İmdat Freni

Gündem

Karl Liebknecht – Emperyalist Savaşa Karşı Bir Ömür – Gilardi Paolo

“…Ama benim itirazım savaşa, savaşın sorumlusu olup onu yönetenlere; benim itirazım savaşı doğuran kapitalist politikaya (…) ve talep edilen askeri kredileri işte bu nedenle geri çeviriyorum” 

Yüz yıl önce 1914 Aralık’ında Karl Liebknecht, Alman parlamentosu Reichstag’ta savaş kredilerinin reddini açıklamak için söz aldığında konuşmasını işte bu sözlerle bitirmekteydi. Bununla birlikte, büyük kasaplığın yüzüncü yıldönümü vesilesiyle yapılan binlerce yayının hiçbiri Liebknecht’i vitrine çıkarmıyor; oysa biz çıkarıyoruz. Ve bunun da çok iyi bir sebebi var! 

1871’de doğan, Marx ile Engels’in yol arkadaşı ve Alman sosyal demokrat partisi SPD’nin kurucusu Wilhelm Liebknecht’in oğlu olan Karl, 1887’de hukuk doktoru olur. Hapisteki militanların savunmasını defalarca hukukçu olarak üstlenir. 

Burjuvalar Karl’ı cezaevine gönderiyor 

1907’de, içerisinde özellikle “her ülkenin proletaryası için yalnızca tek bir gerçek düşman vardır; o da kendisini ezen ve sömüren kapitalist sınıftır” cümlesini yazdığı Militarismus und Antimilitarismus başlıklı bir broşür yayımlar. Bu broşür kendisine vatana ihanet nedeniyle 18 ay hapis cezasına mal olur. Hapse girmek üzere teslim olmadan önce Berlin işçilerinin 25 Ekim’de düzenlediği veda toplantısını Humanité’nin Berlin muhabiri şöyle anlatır: “7000’i aşkın yurttaş salonda yerini almışken, 5000’i de civardaki sokaklarda bulunmaktaydı”. 

Aynı yıl Sosyalist Gençlik Örgütleri Enternasyonali’nin başkanı olur. Enternasyonal’in 1910 Kongresi’ne proletaryayı “hâkim sınıflarca yayılan şovenizme (…) sınırların üzerinden el ele tutuşarak” cevap vermeye çağırdığı “Militarizme karşı tezler”ini sunar. 

Ve gelmekte olan savaşı kınamak için Fransa’nın kuzeyindeki Condé-sur-l’Escaut’da düzenlenen bir toplantıya başka gerçek sosyalistlerle birlikte savaşın hemen birkaç gün öncesinde katılır. Ancak, savaşa karşı çıkmakla birlikte, Alman parlamentosu Reichstag’ın 4 Ağustos 1914 tarihli oturumunda savaş kredileri lehinde oy kullanmıştır. 

Avrupa’da yalnızca birkaç sosyalist parti hâlâ savaşa karşı çıkarken, başta SPD olmak üzere sosyal demokrat partilerin çoğunluğu kutsal ittifaka katılmıştır. Liebknecht parlamento grubunun disiplinine uymuştur. Bu kredileri ilk kez ancak 2 Aralık’ta reddedecek ve bunu yaparken ardından SPD milletvekillerinin bir azınlığını da peşinden sürükleyecektir. 

Misilleme olarak zorla silahaltına alındığında, ne tür olursa olsun silah taşımayı reddetmiş, ancak enternasyonalci sosyalistlerin Zimmerwald Konferansı’na da katılamamıştır. 1916 1 Mayıs’ı için Berlin’e döndüğünde, dört yıl hapis cezasına çarptırılmasına mal olan “dünya emperyalizmine karşı dünya proletaryasının mücadelesine” bir çağrı yayımlayacaktır. 

Ve işte devrim 

Ekim 1918’de müttefik Avusturya-Macaristan çökerken Alman yenilgisi de ufukta belirmeye başlar. Liebknecht 23 Ekim’de serbest bırakılmıştır. 3 Kasım’da Kiel’de üslenen donanma filosunun denizcileri ayaklanır ve bayrak direklerine kızıl bayrak çekerler. Ayın 5’iyle 9’u arasında ülke işçi ve asker konseyleriyle kaplanır. Kayser tahttan feragat eder. 9 Kasım’da SPD ile daha radikal bir akım olan USPD’den oluşan bir hükümet kurulur. 

Hükümete katılması istenen Liebknecht bunu geri çevirir ve bu nafile bir çağrı olsa da iktidarın İşçi Konseyleri’ne devredilmesini talep eder. Almanya o sıralarda ikili iktidarın, hükümet iktidarı ile örgütlenmiş proleterlerin iktidarının bir arada var olduğu ve çatıştığı kısa bir dönem yaşamaktadır. 

İşte bu bağlamda, Spartakistler Birliği’nden yoldaşları ve işçi konseylerinden çıkan devrimci delege gruplarıyla birlikte Almanya Komünist Partisi – KPD’yi kurar. 

Bir hükümet provokasyonunun ardından partinin rızası olmadan, sosyal demokrat bakan Gustav Noske’nin yönetiminde askeri olarak ezilecek bir ayaklanma çağrısı yapar. 15 Ocak’ta tutuklanan Liebknecht, Rosa Luxemburg’la birlikte Hür Kıtalar tarafından infaz edilecektir. 

Ya sosyalizm ya barbarlık 

Bu Alman Devrimi’nin 1923’teki bir başka başarısızlığından önceki yenilgisi olmuştur.  Rosa tarafından konulmuş olan alternatifin terimlerini dramatik bir tarzda karara bağlayan bu iki başarısızlık olmuştur: Sosyalist devrimin yokluğunda, barbarlık galebe çalacaktır. Hem de daha üzerinden ancak birkaç sene geçmişken… 

Çeviri: Osman S. Binatlı 

Gilardi Paolo, IV. Enternasyonal’in İsviçre seksiyonu Gauche Anticapitaliste’nin üyesidir.

Afet Bezirganları, Felaket Kapitalizmi ve biz Ekososyalistler – Yeniyol’un Sözü

İklim krizinin doğrudan bir sonucu olarak Avustralya’dan Kaliforniya’ya ve Akdeniz’in bir dizi ülkesine, dünyanın çeşitli bölgelerinde sayısız yangın patlak veriyor. Türkiye’nin birçok ilinde çıkan orman yangınları bir haftadır etkisini devam ettiriyor. Manavgat, Marmaris ve Milas’taki yangınlar, bu bölgeleri telafisi zor bir zarara uğrattı. Zaten bir yağma harekâtı gibi süren turizm odaklı yapılaşmayla ve maden-termik santral gibi ticari yapılarla yıllardır doğal kaynaklarını kaybeden bu ilçeler, bu yangınlarla daha büyük bir yara aldı.  

Ülkeyi 20 yıldır yağmalayan, kendi burjuvalarını zenginleştirirken, yöneticilerinin cebini de doldurmayı ihmal etmeyen AKP iktidarı, bu yangınların bu düzeyde büyümesinin, ormanların, canlıların ve insanların katledilmesinin başlıca sorumlusudur. Yangın söndürme faaliyetini geçtiğimiz yıllarda özelleştiren, bu işi yandaş bir şirkete vererek yangın söndürme gibi kamusal açıdan kritik bir görevi bile bir soygun malzemesi yapan AKP, kodamanların ceplerini doldururken ormanları, canlıları ve insanları kendi kaderine terk etmiştir. Üstelik bununla da yetinmemiş, henüz yangınlar devam ederken 7334 sayılı “Turizm Teşvik Kanunu”nu meclisten geçirmiş, yeni yağma planları için kolları sıvamıştır.  

AKP’nin yandaş şirketi ve dolayısıyla kendi başkanı ve yöneticilerini zengin etmek için yaptığı bu talan, sözleşmeye eklenen 5000 ton su kapasitesi sınırı nedeniyle, THK’nın elinde olan yangın söndürme uçaklarının kullanılmasının önünü de kesmiştir. Emekçi halkımızın görmesi gereken gerçek ayan beyan ortadadır: AKP iktidarı, bir avuç siyasi ve ekonomik elitin çıkarı için, onbinlerce hektar ormanın, yüzlerce evin yanmasına, sekiz insanın ve sayısız hayvanın ölmesine göz yummuş, THK’nın elindeki uçakların çalışır hale gelmesi için hiçbir şey yapmamıştır.  

Bunun yanı sıra, Türkiye’ye yangın söndürme uçağı göndermek isteyen ülkelerin talepleri geri çevrilmiş, uluslararası alanda kamuoyu yaratmak isteyenler hain olarak damgalanmıştır. İletişim Başkanlığı’ndan emir alan troll’lerin #strongturkey etiketiyle başlattıkları propaganda çalışmaları, pespaye milliyetçi söylemin pompalandığı ve yangın gerçeğinin unutturulmaya çalışıldığı bir operasyon olarak işlemiştir. Bütün bunlar gösteriyor ki, AKP yangına karşı beceriksiz bir yönetim sergilememiş, bizzat bunu tercih etmiştir. Neoliberalizmle sağcı otoriterliğin birlikteliğinden doğan AKP-MHP ortaklığı, sürdürdükleri soygun politikasını artık kamusal hizmet şovlarıyla gizlemeye ihtiyaç duymayacak bir aşamaya getirmişlerdir. Emekçilere, kadınlara, gençlere, Kürtlere, çevreye karşı açtıkları savaşı ayan beyan yürütmektedirler.  

Yangınlar üzerinden Kürt halkının hedef gösterilmesi, Elmalı’da bir ailenin saldırıya uğraması, yine yangınlar devam ederken, Konya’da bir Kürt ailenin katledilmesi, bu katliamı protesto eylemini takip eden gazetecilerin Kasımpaşa’da linç girişimine maruz kalması AKP-MHP’nin bu savaşının çıktılarıdır. İçişleri Bakanı “sabotaja dair bir bulgu yok” demek zorunda kalırken, Saray, elinin altındaki troll’lerle “ormanları PKK yaktı” propagandasını yaygınlaştırmış, böylece arzu ettiği ortamın oluşması için çalışırken, bir yandan da bu ortamın yaratacağı ağır sonuçlardan kendisini ayrı tutmanın yollarını döşemiştir. Bugün farklı siyasal kesimler içinde yangınların sorumluluğunu Kürtlere veya göçmenlere atan, “ormanların güvenliği” için elde sopa (etnik) kimlik kontrolü yapmayı görev bilen ama hiçbir şekilde sermayeyi ve devletini karşısına almaya cüret etmeyen bir alaturca eko-faşizminin nüvelerini görebiliyoruz.  

Öte yandan bu yangınlar bizlere bir kez daha, rejim yanlısı olsun, şu veya bu kanattan muhalif olsun, büyük çaplı doğal-siyasal-toplumsal olayları açıklamak için her kesimde komplocu anlayışın ne denli revaçta olduğunu gösterdi. Herkes öfkesini boşaltabileceği bir suçlu peşinde. Ya rant için rejimin milisleri yakıyor ya PKK, Kürtler veya göçmenler… 

Ama sosyalistler dünyada yaşamanın imkânları tümüyle berhava olana kadar durmayacak olan bu suçluya on yıllardır işaret ediyor. Bu suçlu uzanabildiği her şeyi, her canlıyı, her mekânı, her alanı, her değeri kâr elde edilecek biçimde dönüştüren, bozma ve soluk alamaz hale getirme pahasına şekilsizleştirerek kendi damgasını vuran, tüketene kadar sömüren sermaye ve onun daimi birikme, büyüme ihtiyacıdır. 

Elbette kapitalizm veya sermaye birikiminden söz ederken öznelerin önem taşımadığı gayrı şahsi bir ilişkiden bahsetmiyoruz. Kapitalist üretim biçiminin hâkim olduğu bu dünyada, dünyanın çürümesinin, havanın zehirlenmesi, suların tükenmesi, buzulların erimesinin, giderek sıklaşan kasırgaların, bunaltıcı sıcaklıkların, tahrip edici selin, dolu fırtınalarının ve her bir yanda patlak veren, durdurulması güç yangınların sorumluları tam da sermaye birikiminin ihtiyaçları yönünde hareket eden, onun organlarını işleten burjuvazi ve devlet(ler)idir. 

Süreğen bir ekolojik felaketin içinde bulunduğumuz artık aşikâr olduğundan, “yeşil”i ve ekolojik hassasiyetleri piyasalaştırmaya girişirken küresel iklim değişimine ket vuracak, gezegenin ısınmasını önleyecek hiçbir adımı atmayan, yenilenebilir enerji teknolojilerini fosil enerjilerin yerine koymaktansa ona eklemleyerek kar elde etme alanlarını artıran uluslararası sermaye sınıfı ve siyasal aygıtlarıdır. Hem kâr iştahıyla “doğal” denen felaketleri yaratan hem de felaket sonrası süreci yine piyasa ilişkileri bağlamında yöneterek açgözlülüğünden taviz vermeyen “felaket kapitalizmi”dir. 

Dolayısıyla şu anda içinde bulunduğumuz süreç bizlere açıkça Saray rejimine karşı yürütülmesi gereken mücadelenin neden hem antikapitalist nitelikte, hem ekolojist bir perspektife sahip hem de meşru milli bütünlükten dışlanan (Kürtler ve göçmenler gibi) etnik, dini, toplumsal kesimlerle dayanışma içinde, birleşik bir şekilde örülmesi gerektiğini gösteriyor. Dünyayı, doğayı ve onun bir parçası olan insanlığı hem korumayı hem özgürleştirmeyi hedefleyen Ekososyalist perspektifin gereği budur. 

Sosyalist Demokrasi için Yeniyol

Michel Husson: İktisatla Uğraşan Bir Militan, Siyasi Bir Davanın Hizmetinde Bir İktisatçı – Éric Toussaint

Michel Husson’un ölümü dünya çapında birçok yoldaşın kalbinde bir boşluk bırakacak.

Sağlam bir iktisat eğitimine sahip Michel Husson (1949-2021), kapitalist sistemin evrimini, bu sistemin devrilmesine ve toplumsal özgürleşmeye katkıda bulunmak için çok yakından takip etmekteydi.

Michel Marx tarafından geliştirilmiş olan iktisat teorisiyle hemfikir olduğunu her zaman açıkça ifade etmişti ve bu teoriye katkısını bugüne eğilerek getirmeye çalışıyordu. Dördüncü Enternasyonal önderi ve iktisatçı Ernest Mandel’in (1923-1995) çalışmalarından etkilenmişti. Husson çok sayıda makalesini Mandel’e adamıştı ki bunlardan sonuncusu (http://imdatfreni.org/ernest-mandelin-iktisati-dun-ve-bugun-michel-husson/ ) 2020’de Covid-19 pandemisi sırasında kaleme alınmıştı.

Michel Husson enternasyonalistti. 1980’lerde genel olarak Latin Amerika’daki, özellikle de 1985-1987 arasında çalıştığı Meksika’daki toplumsal ve siyasi mücadeleleri çok yakından takip etmişti. Bu dönem Orta Amerika’da (Nikaragua, El Salvador, Guatemala…) devrimci yükseliş dönemiydi. Meksika’daki deneyiminden bir kitap, 1987’de yayımlanan Meksika Hengâmesi doğmuştu. Michel Husson’un internet sitesinde serbest erişime açık olan bu kitap (http://hussonet.free.fr/tourmente1987.pdf) Meksika’nın XX. yüzyıl başından itibaren siyasi-iktisadi tarihine iyi bir giriş oluşturur. Michel Husson Dördüncü Enternasyonal’de ve onun Fransa seksiyonu Devrimci Komünist Birlik’te (Ligue Communiste Révolutionnaire-LCR) faaldi. O dönemde Üçüncü Dünya sorunuyla çok ilgiliydi, yoldaşı ve dostu Thomas Coutrot ile 1993’te, “Güney” ülkelerinin çeşitlilikleri içinde iktisadi ve toplumsal durumlarını anlamak için iyi bir giriş oluşturan, Üçüncü Dünyanın Yazgıları (Les destins du Tiers Monde) başlıklı küçük bir pedagojik kitap yazmıştı. 1990 yılında Belçika’da kurulmuş olan CADTM (Üçüncü Dünya Borçlarının İptali Komitesi) faaliyetlerini geliştirmeye başladığında, Michel Husson uluslararası toplantılara katılarak ve CADTM yayınlarına makaleler yazarak hemen etkin bir iş birliğine girmişti. Düzenli olarak CADTM çalışmaları ve faaliyetleri için yararlı olabilecek belgeleri gönderme derdindeydi.

Michel Husson bunun yanı sıra özellikle Amsterdam merkezli Uluslararası Araştırma ve Eğitim Enstitüsü’nde (IIRF-IIRE internet sitesi için bkz. https://www.iire.org/fr) çok sayıda eğitim sunumu gerçekleştirmekte ve Marksist iktisat seminerlerine katılmaktaydı.

Michel Husson 1990’lı yılların ikinci yarısından itibaren birbiri ardına, uluslararası kapitalist sistemin evrimini çözümlediği çok sayıda kitap yayımlar: Sermayenin Sefaleti, Neoliberalizmin Bir Eleştirisi (Misère du Capital) (1996), Gezegen Üzerinde Altı Milyar: Çok mu Fazlayız? (Six milliards sur la planète : sommes-nous trop ?) (2000), Büyük Kapitalist BLÖF (Le grand BLUFF capitaliste) (2001), Saf Bir Kapitalizm (Un pur capitalisme) (2008). Ayrıca 2012’de çizer Charb tarafından resimlenen 10 Derste Kapitalizm’i yayınlanır.

 

Husson ayrıca ATTAC’ı (Finansal İşlemlerin Vergilendirilmesi ve Yurttaş Eylemi Derneği) 1998’deki kuruluşundan itibaren destekler ve bilim kurulunun üyelerinden biri olur. 2001’den itibaren Dünya Sosyal Forumu ve Avrupa Sosyal Forumu güç birliğine katılır. Bunun yanı sıra Latin Amerika’da, 2005’te Meksika’da kurulmuş olan Latin Amerika Politik İktisat Derneği’nin (SEPLA) faaliyetlerine de katılır.

O, ben ve Gérard Duménil SEPLA’nın kuruluşuna davet edilmiş, derneğin kıtanın farklı ülkelerinde düzenlediği kolokyumlara düzenli olarak katılmıştık. 2008 Mart ayında, Hugo Chavez hükümetinin ekonomik planlama bakanıHaiman El Troudi benden izlenecek ekonomi politikalarına ilişkin tavsiyelerde bulunmamı istediğinde, Michael Lebowitz ile birlikte Caracas’ta Michel’in de katılmayı kabul ettiği bir seminer düzenlemiştim. Dört gün süren seminerde, ekonominin gerçek durumuna dair bir dizi ilk ağızdan tanıklığı dinlemiş ve bunlardan yola çıkarak izlenen politikada bir dönüm noktası oluşturacak öneriler geliştirmeye çalışmıştık. Özellikle işçi denetimi uygulaması yoluyla, kadın erkek emekçilerin çok daha fazla katılımını içeren bir değişime ihtiyaç vardı. Ayrıca ücretleri artırmak, konutları iyileştirmek, borcun denetimini yapmak, kamu sektörünü güçlendirmek, tarım politikasında, enerji politikasında ciddi iyileştirmeler yapmak, Güney Bankasının kuruluşunu hızlandırmak gerekiyordu. Bu seminere Michel Husson dışında, Arjantin’den Claudio Katz, Eduardo Lucita ve Jorge Marchini, Kolombiya’dan Daniel Libreros, Şili’den Orlando Caputo, Birleşik Devletler’den Marc Weisbrot gibi yoldaşlar da katılmıştı. Neticede tavsiyelerimiz dikkate alınmadı.

Michel Husson, analitik ve savunuculuk becerilerini, gayrimeşru borçlarla mücadele (aşağıya bakınız) veya işsizlikle mücadele için çalışma saatlerinin genel olarak azaltılması gibi büyük savaşların hizmetine sunmuştu. Çalışma zamanının azaltılması meselesi üzerine çok sayıda kitap, broşür, onlarca makale yayımlamış, Fransa’da ve yurtdışında birçok gösteriye katılmış, 1990’lı yıllarda İşsizliğe Karşı Avrupa Yürüyüşleri gibi uluslararası koalisyonlarda faal olmuş ve Fransa’da İşsizliğe Karşı Birlikte Hareket Etmek’in kuruluşunda yer almıştı.

Michel Husson’un Gayrimeşru Borçlarla Mücadeleye Katılımı

Michel Husson Üçüncü Dünya borcunun iptali için yürütülen kampanyaya 1989’da özellikle borcun iptali için Bastille Çağrısı’nı yapan kolektife destekte etkin biçimde yer alarak hemen katılmıştı. Söz konusu kolektif François Mitterrand tarafından Fransız Devrimi’nin 200. yıldönümü vesilesiyle Paris’te düzenlenen G7 toplantısına bir karşı-zirve düzenlemişti. Husson’un CADTM yanında çok faal hâle gelişi bunun akabinde olmuştu. Michel Husson 2008 krizinden sonra Fransa’da ATTAC ile CADTM inisiyatifiyle 2011’de çok sayıda örgütün desteğiyle başlatılan borcun yurttaş denetimi kolektiflerinde (CAC) yer almıştı. CAC’nin Fransa’nın kamu borcu üzerine araştırmasının kaleme alınmasına temel bir katkı sunmuştu: “Borcu ne yapmalı? Fransa’nın kamu borcunun bir denetimi”. Rapor kamu borcunun %59’unun gayrimeşru olduğunu ortaya koyuyordu.

2015’te Yunan Parlamento Başkanı, benim de bilim koordinatörü olarak sorumlusu olma fırsatını bulduğum Borca Dair Hakikat Komisyonunu kurduğunda, Michel Husson komisyonda yer almayı kabul etmişti. Tıpkı bu komisyon üyesi diğer 11 yabancı ve bir düzine Yunan gibi bunu tamamen gönüllü olarak yapmıştı. 2015 Nisan başıyla Haziran sonu arasında, komisyon çalışmalarına katılmak üzere düzenli olarak Atina’ya gelmişti. Aslında onu üye olmaya ikna etmek kolay olmamıştı zira bana dışarıdan ve uzaktan katılmasının pekâlâ mümkün olduğunu söylüyordu. Kolektif tartışmalara doğrudan katılmasının bir başarı ve kalite etkeni oluşturacağını söyleyerek çok ısrar etmem gerekmişti. Üye olmayı bir kez kabul ettiğinde en faal üyelerden biri olmuştu. Bunun o dönemde en iyi kolektif çalışma deneyimlerinden biri olduğuna eminim. O da sonradan bunu bana söylemişti. Fransa’daki siyasi gelişmelerden dolayı oldukça kederli ve kırgın bir hâle gelmişken, Yunanistan’daki Komisyonun çalışmalarına katılarak yeniden gerçek bir coşkuya kavuşmuştu. Özellikle o zamanki Yunan Parlamento Başkanı Zoé Kostantopoulou onu bir sunuş konuşması yapmak üzere Yunan parlamentosunun bir toplantı salonunda kürsüye davet ettiğinde, sözlerine İngilizce başlayıp, dudağında küçük bir gülümsemeyle dinleyicilere İngilizceye hakimiyetinin Yunan borcu kadar tiksindirici olduğunu söylediğindeki neşesi ve mizahı buna tanıklık edebilirdi. Michel Husson komisyon raporunun yazılmasına katılmıştı. Rapor Yunan Hükümetine Troyka tarafından talep edilen borcun (yani Yunan borcunun %85’inin) tamamının ödenmesine son verilmesini tavsiye ediyordu çünkü bizler bu borcun tiksindirici, yasadışı, gayrimeşru ve katlanılmaz olduğunu düşünüyorduk. Ben bu raporu 17-18 Haziran 2015’te Yunan Parlamentosuna ve Hükümetine sunduğumda Michel de oradaydı. Hükümet Temmuz başında Troykaya tamamen teslim olduğunda, Başbakan, Parlamento Başkanının karşı çıkmasına rağmen komisyonun çalışmalarına son verilmesi kararını verdi. 2015 Eylül’ünde, Alexis Tsipras’ın muhalefetine rağmen, Yunan Parlamento Başkanının davetiyle yeniden Atina’da toplandığımızda, Michel ek raporun bir bölümünü kaleme almış ve raporun sunucularından biri olmuştu. Konuşmasının videosunu izlerseniz ironiyle başladığını ama hızla son derece isabetli bir çözümlemeye geçtiğini göreceksiniz.

Michel Husson politik iktisat eleştirisi çalışmasını son yıllarda özellikle A l’Encontre web sitesi ile iş birliği hâlinde sürdürüyordu. Birçok makalede onun kişiliğinin bir bölümünü çok iyi yansıtan mizah unsurları bulunur; özellikle de onun “ekonomi bilimi” arkasına gizlenen Tartuffeleri (iki yüzlü ruhban) ve düzenbazları saklandıkları delikten çıkarma istencini… Örneğin onun “Akademik bir makale okuduğunuzda, o makalenin itimada değer olmama ihtimali yüzde ellidir!” başlıklı makalesini okumak, tekrar okumak gerekir.

Onun düşüncesinin isabetliliğinin son bir örneğini 2020’de Alain Bihr ile birlikte kaleme aldıkları Thomas Piketty: Sermayenin Aldatıcı Bir Eleştirisi (Thomas Piketty : Une critique illusoire du capital) başlıklı kitapta bulmak mümkündür. İki yazar bu kitapta yalnızca kapitalizmin radikal bir eleştirisini değil ama aynı zamanda aldatıcı sahte eleştirilerin de radikal eleştirisini yapmanın yerindeliğini ve zorunluluğunu ortaya koymaktadırlar.

Michel Husson “Biden: Mucize mi Serap mı?” başlığıyla çıkan son makalelerinden birinde Joe Biden’ın ekonomik ve sosyal politikasının gerçek kapsamını sorgular. Mutlaka okunmalı.

Çeviri: Osman S. Binatlı

Kaynak: https://www.cadtm.org/Michel-Husson-un-militant-qui-fait-de-l-economie-et-un-economiste-qui-s-engage

Boğaziçi Direnişi Neyi Gösterdi? – Emre Tansu Keten

“Melih Bulu olayı Boğaziçi Üniversitesi’ni, hatta akademiyi aşan bir noktaya evrilmişti. AKP’nin on yılı aşkın zamandır yürüttüğü akademiyi yok etme projesinin önemli bir ayağı Boğaziçi’ne olan saldırıydı ve burada kayyum rektörün niteliğinin zaten hiçbir önemi yoktu. Durum böyle olunca, AKP ile üniversite arasındaki kavgada simgeleşen bir isim oldu Melih Bulu. Yani, Bulu kendi niteliksizlikleri ve geçmişi önemsiz bir şekilde, sadece iktidarın iradesini temsil ediyordu. AKP’li yöneticilerin ve yandaş medyanın Bulu gibi bir piyona canhıraş şekilde sahip çıkmasının anlamı buydu.”

Boğaziçi Üniversitesi’ne kayyum rektör olarak atanan Melih Bulu 6 ayın sonunda, sabaha karşı yayımlanan bir kararname ile görevden alındı. Bulu’nun kayyum atandığı günden itibaren Boğaziçi öğrencileri ve akademisyenleri ile, diğer üniversitelerdeki bileşenlerin dayanışmasıyla güçlü bir direniş başlatılmıştı. Kadın hareketi dışında sokak siyasetinin canlı olmadığı bir dönemde, güçlü eylemlerle ortaya çıkan bu direniş, iktidar ve muhalefetin siyaseti karşılıklı atışmalarla anketlere mahkum ettiği bir dönemde başka bir siyaset imkânına da kapı aralamıştı.

İktidar bu direnişe, en iyi bildiği şekilde, baskı ve saldırıyla karşılık verdi. Öğrencilerin eylemlerine defalarca polis saldırdı, öğrencilerin evleri sabaha karşı özel harekat polisleri eşliğinde basıldı, AKP medyası eylemlere katılan öğrencilerin fotoğraflarını ifşa etti, hepsini terörist ilan etti. AKP-MHP bloku bununla da yetinmedi, 10 öğrenci, anayasal hakları olan, eylemlere katıldıkları gerekçesiyle tutuklandı, birçoğu da ev hapsine mahkum edildi. Yani iktidar cenahı, birçok muhalifin iddia ettiğinin aksine, sokak eylemlerinin kendisine yarayacağına, muhalefete doğru kayan kararsız oyların cumhur ittifakına döneceğine falan inanmadı. Muhalefetin içine mahkum olduğu siyasetsizlikten bir çıkış yolu olarak Boğaziçi Direnişi, iktidarı rahatsız etti ve onu çıktığı gibi boğmak istedi.

“Aman AKP’ye yaramasın”

Muhalefet ise, başından itibaren bu direnişle arasına bir mesafe koydu. Boğaziçi gibi “elit” bir üniversite üzerinden bir “kutuplaşma” doğmasına fırsat vermek istemedi, bunun eninde sonunda iktidara yarayacağına dair dahiyane bir siyasi öngörüyle hareket etti. Direnişin içerisinde sosyalist gençlik gruplarının bulunması ve hareketin git gide öfke dozunu artırması, iktidar gibi muhalefeti de rahatsız etti ve okulda açılan bir sergide yer alan çalışmaların Kabe’ye hakaret ettiği iddiası gibi iktidar zırvalarında direnişin karşısında bir konum aldı.

Bütün bunlara rağmen, direniş, bu saydıklarımızın beklentilerinin aksine aylarca devam etti. Öğrenciler ve akademisyenler, Melih Bulu ve hempalarına Boğaziçi’ni dar etti. Melih Bulu’nun, zaten bir avuç iktidar yandaşı dışında var olmayan meşruluğu kısa bir sürede herkes için sıfırlandı. Özetle, Melih Bulu’nun geldiği gibi gitmesi Boğaziçi Direnişi’nin doğrudan bir sonucu oldu.

Direnişi görmemek

Direnişin başından beri, direnişin politik içeriğine saldıran analizmatik liberal kalemler, Bulu’nun görevden alınmasının ardından da, klavyelerine sarılıp, bu kararın direnişle değil, Bulu’nun yeterince iktidar yandaşlığı yapamadığı, okulun yapısını kırıp dökmede yeterince sert davranamadığı, dolayısıyla Erdoğan’ı memnun edemediği, hakkındaki intihal iddialarına inandırıcı cevaplar veremediği ile ilgili olduğunu yazdılar.

Her gün iki-üç saat analiz yapan, yani gündemi yakından takip eden bu isimlerin, meselenin gerçekten bunlar olduğunu, bu kararda direnişin doğrudan bir etkisinin olmadığını düşünebilmeleri tam da liberal yöntemsizliği kullanmalarından kaynaklanıyor. Birincisi, Melih Bulu olayı Boğaziçi Üniversitesi’ni, hatta akademiyi aşan bir noktaya evrilmişti. AKP’nin on yılı aşkın zamandır yürüttüğü akademiyi yok etme projesinin önemli bir ayağı Boğaziçi’ne olan saldırıydı ve burada kayyum rektörün niteliğinin zaten hiçbir önemi yoktu. Durum böyle olunca, AKP ile üniversite arasındaki kavgada simgeleşen bir isim oldu Melih Bulu. Yani, Bulu kendi niteliksizlikleri ve geçmişi önemsiz bir şekilde, sadece iktidarın iradesini temsil ediyordu. AKP’li yöneticilerin ve yandaş medyanın Bulu gibi bir piyona canhıraş şekilde sahip çıkmasının anlamı buydu. Bahçeli de bunun farkında olarak şunları söylemişti:

“Sayın Rektör Melih Bulu asla istifa etmemelidir. Eğer aksi olursa üniversiteler tümden yönetilemez hale gelecektir. Rektörlük binasını ablukaya almaya, Rektör odasını basmaya teşebbüs suçtur. Rektörümüz, öğretim üyeleri arasından başta Rektör yardımcılığı olmak üzere münhal bulunan görevlere lazım gelen atamaları süratle yapmalıdır. Kabul etmeyen, yazılı talimata uymayanlar derhal üniversiteden uzaklaştırılmalıdır. Nitekim taviz verilirse sonuç vahim olacaktır.”

İkincisi, Bulu’nun gerçekten bir şeyleri yönetme ehliyetine sahip olduğunu düşünmek de büyük yanılgı. Bulu, yukarıdan gelen emirleri uygulamakla görevli basit bir memurdu. LGBTİ+ kulübünün kapatılmasının Bulu’dan önce Fahrettin Altun tarafından duyurulması bunun küçük bir örneğiydi. Yine de Bulu’nun bu basit görevi bile yürütecek kapasiteden yoksun olduğuna inanıyorlarsa yanına bir danışman veya yardımcı atayarak bu işi çözmek, bir kavganın sembol ismi olmuş Bulu’yu görevden almaktan daha az yaralayıcı olurdu iktidar için.

AKP’nin intihal “kaygısı”

Son olarak, Bulu’nun intihal iddiaları nedeniyle bertaraf edildiği iddiası, AKP ile üniversite ilişkisini hiçbir şekilde anlamamak demek oluyor. AKP, üniversitelere saldırı başlatırken, buradaki akademisyenlerden boşalan yerleri kendi emrinde, aynı düzeyde ya da daha nitelikli akademisyenlerle doldurmayı hiçbir zaman düşünmedi (düşünse de böyle bir kadro birikimi tabii ki yoktu). Onun amacı, ne olursa olsun kendisinden yana olan ve parti sayesinde akademik kariyer basamaklarını üçer beşer çıkan tiplerle dolu üniversiteler yaratmaktı. Bunu bir anlamda başardı da. Bu süreçte, ne yedi sülalesini üniversiteye dolduran akademisyenleri dert etti, ne de para verip makale bastıran, tez yazdıran, sahte akademik konferanslarla puan toplayan tipleri. Hatta AKP ailesinden isimlerin doktora tezlerini yazan ak-ademisyenler o kadar şiddetli yükseldi ki, üniversitelere sığamaz oldu.

Bütün bunları birlikte değerlendirdiğimizde, akademik alandan taşan bir siyasi karşı karşıya gelişin simgeleşmiş ismi olan Bulu’nun görevden alınması, Boğaziçi Direnişi için bir kazanım, iktidar için bir geri adımdır. İktidarın bu geri adımlarının oldukça nadir görülmesi, bu kazanımın değerini artırmaktadır. Bu kararla direniş arasında bağlantı kurmayı reddedenler için ise direniş, eylem ve sokak siyaseti zaten başlı başına korkunç kelimelerdir. Onlar için siyaset, tepede, lobicilik ve networklerle işleyen bir sosyal girişimcilik faaliyetidir. Daha çok Daktilo1984 isimli dergide bir araya gelen bu isimler, networklerini geliştirip, yakın geleceğin iktidarında kaymak bir pozisyon kapmak için, CHP’ye oynayıp, muhalefete bir siyasetsizlik aklı vermektedir. Ganyan oynar gibi siyasi analiz yapma modası, ne yazık ki, bu cenahta bir karşılık da bulmaktadır.

Bulu’nun gidişi, ne Boğaziçi’nde ne de genel olarak akademide her şeyi yoluna koyacak bir kazanım değildir elbette. Onun yerine vekaleten kayyum olarak atanan Naci İnci’nin ilk işi, direnişin önde gelen hocalarından Can Candan’ın görevine son vermek olmuştur örneğin. Ancak Boğaziçi, direnenlerin, bir şekilde, kazanacağını göstermesi açısından çok önemlidir. Bugüne kadar AKP’nin saldırılarına her alanda benzer bir direnişle karşı koyulsaydı, belki de çok farklı bir ülkede yaşıyor olacaktık. Bu direnişin hikâyesini, en fazla siyaseti anketçilik sananların iyi bir şekilde okuması gerekiyor.

#ForaBolsonaro: Brezilya Emekçi Halkıyla Dayanışma

Pandemi inkarcısı, ırkçı, kadın ve emekçi düşmanı Bolsonaro’ya karşı Brezilya halkıyla dayanışmak üzere yapılan uluslararası çağrı üzerine Başlangıç Kolektifi, İşçi Demokrasisi Partisi, Sosyalist Emekçiler Partisi ve Sosyalist Demokrasi için Yeniyol 19 Haziran’da İstanbul’da Brezilya Başkonsolosluğu önünde toplanarak bir basın açıklaması düzenledi. Açıklamanın metnini okurlarımızın ilgisine sunuyoruz:

Latin Amerika emekçilerin, gençliğin, kadınların, yerlilerin toplumsal eylemleriyle sarsılmaya devam ediyor. Bunun son örneği ırkçı, kadın ve emekçi düşmanı Bolsonaro’ya karşı ayağa kalkan Brezilyalı emekçilerin, gençliğin ve kadınların mücadelesidir. Göreve geldiğinden bu yana emekçilerin haklarına, ezilen kimliklere, yerlilere, doğaya saldırma konusunda hız kesmeyen Bolsonaro’ya karşı toplumdan güçlü bir “#ForaBolsonaro ” sesi yükseliyor.

29 Mayıs’ta Brezilya genelinde yaklaşık 100 bin kişi iktidarın Covid-19 salgınına karşı yaklaşımını protesto etmek için sokakları doldurmuştu. Krizin faturasını kapitalistlere ödetmek, herkes için güvenli ve yaygın aşı talepleriyle seferber olan kitleler, 2019 yılından bu yana Bolsonaro rejimine karşı büyük eylemler gerçekleştirmiştir. 

Pandeminin başından bu yana salgın önlemlerini almamakta direten Bolsonaro büyük bir sağlık krizinin önünü açıyor. Bugüne dek aşı tedarikini ve aşılama kampanyasını sabote eden rejim on binlerce insanın ölümünün doğrudan sorumluluğunu taşıyor. Brezilya günlük 80 binleri bulan vaka sayısıyla en kötü dönemini yaşamaktadır. Alınmayan önlemler nedeniyle özellikle yoksul emekçi sınıfların büyük çoğunluğu, ölümün kucağına itilmektedir. Brezilya, yarım milyona yaklaşan ölüm sayısıyla ABD’nin ardından salgında ölüm oranları konusunda en kötü ikinci ülke konumundadır.

Öte yandan uygulanan piyasacı ekonomi politikaları, özellikle eğitim ve sağlık gibi sosyal haklarda gerçekleşen kesintiler, pandeminin başından bu yana on milyonlarca kişinin işini ve gelirini kaybetmesi toplumsal krizi derinleştirmektedir. 

Bolsonaro’yu iktidara taşıyan kapitalist sınıflar, yoksul emekçileri daha büyük bir krizin içine itmek pahasına ondan daha fazla özelleştirme, kesinti, piyasa reformu beklemektedir. Toplumsal tabanı eriyen rejim ise attığı her adımda karşısında emekçi sınıfları daha da radikalleşmiş ve kitleselleşmiş olarak buluyor.

Rejim, sağcı ortakları ile birlikte göstermelik Covid Parlamento Araştırma Komisyonu kurulması gibi adımlarla muhalefetin tepkisini dindirmeye ve sokakları pasifize etmeye çalışıyor. Amaçları su alan gemiyi bir şekilde yüzdürmek ve 2022’de gerçekleşecek seçimleri kurtarmaya çalışmaktır. 

Ancak öfke giderek büyümektedir. Latin Amerika’nın piyasacı, aşırı sağcı rejimlerine karşı birçok ülkede yükselen isyanlar Brezilya’da da toplumsal muhalefete ilham kaynağı olmaya devam etmektedir. Eylemlerde toplumun yoksul emekçi kesimlerinin kendilerini açlık ve ölüm ikilemi arasında bırakan Bolsonaro karşıtı öfkeyle nasıl dolup taştığı kendisini açık bir şekilde göstermektedir.

Bolsonaro’ya karşı yükselen toplumsal öfkeye karşı, Brezilya’da 2003-2011 yılları arasında devlet başkanlığı yapan İşçi Partisi lideri Lula da Silva bir alternatif olarak parlatılmaktadır. 1970’li yıllardan itibaren sendikal işçi hareketi içerisinde yer alan ve 2000’lerin başında tüm Latin Amerika’yı saran muhalefet dalgasının etkisiyle iktidara yükselen reformist figürlerden biri olan Lula görevi bıraktığında arkasında birçok rüşvet ve yolsuzluk iddiası, piyasa ve emperyalizmle dost bir miras bırakmıştı. Arkasından seçilen Dilma Roussef de bu konuda selefini aratmamıştı. 2003-2016 yılları arasında süren İşçi Partisi iktidarı boyunca Brezilyalı emekçilerin yaşamlarında değişen çok az şey olmuş ve yoksulluğun pençesine itilmeye devam etmişlerdir. Yarattıkları derin hayal kırıklığı Bolsonaro’nun yükselişinin önünü açmıştı. 

Toplumsal muhalefetin yükselişinden ve radikalleşmesinden ürken Brezilyalı egemenler yeniden yumuşak, piyasa dostu bir Lula iktidarıyla kendilerini güvence altına almaya çalışmaktadırlar. 

Tüm dünyada kapitalizmin krizi derinleşirken Latin Amerika’da yükselen isyan ateşi hepimize ilham kaynağı olmaya devam etmektedir. Son dönemde Kolombiya’dan Peru’ya, Şili’den Paraguay’a, Ekvador’dan Brezilya’ya emekçi halklar kapitalizmin yaratmış olduğu enkaza ve baskıcı rejimlere karşı seferberlik halindeler. Tüm Latin Amerika halkları için kurtuluşun yolu uluslararası dayanışmadan ve herkes için eşitlik, özgürlük ve refah getirecek sosyalist bir dünyanın inşasından geçmektedir. Bu yolda Türkiyeli devrimci Marksistler olarak bu mücadeleyle en içten bir devrimci heyecanla dayanışmayı yükseltmek tarihsel görevimizdir. Brezilya Halkının mücadelesi bizim de mücadelemizdir.
#ForaBolsonaro

HDP’ye Yönelik Faşist Saldırının Sorumlusu AKP-MHP İktidarıdır!

Bugün HDP İzmir İl örgütüne, kontrgerilla ile ilişkisini gizleme ihtiyacı dahi hissetmeyen bir faşist tarafından gerçekleştirilen saldırı sonucunda, HDP çalışanı Deniz Poyraz katledildi.

Henüz birkaç gün önce, bizzat Cumhurbaşkanının ağzından 7 Haziran 2015 seçimleri sonrası yaşanan provokasyonlar hatırlatılarak muhalefet tehdit edilmişken, bu yaşanan saldırının sorumluları açıktır.

Bu saldırının sorumlusu HDP’yi aylardır hedef gösteren AKP ve MHP koalisyonudur.

Bu saldırı hepimize yapılmıştır.

HDP yalnız değildir, HDP’nin yanındayız.

Sosyalist Demokrasi için Yeniyol

Evden Çalışanlar Haklarını İstiyor!

Banka ve Finans Emekçileri Dayanışma Ağı, Bilişim Emekçileri Dayanışma Ağı, Kaç Bize Gel, Ofissizler, Öğretmen Dayanışması, Plaza Eylem Platformu, Politeknik, Toplumcu Mühendis ve Mimarlar Meclisi, Ücretli ve İşsiz Mimarlar, Uzaktan Çalışma Yönetmeliği’ne karşı ortak açıklama yayımladı.

Evden çalışma uygulamasının patronların lehine bir çalışma düzenini hakim kılmasına karşı bir araya gelen emek örgütlerinin açıklaması şu şekilde:

Dünya Sağlık Örgütü, 11 Mart 2020 tarihinde Covid-19 salgınının bir pandemi olduğunu ilan etmiş, bunun üzerine evden çalışma bir önlem olarak uygulanmaya başlamıştır. Bu dönemde evden çalışma sistemini emek yönetimi ve masraflar açısından kârlı bulan büyük şirketler bu sistemi kalıcılaştırma niyetlerini beyan etmişlerdir.

Bu bağlamda 10 Mart 2021 tarihinde, pandeminin ilanından 1 yıl sonra Uzaktan Çalışma Yönetmeliği yayınlanmıştır.

Evden çalışanların haklarını koruması gereken bu yönetmelik iş hukukuna aykırı bir biçimde düzenlenmiştir. Evden çalışmayla ilgili işçinin haklarını koruyacak alt sınırları belirtecek hükümlerden uzaktır. İşçinin evden çalışma koşulları patronla yapacağı iş sözleşmesine havale edilmiş, bu sözleşmenin işçinin aleyhine maddelerle düzenlenebilmesinin önü açılmıştır. Dahası işçinin evden çalışmaya geçme talebi işverenin onayına tabidir. Bu durum salgında ciddi bir halk sağlığı sorununu ortaya çıkarmıştır. Dolayısıyla Dünya Sağlık Örgütü dünya çapında pandemin etkisinin geçtiğini ilan edinceye kadar çalışan, evden çalışma talebini yazılı sunduğu takdirde işveren bunu kabul etmelidir. Çünkü işçi sağlığı kamu sağlığı sorunudur.

Sonuçta bu yönetmelik tüm yükü çalışanın omuzlarına bindirmiş, işverene evlerimizde ve hayatlarımızda geniş bir yetki alanı tanımıştır.

Evden çalışan işçiler olarak bizlere danışılmadan hazırlanan bu yönetmeliği hukuksuz buluyor ve tanımıyoruz!

Bu nedenle aşağıda sıraladığımız yasal ve meşru haklarımızı içeren düzenlemenin derhal yapılmasını talep ediyoruz.

Evden çalışanlar olarak taleplerimiz:

Sağlığım önce gelir.

1-Evden çalışma düzeni ile evlerine hapsedilen işçilerin sosyal iyilik halleri tehdit altına girmektedir. Evden çalışma saatleri ve koşulları psiko-sosyal risklere fırsat vermeyecek şekilde düzenlenmelidir. İşveren işçinin ruhsal iyilik halini korumak ve yeniden tesis etmek üzere gereken psikolojik destek ve gözetimi sağlamalıdır.

Bağlantıyı kesme hakkım var.

2-Evden çalışmayla birlikte iş ve iş dışı arasındaki sınırlar ortadan kalkmıştır. İşçilere mesai saatleri dışında bağlantıyı kesme hakkı tanınmalı (erişilememe hakkı), mesai saatleri ve ara dinlenmeleri kesin sürelere bağlanmalı, fazla çalıştırmanın önüne geçilmelidir.

İşveren masraftaki payını ödemeli.

3-Evden çalışan işçinin ev masrafları artmıştır. İşveren, evden çalışma ile ortaya çıkan maddi yükümlülüklerde (doğal gaz, elektrik, internet, su) çalışana herhangi bir ilave yük yaratmayacak miktarda kendine düşen payı ödemelidir.

Fazla çalışmalarım ödenmeli.

4-Evden çalışma düzeninde fazla çalışma yapılmadığına ilişkin ispat yükü işverene ait olmalı ve bu konuda yasal düzenleme getirilmelidir. Fazla çalışma yapıldığı karine olarak kabul edilmeli ve aksi işverence ispatlanmalıdır.

Ofis giderleri bana yüklenmemeli.

5-Evden çalışma düzeninde işin devamlılığı açısından gerekli tüm ekipmanlar (bilgisayar, telefon, yazıcı vs.) işveren tarafından karşılanmalı ve çalışma düzeninin oluşturulması işveren sorumluluğunda olmalıdır.

Gizlilik hakkım var.

6-Evden çalışma düzeninde işçilerin kamera ile izlenmesi, ses kaydı alınması, denetlenmesi uygulamalarına son verilerek kişisel haklarının korunması sağlanmalıdır.

Kreş şart, bakım haktır.

7-İş Kanunu mevzuatı gereğince kreş açma zorunluluğu bulunan işyerleri, çocuk bakımı yapacak işçinin ikematgâhına en yakın kreşin giderlerini karşılamalıdır. Mevzuatta bu zorunluluğa sahip olmayan işyerleri için de bakım işinin hafifletilmesi için çözüm geliştirilmelidir.

Evde de işçi sağlığı ve iş güvenliği

8-Evden çalışmayla evler işyeri olmuştur. Evden çalışma esnasında yaşanabilecek her kaza iş kazasıdır. İşveren evden çalışan işçiyi iş sağlığı ve güvenliği önlemleri hususunda bilgilendirmek, gerekli eğitimleri vermek, sağlık gözetimini sağlamak ve ev koşullarını işçi sağlığı ve güvenliğine uygun hale getirmekle sorumlu olmalıdır.

Sağlığın telafisi olmaz.

9-Evden çalışma düzeninde denkleştirme ve telafi çalışması olmamalı ve gece çalışması yasaklanmalıdır.”

Ayrıca 9 beyaz yakalı örgüt uzaktan çalışma haklarının tartışılacağı bir forum düzenleyeceklerini duyurdu. Forum 12 Haziran Cumartesi günü saat 15:30’da, Beşiktaş Abbasağa Parkı’nda gerçekleştirilecek.

Türkiye: Plastik Vatan! – Ekin Güvençoğlu

Geçtiğimiz günlerde İngiltere kaynaklı bir haber ülkemizde de ciddi yankı buldu. Hatta bunun üzerine çeşitli bakanlar istifa etti, sorumlular hakkında soruşturmalar açıldı demek isterdim fakat AKP dönemindeyiz, ne yazık. Konumuz, geçtiğimiz yıl İngiltere’nin Türkiye’ye yolladığı 210 bin ton plastik atık ve akıbetinin bilinmemesi. Ta ki AFP muhabirleri çöplerin akıbetini araştırırken bunların Adana’da vahşi bir biçimde doğaya atıldığını keşfedene kadar. Bu olay İngiltere’de Başbakan Boris Johnson’a kadar varan ciddi eleştiri ve soruşturmalara sebep olurken, Türkiye’de sorumlu iktidar ve Çevre Bakanı alışageldiğimiz bir şekilde sessizliğini uzun bir süre korudu. Gelin Türkiye ve Batı açısından neler olduğuna, ne yapabileceğimize bakalım.

AKP çöp sorununu inkâr ediyor

Doğaya veya sahil kesimine gittiğimizde hepimiz yerlere saçılmış çöplerden veya denizin kirliliğinden yakınırız. Bu aslında devletin ve iktidarın çevreye ve çöp sorununa bakışının net bir özeti. Çevrenin kirletilmesi çok ciddi bir sorun haline gelinceye kadar görmezden geliniyor veya bireysel bir sorunmuş gibi gösteriliyor. 2018 yılında TÜİK’in yayımladığı atık raporunda, belediyeler tarafından 32 milyon 209 bin ton atık toplandığı açıklandı. Yani kişi başı günlük 1,16 kg atık. Fakat bu atığın sadece yüzde 12,3’ü geri kazandırılıyor, geri kalanı ya depolanıyor ya belediye çöplüğüne atılıyor ya da yakılıyor.

Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum ise İngiltere ifşasından sonra başta Türkiye’nin çöp ithalatını yapmadığını iddia ederken, sonra plastik çöplerde yoğun olarak kullanılan etilen polimerin yasaklandığını duyurdu. Bu aslında halkın nasıl kandırıldığına net bir örnek.

Daha çok plastik için

Türkiye Avrupa’nın 2. büyük plastik üreticisi. Türkiye sadece 2019 yılında 9,46 milyon ton plastik üretti, fakat bunun 1,830 milyon tonu geri dönüşümle üretildi. Yani her sene yaklaşık 7,5 milyon ton plastik atık fazlası veriyoruz. Ayrıca plastik üretimi için de hammadde sıkıntısı çekmekteyiz. Hem katı atık ayrıştırmanın maliyetli olması hem de döviz kurundan ötürü atık ithal etmenin avantajlı hale gelmesinden dolayı, Türkiye kontrolsüz bir biçimde Avrupa’nın baş çöp ithalatçısı haline geldi. Peki iktidar bunlara neden olurken, Avrupa ve İngiltere’nin hiç mi suçu yok?

Batı’nın ikiyüzlülüğü

Aslında Avrupa ve İngiltere çöp ve atıklarını uzun süredir başka ülkelere yolluyor. Çin 2018 yılına kadar plastik atık ithalatında birinciydi, fakat çevresel kirlenmeleri bahane göstererek bundan vazgeçti. Onun yerini bir süre Güney Asya ülkeleri devralmaya çalışsa da aynı sorunu gerekçe göstererek caydılar. Yukarıda belirttiğim gerekçelerden dolayı Türkiye bu atıklar için cennet haline geldi ve sadece bir senede 600 bin ton plastik geri dönüşüm adı altında ülkemize sokuldu. Nasıl takip edildikleri ise muamma. Buradaki ikiyüzlü kısım ise, Almanya’nın veya diğer batılı ülkelerin neredeyse yüzde 50’ye yakın plastik ayrıştırması yapmasına rağmen, plastiklerin nasıl geri kazanıldığını takip etmemesi. Yani “bizden uzak olsun da ne olursa olsun” anlayışı var.

Ne yapmalı?

Akdeniz’i en çok kirleten ülkelerden biriyiz. Türkiye’de tutulan balıkların yüzde 44’ünün midesinde tek kullanımlık polimere, hatta çiftlik üretimi olmayan midyelerin tamamında plastik izine rastlanmış durumda. Çöp dağlarından beton şehirlere hatta atık dolu nehirlere ve denizlere, neoliberal politikalar ve bunu uygulayan AKP iktidarı sebep oluyor. Bunca kötülüğe rağmen ne yapılabilir? Öncelikle plastik ve türevi atıkların ithali durdurulmalı. Geri dönüştürülemez ve doğaya zararlı madde üretiminden vazgeçilmeli. Vahşi atık toplama merkezleri kapatılmalı. Geri dönüşüm merkezleri denetlenmeli. Geri dönüştürülmüş atıkların kullanımı teşvik edilmeli. Atıklarını doğaya atan kurum ve kişilere ağır cezalar verilmeli. İvedilikle adım atılmadığı her an doğa tahribatı geri döndürülemez boyuta gelecek ve bugün Marmara Denizi’nde olan, yarın tüm ülke çapında gerçekleşecek.

Kaynak: Gazete Nisan

Çevre Mühendisleri Odası’ndan Acil Eylem Planı

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO) İstanbul Şubesi ‘Müsilaj ve Etkilerinin Azaltılmasına İlişkin Acil Eylem Planı Önerilerimiz’ başlıklı bir açıklama yayımladı.

ÇMO denizin kurtarılması için şu önerilerde bulundu:

1-Atıksuların tamamının ileri biyolojik arıtılması yapıldıktan sonra derin deniz deşarjı yapılması.

Marmara Denizi`ndeki atıksu deşarjı kaynaklı kirliliğin önüne geçilebilmesi için kesin çözüm budur. Ancak; bu tesislerin planlamasına başlanmış olsa bile tamamlanıp tüm Marmara`daki belli başlı atıksu deşarj noktalarının tamamının biyolojik arıtmadan sonra deşarjının sağlanması uzun yıllar alacak bir süreci gerektirmektedir. Bu nedenle, en öncelikli olarak bu planların yapılması, bu sürede ise halihazırdaki kirliliğe yönelik aşağıda sunduğumuz diğer çalışmaların yapılması gerekmektedir.

2-Marmara Denizi etrafındaki derin deniz deşarjları, ön arıtmalar ve endüstriyel atıksu arıtma tesisleri ile sanayi atıksuları en kısa sürede denetlenmelidir. Atıksu debisi ve su analizleri yapılarak, halihazırda çalışan tesislerde gerekli ön arıtma koşulları sağlanmalı ve ivedilikle ön arıtmaların doğru şekilde çalışmaları emniyete alınmalıdır. Her ön arıtma ve deniz deşarjı sisteminde yeterli sayıda uzman çevre mühendisi bulundurmalı ve bu tesislerde Çevre Mühendisleri Odası işletme denetimi sağlamalıdır. Ayrıca Marmara Havzası için kısıtlayıcı deşarj kriterleri acil olarak belirlenmelidir.

3-Ön arıtma tesislerinde yağ tutucular işletmeye uygun hale getirilmelidir. Askıdaki katı madde çökeltme işlemi etkin bir biçimde sağlanmalıdır. Müsilajın oluşum kapasitesini, askıdaki katı madde ve yağ birleşiminin artırdığı düşünülürse, acil müdahale ile ön arıtma ve yağ tutucuların yüksek verimlilikte çalıştırılması elzemdir.

4-Endüstriyel ve kentsel atıksu arıtma tesisleri için atıksu geri kazanım sistemleri kurularak Marmara Denizi`ne deşarj edilen atıksu miktarının azaltılması gerekmektedir.

5-Dengeleme ve/veya dinlendirme bölümlerinde bulunan atıksu, oksijen bakımından olabildiğince zengin hale getirilmelidir.

6-Dip akıntı ölçümleri yapılarak, dip akıntılarının ölçümlerinin sonucuna göre derinlik, kıyı mesafesi ve difüzör yapıları kontrol edilmeli ve tüm deşarj noktaları batimetrik ortak haritaya işlenmeli, atıksu seyrelme tarlaları oluşumları incelenmelidir. Yeni veriler ışığında akıntı hali ve sakin su hali difüzör ve seyrelme faz analizleri ayrı ayrı yapılmalıdır. Bu incelemelerin sonucuna göre; gerekli difüzör yenileme ve ilave hat işlemleri en kısa sürede gerçekleştirilmelidir.

7-Karadeniz`e giren kirlilik yükü arttığından, oksijensiz taban tabakası kalınlığı artarak yüzeye biraz daha yaklaşmıştır. Bu durum dip akıntılarını etkileyici faktör olacaktır. Ayrıca Karadeniz`i besleyen derelerden gelen yağmur sularının bu yıl az olması, Karadeniz statik yüksekliğini düşük tutmuş, bu durum yüzey akıntılarını olumsuz etkilemiştir. Bununla beraber, Karadeniz kıyısı boyunca kentsel atıksu arıtma tesisleri tarafından gerçekleştirile derin deniz deşarjlarının da hem Karadeniz`de kirlilik yaratmamak hem de bu kirliliğin Marmara Denizi`ne akışına engel olmak için sıkı bir biçimde denetlenmesi gerekmektedir.  Bu durumda; dip akıntıları yetersiz oluştuğundan, seyrelme tarlaları Marmara Denizi içine doğru genişlemekte ve birbirlerine olan girişimlerini artırmaktadır. Bu nedenle, difüzör noktalarında revizyon şart görülmektedir.

8-Ergene`den Marmara Denizi`ne deşarja acilen son verilmelidir. Ergene havzasının atıksu toplayıcı sisteminin Marmara Denizi`ne bırakıldığı nokta ivedi olarak incelenmeli, derin deniz deşarjı ön arıtma ile birlikte ele alınmalı ve sıkı bir şekilde denetlenmelidir. Ortak olarak çalıştırılacak atıksu arıtma tesisleri en kısa sürede devreye alınmalı ve Ergene`ye atıksu deşarjı yapan tüm sanayi tesislerinin atıksu parametre değerleri sıkı denetim altına alınmalıdır.

9-Marmara Denizi`ndeki kirliliği direkt olarak artırıcı etkiye sahip dip tarama çamurlarını Marmara Denizi`ne dökmek yerine, çamurların karasal bertarafının yapılması ve bunun gerçekleşebilmesi için ilgili yönetmelikte değişiklik yapılması gerekmektedir.

10-Müsilaj veya deniz salyası, yaşadığımız iklim değişikliği krizi ve deniz kirliliğinin bileşimiyle büyük doğa felaketlerinin eşiğinde olunduğunu göstermiştir. Bununla birlikte, artık tek ve kaçınılmaz yolun, arıtma tesislerinin kesintisiz ve doğru çalıştırılması olduğu görülmektedir. Başta sanayi tesislerinde olmak üzere, arıtma tesisleri doğru ve çevre mühendislerince işletilmelidir. Arıtma tesislerinin kesintisiz ve doğru çalıştırılmasının teşviki için; arıtma tesislerinde kullanılan elektrik ücretinin en düşük tarifeden ücretlendirilmesi, vergi muafiyeti, özel işletme arıtma tesislerinde çalıştırılacak çevre mühendisinin vergi ve Sosyal Güvenlik Kurumu giderlerinde indirim gibi hususların ivedi hayata geçirilmesi ve denetim noktasında Çevre Mühendisleri Odasının sürece dahil olması gerekmektedir.

11-Su kaynaklarının ve denizlerimizin korunmasının artık ötelenemeyecek noktaya gelmesi nedeniyle içme suyu temin, atıksu ve yağmur suyu toplanması işlerinin, planlama ve yatırımında yapılacak tüm işlerin sadece inşa faaliyeti olarak görülmesinden vazgeçilerek, çevre mühendisliğinin bilgi ve uzmanlığının tüm çevre ve altyapı yatırımlarında etkinleştirilmesi gerekmekte olup, çevre mühendislerinin söz konusu işlerde çalıştırılmasının zorunlu hale getirilmesi ivedilikle gereklidir.

Yukarıda anlatılan ön arıtma sistemi iyileştirmeleri başta olmak üzere kısa vadeli çözüm yolu önerilerimizin Marmara Denizi`nin tükeniş ömrünü uzatacağı kesindir. Bu aşamada biyolojik arıtma tesislerinin hızla inşası hayata geçirilmeli ve Marmara Denizi çevresindeki sanayileşme ve nüfus artışının durdurulması için Bakanlıklar tarafından acil çalışmalar yapılması gerekmektedir. Halihazırda yaşanabilir nüfusun çok daha üzerinde bir nüfusu barındıran İstanbul`da mega projelerden vazgeçilmelidir. İstanbul`daki mega projelerde gördüğümüz ve yıllardan beri ısrarla, güçlü bir şekilde söylediğimiz mega projelerin çevresel etkilerinin azımsandığı bir kez daha Marmara Denizi ve müsilaj problemiyle ortaya çıkmıştır. Atıksuyunu biyolojik olarak arıtmadan Marmara Denizi`ne deşarj eden bir kente, Kanal İstanbul ve Yenişehir Rezerv alanları ile milyonlarca kişinin daha çekilmeye çalışılması intihardır.

Sonuç olarak; ön arıtma iyileştirmeleri acil yapılarak doğru bir şekilde çalıştırılmalıdır. Derin deniz deşarjı ve difüzör noktalarına yönelik revizyon çalışmaları acil olarak yapılmalı ve bunların hayata geçirilmesi için gerekli imkanlar sağlanmalıdır. Bu takdirde belirli bir süre zarfından sonra sonuç alınmaya başlanacaktır. Ancak önümüzdeki dönem iyi değerlendirilmeli ve biyolojik arıtma tesisleri inşası ivedilikle başlamalıdır. Çevre Mühendisleri Odası ve 15 binden fazla üyesinin bilimsel ve teknik bilgi birikimi başta olmak üzere Marmara Denizi paydaşları mutlaka sürece dahil edilmeli ve sorunda ortaklaşıldığı gibi çözümde de ortaklaşılmalıdır.

Müzeler Herkese Açık mı? – Yıldız Öztürk

Yazının başlığındaki soruyu tartışmaya başlamadan önce bir adım geriye giderek “müze nedir?”, “müze deyince ne hissediyoruz, gözümüzün önüne ne tür imgeler geliyor?” üzerine düşünmek istiyorum. 18. yüzyılda kamu müzelerinin doğuşundan 20. yüzyılın ortalarına kadar, toplumun büyük kesiminin müzeler hakkındaki genel intibası bu alanların sıkıcı, loş, eski eşyaların tıkıştırıldığı bir arka oda ya da mezarlık hissi uyandıran alanlar olduğudur. Bu hissiyatın altında yatan nedenlerden biri müzeyi çoğunlukla arkeoloji müzeleri, doğa tarihi müzeleri ve güzel sanatlar müzeleri ile eşitleme eğiliminin olmasıdır. Müze denince tahayyül edilen nesnelerin bitki ve hayvan fosilleri, lahit, Antik Çağ heykeli, Rönesans dönemine ait tablo ya da heykel ile sınırlı kalmasında ise bu eğilimin katkısı olduğu söylenebilir. İçinde alay tınısı barındıran ve ölü bir geçmişe gönderme yapan “müzelik” ve “müze gibi” ifadeler de müzenin güncelle bağı olmayan köhne mekânlar olduğu imajını pekiştirmektedir. Peki, bu düşünceler gerçeği yansıtıyor mu(ydu)? Müzeler aslında nasıl yerler(di)?

         Karsten Schubert (2004: 24), 19. yüzyılda müzelerinin kronolojiyi temel alan sergileme politikalarını değerlendirirken şu ifadeye yer verir: “Sergilerin bütünlüğü o kadar önemliydi ki, koleksiyonda eksikliği hissedilen parçaların yerine alçı kopyalar kullanılması hoş karşılanırdı.” 1904 yılında David Murray müzenin, ilginç ve antik eserlerin bilimsel yöntemler kullanılarak toplandığı, tasnif edildiği ve sergilendiği koleksiyonları barındırdığını söylüyordu. Halil Edhem (1932: 532) I. Türk Tarih Kongresi’nde gerçekleştirdiği “Müzeler” başlığındaki sunumda halkın eğitimi için işlevsel mekânlar olarak da gördüğü müzeyi şu şekilde tarif ediyordu: “(…) Müzeler şu binalardır ki onlarda ilim, fen ve san’atların her şubesine mahsus âsar ve eşyadan mürekkep koleksiyonlar teşhir ve muhafaza olunur.” Düzen ve ilerlemenin, nesnellik ve aklın görsel temsiline odaklanan dönemin müze tasvirleri çağın ruhunu yansıtıyordu ancak aynı çağın ruhunda radikal devrimci hareketlerin varlığı da söz konusuydu. Kültür ürünlerinin müzelere kapatılmaması ve bu ürünlerin herkesin erişimine imkân veren yöntemlerle sergilenmesine ilişkin meseleler de aynı dönemin tartışmalarıydı. Örneğin 1871’de Paris Sanatçılar Federasyonu Manifestosu’nda, konuya dair en etkileyici ve radikal talepleri görmek mümkündü. 1871 yılında Komün yönetimi müzelerin demokratikleştirilmesi girişiminde bulundu. Sanat Kurulu Başkanı Gustave Courbet, “(…) seçilmiş bir sanatçılar meclisinin müze yöneticilerini ve küratörlerini atamasını (…)” öneriyordu (Darcel, 1872’den akt. Nochlin, 2006: 23). Tings Chak’in (2021: 28) aktardığı gibi Paris Sanatçılar Federasyonu’nun amaçları arasında “(…) eğitim, anıtlar, müzeler aracılığıyla geleceği yeniden kurmak için bugünün ihtiyaçlarına ışık tutmak (…)” da yer almaktaydı. Bunun için “yeni ve daha demokrat bir müze personelinin atanması, müzelerin halkın çıkarları doğrultusunda elden geçirilip yeniden düzenlenmesi gerekiyordu (…)” (Nochlin, 2006: 23). Paris Sanatçılar Federasyonu Manifestosu (2021: 125) ise şu sözlerle sona eriyordu: 

“Son olarak, sözle, fırçayla, kalemle, başyapıtların yaygın röprodüksiyonuyla ve Fransa’nın en mütevazı köylerinin idare binalarına kadar gidecek ve buralarda sergilenecek maharet ürünü ve zarif imgeler aracılığıyla, komite yeniden kuruluşumuz için, ortak servetin paylaşılması için, parlak bir gelecek için ve Cumhuriyet için çalışacaktır.” 

         Kristin Ross’un değerlendirmesiyle (2016), “Komün’ün ölçeğinde bakıldığında onların benim ‘ortak lüks’ olarak anladığım ve manifestolarının sonunda yer alan ‘kamusal güzellik’ talebi bir ayrıntı gibi gözükebilir” fakat bu, Komün’ün sanatsal güzellikler dahil bütün güzellikleri herkesin paylaşması ve “büyük şehirlerden en küçük köylere kadar her yerin hoşa giden bir sanatsal boyutu olma[sı]” düşüncesiyle örtüşmekteydi. 

         Komün’den ve diğer radikal toplumsal-siyasal dönüşüm anlarından bugüne taşınan tarihsel miras kültürel üretim, erişim, paylaşım hakkının belirli bir toplumsal grupla sınırlı kalmasını her daim sorunsallaştırmıştır. Bu nedenle güncel sorunlara karşı verilen mücadelelerde geçmişin hafıza kaydının olduğunu hatırlamak önemli. Söz konusu hatırlama eylemi canlılığını yitirmiş bir hatırlama değil, aksine şimdiyi ve geleceği dönüştürmeye açık bir eylemdir. “Geçmişin yeniden harekete geçirilmesi”, şimdinin dönüştürülmesiyle alakalıdır. Enzo Traverso (2018: 304), Walter Benjamin’in tarih anlayışından söz ederken geçmiş ve şimdinin birlikteliğini şu şekilde aktarır: “(…) geçmiş, şimdiyi hiçbir zaman bırakmaz; şimdiye musallat olur ve ondan ayrılamaz. Bizimle kalır ve sonuç olarak yeniden harekete geçirilebilir.” 

        Benjamin’in tarih anlayışı yaygın bir çıkarım olan toplumsal-siyasal kazanımların iktidarlar tarafından çatışma ve çelişki olmaksızın “verildiği” düşüncesinin kofluğunu göstermesi açısından da önemlidir. Bugün bazı özel müzelerin haftada bir gün ücretsiz bir şekilde ziyarete açık olması bu kurumların izleyicilere bahşettiği bir hak değil, tarihsel mücadeleler sonucunda elde edilen bir kazanımdır. Ayrıca günümüzde sanat kurumları toplumsal prestijleri açısından da izleyici geliştirme çalışmalarında eşit erişim hakkını temel alan uygulamalara yer vermek durumundadır.

Müzeler demokratikleşti mi?

        Bugün üzerinde uzlaşılan tek bir müze tanımı mevcut değil. Müzenin tanımı, kapsamı ve işlevleri hem toplumsal ve siyasal dönüşümlerden hem de müzeoloji alanındaki gelişmelerden etkilenerek değişiyor. Günümüzde eleştirel müzeoloji literatürünün zenginleşmesinde, müze tanımının ve müzenin işlevlerinin toplumsal ihtiyaçlar kapsamında genişlemesinde “şimdiye musallat” olan geçmişin de etkili olduğunu söylemek gerekiyor. Müzeye tarih üstü anlam atfeden ve müzenin kutsal mekân gibi muhafaza edilmesini destekleyen yaklaşımlar yerini, geçmişin hâkim siyasal gücünü simgelese de müzeyi tarihsel çelişkileriyle ele alan eleştirel yaklaşımlara bırakıyor. Kurumsal düzeyde de dönüşüm yaşanıyor. Uluslararası Müzeler Konseyi (ICOM)’nin 1946’taki müze tanımı süreç içinde değişti ve ihtiyaçlar doğrultusunda güncellendi. Son olarak 2019 yılında oylamaya sunulan güncel müze tanımı[1] ise henüz resmi olarak onaylanmasa da müze tanımına ilişkin tartışmalar devam ediyor. Önerilen tanımda müzelere erişimde eşitlik ilkesinin altının çizildiği, “insan onuru” ve “toplumsal adalet” gibi toplumun bütününü ilgilendiren kavramların ön plana çıktığı görülüyor. Dolayısıyla müzelerin şu anki işlevinin eserlerin ve nesnelerin toplandığı, belgelendiği, korunduğu ve sergilendiği donuk geçmişe dair arşivcilik anlayışını aşan bir noktaya vardığı söylenebilir. Güncel müzecilik yaklaşımları kapsamında uygulanan kamusal programlar katılımı ve paylaşımı desteklemektedir. Eleştirel müzecilik pratikleri ise geçmişle yüzleşme, hatırlama atölyeleri ve benzeri yöntemlerle ziyaretçilerin toplumsal ve kültürel çeşitliliğini artırmaya çalışmaktadır. Yasalar ve uluslararası sözleşmeler kültürel katılımı teşvik etmektedir. Bununla birlikte kültürel hakların kullanımının, örneğin kültür ürünleriyle kendiliğinden karşılaşmanın ya da müzeleri ziyaret etmenin sınıfsal bağlamları olduğu da aşikârdır. Cinsiyet temelli ayrımlar da katılımın önündeki en büyük engellerden biridir. Müzelerde feminist pedagojinin[2] uygulanması kadınların katılımını olumlu yönde etkileyecektir. Kültürel katılım literatürü incelendiğinde müzelere ziyaretin önündeki engellerin genellikle şu başlıklar altında toplandığı görülür:

  1. Ekonomik yetersizlikler, 
  2. Kültürel alışkanlıklar, 
  3. Fiziksel engeller (ulaşım zorlukları, mekânın herkesin kullanımına uygun olmayan yapısı, mimari yapının birey üzerindeki olumsuz etkileri) 
  4. Psikolojik engeller (çekinme, yabancılaşma) 
  5. Bilişsel engeller.

         Beğeniler, alışkanlıklar ve kültürel tüketim ile sınıfsal konumlanmalar arasındaki ilişkiselliği araştırmaya yönelik yapılan çalışmalar, bireysel bir tercih gibi görünen davranışların toplumsal ve kültürel dinamiklerle bağlantısını ortaya koymuştur. Aynı zamanda kültürel hayata katılan izleyicilerin nötr bir bütünlük içinde ele alınamayacağı sonucuna varılmıştır. Pierre Bourdieu ve Alain Darbel’in 1969 tarihli Sanat Sevdası kitabı ile Bourdieu’nün kültür sosyolojisi alanında klasik haline gelmiş Ayrım: Beğeni Yargısının Toplumsal Eleştirisi (1979) başlıklı kitabı kültürel pratikler ile sınıfsal konumlamalar arasındaki ilişkiselliği anlatan ilk araştırma örneklerindendir. Culture, Class, Distinction (Bennett vd., 2009) kitabında anlatılan Britanya’da gerçekleştirilmiş araştırmanın sonuçları da beğenilerin ve kültürel tercihlerin toplumsal yarıkların izlerini takip ettiğine işaret eder. Sözü edilen araştırmaların ortaya koyduğu gibi, mekanik bir işleyiş söz konusu olmasa da kültürel pratikler sınıfsal ayrımların ve toplumsal eşitsizliklerin açık bir şekilde gözlemlendiği alanlardandır. Doğal olduğu varsayılan bu pratiklerin bireylerin doğup büyüdüğü toplumsal ortamla yani ekonomik ve kültürel sermayeleriyle doğrudan ilişkili olması söz konusudur.

Pandemi ve Müzelere Erişim

        Pandeminin başından itibaren sanatın “iyileştirici gücü”ne sıkça vurgu yapıldı. Bu vurgu kimi zaman, emekçi sınıflar için gerçekleşmesi mümkün olmayan “evde kal” söylemiyle birlikte süreci romantize ettiği ve pandeminin sınıfsallığını görmezden geldiği için eleştirildi. Bu eleştirilere katılmakla birlikte çeşitli ülkelerden paylaşılan sanatsal içerikli videoları izlerken, pandeminin başından itibaren kimi zaman dönüşümlü kimi zaman da tam zamanlı bir çalışan olarak yine de heyecanlanmamak, duygulanmamak ve her şeye rağmen umutlanmamak benim için mümkün değildi. Bir dönem en ağır koşullarda yaşam mücadelesi veren İtalya, Bandiera Rossa versiyonlarıyla gönlümde ayrı bir yer edindi. Fiziksel ortamın sınırlı kullanımı ise mekânların anlamını -iyi ya da kötü- hepimiz için değiştirdi. Evlerden ve balkonlardan yayınlar yapıldıkça, sanat etkinlikleri kayıtları sosyal medyadan paylaşıldıkça tanımadığımız insanların kişisel mekânlarına dahil olmaya başladık. Bu tarz paylaşımlar ilk kez pandemi sürecinde yapılmadı elbette ama “sanatçı” olan ya da olmayan bireylerin/grupların, bu kadar yaygın bir biçimde kayıt yapması ve yayınlaması, kayıtların bu kadar yaygın bir şekilde izlenip paylaşılması, ulaşılan insan sayısı ve bölgesel ölçeğin genişliği itibariyle yeni bir durumla karşılaştığımız söylenebilir. Türkiye’de eğitimin çevrimiçi olarak devam etmesi, internet üzerinden alışveriş yapma eğiliminin artması gibi etmenler bireylerin internet kullanım oranını da artırdı. TÜİK’in Hanehalkı Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması Ağustos 2020 sonuçlarına göre, hem internet kullanım oranında hem de evden internete erişimde önceki yıla göre artış yaşandı: “İnternet kullanım oranı 2020 yılında 16-74 yaş grubundaki bireylerde %79 oldu. Bu oran, bir önceki yıl %75,3’tü. (…) Hanelerin %90,7’sinin evden internete erişim imkânına sahip olduğu gözlendi. Bu oran bir önceki yılda %88,3 idi.” 

        Bu süreçte yüz yüze hizmet veren birçok kurum gibi müzelerin de dijitalleşmesi kaçınılmazdı. Pandemi öncesinde de çoğu müze web sitesi ve sosyal medya kanalları aracılığıyla izleyicilere ulaşıyordu. Ayrıca sanal turlar, kamuya açık söyleşiler ve film gösterimleri düzenleyerek dijital ortamı kullanıyorlardı. Ancak dünyanın pek çok bölgesinde uzun zamanlara yayılan sürelerle kapalı kalan müzeler bütün faaliyetlerini çevrimiçine uyarlamak zorunda kaldı. Alt yapısı uygun olan müzeler güncel teknolojileri kullanarak dijitalleşti ve izleyici erişimini artırmaya çalıştı. Ancak UNESCO, ICOM, Amerikan Müzeler Birliği (AAM) ve benzeri kurumların yaptığı araştırmalar pandemi sürecinde müzelerin ve müze çalışanlarının oldukça zor koşullarda var olmaya çalıştıklarını gösterdi. UNESCO 26 Şubat – 29 Mart 2021 tarihleri arasında pandeminin müzeler üzerindeki etkilerini araştırmak üzere üye devletlere yönelik anket uyguladı. Nisan 2021’de yayımlanan rapora göre, araştırmaya dahil olan müzeler aynı protokollerle ve aynı dönemlerde kapatılmasa da 2020 yılında müzelerin sadece %16’sı açık kalabilmiştir. Aynı raporda ziyaretçi sayısında ortalama %70 düşüş yaşandığı ifade edilmektedir. Pandemi nedeniyle kapalı kalan müzelerin ise %13’ünün bir daha açılmama ihtimali bulunmaktadır (UNESCO ve ICOM, 2020). Aynı raporlarda, müzelerin dayanıklılığının ve sürdürülebilirliğinin zayıfladığı da vurgulanmaktadır. Uzmanlar ABD’deki müzelerin günlük toplam ekonomik kaybının en az 33 milyon dolar olduğunu (Bishara, 2020a), ABD’nin en eski müzeleri arasında yer alan Metropolitan Sanat Müzesi (1870)’nin ise 2020 Haziran sonunda 60 milyon dolar civarında gelir kaybı tahmininde bulunduğunu (Pogrebin, 2020) ifade etmiştir. Müzelerdeki gelir kaybı, müze çalışanlarını da doğrudan etkiledi ve güvencesiz koşulların artmasına sebep oldu. Bu süreçte, Metropolitan Sanat Müzesi, 81 çalışanın işine son verdi (Bishara, 2020b). Valentina Di Liscia (2021), Whitney Müzesi’nin (1930) pandeminin başlangıcından bu yana toplam personelin %20’sini işten çıkardığını açıklamıştır. Buna karşılık Mayıs 2021’de, müzenin farklı departmanlarında görev yapan yaklaşık 185 müze çalışanı, pandemiyle birlikte artan güvencesiz çalışma pratiklerini ve eşitsiz ücret uygulamalarını gündeme getirerek sendikalaşmaya gitmiştir. AAM’nin uyguladığı anketin sonuçlarına göre (2021), işten çıkarmalar çalışanların mental sağlığında ciddi hasarlar meydana getirmiştir. Yine bu araştırmaya göre, güvencesizliğin kendini kadın olarak tanımlayan ve beyaz olmayan bireylerde daha ağır bir şekilde deneyimlendiği ortaya çıkmıştır.

        Bütün bunlar yaşanırken diğer yandan teknoloji sayesinde kültürel hayata yeni katılım olanaklarının ortaya çıkmasıyla erişimin kolaylaştığı, müzelerin dijitalleşmesiyle her kesimden bireyin katılabildiği daha demokratik bir ortamın oluştuğu görüşü yaygınlaştı. Bu görüşün oldukça haklı yanları var: Zaman tasarrufu, çoğu etkinliğine ücretsiz erişim imkânı, zaman ve mekân sınırlamasının ortadan kalkması, ulaşım kolaylığı, sergilenen nesneler hakkında daha fazla bilgiye ulaşma… Dijitalleşmenin katılımcılar açısından fırsatlar sunduğu çok açık ancak sınırlı internet erişimi olan ya da internete erişimi olmayan gruplar için alternatif erişim olanakları da tartışılmalı bir konu haline geliyor. Geçen yıl UNESCO ve ICOM’un yaptığı, üye devletleri kapsayan araştırmanın sonuçlarına göre, Afrika ve Gelişmekte Olan Küçük Ada Devletlerinde müzelerin sadece %5’inin izleyicilerine çevrimiçi içerik sunabildiği ifade edilmiştir. Bununla birlikte internete erişimi olsa da bazı bireylerin müzelerin çevrimiçi içeriklerinden haberi olmama ihtimali mevcut. UNESCO’nun raporunda da değinildiği üzere (2021), dijitalleşme izleyicilerin dışlanmasını pekiştirebilir. Çoğu zaman müzeleri sanal olarak ziyaret edenlerin önceden de müze ziyaretinde bulunan bireyler olduğu görülmektedir. Yani “önceden bilgi sahibi olma” katılımı olumlu yönde etkilemektedir (İKSV, 2017: 30). Türkiye gibi kültürel harcamaların[3] çok düşük olduğu ülkelerde dijitalleşen müzelere erişim oranının ne düzeyde olacağı muğlak bir mesele. Dünyanın bir bölümü için nasıl ki en az 20 saniye boyunca ellerini yıkamak bir lüks ise kültüre erişimin, kültürel üretimin ve paylaşımın da bu grup için lüks olduğu görünüyor. Müzelerin herkese açık olduğunu varsaysak bile kültürel hayata katılımda görünmez eşiklerin varlığı, bu alanın toplumun belirli bir bölümü tarafından “çitlendiği” gerçeği ile karşı karşıya kalıyoruz. 

        Özellikle radikal toplumsal dönüşüm anlarında müzeler güncel siyasi tartışmaların ortasında yer almıştır. Bir taraftan yeni bir toplum kurmanın gereği olarak müzelerin sonu ilan edilmiş, geçmişi temsil eden bu yapıların yıkılması gerektiği söylenmiştir. Diğer taraftan müzelerdeki nesnelerin insanlığa ait olduğu ve her şeye rağmen bu tarihi mirasın eleştirel yöntemlerle muhafaza edilmesi gerektiği düşüncesi desteklenmiştir (Nochlin, 2006). Benjamin (2001: 42), kültürel zenginliklerin kökenine bakıldığında dehşet duygusuna kapılmamanın mümkün olmadığını söyler ve şöyle devam eder: “Varlıklarını sadece onları yaratan büyük dehaların çabalarına değil, aynı zamanda o çağda yaşamış adı sanı bilinmeyen insanların katlandığı külfetlere borçludurlar. Hiçbir kültür ürünü yoktur ki, aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmasın.” Bu zihin açıcı yorumun izlerini, 1871’de Vendôme Sütunu’nun yıkımında ya da 2020’de Edward Colston’ın heykelinin yerinden sökülüp suya atılmasında yani, radikal toplumsal-siyasal dönüşümlere açık anlarda bulmak mümkün. Bugün müzelerin herkese açık olup olmadığı sorusuna cevap ararken beyaz, Batılı, erkek merkezli estetik hiyerarşinin, ırkçılığın, güvencesizliğin, sömürgelerden çalınan nesnelerin ve sanatla aklanmaya çalışılan kirli paraların üzerine de düşünmemiz gerekiyor. Bu düşünme pratiğinin içine herkesi dahil edebilmek için de müzeyle tanışıp yüzleşmek gerekiyor. Kültürel hayata etkin katılım bütün toplumsal eşitsizlikleri bir anda yok edecek sihirli bir buluş değil ama toplumsal eşitsizlikler, estetik ve eleştirel yaklaşımlar üzerine düşünmemizi sağlayabilecek yollardan biri. Bu nedenle, kamu ve özel müzelerden erişim engellerinin kaldırılmasına yönelik tarihsel talepleri güncelleyerek dile getirmekten geri durmamalıyız.

Kaynaklar

AAM. (2021). Measuring the impact of Covid-19 on people in the museum field.             https://www.aam-us.org/wp-content/uploads/2021/04/Measuring-the-Impact-of- COVID-19-on-People-in-the-Museum-Field-Report.pdf. (Erişim tarihi: 1 Haziran         2021).

Benjamin, W. (2001). Tarih kavramı üzerine. (N. Gürbilek Çev.). Son bakışta aşk içinde (s.       39-49). İstanbul: Metis.

Bennett, T. et al. (2009). Culture, class, distinction. New York: Routledge.

Bishara, H. (2020a). 13% of museums worldwide may close permanently due to Covid-19,         studies say. https://hyperallergic.com/565254/covid-19-unesco-icom-study/ (Erişim   tarihi: 1 Haziran 2021).

 Bishara, H. (2020b). Metropolitan museum looks toward reopening in late August.        https://hyperallergic.com/573013/metropolitan-museum-looks-toward-reopening-in-   late-august/ (Erişim tarihi: 1 Haziran 2021).

Bourdieu, P. & Darbel, A. (2011). Sanat sevdası: Avrupa sanat müzeleri ve ziyaretçi kitlesi.      (S. Canbolat Çev.). İstanbul: Metis.

Chak, T. (2021). Parlayan bir çiçek. (E. Kaya Çev.). V. Prashad (Ed.) Paris Komünü 150           içinde (s. 27-29). İstanbul: Yordam. 

Di Liscia, V. (2021). Citing job insecurity, Whitney museum workers are unionizing.      https://hyperallergic.com/646835/whitney-museum-workers-are-unionizing/ (Erişim       tarihi: 1 Haziran 2021).

Edhem, H. (1932). Müzeler. I. Türk tarih kongresi tutanakları içinde (s. 531-566). Ankara             https://drive.google.com/file/d/0B7liBn5XLsAfb1AyQUdNRS1pOEU/view (Erişim      tarihi: 1 Haziran 2021).

İKSV. (2017). Kültür-sanatta katılımcı yaklaşımlar. A. İnce (Haz.) İstanbul: İKSV.

Murray, D. (1904). Museums: Their history and their use. Glasgow: James MacLehose &          Sons.

Nochlin, L. (2006). Müzeler ve radikaller: bir olağanüstü durumlar tarihi. (R. Akman Çev.).      A. Artun (Ed.) Tarih sahneleri sanat müzeleri 2: Müze ve eleştirel düşünce içinde       (s.11-48) İstanbul: İletişim.

Paris Komünü Sanatçılar Federasyonu’nun Manifestosu. (2021). (E. Kaya Çev.). V. Prashad      (Ed.) Paris Komünü 150içinde (s. 121-125). İstanbul: Yordam.

Pogrebin, R. (2020). Met museum prepares for $100 million loss and closure till July.    https://www.nytimes.com/2020/03/18/arts/design/met-museum-coronavirus- closure.html (Erişim tarihi: 1 Haziran 2021).

Ross, K. (2016). 150. yıldönümünde Paris Komünü’nün siyasi muhayyilesi: Bir saray yakmak   ve kamusal güzellik.(Söyleşi, U. Atayurt ve D. Ş. Dinler).           https://www.birartibir.org/a-dan-x-e/1087-bir-saray-yakmak-ve-   kamusal-guzellik        (Erişim tarihi: 1 Haziran 2021).

Schubert, K. (2004). Küratörün yumurtası. (R. Smith Çev.). İstanbul: İstanbul Sanat Müzesi      Vakfı.

Traverso, E. (2018). Solun melankolisi: Marksizm, tarih ve bellek. (E. Ersavcı Çev.).      İstanbul: İletişim.

TÜİK. (2020). Hanehalkı bilişim teknolojileri kullanım araştırması.          https://tuikweb.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=33679 (Erişim tarihi: 1 Haziran         2021). 

UNESCO & ICOM. (2020). Covid-19: UNESCO and ICOM concerned about the situation       faced by the world’s museums. https://en.unesco.org/news/covid-19-unesco-and-icom-      concerned-about-situation-faced-worlds-museums (Erişim tarihi: 1 Haziran 2021).

UNESCO. (2021). Museums around the world in the face of Covid-19.     https://unesdoc.unesco.org/ark:/48223/pf0000373530 (Erişim tarihi: 1 Haziran 2021).


[1] ICOM’un alternatif müze tanımı için bkz.: https://icom.museum/en/news/icom-announces-the-alternative-museum-definition-that-will-be-subject-to-a-vote/ (Erişim tarihi: 1 Haziran 2021).

[2] Konuyla ilgili kapsamlı bir çalışma için bkz., Akkent, M. ve N. Kovar (Ed.). (2019). Feminist pedagoji: Müzeler, hafıza mekânları ve hatırlama pratikleri. İstanbul: İstos.

[3] TÜİK’in Temmuz 2020’de açıkladığı “Hanehalkı Tüketim Harcaması, 2019” raporuna göre, “toplam tüketim harcamalarında en düşük payı alan harcama türleri arasında (…) %3,1 ile eğlence ve kültür harcamaları” bulunmaktadır. Ayrıntılar için bkz. https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Hanehalki-Tuketim-Harcamasi-2019-33593 (Erişim tarihi: 1 Haziran 2021).