İmdat Freni

Gündem

Dijital Örtü: Marx’ın Kapitalizm Eleştirisi Neden Hala Geçerli? – Piyamit Leelatham

1. Giriş: Sermayenin Kalıcı Mantığı

Çağdaş ekonomi politik sahnesinde, cezbedici ve nüfuz edici bir anlatı kök salmış durumda: temelde “post-kapitalist” veya “tekno-feodal” bir çağa geçiş yaptığımızın ilanı. Bu görüşün savunucuları verinin uçucu doğasının, küresel platformların her yeri saran hâkimiyetinin ve yapay zekânın öngörüsel gücünün, ekonominin kapitalist yasalarını hükümsüz kıldığını iddia etmektedir. Endüstriyel geçmişten epistemolojik bir kopuşun kanıtı olarak, küresel nüfusun %96’sının internete mobil cihazlar üzerinden eriştiği, sekiz milyarlık küresel nüfus içinde altı milyar mobil kullanıcıyı kapsayan çarpıcı bir demografinin parçası olan, bir dünyaya işaret ediyorlar.

Ancak Marksist iktisat teorisi açısından bu olgular kapitalizmden bir kopuşu değil, onun en yoğun, rafine ve teknolojik olarak dolayımlanmış tezahürünü temsil etmektedir. “Dijital Örtü” sermayenin temelindeki metabolizmayı gizleme işlevi görse de, algoritmanın pürüzsüz arayüzünün altında Karl Marx’ın tanımladığı hareket Yasaları küresel sistemin can damarı olmaya devam etmektedir. Dijital ekonominin sır perdesini aralamak için, “inovasyon” yüzeyselliğinin ötesine geçilmeli ve Değer Yasası ile Sermaye Döngüsü’nün stratejik çerçevesinden faydalanılmalıdır.

Bu analizin temel tezi, dijital ekonominin kapitalist üretim tarzının aşılması değil, gelişmiş değişmez sermaye aracılığıyla nihai olarak gerçekleşmesidir. P–M…Ü…M’–P’ (Para–Meta…Üretim…Artmış Meta–Artmış Para) formülüyle ifade edilen Sermaye Döngüsü, çağımızın değişmez yapısı olarak varlığını sürdürmektedir. Sermaye (P), içinde artı-değer barındıran ve zenginleştirilmiş metalar (M’) üretecek bir üretim sürecini başlatmak üzere üretim araçları (veri merkezleri, fiber optikler) ve işgücünden oluşan metaları (M) satın almak için yatırılır; ki bu da son aşamada artmış para (P’) olarak realize edilmelidir. Dijital altyapının tanımlanmasından, onun en öne çıkan muhaliflerinin eleştirisine kadar uzanan bu seyir, “yeni” ekonomiyi anlamak için öncelikle onun her hareketini yöneten değer yasasına tam anlamıyla hâkim olmamız gerektiğini ortaya koymaktadır.

2. Dijital Sınırı Tanımlamak: Taksonomi ve Evrim

Teknolojinin sınıf ilişkilerinden bağımsız olarak toplumsal biçimleri dikte ettiği yönündeki temelsiz bir inanç olan teknolojik determinizmin tuzaklarından kaçınmak için kesin bir taksonomiye (sınıflandırmaya) ihtiyaç vardır. Dijital ekonomi, toplumsal altyapıyı birbirinden farklı ancak birbirine kenetlenmiş dört değerlenme (valorization) katmanı üzerinden yeniden yapılandıran bir “Genel Amaçlı Teknoloji”dir:

  • Altyapı Katmanı: Bu katman, dijital sermayenin fiziksel temelini oluşturur. Küresel sinir sistemini meydana getiren denizaltı kablolarını, 5G baz istasyonlarını ve uyduları içerir. En önemlisi, veri işleme ve depolama için modern bir fabrika zemini işlevi gören devasa veri merkezlerini (AWS, Azure, Google Cloud) yani “Bulut Sermayesi”ni kapsar.
  • Platform Katmanı: Çağımızın “Gelişmiş Ticari Sermayesi” olarak işlev gören bu aracılar (Amazon, Uber, Airbnb), parçalanmış pazarları birbirine bağlar ve değişim koşullarını dikte eder. Temel mantıkları veri çıkarımıdır ve tüm piyasa faaliyetlerinin içinden geçmek zorunda olduğu dijital bir süzgeç görevi görürler.
  • Uygulama ve İçerik Katmanı: Burası, “Hizmet Olarak Yazılım” (SaaS) ve sosyal medyanın (Meta, TikTok) davranışsal verileri hasat ettiği kullanıcı arayüzünün bulunduğu yerdir. Tüketicinin sermaye döngüsüne entegre edildiği arayüzdür.
  • Zekâ Katmanı: Derin Öğrenme ve Büyük Dil Modellerinden (LLM’ler) oluşan algoritmik “beyin”dir (OpenAI, Gemini). Bu katman, ham veriyi eyleme dönüştürülebilir değere çevirerek hem endüstriyel hem de ticari aktörlere “Hizmet Olarak Zekâ” (Intelligence-as-a-Service) satar.

Web 1.0’dan (salt okunur bilgi erişimi çağı), Web 2.0’a (kullanıcı tarafından oluşturulan içeriğin ve hedeflenmiş reklamların “Platform Dönemeci”) ve nihayet mevcut algoritmik/Yapay Zekâ dönemecine uzanan evrim, sermayenin “Değişmez” bileşeninin giderek karmaşıklaşmasına işaret etmektedir. Bu üçüncü aşamada iş modeli, bilgi işlem gücünün ve karar verme yeteneklerinin kiralanmasına doğru kaymaktadır. Değer Yasası’nın yerini almaktan çok uzak olan bu katmanlar, söz konusu yasanın benzeri görülmemiş bir hızla işlediği modern “Değişmez Sermaye” olarak hizmet vermektedir. Bunlar, acımasız bir artı-değer arayışı için tasarlanmış bir sistemin fiziksel tecessümüdür.

3. Değer Yasası: Buhar Makinelerinden Yapay Zekâya

Marx’ın Sanayi Devrimi analizi, itici güç ister buhar ister silikon olsun uygulanabilen, kapitalist üretim tarzını yöneten mantıksal yasaların bir çıkarımıydı. Bu analizin temelinde, normal toplumsal koşullar altında, ortalama bir beceri ve yoğunlukla bir metayı üretmek için gereken zamanı niteleyen, “toplumsal bakımdan gerekli emek zamanı” yer alır. Dijital çağımızda, yazılım tabanlı bir hizmetin değeri de temel olarak hâlâ “soyut insan emeği”ne bağımlıdır.

Üretici güç ile değer biçimi arasındaki diyalektik, amansız bir rekabet zorunluluğu yaratır. Teknoloji üretkenliği artırdıkça, birim başına düşen toplumsal bakımdan gerekli emek zamanı azalır ve bu da bireysel metaların değerinin düşmesine neden olur. Bu durum, Ek Artı-Değerin ele geçirilmesini tetikler. Mekanizma kesindir: “yenilikçi” bir kapitalist, toplumsal ortalamanın altında bir bireysel maliyet fiyatı ile üretim yapmasına olanak tanıyan üstün bir yapay zekâ algoritmasını benimser. Piyasada, toplumsal ortalamanın dikte ettiği piyasa fiyatı üzerinden satış yaparak bir aşırı kâr elde eder. Bu “Bireysel Üretim Fiyatı” mantığı, tüm rakipleri aynı yolu izlemeye veya değersizleşip piyasadan silinmeye zorlayarak, üretim araçlarının kesintisiz bir şekilde modernizasyonunu garanti altına alır.

Ayrıca sermaye, bilimin uygulanması yoluyla üretim sürecini devrimcileştirir, böylece işçiyi özerkliğinden mahrum bırakır. İşçi artık aracın efendisi olmaktan çıkar ve sermayenin yalnızca “canlı bir uzantısı” hâline gelir. Marx bunu, emeğin Biçimsel Boyunduruğu’ndan, emeğin sermayeye Gerçek Boyunduruğu’na geçişi olarak tanımlamıştır. İlki, sermayenin mevcut emek süreçlerini kendi egemenliği altına almasını içerirken, “otomatik fabrika” ile karakterize edilen ikincisi, İngiltere’deki Sanayi Devrimi ile başlayan özgül olarak kapitalist bir üretim tarzının ortaya çıkışını oluşturur. Çağdaş dönemde, Yapay Zekâ ve Bulut bilişim bu gidişatın zirvesini temsil etmektedir. Entelektüel fail olma durumu (zihinsel inisiyatif), emeğin hızını, yoğunluğunu ve temel doğasını dikte eden ve her anın bütünüyle değerlenmesini (valorization) sağlayan dijital bir mimari olan algoritmanın içinde giderek daha fazla merkezileşmektedir.

4. Endüstriyel Verimliliğin Katalizörü Olarak Dijital Dönüşüm

Endüstriyel sermaye, hayatta kalmak, operasyonel maliyetleri düşürmek ve sömürü oranını artırmak için dijital dönüşüme muhtaçtır. Bu ampirik bir gerçekliktir: endüstriyel dijital dönüşüme yapılan yatırımlar her yıl %15-20 oranında büyümekte ve operasyonel maliyetlerde %10-30’luk bir düşüş sağlamaktadır.

Endüstriyel Dijital Dönüşümün Altı Boyutu:

  • Operasyonel Mükemmellik (Endüstriyel Nesnelerin İnterneti [IIoT] ve Büyük Veri): Sensörler “darboğazları” tespit ederek Siemens gibi şirketlerin üretimini sekiz katına çıkarmasına olanak tanır. Bu durum, boşa harcanan emek zamanını en aza indirir ve değer çıkarımını azami düzeye çıkarır.
  • Öngörücü Bakım (AI & Cloud): Rolls-Royce’un “TotalCare” sistemi jet motorlarını gerçek zamanlı olarak izler. Bu, pahalı makinelerin âtıl kalmasını veya arızalanmasını önleyerek Sabit Sermayenin Değersizleşmesini engeller.
  • İşbirlikçi Robotlar (Cobot): Tesla veya BMW fabrikalarında robotlar tekrarlayan görevleri üstlenerek işgücü maliyetlerini %20-30 oranında azaltır. Bu, üretici gücü artırarak bireysel maliyet fiyatlarını düşürür.
  • Algoritmik Yönetim: Amazon’un yazılımları çalışanların yürüme rotalarını en ince ayrıntısına kadar hesaplar. Bu, Göreli Artı-Değer arayışıdır. Aynı zaman dilimi içinde emeği yoğunlaştırarak her saniyeden değer sıkıştırıp çıkarmayı amaçlar.
  • Dijital İkizler: BioNTech, üretimi optimize etmek için simülasyonları kullanır. Bu, Ar-Ge’deki Toplumsal Bakımdan Gerekli Emek Zamanını azaltarak fiziksel üretim başlamadan önce sermaye kaybı riskini en aza indirir.
  • Bulut Tabanlı Tedarik Zinciri: Apple, ürünlerini satan binlerce tedarikçiyi gerçek zamanlı olarak yönetir. Bu, “Dolaşım Süresi”ni azaltarak artı-değerin mümkün olan en hızlı şekilde yeniden paraya dönüşmesini sağlar.

Bu teknolojiler Değer Yasası’nın yerini almaz, aksine onu doğrular. Bunlar, bireysel sermayelerin üretim maliyetlerini toplumsal ortalamanın altına çekerek ekstra kâr elde etmek için kullandıkları silahlardır. İster Foxconn’un nano-görüş yapay zekâsı ister Amazon’un rota hesaplama yazılımı olsun, amaç aynıdır: insan emeğinin, boşa harcanan zamanı en aza indiren algoritmik bir rejime tabi kılınması. Üretimden değerin gerçekleştirilmesine doğru yaşanan bu geçiş bizi platformun rolüne götürmektedir.

5. Gelişmiş Ticari Sermaye: Platformlar ve “Salto Mortale”

Marksist çerçevede değerin gerçekleşmesi, yani metanın yeniden paraya dönüşmesi süreci, “ölümüne bir sıçrayış” ya da Salto Mortale olarak tanımlanır. Eğer bir meta satılamazsa, onun içinde cisimleşen emek toplumsal açıdan boşa gitmiş olur ve sermaye kaybedilir. Dijital platformlar ise “Gelişmiş Ticari Sermaye” olarak işlev görür. Bunlar dolaşım süresini kısaltarak ve bu sıçrayışın başarıyla gerçekleşmesini sağlayarak endüstriyel sermaye için nihai güvenlik ağı hâline gelirler.

Bu tarihsel bir mutasyon değil, bir evrimdir. Tıpkı 19. yüzyılın büyük mağazalarının (Le Bon Marché gibi) ve Sears Kataloğu’nun (kendi döneminin “analog arama motoru”) tüketimi rasyonelleştirmek için Bilimsel Yönetimi (Taylorizm) kullanması gibi, modern platformlar da sermayenin devir hızını optimize etmek için veriyi kullanır. Platformlar, bir metanın depoda bekleme süresini kısaltarak endüstriyel sermayenin yatırımını daha sık devretmesine olanak tanır ve “yıllık kâr kütlesi”ni muazzam ölçüde artırır.

Bu aşamanın belirleyici özelliklerinden biri de verinin “Karşılıksız Armağan” (Free Gift) niteliğidir. Karl Marx, sermayenin şelaleler veya verimli topraklar gibi doğal güçleri “Doğanın Karşılıksız Armağanı” olarak değerlendirdiğini gözlemlemişti. Dijital çağda ise sosyal etkileşimler, aramalar ve konum bilgileri aracılığıyla toplanan tüketici verileri, “İnsan Yaşamının Karşılıksız Armağanı” olarak ele alınmaktadır. İnsan faaliyetinin bu yan ürünü, Hassas Hedefleme algoritmalarını besleyerek M’–P’ geçişinin neredeyse anlık hâle gelmesini sağlar. Küresel B2B e-ticaret hacminin 32 trilyon dolara ulaşması ve perakende e-ticaretin küresel payının %20’yi aşmasıyla birlikte, Salto Mortale’nin dijitalleşmesi modern ticari hâkimiyetin başlıca motoru hâline gelmiştir.

6. Diferansiyel Rant ve Burjuvazinin “Masonluğu”

Büyük teknoloji şirketlerine yapılan ödemeler (SaaS abonelikleri, kullanım başına ödeme modelleri ya da lisans ücretleri) çoğu zaman feodal haraçlar olarak yanlış yorumlanmaktadır. Aslında bunlar, kapitalist “Diferansiyel Rant”ın özgül bir biçimidir. Bu rant, bir kapitalistin (platform sahibinin), kiracıya (endüstriyel kapitaliste) toplumsal ortalamanın altında maliyetle üretim veya satış yapma imkânı sağlayan üstün bir üretim aracına (Bulut sistemi ya da mülkiyet altındaki bir algoritma gibi) tekelci biçimde sahip olmasından doğar. Ortaya çıkan “ekstra kâr” daha sonra rant biçiminde platform sahibiyle paylaşılır.

Bunlar, fiziksel toprak kıtlığından ziyade yüksek geçiş maliyetleri ve fikri mülkiyet yasaları tarafından muhafaza edilen “Yapay Tekeller”dir. Bu tekeller “uzatılmış geçici” durumlar olsalar da, Değer Yasası’na tabi olmaya devam ederler. Rekabet baskısı eninde sonunda teknolojinin “Genelleşmesini” zorunlu kılar (Açık Kaynak ve Google Docs’un Microsoft’un önceki hegemonyasına meydan okumasını düşünün) ve Merkeziyetsiz Bilişim (P2P, Blokzincir) gibi tahripkâr güçler, rant arayışındaki bu bariyerleri sürekli olarak yıkmakla tehdit eder.

Bu düzenlemenin en derin yönü, Marx’ın “Gerçek Bir Masonluk” (eine wahre Freimaurerei) olarak adlandırdığı şeydir. Bireysel kapitalistler “artı-değer pastası”ndaki dilimleri için “düşman kardeşler” gibi rekabet etseler de küresel işçi sınıfının kolektif sömürüsünde birleşik bir sınıf olarak kalırlar. Artı-değerin, fabrika sahibinden platform devine, yeniden dağıtımı, bu değerin kaynağını, yani işçinin ödenmemiş emeğini değiştirmez. Onların hepsi, sermayeyi büyütmeye yönelik metabolik ihtiyaçlarında birleşen küresel bir sömürü girişiminin hissedarlarıdır.

7. Tekno-feodalizmin Bir Eleştirisi: Varoufakis Neden Yanılıyor?

Yanis Varoufakis tarafından popülerleştirilen “Tekno-feodalizm” hipotezi, “Bulut”un “Piyasa”nın, “Rant”ın ise “Kâr”ın yerini aldığını ve bunun da kapitalizmin ölümü anlamına geldiğini ileri sürmektedir[1]. Retorik olarak keskin olsa da bu analiz, sermayenin en ileri aşamasını onun çöküşü olarak yanlış yorumlayan analitik bir başarısızlıktır.

Tekno-feodalizm TezleriMarksist Tahlil
Bulut Tımarları: Platformlar, ekonomik etkinliğin gerçekleştiği alan olarak piyasaların yerini almaktadır.Değişmez Sermaye: Bulut, piyasa rekabetini yoğunlaştırmak için kullanılan değişmez sermayenin (üretim araçlarının) devrimci bir evrimidir.
Bulut Rantı: Sistemin temel itici gücü olarak rant kârın yerini alır.Diferansiyel Rant: Rant, kârın yerine geçen bir unsur değildir, sanayi sektöründe zaten üretilmiş olan artı-değerin yeniden dağıtımıdır.
Bulut Serfleri: Ücretli işçinin yerini alan kullanıcılar, bedavaya değer üretir.Sömürülen Emek: Değer hâlâ üretken emeğe dayanır. Kullanıcı verisi yeni değerin kaynağı değil, tüketimin bir “Karşılıksız Armağanı” ya da yan ürünüdür.

Bulut Rantının yükselişi nedeniyle kapitalizmin ölümünü ilan etmek, sermaye döngüsündeki üretim sürecini görmezden gelmektir. “Bulut” feodal bir malikâne değildir, küresel üretimi koordine eden “duvarsız bir fabrika”dır. Amazon’a rant ödeyen endüstriyel kapitalist bir “vasal” değil, emeğin boyunduruk altına alınmasının daha verimli bir rejimindeki bir ortaktır. “Tekno-feodalizm”, algoritmanın bugüne kadar tasarlanmış en kapitalist araç olduğunu görememektedir.

8. Sonuç: Marksist Analizin Kalıcı Gücü

Dijital ekonomi, algoritmik karmaşıklığına ve arayüzlerinin “Dijital Örtü”süne karşın, sermayenin hareket yasaları tarafından yönetilmeye devam etmektedir. Modern burjuvazinin stratejisi 19. yüzyıldan bu yana değişmemiştir: Toplumsal Açıdan Zorunlu Emek Zamanını azaltmak, sermayenin devir hızını artırmak ve göreli artı değer çıkarımını azamileştirmek.

İster işçinin yapay zekâ sistemine “Gerçek Boyunduruğu” aracılığıyla olsun, ister verinin “Ücretsiz Armağanlar”ının ele geçirilmesi yoluyla olsun, sistem gerçek bir sömürü “Masonluğu” olarak varlığını sürdürmektedir. Araştırmacının görevi, dijital çağın “yeniliği” ile gözünün kamaşması değil, algoritmanın içinde barınan sermayenin asırlık mantığını ifşa etmektir. Dijital ekonomiyi kapitalizmin ileri bir aşaması olarak kavramak, gerçek mücadele alanlarını belirlemek için stratejik bir zorunluluktur. Marksist iktisatçının görevi varlığını açıkça korumaktadır: dijital örtüyü söküp atmak ve algoritmanın gizlemek üzere inşa edildiği sömürüyü açığa çıkarmak. İnsan yaşamının değeri için verilen mücadele, her zaman olduğu gibi, çağımızın temel çatışması olmaya devam etmektedir.

16 Mayıs 2026

Kaynak: https://anticapitalistresistance.org/the-digital-veil-why-marxs-critique-of-capitalism-remains-valid/

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi


[1] Varoufakis’in kitabının Türkçe çevirisi için bkz. Tekno-Feodalizm: Kapitalizmi Öldüren Neydi?, çev. Mustafa Güdük, Diplomat Yayınları, 2026.

Hizbullah’ı Ne Bekliyor? – Joseph Daher

Joseph Daher, İsrail’in Lübnan’a karşı yürüttüğü yeni sömürgeci saldırı savaşını 7 Ekim 2023 sonrası bağlama yerleştirerek inceliyor; bu bağlam, İsrail sömürgeci devletinin yürüttüğü soykırımcı savaş ve Washington’un emperyalist hırslarıyla belirleniyor. İsrailli müttefikiyle birlikte bu iki güç, bölge üzerinde hegemonik tahakkümlerini dayatmaya çalışıyor. Aynı zamanda yazar, bu savaş içinde Hizbullah’ın kendi iç dinamiklerini ve kısıtlarını, ayrıca Lübnan devletinin siyasal çelişkilerini de ele alıyor. ABD ile İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü emperyalist savaş bölgeyi zaten istikrarsızlaştırdı ve bunun etkileri, İsrail’in yeni bir savaşına maruz kalan Lübnan’da güçlü biçimde hissediliyor. Ne İran’da ne Lübnan’da ne de başka bir yerde, ABD ile İsrailli müttefiki yerel halkların demokrasisini ya da refahını hedefliyor; amaçları, barbarca bir şiddet yoluyla Washington ve Tel Aviv’in egemen olduğu yeni bir bölgesel düzeni dayatmaktır. İsrail’in Lübnan’a karşı bu yeni savaşı, Lübnan’a yönelik uzun bir saldırılar tarihinin parçası; aynı zamanda Washington ile Tel Aviv’in bölgesel hegemonya kurma iradesinin şekillendirdiği siyasal bir bağlama da oturmakta.

Saldırının kaynağında İsrail devleti var

Kasım 2024’ten beri yürürlükte olan ateşkese rağmen, İsrail işgal ordusu Lübnan’a karşı neredeyse her gün saldırılar düzenledi; bu saldırılar yüzlerce insanın ölümüne, onlarca kişinin kaçırılmasına ve binlerce kişinin yaralanmasına yol açtı. Buna, İsrail işgal güçlerinin hem karadan, hem havadan, hem denizden gerçekleştirdiği 15 binden fazla ateşkes ihlalini de eklemek gerekir. Ayrıca Tel Aviv, 2024 saldırılarından sonra Lübnan’da en az beş bölgeyi işgal etmeyi sürdürdü ve o tarihten beri, özellikle yerle bir edilen bazı sınır köylerinin yeniden inşasını engelliyor. Böylece yerinden edilmiş on binlerce insanın evlerine dönmesi de engellendi. Dolayısıyla Lübnan’a karşı savaş, birçok bakımdan hiç sona ermedi; yalnızca farklı bölgelere göre farklı biçimlerde yaşandı ve hissedildi.

Lübnan’a karşı süren bu savaş bağlamında ve İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in İsrail ve ABD tarafından öldürülmesine yanıt olarak, Hizbullah’ın silahlı kanadı 2 Mart Pazartesi günü, Hayfa’nın güneyindeki bir İsrail füzesavar savunma tesisine füze ve insansız hava araçları fırlattığını açıkladı. Bu gelişmelerin ardından İsrail işgal ordusu Lübnan’daki savaşını ve işgalini genişletti.

Hizbullah’ın 2 Mart sabahı gerçekleştirdiği saldırıların ardından, İsrail işgal ordusu Beyrut’un güney banliyösünü (Dahiye), ayrıca güneydeki kent ve köylerle Bekaa Vadisi’ni yeniden yoğun biçimde bombaladı.

Ardından İsrail sömürgeci devleti, sınırdaki “güvenlik tampon bölgesini” genişletmek amacıyla Güney Lübnan’da yeni bir kara harekâtı başlattı; aynı zamanda bu toprakları nüfussuzlaştırmaya çalıştı. Güney Lübnan’daki Sur kentinin sakinlerine evlerini derhal boşaltmaları emredildi; Litani Nehri’nin güney kıyısını ülkenin geri kalanına bağlayan köprüler sistematik biçimde yıkıldı; güneyde kara askeri istilaları sürüyor… Tel Aviv, Lübnan’ın bu bölgesini işgal etmeye ve onu bir tür insansız bölgeye, bir “tampon bölgeye” dönüştürmeye kararlı görünüyor.

Güneyde Hizbullah savaşçıları ile İsrail işgal güçleri arasında doğrudan askeri çatışmalar yaşanırken, Hizbullah da Litani Nehri’nin kuzeyinden uzun menzilli balistik füzeler fırlattı. Aynı zamanda İsrail işgal ordusu geniş çaplı tahliye emirleri yayımlayarak fiilen Beyrut’un güney banliyösünde, Bekaa bölgesinde ve Litani Nehri’nin güneyindeki tüm alanda zorunlu kitlesel nüfus yer değiştirmelerine yol açtı; bu alan Lübnan topraklarının yaklaşık yüzde 14’ünü temsil ediyor. İsrail’in Lübnan’daki ölümcül hedefleri, ülke üzerindeki işgaliyle birlikte, gün geçtikçe daha da büyüyor gibi görünüyor.

2 ile 26 Mart 2026 arasında geçen bir hafta içinde bir milyondan fazla kişi yerinden edildi; Lübnan Sosyal İşler Bakanı Hanine el-Sayyed’e göre bunların yalnızca 125.000’i barınma merkezlerine yerleştirilebildi. Aynı dönemde 121’den fazla çocuk ve yaklaşık 40 kurtarma görevlisi dahil olmak üzere 1.140’tan fazla kişi öldürüldü ve yaklaşık 3.315 kişi yaralandı.

Hizbullah’ın askeri operasyonu, İsrail’in zaten planlarında bulunan mevcut saldırı için kuşkusuz bir bahane sağladı ve İsrail’e süregelen bir hedefini gerçekleştirmek için yeni bir fırsat sundu: Hizbullah’ı tüm düzeylerde (siyasal, ekonomik ve askeri) ciddi biçimde zayıflatmak ve tam silahsızlanmasını dayatmak. Bu amaçla hem sivil hem askeri üyeler ve kurumlar hedef alınıyor; buna Qard al-Hassan gibi finansal kurumlar da dahil. Aynı şekilde, Lübnan’da bulunan ve Hizbullah’ın faaliyetlerini denetleyen, mali, askeri, güvenlik ve istihbarat görevleri üstlenen İran Devrim Muhafızları’nın seçkin birimi Kudüs Gücü (Force al-Qods) üyeleri de hedef alınıyor. Ayrıca yoğun Şii nüfusun yaşadığı bölgeler geniş çaplı biçimde vurularak, parti ile toplumsal tabanı arasında ve daha genel olarak Lübnan halkı ile Hizbullah arasında bir kopuş yaratılmaya çalışılıyor.

Aynı zamanda İsrail hükümeti, Lübnan devletine baskı yaparak Hizbullah’ın silahsızlandırılması sürecini sürdürmesini ve Beyrut’tan yeni tavizler koparmayı hedefliyor; bunlar arasında iki ülke arasındaki ilişkilerin normalleşme sürecinin derinleştirilmesi de bulunuyor. Bu çerçevede Lübnan hükümeti, Hizbullah’ın askeri faaliyetlerini “yasa dışı” ilan eden, Lübnan ordusunu silah tekelini mümkün olan en kısa sürede ve “her türlü araçla” uygulamaya çağıran kararlar aldı[1]. Ayrıca İranlıların ülkeye girişine vize uygulanması ve İran Devrim Muhafızları’nın olası askeri faaliyetlerinin yasaklanması gibi adımlar da atıldı. Lübnan Enformasyon Bakanı da resmi medyadan Hizbullah için “direniş” terimini kullanmamalarını talep etti. Bu önlemler, 2025 yılının başından bu yana Lübnan cumhurbaşkanı ve hükümetinin izlediği siyasal yönelim çerçevesine oturmaktadır; bu yönelim, Batılı ve bölgesel güçlerin baskısı altında, silahsızlandırma sürecinde Hizbullah üzerindeki baskının artırılmasını[2] ve partiyle bağlantılı gayriresmî finansal devre ve ağlara karşı önlemlerin yoğunlaştırılmasını içermektedir.

İsrail savaşına karşılık olarak Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Aoun ve Başbakan Nawaf Salam, İsrail ile doğrudan müzakereler çağrısında bulundu; ancak Tel Aviv bunu şimdilik reddetti ve öncelikle Lübnan ve Hizbullah’a karşı savaşını sürdürerek hedeflerine ulaşmayı tercih ediyor. Bu bağlamda İsrail’in uyguladığı strateji, 2006 Lübnan savaşı sırasında geliştirilen meşhur “Dahiye doktrini”dir: düşman kabul edilen bir hükümeti ya da silahlı grubu baskı altına almak ve caydırmak için sivil altyapıyı geniş çapta yok etmek. Bu doktrin Gazze’de defalarca uygulandı ve bugün yeniden, ilk geliştirildiği yerde uygulanıyor.

Son olarak İsrail işgal ordusu, Lübnan’da kendisine düşman olarak gördüğü diğer siyasal aktörleri de hedef alıyor. Filistin İslami Cihadı ve Hamas üyelerinin öldürülmesi, Jamaa Islamiyah üyelerinin hedef alınması ve Sayda’daki bürolarının bombalanması bunun göstergesi. Aynı şekilde İsrail güçleri Lübnan ordusunu da hedef aldı; Bekaa’daki Nabi Şit kentinde gerçekleştirilen komandolar operasyonlarında askerler öldürüldü.

Daha genel olarak İsrail işgal ordusunun Lübnan’a karşı savaşı, 7 Ekim 2023 sonrasında Filistinlilere karşı yürütülen soykırımcı savaş, Lübnan ve İran’a karşı önceki savaşlar ve Suriye’de işgalin genişletilmesi bağlamında ABD ve İsrail’in bölgesel hedeflerini yansıtıyor. Amaç, ölümcül askeri güç yoluyla Washington ve Tel Aviv’in emperyalist çıkarlarına tabi bir bölgesel siyasal düzen dayatmaktır.

Yukarıda belirtilen hedeflere ulaşmak için, İsrail’in Lübnan’a karşı savaşı uzun bir süre devam edebilir; özellikle ABD’nin onayı ve belirleyici desteğiyle, hatta İran ile olası bir gelecekteki ateşkesten sonra bile, eğer böyle bir durum ortaya çıkarsa. Bununla birlikte Hizbullah’a yönelik tehditler yalnızca dışsal değildir; hareket aynı zamanda Lübnan hükümetinin partiyi silahsızlandırma yönündeki ek baskılarıyla ve ülke içindeki gerilimlerin artışıyla da karşı karşıyadır.

Hizbullah’ın örgütsel birliği çatlıyor mu?

Hizbullah, İsrail saldırıları ve Lübnan hükümetinin kararları karşısında bir birlik görüntüsü sergilese de, bu görünümün arkasında farklı görüş ve yönelimlerin var olması muhtemeldir. Bu ayrışmalar aslında 2024 savaşından beri birikmekteydi ve o tarihten sonra daha da derinleşti.

Eski genel sekreter Hassan Nasrallah’ın ve partinin çok sayıda siyasi ve askeri figürünün öldürülmesi, Hizbullah’ın liderliğini ve örgütsel yapısını ciddi biçimde sarstı. Aynı şekilde yeni genel sekreter Naim Kasım, selefi kadar güçlü bir siyasal etkiye ya da popülerliğe sahip görünmüyor.

Örneğin Hizbullah’ın tarihsel figürlerinden Vefik Safa’nın parti içindeki rolü önemli ölçüde azalmıştır. Safa, siyasi ve askeri birçok sorumluluğu olan kritik koordinasyon ve bağlantı biriminden istifa etti ve muhtemelen Hizbullah’ın Siyasi Konseyi’nde daha sembolik bir göreve atanacak. Ona yöneltilen eleştirilerden biri, Lübnan hükümetine ve Hizbullah’ın silahsızlandırılması taleplerine karşı oldukça sert ve uzlaşmaz bir tutumu teşvik etmesiydi. Bu yaklaşım, daha pragmatik bir çizgi izleyen genel sekreter Naim Kasım ve sivil kanattan bazı isimlerle — örneğin Hizbullah’ın parlamentodaki grubunun başkanı Muhammet Raad ve siyasi büro başkan yardımcısı Mahmud Komati — karşıtlık oluşturuyordu. Bu isimler de silahsızlanma sürecini reddediyor; ancak farklılık, bu baskılarla nasıl başa çıkılacağı konusundaki yöntemlerde ortaya çıkıyor.

Her ne kadar Naim Kasım ve diğer bazı parti yetkilileri Hizbullah’ın mevcut savaşa katılımını açıkça savunmuş ve silahlı direniş dışında bir alternatif olmadığını belirtmiş olsalar da, bazı gelişmeler iç tartışmaların varlığına işaret ediyor.

Örneğin eski Hizbullah bakanı Mustafa Bayram, 2 Mart Pazartesi günü gerçekleşen — aslında Hizbullah tarafından yapılan — roket saldırısının Tel Aviv tarafından organize edildiğini öne süren bir paylaşım yaptı; bunu İsrail’in planladığı saldırıları meşrulaştırma girişimi olarak yorumladı. Ancak Hizbullah’ın askeri kanadının saldırıyı üstlenmesinden sonra bu paylaşımı sildi. Ayrıca Hizbullah yetkilileri Muhammed Fneish ve Muhammed Raad’ın, Nabih Berri’ye (Amal hareketinin[3] lideri ve meclis başkanı) partinin bölgesel çatışmaya dahil olmayacağı yönünde güvence verdiği de iddia edilmektedir.

Bununla birlikte İsrail savaşı ve Lübnan hükümetinin Hizbullah’a yönelik siyasi kararları, parti içindeki söylem ve davranışları önemli ölçüde daha homojen ve daha radikal hâle getirmiştir. Birçok lider, bu savaşı hem Lübnan halkına hem de partiye karşı hiç durmamış bir düşmana karşı neredeyse varoluşsal bir mücadele olarak görmektedir. Bu bağlamda bazı Hizbullah yöneticileri, Lübnan hükümetine karşı söylemlerini de belirgin biçimde sertleştirmiştir.[4]

Hizbullah İran rejimine bağımlı

Aynı zamanda Hizbullah’ın, özellikle askeri kanadı açısından İran Devrim Muhafızları’na (İDMO) bağımlılığı, Ekim 2024’te İsrail’in Lübnan’a karşı başlattığı savaştan ve özellikle Aralık 2024’te Beşar Esad rejiminin düşüşünden sonra artan jeopolitik tehditlerle birlikte daha da güçlenmiştir.

Nitekim İDMO ile Hizbullah arasındaki artan işbirliği, Mart ayı ortasında Lübnanlı hareketin silahlı kanadının İran’la koordinasyon içinde yürüttüğü “Çiğnenmiş Saman” operasyonunda da görüldü; bu operasyon kapsamında İsrail topraklarına yaklaşık 200 roket ve 20 insansız hava aracı fırlatıldı.

İran’ın tarihsel olarak Hizbullah’a kritik silahlar ve siyasi destek sağlamasının[5] yanı sıra, Hizbullah askeri ve sivil kadrolarının maaşlarını ödemek ve kendi toplumsal tabanına sosyal hizmetler sunmak için de büyük ölçüde İran finansmanına bağımlı olmuştur. Bu durum, Hizbullah’ı Lübnan’da devletten sonra ikinci en büyük işveren haline getirmiştir.

Hizbullah, babasının 28 Şubat’taki suikastının ardından Uzmanlar Meclisi tarafından yeni dini lider olarak atanan Mücteba Hamaney’in seçilmesini tebrik etti ve partinin onun liderliğine sadık kalacağını açıkladı: “tıpkı şehit rehber İmam Hamaney’e ve kurucu imam Ruhullah Hümeyni’ye sadık kaldığımız gibi.” Dolayısıyla Hizbullah’ın geleceği ve mali-askeri kapasitesi büyük ölçüde İran İslam Cumhuriyeti’nin kaderine bağlıdır.

Hizbullah’ın 2 Mart’ta İsrail’e karşı başlattığı askeri operasyonlar, yalnızca İsrail işgal ordusunun Lübnan’a yönelik sürekli saldırılarına bir yanıt değil; aynı zamanda ABD-İsrail savaşının Tahran üzerindeki artan tehdidine karşı verilen mücadelenin de bir parçasıdır. Lübnan’da yeni bir cephe açılması, İsrail’in Lübnan egemenliğini ihlal eden sömürgeci saldırılarına karşı direnme işlevi görürken, aynı zamanda İDMO’nun çatışmayı bölgeselleştirme ve uzatma stratejisine de hizmet etmektedir. Amaç, savaşın maliyetini ABD ve İsrail için hem askeri hem ekonomik olarak artırmaktır.

Bu bağlamda İran, örneğin dünya deniz yoluyla petrol ticaretinin yaklaşık %20’sinin geçtiği stratejik bir hat olan Hürmüz Boğazı’nı kapatarak birçok şirketi daha uzun ve maliyetli alternatif rotalara yönelmeye zorladı. Brent petrolün varil fiyatı da 100 doların üzerine çıktı.

İran ayrıca İsrail’e yönelik bombardımanlarını ve Körfez monarşilerindeki Amerikan tesisleri ile petrol altyapılarına yönelik saldırılarını sürdürmektedir. Bu süreçte Hizbullah’ın askeri kanadındaki bazı unsurlar, İsrail’e karşı böyle bir askeri girişimin ve savaşın tırmanmasının, Lübnan hükümetinin partiyi silahsızlandırma çabalarını askıya alabileceğini düşünmüş olabilir. Aynı zamanda bu yaklaşım, İran’ın uzun süreli ve bölgesel bir savaş stratejisine dayanmakta; bu stratejinin sonunda ortaya çıkabilecek bir çözümün, Hizbullah dahil olmak üzere İran’ın bölgedeki etki ağları lehine sonuçlanabileceği varsayılmaktadır.

Daralan manevra alanları

Bu bağlamda Hizbullah, İsrail’e karşı başlattığı saldırının ardından başlangıçta kendi toplumsal tabanının bir kısmından eleştirilerle karşılaştı. Yeni savaşın yol açtığı yıkım ve kitlesel yerinden edilmeden bunalan birçok kişi, Hizbullah’ın İran’a karşı savaşın genel dinamiği üzerinde gerçekten etkili olup olamayacağından ve İsrail işgal ordusunun Lübnan’daki şiddetini sınırlayabilecek kapasiteye sahip olup olmadığından ciddi biçimde şüphe duyuyordu.

Gerçekten de parti, 2024’te İsrail’in Lübnan’a karşı yürüttüğü savaşın ardından askeri ve siyasi açıdan belirgin bir zayıflama yaşadı; bu zorluklar Aralık 2024’te Beşar Esad rejiminin çöküşüyle daha da derinleşti. Daha önce Suriye, para ve silah transferi için kritik bir hat işlevi görüyordu; ayrıca kaçakçılık, captagon ticareti[6] ve benzeri faaliyetler yoluyla bir sermaye birikimi alanı haline gelmişti. Ancak yeni Suriye hükümeti, ABD’ye yakınlaşma çabasıyla çok daha sıkı denetimler uygulamakta ve İsrail’in askeri operasyonunun başlangıcından beri sınırlardaki askeri varlığını güçlendirmiştir. Bu siyasal bağlam, Lübnan’da Batılı çıkarlarla daha uyumlu, Hizbullah’a ve silahlanmasına daha mesafeli bir cumhurbaşkanı ve hükümetin ortaya çıkmasını da kolaylaştırmıştır.

Buna karşın askeri düzeyde Hizbullah bu dönemde yeniden yapılanmaya gitmiş, yeni kadrolar oluşturmuş ve yerel silah üretimine daha fazla odaklanmıştır. Genel olarak roket, insansız hava aracı ve uzun menzilli balistik füze stoklarına sahiptir. Hareket, daimi ve seferber edilmiş unsurlar dahil olmak üzere yaklaşık 30.000–40.000 savaşçıdan oluşan bir gücü elinde bulundurmaktadır.

Ancak bu askeri yeniden yapılanma, Hizbullah’ın giderek artan siyasal ve coğrafi izolasyonunu kırmaya yetmemiştir. Parti her yönden baskı altındadır: sürekli İsrail tehdidi, ABD’nin hükümet ve ordu üzerindeki baskısı, finansal yaptırımlar, Suriye’deki iktidar değişimi ve ülke içinde geniş kesimlerin silahsızlanma çağrıları bu baskıyı beslemektedir.

Bu çerçevede, Hizbullah’ın geleneksel rakiplerinden Lübnan Kuvvetleri’nin partinin yasaklanması yönündeki çağrıları şaşırtıcı değildir; ancak müttefiki Amal Hareketi’nin, Hizbullah’ın askeri ve güvenlik faaliyetlerinin yasaklanmasına yönelik hükümet kararını desteklemesi önemli bir geri darbe anlamına gelmektedir. Bu durum, iki Şii siyasi güç arasındaki biriken ve artan gerilimleri de yansıtmaktadır.

Bununla birlikte Başbakan Nawaf Salam’ın Hizbullah’ın Lübnan ordusu tarafından derhal silahsızlandırılması çağrısı ciddi zorluklarla karşı karşıyadır. Özellikle ordunun üçte birinden fazlasının Şii olması nedeniyle bu adım, ordunun birliğini tehlikeye atabilir ve ülkede mezhepsel gerilimleri ve şiddeti tetikleyebilir. Nitekim Lübnan ordusu komutanı Rodolphe Haykal’ın, Hizbullah’a karşı güç kullanılmasına karşı çıktığı ve bunun bir kan dökülmesine ve ordunun bölünmesine yol açabileceği yönünde açıklamalar yaptığı belirtilmektedir. Bu açıklamaların ardından ABD, Haykal’ın görevden alınması yönünde baskıyı artırmak amacıyla Lübnan ordusuyla koordinasyonunu askıya almıştır; ancak bu talep şu ana kadar Cumhurbaşkanı Joseph Aoun tarafından reddedilmiştir.

Ayrıca Hizbullah’ın silahsızlandırılması kararının fiilen uygulanabilmesi için, Şii siyasi meşruiyet sağlamak adına Amal’ın onayı gerekmektedir. Ancak Nabih Berri hâlâ bu onayı vermeye hazır değildir; zira bu adım tüm Şii topluluğunu zayıflatabilir ve İran rejiminin, dolayısıyla Hizbullah’ın geleceğine dair belirsizlikler sürmektedir. Aynı mantıkla Berri, Lübnan hükümetinin arzuladığı doğrudan müzakereler gerçekleşse bile, İsrailli yetkililerle görüşecek olası bir Lübnan heyetine bir Şii temsilci atamayı da şimdilik reddetmektedir. Parlamento başkanı Berri ve Hizbullah, savaş sürerken İsrail devletiyle yapılacak herhangi bir müzakere formülünün Lübnan açısından fazla büyük tavizlere yol açacağını düşünmektedir.

Daha genel olarak Hizbullah’a yönelik öfke ve hayal kırıklığı, Lübnan nüfusunun geniş bir kesiminde daha da artmış; bununla birlikte ülkedeki mezhepsel gerilimler de derinleşmiştir. Bu gerilimler, özellikle İsrail devleti tarafından iç bölünmeleri artırmak amacıyla sürekli olarak kullanılmaktadır. Hizbullah, mevcut ulusal ve bölgesel istikrarsızlığın başlıca sorumlularından biri olarak görülmektedir. Partinin izolasyonu ve Lübnan’daki Şii topluluğun dışındaki popülaritesinin düşüşü, son yirmi yılda daha da belirginleşmiştir. Bunun nedenleri arasında hem iç politikadaki tutumu (özellikle 8 Mayıs 2008 olayları[7], 2019’daki Lübnan ayaklanmasına karşı çıkışı ve protestocuların bastırılmasına verdiği destek) hem de bölgesel politikaları (özellikle Suriye devriminin ardından Beşar Esad rejimine verdiği destek ve Suriye’ye askeri müdahalesi) yer almaktadır.[8]

Hizbullah’ın askeri operasyonuna yönelik eleştiriler Lübnan Komünist Partisi (LKP) tarafından da dile getirildi. Parti, İsrail sömürgeci devletini kınamakla birlikte şu değerlendirmeyi yaptı:

“Hizbullah’ın yanıtı hem özü hem de biçimi bakımından bir değerlendirme hatasıydı. Saldırısını sürdürmek için hiçbir bahaneye ihtiyaç duymayan Siyonist düşman, bu operasyonu Lübnan’a karşı barbar savaşını yoğunlaştırmak için kullandı.”[9]

LKP Genel Sekreteri Hanna Garib de çeşitli röportajlarında Hizbullah’ı, İsrail’e bu yeni savaşı başlatma bahanesini verdiği için sert biçimde eleştirdi. Direniş hakkını savunmakla birlikte ve Lübnan devletini de eleştirerek, direnişin mezhepsel olmaması gerektiğini; tek bir mezhep tarafından tekel altına alınmak yerine geçmişte olduğu gibi (Ulusal Direniş Cephesi – Jammoul örneğinde olduğu gibi) tüm mezhepleri kapsayan ulusal bir karakter taşıması gerektiğini vurguladı. Ayrıca direnişin, emekçi ve halk sınıflarını özgürleştirmeyi ve demokratik-ekonomik bir dönüşüm için mücadeleyi hedeflemesi gerektiğini, Hizbullah’ın ise bu boyutları ihmal ettiğini belirtti[10]. Bu eleştiriler, son İsrail saldırısından önce bile Lübnan solunun bir kesiminde yaygınlaşmıştı.[11]

Lübnan’ın ABD ile hizalanması ve çıkmazlar

Hizbullah gerçek bir varoluşsal tehdit ile karşı karşıya kalırken, Lübnan hükümeti ise İsrail’in aralıksız saldırıları nedeniyle zorla yerinden edilen ve yeni şiddet dalgalarına maruz kalan halkı güvence altına almakta başarısız olmaktadır. Hükümetin Hizbullah’ı silahsızlandırma isteği — ki bu istek İsrail, bölgesel ve Batılı güçler ile Lübnan toplumunun geniş bir kesimi tarafından da paylaşılmaktadır — hatalı bir mantığa dayanmaktadır: devlet egemenliğinin ancak şiddet tekelinin güçlendirilmesiyle yeniden tesis edilebileceği varsayımı.

Ayrıca Lübnan ordusunun — başta Amerika Birleşik Devletleri, Katar ve Fransa olmak üzere — dış finansmanı, ülkeyi dış tehditlere karşı koruyabilecek bir askeri güç olma kapasitesinden çok, Hizbullah’ı silahsızlandırmadaki rolüne bağlıdır. Hükümetin Lübnan ordusunu güneyden çekme ve önceliğini Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına verme kararı, bu dinamiği açıkça ortaya koymaktadır.

Hizbullah’ın silahsızlandırılması aynı zamanda İsrail ile bir normalleşme sürecine bağlanmakta; hükümet, bunun yeniden inşa için mali yardım akışını tetikleyeceğini ummaktadır. Ancak bu durum, Lübnan’ın egemenliğini fiilen dış koşulların kabulüne tabi kılmakta ve özellikle Washington’un baskısı altında, İsrail ile yapılacak her türlü “anlaşmayı” egemenliğin bir ifadesinden ziyade bir teslimiyete dönüştürmektedir.

İsrail’in bölgede yürüttüğü savaş bağlamında Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını, ülkenin siyasal ve ekonomik yapısında bir dönüşüm olmaksızın sürdürmeye yönelik her girişim, mezhepsel gerilimleri daha da artırma ve devleti zayıflatma riski taşımaktadır. Nitekim mevcut hükümet, ülkenin ekonomik yapısını kökten değiştirmeyi hedeflemiyor; bu yapı mezhepsel klientalizme, neoliberal rant mekanizmalarına (özelleştirmeler, devlet ihalelerinin dağıtımı, hizmet sektörü — özellikle finans/bankacılık, ticaret ve gayrimenkul) ve elitlerin iktidar üzerindeki hâkimiyetine dayanıyor. Hizbullah ise bu mezhepsel ve neoliberal siyasal sistemi hiçbir zaman gerçek anlamda karşısına almamış; aksine yirmi yılı aşkın bir süre boyunca en üst düzeyde bu sistemin parçası olmuş ve Lübnan burjuvazisinin farklı kesimlerinin çıkarlarını savunan bir aktöre dönüşmüştür.

Devlet egemenliğini neredeyse yalnızca güvenlik güçlerinin genişletilmesiyle sağlamaya çalışan bu yaklaşım, iki temel gerçeği göz ardı etmektedir. Birincisi, Lübnan Silahlı Kuvvetleri’nin ne sınırları bağımsız biçimde savunabilecek ne de Hizbullah’ın bıraktığı boşluğu doldurabilecek yeterli maddi ve mali kapasitesi vardır. Süregelen ekonomik kriz, yüksek enflasyon ve ulusal para biriminin çöküşü bağlamında, 2025 savunma bütçesinin neredeyse tamamı maaşlara ve temel operasyonlara gitmektedir. Bir askerin reel geliri rütbe ve ek ödeneklere bağlı olarak yaklaşık 250–400 dolar arasında olup, bu gelir artan yaşam maliyetleri karşısında yetersizdir; bu nedenle birçok asker ikinci iş aramakta, örneğin teslimat sektöründe çalışmaktadır.

İkincisi, Lübnan devleti merkezi bir savunma stratejisini sürdürebilecek toplumsal meşruiyetten yoksundur. Yıllar süren mezhepsel klientalizm, gerileyici vergi sistemi ve ekonomik dışlanma, devletin kendi yurttaşları nezdindeki güvenilirliğini aşındırmıştır.

Hizbullah’ın özerk askeri kapasitesi, geçmişte Suriye gibi bölge ülkelerindeki müdahaleleri ve İran ile olan siyasi bağları, egemen bir ulusal savunma politikasıyla açıkça çelişmektedir. Ancak hükümet, kararlarında partinin toplumsal tabanını görmezden gelemez. Zira bu destek büyük ölçüde devletin başarısızlıklarından, güvensizlik ortamından, sosyo-ekonomik marjinalleşmeden ve özellikle İsrail’in onlarca yıldır süren saldırı ve savaşlarından beslenmiştir. Hizbullah’ın silahları artık Şii nüfus için eskisi kadar bir güvenlik garantisi olarak görülmese de, hem ulusal siyasal sistem içinde hem de yeni, Hizbullah’a ve genel olarak Şiilere karşı düşmanca görülen bir elit tarafından yönetilen komşu Suriye karşısında bir güç unsuru olmaya devam etmektedir. Nitekim bu silahlar hiçbir zaman yalnızca İsrail’e karşı direniş amacıyla kullanılmamış; giderek artan biçimde İran’ın bölgesel nüfuz stratejisiyle bağlantılı iç ve dış hesaplara tabi olmuştur.

Ayrıca Lübnan hükümeti, hedef alınan ve yerinden edilen nüfusların ihtiyaçlarına gerçek anlamda yanıt vermemekte ve yıkıma uğrayan bölgeler için herhangi bir yeniden inşa planı da hayata geçirmemiştir.[12]

Şimdi ne yapılmalı?

Başka bir deyişle, devletin meşru, hızlı tepki verebilen ve kapsayıcı bir yapı olarak görülmesi gerekir; yalnızca tehditleri caydırabilen değil, aynı zamanda emekçi sınıfların ihtiyaçlarına yanıt verebilen bir yapı. Oysa Lübnan’daki mezhepsel ve neoliberal siyasal sistem ile kurumlarının halk nezdindeki meşruiyet eksikliği derindir; özellikle de Lübnan’daki emekçi sınıfların taleplerini temsil edebilecek gerçek bir demokratik alan yaratma ve geniş toplumsal kesimlere sosyal ve ekonomik hizmet sunma konusunda.

Öte yandan Hizbullah’ın toplumsal tabanının bazı kesimlerinde ortaya çıkan ilk hayal kırıklığı, hâlâ ülkede onları bir araya getirebilecek demokratik ve kapsayıcı bir siyasal alternatif ihtiyacını ortaya koymaktadır. Ancak bugün böyle bir alternatif hâlâ mevcut değildir. Bu koşullarda, iç ve dış tehditler ile Lübnan devletinin ihtiyaçlara yanıt verememesi bir araya geldiğinde, partinin toplumsal tabanında bir kopuş dinamiği gelişmesi kesin değildir; aksine Hizbullah etrafında birlik olma ve onun arkasında saf tutma eğilimi güçlenebilir.

İsrail işgal ordusunun savaşına karşı çıkmak — sömürgeci İsrail devletinin işgali ve saldırıları karşısında silahlı direniş de dahil olmak üzere — temel bir hak olarak savunulmalıdır. Ancak Lübnan’da bu direnişe siyasal bir yanıt üretme kapasitesi şu anda zayıftır. Bir direniş, yalnızca tek bir mezhebe ya da tek bir gruba dayanıyorsa ve demokrasi, toplumsal adalet ve eşitlik temelinde bir siyasal projeden yoksunsa, sürdürülebilir olamaz ve başarıya ulaşma ihtimali düşüktür.

Aynı şekilde demokratik ve toplumsal bir halk direnişi, kendi kaderini İran’daki otoriter bir rejime bağlayamaz. Bu rejim, kendi emekçi sınıflarını baskı altına almakta ve bölgesel düzeyde — özellikle Suriye’de (burada İran Devrim Muhafızları, Hizbullah ve Tahran yanlısı milisler Esad diktatörlüğünü desteklemiştir), Irak’ta, Lübnan’da ve Yemen’de — emperyal nitelikte bir politika izlemektedir. Bu eleştiri, ABD-İsrail’in İran’a, Lübnan’a yönelik emperyalist savaşlarını ya da Filistin halkına karşı yürütülen soykırımı kınamayı engellemez.

Lübnan hükümetinin “egemen bir ülke” söylemi de sorunludur; bu söylem, dış güçlerin baskısıyla desteklenen ve Lübnan’daki ve bölgedeki emekçi sınıfların çıkarlarıyla çelişen bir şekilde, Lübnan ordusu aracılığıyla zor kullanımına dayanır. Buna, mezhepsel ve neoliberal siyasal sistemin sona erdirilmesine yönelik bir planın ve devletin sosyal, ekonomik ve savunma kapasitesini geliştirmeye yönelik bir perspektifin yokluğu da eklenmektedir. Bu koşullar, ülkenin emekçi sınıflarının çıkarlarını ilerletmeyecektir.

Bu iki dinamiği birbirinden ayırmak, yalnızca Lübnan’da ve daha geniş ölçekte bölgede emekçi sınıfların daha fazla acı çekmesine yol açar. Başka bir deyişle, demokratik ve toplumsal mücadeleleri birleştirmek; tüm emperyalist ve alt-emperyalist güçlere karşı çıkarken, aynı zamanda “aşağıdan” bir siyasal ve toplumsal dönüşümü — emekçi sınıfların kendi kurtuluşlarının öznesi olduğu hareketlerin inşası yoluyla — savunmak gerekir. Bu da, yerel ve bölgesel düzeyde tüm mezhep ve etnik kökenlerden emekçi sınıflara dayanan, onların ortak sınıf çıkarlarını savunan gerçek bir toplumsal tabana sahip bir direniş projesi anlamına gelir.

10 Mart 2026

Bu makale ilk olarak Inprecor dergisinde yayımlanmış ve Contretemps için güncellenmiştir.

Joseph Daher, Dördüncü Enternasyonal üyesi, Suriye kökenli İsviçreli bir akademisyen ve Ortadoğu’nun ekonomi politiği konusunda uzmandır. Aralarında Le Hezbollah, un fondamentalisme religieux à l’épreuve du néolibéralisme (Hizbullah: Neoliberalizmin Sınavındaki Dinsel Fundamentalizm) (Syllepse, 2019), Syrie, le martyre d’une révolution (Suriye: Bir Devrimin Şehadeti) (Syllepse, 2022), La question palestinienne et le marxisme (Filistin Sorunu ve Marksizm) (La Brèche, 2024) ve Gaza, un génocide en cours, Palestine, Proche-Orient et internationalisme (Gazze: Süregelen Bir Soykırım – Filistin, Ortadoğu ve Enternasyonalizm) (Syllepse, 2025) başlıklı eserlerin de bulunduğu birçok kitabın yazarıdır. Başta İsviçre’deki Lozan Üniversitesi (burada sözleşmesi militan angajmanı nedeniyle feshedilmiştir) ve Belçika’daki Gent Üniversitesi olmak üzere çeşitli üniversitelerde ders vermiştir.


[1] Hizbullah’ın üç üyesi Lübnan ordusu tarafından tutuklandı, ancak daha sonra her biri silahların yasa dışı biçimde taşınması ve bulundurulması nedeniyle görece gülünç bir miktar olan 1.900.000 Lübnan lirası (yaklaşık 21 dolar) kefaletle serbest bırakıldı.

[2] Lübnan ordusunun silahsızlandırma planı birkaç aşamadan oluşuyor; bu aşamalar önce Litani bölgesinden, ardından Beyrut ve Dahiye dâhil olmak üzere Lübnan’ın geri kalanından geçiyor.

[3] Amal (Arapçada “umut”), “Lübnan direniş müfrezeleri” ifadesinin kısaltmasıdır; Şii bir siyasi partidir ve iç savaş sırasında eski bir milisti. 1974’te kurulmuştur. Parti 1980’den beri Nebih Berri tarafından yönetilmektedir.

[4] Hizbullah’ın Siyasi Konseyi başkan yardımcısı Mahmud Komati’nin şu ifadeleri kullandığı aktarılmaktadır: “Ülkeyi altüst etme ve hükümeti devirme kapasitesine sahibiz; sabrımızın da bir sınırı var… Vichy hükümeti direnişçileri tutukluyor ve infaz ediyordu; sonra devrildi ve hainleri infaz edildi. Allah’ın izniyle oraya varmayız… Savaşın ardından, sonucu ne olursa olsun, mevcut siyasi iktidarla doğrudan bir çatışma kaçınılmaz görünüyor. Lübnan hükümeti artık ülkeyi yönetme ehliyetine sahip değil ve tutumları yalnızca İsrail düşmanına hizmet ediyor. Dolayısıyla bir çatışma yakın ve hainler ihanetlerinin bedelini ödeyecek” (L’Orient-Le Jour, “Hizbullah ‘ülkeyi altüst edebilir ve hükümeti devirebilir’, diyor Komati”, 16 Mart 2026).

Daha sonra, partinin siyasi konsey üyesi olan Vefik Safa da şu açıklamayı yapmıştır: “Savaştan sonra partinin askerî faaliyetlerini yasaklama kararından hükümeti geri adım atmaya zorlayacağız; yöntem ne olursa olsun… Şimdilik hükümeti sokakta devirmeyeceğiz, ancak savaştan sonra hükümetin gündemi farklı olacak ve sokağa başvurabiliriz.”

[5] Hatırlatmak gerekirse, partinin örgütsel yapısında Cihad Konseyi’nde (askerî) bir İranlı danışman yer almaktadır; tıpkı Şura Konseyi’nde (karar organı) olduğu gibi.

[6] Amfetamin ailesine ait bir uyuşturucu; bugün Ortadoğu gençliği arasında en çok tüketilen maddedir.

[7] Mayıs 2008’de Hizbullah, Batı Beyrut’un bazı mahallelerini askerî olarak işgal etti ve başta Şuf olmak üzere başka bölgelerde silahlı çatışmalara girdi. Bu silahlı eylemler, Lübnan hükümetinin onun iletişim ağını dağıtmak istemesini açıklamasının ardından gerçekleşti. Şiddet bir hafta sonra sona erdi; bilanço 80’den fazla ölü ve 250 yaralıydı.

[8] Daha fazla ayrıntı için bkz. “Le Hezbollah, entre défis et résistances”, Inprecor, 5 Ekim 2025. https://inprecor.fr/le-hezbollah-entre-defis-et-resistances

[9] LKP üyelerinin Hizbullah’a yönelik eleştirilerine bakınız (“Lebanon’s Communists and the Disarming of Hezbollah”, Hanna Strid, 27 Şubat 2026, Jacobin, https://jacobin.com/2026/02/lebanon-hezbollah-communists-israel-iran).
Eylül 2025’te Halkçı Nasırcı Örgüt’ün başkanı ve Sayda milletvekili Oussama Saad, Lübnan Ulusal Direniş Cephesi’nin kuruluşunun 43. yıldönümünü anma töreninde (Arapça kısaltması Jammoul’dur) Hizbullah’ın direnişi “mezhepselleştirmesini” açıkça eleştirmişti. Ardından Ulusal Direniş Cephesi’nin, mücadeleyi sürdürerek kurtuluş için rolünü yerine getirmesinin engellendiğini söylemiş, bir zamanlar “ulusal ve birleştirici” olan bir direnişin “fraksiyonel” hale geldiğini belirtmişti. Şunu eklemişti: “Bu ağır hata, direnişi mezhepsel bir meseleye dönüştürdü ve Lübnanlıların ulusal sorumluluklarını kavramasını engelledi; sanki ülkenin kurtuluşu devleti, onun bileşenlerini ve halkını ilgilendirmiyormuş gibi.” Bkz. “Oussama Saad takes another step toward breaking with Hezbollah”, Yara Abi Akl, 18 Eylül 2025, L’Orient Today, https://today.lorientlejour.com/article/1477816/oussama-saad-takes-another-step-toward-breaking-with-hezbollah.html.

[10] Bkz. Joseph Daher, “Liban : structure de classe, néolibéralisme et Hezbollah”, 1 Kasım 2019, Contretemps.eu https://www.contretemps.eu/hezbollah-fondamentalisme-neo-liberalisme/

[11] Şu röportaja bakınız: https://www.facebook.com/reel/1237798481311991
Ayrıca Hanna Gharib’in Hizbullah’a çok eleştirel şu röportajına da bakınız: https://www.facebook.com/reel/1842938469703513

[12] Bkz. Joseph Daher, Le Hezbollah : un fondamentalisme religieux à l’épreuve du néolibéralisme (Éditions Syllepse, 2019, 288 sayfa); ayrıca bkz. https://shs.cairn.info/revue-confluences-mediterranee-2025-1-page-127?tab=resume ; veya https://carep-paris.org/recherche/hezbollah-entre-defis-et-resistance/

Faşizmin Yükselişi Çağında Anti-Emperyalizm – Sushovan Dhar

CADTM (Gayrı-meşru Borçların İptali Komitesi), Porto Alegre’de düzenlenen Antifaşist ve Anti-emperyalist Konferans’ın 5. genel oturumunda CADTM Hindistan’dan Sushovan Dhar tarafından yapılan konuşmayı yayımlıyor. Bu konuşma, emperyalizm ile aşırı sağ siyaset arasındaki giderek artan yakınsamayı ele alıyor, ortaya çıkan çok kutupluluğun sınırlarını eleştiriyor ve halklar arasında yenilenmiş bir uluslararası dayanışmanın gerekliliğini vurguluyor.

Bugünkü dünya durumu, üç büyük eğilimin tehlikeli bir yakınsamasıyla belirleniyor: otoriter milliyetçiliğin yükselişi –kimi zaman dışlayıcı bir aşırı milliyetçilik biçimi altında —, aşırı sağ hareketlerin ilerleyişi ve küresel ile bölgesel güçler arasındaki emperyalist rekabetlerin yoğunlaşması. Bu gelişmeler birbirinden yalıtılmış olgular değildir; bunlar, dünya kapitalizminin ve siyasal meşruiyetin daha geniş bir krizinin birbiriyle sıkı sıkıya bağlantılı tezahürleridir.

Tarihsel olarak faşizm, derin toplumsal ve ekonomik istikrarsızlık dönemlerinde ortaya çıkmıştır. Eşitsizlikler yoğunlaştığında, demokratik kurumlar zayıfladığında ve iktidardaki seçkinlerin otoritesi sorgulanır hale geldiğinde, otoriter ve gerici güçler çoğu zaman zemin kazanır. Böyle dönemlerde milliyetçilik, ırkçılık ve militarizasyon, iktidarı pekiştirmeye ve toplumsal öfkeyi yapısal eşitsizliklerden uzaklaştırmaya yarar.

Bugün farklı bölgelerde benzer örüntülere tanık oluyoruz. Militarizasyon yayılıyor. Savaşlar giderek daha sık güvenlik, demokrasi ya da uygarlık adına meşrulaştırılıyor. Göçmenler günah keçisine dönüştürülüyor. Azınlıklar şeytanlaştırılıyor. Demokratik kurumların içi boşaltılırken yürütme gücü güçleniyor. Bu gelişmelerin ardında daha derin bir yapısal gerçeklik yatıyor: emperyalizm.

Anti-emperyalizm olmadan antif­aşizm eksik kalır. Emperyalizm, küresel ölçekte hiyerarşiyi, tahakkümü ve şiddeti normalleştirir. Güçlü devletlerin ve çokuluslu şirketlerin daha zayıf ekonomiler ve siyasal sistemler üzerinde orantısız bir nüfuz kullandığı bir dünya düzeni yaratır. Borç bağımlılığı, ticaret dengesizlikleri, kaynakların çıkarılması ve siyasal müdahale gibi mekanizmalar aracılığıyla emperyalizm, egemenliği aşındırır ve eşitsizlikleri ağırlaştırır. Ancak emperyalizme karşı her türlü mücadele, kapitalizme karşı mücadele olmaksızın imkânsızdır.

Bu dünya düzeni otoriter eğilimleri güçlendirir. Uluslararası düzeyde şiddet normalleştirildiğinde, ulusal düzeyde baskı daha kolay hale gelir. Jeopolitik rekabet uygarlık ya da ırk terimleriyle sunulduğunda, toplumların içinde yabancı düşmanlığı gelişir. Ekonomik tahakküm küresel ölçekte kabul edildiğinde, ülkelerin içindeki eşitsizlikler derinleşir.

İran’a yönelik son askerî saldırı, emperyalizm, militarizasyon ve uluslararası ilişkilerde aşırı sağın artan etkisi arasındaki tehlikeli yakınsamayı gösteriyor. Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail’in İran hedeflerine yönelik koordineli saldırıları, İran’ın egemenliğinin açık bir ihlalidir ve askerî tek taraflılığı bir ülkenin gücünü göstermesinin olağan bir yolu haline getirmeye katkıda bulunmaktadır. Bu tür eylemler, zaten kırılgan olan bir bölgeyi daha da istikrarsızlaştırma, daha geniş çaplı bir çatışma olasılığını artırma ve Batı Asya genelinde jeopolitik gerilimleri ağırlaştırma riskini taşıyor.

Ne var ki, bu saldırganlığa karşı çıkmak İran rejimini desteklemek anlamına gelmez. İran devleti uzun süredir otoriter bir rejimle, demokratik hareketlerin bastırılmasıyla ve sivil özgürlükler üzerindeki ağır kısıtlamalarla karakterize edilmektedir. Son yıllarda İran’da tekrarlanan ayaklanmalar ve protesto hareketleri, İran toplumunun geniş kesimlerinin siyasal özgürlük, toplumsal adalet ve demokratik haklar talep ettiğini göstermektedir. Bu nedenle ilkesel bir anti-emperyalist tutum, hem dış askeri saldırganlığı hem de içteki otoriter baskıyı aynı anda teşhir etmelidir. Dayanışma, İran halkına yönelmelidir –onun kendi kaderini tayin hakkını, demokratik özgürlüklerini ve toplumsal adaleti savunarak; hem dış müdahaleden hem de baskıcı devlet aygıtından bağımsız bir şekilde.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, büyük güçler siyasetinin çatışmaları nasıl etkilemeye devam ettiğini ve bunun çoğu zaman halkların hakları aleyhine işlediğini göstermektedir. Bu askerî müdahale, Ukrayna’nın egemenliğini ihlal etmiş ve Ukrayna halkının kendi geleceğini belirleme hakkını zedelemiştir. NATO’nun genişlemesi ve jeopolitik gerilimlerin tırmanışı açıklayıcı unsurlar sunabilir; ancak bu etkenler askerî saldırıyı, işgali ve Ukrayna şehirleri ile sivil nüfusa verilen yıkımı hiçbir şekilde meşrulaştıramaz.

Bizim açımızdan Ukrayna halkının haklarını savunmak, NATO’yu onaylamak ya da Batılı jeopolitik stratejilerle hizalanmak anlamına gelmez. Dahası, savaş rakip küresel güçler tarafından kendi stratejik çıkarları doğrultusunda araçsallaştırılmış; bu da artan bir militarizasyona ve uzayan bir çatışmaya yol açarak sivillerin çektiği acıları derinleştirmiş ve barışçıl çözüm çabalarını engellemiştir. Bu nedenle tutarlı bir anti-emperyalist tutum, Rus saldırganlığını reddederken aynı zamanda bloklar siyasetinin genel mantığına ve askerî tırmanışa da karşı çıkmalıdır. Dayanışma özellikle Ukrayna halkına yönelmelidir; onun barış, egemenlik ve demokratik kendi kaderini tayin hakkını savunarak –hem Rus saldırganlığından hem de büyük güçler arasındaki rekabetten bağımsız biçimde.

Günümüzdeki jeopolitik gerilimler sıklıkla rakip bloklar arasındaki bir mücadele ve ortaya çıkan bir “çok kutupluluk” olarak sunuluyor. Birçok kişi, yeni güçlerin ve BRICS gibi oluşumların yükselişinin Batı egemenliğine karşı ilerici bir alternatif oluşturduğunu ileri sürüyor. Ancak bu varsayım dikkatle incelenmelidir.

Çok kutupluluk, kendi başına, zorunlu olarak bir özgürleşme anlamına gelmez. Birden fazla rakip gücün bir arada bulunduğu bir dünya, emperyal hiyerarşileri, jeopolitik rekabetleri, militarizasyonu ve ekonomik tahakkümü pekâlâ yeniden üretebilir. Çok kutupluluk tek bir hegemonik gücün egemenliğini azaltabilir, ancak otomatik olarak daha demokratik ya da daha adil bir dünya düzeni yaratmaz.

Bu anlamda çok kutupluluk, egemen elitler ve devlet aktörleri için fırsatlar sunabilir; ancak dünya halkları açısından zorunlu olarak bir alternatif oluşturmaz. Güçler arasındaki rekabet, militarizasyonu, kaynak temelli çatışmaları ve jeopolitik gerilimleri yoğunlaştırabilir. Demokratik bir enternasyonalizm ve halklar arasında dayanışma olmaksızın, çok kutupluluk yalnızca rekabet halindeki güçler / elitler arasındaki gücün yeniden dağılımına indirgenme riski taşır.

Hindistan, bu çelişkilerin önemli bir örneğini sunmaktadır. Ülke, BRICS’e üyeliği sayesinde sıklıkla ortaya çıkan çok kutuplu dünyanın bir parçası olarak sunulmaktadır. Ancak aynı zamanda Hindistan, Çin’i çevrelemeyi amaçlayan Batılı askerî çerçevelerle stratejik işbirliğini derinleştirmiştir. Resmî olarak AUKUS’un (1) bir parçası olmasa da, Hindistan Quad (2) gibi girişimler, savunma işbirliğinin genişletilmesi, ortak askerî tatbikatlar ve stratejik teknoloji ortaklıkları yoluyla Amerika Birleşik Devletleri ve müttefikleriyle askerî ve stratejik hizalanmasını güçlendirmiştir.

Bu çift yönlü konumlanma, çağdaş jeopolitiğin karmaşıklığını göstermektedir. Devletler aynı anda birden fazla güç bloğuna katılıyor; stratejik özerklik arayışı içindeyken aynı zamanda militarizasyonu ve jeopolitik rekabeti pekiştiriyor. Bu tür hizalanmalar, emperyalizme gerçek bir alternatif sunmaktan ziyade, çoğu zaman aynı küresel iktidar rekabeti içinde yeni düzenlenmeleri yansıtır.

Aynı zamanda Hindistan, otoriter milliyetçiliğin yükselişinin günümüzdeki en önemli örneklerinden birini temsil etmekte. Mevcut siyasal rejim, 1925 yılında kurulmuş ve neredeyse bir asırlık bir ideolojik ve örgütsel proje olan RSS (Rashtriya Swayamsevak Sangh) ile yakından bağlantılı. RSS, ilk yıllarında Avrupa’daki faşist hareketlerden, özellikle Benito Mussolini’nin İtalya’sından; daha sonra ise kültürel milliyetçilik, çoğunluk kimliği ve merkezileşmiş ideolojik seferberlik açısından Nazism modelinin bazı yönlerinden esinlenmiştir.

On yıllar boyunca RSS, Hindistan toplumu içinde siyasal, eğitsel, kültürel ve paramiliter yapıları kapsayan geniş bir örgütsel ağ geliştirmiştir. Uzun vadeli siyasal projesi, Hindistan’ı laik ve çoğulcu bir cumhuriyetten, çoğunluğu Hindu olan bir devlete –sıklıkla “Hindu Rashtra” olarak tanımlanan bir yapıya –dönüştürmektir.

Bu ideolojik proje son yıllarda eşi görülmemiş bir devlet gücü kazandı. Bunun sonucunda özellikle Müslümanlar ve Hristiyanlar başta olmak üzere azınlıklara yönelik saldırılarda artış, sivil özgürlüklerde kısıtlamalar, bağımsız medyaya yönelik baskılar, demokratik kurumların zayıflaması ve iktidarın giderek merkezileşmesi gibi gelişmeler ortaya çıktı.

Aynı zamanda Hindistan hükümeti, güvenlik doktrini, gözetim teknolojileri, militarizasyon ve çoğunlukçu milliyetçilik gibi alanlarda giderek daha fazla bir model olarak görülen Israil ile siyasal ve askerî ilişkilerini güçlendirdi. Hint aşırı sağının bazı kesimleri, çoğunluğu Hindu olan bir devlet projesi ile İsrail’in etno-milliyetçi modeli arasında açık paralellikler kuruyor.

Bu durum daha geniş bir küresel eğilimi göstermekte: aşırı sağ ve otoriter hareketler giderek daha fazla birbirlerinden esinleniyor. İdeolojik çerçeveler, güvenlik doktrinleri, gözetim teknolojileri ve idare yöntemleri sınırları aşan bir dolaşım içinde. Bu gelişmeler önemli bir noktayı vurgular: çağdaş antif­aşizm de uluslararası olmak zorundadır.

Ülkeler ve kıtalar boyunca işçiler giderek daha benzer sorunlarla karşı karşıya. Güvencesiz çalışma, kemer sıkma politikaları, özelleştirme ve yaşam maliyetlerindeki artış yaygınlaşmıştır. Çiftçiler topraklarının ellerinden alınması ve tarımsal krizlerle karşı karşıyadır. Yerli topluluklar ekstraktivist endüstrilere karşı direniyor. Göçmenler kriminalizasyon ve sömürüye maruz kalıyor. Kadınlar hem ekonomik marjinalleşmeye hem de artan patriyarkal şiddete maruz kalıyor.

Bu mücadeleler birbiriyle bağlantılı. Ancak, aşırı sağ ve otoriter hareketler bu mücadeleleri parçalamaya çalışmakta. Göçmenler işsizliğin sorumlusu olarak gösterilir. Azınlıklar ulusal kimliğe tehdit olarak sunulur. İç baskıyı meşrulaştırmak için dış düşmanlar öne sürülür. Bu stratejiler, ezilenleri bölmeyi ve yerleşik iktidar yapılarını korumayı amaçlar.

Halklar arasındaki dayanışma bunlara en etkili yanıtı oluşturur. Bu dayanışma soyut kalamaz. Borç ve kemer sıkmaya karşı ortak kampanyalar, göçmenler ve mültecilerle dayanışma, militarizme ve savaşa karşı direniş, emek haklarının savunulması ve demokratik özgürlüklerin korunması gibi somut işbirliği biçimleriyle inşa edilmelidir. Enternasyonalizm yalnızca etik bir tutum değildir; aynı zamanda siyasal bir zorunluluktur.

Tarih bize önemli dersler sunar. Faşizme karşı en güçlü direnişler, işçiler, köylüler, öğrenciler, entelektüeller ve demokratik hareketlerden oluşan geniş toplumsal koalisyonlardan doğmuştur. Bu mücadeleler çoğu zaman ulusal sınırları aşmıştır. Sömürgecilik karşıtı hareketler, apartheid karşıtı mücadeleler ve işçilerin uluslararası dayanışması, sınırların ötesinde kolektif eylemin gücünü göstermiştir. Bugün bu dayanışma ruhunu yeniden inşa etmek hayati önemdedir.

Parçalanma ve korkunun damga vurduğu bir dünyada, halklar arasındaki uluslararası işbirliği, eşitlik ve adalet temelinde bir alternatif sunar. Anti-emperyalizm ve antif­aşizm birbirinden ayrı mücadeleler değil, aynı siyasal projenin birbirine bağlı boyutlarıdır.

Hareketler arasındaki işbirliğini güçlendirmek, uluslararası dayanışmayı derinleştirmek, bölünmeye ve otoriterliğe karşı direnmek acil görevlerdir. Gelecek yalnızca güçlü devletler ya da jeopolitik rekabetler tarafından belirlenmeyecektir. Aynı zamanda sınırların ötesinde kolektif biçimde hareket eden örgütlü halklar tarafından da şekillendirilecektir.

Faşizmin yükselişi karşısında, anti-emperyalizm ve halklar arasındaki dayanışma, demokratik ve özgürleştirici bir alternatif inşa etmenin temelini oluşturmaya devam ediyor.

Çeviri: Christine Pagnoulle

Notlar
[1] ABD stratejisinde AUKUS (Avustralya, Birleşik Krallık, Amerika Birleşik Devletleri), Hint-Pasifik’te Çin’in etkisini sınırlamak için kilit önemde üçlü bir güvenlik paktıdır. Avustralya’yı nükleer tahrikli denizaltılarla donatarak bölgesel caydırıcılığı güçlendirmeyi ve Canberra’yı Pekin’e karşı ABD’nin güvenlik mimarisine daha sıkı biçimde entegre etmeyi amaçlar. Bu yapı, bölgede ileri düzey askerî güç projeksiyonu hedefleyen ABD politikasının temel dayanaklarından biridir ve Quad gibi diğer ortaklıklarla tamamlayıcı nitelik taşır.

[2] Quad (Dörtlü Güvenlik Diyaloğu), Avustralya, Hindistan ve Japonya ile yürütülen gayriresmî bir işbirliği çerçevesidir. Çin’in artan etkisine karşılık “özgür ve açık” bir Hint-Pasifik bölgesini teşvik etmeyi amaçlar; deniz güvenliği, teknoloji işbirliği (5G, yarı iletkenler), altyapı ve demokrasi gibi alanlara odaklanır. ABD’nin “özgür ve açık Hint-Pasifik” politikasının temel unsurlarından biridir ve AUKUS gibi diğer ittifaklarla birlikte işler.

Sushovan Dhar, Alternative Viewpoint’un yayın kurulu üyesidir. Kalküta merkezli bir siyasal aktivist ve sendikacıdır.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi.

Macaristan ve Biz: Orbán’ın Yenilgisi üzerine Düşünceler – Fabrizio Burattini

Sonuçlar artık kesinleşti. Katolik muhafazakâr Peter Magyar, Viktor Orbán’ın eski bir işbirlikçisi olup muhalefete geçmiş olan isim, dün (12 Nisan) Macaristan’da yapılan genel seçimleri kazanarak üçte iki nitelikli çoğunluğu elde etti. Bu da ona, eğer isterse ve buna izin verilirse, yenilgiyi kabul eden eski Putin yanlısı milliyetçi liderin kurduğu sistemi dağıtma imkânı verecek.

Sonuçlar göz önüne alındığında, zafer sarhoşluğu içeren açıklamalar bekleniyordu: “Macaristan’ı özgürleştirdik” diye ilan etti Peter Magyar gece geç saatlerde, Budapeşte’deki kutlamalar sırasında. On binlerce kişinin alkışlarıyla karşılanan Magyar, bazı katılımcıların havai fişekler attığı gösterilerde konuştu. “Birlikte Orbán rejimini devirdik. Macaristan’ı özgürleştirdik, vatanımızı geri aldık” diye ekledi, Macar bayrağını sallarken.

Resmî sonuçlara göre, oyların %98’inden fazlasının sayıldığı durumda, Magyar’ın partisi Tisza, %53,56 oyla 199 sandalyenin 138’ini kazanırken; Fidesz ise 55 sandalye ve %37,86 oy aldı. Bu sonuçta %79,50 ile rekor düzeydeki katılım oranı da etkili oldu. Orbán ise, daha önce de belirtildiği gibi, “acı ama tartışmasız” sonuçları kabul ettiğini belirterek “kazanan partiyi tebrik etti”.

Sonucun kendi başına taşıdığı anlamın ötesinde, iki noktayı vurgulamak gerekir.

Birincisi basit bir tespit: Macaristan’da onlarca yıldır kurulu olan (ve elbette sadece bu ülkeyle sınırlı olmayan) yağmacı kapitalizme alternatif bir perspektif sunan —ister temkinli bir sol, ister daha radikal bir yaklaşım olsun— her seçenek tamamen oyun dışı kalmıştır. Bugün tüm ilerici ve demokrat Macarlar (ve biz de onlarla birlikte), bir yarı-faşisti yenmiş olduğu için bir ultra-muhafazakârın zaferine sevinmek zorunda kalıyor.

Bu durum, varsayımsal olarak, Marina Berlusconi ve Antonio Tajani’nin partisinin, Giorgia Meloni’ye karşı çıkmaları durumunda olası bir zaferine sevinmek zorunda kalmamıza benziyor… Bu gerçekten de zamanın ruhunu ve solun içinde bulunduğu felaketi gösteriyor.

İkinci nokta ise, Orbán’ın yenilgisinin aynı zamanda Donald Trump, Benjamin Netanyahu, Giorgia Meloni, Matteo Salvini, Marine Le Pen, AfD, Javier Milei ve onların tüm neo-faşist çevresi için de ağır bir yenilgi olmasıdır. Bu satırların yazıldığı sırada, Macar müttefiklerini açıkça ve oybirliğiyle desteklemiş olan küresel aşırı sağın neredeyse tamamen sessizliğe bürünmesi tesadüf değildir.

Ve unutmayalım (bizim “radikal solumuzun” bunu kabul etmek istemeyeceğini düşünmüyorum) ki bu yenilgi aynı zamanda, ve bazı açılardan özellikle, Vladimir Putin’in ve onun hedeflerinin de yenilgisidir.

Orbán’ın ve dünyanın dört bir yanına dağılmış aşırı sağcı müttefiklerinin yenilgisinin arkasında ise Ukrayna direnişi, Sırp gençliğinin isyanı, Meloni’nin referandumunun başarısızlığı ve ABD’deki “No Kings” hareketi bulunmaktadır.

Daha yakından bakıldığında, Magyar’ın sonuçlarından ve açıklamalarından ziyade Budapeşte ve ülkenin diğer şehirlerindeki gençlerin tutumlarına odaklanıldığında, bu yenilginin Vladimir Putin’e karşı gerçek bir ulusal onur dalgasını temsil ettiği görülüyor; bu dalganın büyüklüğü, J. D. Vance, Vladimir Putin ve Viktor Orbán’ın bizzat kendisinin, 2021’deki Capitol Hill baskını modelinde tasarladıkları darbeyi engellemiştir.

Elbette Orbán’ın oligarşik sistemi —otoriter ve neoliberal kapitalizmin küstah bir biçimi—kendiliğinden ortadan kalkmayacaktır; zaten bu, sistemi koruyup onu Avrupa Birliği teknokrasisinin çıkarları ve çalışma yöntemleriyle uzlaştırmaya çalışan Magyar’ın programında da yer almamaktadır. Nitekim Peter Magyar, daha önce de defalarca vurguladığımız gibi, milliyetçi muhafazakâr bir figürdür ve milliyetçi muhafazakârlığın mantığı onu Vladimir Putin yanlısı Orbán çizgisinden uzaklaştırmış olsa da milliyetçi kalmayı seçmiştir.

Macaristan’ın geleceği, dün akşamdan beri Budapeşte sokaklarını dolduran binlerce gencin, harekete geçen ve örgütlenen sivil toplumun elindedir; bu sürecin burada durmayıp yalnızca Magyar’ın zaferiyle yetinmemesi ihtimalindedir. Bu belki de sadece bir başlangıçtır.

Dün gece Budapeşte’de yaşananlar hepimize cesaret vermelidir; çünkü bu, Orbán, Meloni, Trump, Putin ve benzerlerinin temsil ettiği “faşizm 2.0”ın, neo-reaksiyonerliğin sanıldığı gibi yenilmez olmadığını göstermektedir.

Ama aynı zamanda bu, Macaristan’da var olmayan ve ne yazık ki daha Batı’da bile bulunmayan; gerçekten radikal, enternasyonalist ve demokrasi konusunda tavizsiz bir solun krizinin derinliğini de ortaya koymaktadır.

Fabrizio Burattini

Fabrizio Burattini, CGIL bünyesinde faaliyet gösteren bir sendikacıdır ve 1968’den bu yana Dördüncü Enternasyonal’in İtalya seksiyonunda aktiftir.

Kaynak — Refrattario e controcorrente, 13 Nisan 2026
https://andream94.wordpress.com/2026/04/13/ungheria-e-noi-alcune-considerazioni-sulla-sconfitta-di-orban/

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Dünyanın Kaosuna Karşı Örgütlenmek – IV. Enternasyonal

Dördüncü Enternasyonal’in 18. Dünya Kongresi’nden sonra Uluslararası Komite’nin ilk toplantısı, Şubat 2026’da Amsterdam’da 90’dan fazla yoldaşın katılımıyla gerçekleştirildi.

İlke olarak IV. Enternasyonal’e bağlı tüm örgütlerin temsilcilerini bir araya getiren bu toplantı, günümüzde emperyalizmin doğasına ilişkin bir tartışmayla açıldı — Vladimir Lenin, Rosa Luxemburg ve hareketimizin diğer tarihsel teorisyenleri tarafından geliştirilen klasik teorilerin, karşı karşıya olduğumuz durumu anlamak için bize ne ölçüde gerekli araçları sağladığı konuşuldu; ayrıca dünyayı işçi sınıfı ve ezilenlerin çıkarları doğrultusunda nasıl değiştirebileceğimize dair tartışıldı. Amerikan hegemonyasının Çin’in ekonomik yükselişi ve Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle tehdit edildiği çok kutuplu dünya, bu teorileri geçersiz mi kılmaktadır, yoksa bunu düşünenler eski metinleri yanlış mı yorumlamaktadır? Daha yakın dönem teorisyenlerden neler öğrenebiliriz?

Küresel bir kavrayış inşa etmek

Tartışma daha sonra dünyanın farklı bölgelerindeki güç dengelerine ilişkin bir dizi rapor üzerinden güncel durumun incelenmesine yöneldi. Donald Trump’ın ABD’deki konumunun güçlü ve zayıf yönleri ile MAGA tabanı içindeki bazı gerilimler ele alındı. Latin Amerika’da sene başındaki Venezuela’ya yönelik saldırının ardından Küba’ya yönelik süregelen tehditler ve Brezilya’daki yaklaşan seçimlere planlanan müdahaleler; buna paralel olarak Ekvador’da Daniel Noboa ve Arjantin’de Javier Milei gibi figürlerle kurulan işbirlikleri, Dunroe doktrini çerçevesinde değerlendirildi.

Orta Doğu’nun süregelen stratejik önemi de vurgulandı — her ne kadar Batı Şeria ve Yeşil Hat içinde yoğunlaşan Filistin halkına karşı devam eden soykırım artık manşetlerden büyük ölçüde düşmüş olsa da. İran’a yönelik artan tehditler (toplantı askeri saldırılardan önce gerçekleşmiştir) ve yeni Suriye rejiminin bu denklem içindeki yeri de tartışıldı.

Avrupa’da ise Rusya’nın Ukrayna’ya karşı yürüttüğü savaş, kıtanın egemen sınıfları tarafından militarizasyonu artırmanın bir bahanesi olarak kullanıldı. Aynı zamanda kıta genelinde siyaset, diğer birçok bölgede olduğu gibi, aşırı sağa doğru kaymaktadır. Buna paralel olarak, sanayisizleşme, yaşam düzeyi krizi ve artan eşitsizlikler de genel tablonun sürekli tekrar eden unsurlarıdır.

Toplantının bu bölümünde Asya üzerine özel bir rapor sunulmamış olsa da, Pakistan, Filipinler ve Japonya’dan gelen katkılar, genel durumun bu ülkeler üzerindeki etkilerini değerlendirme imkânı sağlamıştır.

Militan perspektiflerimiz

Yoldaşların karşı karşıya olduğumuz durumu daha ayrıntılı inceleme ve çeşitli girişimler geliştirme fırsatı bulduğu bir dizi bölgesel toplantının ardından, katılımcılar sürmekte olan direnişleri tartışmak üzere yeniden bir araya geldi. Ukrayna’daki Sotsialnyi Rukh’tan yoldaşlar, savaş ve işgal koşullarında yaşamın gerçekliklerini büyük bir güçle aktardılar; özellikle de savaşın yükünün eşitsiz biçimde dağıtıldığı bir bağlamda. Aynı zamanda gerici emek reformlarına ve Zelensky hükümetinin yolsuzluklarına karşı, toplumsal cinsiyet eşitliği için ve Filistin halkıyla dayanışma içinde mücadelelerini paylaştılar.

Amerika Birleşik Devletleri’nden gelen katkılar da dikkat çekiciydi. Bu katkılar, Trump’ın Latin Amerika’ya yönelik saldırgan politikaları ile ABD içindeki göçmenlere karşı yürütülen savaş arasındaki bağı katılımcılara hatırlattı. Özellikle Minneapolis’te ICE’a karşı verilen mücadelenin boyutu ele alındı ve 28 Mart’ta planlanan yeni “No Kings!” seferberliği tartışıldı.

Bu bölümün son raporu Çin ve Japonya’dan yoldaşlar tarafından sunuldu ve yılın ilerleyen dönemlerinde Japonya’da düzenlenecek önemli bir barış konferansına odaklandı. Bu konferansın, Doğu Asya genelinde aktivistleri harekete geçirme açısından gerçek bir potansiyel taşıdığı vurgulandı.

Somut eylemler

Uluslararası Komite ayrıca, Dördüncü Enternasyonal yoldaşlarının güçlü biçimde içinde yer aldığı bir dizi önemli siyasal girişimi de tartıştı. Mart ayı sonunda Porto Alegre’de düzenlenen antifaşist konferans, içinden geçtiğimiz çalkantılı dönemde son derece zamanlı bir girişim olarak değerlendirildi ve bu vesileyle Enternasyonal’in bu konulardaki tutumlarını ortaya koyan bir bülten yayımlanacağı belirtildi. Mayıs ayında Brüksel’de gerçekleştirilecek Ekososyalist Buluşmalar ve Haziran’daki G7 bağlamında yapılan tartışmalar, bu mobilizasyonlara katılımı teşvik etmeyi amaçlayan bildirilerin kabul edilmesiyle sonuçlandı. Ayrıca Temmuz ayında İstanbul’da düzenlenecek NATO karşıtı zirvenin hazırlığı kapsamında 4 Nisan’da gerçekleştirilecek küresel antimilitarist webinara katılımın önemi vurgulandı.

Bunun yanı sıra, dünyanın giderek hızlanan militarizasyon sürecine ilişkin kararlar da kabul edildi: Ukrayna ile dayanışmayı ifade eden bir metin, İran’a yönelik askerî müdahaleye karşı bir metin ve Avrupa’daki yeniden silahlanma politikalarına karşı çıkan daha genel bir metin.

Toplantı, Kongre kararında belirtilen parti inşası görevlerinin nasıl hayata geçirileceğine dair bir tartışma oturumuyla sona erdi. Bu kapsamda basını güçlendirmek ve kamusal görünürlüğü artırmak, halihazırda yaklaşık on iki dile çevrilmiş olan Ekososyalist Devrim Manifestosu etrafında bir kampanya yürütmek ve daha güçlü bir Yürütme Bürosu seçmek gibi hedefler öne çıktı.

24 Mart 2026

Putinizm: Faşizmin Yeni bir Biçimi mi? – Ilya Budraitskis

Vladimir Putin, Rusya Federasyonu’nun başkanı ya da Rusya hükümetinin başkanı olarak 26 yıldır iktidarda bulunuyor. Onun egemenliği, özellikle 2022 yılının başında Ukrayna’nın işgalinden bu yana, giderek daha otoriter biçimler aldı.

Bugün putinizmi nasıl tanımlamak gerekir? Günümüzde sürgünde yaşayan Rus araştırmacı ve militan Ilya Budraitskis, burada putinist diktatörlüğü faşizm kategorisi üzerinden düşünmeyi öneriyor.

24 Şubat 2022’den sonra, Vladimir Putin’in Rusyası Ukrayna’ya karşı geniş çaplı bir işgal başlattığında, dünya yalnızca Batı’nın jeopolitik hegemonyasına yönelik bir meydan okumayla karşı karşıya kalmadı. Kremlin’in saldırgan politikasının ardında, ülkeler arasındaki ilişkilerin yalnızca güçlünün yasasına göre belirlendiğini savunan klasik emperyalist ideolojiye göndermede bulunan bir rasyonalite bulunuyordu.

Konuşmalarında Putin, ABD’nin Irak ya da Afganistan’daki askeri müdahalelerini eleştiriyordu; ancak asıl itiraz ettiği şey, Washington’un emperyal müdahaleler, nüfuz alanını genişletme ve aynı şeyi yapmaya cüret eden diğer güçleri kınama konusunda kendine tanıdığı ayrıcalıklı hak iddiasıydı. Dolayısıyla Batı’ya meydan okuması, özünde ABD’nin “ikiyüzlülüğünü” teşhir etmeye indirgeniyordu: Neden bazıları için serbest olan şey, diğerleri için yasak olsun?

Putin’e göre daha önce yalnızca Amerikan emperyalizmine özgü olan bu durum, artık uluslararası politikanın tek ve kabul edilmiş yasası hâline gelmelidir [1]. Onun dünya görüşünde, yalnızca bazı devletler “organik” olarak imparatorluk olmaya yazgılıdır ve savaşı yürütme konusunda “egemen” bir kapasiteye sahiptir; diğerleri ise yalnızca “sömürge” olmaya, kontrol edilecek ve fethedilecek nesneler olarak kalmaya mahkûmdur. Bu “egemen” devletlerin dışarıda keyfî güç kullanma hakkı, içeride de keyfî güç kullanma haklarıyla örtüşür: Eğer tüm hakların arkasında nihai olarak yalnızca çıplak güç varsa, o hâlde insan hakları ya da demokratik temsil hakkı da güce bağlıdır  –ve bu nedenle dış etkide bulunmanın bir aracından başka bir şey değildir.

Bu emperyal mantık, Rus elitlerinin tutarlı bir karşı-devrimci ve anti-demokratik pozisyon almasını kaçınılmaz olarak beraberinde getirir: 2011’de Rus muhalefetinin protestolarından Arap Baharı’na, hatta Putin’in yabancı istihbarat servislerinin faaliyetlerinin ürünü olarak gördüğü 1917 Rus Devrimi’ne kadar, tüm protestolar ve ayaklanmalar her zaman dış düşman güçler tarafından manipüle edilen olaylar olarak sunulur [2]. Bu ideolojik şemanın, devletleri, piyasa toplumunda başarı, egemenlik ve tanınma için sürekli mücadele eden bireylere benzettiği açıkça görülmektedir.

Aynı “doğal” yasa, devletleri, ulusal toplulukları ve bireysel insan yaşamını yönetir: ya başkalarının pahasına var olma hakkınızı dayatırsınız ya da bunun kurbanı olursunuz. Bugün Vladimir Putin’in Rusya’sında bu ideoloji, artık retorikten çıkıp doğrudan bir iktidar pratiğine dönüşmüştür. Bu yalnızca Rus toplumunun bir kesiminde bulunan gerici ya da şoven fikirlerle değil, aynı zamanda orada egemen olan neoliberal piyasa rasyonalitesiyle de beslenmektedir.

Bireylere bölünmüş ve birbirine karşıt hâle getirilmiş böyle bir toplum, elitlerin elinde itaatkâr bir malzemeye dönüşür ve kendi güçsüzlüğünü – yani dayanışma içinde hareket edememe durumunu – sözde değişmez bir tarihsel kaderin ve toplumsal yaşamı yöneten tartışılmaz, neredeyse organik yasaların sonucu olarak kabullenir.

Ukrayna’nın işgali, Putin Rusyası’nda dış politika ile iç politika arasında kopmaz bir bağ kurmuştur: biri, diğerinin kaçınılmaz devamıdır. Savaş, Rus rejiminin niteliksel olarak farklı, yeni bir biçime – bir diktatörlüğe – dönüşümünü başlatmıştır. Bu düzende, resmi çizgiden farklı her türlü kamusal ifade suç hâline gelirken, her türlü kolektif eylem girişimi devlet-millete ihanet olarak damgalanmaktadır. Korku ve boyun eğme ikliminin şovenizm ve emperyalist saldırganlıkla iç içe geçmesi ve ulusal iradenin tamamen otoriter liderin kararlarıyla özdeşleştirilmesi, son aylarda pek çok kişinin – bana göre haklı olarak – Putin Rusyası’nı faşizmle karşılaştırmasına yol açmıştır.

“Faşizm” kelimesi kullanılmalı mı?

Ancak, toplumsal analizde bu tehlikeli “F kelimesi” kullanıldığında, nasıl kullanılacağı – ve nasıl kullanılmaması gerektiği – açıkça belirtilmelidir. Öncelikle, “faşizm” kavramı, “özgür dünyanın” karşısında birleşmesi gereken mutlak kötülüğün bir eşanlamlısı olarak kullanılmamalıdır. Faşizmin bu şekilde ahlakileştirilmesi, Soğuk Savaş’ın ikili karşıtlıklarına geri dönüşten başka bir şey değildir; bu durumda Sovyet komünizminin yerini mekanik olarak Batı’nın dış düşmanı olarak “Putin faşizmi” alır.

İkinci olarak, Rusya’daki çağdaş faşizmin (ya da Rusya dışındaki faşist eğilimlerin) analizi, spekülatif tarihsel analojilere dayanmamalıdır. Faşizmin 20. yüzyılın ilk yarısındaki yükselişinin, benzersiz tarihsel koşulların bir bileşimi tarafından belirlendiği ve doktrininin çelişkili ve eklektik olduğu hatırlanmalıdır. Bu bağlamda, 1990’ların başında Pierre-André Taguieff’in yaptığı şu saptama yeniden hatırlanabilir:

“Ne ‘faşizm’ ne de ‘ırkçılık’, kendilerini kolayca tanıyabileceğimiz bir biçimde geri dönme lütfunda bulunacaktır. Eğer tetikte olmak yalnızca zaten bilinen bir şeyi tanıma oyunu olsaydı, bu sadece hatırlamaktan ibaret olurdu. O zaman tetikte olmak, beklentilerimize ya da korkularımıza karşılık veren olaylarla dolu, değişmeyen bir tarihin teselli edici yanılsaması içinde, bir hatırlama ve tanıma oyunu hâline indirgenirdi.”[3]

Son olarak – ve belki de en önemlisi – faşizm kavramını günümüz Rus rejimine uygulamak, onu egzotikleştirmeye, Sovyet sonrası Rusya’daki “faşistleşmenin” ulusal tarihin belirlediği benzersiz bir durum olduğuna inanmaya yol açmamalıdır. Aksine, Putin rejimini faşist olarak nitelendirmek, neoliberal kapitalist düzenin krizinden doğan farklı aşırı sağ akımlar arasındaki ortak özellikleri ayırt etmemize yardımcı olmalıdır. Rusya’yı faşist olarak tanımlamanın ancak, bunu uluslararası ölçekte benzer rejimler üretebilecek küresel eğilimlerin kaygı verici bir işareti olarak gördüğümüzde anlamlı olduğuna inanıyorum – buna Batı dünyası da dâhildir.

Bugün, Putin’in Ukrayna’ya karşı yürüttüğü acımasız savaşın üzerinden dört yıl geçtikten sonra, uluslararası politikanın bu faşizan vizyonunun artık izole bir olgu olmadığı açıktır. 2023’te otoriter Azerbaycan’ın saldırganlığı ve bunun Dağlık Karabağ’daki Ermeni nüfusa yönelik geniş çaplı bir etnik temizlikle sonuçlanması; İsrail’in Gazze’de yürüttüğü ve soykırımsal olarak nitelenen askeri operasyon; ve son olarak Trump’ın Venezuela’ya yönelik son hamleleri: tüm bunlar, güçlünün hukukunun dünya siyasetinin yeni yasası hâline gelme eğiliminde olduğunu açıkça göstermektedir. Bu durum bizi kaçınılmaz olarak faşizm olgusunu yeniden düşünmeye ve Putin rejiminin özgül evrimini küresel kapitalist sistemin ayrılmaz bir parçası olarak kavramaya geri götürmektedir.

Faşizmi tanımlamak: doktrin mi, hareket mi, yoksa rejim mi?

Faşizm üzerine geniş tarihsel ve siyasal-felsefi literatürde üç yaklaşım ayırt edilebilir: ilki onu öncelikle bir ideoloji (ya da daha doğrusu ideolojik özellikler bütünü) olarak görür; ikincisi radikal bir kitle hareketi olarak ele alır; üçüncüsü ise belirli bir egemenlik tipi, temelde yeni bir siyasal rejim biçimi ve daha genel olarak bir toplumsal iktidar biçimi olarak tanımlar.

Örneğin tarihçi Roger Griffin’in ünlü tanımı – faşizmi “palingenetik ultranasyonalizm” (yani ulusun yeniden doğuşu mitine dayanan bir ideoloji) olarak görmesi – faşizmi diğer otoriter biçimlerden ayıran bir “ideal tip” kurmaya yöneliktir. Griffin’e göre faşizm, her zaman şu özelliklerle ilişkilidir: ulusun kaybedilmiş büyüklüğünü yeniden diriltme arzusu; önceki meşruiyet biçimlerinin devrimci bir şekilde reddi; organik bir ulusal topluluk fikri; içte ve dışta düzeni sağlamak için kitle mobilizasyonu. Ancak Putin rejiminin faşist olup olmadığına dair son tartışmalar, bu yaklaşımın sınırlarını açıkça ortaya koymaktadır.

Örneğin Timothy Snyder, mevcut Rus rejiminin ideolojik temellerini ortaya çıkarmaya çalışır [4]. Bu süreçte, 1920’ler ve 1930’ların karşı-devrimci Beyaz göçmen ideologlarından Ivan Ilyin’in Putin üzerindeki etkisini abartır. Ayrıca Putin’in militarist söyleminde, iki savaş arası dönemin Romanya faşist lideri Corneliu Zelea Codreanu’nun “ölüm kültüne” benzer bir unsur tespit ettiğini ileri sürer. Buna karşı çıkanlar ise Putin devletinin “klasik faşizm”de olduğu gibi ideolojik olarak motive edilmiş bir kitle seferberliğine dayanmadığını vurgular.[5]

Açıktır ki, belirli özelliklerin varlığına ya da yokluğuna dayanan normatif bir faşizm tanımı, analizi rejimin kendisinden ve onun tarihsel gelişiminden uzaklaştırır. Hiç kuşkusuz, Ukrayna’nın işgali sırasında Putin konuşmalarında oldukça gelişmiş bir ideolojik program ortaya koymuş ve bu, Rus propagandasını son derece gerici bir çerçeveye oturtmuştur. Ancak Putin yaklaşık yirmi yıl önce iktidara geldiğinde, açıkça bir ideolog değildi ve somut politikaları belirli bir doktrine bağlılık tarafından yönlendirilmiyordu.

Daha ziyade, onun görüşlerinin, bulunduğu yapısal konumlar boyunca edindiği “pratik doğruların” bir sentezi olarak şekillendiği söylenebilir. Sovyet güvenlik servislerindeki ilk yılları, onu komplocu bir düşünce tarzına alıştırdı. 1990’larda Saint-Pétersbourg belediye başkan yardımcısı olarak özelleştirme sürecindeki rolü, onu yarı-kriminal ve mafyatik çevrelerde yaygın olan çıplak şiddet ve tahakküm ahlakıyla yoğurdu. Son olarak, tartışmasız otokratik bir lider olarak uzun iktidar yılları, onda Rusya’nın kaybedilmiş jeopolitik gücünü yeniden kurma yönünde mesiyanik bir kader anlayışı pekiştirdi. Onun pratiğini belirleyen bir ideoloji değil; pratiğinin kendisi, ona apaçık görünen çeşitli ideolojik “doğruları” benimsemeye zorladı. Konuşmalarına özenle yerleştirilen gerici düşünür alıntıları, yalnızca bu deneyimden çıkarılmış sonuçları doğrular.

Bu ideolojinin çelişkileri ve kopuşları, Louis Althusser’in ifadesiyle, onun “maddi pratik” karakterinden kaynaklanır. İdeolojinin iktidar pratiği tarafından belirlendiği bu kavrayış, tarihsel bir olgu olarak faşizm için de geçerlidir. Nitekim tarihçi Robert O. Paxton, faşist hareketlerin söylemleri ile iktidara geldiklerinde uyguladıkları pratiklerin her zaman önemli ölçüde farklı olduğunu göstermiştir.[6]

Bu söylemler hiçbir zaman tutarlı bir bütün oluşturmadı: farklı toplumsal gruplara yöneltilmiş rastgele sloganlar toplamından ibaretti ve siyasal mücadelenin konjonktürüne göre sürekli değişiyordu. Dahası, faşizmin ideolojik eklektizmi bizzat bir ilke düzeyine yükseltildi: faşist liderler, kuru doktrinler yerine saf “yaşam”a dayandıklarını sürekli tekrarlıyorlardı. Onlara göre, Benito Mussolini’nin ünlü sözünde ifade edildiği gibi, “teori bir hapishanedir”.

Faşizmin gerçek programı, her şeyden önce bir rejim olarak pratiklerinde açığa çıkar; bu pratikler, iktidarı ele geçirmeyi hedefleyen bir hareket olarak faşizmin basit bir uzantısı değildir. Robert O. Paxton’ın belirttiği gibi, Alman ve İtalyan faşist rejimleri; totaliter partiler, eski devlet aygıtı ve geleneksel elitlerin (ordu, bürokrasi, kilise vb.) rasyonalitesinin karmaşık bir sentezini oluşturuyordu ve bu durum bir tür “çifte devlet” ortaya çıkarıyordu. Bu sentez hiçbir zaman monolitik hâle gelmedi; faşist rejimlerin krizleri her zaman iç çelişkilerinden kaynaklandı. 1944’te Adolf Hitler’e karşı düzenlenen komplo, askeri elitin önde gelen üyelerini içeriyordu; 1943’te Mussolini’nin düşüşü ise Victor Emmanuel III’ün çevresi (ve aynı zamanda faşist liderliğin bazı fraksiyonları) tarafından örgütlendi – ki bu çevreler o zamana kadar rejimin ayrılmaz bir parçasıydı.

Faşizmi öncelikle bir kitle hareketi olarak gören bazı araştırmacılar (örneğin Ernst Nolte), onu örgütlü işçi hareketinin ve sosyalist partilerin devrimci tehdidine karşı bir tepki olarak yorumlamışlardır; sanki kendi kendini savunamayan eski burjuva devletinin yerini alıyormuş gibi. Bu karşı-devrimci yönelimi inkâr etmek mümkün değildir. Örneğin 1920’lerin başındaki İtalya’da faşizm, büyük grev dalgalarına ve önemli sanayi merkezlerinde işçi sovyetlerinin kendiliğinden oluşumuna doğrudan ve şiddetli bir tepkiydi. Ancak Mussolini ve Hitler’in iktidara gelişi, geleneksel elitlerin onları kolektif olarak destekleme kararı almadan mümkün olmazdı. Yönetici sınıfların faşist bir dönüşümü gerekli görmediği yerlerde – Fransa, Britanya ya da Romanya’da – 1930’larda büyüme potansiyeline rağmen faşist hareketler nihayetinde yenilgiye uğradı.

Bu nedenle, ABD’de yaşayan Ukraynalı siyaset bilimci Alexander J. Motyl’in şu tespitine katılmak mümkündür: “Faşizmin ne olduğunu anlamanın anahtarı, belki de faşist bir rejimin ne olduğunu anlamaktan geçer.”[8] Eğer Maurice Merleau-Ponty’nin dediği gibi “devrimler hareket olarak doğru, rejim olarak yanlış” ise [9], faşizm için bunun tersini söyleyebiliriz: onun anlamı ve amaçları, tam da bir devlet iktidarı rejimi olarak ortaya çıkar; ideoloji ya da hareket biçiminde ise özellikleri eksik ve yanıltıcı görünür.

Bugünün faşizmi: yukarıdan gelen bir olgu

Faşizmi, ideolojik özelliklerin ya da önceden var olan bir kitle hareketinin ikincil ve zorunlu olmadığı bir rejim olarak tanımlamak, bu olguyu evrenselleştirmeye imkân verir. Böyle bir yaklaşımda faşizm, liberal araştırmacıların sıkça düşündüğü gibi Batı uygarlığının “rasyonel” gelişim yolundan irrasyonel bir sapma değil; tam tersine, piyasa toplumunun doğasından doğrudan türeyen bir fenomendir.

Bu pozisyon, en açık biçimiyle Karl Polanyi tarafından formüle edilmiştir. Polanyi, Büyük Dönüşüm adlı eserinde faşizmi, kapitalist mantığın toplumsal öz-örgütlenme ve dayanışmanın her biçimi üzerindeki nihai zaferine yönelik bir eğilim olarak görüyordu.[10] Ona göre faşizmin amacı, toplumsal atomizasyonun tamamlanması ve bireyin üretim makinesi içinde erimesiydi. Bu anlamda faşizm, yalnızca “aşağıdan” gelen anti-kapitalist devrimci hareketlere karşı bir tepki olmaktan daha derin bir olguydu. Ekonominin toplum üzerindeki egemenliğinin nihai biçimde kurulmasından ayrı düşünülemezdi. Hedefi yalnızca işçi partilerini değil, aşağıdan gelen her türlü demokratik denetimi ortadan kaldırmaktı.

Polanyi, faşizmi bir “hareket”ten ziyade bir kırılma – hatta bir darbe – olarak tanımlıyordu: ekonomik krize verilen, elitler arasında oluşmuş bir mutabakat ve sosyalizme karşı bir alternatif. Ancak Komintern’in bilinen tezinin aksine, bu yanıt doğrudan bir devrim tehdidine tepki olarak ortaya çıkmaz; daha çok sanayi toplumunun doğasına, yani kapitalist piyasa ile demokrasi arasındaki temel çelişkiye kök salar. Bu anlamda faşizm, Polanyi’nin “çifte hareket” dediği bu çelişkinin radikal bir çözümü olarak ortaya çıkar; insan doğasının, insanlığın birliğini reddeden bir biçimde yeniden tanımlanmasıyla.

Polanyi ayrıca, “faşist bir durumun devrimci bir duruma benzediğini” ve bu elit darbesinin ancak “demokratik kurumların karmaşık bir krizi” içinde mümkün olduğunu vurgular. Faşizm bu nedenle, ekonomik ve siyasal krizlerin derinleştiği, toplum ile piyasa arasındaki çelişkinin artık geçici dengelerle yönetilemez hâle geldiği anlarda gelişir. Polanyi’ye göre faşist dönüşüm, 19. yüzyıl piyasa uygarlığının sonu olarak gördüğü Büyük Buhran’ın doğrudan bir sonucuydu.

Bugün neoliberal kapitalizmin krizi, benzer çelişkiler üretmekte ve kriz içindeki bir sisteme düzen dayatmanın çözümü olarak yukarıdan dayatılan bir faşizm eğilimini ortaya çıkarmaktadır. Elbette bu eğilim her yerde aynı biçimde ve aynı zamanda gelişmez; küresel kapitalizmin eşitsiz ve birleşik gelişimi, homojen bir zaman çizgisi yaratmaz. Çeşitli yapısal nedenlerle Rusya, bu kriz döneminin “zayıf halkası” hâline gelmiş ve bu durum Vladimir Putin’i yönlendirilmiş demokrasiyi terk ederek faşizme yönelmeye itmiştir.

Bu rejim dönüşümü, liderin iradesinin doğrudan dayatılmasına aracılık edebilecek tüm siyasal kurumların yok edilmesiyle birlikte ilerlemiştir. Bugünün Rusya’sında, bir mahkemenin, parlamentonun ya da yerel yönetimin görece bir özerkliğe sahip olduğu anlamda bir “siyasal devlet” artık yoktur. Tüm kurumlar yukarıdan gelen emirleri yerine getirir.

Devlet kurumlarının bu şekilde “egemenin iradesi”ne tümüyle tabi kılınması, Adolf Hitler rejiminin de karakteristik bir özelliğiydi. Hitler’in iktidara geldikten sonra attığı ilk adımlardan biri, Carl Schmitt’in ünlü tanımıyla “bütün diğer yasaları askıya alan yasa” anlamına gelen bir “olağanüstü hâl” rejimi kurmak olmuştu; bu durum 1945’e kadar sürdü.

Bugün demokratik kurumların aşınması ve “olağanüstü hâl” unsurları, Narendra Modi’nin Hindistan’ında, Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’sinde ya da Viktor Orbán’ın Macaristan’ında da gözlemlenmektedir. Ancak Putin Rusyası’ndan farklı olarak, bu rejimler daha çok faşizan bir potansiyeli ifade eder; henüz tamamlanmış bir dönüşüm değildir. Bu ülkelerde toplumun ve kurumların kısmi özerkliği hâlâ varlığını sürdürmektedir.

2025 başından itibaren Donald Trump yönetiminin politikaları da, Amerikan siyasal sistemini kökten dönüştürmeyi amaçlayan böyle bir “olağanüstü hâl” mantığının unsurlarını açıkça taşımaktadır. Trump, bir kitle hareketine dayanmasa da, devlet aygıtının araçlarını kullanarak muhalefeti bastırmakta, temel demokratik hakları sınırlamakta ve ICE gibi baskıcı kurumları güçlendirerek toplumu sindirmeye çalışmaktadır. Trumpizm, devlet iktidarının kaldıraçlarını ele geçirmiş hâliyle, ilk Trump döneminden temelde farklıdır; bu durum, yukarıdan bir faşistleştirme girişimi olarak görülebilir. Ancak Trump hâlâ Amerikan liberal siyasal sisteminin sınırlarıyla (federal yapısı dâhil) karşı karşıyadır, seçim desteğinin genişliğini hesaba katmak zorundadır ve toplumun bir kesiminin aktif direnişiyle karşılaşmaktadır.

Aşağıda görüleceği gibi, Putin’in Rus toplumundaki dayanışma biçimlerini ve zayıf demokratik kültür unsurlarını sistematik olarak yok etmek için çok daha uzun bir zamanı olmuştur. Bu nedenle Putin Rusyası bugün bu sürecin en ileri biçimini temsil etmektedir – Trump’ın Amerika’sının ise dönüşümü hâlâ tehlikeli ve öngörülemezdir.

Toplumu atomize etmek ve depolitize etmek

Bu tür toplumların – aşırı sağ hükümetler altında bile – faşist olarak nitelendirilebilmesi için niteliksel bir dönüşüm geçirmeleri gerekir. Hannah Arendt, Totalitarizmin Kökenleri adlı eserinde bu dönüşümün derinliğini ortaya koyar. Farklı bir teorik perspektiften hareket etse de, sonuçları Karl Polanyi’nin görüşlerine yakındır.[11] Arendt’e göre faşizm, önceki entelektüel geleneklerle doğrudan bir ilişki içinde değildir; o, bir siyasal olgudan çok bir toplumsal olgudur: modernitenin temel eğilimlerinin – toplumun atomizasyonunun ve kamusal yaşamın her biçiminin yok edilmesinin – uç noktadaki sonucudur.

Arendt’e göre faşist-totaliter bir toplumun özü, siyasetin tüm toplumsal yaşama nüfuz etmesinde değil; tam tersine, nihai bir depolitizasyonda, yani “ortak çıkar” fikrinin ortadan kalkmasında yatar. Walter Benjamin bu pasifleştirici ve hareketsizleştirici işlevi son derece isabetli biçimde kavramıştır.

“Teknik olarak yeniden üretilebilirlik çağında sanat eseri”nin[12] sonunda Benjamin, faşizmin “siyaseti estetize ettiğini” yazar: bireyleri, siyasetin bir gösteriye dönüştüğü bu ortamda büyülenmiş seyircilere, yabancılaşmış tüketicilere çevirir. Buna karşılık komünizm “estetiği politize eder” ve kültürel alanı kitlelerin doğrudan yaratıcı katılımının bir sahnesi hâline getirir. Faşist gösteri bu nedenle bütünüyle hiyerarşiktir: herkesin kendisine verilen rolü en yüksek disiplin ve itaatle yerine getirmesi gereken diktatoryal bir üretimdir.

Bugün Rusya’da bu durum, devletin orduyla dayanışma adına düzenlediği “kamusal gösterilerle” simgelenmektedir: örneğin kamu çalışanlarının ve öğrencilerin hizaya dizilerek Rus saldırganlığının uğursuz sembolü olan Z harfini oluşturması. Bu siyasal gösteri tamamen yukarıdan aşağıya örgütlenir; aşağıdan gelen hiçbir inisiyatife – hatta faşist bir inisiyatife bile – yer bırakmaz. Dört yıllık savaş boyunca Rus rejimi yalnızca savaş karşıtı aktivistleri değil, aynı zamanda en ufak bir bağımsızlık emaresi gösteren tüm emperyal milliyetçileri de hapse atmıştır (örneğin 2014’te Donbas’taki Rus müdahalesinin başlıca mimarlarından Igor Strelkov). Bu bağlamda, görece özerk Wagner paralı asker grubunun tasfiye edilmesi ve lideri Yevgeny Prigozhin’in 2023 yazında dramatik biçimde ortadan kaldırılması, 1934’te Almanya’daki Uzun Bıçaklar Gecesi ile karşılaştırılabilir.

Savaşa yönelik kitlesel destek ifadesi yalnızca iktidarın onayladığı biçimlerde mümkün ve meşrudur: yurtsever konserler ve yetkililer tarafından organize edilen koreografik “flash mob”lar. Bu kitlesel süslemeler, Siegfried Kracauer’in “Kitle Süsü”nde tarif ettiği anlamı taşır: bireyin parçalanması ve kapitalist üretim sürecine ve ideolojik yeniden üretime entegre edilmesi.[13]

Başka bir deyişle, yalnızca toplumun atomlara ayrılmasının sonuçlarıyla değil, aynı zamanda insanın kendisinin parçalanmasıyla karşı karşıyayız: birey, siyasal ve ekonomik makineye eklemlenmiş ve onun rasyonalitesi tarafından disipline edilmiş parçalara bölünür. Georg Lukács’un deyimiyle insanın kişiliğini “şeyleştirmeyi” hedefleyen piyasa rasyonalitesi, mantıksal sınırına ulaşır ve siyasetin ve toplumun örgütlenmesine kadar genişler.

Eğer insan doğası başkalarına hükmetme mücadelesinden ibaretse, o zaman devletin doğası da kendisini birleşik bir beden (beden parçalarının bir “süsü”) olarak kurmak ve diğer “varlıklarla” varoluşsal bir mücadeleye girmek olur. Böyle bir dünyada kültür ya da egemenlik gibi kavramlar, bu devletsel özün yalnızca basit niteliklerine indirgenir.

Faşist devlet ve sermaye

Faşizm, böylece, devlet aygıtı ile sermayenin doğrudan kaynaştığı yeni bir burjuva devlet biçimi olarak ortaya çıkar – öyle ki, faşizm altında sermayenin devlet biçimini aldığı bile söylenebilir. Devlet artık toplumun üzerinde bir hakem rolü oynamaz, ne de sınıf çıkarları arasında arabuluculuk yapar (klasik bir Bonapartizmde olduğu gibi): perde arkasına gizlenmeyen, dolaysız bir egemenliğin aracı hâline gelir.

Bu anlamda Lev Troçki, sermayenin “devlet egemenliğinin tüm organlarını ve kurumlarını – yürütme, idari ve eğitimsel aygıtları – çelik bir mengene gibi doğrudan ve hemen kendi eline aldığını” yazar. Ve ekler: faşizmin özü, “proletaryanın amorf bir duruma indirgenmesi; kitlelerin içine derinlemesine nüfuz eden ve proletaryanın bağımsız kristalleşmesini engellemeye hizmet eden bir idari sistemin kurulmasıdır.”[14]

Alman hukukçu ve siyaset bilimci Franz Neumann, ünlü Béhémoth adlı eserinde faşist devlete benzer bir analiz getirir.[15] Ona göre faşizm, artık devletin aracı rolüne ihtiyaç duymayan sermayenin doğrudan egemenliğidir. Marksist emperyalizm teorilerine dayanarak, Nazizme geçişin, dünya pazarının yeniden paylaşımı döneminde dış pazarlardan mahrum kalan Alman kapitalizminin konumuyla belirlendiğini gösterir.

Almanya’daki temel eğilim, sanayinin tekelleşmesi ve nüfusun büyük çoğunluğunun hem asker hem işçi olarak seferber edilebilecek proleterlere dönüştürülmesiydi. Neumann’a göre, sermaye nihai biçiminde devletle kaynaşır: artık ne serbest ticarete ne de özgür bir emek piyasasına ihtiyaç duyar. Zayıf işletmeler büyüklerle eşit koşullarda tutulmaz; devlet onları verimsiz ilan eder ve varlıklarını kartellere devreder (Yahudi mallarının müsaderesi de aynı mantığın parçasıdır). Faşizm altında mülkiyet, hukuk tarafından değil idari karar tarafından güvence altına alınır. Başka bir deyişle, özel mülkiyet hakkı ortak bir normdan değil, egemenin tekil kararından türemektedir. Böylece siyasal olan (devlet) ile ekonomik olan (sermaye) arasındaki ayrım ortadan kalkar; kapitalizmin gerçek eşitsizliği artık hukuki eşitlik görünümüyle gizlenmez.

Adolf Hitler döneminde ilan edilen tam istihdam, Neumann’a göre işçilerin her türlü seçim özgürlüğünü ortadan kaldırmıştır: ne kolektif ne bireysel haklara sahiptirler ve işletmenin “organik birliği” içinde erimeye zorlanırlar. Böylece Nazi formülü olan “ekonominin üstünde siyaset”, pratikte şu anlama gelir: sermaye, serbest piyasa ve rekabet zorunluluğunu aşarak devleti kendi genişlemesinin bir aracı hâline getirir. Faşizm, bu nedenle sermaye ile devlet arasında yeni bir ilişki kurar.

Elbette bu kaynaşma, tam bir özdeşlik ya da homojenlik yaratmaz; daha çok, bu iki alanın mantıklarının birbirine uyumlandırılması anlamına gelir. Örneğin Holokost’un Alman sermayesinin “çıkarına” olduğu söylenemez; ancak kapitalist bir yönetsel rasyonaliteye uygun biçimde yürütülmüş ve kapitalist üretim makinesinin en uç ve canavarca biçimini temsil etmiştir. Bu durum, Zygmunt Bauman’ın Modernite ve Holokost adlı eserinde çarpıcı biçimde analiz edilmiştir.

Faşizm ve akrabaları

Franz Neumann’un hitlerizm çözümlemesinin, ABD’deki alt-right’ın entelektüel figürleri olan Nick Land ve Curtis Yarvin’in savunduğu “kapitalist otoritaryanizm” ile ne kadar benzeştiği dikkat çekicidir.[16] Onlara göre kapitalizmin “ivmelenmesi”, devletlerin hukukun özerkliğinden ve demokratik meşruiyetten vazgeçmesine kaçınılmaz olarak yol açacaktır. Güçlü ile zayıf arasında sahte bir eşitlik yaratan demokratik devletin yerini, doğal seçilimle mutlak güç kazanmış yöneticiler tarafından idare edilen hiyerarşik bir “Gov-corp” (şirket-devlet) alacaktır.

Nick Land’a göre böyle bir devlet, siyasal mücadelelerin ya da kitlesel hareketlerin sonucu olmayacak; kapitalist ekonominin kendi dinamiklerinin, tüm siyasal biçimleri aşındırıp aşmasıyla ortaya çıkacaktır. Bu otoriter-libertaryen ütopya, paradoksal biçimde Putin’in devlet kapitalizminin ters yüz edilmiş hâline benzer: burada mülkiyet hakları ile siyasal iktidar ayrılmaz biçimde iç içedir ve devlet bürokrasisi (tepesinde güvenlik aygıtı) aristokratik, neredeyse kast benzeri bir yapı olarak kavranır.

Putin’in siloviki’sinin (güvenlik aygıtı elitleri) dünya görüşü ile Silikon Vadisi’nde Nick Land hayranlarının dünya görüşü arasındaki tuhaf benzerlik, ortak bir ideolojik eğitimle açıklanamaz. Land Thomas Hobbes ve Gilles Deleuze’e atıf yaparken, Vladimir Putin Ivan Ilyin ya da Fyodor Dostoevsky’ye başvurur. Ancak burada belirleyici olan entelektüel referanslar değil; neoliberal kapitalizmin ideolojik pratikleri içinde içselleştirilmiş ve onun ürettiği öznelik tipine özgü bir “faşist rasyonalite”dir.

Günümüz faşizmi artık kitlesel gerici hareketlere ihtiyaç duymaz. Örgütlü işçi sınıfını bastırmak ve onu şiddet yoluyla “amorf” bir hâle getirmek için iç savaş benzeri yöntemlere de gerek duymaz. Bu iş, Batı ülkelerinde neoliberal dönüşüm on yılları boyunca ve 1990’larda post-sosyalist ülkelerde uygulanan “şok terapisi” reformlarıyla büyük ölçüde zaten gerçekleştirilmiştir. Geriye kalan, yukarıdan gelecek bir “darbe”dir: demokratik katılımın tamamen gömülmesi ve sermayenin diktatoryal bir devlet biçimine kavuşması. Eski faşizm gibi, 21. yüzyıl faşizmi de küresel kapitalizmin krizinden doğan bir eğilimdir.

Bu açıdan bakıldığında, Sovyet sonrası dönüşüm koşullarından doğan putinizmin, bu küresel eğilimlerle ne kadar örtüştüğü çarpıcıdır. Bu olgu, özgül bir ulusal dinamikten ziyade daha genel bir tarihsel sürecin parçasıdır. Retoriğinde, Marine Le Pen seçmenine, Viktor Orbán destekçisine ya da Tucker Carlson izleyicisine yabancı gelecek pek az şey bulunur: aynı saldırgan anti-evrenselcilik; aynı “azınlıklar” etrafındaki panik; aynı “geleneksel aile” ve “manevi değerler” savunusu; aynı “kültürel Marksizm” karşıtlığı; aynı soyut “elitlere” yöneltilmiş öfkenin siyasallaştırılması.

Putinizmin temel farkı, devletin zaten 21. yüzyıla özgü bir faşist rejime dönüştürülmüş olmasıdır. Bu anlamda, geçmişi hatırlatmaktan çok geleceğe dair bir uyarı işlevi görür. Ancak şu soru kaçınılmazdır: Sovyet sonrası Rusya neden bu kaderi yaşadı ve nasıl oldu da böylesi ürkütücü bir örneğe dönüştü?

Putinizm: bir “faşistleşme”nin kısa tarihi

2000’lerin ortasında, Vladimir Putin ikinci kez ezici bir çoğunlukla yeniden seçildiğinde, bu satırların yazarı Moskova’daki sol siyasal sahnede zaten aktifti. O dönemde, yetkililerin hâlâ başkentin merkezinde düzenlenmesine izin verdiği kalabalık gösterilerde en popüler sloganlardan biri şuydu: “Birleşik Rusya, faşist ülke!”[17] Bu sloganı atan genç sosyalistler ve anarşistler, bunu bilinçli bir abartı olarak görüyordu. Putin’in iktidarının ilk yıllarında hâlâ sivil özgürlükler, bağımsız medya, muhalif adaylar ve grev hakkına sahip sendikalar mevcuttu.

Bununla birlikte, kişisel iktidarın pekişmesi, kitlesel depolitizasyon ile şovenist ve ırkçı fikirlerin yayılması gibi tehlikeli bir bileşim şimdiden görünür hâle gelmişti. Putin’in siyasal kariyeri ve popülaritesinin doğası en başından itibaren savaşla bağlantılıydı. 1999’un sonunda, Boris Yeltsin onu halefi olarak belirlediğinde, Rus ordusu Çeçenistan’da geniş çaplı bir “terörle mücadele operasyonu” yürütüyordu.

Mart 2000 başkanlık seçimlerinde Putin’in ezici zaferi, bazı Kremlin yanlısı analistlerin “putinci çoğunluk” olarak adlandırdığı olgunun ortaya çıkışını işaret etti. Bu çoğunluğun baskın duyguları; demokrasiye yönelik hayal kırıklığı (siyasal ve toplumsal istikrarsızlıkla ilişkilendirilen), yoksulluk ve ekonomik güvensizlik karşısında duyulan yorgunluk ve medya tarafından sürekli beslenen terör korkusuydu. Bu korku, “radikal İslamcılar”a atfedilen tehdit söylemiyle ve şehirleri “dolduran” Kafkasyalılara yönelik düşmanlıkla birleşiyordu.

Dikkat çekici olan, bu bayrak etrafında toplanma zihniyetinin başlangıçta Batı’ya yönelmemiş olmasıdır. Aksine Putin, Çeçenistan’daki operasyonu, George W. Bush’un 11 Eylül sonrası başlattığı “uluslararası terörizmle mücadele”nin bir parçası olarak sunuyordu. İç politikası da Batı’daki neo-muhafazakâr projeye şaşırtıcı derecede benziyordu: kamu sektörünün agresif biçimde özelleştirilmesi, hukuk alanındaki neoliberal reformlar, bunlarla birlikte artan polis denetimi ve “ulusal birlik” vurgulu yurtsever bir söylem.

Putin’in iktidarının ilk yıllarında, işçi haklarını önemli ölçüde sınırlayan yeni bir İş Kanunu, kentsel alanın özelleştirilmesini kolaylaştıran bir Konut Yasası ve Rusya’yı büyük şirketler için adeta bir vergi cennetine dönüştüren %13’lük sabit gelir vergisi yürürlüğe girdi.

Aynı dönemde petrol fiyatlarındaki dramatik artış, bütçe dengesini korurken maaşların ve emekli aylıklarının yükseltilmesini mümkün kıldı. İşte bu noktada, putinizmin karakteristik özelliği olan neoliberalizm ile devlet kapitalizminin paradoksal birleşiminin temelleri atıldı.[18] Rejim, doğal kaynaklarla bağlantılı kârlı şirketleri doğrudan ya da dolaylı olarak devlet kontrolüne alırken, kamu sektörünü (eğitim, sağlık) sürekli bir neoliberal kemer sıkma politikası altında tuttu.

Putin döneminde “oligarklar” – Sovyet sonrası özelleştirmeler sırasında çok düşük bedellerle büyük şirketler edinmiş sermaye sahipleri – Yeltsin dönemindeki doğrudan siyasal etkilerini kaybettiler. Ancak aynı zamanda yeni özelleştirmeler yoluyla şirket satın alma ve devletle kârlı sözleşmeler yapma konusunda büyük fırsatlar elde ettiler. “Putinci çoğunluk” mitiyle desteklenen rejim, bu kesimlere 1990’larda kaybettikleri meşruiyeti geri verdi. Yeltsin döneminde özelleştirme yaygın olarak haksız ve suç olarak görülürken, ekonomik toparlanma ile birlikte Putin rejimi bu yağmayı “kapanmış bir sayfa” olarak sundu ve herhangi bir yeniden değerlendirme girişiminin toplumsal kaosa ve ülkenin dağılmasına yol açacağı uyarısında bulundu.

2010’ların başına kadar putinizm, kitlesel bir depolitizasyon üzerine kuruluydu: artan tüketim, “istikrar”ın sağladığı rahatlık ve özel hayata çekilme bu dönemin belirleyici unsurlarıydı. Bu süreçte rejim, muhafazakâr olmaktan ziyade, Jacques Rancière’in anlamıyla “post-politik” bir karakter taşıyordu: siyasal tutkulara ve sokaktaki demagojik sloganlara karşı, saf bir yönetim tekniği olarak sunuluyordu. Bu atmosfer içinde, 2008’de Vladimir Putin’in iki döneminin ardından, onun önerisiyle silik bir figür olan Dmitry Medvedev aynı “putinci çoğunluk” tarafından başkan seçildi. Yönetim tarzı değişmediği sürece başkanın adının ne önemi vardı?

Küresel kriz, direnişler ve faşizan dönemeç

Her şey 2011 sonunda Putin’in yeniden başkanlığa dönme niyetini açıklamasıyla değişti. Bu, açıkça kişiselleşmiş bir iktidara geçişin işaretiydi. 2011 sonu ve 2012 başında Moskova ve diğer büyük şehirler, seçim hilesini protesto eden ve rejimin otoriterliğini eleştiren on binlerce insanın gösterileriyle sarsıldı. Bu mobilizasyonlar, teknokratik ve “post-politik” modeli sorguluyordu.[19]

Buna yanıt olarak Putin bir “faşistleşme” sürecini başlattı. 2012 kampanyası önceki dönemlerden kopuş anlamına geliyordu: protestolar, ulusal birliği bozmak ve yabancı değerleri dayatmak isteyen iç ve dış düşmanların komplosu olarak sunuldu. Putin kendisini “geleneksel aile”nin savunucusu olarak konumlandırdı; homofobi ve patriyarka devlet ideolojisi düzeyine yükseltildi. “Putinci çoğunluk”, ortak Hristiyan kimlik ve ulusal sadakat etrafında birleşmiş “sessiz muhafazakâr çoğunluk” olarak yeniden inşa edildi.

Ancak yeniden seçilmesine ve protestoların bastırılmasına rağmen, Putin kitle desteğini kaybetmeye devam etti. Liberal muhalefetin dile getirdiği demokratik talepler (sivil haklar, adil seçimler), artan yoksulluk ve eşitsizlik deneyimiyle birleşme potansiyeline sahipti. 2008 krizinin ardından kırılganlaşan büyüme yerini durgunluğa ve yaşam standartlarında düşüşe bırakmıştı.

Bu bağlamda Putin, 2014’te Kiev’deki Euromaidan’ı doğrudan bir tehdit olarak algıladı: sokak mobilizasyonuyla iktidarın değişmesi, Rusya için “bulaşıcı” bir örnek oluşturabilirdi. Coğrafi yakınlık, tarihsel bağlar ve yoğun medya ilgisi nedeniyle bu senaryo Rus toplumuna somut bir model sunabilirdi. Buna karşılık Putin agresif bir tırmanışa yöneldi – Kırım’ın ilhakı ve Ukrayna’nın doğusuna müdahale – hem “yakın çevre”deki hâkimiyeti yeniden tesis etmek hem de içeride “kuşatma altındaki kale” mantığını güçlendirmek için. Böylece dış politika ile iç politika ayrılmaz hâle geldi: biri diğerini kilitlemenin aracı oldu.

Kırım’ın ilhakı ve Ukrayna’nın doğusundaki askeri müdahale, rejimin dönüşümünde bir dönüm noktasıydı. Sarsılan meşruiyet, savaş yoluyla yeniden kuruldu ve “kuşatma altındaki kale” siyasetiyle pekiştirildi. İdeolojik olarak inşa edilen “sessiz muhafazakâr çoğunluk” yerini “Kırım konsensüsü”ne bıraktı: rejimin jeopolitik hamlelerine yönelik yaygın, pasif bir onay. Bu bağlamda, bu emperyalizme karşı çıkan herkes “vatana ihanet”le suçlandı. İç politika geri plana itildi; eyleyebilen tek özne ulusal lider ve başkomutan olurken, diğerlerinin yurttaşlık görevi onun pasif destekçisi olmaya indirgenmişti.

Ancak “Kırım konsensüsü” uzun sürmedi. 2017’den itibaren Rusya’da yeni bir siyasileşme dalgası ortaya çıktı: liberal-popülist Alexei Navalny’nin öncülük ettiği yolsuzluk karşıtı sokak gösterileri; neoliberal emeklilik reformuna karşı kitlesel hoşnutsuzluk; güçlü çevre hareketleri; bölgelerde yerel yönetim özerkliğini savunan mücadeleler. Bu mobilizasyonlar, çeşitliliklerine rağmen, 2011’e kıyasla toplumsal eşitsizlik meselesini çok daha açık biçimde gündeme getirdi. Artık ne baskı ne de jeopolitik söylem rejimin toplumu bütünüyle kontrol etmesine yetiyordu: rejimin gerçek bir savaşa ihtiyacı vardı.

Böylece, yukarıdan sürekli yeniden tanımlanan, hayali bir depolitize çoğunluğa dayanarak putinizmin, kendi yapısal krizini çözmek ve iç-dış meydan okumaları bastırmak için faşizme doğru kaydığı görülür. Meydan okuma ne kadar ciddiyse, kapitalist elit ile yoksullaşmış işçi sınıfı arasındaki çelişkileri açığa çıkarma riski de o kadar büyüktü. Bu nedenle rejim, varlığını sürdürebilmek için giderek daha radikal ve faşizan önlemlere yöneldi.

Moskova’da düzen hüküm sürüyor

Putinizmin ilk “teknokratik” biçimi, devlet bürokrasisi, küçük işletmeler ve işçi sınıfının atomize kesimleri içinde pasif bir seçim tabanına dayanıyordu. Ancak son biçimi, çıplak bir iktidarı sergiliyor: devlet, sert sınıf eşitsizliğine dayalı bir düzeni doğrudan dayatıyor. Bugün orta sınıf büyük ölçüde Ukrayna karşıtı şoven söylemi desteklese de çocuklarını savaşa göndermiyor. Ukrayna’daki Rus askerî gücünün büyük bölümü ise yoksul taşra emekçilerinden ve işsizlerden oluşuyor; onlar için orduya katılmak çoğu zaman düzgün ücretli bir iş bulmanın tek yolu.

2022 baharında, Ukrayna işgalinin ardından rejimin yeni siyasal düzeni dayatması yalnızca birkaç hafta sürdü – üstelik son derece sert bir biçimde. Zayıf örgütlenmiş savaş karşıtı gösteriler eşi görülmemiş bir şiddetle bastırıldı: sadece o bahar aylarında 16 binden fazla kişi gözaltına alındı ve cezalandırıldı. Askerî sansür getirildi; cezalar 15 yıla kadar hapisle sonuçlanabiliyordu. İşgale yönelik her türlü kamusal muhalefet suç hâline geldi – yalnızca gösteriler değil, sosyal medyada bir paylaşım ya da iş yerinde bir yorum bile. Baskı seçici olmakla birlikte giderek yoğunlaşıyor ve geniş çaplı bir korku iklimi yaratmış durumda.

Savaşa verilen kitlesel destek ise – büyük ölçüde Kremlin kontrolündeki kurumların yaptığı anketlerde görüldüğü kadarıyla – zorlanmış ve performatif bir karakter taşıyor. Bu tür yanıtlar, özel hayatın güvenliğini korumak için gösterilen bir sadakat jesti olarak algılanıyor. Bu durumun ne kadar sürdürülebilir olduğu belirsizdir. Yaptırımlar ve askerî harcamalar nedeniyle yaşam standartlarının düşmesi ve uzun süre gizlenen kayıpların büyüklüğü, hoşnutsuzluğu artıracaktır. Bu yüzden savaş, bir biçimde, rejimin varlık koşulu olmaya devam edecek – ve belki de onun çöküşünün nedeni olacaktır.

Yine de şimdiden şu söylenebilir: putinist rejim, yirmi yılı aşkın bir sürede kademeli bir dönüşüm geçirmiştir: Depolitize neoliberal otoriterlikten sert bir diktatörlüğe. Bu gelişim, ekonomik kriz, büyük toplumsal eşitsizlik ve iç baskı ile dış emperyal savaşla ayakta tutulan bir düzen karşısında kapitalist toplumun “normalitesinden” türeyen grotesk bir sonuçtur.

Putin rejimini “tanıdık” ve “normal” kılan da budur: toplumun pasifleştirilmesi ve atomizasyonu, söylemin gerici anti-evrenselciliği ve tüm bunların elitlerin sinik rasyonalitesiyle çarpılması. Bu nedenle onu açıkça faşist olarak adlandırmak gerekir – yalnızca bu tanıma uyduğu için değil, aynı zamanda günümüzün özgürleşme mücadelelerinin karşı karşıya olduğu küresel tehdidin büyüklüğünü kavrayabilmek için.

Ilya Budraitskis, günümüzde sürgünde yaşayan Rus sosyalist bir tarihçi ve siyaset bilimi araştırmacısıdır. 2011’de kurulan ve 2024’te “yabancı ajan” olarak sınıflandırılmasının ardından kendini fesheden antikapitalist bir örgüt olan Rusya Sosyalist Hareketi’nin (RSM/RSD) eski üyesidir. Moskova Üniversitesi’nde ders vermiş ve 2022’de sürgüne gitmeden önce Rusya’daki savaş karşıtı hareketin örgütlenmesine katılmıştır.

Özellikle Dissidents among Dissidents: Ideology, Politics, and the Left in Post-Soviet Russia (Verso, 2022) adlı kitabın yazarıdır (Türkçesi: Rusya’da Sol, çev: Aydın Çavdar, Ayrıntı, 2022). . Ilya Matveev ile birlikte kaleme aldığı New Russian Imperialism: Capital and Ideology adlı kitabı ise 2026 yılında Stanford University Press tarafından yayımlanacaktır.

Metin, İngilizceden Contretemps için Christian Dubucq tarafından çevrilmiştir.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Notlar

[1] Vladimir Putin, “Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in St. Petersburg Uluslararası Ekonomik Forumu’ndaki konuşması” (Fransızca çeviri), 17 Haziran 2022, Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanlığı (Fransa sitesi), https://france.mid.ru/fr/presse/vladimir_poutine_au_forum_conomique_/.

[2] Vladimir Putin, “Rusya’nın Birinci Dünya Savaşı’ndaki zaferi çalındı”, Kommersant, 1 Ağustos 2014, https://www.kommersant.ru/doc/2537963.

[3] Pierre-André Taguieff, “Discussion or Inquisition: The Case of Alain de Benoist,” Telos, no 98-99, 1993-1994, s. 34-54.

[4] Timothy Snyder, “We should say it. Russia is fascist.” The New York Times, 19 Mayıs 2022.

[5] Grigory Golosov, “Fascist Russia?” Riddle, 30 Mayıs 2022, https://ridl.io/fascist-russia/.

[6] Robert O. Paxton, Le fascisme en action (Paris: Seuil, 2004).

[7] Paxton, a.g.e.

[8] Alexander J. Motyl, “Putin’s Russia as a Fascist Political System,” Communist and Post-Communist Studies, cilt 49, no 1, 2016, s. 25-36.

[9] Maurice Merleau-Ponty, Les aventures de la dialectique (Paris: Gallimard, 1955), “Sartre et l’ultra-bolchevisme” bölümü.

[10] Karl Polanyi, La Grande Transformation. Aux origines politiques et économiques de notre temps (Paris: Gallimard, 1983). Türkçesi: Büyük Dönüşüm, İletişim Yayınları.  Ayrıca bkz. Jérôme Maucourant, “Bonnes feuilles de Avez-vous lu Polanyi ? – postface”, Contretemps, 29 Ekim 2011, https://www.contretemps.eu/bonnes-feuilles-de-avez-vous-lu-polanyi-de-jerome-maucourant-postface/ (Çev. notu).

[11] Hannah Arendt, Les Origines du totalitarisme, cilt 3: Le Système totalitaire, Paris, Seuil, “Points/Essais” dizisi, 2005. Türkçesi: Totalitarizmin Kökenleri, İletişim Yayınları.

[12] Walter Benjamin, “L’œuvre d’art à l’époque de sa reproductibilité technique”, L’Œuvre d’art à l’époque de sa reproductibilité technique içinde, Paris, Gallimard, “Folio Plus philosophie”, 2008. Türkçesi: Walter Benjamin, Pasajlar içinde, çev: Ahmet Cemal, Yapı Kredi Yayınları.

[13] Siegfried Kracauer, L’Ornement de la masse. Essais sur la modernité weimarienne (Paris: La Découverte, 2008). Türkçesi: Kitle Süsü, Metis Yayınları.

[14] Leon Trotsky, “Mussolini nasıl kazandı?” (çevrimiçi Fransızca versiyon).

[15] Franz Neumann, Béhémoth. Structure et pratique du national-socialisme, Paris, Payot, 1987.

[16] Nick Land, “Dark Enlightenment”, Fransızca çeviri: “Les Lumières noires”, Divergences, bölüm 1 (14 Ekim 2025) ve bölüm 2 (2 Eylül 2025): https://divergences.be/spip.php?article4130= ; https://divergences.be/spip.php?article4132=.

[17] United Russia (Edinaïa Rossiïa), Kremlin yanlısı başlıca parti olup “iktidar partisi” olarak anılır; 1 Aralık 2001’de Kremlin’i destekleyen çeşitli hareket ve partilerin birleşmesiyle kurulmuştur.

[18] Ilya Matveev, “Russia Inc.”, openDemocracy, 16 Mart 2016, https://www.opendemocracy.net/en/odr/russia-inc/

[19] “The Weakest Link of Managed Democracy: How the Parliament Gave Birth to Nonparliamentary Politics” [“Yönlendirilmiş demokrasinin en zayıf halkası: parlamentonun nasıl parlamento dışı siyaseti doğurduğu”], South Atlantic Quarterly, cilt 113, no 1, 2014, s. 169-185.

Porto Alegre Antifaşist ve Anti-Emperyalist Konferansı: İleri Adımlar, Zorluklar ve İmkanlar

Halkların egemenliği için düzenlenen ilk antif­aşist konferans, benzersiz bir deneyimdi; dünyanın başka hiçbir yerinde böyle bir girişim başarıyla hayata geçirilmemişti. Bu konferans, devrimci örgütlerin sınırlarını çok aşan geniş bir antif­aşist ve anti-emperyalist cepheyi temsil ediyor. Bununla birlikte, konferans enternasyonalist direniş hareketlerinin karşılaştığı zorluklarla bağlantılı olarak bazı sınırlılıkları da görünür kıldı.

Bu metin konferansa katılmış olan Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komite ve Yürütme Bürosu üyeleri Manuel Rodriguez Banchs, Penelope Duggan, Israel Dutra, Antoine Larrache, João Machado, Reymund de Silva ve Eric Toussaint tarafından kaleme alınmıştır.

Açılış gösterisine yaklaşık 7.000 kişi katıldı; Dördüncü Enternasyonal örgütlerinin kayda değer bir varlığı söz konusuydu. Zirve dönemindeki Dünya Sosyal Forumları’nın militan coşkusuna ve 2003 savaş karşıtı harekete tanıklık ettik; bu tür anlarda çok farklı çevrelerden binlerce insan bir araya gelir ve her şeyi tartışır. İşte tam da bu tür militan momentlerde ortak kavrayışlar ve ortak hedefler şekillenir, militan öncünün bilinci biçimlenir.

Brezilya dışından en büyük delegasyon 200 kişiyle Arjantin’den geldi; bunların çoğu otobüsle yolculuk etmişti, buna Marabunta’dan yoldaşlarımız da dahildi. Afrika’dan (Güney Afrika, Mali, Kongo, Kenya, Fildişi Sahili, Fas) ve Asya’dan (Hindistan, Pakistan, Filipinler…) yoldaşlar katıldı; özellikle de CADTM (Gayrimeşru Borcun İptali Komitesi) aracılığıyla — ki bu örgüt, yerel konferans düzenleme komitesiyle birlikte organizasyonda merkezi bir rol oynadı. Emperyalist ülkelerden (Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Avustralya ve Belçika, Danimarka, Fransa, İtalya gibi Avrupa ülkeleri) delegasyonlar da elbette hazır bulundu. Ukraynalı ve Rus militanlardan oluşan önemli delegasyonlar da vardı.

Konferansın Çalışmaları
“Parlamenterler yuvarlak masası” ve “seçilmişler yuvarlak masası” ile başlayan program, kurumlar içindeki mücadelelerle kurulan önemli bağı ortaya koydu. Ardından binlerce kişi, çok çeşitli başlıklarda gerçekleştirilen tartışmalara katıldı: aşırı sağın yükselişinin analizi, Milei’ye karşı mücadele, ABD’de Minneapolis merkezli Trump karşıtı direniş, emek dünyasındaki mücadelelerin özgünlüğü, Brezilya’daki durum, Filistin direnişi, iklim krizi, feminizm, eğitim ve çeşitli uluslararası dayanışma biçimleri.

Resmî programdaki on bir genel oturuma katılmanın yanı sıra, Dördüncü Enternasyonal’in örgütleri ve militanları, planlanan 150 etkinlik arasında yer alan bir dizi öz-örgütlü faaliyet de önerdi. Yoldaşlarımız bu etkinliklerde önemli bir rol oynadı; özellikle de kapitalist büyümeden kopuşu savunan ekososyalist devrim manifestomuzun sunumu dikkat çekti. 600’den fazla kişinin katıldığı bu toplantı, Manifesto’nun başlıca yazarlarından Michael Löwy ve Penelope Duggan tarafından yönetildi; Duggan bu etkinlikte Dördüncü Enternasyonal’i temsil ediyordu.

Irkçılık karşıtı ve antikapitalist mücadele, Ukrayna ile dayanışma, Rus siyasi tutuklularla dayanışma, Fransa’daki durum ve göçmenlerle dayanışma üzerine tartışmalar da örgütledik ya da bu tartışmalara önemli katkılarda bulunduk. Özellikle bu başlıklardan ilki, birkaç yüz kişinin katılımıyla gerçekleşti.

CADTM tarafından göç, Z kuşağının seferberlikleri, servet birikimi, Ukrayna, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Venezuela’daki doğal kaynakların yağmalanması, Afrika’daki durum ve diğer başlıklar üzerine önemli etkinlikler düzenlendi.

Dördüncü Enternasyonal, konferans katılımcılarına dört dilde “Neofaşist otoriterliğe ve emperyalizmin her türüne karşı” başlıklı bir bildiri dağıttı.

Sonuç Bildirgesi
Konferansın sonuç bildirgesi, organizasyonu mümkün kılan geniş yakınlaşmaları özetlemektedir: Milei’ye karşı büyük seferberlikler, Birleşik Krallık’ta aşırı sağa karşı mobilizasyonlar, ABD’deki “No Kings!” eylemleri ve Küba ile dayanışma hatırlatılıyor. Aynı zamanda sosyal, çevresel, ırkçılık karşıtı, feminist ve LGBTIQ+ taleplerin yanı sıra elbette emperyalizme karşı bir dizi talep de sıralanmaktadır. Bildirge açıkça şu ifadeyi kullanır: “Tüm emperyalizmlere karşı mücadele ediyoruz ve halkların kendi kaderini tayin hakkı için, gerekli olan tüm araçlarla yürüttükleri mücadeleyi destekliyoruz.” Nitekim bildiri, özellikle Filistin’deki soykırıma, Lübnan ve İran’a yönelik saldırılara, Venezuela’ya yönelik müdahalelere ve Küba’ya yönelik tehditlere karşı çıkmaktadır. Bu geniş mutabakat, son derece çeşitli örgütleri bir araya getirmiş ve konferansın başarısına katkıda bulunmuştur.

Kitlesel İşçi Örgütlerinin Sınırlı Seferberliği
Konferansın büyük başarısı, bazı önemli sınırlılıkları görmemizi engellememelidir. Bu sınırlılıklar, konferansın hazırlanışı sırasında da ortaya çıkmış ve biz bunları gidermeye çalışmıştık ancak kısmi bir başarı elde edebildik

Bunlardan biri, hem Brezilya’da hem de uluslararası düzeyde geleneksel kitlesel işçi örgütlerinin aktif katılımının zayıf olmasıydı. Konferans, İşçi Partisi’nin ve PSOL’ün ulusal düzeydeki çoğunluğunun yanı sıra Brezilya’daki CUT ve CTB gibi sendikaların ve diğer öğretmen ve işçi örgütlerinin resmî katılımını sağlamış olsa da, bunlar Porto Alegre’nin bulunduğu Rio Grande do Sul eyaleti dışında seferberliğe sınırlı katkı sundular. Andes öğretmen sendikası ile Brezilya Komünist Partisi (PCdoB) daha güçlü bir militan varlık gösterdi.

Gerçekte ise, özellikle Rio Grande do Sul’de güçlü olan PSOL içindeki bir eğilim olan MES başta olmak üzere, bizim örgütlerimiz katılımcıların önemli bir bölümünü oluşturuyordu. Bu durum bir yandan bir gurur kaynağıdır; öte yandan ise reformist örgütler ve sendikalarla birlikte kitlesel bir hareket inşa etme ve birlik mücadelesinin hâlâ önümüzde duran bir görev olduğunu göstermektedir.

Brezilya dışında, konferans La France Insoumise’in yanı sıra, özellikle İspanya ve Latin Amerika’dan bir dizi sendikal örgütün desteğini de aldı. Konferansa yaklaşılırken, birçok başka örgütü bu girişimin kendi akımları açısından önemine ikna etmek için tekrar tekrar girişimlerde bulunuldu; ancak hareket içinde mümkün olan en geniş birliği kurma mücadelesi, en büyük kararlılıkla sürdürülmelidir.

Tüm Emperyalizmlere Karşı Çıkmak
Bir diğer sorun ise, sonuç bildirgesinde “tüm emperyalizmlere” karşı çıkıldığı ifade edilmesine rağmen, pratikte neredeyse yalnızca ABD emperyalizmine odaklanılmasıydı. Konferanstaki “kampçı” kesimlerin etkisiyle, Vladimir Putin yönetimindeki Rusya’nın Ukrayna’yı işgali kınanmadı ve Rusya’daki diktatörlük rejiminin niteliğine dair net bir tutum alınmadı. Bu durum ciddi bir sorundur ve Rusya ile Ukrayna’daki antif­aşistlerle ortak eylem açısından potansiyel bir engel oluşturmaktadır. Rusya, kuşkusuz faşizme en çok yaklaşan rejimlerden biridir; Ukrayna halkı — ve aynı zamanda Rus halkı da — bu rejim altında, yoksulluk ve yüz binlerce ölümle karşı karşıya kalarak acı çekmektedir.

Rus ve Ukraynalı yoldaşların varlığı, ayrıca Dördüncü Enternasyonal’in desteğiyle düzenlenen ve Rus muhaliflere söz hakkı tanıyan atölyeler ile, iki önde gelen sendikacı ve Sotsialnyi Rukh (Toplumsal Hareket) temsilcisinden oluşan Ukraynalı bir delegasyonun katılımı önemli bir denge unsuru oluşturdu. Bu durum ilgili delegasyonlar tarafından memnuniyetle karşılandı ve RESU/ENSU (Avrupa Ukrayna’yla Dayanışma Ağı) temsilcisinin sözleriyle: “Ukraynalı yoldaşların varlığı, tıpkı Rus sosyalist muhaliflerin varlığı gibi […] özellikle Roberto Robaina’nın gerçekleştirdiği kapanışta öne çıkarıldı. Ayrıca Brezilya’dan ve diğer ülkelerden militanlarla görüşmeler yapabildiler. Röportajlar verdiler ve sol örgütler arasında yayılmakta olan videolar çektiler.” Bu deneyime dayanarak, özellikle Latin Amerika’da olmak üzere, kendi mücadelelerine yönelik dayanışmayı genişletmeyi umuyorlar.

Birçok genel oturumda, Dördüncü Enternasyonal’den yoldaşlar (DE yönetiminden Penelope Duggan, Porto Riko’dan Rafael Bernabe, Hindistan’dan Sushovan Dhar vb.) ve diğer bazı konuşmacılar (ATTAC France ve La France Insoumise’den Patricia Pol) bu tutumlara karşı söz aldılar. Rus siyasi tutukluların ve sürgündeki muhaliflerin savunusunu yaptılar; Ukrayna’nın kendi kaderini tayin hakkını, Ukrayna halkının Rus işgaline karşı mücadelesini ve aynı zamanda kendi hükümetinin neoliberal ve antidemokratik politikalarına karşı direnişini desteklediler. Ayrıca İran’daki kadın hareketi ve demokratik hareketle dayanışma ifade ettiler. Bizim tutumumuz, dünyadaki tüm halkların kendi kaderlerini herhangi bir hükümete hizalanarak değil, kendi eylemleriyle belirleme hakkıdır; ancak bu temel meselenin konferansta tam anlamıyla çözüme kavuşturulamadığı açıktır. Öz-örgütlü atölyelerde söz alan DE’li yoldaşlar (Kanada’dan André Frappier, Belçika’dan Eric Toussaint, Brezilya’dan Bruno Magalhães) da Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini kınamış ve Ukrayna’nın kendi kaderini tayin hakkını savunmuştur.

İran Konusunda Muğlak bir Mesaj
Sonuç bildirgesi “İran halkının kendi kaderini tayin hakkını” savunmakla birlikte, İran İslam Cumhuriyeti’nin resmî olmayan bir temsilcisi konferansta hazır bulunmuş ve oldukça yumuşak bir tonla rejimin politikalarını gerekçelendirmiştir. Biz, İran İslam Cumhuriyeti’nin emperyalist saldırılara karşı kendini savunma hakkını ve bu saldırının yenilgiye uğratılmasını savunurken, İran’daki toplumsal hareketleri — özellikle feminist hareketleri — tam olarak destekliyoruz; bu hareketlerin, ABD ve İsrail tarafından desteklenen Şah yanlısı çevrelerle hiçbir ilgisi yoktur.

Hareket içinde Demokrasiyi Güçlendirmek
Binlerce militanı bir araya getiren böyle bir konferansta, katılımcılar arasında gerçek tartışma forumlarının yetersiz kalması muhtemelen kaçınılmazdı. Bu durum hem merkezi genel oturumlarda ele alınan siyasal başlıklar (öz-örgütlü atölyeler bu açıdan farklıydı) hem de özellikle sonuç bildirgesi ve onun önerileri açısından geçerlidir. Hepimiz listelenen girişimlerin hayata geçirilmesi konusunda hemfikir olsak ve Dördüncü Enternasyonal bunların her birinde yer alacak olsa da, örgütleyici çekirdeğin genişletilmesi ve demokratik hesap verebilirlik mekanizmalarının geliştirilmesi gerekmektedir. Bu, hem siyasal temsiliyet hem de toplumsal cinsiyet dengesi açısından önemlidir; nitekim bu mesele uluslararası örgütleme komitesi toplantısında da vurgulanmıştır. Ayrıca, resmî programdaki tüm konferanslarda kadın konuşmacıların yer aldığı not edilse de, feminizmle ilgili sorunlar büyük ölçüde bu oturumlarda yeterince yer bulmamış, daha çok öz-örgütlü atölyelerde ele alınmıştır.

Mücadeleyi Sürdürmek
Sonuç olarak, bu konferans faşizme ve emperyalizme karşı mücadelede son derece önemli bir ileri adımdır: yıllardır hiçbir sosyal forumun bu kadar geniş bir katılımı bir araya getiremediğini unutmayalım.

Uluslararası ve enternasyonalist hareket inşa etme pratikleri zayıflamıştı; bunların yeniden inşa edilmesi gerekiyor.

Antifaşist ve anti-emperyalist bir birleşik cephe arayışı, ortak bildirilerde belirli bir netlik kaybını da beraberinde getirdi; çünkü sol içinde ve halk kesimleri arasında şu gibi temel sorulara verilen yanıtlar oldukça farklılık göstermektedir: Faşistler ya da neofaşistler kimlerdir? Emperyalistler kimlerdir? Bu nedenle, konferansın örgütlenmesine yön veren karar — ve bu aynı zamanda Dördüncü Enternasyonal’in de tutumudur — önemli bir netlik kaybı pahasına da olsa konferansın gerçekleştirilmesinin gerekli olduğuydu. Tek alternatif, konferansı hiç yapmamak; binlerce militanı bir araya getirerek ortak noktaları ve ayrılıkları tartışma ve faşizme ile emperyalizme karşı süregelen mücadeleye katılma imkânından vazgeçmek olurdu.

Siyasal mücadeleler pratik içinde, gerçekten var olan hareketlere katılarak yürütülür; ancak bu hareketlere tam anlamıyla katıldığımız ölçüde etkide bulunabiliriz. Bu konferansın örgütlenmesi ve özellikle Brezilya’da düzenlenen ve konferans öncesi seferberliğin önemli bir parçasını oluşturan ön konferanslar dizisi, büyük ölçüde Dördüncü Enternasyonal militanlarına dayanmıştır. Özellikle Brezilya’daki örgütlerimiz — MES, Centelhas ve Ecosocialistas —, kitle örgütleri ve dernekler içinde faaliyet yürüten yoldaşlarımızın yanı sıra diğer enternasyonalist, sömürgecilik karşıtı ve anti-emperyalist örgütler bu süreçte önemli rol oynamıştır.

Hiç kuşku yok ki tartışmalar ve mücadeleler devam edecektir ve bir sonraki buluşmalar şimdiden belirlenmiştir: Haziran 2026’da Fransa ve İsviçre’de düzenlenecek G7 karşıtı zirve, Temmuz 2026’da Türkiye’de yapılacak NATO karşıtı buluşma ve Ağustos 2026’da Benin’de gerçekleştirilecek Dünya Sosyal Forumu. Ayrıca özellikle Kuzey ve Güney Amerika’da kıtasal konferanslar ile Mayıs ayında Belçika’da yapılacak Ekososyalist Buluşmalar da planlanmaktadır.

Faşizme ve emperyalizme karşı gerekli ittifaklar işte bu tür etkinlikler aracılığıyla şekillenmektedir. Sendikaları, insan hakları örgütlerini, feminist ve LGBTQI+ hareketleri, ırkçılık karşıtı örgütler, Filistin için mücadele edenleri ve Ukrayna ile İran halklarıyla dayanışma içinde olan güçleri bu sürece katmak bizim sorumluluğumuzdur. İşte bu şekilde — ve ekososyalist devrimci perspektiflerimizi savunarak — dünyayı değiştirecek hareketi inşa edeceğiz.

4 Nisan 2026

Küba: Finansal Boğma, Enerji Kuşatması ve Özbelirlenim Mücadelesi – Nicolas Menna

İnatçılık benimle mi doğdu acaba
Bugün akıldışı görünen şeyin inadı
Düşmanı üstlenmenin inadı
Bedeli olmadan yaşamanın inadı

Küba basit bir ekonomik krizden geçmiyor. Hesaplanmış bir boğma operasyonuna maruz kalıyor. Bu bir “olumsuz bağlam” ya da iç hataların toplamı değildir: dışarıdan dayatılan bir güç ilişkisi söz konusudur ve bu, Amerikan devleti tarafından uzun vadeli stratejik bir politika olarak destekleniyor.

Ada, altmış yılı aşkın süredir sürekli bir ekonomik savaş rejimi altında yaşıyor: yaptırımlar, finansal kovuşturma, üçüncü tarafların cezalandırılması ve – bugün – belirleyici bir unsur olarak enerji kuşatması. Mevcut durumu “modelin tükenişi”ne indirgemek, esas olanı görünmez kılmak demektir: Washington anlaşmazlıkları yönetmiyor; Küba’daki rejimi devirmeye yönelik bir düzenek işletiyor. Amacı, altmışlı yıllardan beri açıkça ifade edildiği gibi hep aynı oldu: kıtlık yaratmak, hoşnutsuzluk üretmek ve yeni bir boyun eğiş dayatmak. Mevcut aşama daha doğrudan işliyor: toplumsal ve devletsel bir krizi üretmek, böylece “normalleşme” olarak sunulan, yorgunluk yoluyla bir karşı-devrimci çıkışın önünü açmak.

Sovyet bloğunun ortadan kalkmasından sonra kuşatma hafiflemek bir yana, kurumsallaştı ve genişledi. Ülke dışı (ekstrateritoryal) yasalar, yalnızca Küba’yı değil, onunla normal ilişkiler kurmaya çalışan her şirketi, bankayı ya da devleti cezalandıran bir yaptırım sistemini pekiştirdi. Bu iki ülke arasındaki bir anlaşmazlık değil: ülkeyi disipline etmeyi amaçlayan küresel bir düzen. Basitçe söylemek gerekirse: Küba krizinin ağırlık merkezi dışsaldır; iç etkenler vardır, ama bu baskı altında şekillenir.

Son dönemin en belirleyici adımı, Küba’nın ABD tarafından sözde terörizmi destekleyen ülkeler listesine alınması oldu. Bu önlem, ülkenin uluslararası finans sisteminden fiilen dışlanması anlamına geldi: bankalar faaliyetlerini kapattı, transferler bloke edildi, krediler ve ticari sigortalar erişilemez hale geldi. Örneğin, 2014’e kadar ülkeyle çalışan BNP Paribas, 8,9 milyar dolarlık bir cezaya çarptırıldıktan sonra faaliyetlerini durdurdu; benzer şekilde, 2018’de Société Générale 1,34 milyar dolarlık bir cezaya çarptırıldı. Örnekler çoktur, ancak asıl önemli olan disiplin edici etkidir: diğer bankalar, Kuzey Amerika pazarına erişimlerini kaybetmemek için kendilerini sansürler. Böylece Mart 2024 ile Şubat 2025 arasında, 40’tan fazla yabancı banka Küba bankacılık kuruluşlarıyla işlem yapmayı reddetti; en az 5 banka, Küba temel ihtiyaç ürünleri satın almaya çalıştığında ödemeleri – önceden bildirmeksizin – işlemeyi reddetti.

Pratikte ülkenin kalkınmasını finanse etme imkânı elinden alındı; kısa vadeli bir yönetime ve gerçek bir planlama marjı olmaksızın hareket etmeye zorlandı. Krediye erişimi engellenen bir ülke yalnızca zorluklarla karşı karşıya değildir: sürekli bir hayatta kalma durumuna itilir.

Ablukanın Mimarisı

Abluka tarihsel bir tesadüf değildir. Kümülatif bir yapıdır. 1962’den bu yana Amerikan politikasının her aşaması, başlangıçtaki ambargoya yeni katmanlar ekledi. Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra – Küba’nın başlıca ortağını kaybettiği anda – baskı yoğunlaştı. Torricelli Yasası (1992) dolaylı ticareti ciddi biçimde kısıtladı. Helms-Burton Yasası (1996) ise ablukayı Kongre’nin sorumluluğuna vererek ve kapsamını ülke dışına (ekstrateritoryal düzeyde) genişleterek niteliksel bir sıçrama yarattı; bu da Devrim sonrasında millîleştirilen mallarla bağlantılı faaliyetlerde bulunan yabancı şirketlere yaptırım uygulanmasının önünü açtı.

Abluka, kalıcı olacak şekilde tasarlanmış katı bir hukuki mimariye dönüştü.

Obama dönemindeki kısa süreli yumuşama bu yapıyı ortadan kaldırmadı. Trump yönetimi ise yeni yaptırımlarla, turizmin sınırlandırılmasıyla, para transferlerine getirilen kısıtlamalarla ve yakıt tedarikini engelleyen önlemlerle bunu güçlendirdi. Terörizmi destekleyen ülkeler listesine dahil edilme, finansal dışlama mekanizmalarını otomatik olarak devreye sokarak zorlayıcı aşamayı pekiştirdi.

Bu bir yorum değildir: daha altmışlı yıllarda Amerikan doktrini, devrimci süreci kırmak için bilinçli maddi yoksunluk — açlık, çaresizlik, hoşnutsuzluk — yaratmayı bir kaldıraç olarak tanımlıyordu.

Boğulma Koşullarında Kriz ve Eşitsizlikler

Küba’daki durumu yalnızca ablukaya indirgemek yüzeysel olur. Ekonomik savaş, iç çelişkileri ortadan kaldırmaz: onları keskinleştirir.

Mevcut anın kritik noktası şudur: finansal boğmaya, krizi hızlandıran bir enerji kuşatması eklenmiştir. Bu yalnızca “elektrik kesintileri” meselesi değildir: yakıt yoksa, sönen yalnızca bir ampul değildir; ulaşım durur, soğuk zincir kırılır, su gelmez, girdiler gecikir, her hareket daha pahalı hale gelir ve gündelik yaşam karneye bağlanır. Boğulma, doğrudan yaşanan bir deneyime dönüşür.

Bu durum doğrudan toplumsal yeniden üretimi vurur. Kıtlık, elektrik üretiminin karneye bağlanmasını zorunlu kılar ve temel hizmetleri koşullandırır; hastaneler ve su temin sistemleri, yakıt olmadan kırılgan hale gelen acil durum düzeneklerine bağlıdır. Dolayısıyla sorun psikolojik değil, maddidir. Söz konusu olan, kuşatma altında bir “normalliği” sürdürebilme imkânıdır.

Turizm gelirlerindeki düşüş – dövizin başlıca kaynağı – ithalat kapasitesini sınırlar. Satın alma gücü bozulmuş ve parasal gerilimler geniş kesimleri etkilemiştir. Hoşnutsuzluk gerçek. Bunu inkâr etmemek gerekir, ancak bu hoşnutsuzluk kendiliğinden ilerici değildir: boğulma koşullarında toplumsal protesto bir mücadele alanıdır. Sosyal adalet taleplerini besleyebilir ya da “hızlı çözümler” vaadi altında finansal bağımlılığa dayalı bir restorasyoncu çıkışı besleyecek şekilde yönlendirilebilir.

Bu bağlamda, önceki on yıllara kıyasla daha görünür eşitsizlikler ortaya çıkıyor. Özel girişime (küçük ya da orta ölçekli) açılım ve para transferlerinin artan ağırlığı, dövize erişimle bağlantılı toplumsal farklılaşmalar yaratmıştır. Turizmle bağlantılı ya da kârlı özel faaliyetlere bağlı sektörler, başkalarının erişemediği kaynakları yoğunlaştırmakta. Bazı ticari devrelerin kısmi dolarizasyonu bu bölünmeyi güçlendiriyor.

Bu durum açık bir kapitalist restorasyon ya da egemen bir burjuvazinin konsolidasyonu değil; ancak adalet ve eşitliğin ne olduğuna dair gündelik algıyı etkileyen gerilimlerdir. Bunları inkâr etmek sorumsuzluk olur; bunları abartarak yakın bir çöküş ilan etmek ise ciddi bir analizden çok, karşı tarafın anlatısına yakındır.

Buna karşın Küba pasif kalmıyor. Sınırlı kaynaklarla ülke, dış bağımlılığını azaltmak amacıyla bir enerji dönüşümünü teşvik ediyor; fotovoltaik enerjinin yaygınlaştırılması, yenilenebilir enerjileri geliştirmeye yönelik düzenleyici değişiklikler ve güneş enerjisi altyapıları için uluslararası anlaşmalar bu çabanın parçalarıdır. Bu yönelim kuşatmanın yarattığı sorunları çözmez, ancak yakıt üzerinden uygulanan şantajın etkisini azaltarak ve üretimi ile toplumsal yaşamı istikrara kavuşturmak için manevra alanları yaratarak güç ilişkisini değiştirir.

Bütün bunlar, ağır biçimde kısıtlanmış bir ekonomi içinde gerçekleşmekte; buna rağmen, zayıflamış olsa da sağlık, eğitim ve yüksek istihdam oranına evrensel erişimi sağlamaya devam eden bir sosyal güvence sistemi varlığını sürdürüyor — oysa “gelişmiş” kapitalist dünyada kemer sıkma politikaları ve emekçilerin yaşam koşullarına yönelik saldırılar sıradan bir olgu haline gelmiştir.

Baskı Altında Siyasal Katılım

2021’deki ayaklanmalar ne soyut bir patlama olarak ne de basit bir “demokratik uyanış” olarak okunabilir. Devrim süreci içinde doğmuş ve sürekli uzatılmış olağanüstü önlemler altında yaşamış bir kuşak kendini ifade ediyordu: kalıcı maddi kısıtlamalar, sürekli ertelenen iyileşme vaatleri ve sürekli dış baskı tarafından daraltılmış bir ilerleme ufku.

Bu “karşı-devrimci” bir kuşak değildir. Bu, kriz içinde büyümüş bir kuşaktır. Ve bu önemli bir farktır.

Göç – ağırlıklı olarak ekonomik olmakla birlikte siyasal sonuçlar doğurur – mahalleleri boşaltmış, aile ağlarını parçalamış ve beklentileri aşındırmıştır. Yıpranma gerçektir. Umutsuzluk da öyle.

Liberal analiz bu yıpranmayı dönüştürür ve mekanik biçimde sistemik bir başarısızlık teşhisi koyar. Küba deneyimini, sanki evrensel bir normmuş gibi liberal demokrasi ölçütleriyle değerlendirir; oysa bu model, hem gerçek halk katılımı hem de onurlu yaşam koşullarını güvence altına alma açısından ciddi sınırlar göstermiştir. Avrupa’da ve post-Sovyet alanda bu model, yapısal bir dönüşüm olmaksızın iktidar değişimlerine yol açmış – hatta otoriter rejimlerin yükselişini teşvik etmiştir. Bu süreç, artık Küba için kaçınılmaz bir ufuk gibi sunulmaktadır.

Ancak analitik kestirmeler hiçbir şeyi açıklamaz: sadece basitleştirir. Küba çok partili bir demokrasi değildir. Siyasal sistemi başka temeller üzerine kurulmuştur: tek parti, kitle örgütleri, burjuva parlamentarizminden farklı danışma ve katılım mekanizmaları. İşleyişi ve sınırları tartışılabilir, ancak onu otoriter bir karikatüre indirgemek, içinde işlediği bağlamı görmezden gelir.

Küba sisteminin meşruiyeti, rekabetçi seçimli bir iktidar değişimine değil, tarihsel olarak kendini düzeltebilme kapasitesine ve devlet yapıları ile toplumsal doku arasındaki organik bütünleşmeye dayanmıştır. Bu mekanizma tartışılmalıdır, ancak ne yoktur ne de salt biçimseldir.

Uzun süreli bir kuşatma bağlamında siyasal alan, maddi bir ikilem etrafında kutuplaşır – bağımsızlık ya da bağımlılık – ve bu durum sol alternatiflerin siyasal alanını ciddi biçimde daraltır. Rakip yaptırımlar, seçici finansman ve medya savaşı yoluyla hareket ettiğinde, siyasal dışarılık rejim değişikliği yanlıları tarafından kolaylıkla devralınabilir. Bu nedenle etkili olmayı hedefleyen bir sol eleştiri, ana çatışmadan kopuk soyut bir “üçüncü yol” olarak sunulamaz: gerçek siyasal dinamiğin içinde var olmalı, yönelim, öncelikler, halk denetimi ve eşitsizliklerin düzeltilmesi üzerine mücadele etmeli ve bunu kendi kaderini tayin etme zemininden hareketle yapmalıdır.

Ve bunun önemi vardır: mevcut örgütlerin kitlesel içeriği – sendikalar, yerel yapılar, gençlik alanları, Partinin kendisi – normalleşmiş koşullar altında daha açık bir siyasal yaşamı mümkün kılabilir. Ancak dış baskı ters yönde işler: savunmacı refleksler üretir ve deneme alanlarını daraltır. Görev, bu alanlar için mücadele etmek, fakat düşmana alan açmadan bunu yapmaktır.

Küba ve Emperyal Yeniden Yapılanma

Mevcut saldırı, küresel momentten ayrı düşünülemez. Amerika Birleşik Devletleri, Soğuk Savaş’ı izleyen yıllara kıyasla daha elverişsiz bir tabloyla karşı karşıyadır. Çin’in yükselişi, Rusya’nın süregelen gücü ve uluslararası düzenin parçalanması, onun hegemonyasını aşındırmaktadır. Bu bağlamda Latin Amerika üzerindeki denetimin yeniden tesis edilmesi öncelik haline gelmektedir.

Küba’ya yönelik ablukayı sertleştirme, Venezuela’ya karşı yaptırımlar ve askeri kuşatma – devlet başkanının ve eşinin kaçırılmasına kadar varan uygulamalar – ve özerklik alanları açmaya çalışan hükümetler üzerindeki sürekli baskı, ortak bir mantığa yanıt verir: kıtada yapısal bağımlılığı sorgulayan deneyimlerin konsolidasyonunu engellemek.

Küba’yı hedef almak örnekleyici bir işlev görür: Küba Devrimi – ve hâlâ – esas olarak, Amerika Birleşik Devletleri’ne olan siyasal, askerî ve ekonomik bağımlılık ilişkisini koparan ve bunu aşağıdan gelen bir toplumsal yeniden örgütlenme aracılığıyla gerçekleştiren bir ulusal kurtuluş süreci olmuştur. Toprak reformu, sağlık ve eğitimin evrenselleştirilmesi, okuryazarlık kampanyaları, sosyal bir devletin inşası ve bağımsız bir dış politikanın benimsenmesi, yalnızca birbirinden kopuk “kamu politikaları” değildir: bunlar, kazanılmış bir kendi kaderini tayin hakkının somutlaşmış biçimleridir.

Bu nedenle Küba, krizlerden geçtiğinde bile ilham veren bir deneyim olmaya devam eder: çünkü emperyal düzen için tehlikeli bir varsayımı somutlaştırır – çevre bir ülkenin dayatılan çerçevenin dışına çıkabilmesi, evrensel sosyal hakları sürdürebilmesi ve dış vesayete karşı gerçek bir karar alma alanını koruyabilmesi olasılığını. Cezalandırılmak istenen – herhangi bir slogandan çok – bu tarihsel güçtür: yalnızca Küba değil, ulusal kurtuluşun derin toplumsal dönüşümlerin yolunu açabileceği fikrinin kendisi.

Eğer 60 yıllık kuşatma bu tarihsel özbelirlenim (kendi kaderini belirleme) deneyimini yok edemediyse, o halde boyun eğiş bir kader değildir. Eğer Küba ekonomik yıpranma yoluyla kırılacak olsaydı, bunun kıta ölçeğinde tarihsel bir anlamı olurdu: Latin Amerika düzeyinde, zorlayıcı etkisi bakımından 1991’in özgürleşme kampı için ifade ettiğine benzer bir yenilgi.

Adaya yönelik uluslararası destek sınırlı. Çin ve Rusya ilişkilerini sürdürmekte, ancak kendi stratejik hesaplarına göre. Latin Amerika, yüzyılın başındaki ilerici döngüden çok farklı bir dönemden geçiyor. Yalıtılmışlık, diğer dönemlere kıyasla daha derin. Ama mutlak değil.

Dayanışma ve Kıtasal Mücadele

Bazı devletler Amerikan baskısına rağmen dayanışma jestlerini sürdürüyor – özellikle Meksika. Diğer Latin Amerika ülkeleri kamuoyu önünde itiraz etmiş, fakat pratikte duruma uyum sağlamıştır. Ancak en önemlisi, aşağıdan yeni girişimlerin yeniden şekillenmeye başlamasıdır: Porto Alegre’de yapılacak antifascist ve halkların egemenliği için buluşma (Mart 2026), kuşkusuz Küba ile gerekli dayanışmayı merkezine alacaktır ve abluka karşıtı kampanyalar yol açmaya başlamaktadır.

Aynı mantıkla, Karayipler’de yalnızca ekonomik ablukaya değil, adayı izole etmeye çalışan medya ablukasına da meydan okumayı hedefleyen bir dayanışma filosu örgütleniyor – bu girişim, Filistin halkına yardım ulaştırmak ve Gazze’deki soykırımı teşhir etmek için seferber olan filolardan ilham alıyor.

Bunlar hâlâ parçalı süreçler, ancak stratejik bir göreve işaret ederler: ablukanın bir siyasal maliyeti olmasını sağlamak, onu “teknik” bir mesele olmaktan çıkarıp kamusal çatışmanın merkezine yerleştirmek. Küba halkıyla dayanışma ihtiyacı bundan daha acil olamaz.

Küba’yı Savunmak, Var Olma Hakkını Savunmaktır

Küba’daki durum basit değildir: ne “kaçınılmaz bir başarısızlık”, ne karikatür bir bürokratik diktatörlük, ne de donmuş bir destandır. Bu, aşırı bir baskı altında bulunan, çok sayıda çelişkiyle şekillenen ve 60 yıllık çöküş kehanetlerini boşa çıkaran bir dirençle karakterize edilen tarihsel bir deneyimdir.

Mevcut ekonomik boğma, kıtadaki hiçbir halkın, Amerikan hegemonyasının çizdiği sınırların dışına çıkacak şekilde kendi kalkınma yolunu seçemeyeceğini göstermeyi amaçlıyor. Bu mesaj yalnızca Havana’ya yönelik değil: ekonomisini, kaynaklarını ve siyasal yaşamını boyun eğmeden örgütlemek isteyen herkese yöneliktir.

Küba’yı savunmak, onun sorunlarını inkâr etmek ya da gerekli dönüşümler üzerine tartışmayı kapatmak anlamına gelmez; bu, çatışmanın yapısal olduğunu ve sonucunun adanın sınırlarını aştığını kabul etmek demektir.

Küba’da daha derin bir şey söz konusudur: Latin Amerika halklarının, kendi kaderlerini gerçek koşullar altında belirleme hakkını kullanıp kullanamayacakları meselesi. Bu yüzden dayanışma yalnızca ilkesel olamaz: siyasal olarak somutlaşmalı – ablukayı ortadan kaldırmak, ABD’nin ülke dışına taşan hukuk ve yaptırım rejimini teşhir etmek, toplumsal hoşnutsuzluğun anlamı üzerine mücadele etmek – ve Küba’yı yapısal bir saldırı karşısında yalnız bırakmayan eleştirel bir destek sürdürmelidir.

İlk enternasyonalist görev kuşatmayı kırmaktır. Bu, ablukayla bir savaş politikası olarak mücadele etmek ve kendi ülkelerimizde boğmayı “demokrasinin savunusu” olarak sunan propagandayı sabote etmek anlamına gelir. Hiçbir özbelirlenim, boğma normalleştirildiği sürece varlığını sürdüremez.

Aynı zamanda bunu açıkça söylemek gerekir: eleştirel destek tarafsızlık değildir. Ortaya çıkan eşitsizliklerin ya da tartışmalı kararların eleştirisi olabilir ve olmalıdır; ancak bu, saldırganlık için bir mazerete ya da rejim değişikliği stratejisinin diline dönüşemez. Eleştirmek, emperyalizme kapı açmak ya da onun saldırısını kolaylaştırmak anlamına gelmez – bu, vesayet olmaksızın karar alma hakkını savunmak ve dönüşümleri bu temelden hareketle tartışmak demektir.

Son olarak, kriz bildirilerle çözülmez. Somut toplumsal güçlerle, örgütlenmeyle ve hoşnutsuzluğu bir projeye dönüştürebilecek, boğmanın dayattığı parçalanmaya karşı ortak yaşamı savunabilecek aracılarla mücadele edilir. Eğer kuşatma umutsuzluk ve teslimiyet üretmeyi hedefliyorsa, görev bunun tersini üretmektir: kolektif kapasite, maddi destek ve siyasal bir ufuk.

Ve bu karşılaşmada tarafsızlık masum değildir.

20 Şubat 2026

https://inprecor.fr/cuba-asphyxie-economique-contre-lautodetermination

Nicolas Menna, Dördüncü Enternasyonal’in üyesi olan NPA-L’Anticapitaliste örgütü içinde faaliyet yürüten Arjantinli bir militandır.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Katliam Teknolojileri: İran’a Emperyalist Saldırıda Yapay Zekâ Kullanımı – Davi Barbosa

LUCAS, geçen cumartesi İran semalarını istila eden Amerikan insansız hava araçlarını tanımlayan bir kısaltma. Bu araçlar, Orta Doğu’daki bu ülkeye karşı ABD ve İsrail tarafından organize edilen bir operasyon kapsamında Ayetullah Ali Hamaney’e yönelik füze saldırısının önünü açtı. Saldırı ayrıca bir kız okulunu da yok etti ve 160’tan fazla kişinin ölümüne yol açtı. LUCAS dronları ya da “düşük maliyetli insansız muharebe saldırı sistemi”, İran’ın füzesavar radarlarının konumunu haritalamak için yapay zekâ ve ileri teknolojik sistemler kullandı. Bu radarları imha ettikten sonra, Amerikan ve İsrail savaş uçakları ile füzelerinin girebilmesi için hava sahasını temizlediler. Emperyalist bir gücün savaş bağlamında yapay zekânın büyük ölçekli kullanımını denediğine tanık oluyoruz. Bu durum, dünyanın dört bir yanında soykırımların ve katliamların patlak verdiği bir çağda eşi görülmemiş sonuçlar doğurmaktadır.

ABD ve İsrail güçlerinin İran’a karşı yapay zekâ kullanımı tesadüf değildir. Bu, ABD, İsrail, Rusya ve Çin gibi küresel güçlerin askerî cephaneliklerini yeniden yapılandırma sürecinin somutlaşmış hâlidir. Bu ülkelerde yapay zekâ, otonom dronlar, siber saldırılar ve kitlesel gözetim, yeni savaş biçimlerinin geliştirilmesinde merkezi bir rol oynamaktadır. Bu teknolojilerin, nüfusları katletmeye ve rejimleri devirmeye yönelik bir stratejiye entegre edilmesi ancak “askerî-sınai-dijital kompleks”in güçlenmesi sayesinde mümkündür. Bu ifade, ABC Federal Üniversitesi (São Paulo eyaleti) profesörü Sérgio Amadeu’nun son kitabına da adını vermektedir.

Askerî-sınai kompleks, devletin Big Tech şirketlerinin veri toplama ve işleme gücünü kullanarak tüm nüfusları gözetlemesi, saldırı stratejileri belirlemesi ve hedefler saptamasıyla birlikte, giderek “dijital veriler” etrafında yeniden şekillenmektedir. Google, Amazon, Microsoft ve Meta gibi şirketler ile OpenAI, Oracle ve Anthropic gibi yapay zekâ firmaları artık yalnızca ticari hizmet sağlayıcıları değildir. Artık çağdaş emperyalist devlet yapısının ayrılmaz bir parçası hâline gelmişlerdir.

Donald Trump, 2024’te seçilmesinden bu yana, artık ABD’nin “Savaş Bakanlığı” olarak adlandırılan yapının stratejik alanlarını koordine etmek üzere büyük teknoloji şirketlerinin birçok yöneticisini göreve çağırmıştır. Bu durum, söz konusu şirketlerin askerî aygıtla nasıl iç içe geçtiğini; Trump’ın tahakküm arzusunu gerçekleştirmek için bu aygıta veri, yazılım ve teknolojik altyapı sağladıklarını göstermektedir. Ayrıca finans piyasalarında ABD devleti, İsrail devleti ve Big Tech şirketleri arasında yapılan sözleşmeler yoluyla milyarlarca dolarlık hareketler yaşanmakta, bu da rantçı neoliberalizm için yeni bir birikim alanı yaratmaktadır.

Ne yazık ki İran’a karşı kullanılan teknolojiler daha önce Orta Doğu’nun başka bir yerinde, Gazze Şeridi’nde test edilmişti. İsrail, Ekim 2023’te başlayan ve hâlâ süren katliamlar boyunca ileri teknolojileri ve yapay zekâyı kullandı. Sergio’nun kitabında ele aldığı en çarpıcı örneklerden biri, Google ile İsrail askerî güçleri arasındaki ilişkidir. Big Tech şirketleri tarafından sürekli toplanan kişisel veriler yüksek katma değerli varlıklardır. Bu veriler, Netanyahu’nun hedeflerin haritalandırılması ve sözde “teröristlerin” ya da Hamas üyelerinin sınıflandırılması için sofistike araçlar geliştirebilmesi amacıyla Google tarafından İsrail’e sunulmuştur. Google böylece Filistinlilerin biyometrik olarak tanımlanmasına yönelik modellerin geliştirilmesine olanak sağlamıştır. Bu araç, dronlar tarafından gerçekleştirilen sürekli haritalamayla birleştiğinde Gazze’yi dünyanın en yoğun şekilde gözetlenen bölgesi hâline getirmiştir. Ancak bu son derece hassas teknoloji Filistinlilerin hayatını korumamış; tersine, bölgedeki tüm sivil altyapıyı yok eden yaygın bombardımanlar ve katliam stratejisinin bir parçası olmuştur.

Bununla birlikte yakından incelenmesi gereken çelişkiler de vardır. İran’a yönelik mevcut saldırı bağlamında Trump yönetimi, Anthropic şirketinin “Claude” adlı yapay zekâsının dronların otomasyonunda kullanılmasına izin vermemesiyle karşı karşıya. Bu araç, ABD Savunma Bakanlığı tarafından bir milyar dolarlık sözleşme kapsamında sipariş edilmişti; ancak şirket bu teknolojinin savaş araçlarının otomasyonu için kullanılmasına karşı çıkıyor. Buna rağmen artık çok geç: ABD hükümeti, ayın 28’inde İran’a yönelik saldırıların koordinasyonunda Claude yapay zekâsının kullanıldığını belirten bir açıklama yayımladı. Kendini “sorumlu yapay zekâ” yaklaşımının temsilcisi olarak sunan Anthropic’in bu konumu, acı bir gerçeği ortaya koymaktadır: Yapay zekâ otoriter hükümetlerle bir pazarlık unsuru olarak kullanıldığı sürece halklar için hiçbir ilerleme perspektifi olmayacaktır. Öte yandan, Google’da çalışan yirmi sekiz kişi, 2024 yılında şirketin CEO’su tarafından işten çıkarılmıştır; bu kişiler, Gazze Şeridi’nde kullanılan teknolojileri geliştirmeye yönelik 1,2 milyar dolarlık Google-İsrail sözleşmesini eleştirdikleri ve Nimbus projesine karşı çıktıkları için cezalandırılmışlardır.

Dünya çapında ezilen halklarla dayanışma eylemlerimizi yoğunlaştırmak ve emperyalizme karşı mücadelemizi güçlendirmek için, neoliberalizmin yeni bir aşamasına girdiğimizi kavramak gerekmektedir. Bu aşama, teknoloji şirketlerinin merkezî rolü ve tüm toplumun platform modeli temelinde örgütlenmesiyle karakterizedir. Silikon Vadisi ideolojisiyle cilalanmış yapay zekâ, hâlâ dünyanın sorunlarına çözüm olarak sunulmakta; oysa gerçekte içinden geçtiğimiz çok boyutlu krizin derinleşmesinde temel bir unsurdur. Dijitalleşmiş askerî-sınai kompleksin egemenliği altında olduğumuz tespiti, kapitalizmin bu karanlık yüzüne karşı radikal bir mücadele programı geliştirme aciliyetini ortaya koymaktadır. Gerekli olan, onun başlıca temsilcileriyle -Big Tech şirketleriyle- kopuştur.

1
SILVEIRA, Sergio Amadeu, “As big techs e a guerra total: o complexo militar-industrial-dataficado”. São Paulo, Editora Hedra, 2025

2
The Authoritarian Stack.

3
Google demite 28 funcionários que protestaram contra contrato entre a empresa e Israel | G1.

Davi Barbosa, sosyolog, gazeteci ve Brezilya’da MES/PSOL militanıdır. Hâlen UFABC Üniversitesinde yüksek lisans hazırlığı yapmakta; burada Meta’nın Brezilya’daki faaliyetleri ve dijital sömürgecilik üzerine araştırmalar yürütmektedir.

6 Mart 2026’da Movimento dergisinde yayımlanmıştır. https://movimentorevista.com.br/2026/03/tecnologias-de-massacre-o-uso-de-inteligencia-artificial-no-ataque-imperialista-ao-ira/

ESSF için Pierre Vandevoorde tarafından Deeplpro yardımıyla çevrilmiştir.

https://inprecor.fr/technologies-massacreuses-lutilisation-de-lintelligence-artificielle-dans-lattaque-imperialiste

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Porto Alegre’deki Antifaşist Konferansın Başlangıcı: Bir Başarı ve Tartışmalar – Eric Toussaint

Éric Toussaint, CADTM’nin (Üçüncü Dünya Borçlarının İptali Komitesi) sözcüsü ve konferansın hazırlık sürecinin merkezinde yer alan isimlerden biri olarak, konferansın başlangıcına dair izlenimlerini paylaştı.

Ona göre konferans büyük bir başarı. Bunu değerlendirmek için bir ölçüt, perşembe akşamı gerçekleştirilen açılış yürüyüşüne katılım: “güçlü bir gençlik katılımıyla yaklaşık 8000 kişi” bir araya geldi. Bu yürüyüşte ana güç PSOL idi; bu da partinin konferansa güçlü katılımını gösteriyordu. Özellikle Dördüncü Enternasyonal’den yoldaşlar, özellikle MES-PSOL ve onun gençlik örgütü Juntos ile Centelhas dikkat çekiyordu. Ayrıca “özellikle öğretmenler sendikası olan CTB’den önemli sayıda Brezilyalı sendikacı” da vardı. İşçi Partisi (Brezilya)’nin varlığı daha sınırlıydı. Brezilya Komünist Partisi de katılımcılar arasındaydı. Dışarıdan ise Arjantin’den güçlü bir delegasyon vardı: Marabunta, Vientos del Pueblo, Movimiento Socialista de los Trabajadores (FIT üyesi), insan hakları komiteleri, Plaza de Mayo Anneleri ve diğer insan hakları hareketleri vb. “Binlerce bayrağın yer aldığı, sloganların ve marşların atıldığı çok güzel bir yürüyüştü.”

Tartışmalara gelince, sabah 9’da başlayan ilk konferans oturumu “tam anlamıyla tıklım tıklımdı; en az 120 ya da 150 kişi ayakta kaldı. Oldukça dinamikti ve tonunu belirledi.” Bu oturum, Güney Amerika’da bir buluşma, Kuzey Amerika’da bir diğer buluşma, Haziran 2026’da Fransa ve İsviçre’de G7 karşıtı zirveye destek, Temmuz 2026’da Türkiye’de NATO karşıtı zirveye destek, 4-8 Ağustos 2026’da Benin’de Batı Afrika’da düzenlenecek Dünya Sosyal Forumu’na destek ve katılım ve ayrıca Mayıs ayında Brüksel’de yapılacak ekososyalist buluşmalar gibi sonraki adımları ortaya koydu. Bunların ve diğer girişimlerin, Porto Alegre konferansının kapanış oturumunda pazar günü kabul edilecek takvime dahil edilmesi bekleniyor.

Éric Toussaint ayrıca “bir dizi başlıkta görüşlerin çeşitliliğini” vurguluyor. Özellikle İran konusunda bazı katılımcılar İran rejimini desteklerken, bazıları ABD ve İsrail’in saldırganlığı karşısında İran’ın kendini savunma hakkını destekliyor, ancak rejimi desteklemiyor. Benzer şekilde, özellikle Ukrayna halkının direnişine destek verilip verilmemesi gibi konular da tartışma yaratıyor. Toussaint’e göre bu tür tartışmalar Latin Amerika bağlamında değerlendirilmeli: “Çeşitli güçlerin bir arada olduğu bir durumda ve Latin Amerika’da dünyanın geri kalanına bakışın, Latin Amerika’da yaşananlardan hareketle şekillendiği düşünüldüğünde, Latin Amerika’da görünen emperyalizm ABD’dir.” Bu durum, Avrupa’nın yeniden silahlandığı, Avrupa güçlerinin Ukrayna ve Zelenski ile dayanışma içinde olurken aynı zamanda İsrail’le de ortaklık kurduğu bir bağlamda ortaya çıkıyor. “Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırısının ne anlama geldiğini kavramak için küresel – ya da en azından Avrupa merkezli – bir bakış açısına sahip olmak gerekir.”

Enternasyonalist ve devrimci militanlar, özellikle Dördüncü Enternasyonal içinden olanlar, “hem ABD emperyalizmini, onun Avrupalı ortaklarını ve Japonya gibi diğer müttefiklerini, hem de Rus emperyalizmini mahkûm etmenin gerekliliğini” savundular.

Görüşme, 29 Mart 2026 tarihinde Antoine Larrache tarafından yapılmıştır.