İmdat Freni

koronavirüs

COVID-19: Sağlık Krizinden Gıda Krizine – Eyüp Özer

4 Mayıs günü Türkiye İstatistik Kurumu, Nisan ayı enflasyon verilerini açıkladı buna göre Nisan ayı enflasyonu yüzde 0,8 olarak gerçekleşti. Markete giden herkesin gıda fiyatlarındaki artışın bundan kat be kat fazla olduğunu biliyor olması lazım. Türkiye’de enflasyon hesabının diğer tüm arızalarını bir kenara bırakıp sadece gıda fiyatlarında gerçekleşen fiyat artışına bakarsak daha gerçekçi bir fikre sahip olabiliriz.

Soldaki tablo yine TÜİK’in enflasyon hesabında kullandığı kendi madde fiyatları veritabanı esas alarak hazırlanmıştır.[1] Yani sırf TÜİK’in kendi açıkladığı gıda fiyatları verilerine baksak bile, Mart ve Nisan aylarında, temel gıda ürünlerinin fiyatlarının açıklanan enflasyon oranından kimi zaman 90 kat fazla arttığını söyleyebiliriz, yüzde 70,84 artan patates fiyatında olduğu gibi. Patatesi, yüzde 69 ile sarımsak, yüzde 53,22 fiyat artışı ile kuru soğan izliyor. Limon 46,77%, Portakal 41,71%, Kivi 38,89%, Elma 25,35%, Havuç 21,70%, Sivri Biber 15,65% şeklinde devam ediyor liste. Gıdaya erişimin gitgide zorlaşması Türkiye’ye özgü bir sorun da değil.

Kapitalizmin virüs salgını olsun olmasın Dünya halklarını doyuramadığı bilinen bir gerçek. Birleşmiş Milletlerin bir raporuna göre 2019 yılında Dünya genelinde açlık içinde yaşayan insan sayısı 820 milyondu yani her 9 kişiden 1’i gününü açlık içinde bitiriyor. Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı direktörü, BM Güvenlik Konseyinde yaptığı bir sunumda, bu kişilerin yanı sıra bir 135 milyon kişinin daha ise zaten açlık sınırında yaşadığını, ancak şimdi ise bu salgın nedeniyle başka bir 130 milyon kişinin daha bu rakama eklenmesi gerektiğini açıkladı.[2] Yani toplamda 265 milyon kişi daha. Koronavirüs salgını ise bu durumu daha da kötüleştirdi ve daha derinleştirecek de. Hem ekinde yaşanan sorunlar hem de çiftçilerin ürünlerini satamadığı için tarım ürünlerini toplayamayarak tarlada çürümeye bırakmak zorunda kalması gibi hasatta yaşanan sorunlar, kısa ve orta vadede Dünya genelinde ciddi bir kıtlıkla karşı karşıya kalma riskini önümüze getiriyor. Benzer şekilde her ne kadar balıkçılar, balık avlayabilseler bile pazarların ve hallerin kapalı olması nedeniyle ürünlerini satmakta sıkıntı yaşadıkları için daha az denize açılıyor.  Ancak Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), esas ciddi sorunun ise gıdaya erişim olacağını söylüyor.

ABD’de normalde haftada 200-400 ailenin gıda desteği almaya geleceği bir gıda bankasında şu anda bir günde 10 000 aile başvuruyormuş[3], Kenya Nairobi’de ise gıda desteklerinin dağıtıldığı devlet dairesinin önünde toplanan binlerce kişiye polis biber gazı ve copla saldırarak çok sayıda kişinin yaralanmasına neden oldu.[4] Polis saldırısında yaralananlardan bir kişi, Bloomberg haber sitesine, “açlıktan ölmek üzere olduğumuz için buraya gıda için geliyoruz” diyor.

Bugün bir AVM’ye gittiğinizde göreceğiniz Dünya’nın tüm büyük konfeksiyon markalarının üretim merkezi olan Bangladeş Dhaka’da, söz konusu konfeksiyon markaları siparişlerini iptal ettiği için hiçbir geliri olmayan binlerce konfeksiyon işçisi “açlıktan ölüyoruz, eğer midemizde herhangi bir yiyecek yoksa, karantina önlemlerinin ne manası var ki” diyerek yolları bloke etti.[5]

Şimdilik gıda fiyatlarındaki artışın sadece virüsün neden olduğu tedarik zinciri sorunlarına bağlı olduğu varsayılsa bile, Türkiye gibi önemli miktarda gıda ürününü yurtdışından ithal eden bir ülke için, kurlardaki hızlı yükselişin ve fiyat artışlarının temel gıdalara erişimi toplumun önemli bir kesimi için imkânsız hale getireceği de ortada. Uluslararası Çiftçi Hareketi olan Via Campesina, bugün Dünya’da birçok ülkenin gıda güvenliğinin büyük endüstriyel gıda üreticilerine bağlı olduğunu belirterek, Singapur’un gıda ihtiyacının yüzde 90’ını ithal ettiğini, Irak’ın ise yüzde 80’ini ithal etmek zorunda kaldığını vurguluyor. [6] Türkiye ise Türkiye Gıda ve İçecek Sanayii Dernekleri Federasyonu Dijital Veri Paneline göre, sadece 2019’un ilk 11 ayında 11,51 milyar dolarlık gıda ürünü ithalatı yaptı.[7] Sadece son iki ayda Türk Lirasının, ABD Doları karşısında yüzde 15 değer kaybettiği düşünüldüğünde bir de buna zaten Dünya genelinde gıda fiyatlarının artışı da eklenirse, kentlerde yaşayan emekçiler için yeterli besine ulaşmak neredeyse imkânsız hale gelecektir.

Nisan ayı başında Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Sağlık Örgütü ve Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü yaptıkları bir ortak açıklama ile Dünya’nın bir gıda krizi ile baş başa kalabileceğini açıkladılar.[8] Ancak açıklamalarında, bu soruna çözüm diye önerileri olan gıda ve tarım ürünlerinde serbest ticaretin korunması tam da bu sorunun nedenini oluşturuyor. Dünya genelinde, gıda sektörü tamamıyla birkaç çokuluslu tekelin elinde kalmış durumda ve küçük üreticilerin ise çok düşük fiyatlara bu çokuluslu şirketlere satmak dışında fazla bir çareleri yok. Bu çokuluslu gıda devlerinin kurduğu küresel gıda dağıtım zinciri ise birbirine aşırı bağımlı yapısı nedeniyle çok kırılgan.  Tam da bu endüstriyel gıda zinciri nedeniyle, yüz milyonlarca insan gece yatağa aç karnına girerken bugün tarımsal üreticiler ise ürünlerini tarladan çürümeye bırakmak veya süt ürünlerini dökmek zorunda kalıyorlar. Bu endüstriyel tarım politikası şimdi örneğini gördüğümüz gibi sadece kentlerde yaşayan emekçilerin gıdaya erişimini zorlaştırmıyor, aynı zamanda aşırı kimyasal kullanımıyla gıdaların besleyiciliğini ortadan kaldırırken bir yandan da tam da bu COVID-19 gibi hayvandan insana atlayan virüslerin de artmasına neden oluyor.

Gıda isyanları belki de tarihte en eski işçi hareketlerindendir. E.P. Thompson, 18. Yüzyıl İngiltere’sindeki gıda ayaklanmalarını sıradan insanların Fransız Devriminden önce nadiren tarih sahnesine kendi faillikleri ile çıktıkları görüşünün yanlışlığını kanıtlamak için kullanır.[9] Günümüzün yoksullarını sadece çeşitli uluslararası kurumların gıda yardımlarının birer ‘müşterisi’ ve burada sayılan sorunların da büyük bir uluslararası yardım kampanyası ile aşılabilecek sorunlar olduğu görüşünü ise, Dünya emekçileri kendi eylemleri ile çürütüyorlar. Yukarıda örnekleri verilen, Dhaka ve Nairobi’deki eylemlerin yanı sıra, Honduras ve Güney Afrika’da gıda protestolarının haberleri basında yer aldı, aynı zamanda İtalya’da ülkenin Güneyine ve Sicilya’ya yoksul halk tarafından süpermarketlerin yağmalanması ihtimaline karşı asker birliklerinin gönderildiği haberleri çıktı. [10] ABD’de ise bazı gıda bankalarında, ellerindeki gıda miktarı başvuranlara yetmeyince güvenlik için görevliler Ulusal Muhafızları çağırdılar.[11] Dolayısıyla gıdaya erişmekte zorluk yaşayan emekçiler, kendi sorunlarını kendileri ele almaya hazırlar.

Ancak yaşanan bu gıda krizinin nedenlerini sadece teşhir etmekle yetinmeyen ama bir yandan acil gıdaya erişim sorunlarına çözüm üretirken, bir yandan da başka türlü bir tarım, başka türlü bir gıda politikasını da ortaya koyacak bir program ihtiyacı ise ortada duruyor. Burada ekososyalist çözüm, GDO, kimyasallar, çeşitli böcek ilaçları kullanan ve küresel gıda devlerine dayanan endüstriyel tarımın yerine, ekolojik tarım yöntemlerini kullanan ve aile üretim birimlerine, kooperatiflere veya daha büyük ölçekli kolektif çiftliklere dayanan bir tarım politikasıdır.[12] Gıda bir insan hakkıdır ve gıdanın ticari bir meta olmaktan çıkarılması gerekmektedir. Dünya emekçilerinin yüzde 71’i tarımla uğraşmıyor, dünya nüfusunun yüzde 55’i ise şehirlerde yaşıyor. Bu durumu ancak ekososyalist bir toplumsal dönüşümle baştan aşağı değiştirebilir. Ne var ki aynı zamanda şu anda acil olarak da bu şehirlerde yaşayan emekçilerin, gıdaya erişim hakkını garanti altına alacak bir dizi talebe ihtiyaç vardır. Yani sadece gıda üretimi alanında değil tüm üretimin topyekûn yeniden düzenlenmesini öngören bir ekososyalist politikayla eş zamanlı olarak, şu anda şehirlerde yaşayan milyonlarca emekçinin gıdaya erişimini acil olarak güvenceye alacak, tarımda aracılığın ortadan kaldırılması, gıda ürünlerinde fiyat kontrolü uygulanması gibi gündelik talepleri de içeren bir antikapitalist, ekososyalist program ancak açlığımıza çare olabilir, hepimizin karnını doyurabilir.


[1] TÜİK’in Tüketici Fiyat Endeksi hesaplamasında kullandığı sepetteki madde verileri kullanılarak tarafımızdan hesaplanmıştır.

[2] https://www.wfp.org/news/wfp-chief-warns-hunger-pandemic-covid-19-spreads-statement-un-security-council

[3] https://www.thenation.com/article/society/coronavirus-global-food-crisis/

[4] https://www.bloomberg.com/news/articles/2020-04-10/stampede-in-kenya-as-slum-residents-surge-for-food-aid

[5] https://www.arabnews.com/node/1658186/world

[6] https://viacampesina.org/en/the-solution-to-food-insecurity-is-food-sovereignty/

[7] https://www.aa.com.tr/tr/sirkethaberleri/vakif-dernek/gida-ve-tarim-sektorunun-ihracati-2019un-11-ayinda-yuzde-1-04-artti/655193

[8] https://www.aljazeera.com/news/2020/04/world-risks-food-crisis-wake-coronavirus-officials-warn-200401113703012.html

[9]  https://www.jstor.org/stable/650244?seq=1, The Moral Economy of the English Crowd in the Eighteenth Century, E. P. Thompson, Past & Present, No. 50 (Feb., 1971), pp. 76-136

[10] https://www.bloomberg.com/news/articles/2020-03-30/italy-risks-losing-grip-in-south-with-fears-of-looting-and-riots

[11] https://www.nytimes.com/2020/04/08/business/economy/coronavirus-food-banks.html

[12] Why Ecosocialism: For a Red-Green Future, Michael Löwy, https://greattransition.org/publication/why-ecosocialism-red-green-future

COVID-19, İnkâr ve Olasılıklar – Taci Keser

Şimdilik şurası açık ki, bugüne dek kültürel terimlerle ifade edilen sınıfsal nefret, süreç uzadıkça kendini giderek daha net terimlerle açığa vurmaya başlayacak. Bu nefreti örgütleyebilen, bir hedefe yönlendirebilenler, işte onlar, yeni Türkiye’nin yeni kazananları olacaktır.

On dokuzuncu yüzyılın İngiliz fabrikatörleri, salgın hastalıkların yoksul işçilerce fabrikalara ve ayak işlerini gördükleri nezih semtlerine taşındığını fark edince, sağlık önlemlerinin kitleselleştirmişlerdi. COVİD-19 uygar dünyayı ve onun 16. büyük ekonomisini sanayi devriminin şafağına geri götürme potansiyeli taşıyor doğrusu…

Kitlesel sağlık sigortası gibi “kızıl kokulu” önlemleri elinin tersiyle iten Donald Trump, yeni tip koronavirüse karşı önceki gün ABD tarihinin en büyük finansal destek paketini açıkladı. Birleşik Devletler ekonomisine 6 trilyon dolar enjekte edilecek. 2009 yılında Barack Obama’nın ekonomiyi canlandırmak için hazırladığı teşvik paketi sadece 838 milyar dolardı. Bu rakamlar COVID-19’un dünya sistemi açısından önemini gözler önüne koyan rakamlar. Buna karşın reel sektörde muazzam kayıpların önüne kısa vadede geçilebileceğine dair bir ışık şimdilik görünmüyor. 

Karamsar senaryolar, virüsün önünün alınmasının aylar, belki de yıllar alabileceğini varsayıyor. Geriye bir Mad-Max distopyası kalacak belki de. Elbette bu, küresel ölçekli felaket senaryolarının en berbatlarından birisi. Bu denli yıkıcı olmayan fakat otoritaryen eğilimlerin zaferini öngören senaryolar çok daha yaygın biçimde dillendiriliyor. Bir yanda Çin’in virüsle mücadeledeki başarısı, öte yanda “Batılı” demokrasilerin ve tilmizlerinin aldığı otoritaryen önlemlerin kalıcılığı endişesi karamsar senaryoların ikinci boyutunu oluşturuyor. Bu açıdan bakınca, büyüklü küçüklü tek adamların kılıç tokuşturduğu bir tür piyasa despotizminin tam da aradığı fırsatı yarattı COVID-19. Elbette hastalık yatıştığında küresel dünya ekonomisinden geriye ne kaldıysa onunla yetinmeleri koşuluyla.

İyimser senaryolar şimdilik kitlelerin ferasetine güvenmeyi vazetmekle yetiniyorlar. Küresel kapitalizmin yarattığı eşitsizliklerin zehirli bir ok gibi dünyanın tüm emekçilerine saplandığı daha çarpıcı bir an bulmak hayli zor olmalı doğrusu. Muazzam bir örgütlenmeye sahip kapitalist sistemin kavuğu kendilerine serinkanlılıkla devretmeyeceği malum. Yine de dünyanın artık o alıştığımız dünya olmayacağının belirtileri gün geçtikçe artıyor. Yeni koşullara uygun örgütlenmeyi kim ya da kimler hayata geçirecekse, sanırım yeni dünyanın ilk muzaffer sahipleri de onlar olacak.

Türkiye: Krizin İnkârı mı?

COVID-19 Türkiye’ye elbette Çin imparatoru Qin Shi Huang’ın ordularıyla, kılıç ve gürzle, gonglar eşliğinde girmedi. Hatta son ana dek, tedirgin ama umutlu bir bekleyişin kamuoyunu etkisine aldığı dahi söylenebilir. Uzak diyarlarda patlak veren lanet bir hastalığın önüne bir yerde elbette set çekileceği umuduydu bu. Tıpkı 2003 yılının SARS, 2014 yılının Ebola virüslerinde olduğu gibi.

Tıbbi anlamda alınan tedbirler gecikmeli ya da yetersiz de olsa, dünyadan tam anlamıyla kopuk tedbirler değil. Ancak siyasi ve ekonomik cephede dünya ülkelerine kıyasla hayli tuhaf gelişmeler yaşanıyor. 10 Mart tarihinde Türkiye’de ilk COVİD-19 testinin pozitif çıkmasının ardından,  hastalığın geometrik oranda artacağı çok kısa sürede belli oldu. Alınan koruma önlemlerinin hâlihazırda bolca borca batmış bir ekonomiyi yerle bir etmesi muhtemeldi.

Sonuç olarak, yaşlı, hamile ve kronik hastalığı olan kesimler haricinde kamuda iş kesintiye uğratılmayacaktı. Geriye kalanlar yıllık izinlerini kullanabilirdi elbette. Özel sektöre gelince tablo içinden çıkılmaz bir hal almaya başladı. Çoğu işkolunda göstermelik önlemlerle üretim devam etti. Ekonominin can damarlarından olan hizmet sektöründe alınan tedbirler alt kademe çalışanlara ücretsiz izin ve kimi durumlarda işten çıkarma olarak geri döndü. Bir küçük esnaflar ülkesi olan Türkiye’de krizden sağ çıkacak aile işletmesi bulmak, belli sektörler haricinde hayli güç olacağa benziyor. Finans sektöründe zaten neredeyse 24 saat işbaşında olmak bu alanda var kalmanın olmazsa olmazı.

Doğrusu Türkiye’nin 18 Mart’ta açıklanan 100 milyar liralık ilk ekonomik tedbir paketi geniş kesimler açısından tam bir düş kırıklığıydı. Konaklama vergisindeki erteleme ve havayolu taşımacılığındaki KDV indirimi muhalif kamuoyunda ve sosyal medyada ön plana çıktı. Açıkçası, en düşük emekli maaşının 1500 liraya yükseltilmesi, ihtiyaç sahibi ailelere yapılması öngörülen nakdi yardım, 80 yaş üstü yaşlılara verilecek bakım hizmeti ve emeklilerin bayram ikramiyelerinin Nisan başında ödenecek olması dışında, 19 maddelik paketteki hemen tüm tedbirler işverenler gözetilerek alınmıştı. Böylece ne general ne de prens tanımayan sınıflar üstü bir virüsün önüne satrançta oyunu geliştirmek adına feda edilen piyonlar sürüldü: işçiler, düşük kademelerdeki memurlar, garsonlar, manavlar, balıkçılar, gündelikçiler ve diğerleri.

Türk egemenlerinin alışageldikleri, tanıdıkları ve evleri belledikleri dünya göz göre göre değişiyor. Şimdilik şurası açık ki, bugüne dek kültürel terimlerle ifade edilen sınıfsal nefret, süreç uzadıkça kendini giderek daha net terimlerle açığa vurmaya başlayacak. Bu nefreti örgütleyebilen, bir hedefe yönlendirebilenler, işte onlar, yeni Türkiye’nin yeni kazananları olacaktır. Halihazırdaki iktidarın bu işi uzak ya da yakın, gerçek ya da hayali yeni bir hedef göstererek başarması imkânı ise giderek azalmaktadır.

Virüsün Uyarısı- Kapitalizm, Sağlık Krizi, İklim Krizi – Daniel Tanuro

Virüs bize sesleniyor. Bize dayanışma, cömertlik ve ölçülüğe ihtiyacımız olduğunu söylüyor. Bize kemer sıkma, özelleştirme ve kârlılığın özellikle de sağlık alanında cinai sonuçları olduğunu söylüyor. Ayrıca, sera gazı emisyonlarında yıllık bazda % 7 oranında gerçek bir radikal azaltımın mümkün olduğunu da söylüyor. Tek koşulu var: daha az üretin ve daha az taşıyın.

Elbette virüs herhangi bir ayrım gözetmiyor: emisyonları yaşamlara son vererek, çok fazla ıstırap, izolasyon ve endişe yaratarak körü körüne azaltıyor. Toplumsal eşitsizlikleri ve güvencesizliği şiddetlendiriyor. Belirli bir zaman sonra, bazı temel ihtiyaçların kıtlığıyla karşılaşabiliriz. Bu nedenle sevinmek saçma veya sinik olacaktır.

Biliminsanlarına göre, 1.5 ° C’yi aşmamak için her yıl gerekli olan devasa emisyon azaltımlarına ulaşmak için virüse güvenmek daha da saçma veya sinik olurdu. (2030’a kadar AB ülkelerinde -%65, dünya çapında -% 58, 2050’ye kadar -% 100). Bu salgın mümkün olan en kısa sürede durdurulmalıdır.

Yine de, virüsün eylemi hükümetlerinkinden daha etkilidir. 25 yıldır devam eden müzakerelere rağmen, bugün CO2 emisyonları 1992’deki Dünya Zirvesi’nden % 60 daha fazla. Paris anlaşmasına rağmen, hükümetler tarafından alınan önlemler bize 3,3 ° C’lik bir ısınma vaat ediyor – aynı hükümetlerin geçmemeye karar verdiği seviyenin iki katı!

Yani, ister işyerlerimizde tehdit altında bulunalım, ister evlerimize kapanmış olalım, virüs bizi düşünmeye ve hayal gücümüzü çalıştırarak birkaç soru sormaya davet ediyor. Örneğin:

  • Virüs tarafından körlemesine yapılan üretim ve ulaşım kısıtlaması yerini neden gereksiz ve zararlı üretim faaliyetlerinden başlamak üzere toplumun kararlaştırdığı ve planladığı bir kısıtlamaya bırakmasın?
  • Bu gereksiz veya zararlı üretimlerin (silahlar, reklamlar, özel otomobiller, plastikler, vb.) ortadan kaldırılmasından (kısmen veya tamamen) etkilenen emekçiler neden gelirlerini koruyamasın ve insanlara ve ekosistemlere bakım işlerinde topluca istihdam edilmesinler? Bunlar hem toplumsal ve ekolojik açıdan faydalı hem de kişisel açıdan tatmin edici işler olurdu.
  • Neden çokuluslu şirketlerin “değer zincirleri”nden elde edilen kârı azamileştirme hedefinin yönettiği küreselleşme yerini toplumsal adalete ve iklim adaletine, seyahat ve yerleşme özgürlüğüne ve gıda egemenliğine dayalı, sömürgeci ilişki biçiminden arınmış cömert bir işbirliğine bırakmasın?
  •  Biyolojik çeşitlilik ve sağlık açısından yıkıcı bir tarımsal işletmecilik (agrobusiness) -ki bu virüsün yayılmasını sağlamaktadır [1] – yerini neden insan sağlığı ve biyolojik çeşitlilik için çok daha faydalı olan bir tarım ekolojisine (agroekolojibırakmasın?
  • Neden toplumun ağırlık merkezi, meta üretimi alanından insanlara ve insan olmayanlara “bakım/ihtimam gösterme” alanına geçmesin?
  • Neden hem daha az üretip, daha az taşıyıp hem de daha çok paylaşmayalım? Zenginlikleri, bilgiyi, gerekli emeği ve… hepsinden daha değerli olan kaynağı, zamanı neden paylaşmayalım?

İklimi kurtarmak için elini kıpırdatmayan politikacıların argümanı her zaman aynıdır: “Biz istiyoruz, ancak insanlar tüketici davranışlarını değiştirmek istemiyorlar”. Aksine, salgına verilen tepki, tehlike hakkında iyi bilgilendirilmiş olan toplumların yaşam tarzlarında önemli değişiklikleri kabul ettiğini göstermektedir.

Ayrıca, değiştirmek istemeyenlerin gerçekte ekonomiden sorumlu olanlar, finansçılar ve büyük şirketlerin hissedarları olduğunu da gösterir. Bir salgın sırasında bile, maksimum kâr elde etmek için daha düşük maliyetle daha fazla üretmeye devam etmek istiyorlar. Emekçilerin ve nüfusun sağlığını hiçe sayarak.

Virüs, hükümetlerin bu politikanın hizmetinde olduğunu da söylüyor bize: bir acil sağlık durumu varken bile, hayati olmayan sektörlerdeki faaliyetleri askıya almayı reddediyorlar; sağlık sektörünün yeniden finanse edilmesi gerekirken, bankalara yardımcı oluyorlar [2]; daha fazla dayanışma gerekirken, sosyal destek alanları, evsizleri, göçmenleri, emeklileri taciz etmeye devam ediyorlar; salgını yenmek için daha fazla demokrasi ve katılım gerekiyorken, kendilerine özel güçler veriyorlar…

Evsizlere, dezavantajlılara, yaşlılara, evraksızlara yardım etmek, sağlık çalışanlarını desteklemek için kurular sayısız taban inisiyatifi, hayati olmayan işletmeleri durdurmak için grevler vs. başka bir siyasetin mümkün olduğunu gösteriyor. Dayanışmacı, demokratik, toplumsal ve cömert bir öz-disiplin siyaseti.

2002 yılında, SARS Koronavirüs salgını sırasında, virologlar daha başka koronavirüslerin takip edeceği ve bir aşı bulunabileceği konusunda uyardılar, ancak hükümetler bu araştırmaları finanse etmeyi reddetti. Tıbbi araştırmaların çokuluslu ilaç şirketlerinin elinde kalmasını istiyorlar, ki bunların amacı halk sağlığı değil hasta piyasasında ilaç satarak elde edilecek kâr.

Aynı şekilde, 25 yıldır, iklimbilimciler iklim değişikliğinin daha tehdit edici hale geleceği ve petrol, kömür ve doğalgaz yakmayı keserek bunun durdurulması gerektiği konusunda uyarıyorlar. Fakat hükümetler elini kıpırdatmadı. Enerjinin çokuluslu şirketlerin elinde kalmasını istiyorlar, ki bunların amacı sosyal adalete mümkün olan en hızlı enerji geçişini sağlamak değil, her şeyden önce kâr elde etmektir

İklim değişikliği salgından çok daha tehlikelidir. Deniz seviyesinin on metreden fazla yükselme riski vardır. Hızlı hareket etmezsek, dünyayı yüz milyonlarca insan ve sayısız insan-olmayan canlılar için, geri dönüşü olmayan biçimde, yaşanmaz hale getirecektir. En yoksul, en zayıf olanlar bunun bedelini ödeyecektir.

Bu tehditle nasıl mücadele edileceği, seçilen önceliklere bağlıdır. Salgın, sahip-olanların önceliklerine ve bunun doğurduğu sonuçlara ışık tutuyor: insan bakımından önce meta üretimi; seyahat özgürlüğünden önce spekülasyon yapma özgürlüğü (örneğin maskelerde); sosyal hizmetleri finanse etmeden önce bankaların kurtarılması; demokratik katılım yerine özel güçler ve polis varlığının genelleşmesi (Çin’de olduğu gibi!); dayanışma yerine göçmenlerin peşine düşülmesi.

Bu emsalden, herkes, sahip-olanların ve muktedirlerin iklim tehdidine karşı -iş işten geçtikten sonra- bir şey yapmaya karar vermekten başka bir seçeneğe sahip olmadığında aynı önceliklerin nasıl uygulanacağını hayal edebilir.

CO2 gibi görünmez olan virüs bizi uyarır. Bize, bir parçasını oluşturduğumuz doğadan daha güçlü olduğumuza inanmayı bırakmamızı söyler. Bize kapitalist üretimciliğin bizi uçurumun eşiğe getirdiğini ve dünyanın efendilerinin bizi kurtaramayacağını söyler: yoksulları, sömürülenleri, ezilenleri ve özgürlüklerimizi feda ederek kendilerini kurtaracaklar. Bize neoliberal politikacıların bizleri kurtarmayacağını söyler: dünya ile ve benzerlerimizle olan ilişkimizi tamamen bozan bu akıl almaz sisteme, kapitalizme bir son vermek için ayağa kalkmak ve örgütlenmek zorundayız.

Notlar:

[1] Uzmanlar, doğal ortamların yok edilmesinin ve tarımsal standardizasyonun yeni virüs hastalıklarının ortaya çıkmasına ve yayılmasına neden olduğu konusunda hemfikir.

[2] Avrupa Merkez Bankası, şirketler ve hükümetlerin borçlarını satın alarak “bankaları rahatlatmak” için 750 milyar avro serbest bırakıyor.

Çeviri: Rıfat Hasret

Covid-19 Salgını: Hayatlarımızı Koruyalım, Onların Kârını Değil! – IV. Enternasyonal

Ekososyalizm, kapitalist toplumun bu küresel krizinin tek alternatifidir. Sağlık krizine tepki bu alternatife ulaşmak için diğer mücadele alanlarıyla birleşen bir seferberlik halinde olmalıdır. Birleşik bir ekososyalist, feminist ve işçi mücadelesinin hedefi bizi ve gezegeni öldüren kapitalist sistemden kurtulmak ve yeni bir toplum inşa etmek olmalıdır.

Koronavirüs salgını son derece endişe verici bir halk sağlığı sorunudur ve insanlık için sebep olacağı acı muazzam boyuttadır. Hâlihazırda Batı Avrupa’da sağlık sistemleri can çekişmektedir. Zaten zayıf veya çok kırılgan olan sağlık sistemlerinin 40 yıldır neoliberal politikalarla korkunç biçimde zarar gördüğü küresel Güney ülkelerinde kitlesel olarak yayılması halinde ölüm oranı son derece yüksek olacaktır.

Hâlihazırda yüzyılın en ciddi salgınıyla karşı karşıyayız. Her ne kadar kestirmek zor olsa da 1918-1919 yıllarında İspanyol Gribi adı verilen salgın sonucu gerçekleşen ölüm sayısı en başta genç yetişkinler arasında ciddi düzeydeydi. Birinci Dünya Savaşı’nı takip eden bu dönemde salgının etkileri bilhassa şiddetliydi. Covid-19 salgınının hızla yayılması, özellikle kapitalist küreselleşmenin getirdiği uluslararası ticaretteki artış, genele yayılan ticarileşme ve kâr yasasının üstünlüğü bağlamında neoliberal düzenin ve güvencesizliğin yükselişe geçmesinin sebep olduğu halkın direnme kapasitesinin zayıflamasıyla açıklanabilir.

Bu yeni Koronavirüs, 2019 Kasım ayında Çin’de tespit edildi. İlk aşamada tehlikeye dikkat çeken doktorlar ve bilim insanları susturuldu ve baskı altına alındı. Çin Komünist Partisi derhal harekete geçmiş olsaydı, salgın tehlikesinin daha en başta önü alınabilirdi.

Tehlikenin inkârı politikası Çin rejimine özgü değildir. Birleşik Devletler’de Donald Trump bu “yabancı virüsle” dalga geçti. Jair Bolsonaro, salgın Brezilya’yı da etkisi altına almışken “futbol maçlarını iptal etmenin çılgınlık olacağını” ilan etti ve Adalet ve Parlamento aleyhine bir gösteriye katılmak için sağlık yetkililerinin bütün yasa ve ilkelerine meydan okudu. Birleşik Krallık’ta Boris Johnson, başlangıçta “sürü bağışıklığını” (salgının serbest olarak gerçek sınırlarına ulaşmasını sağlamak için, nüfusun yaklaşık yüzde 70’inin enfekte olacağı şekilde virüsün yayılmasına izin vermek) savundu. Bu katı ve tehlikeli yaklaşımını değiştirmek zorunda kaldı. Belçika Başbakanı Sophie Wilmès, uzun bir süre tüm uyarılara kulaklarını tıkadı. Fransa Cumhurbaşkanlığı, ilk vakaların ortaya çıkmaya başladığı Ocak 2020’ye kadar stratejik stoklarını (koruyucu giysiler ve ürünler) yenilemedi. Doğu Avrupa’daki salgından az etkilenen ülkelerin hükümetleri ise kıtanın batısındaki sağlık krizinden ders çıkarmıyor. Avrupa Birliği, ağır hasar almış olan ve ülke içinde maske bile üretmeyen İtalya ile en temel dayanışmayı örgütleyemedi… Bu gecikmenin başlıca sebebi, hükümetlerin ekonomik faaliyeti ve malların dolaşımını tehlikeye atmak istememeleri ve halkların korunması için minimum kaynak ayırmalarıdır. Sermayenin emeğe saldırısında kemer sıkma politikalarını sürdürme arzusu, ekonomik durgunluk heyulası, halkların sağlığını korumaktan daha güçlüdür.

Tıbbi ve bilimsel araştırmalardaki hızlı gelişmelere rağmen SARS-CoV-2 virüsünün evrimini kestirmek için çok erken: Virüs güzel havaların Kuzey Yarımküre’ye ulaşmasına duyarlı olacak ve hastalık gerileyecek mi? Mutasyon geçirecek mi ve eğer geçirecekse şiddeti artacak mı veya azalacak mı? Hastalığın yayılması, koşulların uygun olduğu (Avrupa, İran ve Birleşik Devletler’i de içine alan) doğu-batı ekseninde gerçekleşti. Ancak bugün virüs kendini Kuzey’e dönmeden önce örneğin bir sonraki mevsim değişikliğinde çoğalabileceği Güney’de de gösterdi. Bir aşının geliştirilmesi zaman alacak.  Covid-19 hastalığının kısa vadede doğal yollarla yok olmasını beklemek sorumsuzluk olacaktır.

Virüs son derece hızla yayılıyor. Rutin teşhis testlerinin yokluğunda kanıtlanmış enfeksiyon vakalarının sayısının gerçekte etkilenen insan sayısına oranı belirsiz; fakat ortaya koyduğu tehlike son derece iyi biliniyor. Hastalıktan ölüm oranları ülkeden ülkeye değişebiliyor. Söylendiğine göre vakaların yüzde 80’i hafif şekilde atlatırken yüzde 20’si ağır; bunlardan yüzde 5’i çok ciddi, yüzde 2’si ise ölümcül. Ciddi tehlike altında olanlar yalnızca yaşlı ve en hasta olanlar değil. Gittikçe daha fazla genç insan kendini salgının patlama yaptığı yoğun bakım ünitelerinde buluyor.

Ana akım medya ve hükümetler ölüm oranlarının yaşa göre değişimine odaklanıyorlar; ancak sınıfsal farklılıklara veya koronavirüs salgını ölümlerinin gelir ya da refah seviyesine göre insanları nasıl etkileyeceğine dikkat çekmemek konusunda çok titizler. 70 yaşında ve yoksulken karantina ya da yoğun bakım ünitelerine erişim zengin olanınkiyle aynı olmuyor.

Halkta yeni koronavirüse karşı bir antikor yok. Ciddi düzeyde hasta olanların tedavisi ağır geçiyor ve gelişmiş teknolojiye sahip ekipman ve eğitimli, yetkin sağlık görevlileri gerektiriyor. Bunun karşılanmaması durumunda (ya da hastane sistemi ambale olmuşsa) tedavi edilebilecek olan pek çok hasta ölüyor ya da ölecek. Eğer zorlayıcı önlemler alınmazsa, 4 milyar insanın enfekte olması durumunda 80 milyon insan hayatını kaybedecek.

Dolayısıyla Covid-19 salgını, örgütlerimiz de dâhil olmak üzere tüm ilerici militan ağlar tarafından son derece ciddiye alınmalıdır. Salgın nerede gelişiyorsa kontrol altına alınması ve halkların sağlığının korunması için en sıkı önlemler alınmalı, bu durum kapitalist ekonominin işleyişini sürdürmesinin üzerinde bir öncelik haline getirilmelidir. Salgının muhtemel gelişme sürecinde tüm ülkeler ilk etkilenen ülkelerden dersler çıkarmalı, hükümetlerinin gerçek koruyucu önlemler almaları için baskı oluşturmalıdır.

Kapsamlı Önleyici Planlar

Etkilenen ülkelerin çoğunda, hazırlık eksikliğinden dolayı hükümetler kıtlığı yönetmeye çalışıyor, kimi zaman da zorunluluğu erdem gibi sunuyor. Var oldukları yerlerde önleyici planlar güçlendirilmeli, bulunmadıkları yerlerde ise baştan aşağı tasarlanmalıdır.

Bu planlar, sağlık sisteminin bir bütün olarak yeniden organize edilmesini, bir salgın durumunda gerekli olan tüm kaynakların seferber edilmesini ve özellikle halihazırda ciddi ölçüde yetersiz olan sağlık hizmetleri personelinin hızla artırılmasını hazırlamalıdır.

Hastaneler birbirini izleyen bütçe kesintilerine maruz kalmış, zayıflamış, kimi zaman özelleştirilmiştir. Halbuki ağır bakım gerektiren salgın durumlarında bu mücadelenin temel direklerinden birini oluşturması gerekir bu hastanelerin. Özel bakım hizmetlerine, ilaç ve tıbbi malzeme üretimine, kamusal ve toplumsal denetim altına alınarak el konulmalıdır. İspanya devleti hükümeti özel hastane yataklarına el koyma inisiyatifinde bulundu örneğin.

Koruyucu kıyafetler, hidroalkolik jeller, virüs tarama kitlerini içeren stratejik stoklar oluşturulmalı. Burada sağlık personeli ve diğer asli alanlarda çalışanlar ile nüfusun en fazla risk altında olan kesimlerine öncelik verilmelidir.

Önleyici planlar arasında tıbbi ve bilimsel araştırmalar da bulunmaktadır. Bununla birlikte, burada yine, kemer sıkma mantığı nedeniyle araştırma finansmanı azaltılmış veya kesilmiştir, bilhassa da koronavirüsle ilgili olanlar. Bu alanda çalışan tüm özel şirketler millileştirilip kamusal ve toplumsal denetim altına alınmalıdır.

Güney Kore, salgının dinamiklerini anlamak ve mümkün olduğunca erken yanıt vermek için kitle tarama testlerinin kullanışlılığını göstermiştir. Ancak, bütçe kısıtlamaları nedeniyle, bu test stokları gerektiği ölçüde muhafaza edilmemiştir. Sonuç olarak, kaynakların azlığı dramatik durumlar yaratmıştır. Kıtlık durumunda, korunma araçları öncelikli olarak, kendilerini yetersiz ekipmanla donanmış bulabilecek olan bakım personeline ve yakınlarına ayrılmalıdır.

Kira, kredi ve su, gaz ve elektrik hizmetleri ödemelerinin askıya alınarak yaşam koşulları garanti altına alınmalıdır. Tüm tahliyeler derhal durdurulmalıdır. Evsizlere gerekli tüm ekipmanlarla barınma sağlamak ve insanları sağlıksız binalarda bırakmamak için boş konutlara el konulması alınacak acil önlemlerdir. Sokakta yaşayanlar kendilerini tecrit edemez ya da karantinaya alamaz.

Salgın tarafından tetiklenen ancak kapitalist ekonomide sorunların birikmesiyle hazırlanan ve gelmekte olan ekonomik ve toplumsal kriz, yeni bir zenginlik yoğunlaşması ve sosyal hakların yok edilmesi için bir fırsat olmamalıdır. Aksine, ilerici güçler, kaynakların yeniden bölüşümüne ve müştereklere dayanan çözümler aramalıdır.

Son olarak, salgının patlaması karşısında sosyal temas ve seyahati sınırlamak ve bu nedenle ekonomik aktiviteyi büyük ölçüde azaltmak için çok katı önlemler alınması gerekiyordu. Bu nedenle önleyici planlar, yoksullaşmanın artışını önlemek ve sağlık kriz zamanında kimsenin kendini yoksun bulmaması için topluma yönelik büyük yardım paketleri içermelidir. Bu hem maaşlı hem de serbest çalışanlar için geçerli olmalıdır. Bu kısıtlamaların maliyeti, şirket kârları ve gelirleri ile büyük servetler üzerinden alınan vergilerin artırılmasıyla desteklenmelidir.

Toplumsal Öz-örgütlenmenin Hayati Önemi

Yetkililerden halkın sağlığını ve toplumsal refahını korumaya yönelik gerekli bütün önlemleri almasını talep etmek zorundayız fakat sadece bunlara güvenmek kadar tehlikeli bir şey yoktur. Sosyal aktörlerin seferberliği zaruridir.

Emek hareketi gereksiz bütün üretimin ve taşımacılığın durdurulması, zaruri işyerlerinde maksimum sağlık güvenliği koşullarının sağlanması ve tam veya kısmi işsizlik durumunda işçilerin gelirlerinin ve sözleşmelerinin tamı tamına korunması için mücadele etmek zorundadır. Araba üretimi gibi gereksiz üretimlerin yapıldığı işyerlerinin kapatılması için grevler de bir yandan sürüyor, örneğin Bask’ın Vitoria şehrindeki Mercedes Benz fabrikasında olduğu gibi. Fransa’da hastane çalışanları veya İskoçya’da çöp toplayıcılar gibi asli işleri yapan işçiler daha iyi güvenlik koşulları talep etmek için harekete geçmiş durumda.   

Yerel örgütlerin birçok düzeyde hayati rolleri vardır. Kapanma dönemlerinde insanlar, özellikle her zamankinden daha fazla ev içi ve çocuk bakım yükü üstlenmek zorunda kalan kadınlar, içine düştükleri izolasyonu kırabilirler. Irkçılığa, yabancı düşmanlığına, LGBT+fobiye karşı gelerek güvencesizlerin, göçmenlerin, kağıtsızların ve ayrımcılığa uğrayan azınlıkların hakları olan korumadan dışlanmamasını sağlayabilirler. İzolasyonun şiddet uygulayan bir kocayla aynı evde ölümcül bir kapanma anlamına geldiği kadınlara yardım edebilirler. “Sosyal mesafelenmeye” saygı duyulmasını sağlayabilirler.   

İhtiyacı olanlara (yaşlılara, engellilere, karantinada olanlara) yardım için kurulmuş mahalle ve apartman düzeyindeki taban örgütlerinin birçok örneği Britanya, Hollanda ve Fransa gibi birçok ülkede ortaya çıkmaya başladı. İtalya’da, pratik yardımların yanı sıra, topluluklar balkonlarından topluca şarkı söyleyerek sosyal izolasyonu kırmak ve dayanışma göstermek için bir araya geliyor.

Toplumsal hareketler hangi önlemlerin etkili ve vazgeçilmez olduğunu bilmek ve bunların uluslararası paylaşımını desteklemek için bağımsız tıbbi ve bilimsel uzmanlığa dayanabiliyor olmalıdır. Doktorlar ve araştırmacılar da bunlarla ilişki içinde olmalıdır.     

Son olarak, toplumsal hareketlerin öz eylemleri demokrasinin yeri doldurulamaz bir garantörüdür. İktidarların otoriteryanizmi acil sağlık durumlarında etkililik adına daha da artabilir. Mümkün en geniş birleşik cephe ile bu egemen eğilime karşı durmak zorundayız.

Kapitalist Toplumun Küresel Krizi

Bir salgın toplum için önemli bir testi temsil eder. Kuzey İtalya’da Lombardiya’daki durum, egemen düzenin başına ne geldiğinin dramatik bir örneğidir. Lombardiya, en iyi hastane sistemlerinden birine sahip Avrupa’nın en zengin bölgelerinden biridir. Bununla birlikte, bu neo-liberal politikalar tarafından zayıflatılmıştır. Bu hastaneler, durumu son derece ciddi durumdaki hastaların akınına uğramış ve bir noktada Anestezistler ve Yaşama Döndürme Derneği hastaları sınıflandırmak ve sadece en yüksek yaşam beklentisi olanları tedavi etmek için karar almış ve diğerlerini ölüme terk etmiştir.

Bu, herhangi bir kazadan sonra ilk yardım çalışanlarının ilk önce tedavi edilecek çok sayıda kazazede arasından karar vermeleri gerektiğindeki gibi tek seferlik bir durum değil, farklı sağlık politikalarıyla kaçınılabilecek sistemik bir başarısızlıktır. Barış zamanında, kıtlıklar,  herkesin kurtarılmaya çalışılmasından vazgeçilen savaş tıbbının kullanılmasını gerekli kılıyor! Bu, dünyanın ekonomik ve tıbbi açıdan en gelişmiş bölgelerinden birinde gerçekleşen ve yarın Avrupa’nın başka bir yerinde de olabilecek korkunç bir dayanışma çöküşüdür.

Egemen Kapitalist Düzeninin Açık Bir Şekilde Kınanması

Sorun, Covid-19 salgınının yarın kendisini “normalleştirip normalleştirmeyeceği” değil, kaç ölüm ve ne kadar sosyal çalkantıya yol açacağıdır. Bu tekerrür eden bir sorudur, çünkü büyük salgın hastalıkların (SARS, AIDS, H1N1, Zika, Ebola …) geri döndüğü bir zamanda yaşıyoruz. Sağlık durumunun kronik krizi bugün küresel ekolojik krizle (küresel ısınma sonuçlarından biridir), kalıcı savaş durumu, neo-liberal küreselleşmenin istikrarsızlığı ve sermayenin finansallaşması, borç krizi, yüksek güvencesizlik ve sosyal dokunun parçalanması, gittikçe otoriterleşen rejimlerin yükselişi, ayrımcılık, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı ile birleşmiştir.

Sağlık kriziyle mücadele etmek, dengeli ekosistemlerin yeniden oluşturulmasına izin veren çiftçi-köylü tarım ekolojisine ve tarım ormancılığına karşı çıkan uluslararası ilaç lobileri ve tarımsal endüstriyel diktatörlük ile somut bir şekilde mücadele etmeyi gerektirir. Sağlıksız mega kentlere son vermek için bir kentsel reformun dayatılması gerekiyor. Genel olarak, bakım hizmetlerinden kâr edilmesi mantığına karşılık; sosyal statüleri ne olursa olsun tüm hastalar ücretsiz tedavi edilmelidir… Hayatlarımız, onların kârlarından daha değerlidir.

Ekososyalizm, kapitalist toplumun bu küresel krizinin tek alternatifidir. Sağlık krizine tepki bu alternatife ulaşmak için diğer mücadele alanlarıyla birleşen bir seferberlik halinde olmalıdır. Birleşik bir ekososyalist, feminist ve işçi mücadelesinin hedefi bizi ve gezegeni öldüren kapitalist sistemden kurtulmak ve yeni bir toplum inşa etmek olmalıdır.

18 Mart 2020

Covid-19’la Mücadele Kapitalizmle Mücadeledir: 10 Maddede Acil Eylem Programı

Başlangıç Kolektifi, İşçi Demokrasisi Partisi ve Sosyalist Demokrasi için Yeniyol tarafından yayınlanan ortak bildiride Covid-19 virüsüyle mücadelenin emekçilerin ve en güvencesiz kesimlerin haklarını ve sağlığını savunmaktan geçtiği vurgulandı. Emek örgütlerini bir acil eylem planı üzerinde tartışmaya davet eden açıklama şu şekilde:

Covid-19 virüsünün dünya genelinde geçtiğimiz birkaç ay içindeki yayılma hızı bize gösterdi ki, Türkiye’de de bir dizi acil önlem alınması, bu ciddi krize karşı kendimizi korumamız için kaçınılmazdır. Dahası, bu virüs salgınının bedeli, emekçilere, yoksullara ve toplumun en güvencesiz kesimlerine ödetilmeye çalışılmakta. Bizler, çeşitli ülkelerde yaşananlardan çıkardığımız derslerle, aşağıdaki önlemlerin ivedilikle alınmasının halk sağlığı açısından kaçınılmaz olduğunu düşünüyoruz. Tüm emek örgütlerini, bunlar ve benzeri talepler doğrultusunda birlikte nasıl mücadele edebileceğimizi tartışmaya ve bir birleşik eylem planı hazırlamaya çağırıyoruz.

Talepler:

1. Herkese en az 14 gün ücretli izin: Virüsün kuluçka süresi olan 14 gün boyunca tüm çalışanlar, yıllık izinlerine ek olarak, ücretli izinli sayılmalı. Bu, insanların toplu halde işe gelip giderken ve işyerlerinde virüsün yayılmasını engelleyecektir. 

2. İşten çıkarmalar yasaklansın: Şimdiden salgın nedeniyle işlerin azalması bahane gösterilerek emekçilere ücretsiz izin dayatmasında bulunuluyor yahut doğrudan işten çıkarmalara başvuruluyor. Salgın krizi aşılana kadar işten çıkarmalar yasaklanmalıdır.

3. Temel kamu hizmetleri ücretsiz hale gelsin: Hijyen koşullarının sağlanması için herkese su, ısınma ve elektrik hizmetleri ücretsiz olmalı, daha önce borç nedeniyle kesilen hizmetler tekrar açılmalıdır. 

4. Ücretsiz sağlık hizmeti sağlansın: Virüs tehdidi geçene kadar tüm özel hastaneler kamu kontrolüne geçmelidir ve buradaki yataklar, hastaların karantina ve yoğun bakım hizmetleri için ücretsiz kullanılmalıdır.

5. Fırsatçılığa karşı fiyat kontrol uygulansın: Temel ürünlerdeki ani fiyat artışlarına, fırsatçılığa ve karaborsaya karşı fiyat kontrolü uygulamaları yapılmalıdır.

6. İşyerlerine sağlıklı ulaşım sağlansın: İşe ulaşım işverenin sorumluluğunda olmalı ve hijyenik ulaşım koşulları (dezenfekte edilmiş servislerle işçilerin tek tek alınıp evlerine bırakılması) sağlanmalıdır. 

7. İşyerlerinde hijyenik koşullar sağlansın ve denetim uygulansın: İşyerlerinde işçi sağlığı ve güvenliği önlemleri derhal uygulanmalı. Tüm işyerlerinde hijyen koşullarının oluşturulması işverenin sorumluluğunda olmalı. Önlemler alınana kadar işletmelerin faaliyetlerine ara verilmeli ve bu süre içerisinde emekçilerin maaşları ödenmelidir.

8. Herkese ücretsiz temel hijyen ürünleri ulaştırılsın: Temel gıda maddelerine erişimin mümkün olmaması, hijyen ürünlerinin (sabun, kolonya vb.) bulunamaz hale gelmesi önümüzdeki günlerde karşılaşılabilecek tehlikelerden biridir. Herkese ihtiyacı kadar temel ihtiyaç ürününün ücretsiz biçimde ulaştırılmasının planlaması yapılmalıdır.

9. Kaynak yaratmak için emekçiden değil sermayeden ek vergi alınsın: Sürecin ekonomik yükü yine işçilere yıkılacak, emekçilerden “fedakârlık” istenecek. Çalışanlar üzerine yeni vergi yüklerinin bindirilmesine izin verilmemeli. Salgına karşı mücadelede kaynak oluşturmak için belirli bir ölçeğin üzerindeki şirketlere/sermayeye ek vergiler getirilmelidir. 

10. Göçmenlere ücretsiz sağlık hizmeti sağlansın: Sınırlarda bulunan göçmenlerin ücretsiz sağlık hizmetlerine erişimi sağlanmalı. Barınma imkânına sahip olmayanlar boş konutlara yerleştirilmeli.

COVID-19 Üzerine 8 Tez – Daniel Tanuro

Bilim insanları 2002’deki SARS coronavirüs salgını sırasında alarm zillerini çalmıştı. Avrupa ve ABD’de gündeme getirilen temel araştırma programları bu virüs kategorisinin daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir ve yeni formlarda ortaya çıkmasını önleyebilirdi. Hükümetler ise bu tip araştırmaları fonlamayı reddettiler. Absürt bir politikaydı ama ana amacı halk sağlığını tesis etmektense ödeme gücü olan hastalara piyasada ilaç satmak olan ecza şirketleri için resmen biçilmiş kaftandı.

  1. COVID-19 salgınının bir ekonomik yavaşlama sürecini takip etmesi ne salgının ekonomik etkisini (üretim süreçlerinin aksaması, tedarik zincirlerinin aksaması, hava yolu taşımacılığı ve turizm üzerindeki sektörel etkiler vs.) ne de sebep olduğu tehdidin ciddiyetini inkâr etmeye yol açmalıdır. Üstel dinamiklere sahip yıkıcı bir olgu olarak salgın, ekonomik ve sosyal kriz için belirgin bir güçlendiricidir. Aynı zamanda ekolojik krizin ve iklim krizinin temel sebebi olan bilhassa fosil yakıt temelli üretimcilik ile göbek bağı sebebiyle kapitalist sistemin kırılganlıklarını ve emekçi kesimler için tehlikelerini de açık etmektedir.
  2. Salgının kontrol altına alınması kontamine bölgelerden gelen yolcuların sağlık durumlarının takibi için hızlı müdahale ve katı önlemleri, hastalığın bulaştığı kişilerin belirlenmesi ve izole edilmelerini, ulaşımın kısıtlanması ve sağlık hizmetlerinin güçlendirilmesini gerektirecektir. Kapitalist hükümetler, ekonomik yavaşlamaya cevaben kullandıkları neoliberal politikalara takılıp kalmış durumdayken bu önlemleri almakta yavaş kaldılar, bunları yetersiz ölçüde uyguladılar ve neticede virüsün yayılmasını durduramadan daha sert önlemler almak zorunda kaldılar. Kriz süresince suçlanması gereken şeyler arasında stok tutulmaması, sağlık ve araştırma alanlarındaki kesintiler ile emeğin esnekleşmesi-güvencesizleştirilmesi bulunmak zorundadır.
  3. Bilim insanları 2002’deki SARS coronavirüs salgını sırasında alarm zillerini çalmıştı. Avrupa ve ABD’de gündeme getirilen temel araştırma programları bu virüs kategorisinin daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir ve yeni formlarda ortaya çıkmasını önleyebilirdi. Hükümetler ise bu tip araştırmaları fonlamayı reddettiler. Absürt bir politikaydı ama ana amacı halk sağlığını tesis etmektense ödeme gücü olan hastalara piyasada ilaç satmak olan ecza şirketleri için resmen biçilmiş kaftandı.
  4. Her yıkıcı olgu gibi salgınlar da ilk olarak inkâr tepkilerine yol açar. Bunlar daha sonra paniğe dönüşebilir ve bu panik de demogoglar tarafından Çin ve Rusya’da olduğu gibi nüfusun teknolojik kontrolü ve demokratik hakların kısıtlanmasına yol açabilir. COVID-19’un aynı zamanda faşistler tarafından göçmenlerin geri gönderilmesine dair ırkçı politikaları meşrulaştıracağı ve yoğunlaştıracağına dair ciddi riskler bulunmaktadır.
  5. Sol, dışsal bir etken olan halk sağlığı krizinin kapitalist ekonomik krizin içsel etkenine indirgenmesine razı olmamalıdır. Sağlık krizini olduğu gibi ele almalı ve bununla mücadele için toplumsal, demokratik, ırkçılık-karşıtı, feminist ve enternasyonalist biçimde yanıtlar geliştirmelidir. Bireyselciliğin aksine, solun kendisi virüsün yayılmasını engelleyecek kolektif davranış biçimlerini benimsemeli ve toplumsal hareketlerde yaymalıdır. Örneğin, “petrol krizine” yanıt olarak kimi hükümetlerin aldığı bireysel araç kullanma kısıtlamalarından farklı olarak, küresel Güney’e dair sorumlulukları da unutmamak şartıyla kimse kendisinin, sevdiklerinin, toplumun sağlığı için kendi sorumluluğunu savmamalıdır. Ya toplumsal hareketler bu meseleyi demokratik biçimde ve ezilenlerin sosyal gerçekliklerinden hareketle kendi ellerine alacaklar ya da ezenler kişi hak ve hürriyetlerini ihlal eden kendi çözümlerini dayatacaklardır.
  6. Bu salgının sebep olduğu ana tehlike sağlık sisteminin olası bir tıkanması olacaktır. Kaçınılmaz olarak en yoksul ve güçsüz kesimler, özellikle de yaşlı yurttaşlar, tarafından ödenen bedellerin ağırlaşmasına sebep olarak ekseriyetle kadınların omuzlarındaki ev içi bakım görevlerinin ertelenmesine yol açacaktır. Tıkanma eşiği elbette ülkeden ülkeye, sağlık sisteminden sağlık sistemine ve orada uygulanan kemer sıkma politikalarına göre değişecektir. Hükümetler salgını önlemek yerine geç kalmaya devam ettikçe bu eşiğe daha da hızlı varılacaktır. Salgınla mücadele, bu sebeple, kemer sıkma politikalarından kesin bir kopuşu, refahın yeniden dağıtılmasını, sağlık sektörünün yeniden finanse edilmesini ve kamulaştırılmasını, tıbbi alandaki patentlerin iptalini, küresel Kuzey-Güney adaletini ve sosyal ihtiyaçlara net bir öncelik verilmesini gerektirir. Bu da somut olarak: hastalığa yakalanmış kişilerin işten çıkarılmasının yasaklanmasına, kısmi iş gücü kaybı koşullarında dahi ücretlerin sabit tutulmasına, sosyal güvenlik sisteminden destek alanların üzerlerindeki kontrol, etkinleştirme ve kısıtlamaların durdurulmasına işaret eder. Rasyonel olmayan yanıtlar ve bunların olası ırkçı-otoriteryen sapmalara yol açmasının önüne geçmek için müdahale etmek zorunda olduğumuz meseleler bunlardır.
  7. COVID-19 krizi ile iklim krizi arasında pek çok ortaklık bulunmaktadır. Her iki durumda da kapitalist sistemin kâr amacıyla birikim mantığı, ne kadar farkında olursa olsun, mevcut tehlikeyi önlemekten acizdir. Her iki durumda da hükümetler inkâr ile temel olarak halkların değil sermayenin ihtiyaçlarına yanıt vermek için tasarlanmış politikaların yetersizliği arasında gidip gelmektedir. Her iki durumda da özellikle küresel Güney ülkelerinde en yoksul, ırk ayrımcılığına uğramış ve güçsüz kesimler namlunun ucundayken zenginler her koşulda düzlüğe çıkacaklarını söylemektedir. Her iki durumda da hükümetler tehdidi kullanarak devleti güçlendirmeye çalışırken, aşırı-sağcı [gerici] güçler korku ikliminden faydalanarak kokuşmuş Malthusyen ve ırkçı yanıtlarını iteklemeye çalışmaktadır. En son olarak, her iki durumda da kapitalist değerin sosyal kanunu ile üstel dinamikler gösteren (bir tarafta viral enfeksiyonların çoğalması, diğer tarafta küresel ısınma ve [iklim sistemindeki] pozitif geri beslemeler) doğa kanunları doğrudan çelişki içerisindedir.
  8. Gelgelelim iklimsel tehlike virüs tehlikesine oranla sonsuz olarak daha küresel ve daha ciddi bir tehlikedir. Şayet sömürülenler ve ezilenler bu absürt ve sabıkalı üretim tarzını alaşağı etmek için birleşmezlerse besbelli aynısı [iklim krizinin] sonuçları için de geçerli olacaktır. COVID-19 bize bir ikaz daha veriyor: insanlığı barbarlığa sürükleyen kapitalizm sonlandırılmalıdır.

Çeviri: Ethemcan Turhan

Kaynak: https://www.gaucheanticapitaliste.org/huit-theses-sur-le-coronavirus/