İmdat Freni

admin

Akademisyen Tuna Altınel için “Zorunlu İskân” Sürüyor!

2019 yılının başında Fransa’nın Lyon şehrinde katkıda bulunduğu bir toplantı nedeniyle Türkiye’de tutuklanıp seksen gün cezaevinde kaldıktan sonra 24 Ocak 2020’de beraat eden akademisyen Tuna Altınel için hak ihlalleri sona ermedi. Fransa Claude Bernard Lyon-1 Üniversitesi’nin matematik bölümünde öğretim üyesi olan Altınel Türkiye’deki birçok insan hakları savunucusu, akademisyen ve aktiviste dayatılan bir hak ihlali sürecinin içine hapsedilmiş durumda. Hala pasaportuna kavuşamayan ve Fransa’ya dönemediği için çalışma hakkı ihlal edilen Altınel’in içine kıstırıldığı hukuki kısır döngü bir basın açıklamasıyla teşhir edildi.

Bu basın bildirisini okurlarımızla paylaşıyoruz:

Tuna Altınel 1996’dan beri Fransa Claude Bernard Lyon-1 Üniversitesi’nin matematik bölümünde öğretim üyesi. 12 Nisan 2019 akşamından beriyse Türkiye’de zorunlu iskana tabi… 

21 Şubat 2019 tarihinde Türkiye gibi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin imzacısı olan Fransa’nın Lyon şehrinde, yasal bir derneğin düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında valilik izniyle düzenlediği bir etkinliğe katkıda bulunmuştu, bu yüzden pasaportuna el kondu. Etkinlik Cizre’de 2016 yılının ocak sonu ve şubat başında 3 binanın bodrum katlarına sığınan korunmasız insanların katledilmesini hatırlatmak, Türkiye’de terörle savaş adına işlenen ağır insan hakları ihlallerine dikkat çekmek amacını taşıyordu. 

11 Mayıs 2019 tarihinde tutuklandı ve hakkında terör örgütü üyeliğinden dava açıldı. Balıkesir L Tipi Kapalı Cezaevi’nde geçen 80 günlük cezaevi deneyimi 30 Temmuz 2019’da hakkında açılan davanın ilk celsesinde, herhangi bir yurtdışı yasağı konulmadan tahliye edilmesiyle sonuçlandı. Bunun üzerine 2019 eylülünde Balıkesir Valiliği’ne yaptığı pasaport başvurusu beraat etmesi durumunda yeniden inceleneceği belirtilerek fiilen reddedildi. Bu hukuksuzluğa karşı avukatı Meriç Eyüboğlu’yla birlikte Balıkesir 2. İdare Mahkemesi’nde yürütmeyi durdurma davası açtı. 

Tutuklanmasına neden olan davanın 15 Kasım 2019 tarihindeki 2. celsesinde suçlama maddesi terör örgütü propagandası olarak değiştirildi. Davanın 24 Ocak 2020’deki 3. celsesinde beraat etti. Gerekçeli kararın açıklanmasının ardından savcı karara itiraz etti. Böylece, beraatin kesinleşmemiş olması sağlandı. Ardından Bursa Bölge Mahkemesi 2. Ceza Dairesi’nin sorumluluğunda istinaf süreci başladı. Şubat ayı avukat itiraz dilekçesini de içeren çeşitli belgelerin karşılıklı iletilmesiyle geçti. Mart ayında Corona geldi, o gün bugündür de gitmedi. İstinaf mahkemesi duruşma olmakzsızın dosya üzerinden karar verebilecekken sessizliğe gömüldü. İdari mahkemedeki davaysa işleyişi ağırlaştırmaktan başka bir işlevi olmayan ara kararlarla herhangi bir somut sonuca varmadan ağır aksak devam etti. 

Duruşmaları çeşitli uluslararası kurum ve kuruluşlar, mesleki dernekler, bilim insanlarının hak örgütleri izledi. Altınel’in üniversitesi, Fransa’nın tüm üniversite rektörlerinin oluşturduğu Conférence des Présidents d’Université1 (CPU), Fransa Matematik Derneği (SMF), Amerikan Matematik Derneği (AMS), Committee of Concerned Scientists2 (CCS) bu gözlemciler arasında yer aldı. Altınel’in beraatini adaletin doğal bir tecellisi olarak gören bu kurum ve kuruluşlar savcının itirazı ve bunu izleyen istinaf sürecinin uzaması, Altınel’in anayasal hakkı olan çalışma ve seyahat özgürlüğünün ihlal edilmesi için hukuki bir kılıf olarak kullanılması karşısında şaşkınlık ve tepkilerini gizlemediler. Mayıs ayından itibaren istinaf mahkemesine mektuplar3 göndermeye başladılar. Bu mektuplarda ortak tema Altınel’in herhangi bir suç işlememiş ve beraat etmişken akademisyenlik mesleğini yapmaktan alıkonulması oldu4.

Tuna Altınel Türkiye’deki birçok insan hakları savunucusu, akademisyen ve aktiviste dayatılan bir hak ihlali sürecinin içine hapsedilmiştir. Beraat etmiş olmasına ragmen davaya ilişkin hiçbir neden-sonuç ilişkisi içermeyen bir itirazla davası istinafa taşınarak beraatinin kesinleşmesinin önüne geçilmiştir. Bu belirsizlik pasaport başvurularına olumlu yanıt vermeyi geciktirmek için kullanılmakta, hukuki yollardan tıkanıklığı açma girişimleri dosyaların mahkemeler ve devlet daireleri arasında gidip geldiği bir kısır döngü içinde boğulmaya çalışılmaktadır. Türkiye’de sıkça görüldüğü üzere, adil yargılanma hakkına saygı duyuluyormuş görüntüsü altında Altınel’in anayasal hakları olan çalışma ve seyahat özgürlükleri ihlal edilmektedir. 

CPU, Üniversite Rektörleri Birliği: Fransa’nın üniversite ve dengi okullarının yöneticileri ve rektörlerinin oluşturduğu bu kurum yükseköğrenim ve araştırma yaşamının her alanına müdahale eder ve bilimsel yaşamı yönlendirme gücüne sahip öneriler getirir. http://www.cpu.fr/

CCS, Duyarlı Bilim İnsanları Komitesi: ABD’de kurulmuş olan ve her alandan bilim insanlarını bir araya getiren bu komite 1972 yılından beri etkin biçimde bilim insanlarının uğradığı hak ihallerine dikkat çekmek için çalışmaktadır. https://concernedscientists.org/ 

3 CPU’nün mektubu için http://www.cpu.fr/actualite/courrier-au-tribunal-regional-de-bursa/
CCS’in mektubu ve türkçe çevirisi için https://concernedscientists.org/2020/05/french-professor-acquitted-and-released- from-iranian-prison-passport-still-not-restored/
Fransa Matematik Derneği’nin mektubu için https://smf.emath.fr/actualites-smf/040620-lettre-aux-juges-de-la-cour- dappel-apres-arrestation-de-tuna-altinel
Amerikan Matematik Derneği’nin mektubu için http://www.ams.org/images/AltinelTurkish.EnglishVersion05-22-20.pdf

4 Altınel’in çalıştığı Lyon 1 Üniversitesi rektörünün imzasıyla yollanan mektuptan bir bölümde şöyle deniyor: 

“Lyon 1 Üniversitesi olarak hatırlatmak isteriz ki: Tuna Altınel bir yıldan uzun bir süre önce tutuklanışından bu yana Türkiye’de kalmak zorunda bırakılmaktadır ve pasaportuna el konmuş olmasından dolayı Claude-Bernard Lyon 1 Üniversitesi’nde öğretim üyesi ve araştırmacı olarak görevlerini yerine getirememektedir. Halbuki, Tuna Altınel Fransız hukukuna göre hiçbir suç işlemiş değildir ve kendisine isnat edilen fiiller Fransız hukuk sistemine tabidir. Fransız hukuk sisteminde, öğretim üyesi ve araştırmacıların ifade özgürlüğünün anayasaya ile teminat altına alınmış olduğu unutulmamalıdır.” 

Mektubun tam metni için: https://www.univ-lyon1.fr/actualites/la-presidence-de-lyon-1-ecrit-au-tribunal-en-charge-de- l-affaire-tuna-altinel-1062200.kjsp#.XuivJufgrIW
Mektubun türkçe çevirisi için https://www.univ-lyon1.fr/medias/fichier/2020-05-26-sayin-bursa-istinaf-mahkemesi- hakimlerine_1591219675200-pdf?ID_FICHE=84076 

Queer Cinsellik, Emek ve Ulus-Peter Drucker

LGBTİ+ Onur Haftası vesilesiyle Peter Drucker’ın 2017 yılında Kaos GL tarafından Ankara’da düzenlenen Homofobi ve Transfobi Karşıtı Uluslararası Toplantı’daki konuşmasını tekrar yayınlıyoruz.

“Uluslararası Homofobi ve Transfobi Karşıtı Gün”,  2005 yılından beri her yıl 17 Mayıs’ta çeşitli etkinlikler aracılığıyla dünyada LGBTİ’lere yönelik ayrımcı uygulamalara dikkat çekmeyi, LGBTİ haklarını iyileştirmeyi hedefliyor. Gün için 17 Mayıs tarihinin belirlenmesiyse Dünya Sağlık Örgütü’nün 1990 yılında eşcinselliği hastalık sınıflandırmasından çıkarttığı gün olmasından kaynaklanıyor. Eşcinselliğin hastalık olup olmadığı kararı bir kurumun tekelinde olmasa da sistem içinde bir kazanım olması açısından 17 Mayıs’ın sembolik bir anlamı bulunmakta. Türkiye’de de Kaos GL tarafından 2006 yılından beri her yıl 17 Mayıs haftasında “Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşma” başlığı altında çeşitli etkinlikler düzenleniyor. Bu yıl on ikincisi düzenlenen buluşmalarda bugüne kadar, “queer pedagoji; sporda homofobik, etnik ve cinsiyetçi ayrımcılık; LGBTİ mültecilerin sorunları; LGBTİ bireylere yönelik insan hakları ihlalleri; arzu politikaları; sosyal hizmetler; medyada temsil” vb. konular ele alındı. Türkiye’den pek çok araştırmacı, insan hakları savunucusu, örgüt yanında buluşmanın yurtdışından gelen konuşmacıları da alandaki tartışmaların ufkunun genişlemesine katkı sağladı. Buluşmanın bu yılki teması “Emeğin Queer Politikası” olurken katılımcılar yine alanın önemli isimlerinden sosyalist, gey aktivist ve yazar Peter Drucker ile International Socialist Review editörü ve aynı zamanda Türkçe’ye de çevrilen “Cinsellik ve Sosyalizm” kitabının yazarı olan Sherry Wolf oldu. Peter Drucker geçtiğimiz yıllarda da Yeniyol’un davetlisi olarak İstanbul’da bulunmuştu. Ankara’daki oturumda emek konusuna da değinilmekle birlikte konuşmacıların sosyalist kimliğinin daha baskın olmasından ötürü konuşmalar daha çok sosyalizm içinde LGBTİ varoluşu ekseninde ilerledi. Dile getirilen savunulardan biri sosyalizm içinde LGBTİ mücadelesini güçlendirmek ama bunun yanında LGBTİ hareketi de solla, sosyalizmle barıştırmak gerektiğiydi. Oturumun kolaylaştırıcılığını üstlenen Mutlucan Şahan, ilk konuşmacı Sherry Wolf’un ardından kendisine katıldığını belirtirken şunları söyledi: “İşçi sınıfı, kendi sınıf sorunlarının ötesinde bütün insanlığın sorunlarını önüne koymazsa gerçekten politik bir aktör haline gelemez. Bugün de LGBTİ mücadelesini de, cinsel özgürleşmeyi de kendi insanlık projesinin bir parçası haline getirmeyen, böyle bir öneri sunmayan herhangi bir sosyalist hareketin, bir işçi sınıfı mücadelesinin gerçekten dünyayı değiştirebileceğini düşünmek zor.” Toplantının ilgi çekici yanlarından biri de, dinleyiciler arasında sendikalı pek çok kişi olmasına ve toplantının bir sendika merkezinde gerçekleştirilmesine karşın, sendikaların kurumsal düzeyde bir katılım sağlamamasıydı. Düzenleyicilerden, sendikaların özellikle tek tek davet edilmediğini ama başka bir toplantı vesilesiyle kendilerine sözlü olarak haber verildiği bilgisini aldık. Türkiye’de yirmi küsur yıldır varlık gösteren bir hareketin, emek eksenli bir etkinliğinin bu kadar görünmez olması sendika cephesinde biz üyelerin de sendika yöneticilerinin de daha yapacak çok şeyi olduğunu gösteriyor.
 
Aşağıda Dördüncü Enternasyonal üyesi Peter Drucker’ın konuşmasının tam metnini bulabilirsiniz.

Beni davet ettiğiniz için teşekkür ederim. Burada olmak bir onur. Türk halkıyla, özellikle Türk LGBTİQ bireylerin bu zor zamanlarında, sizlerle dayanışma içinde bulunma şansı elde ettiğim için de memnunum. Söyleyeceklerimin karşı karşıya geldiğiniz büyük zorluklarla mücadelenizde yardımcı olmasını umuyorum.
 
Buraya 24 yıl boyunca Batı Avrupa’da yaşamış biri olarak geliyorum. Aynı zamanda LGBTİQ hareketinin enternasyonalist bir hareket olması gerektiğine inanıyorum. Farklı ülkelerde durumlarımız birbirinden çok farklı, ama inanıyorum ki kaderlerimiz birbiriyle bağlantılı. Uluslararası dayanışma hayati bir mesele; ve benim için, uluslararası dayanışma, queer bireyler ve dünya genelindeki tüm çalışanlar arasındaki bir kimliklendirme üzerine, uluslararası emek hareketiyle ortak bir kimliklendirme üzerine kurulu.
 
Tarihin bu döneminde queer ve emek mücadelelerini bir araya getirmek, özellikle Batı Avrupa’da kolay ya da kendiliğinden olan bir şey değil. 20. yüzyılın son on yılıyla 21. yüzyılın ilk yılları, özellikle pek çok Avrupa ülkesinde LGBTİ bireyler için, yasal ve sosyal olarak tanınma ve haklar bakımından gelişme yıllarıydı. Bunlar aynı zamanda, küresel emek hareketini zayıflatan, küresel neoliberal düzenin zirve yaptığı yıllardı. Eşcinsel erkekler ile kapitalist öznellik arasında -lezbiyenlerle daha az, trans ve interseksüel bireyler ile daha da az olmak üzere- bir ilişki var gibiydi. Eşcinsel erkeklerin satın aldıkları şeyler ile takıldığımız işletmeler, topluluk duygumuzun büyük bir kısmını oluşturdu. Bu sebeple, örneğin, queer teorisyen Michael Warner, “şehirli eşcinsel erkekler buram buram emtia kokuyor” diye yazmıştır. Aynı zamanda LGBTİQ bireylerin emek hareketinden ayrışması söz konusu olmuştur ki pek çok kadın ve queer de bu hareket tarafından geleneksel olarak marjinalleştirildiklerini algılamıştır. Dürüst olmak gerekirse bu algı gerçeğe dayanmaktaydı. Son yıllarda pek çok ülkede gelişme kaydedilmesine rağmen ana akım emek hareketinde başından beri ve hala bolca cinsiyetçilik ve heteronormativite bulunmakta.
 
2008’de ekonomik krizin patlak vermesi neoliberalizmi sarsıp tahrif etmişti. Bir iki yıl, birkaç ay boyunca pek çok ülkede, hatta ana akım medyada, küresel kapitalizm ve zayıf yönleri üzerine bazı araştırma soruları sormak mümkün olmuştu; ve geçerli sebepleri vardı.
 
Neoliberalizm ile ilgili iki şeyi vurgulamak önemlidir. (1) Neoliberalizm, dünyadaki hemen hemen her hükümet tarafından tesadüfen kabul edilen bir dizi politika değildir. 1970’lerin başında başlayan kârlılığın krizinden kökenlenmişti ve kârlılığın yeniden tesis edilmesine yönelik o krize bir yanıttı ve hâlâ da öyledir. Bu anlamda, neoliberalizm hakkında ciddi bir biçimde konuşmak, kapitalizmden söz etmeyi gerektirmektedir. (2) Neoliberalizm, hayati olan en az bir konuda başarısız olmuştur: Neoliberal politikalar, temel kapitalist ülkelerde 1950’ler ve 1960’larda hakim gelen büyüme ve birikim oranlarını geri getirememiştir. Aynı zamanda bazı gelişmekte olan ekonomilerde (BRICS ve Türkiye gibi diğer bazı ülkelerde) bir süreliğine gözlenen yüksek büyüme oranlarını sürdürebilme yetisine sahip olduklarını da kanıtlayamamışlardır. Tam tersine, neoliberalizm, başta ABD ve Batı Avrupa’da, birkaç yıl gecikmeli olarak da dünyanın geri kalanında ortaya çıkan 2007-2008 krizinin kökeninde yer almıştır.
 
2008’deki krizin patlak vermesi, queer solu da dahil, sol için umut veren bir an gibi görünüyordu. Kriz öncesinde, ana akım lezbiyen/gey hareketi, en müreffeh ve saygın lezbiyen/gey bireylere evlenme, evlat edinme ve orta sınıf kariyer sahibi olma izni vermek suretiyle onları neoliberal toplumlara entegre etme görevine soyunmuştu. Kriz, bunun da ötesine giderek, emek ve solla ittifak etmek suretiyle queer kurtuluşu için bir gündemin derinleştirilmesi imkânını artırdı. Bu, 21. yüzyılın en umut verici queer girişimlerini inşa etmek anlamına gelebilirdi. HIV ve AIDS’le yaşayan insanlara tedavi sağlama mücadelesinde sadece Güney Afrika hükümetini değil, Dünya Ticaret Örgütünü bile zorlayıp başarıya ulaşan Güney Afrika’daki Tedavi Eylem Kampanyası gibi. Queer evsizler için konutlandırma mücadelesi veren, New York’ta Ekonomik Adalet için Queerler gibi. Trans ve interseks bireyler ile toplumsal cinsiyet queerlerinin yükseliş hareketleri gibi.
 
Ne yazık ki, bu umut dönemi fazla uzun sürmedi. Ekonomik başarısızlıklarına rağmen, neoliberalizmin diğer yönlerden başarılı olduğu ortadaydı. Örneğin, daha iyi ücret alan işçilerle kötü ücretli işçileri; kalıcı sözleşmeli işçilerle de güvencesiz sözleşmelere sahip olan ya da kayıt dışı sektörde çalışan işçileri birbirine düşürerek ayrıştırma konusunda. Dahası, küresel neoliberal ekonomik yeniden yapılanma, farklı bölgeler ve kıtalardaki emekçi sınıfları birbirleriyle doğrudan rekabete sokarak, emek örgütlenmesinin temel birimlerini zayıflattı, uluslararası emek dayanışmasının ve emekçilerin sınıf kimliği bilincinin zayıflamasına neden oldu. Bunun sonucu olarak da, emek hareketi ve emek hareketine dayalı siyasal güçler, neoliberal politikalara meydan okumak ve kapitalizmi daha genel bir çerçevede zorlamak için krizden faydalanma konusunda yetersiz durumdadırlar.
 
Yine de, neoliberal politikalar büyük ölçüde gözden düşüyor ve neoliberal politikaları uygulayan merkez sağ ve merkez sol partileri de aynı durumdalar. Dolayısıyla bu politikalar ve partiler giderek artan bir saldırıyla karşı karşıya kaldı. Ancak saldırılar emekten ya da radikal soldan değil, artarak milliyetçi ve popülist sağdan geliyor. LGBTİQ topluluklarına yönelik sonuçları ise değişken olmakta. Kuzey ülkelerinde sağ, Jasbir Puar’ın tarif ettiği homomilliyetçilik (LGBTİ haklarının emperyal ulusun hizmetinde araçsallaştırılması) ile heteroseksizmin daha geleneksel sağ kanat biçimleri arasında bölünmüş durumda. Bunu, Birleşik Devletler’de Trump’ın, Fransa’da Le Pen’in ve yaşadığım ülke olan Hollanda’nın en sağının çelişkili cinsel politikalarında görmekteyiz. Öte yandan, Güney ülkelerinde sağ, çoğunlukla dinle ilişkisi olan tehdit altındaki ulusal kültürleri savunmak adına sıklıkla LGBTİ’ye saldırmakta.
 
Küresel Kuzey’den gelen biri olarak, heteronormativitenin sadece küresel Güney’in bir sorunu olmadığını söylemenin benim için önemli olduğunu düşünüyorum. Yaşadığım yer olan Hollanda’da, bugünün toplumundaki aşırı sağ ve gerici güçler, LGBTİ karşıtı tutumlarından dolayı göçmenleri suçlamaktalar. Göçmen karşıtı ırkçılıklarını özellikle İslam eleştirisi olarak gizlemekteler. Farklı ülkelerdeki sağcılar LGBTİQ’lara yönelik az ya da çok düzeyde gerici tutuma sahip olabilirler. Bunlar, Trump gibi sadece evlilik eşitliğini ortadan kaldırmayı istediğini söyleyenlerden, eşcinselliği, insanları yüksek binaların tepesinden aşağı atarak cezalandıran DAEŞ’e kadar uzanan bir yelpazede yer almaktalar. Ancak açıkçası, geniş bir tarihsel perspektiften bakıldığında, Hıristiyanlık ya da Yahudilik adına vaaz edilen cinsel baskıcı ideolojiler, İslam adına vaaz edilen sağ kanat ideolojilerinden evla değiller. Bütün büyük tek tanrılı dinlerin geleneksel olarak, erkek egemen bir ailenin kalıcılığına dayanan bir cinsellik görüşü mevcut. Cinsel kurtuluş, herhangi bir dinin eleştirilmesinden gelmeyecektir. Bu, kamu politikalarının herhangi bir dine dayandırılmaması gerektiğini ısrarla vurgulayan laik demokratik bir siyaset için savaşmayı gerektirmektedir. LGBTİQ bireyler için bu, hayati önem taşımaktadır; bir ölüm kalım meselesi anlamına gelebilmektedir.
 
Küresel sağ kanat saldırısı LGBTİ topluluklarının önüne yeni zorluklar çıkarıyor. Bu durum, queerin hem emek hem de ulusla ilişkisini yeniden gözden geçirme ihtiyacını ortaya koyuyor. Modern sosyalist hareketin yapıtaşı olan bir belgede, Karl Marx ve Friedrich Engels, ulus meselesine gayet kompleks ve diyalektik bir tutumla yaklaşmıştır. Konuyla ilgili en meşhur ifadeleri “işçilerin vatanı yoktur” şeklindedir. Fakat aynı belgede geçen aynı pasajda “Proletarya … ulusa önderlik eden sınıf durumuna gelmek, kendini ulusun kendisi kılmak zorunda olduğu ölçüde, kendisi de  ulusaldır” demiş, “insanın insan tarafından sömürüsü ortadan kaldırıldığı ölçüde, bir ulusun başka bir ulus tarafından sömürüsünün de ortadan kaldırılmış olacağı” sonucuna varmışlardır.
 
Bu, nüanslı ve karmaşık bir pasaj. Hem ulusal egemenliğin yabancı sermayenin tahakkümüne karşı savunusu için, hem de kapitalist ulusun kendine tabi kılma eğiliminde olduğu işçiler, azınlıklar ve hatta kadınlar ile queerlerin savunusu için bir temel oluşturuyor.
 
Mümkünse, bunu Türkiye’yi örnek vererek birkaç kelimeyle göstermek isterim. Hepinizin bildiği üzere, bugün bir araya geldiğimiz şehir, Osmanlı imparatorluğunu bölme ve boyunduruk altına alma amacı güden Batı Avrupa’nın emperyal teşebbüsüne karşı Türk ulusal direnişinin başkenti olarak çağdaş tarihini başlatmıştır. O yılların enternasyonal sosyalist hareketin en radikal kanadı, söz konusu emperyal teşebbüse karşı Türk devrimini desteklemiştir. Batı Avrupa’dan gelen birisi olduğumu yineleyerek, şunu söylemeyi önemli görmekteyim ki, bugün hala queerlerin, emekçilerin ve ilericilerin, eski emperyal küstahlığı anımsatan tutumlara karşı Batı Avrupa’da Türkiye’yi savunması gerekmektedir. Örneğin bugün, daha düşük yaşam standartlarıyla yaşayan on milyonlarca Müslümanın Avrupa Birliği’ne entegre edilmesi girişimine daima karşı çıkmış olan Batı Avrupalı ​​sağcılar, Türkiye’deki baskı ortamını başından beri haklı olduklarının bir kanıtı olarak göstermekteler. Zenginlerin milliyetçiliği ile yoksulların milliyetçiliği arasındaki çatışmada, enternasyonalistlerin zenginlerin milliyetçiliğini açıkça reddetmesi gerekmektedir. Demokrasi ve insan hakları savunumuzun, Batı Avrupa sağcılarının ikiyüzlü söylemiyle hiçbir ortak noktası olmadığının da altını çizmemiz gereklidir.
 
Aynı zamanda, ulusal egemenliği ve itibarı savunmak hiçbir şekilde belli bir ulusal projenin sınırlamalarını kabul etmek anlamına gelmemektedir. Örneğin bana göre, Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’ne geçişin cinsel özgürleşme adına bir kazanç olduğu konusu net değildir. Elbette Osmanlı tipi toplumsal cinsiyet düzeni kesinlikle ataerkil bir nitelikteydi ve cumhuriyet, kadınların kendi bağımsızlıklarını elde etmelerine yönelik tam bir feminist bakış açısını reddetse bile, kadınlara birtakım kazançlar sağlamıştır. Fakat cumhuriyet, Batı Avrupa modellerini cinsel mevzuatına yedirirken, cinsel çeşitlilik konusunda bazı yönlerden, en azından erkekler arasında, imparatorluğa göre daha az tolerans göstermiş olabilir. Kendisini etnik açıdan homojen bir devlet olarak tanımlarken, cumhuriyet, dilsel ve kültürel çeşitliliğe karşı daha az toleranslı olduğunu da kanıtlamıştır. Cinsel azınlıklar ve ulusal azınlıklar, kendisini etnik temelde değil, evrensel, toplumsal, insani değerler temelinde tanımlayan bir cumhuriyet uğruna savaşmada doğal müttefikler olmalıdırlar; ve bana göre, söz konusu evrensel değerlerin savunulabilmesi için en iyi temel ve en güçlü çimentoyu sağlayan şey- kendisini meydana getirenlerin cinsel, kültürel ve insani çeşitliliğine tam anlamıyla kucak açabiliyorsa- emek hareketinin ve sosyalist hareketin ta kendisidir.
 
Savunduğum şey ikili bir gündem: bir taraftan emeği ve sosyalizmi queerleştirmek; diğer taraftan da queerler arasında sınıf siyaseti ve sosyalizmi yeniden canlandırmak. Bunun, ulus ile yeni bir queer ilişkisi kurulmasını ve yeni bir queer enternasyonalizmini mümkün kılacağına inanıyorum.
 
Teşekkür ederim.

Çeviren: Can Güler

(Bu yazı Yeniyol’un Mayıs-Haziran 2017 tarihli 22. sayısında yayınlanmıştır)

Hindistan: “ABD’dekinden Beter Bir Irkçılık” – Arundhati Roy ile Söyleşi

Dalit Camera: Bizler Hindistan’da ABD’deki hareketi nasıl destekliyoruz ve Hindistan’da eylem yapan insanlarla dayanışmak isteyenler ne yapmalı?

Arundhati Roy: Bu hareketi desteklemenin en iyi yolunun öncelikle nereden geldiğini anlamaktan geçtiğini düşünüyorum. Yani köleliğin, ırkçılığın, başarıları ve mağlubiyetleriyle yurttaşlık hakları hareketinin tarihini anlamak. Kuzey Amerika’da Afrikalı-Amerikalıların “demokrasi” çerçevesinde nasıl haklarından mahrum bırakıldığını, hapse tıkıldığını, şiddet gördüğünü, tüm bu baskıların kaba ve daha incelikli hallerini kavramak lazım. Kültürler ve topluluklar ötesi bu büyük öfke hareketini ancak kendi değerlerimize ve edimlerimize belirli bir dürüstlük derecesiyle yaklaşırsak destekleyebiliriz. Biz de herhangi bir kardeşlik duygusu, dayanışma duygusundan yoksun, bir hayli hastalıklı bir toplumda yaşıyoruz çünkü…

DC: ABD’deki Ku Klux Klan’ın ve Hindistan’daki Hindu kastının ideolojileri ile pratikleri arasında bir benzerlik görüyor musunuz?

Elbette ki benzerlikler mevcut. Fark şu ki Ku Klux Klan cinayetlerini gerçekleştirirken biraz farklı bir tiyatro anlayışına sahipti. Tıpkı bugünkü RSS (aşırı sağcı Milli Gönüllü Örgütü) gibi Klan da vakti zamanında ABD’deki en etkili örgütlerden biriydi. Üyeleri, polis ve yargı erki dahil olmak üzere tüm kamu kurumlarına sızmıştı. Klan’ın cinayetleri yalnızca birer cinayet değil, terörü yaymayı ve ders vermeyi amaçlayan ritüel performanslarıydı. Bu KKK tarafından Siyahların linç edilmesi kadar Hindu faşistleri tarafından Müslümanların ve Dalitlerin linç edilmesi için de geçerli. Derek Chauvin adlı polis George Floyd’u büyük bir teatral duyguyla öldürdü. Bir eli cebinde, dizi de Floyd’un ensesindeydi. Kendisine yardımcı olanlar vardı. Nöbet tutan başka polisler vardı. Kendisini izleyenler vardı. Kameraya çekildiğini biliyordu. Ve yine de yaptı. Çünkü bir korumaya sahip olduğunu ve cezalandırılmayacağını düşünüyordu. Bugün beyaz üstünlükçülerin de Hindu üstünlükçülerin de yüksek mevkilerde bulunan (kibarca ifade edelim) sempatizanları var. 

DC: Hintliler Siyahları nasıl görüyorlar ve biz Hintliler olarak hangi stereotiplere sahibiz?

Açık renkli tenlere yönelik takıntıya baksanız yeter. Bizdeki en mide bulandırıcı şey bu bence. Bollywood filmlerine baktığınızda Hindistan’ın bir beyazlar ülkesi olduğunu düşünürsünüz. Hintlilerin Siyahlara yönelik ırkçılığı neredeyse beyazlarınkinden beter. 2014’te Aam Aadmi partisinin Delhi seçimlerinde büyük bir zafer elde etmesinin ardından Adalet Bakanı Somnath Bharti Kongolu ve Ugandalı bir kadın topluluğuna karşı bir gece yarısı baskını düzenlettirdi bir grup adama ve bu kadınlar da “ahlaka ve yasaya aykırı faaliyet”leri yüzünden fiziksel şiddete uğradı ve aşağılandı. 2017’de uyuşturucu satışıyla suçlanan bir grup Afrikalı öğrenci Büyük NOIDA’da bir ırkçı kitle tarafından saldırıya uğrayıp dövüldü. Hindistan’da ırkçılık hem yaygın hem de çok çeşitli. 

DC: Siyahlar neden Hindistan’ın tasavvurunda ve dolayısıyla medyada ve eğlence endüstrisinde her daim uyuşturucu satıcısı, vahşi ve yamyam olarak stereotipleştiriliyor?

Çünkü ırkçı bir kültürüz. Geçtiğimiz yıl Malayalam dilinde bir film izledim, Abrahaminde Santhathikal(Ibrahim’in Çocukları) adında. Aptal cani kötülerin hepsi Afrikalı Siyahlardı ve Malayali halkından gelen süper-kahraman tarafından yok ediliyorlardı. Hikâyenin geçtiği Kerala’da Afrikalı topluluğu yok, ama yönetmen kurguda onları ithal etmiş ki bu ırkçılık meydana gelebilsin! Bu bir devlet vahşeti değil. Bunu yapan toplum; insanlar, sanatçılar, yönetmenler, oyuncular, yazarlar. Kuzey Hintliler tarafından ten renklerinin koyuluğundan dolayı alay edilen Güney Hintliler, aynı sebeple Afrikalıları aşağılıyorlar. Bu dipsiz bir kuyuya düşmek gibi. 

DC: ABD’deki protestolarda Gandhi heykeli de tahrip edildi, bunu nedeni ne olabilir sizce?

Bunu bilmek zor. Aldığımız yeni bilgilere göre heykel tahrip edilmiş ve üzerine yazılama yapılmış. Ama fotoğraflarda heykelin üzeri örtülmüş durumda, dolayısıyla üzerine ne yazıldığı görülmüyor. Bu Gana’da ve başka ülkelerde olduğu gibi, Gandhi’nin Güney Afrika’da geçirdiği süre boyunca Siyah Afrikalılara karşı yaptığı ırkçı yorumları ve Hindistan’daki kast sistemine ilişkin tutumunu bilen kişiler tarafından heykellerinin tahrip edilmesi vakalarından biri mi? Yoksa Hindistan Başbakanı’ndan ve onun Trump’a karşı o büyük sevgi gösterilerinden duyduğu tiksintiyi ifade etmek isteyen insanlar tarafından mı yapıldı? Ayrıca birçok göstericinin şiddet içermeyen sivil itaatsizlik taktiklerinde Gandhi’yi bir ilham kaynağı, bir hoca ve bir mentor olarak gördüğüne dair tweetler attığı doğrudur. Sonuç olarak Gandhi bu sokaklarda birçok biçim altında var oluyor.  

DC: Peki Hindistan’da kapanmanın ve başka olağanüstü uygulamaların Covid-19 ile mücadele etmek için yerinde olduğunu düşünüyor musun?

Hindistan’da ilk Covid-19 vakası 30 Ocak’ta açıklandı. DSÖ’nün 11 Mart’ta bunun bir pandemi olduğu ilanının ardından bile Sağlık Bakanı ortada bir acil sağlık durumu olmadığını açıklıyordu. Uluslararası havaalanlarını kapatmaları ve yurtdışından gelen yolcuları karantinaya almaları gerekirken bunu yapmadılar. Muhtemelen çünkü o zaman Trump geliyordu, şubatın son haftası. Binlerce insan ABD’den Mumbai ve Ahmedabad’a uçtu Namaste Trump etkinliğine katılmak için, ülke içinden de yüzbinlerce insan katıldı. Şimdi bakıyoruz bu iki kentte Coronavirüs yayılmış durumda. Bu bir tesadüf olabilir mi? Bu “uçan sınıflar”dan, yani tepeden başlamak yerine hükümet beklemeyi tercih etti. Ve bunun bedelini işçi sınıfı ödedi. Bu topyekûn planlama eksikliği insanlığa karşı bir suça yok açtı. Hindistan’da yalnızca seçkinler fiziksel mesafeye uyabilirdi. Yoksullar fiziksel olarak sıkıştırılmış durumdaydı. Teneke mahallelerde, minnacık evlerde, yasal olmayan kolonilerde. Binlerce insan karantina kamplarında zorla tutulduktan sonra serbest bırakıldı ve otobüsler ve trenlerde sıkışmış halde evlerine dönerken virüsü yanlarında taşıdılar. Seçimleri kazanmak için hayli kurnaz olan Başbakan’ın yönettiği ülkeye dair herhangi bir fikri olmadığını gösterdi tüm bunlar. Bir uzman görüşü almaya dönük en ufak teşebbüs yok, ne büyük bir gurur! 1,38 milyar insan, dört saat öncesinde haber verilerek kapatıldı.

Tüm bu kapatma boyunca, vaka sayısı ciddi ölçüde arttı. Grafikler sarp birer kayalık yamacı andırmaya başladıktan -200 binden fazla vaka var- ve ekonomi tümüyle çöktükten sonra kapatılmaya son verdiler. Çok şükür hastaların büyük bir çoğunluğu semptom göstermiyor ve ölü sayısı ABD ve Avrupa’dan çok daha düşük -eğer rakamlara güvenebilirsek tabii. Fakat milyonlar işsiz. Açlık yerleşiyor. İnsanların geri döndüğü o kasabalarda ne yaşanıyor? Kastçılık, feodalizm, cinsiyetçilik… korku, umutsuzluk ve talep anlarında insanlar nasıl idare edecek tüm bunları?

Fakat Modi hala Rafale tipi savaş uçakları satın almak ve Delhi’nin merkezi görünümünü yeniden tasarlamak için yüz milyonlar harcamak istiyor. Bu arada felaketin yönetimini, kapanma kararını alırken hiçbir şekilde danışmadığı eyaletlerin yönetimlerine bırakacak, fakat her halükârda kaosun sorumlusu kendisi olacaktır. 

Çeviri: U. Aydın 

Orijinal Kaynak: Dalit Camera (8 Haziran 2020)

Kısaltılmış versiyon: Montly Review ve alter.quebec (Fransızca)

Kapitalizm ve Gey Kimlik – John D’Emilio

LGBTİ+ Onur Haftası vesilesiyle John D’Emilio’nun daha önce yeniyol1.org sitesinde yayınlanmış olan 1983 tarihli bu klasik metnini tekrar yayınlıyoruz.

Geyler ve lezbiyenler için 1970’ler büyük kazanım yıllarıydı. Gey ve kadın özgürleşmesi hareketleri cinsel manada ülkenin manzarasını değiştirdi. Yüz binlerce gey ve lezbiyen açıldı ve açıkça hemcinslerini çekici bulduklarını duyurdu. Eyaletlerin yarısında sodomi yasalarının kaldırılmasını; lezbiyenlerin ve geylerin kamu istihdamından dışlanmasının kısmen azaltılmasını; birkaç düzine şehirde sivil hakların korunmasını; eşcinsel haklarının Demokrat Parti’nin programına dâhil edilmesini ve eşcinselliğin psikiyatrların kullandığı akıl hastalıkları listesinden çıkarılmasını başardık.

Büyük şehirlerde eşcinsel alt kültür büyüyerek gözle görülür hale geldi ve lezbiyen feministler özgürleştirici gelecek tasavvurunu gerçekleştirmek üzere alternatif kültür ve örgütlerin kuruluşuna öncülük ettiler.
Ancak 1980’lerde sağ kanadın etkili yükselişiyle, lezbiyenler ve geyler gelecek günleri temkinle karşıladılar. Geçmiş birkaç yılın yarattığı göreceli özgürlük ortamı ve kazanımlar kalıcı olmak için fazla yeniydi ve uzun soluklu olmayacak kadar da zayıf görünüyordu. Lezbiyen ve gey camianın bazı kesimlerinde felaket senaryoları yayılıyordu; sağın yegâne hedefinin “cinsel sapıklar” olduğu McCarthy Amerika’sı ve eşcinsellerin toplama kamplarına gönderildiği Nazi Almanya’sı ile kurulan benzerlikler ortalığı sarmıştı. Hemen her yerde kazanımlarımızın korunması ve daha da ileriye taşınması adına yeni taktiklerin gerekliliği hissediliyordu.
Bana öyle geliyor ki, yeni ve çok daha titiz bir gey tarih kuramı bu politik kaygının bir parçası olmalıdır. Gey özgürleşmesi 1960’ların sonunda henüz yeni filizlendiğinde, geyler ve lezbiyenler amaçlarını ve taktiklerini şekillendirmekte kullanabilecekleri tarihten yoksundular. Takip eden yıllarda, tarihimizin bilgisinden yoksun bir hareketin inşasında, biz de bir efsaneler bütünü icat ettik. Bu efsanevi tarih, zaman içinde geriye dönüp okuduğumuz kişisel deneyimlerden yararlanıyordu. Örneğin pek çok lezbiyen ve gey 1960’larda hemcinslerine olan arzularını ilk kez keşfettikleri zaman ne hissettiklerini anlamak ve adlandırmak imkânından yoksun, diğerlerinden habersiz ve yalnızdılar. Bu yüzden şimdi olduğu gibi geçmişte de susup saklanmanın, görünür olmamanın ve yalnızlığın gey yaşamının tipik özellikleri olduğu bir efsanevi geçmiş inşa ettik. Ayrıca maruz kaldığımız çok sayıda baskıcı düzenleme, kamusal uygulama ve kültürel inançtan ötürü fena halde karanlık bir geçmiş tasviri yarattık; buna göre gey özgürleşmesine kadar lezbiyenler ve geyler her daim ayrım gözetmeyen sistematik ve korkunç bir zulmün kurbanıydılar.
Bu efsaneler politik perspektifimizi sınırladı. Örneğin efsanelere olan bu inanç, bir taktik olarak açılmaya –sanki Amerika’daki her gey ve lezbiyen açılmış olsaydı, eşcinseller üzerindeki baskı ve zulüm de sona erecekti– körü körüne bağlanmamıza, homofobi ve heteroseksizmi yeniden üreten kurumsallaşmış uygulamaları görmezden gelmemize neden oldu. Zaman zaman da, özellikle de şu anki gibi zamanlarda, çaresi bulunmayacak bir umutsuzluk yaydı. Peki bizler, eşcinseller üzerindeki böylesine yaygın ve değişmez baskıyı nasıl teşhir edebiliriz?
Gey özgürlük hareketi içinde hemen her yerde kabul gören bir diğer tarihsel söylence de “ebedi eşcinsel” inancı. Özetle iddia edilen şuydu: Geyler ve lezbiyenler geçmişte her zaman vardılar ve gelecekte de her zaman olacaklar. Yalnızca şu an değil, tarih boyunca, her toplumda ve her devirde, her yerdeydik. Aslına bakılırsa bu inanç, eşcinsel özgürleşmesinin ilk yıllarında faydalı bir politik işlev de sağladı. Henüz varlığımızın inkâr edildiği veya bizi ruh hastası ya da ucube olarak adlandıran bir ideolojiyle mücadele ettiğimiz 1970’lerin başında “her yerdeyiz” iddiasında bulunmak güç vericiydi. Ancak son yıllarda, bu da en az homofobik tıbbi önermeler kadar bizleri kuşatarak mevcut eylemliliğimize ket vurdu.
Bu yazıda, bu mite karşıt olarak geylerin ve lezbiyenlerin her daim var olmadıklarını, aksine tarihin bir ürünü olarak varoluşlarının belirli bir tarihsel dönemde ortaya çıktığını ileri süreceğim. Ortaya çıkışları kapitalist ilişkilerle ilgilidir; kapitalizmin tarihsel gelişimi –özellikle serbest emek düzeni– yirminci yüzyılın ikinci yarısında çok sayıda kadın ve erkeğe kendilerini gey olarak adlandırma, benzer erkeklerle kadınların oluşturduğu bir topluluğun parçası olarak görme ve bu kimlik temelinde politik olarak örgütlenme imkânı sağlamıştır(1).  Son olarak da, bu tarihsel bakış açısından hareketle çıkarabileceğimiz birkaç politik ders önermek istiyorum.

Peki kapitalizmin serbest emek düzeniyle eşcinsellik arasındaki bağlar nedir? Kapitalizmin kimi özelliklerini gözden geçirerek başlayalım. Kapitalist düzende işçiler iki açıdan “serbesttirler”. İş arama, çalışabilme ve emeğimizi ücret karşılığı satın almak isteyen herhangi birine satma serbestliğine sahibizdir. Ama aynı şekilde emek gücümüz hariç herhangi bir şeyin mülkiyetinden de serbest haldeyizdir. Pek çoğumuz ihtiyacımız olan şeyleri üretecek araçlara ve toprağa sahip değildir, hayatını idame ettirmek için bir ömür çalışmak durumundadır. Başka bir deyişle pozitif anlamda emek gücümüzü satma serbestisine sahip olduğumuz gibi negatif anlamda başka bir alternatiften de azadeyizdir. Bu diyalektik –sömürü ve sınırlı ölçüde özerklik arasındaki daimi etkileşim– kapitalist düzen içinde yaşamış olan herkesin hikâyesini anlatmaktadır.
Sermaye –yani daha çok para için kullanılan para– genişledikçe serbest emek sistemi de genişler. Sermaye ise çeşitli yollarla genişler. Genellikle aynı yerdeki küçük işletmelerin büyük işletmelere dönüşmesiyle ama bununla birlikte, örneğin, kılık kıyafet dikimi, ekmek yapımı gibi yeni üretim alanlarını ele geçirerek genişler. Son olarak, sermaye coğrafi olarak genişler. ABD’de kapitalizm esasen güneyde köleliğin hakim düzen olduğu ve yerli Amerikan halklarının kıtanın batı yarısını işgal ettikleri bir zamanda, kuzeydoğuda kök saldı. On dokuzuncu yüzyıl boyunca sermaye Atlantik’ten Pasifik’e yayıldı ve yirminci yüzyılda ABD sermayesi dünyanın hemen her kısmına nüfuz etti.
Sermayenin genişlemesi ve ücretli emeğin yayılması çekirdek ailenin yapısında ve işleyişinde, aile hayatı ideali ve heteroseksüel ilişkilerin anlamında derin bir dönüşüm yarattı. Kolektif gey yaşamın çehresiyle doğrudan bağlantılı olan değişimler, işte ailedeki bu değişimlerdir.
On yedinci yüzyıl New England’ında beyaz koloniciler, esasen kendi kendine yeten, bağımsız ve ataerkil aile birimlerinden oluşan ve hane halkı ekonomisi etrafında yapılandırılmış köyler inşa ettiler. Erkekler, kadınlar ve çocuklar ailenin erkek reisinin sahip olduğu toprakları işlerdi. Erkekler ve kadınlar arasında bir işbölümü bulunmasına rağmen, aile esasında her bir üyesinin hayatını idame ettirmesinin tümünün işbirliğine bağlı olduğu ve üyeleri arasında karşılıklı bağımlılığın olduğu bir üretim birimiydi. Hane, ham çiftlik ürünlerinin kadınlar tarafından işlenerek günlük tüketilen yiyeceklere, giyeceklere, sabunlara ve mumlara dönüştürüldükleri bir atölye; kadın-koca ve çocukların tükettikleri malları bir arada çalışarak hep birlikte ürettikleri bir yerdi.
On dokuzuncu yüzyıldan itibaren hane içi bu üretim gerileyerek azaldı. Kuzeydoğuda sermaye sahibi tüccarlar meta üretimi ticaretinden biriken parayla yatırım yaptıkça, ücretli emek daha yaygın hale geldi. Erkekler ve kadınlar, kolonyal dönemin kendine fazlasıyla yeter haldeki hane halkı ekonomisinden serbest emeğin kapitalist düzenine doğru geçirildiler. On dokuzuncu yüzyılda kadınlar için ücret karşılığı çalışmak evlilik sonrası nadiren sürse de erkekler için kalıcı bir duruma dönüştü.
Böylece aile artık bağımsız bir üretim birimi olmayan ama buna rağmen üyelerinin karşılıklı bağımlığını koruyan bir hale geldi. Kapitalizm henüz çok fazla genişlemediği ve tüketim mallarının üretimini ele geçirmediği –ya da toplumsallaşmadığı– için gerekli hane içi emeği doğrudan harcayanlar hâlâ kadınlardı. Ailelerin çoğu tahıl tarımını sürdürmeyi bırakmış olsa da kadınlar, eşlerinin ücretleriyle satın aldıkları undan ekmek yapmayı ya da satın aldıkları kumaşlardan aileleri için kılık kıyafet dikmeyi sürdürdüler. 1800’lerin ortası itibariyle kapitalizm birçok ailenin ekonomik öz yeterliliğini ortadan kaldırmış durumdaydı, ancak aile üyelerinin karşılıklı bağımlılığı sürdü.
Aile tabanlı ekonomiden tam anlamıyla gelişmiş bir kapitalist serbest emek ekonomisine geçiş çok yavaş, neredeyse iki yüzyılda gerçekleşti. 1920 gibi geç bir tarihte bile ABD nüfusunun yüzde ellisi 2500 kişiden az topluluklar halinde yaşamaktaydı. Yirminci yüzyılın başlarında siyahların büyük çoğunluğu serbest emek düzeninin dışında, ırgatlık düzeni içinde aileleriyle mülksüz kirada yaşamaktaydı. Bağımsız tarım üretimi milyonlarca Amerikalının hayat tarzı olmaya devam ettiği gibi, kasabalarda ve küçük kentlerde kadınlar yiyecek yetiştirmeyi ve işlemeyi, kıyafet dikmeyi ve diğer ev işleriyle meşgul olmayı sürdürdüler.
Ancak bu değişimin ağırlığını doğrudan hisseden insanlar için aile, yalnızca karın doyurulan, mal mülk temin edilen maddi bir kurum değil; duygusal doyum ve mutluluğa da erişilen manevi bir birim olarak da yeni bir önem kazandı. 1920’lerden itibaren beyaz orta sınıfın aile ideali aileyi, kadın ve erkeğin birbirlerini tatmin edecekleri, karşılıklı ilişkilerini zenginleştirerek çocuklarını büyütecekleri ortamı sağlayan bir araç olarak tanımlıyordu. Böylece aile üretimin ve çalışmanın kamusallığından keskin sınırlarla ayrı ve bağlantısız tutulan “özel hayat”ın mekânı haline geldi.(2)
Heteroseksüel ilişkilerin de anlamı değişti. New England kolonisinde, doğurma yaşındaki kadın başına ortalama yedi çocuk düşüyordu. Erkek ve kadınlar çocuk emeğine ihtiyaç duyuyordu. Çoluk çocuk sahibi olmak, hayatı idame ettirmek için tahıl üretimi kadar zaruriydi. Seks üremenin emrindeydi. Püritenler heteroseksüellikten ziyade evliliği övüyorlardı; evlilik bağı dışında kalan tüm cinsel pratikleri kınıyorlar ve sodomi ile heteroseksüel zina arasında bile net bir ayrım yapmıyorlardı.
Fakat 1970’lerde, doğum oranı, doğurgan kadın başına ortalama iki çocuğa geriledi. Doğum oranındaki azalma, İkinci Dünya Savaşı ertesindeki istisnai artışa rağmen, kapitalist üretim ilişkilerinin yayılmasıyla paralellik göstererek iki yüzyıldır devam ediyor. Bu gerileme, gebelik önleyici donanımlara ve kürtaja erişim kısıtlanırken bile sürdü. Bu düşüş, şehirli ve köylü aileler, siyahlar ve beyazlar, Beyaz Protestan Amerikalılar ve diğer etnik gruplar, orta sınıf ve işçi sınıfı olmak üzere nüfusun her kesimini kapsadı.
Böylece ücretli emeğin yayılması ve üretimin toplumsallaşması, cinselliğin üremenin “emrinden” çıkmasını mümkün kıldı. İdeolojik olarak, heteroseksüel pratik, yakınlık kurmanın, daha mutlu olmanın ve tatmin olmanın bir aracı haline geldi: Haneyi ekonomik bağımsızlığından mahrum bırakan ve üremenin cinsellikten ayrılmasını teşvik eden kapitalizm, bazı kadın ve erkeklerin kişisel hayatlarını hemcinslerine duydukları cinsel/duygusal çekime göre düzenlemelerinin koşullarını yarattı. Kapitalizm, lezbiyenlerden ve geylerden oluşan kentli toplulukların oluşmasını ve yakın geçmişte cinsel kimlik merkezli bir politikayı mümkün kıldı.

New England kolonisinin mahkeme kayıtları ve kilise vaazları, erkek ve kadın eşcinsel davranışının 17. yüzyılda var olduğunu kanıtlıyor. Ancak eşcinsel davranış eşcinsel kimlikten farklı bir şeydir. Gayet açık bir şekilde, kolonyal üretim sisteminde kadınların ve erkeklerin gey olmalarına olanak verecek bir “toplumsal mekân” yoktu. Hayatı idame ettirmek çekirdek aileye katılımın etrafında yapılandırılmıştı. Bireylerin belirli eşcinsel eylemleri –erkekler arasında sodomi, kadınlar arasında “uçarılık”– vardı fakat aile öylesine nüfuzluydu ki kolonyal toplum bir kişiyi tanımlamak için gey veya lezbiyen gibi kategorilere bile sahip değildi.  Bazı erkek ve kadınların hemcinslerine karşı cinslerinden daha güçlü bir çekim duymaları gayet mümkündü –hatta bazı kolonyal mahkeme kayıtları “doğal olmayan” çekimlerinde ısrar eden erkeklere atıfta bulunurlar– fakat bu tercihten bir yaşam tarzı çıkarılamazdı. Massachusetts kolonisi bekâr yetişkinleri aile dışında yaşamaktan men eden yasalara bile sahipti.(3)

On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında kapitalist serbest emek düzeni yerleştikçe bu durum da fark edilir şekilde değişiyordu. Önceden bağımsız aile birliğinin bir parçası olarak geçimlerini sağlayan bireylerin hayatlarını serbest emek üzerinden sağlamasıyla birlikte, eşcinsel arzunun bir kişisel kimlikle kaynaşması mümkün oldu — heteroseksüel aile dışında kalabilme ve hemcinsine duyduğu çekim üzerinden bir hayat kurabilme üzerinde temellenen bir kimliktir bu. Yüzyılın sonunda, hemcinslerine duydukları cinsel alakayı fark eden bir erkek ve kadınlar sınıfı, bu alakayı onları çoğunluktan ayıran bir özellik olarak gördüler ve kendilerine benzeyenlerin peşine düştüler. Bu erken gey döneminde yaşayanlar geniş bir toplumsal yelpazeden gelmekteydiler: Devlet memurları ve şirket yöneticileri, mağaza tezgâhtarları ve profesörler, fabrika işçileri, papazlar, avukatlar, aşçılar, hizmetçiler, berduşlar ve başıboş zenginler, erkekler ve kadınlar, siyahlar ve beyazlar, göçmenler ve yerliler.
Bu dönemde geyler ve lezbiyenler birbirleriyle tanışma yolları icat etmeye ve grup hayatı sürdürmeye başladılar. Daha yirminci yüzyılın başlarında büyük kentlerde gey barları mevcuttu. Geyler, New York’taki Riverside Drive ve Washington’daki Lafayette Parkı gibi seyir yerlerini mesken tuttular. St. Louis’de ve başkentte, yıllık “drag ball”lar çok sayıda siyah geyi bir araya getirmişti. Umumi hamamlar ve YMCA’lar (Genç Hıristiyan Erkek Birlikleri) geylerin buluşma yerleri haline geldi. Lezbiyenler edebiyat toplulukları ve özel sosyal kulüpler oluşturdular, işçi sınıfından bazı kadınlar daha iyi maaşlı bir iş elde etmek için erkekliğe “geçtiler” ve dışarıdan eş gibi görünen diğer lezbiyen çiftlerle birlikte yaşadılar. Kadın kolejlerinin fakültelerinde ve yerleşim birimlerindeki evlerde, kadınların kurduğu profesyonel dernek ve kulüplerde, lezbiyen dostluklarla desteklenmiş ömür boyu süren sıkı ilişkiler görülebilir. 1920 ve 1930’larda, New York ve Chicago gibi büyük şehirler lezbiyen barlara ev sahipliği yapıyordu. Hayatın bu renkleri çeşitlenebiliyordu çünkü kapitalizm bireylere ailenin sınırlarının ötesinde hayatta kalabilmeleri imkânını vermişti.(4)
Aynı anda eşcinsel davranışın ideolojik tanımlamaları da değişime uğradı. Doktorlar eşcinselliği kişiye içkin, onun “tabiat”ının bir parçası, doğuştan gelen bir özellik olarak tasvir ederek eşcinsellik hakkındaki teorileri geliştirdiler. Bu yeni teoriler önceden keşfedilemeyenlerin izahı, çığır açıcı bilimsel buluşlar olmaktan ziyade özel hayatın yeni düzenleniş biçimine ideolojik bir yanıtı temsil ediyordu. Bu tıbbi kuramın yaygınlaşması eşcinsel arzularını deneyimleyen kadınların ve erkeklerin zihinlerini etkiledi ve dolayısıyla bu insanlar kendilerini cinsel hayatları üzerinden tanımlar hale geldiler.(5)
Gey kimliğinin ve yaşantısının aldığı yeni şekiller, kapitalist toplumlarda fazlasıyla hissedilir olan cinsiyet, ırk ve sınıfa dayalı ayrışmayı da yansıtmaktadır. Örneğin beyaz geyler geleneksel olarak lezbiyenlere nazaran daha görünür haldeydiler. Sokaklar, parklar ve barlar, bilhassa geceleri, “erkek mekânları”ydılar. Dolayısıyla beyaz geylerin daha çok görünür olması sayılarının fazla olmasına da yansıdı. Kinsey’in 1940’lar ve 1950’lerdeki çalışmaları kadınlara nazaran daha fazla erkeğin ağırlıklı olarak eşcinsel geçmişe sahip olduğunu bulguladı. Bana öyle geliyor ki bu duruma, kapitalizmin kadınlara kıyasla çok daha fazla sayıda erkeği daha yüksek ücretler karşılığı iş gücüne dâhil etmesi neden olmuştur. Zira kadınların erkeklere ekonomik olarak bağımlı kalması daha muhtemelken, erkekler karşı cinsle ilişkilerinden bağımsız bir özel hayatı çok daha kolayca kurabilirlerdi. Kinsey ayrıca eğitim-öğretim seneleri ve lezbiyen pratikler arasında da kuvvetli bir pozitif korelasyon buldu. Öyle ki, kendilerini geçindirme imkânı işçi sınıfından hemcinslerine nazaran daha fazla olan yüksek tahsilli beyaz kadınlar, erkeklerle ilişkiye girmeksizin kolayca hayatlarını idame ettirebiliyordu.(6)
Yirminci yüzyılın başlarında, göçmen işçiler arasında örülü olan yakın akraba ağları, aile dayanışması anlayışı ve bireysel özgürlük üzerindeki kısıtlamalar eşcinselliği sürdürülmesi zor bir seçenek haline getirdi. Öte yandan, apaçık nedenlerle olmasa da, kentli siyah topluluklar nispeten eşcinselliğe karşı hoşgörülü görünüyordu. 1920 ve 1930’larda “B.D. Woman”, “Prove It on Me”, “Sissy Man”, “Fairy Blues” gibi lezbiyen ve gey temalı şarkıların popülerliği, beyaz Amerikalı adetlerine aykırı bir eşcinsel dışavurumun aleniliğini akla getiriyor. Kinsey ayrıca 1940’larda, Birleşik Devletlerin batı kırsalındaki erkekler arasında eşcinselliğin yaygın bir vaka olmasına rağmen, büyük şehirli erkeklerin aksine, gey kimlik bilincinin pek az olduğunu saptadı. Yani kapitalizm giderek daha çok sayıda bireyi ücretli emekçiye dönüştürerek ve de geleneksel cemaatlerinden kopararak homojenleştirici bir etki yaratsa da farklı insan toplulukları bu süreçten farklı biçimlerde etkileniyordu.(7)
Dikkate değer sayıda erkek ve kadının hemcinslerine yönelik cinsel/duygusal tercihlerini uygulama yönündeki kararlılıkları ve bu tercihlerinin onları farklı kıldığının ayırdına varılması, geylerin ve lezbiyenlerin bir kent alt kültürü yaratmalarını sağladı. Fakat en azından 1930’lar boyunca bu alt kültür güdük, istikrarsız ve bulunması zor olarak kaldı. Peki o zaman gey özgürlük hareketi patladığında halihazırda var olan bu karmaşık, gelişkin gey topluluk nasıl gün ışığına çıkmıştı? Yanıt, birkaç on yıllık kümülatif değişimlerin niteliksel anlamda yeni bir biçime büründüğü İkinci Dünya Savaşı zamanlarında bulunabilir.
Savaş, toplumsal cinsiyet ilişkilerinin ve cinselliğin geleneksel tezahürlerini ciddi biçimde bozdu ve geçici olarak eşcinsel dışavuruma olanak sağlayan yepyeni bir erotik durum yarattı. Cinsel kimlikleri henüz oluşan milyonlarca genç erkek ve kadını evlerinden, kasabalarından, şehirlerinden ve ailelerinin heteroseksüel ortamından kopararak GI, WAC (Women’s Army Corps) ve WAVE (Women Accepted for Volunteer Emergency Service) gibi cinsiyet temelli ayrımların hüküm sürdüğü durumların ortasına bıraktı. Zaten lezbiyen/gey olan kadınlar ve erkekler için kendileri gibi olan başkaca insanlarla tanışma fırsatı sağladı; diğerleri lezbiyen/gey olabildi çünkü savaş cinselliği keşfetmek için geçici bir özgürlük sağlamıştı.(8)
Lisa Ben örneğin savaş sırasında açılmıştı. Büyüdüğü küçük California kasabasından ayrılmış, iş bulmak için Los Angeles’a gelmiş ve kadınların yatılı kaldığı bir yurtta yaşamaya başlamıştı. Burada ilk kez lezbiyenlerle tanıştı, onlarla beraber gey barlara gitti, başka gey kadınlarla tanıştı. Donald Vining içinde barındırdığı eşcinsel arzulara rağmen çok sınırlı tecrübeye sahip genç bir gey erkekti. Savaş sırasında New York’a taşındı ve büyükçe bir YMCA’de çalıştı. Günlüğünde işyerinde, yaşadığı erkek yurdunda, parklarda, barlarda ve sinema salonlarında askerlerle, denizcilerle, bahriyelilerle ve sivillerle yaşadığı çok sayıda cinsel maceraya tanıklık ederiz. New York gibi liman kentlerinde, Vining’in de çalıştığı YMCA gibi yerlerde kalan çok sayıda asker vardı. 1940’larda San Francisco’daki gey erkeklerin sözlü tarih anlatılarına odaklanan Allan Bérubé, şehirde bir gey erkek cemaatinin biçimlenmesinde savaş yıllarının kritik bir rol oynadığını ortaya koymuştur. San Jose, Denver ve Kansas City gibi farklı yerlerde ilk gey barlar 1940’larda ortaya çıktı. Ciddi baskı uygulamalarının dahi müspet etkilerinden bahsedilebilir. Iowa’nın Davenport şehrinden bir lezbiyen olan Pat Bond 1940’larda WAC’ye katılmıştı. Pasifik bölgesinde yüzlerce lezbiyenle birlikte WAC’tan atılan Bond bir daha Iowa’ya geri dönmedi, lezbiyen cemaatinin bir üyesi olarak San Francisco’da kaldı. Daha kaç kadının ve erkeğin bu türden deneyimleri vardır? Daha kaç şehir lezbiyen ve gey erkek cemaatlerinin bu denli hızla patladığına tanıklık etmiştir?(9)
1940’ların lezbiyenleri ve geyleri öncüydüler. Arzularına göre hareket etme kararlılıkları, geylerin ve lezbiyenlerin kentli alt kültürlerinin temellerini oluşturdu. 1950 ve 1960’lar boyunca, lezbiyen/gey alt kültürün büyümesi ve istikrara kavuşmasıyla birlikte açılan lezbiyen ve geylerin geçmişe nazaran başkalarını bulması kolaylaştı. Gazeteler ve dergiler lezbiyen/gey yaşamını betimleyen yazılar yayınladılar. Gerçekten de lezbiyen temalı yüzlerce roman yayımlandı.(10) Psikanalistler, gey danışanlarının cinsel partner bulabilmelerini kolaylaştıran yeni düzenden yakınmaya başladılar. Massachusetts, New York, Güney Carolina ve Iowa gibi yerlerde gey barlar açıldı. 1950 ve 1960’larda gey yaşam ülke çapında büyük bir olay haline geldi. 1969’da New York’ta lezbiyen/gey özgürleşme hareketini başlatan Stonewall İsyanı’nın patlak verdiği an hiç de sessiz, görünmez ve yalnız değildik.
Kitle hareketi için lezbiyen/gey topluluğun olması bir önkoşul olsa da lezbiyenlerin ve geylerin baskılanması, kitlesel hareketi var eden yegâne sebepti. II. Dünya Savaşı sonrası dönemde, alt kültür genişleyip daha görünür hale geldikçe, devlet tarafından uygulanan baskı da daha sistematik ve kapsayıcı hale gelerek şiddetlendi. McCarthy döneminde sağ, “cinsel sapıkları” günah keçisi ilan etti. Eisenhower, lezbiyenlerin ve geylerin federal devlet tarafından istihdamına topyekûn yasak koydu. Askeriyeden kovulan lezbiyen eşcinsel erkeklerin sayısında muazzam bir artış oldu. FBI, The Daughters of Bilitis ve The Mattachine Society gibi lezbiyen/gey örgütlerinin ve buluşma yerlerinin kapsamlı gözetimini başlattı. Posta Merkezi, geylerin yazışmalarını damgalayarak patronlarına eşcinsel faaliyete delil olarak yolladı. Kentlerin ahlak büroları özel mülkleri bastı, lezbiyen ve gey barları temizledi, umumi yerlerde geyleri tuzağa düşürdü ve yerellerdeki cadı avlarını teşvik etti. Lezbiyen/gey olmanın imkânları genişledikçe yol açtığı tehlikeler de arttı. Lezbiyen/gey özgürleşmesi hareketi bu çelişkiye bir yanıttı.
1970’ler boyunca lezbiyenler ve geyler önemli kazanımlar elde etmiş ve var olmak için güvenli bir toplumsal mekân açmış olsalar da heteroseksizm ve homofobiye nihai bir darbe indirebildiklerini iddia edemeyiz. Eşcinsellere uygulanan baskı ve zulmün devletin yasal zemininden çıkarak lezbiyenlere ve geylere uygulanan açık fiziksel saldırılar şeklindeki şiddete kaydığı da savunulabilir. Hareketimiz büyüyüp görünür hale geldikçe kazanımlarımızı tehdit eden bir ters tepkiye de neden oldu. Bu Yeni Sağ muhalefet önemli ölçüde “aileyi yücelten” bir hareket halini aldı. Peki yapısı lezbiyen/gey kimliğin ve kentli lezbiyen/gey toplulukların ortaya çıkışını mümkün kılan kapitalizm, nasıl olur da geyleri ve lezbiyenleri kabul edemez? Ve ne için hetoroseksizm ve homofobi karşı mücadeleye bu denli dayanıklıdır?
Bana kalırsa yanıt kapitalizmle aile arasındaki çelişkili ilişkide bulunabilir. Daha önce belirttiğim gibi, kapitalizm bir taraftan aile üyeleri arasındaki bağları bir arada tutan ekonomik işlevleri yok ederek çekirdek ailenin maddi temelini tedricen ortadan kaldırmıştır. Daha fazla yetişkin serbest emek düzenine çekildikçe ve sermaye alanını genişleterek hayatımızı idame ettirmek için ihtiyaç duyulan çoğu mal ve hizmeti meta olarak ürettikçe, kadınları ve erkekleri ailelerine iten güçler zayıfladı. Öte yandan kapitalist toplum ideolojisi aileyi istikrarlı, samimi insani ilişkilere olan ihtiyacımızın sağlandığı, sevginin, şefkatin ve duygusal güvenin kaynağı olarak kutsuyordu.
Özel yaşamda çekirdek ailenin baskın hale gelmesi tesadüf eseri değil. Her toplum üreme ve çocuk yetiştirme için yapılara ihtiyaç duyar, fakat ihtimaller sadece çekirdek aileyle kısıtlanamaz. Bununla birlikte özelleştirilmiş aile, kapitalist üretim ilişkilerine çok uygundur. Kapitalizm, üretimi toplumsallaştırırken toplumsallaşmış emeğin ürünlerinin özel mülk sahiplerince muhafaza edilmesini sağlıyordu. Son iki yüzyılda çocuk yetiştirmek birçok açıdan, bir zamanlar ana-babaya ait olan işlevleri devralan okullar, medya, akran grupları ve işverenler sayesinde toplumsallaştı. Gel gelelim kapitalist toplum, çocuk yetiştirme ve üremenin hususi uğraşlar olduğunu, çocukların ailelerine “ait olduklarını” ve onların tasarrufunda bulunduklarını kabul eder. Kapitalizm ideolojik olarak insanları heteroseksüel ailelere yönlendirir ve her kuşak mahrem ve kişisel ilişkilerin heteroseksist modelini içselleştirirek büyür. Kapitalizm esasen aileleri bir zamanlar bir arada tutan bağları zayıflatır, bu yüzden de bireylerin mutluluk ve duygusal güven beklentilerinin yerini güvensizlik deneyimi alır. Böylece kapitalizm aile hayatının maddi temellerini derinden sarsarken lezbiyenler, geyler ve heteroseksüel feministler düzenin toplumsal istikrarsızlığının sorumlusu ilan edilirler.
Lezbiyen/gey kimliğinin ve topluluklarının tarihsel olarak, pek çok kuşağı kapsayan kapitalist gelişim sürecinin bir sonucu olduğunu; yani her daim nüfusun bir kısmını oluşturan değişmez bir toplumsal azınlık olmadığımızı öne sürdüm. Bir yüz yıl öncesinden, bir kırk yıl öncesine nazaran şu an daha fazlayız ve gelecekte de daha fazla olacağız. Lezbiyen/gey olanlar ve olmayanlar tarafından öne sürülen cinsel yönelimin erken yaşlarda belirlendiği ve toplumdaki çok sayıda görünür geyle lezbiyenin, medyanın ve okulların gençlerin cinsel kimlikleri üzerinde hiçbir etkisi olmayacağı iddiaları yanlıştır. Kapitalizm, bazı insanlara eşcinsel arzuyu hayatlarının merkezi olarak dışavurmalarının maddi koşullarını yarattı. Şu an politik hareketimiz farkındalık yaratıp insanlara yönelimlerini ifade etmelerini kolaylaştıracak ideolojik koşullar yaratıyor.
Bu iddia tabii ki siyasi muarızlarımızın en kötü korkularını ve en tutucu söylemlerini pekiştiriyor. Buna karşı bizim cevabımız, eşcinsel ilişkilerin kötü, vasat, ikincil bir seçenek olduğu inancına meydan okumak olmalı. Yalnızca eşcinseller eşcinsel olduğu için toplumun bizi hoş görmek konusunda endişeye kapılması gerekmediğini vaaz eden oportünist savunma hattına çekilmemeliyiz. Bu hat hâlihazırda lezbiyen ve gey olanları ilgilendiren bir azınlık grubu analizi ve bir yurttaş hakları stratejisinden başka bir şey vermez bize.  Bugünün gençliğini –yarının lezbiyenlerini ve geylerini– ise kurtulmak için bir ömür uğraşacakları heteroseksist kalıpları içselleştirmiş olarak bırakır.
Buna ek olarak, kapitalizmin cinselliği üremeden ayırdığını öne sürdüm. Artık cinsel arzunun üremeyi sağlayan zorunluluklara indirgenmesine gerek yoktur; cinsel arzunun dışavurumu yaygın şekilde bir tercih meselesi haline geldi. Lezbiyen/gey ilişkilerimiz üretken alanın dışında kaldığı için lezbiyenler ve geyler açıkça bu ayrışmayı belirgin kılarlar. Cinsel tercihlerimizin kabulü sonuçta toplumun cinsel dışavurumu olumlu, hayatı zenginleştiren bir oyun olarak görme isteğine bağlıdır. Hareketimiz bir “azınlığın” mücadelesi olarak başlamış olabilir, fakat şimdi “özgürleştirmek” için uğraşmamız gereken, tüm insanların özel hayatlarının bir parçası, cinsel dışavurumdur.(11)
Son olarak, kapitalizm ve aile arasındaki ilişkinin temelden çelişkili olduğunu öne sürdüm. Bir taraftan, kapitalizm aile hayatının maddi temelini durmadan zayıflatarak bireylerin ailelerinden ayrı yaşayabilmelerine ve lezbiyen/gey kimliklerinin oluşmasına olanak sağlar. Öte yandan, kadınların ve erkeklerin, en azından gelecek kuşağın işçilerini üretecek kadar, aileleriyle birlikte olmalarına gerek duyar. Ailenin baskın bir ideal haline gelmesi, kapitalist toplumda yalnızca çocuk doğurmayı değil, heteroseksizmin ve homofobinin yeniden üretimini de güvence altına alır. En temel anlamıyla, problem kapitalizmdir.(12)
Kapitalizmin yarattığı bu toplumsal istikrarsızlığın siyasi mağduru ve günah keçisi olarak kalmaktan nasıl kurtuluruz? Bu çelişkili ilişkiyi özgürleşme yönünde nasıl kullanırız?
Geyler ve lezbiyenler heteroseksüel çekirdek ailenin sınırlarının ötesindeki toplumsal alanda var oluyorlar. Topluluklarımız bu toplumsal mekânda oluştu. Hayatı idame ettirmemiz ve özgürlüğümüz, yalnızca kendimiz değil herkes için o alanı savunabilmemize ve genişletebilmemize bağlı. Bu, bir yanıyla geleneksel heteroseksüel aile birimlerinin dışında yaşama imkânını genişleten konuları desteklemek anlamına geliyor: Kürtaj hakkı ve Eşit Haklar Tasarısı’nın onaylanması, siyahların ve kadınların mücadelesi, kamunun finanse ettiği kreşler ve diğer temel sosyal hizmetler, makul emeklilik ödemeleri, tam istihdam, gençlerin hakları, yani bir başka deyişle, kişisel özerkliğin maddi temelini sağlayan programlar ve uygulamalar.
Genç bireylerin hakları bilhassa önemlidir. Çocukların aileye bağımlı ve onlara ait oldukları kabulü, öyle derinden kökleşmiş ki, özellikle cinsel dışavurum ve tercihlerinde özerk insanlar olarak davranmalarının nasıl olacağını güç bela tahayyül edebiliyoruz. Bu gerçekleşene kadar lezbiyen/gey özgürleşmesini tam manasıyla başarabilmemiz mümkün olmayacak.
Ancak kişisel özerklik hikâyenin yalnızca bir yarısı. Ailenin istikrarsızlaşması, insanların kişisel ilişkilerinde tecrübe ettikleri geçicilik ve güvencesizlik hissi bir an önce çözüme kavuşturulması gereken hakiki toplumsal sorunlardır. Kişisel yaşama dair bu güçlükleri aşacak politik çözümlere ihtiyacımız var. Ancak bu çözümler aile taraftarı pozisyonun radikal bir versiyonundan, aileyi güçlendirmeyi kendine hedef olarak koyan bir sol kanat pozisyonundan ibaret olmamalı. Sosyalistler endüstriyel kapitalizmin neden olduğu sömürü ve eşitsizliklere yanıt olarak aile çiftliklerine ya da zanaatkar üretim biçimlerine geri dönme çağrısı yapmazlar. Bizler kapitalizmin üretimi toplumsallaştırarak mümkün kıldığı muazzam üretkenlik artışını onun ilerici unsurlarından biri olarak değerlendiririz. Dolayısıyla mutlu ailenin var olduğu o altın çağa geri dönmeye çalışmanın bir anlamı yok.
Bununla birlikte aileyi yalnızlaştıran, özellikle çocuk bakımını şahsileştiren duvarları yıkacak oluşumlara ve programlara ihtiyacımız var. Mahallenin veya işçilerin denetlediği kreşlere, mahremiyetin ve topluluğun aynı anda var olacağı meskenlere, mahalle kurumları –tıbbi kliniklerden gösteri merkezlerine– gibi her birimizin içinde güvenli bir yer bulduğu toplumsal birliği genişletecek şeylere ihtiyacımız var. Çekirdek ailenin ötesinde aidiyet hissedebileceğimiz yapılar yarattıkça, aile önemli ölçüde sönümlenecektir. Duygusal güvenliğimizle çekirdek aile arasındaki bağ ortadan kalkacaktır.
Bu bakımdan lezbiyenler ve geyler özel bir rol üstlenmek durumundadırlar. Hâlihazırda ailelerinden dışlanmış pek çoğumuz, hayatımızı idame ettirmek için kan bağına veya resmi belgeye dayanmayan, irademizle seçtiğimiz ve geliştirdiğimiz dayanışma ağları yaratmalıydık. Sivil haklar kampanyalarına destek vermek kadar “duygusal bir birliktelik” inşa etmek de politik hareketimizin bir parçası olmalı. Ancak bu yolla sömürü, baskı ve zulmün yerine eşitlik ve adalet üzerine bina edilmiş, özerklik ve güvenliğin birbirini engellemek yerine bir arada var olabildiği bir toplum tahayyülü içinde kişisel ilişkilerimizi şekillendirebiliriz.

Çeviri: M. Efe Fırat – Arda Çiltepe

Kaynak: Powers of Desire: The Politics of Sexuality, Ann Snitow, Christine Stansell, and Sharon Thompson (eds), New York: Monthly Review Press, 1983.

………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………….

(1) Buradaki niyetim, gey kimliğinin tarihsel değişimin bir ürünü olduğu iddiasının benden önce dillendirilmemiş olduğu değil elbette ki. Örnek olarak bkz. Mary McIntosh, “The Homosexual Role,” Social Problems 16 (1968), 182-92; Jeffrey Weeks, Coming Out: Homosexual Politics in Britain (New York: Quartet Books, 1977). Aynı iddia şurada da bulunabilir: Michel Foucault, The History of Sexuality, vol 1: An Introduction (New York: Pantheon, 1978). Ancak bu görüş azınlıkta kalmış bir bakış açısını temsil eder, üstelik anılan bu çalışmalar bir üretim sistemi olarak kapitalizmin gey ve lezbiyen kimliğinin ortaya çıkışına nasıl imkân verdiğine dair detaylı bir açıklama getirmez. “Ebedi eşcinsellik” tezinin bir örneği olarak bkz. John Boswell, Christianity, Social Tolerance and Homosexuality (Chicago: University of Chicago Press, 1980). Bu çalışmada “gey insanlar” on beşinci yüzyıl Akdeniz’inden batı Avrupa tarihine değişmeyen bir toplumsal kategori olarak kalırlar.

(2) Bkz. Eli Zaretsky, Capitalism, the family, and Personal Life (New York: Harper and Row, 1976); Paula Fass, The Damned and the Beautiful: American Youth in the 1920s (New York: Oxford University Press, 1977).

(3)(Robert F. Oaks, “‘Things Fearful to Name’: Sodomy and Buggery in Seventeenth-Century New England,” Journal of Social History 12 (1978): 268-81; J.R. Roberts, “The Case of Sarah Norman and Mary Hammond,” Sinister Wisdom 24 (1980): 57-62; Jonathan Katz, Gay American History (New York: Crowell, 1976), ss. 16-24, 568-71.

(4)1870-1940 arası döneme dair belgeler için bkz. Katz, Gay American History ve a.g.y. Gay/Lesbian Almanac (New York: Crowell, 1983). Ayrıca Allan Bérubé, “Lesbians and Gay Men in Early San Francisco: Notes Toward a Social History of Lesbians and Gay Men in America,” yayımlanmamış makale, 1979; Vern Bullough ve Bonnie Bullough, “Lesbianism in the 1920s and 1930s: A Newfound Study,” Signs 2 (Yaz 1977): 895-904.

(5)Tıbbi modele dair bkz. Weeks, Coming Out, pp. 23-32. Bu tıbbi modelin kadın ve erkeklerin bilinçleri üzerinde yarattığı etkiye dair bkz. Louis Hyde (ed.), Rat and the Devil: The Journal Letters of F.O. Matthiessen and Russel Cheney (Hamden, Coun.: Archon, 1978), p. 47; Katz, Gay American History, ss. 258-79. Radclyffe Hall’ın lezbiyenlik üzerine 1928 tarihli klasik romanı The Well of Loneliness belki de bu tıbbi modelin yaygınlaşmasında en önemli araçlardan biridir.

(6)Bkz. Alfred Kinsey vd., Sexual Behavior in the Human Male (Philadelphia: W.B. Saunders, 1948) ve Sexual Behavior in the Human Female (Philadelphia: W.B. Saunders, 1953).

(7)Siyahların müziği üzerine bkz. “AC/DC Blues: Gay Jazz Reissues,” Stash Records, ST-106 (1977) ve Chris Albertson, Bessie (New York: Stein and Day, 1974). Beyaz etnik cemaatlerde akrabalık bağlarının kalıcılığı üzerine bkz. Judith Smith, “Our Own Kind: Family and Community Networks in providence,” A Heritage of Her Own, eds. Nancy F. Cott ve Elizabeth H. Pleck (New York: Simon and Schuster, 1979), ss. 393-411. Kırsal ve kentsel alanlarda erkek homoerotizminin farklılıkları üzerine bkz. Kinsey vd., Sexual Behavior in the Human Male, ss. 455-57, 630-31.

(8)Bu ve bundan sonraki paragraflarda ileri sürülen görüş ve bilgiler için şu çalışmama bakılabilir: Sexual Politics, Sexual Communities: The Making of a Homosexual Minority in the United States, 1940-1970 (Chicago: University of Chicago Press, 1983). Ayrıca “Gay Politics, Gay Community: San Francisco’s Experience,” Socialist Review 55 (Ocak-Şubat 1981): 77-104.

(9)Donald Vining, A Gay Diary, 1933-46 (New York: Pepys Press, 1979); “Pat Bond,” Naucy Adair ve Casey Adair, Word is Out (New York: New Glide Publications, 1978), ss. 55-65; Allan Bérubé, “Marching to a Different Drummer: Comming Out During World War II,” 1981 Aralık ayında, Los Angeles’ta, American Historical Association’ın yıllık toplantısı sırasında yapılan konuşma. Bérubé’nin tebliğinin kısa bir versiyonu için bkz. The Advocate, 15 Ekim 1981, ss. 20-24.

(10)Lezbiyen romanları üzerine bkz. The Ladder, Mart 1958, s. 18; Şubat 1960, ss. 14-15; Nisan 1960, ss. 12-3; Şubat 1962, ss. 6-11; Ocak 1963, ss. 6-13; Şubat 1964, ss. 12-19; Şubat 1965, ss. 19-23; Mart 1966, ss. 22-26; Nisan 1967, ss. 8-13. The Ladder, Daughters of Bilitis isimli lezbiyen örgütü tarafından yayımlanan bir dergiydi.

(11)Bu noktanın bugün bilhassa vurgulanması gerekiyor. Örneğin Ulusal Kadın Örgütü’nün 1980 yılında gerçekleştirilen yıllık toplantısında lezbiyen haklarıyla ile ilgili alınan bir kararda mesele “duygulanımsal/cinsel tercih/yönelim temelli ayrımcılık” meselesi olarak tanımlanmış ve pornografi, sadomozi, kamusal alanda cinsellik, çocuklarla cinsel ilişki gibi diğer sorunlardan açık biçimde ayrı tutulmuştu.

(12) Homofobinin kapitalizmden “kaynaklandığını” ya da yalnızca kapitalist toplumlarda bulunduğunu iddia etmiyorum. Homoerotizm karşısında alınmış ciddi tedbirleri Avrupa feodal toplumlarında da çağdaş sosyalist ülkelerde de bulmak mümkün. Ancak benim bu makalede vurgulamak istediğim, gey kimliğinin kapitalizm altında ortaya çıktığı gerçeği, bununla birlikte bu durumu ve de homofobinin yeniden üretilmesini mümkün kılan kapitalizme özgü mekanizmalardı.

Altmışlarda Sosyalist Hareketin Oluşumu – III: Devralınan Miras – Masis Kürkçügil

Masis Kürkçügil’in 2006’da Sosyalist Demokrasi için Yeniyol dergisinin 21. sayısında yayınlanan ve altmışlı yılların başından 12 Mart’a kadar, kendisinin de fiilen içinde bulunduğu sosyalist hareketin gelişimini programatik zemin, siyasal saflaşmalar ve işçi hareketiyle ilintisi bağlamında ele aldığı bu kapsamlı değerlendirmeyi bölümler halinde İmdat Freni okurlarının ilgisine sunuyoruz.  Bir önceki bölüme şuradan ulaşabilirsiniz.

Devralınan Miras

TİP’in kuruluşu veya bir yıl sonra Mehmet Ali Aybar’a teslim edilmesiyle başlansa da önceki dönemlerden edinilen bir miras var. Ancak bu mirasın herhangi bir kitlesel karşılığı bulunmamakta. TKP ve onun dışında veya çevresinde gelişen solun toplamının encamı 1951-52 tutuklamalarında belli olmuştur. Bundan sonraki tek açık girişim olan Vatan Partisi ise daha da sınırlı bir çevreye hitap etmiştir. Dolayısıyla miras ne kadarsa o kadar ancak düşünsel düzeyde geçerlidir. Bunun bir diğer anlamı TİP’in kuruluşunda, işçi sınıfı içinde kendi bayrağı altında bir mücadele deneyimine sahip bir kesimin olmaması, kuruculardan da anlaşılacağı üzere bir tür sendikalist eğilimin siyasallaşmasıyla sınırlı kalındığıdır, yani sınıfın siyasallaşması değil sendikacıların siyasete merak sarması söz konusudur. 

Solun zihniyet dünyası ise esas olarak sosyal adalet ile sosyalizm arasında sıkışmıştır. Sosyalizme popülerlik kazandırma kaygısının yanı sıra, örneğin Aybar’ın Demokrat Parti listesinden bağımsız aday olmasının da gösterdiği üzere İnönü’cü olmayan ancak Kemalizm’in bir tür ilericilik olarak nitelendirildiği hatta yer yer anti-emperyalist ve de anti-kapitalist olarak kabul edildiği bir zihniyettir bu. DP’nin kuruluş aşamasında kendini CHP’nin solunda gördüğü kesin. Bazı TKP’lilerin Zeki Baştımar’ın izniyle DP’ye girdiği söylenir (Mihri Belli ise Şefik Hüsnü’nün DP’nin geleceğini önceden gördüğünü belirtmekte). 

Kemalizmin sosyalizm yolunda hayırlı bir adım olduğuna dair görüşlerin, genel olarak altmışlı yıllardaki cuntacılara veya asker sivil aydın zümre ile teşrikimesaiye meraklı kesimlere yakıştırılmasına karşın Behice Boran gibi Marksizm konusunda Aybar’a göre daha ortodoks kabul edilen birinin de benzer bir görüşe sahip olması kayda değer[1].  

1960 darbesinden sonra farklı kanallardan öne çıkan eskilerin üçünün de (Dr. Hikmet, Belli ve Aybar) birer risale/çağrı ile darbecilere yol yordam göstermeye yeltendikleri hatırlanırsa Aybar dahil olmak üzere aşağıdan olmaktan ziyade yukarıdan bir gelişme umudunun ancak ve ancak taşındığı söylenebilir. Aybar’ın sonraki gelişimine ters gibi gözükse de bu yukarıdan ve devletlu sosyalizm türü bilindiği gibi aslında Marx’a değil Ferdinand Lassalle’a aittir. Yani yukardan, devlete akıl fikir vererek kazanımlar elde etme…


[1]Mehmet Ali Aybar Mustafa Kemal’den uzun alıntılarla şu sonuca varmaktadır: “Tüm bu sözler fikir alanında solculuktur. Bu yolda izlenecek politika, sol bir politikadır… emperyalizm ve kapitalizmle savaşmayı ulusça kurtuluşumuz için şart sayan…” (TİP Tarihi, cilt I, s.138). Daha açıkçası “Kemalizm, emperyalizme, kapitalizme karşı bir ideoloji…”

Dolayısıyla dönemin Kemalistleri gibi kaybolmuş bir altın çağın bulunmasına yönelik olmasa da zihnen bir kopuşu değil kesintiye uğramış bir gelişmeyi yeniden başlatma perspektifi söz konusudur.

Behice Boran, 1968’de yayınlanan Türkiye ve Sosyalizm Sorunları kitabında: “Kurtuluş Savaşı yıllarında ve hemen sonraki devrede aşağı yukarı Atatürk’ün ölümüne kadar, yönetici kadro, emperyalizme –dolayısıyla kapitalizme– ve merkeziyetçi bir derebeylik niteliğindeki Osmanlı yönetimine ve geleneksel toplum düzenine karşı verdiği mücadele sonucunda, varabileceği en ileri ideolojik noktaya vararak devrimcilik, halkçılık, sonra da lâiklik, devletçilik ilkelerini ortaya attı. Bu ilkeler, kavramların gerçek anlamları incelenip tespit edilerek, birbiriyle ilişkin olarak sistemleştirilebilseydi, sosyalizme varacak bir ideolojik çerçeve meydana gelirdi.” s. 21; Ancak bundan bir yıl sonra Emekdergisinde “Bürokrasi Üzerine Tartışmalar” yazısında Behice Boran hem Avcıoğlu hem de Aybar hem İdris Küçükömer’le arasına bir mesafe koyarak, Kemalizm’den “o şartlarda ilerici ve devrimci hareketler” diye bahsederek bir sınırlamada bulunur. -16 Haziran 1969.

İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası Başlıyor!

Her yıl bir araya gelen bağımsız gönüllülerin yer aldığı Onur Haftası Komitesi tarafından gerçekleştirilen İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası, bu yıl 28’inci kez kutlanıyor. “Ben Neredeyim” temasını edinen Onur Haftası bu yıl 22-28 Haziran tarihleri arasında kutlanacak. Korona virüsü pandemisi sebebiyle etkinlikler dijital olarak gerçekleşecek. Programın bütününe şuradan ulaşabilirsiniz.

ATÖLYE, PANEL VE FORUMLAR YAPILACAK

Onur Haftası’nın programında bu yıl da atölye, panel, söyleşi, forum ve parti gibi etkinlikler yer alıyor. Yapılacak etkinliklerin bazıları şöyle:

-Pandemi sürecinde evde kalma çağrıları ile evlerin LGBTİ+’lar için ne kadar güvenli olduğunu ele alacak olan Atanmış Aile Evlerine Sığanlar, Sığınanlar, Sığamayanlar” atölyesi,

-HIV mücadele ve aktivizminin konuşulacağı “HIV’e Dair Güncel Yaklaşımlar Paneli”,

-‘Diğerleri’nden ne kadar haberdarız diyerek ortaya çıkan “Mülteci LGBTİ+’lar LGBTİ+ Hareketinin Neresinde?” paneli,

-Farkı alanlardan lubunya deneyimlerine odaklanan “Neredeyiz? Her yerdeyiz!” söyleşisi,

-Güvenli alan üzerine konuşulacak “Nerede Güvendeyiz?” atölyesi, drag kültürüne dair tüm merak edilenleri ele alacak “Drag Queen” atölyesi,

-Mülteci ve göçmen LGBTİ+’ların hikayelerine odaklanacak “Yollardayım”: Queer Sığınma ve Göç Hikayeleri” söyleşisi,

-LGBTİ+lar ve yaşlılık üzerinde duracak “40+ LGBTİ+’ler Neredeler?” paneli,

-Cis-merkezci bir toplum ve mücadele zemininde trans öznelerin deneyimlerine yer verecek “Peki Translar Nerede? paneli,

-Barınma hakkı ve direniş olanakları arasındaki bağın öznelerin hikayeleri ve tanıklıkları ile sunulacağı “Dışlanma Mekanlarından Direniş Alanlarına: Kentsel Barınma Hakkının İzini Sürmek” paneli,

-Normal varsayılan pratiklerin dışında kalan AroAsların dayanışma ihtiyaç ve olanaklarını tartışacak “Aromantik Aseksüel(AroAs) Dayanışma Tüm Kuirlerin Dayanışmasıdır” söyleşisi.

Onur Haftası’nda ayrıca şu etkinlikler de gerçekleşecek: “Kesişimsel Öznellikler/Politikalar: LGBTİ+ ve Alevi Dünyalarını Birlikte Düşünmek” paneli; “Lezbidüşlerden Tarih Yazmak” ve “Eğlence Sektöründe Kadın Olmak” söyleşileri; “Bedenimdeyim”, “Bi+lemezsin”, “Atanmış aile evinde neredeyim?”, “Öğrenci LGBTİ+ Buluşması”, “Akışan Kimliklerimiz ve İlişkiler”, “Yoga”, “Şiir Atölyesi”, “Oryantal ile Beden Farkındalığı Arttırma”, “Ne-Be? Na-Bilinir? Nasıl-Bilinmez? Non Binary?”, “Açılma Sohbeti”, Trans+ Buluşması” atölyeleri;  “Pandemi Sürecinde Beden ve Mekân” etkinliği; “Tariz Alıkıyoruz” isimli oyun; “Trans Kadınlar ve Trans Erkekler Buluşuyor”, “Aktivist (işçi) olarak Ben Neredeyim?”, “Vegan Forum”, “Kuir Sinemacılar Toplaşıyor!: Karantina” forumları ve her yıl gerçekleştirilen “Ben Neredeyim” Tema Forumu.

HORMONLU DOMATESLER SAHİPLERİNİ BULACAK

Bu yılki Onur Haftası’nda her yıl olduğu gibi halk oylamasıyla kazananı belirlenen Hormonlu Domates LGBTİ+Fobi Ödülleri 16. kez sahiplerini bulacak. Yıl boyunca homofobik, bi+fobik, transfobik, interfobik, artıfobik söylem ve eylemlerin “ödüllendirileceği” 16. Hormonlu Domates LGBTİ+Fobi Ödül Töreni, 26 Haziran Cuma günü saat 20:00’da online olarak gerçekleşecek.

ONUR YÜRÜYÜŞÜ DE ONLINE YAPILACAK

Son beş yıldır İstanbul Valiliği tarafından yasaklanan Onur Yürüyüşü, komite tarafından alınan kararla online platformlar üzerinde Taksim’de buluşma kararı aldı. Detayları henüz açıklanmayan yürüyüşün, korona virüsü tedbirleri kapsamında online olarak yapılacağı belirtildi.

Bu haber gazeteduvar.comkaynağından alınmıştır.

Altmışlarda Sosyalist Hareketin Oluşumu – II: Bir Toplumda Marksizmin Filizlenmesi – Masis Kürkçügil

Masis Kürkçügil’in 2006’da kaleme almış olduğu ve altmışlı yılların başından 12 Mart’a kadar, kendisinin de fiilen içinde bulunduğu sosyalist hareketin gelişimini programatik zemin, siyasal saflaşmalar ve işçi hareketiyle ilintisi bağlamında ele aldığı bu kapsamlı değerlendirmeyi bölümler halinde İmdat Freni okurlarının ilgisine sunuyoruz.  Aşağıda ikinci bölümü okuyabilirsiniz. İlk bölüme buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Toplumda Marksizmin Filizlenmesi

Marksizmin bir ülkede filizlenmesinin beş şartı veya on emri keşfedilene kadar onun kendi oluşumuna, kaynaklarına bakma ve oradan bir çıkarsama yapma kolaycılığı devam edecektir. Aslında bu çerçevenin başlangıç olarak çok anlamlı olmakla birlikte bir dizi ülkedeki gelişmeyi açıklayacak bir model olmadığı kesindir. Yine de kısaca Rus, Çin, Hindiçini, İtalyan, Latin Amerika ve Amerikan (vbg.) Marksizmlerin hikâyelerine göz atmak gerekir. [1]

Sömürgelerde, metropol ülkelerdeki Marksist hareketten etkilenme, ABD ve Latin Amerika’da göçmenlerin taşıdığı sol düşünce veya Jose Carlos Mariategui’yi de beslemiş olan dış ülkelerdeki geziler ille de otantik olmayan, taklitçi bir Marksizmin oluşmasına yol açmamaktadır. Latin Amerika Marksizminin kurucusu addedilebilecek Perulu Mariategui’nin 1920’lerde İtalya’da işçi konseylerinin yanı sıra pek doğrulanmayan bir iddiaya göre de Sovyetlerdeki Müslüman komünizmden etkilendiği söylenir[2]. Mariategui’yi bugün için de anlamlı kılan görüşleri yani hem yaşadığı topraklardaki toplumların tarihine hem de emperyalizm çağında sınıflar mevzilenmesine, buradan hareketle de devrim stratejisine ilişkin özgün görüşleri belki de saf proleter bir hareketin “gelişmediği” ülkelerde Marksist düşüncenin ille de sınıfta kalması gerekmediğinin bir göstergesidir.

Sağda Perulu Marksist Jose Carlos Mariategui

Düşünsel bir hesaplaşma, toplumda kendinden önceki siyasi akımların, hâkim ideolojinin çapıyla da derinlik kazanmaktadır. Ancak “burjuva-aydınlanma” düşüncesinin batıdan silik kopyalar olarak ihtiyaca ve bazen keyfe göre taşındığı bir ülkede böylesi “ilerletici” bir hesaplaşma da mümkün olmamıştır. Rus popülizminin zerresi gözükmezken Çin’deki muhafazakâr kesimlerde beliren Batı karşıtlığından hareketle durum vaziyeti kavrama çabasına da rastlanmamıştır. Öte yandan geniş anlamıyla halk sınıflarının gündelik mücadele birikimlerinden hareketle bir hat çizilmesi için de gerekli malzeme oluşmamıştır. Her ne kadar XIX. Yüzyıl sonu ve XX. yüzyıl başlarında bir işçi hareketi oluşmuşsa da bu tarih –her ne demekse– “azınlıklar”a ait olduğundan tarihten silinmiş ve sonradan gelenlerce de makbul addedilmemiştir. Hatta Dr. Hikmet Kıvılcımlı sanki ortada sıkı bir Leninist parti varmışçasına azınlık solcularını Bundçulukla suçlayabilmiş, lakin ömrü boyunca o kapsam ve çapta bir hareketin içinde olmamıştır (aslında bu suçlama Bund hareketi hakkında hiçbir şey bilmediğini ve de bunu Lenin’den bir suçlama sözcüğü olarak aldığını göstermektedir).[3]

Ekim Devrimi’nin kendinden önce var olan sol hareketler üzerinde etkisi olduğu gibi solun adının bile geçmediği kimi ülkelerde bir dalga yarattığı bilinmektedir. Ancak bunların genel olarak birer kopyadan ibaret olmayıp kendi gerçeklikleri üzerine oturan hareketlerin nisbi bir özerklik kazandığı eklenmelidir. Türkiye sosyalist hareketi açısından böylesi bir özerkleşme kapasitesi söz konusu olmadığı gibi Ekim Devrimi’nden nasiplenme babında alınan dersler de alabildiğine üstünkörü olmuştur. Çinli genç devrimcilerin Sovyetlerde eğitimleri sırasında oldukça radikal eğilimleri ile neredeyse birer aygıt insanı olarak yetişen TKP’lilerin mukayesesi çarpıcıdır. Bu açıdan altmışlı yıllara kadar politik tartışma ürünleri neredeyse yirmili yılların ilk yarısının Aydınlıkyazıları ve otuzlu yılların (özellikle Kerim Sadi ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı) birkaç risalesi ile sınırlı kalmıştır. Dr. Hikmet’in yine aynı dönemde kaleme aldığı ancak ölümünden sonra, terekesinden çıkartılan ve yaşamında kendisinin asla kullanmadığı Yol dizisi ise özgün olmaktan ziyade uyarlama çabalarından ibarettir. 

Yirmiden altmışlara fikir düzeyinde dünya sosyalist hareketinin yaşadığı çatışmalar, mücadeleler, tartışmalar neredeyse zerre kadar bir iz bırakmamıştır. Sosyalizmin hayati sorunlarında (örneğin İspanya İç Savaşı’nda) otantik bir sese rast gelinmedi. 1935’de Komintern’in feshinden önceki son kongrede yönetim kademesinde bulunan, kendi ülkesinde tam olarak ne yaptığı belli olmayan Dr. Şefik Hüsnü, partisi yukarıdan kapatılırken hangi güç ilişkileri içinde ve ne adına Komintern’de bulunduğunu bizzat kendisi sorgulamış olmuyor muydu? Ne kadar ilginçtir ki kendi partilerini dünya sosyalizminin ulvi çıkarları adına tasfiye edenler Nazım’ı da Troçkist diye itham etmekten geri kalmıyorlardı! Böyle bir durumda örneğin Moskova Mahkemeleri’nin etik ve siyasal olarak nasıl bir etki yarattığı sorusu bile abes kalmaktadır.

Dr. Hikmet Kıvılcımlı

Türkiye komünist hareketi kraldan fazla kralcı bir tutumla “uluslararası komünist hareketin” Kâbe’sini izlemiştir. Stalinizm eleştirisinin en geç ve hatta neredeyse sırf laf olsun diye başladığı ülkenin Türkiye olmasını bu “eski” ve “en eskiler”e borçlu olduğumuzu unutmayalım. Yaratıcı bir Marksizmin zerresi gözükmezken klasik sosyalist birikimi aktaracak veya canlı tutacak bir çaba da söz konusu değildir. Polemiklerin ne kadar kişisel ne kadar meseleye ilişkin olduğu da tartışmalıdır.

Bir ülkedeki sosyalist hareketin evrenselliğinin bir ölçütü de kendi toplumunda dönüştürücü bir güç haline gelmesiyse bir diğeri de kendini uluslararası ölçekte ne tür bir yörüngeye oturttuğudur. Yirmili yıllarda Komünist Enternasyonal’in prestiji her ne kadar Birinci Dünya Savaşı öncesi deneyim ve düşünsel birikimi gölgede bırakmışsa da devrimin önderleri aslında bu savaş öncesi dönemin mirasçılarıydılar. Onların ne tür bir zihnî dünya içinde yetiştiklerini atlayanlar dönemin bütün derslerini bir tür Ekim devrimi el kitabına (sonunda da bütün külliyatı Leninizmin İlkeleri’nin üstün körü bir okumasına) indirgeyerek Marksizmi iğdiş etmişlerdir. Böylece emperyalizm, ulusal sorun, strateji meselesi, sendika ve parti ilişkisi ve hatta toplumsal formasyon gibi konular bu tartışmaların asli unsuru olmayan Stalin’in uygun gördüğü bir çerçeveye oturtulmuştur. 

Dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi altmışlı yıllarda geleneksel solun iki kanadı (Stalinizm ve sosyal demokrasi) arasında kâğıt üzerindeki farklılıklar ne olursa olsun yöneliş ve siyaset yapma tarzı açısından hemen hemen fark kalmamıştı (zaten birçok ülkede otuzlu yılların ikinci yarısından itibaren geleneksel solun iki kanadı ya kavuşmuş ya da yakın ittifaklar içinde olmuşlardır). Bu durumda Marksizmin kendisi rafa kalkmış ve realpolitik uğraşlar gündemi kaplamıştır. 

Altmışlı yıllara gelindiğinde Türkiye solunda genel olarak hâkim olan, batı Avrupa’daki kimi partilerin kurumsal çerçevede yürüttükleri faaliyetler ile azımsanmayacak sendikal ve seçim başarılarına paralel görüşlerdir. Derin bir yenilenme ihtiyacı olmadıkça aslında kaynağa, yani doğrudan temel eserlere yönelmek de ancak meraklısının derdidir. Bu açıdan altmışlı yıllarda sosyalistlerin bilinci hem bir yandan zaten memlekette bir zamanlar var olmuş bir mücadelenin devamı (Kemalizm) ve hem de kurumsal çerçevede ulaşılabilecek olan hedeflerdir.  


[1]Michael Löwy’nin Latin Amerika Marksizmi, Belge yay -Fransızcasında kapsamlı bir antoloji bulunmakta-; Pierre Rousset, La Révolution Chinoise içinde (Cahiers d’études et de recherches, IIRF, 1986) özellikle Marksizm ve Doğu adlı üçüncü bölüm; genel bir bakış için Stuart Schram ve Helene Carrère d’Encausse’un Asya’da Marksizm ve Milliyetçilik, Yön Yayınları, 1966.

[2]Benningsen-Wimbush, Sultan Galiyev ve Sovyetler Birliği’nde Milli Komünizm, Anahtar kitaplar, , s. 140.

[3]Bkz. Enzo Traverso, Marksistler ve Yahudi Sorunu, çeviren: Ayşe Tekin, Yazın yayıncılık, 2001, s. 173. Ayrıca bkz. E. Traverso, “Yahudi Marksizmi ve Siyah Marksizmi”, imdatfreni.org.

20 Haziran Dünya Mülteci Günü: “İltica Bir Haktır”

20 Haziran Dünya Mülteci Günü vesilesiyle Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi tarafından yayınlanan bildiride Corona virüsü kriziyle birlikte göçmenlerin hayatlarının daha da kırılganlaştığı vurgulanırken insan haklarından faydalanmanın, mülteci/göçmen/kaçak göçmen ayrımlarıyla statüye bağlı olmaktan çıkarılması ve eşit olarak herkese sağlanması gerektiği belirtildi.

Bu açıklamayı okurlarımızla paylaşıyoruz:

İltica bir haktır

Sınırsız, sömürüsüz, sürgünsüz bir dünya!

20 Haziran Dünya Mülteci Günü, ülkesindeki zulüm tehdidinden, şiddet ve çatışmadan kaçan milyonlarca insanın cesaretini, gücünü ve azmini kutlamak amacıyla ortaya çıktı. Bizler de mültecilerin/göçmenlerin gösterdikleri hayat mücadelesininin farkındayız ve beraber adil bir toplumda yaşamak istiyoruz. Çünkü biliyoruz ki mülteci/göçmenlerin haklarına erişebilmeleri sadece mültecileri/göçmenleri değil hepimizi ilgilendiriyor. Kişilerin ten rengine, kimliklerine, hukuksal statülerine ya da ekonomik koşullarına göre insan haklarına erişebildiği, ırkçılığın sıradanlaştığı toplumlarda yaşamanın bedelini sadece mülteciler/göçmenler değil her birimiz farklı şekillerde ödüyoruz.

Geçmişte olduğu gibi bugün de mülteciler/göçmenler ayrımcı ve ırkçı söylemlerin ve saldırıların hedefi olmaya devam ediyorlar. İşsizliğin, ücret eşitsizliğinin, yüksek kiraların mağduru iken nedeni olarak gösteriliyorlar. Öldürüldüklerinde bile haber değeri taşımıyor ancak bir suçun faili olarak lanse edilmek istendiklerinde haber, sosyal medyada nefret paylaşımlarının öznesi olabiliyorlar. Bizzat İçişleri Bakanlığı tarafından suça karışma oranları toplumun geri kalanına oranla çok düşük olduğu açıklansa da potansiyel suçlu olarak etiketleniyorlar. Neredeyse tamamı uluslararası fon kuruluşları tarafından sağlanan çok yetersiz yardımlarla geçimlerini sağlamak zorunda kalan mülteci/göçmenler toplumun büyük kesimi tarafından bir “yük” olarak görülürken, iş piyasasına dahil olup, ayakları üzerinde durabilmeyi başaranlara da mevcut işleri yerel halkın elinden “çalan kişiler” olarak bakılmaktadır.

Medyada “kaçak” göçmen haberlerininin altında botlarda, hudut kapılarında gördüğümüz kişilerin insan olduğunu, birilerinin annesi, kardeşi, arkadaşı olduğunu tekrar hatırlamalıyız artık. Sosyal medyada yükselen ırkçı nefret söylemlerini kınıyor, tüm siyasi partileri ve hak örgütlerini ırkçılığa ve insan hakkı ihlallerine karşı mücadele etmeye çağırıyoruz.

Türkiye, 1951 Cenevre Mülteci Hakları Sözleşmesi’ne koyduğu coğrafi çekince nedeniyle, mülteciliğin tanımında yer alan zulüm tehdidinden, şiddet veya çatışmadan kaçsalar bile Avrupa dışından gelenlere mültecilik statüsü vermiyor. Suriye’den gelenlere verilen Geçici Koruma Statüsü, mültecilik statüsü altında verilen haklara kıyasla çok kısıtlı kalıyor. Suriyeli göçmenler dışındaki göçmenlerin ise uzun süredir Uluslararası Koruma Statüsü başvurusu kabul edilmiyor. Bu da özellikle Afganistan’dan ve Afrika’nın çeşitli ülkelerinden gelen göçmenleri kayıtsız ve dolayısıyla eğitim, sağlık, çalışma gibi haklara erişemez halde bırakıyor.

Corona virüsüyle birlikte “hepimiz virüse karşı eşitiz” denilse de virüs, dezavantajlı grupların kırılgan hayatlarını daha da kırılgan hale getirdi. Kayıtsız göçmenler ölümle karşı karşıya kaldıkları hallerde bile sağlık hizmetlerine erişemediler. Sınır dışı edilme riski sebebiyle zaten bulundukları illerde adeta hayalet gibi hayatlarını sürdürmek zorunda kalan kayıtsız göçmenler pandemi sürecinde kaçak olarak çalıştıkları işlerde de çalışamadıkları ve yardımlardan yararlanamadıkları için daha da zor durumda kaldılar. Sokağa çıkma yasağı döneminde kaçak çalışmak zorunda kalanların da bazı işverenler tarafından hayatlarını riske atmaları pahasına işe gelmeleri istendi. Mültecilere/göçmenlere ait kaçak sağlık kuruluşlarının haberleri yapılırken, bu kuruluşların neden ortaya çıktığını kimse sorgulamadı. Yunanistan’a geçişlerine engel olunmayacağı Türkiye hükümeti tarafından duyurulduktan itibaren Pazarkule sınır kapısında 1 ay zorlu koşullarda beklemelerinin ardından sağlık tedbirleri gereği bulundukları yerden alınıp insanlık dışı koşullara sahip Geri Gönderme Merkezleri’ne kapatılan mültecilere/göçmenlere bu salgın döneminde ne olduğu pek fazla merak uyandırmadı.

Hem Türkiye hükümeti hem de AB tarafından politik manevraların aracı olarak kullanılan mülteci/göçmenlerin sömürülmelerine son verilmelidir. İnsan haklarından faydalanmak, mülteci/göçmen/kaçak göçmen ayrımlarıyla statüye bağlı olmaktan çıkarılmalı, eşit olarak herkese sağlanmalıdır. Sosyal yardımların sadaka şeklinde keyfi dağıtılması sistemsel bir sorunken, mültecilerin bu toplumun bir parçası olarak bu yardımların dışında tutulması da tıpkı sağlık hizmetlerine erişimde yaşanan sorunlar gibi bir hak ihlâlidir.

Hem Türkiye’de hem de dünyada daha eşit ve adil bir toplumda yaşamak istiyorsak mülteci/göçmen hakları mücadelesinin hepimizin mücadelesi olduğunu savunmalıyız. Bu yüzden bu çığlık ABD’deki “Black Lives Matter” hareketinden Türkiye’deki mültecilere/göçmenlere kadar, sistematik olarak ezilen, yok sayılan, görmezden gelinen kesimlerin çığlığıdır!

Mülteci/Göçmen hakları hemen şimdi!

Altmışlarda Sosyalist Hareketin Oluşumu – I: Geçmişin Şiirselliği Şart mıdır?-Masis Kürkçügil

Masis Kürkçügil’in 2006’da kaleme almış olduğu ve altmışlı yılların başından 12 Mart’a kadar, kendisinin de fiilen içinde bulunduğu sosyalist hareketin gelişimini programatik zemin, siyasal saflaşmalar ve işçi hareketiyle ilintisi bağlamında ele aldığı bu kapsamlı değerlendirmeyi bölümler halinde İmdat Freni okurlarının ilgisine sunuyoruz.

Giriş: Geçmişin şiirselliği şart mıdır?

Altmışlardan bugüne 12 Mart ve 12 Eylül’de darbelere maruz kalan sosyalist hareket, 80’den bu yana çeyrek yüzyıldır toplumun güç ilişkilerinde anlamlı bir alternatif inşa edemedi. Genel olarak sınıf ve toplumsal hareketlerin ağır bir durgunluğa sürüklendiği bu dönemde, sosyalist hareketin derlenmesinin önünde nesnel gerçeklikten kaynaklanan bir dizi engel sayılsa da bunları öne çıkarmak bir noktadan sonra kaderciliğe uzanabilir. Yenilenmenin, canlanmanın belirtilerinin uzağında, neredeyse yarım yüzyıla yaklaşan yakın tarihin değerlendirilmesinde kullanılacak ölçütlerin de pek sağlam olamayacağı açıktır. Çünkü geçmişin kıymeti harbiyesi kitle hareketinin yeni bir yükselişinde anlaşılabilir. Ancak zaman zaman geriye dönüp bir tarihsel bellek oluşturmak da bu canlanmanın mütevazı gereklerinden biridir.

Gelecekteki mücadeleleri besleyecek geçmişteki deneyimlerden dersler çıkarmak esas olarak yine bir gelecek tahayyülü-tasavvuru ile birlikte yapılması gereken bir işlemdir. Ortak bir gelecek tahayyülüne sahip olmayanların ortak bir bilançoya bağlanması da beklenmemelidir. Bir başka ifade ile nihai hedefle bugünkü mücadeleler arasındaki bağlantıyı kuracak programatik bir yaklaşımla tarihsel bir zemin sağlanabilir.

Programatik bir yaklaşım, hem genel bir döküm çıkarma hem de belli bir hareketin doğrulanması, geleceğinin güvencede olması babında yürütülecek çabalardan çok daha farklı bir eksende tartışmayı gerektiriyor: Nasıl bir sosyalizm tasarlanmaktadır ki buna göre sahip çıkılacak miras eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutulabilsin?[1]

Geçtiğimiz beş yılda böylesi bir çerçeve oluşturmak için uluslararası düzeyde oldukça anlamlı deneyimler yaşanmıştır. Programatik düzeyde çoğulcu, feminist, ekolojist, aşağıdan dolayısıyla demokratik, farklı toplumsal alanların ortaklaştırıldığı bu hareketlerin sektarizmden ve dogmatizmden uzak, büyük miktarda ortak bir yürüyüş içinde olduğu söylenebilir. Bunun dışında sosyal demokrat veya Stalinist geleneksel sol çeşitli biçimlenmelerle yer yer köhnemiş varlığını sürdürmüştür. Ancak Latin Amerika’da öne çıkan hareketlere bakıldığında kıtanın tarihinde zaten önemli bir yer bulmayan Stalinist hareketlerin herhangi bir gelişme kaydettikleri görülmemektedir. Ayrıca genel olarak umut vaat eden hareketlenmelerin siyasal partilerden çok veya onun yanı sıra, sendikal ve toplumsal hareketlerdeki yeniden yapılanmalar olduğu unutulmamalı. 

Sosyalist hareketin kat ettiği mesafeyi değerlendirebilmek için her zaman olduğu gibi aşağıdakilerin, kimine göre parçalanmış, ancak bir başka açıdan çeşitlenmiş olan mücadele alanlarında ne gibi faaliyetler sürdürdüklerine bakmak gerekecektir. Tarihin pek bereketli olmadığı dönemlerde teori imalatıyla boşluğun giderileceği zehabına kapılanların sesi biraz fazla çıksa da nihayetinde doğru düşüncelerin yeni mücadeleler içinden filizlendiği her daim kendini gösterir. Yani kimi aklı evvellerin masa başında pir aşkına ürettikleri teoriler değil, nesnel gerçekliğin uğradığı değişimlere karşı yeni muhalefet biçimlenmelerinin elde ettiği kısmi başarılar, kazandıkları mevzilerle öne çıkan meselelerdir teorinin yenilendiği alanlar. 

Sosyalist hareketin bir vahiy gibi inmeyip zorlu toplumsal mücadelelerin içinde kendini inşa ederek geliştiğini hatırlarsak, herhangi bir toplumda sosyalist hareketin ve düşüncenin kökleşmesinin zaman zaman öne çıkan mücadeleler veya azımsanamayacak düşünürlerin zuhuruyla sınırlı olamayacağı, bu mücadele ve düşüncelerin bir siyasal partide billurlaşması gerektiği eklenmelidir.

Yaşadığımız toplumdaki deneyimlerin küçümsenmeden değerlendirilmesi pıtrak gibi ustanın peydahlandığı veya ikide birde devrim eşiğine gelindiği sanısını uyandırmamalıdır. Uluslararası yazında adı anılan bir Marksist düşünürümüz yoktur. Teorinin nisbi özerkliği gereği bu Allah’ın bir emri olmayıp gerekli koşulların yan yana gelmemesine bağlanabilir. Oldukça kesintili sosyalist tarihimizde siyasal olarak anlamlı, kitlelerin zihnine nakşolan ve onların özgürlük mücadelesinde rehber bir hareket de olmamıştır. Tabii ki herkesin kendi penceresinden azımsanmayacak mücadeleler olmuştur, ancak burada söz konusu olan kendi cenahındakine değil sıradan insanlara bir anlam ifade eden mücadelelerdir. Tarihsel belleğin en diri ve anlamlı öznesi olan işçi sınıfı ile emekçiler arasında sözünü ettiğimiz türden siyasal; hatta gelişkin bir sınıfsal bilinç bulunmadığı gibi en basitinden sendikal bilinçte bile bir kötürümleşme söz konusudur (işçi sınıfının siyasal bilinci, yani kendi tarihi çıkarları için mücadele bilinci neredeyse hiç oluşmamıştır, sendikal bilincin zorlanıp sınıfsal bilincin belirdiği günler için ise paradoksal olarak daha radikal gibi görünen 75-80 dönemi değil, altmışlı yıllar gösterilebilir).

Yeni mücadelelerin taşıyıcısı olacak genç kuşakların ille de geçmişe ilişkin tam teşekküllü bir defter tutması gerekmez. Ancak mücadelelerini tarihselleştirmek için geleceklerini üzerine temellendirecekleri bir geçmiş, bir deneyim birikimine ihtiyaç duyarlar. Bu ihtiyaç dayatmalarla, baskı ve zulüm görenlerin yaşadıklarını öne çıkararak, şehitleri bayrak yaparak giderilemez. Kendi kendini konsolide etmenin bu manevi unsurlarının toplumsal karşılığının bulunmadığı, çeşitli hareketlerin şehitlerinin adları etrafında yürütmeye çalıştıkları siyasetin kendisiyle sınırlı kalmasından anlaşılabilir. Bu açıdan geçmişimizde kimi toplumlarda olduğu üzere geniş kitleler için bir tür programatik ifadeye sahip olan Zapata, Sandino, Bolivar, Marti, Che gibi simalar ortaya çıkmamıştır. Bu tür simgeselleştirmeler herhangi bir çevre değil sokaktaki insanlar tarafından içselleştirildiğinde politik bir anlam ifade eder. 

Geçmişle gelecek arasındaki ilişki netamelidir.[2]Hiçbir mücadeleye sıfırdan başlanılmadığı, tarihte asla beyaz sayfanın açılmadığı, dünyanın efendilerinin birikimlerinin karşısına bin yıllardır sürdürülen bir özgürlük mücadelesinin birikimi ve bir gelecek tasarımıyla ancak çıkılabileceği unutulmamalıdır.


[1]Kimisinin Orta Asya’ya, kimisinin otuzlu yılların Stalinizmine yönelmesi kendi gelecek tasarımlarıyla oldukça tutarlıdır.

[2]“Marx’ın Onsekiz Brumaire’de yazdığının aksine, ‘geçmişin şiirselliği’ olmadan geleceğin düşü de olamaz” der M. Löwy. Dünyayı Değiştirmek Üzerine, Ayrıntı yay. s.168. 

Sosyalistlerden Ortak Çağrı: Herkese İş ve Gelir Güvencesi için Birleşik Mücadeleye!

Sosyalist Emekçiler Partisi, İşçi Demokrasisi Partisi, Başlangıç Kolektifi ve Sosyalist Demokrasi için Yeniyol yayınladıkları ortak deklarasyonla pandemiyle derinleşen işsizliğe dikkat çekerek, çalışma saatlerinin kısaltılması, servet vergisi, kamulaştırma ve geliri olmayanlara bir yaşam gelirinin sağlanması gibi taleplerin etrafında birleşik mücadele çağrısında bulundu.

Deklarasyonun bütünü şöyle: 

COVİD-19 ile Mücadele Kapitalizmle Mücadeledir:

Herkese iş ve gelir güvencesi için birleşik mücadeleye!

COVİD-19 salgını, kapitalist hükümetler ve büyük patronlar tarafından krizin yükünü dünyadaki işçi sınıfı ve halk kesimlerinin sırtına yüklemek için kullanılıyor. Küresel ölçekte halihazırda milyonlarca insan işini kaybetti veya ücret kesintisi yaşadı. Tüm kıtalarda yoksul nüfusun geniş kesimleri açlıkla karşı karşıyalar. Salgından en çok etkilenenler emekçi kesimler olurken, yine salgının derinleştirmiş olduğu ekonomik ve toplumsal krizin bedeli de dünyanın ezilen, sömürülen ve güvencesiz kesimlerinin üzerine yüklenmeye çalışılıyor. Kapitalistler ve onların iktidarları için en önemli mesele ise milyarlarca insanın sağlığı ve onurlu yaşamı değil, kendi servet ve kârlarını muhafaza etmek. Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi!

Salgının başlangıcından bu yana AKP iktidarı patronlara “kalkan” olup kredi, vergi ve prim destekleri açıklarken, emekçilere daha fazla işsizlik, yoksulluk ve güvencesizliği reva görüyor. Dört kişilik bir aile için açlık sınırı 2,438.24, yoksulluk sınırı ise 7,942.17 TL iken ekonomik krizle birlikte temel tüketim maddelerinin fiyatlarındaki artış emekçilerin alım gücünü yerle bir etmiş vaziyette. Buna 13 milyonu aşkın kişinin işsiz olduğunu eklediğimizde karşımıza çıkan şu: ülke nüfusunun yarısından fazlası yoksulluk sınırının altında bir gelirle yaşamaya mahkûm ediliyor! Böylesi bir durumda iktidar “işten çıkarmaları yasaklıyoruz” yalanının arkasına sığınarak ücretsiz izne meşruluk kazandırıp işçilerin 1170 TL’lik sefalet ücretine rıza göstermesini bekliyor. İşsizlik de insanca yaşayacak bir gelire sahip olamamak da emekçilerin, kadınların ve ezilenlerin kaderi değil! Bu AKP iktidarının politik tercihlerinin bir sonucu!

Biz biliyoruz ki, emekçilere insanca yaşayacak bir geliri sağlamak için kaynak yaratmak mümkün. Ancak krizi yaratanlar, faturasını da biz emekçilere ödetmeye çalışıyor. Kamu yararına yeterli kaynak ayrılmazken kapitalistler kendi servet ve kârlarını korumanın peşindeler. Türkiye’nin en zengin yüzde 1’lik kesimi ülke toplam servetinin yüzde 42,5’una sahipken iktidar yoksulluk sınırı altında yaşayan yüzde 50’ye İBAN gönderip, bağış istiyor! 13 milyonu aşkın işsiz varken işçilerin ürettiği değerle oluşan ve 130 milyar TL’nin biriktiği işsizlik fonu hazine bonosu olarak Merkez Bankası’na veriliyor. Emekçiler yoksullaşırken bankalar 2020 yılının ilk üç ayında 15 milyar TL kâr elde ediyor, hükümet köprü ve otoyol geçiş garantisi adına patronlara 18,9 milyar TL ayırıyor.

Tüm bu tablo, herkese iş ve gelir güvencesinin sağlanmasının, pandemi süresince ve krizin sonuçlarının derinleşerek devam edeceği salgın sonrasında da ezilenler, sömürülenler ve güvencesizler için en can yakıcı mesele olduğunu bizlere göstermektedir. İşsizlik sorununu çözmek ve emekçiler için insanca yaşamayı olanaklı kılacak bir yaşam geliri sağlamak mümkün. Bunun yolu kapitalizme, onun sömürü politikalarına ve yarattığı sosyal eşitsizliğe karşı acil talepler etrafından emekçilerin birleşik mücadelesini örmekten geçiyor.

Herkese iş güvencesi!

  • İşten çıkarmalar gerçekten yasaklansın! Ücretsiz izin uygulamasına derhal son verilsin!
  • 6 saat iş günü uygulansın! Çalışma süresi haftalık 30 saat olsun! Ücretler düşürülmeksizin çalışma saatleri kısaltılarak işler tüm çalışabilen nüfus arasında paylaştırılsın!
  • İş yerlerinde iş sağlığı ve güvenliği önlemleri işçiler tarafından denetlensin!

Herkese gelir güvencesi! Emekçiler için kaynak var!

  • İşsizlik fonu işçilerin denetimine geçsin ve sadece emekçiler yararına kullanılsın!
  • En zengin yüzde 1’den yüzde 20 oranında servet vergisi alınsın!
  • Özel sektör finans ve bankacılık kuruluşlarının kârlarına ek bir COVİD vergisi uygulansın!
  • Yap-işlet-devret (YİD) işletmelerinin tüm ödemeleri durdurulsun, tamamı derhal kamulaştırılsın!
  • Emekçilerin denetiminde bir acil durum fonu oluşturulsun! 
  • Acil durum fonunda toplanacak tüm bu kaynaklar emekçilerin denetiminde kamu yararına kullanılsın! Asgari ücret insanca bir yaşam sürmeye yetecek seviyeye çekilsin! Emekli maaşları ve tüm ödenekler en az asgari ücret seviyesine çekilsin!
  • Geliri olmayanlara, herhangi bir başka koşula bağlı olmaksızın insanca yaşamayı olanaklı kılacak bir yaşam geliri sağlansın!

Başlangıç Kolektifi

İşçi Demokrasisi Partisi

Sosyalist Demokrasi için Yeniyol

Sosyalist Emekçiler Partisi