir form geliştirmek gerekiyor. Bu anlamda konsey fikrinin katkı sunabileceğini düşünüyorum. Ama bu ucu açık ve oldukça uzun bir tartışma konusu tabi…

-Covid-19’un karşımıza çıkardığı bu yeni ya da en azından şu anda somutlaşmış olan sorunsallar yumağı içinde, yukarıda değinmiş olduğun meseleler dışında Marksist düşüncenin odaklanması gereken başka alanlar, konular, kavramlar var mı sence? Kısacası eklemek istediğin bir şey var mı?

Kuşaklar meselesi ve kapitalist üretim tarzının yeniden üretimi aklıma ilk gelen konulardan biri. K-Popçuların ve de ÖSYMzedelerin eylemlerine tanık olduk kısa bir süre önce. Bu da bir Z kuşağı tartışması yarattı. Bu tür adlandırmalar dikkate aldıkları olgunun özgünlüğünü anlamak açısından önemli olabileceği gibi sosyal fenomenleri birbirinden tamamen başkalaşmış kültürel varlıklar olarak görme eğilimi de yaratabiliyorlar. Oysa ki Z kuşağı da olsanız X kuşağı görünümlü Boomer da olsanız varolan kapitalizmin dişlileri arasında ezilme tehlikesi ile karşı karşıyasınız. Sürekli olarak proleterleşmenin, duyarsızlaşmanın ve yabancılaşmanın çeşitli türlerini tecrübe edeceğiniz bir hayat sizi bekliyor. Önemli olan her kuşağın kendince en konforlu biçimde bununla yüzleşerek kapitalizmi yeniden üretmeye devam mı edeceği yoksa birlikte dayanışma içinde örgütlenerek başka bir dünya mı kuracağımız.

Covid-19’un kaçınılmaz biçimde göz önüne serdiği şeylerden biri de ilkin kendimiz ve yakınlarımız üzerinden fark ettiğimiz sonluluk (finitüd) meselesi oldu. Sonluluk sadece birer organizma olarak bizler için söz konusu değil. Bireylerüstü (transindividüel) alanda da geçerli olduğu gibi siyasal iktidarlar için de geçerli. Son aylardaki gelişmeler zaten dağılmakta olan liberal demokratik konsensüsün sonunu hızlandırabilir. Sermaye birikimi açısından ve toplumsal sükunetin sağlanması açısından etkinliğini sağlayan rejimlerin hâkim sınıflarca tercih edileceği bir döneme giriyoruz. Bunu incelemeye ve karşı hatları icat etmeye ve örgütlemeye her zamankinden çok ihtiyacımız var.

Bu aynı zamanda “iktidar” için hazır olma ile de alakalı. Burada tabi bir tahakküm biçimi olarak iktidardan bahsetmiyorum. Ancak önümüzdeki dönemin ne tür bir ortam yaratacağını, pırtlak gibi biten otoriter popülist iktidarların birbirleri ile savaşıp savaşmayacağını bilemiyoruz. Ancak yine de olası koşulları dikkate alan temel ihtiyaçları karşılayabildiği gibi özgürlükleri de niteliksel olarak artıran bir programa ihtiyacımız var. Gelecek için gerçekten bir iddiamız olacaksa bunu kesinlikle ihmal etmemeliyiz.

Söyleşiyi yürüten: Uraz Aydın


[1]Habitus, 2017

Sosyalistlerden Ortak Çağrı: Herkese İş ve Gelir Güvencesi için Birleşik Mücadeleye!

Sosyalist Emekçiler Partisi, İşçi Demokrasisi Partisi, Başlangıç Kolektifi ve Sosyalist Demokrasi için Yeniyol yayınladıkları ortak deklarasyonla pandemiyle derinleşen işsizliğe dikkat çekerek, çalışma saatlerinin kısaltılması, servet vergisi, kamulaştırma ve geliri olmayanlara bir yaşam gelirinin sağlanması gibi taleplerin etrafında birleşik mücadele çağrısında bulundu.

Deklarasyonun bütünü şöyle: 

COVİD-19 ile Mücadele Kapitalizmle Mücadeledir:

Herkese iş ve gelir güvencesi için birleşik mücadeleye!

COVİD-19 salgını, kapitalist hükümetler ve büyük patronlar tarafından krizin yükünü dünyadaki işçi sınıfı ve halk kesimlerinin sırtına yüklemek için kullanılıyor. Küresel ölçekte halihazırda milyonlarca insan işini kaybetti veya ücret kesintisi yaşadı. Tüm kıtalarda yoksul nüfusun geniş kesimleri açlıkla karşı karşıyalar. Salgından en çok etkilenenler emekçi kesimler olurken, yine salgının derinleştirmiş olduğu ekonomik ve toplumsal krizin bedeli de dünyanın ezilen, sömürülen ve güvencesiz kesimlerinin üzerine yüklenmeye çalışılıyor. Kapitalistler ve onların iktidarları için en önemli mesele ise milyarlarca insanın sağlığı ve onurlu yaşamı değil, kendi servet ve kârlarını muhafaza etmek. Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi!

Salgının başlangıcından bu yana AKP iktidarı patronlara “kalkan” olup kredi, vergi ve prim destekleri açıklarken, emekçilere daha fazla işsizlik, yoksulluk ve güvencesizliği reva görüyor. Dört kişilik bir aile için açlık sınırı 2,438.24, yoksulluk sınırı ise 7,942.17 TL iken ekonomik krizle birlikte temel tüketim maddelerinin fiyatlarındaki artış emekçilerin alım gücünü yerle bir etmiş vaziyette. Buna 13 milyonu aşkın kişinin işsiz olduğunu eklediğimizde karşımıza çıkan şu: ülke nüfusunun yarısından fazlası yoksulluk sınırının altında bir gelirle yaşamaya mahkûm ediliyor! Böylesi bir durumda iktidar “işten çıkarmaları yasaklıyoruz” yalanının arkasına sığınarak ücretsiz izne meşruluk kazandırıp işçilerin 1170 TL’lik sefalet ücretine rıza göstermesini bekliyor. İşsizlik de insanca yaşayacak bir gelire sahip olamamak da emekçilerin, kadınların ve ezilenlerin kaderi değil! Bu AKP iktidarının politik tercihlerinin bir sonucu!

Biz biliyoruz ki, emekçilere insanca yaşayacak bir geliri sağlamak için kaynak yaratmak mümkün. Ancak krizi yaratanlar, faturasını da biz emekçilere ödetmeye çalışıyor. Kamu yararına yeterli kaynak ayrılmazken kapitalistler kendi servet ve kârlarını korumanın peşindeler. Türkiye’nin en zengin yüzde 1’lik kesimi ülke toplam servetinin yüzde 42,5’una sahipken iktidar yoksulluk sınırı altında yaşayan yüzde 50’ye İBAN gönderip, bağış istiyor! 13 milyonu aşkın işsiz varken işçilerin ürettiği değerle oluşan ve 130 milyar TL’nin biriktiği işsizlik fonu hazine bonosu olarak Merkez Bankası’na veriliyor. Emekçiler yoksullaşırken bankalar 2020 yılının ilk üç ayında 15 milyar TL kâr elde ediyor, hükümet köprü ve otoyol geçiş garantisi adına patronlara 18,9 milyar TL ayırıyor.

Tüm bu tablo, herkese iş ve gelir güvencesinin sağlanmasının, pandemi süresince ve krizin sonuçlarının derinleşerek devam edeceği salgın sonrasında da ezilenler, sömürülenler ve güvencesizler için en can yakıcı mesele olduğunu bizlere göstermektedir. İşsizlik sorununu çözmek ve emekçiler için insanca yaşamayı olanaklı kılacak bir yaşam geliri sağlamak mümkün. Bunun yolu kapitalizme, onun sömürü politikalarına ve yarattığı sosyal eşitsizliğe karşı acil talepler etrafından emekçilerin birleşik mücadelesini örmekten geçiyor.

Herkese iş güvencesi!

  • İşten çıkarmalar gerçekten yasaklansın! Ücretsiz izin uygulamasına derhal son verilsin!
  • 6 saat iş günü uygulansın! Çalışma süresi haftalık 30 saat olsun! Ücretler düşürülmeksizin çalışma saatleri kısaltılarak işler tüm çalışabilen nüfus arasında paylaştırılsın!
  • İş yerlerinde iş sağlığı ve güvenliği önlemleri işçiler tarafından denetlensin!

Herkese gelir güvencesi! Emekçiler için kaynak var!

  • İşsizlik fonu işçilerin denetimine geçsin ve sadece emekçiler yararına kullanılsın!
  • En zengin yüzde 1’den yüzde 20 oranında servet vergisi alınsın!
  • Özel sektör finans ve bankacılık kuruluşlarının kârlarına ek bir COVİD vergisi uygulansın!
  • Yap-işlet-devret (YİD) işletmelerinin tüm ödemeleri durdurulsun, tamamı derhal kamulaştırılsın!
  • Emekçilerin denetiminde bir acil durum fonu oluşturulsun! 
  • Acil durum fonunda toplanacak tüm bu kaynaklar emekçilerin denetiminde kamu yararına kullanılsın! Asgari ücret insanca bir yaşam sürmeye yetecek seviyeye çekilsin! Emekli maaşları ve tüm ödenekler en az asgari ücret seviyesine çekilsin!
  • Geliri olmayanlara, herhangi bir başka koşula bağlı olmaksızın insanca yaşamayı olanaklı kılacak bir yaşam geliri sağlansın!

Başlangıç Kolektifi

İşçi Demokrasisi Partisi

Sosyalist Demokrasi için Yeniyol

Sosyalist Emekçiler Partisi

Kapitalizmin Demir Yasalarını Terk Eden Sistem Karşıtı Bir Devrime İhtiyacımız Var – Michael Löwy ile Söyleşi

Bundan yıllar önce ekososyalist manifestoda küresel sermayenin kaotik dünyasında sayısız direniş noktasının kendiliğinden ortaya çıktığına dikkat çekmiş, bu direniş noktalarının çoğunun yapıları gereği içerik olarak ekososyalist olduklarını iddia etmiştiniz. Bu hareketlerin bir araya gelme ve “ekososyalist bir enternasyonal” kurabilme imkânları için çağrı yapmıştınız. Aradan geçen yaklaşık 15 yılda küresel sermaye düzeninin kaotik dünyasına karşı olan direnişler hem arttı hem de yayıldı. Özellikle 2019’un sonu ve 2020’nin başları isyanlarla geçti. Bugün ekososyalist bir enternasyonal fikrinin neresindeyiz? Bunun olanakları arttı mı?

Gerçekten de küresel sermayeye karşı sosyal-ekolojik direnişte bir artış var. Köylü, yerli topluluklar ve kadınlar bu mücadelenin ön saflarındalar, buna ilaveten gençlik de: Greta Thunberg’in çağrısının ardından milyonlar sokaklara çıktı. İklim adaleti konusunda böylesi uluslararası bir seferberlik emsalsizdir. Bu bize umut veriyor, ancak fosil oligarşisinin hala iktidarda olduğunu ve kendi felaket kuralını uyguladığını bilene kadar: Bir yenilik yok. Hızla felakete doğru ilerliyoruz…

Yaratma konusunda mütevazı ama ilginç girişimler oldu, “ekososyalist bir enternasyonal” değil -bu erken olurdu – ancak uluslararası bir ekososyalistler ağı. Bu yıl başlayan en son girişim, çok umut verici bir girişim olan Küresel Ekososyalist Ağdır.

Green New Deal özellikle ABD’li radikal muhalefet tarafından, ardından da ABD sınırlarını da aşarak birçok ülkede çokça tartışıldı. Green New Deal sizin için ne anlama geliyor? Green New Deal gezegeni kurtarmaya yeter mi?

Green New Deal’ın farklı versiyonları var.

Alexandra Ocasio-Cortez ve Amerika’nın Demokratik Sosyalistleri tarafından desteklenen versiyon en ilginç olanı. Bu önergenin kabul edilmesi “gezegeni kurtarmayacak” ama iktidardaki kapitalist elitin yerleşik çıkarlarına karşı ve ekolojik bir geçiş yolunda çok önemli bir adım olabilirdi.

Bununla beraber, küresel ısınma felaketini önlemek için, fosil enerjileri tamamen ortadan kaldıracak ve anti-kapitalist dönüşüm sürecine başlayacak giderek daha radikal önlemler almak gerekecektir.

Ekolojik çöküş üzerine çalışanlar için virüs elbette bir sürpriz değildi. Böyle felaketlerin kapitalist üretim yordamının mantığının doğal bir sonucu olması yıllardır ekososyalistler dahil olmak üzere ekoloji mücadelesi verenlerin sık sık dikkat çektiği noktalar. Yine de felaketler patlak verince bu bakış açısı unutulabiliyor ve komplolar egemenlik kurabiliyor. Bu yüzden üzerinden geçmekte yarar var. Virüsün kapitalizmin üretim mantığıyla olan ilişkisi nedir? Virüsün yayılımına sebep olan şey nedir?

Enfeksiyon araştırmasında uzman değilim, bu yüzden fazla bir şey söyleyemem, ancak komplo teorileri, esas sorunlar konusunda kamuoyunun dikkatini dağıtmak için sistemin en gerici figürlerinin (Trump; Bolsonaro) başka bir hilesi.

Virüs geldiğinde onu felaket durumuna çeviren birinci sorun, elbette -tüm neo-liberal hükümetler tarafından uygulanan- hastanelerin kapatılması, doktor ve hemşirelerin istihdamlarının reddedilmesi yoluyla kamu sağlığı sistemlerinin yok edilmesidir. Trump ve Bolsonaro gibi suçlular, ülkelerinde milyonlarca ölümün yaşanmasına istekliler ve kapitalist iktisadi faaliyetin sürekliliğine her ne pahasına olursa olsun öncelik veriyorlar.

Kapitalizmin sürdürülemezliği, ortaya çıkan yıkım süreçleriyle giderek daha keskin bir şekilde ortaya çıkıyor. Marksist ekolojik bakış açısıyla yeni bir toplumun inşası nasıl mümkün olabilir?

Kapitalizm sadece sürdürülemez bir sistem değildir: Gezegeni ve dolayısıyla insanlığı tarihte benzeri olmayan bir felakete iten yıkıcı bir sistemdir: küresel ısınma, sıcaklığın dayanılmaz seviyelere yükselmesi, buzların erimesi, deniz seviyesinin -Amsterdam, Venedik, New York veya Hong-Kong’un ortadan kaybolması ile birlikte- yükselmesi ve nehirlerin kuruması.

Marksist bakış açımızdan, yalnızca, kapitalizmin demir yasalarını terk eden bir sistem karşıtı devrim, dayanışma, özgürlük, demokrasi değerlerine ve Dünya Ana’ya saygıya dayanan yeni bir toplumun, ekososyalist bir medeniyetin yolunu açabilir. Çok geç olmadan bu mümkün olacak mı? Bilmiyoruz… Ama Bertolt Brecht’in söylediği gibi: “Savaşanlar kaybedebilir, ancak savaşmayanlar zaten kaybetmiştir.”

El Yazmaları tarafından gerçekleştirilen bu röportaj İngilizceden Türkçeye Hasan Durkal tarafından çevrilmiştir. El Yazmaları sitesinin editörlerine bu söyleşiyi tekrar yayınlamamıza için verdiklerin için teşekkür ediyoruz.

Gazeteciliğin ve Küreselleşmenin Ölüm Raporunda Covid-19 Yazacak – Fatma Ateş

Koronavirüsün Wuhan’dan çıkıp dünyaya yayılmaya başlamasıyla birlikte dünya sıra dışı bir deneyime kapı araladı. Henüz bu deneyim algılanmaya çalışılırken salgın-sonrası dünya üzerine yorumlar gelmeye başladı. 

Türkiye’de son dönemde alışılagelen hız, bu olağan dışı günlerde de kendini göstermekten geri durmadı. Mevcut durum bize farklı eksenlerdeki akış üzerine çok fazla şey anlatırken, bu okumayı yapmadan “pandemi sonrası dünya” üzerine konuşmalar başladı.

Salgın günlerinde gazetecilik, salgın günlerinde küreselleşme vs. üzerine yazılıp çizilenler, konuşulanlar hayal kırıklıkları yaratıyor ve özellikle bu iki başlık hakkında birer parantez açma isteği.

Pandemi döneminde Türkiye’de gazetecilik: 

Türkiye’de uzun süredir bütünlüklü bir medya ile karşı karşıya değiliz. Ana akım medyanın yapı bozumuna uğraması ve merkezi kontrol sisteminin baskısı altında o liberal-mesleki değerlerini dahi unuttuğunu biliyoruz. Alternatif basının içinde bulunduğu ciddi yapısal sorunları tam da pandemi öncesi yeni yeni konuşmaya başlamıştık. Bu önemli tartışmalar da pandemi gündemi ile bıçak gibi kesildi. Diğer yandan uluslararası basın kurumları belli angajmanlarına rağmen, imkanlarının da daha geniş olması ve kadrolarında bulunan nitelikli gazetecilerin çalışmalarıyla Türkiye’de yoğun baskı altında gazeteciliğe devam ediyorlar. 

Sık sık Anadolu’ya seyahat eden bir insan olarak yakından gözlemliyorum ki, Türkiye’deki geniş kesimler hala haberi eski ana akım, şimdi yaygın medyadan almaya izlemeye devam ediyor. Peki bu medya organları neyi izliyor? 

Gazetecili 1. Sınıf ilk ders: Gazeteci kamu adına iktidar aygıtlarını izler, toplum adına kamu kurumlarındaki işleyişi gözetler. Gazetecinin gözü iktidar aygıtlarının üzerindedir. 

Gelelim pandemi döneminde gazeteciliğe, “medya neyi izliyor?” dediğimizde gözümüzün önüne gelen sadece sokaktaki vatandaşın peşine düşmüş haber kanalları geliyor.

Virüs adımını Türkiye’ye attığından beri tüm haber kanalları kamera-mikrofon vatandaşın peşinde, “görüyorsunuz, sahil şeridindeler!”; “görüyorsunuz, yeşil alanlardalar!”; “görüyorsunuz, pazara bile gitmiş kuş beyinliler!” 

Bütünüyle tersine dönmüş bir durumda adeta iktidar aygıtları için vatandaşı takip eden bir gazetecilik ve normalmiş gibi bunu izleyen bir toplum. Bir tek muhabirin “Sayın bakanlarım görüyorsunuz, vatandaşlar …” diye hitap etmediği kaldı. Belki de ettiler ama ben kaçırdım. 

Kamuya, uluslararası kurumlara, ulusal kurumlara dair sorulması gerekenler uğultuda kayboldu gitti.

  • Kriz geliyorum derken hangi adımlarda hatalar yapıldı, nerelerde aksamalar oldu?
  • Kurumlar hangi aşamalarda virüsün tüm ülkeye yayılmasına engel olamadı, sorumlular kimdi?
  • Neden insanların bu kaos günlerinde adım atacakları yeşil alanlar bu kadar sınırlıydı?
  • Önlemler ve yöntemler insancıl mı? Alternatifi neler olabilirdi? 
  • Sağlık kurumlarında neler yaşanıyor? 
  • Diğer hastalıklar nedeniyle tedaviye erişemeyenler neler yaşıyor?
  • Dünya Sağlık Örgütü bu geliyorum diyen krizi nasıl görmedi? DSÖ’nün son beş yıllık gündeminde neler vardı? Uluslararası toplantılarına Türkiye’den kimler katıldı? 
  • TÜBİTAK, Kızılay vb. kurumlar bu sürece nasıl yakalandı? Neler yaptı?

… gibi yüzlerce soru yerine yurtdışındaki Türkiyelilere bağlanıp “Eee markete nasıl gidiyorsunuz? O koca Avrupa küçücük virüsten ne çekti be!” tadında yayınlar yapıldı. 

Medya yurt içi ve dışındaki yurttaşların ensesinden ayrılmadı ve o literatürdeki demokrasinin ve anayasal düzenin bekçi köpeği (“watchdog”u), parkların, bahçelerin ve pazarların “watchdog”u oldu çıktı. Vatandaşın nerede, ne yaptığını birer birer siyasilere anlattı. Siyasiler bundan Batı’dakiler perişan, bizdekilerin bir eli yağda bir eli balda sonucu çıkardı. Sonra malum Batı’ya yardımlar başladı. 

Batı deyince yukarda bahsettiğim ikinci parantezi açabilirim, Pandemi, küreselleşme ve uluslararası kurumlar: 

Yeni çağ ile birlikte tüm siyasi argümanların önüne dikilen ve bize artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını anlatan o büyülü ve işgalci kelime ‘Küreselleşme’ miti pandemiyle birlikte adeta dokunuverince yok olan deve dönüştü. 

Salgın günlerinde uluslararası işbirliği ve mekanizmalarındaki ‘yokluk’ küreselleşmenin, zavallı beyaz yakalıların ellerindeki üç kuruşla ya da çoğu zaman borçlanmayla, istedikleri an, istedikleri ülkeye uçuvermesinden ibaret bir yanılsamaya evrildi. Dünyanın artık küçük bir köy olduğu fantazisi, sınırların kapatılıp, uçuşların durdurulması sonrası ortaya çıkıvermeyen uluslararası çözüm mekanizmalarının aksine uluslararası siyasi sataşmalarla ve diplomasiden uzak, ulus vurguları ağır, düzeysiz üslupla karşımızdaydı. Sonuç şu ki küreselleşme uluslararası iş birliğini değil, popülist liderleri beslemişti. 

Bunun böyle olacağını en başından dile getiren küreselleşme karşıtlarının alternatif inşa çabaları, özellikle bir dönem sosyal forumlar olarak ortaya çıkan platformların çabalarının nerelerde, nasıl kesildiğini tartışmaya vakit kalmadı, gerek duyulmadı. Hız, dünya durduğu dediğimiz günlerde bile gündemi yüzeysellikle savurmaya devam etti, ediyor.

Dünyada çeşitli analistler, pandemi öncesi, uluslararası kurumların işlevlerini yitirdiklerini, ağırlıklarını kaybettiklerini telaffuz etmeye artık başlamıştı. Ancak onların ölüm raporunda da Covid-19 yazacak. 

AB’den DSÖ’ye tüm kurumlar sınıfta kaldı ve toplumlar bu kurumlara bakınca ihtiyaca tekabül etmeyen, devasa bütçelere sahip yapılarla karşılaştı. Diğer yandan yargı ve özgürlükler alanında çalışan uluslararası kurumların herhangi bir yaptırım gücü olmaksızın etkisizleştiğini en iyi ve erken gözlemleyen ülkelerden birinde yaşıyoruz. 

Medyadan uluslararası kurumlara, genişçe bir alanda ortaya çıkan bu devasa boşluklara iyice bakmadan pandemi sonrası dünyayı anlamamız ve daha iyi bir dünya yaratmamız mümkün değil. Bu mevcut lider ve toplum profillerimizle daha da güçleşiyor. Ancak ortadaki bu devasa boşluklara karşın, umut veren unsur, bir yandan irili ufaklı direnişler ve dayanışma pratikleri yeşerirken bir yandan da son dönemde tüm dünyada pasifize edilmiş olsa da eleştirel bilince hala sahip olmamız. O hazneye bakmadan yapılan pandemi sonrası dünya analizleri ortalığa saçıldı. Ama gelecek için fütüristlerden önce tarihçilere, bilim insanlarına ve araştırmacılara bir söz verelim. 

Dünya doğru bir gelecek için yeterince birikime sahip. Yeter ki onu değiştirme iradesini örgütleyelim!

Asri Zamanlar İçin Evde Akla Gelen Düşünceler – Enzo Traverso

Covid-19 hastalığının aniden ortaya çıkması her şeyi değiştirmeye başlıyor, fakat bu durum birçok düşünürün geçtiğimiz yıllarda çoktan tasvir ettikleri ve inceledikleri belli eğilimleri de doğruluyor: Ekonomi, toplum, siyaset ve hatta biyoloji arasındaki sınırların bulanıklaştığı bir küresel dünyada yaşıyoruz ve tam da burada pandemi, yaşamın tüm boyutlarını ele geçiriyor.  

Sınırların silikleşmesine rağmen toplumsal ilişkilerimizin genel çerçevesi bir değişikliğe uğramıyor. Aslında, basitçe ifade edecek olursak, salgın toplumlarımızdaki eşitsizlikleri genişletmeye başladı: Virüs öncelikle yaşlı, yoksul ve kendini güvence altına alamayanlar gibi en kırılgan toplumsal kesimlere daha sert bir darbe indirdi. Pandeminin ekonomik sonuçları artan kitlesel yoksulluk ve işsizlik oluyor. Son durum, kamusal sağlık hizmetlerinin kâr yaratan bir sektör olarak kabulü yerine, temel bir insan hakkı olduğunu elbette ki kanıtlıyor. Bu iddia, Bernie Sanders’ın seçim kampanyasının sacayağıydı ve hiç şüphesiz önümüzdeki yıllarda toplumsal mücadelelerin merkezi gündemlerinden birisi olacak.  

Bununla birlikte, pandemi krizi devletlerin biyopolitik iktidarını önemli ölçüde güçlendirmekte. Vatandaşlar ve yerleşimciler (mülteciler ve göçmenleri dahil ediyorum) olarak sağlımızı güvence altına almalarını talep edeceğiz ve geçtiğimiz on yıllarda hastanelerimizi giderek zayıflatan neoliberal politikalara elbette karşı çıkacağız. Sağlığı kâr etmeyen bir hizmet olarak gördükleri ve dolayısıyla asgari tıbbi donanımları tedarik etmeyi zül saydıkları içindir ki günümüzde en gelişkin tıbbi ve bilimsel araştırma merkezlerinin yer aldığı şehirler maske ve ventilatör gibi basit donanımlara vahim bir şekilde ihtiyaç duyuyorlar.

Yine de önümüzdeki meselenin bir diğer boyutunu göz arda etmeyelim: Biyoloji, ekonomi ve siyasetin iç içe geçmesi, hükümetlerimizi, yalın anlamıyla fiziksel yaşamlarımızı kontrol altına alan bir tür biyo-iktidar makinasına dönüştürmekte. Bugünlerde, gerekli görülen bir sınırlandırmayı bile isteye kabul ediyoruz, ancak şunun da farkında olalım, Foucault’nun tabiriyle “iyi çoban” –en azından iyi çobanın şu durumda Donald Trump olmadığı aşikâr–yalnızca bizi korumakla kalmaz, aynı zamanda bize hükmeder. Yeni bir tür “istisna halini” deneyimliyoruz –temel bazı haklara kaçınılmaz olarak sınırlamaların getirildiği şehirler bir nevi sıkıyönetim altında– ve bu durum çok yakın gelecekte ulusal toparlanma, toplumsal güvenlik ve kamu sağlığı vb. adına özgürlüklerimizi sınırlamak, toplumsal kalkışmaları engellemek veya sıkı tasarruf politikalarının uygulanması için bir emsal olacak. Giorgio Agamben, pandeminin ehemmiyetini azımsadı, yine de yapmış olduğu uyarı yerindedir.  

Pandemi politikalarının inşa ettiği antropolojik model –evden çalışma, izolasyon, kendini eve hapsetme– klasik liberalizmin özgürlük kavrayışıyla kayda değer bir biçimde örtüşüyor: “Negatif” özgürlük (tamamen bireysel alanla sınırlandırılmış haklar) “pozitif” özgürlüğe (kamusal alanda verilecek toplumsal mücadeleler) galebe çalıyor. Bu antropolojik model solun toplumsallığıyla ve kültürüyle taban tabana zıttır. Bu dönüşüm şu anlama geliyor, geçici bir süreliğine de olsa, alışılageldik kitlesel mobilizasyon biçimlerini ikame edebilecek yeni mücadele pratikleri türetmek zorundayız. 

Bu kriz, işlerimizi yalıtılmış bireyler olarak sürdürmeye zorlayarak, toplumlarımızın yaşam alışkanlıklarını sınıyor. Bu durum çeşitli tehditleri beraberinde getiriyor, örneğin evden çalışmanın ciddi anlamda yaygınlaştırılması, mesai mevhumunu askıya alıyor. Ayrıca, bazı hizmet ve mal üretimleri fiziksel etkileşim gerektirdiği içindir ki çeşitli sağlık ve toplumsal eşitsizlikleri birleştiriyor (salgın riskine eşitsiz bir biçimde maruz kalıyoruz). Başka bir deyişle, toplumsal eşitsizlikler, biyolojik eşitsizliklere tahvil edilebilir ve “iyi çoban”, “otoriter ve öjenik” bir çobana dönüşebilir hale geliyor. Tam da bu nedenle krizi, hayatta kalmamızı sağlayan ve fakat berbat ücretlere mahkûm edilen birçok temel işin –hemşire ve diğer hastane emekçileriyle sınırlı kalmamalı, çok ötesine geçmeli– eski itibarını iade etmek için bir fırsat olarak görmeliyiz. Bu fırsatın anlamı otobüs ve ambulans şoförlerini, kendiliğinden pencerelere çıkıp alkışa boğan halkın ifadesinde bulunmaktadır. 

Öyle gözüküyor ki, Albert Camus’un Veba romanı içinden geçtiğimiz bu olağanüstü zamanlarda en fazla rağbet gören edebi metinlerden biri oldu. Roman, Oran şehrini enkaza dönüştüren pandemiyi ve bir rahip portresini tasvir eder. Rahip Paneloux, pandemiyi günahkâr insanlığa tanrı tarafından gönderilen bir ceza olarak kabul eder. Gerici ve gayr-i insani muhafazakârlığın barındırdığı bu felsefi ve ahlaki duruş, sol tarafından elbette kabul edilemez fakat üzerinde düşünülmeyi hak ediyor. 

Covid-19’un, insanlığın deneyimlediği ne ilk ne de en vahim pandemi olduğu doğrudur. 14. Yüzyıldaki Kara Veba’nın Avrupa halklarının çoğunu kırıp geçirdiği ve 1920’lerde İspanyol Gribi diye tabir edilen salgının, Birinci Dünya Savaşı’ndan bile daha fazla ölüme yol açtığı herkes tarafından biliyor. AIDS üzerine uzmanlaşan tarihçi Mirko Grmek, hastalığın izini dünya tarihinde takip ederek, salgınların ne denli köklü demografik ve ekonomik sonuçlar getirdiğini önemle vurguluyor. Fakat salgının ekonomik, toplumsal ve ekolojik etkilerinin biyolojik boyutun çok ötesine geçtiğini hesaba katmakla beraber, Coronavirüs salgının bir tür “doğanın intikamı” olarak belirdiğini de kabul etmek gerekiyor. 

Elbette bu kabul ediş, yukarda da belirttiğim üzere korumaya, kurtarmaya ve hatta yaslarını tutmaya çalıştığımız virüs taşıyıcıları ve hatta kurbanlarını damgalamak anlamına gelmemeli. Doğanın İsyanını -Horkheimer’dan ödünç aldığım bir tabir- bir metafor olarak görmeli ve yüzleşmekte olduğumuz durumu anlamak için vesile kılmalıyız: Bu isyan, devasa üretici güçleri yaratan ve onu tahribat araçlarına (öncelikle çevreyi yok eden, doğanın kendisini düzenleme ve ekolojik sistemlerimizin yeniden üretme kapasitesini mahveden) dönüştüren medeniyeti tehdit etmektedir. 

Şehirlerimizin sokakları terk edilmiş halde, üretim çarpıcı biçimde azalmış durumda ve doğa, kendisinden gasp etmiş olduklarımızı yeniden fethediyor. Salgını tanrının gazabı gibi kabul eden gerici siyasi teolojinin bu iddiasını seküler bir biçimde gözden geçirip doğanın hüküm verdiği bir ceza olarak yeniden yorumlayabiliriz.

Şimdiye dek, şaşırtıcı ve yüreklendirici bir kolektif dayanışma ve yardımlaşma dalgasına tanıklık ettik. Siyaset sahnesine Matteo Salvini gibi ırkçı ve göçmen düşmanı bir liderin egemen olduğu İtalya’da bile geçtiğimiz birkaç ay öncesine dek, Çinli, Kübalı ve Arnavut doktor ve hemşireler adeta birer kahraman gibi ülkeye buyur ediliyorlardı. İnsanlar küresel ve dayanışmacı bir çözüme olan ihtiyacı ve bir günah keçisi aramanın ölümcül derecede nafile bir mevzu olduğunu anladılar. Ancak, bu hissiyatın bir yıldan fazla süren ekonomik depresyon sonrası halen daha süreceğinden pek emin değilim. 

Onulmaz derecede arkaik kalma riskine rağmen, bu uzun sürecek değişim için hazırlık yapmalı ve şu kadim seçeneği belki de günümüze uyarlamalıyız: Ya sosyalizm ya barbarlık. Yüzyıl sonra bu sloganı desteklemenin naiflik olacağının farkındayım. Bildiğimiz üzere sosyalizm deneyimi barbarlığın bir veçhesine dönüşebiliyor, fakat tarihsel bir ikilemle karşı karşıya olduğumuz gerçeğini değiştirmiyor: Ya 1980’lerden beri sürmekte olan neoliberal döngüyü sona erdiren 21. Yüzyıl için geçerli bir “New Deal” kuracak ya da neoliberal yönetişimin karakterize ettiği eşitsiz ve otoriter bir fecaat dönemle karşı karşıya kalacağız. 

Biraz farklı ve fakat daha az kabusvari olmayan bir faşizm veya totaliterlik yeniden türeyebilir. Geleceğin siyaseti, dünyayı kurtarmakla evrensel solunum (teneffüs) hakkının örtüştüğü bir yerde mücadelesini bulmalı. Achille Mbembe’nin yaptığı şu yerinde çağrıya kulak kesilmeli: Irktan, ekonomik statüden ve devlet egemenliğinden bağımsız olarak herkes için var olma hakkı! 

Çeviri: Deniz Ortak

-Bu metin, Verso Books sitesinde yayınlanan İngilizce aslından çevrilmiştir.

Toplumsal Yeniden Üretim ve Covid-19 Salgını Üzerine Tezler- Marksist Feminist Kolektif

“Bu salgın, bizleri kapitalizmin ötesine taşıyacak bir şekilde kâra karşı nasıl yaşamı destekleyeceğimize dair solun önüne somut bir ajanda koyacağı bir moment olabilir ve olmalıdır.” 

Tez 1: Kapitalizm yaşama değil, kârlılığa öncelik vermektedir: Bunu tersine çevirmek istiyoruz.

Bu salgın ve buna egemen sınıfın cevabı, toplumsal yeniden üretim teorisinin bağrındaki fikrin açık ve trajik bir resmini sunmaktadır: Yaşamımız, kâr etme önceliklerine kurban edilmektedir.

Kapitalizmin kendi yaşamını devam ettireceği kan olan kâr üretme becerisi, işçilerin günlük “üretimine” bağlıdır. Bu, tam olarak ve anında kontrol edemediği veya baskın olmadığı yaşamı devam ettirme süreçlerine bağlı olduğu anlamına gelir. Aynı zamanda birikimin temel mantığı, üretimin devam etmesini destekleyecek mümkün olan en düşük ücret ve vergilerle hayatın düzenlemesi üzerinedir. Bu kapitalizmin kalbindeki en büyük çelişkidir. Tam da toplumsal refahı sağlayanları; hemşireleri ve sağlık hizmetlerindeki diğer çalışanları, tarım işçilerini, gıda fabrikalarındaki işçileri, süpermarket çalışanlarını, kuryeleri, atık toplayıcıları, öğretmenleri, çocuk bakıcılarını, yaşlı bakım hizmetlerini sağlayanları aşağılamakta ve değersizleştirmektedir. Bunlar, kapitalizmin düşük ücretle ve çoğu zaman tehlikeli çalışma koşulları ile aşağılayıp damgaladığı ırksallaştırılmış, kadınlaştırılmış işçilerdir. Ancak şu anki salgın, toplumumuzun onlarsız yaşayamayacağını açıkça ortaya koymaktadır. Toplum, kârlılık için rekabet eden ve hayatta kalabilme hakkımızı sömüren ilaç şirketleri ile de ayakta kalamaz. Ve ‘piyasanın görünmez elinin’, mevcut pandeminin de gösterdiği gibi, insanlığın ihtiyaç duyduğu, küresel çapta bir sağlık altyapısı oluşturmayacağı ve işletemeyeceği açıktır.

Bu nedenle sağlık krizi sermayeyi, sağlık, sosyal bakım, gıda üretimi ve dağıtımı gibi yaşam ve yaşamı sürdürme çalışmalarına odaklanmaya zorluyor. Sağlık, eğitim ve diğer yaşamsal faaliyetlerin ticarileştirilmekten çıkarılmasını ve herkes tarafından erişilebilir hale getirilmesini, pandemi geçtikten sonra da bunun devam etmesini talep ediyoruz.

Tez 2: Toplumsal yeniden üretim işçileri yaşamın temelindeki işçilerdir: Kalıcı olarak böyle kabul edilmelerini talep ediyoruz.

Eksik istihdamla emtia üreten şirketlerin çoğu, kârlarının ve stok değerlerinin hızla düştüğünü görürken, kendilerinin insani kuruluşlara, topluluklara, hane halklarına ve bireylere bağlı olduklarını fark ettiler. Ancak, kapitalizmin hayatı öncelemeye nazaran kârlılığa öncelik verme ihtiyacı göz önüne alındığında, bu tür örgütler, topluluklar, hane halkı ve bireyler bu meydan okumayı karşılayacak kadar donanımlı değiller. Covid-19 yalnızca sağlık, toplu taşıma ve market işçileri, çeşitli toplum gönüllüleri ve diğerleri üzerindeki durumu kötüleştirmekle kalmadı; yıllar yılı kemer sıkma adına tüm temel sosyal hizmetlerin parçalanması da toplumsal yeniden üretimi sağlayan iş gücünün eskisinden çok daha küçülmesine ve toplumsal örgütlülüklerinin de gittikçe daha az kaynak bulabilmesine sebep oldu.

Onlarca yıl ihmal edilmiş bir krizi telafi etmek için birçok kapitalist devlet ve şirket önceliklerini ancak kısmi ve geçici olarak değiştiriyor. Hane halklarına çekler gönderiyorlar, güvencesiz işçilere işsizlik sigortası sunuyorlar, otomobil üreticilerinin otomobil üretmekten maske ve vantilatör üretmeye geçmelerini istiyorlar. İspanya’da devlet geçici olarak kâr odaklı özel hastaneleri devraldı; ABD’de sigorta şirketleri Covid-19 testi için ödemeleri yapmak durumunda kalıyor. Her şeyi bir kenara bırakırsak, bu durum bize siyasi bir irade olduğunda insanların ihtiyaçlarını gerçekten karşılayacak kaynakların ne kadar hazır ve bol olduğunu göstermektedir.

Toplumsal yeniden üretim sektörlerindeki hemşirelerin, hastane temizliği işçilerinin, öğretmenlerin, atık toplama işçilerinin, gıda üretenlerin ve süpermarket çalışanlarının yaptıkları işlerin temel hizmet olarak kalıcı bir biçimde tanımlanmasını ve ücretlerinin, sosyal yardımlarının ve sosyal konumlarının sürdürülebilirlikteki önemini yansıtacak şekilde iyileştirilmesini talep ediyoruz. 

Tez 3: Bankaları değil insanları kurtarın. 

Egemenler, kapitalist değerin tamamen çöküşünü ortadan kaldırma çabasıyla şirketleri kurtarmak için çok daha fazla kaynak ayırıyorlar. Ürettiğiniz kârların, toplumsal yeniden üretim emeğinin sağladığı emek gücü tarafından yapıldığını size hatırlatıyoruz. Otel ve restoran zincirlerinin, teknoloji ve havayolu şirketlerinin ve daha fazlasının CEO’ları milyonlarca işçiyi işten çıkarırken, büyük ölçüde kendi aşırı şişirilmiş maaşlarını ve haklarını koruyorlar. Çünkü kapitalist sistem, yaşam ve ücretli emek arasındaki çelişkinin, insanların yaşamlarından ziyade daima sermayenin yararına çözülmesini öncelemektedir.

Tüm finansal kaynakların ve teşvik paketlerinin kapitalist şirketleri çalışır durumda tutmak yerine yaşamı devam ettiren işlere aktarılmasını talep ediyoruz.

Tez 4: Sınırları açın, hapishaneleri kapatın.

Bu salgın, göçmenleri ve tutukluları çok sert vuruyor: Bunlar; uygun hijyenik şartlara ve sağlık hizmetlerine sahip olmayan hapishanelerde veya gözaltı merkezlerinde kapalı kalanlardır; belgesiz ve aynı zamanda sınır dışı edilme korkusuyla yardım talebinde sessiz kalanlardır; yaşamı var eden alanlarda (sağlık ve sosyal bakım hizmetleri, tarım, vb. ) çalışıp enfekte olma riski daha fazla olan, çünkü (yeterli veya herhangi bir koruyucu ekipmanı olmadan) işe gitmekten başka seçenekleri olmayanlardır; ailelerine ulaşmaya çalışan ve ülkeler arasında transit geçiş yapmakta olanlar ve seyahat yasakları ve yaptırımlar nedeniyle ülkelerinden ayrılamayanlardır.

Pandemi olsa da olmasa da Trump, enfeksiyon oranlarının ve ölümlerin hızla arttığı İran’a karşı yaptırımları korumaktadır. Ne Trump ne de Avrupa Birliği, İsrail’e Gazze’de abluka altındaki 2 milyon insanı en çok ihtiyaç duyulan tıbbi malzemelerden yoksun bıraktığı yaptırımları kaldırması için baskı yapacaktır. Pandemiye karşı bu ötekileştirilmiş eşitsiz tepki, kapitalizmin bel altı olan ırkçı ve sömürgeci zulme dayanmakta ve onu güçlendirmektedir.

Göçmenlik yasalarına göre sağlık hizmetlerinin öncelikli olmasını, pek çok suç için hapsedilenlerin derhal serbest bırakılmasını ve hasta tutsaklar için alternatif insani kısıtlı yerlerin bulunmasını, yaşamsal ihtiyaçları beslemek yerine disiplini hedefleyen gözaltı ve tutukevlerinin kapatılmasını istiyoruz.

Tez 5: Silahımız dayanışma: Sermayeye karşı kullanalım

Salgın, bütün dünyaya kriz durumunda çalışan insanların çeşitli ve yaratıcı hayatta kalma stratejileriyle her daim nasıl geçinebildiğini göstermiştir. Pek çoğu için bu en yakın aile ve arkadaşlara yaslanmak anlamına gelmiştir. Fakat bazıları karşılıklı yardım inisiyatifleriyle sorunun üstesinden gelmektedir. Evsizler ve kapitalist toplumun bir yük olarak görüp reddettiği insanlar için destek, başkalarına yaşama hakkından daha azını sunmayan toplumsal yeniden üretim gönüllülerinin muazzam inisiyatiflerinden gelmiştir. Birleşik Krallık’ın dört bir yanında mahalleler, en korunmasız kesimlerle irtibatta olabilmek ve gıda ve ilaç alabilmelerini sağlamak için Whatsapp grupları oluşturmaktadır. Okullar ücretsiz yemek hakkına sahip çocukları olan yoksul ailelere yiyecek kuponları göndermektedir. Gıda bankaları ve hayır kurumları gönüllü sayısının arttığına tanık olmaktadır. Acil bir ihtiyaç olarak toplumsal yeniden üretim müşterekleri ortaya çıkmaktadır. Fakat aynı zamanda geçmişten dersler de aldık: Kapitalist hükümetlerin toplumsal yeniden üretim müştereklerini devletin sorumluluklarından kaçmasının aracı olarak kullanmalarına izin vermeyeceğiz.

Sosyalist feministler olarak daha fazlasını zorlamaya, insan yaşamının iyileştirilmesi için gerekli olan her şey üzerinde kamu hükmü talebi için birlikte çaba göstermeye ihtiyacımız vardır. Bu, eşitsiz biçimde etkilenmiş ve eşitsiz kaynaklara sahip farklı topluluklar arasında dayanışma inşa etmek anlamına gelmektedir. Bu, en çok marjinalleştirilmişlere destek vermek, toplumsal kaynağı olanların – sendikalar, sivil toplum örgütleri, halk örgütlenmeleri – olmayanlarla paylaşmalarını ve onları desteklemelerini savunmaktır. Bu, devletin toplumsal yeniden üretim işini toplumsal varlığın temel taşı olarak tanımasını talep etmektir.

Hükümetlerin halktan ders almalarını ve sıradan insanların birbirine destek ve dayanışma göstermek için yaptıkları şeyleri politika düzeyinde tekrarlamalarını talep ediyoruz.

Tez 6: Ev içi şiddete karşı feminist dayanışma

Covid-19’un yayılmasını önlemek için pek çok ülke tarafından alınan eve kapanma önlemleri, bir yandan bütünüyle gerekliyken, diğer yandan istismara dayalı bir ilişki içinde yaşayan milyonlarca insan için ciddi sonuçlar doğurmuştur. Salgın süresince mağdurlar şiddet uygulayan partnerler veya aile bireyleriyle ev içinde kalmaya zorlandığından, kadınlara ve LGBTQ’lara yönelik ev içi şiddet vakaları katlanmıştır. Ev içi istismarın özgün durumunu dikkate almayan “evde kal” kampanyaları, şiddete karşı sığınak ve hizmetlerden bütçelerin çekilmesi anlamına gelen ve yıllardır süregiden azgın neoliberalizm bağlamında bilhassa endişe vericidir.

Hükümetlerden şiddetle mücadele hizmetlerde yıllardır uyguladıkları bütçe kesintilerini derhal geri çekmelerini ve destek hatlarını sürdürmek ve geniş ölçüde görünür kılmak zorunda olan aktörlere kaynaklar sağlamalarını talep ediyoruz.

Tez 7: Toplumsal yeniden üretim işçilerinin toplumsal gücü vardır: Bu gücü toplumu yeniden örgütlemek için kullanabiliriz.

Bu salgın, bizleri kapitalizmin ötesine taşıyacak bir şekilde kâra karşı nasıl yaşamı destekleyeceğimize dair solun önüne somut bir ajanda koyacağı bir moment olabilir ve olmalıdır. Bu salgın, kapitalizmin ücretli ya da ücretsiz, hastanelerde ve altyapı işlerinde, hane içinde ve topluluklarda toplumsal yeniden üretim işçilerine ne kadar ihtiyaç duyduğunu hâlihazırda bizlere göstermiştir. Bunu ve bu işçilerin ellerinde tuttukları toplumsal gücü kendimize sürekli hatırlatalım. Bu, toplumsal yeniden üretim işçileri olarak bizlerin, ulusal bağlamda, bizi ayıran sınırlarda ve yerkürenin her yanında elimizdeki toplumsal güce dair bilinci geliştirmemiz gereken andır.

Eğer biz durursak dünya durur. Bu anlayış yaptığımız işe saygı duyan politikaların temeli olabilir; aynı zamanda kâr elde etmenin değil hayatı var etmenin toplumlarımıza yön verdiği, yenilenmiş bir antikapitalist gündemin altyapısını inşa edecek politik eylemin de temeli olabilir.

3 Nisan 2020

Çeviri: Meriç Dıraz, Sanem Öztürk

Marksist Feminist Kolektif, Tarihsel Materyalizm Konferansı’nda Marksist Feminist Akım’ın örgütleyicileri olan Tithi Bhattacharya, Svenja Bromberg, Angela Dimitrakaki, Sara Farris ve Susan Ferguson’dan oluşmaktadır.

Toplumsal Yeniden Üretim ve Salgın: Tithi Bhattacharya ile Söyleşi

Koronavirüs salgını, pek çoğumuza toplumun nasıl hızla değişebildiğini ve ne olmadan yaşayabileceğimizi –ya da yaşayamayacağımızı– sert bir berraklıkla gösterdi. Kaynaklar sağlık hizmetlerine aktarılırken, kapitalist ekonominin büyük bir kısmının kriz dönemlerinde gerçekten rafa kaldırılabileceği ortaya çıktı. Bize daha önce imkânsız olduğu söylenen – mahpusları serbest bırakmaktan kira ödemelerini veya ipotekleri askıya almaya, ülkedeki herkese nakit desteği vermeye kadar – pek çok şey hâlihazırda yapılıyor.

Tithi Bhattacharya bir süredir Yüce Piyasa’nın değil insan hayatının gereklerine yönelik inşa edilen bir toplumun nasıl olacağı üzerine düşünüyor. Kendisi bir tarih profesörü, Purdue Üniversitesi’nde Küresel Çalışmalar Direktörü, %99 İçin Feminizm: Bir Manifesto kitabının yazarlarından biri, Spectre dergisi yayın kurulu üyesi ve Social Reproduction Theory: Remapping Class, Recentering Oppression kitabının editörü. İçinde bulunduğumuz momentte toplumsal yeniden üretim teorisinin bize neler öğretebileceğini, solun hangi talepleri yükseltmesi gerektiğini ve iklim felaketini önlemek için bu dersleri nasıl kullanabileceğimizi konuştuk.

-Sarah Jaffe: Başlangıç olarak bize toplumsal yeniden üretim teorisini kısaca açıklayabilir misiniz?

-Tithi Bhattacharya: Toplumsal yeniden üretimi en iyi şekilde tanımlamak gerekirse, hayatı var etmek, sürdürmek kuşaklar boyunca yenileyebilmek için gerekli olan eylemler ve kurumlardır. Ben bunlara “hayatı var etme” faaliyetleri diyorum.

En doğrudan anlamıyla hayatı var etmek doğum yapmaktır. Fakat hayatı sürdürebilmek için temizlik gibi, beslemek gibi, yemek yapmak, çamaşır yıkamak gibi pek çok başka faaliyete ihtiyaç duyarız. Fiziksel, kurumsal gereksinimlerimiz vardır: Yaşayacağımız bir ev, bir yerlere gitmek için toplu ulaşım, kamuya açık dinlenme-eğlenme olanakları, parklar, okul sonrası programlar. Okullar ve hastaneler de hayatın var edilmesi ve sürdürülmesi için gerekli kurumlardan bazılarıdır. Bu hayatı var etme sürecindeki eylemlere ve kurumlara, toplumsal yeniden üretim işi ve toplumsal yeniden üretim kurumları diyoruz. Fakat toplumsal yeniden üretim aynı zamanda bir çerçevedir. Bizi çevreleyen dünyaya baktığımız ve onu anlamaya çalıştığımız bir mercektir. Toplumdaki varlığın kaynağının ne olduğunu tespit etmemizi sağlar; insan hayatı ve insan emeği.

Hayatı var etmenin karşısında ise kapitalist çerçeve ya da kapitalist mercek yer alır: Şeyleri var etme ya da kârı var etme. Kapitalizm “kaç şey daha üretebiliriz?” diye sorar, çünkü şeyler kâr getirir. Burada önem atfedilen, o şeylerin insanlar üzerindeki etkisi değil, kapitalizmin yüce saltanatını süren bir büyücü olduğu bir şeyler imparatorluğu yaratmaktır.

Bu faaliyetlerin çoğu ve toplumsal yeniden üretim sektöründeki – hemşirelik, öğretmenlik, temizlikçilik gibi – pek çok iş, kadın işçilerin egemenliğindedir. Ve kapitalizm bir hayat-var etme değil şeyler-var etme sistemi olduğundan, bu faaliyetler ve bu işçiler ciddi ölçüde değersizleştirilmiştir. Toplumsal yeniden üretim işçileri en kötü ücretleri alan, (gerektiğinde) ilk gidecek olan, sürekli cinsel tacizle ve sıklıkla doğrudan şiddetle yüz yüze kalanlardır.

-Kapitalizm işlemeye devam ettiği sürece mutlu ölebileceklerini söyleyen (muhafazakâr polemikçi) Glenn Beck gibi mezar hırsızlarının olduğu bir dönemdeyiz; bu her şeyi apaçık ortaya koyuyor. 

-Koronavirüs krizi iki şeyi trajik biçimde netliğe kavuşturdu. İlk olarak toplumsal yeniden üretim vurgusu yapan feministlerin uzun zamandır söylediklerini, yani bakım işinin ve hayatı var eden işlerin toplum için vazgeçilmez olduğunu ortaya serdi. Şu anda evlerimize kapanmış haldeyken hiç kimse “Borsa simsarlarına, yatırım bankacılarına ihtiyacımız var! Bu hizmetler açık kalsın!” demiyor. İnsanlar “Hemşireler, temizlikçiler, çalışmaya devam etsin, çöp toplama hizmetleri açık kalsın, yiyecek üretimi devam etsin!” diyor. Yiyecek, yakıt, barınak, temizlik: “Hayati olan hizmetler” bunlar.

Bu kriz aynı zamanda kapitalizmin salgınla baş etmekte nasıl tamamen yetersiz olduğunu da trajik biçimde ortaya koydu. Kapitalizm hayatı var etmeye değil kârı en yüksek düzeye çıkarmaya odaklıdır. Kapitalistler bütün bu süreçte en büyük mağdurun sayısız hayat değil kanlı ekonomi olduğunu iddia ediyorlar. Görünen o ki ekonomi, Trump’tan Boris Johnson’a herkesin parlak kılıçlarıyla korumaya hazır olduğu en kırılgan küçük çocuk.

Bu arada Birleşik Devletler’de sağlık hizmetleri sektörü özelleştirmelerle ve kemer sıkma önlemleriyle harap edildi. İnsanlar hemşirelerin evde maske yapmak zorunda olduklarını söylüyor. Ben her zaman kapitalizmin hayatı ve hayatı var etmeyi özelleştirdiğini söyledim; fakat sanırım salgından sonra bunu başka şekilde ifade etmek gerekiyor: “Kapitalizm hayatı özelleştirir ama aynı zamanda ölümü kamulaştırır.”

-Bakım işlerinin ve toplumsal yeniden üretim işlerinin diğer biçimlerinin nasıl değersizleştirildiği üzerinde biraz daha durmak istiyorum. Bu iş kollarını değersizleştirme eğilimimiz ile bu işi yapan insanları hakkında ne düşündüğümüz karşılıklı olarak birbirini etkiliyor.

-Birleşik Devletler’de bakım evleri ve destekli yaşam endüstrisi şu anda yaklaşık 4 milyon insana hizmet veriyor. Bunların pek çoğu Medicare (sağlık sigortası) kapsamında. Kısa zaman önce New York Times, yılda 380 bin insanın, uygun temizlik önlemlerine ve sağlık prosedürlerine yatırım yapmak istemeyen uzun dönemli bakım tesislerinde enfeksiyon nedeniyle hayatını kaybettiğini açıkladı. Bu kurumlar salgının yayılmasında önemli bir rol oynuyor. Buna Birleşik Devletler’de 27 milyon insanın hiçbir sağlık güvencesi olmadığını da eklememiz gerek.

Birleşik Devletler’de evde bakım hizmetleri çalışanlarının ve hemşire yardımcılarının yüzde 90’ı kadın. Bunların yarısından fazlası beyaz olmayan kadınlar. Kaçının belgesiz olduğundan emin değilim – hiç kimse değil. Bu kadınlar hem iş kayıplarına hem ICE (ABD Göçmenler ve Gümrük Muhafaza Birimi) baskınlarına karşı iki kez kırılgan. Günlük olarak ortalama 10 dolar kazanıyorlar ve çoğunun ücretli izni ya da sağlık sigortası yok. Bu kadınlar yaşadığımız ülkede emekleriyle pek çok bakım tesisinin sürdürülmesini sağlayan kadınlar.

Bu hayati hizmetleri sürdüren kişilerle CEO maaşlarını kıyasladığımızda fark astronomik. Bankacılar evlerinde otururken, bugün verdikleri hizmetlerin hayati olduğu söylenen – bizim feministler ve sosyalistler olarak daima hayati olduğunu söylediğimiz – işçiler, saatte 10 dolardan daha az kazanıyorlar.

-Washington eyaletindeki büyük salgınlardan biri, bakım evi işçilerinin birden fazla işte çalışması, dolayısıyla virüsü birden fazla bakım evine getirmeleri sebebiyle olmuştu. Bir işte yeterince para kazanamamak virüsün daha da yaygınlaşmasına sebep oluyor.

-Prens Charles’ın bile enfekte olmasıyla virüsün bir bakıma demokratik olduğu söylenebilir. Ama bu bizi yanıltmasın: Tedaviye erişim virüsün kendisi kadar demokratik olmayacak. Kapitalizmin hükmü altındaki diğer tüm hastalıklarda olduğu gibi yoksulluk ve tedaviye erişim kimin hayatta kalıp kimin öleceğinde belirleyici olacak.

Örneğin benim ülkemde, Hindistan’da bunun çok yıkıcı bir etkisi olacak. Faşist Başbakan Narendra Modi yirmi bir gün evlere kapanma emri verdi. Bütün şehirlerde iş hayatı durdu. Peki göçmen işçilere ne oldu? Modi’nin onlar için bir planı var mı? Hayır. Milyonlarca göçmen işçi, kelimenin tam anlamıyla ülkeyi baştan başa yürüyerek kendi köylerine ulaşmaya çalışıyor; batıdan doğuya bütün sokaklarda sıra sıra insanlar var. Modi enfeksiyon bulaştırabilecekleri gerekçesiyle evlerine gitmelerini önlemek için toplu taşıma ve özel araç trafiğini durdurdu. Fakat bunun yanı sıra Modi, Hindistan dışında yaşayan Hintlilerin – üst orta sınıf Hintlilerin – ülkeye geri dönüşlerini sağladı. Özel uçuşlar ayarlandı; kapanma duyurularına rağmen uçaklara iniş izni için istisnalar yapıldı; özel vizeler düzenlendi.

Küresel Güney’in pek çok kapitalist hükümetinin yoksullarla baş etme yöntemi bu. Hastalığın Kalküta’nın, Bombay’ın, Johannesburg’un ve daha pek çok kentin gecekondularına sızdığını göreceğiz. Virüsün bu gezegenin yenilenme, istenmeyenlerden kurtulma yolu olduğunu söyleyen yöneticileri zaten duymaya başladık bile. Bu, en kırılgan ve en güçsüz olana yönelik soy ıslahı temelli bir toplumsal temizlik çağrısıdır.

-Bunun bize gösterdiği insanlar olmadığında emisyonların azaldığı değil – çünkü pek çok insan ölmüyor. Bunun bize gösterdiği, dünyanın pek çok iş olmadan çok daha sağlıklı bir yer olduğu, çünkü – sizin de söylediğiniz gibi – insanlar sadece hayatı var eden işleri yapıyorlar.

-Koronavirüsün dünya için bir reset düğmesi olduğu argümanı ekofaşist bir argüman. Olması gereken, toplumsal örgütlenme için bir reset düğmesi olması. Eğer virüs tehlikesi geçerse ve eski hayatlarımıza geri dönersek, o zaman bu süreç bize hiçbir şey öğretmemiştir.

Evde kalmanın bir gereklilik olması nedeniyle evlerimizi paylaştığımız insanlarla zaman geçirmenin güzelliğini fark edebildik. Ama her ne kadar güvenlik sağlasa da kapitalizm egemenliğinde ev aynı zamanda inanılmaz boyutta bir şiddetin sahnesidir. İki gün önce daha evvel gönüllüsü olduğum bir kadın sığınağından bir mail aldım; vakalarda artış beklediklerini ve destek için gidip gidemeyeceğimi soruyorlardı. Brezilya, Sri Lanka ve Hindistan’daki yoldaşlarım da aynı şeyi söylüyorlar: Herkesin evde olmasının yarattığı o basınçlı tencere etkisiyle artan ev içi şiddet. Toplumsal izolasyona ihtiyacımız yok. Fiziksel izolasyona ve toplumsal dayanışmaya ihtiyacımız var. Sokağın karşısında yaşayan yaşlı komşumuzu görmezden gelemeyiz; markete gitmesi onun için güvenli değil. Gözlerinin etrafına çokça makyaj yapmış olan ve başını kapıya çarptığını söyleyen iş arkadaşımızı da görmezden gelemeyiz. Düzenli olarak birbirimizi yoklamalıyız.

Yöneticiler bunu teşvik etmekte sıfıra yakın çaba gösterseler de insanlar bunu gönüllü olarak yapıyorlar. Bütün bu kriz içinde muhteşem dayanışma ve ihtimam eylemleri görmek mümkün. Bütün bunlar umut kaynağı.

-Ev işleriyle ilgili konuşalım biraz da. Çünkü “hayati” dediğimiz bu işlerin çoğunun halen kadınlar tarafından yapıldığı bir süreçteyiz. Ve normalde evde kadınların sorumlu olduğu bakım işleri birdenbire kocaları tarafından da yapılıyor. Bu bazı insanların toplumsal yeniden üretim işleri anlayışına nasıl bir perspektif getiriyor?

-Joan C. Williams, işçi sınıfından erkeklerin orta sınıf erkeklerden daha fazla çocuk bakımı işi üstlendiğini ortaya koyan ilginç bir çalışma yaptı. İşçi sınıfından erkekler kadın işi olduğu için bunu kabul etmek istemezken orta sınıf erkekler bununla övünüyorlar. Bu tabunun zayıflayıp zayıflamadığını merak ediyorum. Birleşik Devletler’de kadınlar haftalık olarak erkeklerden dokuz saat daha fazla ev işi yapıyorlar. Bu dokuz saat değişebilir ama genel olarak tutumun değişip değişmeyeceğini merak ediyorum. Partnerleri dünyayı bir arada tutarken erkekler aileyi bir arada tutmaktan gurur duyacaklar mı?

-Sizin de dediğiniz gibi erkeklerin bunu kabul etmemesinin bir nedeni, bu işlerin kadın işi olması. Pek çok iş aynı zamanda ırksallaşmış durumda. Bu bakım işlerini yapan pek çok kadın göçmen kadınlar, beyaz olmayan kadınlar.

-Birleşik Devletler’de bu işler ırksallaşmış durumda. Dünyanın başka bölgelerinde, mesela Hindistan’da bu işler halen göçmen kadınlarda ve en yoksul ve en düşük kasttan kadınlarda. Her toplumun en kırılgan kesimleri bu işleri yapıyor. Ücretleri ve sahip oldukları haklar da bunun bir yansıması.

Toplumsal yeniden üretim bakımından gün içinde yapılması ihtiyacını duyduğumuz pek çok iş beyaz olmayan kadınlar tarafından yapılıyor. Göçmen kadınlar ya da siyah kadınlar bu işleri yapmadan yemek yememiz, sokaklarda yürümemiz, çocuklarımızın ve yaşlılarımızın bakımını sürdürmemiz, evlerimizi, otellerimizi temizletmemiz mümkün olmazdı. Dünyayı var eden bu işler, kapitalizm tarafından tamamen görmezden geliniyor.

-Bugünlerde sıklıkla salgının bir savaş gibi olduğu söylemini duyuyoruz. Fakat iktisatçı James Meadway bundan savaş zamanı-karşıtı ekonomi olarak söz etti, çünkü yapmamız gereken şey savaşın karşıtı. Üretimi azaltmalıyız. Umarım bu öyle bir anlayışı ortaya çıkarır ki, gerekli olan ve radikal biçimde farklı bir dünyada bile devam edecek olan iş, fetişleştirmeye çok alıştığımız “birliklerin” aksine yüzyıllardır sistematik olarak değersizleştirilmiş olan iştir.

-Üretimin azaltılması konusunda James’le hemfikirim. Ancak her tür üretim için geçerli değil bu. Tıbbi malzemelerin, gıdanın ve diğer hayatı var eden ürünlerin üretimini artırmalıyız. Dünyanın en zengin ülkesi Birleşik Devletler’de doğru ekipmanı olmadan işe giden hemşireler tanıyorum.

Fakat örneğin internet üzerinden alışverişi ele alalım; Giysi ve ayakkabı alışverişini internetten yapabilmek gerçekten çok hoş. Ama hazır haldeki bir çift ayakkabının bizim kapımıza gelebilmesi için kaç işyerinden geçmesi gerektiğini unutmayalım. Düşünün; kamyon şoförleri, dolum istasyonlarını açık tutması gereken işçiler, o istasyonları temizleyen işçiler. Hayati ilaçları internet üzerinden sipariş vermeye bir itirazım yok ama güzel bir çift ayakkabı biraz ertelenebilir. Genellikle o bir çift ayakkabının arkasındaki görünmeyen emek gücünü pek düşünmeyiz. O ayakkabıları kapımıza getiren üretim ve tedarik zincirindeki insanları pek düşünmeyiz. Fakat bu pandemi günlerinde bunu düşünmek zorundayız. Bu onlara dayatabileceğimiz bir risk mi? Bu, insan emeğinin üretimine değil, insan emeğine bakmakla ilgili.

İkinci nokta, “birliklerimizi destekleyin” sözüne dair: Bence birliklerimizi bütünüyle yeniden tarif etmeliyiz. Sağlık çalışanları, gıda üretim işçileri, temizlik işçileri, çöp toplama işçileri: Birliklerimiz bunlar! Desteklememiz gereken insanlar bunlar. Birliklerimizi can alan insanlar olarak düşünmemeliyiz. Birlikleri hayat veren ve hayatı devam ettiren insanlar olarak görmeliyiz.

-Uzun yıllardır iklim değişikliğiyle savaşabilmek için kapitalizmde değişimi reddedenlerle uğraşıyoruz; ancak bugün gördük ki her şey hızla değişebiliyor. Bu durum gelecekte ilim felaketine karşı savaşta bize hangi dersleri sunuyor?

-Altyapı için mücadelemiz gerekli fakat yetersiz. Toplumsal örgütlenmeye yönelik bir tutum değişikliği için çaba sarf etmek zorundayız. Bunu yapmak yalnızca toplumsal demokratik kazanımlar için mücadele etmekten daha zor. Bugün zaten biliyoruz ki küresel sıcaklık artışı gıda üretme kapasitemizi küresel düzeyde krize sokacak. Şayet kontrol altına alınmazsa Güney Asya ve Afrika gibi bölgelerde sıcaklıklar öyle yüksek seviyelere çıkacak ki yılın büyük bir kısmında açık alanda tarım imkânsız hale gelecek ve besi hayvanları ölecek. Bugün benim ailemin de yaşadığı Delhi’de yılın büyük bölümünde okullar kapalı kaldı, çünkü hava haddinden fazla sıcaktı; kışın da hava kirliliği nedeniyle aynı durum söz konusu.

Gıda üretimine yönelik tehdit, yükselen cinsiyetçilik ve küresel düzeyde kadına yönelik şiddetle sarmal biçimde gidecek; çünkü sofraya yemek getirmekten ve çoğunlukla o yiyeceği fiilen üretmekten “sorumlu” olanlar kadınlar ve beyanı kadın olanlar. Ve zaten hâlihazırda dünyanın dört bir yanında temiz içme suyu krizi var ki, bu daha da kötüye gidecek.

Bir başka deyişle, eğer iklim değişikliği ile bugün koronavirüse karşı benimsediğimiz aciliyette baş etmezsek, daha sonra gelecek olanın yanında bu virüs tatil gibi kalacaktır. İklim felaketi geçici değil ve pek çoğumuzun eve kapanma seçeneği de olmayacak.

COVID-19 krizinden sonra kapitalizm alışılageldiği gibi işbaşı yapmaya çalışacak. Fosil yakıtları kullanılmaya devam edecek. Bizim görevimiz, sistemin unutmasına izin vermemek.

Çeviri: Sanem Öztürk

Tith Bachatarya ile Sarah Jaffe tarafından yapılan bu söyleşi, 2 Nisan 2020 tarihinde dissentmagazine.org sitesinde yayınlanmıştır.

Tekalif-i Milliye Değil Servet Vergisi, Sadaka Değil Yaşam Ücreti – Eyüp Özer

Muhtemelen bu yazıyı okuyan herkesin cep telefonuna, geçtiğimiz günlerde ‘Biz Bize Yeteriz’ başlıklı yardım kampanyasına 10 TL katkıda bulunulmasına dair kısa mesaj gelmiştir. İçinden geçtiğimiz dönemin milyonlarca kişiyi işsizliğe, yoksulluğa, açlığa sürüklediği ve toplumun geneline bir destek sunulması gerektiği herhalde kimse tarafından reddedilmiyordur. Malum, almadan vermek de Allah’a mahsustur ama kimden alınıp, kime ne kadar verileceği gayet dünyevi ve siyasal bir tercihtir. 

Neyi Bildirir Sayılar

“Biz Bize Yeteriz” sloganının ima ettiği eğer Türkiye’nin yeterli kaynaklarının olduğu ise bu konuda çok haklı, Türkiye’deki servet gerçekten de burada yaşayan herkese yeter. İsviçre Bankası Credit Suisse yıllık olarak Dünya Servet Verikitabı[1]adında bir rapor yayınlar, bu rapora göre; Türkiye’nin en zengin yüzde 1’lik kesimi ülke toplam servetinin yüzde 42,5’una sahip ve Türkiye’nin toplam serveti ise 1355 milyar ABD Doları yani 1,355 trilyon ABD Doları, buradan yola çıkıp kısa bir hesap yaparsak en zengin yüzde 1’in serveti,575 milyar 875 milyon ABD Doları eder. Bir nefeste okuyabilene helal olsun.

Çok sıfırlı sayılar aslında manasızdır, bir yerden sonra trilyon ile katrilyon arasında hiçbir fark yokmuş gibi gelmeye başlar. Ama yine de affınıza sığınarak bu basit hesabı biraz daha sürdürelim.Türkiye’nin erişkin nüfusu 55 milyon 540 bin kişi. Bu servete sahip olan kişi sayısı sadece 94 000, bu serveti geriye kalan 55 milyon erişkine dağıtsanız kişi başına 10470 ABD Doları yani 70150 TL eder ve bu sadece en zengin yüzde 1’in varlığı. 

En zengin yüzde 1’lik kesimden alınacak sadece ve sadece yüzde 30’luk bir servet vergisi ise, 55 milyonluk Türkiye’nin erişkin nüfusunun tamamına 21 bin TL gelir desteği sağlama imkânı yaratır.

Türkiye’de servet vergisinin mümkünlüğüne dair bir başka hesabı ise, en zengin 100 kişi üzerinden yapabiliriz. Forbes dergisine göre, 2020 yılında Türkiye’de en zengin 100 kişinin serveti geçen yıla göre 5 milyar 225 milyon dolar artarak 100 milyar 400 milyon dolara çıktı. Basit bir hesapla yani 679 milyar 708 milyon TL, bu servet hepsi hepsi 100 kişiye ait, yani iki otobüse sığacak kadar insan. Çok değil sadece iki otobüs dolusu insandan ve yine servetlerinin çoğu falan değil sadece dörtte biri kadar servet vergisi alındığında, 10 milyon kişiye, kişi başına 16 992,70 TL gelir desteği sağlanabilir. 

10 Nisan 2020 itibariyle, COVID-19 salgını nedeniyle Türkiye’de ölen insan sayısı 1006’ya çıktı ve muhtemelen bu sayı daha da artacak. Bu 100 kişinin servetinin toplamda dörtte biri, hayatını sürdürmek için hayatını riske atarak çalışmak zorunda olan binlerce kişinin hayatından daha mı önemlidir? Hükümet Koronavirüs krizi ile mücadele için bir milli birlik havası yaratıp, yardım kampanyaları ile herkesin aynı gemide olduğunu vurgulamaya çalışırken, bizim önümüzde ise bir servet vergisi uygulaması ile servetin yeniden bölüşülmesi talebini yükseltme görevi duruyor.

Muhtemelen bundan 2 ay önce konuşuyor olsak, servet vergisi de tüm yurttaşlara bir gelir sağlanması da hiç gerçekçi olmayan tartışmalar olarak görünürdü. Ancak virüsün hızlandırdığı kriz, bir yandan da her şeyi yeniden tartışılabilir hale getirdi.  Daha önce pek de tartışılmaz olan herkese bir yaşam geliri talebi, şu anda Türkiye’de ve Dünya’da işçi sınıfının temel taleplerinden birisi halini aldı. 

Kısa Çalışma veya Gelir Desteği Değil, Herkese İnsan Onuruna Yakışır Bir Temel Gelir

Hükümetin taslağını basına sızdırarak tartışmaya açtığı ve birkaç gündür herkesin işten çıkarma yasaklandı mı, yasaklanmadı mı diye tartıştığı düzenleme tam da böyle bir gerçekliğe oturuyor. Öyle ya da böyle, Hükümetin önce kısa çalışma fonunun kullanımını ve kapsamını genişletip, ardından işten çıkarmayı “yasaklayarak/erteleyerek” yerine ücretsiz izne çıkarılan herkese bir gelir desteği sağlaması uygulamaları ile kesenin ağzını açması (işsizlik sigortası fonundan bile olsa) hiç de alışık olduğumuz neoliberal düzene benzemiyor. Belki de biraz da bu yüzden bu olanları anlamakta zorlanıyor, karşısında afallıyoruz. 

Birçok ülkede de hükümetler aslında benzerini yaptı. Hükümetler, buna AKP de dahil kapitalizmi mevcut krizden neoliberal politikalarla kurtaramayacaklarının farkında olduğu için herkes kesesinin ağzını biraz daha açmak zorunda kalıyor. Şu ana dek pek de sosyal politika önerileri ile anılamayacak olan liderlerden İngiltere’de Boris Johnson maaşlara belirli bir miktara kadar devlet garantisi getiriyor, Trump ‘Helikopter Para’ denen düzenleme ile tüm yurttaşlara doğrudan 1200 dolar sağlayacak gelir desteği gibi bir önleme başvurmak zorunda kalıyor. Avrupa’da pek çok ülke Türkiye’de de olduğu gibi, kısa çalışma desteği veya gelir desteği gibi ücret garantisi yöntemleriyle durmakta olan ekonomiyi biraz olsun canlandırmaya çalışıyorlar.

Artık ücret desteği (kısa çalışma, gelir garantisi vs. gibi farklı isimler altında) bir nevi bu krizde her ülkenin uyguladığı dönemin alamet-i farikası oldu. Hatta Financial Times, “Kısa Çalışma, tüm Avrupa’nın almak istediği en büyük Alman ihraç ürünüdür[2]başlığıyla yaptığı haberinde Almanya Federal Çalışma Ofisinin kısa vadede 2,35 milyon işçinin yani 2008-2009 krizindekinden 1 milyon daha fazla kişinin kısa çalışma desteğinden faydalanacağını öngördüğünü aktarıyor. Gerçekten de başlığa uygun bir şekilde, kısa çalışma, şu günlerde Almanya’nın Avrupa’ya yaptığı en büyük ihracat ürünü olabilir. Birçok ülke bizde şimdi tartışılan, ekonomik kriz nedeniyle yapılacak olan işten çıkarmaları bir süreliğine yasaklama yoluyla erteleyerek, onun yerine ücretsiz izin getirilip, bir miktar gelir desteği sağlanması düzenlemesine benzer olarak, “teknik işsizlik” adı altında yeni düzenlemeler getiriyorlar. Teknik işsizlikten kasıt, çalışma süresini sıfır saate kadar indirmeye imkân veren, ücretin bir kısmının ise çeşitli fonlardan kamu tarafından sağlanmasını garanti altına alan bir uygulama yani aslında ücretsiz izin uygulaması. Bu oran ülkeden ülkeye değişse bile temel olarak bizdeki ücretsiz izin artı devlet ücret desteği mantığına çok yakın bir mantık işliyor. Çok temel bir farkla Türkiye’de sağlanan ücret desteği, değil açlık/ yoksulluk sınırı, akla hayale gelebilecek herhangi bir sınırın altında.  

İsveç’de işçi ücretlerinin yüzde 90’ını, Slovenya’da yüzde 80’i, Romanya’da yüzde 75’i, Estonya ve Fransa’da yüzde 70’i, Belçika’da yüzde 65-70’i devlet tarafından garanti altına alınıyor. Yunanistan ise 800 Euro’luk sabit bir gelir desteği sağlıyor. [3]

Fransa Renault’yu kamulaştırmayı, Almanya Daimler’i kamulaştırmayı tartışıyor. Bunların nedeni aniden özel sermaye karşıtı ya da sosyalist olmaları değil veya kapitalizmin sonunun gelmesi de değil. Birincisi bu ani duruşun neden olduğu yoksulluğun sosyal etkilerini kontrol etmeleri gerekiyor; ikinci olarak da bir şekilde iç talebi canlandırmaları gerekiyor.

Tüm bu kısmi sosyal düzenlemeler, özellikle Avrupa’da kimilerinin tartıştığı gibi kapitalizmin sonunu getirmiyor veya kapitalistler aniden işçi sınıfının çıkarına önlemler almaya başlamıyorlar.  Tekrar hatırlamak gerekir ki,  kapitalizmin devamı, bazen tek tek sermayedarların verebileceği kayıplar pahasına da olsa, sermaye sınıfının esas çıkarıdır. Esas olan “bu politikaların bir şekilde, üretim araçlarındaki özel mülkiyet ve emek güçlerini satmaya zorlanan işçilerin sermayenin egemenliğine tabi kılınması gibi kurumları sürdürdüğünü ya da yıktığını, pekiştirdiğini ya da zayıflattığını belirleyebilmektir.”[4]

Sanılanın aksine çok sayıda işçi bu 1170 TL’lik, aslında hiçbir şeye yetmeyecek gelir desteğini bile memnuniyetle karşıladı. Sosyal medyada sık sık dillendirilen ücretsiz izin zorunlu hale gelmiş oluyor görüşünü dile getirenler, şu anda zorunlu olmadığını mı düşünüyor? Ücretsiz izni kabul etmezseniz, tek seçeneğiniz tazminatı alıp işten ayrılmak, böyle tercih mi olur, böyle gönüllülük mü olur? Son bir ayda işsizlik maaşına başvuranların sayısı yüzde 72 arttı ki üstelik bu sayı sadece işsizlik sigortasına hak kazanabilmiş olanlar. Sırf bu rakam bile herkesin kısa çalışmadan faydalanabildiğini varsaymanın ne kadar hatalı olduğunu gösteriyor. 

Geçtiğimiz günlerde Uluslararası Para Fonu, IMF, 1929 Buhranından sonraki en büyük ekonomik çöküşle karşı karşıya kalındığını duyurdu. [5]Muhtemelen pek çoğumuz şu anda yaşanan ve daha da büyüğü gelmekte olan işsizlik ve yoksulluğu anlayamıyor ya da bunun farkında değil. Hayatımızda benzerini daha önce görmediğimiz bir kriz ve yoksulluk önümüzde bizi bekliyor, hem de sadece bizde değil, Dünya genelinde.

Dolayısıyla aslında geçici bir süre için bizde ve her yerde hükümetlerin bir dizi sosyal devlet önlemini hayata geçirmesinde şaşılacak bir şey yok. Bu nedenle, şu anda Hükümetin yaptığı her düzenlemede şaşkınlaşmamız gerekiyor ve bu düzenlemelerin dayandığı gerçekliği anlayıp, o talebi genişletmek gerekiyor. Bunun yerine, “aslında yok öyle bir şey” derseniz, bu desteklerden faydalananlar gözünde inandırıcılığınız kalmaz, dahası onlarla herhangi bir mücadele ortaklığı sürdüremezsiniz. 

Belki çoğu kişi farkında değil ama zaten Mart ortasından itibaren, şu anda muhtemelen sayısı milyona yakın insan ücretsiz izinde; otellerde, AVM’lerde, mağazalarda, restoranlarda, fast foodcularda, kafelerde, ufak çaplı imalathanelerde çalışanlar ya patronları kısa çalışmaya başvurmadığı için ya da kendi sigorta gün sayıları yeterli olmadığı için kısa çalışmadan faydalanamıyorlar. Yani sıfır gelirle bir aydır çalışmıyorlar, bu kişilere 1170 TL gelir verilince, maalesef yaptığımız garip teknik tartışmaların hiçbir manası kalmayacak. 

Dolayısıyla bu rakamın hiçbir hayati harcamaya yetmeyeceğini vurgulayarak, herkese bir temel gelir talep etmek gerekir ancak kendi çevremizi memnun etmekten başka bir faydası olmayacak şekilde “taslak kaldırılsın”, ya da “bu aslında işçi sınıfına zararlıdır” derseniz, bu kısıtlı gelir desteğinden faydalanacak yüz binlerce kişinin gözünde bir inandırıcılığınız olmayacağı gibi bu kişilerle bağ kurmanız da zor olur. Onun yerine bu rakamın düşüklüğü üzerinden Hükümete yüklenirsek, o zaman bu gelir desteğinden yararlanacak insanlarla talebimizi ortaklaştırma imkânı buluruz.

Diğer teknik tartışmaların çekiciliğine kapılmadan, Türkiye’de yaşayan herkese insan onuruna yakışır bir yaşam sürebilecekleri bir temel gelir sağlanması ve bunun için kaynağın en zengin yüzde 1’lik kesimden alınıp, geri kalan yüzde 99’a dağıtılacak bir servet vergisi olduğu taleplerini yükseltmek, şu anda her zamankinden daha gerçekçi ve daha inandırıcı olduğu gibi aynı zamanda bu salgının daha da büyük bir işçi katliamına dönüşmesini engelleyerek, hayat kurtarır.


[1]https://www.credit-suisse.com/media/assets/corporate/docs/about-us/research/publications/global-wealth-databook-2019.pdf

[2]https://www.ft.com/content/927794b2-6b70-11ea-89df-41bea055720b

[3]https://fra.europa.eu/sites/default/files/fra_uploads/fra-2020-coronavirus-pandemic-eu-bulletin-1_en.pdf

[4]Ernest Mandel’in Faşizme Karşı Mücadele için yazdığı Giriş bölümü

[5]https://www.bbc.com/news/business-52236936