İmdat Freni

Gündem

Don Trump ve Dünya Siyasetinde Mafyavari Tarz – Gilbert Achcar

Dikkat çekici bir tarihsel tesadüf olarak, mevcut ABD başkanının adı sezgisel biçimde Don diye kısaltılabilir. Bu unvan, “efendi” anlamına gelen ve tarihsel olarak Sicilya’da güçlü toprak sahiplerini, daha sonra da mafya liderlerini tanımlamak için kullanılan bir ifadedir. Bu adlandırma, Francis Ford Coppola’nın Marlon Brando ve Robert De Niro’nun Don Corleone rolünde oynadığı Baba (The Godfather) film serisi sayesinde ABD’de ve tüm dünyada yaygın olarak bilinir hâle geldi.

Gerçek şu ki Donald Trump’ın dünya siyasetindeki tarzı, mafyavari bir davranışa oldukça benzemektedir. İşte Don Trump’ın küresel sahnede kullandığı bazı mafyavari yöntemler:

  1. Haraç ve gasp: Bu, mafyanın en yaygın uyguladığı yöntemdir.
    Don Trump’ın gümrük tarifelerini kullanımı, mafyanın haraç yönteminin birebir karşılığıdır. Birçok ülkeyi, ABD’den ithalatlarını artırmaya, bu ülkeye daha fazla yatırım yapmaya ve başka tavizler vermeye zorlamak için baskı altına aldı. Çeşitli ülkelere karşı sürekli ve sistematik biçimde gümrük tarifesi tehdidini kullanarak, ticari ya da hatta siyasi amaçlarla (örneğin, neo-faşist müttefiki eski Brezilya başkanı Jair Bolsonaro’nun hapse girmesini engellemeye çalıştığında olduğu gibi) kendi iradesini dayatmaya çalıştı. Gümrük tarifelerinin nihayetinde Amerikalı tüketiciler tarafından ödendiği düşünüldüğünde, Don Trump’ın bu politikası aynı zamanda Amerikan halkından para sızdırmanın bir yoludur –yani zenginlere yaptığı büyük vergi indirimleri ile sürekli artan askerî harcamaların yarattığı dev açığı finanse etmek için kullanılan gerici bir vergi türü.

Haraç sisteminin bir diğer yönü, “koruma” karşılığında alınan bedeldir. ABD’nin Körfez petrol monarşilerinden sağladığı çıkarlar, bu modele oldukça tipik bir örnektir: İran ve bölgesel müttefiklerine (Kuzey Yemen’deki Husiler gibi) karşı sağladığı askerî koruma karşılığında bu ülkelerden çeşitli avantajlar elde etmektedir. Don Trump’ın İran’a yönelik mevcut saldırganlığı, ABD’nin Körfez monarşilerinin –en başta en zengini olan Suudi krallığı –koruyucusu olarak oynadığı rolün doruk noktasıdır.

  1. Şiddet, yıldırma ve taşeronlaştırma:
    Don Trump’ın haraç uygulaması yalnızca ekonomik zorlamayla sınırlı değildir. Çeşitli ülkelere baskı uygulamak için şiddet kullanma tehdidini de açıkça devreye sokar –NATO üyesi Danimarka gibi ABD müttefiklerini bile, Grönland’ın kontrolünü devretmeye zorlamak için yıldırmaya çalışmıştı. Ancak daha da önemlisi, Don Trump Washington’un iradesini diğer devletlere dayatmak için fiilen şiddete başvurdu.

Önceki ABD başkanlarının aksine, o dünya genelinde demokrasiyi yayma iddiasında bulunmaz: bu, kesinlikle mafyavari dünya görüşüne ait değildir. Bunun yerine, Venezuela gibi direnç gösteren rejimleri, oldukları hâliyle Washington’un iradesine ve çıkarlarına boyun eğmeye zorlamaya çalışır. Venezuela’da yaptığı da budur: ülkenin başkanını mafyaya özgü bir yöntemle kaçırarak hükümetini ABD ile Washington’un koşulları altında işbirliği yapmaya zorladı. Küba’yı ise, adayı siyasi bağımsızlığından vazgeçmeye zorlamak amacıyla boğmaya çalışıyor. Don Trump şu anda İran’ı bombalamakla meşgul; amacı bu ülkenin rejimini kendi iradesine uymaya zorlamak. Mevcut saldırı, Don’un İran’ın Yüce Lideri’ni infaz için işaretlediği bir “ölüm öpücüğü” ile başladı. Mafyanın tipik geleneğine uygun biçimde, bu suikastı taşeron bir suç grubuna, Benjamin Netanyahu’nun liderliğindeki İsrail devlet mafyasına devretmiş; onu savaşında yardımcı bir güç olarak kullanmıştır.

  1. Aileler ya da hiyerarşik klanlar: Don Trump, bir dizi sottocapi (alt patron) ve consiglieri (danışman) üzerinde hüküm sürer.
    En tepede, Trump ailesi, Don’un “vaftiz babası” olarak yönettiği Corleone klanının karşılığıdır. Oğulları, adı mafyavari pratiklere oldukça uygun düşen Trump Organization’ı yönetmektedir. Don’un haraççı yöntemlerinden büyük ölçüde faydalanırlar –özellikle Körfez petrol monarşileri gibi yabancı “mafya”larla kârlı anlaşmalar yaparak –ve tıpkı Don’un kendisi gibi kumar faaliyetlerine, yani mafyanın tipik bir başka alanına girmişlerdir; özellikle kripto para sektöründe.

Bilindiği üzere Don Trump, 1980’lerden 2000’lere kadar kumar sektörüne yoğun biçimde yatırım yapmış; Atlantic City ve başka yerlerde birçok kumarhanenin geliştirilmesi, sahipliği ve işletilmesiyle uğraşmıştır. Bu işletmeler, büyük ölçüde medyatik sahiplik, devasa borçlar ve çok sayıda iflasla karakterize edilirken, kendisi daha çok yönetici pozisyonlarında kalmıştır. Kumar alanındaki faaliyetleri kâr üretmekte başarısız olsa da, Trump yüksek getirili spekülatif tahviller, inşaat maliyetleri için nakit avanslar, yönetim ücretleri ve şirket fonlarını kişisel harcamalar (örneğin yatı Trump Princess’in satın alınması) için kullanarak bu işlerden kazanç sağlamıştır.

Kushner ve Witkoff aileleri, Don’un mafyavari yöntemlerinden tam anlamıyla yararlanan en önde gelen “alt patron” aileleridir. Ayrıca Don Trump’ı destekleyen Teknoloji Mafyası’nın “Don”ları da vardır; özellikle eski PayPal mafyasının iki “Don”u olan Peter Thiel ve Elon Musk. Onların Don Trump ile ittifakı, Thiel tarafından yetiştirilen ve Trump’a başkan yardımcısı olarak güçlü biçimde önerilen JD Vance’te somutlaşmaktadır; amaç, onun gelecekte Beyaz Saray için bir sonraki MAGA adayı olmasıdır. Don Trump’ın consiglieri’lerine (danışmanlarına) gelince, sayıları oldukça fazladır; ancak bunların en karanlık ve en tehlikelisi, hiç kuşkusuz Stephen Miller’dır.

Özetle, Don Trump’tan önce Beyaz Saray’da mafyavari modele bu kadar uyan bir başkan hiç olmamıştır. Richard Nixon onunla kıyaslandığında neredeyse bir muhallebi çocuğu gibi kalır. Don Trump, Amerikan ve dünya siyasetinde mafya tarzının zaferini temsil etmektedir. Ve bu yazının başlığına ilham veren ünlü kitapta olduğu gibi, Trump’ın tarzı derin bir paranoya ile karakterize edilir; siyasi söyleminde aşırı abartılar, komplo teorileri ve tüm rakiplerine yöneltilen uydurma suçlamalarla dolu tipik bir irrasyonellik eğilimi vardır –mafya babalarına son derece uygun bir paranoya biçimi.

Bu metin, 18 Mart’ta İngilizce olarak yayımlanan blog yazımın çevirisidir: Don Trump and the Mafioso Style in World Politics. Portekizce versiyonu: Don Trump e o estilo mafioso na política mundial (esquerda.net). Bu makale, uygun bağlantı ile kaynak belirtilerek serbestçe yeniden yayımlanabilir.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Lübnan’daki Halk Direnişi ve Gıda Egemenliği Gruplarının Açıklaması

Bu metin, Lübnan’da çeşitli dernekler ile sivil ve siyasi örgütlerden oluşan bir kolektif tarafından 9 Mart 2026 tarihinde kaleme alındı. İmzacı kuruluşlar, sömürgeci tahakküme karşı direnişin temel bir hak olduğunu hatırlatıyor. Lübnan hükümetinin, Hizbullah’ın yürüttüğü Direnişi kriminalize eden yönelimini kınıyor ve dünyanın halklarını, İsrail’in saldırı savaşı ve yayılmacılığına karşı mücadelede Lübnan’la dayanışmaya çağırıyor.

ABD’nin himayesi altında ve bizim yok edilmemize, ortadan kaldırılmamıza yönelik girişime ortak olan suç ortağı bir uluslararası toplumun koşulsuz desteğiyle, siyonist varlığın Lübnan ve Filistin’de yürüttüğü soykırımcı savaşın otuzuncu ayına yaklaşmaktayız.

Filistin’de, Suriye’de ve Lübnan’da, dünyanın gözü önünde işgalin her biçimde genişlediğine tanıklık ediyoruz. Buna karşılık devletler – kendi hükümetlerimiz de dahil olmak üzere– halkların direnme ve kendi kaderlerini belirleme hakkını kriminalize etmek için anlaşıyor; işgalciden hesap sormak, onun yayılmacı-sömürgeci sistemini devirmek ve onu ortadan kaldırmak için silahsızlandırılmasını talep etmek üzere birleşmek yerine bu yolu seçiyorlar.

Bu uygulamalar yalnızca Maşrık ile sınırlı değildir; aksine, hegemonik İmparatorluğun direnişi ve soykırıma karşı çıkan,  toprağını savunan siyasal kurtuluş hareketlerini kriminalize etmeye çalıştığı despotik bir modelin parçasıdır.

Yanlış biçimde “ateşkes” olarak adlandırılan dönemde – ki bu tek taraflı bir anlaşma olup işgalin genişlemesinin zeminini hazırlamıştır – siyonist varlık Lübnan’da bize karşı 15.000’den fazla hava, kara ve deniz saldırısı gerçekleştirmiştir. Bu saldırılarda 397 kişi hayatını kaybetmiş, 1.102’den fazla kişi yaralanmıştır.

Bu sırada, ABD’nin dayatmaları doğrultusunda Lübnan hükümetinin öncelikleri; Direniş savaşçılarının ailelerine saldırmak, onları silahsızlandırmaya çalışmak ve halkı kaynaklarından, mirasından ve kişisel verilerinden mahrum bırakacak yasaları dayatmak için çaba göstermek oldu. Böylece işgalin kilit araçlarından biri olan çokuluslu şirketlere kapı açılıyor.

Mevcut tırmanmadan önce bile İsrail saldırıları 4.000’den fazla kişinin ölümüne yol açmıştı; bunların arasında 316 çocuk ve 790 kadın bulunuyordu. Kadınlar ve çocuklar kurbanların dörtte birinden fazlasını oluşturuyordu; bunların %51’i çocuk ve ergenlerden oluşuyordu.

Bu saldırılar doğrudan 11 gazeteciyi de hedef aldı.
222 sağlık çalışanı öldürüldü, 330’u yaralandı.
158 ambulans ve 57 itfaiye aracı bombalandı.

Yaklaşık 90.076 tesis zarar gördü; bunların 23.489’u tamamen yıkıldı. Lübnan ordusuna ait mevziler, belediye binaları ve hastaneler de hedef alındı (8 hastane zorla kapatıldı, 38’i zarar gördü).

Sivil savunma ve belediye personeli özellikle hedef alındı; Baalbek sivil savunma merkezinde 13 kişi öldürüldü. Belediye çalışanları ve binaları da saldırıya uğradı.

Lübnanlı tutukluların sayısının 22 olduğu tahmin ediliyor (bunların 11’i 2024’teki kara işgali sırasında tutuklan).

Geçen hafta [2 Mart haftası], mevcut savaşın başlangıcında İsrail 268 kişiyi öldürdü ve çok daha fazla yıkıma yol açtı. Güneyden, Bekaa’dan ve Beyrut’un güney banliyölerinden 500.000’den fazla kişi yerinden edildi. Devletin halka yardım etmek için kaynak ayırma konusundaki isteksizliği nedeniyle bu insanların barınma, gıda, su ve diğer temel hizmetlere acil ihtiyacı bulunmakta.

Nüfusun yok edilmesi ve geçim kaynaklarının tahrip edilmesine paralel olarak çevrenin sistematik biçimde yok edilmesi de sürüyor. Fosfor bombaları ve yıkıcı hava saldırıları sonucunda yaklaşık 10.800 hektar (108 milyon metrekare) alan yanmıştır. Bunun yanı sıra 47.000’den fazla yüz yıllık zeytin ağacı yok edilmiş, yakılmış veya çalınmıştır. 134 hektar zeytinlik, 48 hektar narenciye bahçesi ve 44 hektar muz plantasyonu zarar görmüştür.

26 kamu su pompalama istasyonu yok edilmiş, el-Vazzani ve Maysat istasyonları devre dışı bırakılmıştır; bu durum 150.000 kişinin suya erişimini kesmiştir.Su ve sulama sektöründeki kayıpların 171 ile 356 milyon dolar arasında olduğu tahmin edilmektedir.

Bu süre zarfında düşman 18 milyon metrekare ormanlık alanı (meşeler, herdem yeşil meşeler vb.) yok etmiş ve çeşitli zehirli ve ölümcül maddelerle toprağı kirletmiştir. Herbisitler ve kimliği bilinmeyen başka kimyasal ve biyolojik maddeler püskürtülerek yapılan bu kirletme, ekosistemi tahrip ediyor ve toprağı uzun yıllar tarıma elverişsiz hâle getiriyor.

Her zamanki gibi, yardım sağlamak ve dayanışmayı göstermek için halktan ve kolektiflerden gelen girişimler ortaya çıkıyor. Bu insani yaklaşım büyük önem taşıyor; aynı zamanda Lübnan toplumunu çarpıtan mezhepçi yapıyla da keskin bir tezat oluşturuyor.

Öte yandan, Lübnan hükümetinin mevcut tutumunun yalnızca söylemini geçmiş ve bugünün sömürgeci güçlerinin dayatmalarıyla uyumlu hâle getirmekle kalmadığı, aynı zamanda bunu hiçbir sorgulama olmaksızın uyguladığı gerçeğini görmezden gelmek imkânsız. Bu durum, ulusal çıkarları ve Lübnanlı yurttaşların bu daimi İsrail saldırılarını geri püskürtme hakkını göz ardı etmektedir. Oysa bu hak, insanların kendi yaşamlarını ve yakınlarının hayatını korumaları ve cezasız biçimde vahşet işleyen acımasız bir düşmana karşı korkusuzca yaşayabilmeleri için hayati önemdedir.

Bugün düşman, Güney’den başlayarak Bekaa Vadisi’ni ve Beyrut’un güney banliyölerini kapsayacak şekilde Lübnan’ı işgale hazırlanmakta. Bu bölgeler günlük yıkım ve katliamlardan en fazla etkilenen yerlerdir. Bu operasyon, siyonist düşmanın ABD ile ittifak hâlinde İran’a ve İran halkına karşı yürüttüğü şiddetli savaş bağlamında gerçekleşiyor. Faşist olarak nitelendirilen ABD yönetimi, dünyayı kontrol etme niyetini ve kendi liderliğine ve ırkçı üstünlük iddiasına boyun eğmeyen herkese karşı aşırı şiddet kullanacağını neredeyse her gün ilan etmekte. Bu durum ayrıca sömürgeciliğin ve baskının en karanlık dönemlerine bir geri dönüşü andırıyor.

Bu savaş aynı zamanda ülkenin siyasal ekonomisini yeniden yapılandırma girişimleriyle paralel yürüyor; bu girişimler yalnızca bağımlılığı ve eşitsizliği derinleştiriyor. Ekonomik kriz ve sürekli yıkım, neoliberal yeniden yapılandırmayı hızlandırmak, kamu kaynaklarını özelleştirmek ve serveti ulusal elitler ile çokuluslu şirketlerin eline aktarmak için kullanılıyor.

Batılı büyükelçilikler ve elçiler tarafından açık biçimde desteklenerek kurulan Lübnan hükümeti, ilk yılında tarımsal kaynakları ve mirası yağmalamayı hedefleyen ve ülkenin ekolojik dengesine zarar veren bir dizi yasa tasarısı sunmaya başladı. Bu politikalar, dünya çapında gıda sistemlerinin çöküşünden sorumlu çokuluslu şirketlerin çıkarına hizmet ediyor. Hükümet ayrıca işgalin hedef aldığı bölgelerde yaşayan nüfusa karşı kolektif cezalandırma politikasıuygulamış; onları toparlanma ve yeniden inşa için gerekli kaynaklardan mahrum bırakmıştır.

Sömürgeci güçlere boyun eğme politikası, Direnişi kriminalize etmeye yönelik son kararladevam etmektedir. Bu karar, devlet kurumlarının – ordu dâhil – resmi otoritelerin talimatıyla görevlerini yerine getirmediği koşullarda halkın kendini savunma hakkını da kriminalize etmektedir.

Bu kriminalizasyon süreci, İsrail-ABD propagandasını yansıtan organize bir medya kampanyasıyla birlikte yürütülmektedir. Bu propaganda, kendi kendini savunma ve kendi kaderini tayin hakkına karşı ırkçı, mezhepçi, sınıfçı ve ayrımcı bir söylem kullanmakta ve Lübnan toplumunu bölmeye çalışmaktadır.

Önceki krizlerde olduğu gibi, savaşın, yerinden edilmenin ve yeniden inşanın ağır bedelini işçiler, küçük çiftçiler, yerinden edilmiş topluluklar ve kentlerin yoksul kesimleri ödüyor. Buna karşılık siyasal elitler ve finans çevreleri, ekonomiyi ya kendi iktidarlarını koruyacak ya da işgalciye devredecek biçimde yeniden düzenlemeye çalışıyor.

Bu bağlamda, halkların kendi kaderini tayin hakkı ve direnme hakkı dâhil olmak üzere devredilemez haklarına olan sarsılmaz inancımıza dayanarak ve toplumu teslim olmaya ve bölge üzerinde siyonist hegemonyayı kabul etmeye zorlayan iç ve dış girişimleri göz önünde bulundurarak, biz – Lübnan’daki halk direnişi ve toplumsal eylem grupları – aşağıdaki ilkeleri ilan ediyoruz:

Halkların kendi topraklarını ve egemenliklerini savunma ve direnme hakkı, doğuştan gelen ve temel bir insan hakkı olarak uluslararası sözleşmeler ve antlaşmalar tarafından tanınmış ve güvence altına alınmıştır. Bunların başında Birleşmiş Milletler Şartı ve halkların kendi kaderini tayin hakkına ilişkin anlaşmalar gelmektedir. Bu hakkın kullanılması, kimsenin keyfi biçimde yorumlayamayacağı veya ortadan kaldıramayacağı bu hukuki ilkelerin somut ifadesidir.

Lübnan rejiminin bu meşru hakkı sınırlamayı veya etrafından dolanmayı hedefleyen mevcut politikalarını ve baskılarını kesin biçimde reddediyoruz. Ulusal egemenliğin korunması geri adım atmakla değil, tarihsel ve hukuki haklara saygı gösterilmesiyle sağlanır.

Bu nedenle bu ülkenin halkına, Lübnan’da yaşayan herkese ve dünyanın dört bir yanındaki özgürlükten yana tüm halklara kolektif ve acil bir çağrıda bulunuyoruz: Hükümetin, İmparatorluğun ve işgalin projelerine karşı çıkarak bu ilkesel tutumu derhâl destekleyin. Bu ülke halkı toprağını ve meşru haklarını savunurken maruz kaldığı medya karartmasına ve dezenformasyon kampanyalarına karşı durmalı ve ihlalleri belgelemeliyiz.

Dünyanın her yerinde seferber olalım; soykırımcı sistemlerin mekanikleştirilmesini reddedelim ve nerede olursak olalım gezegenimizi egemenliği altına almaya çalışan yayılmacı ve sömürgeci sistemi parçalamak için birleşelim. Bunun için işgalci gücün ve suç ortağı devletlerin elçilikleri önünde gösteriler ve oturma eylemleri düzenleyebilir, halk direnişinin sesini yükseltebilir, toprağı savunma hakkına halk desteğini göstermek için geniş çaplı imza kampanyaları başlatabilir, yerinden edilmiş halklarımızla dayanışma örgütleyebilir ve emperyalist saldırıya karşı gerekli tüm araçlarla karşı koyabiliriz.

Kendi kaderimizi tayin hakkımız konusunda hiçbir uzlaşmayı kabul etmiyoruzve ulusal egemenliğimizden ve onurumuzdan geriye kalanları korumak için halkların bilincine ve dayanışmasına dayanarak bu mücadeleyi sürdürme kararlılığımızı ilan ediyoruz. Dünyanın halklarının İmparatorluktan kurtulmasının ve yeryüzündeki tüm halklar için egemenliğin yeniden tesis edilmesinin zamanı gelmiştir.

Beyrut, 9 Mart 2026

İmzacı kuruluşlar:

Agricultural Movement in Lebanon
Socio-Economic Action Collective (SEAC)
Arab Network for Food Sovereignty
Cartography of Darkness
Seed In A Box
Free Palestine Front
Tafkik
Sikka Saida
Development Movement
Deyer Men Dar
Arab Network for Food Sovereignty
Siyada Network: for a popular sovereignty over food systems and resources
Aatma
Agricultural Committee in Bakhoun Municipality – Al-Miniyeh-Diniya District
Bladi Khadra
Cultural Club of The South – American University of Beirut (AUB)

Mouvement du peuple

Kaynak: https://www.contretemps.eu/declaration-groupes-resistance-populaire-liban/

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Görsel: Mısırlı ressam Hamed Abdalla’nın «Kısırlık» adlı tablosundan.

Emekçilerin Öz-özgürleşmesi: Alman ve İspanyol Devrimlerinden Dersler – Uraz Aydın

Aşağıdaki metin Halkların Demokratik Kongresi tarafından 8-9 Kasım 2025 tarihlerinde düzenlenen Sosyalizm Yeniden konferansının “Tarihte Ezilenlerin Kendi Kendini Yönetme Deneyimi” başlıklı oturumunda yapılan sunumun yazıya geçirilmiş halidir.

Bazı oyunlar vardır, hani bir adaya düştüğünüzde yanınızda hangi üç kitabı götürürsünüz veya hangi iki hangi arkadaşınızı alırsınız diye. Şimdi Marksizm’e baktığımızda da, Marksizm’in tezlerine baktığımızda da, bunlardan bir tanesini kurtaracak olsak, Marksizm’in veya Marksist literatürün hangi tezini seçersiniz diye sorulsa, bu benim için Birinci Enternasyonal’in tüzüğünün en başında yer alan “işçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır” önermesi olurdu. Bunun Marksizm’in temsil ettiği sosyalizm anlayışının kendisinden önceki tüm devrimci düşüncelerle arasındaki en temel kopuş, en temel kırılma noktası olduğunu düşünüyorum. Çünkü burjuva devrimci siyaset felsefesine de, sonrasındaki başka sosyalist akımlara da baktığımızda, bir çeşit “üstün kurtarıcı” miti hakimdir. Yani Machiavelli’den Rousseau’ya, Voltaire’den Hegel’e baktığımızda ya bir prens ya bir imparator veya bir yasa koyucu vardır. “At üzerine binmiş dünyanın ruhu” der Napolyon için mesela Hegel. Bir çeşit yukarıdan bir kurtarılış meselesi söz konusudur.

Sosyalist akımlar için de geçerlidir bu. Ütopik sosyalizmde yaratıcı hayal gücünün son derece etkin bir şekilde işlediği birtakım toplum modelleri söz konusudur. Ama bunları gerçekleştirecek özne yoktur. Zaten burada siyasal iktidarın fethi için bir strateji de yoktur. Fourier, Owen, Saint-Simon imparatorlarla, çarlarla, krallarla yazışırlar. Çünkü aslında kendi projelerini yukarıdan kurabilecek bir güce ihtiyaçları vardır, bir özneye. Özne hep yukarıdan kurgulanan bir şeydir. Bir diğer önemli olan akım diyelim ki işte Babeuf, Buonarotti, Blanqui’de tabii çok fazla görebiliyoruz bunu ve başka bir dizi devrimci derneğe, gizli devrimci örgüte baktığımızda, çoğunlukla aslında çok iyi hazırlanmış devrimci, kararlı ve proletarya adına hareket eden bir azınlığın iktidarı geçirmesi perspektifi vardır. Aslında bir çeşit devrimci darbecilik söz konusudur. Niyetleri halisane ama bu kitlelerin devreye girdiği bir süreç olarak görülmez.

Praksis’in “Dehası”

Şimdi Marx’ta baktığımızda tam da bu kırılmayı görüyoruz. Yani esas mesele işçi sınıfının özgürleşmesinin kendi eseri, kendi faaliyetinin ürünü olmasıdır. Dostum Doğan Çetinkaya da uzun uzun anlattı, kitlelerin kendi iradeleriyle, kendilerini var olan koşullardan özgürleştirme dinamiğine işaret eder Marx. Bunu keşfetmesi tabii ki büyük bir deha olmasından kaynaklanmıyor. Yani deha dediğimiz şey de -yine Marx’ın Rönesans ressamı Rafaello’nun yaratıcılığı hakkında söylediği gibi- toplumsal koşulların bir ürünüdür nihayetinde. Ama işçi hareketinin daha fazla gelişmeye başladığı, işte Silezya’da, Lyon’da, orada burada dokuma işçilerinin eylemleri, 1830-32 ayaklanmaları; bütün bunları gözlemleyerek aslında şekillenen, giderek daha fazla mücadeleye giren, kitle mücadelesi içerisinde pişen bir işçi sınıfıyla karşı karşıya olduğu için, dolayısıyla pratik deneyimlerden de beslendiği için bu öz-özgürleşme perspektifini geliştirebiliyor. Burada Alman felsefesi, Fransız sosyal düşüncesi ve İngiliz ekonomi-politiğinin yanı sıra, özellikle Michael Löwy’nin vurguladığı gibi Paris’te olduğu dönem içinde özellikle işçi dernekleriyle, gruplarıyla olan teşrik-i mesainin, yakın temaslarının da belirleyici bir etkisi var. Bu gerçekten çok ciddi bir siyasal, stratejik, metodolojik kırılma.

Tabii ki bunu ayrıca praksis anlayışıyla da yan yana koymamız gerekiyor. Kitleler nasıl burjuvazinin hakimiyetinden kendilerini kurtarabilecek? Madem bir toplumdaki egemen fikirler egemen sınıfın fikirleri, bu ideolojik hegemonya nasıl kırılacak? Bunun en temel ipucunu Feuerbach üzerine üçüncü tezde bulabiliriz. İnsanların bilincinin dönüşümüyle toplumsal koşulların dönüşümünün tekabül ettiği süreçler vardır der. Bu da devrimci praksis olarak yani devrimci mücadele içinde kendini gösterir. Kitleler başını kaldırdıkça, kendi hakları için mücadeleye girdikçe bilinç dönüşür. Bilinç dönüştükçe, bilinçli kitleler koşulları da dönüştürür. Koşulların değişmesiyle mi bilinç değişir, bilincin kendisi mi koşulları değiştirir şeklindeki karşıtlığı aşar. Aslında burada hem soyut bir idealizmle hem de bir çeşit kaba maddecilikle tartışma vardır. Aslında bunları hem eleştirir hem belli yönlerini kapsar ve bir üst düzeyde -Hegelci Aufhebung anlamında- diyalektik bir sıçramayla bunları aşarak praksis anlayışını geliştirir Marx.

Konseyler, Evrensel Bir Biçim

Bu temel kırılma noktasını temel alacaksak birçok şeyin buradan neşet edebileceğini düşünüyorum. Özellikle stratejik açıdan baktığımızda. Şimdi bu kitlelerin kendi kendilerini özgürleştirme pratikleri nasıl gerçekleşiyor? Tarihte şimdiye kadar hep konseyler şeklinde, sovyetler şeklinde, şuralar şeklinde örgütlenmekle oluyor. Bunu da kimse onlara böyle yapın falan demiyor. Yani biraz içgüdüsel, biraz koşullardan kaynaklı olarak belli bir toplumsal öfkenin patladığı ve emekçilerin, aşağıdakilerin, ezilenlerin örgütlenmeye başladıkları anlarda diğer organlar, diğer aygıtlar yani partiler ve sendikalar yeterli gelmiyor. Yani partiler zaten dar ve çok fazla saflaşmış durumda. Zaten çok fazla parti var, bir partiler çokluğu var diyelim; sendikalar ise yeterince geniş değil ve dolayısıyla hem esnek hem farklı koşullara uyabilecek ama herkesin bir şekilde katılabileceği, sözünü söyleyebileceği, dahil olabileceği bir model olarak görülüyor konseyler. 1905 devrimi bunun herhalde ilk temel örneğidir. Ama sonrasında bunu bir dizi yerde görüyoruz. Nerede? Tabii ki Ekim’de görüyoruz. Alman devriminde görüyoruz, Macar devriminde görüyoruz. İtalya’daki konsey hareketlerinde görüyoruz. Sonrasında İspanya’da, Bolivya’da, Cezayir’de ve mesela yine 1956’da Macaristan’da, birçok yerde emekçiler ayaklandığında ilk olarak bu türden örgütlenmeleri kuruyorlar. Ernest Mandel’in vurguladığı gibi, bir kez, iki kez olunca, dersin tesadüf, üçüncüde artık biraz tuhaf olmaya başlar ama tarih içinde 10-15 yerde tekerrür ediyorsa bu durum, yani emekçiler bu şura, konsey tipi örgütlenme biçimine yöneliyorsa devrimci durumlarda, demek ki bu işçi sınıfının doğal ve evrensel örgütlenme modelidir. Üstelik belli bir demokratik temsil mekanizması içerisinde de farklı ölçeklere göre, daha mahalli, bölgesel, ulusal düzeyde de bu konseyleri şekillendirme, koordine etme imkânı doğuyor.

Almanya’da Konseyler Devrimi

Şimdi tabii ki 1905 ve Ekim çok önemli örnekler ama ben daha az konuşulan iki örneğe değinmek isterim. Esas konseyler konusunda, işçi konseyleri konusundaki en temel örnek Alman devrimi. Bugün de sadece Rus devriminin 108 yılı değil, Alman devriminin de 107. Yılı, 8 Kasım 1919. O devrimi yaratanları ve uğruna düşenleri saygıyla selamlıyoruz. Bu muazzam bir devrim tabii ki. Yani aslında Ekim’in de beklediği, Bolşeviklerin de beklediği devrim. Hep şuna bakıyorlar, bir sanayileşmiş ülkede, güçlü bir işçi sınıfına sahip bir ülkede de bir devrim olması lazım ki biz burada sıkışıp kalmayalım diye.

Tabii ki bu devrim aslında 18’den başlayıp 23’e kadar, yani Alman proletaryası, Alman komünistleri yenilgiye uğrayana kadar, devrimci dalga sönene kadar süren bir süreç ama ilk birkaç ayı esasen önemli. Çünkü Alman devriminde elbette mesele savaş; yani devrimlerde her zaman bir dış siyasal etken, genelde ya bir işgal ya bir darbe girişimi ya bir savaş, savaşın ortaya çıkardığı yoksulluk, sefalet gibi etkenler belirleyicidir. Burada da biten, bitmiş olan ama bitemeyen bir savaş söz konusu. Ve elbette ilk askerlerde, bahriyelilerde başlıyor konseylerin kurulması. Ama karaya çıktıklarında karadaki işçilerle kardeşleşiyorlar. Bunlar Kasım ayının başında, yani birkaç günlük bir şeyden bahsediyorum. Birkaç günde bu konsey biçimi bir anda bütün Almanya’ya her tarafa yayılıyor. Yani 10.000’e yakın işçi ve asker konseyi kuruluyor. Muazzam bir şey. Ve sokaklarda bir yandan da tabii ki 1848 hafızası hala nispeten canlı. Dolayısıyla bir yandan genel grev, bir yandan sokaklarda bayraklar, gösteriler; işçiler silahlanıyor, kışlalara saldırıyorlar ve ordu geri çekiliyor. Ordunun geri çekilmesiyle tabii ki muazzam bir aşağıdan yönetim imkânı doğuyor. İmparatorluk dağılmış, devlet organları iflas etmiş durumda. Dolayısıyla bu konseyler aslında yerel yönetimlerin tüm işlevlerini yerine getirmeye başlıyor. Bu birkaç günlük hareket içerisinde Sosyal Demokrat Parti (SPD) hâkim olmak için elinde geleni yapıyor, hareketin peşinden koşuyor adeta, yetişmek ve kumandasını alabilmek için. SPD çok büyük gücü olan, aslında sağ sosyal demokrat bir parti; çünkü onlardan ayrılan bir de daha sol sosyal demokratlar var diyelim ki, bağımsız sosyal demokratlar (USPD). Roba Luxemburg’lar, Spartakistler henüz bu USPD’nin içinde, ama Kautsky ve Bernstein da burada. Ve diyor ki SPD “devrim tabii ki hepimizin devrimi. Bir cumhuriyet, bir emekçiler cumhuriyeti kuracağız burada. Dolayısıyla gelin bütün bu konseylerin bir üst temsilini kuralım. Bir çeşit kendimize göre bir hükümet kuralım”. Dolayısıyla biçimsel bakımdan burjuva devletinden bağımsız bir hükümet kuruyorlar. Oy veriyor herkes de, hem SPD hem bağımsız sosyal demokratlar katılıyor. Adı da Konseyler Yürütme Komitesi gibi bir isim. Fakat burjuva devlet aygıtının personelinin hiçbir şeyine dokunulmuyor. Devlet aygıtı olduğu yerde duruyor. Sadece adı değişiyor.

Sosyal demokratlar hemen konseylerin içerisinde nüfuz ediyor. Kadrolarını içerisine sokuyor. Halihazırda, özellikle asker konseylerinde olan gücünü pekiştiriyor. Büyük bir coşku hala devam ediyor ve SPD sürece bırakıyor biraz. Vaatlerde bulunuyorlar. “Kamulaştırma yapacağız. Her şeyi kamulaştıracağız”. Afişlerle donatılıyor sokaklar, kararlar alınıyor, ama hiçbir şey olmuyor. Sonuçta birkaç ay içerisinde işçiler fark ediyor ki aslında değişen bir şey yok ortalıkta. Yani aygıt olduğu gibi duruyor. Askeri komuta bile eski üst düzey askeri personelde. Burjuva ordusu yeniden şekilleniyor. Giderek bu konseyler belediye meclislerine dönüştürülüyor. Dolayısıyla tümüyle sistemin içerisine sokuluyor. Kurucu meclis seçimleri oluyor ve tümüyle burjuva devleti tam da kendilerini emekçi sınıflar ve işçi konseyleri adına hareket ettiğini söyleyenler tarafından yeniden kuruluyor. Tabii ki buna karşı çıkanlar var, Devrimci Delegeler dediğimiz öncü metal işçileri ağı var -çok önemli rolleri olmuştur devrimde-, Spartakistler veya USPD’nin sol kanadı kanla bastırılıyor. Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht, Leo Jogiches gibi Spartakist önderler katlediliyor bildiğiniz gibi. Başka yerlerde bazı konseyler silahları teslim etmeyi reddediyor. Bunlar bastırılıyor. Sonrasında yine alt üst oluşlar, devrimci hareketin yükselişleri ve düşüşleri devam edecek ama konsey hareketinin bütün o dinamiği sonuçta burjuva aygıtına herhangi bir şekilde dokunmadan, mülkiyet ilişkilerine ciddi biçimde dokunmadan bir şekilde sönümleniyor gidiyor ve bu tam da bir işçi partisi, işçiler adına davranan bir parti tarafından gerçekleştiriliyor. Bunun önemli bir ders olduğunu düşünüyorum.

Devrimci İspanya ve Komiteler

Bir diğer örneğimiz İspanya. İspanya devrimine baktığımızda, iç savaş ve devrim aslında iç içe geçmiş durumda. Burada da aslında birkaç yıldan beri devrimci işçi ayaklanmaları söz konusu. Bunun üzerine bir Halk Cephesi yani sol partilerin çoğunlukta olduğu bir hükümet kuruluyor. Buna karşı tabii ki oligarşi, toprak sahipleri, kilise bir darbe girişimde bulunuyor. Özellikle Franco eliyle yürütülen bir askeri ayaklanma. Fakat bunun bir karşı devrim niteliğinde olması gerekiyorken, yani güçlenen işçi hareketini, solu engellemesi gerekirken aksine devrimi kışkırtıyor. Askerlere karşı her tarafta işçiler, köylüler silahları ele alıyor. Ülkenin büyük bir kısmında zaten devlet aygıtı büyük oranda çökmüş durumda ve buralarda da komiteler oluşuyor. Halihazırda çok politikleşmiş bir sınıf hareketi mevcut. İspanya’da özellikle anarşistlerin de çok yoğun bir etkisinin olduğunu vurgulamak lazım. Biraz daha farklı bir örgütlenme bu; kitlesel tabana sahip siyasi örgütlerin bölgesel ağırlıklarına göre şekillenen ama aşağıdakilerin aktif katılımıyla politik olarak oluşturulan komiteler. Ama sürekli aşağısının yani tabanın denetimine bağlı olarak anarşistlerin, sosyal demokratların, SSCB çizgisindeki komünist partinin, yer yer cumhuriyetçilerin yer aldığı  -bilhassa Katalonya’da- komiteler oluşuyor. On binlerce komite her tarafta şekilleniyor. Bunlar da devletin, yerel yönetimlerin bütün işlevlerini ellerine alıyorlar. Yakılmayan kiliselerin içine hastaneler koyuyorlar. Malikanelerin yerine okul yapıyorlar. Bütün araçlara el koyuyorlar. Hem bir yandan faşizme direnişi sürdürüyorlar hem de devrimci dinamik içerisinde toprakları ele geçiriyorlar.

Muazzam bir kolektifleştirme söz konusu. Önce gerici Franco’cu toprak ağalarının, kaçan toprak ağalarının toprakları ve fabrikatörlerin fabrikaları ele geçiriliyor. Sonra giderek daha da genişliyor bu hareket ve tüm işletmeler neredeyse kolektifleştiriliyor. Mesela özellikle bunu Katalonya’da ve anarşistlerin yoğun olduğu yerlerde görebiliyoruz. Barselona’da işletmelerin %80’i kolektifleştiriliyor. Katalonya genelinde ise %40’ı. Çok ciddi bir devrimci dalga söz konusu. Fakat bu giderek çeşitli güçleri rahatsız ediyor. Çünkü şöyle bir ikilem oluşuyor. Biz burjuva cumhuriyetinin savunusuyla mı faşizmi yeneceğiz? Yoksa cumhuriyeti savunmak için alt sınıfların iradesine güveneceksek buradaki bu devrimci dalgayı da destekleyecek miyiz? Ve elbette uluslararası güç ilişkileri devreye giriyor. Cumhuriyetçi İspanya’yı Sovyetler Birliği en fazla destekliyor silah açısından, ama bir yandan da İngiltere ve Fransa’yla da ilişkisini bozmak istemiyor SSCB. 1936-37’deyiz. Dolayısıyla özel mülkiyete dokunulmaması talepleri geliyor Sovyetler Birliği’nden. Devrimci dinamikle birlikte milislerin içerisinde çok ciddi eşitlikçi bir işleyiş söz konusu, mesai saatlerinden sonra selam vermek yasaklanıyor, rütbeler arasındaki maaş farkı ortadan kalkıyor. Bu aslında toplumun geneline yayılan eşitlikçi işleyişler. İşte bunlar da giderek sınırlanıyor.  

Bunu nerede görebiliriz? George Orwell’in Katalonya’ya Selam kitabında net görebiliriz ve Ken Loach’ın Land and Freedom, Toprak ve Özgürlük filminde bütün bu süreci çok iyi görebiliyoruz. Şimdi o filmde Türkiye’de Ülke ve Özgürlük diye çevrildi. Bu da zaten aslında bütün bir stratejik tartışmayı özetliyor. Çünkü öncelikli mesele ülke değil toprağı ele geçirmek. Daha doğrusu toprak sahiplerini mülksüzleştirerek “ülkeyi” kurtarmak. Yani mülkiyete el koymak. Aslında İspanya İç Savaşı’nın ve devriminin içinde sıkışıp kaldığı bütün o gerilimler bir çeviri hatasıyla ifade edilmiş olunuyor Türkiye’de. Milisler giderek devlet aygıtı içerisine entegre ediliyor. Daha radikal bir kanat olan POUM gibi SSCB’den bağımsız anti-stalinist solcular yasa dışı ilan ediliyor. Andreu Nin başta olmak üzere önderleri, militanları katlediliyor. Kolektivizasyonlar, kolektifleştirilmiş çiftlikler devlet yasallığı içine çekiliyor. Asli dinamik giderek soğruluyor ve emiliyor. Bunun ötesinde daha başka bir dizi şeyde de bunu görebiliyoruz, toprağına el konulan kişilere belli tazminatlar ödeme kararı gibi. Dolayısıyla özel mülkiyete bir çeşit saygı tekrar geri geliyor. Devrimci dalga kanla ve daha bürokratik manevralarla da bastırıldıktan sonra sonuçta faşist güçler giderek daha hâkim hale geliyor. Uluslararası müdahale de artıyor ve iki sene sonrasında Franco Cumhuriyetçi İspanya’nın tümünde hâkim hale gelerek bir faşist diktatörlük inşa ediyor.

Bu iki deneyimin, 20. yüzyıl işçi hareketi tarihinin, stratejik bakımdan en önemli örneklerinden olduğunu, aslında tarihimizdeki güç ilişkilerini kökünden değiştirebilecek mücadeleler olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle yenilgileri daha da trajik olmuştur. Başka bir dizi örnek de tabii böyle tartışılabilir ama burada özellikle burjuva devlet aygıtı ortadan kaldırılmadığı sürece ve mülkiyet ilişkilerine dokunulmadığı takdirde konsey hareketinin sağladığı devrimci dinamiğin kesildiğini; aşağıdan gelen, emekçi sınıfların, işçilerin, köylülerin öz-özgürleşme, özyönetim imkanlarının olabildiğince daraldığını ve nihayetinde mağlubiyete uğradığını görmek mümkün. Tarihimizdeki bu türden devrimci ayaklanma, direniş, konsey deneyimlerine tekrar tekrar dönüp çalışmamız gerekiyor ki gelecek mücadeleler için daha donanımlı olalım.

Savaş Avrupa’sına Hayır – Avrupa’nın Yeniden Silahlanmasına Hayır – IV. Enternasyonal

Kapitalizmin tarihsel krizi artık her düzeyde görünür etkiler yaratmaya başladı. Bölgesel güçler tarafından yürütülen emperyalist ve emperyalistler arası çatışmalar açık savaşlara yol açıyor.

Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı Avrupa burjuvazisinin yeniden militarizasyonunu körüklüyor. İsrail’in başlattığı soykırım savaşı Filistin’de yeni-sömürgeci “barış anlaşmaları”yla sonuçlanırken, Amerikan emperyalizmi Küba’ya karşı insanlık dışı bir abluka uyguluyor ve Latin Amerika’da bir kez daha askeri baskı araçlarına başvuruyor. Yemen’de, Myanmar’da, Sudan’da, Kongo’da, Suriye’de ve Afrika Sahel’inde halklara ve azınlıklara karşı başka savaşlar da yürütülüyor.

ABD’nin Venezuela’da Maduro’yu ve eşini kaçırması ve Ocak 2026’da Grönland’ı işgal etmekle tehdit etmesi gibi eylemler dünyanın istikrarsızlaşmasına katkıda bulunuyor ve yeniden silahlanmanın gerekli olduğu fikrini güçlendiriyor.

Dördüncü Enternasyonal ve seksiyonları, kitle imha silahlarının daha da yaygın bir şekilde konuşlandırılmasını gerektiren kapitalist “güvenlik” kavramını reddediyor. Avrupa zaten ağır bir biçimde militarize olmuş durumda ve yıllardır süren kemer sıkma politikalarından ve kamu hizmetlerindeki kesintilerden mustarip; ancak konu silah sanayisini finanse etmek olduğunda kaynak sıkıntısı çekilmiyor.

Liberal “demokrasiler” giderek daha otoriter bir hal alıyor; iş dünyası liderleri, kârlılık konusunda yaşadıkları yapısal krizden çıkmanın yollarını arıyor ve toplumsal kalkınmaya yansımadan daha fazla kâr elde etmeyi garanti altına alıyor; güçlülerin vaat ettiği yeşil dönüşüm ise, herhangi bir kamusal tartışma yapılmaksızın, uluslararası düzeyde askeri harcamalarda katlanarak artan bir seyir izliyor.

Savaşa doğru gidiş, kıtada ırkçılık ve faşizmin yükselişinden ya da Frontex’in ve İltica ve Göç Paktı’nın genişlemesinden ayrı düşünülemez; iklim krizi derinleştikçe ve toplum istikrarını yitirdikçe, egemen sınıfın hepimiz için planladığı şey kitlesel gözetim, sınırların askeri hale getirilmesi ve mültecilere yönelik saldırılardır. Avrupa’da ırkçılık ve faşizm yükselişte ve kapitalist devletler güçleniyor. Avrupa’da bu durum, göçmenlere karşı politikaların sertleşmesine yol açıyor.Sadece sınırlarda değil, Avrupa ülkeleri içinde ve bu ülkelere giden yollarda da durum böyle.

Aslında Avrupa Birliği, askeri harcamalarda eşi benzeri görülmemiş bir artışın ortasında: dört yıl içinde 800 milyar Euro’ya varan bir artış. Bu amaçla, her zaman geçerli olan mali disiplin kurallarını gevşetmeyi, 27 üye devletin borçlanmasına izin vermeyi; Avrupa Yatırım Bankası’nın (EIB) reformu yoluyla devletlere yeni krediler verilmesini teşvik etmeyi; hatta uyum fonları için ayrılmış parayı askeri harcamalara aktarmayı öneriyor. Sosyal bir Avrupa’nın karşılanamaz olduğunu söyleyenler şimdi savaş, militarizm ve dikenli tellerden oluşan bir Avrupa’yı savunuyor.

Bu, yalnızca askeri harcamaları artırmayı değil, Avrupa’nın yeniden sanayileşmesini askeri bir çerçeve içinde teşvik etmeyi amaçlayan gerçek bir paradigma değişimidir. Üstelik kamu hizmetleri ve sosyal koruma sistemleri tahrip edilmeye devam ederken.

Güvenlik ve Savunma için Stratejik Pusula belgesinde ortaya konan Avrupa savunma vizyonu, artık barışın korunmasına değil, kritik altyapının korunmasına, enerji güvenliğine, sınır kontrolüne ve “kilit ticaret yollarının” korunmasına dayanmaktadır. Başka bir deyişle, AB’nin “stratejik özerkliğini” güvence altına alarak Avrupa’nın sömürgeci çıkarlarını korumayı hedeflemektedir; ancak bu özerklik nihayetinde Amerikan imparatorluğunun ve onun silahlı kolu olan NATO’nun tasarılarına tabi kalmaktadır. Aynı Avrupa Birliği, Filistin halkına karşı yürütülen soykırım için İsrail’e silah sevkiyatını çeşitli yollarla kolaylaştırmaya devam etmiştir.

Böylece üretim modelinin çokça ilan edilen dönüşümü ve karbonsuzlaşma planlarına uyum sağlamak için gerekli enerji dönüşümü bombaların altında gömülmüş oluyor. Ancak Avrupa’daki silahlanma yarışı, “yeşil yıkama”nın başarısızlığını ortaya koymanın yanı sıra, iklim acil durumunun uçurumuna doğru bir hızlanma anlamına geliyor. Kritik ve nadir hammaddeler artık Avrupa’nın yeniden silahlanma planlarında da kullanılacak; oysa bu kaynaklara ekososyalist bir geçişi sağlamak için ihtiyaç var. Avrupa’nın yeniden silahlanması, üretken yapay zeka yarışı gibi, iklim uçurumuna doğru gerçek anlamda hızlanan bir yarışa işaret ediyor.

Küresel çoklu kriz bağlamında, yeniden silahlanma ve sınırların kapatılması, şimdiye kadar hakim olan piyasa dogmatizmini tamamlayarak, yeni “güç olarak Avrupa” projesinin temel taşı haline geldi. Putin’in emperyalist işgali, güçlü bir güvensizlik duygusunun yaratılmasına dayanan Avrupa’nın yeniden silahlanma hamlesi için bir katalizör görevi gördü.

Avrupalı elitler, savaş davullarının çaldığı bir ortamda şok stratejisini, sadece uzun süredir hedefledikleri Avrupa askeri entegrasyonunu gerçekleştirmek için değil, aynı zamanda oligarşik ve teknokratik federalizm modelini pekiştirmek için de kullanıyor.

Mücadelemiz, kendi emperyalist ve sömürgeci stratejisini pekiştirmeye dayanan, ABD, Rusya ve Çin’den bağımsız bir AB için değil, diğer halklarla dayanışma ve karşılıklı destek ilişkisi kuran ekososyalist bir Avrupa ufku inşa etmek içindir.

Bağımsız bir enternasyonalist politika olmadan, Avrupa işçi sınıfı ve halkları büyük güçlerin elinde birer kukla olmaya mahkumdur; ekonomi askeri sanayiye ve ekolojik yağmalamaya daha da fazla odaklanacak ve işçi sınıfı, savaş çığırtkanı hükümetlerin elinde birer kurban olmaktan öteye gidemeyecektir.

Tüm bu nedenlerle, Avrupa halklarını AB ve hükümetleri tarafından teşvik edilen yeniden silahlanma ve savaş ekonomisine karşı ayaklanmaya çağırıyoruz. Yeni bir dünya savaşı riski ve ufukta beliren nükleer tehditle yüzleşmek için enternasyonalist ittifakların kurulması gerekiyor.

Emperyalizmin tüm biçimlerini reddeden antimilitarist ve enternasyonalist bir politika izlemeliyiz.

Milliyetçiliği ve ulusal önyargıları reddediyoruz. Siyasi projemiz, Avrupa halklarını — Rusya’dan İrlanda’ya, Norveç’ten İtalya’ya kadar — kendi kapitalist hükümetlerine ve emperyalizme karşı ortak bir mücadelede birleştirmektir.

Ülkelerimizde askeri bütçelerin her türlü artışına karşı çıkmalı ve militarizasyon sürecinin bir parçası olan yeni zorunlu askerlik projelerine karşı enternasyonalist bir mücadele yürütmeliyiz.

İklim mücadelesini militarizme karşı mücadeleyle birleştirmeliyiz; çünkü ekososyalist bir gelecek, emperyalist yeniden silahlanma süreçleriyle bağdaşmaz.

Silah ticaretinin sona ermesi için mücadele ediyoruz; silah üretimi toplumsal üretime dönüştürülmelidir.

NATO ve Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nün (KGAÖ/OTSC) askeri bloklarının dağıtılmasını talep ediyoruz.

Bu durumda “savaşa karşı savaş”, “militarist bütçelere hayır” ve “zorunlu askerliğe karşı” gibi sloganlar, antimilitarist bir hareketi politik olarak güçlendirmeye hizmet etmelidir. Böyle bir hareket, burjuvazilerimizin aşırı sağın büyümesini teşvik eden, içerde ve sınırda baskıyı artıran ve savaş olasılığını yükselten yeniden silahlanma politikalarını ilerletme kapasitesini sınırlamayı hedeflemeli.

Savaş tehdidine son verebilecek olan yalnızca ekososyalist bir dünyadır. Bunun yerine insanlığın çabalarını herkesin yaşamını iyileştirmeye yöneltmeli; kaynakların demokratik ve adil biçimde dağıtılmasını sağlayarak, sonsuz sömürü ve otoriter baskıdan uzak daha iyi bir yaşamı güvence altına almalıyız.

İtalya gibi ülkelerde işçi örgütlerinin yürüttüğü emperyalist yeniden silahlanmaya karşı mobilizasyonları ve grevleri desteklemeliyiz. Ayrıca Almanya’nın birçok kentinde 5 Mart’ta ve Roma’da 28 Mart’ta gerçekleşecek mobilizasyonlar gibi eylemleri de desteklemeliyiz.

Savaşa karşı savaş: dünyanın dört bir yanındaki işçi sınıfı ve ezilenler arasında enternasyonalizm ve dayanışma için.

25 Şubat 2026

IV. Enternasyonal Uluslararası Komitesi

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Porto Alegre Antifaşist Konferansı – Aşırı Sağı Yenmek için Mücadeleleri Birleştirmek – Israel Dutra

Halkların egemenliği ve antifasizm için Birinci Uluslararası Konferans, 26–29 Mart tarihleri arasında Porto Alegre’de düzenlenecek. Konferans, aşırı sağın farklı biçimlerinin, özellikle de neofaşist akımların önünü kesme gerekliliği çerçevesinde gerçekleştiriliyor.

PSOL- Sosyalizm ve Özgürlük Partisi, PT-Emekçiler Partisi, MST -Topraksız Köylü Hareketi ve CADTM-Üçüncü Dünya Borçlarının İptali Komitesi ile yapılan toplantı ve tartışmalar temelinde diğer partiler tarafından organize edilen konferansın aslında 2024’te yapılması planlanmıştı; ancak Porto Alegre’yi harap eden sel felaketleri nedeniyle ertelenmek zorunda kaldı.

Konferansın dayanak noktalarından biri, CADTM tarafından hazırlanan ve Annie Ernaux, Jean-Luc Mélenchon, Zarah Sultana, Jeremy Corbyn, Frei Betto, João Pedro Stédile gibi beş kıtadan önde gelen isimler tarafından imzalanan manifesto-çağrı oldu.

Porto Alegre kenti, Dünya Sosyal Forumu’nun kültürel mirasını taşımakta ve uluslararası aktivizm açısından bir referans noktası olarak görülmektedir.

Aşırı sağın yükselişi

2008 ekonomik krizinden bu yana çok boyutlu bir krize dönüşen kapitalizm krizi karşısında aşırı sağ, hayal kırıklığı ve hoşnutsuzluğu seferber ederek güce dayalı bir çözüm dayatmaya çalışmaktadır.

Gezegenin çevresel koşullarının kötüleşmesiyle birleşen bu kriz, aşırı sağ ideolojisinin kitle hareketlerinin bir bölümüne sızmasını kolaylaştırmıştır. Bu ideoloji, kâr marjlarını yeniden yükseltmek ve kriz içindeki bir dünyada kendi acil ve tarihsel çıkarlarını korumak için daha otoriter bir rejim dayatmak isteyen küresel burjuvazinin bazı kesimlerine dayanmaktadır.

Trump tarafından teşvik edilen MAGA hareketi, uluslararası düzeyde koordine edilen aşırı sağ ekosisteminin ifadelerinden biridir. Aşırı sağ, beş kıtanın tamamında varlık göstermekte ve baskıcı bir programla hareket etmektedir; kendisini “halkçı” göstermeye çalışırken başlıca hedef olarak göçmenleri seçmekte ve sosyal ağlar aracılığıyla yanlış ve panik yaratmaya yönelik bilgiler yaymakta.

Liberal demokrasinin başarısızlığı — hatta kendilerini “ilerici” olarak tanımlayan hükümetlerin bile neoliberal kapitalizm krizini yönetmek ve bunun sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalması — işçi sınıfının bazı kesimlerinin aşırı sağ parti ve örgütlere oy vermesinin ve destek vermesinin yolunu açmaktadır.

Aynı politikanın farklı yüzleri

Aşırı sağın siyasal ve seçimsel büyümesi dikkat çekicidir. İtalya’da Meloni örneğinde olduğu gibi zaten iktidarda olduğu ülkelerin yanı sıra Avrupa’nın birçok yerinde hızla büyüyen bir seçim alternatifi olarak ortaya çıkmaktadır. Portekiz’de Chega partisinden André Ventura ikinci turda yüzde 30’un üzerine çıkmış, İspanya’da Vox, Fransa’da RN ve Almanya’da AfD güç kazanmaktadır.

Latin Amerika’da Milei, “motosierra” (elektrikli testere) olarak adlandırılan baskıcı kemer sıkma planını uygulamasıyla aşırı sağın bir laboratuvarı hâline gelmiştir. Buna artık Şili’de başkanlık seçimlerini kazanan Pinochetçi Kast da eklenmiştir. Trump ise Honduras ve Kosta Rika’da seçim kazanan adayları desteklemiştir.

Aşırı sağın ön cephesinde ise neofaşizmin en uç ifadesi yer almaktadır: Gazze’de soykırım uygulayan ve Filistin’i yok etmek isteyen Netanyahu’nun politikası.

Bunlar ortak bir planın farklı ifadeleridir. Bu planın temel unsurları arasında göçmenlere saldırı, silahlanma ve askerî çözümlerin desteklenmesi, iklim ve bilim inkârcılığı, hakların ortadan kaldırılması ve kitle iletişimi ile sosyal ağları kontrol edip manipüle etmek için büyük teknoloji şirketlerinin ağır ve örgütlü müdahalesi yer almaktadır.

Bu koordinasyon farklı biçimlerde gerçekleşmektedir: düzenli toplantılar ve görüşmeler yoluyla. Bannon ve Musk gibi önde gelen isimler bu süreçlerde rol almakta ve ulusal süreçlere açıkça müdahale etmektedir. Arjantin seçimleri arifesinde Trump’ın ekonomik şantajını veya Musk’ın Almanya’daki AfD mitinglerine ve İngiltere’deki Reform UK partisinin toplantılarına çevrim içi katılımını hatırlamamak mümkün mü?

Küresel neofaşist lider olarak Trump

Amerikan emperyalizminin krizinin bir ifadesi olan Trump, ikinci başkanlık döneminde, daha saldırgan bir neokolonyal çizgi ile daha açık bir neofaşist politikayı birleştirme stratejisini daha net biçimde ortaya koymaktadır.

Trump iki cephede hareket ediyor: ülkeler arasındaki uluslararası ilişkiler çerçevesini yıkmak ve ABD’de rejimi değiştirerek göçmen ve ırksallaştırılmış işçi sınıfını hedef almak istiyor. Bunun için başlıca aracı ICE (ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Servisi) olmuştur. Bu kurum, siyasi polis ile yarı-paramiliter bir milis arasında bir hibrit yapı olarak tanımlanmakta ve Trump yanlısı yorumcu Joe Rogan tarafından Nazi Almanyası’nın Gestapo’suna benzetilmektedir. Öyle ki görevden alınan sınır polisi yetkilisi Gregory Bovino, Nazi jestlerini, tavırlarını ve üniformalarını yeniden kullanmıştır.

Trumpçı projenin bir “şok” yaratma perspektifi daha da yoğunlaşmıştır. Nicolas Maduro ve Cilia Flores’in kaçırılması, Grönland’a yönelik tehditler, Küba’ya uygulanan abluka ve soykırımcı sömürge projesinin güçlendirilmesi bu sürecin parçalarıdır.

Buna iç politikada göçmenlere karşı yürütülen siyasi, askerî ve ideolojik saldırı eşlik etmektedir. Amaç rejimi sertleştirmek ve yıl sonunda yapılacak ara seçimleri kazanmaktır. Göçmenlere yönelik aşırı şiddetin yanı sıra, Rene Good ve Alex Pettri adlı iki aktivistin öldürülmesinin görüntülerinin sosyal medyada dolaşıma sokulması, çocukların gözaltında tutulduğu görüntülerin yayılması ve Trump’ın söyleminde yayılan ırkçı nefret bu politikanın parçalarıdır. Trump ayrıca BM’de Somali topluluğu gibi çeşitli göçmen topluluklarını hedef alarak hoşgörüsüzlüğü ve zulmü teşvik etmiştir.

Trump saldırırken, direniş de örnek niteliğindedir. Minneapolis ve St. Paul şehirlerinde ICE’ye karşı gerçek bir sivil isyan yaşanmış, göçmenlere yönelik baskınlara karşı özsavunma mobilizasyonları gerçekleşmiştir.

23 Ocak’ta, –23 °C sıcaklıkta, Minneapolis sokakları “Hakikat ve Özgürlük Günü” sloganıyla sendikalar, dini gruplar ve topluluk örgütleri tarafından çağrılan tarihsel bir genel grevle dolmuştur.

50 binden fazla kişi yürüyüşe katılmış, birçok işyeri ve dükkân kapanmıştır. Birçok şehirde de gösteriler yapılmıştır. Gösterilerden bir gün sonra 37 yaşındaki hemşire Alex’in öldürülmesi büyük bir öfke yaratmış ve Trump’ı geri adım atmaya zorlamıştır. Yeni bir ulusal protesto dalgası tehdidi, New York’taki hemşire grevleri gibi mücadelelerle birleşebilecek daha radikal bir sürecin kapısını aralayabilir.

Antifaşist mücadele geleneği

Bu bağlamda Porto Alegre Konferansı’nın çağrısı yeni bir anlam kazanmaktadır. Annie Ernaux, Mireille Fannon, Mélenchon, Nancy Fraser, João Pedro Stedile, Daniel Jadue, Éric Toussaint, Zarah Sultana gibi isimlerin de aralarında bulunduğu 565 dünya şahsiyetinin imzaladığı antifaşist koordinasyon çağrısı küresel ölçekte büyük yankı uyandırmıştır.

Brezilya’da Andes ve CNTE gibi etkili sendikaların ve federasyonların resmî katılımıyla destekler artmaktadır. Bu durum konferansın özellikle Trump’a karşı uluslararası mücadele için bir dayanak noktası hâline gelebileceğini göstermektedir. ABD’den aktivistlerin yanı sıra Arjantin başta olmak üzere 35’ten fazla ülkeden delegasyonların Porto Alegre’ye gelmesi beklenmektedir.

Trump’ı yenebilmemiz ancak seferberlik, uluslararası koordinasyon ve işçi sınıfının ve halkların gücüne dayanarak mümkün olacaktır.

Antifaşist birleşik cephe için mücadele etmek Troçkist geleneğin miraslarından biridir. Bu yalnızca temel bir teorik katkı değil, aynı zamanda Brezilya solunun ortak bir geleneğidir. 1934 Ekim’inde São Paulo’daki Praça da Sé’de faşist “yeşil gömleklileri” püskürten gerçek antifaşist birleşik cepheyi başlatanlar Troçkistlerdi.

Bugün de birlik çağrısı yaparken bağımsız politik konumumuzu koruyoruz. Özellikle önemli anlaşmazlıklarımızın bulunduğu iki kesim vardır.

Birincisi “ilerici” hükümetlerdir. Birlikte mücadele etmek için birlikten vazgeçmeden, bu hükümetlere katılmıyoruz ve Lula hükümetine karşı bağımsız bir program savunuyoruz; PSOL için de savunduğumuz çizgi budur.

İkinci kesim ise kampçılıkla diyalog kuran akımlardır. Farklılıkları silmek istemiyoruz; enternasyonalist konumlarımızı savunuyoruz. Özellikle Rus saldırganlığına karşı Ukrayna direnişinin savunusunu Porto Alegre’ye taşımak ve Ukrayna Sosyal Hareketi’nden yoldaşların katılımını sağlamak istiyoruz.

Porto Alegre Konferansı’nın başarısı, anti-emperyalist ve antifaşist mücadeleyi öne çıkararak enternasyonalist mücadele geleneğini yeniden canlandırma yolunda bir adım olacaktır. Bu mücadelenin ön saflarında yer almak devrimcilerin görevidir.

20 Şubat 2026

Israel Dutra bir sosyologdur; Sosyalizm ve Özgürlük Partisi PSOL’un toplumsal hareketlerden sorumlu sekreteri, partinin ulusal yönetiminin üyesi ve Sosyalist Sol Hareketi’nin (MES/PSOL) üyesidir.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Emperyalist Saldırganlar Yenilmeli! İsrail-ABD’nin İran’a karşı Yürüttüğü Savaşa Son!– IV. Enternasyonal

İsrail-ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü savaşın ikinci haftasında durum daha da ağırlaşıyor. Bunun nedeni, Trump’ın İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki petrol akışını kontrol etmeye devam etmesi hâlinde ülkeyi daha da sert biçimde vurmakla tehdit etmesidir. Trump’ın Venezuela’ya yönelik saldırısından, Küba’ya yönelik tehditlerinden ve Grönland üzerindeki emellerinden sonra – Filistin halkına karşı süren soykırımı da unutmadan – emperyalist hırsının bu yeni aşaması özellikle Ortadoğu halkları için, ama bunun çok ötesinde de derin bir tehdit oluşturmaktadır.

İran’a yönelik saldırı, Siyonistlerin Filistin’e karşı yürüttüğü saldırıyla doğrudan bağlantılıdır. İsrail Gazze’ye yönelik saldırısını sürdürmekte ve insani yardımın girişini engellemeye devam etmektedir.

İsrail ayrıca Lübnan’a karşı askeri operasyonlarını yoğunlaştırmıştır. Ülkenin güneyindeki bombardımanlar ve tahliye emirleri şimdiden yüzlerce kişinin ölümüne yol açmış, yüz binlerce insanın yerinden edilmesine neden olmuştur. Her şey İsrail hükümetinin bölgesel savaşı, “Büyük İsrail” stratejik projesini pekiştirmek için kullanmaya çalıştığını göstermektedir.

28 Şubat’tan bu yana İsrail-ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü savaş İran’da 200’ü çocuk olmak üzere 1300’den fazla kişinin ölümüne ve sağlık çalışanlarından onlarcasının hayatını kaybetmesine yol açmıştır. İran ise saldırılara Ortadoğu’daki ABD askeri üslerini vurarak karşılık vermiştir; Hizbullah İran’ı savunmak için İsrail’e saldırmıştır; İsrail ise Lübnan’da 500’den fazla kişiyi öldürmüş ve binlerce kişinin daha yerinden edilmesine yol açmıştır.

İran tarafından ABD ve müttefiklerinin askeri üslerine, ayrıca Amerikan-İsrail saldırısını destekleyen altyapıya yönelik gerçekleştirilen taarruzlar, böylesi bir saldırganlık karşısında meşru bir yanıttır. İran’ın ABD ve İsrailli gangsterlere karşı kendini savunma hakkını desteklediğimizi vurguluyoruz. ABD ve İsrail saldırgan taraflardır ve saldırılarını durdurarak bu savaşı her an sona erdirebilirler.

ABD ve İsrail güçleri yalnızca askeri ve stratejik tesisleri hedef aldıklarını iddia ederek, saldırılarının başlıca hedeflerinden biri olanİslam Devrim Muhafızları Ordusu’nun (IRGC) sıradan bir askeri birlik olmanın çok ötesine geçtiği gerçeğini gizlemektedir. Bu yapı İran GSYH’sinin üçte birinden fazlasını kontrol eden devasa bir toplumsal ve ekonomik kuruma dönüşmüştür; ona bağlı vakıflar tarımdan gıda üretimine, inşaattan birçok sektöre kadar pek çok alanı domine etmektedir. İran kırk yılı aşkın süredir toplumsal hayatın tüm sektörlerine kök salmış güçlü biçimde kurumsallaşmış bir İslami rejim tarafından yönetilmektedir; bu durum saldırıların yalnızca “hedefli saldırılar” olduğu iddiasını savunulamaz kılmaktadır.

İran’a yönelik saldırı aynı zamanda bir ekolojik felakete yol açmıştır. Özellikle Tahran petrol rafinerisinin bombalanması gökyüzünü hidrokarbonlar, kükürt oksitleri ve azot bileşikleri yüklü siyah bir dumanla kaplamıştır; bunların tümü zehirlidir. İranlıların akciğerlerini dolduran bu duman, doğayı zehirleyen bir savaşın yalnızca son örneğidir. Bu savaşın örnekleri arasında Gazze’deki eko-yıkım ve 2023’te Rus bombardımanları sonucu Ukrayna’daki Kahovka barajının yıkılması da yer almaktadır; oysa doğa tüm insanlığın ortak yaşam temelidir.

Bu iki hafta boyunca Trump’ın İsrail-ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü savaşın amaçları ve hedefleri konusundaki tutarsız ve alaycı söylemi sürekli değişmiştir: saldırı bir yandan İranlıların demokrasi mücadelesine destek olarak sunulmuş, bir yandan İran’ın nükleer programına karşı “önleyici bir savaş” olarak gerekçelendirilmiş, öte yandan da bütün bir ulusu yok etme tehdidi dile getirilmiştir.

86 yaşındaki liderini öldürerek ya da şehirlerini yıkarak İran İslam Cumhuriyeti gibi sağlam biçimde yerleşmiş otoriter bir rejimin devrilemeyeceği açıktır. ABD’nin asıl aradığı şeyin, kanlı bir yıkımı sona erdirmek adına “ehvenişer” olarak sunulacak yeni bir otoritenin kabul edileceği kaotik bir durum yaratmak olduğu anlaşılmaktadır. Tarih belki de bu anı, halk ayaklanmasının savaş ve katliam yoluyla saptırılması olarak kaydedecektir.

İran halkının tiranlığa karşı mücadelesini destekliyoruz

İranlılar onlarca yıldır baskıcı rejimlerine karşı mücadele etmektedir. Bunun önemli örnekleri arasında 1999’daki öğrenci ayaklanmaları, 2009’daki Yeşil Hareket ve 2022’deki “Kadın, yaşam, özgürlük” hareketi yer almaktadır. İranlılar rejime yalnızca kitlesel gösterilerle değil, mümkün olan her yerde sivil toplum kurumları oluşturarak ve ağır baskılara rağmen toplumsal cinsiyet eşitliği için mücadele ederek karşı koymuşlardır.

Bu seferki mobilizasyon dalgasının son bölümü 2025’in son günlerinde başladı ve İran rejimi tarafından son derece sert biçimde bastırıldı. Tahminlere göre 10.000 ile 30.000 arasında insan hayatını kaybetti. Rejimin aşırı baskıcı niteliği nedeniyle bu sayı doğrulanamıyor. Eğer bu tahminler doğruysa, bu olay İran rejiminin onlarca yıldır gerçekleştirdiği en büyük katliam olacaktır.

Kitlelerin öz-örgütlenmesine ve kendi kendilerini özgürleştirmesine dayanan bir siyasi perspektif açısından bakıldığında, Hamaney ya da Pehlevi gibi hanedanvari liderliklerin dayatılmasıyalnızca durumu daha da kötüleştirecek ve İranlıların on yıllardır sosyal adalet ve demokrasi için yürüttükleri mücadeleyi bir kez daha tıkayacaktır. İranlıların otoriter rejime karşı mücadelesini saptıran yabancı müdahaleler yeni değildir.

1921’de Pehlevi’nin ilk darbesine verilen Britanya desteğinden, 1941’de müttefik güçlerin baskısıyla tahtı oğlu Muhammed Rıza Pehlevi’ye bırakmasına; petrolü millileştiren demokratik olarak seçilmiş başbakan Musaddık’a karşı ABD ve Britanya’nın 1953’te örgütlediği darbeye; ve bugünkü rejime karşı onlarca yıldır uygulanan ekonomik yaptırımlara kadar — ki bu yaptırımlar hükümeti zayıflatmak yerine milyonlarca İranlının toplumsal ve ekonomik yaşamını ağır biçimde etkilemiştir — emperyalist müdahaleler İran için demokratik bir geleceğin olanaklarını ezmiş ve İslam Cumhuriyeti’nin ortaya çıkmasının ve egemenliğinin koşullarını yaratmıştır.

Savaş koşullarında özgürleşmenin hiçbir imkânı yoktur. Şehirler yıkılırken ve binlerce insan öldürülürken demokratik bir hareket kurma olasılığı daha da zorlaşmaktadır. Dördüncü Enternasyonal’in temel pusulası her zaman emekçi kitlelerin kendi kendilerini özgürleştirmesi perspektifi olmuştur. Tarih bize defalarca göstermiştir ki, yukarıdan “özgürlük adına” yürütülen her müdahale — ister uzlaşmalarla ister bombalarla yapılsın — işçiler, kadınlar ve gençler için yalnızca yeni bir barbarlık biçimi üretir.

1979 devriminden sonra yaşanan İran-Irak savaşında gördüğümüz gibi, savaşların dayattığı olağanüstü hâl muhalefeti daha da ezmenin koşullarını yaratır. Bugün İran’daki demokrasi yanlısı güçler — binlerce siyasi tutuklu da dahil olmak üzere — İslamcı rejimin başlıca hedefleri arasındadır ve savaş bahanesiyle yaşamları tehdit altındadır.

Bu nedenle İran’a yönelik bu emperyalist saldırının derhal sona ermesini talep ediyoruz; İran halkının baskıcı İslamcı rejime karşı yürüttüğü mücadeleye desteğimizi yeniden ifade ediyoruz ve İran’ın ABD ve İsrailli gangsterlere karşı kendini savunma hakkını savunuyoruz.

Kahrolsun ABD emperyalizmi!
ABD ve İsrail’in savaşına son
!
İran’daki siyasi tutsaklara özgürlük
!
Bu savaşa karşı uluslararası bir muhalefet inşa edelim – demokrasi ve kadın hakları için mücadele edenlere destek
verelim!
Ne savaş ne diktatör – İran’
dan ellerinizi çekin!

Bu açıklama IV. Enternasyonal Yürütme Bürosu tarafından 12 Mart 2026’da karar altına alınmıştır.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Çin ve İran: Ortaklığın Sınırları – Andrea Ferrario

Orta Doğu alevler içindeyken, Pekin’in güçsüzlüğü gün ışığına çıkıyor. Gizli sevkiyatlar ile stratejik geri çekilmeler arasında gidip gelen Çin, çatışma açık savaşa dönüştüğünde etkide bulunamayan bir ülkenin kırılganlığını ortaya koyuyor.

Aşağıdaki metin, önce kronolojik sonra tematik bir bakışla, Çin ile İran arasındaki ilişkilerin,  özellikle de Haziran 2025’teki Amerikan-İsrail bombardımanlarından bu yana geliştiği bağlamın genel bir özetini sunmaktadır. 28 Şubat’ta yeni başlayan savaş nedeniyle Çin’in tutumuna dair kapsamlı bir değerlendirme yapmak henüz erken olacaktır. Bu nedenle kendimi, çatışmadan önceki olguları ve dinamikleri yeniden kurmakla sınırlayacağım; umarım bu çaba, okuyucuların durumu daha iyi kavramasına yardımcı olur. Bu hikâye, görkemli açıklamalar ile muğlak davranışların; gizli askeri sevkiyatlar ile kritik anlarda gözle görülür yoklukların; yaptırımların etrafından dolaşarak süren devasa bir petrol ticaretinin ve pratikte giderek eşitler arasında bir ittifaktan çok bir müşteri-tedarikçi ilişkisine benzeyen bir ortaklığın hikâyesidir.

Başlangıç noktası 13 Haziran 2025’tir: İsrail, İran’ın nükleer ve askeri tesislerine karşı büyük çaplı hava saldırıları başlatmış; İran ise İsrail şehirlerine fırlattığı füzeler ve insansız hava araçlarıyla karşılık vermiştir. Dokuz gün sonra, 22 Haziran’da, Amerika Birleşik Devletleri Midnight Hammer Operasyonu ile müdahale etmiş; B-2 bombardıman uçakları ve sığınak delici bombalar kullanarak Natanz, Fordow ve İsfahan’daki nükleer tesisleri hedef almıştır. Ateşkes 24 Haziran’da, yaklaşık 610 kişinin İran’da ve 28 kişinin İsrail’de hayatını kaybettiği on iki günlük çatışmanın ardından yürürlüğe girmiştir.

Pekin’in tepkisi ihtiyatıyla dikkat çekiciydi. Wang Yi, İranlı ve İsrailli mevkidaşlarını arayarak itidal göstermeleri çağrısında bulundu; Xi Jinping ise söylemlerini uyumlaştırmak için Putin’le görüştü. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) İsrail saldırılarını kınadı, ancak Hindistan bu kınamadan hemen ayrıldığını açıkladı. Çin, Rusya ve Pakistan ile birlikte Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne ateşkes çağrısı yapan bir karar tasarısı sundu. Ancak Çin’in o sırada yapmadıkları da en az yaptıkları kadar anlamlıydı: Pekin Tahran’a hiçbir maddi ya da askeri destek sağlamadı, somut bir diplomatik girişimde bulunmadı ve Xi Jinping şahsen Washington’u açık biçimde kınamadı. Çin devlet başkanı ilk açıklamalarında İsrail’i doğrudan anmaktan bile kaçındı; en sert sözlerini Putin’le yaptığı özel görüşmeye saklamayı tercih etti.

Çin’deki kamusal tartışma, sansür tarafından filtrelenmiş olsa da, Tahran’a yönelik genel bir kuşkuculuk hissini açığa vuruyordu. Çin sosyal medyasında en çok paylaşılan yorumlar İran’ı askeri açıdan yetersiz ve siyasi olarak güvenilmez bir ülke olarak tasvir ediyor, Pekin’den dayanışma talep ederken ortaklığa gerçek bir bağlılık göstermediğini öne sürüyordu. WeChat’te geniş biçimde dolaşıma giren bir mesaj, hâkim tonu çarpıcı bir ifadeyle özetliyordu: İran, Çin’in kendi yerine kurşunları üstlenmesini istiyordu ve bu ancak bir fantezi olabilirdi.

Yazdan kışa: petrol, silahlar ve Amerikan baskısı arasında

Ateşkesin hemen ardından geçen günlerde pek dikkat çekmeyen bir gelişme üzerinde durmaya değer. 24 Haziran’da Trump, Çin’in İran petrolü satın almaya devam edebileceğini açıkladı. Bu açıklama, ABD Hazine Bakanlığı ve Dışişleri’ndeki kendi yetkililerini bile şaşırttı ve muhtemelen ikili ticaret müzakereleri çerçevesinde Pekin’e verilmiş bir taviz olarak tasarlanmıştı. Bu beyan, Washington–Pekin–Tahran üçgeninin temelde ne kadar işlemsel (transactionnel) bir karakter taşıdığını da ortaya koyuyordu: İran petrolü, birden fazla cephede oynanan bu oyunda bir değişim aracı olarak işlev görüyordu.

Petrol, Çin ile İran arasındaki ekonomik ilişkilerin bel kemiğini oluşturur. Pekin, İslam Cumhuriyeti’nin ihraç ettiği ham petrolün %80 ile %90’ını satın almaktadır; bu miktar 2025’te günde 1,3 ile 1,9 milyon varil arasında dalgalanmış ve Çin’in toplam petrol ithalatının yaklaşık %13–14’üne karşılık gelmiştir. Mekanizma iyi kurulmuştur ve gri bir alanda işler: transponderlerini kapatan bir gemi filosu, Malezya açıklarında uluslararası sularda yapılan gemiden gemiye aktarmalar, Malezya ya da Umman petrolü olarak yeniden etiketlenen sevkiyatlar ve Şandong eyaletindeki küçük bağımsız rafinerilerden oluşan bir ağ — “çaydanlık rafinerileri” diye adlandırılan bu tesisler, piyasa fiyatlarına kıyasla varil başına yedi ile on dolar arasında değişen indirimler sayesinde çok düşük kâr marjlarıyla faaliyet gösterir. Sinopec, PetroChina ve CNOOC gibi büyük kamu şirketleri ise Amerikan misillemeleri riskinden kaçınmak için bu ticaretten titizlikle uzak durmaktadır.

2025 yazı ve sonbaharı, askeri tedarik cephesinde hızlanmaya sahne oldu. On iki günlük savaş sırasında İran’ın hava savunma sistemlerinin uğradığı aşağılanma — Rus yapımı S-300’lerin Amerikan bombardıman uçaklarına karşı etkisiz kalması — Tahran’ı başka tedarik kaynakları aramaya itti. İran, Mayıs 2025’te Hindistan ile Pakistan arasındaki çatışmada Çin silah sistemlerinin performansını dikkatle izlemişti; yaz aylarında İran Savunma Bakan Yardımcısı Oraei, HQ-9 hava savunma sistemleri ile J-10 savaş uçaklarının satın alınmasına ilişkin görüşmeleri hızlandırmak amacıyla Çin’e gizli bir ziyaret gerçekleştirdi. Aynı zamanda Wall Street Journal, İran’ın Çin’den katı yakıtlı füze sistemleri için vazgeçilmez bir bileşen olan binlerce ton amonyum perklorat sipariş ettiğini; bunun yaklaşık 800 füze üretmeye yetecek miktarda olduğunu bildirdi. Eylül ayında Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan, büyük askeri geçit töreni vesilesiyle Pekin’de ağırlandı; Xi Jinping bu sırada Çin’in İran’ın “egemenliğini ve ulusal onurunu savunma” konusundaki desteğini teyit etti. Tahran’da siyasi bir taahhüt olarak yorumlanan bu ifade, Pekin’de görünüşe göre daha çok diplomatik bir nezaket jesti olarak değerlendirilmişti.

Sonbahar aynı zamanda dış baskıların yoğunlaşmasıyla da karakterize edildi. Eylül ayında Birleşmiş Milletler, 2015’te nükleer anlaşma kapsamında askıya alınmış olan İran’a yönelik silah ambargosunu Avrupa’nın girişimiyle yeniden yürürlüğe koydu. Çin, Rusya ve İran bu kararı ortak bir mektupla hukuken geçersiz olarak nitelendirerek itiraz etti. Aynı dönemde Washington, ilk kez Şandong’daki bazı “çaydanlık” rafinerilerine, Rizhao liman terminaline ve “gölge filo”ya ait birkaç gemiye doğrudan yaptırım uyguladı; böylece petrol ticareti zincirinin en kırılgan halkasını hedef aldı. 2024’te 13,4 milyar dolara ulaşmış olan Çin-İran ikili ticareti, 2025’in ilk on bir ayında yaklaşık 9 milyar dolara gerilemişti; bu da yaptırımların etkisini göstermeye başladığını ortaya koyuyordu. Aralık ayında ise ABD, Hint Okyanusu’nda İran’a gitmekte olan Çin’e ait bir kargo gemisine el koydu; gemi, füze programları ve konvansiyonel silah sistemleri için kullanılabilecek çift kullanımlı bileşenler taşıyordu.

Aralık 2025, Ocak 2026: tatbikatlar, protestolar ve sessizlik

2025’in son iki ayı ve 2026’nın başlangıcı, işleyen dinamiklerin özellikle açıklayıcı bir görünümünü sundu. Aralık ayında İran, tarihinde ilk kez kendi topraklarında “Sahand 2025” adı verilen Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) askeri tatbikatlarına ev sahipliği yaptı; bu tatbikatlara Çin, Rusya, Hindistan, Pakistan ve altı başka ülkenin birlikleri katıldı.

Birkaç hafta sonra, Ocak 2026’nın başında Çin, Güney Afrika açıklarında düzenlenen BRICS deniz tatbikatı “Will for Peace 2026”ya katıldı; İran donanmasının en büyük gemisi olan Makran da bu tatbikatta yer aldı. İran’ın dışlanması için Güney Afrika’ya yönelik Amerikan baskıları sonuçsuz kaldı. Biçimsel düzeyde, İran’ın Çin ve Rusya tarafından yönlendirilen çok taraflı güvenlik yapıları içindeki entegrasyonu kesintisiz biçimde devam ediyordu: 2023’ten beri ŞİÖ üyesi ve 2024’ten beri BRICS üyesi olan Tahran, uluslararası örgütlere katılımını artırmayı sürdürüyordu.

Aynı dönemde başka bir olay da Çin-İran ilişkilerini sınadı. Geçtiğimiz 28 Aralık’ta İran’da riyalin çökmesi ve fiyat artışları nedeniyle kitlesel protestolar patlak verdi. Baskı son derece sertti ve kullanılan teknolojik araçların önemli bir kısmı Çin kaynaklıydı. Huawei, ZTE, Tiandy ve Hikvision gibi şirketler yıllardır kitlesel gözetim için ekipman ve teknik bilgi sağlayarak devlet kontrolündeki ulusal internet sistemi Ulusal Bilgi Ağı (NIN)’in kurulmasına katkıda bulunmuşlardı.

Ocak ayındaki protestolar sırasında İranlı yetkililer iki haftadan uzun süre tam internet kesintisi uyguladı; göstericileri tespit etmek için yüz tanıma teknolojileri ve kalabalıkları kontrol etmek için dronlar kullandı. Bu yöntemler, Çin’in daha önce Sincan bölgesinde denediği ve daha sonra ortaklarıyla paylaştığı bir modele dayanıyordu. Starlink’e erişim girişimlerini engellemek için — büyük olasılıkla Çin veya Rusya yapımı — iletişim karıştırıcı cihazlar da kullanıldı. Pekin ise protestoları yalnızca “durumu yakından izlediğini” belirten kısa bir açıklamayla yorumladı ve her zamanki gibi “iç işlerine müdahaleye karşı olduğu” yönündeki formülünü tekrarladı.

Aynı ay içinde, zaten oluşmakta olan bir izlenimi güçlendiren başka bir gelişme daha yaşandı. Amerika Birleşik Devletleri, Çin’in yaklaşık yirmi yıl boyunca onlarca milyar dolar yatırım yaptığı Venezuela’da Nicolás Maduro’yu devirdi. Suriye’de Aralık 2024’te Beşar Esad’ın düşüşü sırasında olduğu gibi Pekin, bir partnerini korumak için parmağını bile kıpırdatmadı. Böylece artık tanıdık hale gelen bir model yeniden ortaya çıktı: Çin ortakları, yatırımları ve niyet beyanlarını biriktiriyor; ancak durum kötüleştiğinde geri çekiliyor. Ve bu model Tahran’dan da açıkça görülebiliyordu; İranlı yöneticilerin bundan hangi sonuçları çıkardığını tahmin etmek zor değil.

Bu arada askerî bağlam daha da karmaşık hâle geldi. Ocak 2025’te Rusya ile İran, savunma alanında işbirliğini de içeren yirmi yıllık bir stratejik ortaklık anlaşması imzaladı. Aralık 2025’te ise Middle East Monitor’a göre iki ülke, Haziran’daki çatışmada ağır hasar gören İran hava savunma sistemlerinin yeniden inşası için 589 milyon dolarlık bir anlaşma yaptı. Ancak Rus yardımı yaklaşmakta olan savaşa yetişecek kadar hızlı gelmedi.

Ocak 2026’da Çin, Rusya ve İran ayrıca siyasi işbirliğini güçlendirmek ve ekonomik entegrasyonlarını derinleştirmek amacıyla üçlü bir stratejik pakt imzaladı. Bu adım biçimsel olarak önemliydi, ancak içeriği ve somut kapsamı hâlâ belirsizliğini koruyordu.

Şubat: müzakereler, silahlar ve savaşın önsözü

4 Şubat’ta Xi Jinping ile Donald Trump arasında yapılan telefon görüşmesi, Çin’in müzakere mantığına dair bir ipucu verdi. Trump İran meselesini gündeme getirdiğinde, Xi Tayvan’ın “en önemli mesele” olduğunu vurgulayarak yanıt verdi. Bu, İran konusunda verilecek tavizlerin Tayvan ve gümrük tarifeleri gibi başlıklarda elde edilecek karşılıklarla bağlantılı olacağı yönündeki açık bir hesaplamayı yansıtıyordu. Aynı gün Xi, tutumlarını uyumlaştırmak amacıyla Putin’le de görüştü. Nisan başında Trump’ın Pekin’i ziyaret etmesinin ve sonbaharda Xi’nin ABD’ye gitmesinin planlandığı bir dönemde, İran’a yönelik diplomasi daha geniş bir ikili çerçeve içinde ele alınıyordu. Bu çerçevede Tahran, başka satranç tahtalarında oynanan bir oyunun — önemli ama yine de bir piyon — parçasıydı.

Şubat ayı, birbirine zıt yönlerde ilerleyen iki paralel dinamiğe sahne oldu. Bir yandan ABD ile İran arasındaki dolaylı müzakereler, Umman’ın arabuluculuğunda Cenevre’de hız kazandı; 6, 17, 22 ve 26 Şubat’ta art arda dört tur görüşme yapıldı. Saldırıların arifesinde, 27 Şubat’ta Umman, İran’ın nükleer maddeler stokunu “mümkün olan en düşük seviyeye” indirmeyi kabul ettiğini açıkladı. Trump ise diplomatik yolu tercih ettiğini söylemekle birlikte “tüm seçeneklerin masada olduğunu” yineledi.

Öte yandan İran’ın Çin’in yardımıyla yürüttüğü askerî güçlendirme hız kesmeden devam ediyordu. 24 Şubat’ta Straits Times’ta yayımlanan ve müzakereler hakkında bilgi sahibi altı kaynağa dayanan bir araştırmaya göre İran, Çin’in China Aerospace Science and Industry Corporation (CASIC)şirketi tarafından üretilen süpersonik CM-302 gemisavar füzelerini satın almak üzere anlaşmaya çok yaklaşmıştı. Yaklaşık 290 kilometre menzile sahip olan bu sistemler, düşük irtifada ve yüksek hızda uçarak deniz savunmalarını aşmak üzere tasarlanmıştı. En az iki yıldır görüşülen bu anlaşma, on iki günlük savaşın ardından belirleyici biçimde hız kazanmıştı.

İran ayrıca GPS yerine Çin’in BeiDou uydu navigasyon sistemini benimsemiş, YLC-8B anti-stealth radarını ve HQ-9B füze sistemlerini ithal etmişti.

Aynı haftalarda Çin gemileri de bölgede konuşlandı. Resmî olarak bilimsel araştırma gemisi sınıfına giren Da Yang Yi Hao, Ocak ayında Umman Denizi’ne ulaştı ve uzaktan USS Abraham Lincoln uçak gemisi muharebe grubunu izledi. Uzay izleme görevine sahip bir deniz platformu olan Liaowang-1 ise destroyerler eşliğinde Umman Körfezi’ne geldi. Her iki gemi de Amerikan deniz hareketlerini izleme ve istihbarat toplama kapasitesi sağlıyordu; çeşitli analizlere göre bu veriler Tahran ile paylaşılıyordu. Nitekim Çin ticari uydu görüntüleri daha önce Ürdün’de Amerikan THAAD (Yüksek İrtifa Füze Savunma Sistemi) konuşlandırmasını da ortaya çıkarmıştı.

11 Şubat’ta Trump ile Netanyahu Beyaz Saray’da İran petrolünün Çin’e satışını azaltmak için baskı yapılması konusunda anlaştılar. Böylece Pekin üzerindeki baskı iki taraftan da artıyordu. Çin Dışişleri Bakanlığı buna hem ihtiyatlı hem de dolaylı bir ifadeyle karşılık verdi:
“Uluslararası hukuk çerçevesinde yürütülen ülkeler arasındaki normal işbirliği makul ve meşrudur; saygı görmeli ve korunmalıdır.”

28 Şubat’ta saldırı gerçekleşti ve bununla birlikte “Yüce Lider” Hamaney’in öldürülmesi de yaşandı. 1 Mart’ta Lavrov ile yaptığı telefon görüşmesinde Wang Yi, saldırıları ve egemen bir devletin liderinin öldürülmesini “kabul edilemez” olarak nitelendirdi; ayrıca Trump’ın rejim değişikliğini teşvik eden girişimlerini kınadı ve çatışmanın Orta Doğu’yu “tehlikeli bir uçuruma” sürükleyebileceği uyarısında bulundu.

Çin’in resmî haber ajansı Xinhua ise bir başyazısında bunu “egemen bir ulusa karşı utanmaz bir saldırı” olarak tanımladı. Dikkat çekici olan nokta, en sert ifadelerin ikili diplomatik bir görüşme sırasında dile getirilmiş olmasıdır; bu tür açıklamalar doğası gereği resmî ve kamuya açık bir tutum almaktan daha az bağlayıcıdır. Buna karşılık Çin Dışişleri Bakanlığı’nın yayımladığı resmî bildiri daha ölçülü kaldı. Bu satırlar yazılırken Xi Jinpinghenüz kamuya açık hiçbir açıklama yapmış değildir.

Meseleler: petrol, kaçırılmış ittifaklar ve Pekin’in uzun vadeli oyunu

Çin’in tutumunu anlamak için bakışımızı son sekiz ayın güncel gelişmelerinin ötesine genişletmek ve bu ilişkinin yapısal yönlerini incelemek gerekir. Bunların başında da ilişkinin temel asimetrisi gelir. Çin, İran’ın birinci ticaret ortağıdır; ancak İran, Çin’in ancak otuz sekizinci ticaret ortağıdır. Çin-İran ticaretinin hacmi, Pekin’in Körfez Arap ülkeleriyle yürüttüğü ticaretle karşılaştırıldığında önemsiz kalır; oysa yatırımlar, dev altyapı projeleri ve enerji alımları çok daha büyük ölçekte bu ülkelere yönelmektedir.

Aynı zamanda Çin’in ithal ettiği petrolün %45’i ve doğal gazın %30’u Hürmüz Boğazı’ndan geçmektedir. Bu durum, Basra Körfezi’ndeki herhangi bir tırmanışı Çin’in enerji güvenliği için doğrudan bir tehdit hâline getirir. Pekin böylece çözülmesi zor bir çelişkiyle karşı karşıyadır: İran bu boğazı kapatabilecek tek ülkedir, ancak Çin’in bölgedeki çıkarları — başta ticaret hacmi çok daha büyük olan Suudi Arabistan olmak üzere — İran’ın komşularıyla iyi ilişkiler sürdürmesini zorunlu kılar. İran için Çin her şeydir; Çin için ise İran, açık bir ham petrol tedarikçisi ve Amerikan karşıtı jeopolitik bulmacada faydalı bir parçadır — ama hiçbir durumda uğruna risk alınacak bir müttefik değildir.

Bu asimetri, en çarpıcı biçimde 2021’de imzalanan Çin-İran kapsamlı stratejik işbirliği anlaşmasında görüldü. Bu anlaşma, enerji, altyapı, telekomünikasyon ve güvenlik alanlarında 25 yıl boyunca 400 milyar dolarlık Çin yatırımı vaat ediyordu. Ancak pratikte Çin’in İran’daki doğrudan yatırımları 2023 sonunda 4 milyar doların altında kaldı. Büyük kamu şirketleri Amerikan yaptırımlarından çekindikleri için uzak durdu; tamamlanan projeler ise Tahran’da birkaç metro hattı, Haziran 2025’te Orta Asya üzerinden açılan bir demiryolu koridoru ve enerji sektöründe çoğu kâğıt üzerinde kalan birkaç girişimle sınırlı kaldı.

İki ülke arasındaki resmî askerî işbirliği 2005’ten beri fiilen donmuş durumdaydı ve tam teşekküllü silah sistemlerinin son satışı bundan da eski bir döneme dayanıyordu. Son yıllardaki sevkiyatlar ise daha çok çift kullanımlı bileşenler, kimyasal öncül maddeler ve gözetim teknolojileri gibi kalemlerden oluşuyordu — yani fazla dikkat çekmeden devredilebilecek türden malzemeler.

Mart 2023’te Çin’in aracılığıyla varılan İran–Suudi Arabistan anlaşması, Orta Doğu’da Çin diplomasisi açısından görünürde bir dönüm noktası olmuştu. Pekin bunu, sorumlu bir uluslararası arabulucu olarak hareket edebildiğinin ve Amerikan modelindeki Abraham Anlaşmalarına güvenilir bir alternatif sunabildiğinin kanıtı olarak takdim etti. Gerçekte ise yıllarca süren hazırlık müzakerelerini Irak ve Umman yürütmüş, Çin yalnızca son aşamada resmî garantör olarak devreye girmişti; böylece başkalarının inşa ettiği bir sürecin siyasi prestijini toplamış oldu. Anlaşma, büyükelçiliklerin yeniden açılmasını ve 1998 ile 2001’de imzalanmış ikili anlaşmaların uygulanmasını öngörüyordu.

İsrail’in Gazze’deki soykırımı, Lübnan’daki çatışma, Suriye’de Esad’ın düşüşü ve on iki günlük savaş gibi gelişmelere rağmen anlaşmanın resmen ayakta kalmış olması şaşırtıcıdır; hatta Aralık 2025’te Tahran’da üçüncü bir üçlü toplantı bile yapılmıştır. Ancak 28 Şubat saldırısına yanıt olarak İran füzelerinin Suudi Arabistan’ı vurmasıyla birlikte bu anlaşma, Çin’in diplomatik hırslarının bölgenin gerçekleriyle çarpışmasının bir simgesi gibi görünmektedir.

Batı’da sıkça “çok kutuplu cephe” olarak adlandırılan — daha saldırgan bir kısaltmayla CRINK (Çin, Rusya, İran, Kuzey Kore) — oluşumun akıbeti de değerlendirilmelidir. Bu kısaltma yapılandırılmış bir ittifak izlenimi verir; oysa gerçekte ortada, merkezinde Moskova ve Pekin’in bulunduğu bir dizi pragmatik ikili ilişki vardır. Moskova ile Tahran son aylarda stratejik bir ortaklık ve İran hava savunmasının yeniden inşası için bir plan resmileştirmiştir; ancak belirleyici anlarda yardım — görüldüğü üzere — yetersiz ve gecikmiş kalmıştır.

Haziran 2025’te İran bombalandığında, Ukrayna savaşına saplanmış olan Rusya yalnızca sözlü dayanışma sunmuş, Çin basın açıklamalarıyla yetinmiş, Kuzey Kore ise rutin propaganda açıklamaları yayımlamıştır. Temmuz 2025’te Rio de Janeiro’da yapılan zirvede BRICS, iç bölünmelerini açıkça ortaya koymuş; Hindistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Güney Afrika Washington’a karşı çıkmayı reddetmiştir. Suudi Arabistan ise üyeliği hiçbir zaman resmen kabul etmemiştir. Şanghay İşbirliği Örgütü’ne gelince, İsrail saldırılarını kınamak onun elde edebildiği en ileri sonuç olmuş; ancak örgütün başlıca üyelerinden Hindistan bu kınamadan hemen uzaklaşmıştır.

Başka bir deyişle CRINK, Batılı analizlerin yarattığı bir kavramsal inşadır; birbirinden oldukça farklı dört ülkeye gerçekte sahip olmadıkları bir stratejik tutarlılık atfeder. Çin tüm kıtalarda çıkarları bulunan küresel bir ekonomik güçtür; Rusya Avrupa’daki bir savaşın içine saplanmış askerî bir güçtür; İran sürekli kriz içinde bulunan bir bölgesel güçtür; Kuzey Kore ise marjinal bir ekonomiye sahip nükleer bir rejimdir. Bu ülkelerin her biri kendi hedeflerinin peşinden gitmektedir ve onları birbirine yaklaştıran Amerikan karşıtı yakınlaşma, ortak bir projeden çok konjonktürel bir refleks niteliği taşımaktadır.

Analistler arasında hâkim yorum, Pekin’in uzun vadeli bir oyun oynadığı yönündedir. Zayıflamış bir İran Çin’e daha bağımlı hâle gelirken, ABD’nin Orta Doğu’da uzun süre meşgul kalması Pasifik’ten kaynak ve dikkat saptıracaktır. Gerçekte bunlar oldukça kırılgan hesaplamalardır; ancak Pekin, üzerinde sınırlı etkisinin bulunduğu bir durum karşısında bunlara dayanmak zorunda kalmaktadır. Zaten Orta Doğu, Çin’in öncelikler hiyerarşisinde özel bir yere sahiptir; “ikincil bölgeler içinde başlıca bölge” denebilecek bir konum. Tayvan, Güney Çin Denizi veya Sincan gibi alanların aksine burada hiçbir “hayati çıkar” söz konusu değildir. Bu nedenle bölgeye yönelik politika tarihsel olarak bakanlık bürokrasilerine bırakılmış, nadiren en üst siyasi liderlik düzeyine taşınmıştır.

Çin’in Tahran üzerinde askerî bir baskı aracı yoktur; hiçbir ortağıyla karşılıklı savunma anlaşması imzalamamıştır ve bölgede güç projeksiyonu yapabilecek durumda değildir. Buna karşılık teknoloji sağlayabilir, indirimli petrol satın alabilir, Birleşmiş Milletler’de diplomatik destek sunabilir ve 28 Şubat’tan önceki haftaların gösterdiği gibi, casus gemileri konuşlandırıp istihbarat verileri paylaşarak Amerikan askerî planlarını zorlaştırabilir — ancak doğrudan müdahale eşiğini asla aşmadan.

İran ise hiçbir zaman bütünüyle Çin’e teslim olmuş değildir. İran toplumunda her türlü otoriterliğe karşı derin bir düşmanlık vardır; yönetici sınıf — en azından düne kadar — Avrupa ve Washington’dan beklentiler beslemeye devam ediyordu; Çinli akademisyenlerin giderek artan bir hayal kırıklığıyla gözlemlediği bir durumdur bu. Güçlü ulusal bağımsızlık duygusu da Tahran’ın Pekin’in kendisine biçtiği ikincil ortak rolünü kabul etmesini zorlaştırmaktadır. Aslında aynı durum Esad’ın düşüşünden önce Suriye ve Maduro’nun devrilmesinden önce Venezuela için de geçerliydi: bu örneklerin hepsinde Çin yatırım yaptı, dayanışma beyan etti, altyapılar ve paralel finans ağları kurdu; fakat “hakikat anı” geldiğinde başka yerdeydi.

28 Şubat’ın arifesinde ortaya çıkan tablo şuydu: Çin bir yandan radarlar, füzeler, uydu verileri ve deniz gözetimi yoluyla İran’ın askerî kapasitesini sessizce güçlendiriyor; öte yandan itidal ve diyalog çağrısını sürdürüyordu. Bu, uzun vadeli hesabıyla tutarlı bir ikili stratejidir: İran’ı Amerikan planlarını zorlaştıracak kadar dirençli kılmak, fakat Washington ile doğrudan bir çatışma riskine asla girmemek.

Bununla birlikte savaş, Çin’i içerde oldukça kırılgan bir anda yakalamıştır. 4 Mart’ta her yıl düzenlenen “iki oturum” başlıyor: Ulusal Halk Kongresi ile Çin Halk Siyasi Danışma Konferansı’nın toplantıları. Bu iki parlamenter nitelikli organ her yıl ülkenin başlıca siyasi ve ekonomik kararlarını resmileştirir. Bu yıl toplantıların, ciddi zorluklar içindeki bir bağlamda, on yılın geri kalanı için ekonomik yönelimleri belirleyecek yeni beş yıllık planı kabul etmesi gerekecek.

Ocak ve Şubat ayları boyunca ülkede maaşların ödenmemesine karşı protestoların yeniden artması dikkat çekti. Bu protestolar yalnızca özel sektör işçilerini değil, büyük kamu şirketlerinin çalışanlarını da etkiledi; bu da büyümenin yavaşlamasıyla giderek daha zor kontrol edilen yapısal gerilimlere işaret ediyor. Durumu daha da karmaşıklaştıran bir başka unsur ise son aylarda orduyu sarsan geniş çaplı tasfiyeler oldu. En son tasfiyeler savaşın başlamasından hemen önce gerçekleşti; bu da dışarıdan boyutunu değerlendirmek zor olan iç siyasi çatlakların varlığına işaret ediyor.

Uluslararası düzeyde ise, daha önce de belirtildiği gibi, Trump’ın Nisan başında Pekin’e gitmesi ve teoride gümrük savaşları, teknolojik rekabet ve çözülmemiş diğer dosyalar nedeniyle gerilen Çin-ABD ilişkilerini yeniden rayına oturtması beklenen bir zirve yapılması öngörülüyor. Marco Rubio ile Kuzey Kore lideri arasındaki karşılıklı diplomatik açılımların ardından, Trump’ın Kim Jong Un ile görüşmek üzere Pyongyang’a olası bir ziyareti de gündeme gelmiştir. Kuzey Kore lideri, İşçi Partisi’nin önemli beş yıllık kongresinin kapanışında daha yatıştırıcı açıklamalar yapmıştı. Bu da “çok kutuplu cephe” olarak adlandırılan yapbozun yeniden tanımlanabilecek başka bir parçasını oluşturabilir.

Bu sırada dünya dikkatini Orta Doğu’ya çevirmişken, Pakistan ile Afganistan arasında da açık bir savaş patlak verdi. Özellikle Kabil’i hedef alan yoğun karşılıklı bombardımanlar çok sayıda can kaybına yol açtı. Bu iki ülke, Pekin’in büyük yatırımlar yaptığı yerlerdir: 60 milyar dolarlık Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru’ndan, Taliban’ın yeniden iktidara dönüşünden sonra başlatılan Afganistan altyapı projelerine kadar birçok girişim Çin’in Orta ve Güney Asya’daki hegemonik genişleme stratejisinin parçaları olarak tasarlanmıştı.

Ancak her iki ülkede de Çinli personel ve altyapılar daha önce defalarca ölümcül saldırıların hedefi oldu: Afganistan’daki İslamcı gruplar ve Pakistan’ın Belucistan bölgesindeki bağımsızlık yanlısı hareketler bu saldırıları gerçekleştirdi. Bu durum, Çin’in bölgedeki varlığının sahada hâlâ kırılgan ve tartışmalı olduğunu gösteriyor. Mevcut savaş bu planları da raydan çıkarma riski taşıyor.

Çin diplomasisi Pakistan ile Afganistan arasında bir arabuluculuk rolü oynayamadı; bu durum son aylarda Tayland ile Kamboçya arasındaki çatışmada da görülmüştü. Bu örnekler, krizler söylem düzeyinden silahlı çatışma aşamasına geçtiğinde Pekin’in etkisinin sınırlı kaldığını doğrulamaktadır.

Orta Doğu’daki savaşın bütün bu gelişmeler üzerinde ne tür sonuçlar doğuracağını şimdilik öngörmek imkânsız. Savaş daha yeni başladı.

Notlar

  1. Gemilerde bulunan ve otomatik olarak sinyal göndererek kimliklerini ve konumlarını bildiren elektronik cihazlar (AIS sistemi). Transponderin kapatılması, bir geminin deniz trafiği takibinden kaybolmasına imkân verir.
  2. Malların (burada petrolün) bir gemiden diğerine açık denizde, limana uğramadan aktarılması. Bu yöntem yükün gerçek menşeini gizlemeye yardımcı olur.

Yazarın blogunda 2 Mart’ta yayımlandı. ESSF için Pierre Vandevoorde tarafından DeeplPro’nun yardımıyla çevrildi.

Kaynak: https://inprecor.fr/chine-et-iran-le-partenariat-de-la-limite

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

8 Mart: Aşırı Sağa Karşı Yaşasın Kadınların Mücadelesi! – IV. Enternasyonal

Dünyanın dört bir yanında kadınlar, ister ev içi şiddet, ister emperyalist askeri şiddet ya da faşist şiddet olsun, her türlü şiddete karşı dayanışma ağları, korunma ve teşhir biçimleri geliştiriyor. Kadınlar kendi bölgelerinde açlığa, yoksulluğa, savaşlara, ekstraktivizme, iklim çöküşüne ve hak gasplarına karşı direniş biçimleri inşa ediyor.

Uluslararası Kadınlar Günü, işte bu çerçevede, faşist otoriterliğe karşı dünyanın dört bir yanında sokakların ve yaşam alanlarının işgaliyle gerçekleşecektir. Anti-emperyalist, sosyalist, ırkçılık karşıtı, patriyarka karşıtı ve ekososyalist mücadelelerden ilham alarak yürüyeceğiz. Sesimiz, kârlarını artırmak için kadın emeğini giderek daha fazla sömüren milyarderler ve onların ulusötesi şirketlerine karşı yankılanacak. Bu nedenle haykırıyoruz: Tüm canlar ve doğanın müşterek varlıkları, sermaye kazançlarından daha değerlidir.

Yürüyeceğiz:

  • Amerika Birleşik Devletleri’nde ve dünya genelinde göçmenlere, Siyahlara, kadınlara ve LGBTQIAPN+ nüfusa zulmeden Donald Trump’ın ABD emperyalizmine karşı;
  • Putin’in eşit derecede kadın düşmanı, homofobik ve kana susamış rejimine ve Ukrayna’yı işgaline karşı;
  • İran’ın katil ve zalim rejimine karşı;
  • Netanyahu ve Trump tarafından, Avrupa hükümetlerinin suç ortaklığıyla gerçekleştirilen Filistin halkına yönelik soykırıma karşı.

Latin Amerika ve Karayipler’i savunmak için yürüyeceğiz; Küba halkına dayatılan suç niteliğindeki ablukayı ve Venezuela’ya yönelik siyasi ve askeri müdahaleyi teşhir edeceğiz. Aşırı sağın, muhafazakârlığın, ırkçılığın ve kadın düşmanlığının fikirlerini yayan dijital sosyal medya platformlarını kontrol ederek dünya halklarının egemenliğine saldıran büyük teknoloji şirketlerine ve ABD’nin askeri-endüstriyel kompleksine karşı yürüyeceğiz.

Üreme adaleti için, kürtajın suç olmaktan çıkarılması için, güvenli, yasal ve ücretsiz kürtaj için yürüyeceğiz. Bedenlerimizin özgürlüğü, kendi kaderimizi tayin hakkımız ve cinsel yönelimimizi ve cinsiyet kimliğimizi seçme özgürlüğü için yürüyeceğiz.

Kadın grevinin, toplumu ayakta tutan ve yaşamın tüm biçimlerini koruyan üretken ve yeniden üretim emeğinin rolünü görünür kılan bir araç olarak önemini kavrayarak yürüyeceğiz. Halkların kendi kaderini tayin hakkı için, barış ve yaşamın askersizleştirilmesi için yürüyecek, dünyadaki tüm süregiden savaşlara karşı mücadele edeceğiz.

Filistinli, Venezuelalı, Kübalı, Rus, Ukraynalı, İranlı, Kürt, Afgan, Sudanlı ve Kongolu kadınlarla ve işgal ile silahlı çatışmalara direnen dünyanın tüm kadınlarıyla dayanışma içindeyiz. Toprakları yağmalayan, bedenlerimizi ihlal eden ve en zenginlerin ayrıcalıklarını sürdüren emperyalist müdahalelerin sona ermesini ve barışı talep ediyoruz.

Dördüncü Enternasyonal Uluslararası Komitesi tarafından kabul edilmiştir.
25 Şubat 2026

ABD/İsrail İran’dan Elini Çek! ABD Bombalarıyla Özgürlük Gelmez! – IV. Enternasyonal

Dördüncü Enternasyonal Yürütme Bürosu tarafından 28 Şubat 2026’da kabul edilen açıklama.

1. İran’a yönelik askeri saldırı tehdidinde bulunan çeşitli ABD yönetimlerinin ardından, ABD İsrail’le ittifak halinde ülkeye füze ve bomba saldırıları başlattı. Trump, İran ordusuna teslim olma ya da “kesin ölümle” karşı karşıya kalma çağrısında bulundu. İran ise Körfez genelindeki ABD askeri üslerine saldırılarla karşılık verdi ve şimdi daha geniş çaplı bir bölgesel savaş tehdidi söz konusu.

2. Bu savaşın bahanesi, İran’ın nükleer programı etrafındaki “sonuçsuz” müzakereler ve Trump’ın İran’ın Avrupa’yı hatta ABD’yi vurabilecek uzun menzilli füzeler inşa ettiği iddiasıdır. Bu, 2003’te George W. Bush ve Tony Blair’in Irak’ın Batı hedeflerini yalnızca “45 dakikalık uyarıyla” vurabileceğini iddia ettikleri dönemdeki söylemin aynısıdır. Küresel saldırı kapasitesine ve nükleer silahlara sahip en güçlü askeri güçlerin, New York kadar uzak yerlerdeki insanlar için İran’ın anlamlı bir tehdit oluşturduğunu iddia etmelerindeki ikiyüzlülük ortadadır. İran, uranyum zenginleştirme programında bazı tavizler vermeyi ve gaz ile petrolünü ABD şirketlerine açmayı teklif etmişti – ancak kendisine tam kişisel ve jeopolitik boyun eğiş talep eden Trump gibi bir zorba ve savaş kışkırtıcısı için bu yeterli değildi.

3. Askeri eylemler, neoliberal ve küreselleşmeci düzen çözülürken emperyalizmler arasında kaynaklara doğrudan erişim için artan rekabet bağlamında, neofaşist bir hükümet altındaki ABD’nin açıkça saldırgan ve sömürgeci yönelimi çerçevesinde değerlendirilmelidir. Venezuela’da Nicolas Maduro ve Cilia Flores’in kaçırılması ve bunun sonucunda ülke yönetimi üzerinde kurulan kontrol; Trump’ın Grönland’a yönelik tehditleri; Filistinlilere karşı süren soykırım ve Gazze’nin planlanan “yeniden inşası”; Batı Şeria’nın ilhakı; ve şimdi Tahran’a yağan bombalar – tümü bu yeni dünya düzeninin parçalarıdır. İlk füzeler başlangıçta İsrail tarafından fırlatılmış, ardından bölgedeki savaş gemileri ve uçak gemilerinden ABD askeri mühimmatı devreye girmiştir. Bu durum iki ülke arasındaki sıkı askeri ve siyasi bağı bir kez daha göstermektedir.

4. Bu son saldırganlık, Trump yönetiminin uluslararası hukuka, ulusların egemenliğine yönelik küçümseyici tutumunu ve “ABD çıkarları” olarak gördüğü hedefleri ilerletmek için tehdit ve fiili şiddet kullanımını sürdürmektedir. Ancak Trump’ın İran’a saldırısı, ABD’nin İran’a ve halkına yönelik uzun saldırganlık tarihinin yalnızca son bölümüdür. ABD, 1979’daki halk devrimiyle ABD destekli baskıcı komprador Şah rejiminin devrilmesini hiçbir zaman affetmemiştir. O tarihten bu yana tüm ABD başkanları ülkeye karşı ekonomik boykotlar ve zaman zaman askeri eylemler kullanmıştır. Hepsi, bölgeyi ve petrol kaynaklarını kontrol etme arzusunu örtmek için, mollaların diktatörlüğüne karşı İran halkını desteklediklerini ikiyüzlü biçimde iddia etmiştir.

5. İran hükümetine karşı yakın dönemdeki halk ayaklanması ve İran’daki teokratik rejimin bunu acımasızca bastırması, bazı kişilerin rejim değişikliği umuduyla ABD/İsrail saldırısına sempati duymasına yol açabilir. Güce geri dönme fırsatı sezen sürgündeki İranlı monarşist lider Rıza Pehlevi’nin destekçileri, askeri saldırıları memnuniyetle karşılamıştır. 1979 devriminde ailesi devrilen Pehlevi, Nisan 2023’te İran’da rejim değişikliğini görüşmek üzere İsrail’i ziyaret etmiş ve Netanyahu’nun restorasyon planlarına yardımcı olabileceği yönündeki umudunu gizlememiştir.

6. Bombalar düşmeye başlarken Trump, İran halkına “Özgürlüğünüzün saati geldi” diye seslenmiştir. Bu saldırı özgürlükle ilgili değildir ve Gazze ve başka yerlerde elleri kana bulanmış ABD ya da İsrail’in insan özgürlüğü ya da mutluluğuyla ilgilendiğine kimse inanmamalıdır. Bu, ABD emperyalizminin güçlerinin bölge üzerinde daha fazla kontrol sağlamak için yürüttüğü jeopolitik stratejik bir hesaplamadır. 5 Ocak tarihli açıklamamızda söylediğimiz gibi: “Trump ve Netanyahu’nun, monarşist hareketi finanse ederek ve İran’a karşı daha fazla askeri müdahale tehdidinde bulunarak yukarıdan bir çözüm dayatmaya çalışan ‘rejim değişikliği’ planlarını reddediyoruz. Trump’ın planlarının arkasında, Venezuela örneğinde açıkça ifade ettiği gibi, fosil yakıt rezervleri üzerinde denetim kurma hedefi yatmaktadır.”

7. İran’ın emekçi ve yoksul kitleleri yıllardır İran’daki teokratik hükümeti devirmek için mücadele etmektedir. Özellikle İranlı kadınlar bu hareketlerin ön saflarında yer almıştır; en belirgin örnek 2022’deki “Kadın, Yaşam, Özgürlük” hareketidir. İran, özellikle petrol sektöründe mücadele eden geniş bir işçi sınıfına ve sendikalara sahiptir. Öğrenciler ise rejimin Ocak ayında binlerce kişiyi katletmesinin ardından en son kitlesel protestolarla sokağa çıkmıştır. İran hükümeti zayıftır; yalnızca şiddet ve korku yoluyla ayakta durmaktadır.

8. İran rejimini devirmek İran halkının kendi görevidir ve Dördüncü Enternasyonal, oradaki anti-emperyalist ve sınıf mücadelesi temelindeki demokratik güçleri mücadelelerinde destekler.

Savaş karşıtı seferberlikler için dünya çapında harekete!
ABD ve İsrail’in İran’a karşı savaşına hayır!

İran halkıyla dayanışma!

ABD emperyalizmine ve İsrail sömürgeciliğine son!

Suriye’de Neoliberal Politikalara karşı Gösteriler Yoğunlaşıyor – Joseph Daher

Şubat ayının ilk haftaları, hükümetin ekonomik yönelimlerine ve yaşam ile çalışma koşullarındaki kötüleşmeye karşı toplumsal muhalefet hareketinin belirgin biçimde yoğunlaşmasına sahne oldu. Başkent Şam’da ve ülkenin diğer bölgelerinde, elektriğe yapılan ve %5.000 ile %6.000’i aşan tarihî zam artışlarına karşı Ocak ayının sonundan bu yana gösteriler ve protestolar sürüyor.

Enerji Bakanlığı’nın yeni tarifeleri gözden geçirebileceği ve elektrik fiyat artışı kararını yeniden incelemek üzere yeni bir komisyon kurulduğu yönünde söylentiler dolaşsa da, şu ana kadar resmî bir karar alınmış değil.

Tartus ve Lazkiye kentlerindeki öğretmenler, Eğitim Bakanlığı’nın bu iki bölgeye yerleşmiş ve mesleki durumlarını resmîleştirmek için gerekli işlemleri tamamlamış öğretmenleri kendi memleketlerine geri gönderme kararına karşı bir haftadan uzun süredir protestolarını sürdürüyor. Öğretmenler bu kararı sert biçimde kınayarak, çoğunun yıllardır bu iki bölgede yaşadığını ve memleketlerine geri dönmelerini sağlayacak mali ve toplumsal imkânlara sahip olmadığını vurguladı.

Göstericiler bu uygulamayı meslekleri için “idam kararı” olarak nitelendirdi ve bunun binlerce öğretmenin toplu işten çıkarılmasının habercisi olduğunu belirtti. Tartus’taki öğretmenler sendikasının yerel şube başkanı Yakup Muhammed Halid, sendikanın sözleşmeli öğretmenlerin “meşru” taleplerini desteklediğini, onların ihtiyaçlarına yanıt vermek ve çıkarlarını yasa çerçevesinde savunmakla yükümlü olduğunu ifade etti. Özellikle, öğretmenlerin göreve alındıkları vilayete geri gönderilmeleri kararı sonrasında mali ve psikolojik zarar gördüklerini dile getirdi.

Öte yandan kamyon şoförleri de, taleplerinin yetkililer tarafından dikkate alınmaması üzerine süresiz greve gittiklerini ve vilayetler arası yük taşımacılığını durdurduklarını açıkladı. Şoförler, “taşıma ücretlerinin resmî tarifesini belirleyen büronun kaldırılmasını” protesto ederek, bu büronun yeniden faaliyete geçirilmesini talep etti. Taşıma fiyatlarının sosyal medyadaki aracılar tarafından belirlenmesinin şoförlerin çalışmalarını olumsuz etkilediğini belirttiler.

Diğer talepleri arasında sendikaların yeniden etkinleştirilmesi ve bir dayanışma fonu kurulması da yer aldı. Ancak devlet, yalnızca yabancı kamyonların ülkeye girişini askıya almak suretiyle taleplere kısmi bir yanıt verdi.

Suriye’nin kuzeyinde, özellikle İdlib ve Halep kırsalında, daha sınırlı ölçüde ise Hama kırsalında öğretmenler kadrolu istihdam, işten çıkarılanların geri alınması ve yaşam maliyetlerindeki artışa paralel bir maaş zammı talebiyle geniş çaplı greve gitti.

Bu bölgelerde bin 700’den fazla okul kapandı. Öğretmenler grevlerine, yetkililerin maaş artışı ve çalışma koşullarının iyileştirilmesine dair sözlerini yerine getirmemesine yanıt olarak “Onur Grevi” adını verdi. Öğretmenler 2025 yılının sonunda da kitlesel gösteriler düzenlemişti.

“Özgür Suriyeli Öğretmenler” adlı bağımsız bir grup, öğretmenlerin %200 oranında maaş artışı talep ettiğini açıkladı. Daha önce duyurulan ve bu yılın başında yürürlüğe girmesi gereken %100’lük maaş artışının uygulanmadığını, bunun da hayal kırıklığını artırarak güveni zedelediğini vurguladı.

Dera ve Hama kırsalında da dayanışma eylemleri bildirildi. Öğretmenler, maaşlara ilişkin taahhütler yerine getirilene ve temel eğitim malzemeleri sağlanana kadar grevin açık uçlu olduğunu ve sınıflarına dönmeyeceklerini ilan etti.

İdlib’de İl Millî Eğitim Müdürü, art arda üç gün devamsızlık yapan her öğretmene (işten çıkarma dâhil) idari yaptırımlar uygulanacağı tehdidinde bulunmasının ardından öğretmenlere ait bir WhatsApp grubundan çıkarıldı. Bu durum büyük bir öfkeye yol açtı. Grev, Suriyeli Öğretmenler Sendikası’nın desteğini aldı. Sendika, talepleri “personelin yaşam, eğitim ve sosyal koşullarını iyileştirmeye yönelik meşru talepler” olarak nitelendirdi ve “bu talepleri desteklediğini ve karşılanmaları için çalışmayı sürdüreceğini” açıkladı.

Açıklamada ayrıca, “haklarını talep eden meslektaşlara yönelik her türlü tehdidin ve cezai uygulamanın” reddedildiği belirtildi. Ancak grev ikinci haftasına girerken, yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve maaş artışı taleplerinin görmezden gelinmesini protesto etmek amacıyla birçok eğitim yöneticisi istifa etti.

Ülkede başka toplumsal hareketler de yaşandı. Lazkiye Limanı işçileri işten çıkarılmalarını protesto etti; Deyrizor’daki fabrika işçileri ise yatırımcı tarafından dayatılan maaş kesintisini reddetti.

Halep’te seyyar satıcılar, 1 Şubat’ta yerel makamların faaliyetlerini yasaklama ya da bazı durumlarda tezgâhlarını sökme kararına karşı sokağa çıktı. Halep’in doğusundaki Bazaa’da belediye çalışanları da maaşlarının üç aydır ödenmemesini protesto etmek için gösteri düzenleyip greve gitti.

Bu eylemler, Suriye hükümetinin izlediği ve yeniden inşa ile kalıcı bir ekonomik toparlanma için gerekli temelleri sağlamayan ekonomi politikalarına karşı halk sınıflarındaki artan hoşnutsuzluğu yansıtıyor.

Güneydeki Kuneytra vilayetinde, Tarımsal Araştırma Merkezi çalışanları 65 keyfi işten çıkarmayı protesto etmek için yürüyüş düzenleyerek kararın iptalini talep etti. Yerel işçi sendikası başkanı Bassam el-Said, bu kararı “özellikle bu zorlu yaşam koşullarında adaletsiz, keyfi, kabul edilemez ve kınanması gereken bir uygulama” olarak nitelendirdi. Kuneytra’nın “siyonist düşmanla ön cephede bulunması nedeniyle halkın topraklarını kullanmasını engelleyen özel bir duruma sahip olduğunu” vurguladı.

Kuneytra Araştırma Merkezi’nin resmî olarak 600 çalışana ihtiyaç duyduğunu, ancak hâlihazırda yaklaşık 300 kişinin çalıştığını, buna rağmen hükümetin personel sayısını azaltmaya devam ettiğini ifade etti.

Palmira kentinde yurttaşlar, temel hizmetlerin sağlanmaması ve sağlık ile kamu hizmetlerine destek verilmemesi dâhil olmak üzere halkın taleplerinin sürekli göz ardı edilmesini protesto etti.

İdlib kırsalındaki Dana kentinde de hizmetlerin düşüklüğü ve bölgenin süregelen marjinalleştirilmesine karşı kitlesel gösteriler düzenlendi. Göstericiler, Şam’daki geçiş hükümeti yetkililerinin görevden alınmasını talep etti.

İdlib vilayetinin geniş bölgelerinde temel hizmetlerde belirgin bir gerileme yaşanıyor. Nüfus özellikle elektrik temininin iyileştirilmesini, yolların onarılmasını, kamu hizmetlerinin geliştirilmesini ve yaşam koşullarının düzeltilmesini talep ediyor. Bu talepler, vilayetin çeşitli bölgelerini ve Suriye’nin diğer alanlarını etkileyen sel felaketlerinin ardından daha da güçlenmiş durumda.

Rakka’da ve daha sınırlı ölçüde Deyrizor’da, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) çekilmesinin ve kentin Şam hükümetine bağlı silahlı güçlerin kontrolüne geçmesinin ardından öğretmenler neredeyse her gün gösteriler düzenliyor. Bölgedeki okullarda kadrolu istihdam ve önceki yıllarda kaybettikleri öğretmenlik haklarının iadesini talep ediyorlar.

Ayrıca Deyrizor vilayetinden bir grup aktivist ve yurttaş, “#كفى_ديرالزور_منكوبة” (Deyrizor felaket olmaktan çıksın) etiketiyle geniş çaplı bir kampanya başlattı. Kampanya, vilayette yaşam koşulları ve hizmetlerin çöküşüne yol açtığını belirttikleri “sistematik marjinalleştirmeye” karşı başlatıldı.

Kampanya öncüleri, Cumhurbaşkanlığı’na ve hükümete hitaben yayımladıkları bildiride, Deyrizor’un muazzam petrol ve tarım zenginliklerine rağmen %80’den fazla oranda “felaket bölgesi” hâline geldiğini belirtti. Protestocular, Deyrizor’un resmen “felaket bölgesi” ilan edilmesini, bunun da acil planların ve olağanüstü önlemlerin hayata geçirilmesini gerektirdiğini ifade etti ve bu benzeri görülmemiş ekonomik ve toplumsal kötüleşmeden hükümet yetkililerini doğrudan sorumlu tuttu.

Talepler arasında, vilayet topraklarından çıkarılan petrol ve gaz gelirlerinden belirli bir payın yerel kalkınma ve hizmet projelerine ayrılması, köprülerin ve ana yolların derhâl onarılması yer aldı. Bildiride ayrıca karar alma süreçlerine yerel toplumun ve gerçek uzmanlıkların dâhil edilmesinin önemi, yerel kadroların güçlendirilmesi ve sembolik projeler yerine sürdürülebilir kalkınma projelerinin başlatılması gerektiği vurgulandı; böylece kaynakların yurttaşların yaşamına doğrudan etki etmesi amaçlanıyor.

Kemer sıkma önlemleri ve devletin rolünün azaltılması

Bu gösteriler, Suriye hükümetinin yeniden inşa ve kalıcı bir ekonomik toparlanma için gerekli temelleri sağlamayan ekonomi politikalarına karşı halk sınıflarında büyüyen hoşnutsuzluğu yansıtıyor. Şam yönetimi, ticaretin serbestleştirilmesine, devlet varlıklarının özelleştirilmesine, doğrudan yabancı yatırımların çekilmesine, sert kemer sıkma önlemlerine ve kamu sektörünün küçültülmesine dayalı neoliberal bir ekonomik model benimsedi. Suriyeli yetkililer, kamu işletmelerinin daha fazla özelleştirilmesini ve devletin rolünün azaltılmasını savunmayı sürdürüyor. Bu bağlamda Maliye Bakanı Muhammed Yasser Barna, geçen Ekim ayında verdiği bir röportajda, “Hedefimiz daha küçük bir kamu sektörü ve daha düşük bir bütçeye sahip olmaktır” demişti.

Hatırlanacağı üzere Suriye makamları Ocak 2025’te kamu çalışanlarının üçte birine kadarının işten çıkarılabileceğini açıklamıştı. Ancak işten çıkarmalar veya geçici görevden uzaklaştırmalar için herhangi bir kriter ya da yasal prosedür belirlenmedi. Bu da keyfî tasfiyelere dair kaygıları artırdı.

Ağustos ayı sonunda yetkililer, kamu kurumlarına geçici sözleşmelerin yalnızca zorunlu hâllerde yenilenmesi, personelin uzun süreli izinlerinin sonlandırılması ve memurların 1 Eylül 2025 itibarıyla görevlerine dönmesi talimatını verdi. Ancak birçok bakanlık ve kurumda, çeşitli gerekçeler ileri sürülerek personelin görevine iadesi reddedildi.

Kamu çalışanlarının işten çıkarılması süreci devam ediyor. Yılbaşından bu yana çeşitli bakanlıklar dalgalar hâlinde tasfiyeler gerçekleştirdi: Lazkiye’de tarım müdürlüklerinde 300’den fazla kişi, Lazkiye Tahıl Kurumu şubesinde 40’tan fazla kişi, Tartus vilayetindeki Tarım Bakanlığı’nda 200 kişi, Suriye İnşaat ve Kalkınma Şirketi’nde 400 çalışan, Humus, Lazkiye ve Hama’daki elektrik müdürlüklerinde yüzlerce kişi, Enformasyon Bakanlığı’nda onlarca kişi işten çıkarıldı. Ayrıca bazı çalışanların sözleşmeleri yenilenmedi; örneğin yılın başında Halep Belediye Meclisi’nde 180’den fazla çalışanın sözleşmesi uzatılmadı.

Bu önlemler, ekonomik gücün yeni yönetici elitin ve onun iş ağlarının elinde daha fazla yoğunlaşmasını pekiştiren politika ve kararlarla birlikte hayata geçirildi. Oysa Suriyelilerin büyük çoğunluğu yoksulluk içinde yaşamaya ve alım gücünü kaybetmeye devam ediyor.

Aynı zamanda, emeğin çıkarları yerine sermayeye öncelik verilmesi, 2026 tarihli 29 sayılı kararname ile bir kez daha ortaya çıktı. Bu kararname, yürürlüğe giriş tarihinden itibaren bir yıl içinde ödenmesi koşuluyla, işverenleri sigorta primlerinin gecikmesine ilişkin faiz ve cezalardan muaf tutuyor.

Bu düzenleme, kamu sigorta kurumunu zayıflatarak emeklilik maaşlarının iyileştirilmesi için gerekli nakit kaynaklardan mahrum bırakıyor. Kararname işverenleri korurken, işçileri sosyal güvence ağından, iş kazası tazminatlarından ve emeklilik maaşından yoksun bırakmış durumda.

Tabandan örgütlü halk seferberliği olanakları nelerdir?

Sendika yöneticilerinin büyük çoğunluğu fiilen devlet yetkilileriyle uyumlu hareket etmektedir. Yeni Suriye yönetimi, neoliberal ekonomik yönelimi ve kemer sıkma politikalarına paralel olarak, tıpkı devlet kurumlarında yaptığı gibi ekonomik ve toplumsal aktörler üzerindeki denetimini pekiştirecek adımlar atmıştır. Sendikaların ve meslek örgütlerinin başına, yeni bir yönetimin seçimle belirlenmesine olanak tanımadan kendi sadık isimlerini atamıştır. Öğretmenler sendikası, kuzeydeki meslektaşlarına verdiği desteğin hiçbir şekilde Suriye devletine karşı olumsuz bir tutum anlamına gelmediğini açıklamıştır.

Bununla birlikte, bazı sendika ve meslek örgütleri daha fazla bağımsızlık elde etmek için girişimlerde bulunmuştur; öğretmenler sendikası buna örnektir.

Örneğin Suriye Gazeteciler Derneği, Enformasyon Bakanlığı’nın Şubat ortasında bir “mesleki etik kuralları” yayımlama niyetini yakın zamanda kınamıştır. Dernek bunu, “geçiş dönemi anayasal bildirgesinin ruhuna ve lafzına aykırı”, “tanınmış mesleki standartlara saygısızlık” ve mesleki bağımsızlığa ilişkin anayasal bildirgede yer alan “uluslararası taahhütlerin ihlali” olarak değerlendirmiş; ayrıca “özgürlükler alanındaki kazanımların gerilemesi” tehlikesine karşı uyarmıştır. Bu sürecin “tamamen mesleki bir mesele” olduğunu ve Suriye Gazeteciler Derneği ile Suriye Gazeteciler Sendikası’nın, gazetecilerin meşru temsilcileri olarak Uluslararası Gazeteciler Federasyonu’yla eşgüdüm içinde yürütmesi gereken bir alan olduğunu savunmuştur. Dernek, Enformasyon Bakanlığı’nın bir “ahlaki denetim organına” dönüştürülmesi riskine dikkat çekerek bunun özgür araştırmacı gazeteciliğin önünü keseceğini ve sansür sistemini yeniden üreteceğini belirtmiştir. Bağımsız olmayan sendikalardan çıkan her türlü etik kuralının “mesleki meşruiyetten yoksun” olacağını vurgulamıştır.

Neoliberal yönelim ve kemer sıkma politikalarıyla eşzamanlı olarak yeni yönetim, ekonomik ve toplumsal aktörler üzerindeki kontrolünü, devlet kurumlarında yaptığı gibi, sistematik biçimde güçlendirmiştir.

Bu çerçevede, iktidardaki devlet otoritelerinden bağımsız, demokratik ve kitlesel sendikal örgütlenmeler için mücadele, hem halkın yaşam ve çalışma koşullarını iyileştirmek hem de daha genel olarak demokratik hakları ve toplumsal adalet ile eşitliğe dayalı bir ekonomik sistemi savunmak açısından hayati önemdedir.

Sendikalardan feminist örgütlere, yerel topluluk inisiyatiflerinden ilerici siyasal partilere ve ulusal yapılara kadar halk örgütlerinin inşa edilmesi ve yeniden inşa edilmesi yönünde yaygın bir ihtiyaç bulunmaktadır. Aynı zamanda bu yapıların birbirleriyle birleşik bir hat oluşturması gerekmektedir.

Nitekim demokrasinin sosyal, ekonomik, kültürel ve ulusal haklar alanına genişlemesi tarihsel olarak her zaman tabandan yürütülen ve başarıya ulaşan mücadelelerin ürünü olmuştur: ekonomik ve sivil haklar, oy hakkı, sendikalaşma, toplumsal cinsiyet eşitliği gibi kazanımlar bu şekilde elde edilmiştir. Sömürü ve baskıya karşı mücadeleleri birbirine bağlamak, halk sınıflarının çıkarlarına dayanan bir siyasal alternatif inşa etmenin temel yoludur.

Joseph Daher

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi