İmdat Freni

admin

“Olağan” Muhalefeti Aşmak ya da Mevcuda Hapsolmak – Balkan Yücel

Türkiye siyaseti uzun bir süredir, AKP’nin siyaset ürettiği, muhalefetin ise ya buna karşılık siyasetsizlik alanına çekildiği ya da içi boş gündelik kınama açıklamalarıyla oyalandığı bir seyir izliyor. İktidar, kendi kurduğu talan ve yağma ekonomisinin artık işlemez hale gelmeye başladığını fark ettiğinden, yıllardır üzerine oynadığı kimlik siyasetine daha fazla sarılıyor. Ayasofya’nın ibadete açılması ve İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmanın konuşulmaya başlanması, iktidarın, muhalefeti sessizliğe mahkum edecek, kültürel hamlelerinden sadece ikisi.

Bunlar da dahil bütün başlıklarda iktidarın ideolojik bir üstünlüğü elinde tuttuğu aşikâr. Son birkaç yıldır ortaya çıkan tartışmalarda, muhalefet dilini, doğru ve haklı olanın yanından değil, iktidarın seçmen tabanının yargı ve inançlarının ortalamasından kurmaya çalışıyor. İzmir’de camilerden çav bella’nın çalınmasını ilk lanetleyen CHP’liler olurken, bu aslı astarı bilinmeyen olay nedeniyle bir CHP’linin tutuklanmasına karşı itiraz potansiyelini de kendi elleriyle gömüyor.

Evet, AKP bir kültürel kutuplaşma siyaseti uygulayarak, halkın egemenler ve emekçiler olarak sınıfsal bölünmüşlüğünü gizlemenin yanında, kendi oy kitlesini de sabitlemeye çalışıyor. Laikler ve mütedeyyinler ezberiyle yıllardır gemisini yürüten iktidarın bu kültürel sabitleme oyununu boşa çıkarmanın yolu, mütedeyyin kitleye şirin gözükmek, AKP’nin hamlelerine bu kitleyi ürkütmeden cevap vermek olarak görülüyor. Muhalefetin siyasi aklı bunun üzerine kurulduğundan, İyi Parti’nin Cumhur İttifakı’na geçip geçmeyeceğinin konuşulabileceği bir düzeyde kaypak bir yan yana gelişler düzlemi oluşuyor.

Oysa, bu kültürel mücadele siyasetini tamamen etkisiz kılacak olan emekçi halkın gerçek gündemi üzerinden bir mücadele hattı örmektir. AKP bugün çeşitli katmanlardan oluşan bir yağma organizasyonu haline gelmiştir. İlk katmanda partinin çekirdek yönetici ekibi, ikinci katmanda parti ile organik bağı olan ve devletten devasa bütçeli ihaleler alan iş adamları, üçüncü katmanda yerel yönetimlerden beslenen daha küçük ölçekli patronlar, dördüncü katmanda bir kamu kuruluşunda yönetici yapılmış, makamı sayesinde çeşitli yerlerden avanta alan memurlar, beşinci katmanda ise kamunun herhangi bir düzeyinde istihdam edilmiş insanlar yer alıyor.

AKP’nin iktidarını devam ettirebilmesinin yolu, “ezanları susturamayacaklar, bayrağımızı indiremeyecekler” retoriğinin işlemesinden daha çok, kurulan bu yağma sisteminin devam etmesine bağlı. Bu nedenle ülkenin bütün kaynakları, yangından mal kaçırırcasına bir hücum altında. Paraya çevrilebilecek her şey iktidarın saldırısına uğruyor. Bir yandan da bu sisteme daha fazla mecbur kalındığından, kamu alanı sürekli yeni kadrolarla dolduruluyor. Tabandaki insanlar “davamız ümmetin davası” masalını anlatmaya devam etsin diye memur yapılıyor.

AKP’nin kurduğu bu yağma sisteminden küçük bir azınlık faydalanırken, bunun bedelini ülkenin büyük çoğunluğu ödüyor. Emekçiler yoksulluk ve işsizlik sarmalına mahkum edilirken, kendi seslerini temsil eden bir siyasi odaktan da yoksunlar. Muhalefet partileri, burjuva siyaset sınırları dahilinde bile bir ekonomik mücadele hattı örmekten imtina ediyor. Bunun yerine, tıpkı AKP’nin saadet zincirine benzer bir şekilde, muhalefetin elinde olan alanlarda mevki kapma, güncel siyasi koşulların yarattığı mağduriyet alanını kârlı bir iş alanına çevirme çabası öne çıkıyor. “Gemisini kurtaran kaptan” ideolojisi sadece AKP içerisinde yaşamıyor. Böylece, sosyal medyada “faşizm var” feryatları atılırken, arka planda gayet sakin bir şekilde kariyer basamakları planlanabiliyor.

Bu tablo bize burjuva siyasetinin sınırlarını gösteriyor aslında. Solun örgütlü gücünün zayıflaması, ideolojik gücünün zayıflamasını da beraberinde getiriyor. Bize nur topu gibi liberal bir muhalefet etme tarzı sunulur, hatta bu ana akım yapılmaya çalışılırken, solun burjuva siyaset sınırlarına hapsolması da doğallaştırılıyor, hatta idealleştiriliyor.

AKP, bir yönetim tarzı olarak “olağanüstü kılma”yı başarılı şekilde uygulayan bir parti. Bütün kritik zamanlarda siyasi ortamı olağanüstü kılarak, kendi çıkarlarını genişletmeyi, muhalefeti ise dilsiz kılmayı başardı. Bunun karşısında ise muhalefet hiçbir önemli gündemi olağanüstü kılmayı başaramadı. Tam aksine tek görevi her şeyi olağanlaştırmak olan bir siyasi kamp ile karşı karşıyayız. Bu durum “zaten kendilerini bitiriyorlar, bir şey yapmaya da gerek yok” sinizmiyle açıklanmaya çalışılsa da, bu açıklamanın örttüğü gerçek, olmakta olanı değiştirme gibi bir amacın bulunmaması. AKP’nin kurduğu neoliberal talan modeli, burjuva siyasetini rahatsız etmezken, dile getirilen tek sorun bu modelin yanlış yönetildiği oluyor. Yani, AKP’den sonrası için bizi ütopyalar beklemiyor.

Türkiye’ye gerçek bir muhalefet gerekiyor. Bu muhalefet ancak, sistemin kendisini sorun haline getiren, kültür kamplaşmasını sınıf mücadelesiyle etkisiz kılan, bireysel kurtuluşu değil toplumsal kurtuluşu idealleştiren bir sosyalist muhalefet olabilir. Bunu var etmeyi başarmak için sadece örgütlenmek değil, AKP karşıtlığı torbasında iyice bulanıklaşan ideolojik hatları keskinleştirmek, liberalizm ve burjuva düşüncesiyle ideolojik mücadeleyi güçlendirmek elzem.

Guy Debord veya Gösteri, Meta Fetişizminin En Yüksek Aşaması – Daniel Bensaïd

Kendi sınırlı militan gücünün ötesinde sitüasyonizm ve merkezî siması Guy Debord 1960’larda zamanın ruhuna renk kattı ve 1968 hareketi üzerinde dağınık fakat önemli bir entelektüel etki yarattı. Debord’un 1967’de yayınlanan Gösteri Toplumu kitabı tüketim toplumunun, kentsel yabancılaşmanın ve genelleşmiş meta fetişizminin eleştirisinin geliştirildiği öncü metinlerden biri olarak okunabilir.

1931’de Paris’te doğan Guy Debord, Isidore Isou tarafından kurulan Letrist Enternasyonal’e 1951’de katılır. 1952’de ilk (görüntüsüz) uzun metrajı, Sade İçin Ulumalar’ı yönetir. Aynı senenin ekim ayında L’Internationale lettriste dergisinin ilk sayısı yayınlanır ve topluluk, Sahne Işıkları filminin tanıtımı için Paris’e gelmiş olan Charlie Chaplin’in bir konferansına saldırır. Debord 1954’te sokak isimlerinde olduğu kadar sohbetlerde de “Saint/Aziz” sözcüğünün yasaklanması için kampanya yürütür. 1954 ile 1957 arasında Potlatch bülteninin 29 sayısını yayınlar. Topluluk kısa süreliğine sürrealistlerle yakınlaşır fakat ilişkileri sert biçimde kopar. 1956’da Guy Debord Détournement Kılavuzu” (Gil Wolman ile) ve “Dérive Kuramı”nı yayınlatır.

1957’de İtalya’da Cosio D’Arroscia’da yapılan bir toplantıda Sitüasyonist Enternasyonal kurulur. Marx’ın, Lukàcs’ın, Goldmann’ın ve Lefebvre’in eserlerini okuması, Debord’un sanat ve kentleşme eleştirisini radikalleştirir. L’Internationale situationniste dergisinin ilk sayısı 1958’de yayınlanır. 1960’da Debord Cezayir Savaşı’na karşı 121’ler Manifestosu’nu imzalar ve Ya Sosyalizm Ya Barbarlık çevresinin toplantılarına gidip gelir. Castoriadis sayesinde konseyci yazarları keşfeder (Korsch, Pannekoek, Mattick). Fakat bir sonraki yıl bu gruptan ayrılır ve 1962’de Komün Üzerine Tezler’i yayınlar. 1963’te, bu metindeki fikirleri Komün hakkındaki kitabında kullandığı iddiasıyla Henri Lefebvre’e ağır bir intihal suçlamasında bulunur. 1966’da “Cezayir’de Sınıf Mücadeleleri”nin yanı sıra, bir önceki sene Los Angeles’ın Watts mahallesinde meydana gelen ayaklanma hakkında “Gösteri-Meta Ekonomisinin Gerileyişi ve Çöküşü’nü yayınlar. Strasburg’daki küçük sitüasyonist topluluk öğrenci sendikası UNEF’in yerel örgütünün yönetimini alır ve Debord’un tavsiyeleriyle Mustafa Khayati tarafından yazılan imzasız broşür “Öğrenci Hayatının Sefaleti”ni yayınlar. 1967’de ise Debord Gösteri Toplumu’nu, Raoul Vaneigem Gençler İçin Hayat Bilgisi El Kitabı’nı yayınlar. Bu metinler 1968’in eylem ve grevlerinde Nanterre Üniversitesi’ndeki “Enragés” [Öfkeliler] topluluğunun ve işgal altındaki Sorbonne’da bulunan “İşgal Muhafaza Konseyi”nin de dahil olduğu küçük bir akıma ilham olur.

1972’de Sitüasyonist Enternasyonal feshini ilan eder ve Debord “Enternasyonal’in Gerçek Bölünmesi”ni yayınlar. 1978’de In girum imus nocte et consumimur igni filmini çeker ve Savaş Oyunu’nu yayınlar. Ardından Gérard Lebovici Cinayeti Üzerinde Değerlendirmeler (1985), Gösteri Toplumu Hakkında Yorumlar (1988), Methiye Cilt I (1989) yayınlanır. Guy Debord 30 Kasım 1994’te intihar eder. 

Guy Debord ve Alice Beker-Ho, Savaş Oyunu oynarken, 1977. Fotoğraf: Jeanne Cornet.

Kent Meselesi

1950’lerin başındaki letrist deneyimle devamlılık ilişkisi içinde gelişen sitüasyonizmin kökeni, sanatın gösteriye dönüşerek yaşadığı gerilemenin eleştirisinde yatar. “Çağımız estetiğin ölümüne tanık oluyor,” diye yazar Debord, daha 1953’te. 1930’ların devrimci hareketlerinin geri çekilmesi “kültürde ve gündelik hayatta özgürleştirici yenilikler getirmeye çalışan hareketlerde” karşı konulamaz bir geri çekilmeyi tetiklemiştir. Sanat, “toplumsal eylemsizliğin ortak dili” olduktan sonra meta ekonomisinin gösterisi içinde erimeye mahkûmdur artık.

Kent meselesi 1950’lerin sitüasyonist literatüründe önemli bir yer işgal eder. “Birleştirici kentçilik” projesi “kitlesel ve parazitimsi” olarak tarif edilen güncel varoluşa tabi bir mimari anlayışın karşısına dikilir. Ulaşım süresinin çalışma zamanına dahil edilmesini; çalışmanın eklentisi olarak tasarlanmış bir dolaşım anlayışından, haz, flanörlük ve sürüklenme halini alacak bir dolaşıma geçişi tasavvur etmeyi önerir Debord. Bu noktada, gündelik hayat bakımından “19. yüzyılın en büyük şenliği” olarak sunulan Paris Komünü’nden ilham aldığını iddia eder. Modern kentçilik ise, bunun tam aksine, kentin “kendini tüketmeye” ve “hiçbir şeyin meydana gelmeyeceği yeni kentler” içinde kendini yok etmeye yöneldiği bir “ayrıştırma tekniği” oluşturur: “Tarihsel yokluğun güçleri kendilerine has manzaralarını oluşturmaya başlıyor”. 

1965’te Watts gettolarında baş gösteren isyan, Debord’u, bugün banliyölerin patlamaya hazır oluşunun bir öngörünümünü veren kent çeperlerindeki ayaklanmalar hakkında düşünmeye sevk eder. Ona göre bunlar ırksal değil, tam da sınıfsal ayaklanmalardır. “Bolluk reklamları” her şeyi, hemen şimdi talep etmeye yöneltmektedir insanları. Böylece yağma, herkesi “kendi ihtiyaçlarına göre” tatmin etmeye dönük komünist vaadin bir ilksel gerçekleştirimi olarak görünür: “Watts’ın geleceksiz gençliği, şimdiki zamanın bir başka niteliğini tercih etti”. Ne var ki tatminsizliğin kendisi de karşılanabilir ve metaya dönüştürülebilir olduğu ölçüde “saf gösteri niteliği kazanmış olan isyan, var olanın hoşnut kabulüne, sanki aynı şeymişçesine eklenebilir”. Gösterinin görünür kıldığı dünya “yaşanan her şey üzerinde hâkimiyet kurmuş olan meta dünyasıdır”. Böylece iktisat, dünyayı bir “iktisat dünyasına” dönüştürür ve “gösteri, metanın tüm toplumsal hayatın topyekûn işgaline ulaştığı uğrak” olur. Gösteri “insanlara ve silahlarına değil, metalara ve tutkularına ezgiler yazar; dünyanın meta oluşundan farklı olmayan metanın dünya oluşuna türkü yakar”. Gösteri “yaşamın somut biçimde tersine çevrilişi” ve “genelleşmiş ayrışmanın resmî dili”dir; yahut “insan pasifliğinin imparatorluğu üzerinde asla batmayan güneş”, “insanın bizzat içinde meydana gelen bölünme”, “zincire vurulmuş modern toplumun, nihayetinde uyuma arzusundan başka bir şey ifade etmeyen kötü rüyası”dır.

Yabancılaşmanın bu mutlak ve tamamlanmış biçiminin karşısına neyi koymayı umut edebiliriz? Debord’un Potlatch’ta yazdığı gibi hakiki devrimci, serbest zamanın devrimcisi midir? Fikir babalığı kendisine atfedilen duvar yazısı bunu teyit eder gibidir: “Asla Çalışmayın”. Fakat serbest zaman ile çalışma zamanının ayrışması da esasında… gösteriye dayalı bir ayrışmadır! Üretken emeği her türlü anlamdan yoksun kılarak “hayatın anlamını serbest zamana yerleştirmeye” gayret eden, sermayenin kendisidir. Öyle ki, “serbest zamanı gündelik hayatın bir reddiyesi olarak görmek” artık mümkün değildir. 

Gösterinin, meta fetişizminin ve mutlak yabancılaşmanın en üst aşaması olarak kavranışı her türden yıkıcı/altüst edici eylemi etkisizleştirme sonucuna varır, çünkü yabancılaşmaya karşı mücadelenin kendisi de yabancılaşmış biçimler altında yürütülmeye mahkûmdur. Her şey sisteme dahil edilebilir ve edilmektedir de. Bu nedenle, 1990’da Debord, ölümünden önce dile getirdiği bir itirafta şöyle yazar: “Guy Debord ve ölçüsüz iddiaları için herhangi bir başarı veya mağlubiyetin söz konusu olmadığını kabul etmek gerekir”. Yalnızlığa ve intihara varana kadar art arda meydana gelen fesihler, bölünmeler ve hesaplaşmalar, aslında teoride inşa edilen bir çıkmazın mantıksal sonucu olarak görünmektedir.

Sitüasyonist proje, devrimlerin tarihsel yenilgisinin bir sonucu olarak sanatın tükenmişliği tespitinden yola çıkarak, kendini öncelikle bir “sitüasyonlar/durumlar bilimi” olarak tanımlamıştı. Bu “bilim”, psikolojiden, kentçilikten, istatistikten, ahlaktan kimi unsurları ödünç alarak radikal biçimde yeni bir şeye, “durumların bilinçli yaratımına” ulaşmayı amaçlıyordu: “Yeni güzellik durumsal olacaktır, yani geçici ve yaşanmış”. 1950’lerin sitüasyonizmi, geleceğin büyük medeniyetini doğuracak bu “durumları ve serüvenleri inşa etmek” için bir “dérive etiğinin” ve “detournement pratiğinin” imkânlarını araştırmayı amaçlıyordu. Dérive “farklı ortamlardan hızlı geçiş tekniği”[1] şeklinde tanımlanırken, détournement alıntının tersine “anti-ideolojinin akışkan dili” olarak tarif ediliyordu.

Dünya Çapında Bürokratikleşme

Ya Sosyalizm Ya Barbarlık grubuyla ilişkiye geçtikten sonra bürokrasi meselesiyle ilgilenmeye başlayan Debord, sanatın ve kültürün dünya çapındaki bürokratikleşmesini teşhir eder. Sömürgelerdeki neo-bürokrasileri, “eski Avrupa burjuvazisinin az gelişmiş versiyonları” olarak birer lümpen-burjuvazi olarak tarif eder. Böylece Boumedienne’in 1965’teki darbesinde Cezayir’in egemen sınıfı haline gelecek, oluşum halindeki bir bürokrasinin işaretini görür. Aynı şekilde Çin’deki bürokrasi de oradaki “devlet kapitalizminin” yegâne sahibidir Debord için. Dünya çapında bürokrasinin bu yükselişinden, “örgütlenme konusundaki hatanın en temel siyasal hata” olduğu sonucunu çıkarır. 

Oysa gösteri toplumunda yalnızca köleleştirilerek çalışmaya mahkûm edilmiş proleterler değil, tüm aktörler yıkıcı/altüst edici karakterlerini yitirirler. 1968’e gelindiğinde bile öğrencilerin hareketin öncü değil geri kuvvetlerinden olduğu değerlendirmesini yapar Debord. Ara yönetici kademelerde bulunanlar ve ücretliler kitlesinin üst tabakaları ise onun gözünde “kentli küçük burjuvazinin metamorfozundan müteşekkil, ücretli hale gelmiş bağımsız üreticilerden” oluşmaktadır. “Par excellence tüketiciler”dir onlar. Kimi Maocu akımlar tarafından yüceltilen göçmenliğe gelince, ufuktaki “gettolaşma mantığı, ırksal çatışmalar ve yarın öbür gün oluşacak kan gölleriyle” birlikte “apartheid riski” daha o zamandan kaçınılmaz hale gelmiştir Debord’a göre. Çünkü gösteri aşamasına ulaşmış kapitalizm “her şeyi uyduruk malzemeyle yeniden inşa eder ve her tarafta kundakçılar üretir”, böylece kapitalizmin bu “dekoru her yerde alev alabilir hale gelir”.

Bir zamanlar modern devlet karşısında yok olmaya mahkûm, “köklerinden koparılıp getirilmiş bir arkaizm” olarak görünen mafya, devletin çözülmesiyle, “gizliliğin tam zaferi, yurttaşların yurttaşlıktan toplu istifası, mantığın tamamen yitirilmesi, rüşvetin ve evrensel korkaklığın ilerlemesiyle birlikte” tekrar “modern ve saldırgan bir güç” halini alır: “Bütünleşmiş gösteride yasalar uyku halindedir”.[2]Şimdiden “bir tür önleyici iç savaşın koşulları… oluşturulmaya başlanmıştır” ve “bu şekilde, olağanüstü yöntemler standart yöntemler haline gelir”.[3] Bu kusursuz demokrasi, kendi “akıl almaz düşmanını, yani terörizmi, kendi elleriyle yaratmıştır.[4]

Stratejiyi Dışlayan Dünya

Debord’da geleceğe ilişkin verimli ve kavrayışlı bir bakış var esasında. Fakat dünyanın gösteriye dönüşmesi her türden stratejik açılım imkânını dışlamaktadır. Ona göre Marx kendi döneminin bilimsel düşüncesinin ötesine geçip, mücadeleye nedensellik yasası karşısında öncelik tanıma ve tarihsel eylem kuramını bir “strateji kuramı” olarak görebilme meziyetine sahip olmuştur. Oysa strateji “tam anlamıyla diyalektik çelişkiler mantığının hareket alanı”dır.[5] Gösterinin strateji üzerinde elde ettiği galibiyet böylece ütopyanın geri gelişi için elverişli bir ortam sağlar. Bu ütopya şöyle tarif edilir: “Gerçekleşme koşullarının o anda verili olup olmadığıyla ilgilenmeden güncel sorunlara çözüm yaratma deneylerinde bulunmak”. Dolayısıyla devrimci hareket “deneysel bir hareket” olmalıdır. Fakat Henri Lefebvre’in tarzında “[henüz] pratiğe geçirilebilir olmayan mümkünat duygusu” olarak kavranan bu ütopya, kendilerini çoğunlukla sosyalizm tarihinin reddiyesiyle tanımlayan ütopik akımlarınki değildir. Böyle davranarak bu akımlar her türden stratejik düşünceye sırt çevirmektedir çünkü “yönetiminde sürekli olarak büyük bir tarihsel bilgi açığının yer aldığı bir devlet, artık stratejik olarak yürütülemez”.[6]

“1944’ün tamamlanmamış kurtuluşu”ndan [Fransa’nın Alman işgalinden kurtuluşu] beri devrimci siyasetler esasında sürekli olarak gerilemişler, öncü güçler geri güçlere dönüşmüştür. Guy Debord, Lucien Goldmann’ı bir “yokluğun öncüsü/avangardı”ndan söz etmiş olmakla eleştirir özellikle. Goldmann bu ifadeyle sanatta ve yazında [özellikle Ionesco ve Beckett’da -çn] şeyleşmenin bir çeşit reddiyesini tarif eder. Ama Debord için Goldmann’ın yokluk dediği esasında “öncünün yokluğu”ndan başka bir şey değildir. Bu ifade Debord’daki bir saflık ve mutlak yenilik nostaljisiyle bezenmiştir. Bitmek bilmeyen zincirleme ihraç ve tasfiyeler de bu nostaljiden ileri gelir; yeniliğin hunharca moda tarafından soğurulmasına yönelik daimi tehdidin önünü almak için gösterilen yanılsamalı bir çabanın sonucudurlar.

Öncünün oluşturmuş olduğu “seçilmiş topluluğunun” fetişleştirilmesinin sonucu, tüm siyasal veya estetik tarikatların beslendiği, terk edilmeye, ihanete uğramaya, sisteme dahil edilmeye ilişkin paranoyakça bir saplantının oluşmasıdır. Debord’un son dönemlerindeki trajik yalnızlığı bunun en uç ve umutsuzluk dolu ifadesidir: “Hakiki hayatın yarı yolunda, yitik gençliğin café’sinde onca alaycı ve hüzünlü kelimenin ifade ettiği koyu bir melankoliyle sarmalanmıştık”. “Şimdi ise bir toplumun kendisine ve taşıdığı imkânlara karşı yürüttüğü savaşın harap ettiği bu manzarayı kat ediyoruz.”

9 Mayıs 2007

Çeviri: Uraz Aydın

Bu çeviri ilk olarak e-skop’ta yayınlanmıştır.

Kaynak: https://danielbensaid.org


[1] Guy Debord: “Dérive Kuramı”, çev. Ufuk Kılıç, Sanat Manifestoları: Avangard Sanat ve Direniş içinde, der. Ali Artun (İstanbul: İletişim Yayınları sanathayat dizisi, 2010) s. 314.

[2] Gösteri Toplumu ve Yorumlar, çev. Ayşen Ekmekçi, Okşan Taşkent (İstanbul: Ayrıntı, 1996) s. 166, 167, 170.

[3] A.g.e., s. 172, 177 [çeviri kısmen değiştirildi].

[4] A.g.e., s. 138 [çeviri kısmen değiştirildi].

[5] A.g.e., s. 143. 

[6] A.g.e., s. 136.

Altmışlarda Sosyalist Hareketin Oluşumu-V: TİP’in Kuruluşu – Masis Kürkçügil

Masis Kürkçügil’in 2006’da kaleme almış olduğu ve altmışlı yılların başından 12 Mart’a kadar, kendisinin de fiilen içinde bulunduğu sosyalist hareketin gelişimini programatik zemin, siyasal saflaşmalar ve işçi hareketiyle ilintisi bağlamında ele aldığı bu kapsamlı değerlendirmeyi bölümler halinde İmdat Freni okurlarının ilgisine sunuyoruz. Önceki bölüme şuradan ulaşabilirsiniz.

27 Mayıs sonrasında solun yeniden şekillenmesinde, geçmişten devraldığı miras oldukça eşitsizdir. TKP geleneksel önderi Şefik Hüsnü’yü kaybetmiştir, merkezi denebilecek herhangi bir yapılanma söz konusu değildir. Bu kesimden gelen Dr. Hikmet ve Mihri Belli ayrı ayrı birtakım fazla yankı uyandırmayacak yayın faaliyetlerine girişir. Doğan Avcıoğlu’nun önderliğini yaptığı ve başlangıçta oldukça geniş –dolayısıyla oldukça belirsiz– kesimleri içeren YÖN girişimi ise altmışlı yıllarda siyasal tartışmaların odağı haline gelir. Ancak soldaki örgütsel gelişme sendikacıların TİP’i kurmalarıyla, bambaşka bir seyir izler. Dönemin ve toplumun tarihinin en büyük hamlesini oluşturur.

TİP’in oluşumunu 27 Mayıs veya 61 Anayasası’na veya onun sağladığı “nisbi özgürlük ortamı”na bağlamaya meraklı olanlar varsa da kurucularının sendikacı olması esas olarak işçi hareketinin dinamiğine bakılmasını gerektirmekte. Şu veya bu şekilde ellili yılların sonlarında muhalefet tarafından da dile getirilen, ancak daha önceden de sendikacıların kafasında olan grev ve toplu sözleşme hakkının sağlanması yönündeki vaatler yeni yönetim tarafından da (MBK) yerine getirilmedi[1].

Bunun üzerine ancak on beş yıl sonra 1 Mayıs’larda görülecek kalabalıkla mukayese edilebilecek bir katılımın sağlandığı Saraçhane mitingi yapıldı (31.12.1961). İstanbul Sendikalar Birliği’nin düzenlediği bu mitingin rakam ve talepleri mütevazı görülebilir (gerçi şimdi hayal gözükmekte), ancak toplumun tarihindeki ilk büyük işçi mitingi olarak ele alındığında özel bir anlam ifade edebilir (Elinde Türk bayrağı dev bir işçi resmi “Bizim de sözümüz var!”) Bu mitingin içeriğinin siyaseten dikkate alındığında oraya kitlenin İstanbul Sendikalar Birliği tarafından toplandığı ve bu birliğin önemli simalarının da daha sonra TİP kurucusu olacağı atlanmamalı. Ancak bu sendikacıların dünya görüşünün bir siyasal bilinçten ziyade sendikal bilincin yetersizliğini yaşamaktan sınıfsal bilince yöneliş arasında bulunduğu söylenebilir. Parti felç olduğunda Aybar’dan önce kapısının çalınması düşünülen isimlerden birinin Z.F. Fındıkoğlu gibi bir sağcı profesör olması bile arayışın ne kadar belirsiz olduğunun bir göstergesidir. 

27 Mayıs sonrasında öne çıkacak olan işçi hareketi ve sosyalist hareket konusunda herhangi bir belirti bulunmamaktadır. Namlı ve de gedikli sosyalistler büyük miktarda bir kenarda veya henüz sürgün dönüşündedirler. CHP muhalefetine karşı DP iktidarının baskılarıyla hızlanan siyasallaşmada sosyalist solun esamisi bile okunmamıştır. 27 Mayıs’ın akabinde kimi solcular fırsatı değerlendirip risale ve dergi yayınına girişseler de gelişmelerin kıyısındadırlar.

Aybar nasıl da bir-iki avukatla hayali bir işe girişip sendikacıların bir işçi partisi kurmakta olduklarını öğrendiklerinde kendi tasarımlarından vazgeçtiklerini anlatır[2]

Aybar, Kasım 1960’da Cemal Gürsel’e gönderdiği bir mektubu bir ay sonra Ankara’da bir basın toplantısıyla açıklar. Gürsel, komünist partiyi uygun görmese de sosyalist bir partinin kuruluşuna hayır dememektedir. Aybar, demokrasiyi sola kayan bir denge olarak tanımladığı bu mektup ve basın toplantısı vesilesi ile Sıkıyönetim mahkemesinde yargılanır. Beş yıla mahkûm olur; temyiz kararı bozar ve sivilde beraat eder. Yani fikir özgürlüğü en umutlu olanlar için bile sivilde askeriyedekinden daha fazladır. 

Maden-İş, Lastik-İş, Basın-İş, Müskirat Federasyonunun başkanlarının giriştiği parti girişimi hakkında Aybar “Aydınlara karşı adeta alerji duyuyorlardı” derken sağlıklı sınıfsal bir refleksten ziyade mesleki deformasyona dayanan bir haleti ruhiyeyi dile getirmektedir[3].9 

Sendikacıların TİP’i ne diye hangi amaçlarla ve nasıl bir dünya görüşü ile kurdukları önemli. Mehmet Ali Aybar’ın kendi anlatımından meselenin solla pek ilişkisi olmadığı açık, hatta Aybar’ın sicilli biri olmamasına rağmen başkanlık meselesi uzun tartışmalara neden oluyor. Üstelik de bir yıllık zaman zarfında parti ilk çıkışından öte hemen hemen hiçbir gelişme kaydetmemesine rağmen. Sendikacıların alerji duydukları aydınların katılımıyla parti daha geniş kesimler için bir inandırıcılık kazanıyor. TİP’in kurucu sendikacılarının tanınmış olmaları bir vakaysa da bu tanınmışlık kendi alanlarıyla sınırlıdır.

Aybar’a göre “Kemalizm, emperyalizme, kapitalizme karşı bir ideoloji olduğu için” (s. 138) sendikacılara sosyalizm tarihinden, genel olarak işçi hareketi tarihinden temellenecek bir program önerisi yerine Mustafa Kemal’in konuşmalarını, özellikle de Aralık 1921’deki konuşmasını öne sürer. Bu hem onların ideolojik dünyalarına yakın düşmektedir hem de oldukça meşru bir zemin sunmaktadır. Bu meşruiyet arayışı sonuna kadar sürecektir. TİP, Anayasa’nın savunucusu ve uygulanmasından yana bir partidir. Sendikacıların meşruiyete olan mesleki bağlantılarının daha da fazla olduğu 15-16 Haziran olaylarında çok açık olarak görülecektir.

Mehmet Ali Aybar’ın aşağıdan sosyalizme yatkın olduğu izlenimi, aşağıdan hareketlenmeye yatkın olduğu anlamına gelmez. Bu retoriğin arkasında aslından tam bir yukarıdan siyaset yapma alışkanlığı bulunmaktadır. Örneğin (s. 125) “1961 Anayasası’nın esprisi bağımsızlıkçı, özgürlükçü, sosyal adaletçi bir halk yönetiminin kurulması idi. Anayasanın ilkeleri, temel maddeleri, halka mal edilebilseydi, bugün Türkiye başka bir noktada olurdu.” demekte. Burada kimlerin ne diye böyle bir anayasa hazırladığı belirsiz, bunun yanı sıra da halkla anayasa arasında bir ast-üst ilişkisi kurulmakta. 

Sendikacıların parti kurma girişimi TİP’le sınırlı kalmadı, ilkin on TİP kurucusundan biri olarak seçilen, ancak kendisi üye olmayı tercih eden Türk-İş başkanı Seyfi Demirsoy bu kez Çalışanlar Partisi girişimi içinde yer alıyordu[4].

İlginç bir durum (Aybar’dan naklen) Senato Başkanının İstanbul Sendikalar Birliği’ne gelip bir işçi partisinin kurulmasının memleket için hayırlı olduğu ve hatta mutlak lazım olduğu merkezindeki konuşmasıdır. Çalışanlar Partisi, YÖN yazarlarının içinde olduğu Sosyalist Kültür Derneği’nin de ortaya çıktığı bir döneme denk geldi. Önemli bir gelişme olmadı, ancak sendikacıların partileşme ihtiyacı açısından kuvveden fiile çıkan ve çıkmayan iki girişimin varlığı hangi ideolojik aralıkta konumlanıldığı açısından önemlidir.

Yürümeyen, “varlığından bile kimsenin haberi olmadığı” TİP’in başına Aybar’ın getirilmesinden sonra sendikacılarla birlikte aydınların, daha sonrada “Doğulular”ın katılımıyla farklı bir yöneliş kazanılacaktır. Ancak bu kesimin de siyasal bir geleneğinin, deneyiminin olmaması büyük miktarda adına sosyalizm denen aslında sosyalist enternasyonalin içinde ve mesela solunda ifadesini bulabilecek bir dünya görüşünün uzun yıllar egemen olduğu söylenebilir. 

Partiyi mücadele içinde inşa edilen bir organ olarak değerlendirdiğimizde bunun makul bir yanı vardır, çünkü devraldığı miras, üzerine oturduğu birikim bu kadar bile değildir belki.


[1]Aybar Nebioğlu’ndan naklen 1955-56 yıllarında daha sonra TİP kurucusu olacak olan Güzelce, Türkler, Nebioğlu, Şaban Yıldız’ın bir işçi partisi kurmaya niyetli oldukların belirtir (s.196).

[2]“Biz emektar solcular yıllarca kabuğumuza çekilmiş, adeta toplumun dışında kalmıştık.” TİP Tarihi, Cilt I, s.111.

[3]Aybar sendika yöneticilerini işçi sınıfının bir parçası olarak görmektedir: “Sendika yöneticileri de, işçi ya da köylü kökenlidir. Sendikacı olarak yaptıkları görev ise işçilere hizmettir.” TİP Tarihi, Cilt I, s127. Kendisinin sonraları öne çıkaracağı bürokrasi analizinde parti ve devlet bürokrasisine vurgu yapacaktır, oysa daha yola çıkarken sendika bürokrasisine açık kart vermiştir.

[4]Türk-İş başkanı Seyfi Demirsoy Sosyalist Kültür Derneği’nin kurucuları arasında yer alırken NATO’yu, CENTO’yu desteklemeye devam etmesi öncesinde Çalışanlar Partisi projesinde yer almıştır. Ancak TİP’in beklenmedik gelişimi rekabete yeltenmelerine engel olmuştur.

Devrimci Engels’in müstesna yaşamı – Emre Tansu Keten

20. yüzyılda dünya nüfusunun üçte birini (şöyle ya da böyle) etkilemiş Marksizmin kurucuları Marx ve Engels üzerine yazılmış birçok biyografi var. Ancak bu eserlere genel olarak bakıldığında ikili bir eğilimle karşılaşıyoruz. Marksistler tarafından yazılan biyografilerin birçoğu, insana dair çelişki ve hataları görmezden gelip bir ilah seviyesine çıkartıyorlar bu iki düşün ve eylem adamını. Bunun tam karşısında ise, yakın zamandaki ekonomik krizle birlikte yeniden keşfedilmelerinin etkisiyle çoğalan popüler biyografiler yer alıyor. Bu kitaplar ise ikiliyi düşünsel serüvenlerinden ziyade alkolseverlikleri, keyiflerine düşkünlükleri, çapkınlıkları ve en fazla kibirleriyle ön plana çıkartıyor. “İnsani yönlerine eğilme” kaygısı, devrimci Marx/Engels ve insan Marx/Engels ayrımını kabul ettirme çabasına dönüşüyor fark ettirmeden.

Tarihçi Tristram Hunt’un Fraklı Komünist: Friedrich Engels’in Devrimci Hayatı (İletişim Yayınları) başlıklı kitabı, kimi tartışmalı siyasi önermelerde bulunsa da, bu iki eğilimin dışında kalabilmiş önemli bir eser. Hunt, renkli çelişkiler, sonsuz fedakârlıklar ve son nefesine kadar devrime sadakatle örülmüş bir yaşamı ikiliklere düşmeden, düşünsel ve siyasi serüveni arka plana atmadan, magazinel olaylara saplanıp kalmadan sunmayı başarıyor. Bilimsel titizlikle yazılan Fraklı Komünist, aynı zamanda zarif dili ve kurgusu ile edebi bir tat da bırakıyor okurda.

Aileye karşı

Çelişkiler dedik. Engels’in en büyük çelişkisi doğduğunda başlıyor aslında: “(Baba) Engels, mektubunda, Tanrı’nın ‘bize çocuğu O’nun korkusuyla, iyi yetiştirme ve bizi örnek alacağı en iyi eğitimden geçirme bilgeliğini bahşedeceği’ni umduğundan söz ediyordu(r). Bu dua epeyce karşılıksız kalacaktı(r)”. Protestan Kilisesi içerisinde daha koyu ve adanmış bir Hıristiyanlığı vaaz eden Pietizm’e mensup bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Engels’in ailesi aynı zamanda burjuvadır. Prusya’nın Barmen şehrinde büyük imalathanelere sahip bu ailenin reisi çocuklarının da kendi dini ve ticari ahlakıyla yetişmesi için elinden geleni yapar. Ancak Engels’in buna ilk tepkisi, dönemin Romantik akımının etkisiyle, babasının “ahlakdışı kitaplar” olarak andığı roman ve şiirlere gömülmek olur.

Aile baskısıyla eğitimini yarıda bırakmak zorunda kalan Engels, şirket işleri için gönderildiği Bremen’de, gazetelere babasının fabrikasında çalışan işçilerin sefaletini konu alan yazılar yazar. Yazılarına bir süre Friedrich Oswald imzasıyla devam eder. Askerlik görevi için gittiği Berlin’de felsefe derslerini takip edip, dönemin radikal aydınlarıyla ilişki kurmasının ardından, Engels için başka bir dünyanın kapısı açılır. Ardında ilk önce Hıristiyanlığı bırakan bu kapıdan artık dönüş yoktur. Ailesinin şirketinde görev yapmak için gittiği Manchester’da ilk işi sömürü çarklarını öğrenmek olur, ama sömürmek için değil. Fabrikasında çalışan (sonrasında yirmi yıl boyunca aşk yaşayacağı) Mary Burns adlı İrlandalı işçi, Engels’e şehrin karanlık sokaklarında rehberlik eder. Bu gözlemlerin meyvesi, Marx’ı da oldukça etkileyecek olan, İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu adlı kitap olacaktır. Hobsbawn’ın “Gerçek olan, Engels’in kitabının 1845’te olduğu gibi bugün de o dönemin işçi sınıfı üzerine yazılmış açık farkla en iyi kitap olarak varlığını sürdürüyor olmasıdır” şeklinde andığı kitabı yazdığında Engels 24 yaşındadır.

Barmen’e döndüğünde Engels artık ailesiyle birlikte kalamayacağını idrak eder ve Belçika’ya Marx’ın yanına gider. Bu bir kopuştur. Hem duygusal, hem de maddi olarak. Çünkü babası harçlığını keser. Bundan sonrası yoğun bir devrimci faaliyet dönemidir. Bu dönem annesiyle mektuplaşan Engels’in okudukları, bu dönemde de çocuklarını “devrime kaptırdıklarını” düşünen ebeveynlerden farklı değildir: “Artık sınırı iyice aştın. Sana kaç kez, daha ileriye gitmemen için yalvardım, fakat sen annenin sözlerini hiç dikkate almayıp başkalarına, el âleme kulak asmayı tercih ettin. Bu son günlerde hissettiklerimi, çektiğim acıları Tanrı bilir”. Annesine bunları yazdıran, Engels’in, ailesinin memleketinde çıkan bir isyana aktif olarak katılıp, barikatlara Alman bayrağı yerine kızıl bayrak asması üzerine şehirden kovulması olmuştur.

Devrimin peşinde

Engels, insan tabiatına uygun olarak birçok düşünsel duraktan geçerek fikriyatını oluşturmuştur. Siyasi bilincinin ilk durağı “peygamber” olarak andığı Parcy Bysshe Shelley’in şiirleridir. Babasının şehrinde tanık olduğu muazzam zenginlik ile muazzam sefalet arasındaki uçurumun yarattığı öfkenin yansısını bu şiirlerde bulur. Ancak ilk siyasi tavır alışı, bu uçurumun üzerinde bir perde gibi gerilen dine karşı olur. 1836 yılında yayımlanan David Friedrich Strauss’un İsa’nın yaşamı: Eleştirel Bir İnceleme başlıklı kitabı Engels’i “Artık Straussçuyum” diyebilecek şekilde etkiler. Bunun ardından Berlin günlerinde Hegel, onun ardından Feuerbach, bunların ardından ise Saint-Simon, Fourier ve Komünist Haham Moses Hess Engels’in felsefi ve siyasi düşüncelerini şekillendiren isimler olur. Hunt’un aktardığına göre, “tıpkı spiritüalizm ile materyalizm arasındaki karşıtlığın yalnızca Fransa’da, devlet ile kilise arasındaki antagonizmanın yalnızca Almanya’da doruk noktasına ulaşabilmesi gibi, yoksulluk ile para aristokrasisi arasındaki antagonizma yalnızca İngiltere’de devrimci bir düzeye ulaşacak” diyen Hess, İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu kitabının başlıca ilham kaynağıdır.

Engels’in Manchester sokaklarında işçi sınıfının gündelik hayatını araştırdığı sıralarda, Marx da Paris’te Adam Smith ve David Ricardo’nun ekonomi-politik çalışmaları üzerine kapanmıştır. Bundan sonra ise, Marx ve Engels sadece birlikte fikir üretmek için değil, devrimci faaliyeti büyütmek için de, kopmamacasına, bir araya gelirler. İkisi de sadece fikir adamı değil, aktif olarak siyaset yapan birer devrimcidir. Komünist Manifesto’yu kaleme aldıktan hemen sonra, 1848 devrimlerini büyütmek için çalışmaya başlarlar. Prusya’da gazete çıkartmaktan, barikatların başında isyanları politik olarak şekillendirmeye kadar her yolu denerler. Devrimlerin sönümlenmeye başladığı aşamada Engels, Prusya’dan ayrılmak yerine 800 kişilik bir devrimci orduya katılmayı seçer. Silah arkadaşları Engels’ten bütün harekat boyunca birliklerle kaynaşmada gösterdiği büyük heves ve çatışmalardaki enerji ve cesaretinden dolayı övgüyle söz eder. Ancak sonuç hüsran olur. Adres bellidir: devrim sürgünlerinin yurdu İngiltere.

Devrimin ateşinin söndüğü bu evrede, yapılacak en mantıklı şey devrimin teorisini güçlendirmektir. Ancak içerisinde bulundukları maddi zorluklar etraflı bir teorik çalışmaya pek de uygun değildir. Ellerinde tek bir çözüm vardır: Engels’in patronluğa geri dönmesi. İçi hiç el vermese de, başka bir çözüm yolu göremeyen Engels, birkaç seneliğine ailesiyle ilişkisini düzeltmeyi ve fabrikaya geri dönmeyi kabul eder; birkaç senenin yirmi seneyi bulacağını tahmin edemeden. Bu yirmi yıllık zoraki burjuva yaşamında Engels, gelirinin yarısını Marx ailesine gönderir. Tilki avlarından, gece eğlencelerine kadar burjuva hayatından eksik kalmamayı başaran Engels, iş saati dışında Marx’la mektuplaşır, taslaklarını kontrol eder, çalışmalarını eleştirir ve fikirlerini iletir. Hatta Marx’ın para kazanması için onun adına gazete yazıları kaleme alır. Bu dönemki fikir alışverişlerinde, 1848 devrimleri sırasında taleplerinin burjuva demokrasisi sınırları içerisinde kaldığı; “tarihsiz uluslar” konusunda yanlış tavır aldıkları gibi özeleştiriler verirler. Kendi adına yeteneklerini kaybetmemek için de bir ara savaş analistliğine soyunur. Fransa-Prusya savaşı hakkında Pall Mall Gazette’ye yazdığı yazılar, oldukça isabetli tespitler barındırır. Bu konuda ün kazanır.

Marx’ın ardından

30 Haziran 1869 günü Engels, evinden coşkuyla “son kez!” diyerek çıkar. Sabırla geçen yirmi yılın ardından fabrikadaki son günüdür. Yüklü bir para karşılığı işi diğer ortaklara bırakır ve dönemin komünistlerinin (ve bol alkollü eğlencelerin) buluşma noktası olacak bir ev tutarak tam zamanlı devrimciliğe geri döner. İlk işi uluslararası işçi hareketinin yönetiminde aktif olarak yer almak olur. Birçok dilde yazabilmesi çeşitli ülkelerde süren tartışmalara müdahil olmasını kolaylaştırır. Dönemin en önemli işçi partisi olan Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin programatik ve örgütsel şekillenmesinde büyük bir payı vardır. Aynı zamanda teorik çalışmalarına da hız verir. “O bir dâhiydi, geriye kalan bizler ise en iyi ihtimalle yetenekliydik” şeklinde andığı yoldaşı Marx’ın ölümünden sonra birçok eser yayımlar. Anti-Duhring (Marx yaşarken yayımlanır), Doğanın DiyalektiğiÜtopyadan Bilime SosyalizmAilenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni ile birlikte yazdığı sayısız risale Marksizmin politik bir hareket olarak kitleselleşmesinde etkili olur. Marx’ın ardında bıraktığı tonla taslağı düzenleyip kitap haline getirmek de, Engels’in bu dönemki asli işleri arasındadır.

İlerleyen yaşına rağmen öğrenme heyecanından hiçbir şey kaybetmeyen Engels, yaşama heyecanını da aynı şekilde muhafaza ediyordu. Yıllardır çok merak ettiği ABD’ye yaptığı ziyaret sırasında sadece işçi mahallerini değil, Niagara Şelalesi’ni de ziyaret ediyor, yaptığı yolculukların keyfini müptelası olduğu Alman birasıyla çıkartıyordu örneğin. Yakalandığı gırtlak kanseri hakkında esprili mektuplar kaleme alıyor, hastalığının seyrini içebildiği şarapla ölçüyordu. 5 Ağustos 1895’teki ölümünün ardından ise yoldaşları “vasiyetinde açıkça belirttiği talimatlara uyarak, Friedrich Engels’in küllerini, külleri muhafaza eden kapla birlikte denize bıraktılar. Ne Highgate’te mezar taşı, ne aile kabri, ne de halka açık anma töreni. Renkli çelişkilerin ve sonsuz fedakârlıkların insanı Engels, yaşarken olduğu gibi ölümünde de, bir an olsun Marx’tan sahne çalmayacaktı. Ömrünün sonuna doğru, kısa süreliğine birinci keman olarak görev yaptıktan sonra, Engels yeniden orkestradaki esas yerini almıştı”.

Fraklı Komünist, içerisine doğduğu şartları okuyarak, tartışarak, örgütleyerek, savaşarak, kısacası bütün benliğini vererek değiştirmeye çalışan bir devrimcinin, başarıyla sunulan, hikayesi. Ancak, şunu da söylemek gerekir ki, kitabın sonsözünde yer alan değerlendirmeler kitabın ağırlığıyla pek uyuşmuyor. Alman SPD’sine 25 yaş altı seçmenlerini askere gönderip, herhangi bir devrimci durumda kullanılmak üzere silah kullanmayı öğrenmelerini salık veren Engels’in sosyalizme devrim değil de seçimler aracılığıyla geçileceğine inandığını söylemek kitabın kendisiyle de çelişiyor. Ya da tarihin en büyük aşağıdan devrimi olan Ekim Devrimi’ni, Lenin önderliğindeki elitlerin gerçekleştirdiğini iddia etmek ister istemez siyasal önyargıların bilimsel titizliğe galebe çaldığını düşündürtüyor.

“COVİD-1984”: Sermayenin Zihni Sinir Projelerinden Başka bir Yaşam Mümkün mü? – Eyüp Özer

En zenginler servetlerine servet katarken, emekçiler her adımlarının takip edildiği, git gide makineleştirildiği sözde önlemlerle yaşamlarını riske atarak, bu zenginlerin daha da zenginleşmesi için işyerlerinde çalışmak zorundalar mı?

23 Nisan 2020 tarihli Reuters haber bülteni, Antwerp Limanı’nda bir geminin güvertesinde çalışan işçilerin görüntüleri ile başlıyordu.[1] Haber videosunda liman işçileri, kollarına saat şeklinde bir bileklik takıyorlar ve birbirlerine olan uzaklıkları azaldığında bu bileklik titreşim ve ses yoluyla sinyal veriyor. Haberin içinde ürününü tanıtan Rombit şirketinin yetkilisi, gururla 99 ülkeden, 500’den fazla şirketten sipariş aldıklarını aktarıyor. Ancak Rombit yetkilisi bu gururda yalnız değil, onunla benzer dönemlerde Türkiye’de ise Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası (MESS) benzer bir gurur ve coşkuyla üye işyerlerinde uygulamaya geçirmeyi planladığı ve kamuoyunda geniş tepkilere neden olan MESS-SAFE adlı temas takip ya da işçi takip/kontrol uygulaması diyebileceğimiz çözümü duyuruyordu.

Covid-19 salgını bitmek bir yana, aksine tam da hasta sayısının gitgide arttığı bir dönemde, nisan ayının ortalarından itibaren dünyanın birçok ülkesinde hükümetler, kapitalistlerin ekonominin yeniden canlandırılması, üretim tesislerinin tekrar çalışmaya başlaması, sokağa çıkma yasaklarının esnetilmesi talebiyle, sokağa çıkma kısıtlamalarını gevşetti ve ekonomik faaliyetleri yeniden başlattı. Emekçileri hayatlarını riske atma pahasına salgın ortamında çalışmaya zorlayan sermaye, bir yandan da işyerlerinde salgını kontrol altında tutmak ve üretimin aksamasını önlemek için işçilerin üzerinde daha fazla kontrol sağlayacak bu tarz teknolojik çözümlerle geldi.

Özellikle Avrupa’da çeşitli sivil toplum kuruluşları tarafından Covid-1984 olarak adlandırılan bu tarz uygulamalara genel olarak ‘temas takip yazılımları’ deniyor. Temas takip yazılımları sadece işyerlerinde değil, bazı ülkelerde toplumun genelini takip amacıyla da kullanılıyor.

Google ve Apple, çok önceden temas tespiti ve geriye doğru temas izleme imkânı verecek bir yazılım platformu için ortak çalışmaya başladı ve yakın zamanda bu çerçeveyi kamuoyu ile paylaştı.

İngiltere hükümeti ise 14 Nisan’da, Covid-19 semptomları gösterdiğini bildiren kişileri takip etmek ve onlarla yakın temas içinde bulunan kişileri uyarmak için bir yazılım hazırladığını duyurdu. Ulusal Sağlık Hizmetleri birimi (NHS) tarafından hazırlanan yazılımın ağustos başında piyasaya sürülüp, ülke genelinde kullanılmaya başlanması bekleniyor.

Hollanda Başbakanı Mark Rutte ise 21 Nisan’da yaptığı bir açıklamada, kendilerinin yedi farklı temas tespit yazılımını test ettiklerini ancak hiçbirinin güvenlik, hacklenmeye/korsanlığa karşı koruma ve güvenilirlik açısından gerekli koşulları sağlamadığını, bu nedenle testlere devam ettiklerini duyurdu.

EN UÇ ÖRNEK SİNGAPUR

Temas takip yazılımlarının kamusal alanda tüm vatandaşlar için kullanımı konusunda muhtemelen en aşırı örnek Singapur sayılabilir. Singapur, Covid-19 Veri Bülteni adını verdikleri bir uygulama ile enfekte olan her bir kişinin cinsiyetini, yaşını, etnik kökenini, nerede yaşadığını, nerede çalıştığını, hangi hastanede yattığını ve kimleri enfekte ettiğini takip edebiliyorsunuz. (https://co.vid19.sg/singapore/)

Güney Kore’de ise telefonların GPS verilerini kullanan bir uygulama, enfekte olan ve karantinada olan kişilerin devlet yetkilileri tarafından izlenmesine imkân veriyor. Bu yazılım isim, doğum tarihi, cinsiyet, cep telefonu numarası, bir aile yakınının numarası ve karantina süresince bulunulan adres bilgilerini saklıyor. Karantina koşullarının ihlal edilmesi durumunda uygulama alarm veriyor. İzinsiz karantinayı terk etmenin cezası ise1 yıla kadar hapis veya 60 bin TL tutarında para cezası. Bu uygulamayı telefonuna kurmayı reddeden yabancılar ise sınır dışı ediliyor.

BİR DİZİ İLKE

Peki bu tarz uygulamaların, emekçilerin sağlığını koruma iddiası ile gerek hükümetler gerekse işverenler tarafından her adımımızı izlemelerine, hareketlerimizin kontrol edilmesine göz yummamız mı gerekiyor?

Avrupa Sendikalar Enstütüsü (ETUI) bu konuda hazırladığı bir raporda, özel şirketler tarafından hazırlanan yazılımlarla kişisel verilerin ve konum verilerinin paylaşılması yerine, tasarımı itibariyle Kişisel Verilerin Korunması Kurallarına uygun, hem virüsün yayılması ile mücadele edecek hem de kişilerin kişisel verilerini koruyacak bir kamusal çözüm çağrısı yapıyor. Ancak böylesi bir çözüm henüz mevcut değil; ayrıca denetiminde yaşanacak zorluklar düşünüldüğünde arzu edilebilir de değil.

Avrupa Birliği’nin Kişisel Verilerin Korunması Kurulu (EPDB) ise, Avrupa Komisyonu’nun talebi üzerine genel olarak temas tespit yazılımlarına dair bir dizi ilkeyi barındıran bir görüş yayımladı. Bu ilkeler arasında şunlar var:

► Yazılımın kamu denetimine ve Meclis denetimine açık olması,

► Yazılımın özel şirketler tarafından değil, kamu tarafından hazırlanıp hayata geçirilmesi,

► Yazılımın kullanımının, belgelenmiş ve yasal olarak altyapısı hazırlanmış bir güvenceye dayanması,

► Kodunun açık kaynak kodlu ve serbestçe erişilebilir olması,

► Uygulamanın kullanımının süre ve kapsam bakımından orantılı olması (acil durumun özgürlüklerin kısıtlandırılmasını meşrulaştırmaması gerektiği, orantılı olması gerektiği ve acil durum süreci ile sınırlı olması gerektiği),

► Amacının sınırlandırması (uygulamanın kullanımının COVID-19’un yayılmasını durdurma ile kısıtlı olması),

► Asgari ve manalı temas verisini sadece toplaması ve saklaması.

► Sistemin tamamıyla merkezi olmayan, yani dağıtılmış bir şekilde işletilmesi, hiçbir merkezi yetkilinin dahil olmaması,

► Verilerin tutulmasının sınırlandırılması, toplanan verinin anonim olması veya anonimleştirilmesi, şifrelenmesi ve belirli bir sürenin geçmesinin ardından silinmesi gerekliliği,

► Yazılımın ücretsiz olması, kullanımının gönüllü olması ve kaldırılabilmesi, cep telefonlarının işletim sisteminin içine gömülü olmaması,

► Kullanmayı reddeden veya yazılımı kurduktan sonra kaldırmak isteyenlerin bu nedenle herhangi bir yaptırıma uğramaması,

► Bluetooth tanımlayıcılarının düzenli olarak değiştirilmesi,

► Temas takip yolu ile konum veya hareket takibi imkânı olmaması.

İŞYERLERİNDE YAYILIYOR

İşyerlerinde temas takip uygulamaları ise hızla yayılıyor. ABD’de nisan ayında yapılan bir anket, şirketlerin finansal işler müdürlerinin yüzde 22’sinin işyerlerinde bir temas takip teknolojisini kullanmayı planladıklarını söylediğini gösteriyor. Bu yazının başında örneğini verdiğimiz Rombit şirketinin uygulaması her ne kadar bu alanda öncü olsa da, kesinlikle tek değil, hatta çok sayıdaki uygulamadan sadece birisi. ABD’li ServiceNow isimli şirket, aralarında Uber ve Coca Cola gibi şirketlerin de yer aldığı 400 şirketin kendi yazılımlarını kullandığını duyurdu. Dünya genelinde faaliyet yürüten PwC danışmanlık şirketi ise Check-In adını verdiği benzer bir uygulamayı piyasaya sürdü. Ancak kendileri de bu uygulamaların emekçilerin kişisel verilerini ihlal edeceğini bildiklerinden, dünya genelinde ülkelerin kişisel verilerin korunması konusundaki yasal düzenlemelerinin ne denli sıkı olduğuna dair bir harita hazırlayıp, bu haritayı da yazılımı pazarladıkları internet sitelerinde müşterileri ile paylaşıyorlar. (https://www.pwc.com/us/en/library/covid-19/assets/COVID19-Cyber-summary-privacy.svg)

BAMBAŞKA BİR YAŞAM MÜMKÜN MÜ?

1 Haziran’da ise ABD Senatosu’nun bazı üyeleri, temas takip yazılımları kullanımının önünde engel oluşturan bazı kişisel verilerin korunması “sorunlarını çözüme ulaştıracak” bir yasal düzenleme hazırlığında olduklarını duyurdular.

Salgın süresince dünya genelinde milyonlarca emekçi gelirini kaybederken, dünyanın en zengin 25 kişisinin Covid-19 salgını döneminde sadece 2 ayda servetlerine 255 milyar dolar kattıklarını çıkan haberlerden biliyoruz. Peki en zenginler servetlerine servet katarken, emekçiler bu tarz teknolojik zihni sinir projeleri ile her adımlarının takip edildiği, git gide makineleştirildiği, sözde önlemlerle yaşamlarını riske atarak, bu zenginlerin daha da zenginleşmesi için işyerlerinde çalışmak zorundalar mı? Yoksa bu hepi topu 25 kişinin serveti bile milyonlarca hayat kurtarabilecekken, bu zenginliğe el koyup, emekçi milyonlara dağıtabileceğimiz bambaşka bir yaşam mümkün müdür?

Eyüp Özer Birleşik Metal-İş Sendikası Uluslararası İlişkiler Uzmanı

Bu yazı ilk olarak Birgün gazetesinde yayınlanmıştır

1 Yeni Mesajınız Var: Pandemi Sürecinde Evden Çalışan Kadınların Deneyimleri – Yıldız Öztürk

Covid-19 pandemisiyle ilgili olarak yaklaşık 4,5 aydır sıkça duyduğumuz ve üzerinde uzlaşılan en yaygın kanı, virüsün hayatımızı değiştirdiği ve yeniden şekillendirdiği. Sürecin açık bir şekilde gösterdiği gibi, var olan toplumsal eşitsizlikler derinleşip kuvvetlenirken, hâlihazırda kırılgan olan gruplar, pandemiye özgü yeni eşitsizlik türlerini de ilk deneyimleyenler oldu. Mülteciler, siyahlar, etnik olarak dışlananlar, kadınlar, lgbti+’lar, çocuklar, işsizler ve işçiler yekpare kategoriler olmamakla birlikte içinde yaşadığımız sistemin en güvencesizleri. Pandemi sürecinde sağlık sisteminin küresel çapta iflasının etkileriyle birleşen ırkçı, cinsiyetçi söylemler ve uygulamalar merkez-dışında konumlandırılan gruplar için, önceki dönemlerden daha fazla ölümle burun buruna kalınan bir ortam yarattı. Sağlık hizmetlerine, temiz suya ve gıdaya erişimi sınırlı olan dolayısıyla bağışıklık sistemi güçlü olmayanlar, mülteci kamplarında insanlık dışı koşullarda kalmak zorunda olanlar, işsizler ve sokakta yaşayanlar kapitalizmin ilk elde gözden çıkardığı toplumsal kesimler oldu. Kadınlara ve lgbti+’lara yönelik (ev içi) şiddet vakalarının artması, kazanılmış hukuksal hakların aşındırılması ve iptali gibi uygulamalar da kapitalist yapılanmanın pandemiyle birlikte iyice açığa çıkan sınıfsal, ırkçı ve cinsiyetçi boyutlarını gözler önüne serdi. Bununla birlikte, çalışanlar ya işten çıkarıldı ya da zorla çalıştırıldı. Evden çalışma sistemi ise pek çok hak ihlaline neden oldu. Kısacası pandemi süreci, “aşağıdakiler”in sosyo-ekonomik, fiziksel ve duygusal açılardan ağır bedeller ödediği bir hayatta kalma mücadelesine dönüştü.

Pandeminin hayatlarımıza çok boyutlu etkileri, doğal olarak, “pandemi ve …” başlığında birbiriyle ilişkili sayısız tartışmaya yol açtı. Bu yazıda, ayrımcılık pratiklerini en ağır şekilde yaşayanlar arasında yer alan ve Covid-19 pandemisiyle birlikte daha fazla güvencesizliğe mecbur bırakılan ev dışında çalışan kadınların, evden çalışma sistemine geçişle beraber ev içinde ve iş süreçlerinde gerçekleşen sosyo-ekonomik ve duygusal dönüşümleri paylaşılacaktır. Evden çalışanların, sokağa çıkmak ve ev dışında çalışmak zorunda olanlarla karşılaştırıldığında, özellikle virüsün bulaşma tehlikesine karşı, ayrıcalıklı bir konumda olduğu varsayılabilir. Bu durum sınıfsal hiyerarşiler açısından kısmen doğru olsa da kadınlar açısından ev içi yükün arttığı, mücadele edilerek, pazarlıklar sonucunda elde edilen kazanımların zarar gördüğü, toplumsal cinsiyete dayalı iş bölümünün nerdeyse geleneksel formlara döndüğü bir sürece de işaret ediyor. Kandiyoti’nin ifade ettiği gibi (2020), ev içinde erkeklerin hissetmesine gerek kalmadan yapılan “ufak-tefek işleri” kotaran görünmez elin kadınlar olduğu pandemi sürecinde bir kez daha açık bir şekilde görüldü. Sosyal devlet ve piyasa tarafından karşılanamayan hizmetlerin neredeyse tamamı kadınlara devredildiğinden, ev içi ilişkilerde kazanılmış mevzileri koruma çabası ve yeniden üretim süreçlerinin doğal addedilen yapısıyla tekrar tekrar mücadele edilmesi söz konusu oldu. Buna ek olarak, çalışma hayatını evden sürdüren piyasanın taleplerini ev ortamında karşılamaya çalışan kadınlar, uyumadıkları her an (belki o zaman bile) kesişen zaman dilimlerinde ev ile iş alanlarının yönetilmesi, organize edilmesi ve yürütülmesini düşünmek zorunda kaldılar, bunlardan sorumlu tutuldular. Yazı vesilesiyle deneyimlerini paylaşan kadınlar, pandemi öncesinde de sıklıkla eve iş getiren veya zihinlerinin bir köşesinde işle alakalı açık dosyaların olduğu emekçiler. Ancak mekânsal sınırların kaybolduğu bu çalışma sürecinde, ev ve işin getirdiği maddi manevi yükler zaman mefhumunun nerdeyse tamamen yok edildiği özgül sömürü biçimlerini doğurdu. Patriarkal kapitalizm, artık her an hem işte hem de evde olan kadınlardan zamanla yarışmasını, herhangi bir aksaklığa mahal vermeyecek biçimde işlerin yürütülmesini talep ederken, kadınların duygusal ve bedensel yüklerini artıran “kusursuz kadın” modelini yeniden işlevsel hale getirdi.

Görüşme yapılan kadınların[1]aktarımlarına bakıldığında, iş süreçlerinde nispeten benzer denetim ve kontrol mekanizmalarının uygulandığı görülmekte. İş yerinin denetleme pratiklerine karşı geliştirilen başa çıkma yöntemleri veya sürece uyumlanmaları ise, kadınların içinde bulundukları duygu durumları, toplumsal konumlanışları, toplumsal ve ekonomik kayıpları, istihdam alanları ile pandemi öncesindeki çalışma koşullarına göre değişkenlik göstermekte. Evden çalışma sistemine geçişle birlikte kadınların evle ve yalnız yaşamayanların ev içindeki diğer bireylerle kurdukları ilişkiler de dönüşüme uğramış. Dönüşüme neden olan etmenler arasında evin fiziki yapısı, evli olma veya çocuk sahipliği, ev işlerinin bölüşümü öne çıkmakta. 

Güvencesizlik, felaket kapitalizmi ve piyasa fırsatçılığı

1970’lerden itibaren üretim ilişkilerindeki dönüşümler var olan güvencesizlik türlerine yenilerinin eklenmesini de beraberinde getirdi. Kısa sürede aileden bireye, sınırlı emek / zaman kullanımından esnek emek / zaman kullanımına, sanayiden bilişim sektörüne, istihdam biçiminden hayatın tüm alanlarına yayılan güvencesizlik tanımları ve türleri genişleyen literatürde yer aldı. En genel ifadeyle güvencesizlik, sürekli istihdamdan yoksun, belirsiz koşulların egemen olduğu, esnek ve örgütsüz çalışma pratiklerinin gündelik yaşamın kırılgan ilişkileri üzerine inşa edildiği bir süreç olarak tarif edilebilir.

Barbier’in (2002: 6) belirttiği üzere, güvencesizliğin toplumsal sorunların tanımlanmasında spesifik bir kavram olarak kullanımı ilk kez Fransa’da 1970’lerin sonunda gerçekleşti. Bu dönemdeki güvencesizlik tartışmalarında temel olarak aile ve yoksulluk üzerine odaklanılması söz konusudur. Örneğin Pitrou’nun (Pitrou, 1978’den aktaran Barbier, 2002: 10-1) 1978’de yaptığı çalışmada précarité, devletten sosyal yardım alamayan ailelerin yaşam koşulları ile çocukların geleceğinden duyulan kaygıları anlatmak için kullanılmıştır. 1980’lerden itibaren güvencesizlik literatüründe, istihdam koşulları, istihdamın heterojen yapısı ve toplu pazarlık meseleleri de daha açık bir şekilde tartışmaya açılmıştır. Bu sürecin temel nedeni, Hewison’ın (2016: 430) da değindiği gibi, Amerika Birleşik Devletleri’nde Ronald Reagan (1981-89), Britanya’da Margaret Thatcher (1979-90) yönetimleri tarafından desteklenen neoliberal ekonomi politikaları ve bu uygulamaların güvencesiz çalışma rejiminin kalıcılaşmasına yol açan yasal düzenlemelerle hayata geçirilmesidir. 1990’lı yıllardan itibaren ise güvencesizlik tartışmalarına çalışma yaşamındaki standart dışı uygulamalar ve sosyal güvenceden yoksunluk meseleleri de dâhil edilmiş ayrıca sosyal dışlanma pratikleriyle güvencesizliğin yakın ilişkisine vurgu yapılmıştır. Kalleberg (2009), güvencesiz çalışma biçimlerinin 1970’lerden günümüze doğru geldikçe her sektörde artma eğilimi gösterdiğini belirtir. Lorey (2012: 165), neoliberal güvencesizliğin normalleştirilmesinin sanayi kapitalizminde uzun bir geçmişi olduğuna dikkat çeker; esnek ve kısmi zamanlı çalışma rejimi kadınlar, göçmenler, etnik olarak dışlanan gruplar tarafından zaten yüzyıllardır deneyimlenmekte olduğunu ifade eder. Günümüzdeki güvencesizlik pratiklerine değinen Gielen (2016) ise, Hardt ve Negri’ye referansla maddi iş gücünün tamamen yok olmadığını vurgular; bununla birlikte “fordist üretim biçiminden post-fordist üretim biçimine geçiş[in], maddi işgücünden zihinsel işgücüne geçiş[e]” de işaret ettiğini belirtir. Bu çerçevedeki emek piyasasını deneyimleyenler Virno’ya göre (Lavaert, Gielen, 2014: 188), “post-fordizmin tipik emekçileri[dir].” Sennett (2017: 63), esnek zamanlı çalışmayı “(…) rutine boyun eğen işçinin sahip olduğundan daha fazla özgürlük vaat etse de, aslında (…) sadece yeni bir kontrol ağı ördüğünü” ifade eder. 

Hâlihazırda tüm iş kollarına açık ya da örtük formlarda sızmış, işin niteliğine göre farklılık gösteren güvencesiz çalışma pratikleri, pandemiyle birlikte norm haline gelerek pervasız sömürünün önünü sınırsızca açtı. Bunların başında doğrudan işten çıkarma, güvenlik önlemi alınmayan ortamlarda zorla çalıştırma, zorunlu ücretsiz izin kullandırma, kısa çalışma ödeneği, ücrette düşüş, mobbing gibi uygulamalar yer aldı. 

Esnek çalışma, hak kayıpları, mobbing ile evde olmanın “rahatlığı” arasında sıkışan kadınlar

Pandeminin emek süreçlerinde yarattığı dönüşümler arasında en dikkat çeken uygulamalardan biri de esnek çalışma. Esnek çalışma modellerinin “mesai saati” anlayışını ortadan kaldırması sonucunda, evden çalışan kadınlardan adeta 7 / 24 hizmet beklentisi doğmuş durumda. Kadınların, hastalanma korkusuyla birleşen belirsizlik ve çaresizlik haline eşlik eden piyasanın beklentileri ile yeniden üretim pratiklerinin sürdürülmesi arasında kaldığı söylenebilir. Örneğin, özel bir lisede çalışan 1. görüşmeci, ders verdiği saatler dışında, hatta iş saatleri dışında gelen Whatsapp yazışmalarına, telefonlara ve e-maillere cevap vermek zorunda kaldığını, yemeğini bölüp masadan kalktığını, yöneticilerin gece 12’de dahi işle ilgili Whatsapp grubuna yazdığını belirtti. Eşi bir süre evden çalışsa da zaman zaman iş yerine gitmiş. Bu süreçte 5 yaşında olan çocuğuyla istediği gibi ilgilenemediğini belirtti, iki ders arasında önceden tasarladığı öğün planına uygun yemek yapmaya çalıştığını anlattı. Ekonomik kayıplarından da bahseden görüşmeci, Mart ayındaki maaşının tam yattığını sonrasındaki ayda ise maaşının 1/4’nin yattığını belirtti. Tüm bunlara rağmen evde kendisine vakit ayırabildiğini, çocuğuna karşı daha tahammüllü olduğunu, vakit buldukça arkadaşlarıyla görüntülü görüşmeler yaptığını, film izlediğini, kitap okuduğunu, meditasyon yaptığını ve bunların kendisine iyi geldiğini söylüyor: “Evde herkese daha fazla alan ayırıyoruz, birbirimizi tolere edebiliyoruz. Normalde çocuğuma bu kadar tahammüllü davranabilir miydim emin değilim. Çünkü okulda öğrencilerle ilgilenmekten evde halim kalmıyordu (…) bize iyi geldi.”

Vakıf üniversitesi çalışanı 2. görüşmeci çalışma günü ve saatinin oldukça esnekleştiğini, her an iş yerinde gibi yaşadığını, ders vermediği zamanlarda fakülte ya da bölüm toplantılarına katılmak zorunda olduğunu, üniversite yönetiminin talimatıyla çevrim içi etkinlikler organize ettiğini ve günün her saati Whatsapp gruplarındaki yazışmaları takip etmekle yükümlü olduğunu ifade etti: “Akşam saat 11. Sabaha karşı saat 3. Sabah saat 7. Hafta içi, hafta sonu. Önemli değil. Önemli olan her an ulaşılabilir olmak ve sizden istenen işleri ivedilikle yapıp e-mail veya Whatsapp aracılığıyla iletmek. Çekilir dert değil, çok yorgun ve sinirliyim. İstifa etmeyi düşündüm ama iş bulamamaktan korkuyorum.” Ayrıca ders anlatırken sistemde bir kopukluk yaşanırsa, aynı dersi bir daha anlatıp, sorunsuz bir şekilde kayıt etmesi gerektiğini söyleyen görüşmeci, bunun için herhangi bir ek ücret de almadığını ifade etti. Oysa derse girmediği zaman iş yeri ücretinde kesinti yapıyormuş. Görüldüğü üzere, çalışandan kaynaklanmayan olumsuz durumlarda (ki böyle süreçler de yaşanabilir) bile işin telafisi yine çalışanın omuzunda bir yük olarak kalıyor.

Bekâr bir anne olan 3. görüşmeci, bir devlet üniversitesinde araştırma görevlisi olarak çalışıyor. Doktora tezinin yazım aşamasında olan görüşmeci, tezini bu dönem yazamazsa işten atılacağını ve bu nedenle büyük bir stres yaşadığını söyledi.[2]Pandemi sürecinde ev temizliği için destek alamadığını, 4 yaşındaki çocuğuyla tek başına ilgilenmek zorunda olduğundan tezine odaklanamadığını, ağırlıkla çocuğuna bakmak ve onu eğlendirmek durumunda kaldığını anlattı. İşini kaybetme korkusuna eklenen pandemi stresi görüşmecinin kaygı düzeyini artırmış. Fakat pandemi ilan edildikten bir ay sonra virüs hakkında bilgi edindikçe endişesinin azaldığını, pandemi öncesinde iş yoğunluğu sebebiyle ilgilenemediği eviyle şu anda daha fazla ilgilendiğini söyledi. Çalışma hayatının yorgunluğu, evle kurulan ilişkileri de belirliyor. Neredeyse “otel” gibi kullanılan, bu yüzden belki de pek benimsenmeyen ya da üzerine düşünülmeyen ev, pandemi sürecinde farklı anlamlara bürünmüş görünüyor: “Önceden evi güzelleştirmeye fırsat olmuyordu. Üç yıldır bu evdeyim ilk defa biraz biraz bahçeye bakıyorum. Emek vermeye başladım. Şu an bahçeyle, evi güzelleştirmekle uğraşmak bana keyif veriyor.”

Turizm ve medya alanında faaliyet yürüten bir işletmenin Ar-Ge biriminde çalışan 4. görüşmecinin 3,5 yaşında bir çocuğu var. Evden çalıştığı süre zarfındaki ilk 3 hafta gün içinde çok yoğun çalıştığını, sonra işlerin rutine girdiğini dile getirdi. Eşi sağlık çalışanı ve halen iş yerine gidiyor bu nedenle evde bir yandan çocuğuna bakmak diğer yandan iş yerinden istenenleri yapmakla yükümlü. Zaman zaman çocuğuyla yeteri kadar ilgilenemediğini düşünüyor ve bunun vicdani yükünü de taşıyor. Fakat anlattığı günlük işlere bakıldığında her anının dolu olduğu görülüyor. Kendi ifadesiyle, “gece yatana kadar ev ve iş yerine ait işleri yetiştiriyor.” Ertesi günün yemek planlamasını yapıyor. Yine de anne olan kadınların evden çalışmasına sempati ile yaklaşıyor: “Çocuk evde olmasa, evde çalışmak bir anne için aslında iyi. Hem çocuğa hem kendine vakit kalır.” Fakat uzun vadede evden çalışmanın güvencesizliği de beraberinde getireceğinden endişe duyuyor: “Evden çalışmak çocuk olduğu için çok zor oluyor. Çocuk oyun oynamak istiyor. Bir süre sonra umudu kesip kendi kendine oynuyor ama vicdanım rahat etmiyor. Turizm durduğu için işimiz azaldı. Evden çalışmaya tümden geçilmesiyle birlikte, ücretlerin düşmesi ve esnek çalışmaya geçilmesi gibi riskler de var. Bu durum uzun sürerse sıkıntılar olacak.” 

Bir medya kuruluşunda çalışan 5. görüşmeci ise, zaten oldukça güvencesiz koşullarda çalıştığını belirtiyor. Asgari ücretle çalışan görüşmeci, bu süreçte ekonomik kaybının olmadığını buna rağmen, evden çalışmanın mesai saati mefhumunu ortadan kaldırdığını söyledi. Ailesiyle birlikte yaşayan görüşmeci, evdeki diğer bireylerin alanını işgal etmemeye gayret ettiğini, bu nedenle odasına kapanıp işlerini o mekândan yürüttüğünü anlattı. Bunun da pandeminin getirdiği mekânsal sıkışmışlık hissini katlayan bir durum olduğunu belirtti. Nerdeyse tüm sektörlere özgü olan, pandemiyle birlikte de iyice esnekleşen çalışma saatleri basın-yayın sektöründe çalışanları çok daha etkin ve yakıcı bir biçimde etkiliyor.

Malumun ilamı

Uzun zamandır ayrıcalık olarak sunulan esnek çalışma sisteminin özgürlük ve yaratıcılıkla ilişkilendirilmesi gerçekte emek gücü üzerinde kurulmaya çalışılan baskının güncel sömürü ve kontrol biçimleri arayışıyla ilişkili olduğu aşikâr. Bu bağlamda vizyoner düşünce, oyun oynar gibi çalışma, becerilerin sürekli ve hızlıca yenilenmesi mecburiyeti “(…) çok sayıda eğitimli insanı başarısızlığa mahkûm eden rekabetçi” bir piyasanın göstergesi olarak yorumlanabilir (Sennett, 2017: 136). Sennett’in değindiği gibi (2017: 135-6), başarısızlık hissi ile “yeterince iyi değilim” kaygısı günümüzde sadece yoksul ve daha az eğitimli kesimlerin değil, orta sınıfların da güvencesiz çalışma prensiplerine tabi olduğunun göstergesidir.

Kapitalist üretim ilişkilerinin mevcut kesitinde açık bir şekilde görünüyor ki, sınıfın tüm bileşenleri ekonomik, toplumsal ve kültürel konumlanmalarına göre, bir tür güvencesiz yaşama mahkûm edilmiş durumda. Somut güvencesizlik uygulamaları, çalışanların zihninde sistematik bir işini kaybetme korkusunun yer etmesine de yol açmakta. Pandemi süreciyle birlikte ise kurumların baskı, denetim ve kontrol mekanizmalarını genişlettiği, bu durumun çalışanlara ziyadesiyle hissettirildiği bir ortam oluştu. Böylesi bir ortamda evden çalışan kadınlar, ev içi yaşam pratiklerinde ve iş süreçlerinde yeni sömürü ve tahakküm biçimleriyle karşılaştılar. 

İmkânsız bir ihtimal olarak çalışanların her anını denetleme isteği, teknoloji sayesinde her saniye ulaşılabilir olan emekçi fantezisi, mesai saati uygulamasının ortadan kalktığı bu süreçte doğrudan ev içine ve çalışanların tüm hayatına nüfuz etmeye yönelik çeşitli hamleleri beraberinde getirdi. Görüşmelerde anlatıldığı üzere, 10 dakika geç cevap verilen e-mail, ilk aramada açılmayan telefon, kısa süre içinde görülmemiş Whatsapp mesajı çalışanların performansını sorgulatmaya yeterli veriler oldu. Mesai saati ve mesai günü mefhumunun ortadan kalktığı, pandemi öncesinde zihinsel olarak olmasa da fiziksel olarak uzaklaşılabilen çalışma mekânının pandemi sürecinde tam kapasite özel alana taşınması kadınlar ile erkekler arasındaki asitmetrik yeniden üretim pratiklerini derinleştirdi.

Patriarkal kapitalizm örneğinde olduğu gibi iktidar yapıları zaman zaman birbiriyle uyumlu zaman zaman da çelişkili pozisyonlar alabilir; ücretli emek ile ücretsiz emek arasında kadınlara biçilen roller değişebilir, bu rollerin kabulü veya reddi, alternatif üretme çabaları, büyük ölçüde kadın-erkek-piyasa üçgenindeki pazarlıklara, mücadelelere bağlıdır. Bu bağlamda görünen ve görünmeyen pazarlıklar kadınlar açısından olumlu ya da olumsuz dönüşüm potansiyellerine açıktır. Yukarıda vurgulandığı üzere, yeniden üretim faaliyetleri kadınların hayatlarını erkeklerle eşit bir şekilde sürdürememesinin en önemli nedenleri arasında yer almakta. Feminist politikanın, doğallaştırılmış cinsiyet ve cinsel yönelim pratiklerini tarihselleştirmesi ve toplumsal iktidar ilişkilerini sorunsallaştırması pek çok kazanımın elde edilmesini sağladı. Bununla birlikte deneyimler gösteriyor ki, elde edilen kazanımlar sonsuza dek sabit kalmıyor; hatta kazanımların yok edilmesi, geriye çekilmesi söz konusu oluyor ya da yeni eşitsizliklere karşı mücadele edilmesi gerekiyor. Örneğin, on yıllar önce tartışılan, ekonomik ve kültürel sermayesi nispeten yüksek kadınlaraçısından kısmen sönümlendiği varsayılan cinsiyetçi iş bölümü pandemi sürecinde yaşandığı gibi, “aniden” geleneksel formlara dönüşebiliyor. Görüşmelere katılan kadınların tümü, pandemi öncesinde ev işlerinin büyük bir bölümünü piyasadan satın alırken[3], şu anda bir yandan ücretli emek süreçlerine dahil olup diğer yandan datanımı, sınırı, zamanı olmayan ev işleri gibi muğlak bir alanı yönetmeye çalışıyorlar. Bunu yaparken çeşitli stratejiler geliştirdiklerini söyleyen kadınlar, ev içindeki erkeklerle eşit bir ilişki kurmayı talep ediyorlar. İş dağılımına bakıldığında ayrıntı, özen ve dikkat gerektiren işlerin (market alışverişinden sonra ürünlerin yıkanması ve havalandırılması, özellikle çocuklu evlerde öğünlerin sağlıklı bir şekilde planlanması gibi) daha çok kadınlar tarafından yapıldığı görünüyor. Erkeklerin mutfak performansı genellikle sevdikleri yiyecekleri (pizza, ekmek gibi) yapmakla sınırlı. Bununla birlikte erkekler genel ev temizliği yapsalar da kadınların erkekleri “yönlendirmesi” gerekiyor. Aktarılanlara göre, eline süpürge alıp evi temizleme düşüncesiyle hareket eden bir erkek mevcut değil. Fakat kadınların bu konudaki talepleri karşılık buluyor. Sınıfsal ayrıcalıklara sahip oldukları düşünülen kadınlar, ki bu kısmen doğru olsa da,bütün bu “hengâme” içinde güvencesiz çalışma süreçlerini deneyimliyorlar.

Ücretli çalışma ile yeniden üretim faaliyetlerinin iç içe geçmesi kadınlar açısından oldukça zorlayıcı olsa da, görüşmecilerin yoğun iş tempolarına dair üst üste binmiş bıkkınlık ve yorgunlukları mevcut. Örneğin evden iş yerine gitmek için toplu taşımayla 30 dakika ile 1,5 saat süren yol katediyorlar. Ayrıca iş yerindeki mobbing, denetim ve kontrol mekanizmaları da kadınları her açıdan zorluyor. “Ayrıcalıklı” konum, yoğun iş temposuyla beraber uzun çalışma saatlerinin olduğu (hatta mesai kavramının yok olması), iş tanımındaki esneklik ve belirsizlikler ile düşük ücretle istihdam ve benzeri koşullarda çalışmayı gerektiriyor. İş süreçleri o kadar yıpratıcı ki görüşmeye katılan kadınlar ehvenişere razı oluyorlar. Örneğin, pandemi sürecinde evden çalışmanın dezavantajları olsa da evde olmak rahat kıyafetlerle (mesai saatinde görüntülü çalışma sistemi içinde olanlar dahi evde bir süre pijama altıyla vakit geçirmiş) oturabilmek, toplu taşımayla uzun süre yolculuk yapmamak demek. Yani, insani yaşama koşulları içinde oldukça temel taleplerden bahsediliyor. Belli ki orta sınıf rüyası gün geçtikçe kâbusa dönüşüyor. Piyasa ve patriarka kıskacında kadınların ve bu iktidar yapıları tarafından sömürülen tüm kesimlerin küresel çaptaki feminist mücadeleleri bu kâbustan kurtuluşun pratik ve politik zeminine işaret ediyor.

Kaynakça

Barbier, J. C. 2002. A Survey of the Use of the Term Précarité in French Economics and Sociology. Working Document No. 19, November.

Gielen, P. 2016. Sanatsal Çokluğun Mırıltısı: Küresel Sanat, Siyaset ve Post-Fordizm. çev. Albina Ulutaşlı. İstanbul: Norgunk Yayıncılık.

Hewison, K. 2016. “Precarious Work”. The SAGE Handbook of the Sociology of Work and Employment. Editors: Edgell, S., Gottfried, H., Granter, E. London: SAGE.

Kalleberg,  A. L. 2009. “Precarious Work, Insecure Workers: Employment Relations in Transition”, American Sociological Review,  74 (1),  1–22. 

Kandiyoti, D. 2020. Salgın, Modern Kadının Yaşadığı İllüzyonu Yıktı Geçti. https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2020/04/30/deniz-kandiyoti-salgin-modern-kadinin-yasadigi-illuzyonu-yikti-gecti/ (Son erişim tarihi: 27 Temmuz 2020).

Lavaert, S., Gielen, P. 2014. “Sanatın Ölçüsüzlüğü: Paolo Virno ile Söyleşi”. çev. Özge Çelik. Sanat Emeği: Kültür İşçileri ve Prekarite. Ed. Artun, A. İstanbul: İletişim Yayınları.

Lorey, I. 2012. “Precarity Talk: A Virtual Roundtable with Lauren Berlant, Judith Butler, Bojana Cvejic, Isabell Lorey, Jasbir Puar, and Ana Vujanovic”, TDR: The Drama Review, 56 (4), 163-77.

Sennett, R. 2017. Karakter Aşınması (11. Basım). çev. Barış Yıldırım. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.


[1]Bu görüşmelerin bir bölümü, daha geniş kapsamlı bir çalışma vesileyle Dilek Üstünalan ve Belce Metin ile birlikte 25 Nisan 2020-18 Mayıs 2020 tarihleri arasında video-konferans sistemiyle gerçekleştirdiğimiz araştırma sürecine aittir. Bunun dışındaki görüşmeleri ise aynı yöntemle 19-20 Temmuz 2020 tarihleri arasında gerçekleştirdim. Görüşmeye katılan kadınlardan 2’si İzmir’de 4’ü İstanbul’da yaşıyor. Yaşları 30-43 arasında olan kadınların 3 tanesinin birer çocuğu var. Eğitimleri yüksek lisans ya da doktora düzeyinde. Kişisel gelirleri ise, 4000-10000 TL arasında değişiklik göstermekte. Çalışma saatleri pandemi öncesinde resmi olarak 8-10 saat arasında değişmekte. Fakat eve iş getirme oldukça yaygın bir durum. Pandemi sonrasında çalışma saatini kestirmek çok güç. Çünkü ev işleri ile iç içe geçen bir süreç yaşanıyor. 10 dakika çamaşır asıp, 15 dakika dilekçe değerlendirmesi yapıp, 2 saat ders anlatıp, 1 saat yemek yapılan bir ortam söz konusu. İşler parçalı ve bu parçalı zamanlara planlı ya da plansız her an her iş dahil olabiliyor. 

[2]Biz bu görüşmeyi yaptığımızda halen işi olan görüşmeci, Haziran ayındaki tez izleme toplantısında jüri tarafından yeterli görülmediği için işini kaybetti.

[3]Bu işler kadınların organizasyonu ile yine çoğu kadın ve göçmen işçilere devrediliyor.

Planlama ve Ekolojik-Toplumsal Geçiş – Michaël Löwy

Ekonomik planlamanın gerekliliği, Yeşil partilerin “piyasa ekonomisinin” ekolojik bir varyantını, yani bir “yeşil kapitalizmi” destekleyen geleneksel pozisyonlarıyla tezat hâlinde, her ciddi ve radikal toplumsal-ekolojik geçiş sürecinde gitgide daha fazla kabul görmektedir.

Naomi Klein son kitabında, iklimsel tehdide karşı her ciddi tepkinin “on yıllar süren acımasız liberalizm döneminde kötülenen bir sanatın, planlama sanatının ustalığının yeniden kazanılması” gerektiğine dikkat çeker. Bu ona göre sınai bir planlamayı, bir arazi kullanımı planlamasını, tarımsal bir planı, geçiş sürecinde meslekleri işe yaramaz hâle getirilmiş emekçiler için bir istihdam planını vb. içermektedir, “O hâlde, ekonomilerimizi artık kârlılık ölçütlerine göre değil, kolektif önceliklerimize göre planlamayı yeniden öğrenmemiz söz konusudur.”[1]

Demokratik bir Planlama

Ekososyalist bir alternatife doğru toplumsal-ekolojik geçiş başlıca üretim araçlarının kamusal kontrolü ve demokratik bir planlama anlamına gelir: Yatırıma ve teknolojik değişmeye ilişkin kararları verme yetkisi, bunların ortak yarara ve çevreye saygıya hizmet etmesi isteniyorsa, bankalardan ve kapitalist işlenmelerden alınmalıdır.

Peki bu kararları kim verecektir? Bu soruya sosyalistlerin verdiği cevap genellikle şu olmuştur: Emekçiler. Kapital’in 3. Cildinde Marx, sosyalizmi “birleşmiş üreticilerin doğayla mübadelelerini (Stoffwechsel)akla uygun biçimde düzenledikleri” bir toplum olarak betimler. Oysa Kapital’in ilk cildinde daha geniş bir yaklaşıma rastlanır: Sosyalizm “ortak üretim (gemeinschaftlichen)araçlarıyla çalışan özgür insanların (Menschen)birliği[2]” olarak kavranmıştır. Çok daha yerinde bir kavrayış söz konusudur: Üretim ile tüketim yalnızca “üreticiler” tarafından değil, aynı zamanda tüketiciler ve aslında, ister üretken, ister “üretken-olmayan” nüfus (öğrenciler, gençlik, ev kadınları -ve erkekleri-, emekliler vb.) olsun toplumun tamamı tarafından akla uygun biçimde düzenlenmelidir.

Bu anlamda, toplumun tamamı tercih edilecek üretim hatlarını ve eğitime, sağlığa veya kültüre yatırılması gereken kaynakları demokratik olarak seçmekte özgür olacaktır. Malların fiyatlarının kendisi artık arz ve talep yasasına cevap vermeyecek, buna karşılık mümkün mertebe toplumsal, siyasi ve ekolojik ölçütlere göre belirlenecektir.

Demokratik planlama kendi içinde “despotik” olmak şöyle dursun, toplumun tamamının karar verme özgürlüğünün kullanılmasıdır. Kendini “iktisadi yasalardan” ve kapitalist ve bürokratik yapılardaki yabancılaştırıcı ve şeyleşmiş “demir kafeslerden” kurtarmak için gerekli bir özgürlük kullanımı. Çalışma zamanının azaltılmasıyla birleşmiş demokratik planlama insanlığın Marx’ın “özgürlüğün krallığı” dediği şeye doğru devasa bir adımı olacaktır: Serbest zamanın artırılması aslında emekçilerin demokratik tartışmaya ve toplumun yönetimine de ekonominin yönetimine de katılmalarının bir koşuludur.

Serbest piyasa taraftarları düzenlenmiş ekonominin her biçimine kategorik karşıtlıklarını gerekçelendirmek için bıkıp usanmadan Sovyet planlamasının başarısızlığını kullanmaktalar. Sovyet deneyiminin başarıları ve başarısızlıkları hakkında bir tartışmaya girmeden, György Markus ile Budapeşte Okulu’ndaki meslektaşlarının kullandığı ifadeyi alıntılayacak olursak bunun “ihtiyaçlar üzerinde diktatörlüğün” bir biçimi olduğunu biliyoruz. Bu, kararların tekelini sınırlı bir teknokrat-bürokrat oligarşisine veren demokratik olmayan ve otoriter bir sistemdi. Diktatörlüğe götüren şey planlama değildi. Gitgide daha otoriter ve demokratik olmayan bir planlama sistemine yol açan, Lenin’in ölümünden sonra Sovyet Devletinde demokrasinin giderek artan sınırlandırılması ve bürokratik ve totaliter bir iktidarın kurulmasıydı. Eğer sosyalizm üretim süreçlerinin emekçiler ve genel olarak nüfus tarafından kontrolü olarak tanımlanıyorsa, Stalin ve ardıllarının yönetimindeki Sovyetler Birliği bu tanıma uymaktan çok uzaktı.

SSCB’nin başarısızlığı, verimsizliği ve keyfi karakteri bariz biçimde ortada olan bir bürokratik planlamanın sınırlarını ve çelişkilerini örnekler. Bu başarısızlık gerçekten demokratik bir planlamanın uygulanmasına karşı bir argüman olarak kullanılamaz. Planlamanın sosyalist kavranışı ekonominin radikal biçimde demokratikleştirilmesinden başka bir şey değildir: Siyasal kararları verme yetkisinin küçük bir seçkin yöneticiler grubuna ait olmaması gerektiğinden eminsek, aynı ilkeyi niçin ekonomik kararlara uygulamayalım ki? Piyasa mekanizmalarıyla planlamanınkiler arasında denge sorunu kuşkusuz karmaşık bir meseledir: Yeni toplumun ilk evrelerinde piyasalar hiç kuşkusuz hâlâ önemli bir yere sahip olacaktır ama sosyalizme doğru geçiş ilerledikçe planlama gitgide daha önemli bir hâle gelecektir.

Kullanım değeri kapitalist sistemde mübadele değerine ve kârlılığa tabi kılınmış bir araçtan – ve sıklıkla bir hileden – başka bir şey değildir (ki bu da aslında toplumumuzda niçin bu kadar çok hiçbir yarara sahip olmayan ürün olduğunu açıklar). Planlanmış bir sosyalist ekonomide mal ve hizmetlerin üretimi yalnızca kullanım değeri ölçütüne cevap verir ki bu da ekonomik, toplumsal ve ekolojik düzeyde muhteşem ölçekte sonuçlara yol açar.

Elbette, demokratik planlama, yerel restoranların, bakkalların, fırınların, küçük dükkanların, zanaat işletmelerinin veya hizmetlerin yönetimiyle değil, ana ekonomik tercihlerle ilgilidir. Aynı şekilde, planlamanın emekçilerin kendi üretim birimlerindeki özyönetimiyle çelişkili olmadığını da vurgulamak gerekir. Mesela bir binek otomobil fabrikasını bir otobüs ya da tramvay üretim birimine dönüştürme kararını vermek toplumun tamamına ait olacakken, fabrikanın örgütlenmesi ve iç işleyişi işçilerin kendileri tarafından demokratik biçimde yönetilecektir. Planlamanın “merkeziyetçi” ya da “ademi merkeziyetçi” karakteri üzerinde uzun uzadıya tartışılmıştır ama önemli olan planın, yerel, bölgesel, ulusal, kıta ölçeğinde – ve umalım ki gezegen ölçeğinde çünkü iklimsel ısınma gibi ekolojik temalar küresel olduklarından ancak bu düzeyde ele alınabilirler – tüm düzeylerde demokratik denetimidir. Bu öneri “küresel demokratik planlama” olarak adlandırılabilecektir. Böyle bir düzeyde dahi, sıklıkla “merkezi planlama” olarak betimlenen şeye karşı çıkan bir planlama söz konusudur zira ekonomik ve toplumsal kararlar herhangi bir “merkez” tarafından verilmemekte, buna karşılık ilgili topluluklar tarafından demokratik biçimde belirlenmektedir.

Özyönetimin olduğu kuruluşlarla yerel demokratik yönetimler ve daha geniş toplumsal gruplar arasında gerilimler, çelişkiler elbette olacaktır. Müzakere mekanizmaları bu tür çoğu çatışmayı çözmeye yardımcı olabilir ama son tahlilde görüşlerini dayatma hakkını uygulamak, yalnızca çoğunlukta olmaları hâlinde, en geniş ilgili gruplara aittir. Bir örnek vermek gerekirse: Özyönetimin olduğu bir fabrika zehirli atıklarını bir akarsuya boşaltmaya karar verir. Bütün bir bölge nüfusu bu kirlilik tarafından tehdit edilmektedir. O zaman bu nüfus demokratik bir tartışmanın ardından bu birimin üretiminin, atıklarının denetimi açısından tatminkâr bir çözüm bulunana kadar durdurulması gerektiğine karar verebilir. Tabii ekososyalist bir toplumda ideal olan, fabrika emekçilerinin bizzat kendilerinin, çevre açısından, yerel nüfusun sağlığı açısından tehlikeli kararlar vermekten kaçınmaya yetecek bir ekolojik bilince sahip olmalarıdır. Bununla birlikte, önceki örnekte olduğu gibi daha genel çıkarları savunmak için topluluğun karar verme gücünü teminat altına alan araçların getirilmesi, iç yönetime ilişkin sorunların fabrika, okul, mahalle, hastane veya köy düzeyinde yurttaşların buyruğuna tabi olmaması gerektiği anlamına gelmez.

Ekososyalist planlama her karar düzeyinde demokratik ve çoğulcu bir tartışma üzerine kurulmalıdır. Planlama organlarının, partiler, platformlar veya başka herhangi bir siyasi hareket hâlinde örgütlenmiş olan delegeleri seçilir ve çeşitli öneriler ilgili herkese sunulur. Başka bir deyişle, temsili demokrasi kişilere, yerel, ulusal ve sonunda uluslararası düzeyde farklı öneriler arasında doğrudan seçim yapma imkânı tanıyan doğrudan demokrasi tarafından zenginleştirilir ve iyileştirilir. O zaman, toplu taşımanın ücretsiz olmasına, toplu taşımayı sübvanse etmek için özel otomobil sahiplerinden özel bir vergi alınmasına, fosil enerjiyle rekabet edebilir hâle getirmek için güneş enerjisinin sübvanse edilmesine, üretimde bir azalmaya yol açsa bile çalışma zamanının haftada 30, 25 ya da daha az saate indirilmesine dair kararları nüfusun tamamı alacaktır.

Planlamanın demokratik karakteri onu uzmanların katılımıyla bağdaşmaz kılmaz. Çünkü uzmanların demokratik karar verme süreci sırasındaki rolü karar vermek değil ama – sıklıkla birbirinden farklı, hatta birbirinin karşıtı – argümanlar sunmaktır. Ernest Mandel’in dediği gibi: “Hükümetler, siyasi partiler, planlama şuraları, bilim insanları, teknokratlar veya her kim olursa olsun öneriler yapabilir, inisiyatifler sunabilir ve insanları etkilemeye çalışabilir… Ancak, çok partili bir sistemde, bu tür teklifler asla oy birliğiyle kabul edilmeyecektir: İnsanlar tutarlı alternatifler arasından seçim yapacaklardır. Bu nedenle, kararları bilfiil alma hakkı ve gücü üreticilerin/tüketicilerin/yurttaşların çoğunluğuna ait olmalı, başka kimseye ait olmalıdır. Bu duruşta paternalist veya despotik olan bir şey var mıdır?”[3]

Akla şu soru gelir: Kişilerin, bunun bedeli tüketim alışkanlıklarının bir bölümünü değiştirmek olsa bile, çevreyi koruyacak iyi tercihleri yapacaklarının bir garantisi var mıdır? Böyle bir garanti yoktur, sadece tüketim malları fetişizmi bir kez ortadan kaldırıldığında demokratik kararların rasyonalitesinin (ussalığının) galebe çalacağına dair makul ihtimal vardır. Halkın kötü tercihlerde bulunarak hatalar yapacağı açıktır, peki ama uzmanların kendileri de hata yapmamakta mıdır? Halkın çoğunluğu, kendi mücadeleleri, öz eğitimi ve toplumsal deneyimi sayesinde büyük bir sosyalist ve ekolojik bilinç düzeyine ulaşmadıkça, yeni bir toplumun inşasını tasavvur etmek imkânsızdır. O hâlde, çevresel ihtiyaçlarla bağdaşmayan kararlar da dâhil vahim hataların düzeltileceğini düşünmek akla uygundur. Her halükârda, alternatiflerin – acımasız piyasa, “uzmanların” ekolojik bir diktatörlüğü – bütün sınırlarıyla birlikte demokratik süreçten çok daha tehlikeli olup, olmadıkları sorusu da cevaplanmaya muhtaçtır…

Hiç kuşkusuz, planlamanın işlevsel olması için kararları uygulamaya koyacak yürütme organları ve teknik organlar gerekir. Ancak, bunların yetkileri, emekçilerin özyönetiminin demokratik yönetim sürecinde gerçekleştiği aşağıdaki düzeyler tarafından uygulanan sürekli ve demokratik denetimle sınırlandırılacaktır. Nüfusun çoğunluğunun boş zamanının tamamını özyönetimde veya katılımcı toplantılarda kullanması elbette beklenemez. Ernest Mandel’in belirttiği gibi: “Özyönetim delegeler aracılığıyla gerçekleyen temsilin ortadan kaldırılması sonucunu doğurmaz, ancak bu, kararların yurttaşlar tarafından alınmasıyla delegelerin kendi seçmenleri tarafından daha sıkı denetlenmesinin bir bileşimidir […]”[4]

Uzun ve Çelişkilerden Azade Olmayan bir Süreç

Kapitalist sistemin “yıkıcı ilerleme”sinden ekososyalizme geçiş tarihsel bir süreç, toplumun, kültürün ve zihniyetlerin devrimci ve daimî bir dönüşümüdür – ve yukarıda tanımlandığı şekliyle geniş anlamda siyaset inkâr edilemez biçimde bu sürecin merkezindedir. Bu tür bir gelişmenin toplumsal ve siyasi yapıların devrimci bir değişimi olmadan ve nüfusun büyük bir çoğunluğunun ekososyalist programa aktif desteği olmadan doğamayacağını belirtmek önemlidir. Sosyalist ve ekolojik bilincin oluşması, belirleyici etkenleri toplulukların yerel düzeyde kısmi çatışmalardan başlayarak toplumun radikal bir değişimi perspektifine doğru ilerleyen deneyimi ve ortaklaşa mücadeleleri olan bir süreçtir. Bu geçiş yalnızca yeni bir üretim tarzıyla, demokratik ve eşitlikçi bir toplumla sonuçlanmayacak, aynı zamanda, reklamlarla yapay biçimde tahrik edilen tüketim alışkanlıklarıyla ve faydasız ve/veya çevreye zararlı malların sınırsız üretimiyle paranın padişahlığının ötesinde gerçek anlamda bir ekososyalist uygarlığı da beraberinde getirecektir.

Kimi ekolojistler üretimciliğin tek alternatifinin büyümeyi tamamıyla durdurmak ya da büyümenin yerine – Fransa’da “décroissance” olarak adlandırılan-  eksi büyümeyi getirmek olduğunu düşünüyorlar. Bunu yapmak için nüfusun aşırı tüketim düzeyini şiddetli biçimde düşürmek ve enerji tüketimini yarı yarıya azaltmak için başkalarının yanı sıra özel ev sahipliğinden, merkezi ısıtmadan ve çamaşır makinesinden vazgeçmek gerekir. Bu aşırı sert kemer sıkma önlemleri ve benzerleri büyük hoşnutsuzluk yaratmaya gebe olduğundan, eksi büyümenin bazı savunucuları bir çeşit “ekolojik diktatörlük” fikriyle oynamaktadır[5]. Bu denli kötümser görüşlere karşı kimi sosyalistler kendilerini teknik ilerlemenin ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılmasının sınırsız bir büyümeye ve herkesin “ihtiyaçlarına göre” nimetleneceği bir refaha imkân vereceğini düşünmeye götüren bir iyimserlik sergilemektedirler.

Bana bu iki okul – artı veya eksi – “büyümenin” ve üretici güçlerin gelişmesinin tamamen nicel bir kavrayışını paylaşıyor gibi geliyor. Bana daha uygun görünen bir üçüncü duruş olduğunu düşünüyorum: Gelişmenin gerçek anlamda nitel bir dönüşümü. Bu, kapitalizmin yol açtığı, yararsız ve/veya zararlı ürünlerin büyük ölçekte üretimi üzerine kurulu, kaynakların canavarca israfına bir son verilmesi anlamına gelir. Silahlanma endüstrisi ve aynı şekilde – programlanmış demode olmalarıyla birlikte – kapitalist sistemde imal edilen, büyük firmalara kâr yaratmaktan başka faydası olmayan bütün bu “ürünler” bunun iyi bir örneğidir.

Sorun soyut biçimde “aşırı tüketim” değil, daha ziyade başlıca karakteristikleri malların gösterişçi mülkiyeti, kitlesel israfı, takıntılı biriktirilmesi ve “moda” tarafından dayatılan sahte yeniliklerin zorlayıcı edinimi olan tüketim tipidir. Yeni bir toplum, üretimi, su, gıda, giysi, konut gibi “Eski Ahitten kalma” olarak nitelenebilecek ama sağlık, eğitim, kültür ve ulaşım gibi temel hizmetleri de kapsayan otantik ihtiyaçlara yöneltecektir.

Bu ihtiyaçların karşılanmaktan uzak olduğu ülkelerin, yani güney yarımküre ülkelerinin, demiryollarının, hastanelerin, kanalizasyon ve başka altyapıların inşası bakımından sanayileşmiş ülkelerden çok daha fazla “kendilerini kalkındırması” gerekeceği açıktır ama bunun yenilenebilir, dolayısıyla çevreye zararlı olmayan enerjilere dayalı bir üretim sistemiyle bağdaşır olması gerekecektir. Bu ülkeler şimdiden açlıktan mustarip olan nüfusları için büyük miktarda gıda üretmeye ihtiyaç duyacaklardır ancak burada – Via Campesina ağıyla uluslararası düzeyde örgütlenmiş olan köylü hareketlerinin yıllardır savunduğu gibi – ilkesi yoğun pestisit, kimyasal ve GDO kullanımı olan kapitalist tarım işletmeciliğinin (agrobusiness) yıkıcı ve anti-sosyal yöntemleriyle değil, aile birimlerinde, kooperatiflerde veya kolektif çiftliklerde örgütlenmiş köylü biyolojik tarımı aracılığıyla çok daha kolay ulaşılacak bir hedef söz konusudur.

Günümüzün iğrenç borç ve Güneyin kaynaklarının kapitalist sanayileşmiş ülkeler tarafından emperyalist sömürüsü sistemi yerini Kuzeyden Güneye doğru bir teknik ve ekonomik destek dalgasına bırakacaktır. Bazı bağnaz ve sofu çevrecilerin inanıyor göründüklerinin aksine, Avrupa ve Kuzey Amerika nüfuslarının yaşam düzeylerini mutlak anlamda düşürmeye hiç gerek olmayacaktır. Bu nüfusların yalnızca hiçbir gerçek ihtiyacı karşılamayan ve takıntılı tüketimi kapitalist sistem tarafından desteklenen yararsız ürünlerden kurtulmaları gerekecektir. Bir yandan tüketimlerini azaltırken, yaşam düzeyi kavrayışını aslında daha zengin bir hayat tarzına yer açmak üzere yeniden tanımlayacaklardır.

Otantik ihtiyaçları yapay, sahte veya taklit ihtiyaçlardan nasıl ayırt etmek gerekir? İhtiyaçlar üzerindeki etkisini zihinsel yönlendirme aracılığıyla icra eden reklam endüstrisi modern kapitalist toplumların insan hayatının bütün alanlarına nüfuz etmiş durumdadır. Sadece yiyecekler, giyecekler değil, aynı zamanda spordan kültüre, dinden siyasete çeşitli alanlarda her şey onun kurallarına göre biçimlendirilmektedir. Reklam, sinsi, sürekli ve saldırgan bir tarzda sokaklarımızı, posta kutularımızı, televizyon ekranlarımızı, gazetelerimizi ve manzaralarımızı istila etmiştir. Bu sektör gösterişçi ve takıntılı tüketim alışkanlıklarına doğrudan katkıda bulunmaktadır. Üstelik, olağanüstü bir petrol, elektrik, emek zamanı, kâğıt ve birçok hammaddenin yanı sıra kimyasal madde israfına yol açmakta ve bunların hepsi tüketiciler tarafından ödenmektedir. Yalnızca insani açıdan yararsız olmakla kalmayıp, aynı zamanda gerçek toplumsal ihtiyaçlarla çelişkili bir “üretim” dalı söz konusudur. Reklam bir kapitalist piyasa ekonomisinde vazgeçilmez bir boyut olduğu hâlde, sosyalizme geçiş hâlindeki bir toplumda kendisine yer bulmayacaktır. Onu yerini tüketici dernekleri tarafından sağlanan ürün ve hizmet bilgileri alacaktır. Otantik bir ihtiyacı yapay bir ihtiyaçtan ayırmanın ölçütü, reklamın ortadan kaldırılmasından sonraki kalıcılığı olacaktır. Eski tüketim alışkanlıklarının belli bir süre boyunca devam edeceği açıktır çünkü insanlara neye ihtiyaçları olduğunu söylemeye kimsenin hakkı yoktur. Tüketim modellerinin değişmesi tarihsel bir süreç ve eğitimsel bir meydan okumadır.

Özel otomobil gibi kimi ürünler daha karmaşık sorunlar çıkarır. Özel otomobiller kamusal açıdan zararlıdır. Gezegen ölçeğinde her yıl yüzbinlerce kişiyi öldürmekte ya da sakat bırakmaktadırlar. Çocuk ve yaşlı sağlığı üzerinde zararlı sonuçlarıyla birlikte büyük kentlerin havasını kirletmekte ve iklimsel değişmeye önemli ölçüde katkıda bulunmaktadırlar. Öte yandan, binek otomobil kapitalizmin cari koşullarında gerçek ihtiyaçlara cevap vermektedir. Yetkililerin çevre kaygısına sahip olduğu Avrupa şehirlerinde, nüfusun çoğunluğu tarafından onaylanan yerel deneyimler, özel otomobilin yerini otobüsler ve tramvaylar lehine kademeli olarak sınırlamanın mümkün olduğunu göstermektedir. Bir ekososyalizme geçiş sürecinde toplu ulaşım – yer üstünde olduğu gibi yer altında da – geniş ölçüde yaygın ve ücretsiz olacak, yollar ise yayalar ve bisikletçiler için korunacaktır. Dolayısıyla özel otomobil, ısrarlı ve saldırgan reklamlarla tanıtılan fetiş bir ürün hâline geldiği burjuva toplumundakinden çok daha az önemli bir rol oynayacaktır. Otomobil bir prestij sembolü, bir kimlik göstergesidir (sürücü belgesi Birleşik Devletlerde kimlik belgesi olarak kabul edilmektedir). Kişisel, toplumsal ve erotik hayatın merkezindedir. Yeni bir topluma bu geçişte, metaların – trajik kazaların ve aşırı yüksek kirliliğin sorumlusu – karayoluyla taşınmasını sert biçimde azaltmak ve onun yerine demiryolu veya demiryolu-karayolu melez taşımacılığını getirmek çok daha kolay olacaktır: Kamyon taşımacılığının şu andaki gelişmesini yalnızca kapitalist “rekabetçiliğin” saçma mantığı açıklar.

Bu önerilere kötümserler şu cevabı verecektir: Evet ama bireyler denetlenmesi, çözümlenmesi, baskılanması hatta gerekirse bastırılması gereken sonsuz özlem ve arzularla güdülenmiştir. O zaman demokrasi bazı kısıtlamalara tabi olabilecektir. Oysa ekososyalizm Marx’ın da zamanında savunduğu makul bir hipotez üzerine kuruludur: Kapitalist olmayan bir toplumda, “olma”nın “sahip olma”ya baskın çıkması, yani serbest zamanın sayısız nesneye sahip olma arzusu üzerindeki önceliği: Gerçek anlamda kültürel, sportif, bilimsel, erotik, sanatsal ve siyasi faaliyetler yoluyla kişisel gerçekleşme.

Meta fetişizmi kapitalist sisteme özgü ideoloji ve reklam aracılığıyla takıntılı satın almaya teşvik eder. Bunun “insanın ebedi doğası”nın bir parçası olduğuna dair hiçbir kanıt yoktur. Ernest Mandel bunu vurguluyordu: “Gitgide artan sayıda (‘marjinal faydası’ düşmekte olan) malın sürekli biriktirilmesi hiçbir şekilde insan davranışının evrensel veya daimî bir özelliği değildir. Temel ihtiyaçlar bir kez karşılandığında, ana motivasyonlar evrilir: Kişisel tatmin sağlayan yeteneklerin ve yatkınlıkların geliştirilmesi, sağlığın ve yaşamın muhafazası, çocukların korunması, zenginleştirici toplumsal ilişkilerin geliştirilmesi…”[6].

Yukarıda bahsettiğimiz gibi bu, özellikle geçiş dönemi boyunca, çevrenin korunması gereksinimleri ile toplumsal ihtiyaçlar arasında, ekoloji konusundaki yükümlülükler ile özellikle yoksul ülkelerde temel altyapıları geliştirme gereği arasında, popüler tüketim alışkanlıkları ile kaynakların yetersizliği arasında çatışmaların hiç olmayacağı anlamına gelmez. Sınıfsız bir toplum çelişkisiz, çatışmasız bir toplum değildir. Çelişkiler ve çatışmalar kaçınılmazdır: Bunları, toplumun kendisini kararları almaya götüren açık ve katılımcı tartışmalar sayesinde, sermayenin ve kârın kısıtlarından kurtulmuş bir ekososyalist perspektifte çözmek demokratik planlamanın görevi olacaktır. Ortak ve katılımcı böyle bir demokrasi, hata yapmaktan kaçınmanın olmasa da bu hataların sosyal topluluğun kendisi tarafından düzeltilmesinin tek yoludur.

Yeşil bir sosyalizmi veya bazılarının kelimeleriyle bir güneş komünizmini hayal etmek ve bu hayal için mücadele etmek, somut ve acil reformları uygulamak için çaba göstermediğimiz anlamına gelmez. “Temiz bir kapitalizm” üzerine yanılsamalara kapılmamak gerekse de, yine de zaman kazanmaya çalışmalı ve kamu yetkililerine birkaç temel değişikliği dayatmalıyız: Genetiği değiştirilmiş organizmalar üzerinde genel bir moratoryum, sera gazı emisyonlarında sert bir azaltma, endüstriyel balıkçılığın ve endüstriyel tarım üretiminde pestisitlerin kimyasal madde olarak kullanılmasının katı bir biçimde düzenlenmesi, toplu taşımacılığın önemli oranda geliştirilmesi, kamyonların yerini kademeli olarak trenlerin alması.

Bu acil ekolojik-toplumsal talepler, “rekabetçiliğin” gereklerine adapte edilmemeleri koşuluyla bir radikalleşme sürecine yol açabilir. Marksistlerin bir “geçiş programı” olarak adlandırdıkları programın mantığına göre her küçük zafer, her kısmi ilerleme hemen daha önemli bir talebe, daha radikal bir hedefe yol açar. Somut sorunlar etrafındaki bu mücadeleler, yalnızca kısmi zaferler kendi başlarına faydalı olduklarından değil, aynı zamanda bunlar ekolojik ve sosyalist bir bilinç kazanılmasına katkıda bulundukları için önemlidir. Üstelik bu zaferler aşağıdan faaliyeti ve öz örgütlenmeyi teşvik eder: Bunlar, dünyanın radikal, yani devrimci bir dönüşümüne ulaşmak için gerekli ve belirleyici iki ön koşuldur.

Radikal, sosyalist ve ekolojik bir programa bağlı güçler, Antonio Gramsci’nin anladığı anlamda hegemonyasını kurmadıkça radikal dönüşüm olmayacaktır. Bir bakıma, zaman bizim müttefikimizdir çünkü – iklim değişikliği gibi –  gitgide yaklaşan tehditlerle durumu daha da ağırlaşan çevre sorunlarını çözme yeteneğine sahip yegâne değişiklik için çalışıyoruz. Ama diğer yandan da zamanımız daralmaktadır ve birkaç sene içinde – kimse kaç yıl olduğunu söyleyememektedir – verilen zararlar geri döndürülemez hâle gelebilecektir. İyimserlik için bir sebep yoktur: Sistemin başında bulunan şu andaki seçkinlerin gücü muazzamdır, radikal muhalefet güçleri ise hâlâ mütevazıdır. Yine de bu güçler kapitalizmin “yıkıcı ilerlemesine” bir fren koymak için sahip olduğumuz tek umuttur.

Çeviri: Osman S. Binatlı

Orijinal kaynak için bakınız.

Yazar hakkında

Michaël Löwy Brezilya kökenli bir Fransız filozof ve sosyolog olup, CNRS’te onursal araştırma direktörüdür. Ekososyalizm kuramcısı ve yakın tarihli Devrim İmdat Frenidir: Walter Benjamin Üzerine Denemelerbaşlıklı kitabın yazarıdır.La révolution est le frein d’urgence : Essais sur Walter Benjamin, Éd. de l’Éclat, coll. « Philosophie imaginaire », 2019.


[1]N. Klein, Plan B pour la planète : le New Deal vert, Paris, Actes sud, 2019, p. 117. [Naomi Klein, On Fire: The Burning Case for a Green New Deal (Random House, 2019), pp. 95, 98.]

[2]K. Marx, Das Kapital, Cilt 3, Berlin : Dietz Verlag, 1968, p. 828 ve Cilt 1, p. 92.

[3]E. Mandel, Power and money, Verso, Londres, 1991, p. 209. [İktidar ve Para, Yazın Yayıncılık, çeviri Bülent Tanatar, İstanbul, Mart 1996, s. 274]

[4]E. Mandel, Power and money, op. cit., p. 204.[İktidar ve Para, Yazın Yayıncılık, İstanbul]

[5]Alman filozof Hans Jonas (Le principe responsabilité, Éd. du Cerf, 1979) doğayı kurtarmak için « hayırsever bir tiranlıktan » bahsetmekteydi ; Finlandiyalı eko-faşist Pentti Linkola (Voisiko elämä voittaa. Helsinki, Tammi, 2004) ise her türlü ekonomik büyümeyi engelleme yeteneğinde bir diktatörlük taraftarıydı.

[6]E. Mandel, Power and money, op. cit., p. 206.[İktidar ve Para, Yazın Yayıncılık, İstanbul, s. 269]

Twitter’da Politik “Tartışma” ve Hapsolduğumuz Odalar – Emre Tansu Keten

Black Mirror’ın üçüncü sezonunun ilk bölümü olan Nosedive, bize Facebook, Instagram, Foursquare karışımı bir sosyal medya uygulamasıyla herkesin birbirine puan verdiği bir dünyayı anlatır. Bu puan verme işlemi sadece birileri bir şey paylaştığında değil, gerçek yaşamdaki her karşılaşmada yapılması zorunlu bir ritüel haline gelmiştir ve herkes yüksek puan almak için birbirine yapmacık lütuflarda bulunmaktadır.

Bütün zamanlarını birbirlerinin hesaplarında iz sürmekle (stalk) geçiren insanlar, itinayla kurguladıkları sanal kişiliklerine birebir uygun kurgusal hayatlar yaşarlar. Bu öyle bir düzenleme halini almıştır ki, insanların işledikleri küçük suçlar nedeniyle puanları düşer, ev satarken, araba kiralarken herkes bu puanlarına göre değerlendirilir ve puanı 1’in altına düşenler ise hapse atılır. Puanlama sistemi, herkesi belli başlı davranış kurallarında eşitler, yaşam bir zorunluluklar bütünü olarak deneyimlenir.

Twitter’da “tartışmak”

Ne zaman Twitter’da bir tartışma gündem haline gelse aklıma dizinin bu bölümü gelir. Yaşanan her şey birebir dizinin kurgusuna uymasa da, genel tartışma havası bu puanlama sistemine benziyor. Herhangi bir konuda başlayan tartışma, önce politik ve teorik olarak bilinen argümanların sıralanmasıyla, ardından ise bu argümanların bir kenara bırakılıp kişiliklerin hedef alınmasıyla sürüyor.

Taraflar birbirlerinin puanlarını düşürüyor bir bakıma. Ancak bu azar azar bir puan düşürme işleminden çok, karşı tarafın puanını bir anda 1’in altına indirip, çevresindeki herkesten bu kişinin aforoz edilmesini istemekle devam ediyor. Bu da yetmiyor, ilgili kişiyi takip edenler de aynı torbaya atılıyor, takip etme eylemi bir kefillik gibi kodlanıyor. Bazı örneklerde ilgili kişinin tweetlerini beğenenler, tek tek stalk’lanıp engelleniyor. Herkes bu tartışmanın bir yerinde konumlanmak zorunda bırakılıyor. Buradan da karşılıklı olarak puanlar dağıtılıyor.

Örneğin, genç bir akademisyenin makalesinde beklenen düzeyde referans kullanmamasının alaycı bir şekilde eleştirilmesi, bu konu üzerine başlayan atışmaların ardından, genç akademisyenin hayatının toptan değersizleştirilmesine, bu kişinin bütün akademik olumsuzlukların simgesi haline getirilmesine varıyor. Genç akademisyenin kişiliği git gide gözden düşerken, bunu ortaya çıkartan profesör akademik duvarın gece bekçisi olarak puanları topluyor. Herkes herkesin foyasını meydana çıkartmaya çalışıyor, Twitter alemi ve doğal olarak gerçek hayat, büyük bir sahtekârlar toplamı olarak tahayyül ediliyor.

Yankı odalarına hapsolmak

Böylece, sosyal medyada teşkil edilen yankı odaları, çok daha sabit ve kapalı bir hale geliyor. Spesifik bir tartışma üzerinden kurulan yankı odaları, bu gruba dahil olmuş kişilerin diğer başlıklarda gruptan farklı bir şey düşünmesinin ve söylemesinin de önüne geçiyor. Mark Fisher’ın Vampirler Şatosu’ndan Kaçmak başlıklı yazısında belirttiği gibi “Vampirler Şatosu’nu bir arada tutan, dayanışma değil, karşılıklı korkudur – aforoz edilme, ifşa edilme ve kınanma sırasının kendilerine geldiği korkusu…”

Bu bir bakıma kolaylık da sağlıyor. Tartışılan konu hakkında ciddi okumalar yapmak, meselenin birkaç tarafına birden kulak vermek, bunun üzerine düşünmek emek isterken, basit bir destek mesajıyla ya da retweetle, çetrefilli bir konunun tarafı olunabiliyor. Sanal benlik zahmetsiz bir şekilde bir kimlik halesiyle, bir düşünce setiyle güçlendirilebiliyor.

Her gün karanlığını biraz daha artıran bir iktidarın saldırısı altında, yan yana durmamızı sağlayacak büyük aynılıklarımız ortada dururken, odaklanılan, öne çıkartılan ve emek harcanan küçük farklılıklarımız oluyor. Yine Mark Fisher’a kulak verecek olursak: “Vampirler Şatosu, herkesin kimlikçi sınıflandırmalardan kurtulduğu bir dünyanın peşinde koşacağına, insanları kimlik kamplarına tıkmaya çalışıyor – insanların, ilelebet egemen gücün terimleri üzerinden tanımlandıkları; aşırı bir özfarkındalıkla sakatlandıkları ve aynı kimlik grubuna ait olmadığımız sürece birbirimizi anlayamayacağımız konusunda direten bir tekbencilik mantığıyla yalnızlaştırıldıkları kamplar”.

Like ekonomisi

Bu tablonun oluşmasında Fisher’ın sözünü ettiği politik yenilgi ortamının payı çok büyük. Bunun yanında Twitter’ın teknik yapısının da bunu beslediğini söyleyebiliriz. 280 karakter sınırıyla etraflı bir tartışmanın gerçekleştirilmesinin zorluğu bir yana, böylesi uzun ve sıkıcı mesajlar paylaşmanın bir “getirisi” de yok. Bu mecralarda öne çıkabilmenin yolu, güçlü argümanları sıralamak değil iyi “laf çakmak”, karşı tarafı “tokatlamak”, “lafı gediğine koymak”. Bu nedenle hakkında yüzlerce kitap yazılmış bir konunun tartışması ancak laf oyunlarıyla, konudan uzaklaşıp karşı tarafın toptan değersizleştirilmesiyle yürüyebiliyor.

Bunun yanında, Twitter’da yaratılan bir tartışmanın ya da ortaya atılan bir eleştirinin özgül değerini, içerdiklerinin ağırlığı, gerçeğe yakınlığı, mantığa uygunluğu değil, aldığı retweet/beğeni sayısı belirliyor. Örneğin, bir kitabın çevirisi üzerine yapılan bir tartışmada, kimin ne dediği, çeviride ne kadar usta olduğu, dediklerinin karşılığının olup olmadığı, aldığı etkileşimden daha önemsiz hale geliyor. Bütün bunların sonucu olarak da, bir Twitter kullanıcısı, belli bir zaman içerisinde, bütüncül ve tutarlı eleştiri geliştirmek yerine, tek tek olaylardan çıkmış, reaksiyoner ve kendisinden önce ve sonra geleni güçlendirmeyen gündelik atışmaların üreticisi konumunda kalıyor.

Fisher’ın dediği gibi “maksat, insanları, halihazırda zaten var olan eşdeğerlik zincirlerine hapsetmek değil, her tür eklemlenmeyi geçici ve yapay görmekti. Her zaman yeni eklemlenmeler meydana gelebilir. Hiç kimse özü itibariyle şu ya da bu değildir”. İnsanların eşdeğerlik zincirlerine hapsolduğu yankı odaları, bu yan yana durma halinden tutarlı ve bütüncül bir eleştiri çıkartamıyor. Tam aksine, bunu önleyen, birilerine karşı olmak üzerinden kurulan konforlu alanlar yaratıyor. Black Mirror’daki gibi genel bir sistem olmadığından (neyse ki), günün sonunda elimizde, herkesin -birileri için- puanının 1’in altına düştüğü bir ortam kalıyor.

Başka bir sosyal medya

Peki Twitter’ın hiç mi olumlu bir işlevi yok? Tabii ki var. Bu mecra sayesinde, belki de hiç öğrenemeyeceğimiz, yüzlerce taciz vakası ifşa oldu. İş cinayetleri, hak gaspları ortaya çıktı. Hayvanlara yönelik zulüm görünür oldu. Örnekleri çoğaltabiliriz. Ancak yukarıda aktardığımız tablo, sosyal medyanın böylesi etkili kullanımını da riske atan, bu mecrada kullanılan yöntemlerin gücünü azaltan bir tehlike barındırıyor.

Bu tablonun içerisinde hepimiz varız. Bunu eleştirmek kişiyi genel işleyişin dışında bırakmıyor. Ama başka bir iletişimi, başka bir tartışma tarzını, başka bir sosyal medya ortamını yaratacak olanlar da yine biziz. Bu politik bir görev aynı zamanda. Diğer politik görevlerimizin yanında bunu başarmak o kadar da zor görünmüyor. Ancak siyaset gerçek hayatta kurulduğu için, bunu başarmanın yolu da gerçek hayatta verilecek mücadeleden, burada kurulacak verimli tartışma alanlarından geçiyor.

Fisher’ın sözleriyle bitirelim: “dışlanma ve aforoz edilme korkusu yaşamadan fikir ayrılığına düşebileceğimiz koşulları yaratmalıyız”.

Kaynak: Gazete Pencere

Ayasofya’nın Fısıldadıkları- Taci Keser

Ayasofya hadisesi beklendiğinden fazla gürültü kopardı. Açılışı bir tarikatlar resmigeçidine büründüren AKP’nin bunda rolü büyük. Allah’tan ki, CHP önderliği “büyük oyunu” gördü ve iktidarın gündem değiştirme tuzağına düşmedi… Anlaşılan CHP, bölüm sonu canavarı piyasaya çıkana dek bonus toplama peşindeki teenager rolünden hayli memnun.

CHP’nin rutin kayıtsızlığı laik kesimin öfkesini ve düş kırıklığını artırıyor. Aldığı oy oranına kıyasla bu denli etkisiz bir parti, modern dünya tarihinde pek de sıradan bir vaka olmasa gerek doğrusu. 1990’lı yıllarda medya ve ana akım siyasiler İslami kesimin popüler isimlerini bol keseden takiye yapmakla suçlardı. Malum, takiye sözcüğü mezhebini gizleme ve olduğundan farklı görünme gibi anlamlar barındırır. Bu kez takiye sırası CHP kurmaylarına geldiğinden mi nedir, kimisi yeni camilerini gururla sahiplendi. Kimisi güllü dallı seccadesi üstünde bolca fotoğraf verdi. Kimisi de laikliğe atılan her tokatta adet olduğu üzere, başını göğe dikip boş gözlerle ufku taradı. İktidar kendi kendini yiyip bitiriyordu nasılsa. Hele bir seçimler kazanılsındı, nasıl olsa laik kesimin gazını alacak üç beş adım atılırdı. Onlar müsterih olsunlardı. CHP henüz bir sonuç alamamasına karşın ısrarla takip ettiği laiklikten taviz politikasını ilmek ilmek örüp, ince ince işleyerek önümüzdeki seçimde mütedeyyin seçmeni kazanacaktı inşallah…

Laik kesiminin değerlerine ve gelecek tasavvuruna yönelik meydan okumalar düpedüz kitlesel bir aşağılama eylemi halini aldı. Buna karşın ana muhalefetin bu meydan okumaları her seferinde sükûtla karşılanması insanda, başkası adına utanma, acıma ve öfke karışımı hisler uyandırıyor. CHP önderliği insanları, bildiği bir şey olduğuna inandırmak istiyor. Bildiği, sakin adımlarla izini sürdüğü, üzerine titrediği, ama her ne hikmetse geniş kesimlerle paylaşmaktan imtina ettiği bir şey bu. Fısıltıyla dile getirilen, ama bir üçüncü şahıs belirince, hamasetin bulanık sularına gizleniveren büyülü bir sözcük belki de…  

Ana muhalefetin uzun öğlen uykusu nüfusun en az yarısını oluşturan devasa kitleyi siyaseten olduğu kadar söylemsel açıdan da silahsız bırakıyor.  Azgın din simsarlığı karşısında laik kesimin teorik bagajı acınası durumda doğrusu. Taşralı nineden devşirilmiş dini menkıbelere karşı, birkaç on yıl öncesinin ortaokul ders kitaplarından devşirilmiş ırkçı hamaset kullanılıyor. Ortadoğulu çapulcu sürülerinin yağmacılığı ve şekilsizliğine karşı, tek parti zamanından kalma resmi ve evcilleştirilmiş bir İslam anlayışı çıkarılıyor. Her taşın ardında ateist komplosu gören paranoyaya karşı, iktidarın her başarısını ABD desteğine bağlayan bir öğrenilmiş çaresizlik söz konusu. İktidarın eklektik ve tutarsız teorisyenlerine karşı, üç beş muhalif televizyon yorumcusu laik kahramanlar haline getiriliyor. Hepsi bu…

Oysa bütün bu hamasi karşıtlıkların ötesine geçince karşımıza dikilen kesif, buram buram tüten bir sınıfsal nefret halesidir. Kültürel terimlerle ifade edilen bir sınıfsal nefrettir bu. Yeşil sarığın altında, son derece zayıf bir kültürel ve sosyal sermayeyle yola koyulmasına karşın himayecilik ilişkileri, hemşerilik ve partizanlıkla kestirmeden yükselmenin tadını almış bir kesim toplanmaktadır. Ortak kültürel kodları, atadan dededen tevarüs etmiş şekilsel dini pratikler ve kulaktan dolma masallar manzumesidir. Ancak bu masalların inandırıcılık dozu, bir zamanların ortaokul ders kitaplarında anlatılan modern masallardan hiç de az değildir. Öyleyse sağlıklı yükselecek bir muhalefete düşen, kültürel terimlerin gizlediği sınıfsal nefreti doğal kanalına yönlendirebilmek için çaba göstermek olacaktır.

Ernest Mandel’in İktisatı, Dün ve Bugün – Michel Husson

Ernest Mandel’in ölümünden (20 Temmuz 1995) çeyrek yüzyıl sonra bu makale onun anısına bir saygı yazısı olarak tasarlanmamıştır. Kendisine ait yaşayan Marksizm anlayışı içinde burada daha çok onun iktisat yazılarının, gündeme getirdikleri eski ya da yeni sorunları ana hatlarıyla ele almakla birlikte, hâlâ ne bakımdan güncel olduklarını göstermekle yetinilecektir[1]

Marksizmin Yayılması

Her zaman iktisadi çözümlemeyle militan eylem arasında bir bağ kurma endişesiyle hareket eden Mandel, Stalinci eski püskülerinden arındırılmış bir Marksizmin yayılmasında anahtar bir rol oynamıştır. Onun ilk önemli katkısı 1962’de yayımlanmış olan Marksist Ekonomi El Kitabı’dır. Bu sentez, geniş bir uluslararası dağıtımdan faydalanmış ve yakın tarihli gelişmeleri kapsama kaygısı taşıyan yaşayan bir Marksizmin yenilenmesine katkıda bulunmuştur. Dönemsel krizlere ayrılmış XI. Bölüm bunun iyi bir örneğini verir: Mandel orada daha o zamandan, Harrod Kuznets, Samuelson, Goodwin, Kalecki veya Joan Robinson gibi iktisatçılara atıfta bulunarak, eksik-tüketim ve orantısızlık üzerine bina edilen teorilerin bir sentezini ana hatlarıyla ortaya koyar. Bu teorileri “aşırı ölçüde basitleştirilmiş” bulsa da bunların “önemli malzemeler getirdiklerini” söyler.

Mandel 1963’te PSU’nun (Birleşik Sosyalist Parti) Paris Federasyonunun düzenlediği bir hafta sonu eğitimi boyunca bir dizi konferans verir. Bu konferanslar meyvesini, sonradan birçok baskısı yapılacak bir broşürle, Marksist Ekonomi Teorisine Girişile verecektir. Bu, açıkça güncellenmeyi hak edecek bir metin olsa da dikkat çekici, çok eğitsel ve Mandel’in en talepkâr teori ile militanların eğitimi arasında köprüler inşa etme daimi kaygısını fazlasıyla ortaya koyan bir metin söz konusudur.

Mandel 1967’de Karl Marx’ın İktisadi Düşüncesinin Oluşumu’nu yayımlar. Bu kitap özellikle Marx’ın temel bir eserini – Grundrisse– Roger Dangeville tarafından yapılan ilk Fransızca çevirisi erişilebilir dahi olmadan tanıtması bakımından ilgiye değerdir. Bu kitabın çalışma zamanının azaltılması tematiğine mükemmel bir giriş olan “çalışma zamanı ile serbest zaman diyalektiği”ne ayrılmış bölümünü özellikle okumak gerekir.

Mandel’in kendisini Marx’ın iktisadi düşüncesini, her zaman onun dogmatik olmayan bir versiyonunu sunarak yaymaya adadığını anlamış olduk. O hâlde Kapital’in İngilizce basımının (Pelican) önsözünün yazılmasının ondan istenmesi bir tesadüf değildir ki bu arada Mandel’in Anglosakson dünyadaki ne derece tanınır olduğu da böylece görülür. Kapital’in üç cildine bu girişler İspanyolcaya çevrilip sırasıyla El Capital. Cien Años de Controversias En Torno a la Obra de Karl Marxbaşlıklı bir kitapta bir araya getirilip yayımlandıkları hâlde, Fransızcada erişilebilir değildir. Bunlar Marx’ın başyapıtına parlak bir giriş oluştururlar. [Marx’ın Kapitali, Yazın Yayıncılık, İstanbul, 2008]

Marx Kapital - GittiGidiyor

“Dönüşüm Sorunu”

Bu girişten değerlerin fiyatlara dönüştürülmesi denilen soruna ayrılmış bir pasaj alıntılanabilir. Bu teorik sorun  önemlidir çünkü Marx’ın değer teorisinin bir eleştirisine yol açmıştır: Kapital’in (değerlerin emek harcamalarıyla orantılı olduğu) 1. Cildi ile (fiyatların yatırılan sermaye ile orantılı olduğu) 3. Cildi arasında üstesinden gelinmesi mümkün olmayan bir çelişki olacaktır.

Mandel’in cevabı Marx’ın eleştirmenlerinin girdilerin (inputs) üretim fiyatlarının çıktı (outputs) fiyatlarına eşit olduğunu varsayan temel hipotezini reddetmekten ibarettir: “Cari üretim çevrimlerindeki girdilerçevrimin başlangıcında bilinen verilerdirve bu çevrim boyunca çeşitli üretim dallarında kâr oranının eşitlenmesi üzerinde bir geriye dönük düzeltme etkisine sahip değildirler. Herhangi bir tutarsızlığın ortadan kalkması için bunların benzer şekilde değerler cinsinden değil, üretim fiyatları cinsinden hesaplandığını ama bu üretim fiyatlarının öncekiüretim çevrimi boyunca kâr oranlarının bir eşitlenmesinin bir sonucu olduğunu varsaymak yeterlidir (…) Hammaddelerin üretim fiyatları, üretimde kullanılan diğer tüm girdilerin fiyatları gibi (…) önceki dönemde meydana gelen kâr oranlarının eşitlenmesinin sonucudur” (Bkz. Marx’ın Kapitali, s. 252-3). Böylece çözüm birkaç kelimeyle verilmiş olur. Fakat Mandel tuhaf biçimde bu pozisyonunu geliştirmez: Ricardo, Marx, Sraffabaşlıklı kolektif çalışmada bu sorunu sadece altının ve paranın rolü açısından ele alır.

Kapitalizmin Yolağı

Kapitalizmin savaş sonrası başarımları (zayıf işsizlik, satın alma gücünde artış) Stalinci iktisatçılar tarafından savunulan kaçınılmaz çöküş veya proletaryanın yoksullaşması tezlerinin tersine gitmekteydi. Mandel bu yeni konfigürasyonu çözümlemek için neo-kapitalizmden söz eder (ki bu daha sonra reddedeceği bir terimdi) ama uzun dalga fikrini seferber etmeye başlamıştır.

Mandel 1963’ten itibaren – daha önce anılan Marksist Ekonomi Teorisine Girişbaşlıklı kitabında – Kondratief’e atıfta bulunur ve ardından “İkinci Dünya Savaşı ile başlamış olan ve hâlâ içinde olduğumuz uzun vadeli dalganın – diyelim 1940-1965 ya da 1940-1970 dalgasının – tersine, genişlemeyle karakterize olduğunu” vurgular. Bu dalga “emekçilerin yaşam standartlarında eğilimsel bir yükselmeye” imkân vermektedir. Demek ki gelecekteki terse dönüşe ilişkin uzak görüşlü bir öngörü söz konusudur ki bu öngörü 1964’te Les Temps Modernes’de yayımlanan, Mandel’in, o zamanlar “Muhteşem Otuzlar” olarak adlandırılmayan savaş sonrası genişlemenin yakındaki sonunu önceden tahmin ettiği “Neo-kapitalizmin Zirvesi ve Yarınları” başlıklı parlak bir makalede açık biçimde belirtilecektir.

Mandel uzun dalgalar teorisiyle yirminci yüzyıl başının teorik geliştirmelerini, özellikle Parvus ile Troçki’ninkileri devam ettirir. Aşağıda Troçki’nin 1923 tarihli makalesindeki[2]orijinal eğriyi ve transkripsiyonunu veriyoruz. Bu eğri daha o zamandan uzun dalgalar teorisinin anahtar fikrini, yani kapitalizmin tarihsel dönemlerden geçişini ana hatlarıyla ortaya koyar: “20 yıllık çok tedrici kapitalist gelişme (A-B); 40 yıllık enerjik yükseliş (B-C); 30 yıllık uzun süreli kriz ve gerileme (C-D) ve Troçki Kondratief’in hatalı olarak düşündüğü gibi çevrimlerin söz konusu olmadığını çünkü “bunların karakteri ve süresinin kapitalist güçlerin iç işleyişi tarafından değil, gelişmelerinin temelini oluşturan dış koşullar tarafından belirlendiğini” belirtir.

8 Courbe Trotski
Kapitalist Gelişme Eğrisi (Tablonun türkçesi için şuraya bakınız)

page2image456633248

Kâr Oranı

Mandel her zaman kâr oranında eğilimsel azalma yasasının klasik formülasyonuna başvurmuştur. Örneğin “Kısmen bağımsız değişkenler ve klasik Marksist çözümlemedeki iç mantık” balıklı metninde bunu anlatımı da bunun kanıtıdır: “Sermayenin organik bileşiminin artışı ortalama kâr oranının eğilimsel düşüşüne yol açar (…) Uzun vadede, artık-değer oranı sermeyenin organik bileşimin artış oranıyla orantılı olarak artamaz ve karşıt-eğilimlerin çoğuna gelince onlar da en azından dönemsel olarak (ve aynı zamanda çok uzun vadede) yerinden edilme eğilimindedir.”

Oysa bu geleneksel formülasyon tartışmalıdır çünkü sermayenin fiziki bileşimindeki (ücretli başına “makine” sayısındaki) itiraz edilemeyecek artış zorunlu olarak (değer cinsinden) organik bileşiminde bir artışa yol açmaz zira bunların arasında emek üretkenliği vardır. Yine de uzun dalgaların seyrinin kâr oranıyla bir ilgisi olduğu doğrudur. Ama bu genişleme evresinin kâr oranı belli bir eşiği aşar aşmaz otomatik olarak tetiklendiği anlamına gelmez. Bu gerekli ancak yeterli olmayan bir koşuldur. Kâr oranının düzelme tarzının aynı zamanda başka sorunlara, özellikle ürünün realizasyonuna ilişkin sorunlara yeterli bir cevap getirmesi gerekir.

Bununla birlikte, kâr oranı, Mandel’in vurguladığı gibi, kapitalizmin ikili zamansallığının iyi bir sentetik göstergesidir. Bağlamlı bir üretken düzenin kurulmuş olması kendisini kâr oranının yüksek ve az çok “garanti” bir düzeyde tutulmasıyla gösterir. Belirli bir süre sonra, sistemin temel çelişkilerinin işleyişi bu durumu bozar ve kriz her zaman ve her yerde kâr oranında önemli bir düşüşle belirginleşir. Bu ise sermayenin organik bileşiminde bir artış eğiliminden çok, kapitalizmin emekçileri sömürme derecesini yeniden üretmede ve metaların realizasyonun güvence altına almakta ikili bir yetersizliğini yansıtır. Bize göre kâr oranının eğilimsel düşüş yasasını bu şekilde yeniden formüle etmekte fayda vardır: Kâr oranı sürekli biçimde düşmez ama onu düşmeye iten mekanizmalar önünde sonunda Marx’ın karşıt-eğilimler olarak adlandırdıklarına galebe çalarlar. Terse dönüş içtüreldir (endojen) ve dolayısıyla üretken düzenin elden geçirilme gereği dönemsel olarak tekrar ortaya çıkar.

Her halükarda, Mandel bu yasayı hiçbir zaman krizlerin açıklamasının evveli ve ahiri hâline getirmemiştir. La Crise: 1974-1982başlıklı kitabının bu soruna ayrılmış bölümünde çeşitli Marksist okullar tarafından bahsedilen sebepleri sıralar: “Sermayenin aşırı birikimi mi? Hiç kuşkusuz (…) Kitlelerin eksik tüketimi mi? Hiç kuşkusuz (…) Üretim anarşisi ve farklı dallar arasında orantısızlık mı? Hiç kuşkusuz (Kâr oranının düşmesi mi? Hiç kuşkusuz.” Son yaklaşıma ilişkin olarak şunu belirtir: “Ama kelimenin doğrusal bir nedensel  zincir öneren mekanikçi anlamında da değil”. Mandel böylece krizin her tek-sebepli açıklamasını, özellikle de kimi Marksistlerin gözünde ortodoksluğun teminatı olan (tek sebep olarak) kâr oranının eğilimsel düşüşünü açıkça reddeder.

Hangi dalgadayız?

Mantıken sorulması gereken soru nerede bulunduğumuz sorusudur. Bu soruya cevabımız hâlâ 1974-75 genelleşmiş durgunluğuyla başlayıp, 1981-82 durgunluğuyla hareket geçirilen durgunluğun hâkim olduğu uzun dalga içinde olduğumuzdur. Bu birkaç netleştirme gerektirir.

Birincisi, Mandel’in teorisi her uzun dalganın 25-30 yıl sürmesi gerekeceğini asla ön doğru kabul etmemiştir. Kuşkusuz geçmişte durum az çok böyle olmuştur ama bu saptama bunun kural olması gerektiği anlamına gelmez, basit bir nedenle, çünkü uzun dalga çevrim değildir. Mesela Düzenleme Okulu denilen okulun kurucularından biri olan Robert Boyer’in yazdıklarına rastlanacak bu hatalı özümsemeyi kesinlikle reddetmeliyiz: “ N. D. Kondratief tarafından önerilip yakın tarihte E. Mandel tarafından devam ettirilen ve kapitalizmin tarihini yaklaşık çeyrek yüzyıl süreli güçlü ve zayıf birikim dalgalarının birbirini izlemesi olarak betimleyen hayli mekanik yorumla yetinmemiz mümkün değildir (…) Hiçbir düz çizgisel (teleolojik) ilke, yükselme ve alçalma evrelerinin mekanik bir biçimde birbirinin yerine geçmesini, ne de esas itibariyle kapsamlı (ekstansif) bir birikim rejiminden, ağırlıklı olarak yoğun (entansif) bir birikim rejimine otomatik geçişi garanti eder.”[3]

Kapitalist Gelişmenin Uzun Dalgaları | Ürünler | Boyut Sahaf

Burada, Mandel’in uzun dalgalar üzerine kitabının 1980’deki ilk versiyonundan itibaren açıkladığıyla karşılaştırıldığında kaba bir okuma hatası söz konusudur: “Yeni bir genişlemeci uzun dalganın ortaya çıkması bu nedenle, süresi ve şiddeti ne olursa olsun bir önceki depresif uzun dalganın bir içtürel (endojen) – az çok kendiliğinden, mekanik, özerk – ürünü olarak görülemez. Bu kritik dönüm noktasını belirleyen kapitalizmin gelişme yasaları değil, bütün bir tarihsel dönem boyunca sınıf mücadelesinin sonuçlarıdır. Başka bir deyişle, tezimiz şu şekilde ifade edilir: Tarihsel gelişme nesnel ve öznel etkenlerin bir diyalektiğinden geçer. Burada öznel etkenler göreli bir özerkliğe sahiptir. Bunlar daha öncesinde sermaye birikiminin temel eğilimleri bakımından, teknolojik değişme eğilimleri bakımından veya bu eğilimlerin işin örgütlenme sürecinin kendisi üzerindeki etkisi bakımından meydana gelen gelişmeler tarafından doğrudan ve kaçınılmaz biçimde önceden belirlenmez.”

Ya da özetlersek: “Uzun dalgalar kapitalist ekonomilerin büyüme oranlarındaki basit yükselme ve alçalma hareketlerinden daha fazlasıdır. Bunlar, kelimenin tam anlamıyla, özgül tarihsel dönemlerdir.”

Kapitalizmin 1980’ler dönemecinden bu yana izlediği yolağı işte bu bakış açısıyla çözümlemek gerekir. Kâr oranı, her halükarda 2008 krizine kadar, düzelmiştir ancak bu yeterli değildir. Aslında hiçbir şey teoriye, yeni bir genişlemeci evreyi başlatmak için belli bir kârlılık eşiğine ulaşmanın yeterli olacağını varsaymak kadar yabancı değildir. Yeni olan şey, kâr oranında (kimi Marksist yazarların itiraz ettiği) bu düzelmeye, birikimde, büyümede veya üretkenlik artışlarında bir toparlanmanın eşlik etmiyor oluşudur. Bu son nokta bize göre can alıcı bir öneme sahiptir: üretkenlik artışlarının yavaşlaması, hatta tükenmesi bir sermaye dinamizmi kaybının en anlamlı göstergesidir.

Oysa büyük teknolojik yeniliklerin getirilmesi bu üretkenlik artışlarına imkân vermektedir. Uzun dalgalar teorisinde, uzun dalgaların birbirini izlemesi ile bilimsel ve teknik devrimlerin birbirini izlemesi arasında organik bir bağ vardır. Tabii bu ilişkilendirmenin Schumpeter’den esinlenmiş, tek başına yeniliğin yeni bir uzun dalganın açılışının anahtarı olduğunu savunan bir görüşe indirgenmemesi koşuluyla. Bu açıdan, yeni teknolojilere bağlı mutasyonlar hiç kuşkusuz yeni bir “teknik-ekonomik paradigma” oluştururlar ama bu, yeni bir genişlemeci evre kurmaya yetmez. Sürekli durgunluk üzerine, tüm alanlardaki önemli yeniliklerin üretkenlik artışları yaratmadığı gözleminden hareket eden bütün tartışma bundan ibarettir.

Marx'ın İktisadi Düşüncesinin Oluşumu , Ernest Mandel - Fiyatı ...

Otomasyon

Bazıları yeni teknolojilerin, aynı zamanda istihdamda sert azalmalar anlamına gelecek, bir üretkenlik artışı potansiyelinin taşıyıcısı olduğuna inanmaktadır. Bu öngörünün doğrulandığı kabul edildiğinde, bu dönüşümlere eşlik edecek toplumsal modeli de sorgulamak gerekecektir. Bu noktada Mandel’in 1986 tarihli temel bir metnine atıfta bulunmakta fayda vardır. Mandel “Marx, Güncel Kriz ve İnsan Emeğinin Geleceği” başlıklı bu metinde kapitalist otomasyonun etkilerinin çok karamsar – ama hayli uyarıcı – bir tablosunu çizer. Şöyle bir ikili toplum ihtimaline işaret eder: “Mevcut proletaryayı, bir tarafta artık-değer üretim sürecine, yani kapitalist üretim sürecine  (ücretlerin azaltılması yönünde bir eğilimle birlikte) katılmaya devam edenler, diğer tarafta bu süreçten dışlanıp, emek güçlerini kapitalistlere veya burjuva devletine satmak dışında her yola – sosyal yardımlar, “bağımsız” faaliyetlerde artış, küçük çiftçilik ya da zanaatkarlık, ev işlerine dönüş, “oyun” toplulukları vb. – başvurarak ayakta kalanlar ve metaları üretmeyip, kapitalistlerden satın alanlar olmak üzere karşıt iki bloka bölecek ikili bir toplum. ‘Normal’ üretim sürecine nazaran marjinalleşmeye bir geçiş biçimi, özellikle kadınları, genç emekçileri, göçmenleri vb. etkileyen esnek çalışmada, yarı zamanlı çalışmada, kayıtsız çalışmada bulunur.”

Mandel ve Korona Virüsü

Başlıktaki anakronizm kasıtlıdır: Mandel’in iktisat yazılarının öneminin yalnızca önerdiği çözümlemelerden değil ama aynı zamanda bize sunduğu yöntembilimsel araçlardan ileri geldiği vurgulanmak istenmektedir. Bunların okunması veya yeniden okunması, Mandel’in  ölümünden çeyrek asır sonra işte bu nedenle faydalı olmaya devam etmektedir. Uzun dalgalar teorisi büyük ölçüde (sistemin “normal” işleyişine ve iç çelişkilerine göndermede bulunan) içtürel (endojen) etkenler ile (bir şekilde sisteme dışsal olan) dıştürel (ekzojen) etkenler arasında bir ayrıma dayanmaktadır. Mandel düşüncelerinin büyük bölümünü bu ayrıma ayırmıştır ki bu konuda Francisco Louçã’nın “Ernest Mandel ve Tarihin Nabzı” başlıklı makalesine göndermede bulunuyoruz. Ancak bu tartışma bugün hâlâ geçerlidir: Korona Virüsü krizini dıştürel bir kriz saymalı mı yoksa saymamalıyız? Philippe Légé yakın tarihli bir makalesinde[4]bu soruya olumlu bir yanıt vermektedir.

Yine de kapitalizmin maruz kaldığı her dıştürel şok ona yeni bir genişlemeci evreye doğru sıçrama imkânı vermez. Kapitalizm kuşkusuz business as usual’ın bir biçimine dönmek için tepki vermek zorunda kalacaktır. Yegâne barometresi kâr oranı olduğundan, hedefi elbette onu düzeltmek olacaktır. Ücretlerin ve sosyal harcamaların dondurulması ya da azaltılması, hızlandırılmış otomasyon, çalışan sayısının azaltılması: Toparlanmanın hangi yöne yöneldiği şimdiden çok iyi görülmektedir. Ancak, bir bakıma kapitalizmin kendine özgü refleksleri olan bu tepkiler krizin patlak vermesinden önce bile zaten işbaşında olan çelişkileri hiçbir şekilde azaltmayacaktır.

Mandel’in katkısı burada bir kez daha seferber edilmelidir: Bir genişlemeci dalganın kendini göstermesi için kâr oranının düzelmesi veya teknolojik yeniliklerin ortaya çıkması yetmez. Sistemin yeniden üretiminin koşullarını teminat altına alacak üretken bir düzenin kurulması gerekir. Oysa bu koşullar bize göre temel bir sebep, yani üretkenlik artışlarının tükenmesi nedeniyle bir araya gelmemiştir. İtici gücüne ve göreli meşruiyetinin kaynağına bir türlü yeniden kavuşamayan kapitalizm, istikrarsız ve esasen anti-sosyal bir yeniden üretime mahkumdur. Bu, virüsten önce de doğruydu, virüsten sonra daha da doğrudur.

Türkçesi: Osman S. Binatlı

Kaynak: http://alencontre.org/marxisme/leconomie-dernest-mandel-hier-et-aujourdhui.html


[1] Mandel’in farklı yabancı dillerdeki metinlerini, bağlantılarıyla birlikte şu sayfada bulabilirsiniz

[2]Léon Trotsky, « La courbe du développement capitaliste », 1923 ; Critiques de l’économie politique, n° 20, avril-juin 1975.[‘Kapitalist Gelişme Eğrisi’, Lev Troçki, Gündelik Hayatın Sorunları, Bilim ve Kültür Üzerine Diğer Yazılar, Çeviren: Yılmaz Öner, Yazın Yayıncılık, İstanbul, 2000 içinde s. 306]

[3]Robert Boyer, « La crise actuelle : une mise en perspective historique », Critiques de l’Economie Politique, nouvelle série n°7-8, 1979.

[4]Philippe Légé, « Une crise mixte aux conséquences décisives », juin 2020.