İmdat Freni

Gündem

Putinizm: Faşizmin Yeni bir Biçimi mi? – Ilya Budraitskis

Vladimir Putin, Rusya Federasyonu’nun başkanı ya da Rusya hükümetinin başkanı olarak 26 yıldır iktidarda bulunuyor. Onun egemenliği, özellikle 2022 yılının başında Ukrayna’nın işgalinden bu yana, giderek daha otoriter biçimler aldı.

Bugün putinizmi nasıl tanımlamak gerekir? Günümüzde sürgünde yaşayan Rus araştırmacı ve militan Ilya Budraitskis, burada putinist diktatörlüğü faşizm kategorisi üzerinden düşünmeyi öneriyor.

24 Şubat 2022’den sonra, Vladimir Putin’in Rusyası Ukrayna’ya karşı geniş çaplı bir işgal başlattığında, dünya yalnızca Batı’nın jeopolitik hegemonyasına yönelik bir meydan okumayla karşı karşıya kalmadı. Kremlin’in saldırgan politikasının ardında, ülkeler arasındaki ilişkilerin yalnızca güçlünün yasasına göre belirlendiğini savunan klasik emperyalist ideolojiye göndermede bulunan bir rasyonalite bulunuyordu.

Konuşmalarında Putin, ABD’nin Irak ya da Afganistan’daki askeri müdahalelerini eleştiriyordu; ancak asıl itiraz ettiği şey, Washington’un emperyal müdahaleler, nüfuz alanını genişletme ve aynı şeyi yapmaya cüret eden diğer güçleri kınama konusunda kendine tanıdığı ayrıcalıklı hak iddiasıydı. Dolayısıyla Batı’ya meydan okuması, özünde ABD’nin “ikiyüzlülüğünü” teşhir etmeye indirgeniyordu: Neden bazıları için serbest olan şey, diğerleri için yasak olsun?

Putin’e göre daha önce yalnızca Amerikan emperyalizmine özgü olan bu durum, artık uluslararası politikanın tek ve kabul edilmiş yasası hâline gelmelidir [1]. Onun dünya görüşünde, yalnızca bazı devletler “organik” olarak imparatorluk olmaya yazgılıdır ve savaşı yürütme konusunda “egemen” bir kapasiteye sahiptir; diğerleri ise yalnızca “sömürge” olmaya, kontrol edilecek ve fethedilecek nesneler olarak kalmaya mahkûmdur. Bu “egemen” devletlerin dışarıda keyfî güç kullanma hakkı, içeride de keyfî güç kullanma haklarıyla örtüşür: Eğer tüm hakların arkasında nihai olarak yalnızca çıplak güç varsa, o hâlde insan hakları ya da demokratik temsil hakkı da güce bağlıdır  –ve bu nedenle dış etkide bulunmanın bir aracından başka bir şey değildir.

Bu emperyal mantık, Rus elitlerinin tutarlı bir karşı-devrimci ve anti-demokratik pozisyon almasını kaçınılmaz olarak beraberinde getirir: 2011’de Rus muhalefetinin protestolarından Arap Baharı’na, hatta Putin’in yabancı istihbarat servislerinin faaliyetlerinin ürünü olarak gördüğü 1917 Rus Devrimi’ne kadar, tüm protestolar ve ayaklanmalar her zaman dış düşman güçler tarafından manipüle edilen olaylar olarak sunulur [2]. Bu ideolojik şemanın, devletleri, piyasa toplumunda başarı, egemenlik ve tanınma için sürekli mücadele eden bireylere benzettiği açıkça görülmektedir.

Aynı “doğal” yasa, devletleri, ulusal toplulukları ve bireysel insan yaşamını yönetir: ya başkalarının pahasına var olma hakkınızı dayatırsınız ya da bunun kurbanı olursunuz. Bugün Vladimir Putin’in Rusya’sında bu ideoloji, artık retorikten çıkıp doğrudan bir iktidar pratiğine dönüşmüştür. Bu yalnızca Rus toplumunun bir kesiminde bulunan gerici ya da şoven fikirlerle değil, aynı zamanda orada egemen olan neoliberal piyasa rasyonalitesiyle de beslenmektedir.

Bireylere bölünmüş ve birbirine karşıt hâle getirilmiş böyle bir toplum, elitlerin elinde itaatkâr bir malzemeye dönüşür ve kendi güçsüzlüğünü – yani dayanışma içinde hareket edememe durumunu – sözde değişmez bir tarihsel kaderin ve toplumsal yaşamı yöneten tartışılmaz, neredeyse organik yasaların sonucu olarak kabullenir.

Ukrayna’nın işgali, Putin Rusyası’nda dış politika ile iç politika arasında kopmaz bir bağ kurmuştur: biri, diğerinin kaçınılmaz devamıdır. Savaş, Rus rejiminin niteliksel olarak farklı, yeni bir biçime – bir diktatörlüğe – dönüşümünü başlatmıştır. Bu düzende, resmi çizgiden farklı her türlü kamusal ifade suç hâline gelirken, her türlü kolektif eylem girişimi devlet-millete ihanet olarak damgalanmaktadır. Korku ve boyun eğme ikliminin şovenizm ve emperyalist saldırganlıkla iç içe geçmesi ve ulusal iradenin tamamen otoriter liderin kararlarıyla özdeşleştirilmesi, son aylarda pek çok kişinin – bana göre haklı olarak – Putin Rusyası’nı faşizmle karşılaştırmasına yol açmıştır.

“Faşizm” kelimesi kullanılmalı mı?

Ancak, toplumsal analizde bu tehlikeli “F kelimesi” kullanıldığında, nasıl kullanılacağı – ve nasıl kullanılmaması gerektiği – açıkça belirtilmelidir. Öncelikle, “faşizm” kavramı, “özgür dünyanın” karşısında birleşmesi gereken mutlak kötülüğün bir eşanlamlısı olarak kullanılmamalıdır. Faşizmin bu şekilde ahlakileştirilmesi, Soğuk Savaş’ın ikili karşıtlıklarına geri dönüşten başka bir şey değildir; bu durumda Sovyet komünizminin yerini mekanik olarak Batı’nın dış düşmanı olarak “Putin faşizmi” alır.

İkinci olarak, Rusya’daki çağdaş faşizmin (ya da Rusya dışındaki faşist eğilimlerin) analizi, spekülatif tarihsel analojilere dayanmamalıdır. Faşizmin 20. yüzyılın ilk yarısındaki yükselişinin, benzersiz tarihsel koşulların bir bileşimi tarafından belirlendiği ve doktrininin çelişkili ve eklektik olduğu hatırlanmalıdır. Bu bağlamda, 1990’ların başında Pierre-André Taguieff’in yaptığı şu saptama yeniden hatırlanabilir:

“Ne ‘faşizm’ ne de ‘ırkçılık’, kendilerini kolayca tanıyabileceğimiz bir biçimde geri dönme lütfunda bulunacaktır. Eğer tetikte olmak yalnızca zaten bilinen bir şeyi tanıma oyunu olsaydı, bu sadece hatırlamaktan ibaret olurdu. O zaman tetikte olmak, beklentilerimize ya da korkularımıza karşılık veren olaylarla dolu, değişmeyen bir tarihin teselli edici yanılsaması içinde, bir hatırlama ve tanıma oyunu hâline indirgenirdi.”[3]

Son olarak – ve belki de en önemlisi – faşizm kavramını günümüz Rus rejimine uygulamak, onu egzotikleştirmeye, Sovyet sonrası Rusya’daki “faşistleşmenin” ulusal tarihin belirlediği benzersiz bir durum olduğuna inanmaya yol açmamalıdır. Aksine, Putin rejimini faşist olarak nitelendirmek, neoliberal kapitalist düzenin krizinden doğan farklı aşırı sağ akımlar arasındaki ortak özellikleri ayırt etmemize yardımcı olmalıdır. Rusya’yı faşist olarak tanımlamanın ancak, bunu uluslararası ölçekte benzer rejimler üretebilecek küresel eğilimlerin kaygı verici bir işareti olarak gördüğümüzde anlamlı olduğuna inanıyorum – buna Batı dünyası da dâhildir.

Bugün, Putin’in Ukrayna’ya karşı yürüttüğü acımasız savaşın üzerinden dört yıl geçtikten sonra, uluslararası politikanın bu faşizan vizyonunun artık izole bir olgu olmadığı açıktır. 2023’te otoriter Azerbaycan’ın saldırganlığı ve bunun Dağlık Karabağ’daki Ermeni nüfusa yönelik geniş çaplı bir etnik temizlikle sonuçlanması; İsrail’in Gazze’de yürüttüğü ve soykırımsal olarak nitelenen askeri operasyon; ve son olarak Trump’ın Venezuela’ya yönelik son hamleleri: tüm bunlar, güçlünün hukukunun dünya siyasetinin yeni yasası hâline gelme eğiliminde olduğunu açıkça göstermektedir. Bu durum bizi kaçınılmaz olarak faşizm olgusunu yeniden düşünmeye ve Putin rejiminin özgül evrimini küresel kapitalist sistemin ayrılmaz bir parçası olarak kavramaya geri götürmektedir.

Faşizmi tanımlamak: doktrin mi, hareket mi, yoksa rejim mi?

Faşizm üzerine geniş tarihsel ve siyasal-felsefi literatürde üç yaklaşım ayırt edilebilir: ilki onu öncelikle bir ideoloji (ya da daha doğrusu ideolojik özellikler bütünü) olarak görür; ikincisi radikal bir kitle hareketi olarak ele alır; üçüncüsü ise belirli bir egemenlik tipi, temelde yeni bir siyasal rejim biçimi ve daha genel olarak bir toplumsal iktidar biçimi olarak tanımlar.

Örneğin tarihçi Roger Griffin’in ünlü tanımı – faşizmi “palingenetik ultranasyonalizm” (yani ulusun yeniden doğuşu mitine dayanan bir ideoloji) olarak görmesi – faşizmi diğer otoriter biçimlerden ayıran bir “ideal tip” kurmaya yöneliktir. Griffin’e göre faşizm, her zaman şu özelliklerle ilişkilidir: ulusun kaybedilmiş büyüklüğünü yeniden diriltme arzusu; önceki meşruiyet biçimlerinin devrimci bir şekilde reddi; organik bir ulusal topluluk fikri; içte ve dışta düzeni sağlamak için kitle mobilizasyonu. Ancak Putin rejiminin faşist olup olmadığına dair son tartışmalar, bu yaklaşımın sınırlarını açıkça ortaya koymaktadır.

Örneğin Timothy Snyder, mevcut Rus rejiminin ideolojik temellerini ortaya çıkarmaya çalışır [4]. Bu süreçte, 1920’ler ve 1930’ların karşı-devrimci Beyaz göçmen ideologlarından Ivan Ilyin’in Putin üzerindeki etkisini abartır. Ayrıca Putin’in militarist söyleminde, iki savaş arası dönemin Romanya faşist lideri Corneliu Zelea Codreanu’nun “ölüm kültüne” benzer bir unsur tespit ettiğini ileri sürer. Buna karşı çıkanlar ise Putin devletinin “klasik faşizm”de olduğu gibi ideolojik olarak motive edilmiş bir kitle seferberliğine dayanmadığını vurgular.[5]

Açıktır ki, belirli özelliklerin varlığına ya da yokluğuna dayanan normatif bir faşizm tanımı, analizi rejimin kendisinden ve onun tarihsel gelişiminden uzaklaştırır. Hiç kuşkusuz, Ukrayna’nın işgali sırasında Putin konuşmalarında oldukça gelişmiş bir ideolojik program ortaya koymuş ve bu, Rus propagandasını son derece gerici bir çerçeveye oturtmuştur. Ancak Putin yaklaşık yirmi yıl önce iktidara geldiğinde, açıkça bir ideolog değildi ve somut politikaları belirli bir doktrine bağlılık tarafından yönlendirilmiyordu.

Daha ziyade, onun görüşlerinin, bulunduğu yapısal konumlar boyunca edindiği “pratik doğruların” bir sentezi olarak şekillendiği söylenebilir. Sovyet güvenlik servislerindeki ilk yılları, onu komplocu bir düşünce tarzına alıştırdı. 1990’larda Saint-Pétersbourg belediye başkan yardımcısı olarak özelleştirme sürecindeki rolü, onu yarı-kriminal ve mafyatik çevrelerde yaygın olan çıplak şiddet ve tahakküm ahlakıyla yoğurdu. Son olarak, tartışmasız otokratik bir lider olarak uzun iktidar yılları, onda Rusya’nın kaybedilmiş jeopolitik gücünü yeniden kurma yönünde mesiyanik bir kader anlayışı pekiştirdi. Onun pratiğini belirleyen bir ideoloji değil; pratiğinin kendisi, ona apaçık görünen çeşitli ideolojik “doğruları” benimsemeye zorladı. Konuşmalarına özenle yerleştirilen gerici düşünür alıntıları, yalnızca bu deneyimden çıkarılmış sonuçları doğrular.

Bu ideolojinin çelişkileri ve kopuşları, Louis Althusser’in ifadesiyle, onun “maddi pratik” karakterinden kaynaklanır. İdeolojinin iktidar pratiği tarafından belirlendiği bu kavrayış, tarihsel bir olgu olarak faşizm için de geçerlidir. Nitekim tarihçi Robert O. Paxton, faşist hareketlerin söylemleri ile iktidara geldiklerinde uyguladıkları pratiklerin her zaman önemli ölçüde farklı olduğunu göstermiştir.[6]

Bu söylemler hiçbir zaman tutarlı bir bütün oluşturmadı: farklı toplumsal gruplara yöneltilmiş rastgele sloganlar toplamından ibaretti ve siyasal mücadelenin konjonktürüne göre sürekli değişiyordu. Dahası, faşizmin ideolojik eklektizmi bizzat bir ilke düzeyine yükseltildi: faşist liderler, kuru doktrinler yerine saf “yaşam”a dayandıklarını sürekli tekrarlıyorlardı. Onlara göre, Benito Mussolini’nin ünlü sözünde ifade edildiği gibi, “teori bir hapishanedir”.

Faşizmin gerçek programı, her şeyden önce bir rejim olarak pratiklerinde açığa çıkar; bu pratikler, iktidarı ele geçirmeyi hedefleyen bir hareket olarak faşizmin basit bir uzantısı değildir. Robert O. Paxton’ın belirttiği gibi, Alman ve İtalyan faşist rejimleri; totaliter partiler, eski devlet aygıtı ve geleneksel elitlerin (ordu, bürokrasi, kilise vb.) rasyonalitesinin karmaşık bir sentezini oluşturuyordu ve bu durum bir tür “çifte devlet” ortaya çıkarıyordu. Bu sentez hiçbir zaman monolitik hâle gelmedi; faşist rejimlerin krizleri her zaman iç çelişkilerinden kaynaklandı. 1944’te Adolf Hitler’e karşı düzenlenen komplo, askeri elitin önde gelen üyelerini içeriyordu; 1943’te Mussolini’nin düşüşü ise Victor Emmanuel III’ün çevresi (ve aynı zamanda faşist liderliğin bazı fraksiyonları) tarafından örgütlendi – ki bu çevreler o zamana kadar rejimin ayrılmaz bir parçasıydı.

Faşizmi öncelikle bir kitle hareketi olarak gören bazı araştırmacılar (örneğin Ernst Nolte), onu örgütlü işçi hareketinin ve sosyalist partilerin devrimci tehdidine karşı bir tepki olarak yorumlamışlardır; sanki kendi kendini savunamayan eski burjuva devletinin yerini alıyormuş gibi. Bu karşı-devrimci yönelimi inkâr etmek mümkün değildir. Örneğin 1920’lerin başındaki İtalya’da faşizm, büyük grev dalgalarına ve önemli sanayi merkezlerinde işçi sovyetlerinin kendiliğinden oluşumuna doğrudan ve şiddetli bir tepkiydi. Ancak Mussolini ve Hitler’in iktidara gelişi, geleneksel elitlerin onları kolektif olarak destekleme kararı almadan mümkün olmazdı. Yönetici sınıfların faşist bir dönüşümü gerekli görmediği yerlerde – Fransa, Britanya ya da Romanya’da – 1930’larda büyüme potansiyeline rağmen faşist hareketler nihayetinde yenilgiye uğradı.

Bu nedenle, ABD’de yaşayan Ukraynalı siyaset bilimci Alexander J. Motyl’in şu tespitine katılmak mümkündür: “Faşizmin ne olduğunu anlamanın anahtarı, belki de faşist bir rejimin ne olduğunu anlamaktan geçer.”[8] Eğer Maurice Merleau-Ponty’nin dediği gibi “devrimler hareket olarak doğru, rejim olarak yanlış” ise [9], faşizm için bunun tersini söyleyebiliriz: onun anlamı ve amaçları, tam da bir devlet iktidarı rejimi olarak ortaya çıkar; ideoloji ya da hareket biçiminde ise özellikleri eksik ve yanıltıcı görünür.

Bugünün faşizmi: yukarıdan gelen bir olgu

Faşizmi, ideolojik özelliklerin ya da önceden var olan bir kitle hareketinin ikincil ve zorunlu olmadığı bir rejim olarak tanımlamak, bu olguyu evrenselleştirmeye imkân verir. Böyle bir yaklaşımda faşizm, liberal araştırmacıların sıkça düşündüğü gibi Batı uygarlığının “rasyonel” gelişim yolundan irrasyonel bir sapma değil; tam tersine, piyasa toplumunun doğasından doğrudan türeyen bir fenomendir.

Bu pozisyon, en açık biçimiyle Karl Polanyi tarafından formüle edilmiştir. Polanyi, Büyük Dönüşüm adlı eserinde faşizmi, kapitalist mantığın toplumsal öz-örgütlenme ve dayanışmanın her biçimi üzerindeki nihai zaferine yönelik bir eğilim olarak görüyordu.[10] Ona göre faşizmin amacı, toplumsal atomizasyonun tamamlanması ve bireyin üretim makinesi içinde erimesiydi. Bu anlamda faşizm, yalnızca “aşağıdan” gelen anti-kapitalist devrimci hareketlere karşı bir tepki olmaktan daha derin bir olguydu. Ekonominin toplum üzerindeki egemenliğinin nihai biçimde kurulmasından ayrı düşünülemezdi. Hedefi yalnızca işçi partilerini değil, aşağıdan gelen her türlü demokratik denetimi ortadan kaldırmaktı.

Polanyi, faşizmi bir “hareket”ten ziyade bir kırılma – hatta bir darbe – olarak tanımlıyordu: ekonomik krize verilen, elitler arasında oluşmuş bir mutabakat ve sosyalizme karşı bir alternatif. Ancak Komintern’in bilinen tezinin aksine, bu yanıt doğrudan bir devrim tehdidine tepki olarak ortaya çıkmaz; daha çok sanayi toplumunun doğasına, yani kapitalist piyasa ile demokrasi arasındaki temel çelişkiye kök salar. Bu anlamda faşizm, Polanyi’nin “çifte hareket” dediği bu çelişkinin radikal bir çözümü olarak ortaya çıkar; insan doğasının, insanlığın birliğini reddeden bir biçimde yeniden tanımlanmasıyla.

Polanyi ayrıca, “faşist bir durumun devrimci bir duruma benzediğini” ve bu elit darbesinin ancak “demokratik kurumların karmaşık bir krizi” içinde mümkün olduğunu vurgular. Faşizm bu nedenle, ekonomik ve siyasal krizlerin derinleştiği, toplum ile piyasa arasındaki çelişkinin artık geçici dengelerle yönetilemez hâle geldiği anlarda gelişir. Polanyi’ye göre faşist dönüşüm, 19. yüzyıl piyasa uygarlığının sonu olarak gördüğü Büyük Buhran’ın doğrudan bir sonucuydu.

Bugün neoliberal kapitalizmin krizi, benzer çelişkiler üretmekte ve kriz içindeki bir sisteme düzen dayatmanın çözümü olarak yukarıdan dayatılan bir faşizm eğilimini ortaya çıkarmaktadır. Elbette bu eğilim her yerde aynı biçimde ve aynı zamanda gelişmez; küresel kapitalizmin eşitsiz ve birleşik gelişimi, homojen bir zaman çizgisi yaratmaz. Çeşitli yapısal nedenlerle Rusya, bu kriz döneminin “zayıf halkası” hâline gelmiş ve bu durum Vladimir Putin’i yönlendirilmiş demokrasiyi terk ederek faşizme yönelmeye itmiştir.

Bu rejim dönüşümü, liderin iradesinin doğrudan dayatılmasına aracılık edebilecek tüm siyasal kurumların yok edilmesiyle birlikte ilerlemiştir. Bugünün Rusya’sında, bir mahkemenin, parlamentonun ya da yerel yönetimin görece bir özerkliğe sahip olduğu anlamda bir “siyasal devlet” artık yoktur. Tüm kurumlar yukarıdan gelen emirleri yerine getirir.

Devlet kurumlarının bu şekilde “egemenin iradesi”ne tümüyle tabi kılınması, Adolf Hitler rejiminin de karakteristik bir özelliğiydi. Hitler’in iktidara geldikten sonra attığı ilk adımlardan biri, Carl Schmitt’in ünlü tanımıyla “bütün diğer yasaları askıya alan yasa” anlamına gelen bir “olağanüstü hâl” rejimi kurmak olmuştu; bu durum 1945’e kadar sürdü.

Bugün demokratik kurumların aşınması ve “olağanüstü hâl” unsurları, Narendra Modi’nin Hindistan’ında, Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’sinde ya da Viktor Orbán’ın Macaristan’ında da gözlemlenmektedir. Ancak Putin Rusyası’ndan farklı olarak, bu rejimler daha çok faşizan bir potansiyeli ifade eder; henüz tamamlanmış bir dönüşüm değildir. Bu ülkelerde toplumun ve kurumların kısmi özerkliği hâlâ varlığını sürdürmektedir.

2025 başından itibaren Donald Trump yönetiminin politikaları da, Amerikan siyasal sistemini kökten dönüştürmeyi amaçlayan böyle bir “olağanüstü hâl” mantığının unsurlarını açıkça taşımaktadır. Trump, bir kitle hareketine dayanmasa da, devlet aygıtının araçlarını kullanarak muhalefeti bastırmakta, temel demokratik hakları sınırlamakta ve ICE gibi baskıcı kurumları güçlendirerek toplumu sindirmeye çalışmaktadır. Trumpizm, devlet iktidarının kaldıraçlarını ele geçirmiş hâliyle, ilk Trump döneminden temelde farklıdır; bu durum, yukarıdan bir faşistleştirme girişimi olarak görülebilir. Ancak Trump hâlâ Amerikan liberal siyasal sisteminin sınırlarıyla (federal yapısı dâhil) karşı karşıyadır, seçim desteğinin genişliğini hesaba katmak zorundadır ve toplumun bir kesiminin aktif direnişiyle karşılaşmaktadır.

Aşağıda görüleceği gibi, Putin’in Rus toplumundaki dayanışma biçimlerini ve zayıf demokratik kültür unsurlarını sistematik olarak yok etmek için çok daha uzun bir zamanı olmuştur. Bu nedenle Putin Rusyası bugün bu sürecin en ileri biçimini temsil etmektedir – Trump’ın Amerika’sının ise dönüşümü hâlâ tehlikeli ve öngörülemezdir.

Toplumu atomize etmek ve depolitize etmek

Bu tür toplumların – aşırı sağ hükümetler altında bile – faşist olarak nitelendirilebilmesi için niteliksel bir dönüşüm geçirmeleri gerekir. Hannah Arendt, Totalitarizmin Kökenleri adlı eserinde bu dönüşümün derinliğini ortaya koyar. Farklı bir teorik perspektiften hareket etse de, sonuçları Karl Polanyi’nin görüşlerine yakındır.[11] Arendt’e göre faşizm, önceki entelektüel geleneklerle doğrudan bir ilişki içinde değildir; o, bir siyasal olgudan çok bir toplumsal olgudur: modernitenin temel eğilimlerinin – toplumun atomizasyonunun ve kamusal yaşamın her biçiminin yok edilmesinin – uç noktadaki sonucudur.

Arendt’e göre faşist-totaliter bir toplumun özü, siyasetin tüm toplumsal yaşama nüfuz etmesinde değil; tam tersine, nihai bir depolitizasyonda, yani “ortak çıkar” fikrinin ortadan kalkmasında yatar. Walter Benjamin bu pasifleştirici ve hareketsizleştirici işlevi son derece isabetli biçimde kavramıştır.

“Teknik olarak yeniden üretilebilirlik çağında sanat eseri”nin[12] sonunda Benjamin, faşizmin “siyaseti estetize ettiğini” yazar: bireyleri, siyasetin bir gösteriye dönüştüğü bu ortamda büyülenmiş seyircilere, yabancılaşmış tüketicilere çevirir. Buna karşılık komünizm “estetiği politize eder” ve kültürel alanı kitlelerin doğrudan yaratıcı katılımının bir sahnesi hâline getirir. Faşist gösteri bu nedenle bütünüyle hiyerarşiktir: herkesin kendisine verilen rolü en yüksek disiplin ve itaatle yerine getirmesi gereken diktatoryal bir üretimdir.

Bugün Rusya’da bu durum, devletin orduyla dayanışma adına düzenlediği “kamusal gösterilerle” simgelenmektedir: örneğin kamu çalışanlarının ve öğrencilerin hizaya dizilerek Rus saldırganlığının uğursuz sembolü olan Z harfini oluşturması. Bu siyasal gösteri tamamen yukarıdan aşağıya örgütlenir; aşağıdan gelen hiçbir inisiyatife – hatta faşist bir inisiyatife bile – yer bırakmaz. Dört yıllık savaş boyunca Rus rejimi yalnızca savaş karşıtı aktivistleri değil, aynı zamanda en ufak bir bağımsızlık emaresi gösteren tüm emperyal milliyetçileri de hapse atmıştır (örneğin 2014’te Donbas’taki Rus müdahalesinin başlıca mimarlarından Igor Strelkov). Bu bağlamda, görece özerk Wagner paralı asker grubunun tasfiye edilmesi ve lideri Yevgeny Prigozhin’in 2023 yazında dramatik biçimde ortadan kaldırılması, 1934’te Almanya’daki Uzun Bıçaklar Gecesi ile karşılaştırılabilir.

Savaşa yönelik kitlesel destek ifadesi yalnızca iktidarın onayladığı biçimlerde mümkün ve meşrudur: yurtsever konserler ve yetkililer tarafından organize edilen koreografik “flash mob”lar. Bu kitlesel süslemeler, Siegfried Kracauer’in “Kitle Süsü”nde tarif ettiği anlamı taşır: bireyin parçalanması ve kapitalist üretim sürecine ve ideolojik yeniden üretime entegre edilmesi.[13]

Başka bir deyişle, yalnızca toplumun atomlara ayrılmasının sonuçlarıyla değil, aynı zamanda insanın kendisinin parçalanmasıyla karşı karşıyayız: birey, siyasal ve ekonomik makineye eklemlenmiş ve onun rasyonalitesi tarafından disipline edilmiş parçalara bölünür. Georg Lukács’un deyimiyle insanın kişiliğini “şeyleştirmeyi” hedefleyen piyasa rasyonalitesi, mantıksal sınırına ulaşır ve siyasetin ve toplumun örgütlenmesine kadar genişler.

Eğer insan doğası başkalarına hükmetme mücadelesinden ibaretse, o zaman devletin doğası da kendisini birleşik bir beden (beden parçalarının bir “süsü”) olarak kurmak ve diğer “varlıklarla” varoluşsal bir mücadeleye girmek olur. Böyle bir dünyada kültür ya da egemenlik gibi kavramlar, bu devletsel özün yalnızca basit niteliklerine indirgenir.

Faşist devlet ve sermaye

Faşizm, böylece, devlet aygıtı ile sermayenin doğrudan kaynaştığı yeni bir burjuva devlet biçimi olarak ortaya çıkar – öyle ki, faşizm altında sermayenin devlet biçimini aldığı bile söylenebilir. Devlet artık toplumun üzerinde bir hakem rolü oynamaz, ne de sınıf çıkarları arasında arabuluculuk yapar (klasik bir Bonapartizmde olduğu gibi): perde arkasına gizlenmeyen, dolaysız bir egemenliğin aracı hâline gelir.

Bu anlamda Lev Troçki, sermayenin “devlet egemenliğinin tüm organlarını ve kurumlarını – yürütme, idari ve eğitimsel aygıtları – çelik bir mengene gibi doğrudan ve hemen kendi eline aldığını” yazar. Ve ekler: faşizmin özü, “proletaryanın amorf bir duruma indirgenmesi; kitlelerin içine derinlemesine nüfuz eden ve proletaryanın bağımsız kristalleşmesini engellemeye hizmet eden bir idari sistemin kurulmasıdır.”[14]

Alman hukukçu ve siyaset bilimci Franz Neumann, ünlü Béhémoth adlı eserinde faşist devlete benzer bir analiz getirir.[15] Ona göre faşizm, artık devletin aracı rolüne ihtiyaç duymayan sermayenin doğrudan egemenliğidir. Marksist emperyalizm teorilerine dayanarak, Nazizme geçişin, dünya pazarının yeniden paylaşımı döneminde dış pazarlardan mahrum kalan Alman kapitalizminin konumuyla belirlendiğini gösterir.

Almanya’daki temel eğilim, sanayinin tekelleşmesi ve nüfusun büyük çoğunluğunun hem asker hem işçi olarak seferber edilebilecek proleterlere dönüştürülmesiydi. Neumann’a göre, sermaye nihai biçiminde devletle kaynaşır: artık ne serbest ticarete ne de özgür bir emek piyasasına ihtiyaç duyar. Zayıf işletmeler büyüklerle eşit koşullarda tutulmaz; devlet onları verimsiz ilan eder ve varlıklarını kartellere devreder (Yahudi mallarının müsaderesi de aynı mantığın parçasıdır). Faşizm altında mülkiyet, hukuk tarafından değil idari karar tarafından güvence altına alınır. Başka bir deyişle, özel mülkiyet hakkı ortak bir normdan değil, egemenin tekil kararından türemektedir. Böylece siyasal olan (devlet) ile ekonomik olan (sermaye) arasındaki ayrım ortadan kalkar; kapitalizmin gerçek eşitsizliği artık hukuki eşitlik görünümüyle gizlenmez.

Adolf Hitler döneminde ilan edilen tam istihdam, Neumann’a göre işçilerin her türlü seçim özgürlüğünü ortadan kaldırmıştır: ne kolektif ne bireysel haklara sahiptirler ve işletmenin “organik birliği” içinde erimeye zorlanırlar. Böylece Nazi formülü olan “ekonominin üstünde siyaset”, pratikte şu anlama gelir: sermaye, serbest piyasa ve rekabet zorunluluğunu aşarak devleti kendi genişlemesinin bir aracı hâline getirir. Faşizm, bu nedenle sermaye ile devlet arasında yeni bir ilişki kurar.

Elbette bu kaynaşma, tam bir özdeşlik ya da homojenlik yaratmaz; daha çok, bu iki alanın mantıklarının birbirine uyumlandırılması anlamına gelir. Örneğin Holokost’un Alman sermayesinin “çıkarına” olduğu söylenemez; ancak kapitalist bir yönetsel rasyonaliteye uygun biçimde yürütülmüş ve kapitalist üretim makinesinin en uç ve canavarca biçimini temsil etmiştir. Bu durum, Zygmunt Bauman’ın Modernite ve Holokost adlı eserinde çarpıcı biçimde analiz edilmiştir.

Faşizm ve akrabaları

Franz Neumann’un hitlerizm çözümlemesinin, ABD’deki alt-right’ın entelektüel figürleri olan Nick Land ve Curtis Yarvin’in savunduğu “kapitalist otoritaryanizm” ile ne kadar benzeştiği dikkat çekicidir.[16] Onlara göre kapitalizmin “ivmelenmesi”, devletlerin hukukun özerkliğinden ve demokratik meşruiyetten vazgeçmesine kaçınılmaz olarak yol açacaktır. Güçlü ile zayıf arasında sahte bir eşitlik yaratan demokratik devletin yerini, doğal seçilimle mutlak güç kazanmış yöneticiler tarafından idare edilen hiyerarşik bir “Gov-corp” (şirket-devlet) alacaktır.

Nick Land’a göre böyle bir devlet, siyasal mücadelelerin ya da kitlesel hareketlerin sonucu olmayacak; kapitalist ekonominin kendi dinamiklerinin, tüm siyasal biçimleri aşındırıp aşmasıyla ortaya çıkacaktır. Bu otoriter-libertaryen ütopya, paradoksal biçimde Putin’in devlet kapitalizminin ters yüz edilmiş hâline benzer: burada mülkiyet hakları ile siyasal iktidar ayrılmaz biçimde iç içedir ve devlet bürokrasisi (tepesinde güvenlik aygıtı) aristokratik, neredeyse kast benzeri bir yapı olarak kavranır.

Putin’in siloviki’sinin (güvenlik aygıtı elitleri) dünya görüşü ile Silikon Vadisi’nde Nick Land hayranlarının dünya görüşü arasındaki tuhaf benzerlik, ortak bir ideolojik eğitimle açıklanamaz. Land Thomas Hobbes ve Gilles Deleuze’e atıf yaparken, Vladimir Putin Ivan Ilyin ya da Fyodor Dostoevsky’ye başvurur. Ancak burada belirleyici olan entelektüel referanslar değil; neoliberal kapitalizmin ideolojik pratikleri içinde içselleştirilmiş ve onun ürettiği öznelik tipine özgü bir “faşist rasyonalite”dir.

Günümüz faşizmi artık kitlesel gerici hareketlere ihtiyaç duymaz. Örgütlü işçi sınıfını bastırmak ve onu şiddet yoluyla “amorf” bir hâle getirmek için iç savaş benzeri yöntemlere de gerek duymaz. Bu iş, Batı ülkelerinde neoliberal dönüşüm on yılları boyunca ve 1990’larda post-sosyalist ülkelerde uygulanan “şok terapisi” reformlarıyla büyük ölçüde zaten gerçekleştirilmiştir. Geriye kalan, yukarıdan gelecek bir “darbe”dir: demokratik katılımın tamamen gömülmesi ve sermayenin diktatoryal bir devlet biçimine kavuşması. Eski faşizm gibi, 21. yüzyıl faşizmi de küresel kapitalizmin krizinden doğan bir eğilimdir.

Bu açıdan bakıldığında, Sovyet sonrası dönüşüm koşullarından doğan putinizmin, bu küresel eğilimlerle ne kadar örtüştüğü çarpıcıdır. Bu olgu, özgül bir ulusal dinamikten ziyade daha genel bir tarihsel sürecin parçasıdır. Retoriğinde, Marine Le Pen seçmenine, Viktor Orbán destekçisine ya da Tucker Carlson izleyicisine yabancı gelecek pek az şey bulunur: aynı saldırgan anti-evrenselcilik; aynı “azınlıklar” etrafındaki panik; aynı “geleneksel aile” ve “manevi değerler” savunusu; aynı “kültürel Marksizm” karşıtlığı; aynı soyut “elitlere” yöneltilmiş öfkenin siyasallaştırılması.

Putinizmin temel farkı, devletin zaten 21. yüzyıla özgü bir faşist rejime dönüştürülmüş olmasıdır. Bu anlamda, geçmişi hatırlatmaktan çok geleceğe dair bir uyarı işlevi görür. Ancak şu soru kaçınılmazdır: Sovyet sonrası Rusya neden bu kaderi yaşadı ve nasıl oldu da böylesi ürkütücü bir örneğe dönüştü?

Putinizm: bir “faşistleşme”nin kısa tarihi

2000’lerin ortasında, Vladimir Putin ikinci kez ezici bir çoğunlukla yeniden seçildiğinde, bu satırların yazarı Moskova’daki sol siyasal sahnede zaten aktifti. O dönemde, yetkililerin hâlâ başkentin merkezinde düzenlenmesine izin verdiği kalabalık gösterilerde en popüler sloganlardan biri şuydu: “Birleşik Rusya, faşist ülke!”[17] Bu sloganı atan genç sosyalistler ve anarşistler, bunu bilinçli bir abartı olarak görüyordu. Putin’in iktidarının ilk yıllarında hâlâ sivil özgürlükler, bağımsız medya, muhalif adaylar ve grev hakkına sahip sendikalar mevcuttu.

Bununla birlikte, kişisel iktidarın pekişmesi, kitlesel depolitizasyon ile şovenist ve ırkçı fikirlerin yayılması gibi tehlikeli bir bileşim şimdiden görünür hâle gelmişti. Putin’in siyasal kariyeri ve popülaritesinin doğası en başından itibaren savaşla bağlantılıydı. 1999’un sonunda, Boris Yeltsin onu halefi olarak belirlediğinde, Rus ordusu Çeçenistan’da geniş çaplı bir “terörle mücadele operasyonu” yürütüyordu.

Mart 2000 başkanlık seçimlerinde Putin’in ezici zaferi, bazı Kremlin yanlısı analistlerin “putinci çoğunluk” olarak adlandırdığı olgunun ortaya çıkışını işaret etti. Bu çoğunluğun baskın duyguları; demokrasiye yönelik hayal kırıklığı (siyasal ve toplumsal istikrarsızlıkla ilişkilendirilen), yoksulluk ve ekonomik güvensizlik karşısında duyulan yorgunluk ve medya tarafından sürekli beslenen terör korkusuydu. Bu korku, “radikal İslamcılar”a atfedilen tehdit söylemiyle ve şehirleri “dolduran” Kafkasyalılara yönelik düşmanlıkla birleşiyordu.

Dikkat çekici olan, bu bayrak etrafında toplanma zihniyetinin başlangıçta Batı’ya yönelmemiş olmasıdır. Aksine Putin, Çeçenistan’daki operasyonu, George W. Bush’un 11 Eylül sonrası başlattığı “uluslararası terörizmle mücadele”nin bir parçası olarak sunuyordu. İç politikası da Batı’daki neo-muhafazakâr projeye şaşırtıcı derecede benziyordu: kamu sektörünün agresif biçimde özelleştirilmesi, hukuk alanındaki neoliberal reformlar, bunlarla birlikte artan polis denetimi ve “ulusal birlik” vurgulu yurtsever bir söylem.

Putin’in iktidarının ilk yıllarında, işçi haklarını önemli ölçüde sınırlayan yeni bir İş Kanunu, kentsel alanın özelleştirilmesini kolaylaştıran bir Konut Yasası ve Rusya’yı büyük şirketler için adeta bir vergi cennetine dönüştüren %13’lük sabit gelir vergisi yürürlüğe girdi.

Aynı dönemde petrol fiyatlarındaki dramatik artış, bütçe dengesini korurken maaşların ve emekli aylıklarının yükseltilmesini mümkün kıldı. İşte bu noktada, putinizmin karakteristik özelliği olan neoliberalizm ile devlet kapitalizminin paradoksal birleşiminin temelleri atıldı.[18] Rejim, doğal kaynaklarla bağlantılı kârlı şirketleri doğrudan ya da dolaylı olarak devlet kontrolüne alırken, kamu sektörünü (eğitim, sağlık) sürekli bir neoliberal kemer sıkma politikası altında tuttu.

Putin döneminde “oligarklar” – Sovyet sonrası özelleştirmeler sırasında çok düşük bedellerle büyük şirketler edinmiş sermaye sahipleri – Yeltsin dönemindeki doğrudan siyasal etkilerini kaybettiler. Ancak aynı zamanda yeni özelleştirmeler yoluyla şirket satın alma ve devletle kârlı sözleşmeler yapma konusunda büyük fırsatlar elde ettiler. “Putinci çoğunluk” mitiyle desteklenen rejim, bu kesimlere 1990’larda kaybettikleri meşruiyeti geri verdi. Yeltsin döneminde özelleştirme yaygın olarak haksız ve suç olarak görülürken, ekonomik toparlanma ile birlikte Putin rejimi bu yağmayı “kapanmış bir sayfa” olarak sundu ve herhangi bir yeniden değerlendirme girişiminin toplumsal kaosa ve ülkenin dağılmasına yol açacağı uyarısında bulundu.

2010’ların başına kadar putinizm, kitlesel bir depolitizasyon üzerine kuruluydu: artan tüketim, “istikrar”ın sağladığı rahatlık ve özel hayata çekilme bu dönemin belirleyici unsurlarıydı. Bu süreçte rejim, muhafazakâr olmaktan ziyade, Jacques Rancière’in anlamıyla “post-politik” bir karakter taşıyordu: siyasal tutkulara ve sokaktaki demagojik sloganlara karşı, saf bir yönetim tekniği olarak sunuluyordu. Bu atmosfer içinde, 2008’de Vladimir Putin’in iki döneminin ardından, onun önerisiyle silik bir figür olan Dmitry Medvedev aynı “putinci çoğunluk” tarafından başkan seçildi. Yönetim tarzı değişmediği sürece başkanın adının ne önemi vardı?

Küresel kriz, direnişler ve faşizan dönemeç

Her şey 2011 sonunda Putin’in yeniden başkanlığa dönme niyetini açıklamasıyla değişti. Bu, açıkça kişiselleşmiş bir iktidara geçişin işaretiydi. 2011 sonu ve 2012 başında Moskova ve diğer büyük şehirler, seçim hilesini protesto eden ve rejimin otoriterliğini eleştiren on binlerce insanın gösterileriyle sarsıldı. Bu mobilizasyonlar, teknokratik ve “post-politik” modeli sorguluyordu.[19]

Buna yanıt olarak Putin bir “faşistleşme” sürecini başlattı. 2012 kampanyası önceki dönemlerden kopuş anlamına geliyordu: protestolar, ulusal birliği bozmak ve yabancı değerleri dayatmak isteyen iç ve dış düşmanların komplosu olarak sunuldu. Putin kendisini “geleneksel aile”nin savunucusu olarak konumlandırdı; homofobi ve patriyarka devlet ideolojisi düzeyine yükseltildi. “Putinci çoğunluk”, ortak Hristiyan kimlik ve ulusal sadakat etrafında birleşmiş “sessiz muhafazakâr çoğunluk” olarak yeniden inşa edildi.

Ancak yeniden seçilmesine ve protestoların bastırılmasına rağmen, Putin kitle desteğini kaybetmeye devam etti. Liberal muhalefetin dile getirdiği demokratik talepler (sivil haklar, adil seçimler), artan yoksulluk ve eşitsizlik deneyimiyle birleşme potansiyeline sahipti. 2008 krizinin ardından kırılganlaşan büyüme yerini durgunluğa ve yaşam standartlarında düşüşe bırakmıştı.

Bu bağlamda Putin, 2014’te Kiev’deki Euromaidan’ı doğrudan bir tehdit olarak algıladı: sokak mobilizasyonuyla iktidarın değişmesi, Rusya için “bulaşıcı” bir örnek oluşturabilirdi. Coğrafi yakınlık, tarihsel bağlar ve yoğun medya ilgisi nedeniyle bu senaryo Rus toplumuna somut bir model sunabilirdi. Buna karşılık Putin agresif bir tırmanışa yöneldi – Kırım’ın ilhakı ve Ukrayna’nın doğusuna müdahale – hem “yakın çevre”deki hâkimiyeti yeniden tesis etmek hem de içeride “kuşatma altındaki kale” mantığını güçlendirmek için. Böylece dış politika ile iç politika ayrılmaz hâle geldi: biri diğerini kilitlemenin aracı oldu.

Kırım’ın ilhakı ve Ukrayna’nın doğusundaki askeri müdahale, rejimin dönüşümünde bir dönüm noktasıydı. Sarsılan meşruiyet, savaş yoluyla yeniden kuruldu ve “kuşatma altındaki kale” siyasetiyle pekiştirildi. İdeolojik olarak inşa edilen “sessiz muhafazakâr çoğunluk” yerini “Kırım konsensüsü”ne bıraktı: rejimin jeopolitik hamlelerine yönelik yaygın, pasif bir onay. Bu bağlamda, bu emperyalizme karşı çıkan herkes “vatana ihanet”le suçlandı. İç politika geri plana itildi; eyleyebilen tek özne ulusal lider ve başkomutan olurken, diğerlerinin yurttaşlık görevi onun pasif destekçisi olmaya indirgenmişti.

Ancak “Kırım konsensüsü” uzun sürmedi. 2017’den itibaren Rusya’da yeni bir siyasileşme dalgası ortaya çıktı: liberal-popülist Alexei Navalny’nin öncülük ettiği yolsuzluk karşıtı sokak gösterileri; neoliberal emeklilik reformuna karşı kitlesel hoşnutsuzluk; güçlü çevre hareketleri; bölgelerde yerel yönetim özerkliğini savunan mücadeleler. Bu mobilizasyonlar, çeşitliliklerine rağmen, 2011’e kıyasla toplumsal eşitsizlik meselesini çok daha açık biçimde gündeme getirdi. Artık ne baskı ne de jeopolitik söylem rejimin toplumu bütünüyle kontrol etmesine yetiyordu: rejimin gerçek bir savaşa ihtiyacı vardı.

Böylece, yukarıdan sürekli yeniden tanımlanan, hayali bir depolitize çoğunluğa dayanarak putinizmin, kendi yapısal krizini çözmek ve iç-dış meydan okumaları bastırmak için faşizme doğru kaydığı görülür. Meydan okuma ne kadar ciddiyse, kapitalist elit ile yoksullaşmış işçi sınıfı arasındaki çelişkileri açığa çıkarma riski de o kadar büyüktü. Bu nedenle rejim, varlığını sürdürebilmek için giderek daha radikal ve faşizan önlemlere yöneldi.

Moskova’da düzen hüküm sürüyor

Putinizmin ilk “teknokratik” biçimi, devlet bürokrasisi, küçük işletmeler ve işçi sınıfının atomize kesimleri içinde pasif bir seçim tabanına dayanıyordu. Ancak son biçimi, çıplak bir iktidarı sergiliyor: devlet, sert sınıf eşitsizliğine dayalı bir düzeni doğrudan dayatıyor. Bugün orta sınıf büyük ölçüde Ukrayna karşıtı şoven söylemi desteklese de çocuklarını savaşa göndermiyor. Ukrayna’daki Rus askerî gücünün büyük bölümü ise yoksul taşra emekçilerinden ve işsizlerden oluşuyor; onlar için orduya katılmak çoğu zaman düzgün ücretli bir iş bulmanın tek yolu.

2022 baharında, Ukrayna işgalinin ardından rejimin yeni siyasal düzeni dayatması yalnızca birkaç hafta sürdü – üstelik son derece sert bir biçimde. Zayıf örgütlenmiş savaş karşıtı gösteriler eşi görülmemiş bir şiddetle bastırıldı: sadece o bahar aylarında 16 binden fazla kişi gözaltına alındı ve cezalandırıldı. Askerî sansür getirildi; cezalar 15 yıla kadar hapisle sonuçlanabiliyordu. İşgale yönelik her türlü kamusal muhalefet suç hâline geldi – yalnızca gösteriler değil, sosyal medyada bir paylaşım ya da iş yerinde bir yorum bile. Baskı seçici olmakla birlikte giderek yoğunlaşıyor ve geniş çaplı bir korku iklimi yaratmış durumda.

Savaşa verilen kitlesel destek ise – büyük ölçüde Kremlin kontrolündeki kurumların yaptığı anketlerde görüldüğü kadarıyla – zorlanmış ve performatif bir karakter taşıyor. Bu tür yanıtlar, özel hayatın güvenliğini korumak için gösterilen bir sadakat jesti olarak algılanıyor. Bu durumun ne kadar sürdürülebilir olduğu belirsizdir. Yaptırımlar ve askerî harcamalar nedeniyle yaşam standartlarının düşmesi ve uzun süre gizlenen kayıpların büyüklüğü, hoşnutsuzluğu artıracaktır. Bu yüzden savaş, bir biçimde, rejimin varlık koşulu olmaya devam edecek – ve belki de onun çöküşünün nedeni olacaktır.

Yine de şimdiden şu söylenebilir: putinist rejim, yirmi yılı aşkın bir sürede kademeli bir dönüşüm geçirmiştir: Depolitize neoliberal otoriterlikten sert bir diktatörlüğe. Bu gelişim, ekonomik kriz, büyük toplumsal eşitsizlik ve iç baskı ile dış emperyal savaşla ayakta tutulan bir düzen karşısında kapitalist toplumun “normalitesinden” türeyen grotesk bir sonuçtur.

Putin rejimini “tanıdık” ve “normal” kılan da budur: toplumun pasifleştirilmesi ve atomizasyonu, söylemin gerici anti-evrenselciliği ve tüm bunların elitlerin sinik rasyonalitesiyle çarpılması. Bu nedenle onu açıkça faşist olarak adlandırmak gerekir – yalnızca bu tanıma uyduğu için değil, aynı zamanda günümüzün özgürleşme mücadelelerinin karşı karşıya olduğu küresel tehdidin büyüklüğünü kavrayabilmek için.

Ilya Budraitskis, günümüzde sürgünde yaşayan Rus sosyalist bir tarihçi ve siyaset bilimi araştırmacısıdır. 2011’de kurulan ve 2024’te “yabancı ajan” olarak sınıflandırılmasının ardından kendini fesheden antikapitalist bir örgüt olan Rusya Sosyalist Hareketi’nin (RSM/RSD) eski üyesidir. Moskova Üniversitesi’nde ders vermiş ve 2022’de sürgüne gitmeden önce Rusya’daki savaş karşıtı hareketin örgütlenmesine katılmıştır.

Özellikle Dissidents among Dissidents: Ideology, Politics, and the Left in Post-Soviet Russia (Verso, 2022) adlı kitabın yazarıdır (Türkçesi: Rusya’da Sol, çev: Aydın Çavdar, Ayrıntı, 2022). . Ilya Matveev ile birlikte kaleme aldığı New Russian Imperialism: Capital and Ideology adlı kitabı ise 2026 yılında Stanford University Press tarafından yayımlanacaktır.

Metin, İngilizceden Contretemps için Christian Dubucq tarafından çevrilmiştir.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Notlar

[1] Vladimir Putin, “Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in St. Petersburg Uluslararası Ekonomik Forumu’ndaki konuşması” (Fransızca çeviri), 17 Haziran 2022, Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanlığı (Fransa sitesi), https://france.mid.ru/fr/presse/vladimir_poutine_au_forum_conomique_/.

[2] Vladimir Putin, “Rusya’nın Birinci Dünya Savaşı’ndaki zaferi çalındı”, Kommersant, 1 Ağustos 2014, https://www.kommersant.ru/doc/2537963.

[3] Pierre-André Taguieff, “Discussion or Inquisition: The Case of Alain de Benoist,” Telos, no 98-99, 1993-1994, s. 34-54.

[4] Timothy Snyder, “We should say it. Russia is fascist.” The New York Times, 19 Mayıs 2022.

[5] Grigory Golosov, “Fascist Russia?” Riddle, 30 Mayıs 2022, https://ridl.io/fascist-russia/.

[6] Robert O. Paxton, Le fascisme en action (Paris: Seuil, 2004).

[7] Paxton, a.g.e.

[8] Alexander J. Motyl, “Putin’s Russia as a Fascist Political System,” Communist and Post-Communist Studies, cilt 49, no 1, 2016, s. 25-36.

[9] Maurice Merleau-Ponty, Les aventures de la dialectique (Paris: Gallimard, 1955), “Sartre et l’ultra-bolchevisme” bölümü.

[10] Karl Polanyi, La Grande Transformation. Aux origines politiques et économiques de notre temps (Paris: Gallimard, 1983). Türkçesi: Büyük Dönüşüm, İletişim Yayınları.  Ayrıca bkz. Jérôme Maucourant, “Bonnes feuilles de Avez-vous lu Polanyi ? – postface”, Contretemps, 29 Ekim 2011, https://www.contretemps.eu/bonnes-feuilles-de-avez-vous-lu-polanyi-de-jerome-maucourant-postface/ (Çev. notu).

[11] Hannah Arendt, Les Origines du totalitarisme, cilt 3: Le Système totalitaire, Paris, Seuil, “Points/Essais” dizisi, 2005. Türkçesi: Totalitarizmin Kökenleri, İletişim Yayınları.

[12] Walter Benjamin, “L’œuvre d’art à l’époque de sa reproductibilité technique”, L’Œuvre d’art à l’époque de sa reproductibilité technique içinde, Paris, Gallimard, “Folio Plus philosophie”, 2008. Türkçesi: Walter Benjamin, Pasajlar içinde, çev: Ahmet Cemal, Yapı Kredi Yayınları.

[13] Siegfried Kracauer, L’Ornement de la masse. Essais sur la modernité weimarienne (Paris: La Découverte, 2008). Türkçesi: Kitle Süsü, Metis Yayınları.

[14] Leon Trotsky, “Mussolini nasıl kazandı?” (çevrimiçi Fransızca versiyon).

[15] Franz Neumann, Béhémoth. Structure et pratique du national-socialisme, Paris, Payot, 1987.

[16] Nick Land, “Dark Enlightenment”, Fransızca çeviri: “Les Lumières noires”, Divergences, bölüm 1 (14 Ekim 2025) ve bölüm 2 (2 Eylül 2025): https://divergences.be/spip.php?article4130= ; https://divergences.be/spip.php?article4132=.

[17] United Russia (Edinaïa Rossiïa), Kremlin yanlısı başlıca parti olup “iktidar partisi” olarak anılır; 1 Aralık 2001’de Kremlin’i destekleyen çeşitli hareket ve partilerin birleşmesiyle kurulmuştur.

[18] Ilya Matveev, “Russia Inc.”, openDemocracy, 16 Mart 2016, https://www.opendemocracy.net/en/odr/russia-inc/

[19] “The Weakest Link of Managed Democracy: How the Parliament Gave Birth to Nonparliamentary Politics” [“Yönlendirilmiş demokrasinin en zayıf halkası: parlamentonun nasıl parlamento dışı siyaseti doğurduğu”], South Atlantic Quarterly, cilt 113, no 1, 2014, s. 169-185.

Porto Alegre Antifaşist ve Anti-Emperyalist Konferansı: İleri Adımlar, Zorluklar ve İmkanlar

Halkların egemenliği için düzenlenen ilk antif­aşist konferans, benzersiz bir deneyimdi; dünyanın başka hiçbir yerinde böyle bir girişim başarıyla hayata geçirilmemişti. Bu konferans, devrimci örgütlerin sınırlarını çok aşan geniş bir antif­aşist ve anti-emperyalist cepheyi temsil ediyor. Bununla birlikte, konferans enternasyonalist direniş hareketlerinin karşılaştığı zorluklarla bağlantılı olarak bazı sınırlılıkları da görünür kıldı.

Bu metin konferansa katılmış olan Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komite ve Yürütme Bürosu üyeleri Manuel Rodriguez Banchs, Penelope Duggan, Israel Dutra, Antoine Larrache, João Machado, Reymund de Silva ve Eric Toussaint tarafından kaleme alınmıştır.

Açılış gösterisine yaklaşık 7.000 kişi katıldı; Dördüncü Enternasyonal örgütlerinin kayda değer bir varlığı söz konusuydu. Zirve dönemindeki Dünya Sosyal Forumları’nın militan coşkusuna ve 2003 savaş karşıtı harekete tanıklık ettik; bu tür anlarda çok farklı çevrelerden binlerce insan bir araya gelir ve her şeyi tartışır. İşte tam da bu tür militan momentlerde ortak kavrayışlar ve ortak hedefler şekillenir, militan öncünün bilinci biçimlenir.

Brezilya dışından en büyük delegasyon 200 kişiyle Arjantin’den geldi; bunların çoğu otobüsle yolculuk etmişti, buna Marabunta’dan yoldaşlarımız da dahildi. Afrika’dan (Güney Afrika, Mali, Kongo, Kenya, Fildişi Sahili, Fas) ve Asya’dan (Hindistan, Pakistan, Filipinler…) yoldaşlar katıldı; özellikle de CADTM (Gayrimeşru Borcun İptali Komitesi) aracılığıyla — ki bu örgüt, yerel konferans düzenleme komitesiyle birlikte organizasyonda merkezi bir rol oynadı. Emperyalist ülkelerden (Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Avustralya ve Belçika, Danimarka, Fransa, İtalya gibi Avrupa ülkeleri) delegasyonlar da elbette hazır bulundu. Ukraynalı ve Rus militanlardan oluşan önemli delegasyonlar da vardı.

Konferansın Çalışmaları
“Parlamenterler yuvarlak masası” ve “seçilmişler yuvarlak masası” ile başlayan program, kurumlar içindeki mücadelelerle kurulan önemli bağı ortaya koydu. Ardından binlerce kişi, çok çeşitli başlıklarda gerçekleştirilen tartışmalara katıldı: aşırı sağın yükselişinin analizi, Milei’ye karşı mücadele, ABD’de Minneapolis merkezli Trump karşıtı direniş, emek dünyasındaki mücadelelerin özgünlüğü, Brezilya’daki durum, Filistin direnişi, iklim krizi, feminizm, eğitim ve çeşitli uluslararası dayanışma biçimleri.

Resmî programdaki on bir genel oturuma katılmanın yanı sıra, Dördüncü Enternasyonal’in örgütleri ve militanları, planlanan 150 etkinlik arasında yer alan bir dizi öz-örgütlü faaliyet de önerdi. Yoldaşlarımız bu etkinliklerde önemli bir rol oynadı; özellikle de kapitalist büyümeden kopuşu savunan ekososyalist devrim manifestomuzun sunumu dikkat çekti. 600’den fazla kişinin katıldığı bu toplantı, Manifesto’nun başlıca yazarlarından Michael Löwy ve Penelope Duggan tarafından yönetildi; Duggan bu etkinlikte Dördüncü Enternasyonal’i temsil ediyordu.

Irkçılık karşıtı ve antikapitalist mücadele, Ukrayna ile dayanışma, Rus siyasi tutuklularla dayanışma, Fransa’daki durum ve göçmenlerle dayanışma üzerine tartışmalar da örgütledik ya da bu tartışmalara önemli katkılarda bulunduk. Özellikle bu başlıklardan ilki, birkaç yüz kişinin katılımıyla gerçekleşti.

CADTM tarafından göç, Z kuşağının seferberlikleri, servet birikimi, Ukrayna, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Venezuela’daki doğal kaynakların yağmalanması, Afrika’daki durum ve diğer başlıklar üzerine önemli etkinlikler düzenlendi.

Dördüncü Enternasyonal, konferans katılımcılarına dört dilde “Neofaşist otoriterliğe ve emperyalizmin her türüne karşı” başlıklı bir bildiri dağıttı.

Sonuç Bildirgesi
Konferansın sonuç bildirgesi, organizasyonu mümkün kılan geniş yakınlaşmaları özetlemektedir: Milei’ye karşı büyük seferberlikler, Birleşik Krallık’ta aşırı sağa karşı mobilizasyonlar, ABD’deki “No Kings!” eylemleri ve Küba ile dayanışma hatırlatılıyor. Aynı zamanda sosyal, çevresel, ırkçılık karşıtı, feminist ve LGBTIQ+ taleplerin yanı sıra elbette emperyalizme karşı bir dizi talep de sıralanmaktadır. Bildirge açıkça şu ifadeyi kullanır: “Tüm emperyalizmlere karşı mücadele ediyoruz ve halkların kendi kaderini tayin hakkı için, gerekli olan tüm araçlarla yürüttükleri mücadeleyi destekliyoruz.” Nitekim bildiri, özellikle Filistin’deki soykırıma, Lübnan ve İran’a yönelik saldırılara, Venezuela’ya yönelik müdahalelere ve Küba’ya yönelik tehditlere karşı çıkmaktadır. Bu geniş mutabakat, son derece çeşitli örgütleri bir araya getirmiş ve konferansın başarısına katkıda bulunmuştur.

Kitlesel İşçi Örgütlerinin Sınırlı Seferberliği
Konferansın büyük başarısı, bazı önemli sınırlılıkları görmemizi engellememelidir. Bu sınırlılıklar, konferansın hazırlanışı sırasında da ortaya çıkmış ve biz bunları gidermeye çalışmıştık ancak kısmi bir başarı elde edebildik

Bunlardan biri, hem Brezilya’da hem de uluslararası düzeyde geleneksel kitlesel işçi örgütlerinin aktif katılımının zayıf olmasıydı. Konferans, İşçi Partisi’nin ve PSOL’ün ulusal düzeydeki çoğunluğunun yanı sıra Brezilya’daki CUT ve CTB gibi sendikaların ve diğer öğretmen ve işçi örgütlerinin resmî katılımını sağlamış olsa da, bunlar Porto Alegre’nin bulunduğu Rio Grande do Sul eyaleti dışında seferberliğe sınırlı katkı sundular. Andes öğretmen sendikası ile Brezilya Komünist Partisi (PCdoB) daha güçlü bir militan varlık gösterdi.

Gerçekte ise, özellikle Rio Grande do Sul’de güçlü olan PSOL içindeki bir eğilim olan MES başta olmak üzere, bizim örgütlerimiz katılımcıların önemli bir bölümünü oluşturuyordu. Bu durum bir yandan bir gurur kaynağıdır; öte yandan ise reformist örgütler ve sendikalarla birlikte kitlesel bir hareket inşa etme ve birlik mücadelesinin hâlâ önümüzde duran bir görev olduğunu göstermektedir.

Brezilya dışında, konferans La France Insoumise’in yanı sıra, özellikle İspanya ve Latin Amerika’dan bir dizi sendikal örgütün desteğini de aldı. Konferansa yaklaşılırken, birçok başka örgütü bu girişimin kendi akımları açısından önemine ikna etmek için tekrar tekrar girişimlerde bulunuldu; ancak hareket içinde mümkün olan en geniş birliği kurma mücadelesi, en büyük kararlılıkla sürdürülmelidir.

Tüm Emperyalizmlere Karşı Çıkmak
Bir diğer sorun ise, sonuç bildirgesinde “tüm emperyalizmlere” karşı çıkıldığı ifade edilmesine rağmen, pratikte neredeyse yalnızca ABD emperyalizmine odaklanılmasıydı. Konferanstaki “kampçı” kesimlerin etkisiyle, Vladimir Putin yönetimindeki Rusya’nın Ukrayna’yı işgali kınanmadı ve Rusya’daki diktatörlük rejiminin niteliğine dair net bir tutum alınmadı. Bu durum ciddi bir sorundur ve Rusya ile Ukrayna’daki antif­aşistlerle ortak eylem açısından potansiyel bir engel oluşturmaktadır. Rusya, kuşkusuz faşizme en çok yaklaşan rejimlerden biridir; Ukrayna halkı — ve aynı zamanda Rus halkı da — bu rejim altında, yoksulluk ve yüz binlerce ölümle karşı karşıya kalarak acı çekmektedir.

Rus ve Ukraynalı yoldaşların varlığı, ayrıca Dördüncü Enternasyonal’in desteğiyle düzenlenen ve Rus muhaliflere söz hakkı tanıyan atölyeler ile, iki önde gelen sendikacı ve Sotsialnyi Rukh (Toplumsal Hareket) temsilcisinden oluşan Ukraynalı bir delegasyonun katılımı önemli bir denge unsuru oluşturdu. Bu durum ilgili delegasyonlar tarafından memnuniyetle karşılandı ve RESU/ENSU (Avrupa Ukrayna’yla Dayanışma Ağı) temsilcisinin sözleriyle: “Ukraynalı yoldaşların varlığı, tıpkı Rus sosyalist muhaliflerin varlığı gibi […] özellikle Roberto Robaina’nın gerçekleştirdiği kapanışta öne çıkarıldı. Ayrıca Brezilya’dan ve diğer ülkelerden militanlarla görüşmeler yapabildiler. Röportajlar verdiler ve sol örgütler arasında yayılmakta olan videolar çektiler.” Bu deneyime dayanarak, özellikle Latin Amerika’da olmak üzere, kendi mücadelelerine yönelik dayanışmayı genişletmeyi umuyorlar.

Birçok genel oturumda, Dördüncü Enternasyonal’den yoldaşlar (DE yönetiminden Penelope Duggan, Porto Riko’dan Rafael Bernabe, Hindistan’dan Sushovan Dhar vb.) ve diğer bazı konuşmacılar (ATTAC France ve La France Insoumise’den Patricia Pol) bu tutumlara karşı söz aldılar. Rus siyasi tutukluların ve sürgündeki muhaliflerin savunusunu yaptılar; Ukrayna’nın kendi kaderini tayin hakkını, Ukrayna halkının Rus işgaline karşı mücadelesini ve aynı zamanda kendi hükümetinin neoliberal ve antidemokratik politikalarına karşı direnişini desteklediler. Ayrıca İran’daki kadın hareketi ve demokratik hareketle dayanışma ifade ettiler. Bizim tutumumuz, dünyadaki tüm halkların kendi kaderlerini herhangi bir hükümete hizalanarak değil, kendi eylemleriyle belirleme hakkıdır; ancak bu temel meselenin konferansta tam anlamıyla çözüme kavuşturulamadığı açıktır. Öz-örgütlü atölyelerde söz alan DE’li yoldaşlar (Kanada’dan André Frappier, Belçika’dan Eric Toussaint, Brezilya’dan Bruno Magalhães) da Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini kınamış ve Ukrayna’nın kendi kaderini tayin hakkını savunmuştur.

İran Konusunda Muğlak bir Mesaj
Sonuç bildirgesi “İran halkının kendi kaderini tayin hakkını” savunmakla birlikte, İran İslam Cumhuriyeti’nin resmî olmayan bir temsilcisi konferansta hazır bulunmuş ve oldukça yumuşak bir tonla rejimin politikalarını gerekçelendirmiştir. Biz, İran İslam Cumhuriyeti’nin emperyalist saldırılara karşı kendini savunma hakkını ve bu saldırının yenilgiye uğratılmasını savunurken, İran’daki toplumsal hareketleri — özellikle feminist hareketleri — tam olarak destekliyoruz; bu hareketlerin, ABD ve İsrail tarafından desteklenen Şah yanlısı çevrelerle hiçbir ilgisi yoktur.

Hareket içinde Demokrasiyi Güçlendirmek
Binlerce militanı bir araya getiren böyle bir konferansta, katılımcılar arasında gerçek tartışma forumlarının yetersiz kalması muhtemelen kaçınılmazdı. Bu durum hem merkezi genel oturumlarda ele alınan siyasal başlıklar (öz-örgütlü atölyeler bu açıdan farklıydı) hem de özellikle sonuç bildirgesi ve onun önerileri açısından geçerlidir. Hepimiz listelenen girişimlerin hayata geçirilmesi konusunda hemfikir olsak ve Dördüncü Enternasyonal bunların her birinde yer alacak olsa da, örgütleyici çekirdeğin genişletilmesi ve demokratik hesap verebilirlik mekanizmalarının geliştirilmesi gerekmektedir. Bu, hem siyasal temsiliyet hem de toplumsal cinsiyet dengesi açısından önemlidir; nitekim bu mesele uluslararası örgütleme komitesi toplantısında da vurgulanmıştır. Ayrıca, resmî programdaki tüm konferanslarda kadın konuşmacıların yer aldığı not edilse de, feminizmle ilgili sorunlar büyük ölçüde bu oturumlarda yeterince yer bulmamış, daha çok öz-örgütlü atölyelerde ele alınmıştır.

Mücadeleyi Sürdürmek
Sonuç olarak, bu konferans faşizme ve emperyalizme karşı mücadelede son derece önemli bir ileri adımdır: yıllardır hiçbir sosyal forumun bu kadar geniş bir katılımı bir araya getiremediğini unutmayalım.

Uluslararası ve enternasyonalist hareket inşa etme pratikleri zayıflamıştı; bunların yeniden inşa edilmesi gerekiyor.

Antifaşist ve anti-emperyalist bir birleşik cephe arayışı, ortak bildirilerde belirli bir netlik kaybını da beraberinde getirdi; çünkü sol içinde ve halk kesimleri arasında şu gibi temel sorulara verilen yanıtlar oldukça farklılık göstermektedir: Faşistler ya da neofaşistler kimlerdir? Emperyalistler kimlerdir? Bu nedenle, konferansın örgütlenmesine yön veren karar — ve bu aynı zamanda Dördüncü Enternasyonal’in de tutumudur — önemli bir netlik kaybı pahasına da olsa konferansın gerçekleştirilmesinin gerekli olduğuydu. Tek alternatif, konferansı hiç yapmamak; binlerce militanı bir araya getirerek ortak noktaları ve ayrılıkları tartışma ve faşizme ile emperyalizme karşı süregelen mücadeleye katılma imkânından vazgeçmek olurdu.

Siyasal mücadeleler pratik içinde, gerçekten var olan hareketlere katılarak yürütülür; ancak bu hareketlere tam anlamıyla katıldığımız ölçüde etkide bulunabiliriz. Bu konferansın örgütlenmesi ve özellikle Brezilya’da düzenlenen ve konferans öncesi seferberliğin önemli bir parçasını oluşturan ön konferanslar dizisi, büyük ölçüde Dördüncü Enternasyonal militanlarına dayanmıştır. Özellikle Brezilya’daki örgütlerimiz — MES, Centelhas ve Ecosocialistas —, kitle örgütleri ve dernekler içinde faaliyet yürüten yoldaşlarımızın yanı sıra diğer enternasyonalist, sömürgecilik karşıtı ve anti-emperyalist örgütler bu süreçte önemli rol oynamıştır.

Hiç kuşku yok ki tartışmalar ve mücadeleler devam edecektir ve bir sonraki buluşmalar şimdiden belirlenmiştir: Haziran 2026’da Fransa ve İsviçre’de düzenlenecek G7 karşıtı zirve, Temmuz 2026’da Türkiye’de yapılacak NATO karşıtı buluşma ve Ağustos 2026’da Benin’de gerçekleştirilecek Dünya Sosyal Forumu. Ayrıca özellikle Kuzey ve Güney Amerika’da kıtasal konferanslar ile Mayıs ayında Belçika’da yapılacak Ekososyalist Buluşmalar da planlanmaktadır.

Faşizme ve emperyalizme karşı gerekli ittifaklar işte bu tür etkinlikler aracılığıyla şekillenmektedir. Sendikaları, insan hakları örgütlerini, feminist ve LGBTQI+ hareketleri, ırkçılık karşıtı örgütler, Filistin için mücadele edenleri ve Ukrayna ile İran halklarıyla dayanışma içinde olan güçleri bu sürece katmak bizim sorumluluğumuzdur. İşte bu şekilde — ve ekososyalist devrimci perspektiflerimizi savunarak — dünyayı değiştirecek hareketi inşa edeceğiz.

4 Nisan 2026

Küba: Finansal Boğma, Enerji Kuşatması ve Özbelirlenim Mücadelesi – Nicolas Menna

İnatçılık benimle mi doğdu acaba
Bugün akıldışı görünen şeyin inadı
Düşmanı üstlenmenin inadı
Bedeli olmadan yaşamanın inadı

Küba basit bir ekonomik krizden geçmiyor. Hesaplanmış bir boğma operasyonuna maruz kalıyor. Bu bir “olumsuz bağlam” ya da iç hataların toplamı değildir: dışarıdan dayatılan bir güç ilişkisi söz konusudur ve bu, Amerikan devleti tarafından uzun vadeli stratejik bir politika olarak destekleniyor.

Ada, altmış yılı aşkın süredir sürekli bir ekonomik savaş rejimi altında yaşıyor: yaptırımlar, finansal kovuşturma, üçüncü tarafların cezalandırılması ve – bugün – belirleyici bir unsur olarak enerji kuşatması. Mevcut durumu “modelin tükenişi”ne indirgemek, esas olanı görünmez kılmak demektir: Washington anlaşmazlıkları yönetmiyor; Küba’daki rejimi devirmeye yönelik bir düzenek işletiyor. Amacı, altmışlı yıllardan beri açıkça ifade edildiği gibi hep aynı oldu: kıtlık yaratmak, hoşnutsuzluk üretmek ve yeni bir boyun eğiş dayatmak. Mevcut aşama daha doğrudan işliyor: toplumsal ve devletsel bir krizi üretmek, böylece “normalleşme” olarak sunulan, yorgunluk yoluyla bir karşı-devrimci çıkışın önünü açmak.

Sovyet bloğunun ortadan kalkmasından sonra kuşatma hafiflemek bir yana, kurumsallaştı ve genişledi. Ülke dışı (ekstrateritoryal) yasalar, yalnızca Küba’yı değil, onunla normal ilişkiler kurmaya çalışan her şirketi, bankayı ya da devleti cezalandıran bir yaptırım sistemini pekiştirdi. Bu iki ülke arasındaki bir anlaşmazlık değil: ülkeyi disipline etmeyi amaçlayan küresel bir düzen. Basitçe söylemek gerekirse: Küba krizinin ağırlık merkezi dışsaldır; iç etkenler vardır, ama bu baskı altında şekillenir.

Son dönemin en belirleyici adımı, Küba’nın ABD tarafından sözde terörizmi destekleyen ülkeler listesine alınması oldu. Bu önlem, ülkenin uluslararası finans sisteminden fiilen dışlanması anlamına geldi: bankalar faaliyetlerini kapattı, transferler bloke edildi, krediler ve ticari sigortalar erişilemez hale geldi. Örneğin, 2014’e kadar ülkeyle çalışan BNP Paribas, 8,9 milyar dolarlık bir cezaya çarptırıldıktan sonra faaliyetlerini durdurdu; benzer şekilde, 2018’de Société Générale 1,34 milyar dolarlık bir cezaya çarptırıldı. Örnekler çoktur, ancak asıl önemli olan disiplin edici etkidir: diğer bankalar, Kuzey Amerika pazarına erişimlerini kaybetmemek için kendilerini sansürler. Böylece Mart 2024 ile Şubat 2025 arasında, 40’tan fazla yabancı banka Küba bankacılık kuruluşlarıyla işlem yapmayı reddetti; en az 5 banka, Küba temel ihtiyaç ürünleri satın almaya çalıştığında ödemeleri – önceden bildirmeksizin – işlemeyi reddetti.

Pratikte ülkenin kalkınmasını finanse etme imkânı elinden alındı; kısa vadeli bir yönetime ve gerçek bir planlama marjı olmaksızın hareket etmeye zorlandı. Krediye erişimi engellenen bir ülke yalnızca zorluklarla karşı karşıya değildir: sürekli bir hayatta kalma durumuna itilir.

Ablukanın Mimarisı

Abluka tarihsel bir tesadüf değildir. Kümülatif bir yapıdır. 1962’den bu yana Amerikan politikasının her aşaması, başlangıçtaki ambargoya yeni katmanlar ekledi. Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra – Küba’nın başlıca ortağını kaybettiği anda – baskı yoğunlaştı. Torricelli Yasası (1992) dolaylı ticareti ciddi biçimde kısıtladı. Helms-Burton Yasası (1996) ise ablukayı Kongre’nin sorumluluğuna vererek ve kapsamını ülke dışına (ekstrateritoryal düzeyde) genişleterek niteliksel bir sıçrama yarattı; bu da Devrim sonrasında millîleştirilen mallarla bağlantılı faaliyetlerde bulunan yabancı şirketlere yaptırım uygulanmasının önünü açtı.

Abluka, kalıcı olacak şekilde tasarlanmış katı bir hukuki mimariye dönüştü.

Obama dönemindeki kısa süreli yumuşama bu yapıyı ortadan kaldırmadı. Trump yönetimi ise yeni yaptırımlarla, turizmin sınırlandırılmasıyla, para transferlerine getirilen kısıtlamalarla ve yakıt tedarikini engelleyen önlemlerle bunu güçlendirdi. Terörizmi destekleyen ülkeler listesine dahil edilme, finansal dışlama mekanizmalarını otomatik olarak devreye sokarak zorlayıcı aşamayı pekiştirdi.

Bu bir yorum değildir: daha altmışlı yıllarda Amerikan doktrini, devrimci süreci kırmak için bilinçli maddi yoksunluk — açlık, çaresizlik, hoşnutsuzluk — yaratmayı bir kaldıraç olarak tanımlıyordu.

Boğulma Koşullarında Kriz ve Eşitsizlikler

Küba’daki durumu yalnızca ablukaya indirgemek yüzeysel olur. Ekonomik savaş, iç çelişkileri ortadan kaldırmaz: onları keskinleştirir.

Mevcut anın kritik noktası şudur: finansal boğmaya, krizi hızlandıran bir enerji kuşatması eklenmiştir. Bu yalnızca “elektrik kesintileri” meselesi değildir: yakıt yoksa, sönen yalnızca bir ampul değildir; ulaşım durur, soğuk zincir kırılır, su gelmez, girdiler gecikir, her hareket daha pahalı hale gelir ve gündelik yaşam karneye bağlanır. Boğulma, doğrudan yaşanan bir deneyime dönüşür.

Bu durum doğrudan toplumsal yeniden üretimi vurur. Kıtlık, elektrik üretiminin karneye bağlanmasını zorunlu kılar ve temel hizmetleri koşullandırır; hastaneler ve su temin sistemleri, yakıt olmadan kırılgan hale gelen acil durum düzeneklerine bağlıdır. Dolayısıyla sorun psikolojik değil, maddidir. Söz konusu olan, kuşatma altında bir “normalliği” sürdürebilme imkânıdır.

Turizm gelirlerindeki düşüş – dövizin başlıca kaynağı – ithalat kapasitesini sınırlar. Satın alma gücü bozulmuş ve parasal gerilimler geniş kesimleri etkilemiştir. Hoşnutsuzluk gerçek. Bunu inkâr etmemek gerekir, ancak bu hoşnutsuzluk kendiliğinden ilerici değildir: boğulma koşullarında toplumsal protesto bir mücadele alanıdır. Sosyal adalet taleplerini besleyebilir ya da “hızlı çözümler” vaadi altında finansal bağımlılığa dayalı bir restorasyoncu çıkışı besleyecek şekilde yönlendirilebilir.

Bu bağlamda, önceki on yıllara kıyasla daha görünür eşitsizlikler ortaya çıkıyor. Özel girişime (küçük ya da orta ölçekli) açılım ve para transferlerinin artan ağırlığı, dövize erişimle bağlantılı toplumsal farklılaşmalar yaratmıştır. Turizmle bağlantılı ya da kârlı özel faaliyetlere bağlı sektörler, başkalarının erişemediği kaynakları yoğunlaştırmakta. Bazı ticari devrelerin kısmi dolarizasyonu bu bölünmeyi güçlendiriyor.

Bu durum açık bir kapitalist restorasyon ya da egemen bir burjuvazinin konsolidasyonu değil; ancak adalet ve eşitliğin ne olduğuna dair gündelik algıyı etkileyen gerilimlerdir. Bunları inkâr etmek sorumsuzluk olur; bunları abartarak yakın bir çöküş ilan etmek ise ciddi bir analizden çok, karşı tarafın anlatısına yakındır.

Buna karşın Küba pasif kalmıyor. Sınırlı kaynaklarla ülke, dış bağımlılığını azaltmak amacıyla bir enerji dönüşümünü teşvik ediyor; fotovoltaik enerjinin yaygınlaştırılması, yenilenebilir enerjileri geliştirmeye yönelik düzenleyici değişiklikler ve güneş enerjisi altyapıları için uluslararası anlaşmalar bu çabanın parçalarıdır. Bu yönelim kuşatmanın yarattığı sorunları çözmez, ancak yakıt üzerinden uygulanan şantajın etkisini azaltarak ve üretimi ile toplumsal yaşamı istikrara kavuşturmak için manevra alanları yaratarak güç ilişkisini değiştirir.

Bütün bunlar, ağır biçimde kısıtlanmış bir ekonomi içinde gerçekleşmekte; buna rağmen, zayıflamış olsa da sağlık, eğitim ve yüksek istihdam oranına evrensel erişimi sağlamaya devam eden bir sosyal güvence sistemi varlığını sürdürüyor — oysa “gelişmiş” kapitalist dünyada kemer sıkma politikaları ve emekçilerin yaşam koşullarına yönelik saldırılar sıradan bir olgu haline gelmiştir.

Baskı Altında Siyasal Katılım

2021’deki ayaklanmalar ne soyut bir patlama olarak ne de basit bir “demokratik uyanış” olarak okunabilir. Devrim süreci içinde doğmuş ve sürekli uzatılmış olağanüstü önlemler altında yaşamış bir kuşak kendini ifade ediyordu: kalıcı maddi kısıtlamalar, sürekli ertelenen iyileşme vaatleri ve sürekli dış baskı tarafından daraltılmış bir ilerleme ufku.

Bu “karşı-devrimci” bir kuşak değildir. Bu, kriz içinde büyümüş bir kuşaktır. Ve bu önemli bir farktır.

Göç – ağırlıklı olarak ekonomik olmakla birlikte siyasal sonuçlar doğurur – mahalleleri boşaltmış, aile ağlarını parçalamış ve beklentileri aşındırmıştır. Yıpranma gerçektir. Umutsuzluk da öyle.

Liberal analiz bu yıpranmayı dönüştürür ve mekanik biçimde sistemik bir başarısızlık teşhisi koyar. Küba deneyimini, sanki evrensel bir normmuş gibi liberal demokrasi ölçütleriyle değerlendirir; oysa bu model, hem gerçek halk katılımı hem de onurlu yaşam koşullarını güvence altına alma açısından ciddi sınırlar göstermiştir. Avrupa’da ve post-Sovyet alanda bu model, yapısal bir dönüşüm olmaksızın iktidar değişimlerine yol açmış – hatta otoriter rejimlerin yükselişini teşvik etmiştir. Bu süreç, artık Küba için kaçınılmaz bir ufuk gibi sunulmaktadır.

Ancak analitik kestirmeler hiçbir şeyi açıklamaz: sadece basitleştirir. Küba çok partili bir demokrasi değildir. Siyasal sistemi başka temeller üzerine kurulmuştur: tek parti, kitle örgütleri, burjuva parlamentarizminden farklı danışma ve katılım mekanizmaları. İşleyişi ve sınırları tartışılabilir, ancak onu otoriter bir karikatüre indirgemek, içinde işlediği bağlamı görmezden gelir.

Küba sisteminin meşruiyeti, rekabetçi seçimli bir iktidar değişimine değil, tarihsel olarak kendini düzeltebilme kapasitesine ve devlet yapıları ile toplumsal doku arasındaki organik bütünleşmeye dayanmıştır. Bu mekanizma tartışılmalıdır, ancak ne yoktur ne de salt biçimseldir.

Uzun süreli bir kuşatma bağlamında siyasal alan, maddi bir ikilem etrafında kutuplaşır – bağımsızlık ya da bağımlılık – ve bu durum sol alternatiflerin siyasal alanını ciddi biçimde daraltır. Rakip yaptırımlar, seçici finansman ve medya savaşı yoluyla hareket ettiğinde, siyasal dışarılık rejim değişikliği yanlıları tarafından kolaylıkla devralınabilir. Bu nedenle etkili olmayı hedefleyen bir sol eleştiri, ana çatışmadan kopuk soyut bir “üçüncü yol” olarak sunulamaz: gerçek siyasal dinamiğin içinde var olmalı, yönelim, öncelikler, halk denetimi ve eşitsizliklerin düzeltilmesi üzerine mücadele etmeli ve bunu kendi kaderini tayin etme zemininden hareketle yapmalıdır.

Ve bunun önemi vardır: mevcut örgütlerin kitlesel içeriği – sendikalar, yerel yapılar, gençlik alanları, Partinin kendisi – normalleşmiş koşullar altında daha açık bir siyasal yaşamı mümkün kılabilir. Ancak dış baskı ters yönde işler: savunmacı refleksler üretir ve deneme alanlarını daraltır. Görev, bu alanlar için mücadele etmek, fakat düşmana alan açmadan bunu yapmaktır.

Küba ve Emperyal Yeniden Yapılanma

Mevcut saldırı, küresel momentten ayrı düşünülemez. Amerika Birleşik Devletleri, Soğuk Savaş’ı izleyen yıllara kıyasla daha elverişsiz bir tabloyla karşı karşıyadır. Çin’in yükselişi, Rusya’nın süregelen gücü ve uluslararası düzenin parçalanması, onun hegemonyasını aşındırmaktadır. Bu bağlamda Latin Amerika üzerindeki denetimin yeniden tesis edilmesi öncelik haline gelmektedir.

Küba’ya yönelik ablukayı sertleştirme, Venezuela’ya karşı yaptırımlar ve askeri kuşatma – devlet başkanının ve eşinin kaçırılmasına kadar varan uygulamalar – ve özerklik alanları açmaya çalışan hükümetler üzerindeki sürekli baskı, ortak bir mantığa yanıt verir: kıtada yapısal bağımlılığı sorgulayan deneyimlerin konsolidasyonunu engellemek.

Küba’yı hedef almak örnekleyici bir işlev görür: Küba Devrimi – ve hâlâ – esas olarak, Amerika Birleşik Devletleri’ne olan siyasal, askerî ve ekonomik bağımlılık ilişkisini koparan ve bunu aşağıdan gelen bir toplumsal yeniden örgütlenme aracılığıyla gerçekleştiren bir ulusal kurtuluş süreci olmuştur. Toprak reformu, sağlık ve eğitimin evrenselleştirilmesi, okuryazarlık kampanyaları, sosyal bir devletin inşası ve bağımsız bir dış politikanın benimsenmesi, yalnızca birbirinden kopuk “kamu politikaları” değildir: bunlar, kazanılmış bir kendi kaderini tayin hakkının somutlaşmış biçimleridir.

Bu nedenle Küba, krizlerden geçtiğinde bile ilham veren bir deneyim olmaya devam eder: çünkü emperyal düzen için tehlikeli bir varsayımı somutlaştırır – çevre bir ülkenin dayatılan çerçevenin dışına çıkabilmesi, evrensel sosyal hakları sürdürebilmesi ve dış vesayete karşı gerçek bir karar alma alanını koruyabilmesi olasılığını. Cezalandırılmak istenen – herhangi bir slogandan çok – bu tarihsel güçtür: yalnızca Küba değil, ulusal kurtuluşun derin toplumsal dönüşümlerin yolunu açabileceği fikrinin kendisi.

Eğer 60 yıllık kuşatma bu tarihsel özbelirlenim (kendi kaderini belirleme) deneyimini yok edemediyse, o halde boyun eğiş bir kader değildir. Eğer Küba ekonomik yıpranma yoluyla kırılacak olsaydı, bunun kıta ölçeğinde tarihsel bir anlamı olurdu: Latin Amerika düzeyinde, zorlayıcı etkisi bakımından 1991’in özgürleşme kampı için ifade ettiğine benzer bir yenilgi.

Adaya yönelik uluslararası destek sınırlı. Çin ve Rusya ilişkilerini sürdürmekte, ancak kendi stratejik hesaplarına göre. Latin Amerika, yüzyılın başındaki ilerici döngüden çok farklı bir dönemden geçiyor. Yalıtılmışlık, diğer dönemlere kıyasla daha derin. Ama mutlak değil.

Dayanışma ve Kıtasal Mücadele

Bazı devletler Amerikan baskısına rağmen dayanışma jestlerini sürdürüyor – özellikle Meksika. Diğer Latin Amerika ülkeleri kamuoyu önünde itiraz etmiş, fakat pratikte duruma uyum sağlamıştır. Ancak en önemlisi, aşağıdan yeni girişimlerin yeniden şekillenmeye başlamasıdır: Porto Alegre’de yapılacak antifascist ve halkların egemenliği için buluşma (Mart 2026), kuşkusuz Küba ile gerekli dayanışmayı merkezine alacaktır ve abluka karşıtı kampanyalar yol açmaya başlamaktadır.

Aynı mantıkla, Karayipler’de yalnızca ekonomik ablukaya değil, adayı izole etmeye çalışan medya ablukasına da meydan okumayı hedefleyen bir dayanışma filosu örgütleniyor – bu girişim, Filistin halkına yardım ulaştırmak ve Gazze’deki soykırımı teşhir etmek için seferber olan filolardan ilham alıyor.

Bunlar hâlâ parçalı süreçler, ancak stratejik bir göreve işaret ederler: ablukanın bir siyasal maliyeti olmasını sağlamak, onu “teknik” bir mesele olmaktan çıkarıp kamusal çatışmanın merkezine yerleştirmek. Küba halkıyla dayanışma ihtiyacı bundan daha acil olamaz.

Küba’yı Savunmak, Var Olma Hakkını Savunmaktır

Küba’daki durum basit değildir: ne “kaçınılmaz bir başarısızlık”, ne karikatür bir bürokratik diktatörlük, ne de donmuş bir destandır. Bu, aşırı bir baskı altında bulunan, çok sayıda çelişkiyle şekillenen ve 60 yıllık çöküş kehanetlerini boşa çıkaran bir dirençle karakterize edilen tarihsel bir deneyimdir.

Mevcut ekonomik boğma, kıtadaki hiçbir halkın, Amerikan hegemonyasının çizdiği sınırların dışına çıkacak şekilde kendi kalkınma yolunu seçemeyeceğini göstermeyi amaçlıyor. Bu mesaj yalnızca Havana’ya yönelik değil: ekonomisini, kaynaklarını ve siyasal yaşamını boyun eğmeden örgütlemek isteyen herkese yöneliktir.

Küba’yı savunmak, onun sorunlarını inkâr etmek ya da gerekli dönüşümler üzerine tartışmayı kapatmak anlamına gelmez; bu, çatışmanın yapısal olduğunu ve sonucunun adanın sınırlarını aştığını kabul etmek demektir.

Küba’da daha derin bir şey söz konusudur: Latin Amerika halklarının, kendi kaderlerini gerçek koşullar altında belirleme hakkını kullanıp kullanamayacakları meselesi. Bu yüzden dayanışma yalnızca ilkesel olamaz: siyasal olarak somutlaşmalı – ablukayı ortadan kaldırmak, ABD’nin ülke dışına taşan hukuk ve yaptırım rejimini teşhir etmek, toplumsal hoşnutsuzluğun anlamı üzerine mücadele etmek – ve Küba’yı yapısal bir saldırı karşısında yalnız bırakmayan eleştirel bir destek sürdürmelidir.

İlk enternasyonalist görev kuşatmayı kırmaktır. Bu, ablukayla bir savaş politikası olarak mücadele etmek ve kendi ülkelerimizde boğmayı “demokrasinin savunusu” olarak sunan propagandayı sabote etmek anlamına gelir. Hiçbir özbelirlenim, boğma normalleştirildiği sürece varlığını sürdüremez.

Aynı zamanda bunu açıkça söylemek gerekir: eleştirel destek tarafsızlık değildir. Ortaya çıkan eşitsizliklerin ya da tartışmalı kararların eleştirisi olabilir ve olmalıdır; ancak bu, saldırganlık için bir mazerete ya da rejim değişikliği stratejisinin diline dönüşemez. Eleştirmek, emperyalizme kapı açmak ya da onun saldırısını kolaylaştırmak anlamına gelmez – bu, vesayet olmaksızın karar alma hakkını savunmak ve dönüşümleri bu temelden hareketle tartışmak demektir.

Son olarak, kriz bildirilerle çözülmez. Somut toplumsal güçlerle, örgütlenmeyle ve hoşnutsuzluğu bir projeye dönüştürebilecek, boğmanın dayattığı parçalanmaya karşı ortak yaşamı savunabilecek aracılarla mücadele edilir. Eğer kuşatma umutsuzluk ve teslimiyet üretmeyi hedefliyorsa, görev bunun tersini üretmektir: kolektif kapasite, maddi destek ve siyasal bir ufuk.

Ve bu karşılaşmada tarafsızlık masum değildir.

20 Şubat 2026

https://inprecor.fr/cuba-asphyxie-economique-contre-lautodetermination

Nicolas Menna, Dördüncü Enternasyonal’in üyesi olan NPA-L’Anticapitaliste örgütü içinde faaliyet yürüten Arjantinli bir militandır.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Katliam Teknolojileri: İran’a Emperyalist Saldırıda Yapay Zekâ Kullanımı – Davi Barbosa

LUCAS, geçen cumartesi İran semalarını istila eden Amerikan insansız hava araçlarını tanımlayan bir kısaltma. Bu araçlar, Orta Doğu’daki bu ülkeye karşı ABD ve İsrail tarafından organize edilen bir operasyon kapsamında Ayetullah Ali Hamaney’e yönelik füze saldırısının önünü açtı. Saldırı ayrıca bir kız okulunu da yok etti ve 160’tan fazla kişinin ölümüne yol açtı. LUCAS dronları ya da “düşük maliyetli insansız muharebe saldırı sistemi”, İran’ın füzesavar radarlarının konumunu haritalamak için yapay zekâ ve ileri teknolojik sistemler kullandı. Bu radarları imha ettikten sonra, Amerikan ve İsrail savaş uçakları ile füzelerinin girebilmesi için hava sahasını temizlediler. Emperyalist bir gücün savaş bağlamında yapay zekânın büyük ölçekli kullanımını denediğine tanık oluyoruz. Bu durum, dünyanın dört bir yanında soykırımların ve katliamların patlak verdiği bir çağda eşi görülmemiş sonuçlar doğurmaktadır.

ABD ve İsrail güçlerinin İran’a karşı yapay zekâ kullanımı tesadüf değildir. Bu, ABD, İsrail, Rusya ve Çin gibi küresel güçlerin askerî cephaneliklerini yeniden yapılandırma sürecinin somutlaşmış hâlidir. Bu ülkelerde yapay zekâ, otonom dronlar, siber saldırılar ve kitlesel gözetim, yeni savaş biçimlerinin geliştirilmesinde merkezi bir rol oynamaktadır. Bu teknolojilerin, nüfusları katletmeye ve rejimleri devirmeye yönelik bir stratejiye entegre edilmesi ancak “askerî-sınai-dijital kompleks”in güçlenmesi sayesinde mümkündür. Bu ifade, ABC Federal Üniversitesi (São Paulo eyaleti) profesörü Sérgio Amadeu’nun son kitabına da adını vermektedir.

Askerî-sınai kompleks, devletin Big Tech şirketlerinin veri toplama ve işleme gücünü kullanarak tüm nüfusları gözetlemesi, saldırı stratejileri belirlemesi ve hedefler saptamasıyla birlikte, giderek “dijital veriler” etrafında yeniden şekillenmektedir. Google, Amazon, Microsoft ve Meta gibi şirketler ile OpenAI, Oracle ve Anthropic gibi yapay zekâ firmaları artık yalnızca ticari hizmet sağlayıcıları değildir. Artık çağdaş emperyalist devlet yapısının ayrılmaz bir parçası hâline gelmişlerdir.

Donald Trump, 2024’te seçilmesinden bu yana, artık ABD’nin “Savaş Bakanlığı” olarak adlandırılan yapının stratejik alanlarını koordine etmek üzere büyük teknoloji şirketlerinin birçok yöneticisini göreve çağırmıştır. Bu durum, söz konusu şirketlerin askerî aygıtla nasıl iç içe geçtiğini; Trump’ın tahakküm arzusunu gerçekleştirmek için bu aygıta veri, yazılım ve teknolojik altyapı sağladıklarını göstermektedir. Ayrıca finans piyasalarında ABD devleti, İsrail devleti ve Big Tech şirketleri arasında yapılan sözleşmeler yoluyla milyarlarca dolarlık hareketler yaşanmakta, bu da rantçı neoliberalizm için yeni bir birikim alanı yaratmaktadır.

Ne yazık ki İran’a karşı kullanılan teknolojiler daha önce Orta Doğu’nun başka bir yerinde, Gazze Şeridi’nde test edilmişti. İsrail, Ekim 2023’te başlayan ve hâlâ süren katliamlar boyunca ileri teknolojileri ve yapay zekâyı kullandı. Sergio’nun kitabında ele aldığı en çarpıcı örneklerden biri, Google ile İsrail askerî güçleri arasındaki ilişkidir. Big Tech şirketleri tarafından sürekli toplanan kişisel veriler yüksek katma değerli varlıklardır. Bu veriler, Netanyahu’nun hedeflerin haritalandırılması ve sözde “teröristlerin” ya da Hamas üyelerinin sınıflandırılması için sofistike araçlar geliştirebilmesi amacıyla Google tarafından İsrail’e sunulmuştur. Google böylece Filistinlilerin biyometrik olarak tanımlanmasına yönelik modellerin geliştirilmesine olanak sağlamıştır. Bu araç, dronlar tarafından gerçekleştirilen sürekli haritalamayla birleştiğinde Gazze’yi dünyanın en yoğun şekilde gözetlenen bölgesi hâline getirmiştir. Ancak bu son derece hassas teknoloji Filistinlilerin hayatını korumamış; tersine, bölgedeki tüm sivil altyapıyı yok eden yaygın bombardımanlar ve katliam stratejisinin bir parçası olmuştur.

Bununla birlikte yakından incelenmesi gereken çelişkiler de vardır. İran’a yönelik mevcut saldırı bağlamında Trump yönetimi, Anthropic şirketinin “Claude” adlı yapay zekâsının dronların otomasyonunda kullanılmasına izin vermemesiyle karşı karşıya. Bu araç, ABD Savunma Bakanlığı tarafından bir milyar dolarlık sözleşme kapsamında sipariş edilmişti; ancak şirket bu teknolojinin savaş araçlarının otomasyonu için kullanılmasına karşı çıkıyor. Buna rağmen artık çok geç: ABD hükümeti, ayın 28’inde İran’a yönelik saldırıların koordinasyonunda Claude yapay zekâsının kullanıldığını belirten bir açıklama yayımladı. Kendini “sorumlu yapay zekâ” yaklaşımının temsilcisi olarak sunan Anthropic’in bu konumu, acı bir gerçeği ortaya koymaktadır: Yapay zekâ otoriter hükümetlerle bir pazarlık unsuru olarak kullanıldığı sürece halklar için hiçbir ilerleme perspektifi olmayacaktır. Öte yandan, Google’da çalışan yirmi sekiz kişi, 2024 yılında şirketin CEO’su tarafından işten çıkarılmıştır; bu kişiler, Gazze Şeridi’nde kullanılan teknolojileri geliştirmeye yönelik 1,2 milyar dolarlık Google-İsrail sözleşmesini eleştirdikleri ve Nimbus projesine karşı çıktıkları için cezalandırılmışlardır.

Dünya çapında ezilen halklarla dayanışma eylemlerimizi yoğunlaştırmak ve emperyalizme karşı mücadelemizi güçlendirmek için, neoliberalizmin yeni bir aşamasına girdiğimizi kavramak gerekmektedir. Bu aşama, teknoloji şirketlerinin merkezî rolü ve tüm toplumun platform modeli temelinde örgütlenmesiyle karakterizedir. Silikon Vadisi ideolojisiyle cilalanmış yapay zekâ, hâlâ dünyanın sorunlarına çözüm olarak sunulmakta; oysa gerçekte içinden geçtiğimiz çok boyutlu krizin derinleşmesinde temel bir unsurdur. Dijitalleşmiş askerî-sınai kompleksin egemenliği altında olduğumuz tespiti, kapitalizmin bu karanlık yüzüne karşı radikal bir mücadele programı geliştirme aciliyetini ortaya koymaktadır. Gerekli olan, onun başlıca temsilcileriyle -Big Tech şirketleriyle- kopuştur.

1
SILVEIRA, Sergio Amadeu, “As big techs e a guerra total: o complexo militar-industrial-dataficado”. São Paulo, Editora Hedra, 2025

2
The Authoritarian Stack.

3
Google demite 28 funcionários que protestaram contra contrato entre a empresa e Israel | G1.

Davi Barbosa, sosyolog, gazeteci ve Brezilya’da MES/PSOL militanıdır. Hâlen UFABC Üniversitesinde yüksek lisans hazırlığı yapmakta; burada Meta’nın Brezilya’daki faaliyetleri ve dijital sömürgecilik üzerine araştırmalar yürütmektedir.

6 Mart 2026’da Movimento dergisinde yayımlanmıştır. https://movimentorevista.com.br/2026/03/tecnologias-de-massacre-o-uso-de-inteligencia-artificial-no-ataque-imperialista-ao-ira/

ESSF için Pierre Vandevoorde tarafından Deeplpro yardımıyla çevrilmiştir.

https://inprecor.fr/technologies-massacreuses-lutilisation-de-lintelligence-artificielle-dans-lattaque-imperialiste

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Porto Alegre’deki Antifaşist Konferansın Başlangıcı: Bir Başarı ve Tartışmalar – Eric Toussaint

Éric Toussaint, CADTM’nin (Üçüncü Dünya Borçlarının İptali Komitesi) sözcüsü ve konferansın hazırlık sürecinin merkezinde yer alan isimlerden biri olarak, konferansın başlangıcına dair izlenimlerini paylaştı.

Ona göre konferans büyük bir başarı. Bunu değerlendirmek için bir ölçüt, perşembe akşamı gerçekleştirilen açılış yürüyüşüne katılım: “güçlü bir gençlik katılımıyla yaklaşık 8000 kişi” bir araya geldi. Bu yürüyüşte ana güç PSOL idi; bu da partinin konferansa güçlü katılımını gösteriyordu. Özellikle Dördüncü Enternasyonal’den yoldaşlar, özellikle MES-PSOL ve onun gençlik örgütü Juntos ile Centelhas dikkat çekiyordu. Ayrıca “özellikle öğretmenler sendikası olan CTB’den önemli sayıda Brezilyalı sendikacı” da vardı. İşçi Partisi (Brezilya)’nin varlığı daha sınırlıydı. Brezilya Komünist Partisi de katılımcılar arasındaydı. Dışarıdan ise Arjantin’den güçlü bir delegasyon vardı: Marabunta, Vientos del Pueblo, Movimiento Socialista de los Trabajadores (FIT üyesi), insan hakları komiteleri, Plaza de Mayo Anneleri ve diğer insan hakları hareketleri vb. “Binlerce bayrağın yer aldığı, sloganların ve marşların atıldığı çok güzel bir yürüyüştü.”

Tartışmalara gelince, sabah 9’da başlayan ilk konferans oturumu “tam anlamıyla tıklım tıklımdı; en az 120 ya da 150 kişi ayakta kaldı. Oldukça dinamikti ve tonunu belirledi.” Bu oturum, Güney Amerika’da bir buluşma, Kuzey Amerika’da bir diğer buluşma, Haziran 2026’da Fransa ve İsviçre’de G7 karşıtı zirveye destek, Temmuz 2026’da Türkiye’de NATO karşıtı zirveye destek, 4-8 Ağustos 2026’da Benin’de Batı Afrika’da düzenlenecek Dünya Sosyal Forumu’na destek ve katılım ve ayrıca Mayıs ayında Brüksel’de yapılacak ekososyalist buluşmalar gibi sonraki adımları ortaya koydu. Bunların ve diğer girişimlerin, Porto Alegre konferansının kapanış oturumunda pazar günü kabul edilecek takvime dahil edilmesi bekleniyor.

Éric Toussaint ayrıca “bir dizi başlıkta görüşlerin çeşitliliğini” vurguluyor. Özellikle İran konusunda bazı katılımcılar İran rejimini desteklerken, bazıları ABD ve İsrail’in saldırganlığı karşısında İran’ın kendini savunma hakkını destekliyor, ancak rejimi desteklemiyor. Benzer şekilde, özellikle Ukrayna halkının direnişine destek verilip verilmemesi gibi konular da tartışma yaratıyor. Toussaint’e göre bu tür tartışmalar Latin Amerika bağlamında değerlendirilmeli: “Çeşitli güçlerin bir arada olduğu bir durumda ve Latin Amerika’da dünyanın geri kalanına bakışın, Latin Amerika’da yaşananlardan hareketle şekillendiği düşünüldüğünde, Latin Amerika’da görünen emperyalizm ABD’dir.” Bu durum, Avrupa’nın yeniden silahlandığı, Avrupa güçlerinin Ukrayna ve Zelenski ile dayanışma içinde olurken aynı zamanda İsrail’le de ortaklık kurduğu bir bağlamda ortaya çıkıyor. “Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırısının ne anlama geldiğini kavramak için küresel – ya da en azından Avrupa merkezli – bir bakış açısına sahip olmak gerekir.”

Enternasyonalist ve devrimci militanlar, özellikle Dördüncü Enternasyonal içinden olanlar, “hem ABD emperyalizmini, onun Avrupalı ortaklarını ve Japonya gibi diğer müttefiklerini, hem de Rus emperyalizmini mahkûm etmenin gerekliliğini” savundular.

Görüşme, 29 Mart 2026 tarihinde Antoine Larrache tarafından yapılmıştır.

Don Trump ve Dünya Siyasetinde Mafyavari Tarz – Gilbert Achcar

Dikkat çekici bir tarihsel tesadüf olarak, mevcut ABD başkanının adı sezgisel biçimde Don diye kısaltılabilir. Bu unvan, “efendi” anlamına gelen ve tarihsel olarak Sicilya’da güçlü toprak sahiplerini, daha sonra da mafya liderlerini tanımlamak için kullanılan bir ifadedir. Bu adlandırma, Francis Ford Coppola’nın Marlon Brando ve Robert De Niro’nun Don Corleone rolünde oynadığı Baba (The Godfather) film serisi sayesinde ABD’de ve tüm dünyada yaygın olarak bilinir hâle geldi.

Gerçek şu ki Donald Trump’ın dünya siyasetindeki tarzı, mafyavari bir davranışa oldukça benzemektedir. İşte Don Trump’ın küresel sahnede kullandığı bazı mafyavari yöntemler:

  1. Haraç ve gasp: Bu, mafyanın en yaygın uyguladığı yöntemdir.
    Don Trump’ın gümrük tarifelerini kullanımı, mafyanın haraç yönteminin birebir karşılığıdır. Birçok ülkeyi, ABD’den ithalatlarını artırmaya, bu ülkeye daha fazla yatırım yapmaya ve başka tavizler vermeye zorlamak için baskı altına aldı. Çeşitli ülkelere karşı sürekli ve sistematik biçimde gümrük tarifesi tehdidini kullanarak, ticari ya da hatta siyasi amaçlarla (örneğin, neo-faşist müttefiki eski Brezilya başkanı Jair Bolsonaro’nun hapse girmesini engellemeye çalıştığında olduğu gibi) kendi iradesini dayatmaya çalıştı. Gümrük tarifelerinin nihayetinde Amerikalı tüketiciler tarafından ödendiği düşünüldüğünde, Don Trump’ın bu politikası aynı zamanda Amerikan halkından para sızdırmanın bir yoludur –yani zenginlere yaptığı büyük vergi indirimleri ile sürekli artan askerî harcamaların yarattığı dev açığı finanse etmek için kullanılan gerici bir vergi türü.

Haraç sisteminin bir diğer yönü, “koruma” karşılığında alınan bedeldir. ABD’nin Körfez petrol monarşilerinden sağladığı çıkarlar, bu modele oldukça tipik bir örnektir: İran ve bölgesel müttefiklerine (Kuzey Yemen’deki Husiler gibi) karşı sağladığı askerî koruma karşılığında bu ülkelerden çeşitli avantajlar elde etmektedir. Don Trump’ın İran’a yönelik mevcut saldırganlığı, ABD’nin Körfez monarşilerinin –en başta en zengini olan Suudi krallığı –koruyucusu olarak oynadığı rolün doruk noktasıdır.

  1. Şiddet, yıldırma ve taşeronlaştırma:
    Don Trump’ın haraç uygulaması yalnızca ekonomik zorlamayla sınırlı değildir. Çeşitli ülkelere baskı uygulamak için şiddet kullanma tehdidini de açıkça devreye sokar –NATO üyesi Danimarka gibi ABD müttefiklerini bile, Grönland’ın kontrolünü devretmeye zorlamak için yıldırmaya çalışmıştı. Ancak daha da önemlisi, Don Trump Washington’un iradesini diğer devletlere dayatmak için fiilen şiddete başvurdu.

Önceki ABD başkanlarının aksine, o dünya genelinde demokrasiyi yayma iddiasında bulunmaz: bu, kesinlikle mafyavari dünya görüşüne ait değildir. Bunun yerine, Venezuela gibi direnç gösteren rejimleri, oldukları hâliyle Washington’un iradesine ve çıkarlarına boyun eğmeye zorlamaya çalışır. Venezuela’da yaptığı da budur: ülkenin başkanını mafyaya özgü bir yöntemle kaçırarak hükümetini ABD ile Washington’un koşulları altında işbirliği yapmaya zorladı. Küba’yı ise, adayı siyasi bağımsızlığından vazgeçmeye zorlamak amacıyla boğmaya çalışıyor. Don Trump şu anda İran’ı bombalamakla meşgul; amacı bu ülkenin rejimini kendi iradesine uymaya zorlamak. Mevcut saldırı, Don’un İran’ın Yüce Lideri’ni infaz için işaretlediği bir “ölüm öpücüğü” ile başladı. Mafyanın tipik geleneğine uygun biçimde, bu suikastı taşeron bir suç grubuna, Benjamin Netanyahu’nun liderliğindeki İsrail devlet mafyasına devretmiş; onu savaşında yardımcı bir güç olarak kullanmıştır.

  1. Aileler ya da hiyerarşik klanlar: Don Trump, bir dizi sottocapi (alt patron) ve consiglieri (danışman) üzerinde hüküm sürer.
    En tepede, Trump ailesi, Don’un “vaftiz babası” olarak yönettiği Corleone klanının karşılığıdır. Oğulları, adı mafyavari pratiklere oldukça uygun düşen Trump Organization’ı yönetmektedir. Don’un haraççı yöntemlerinden büyük ölçüde faydalanırlar –özellikle Körfez petrol monarşileri gibi yabancı “mafya”larla kârlı anlaşmalar yaparak –ve tıpkı Don’un kendisi gibi kumar faaliyetlerine, yani mafyanın tipik bir başka alanına girmişlerdir; özellikle kripto para sektöründe.

Bilindiği üzere Don Trump, 1980’lerden 2000’lere kadar kumar sektörüne yoğun biçimde yatırım yapmış; Atlantic City ve başka yerlerde birçok kumarhanenin geliştirilmesi, sahipliği ve işletilmesiyle uğraşmıştır. Bu işletmeler, büyük ölçüde medyatik sahiplik, devasa borçlar ve çok sayıda iflasla karakterize edilirken, kendisi daha çok yönetici pozisyonlarında kalmıştır. Kumar alanındaki faaliyetleri kâr üretmekte başarısız olsa da, Trump yüksek getirili spekülatif tahviller, inşaat maliyetleri için nakit avanslar, yönetim ücretleri ve şirket fonlarını kişisel harcamalar (örneğin yatı Trump Princess’in satın alınması) için kullanarak bu işlerden kazanç sağlamıştır.

Kushner ve Witkoff aileleri, Don’un mafyavari yöntemlerinden tam anlamıyla yararlanan en önde gelen “alt patron” aileleridir. Ayrıca Don Trump’ı destekleyen Teknoloji Mafyası’nın “Don”ları da vardır; özellikle eski PayPal mafyasının iki “Don”u olan Peter Thiel ve Elon Musk. Onların Don Trump ile ittifakı, Thiel tarafından yetiştirilen ve Trump’a başkan yardımcısı olarak güçlü biçimde önerilen JD Vance’te somutlaşmaktadır; amaç, onun gelecekte Beyaz Saray için bir sonraki MAGA adayı olmasıdır. Don Trump’ın consiglieri’lerine (danışmanlarına) gelince, sayıları oldukça fazladır; ancak bunların en karanlık ve en tehlikelisi, hiç kuşkusuz Stephen Miller’dır.

Özetle, Don Trump’tan önce Beyaz Saray’da mafyavari modele bu kadar uyan bir başkan hiç olmamıştır. Richard Nixon onunla kıyaslandığında neredeyse bir muhallebi çocuğu gibi kalır. Don Trump, Amerikan ve dünya siyasetinde mafya tarzının zaferini temsil etmektedir. Ve bu yazının başlığına ilham veren ünlü kitapta olduğu gibi, Trump’ın tarzı derin bir paranoya ile karakterize edilir; siyasi söyleminde aşırı abartılar, komplo teorileri ve tüm rakiplerine yöneltilen uydurma suçlamalarla dolu tipik bir irrasyonellik eğilimi vardır –mafya babalarına son derece uygun bir paranoya biçimi.

Bu metin, 18 Mart’ta İngilizce olarak yayımlanan blog yazımın çevirisidir: Don Trump and the Mafioso Style in World Politics. Portekizce versiyonu: Don Trump e o estilo mafioso na política mundial (esquerda.net). Bu makale, uygun bağlantı ile kaynak belirtilerek serbestçe yeniden yayımlanabilir.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Lübnan’daki Halk Direnişi ve Gıda Egemenliği Gruplarının Açıklaması

Bu metin, Lübnan’da çeşitli dernekler ile sivil ve siyasi örgütlerden oluşan bir kolektif tarafından 9 Mart 2026 tarihinde kaleme alındı. İmzacı kuruluşlar, sömürgeci tahakküme karşı direnişin temel bir hak olduğunu hatırlatıyor. Lübnan hükümetinin, Hizbullah’ın yürüttüğü Direnişi kriminalize eden yönelimini kınıyor ve dünyanın halklarını, İsrail’in saldırı savaşı ve yayılmacılığına karşı mücadelede Lübnan’la dayanışmaya çağırıyor.

ABD’nin himayesi altında ve bizim yok edilmemize, ortadan kaldırılmamıza yönelik girişime ortak olan suç ortağı bir uluslararası toplumun koşulsuz desteğiyle, siyonist varlığın Lübnan ve Filistin’de yürüttüğü soykırımcı savaşın otuzuncu ayına yaklaşmaktayız.

Filistin’de, Suriye’de ve Lübnan’da, dünyanın gözü önünde işgalin her biçimde genişlediğine tanıklık ediyoruz. Buna karşılık devletler – kendi hükümetlerimiz de dahil olmak üzere– halkların direnme ve kendi kaderlerini belirleme hakkını kriminalize etmek için anlaşıyor; işgalciden hesap sormak, onun yayılmacı-sömürgeci sistemini devirmek ve onu ortadan kaldırmak için silahsızlandırılmasını talep etmek üzere birleşmek yerine bu yolu seçiyorlar.

Bu uygulamalar yalnızca Maşrık ile sınırlı değildir; aksine, hegemonik İmparatorluğun direnişi ve soykırıma karşı çıkan,  toprağını savunan siyasal kurtuluş hareketlerini kriminalize etmeye çalıştığı despotik bir modelin parçasıdır.

Yanlış biçimde “ateşkes” olarak adlandırılan dönemde – ki bu tek taraflı bir anlaşma olup işgalin genişlemesinin zeminini hazırlamıştır – siyonist varlık Lübnan’da bize karşı 15.000’den fazla hava, kara ve deniz saldırısı gerçekleştirmiştir. Bu saldırılarda 397 kişi hayatını kaybetmiş, 1.102’den fazla kişi yaralanmıştır.

Bu sırada, ABD’nin dayatmaları doğrultusunda Lübnan hükümetinin öncelikleri; Direniş savaşçılarının ailelerine saldırmak, onları silahsızlandırmaya çalışmak ve halkı kaynaklarından, mirasından ve kişisel verilerinden mahrum bırakacak yasaları dayatmak için çaba göstermek oldu. Böylece işgalin kilit araçlarından biri olan çokuluslu şirketlere kapı açılıyor.

Mevcut tırmanmadan önce bile İsrail saldırıları 4.000’den fazla kişinin ölümüne yol açmıştı; bunların arasında 316 çocuk ve 790 kadın bulunuyordu. Kadınlar ve çocuklar kurbanların dörtte birinden fazlasını oluşturuyordu; bunların %51’i çocuk ve ergenlerden oluşuyordu.

Bu saldırılar doğrudan 11 gazeteciyi de hedef aldı.
222 sağlık çalışanı öldürüldü, 330’u yaralandı.
158 ambulans ve 57 itfaiye aracı bombalandı.

Yaklaşık 90.076 tesis zarar gördü; bunların 23.489’u tamamen yıkıldı. Lübnan ordusuna ait mevziler, belediye binaları ve hastaneler de hedef alındı (8 hastane zorla kapatıldı, 38’i zarar gördü).

Sivil savunma ve belediye personeli özellikle hedef alındı; Baalbek sivil savunma merkezinde 13 kişi öldürüldü. Belediye çalışanları ve binaları da saldırıya uğradı.

Lübnanlı tutukluların sayısının 22 olduğu tahmin ediliyor (bunların 11’i 2024’teki kara işgali sırasında tutuklan).

Geçen hafta [2 Mart haftası], mevcut savaşın başlangıcında İsrail 268 kişiyi öldürdü ve çok daha fazla yıkıma yol açtı. Güneyden, Bekaa’dan ve Beyrut’un güney banliyölerinden 500.000’den fazla kişi yerinden edildi. Devletin halka yardım etmek için kaynak ayırma konusundaki isteksizliği nedeniyle bu insanların barınma, gıda, su ve diğer temel hizmetlere acil ihtiyacı bulunmakta.

Nüfusun yok edilmesi ve geçim kaynaklarının tahrip edilmesine paralel olarak çevrenin sistematik biçimde yok edilmesi de sürüyor. Fosfor bombaları ve yıkıcı hava saldırıları sonucunda yaklaşık 10.800 hektar (108 milyon metrekare) alan yanmıştır. Bunun yanı sıra 47.000’den fazla yüz yıllık zeytin ağacı yok edilmiş, yakılmış veya çalınmıştır. 134 hektar zeytinlik, 48 hektar narenciye bahçesi ve 44 hektar muz plantasyonu zarar görmüştür.

26 kamu su pompalama istasyonu yok edilmiş, el-Vazzani ve Maysat istasyonları devre dışı bırakılmıştır; bu durum 150.000 kişinin suya erişimini kesmiştir.Su ve sulama sektöründeki kayıpların 171 ile 356 milyon dolar arasında olduğu tahmin edilmektedir.

Bu süre zarfında düşman 18 milyon metrekare ormanlık alanı (meşeler, herdem yeşil meşeler vb.) yok etmiş ve çeşitli zehirli ve ölümcül maddelerle toprağı kirletmiştir. Herbisitler ve kimliği bilinmeyen başka kimyasal ve biyolojik maddeler püskürtülerek yapılan bu kirletme, ekosistemi tahrip ediyor ve toprağı uzun yıllar tarıma elverişsiz hâle getiriyor.

Her zamanki gibi, yardım sağlamak ve dayanışmayı göstermek için halktan ve kolektiflerden gelen girişimler ortaya çıkıyor. Bu insani yaklaşım büyük önem taşıyor; aynı zamanda Lübnan toplumunu çarpıtan mezhepçi yapıyla da keskin bir tezat oluşturuyor.

Öte yandan, Lübnan hükümetinin mevcut tutumunun yalnızca söylemini geçmiş ve bugünün sömürgeci güçlerinin dayatmalarıyla uyumlu hâle getirmekle kalmadığı, aynı zamanda bunu hiçbir sorgulama olmaksızın uyguladığı gerçeğini görmezden gelmek imkânsız. Bu durum, ulusal çıkarları ve Lübnanlı yurttaşların bu daimi İsrail saldırılarını geri püskürtme hakkını göz ardı etmektedir. Oysa bu hak, insanların kendi yaşamlarını ve yakınlarının hayatını korumaları ve cezasız biçimde vahşet işleyen acımasız bir düşmana karşı korkusuzca yaşayabilmeleri için hayati önemdedir.

Bugün düşman, Güney’den başlayarak Bekaa Vadisi’ni ve Beyrut’un güney banliyölerini kapsayacak şekilde Lübnan’ı işgale hazırlanmakta. Bu bölgeler günlük yıkım ve katliamlardan en fazla etkilenen yerlerdir. Bu operasyon, siyonist düşmanın ABD ile ittifak hâlinde İran’a ve İran halkına karşı yürüttüğü şiddetli savaş bağlamında gerçekleşiyor. Faşist olarak nitelendirilen ABD yönetimi, dünyayı kontrol etme niyetini ve kendi liderliğine ve ırkçı üstünlük iddiasına boyun eğmeyen herkese karşı aşırı şiddet kullanacağını neredeyse her gün ilan etmekte. Bu durum ayrıca sömürgeciliğin ve baskının en karanlık dönemlerine bir geri dönüşü andırıyor.

Bu savaş aynı zamanda ülkenin siyasal ekonomisini yeniden yapılandırma girişimleriyle paralel yürüyor; bu girişimler yalnızca bağımlılığı ve eşitsizliği derinleştiriyor. Ekonomik kriz ve sürekli yıkım, neoliberal yeniden yapılandırmayı hızlandırmak, kamu kaynaklarını özelleştirmek ve serveti ulusal elitler ile çokuluslu şirketlerin eline aktarmak için kullanılıyor.

Batılı büyükelçilikler ve elçiler tarafından açık biçimde desteklenerek kurulan Lübnan hükümeti, ilk yılında tarımsal kaynakları ve mirası yağmalamayı hedefleyen ve ülkenin ekolojik dengesine zarar veren bir dizi yasa tasarısı sunmaya başladı. Bu politikalar, dünya çapında gıda sistemlerinin çöküşünden sorumlu çokuluslu şirketlerin çıkarına hizmet ediyor. Hükümet ayrıca işgalin hedef aldığı bölgelerde yaşayan nüfusa karşı kolektif cezalandırma politikasıuygulamış; onları toparlanma ve yeniden inşa için gerekli kaynaklardan mahrum bırakmıştır.

Sömürgeci güçlere boyun eğme politikası, Direnişi kriminalize etmeye yönelik son kararladevam etmektedir. Bu karar, devlet kurumlarının – ordu dâhil – resmi otoritelerin talimatıyla görevlerini yerine getirmediği koşullarda halkın kendini savunma hakkını da kriminalize etmektedir.

Bu kriminalizasyon süreci, İsrail-ABD propagandasını yansıtan organize bir medya kampanyasıyla birlikte yürütülmektedir. Bu propaganda, kendi kendini savunma ve kendi kaderini tayin hakkına karşı ırkçı, mezhepçi, sınıfçı ve ayrımcı bir söylem kullanmakta ve Lübnan toplumunu bölmeye çalışmaktadır.

Önceki krizlerde olduğu gibi, savaşın, yerinden edilmenin ve yeniden inşanın ağır bedelini işçiler, küçük çiftçiler, yerinden edilmiş topluluklar ve kentlerin yoksul kesimleri ödüyor. Buna karşılık siyasal elitler ve finans çevreleri, ekonomiyi ya kendi iktidarlarını koruyacak ya da işgalciye devredecek biçimde yeniden düzenlemeye çalışıyor.

Bu bağlamda, halkların kendi kaderini tayin hakkı ve direnme hakkı dâhil olmak üzere devredilemez haklarına olan sarsılmaz inancımıza dayanarak ve toplumu teslim olmaya ve bölge üzerinde siyonist hegemonyayı kabul etmeye zorlayan iç ve dış girişimleri göz önünde bulundurarak, biz – Lübnan’daki halk direnişi ve toplumsal eylem grupları – aşağıdaki ilkeleri ilan ediyoruz:

Halkların kendi topraklarını ve egemenliklerini savunma ve direnme hakkı, doğuştan gelen ve temel bir insan hakkı olarak uluslararası sözleşmeler ve antlaşmalar tarafından tanınmış ve güvence altına alınmıştır. Bunların başında Birleşmiş Milletler Şartı ve halkların kendi kaderini tayin hakkına ilişkin anlaşmalar gelmektedir. Bu hakkın kullanılması, kimsenin keyfi biçimde yorumlayamayacağı veya ortadan kaldıramayacağı bu hukuki ilkelerin somut ifadesidir.

Lübnan rejiminin bu meşru hakkı sınırlamayı veya etrafından dolanmayı hedefleyen mevcut politikalarını ve baskılarını kesin biçimde reddediyoruz. Ulusal egemenliğin korunması geri adım atmakla değil, tarihsel ve hukuki haklara saygı gösterilmesiyle sağlanır.

Bu nedenle bu ülkenin halkına, Lübnan’da yaşayan herkese ve dünyanın dört bir yanındaki özgürlükten yana tüm halklara kolektif ve acil bir çağrıda bulunuyoruz: Hükümetin, İmparatorluğun ve işgalin projelerine karşı çıkarak bu ilkesel tutumu derhâl destekleyin. Bu ülke halkı toprağını ve meşru haklarını savunurken maruz kaldığı medya karartmasına ve dezenformasyon kampanyalarına karşı durmalı ve ihlalleri belgelemeliyiz.

Dünyanın her yerinde seferber olalım; soykırımcı sistemlerin mekanikleştirilmesini reddedelim ve nerede olursak olalım gezegenimizi egemenliği altına almaya çalışan yayılmacı ve sömürgeci sistemi parçalamak için birleşelim. Bunun için işgalci gücün ve suç ortağı devletlerin elçilikleri önünde gösteriler ve oturma eylemleri düzenleyebilir, halk direnişinin sesini yükseltebilir, toprağı savunma hakkına halk desteğini göstermek için geniş çaplı imza kampanyaları başlatabilir, yerinden edilmiş halklarımızla dayanışma örgütleyebilir ve emperyalist saldırıya karşı gerekli tüm araçlarla karşı koyabiliriz.

Kendi kaderimizi tayin hakkımız konusunda hiçbir uzlaşmayı kabul etmiyoruzve ulusal egemenliğimizden ve onurumuzdan geriye kalanları korumak için halkların bilincine ve dayanışmasına dayanarak bu mücadeleyi sürdürme kararlılığımızı ilan ediyoruz. Dünyanın halklarının İmparatorluktan kurtulmasının ve yeryüzündeki tüm halklar için egemenliğin yeniden tesis edilmesinin zamanı gelmiştir.

Beyrut, 9 Mart 2026

İmzacı kuruluşlar:

Agricultural Movement in Lebanon
Socio-Economic Action Collective (SEAC)
Arab Network for Food Sovereignty
Cartography of Darkness
Seed In A Box
Free Palestine Front
Tafkik
Sikka Saida
Development Movement
Deyer Men Dar
Arab Network for Food Sovereignty
Siyada Network: for a popular sovereignty over food systems and resources
Aatma
Agricultural Committee in Bakhoun Municipality – Al-Miniyeh-Diniya District
Bladi Khadra
Cultural Club of The South – American University of Beirut (AUB)

Mouvement du peuple

Kaynak: https://www.contretemps.eu/declaration-groupes-resistance-populaire-liban/

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Görsel: Mısırlı ressam Hamed Abdalla’nın «Kısırlık» adlı tablosundan.

Emekçilerin Öz-özgürleşmesi: Alman ve İspanyol Devrimlerinden Dersler – Uraz Aydın

Aşağıdaki metin Halkların Demokratik Kongresi tarafından 8-9 Kasım 2025 tarihlerinde düzenlenen Sosyalizm Yeniden konferansının “Tarihte Ezilenlerin Kendi Kendini Yönetme Deneyimi” başlıklı oturumunda yapılan sunumun yazıya geçirilmiş halidir.

Bazı oyunlar vardır, hani bir adaya düştüğünüzde yanınızda hangi üç kitabı götürürsünüz veya hangi iki hangi arkadaşınızı alırsınız diye. Şimdi Marksizm’e baktığımızda da, Marksizm’in tezlerine baktığımızda da, bunlardan bir tanesini kurtaracak olsak, Marksizm’in veya Marksist literatürün hangi tezini seçersiniz diye sorulsa, bu benim için Birinci Enternasyonal’in tüzüğünün en başında yer alan “işçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır” önermesi olurdu. Bunun Marksizm’in temsil ettiği sosyalizm anlayışının kendisinden önceki tüm devrimci düşüncelerle arasındaki en temel kopuş, en temel kırılma noktası olduğunu düşünüyorum. Çünkü burjuva devrimci siyaset felsefesine de, sonrasındaki başka sosyalist akımlara da baktığımızda, bir çeşit “üstün kurtarıcı” miti hakimdir. Yani Machiavelli’den Rousseau’ya, Voltaire’den Hegel’e baktığımızda ya bir prens ya bir imparator veya bir yasa koyucu vardır. “At üzerine binmiş dünyanın ruhu” der Napolyon için mesela Hegel. Bir çeşit yukarıdan bir kurtarılış meselesi söz konusudur.

Sosyalist akımlar için de geçerlidir bu. Ütopik sosyalizmde yaratıcı hayal gücünün son derece etkin bir şekilde işlediği birtakım toplum modelleri söz konusudur. Ama bunları gerçekleştirecek özne yoktur. Zaten burada siyasal iktidarın fethi için bir strateji de yoktur. Fourier, Owen, Saint-Simon imparatorlarla, çarlarla, krallarla yazışırlar. Çünkü aslında kendi projelerini yukarıdan kurabilecek bir güce ihtiyaçları vardır, bir özneye. Özne hep yukarıdan kurgulanan bir şeydir. Bir diğer önemli olan akım diyelim ki işte Babeuf, Buonarotti, Blanqui’de tabii çok fazla görebiliyoruz bunu ve başka bir dizi devrimci derneğe, gizli devrimci örgüte baktığımızda, çoğunlukla aslında çok iyi hazırlanmış devrimci, kararlı ve proletarya adına hareket eden bir azınlığın iktidarı geçirmesi perspektifi vardır. Aslında bir çeşit devrimci darbecilik söz konusudur. Niyetleri halisane ama bu kitlelerin devreye girdiği bir süreç olarak görülmez.

Praksis’in “Dehası”

Şimdi Marx’ta baktığımızda tam da bu kırılmayı görüyoruz. Yani esas mesele işçi sınıfının özgürleşmesinin kendi eseri, kendi faaliyetinin ürünü olmasıdır. Dostum Doğan Çetinkaya da uzun uzun anlattı, kitlelerin kendi iradeleriyle, kendilerini var olan koşullardan özgürleştirme dinamiğine işaret eder Marx. Bunu keşfetmesi tabii ki büyük bir deha olmasından kaynaklanmıyor. Yani deha dediğimiz şey de -yine Marx’ın Rönesans ressamı Rafaello’nun yaratıcılığı hakkında söylediği gibi- toplumsal koşulların bir ürünüdür nihayetinde. Ama işçi hareketinin daha fazla gelişmeye başladığı, işte Silezya’da, Lyon’da, orada burada dokuma işçilerinin eylemleri, 1830-32 ayaklanmaları; bütün bunları gözlemleyerek aslında şekillenen, giderek daha fazla mücadeleye giren, kitle mücadelesi içerisinde pişen bir işçi sınıfıyla karşı karşıya olduğu için, dolayısıyla pratik deneyimlerden de beslendiği için bu öz-özgürleşme perspektifini geliştirebiliyor. Burada Alman felsefesi, Fransız sosyal düşüncesi ve İngiliz ekonomi-politiğinin yanı sıra, özellikle Michael Löwy’nin vurguladığı gibi Paris’te olduğu dönem içinde özellikle işçi dernekleriyle, gruplarıyla olan teşrik-i mesainin, yakın temaslarının da belirleyici bir etkisi var. Bu gerçekten çok ciddi bir siyasal, stratejik, metodolojik kırılma.

Tabii ki bunu ayrıca praksis anlayışıyla da yan yana koymamız gerekiyor. Kitleler nasıl burjuvazinin hakimiyetinden kendilerini kurtarabilecek? Madem bir toplumdaki egemen fikirler egemen sınıfın fikirleri, bu ideolojik hegemonya nasıl kırılacak? Bunun en temel ipucunu Feuerbach üzerine üçüncü tezde bulabiliriz. İnsanların bilincinin dönüşümüyle toplumsal koşulların dönüşümünün tekabül ettiği süreçler vardır der. Bu da devrimci praksis olarak yani devrimci mücadele içinde kendini gösterir. Kitleler başını kaldırdıkça, kendi hakları için mücadeleye girdikçe bilinç dönüşür. Bilinç dönüştükçe, bilinçli kitleler koşulları da dönüştürür. Koşulların değişmesiyle mi bilinç değişir, bilincin kendisi mi koşulları değiştirir şeklindeki karşıtlığı aşar. Aslında burada hem soyut bir idealizmle hem de bir çeşit kaba maddecilikle tartışma vardır. Aslında bunları hem eleştirir hem belli yönlerini kapsar ve bir üst düzeyde -Hegelci Aufhebung anlamında- diyalektik bir sıçramayla bunları aşarak praksis anlayışını geliştirir Marx.

Konseyler, Evrensel Bir Biçim

Bu temel kırılma noktasını temel alacaksak birçok şeyin buradan neşet edebileceğini düşünüyorum. Özellikle stratejik açıdan baktığımızda. Şimdi bu kitlelerin kendi kendilerini özgürleştirme pratikleri nasıl gerçekleşiyor? Tarihte şimdiye kadar hep konseyler şeklinde, sovyetler şeklinde, şuralar şeklinde örgütlenmekle oluyor. Bunu da kimse onlara böyle yapın falan demiyor. Yani biraz içgüdüsel, biraz koşullardan kaynaklı olarak belli bir toplumsal öfkenin patladığı ve emekçilerin, aşağıdakilerin, ezilenlerin örgütlenmeye başladıkları anlarda diğer organlar, diğer aygıtlar yani partiler ve sendikalar yeterli gelmiyor. Yani partiler zaten dar ve çok fazla saflaşmış durumda. Zaten çok fazla parti var, bir partiler çokluğu var diyelim; sendikalar ise yeterince geniş değil ve dolayısıyla hem esnek hem farklı koşullara uyabilecek ama herkesin bir şekilde katılabileceği, sözünü söyleyebileceği, dahil olabileceği bir model olarak görülüyor konseyler. 1905 devrimi bunun herhalde ilk temel örneğidir. Ama sonrasında bunu bir dizi yerde görüyoruz. Nerede? Tabii ki Ekim’de görüyoruz. Alman devriminde görüyoruz, Macar devriminde görüyoruz. İtalya’daki konsey hareketlerinde görüyoruz. Sonrasında İspanya’da, Bolivya’da, Cezayir’de ve mesela yine 1956’da Macaristan’da, birçok yerde emekçiler ayaklandığında ilk olarak bu türden örgütlenmeleri kuruyorlar. Ernest Mandel’in vurguladığı gibi, bir kez, iki kez olunca, dersin tesadüf, üçüncüde artık biraz tuhaf olmaya başlar ama tarih içinde 10-15 yerde tekerrür ediyorsa bu durum, yani emekçiler bu şura, konsey tipi örgütlenme biçimine yöneliyorsa devrimci durumlarda, demek ki bu işçi sınıfının doğal ve evrensel örgütlenme modelidir. Üstelik belli bir demokratik temsil mekanizması içerisinde de farklı ölçeklere göre, daha mahalli, bölgesel, ulusal düzeyde de bu konseyleri şekillendirme, koordine etme imkânı doğuyor.

Almanya’da Konseyler Devrimi

Şimdi tabii ki 1905 ve Ekim çok önemli örnekler ama ben daha az konuşulan iki örneğe değinmek isterim. Esas konseyler konusunda, işçi konseyleri konusundaki en temel örnek Alman devrimi. Bugün de sadece Rus devriminin 108 yılı değil, Alman devriminin de 107. Yılı, 8 Kasım 1919. O devrimi yaratanları ve uğruna düşenleri saygıyla selamlıyoruz. Bu muazzam bir devrim tabii ki. Yani aslında Ekim’in de beklediği, Bolşeviklerin de beklediği devrim. Hep şuna bakıyorlar, bir sanayileşmiş ülkede, güçlü bir işçi sınıfına sahip bir ülkede de bir devrim olması lazım ki biz burada sıkışıp kalmayalım diye.

Tabii ki bu devrim aslında 18’den başlayıp 23’e kadar, yani Alman proletaryası, Alman komünistleri yenilgiye uğrayana kadar, devrimci dalga sönene kadar süren bir süreç ama ilk birkaç ayı esasen önemli. Çünkü Alman devriminde elbette mesele savaş; yani devrimlerde her zaman bir dış siyasal etken, genelde ya bir işgal ya bir darbe girişimi ya bir savaş, savaşın ortaya çıkardığı yoksulluk, sefalet gibi etkenler belirleyicidir. Burada da biten, bitmiş olan ama bitemeyen bir savaş söz konusu. Ve elbette ilk askerlerde, bahriyelilerde başlıyor konseylerin kurulması. Ama karaya çıktıklarında karadaki işçilerle kardeşleşiyorlar. Bunlar Kasım ayının başında, yani birkaç günlük bir şeyden bahsediyorum. Birkaç günde bu konsey biçimi bir anda bütün Almanya’ya her tarafa yayılıyor. Yani 10.000’e yakın işçi ve asker konseyi kuruluyor. Muazzam bir şey. Ve sokaklarda bir yandan da tabii ki 1848 hafızası hala nispeten canlı. Dolayısıyla bir yandan genel grev, bir yandan sokaklarda bayraklar, gösteriler; işçiler silahlanıyor, kışlalara saldırıyorlar ve ordu geri çekiliyor. Ordunun geri çekilmesiyle tabii ki muazzam bir aşağıdan yönetim imkânı doğuyor. İmparatorluk dağılmış, devlet organları iflas etmiş durumda. Dolayısıyla bu konseyler aslında yerel yönetimlerin tüm işlevlerini yerine getirmeye başlıyor. Bu birkaç günlük hareket içerisinde Sosyal Demokrat Parti (SPD) hâkim olmak için elinde geleni yapıyor, hareketin peşinden koşuyor adeta, yetişmek ve kumandasını alabilmek için. SPD çok büyük gücü olan, aslında sağ sosyal demokrat bir parti; çünkü onlardan ayrılan bir de daha sol sosyal demokratlar var diyelim ki, bağımsız sosyal demokratlar (USPD). Roba Luxemburg’lar, Spartakistler henüz bu USPD’nin içinde, ama Kautsky ve Bernstein da burada. Ve diyor ki SPD “devrim tabii ki hepimizin devrimi. Bir cumhuriyet, bir emekçiler cumhuriyeti kuracağız burada. Dolayısıyla gelin bütün bu konseylerin bir üst temsilini kuralım. Bir çeşit kendimize göre bir hükümet kuralım”. Dolayısıyla biçimsel bakımdan burjuva devletinden bağımsız bir hükümet kuruyorlar. Oy veriyor herkes de, hem SPD hem bağımsız sosyal demokratlar katılıyor. Adı da Konseyler Yürütme Komitesi gibi bir isim. Fakat burjuva devlet aygıtının personelinin hiçbir şeyine dokunulmuyor. Devlet aygıtı olduğu yerde duruyor. Sadece adı değişiyor.

Sosyal demokratlar hemen konseylerin içerisinde nüfuz ediyor. Kadrolarını içerisine sokuyor. Halihazırda, özellikle asker konseylerinde olan gücünü pekiştiriyor. Büyük bir coşku hala devam ediyor ve SPD sürece bırakıyor biraz. Vaatlerde bulunuyorlar. “Kamulaştırma yapacağız. Her şeyi kamulaştıracağız”. Afişlerle donatılıyor sokaklar, kararlar alınıyor, ama hiçbir şey olmuyor. Sonuçta birkaç ay içerisinde işçiler fark ediyor ki aslında değişen bir şey yok ortalıkta. Yani aygıt olduğu gibi duruyor. Askeri komuta bile eski üst düzey askeri personelde. Burjuva ordusu yeniden şekilleniyor. Giderek bu konseyler belediye meclislerine dönüştürülüyor. Dolayısıyla tümüyle sistemin içerisine sokuluyor. Kurucu meclis seçimleri oluyor ve tümüyle burjuva devleti tam da kendilerini emekçi sınıflar ve işçi konseyleri adına hareket ettiğini söyleyenler tarafından yeniden kuruluyor. Tabii ki buna karşı çıkanlar var, Devrimci Delegeler dediğimiz öncü metal işçileri ağı var -çok önemli rolleri olmuştur devrimde-, Spartakistler veya USPD’nin sol kanadı kanla bastırılıyor. Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht, Leo Jogiches gibi Spartakist önderler katlediliyor bildiğiniz gibi. Başka yerlerde bazı konseyler silahları teslim etmeyi reddediyor. Bunlar bastırılıyor. Sonrasında yine alt üst oluşlar, devrimci hareketin yükselişleri ve düşüşleri devam edecek ama konsey hareketinin bütün o dinamiği sonuçta burjuva aygıtına herhangi bir şekilde dokunmadan, mülkiyet ilişkilerine ciddi biçimde dokunmadan bir şekilde sönümleniyor gidiyor ve bu tam da bir işçi partisi, işçiler adına davranan bir parti tarafından gerçekleştiriliyor. Bunun önemli bir ders olduğunu düşünüyorum.

Devrimci İspanya ve Komiteler

Bir diğer örneğimiz İspanya. İspanya devrimine baktığımızda, iç savaş ve devrim aslında iç içe geçmiş durumda. Burada da aslında birkaç yıldan beri devrimci işçi ayaklanmaları söz konusu. Bunun üzerine bir Halk Cephesi yani sol partilerin çoğunlukta olduğu bir hükümet kuruluyor. Buna karşı tabii ki oligarşi, toprak sahipleri, kilise bir darbe girişimde bulunuyor. Özellikle Franco eliyle yürütülen bir askeri ayaklanma. Fakat bunun bir karşı devrim niteliğinde olması gerekiyorken, yani güçlenen işçi hareketini, solu engellemesi gerekirken aksine devrimi kışkırtıyor. Askerlere karşı her tarafta işçiler, köylüler silahları ele alıyor. Ülkenin büyük bir kısmında zaten devlet aygıtı büyük oranda çökmüş durumda ve buralarda da komiteler oluşuyor. Halihazırda çok politikleşmiş bir sınıf hareketi mevcut. İspanya’da özellikle anarşistlerin de çok yoğun bir etkisinin olduğunu vurgulamak lazım. Biraz daha farklı bir örgütlenme bu; kitlesel tabana sahip siyasi örgütlerin bölgesel ağırlıklarına göre şekillenen ama aşağıdakilerin aktif katılımıyla politik olarak oluşturulan komiteler. Ama sürekli aşağısının yani tabanın denetimine bağlı olarak anarşistlerin, sosyal demokratların, SSCB çizgisindeki komünist partinin, yer yer cumhuriyetçilerin yer aldığı  -bilhassa Katalonya’da- komiteler oluşuyor. On binlerce komite her tarafta şekilleniyor. Bunlar da devletin, yerel yönetimlerin bütün işlevlerini ellerine alıyorlar. Yakılmayan kiliselerin içine hastaneler koyuyorlar. Malikanelerin yerine okul yapıyorlar. Bütün araçlara el koyuyorlar. Hem bir yandan faşizme direnişi sürdürüyorlar hem de devrimci dinamik içerisinde toprakları ele geçiriyorlar.

Muazzam bir kolektifleştirme söz konusu. Önce gerici Franco’cu toprak ağalarının, kaçan toprak ağalarının toprakları ve fabrikatörlerin fabrikaları ele geçiriliyor. Sonra giderek daha da genişliyor bu hareket ve tüm işletmeler neredeyse kolektifleştiriliyor. Mesela özellikle bunu Katalonya’da ve anarşistlerin yoğun olduğu yerlerde görebiliyoruz. Barselona’da işletmelerin %80’i kolektifleştiriliyor. Katalonya genelinde ise %40’ı. Çok ciddi bir devrimci dalga söz konusu. Fakat bu giderek çeşitli güçleri rahatsız ediyor. Çünkü şöyle bir ikilem oluşuyor. Biz burjuva cumhuriyetinin savunusuyla mı faşizmi yeneceğiz? Yoksa cumhuriyeti savunmak için alt sınıfların iradesine güveneceksek buradaki bu devrimci dalgayı da destekleyecek miyiz? Ve elbette uluslararası güç ilişkileri devreye giriyor. Cumhuriyetçi İspanya’yı Sovyetler Birliği en fazla destekliyor silah açısından, ama bir yandan da İngiltere ve Fransa’yla da ilişkisini bozmak istemiyor SSCB. 1936-37’deyiz. Dolayısıyla özel mülkiyete dokunulmaması talepleri geliyor Sovyetler Birliği’nden. Devrimci dinamikle birlikte milislerin içerisinde çok ciddi eşitlikçi bir işleyiş söz konusu, mesai saatlerinden sonra selam vermek yasaklanıyor, rütbeler arasındaki maaş farkı ortadan kalkıyor. Bu aslında toplumun geneline yayılan eşitlikçi işleyişler. İşte bunlar da giderek sınırlanıyor.  

Bunu nerede görebiliriz? George Orwell’in Katalonya’ya Selam kitabında net görebiliriz ve Ken Loach’ın Land and Freedom, Toprak ve Özgürlük filminde bütün bu süreci çok iyi görebiliyoruz. Şimdi o filmde Türkiye’de Ülke ve Özgürlük diye çevrildi. Bu da zaten aslında bütün bir stratejik tartışmayı özetliyor. Çünkü öncelikli mesele ülke değil toprağı ele geçirmek. Daha doğrusu toprak sahiplerini mülksüzleştirerek “ülkeyi” kurtarmak. Yani mülkiyete el koymak. Aslında İspanya İç Savaşı’nın ve devriminin içinde sıkışıp kaldığı bütün o gerilimler bir çeviri hatasıyla ifade edilmiş olunuyor Türkiye’de. Milisler giderek devlet aygıtı içerisine entegre ediliyor. Daha radikal bir kanat olan POUM gibi SSCB’den bağımsız anti-stalinist solcular yasa dışı ilan ediliyor. Andreu Nin başta olmak üzere önderleri, militanları katlediliyor. Kolektivizasyonlar, kolektifleştirilmiş çiftlikler devlet yasallığı içine çekiliyor. Asli dinamik giderek soğruluyor ve emiliyor. Bunun ötesinde daha başka bir dizi şeyde de bunu görebiliyoruz, toprağına el konulan kişilere belli tazminatlar ödeme kararı gibi. Dolayısıyla özel mülkiyete bir çeşit saygı tekrar geri geliyor. Devrimci dalga kanla ve daha bürokratik manevralarla da bastırıldıktan sonra sonuçta faşist güçler giderek daha hâkim hale geliyor. Uluslararası müdahale de artıyor ve iki sene sonrasında Franco Cumhuriyetçi İspanya’nın tümünde hâkim hale gelerek bir faşist diktatörlük inşa ediyor.

Bu iki deneyimin, 20. yüzyıl işçi hareketi tarihinin, stratejik bakımdan en önemli örneklerinden olduğunu, aslında tarihimizdeki güç ilişkilerini kökünden değiştirebilecek mücadeleler olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle yenilgileri daha da trajik olmuştur. Başka bir dizi örnek de tabii böyle tartışılabilir ama burada özellikle burjuva devlet aygıtı ortadan kaldırılmadığı sürece ve mülkiyet ilişkilerine dokunulmadığı takdirde konsey hareketinin sağladığı devrimci dinamiğin kesildiğini; aşağıdan gelen, emekçi sınıfların, işçilerin, köylülerin öz-özgürleşme, özyönetim imkanlarının olabildiğince daraldığını ve nihayetinde mağlubiyete uğradığını görmek mümkün. Tarihimizdeki bu türden devrimci ayaklanma, direniş, konsey deneyimlerine tekrar tekrar dönüp çalışmamız gerekiyor ki gelecek mücadeleler için daha donanımlı olalım.

Savaş Avrupa’sına Hayır – Avrupa’nın Yeniden Silahlanmasına Hayır – IV. Enternasyonal

Kapitalizmin tarihsel krizi artık her düzeyde görünür etkiler yaratmaya başladı. Bölgesel güçler tarafından yürütülen emperyalist ve emperyalistler arası çatışmalar açık savaşlara yol açıyor.

Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı Avrupa burjuvazisinin yeniden militarizasyonunu körüklüyor. İsrail’in başlattığı soykırım savaşı Filistin’de yeni-sömürgeci “barış anlaşmaları”yla sonuçlanırken, Amerikan emperyalizmi Küba’ya karşı insanlık dışı bir abluka uyguluyor ve Latin Amerika’da bir kez daha askeri baskı araçlarına başvuruyor. Yemen’de, Myanmar’da, Sudan’da, Kongo’da, Suriye’de ve Afrika Sahel’inde halklara ve azınlıklara karşı başka savaşlar da yürütülüyor.

ABD’nin Venezuela’da Maduro’yu ve eşini kaçırması ve Ocak 2026’da Grönland’ı işgal etmekle tehdit etmesi gibi eylemler dünyanın istikrarsızlaşmasına katkıda bulunuyor ve yeniden silahlanmanın gerekli olduğu fikrini güçlendiriyor.

Dördüncü Enternasyonal ve seksiyonları, kitle imha silahlarının daha da yaygın bir şekilde konuşlandırılmasını gerektiren kapitalist “güvenlik” kavramını reddediyor. Avrupa zaten ağır bir biçimde militarize olmuş durumda ve yıllardır süren kemer sıkma politikalarından ve kamu hizmetlerindeki kesintilerden mustarip; ancak konu silah sanayisini finanse etmek olduğunda kaynak sıkıntısı çekilmiyor.

Liberal “demokrasiler” giderek daha otoriter bir hal alıyor; iş dünyası liderleri, kârlılık konusunda yaşadıkları yapısal krizden çıkmanın yollarını arıyor ve toplumsal kalkınmaya yansımadan daha fazla kâr elde etmeyi garanti altına alıyor; güçlülerin vaat ettiği yeşil dönüşüm ise, herhangi bir kamusal tartışma yapılmaksızın, uluslararası düzeyde askeri harcamalarda katlanarak artan bir seyir izliyor.

Savaşa doğru gidiş, kıtada ırkçılık ve faşizmin yükselişinden ya da Frontex’in ve İltica ve Göç Paktı’nın genişlemesinden ayrı düşünülemez; iklim krizi derinleştikçe ve toplum istikrarını yitirdikçe, egemen sınıfın hepimiz için planladığı şey kitlesel gözetim, sınırların askeri hale getirilmesi ve mültecilere yönelik saldırılardır. Avrupa’da ırkçılık ve faşizm yükselişte ve kapitalist devletler güçleniyor. Avrupa’da bu durum, göçmenlere karşı politikaların sertleşmesine yol açıyor.Sadece sınırlarda değil, Avrupa ülkeleri içinde ve bu ülkelere giden yollarda da durum böyle.

Aslında Avrupa Birliği, askeri harcamalarda eşi benzeri görülmemiş bir artışın ortasında: dört yıl içinde 800 milyar Euro’ya varan bir artış. Bu amaçla, her zaman geçerli olan mali disiplin kurallarını gevşetmeyi, 27 üye devletin borçlanmasına izin vermeyi; Avrupa Yatırım Bankası’nın (EIB) reformu yoluyla devletlere yeni krediler verilmesini teşvik etmeyi; hatta uyum fonları için ayrılmış parayı askeri harcamalara aktarmayı öneriyor. Sosyal bir Avrupa’nın karşılanamaz olduğunu söyleyenler şimdi savaş, militarizm ve dikenli tellerden oluşan bir Avrupa’yı savunuyor.

Bu, yalnızca askeri harcamaları artırmayı değil, Avrupa’nın yeniden sanayileşmesini askeri bir çerçeve içinde teşvik etmeyi amaçlayan gerçek bir paradigma değişimidir. Üstelik kamu hizmetleri ve sosyal koruma sistemleri tahrip edilmeye devam ederken.

Güvenlik ve Savunma için Stratejik Pusula belgesinde ortaya konan Avrupa savunma vizyonu, artık barışın korunmasına değil, kritik altyapının korunmasına, enerji güvenliğine, sınır kontrolüne ve “kilit ticaret yollarının” korunmasına dayanmaktadır. Başka bir deyişle, AB’nin “stratejik özerkliğini” güvence altına alarak Avrupa’nın sömürgeci çıkarlarını korumayı hedeflemektedir; ancak bu özerklik nihayetinde Amerikan imparatorluğunun ve onun silahlı kolu olan NATO’nun tasarılarına tabi kalmaktadır. Aynı Avrupa Birliği, Filistin halkına karşı yürütülen soykırım için İsrail’e silah sevkiyatını çeşitli yollarla kolaylaştırmaya devam etmiştir.

Böylece üretim modelinin çokça ilan edilen dönüşümü ve karbonsuzlaşma planlarına uyum sağlamak için gerekli enerji dönüşümü bombaların altında gömülmüş oluyor. Ancak Avrupa’daki silahlanma yarışı, “yeşil yıkama”nın başarısızlığını ortaya koymanın yanı sıra, iklim acil durumunun uçurumuna doğru bir hızlanma anlamına geliyor. Kritik ve nadir hammaddeler artık Avrupa’nın yeniden silahlanma planlarında da kullanılacak; oysa bu kaynaklara ekososyalist bir geçişi sağlamak için ihtiyaç var. Avrupa’nın yeniden silahlanması, üretken yapay zeka yarışı gibi, iklim uçurumuna doğru gerçek anlamda hızlanan bir yarışa işaret ediyor.

Küresel çoklu kriz bağlamında, yeniden silahlanma ve sınırların kapatılması, şimdiye kadar hakim olan piyasa dogmatizmini tamamlayarak, yeni “güç olarak Avrupa” projesinin temel taşı haline geldi. Putin’in emperyalist işgali, güçlü bir güvensizlik duygusunun yaratılmasına dayanan Avrupa’nın yeniden silahlanma hamlesi için bir katalizör görevi gördü.

Avrupalı elitler, savaş davullarının çaldığı bir ortamda şok stratejisini, sadece uzun süredir hedefledikleri Avrupa askeri entegrasyonunu gerçekleştirmek için değil, aynı zamanda oligarşik ve teknokratik federalizm modelini pekiştirmek için de kullanıyor.

Mücadelemiz, kendi emperyalist ve sömürgeci stratejisini pekiştirmeye dayanan, ABD, Rusya ve Çin’den bağımsız bir AB için değil, diğer halklarla dayanışma ve karşılıklı destek ilişkisi kuran ekososyalist bir Avrupa ufku inşa etmek içindir.

Bağımsız bir enternasyonalist politika olmadan, Avrupa işçi sınıfı ve halkları büyük güçlerin elinde birer kukla olmaya mahkumdur; ekonomi askeri sanayiye ve ekolojik yağmalamaya daha da fazla odaklanacak ve işçi sınıfı, savaş çığırtkanı hükümetlerin elinde birer kurban olmaktan öteye gidemeyecektir.

Tüm bu nedenlerle, Avrupa halklarını AB ve hükümetleri tarafından teşvik edilen yeniden silahlanma ve savaş ekonomisine karşı ayaklanmaya çağırıyoruz. Yeni bir dünya savaşı riski ve ufukta beliren nükleer tehditle yüzleşmek için enternasyonalist ittifakların kurulması gerekiyor.

Emperyalizmin tüm biçimlerini reddeden antimilitarist ve enternasyonalist bir politika izlemeliyiz.

Milliyetçiliği ve ulusal önyargıları reddediyoruz. Siyasi projemiz, Avrupa halklarını — Rusya’dan İrlanda’ya, Norveç’ten İtalya’ya kadar — kendi kapitalist hükümetlerine ve emperyalizme karşı ortak bir mücadelede birleştirmektir.

Ülkelerimizde askeri bütçelerin her türlü artışına karşı çıkmalı ve militarizasyon sürecinin bir parçası olan yeni zorunlu askerlik projelerine karşı enternasyonalist bir mücadele yürütmeliyiz.

İklim mücadelesini militarizme karşı mücadeleyle birleştirmeliyiz; çünkü ekososyalist bir gelecek, emperyalist yeniden silahlanma süreçleriyle bağdaşmaz.

Silah ticaretinin sona ermesi için mücadele ediyoruz; silah üretimi toplumsal üretime dönüştürülmelidir.

NATO ve Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nün (KGAÖ/OTSC) askeri bloklarının dağıtılmasını talep ediyoruz.

Bu durumda “savaşa karşı savaş”, “militarist bütçelere hayır” ve “zorunlu askerliğe karşı” gibi sloganlar, antimilitarist bir hareketi politik olarak güçlendirmeye hizmet etmelidir. Böyle bir hareket, burjuvazilerimizin aşırı sağın büyümesini teşvik eden, içerde ve sınırda baskıyı artıran ve savaş olasılığını yükselten yeniden silahlanma politikalarını ilerletme kapasitesini sınırlamayı hedeflemeli.

Savaş tehdidine son verebilecek olan yalnızca ekososyalist bir dünyadır. Bunun yerine insanlığın çabalarını herkesin yaşamını iyileştirmeye yöneltmeli; kaynakların demokratik ve adil biçimde dağıtılmasını sağlayarak, sonsuz sömürü ve otoriter baskıdan uzak daha iyi bir yaşamı güvence altına almalıyız.

İtalya gibi ülkelerde işçi örgütlerinin yürüttüğü emperyalist yeniden silahlanmaya karşı mobilizasyonları ve grevleri desteklemeliyiz. Ayrıca Almanya’nın birçok kentinde 5 Mart’ta ve Roma’da 28 Mart’ta gerçekleşecek mobilizasyonlar gibi eylemleri de desteklemeliyiz.

Savaşa karşı savaş: dünyanın dört bir yanındaki işçi sınıfı ve ezilenler arasında enternasyonalizm ve dayanışma için.

25 Şubat 2026

IV. Enternasyonal Uluslararası Komitesi

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Porto Alegre Antifaşist Konferansı – Aşırı Sağı Yenmek için Mücadeleleri Birleştirmek – Israel Dutra

Halkların egemenliği ve antifasizm için Birinci Uluslararası Konferans, 26–29 Mart tarihleri arasında Porto Alegre’de düzenlenecek. Konferans, aşırı sağın farklı biçimlerinin, özellikle de neofaşist akımların önünü kesme gerekliliği çerçevesinde gerçekleştiriliyor.

PSOL- Sosyalizm ve Özgürlük Partisi, PT-Emekçiler Partisi, MST -Topraksız Köylü Hareketi ve CADTM-Üçüncü Dünya Borçlarının İptali Komitesi ile yapılan toplantı ve tartışmalar temelinde diğer partiler tarafından organize edilen konferansın aslında 2024’te yapılması planlanmıştı; ancak Porto Alegre’yi harap eden sel felaketleri nedeniyle ertelenmek zorunda kaldı.

Konferansın dayanak noktalarından biri, CADTM tarafından hazırlanan ve Annie Ernaux, Jean-Luc Mélenchon, Zarah Sultana, Jeremy Corbyn, Frei Betto, João Pedro Stédile gibi beş kıtadan önde gelen isimler tarafından imzalanan manifesto-çağrı oldu.

Porto Alegre kenti, Dünya Sosyal Forumu’nun kültürel mirasını taşımakta ve uluslararası aktivizm açısından bir referans noktası olarak görülmektedir.

Aşırı sağın yükselişi

2008 ekonomik krizinden bu yana çok boyutlu bir krize dönüşen kapitalizm krizi karşısında aşırı sağ, hayal kırıklığı ve hoşnutsuzluğu seferber ederek güce dayalı bir çözüm dayatmaya çalışmaktadır.

Gezegenin çevresel koşullarının kötüleşmesiyle birleşen bu kriz, aşırı sağ ideolojisinin kitle hareketlerinin bir bölümüne sızmasını kolaylaştırmıştır. Bu ideoloji, kâr marjlarını yeniden yükseltmek ve kriz içindeki bir dünyada kendi acil ve tarihsel çıkarlarını korumak için daha otoriter bir rejim dayatmak isteyen küresel burjuvazinin bazı kesimlerine dayanmaktadır.

Trump tarafından teşvik edilen MAGA hareketi, uluslararası düzeyde koordine edilen aşırı sağ ekosisteminin ifadelerinden biridir. Aşırı sağ, beş kıtanın tamamında varlık göstermekte ve baskıcı bir programla hareket etmektedir; kendisini “halkçı” göstermeye çalışırken başlıca hedef olarak göçmenleri seçmekte ve sosyal ağlar aracılığıyla yanlış ve panik yaratmaya yönelik bilgiler yaymakta.

Liberal demokrasinin başarısızlığı — hatta kendilerini “ilerici” olarak tanımlayan hükümetlerin bile neoliberal kapitalizm krizini yönetmek ve bunun sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalması — işçi sınıfının bazı kesimlerinin aşırı sağ parti ve örgütlere oy vermesinin ve destek vermesinin yolunu açmaktadır.

Aynı politikanın farklı yüzleri

Aşırı sağın siyasal ve seçimsel büyümesi dikkat çekicidir. İtalya’da Meloni örneğinde olduğu gibi zaten iktidarda olduğu ülkelerin yanı sıra Avrupa’nın birçok yerinde hızla büyüyen bir seçim alternatifi olarak ortaya çıkmaktadır. Portekiz’de Chega partisinden André Ventura ikinci turda yüzde 30’un üzerine çıkmış, İspanya’da Vox, Fransa’da RN ve Almanya’da AfD güç kazanmaktadır.

Latin Amerika’da Milei, “motosierra” (elektrikli testere) olarak adlandırılan baskıcı kemer sıkma planını uygulamasıyla aşırı sağın bir laboratuvarı hâline gelmiştir. Buna artık Şili’de başkanlık seçimlerini kazanan Pinochetçi Kast da eklenmiştir. Trump ise Honduras ve Kosta Rika’da seçim kazanan adayları desteklemiştir.

Aşırı sağın ön cephesinde ise neofaşizmin en uç ifadesi yer almaktadır: Gazze’de soykırım uygulayan ve Filistin’i yok etmek isteyen Netanyahu’nun politikası.

Bunlar ortak bir planın farklı ifadeleridir. Bu planın temel unsurları arasında göçmenlere saldırı, silahlanma ve askerî çözümlerin desteklenmesi, iklim ve bilim inkârcılığı, hakların ortadan kaldırılması ve kitle iletişimi ile sosyal ağları kontrol edip manipüle etmek için büyük teknoloji şirketlerinin ağır ve örgütlü müdahalesi yer almaktadır.

Bu koordinasyon farklı biçimlerde gerçekleşmektedir: düzenli toplantılar ve görüşmeler yoluyla. Bannon ve Musk gibi önde gelen isimler bu süreçlerde rol almakta ve ulusal süreçlere açıkça müdahale etmektedir. Arjantin seçimleri arifesinde Trump’ın ekonomik şantajını veya Musk’ın Almanya’daki AfD mitinglerine ve İngiltere’deki Reform UK partisinin toplantılarına çevrim içi katılımını hatırlamamak mümkün mü?

Küresel neofaşist lider olarak Trump

Amerikan emperyalizminin krizinin bir ifadesi olan Trump, ikinci başkanlık döneminde, daha saldırgan bir neokolonyal çizgi ile daha açık bir neofaşist politikayı birleştirme stratejisini daha net biçimde ortaya koymaktadır.

Trump iki cephede hareket ediyor: ülkeler arasındaki uluslararası ilişkiler çerçevesini yıkmak ve ABD’de rejimi değiştirerek göçmen ve ırksallaştırılmış işçi sınıfını hedef almak istiyor. Bunun için başlıca aracı ICE (ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Servisi) olmuştur. Bu kurum, siyasi polis ile yarı-paramiliter bir milis arasında bir hibrit yapı olarak tanımlanmakta ve Trump yanlısı yorumcu Joe Rogan tarafından Nazi Almanyası’nın Gestapo’suna benzetilmektedir. Öyle ki görevden alınan sınır polisi yetkilisi Gregory Bovino, Nazi jestlerini, tavırlarını ve üniformalarını yeniden kullanmıştır.

Trumpçı projenin bir “şok” yaratma perspektifi daha da yoğunlaşmıştır. Nicolas Maduro ve Cilia Flores’in kaçırılması, Grönland’a yönelik tehditler, Küba’ya uygulanan abluka ve soykırımcı sömürge projesinin güçlendirilmesi bu sürecin parçalarıdır.

Buna iç politikada göçmenlere karşı yürütülen siyasi, askerî ve ideolojik saldırı eşlik etmektedir. Amaç rejimi sertleştirmek ve yıl sonunda yapılacak ara seçimleri kazanmaktır. Göçmenlere yönelik aşırı şiddetin yanı sıra, Rene Good ve Alex Pettri adlı iki aktivistin öldürülmesinin görüntülerinin sosyal medyada dolaşıma sokulması, çocukların gözaltında tutulduğu görüntülerin yayılması ve Trump’ın söyleminde yayılan ırkçı nefret bu politikanın parçalarıdır. Trump ayrıca BM’de Somali topluluğu gibi çeşitli göçmen topluluklarını hedef alarak hoşgörüsüzlüğü ve zulmü teşvik etmiştir.

Trump saldırırken, direniş de örnek niteliğindedir. Minneapolis ve St. Paul şehirlerinde ICE’ye karşı gerçek bir sivil isyan yaşanmış, göçmenlere yönelik baskınlara karşı özsavunma mobilizasyonları gerçekleşmiştir.

23 Ocak’ta, –23 °C sıcaklıkta, Minneapolis sokakları “Hakikat ve Özgürlük Günü” sloganıyla sendikalar, dini gruplar ve topluluk örgütleri tarafından çağrılan tarihsel bir genel grevle dolmuştur.

50 binden fazla kişi yürüyüşe katılmış, birçok işyeri ve dükkân kapanmıştır. Birçok şehirde de gösteriler yapılmıştır. Gösterilerden bir gün sonra 37 yaşındaki hemşire Alex’in öldürülmesi büyük bir öfke yaratmış ve Trump’ı geri adım atmaya zorlamıştır. Yeni bir ulusal protesto dalgası tehdidi, New York’taki hemşire grevleri gibi mücadelelerle birleşebilecek daha radikal bir sürecin kapısını aralayabilir.

Antifaşist mücadele geleneği

Bu bağlamda Porto Alegre Konferansı’nın çağrısı yeni bir anlam kazanmaktadır. Annie Ernaux, Mireille Fannon, Mélenchon, Nancy Fraser, João Pedro Stedile, Daniel Jadue, Éric Toussaint, Zarah Sultana gibi isimlerin de aralarında bulunduğu 565 dünya şahsiyetinin imzaladığı antifaşist koordinasyon çağrısı küresel ölçekte büyük yankı uyandırmıştır.

Brezilya’da Andes ve CNTE gibi etkili sendikaların ve federasyonların resmî katılımıyla destekler artmaktadır. Bu durum konferansın özellikle Trump’a karşı uluslararası mücadele için bir dayanak noktası hâline gelebileceğini göstermektedir. ABD’den aktivistlerin yanı sıra Arjantin başta olmak üzere 35’ten fazla ülkeden delegasyonların Porto Alegre’ye gelmesi beklenmektedir.

Trump’ı yenebilmemiz ancak seferberlik, uluslararası koordinasyon ve işçi sınıfının ve halkların gücüne dayanarak mümkün olacaktır.

Antifaşist birleşik cephe için mücadele etmek Troçkist geleneğin miraslarından biridir. Bu yalnızca temel bir teorik katkı değil, aynı zamanda Brezilya solunun ortak bir geleneğidir. 1934 Ekim’inde São Paulo’daki Praça da Sé’de faşist “yeşil gömleklileri” püskürten gerçek antifaşist birleşik cepheyi başlatanlar Troçkistlerdi.

Bugün de birlik çağrısı yaparken bağımsız politik konumumuzu koruyoruz. Özellikle önemli anlaşmazlıklarımızın bulunduğu iki kesim vardır.

Birincisi “ilerici” hükümetlerdir. Birlikte mücadele etmek için birlikten vazgeçmeden, bu hükümetlere katılmıyoruz ve Lula hükümetine karşı bağımsız bir program savunuyoruz; PSOL için de savunduğumuz çizgi budur.

İkinci kesim ise kampçılıkla diyalog kuran akımlardır. Farklılıkları silmek istemiyoruz; enternasyonalist konumlarımızı savunuyoruz. Özellikle Rus saldırganlığına karşı Ukrayna direnişinin savunusunu Porto Alegre’ye taşımak ve Ukrayna Sosyal Hareketi’nden yoldaşların katılımını sağlamak istiyoruz.

Porto Alegre Konferansı’nın başarısı, anti-emperyalist ve antifaşist mücadeleyi öne çıkararak enternasyonalist mücadele geleneğini yeniden canlandırma yolunda bir adım olacaktır. Bu mücadelenin ön saflarında yer almak devrimcilerin görevidir.

20 Şubat 2026

Israel Dutra bir sosyologdur; Sosyalizm ve Özgürlük Partisi PSOL’un toplumsal hareketlerden sorumlu sekreteri, partinin ulusal yönetiminin üyesi ve Sosyalist Sol Hareketi’nin (MES/PSOL) üyesidir.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi