İmdat Freni

Gündem

Fransa: Benzeri Görülmemiş bir Hareketin Başlangıcı – E. Colonges/A. Larrache

6 Ekim seferberlik günü olağanüstüydü. Öğrenci Birliği’ne (Union étudiante) göre üniversitelerin yüzde 90’ından fazlasında, Liseliler Sendikal Birliği’ne (Union syndicale lycéenne) göre ise 1800 lisede blokaj gerçekleştirildi. Böylece hareket, gençliğin son büyük ve zaferle sonuçlanan mücadelesi olan 2006’daki İlk İş Sözleşmesi’ne (CPE) karşı hareketten ilk başlangıcından itibaren daha güçlü olduğunu gösterdi. Bu hareketin geleceği ise belki de daha büyük bir önem taşıyor.

Bu hareket, liseli gençlerin ülkedeki en ağır eğitim ve yaşam koşullarıyla karşı karşıya kaldığı emekçi mahallelerinde başladı. Personel yetersizliği ve okul binalarının kötü durumu gibi kaynak eksiklikleri gençlerin eğitim görme olanaklarını tehdit ederken, özellikle Parcoursup sistemiyle somutlaşan toplumsal ayrımcılığa sürekli bir ırkçılık ve otoriterlik eşlik ediyor. Hareketin gençliğin bütününe yayılmasına yol açan ise İçişleri Bakanı’nın kendi ifadesiyle “hiçbir kısıtlama olmaksızın” uygulanan baskı oldu. Bununla polisin insanları sakat bırakmasına, gözlerini kaybetmelerine neden olmasına, işkence etmesine, dövmesine, gözaltına alıp hapsetmesine izin verildiğini anlamak gerekiyor… Son yıllarda sendikal ve siyasal aygıtlar seferberlik başlatmakta ne kadar isteksiz davrandıysa, gençlik de gösterdiği dayanışmacı tepkiden o kadar gurur duyabilir. Gençlik toplumsal mücadeleyi, ırkçılık karşıtlığını ve Filistin’le dayanışmayı öne çıkarıyor.

Kendi bağlamı içinde anlaşılması gereken bir seferberlik

Bu seferberlik, Fransa’daki toplumsal durum ve sürmekte olan siyasal çatışmalar ile sınıf mücadeleleri analiz edilmeden anlaşılamaz. Özellikle gıda ve enerji fiyatları nedeniyle alım gücü ciddi biçimde gerilerken, kamu hizmetlerinin niteliği de giderek kötüleşiyor (ulaşım, barınma, eğitim, sağlık!). Buna karşılık hükümetin meşruiyeti son derece zayıf. Kamu emekçileri alanında gerçekleştirilen ve etkisi sınırlı kalan ilk mücadele gününün (29 Eylül) ardından, alım gücü için 17 Ekim ve 5 Kasım tarihlerinde yeni seferberlikler planlanmıştı.

Hükümetin uyguladığı şiddet de bu bağlam içinde anlaşılmalı: İktidar korkuyor; hareketin yayılabileceğini ve toplumsal ve siyasal öfkenin genel bir dışavurumuna dönüşebileceğini çok çabuk kavradı. Otoriter ve ırkçı atmosferin bu baskıyı kabul ettirmesine olanak sağlayacağını düşündü, ancak hesabını yanlış yaptı. Liselerin önünde toplanmayı kitlesel biçimde yasaklayarak 6 Ekim seferberliğini frenlemeye çalıştı. Bu, daha önce benzeri görülmemiş, son derece otoriter bir önlemdi. Ancak hükümet bir kez daha hem bu yasağı uygulatmakta başarısız oldu hem de seferberliğin boyutu karşısında bütünüyle çaresiz kaldı. Bu önlem ayrıca diktatörlük tehlikesinin yalnızca Ulusal Birlik’ten (RN) gelmediğini bir kez daha gösteriyor. Hatta mevcut krizi çözmek için egemen sınıfın sağ ile aşırı sağ arasında bir ittifaka hazır olması da mümkün.

Peki şimdi ne olacak? İnşa etmek!

Olağanüstü bir hareketin sağlamlaşması gerekir ve hiç kuşkusuz sağlamlaşacaktır. Hükümetin önümüzdeki günlerde liselerde bu meselelere hasredilmiş tartışma saatleri ayırma girişimi feci biçimde başarısızlığa uğrayacaktır. Çünkü bu girişim, gençliğin kurumsal kalıplara sıkıştırılmadan özgürce kendini ifade etme ihtiyacına karşılık gelmiyor ve hareket şimdiden liselerin sınırlarını çoktan aşmış durumda.

Hareketin sağlamlaşması için birkaç nokta hayati önem taşıyor:

• Talepler. Hareket, öncelikle yoksulluktan çıkışı sağlayacak, örneğin 20 milyar avroluk bir ek bütçe düzenlemesini (FSU, 10 yıl boyunca yılda 5 milyar avroluk bir acil eylem planı talep ediyor) ve sınıf mevcutlarının en fazla 25 öğrenciyle sınırlandırılmasını içeren bir talepler dizisi benimsemeye çalışmalıdır. Her türlü elemeye ve seçmeye dayalı sisteme kesinlikle karşı çıkılmalıdır: Parcoursup ve MonMaster sistemlerine son verilmeli ve “her öğrencinin, istediği üniversitede, istediği bölüme kayıt yaptırma hakkı vardır” ilkesine (1984 Savary Yasası) geri dönülmelidir. Hareket içinde kaynaklar, eğitim yöntemleri, Filistin, ırkçılık ve ekoloji konularında başka talepler de ortaya çıkacaktır. Ancak bunları kazanım elde etmeyi sağlayacak somut bir güce dönüştürmek zor olabilir. Polisin silahsızlandırılması ise ileri sürülebilecek somut taleplerden biri olabilir.

• Öz-örgütlenme, kitleselleşme ve birlik. Her hareket, kitlelerin kendi inisiyatifleriyle eyleme geçmesini mümkün olan en üst düzeye çıkarmayı hedeflemelidir. Bu hedef, öz-örgütlenme ile örgütlerin birliği arasında, bir azınlığın radikalleşmesi ile herkesi harekete katma gerekliliği arasında, öz-örgütlenme yapıları ile mevcut örgütler arasında sürekli gerilimler yaratır. Militanların sorumluluğu, yalnızca bir azınlığı bir araya getirmekle yetinmeyen, sürekli olarak daha geniş kesimleri birlik içinde harekete katmaya çalışan demokratik öz-örgütlenme yapılarının inşası için çaba göstermektir. Bu da uzlaşmalar yapmayı gerektirir. Uzlaşmalar sağlayabilmek ve siyasal düzeyde harekete geçmeyi mümkün kılacak demokratik bir temsil mekanizması oluşturabilmek için ulusal koordinasyonlar ve merkezi bir grev komitesi kurmaya çalışmak gerekir.

• Genel grev ihtimalini iktidar için bir tehdit hâline getirmek. Kırk yılı aşkın bir süredir hiçbir hareket –özellikle de gençlik hareketleri– iktidara mücadelenin genel greve dönüşebileceği korkusunu yaşatmadan kazanım elde edemedi. Dolayısıyla hareketin öncelikleri arasında ücretli emekçilere seslenmek de yer almalı. Ancak bu, gençliğin kendi mücadele alanını terk etmesi anlamına gelmemeli – liselileri kendi mücadelelerinden koparıp yalnızca işyerlerinin önünde bildiri dağıtmaya göndermemeliyiz. Bununla birlikte, özellikle hareketin temposuna ilişkin tartışmalarda ve tabandan tepeye sendikal örgütlere yönelik çağrılarda büyük bir kararlılık gösterilmelidir. İlk aşama eğitim alanında bir grev örgütlemektir; çünkü azınlıkta kalan grupların gerçekleştirdiği blokajlar yeterli olmayacak ve hükümet uzaktan eğitim gibi yöntemlerle bunları aşmanın yollarını bulacaktır.

Gençliğin dışında ise militanların ve örgütlerin sorumluluğu, gençlik hareketinin temel taleplerini yalnızca sahiplenip yaygınlaştırmak değil, bunları ücretlere, emeklilik haklarına, bütün gelir türlerine ve kamu hizmetlerine ilişkin taleplerle genişletmektir. Net ücretlere 400 avro zam yapılması ve kamu hizmetlerinde bir milyon kişinin işe alınması, hareketi genişletebilecek ve sağlamlaştırabilecek taleplerdir.

Siyasal bir çatışmayı inşa etmek

Seferberlik şimdiden güçlü bir siyasal içerik taşıyor: Filistin’den, ırkçılıktan, sınıfsal ayrışmalardan, hükümetin ve Macron’un meşruiyetinden söz ediyor. Siyasallaşma, somut taleplerin ve hareketi sağlamlaştıracak taban eylemlerinin gerekliliğini unutturmadığı sürece hareket için bir avantajdır.

Bu mücadelede bazı sol sekterler, sendikal aygıtları ya da 2027’de seçilmek isteyen siyasetçileri suçlayarak veya toplumsal devrim çağrısı yaparak bölünmelere yol açmak isteyeceklerdir. Diğer tarafta ise bazı örgüt aygıtları müzakere etmeye, durumu istikrara kavuşturmaya çalışacak ya da Macron’un gitmesi çağrısında bulunmayı reddedeceklerdir.

Ancak siyasallaşma, hareketin belirli bir andaki olgunlaşma düzeyinin somut ifadesi olmalıdır. Marx’ın söylediği gibi, insanlık kendi önüne ancak çözebileceği sorunları koyar. Şimdilik hem somut talepler konusunda kazanım elde etmek hem de iktidarın meşruiyetini yitirdiğini ortaya koymak için, özellikle baskı meselesinden hareketle, hareketin olgunlaşma düzeyine bağlı olarak “Macron defol!” ya da “Lecornu hükümeti istifa!” gibi talepleri adım adım geliştirmek; mücadeleyi daha genel olarak bütçe sorununa, toplumsal ihtiyaçlarla savaşa yöneliş arasındaki karşıtlığa genişletmek; genel grevi (herkesin bildiği gibi, genel grev ilan edilmez, inşa edilir) ve bir kurucu meclis talebini gündeme getirmek vb. mümkün görünüyor.

Devlet bütçesinin oylanmasına yönelik hazırlıklar şimdiden tehlikeye girmiş durumda ve bu çok olumlu bir gelişme: Hareket, bütün siyasal güçler üzerinde baskı oluşturacaktır. Bugünden itibaren, özellikle Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) olmak üzere, düzenle köklü bir kopuşu savunan solun bütününe seslenmeliyiz ki birlik yalnızca seçimlerle sınırlı kalmasın, toplumsal mücadele alanında da kurulsun. Bütçe meselesi, geçen yıl olduğu gibi Ulusal Meclis’in duvarları arasına hapsolmamalı. Mecliste temsil edilen siyasal örgütlerin, sokaktaki toplumsal hareketle bağ kurma sorumluluğu bulunuyor.

Mevcut seferberlik her şeyi sorgulamaya açıyor: Bir dizi çelişkinin patlak vermesi anlamında bir kriz söz konusu. Dolayısıyla bu hareket, Ulusal Birlik’in (RN) konumundan işçi hareketinin diğer sınıflarla arasındaki güç ilişkilerine kadar her şeyi değiştirebilir. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonucunu da. Bu nedenle hareket son derece ciddiye alınmalı; çünkü zafer ya da yenilgi (ki yenilgi, müzakerelerden sol sekter bir ileri kaçışa kadar pek çok farklı biçim alabilir), önümüzdeki aylar, hatta yıllar açısından birçok şeyi belirleyecektir. Üstelik İspanya devletinde hükümetin düşmesine yol açan seferberlikler ile Belçika liselerindeki eylemler de bu yolun açılmasına katkıda bulunuyor.

6 Ekim 2026

Kaynak: https://inprecor.fr/france-un-debut-de-mouvement-sans-precedent

Tercüme: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Brezilya: İkinci Turda Neofaşizme karşı Oylar Lula’ya – MES/PSOL

Trump’ın yardakçısı olan aşırı sağa karşı mücadelenin en ön saflarında yer alacağız. Önümüzdeki günlerin mücadelesi budur: Bizi bekleyenlere hazırlanmak üzere militan güçleri yeniden örgütlemek için stratejik tartışmaya ve fikirler mücadelesine ağırlık vermek. Gelecek şimdi belirleniyor.

Lula ikinci turda kazanabilir ve seçilebilir: Eksik olan oyları kazanmak için önümüzde 20 günden az bir süre kaldı. Öte yandan, ilk tur sonuçlarının ülke genelinde aşırı sağın önemli bir zafer kazandığını ortaya koyduğu da bir gerçek. Dolayısıyla Flávio Bolsonaro’nun yarışa bir adım önde başladığı ikinci tur mücadelesinin son derece çetin geçeceği görülüyor. Seçim sonuçlarına ilişkin ilk değerlendirmelerimizi yaparken zaman kaybetmiyor, bu mücadele için militan hareketin bütününü örgütlemek ve seferber etmek üzere şimdiden kolları sıvamış bulunuyoruz. Bu hafta için toplantılar, genel kurullar, yürüyüşler ve başka seferberlik faaliyetleri hazırlanmaya başlandı bile.

PSOL tarihî bir seçim başarısı elde ederek parlamento gruplarını hem güçlendirdi hem de nitelik bakımından geliştirdi. Birçok eyalette en fazla oy alan partiler arasına girdi ve ülke genelinde en çok oy alan beş parlamenterden bazıları da PSOL saflarından çıktı. Buna rağmen, bolsonarizmin güçlenmesine katkıda bulunan ve çoğulculuğu kısıtlayan mevcut siyasal rejimin antidemokratik mekanizmaları şimdi de PSOL’a karşı kullanılma tehdidi oluşturuyor. Bu ünlü seçim barajı[1], her şeyden önce antikapitalist solun gelişmesini engellemek amacıyla oluşturuldu. Espírito Santo eyaletinde Sosyal Demokrat Parti’nin (PSD) kadın kotalarının uygulanmasında yaptığı usulsüzlükler ve Sergipe eyaletinde PSOL’a karşı alınan antidemokratik önlemler olmasaydı, parti bu kısıtlamaları aşmak için ihtiyaç duyduğu dokuzuncu eyalette de gerekli başarıyı elde etmiş olacaktı.

PSOL’un seçim sonuçlarındaki tek önemli çelişki budur. PSOL’un halk için gerekli bir parti olduğu apaçık ortadayken, bu engel saçmalık sınırına dayanıyor. Seçim barajı gibi önlemlerle getirilen kısıtlamalar, ancak demokrasi düşmanlarının savunabileceği bir saldırı niteliğindedir. Bu mesele artık hem siyasi hem de hukuki bir mücadelenin konusu hâline gelmiştir.

Önümüzdeki haftalarda örgütümüzün yetkili organları, içinden geçtiğimiz siyasal sürecin, seçimlerden çıkarılan ilk derslerin ve genel dinamiklerin daha kapsamlı bir değerlendirmesini yapmak üzere toplanacaktır. Burada amacımız, MES ve PSOL militanlarını seçim sonucunu tersine çevirmek, Lula’nın yeniden seçilmesini sağlamak ve neofaşizmin iktidara gelmesini engellemek için durmaksızın mücadele etmeye yönlendirmeyi sürdürmektir. Şimdi mücadele zamanı, şimdi siyasal savaş zamanı.

4 Ekim’de aşırı sağın zaferi

Flávio Bolsonaro ve aşırı sağ, ilk turun en büyük galipleri oldu. Bolsonaro ailesini ve Tarcísio Freitas’a bağlı akımı bir araya getiren aşırı sağ blok ezici bir zafer kazandı. Flávio, bütün anketlerin aksine, geçerli oyların %47’sini alırken Lula %45’te kaldı. Aradaki fark iki milyonun biraz üzerinde gerçekleşti. Eyalet valilikleri ve Senato seçimleri de bu büyük zaferi doğruladı. Önemli eyaletlerin neredeyse tamamında sonuçlar ilk turda belirlendi. PL (Liberal Parti) 7 vali çıkardı ve Flávio’nun destekçileri şu eyaletlerde seçimi kazandı: Rio Grande do Sul (Zucco), Santa Catarina (Jorginho), Paraná (Moro), Mato Grosso do Sul (Riedel), Mato Grosso (Pivetta), São Paulo (Tarcísio), Minas Gerais (Cleitinho), Pará (Dr. Daniel), Roraima (Arthur), Rondônia (Marcos). Tarcísio ve Cleitinho’nun zaferlerinin yanı sıra, Rio’da Ruas’ın beklenmedik yükselişinin de altını çizmek gerekir. Garotinho’nun oylarının iptal edilmesi durumunda Ruas’ın galip ilan edilmesi mümkün. PL, Senato’da yenilenen 54 sandalyenin 19’unu kazanarak bu meclisin en büyük grubunu oluşturdu. Ayrıca Temsilciler Meclisi’nde 121 milletvekiliyle bugüne kadar seçilmiş en büyük parlamento grubunu oluşturarak Kongre’de tarihî bir rekor kırdı. Bunlar, gerçek bir “silindir gibi ezip geçme” etkisini yansıtan çarpıcı rakamlar.

Seçimlere ilişkin ilk değerlendirme, güç dengelerinde olumsuz bir değişimin yaşandığını şimdiden gösteriyor.

Flávio ve aşırı sağ, “Kolombiya usulü” bir zafer kazandı. Başka bir deyişle, seçmenlere ulaşma kapasiteleri sayesinde yeterince isabetli olmayan anketlerin birkaç puan üzerine çıkarak yeni bir güç dengesi dayattılar. Böylece Lula etrafında oluşan siyasal bloka birden fazla cephede yenilgi yaşattılar. Bu sonuç, ilk turda zafer kazanmayı umacak kadar ileri giden PT (İşçi Partisi) yöneticilerinin gerçekçilikten uzak analizleriyle keskin bir karşıtlık oluşturdu.

Seçim kampanyası, hükümeti zayıflatan ve daha önce INSS/Lulinha skandalı etrafında yoğunlaşan rejime yönelik suçlamaları daha da güçlendiren Federal Yüksek Mahkeme (STF) krizinin patlak vermesine kadar sakin bir ortamda ilerledi. Moraes’in ve STF’nin hedef alınması, Dark Horse olayının ilk kez ortaya çıkmasıyla Flávio’nun içine düştüğü savunma pozisyonunu tamamen ortadan kaldırdı. Böylece “Vorcaro” kozu etkisizleşerek doğrudan “Yeni Cumhuriyet” rejiminin kendisine karşı dönen bir unsura dönüştü. (*)

Seçim kampanyasının son düzlüğünde bir dizi siyasal önlem hayata geçirildi: Bolsa Família programının kapsamının genişletilmesi, çevrimiçi bahislerin yasaklanması, borçların yeniden yapılandırılmasına yönelik yeni bir Desenrola (borçların müzakeresi) programı, Brezilya Ulusal Piskoposlar Konferansı (CNBB) ile ittifak kurulması ve STF’deki tartışmanın yasaklanması. Bunlara, militanların seferberliğinin artırılması ve seçim kampanyası tarafından, bizzat Lula’nın da katılımıyla düzenlenen büyük sokak gösterileri eklendi. Bu da seçmenlerin ve destekçilerin sokaklardaki görünürlüğünü artırdı.

Bolsonarizm ise önceki dönemlerden farklı olarak daha geri planda kalmayı tercih etti ve sessiz çoğunluğa bel bağladı. Centrão’nun (merkez partiler koalisyonu) bazı kesimlerini ve klientelist partileri kendi safına çekerek güçlü bir seçim çoğunluğu elde etti. Sağcı adayların varlığı Flávio’nun yükselişini durdurmaya yetmedi. STF krizinin ardından Cury’nin desteği eridi ve Renan’ın gösterdiği direnç bile yaklaşık %2’lik bir tavana takıldı.

PT, önceki seçimlere kıyasla daha düşük bir düzeyde olsa da Kuzeydoğu’daki hegemonyasını koruyarak yönetimde olduğu üç eyalette, Piauí, Ceará ve Bahia’da zafer kazandı. Yine PT’nin yönetimde olduğu Rio Grande do Norte eyaletinde ise partinin adayı Cadu, seçim kampanyasının son düzlüğünde iyi bir performans göstererek ikinci tura kalabilecek bir konuma yükseldi. Amapá ve Pará eyaletlerinde ise iktidarın adayları yenilgiye uğradı.

Lula, attığı ürkek adımlarla hükümetine yönelik hoşnutsuzluk eğilimini tersine çevirmeyi başaramadı. Medya, özellikle Globo’daki tartışma krizinin ardından, Globo, Folha ve Estadão gibi çoğunlukla Bolsonaro yanlısı olmayan kuruluşlar da dahil olmak üzere, hükümet üzerinde baskı kuran bir çizgi benimsedi. Daha sert bir kemer sıkma politikasını savunmak ve gelecekteki bir hükümeti vesayet altına almak amacıyla yöneltilen eleştirileri öne çıkardı.

Bu sonucu anlamak için Lula’nın yıpranmasının, zaman zaman savunma konumuna düşse de dirençliliğini koruyan aşırı sağı nasıl beslediğini kavramak gerekir. Jair’in hapiste olduğu, Flávio’nun burjuvaziyi ve onun partilerini birleştirmeyi başaramadığı unutulmamalıdır. Lula’nın ve onun etrafında oluşan siyasal kampın yenilgisi, hem genel hem de özgül etkenlerden kaynaklanmaktadır. Genel etkenler açısından üçlü bir tükenişten söz edebiliriz: (I) Liberal aydın Maria Hermínia Tavares’in birkaç hafta önce Folha’da isabetli biçimde yazdığı gibi, STF krizinin grotesk bir tezahürünü oluşturduğu Yeni Cumhuriyet rejiminin tükenişi; (II) siyasal bir figür olarak Lula’nın kendisinin (ve dolayısıyla partisinin) tükenişi, bir tür “malzeme yorgunluğu”; (III) PT’nin Yeni Cumhuriyet döneminden bu yana benimsediği, sınıf çatışmalarını “kurumsal” yollarla çözmeye dayanan stratejinin tükenişi.

Yeni Cumhuriyet’in son dayanakları da sarsıldı: 8 Ocak’taki darbe girişimi ve Trump’ın müdahaleleri karşısında ilerici bir rol oynamış olan STF ile bütçe ödeneklerine ilişkin değişiklikler sayesinde güç kazanmış olan “Centrão”. Ancak gücünü yitirmeye başlayan Centrão, seçmenlerin cezalandırıcı oylarıyla karşı karşıya kaldı ve aşırı sağın etkisi altına girdi. Bu durum, birkaç yıl önce São Paulo’da PSDB’nin Tarcísio karşısında yaşadığı sürece benzerlik göstermektedir.

Brezilya tarihinin en büyük devlet adamı, ülkenin yakın dönem siyasal tarihini tek başına temsil eden bir figür olan Lula, perspektif eksikliğinin yarattığı zayıflamayla birlikte, aşırı sağın yükselişini durdurabilecek kadar güçlü bir dinamik yaratmak üzere yeniden inisiyatif almayı başaramıyor.

Son olarak, sınıflar arası uzlaşma stratejisi, yozlaşmış bir STF’ye ve Centrão’ya bağımlılık yarattığı gibi, hükümetin Merkez Bankası Başkanı Gabriel Galípolo tarafından yürütülen ve halkın taleplerine yanıt veremeyen kemer sıkma politikasına da bağımlılık yaratmıştır. Başka bir deyişle, PT karşıtlığının başlıca dayanağını oluşturan Flávio ve destekçilerine verilen halk oylarının büyük bölümü, hükümetin halkın yaşam koşullarındaki kötüleşmeye yanıt verememesi nedeniyle duyulan tepkinin sonucudur. Aynı zamanda bu oylar, bütünüyle yozlaşmış olarak algılanan rejime yönelik bir tepkiyi de yansıtmaktadır. Flávio ise “sisteme” karşı yürüttüğü ikiyüzlü söylemle bu tepkiyi körüklemektedir.


Lula, kurduğu ittifakların sınırları içinde iktidarını sürdürüyor ve halkta bir tepkiye yol açıyor. Bu tepki de aşırı sağ muhalefeti ve Centrão ile burjuvazinin bir kesiminin hükümet üzerindeki vesayetini güçlendirerek, trajik biçimde kendini tekrarlayan bir kısır döngü yaratıyor.

Flávio, Tarcísio’yu geride bırakarak Bolsonaro Klanı’nın adayı olarak kendisini kabul ettirdi ve babasını 2018’de iktidara taşıyan toplumsal ittifakı yeniden etrafında topladı. Bu ittifak, burjuvazinin ve finans çevrelerinin bir kesiminden tarım endüstrisinin büyük güçlerine, doğal kaynakların çıkarılmasına (ekstraksyonuna) dayalı sektörlerdeki ve madencilikteki büyük şirketlerden teknoloji şirketlerine, askerî ve sivil baskı aygıtlarının bir bölümünden Moro ve benzerleri gibi devlet aygıtının muhafazakâr katmanlarına ve Evanjelik çevrelerin geniş kesimlerine kadar uzanıyor.

Teknoloji şirketlerinin bu ittifaktaki varlığı, günümüz siyasetinin kurucu unsurlarından biridir. Meta, Starlink ve diğer büyük teknoloji şirketleri (Big Tech), Lula’yı yenilgiye uğratmak ve Flávio’nun seçilmesini sağlamak için faaliyet yürütüyor ve yürüttüler. Peter Thiel, Buenos Aires’ten Brezilya’daki gelişmeleri takip ediyor ve birkaç ay önce São Paulo’ya da gitti. Burada, Cebrap araştırmacılarının tanımladığı şekliyle, “yeni türden bir parti”yi, bir “dijital bolsonarist parti” fikrini destekleyen örgütlü bir faaliyet söz konusu.

Trump da bu mücadele için seferber oldu ve Brezilya’daki mücadele dünya çapındaki mücadelenin bir parçasını oluşturuyor. Büyükelçiliklerin kapatılması alınan önlemlerden biriydi, ancak gerçek şu ki Trump, bir yıldır Lula’yı seçimler yoluyla iktidardan uzaklaştırmak için kararlılıkla hareket ediyor. Milei’yi kullanıyor, ancak milyarderler tarafından finanse edilen, bir tür mücadele odaklı düşünce kuruluşu olan BlackBridge şirketinin finansmanı gibi başka araçlara da sahip. Moraes ve Pix üzerindeki baskılar: Trump ve siyonizm zamana karşı bir yarış içinde. Yaklaşan ABD seçimlerinin belirsiz görünümü ve bölgedeki aşırı sağ hükümetlerin yıpranması karşısında “Brasília’nın fethedilmesi” bu proje açısından hayati önem taşıyor. Bunun bir domino etkisi olacaktır: Şili, Venezuela, Peru, Kolombiya ve şimdi de Brezilya.

Bu sürecin daha derin olduğunu kavramak gerekiyor. Çünkü Flávio ve aşırı sağ, yalnızca iktidara gelmekle sınırlı olmayan, daha kapsamlı bir stratejiye sahip. Bu, gerçekte bir karşıdevrim olan bir “devrim” stratejisidir.

Senatörleri seçtirerek Yüksek Mahkeme’yi kuşatmak, iktidarı klanın elinde yoğunlaştırmak, Jair için af çıkarmak ve otoriter önlemleri hayata geçirmek; böylece ülkeyi kendi stratejileri ve programları doğrultusunda yeniden şekillendirerek bir sömürge gibi Trump’a teslim etmek: Yeni hükümetin eylem planı budur.

Nunes Marques, Bolsonaro’nun affını şimdiden gündeme aldı. Buna, geçen pazar günkü seçim sonuçları karşısında borsalarda ve finans dünyasında yaşanan coşkunun da gösterdiği üzere, piyasalardan gelen işaretleri eklemek gerekiyor.

Bu süreci açıklayan özgül etkenler arasında PT’nin siyasal yönelimindeki ciddi hatalar, ilk turda zafer kazanma olasılığına ilişkin yanlış değerlendirmesi, özellikle Rio Grande do Sul ve São Paulo eyaletlerinde felaketle sonuçlanan, zayıf adaylar etrafında oluşturulan “geniş cephe” stratejisi ve Minas Gerais eyaletinde adayın belirlenmesinde yaşanan gecikme gibi unsurlar yer alıyor.

Bununla birlikte, bize göre, ulusal düzeyde ve eyaletlerde en çok oy alan adaylar arasında solun da yer aldığı bir kutuplaşma söz konusu. Bu mücadele aynı zamanda kuşaklar arası bir boyut da taşıyor: Nikolas Ferreira ve Pavanato’nun karşısında Érika Hilton ve Sâmia Bomfim; Minas Geraisli genç Ana Elise’nin PT açısından bütün oy rekorlarını kırması; Federal Bölge’de (DF) en fazla oy alan adayın Fábio Felix olması… Bunların hepsi, “redpill” çevrelerinin muhafazakâr oylarına karşıt ideolojik örnekler oluşturuyor.

Kitle hareketinin çoğunluk eğilimlerini temsil eden önderliklerin kaygıları ve yönelim kaybı nedeniyle etkisi sınırlansa da canlı bir enerji mevcut. Bu enerji, örneğin Lula’nın kazandığı São Paulo ve Porto Alegre gibi eyalet başkentlerinde kendini gösteriyor. Seçim kampanyasının son düzlüğünde düzenlenen mitinglerde, “Klan”ın yeni bir hükümetinin neofaşist niteliğinin farkına varılmasında ve aynı zamanda Lulacı stratejinin sınırlarına ilişkin belirli bir bilincin gelişmesinde bu enerjiyi görmek mümkün.

PSOL ve seçim barajına karşı mücadele

PSOL seçim barajına karşı mücadele etmelidir. Seçim sonuçlarının çelişkisi burada yatıyor: PSOL, seçilmiş temsilcileriyle sandıktan zaferle çıkmış, böylece kitlelerin belirli kesimlerinin siyasette yenilenme ve radikallik arzusunu ifade etmiş olmasına rağmen, seçim barajını aşamadığı gerekçesiyle bir dizi hakkını kaybetmesine yol açabilecek, partinin işleyişini kısıtlayıcı önlemlerin uygulanması tehdidiyle karşı karşıya bulunuyor. Geçen haftaki başyazımızda[2] bu mücadelenin Lula’nın ve adaylarımızın seçilmesini sağlama mücadelesi kadar önemli olduğunu vurgulamıştık:

Aynı derecede önemli olan ikinci görev, seçmenleri milletvekilliği ve senatörlük için PSOL adaylarına oy vermeye ikna etmektir. PSOL, rejimin çok sayıdaki antidemokratik mekanizmasından biri olan seçim barajını aşmalıdır.

Sergipe eyaletinde PSOL/Rede federasyonunun aday listesinin bu duruma özgü olarak geliştirilmiş hukuki bir hileyle geçersiz kılınmasının ardından, zorluk, dokuzuncu eyalet için geriye yalnızca üç ya da dört seçeneğin kalmış olmasından kaynaklanıyordu. Bunlar arasında PSOL yönetimi tarafından en yüksek olasılığa sahip görülen eyalet Santa Catarina’ydı. Burada alınan olumsuz sonuç, bizi Espírito Santo’ya bel bağlamak zorunda bıraktı. Bu eyalette ilk oy sayımında yalnızca 185 oy farkla yarışın dışında kaldık. Şimdi hâlâ gündemde olan mesele, eyaletteki klientelist partilerin toplumsal cinsiyet kotasına ilişkin gerçekleştirdiği çeşitli usulsüzlüklerin ortaya çıkarılmasıdır. Bu usulsüzlüklerin tespit edilmesi, oyların yeniden sayılmasına ve PSOL’un Espírito Santo eyaletinde Temsilciler Meclisi seçimleri için gerekli %1,50 oy oranına ulaşmasına olanak sağlayacaktır. Benzer bir dava birkaç yıl önce olumlu sonuçlanmış, zorunlu kadın kotasında usulsüzlük yapan bir aday listesinin iptal edilmesinin ardından oyların yeniden sayılması sayesinde PSOL, Belém Belediye Meclisi’nde bir sandalye daha kazanmıştı.

Neofaşizme karşı geleceğe dönük bir projeyi temsil eden ve milyonlarca Brezilyalının dayanışma ve desteğine sahip olan PSOL’a karşı bu son derece ağır önlemin uygulanmasını engellemek için var gücümüzle mücadele ediyoruz.

Partimiz parlamenter düzeyde gelişme kaydetti: Rede partisiyle oluşturduğumuz federasyon, ülkenin beş coğrafi bölgesinden dördünde ilk kez olmak üzere toplam 15 federal milletvekili çıkardı. Lulacılığın doğduğu ve ülkenin başlıca ekonomik merkezi olan São Paulo eyaletinde PT’nin oluşturduğu federasyonu geride bıraktık. Partimiz, gerici güçlerle mücadele eden ve kolektif mücadeleye ağırlık veren tutarlı ve mücadeleci bir alternatif olarak, feminist ve ırkçılık karşıtı bir kimlikle gelişti. Eyalet yasama meclislerinde de ilerleme sağlayarak birçok eyalette parlamento gruplarını güçlendirdi.

Bu çelişki karşısında, Espírito Santo’daki seçim usulsüzlüklerine ilişkin kanıtları göz önünde bulundurarak, PSOL’un televizyon ve radyodaki yayın sürelerini koruyabilmesi, faaliyetlerini eksiksiz sürdürebilmesi ve Ulusal Kongre’de bütün haklarını kullanabilmesi için Brezilya toplumuna yönelik büyük bir kampanya çağrısında bulunuyoruz. PSOL’u, Brezilya halkının büyük mücadelelerini sahiplenen, vazgeçilmez bir parti olarak güçlendirelim ve bu niteliğini ortaya koyalım.

Bugünün mücadelesi geleceği belirliyor – MES/PSOL içindeki rolümüz

Şimdiden bütün militanlarımızı ve sempatizanlarımızı ikinci tur seçim kampanyasına daha güçlü biçimde katılmaya çağırıyoruz. Emekçi halkın bilincine dayanarak, Lula ile Flávio arasındaki oy farkını kapatmak için mücadele edecek sürekli bir kolektif hareket yaratmak üzere toplumsal enerjiyi büyütmeli ve geliştirmeliyiz. Üniversitelerin sürece dahil edilmesi ve geniş katılımlı genel toplantıların düzenlenmesi izlenmesi gereken örneklerdir.

Söylemimiz basit olmalı ve kentlerin çeperlerinde yaşayanlara, ne Lula’ya ne de Flávio’ya oy verenlere, hatta hiç oy kullanmamış olanlara seslenmelidir: Ya hep ya hiç, ya evet ya hayır! Haftada altı gün çalışma ve bir gün dinlenmeye dayalı 6×1 sistemine son vermek için, kadınların yaşamları için, Brezilya’nın Trump’ın himayesi altındaki bir ülkeye dönüşmemesi için, Brezilya ekonomisinin çökmesini ve yeniden kemik kuyruklarına (fila do osso) mahkûm olmamızı önlemek için, Bolsa Família programını kısıtlayabilecek ya da ortadan kaldırabilecek, sendikaları kapatmak ve üniversiteleri kuşatmak isteyen güçleri durdurmak için mücadele etmeliyiz. Gençler arasında eğitim, demokratik özgürlükler ve iklim krizinin aciliyeti üzerine tartışmayı da ihmal etmeden, borç batağına saplanmış, yüksek faiz oranlarının ve finans kapitalin esiri hâline gelmiş milyonlarca Brezilyalının yüreğine ve zihnine nasıl ulaşabiliriz?

Bu çağrıyı, MES’in elde ettiği sonuçlardan gurur duyarak, başımız dik bir şekilde yapıyoruz. Örgütümüz, radikalliği geniş bir toplumsal erişimle birleştirmeye ağırlık verdiği için gelişti. Üç federal milletvekili seçtirdik: Sâmia, Fábio ve Fernanda. Sâmia, yaklaşık 600 bin oyla Brezilya’nın en çok oy alan beş kadın milletvekili arasına girerek gerçek bir başarıya imza attı. Fernanda Melchionna, eyaleti kasıp kavuran aşırı sağ seçim dalgasına rağmen oylarını artırarak 276 bin oyla Rio Grande do Sul’un en çok oy alan adayları arasına girdi. Fábio Felix, Federal Bölge’nin (DF) tamamında en çok oy alan aday olurken, oy oranı bakımından da ülke genelinde en yüksek desteği alan adaylar arasında yer aldı.

Üç eyalet milletvekilini yeniden seçtirdik: Luciana Genro ve Camila Valadão, sırasıyla Rio Grande do Sul ve Espírito Santo eyaletlerinde en çok oy alan adaylar arasında yer aldı. Mônica Seixas ve Pretas (kolektif milletvekilliği), 200 bin oya yaklaşarak önceki bütün seçim sonuçlarını geride bıraktı.

Bazı gerilemeler de yaşadık. Örneğin Rio’nun mücadeleci milletvekili Josemar Carvalho, oylarını artırıp 40 bin sınırını aşmasına rağmen yeniden seçilemedi. Rio Grande do Sul eyaletinde PSOL, ikinci bir sandalye kazanmak için gereken oy sayısına çok az farkla ulaşamadı. Roberto Robaina ise partinin bu eyalette en çok oy alan ikinci adayı oldu.

İki yeni kadın milletvekili seçtirdik: Filodaki rolüyle uluslararası düzeyde tanınan ve 124 binden fazla oy alarak MES’in São Paulo’daki parlamento grubunu güçlendiren Mariana Conti ile Federal Bölge Yasama Meclisi’nde sandalye kazanan ilk siyah solcu kadın olan, MES ve PSOL yöneticisi Keka Bagno.

Seçilememiş olsalar da Vivi ve öğretmen Ângela, Pará ve Paraná eyaletlerinde önemli oy oranlarına ulaşarak parti açısından başlıca referans isimler arasında yerlerini aldılar. Ayrıca MES ve PSOL bayrağı altında milletvekilliği ve senatörlük seçimlerine katılan onlarca yoldaşımızla, seçim kampanyalarını desteklediğimiz ve aktif biçimde katıldığımız diğer yoldaşlarımızla da gurur duyuyoruz.

Kutuplaşma, dünyanın her yerinde olduğu gibi devam edecek ve keskinleşecektir. Trump, ABD’de yaklaşan Kongre seçimlerini kaybedebilir; gençliğin yeni seferberlikleri İspanya ve Fransa’yı sarsıyor; siyasal uçlar güç kazanıyor. Almanya’da neofaşistler AfD ile yeniden kitlesel bir ağırlık kazanırken Berlin, Die Linke’nin zaferiyle buna yanıt veriyor. ABD’de DSA (Amerika’nın Demokratik Sosyalistleri), Trump’a karşı mücadele ediyor ve kitlesel bir siyasal güç olarak gelişiyor. Keiko Fujimori’nin Peru’sunda solcu lider Verónika Mendoza, kısa süre önce Cusco valisi seçildi. Burada, Brezilya’da ise PSOL’a bağlanan umutlar, yenilenmiş bir antikapitalist sola duyulan arzuyu ifade ediyor.

Trump’ın yardakçısı neofaşist Flávio’ya karşı en ön saflarda mücadele edeceğiz. Önümüzdeki günlerde verilmesi gereken mücadele budur: Bizi bekleyenlere hazırlanmak üzere stratejik tartışmaya, fikirler mücadelesine ve militan güçlerin yeniden örgütlenmesine ağırlık vermek. Gelecek şimdi belirleniyor.

MES-PSOL Ulusal Sekreterliği (Sosyalist Sol Hareketi, PSOL’un kurucu siyasi örgütlerinden biri).

6 Ekim 2026 tarihinde Revista Movimento tarafından yayımlanmıştır.

(*) INSS skandalı, Brezilya Ulusal Sosyal Güvenlik Kurumu üzerinden emeklilerin aylıklarından usulsüz kesintiler yapılmasına ilişkin yolsuzluk soruşturmasıdır. Soruşturma kapsamında Lula’nın oğlu Lulinha hakkında da nüfuz ticareti iddiaları gündeme gelmiştir. Dark Horse olayı ise Jair Bolsonaro hakkında hazırlanan aynı adlı filmin, mali usulsüzlüklerle suçlanan Banco Master’ın eski sahibi Daniel Vorcaro tarafından finanse edilmesine ve Flávio Bolsonaro’nun bu finansmandaki rolüne ilişkin skandaldır. “Vorcaro kozu”, bu bağlantıların Flávio’ya karşı siyasal bir silah olarak kullanılmasını ifade eder. Ancak Vorcaro ile Federal Yüksek Mahkeme yargıcı Alexandre de Moraes arasındaki ilişkilerin ortaya çıkması, tartışmanın yönünü değiştirerek yargının kendisini hedef hâline getirmiştir. (Ç-N)

1. Kamu kaynaklarına ve radyo-televizyon yayın sürelerine erişimi belirleyen, belirli bir asgari sayıdaki eyalette ulaşılması gereken oy barajı (cláusula de barreira).

2. “Her oy önemlidir” (Cada voto importa), Israel Dutra, 2 Ekim 2026, Revista Movimento.

Tercüme: İmdat Freni Çeviri Kolekifi

Fransa: Gençlik Ayakta, İktidar Panikte – Emre Öngün ile Söyleşi

Birgün gazetesi tarafından Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) Uluslararası Komisyonu üyesi, aynı zamanda IV. Enternasyonal’den yoldaşımız olan Emre Öngün’le Fransa’da giderek büyüyen toplumsal hareket ve kökenleri üzerine yapılmış söyleşiyi yayınlıyoruz.

İmdat Freni

Fransa’da öğrenci protestoları, hükümetin kemer sıkma politikalarına karşı isyana dönüştü. İktidar ve aşırı sağın hedefindeki LFI’dan Öngün’e göre şeytanlaştırma kampanyasının hedefi önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçimi.

Fransa’da geçen hafta Paris banliyölerinde eğitime daha fazla kaynak için başlayan lise öğrencilerinin protestoları giderek büyüyor. Eğitim sistemine olan tepki, hükümetin kemer sıkma bütçesi gibi politikalarına karşı daha geniş bir isyana dönüştü. Nisan ayında cumhurbaşkanlığı seçimine gidecek ülkede özellikle gençler ve göçmenler arasında popülaritesi giderek artan Boyun Eğmeyen Fransa (LFI), ise hem aşırı sağın hem de hükümetin hedefinde.

Fransa’nın başkenti Paris’te haftalar önce başlayan lise protestoları, sendikaların çağrısıyla tüm ülkeye yayıldı.

Öğretmen eksikliği, aşırı kalabalık sınıflar, bakımsız binalar ve eğitim bütçesindeki kesintilere karşı genel seferberlik çağrısının ardından grevler ve okul işgalleri kısa sürede ülke genelinde 300’den fazla eğitim kurumuna yayıldı.

Dijon, Lyon, Strasbourg, Lille, Marsilya ve Nice gibi kentler de eylemlere sahne olurken perşembe günü üniversite öğrencileri ve sendikaları da lise öğrencilerinin protestolarına dâhil oldu. Öğrenci örgütlerine göre ülke genelinde yaklaşık 30 üniversite kampüsünde blokaj eylemleri düzenlendi.

POLİSİN SERT MÜDAHALESİ

Paris’te cuma günü kentin güneyindeki Leonard de Vinci Lisesi ile güneydoğusundaki Gaston-Bachelard Lisesi’nin girişlerinde yangın çıktı. Öğrenciler, Nantes kentindeki Nelson Mandela Lisesi’ni de sabah saatlerinde ateşe verdi, okul çevresindeki yollar geçici olarak trafiğe kapatıldı. Birçok kentte polis, öğrencilere biber gazı ile sert müdahalede bulundu.

Bazı yerlerde şiddet olaylarına sahne olan protestolarda çoğu öğrenci yaklaşık 2 bin kişinin gözaltına alındığı bildirildi. Fransa Eğitim Bakanlığı, yaklaşık 400 okulun kapalı kalacağını ve öğrencilerine uzaktan eğitim vereceklerini açıkladı. Eğitim Bakanı Edouard Geffray, eylemler başladığından bu yana 170 öğrencinin ve 65 eğitim mensubunun yaralandığını kaydetti.

Fransa’da Genel İş Konfederasyonu (CGT), İşçi Gücü (FO), Birleşik Sendikalar Federasyonu (FSU) ve Solidaires sendikaları, öğrencilere destek için 6 Ekim’de ülke genelinde eğitim koşullarının iyileştirilmesi talebiyle düzenlenecek gösterilere katılacaklarını duyurdu.

AŞIRI SAĞ DA HEDEF ALIYOR

Fransa Başbakanı Sébastien Lecornu perşembe günü ülke geneline yayılan protestolara yönelik bir kriz toplantısı düzenledi. Gösterilerin “kentsel şiddete” dönüştüğünü savunan hükümet, “istihbarat servislerine dayanarak” olayların arkasında “radikal sol” olarak nitelediği Jean-Luc Mélenchon’un Boyun Eğmeyen Fransa’sının (LFI) bulunduğunu öne sürdü.

Merkez sağ Cumhuriyetçilerin cumhurbaşkanı adayı Bruno Retailleau ise eylemlerden LFI’yi sorumlu tutarak partinin kapatılmasını talep etti. Aşırı sağcı Ulusal Birlik’in (RN) lideri ve cumhurbaşkanı adayı Marine Le Pen, “profesyoneller tarafından organize edilen ve LFI tarafından yönlendirilen isyanlar” olduğunu söyledi. Le Pen, gösterilere karşı hükümetten “isyan karşıtı ve güvenlik güçlerine daha geniş yetkiler veren yasalar” talebinde bulundu.

MELENCHON’DAN TEPKİ

Melenchon ise Retailleau’yu “gülünç” bulduğunu savunarak “Fikirlerimizi beğenmediği için bizi (partimizi) yasaklamak istiyor” ifadesini kullandı. Retailleau’nun tavrının “saçma” olduğunu belirten Melenchon, partisinin herhangi bir üyesinin bir lisede eylem hareketi başlatmaya yönelik bir yazılı açıklaması, konuşması veya çağrısı olmadığının altını çizdi.

Melenchon, partisine yönelik suçlama hakkında “Bu onlar için, liselerdeki sorunu çözmenin yolu. Herhangi bir sorun yokmuş gibi davranıyorlar” dedi. LFI lideri, bu değerlendirmeyi hangi istihbarat biriminin yaptığının açıklanmasını talep etti. Partisinin şiddet içermeyen mücadele yöntemlerini savunduğunu söyleyen Melenchon, öğrencilere şiddet olaylarından uzak durma çağrısı yaparak “Bu sadece düşmanlarımızın çıkarına olur” dedi. Gençlere yönelik polis şiddetinden endişe ettiğini söyleyen Melenchon, bu şiddetin “kabul edilemez” olduğunu vurguladı.

BÜTÇE ÖFKEYİ KÖRÜKLEDİ

Protestolar artan hayat pahalılığı ve yüksek enflasyonun gölgesinde gerçekleşirken hükümetin daha fazla kemer sıkma öngören 2027 bütçesini açıklamasıyla gerilim daha da tırmandı. Fransa hükümeti, tarihinin en yüksek kamu borcu seviyelerine ulaşması nedeniyle 2027 yılı için 54 milyar avroluk devasa bir kemer sıkma bütçe teklifini meclise sundu. “Jeopolitik riskler” nedeniyle savunma bütçesinde artışa giden hükümetin sunduğu teklif, kamu sektörü, emeklilik ve sosyal yardımlarda geniş kesintiler ve yeni vergiler öngörüyor.

Nisan-Mayıs 2027’deki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin en güçlü adayı olarak görülen aşırı sağcı Le Pen, uluslararası sermayeye “mali açıdan sorumlu” bir lider imajı çizmek için kemer sıkma bütçesine “şartlı destek” vereceğinin sinyalini verdi. Son dönemde özellikle gençler arasında popülaritesi giderek artan ve mayıs ayındaki ikinci tur cumhurbaşkanlığı seçiminde Le Pen’in rakibi olması öngörülen Melenchon ise 2027 bütçe taslağının ekonomik ve sosyal krizi derinleştireceğini belirterek bütçeyi mecliste düşüreceklerini söyledi.

∗∗∗

YILLARDIR BİRİKEN ÖFKE PATLADI

Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) Uluslararası Komisyon Üyesi Emre Öngün, Fransa’daki öğrencilerin sokağa taşıdığı toplumsal öfkeyi, protestolarla derinleşen siyasi gerilimi ve partiye yönelik “şeytanlaştırma” kampanyasını BirGün’e değerlendirdi:

“Bugün sokakta gördüğümüz öfkenin hem uzun hem kısa vadeli sebepleri var. Uzun vadeli sebep, Macron hükümetlerinin yıllardır uyguladığı katı kemer sıkma politikalarının eğitim ve sağlık gibi kamu sektörlerini çökme noktasına getirmesi yatıyor. Son 20 yılda öğretmenlerin alım gücünün %20 oranında erimesi personel açığına yol açarken, bütçesizlikten dolayı okulların fiziki şartları tuvaletlerinde tavan bile bulunmayan üçüncü dünya ülkelerini andıracak kadar kötüleşmiş durumda. Bu, her geçen yıl daha da kötüleşen yılların birikimi olan bir süreç.

Kısa vadeli tetikleyici ise meclise sunulan ve ordu ile polis dışında kalan tüm alanlarda daha sert kesintiler öngören yeni bütçe tasarısı oldu. Zaten bu haftanın başında, salı günü, bütçeye karşı kamu sektöründe bir grev günü vardı ve aslında olaylar orada başladı. Kamu çalışanlarının yanında öğrenciler de harekete geçti. Sendikaların grev kararı yeni bütçeyle alakalıydı ancak mevcut eylemler, artık “yeter” noktasına gelindiği için alevlenen uzun bir sürecin son noktası.

Şu aşamada eylemlerin tüm ülkeyi durduracak bir genel greve dönüşmesi için henüz erken. Fakat 6 Ekim’de eğitim sektörü sendikalarının aldığı geniş çaplı grev kararı, hareketin eğitim ayağında kararlılıkla devam edeceğini gösteriyor.

ŞEYTANLAŞTIRMA KAMPANYASI

Öfkenin bu kadar sıcak yaşandığı bir dönemde yeni bütçenin meclise sunulması tepkileri şüphesiz daha da körükleyecektir. Ancak hükümetin geri adım atmak veya zenginleri vergilendirmek gibi bir vizyonu yok. Tek yapabildikleri muhalefeti, özellikle de Boyun Eğmeyen Fransa (La France Insoumise – LFI) partisini şeytanlaştırmak.

Küresel çapta gençlerin derin bir geleceksizlik hissi yaşadığı bir gerçek. Bu umutsuzluk ortamında partimizin lideri Jean-Luc Mélenchon, gençler ve özellikle azınlık kökenli kesimler arasında açık ara en popüler lider konumuna yükseldi. Partimizin hedef alınmasının kırılma noktası, 2019 yılında Fransa’daki sol partiler arasında bir ilki gerçekleştirerek İslamofobiye açıkça karşı çıkmamız oldu. 7 Ekim sonrası Filistin’de yaşanan soykırıma karşı durmamız ve Filistinli bir avukatı Avrupa Parlamentosu’na seçtirmemizle egemen sınıfın saldırıları zirveye ulaştı.

‘RİSK ALMIYORLAR’

Bugün iktidar medyası partimizi “Yahudi düşmanı” veya “Cumhuriyet düşmanı” ilan ederken, İçişleri Bakanı sokaktaki münferit şiddet olaylarından doğrudan bizi sorumlu tutuyor. Hükümet mecliste bütçeye karşı oy vermeyeceğini açıklayan aşırı sağcı Le Pen cephesiyle el ele verirken, sokaklarda ise faşist gruplar eylemci öğrencilere saldırıyor.

Bu şeytanlaştırma kampanyasının asıl hedefi önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçimleridir. Mélenchon’un ikinci tura kalıp aşırı sağa karşı yarışma ihtimali çok yüksek olduğu için, merkez cephe toplumu “sol gelirse kaos olur” söylemiyle korkutmaya çalışıyor. Ne yazık ki diğer sol partiler de bu süreçte sağlam bir duruş sergileyemiyor. Sosyalist Parti risksiz siyaset yapmayı seçerken, Yeşil Parti kendi içinde bölünmüş, Komünist Parti ise mecliste iyice zayıflamış durumda.

Kaynak: https://www.birgun.net/haber/genclik-ayakta-iktidar-panikte-738322

Berlin’de Die Linke’nin Tarihî Zaferi: Tavizsiz Bir Duruş İhtiyacı – Hermann Nehls

Die Linke, Berlin’de seçmenleri ikna etmeyi başardı. Berlin Temsilciler Meclisi seçimlerinde tarihî bir sonuç elde edildi: Parti yüzde 25,7 oyla (468.060 oy) tüm beklentilerin üzerine çıktı. 2023’e kıyasla oy oranını 13,4 puan artırdı. Böylece Die Linke, tarihinde ilk kez Berlin’in birinci siyasi gücü oldu ve 158 sandalyeli mecliste 47 sandalye kazandı.

Die Linke özellikle Friedrichshain-Kreuzberg’de yüzde 44,2, Mitte’de yüzde 35,9 ve Neukölln’de yüzde 33 ile çok güçlü sonuçlar aldı. Bu üç ilçenin her birinde oy oranını yaklaşık 20 puan artırdı.

Saksonya-Anhalt ve Mecklenburg-Vorpommern’de seçimlede katılımdaki yüksek oranı esas olarak AfD’nin işine yararken, Berlin’de artan seçmen mobilizasyonundan en fazla yararlanan parti Die Linke oldu. Parti en büyük artışı daha önce sandığa gitmeyenler arasında kaydetti: Önceki seçimlerde oy kullanmamış 75.000 kişi bu kez oyunu Die Linke’ye verdi. Buna, daha önce Yeşiller’e oy veren 57.000 ve SPD’ye oy veren 39.000 seçmen de eklendi. Hatta daha önce CDU’ya oy veren 16.000 kişi de bu kez Die Linke’yi tercih etti. Buna karşılık yalnızca 10.000 seçmen Die Linke’den BSW’ye geçti.

Die Linke gençler arasında da son derece güçlü sonuçlar elde etti. İlk kez oy kullananların yüzde 39’u Die Linke’yi tercih etti; 25-34 yaş grubunda ise bu oran yüzde 48’e ulaştı. Ekonomik durumunu kötü olarak değerlendirenlerin yüzde 34’ü, işsizlerin yüzde 35’i ve işçilerin yüzde 26’sı Die Linke’ye oy verdi — ne yazık ki işçiler arasındaki bu oran AfD’nin yalnızca çok az üzerindeydi.

Kamulaştırma temel bir talep

Saksonya-Anhalt ve Mecklenburg-Vorpommern seçimlerinde gözlemlenenin aksine, Die Linke Berlin’de köklü değişimler hedefleyen bir parti olarak kendisini açık biçimde kabul ettirmeyi başardı. Bu durum özellikle büyük emlak şirketlerinin kamulaştırılması (“toplumsallaştırılması”, orijinal metindeki bu ifade yalnızca kamu/devlet mülkiyetine geçirilmekle sınırlı olmayan bir toplumsal mülkiyet ve denetimi içeriyor -ÇN) talebi ve sosyal alandaki bütçe kesintilerine karşı çıkış açısından geçerliydi. “Berlin’i herkes için yaşanabilir ve karşılanabilir bir kent haline getirmek” sloganı tam isabet etti ve toplumdaki güçlü bir hassasiyete dokundu. Elif Eralp, bu siyasi hedefleri temsil eden ve geniş kesimlere ulaşmayı başaran güçlü bir liste başı adayıydı.

Die Linke her şeyden önce kiracıların partisi olarak algılandı. Berlinli seçmenlerin onda dördü ve Die Linke seçmenlerinin yüzde 86’sı, kiracıların yanında duran ve federal hükümetin sözde sosyal reformlarına karşı çıkan tek partinin Die Linke olduğunu düşünüyor.

Kiraların patlaması Berlin’de toplumsal bir krize yol açıyor. Berlin bir kiracılar kenti: Nüfusun yüzde 85’i kirada yaşıyor. Son on yılda yeni kiraya verilen konutların kiraları yüzde 69 arttı. 2016’da Berlin’de talep edilen çıplak kira metrekare başına 9,02 avroyken, bugün bu rakam 15,25 avroya ulaşmış durumda. Berlin’de her dört kişiden biri kullanılabilir gelirinin yüzde 30’undan fazlasını kiraya ayırıyor.

Die Linke, kira meselesini öne çıkararak temel bir soruna parmak bastı: Kira ve sosyal sorunlar seçimin belirleyici meseleleri arasında yer aldı. İlçe düzeyinde ise bu başlıklar, sahadaki gelişmelere ve üyelerin kaygılarına karşılık gelen talepler ve sloganlarla tamamlandı. Neukölln örgütü açısından bunlar arasında “Savaşa ve soykırıma karşı”, “Faşizme karşı birlikte” ve “Bundeswehr okullardan çıksın” talepleri de yer alıyordu. Eyalet parlamentosu adaylarının “Sosyal. Dayanışmacı. Antifaşist.” sloganı da Neukölln’de büyük afişlerde ve seçim bildirgesinde yer alarak merkezi bir rol oynadı.

Taban aktivistleri ve yeni üyeler özellikle aktifti

Taban aktivistlerinin ve çok sayıda yeni üyenin yoğun katılımı, bu güçlü seçim sonucunun önemli unsurlarından birini oluşturdu. Mahallelerde ve evlerin kapılarında aktif biçimde sahaya çıktılar; toplamda 250 bin kapı çalındı. Saksonya-Anhalt ve Mecklenburg-Vorpommern’de ise bu tür bir seferberlik ancak büyük kentlerde mümkün olabilmişti.

Bu seçimde eyalet çapındaki listeler yerine ilçe listelerinin oluşturulmuş olması da kuşkusuz bu güçlü aidiyet duygusuna katkıda bulundu. Adaylar kendi ekiplerini kurdu; bu ekipler özerk biçimde örgütlendi ve kampanyanın temel görsel kimliğini esas alan kendi materyallerini hazırladı. Sosyal medyada yürütülen yoğun çalışmanın da ayrıca altını çizmek gerekiyor; bunun da seçim başarısına katkıda bulunduğu kuşkusuz.

Medyadan sert saldırılar

Seçimden önceki haftalarda ve özellikle son günlerde medya ile bazı partiler, Die Linke’yi defalarca antisemit bir parti olarak göstermeye çalıştı. Bunun arka planında, Die Linke Neukölln örgütünün tiyatro yönetmeni Volker Lösch ile birlikte düzenlediği “Kapitalizme karşı öfke” etkinliği vardı. Etkinlik sırasında rapçi Dahabflex, “Stop the Genocide” adlı şarkıyı seslendirmişti.

Burjuva basınının bir bölümü bunu Yahudilere yönelik düşmanlığın bir ifadesi ve sivillerin öldürülmesine yönelik bir çağrı olarak yorumladı. Ancak bu polemiğin Die Linke’ye verilen desteğe zarar verebileceği yönündeki kaygılar doğrulanmadı. Hem kapı kapı yürütülen görüşmelerde hem de seçim sonrası anketlerde, bu tartışmanın oy verme tercihinde neredeyse hiç kimse açısından belirleyici olmadığı görüldü.

Hükümete katılım meselesi

Geçmiş deneyimler göz önüne alındığında, yoldaşlar arasında hükümete katılmaya yönelik kuşkuculuk oldukça yaygın. Özellikle daha genç üyeler, son yıllarda partiye katılanlar ve çeşitli yerel örgütler hükümete katılım konusunda eleştirel bir tutum sergiliyor.

25 Eylül’de yapılacak eyalet parti kongresinde, ön görüşmeleri yürütecek müzakere heyetinin yalnızca eyalet yönetim kurulu üyelerinden oluşmaması, tabandaki aktivistlerin de bu heyette yer alması yönünde talepler dile getirilecek. Ön görüşme heyetinin, olası koalisyon ortaklarını rahatsız edebilecek tutumları savunabilmesi ve aslında direnmenin gerekli olduğu noktalarda geri adım atmaması için parti içinde güçlü bir dayanağa sahip olması vazgeçilmez görünüyor.

İnandırıcı bir sosyalist politika, açık kırmızı çizgiler ve asgari koşullar gerektirir. Die Linke hiçbir koşulda toplum karşıtı bütçe kesintilerinin uygulayıcısı haline gelmemeli ve hareket etme kapasitesini kapitalizmin sözde nesnel zorunluluklarına feda etmemelidir. Berlin açısından her şeyden önce büyük emlak şirketlerinin kamulaştırılması, yani Deutsche Wohnen & Co.’nun kamulaştırılmasını öngören yasa tasarısının hayata geçirilmesi öncelik taşıyor.

Bunun yanı sıra, yeterli düzeyde kamusal hizmet sunulabilmesi için gerekli mali kaynakların sağlanması, giderek sertleşen baskıcı politikalara son verilmesi ve polis yetkilerinin genişletilmesinin durdurulması gerekiyor; çünkü bütün bunlar toplantı ve ifade özgürlüğünün kısıtlanmasına katkıda bulunuyor. Şunun herkes tarafından açıkça görülmesi gerekir: Sol bir toplumsal kamp parlamentoda değil, her şeyden önce parlamento dışındaki hareketler içinde inşa edilir. Ve Berlin’de bu hareketlerin eksikliği çekilmiyor.

24 Eylül 2026

*ISO tarafından yayımlanmıştır.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Türkiye’de LGBTİ+’lara Yönelik Cadı Avına Karşı Uluslararası Dayanışma – IV. Enternasyonal

Türkiye’de LGBTI+’lara yönelik baskılar yeni bir evreye geçti. 13 Eylül’de aktivistleri, LGBTI+ derneklerini ve HIV/AIDS’le mücadele eden kurumları hedef alan geniş çaplı bir polis operasyonu düzenlendi.

Adalet Bakanlığı, operasyonun on beş ilde 162 kişiyi, dokuz derneği ve on üç kurumu kapsadığını açıkladı. Onlarca internet sitesi ve sosyal medya hesabı da erişime engellendi. Adalet Bakanı, “LGBT’yi ve ahlaksızlığı teşvik ettiklerini” ileri sürdüğü dernekleri hedef gösterirken, bu yolla “çocuklarımızı, gençlerimizi ve ailelerimizi” koruduklarını iddia ediyor.

Bu saldırı, belirli bir siyasi stratejinin parçasıdır. Birkaç yıldır Onur Yürüyüşleri düzenli olarak yasaklanıyor, polis tarafından dağıtılıyor ve katılımcılar ile aktivistlerin kitlesel biçimde gözaltına alınmasına yol açıyor. 2025’in “Aile Yılı” ilan edilmesi bir dönüm noktası oldu: iktidar LGBTI+’ları açıkça aileye, gençliğe, nüfusa ve toplumsal düzene yönelik bir tehdit olarak göstermeye başladı. Erdoğan “LGBT sapkınlığı”ndan, “sapkın akımlar”dan söz ediyor ve bunların “aile kurumunu dinamitlediğini” ileri sürüyor. Hatta “biyolojik cinsiyete” ya da “genel ahlaka” aykırı sayılan davranışlar ve bunların teşviki için hapis cezaları öngören yasa tasarıları dahi gündeme getirildi.

2026’dan itibaren bu saldırı, 2026-2035 “Aile ve Nüfus On Yılı”na dahil edildi. Dolayısıyla söz konusu olan ne geçici bir sapma ne de basitçe gerici bir söylemdir: bu bir devlet politikasıdır.

Erdoğan’ın İslamcı-milliyetçi rejimi korku, sansür ve baskı yoluyla ataerkil, kadın düşmanı ve homofobik değerlerini topluma daha güçlü biçimde dayatmaya çalışıyor. Toplumu koruduğunu iddia ederken güvensizliği, dışlanmayı ve şiddeti bizzat kendisi örgütlüyor. Kimlikleri, dernekleri, gazetecileri ve toplumsal hareketleri kriminalize eden bir iktidar altında hiç kimse uzun vadede kendisini güvende sanamaz.

Türkiye halkları için gerçek tehdit LGBTI+’ların varlığı ya da eşitlik, onur ve özgürleşme mücadeleleri değildir. Tehdit, bu neofaşist rejimin kendisi; nefret politikası, demokratik özgürlükleri yok etmesi ve toplumu otoriter, ataerkil ve milliyetçi bir kapitalist düzen doğrultusunda yeniden şekillendirme iradesidir.

Bu saldırı kapsamında gözaltına alınan ya da tutuklanan herkesin derhal serbest bırakılmasını, LGBTI+ dernekleri ve aktivistlere yönelik soruşturma ve kovuşturmaların sona erdirilmesini, erişim engellerinin ve yasakların kaldırılmasını ve LGBTI+’ların varlığını ve örgütlenmesini kriminalize etmeyi amaçlayan tüm politikalara son verilmesini talep ediyoruz.

Mevcut rejim altında LGBTI+’ların zulme uğrama korkusunun farkındayız ve başka bir ülkede sığınma hakkı da dahil olmak üzere güvenlik arayışlarını destekliyoruz. Tüm ülkeleri sınırlarını sığınmacılara açmaya ve sınır dışı uygulamalarına son vermeye çağırıyoruz.

Uluslararası ölçekte işçi hareketini, demokratik örgütleri ve devrimci güçleri bu saldırıyı teşhir etmeye, Türkiye rejimi üzerinde siyasi baskı kurmaya ve LGBTI+’larla, baskıya maruz kalan herkesle dayanışmayı güçlendirmeye çağırıyoruz.

LGBTI+’ları savunmak, herkesin özgürlüklerini savunmaktır. Baskı karşısında yanıtımız uluslararası, dayanışmacı ve kararlı olmalıdır.

Dördüncü Enternasyonal Yürütme Bürosu’nun açıklaması
16 Eylül 2026

Kaynak: https://fourth.international/en/asia/794

Foto: Fikret Kabay / Pexels (2017)

Önceki “Süreç”ten Yankılar: Amasız Bir Barış… Amansız Bir Demokrasi Mücadelesi – Masis Kürkçügil

Aşağıda yayınladığımız metin 2013-2015 yıllarında yürütülmüş olan çözüm sürecinin kamuoyuyla ilk paylaşılmaya başladığı dönemde kaleme alınarak, hem var olan bilgileri derliyor, tarafların tutumlarını inceliyor, hem de tarihsel ve güncel boyutlarıyla müzakere sürecini irdeliyor. Kürt sorununun demilitarizasyonu, Batı Asya’daki emperyal ve bölgesel güç ilişkileriyle ilintisi, rejimin (yine bir Anayasa projesiyle) otoriter konsolidasyonu ve demokratik bir çerçevenin yokluğu bağlamında bugün yeni çözüm sürecini tartışırken bu yazı hem bir nebze hafıza tazelemeyi sağlayabilir, hem de “süreci” tabiri caizse bir “süreç” olarak yani bir tarihsellik içinde ele alarak kimi paralellikleri, ortak çekinceleri ve “amasız bir barış” iradesinin gerekliliğini vurgulayarak bugünü değerlendirmeye bir katkıda bulunabilir.

İmdat Freni

Zarfa değil mazrufa bakacak olanların ihtiyat kaydını yüksek tutacakları bir “sürece” girilmiş bulunuyor. AKP’nin oyunun kurallarını şekillendirdiği bir ortamda Abdullah Öcalan ile başlatılmış olan görüşmelerin muhteviyatı hakkında “kamuoyu” bir yana, aktörlerin de tam olarak bilgi sahibi olmadığı belirtilmekteydi. Meclis Başkanı Cemil Çiçek (19.02.2013, Radikal) “Süreci ayrıntılarıyla bilen beş kişiyi geçmez” demiş. Bu muhtemel beş kişinin ikisi –Erdoğan ve Öcalan– oyun kurucuları. Öcalan’ın Erdoğan’a (devlet temsilcileriyle, MİT’le birlikte çalışarak) bir yol haritası ilettiği, Erdoğan’ın da bu yol haritasının Kürt ulusal hareketinin diğer aktörleri tarafından bilinmesinde yarar gördüğü söylenebilir.

Murat Yetkin (23.02.2013, Radikal) Eylül 2010 referandumunda PKK’nın “evet” demek için ileri sürdüğü dört şartı hatırlatıyor: 1. Bütün askeri operasyonlar durdurulsun; 2. Bütün KCK tutukluları serbest bırakılsın; 3. Yüzde on seçim barajı düşürülsün; 4. Öcalan ‘barış sürecine’ dâhil edilsin. Paradoksal olarak Öcalan’ın Hükümet ve Kandil’in kendisini kullanmaya çalıştığını belirtip geri çekilmesiyle açlık grevlerinde yeniden ortaya çıkması arasında cereyan eden çatışmalar (Hakkâri’de Devrimci Halk Savaşı), PKK’nın askeri olarak öngördüklerini gerçekleştirmekten uzak kaldığını gösterdi. Çatışmaların ardından yapılan açlık grevlerini Öcalan yanlış bir eylem olarak telakki edip dışarıdakilerin açlık grevine yatması gerektiğini belirttiyse de herhangi bir değerlendirme yapılmadan bu mesele de geçiştirildi. Öcalan tarafından doğru bulunmayarak durdurulan açlık grevi gibi eylem tarzlarının da bu güzergâhta nasıl bir yere konacağı açıkta kaldı. Bu arada taraflar Paris’teki cinayetler konusunda ilk andaki tutumlarını bir kenara bırakmış durumda. Öcalan bu cinayetleri her ne kadar kendisini yakalayan güçlerin işi olarak gördüyse de, kimsenin CIA’nın bu işte bir rolü olduğunu söylediği yok. (Ahmet Türk’ün cinayeti işleyenin İran olabileceği yolundaki tahmini de açıkta kalmış görünüyor.)

İkinci İmralı ziyaretinden çıkan zabıtlar (28.02.2013, Milliyet) şu ana kadar söylenti düzeyinde olan bilgilenmelere bir miktar kesinlik kazandırmış durumda. Buna karşın belirsizlikler kesinliklerden daha fazla görünmekte.

Taraflar oyunun adını bile ortak koymuş durumda değiller. Biri terörün kökünün kazınmasından, diğeri Kürt sorunun çözümünden söz etmekte. Sırrı Süreyya Önder ise “barış ve anayasa süreci” diyerek biraz daha somuta indirgemiş (23.02.2013, Milliyet). Erdoğan “müzakere” etmediklerini (20.02.2013) devletin kurumlarının görüştüğünü belirtirken –Türkçe sözlüğe göre müzakere ve görüşme aynı anlama gelse de– Kürtleri temsilen söz alanlar, daha kapsamlı bir işe sıvanıldığını iddia etmekte.

Örtük olarak iki taraf da Türkiye’nin daha güçleneceğinde hemfikir. Abdullah Öcalan’ın başlattığı bu birlikte daha güçlü olma stratejisi, Ahmet Türk’ün sözüyle şöyle özetleniyor: “Ortadoğu’da çok güçlü, çok saygın bir devlet olur.” (10.02.2013, Milliyet) Devleti güçlendirmenin demokrasi açısından ne kadar hayırlı olduğu kesin değil ama bir tür hegemonyadan söz edildiği kesindir.

Şerafettin Elçi ise (23.04.2012, Taraf) “Eğer Kürt sorunu çözülürse Türkiye yalnızca bölgenin değil, Avrupa’nın da bir numaralı devleti olur” demişti. Öcalan’ın sık sık adını andığı demokratik ulusa, demokratik cumhuriyete, demokratik topluma devleti güçlendirerek ulaşılabileceği zehabı uyanmakta!

Avrupa’yı araya katmasak da Türkiye’nin Ortadoğu’daki bölgesel hegemonya mücadelesinde Kürt meselesini bir şekilde çözmesi, düzen güçleri tarafından hayli zamandır vazgeçilmez bir koşul olarak kabul edilmektedir.

Ne değişti?

Öte yandan, Kürt ulusal hareketinin Abdullah Öcalan’ın yakalanmasından sonra bir güzergâh değişikliğine mi, yoksa bir zihniyet değişikliğine mi yöneldiği üzerine tartışmalarda, bölgesel ve uluslararası güç ilişkilerindeki değişimin yanı sıra hareketin, kendi toplumsal dayanağındaki, daha genel bir ifade ile Kürt toplumundaki değişimlere de bakmak gerekir. Doksanlı yıllarda köy boşaltmalardan, çeşitli baskılara maruz bırakılarak göç etmek zorunda kalan geniş bir kesime eklenen, neoliberal politikalar sonucunda tarım ve hayvancılığın çöküşüyle kentlere yığılmak zorunda kalan ve böylece Kürt meselesini farklı düzeylerde kendileriyle birlikte yeni mekânlara taşıyanlar, hem yeni bir toplumsal konum edinmişler, hem de büyük kentlere kendi sorunlarını götürmüşler ve hatta bu sorunlara yeni boyutlar eklemişlerdir. Mücadele ve yaşama alanları çeşitlenmiş, ona uygun yeni ihtiyaçlar da doğmuştur.

Her ulusal hareket gibi PKK ve onun dolayımı ile siyaset yapan kesimler, neredeyse kırk yıllık kendi deneyimlerinden hareketle yeni yönelişler edinebilmiş ve bu arada tarihin lütuf ve silleleri arasından daha öteye gidilemediği anda kazanımlarını konsolide etme imkanlarını değerlendirmek durumunda kalmışlardır.

Şimdi tam zamanı mı?

Oslo görüşmeleri sırasında yapılan anketler çözüme pek destek vermezken, İmralı süreci adıyla başlayan yeni sürece verilen destek, neredeyse bir milli mutabakatı dile getirmekteymiş. (22.02.2013, Hürriyet) Bölge halkının yüzde 6’sı Kürt sorunu olduğunu söylemiş (o da Kürt tırnak içinde olmak kaydıyla), yüzde 36’sı terör. Bu oranlar eskiden tam tersiymiş. Sanki bütün yaşananlar böylesi bir an için şartmış gibi sunulmakta. Oysa siyasal kararlarda aktörlerin tercihleri kimi zaman pek de rasyonel olmayan güzergâhları da gösterebilmekte. Taraflar bütün ihtiyatlarını tüketerek bir müzakereye mecbur kalmadıklarından, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da sonuç alıcı olmayan, mevzi muharebelerle durumu amiyane tabirle idare edebilirler.

Müzakereyi gerekli kılan tarafları ikna edenin reel politika mı olduğu, yoksa “sürec”in daha geniş bir siyasal bir zemine mi oturduğu, müzakerenin kırılganlığı açısından da önemli.

Müzakere sürecini tetikleyenin Ortadoğu’daki gelişmeler olduğuna ilişkin iddialar iki şekilde yorumlanabilir:

1) AKP’nin başarısız dış politikası tökezlemiş ve Erdoğan, yeniden bir pozisyon kazanmak için acilen kendi Kürt meselesini çözmek zorunda kalmıştır;

2) Ortadoğu’daki yeni güçler ilişkisinde PKK kendisi için bir sıçrama veya mevcudu sürdürme imkânı bulamadığı için en az zararla eski stratejisini değiştirip yeni bir yöneliş kazanmıştır.

Suriye’de Kürt bölgesinin hükümet tarafından bir çıban başı olarak görülmesini veya Irak’ta Irak Kürdistan Özerk Bölgesi ile Bağdat arasındaki gerilimleri ve genel olarak Ortadoğu’ya dönük hesapları, otuz yıllık bir çatışmanın ve en azından Cumhuriyet’le birlikte doksan yıllık bir ulusal sorunun önüne koşmak, güç ilişkilerinin kurucu unsurlarını fazla komplocu ve reel politika düzeyinde irdelemeyi gerektirir.

Öte yandan daha 1993 yılında Cumhurbaşkanı Özal’ın danışmanı olarak bazı özel bilgilere de sahip olan Cengiz Çandar, hareketin çok uzun zamandan beri bu eğilimi taşıdığı ve daha güçlü bir Türkiye için Kürt meselesinin bir şekilde çözülmesinin gerektiğinin altını bin yıldır çizmekteydi (en son Mezopotamya Ekspresi kitabıyla). Öcalan’ın Özal sonrasında, örneğin 28 Şubat vesilesiyle irticai tehdide karşı askerlerin kurmak istediği ilişkiye olumlu bir yanıt geliştirmesi gibi hususlar dikkate alındığında, Öcalan’ın bu “süreci” yıllardır hapishanede yatması nedeniyle kendisi için bir ikbal kapısı arayışı veya meseleyi okuyamaması sonucu başlattığını iddia etmek, gerçekliğe uymamaktadır. Hareketin çok sıkı, radikal dinamikler taşıdığı yanılsamalarına kapılanlar için şaşırtıcı olsa da bu tür müzakerelerin “kişiye bağlı olmayan” hareketler açısından da gündeme geldiği Filistin’den İrlanda’ya bir dizi örneğe bakılabilir. Yirmi yıl önce Özal dönemindeki görüşmeler hatırlanırsa –ki Öcalan’ın anlatısına göre o zamanlar çok daha fazla keskin olması gerekirken– uzlaşma zemini için öngörülenler, bugünkü kimi talepleri de içermemekteydi! Paradoksal olarak daha solcu veya milliyetçi olduğu dönemde Öcalan’ın ne ayrılıkçı ne “demokratik konfederal” talepleri vardı. Müzakere arayışının da küçümsenmeyecek bir tarihi var.

Kürt meselesinin, AKP tarafından bir tür çözülmeye niyetlenilmesi, askeriyeden bağımsız bir seyir izlememiştir. 2007’den sonra askeri bir çözümün olamayacağı, emekli değil görevdeki askerler tarafından da teyit edilmişti. Aynı tarihin özellikle Amerika’nın Irak’tan çekilmeye yönelmesiyle, 1 Mart 2003 tezkeresi vesilesiyle ilişkilerin limoni olduğu Türk devletinin rolünün yeniden önem kazanmasına denk geldiğini eklemek gerekir. Ardından 2008 krizi dünyayı sarmış, Arap ayaklanmaları başlamış ve Türkiye aniden dünya kapitalizmi için bölgenin güvenilir bir devleti haline gelmiştir. Ancak bu güvenilir devletin önünde inandırıcılık açısından Kürt meselesi önemli bir engel oluşturuyordu. Bu meselenin bir şekilde çözülmesi Türkiye’nin bölgesel hegemonya güzergâhını rahatlatacaktı.

AKP’nin verebilecekleri ile Kürt ulusal hareketinin beklentileri arasındaki açı farkı, iki tarafın da kendine göre maksimum sonuç elde etme yönündeki eylemleriyle daralmış görünüyor. Hakkâri’deki Devrimci Halk Savaşı ile uzun zamandan beri ilk kez bu kadar ağır kayıplar verilirken BDP’nin artan gücü karşısında AKP bölgede gücünü artıramamıştır.

Cengiz Çandar, TESEV için hazırladığı “Dağdan İniş – PKK Nasıl Silah Bırakır? Kürt Sorununun Şiddetten Arındırılması” (Haziran 2011) raporunda bir kuşbakışıyla propagandadan arındırılmış bir biçimde doğrudan müzakere zeminine odaklanmış. PKK’nın neredeyse yirmi yıldır Türkiye ile bir çözüm arayışı içinde olmasını anlatırken aslında tartışmayı, ulusal hareketin kendi tabanını ideolojik olarak besleme ve konsolide etme amacı dışında fazla anlamı olmayan derin düşüncelerden de arındırmış. “Özerk Kürdistan” her ne kadar dört parçayı kapsar bir ifade gibi gözükse de “özerk”likten kasıt eğer Avrupa Konseyi Yerel Yönetim Özerklik Şartnamesi ise, bunun hayli düşük bir profil olduğu bilinmeli. (İkinci heyetin görüşmesinde Öcalan’ın bu konuda eksik bilgilenmiş olduğu anlaşılıyor.)

“İmralı Zabıtları” görüşmeler için çekilmenin parlamentodan geçirilmesi gibisinden afakî talepler içerse de bütününde makul bir devlet politikasının kurucu unsurlarını vermektedir. Üstelik müzakere için AKP’ye yönelik mesajlar fazlasıyla açıktır: “AKP’yi 10 yıldır ayakta tutan benim”; “AKP’nin tam olarak oturması ve olgunlaşması için bilerek bekledim, sabrettim”; “İslamcıların 40 yıllık rüyalarını gerçekleştirdik. Biz AKP’ye iktidarı altın tepside sunduk”; “Türkiye’de 3. koldan paralel devlet çalışması var. Bu ilişkileri sabote edilmeye başladı. Sıradan lobiler değil. ABD’de Yahudi, Ermeni ve Rum lobileri stratejik ve taktik müdahale ediyorlar”; “Başkanlık ABD’deki gibi olmalı”; “40 yıldır Türk solunu taşıyorum.”

Çözümün muhtevası

Kürt meselesini “sistem içi” bir sorun olarak bir başına alıp çözmeye niyetli olacakların yapması gereken hususlar konusunda ortalama izleyici bile bir liste verebilir. İster BM, ister AB gibi hoşa gitmeyen rumuzları kullanarak bu işe girişecek olanların vereceği listenin, üç aşağı beş yukarı, PKK’lıların ve onla sınırlı kalmayarak bu otuz yıl içinde insan hakları ihlalleri, cinayetler de dâhil olmak üzere düzen güçleri tarafından da işlenen suçların affını içerecek, ancak ana dilde eğitim ilk etapta olmak üzere, bir takım hakları (ama Erdoğan’ın yaptığı gibi Kürtçe ezandan başlamak gibi kurnazlıklara başvurmadan) bir bütün olarak kabul etmek ve yerel yönetimleri güçlendirmek…

Başkanlık rejimini içerecek bir anayasa değişikliği ile vatandaşlık tanımının bir arada gitmesi gibi bir garabete başvurmadan bunlar rahatlıkla çözülebilecek meseleler iken, belirsiz vaatler etrafında bir terörden arınma veya barış söyleminin ardına saklanan Erdoğan’ın kendi takvimi, fonda değil ön cephede yer almaktadır.

Öcalan’ın “Başkanlık sistemi düşünülebilir. Biz Tayyip Bey’in başkanlığını destekleriz” sözü müzakerede henüz açıklanmamış kalemlerin de bulunabileceğini göstermekte. Başkanlıkla barışın ve Kürtlerin haklarını elde etmelerinin arasındaki tek bağlantı “müzakere” olabilir. Demokrasiden söz bile etmiyoruz!

Müzakerede bulunmayanlar

Müzakere sürecinin Kürtlerin hiç değilse yaşadıkları toplumda günlük hayatta maruz kaldıkları zorlukların giderilmesi, elbette daha geniş kapsamlı bir özgürlüğün gerekleri ile karıştırılmamalı; ama ikisi arasındaki bağ da asla göz ardı edilmemeli. Bu süreç sonunda kimi idari, yasal ve kültürel iyileştirmeler mümkün gözükse de, bu iyileştirmelerin “maddi” zemini çok zayıf kalacaktır.

Ancak Kürt ulusal hareketinin şu veya bu gerekçeyle, yani ister mecbur kaldığı için ister yeterli gördüğü için bir anlaşmaya varmasını siyaseten değerlendirmek, herkesin hakkı olmakla birlikte, bu anlaşmayı yargılama hakkına sahip olan yalnızca kendisidir ve elbette son tahlilde Kürt halkıdır. Bu açıdan bu iyileştirmeler veya bir başka ifadeyle kazanımların benimsenmesini kösteklemek, verili durumun devamında bir hayır aramak abestir.

Öte yandan müzakere süreci yalnızca PKK’nın silah bırakması ve Kürtlere ilişkin kimi iyileştirmelerle sınırlı kalmayacak ve toplumun bütününü ilgilendirecek anayasal, yasal, idari, siyasi bir dizi değişiklikle birlikte yürüyecektir. (Müzakere sürecindeki takvimlendirmenin ilk ayakları anayasa tartışmalarının takvimiyle birebir örtüşmektedir.) İşin bu yönü herkesi yakından ilgilendirmektedir. Tepside sunulan iyileştirmelerin yanı sıra, rejimi konsolide edecek, demokratik kazanımları zedeleyecek veya demokrasinin alanını daraltacak hamlelere muhalefet etme görevinde olanlar, her şeyden önce kitlelere, karşı çıktıklarının kısmi iyileştirmeler değil zaten sınırlı olan demokrasi alanının daraltılması olduğunu, emekçilere, ezilenlere, gençlere, kadınlara beyanatlarla sınırlı olmayan bir biçimde, var güçleriyle anlatmak zorundadırlar.

Tehlikeli bir kıskaç, olası bir referandumda ne dendiği değil, ahalinin denilenleri nasıl algıladığı ve bu tartışmalardan kendisi için ne gibi sonuçlara ulaştığıdır. Açıkçası deklarasyonlarla, kapalı salon toplantılarında kendi kendine propagandayla geçiştirilecek bir süreç, sosyalist solun nefes alanını daha da daraltacaktır. Sekter olmayan bir tarzda haklara sahip çıkmanın, onları derinleştirmenin, ancak uzun vadede bu hakları da zedeleyecek tedbirleri geniş kitlelere açıklamanın yolu bulunmadığı takdirde, lafazanlıktan bir adım öteye geçilemez.

Siyaseten bağımsız bir güç olarak sahnede yer almayan emek cephesinin, sosyalist solun bu gelişmeler karşısında kendini kapana kısılmış hissetmesi gayet doğal. Kürtlerin en küçük haklarına kavuşmalarına karşı çıkmanın abes olduğu bir gerçekken, neoliberal temelde bir yeni anayasanın özü itibariyle otoriter bir mahiyet arz etmesi karşısında, bir de onca değişmesine rağmen hâlâ ‘yoksa siz 12 Eylül anayasasını mı savunuyorsunuz’ saldırısına uğramaktan kurtaracak kendine has bir cephe açması için fenersiz yakalandığı da söylenebilir. Ancak siyasal mücadeleler kimsenin kendi zamanını beklemiyor.

Neoliberal kazıklar üzerinde yükselen bir tepside Kürtlere verilen-tanınan bir takım kültürel ve idari haklarla karşı karşıya kalacak olan sosyalist sol, bir an önce tahlil işini halledip, neye evet neye hayır ve ne diye evet ve ne diye hayır dediğini geniş kitlelere birleşik bir güç olarak açıklamanın yolunu aramalıdır.

Sonuç

Kürt meselesinin bir tür çözümü için hiç değilse açıkça ifade edilerek yasal ve hatta anayasal düzenlemelere yönelinmesi, barışçıl bir devrimden geçiliyormuş zehabına kapılınmasına bile yol açabiliyor. Çözüm sürecinin Öcalan’ın yol haritası çerçevesinde yürütüldüğü iddiası, bağımlı değişkenin AKP olduğu anlamına geliyor ki, güç ilişkileri açısından bu hiç de inandırıcı değil. Şimdilik taleplere bakıldığında tersinin geçerli olduğu; ancak Kürt ulusal hareketinin de büyük bir yenilgiyle değil, kendi tabanını tatmin edebilecek belli kazanımlarla bu süreçten çıkabileceği görülmekte. Seksenli ve doksanlı yıllarda Latin Amerika’nın kimi ülkelerinde askeri diktatörlüklerden çıkışa benzer bir biçimde eskinin ağırlıkta olduğu yeni bir durum söz konusu olabilir. Ancak bu yeni durumda eskinin eskisi diyebileceğimiz, AKP iktidarına kadar olan dönemin hesabını verecek kimse kalmadı; hepsi de siyaseten sahneden silinmiş vaziyette. Bu durumda yukarıdan bir değişim, Kürt meselesinin düzen sınırları içinde ele alınması, herhangi bir siyasal ve tarihsel yüzleşmeye uğramadan yürürlükteki rejimin devamı anlamına gelecektir.

Kürt meselesinin -şimdilik de dense- siyasal temsilcilerinin uygun gördüğü bir biçimde “çözülmesi,” hemen ertesi gün sınıfsal sorunların gündemin birinci maddesine yükseleceği anlamına gelmez. İşçi hareketinin yeniden yapılanması başta olmak üzere bir dizi mesele önümüzde durduğu gibi, Kürtlerin de temel demokratik haklarının henüz uzağında olacağımızı bilmek gerek. Nihayetinde her türlü baskı ve sömürüden kurtuluş için topyekûn bir mücadeleye ihtiyaç vardır.

MASİS KÜRKÇÜGİL, 1 Mart 2013

Bu yazı Yeniyol dergisinin Mart-Nisan 2013 sayısında yayınlanmıştır.

Fotoğraf: Diyarbakır 2013 Newroz’u

Almanya: Kapıdakı Faşizm ve Die Linke’nin Stratejisi -Thies Gleiss

6 Eylül’de Saksonya-Anhalt’ta yapılan seçimlerin sonuçlarının ardından, Alman solunun önündeki perspektiflere ilişkin tartışma daha da önem kazanmış durumda. Thies Gleiss, seçimden kısa süre önce kaleme aldığı bu ileri görüşlü analizde, krizin köklerini ortaya koyuyor.

Saksonya-Anhalt’ta (6 Eylül) ve Mecklenburg-Vorpommern’de (20 Eylül) yapılacak eyalet meclisi seçimlerine artık yalnızca birkaç gün kaldı ve Die Linke’nin görünüşe göre durdurulamaz biçimde yükselen AfD karşısında nasıl bir tutum alması gerektiğine ilişkin tartışmalar her geçen gün daha da keskinleşiyor.

Parti yönetiminin, başını Federal Meclis Başkan Yardımcısı Bodo Ramelow’un çektiği, ancak parti yönetiminde, Federal Meclis grubunda ve eyalet meclisi gruplarında da sağlam biçimde kök salmış olan bir kesimi açısından, burada söz konusu olanın “otoriterliğe” karşı mücadelesinde “demokrasinin” yaşadığı bir kriz olduğu son derece açıktır. Bu nedenle Die Linke, tehdit altındaki demokratik devlete karşı taşıdığı genel sorumluluğun gereğini yerine getirmelidir. Pratikte bunun anlamı, AfD’ye karşı “demokratik partilerin” tümünü kapsayan bir ittifaka dahil olmak; buna eyaletlerde CDU ile birlikte hükümet etme konusunda varılabilecek olası uzlaşmalar da dahildir.

Parlamenter bir çözüm yok ama yine de o yoldan gidelim

Die Linke’nin federal parti kongresi ne yazık ki Mecklenburg-Vorpommern ve Saksonya-Anhalt’taki eyalet örgütlerine her türlü parlamenter maceraya girişmeleri için serbestlik tanıdı. Sol partilerin ve işçi partilerinin eski geleneğini sürdürmek, burjuva partileriyle hiçbir hükümet ittifakına ve hiçbir dışarıdan destek anlaşmasına girmemek yönündeki önergeler çoğunluk sağlayamadı. Şimdi her iki eyalet örgütünün sorumluları da CDU ile anlaşmalara girebileceklerinin ve gerekirse CDU liderliğindeki bir hükümeti destekleyebileceklerinin işaretini veriyor. Böyle bir karar Die Linke açısından vahim olur ve partinin 2024’ten bu yana başarıyla sürdürdüğü, kendisini sol, bağımsız bir sınıf partisi olarak inşa etme sürecinde geri bir adım anlamına gelirdi.

AfD’nin başarısı ve sahip olduğu geniş destek — ki her ikisi de, 1932’de NSDAP’nin (Nazilerin) model eyaleti olan Saksonya-Anhalt’ta ulaştığı oy düzeyine ve özellikle toplum içindeki kök salmışlığına henüz çok uzaktır — CDU, SPD ve Yeşillerin yıllardır hem federal düzeyde hem de eyalet düzeyinde izlediği somut politikalardan ayrı düşünülemez. Bu, ücretlilerin ve özellikle göçmenlerin sırtından yürütülen bir politikadır; sağlık, bakım, emeklilik ve eğitim alanlarındaki sosyal devlet yapılarının parçalanmasının; kira, iklim ve ulaşım krizlerine gerçek çözümler üretmeyi reddetmenin; ve doğu Almanya eyaletlerinin yapısal olarak ihmal edilmesinin politikasıdır. Bütün bunlar, sağ partilerin ve her şeyden önce AfD’nin yükselişini besleyen temel dinamikleri oluşturuyor.

Buna bir de, Avrupa kapitalizmi için müreffeh bir gelecek yaratma vaadinden fersah fersah uzak olan AB’nin kalıcı krizi ile iktidar partilerinin savaş yönelimi ekleniyor. Bu yönelim yalnızca savaş ve yıkıma ilişkin eski korkuları yeniden canlandırmakla kalmadı, aynı zamanda gündelik yaşam maliyetlerinin muazzam ölçüde artmasına da doğrudan yol açtı. Yeni yayımlanan bir kamuoyu araştırmasına göre, bu enflasyona ilişkin kaygı doğu Almanya’daki nüfusun başlıca korkusu haline gelmiş durumda.

Değişen çoğunluklara dayalı azınlık hükümeti

AfD’nin yükselişi yalnızca bu politikaların ve bunlarla bağlantılı toplumsal gerileme korkularının bir sonucu değildir. Parti aynı zamanda her ikisini de toplum içinde geniş ölçüde kök salmasının dayanağı haline getirmeyi başarmıştır. Bu ancak, birincisi hükümetlerin somut politikalarının değişmesi ve ikincisi, Die Linke’nin kendisiyle birlikte geniş solun sağa karşı geniş bir toplumsal cephe inşa etmeye koyulması ve sosyalist bir alternatif olarak toplum içindeki kendi köklerini güçlendirmesiyle tersine çevrilebilir.

Ancak CDU ve SPD ile kurulacak bir hükümet ittifakı, nasıl düzenlenirse düzenlensin, somut politikayı elbette değiştirmeyecektir. Die Linke’nin bir koalisyona katılması ya da CDU’lu veya SPD’li bir eyalet başbakanını dışarıdan desteklemesi karşılığında elde edebileceği küçük tavizler, burjuva politikasına verilmesi gerekecek tavizlerin yanında hiçbir şey ifade etmez ve solun her türlü inandırıcılığına ölümcül bir darbe indirir. CDU ile bir koalisyon ya da ona dışarıdan destek vermek, her şeyden önce federal hükümetin önünde boyun eğmek anlamına gelir, AfD’nin daha da güçlenmesine hizmet eder ve muhalefet rolünün tamamını yine AfD’ye bırakır.

Parlamenter düzeyde AfD sorununa bir “çözüm” yoktur. Parlamento içinde düşünülebilecek tek seçenek, Die Linke’nin yalnızca toplumsal açıdan kabul edilebilir olan düzenlemeleri desteklediği bir azınlık hükümetidir. Partiler üstü bir hükümetin de, partilerden bağımsız bir “uzmanlar hükümetinin” de kurulması engellenmelidir. Die Linke açısından siyasal olarak bağımsız bir sınıf partisi inşa etmekten başka bir alternatif yoktur.

27 Ağustos 2026

International Viewpoint tarafından Sozialistische Zeitung’da yayımlanan metinden çevrilmiştir. Başlık İmdat Freni Editörlüğü tarafından değiştirilmiştir. Orijinal Başlık: Doğu eyaletlerindeki seçimler ve Die Linke: Büyük koalisyon dışında her şey. FAŞİZM KAPIDA MI? – 2026 EYALET SEÇİMLERİ ÖNCESİNDE

Tercüme: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Venezuela Petrolünün ABD tarafından Yağmalanmasına Hayır! Trump, Şirketleri ve Yöneticileri Venezuela’dan Defolsun! – IV. Enternasyonal

Geçtiğimiz hafta Beyaz Saray’daki neo-faşist hükümet, Nicolás Maduro ile Cilia Flores’i kaçırarak New York’taki bir cezaevinde alıkoyduğu 3 Ocak’tan bu yana öngörülebilir olan gelişmeyi açıkladı. Trump, sosyal medya üzerinden, Delcy Rodríguez’in “geçici” hükümetiyle Venezuela’daki 17 petrol sahasına – tahminen 65 milyar varillik rezerve sahip – 100 yıllığına el koymak üzere sözde bir “anlaşmaya” varıldığını duyurdu. Amaç, ABD’nin ham petrol rezervlerini “yeniden doldurmak”.

Emperyalizmin Caracas’taki kukla hükümetine dayattığı şey, apaçık bir sömürgeci yağmadır. Bu tür dayatılmış bir “anlaşma”, ancak açıkça sömürgeci bir durum çerçevesinde mümkün olabilir. Sağcı muhalefetin büyük bölümü bu durum karşısında sessiz kalırken, iktidardaki PSUV ise açık bir kayıtsızlık sergilemektedir. Bu durum Güney Amerika ülkesinin cumhuriyetçi niteliğini tehdit etmekte ve tüm bölgenin üzerine uğursuz bir gölge düşürmektedir.

Radikal sol ve özgün Chavizm, vesayet rejiminin kurulmasına karşı önemli bir direniş ortaya koyuyor. Bu, işçi sınıfının sömürgeci duruma karşı mücadele etmek üzere yeniden örgütlendiğini gösterirken, asker-polis ittifakının kalıntıları ise yeni duruma uyum sağlamış görünüyor.

Teslimiyetin doruk noktası

Son altı ay boyunca, Maduro’ya ihanetlerinin ardından sömürgenin genel valilerine dönüşen Rodríguez kardeşler (Delcy ve Jorge) ile Diosdado Cabello’nun başını çektiği rejim, ABD’li ulusötesi petrol ve altın şirketlerine en kârlı koşulları garanti altına almak amacıyla hidrokarbon ve madencilik yasalarında değişiklikler yaptı. Amerika Birleşik Devletleri, uluslararası hukuk düzeninin dışında, Venezuela petrolünü satma ve elde edilen fonları kendi takdirine göre yönetme yetkisini üstlenirken, Venezuela Merkez Bankası’nın kasalarında muhafaza edilen altın rezervlerine de savaş ganimeti muamelesi yapmaktadır.

Güney Komutanlığı, CIA, Dışişleri Bakanlığı ve Enerji Bakanlığı’nın yöneticileri, ülkenin sahipleriymişçesine Venezuela topraklarında dolaşırken, Siyonist İsrail devletiyle ilişkiler de yeniden tesis edilmektedir. Venezuela yöneticilerinin Trump yönetimi karşısındaki aşağılayıcı boyun eğişi, anti-emperyalizmin en küçük izini dahi silip süpürmüştür.

Bu arada işçilerin durumu giderek daha vahim bir hâl almaktadır. Aylık asgari ücret 15 ABD sentine düşmüşken, son on yıllarda mücadelelerle kazanılmış emekçi hakları da neredeyse tamamen ortadan kalkmıştır. Buna rağmen direniş alanları çoğalıyor; ancak ülkeye yönelik sömürgeci saldırıya karşı iç mücadele ve direnişlerin ulusal ölçekte koordinasyonuna doğru henüz bir sıçrama belirtisi görülmemekte. Elektrik kesintilerine, içme suyu tedarikindeki güvencesizliğe, keyfi baskılara ve düşük ücretlere karşı protestoların tabandan örgütlenmesi, toplumsal dokunun aşağıdan yeniden inşa edildiğini göstermektedir.

Bu son derece ağır koşullar altında Donald Trump ile Delcy Rodríguez arasında imzalanan petrol anlaşması, Venezuela ulusunun bugününü ve geleceğini tehlikeye atmakta ve tüm Latin Amerika’yı tehdit etmektedir.

Bu nedenle biz Dördüncü Enternasyonal olarak, Venezuela halkı, işçi sınıfı ve devrimci sınıf temelli örgütleriyle dayanışma içindeyiz. Trump-Rodríguez arasındaki sahte anlaşmaları yenilgiye uğratacak seferberlikleri ve mücadeleleri ileri taşıyabilecek örgütlenme ve koordinasyon düzeylerinin oluşturulmasına katkıda bulunan her türlü çabayı destekliyoruz. Haziran ayındaki depremlerin ardından doğrudan halkın bağrından yükselen slogan, Dördüncü Enternasyonal olarak desteklediğimiz ilkeyi özetlemektedir: “Halkı ancak halk kurtarır.”

Kahrolsun Trump-Rodríguez sömürge anlaşmaları!

Trump, şirketleri ve ordusu Venezuela’dan ve Latin Amerika’dan defolun!

Dördüncü Enternasyonal Yürütme Bürosu
31 Ağustos 2026

Modern Karşıdevrim ve Faşizm – Norbert Holcblat

Komünist Parti Manifestosu‘nun ilk sözlerini biliyoruz: “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor.” Bugün ise maddi bir gerçekliğe sahip iki “hayalet” kapitalist dünyada dolaşıyor ve insanlığın kaderi üzerinde ağırlığını hissettiriyor gibi görünüyor: Donald Trump ve yapay zekâ (YZ). Bunlar birbirleriyle nasıl eklemleniyor? Bizi nasıl bir dünyaya sürükleyebilirler?

İçinden geçtiğimiz dönemi tanımlamak için kullanılan terimlerin sayısı hayli fazla. Tarihçi Quin Slobodian ile yazar Ben Tarnoff yakın tarihli bir metinde bunların birçoğunu sıralıyorlar: “Birbiriyle rekabet eden çeşitli perspektifler ve farklı çerçevelendirmeler önerildi. Böylece devlet kapitalizminden, felaket kapitalizminden, platform kapitalizminden, darboğaz kapitalizminden, akbaba kapitalizminden, örümcek ağı kapitalizminden, takımada kapitalizminden, varlık yöneticileri kapitalizminden, gözetim kapitalizminden ve hatta çöküş kapitalizminden söz edildiğini duyduk. Kuramcılar, neo-feodalizm, tekno-feodalizm, tekno-liberteryenizm, tekno-otoriterlik, tekno-popülizm, tekno-faşizm, kıyamet faşizmi, neofaşizm, neoliberal faşizm, post-neoliberalizm, paleo-popülizm, neopatrimonyalizm, hiperpolitika ve jeoekonomi çağında yaşadığımızı ileri sürdüler.”[1] Bu iki yazar ise kendi paylarına “Muskizm” terimini öneriyorlar (ki bu da tartışılmayı hak ediyor).

Bu terimlerin çokluğu, belki de gidişatını tam olarak kavrayamadığımız bir olgu karşısındaki belirli bir şaşkınlık ve yönünü bulamama hâlini yansıtıyor. Bunların her biri kuşkusuz belirli bir doğruluk payı taşıyor, ancak çoğu zaman olgunun belirli bir yönüne vurgu yapıyor. Bu nedenle, spesifik özelliklerinin ötesine geçerek günümüzdeki süreçlerin özüne ve dinamiğine odaklanmak daha uygun görünüyor. Amerikalı hukukçu ve filozof Bernard E. Harcourt’un Donald Trump’ın başkanlığını nitelemek için kullandığı “modern karşıdevrim”[2] ifadesi, bu amaç bakımından en uygun tanımlama olarak görünüyor.

Gerçekten de yalnızca Amerika Birleşik Devletleri’nde değil, dünyanın geniş bir bölümünde farklı derecelerde bir karşıdevrim gündemdedir. Bu karşıdevrim, İkinci Dünya Savaşı sonrasından 1980’lere uzanan dönemin toplumsal ve ideolojik kazanımlarının tamamını ya da bir bölümünü ve varlığını sürdüren özgürleşme özlemlerini silme saplantısıyla karakterize olmaktadır. Üstelik bazıları bunun bayrağını açıkça taşımaktan çekinmemektedir. Trump yanlısı aktivist Christopher Rufo, Nisan 2025’te New York Times’a şöyle demiştir: “Yaptığımız şey gerçekten bir karşıdevrimdir. Devrime karşı bir devrimdir” (Bernard E. Harcourt tarafından aktarılıyor). 13 Eylül 2025’te Londra’da düzenlenen devasa aşırı sağ gösteride, gösterinin başlıca örgütleyicisi Tommy Robinson da şöyle demiştir: “Biz karşıdevrimiz.”[3] Başka bir bağlamda ve daha eski bir tarihte, liberteryen Murray Rothbard’ın 1992’deki şu ilanı da vardır: “Sosyal demokrasinin ölüm çanlarını çalıyoruz. Büyük Toplum’un ölüm çanlarını çalıyoruz. Refah devletinin de […] Yirminci yüzyılı sileceğiz.” [4] Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei’nin köpeklerinden birine Rothbard adını vermiş olması dikkat çekicidir (üç köpeğinin de adları, kendisine esin kaynağı olarak gördüğü neoliberal iktisatçılardan gelmektedir).

Fransa’da da aynı doğrultuda, 2007 yılında işveren çevrelerinin bir yöneticisinin şu açıklaması olmuştu: “Bugün mesele 1945’ten çıkmak ve Ulusal Direniş Konseyi’nin programını sistematik biçimde tasfiye etmektir!”[5] Bunlara başka örnekler de eklenebilir, ancak bu referanslar Bernard E. Harcourt’un şu değerlendirmesini haklı çıkarmaktadır: “Başkan Trump’ın ikinci döneminin ilk yüz günündeki eylemleri, daha uzun bir tarihsel perspektife oturan ve uluslararası kapsamı daha geniş olan, kapsamlı ve tutarlı bir modern karşıdevrimin son aşamasını oluşturmaktadır.” Harcourt’a göre bu karşıdevrim Amerika Birleşik Devletleri’nde birkaç on yıldır, özellikle Ronald Reagan’ın başkanlığından bu yana sürmektedir.

Karşıdevrim mi? Kuşkusuz bugün, en azından “Kuzey” ülkelerinde, mülk sahibi sınıflar açısından devrimci bir tehlike bulunmuyor. Bu durum, 1918’den 1940’lı yıllara kadar başta Macaristan, Almanya, İtalya, Japonya, Portekiz, Romanya… ardından Avusturya ve yeniden Almanya, daha sonra İspanya ve nihayet 1940 yenilgisinin ardından Fransa’yı etkisi altına alan büyük gerici dalganın bağlamından farklıdır (Rus Devrimi’nin ardından ortaya çıkan devrimci yükseliş 1920’lerin başından itibaren zayıflamaya başlamış olsa da). Bu dalga, gerici ve diktatörlük niteliğindeki rejimlerin doğmasına yol açtı, ancak bunların her biri, özellikle iktidara geliş biçimleri, kurumları ve geleneğe yapılan göndermeler (ve eski siyasal kadrolarla uzlaşmalar) ile kopuş, hatta “devrim” görüntüsü veren unsurlar arasındaki denge bakımından kendine özgü niteliklere sahipti. Bunların son örneklerinden biri, Pétain rejiminin ilan ettiği “Ulusal Devrim”di. Çeşitliliklerine rağmen bu rejimlerin tümü o dönemde faşist olarak nitelendirilebilmiştir (daha yakın dönemde bazı tarihçiler aralarındaki farklılıklar üzerinde ısrar etseler de).

1970’lerde Şili, Arjantin, Brezilya ve Uruguay’daki askerî diktatörlükler de, her şeyden önce baskıcı nitelikleri nedeniyle, sıklıkla faşist olarak mahkûm edilmiştir. Yunanistan’daki diktatörlüğün (1967-1974) nasıl nitelendirileceği ise tartışma konusu olmuştur (Nikos Poulantzas’ın bu konudaki görüşlerinin bir hatırlatması için bkz.[6]).

Bugün gerçekten de Amerika Birleşik Devletleri’ndeki MAGA akımının bazı bileşenleri (Christopher Rufo, Steve Bannon, kendine özgü tarzıyla Elon Musk…) ve Avrupa’daki aşırı sağ hareketler; ailenin geçirdiği dönüşümü, kürtajın yasallaştırılmasını, LGBTİ haklarını, göçü ve farklı nüfus kesimlerinin kaynaşmasını… toplumsal dönüşümler ya da çeşitli toplumsal kesimlerin mücadelelerinin ürünü olarak değil, “wokeçuların” ve “büyük yer değiştirme” (göç ile gelen nüfusun yerleşik nüfusun yerini alacağına iddiası) komplocularının devrimci bir tertibinin sonucu olarak görüyorlar. Onlara göre, “beyaz ve Batılı uygarlığın” geri dönüşü olmayan biçimde değişime uğraması tehlikesi karşısında bu komploya acilen tepki vermek gerekmektedir. Bu analiz farklı iktidar çevrelerinde hâkim görüş olmasa bile, söz konusu hezeyanlar çeşitli siyasal akımlar tarafından tabanlarını genişletmek ve karşıdevrimci hedeflerine hizmet etmek amacıyla az ya da çok benimsenip araçsallaştırılabilir. Çünkü devrim yakın bir ufukta görünmese de, Richard Donnelly’nin Tommy Robinson hakkındaki yukarıda anılan metinde yazdığı gibi, “karşıdevrimin yakın bir devrimi beklemesi gerekmez; geçmişte elde edilmiş kazanımları ortadan kaldırarak ve direnişi bastırarak önleyici biçimde harekete geçebilir.” Hele de kapitalizmin içinden geçtiği türden sistemik bir kriz bağlamında.

Bununla birlikte, “Güney” söz konusu olduğunda tabloyu nüanslandırmak gerektiğini belirtelim: “Arap devrimlerinden” Sri Lanka, Bangladeş, Nepal, Madagaskar’daki yakın dönem hareketlerine kadar halk ayaklanmaları gerçekten de hükümetleri devirmiş, ancak bugüne kadar egemen sınıflara alternatifler oluşturmayı başaramamıştır. Egemen sınıflar, ordular ya da “sivil toplum”dan çıkan yeni iktidarlar aracılığıyla hegemonyalarını korumuşlardır. Bununla birlikte bu ülkelerin bazılarında devrim bulutu hâlâ tehditlerle yüklüdür ve örneğin Mısır’da Mareşal Sisi bunun kuşkusuz farkındadır.

Rus sosyolog ve aktivist Ilya Budraitskis ise karşıdevrim ile “anti-devrim” adını verdiği olgu arasında bir ayrım yapmaktadır: “Anti-devrim hayalî bir devrimi engellemeye çalışır […] Ufukta beliren bu hayalî devrimin toplumda açıkça görülebilen kökleri yoktur ve güçlü bir iradeye sahip belirgin bir siyasal öznesi de bulunmamaktadır […] Ancak bu hayalî devrim, devlet yöneticilerinin bilincinde başlı başına bir varoluşa sahiptir. Ve uzmanlar tarafından onlarca belgede tarif edilmiştir.”[7]

Bu analizi Rusya’nın dışına taşıdığımızda, örneğin Fransa’da yöneticilerin ve onların medyasının yanı sıra bazı entelektüellerin, bütün toplumsal yaşamı tehlikeye attığı varsayılan birtakım hayaletleri günbegün teşhir ettiklerini görürüz: “wokeçuluk”, “İslami ayrılıkçılık”, kent çeperlerindeki gençlerin “vahşileşmesi” vb. Polis güçleri yalnızca bu olguları ve potansiyel olarak “şüpheli” kabul edilen kişileri sürekli gözetlemekle kalmamakta, aynı zamanda her türlü “taşkınlığı” bastırmaya da hazırlanmaktadır. Yukarıda değinilen bazı MAGA temaları gibi bütün bunlar da büyük ölçüde “hayalî devrim” kategorisine girmektedir. Budraitskis’in ortaya koyduğu sorunsalın sağlam temelleri vardır ve “anti-devrimin”, bugüne kadar tanıdığımız karşıdevrimlerden daha tedrici biçimde ilerleyebileceğini açıklamaktadır. Bununla birlikte, tarihsel ve siyasal çağrışımları daha güçlü olan karşıdevrim terimine bağlı kalmak daha uygun görünmektedir.

Dolayısıyla karşıdevrim; yalnızca burjuva liberal demokrasisi açısından değil, Juan Carbonell’in yapay zekâ konusunda tarif ettiği gibi üretim ve emek süreci açısından da despotik bir dünya inşa etmek için bütün yeni teknolojileri kullanan modern bir karşıdevrim.[8] Marx, “despotik” terimini hem üretim sürecine (“fabrika despotizmi”) hem de Bismarck dönemi Alman İmparatorluğu gibi bazı devletlere uygulamıştır. Dolayısıyla modern karşıdevrimi farklı boyutlarıyla nitelendirmek için “tekno-despotizm” ifadesinin muhtemelen en uygun terim olduğu düşünülebilir.

Her yerde, farklı derecelerde, geleneksel burjuva liberal demokrasisinin daraldığını, polis baskısının ve gözetim tekniklerinin yanı sıra militarizasyonun arttığını, toplumsal kazanımlara yönelik saldırıların yoğunlaştığını, ırkçılığın giderek keskinleştiğini, kimlikçi ve milliyetçi söylemlerin yükseldiğini görüyoruz. Claude Serfati’nin Fransa hakkında kullandığı ifadeyi ödünç alırsak, devletler “radikalleşiyor”.[9] Üstelik Avrupa’da da durum böyledir; “merkezciler” ve sosyal demokratlar iktidarda olduğunda bile. Bazı ülkelerde (Polonya, Amerika Birleşik Devletleri) kürtaj hakkını sorgulayan söylemler, baskılar, hatta hukuki kararlar yaygınlaşmaktadır.

Bu unsurlar ekonomik rejimin özellikleriyle birleşmektedir: yeni teknolojilerin yaygınlaşması, devletlerle iç içe geçmiş ve güçlü konumları sayesinde rant elde edebilen dev şirketlerin ortaya çıkışı, sendikal hareketlerin gerilemesi, eşitsizliklerin patlaması… Ekolojik tehlikelerin, bunların insanlık açısından giderek daha dolaysız hâle gelen sonuçlarının ve harekete geçme aciliyetinin önemsizleştirilmesi, görmezden gelinmesi (hatta Javier Milei ve Donald Trump örneğinde açıkça inkâr edilmesi). Bunun yanı sıra, şirketlerin kâr oranının düşmesi yönündeki baskılara karşı koymasını sağlayan bir inovasyon yarışı eşliğinde meta egemenliğinin daha önce görülmemiş ölçüde yaygınlaşması söz konusudur. Yurttaşlar bu yenilikleri yalnızca taklit etme dürtüsüyle değil, gündelik yaşam açısından vazgeçilmez hâle geldikleri için de benimsemek zorunda kalmaktadırlar (bu süreç, devletlerin yerel kamu hizmetlerini ortadan kaldırmaya yönelik politikalarıyla sinerji içinde ilerlemektedir).

Son olarak, Avrupa Birliği’nde revaçta olan “demokratik” söylemin aksine, karşıdevrimin temel bir toplumsal boyutu vardır. “İlliberal” olarak nitelenen rejimler, “demokratik” ülkelerde uygulananlarla aynı türden neoliberal reformlar gerçekleştirmektedir: Macaristan’da çalışma sürelerine ilişkin reform, Rusya’da emeklilik yaşının yükseltilmesi, Türkiye’de iş hukukunun esnekleştirilmesi vb.

Bugün önümüzde birkaç soru bulunmaktadır:

  • Karşıdevrimin itici güçleri nelerdir?
  • Ekonomik durumla nasıl eklemlenmektedir?
  • Bu karşıdevrim faşist midir?
  • Ve elbette, onunla nasıl mücadele edilmelidir? Ancak bu sonuncusu bu yazının konusu değildir.

1. İtici güçler

Nispeten yakın bir tarihe kadar, otoriter eğilim ve baskıların sorumluluğu, basının büyük bölümü ve birçok siyaset bilimci tarafından “sistem dışı” aşırı sağ güçlere yükleniyordu. Bunlar sıklıkla “popülist” olarak nitelendiriliyordu. Bu terim, onları yine popülist olarak adlandırılan az ya da çok radikal sol güçlerle aynı düzleme yerleştirmeye elverişliydi. Bu popülistlerin, “halkın” elitlere ve egemen düzene karşı gerçek ya da varsayılan hoşnutsuzluğuna ve halkın örtük milliyetçiliğine yaslandıkları düşünülüyordu. Bazı ülkelerde (özellikle Avrupa’da), siyasal partilerin giderek birbirinin yerine geçebilir hâle gelmesi ve politikalarının birbirine yakınlaşması, aşırı sağa kendisini bu uzlaşının dışında konumlandırarak seçmenleri cezbetme fırsatı sunmaktadır.

Çeşitli halk kesimlerinde Troçki’nin “karşıdevrimci umutsuzluk”[10] olarak nitelendirdiği bir olgunun var olduğuna kuşku yoktur. Bu durum günümüz dünyasında kolektif örgütlenmenin gerilemesiyle daha da güçlenmektedir. Bu gerileme bireylerin atomize olmasını ve/veya gerici kimliklere (ırksal, dinsel ya da başka türden) kapanmasını teşvik etmektedir. Başka bir ifadeyle, “aşırı sağ, hoşnutsuzluğu gerici bir radikalleşmeye yönlendirme mücadelesinde liderliği ele geçirmektedir.” [11] Üstelik interneti ve sosyal ağları etkili biçimde kullanmayı da bilmektedir. Peki mevcut gelişmeleri yalnızca aşağıdan gelen baskıya ve “sistem dışı” gruplara bağlamak mümkün müdür?

Brexit’e ayrılmış ve 2021’de yayımlanmış bir kitapta iki Fransız sosyolog, Brexit sonucunu küreselleşmenin kazananları ile kaybedenleri arasındaki bölünmenin sonucu olarak gören yaygın yoruma itiraz etmiştir. Önemli kapitalist kesimlerin, aslında finans sektörünün bir bölümünün, yatırım fonları ile hedge fonların, AB’den çıkmayı savunan Leave kampanyasını nasıl finanse ettiğini göstermektedirler. Vardıkları sonuç açıktır: Halk sınıflarının geniş bir kesimi Avrupa Birliği’ne karşı olsa da, onlara göre Leave kampanyasının finansmanı şunu göstermektedir: “Küreselleşmenin kazananları kaybedenlere karşı yenilmedi, kendi aralarında anlaşamayanlar kazananların kendileriydi.”[12] Yaklaşımlarını şöyle açıklıyorlar: “…eleştirel sosyal bilimlerin bir bölümü Brexit’i ve Trump’ın seçilmesini, oyların toplumsal coğrafyası ve sanayisizleşmiş, ayrımcılığa uğramış ve dışlanmış bölgelerdeki beyaz orta ve halk sınıflarının, küreselleşmenin kazananı olan ve çoğu zaman bölgesel ya da küresel ölçekte birbirleriyle bağlantılı kentli elitlere karşı duyduğu hınç açısından analiz etti. Biz bu analizlere karşı çıkmıyoruz, ancak bu iki tarihsel olayı, Brexit’i ve Trump’ın seçilmesini, yalnızca seçmenleri harekete geçiren nedenler açısından anlamamak gerekir. […] Egemen sınıflar cephesinde neler olup bittiğine bakmak, gerek Brexit gerekse Trump’ın seçilmesi örneğinde onların çıkarlarının neler olduğunu anlamak gerektiğini düşündük.”[13] “İkinci finans”, Avrupa düzenlemelerini serbestçe faaliyet göstermesinin önünde bir engel olarak görüyor ve bu kesimin aktörleri otoriter bir liberteryenizmi destekliyorlardı. Genel eğilim itibarıyla neoliberalizmin sonu ufukta beliriyor olacaktı. Araştırmacıların vardığı bazı sonuçlar — Marlène Benquet bunları daha yakın tarihli La finance aux extrêmes (2026) [Aşırı Uçlardaki Finans] adlı kitabında geliştirmiştir. Gerek finansallaşmanın iki kutbu gerekse neoliberalizmin sona erdiği tezi bakımından tartışmaya açıktır. Ancak çalışmalarının önemli bir meziyeti, siyasal gelişmelerin yalnızca demagogların kitleleri manipüle etmesinin ürünü olmadığını, aynı zamanda sermayenin belirli fraksiyonlarının bilinçli tercihlerinden kaynaklandığını göstermeleridir.

Bu yaklaşım Trumpçılık üzerine çalışan bazı analistler tarafından da benimsenmiştir. Özellikle Vladimir Bortun’un “The Capitalist Interests Behind Donald Trump” başlıklı yazısına (Jacobin, 24/02/2026) bakılabilir.[14] Bortun şöyle vurgulamaktadır: “Trumpçılığa ilişkin hâkim yorum, onu (neo)liberal küreselleşme tarafından marjinalleştirilmiş ve geride bırakılmış toplumsal grupların öncülük ettiği ‘aşağıdan gelen bir isyan’ olarak görmektedir. Bu analizde fazlasıyla doğruluk payı vardır (Trump’ın işçi sınıfından aldığı oyların oranı sıklıkla abartılıyor olsa da). Fakat bu, gerçekliğin tamamını yansıtıyor mu? […] Trump’ın yalnızca kendisini ve ailesini zenginleştirmek için orada olması pekâlâ mümkündür. Kendi içinde tutarlı bir ideolojiye ya da gerçek bir sınıfsal projeye sahip olmaması da pekâlâ mümkündür. Ancak Trumpçılık, Trump’ın şahsını aşmaktadır. Kapitalist fraksiyonlardan ve bağımlı sınıfların fraksiyonlarından (hem küçük burjuva hem de işçi sınıfı kesimlerinden) oluşan bir koalisyonu kapsamaktadır.”

Böylece çeşitli ekonomik sektörlerin, milliyetçi ve otoriter olsalar bile kendilerini düzenleme ve vergi oranlarını artırma iddiasında bulunmayan iktidarlara giderek daha fazla destek verdiği görülmektedir: en spekülatif finans kesimleri, fosil yakıt endüstrileri, silahlanma ve gözetim sektörleri ve son olarak yeni teknolojilerin büyük şirketleri. Rüzgârın hangi yönden estiğini sezen başka sektörler de gerici söylemlerle, sistematik biçimde sendika karşıtı politikalar uygulanması perspektifiyle (oysa Avrupa’da sendikalar çoğu zaman toplumsal ilişkiler sistemi içinde birer “ortak” olarak işlev görüyordu), hatta bütün sınırlılıklarına rağmen mevcut demokrasinin kurallarının ihlal edilmesiyle uzlaşmaya hazırdır.

MEDEF’in (Fransa’nın başlıca işveren örgütü) Javier Milei’yi yıllık toplantısına davet etmeye karar vermesi bu bakımdan anlamlıdır (Milei’nin daha sonra bu daveti geri çevirdiği belirtilmektedir). Amerika Birleşik Devletleri’nde Elon Musk ya da Peter Thiel (Palantir’in sahibi Thiel yakın zamanda Milei’nin Arjantin’ine yerleşmiştir) gerici ve otoriter aktivizmlerini gizlemiyor. Hindistan’da ise Narendra Modi başlıca kapitalist sektörler tarafından destekleniyor.

Dolayısıyla devletler ve egemen sınıfların bazı kesimleri günümüzdeki süreçlerin başlıca aktörleridir. Devletler söz konusu olduğunda, Emmanuel Macron’un kendisini “ilerici” ilan etmesi örneğinde olduğu gibi, bunlar zaman zaman aşırı sağ akımlarla aralarına mesafe koyarken aynı zamanda bu süreçlerin aktif aktörleri olabilirler.

Devletler otoriterleşme yarışını, nüfusun gözetim altında tutulmasını ve militarizasyonu meşrulaştırmak için çeşitli argümanlara başvurmaktadır: terör tehlikesi, grevlerin ve gösterilerin yol açtığı aksaklıklar, sözde göçmen istilası (“büyük yer değiştirme” ve “tersine göç” kavramları şimdilik aşırı sağın tekelinde kalmaya devam etse de bu temalar daha geniş çevrelere nüfuz etmektedir), uyuşturucu ticareti, adi suçlar ve Avrupa’da Rusya’nın faaliyetleri. Yasal ve düzenleyici metinler yıldan yıla üst üste yığılmaktadır. Nitekim Fransız hükümeti, zaten hayli geniş olan olağanüstü hâl rejimleri yelpazesine kısa süre önce yeni bir düzenek daha ekledi: Parlamentonun önüne getirilmeden önce iki aylığına ilan edilebilecek “ulusal güvenlik alarm hâli”.

Donald Trump’ın ikinci kez seçilmesi ve davranışları, kuşkusuz bu süreci hızlandıran bir etken oluşturmaktadır. Üstelik Trump, Cumhuriyetçi Parti’nin önde gelen isimlerine bağlı olmayan program unsurları ve kadrolarla iktidara geri dönmüştür. Ancak her yerde siyasal sağ “daha da sağa kaymakta” (Trump’ın Cumhuriyetçi Parti üzerinde hâkimiyet kurması ve eleştirileri hizaya getirmesi bunun bir örneğidir) ve daha dün marjinalleştirilmiş olan aşırı sağ güçler, sermayenin egemen çevreleri tarafından giderek daha fazla kabul görmektedir. Üstelik Avrupa’da, iktidara gelme ihtimali bulunan bu güçler iki konuda güvence vermişlerdir: Avrupa Birliği ve İsrail’e destek (bu ülkenin politikasını eleştirmek artık antisemitizmle özdeşleştirildiğinden, İsrail’i desteklemek antisemit olunmadığının bir kanıtı hâline gelmektedir). İtalya’da Meloni hükümeti otoriterliği, birkaç güvenlik önlemleri “paketinin” kabul edilmesiyle, liberal bir ekonomik çizgiyle bağdaştırmaktadır.

Bununla birlikte, karşıdevrim yolunda en ileri gitmiş devletlerde bile siyasal yöneticiler hâlâ (bu tür bir analizin kapsamına girmeyen Çin hariç) seçim sürecine tabidirler (Viktor Orbán’ın Macaristan parlamento seçimlerindeki yenilgisi bunu göstermiştir). 2002’de iki Amerikalı siyaset bilimci bu tür rejimleri “rekabetçi otoriterlik”[15] terimiyle tanımlamıştır. Böyle bir sistemde bir parti, az ya da çok demokratik bir seçim yoluyla iktidara gelir ve ardından denge ve denetleme mekanizmalarını aşındırır. Yürütme, kamu yönetimini ve yargı dâhil kilit görevlere yapılan atamaları kendisine sadık kişilerle doldurur. Ardından kamuoyundaki eleştirileri azaltmak ve seçmenleri iktidar partisi lehine etkilemek amacıyla medya, üniversiteler ve sivil toplum kuruluşları hedef alınır. Muhalefet partilerinin ve yurttaşların hakları budanır. Yaygınlaşma eğilimindeki bu rejim türünün varlığını sürdürmesinin nedenlerinden biri, budanmış ve manipüle edilmiş bir çok partili sistemin, tek partili bir sisteme kıyasla içeride daha kolay yönetilebilir ve uluslararası düzeyde daha “sunulabilir” olabilmesidir. Ancak rekabetçi otoriterliğin farklı dereceleri olabilir: Viktor Orbán seçimleri kaybetmiş olsa da Vladimir Putin’in seçim kaybetmesi neredeyse tahayyül edilemezdir ve Recep Tayyip Erdoğan da şu anda bunun gerçekleşmesini engellemek için elinden geleni yapmaktadır.

Hakların azaltılmasının günümüzdeki uç örneklerinden birine daha değinmek gerekir: kurumları ana akım tarafından demokratik kabul edilen, ancak bazı sakinlerinin ikinci sınıf yurttaş statüsüne indirgendiği devletler. Narendra Modi’nin Hindistan’ında Müslümanlar ve Hıristiyanlar açısından durum böyledir; bu kesimler Hindulardan daha az meşru topluluklar olarak görülmektedir. Yetkililerin ve polisin desteği ya da en azından hoşgörüsüyle sürekli şüphe altında tutulmakta ve şiddete maruz kalmaktadırlar. Araştırmacı Christophe Jaffrelot bu durumu nitelendirmek için “etnik demokrasi”[16] ifadesini kullanmaktadır.

Bu niteleme uzun zamandır İsrail için de kullanılmaktadır (örneğin Alain Dieckhof’un “Quelle citoyenneté dans une démocratie ethnique ?” [Bir etnik demokraside nasıl bir yurttaşlık?] başlıklı çalışmasına bakınız).[17] Yahudi olmayanlar (esas olarak Filistinli Araplar) burada fiilen ve kısmen haklarından mahrum bırakılmış, 1948’den bu yana daha az meşru kabul edilmiş ve ayrımcılığa uğramışlardır. Bu durum 19 Temmuz 2018 tarihli yasayla açıkça ilan edilmiştir: “İsrail Devleti, Yahudi halkının ulus-devletidir, Yahudi halkı burada doğal, kültürel, dinsel ve tarihsel kendi kaderini tayin hakkını kullanır. İsrail Devleti’nde ulusal kendi kaderini tayin hakkının kullanılması yalnızca Yahudi halkına özgüdür.” İşgal altındaki topraklarda ise ayrımcılık ve baskılar daha da açık biçimde görülmektedir. Bu iki simgesel ve güncel örneğin ötesinde, başka devletler de farklı derecelerde kendi nüfuslarının belirli kesimlerine karşı ayrımcılık uygulamaktadır.

Sonuç olarak, yaygın biçimde demokratik olarak nitelendirilen devletlerde bile otoriterliğe doğru bir eğilim mevcuttur. Yürütme organları giderek daha fazla kayırmacılığa başvurmakta, kamu yönetimini doğrudan siyasallaştırmakta, “düzen” güçlerini tahkim etmekte, gösteri haklarını ve muhalefet alanlarını, ayrıca akademik özgürlükleri kısıtlamakta ve ırkçılığı körüklemektedir. Öte yandan medya özgürlüğü de medyayı kontrol eden kapitalist grupların keyfine bağlı olarak giderek budanmaktadır. Ayrıca gerçek savaşların (ki bunların etkisi hiç de önemsiz değildir) çok ötesinde, savaş hayaleti her yerde dolaşıma sokulmaktadır.

Dolayısıyla karşıdevrim, her şeyden önce devlet aygıtları tarafından, doğrudan iktidarda temsil edilmesi şart olmayan bir aşırı sağla açık ya da örtük bir işbirliği içinde yürütülüyor görünmektedir. Farklı devletler bu süreçte farklı ölçülerde ilerlemiş durumdadır: örneğin Büyük Britanya, Fransa’dan daha az ilerlemişken Fransa da Amerika Birleşik Devletleri’nin ve özellikle Hindistan, Rusya, Türkiye ya da İsrail’in gerisindedir. Ancak Fransa’da Marine Le Pen’in ya da Jordan Bardella’nın (Ulusal Birlik) Cumhurbaşkanlığına gelmesi, otoriterliğe ve toplumsal hakların “millileştirilmesine” doğru giden süreci önemli ölçüde hızlandıracaktır; özellikle de Beşinci Cumhuriyet Anayasası’nın cumhurbaşkanına, örneğin Giorgia Meloni gibi bir İtalyan hükümet başkanına kıyasla çok daha büyük bir ağırlık tanıdığı düşünüldüğünde.

Devletler üzerine yapılan bu değerlendirmeler ve karşıdevrim üzerindeki vurgu, esas olarak aşırı sağa ve neofaşist güçlere odaklanan analizlerle belki de bir tartışmayı beraberinde getirmektedir. Buna yeniden döneceğiz.

2. Karşıdevrim ile ekonomik durum nasıl eklemleniyor?

Joseph Stiglitz, Kasım 2019 tarihli “The End of Neoliberalism and the Rebirth of History” başlıklı metninde şöyle vurgulamaktadır: “Soğuk Savaş’ın sonunda siyaset bilimci Francis Fukuyama, ‘Tarihin Sonu mu?’ başlıklı ünlü bir makale kaleme aldı. Ona göre komünizmin çöküşü, bütün dünyayı nihai varış noktasından (liberal demokrasi ve piyasa ekonomisinden) ayıran son engeli ortadan kaldıracaktı. Pek çok kişi bu görüşü paylaşıyordu. Bugün […] Fukuyama’nın düşüncesi eskimiş ve naif görünüyor.”[18]

Neoliberalizmin sonu teması, özellikle Fransa’da oldukça revaçtadır. Nitekim iktisatçı ve gazeteci Romaric Godin yakın tarihli bir kitabında [19] şöyle yazıyor: “Neoliberal proje, kapitalizm tarafından çerçevelenmiş, birikim için gerekli görülen kuralları kabul eden bir demokrasi projesiydi. […] Neoliberalizmin krizi, demokrasi-kapitalizm çiftinin ayrışacağı bir dönemin başlangıcına işaret etmektedir.” Bununla birlikte yazar başka yerlerde daha ihtiyatlı ifadeler kullanarak demokrasi ile kapitalizmin özsel olarak birbirlerine bağlı olmadıklarını ve demokrasinin kapitalizm açısından ancak kapitalizmin işleyişi için gerekli uzlaşmayı sürdürdüğü ölçüde kabul edilebilir olduğunu açıklamaktadır. 2008’den bu yana yaşanan neoliberalizm krizi karşısında, “bu noktada beliren seçenek, itirazları bastıran, toplumsal istikrarı sağlayan ve sermayenin çıkarlarını koruyan otoriter bir devlettir.” Romaric Godin’e göre mevcut evre, devletin sermayenin hizmetinde, birikimi kolaylaştırmak amacıyla piyasanın yerini aldığı yeni bir devlet kapitalizmi evresidir.

2008-2009 krizinden bu yana kapitalizmin giderek daha fazla devlet desteğiyle ayakta tutulduğu doğrudur. Ancak Godin’in neoliberalizm ile demokrasi arasında kurduğu bağ, bunu belli bir ihtiyatla ortaya koysa bile, oldukça tartışmalıdır. Başka yazarlar ise tam tersini savunmakta ve onlarca yıllık bir tarihe dayanmaktadırlar. Bu bağlamda, başlığı hiçbir nüansa yer bırakmayan İç Savaşı Seçmek: Neoliberalizmin Başka Bir Tarihi [20] adlı kitaptan söz edilebilir. Kitabın ilk bölümü, Margaret Thatcher’a esin kaynağı olan ve bir başka “Nobel Ekonomi Ödülü” sahibi Friedrich Hayek’in övgüyle karşıladığı politikaların uygulandığı Pinochet Şili’sine ayrılmıştır. Yazarlar, 1930’lardan itibaren neoliberal düşünürlerin uzun tarihini ve bunlardan bazılarının dönemin faşist rejimlerine karşı (az ya da çok çekinceyle) gösterdikleri hoşgörüyü gözden geçirmektedirler. Onlara göre, “neoliberalizmin kendi içinden (vurgu bize ait) antidemokratik otoriterliği, ekonomik milliyetçiliği, genelleştirilmiş rekabetçiliği ve genişletilmiş kapitalist rasyonaliteyi bir araya getiren özgül bir siyasal biçim ürettiği bir dönemi yaşıyoruz. Bu özgün yönetimsellik, tarihsel faşizme benzemeksizin neoliberalizmin mutlakiyetçi, otoriter ve (gerektiğinde) diktatoryal karakterini bütünüyle üstlenmektedir.” Bu analizde iki nokta önemlidir: Birincisi, otoriter dönüş neoliberalizmi sorgulamamakta, aksine onun sürekliliği içinde yer almaktadır, ikincisi ise “tarihsel” faşizmden farklı bir olguyla karşı karşıya olduğumuzdur (buna geri döneceğiz).

Neoliberalizmin ölüm çanlarını çalmak için henüz erken görünüyor. Şimdilik egemen sınıflar saldırı hâlindedir ve sermayenin özgürlüğünü kısıtlayan her şeyi bölge bölge ve devlet devlet, az ya da çok doğrudan biçimde sorgulamaktadırlar. Donald Trump’ın 20 Ocak 2025’te çıkardığı ilk düzenlemelerden biri, ABD’yi çokuluslu şirketlere yönelik küresel asgari vergilendirme anlaşmasından çekmiştir; oysa bu anlaşma söz konusu şirketler açısından pek de ağır değildi. Trump denetim ve düzenleme kurumlarını tahrip etmeye yönelik faaliyetlerini sürdürmekte, aynı zamanda kripto paraların da destekçiliğini yapmaktadır. Avrupa’da sanayi sektöründe işten çıkarmalar peş peşe gelirken kamu hizmetlerinde kesintiler yoğunlaşmakta; birçok başkentte spekülasyon ve kiralardaki artış halk kesimlerini kentlerden dışlamaktadır.

Kuşkusuz devlet politikaları artık ticari mübadelelere daha açık biçimde, daha sınırlı ölçüde de uluslararası yatırımlara ve hatta belirli faaliyetlerin teşvik edilmesine (ilk sırada yapay zekâyla ilgili olanlara) müdahil olmaktadır. Ancak bu, küreselleşmenin sona erdiği anlamına gelmez. Farklı emperyalizmlerin küreselleşmenin koşullarını belirlemek ve/veya bu “sonluluk kapitalizmi”nde [21] “pastadan aldıkları payı” savunmak için yürüttükleri mücadele anlamına gelir. Bütün bunlar, ABD’nin Çin karşısındaki üstünlüğünü korumak istediği bir bağlamda gerçekleşiyor.

Yeni teknolojilere gelince, bunlar özel sektör faaliyetleri ile devlet arasında yenilenmiş iç içe geçme biçimlerine yol açmaktadır. Slobodian ve Tarnoff’un yazdığı gibi, Muskizm liberteryen olmaktan çok uzaktır: “Muskizmin temel ilkelerinden biri kamu-özel sektör kaynaşmasıdır, devletin yüksek riskli ve yüksek getirili projeler için finansman sağlayıcı, kolaylaştırıcı ve güvenlik ağı olarak kullanılmasıdır. Biz buna devlet simbiyozu diyoruz. Bunu SpaceX, Starlink ve Tesla örneklerinde açıkça görebiliriz. Musk bürokrasinin ve belirli düzenleme türlerinin sert bir eleştirmenidir, ancak kesinlikle devletin kendisinin değil. Aksine, devleti sistematik biçimde bir güç ve kâr kaynağı olarak araçsallaştırmıştır. Bunu, hükümetlere kendi altyapılarına dayanarak egemenlik işlevlerini yerine getirmelerine yardımcı olmayı vaat ederek yapmaktadır: bizim ‘hizmet olarak egemenlik’ diye tanımladığımız bir dinamik.”[22]

Devlet ile dijital şirketler arasındaki simbiyoz askerî faktör tarafından daha da güçlendirilmektedir: Bu şirketlerle ordular ve polis güçleri arasındaki çok sayıdaki işbirliği örneği, “büyük teknoloji şirketlerinin devletten özerkleşeceğini öne süren tekno-liberteryen fantezilerin aksine, bir askerî-dijital kompleksin var olduğunu” göstermektedir.[23] Nitekim Palantir de Peter Thiel’in liberteryen söylevlerine rağmen büyük ölçüde devletlerle ve onların silahlı kuvvetleri ve polis teşkilatlarıyla simbiyoz içinde varlığını sürdürmektedir.

3. Bu karşıdevrim faşist olarak nitelendirilebilir mi?

Trump ve çeşitli aşırı sağ akımlar, Thatcher’ın ünlü TINA (“There is no alternative” — “Başka alternatif yok”) kısaltmasının temsil ettiği anlayıştan kopuş güçleri olarak kendilerini sunmaktadırlar. Bu söylem, eşitsizliklerin arttığı, “aşağıdakilerin” kendilerini hor görülmüş hissettikleri ve sermayenin sol kanatlarının (ABD’de Demokratlar, Avrupa’da sosyal demokratlar) en iyi ihtimalle güçsüz, en kötü ihtimalle ise mevcut durumun ortak sorumluları olarak görüldüğü bir bağlamda belirli bir yankı bulmaktadır.

Aşırı sağın da radikalleşmiş geleneksel sağın da eşitsizliklere ve sermayenin iktidarına gerçekten saldırması söz konusu olmadığından, öne sürülen korkuluklar göç, İslam, LGBTİ’ler… ve günümüzde daha örtülü bir biçimde, sözde bir Yahudi komplosudur.

Donald Trump, daha önce de belirttiğimiz gibi, devletin radikalleşmesi ile neofaşistlerin yükselişinin kesişme noktasında yer almaktadır. Genel olarak, devletin ve egemen sınıfların geçirdiği dönüşümün, yalnızca aşırı sağın ve neofaşistlerin iktidara katılmasının -ki birçok devlette durum zaten böyledir- değil, aynı zamanda aşırı sağcı siyasetçiler ile neofaşistlerden oluşan koalisyonların kurumların denetimini ele geçirmesinin koşullarını giderek yarattığı bir süreç hakkında ne söylenebilir? Bu siyasetçiler muhtemelen diğer siyasetçilerin “giyim kurallarına” uyacaklardır (arkalarında daha az medeni gruplar kümelense bile). Üstelik bu koalisyonlar, örneğin az ya da çok ulusal-sosyal nitelikteki söylemler bakımından, bazı alanlarda heterojen olabilirler. Nitekim 20. yüzyılın ilk yarısındaki faşist partiler de kendi içlerinde heterojendi.

“Faşizm” teriminin çeşitli türevleri, çoğu zaman ilgi çekici olan çok sayıda analizin merkezinde yer almaktadır[24],ancak bize göre bunlar, modern karşıdevrimci süreci tarif etmek açısından genel olarak tartışmalıdır. Tabii faşizmi, Umberto Eco’nun Ur-Faşizminde (“ebedî faşizm”) olduğu gibi zamanlar üstü bir kavram hâline getirmediğimiz sürece.[25] Ve onun bir siyasal strateji olduğunu unutmadığımız sürece.

Enzo Traverso’nun (içinde bulunduğumuz dönem için “bir tür post-faşizm”den söz etmektedir) açıkladığı gibi, “tarihin bir tekrarıyla, geçmişe dönüşle karşı karşıya değiliz; yeni sorunlarla ve yeni tehditlerle karşı karşıyayız, ancak bunları analiz etmek ve yorumlamak için elimizde yalnızca geçmişten miras kalan kavramlar var. Bu elbette hayal kırıklığı yaratıyor: Bu sözcükler, korkunç bir fırtınanın yaklaştığını haber verir gibi görünen çağımızın belirsizliğini iyi tarif etmiyor.”[26]

Elbette burada, 1930’ların bazı faşizmleri kadar felaket niteliğinde durumlara yol açabilecek mevcut koşulların taşıdığı riskleri küçümsemek söz konusu değildir. Ukrayna’nın işgali, Gazze’deki soykırım savaşı, Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nin doğusundaki kaynaklar uğruna yürütülen vekâlet savaşları bunun örnekleridir. Sürmekte olan ekolojik felaketin etkilerinin inkâr edilmesi ya da önemsizleştirilmesi de bir başka örnektir: açıklamalara ve uluslararası konferanslara rağmen sahte çözümler ve business as usual, yani işlerin eskisi gibi sürdürülmesi, eğilimi ağır basmaktadır.

Kapitalizmin sürmekte olan dönüşümlerini ve bunların siyasal, toplumsal ve ekolojik etkilerinin yanı sıra burjuvaların kendi içlerindeki bölünmeler üzerindeki sonuçlarını anlamak gerekiyor. Bu da tartışmayı yalnızca “faşizm” meselesine indirgemekten çıkmayı gerektirir.

Bununla birlikte, uygunsuz niteliğine rağmen ve teorik analizlerin ötesinde, “faşist” teriminin kullanılmasını haklı çıkarabilecek bir argüman vardır: Bu terim bizi bildiğimiz bir zemine geri götürür ve dolayısıyla siyasal açıdan yararlıdır, böylelikle kitlesel bir direnişin harekete geçirilmesine katkıda bulunabilir. Brezilyalı akademisyen Angela de Castro Gomes, “faşist” sözcüğünün, günümüzdeki çeşitli akımları veya hükümetleri nitelendirmek açısından entelektüel olarak son derece tartışmalı olmakla birlikte, “bu tür deneyimlerle mücadele etmek için etkili bir araç olduğunu, çünkü paylaşılan bir tarihsel hafızaya dayanarak bir suçlama kategorisi olarak son derece iyi işlediğini” açıklamaktadır.[27]

26-29 Mart 2026 tarihlerinde Porto Alegre’de düzenlenen Uluslararası Antifaşist Konferans’a gelince (burada konferansın şu ya da bu meseleyi ele alış biçimini tartışmak söz konusu değildir) konferansın sonuç bildirgesi hiçbir nüansa yer bırakmadan şöyle demektedir: “Kapitalist-emperyalist sistem derin bir krizden geçmekte ve belirgin bir ekonomik, toplumsal ve ahlaki gerileme yaşamaktadır. Emperyalist güçlerin bu gerilemeye verdiği yanıt, faşizmi her yerde teşvik etmek, neoliberal politikaları dayatmak, daha zayıf uluslara karşı askerî saldırılarda bulunmak ve onları yeniden sömürgeleştirmek olmuştur.”[28]

Referanslar

  1. Muskism as Fordism – LPE Project, Fransızca çevirisi À l’encontre, 28 Nisan 2026, “Débat. Le « muskisme » comme « fordisme » ? – À l’encontre”.
  2. Bernard E. Harcourt, “A Modern Counterrevolution”, The Ideas Letter, 1 Mayıs 2025; Fransızca çevirisi Esprit, Mayıs 2025, “Une contre-révolution moderne”.
  3. Richard Donnelly, “We Are the Counter-Revolution: Tommy Robinson and the Remaking of British Fascism”, International Socialism; Fransızca çevirisi À l’Encontre, Mayıs 2026.
  4. “A Strategy for the Right”, Mises Institute.
  5. Denis Kessler, “Il s’agit de défaire méthodiquement le programme du CNR”, Le Club.
  6. Panagiotis Sotiris, “Lire Poulantzas pour comprendre l’autoritarisme néolibéral et les extrêmes droites”, Contretemps, 12 Temmuz 2023.
  7. Ilya Budraitskis, Dissident among Dissidents: Ideology, Politics and the Left in Post-Soviet Russia, 2022. Ayrıca bkz. “The Extraordinary Adventures of Guy Fawkes”, Journal, no. 65.
  8. Juan Sebastian Carbonell, Un taylorisme augmenté. Critique de l’intelligence artificielle, Amsterdam Yayınları, 2025.
  9. Claude Serfati, L’État radicalisé, La Fabrique, 2022.
  10. Lev Troçki, “Kitlesel bir hareket olarak faşizm, karşıdevrimci umutsuzluğun partisidir”, Komünist Enternasyonal’in Dönüşü ve Almanya’daki Durum, 26 Eylül 1930.
  11. Martín Lallana, Júlia Martí, “Le pouvoir et l’urgence dans la crise écologique”, Inprecor, 30 Mayıs 2026.
  12. Marlène Benquet, Théo Bourgeron, La finance autoritaire – Vers la fin du néolibéralisme, s. 54, Raisons d’agir éditions, 2021.
  13. Marlène Benquet ve Théo Bourgeron ile söyleşi, “Les classes dominantes ont financé les options politiques xénophobes, climato-négationnistes et sexistes qui ont conduit aux votes dits populistes”, 1 Şubat 2021 (Quartier général sitesi).
  14. Vladimir Bortun, “The Capitalist Interests Behind Donald Trump”, Jacobin, 24 Şubat 2026.
  15. Steven Levitsky, Lucan Way, “The New Competitive Authoritarianism”, Journal of Democracy, Johns Hopkins University Press, Ocak 2020.
  16. Le Monde, “En Inde, « la démocratie ethnique » de Modi”.
  17. Alain Dieckhof, “Quelle citoyenneté dans une démocratie ethnique ?”, Confluences Méditerranée, 2005.
  18. Joseph Stiglitz, “The End of Neoliberalism and the Rebirth of History”, Social Europe, 26 Kasım 2019.
  19. Romaric Godin, Le problème à trois corps du capitalisme, s. 208-209, La Découverte, 2026.
  20. Pierre Dardot, Haud Guéguen, Christian Laval, Pierre Sauvêtre, Le choix de la guerre civile : Une autre histoire du néolibéralisme, Lux éditeur, 2022.
  21. Arnaud Orain, Le monde confisqué, Flammarion, 2025.
  22. Slobodian ve Tarnoff, yukarıda anılan metin.
  23. Sébastien Broca, “Les noces de l’IA et de l’État”, Le Monde diplomatique, Nisan 2026.
  24. Fransa için bkz. Ugo Palheta’nın çalışmaları; en yakın tarihli kitapları: Comment le fascisme gagne la France, La Découverte, 2025 ve La nouvelle internationale fasciste, Textuel, 2025.
  25. Umberto Eco, “Ur-Fascism”, 1995. Fransızca çevirisi: Comment reconnaître le fascisme, Grasset, 2010.
  26. Enzo Traverso, Nisan 2026, Viento Sur dergisinde yayımlanan makale.
  27. “Le gouvernement Bolsonaro : ni fascisme ni populisme, autoritarisme radical”, Politika.
  28. “Déclaration de Porto Alegre – Unité contre le fascisme et pour la souveraineté des peuples”, Attac France.

7 Temmuz 2026

Kaynak: https://alencontre.org/laune/contre-revolution-moderne-et-fascisme.html

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

“Komünizmin Kara Kitabı”na Bir Cevap – Daniel Bensaïd

“Böylesi bir olgu, insanlık tarihinde unutulmazdır, çünkü o, insanın doğasında gelişmeye değin öylesi bir elverişliliği, öylesi bir yeteneği ortaya çıkarmıştır ki, hiçbir siyasa, tüm inceliklerine karşın, olayların daha önceki gelişiminden onu çıkaramazdı: salt, insan ırkında birleşmiş olan doğa ve özgürlük, adaletin içsel ilkelerini izleyerek, bu gelişmeyi ilan edecek durumdaydı, olsa olsa belirsiz bir şekilde ve tali bir olay olaak. Ancak, bu olayın hedefine henüz varılmamış olunsa, veya bir halkın Anayasasının devrimi veya reformu sonuçta başarısızlığa uğrasa, ya da hatta, belirli bir zaman sonra, (bugün bazı siyasetçilerin iddia ettiği gibi) her şey eskisine dönse bile, bu felsefi kehanet gücünden hiçbir şey kaybetmeyecektir. Çünkü bu olay, elverişli koşullar kendini gösterdiğinde, halkların hafızasına yeniden sokulmamak ve bu tipteki yeni girişimlerde yeniden hatırlatılmamak için fazlasıyla önemli, insanlığın çıkarlarıyla fazlasıyla iç içe geçmiş ve dünyanın tüm bölgeleri üzerindeki etkisi fazlasıyla büyüktür.”

Emmanuel Kant, Yetilerin üç bölümde çelişkisi, 1798.

“İşte çözülmesi gereken sorun şudur, olayların seyrinde, gerçekten de bir süreklilik var mıdır, yoksa söz konusu olan birbirine temelde bağlı, ama herşeye rağmen iki ayrı siyasi ve ahlaki dünyaya gönderme yapan iki olaylar dizisi mi? Eğer bu sorunu çözmeyi başaramazsak, bugün bile, hâlâ kazara tehlikeli hale gelebiliriz. Çünkü üzerine düşünülmemiş geçmiş, en kötü önyargıları yeniden canlandırır ve tarih bilincinin siyasi alana nüfuz etmesini engeller”

Mikhaïl Guefter, “Stalin dün öldü” in L’Homme et la sociét´, 1987

1798’de, tam bir gericilik dönemi içerisindeyken, Emmanuel Kant, Fransız Devrimi hakkında, yenilgilerin ve gerilemelerin ötesinde, böylesi bir olayın unutulamayacağını yazıyordu. Çünkü, bu zamanın yırtılışının ardında, kaçak biçimde de olsa, özgürleşmiş bir insanlık vaadi belirmişti. Kant haklıydı. Bugünkü sorunumuz, bizzat Ekim ismine bağlı bu büyük vaadin, dünyanın sarsılışının, ilk dünya kıyımı döneminde cehennemde beliren bu ışıltının da, halkların “hafızasına yeniden sokulup” sokulamayacağıdır. Bu, bir “hafıza ödevinin” değil (ki bu terim bugün artık eskimiştir), bir hafıza çalışması ve mücadelesinin hedefidir.

1917 Ekim’inin 80. yıldönümü sessiz geçme tehlikesini taşıyordu. Komünizmin Kara Kitabı‘nın, en azından “Ekim olayını”, ardından bir daha barışılamayacak o büyük tartışmaları yeniden açmak gibi bir yararı olmuştur. Eser sahibi olan Stephane Courtois’nın da açıkça belirttiği gibi, bu çalışmanın hedefi komünizm ile stalinizm, Lenin ile Stalin, devrimin başlangıçtaki parıltısı ile, Gulag’ın soğuk alacakaranlığı arasında tam bir uyum, kesin bir süreklilik kurmaktı: “Stalinist ve komünist, aynı şeydir“, diye yazıyor Journal du Dimanche‘ta (9 Kasım 1997).

Büyük sovyet tarihçisi Mikhaïl Guefter tarafından sorulan soruya cevap vermek son derece önemlidir: “İşte çözülmesi gereken sorun şudur, olayların seyrinde, gerçekten de bir süreklilik var mıdır, yoksa söz konusu olan birbirine temelde bağlı, ama herşeye rağmen iki ayrı siyasi ve ahlaki dünyaya gönderme yapan iki olaylar dizisi mi?” Gerçekten de biten yüzyılın anlaşılabilirliği kadar, yaklaşan fırtınalı yüzyıldaki angajmanlarımıza da hakim olacak, belirleyici bir soru: eğer stalinizm, bazılarının savunduğu veya bahşettiği gibi, komünist projeden sadece bir “sapma” ise ya da onun “trajik bir uzantısı” ise, o zaman bizzat bu proje hakkında en radikal sonuçları çıkarmak gerekir.

I. Bir asrın sonu davası

Aslında, Kara Kitap‘ın yazarlarının amaçladığı tam da budur. Gerçekten de, Stephane Courtois’nın ve basında çıkan bazı makalelerin soğuk savaş tonuna şaşabiliriz. Kibarca “piyasa demokrasisi” olarak yeniden tanımlanan kapitalizm, SSCB’nin çözülüşü sonrasında, kendisini alternatifsiz ve yüzyıl sonunun kesin galibi olarak ilan ederken, bu hırs, aslında, bastırılmış bir korkuyu dile getirmektedir: bu, bürokratik ikizi ile birlikte en iyi gerekçesinin de yok olmasıyla, düzenin yaralarının ve kusurlarının ortaya çıkması korkusudur. Dolayısıyla farklı bir gelecek olanağının görülmesine yol açacak herşeyin önceden şeytanlaştırılması son derece önemlidir. Gerçekten de, iflası sonucu kendi stalinist taklidinin ortadan kalkmasıyla, bürokrasi tarafından ele geçirilişinin sona ermesiyle birlikte, komünizmin hayaleti dünyada yeniden kol gezebilir.

Eski gayretli stalinistlerden kaç tanesi, stalinizm ile komünizm arasındaki farkı anlayamamış olmaktan dolayı, stalinizm ile birlikte komünizmden de vazgeçerek, din değiştirmişlerin tutkusuyla liberal davaya katılmıştır? Stalinizm ile komünizm, birbirinden farklı olmaktan öte, kesinlikle birbirine karşıtdır. Ve aralarındaki bu farkı hatırlatmak, stalinizmin mağduru olan binlerce komüniste karşı en asgari görevimizdir.

Stalinizm, komünizmin bir çeşidi değil, bürokratik karşı devrimin ismidir. Nazizme karşı mücadelenin aciliyeti içerisinde bulunan, veya iki dünya savaşı arası dönemdeki küresel bunalımının sonuçlarına karşı savaşan birçok samimi militanın, bunun bilincine bir an evvel varmaması ve parçalanmış varlığını mertçe feda etmesi hiçbir şeyi değiştirmez. Eğer Mikhaïl Guefter’in sorusuna cevap vermek gerekirse, söz konusu olan hakikaten de, birbirinden ayrı ve uzlaşamaz “iki siyasi ve ahlaki dünya“. Bu cevap, Stephane Courtois’nın Kara Kitap‘ta vardığı sonuçların tam diğer ucunda bulunmaktadır.

Courtois, kimi zaman, komünizmin bir Nüremberg’ini istemiş olduğunu reddediyor, muhtemelen sayın Le Pen’e ait olan bu görüşü savunmanın rahatsızlığıyla. Bununla birlikte, Kara Kitap‘ın amacı, nazizm ile komünizm arasındaki farkları silmenin yanı sıra, bunların tamamıyla sayısal ve “objektif” karşılaştırılmasının birincisinin lehine döndüğünü ifade ederek, nazizmi sıradanlaştırmayı da içermektedir: 25 milyona karşı 100 milyon ölü, 20’ye karşı 60 terör yılı. Kitabın etrafına sarılı olan ilk tanıtım bandı “100 milyon ölü” diye yaygara koparıyordu. Yazarların sayımına göre 85 milyon ölü var. Ama sayın Courtois için 15 milyon eksik ya da fazla pek fark etmiyor. Cesetleri kepçeye doldurup oynuyor sanki. İlkeleri, dönemleri, nedenleri ve tarafları birbirine karıştıran bu iç karartıcı toptancı saymanlıkta, aslında bizzat kurbanlara karşı son derece saygısız ve utanmazca bir şeyler var.

Sovyetler Birliği örneğinde, toplam 20 milyon kurbandan söz ediliyor ancak bu rakamın tam olarak neye tekabül ettiği anlaşılamıyor. Kara Kitap‘a yaptığı katkıda, Nicolas Werth bu yaklaşık tahminleri alçaltarak düzeltiyor. Belli arşivlere dayanarak tarihçilerin 1936-38 büyük temizliğinin kurbanlarının sayısını 690 bin olarak saptadığını belirtiyor. Bu, korkunçluğun ötesinde, devasa bir rakkam. Ayrıca Gulag’ta tutuklu olan insan sayısının yılda ortalama iki milyon olduğunu ifade ediyor ve bunların tahmin edilenin ötesinde bir oranının, yeni gelenlerin yerlerini almasıyla serbest bırakıldığını açıklıyor. Toplam 20 milyon ölüye ulaşılması için, tasfiyelere ve Gulag’a bir de iki büyük kıtlık dönemini (1921-22’de beş milyon ve 1932-33’de altı milyon ölü), ve iç savaşınkileri de eklemek gerekir. Ne var ki Kara Kitap‘ın yazarları, iç savaşta ölenler için “komünizmin cinayetleri”nden, diğer bir deyişle soğuk kanlılıkla karar verilmiş bir yok etme harekâtından söz edemezler.

Böylesi ideolojik yöntemlerle, Sermayenin Suçlarının Kızıl Kitabı‘nı yazmak pek zor olmazdı. Hem dünün hem de bugünün sömürgeci yağmalamaların ve halkları yok etmenin, dünya savaşlarının, iş kazalarının, salgın hastalıkların, sürekli kıtlıkların kurbanlarını toplamak yeterdi. Sırf yirminci yüzyıl için bile yüz milyonlarca kurban sayılabilirdi. Üçlemesinin fazla sık unutulan ikinci bölümünde, Hannah Arendt, modern emperyalizmde totalitarizmin ilk örneğini ve Afrika’daki sömürgeci toplama kamplarında, bir takım başka kamplarının ilk belirtisini görüyordu.

Söz konusu olan, rejimleri, dönemleri, belirli çatışmaları incelemek değil de, bir düşünceye saldırmak ise, kim bilir kaç ölüm yükleyebiliriz asırlar boyunca, Hristiyanlığa ve İncil’e, liberalizme ve “bırakınız yapsınlar” anlayışına? Sayın Courtois’nın hayali sayımlarını kabul etsek bile, bu yüzyılda iki dünya savaşı sırasında, kapitalizm 20 milyondan fazla ölüme sebep olmuştur Rusya’da.

Stalinizmin suçları, zaten üzerine eklemeye gerek olmayacak ölçüde dehşetengiz, kitlesel ve tüyler ürperticidir. Kuşkusuz, amaç, tarihin izleri kasten karıştırmak olmadığı sürece. Tıpkı, Fransız Devrimi’nin iki yüzüncü yıldönümü dolayısıyla bazı tarihçilerin, Devrimi, Terör dönemi ve Vendée’nin yanı sıra beyaz terörden, birleşik müdahaleye karşı savaştan, hatta Napolyon savaşlarının neden olduğu ölümlerden de sorumlu tutması gibi!

Nazizm ile stalinizmi karşılaştırmanın gerekli ve meşru olduğu düşüncesi yeni değil –Troçki de Hitler ve Stalin’den “ikiz yıldızlar” olarak söz etmiyor muydu? Ancak insan her sakallıyı babası sanmamalı, bir karşılaştırmada benzerlikler kadar farklılıklar da önem taşır. Nazi rejimi, programını tamamladı ve karanlık vaatlerini yerine getirdi. Stalinist rejim, komünist özgürleşim projesine karşı gelerek kendisini oluşturdu. Vücut bulmak için kendi militanlarını boğmak zorunda kaldı. İki dünya savaşı arası dönemde kaç tane ayrışma, kaç tane muhalefet örneği, bu trajik dönüşü göstermektedir? Mayakovski’nin, Yoffe’nin, Tuçolski’nin, Benjamin’in intiharlarını hatırlayalım. Nazilerde de, şekilsizleşmiş ve ihanete uğramış bir idealin yıkıntıları karşısında böylesi bilinç bunalımları sayabilir miyiz? Hitler Almanyası’nın, Stalin Rusyası gibi bir “büyük yalan ülkesi“ne dönüşmeye ihtiyacı yoktu: Naziler, yarattıkları eserden memnundular, bürokratlar ise komünizmin aynasında kendi yüzlerine bakamıyorlardı.

Somut tarihin zamanda ve uzayda eritilmesi ve bu tarihin bilinçli olarak depolitize edilmesi (Nicolas Werth, bağlamlar dışı bir baskılar tarihinin çizgisel seyrinin daha iyi izlenebilmesi için açıkça “politik tarihin ikinci plana atılması”nı talep etmekte) yönteminin tercih edilmesi sonucu ortada bir tek gölge oyunu kalmaktadır. Artık söz konusu olan, bir rejimin, bir dönemin, tanımlanmış cellatların davasının değil, bir düşüncenin davasının soruşturmasını yapmaktır: öldüren düşünce. Bu konuya, bazı gazeteciler canla başla katıldılar. Jacques Amalric, memnuniyet içerisinde, “öldürücü bir ütopyanın doğurduğu gerçeklik”ten söz ediyor (Liberation, 6 Kasım 1997). Philippe Cusin ise kavramsal bir kalıtımsallık uyduruyor: “Bu komünizmin genlerinde yazılı: öldürmek doğaldır” (Le Figaro, 5 Kasım 1997). Suçun genine karşı kavramsal ötenazi ne zamana kadar?

Bir davanın soruşturmasında olgular, somut suçlar değil de bir düşünce aramak, kaçınılmaz olarak kolektif bir suçluluk ve bir niyet suçu oluşturmaktır. Curtois’ya göre tarihin mahkemesi sadece geriye dönük değildir. “Devrim fikrinin matemine yönelik çalışmanın tamamlanmaktan uzak olması”na üzülmeye ve “açıkça devrimci olan grupların halen aktif olması ve kendilerini ifade etmelerinin yasal olması” karşısında öfkeye kapılmaya başladığında, koruyuculuğu tehlikeli hale geliyor!

Kuşkusuz pişmanlık bu aralar moda. Sayın Furet veya Le Roy Ladurie, Bayan Kriegel ya da Bay Curtois’nın kendi matem çalışmalarını bitirememiş olmaları, dönmüş eski stalinistler olarak rahatsız vicdanlarını ayaklarına bağlı bir gülle gibi taşımaları, cezalarını hınçla rınlarında çekmeleri, bu onların sorunudur. Ancak, hiçbir zaman halkların küçük babasını kutlamadan, ya da büyük yol göstericinin küçük kızıl kitabını ezbere okumadan komünist kalmış olanların neden pişmanlık duymasını istiyorsunuz, Bay Courtois? Kuşkusuz onlar da kimi zaman hatalar yapmışlardır. Ancak, dünyanın bugünkü haline baktığımızda, ne dava, ne de düşman konusunda hata yapmadıkları kesin.

Sona eren yüzyılın trajedilerini anlamak ve gelecek için gerekli dersler çıkarmak için, ideolojik sahnenin ötesine gidip, orada oynayan gölgeleri bir kenara bırakıp, tarihin derinliklerine dalmak ve çeşitli olasılıkların arasında seçim yapılan siyasi çatışmaların mantığını takip etmek gerekir.

2. Devrim mi darbe mi?

Ekim 80. yıldönümü nedeniyle Rus devrimine geriye dönük eleştirel bir bakış, tarihsel olduğu kadar programatik düzeyde de birçok soruyu gündeme getiriyor. Bunları yanıtlamak oldukça önemlidir. Bu tamamiyle devrimci atılıma açık bir geleceği yaratma kapasitemizle bağlantılı, çünkü her geçmişin geleceği aynı olmayabiliyor.

Oysa, sovyet arşivlerinin açılışıyla birlikte ulaşılabilir hale gelen yeni belgeler yığınına girmeden bile önce (ki kuşkusuz bunlar birçok tartışmada bir yenilenmeye yol açacaktır), konuya ışık tutacak ve tartışmalarda egemen ideolojik hazır düşüncenin duvarına çarpıyor. Fransois Furet’ye, kısa zaman önce, çeşitli tarafların anlaşmasıyla yapılan anma bunun boyutlarını göstermektedir. Bu karşı-reform ve gericilik dönemlerinde, Lenin ve Troçki isimlerinin, Restorasyon döneminde Robespierre ve Saint-Just’ünküler kadar telaffuz edilemez oluşuna şaşırmamak gerek.

Alanı temizlemeye, bugün geniş oranda kabul edilen şu üç düşünceyi sayarak başlayalım.

  1. Ekim, aslında, bir devrimden çok, ilk baştan, yeni bir seçkin kesimin yararına otoriter toplumsal örgütlenme anlayışı tepeden dayatan bir azınlık komplosu veya darbesidir.
  2. Ekim Devrimi’nin tüm gelişiminin ve aldığı totaliter yönün, bir nevi ilk günah şeklinde tohum halinde devrimci fikirde (Furet’ye göre tutkuda) varolduğu düşüncesi: böylece tarih, büyük reel çatışmalar, devasa olaylar ve her türlü mücadelenin baştan belirsiz olan sonuçları önemsenmeden, bu sapkın devrimci düşüncenin gelişimine ve yerine getirilmesine indirgenir.
  3. Nihayet, tarihin “prematüre” bir doğum yapmasıyla meydana gelen Rus devrimi, tarihin ritmini ve gidişatını zorlama girişiminin sonucu olarak tüm bu vahşete mahkumdu. Halbuki kapitalizmin aşılması için gerekli “somut koşullar” henüz yoktu: Bolşevik yöneticiler, sağduyulu bir şekilde projelerini sınırlamak yerine bu zamansızlığın aktif unsurları olmuştur.

3. Gerçek bir devrimci atılım

Rus devrimi, bir komplonun değil, çarlık rejiminin otokratik muhafazakârlığının biriktirdiği çelişkilerin, bir savaş çerçevesi dahilinde patlamasıdır. Yüzyıl başında Rusya, tıkanmış bir toplum, tam bir “eşitsiz ve bileşik gelişme” örneğiydi. Köleliğin resmi olarak elli yıldan kısa bir zamandır kalkmış olduğu bir köyün feodal çizgileri ile son derece yoğun bir kentsel sanayi kapitalizminin çizgilerini bünyesinde birleştiren hem egemen hem bağımlı bir ülkeydi. Büyük bir güç olsa da teknolojik ve mali açıdan dışa bağımlıydı (eğlenceli çağrışımlar yapan rus borcu). 1905 devrimi sırasında, Papaz Gapon tarafından sunulan şikayet defteri çarların ülkesinde varolan sefaleti gösterir. Reform girişimleri, oligarşinin tutuculuğu, despotun inadı ve yeni doğan bir işçi hareketi tarafından itelenen burjuvazinin kararsızlığı sonucu hızla engellendi. Demokratik devrimin görevleri böylece bir çeşit tiers-état’ya kalıyordu. Ancak Fransız devriminden farklı olarak, burada, henüz azınlık olsa bile proletarya daha o zamandan bu kesimin en dinamik kanadını teşkil etmekteydi.

Tüm bu nedenlerden dolayıdır ki, “kutsal Rusya”, emperyalist zincirin “en zayıf halkasını” oluşturuyordu. Savaş sınavı ise bu barut fıçısını ateşledi.

Şubat ve Ekim 1917 arası devrimci sürecin gelişimi, bunun azınlık halindeki bir profesyonel ajitatörler grubunun komplosunun değil, siyasi bir deneyimin hızla kitleler tarafından özümsenmesinin, bilinçlerdeki dönüşümün ve güç dengelerinin açıkça değişmesinin sonucu olduğunu göstermektedir. Troçki, o şahane eseri Rus devriminin tarihi‘nde, sendikal seçimden sendikal seçime, yerel seçimden yerel seçime, işçilerde, askerlerde ve köylülerdeki bu radikalleşmeyi dikkatlice inceler. Haziran’daki sovyet kongresinde bolşevikler delegelerin %13’ünü temsil ederken, durum, Temmuz günlerinde ve Kornilov’un darbe girişiminden sonra hızla değişiyor: Ekim ayında yapılan 2. Kongrede %45 ile %60 arası bir oy oranına sahipler.

Ayaklanma, birden bire yapılmış bir oyundan çok, yoksul kitlelerin ruh halinin her zaman partilerin ve kurmaylarının solunda olduğu (bu Sosyal Devrimcilerin yanı sıra Bolşevik Parti ve kimi yöneticileri için de geçerli, ve buna isyan kararı da dahil), yıl içerisinde olgunlaşan bir güç sınavının sona erişini ve geçici olarak çözümünü teşkil etmektedir.

Tarihçiler, genellikle, Ekim ayaklanmasının, Bastille’in ele geçirilişinden hiç de daha şiddetli olmayan bir biçimde, eski rejimin bir seçimin içerisinde çözülüşünün son noktası olduğunu kabul ederler. Bundan dolayı da o zamandan beri tanık olduğumuz şiddetle karşılaştırıldığında, insan hayatı açısından pek de pahalıya mal olmamıştır. Bolşevikler tarafından iktidarın ele geçirilişinin bu görece “kolaylığı”, Rus burjuvazisinin Şubat ile Ekim arasında Çarlığın yıkıntıları üzerinde modern bir ulus projesi inşa etmekteki yeteneksizliğini göstermektedir. Artık tercih, devrimle kestirmece bir demokrasi arasında değil, devrimle Kornilov veya bir benzerinin askeri diktatörlüğü arasındaydı. Eğer “devrim”den anladığımız, aydınlanmış bir seçkinler topluluğu tarafından tasarlanmış muhteşem bir planın uygulanması değil de, aşağıdan, halkın derin özlemlerinden gelen bir değiştirme atılımı ise, o zaman hiç kuşku yoktur ki, Rus devrimi, terimin gerçek anlamıyla, barış ve toprak ihtiyaçlarından yola çıkarak gerçekleşen hakiki bir devrimdir. Söz konusu olanın, koşulların baskısıyla kimi zaman tasarlanandan daha hızlı, hatta bazen istenilenin de ötesinde, iktidar ve mülkiyet ilişkilerinin radikal bir altüst oluşu olduğunu anlamak için ilk aylarda ve ilk sene içerisinde yeni rejim tarafından oluşturulan yeni yasalara bakmak yeterlidir. Dünya düzenindeki bu kırılmaya ve uluslararası düzeyde anında duyulan yankısına tanıklık eden bir çok kitap vardır (John Reed’in Dünyayı sarsan on günü¹³ ve Ekim devrimi ve Avrupa işçi hareketi).

Marc Ferro’nun da altını çizdiğini gibi (1917 devrimi ve Rusya’da komünist rejimin doğuşu ve yıkılışı), o zamanlar, çarlık rejimini arayan ve son despotun ardından ağlayan pek kimse olmamıştı. Tam tersine, otantik bir devrimine özgü olan, gündelik yaşamın ayrıntılarına kadar yansıyan bir dünya değişiminden söz ediyor: Odessa’da öğrenciler hocalarına yeni bir tarih programı yazdırıyorlar; Petrograd’da işçiler, patronların, “yeni işçi hukuk”nu öğrenmeye zorluyorlar, orduda askerler; “hayatına yeni bir anlam vermesi” için rahibi toplantılarına çağırıyorlar; kimi okullarda çocuklar, büyüklere kendi seslerini duyurmak ve onlardan saygı görmek için boks öğrenim hakkını talep ediyorlar…

4. İç savaş sınavı

Baştaki devrimci atılım, o feci koşullara rağmen 1918 yazından itibaren, iç savaş sırasında da sürüyordu. Nicolas Werth, yazısında, yeni düzenin mücadele etmek zorunda kaldığı tüm güçleri, belgelere dayanarak sayıyor: Kolçak ile Denikin’in beyaz ordularının ve Fransız-İngiliz yabancı müdahalesinin yanı sıra ürünlerine el koyulmasına karşı çıkan köylülerin kitlesel ayaklanmaları ve yemek dağıtımının yetersizliğini protesto eden işçi isyanları. Ancak, böylesi güçlü hasımları yenebilme gücünü, devrimci iktidarın nereden bulabildiğini yazıda anlayamıyoruz. Anlaşıldığı kadarıyla bu güç, azınlığın terörü ve her şeye hazır bir lumpen proletaryanın Çeka (gizli polis. ÇN)’ya alınmasından gelmekteydi. Bu neden, Kızıl Ordu’nun birkaç ayda örgütlenişini ve zaferlerini açıklayabilmek için biraz fazla kısa. İç savaşa gerçek anlamını vererek, onun karşıt toplumsal güçlerin amansız bir mücadelesini ifade ettiğini kabullenmek daha gerçekçi görünüyor.

Kara Kitap‘ın¹⁷ yazarlarına göre, iç savaş, bolşevikler tarafından istenmiş ve 1918 yazından itibaren uygulanan terör, o zamandan beri komünizmin adına işlenen tüm suçların ana örneğini oluşturuyordu. Çatışmalardan, mücadelelerden, belirsizliklerden, zaferlerden ve yenilgilerden oluşan reel tarih, dünyayı düşüncenin meydana getirdiğine, kavramın kendi kendine geliştiğine dair o karanlık efsaneye indirgenemez.

İç savaş istenmiş değil, öngörülmüştü. Fransız devriminden bu yana tüm devrimler bu acı dersi vermiştir: özgürleşme hareketleri muhafazakâr tepkilerle karşılaşır; 1792’de Brunswick birlikleri Paris’e yürüdüğünde, 1848 Haziran katliamlarında (burjuvazinin vahşeti üzerine Michelet, Flaubert, Renan okunabilir), 1871 Kanlı haftasında olduğu gibi, devrimi, gölgesiymişcesine karşı-devrim takip eder. 1936’daki Frankocu pronunciamento (askeri darbe. ÇN)’dan Suharto’nun darbesine (Endonezya’da 1965’de 500 bin insan öldürülmüştü), oradan da 1973’te Şili’de Pinochet’nin darbesine, bu güne kadar bu kural hiç yalanlanmadı. Rus devrimcileri, 1792’de Fransız devrimcilerinden daha fazla istemiş değildi iç savaşı. Kendilerini devirmeleri için Fransız ve İngiliz birliklerini çağırmadılar! 1918 yazından itibaren, diye anlatıyor Nicolas Werth, Beyaz ordular üç cepheye sağlam biçimde yerleşmişti ve bolşevikler ancak “tarihi Moskova’nın boyutlarına düşmüş bir alanı denetim altında tutuyorlardı”. Terör uygulama kararları 1918’de Ağustos-Temmuz’da yabancı saldırıların ve iç savaşın başlamasıyla alındı. Aynı şekilde, Fransız devriminde Danton, Brunswick birliklerinin ilerlemesinin Paris açısından oluşturduğu tehdit karşısında Eylül katliamlarıyla patlayan kendiliğinden (spontane) halk terörünü kanalize edebilmek için terör ilan etmişti.

Dolayısıyla Nicolas Werth iç savaşın başlamasının sorumluluğunu devrim taraftarlarında olmadığını kabul ediyor. Werth’e göre, iç savaşın korkunçlukları “kızıllar” ile “beyazlar” arasında paylaşıldıysa da, gelecek tüm terörlerin ilk örneği, köylülüğe karşı yürütülen gizli bir savaşta, savaş içerisinde bir savaşta bulunuyordu. 1921-22 kıtlığının kurbanlarının komünizmin suçları hanesine yazabilmek için, Werth, zaman zaman bu kıtlığı, köylülüğün yok edilmesi konusunda bilinçli bir tercihin ürünü olarak sunma eğiliminde. Köylere yapılan baskı üzerine belgeler gerçekten dehşet verici. Ancak, yine de bu iki sorunu, iç savaşla tarım sorununu ayrı tutmak mümkün mü?

Saldırılara karşı koyabilmek için, Kızıl Ordu birkaç ayda, donatılıp beslenmesi gereken 4 milyon savaşçıyı hareket geçirdi. İki yılda Moskova ve Petrograd nüfuslarının yarısını kaybetti. Dağılmış olan sanayi hiçbir şey üretmiyordu. Bu koşullarda, kentleri ve orduyu beslemek için tarım ürünlerine elkoymaktan başka ne gibi bir çözüm vardı? Kuşkusuz bugünden bakınca, farklı çözümler düşünülebilir, siyasi bir polisin oluşturulmasının mantığı, kendiliğinden ortaya çıkan küçük tiranların keyfi bürokratik uygulamaları tehlikesi hesaba katılabilir. Ancak bu, gerçek zorluklar karşısında siyasi tercihler, düşünülebilecek alternatifler üzerine bir tartışma, soyut bir yargılama değil.

İç savaşın sonunda, artık tavanı taban taşımıyor, tavanın iradesi tabanı sürüklemeye çalışıyordu. İkamecilik mekaniği ise bu noktada gelişiyor: halkın yerini parti, partinin yerini bürokrasi ve tümünün yerini kutsal adam alıyor. Bu süreç içerisinde, eski rejimden miras kalan ve yeni yöneticilerin hızlandırılmış toplumsal terfii sonucu, yeni bir bürokrasi doğuyor. 1924’te “Lenin Kampanyası” [ölümünden sonra vasıfsız ikiyüz bin insanın partiye alınması-çn] sırasında ki kitlesel örgütlenme atılımından sonra, aralarında “zaferin” yardımına koşan kariyeristler ve eski rejimin yönetim kadrolarının da bulunduğu yüzbinlerce yeni bolşeviğin karşısında, Ekim devriminden kalan birkaç bin militanın parti mevcudu içerisinde pek bir ağırlığı kalmıyor.

5. İç savaşın ağır mirası

İç savaş korkunç bir kurucu deneyim teşkil etmekte. Dünya savaşınınkine eklenerek, şiddetin en uç ve insanlık dışı biçimlerine bezgin bir alışkanlık yaratıyor iç savaş. Gürcü komünistlerle yaşanan kriz vesilesiyle Lenin’in farkına varacağı ve Troçki’nin Stalin adlı eserinde aktaracağı bir bürokratik sertlik mirası oluşturuyor. “Lenin’in vasiyeti” ve “Sekreterlerinin günlüğü”, (bkz. Moshe Lewin Lenin’in son mücadelesi) ölüm döşeğinde, Lenin’in sorunun acı bilincine vardığına tanıklık ediyor. Devrim, halkların ve kalabalıkların işi iken, Lenin, hasta yatağında artık herşeyin onlara bağlı göründüğü bir avuç yöneticinin iyi ve kötü yönlerini tartma durumuna varıyor.

Sonuç olarak, iç savaş “geriye doğru büyük bir sıçrayış”ın, ülkenin 1914’te varmış olduğu gelişme seviyesine göre “arkaikleşmesini” ifade ediyor. Ülke kan kaybetmiş durumda. Devrimin başında Moskova ve Petrograd’da yaşayan 4 milyon insandan, iç savaşın sonunda geriye 1,7 milyon kalmıştı. Petrograd’da 380 bin işçi üretimi bırakmış, geriye 80 bin işçi kalmıştı. Yıkılmış kentler, zorla besin toplamalarına yol açan, tarım parazitleri haline gelmiş. Kızıl Ordu mevcudu 4 milyon olmuştu. “Yeni rejim nihayet, ülkeyi amaçladığı hedefe doğru götürebileceği vakit, diye yazıyor Moshe Lewin, başlangıç noktası, 1917 hatta belki de 1914’ten daha gerideydi“. İç savaş sırasında devletçi ve “geri bir sosyalizm” oluşuyor, yıkıntıların üzerine inşa edilen yeni bir devlet: “Aslında, devlet, gerileyen bir toplumsal gelişme temeli üzerine kendini oluşturuyor“. (M.Lewin Russia, URSS, Russia)

Lenin dahil, kimi sovyet yöneticileri, onu engelleyemeyecekleri umutsuzluğunu düşerek, erkenden bilincine vardıkları bürokratikleşmenin temel kökeni işte bu nedenlerde yatmaktadır. Bu noktada koşulların korkunç ağırlığı ve demokratik bir kültürün eksikliği bu nedenlerin etkilerini çoğaltıyor. Kuşkusuz iktidarın fethinden itibaren, devlet, parti ve işçi sınıfı arasında, devletin umulan hızlı sönümlenişi ile halkın içerisindeki çelişkilerin yok olması konusunda süren anlaşılmazlık, devlet işlerinin toplumsallaşmasından çok, büyük ölçüde toplumun devletleştirilmesine yardımcı oluyordu.

Demokrasinin öğrenilmesi uzun ve zor bir iştir. Bu, ekonomik reform kararları kadar hızlı gidemiyor, ki üstelik ülke neredeyse hiçbir parlamenter ve çoğulcu geleneğe sahip değildi. Bu öğrenimin zamana, enerjiye ve de araçlara ihtiyacı vardı. 1917 yılında komiteler ve sovyetlerdeki kaynama, böylesi bir öğrenimin ilk adımlarını teşkil ediyor ve sivil toplum bu dönemde oluşmaya başlıyordu. İç savaş sırasında, kolay çözüm, halk iktidarı organlarını, konseylerin ve sovyetlerin yerine aydınlanmış bir vasinin geçmesiydi: bu vasi partiydi. Bu çözüm, sorumluların seçilmesi ve denetlenmesi yerine, bunların parti tarafından atanmasını -kimi durumlarda 1918’den itibaren- içeriyordu. Bu mantık, demokratik hayat için gerekli olan siyasi çoğulculuğu ve düşünce özgürlüğünün kalkmasına, ve sistematik olarak hukukun yerine zorun ikame edilmesine yol açıyordu.

Bu çarkın işleyişini daha da korkunç yapan, bürokrasinin salt tepeden bir manipülasyon şeklinde çalışması değildir. Kimi zaman, demokratik tartışmaların, siyasi hareketliliğin ve kendilerinden sürekli sorumluluk istenmesinin rahatsız ettiği tabandan gelen, savaşın ve iç savaşın bıkkınlığından, yoksunluktan ve yıpranmışlıktan doğan bir düzen ve sakinlik talebine de cevap vermekteydi, bürokrasi. Marc Ferro, kitaplarında bu korkunç diyalektiğin altını sıkça çiziyor. Devrimin başında iki odağın var olduğunu, “tabanda demokratik-otoriter, tepede merkeziyetçi-otoriter”, “1939’da ise artık tek bir odağın kaldığı”nı hatırlatıyor. Ancak onun için, sorun birkaç ay içerisinde 1918 veya 1919’dan itibaren, mahalle ve fabrika komitelerinin kaldırılması veya emirlere uymaya zorlanması ile zaten çözülmüştü. Benzer bir yaklaşımla, filozof Philippe Lacoue-Labarthe, bolşevizmin “1920-21’den itibaren karşı devrimci” olduğunu açıkça ilan ediyor (yani Kronstadt’tan da önce).

Bu son derece önemli bir meseledir. Sanki sovyetler ülkesinde hiçbir çürüme başlamamış gibi “Lenin döneminde leninizm”in altın efsanesiyle Stalin döneminde leninizmi, parıltılı 20’li yıllar ile karanlık 30’lu yılları, mekanik bir biçimde, madde madde karşılaştırmak söz konusu değil. Tabi ki bürokratikleşme hemen başlamıştı, tabi ki Çeka’nın polisiye faaliyetlerinin kendi mantığı var, tabi ki Solovki adalarındaki siyasi hapishane iç savaşın sonundan itibaren ve Lenin’in ölümünden önce açılmıştı, tabi ki 1921’deki X. kongreden itibaren parti çoğulculuğu kaldırılmış, ifade özgürlüğü sınırlanmış ve parti içerisinde demokratik haklar kısıtlanmıştı.

Ancak bürokratik karşı devrim diye adlandırdığımız süreç, basit, tarihi saptanabilir, Ekim devrimine simetrik bir olay değildir. Bu bir günde gerçekleşmez. Bazı tercihlerden, çatışmalardan, olaylardan geçer. Bürokratikleşmeyi yaşayanlar bile karşı devrimin bir döneme oturtulması üzerine durmadan tartıştılar. Bu, onların tarihsel kesinliğe olan meraklarından değil, bu olaydan siyasi görevler çıkarmak içindi. Rosmer, Eastman, Souvarine, İstrati, Benjamin, Zamiyatin ve Bulganov (Stalin’e yazdıkları mektupta) gibi tanıklar, Mayakovski’nin şiiri, Mandelstam veya Tsetayeva’nın sıkıntıları, Babel’in defterleri vs., bu fenomenin çeşitli yönlerini, gelişimini, ilerleyişini aydınlatmaya katkıda bulunabilirler.

Böylece Kronstadt’ın o korkunç bastırılışı 1921 baharında yeni bir ekonomik politik yöneliminin gerekliliği bilincine vardırmışken, iç savaş zaferle sonuçlanmışken, demokratik özgürlükler genişletileceğine yeniden kısıtlanıyordu: partinin X. Kongresi eğilimleri ve fraksiyonları yasaklıyordu.

Bugünden bakarak, bu temsili demokrasi, siyasi çoğulculuk, sansür, Kurucu Meclisin lağvedilmesi meseleleri üzerine geri dönmek, sosyalizmin kurucularının karşı karşıya kaldığı sorunları kuramsal olarak ifade etmek ve bundan dersler çıkarmak gerekmektedir. Kuşkusuz, çarlık rejiminin mirasının, 15 milyondan fazla askerin katıldığı 4 senelik dünya vahşetinin, iç savaşın şiddeti ve gaddarlığının, devrimci rejimin geleceği üzerindeki etkisi, –ne kadar önemli olsalar da– yöneticilerinin öğretisel hatalarından kat be kat büyük olmuştur.

Pravda‘da 1 Aralık 1917’de (!) yayınlanan “Devrim ve Hukuk” makalesinde, geleceğin Eğitim Bakanı Anatol Lunaçarski, şu tespitle başlıyordu: “Bir toplum tek bir bütün gibi birleşmiş değildir“. Bir hayli zamanın ve trajedinin geçmesi gerekmiştir bu küçük cümleden gerekli sonuçları çıkarabilmek için. Bir toplum, tek bir bütün gibi birleşik olmadığı içindir ki, eski düzenin yıkılışından sonra bile, bir karar yayınlayarak, toplumu devletleştirme tehlikesi yaşanmadan, devleti toplumsallaştıramayız. Toplum tek bir bütün gibi birleşik olmadığı içindir ki, sendikalar devletten ve partilerden, partiler ise devletten bağımsız olmalıdır. Toplumdaki mevcut çıkarlar arasındaki çelişkiler, bağımsız bir basın ve temsil biçimlerinin çoğulculuğu aracılığıyla kendilerini ifade edebilmeli. Ve yine bu nedenle, hukuki norm ve yapının özerkliği, hukuku, iktidarın sonsuz keyfiliklerine indirgemeyeceğini garanti altına almalıdır.

Dolayısıyla, siyasi çoğulculuğun savunusu, çeşitli durumlara bağlı bir mesele değil, sosyalist demokrasinin temel bir koşuludur. Troçki’nin de İhanete uğrayan devrim‘de deneyiminden çıkardığı sonuçtur bu: “Aslında sınıflar heterojen değildir, iç karşıtlıklarca parçalanmışlardır ve ortak amaçlara ancak eğilimler, gruplar ve partiler arası bir mücadele sonucu varabilirler”. Bu, kolektif iradenin, kurumsal yapılar ne olursa olsun, doğrudan katılımcı demokrasi ile temsili demokrasiyi bileştiren özgür bir seçim süreci aracılığıyla kendisini ifade edebileceği anlamına gelmektedir.

Bürokratikleşmeye ve iktidarın mesleki tehlikelerine karşı mutlak bir garanti oluşturmasa da, yine de bu deneyimden birtakım cevaplar ve yönelimler çıkarılabilir:

•Sınıflar, partiler ve devlet arasındaki ayrım, sadece iktidarın yerel makamlarından gelen basit bir görüş alış verişi değil de, toplumun tüm büyük sorunları hakkındaki çeşitli tercihler ve programlar arası mücadeleyi sağlayabilecek tek biçim olan siyasal ve sendikal çoğulculuğun kabulünde tercümesini bulabilir.

•Partilerin yanı sıra sendikaların, derneklerin ve kadın hareketlerinin de doğrudan ifade ve denetim hakkının bulunduğu üretim konseyleri ve yerel konseyleri bileştiren bir demokrasi biçimi.

•Seçilmiş meclislerin tartışarak karar verme işlevini tamamıyla engelleyecek bir dayatmacı vekalet sistemi değil, seçenlerin seçilenleri geri çağırabilmesi ve sorumluluklarını üstlenmesini içeren bir sistem.

•Seçim vekaletlerinin biriktirilmesinin ve yenilenmesinin sınırlanması; iktidarın bireyselleşmesi ve meslek haline gelmesini engellemek üzere seçilenin maaşının vasıflı işçi veya bir kamu hizmet memurunun maaşı seviyesinde tutulması.

•İktidarın ademi merkezileşmesi ve yetkilerin yurttaşlara en yakın olan yerel, bölgesel veya ulusal düzeylere dağıtılması; alt makamların, kendilerini doğrudan ilgilendiren konularda karar alımını durdurmaya yönelik veto hakkı ve halkı referanduma çağırma imkânı.

Özgürce birleşmiş üreticilerin demokrasisi, genel oy uygulaması ile tamamiyle uyumludur. Mahalli konseyler veya bölgesel halk meclisleri, üretim ve yaşam birimlerinin temsilcilerinden oluşup, her önemli karar için ilgili nüfusun oylamasına başvurabilir.

Kısa zaman önce gerçekleşen bazı deneyimler, 1980-81 Polonya ve 1984 Nikaragua, biri genel oyla seçilmiş, diğeri işçilerin, köylülerin ve daha genel olarak halk iktidarına katılan çeşitli yapıların temsilcilerinden oluşan çift meclisli bir sistemi gündeme getirdi. Bu formül, (ki çok uluslu devletlerde bir de uluslar meclisi içerebilir) hem genel oy talebini, hem de mümkün olan en dolaysız biçimiyle bir halk demokrasisi kaygısını teorik bakımdan tatmin edebilir. Bu çözüm, özyönetimin gelişip yayıldıkça ve genelleştikçe sönümlenmesi beklenen devlet alanı ile toplumun gerçekliğini karıştırmamayı sağlar.

Bu büyük yönelimler, acı bir tarihin derslerini özetlemekte. Ancak, ne iktidarın mesleki tehlikelerine karşı mutlak bir silah, ne de her somut koşul için bir reçete teşkil ediyorlar. Geri doğru bakıp, Kurucu Meclis’in bolşeviklerce lağvedilmesinin sonuçlarını, bu meclis ile Sovyetler Kongresi’nin 1917 sonundaki mevcut temsiliyetlerini, daha uzun bir süre boyunca bu ikili temsil biçimini muhafaza etmenin tercih edilebilir olup olmadığını (yani bir şekilde ikili iktidar durumunun uzatılmasını) tartışabiliriz. Aynı şekilde, askeri olarak yenilmiş Beyazların, bir yıkım ve uluslararası baskı ortamında iktidara geçebilme tehlikesini göze alıp iç savaşın sonundan itibaren özgür seçimler düzenlemek gerekip gerekmediği sorusunu da sorabiliriz. Her farklı durum, ulusal, uluslararası ve özgün güç dengelerine bağlıdır. Ama her tarihsel deneyim de, Rosa Luksemburg’un daha 1918’de yaptığı uyarıyı olumlamaktadır: “Genel seçimler, sınırsız ifade ve toplanma özgürlüğü olmadan, tüm kamusal kurumlarda hayat sararır ve solar, tek aktif unsur olarak bürokrasi kalır“. En geniş demokrasinin varlığı, özgürlük sorunu ve ekonomik etkililik koşuluna sıkı sıkıya bağlıdır: ancak demokrasi, piyasanın özdevinimleri karşısında özyönetimci planlamanın üstünlüğünü sağlayabilir.

6. Bir yetke arzusu mu yoksa bürokratik bir karşı-devrim mi?

İlk sosyalist devrimin yazgısı, stalinizmin zaferi, totaliter bürokrasinin suçları, yüzyılın en önemli olaylarını teşkil etmektedir.

Kimilerine göre, kötülüğün temeli, insan doğasının derinliklerinde, karşı konulamaz bir yetke arzusunda yatmaktadır. Bu arzu, çeşitli yüzler altında kendisini ifade edebilmektedir ve buna, mükemmel bir kentin hazır şemalarını halka dayatma, halklara rağmen onları mutlu edebilme iddiası da dahil.

Kara Kitap‘ın polemik amacı, Lenin ve Stalin arasında tam süreklilik kurmak ve bunu yaparak “Stalin tarafından ihanete uğrayan Ekim Devrimi’ne dair o efsaneyi” yıkmak: “Stalinizmin vahşetleri Leninizm ile aynı tözdendir” (Jacques Amalric); “Erken gelişen suç eğilimi Lenin’de bulunuyor” (Eric Conan, L’Express, 6 Kasım 1997). Kendi geçmişlerinin eleştirisini, Rus devrimini sert bir dönemleştirme sınavına götürememiş, 20’li ve 30’lu yıllar boyunca birbiriyle mücadele eden yönelimleri sorgulayamamış olmalarından dolayı, Fransız Komünist Partisi’nin sorumluları, mutlak bir özeleştiriyle yetinip stalinizmin suçlarından, devrimin “trajik uzantısı” olarak söz ediyorlar (Claude Cabanes, l’Humanité, 7 Kasım 1997). Eğer, böylesi felaketleri içerisinde taşıyan, çaresi olmayan bir kader ilk günden itibaren yürürlükte idiyse; kendilerini neden hâlâ komünist olduğunu iddia ediyorlar?

7. Yirmili yıllar: “duraklama” mı, yol ayrımı mı?

Erkenden “devrimi dondurmaya” başlayan bürokratik tepkiye rağmen, kıtlıklara ve kültürel gerilemeye rağmen, yirmili yıllar boyunca, devrimci atılım, tüm girişimlerde kendini hissettiriyordu: eğitim ve pedagoji reformu, aileye dair yasalar, kentsel ütopyalar, grafik ve sinematografik icatlar. Hâlâ savaş arası dönemde acı içerisinde gerçekleştirilen “büyük değişim”in bürokratik terör ile devrimci umudun enerjisinin iç içe geçtiği iki sarsıcı çelişki ve belirsizliklerini açıklayan da budur. Bu olayın anlamının ve tarihsel öneminin bilincine varılması azımsanmayacak zorlukta olmuştur.

Dolayısıyla, toplumsal örgütlenmede, burada oluşan ve çatışan güçlerde, kimi zaman “stalinizm fenomeni” diye adlandırılan olayın derin köklerini ve enerjisini kavramak gerekmektedir. Stalinizm, belirli somut tarihsel koşullarda, her modern toplumda işlerlikte olan bürokratikleşmenin daha genel bir ifadesidir. Bürokratikleşme, temel olarak toplumsal işbölümü (özellikle el emeği ile entelektüel emek arasında)’nden ve kendi özünde bulunan “iktidarın mesleki tehlikeleri”nden beslenmektedir. Sovyetler Birliği’nde, bürokratikleşme, bir yıkım, kıtlık, kültürel arkaizm zemini üzerinde ve demokratik geleneklerin yokluğunda geliştiğinden, bu dinamik daha da güçlü ve hızlı olmuştur.

Başından itibaren, devrimin toplumsal tabanı hem geniş hem de dardı. Ezici toplumsal çoğunluğu oluşturan işçi ve köylülerin bir ittifakına dayanması bakımından geniş; savaşın olumsuz sonuçları ve iç savaşın kayıpları tarafından, azınlıkta olan işçi bileşeninin hızla ezilmesi bakımında da dar. Bürokratik sertlik, toplumsal tabanının kırılganlığıyla orantılıdır. Bu, onun asalaklık işlevinin bir parçasıdır.

Ancak yine de, iç politikada olduğu kadar uluslararası politikada da 20’li yılların başı ile o korkunç 30’lu yıllar arasında karşı gelinemez bir kopuş, bir kesiklik yaşanmıştır. Kuşkusuz otoriter eğilimler daha önceden üstün gelmeye başlamıştı. Emperyalist saldırı ve kapitalist restorasyonun oluşturduğu “esas düşman” takıntısı (her ne kadar reel olsa da), bolşevik yöneticilerin, kendilerini içten kemiren ve sonunda onları yutan “ikincil düşman”ı, bürokrasiyi görmemelerine sebep oldu. O güne dek hiç görülmemiş bu senaryonun hayal edilmesi zordu. Bunu anlamak, yorumlamak ve sonuçlar çıkarmak için zaman gerekti. Eğer Lenin, Kronstadt krizinin teşkil ettiği alarm sinyalini, yeni ve derin bir ekonomik yönelim başlatma derecesinde sezinlemiş diyse de, Troçki, çok daha sonraları, İhanete uğrayan devrimde, (iktidarın fethinden sonra dahil) siyasi çoğulculuk ilkesini bizzat proletaryanın heterojenliğine dayandırmayı başaracaktır.

Sovyetler Birliği veya bizzat Bolşevik Parti üzerine belgelerin ve tanıklıkların çoğu, süreklik ve kopuşun o dar bileşimi içerisinde 30’lu yıllardaki büyük dönemeci görmezden gelmemize olanak vermiyor. Milyonlar ve milyonlarca açlıktan ölümün, sürgünün, davaların ve tasfiyelerin kurbanlarının da teyid ettiği kopuş, açık farkla kazanıyor. Böylesi bir şiddetin kopması gerekmiştir, 1934’teki “muzafferler kongresi”ne ve bürokratik iktidarın kemikleşmesine varabilmek için.

8. Büyük dönemeç

İç savaşın terörüyle 30’lu yılların büyük terörü arasında Nicolas Werth bir süreklilik olduğunu savunuyor. Bunun için yirmili yılların anlamını, ortaya çıkan çeşitli tercihleri, parti içerisindeki yönelim çatışmalarını temel niteliklerinden arındırıp, onları iki terorist atılım arasında basit bir “duraklama” veya “ara verme”ye indirgemek zorunda. Ne var ki, kendisi de, baskı düzeyindeki (nicel) bir değişim ile içeriğindeki (nitel) bir değişime tanıklık eden öğeleri veriyor. 1929’da, “kitlesel kolektifleştirme”, 13 milyon işletmenin zorla kolektifleştirilmesini amaçlıyordu. Bu operasyon, 1932-1933 yıllarının büyük kıtlıklarını ve kitlesel sürgünlerine yol açar: “1933 baharı, kuşkusuz, 1929 sonunda ‘kulaksızlaştırma atılımı ile başlayan ilk büyük terör döneminin doruğunu oluşturmaktadır.” Petrograd’da parti yöneticisi olan Kirov’un öldürülmesinden sonra 1934’de, büyük duruşmaların ve özellikle, kurban sayısı 690 bin olarak tahmin edilen 1936-38 “büyük temizliğin” damgasını vurduğu ikinci büyük terör dönemi başlar. Zorla kolektifleştirme ve hızlı sanayileşme, nüfusun kitlesel bir göçünü, kentlerin “köyleşmesini” ve Gulag’ın kitleselleşmesini getirir.

Bu süreç içerisinde, baskıcı yasama gücü gelişir ve güçlenir. 1929 Haziranı’nda, kitlesel kolektifleştirmeyle birlikte, tutukluluk sisteminde temel bir reform yapılır: 3 seneden fazla hapis cezasına mahkûm edilenler, artık çalışma kamplarına gönderilirler. İç göçlerin denetlenemez önemi karşısında, 1932 Aralık’ında alınan bir kararla iç pasaport taşıma yükümlülüğü getirilir. Kirov’un öldürülmesinden birkaç saat sonra Stalin, “1 Aralık 1934 kararı” olarak bilinen ve hızlandırıcı yöntemleri yasallaştıran kararı yayınlıyor ve böylece büyük terörün ayrıcalıklı aracını sağlıyordu.

Kentsel ve köylü halk hareketlerini bastırmaktan öte bu bürokratik terör, Ekim’in mirasından geriye kalanı da tasfiye etti. Davaların ve tasfiyelerin, parti ve ordu saflarında kesin kalıplar yonttuklarını biliyoruz. Devrim döneminin kadrolarının ve yöneticilerinin birçoğu sürgüne gönderildi veya idam edildi. Ukrayna Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin 200 üyesinden geriye 3’ü kalmıştı. Orduda, 178 bin kadrodan 30 bini tutuklanmıştı. Paralel biçimde bu baskıcı uygulamalar ve devletleştirilmiş ekonomiyi yönetmek için gerekli olan idari aygıtta bir patlama gerçekleşir. Moshe Lewin’e göre, idari personel 1928’de 1 milyon 450 binden 1939’da 7 milyon 500 bine yükselmiş, beyaz yakalıların bütünü ise 3 milyon 900 binden 13 milyon 800 bine çıkmış. Bürokrasi içi boş bir kelime değil. Toplumsal bir güç haline geliyordu: Devletin bürokratik aygıtı, parti militanlarından geriye kalanı da yutuyordu.

Bu karşı-devrim, etkilerini tüm alanlarda hissettirdi, ekonomi politikalarından (zorla kolektifleştirme ve Gulag’ın büyük çapta gelişmesi), uluslararası politikaya (Çin’de, Almanya’da, İspanya’da), kültürel politikadan (bkz. Varlam Chalamov’un, hâlâ köpürdeyen yıllarla, o korkunç otuzlu yıllar arasındaki kontrastın altını çizen Yirmili yıllar adlı kitabı) Troçki’nin “Ailede termidor” diye adlandırdığı gündelik hayata ve ideolojiye (bir devlet ortodoksluğunun kristalleşmesi, “diamat“ın –diyalektik materyalizmin– kodlanması ve Parti’nin Resmi Tarihi‘nin yazılması) kadar her alanda.

Bir kediye kedi, bir karşı-devrime de karşı-devrim demek gerekir. Bu, iç savaşın ateşi içerisinde alınan otoriter önlemlerden (her ne kadar kaygı verici olsalar da), daha kitlesel, daha görünür, daha yıkıcıdır. Nicolas Werth’e gelince, o, 30’lu yıllardaki bu kökten yeniliklerin kabulü ile, Ekim’in devrimci vaadi ve muzaffer stalinist tepki arasında bir süreklilik kurma isteği arasında sıkışıp kalıyor. Böylece, Werth, baskıcı sistemin yerleştirilmesinin “belirleyici bölümü“nden veya “1918-1922 arası başlayan çatışmanın en son bölümü“nden söz ediyor. Belirleyici dönemeç mi yoksa bölüm mü, bir seçim yapmak gerekir.

Süreklilik önyargısı, 20’li yılların ve o dönemdeki tartışmalarla beklentilerin, sanki basit bir parantezmişcesine, üzerinden atlanmasına yol açıyor. Böylece baskının çizgisel anlatısı bağlamından çıkıyor. Gerek uluslararası politika (Çin devrimindeki yönelim, nazizmin yükselişi karşısındaki tavır, İspanya savaşındaki karşıtlıklar), gerek iç siyaset (zorla kolektifleştirmeye troçkist olduğu kadar buharinci muhalefet, bir başka düşünce.., komünist düşünce adına önerilen ekonomik ve sosyal alternatifler) alanında yapılacak belirleyici tercihler konusundaki çatışmaları dağınık bir arka plan atıyor.

9. Karşı-devrim ve restorasyon

Karşı-devrim fikri, geçmiş düzenin yeniden kurulmamış olması gerekçesiyle kimilerini rahatsız ediyor. Tarihsel zaman, mekanik fizik gibi geriye döndürülebilir değildir. Film geriye oynatılamıyor. Termidor’dan sonra, Fransız devrimi döneminde muhafazakâr bir ideolog ve gericilik konusunda oldukça bilgili olan Joseph de Maistre, bir karşı-devrimin ters yönde giden bir devrim değil, ama bir devrim karşıtı olduğunu, ta o zamanlar ustaca fark ediyordu. Bu iki süreç simetrik değildir. Böylece, bir karşı-devrim yeni ve hiç görülmemiş bir şey ortaya koyabilir. 1848 devrimlerinden sonra Bismark Almanyası’nda olan de budur. Aynı şekilde, Termidor da henüz Restorasyon değildir. İmparatorluk, devrimci özlemlerle yeni bir düzenin kemikleşmesinin iç içe geçtiği uzun ve gri bir alan oluşturuyor.

Birçok samimi komünist militan da, bedelini bilmeden ve hesaplamadan “sosyalizmin anavatanı“nın başarıları tarafından etkilenerek, benzer bir gri alanda kaybolmuştur. 30’lu yıllarda stalinist terör hakkında herşey bilinmese de, istemek kaydıyla birçok şey öğrenilebilirdi. Victor Serge’in, Ante Ciliga’nın tanıklıkları, John Dewey tarafından yönetilen karşı-dava, İspanya’da POUM ve anarşistlere karşı yürütülen baskıların tanıklıkları vardı. Ancak bu anti-faşist mücadele ve (Isaac Deutscher’in deyimiyle) “bürokratikleşmiş kahramanlık” yıllarında hem temel düşmanla, hem de o kadar da ikincil olmayan ve içeriden çökerten düşmanla birden savaşmak çoğunlukla zor olmuştu.

O dönemi yaşayan birçok kişi (Jan Valtin, Elizabeth Poretsky, Jules Fourier, Charles Tillon, Kızıl Orkestra’dan geriye kalanlar ve daha birçoğu) “bu parçalanmış varlık“lara tanıklık ediyor.

Gerçekten de Stalin iktidarı altındaki Sovyetler Birliği, Brejnev dönemindeki durgunlukla bir değildi. Girişken bir bürokrasinin kamçısı altında, ülke hızla değişiyordu. Bu enerjinin sırrı, kuşkusuz, Chateaubriand’ı büyüleyen Napolyoncu enerjinin sırrıyla ilişkisiz değildir: “Bonapart’ın bültenlerinin, söylevlerinin, demeçlerinin ve açıklamalarının ayırdedici yönü onlardaki enerjiyse de, bu enerji salt ona özgü değildi; o zamana aitti, devrimci ilhamdan kaynaklanıyordu, o ilham ki devrim özleminin tersi yönünde yürüyen Bonapart’ta gücünü yitiriyordu“. Ancak bu, iki kişilik arasındaki çarpıcı tek benzerlik değil: “Napolyon’un sütannesi olan devrim, ona düşmanı gibi görünmekte gecikmez: durmadan onunla mücadele eder“.

Hiçbir zaman, hiçbir ülke firavunvari bir bürokrasinin baskısı altında 30’lu yılların Sovyetler Birliği kadar sert bir dönüşüm geçirmemiştir: 1926 ile 1939 yılları arasında kentlerin nüfusu 30 milyon artacak ve toplam nüfusa oranları %18’den %33’e yükselecek; tek birinci beş yıllık plan süresince büyüme oranları % 44, yani 1897 ile 1926 yılları arasındaki döneme eş durumda; ücretli iş gücü iki mislinin üzerinde artacak (10’dan 22 milyona yükselecek); tüm bunlar kentlerin kitlesel düzeyde “köyleşmesini”, devasa bir okuma yazma öğrenme ve eğitim çabasını, cebri yürüyüşle bir iş disiplinin dayatılmasını ifade ediyor. Bu büyük dönüşümü, milliyetçiliğin yeniden doğuşu, kariyerizmin gelişmesi ve yeni bir bürokratik konformizmin ortaya çıkışı takip ediyor. Bu büyük altüst oluş sırasında, diyor alayla Moshe Lewin, toplum bir şekilde “sınıfsız” idi çünkü tüm sınıflar şekilsiz ve kaynaşma içerisindeydi.

Mikhaïl Guefter’in temel sorusuna –Ekim’le Gulag arasında “sürekli bir ilerleyiş” mi yoksa “iki ayrı siyasi ahlaki dünya” mı–, stalinist karşı-devrim analizi açık cevap getirmekte. Rus devriminin ve karşı-devriminin dönemlere ayrılması salt tarihsel bir merak değil. Siyasi duruşları, yönelimleri ve görevleri gerektiriyor: başta, düzeltilmesi gereken hatalardan, aynı proje içerisinde alternatif yönelimlerden söz edebiliriz; sonra ise, artık çatışan farklı güçler ve projeler, örgütsel tercihler var. Olaylar yaşandıktan sonra, kurbanlarla cellatları birleştiren bir “komünist çoğulcuğun” kanıtı olarak dünün kurbanlarını ortaya dökmeyi sağlayan bir aile kavgası değildir bu. O yılları kesin bir şekilde dönemlere ayırmak, Guefter’in formülünü kullanacak olursak, “tarih bilincinin, siyasi alana nüfuz etmesini” sağlayacaktır.

10. “Prematüre” bir devrim mi?

Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla, bir tez yeniden önem kazandı: devrimin, prematüre olduğu [erken doğum geçirdiği-çn] için daha baştan sonu umutsuz olduğu tezi. Henri Weber bu tezi savunuyor Le Monde’daki bir makalesinde (14 Kasım 1997). Bu tezin kökeni çok daha erken bir dönemde, 1921’den itibaren bizzat Rus menşeviklerinin söylemlerinde ve Kautsky’nin analizlerinde bulunuyor: bu kadar kan, gözyaşı ve yıkıntı önlenebilirdi “eğer bolşevikler de, menşeviklerin o öz sınırlama anlayışına sahip olsalardı, ustalık da buradan anlaşılır.” diye yazıyor o zamanlar Kautsky.

Bu sözler oldukça açıklayıcı. Kautsky, öncü parti anlayışına karşı polemik yapıyor, ancak, rahatlıkla Tarih’in ritmini ve ilerleyişini kendisine uydurabilecek pedagog ve öğretici bir usta-parti tahayyül edebiliyor. Sanki mücadele ve devrimlerin kendilerine has bir mantıkları yokmuş gibi. Ortaya çıktıkları vakit onları “öz sınırlama” isteyenler, kurulu düzenin tarafına kolayca geçebiliyorlar. Söz konusu olan artık, partinin amaçlarının “öz sınırlanması” değil, açıkça kitlelerin özlemlerini sınırlamak oluyor. Bu anlamda sosyal-demokratlar, Ebertler ve Noskeler, Rosa Luxemburg’u öldürerek ve Bavyera sovyetlerini ezerek, “öz sınırlama”nın virtüozu olduklarını gösterdiler.

1917’de iktidarın ele geçirilişi, liberal burjuvaların ve reformistlerin, şubattan beri, toplumun ve Devletin krizine bir çözüm getirmedeki yeteneksizliğinden kaynaklanıyordu. “1917’de başka bir seçenek var mıydı?” sorusuna Mikhaïl Guefter’in cevabı, “prematürite” tezinden daha zengin ve daha inandırıcı görünüyor: “Bu çok temel bir soru. Bu sorun üzerinde çok düşündüğüm için kategorik bir cevap verme hakkını görüyorum kendimde: başka seçenek yoktu. Orada yapılanlar, inanılmaz derecede daha kanlı bir değişimi, anlamsız bir yıkımı engelleyebilecek tek çözümdü. Yapılacak tercih sonradan ortaya çıktı. Toplumsal rejim hakkında, izlenecek tarihsel yol hakkında değil, ama bu yol içerisinde bir tercihti bu. Ne zirveye ulaşmak için değişkeler (sorun çok daha genişti), ne de çıkılacak basamaklar, sadece bir kavşak, birçok kavşak.”

Bu kavşaklar, bu yol ayrımları hiç durmadan ortaya çıktılar, her seferinde farklı ve zıt cevaplara yol açarak: 1923’te Alman devrimi karşısında, NEP ve ekonomik politika üzerine, zorla kolektifleştirme, hızlı sanayileşme ve planlama biçimleri üzerine, ülke içi ve parti içi demokrasi, faşizmin yükselişi, İspanya savaşı, Alman-Sovyet anlaşması üzerine. Bu sınavlardan her birinde, olası farklı tercihleri ve gelişimleri kanıtlayan çeşitli öneriler, programlar ve yönelimler arasında çatışmalar yaşandı.

Aslında, prematürite tezi, karşı konulamaz biçimde, bir duvar saati gibi, her şeyin saatinde, zamanında gerçekleştiği, düzenli, ayarlı bir tarih fikrine götürüyor. Marksistlerin sık sık eleştirildiği, altyapının dar bir biçimde, uygun üstyapıyı belirlediği kesin bir tarihsel determinizme yol açıyor. Bu fikir, tarihin, bir kaderin gücüne sahip olmadığı gerçeğini, kuşkusuz tüm olasılıkların olduğu bir yelpazeyi değil ama, belirli bir olasılıklar ufku açan olaylarla delinmiş olduğu gerçeğini yok sayıyor.

Bugün, Kara Kitap‘ın yazarlarını okuduğumuzda, sanki bolşeviklerin, bir kere Ekim harekatını başardıktan sonra, iktidara sırf iktidar için sıkı sıkıya sarıldıklarını zannediyoruz. Bu, bolşeviklerin, Rus devrimini hiçbir zaman tek başına bir macera olarak değil, bir Avrupa, bir dünya devriminin birinci öğesi olarak tasavvur ettiklerini unutmak olur. Eğer Lenin, söylendiği gibi, iktidarın fethinin 73. gününde karda dans ettiyse, bu, onun, ilk başta, Paris Komünü’nden daha uzun süre dayanabileceklerini düşünmediğindendir. Onun gözünde, Rus devrimin geleceği, devrimin Avrupa düzeyine, özellikle de Almanya’ya yayılmasına bağlıydı.

Almanya’yı, İtalya’yı, Avusturya’yı, Macaristan’ı 1918 ile 1923 arası sarsan hareketler, gerçek bir Avrupa krizini işaret ediyordu. Alman devriminin veya İspanya savaşının yenilgileri, Çin devriminin gelişimi, İtalya’da ve Almanya’da faşizmin zaferi önceden yazılı değildi. Rus devrimcileri herhalde, Fransız ve Alman sosyal-demokratlarının istifalarından ve alçaklıklarından da sorumlu değildirler.

1923’ten itibaren, kısa vadede devrimin Avrupa’ya yayılmasına güvenemeyecekleri kesinleşmişti. Kökten bir yeni yönelim ihtiyacı kendini dayatıyordu. Bu yeni yönelim, 20’li yılların ortasında partiyi ikiye bölen “tek ülkede sosyalizm” ile “sürekli devrim” tezleri arasındaki çatışmanın konusu olmuştur.

Rus devriminin başlangıçtaki meşruiyetini reddetmeden, bazıları onun hatalı bir teşhis ve imkânsız bir iddiaya dayandığını savunuyorlar. Ne var ki, bir öngörü değil, savaşın sonuçlarını ortadan kaldırmak üzere, savaşa yol açan düzeni yıkmayı amaçlayan bir yönelimdi, söz konusu olan. Savaşın sonunda, 1918’den 1923’e sarsıntı dalgası doğrulanmıştır. Ancak, Alman Ekimi’nin yenilgisinden sonra durum uzun süreliğine durulmuştu. O zaman, ne yapmalı? Yıkılmış olan bir ülkede, “tek ülkede sosyalizmi kurma” yanılsamasına kapılmadan zaman kazanmaya çalışmak mı? İşte 20’li yılların mücadelelerinin ve tartışmalarının konusu budur. Sorunun tüm siyasi boyutu, konunun can alıcı noktası budur. Ekonomik ve toplumsal düzeyde, NEP belirli bir çözüm getirmiştir. Ancak onu, savaş komünizminin baskıcı yöntemleriyle yetişmiş olandan daha farklı bir kültüre sahip bir personel tarafından uygulatmak gerekirdi. Siyasi düzeyde, sovyetik bir çoğulculuğun seçim aracılığıyla ifadesi sayesinde çoğunluğun meşrulaştırmasını arayan, demokratik bir yönelim gerekirdi. Uluslararası düzeyde, Komintern aracılığıyla çeşitli komünist partileri ve bunların siyasetlerini Sovyet Devleti’nin çıkarlarına tabi kılmayan, enternasyonalist bir politika gerekirdi. Bu seçenekler, en azından kısmen, ortaya konmuştu. Ama sakin tartışmalar değil, acımasız çatışmalar şeklini aldılar.

Bu mücadelelerin yenilenleri haksız değildi. Çünkü, eğer devrimlerin ölüm hesabını tutarsak, başarısız olan veya bastırılan devrimlerin maliyetini tahmin etmek daha da zor olmaktadır: 1918-1923 –gerçekleşememiş– Alman devrimi ve 1937 yenilgiye uğramış İspanyol devrimi, nazizmin zaferi ve ikinci dünya savaşının felaketleriyle alakasız değildir.

Gerçek sorumlulukları saptayabilmek için, tarihi, büyük siyasi alternatifler etrafından dönemleştirmek gerekmektedir, işte yeniden izlenmesi ve yeniden incelenmesi gereken yol budur. Sadece prematüre devrimden söz etmek ise, çatışmanın iç mantığını ve orada mücadele halindeki politikaları kavramak yerine, tam tersine, tarihsel bir mahkemenin kararını açıklamaktır. Çünkü, zaferler doğruluğun kanıtları olmadığı gibi, yenilgiler de hatanın ispatları değildir: *”Eğer başarı, masumiyet olarak bilinseydi; eğer gelecek kuşaklara dahi ayartarak, onları zincirleriyle yükleseydi; eğer, köle bir geçmişin doğurduğu geleceğin kölesi olan bu baştan çıkarılmış kuşaklar, kazanan kim olursa olsun onun işbirlikçisi olsaydı, onca fedakarlığın bedeli, adaleti nerede olurdu? İyilik ve kötülük göreceli olduklarından, her türlü ahlak anlayışı, insan eyleminden silinirdi.”

Eğer tarihte, son yargı günü yoksa, adım adım, her büyük tercihin, her büyük yol ayrımının önünde, farklı muhtemel bir tarihin izleri çizilmelidir. Geçmişin anlaşılabilirliğini muhafaza eden ve ondan gelecek için dersler çıkarmamızı sağlayan budur.

Dünyayı, on günde sarsan olay, tarihten silinemez. Olayın kısa ateşi sırasında doğan insanlık, evrensellik, özgürleşme vaatleri, unutulabilmek için “insanlığın çıkarlarıyla fazla iç içe geçmiştir”. Konformizmin tehdit ettiği bir mirası devralan ve onun sorumluları olan bizler, bu mirasın “yeniden hafızalara” yükleme koşullarını yaratma yükümlülüğünü taşıyoruz.

Çeviri: Uraz Aydın

Kaynak: Sosyalist Demokrasi için Yeniyol, Yeni Dizi, Sayı: 4, Haziran 2000, ss. 91-120