İmdat Freni

daniel tanuro

Devrimci ve Feminist bir Ekososyalizm için 10 Şamandıra – Daniel Tanuro

Çevrenin korunması için mücadeleleri, sömürülenler ve ezilenlerin reel toplumsal ihtiyaçlarının tatmini için verilen mücadelelerle ilişkilendirmeyi esas alan siyasal yaklaşıma ekososyalizm diyoruz. Bu yaklaşım üretimci olmayan, baskısız ve sömürüsüz, doğanın geri kalanına karşı saygılı ve temkinli demokratik sosyalist bir toplumun gelişini hazırlar.

Açık bir kavram olan ekososyalizm farklı çeşitlerde yorumlanabiliyor. Aranızda Fransızca konuşanlar muhtemelen JL. Mélenchon’un daha devletçi ve ulusal egemenlikçi bir eğilime sahip ekososyalizminden haberdardır. Kimi ülkelerde hükümet etme meraklısı sosyal-demokratlar veya son derece anaakım yeşil partiler de ekososyalist bir perspektifle hareket ettiğini iddia edebiliyor. Dolayısıyla genel olarak ekososyalizm adına konuşamayız. Aşağıda önerilen 10 madde benim dahil olduğum uluslararası devrimci-marksist akımın ekososyalist yaklaşımını özetliyor.

1. Ekososyalizmimiz dört tespitten ileri geliyor:

  • Şimdiden ekolojik sorunları göz önünde bulunduran ve bugünden ekolojik yıkıma yanıt üreten bir antikapitalist geçiş programının gerekliliği. Dolayısıyla çevrenin korunmasını ve restorasyonunu kapitalizm sonrasının “güzel günlerine” gönderen siyasal akımlardan ayrılıyoruz;
  • Sömürülenlerin ve ezilenlerin özörgütlenmesine dayanan demokratik doğrudan eylemi esas alan bir stratejinin gerekliliği. Bu strateji enternasyonalist bir perspektife sahip olmalı ve toplumsal hareketlerin özerkliği ile kadınların ve genel olarak ezilen tabakaların özörgütlenme hakkına saygı duymalıdır;
  •  Kapitalist toplumun altını oyan derin bir anlam ve değerler krizinin varlığı. Soyut değerin hakimiyeti ile kapitalist patriyarka ihtiyaçlar ile üretim, canlı emek ile ölü emek, gezegen ile sermaye arasındaki yer değişiminin temelinde yatar. Böylece sermaye, insanı varlığını bilinçli ve kolektif biçimde üreten, düşünen toplumsal hayvan doğasından yabancılaştırır;
  • “Reel sosyalist” ülkelerin felaket ekolojik bilançosu. Çernobil faciası, Aral denizinin kuruması ve Çin’de serçeleri yok etmeye dönük Maocu kampanya bu bilançoya birer örnek. Dolayısıyla ekososyalizmimiz radikal biçimde antikapitalist, insancıl, enternasyonalist, feminist ve özyönetimci. Hem bir mücadele stratejisi, hem bir talepler manzumesi, hem de bir toplum tasavvuru.

2. Bizim ekososyalizmimizin insana yaraşır bir medeniyeti hedefleyen güçlü bir etik boyutu var.

Doğayı “insanlığın organik olmayan bedeni” olarak gören Marx’ın bıraktığı izleri takip ediyoruz. Bizim de bir parçasını oluşturduğumuz doğanın yıkımı, bizim ve çocuklarımızın yıkımıdır aynı zamanda. Dolayısıyla “ekolojik kriz” fazlasıyla yetersiz bir ifadedir. Karşı karşıya bulunduğumuz durum kâr mantığından kaynaklı olarak ekosistemlerin işleyişinin krize girmesinden çok daha fazlasıdır: insanlığın doğanın geri kalanıyla ilişkilerinin krizinin damgasını vurduğu, insan medeniyetinin sistemik krizidir.

Değer üretiminin yerine demokratik biçimde belirlenmiş kullanım değeri üretimini koymak bu krize son vermek için gerekli bir koşul. Fakat yeterli koşul değil. Tıpkı kadınların ezilmesi gibi ekolojik yıkımlar da kapitalizmden önce, başka biçimlerde ve küreselden ziyade yerel düzeyde var oldu. Ayrıca, belirttiğimiz gibi bürokratik “reel sosyalizm” çevre açısından kapitalist üretimcilik kadar yıkıcı olmuştur.

Bu iki gerçeklik kapitalizmin alaşağı edilmesinden sonra uzun süre sürdürülmesi gereken bir kültürel devrim sürecinin zorunluluğun altını çiziyor. Buyurgan ve faydacı yaklaşımlardan kopup çevreyle ihtimama, temkine ve saygıya dayalı bir ilişki biçimi icat edilmelidir.

3. SSCB’nin, Çin’in ve Doğu Bloku ülkelerinin ekolojik açıdan yıkıcı bilançosu her şeyden önce devrimin bürokratik Stalinist yozlaşmasından kaynaklanıyor.

Bu süreç hem dünya devriminden vazgeçmeyi hem de Sovyet iktidarının ilk yıllarında gelişen en ileri ekolojik kavrayışların ve deneyimlerin terk edilmesini içerdi. Ne var ki Stalinizm her şeyi açıklamıyor: 19. Yüzyılın sonu ve 20. Yüzyılın başında işçi hareketinin ve onun devrimci kanadının doğaya ilişkin yaklaşımı büyük oranda onu üzerinde hakimiyet kurulacak, insan iradesine uygun biçimde sınırsızca şekil verilecek bir madde olarak algılamaya dayalıydı. Bu bakış Stalinizme soldan muhalefet edenlerde de mevcuttu ve hâkim görüşü teşkil ediyordu.

4. Kadınların özgürleşmesi özerk bir hareketi ve bu hareket bünyesinde sosyalist bir eğilimin inşasını gerektiriyor. Aynı şekilde ekolojik yıkımın durdurulması sol içinde, tabiri caizse doğanın geri kalanı adına antikapitalist, enternasyonalist ve antibürokratik bir perspektifle müdahale edecek bir ekososyalist akımın inşasını gerektiriyor.

Böylesi bir akımın Homo Sapiens’in doğası itibariyle yıkıcı ve duyarsız olduğu gerekçesiyle çölde vaaz vermeye mahkûm olduğu fikrini reddediyoruz. İnsanlık çok sayıda ekolojik yıkıma sebep oldu ancak unuttuklarımızı yeniden öğrenmek, çevreye ihtimam göstermek, yıkılmış olanı mümkün olduğu ölçüde yeniden inşa etmek, genel olarak canlıyla yeni bir ilişki biçimi icat etmek için insan zekasının ve duyarlılığının yetersiz olduğunu düşünmek için hiçbir neden yok.

5. Ekososyalizmimiz radikal biçimde antikapitalist, dolayısıyla Marksisttir.

Marx’ta yalnıza sermaye mantığının vazgeçilmez bir eleştirisini değil ama aynı zamanda ekososyalist düşüncemizi besleyen, çoğu kez bilinmeyen fakat değerli fikirler de buluyoruz:

  • Doğa ve emek her türden zenginliğin yegâne iki kaynağıdır, doğa kullanım değerinin temel kaynağını oluşturur;
  • Tek rasyonel tarım bağımsız köylülere veya toprağın ortak mülkiyetine (ki bunu kolhozların devlet mülkiyetinden ayırmak lazım!) dayalı olandır. Tek rasyonel ormancılık “kısa vadeli” kâr yarışına tabi olmayandır;
  • Rant yarışı (aşırı-kâr) mineral ve organik doğal kaynakların yağmasını mütemadiyen kamçılıyor – bilhassa da giderek yoğunlaşan, toprağı tüketen, monokültüre dayalı ve et üretimini öne çıkaran bir tarım sanayiini teşvik ediyor;
  • Kapitalizm mülksüzleştirmeye dayalıdır. Büyüme olmadan, dolayısıyla ikili bir hareketle sürekli genişleyen bir yeniden üretim olmadan kapitalizm olmaz. Bu ikili hareket bir yandan ücret karşılığı emek gücüne el konulması/sömürülmesi, öte yandan doğal kaynakların yağması/temellükü;
  • Sermaye bir “şey” değil, bir toplumsal ilişkidir: artık-değer üretimine yönelik, doğal kaynak girdileri gerektiren, emek sömürüsüne dayalı bir toplumsal ilişkidir. “Sermayenin tek sınırı, sermayenin bizzat kendisidir” der Marx: ilk bakışta gizemli gelebilecek bu cümle aslında gayet basit biçimde sermayenin sömürülecek emek gücü ve doğal kaynak bulabildiği sürece yıkımına devam edeceği anlamına geliyor. Sermaye ancak bu sınırları aştığı takdirde kendiliğinden bozulur. Yoksa başka hiçbir içsel mekanizma onun sürdürülebilirlik sınırlarını göz önünde bulundurmasını sağlamaz;
  • Dolayısıyla artık-değer üretimi zorunlu olarak insanlık ile doğanın geri kalanı arasındaki madde mübadelesindeki dengelerin bozulmasını gerektirir (“metabolic rift”). Kapitalist birikim hem toprağı hem emekçiyi tüketiyor. Kaynakların yağmasına son vermek (toplumla doğa arasında “madde mübadelesinin rasyonel yönetimi”ni tesis etmek) emek gücünün sömürüsünün ilgasını ve çalışma zamanının kısaltılmasını gerektiriyor.

6. Bununla birlikte Marx ve Engels’in çalışmalarında gerilimler mevcut.

Öncelikle, bu çalışmalar bir ölçüde ilerlemeye dayalı yanılsamaların ve “üretici güçlerin sınırsız gelişimi” perspektifinin damgasını taşır. İkinci olarak, onların fikriyatı patriyarka üzerine (eko)feminist analizlerin eleğinden geçmelidir.

Marx için, gördüğümüz gibi, “sermaye her türden zenginliğin iki yegâne kaynağını tüketmektedir, toprağı ve emekçiyi”. Bu alıntıda “emekçi” kadın emekçiyi de içerir. Oysa emek toplumsal cinsiyetlidir. Kadınlar aile çerçevesinde yeniden üretim emeğinin büyük bir kısmını ücretsiz olarak üstlenirler ve bu emek kapitalist toplumda “görünmez” kılınır. Marx aynı zamanda “toprağın özel temellükü günün birinde, bir insanın başka bir insan tarafından temellükü kadar barbarca görülecektir”. Oysa kapitalizm kendisinden önce var olan patriyarkayı kendisine dahil etti, ki bu da bir insanın başka bir insan tarafındın temellükünün bir biçimini teşkil eder. Engels bu konuya vurgu yapmıştı: “Ailede erkek burjuvadır, kadın proletarya”.

Dolayısıyla bizim ekososyalizmimiz yeniden üretim emeğini de açıkça dahil etmek üzere Marx’ın bu cümlesini geliştirir. Ücretli emeğin ve kaynakların sömürüsünü derinleştiren kapitalist mantık aynı zamanda kadınların patriyarka tarafından ezilmesini de derinleştirmeye yönelir. Kadınların bedenine el konulması, ücretsiz olarak gerçekleştirdikleri ev içi emek ve üretim alanında uğradıkları ayrımcılık kapitalizm tarafından zenginliklerin temellükünün özgül bir biçimini teşkil ediyor. Kapitalist üretim biçiminin eleştirisinin bütünlüklü olabilmesi için bu sömürü türünün de ele alınması, görünür kılınması lazım.

7. Bizim ekososyalist anlayışımız tüm bu boyutları içermeye gayret ediyor.

Kadınların ezilmesi ücretli emeğin sömürüsüne ve doğal kaynakların yağmalanmasına, bağımsız köylülerin iflasına ve yerli toplulukların yıkımına eklemleniyor. Kadınların mücadelesi sınıf mücadelesinin bir parçasını teşkil ediyor -onunla sınırlı kalmamakla birlikte- çünkü patriyarkal tahakküm kapitalizmin dayanaklarından biri.

Çevre mücadeleleri sınıf mücadelesinin bütünlüklü bir parçasını teşkil ediyor -onunla sınırlı kalmamakla birlikte- çünkü sermayenin doğal kaynakların tüketimine dönük doymak bilmez iştahı, bir yandan bu kaynakları değere dönüştüren, öte yandan da ev içinde emek gücünü yeniden üreten canlı emeğe bağımlılığıyla birlikte var olur.

Köylülerin ve yerli halkların mücadeleleri sınıf mücadelesinin bir parçasını teşkil ediyor – onunla sınırlı kalmamakla birlikte- çünkü kapitalist açgözlülük tüm kaynaklara el koymayı ve tüm ilişkilerin metalaşmasını, dolayısıyla da genelleşmiş proleterleşmeyi içeriyor.

Dolayısıyla ekososyalizmimiz yalnızca toplumsal olan ile çevresel olanın üretimcilik karşıtı ittifakı yani işçilerin-köylülerin-yerli halkların toplumsal ittifakı değil: aynı zamanda toplumsal ve çevresel olanda feminizmin de göz önünde bulundurulmasını içeriyor yani sosyalist bir ekofeminizmi. Bu yaklaşım mücadelelerin ortaklaştırılmasına dönük ekososyalist stratejimizin dayanağıdır.

John Bellamy Foster Marx’ın bir ekolojisinin olduğunu iddia ediyor. Bu konudaki kitabı takdire şayan ve Marksizme içkin o sözde üretimcilik konusunda gerekli düzeltmeleri yapıyor. Ne var ki biz methiye düzmeyi reddediyoruz. Bizler için “Marx’ın ekolojisi” tamamlanmamış bir şantiyedir. Ekososyalizmimiz bunun inşasını sürdürmeyi, sınırlarını ve kimi zaman da çelişkilerini aşmayı hedefliyor. “Toprak Ana’nın hakları”, hayvan ıstırabı gibi yeni meseleleri kavrayabilmek için at gözlüğü takmayan bu anlayış vazgeçilmezdir. 

8. Kadınların bedeninin temellükü ve insanın emek gücünün bir doğal kaynak olarak sömürüsüne dayalı bir üretim biçiminin halkın çoğunluğunda doğal kaynaklara ve genel olarak doğaya saygılı bir toplumsal bilinç oluşmasını sağlayabileceğine inanmak tümüyle bir yanılsamadır.

Genelleşmiş meta üretimi yani genelleşmiş “şeyleşme” sisteminde doğaya ilişkin hâkim ideoloji mecburi olarak doğayı bedava kaynak haznesi olarak gören piyasa ideolojisidir. Ekolojik mücadeleler mevcut düzeni değiştirecek toplumsal güçlere dönüşmek için ekonomik ve feminist mücadeleler ile irtibatlanmalı ve onlarla yüzleşmelidir. Dolayısıyla emek, üretim, yeniden üretim ve gelişme meseleleri bizim ekososyalist anlayışımızın merkezinde bulunur.

Homo Sapiens’in doğası kendi varlığını, insanlık ile doğa arasındaki kaçınılmaz ilişki olan emek vasıtasıyla toplumsal olarak üretmeye dayalıdır. Ancak insan doğası somut olarak yalnızca tarihsel biçimleriyle birlikte vardır. Ekolojik krize verilecek yanıt “çalışmadan çıkmak”, “gelişmeden çıkmak”, “tüketimden çıkmak”, “büyümeden çıkmak” vs. gibi tarih-dışı soyutlamalara dayanamaz. Yanıt, değer üreticisi soyut emekten çıkmaya, yani kârı büyütmeye odaklı kapitalist gelişme biçiminden ve bundan ileri gelen dağıtım/tüketim/yeniden üretim biçiminden çıkmaya dayanmalıdır.

9. “Doğa”nın sanki bir hastalık söz konusuymuşçasına insanlıktan mustarip olduğu fikrini reddediyoruz.

İnsanlık dönüştürdüğü doğanın bir parçası. Başka canlı türleri de doğayı derinlemesine değiştirdi. Ancak Homo Sapiens’in gerçekleştirdiği dönüşüm farklı: “Doğal” olmak şöyle dursun, tarihsel olarak toplumsal üretim ilişkileri tarafından belirlenmiştir. Dolayısıyla insanlığa özgü bir “taşıma kapasitesi” söz konusu değil. Emeğin üretkenliği ölçüsünde insan “taşıma kapasitesi” değişmiştir, örneğin orman yakarak arazi açmaya dayalı ilkel tarım koşullarında Km2 başına 8 insanken ilk yerleşik yaşama geçildiği dönemin tarım koşullarında Km2 başına 25 insana, Antik Mısır’ın sulamaya dayalı tarımında ise Km2 başına 100 insan ulaşır…

Öte yandan tarihte emeğin üretkenliğindeki ilerlemenin ekolojik açıdan olumlu sonuçlar doğurduğu örnekler de vardır (mesela Batı Avrupa’da baklagillerin “yeşil gübre” işlevi görmesinin keşfi ormansızlaşmayı frenlemiştir). Bugün yenilenebilir enerji teknolojileri üretkenlikte önemli bir ilerleme teşkil eder ve iklim değişikliğinin gezegenimizi bir “hamam gezegenine” [hothouse planet/planete étuve] dönüştürmesini engellemek için acilen ve genelleşmiş bir biçimde kullanıma sokulmaları gerekir. Oysa üretimci ve “büyümeci” kapitalist çerçeve içinde bu teknolojiler fosil enerjilerin yerini almak yerine onlara ekleniyor ve kârın hizmetinde kullanıma sokuluyor. Bu nedenle de çevrenin yıkımını durduramıyorlar.

Böylece meselenin genel olarak ilerleme değil de Michael Löwy’nin kapitalist üretim biçiminin “yıkıcı ilerlemesi” dediği şey olduğunu görüyoruz. Bu “ilerleme”, gözümüzün önünde, artan bir hızla dönüşen ve yoksullaşan bir doğa üretiyor. Binlerce canlı formunu yok ediyor, yüz milyonlarca yoksulun yaşamını tehdit ediyor, insanlığın tümüyle barbarlığa düşmesinin riskini barındırıyor ve muhtemeldir ki, nihayetinde insan türünün bütününü tehdit edecek noktaya gelebilecektir.

10. “Gerçek bakir doğa” hiçbir yerde mevcut değildir.

“Gerçek doğanın Homo Sapiens’in olmadığı doğa” olduğunu düşünenlerin bu sistemik krize hiçbir yanıtları yok. Tek mantıklı alternatifleri insanların ortadan kalkmasını savunmak olurdu (bu durumda kendileri bize örnek olabilirler!). Bu mizantropik anlayışlara karşı yerli halkların kozmogonisi (Toprak Ana) bir ilham kaynağı oluşturabilir. Fakat şu konuda yanılmayalım: Bu kozmogoni, doğaları gereği müşterek olan BAZI varlıkları savunmayı içermez. Çünkü bu müşterek varlıklar kavramı aynı zamanda başka varlıkların da, doğaları gereği müşterek olmadığı anlamına gelir. Bizler içinse tam tersine söz konusu olan, müştereğin toplumsal olarak inşa edileceği bir sürecin meşruiyetini savunmaktır.

Müşterek olarak tayin etmek istediklerimizin demokratik tanımlanışı sözümona doğa tarafından belirlenmiş herhangi bir sınırlamaya, a priori, tabi değildir. Sınıfsız ekokomünist bir toplum çeşitli yönlerden “ilkel” denilen toplumlara benzeyecektir. Müşterek anlayışı tesis edecektir. Öte yandan üretici güçlerin gelişim seviyesi açısından bir hayli de farklı olacaktır. Bu toplum insan-doğa arasındaki ilişkilere dair, muhtemelen yerli halklarınkine benzeyecek ama farklılıklar da içerecek bir kavrayış oluşturacaktır. Buna göre tedbir, saygı ve sorumluluk gibi etik nosyonların yanı sıra dünyanın güzelliği karşısında duyulan hayranlık, giderek hem daha keskin hem de eksiklikleri açıkça ifade eden bir bilimsel yaklaşım tarafından daimî olarak beslenecektir. Çünkü bilimler ilerledikçe neleri açıklamadıkları konusunda daha da bilinçleniyorlar.

28 Ekim 2018, Mauritius Adası

Center for Alternative Researches and Studies (CARES)’in ekoloji okulunda yapılmış sunum.

Çeviri: Uraz Aydın

Kaynak: https://www.pressegauche.org/Dix-balises-pour-un-ecosocialisme-feministe-et-revolutionnaire

Madrid İklim Konferansı: Çözüm COP’larda Değil Mücadelede! – Daniel Tanuro

Yeşil Kapitalizm İmkansızdır (Habitus, 2011) kitabının yazarı, Belçikalı Marksist, ekososyalist ve tarım uzmanı Daniel Tanuro, bu yazısında sera gazı salınımlarını denetlemeyi ve azaltmayı önüne koyması gereken 25’inci COP konferansının başarısızlığının nedenlerini tartışıyor.

Madrid iklim konferansının başarısızlığı kapitalist sistemin iklim tehdidinin önünü alma noktasındaki kabiliyetsizliğini gözler önüne serdi. Çözümler COP’lardan değil toplumsal seferberlikten, halkların sömürü ve baskıya karşı mücadelesinden çıkacaktır.

25 yıldır düzenlenen COP’lar, bilim insanlarının on yıllardan beri ve giderek daha kesin ve acil biçimde dikkat çektiği, iklimin karşı karşıya bulunduğu “insan kaynaklı tehlikeli bozulmayı” engellemek için hiçbir etkin ve doğru tedbirin alınmasına yol açmadı.

Bunun sonuçları gözlerimizin önünde gerçekleşiyor: Yangınlar, seller, kasırgalar, kuraklıklar… Rio Dünya Zirvesi’nden beri (1992) o kadar zaman kaybedildi ki felaketi engellemek artık mümkün değil: Onu durdurma yolları mevcutken hızla etrafımızda büyüyor ve devasa bir faciaya dönüşebilecek durumda. Yüz milyonlarca insan ve insan olmayan canlı bunun bedelini hayatlarıyla ödeme tehlikesiyle karşı karşıya.

Bu akıl almaz, dehşet verici ve saçma durumun nedeni şüphe götürmüyor: Fosil sektörünün şirketleri bu yakıtları yerin altında bırakmayı reddediyor, bankalar onları destekliyor, tüm büyük ekonomik sektörler de aynısını yapıyor ve hükümetler hazır ol’da sıraya diziliyor çünkü hepsi kapitalist kârın ve rekabetin hizmetinde.

Esasında bu üçkağıtçılık neoliberal iklim siyasetinin ilkelerine kazınmıştır. Neden mi? Çünkü yalnızca hile, dünyanın sonluluğu ile kapitalist kâr açlığının sonsuzluğu arasındaki uzlaşmaz karşıtlığın görünürde üstesinden gelmeyi sağlıyor.

Siyasi sorumlular önümüzdeki sene Glasgow’da gerçekleşecek olan COP26’da nihayet “yeni piyasa mekanizması”nın kabul edileceğini söyleyerek endişelerimizi gidermeye çalışıyor. Bu, ilkesel olarak 2015’de Paris’te kabul edilmiş olan fakat müzakerecilerin Madrid’de üzerinde uzlaşamadığı “mekanizma”. Biraz sabır, diyorlar bize: O zaman her şey yerli yerine oturacak çünkü devletler “salınım kredilerini” mübadele etmek ve böylece kendi ulusal angajmanları (+3,3°C !) ve azami 1,5 °C hedefi arasındaki açığı düşük bir bedel karşılığı kapatabilmek için iyi bir temele sahip olacaktır.

Böylesi vaatlere inanmak için fazla naif olmak gerekir! Kyoto Protokolü de “sağlam” denilen bir piyasa mekanizması yaratmıştı. Bilanço tartışma götürmüyor: Mübadele edilen kredilerin %73’ü büyük oranda suniydi, yalnızca %2’si gerçekten etkin bir azalmaya tekabül ediyordu [1]. Üstelik bu kredilerin önemli bir kısmı Güney halklarının, özellikle de topraklarından kovulan yerli halkların aleyhine alınmıştı. Bu tertibatı “düzeltme” girişimleri en büyük hileleri ortadan kaldırmaya yaradı belki ama temelde hiçbir şeyi değiştirmedi.

Eski sistemde var olan 4,3 milyarlık salınım kredisi hala mübadele edilmemiş halde. Bu, AB’nin yıllık salınımlarından fazlasını temsil ediyor. Çin bunun %60’ına, Hindistan %10’una, Brezilya %5’ine sahip. Bu krediler bir dizi sihirbazlık numaralarıyla kolaylıkla yaratılabileceğinden fiyatlarda bir çöküş yaşanmışsa da satılmamışlar stoku yine de ciddi bir miktar teşkil ediyor. Sahip olanlar da bunlardan vazgeçmek istemiyor.

Madrid’de Brezilya, Çin, Hindistan ve Avustralya eski “Kyoto” salınım kredilerini yeni mekanizma çerçevesinde de satmaya devam etmenin mümkün olmasını istedi. Bu akıl almaz talebi reddetmek en doğal şeydi çünkü bu ülkeler için söz konusu olan, iklim için hareket ediyor gibi görünürken hileyle zenginleşmeye devam etmekti. Fakat tüm hükümetler fosil karbondioksit salınımını azaltmanın yerine karbondioksitin ormanlar tarafından emilimini koymanın mümkün olduğunu kabul ediyor. Oysa bu “karbon telafisi” tam bir üçkağıtçılık.

Esasında bu üçkağıtçılık neoliberal iklim siyasetinin ilkelerine kazınmıştır. Neden mi? Çünkü yalnızca hile, dünyanın sonluluğu ile kapitalist kâr açlığının sonsuzluğu arasındaki uzlaşmaz karşıtlığın görünürde üstesinden gelmeyi sağlıyor. Oysa iklim siyaseti giderek daha da açık ve dolaysız biçimde çokuluslu şirketler tarafından yönetiliyor. Bunlar taktik değiştirdi: gerçekliği inkâr etmek yerine onu kabul ediyor gibi görünüp kararlı bir biçimde işbirliği yapma iradelerini ilan ediyorlar, böylece karar mekanizmalarını ele geçirip bir yandan karbon, petrol ve doğal gaz yakmak için zaman kazanırken bir yandan da yeni üçkağıtçılıklar icat ediyorlar.

COP’ların işleyişi de giderek artan bu hakimiyeti kanıtlıyor. Daha öncekilerden de çok, Madrid konferansı havayı kirletenlerin sponsorluğunda gerçekleşti. En büyük iki İspanyol enerji grubu Iberdrola ve Endesa zirveyi, her biri 2 milyon Avroyla finanse etti. Buna karşılık iki yüz STK aktivisti kongre merkezinden kovuldu ve yoksul ülkelerin temsilcileri kimi nihai toplantılardan dışlandı…

Kimileri AB ile Çin arasında 2020 Eylül’ünde, Glasgow buluşmasından birkaç ay önce gerçekleşecek zirveden medet umuyor. Bu iki emperyalizm arasındaki bir anlaşmanın (veya başka ikili anlaşmaların) COP26’yı iklim krizinden adil ve etkin bir çıkış yoluna sokmasını beklemek için gerçekliğin tümüyle dışında olmak gerekir.

AB’nin COP25’te ilan ettiği “Green Deal” herhangi bir şüphe bırakmamış durumda. İsim değişikliğinden başka bir anlamı yok: “Sürdürülebilir kalkınma” yanılsama yaratmaya yetmiyordu. Bu “Green Deal” yeşil kapitalizmin (sendikaları uyutmak için bir tutam “adil geçiş” eklenmiş) yeni maskesinden başka bir şey değil. Rekabet edebilirliği korumak için ithalata bir vergi dayatılır… ancak AB, yerel üreticileri iflas ettiren düşük fiyatlı tarım ürünlerini Güney’e doğru ihraç etmeye devam edebilir.

Bu bir toplum seçimi, bir medeniyet seçimi. Bu seçim ancak mücadelelerle ortaya konabilir ve kesinleştirilebilir. Düşman açık bir biçimde tarif edilmeli: Düşman üretimci, sömürücü, ırkçı, ataerkil ve ölümcül kapitalist sistemdir.

Madrid’de Çin hükümeti kendini küresel Güney’in savunucusu konumunda sundu. Kendi iklim hedeflerini yükseltmek için zengin ülkelerin yoksul olanların maruz kaldığı “kayıp ve zararları” telafi etmeye dönük mali yardım vaatlerini yerine getirmesini önkoşul olarak koydu. Fakat bu yalnızca taktik bir tutum. Her türden emperyalizminki gibi Pekin’in kaygıları da jeostratejik düzeyde: dışa dönük nüfuzunu genişletmek ve askeri potansiyelini güçlendirmek. Ama bir yandan da içerde insan hakları ihlallerini protesto etmeyi yasaklamak.

AB’nin ve Çin’in aklında tek bir şey var: ABD yönetiminin iklim-inkarcılığından faydalanarak “yeşil kapitalizmin” piyasalarını ve… küresel hegemonyayı fethetmek. Madalyonun diğer yüzü ise kirli üretimleri çevre ülkelere delokalize etmek, karbondioksitin jeolojik depolanması, nükleer enerjinin akıl almaz gelişimi, gri salınımların[2]  ve uluslararası taşımacılığınkilerin hesaba dahil edilmemesi, toprak ve ormanların karbondioksit emilim kapasitelerinin ele geçirilmesi… Çin’in yeniden kömür üretimini geliştirmesi bir tesadüf değil.

İki başka aktivistle birlikte Greta Thunberg yakın zamanda “iklim krizinin yalnızca çevreyle ilgili olmadığını” yazıyordu: “İnsan haklarının, adaletin, siyasal iradenin krizi bu aynı zamanda. Sömürgeci, ırkçı ve ataerkil baskı sistemleri tarafından beslendi. Bunların hepsini söküp atmalıyız”[3]. COP’taki kürsüde bu İsveçli genç çözümün zirvelerden değil halklardan geleceğini ilan etti. Yarım yüzyıllık kapitalist iklim ibadet törenlerinin ardından çıkarılabilecek sonuç gerçekten de bu: Çözüm mücadeleden gelecektir COP’lardan değil!

Hiçbir piyasa mekanizması piyasanın yol açtığı iklim felaketini durdurmayacaktır. Toplumun yıkımı ile doğanınki aynı madalyonun iki yüzüdür. Toplumu ve doğayı tamir etmek mecburi olarak daha az üretmeyi, daha az taşımayı ve sermaye birikimini değil reel toplumsal ihtiyaçları tatmin etmek için daha fazla paylaşmayı gerektiriyor. Bu bir toplum seçimi, bir medeniyet seçimi. Bu seçim ancak mücadelelerle ortaya konabilir ve kesinleştirilebilir. Düşman açık bir biçimde tarif edilmeli: Düşman üretimci, sömürücü, ırkçı, ataerkil ve ölümcül kapitalist sistemdir.

16 Aralık 2019

Çeviren: Rıfat Hasret


[1] « How additional is the Clean Development Mechanism ? », Öko-Institut E.V, Berlin 2016

[2] “Gri salınım” ithal edilmiş malların üretimine ilişkin salınımları ifade ediyor.

[3] https://www.project-syndicate.org/commentary/climate-strikes-un-conference-madrid-by-greta-thunberg-et-al-2019-11/