İmdat Freni

Gündem

Venezuela Petrolünün ABD tarafından Yağmalanmasına Hayır! Trump, Şirketleri ve Yöneticileri Venezuela’dan Defolsun! – IV. Enternasyonal

Geçtiğimiz hafta Beyaz Saray’daki neo-faşist hükümet, Nicolás Maduro ile Cilia Flores’i kaçırarak New York’taki bir cezaevinde alıkoyduğu 3 Ocak’tan bu yana öngörülebilir olan gelişmeyi açıkladı. Trump, sosyal medya üzerinden, Delcy Rodríguez’in “geçici” hükümetiyle Venezuela’daki 17 petrol sahasına – tahminen 65 milyar varillik rezerve sahip – 100 yıllığına el koymak üzere sözde bir “anlaşmaya” varıldığını duyurdu. Amaç, ABD’nin ham petrol rezervlerini “yeniden doldurmak”.

Emperyalizmin Caracas’taki kukla hükümetine dayattığı şey, apaçık bir sömürgeci yağmadır. Bu tür dayatılmış bir “anlaşma”, ancak açıkça sömürgeci bir durum çerçevesinde mümkün olabilir. Sağcı muhalefetin büyük bölümü bu durum karşısında sessiz kalırken, iktidardaki PSUV ise açık bir kayıtsızlık sergilemektedir. Bu durum Güney Amerika ülkesinin cumhuriyetçi niteliğini tehdit etmekte ve tüm bölgenin üzerine uğursuz bir gölge düşürmektedir.

Radikal sol ve özgün Chavizm, vesayet rejiminin kurulmasına karşı önemli bir direniş ortaya koyuyor. Bu, işçi sınıfının sömürgeci duruma karşı mücadele etmek üzere yeniden örgütlendiğini gösterirken, asker-polis ittifakının kalıntıları ise yeni duruma uyum sağlamış görünüyor.

Teslimiyetin doruk noktası

Son altı ay boyunca, Maduro’ya ihanetlerinin ardından sömürgenin genel valilerine dönüşen Rodríguez kardeşler (Delcy ve Jorge) ile Diosdado Cabello’nun başını çektiği rejim, ABD’li ulusötesi petrol ve altın şirketlerine en kârlı koşulları garanti altına almak amacıyla hidrokarbon ve madencilik yasalarında değişiklikler yaptı. Amerika Birleşik Devletleri, uluslararası hukuk düzeninin dışında, Venezuela petrolünü satma ve elde edilen fonları kendi takdirine göre yönetme yetkisini üstlenirken, Venezuela Merkez Bankası’nın kasalarında muhafaza edilen altın rezervlerine de savaş ganimeti muamelesi yapmaktadır.

Güney Komutanlığı, CIA, Dışişleri Bakanlığı ve Enerji Bakanlığı’nın yöneticileri, ülkenin sahipleriymişçesine Venezuela topraklarında dolaşırken, Siyonist İsrail devletiyle ilişkiler de yeniden tesis edilmektedir. Venezuela yöneticilerinin Trump yönetimi karşısındaki aşağılayıcı boyun eğişi, anti-emperyalizmin en küçük izini dahi silip süpürmüştür.

Bu arada işçilerin durumu giderek daha vahim bir hâl almaktadır. Aylık asgari ücret 15 ABD sentine düşmüşken, son on yıllarda mücadelelerle kazanılmış emekçi hakları da neredeyse tamamen ortadan kalkmıştır. Buna rağmen direniş alanları çoğalıyor; ancak ülkeye yönelik sömürgeci saldırıya karşı iç mücadele ve direnişlerin ulusal ölçekte koordinasyonuna doğru henüz bir sıçrama belirtisi görülmemekte. Elektrik kesintilerine, içme suyu tedarikindeki güvencesizliğe, keyfi baskılara ve düşük ücretlere karşı protestoların tabandan örgütlenmesi, toplumsal dokunun aşağıdan yeniden inşa edildiğini göstermektedir.

Bu son derece ağır koşullar altında Donald Trump ile Delcy Rodríguez arasında imzalanan petrol anlaşması, Venezuela ulusunun bugününü ve geleceğini tehlikeye atmakta ve tüm Latin Amerika’yı tehdit etmektedir.

Bu nedenle biz Dördüncü Enternasyonal olarak, Venezuela halkı, işçi sınıfı ve devrimci sınıf temelli örgütleriyle dayanışma içindeyiz. Trump-Rodríguez arasındaki sahte anlaşmaları yenilgiye uğratacak seferberlikleri ve mücadeleleri ileri taşıyabilecek örgütlenme ve koordinasyon düzeylerinin oluşturulmasına katkıda bulunan her türlü çabayı destekliyoruz. Haziran ayındaki depremlerin ardından doğrudan halkın bağrından yükselen slogan, Dördüncü Enternasyonal olarak desteklediğimiz ilkeyi özetlemektedir: “Halkı ancak halk kurtarır.”

Kahrolsun Trump-Rodríguez sömürge anlaşmaları!

Trump, şirketleri ve ordusu Venezuela’dan ve Latin Amerika’dan defolun!

Dördüncü Enternasyonal Yürütme Bürosu
31 Ağustos 2026

Modern Karşıdevrim ve Faşizm – Norbert Holcblat

Komünist Parti Manifestosunun ilk sözlerini biliyoruz: “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor.” Bugün ise maddi bir gerçekliğe sahip iki “hayalet” kapitalist dünyada dolaşıyor ve insanlığın kaderi üzerinde ağırlığını hissettiriyor gibi görünüyor: Donald Trump ve yapay zekâ (YZ). Bunlar birbirleriyle nasıl eklemleniyor? Bizi nasıl bir dünyaya sürükleyebilirler?

İçinden geçtiğimiz dönemi tanımlamak için kullanılan terimlerin sayısı hayli fazla. Tarihçi Quin Slobodian ile yazar Ben Tarnoff yakın tarihli bir metinde bunların birçoğunu sıralıyorlar: “Birbiriyle rekabet eden çeşitli perspektifler ve farklı çerçevelendirmeler önerildi. Böylece devlet kapitalizminden, felaket kapitalizminden, platform kapitalizminden, darboğaz kapitalizminden, akbaba kapitalizminden, örümcek ağı kapitalizminden, takımada kapitalizminden, varlık yöneticileri kapitalizminden, gözetim kapitalizminden ve hatta çöküş kapitalizminden söz edildiğini duyduk. Kuramcılar, neo-feodalizm, tekno-feodalizm, tekno-liberteryenizm, tekno-otoriterlik, tekno-popülizm, tekno-faşizm, kıyamet faşizmi, neofaşizm, neoliberal faşizm, post-neoliberalizm, paleo-popülizm, neopatrimonyalizm, hiperpolitika ve jeoekonomi çağında yaşadığımızı ileri sürdüler.”[1] Bu iki yazar ise kendi paylarına “Muskizm” terimini öneriyorlar (ki bu da tartışılmayı hak ediyor).

Bu terimlerin çokluğu, belki de gidişatını tam olarak kavrayamadığımız bir olgu karşısındaki belirli bir şaşkınlık ve yönünü bulamama hâlini yansıtıyor. Bunların her biri kuşkusuz belirli bir doğruluk payı taşıyor, ancak çoğu zaman olgunun belirli bir yönüne vurgu yapıyor. Bu nedenle, spesifik özelliklerinin ötesine geçerek günümüzdeki süreçlerin özüne ve dinamiğine odaklanmak daha uygun görünüyor. Amerikalı hukukçu ve filozof Bernard E. Harcourt’un Donald Trump’ın başkanlığını nitelemek için kullandığı “modern karşıdevrim”[2] ifadesi, bu amaç bakımından en uygun tanımlama olarak görünüyor.

Gerçekten de yalnızca Amerika Birleşik Devletleri’nde değil, dünyanın geniş bir bölümünde farklı derecelerde bir karşıdevrim gündemdedir. Bu karşıdevrim, İkinci Dünya Savaşı sonrasından 1980’lere uzanan dönemin toplumsal ve ideolojik kazanımlarının tamamını ya da bir bölümünü ve varlığını sürdüren özgürleşme özlemlerini silme saplantısıyla karakterize olmaktadır. Üstelik bazıları bunun bayrağını açıkça taşımaktan çekinmemektedir. Trump yanlısı aktivist Christopher Rufo, Nisan 2025’te New York Timesa şöyle demiştir: “Yaptığımız şey gerçekten bir karşıdevrimdir. Devrime karşı bir devrimdir” (Bernard E. Harcourt tarafından aktarılıyor). 13 Eylül 2025’te Londra’da düzenlenen devasa aşırı sağ gösteride, gösterinin başlıca örgütleyicisi Tommy Robinson da şöyle demiştir: “Biz karşıdevrimiz.”[3] Başka bir bağlamda ve daha eski bir tarihte, liberteryen Murray Rothbard’ın 1992’deki şu ilanı da vardır: “Sosyal demokrasinin ölüm çanlarını çalıyoruz. Büyük Toplum’un ölüm çanlarını çalıyoruz. Refah devletinin de […] Yirminci yüzyılı sileceğiz.” [4] Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei’nin köpeklerinden birine Rothbard adını vermiş olması dikkat çekicidir (üç köpeğinin de adları, kendisine esin kaynağı olarak gördüğü neoliberal iktisatçılardan gelmektedir).

Fransa’da da aynı doğrultuda, 2007 yılında işveren çevrelerinin bir yöneticisinin şu açıklaması olmuştu: “Bugün mesele 1945’ten çıkmak ve Ulusal Direniş Konseyi’nin programını sistematik biçimde tasfiye etmektir!”[5] Bunlara başka örnekler de eklenebilir, ancak bu referanslar Bernard E. Harcourt’un şu değerlendirmesini haklı çıkarmaktadır: “Başkan Trump’ın ikinci döneminin ilk yüz günündeki eylemleri, daha uzun bir tarihsel perspektife oturan ve uluslararası kapsamı daha geniş olan, kapsamlı ve tutarlı bir modern karşıdevrimin son aşamasını oluşturmaktadır.” Harcourt’a göre bu karşıdevrim Amerika Birleşik Devletleri’nde birkaç on yıldır, özellikle Ronald Reagan’ın başkanlığından bu yana sürmektedir.

Karşıdevrim mi? Kuşkusuz bugün, en azından “Kuzey” ülkelerinde, mülk sahibi sınıflar açısından devrimci bir tehlike bulunmuyor. Bu durum, 1918’den 1940’lı yıllara kadar başta Macaristan, Almanya, İtalya, Japonya, Portekiz, Romanya… ardından Avusturya ve yeniden Almanya, daha sonra İspanya ve nihayet 1940 yenilgisinin ardından Fransa’yı etkisi altına alan büyük gerici dalganın bağlamından farklıdır (Rus Devrimi’nin ardından ortaya çıkan devrimci yükseliş 1920’lerin başından itibaren zayıflamaya başlamış olsa da). Bu dalga, gerici ve diktatörlük niteliğindeki rejimlerin doğmasına yol açtı, ancak bunların her biri, özellikle iktidara geliş biçimleri, kurumları ve geleneğe yapılan göndermeler (ve eski siyasal kadrolarla uzlaşmalar) ile kopuş, hatta “devrim” görüntüsü veren unsurlar arasındaki denge bakımından kendine özgü niteliklere sahipti. Bunların son örneklerinden biri, Pétain rejiminin ilan ettiği “Ulusal Devrim”di. Çeşitliliklerine rağmen bu rejimlerin tümü o dönemde faşist olarak nitelendirilebilmiştir (daha yakın dönemde bazı tarihçiler aralarındaki farklılıklar üzerinde ısrar etseler de).

1970’lerde Şili, Arjantin, Brezilya ve Uruguay’daki askerî diktatörlükler de, her şeyden önce baskıcı nitelikleri nedeniyle, sıklıkla faşist olarak mahkûm edilmiştir. Yunanistan’daki diktatörlüğün (1967-1974) nasıl nitelendirileceği ise tartışma konusu olmuştur (Nikos Poulantzas’ın bu konudaki görüşlerinin bir hatırlatması için bkz.[6]).

Bugün gerçekten de Amerika Birleşik Devletleri’ndeki MAGA akımının bazı bileşenleri (Christopher Rufo, Steve Bannon, kendine özgü tarzıyla Elon Musk…) ve Avrupa’daki aşırı sağ hareketler; ailenin geçirdiği dönüşümü, kürtajın yasallaştırılmasını, LGBTİ haklarını, göçü ve farklı nüfus kesimlerinin kaynaşmasını… toplumsal dönüşümler ya da çeşitli toplumsal kesimlerin mücadelelerinin ürünü olarak değil, “wokeçuların” ve “büyük yer değiştirme” (göç ile gelen nüfusun yerleşik nüfusun yerini alacağına iddiası) komplocularının devrimci bir tertibinin sonucu olarak görüyorlar. Onlara göre, “beyaz ve Batılı uygarlığın” geri dönüşü olmayan biçimde değişime uğraması tehlikesi karşısında bu komploya acilen tepki vermek gerekmektedir. Bu analiz farklı iktidar çevrelerinde hâkim görüş olmasa bile, söz konusu hezeyanlar çeşitli siyasal akımlar tarafından tabanlarını genişletmek ve karşıdevrimci hedeflerine hizmet etmek amacıyla az ya da çok benimsenip araçsallaştırılabilir. Çünkü devrim yakın bir ufukta görünmese de, Richard Donnelly’nin Tommy Robinson hakkındaki yukarıda anılan metinde yazdığı gibi, “karşıdevrimin yakın bir devrimi beklemesi gerekmez; geçmişte elde edilmiş kazanımları ortadan kaldırarak ve direnişi bastırarak önleyici biçimde harekete geçebilir.” Hele de kapitalizmin içinden geçtiği türden sistemik bir kriz bağlamında.

Bununla birlikte, “Güney” söz konusu olduğunda tabloyu nüanslandırmak gerektiğini belirtelim: “Arap devrimlerinden” Sri Lanka, Bangladeş, Nepal, Madagaskar’daki yakın dönem hareketlerine kadar halk ayaklanmaları gerçekten de hükümetleri devirmiş, ancak bugüne kadar egemen sınıflara alternatifler oluşturmayı başaramamıştır. Egemen sınıflar, ordular ya da “sivil toplum”dan çıkan yeni iktidarlar aracılığıyla hegemonyalarını korumuşlardır. Bununla birlikte bu ülkelerin bazılarında devrim bulutu hâlâ tehditlerle yüklüdür ve örneğin Mısır’da Mareşal Sisi bunun kuşkusuz farkındadır.

Rus sosyolog ve aktivist Ilya Budraitskis ise karşıdevrim ile “anti-devrim” adını verdiği olgu arasında bir ayrım yapmaktadır: “Anti-devrim hayalî bir devrimi engellemeye çalışır […] Ufukta beliren bu hayalî devrimin toplumda açıkça görülebilen kökleri yoktur ve güçlü bir iradeye sahip belirgin bir siyasal öznesi de bulunmamaktadır […] Ancak bu hayalî devrim, devlet yöneticilerinin bilincinde başlı başına bir varoluşa sahiptir. Ve uzmanlar tarafından onlarca belgede tarif edilmiştir.”[7]

Bu analizi Rusya’nın dışına taşıdığımızda, örneğin Fransa’da yöneticilerin ve onların medyasının yanı sıra bazı entelektüellerin, bütün toplumsal yaşamı tehlikeye attığı varsayılan birtakım hayaletleri günbegün teşhir ettiklerini görürüz: “wokeçuluk”, “İslami ayrılıkçılık”, kent çeperlerindeki gençlerin “vahşileşmesi” vb. Polis güçleri yalnızca bu olguları ve potansiyel olarak “şüpheli” kabul edilen kişileri sürekli gözetlemekle kalmamakta, aynı zamanda her türlü “taşkınlığı” bastırmaya da hazırlanmaktadır. Yukarıda değinilen bazı MAGA temaları gibi bütün bunlar da büyük ölçüde “hayalî devrim” kategorisine girmektedir. Budraitskis’in ortaya koyduğu sorunsalın sağlam temelleri vardır ve “anti-devrimin”, bugüne kadar tanıdığımız karşıdevrimlerden daha tedrici biçimde ilerleyebileceğini açıklamaktadır. Bununla birlikte, tarihsel ve siyasal çağrışımları daha güçlü olan karşıdevrim terimine bağlı kalmak daha uygun görünmektedir.

Dolayısıyla karşıdevrim; yalnızca burjuva liberal demokrasisi açısından değil, Juan Carbonell’in yapay zekâ konusunda tarif ettiği gibi üretim ve emek süreci açısından da despotik bir dünya inşa etmek için bütün yeni teknolojileri kullanan modern bir karşıdevrim.[8] Marx, “despotik” terimini hem üretim sürecine (“fabrika despotizmi”) hem de Bismarck dönemi Alman İmparatorluğu gibi bazı devletlere uygulamıştır. Dolayısıyla modern karşıdevrimi farklı boyutlarıyla nitelendirmek için “tekno-despotizm” ifadesinin muhtemelen en uygun terim olduğu düşünülebilir.

Her yerde, farklı derecelerde, geleneksel burjuva liberal demokrasisinin daraldığını, polis baskısının ve gözetim tekniklerinin yanı sıra militarizasyonun arttığını, toplumsal kazanımlara yönelik saldırıların yoğunlaştığını, ırkçılığın giderek keskinleştiğini, kimlikçi ve milliyetçi söylemlerin yükseldiğini görüyoruz. Claude Serfati’nin Fransa hakkında kullandığı ifadeyi ödünç alırsak, devletler “radikalleşiyor”.[9] Üstelik Avrupa’da da durum böyledir; “merkezciler” ve sosyal demokratlar iktidarda olduğunda bile. Bazı ülkelerde (Polonya, Amerika Birleşik Devletleri) kürtaj hakkını sorgulayan söylemler, baskılar, hatta hukuki kararlar yaygınlaşmaktadır.

Bu unsurlar ekonomik rejimin özellikleriyle birleşmektedir: yeni teknolojilerin yaygınlaşması, devletlerle iç içe geçmiş ve güçlü konumları sayesinde rant elde edebilen dev şirketlerin ortaya çıkışı, sendikal hareketlerin gerilemesi, eşitsizliklerin patlaması… Ekolojik tehlikelerin, bunların insanlık açısından giderek daha dolaysız hâle gelen sonuçlarının ve harekete geçme aciliyetinin önemsizleştirilmesi, görmezden gelinmesi (hatta Javier Milei ve Donald Trump örneğinde açıkça inkâr edilmesi). Bunun yanı sıra, şirketlerin kâr oranının düşmesi yönündeki baskılara karşı koymasını sağlayan bir inovasyon yarışı eşliğinde meta egemenliğinin daha önce görülmemiş ölçüde yaygınlaşması söz konusudur. Yurttaşlar bu yenilikleri yalnızca taklit etme dürtüsüyle değil, gündelik yaşam açısından vazgeçilmez hâle geldikleri için de benimsemek zorunda kalmaktadırlar (bu süreç, devletlerin yerel kamu hizmetlerini ortadan kaldırmaya yönelik politikalarıyla sinerji içinde ilerlemektedir).

Son olarak, Avrupa Birliği’nde revaçta olan “demokratik” söylemin aksine, karşıdevrimin temel bir toplumsal boyutu vardır. “İlliberal” olarak nitelenen rejimler, “demokratik” ülkelerde uygulananlarla aynı türden neoliberal reformlar gerçekleştirmektedir: Macaristan’da çalışma sürelerine ilişkin reform, Rusya’da emeklilik yaşının yükseltilmesi, Türkiye’de iş hukukunun esnekleştirilmesi vb.

Bugün önümüzde birkaç soru bulunmaktadır:

  • Karşıdevrimin itici güçleri nelerdir?
  • Ekonomik durumla nasıl eklemlenmektedir?
  • Bu karşıdevrim faşist midir?
  • Ve elbette, onunla nasıl mücadele edilmelidir? Ancak bu sonuncusu bu yazının konusu değildir.

1. İtici güçler

Nispeten yakın bir tarihe kadar, otoriter eğilim ve baskıların sorumluluğu, basının büyük bölümü ve birçok siyaset bilimci tarafından “sistem dışı” aşırı sağ güçlere yükleniyordu. Bunlar sıklıkla “popülist” olarak nitelendiriliyordu. Bu terim, onları yine popülist olarak adlandırılan az ya da çok radikal sol güçlerle aynı düzleme yerleştirmeye elverişliydi. Bu popülistlerin, “halkın” elitlere ve egemen düzene karşı gerçek ya da varsayılan hoşnutsuzluğuna ve halkın örtük milliyetçiliğine yaslandıkları düşünülüyordu. Bazı ülkelerde (özellikle Avrupa’da), siyasal partilerin giderek birbirinin yerine geçebilir hâle gelmesi ve politikalarının birbirine yakınlaşması, aşırı sağa kendisini bu uzlaşının dışında konumlandırarak seçmenleri cezbetme fırsatı sunmaktadır.

Çeşitli halk kesimlerinde Troçki’nin “karşıdevrimci umutsuzluk”[10] olarak nitelendirdiği bir olgunun var olduğuna kuşku yoktur. Bu durum günümüz dünyasında kolektif örgütlenmenin gerilemesiyle daha da güçlenmektedir. Bu gerileme bireylerin atomize olmasını ve/veya gerici kimliklere (ırksal, dinsel ya da başka türden) kapanmasını teşvik etmektedir. Başka bir ifadeyle, “aşırı sağ, hoşnutsuzluğu gerici bir radikalleşmeye yönlendirme mücadelesinde liderliği ele geçirmektedir.” [11] Üstelik interneti ve sosyal ağları etkili biçimde kullanmayı da bilmektedir. Peki mevcut gelişmeleri yalnızca aşağıdan gelen baskıya ve “sistem dışı” gruplara bağlamak mümkün müdür?

Brexit’e ayrılmış ve 2021’de yayımlanmış bir kitapta iki Fransız sosyolog, Brexit sonucunu küreselleşmenin kazananları ile kaybedenleri arasındaki bölünmenin sonucu olarak gören yaygın yoruma itiraz etmiştir. Önemli kapitalist kesimlerin, aslında finans sektörünün bir bölümünün, yatırım fonları ile hedge fonların, AB’den çıkmayı savunan Leave kampanyasını nasıl finanse ettiğini göstermektedirler. Vardıkları sonuç açıktır: Halk sınıflarının geniş bir kesimi Avrupa Birliği’ne karşı olsa da, onlara göre Leave kampanyasının finansmanı şunu göstermektedir: “Küreselleşmenin kazananları kaybedenlere karşı yenilmedi, kendi aralarında anlaşamayanlar kazananların kendileriydi.”[12] Yaklaşımlarını şöyle açıklıyorlar: “…eleştirel sosyal bilimlerin bir bölümü Brexit’i ve Trump’ın seçilmesini, oyların toplumsal coğrafyası ve sanayisizleşmiş, ayrımcılığa uğramış ve dışlanmış bölgelerdeki beyaz orta ve halk sınıflarının, küreselleşmenin kazananı olan ve çoğu zaman bölgesel ya da küresel ölçekte birbirleriyle bağlantılı kentli elitlere karşı duyduğu hınç açısından analiz etti. Biz bu analizlere karşı çıkmıyoruz, ancak bu iki tarihsel olayı, Brexit’i ve Trump’ın seçilmesini, yalnızca seçmenleri harekete geçiren nedenler açısından anlamamak gerekir. […] Egemen sınıflar cephesinde neler olup bittiğine bakmak, gerek Brexit gerekse Trump’ın seçilmesi örneğinde onların çıkarlarının neler olduğunu anlamak gerektiğini düşündük.”[13] “İkinci finans”, Avrupa düzenlemelerini serbestçe faaliyet göstermesinin önünde bir engel olarak görüyor ve bu kesimin aktörleri otoriter bir liberteryenizmi destekliyorlardı. Genel eğilim itibarıyla neoliberalizmin sonu ufukta beliriyor olacaktı. Araştırmacıların vardığı bazı sonuçlar — Marlène Benquet bunları daha yakın tarihli La finance aux extrêmes (2026) [Aşırı Uçlardaki Finans] adlı kitabında geliştirmiştir. Gerek finansallaşmanın iki kutbu gerekse neoliberalizmin sona erdiği tezi bakımından tartışmaya açıktır. Ancak çalışmalarının önemli bir meziyeti, siyasal gelişmelerin yalnızca demagogların kitleleri manipüle etmesinin ürünü olmadığını, aynı zamanda sermayenin belirli fraksiyonlarının bilinçli tercihlerinden kaynaklandığını göstermeleridir.

Bu yaklaşım Trumpçılık üzerine çalışan bazı analistler tarafından da benimsenmiştir. Özellikle Vladimir Bortun’un “The Capitalist Interests Behind Donald Trump” başlıklı yazısına (Jacobin, 24/02/2026) bakılabilir.[14] Bortun şöyle vurgulamaktadır: “Trumpçılığa ilişkin hâkim yorum, onu (neo)liberal küreselleşme tarafından marjinalleştirilmiş ve geride bırakılmış toplumsal grupların öncülük ettiği ‘aşağıdan gelen bir isyan’ olarak görmektedir. Bu analizde fazlasıyla doğruluk payı vardır (Trump’ın işçi sınıfından aldığı oyların oranı sıklıkla abartılıyor olsa da). Fakat bu, gerçekliğin tamamını yansıtıyor mu? […] Trump’ın yalnızca kendisini ve ailesini zenginleştirmek için orada olması pekâlâ mümkündür. Kendi içinde tutarlı bir ideolojiye ya da gerçek bir sınıfsal projeye sahip olmaması da pekâlâ mümkündür. Ancak Trumpçılık, Trump’ın şahsını aşmaktadır. Kapitalist fraksiyonlardan ve bağımlı sınıfların fraksiyonlarından (hem küçük burjuva hem de işçi sınıfı kesimlerinden) oluşan bir koalisyonu kapsamaktadır.”

Böylece çeşitli ekonomik sektörlerin, milliyetçi ve otoriter olsalar bile kendilerini düzenleme ve vergi oranlarını artırma iddiasında bulunmayan iktidarlara giderek daha fazla destek verdiği görülmektedir: en spekülatif finans kesimleri, fosil yakıt endüstrileri, silahlanma ve gözetim sektörleri ve son olarak yeni teknolojilerin büyük şirketleri. Rüzgârın hangi yönden estiğini sezen başka sektörler de gerici söylemlerle, sistematik biçimde sendika karşıtı politikalar uygulanması perspektifiyle (oysa Avrupa’da sendikalar çoğu zaman toplumsal ilişkiler sistemi içinde birer “ortak” olarak işlev görüyordu), hatta bütün sınırlılıklarına rağmen mevcut demokrasinin kurallarının ihlal edilmesiyle uzlaşmaya hazırdır.

MEDEF’in (Fransa’nın başlıca işveren örgütü) Javier Milei’yi yıllık toplantısına davet etmeye karar vermesi bu bakımdan anlamlıdır (Milei’nin daha sonra bu daveti geri çevirdiği belirtilmektedir). Amerika Birleşik Devletleri’nde Elon Musk ya da Peter Thiel (Palantir’in sahibi Thiel yakın zamanda Milei’nin Arjantin’ine yerleşmiştir) gerici ve otoriter aktivizmlerini gizlemiyor. Hindistan’da ise Narendra Modi başlıca kapitalist sektörler tarafından destekleniyor.

Dolayısıyla devletler ve egemen sınıfların bazı kesimleri günümüzdeki süreçlerin başlıca aktörleridir. Devletler söz konusu olduğunda, Emmanuel Macron’un kendisini “ilerici” ilan etmesi örneğinde olduğu gibi, bunlar zaman zaman aşırı sağ akımlarla aralarına mesafe koyarken aynı zamanda bu süreçlerin aktif aktörleri olabilirler.

Devletler otoriterleşme yarışını, nüfusun gözetim altında tutulmasını ve militarizasyonu meşrulaştırmak için çeşitli argümanlara başvurmaktadır: terör tehlikesi, grevlerin ve gösterilerin yol açtığı aksaklıklar, sözde göçmen istilası (“büyük yer değiştirme” ve “tersine göç” kavramları şimdilik aşırı sağın tekelinde kalmaya devam etse de bu temalar daha geniş çevrelere nüfuz etmektedir), uyuşturucu ticareti, adi suçlar ve Avrupa’da Rusya’nın faaliyetleri. Yasal ve düzenleyici metinler yıldan yıla üst üste yığılmaktadır. Nitekim Fransız hükümeti, zaten hayli geniş olan olağanüstü hâl rejimleri yelpazesine kısa süre önce yeni bir düzenek daha ekledi: Parlamentonun önüne getirilmeden önce iki aylığına ilan edilebilecek “ulusal güvenlik alarm hâli”.

Donald Trump’ın ikinci kez seçilmesi ve davranışları, kuşkusuz bu süreci hızlandıran bir etken oluşturmaktadır. Üstelik Trump, Cumhuriyetçi Parti’nin önde gelen isimlerine bağlı olmayan program unsurları ve kadrolarla iktidara geri dönmüştür. Ancak her yerde siyasal sağ “daha da sağa kaymakta” (Trump’ın Cumhuriyetçi Parti üzerinde hâkimiyet kurması ve eleştirileri hizaya getirmesi bunun bir örneğidir) ve daha dün marjinalleştirilmiş olan aşırı sağ güçler, sermayenin egemen çevreleri tarafından giderek daha fazla kabul görmektedir. Üstelik Avrupa’da, iktidara gelme ihtimali bulunan bu güçler iki konuda güvence vermişlerdir: Avrupa Birliği ve İsrail’e destek (bu ülkenin politikasını eleştirmek artık antisemitizmle özdeşleştirildiğinden, İsrail’i desteklemek antisemit olunmadığının bir kanıtı hâline gelmektedir). İtalya’da Meloni hükümeti otoriterliği, birkaç güvenlik önlemleri “paketinin” kabul edilmesiyle, liberal bir ekonomik çizgiyle bağdaştırmaktadır.

Bununla birlikte, karşıdevrim yolunda en ileri gitmiş devletlerde bile siyasal yöneticiler hâlâ (bu tür bir analizin kapsamına girmeyen Çin hariç) seçim sürecine tabidirler (Viktor Orbán’ın Macaristan parlamento seçimlerindeki yenilgisi bunu göstermiştir). 2002’de iki Amerikalı siyaset bilimci bu tür rejimleri “rekabetçi otoriterlik”[15] terimiyle tanımlamıştır. Böyle bir sistemde bir parti, az ya da çok demokratik bir seçim yoluyla iktidara gelir ve ardından denge ve denetleme mekanizmalarını aşındırır. Yürütme, kamu yönetimini ve yargı dâhil kilit görevlere yapılan atamaları kendisine sadık kişilerle doldurur. Ardından kamuoyundaki eleştirileri azaltmak ve seçmenleri iktidar partisi lehine etkilemek amacıyla medya, üniversiteler ve sivil toplum kuruluşları hedef alınır. Muhalefet partilerinin ve yurttaşların hakları budanır. Yaygınlaşma eğilimindeki bu rejim türünün varlığını sürdürmesinin nedenlerinden biri, budanmış ve manipüle edilmiş bir çok partili sistemin, tek partili bir sisteme kıyasla içeride daha kolay yönetilebilir ve uluslararası düzeyde daha “sunulabilir” olabilmesidir. Ancak rekabetçi otoriterliğin farklı dereceleri olabilir: Viktor Orbán seçimleri kaybetmiş olsa da Vladimir Putin’in seçim kaybetmesi neredeyse tahayyül edilemezdir ve Recep Tayyip Erdoğan da şu anda bunun gerçekleşmesini engellemek için elinden geleni yapmaktadır.

Hakların azaltılmasının günümüzdeki uç örneklerinden birine daha değinmek gerekir: kurumları ana akım tarafından demokratik kabul edilen, ancak bazı sakinlerinin ikinci sınıf yurttaş statüsüne indirgendiği devletler. Narendra Modi’nin Hindistan’ında Müslümanlar ve Hıristiyanlar açısından durum böyledir; bu kesimler Hindulardan daha az meşru topluluklar olarak görülmektedir. Yetkililerin ve polisin desteği ya da en azından hoşgörüsüyle sürekli şüphe altında tutulmakta ve şiddete maruz kalmaktadırlar. Araştırmacı Christophe Jaffrelot bu durumu nitelendirmek için “etnik demokrasi”[16] ifadesini kullanmaktadır.

Bu niteleme uzun zamandır İsrail için de kullanılmaktadır (örneğin Alain Dieckhof’un “Quelle citoyenneté dans une démocratie ethnique ?” [Bir etnik demokraside nasıl bir yurttaşlık?] başlıklı çalışmasına bakınız).[17] Yahudi olmayanlar (esas olarak Filistinli Araplar) burada fiilen ve kısmen haklarından mahrum bırakılmış, 1948’den bu yana daha az meşru kabul edilmiş ve ayrımcılığa uğramışlardır. Bu durum 19 Temmuz 2018 tarihli yasayla açıkça ilan edilmiştir: “İsrail Devleti, Yahudi halkının ulus-devletidir, Yahudi halkı burada doğal, kültürel, dinsel ve tarihsel kendi kaderini tayin hakkını kullanır. İsrail Devleti’nde ulusal kendi kaderini tayin hakkının kullanılması yalnızca Yahudi halkına özgüdür.” İşgal altındaki topraklarda ise ayrımcılık ve baskılar daha da açık biçimde görülmektedir. Bu iki simgesel ve güncel örneğin ötesinde, başka devletler de farklı derecelerde kendi nüfuslarının belirli kesimlerine karşı ayrımcılık uygulamaktadır.

Sonuç olarak, yaygın biçimde demokratik olarak nitelendirilen devletlerde bile otoriterliğe doğru bir eğilim mevcuttur. Yürütme organları giderek daha fazla kayırmacılığa başvurmakta, kamu yönetimini doğrudan siyasallaştırmakta, “düzen” güçlerini tahkim etmekte, gösteri haklarını ve muhalefet alanlarını, ayrıca akademik özgürlükleri kısıtlamakta ve ırkçılığı körüklemektedir. Öte yandan medya özgürlüğü de medyayı kontrol eden kapitalist grupların keyfine bağlı olarak giderek budanmaktadır. Ayrıca gerçek savaşların (ki bunların etkisi hiç de önemsiz değildir) çok ötesinde, savaş hayaleti her yerde dolaşıma sokulmaktadır.

Dolayısıyla karşıdevrim, her şeyden önce devlet aygıtları tarafından, doğrudan iktidarda temsil edilmesi şart olmayan bir aşırı sağla açık ya da örtük bir işbirliği içinde yürütülüyor görünmektedir. Farklı devletler bu süreçte farklı ölçülerde ilerlemiş durumdadır: örneğin Büyük Britanya, Fransa’dan daha az ilerlemişken Fransa da Amerika Birleşik Devletleri’nin ve özellikle Hindistan, Rusya, Türkiye ya da İsrail’in gerisindedir. Ancak Fransa’da Marine Le Pen’in ya da Jordan Bardella’nın (Ulusal Birlik) Cumhurbaşkanlığına gelmesi, otoriterliğe ve toplumsal hakların “millileştirilmesine” doğru giden süreci önemli ölçüde hızlandıracaktır; özellikle de Beşinci Cumhuriyet Anayasası’nın cumhurbaşkanına, örneğin Giorgia Meloni gibi bir İtalyan hükümet başkanına kıyasla çok daha büyük bir ağırlık tanıdığı düşünüldüğünde.

Devletler üzerine yapılan bu değerlendirmeler ve karşıdevrim üzerindeki vurgu, esas olarak aşırı sağa ve neofaşist güçlere odaklanan analizlerle belki de bir tartışmayı beraberinde getirmektedir. Buna yeniden döneceğiz.

2. Karşıdevrim ile ekonomik durum nasıl eklemleniyor?

Joseph Stiglitz, Kasım 2019 tarihli “The End of Neoliberalism and the Rebirth of History” başlıklı metninde şöyle vurgulamaktadır: “Soğuk Savaş’ın sonunda siyaset bilimci Francis Fukuyama, ‘Tarihin Sonu mu?’ başlıklı ünlü bir makale kaleme aldı. Ona göre komünizmin çöküşü, bütün dünyayı nihai varış noktasından (liberal demokrasi ve piyasa ekonomisinden) ayıran son engeli ortadan kaldıracaktı. Pek çok kişi bu görüşü paylaşıyordu. Bugün […] Fukuyama’nın düşüncesi eskimiş ve naif görünüyor.”[18]

Neoliberalizmin sonu teması, özellikle Fransa’da oldukça revaçtadır. Nitekim iktisatçı ve gazeteci Romaric Godin yakın tarihli bir kitabında [19] şöyle yazıyor: “Neoliberal proje, kapitalizm tarafından çerçevelenmiş, birikim için gerekli görülen kuralları kabul eden bir demokrasi projesiydi. […] Neoliberalizmin krizi, demokrasi-kapitalizm çiftinin ayrışacağı bir dönemin başlangıcına işaret etmektedir.” Bununla birlikte yazar başka yerlerde daha ihtiyatlı ifadeler kullanarak demokrasi ile kapitalizmin özsel olarak birbirlerine bağlı olmadıklarını ve demokrasinin kapitalizm açısından ancak kapitalizmin işleyişi için gerekli uzlaşmayı sürdürdüğü ölçüde kabul edilebilir olduğunu açıklamaktadır. 2008’den bu yana yaşanan neoliberalizm krizi karşısında, “bu noktada beliren seçenek, itirazları bastıran, toplumsal istikrarı sağlayan ve sermayenin çıkarlarını koruyan otoriter bir devlettir.” Romaric Godin’e göre mevcut evre, devletin sermayenin hizmetinde, birikimi kolaylaştırmak amacıyla piyasanın yerini aldığı yeni bir devlet kapitalizmi evresidir.

2008-2009 krizinden bu yana kapitalizmin giderek daha fazla devlet desteğiyle ayakta tutulduğu doğrudur. Ancak Godin’in neoliberalizm ile demokrasi arasında kurduğu bağ, bunu belli bir ihtiyatla ortaya koysa bile, oldukça tartışmalıdır. Başka yazarlar ise tam tersini savunmakta ve onlarca yıllık bir tarihe dayanmaktadırlar. Bu bağlamda, başlığı hiçbir nüansa yer bırakmayan İç Savaşı Seçmek: Neoliberalizmin Başka Bir Tarihi [20] adlı kitaptan söz edilebilir. Kitabın ilk bölümü, Margaret Thatcher’a esin kaynağı olan ve bir başka “Nobel Ekonomi Ödülü” sahibi Friedrich Hayek’in övgüyle karşıladığı politikaların uygulandığı Pinochet Şili’sine ayrılmıştır. Yazarlar, 1930’lardan itibaren neoliberal düşünürlerin uzun tarihini ve bunlardan bazılarının dönemin faşist rejimlerine karşı (az ya da çok çekinceyle) gösterdikleri hoşgörüyü gözden geçirmektedirler. Onlara göre, “neoliberalizmin kendi içinden (vurgu bize ait) antidemokratik otoriterliği, ekonomik milliyetçiliği, genelleştirilmiş rekabetçiliği ve genişletilmiş kapitalist rasyonaliteyi bir araya getiren özgül bir siyasal biçim ürettiği bir dönemi yaşıyoruz. Bu özgün yönetimsellik, tarihsel faşizme benzemeksizin neoliberalizmin mutlakiyetçi, otoriter ve (gerektiğinde) diktatoryal karakterini bütünüyle üstlenmektedir.” Bu analizde iki nokta önemlidir: Birincisi, otoriter dönüş neoliberalizmi sorgulamamakta, aksine onun sürekliliği içinde yer almaktadır, ikincisi ise “tarihsel” faşizmden farklı bir olguyla karşı karşıya olduğumuzdur (buna geri döneceğiz).

Neoliberalizmin ölüm çanlarını çalmak için henüz erken görünüyor. Şimdilik egemen sınıflar saldırı hâlindedir ve sermayenin özgürlüğünü kısıtlayan her şeyi bölge bölge ve devlet devlet, az ya da çok doğrudan biçimde sorgulamaktadırlar. Donald Trump’ın 20 Ocak 2025’te çıkardığı ilk düzenlemelerden biri, ABD’yi çokuluslu şirketlere yönelik küresel asgari vergilendirme anlaşmasından çekmiştir; oysa bu anlaşma söz konusu şirketler açısından pek de ağır değildi. Trump denetim ve düzenleme kurumlarını tahrip etmeye yönelik faaliyetlerini sürdürmekte, aynı zamanda kripto paraların da destekçiliğini yapmaktadır. Avrupa’da sanayi sektöründe işten çıkarmalar peş peşe gelirken kamu hizmetlerinde kesintiler yoğunlaşmakta; birçok başkentte spekülasyon ve kiralardaki artış halk kesimlerini kentlerden dışlamaktadır.

Kuşkusuz devlet politikaları artık ticari mübadelelere daha açık biçimde, daha sınırlı ölçüde de uluslararası yatırımlara ve hatta belirli faaliyetlerin teşvik edilmesine (ilk sırada yapay zekâyla ilgili olanlara) müdahil olmaktadır. Ancak bu, küreselleşmenin sona erdiği anlamına gelmez. Farklı emperyalizmlerin küreselleşmenin koşullarını belirlemek ve/veya bu “sonluluk kapitalizmi”nde [21] “pastadan aldıkları payı” savunmak için yürüttükleri mücadele anlamına gelir. Bütün bunlar, ABD’nin Çin karşısındaki üstünlüğünü korumak istediği bir bağlamda gerçekleşiyor.

Yeni teknolojilere gelince, bunlar özel sektör faaliyetleri ile devlet arasında yenilenmiş iç içe geçme biçimlerine yol açmaktadır. Slobodian ve Tarnoff’un yazdığı gibi, Muskizm liberteryen olmaktan çok uzaktır: “Muskizmin temel ilkelerinden biri kamu-özel sektör kaynaşmasıdır, devletin yüksek riskli ve yüksek getirili projeler için finansman sağlayıcı, kolaylaştırıcı ve güvenlik ağı olarak kullanılmasıdır. Biz buna devlet simbiyozu diyoruz. Bunu SpaceX, Starlink ve Tesla örneklerinde açıkça görebiliriz. Musk bürokrasinin ve belirli düzenleme türlerinin sert bir eleştirmenidir, ancak kesinlikle devletin kendisinin değil. Aksine, devleti sistematik biçimde bir güç ve kâr kaynağı olarak araçsallaştırmıştır. Bunu, hükümetlere kendi altyapılarına dayanarak egemenlik işlevlerini yerine getirmelerine yardımcı olmayı vaat ederek yapmaktadır: bizim ‘hizmet olarak egemenlik’ diye tanımladığımız bir dinamik.”[22]

Devlet ile dijital şirketler arasındaki simbiyoz askerî faktör tarafından daha da güçlendirilmektedir: Bu şirketlerle ordular ve polis güçleri arasındaki çok sayıdaki işbirliği örneği, “büyük teknoloji şirketlerinin devletten özerkleşeceğini öne süren tekno-liberteryen fantezilerin aksine, bir askerî-dijital kompleksin var olduğunu” göstermektedir.[23] Nitekim Palantir de Peter Thiel’in liberteryen söylevlerine rağmen büyük ölçüde devletlerle ve onların silahlı kuvvetleri ve polis teşkilatlarıyla simbiyoz içinde varlığını sürdürmektedir.

3. Bu karşıdevrim faşist olarak nitelendirilebilir mi?

Trump ve çeşitli aşırı sağ akımlar, Thatcher’ın ünlü TINA (“There is no alternative” — “Başka alternatif yok”) kısaltmasının temsil ettiği anlayıştan kopuş güçleri olarak kendilerini sunmaktadırlar. Bu söylem, eşitsizliklerin arttığı, “aşağıdakilerin” kendilerini hor görülmüş hissettikleri ve sermayenin sol kanatlarının (ABD’de Demokratlar, Avrupa’da sosyal demokratlar) en iyi ihtimalle güçsüz, en kötü ihtimalle ise mevcut durumun ortak sorumluları olarak görüldüğü bir bağlamda belirli bir yankı bulmaktadır.

Aşırı sağın da radikalleşmiş geleneksel sağın da eşitsizliklere ve sermayenin iktidarına gerçekten saldırması söz konusu olmadığından, öne sürülen korkuluklar göç, İslam, LGBTİ’ler… ve günümüzde daha örtülü bir biçimde, sözde bir Yahudi komplosudur.

Donald Trump, daha önce de belirttiğimiz gibi, devletin radikalleşmesi ile neofaşistlerin yükselişinin kesişme noktasında yer almaktadır. Genel olarak, devletin ve egemen sınıfların geçirdiği dönüşümün, yalnızca aşırı sağın ve neofaşistlerin iktidara katılmasının -ki birçok devlette durum zaten böyledir- değil, aynı zamanda aşırı sağcı siyasetçiler ile neofaşistlerden oluşan koalisyonların kurumların denetimini ele geçirmesinin koşullarını giderek yarattığı bir süreç hakkında ne söylenebilir? Bu siyasetçiler muhtemelen diğer siyasetçilerin “giyim kurallarına” uyacaklardır (arkalarında daha az medeni gruplar kümelense bile). Üstelik bu koalisyonlar, örneğin az ya da çok ulusal-sosyal nitelikteki söylemler bakımından, bazı alanlarda heterojen olabilirler. Nitekim 20. yüzyılın ilk yarısındaki faşist partiler de kendi içlerinde heterojendi.

“Faşizm” teriminin çeşitli türevleri, çoğu zaman ilgi çekici olan çok sayıda analizin merkezinde yer almaktadır[24],ancak bize göre bunlar, modern karşıdevrimci süreci tarif etmek açısından genel olarak tartışmalıdır. Tabii faşizmi, Umberto Eco’nun Ur-Faşizminde (“ebedî faşizm”) olduğu gibi zamanlar üstü bir kavram hâline getirmediğimiz sürece.[25] Ve onun bir siyasal strateji olduğunu unutmadığımız sürece.

Enzo Traverso’nun (içinde bulunduğumuz dönem için “bir tür post-faşizm”den söz etmektedir) açıkladığı gibi, “tarihin bir tekrarıyla, geçmişe dönüşle karşı karşıya değiliz; yeni sorunlarla ve yeni tehditlerle karşı karşıyayız, ancak bunları analiz etmek ve yorumlamak için elimizde yalnızca geçmişten miras kalan kavramlar var. Bu elbette hayal kırıklığı yaratıyor: Bu sözcükler, korkunç bir fırtınanın yaklaştığını haber verir gibi görünen çağımızın belirsizliğini iyi tarif etmiyor.”[26]

Elbette burada, 1930’ların bazı faşizmleri kadar felaket niteliğinde durumlara yol açabilecek mevcut koşulların taşıdığı riskleri küçümsemek söz konusu değildir. Ukrayna’nın işgali, Gazze’deki soykırım savaşı, Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nin doğusundaki kaynaklar uğruna yürütülen vekâlet savaşları bunun örnekleridir. Sürmekte olan ekolojik felaketin etkilerinin inkâr edilmesi ya da önemsizleştirilmesi de bir başka örnektir: açıklamalara ve uluslararası konferanslara rağmen sahte çözümler ve business as usual, yani işlerin eskisi gibi sürdürülmesi, eğilimi ağır basmaktadır.

Kapitalizmin sürmekte olan dönüşümlerini ve bunların siyasal, toplumsal ve ekolojik etkilerinin yanı sıra burjuvaların kendi içlerindeki bölünmeler üzerindeki sonuçlarını anlamak gerekiyor. Bu da tartışmayı yalnızca “faşizm” meselesine indirgemekten çıkmayı gerektirir.

Bununla birlikte, uygunsuz niteliğine rağmen ve teorik analizlerin ötesinde, “faşist” teriminin kullanılmasını haklı çıkarabilecek bir argüman vardır: Bu terim bizi bildiğimiz bir zemine geri götürür ve dolayısıyla siyasal açıdan yararlıdır, böylelikle kitlesel bir direnişin harekete geçirilmesine katkıda bulunabilir. Brezilyalı akademisyen Angela de Castro Gomes, “faşist” sözcüğünün, günümüzdeki çeşitli akımları veya hükümetleri nitelendirmek açısından entelektüel olarak son derece tartışmalı olmakla birlikte, “bu tür deneyimlerle mücadele etmek için etkili bir araç olduğunu, çünkü paylaşılan bir tarihsel hafızaya dayanarak bir suçlama kategorisi olarak son derece iyi işlediğini” açıklamaktadır.[27]

26-29 Mart 2026 tarihlerinde Porto Alegre’de düzenlenen Uluslararası Antifaşist Konferans’a gelince (burada konferansın şu ya da bu meseleyi ele alış biçimini tartışmak söz konusu değildir) konferansın sonuç bildirgesi hiçbir nüansa yer bırakmadan şöyle demektedir: “Kapitalist-emperyalist sistem derin bir krizden geçmekte ve belirgin bir ekonomik, toplumsal ve ahlaki gerileme yaşamaktadır. Emperyalist güçlerin bu gerilemeye verdiği yanıt, faşizmi her yerde teşvik etmek, neoliberal politikaları dayatmak, daha zayıf uluslara karşı askerî saldırılarda bulunmak ve onları yeniden sömürgeleştirmek olmuştur.”[28]

Referanslar

  1. Muskism as Fordism – LPE Project, Fransızca çevirisi À l’encontre, 28 Nisan 2026, “Débat. Le « muskisme » comme « fordisme » ? – À l’encontre”.
  2. Bernard E. Harcourt, “A Modern Counterrevolution”, The Ideas Letter, 1 Mayıs 2025; Fransızca çevirisi Esprit, Mayıs 2025, “Une contre-révolution moderne”.
  3. Richard Donnelly, “We Are the Counter-Revolution: Tommy Robinson and the Remaking of British Fascism”, International Socialism; Fransızca çevirisi À l’Encontre, Mayıs 2026.
  4. “A Strategy for the Right”, Mises Institute.
  5. Denis Kessler, “Il s’agit de défaire méthodiquement le programme du CNR”, Le Club.
  6. Panagiotis Sotiris, “Lire Poulantzas pour comprendre l’autoritarisme néolibéral et les extrêmes droites”, Contretemps, 12 Temmuz 2023.
  7. Ilya Budraitskis, Dissident among Dissidents: Ideology, Politics and the Left in Post-Soviet Russia, 2022. Ayrıca bkz. “The Extraordinary Adventures of Guy Fawkes”, Journal, no. 65.
  8. Juan Sebastian Carbonell, Un taylorisme augmenté. Critique de l’intelligence artificielle, Amsterdam Yayınları, 2025.
  9. Claude Serfati, L’État radicalisé, La Fabrique, 2022.
  10. Lev Troçki, “Kitlesel bir hareket olarak faşizm, karşıdevrimci umutsuzluğun partisidir”, Komünist Enternasyonal’in Dönüşü ve Almanya’daki Durum, 26 Eylül 1930.
  11. Martín Lallana, Júlia Martí, “Le pouvoir et l’urgence dans la crise écologique”, Inprecor, 30 Mayıs 2026.
  12. Marlène Benquet, Théo Bourgeron, La finance autoritaire – Vers la fin du néolibéralisme, s. 54, Raisons d’agir éditions, 2021.
  13. Marlène Benquet ve Théo Bourgeron ile söyleşi, “Les classes dominantes ont financé les options politiques xénophobes, climato-négationnistes et sexistes qui ont conduit aux votes dits populistes”, 1 Şubat 2021 (Quartier général sitesi).
  14. Vladimir Bortun, “The Capitalist Interests Behind Donald Trump”, Jacobin, 24 Şubat 2026.
  15. Steven Levitsky, Lucan Way, “The New Competitive Authoritarianism”, Journal of Democracy, Johns Hopkins University Press, Ocak 2020.
  16. Le Monde, “En Inde, « la démocratie ethnique » de Modi”.
  17. Alain Dieckhof, “Quelle citoyenneté dans une démocratie ethnique ?”, Confluences Méditerranée, 2005.
  18. Joseph Stiglitz, “The End of Neoliberalism and the Rebirth of History”, Social Europe, 26 Kasım 2019.
  19. Romaric Godin, Le problème à trois corps du capitalisme, s. 208-209, La Découverte, 2026.
  20. Pierre Dardot, Haud Guéguen, Christian Laval, Pierre Sauvêtre, Le choix de la guerre civile : Une autre histoire du néolibéralisme, Lux éditeur, 2022.
  21. Arnaud Orain, Le monde confisqué, Flammarion, 2025.
  22. Slobodian ve Tarnoff, yukarıda anılan metin.
  23. Sébastien Broca, “Les noces de l’IA et de l’État”, Le Monde diplomatique, Nisan 2026.
  24. Fransa için bkz. Ugo Palheta’nın çalışmaları; en yakın tarihli kitapları: Comment le fascisme gagne la France, La Découverte, 2025 ve La nouvelle internationale fasciste, Textuel, 2025.
  25. Umberto Eco, “Ur-Fascism”, 1995. Fransızca çevirisi: Comment reconnaître le fascisme, Grasset, 2010.
  26. Enzo Traverso, Nisan 2026, Viento Sur dergisinde yayımlanan makale.
  27. “Le gouvernement Bolsonaro : ni fascisme ni populisme, autoritarisme radical”, Politika.
  28. “Déclaration de Porto Alegre – Unité contre le fascisme et pour la souveraineté des peuples”, Attac France.

7 Temmuz 2026

Kaynak: https://alencontre.org/laune/contre-revolution-moderne-et-fascisme.html

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

“Komünizmin Kara Kitabı”na Bir Cevap – Daniel Bensaïd

“Böylesi bir olgu, insanlık tarihinde unutulmazdır, çünkü o, insanın doğasında gelişmeye değin öylesi bir elverişliliği, öylesi bir yeteneği ortaya çıkarmıştır ki, hiçbir siyasa, tüm inceliklerine karşın, olayların daha önceki gelişiminden onu çıkaramazdı: salt, insan ırkında birleşmiş olan doğa ve özgürlük, adaletin içsel ilkelerini izleyerek, bu gelişmeyi ilan edecek durumdaydı, olsa olsa belirsiz bir şekilde ve tali bir olay olaak. Ancak, bu olayın hedefine henüz varılmamış olunsa, veya bir halkın Anayasasının devrimi veya reformu sonuçta başarısızlığa uğrasa, ya da hatta, belirli bir zaman sonra, (bugün bazı siyasetçilerin iddia ettiği gibi) her şey eskisine dönse bile, bu felsefi kehanet gücünden hiçbir şey kaybetmeyecektir. Çünkü bu olay, elverişli koşullar kendini gösterdiğinde, halkların hafızasına yeniden sokulmamak ve bu tipteki yeni girişimlerde yeniden hatırlatılmamak için fazlasıyla önemli, insanlığın çıkarlarıyla fazlasıyla iç içe geçmiş ve dünyanın tüm bölgeleri üzerindeki etkisi fazlasıyla büyüktür.”

Emmanuel Kant, Yetilerin üç bölümde çelişkisi, 1798.

“İşte çözülmesi gereken sorun şudur, olayların seyrinde, gerçekten de bir süreklilik var mıdır, yoksa söz konusu olan birbirine temelde bağlı, ama herşeye rağmen iki ayrı siyasi ve ahlaki dünyaya gönderme yapan iki olaylar dizisi mi? Eğer bu sorunu çözmeyi başaramazsak, bugün bile, hâlâ kazara tehlikeli hale gelebiliriz. Çünkü üzerine düşünülmemiş geçmiş, en kötü önyargıları yeniden canlandırır ve tarih bilincinin siyasi alana nüfuz etmesini engeller”

Mikhaïl Guefter, “Stalin dün öldü” in L’Homme et la sociét´, 1987

1798’de, tam bir gericilik dönemi içerisindeyken, Emmanuel Kant, Fransız Devrimi hakkında, yenilgilerin ve gerilemelerin ötesinde, böylesi bir olayın unutulamayacağını yazıyordu. Çünkü, bu zamanın yırtılışının ardında, kaçak biçimde de olsa, özgürleşmiş bir insanlık vaadi belirmişti. Kant haklıydı. Bugünkü sorunumuz, bizzat Ekim ismine bağlı bu büyük vaadin, dünyanın sarsılışının, ilk dünya kıyımı döneminde cehennemde beliren bu ışıltının da, halkların “hafızasına yeniden sokulup” sokulamayacağıdır. Bu, bir “hafıza ödevinin” değil (ki bu terim bugün artık eskimiştir), bir hafıza çalışması ve mücadelesinin hedefidir.

1917 Ekim’inin 80. yıldönümü sessiz geçme tehlikesini taşıyordu. Komünizmin Kara Kitabı‘nın, en azından “Ekim olayını”, ardından bir daha barışılamayacak o büyük tartışmaları yeniden açmak gibi bir yararı olmuştur. Eser sahibi olan Stephane Courtois’nın da açıkça belirttiği gibi, bu çalışmanın hedefi komünizm ile stalinizm, Lenin ile Stalin, devrimin başlangıçtaki parıltısı ile, Gulag’ın soğuk alacakaranlığı arasında tam bir uyum, kesin bir süreklilik kurmaktı: “Stalinist ve komünist, aynı şeydir“, diye yazıyor Journal du Dimanche‘ta (9 Kasım 1997).

Büyük sovyet tarihçisi Mikhaïl Guefter tarafından sorulan soruya cevap vermek son derece önemlidir: “İşte çözülmesi gereken sorun şudur, olayların seyrinde, gerçekten de bir süreklilik var mıdır, yoksa söz konusu olan birbirine temelde bağlı, ama herşeye rağmen iki ayrı siyasi ve ahlaki dünyaya gönderme yapan iki olaylar dizisi mi?” Gerçekten de biten yüzyılın anlaşılabilirliği kadar, yaklaşan fırtınalı yüzyıldaki angajmanlarımıza da hakim olacak, belirleyici bir soru: eğer stalinizm, bazılarının savunduğu veya bahşettiği gibi, komünist projeden sadece bir “sapma” ise ya da onun “trajik bir uzantısı” ise, o zaman bizzat bu proje hakkında en radikal sonuçları çıkarmak gerekir.

I. Bir asrın sonu davası

Aslında, Kara Kitap‘ın yazarlarının amaçladığı tam da budur. Gerçekten de, Stephane Courtois’nın ve basında çıkan bazı makalelerin soğuk savaş tonuna şaşabiliriz. Kibarca “piyasa demokrasisi” olarak yeniden tanımlanan kapitalizm, SSCB’nin çözülüşü sonrasında, kendisini alternatifsiz ve yüzyıl sonunun kesin galibi olarak ilan ederken, bu hırs, aslında, bastırılmış bir korkuyu dile getirmektedir: bu, bürokratik ikizi ile birlikte en iyi gerekçesinin de yok olmasıyla, düzenin yaralarının ve kusurlarının ortaya çıkması korkusudur. Dolayısıyla farklı bir gelecek olanağının görülmesine yol açacak herşeyin önceden şeytanlaştırılması son derece önemlidir. Gerçekten de, iflası sonucu kendi stalinist taklidinin ortadan kalkmasıyla, bürokrasi tarafından ele geçirilişinin sona ermesiyle birlikte, komünizmin hayaleti dünyada yeniden kol gezebilir.

Eski gayretli stalinistlerden kaç tanesi, stalinizm ile komünizm arasındaki farkı anlayamamış olmaktan dolayı, stalinizm ile birlikte komünizmden de vazgeçerek, din değiştirmişlerin tutkusuyla liberal davaya katılmıştır? Stalinizm ile komünizm, birbirinden farklı olmaktan öte, kesinlikle birbirine karşıtdır. Ve aralarındaki bu farkı hatırlatmak, stalinizmin mağduru olan binlerce komüniste karşı en asgari görevimizdir.

Stalinizm, komünizmin bir çeşidi değil, bürokratik karşı devrimin ismidir. Nazizme karşı mücadelenin aciliyeti içerisinde bulunan, veya iki dünya savaşı arası dönemdeki küresel bunalımının sonuçlarına karşı savaşan birçok samimi militanın, bunun bilincine bir an evvel varmaması ve parçalanmış varlığını mertçe feda etmesi hiçbir şeyi değiştirmez. Eğer Mikhaïl Guefter’in sorusuna cevap vermek gerekirse, söz konusu olan hakikaten de, birbirinden ayrı ve uzlaşamaz “iki siyasi ve ahlaki dünya“. Bu cevap, Stephane Courtois’nın Kara Kitap‘ta vardığı sonuçların tam diğer ucunda bulunmaktadır.

Courtois, kimi zaman, komünizmin bir Nüremberg’ini istemiş olduğunu reddediyor, muhtemelen sayın Le Pen’e ait olan bu görüşü savunmanın rahatsızlığıyla. Bununla birlikte, Kara Kitap‘ın amacı, nazizm ile komünizm arasındaki farkları silmenin yanı sıra, bunların tamamıyla sayısal ve “objektif” karşılaştırılmasının birincisinin lehine döndüğünü ifade ederek, nazizmi sıradanlaştırmayı da içermektedir: 25 milyona karşı 100 milyon ölü, 20’ye karşı 60 terör yılı. Kitabın etrafına sarılı olan ilk tanıtım bandı “100 milyon ölü” diye yaygara koparıyordu. Yazarların sayımına göre 85 milyon ölü var. Ama sayın Courtois için 15 milyon eksik ya da fazla pek fark etmiyor. Cesetleri kepçeye doldurup oynuyor sanki. İlkeleri, dönemleri, nedenleri ve tarafları birbirine karıştıran bu iç karartıcı toptancı saymanlıkta, aslında bizzat kurbanlara karşı son derece saygısız ve utanmazca bir şeyler var.

Sovyetler Birliği örneğinde, toplam 20 milyon kurbandan söz ediliyor ancak bu rakamın tam olarak neye tekabül ettiği anlaşılamıyor. Kara Kitap‘a yaptığı katkıda, Nicolas Werth bu yaklaşık tahminleri alçaltarak düzeltiyor. Belli arşivlere dayanarak tarihçilerin 1936-38 büyük temizliğinin kurbanlarının sayısını 690 bin olarak saptadığını belirtiyor. Bu, korkunçluğun ötesinde, devasa bir rakkam. Ayrıca Gulag’ta tutuklu olan insan sayısının yılda ortalama iki milyon olduğunu ifade ediyor ve bunların tahmin edilenin ötesinde bir oranının, yeni gelenlerin yerlerini almasıyla serbest bırakıldığını açıklıyor. Toplam 20 milyon ölüye ulaşılması için, tasfiyelere ve Gulag’a bir de iki büyük kıtlık dönemini (1921-22’de beş milyon ve 1932-33’de altı milyon ölü), ve iç savaşınkileri de eklemek gerekir. Ne var ki Kara Kitap‘ın yazarları, iç savaşta ölenler için “komünizmin cinayetleri”nden, diğer bir deyişle soğuk kanlılıkla karar verilmiş bir yok etme harekâtından söz edemezler.

Böylesi ideolojik yöntemlerle, Sermayenin Suçlarının Kızıl Kitabı‘nı yazmak pek zor olmazdı. Hem dünün hem de bugünün sömürgeci yağmalamaların ve halkları yok etmenin, dünya savaşlarının, iş kazalarının, salgın hastalıkların, sürekli kıtlıkların kurbanlarını toplamak yeterdi. Sırf yirminci yüzyıl için bile yüz milyonlarca kurban sayılabilirdi. Üçlemesinin fazla sık unutulan ikinci bölümünde, Hannah Arendt, modern emperyalizmde totalitarizmin ilk örneğini ve Afrika’daki sömürgeci toplama kamplarında, bir takım başka kamplarının ilk belirtisini görüyordu.

Söz konusu olan, rejimleri, dönemleri, belirli çatışmaları incelemek değil de, bir düşünceye saldırmak ise, kim bilir kaç ölüm yükleyebiliriz asırlar boyunca, Hristiyanlığa ve İncil’e, liberalizme ve “bırakınız yapsınlar” anlayışına? Sayın Courtois’nın hayali sayımlarını kabul etsek bile, bu yüzyılda iki dünya savaşı sırasında, kapitalizm 20 milyondan fazla ölüme sebep olmuştur Rusya’da.

Stalinizmin suçları, zaten üzerine eklemeye gerek olmayacak ölçüde dehşetengiz, kitlesel ve tüyler ürperticidir. Kuşkusuz, amaç, tarihin izleri kasten karıştırmak olmadığı sürece. Tıpkı, Fransız Devrimi’nin iki yüzüncü yıldönümü dolayısıyla bazı tarihçilerin, Devrimi, Terör dönemi ve Vendée’nin yanı sıra beyaz terörden, birleşik müdahaleye karşı savaştan, hatta Napolyon savaşlarının neden olduğu ölümlerden de sorumlu tutması gibi!

Nazizm ile stalinizmi karşılaştırmanın gerekli ve meşru olduğu düşüncesi yeni değil –Troçki de Hitler ve Stalin’den “ikiz yıldızlar” olarak söz etmiyor muydu? Ancak insan her sakallıyı babası sanmamalı, bir karşılaştırmada benzerlikler kadar farklılıklar da önem taşır. Nazi rejimi, programını tamamladı ve karanlık vaatlerini yerine getirdi. Stalinist rejim, komünist özgürleşim projesine karşı gelerek kendisini oluşturdu. Vücut bulmak için kendi militanlarını boğmak zorunda kaldı. İki dünya savaşı arası dönemde kaç tane ayrışma, kaç tane muhalefet örneği, bu trajik dönüşü göstermektedir? Mayakovski’nin, Yoffe’nin, Tuçolski’nin, Benjamin’in intiharlarını hatırlayalım. Nazilerde de, şekilsizleşmiş ve ihanete uğramış bir idealin yıkıntıları karşısında böylesi bilinç bunalımları sayabilir miyiz? Hitler Almanyası’nın, Stalin Rusyası gibi bir “büyük yalan ülkesi“ne dönüşmeye ihtiyacı yoktu: Naziler, yarattıkları eserden memnundular, bürokratlar ise komünizmin aynasında kendi yüzlerine bakamıyorlardı.

Somut tarihin zamanda ve uzayda eritilmesi ve bu tarihin bilinçli olarak depolitize edilmesi (Nicolas Werth, bağlamlar dışı bir baskılar tarihinin çizgisel seyrinin daha iyi izlenebilmesi için açıkça “politik tarihin ikinci plana atılması”nı talep etmekte) yönteminin tercih edilmesi sonucu ortada bir tek gölge oyunu kalmaktadır. Artık söz konusu olan, bir rejimin, bir dönemin, tanımlanmış cellatların davasının değil, bir düşüncenin davasının soruşturmasını yapmaktır: öldüren düşünce. Bu konuya, bazı gazeteciler canla başla katıldılar. Jacques Amalric, memnuniyet içerisinde, “öldürücü bir ütopyanın doğurduğu gerçeklik”ten söz ediyor (Liberation, 6 Kasım 1997). Philippe Cusin ise kavramsal bir kalıtımsallık uyduruyor: “Bu komünizmin genlerinde yazılı: öldürmek doğaldır” (Le Figaro, 5 Kasım 1997). Suçun genine karşı kavramsal ötenazi ne zamana kadar?

Bir davanın soruşturmasında olgular, somut suçlar değil de bir düşünce aramak, kaçınılmaz olarak kolektif bir suçluluk ve bir niyet suçu oluşturmaktır. Curtois’ya göre tarihin mahkemesi sadece geriye dönük değildir. “Devrim fikrinin matemine yönelik çalışmanın tamamlanmaktan uzak olması”na üzülmeye ve “açıkça devrimci olan grupların halen aktif olması ve kendilerini ifade etmelerinin yasal olması” karşısında öfkeye kapılmaya başladığında, koruyuculuğu tehlikeli hale geliyor!

Kuşkusuz pişmanlık bu aralar moda. Sayın Furet veya Le Roy Ladurie, Bayan Kriegel ya da Bay Curtois’nın kendi matem çalışmalarını bitirememiş olmaları, dönmüş eski stalinistler olarak rahatsız vicdanlarını ayaklarına bağlı bir gülle gibi taşımaları, cezalarını hınçla rınlarında çekmeleri, bu onların sorunudur. Ancak, hiçbir zaman halkların küçük babasını kutlamadan, ya da büyük yol göstericinin küçük kızıl kitabını ezbere okumadan komünist kalmış olanların neden pişmanlık duymasını istiyorsunuz, Bay Courtois? Kuşkusuz onlar da kimi zaman hatalar yapmışlardır. Ancak, dünyanın bugünkü haline baktığımızda, ne dava, ne de düşman konusunda hata yapmadıkları kesin.

Sona eren yüzyılın trajedilerini anlamak ve gelecek için gerekli dersler çıkarmak için, ideolojik sahnenin ötesine gidip, orada oynayan gölgeleri bir kenara bırakıp, tarihin derinliklerine dalmak ve çeşitli olasılıkların arasında seçim yapılan siyasi çatışmaların mantığını takip etmek gerekir.

2. Devrim mi darbe mi?

Ekim 80. yıldönümü nedeniyle Rus devrimine geriye dönük eleştirel bir bakış, tarihsel olduğu kadar programatik düzeyde de birçok soruyu gündeme getiriyor. Bunları yanıtlamak oldukça önemlidir. Bu tamamiyle devrimci atılıma açık bir geleceği yaratma kapasitemizle bağlantılı, çünkü her geçmişin geleceği aynı olmayabiliyor.

Oysa, sovyet arşivlerinin açılışıyla birlikte ulaşılabilir hale gelen yeni belgeler yığınına girmeden bile önce (ki kuşkusuz bunlar birçok tartışmada bir yenilenmeye yol açacaktır), konuya ışık tutacak ve tartışmalarda egemen ideolojik hazır düşüncenin duvarına çarpıyor. Fransois Furet’ye, kısa zaman önce, çeşitli tarafların anlaşmasıyla yapılan anma bunun boyutlarını göstermektedir. Bu karşı-reform ve gericilik dönemlerinde, Lenin ve Troçki isimlerinin, Restorasyon döneminde Robespierre ve Saint-Just’ünküler kadar telaffuz edilemez oluşuna şaşırmamak gerek.

Alanı temizlemeye, bugün geniş oranda kabul edilen şu üç düşünceyi sayarak başlayalım.

  1. Ekim, aslında, bir devrimden çok, ilk baştan, yeni bir seçkin kesimin yararına otoriter toplumsal örgütlenme anlayışı tepeden dayatan bir azınlık komplosu veya darbesidir.
  2. Ekim Devrimi’nin tüm gelişiminin ve aldığı totaliter yönün, bir nevi ilk günah şeklinde tohum halinde devrimci fikirde (Furet’ye göre tutkuda) varolduğu düşüncesi: böylece tarih, büyük reel çatışmalar, devasa olaylar ve her türlü mücadelenin baştan belirsiz olan sonuçları önemsenmeden, bu sapkın devrimci düşüncenin gelişimine ve yerine getirilmesine indirgenir.
  3. Nihayet, tarihin “prematüre” bir doğum yapmasıyla meydana gelen Rus devrimi, tarihin ritmini ve gidişatını zorlama girişiminin sonucu olarak tüm bu vahşete mahkumdu. Halbuki kapitalizmin aşılması için gerekli “somut koşullar” henüz yoktu: Bolşevik yöneticiler, sağduyulu bir şekilde projelerini sınırlamak yerine bu zamansızlığın aktif unsurları olmuştur.

3. Gerçek bir devrimci atılım

Rus devrimi, bir komplonun değil, çarlık rejiminin otokratik muhafazakârlığının biriktirdiği çelişkilerin, bir savaş çerçevesi dahilinde patlamasıdır. Yüzyıl başında Rusya, tıkanmış bir toplum, tam bir “eşitsiz ve bileşik gelişme” örneğiydi. Köleliğin resmi olarak elli yıldan kısa bir zamandır kalkmış olduğu bir köyün feodal çizgileri ile son derece yoğun bir kentsel sanayi kapitalizminin çizgilerini bünyesinde birleştiren hem egemen hem bağımlı bir ülkeydi. Büyük bir güç olsa da teknolojik ve mali açıdan dışa bağımlıydı (eğlenceli çağrışımlar yapan rus borcu). 1905 devrimi sırasında, Papaz Gapon tarafından sunulan şikayet defteri çarların ülkesinde varolan sefaleti gösterir. Reform girişimleri, oligarşinin tutuculuğu, despotun inadı ve yeni doğan bir işçi hareketi tarafından itelenen burjuvazinin kararsızlığı sonucu hızla engellendi. Demokratik devrimin görevleri böylece bir çeşit tiers-état’ya kalıyordu. Ancak Fransız devriminden farklı olarak, burada, henüz azınlık olsa bile proletarya daha o zamandan bu kesimin en dinamik kanadını teşkil etmekteydi.

Tüm bu nedenlerden dolayıdır ki, “kutsal Rusya”, emperyalist zincirin “en zayıf halkasını” oluşturuyordu. Savaş sınavı ise bu barut fıçısını ateşledi.

Şubat ve Ekim 1917 arası devrimci sürecin gelişimi, bunun azınlık halindeki bir profesyonel ajitatörler grubunun komplosunun değil, siyasi bir deneyimin hızla kitleler tarafından özümsenmesinin, bilinçlerdeki dönüşümün ve güç dengelerinin açıkça değişmesinin sonucu olduğunu göstermektedir. Troçki, o şahane eseri Rus devriminin tarihi‘nde, sendikal seçimden sendikal seçime, yerel seçimden yerel seçime, işçilerde, askerlerde ve köylülerdeki bu radikalleşmeyi dikkatlice inceler. Haziran’daki sovyet kongresinde bolşevikler delegelerin %13’ünü temsil ederken, durum, Temmuz günlerinde ve Kornilov’un darbe girişiminden sonra hızla değişiyor: Ekim ayında yapılan 2. Kongrede %45 ile %60 arası bir oy oranına sahipler.

Ayaklanma, birden bire yapılmış bir oyundan çok, yoksul kitlelerin ruh halinin her zaman partilerin ve kurmaylarının solunda olduğu (bu Sosyal Devrimcilerin yanı sıra Bolşevik Parti ve kimi yöneticileri için de geçerli, ve buna isyan kararı da dahil), yıl içerisinde olgunlaşan bir güç sınavının sona erişini ve geçici olarak çözümünü teşkil etmektedir.

Tarihçiler, genellikle, Ekim ayaklanmasının, Bastille’in ele geçirilişinden hiç de daha şiddetli olmayan bir biçimde, eski rejimin bir seçimin içerisinde çözülüşünün son noktası olduğunu kabul ederler. Bundan dolayı da o zamandan beri tanık olduğumuz şiddetle karşılaştırıldığında, insan hayatı açısından pek de pahalıya mal olmamıştır. Bolşevikler tarafından iktidarın ele geçirilişinin bu görece “kolaylığı”, Rus burjuvazisinin Şubat ile Ekim arasında Çarlığın yıkıntıları üzerinde modern bir ulus projesi inşa etmekteki yeteneksizliğini göstermektedir. Artık tercih, devrimle kestirmece bir demokrasi arasında değil, devrimle Kornilov veya bir benzerinin askeri diktatörlüğü arasındaydı. Eğer “devrim”den anladığımız, aydınlanmış bir seçkinler topluluğu tarafından tasarlanmış muhteşem bir planın uygulanması değil de, aşağıdan, halkın derin özlemlerinden gelen bir değiştirme atılımı ise, o zaman hiç kuşku yoktur ki, Rus devrimi, terimin gerçek anlamıyla, barış ve toprak ihtiyaçlarından yola çıkarak gerçekleşen hakiki bir devrimdir. Söz konusu olanın, koşulların baskısıyla kimi zaman tasarlanandan daha hızlı, hatta bazen istenilenin de ötesinde, iktidar ve mülkiyet ilişkilerinin radikal bir altüst oluşu olduğunu anlamak için ilk aylarda ve ilk sene içerisinde yeni rejim tarafından oluşturulan yeni yasalara bakmak yeterlidir. Dünya düzenindeki bu kırılmaya ve uluslararası düzeyde anında duyulan yankısına tanıklık eden bir çok kitap vardır (John Reed’in Dünyayı sarsan on günü¹³ ve Ekim devrimi ve Avrupa işçi hareketi).

Marc Ferro’nun da altını çizdiğini gibi (1917 devrimi ve Rusya’da komünist rejimin doğuşu ve yıkılışı), o zamanlar, çarlık rejimini arayan ve son despotun ardından ağlayan pek kimse olmamıştı. Tam tersine, otantik bir devrimine özgü olan, gündelik yaşamın ayrıntılarına kadar yansıyan bir dünya değişiminden söz ediyor: Odessa’da öğrenciler hocalarına yeni bir tarih programı yazdırıyorlar; Petrograd’da işçiler, patronların, “yeni işçi hukuk”nu öğrenmeye zorluyorlar, orduda askerler; “hayatına yeni bir anlam vermesi” için rahibi toplantılarına çağırıyorlar; kimi okullarda çocuklar, büyüklere kendi seslerini duyurmak ve onlardan saygı görmek için boks öğrenim hakkını talep ediyorlar…

4. İç savaş sınavı

Baştaki devrimci atılım, o feci koşullara rağmen 1918 yazından itibaren, iç savaş sırasında da sürüyordu. Nicolas Werth, yazısında, yeni düzenin mücadele etmek zorunda kaldığı tüm güçleri, belgelere dayanarak sayıyor: Kolçak ile Denikin’in beyaz ordularının ve Fransız-İngiliz yabancı müdahalesinin yanı sıra ürünlerine el koyulmasına karşı çıkan köylülerin kitlesel ayaklanmaları ve yemek dağıtımının yetersizliğini protesto eden işçi isyanları. Ancak, böylesi güçlü hasımları yenebilme gücünü, devrimci iktidarın nereden bulabildiğini yazıda anlayamıyoruz. Anlaşıldığı kadarıyla bu güç, azınlığın terörü ve her şeye hazır bir lumpen proletaryanın Çeka (gizli polis. ÇN)’ya alınmasından gelmekteydi. Bu neden, Kızıl Ordu’nun birkaç ayda örgütlenişini ve zaferlerini açıklayabilmek için biraz fazla kısa. İç savaşa gerçek anlamını vererek, onun karşıt toplumsal güçlerin amansız bir mücadelesini ifade ettiğini kabullenmek daha gerçekçi görünüyor.

Kara Kitap‘ın¹⁷ yazarlarına göre, iç savaş, bolşevikler tarafından istenmiş ve 1918 yazından itibaren uygulanan terör, o zamandan beri komünizmin adına işlenen tüm suçların ana örneğini oluşturuyordu. Çatışmalardan, mücadelelerden, belirsizliklerden, zaferlerden ve yenilgilerden oluşan reel tarih, dünyayı düşüncenin meydana getirdiğine, kavramın kendi kendine geliştiğine dair o karanlık efsaneye indirgenemez.

İç savaş istenmiş değil, öngörülmüştü. Fransız devriminden bu yana tüm devrimler bu acı dersi vermiştir: özgürleşme hareketleri muhafazakâr tepkilerle karşılaşır; 1792’de Brunswick birlikleri Paris’e yürüdüğünde, 1848 Haziran katliamlarında (burjuvazinin vahşeti üzerine Michelet, Flaubert, Renan okunabilir), 1871 Kanlı haftasında olduğu gibi, devrimi, gölgesiymişcesine karşı-devrim takip eder. 1936’daki Frankocu pronunciamento (askeri darbe. ÇN)’dan Suharto’nun darbesine (Endonezya’da 1965’de 500 bin insan öldürülmüştü), oradan da 1973’te Şili’de Pinochet’nin darbesine, bu güne kadar bu kural hiç yalanlanmadı. Rus devrimcileri, 1792’de Fransız devrimcilerinden daha fazla istemiş değildi iç savaşı. Kendilerini devirmeleri için Fransız ve İngiliz birliklerini çağırmadılar! 1918 yazından itibaren, diye anlatıyor Nicolas Werth, Beyaz ordular üç cepheye sağlam biçimde yerleşmişti ve bolşevikler ancak “tarihi Moskova’nın boyutlarına düşmüş bir alanı denetim altında tutuyorlardı”. Terör uygulama kararları 1918’de Ağustos-Temmuz’da yabancı saldırıların ve iç savaşın başlamasıyla alındı. Aynı şekilde, Fransız devriminde Danton, Brunswick birliklerinin ilerlemesinin Paris açısından oluşturduğu tehdit karşısında Eylül katliamlarıyla patlayan kendiliğinden (spontane) halk terörünü kanalize edebilmek için terör ilan etmişti.

Dolayısıyla Nicolas Werth iç savaşın başlamasının sorumluluğunu devrim taraftarlarında olmadığını kabul ediyor. Werth’e göre, iç savaşın korkunçlukları “kızıllar” ile “beyazlar” arasında paylaşıldıysa da, gelecek tüm terörlerin ilk örneği, köylülüğe karşı yürütülen gizli bir savaşta, savaş içerisinde bir savaşta bulunuyordu. 1921-22 kıtlığının kurbanlarının komünizmin suçları hanesine yazabilmek için, Werth, zaman zaman bu kıtlığı, köylülüğün yok edilmesi konusunda bilinçli bir tercihin ürünü olarak sunma eğiliminde. Köylere yapılan baskı üzerine belgeler gerçekten dehşet verici. Ancak, yine de bu iki sorunu, iç savaşla tarım sorununu ayrı tutmak mümkün mü?

Saldırılara karşı koyabilmek için, Kızıl Ordu birkaç ayda, donatılıp beslenmesi gereken 4 milyon savaşçıyı hareket geçirdi. İki yılda Moskova ve Petrograd nüfuslarının yarısını kaybetti. Dağılmış olan sanayi hiçbir şey üretmiyordu. Bu koşullarda, kentleri ve orduyu beslemek için tarım ürünlerine elkoymaktan başka ne gibi bir çözüm vardı? Kuşkusuz bugünden bakınca, farklı çözümler düşünülebilir, siyasi bir polisin oluşturulmasının mantığı, kendiliğinden ortaya çıkan küçük tiranların keyfi bürokratik uygulamaları tehlikesi hesaba katılabilir. Ancak bu, gerçek zorluklar karşısında siyasi tercihler, düşünülebilecek alternatifler üzerine bir tartışma, soyut bir yargılama değil.

İç savaşın sonunda, artık tavanı taban taşımıyor, tavanın iradesi tabanı sürüklemeye çalışıyordu. İkamecilik mekaniği ise bu noktada gelişiyor: halkın yerini parti, partinin yerini bürokrasi ve tümünün yerini kutsal adam alıyor. Bu süreç içerisinde, eski rejimden miras kalan ve yeni yöneticilerin hızlandırılmış toplumsal terfii sonucu, yeni bir bürokrasi doğuyor. 1924’te “Lenin Kampanyası” [ölümünden sonra vasıfsız ikiyüz bin insanın partiye alınması-çn] sırasında ki kitlesel örgütlenme atılımından sonra, aralarında “zaferin” yardımına koşan kariyeristler ve eski rejimin yönetim kadrolarının da bulunduğu yüzbinlerce yeni bolşeviğin karşısında, Ekim devriminden kalan birkaç bin militanın parti mevcudu içerisinde pek bir ağırlığı kalmıyor.

5. İç savaşın ağır mirası

İç savaş korkunç bir kurucu deneyim teşkil etmekte. Dünya savaşınınkine eklenerek, şiddetin en uç ve insanlık dışı biçimlerine bezgin bir alışkanlık yaratıyor iç savaş. Gürcü komünistlerle yaşanan kriz vesilesiyle Lenin’in farkına varacağı ve Troçki’nin Stalin adlı eserinde aktaracağı bir bürokratik sertlik mirası oluşturuyor. “Lenin’in vasiyeti” ve “Sekreterlerinin günlüğü”, (bkz. Moshe Lewin Lenin’in son mücadelesi) ölüm döşeğinde, Lenin’in sorunun acı bilincine vardığına tanıklık ediyor. Devrim, halkların ve kalabalıkların işi iken, Lenin, hasta yatağında artık herşeyin onlara bağlı göründüğü bir avuç yöneticinin iyi ve kötü yönlerini tartma durumuna varıyor.

Sonuç olarak, iç savaş “geriye doğru büyük bir sıçrayış”ın, ülkenin 1914’te varmış olduğu gelişme seviyesine göre “arkaikleşmesini” ifade ediyor. Ülke kan kaybetmiş durumda. Devrimin başında Moskova ve Petrograd’da yaşayan 4 milyon insandan, iç savaşın sonunda geriye 1,7 milyon kalmıştı. Petrograd’da 380 bin işçi üretimi bırakmış, geriye 80 bin işçi kalmıştı. Yıkılmış kentler, zorla besin toplamalarına yol açan, tarım parazitleri haline gelmiş. Kızıl Ordu mevcudu 4 milyon olmuştu. “Yeni rejim nihayet, ülkeyi amaçladığı hedefe doğru götürebileceği vakit, diye yazıyor Moshe Lewin, başlangıç noktası, 1917 hatta belki de 1914’ten daha gerideydi“. İç savaş sırasında devletçi ve “geri bir sosyalizm” oluşuyor, yıkıntıların üzerine inşa edilen yeni bir devlet: “Aslında, devlet, gerileyen bir toplumsal gelişme temeli üzerine kendini oluşturuyor“. (M.Lewin Russia, URSS, Russia)

Lenin dahil, kimi sovyet yöneticileri, onu engelleyemeyecekleri umutsuzluğunu düşerek, erkenden bilincine vardıkları bürokratikleşmenin temel kökeni işte bu nedenlerde yatmaktadır. Bu noktada koşulların korkunç ağırlığı ve demokratik bir kültürün eksikliği bu nedenlerin etkilerini çoğaltıyor. Kuşkusuz iktidarın fethinden itibaren, devlet, parti ve işçi sınıfı arasında, devletin umulan hızlı sönümlenişi ile halkın içerisindeki çelişkilerin yok olması konusunda süren anlaşılmazlık, devlet işlerinin toplumsallaşmasından çok, büyük ölçüde toplumun devletleştirilmesine yardımcı oluyordu.

Demokrasinin öğrenilmesi uzun ve zor bir iştir. Bu, ekonomik reform kararları kadar hızlı gidemiyor, ki üstelik ülke neredeyse hiçbir parlamenter ve çoğulcu geleneğe sahip değildi. Bu öğrenimin zamana, enerjiye ve de araçlara ihtiyacı vardı. 1917 yılında komiteler ve sovyetlerdeki kaynama, böylesi bir öğrenimin ilk adımlarını teşkil ediyor ve sivil toplum bu dönemde oluşmaya başlıyordu. İç savaş sırasında, kolay çözüm, halk iktidarı organlarını, konseylerin ve sovyetlerin yerine aydınlanmış bir vasinin geçmesiydi: bu vasi partiydi. Bu çözüm, sorumluların seçilmesi ve denetlenmesi yerine, bunların parti tarafından atanmasını -kimi durumlarda 1918’den itibaren- içeriyordu. Bu mantık, demokratik hayat için gerekli olan siyasi çoğulculuğu ve düşünce özgürlüğünün kalkmasına, ve sistematik olarak hukukun yerine zorun ikame edilmesine yol açıyordu.

Bu çarkın işleyişini daha da korkunç yapan, bürokrasinin salt tepeden bir manipülasyon şeklinde çalışması değildir. Kimi zaman, demokratik tartışmaların, siyasi hareketliliğin ve kendilerinden sürekli sorumluluk istenmesinin rahatsız ettiği tabandan gelen, savaşın ve iç savaşın bıkkınlığından, yoksunluktan ve yıpranmışlıktan doğan bir düzen ve sakinlik talebine de cevap vermekteydi, bürokrasi. Marc Ferro, kitaplarında bu korkunç diyalektiğin altını sıkça çiziyor. Devrimin başında iki odağın var olduğunu, “tabanda demokratik-otoriter, tepede merkeziyetçi-otoriter”, “1939’da ise artık tek bir odağın kaldığı”nı hatırlatıyor. Ancak onun için, sorun birkaç ay içerisinde 1918 veya 1919’dan itibaren, mahalle ve fabrika komitelerinin kaldırılması veya emirlere uymaya zorlanması ile zaten çözülmüştü. Benzer bir yaklaşımla, filozof Philippe Lacoue-Labarthe, bolşevizmin “1920-21’den itibaren karşı devrimci” olduğunu açıkça ilan ediyor (yani Kronstadt’tan da önce).

Bu son derece önemli bir meseledir. Sanki sovyetler ülkesinde hiçbir çürüme başlamamış gibi “Lenin döneminde leninizm”in altın efsanesiyle Stalin döneminde leninizmi, parıltılı 20’li yıllar ile karanlık 30’lu yılları, mekanik bir biçimde, madde madde karşılaştırmak söz konusu değil. Tabi ki bürokratikleşme hemen başlamıştı, tabi ki Çeka’nın polisiye faaliyetlerinin kendi mantığı var, tabi ki Solovki adalarındaki siyasi hapishane iç savaşın sonundan itibaren ve Lenin’in ölümünden önce açılmıştı, tabi ki 1921’deki X. kongreden itibaren parti çoğulculuğu kaldırılmış, ifade özgürlüğü sınırlanmış ve parti içerisinde demokratik haklar kısıtlanmıştı.

Ancak bürokratik karşı devrim diye adlandırdığımız süreç, basit, tarihi saptanabilir, Ekim devrimine simetrik bir olay değildir. Bu bir günde gerçekleşmez. Bazı tercihlerden, çatışmalardan, olaylardan geçer. Bürokratikleşmeyi yaşayanlar bile karşı devrimin bir döneme oturtulması üzerine durmadan tartıştılar. Bu, onların tarihsel kesinliğe olan meraklarından değil, bu olaydan siyasi görevler çıkarmak içindi. Rosmer, Eastman, Souvarine, İstrati, Benjamin, Zamiyatin ve Bulganov (Stalin’e yazdıkları mektupta) gibi tanıklar, Mayakovski’nin şiiri, Mandelstam veya Tsetayeva’nın sıkıntıları, Babel’in defterleri vs., bu fenomenin çeşitli yönlerini, gelişimini, ilerleyişini aydınlatmaya katkıda bulunabilirler.

Böylece Kronstadt’ın o korkunç bastırılışı 1921 baharında yeni bir ekonomik politik yöneliminin gerekliliği bilincine vardırmışken, iç savaş zaferle sonuçlanmışken, demokratik özgürlükler genişletileceğine yeniden kısıtlanıyordu: partinin X. Kongresi eğilimleri ve fraksiyonları yasaklıyordu.

Bugünden bakarak, bu temsili demokrasi, siyasi çoğulculuk, sansür, Kurucu Meclisin lağvedilmesi meseleleri üzerine geri dönmek, sosyalizmin kurucularının karşı karşıya kaldığı sorunları kuramsal olarak ifade etmek ve bundan dersler çıkarmak gerekmektedir. Kuşkusuz, çarlık rejiminin mirasının, 15 milyondan fazla askerin katıldığı 4 senelik dünya vahşetinin, iç savaşın şiddeti ve gaddarlığının, devrimci rejimin geleceği üzerindeki etkisi, –ne kadar önemli olsalar da– yöneticilerinin öğretisel hatalarından kat be kat büyük olmuştur.

Pravda‘da 1 Aralık 1917’de (!) yayınlanan “Devrim ve Hukuk” makalesinde, geleceğin Eğitim Bakanı Anatol Lunaçarski, şu tespitle başlıyordu: “Bir toplum tek bir bütün gibi birleşmiş değildir“. Bir hayli zamanın ve trajedinin geçmesi gerekmiştir bu küçük cümleden gerekli sonuçları çıkarabilmek için. Bir toplum, tek bir bütün gibi birleşik olmadığı içindir ki, eski düzenin yıkılışından sonra bile, bir karar yayınlayarak, toplumu devletleştirme tehlikesi yaşanmadan, devleti toplumsallaştıramayız. Toplum tek bir bütün gibi birleşik olmadığı içindir ki, sendikalar devletten ve partilerden, partiler ise devletten bağımsız olmalıdır. Toplumdaki mevcut çıkarlar arasındaki çelişkiler, bağımsız bir basın ve temsil biçimlerinin çoğulculuğu aracılığıyla kendilerini ifade edebilmeli. Ve yine bu nedenle, hukuki norm ve yapının özerkliği, hukuku, iktidarın sonsuz keyfiliklerine indirgemeyeceğini garanti altına almalıdır.

Dolayısıyla, siyasi çoğulculuğun savunusu, çeşitli durumlara bağlı bir mesele değil, sosyalist demokrasinin temel bir koşuludur. Troçki’nin de İhanete uğrayan devrim‘de deneyiminden çıkardığı sonuçtur bu: “Aslında sınıflar heterojen değildir, iç karşıtlıklarca parçalanmışlardır ve ortak amaçlara ancak eğilimler, gruplar ve partiler arası bir mücadele sonucu varabilirler”. Bu, kolektif iradenin, kurumsal yapılar ne olursa olsun, doğrudan katılımcı demokrasi ile temsili demokrasiyi bileştiren özgür bir seçim süreci aracılığıyla kendisini ifade edebileceği anlamına gelmektedir.

Bürokratikleşmeye ve iktidarın mesleki tehlikelerine karşı mutlak bir garanti oluşturmasa da, yine de bu deneyimden birtakım cevaplar ve yönelimler çıkarılabilir:

•Sınıflar, partiler ve devlet arasındaki ayrım, sadece iktidarın yerel makamlarından gelen basit bir görüş alış verişi değil de, toplumun tüm büyük sorunları hakkındaki çeşitli tercihler ve programlar arası mücadeleyi sağlayabilecek tek biçim olan siyasal ve sendikal çoğulculuğun kabulünde tercümesini bulabilir.

•Partilerin yanı sıra sendikaların, derneklerin ve kadın hareketlerinin de doğrudan ifade ve denetim hakkının bulunduğu üretim konseyleri ve yerel konseyleri bileştiren bir demokrasi biçimi.

•Seçilmiş meclislerin tartışarak karar verme işlevini tamamıyla engelleyecek bir dayatmacı vekalet sistemi değil, seçenlerin seçilenleri geri çağırabilmesi ve sorumluluklarını üstlenmesini içeren bir sistem.

•Seçim vekaletlerinin biriktirilmesinin ve yenilenmesinin sınırlanması; iktidarın bireyselleşmesi ve meslek haline gelmesini engellemek üzere seçilenin maaşının vasıflı işçi veya bir kamu hizmet memurunun maaşı seviyesinde tutulması.

•İktidarın ademi merkezileşmesi ve yetkilerin yurttaşlara en yakın olan yerel, bölgesel veya ulusal düzeylere dağıtılması; alt makamların, kendilerini doğrudan ilgilendiren konularda karar alımını durdurmaya yönelik veto hakkı ve halkı referanduma çağırma imkânı.

Özgürce birleşmiş üreticilerin demokrasisi, genel oy uygulaması ile tamamiyle uyumludur. Mahalli konseyler veya bölgesel halk meclisleri, üretim ve yaşam birimlerinin temsilcilerinden oluşup, her önemli karar için ilgili nüfusun oylamasına başvurabilir.

Kısa zaman önce gerçekleşen bazı deneyimler, 1980-81 Polonya ve 1984 Nikaragua, biri genel oyla seçilmiş, diğeri işçilerin, köylülerin ve daha genel olarak halk iktidarına katılan çeşitli yapıların temsilcilerinden oluşan çift meclisli bir sistemi gündeme getirdi. Bu formül, (ki çok uluslu devletlerde bir de uluslar meclisi içerebilir) hem genel oy talebini, hem de mümkün olan en dolaysız biçimiyle bir halk demokrasisi kaygısını teorik bakımdan tatmin edebilir. Bu çözüm, özyönetimin gelişip yayıldıkça ve genelleştikçe sönümlenmesi beklenen devlet alanı ile toplumun gerçekliğini karıştırmamayı sağlar.

Bu büyük yönelimler, acı bir tarihin derslerini özetlemekte. Ancak, ne iktidarın mesleki tehlikelerine karşı mutlak bir silah, ne de her somut koşul için bir reçete teşkil ediyorlar. Geri doğru bakıp, Kurucu Meclis’in bolşeviklerce lağvedilmesinin sonuçlarını, bu meclis ile Sovyetler Kongresi’nin 1917 sonundaki mevcut temsiliyetlerini, daha uzun bir süre boyunca bu ikili temsil biçimini muhafaza etmenin tercih edilebilir olup olmadığını (yani bir şekilde ikili iktidar durumunun uzatılmasını) tartışabiliriz. Aynı şekilde, askeri olarak yenilmiş Beyazların, bir yıkım ve uluslararası baskı ortamında iktidara geçebilme tehlikesini göze alıp iç savaşın sonundan itibaren özgür seçimler düzenlemek gerekip gerekmediği sorusunu da sorabiliriz. Her farklı durum, ulusal, uluslararası ve özgün güç dengelerine bağlıdır. Ama her tarihsel deneyim de, Rosa Luksemburg’un daha 1918’de yaptığı uyarıyı olumlamaktadır: “Genel seçimler, sınırsız ifade ve toplanma özgürlüğü olmadan, tüm kamusal kurumlarda hayat sararır ve solar, tek aktif unsur olarak bürokrasi kalır“. En geniş demokrasinin varlığı, özgürlük sorunu ve ekonomik etkililik koşuluna sıkı sıkıya bağlıdır: ancak demokrasi, piyasanın özdevinimleri karşısında özyönetimci planlamanın üstünlüğünü sağlayabilir.

6. Bir yetke arzusu mu yoksa bürokratik bir karşı-devrim mi?

İlk sosyalist devrimin yazgısı, stalinizmin zaferi, totaliter bürokrasinin suçları, yüzyılın en önemli olaylarını teşkil etmektedir.

Kimilerine göre, kötülüğün temeli, insan doğasının derinliklerinde, karşı konulamaz bir yetke arzusunda yatmaktadır. Bu arzu, çeşitli yüzler altında kendisini ifade edebilmektedir ve buna, mükemmel bir kentin hazır şemalarını halka dayatma, halklara rağmen onları mutlu edebilme iddiası da dahil.

Kara Kitap‘ın polemik amacı, Lenin ve Stalin arasında tam süreklilik kurmak ve bunu yaparak “Stalin tarafından ihanete uğrayan Ekim Devrimi’ne dair o efsaneyi” yıkmak: “Stalinizmin vahşetleri Leninizm ile aynı tözdendir” (Jacques Amalric); “Erken gelişen suç eğilimi Lenin’de bulunuyor” (Eric Conan, L’Express, 6 Kasım 1997). Kendi geçmişlerinin eleştirisini, Rus devrimini sert bir dönemleştirme sınavına götürememiş, 20’li ve 30’lu yıllar boyunca birbiriyle mücadele eden yönelimleri sorgulayamamış olmalarından dolayı, Fransız Komünist Partisi’nin sorumluları, mutlak bir özeleştiriyle yetinip stalinizmin suçlarından, devrimin “trajik uzantısı” olarak söz ediyorlar (Claude Cabanes, l’Humanité, 7 Kasım 1997). Eğer, böylesi felaketleri içerisinde taşıyan, çaresi olmayan bir kader ilk günden itibaren yürürlükte idiyse; kendilerini neden hâlâ komünist olduğunu iddia ediyorlar?

7. Yirmili yıllar: “duraklama” mı, yol ayrımı mı?

Erkenden “devrimi dondurmaya” başlayan bürokratik tepkiye rağmen, kıtlıklara ve kültürel gerilemeye rağmen, yirmili yıllar boyunca, devrimci atılım, tüm girişimlerde kendini hissettiriyordu: eğitim ve pedagoji reformu, aileye dair yasalar, kentsel ütopyalar, grafik ve sinematografik icatlar. Hâlâ savaş arası dönemde acı içerisinde gerçekleştirilen “büyük değişim”in bürokratik terör ile devrimci umudun enerjisinin iç içe geçtiği iki sarsıcı çelişki ve belirsizliklerini açıklayan da budur. Bu olayın anlamının ve tarihsel öneminin bilincine varılması azımsanmayacak zorlukta olmuştur.

Dolayısıyla, toplumsal örgütlenmede, burada oluşan ve çatışan güçlerde, kimi zaman “stalinizm fenomeni” diye adlandırılan olayın derin köklerini ve enerjisini kavramak gerekmektedir. Stalinizm, belirli somut tarihsel koşullarda, her modern toplumda işlerlikte olan bürokratikleşmenin daha genel bir ifadesidir. Bürokratikleşme, temel olarak toplumsal işbölümü (özellikle el emeği ile entelektüel emek arasında)’nden ve kendi özünde bulunan “iktidarın mesleki tehlikeleri”nden beslenmektedir. Sovyetler Birliği’nde, bürokratikleşme, bir yıkım, kıtlık, kültürel arkaizm zemini üzerinde ve demokratik geleneklerin yokluğunda geliştiğinden, bu dinamik daha da güçlü ve hızlı olmuştur.

Başından itibaren, devrimin toplumsal tabanı hem geniş hem de dardı. Ezici toplumsal çoğunluğu oluşturan işçi ve köylülerin bir ittifakına dayanması bakımından geniş; savaşın olumsuz sonuçları ve iç savaşın kayıpları tarafından, azınlıkta olan işçi bileşeninin hızla ezilmesi bakımında da dar. Bürokratik sertlik, toplumsal tabanının kırılganlığıyla orantılıdır. Bu, onun asalaklık işlevinin bir parçasıdır.

Ancak yine de, iç politikada olduğu kadar uluslararası politikada da 20’li yılların başı ile o korkunç 30’lu yıllar arasında karşı gelinemez bir kopuş, bir kesiklik yaşanmıştır. Kuşkusuz otoriter eğilimler daha önceden üstün gelmeye başlamıştı. Emperyalist saldırı ve kapitalist restorasyonun oluşturduğu “esas düşman” takıntısı (her ne kadar reel olsa da), bolşevik yöneticilerin, kendilerini içten kemiren ve sonunda onları yutan “ikincil düşman”ı, bürokrasiyi görmemelerine sebep oldu. O güne dek hiç görülmemiş bu senaryonun hayal edilmesi zordu. Bunu anlamak, yorumlamak ve sonuçlar çıkarmak için zaman gerekti. Eğer Lenin, Kronstadt krizinin teşkil ettiği alarm sinyalini, yeni ve derin bir ekonomik yönelim başlatma derecesinde sezinlemiş diyse de, Troçki, çok daha sonraları, İhanete uğrayan devrimde, (iktidarın fethinden sonra dahil) siyasi çoğulculuk ilkesini bizzat proletaryanın heterojenliğine dayandırmayı başaracaktır.

Sovyetler Birliği veya bizzat Bolşevik Parti üzerine belgelerin ve tanıklıkların çoğu, süreklik ve kopuşun o dar bileşimi içerisinde 30’lu yıllardaki büyük dönemeci görmezden gelmemize olanak vermiyor. Milyonlar ve milyonlarca açlıktan ölümün, sürgünün, davaların ve tasfiyelerin kurbanlarının da teyid ettiği kopuş, açık farkla kazanıyor. Böylesi bir şiddetin kopması gerekmiştir, 1934’teki “muzafferler kongresi”ne ve bürokratik iktidarın kemikleşmesine varabilmek için.

8. Büyük dönemeç

İç savaşın terörüyle 30’lu yılların büyük terörü arasında Nicolas Werth bir süreklilik olduğunu savunuyor. Bunun için yirmili yılların anlamını, ortaya çıkan çeşitli tercihleri, parti içerisindeki yönelim çatışmalarını temel niteliklerinden arındırıp, onları iki terorist atılım arasında basit bir “duraklama” veya “ara verme”ye indirgemek zorunda. Ne var ki, kendisi de, baskı düzeyindeki (nicel) bir değişim ile içeriğindeki (nitel) bir değişime tanıklık eden öğeleri veriyor. 1929’da, “kitlesel kolektifleştirme”, 13 milyon işletmenin zorla kolektifleştirilmesini amaçlıyordu. Bu operasyon, 1932-1933 yıllarının büyük kıtlıklarını ve kitlesel sürgünlerine yol açar: “1933 baharı, kuşkusuz, 1929 sonunda ‘kulaksızlaştırma atılımı ile başlayan ilk büyük terör döneminin doruğunu oluşturmaktadır.” Petrograd’da parti yöneticisi olan Kirov’un öldürülmesinden sonra 1934’de, büyük duruşmaların ve özellikle, kurban sayısı 690 bin olarak tahmin edilen 1936-38 “büyük temizliğin” damgasını vurduğu ikinci büyük terör dönemi başlar. Zorla kolektifleştirme ve hızlı sanayileşme, nüfusun kitlesel bir göçünü, kentlerin “köyleşmesini” ve Gulag’ın kitleselleşmesini getirir.

Bu süreç içerisinde, baskıcı yasama gücü gelişir ve güçlenir. 1929 Haziranı’nda, kitlesel kolektifleştirmeyle birlikte, tutukluluk sisteminde temel bir reform yapılır: 3 seneden fazla hapis cezasına mahkûm edilenler, artık çalışma kamplarına gönderilirler. İç göçlerin denetlenemez önemi karşısında, 1932 Aralık’ında alınan bir kararla iç pasaport taşıma yükümlülüğü getirilir. Kirov’un öldürülmesinden birkaç saat sonra Stalin, “1 Aralık 1934 kararı” olarak bilinen ve hızlandırıcı yöntemleri yasallaştıran kararı yayınlıyor ve böylece büyük terörün ayrıcalıklı aracını sağlıyordu.

Kentsel ve köylü halk hareketlerini bastırmaktan öte bu bürokratik terör, Ekim’in mirasından geriye kalanı da tasfiye etti. Davaların ve tasfiyelerin, parti ve ordu saflarında kesin kalıplar yonttuklarını biliyoruz. Devrim döneminin kadrolarının ve yöneticilerinin birçoğu sürgüne gönderildi veya idam edildi. Ukrayna Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin 200 üyesinden geriye 3’ü kalmıştı. Orduda, 178 bin kadrodan 30 bini tutuklanmıştı. Paralel biçimde bu baskıcı uygulamalar ve devletleştirilmiş ekonomiyi yönetmek için gerekli olan idari aygıtta bir patlama gerçekleşir. Moshe Lewin’e göre, idari personel 1928’de 1 milyon 450 binden 1939’da 7 milyon 500 bine yükselmiş, beyaz yakalıların bütünü ise 3 milyon 900 binden 13 milyon 800 bine çıkmış. Bürokrasi içi boş bir kelime değil. Toplumsal bir güç haline geliyordu: Devletin bürokratik aygıtı, parti militanlarından geriye kalanı da yutuyordu.

Bu karşı-devrim, etkilerini tüm alanlarda hissettirdi, ekonomi politikalarından (zorla kolektifleştirme ve Gulag’ın büyük çapta gelişmesi), uluslararası politikaya (Çin’de, Almanya’da, İspanya’da), kültürel politikadan (bkz. Varlam Chalamov’un, hâlâ köpürdeyen yıllarla, o korkunç otuzlu yıllar arasındaki kontrastın altını çizen Yirmili yıllar adlı kitabı) Troçki’nin “Ailede termidor” diye adlandırdığı gündelik hayata ve ideolojiye (bir devlet ortodoksluğunun kristalleşmesi, “diamat“ın –diyalektik materyalizmin– kodlanması ve Parti’nin Resmi Tarihi‘nin yazılması) kadar her alanda.

Bir kediye kedi, bir karşı-devrime de karşı-devrim demek gerekir. Bu, iç savaşın ateşi içerisinde alınan otoriter önlemlerden (her ne kadar kaygı verici olsalar da), daha kitlesel, daha görünür, daha yıkıcıdır. Nicolas Werth’e gelince, o, 30’lu yıllardaki bu kökten yeniliklerin kabulü ile, Ekim’in devrimci vaadi ve muzaffer stalinist tepki arasında bir süreklilik kurma isteği arasında sıkışıp kalıyor. Böylece, Werth, baskıcı sistemin yerleştirilmesinin “belirleyici bölümü“nden veya “1918-1922 arası başlayan çatışmanın en son bölümü“nden söz ediyor. Belirleyici dönemeç mi yoksa bölüm mü, bir seçim yapmak gerekir.

Süreklilik önyargısı, 20’li yılların ve o dönemdeki tartışmalarla beklentilerin, sanki basit bir parantezmişcesine, üzerinden atlanmasına yol açıyor. Böylece baskının çizgisel anlatısı bağlamından çıkıyor. Gerek uluslararası politika (Çin devrimindeki yönelim, nazizmin yükselişi karşısındaki tavır, İspanya savaşındaki karşıtlıklar), gerek siyaset (zorla kolektifleştirmeye troçkist olduğu kadar buharinci muhalefet, bir başka düşünce.., komünist düşünce adına önerilen ekonomik ve sosyal alternatifler) alanında yapılacak belirleyici tercihler konusundaki çatışmaları dağınık bir arka plan atıyor.

9. Karşı-devrim ve restorasyon

Karşı-devrim fikri, geçmiş düzenin yeniden kurulmamış olması gerekçesiyle kimilerini rahatsız ediyor. Tarihsel zaman, mekanik fizik gibi geriye döndürülebilir değildir. Film geriye oynatılamıyor. Termidor’dan sonra, Fransız devrimi döneminde muhafazakâr bir ideolog ve gericilik konusunda oldukça bilgili olan Joseph de Maistre, bir karşı-devrimin ters yönde giden bir devrim değil, ama bir devrim karşıtı olduğunu, ta o zamanlar ustaca fark ediyordu. Bu iki süreç simetrik değildir. Böylece, bir karşı-devrim yeni ve hiç görülmemiş bir şey ortaya koyabilir. 1848 devrimlerinden sonra Bismark Almanyası’nda olan de budur. Aynı şekilde, Termidor da henüz Restorasyon değildir. İmparatorluk, devrimci özlemlerle yeni bir düzenin kemikleşmesinin iç içe geçtiği uzun ve gri bir alan oluşturuyor.

Birçok samimi komünist militan da, bedelini bilmeden ve hesaplamadan “sosyalizmin anavatanı“nın başarıları tarafından etkilenerek, benzer bir gri alanda kaybolmuştur. 30’lu yıllarda stalinist terör hakkında herşey bilinmese de, istemek kaydıyla birçok şey öğrenilebilirdi. Victor Serge’in, Ante Ciliga’nın tanıklıkları, John Dewey tarafından yönetilen karşı-dava, İspanya’da POUM ve anarşistlere karşı yürütülen baskıların tanıklıkları vardı. Ancak bu anti-faşist mücadele ve (Isaac Deutscher’in deyimiyle) “bürokratikleşmiş kahramanlık” yıllarında hem temel düşmanla, hem de o kadar da ikincil olmayan ve içeriden çökerten düşmanla birden savaşmak çoğunlukla zor olmuştu.

O dönemi yaşayan birçok kişi (Jan Valtin, Elizabeth Poretsky, Jules Fourier, Charles Tillon, Kızıl Orkestra’dan geriye kalanlar ve daha birçoğu) “bu parçalanmış varlık“lara tanıklık ediyor.

Gerçekten de Stalin iktidarı altındaki Sovyetler Birliği, Brejnev dönemindeki durgunlukla bir değildi. Girişken bir bürokrasinin kamçısı altında, ülke hızla değişiyordu. Bu enerjinin sırrı, kuşkusuz, Chateaubriand’ı büyüleyen Napolyoncu enerjinin sırrıyla ilişkisiz değildir: “Bonapart’ın bültenlerinin, söylevlerinin, demeçlerinin ve açıklamalarının ayırdedici yönü onlardaki enerjiyse de, bu enerji salt ona özgü değildi; o zamana aitti, devrimci ilhamdan kaynaklanıyordu, o ilham ki devrim özleminin tersi yönünde yürüyen Bonapart’ta gücünü yitiriyordu“. Ancak bu, iki kişilik arasındaki çarpıcı tek benzerlik değil: “Napolyon’un sütannesi olan devrim, ona düşmanı gibi görünmekte gecikmez: durmadan onunla mücadele eder“.

Hiçbir zaman, hiçbir ülke firavunvari bir bürokrasinin baskısı altında 30’lu yılların Sovyetler Birliği kadar sert bir dönüşüm geçirmemiştir: 1926 ile 1939 yılları arasında kentlerin nüfusu 30 milyon artacak ve toplam nüfusa oranları %18’den %33’e yükselecek; tek birinci beş yıllık plan süresince büyüme oranları % 44, yani 1897 ile 1926 yılları arasındaki döneme eş durumda; ücretli iş gücü iki mislinin üzerinde artacak (10’dan 22 milyona yükselecek); tüm bunlar kentlerin kitlesel düzeyde “köyleşmesini”, devasa bir okuma yazma öğrenme ve eğitim çabasını, cebri yürüyüşle bir iş disiplinin dayatılmasını ifade ediyor. Bu büyük dönüşümü, milliyetçiliğin yeniden doğuşu, kariyerizmin gelişmesi ve yeni bir bürokratik konformizmin ortaya çıkışı takip ediyor. Bu büyük altüst oluş sırasında, diyor alayla Moshe Lewin, toplum bir şekilde “sınıfsız” idi çünkü tüm sınıflar şekilsiz ve kaynaşma içerisindeydi.

Mikhaïl Guefter’in temel sorusuna –Ekim’le Gulag arasında “sürekli bir ilerleyiş” mi yoksa “iki ayrı siyasi ahlaki dünya” mı–, stalinist karşı-devrim analizi açık cevap getirmekte. Rus devriminin ve karşı-devriminin dönemlere ayrılması salt tarihsel bir merak değil. Siyasi duruşları, yönelimleri ve görevleri gerektiriyor: başta, düzeltilmesi gereken hatalardan, aynı proje içerisinde alternatif yönelimlerden söz edebiliriz; sonra ise, artık çatışan farklı güçler ve projeler, örgütsel tercihler var. Olaylar yaşandıktan sonra, kurbanlarla cellatları birleştiren bir “komünist çoğulcuğun” kanıtı olarak dünün kurbanlarını ortaya dökmeyi sağlayan bir aile kavgası değildir bu. O yılları kesin bir şekilde dönemlere ayırmak, Guefter’in formülünü kullanacak olursak, “tarih bilincinin, siyasi alana nüfuz etmesini” sağlayacaktır.

10. “Prematüre” bir devrim mi?

Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla, bir tez yeniden önem kazandı: devrimin, prematüre olduğu [erken doğum geçirdiği-çn] için daha baştan sonu umutsuz olduğu tezi. Henri Weber bu tezi savunuyor Le Monde’daki bir makalesinde (14 Kasım 1997). Bu tezin kökeni çok daha erken bir dönemde, 1921’den itibaren bizzat Rus menşeviklerinin söylemlerinde ve Kautsky’nin analizlerinde bulunuyor: bu kadar kan, gözyaşı ve yıkıntı önlenebilirdi “eğer bolşevikler de, menşeviklerin o öz sınırlama anlayışına sahip olsalardı, ustalık da buradan anlaşılır.” diye yazıyor o zamanlar Kautsky.

Bu sözler oldukça açıklayıcı. Kautsky, öncü parti anlayışına karşı polemik yapıyor, ancak, rahatlıkla Tarih’in ritmini ve ilerleyişini kendisine uydurabilecek pedagog ve öğretici bir usta-parti tahayyül edebiliyor. Sanki mücadele ve devrimlerin kendilerine has bir mantıkları yokmuş gibi. Ortaya çıktıkları vakit onları “öz sınırlama” isteyenler, kurulu düzenin tarafına kolayca geçebiliyorlar. Söz konusu olan artık, partinin amaçlarının “öz sınırlanması” değil, açıkça kitlelerin özlemlerini sınırlamak oluyor. Bu anlamda sosyal-demokratlar, Ebertler ve Noskeler, Rosa Luxemburg’u öldürerek ve Bavyera sovyetlerini ezerek, “öz sınırlama”nın virtüozu olduklarını gösterdiler.

1917’de iktidarın ele geçirilişi, liberal burjuvaların ve reformistlerin, şubattan beri, toplumun ve Devletin krizine bir çözüm getirmedeki yeteneksizliğinden kaynaklanıyordu. “1917’de başka bir seçenek var mıydı?” sorusuna Mikhaïl Guefter’in cevabı, “prematürite” tezinden daha zengin ve daha inandırıcı görünüyor: “Bu çok temel bir soru. Bu sorun üzerinde çok düşündüğüm için kategorik bir cevap verme hakkını görüyorum kendimde: başka seçenek yoktu. Orada yapılanlar, inanılmaz derecede daha kanlı bir değişimi, anlamsız bir yıkımı engelleyebilecek tek çözümdü. Yapılacak tercih sonradan ortaya çıktı. Toplumsal rejim hakkında, izlenecek tarihsel yol hakkında değil, ama bu yol içerisinde bir tercihti bu. Ne zirveye ulaşmak için değişkeler (sorun çok daha genişti), ne de çıkılacak basamaklar, sadece bir kavşak, birçok kavşak.”

Bu kavşaklar, bu yol ayrımları hiç durmadan ortaya çıktılar, her seferinde farklı ve zıt cevaplara yol açarak: 1923’te Alman devrimi karşısında, NEP ve ekonomik politika üzerine, zorla kolektifleştirme, hızlı sanayileşme ve planlama biçimleri üzerine, ülke içi ve parti içi demokrasi, faşizmin yükselişi, İspanya savaşı, Alman-Sovyet anlaşması üzerine. Bu sınavlardan her birinde, olası farklı tercihleri ve gelişimleri kanıtlayan çeşitli öneriler, programlar ve yönelimler arasında çatışmalar yaşandı.

Aslında, prematürite tezi, karşı konulamaz biçimde, bir duvar saati gibi, her şeyin saatinde, zamanında gerçekleştiği, düzenli, ayarlı bir tarih fikrine götürüyor. Marksistlerin sık sık eleştirildiği, altyapının dar bir biçimde, uygun üstyapıyı belirlediği kesin bir tarihsel determinizme yol açıyor. Bu fikir, tarihin, bir kaderin gücüne sahip olmadığı gerçeğini, kuşkusuz tüm olasılıkların olduğu bir yelpazeyi değil ama, belirli bir olasılıklar ufku açan olaylarla delinmiş olduğu gerçeğini yok sayıyor.

Bugün, Kara Kitap‘ın yazarlarını okuduğumuzda, sanki bolşeviklerin, bir kere Ekim harekatını başardıktan sonra, iktidara sırf iktidar için sıkı sıkıya sarıldıklarını zannediyoruz. Bu, bolşeviklerin, Rus devrimini hiçbir zaman tek başına bir macera olarak değil, bir Avrupa, bir dünya devriminin birinci öğesi olarak tasavvur ettiklerini unutmak olur. Eğer Lenin, söylendiği gibi, iktidarın fethinin 73. gününde karda dans ettiyse, bu, onun, ilk başta, Paris Komünü’nden daha uzun süre dayanabileceklerini düşünmediğindendir. Onun gözünde, Rus devrimin geleceği, devrimin Avrupa düzeyine, özellikle de Almanya’ya yayılmasına bağlıydı.

Almanya’yı, İtalya’yı, Avusturya’yı, Macaristan’ı 1918 ile 1923 arası sarsan hareketler, gerçek bir Avrupa krizini işaret ediyordu. Alman devriminin veya İspanya savaşının yenilgileri, Çin devriminin gelişimi, İtalya’da ve Almanya’da faşizmin zaferi önceden yazılı değildi. Rus devrimcileri herhalde, Fransız ve Alman sosyal-demokratlarının istifalarından ve alçaklıklarından da sorumlu değildirler.

1923’ten itibaren, kısa vadede devrimin Avrupa’ya yayılmasına güvenemeyecekleri kesinleşmişti. Kökten bir yeni yönelim ihtiyacı kendini dayatıyordu. Bu yeni yönelim, 20’li yılların ortasında partiyi ikiye bölen “tek ülkede sosyalizm” ile “sürekli devrim” tezleri arasındaki çatışmanın konusu olmuştur.

Rus devriminin başlangıçtaki meşruiyetini reddetmeden, bazıları onun hatalı bir teşhis ve imkânsız bir iddiaya dayandığını savunuyorlar. Ne var ki, bir öngörü değil, savaşın sonuçlarını ortadan kaldırmak üzere, savaşa yol açan düzeni yıkmayı amaçlayan bir yönelimdi, söz konusu olan. Savaşın sonunda, 1918’den 1923’e sarsıntı dalgası doğrulanmıştır. Ancak, Alman Ekimi’nin yenilgisinden sonra durum uzun süreliğine durulmuştu. O zaman, ne yapmalı? Yıkılmış olan bir ülkede, “tek ülkede sosyalizmi kurma” yanılsamasına kapılmadan zaman kazanmaya çalışmak mı? İşte 20’li yılların mücadelelerinin ve tartışmalarının konusu budur. Sorunun tüm siyasi boyutu, konunun can alıcı noktası budur. Ekonomik ve toplumsal düzeyde, NEP belirli bir çözüm getirmiştir. Ancak onu, savaş komünizminin baskıcı yöntemleriyle yetişmiş olandan daha farklı bir kültüre sahip bir personel tarafından uygulatmak gerekirdi. Siyasi düzeyde, sovyetik bir çoğulculuğun seçim aracılığıyla ifadesi sayesinde çoğunluğun meşrulaştırmasını arayan, demokratik bir yönelim gerekirdi. Uluslararası düzeyde, Komintern aracılığıyla çeşitli komünist partileri ve bunların siyasetlerini Sovyet Devleti’nin çıkarlarına tabi kılmayan, enternasyonalist bir politika gerekirdi. Bu seçenekler, en azından kısmen, ortaya konmuştu. Ama sakin tartışmalar değil, acımasız çatışmalar şeklini aldılar.

Bu mücadelelerin yenilenleri haksız değildi. Çünkü, eğer devrimlerin ölüm hesabını tutarsak, başarısız olan veya bastırılan devrimlerin maliyetini tahmin etmek daha da zor olmaktadır: 1918-1923 –gerçekleşememiş– Alman devrimi ve 1937 yenilgiye uğramış İspanyol devrimi, nazizmin zaferi ve ikinci dünya savaşının felaketleriyle alakasız değildir.

Gerçek sorumlulukları saptayabilmek için, tarihi, büyük siyasi alternatifler etrafından dönemleştirmek gerekmektedir, işte yeniden izlenmesi ve yeniden incelenmesi gereken yol budur. Sadece prematüre devrimden söz etmek ise, çatışmanın iç mantığını ve orada mücadele halindeki politikaları kavramak yerine, tam tersine, tarihsel bir mahkemenin kararını açıklamaktır. Çünkü, zaferler doğruluğun kanıtları olmadığı gibi, yenilgiler de hatanın ispatları değildir: *”Eğer başarı, masumiyet olarak bilinseydi; eğer gelecek kuşaklara dahi ayartarak, onları zincirleriyle yükleseydi; eğer, köle bir geçmişin doğurduğu geleceğin kölesi olan bu baştan çıkarılmış kuşaklar, kazanan kim olursa olsun onun işbirlikçisi olsaydı, onca fedakarlığın bedeli, adaleti nerede olurdu? İyilik ve kötülük göreceli olduklarından, her türlü ahlak anlayışı, insan eyleminden silinirdi.”

Eğer tarihte, son yargı günü yoksa, adım adım, her büyük tercihin, her büyük yol ayrımının önünde, farklı muhtemel bir tarihin izleri çizilmelidir. Geçmişin anlaşılabilirliğini muhafaza eden ve ondan gelecek için dersler çıkarmamızı sağlayan budur.

Dünyayı, on günde sarsan olay, tarihten silinemez. Olayın kısa ateşi sırasında doğan insanlık, evrensellik, özgürleşme vaatleri, unutulabilmek için “insanlığın çıkarlarıyla fazla iç içe geçmiştir”. Konformizmin tehdit ettiği bir mirası devralan ve onun sorumluları olan bizler, bu mirasın “yeniden hafızalara” yükleme koşullarını yaratma yükümlülüğünü taşıyoruz.

Çeviri: Uraz Aydın

Kaynak: Sosyalist Demokrasi için Yeniyol, Yeni Dizi, Sayı: 4, Haziran 2000, ss. 91-120

1936 İspanya Devrimi Üzerine Düşünceler – Andy Durgan

İspanya İç Savaşı hakkındaki geniş literatürde, bu savaş çoğunlukla demokrasi ile faşizm arasındaki bir mücadele olarak gösterilir. Bu görüş, çoğu tarihsel olarak Stalinizmden etkilenmiş sol kesimler arasında neredeyse hegemonik bir konumdadır. Ancak bu yaklaşım, 1930’ların İspanyasının sosyopolitik gerçekliğiyle çelişmektedir.

Demokrasinin çöküşü

İç Savaş öncesindeki yıllarda İspanyol Devleti’nde yaşanan toplumsal, ekonomik ve siyasi kutuplaşma ile burjuva demokrasisinin bunun sonucunda çöküşü, hem silahlı çatışmanın hem de devrimin patlak vermesine neden oldu.[1] Halk Cephesi’nin Şubat 1936’daki seçim zaferi, yeni bir toplumsal reformlar döneminin kapılarını açmak yerine, cumhuriyetçi demokrasinin, iktidarlarına yönelik herhangi bir meydan okumayı önlemeye kararlı egemen sınıfları yenilgiye uğratma konusundaki yetersizliğini gözler önüne serdi. Halk Cephesi’nin zaferi hem kentli hem de kırsal emekçi kitlelerin yeni bir seferberlik dalgasını tetikledi. Cumhuriyet hükümeti ise, tıpkı 1931’de olduğu gibi, bunu bastırmaya çalıştı. Sağ kanat ise kendi adına, Cumhuriyetçi demokrasiyi içeriden yıkma umudunu tamamen terk ederek bir askeri darbe seçeneğine yöneldi.

Cumhuriyet’in geleceği yalnızca onun sağcı düşmanlarına değil, işçi hareketine de bağlıydı. Sosyalistlerin cephesinde, Largo Caballero’nun önderlik ettiği devrimci kanat, 1931-1933 deneyimini tekrarlamayı reddetti ve PSOE’nin (İspanyol Sosyalist İşçi Partisi) yeni hükümete katılmaması konusunda ısrar ederek “burjuva devrimini tamamlama” görevini cumhuriyetçilere bıraktı. Marksizm’in bu şematik anlayışı, Largo Caballero ve takipçilerinin iktidarı ele geçirmeye yönelik bir stratejiden yoksun kalmasına ve cumhuriyetçilerin bir sosyalist hükümete zemin hazırlamasını pasif bir şekilde beklemelerine yol açtı. Buna karşılık, İspanya Komünist Partisi (PCE) tarafından desteklenen Indalecio Prieto’nun daha sosyal demokrat kanadı, Cumhuriyetçi reformist programı tamamlamak için bir koalisyon hükümetine dönülmesi gerektiğini savundu. İç Savaş’ın tam ortasında sosyalist hareketin benimsediği tutum işte bu sonuncusuydu. PSOE’nin sol kanadı ise, tabanının bir kısmını Stalinizm’e kaptırmış olması nedeniyle —özellikle Sosyalist Gençlik’in (FJS), Komünist Gençlik Birliği ile birleşerek Birleşik Sosyalist Gençlik’i (JSU) kuracak olması— gelişmelerin gerisinde kaldı ve sonunda sosyal-demokrat rakipleriyle aynı konumu kabul etmek zorunda kaldı.

İç Savaş’ın arifesinde, anarko-sendikalist Ulusal Emek Konfederasyonu (CNT), İber Yarımadası’nın en önemli işçi hareketi olan Katalan işçi hareketi içinde hatırı sayılır bir güce sahip olmaya devam etti ve Endülüs, Aragon ve Valensiya Topluluğu’nda önemli bir varlık gösterdi. Ayrıca, sosyalistlerin tarihsel olarak işçi hareketi içinde çoğunluğu elinde tuttuğu Asturias ve Madrid’de, CNT önemli bir güce sahipti.[2]

Aktivistler ve sendika liderleri, anarko-sendikalistler ile en önemlisi İber Anarşist Federasyonu (FAI) olan, daha saf anarşist kesimler arasında bölünmüştü. Tüm bu eğilimler ortak bir özelliği paylaşıyordu: apolitizm. Ancak, baskılar nedeniyle zayıflamış ve ideolojik olarak bölünmüş olan CNT, 1936’nın ilk aylarında diğer sol hareketlerle ilişkilerinde daha uzlaşmacı bir tutum benimsedi. Bu durum, CNT’nin savaş sırasında hükümete doğrudan katılacak olmasının ilk adımı olarak değerlendirilebilir.

1936 Şubat seçimlerinde CNT, binlerce tutuklu üyesinin serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla, 1933’te yaptığı gibi, boykot kampanyası yürütmedi ve örgütün “oy kullanma özgürlüğü” tutumu, Halk Cephesi’nin zaferine katkıda bulunan faktörlerden biri oldu. Mayıs 1936’da CNT, Zaragoza’da Dördüncü Kongresini düzenledi. Bu kongre, hem ideolojik açıdan hem de işçilerin birliği yönündeki açık çağrısı nedeniyle örgüt tarihinde bir dönüm noktası oldu. Ekim 1934’teki Asturias komününün bastırılmasının yarattığı sarsıntıyla delegeler, toplumsal devrime giden ilk adım olarak sosyal demokrat Genel İşçi Sendikası (UGT) ile devrimci bir ittifakı savundular. Ancak Kongre, CNT’nin siyasete açıklığının sınırlarını da ortaya koydu. Özgürlükçü komünizmin doğası hakkında uzun ve soyut bir tartışma yaşanırken, mevcut durum veya askeri darbe tehdidi hakkında hiçbir tartışma yapılmadı.

Yeni kurulan POUM (Marksist Birleşik İşçi Partisi) da işçi birliğini savundu, ancak bunu 1934 devrimci hareketinde kilit rol oynayan İşçi İttifakları’nın (Alianza Obrera) yeniden örgütlenmesi yoluyla yapıyordu. POUM, kapitalizmi aşmak için temel bir unsur olan İşçi İttifakı’nı, küçük burjuva cumhuriyetçiliğine tabi siyasi bir ittifak olan Halk Cephesi ile tezat bir konuma yerleştirdi.

Aynı zamanda, 1934 hareketini başarısızlığa mahkûm eden eksik bir unsur olan büyük bir devrimci partiye duyulan ihtiyaç konusunda ısrar etti. Yeni parti, sosyalistlerin en radikal kesimlerini, özellikle de gençleri kazanmayı umuyordu. 1936 baharında Sosyalist Gençlik Federasyonu’nun Stalinist etki altına girmesi, bu umuda ölümcül bir darbe vurdu.

Devrim

Temmuz 1936’daki askeri ayaklanmaya tepki olarak patlak veren devrim, 1917’deki Bolşevik zaferiyle başlayan devrimci döngünün sonunu işaret ediyordu. Sadece birkaç gün içinde, Andreu Nin’in de ifade edeceği gibi, silahlanmış işçi sınıfı, “liberal burjuvazinin” beş yılda çözmeyi başaramadığı “temel sorunları”—tarım sorunu, Kilise sorunu, Ordu sorunu ve Katalonya sorunu—çözüme kavuşturmuştu. İşçi sınıfı demokratik bir cumhuriyet için değil, sosyalist bir devrim için savaşıyordu.[3]

İşçi hareketi tarihinde benzersiz bir öz-yönetim deneyimi olan bu devrimin temel unsuru, sanayinin ve toprağın kolektifleştirilmesiydi. Çoğu durumda, şirketlerin veya toprakların ele geçirilmesi, işçi örgütlerinin sonradan desteğiyle gerçekleşen kendiliğinden bir süreçti.[4] Kentsel kolektifleştirme, CNT’nin kontrolü altındaki ve İspanya sanayisinin yarısının yoğunlaştığı Katalonya’da daha da ileri boyuta ulaştı. Valensiya Topluluğu’nda da kolektifleştirme, özellikle tarımda oldukça yaygındı. Valensiya’dakilerin yanı sıra en çok bilinen tarım kolektifleri, doğu Aragon’da anarşistler tarafından örgütlenenlerdi. Her ne kadar bölgedeki CNT milislerinin varlığı bu kolektifleştirmeler için önemli olsa da, girişim genellikle yerel düzeydeydi. Özellikle de Aralık 1933’teki anarşist ayaklanma sırasında özgürlükçü komünizmin kurulduğunun ilan edildiği kasabalarda. Tarım kolektifleşmesi, Endülüs ve Kastilya’ya da yayıldı.

Devrim aynı zamanda, binalara el konulması ve bunların anti-faşist örgütlerin karargahlarına, okullara, hastanelere ve halk yemekhanelerine dönüştürülmesiyle kentsel alanın geniş çapta işgal edilmesi anlamına da geliyordu. Dahası, birçok kadın için devrim ve savaş, geleneksel olarak eve kapatılmalarından bir kopuşa vesile olmuş ve onlara “ilk defa kolektif bir kamusal görünürlük kazandırmıştı”.[5] Kadınlar ilk olarak anti-faşist kadın örgütlerine kitlesel düzeyde katılarak, fabrikalarda çalışarak ve daha nadir olsa da silahlı mücadeleye katılarak siyasi faaliyete adım attılar.

Sadece devrimin en güçlü olduğu yerlerde değil, askeri ayaklanmaya karşı gösterilen tüm direnişin merkezinde işçi örgütleri yer alıyordu. Sendikalar ve işçi partileri, Cumhuriyetçi bölge genelinde isyancılarla savaşmak için milisler örgütlediler. 1936 yazında, çeşitli cephelerde savaşan yaklaşık 150 bin milis bulunuyordu. Katalonya ve Valensiya Bölgesi’nin devrimci merkezlerinin ötesindeki diğer alanlarda da sendikalar sanayiye müdahale ederek farklı biçimlerde işçi denetimi kurmuşlardı.

Savaş ve devrim karşısında Halk Cephesi

Uluslararası faşist güçler tarafından yoğun bir şekilde desteklenen isyancıların askeri üstünlüğü karşısında, Halk Cephesi’nin ana partileri olan Cumhuriyetçiler, Sosyalistler ve Komünistler, orta sınıfların desteğini korumak ve başta Büyük Britanya ve Fransa olmak üzere Batılı demokrasilerden askeri yardım sağlamak amacıyla savaşı burjuva demokrasisinin bir savunması olarak sunmanın gerekli olduğunu savundular. Bu tutum, Cumhuriyetçi bölgenin önemli bir bölümünde sürmekte olan sosyal devrimi bastırmak veya en azından gizlemek anlamına geliyordu.

Hem o dönemde hem de tarih yazımında, orta sınıfların veya en azından bu sınıfın bir kesiminin sol eğilimli cumhuriyetçi partiler tarafından temsil edildiği kabul ediliyordu. Bu partilerin 1931 ve 1936’daki cumhuriyetçi hükümetlerde merkezi bir rol oynamış olması, siyasi önemlerine dair düşünceyi pekiştirmiştir. Ancak, sosyal ve seçmen tabanları oldukça kısa ömürlüydü. Kitlesel desteğe sahip oldukları tek yer olan Katalonya (Esquerra Republicana de Catalunya, Katalonya Cumhuriyetçi Solu veya ERC) dışında, sol Cumhuriyetçiliğin sosyal tabanı epey sınırlıydı ve temelde kentsel küçük burjuvazi ile öğretmenler gibi çok belirli kesimlerden oluşuyordu.

Cumhuriyet yılları boyunca elde edilen seçim sonuçları, gördükleri desteğin sınırlarını açıkça ortaya koymaktadır. 1931’de, Katalonya hariç tutulduğunda, PSOE ve Radikal Parti ile ittifak halinde 111 solcu Cumhuriyetçi milletvekili seçilirken, 1936’da Halk Cephesi’nin bir parçası olarak 129 milletvekili seçilmiştir. 1933’te ise ülke çapında bir koalisyonun parçası olmadan (Katalonya’daki 21 sandalyeye karşılık) yalnızca 14 sandalye kazanabilmişlerdir; bunların dokuzu Radikallerle yapılan yerel anlaşmalar, beşi ise PSOE’nin yine yerel düzeydeki desteği sayesinde elde edilmiştir.[6]

Uluslararası alanda, Cumhuriyet’in görünüşte doğal müttefikleri liberal demokrasiler, Meksika’nın dikkate değer istisnası dışında, meşru hükümete kendini savunması için gerekli silahları göndermeyi reddederek onu terk etmekle kalmadılar, aynı zamanda cumhuriyetçi İspanya’nın neredeyse tamamen izole olmasına yol açan “müdahale etmeme” politikası adlı bir maskaralığı da desteklediler. Almanya ve İtalya’nın Müdahale Etmeme Komitesi’ne katılımı, bu rezil politikanın alaycılığının en açık örneğiydi.

Gerçekte, ne Fransa’nın ne de Büyük Britanya’nın ciddi bir siyasi ve sosyal radikalleşme ortamında zayıf görünen bir hükümeti desteklemeye niyeti vardı. Egemen sınıflar, askeri liderlik ve İngiliz emperyalizmi tarafından köşeye sıkıştırılan Fransız Halk Cephesi hükümeti, Cumhuriyet’e silah gönderme niyetinden hızla vazgeçti. İngiliz hükümeti, İkinci İspanyol Cumhuriyeti’nin Başbakanı (1931-1933 ve 1936), 1935’teki Halk Cephesi’nin örgütleyicisi ve Cumhuriyet’in son Cumhurbaşkanı (1936-1939) olan Manuel Azaña’yı “İspanya’nın Kerenski’si” olarak görüyor ve İç Savaş başladığında Bolşevizmin iktidarı ele geçirmek üzere olduğuna inanıyordu. Bakanları arasında, İngiltere’nin emperyalist ve kapitalist çıkarlarını korumak için Franco’nun en iyi seçenek olduğuna dair açıklamalar yapanlar bolca mevcuttu. [7]

Stalinizm

Rus Devrimi’nin yozlaşması ve Stalin’in iktidarı ele geçirmesiyle komünist partiler, tamamen Moskova’nın politik ihtiyaçlarına tabi hale gelmişti. Komintern’in Halk Cephesi politikasına yönelmesi, öncelikle Nazi Almanyası’nın bizzat SSCB’nin bekasına yönelttiği tehdidi kontrol altına alma ihtiyacından kaynaklanıyordu. Bu tehdit, faşist güçlere karşı demokrasilerle, özellikle de Fransa ile uluslararası bir ittifak kurmayı acil hale getirdi. Böylece Halk Cephesi, Sovyet dış politikasının ulusal düzeydeki ifadesi haline geldi. Bu yeni yönelimin söz konusu dönemde komünist partiler tarafından tek tip bir şekilde benimsenmesi, her bir ülkenin sosyopolitik durumuna dair herhangi bir analize dayanmıyordu.

Ancak, sosyal demokrat partileri sosyal faşizmle özdeşleştiren ve onları işçi sınıfı için en büyük tehlike olarak gören önceki felaket çizginin aksine, Halk Cephesi aşırı sağ tehdidiyle yüzleşme ihtiyacıyla uyumluydu ve İspanya Devleti de dahil olmak üzere birçok ülkede komünistlerin siyasete etkisinde ani bir artışa yol açtı. Savaşın patlak vermesiyle birlikte PCE, Cumhuriyetçi bölgedeki en güçlü siyasi parti haline geldi. Parti, 1937’nin ortalarına gelindiğinde 300 bin üyeye ulaşmıştı (Temmuz 1936 öncesinin on katı), öte yandan Katalonya’daki kolu olan Partit Socialista Unificat de Catalunya (Katalonya Birleşik Sosyalist Partisi veya PSUC) 50 binden fazla ve partinin gençlik grubu olan Juventudes Socialistas Unificadas (Birleşik Sosyalist Gençlik veya JSU) ise yaklaşık 250 bin üyeye sahipti.

Komünist Parti’nin böylesine güçlenmesinin birkaç nedeni vardı. Komünistlerin Halk Cephesi’ni kararlı bir şekilde savunması, devrimin aşırılıklarından ve özel mülkiyete yönelik saldırılardan korkan küçük burjuva kesimler de dahil olmak üzere, askeri ayaklanmaya ve faşizme karşı çıkan yeni siyasallaşmış insanları partiye çekti. Askeri merkezileşmeyi ve sıkı disiplini savunan komünistler, Cumhuriyet’e sadık kalmış olan birçok profesyonel askerin de desteğini kazandılar. Ancak her şeyden önce, SSCB’nin Cumhuriyet’e verdiği askeri destek PCE’nin prestijinin artmasına katkıda bulundu.

Komünist etkinin artışını açıklarken sıklıkla göz ardı edilen bir faktör de “Rus Devrimi’nin partisi” imajının kalıcılığı ve kendilerini devrimci olarak tanımlamalarıydı. PCE’nin, cumhuriyetçi demokrasiyi savunma taahhüdüne rağmen “yeni tip bir demokrasi”, “halk devrimi” ve “ulusal devrimci savaş” ihtiyacından bahsetmesi, Cumhuriyetçi bölgedeki siyasi ve sosyal gerçekliklerin bir yansımasıydı. Kasım 1936’da Madrid halkını harekete geçirmek için Sovyet imgelerinin ve devrimci yöntemlerin yaygın olarak kullanılması, komünistler ile burjuva demokrasisi arasındaki görünürde kafa karıştırıcı olan ilişkinin bir başka örneğidir. Dolayısıyla, Halk Cephesi’nin sosyalizmin kurulması için gerekli bir taktiksel ara dönem, bir ön aşama olduğu sonucuna varmak zor değildi. Bu tür belirsizlikler, Stalinizmin, PCE’ye katılan Federación de Juventudes Socialistas’ın (Sosyalist Gençlik Federasyonu) önemli bir kesimi için yarattığı cazibeyi açıklamaya yardımcı olmaktadır.[8]

Sonuç olarak, liberal ve reformist kesimler değil, disiplini ve Leninist yapısıyla yalnızca PCE (ve Katalonya’da PSUC), hem Cumhuriyetçi bölgede sürmekte olan sosyal devrimi sona erdirmeyi hem de Halk Cephesi’nin savaş çabalarını siyasi olarak yönlendirmeyi başarabildi.

İktidara karşı Anarşizm

İspanya topraklarının neredeyse üçte ikisinde askeri ayaklanmanın bastırılmasının ardından, iktidar, çoğu Halk Cephesi’ne bağlı olan ve CNT’nin doğrudan katılımıyla faaliyet gösteren sayısız komite tarafından yürütülüyordu. Katalonya’da ise komiteler, devrimin etkisini yansıtıyordu. Genellikle “devrimci” veya “antifaşist” komiteler olarak anılan bu komitelerin yapısı, çeşitli örgütlerin yerel güçlerine bağlıydı. Genellikle üyeler, kendi örgütleri tarafından atanır, çok azı yerel halk tarafından seçilirdi.[9]

Cumhuriyetçi bölgede, ilk haftalarda yaşanan, koordinasyon eksikliğini ve iktidarın parçalanmışlığını aşmak için şehir ve bölge ölçeğinde farklı türde komiteler örgütlendi. Bunların neredeyse tamamı yerel düzeydeki Halk Cephesi örgütleri tarafından destekleniyor, CNT de buna eklemleniyordu. Bu komitelerin özerklik düzeyleri ve radikalizmleri bulundukları yere göre değişiklik gösteriyordu. Bunların en önemlisi Katalonya’daki Anti-Faşist Milisler Merkez Komitesi’ydi (CCMA). Durumu idare edemeyen Katalan hükümeti, işçi ve cumhuriyetçi güçlere, isyancı güçlere karşı mücadeleyi koordine edecek birleşik bir komitenin kurulmasını önerdi. Böylece 21 Temmuz’da, yeni komitenin kararları devrimin gücünü yansıtmasına karşın, Halk Cephesi’nin çoğunlukta olduğu CCMA kuruldu.[10] Askeri örgütlenmenin yanı sıra CCMA; ayaklanmayı destekleyen kişilerin banka hesaplarını dondurarak ve işçilerin sahip olduğu işletmelerin ücret ödemeye devam etmesine yardımcı olacak önlemler alarak ekonomiyi kontrol altına almanın ilk adımlarını attı.

Cumhuriyetçi bölgenin büyük bir kısmında, İç Savaş’ın ilk haftalarında, CCMA gibi, fiilen iktidarı elinde tutan komiteler kuruldu. Bu komitelerin çoğunun siyasi yönelimi, Halk Cephesi örgütlerinin etkisini yansıtıyordu. Ancak durum o kadar kutuplaşmıştı ki, Cartagena, Gijón, Málaga, Valensiya’daki komitelerde ve özellikle Ekim ayında kurulan ve anarşistlerin hâkim olduğu Aragon Konseyi’nde olduğu gibi, birçok yerde bu komiteler belirgin bir şekilde radikal bir tutum sergiledi.

Ancak, tamamen parçalanmış halde kalan komitelerin iktidarı sağlamlaştırılamadığı için devrim tam anlamıyla başarılı olamadı. Bu gerçeklik göz önüne alındığında, devrimin geleceği, savaş sırasında üye sayısını ikiye katlayarak bir buçuk milyon üyeye ulaşan CNT’ye bağlıydı. Anarşistler açısından devrim, İspanya’nın ileride Cumhuriyetçi bölgeyi oluşturacak kesiminin büyük bölümünde işçi sınıfının sokakları, fabrikaları ve toprakları kontrol etmesi anlamında bir gerçeklikti. Ancak işçi örgütleri iletişimi, dış ticareti veya bankacılığı kontrol etmiyordu. Hepsinden önemlisi, 1936 sonbaharında Halk Ordusu’nun kurulmasıyla birlikte savaşın ve devrimin temel unsuru olan silahlı kuvvetlerin de kontrolünü kaybettiler.

Cumhuriyetçi Devlet’in neredeyse tamamen çözülmesinin yarattığı boşluk karşısında, anarşistler kısa süre içinde bir ikilemle karşı karşıya kaldılar. Barselona’da askerî isyancıların yenilgiye uğratılmasının ertesi günü, 21 Temmuz’da Katalan CNT’sinin bölgesel genel kurulunda, radikal anarşizmin en etkili liderlerinden biri olan Juan García Oliver, CNT’nin önünde iki seçenek bulunduğunu ifade etti: “ya her şeyi göze almak” ve bunun sonucunda “bir anarşist diktatörlük” kurmak ya da diğer anti-faşist güçlerle işbirliği yapmak. “Diktatörlük” anarşistler için kabul edilemez olduğundan ve özellikle Katalonya dışında diğer güçlerin (bilhassa sosyalistlerin) önemli bir varlığı bulunduğundan, “işbirliği” seçeneğini tercih ettiler. Böylece anarşist liderler, daha başlangıçtan itibaren devrimi savunmaları ile devletle işbirliği yapma pratikleri arasındaki çelişkinin içinde kaldılar. Gerçekte ikilem “diktatörlük” ile “işbirliği” arasında değildi: Asıl ikilem, iktidarın ele geçirilmesi için anarşist safların ötesine geçen bir işçi birliği ile er ya da geç devrimin sonu anlamına gelecek olan Halk Cephesi’ne tabi olma arasındaydı.

Yeni bir devlet kurmaya karşı çıkan anarşistler, sonunda mevcut devletle, daha doğrusu 1936 İspanya’sının koşullarında Cumhuriyetçi devletin yeniden inşasıyla işbirliği yapar hale geldiler. Askerî durumun giderek kritikleştiği Kasım 1936’nın başlarında, dört anarşist Cumhuriyetçi hükümete katıldı.

Cumhuriyetçi bölge içindeki karşı devrimci süreç, 1937 Mayıs’ının başlarındaki sokak çatışmalarıyla zirveye ulaştı.[11] Bir hafta sonra, ılımlı sosyalist Juan Negrín başkanlığında, anarşistlerin katılımı olmadan bir hükümetin kurulması, burjuva devletinin kesin olarak güçlenmesini ve başta Stalinizmin şiddetli karalama kampanyasının kurbanı olan POUM olmak üzere en devrimci kesimlerin bastırılmasını temsil ediyordu. Devrimin son kalesi, anarşistlerin kontrolünde olan ve ağustos ayında feshedilen Aragon Konseyi’ydi. Şubat 1938’e gelindiğinde, Cumhuriyetçi devlet ile işbirliği yapmaya tamamen ikna olmuş olan CNT, hükümete geri döndü.

Devrimci bir alternatif mümkün müydü?

Halk Cephesi’nin, sosyal devrimi feda ederek demokrasiyi savunmak amacıyla savaş yürütme yaklaşımına bir alternatif olup olmadığını değerlendirmek gerekir. Cumhuriyetçi hükümetin askeri stratejisi, kısmen kendi bölgesindeki siyasi durumun kontrolünü elinde tutma ve dünyaya kendini liberal bir hükümet olarak sunma ihtiyacından dolayı, alışılmışın dışında veya devrimci taktiklerin kullanılmasını reddediyordu. Ancak düşmanın büyük maddi üstünlüğü göz önüne alındığında, Cumhuriyetçi hükümetin geleneksel askeri stratejiye bağlı kalmasının başarı şansı oldukça düşüktü. Halk Cephesi’nin ve devrimin yok edilmesinin, yalnızca Cumhuriyet’in askeri ihtiyaçlarından kaynaklanan “pratik” bir tutum olduğu düşüncesi bir yanılgıdır.

Halk Cephesi politikalarının, özellikle de emperyalist çıkarlara tabi olmasının askeri sonuçları oldu. Örneğin, İngiliz hükümetinin baskısıyla donanma filosunun daha en başından Cebelitarık Boğazı’ndan çekilmesi, isyancı güçlerin binlerce askeri Kuzey Afrika’dan İber Yarımadası’na geçirmesi için yolu açık bıraktı. Ayrıca, Fransız emperyalizminin çıkarlarına zarar vermemek adına Fas’ın bağımsızlığını ilan etmeyi ve faşistlerin cephe gerisinde milliyetçi bir ayaklanmayı desteklemeyi reddetmeleri de isyancı güçlerin işine yaradı.

Alternatif bir strateji, nüfusun (Kasım 1936’daki Madrid Muharebesi’nde olduğu gibi) kitlesel seferberliğini, savunmaya dayalı bir mevzi savaşını ve gerilla savaşıyla harmanlanmış daha sınırlı, ani baskınların kullanımını içerebilir, böylece kapasiteleri arasında belirgin bir eşitsizlik bulunan iki ordu arasındaki devasa çarpışmaların önüne geçilebilirdi. Aynı zamanda, Fas’ın bağımsızlığının ilan edilmesi ve Fas bağımsızlık hareketine askeri destek verilmesi ya da köylülere toprak dağıtımının duyurulması gibi adımlar, düşmanın cephe gerisinin zayıflatılmasına katkı sağlayabilirdi.[12]

Elbette, Madrid savunması bu konuda açıklayıcı bir örnek teşkil etse de, devrimci bir savaş stratejisinin başarıya ulaşıp ulaşamayacağını bilmek imkansızdır. Dahası, hem komünist hem de sosyal demokrat partilerin önemli bir nüfuza sahip olduğu uluslararası durum elverişli olmaktan çok uzaktı. İspanya’da devrimci bir iktidarın varlığının, kendi sınırlarının ötesindeki işçi hareketleri üzerinde nasıl bir etki yaratacağını bilmek imkansızdır. 1917 örneği, bunun bir katalizör işlevi görebileceği ve sonuç olarak diğer siyasi akımların sınıf mücadelesi üzerinde daha büyük bir etkiye sahip olmasının önünü açabileceği ihtimalini doğurmaktadır.

Savaş ve devrim

İspanya İç Savaşı tarih yazımı, genellikle antifaşist güçler arasındaki bölünmeyi, savaşa öncelik vermek isteyenler (komünistler, cumhuriyetçiler ve sosyalistler) ile devrimin çıkarlarını savaşın çıkarlarının önüne koyan CNT ve POUM arasındaki bir bölünme olarak sunar: savaş mı devrim mi ikilemi. Aslında durum hiçbir zaman böyle olmadı. Hem CNT hem de POUM, savaşı ve devrimi eşzamanlı olarak yürütmenin, yani devrimci bir savaş yürütmenin gerekliliğini savunuyordu. İkisi birbiriyle iç içe geçmişti. Özellikle POUM, Rus İç Savaşı sırasındaki Sovyet Kızıl Ordusu’nu örnek alarak devrimci bir ordunun kurulmasını öneren net bir askeri politikaya sahipti. Ancak böyle bir ordu, işçiler, köylüler ve milislerden oluşan komiteler aracılığıyla, alttan gelen demokrasiye dayalı bir devrimci hükümet olmadan kurulamazdı.[13]

POUM, en azından Katalonya’da devrimi pekiştirmek için işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesi gerektiğini savunuyordu. Ancak CNT olmadan böyle bir hedefe ulaşmak imkânsızdı. CNT’yi veya en azından bir kısmını buna ikna etmek çok geçmeden POUM’un temel siyasi meselesi haline geldi, ancak görüldüğü üzere, anarşistlerin herhangi bir devrimci iktidar veya devlet biçiminin kaçınılmaz olarak bir diktatörlüğe yol açacağına dair inancını aşması gerekiyordu.

Nihayetinde İspanyol devrimindeki en büyük eksiklik, iktidarın ele geçirilmesine öncülük edecek gerekli güce sahip devrimci bir örgütün bulunmamasıydı. Andreu Nin’e göre “devrimin tek partisi” olan POUM’un böylesi bir örgüt haline gelmesinin önünde bir dizi engel vardı. Kendi hatalarının ötesinde, Katalonya dışında bir tabanının bulunmaması ve kısa geçmişi –henüz bir yıl önce kurulmuştu– aşılması zor engellerdi. Ve siyasi bir liderlik olmadan, devrim yenilgiye mahkûmdu.

Dipnotlar

[1] Cumhuriyet’in başarısızlığı üzerine bkz: Maurin (2023) and Durgan (2021).

[2] İç Savaş öncesinde ve sırasında anarşizm üzerine yazılmış kapsamlı kaynakça listeleri arasında şu eserlere başvurulabilir: Peirats (1989), Casanova (2010) ve Ealham (2026).

[3] Durgan (2025) ss. 88-89.

[4] Kolektifleştirme sürecine ilişkin en kapsamlı tarihçe hâlâ şudur: Bernecker (1982).

[5] Nash (2006) s. 92.

[6] Durgan (1992).

[7] Moradiellos (1996).

[8] Halk Cephesi’ne ilişkin komünistlerin tutumundaki çelişkilerin örnekleri için bkz. Fraser (1979), Cilt II, s. 30 ve Durgan (2022), s. 30, 43-44.

[9] Komitelerle ilgili olarak, örneğin şu kaynaklara bakınız: Pozo (2012) ve Durgan (2017).

[10] Beş Cumhuriyetçi delege vardı, ayrıca üçü CNT’den, üçü UGT’den, ikisi FAI’den ve POUM, PSUC ile Katalan tarım sendikası Unió de Rabassaires’ten birer kişi.

[11] Mayıs Olayları ile ilgili kaynakçalar arasında özellikle dikkat çekenlerden biri Guillamón (2018) çalışmasıdır.

[12] Devrimci savaş seçeneğine ilişkin tartışma için bkz.: Claudin (1975), s. 210-242; Guillén (1980); Fraser (1979), cilt II, s. 27-38; Beevor (2005), s. 464; Durgan (2013).

[13] Durgan (2025) ss.113-118.

Referanslar

Bernecker, Walther (1982) Colectividades y revolución social. El anarquismo en la Guerra Civil española. 1936-1939. Barcelona: Crítica.

Beevor, Antony (2005) La Guerra Civil española. Barcelona: Crítica.

Casanova, Julián (2010) De la calle al frente. El anarcosindicalismo en España. Barcelona: Crítica.

Claudin, Fernando (1975) The Communist Movement. From Comintern to Cominform. Harmondsworth: Penguin.

Durgan, Andy (1992) “The 1933 elections in Spain and the Defeat of the Left”, Journal of the Association of Contemporary Iberian Studies, vol. 5, n º 2. Londres.

(2013) “The People in Arms: Spain 1936”, en Gonzalez, Mike & Barekat, Houman (eds.), Arms and the People. Popular Movements and the Military from the Paris Commune to the Arab Spring, Londres: Pluto Press: pp. 123-148.

(2017) “La democracia de los trabajadores en la Revolución española, 1936-1937”, en Azzellini, Darío & Ness, Immanuel (eds.), Poder Obrero. Autogestión y control obrero desde La Comuna hasta el presente. Madrid: La Oveja Negra: pp. 211-242.

(2021) “90 aniversario de la II República. Razones de un fracaso”, viento sur, 175: 99–108.

(2022) Voluntarios por la revolución. La milicia internacional del POUM en la Guerra Civil Española. Barcelona: Laertes.

(2025) El POUM. República, revolución y contrarrevolución. Barcelona: Sylone- viento sur.

Ealham, Chris (2026) La lucha por Barcelona. Clase, cultura y conflicto 1898-1937. Madrid: Ediciones La Tormenta.

Fraser, Ronald (1979) Recuérdalo tú y recuérdalo a otros. Historia oral de la Guerra Civil española. Barcelona: Crítica.

Guillamón, Augustín (2017) Insurrección. Las sangrientas jornadas del 3 al 7 del mayo del 1937. Barcelona: Editorial Descontrol.

Guillén, Abraham (1980) El error militar de las “izquierdas”. Barcelona: Hacer.

Maurin, Joaquin (2023) Hacia la segunda revolución. Toledo: El Perro Malo.

Moradiellos, Enrique (1996) La perfidia de Albión. El gobierno británico y la guerra civil española. Madrid: Siglo Veintiuno.

Nash, Mary (2006) Rojas. Las mujeres republicanas en la Guerra Civil. Madrid: Taurus.

Peirats, José (1989) La CNT en la revolución española. Madrid: Hamelyn.

Pozo González, Josep Antoni (2012), Poder legal y poder real en la Cataluña revolucionaria de 1936. Sevilla: Espuela de Plata.

Kaynak: https://internationalviewpoint.org/Reflexions-on-the-Spanish-Revolution-of-1936

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Cammu ve Keşmir’deki İlerici Örgütlerden Uluslararası Dayanışma Çağrısı

Aşağıdaki örgütler, Pakistan yönetimi altındaki Cammu ve Keşmir halkıyla dayanışma çağrısı yapan ortak bir açıklama yayımladı:

  • Jammu Kashmir National Students Federation (JKNSF)
  • Jammu Kashmir National Awami Party (JKNAP)
  • Jammu Kashmir Liberation Front (JKLF/Sagheer)
  • Jammu Kashmir Liberation Front (JKLF/Yasin)
  • Jammu Kashmir Students Liberation Front (JKSLF)
  • Peoples Revolutionary Front (PRF)
  • Daily Jeddojehad.com
  • South Asian Solidarity Network USA (SASN)

Pakistan yönetimi altındaki Cammu ve Keşmir (PaJK) halkı, yakın tarihin en kanlı devlet baskısı dalgalarından biriyle karşı karşıya bulunuyor. Ekonomik ve demokratik talepler etrafında doğan kitlesel hareket; sokağa çıkma yasakları, iletişim kesintileri, gerçek mermilerle ateş açılması ve toplu cezalandırma uygulamalarıyla bastırılmaya çalışıldı.

PaJK yönetimi, bir kez daha Pakistan devletinin bir kuklası olduğunu göstererek, halkın demokratik taleplerine yanıt vermek yerine İslamabad’ın dayattığı politikaları uyguladı. Cammu ve Keşmir Ortak Halk Eylem Komitesi (JAAC), ekonomik ve demokratik talepler etrafında aylarca süren seferberliğin ardından 9 Haziran’da bir “Uzun Yürüyüş” düzenleyeceğini ilan etmişti. Devlet, bu meşru taleplere yanıt vermek yerine 5 Haziran’da geniş çaplı bir baskı operasyonu başlattı. İnternet ve mobil telefon hizmetleri kesildi, polis baskınları ve gözaltılar yoğunlaştı, güvenlik güçleri hareket daha da büyümeden ezmeye çalıştı.

5 Haziran ile 27 Temmuz arasında en az 45 kişi hayatını kaybetti. Tüm bu baskıya rağmen binlerce kişi Rawalakot kentinin girişlerinde oturma eylemleri düzenledi ve yetkililerin onları zorla dağıtma girişimlerine rağmen eylemlerini sürdürdü. Bu süreç boyunca JAAC, krizin barışçıl diyalog ve müzakereler yoluyla çözülmesi yönündeki iradesini sürekli yineledi. Pakistan devleti ise müzakereleri defalarca zaman kazanma manevrası olarak kullanırken baskıyı sürdürdü ve yeni şiddet saldırıları hazırladı.

27 Temmuz’da Uzun Yürüyüş başladı. Sokağa çıkma yasağına ve devletin yıldırma girişimlerine rağmen binlerce kişi Rawalakot’a doğru yürüdü. Güvenlik güçleri silahsız göstericilere ateş açtı ve 21 kişi yaşamını yitirdi.

Bu katliama rağmen halk, paramiliter Rangers birliklerini geri püskürtmeyi başardı ve yürüyüşünü sürdürdü. 28 Temmuz’da katliam daha da ağırlaştı; Rawalakot, Mirpur ve PaJK’nin diğer kentlerinde 14 kişi daha öldürüldü. Baskı yalnızca ölümcül güç kullanımından ibaret değildi. Pakistan devleti, gıda tedarikine erişimi bilinçli biçimde kısıtladı ve Rawalakot’taki hastanelere ulaşımı engelleyerek Cammu ve Keşmir halkını hareketi kırmayı amaçlayan toplu cezalandırmaya maruz bıraktı. Bu uygulamalar, temel demokratik hakların ve en temel insan onurunun ağır ihlalidir.

Uluslararası işçi sınıfını, öğrencileri, akademisyenleri, sendikaları ve demokratik, ilerici ve sosyalist örgütleri Cammu ve Keşmir halkıyla dayanışmaya çağırıyoruz.

Dünyanın dört bir yanındaki örgütleri ve aktivistleri, kendi ülkelerindeki Pakistan büyükelçilikleri ve konsoloslukları önünde protesto gösterileri düzenlemeye; Pakistan Dışişleri Bakanlığına, Keşmir ve Gilgit-Baltistan’dan sorumlu Federal Bakana (iletişim bilgileri aşağıdadır) ve Pakistan diplomatik temsilciliklerine protesto mektupları veya e-postaları göndermeye çağırıyoruz. Bu çağrılarda şu talepler dile getirilmelidir:

  • Katliamın derhal durdurulması,
  • Güvenlik güçlerinin sokaklardan çekilmesi,
  • İnternet ve mobil iletişim hizmetlerinin yeniden sağlanması,
  • Gıda ve sağlık hizmetlerine engelsiz erişimin güvence altına alınması,
  • Gözaltındaki tüm göstericilerin serbest bırakılması,
  • Ölümler hakkında bağımsız bir soruşturma yürütülmesi.

Cammu ve Keşmir halkı olağanüstü bir devlet baskısına karşı büyük bir cesaretle direnmektedir. Onların mücadelesi, işçilerin, öğrencilerin ve demokrasiye ve ezilen halkların kendi geleceklerini belirleme hakkına bağlı olan herkesin aktif dayanışmasını hak etmektedir.

E-posta adresleri:

Keşmir ve Gilgit-Baltistan’dan sorumlu Federal Bakan: info@kagbsafron.gov.pk

Pakistan Dışişleri Bakanlığı: spokesperson.office1@mofa.gov.pk

Nikaragua’nın Kapitalist ve Otoriter Rejimi Seçimleri “Yasaklıyor” – IV. Enternasyonal

Ortega-Murillo hanedanı aşırı sağa ve emperyalizme hizmet ediyor.

Geçtiğimiz 19 Temmuz’da diktatör Daniel Ortega’nın, “artık seçim olmayacak; böylece onlar (muhalefet) hükümeti ve iktidarı ele geçirmeye çalışamayacaklar” açıklaması, Ortega’nın hükümetinin eşi Rosario Murillo ile birlikte monarşik bir rejim kurmaya hazırlandığının şimdiye kadarki en aleni itirafıdır.

2007 yılında yeniden iktidara dönüşünden bu yana Ortega-Murillo hükümeti, yargıyı ve kurumsal aygıtı kendi hizmetine sokmak amacıyla tasfiye etmiştir. Ekonominin stratejik sektörlerini denetimi altına almış, toplumsal muhalefete yönelik suç niteliğindeki baskılar, insan hakları ihlalleri, Daniel Ortega’yı tecavüz veya cinsel tacizle suçlayan kadınlara yönelik zulüm ve tecavüz vakalarında dahi terapötik kürtajın suç sayılması yoluyla mutlak bir kapitalist iktidar kurmuştur. Buna seçim sahtekârlığı, muhalefet adaylarının kriminalize edilmesi ve Sandinist saflarda, Mónica Baltodano, Dora María Téllez, Herty Lewites, Sergio Ramírez, Ernesto Cardenal, Víctor Hugo Tinoco, Gioconda Belli ve Carlos Mejía Godoy gibi devrimin tarihsel önderlerinin de aralarında bulunduğu çok sayıda isme karşı en saf totaliter yöntemlerle yürütülen tasfiye eklenmektedir.

Bugünkü Nikaragua ve onun otoriter hükümeti, 1979’da Sandinista Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin (FSLN) önderliğinde Anastasio Somoza diktatörlüğünü deviren, ABD emperyalizminin çıkarlarına karşı duran ve ülkede halk hükümetini kurarak önemli demokratik, sosyal ve toplumsal cinsiyet eşitliği reformlarını hayata geçiren büyük silahlı devrimden olabilecek en uzak noktadadır.

Ortega-Murillo rejiminin işlediği suçları savunanların iddialarının aksine, seçim karşıtı önlemler burjuva gericiliğine ve emperyalizme karşı işçilerin ve halkın öz örgütlenmesine dayanan halk iktidarı kurumlarını korumayı amaçlamıyor. Bunlar yalnızca piyasaya hizmet eden oligarşik bir iktidarı sağlamlaştırmaya yöneliktir. Bu iktidara karşı yıllardır her türlü halk direnişi meşrudur ve en temel demokratik haklar uğruna dahi mücadele edebilmek için ona karşı bağımsız bir toplumsal güç inşa etmek gerekiyor.

Daha da vahimi, seçimlere son veren kararname, sözde “demokratik” bir gerekçe sağlayarak Nikaragua’ya, bölgeye ve tüm Latin Amerika’ya saldırmak isteyen Trump yönetimindeki ABD emperyalizmine büyük bir hizmet sunuyor. Bu karar, neofaşizme yeni bir bahane veriyor. Ülkedeki rejimin otoriterleşmesinde gelinen bu yeni aşama, gerek ülke içinde gerekse bölgesel düzeyde, Latin Amerika topraklarına yönelik yeni bir ABD askeri müdahalesine karşı koyabilecek siyasal ve toplumsal koşulları aşındırmaktadır. Böyle bir müdahale, “Amerikalar Kalkanı” çerçevesinde ve Trump yönetiminin “aşırı sol” olarak gördüğü tüm güçlere karşı ilan ettiği haçlı seferi kapsamında, bizzat Ortega-Murillo hükümetini hedef alacak şekilde dahi gündeme gelebilir.

Dördüncü Enternasyonal, Ortega-Murillo çiftinin diktatörlük rejimine karşı açıkça tavır alan ve direnen Nikaragua halkıyla dayanışmasını ifade eden Latin Amerika ve Karayipler’deki sol ve ilerici kesimlerin çeşitli açıklamalarına katılmaktadır. Olası bir emperyalist saldırı, hiçbir diktatörlüğü meşrulaştırmanın bahanesi olamaz. Tam tersine, etkili bir anti-emperyalist mücadelenin yolu, işçilerin, köylülerin, kadınların, yerli halkların ve tüm emekçi halkın mümkün olan en geniş demokratik katılımı ve örgütlenmesinden geçmektedir. Ulusal egemenlik ve sosyalizm mücadelesi ancak direnenlerin mümkün olan en geniş demokratik öz örgütlenmesi etrafında yükseldiği ölçüde başarıya ulaşabilir.

Ortega-Murillo diktatörlüğüne karşı yaşasın Nikaragua halkının direnişi!

Latin Amerika’da emperyalist müdahalelere hayır!

Dördüncü Enternasyonal Yürütme Bürosu’nun açıklaması
24 Temmuz 2026

Sıcak Hava Dalgaları: Öfke, Hüzün ve … Umut – Christine Poupin ve Daniel Tanuro

Avrupa, iki aydan kısa bir süre içinde; erken başlaması, şiddeti, süresi ve coğrafi yaygınlığı bakımından istisnai nitelikte üç büyük sıcak hava dalgasıyla karşı karşıya kaldı.

Sağlık üzerindeki etkileri çok sayıda ve son derece ağır oldu: Özellikle içten yanmalı motorlardan salınan azot oksitlerin etkisiyle oluşan ozon nedeniyle ortaya çıkan solunum rahatsızlıkları (Haziran ayında 450 milyon Avrupalının yaklaşık 300 milyonu için ozon tehlike eşiği aşıldı); kalp ve damar hastalıkları; bulaşıcı hastalıklar; akut böbrek yetmezlikleri; orman yangınlarının dumanlarının yol açtığı hava kirliliği. Bu sonuçlar, barınma, ulaşım, çalışma koşulları ve gelir düzeyinden kaynaklanan toplumsal eşitsizlikleri daha da derinleştiriyor. Ek ölümler binlerle ifade ediliyor. Sıcaktan ve hava kirliliğinden korunma imkânlarının en sınırlı olduğu en yoksul bölgelerde, aşırı ölüm oranları yüzde 80’e yaklaşarak COVID-19 dönemindeki düzeylere ulaşıyor.

Acı çeken ve ölen yalnızca insanlar değil. Çiftlik hayvanları da ağır bir bedel ödüyor; özellikle de fizyolojik olarak bu sıcaklıklara uyum sağlayamayan sığırlar ve kümes hayvanları. Endüstriyel “et fabrikalarında” on binlerce hayvan telef oldu. Bu kitlesel ölümün yarattığı etik sarsıntının ötesinde, yaşananlar sıcak hava dalgalarının tarımsal üretim ve gıda egemenliği üzerindeki ağır etkilerinin bir parçası. Bunun da tüketici fiyatları üzerinde zincirleme sonuçları oluyor; fiyatlar zaten Trump-Netanyahu’nun İran’a karşı yürüttüğü savaş nedeniyle yükselmiş durumdaydı. Burada da en ağır yükü emekçi sınıflar taşıyor.

Karasal ve sucul doğal yaşam üzerindeki etkiler de en az bunlar kadar yıkıcı. Aşırı sıcaklar, şiddetli kuraklıklar ve yangınlar kuşları, böcekleri, balıkları, amfibileri ve memelileri kitlesel olarak öldürüyor. Karasal ekosistemlerdeki (özellikle ormanlar, çitlerle çevrili tarım alanları ve sulak alanlar) tahribat en görünür olanı; ancak deniz ekosistemlerindeki dönüşümün hızlanması da son derece kaygı verici. Genel olarak bakıldığında, zaten tarım tekelleri, endüstriyel balıkçılık ve turizm endüstrisi tarafından büyük ölçüde zayıflatılmış olan biyolojik çeşitlilik yeni ve ağır bir darbe alıyor. Bir tür bumerang etkisiyle, bu sektörlerin kendileri de şimdi geri tepen bu yıkımdan etkileniyor; bunun küresel ekonomi açısından da ciddi sonuçları olacak.

Bu sıcak hava dalgaları, dünyanın dört bir yanında giderek sıklaşan aşırı hava olaylarının yaşandığı bir dönemin parçası. Yakın dönemden yalnızca birkaç örnek vermek gerekirse: Hindistan’da mayıs ayında sıcaklık 45°C’ye ulaştı; Çin’de olağanüstü şiddetli tayfunlar Guangşi bölgesinde büyük sellere yol açarken, Xinyang sıcak hava dalgasının etkisi altına girdi; Antarktika Yarımadası ise güney yarımkürede kış mevsiminin ortasında +5°C sıcaklık gördü; bu değer mevsim normallerinin 20°C üzerindeydi.

Bilim insanları bu konuda son derece net: Bu olayların büyük bölümü küresel ısınma olmadan meydana gelemezdi. Küresel ısınmanın başlıca nedeni, fosil yakıtların yakılması sonucu ortaya çıkan devasa miktardaki CO₂’nin atmosferde birikmesidir. Mekanizma çok iyi bilinmektedir: CO₂ ve diğer sera gazlarının atmosferdeki yoğunluğu arttıkça Dünya sistemi giderek büyüyen bir enerji dengesizliği yaşamaktadır; bu da giderek daha şiddetli “denge arayışlarına” yol açmaktadır. Üstelik yaşananlar yalnızca bir başlangıçtır. Fazla enerjinin yüzde 90’ını okyanuslar emmektedir. Okyanusların yılın ilk altı ayında şimdiye kadar kaydedilen en yüksek sıcaklıklara ulaşmış olması, gelecekte daha da büyük felaketlerin yaşanacağının habercisidir. Kısa vadede ise etkiler, El Niño’nun gelişiyle daha da katlanacaktır (doğal bir olgu olan El Niño’nun bu denli güçlü seyretmesi, okyanus sularındaki ısınmayla da bağlantılı).

Sonuç açıktır: Küresel ısınma, bugün itibarıyla Dünya’yı insanlık zaman ölçeğinde geri döndürülemez bir felakete doğru sürüklüyor. Bu felaket en ağır biçimde yoksul ülkelerin yoksullarını ve “zengin” denilen ülkelerin emekçi sınıflarını vuruyor. Sıcak hava dalgalarının ilk mesajı budur.

Bu durum öngörülebilir nitelikteydi ve özellikle IPCC’nin (Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli) art arda yayımladığı raporlarda defalarca dile getirildi. Çözüm de biliniyor: Sera gazı emisyonlarını derhal ve radikal biçimde azaltmaya başlamak ve fosil yakıt kullanımını mümkün olan en kısa sürede sona erdirmek gerekiyor. Ancak 2015 Paris Anlaşması’ndaki büyük vaatlere (“sıcaklık artışını 2°C’nin oldukça altında tutmak ve 1,5°C’yi aşmamak için çabaları sürdürmek”) rağmen “her zamanki işleyiş” devam etti. Üstelik anlaşmada fosil yakıtlardan hiç söz edilmediğini hatırlatmak gerekir. İklimin istikrara kavuşturulacağı vaadi, yüzde 95 oranında karbon yakalama ve depolama, emisyon denkleştirme, jeomühendislik, “temiz kömür” ve “karbonsuz nükleer” gibi teknolojilerin kitlesel biçimde devreye sokulmasını öngören senaryolara dayanıyordu. Bu sahte teknolojik çözümleri pazarlayanların tek amacı, fosil yakıtları yeraltında bırakmadan da iklimin dengelenebileceğine insanları inandırmaktı. Sonuç ortada…

Yüzde yüz yenilenebilir kaynaklara dayanan, enerji tasarruflu bir sistem; demokratik ve dayanışmacı biçimde belirlenen gerçek insani ihtiyaçları, ekolojik sınırlar içinde karşılayabilir. Ancak bunun için nihai enerji tüketiminin azaltılması, gereksiz üretim ve taşımacılığın ortadan kaldırılması gerekir. Oysa sermaye tam da bunu hiçbir koşulda istemiyor. Demokrasi, dayanışma, gerçek ihtiyaçların karşılanması ve ekolojik sınırlara saygı, kâr için rekabete dayalı piyasa mantığıyla her zamankinden daha fazla çelişiyor. Doğası gereği üretimci olan ve tarihsel olarak fosil enerjiye dayanan kapitalist sistem, kâr oranlarının düşme eğilimine karşı koyabilmek için sürekli daha fazla üretmek, daha fazla makineye yatırım yapmak, emeği ve doğayı daha yoğun sömürmek zorundadır. Bu nedenle gerçek anlamda bir “enerji dönüşümü”nden söz etmek mümkün değildir. 1992 Rio Dünya Zirvesi’nin üzerinden otuz yılı aşkın süre geçmesine rağmen fosil yakıtların küresel enerji karmasındaki payı hâlâ yüzde 80 civarındadır ve yıllık emisyonlar artmaya devam etmektedir. Kontrolden çıkmış bir otomatın saçma mantığı insanlığı uçuruma sürüklüyor.

Sıcak hava dalgalarının ikinci mesajı işte budur: Sanayi Devrimi’nden bu yana kapitalizm fosil yakıtlara dayanmaktadır; bugün de öyledir ve bunun insani ya da ekolojik bedeli ne olursa olsun böyle kalmayı istemektedir.

Son yıllarda genel olarak çevre politikalarında, özel olarak ise iklim politikalarında yaygın bir gerileme yaşanıyor (“green backlash” – yeşil geri tepme). COP28’de (2023) isteksizce de olsa “fosil yakıtlardan çıkışı hedefleyen bir geçiş” (“transitioning away from fossil fuels”) benimsendi. Laf kalabalığından ibaret. Petrol, kömür ve doğal gaza yapılan yatırımlar hiçbir şey olmamış gibi sürüyor. Hatta en büyük 65 banka bu yatırımları 2024 ve 2025 yıllarında daha da artırdı.

Bu geri çekiliş elbette ABD’de çok sert yaşanıyor ve yalnızca Trump’ın ikinci döneminden beri değil; her ne kadar Trump inkârcılığın ve en kaba gericiliğin en ileri temsilcisi olsa da. Ancak gerileme yalnızca ABD ile sınırlı değil ve Ocak 2025’ten önce başlamıştı. IPCC’nin 2022 tarihli Üçüncü Çalışma Grubu raporu, 2050 yılına kadar 1,5°C sınırının altında kalabilmek (ya da bu eşiği çok fazla aşmamak) için kömür, petrol ve doğal gaz kullanımının 2019’a kıyasla sırasıyla yüzde 95, yüzde 60 ve yüzde 45 oranında azaltılması gerektiğini ortaya koymuştu. Hükümet temsilcileri ise bu temel rakamları 2023’te yayımlanan “Karar Vericiler İçin Özet”ten çıkardı. Yerine, karbon yakalama ve depolama teknolojileriyle yenilenebilir enerjileri aynı kefeye koyan muğlak bir ifade yerleştirildi. Rusya’da Putin, 2025 yılında emisyonların 2035’e kadar beşte bir oranında artırılmasını öngören bir kararname imzaladı. Petrol monarşilerinin devasa yatırımlarını sürdürmesi ise şaşırtıcı değil.

Bu gerilemeden sözde “iklim şampiyonları” da muaf değil. Çin kirletici üretimleri Güney Asya’ya kaydırıyor, petrol ve gaz ithalatındaki kısıtlamaları telafi etmek için kömür yakıyor ve 2025 sonunda emisyonların zirve yapacağı yönündeki sözünü tutamadığını gizlemek amacıyla karbonsuzlaşma göstergelerini değiştiriyor. Avrupa Komisyonu da hükümetlerle anlaşarak ve sanayi çevrelerinin baskısıyla kendi son derece yetersiz “Yeşil Mutabakat” düzenlemelerini tek tek buduyor. 2035 sonrasında içten yanmalı motorlu araç satışının yasaklanması, metan sızıntılarıyla mücadele etmeyen ülkelerden LNG ithalatına yönelik önlemler, ETS kapsamındaki büyük şirketlere ücretsiz emisyon kotası verilmesinin sona erdirilmesi ve Arktik’in koruma altına alınması gibi uygulamaların tümü “sadeleştirme” adı altında geri çekiliyor. Üstelik Komisyon, sıcak hava dalgasının tam ortasında iş jeti üretimini bile “sürdürülebilir üretim” ilan etti.

Ekonomik kriz karşısında büyük ya da orta ölçekli bütün güçler, veri merkezleri gerçek birer iklim bombası olan yapay zekâyı geliştirmek için birbirleriyle yarışıyor. Hepsi aile çiftçiliği, kırsal topluluklar, yerli halklar ve ekosistemler pahasına tarım tekellerini destekliyor. Aynı zamanda silahlanma yarışı da hızlanıyor. Oysa fosil yakıtların önemli bir rol oynadığı savaşların iklim ve ekosistemler üzerinde de çok ağır yıkıcı etkileri var. Silah sanayisinin ve orduların faaliyetlerinin (raporlama yükümlülüğüne tabi olmayan) toplam emisyonlarının, küresel emisyonların yüzde 5,5’ine ulaştığı tahmin ediliyor. Bu oran, sivil havacılık ile deniz taşımacılığının toplamından daha yüksektir.

Utanç verici olan ise şudur: Kapitalist gelişmiş ülkeler bu felaketin başlıca sorumluları olduğu hâlde; Asya, Afrika ve Latin Amerika’da yüz milyonlarca insan yılda elli ila yüz gün boyunca fiziksel varlığını tehdit eden sıcaklıklara maruz kalırken; büyük ve orta ölçekli güçlerin hükümetleri göçmenlere yönelik takip, toplu gözaltı, kriminalizasyon, kapatma ve geri itme politikalarında birbirleriyle yarışıyor. Ne çocuklar ne de hamile kadınlar bundan muaf tutuluyor.

Göçmenleri günah keçisi ilan etmenin amacı açıktır: Kapitalist iklim politikalarının başarısızlığından dikkati başka yöne çekmek. UNEP’e (Birleşmiş Milletler Çevre Programı) göre, 21. yüzyılda 1,5°C eşiğinin altında kalma olasılığı – Uluslararası Adalet Divanı’nın da hukuki bir yükümlülük olarak tanımladığı hedef – mevcut politikalar sürerse yüzde 0, bütün devletler “net sıfır” vaatlerini gerçekten yerine getirirse ise en fazla yüzde 21’dir. Oysa bu vaatlerden de büyük bir rahatlıkla vazgeçiliyor. 2°C’nin altında kalma ihtimali de pek iç açıcı değildir. Bugünkü politikalar devam ederse bu yüzyıl içinde 3°C’lik bir ısınmaya ulaşacağız.

Hükümetlerin aldığı bu kararlar bilinçli ve bilgi sahibiyken alınmış kararlardır. Bunlar basit bir sorumsuzluk değil, iklim suçudur (bkz. Le Monde gazetesinde 6 Temmuz 2026 tarihinde yayımlanan ortak bildiri). Bu, mahkeme kararlarını – özellikle de UAD’nin (Uluslararası Adalet Divanı) kararlarını – açıkça hiçe sayan pervasız kapitalist haydutların suçudur. Devlet eliyle işlenen; sınıfsal, ırkçı ve erkek egemen bir suçtur. Giderek daha fazla aşırı sağla ittifak kurmaya yönelen bir suçtur (çünkü tarihin dersi açıktır: Kitlesel cinayet söz konusu olduğunda faşistlerden daha kullanışlısı yoktur). İnsan uygarlığını ve doğanın zenginliklerini en iğrenç kâr hırsı uğruna feda etmeye hazır, mutlak ve anlamsız bir nihilizmin suçudur. Cehalet içindeki süper zenginler kendilerini üstün bir tür sanıyor; ölümsüz olacaklarına ve ölüm saçan düzenlerini Mars gezegeninde de sürdürebileceklerine inanıyorlar. Marx’ın öngördüğü gibi, yeraltı dünyasının çeteleri bugün burjuva toplumunun en üst katlarında, finans dünyasında yerlerini almış durumda.

Sıcak hava dalgalarının üçüncü mesajı budur: Burjuva demokrasisine ve onun sözde “değerlerine” sırtını dönen itibarsızlaşmış sağ, fosil yakıt sektörünün, finansın, tarım tekellerinin ve aşırı zenginlerin ahlak dışı lüksünün hizmetinde; emekçi sınıfların sırtından yıkıcı, savaşçı ve neoliberal politikaları daha da derinleştirmek için aşırı sağla ittifak kuruyor.

Orta ve uzun vadede geri dönüş olmayacak. Kaybedilen geri gelmeyecek. Yok olan türler yeniden ortaya çıkmayacak. Parçalanan buzullar yeniden oluşmayacak. Okyanuslar bir yüzyıl önceki seviyelerine dönmeyecek (deniz seviyesindeki yıllık yükselme hızı bugün, 1956-1975 döneminde gözlenenin iki katından fazladır!). İnsan uygarlığının gelişmesine olanak sağlayan jeolojik çağ olan Holosen artık sona ermiştir.

Nereye doğru sürükleniyoruz? Yakın tarihli bir araştırmaya göre, “yönetilebilir bir Antroposen” öngören iyimser senaryo – 2100 yılına kadar 2°C’nin altında bir ısınma ve 2200’e doğru Holosen dönemine kıyasla yalnızca biraz daha yüksek (yaklaşık +1°C) sıcaklıklara geri dönüş – artık pamuk ipliğine bağlı. Gerçekte ise kapitalist politika bizi bambaşka bir yola sürüklüyor: “tehlikeli Antroposen.” Bu senaryoda 2100’e doğru yaklaşık +3°C, 2200’e doğru ise +3,5°C’lik bir ısınma öngörülüyor. Bugün, yalnızca +1,4°C’lik küresel ısınmada yaşanan felaketler bile bu tehlikenin ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor. Ama daha kötüsü de mümkün. Örneğin ormanların CO₂ emme kapasitesinde ani bir düşüş gibi birkaç beklenmedik gelişme bile, gezegenin 2100’den önce +4°C’nin üzerine savrulmasına yol açabilir ve bu noktadan sonra hiçbir insan müdahalesi bunu durduramaz. Araştırmanın yazarları buna “yönetilemez Antroposen” adını veriyor.

Bu tür çalışmaların yarattığı kaygı anlaşılabilir. Ancak bu kaygıya teslim olmamak gerekir. Çünkü bu projeksiyonlar, IPCC’nin tamamı birincil enerji tüketiminin, maddi üretimin ve taşımacılığın sürekli büyümesini varsayan senaryolarına dayanmaktadır. Başka bir deyişle, bunlar yalnızca şu gerçeği doğrulamaktadır: Yeryüzündeki yaşam koşullarını korumak ile kapitalist birikimin sürdürülmesi kesin biçimde bağdaşmamaktadır. “İyimser” denilen senaryo bile, bu çelişkiden ancak karbon yakalama ve depolama gibi “çırak büyücü” teknolojilerinin kitlesel biçimde uygulanacağını varsayarak kısmen kaçabilmektedir. Oysa büyüyen eşitsizlikler üreten kapitalist birikim zorunluluğunu ortadan kaldırırsanız; ekonomiyi gerçek insani ihtiyaçların karşılanmasına dayandırmayı kabul ederseniz; insanlara ve doğaya ihtimam göstermeyi öncelik haline getirirseniz; gereksiz ve zararlı üretim ile taşımacılığı ortadan kaldırırken herkes için iş ve gelir güvencesini sağlarsanız… O zaman bütün tablo değişir; tünelin ucunda gerçekten bir ışık görünür. Elbette bunu söylemek tek başına yeterli değildir. Ama yine de bunu söylemek zorundayız; çünkü bu gerçeğin dışında umut yoktur.

Sıcak hava dalgalarının dördüncü mesajı budur: Teslim olmaktan daha kötü hiçbir şey olamaz. Hâlâ harekete geçmek için zaman var. Mücadele eden kaybedebilir; ama felaketin her aşamasında mücadele, dayanışma ve karşılıklı yardımlaşma belirleyici fark yaratır.

Felaketin artık başlamış olduğunu ve durumun değişip kötüleştiğini kabul ediyoruz. Bundan sonra uyum sağlama ile emisyon azaltımını birlikte düşünmek zorundayız; yani iklim krizinin yıkıcı etkilerine karşı derhal korunmayı, aynı zamanda da başta fosil yakıtların yakılması olmak üzere ormansızlaşma ve endüstriyel tarım gibi temel nedenlerle mücadeleyi birlikte yürütmeliyiz. Ancak uyum sağlama kapasitesinin de sınırları vardır. Mercan resifleri için bu sınırlar şimdiden aşılmaktadır. +3°C’lik bir dünyaya uyum sağlamanın ise hiçbir yolu yoktur. Gerçek şudur ki, küresel sıcaklıktaki her onda birlik derece artış bile hem toplumların hem de ekosistemlerin uyum kapasitesini azaltmaktadır.

Kapitalistlerin emisyon azaltımından kaçınmak için öne sürdüğü “uyum” anlayışının tersine – ki IPCC bunun aslında “kötü uyum” (maladaptation) olduğunu söylüyor – biz her ikisini de aynı anda hayata geçirmeyi savunuyoruz. Bu da gelecekteki iklim gelişmeleri hakkında neredeyse kesin olarak bildiklerimizi öngören; kamusal, demokratik, sosyal ve feminist bir uyum politikası anlamına gelir. Emisyon azaltım hedefleriyle uyumlu bir uyum politikası; bireysel ve yüksek enerji tüketimine dayanan sahte çözümler değil. Bu ikili aciliyeti dayatabilecek tek güç ise kitlesel ve kararlı bir toplumsal seferberliktir.

Hem toplumsal adalet hem iklim adaleti için kitlesel, enternasyonalist bir hareket inşa etmek

Üretimci büyüme çılgınlığının toplumsal, insani ve sağlık alanındaki sonuçlarını en ağır biçimde yaşayan insanların acil ihtiyaçlarına doğrudan yanıt verebilen bir hareket.

Finansın, enerji şirketlerinin ve tarım tekellerinin iklim suçlularına teslim olmayan; gerçekten insani ve ekososyalist başka bir toplum perspektifine dayalı kapsamlı bir politikanın ön koşulu olarak bu güçlerin etkisizleştirilmesini talep eden bir hareket.

En zenginlerin tüketimini (özel jetler, süper yatlar, hava yolculuğu kotaları vb.) öncelikli hedef alan; gereksiz ve yıkıcı projelere (otoyollar, dev ticaret merkezleri, ulaşım ve spor altyapıları vb.) karşı mücadeleleri birleştirip büyüten; ücretsiz toplu ulaşım, agroekoloji gibi hem ekolojik hem de sosyal talepler etrafında kampanyalar örgütleyen bir hareket.

Ve aynı zamanda – çünkü yeni sıcak hava dalgaları mutlaka yaşanacak – bundan en ağır etkilenenleri (yaşlılar, çocuklar, hamile kadınlar, kronik hastalar vb.) korumak için doğrudan onların katılımıyla hazırlanmış bir acil eylem planını savunabilecek bir hareket: Okullar, hastaneler ve kamu binalarından başlayarak kapsamlı bina yalıtımı; ısı adalarını azaltmak amacıyla kentlerin yeşillendirilmesi; insanların serinleyebileceği kütüphane, park, bahçe ve yüzme havuzlarının halka açılması ve çalışma saatlerinin buna göre düzenlenmesi; parçacık madde, ozon ve azot oksit kirliliğini azaltmak amacıyla otomobil trafiğini düşürecek ücretsiz ve erişilebilir toplu ulaşım.

Yeni ittifaklar hem zorunlu hem de mümkün

Ekososyalist mücadeleler zaten var. Gençler ve köylüler bu mücadelelerin önemli bir parçasını oluşturuyor. Bu yıl öğrenciler, adeta kaynayan kazanlara dönüşen okullarında eğitim yılını tamamladılar ve daha da kötüsü, “belki de hayatımızın geri kalanındaki en serin yazı yaşıyoruz” diye düşünüyorlar. Çiftçiler ise yalnızca üretim araçlarının değil, mesleklerinin ve yaşam biçimlerinin de zarar gördüğünü, hatta yok olduğunu görüyor.

Kadınlar bu mücadelelerde çoğunluğu oluşturuyor ve çoğu zaman öncülük ediyor. Sıcak hava dalgaları onları yaşam ve sağlık koşullarındaki kötüleşmeyi telafi etme konusunda daha da ön saflara itiyor. Ayrıca sıcak hava dalgaları ataerkil şiddeti yaratmasa da, zaten var olan şiddet biçimlerinin ağırlaşmasını kolaylaştıran koşulları oluşturuyor. Birleşmiş Milletler’in bir araştırmasına göre, küresel ısınmanın 2°C’ye ulaşması halinde 2090 yılına kadar her yıl fazladan 40 milyon kadın ve kız çocuğu aile içi şiddetin mağduru olabilir. İklim mücadelesi olmadan feminizm olmaz; feminizm olmadan da iklim mücadelesi olmaz!

Tekrarlayan sıcak hava dalgaları yeni birleşik mücadelelerin koşullarını yaratıyor

Geçmişte iklim hareketi işçi hareketiyle gerçek anlamda bağ kurmakta zorlandı.

Bugün ise çalışma, çalışma koşulları ve işçi sağlığı nesnel olarak merkezi bir önem taşıyor. Zaten ağır olan açık hava işleri (inşaat, altyapı çalışmaları, tarım vb.) artık gerçekten katlanılmaz, tehlikeli hatta ölümcül hale geliyor. İşyerleri aşırı sıcaklara uygun değil; ev ile iş arasındaki ulaşım koşulları da giderek kötüleşiyor. Sendikaların burada çok önemli bir rolü var: Çalışma koşullarını kolektif, mücadeleci ve seferber edici bir biçimde gündeme taşımak; işçilerin kendi örgütlenmelerini teşvik ederek uygun çözümleri birlikte geliştirmelerini ve bunları hayata geçirmelerini sağlamak. İşten kaçınma hakkı, çalışma saatlerinin azaltılması, öğleden sonra 14.00’ten (güneş öğlesinden) sonra çalışmama, her saat başı on dakikalık mola, uzaktan çalışma ve ücret güvencesi gibi talepler bunun parçalarıdır.

Daha da önemlisi, işçi hareketi işçi sağlığını genel sağlık meselesiyle ilişkilendirme ve bunu bütün sektörlerde temel bir mücadele başlığı haline getirme konusunda belirleyici bir role sahiptir.

Bazı sanayi sektörlerinde bugünkü krizin son derece somut ve doğrudan hissedilen niteliği, yalnızca çalışma koşullarını değil, yapılan üretimin toplumsal yararını da sağlık, çevre ve iklim açısından sorgulama olanağı yaratıyor. Bu durum, sendikaları hâlâ istihdamı koruma adına ekokırım niteliğindeki üretimleri savunmaya bağlayan üretimci uzlaşmayı kırmak için değerlendirilmesi gereken önemli bir fırsattır.

Hizmet sektörlerinde ise mücadele, çalışma koşullarındaki kötüleşmeyle hizmet alanların – okullardaki öğrencilerin, toplu taşıma kullanıcılarının vb. – maruz kaldığı hizmet kalitesindeki bozulmayı birlikte ele almalıdır.

Sağlık ve bakım bir toplum tercihi meselesidir

Hastaneler ile sağlık ve bakım hizmetleri (evde bakım, bağımlı kişilere yönelik bakım vb.), yıllardır süren neoliberal politikalar, kaynak yetersizliği ve sağlık çalışanlarına, hizmet alanlara ve hastalara yönelik değersizleştirici yaklaşım nedeniyle ağır biçimde yıpratılmıştır.

Sıcak hava dalgaları, tıpkı diğer sağlık felaketleri gibi, kamusal hizmetlerin tasfiye edilmesinin, rekabetin ve piyasalaştırmanın yıkıcı sonuçlarını yalnızca daha görünür hale getiriyor. Sistem çatırdıyor. Zaten çok büyük olan sağlık eşitsizlikleri ve sağlık hizmetlerine erişimdeki adaletsizlikler daha da büyüyor.

Koruyucu sağlık hizmetlerini, tedaviyi ve yeterli kaynak ile personelle donatılmış kamusal sağlık hizmetlerine erişimi; işçi sağlığını ve çevre sağlığını birlikte ele alan bir sağlık ve bakım seferberliği, sosyal ve iklim adaletinin temel unsurlarından biridir.

Bilim ile sermaye arasındaki büyüyen çatlak

En radikal iklim inkârcılarının bilime karşı açık bir savaş yürüttüğü, siyasi karar alıcıların bilimsel uzlaşıya dayanan bütün uyarıları küçümsediği bir dönemde, giderek daha fazla araştırmacı siyasal ve toplumsal tercihler karşısında tarafsız kalamayacağını düşünüyor. Bilim ile sermaye arasında giderek derinleşen bu ayrışma önemli bir stratejik fırsat sunuyor.

Nitekim onlarca bilim insanı, doktor, araştırmacı, filozof ve sanatçı, acil bir iklim yasası çıkarılmasını talep ediyor. Böyle bir yasa, diğer önlemlerin yanı sıra, Fransız şirketlerinin Fransa’da ya da başka ülkelerde yeni herhangi bir fosil yakıt projesine – ister kömür madeni, ister petrol kuyusu, ister doğal gaz sahası olsun – katılmasını yasaklayacak ve fosil yakıtlara verilen bütün kamu desteklerini kaldıracaktır.

Bu tür girişimlerin rolü çok büyüktür. Bunlar, demokratik karar alma süreçlerinin ve özörgütlenmenin yerine geçmeden, ekososyalist bir alternatife yönelik mücadelelere güçlü bir meşruiyet ve inandırıcılık kazandırabilir.

Son olarak, iklim inkârcılığı ile farklı biçimleriyle aşırı sağ arasında çok sayıda bağ bulunmaktadır. Trump’tan Milei’ye, Putin’den Avrupa’daki aşırı sağ partilere kadar hepsi ihbarda bulunanları ve bilimsel uyarıları susturuyor, bütünüyle dezenformasyona adanmış medya organlarını destekliyor; fosil yakıtların ve madenciliğe dayalı ekstraktivizmin ekonomi modelinin ateşli savunuculuğunu yapıyor; yapay zekânın, otomotiv ve havacılık sanayilerinin, silah endüstrisinin fanatik destekçileri olarak hareket ediyor. Elbette bunlar bu politikaların tek temsilcileri değildir; ancak iktidara gelişleri her zaman daha da kötü bir dünyaya doğru niteliksel bir sıçrama anlamına gelir: Kendi ayrıcalıklı azınlıklarının çıkarına, bizzat sorumlusu oldukları felakete seçici bir uyum politikası uygularlar. Cinsiyetçilikleri, ırkçılıkları, göçmen düşmanlıkları ve “güçlü olan haklıdır” anlayışına dayalı ideolojileri, üretimci kapitalizmin yarattığı en büyük krizle başa çıkabilmek için insanlığın ihtiyaç duyduğu her şeyin tam karşısındadır. İklim mücadelesi ile antifaşist mücadele birlikte yürütülmelidir.

Eski dünyaya dönmeyeceğiz; ama Dünya’nın güzelliğine özen göstererek yaşamaya ve iyi yaşamaya hâlâ imkânımız var

Kapitalist hükümetlerden bekleyecek hiçbir şey yoktur. Sıcak hava dalgaları ve diğer iklim felaketleri bunu bir kez daha doğruluyor: Bu sistemden ve onun mantığından kopmak zorundayız. Bu aşırı dönemlerde yaşadığımız acıdan, kederden, dehşetten, öfkeden ve kayıplardan; mücadeleye, kararlılığa ve yaratıcılığa dönüşecek gücü hep birlikte çıkarmalıyız. Ayağa kalkalım, birleşelim; bugün ve gelecek kuşaklar için yaşanabilir bir dünyayı koruyalım. Mücadelelerimiz ve demokratik örgütlenmemiz sayesinde, bütün varlığını bu yaşamsal hedefe adamış siyasal bir alternatifi birlikte dayatalım.

13 Temmuz 2026

Christine Poupin ve Daniel Tanuro, Dördüncü Enternasyonal Ekoloji Komisyonu üyeleridir.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Hitler’in Olimpiyatlarından Trump’ın Dünya Kupası’na: Çok Şey Anlatan bir Süreklilik! – Yorgos Mitralias

2026 Dünya Kupası’nın bize sunduğu ilk sürpriz, bu etkinliğe dahil olan herkesin — uluslararası medya da dahil olmak üzere — sergilediği etkileyici hafıza kaybıdır. Hiçbir yerde, tek bir kelimeyle bile, onun kötü şöhretli “atası” olan 1936 Berlin Olimpiyatları’na gönderme yapılmıyor. Oysa aralarında doksan yıl olmasına rağmen, Hitler’in Olimpiyatları ile Trump’ın Dünya Kupası arasındaki seçmeci yakınlıklar göz kamaştıracak kadar açıktır: aynı türden spor etkinliklerinin propaganda amacıyla kullanılması; aynı şekilde otoriter, ırkçı ve özgürlük düşmanı rejimler tarafından yönetilmeleri; ahlaki ve demokratik hiçbir sınır tanımayan, megaloman “yüce liderler” tarafından yönlendirilmeleri.

Bununla birlikte, tam da bu benzerlikler ve seçmeci yakınlıklar, Hitler’in Olimpiyatları ile Trump’ın Dünya Kupası arasındaki farkları daha iyi anlamamıza ve değerlendirmemize olanak tanıyor. Bunların ilki, her iki etkinliğin yarattığı toplumsal ve siyasal tepkilerle ilgili. 2026’da neredeyse hiçbir tepki yok; en azından devletler ve uluslararası örgütler düzeyinde. Sadece bazı sivil toplum kuruluşları ve toplumsal hareketlerden gelen, şurada burada görülen birkaç — oldukça sınırlı — protesto ve eleştiri söz konusu. Kısacası, “bu devasa sirke karşı ne yapılabilir ki?” şeklindeki kaderci anlayışın beslediği bir kayıtsızlık ve teslimiyet hâkim.

Berlin Olimpiyatları öncesinde ve sırasında yaşananlarla karşılaştırıldığında aradaki fark gerçekten çarpıcı. 2026’daki teslimiyetin aksine, 1936 Olimpiyatları’nın boykot edilmesi için Amerika Birleşik Devletleri’nde, Fransa’da, Büyük Britanya’da, Hollanda’da, İsveç’te ve Çekoslovakya’da binlerce insanı sokaklara döken hareketler ortaya çıkmıştı. Bu hareketler Berlin Olimpiyatları’nın düzenlenmesini engelleyemediler; ancak antifaşist davalarını geniş kitlelere anlatmayı başardılar, halkı uyardılar ve Olimpiyatları destekleyenlerle Hitler hayranlarına karşı sınıf temelli bir mücadele hattında ırkçılık karşıtı öncü güçleri seferber ettiler.

Buna karşılık, Halk Cephesi yönetimindeki İspanya Berlin Olimpiyatları’nı boykot etti. Dahası, daha sonra Franco faşistleri tarafından idam edilecek olan solcu Katalan hükümetinin başbakanı Lluís Companys, 49 ülkeden 6.000 sporcunun katılması planlanan Halklar Olimpiyatı’nı düzenledi. Ancak bu alternatif Olimpiyatlar hiçbir zaman gerçekleştirilemedi; çünkü açılış tarihi olan 19 Temmuz 1936, Franco’nun darbe girişiminin başlamasıyla çakıştı. Bu sporculardan bir kısmı ve alternatif Olimpiyatları izlemek için Barselona’ya gönderilen bazı spor gazetecileri, sol milislere katılarak savaştılar (tıpkı “1984”ün yazarı George Orwell’in POUM saflarında yaptığı gibi) ve bazıları antifaşist mücadelede hayatlarını kaybetti.

Hitler’in Olimpiyatları ile Trump’ın Dünya Kupası karşısındaki halk tepkilerinin karşılaştırılması son derece öğreticidir ve uluslararası solun ve halk hareketlerinin bugünkü (içler acısı) durumunu açıkça ortaya koymaktadır. Muhtemelen ilerici cephenin bu vahim hali, Trump’ın Dünya Kupası’nı Hitler’in Olimpiyatlarından bile daha açık biçimde ırkçı, baskıcı, özünde antidemokratik ve ultra zenginlerin hizmetinde bir etkinliğe dönüştürme konusunda kendisini büyük ölçüde serbest hissetmesine yol açmaktadır.

Gerçekten de Nazi rejimi, Olimpiyatlar sırasında patolojik antisemitizmini ve antidemokratik, baskıcı “aşırılıklarını” gizleyerek neredeyse liberal görünmeye özen göstermişti. Buna karşılık Trump ve rejimi, dizginlenmemiş ırkçılıklarını, yoksul ve özellikle de beyaz olmayan insanlığa yönelik küçümsemelerini, göçmenlere karşı acımasız avlarını (hatta stadyumlarda bile!) ve beyaz üstünlükçülüklerini neredeyse gururla sergilemektedir. Üstelik bunu yaparken kuralları ve kendi verdikleri sözleri umursamamakta; Üçüncü Dünya ülkelerinin taraftarlarının, hatta takım görevlilerinin ve Dünya Kupası maçlarını yönetmek üzere seçilmiş Afrikalı hakemlerin bile ABD’ye girişini yasaklayacak kadar ileri gitmektedirler.

Bununla birlikte şu da bir gerçektir ki ne Hitler ne de Trump, uluslararası spor yöneticilerinin coşkulu desteği olmadan bunları yapamazdı. Trump, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin Trump’a “Daddy” diye hitap edecek kadar ileri giden sadakatini bile gölgede bırakan komik denebilecek bir kulluk sergileyen FIFA Başkanı Gianni Infantino’nun sarsılmaz desteğine sahipken, Hitler’in de kendi “Infantino”ları vardı: Baron de Coubertin ve Avery Brundage.

Modern Olimpiyatların “babası” olarak tanınan, sömürgeci, ırkçı, antisemit ve kadın düşmanı Baron de Coubertin, “dostu” Adolf Hitler’e olan hayranlığını hiçbir zaman gizlemedi. Hitler’i “çağımızın en büyük kurucularından biri” olarak övdü; Nazi rejimini ve Berlin Olimpiyatları’nı büyük bir coşkuyla savundu.

Neredeyse yarım yüzyıl boyunca, prenslerin ve düşmüş aristokratların, aşırı gerici milyonerlerin ve profesyonel antikomünistlerin yuvası olarak ün salmış Uluslararası Olimpiyat Komitesi’ni yöneten Amerikalı ırkçı, beyaz üstünlükçü ve antisemit Avery Brundage ise, Amerikan Olimpiyat Komitesi Başkanı sıfatıyla Berlin Olimpiyatları boykotunu engellemek için elinden gelen her şeyi yaptı.

Bugün, Somalili hakem Abdulkadir Artan’ın ABD’ye alınmaması karşısında dünya kamuoyunun gösterdiği tepkiye karşı Gianni Infantino insanların “sakinleşmesini ve rahatlamasını” (“chill and relax”) isterken, Avery Brundage 1936’da boykot hareketini ve Nazilerin Yahudilere yönelik zulmünü teşhir eden herkesi bir “Yahudi komplosu”nun parçası olmakla suçluyordu.

Üstelik Brundage, o dönemde adı son derece manidar olan, izolasyoncu ve Nazi sempatizanı bir örgütün üyesiydi: America First.

Gerçekten de Trump yeni bir şey icat etmiş değil…

Nitekim haklı olarak “Paranın Dünya Kupası” diye adlandırılan bu turnuva da, devasa boyutu ve büyük sermaye güçlerinin tam hâkimiyeti dışında aslında yeni hiçbir şey icat etmiş değildir. Elbette bu güçlerin, Donald Trump gibi nazileşmiş bir Caligula’nın dizginsiz ırkçılığına ya da baskı takıntısına söyleyecek hiçbir sözü yoktur.

Eğer bütün bunlar bizi neredeyse bir yüzyıl geriye götürüyor, Berlin Olimpiyatları dönemini ve o günlerde bu Olimpiyatları alkışlayan aynı elitlerin bugün Trump’ın Dünya Kupası’nı da kutlamasını hatırlatıyorsa, bu dünyayı yönetenleri şaşırtacak ya da sarsacak hiçbir şey olmadığı da açıktır. Bunun son örneklerinden biri, Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin (IOC/CIO) tutumudur. Tarih boyunca gericiliğin kalelerinden biri olan bu kurum, kısa süre önce Üçüncü Reich’ı yücelten 1936 Olimpiyatları’nın resmî afişini taşıyan bir tişörtü yeniden basıp satışa sundu.

Bu da, geçmişe duydukları özlemi hiçbir zaman terk etmemiş olan bu çevrelerin temsil ettiği ölümcül tehdidi ciddiye almak ve buna uygun şekilde tepki vermek için bir neden daha oluşturmaktadır.

15 Haziran 2026

Yorgos Mitralias, emekli bir gazeteci, Dördüncü Enternasyonal’in Yunanistan seksiyonunun ve Syriza’nın eski bir militanıdır. Yunanistan Borç Karşıtı Komitesi’nin kurucularından ve yürütücülerinden biri olmuş, uluslararası CADTM (Üçüncü Dünya Borçlarının Kaldırılması Komitesi) ağının üyesi olarak faaliyet göstermiştir. Ayrıca, başta İngilizce ve Yunanca olmak üzere, ABD’deki toplumsal hareketlerin ve solun eylemleri hakkında günlük bilgiler sağlayan Europeans For Bernie’s Mass Movement adlı internet sitesinin yöneticiliğini yapmıştır.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Kaynak: https://inprecor.fr/des-jo-dhitler-au-mondial-de-trump-une-filiation-qui-en-dit-long-sur-letat-de-notre-monde

Sosyalistler ve Ordu: Askerlik Meselesi – Christian Zeller

Avrupa’da demokratik ve sosyal kazanımları, otoriter devletlerden ve güçlerden kaynaklanan iç ve dış tehditlere karşı savunma meselesi, bütün solu hazırlıksız yakalamış durumda. Orduların niteliği ve zorunlu askerlik konusu giderek gündemin ön sıralarına yerleşiyor. Oysa kendisini sosyalist olarak tanımlayan militanlar son otuz yılda bu mesele üzerine neredeyse hiç eğilmemiştir.

1990’da SSCB’de ve Doğu Avrupa’da bürokratik diktatörlüklerin çöküşünün ardından, Avrupa genelinde askerî harcamalar azaldı. Ordular küçültüldü, ancak buna paralel olarak yurtdışı operasyonlara daha etkin biçimde yönlendirildi. Bazı devletler zorunlu askerliği kaldırdı. Sermaye açısından büyük ordular artık fazla maliyetli ve verimsiz hale gelmişti. Ancak son yıllarda bu eğilim tersine döndü.

Militarizasyon ve Zorunlu Askerlik

Rusya 2014 yılında Ukrayna’ya karşı savaşı başlattı. 24 Şubat 2022’de Putin diktatörlüğü Ukrayna halkına karşı geniş çaplı bir işgal harekâtı başlattı. Ancak Ukraynalılar beklenenden çok daha güçlü bir direniş gösterdiler. Rusya bu direnişi kırmak istiyor ve saldırılarını sürdürüyor. Avrupa hükümetleri, Rusya’nın Ukrayna’daki savaşını ve Baltık devletleri ile Moldova’ya yönelik tehditlerini, zaten daha önce başlatmış oldukları devasa yeniden silahlanma programlarını hızlandırmak için bir gerekçe olarak kullanıyor.

Aralık 2025’te Almanya zorunlu bir nüfus yoklaması uygulamaya koydu; bu uygulama, gerektiğinde zorunlu askerliğin yeniden yürürlüğe sokulmasını kolaylaştıracak. Die Linke ve çok sayıda küçük radikal sol örgüt zorunlu askerliğin geri getirilmesine karşı çıkmakta. Birçok okulda grevler düzenlendi. Zorunlu askerliği hiç yaşamamış bir kuşağın buna karşı çıkması ve sokaklara dökülmesi, genel silahlanmaya karşı direniş kadar açık ve anlaşılır bir durumdur.

Ancak zorunlu askerliğin yeniden uygulanmasına karşı ileri sürülen argümanların eleştirel biçimde yeniden değerlendirilmesi gerekiyor. Bazıları bu karşı çıkışı temelden pasifist bir tutumla gerekçelendirirken, bazıları da bu burjuva devleti savunmak istemediğini söylemektedir. Pek çok kişi ise mevcut demokratik hakları ve toplumsal durumu – ister kendi ülkelerinde ister örneğin Ukrayna’da olsun – dikkate almadan, tamamen bireyci gerekçelerle karşı çıkmaktadır. Güvenlik meselesi Avrupa bağlamı içinde neredeyse hiç ele alınmamakta, dolayısıyla tartışma ulusötesi ve dayanışmacı bir perspektiften yürütülmemektedir. Ukrayna halkının her gün saldırılara maruz kaldığı konusunda hiçbir şüphe yoktur. Ancak Baltık ülkeleri ve Moldova halklarının da tehdit altında olabileceğini, ayrıca Rusya’nın ve diğer otoriter devletlerin ya da örgütlerin toplumlarımızı çeşitli hibrit savaş yöntemleriyle tehdit ettiğini kabul ediyorsak, o zaman bu konu üzerine daha ileri düzeyde düşünmek zorundayız.

Zorunlu askerliğin reddedilmesi, fiilen profesyonel bir ordunun kabul edilmesi anlamına gelir. İşçi hareketinin tarihi bize bu tutumun sorunlu olduğunu öğretmiştir. Zorunlu askerlik kaldırılmış olsa bile ordu, sermaye egemenliğinin bir aracı olarak kalmaya devam eder. Sözleşmeli askerlerin ve kariyer askerlerinin istihdamı ile orduların profesyonelleşmesi, hatta onların otoriter karakterini daha da güçlendirmiştir.

Profesyonelleşmiş ve bir subay kastı tarafından yönetilen bir ordu, toplumsal yaşama ve onun çelişkilerine daha az açıktır. Bu nedenle çok daha itaatkârdır ve toplumsal hareketlere karşı bir asayiş ve baskı gücü olarak ya da dünyanın başka bölgelerindeki emperyalist maceraların hizmetinde bir araç olarak kullanılabilir.

Bununla birlikte dikkat çekici olan, yurtdışındaki askerî müdahaleler konusunda uzun bir geleneğe sahip olan AB devletlerinin tam da zorunlu askerliği bulunmayan ya da 1990’ların sonlarından itibaren kaldırmış olan devletler olmasıdır. Bu ülkeler, bunun yerine daha otoriter ve daha etkin nitelikte profesyonel ordulara yönelmişlerdir. Bunlar arasında Almanya (2011’de kaldırıldı, 2026’dan itibaren zorunlu kayıt uygulaması getirildi), Fransa (1996’da kaldırıldı), İtalya, İspanya, Hollanda, Belçika ve Portekiz bulunmaktadır. Farklı nedenlerle tarafsız İrlanda, küçük Lüksemburg ve Malta’da da zorunlu askerlik yoktur. Benzer şekilde Polonya, Bulgaristan, Romanya, Slovakya, Slovenya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan gibi Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri de bürokratik diktatörlüklerin çöküşünün ardından zorunlu askerliği kaldırmıştır.

Buna karşılık Danimarka, Estonya, Finlandiya, Yunanistan, Hırvatistan (2026’dan itibaren), Letonya, Litvanya, Avusturya, İsveç (seçici biçimde) ve Kıbrıs’ta zorunlu askerlik uygulanmaktadır. AB üyesi olmayan devletler de bu tabloyu doğrulamaktadır. Norveç’te 2015 yılından beri cinsiyet ayrımı gözetmeyen bir zorunlu askerlik sistemi bulunmaktadır. Finlandiya ile birlikte İsviçre, muhtemelen Avrupa’da en kapsamlı ve halk desteği en yüksek zorunlu askerlik sistemine sahiptir; bu sistem düzenli yıllık tazeleme eğitimlerini de içermektedir. İsviçre ancak 1992 yılında alternatif sivil hizmet uygulamasını kabul etmiştir.

Büyük Britanya zorunlu askerliği daha 1960 yılında kaldırmıştır. Britanya ordusunun Kuzey İrlanda’da ve dünyanın başka bölgelerindeki müdahaleleri tamamen profesyonel bir ordu tarafından yürütülmüş ve yürütülmektedir. Profesyonel ordular tarih boyunca her zaman sermaye egemenliğinin güvenilir dayanakları olmuş, adeta burjuvazinin iktidarının son güvencesi işlevini görmüşlerdir.

Sosyalist örgütler zorunlu askerliği reddedip profesyonel orduyu “ehvenişer” olarak kabul ettiklerinde, fiilen toplumun bütünüyle demokratikleştirilmesi ve güç ilişkilerinin – ekonomi ve ordu dâhil olmak üzere – köklü biçimde dönüştürülmesi perspektifinden vazgeçmiş olurlar. Böylece emekçi sınıfların iktidarı ele geçirmesi perspektifinden de uzaklaşmış olurlar. Son tahlilde sermaye ve burjuvazi, profesyonel ordunun temsil ettiği iktidar aracına dayanacak ve bu aracı elden kaçırmamak için her şeyi yapacaktır.

Toplumsal bileşimi ve sosyal kökleri nedeniyle bir zorunlu askerlik ordusu, en azından potansiyel olarak, çok sayıda askerin – üniforma giymiş ücretliler olarak – emekçi sınıfların safına kazanılmasını mümkün kılar. Bununla birlikte İsviçre’deki genel zorunlu askerlik uygulaması, burjuva ordusunun bu özgül biçiminin, nüfusun mevcut düzene entegrasyonu açısından son derece önemli bir ideolojik işleve sahip olduğunu da göstermektedir.

Özgürleştirici Bir Askerî Politika – Mümkün mü?

Bizim amacımız “vatanı savunmak” değil; demokratik ve sosyal haklar ile kazanımları, otoriter devletlerin dışarıdan gelen saldırılarına ve gerici ya da faşist güçlerin içeriden yürüttüğü saldırılara karşı savunmaktır. Bu aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası tarafından tehdit edilen ülkelerdeki devrimci sosyalistlerin de tutumuydu. Bütün nüfusun katılımına dayanan bu savunma, toplumsal kurtuluş stratejisinin bir parçası olmalıdır. Savunma, bireycilik adına basitçe reddedilmemeli; demokratik biçimde örgütlenmeli ve yerel, bölgesel, ulusal ve kıtasal boyutları kapsamalıdır.

Devrimci ekososyalistlerin kendi askerî politikalarını geliştirmeleri acil bir ihtiyaçtır. Demokratik ve sosyal kazanımların savunulmasını bir orduya, hele ki profesyonel bir orduya devredemeyiz. Aynı şekilde, orduların basitçe ortadan kaldırılabileceğini de varsayamayız; bu, radikal bir toplumsal-ekolojik reform programına sahip hükümetler için bile geçerlidir.

Hem demokratik ve sosyal kazanımların savunulması hem de işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesine yönelik saldırgan perspektif açısından, aynı zamanda insansız hava aracı (dron) pilotu, geliştiricisi, üreticisi ve çeşitli dron ile savaş robotlarının kullanıcısı olabilecek yurttaşların yetiştirilmesi anlamlıdır. Eğitim, ekip dayanışması, “yumuşak becerilerin” geliştirilmesi ve bilgi paylaşımı, kısa süreli fakat düzenli toplantılar ve eğitimler gerektirir. Bu tür yeni bir savunma hizmeti, 1960’lar ile 1990’lar arasında askerlik yapan kuşakların yaşadığı yürüyüş talimleri ve geçit törenlerine dayalı sistem olmayacaktır. Askerlerin sendikal hakları, demokratik katılım ve öz-yönetim ile sürekli yenilikçilik, bu yeni askerî hizmetin temel pedagojik dinamikleri olmalıdır.

Zorunlu askerlik temelinde örgütlenen bir ordu, ideolojik olarak donmuş ve gerici bir sürekli profesyonel ordudan çok daha fazla, antikapitalist bir kopuşun ve ekososyalist bir geçişin başlangıcı için uygun koşullar sunar. Bu nedenle sosyalistler ve feministler, ordular içinde askerlerin özörgütlenmesine dayalı bir siyasal pratiğin nasıl geliştirilebileceği üzerine düşünmelidir. Avrupa’nın çeşitli ordularında 1970’lerde ve 1980’lerin başında ortaya çıkan demokratik asker hareketleri bu konuda önemli deneyimler sunmaktadır. Bu hareketler orduların içine toplumsal muhalefeti ve direniş ruhunu taşımıştır.

İsviçre’de de 1970’lerin ortalarından 1980’lerin başlarına kadar asker komiteleri ordu içinde ciddi rahatsızlık yaratmıştır. Bu komiteler, aktif hizmetteki askerlerin kendi gazetelerini yayımlamalarına yardımcı olmuş, keyfî emirler ve baskılara karşı hukuki destek sağlamış ve kamuoyunu bilgilendirmiştir. Birçok ülkede asker komiteleri ve asker sendikaları, askerlerin yaşam koşullarını iyileştirmeyi ve en azından asgari demokratik hakların tanınmasını sağlamayı başarmıştır. Daha da önemlisi, bu yapılarda yer alan askerler yoğun baskı koşulları altında kendilerini savunmayı ve örgütlenmeyi, kimi zaman da gizli faaliyet yürütmeyi öğrenmişlerdir. Normal koşullarda hiç karşılaşmayacakları farklı çevrelerden, yaşam deneyimlerinden, toplumsal sınıflardan ve bölgelerden insanlarla birlikte çalışarak son derece değerli deneyimler edinmişlerdir.

Ne yazık ki bu deneyimler büyük ölçüde unutulmuştur. Ancak dünya durumunun hızla değişmesi; iklim krizine bağlı felaketler, otoriter rejimlerin ve faşist hareketlerin yükselişi, savaşlar, hibrit savaş yöntemleri ve kitlesel toplumsal güvencesizlik gibi yeni güvensizlik biçimlerinin ortaya çıkması; ayrıca yeniden silahlanma ve toplumun militarizasyonuna yönelik eğilimler, bizi iki konuda düşünmeye zorlamaktadır: Bir yandan askerleri nasıl örgütleyebileceğimiz, diğer yandan da ekolojik, toplumsal ve askerî-fiziksel güvenliği birlikte ele alan bütünlüklü bir güvenlik anlayışını nasıl geliştirebileceğimiz.

12 Mayıs 2026 tarihinde Sozialismus.ch’de yayımlanmıştır. https://inprecor.fr/les-socialistes-et-larmee-le-defi-du-militaire

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Günümüzde Latin Amerika’da Aşırı Sağ – Thomas Posado

1960’lı ve 1970’li yılların askerî diktatörlükleri iktidara zor yoluyla gelmişti; bugün ise Latin Amerika’nın birçok ülkesinde, çoğu zaman açıkça o dönemlere nostalji duyan oluşumlar seçim sandıkları aracılığıyla iktidarın zirvesine ulaşıyor. Bu olgu, kıtanın 2000’li ve 2010’lu yıllarda bir sol dalga yaşamış olmasına rağmen hızla yayılıyor.

Yaklaşık on yıldır aşırı sağ partiler Latin Amerika’da baş döndürücü bir yükseliş yaşıyor. Bölgenin en büyük gücü olan Brezilya’da 2018-2022 yılları arasında Jair Bolsonaro ile iktidarda bulunan bu siyasal güçler, bugün Arjantin’de (Javier Milei), Şili’de (José Antonio Kast) ve El Salvador’da (Nayib Bukele) yönetimdeler. Ayrıca yakın gelecekte bölgedeki başka birçok ülkede de iktidara gelebilirler. Genel tabloya bakalım.

Aşırı Sağ Tarafından Hâlihazırda Yönetilen Üç Ülke

Aşırı sağı tanımlamak her zaman karmaşıktır. Bu, bilimsel bir kategori değil; belirli bir toplumda zaman ve mekâna göre içeriği değişen gündelik bir kullanım terimidir. Çoğu durumda, toplumsal düzenin sürdürülmesini gerekirse güç kullanarak sağlamaya en kararlı kesimi ifade eder; bunun için de alt sınıfları en baskıcı yöntemlerle ezmekten çekinmez.

Örneğin Arjantin’de Javier Milei’nin en çok öne çıkardığı tema ekonomik liberteryenizmdir ve kamu hizmetlerini “testereyle katletme” iradesidir.

Şili’de ise Avrupa’da yaşanana en çok benzeyen şema çerçevesinde, ülkedeki güvensizlikteki — aslında sınırlı düzeydeki — artıştan sorumlu tutulan Venezuelalılara yönelik yabancı düşmanlığı, Kast’a verilen oyun temel motorunu oluşturuyor.

El Salvador’da ise Nayib Bukele’nin popülaritesi, insan haklarını ihlal etme pahasına dünyadaki en yüksek tutukluluk oranına yol açan cezalandırıcı bir politika üzerine kuruldu.

Kıta Çapında Bir Dinamik

Bu örneklerin ötesinde, Latin Amerika aşırı sağlarının yükseliş dinamiği bölgenin diğer ülkelerinde de görülüyor. Uruguay’da bugün gerileme içinde olsa da 2019 genel seçimlerinde yüzde 11 alan Cabildo Abierto partisi, merkez sol Frente Amplio hükümetinin toplumsal cinsiyet ve cinsellik alanlarındaki ilerici adımlarına karşı bir tepkiyi temsil ediyor. 2020-2025 yılları arasında bu durum, Latin Amerika’da aşırı sağın sağcı bir hükümete ortak olduğu ilk örneği oluşturdu; parti kamu sağlığı ve konut bakanlıklarını üstlenirken parlamenter çoğunluğun sağlanmasında da belirleyici rol oynadı.

Venezuela’da ise Nobel Barış Ödülü sahibi María Corina Machado, her zaman chavizme karşı muhalefetin en radikal yüzü oldu. Onu öne çıkaran unsur toplumsal cinsiyet ya da cinsellik meseleleri değil; chavizmi sona erdirmek için benimsediği yöntemlerdir (kendi ülkesine dış müdahale çağrısı yapması), köklü antikomünizmi (chavizm karşıtlığıyla beslenen), tam ekonomik liberalizmi (Venezuela siyasetindeki geleneksel devlet müdahaleciliğinden kopuş) ve uluslararası ilişkiler ağıdır. Donald Trump’a açık bağlılık göstermesi ve bugün Şili Devlet Başkanı José Antonio Kast gibi liderlere desteğini sürdürmesi de buna dahildir — oysa bu iki lider kendi ülkelerinde Venezuelalı göçmenleri kriminalize etmektedir.

2026 yılı seçimleri, Latin Amerika aşırı sağlarının dinamiği açısından belirleyici öneme sahip. Kolombiya’da 31 Mayıs ve 21 Haziran’da seçmenler, ülkenin ilk solcu devlet başkanı Gustavo Petro’nun (2022’de seçilmişti) çizgisinin sürmesini tercih ederek şu an için favori görünen Iván Cepeda’yı seçme imkânına sahip olacaklar. Cepeda’nın iki temel rakibi ise, aşırı sağcı paramiliterleri ve uyuşturucu kaçakçılarını savunmasıyla tanınan avukat Abelardo de la Espriella ile eski başkan Álvaro Uribe’nin partisinin temsilcisi Paloma Valencia’dır. “Demokratik Merkez” gibi yanıltıcı bir isim taşıyan bu parti, Kolombiya’nın sert sağını temsil etmektedir.

Peru’da da bu ilkbaharda yapılacak başkanlık seçimleri, siyasal yelpazenin en sağındaki güçlerden bir adayın zaferine sahne olabilir. İnsan hakları ihlalleri nedeniyle mahkûm edilen eski otoriter lider Alberto Fujimori’nin kızı Keiko Fujimori — son üç başkanlık seçiminde (2011, 2016, 2021) ikinci turda kaybetmişti — oyların yüzde 17,05’ini alarak ilk turu önde tamamladı. Latin Amerika’nın başka yerlerinde görülen cezalandırıcı güvenlik siyasetinin savunucularından olan eski Lima belediye başkanı Rafael López Aliaga ise belediye düzeyindeki kötü güvenlik siciline rağmen oyların yüzde 11,9’unu aldı; ancak sol aday Roberto Sánchez’in birkaç bin oy gerisinde kalarak ikinci tura kalamadı.

Son olarak, ülkenin büyüklüğü göz önüne alındığında en önemli sınav Ekim ayında, Brezilya başkanlık seçimlerinde yaşanacak. Darbe girişimi nedeniyle yirmi yedi yıl hapis cezasına çarptırılan eski devlet başkanının en büyük oğlu Flávio Bolsonaro, anketlerde Lula ile başa baş görünüyor.

Washington’la Hizalanmış Partiler

Bu yükseliş yeni bir olgu. Birkaç yıl öncesine kadar aşırı sağ Latin Amerika’da etkili bir seçim gücü oluşturmuyordu. 1970’lerin devlet terörünü savunan otoriter hükümetleri — Şilili Pinochet’den Arjantinli Videla’ya, Paraguaylı Stroessner’den Uruguaylı Bordaberry ve Bolivyalı Banzer’e kadar — şiddetleri ve antikomünizmleri nedeniyle açık biçimde bu akımla ilişkilendirilebilir olsa da, bu liderler iktidara seçim yoluyla gelmemişlerdi. Ayrıca gördüğümüz gibi, bu aşırı sağ hareketler homojen değildir; kendi ulusal sorunlarına özgü meseleler üzerinden seçmenlerini seferber etmektedirler.

Bu hareketleri Avrupalı benzerleriyle karşılaştırmaya çalışırsak, hem benzer hem farklı oldukları görülür. Bir yandan güvenlik söylemi, ekolojik kaygıların reddi, toplumsal cinsiyet egemenliklerinin korunması ve cinsel çeşitliliklere yönelik küçümseme gibi temaları paylaşırlar. Öte yandan Latin Amerika’nın dünya sistemi içindeki “bağımlı” jeopolitik konumu temel farklılıklar yaratmaktadır. Latin Amerika aşırı sağları çoğu zaman ABD gücüne bağlılıklarıyla öne çıkmıştır.

Donald Trump’ın 7 Mart 2026’da Florida’da topladığı “Amerikalar Kalkanı” zirvesi bu eğilimin bir göstergesidir. Trump, burada daha önce anılan Arjantin, Şili ve El Salvador devlet başkanlarının yanı sıra; görünürde daha ılımlı bir sağa mensup Bolivya, Kosta Rika, Ekvador, Honduras, Panama, Paraguay, Dominik Cumhuriyeti ve Trinidad ve Tobago liderlerini de bir araya getirmeyi başardı.

Bununla birlikte Donald Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşünden bu yana ABD’nin Latin Amerika politikası Latin Amerikalıların lehine değildir. ABD başkanının adıyla, 1823’te Amerika kıtasında dış etkilerin engellenmesini savunan James Monroe’nun soyadını birleştiren “Donroe Doktrini”, Sam Amca’nın bölgenin tamamı üzerindeki vesayetini yeniden tesis etmeyi vaat ediyor.

Arjantin ve Honduras devlet başkanları, sırasıyla ara yasama seçimlerini ve başkanlık seçimlerini kazanmak için Trump’ın müdahalelerinden yararlandılar. Javier Milei, parlamentonun kontrolünü kaybetmemek için ekonomik bağımlılık içeren bir anlaşma karşılığında 20 milyar dolarlık (17 milyar avrodan fazla) bir krediyi kabul etti. Bu liderler, Çin’le olan ekonomik tamamlayıcılıklara rağmen kendilerini ABD’nin hizmetine sunuyor gibi görünüyorlar. Uzun vadede kendi ülkelerine zarar veren bu politikalar Latin Amerikalılar nezdinde popülerliğini yitirebilir.

Bu konuda daha fazla ayrıntı isteyenler için, koordinasyonunu yaptığım Recherches internationales dergisinin bu temaya ayrılmış özel dosyası kısa süre önce yayımlandı. Burada aşırı sağlar arasındaki kıtalararası ve Atlantik ötesi ilişkiler, Arjantin’deki siyasal yapı, Brezilya’daki evangelizm, Nayib Bukele’nin dijital diplomasi stratejileri ya da Kolombiya sağının yeniden yapılanması üzerine katkılar bulunabilir.

  • Metin ilk olarak 22 Nisan 2026’da çevrimiçi The Conversation sitesinde yayımlandı.

Thomas Posado, Rouen Normandie Üniversitesi’nde çağdaş Latin Amerika uygarlığı alanında öğretim üyesidir.

Kaynak: https://marx21.ch/les-extremes-droites-en-amerique-latine-aujourdhui/

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

İllüstrasyon: Klawe Rzeczy