İmdat Freni

Enternasyonal

Macaristan ve Biz: Orbán’ın Yenilgisi üzerine Düşünceler – Fabrizio Burattini

Sonuçlar artık kesinleşti. Katolik muhafazakâr Peter Magyar, Viktor Orbán’ın eski bir işbirlikçisi olup muhalefete geçmiş olan isim, dün (12 Nisan) Macaristan’da yapılan genel seçimleri kazanarak üçte iki nitelikli çoğunluğu elde etti. Bu da ona, eğer isterse ve buna izin verilirse, yenilgiyi kabul eden eski Putin yanlısı milliyetçi liderin kurduğu sistemi dağıtma imkânı verecek.

Sonuçlar göz önüne alındığında, zafer sarhoşluğu içeren açıklamalar bekleniyordu: “Macaristan’ı özgürleştirdik” diye ilan etti Peter Magyar gece geç saatlerde, Budapeşte’deki kutlamalar sırasında. On binlerce kişinin alkışlarıyla karşılanan Magyar, bazı katılımcıların havai fişekler attığı gösterilerde konuştu. “Birlikte Orbán rejimini devirdik. Macaristan’ı özgürleştirdik, vatanımızı geri aldık” diye ekledi, Macar bayrağını sallarken.

Resmî sonuçlara göre, oyların %98’inden fazlasının sayıldığı durumda, Magyar’ın partisi Tisza, %53,56 oyla 199 sandalyenin 138’ini kazanırken; Fidesz ise 55 sandalye ve %37,86 oy aldı. Bu sonuçta %79,50 ile rekor düzeydeki katılım oranı da etkili oldu. Orbán ise, daha önce de belirtildiği gibi, “acı ama tartışmasız” sonuçları kabul ettiğini belirterek “kazanan partiyi tebrik etti”.

Sonucun kendi başına taşıdığı anlamın ötesinde, iki noktayı vurgulamak gerekir.

Birincisi basit bir tespit: Macaristan’da onlarca yıldır kurulu olan (ve elbette sadece bu ülkeyle sınırlı olmayan) yağmacı kapitalizme alternatif bir perspektif sunan —ister temkinli bir sol, ister daha radikal bir yaklaşım olsun— her seçenek tamamen oyun dışı kalmıştır. Bugün tüm ilerici ve demokrat Macarlar (ve biz de onlarla birlikte), bir yarı-faşisti yenmiş olduğu için bir ultra-muhafazakârın zaferine sevinmek zorunda kalıyor.

Bu durum, varsayımsal olarak, Marina Berlusconi ve Antonio Tajani’nin partisinin, Giorgia Meloni’ye karşı çıkmaları durumunda olası bir zaferine sevinmek zorunda kalmamıza benziyor… Bu gerçekten de zamanın ruhunu ve solun içinde bulunduğu felaketi gösteriyor.

İkinci nokta ise, Orbán’ın yenilgisinin aynı zamanda Donald Trump, Benjamin Netanyahu, Giorgia Meloni, Matteo Salvini, Marine Le Pen, AfD, Javier Milei ve onların tüm neo-faşist çevresi için de ağır bir yenilgi olmasıdır. Bu satırların yazıldığı sırada, Macar müttefiklerini açıkça ve oybirliğiyle desteklemiş olan küresel aşırı sağın neredeyse tamamen sessizliğe bürünmesi tesadüf değildir.

Ve unutmayalım (bizim “radikal solumuzun” bunu kabul etmek istemeyeceğini düşünmüyorum) ki bu yenilgi aynı zamanda, ve bazı açılardan özellikle, Vladimir Putin’in ve onun hedeflerinin de yenilgisidir.

Orbán’ın ve dünyanın dört bir yanına dağılmış aşırı sağcı müttefiklerinin yenilgisinin arkasında ise Ukrayna direnişi, Sırp gençliğinin isyanı, Meloni’nin referandumunun başarısızlığı ve ABD’deki “No Kings” hareketi bulunmaktadır.

Daha yakından bakıldığında, Magyar’ın sonuçlarından ve açıklamalarından ziyade Budapeşte ve ülkenin diğer şehirlerindeki gençlerin tutumlarına odaklanıldığında, bu yenilginin Vladimir Putin’e karşı gerçek bir ulusal onur dalgasını temsil ettiği görülüyor; bu dalganın büyüklüğü, J. D. Vance, Vladimir Putin ve Viktor Orbán’ın bizzat kendisinin, 2021’deki Capitol Hill baskını modelinde tasarladıkları darbeyi engellemiştir.

Elbette Orbán’ın oligarşik sistemi —otoriter ve neoliberal kapitalizmin küstah bir biçimi—kendiliğinden ortadan kalkmayacaktır; zaten bu, sistemi koruyup onu Avrupa Birliği teknokrasisinin çıkarları ve çalışma yöntemleriyle uzlaştırmaya çalışan Magyar’ın programında da yer almamaktadır. Nitekim Peter Magyar, daha önce de defalarca vurguladığımız gibi, milliyetçi muhafazakâr bir figürdür ve milliyetçi muhafazakârlığın mantığı onu Vladimir Putin yanlısı Orbán çizgisinden uzaklaştırmış olsa da milliyetçi kalmayı seçmiştir.

Macaristan’ın geleceği, dün akşamdan beri Budapeşte sokaklarını dolduran binlerce gencin, harekete geçen ve örgütlenen sivil toplumun elindedir; bu sürecin burada durmayıp yalnızca Magyar’ın zaferiyle yetinmemesi ihtimalindedir. Bu belki de sadece bir başlangıçtır.

Dün gece Budapeşte’de yaşananlar hepimize cesaret vermelidir; çünkü bu, Orbán, Meloni, Trump, Putin ve benzerlerinin temsil ettiği “faşizm 2.0”ın, neo-reaksiyonerliğin sanıldığı gibi yenilmez olmadığını göstermektedir.

Ama aynı zamanda bu, Macaristan’da var olmayan ve ne yazık ki daha Batı’da bile bulunmayan; gerçekten radikal, enternasyonalist ve demokrasi konusunda tavizsiz bir solun krizinin derinliğini de ortaya koymaktadır.

Fabrizio Burattini

Fabrizio Burattini, CGIL bünyesinde faaliyet gösteren bir sendikacıdır ve 1968’den bu yana Dördüncü Enternasyonal’in İtalya seksiyonunda aktiftir.

Kaynak — Refrattario e controcorrente, 13 Nisan 2026
https://andream94.wordpress.com/2026/04/13/ungheria-e-noi-alcune-considerazioni-sulla-sconfitta-di-orban/

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Dünyanın Kaosuna Karşı Örgütlenmek – IV. Enternasyonal

Dördüncü Enternasyonal’in 18. Dünya Kongresi’nden sonra Uluslararası Komite’nin ilk toplantısı, Şubat 2026’da Amsterdam’da 90’dan fazla yoldaşın katılımıyla gerçekleştirildi.

İlke olarak IV. Enternasyonal’e bağlı tüm örgütlerin temsilcilerini bir araya getiren bu toplantı, günümüzde emperyalizmin doğasına ilişkin bir tartışmayla açıldı — Vladimir Lenin, Rosa Luxemburg ve hareketimizin diğer tarihsel teorisyenleri tarafından geliştirilen klasik teorilerin, karşı karşıya olduğumuz durumu anlamak için bize ne ölçüde gerekli araçları sağladığı konuşuldu; ayrıca dünyayı işçi sınıfı ve ezilenlerin çıkarları doğrultusunda nasıl değiştirebileceğimize dair tartışıldı. Amerikan hegemonyasının Çin’in ekonomik yükselişi ve Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle tehdit edildiği çok kutuplu dünya, bu teorileri geçersiz mi kılmaktadır, yoksa bunu düşünenler eski metinleri yanlış mı yorumlamaktadır? Daha yakın dönem teorisyenlerden neler öğrenebiliriz?

Küresel bir kavrayış inşa etmek

Tartışma daha sonra dünyanın farklı bölgelerindeki güç dengelerine ilişkin bir dizi rapor üzerinden güncel durumun incelenmesine yöneldi. Donald Trump’ın ABD’deki konumunun güçlü ve zayıf yönleri ile MAGA tabanı içindeki bazı gerilimler ele alındı. Latin Amerika’da sene başındaki Venezuela’ya yönelik saldırının ardından Küba’ya yönelik süregelen tehditler ve Brezilya’daki yaklaşan seçimlere planlanan müdahaleler; buna paralel olarak Ekvador’da Daniel Noboa ve Arjantin’de Javier Milei gibi figürlerle kurulan işbirlikleri, Dunroe doktrini çerçevesinde değerlendirildi.

Orta Doğu’nun süregelen stratejik önemi de vurgulandı — her ne kadar Batı Şeria ve Yeşil Hat içinde yoğunlaşan Filistin halkına karşı devam eden soykırım artık manşetlerden büyük ölçüde düşmüş olsa da. İran’a yönelik artan tehditler (toplantı askeri saldırılardan önce gerçekleşmiştir) ve yeni Suriye rejiminin bu denklem içindeki yeri de tartışıldı.

Avrupa’da ise Rusya’nın Ukrayna’ya karşı yürüttüğü savaş, kıtanın egemen sınıfları tarafından militarizasyonu artırmanın bir bahanesi olarak kullanıldı. Aynı zamanda kıta genelinde siyaset, diğer birçok bölgede olduğu gibi, aşırı sağa doğru kaymaktadır. Buna paralel olarak, sanayisizleşme, yaşam düzeyi krizi ve artan eşitsizlikler de genel tablonun sürekli tekrar eden unsurlarıdır.

Toplantının bu bölümünde Asya üzerine özel bir rapor sunulmamış olsa da, Pakistan, Filipinler ve Japonya’dan gelen katkılar, genel durumun bu ülkeler üzerindeki etkilerini değerlendirme imkânı sağlamıştır.

Militan perspektiflerimiz

Yoldaşların karşı karşıya olduğumuz durumu daha ayrıntılı inceleme ve çeşitli girişimler geliştirme fırsatı bulduğu bir dizi bölgesel toplantının ardından, katılımcılar sürmekte olan direnişleri tartışmak üzere yeniden bir araya geldi. Ukrayna’daki Sotsialnyi Rukh’tan yoldaşlar, savaş ve işgal koşullarında yaşamın gerçekliklerini büyük bir güçle aktardılar; özellikle de savaşın yükünün eşitsiz biçimde dağıtıldığı bir bağlamda. Aynı zamanda gerici emek reformlarına ve Zelensky hükümetinin yolsuzluklarına karşı, toplumsal cinsiyet eşitliği için ve Filistin halkıyla dayanışma içinde mücadelelerini paylaştılar.

Amerika Birleşik Devletleri’nden gelen katkılar da dikkat çekiciydi. Bu katkılar, Trump’ın Latin Amerika’ya yönelik saldırgan politikaları ile ABD içindeki göçmenlere karşı yürütülen savaş arasındaki bağı katılımcılara hatırlattı. Özellikle Minneapolis’te ICE’a karşı verilen mücadelenin boyutu ele alındı ve 28 Mart’ta planlanan yeni “No Kings!” seferberliği tartışıldı.

Bu bölümün son raporu Çin ve Japonya’dan yoldaşlar tarafından sunuldu ve yılın ilerleyen dönemlerinde Japonya’da düzenlenecek önemli bir barış konferansına odaklandı. Bu konferansın, Doğu Asya genelinde aktivistleri harekete geçirme açısından gerçek bir potansiyel taşıdığı vurgulandı.

Somut eylemler

Uluslararası Komite ayrıca, Dördüncü Enternasyonal yoldaşlarının güçlü biçimde içinde yer aldığı bir dizi önemli siyasal girişimi de tartıştı. Mart ayı sonunda Porto Alegre’de düzenlenen antifaşist konferans, içinden geçtiğimiz çalkantılı dönemde son derece zamanlı bir girişim olarak değerlendirildi ve bu vesileyle Enternasyonal’in bu konulardaki tutumlarını ortaya koyan bir bülten yayımlanacağı belirtildi. Mayıs ayında Brüksel’de gerçekleştirilecek Ekososyalist Buluşmalar ve Haziran’daki G7 bağlamında yapılan tartışmalar, bu mobilizasyonlara katılımı teşvik etmeyi amaçlayan bildirilerin kabul edilmesiyle sonuçlandı. Ayrıca Temmuz ayında İstanbul’da düzenlenecek NATO karşıtı zirvenin hazırlığı kapsamında 4 Nisan’da gerçekleştirilecek küresel antimilitarist webinara katılımın önemi vurgulandı.

Bunun yanı sıra, dünyanın giderek hızlanan militarizasyon sürecine ilişkin kararlar da kabul edildi: Ukrayna ile dayanışmayı ifade eden bir metin, İran’a yönelik askerî müdahaleye karşı bir metin ve Avrupa’daki yeniden silahlanma politikalarına karşı çıkan daha genel bir metin.

Toplantı, Kongre kararında belirtilen parti inşası görevlerinin nasıl hayata geçirileceğine dair bir tartışma oturumuyla sona erdi. Bu kapsamda basını güçlendirmek ve kamusal görünürlüğü artırmak, halihazırda yaklaşık on iki dile çevrilmiş olan Ekososyalist Devrim Manifestosu etrafında bir kampanya yürütmek ve daha güçlü bir Yürütme Bürosu seçmek gibi hedefler öne çıktı.

24 Mart 2026

Putinizm: Faşizmin Yeni bir Biçimi mi? – Ilya Budraitskis

Vladimir Putin, Rusya Federasyonu’nun başkanı ya da Rusya hükümetinin başkanı olarak 26 yıldır iktidarda bulunuyor. Onun egemenliği, özellikle 2022 yılının başında Ukrayna’nın işgalinden bu yana, giderek daha otoriter biçimler aldı.

Bugün putinizmi nasıl tanımlamak gerekir? Günümüzde sürgünde yaşayan Rus araştırmacı ve militan Ilya Budraitskis, burada putinist diktatörlüğü faşizm kategorisi üzerinden düşünmeyi öneriyor.

24 Şubat 2022’den sonra, Vladimir Putin’in Rusyası Ukrayna’ya karşı geniş çaplı bir işgal başlattığında, dünya yalnızca Batı’nın jeopolitik hegemonyasına yönelik bir meydan okumayla karşı karşıya kalmadı. Kremlin’in saldırgan politikasının ardında, ülkeler arasındaki ilişkilerin yalnızca güçlünün yasasına göre belirlendiğini savunan klasik emperyalist ideolojiye göndermede bulunan bir rasyonalite bulunuyordu.

Konuşmalarında Putin, ABD’nin Irak ya da Afganistan’daki askeri müdahalelerini eleştiriyordu; ancak asıl itiraz ettiği şey, Washington’un emperyal müdahaleler, nüfuz alanını genişletme ve aynı şeyi yapmaya cüret eden diğer güçleri kınama konusunda kendine tanıdığı ayrıcalıklı hak iddiasıydı. Dolayısıyla Batı’ya meydan okuması, özünde ABD’nin “ikiyüzlülüğünü” teşhir etmeye indirgeniyordu: Neden bazıları için serbest olan şey, diğerleri için yasak olsun?

Putin’e göre daha önce yalnızca Amerikan emperyalizmine özgü olan bu durum, artık uluslararası politikanın tek ve kabul edilmiş yasası hâline gelmelidir [1]. Onun dünya görüşünde, yalnızca bazı devletler “organik” olarak imparatorluk olmaya yazgılıdır ve savaşı yürütme konusunda “egemen” bir kapasiteye sahiptir; diğerleri ise yalnızca “sömürge” olmaya, kontrol edilecek ve fethedilecek nesneler olarak kalmaya mahkûmdur. Bu “egemen” devletlerin dışarıda keyfî güç kullanma hakkı, içeride de keyfî güç kullanma haklarıyla örtüşür: Eğer tüm hakların arkasında nihai olarak yalnızca çıplak güç varsa, o hâlde insan hakları ya da demokratik temsil hakkı da güce bağlıdır  –ve bu nedenle dış etkide bulunmanın bir aracından başka bir şey değildir.

Bu emperyal mantık, Rus elitlerinin tutarlı bir karşı-devrimci ve anti-demokratik pozisyon almasını kaçınılmaz olarak beraberinde getirir: 2011’de Rus muhalefetinin protestolarından Arap Baharı’na, hatta Putin’in yabancı istihbarat servislerinin faaliyetlerinin ürünü olarak gördüğü 1917 Rus Devrimi’ne kadar, tüm protestolar ve ayaklanmalar her zaman dış düşman güçler tarafından manipüle edilen olaylar olarak sunulur [2]. Bu ideolojik şemanın, devletleri, piyasa toplumunda başarı, egemenlik ve tanınma için sürekli mücadele eden bireylere benzettiği açıkça görülmektedir.

Aynı “doğal” yasa, devletleri, ulusal toplulukları ve bireysel insan yaşamını yönetir: ya başkalarının pahasına var olma hakkınızı dayatırsınız ya da bunun kurbanı olursunuz. Bugün Vladimir Putin’in Rusya’sında bu ideoloji, artık retorikten çıkıp doğrudan bir iktidar pratiğine dönüşmüştür. Bu yalnızca Rus toplumunun bir kesiminde bulunan gerici ya da şoven fikirlerle değil, aynı zamanda orada egemen olan neoliberal piyasa rasyonalitesiyle de beslenmektedir.

Bireylere bölünmüş ve birbirine karşıt hâle getirilmiş böyle bir toplum, elitlerin elinde itaatkâr bir malzemeye dönüşür ve kendi güçsüzlüğünü – yani dayanışma içinde hareket edememe durumunu – sözde değişmez bir tarihsel kaderin ve toplumsal yaşamı yöneten tartışılmaz, neredeyse organik yasaların sonucu olarak kabullenir.

Ukrayna’nın işgali, Putin Rusyası’nda dış politika ile iç politika arasında kopmaz bir bağ kurmuştur: biri, diğerinin kaçınılmaz devamıdır. Savaş, Rus rejiminin niteliksel olarak farklı, yeni bir biçime – bir diktatörlüğe – dönüşümünü başlatmıştır. Bu düzende, resmi çizgiden farklı her türlü kamusal ifade suç hâline gelirken, her türlü kolektif eylem girişimi devlet-millete ihanet olarak damgalanmaktadır. Korku ve boyun eğme ikliminin şovenizm ve emperyalist saldırganlıkla iç içe geçmesi ve ulusal iradenin tamamen otoriter liderin kararlarıyla özdeşleştirilmesi, son aylarda pek çok kişinin – bana göre haklı olarak – Putin Rusyası’nı faşizmle karşılaştırmasına yol açmıştır.

“Faşizm” kelimesi kullanılmalı mı?

Ancak, toplumsal analizde bu tehlikeli “F kelimesi” kullanıldığında, nasıl kullanılacağı – ve nasıl kullanılmaması gerektiği – açıkça belirtilmelidir. Öncelikle, “faşizm” kavramı, “özgür dünyanın” karşısında birleşmesi gereken mutlak kötülüğün bir eşanlamlısı olarak kullanılmamalıdır. Faşizmin bu şekilde ahlakileştirilmesi, Soğuk Savaş’ın ikili karşıtlıklarına geri dönüşten başka bir şey değildir; bu durumda Sovyet komünizminin yerini mekanik olarak Batı’nın dış düşmanı olarak “Putin faşizmi” alır.

İkinci olarak, Rusya’daki çağdaş faşizmin (ya da Rusya dışındaki faşist eğilimlerin) analizi, spekülatif tarihsel analojilere dayanmamalıdır. Faşizmin 20. yüzyılın ilk yarısındaki yükselişinin, benzersiz tarihsel koşulların bir bileşimi tarafından belirlendiği ve doktrininin çelişkili ve eklektik olduğu hatırlanmalıdır. Bu bağlamda, 1990’ların başında Pierre-André Taguieff’in yaptığı şu saptama yeniden hatırlanabilir:

“Ne ‘faşizm’ ne de ‘ırkçılık’, kendilerini kolayca tanıyabileceğimiz bir biçimde geri dönme lütfunda bulunacaktır. Eğer tetikte olmak yalnızca zaten bilinen bir şeyi tanıma oyunu olsaydı, bu sadece hatırlamaktan ibaret olurdu. O zaman tetikte olmak, beklentilerimize ya da korkularımıza karşılık veren olaylarla dolu, değişmeyen bir tarihin teselli edici yanılsaması içinde, bir hatırlama ve tanıma oyunu hâline indirgenirdi.”[3]

Son olarak – ve belki de en önemlisi – faşizm kavramını günümüz Rus rejimine uygulamak, onu egzotikleştirmeye, Sovyet sonrası Rusya’daki “faşistleşmenin” ulusal tarihin belirlediği benzersiz bir durum olduğuna inanmaya yol açmamalıdır. Aksine, Putin rejimini faşist olarak nitelendirmek, neoliberal kapitalist düzenin krizinden doğan farklı aşırı sağ akımlar arasındaki ortak özellikleri ayırt etmemize yardımcı olmalıdır. Rusya’yı faşist olarak tanımlamanın ancak, bunu uluslararası ölçekte benzer rejimler üretebilecek küresel eğilimlerin kaygı verici bir işareti olarak gördüğümüzde anlamlı olduğuna inanıyorum – buna Batı dünyası da dâhildir.

Bugün, Putin’in Ukrayna’ya karşı yürüttüğü acımasız savaşın üzerinden dört yıl geçtikten sonra, uluslararası politikanın bu faşizan vizyonunun artık izole bir olgu olmadığı açıktır. 2023’te otoriter Azerbaycan’ın saldırganlığı ve bunun Dağlık Karabağ’daki Ermeni nüfusa yönelik geniş çaplı bir etnik temizlikle sonuçlanması; İsrail’in Gazze’de yürüttüğü ve soykırımsal olarak nitelenen askeri operasyon; ve son olarak Trump’ın Venezuela’ya yönelik son hamleleri: tüm bunlar, güçlünün hukukunun dünya siyasetinin yeni yasası hâline gelme eğiliminde olduğunu açıkça göstermektedir. Bu durum bizi kaçınılmaz olarak faşizm olgusunu yeniden düşünmeye ve Putin rejiminin özgül evrimini küresel kapitalist sistemin ayrılmaz bir parçası olarak kavramaya geri götürmektedir.

Faşizmi tanımlamak: doktrin mi, hareket mi, yoksa rejim mi?

Faşizm üzerine geniş tarihsel ve siyasal-felsefi literatürde üç yaklaşım ayırt edilebilir: ilki onu öncelikle bir ideoloji (ya da daha doğrusu ideolojik özellikler bütünü) olarak görür; ikincisi radikal bir kitle hareketi olarak ele alır; üçüncüsü ise belirli bir egemenlik tipi, temelde yeni bir siyasal rejim biçimi ve daha genel olarak bir toplumsal iktidar biçimi olarak tanımlar.

Örneğin tarihçi Roger Griffin’in ünlü tanımı – faşizmi “palingenetik ultranasyonalizm” (yani ulusun yeniden doğuşu mitine dayanan bir ideoloji) olarak görmesi – faşizmi diğer otoriter biçimlerden ayıran bir “ideal tip” kurmaya yöneliktir. Griffin’e göre faşizm, her zaman şu özelliklerle ilişkilidir: ulusun kaybedilmiş büyüklüğünü yeniden diriltme arzusu; önceki meşruiyet biçimlerinin devrimci bir şekilde reddi; organik bir ulusal topluluk fikri; içte ve dışta düzeni sağlamak için kitle mobilizasyonu. Ancak Putin rejiminin faşist olup olmadığına dair son tartışmalar, bu yaklaşımın sınırlarını açıkça ortaya koymaktadır.

Örneğin Timothy Snyder, mevcut Rus rejiminin ideolojik temellerini ortaya çıkarmaya çalışır [4]. Bu süreçte, 1920’ler ve 1930’ların karşı-devrimci Beyaz göçmen ideologlarından Ivan Ilyin’in Putin üzerindeki etkisini abartır. Ayrıca Putin’in militarist söyleminde, iki savaş arası dönemin Romanya faşist lideri Corneliu Zelea Codreanu’nun “ölüm kültüne” benzer bir unsur tespit ettiğini ileri sürer. Buna karşı çıkanlar ise Putin devletinin “klasik faşizm”de olduğu gibi ideolojik olarak motive edilmiş bir kitle seferberliğine dayanmadığını vurgular.[5]

Açıktır ki, belirli özelliklerin varlığına ya da yokluğuna dayanan normatif bir faşizm tanımı, analizi rejimin kendisinden ve onun tarihsel gelişiminden uzaklaştırır. Hiç kuşkusuz, Ukrayna’nın işgali sırasında Putin konuşmalarında oldukça gelişmiş bir ideolojik program ortaya koymuş ve bu, Rus propagandasını son derece gerici bir çerçeveye oturtmuştur. Ancak Putin yaklaşık yirmi yıl önce iktidara geldiğinde, açıkça bir ideolog değildi ve somut politikaları belirli bir doktrine bağlılık tarafından yönlendirilmiyordu.

Daha ziyade, onun görüşlerinin, bulunduğu yapısal konumlar boyunca edindiği “pratik doğruların” bir sentezi olarak şekillendiği söylenebilir. Sovyet güvenlik servislerindeki ilk yılları, onu komplocu bir düşünce tarzına alıştırdı. 1990’larda Saint-Pétersbourg belediye başkan yardımcısı olarak özelleştirme sürecindeki rolü, onu yarı-kriminal ve mafyatik çevrelerde yaygın olan çıplak şiddet ve tahakküm ahlakıyla yoğurdu. Son olarak, tartışmasız otokratik bir lider olarak uzun iktidar yılları, onda Rusya’nın kaybedilmiş jeopolitik gücünü yeniden kurma yönünde mesiyanik bir kader anlayışı pekiştirdi. Onun pratiğini belirleyen bir ideoloji değil; pratiğinin kendisi, ona apaçık görünen çeşitli ideolojik “doğruları” benimsemeye zorladı. Konuşmalarına özenle yerleştirilen gerici düşünür alıntıları, yalnızca bu deneyimden çıkarılmış sonuçları doğrular.

Bu ideolojinin çelişkileri ve kopuşları, Louis Althusser’in ifadesiyle, onun “maddi pratik” karakterinden kaynaklanır. İdeolojinin iktidar pratiği tarafından belirlendiği bu kavrayış, tarihsel bir olgu olarak faşizm için de geçerlidir. Nitekim tarihçi Robert O. Paxton, faşist hareketlerin söylemleri ile iktidara geldiklerinde uyguladıkları pratiklerin her zaman önemli ölçüde farklı olduğunu göstermiştir.[6]

Bu söylemler hiçbir zaman tutarlı bir bütün oluşturmadı: farklı toplumsal gruplara yöneltilmiş rastgele sloganlar toplamından ibaretti ve siyasal mücadelenin konjonktürüne göre sürekli değişiyordu. Dahası, faşizmin ideolojik eklektizmi bizzat bir ilke düzeyine yükseltildi: faşist liderler, kuru doktrinler yerine saf “yaşam”a dayandıklarını sürekli tekrarlıyorlardı. Onlara göre, Benito Mussolini’nin ünlü sözünde ifade edildiği gibi, “teori bir hapishanedir”.

Faşizmin gerçek programı, her şeyden önce bir rejim olarak pratiklerinde açığa çıkar; bu pratikler, iktidarı ele geçirmeyi hedefleyen bir hareket olarak faşizmin basit bir uzantısı değildir. Robert O. Paxton’ın belirttiği gibi, Alman ve İtalyan faşist rejimleri; totaliter partiler, eski devlet aygıtı ve geleneksel elitlerin (ordu, bürokrasi, kilise vb.) rasyonalitesinin karmaşık bir sentezini oluşturuyordu ve bu durum bir tür “çifte devlet” ortaya çıkarıyordu. Bu sentez hiçbir zaman monolitik hâle gelmedi; faşist rejimlerin krizleri her zaman iç çelişkilerinden kaynaklandı. 1944’te Adolf Hitler’e karşı düzenlenen komplo, askeri elitin önde gelen üyelerini içeriyordu; 1943’te Mussolini’nin düşüşü ise Victor Emmanuel III’ün çevresi (ve aynı zamanda faşist liderliğin bazı fraksiyonları) tarafından örgütlendi – ki bu çevreler o zamana kadar rejimin ayrılmaz bir parçasıydı.

Faşizmi öncelikle bir kitle hareketi olarak gören bazı araştırmacılar (örneğin Ernst Nolte), onu örgütlü işçi hareketinin ve sosyalist partilerin devrimci tehdidine karşı bir tepki olarak yorumlamışlardır; sanki kendi kendini savunamayan eski burjuva devletinin yerini alıyormuş gibi. Bu karşı-devrimci yönelimi inkâr etmek mümkün değildir. Örneğin 1920’lerin başındaki İtalya’da faşizm, büyük grev dalgalarına ve önemli sanayi merkezlerinde işçi sovyetlerinin kendiliğinden oluşumuna doğrudan ve şiddetli bir tepkiydi. Ancak Mussolini ve Hitler’in iktidara gelişi, geleneksel elitlerin onları kolektif olarak destekleme kararı almadan mümkün olmazdı. Yönetici sınıfların faşist bir dönüşümü gerekli görmediği yerlerde – Fransa, Britanya ya da Romanya’da – 1930’larda büyüme potansiyeline rağmen faşist hareketler nihayetinde yenilgiye uğradı.

Bu nedenle, ABD’de yaşayan Ukraynalı siyaset bilimci Alexander J. Motyl’in şu tespitine katılmak mümkündür: “Faşizmin ne olduğunu anlamanın anahtarı, belki de faşist bir rejimin ne olduğunu anlamaktan geçer.”[8] Eğer Maurice Merleau-Ponty’nin dediği gibi “devrimler hareket olarak doğru, rejim olarak yanlış” ise [9], faşizm için bunun tersini söyleyebiliriz: onun anlamı ve amaçları, tam da bir devlet iktidarı rejimi olarak ortaya çıkar; ideoloji ya da hareket biçiminde ise özellikleri eksik ve yanıltıcı görünür.

Bugünün faşizmi: yukarıdan gelen bir olgu

Faşizmi, ideolojik özelliklerin ya da önceden var olan bir kitle hareketinin ikincil ve zorunlu olmadığı bir rejim olarak tanımlamak, bu olguyu evrenselleştirmeye imkân verir. Böyle bir yaklaşımda faşizm, liberal araştırmacıların sıkça düşündüğü gibi Batı uygarlığının “rasyonel” gelişim yolundan irrasyonel bir sapma değil; tam tersine, piyasa toplumunun doğasından doğrudan türeyen bir fenomendir.

Bu pozisyon, en açık biçimiyle Karl Polanyi tarafından formüle edilmiştir. Polanyi, Büyük Dönüşüm adlı eserinde faşizmi, kapitalist mantığın toplumsal öz-örgütlenme ve dayanışmanın her biçimi üzerindeki nihai zaferine yönelik bir eğilim olarak görüyordu.[10] Ona göre faşizmin amacı, toplumsal atomizasyonun tamamlanması ve bireyin üretim makinesi içinde erimesiydi. Bu anlamda faşizm, yalnızca “aşağıdan” gelen anti-kapitalist devrimci hareketlere karşı bir tepki olmaktan daha derin bir olguydu. Ekonominin toplum üzerindeki egemenliğinin nihai biçimde kurulmasından ayrı düşünülemezdi. Hedefi yalnızca işçi partilerini değil, aşağıdan gelen her türlü demokratik denetimi ortadan kaldırmaktı.

Polanyi, faşizmi bir “hareket”ten ziyade bir kırılma – hatta bir darbe – olarak tanımlıyordu: ekonomik krize verilen, elitler arasında oluşmuş bir mutabakat ve sosyalizme karşı bir alternatif. Ancak Komintern’in bilinen tezinin aksine, bu yanıt doğrudan bir devrim tehdidine tepki olarak ortaya çıkmaz; daha çok sanayi toplumunun doğasına, yani kapitalist piyasa ile demokrasi arasındaki temel çelişkiye kök salar. Bu anlamda faşizm, Polanyi’nin “çifte hareket” dediği bu çelişkinin radikal bir çözümü olarak ortaya çıkar; insan doğasının, insanlığın birliğini reddeden bir biçimde yeniden tanımlanmasıyla.

Polanyi ayrıca, “faşist bir durumun devrimci bir duruma benzediğini” ve bu elit darbesinin ancak “demokratik kurumların karmaşık bir krizi” içinde mümkün olduğunu vurgular. Faşizm bu nedenle, ekonomik ve siyasal krizlerin derinleştiği, toplum ile piyasa arasındaki çelişkinin artık geçici dengelerle yönetilemez hâle geldiği anlarda gelişir. Polanyi’ye göre faşist dönüşüm, 19. yüzyıl piyasa uygarlığının sonu olarak gördüğü Büyük Buhran’ın doğrudan bir sonucuydu.

Bugün neoliberal kapitalizmin krizi, benzer çelişkiler üretmekte ve kriz içindeki bir sisteme düzen dayatmanın çözümü olarak yukarıdan dayatılan bir faşizm eğilimini ortaya çıkarmaktadır. Elbette bu eğilim her yerde aynı biçimde ve aynı zamanda gelişmez; küresel kapitalizmin eşitsiz ve birleşik gelişimi, homojen bir zaman çizgisi yaratmaz. Çeşitli yapısal nedenlerle Rusya, bu kriz döneminin “zayıf halkası” hâline gelmiş ve bu durum Vladimir Putin’i yönlendirilmiş demokrasiyi terk ederek faşizme yönelmeye itmiştir.

Bu rejim dönüşümü, liderin iradesinin doğrudan dayatılmasına aracılık edebilecek tüm siyasal kurumların yok edilmesiyle birlikte ilerlemiştir. Bugünün Rusya’sında, bir mahkemenin, parlamentonun ya da yerel yönetimin görece bir özerkliğe sahip olduğu anlamda bir “siyasal devlet” artık yoktur. Tüm kurumlar yukarıdan gelen emirleri yerine getirir.

Devlet kurumlarının bu şekilde “egemenin iradesi”ne tümüyle tabi kılınması, Adolf Hitler rejiminin de karakteristik bir özelliğiydi. Hitler’in iktidara geldikten sonra attığı ilk adımlardan biri, Carl Schmitt’in ünlü tanımıyla “bütün diğer yasaları askıya alan yasa” anlamına gelen bir “olağanüstü hâl” rejimi kurmak olmuştu; bu durum 1945’e kadar sürdü.

Bugün demokratik kurumların aşınması ve “olağanüstü hâl” unsurları, Narendra Modi’nin Hindistan’ında, Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’sinde ya da Viktor Orbán’ın Macaristan’ında da gözlemlenmektedir. Ancak Putin Rusyası’ndan farklı olarak, bu rejimler daha çok faşizan bir potansiyeli ifade eder; henüz tamamlanmış bir dönüşüm değildir. Bu ülkelerde toplumun ve kurumların kısmi özerkliği hâlâ varlığını sürdürmektedir.

2025 başından itibaren Donald Trump yönetiminin politikaları da, Amerikan siyasal sistemini kökten dönüştürmeyi amaçlayan böyle bir “olağanüstü hâl” mantığının unsurlarını açıkça taşımaktadır. Trump, bir kitle hareketine dayanmasa da, devlet aygıtının araçlarını kullanarak muhalefeti bastırmakta, temel demokratik hakları sınırlamakta ve ICE gibi baskıcı kurumları güçlendirerek toplumu sindirmeye çalışmaktadır. Trumpizm, devlet iktidarının kaldıraçlarını ele geçirmiş hâliyle, ilk Trump döneminden temelde farklıdır; bu durum, yukarıdan bir faşistleştirme girişimi olarak görülebilir. Ancak Trump hâlâ Amerikan liberal siyasal sisteminin sınırlarıyla (federal yapısı dâhil) karşı karşıyadır, seçim desteğinin genişliğini hesaba katmak zorundadır ve toplumun bir kesiminin aktif direnişiyle karşılaşmaktadır.

Aşağıda görüleceği gibi, Putin’in Rus toplumundaki dayanışma biçimlerini ve zayıf demokratik kültür unsurlarını sistematik olarak yok etmek için çok daha uzun bir zamanı olmuştur. Bu nedenle Putin Rusyası bugün bu sürecin en ileri biçimini temsil etmektedir – Trump’ın Amerika’sının ise dönüşümü hâlâ tehlikeli ve öngörülemezdir.

Toplumu atomize etmek ve depolitize etmek

Bu tür toplumların – aşırı sağ hükümetler altında bile – faşist olarak nitelendirilebilmesi için niteliksel bir dönüşüm geçirmeleri gerekir. Hannah Arendt, Totalitarizmin Kökenleri adlı eserinde bu dönüşümün derinliğini ortaya koyar. Farklı bir teorik perspektiften hareket etse de, sonuçları Karl Polanyi’nin görüşlerine yakındır.[11] Arendt’e göre faşizm, önceki entelektüel geleneklerle doğrudan bir ilişki içinde değildir; o, bir siyasal olgudan çok bir toplumsal olgudur: modernitenin temel eğilimlerinin – toplumun atomizasyonunun ve kamusal yaşamın her biçiminin yok edilmesinin – uç noktadaki sonucudur.

Arendt’e göre faşist-totaliter bir toplumun özü, siyasetin tüm toplumsal yaşama nüfuz etmesinde değil; tam tersine, nihai bir depolitizasyonda, yani “ortak çıkar” fikrinin ortadan kalkmasında yatar. Walter Benjamin bu pasifleştirici ve hareketsizleştirici işlevi son derece isabetli biçimde kavramıştır.

“Teknik olarak yeniden üretilebilirlik çağında sanat eseri”nin[12] sonunda Benjamin, faşizmin “siyaseti estetize ettiğini” yazar: bireyleri, siyasetin bir gösteriye dönüştüğü bu ortamda büyülenmiş seyircilere, yabancılaşmış tüketicilere çevirir. Buna karşılık komünizm “estetiği politize eder” ve kültürel alanı kitlelerin doğrudan yaratıcı katılımının bir sahnesi hâline getirir. Faşist gösteri bu nedenle bütünüyle hiyerarşiktir: herkesin kendisine verilen rolü en yüksek disiplin ve itaatle yerine getirmesi gereken diktatoryal bir üretimdir.

Bugün Rusya’da bu durum, devletin orduyla dayanışma adına düzenlediği “kamusal gösterilerle” simgelenmektedir: örneğin kamu çalışanlarının ve öğrencilerin hizaya dizilerek Rus saldırganlığının uğursuz sembolü olan Z harfini oluşturması. Bu siyasal gösteri tamamen yukarıdan aşağıya örgütlenir; aşağıdan gelen hiçbir inisiyatife – hatta faşist bir inisiyatife bile – yer bırakmaz. Dört yıllık savaş boyunca Rus rejimi yalnızca savaş karşıtı aktivistleri değil, aynı zamanda en ufak bir bağımsızlık emaresi gösteren tüm emperyal milliyetçileri de hapse atmıştır (örneğin 2014’te Donbas’taki Rus müdahalesinin başlıca mimarlarından Igor Strelkov). Bu bağlamda, görece özerk Wagner paralı asker grubunun tasfiye edilmesi ve lideri Yevgeny Prigozhin’in 2023 yazında dramatik biçimde ortadan kaldırılması, 1934’te Almanya’daki Uzun Bıçaklar Gecesi ile karşılaştırılabilir.

Savaşa yönelik kitlesel destek ifadesi yalnızca iktidarın onayladığı biçimlerde mümkün ve meşrudur: yurtsever konserler ve yetkililer tarafından organize edilen koreografik “flash mob”lar. Bu kitlesel süslemeler, Siegfried Kracauer’in “Kitle Süsü”nde tarif ettiği anlamı taşır: bireyin parçalanması ve kapitalist üretim sürecine ve ideolojik yeniden üretime entegre edilmesi.[13]

Başka bir deyişle, yalnızca toplumun atomlara ayrılmasının sonuçlarıyla değil, aynı zamanda insanın kendisinin parçalanmasıyla karşı karşıyayız: birey, siyasal ve ekonomik makineye eklemlenmiş ve onun rasyonalitesi tarafından disipline edilmiş parçalara bölünür. Georg Lukács’un deyimiyle insanın kişiliğini “şeyleştirmeyi” hedefleyen piyasa rasyonalitesi, mantıksal sınırına ulaşır ve siyasetin ve toplumun örgütlenmesine kadar genişler.

Eğer insan doğası başkalarına hükmetme mücadelesinden ibaretse, o zaman devletin doğası da kendisini birleşik bir beden (beden parçalarının bir “süsü”) olarak kurmak ve diğer “varlıklarla” varoluşsal bir mücadeleye girmek olur. Böyle bir dünyada kültür ya da egemenlik gibi kavramlar, bu devletsel özün yalnızca basit niteliklerine indirgenir.

Faşist devlet ve sermaye

Faşizm, böylece, devlet aygıtı ile sermayenin doğrudan kaynaştığı yeni bir burjuva devlet biçimi olarak ortaya çıkar – öyle ki, faşizm altında sermayenin devlet biçimini aldığı bile söylenebilir. Devlet artık toplumun üzerinde bir hakem rolü oynamaz, ne de sınıf çıkarları arasında arabuluculuk yapar (klasik bir Bonapartizmde olduğu gibi): perde arkasına gizlenmeyen, dolaysız bir egemenliğin aracı hâline gelir.

Bu anlamda Lev Troçki, sermayenin “devlet egemenliğinin tüm organlarını ve kurumlarını – yürütme, idari ve eğitimsel aygıtları – çelik bir mengene gibi doğrudan ve hemen kendi eline aldığını” yazar. Ve ekler: faşizmin özü, “proletaryanın amorf bir duruma indirgenmesi; kitlelerin içine derinlemesine nüfuz eden ve proletaryanın bağımsız kristalleşmesini engellemeye hizmet eden bir idari sistemin kurulmasıdır.”[14]

Alman hukukçu ve siyaset bilimci Franz Neumann, ünlü Béhémoth adlı eserinde faşist devlete benzer bir analiz getirir.[15] Ona göre faşizm, artık devletin aracı rolüne ihtiyaç duymayan sermayenin doğrudan egemenliğidir. Marksist emperyalizm teorilerine dayanarak, Nazizme geçişin, dünya pazarının yeniden paylaşımı döneminde dış pazarlardan mahrum kalan Alman kapitalizminin konumuyla belirlendiğini gösterir.

Almanya’daki temel eğilim, sanayinin tekelleşmesi ve nüfusun büyük çoğunluğunun hem asker hem işçi olarak seferber edilebilecek proleterlere dönüştürülmesiydi. Neumann’a göre, sermaye nihai biçiminde devletle kaynaşır: artık ne serbest ticarete ne de özgür bir emek piyasasına ihtiyaç duyar. Zayıf işletmeler büyüklerle eşit koşullarda tutulmaz; devlet onları verimsiz ilan eder ve varlıklarını kartellere devreder (Yahudi mallarının müsaderesi de aynı mantığın parçasıdır). Faşizm altında mülkiyet, hukuk tarafından değil idari karar tarafından güvence altına alınır. Başka bir deyişle, özel mülkiyet hakkı ortak bir normdan değil, egemenin tekil kararından türemektedir. Böylece siyasal olan (devlet) ile ekonomik olan (sermaye) arasındaki ayrım ortadan kalkar; kapitalizmin gerçek eşitsizliği artık hukuki eşitlik görünümüyle gizlenmez.

Adolf Hitler döneminde ilan edilen tam istihdam, Neumann’a göre işçilerin her türlü seçim özgürlüğünü ortadan kaldırmıştır: ne kolektif ne bireysel haklara sahiptirler ve işletmenin “organik birliği” içinde erimeye zorlanırlar. Böylece Nazi formülü olan “ekonominin üstünde siyaset”, pratikte şu anlama gelir: sermaye, serbest piyasa ve rekabet zorunluluğunu aşarak devleti kendi genişlemesinin bir aracı hâline getirir. Faşizm, bu nedenle sermaye ile devlet arasında yeni bir ilişki kurar.

Elbette bu kaynaşma, tam bir özdeşlik ya da homojenlik yaratmaz; daha çok, bu iki alanın mantıklarının birbirine uyumlandırılması anlamına gelir. Örneğin Holokost’un Alman sermayesinin “çıkarına” olduğu söylenemez; ancak kapitalist bir yönetsel rasyonaliteye uygun biçimde yürütülmüş ve kapitalist üretim makinesinin en uç ve canavarca biçimini temsil etmiştir. Bu durum, Zygmunt Bauman’ın Modernite ve Holokost adlı eserinde çarpıcı biçimde analiz edilmiştir.

Faşizm ve akrabaları

Franz Neumann’un hitlerizm çözümlemesinin, ABD’deki alt-right’ın entelektüel figürleri olan Nick Land ve Curtis Yarvin’in savunduğu “kapitalist otoritaryanizm” ile ne kadar benzeştiği dikkat çekicidir.[16] Onlara göre kapitalizmin “ivmelenmesi”, devletlerin hukukun özerkliğinden ve demokratik meşruiyetten vazgeçmesine kaçınılmaz olarak yol açacaktır. Güçlü ile zayıf arasında sahte bir eşitlik yaratan demokratik devletin yerini, doğal seçilimle mutlak güç kazanmış yöneticiler tarafından idare edilen hiyerarşik bir “Gov-corp” (şirket-devlet) alacaktır.

Nick Land’a göre böyle bir devlet, siyasal mücadelelerin ya da kitlesel hareketlerin sonucu olmayacak; kapitalist ekonominin kendi dinamiklerinin, tüm siyasal biçimleri aşındırıp aşmasıyla ortaya çıkacaktır. Bu otoriter-libertaryen ütopya, paradoksal biçimde Putin’in devlet kapitalizminin ters yüz edilmiş hâline benzer: burada mülkiyet hakları ile siyasal iktidar ayrılmaz biçimde iç içedir ve devlet bürokrasisi (tepesinde güvenlik aygıtı) aristokratik, neredeyse kast benzeri bir yapı olarak kavranır.

Putin’in siloviki’sinin (güvenlik aygıtı elitleri) dünya görüşü ile Silikon Vadisi’nde Nick Land hayranlarının dünya görüşü arasındaki tuhaf benzerlik, ortak bir ideolojik eğitimle açıklanamaz. Land Thomas Hobbes ve Gilles Deleuze’e atıf yaparken, Vladimir Putin Ivan Ilyin ya da Fyodor Dostoevsky’ye başvurur. Ancak burada belirleyici olan entelektüel referanslar değil; neoliberal kapitalizmin ideolojik pratikleri içinde içselleştirilmiş ve onun ürettiği öznelik tipine özgü bir “faşist rasyonalite”dir.

Günümüz faşizmi artık kitlesel gerici hareketlere ihtiyaç duymaz. Örgütlü işçi sınıfını bastırmak ve onu şiddet yoluyla “amorf” bir hâle getirmek için iç savaş benzeri yöntemlere de gerek duymaz. Bu iş, Batı ülkelerinde neoliberal dönüşüm on yılları boyunca ve 1990’larda post-sosyalist ülkelerde uygulanan “şok terapisi” reformlarıyla büyük ölçüde zaten gerçekleştirilmiştir. Geriye kalan, yukarıdan gelecek bir “darbe”dir: demokratik katılımın tamamen gömülmesi ve sermayenin diktatoryal bir devlet biçimine kavuşması. Eski faşizm gibi, 21. yüzyıl faşizmi de küresel kapitalizmin krizinden doğan bir eğilimdir.

Bu açıdan bakıldığında, Sovyet sonrası dönüşüm koşullarından doğan putinizmin, bu küresel eğilimlerle ne kadar örtüştüğü çarpıcıdır. Bu olgu, özgül bir ulusal dinamikten ziyade daha genel bir tarihsel sürecin parçasıdır. Retoriğinde, Marine Le Pen seçmenine, Viktor Orbán destekçisine ya da Tucker Carlson izleyicisine yabancı gelecek pek az şey bulunur: aynı saldırgan anti-evrenselcilik; aynı “azınlıklar” etrafındaki panik; aynı “geleneksel aile” ve “manevi değerler” savunusu; aynı “kültürel Marksizm” karşıtlığı; aynı soyut “elitlere” yöneltilmiş öfkenin siyasallaştırılması.

Putinizmin temel farkı, devletin zaten 21. yüzyıla özgü bir faşist rejime dönüştürülmüş olmasıdır. Bu anlamda, geçmişi hatırlatmaktan çok geleceğe dair bir uyarı işlevi görür. Ancak şu soru kaçınılmazdır: Sovyet sonrası Rusya neden bu kaderi yaşadı ve nasıl oldu da böylesi ürkütücü bir örneğe dönüştü?

Putinizm: bir “faşistleşme”nin kısa tarihi

2000’lerin ortasında, Vladimir Putin ikinci kez ezici bir çoğunlukla yeniden seçildiğinde, bu satırların yazarı Moskova’daki sol siyasal sahnede zaten aktifti. O dönemde, yetkililerin hâlâ başkentin merkezinde düzenlenmesine izin verdiği kalabalık gösterilerde en popüler sloganlardan biri şuydu: “Birleşik Rusya, faşist ülke!”[17] Bu sloganı atan genç sosyalistler ve anarşistler, bunu bilinçli bir abartı olarak görüyordu. Putin’in iktidarının ilk yıllarında hâlâ sivil özgürlükler, bağımsız medya, muhalif adaylar ve grev hakkına sahip sendikalar mevcuttu.

Bununla birlikte, kişisel iktidarın pekişmesi, kitlesel depolitizasyon ile şovenist ve ırkçı fikirlerin yayılması gibi tehlikeli bir bileşim şimdiden görünür hâle gelmişti. Putin’in siyasal kariyeri ve popülaritesinin doğası en başından itibaren savaşla bağlantılıydı. 1999’un sonunda, Boris Yeltsin onu halefi olarak belirlediğinde, Rus ordusu Çeçenistan’da geniş çaplı bir “terörle mücadele operasyonu” yürütüyordu.

Mart 2000 başkanlık seçimlerinde Putin’in ezici zaferi, bazı Kremlin yanlısı analistlerin “putinci çoğunluk” olarak adlandırdığı olgunun ortaya çıkışını işaret etti. Bu çoğunluğun baskın duyguları; demokrasiye yönelik hayal kırıklığı (siyasal ve toplumsal istikrarsızlıkla ilişkilendirilen), yoksulluk ve ekonomik güvensizlik karşısında duyulan yorgunluk ve medya tarafından sürekli beslenen terör korkusuydu. Bu korku, “radikal İslamcılar”a atfedilen tehdit söylemiyle ve şehirleri “dolduran” Kafkasyalılara yönelik düşmanlıkla birleşiyordu.

Dikkat çekici olan, bu bayrak etrafında toplanma zihniyetinin başlangıçta Batı’ya yönelmemiş olmasıdır. Aksine Putin, Çeçenistan’daki operasyonu, George W. Bush’un 11 Eylül sonrası başlattığı “uluslararası terörizmle mücadele”nin bir parçası olarak sunuyordu. İç politikası da Batı’daki neo-muhafazakâr projeye şaşırtıcı derecede benziyordu: kamu sektörünün agresif biçimde özelleştirilmesi, hukuk alanındaki neoliberal reformlar, bunlarla birlikte artan polis denetimi ve “ulusal birlik” vurgulu yurtsever bir söylem.

Putin’in iktidarının ilk yıllarında, işçi haklarını önemli ölçüde sınırlayan yeni bir İş Kanunu, kentsel alanın özelleştirilmesini kolaylaştıran bir Konut Yasası ve Rusya’yı büyük şirketler için adeta bir vergi cennetine dönüştüren %13’lük sabit gelir vergisi yürürlüğe girdi.

Aynı dönemde petrol fiyatlarındaki dramatik artış, bütçe dengesini korurken maaşların ve emekli aylıklarının yükseltilmesini mümkün kıldı. İşte bu noktada, putinizmin karakteristik özelliği olan neoliberalizm ile devlet kapitalizminin paradoksal birleşiminin temelleri atıldı.[18] Rejim, doğal kaynaklarla bağlantılı kârlı şirketleri doğrudan ya da dolaylı olarak devlet kontrolüne alırken, kamu sektörünü (eğitim, sağlık) sürekli bir neoliberal kemer sıkma politikası altında tuttu.

Putin döneminde “oligarklar” – Sovyet sonrası özelleştirmeler sırasında çok düşük bedellerle büyük şirketler edinmiş sermaye sahipleri – Yeltsin dönemindeki doğrudan siyasal etkilerini kaybettiler. Ancak aynı zamanda yeni özelleştirmeler yoluyla şirket satın alma ve devletle kârlı sözleşmeler yapma konusunda büyük fırsatlar elde ettiler. “Putinci çoğunluk” mitiyle desteklenen rejim, bu kesimlere 1990’larda kaybettikleri meşruiyeti geri verdi. Yeltsin döneminde özelleştirme yaygın olarak haksız ve suç olarak görülürken, ekonomik toparlanma ile birlikte Putin rejimi bu yağmayı “kapanmış bir sayfa” olarak sundu ve herhangi bir yeniden değerlendirme girişiminin toplumsal kaosa ve ülkenin dağılmasına yol açacağı uyarısında bulundu.

2010’ların başına kadar putinizm, kitlesel bir depolitizasyon üzerine kuruluydu: artan tüketim, “istikrar”ın sağladığı rahatlık ve özel hayata çekilme bu dönemin belirleyici unsurlarıydı. Bu süreçte rejim, muhafazakâr olmaktan ziyade, Jacques Rancière’in anlamıyla “post-politik” bir karakter taşıyordu: siyasal tutkulara ve sokaktaki demagojik sloganlara karşı, saf bir yönetim tekniği olarak sunuluyordu. Bu atmosfer içinde, 2008’de Vladimir Putin’in iki döneminin ardından, onun önerisiyle silik bir figür olan Dmitry Medvedev aynı “putinci çoğunluk” tarafından başkan seçildi. Yönetim tarzı değişmediği sürece başkanın adının ne önemi vardı?

Küresel kriz, direnişler ve faşizan dönemeç

Her şey 2011 sonunda Putin’in yeniden başkanlığa dönme niyetini açıklamasıyla değişti. Bu, açıkça kişiselleşmiş bir iktidara geçişin işaretiydi. 2011 sonu ve 2012 başında Moskova ve diğer büyük şehirler, seçim hilesini protesto eden ve rejimin otoriterliğini eleştiren on binlerce insanın gösterileriyle sarsıldı. Bu mobilizasyonlar, teknokratik ve “post-politik” modeli sorguluyordu.[19]

Buna yanıt olarak Putin bir “faşistleşme” sürecini başlattı. 2012 kampanyası önceki dönemlerden kopuş anlamına geliyordu: protestolar, ulusal birliği bozmak ve yabancı değerleri dayatmak isteyen iç ve dış düşmanların komplosu olarak sunuldu. Putin kendisini “geleneksel aile”nin savunucusu olarak konumlandırdı; homofobi ve patriyarka devlet ideolojisi düzeyine yükseltildi. “Putinci çoğunluk”, ortak Hristiyan kimlik ve ulusal sadakat etrafında birleşmiş “sessiz muhafazakâr çoğunluk” olarak yeniden inşa edildi.

Ancak yeniden seçilmesine ve protestoların bastırılmasına rağmen, Putin kitle desteğini kaybetmeye devam etti. Liberal muhalefetin dile getirdiği demokratik talepler (sivil haklar, adil seçimler), artan yoksulluk ve eşitsizlik deneyimiyle birleşme potansiyeline sahipti. 2008 krizinin ardından kırılganlaşan büyüme yerini durgunluğa ve yaşam standartlarında düşüşe bırakmıştı.

Bu bağlamda Putin, 2014’te Kiev’deki Euromaidan’ı doğrudan bir tehdit olarak algıladı: sokak mobilizasyonuyla iktidarın değişmesi, Rusya için “bulaşıcı” bir örnek oluşturabilirdi. Coğrafi yakınlık, tarihsel bağlar ve yoğun medya ilgisi nedeniyle bu senaryo Rus toplumuna somut bir model sunabilirdi. Buna karşılık Putin agresif bir tırmanışa yöneldi – Kırım’ın ilhakı ve Ukrayna’nın doğusuna müdahale – hem “yakın çevre”deki hâkimiyeti yeniden tesis etmek hem de içeride “kuşatma altındaki kale” mantığını güçlendirmek için. Böylece dış politika ile iç politika ayrılmaz hâle geldi: biri diğerini kilitlemenin aracı oldu.

Kırım’ın ilhakı ve Ukrayna’nın doğusundaki askeri müdahale, rejimin dönüşümünde bir dönüm noktasıydı. Sarsılan meşruiyet, savaş yoluyla yeniden kuruldu ve “kuşatma altındaki kale” siyasetiyle pekiştirildi. İdeolojik olarak inşa edilen “sessiz muhafazakâr çoğunluk” yerini “Kırım konsensüsü”ne bıraktı: rejimin jeopolitik hamlelerine yönelik yaygın, pasif bir onay. Bu bağlamda, bu emperyalizme karşı çıkan herkes “vatana ihanet”le suçlandı. İç politika geri plana itildi; eyleyebilen tek özne ulusal lider ve başkomutan olurken, diğerlerinin yurttaşlık görevi onun pasif destekçisi olmaya indirgenmişti.

Ancak “Kırım konsensüsü” uzun sürmedi. 2017’den itibaren Rusya’da yeni bir siyasileşme dalgası ortaya çıktı: liberal-popülist Alexei Navalny’nin öncülük ettiği yolsuzluk karşıtı sokak gösterileri; neoliberal emeklilik reformuna karşı kitlesel hoşnutsuzluk; güçlü çevre hareketleri; bölgelerde yerel yönetim özerkliğini savunan mücadeleler. Bu mobilizasyonlar, çeşitliliklerine rağmen, 2011’e kıyasla toplumsal eşitsizlik meselesini çok daha açık biçimde gündeme getirdi. Artık ne baskı ne de jeopolitik söylem rejimin toplumu bütünüyle kontrol etmesine yetiyordu: rejimin gerçek bir savaşa ihtiyacı vardı.

Böylece, yukarıdan sürekli yeniden tanımlanan, hayali bir depolitize çoğunluğa dayanarak putinizmin, kendi yapısal krizini çözmek ve iç-dış meydan okumaları bastırmak için faşizme doğru kaydığı görülür. Meydan okuma ne kadar ciddiyse, kapitalist elit ile yoksullaşmış işçi sınıfı arasındaki çelişkileri açığa çıkarma riski de o kadar büyüktü. Bu nedenle rejim, varlığını sürdürebilmek için giderek daha radikal ve faşizan önlemlere yöneldi.

Moskova’da düzen hüküm sürüyor

Putinizmin ilk “teknokratik” biçimi, devlet bürokrasisi, küçük işletmeler ve işçi sınıfının atomize kesimleri içinde pasif bir seçim tabanına dayanıyordu. Ancak son biçimi, çıplak bir iktidarı sergiliyor: devlet, sert sınıf eşitsizliğine dayalı bir düzeni doğrudan dayatıyor. Bugün orta sınıf büyük ölçüde Ukrayna karşıtı şoven söylemi desteklese de çocuklarını savaşa göndermiyor. Ukrayna’daki Rus askerî gücünün büyük bölümü ise yoksul taşra emekçilerinden ve işsizlerden oluşuyor; onlar için orduya katılmak çoğu zaman düzgün ücretli bir iş bulmanın tek yolu.

2022 baharında, Ukrayna işgalinin ardından rejimin yeni siyasal düzeni dayatması yalnızca birkaç hafta sürdü – üstelik son derece sert bir biçimde. Zayıf örgütlenmiş savaş karşıtı gösteriler eşi görülmemiş bir şiddetle bastırıldı: sadece o bahar aylarında 16 binden fazla kişi gözaltına alındı ve cezalandırıldı. Askerî sansür getirildi; cezalar 15 yıla kadar hapisle sonuçlanabiliyordu. İşgale yönelik her türlü kamusal muhalefet suç hâline geldi – yalnızca gösteriler değil, sosyal medyada bir paylaşım ya da iş yerinde bir yorum bile. Baskı seçici olmakla birlikte giderek yoğunlaşıyor ve geniş çaplı bir korku iklimi yaratmış durumda.

Savaşa verilen kitlesel destek ise – büyük ölçüde Kremlin kontrolündeki kurumların yaptığı anketlerde görüldüğü kadarıyla – zorlanmış ve performatif bir karakter taşıyor. Bu tür yanıtlar, özel hayatın güvenliğini korumak için gösterilen bir sadakat jesti olarak algılanıyor. Bu durumun ne kadar sürdürülebilir olduğu belirsizdir. Yaptırımlar ve askerî harcamalar nedeniyle yaşam standartlarının düşmesi ve uzun süre gizlenen kayıpların büyüklüğü, hoşnutsuzluğu artıracaktır. Bu yüzden savaş, bir biçimde, rejimin varlık koşulu olmaya devam edecek – ve belki de onun çöküşünün nedeni olacaktır.

Yine de şimdiden şu söylenebilir: putinist rejim, yirmi yılı aşkın bir sürede kademeli bir dönüşüm geçirmiştir: Depolitize neoliberal otoriterlikten sert bir diktatörlüğe. Bu gelişim, ekonomik kriz, büyük toplumsal eşitsizlik ve iç baskı ile dış emperyal savaşla ayakta tutulan bir düzen karşısında kapitalist toplumun “normalitesinden” türeyen grotesk bir sonuçtur.

Putin rejimini “tanıdık” ve “normal” kılan da budur: toplumun pasifleştirilmesi ve atomizasyonu, söylemin gerici anti-evrenselciliği ve tüm bunların elitlerin sinik rasyonalitesiyle çarpılması. Bu nedenle onu açıkça faşist olarak adlandırmak gerekir – yalnızca bu tanıma uyduğu için değil, aynı zamanda günümüzün özgürleşme mücadelelerinin karşı karşıya olduğu küresel tehdidin büyüklüğünü kavrayabilmek için.

Ilya Budraitskis, günümüzde sürgünde yaşayan Rus sosyalist bir tarihçi ve siyaset bilimi araştırmacısıdır. 2011’de kurulan ve 2024’te “yabancı ajan” olarak sınıflandırılmasının ardından kendini fesheden antikapitalist bir örgüt olan Rusya Sosyalist Hareketi’nin (RSM/RSD) eski üyesidir. Moskova Üniversitesi’nde ders vermiş ve 2022’de sürgüne gitmeden önce Rusya’daki savaş karşıtı hareketin örgütlenmesine katılmıştır.

Özellikle Dissidents among Dissidents: Ideology, Politics, and the Left in Post-Soviet Russia (Verso, 2022) adlı kitabın yazarıdır (Türkçesi: Rusya’da Sol, çev: Aydın Çavdar, Ayrıntı, 2022). . Ilya Matveev ile birlikte kaleme aldığı New Russian Imperialism: Capital and Ideology adlı kitabı ise 2026 yılında Stanford University Press tarafından yayımlanacaktır.

Metin, İngilizceden Contretemps için Christian Dubucq tarafından çevrilmiştir.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Notlar

[1] Vladimir Putin, “Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in St. Petersburg Uluslararası Ekonomik Forumu’ndaki konuşması” (Fransızca çeviri), 17 Haziran 2022, Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanlığı (Fransa sitesi), https://france.mid.ru/fr/presse/vladimir_poutine_au_forum_conomique_/.

[2] Vladimir Putin, “Rusya’nın Birinci Dünya Savaşı’ndaki zaferi çalındı”, Kommersant, 1 Ağustos 2014, https://www.kommersant.ru/doc/2537963.

[3] Pierre-André Taguieff, “Discussion or Inquisition: The Case of Alain de Benoist,” Telos, no 98-99, 1993-1994, s. 34-54.

[4] Timothy Snyder, “We should say it. Russia is fascist.” The New York Times, 19 Mayıs 2022.

[5] Grigory Golosov, “Fascist Russia?” Riddle, 30 Mayıs 2022, https://ridl.io/fascist-russia/.

[6] Robert O. Paxton, Le fascisme en action (Paris: Seuil, 2004).

[7] Paxton, a.g.e.

[8] Alexander J. Motyl, “Putin’s Russia as a Fascist Political System,” Communist and Post-Communist Studies, cilt 49, no 1, 2016, s. 25-36.

[9] Maurice Merleau-Ponty, Les aventures de la dialectique (Paris: Gallimard, 1955), “Sartre et l’ultra-bolchevisme” bölümü.

[10] Karl Polanyi, La Grande Transformation. Aux origines politiques et économiques de notre temps (Paris: Gallimard, 1983). Türkçesi: Büyük Dönüşüm, İletişim Yayınları.  Ayrıca bkz. Jérôme Maucourant, “Bonnes feuilles de Avez-vous lu Polanyi ? – postface”, Contretemps, 29 Ekim 2011, https://www.contretemps.eu/bonnes-feuilles-de-avez-vous-lu-polanyi-de-jerome-maucourant-postface/ (Çev. notu).

[11] Hannah Arendt, Les Origines du totalitarisme, cilt 3: Le Système totalitaire, Paris, Seuil, “Points/Essais” dizisi, 2005. Türkçesi: Totalitarizmin Kökenleri, İletişim Yayınları.

[12] Walter Benjamin, “L’œuvre d’art à l’époque de sa reproductibilité technique”, L’Œuvre d’art à l’époque de sa reproductibilité technique içinde, Paris, Gallimard, “Folio Plus philosophie”, 2008. Türkçesi: Walter Benjamin, Pasajlar içinde, çev: Ahmet Cemal, Yapı Kredi Yayınları.

[13] Siegfried Kracauer, L’Ornement de la masse. Essais sur la modernité weimarienne (Paris: La Découverte, 2008). Türkçesi: Kitle Süsü, Metis Yayınları.

[14] Leon Trotsky, “Mussolini nasıl kazandı?” (çevrimiçi Fransızca versiyon).

[15] Franz Neumann, Béhémoth. Structure et pratique du national-socialisme, Paris, Payot, 1987.

[16] Nick Land, “Dark Enlightenment”, Fransızca çeviri: “Les Lumières noires”, Divergences, bölüm 1 (14 Ekim 2025) ve bölüm 2 (2 Eylül 2025): https://divergences.be/spip.php?article4130= ; https://divergences.be/spip.php?article4132=.

[17] United Russia (Edinaïa Rossiïa), Kremlin yanlısı başlıca parti olup “iktidar partisi” olarak anılır; 1 Aralık 2001’de Kremlin’i destekleyen çeşitli hareket ve partilerin birleşmesiyle kurulmuştur.

[18] Ilya Matveev, “Russia Inc.”, openDemocracy, 16 Mart 2016, https://www.opendemocracy.net/en/odr/russia-inc/

[19] “The Weakest Link of Managed Democracy: How the Parliament Gave Birth to Nonparliamentary Politics” [“Yönlendirilmiş demokrasinin en zayıf halkası: parlamentonun nasıl parlamento dışı siyaseti doğurduğu”], South Atlantic Quarterly, cilt 113, no 1, 2014, s. 169-185.

Porto Alegre Antifaşist ve Anti-Emperyalist Konferansı: İleri Adımlar, Zorluklar ve İmkanlar

Halkların egemenliği için düzenlenen ilk antif­aşist konferans, benzersiz bir deneyimdi; dünyanın başka hiçbir yerinde böyle bir girişim başarıyla hayata geçirilmemişti. Bu konferans, devrimci örgütlerin sınırlarını çok aşan geniş bir antif­aşist ve anti-emperyalist cepheyi temsil ediyor. Bununla birlikte, konferans enternasyonalist direniş hareketlerinin karşılaştığı zorluklarla bağlantılı olarak bazı sınırlılıkları da görünür kıldı.

Bu metin konferansa katılmış olan Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komite ve Yürütme Bürosu üyeleri Manuel Rodriguez Banchs, Penelope Duggan, Israel Dutra, Antoine Larrache, João Machado, Reymund de Silva ve Eric Toussaint tarafından kaleme alınmıştır.

Açılış gösterisine yaklaşık 7.000 kişi katıldı; Dördüncü Enternasyonal örgütlerinin kayda değer bir varlığı söz konusuydu. Zirve dönemindeki Dünya Sosyal Forumları’nın militan coşkusuna ve 2003 savaş karşıtı harekete tanıklık ettik; bu tür anlarda çok farklı çevrelerden binlerce insan bir araya gelir ve her şeyi tartışır. İşte tam da bu tür militan momentlerde ortak kavrayışlar ve ortak hedefler şekillenir, militan öncünün bilinci biçimlenir.

Brezilya dışından en büyük delegasyon 200 kişiyle Arjantin’den geldi; bunların çoğu otobüsle yolculuk etmişti, buna Marabunta’dan yoldaşlarımız da dahildi. Afrika’dan (Güney Afrika, Mali, Kongo, Kenya, Fildişi Sahili, Fas) ve Asya’dan (Hindistan, Pakistan, Filipinler…) yoldaşlar katıldı; özellikle de CADTM (Gayrimeşru Borcun İptali Komitesi) aracılığıyla — ki bu örgüt, yerel konferans düzenleme komitesiyle birlikte organizasyonda merkezi bir rol oynadı. Emperyalist ülkelerden (Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Avustralya ve Belçika, Danimarka, Fransa, İtalya gibi Avrupa ülkeleri) delegasyonlar da elbette hazır bulundu. Ukraynalı ve Rus militanlardan oluşan önemli delegasyonlar da vardı.

Konferansın Çalışmaları
“Parlamenterler yuvarlak masası” ve “seçilmişler yuvarlak masası” ile başlayan program, kurumlar içindeki mücadelelerle kurulan önemli bağı ortaya koydu. Ardından binlerce kişi, çok çeşitli başlıklarda gerçekleştirilen tartışmalara katıldı: aşırı sağın yükselişinin analizi, Milei’ye karşı mücadele, ABD’de Minneapolis merkezli Trump karşıtı direniş, emek dünyasındaki mücadelelerin özgünlüğü, Brezilya’daki durum, Filistin direnişi, iklim krizi, feminizm, eğitim ve çeşitli uluslararası dayanışma biçimleri.

Resmî programdaki on bir genel oturuma katılmanın yanı sıra, Dördüncü Enternasyonal’in örgütleri ve militanları, planlanan 150 etkinlik arasında yer alan bir dizi öz-örgütlü faaliyet de önerdi. Yoldaşlarımız bu etkinliklerde önemli bir rol oynadı; özellikle de kapitalist büyümeden kopuşu savunan ekososyalist devrim manifestomuzun sunumu dikkat çekti. 600’den fazla kişinin katıldığı bu toplantı, Manifesto’nun başlıca yazarlarından Michael Löwy ve Penelope Duggan tarafından yönetildi; Duggan bu etkinlikte Dördüncü Enternasyonal’i temsil ediyordu.

Irkçılık karşıtı ve antikapitalist mücadele, Ukrayna ile dayanışma, Rus siyasi tutuklularla dayanışma, Fransa’daki durum ve göçmenlerle dayanışma üzerine tartışmalar da örgütledik ya da bu tartışmalara önemli katkılarda bulunduk. Özellikle bu başlıklardan ilki, birkaç yüz kişinin katılımıyla gerçekleşti.

CADTM tarafından göç, Z kuşağının seferberlikleri, servet birikimi, Ukrayna, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Venezuela’daki doğal kaynakların yağmalanması, Afrika’daki durum ve diğer başlıklar üzerine önemli etkinlikler düzenlendi.

Dördüncü Enternasyonal, konferans katılımcılarına dört dilde “Neofaşist otoriterliğe ve emperyalizmin her türüne karşı” başlıklı bir bildiri dağıttı.

Sonuç Bildirgesi
Konferansın sonuç bildirgesi, organizasyonu mümkün kılan geniş yakınlaşmaları özetlemektedir: Milei’ye karşı büyük seferberlikler, Birleşik Krallık’ta aşırı sağa karşı mobilizasyonlar, ABD’deki “No Kings!” eylemleri ve Küba ile dayanışma hatırlatılıyor. Aynı zamanda sosyal, çevresel, ırkçılık karşıtı, feminist ve LGBTIQ+ taleplerin yanı sıra elbette emperyalizme karşı bir dizi talep de sıralanmaktadır. Bildirge açıkça şu ifadeyi kullanır: “Tüm emperyalizmlere karşı mücadele ediyoruz ve halkların kendi kaderini tayin hakkı için, gerekli olan tüm araçlarla yürüttükleri mücadeleyi destekliyoruz.” Nitekim bildiri, özellikle Filistin’deki soykırıma, Lübnan ve İran’a yönelik saldırılara, Venezuela’ya yönelik müdahalelere ve Küba’ya yönelik tehditlere karşı çıkmaktadır. Bu geniş mutabakat, son derece çeşitli örgütleri bir araya getirmiş ve konferansın başarısına katkıda bulunmuştur.

Kitlesel İşçi Örgütlerinin Sınırlı Seferberliği
Konferansın büyük başarısı, bazı önemli sınırlılıkları görmemizi engellememelidir. Bu sınırlılıklar, konferansın hazırlanışı sırasında da ortaya çıkmış ve biz bunları gidermeye çalışmıştık ancak kısmi bir başarı elde edebildik

Bunlardan biri, hem Brezilya’da hem de uluslararası düzeyde geleneksel kitlesel işçi örgütlerinin aktif katılımının zayıf olmasıydı. Konferans, İşçi Partisi’nin ve PSOL’ün ulusal düzeydeki çoğunluğunun yanı sıra Brezilya’daki CUT ve CTB gibi sendikaların ve diğer öğretmen ve işçi örgütlerinin resmî katılımını sağlamış olsa da, bunlar Porto Alegre’nin bulunduğu Rio Grande do Sul eyaleti dışında seferberliğe sınırlı katkı sundular. Andes öğretmen sendikası ile Brezilya Komünist Partisi (PCdoB) daha güçlü bir militan varlık gösterdi.

Gerçekte ise, özellikle Rio Grande do Sul’de güçlü olan PSOL içindeki bir eğilim olan MES başta olmak üzere, bizim örgütlerimiz katılımcıların önemli bir bölümünü oluşturuyordu. Bu durum bir yandan bir gurur kaynağıdır; öte yandan ise reformist örgütler ve sendikalarla birlikte kitlesel bir hareket inşa etme ve birlik mücadelesinin hâlâ önümüzde duran bir görev olduğunu göstermektedir.

Brezilya dışında, konferans La France Insoumise’in yanı sıra, özellikle İspanya ve Latin Amerika’dan bir dizi sendikal örgütün desteğini de aldı. Konferansa yaklaşılırken, birçok başka örgütü bu girişimin kendi akımları açısından önemine ikna etmek için tekrar tekrar girişimlerde bulunuldu; ancak hareket içinde mümkün olan en geniş birliği kurma mücadelesi, en büyük kararlılıkla sürdürülmelidir.

Tüm Emperyalizmlere Karşı Çıkmak
Bir diğer sorun ise, sonuç bildirgesinde “tüm emperyalizmlere” karşı çıkıldığı ifade edilmesine rağmen, pratikte neredeyse yalnızca ABD emperyalizmine odaklanılmasıydı. Konferanstaki “kampçı” kesimlerin etkisiyle, Vladimir Putin yönetimindeki Rusya’nın Ukrayna’yı işgali kınanmadı ve Rusya’daki diktatörlük rejiminin niteliğine dair net bir tutum alınmadı. Bu durum ciddi bir sorundur ve Rusya ile Ukrayna’daki antif­aşistlerle ortak eylem açısından potansiyel bir engel oluşturmaktadır. Rusya, kuşkusuz faşizme en çok yaklaşan rejimlerden biridir; Ukrayna halkı — ve aynı zamanda Rus halkı da — bu rejim altında, yoksulluk ve yüz binlerce ölümle karşı karşıya kalarak acı çekmektedir.

Rus ve Ukraynalı yoldaşların varlığı, ayrıca Dördüncü Enternasyonal’in desteğiyle düzenlenen ve Rus muhaliflere söz hakkı tanıyan atölyeler ile, iki önde gelen sendikacı ve Sotsialnyi Rukh (Toplumsal Hareket) temsilcisinden oluşan Ukraynalı bir delegasyonun katılımı önemli bir denge unsuru oluşturdu. Bu durum ilgili delegasyonlar tarafından memnuniyetle karşılandı ve RESU/ENSU (Avrupa Ukrayna’yla Dayanışma Ağı) temsilcisinin sözleriyle: “Ukraynalı yoldaşların varlığı, tıpkı Rus sosyalist muhaliflerin varlığı gibi […] özellikle Roberto Robaina’nın gerçekleştirdiği kapanışta öne çıkarıldı. Ayrıca Brezilya’dan ve diğer ülkelerden militanlarla görüşmeler yapabildiler. Röportajlar verdiler ve sol örgütler arasında yayılmakta olan videolar çektiler.” Bu deneyime dayanarak, özellikle Latin Amerika’da olmak üzere, kendi mücadelelerine yönelik dayanışmayı genişletmeyi umuyorlar.

Birçok genel oturumda, Dördüncü Enternasyonal’den yoldaşlar (DE yönetiminden Penelope Duggan, Porto Riko’dan Rafael Bernabe, Hindistan’dan Sushovan Dhar vb.) ve diğer bazı konuşmacılar (ATTAC France ve La France Insoumise’den Patricia Pol) bu tutumlara karşı söz aldılar. Rus siyasi tutukluların ve sürgündeki muhaliflerin savunusunu yaptılar; Ukrayna’nın kendi kaderini tayin hakkını, Ukrayna halkının Rus işgaline karşı mücadelesini ve aynı zamanda kendi hükümetinin neoliberal ve antidemokratik politikalarına karşı direnişini desteklediler. Ayrıca İran’daki kadın hareketi ve demokratik hareketle dayanışma ifade ettiler. Bizim tutumumuz, dünyadaki tüm halkların kendi kaderlerini herhangi bir hükümete hizalanarak değil, kendi eylemleriyle belirleme hakkıdır; ancak bu temel meselenin konferansta tam anlamıyla çözüme kavuşturulamadığı açıktır. Öz-örgütlü atölyelerde söz alan DE’li yoldaşlar (Kanada’dan André Frappier, Belçika’dan Eric Toussaint, Brezilya’dan Bruno Magalhães) da Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini kınamış ve Ukrayna’nın kendi kaderini tayin hakkını savunmuştur.

İran Konusunda Muğlak bir Mesaj
Sonuç bildirgesi “İran halkının kendi kaderini tayin hakkını” savunmakla birlikte, İran İslam Cumhuriyeti’nin resmî olmayan bir temsilcisi konferansta hazır bulunmuş ve oldukça yumuşak bir tonla rejimin politikalarını gerekçelendirmiştir. Biz, İran İslam Cumhuriyeti’nin emperyalist saldırılara karşı kendini savunma hakkını ve bu saldırının yenilgiye uğratılmasını savunurken, İran’daki toplumsal hareketleri — özellikle feminist hareketleri — tam olarak destekliyoruz; bu hareketlerin, ABD ve İsrail tarafından desteklenen Şah yanlısı çevrelerle hiçbir ilgisi yoktur.

Hareket içinde Demokrasiyi Güçlendirmek
Binlerce militanı bir araya getiren böyle bir konferansta, katılımcılar arasında gerçek tartışma forumlarının yetersiz kalması muhtemelen kaçınılmazdı. Bu durum hem merkezi genel oturumlarda ele alınan siyasal başlıklar (öz-örgütlü atölyeler bu açıdan farklıydı) hem de özellikle sonuç bildirgesi ve onun önerileri açısından geçerlidir. Hepimiz listelenen girişimlerin hayata geçirilmesi konusunda hemfikir olsak ve Dördüncü Enternasyonal bunların her birinde yer alacak olsa da, örgütleyici çekirdeğin genişletilmesi ve demokratik hesap verebilirlik mekanizmalarının geliştirilmesi gerekmektedir. Bu, hem siyasal temsiliyet hem de toplumsal cinsiyet dengesi açısından önemlidir; nitekim bu mesele uluslararası örgütleme komitesi toplantısında da vurgulanmıştır. Ayrıca, resmî programdaki tüm konferanslarda kadın konuşmacıların yer aldığı not edilse de, feminizmle ilgili sorunlar büyük ölçüde bu oturumlarda yeterince yer bulmamış, daha çok öz-örgütlü atölyelerde ele alınmıştır.

Mücadeleyi Sürdürmek
Sonuç olarak, bu konferans faşizme ve emperyalizme karşı mücadelede son derece önemli bir ileri adımdır: yıllardır hiçbir sosyal forumun bu kadar geniş bir katılımı bir araya getiremediğini unutmayalım.

Uluslararası ve enternasyonalist hareket inşa etme pratikleri zayıflamıştı; bunların yeniden inşa edilmesi gerekiyor.

Antifaşist ve anti-emperyalist bir birleşik cephe arayışı, ortak bildirilerde belirli bir netlik kaybını da beraberinde getirdi; çünkü sol içinde ve halk kesimleri arasında şu gibi temel sorulara verilen yanıtlar oldukça farklılık göstermektedir: Faşistler ya da neofaşistler kimlerdir? Emperyalistler kimlerdir? Bu nedenle, konferansın örgütlenmesine yön veren karar — ve bu aynı zamanda Dördüncü Enternasyonal’in de tutumudur — önemli bir netlik kaybı pahasına da olsa konferansın gerçekleştirilmesinin gerekli olduğuydu. Tek alternatif, konferansı hiç yapmamak; binlerce militanı bir araya getirerek ortak noktaları ve ayrılıkları tartışma ve faşizme ile emperyalizme karşı süregelen mücadeleye katılma imkânından vazgeçmek olurdu.

Siyasal mücadeleler pratik içinde, gerçekten var olan hareketlere katılarak yürütülür; ancak bu hareketlere tam anlamıyla katıldığımız ölçüde etkide bulunabiliriz. Bu konferansın örgütlenmesi ve özellikle Brezilya’da düzenlenen ve konferans öncesi seferberliğin önemli bir parçasını oluşturan ön konferanslar dizisi, büyük ölçüde Dördüncü Enternasyonal militanlarına dayanmıştır. Özellikle Brezilya’daki örgütlerimiz — MES, Centelhas ve Ecosocialistas —, kitle örgütleri ve dernekler içinde faaliyet yürüten yoldaşlarımızın yanı sıra diğer enternasyonalist, sömürgecilik karşıtı ve anti-emperyalist örgütler bu süreçte önemli rol oynamıştır.

Hiç kuşku yok ki tartışmalar ve mücadeleler devam edecektir ve bir sonraki buluşmalar şimdiden belirlenmiştir: Haziran 2026’da Fransa ve İsviçre’de düzenlenecek G7 karşıtı zirve, Temmuz 2026’da Türkiye’de yapılacak NATO karşıtı buluşma ve Ağustos 2026’da Benin’de gerçekleştirilecek Dünya Sosyal Forumu. Ayrıca özellikle Kuzey ve Güney Amerika’da kıtasal konferanslar ile Mayıs ayında Belçika’da yapılacak Ekososyalist Buluşmalar da planlanmaktadır.

Faşizme ve emperyalizme karşı gerekli ittifaklar işte bu tür etkinlikler aracılığıyla şekillenmektedir. Sendikaları, insan hakları örgütlerini, feminist ve LGBTQI+ hareketleri, ırkçılık karşıtı örgütler, Filistin için mücadele edenleri ve Ukrayna ile İran halklarıyla dayanışma içinde olan güçleri bu sürece katmak bizim sorumluluğumuzdur. İşte bu şekilde — ve ekososyalist devrimci perspektiflerimizi savunarak — dünyayı değiştirecek hareketi inşa edeceğiz.

4 Nisan 2026

Yırtıcılar Çağı. Trump’ın Venezuela’ya Emperyalist Müdahalesinin Anlamı – Franck Gaudichaud

Ocak ayı başında Venezuela’ya yönelik saldırı ve Nicolás Maduro ile Cilia Flores’in kaçırılması, dünyanın ve emperyalistler arası güç dengelerinin yeniden düzenlenmesi yolunda ABD’nin yeni stratejisinin bir parçasıdır. Bu saldırgan stratejinin unsurları, bilhassa Latin Amerika’ya yönelik ekonomik baskının artırılması ve doğrudan askerî müdahaleleri öne çıkarmamaktır. Franck Gaudichaud, Inprecor dergisi için Antoine Larrache tarafından yapılan bu söyleşide (https://inprecor.fr) söz konusu olayları değerlendiriyor; metin Contretemps Web için güncellenmiştir.

Soru: Maduro ve eşinin kaçırılması sırasında ne yaşandı?

Olayın üzerinden bir aydan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen hâlâ birçok yönü, ayrıntıları bilinmiyor. Ancak açıkça söyleyebiliriz ki 2–3 Ocak gecesi büyük ölçekli bir emperyalist saldırı ve kelimenin tam anlamıyla bir darbe gerçekleşti. Venezuela, benzeri görülmemiş bir askerî yığınakla bombalandı (eş zamanlı olarak 150’den fazla uçak ve helikopter kullanıldı). Güney Amerika’da bir ülkenin bu ölçekte bombalanması ilk kez yaşanıyor. (Hepimizin hafızasında 1989’da Panama’da General Noriega’ya karşı müdahale ya da 1983’te Grenada’nın işgali – Başbakan Maurice Bishop’un tutuklanması ve idamıyla sonuçlanan süreç – hâlâ taze.)

ABD’nin Karayipler bölgesindeki askerî varlığı aylardır son derece yoğunluk kazanmıştı. Buna dünyanın en büyük uçak gemisi Gerald Ford’un ve geniş bir donanmanın varlığı da dahildi. Tüm bunlar “uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele” bahanesiyle yapılıyor, ancak bu süreçte çeşitli yargısız infazlar ve tekne bombalamaları da gerçekleşiyordu. Müdahale ihtimali nihayet doğrulandı. Operasyon sırasında özel kuvvetler karaya çıktı, Venezuela’nın çeşitli stratejik ve savunma noktaları imha edildi.

Bolivarcı Ulusal Silahlı Kuvvetler’in (FANB) neredeyse hiç organize ve merkezî, özellikle de hava savunmasına dayalı bir direniş göstermemesi, görevdeki Devlet Başkanı Nicolás Maduro ile milletvekili olan eşi Cilia Flores’in çok kısa bir sürede yakalanıp alıkonulmasına yol açtı. ABD’ye götürülen Maduro ve Flores, New York’ta bir hâkim karşısına çıkarıldı; onlara “Narko-Devlet”in başında olmak gibi hayal ürünü suçlamalar yöneltildi.

Bu askerî operasyon Venezuela’nın egemenliğini ve elbette tüm uluslararası hukuku ihlal etmektedir (uluslararası hukuk Trump’ın son kaygısıdır). Bu girişim ülkenin acımasız biçimde yeniden sömürgeleştirilmesinin ve orta vadede bir tür himaye rejimi (protektora) kurulmasının başlangıcı olabilir; Beyaz Saray’dan gelen ilk açıklamalar bu yönde. Kapitalizmin uzun krizi, ABD’nin küresel hegemonyasındaki gerileme ve emperyalistler arası sistemin şiddetle yeniden yapılanması bağlamında Trump, insanlığın bugüne dek inşa ettiği en büyük askerî-sanayi cephaneliğini kullanarak ya da kullanma tehdidinde bulunarak tüm “yarımküreyi” taakküm altına almayı hedefliyor. Aynı zamanda daha doğrudan bir amacı da var: Bolivarcı Venezuela üzerinde yeniden denetim kurmak ve ülkenin devasa ağır petrol rezervlerini sömürgeci yağması için hazırlamak.

Soru: Bu operasyondan sonra Venezuela’da devlet aygıtı ve yönetici kesimlerin tutumu nedir?

Süreç hâlâ yeniden örgütlenme aşamasında. Sahadaki temaslarımızın da doğruladığı üzere, başkan ve eşi alıkonulmasına rağmen, madurist devlet aygıtının sürekliliği korunuyor; bugün bu süreklilik geçici devlet başkanı Delcy Rodríguez şahsında somutlaşıyor. Askerî ve sivil yöneticiler, bürokrasinin üst katmanları, PSUV (Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi) liderliği ve Bolivarcı iş çevrelerinin farklı fraksiyonları – en azından şimdilik – birlik görüntüsü veriyor.

Burada belirleyici unsur ordunun tutumudur. Ordu, Bolivarcı sivil-askerî ulusal hareketin ve özellikle 2014 ile 2017–2019 krizlerinden bu yana Maduro’nun siyasal kontrolünün temel dayanağıdır.

Delcy Rodríguez’in yanında, 2013’te Hugo Chávez’in ölümünden bu yana iktidarda olan madurizmin başlıca isimleri görülüyor. Bunların başında rejimin güçlü adamı sayılan, polisi elinde tutan, orduyla ve Çin’le güçlü bağları olan Diosdado Cabello geliyor. Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı Vladimir Padrino López (Ocak yenilgisine rağmen görevden alınmadı) desteğini açıklamış durumda. Ulusal Meclis Başkanı Jorge Rodríguez de (Delcy Rodríguez’in kardeşi) chavizmin ve madurizmin kilit isimlerinden biri.

Eleştirel sol içinde ve hatta bazı görevdeki bakanlar dahil olmak üzere chavist çevrelerde, rejimin bir kesiminin ya da en azından bazı üyelerinin ABD’nin azami baskısı ve vaat edilen ödüller karşısında Maduro’yu önceden “bırakmış” olup olmadığı tartışılıyor. ABD’de hapsedilen başkanın Trump’la yürüttüğü fakat başarısızlıkla sonuçlanan müzakerelerin ardından, yakın çevrede “ihanetler” ya da kopuşlar yaşanıp yaşanmadığı sorgulanıyor.

Mevcut bürokrasinin bir bölümü – özellikle üst düzey askerî yetkililer – petrol ve madenler üzerindeki ekonomik çıkarlarını koruma, olası bir rejim değişikliği durumunda dokunulmazlıklarını pazarlık konusu haline getirme arayışında. Ancak bugün (özellikle geniş, ulusal ve özerk bir halk direniş hareketinin yokluğunda) ne ölçüde etkili olabilecekleri belirsiz.

Gerçek şu ki, Pentagon’un beklenen ya da en azından mümkün görülen saldırısına karşı süratli ve örgütlü bir siyasal-askerî tepki gösterilemedi; üstelik silahlı kuvvetlerin sürekli alarm halinde olduğu varsayılıyordu. Son yıllarda özellikle Caracas’ı ve hava sahasını korumak amacıyla Rus ve Çin yapımı hava savunma sistemlerine ve gelişmiş radarlara milyarlarca dolar harcanmıştı. Tüm bunların önceden etkisiz hale getirildiği anlaşılıyor; önlemler muhtemelen elektromanyetik silahlar kullanılarak ve kuşkusuz uzun soluklu bir istihbarat çalışmasıyla alt edilmişti.

Bu açıdan pek çok bilinmez var; ancak koordineli bir ulusal savunma hareketi görülmedi. Bu durum sınırlı ölçekte iç işbirlikleri (aktif ya da pasif), komuta zincirindeki zafiyet ya da Genelkurmay’ın iktidarın yeniden örgütlenmesini bekleyen bilinçli stratejik pasifliği anlamına mı geliyor? Miraflores’te tartışmalar sürüyor; Washington’un servisleri ise kontrolü elinde tutmak için söylenti ve sahte haberleri hararetle yayıyor.

Bu bozgunun ağır bedelini 110’dan fazla kişi (sivil ve asker) ödedi. Maduro’nun kişisel koruma birliği üyeleriyle, çatışmalarda öldürülen 32 Kübalı ajan bunların arasında yer alıyor.


Delcy Rodríguez’in iç politikadaki konumuna gelince, öncelikle olağanüstü hâlin güçlendirildiğini teyit etti (dolayısıyla bir “açılım” perspektifinden epey uzağız). Ardından 1999–2025 dönemini kapsayan ve “demokratik birlikte yaşama” adı verilen geniş kapsamlı bir af yasasını destekledi. Parlamento tarafından kabul edilmesi halinde bu yasa, yüzlerce siyasi tutuklunun – belirli koşullarla – serbest bırakılmasını mümkün kılabilir. Tasarı, Venezuela’da düşünce suçlularının (siyasi suç isnadıyla ya da “kamu görevlilerini eleştirme” gerekçesiyle tutuklananların) varlığını resmen kabul etmiş oluyor. Yasa, cinayetleri ya da özellikle aşırı sağ tarafından işlenen ağır şiddet eylemlerini ve yolsuzluk suçlarını kapsamıyor (bu yönüyle olumlu görülüyor). Bu af girişimi aynı zamanda tutuklu yakınlarının oluşturduğu çeşitli kolektiflerin yoğun seferberliğinin de ürünü.

Daha genel olarak ise Rodríguez kardeşler, Trump ve Marco Rubio’nun saldırıdan hemen sonra düzenledikleri basın toplantısında gururla ilan ettiklerini teyit eder görünüyorlar: ABD ile yeni bir “işbirliği” döneminin başlamasına, özellikle de petrol endüstrisinin emperyalist vesayet altında “yeniden inşasına” hazır olduklarını belirtiyorlar. Manevra alanları kuşkusuz sınırlı. Cumhurbaşkanı yine de ülkeni egemenliğini koruma gereğini tekrarlıyor, Maduro ve Flores’in derhal serbest bırakılmasını talep ediyor ve televizyon konuşmalarında anti-emperyalist tonlar kullanıyor. Buna karşın CIA Direktörü John Ratcliffe Caracas’ta ağırlandı, hatta madalyayla ödüllendirildi! Trump ise “ABD ile Venezuela artık iyi çalışıyor” diyerek yeni bir saldırıyı iptal ettiğini duyurdu… Şubat başında ABD’nin enerji bakanının geçici başkan tarafından güler yüzle karşılanması ve yeni emperyal düzenin planlanması, ülke egemenliğine bağlı birçok Venezuelalıda büyük bir hayal kırıklığı yarattı.

Soru: Emperyalizmin baskısı altında ve Trump’la işbirliği içinde bir “Maduro’suz madurizm” ne ölçüde örgütlenebilir? Neden chavistlerde ve halk kesiminde güçlü hareketlilikler görülmedi?

Trump’ın tercihinin, 2024 başkanlık seçimlerinde aday olan ve seçim hilesi gerekçesiyle diskalifiye edilen Edmundo González ile aşırı muhafazakâr, neoliberal ve ABD yanlısı muhalefetin simgesi María Corina Machado’yu “tahta” oturtacak bir rejim değişikliği olduğu düşünülüyordu. Ancak Machado en azından şimdilik Trump tarafından alenen aşağılanıp kenara itildi; ABD’nin otokratına Nobel Barış Ödülü madalyasını hediye etmesi de durumu değiştirmedi. Trump’ın hesabı açık: Devlet aygıtına ve madurizme yaslanmak; çünkü onların ülkeyi fiilen kontrol ettiğini, ordunun temel desteğini ve zayıflamış olsa da gerçek bir toplumsal tabanlarını (halkçı chavizm) koruduklarını tespit etmiş durumda. Bu potansiyel direnişleri arzuladığı doğrultuya çekmeye çalışırken aynı anda büyük bir siyasal-askerî ve ekonomik baskı uyguluyor. Washington’un hesabına göre Corina Machado ve Edmundo González, doğrudan emperyalist destek olmaksızın – hatta kara birlikleri olmadan – ülkeyi kısa vadede zorla yeniden örgütleyemez. Irak benzeri bir senaryo Trump için düşünülemez ve çok maliyetli olur; zira MAGA tabanı oldukça eleştirel duruyor, ABD içi durum gergin (özellikle ICE karşıtı büyük mücadeleler sürüyor) ve ara seçimler (Kasım ayında) yaklaşıyor.

Soru: Yine de devlet aygıtı ve “boliburjuvazinin” böylesi bir altüst oluşa uyum sağlayabilmesi şaşırtıcı.

Herkes beklemede. Geçici Venezuela hükümeti, söylediğim gibi, hem kendi halkına hem dışarıya karşı çelişkili sinyaller veriyor. Ancak düşüş sert oldu; özellikle yıllarca süren “Bolivarcı Devrim”den beslenen kitlesel bir anti-emperyalist ulusal direnişin mümkün olduğuna inananlar için. Bu aşamada korku ve belirsizlik hâkim. Maduro’nun serbest bırakılması için on binlerce kişinin katıldığı gösteriler yapıldı, ancak bunlar görece sınırlıydı ve pek de spontane değildi.

Bu aslında çok şaşırtıcı değil. Bir yanda ABD emperyalizminin devasa askerî asimetrisi ve azami siyasal baskısı söz konusu; üstelik bölgesel konjonktür de elverişsiz. Öte yandan, on yılı aşkın süredir otoriter bir çözülme, siyasal çöküş ve Chávez’in ülkesi ile 2000’li yıllarda Bolivarcı sürecin temsil ettiği ilerici, ulusal-halkçı, “sezaryen yeniden dağıtımcı” ve anti-emperyalist ivmenin ekonomik yıkımı söz konusu.

Madurizm, chavizmin en sorunlu yönlerini derinleştirdi ve iktidarda yeni bir oligarşi haline gelen boliburjuva kastını pekiştirdi. Bu kesim petrol ve madenlerden elde edilen dövizleri ve bazı kamu varlıklarını mülksüzleştirme ve yolsuzluk yoluyla eline geçirdi. Önce muhafazakâr ve emperyalizm yanlısı muhalefeti bastırdı, seçilmiş parlamentoyu bir dönem kapattı ve yetkileri yürütme etrafında topladı; ardından sol muhalefete de yöneldi, dünün müttefiklerine (özellikle Venezuela Komünist Partisi – PCV) karşı harekete geçti, sendikacıları, eski chavist yöneticileri ve bakanları hapse attı.

İç durum, ABD’nin yıllarca süren ablukası ve binlerce haksız yaptırımıyla ağırlaştı, hatta katlandı; 28 milyonluk ülkeden 8 milyon Venezuelalının göç etmesine yol açtı.

Son yıllarda ağır ama sürekli bir makroekonomik toparlanma gözleniyor; bu toparlanma özellikle petrolleri çıkarma işinden sorumlu Delcy Rodríguez’in pragmatik yönetimiyle özdeşleşiyor. Ancak birçok Venezuela sendikasının belirttiği gibi, Maduro dönemindeki ekonomik, politik ve çalışma konulu haklar, “21. yüzyıl sosyalizmi”nden ziyade neoliberal bir distopyaya; temel hakların yıkımına ve ekolojik açıdan felaket sonuçlar doğuran bir extractivist ileri atılıma benziyor. Geniş bir sendikal cephe Ocak ortasında grevlerle harekete geçmeyi planlamıştı; ancak Trump’ın savaş çılgınlığı bu projeyi sekteye uğrattı.

Bu koşullarda, meşru bir ulusal hükümet etrafında seferber olmuş halk tabanına dayanan, geniş ve çok partili bir anti-emperyalist direnişin ortaya çıkma imkânı görünmüyor. Trump yönetimi de bunun tamamen farkında. Nisan 2002’de Hugo Chávez’in CIA ve yerel patronaj ağlarınca tarafından desteklenen bir darbeye maruz kaldığı ve güçlü bir halk mobilizasyonu sayesinde – “barrios”ların ayağa kalkmasıyla – kurtarıldığı, askerlerin de emperyalizm yanlısı darbeyi reddetme eğilimi gösterdiği dönemden çok uzağız.

Buna rağmen, sivil-askerî aygıt içinde hâlâ ulusal-halkçı perspektife bağlı ve yeni sömürgeci vesayete direnmeye hazır kesimlerden söz etmek mümkün mü? Halkçı chavizm, eleştirel sol, sendikalar ve toplumsal hareketler ciddi biçimde zayıflamış durumda; bazıları demoralize olmuş, bazıları ise kooptasyon yoluyla sisteme entegre edilmiş. Yine de başlangıç döneminin chavizmine dair bir hafızaları ve yer yer ayakta kalmış kolektif, komünal deneyimler hala mevcut. Ancak nüfusun küçümsenmeyecek bir bölümü, büyük bir resignasyonla, bu yeni krizin belki ülkenin boğulmuşluğunu hafifletebileceğini, ABD sermayesinin ekonomik toparlanmayı hatta milyonlarca sürgünün geri dönüşünü sağlayabileceğini düşünür gibi görünüyor.

Soru: Yankee fosil kapitalizmi ile boliburjuvazi arasında zoraki bir ortak yönetim mi kurulacak? Siyasal düzlemde hükümet, çıkarlarını korumak ve bu yarı-protektora koşullarında ülkeyi yönetmeye devam edebilmek için “emperyalizm yanlısı” bir işbirliğine mi gidecek? Kısa vadede bir geçiş süreci ya da seçimler gündemde değil; ancak orta vadede herkes tarafından öngörülüyor. İktidarın milliyetçi bir tepki göstermesi mümkün mü?

Her hâlükârda, Rodríguez’in “ilerleme” (sic) olarak savunduğu ve yeni kabul edilen hidrokarbon yasası, Maduro’nun son aylarda başlattığı liberalleşmeyi derinleştiriyor. Devletin kaynaklar üzerindeki egemenliğini ve 1999 Bolivarcı Anayasası’nın yönelimlerini, ABD’li çokuluslu şirketler lehine radikal biçimde sorguluyor. Bu tarihsel bir geri adımdır! ABD petrol üretimini belirleyecek. İlk etapta 50 milyon varile el koyacaklarını ve gelecekteki petrol gelirlerinin bir bölümünün Katar’da tutulup kamu hizmetlerinin finansmanı için damla damla geri verileceğini – kendi takdirlerine göre – açıkladılar…

Bu koşullarda halk sınıflarının hem Trump’ın vesayetini reddetmek hem de ülkenin gerçek demokratikleşmesini talep etmek üzere özerk biçimde yeniden örgütlenme kapasitesi ne olacak? Yıllarca süren büyük maddi yoksullaşma ve otoriter sapmaların ardından, bu yeni sömürgeci baskı bağlamında bu kilit bir sorudur.

Soru: Trump, sözde ABD’den “çalınmış” petrol kaynaklarını geri almak istediğini söylüyordu.

ABD’li satrap, hiçbir dolambaçlı ifade kullanmadan yağma isteğini ve ülke üzerindeki denetimi yeniden ele geçirme arzusunu ilan ediyor. Tarihsel olarak, 1914’te petrolün keşfi ve ilk kuyuların açılmasından itibaren, özellikle 1960’larda Yankee çokuluslu şirketlerin denetimi altındaki “altın çağ” döneminde, bu şirketler petrolden devasa ve ölçüsüz kârlar elde ettiler; örneğin Suudi Arabistan ya da Orta Doğu’dan bile daha yüksek.

Bu geçmiş, bugün ABD’de iktidardaki oligarşinin zihniyetinde yer etmiş; mülksüzleştirme yoluyla “vahşi” bir birikim modeline dönme iradesi var. Trump “dışlandıklarını” söylediğinde, akla ilkin 1976’daki (Carlos Andrés Pérez dönemindeki) millileştirme gelse de, aslında daha doğrudan 2007’ye atıf yapıyor: Chávez’in karma şirketleri PDVSA lehine yeniden düzenlediği ve bugün ana rezervin bulunduğu Orinoco Petrol Kuşağı’ndaki üretimin büyük bölümünü millileştirdiği döneme. Bu rezerv belki 300 milyar varil! Küresel ölçekte kanıtlanmış en büyük rezerv; ancak çok ağır, arıtılması son derece pahalı bir bitüm.

Milyarder Trump’ın istediği şey, bu rezervin yeniden Exxon, Chevron ve büyük ABD şirketlerinin ağına düşmesi ve küresel ham petrol fiyatını dikte etme gücüne kavuşmak (Venezuela OPEC’in merkezi aktörlerinden biridir). Gerçekte bu o kadar kolay değil: ihracatın %80’i şu an Çin’e gidiyor ve altyapı son derece harap durumda (yine de günlük 800.000 varil üretim sürüyor). Her hâlükârda büyük yatırımlar gerekiyor; bazıları 60 milyar dolardan, hatta birkaç yıl içinde 100 milyar dolardan söz ediyor. Ancak bunun için bu kapitalistlere uzun vadeli siyasal ve toplumsal istikrar garantisi verilmesi ve Çin’in gerçekten devre dışı bırakılması ya da en azından marjinalleştirilmesi gerekir. Gerçekten bir yeniden sömürgeleştirme perspektifi söz konusu olabilir.

Aynı zamanda enerji ve petrol ekseni – Trump’ın sözleriyle “Venezuela’da para yerin altından çıkıyor” – açıkça ortada olsa da, bana göre, asıl belirleyici olan jeostratejik boyutu analiz etmek gerekir. Bu boyut Marco Rubio tarafından da sert bir dille ifade ediliyor: tüm bölgeyi disipline etmek, Güney Amerika’yı tehdit etmek. Hedefte ise hâlâ göreli bir jeostratejik özerklik kapasitesine sahip olan Brezilya var. Aynı anda Karayipler alanını yeniden hizaya sokmak ve özellikle Küba’yı – Marco Rubio’nun Miami çevresinin takıntısı – doğrudan müdahale yerine “olgun bir meyve gibi” düşürmek hedefleniyor. Küba, Caracas’taki temel müttefikini ve petrol tedarikini kaybediyor; ada ekonomisi ise 1990’ların başındaki “barış zamanında özel dönem”den bile daha kötü, tükenmiş bir durumda. Ada bugün açık tehdit altında; bu Latin Amerika egemenliği açısından büyük bir yenilgi olurdu. Aynı zamanda Kolombiya ve Meksika’ya da gözdağı veriliyor; her iki ülke de hâlâ ilerici hükümetler tarafından yönetiliyor ve bölgesel satranç tahtasında göreli bir özerklik kapasitesine sahip (Kolombiya’da seçimler yaklaşıyor ve baskı güçlü olacak).

Geçen Aralık’ta yayımlanan Beyaz Saray’ın “Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi” (NSSS) belgeleri, uluslararası ilişkileri altüst etme ve hatta dünya düzeninin giderek “faşizanlaşması” yönünde bir iradeyi doğruluyor. Éric Toussaint bu konuda ayrıntılı bir çalışma yayımladı. Yeniden yırtıcı devletler çağına, emperyalist gangsterliğe (aslında hiç kaybolmamış olan bir olguya) giriyoruz; burada yalnızca çıplak güç belirleyici. Latin Amerika onların arka bahçesi sayılıyor; Avrupa ölçeğinde ise Putin’in az çok istediğini yapabileceği varsayılıyor (Avrupa burjuvazisi zayıflığı ve bölünmüşlüğü nedeniyle küçümseniyor), Ukrayna dâhil. Çin ise “sistemik” gerçek düşman olarak görülüyor: Latin Amerika’da zayıflatılması ve Güneydoğu Asya’da çevrelenmesi gereken bir Orta Krallık.

Trump yönetimi, bir zamanların hegemonik imparatorluğunun gerilemesine karşı dünyayı yeniden kesip biçiyor. Kapitalizmin dördüncü çağında, büyük iklimsel ve ekolojik kırılmalar çağında uluslararası ilişkilerin bu yeni evresi her zamankinden daha tehlikeli: devletler arası ilişkilerin yeniden askerîleştirilmesi ve kıtasal ölçekte askeri çatışmalar dönemi. Gilbert Achcar’ın tanımladığı “yeni soğuk savaş” – blok karşı blok – giderek daha fazla açık biçimde, “sıcak” çatışmalarla ve sömürgeci şiddetle doluyor; Gazze’deki soykırım bunun en çarpıcı örneklerinden.

Soru: Latin Amerika’daki bu yeniden sömürgeleştirme sürecini nasıl görüyorsun? Çin şu anda bölgenin birinci ticaret ortağı.

Bir süredir kapitalist ve emperyalistler arası sistemin “çoklu kriz” (polycrise) durumundan söz ediyoruz. Büyük güçler 2008 krizinden gerçek anlamda toparlanamadı; daha geniş bir çerçevede “seküler durgunluk” uzun dalgası içindeyiz. Küresel değer zincirleri yeniden örgütleniyor ve dünya ölçeğinde sermayenin aşırı yoğunlaşması söz konusu. Bu aşamada mevcut birinci güç – ABD – gerileme sürecinde ve alan, kaynak, pazar ve jeostratejik projeksiyon kapasitesini şiddet yoluyla geri kazanmak istiyor.

Bu bağlamda Lenin, Rosa Luxemburg, Ernest Mandel ya da Samir Amin’in emperyalizm üzerine yazdıklarına dönmek ilginç; elbette bunları bir “vahiy” gibi okumadan. Aynı şekilde merkez-çevre ilişkileri, eşitsiz ve bileşik gelişme kuramı ya da 1970’lerdeki bağımlılık teorisi tartışmaları da zengin referanslar sunuyor. Emperyalizm çağının sona erdiğini ya da devletler-üstü bir “süper-emperyalizm”in dünyayı yöneteceğini düşünenler ciddi biçimde yanıldılar. Teyit edilen şey, güçlü ulus-devletlere ve ulusal askerî güçlere dayanan, hiyerarşik ve rekabetçi bir emperyalistler arası sistemdir. Çokuluslu şirketler ve finans kapital bu sürece eşlik ediyor.

Bu bağlamda, ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik stratejik düşüncesinin merkezinde yer alan “yarımküresel güvenlik” ve ulusal güvenlik doktrini fikri, son derece şiddetli bir biçimde yeniden teyit ediliyor. Monroe Doktrini, Roosevelt eklemesi ve “top gemisi diplomasisi” Trump yönetimi tarafından gürültülü ve sert bir biçimde “Donroe” doktrini olarak yeniden canlandırılıyor. Bu dünya görüşüne göre artık temel sorun Çin’in her alandaki rekabeti: teknoloji, altyapı (Big Tech ve parasal altyapı dahil) ve jeopolitik güç (henüz askerî düzeyde olmasa da). Benjamin Bürbaumer’in çalışmaları bu konuda aydınlatıcı: 1990’lardan bu yana Çin’in kapitalist gelişimi, ABD hegemonyası altındaki küreselleşmeyi ve dolar merkezli sistemi doğrudan tehdit ediyor. Çin, Latin Amerika’da ticari ve ekonomik düzlemde ABD’yi yerinden ediyor: Brezilya, Peru, Şili ve tüm Güney Amerika’nın birinci ticaret ortağı. Bu dinamik neredeyse geri döndürülemez görünüyor. ABD değer zincirlerine sıkı biçimde entegre olmuş Meksika’da bile (özellikle serbest ticaret anlaşmaları üzerinden), Çin ikinci ticaret ortağı; hatta Çin şirketleri ABD sınırında doğrudan yatırımlar yapmış durumda.

Trump bunu açıkça söyledi ve tekrar ediyor: Panama Kanalı’nın Pasifik ve Atlantik girişlerindeki limanların Çin tarafından kontrol edilmesi kabul edilemezdi. Siyasal baskı ve milyonlarca dolarlık hamlelerle durumu değiştirdi; Panama yeniden tamamen yıldızlı bayrak altında bir kanal haline geldi. ABD’nin araçları: çok sayıdaki askerî üs, Dördüncü Filo’nun konuşlandırılması, askerî, enformasyonel ve ekonomik düzlemde sıkı kontrol. Çin’in ise şu aşamada bölgede gerçek askerî araçları yok.

Kolombiya ile ilişki bu açıdan merkezi önemde; zira bu ülke şimdiye kadar “Plan Kolombiya” aracılığıyla, gerillalar ve “narcos”la mücadele bahanesi altında, Güney Amerika jeostratejisinin anahtar taşıydı. Orta Amerika ve Karayipler bölgesi ise daha kolay denetlenebilir kabul ediliyor (Küba direnmeye devam etse de). Bu durum Trump ile Başkan Petro arasındaki sert diplomatik gerilimleri açıklıyor; her ne kadar müzakereler sürse de.

Bu titanlar mücadelesinin sonucu belirsizdir – Javier Milei’nin Arjantin’inde bile Çin ticari ilişkilerde merkezi konumunu koruyor. Dolayısıyla mesele yalnızca jeopolitik değil, aynı zamanda ideolojik boyutlar da taşıyor: Trump “kendi” güçlerini, bölgesel aşırı sağları, Milei’leri, Bolsonaro’ları, Kast’ları güçlendirmek istiyor ve seçim müdahaleciliği uyguluyor; Arjantin’deki ara seçimlerde yaptığı gibi. Honduras’ta yakın zamanda bunu başarıyla gerçekleştirdi; Şili’de yeni seçilen Pinochetçi Kast’a, Ekvador’daki muhafazakâr milyarder Noboa’ya, Bolivya’daki liberal-muhafazakâr sağa dayanmayı sürdürecek ve Brezilya’daki Lula gibi görece ılımlı hükümetlere bile baskı uygulayacak: “Bize direnirseniz düşman sayılırsınız; düşman olursanız yüzde 40–50 gibi benzeri görülmemiş gümrük vergileri uygularız ya da Venezuela’da yaptığımız gibi askeri tehditte bulunuruz.”

Bu güç gösterisi – Grönland’a yönelik hamlelerde de görüldüğü gibi – ABD’nin artık yalnızca güç projeksiyonu değil, aynı zamanda “soft power”, rıza ve hegemonya üretme kapasitesi olan bir hegemon olmaktan uzaklaştığını gösteriyor. Artık temsil edilen şey, siyasal-askerî güç dengelerine ve ticari “fermanlara” dayalı çıplak tahakküm; arka planda ise hizaya gelmeyenlere – gerekirse Avrupa ve NATO müttefikleri dahil – ekonomik ya da sömürgesel yıkım tehdidi var.

Soru: Uluslararası işbölümünü ve değer zincirlerini yeniden düzenlemek son derece karmaşık; bu nedenle son derece baskıcı hükümetler gerektirecek. Venezuela’da bile bu durum, Trump’ın ya da başkalarının “demokratik açılım” diye sunmaya çalışacakları şeyle hızla çelişebilir.

Aynen öyle. ABD fosil kapitalizmini ve büyük petrol tekellerini temsil eden bazı figürlerin son açıklamaları dikkat çekici. Bu şirketler Venezuela petrolünün “yeniden fethedilmesi”nin gerektireceği devasa yatırımlar konusunda kuşkularını ve çekincelerini dile getirdiler; siyasal istikrar sağlanmadan (ki bu da pahalı ve baskıcı bir protektora rejimi gerektirebilir) geleceğe dair yeterli garanti görmüyorlar. Trump onları kabul etmek ve desteğini yinelemek zorunda kaldı. Buna karşılık Çinli yetkililer Venezuela’daki müttefiklerine yönelik saldırıyı kınadılar; ancak askeri ekipmanlarının etkisiz kalması onlar için ciddi bir darbe oldu.

Xi Jinping’in Latin Amerika özel temsilcisi, Trump’ın baskınından yalnızca saatler önce Caracas’ta Maduro ile uzun bir görüşme yapmıştı… Buna rağmen Çin yeni stratejik belgeler yayımlayarak ABD emperyalizmine karşı olduklarını, Latin Amerika ülkeleriyle “dostane” işbirliği ve teknoloji transferine açık olduklarını vurguladı; ABD’nin savaşçı tutumuna karşı bir çizgi bu. Çin tehdidin farkında ama bir zayıf noktası var: enerji bağımlılığı (petrol ihtiyacının yüzde 70’ini dışarıdan karşılıyor). Çinli liderler Venezuela’daki geri adımına rağmen Latin Amerika’daki etkilerini “karşılıklı saygı” söylemiyle pekiştirmeye çalışacak; Trump’la yarımkürede doğrudan çatışmaya girmeden. “Kazan-kazan” söylemi öne çıkıyor; fakat Çin–Latin Amerika ilişkisi son derece asimetrik: daha fazla hammadde, mineral, tarım arazisi ve agro-endüstriyel ürün talep ediliyor. 2035’e kadar bölgede 700 milyar dolarlık yatırım hedeflediklerini açıkladılar. Yeni açılan Chancay mega limanı “Kuşak ve Yol” girişiminin bölgedeki amiral gemisi. Ancak ekonomik yavaşlama Çin’i de etkiliyor.

Çin Komünist Partisi çok taraflılık, BRICS ve “Küresel Güney” söylemini sahipleniyor olsa da, pek çok militan Çin kapitalizminin gerçek bir özgürleşme ve kalkınma alternatifi sunmadığının farkında. Gazze’deki katliamlar karşısındaki sessizlikleri ya da Netanyahu’ya doğrudan veya dolaylı destekleri bunu gösterdi. Başka bir küresel düzen savunuyorlar, evet; ama bunun Güney halklarının kurtuluşu anlamına geleceği garanti değil.

Latin Amerika, iki tektonik plakanın kesişiminde: kriz içindeki şiddetli ve hâlâ baskın bir emperyalizm ile yüzyıl ölçeğinde potansiyel bir hegemonya adayı. Bu aşamada ABD dünya askeri harcamalarının yüzde 36’sından fazlasını gerçekleştiriyor. Bu muazzam bir oran. Dünyaya yayılmış 250 bin ABD askeri var; Çinlilerin birkaç yüz, Rusların ise 30–35 bin civarında. Trump bu devasa askeri-sanayi güce dayanarak ABD’yi küresel ölçekte yeniden “dokunulmaz” bir aktör olarak konumlandırmaya çalışıyor.

Soru: Bu saldırıya Latin Amerika’da direnişler var mı? “İlerici” hükümetlerin tutumu ne?

İlerici ya da merkez-sol hükümetler Venezuela’ya yönelik saldırıyı, Başkan Maduro’nun kaçırılmasını, uluslararası düzenin ihlalini ve komşu bir ülkenin egemenliğinin çiğnenmesini kınadılar. Lula, Meksika’da Claudia Sheinbaum, Şili’de Boric ve özellikle Kolombiya’da Gustavo Petro bunu dile getirdi; bu Maduro rejimine destek anlamına gelmiyor elbette.

Lula esas olarak diplomatik düzlemde ve oldukça temkinli biçimde müdahil oldu: uluslararası uyuşmazlıkların meşru çözüm alanı olarak BM’nin acil toplanmasını talep etti, Amerikan Devletleri Örgütü’nü harekete geçirmeye çalıştı; ancak aynı zamanda belirli bir çaresizlik sergiledi ve Maduro’nun serbest bırakılmasının öncelik olmadığını söyleyerek Caracas’la arasına mesafe koydu. 2000’lerde ulusal-halkçı hükümetlerin UNASUR, CELAC ve hatta ALBA aracılığıyla güçlü işbirliği ve ortaklaşma kapasitesi vardı; bugün ise yeniden parçalanma söz konusu.

Güney Bankası ya da ortak alternatif para birimi projeleri artık gündemde değil. José Martí’nin “Patria grande” (Büyük Latin Amerika Yurdu) ideali gerilemede; milliyetçilikler ve aşırı sağ yükselişte; Bolivarcı deneyimin çöküşü tüm bölgeyi etkiliyor; Küba boğuluyor ve tehlikede; Bolivya’daki MAS bölünüyor; Boric deneyiminin yerini Kast alıyor vb. Mevcut ilerici hükümetler (Brezilya, Kolombiya, Meksika, Uruguay) görece izole görünüyor; her ne kadar Petro ve özellikle Claudia Sheinbaum çok sınıflı ve sağlam bir toplumsal-elektoral taban oluşturmuş olsalar da.

Böyle bir bağlamda belirleyici faktör “aşağıdan” direnişler olacaktır: sınıf mücadeleleri, halk hareketleri, feminist, köylü ve yerli mücadeleler; hükümetlerin pozisyonundan bağımsız olarak kendi kaderini tayin ve ulusal egemenlik için. Bölgesel düzeyde ve Trump’a karşı daha güçlü bir konum elde etmenin – hatta iktidardaki sol hükümetler için bile – yolu, anti-emperyalist tarihsel ufku hâlâ kolektif bilinçte taşıyan seferber olmuş bir halka dayanmak olurdu. Oysa Brezilya’da ya da Şili’de Boric yönetiminde ilerici siyaset daha çok mücadeleleri ve mobilize aktörleri pasifleştirme yönünde ilerledi. Venezuela’dan söz etmeye bile gerek yok. Maduro hükümeti direnişleri ya kooptasyonla ya baskıyla etkisizleştirdi; bunu doğrudan yapmadığı yerde ise ekonomik çöküş ve yaptırımlar devreye girdi.

Hâlâ bazı “komünler” ve desteklenmesi gereken cesur öz-örgütlenme deneyimleri var; fakat kırılganlar.

Bu, şu anda hiçbir mobilizasyon ya da direniş olmadığı anlamına gelmiyor. Sandino’nun ve zapatistlerin kıtası hâlâ mücadelelerle dolu. Brezilya’da bunu son dönemde açıkça gördük; Topraksızlar Hareketi (MST), lulizmle ilişkisi üzerine yürüyen iç tartışmalara rağmen güçlü kalmayı sürdürüyor. Ekvador’da da Noboa’ya karşı CONAIE’nin (Ekvador Yerli Ulusları Konfederasyonu), kentli sendikaların ve ekoloji kolektiflerinin büyük mobilizasyonları yaşandı; Kasım 2025 referandumunda yeni bir ABD askeri üssü projesini ve anayasanın otoriter reformunu reddederek hükümete ağır bir siyasi yenilgi yaşattılar. Yani birçok ülkede hareketlilik var.

Feminist, yerli ve dekolonyal hareketlerin gücünden de söz edilebilir: örneğin Şili’de Kast’ın sosyal, ırkçı ve patriyarkal gerici politikalarına karşı bir umut kaynağı olabilirler. Ancak geçmişte ALCA projesine karşı 2005’te olduğu gibi kıtasal ölçekte bir mobilizasyon bugün yok. Gerçekten temel bir dayanak noktası olabilecek şey ise ABD’nin kalbinde giderek kitleselleşen mobilizasyonlar: “No King” hareketi, polis şiddetine ve göçmen karşıtı faşizan ICE uygulamalarına karşı mücadeleler, New York’ta Mamdani’nin zaferi, Demokrat Parti kurumsal yapısına karşı solun yeniden yapılanma çabaları…

Bununla birlikte, birçok ülkede yükselen bir neo-muhafazakâr, hatta gerici dalga var. Kartellerin ve uyuşturucu ticaretinin şiddeti, devlet ya da paramiliter şiddet ve zorunlu göçler gündelik hayatı ve medyayı kuşatmış durumda. Yakından bildiğim Şili’de bu çok açık. 2019’daki büyük halk ayaklanmasından (ağır biçimde bastırılmıştı) 2025’te José Antonio Kast’ın neo-Pinochetçi zaferine nasıl gelindiğini anlamak zorundayız. Bu, dünya neoliberalizminin simgesel ülkelerinden birinde tüm toplumsal ve siyasal sol için büyük bir yenilgidir.

Neo-faşizmlerin ve muhafazakâr aşırı sağların, halk sınıflarının önemli bir kesimi için bir “alternatif” gibi görünebildiği bir dönemden geçiyoruz. Solun itibarsızlaştığı ya da halk kesimleriyle bağını kaybettiği; muhafazakâr Evanjelik kiliselerin boşluğu doldurduğu bir dönem. Antikapitalist sol ise zayıf, sekter ya da inandırıcılıktan uzak kalabiliyor. Elbette bizim açımızdan aşırı sağ, sermayenin hizmetinde, çevre yıkımının, patriyarkanın, oligarşik tahakkümün, teknofeodalizmin ve ABD emperyalizminin hizmetinde ultra-gerici bir “alternatif”tir. Kast, Maduro ve Cilia Flores’in kaçırılmasını açıkça alkışladı. Noboa da saldırıyı Latin Amerika için “harika bir haber” olarak niteleyen mesajlar paylaştı. Brezilya aşırı sağı da aynı çizgide. Bunlar Trump’ın “uşakları”. Oysa birkaç ay içinde Brezilya, Kolombiya ve Peru’da seçimler var. Kolombiya’da sağın geri dönüşü gerçek bir risk. Brezilya’da ise 80 yaşındaki Lula figürüne bağımlı kurumsal solun durumu ne olacak?

Soru: Küresel anti-emperyalist bir geçiş programı için hangi ipuçlarını verirdin?

Bu çok (hatta fazla) iddialı bir soru! Böyle bir yanıt kolektif olarak, yerel, ulusal ve küresel düzeylerde somut koşullara göre şekillenmelidir. Ancak şunu söylemek kolay: militarizasyonun, emperyalist saldırıların, savaşların, Gazze’deki soykırımın, Venezuela’nın işgalinin, halkların otoriter rejimlere boyun eğdirilmesinin, İran’daki kitlesel baskının ve genel faşizanlaşmanın içinde çözüm bulunamaz. Daniel Bensaïd’in dediği gibi, önce “hayır!” demek ve özellikle “havada kahverengi bir ton” varken zamanın ruhuna direnmek gerekir.

Latin Amerika bağlamında radikal ve militan solun inşa etmeye çalıştığı şey, mümkün olan en geniş ve en birleşik kıtasal anti-emperyalist direniştir; Venezuela ile dayanışma içinde ve yeni müdahalelere karşı. Ancak sahadaki yoldaşların dediği gibi, kıtasal mobilizasyon hâlâ aciliyetin çok gerisinde. İlk talep, aylardır Karayipler’de konuşlandırılmış devasa ABD armadasının derhal geri çekilmesi ve Nicolás Maduro ile Cilia Flores’in hemen serbest bırakılmasıdır; kimin yöneteceğine yalnızca Venezuela halkının karar vereceği açık ilkesi temelinde.

“Güney” ülkelerinde bu, egemenlik ve kendi kaderini tayin hakkını savunmak için geniş birleşik cephelerin kurulmasını gerektirir. Ancak bu tür cepheler, ulusal burjuvazilerden, her tür bonapartizmden ve son 25 yılda tüm çelişkilerini göstermiş kırılgan hükümetçi ilericiliklerden bağımsız, mücadeleci solun inşasını asla feda etmemelidir.

Bu aynı zamanda Latin Amerika’daki ve uluslararası alandaki “kampçı” akımlarla açık bir tartışma yürütmek anlamına gelir: “jeopolitik”, hangi emperyalizm olursa olsun (Trump’ınki dahil ama onunla sınırlı değil) otoriterliklere karşı mücadeleyi ve halkların koşulsuz savunusunu örtbas etmemelidir. “Kuzey” ülkelerinde acil görev, aktif ve somut bir enternasyonalist dayanışmanın inşasıdır. Fransa’da Venezuela etrafında henüz mütevazı biçimde başlatılan ve Küba için yeniden düşünülmeye başlanan girişimler bu yöndedir. Bu enternasyonalizm, kendi hükümetlerimizin dünya düzensizliğindeki sorumluluğunu ve Trump’a boyun eğişini teşhir etmeyi de içermelidir; Gazze bunu acı biçimde hatırlattı, Venezuela konusunda Macron hükümetinin tutumu da öyle. Mart 2026’da Porto Alegre’de yapılacak antifascist konferans önemli bir dayanak olabilir. Umut edilir ki bu, sekterlikten uzak biçimde ortak hedefler etrafında siyasal ve toplumsal güçleri bir araya getirebilecek uluslararası bir anti-emperyalist konferansa dönüşür: PT, PSOL, Brezilya CUT’u, kıtanın radikal sol kesimleri, Via Campesina, sendikal ve feminist güçler ve çeşitli toplumsal hareketler…

Somut alternatifler konusunda, öncelikle süregiden çılgın militarizasyona karşı “emperyalist savaşa karşı savaş” şiarını öne çıkarmaya çalışmalıyız; aynı zamanda Ukrayna’da, Filistin’de ya da Kürdistan’da olduğu gibi, silahlı biçimde özgürlük mücadelesi verenleri cesaretle destekleyerek. Bu “savunmacı” boyutun ötesinde ise, iklim krizinin, biyosferin ve biyoçeşitliliğin çöküşü bağlamında demokratik alternatiflerin kolektif ve “pozitif” biçimde inşasını düşünmek anlamına gelir. Yani post-kapitalist ve post-üretimci bir geçiş programı; hem ekososyalist hem de bilinçli bir küçülme (degrowth) perspektifi. Küçülme elbette zengin ülkelerde; ancak “adil” ve kesişimsel (sınıf, cinsiyet, ırk) ölçütlere göre farklılaştırılmış bir biçimde; ayrıca Güney ülkelerindeki oligarşiler için de küçülme. Kamu hizmetlerinin yeniden inşası, servetin radikal yeniden dağıtımı, yerelden küresele çok ölçekli ekolojik planlama; müzakereye, komünalizme, öz-örgütlenmeye ve demokratik denetime dayalı bir perspektif. Bu yaklaşım, toplumlarımızı ve bizleri bireyler olarak kesen sömürü ve tahakküm biçimlerini (ırkçılık, cinsiyetçilik, engellilik karşıtlığı vb.) da sorgular.

Bunların hiçbiri soyut bir mantra gibi ilan edilemez. Somut geçiş talepleri ve programları nasıl birlikte inşa edebiliriz? Hangi tarihsel deneyimlerden ilham almalı, hangi dersleri çıkarmalıyız? Sol yeniden nasıl “dünyayı büyüleyebilir”, milyonların duygularına hitap edebilir, iktidar sorununu ortaya koyan bir tarihsel blok kurabilir; ne kendini inkâr ederek ne de dogmatizme saplanarak? Önce hazır reçetelerden kaçınmak gerekir; 20. yüzyılın korkunç deneyimleri hâlâ hafızamızda.

Biliyoruz ki emeğin özgürleşmesi olmadan kurtuluş olmayacaktır. İşçi haklarının (hem ücretlilerin hem güvencesizlerin) yeniden inşası ilk pusula olabilir. Aynı zamanda kulaklarımızı ütopyalara ve somut deneyimlere açmalıyız. Latin Amerika, zapatizmin ve çeşitli devrimci süreçlerin toprağıdır; bu hareketler yaklaşık yirmi yıldır “iyi yaşam” (buen vivir) toplumunu inşa etmenin yollarını, yerli halkların kimi taleplerini ve komünal pratiklerini yeniden yorumlayarak tartışıyorlar. Kadın hakları ve patriyarkaya karşı feminist talepler için de aynı şey geçerli. Şili’de feminist hareketin “yaşamın güvencesizleşmesi”ne karşı neoliberalizme, göçmenlerin onurlu kabulüne ve yerli halkların haklarına karşı nasıl radikal ve bütünlüklü bir vizyon geliştirebildiğini gördük. Geçişleri düşünürken buradan başlamak; ülke ülke uyarlamak ama aynı zamanda bölgesel ve uluslararası dayanışmaları yeniden kurmak gerekir. Küreselleşmiş sermaye karşısında bu ölçeği de hesaba katmak zorunludur. Bunu yaparken, solun bir kesiminde – hatta dekolonyal çevrelerde bile – yükselen dar “vatanseverlik” söylemine kapılmadan; ama halk egemenliklerini çoklu ölçeklerde (ulusal ölçek dahil) birlikte yeniden inşa etmeyi hayal ederek.

Durumun, hâlihazırda yaşanan iklim felaketi tarafından belirlenmiş olduğunu düşünüyoruz; gerçek bir felaketi önlemek istiyorsak her şeyi bu temel üzerinde yeniden düşünmeliyiz. Troçki’nin 1938’de önerdiği meşhur “Geçiş Programı” baştan sona yeniden ele alınmalıdır. Dördüncü Enternasyonal’in çok dilli kolektif çalışması olan “Ekososyalist Devrim İçin Manifesto – Kapitalist Büyümeyle Kopuş” bu tartışmaya bu perspektifi sunuyor. Zorluklar devasa: Walter Benjamin’in güzel ifadesiyle “acil durum frenini çekmek” gerekiyor. Ancak meselenin büyüklüğü bizi felce uğratmamalı. Daniel Tanuro’nun yazdığı gibi: “Kötümser olmak için artık çok geç.” Trump, Netanyahu, Macron, Putin ve onların dünyası en kötüsünü yapabilecek kapasitede; biz de en iyisini düşünebilecek kapasitede olduğumuzu hissedelim.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Savaş Avrupa’sına Hayır – Avrupa’nın Yeniden Silahlanmasına Hayır – IV. Enternasyonal

Kapitalizmin tarihsel krizi artık her düzeyde görünür etkiler yaratmaya başladı. Bölgesel güçler tarafından yürütülen emperyalist ve emperyalistler arası çatışmalar açık savaşlara yol açıyor.

Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı Avrupa burjuvazisinin yeniden militarizasyonunu körüklüyor. İsrail’in başlattığı soykırım savaşı Filistin’de yeni-sömürgeci “barış anlaşmaları”yla sonuçlanırken, Amerikan emperyalizmi Küba’ya karşı insanlık dışı bir abluka uyguluyor ve Latin Amerika’da bir kez daha askeri baskı araçlarına başvuruyor. Yemen’de, Myanmar’da, Sudan’da, Kongo’da, Suriye’de ve Afrika Sahel’inde halklara ve azınlıklara karşı başka savaşlar da yürütülüyor.

ABD’nin Venezuela’da Maduro’yu ve eşini kaçırması ve Ocak 2026’da Grönland’ı işgal etmekle tehdit etmesi gibi eylemler dünyanın istikrarsızlaşmasına katkıda bulunuyor ve yeniden silahlanmanın gerekli olduğu fikrini güçlendiriyor.

Dördüncü Enternasyonal ve seksiyonları, kitle imha silahlarının daha da yaygın bir şekilde konuşlandırılmasını gerektiren kapitalist “güvenlik” kavramını reddediyor. Avrupa zaten ağır bir biçimde militarize olmuş durumda ve yıllardır süren kemer sıkma politikalarından ve kamu hizmetlerindeki kesintilerden mustarip; ancak konu silah sanayisini finanse etmek olduğunda kaynak sıkıntısı çekilmiyor.

Liberal “demokrasiler” giderek daha otoriter bir hal alıyor; iş dünyası liderleri, kârlılık konusunda yaşadıkları yapısal krizden çıkmanın yollarını arıyor ve toplumsal kalkınmaya yansımadan daha fazla kâr elde etmeyi garanti altına alıyor; güçlülerin vaat ettiği yeşil dönüşüm ise, herhangi bir kamusal tartışma yapılmaksızın, uluslararası düzeyde askeri harcamalarda katlanarak artan bir seyir izliyor.

Savaşa doğru gidiş, kıtada ırkçılık ve faşizmin yükselişinden ya da Frontex’in ve İltica ve Göç Paktı’nın genişlemesinden ayrı düşünülemez; iklim krizi derinleştikçe ve toplum istikrarını yitirdikçe, egemen sınıfın hepimiz için planladığı şey kitlesel gözetim, sınırların askeri hale getirilmesi ve mültecilere yönelik saldırılardır. Avrupa’da ırkçılık ve faşizm yükselişte ve kapitalist devletler güçleniyor. Avrupa’da bu durum, göçmenlere karşı politikaların sertleşmesine yol açıyor.Sadece sınırlarda değil, Avrupa ülkeleri içinde ve bu ülkelere giden yollarda da durum böyle.

Aslında Avrupa Birliği, askeri harcamalarda eşi benzeri görülmemiş bir artışın ortasında: dört yıl içinde 800 milyar Euro’ya varan bir artış. Bu amaçla, her zaman geçerli olan mali disiplin kurallarını gevşetmeyi, 27 üye devletin borçlanmasına izin vermeyi; Avrupa Yatırım Bankası’nın (EIB) reformu yoluyla devletlere yeni krediler verilmesini teşvik etmeyi; hatta uyum fonları için ayrılmış parayı askeri harcamalara aktarmayı öneriyor. Sosyal bir Avrupa’nın karşılanamaz olduğunu söyleyenler şimdi savaş, militarizm ve dikenli tellerden oluşan bir Avrupa’yı savunuyor.

Bu, yalnızca askeri harcamaları artırmayı değil, Avrupa’nın yeniden sanayileşmesini askeri bir çerçeve içinde teşvik etmeyi amaçlayan gerçek bir paradigma değişimidir. Üstelik kamu hizmetleri ve sosyal koruma sistemleri tahrip edilmeye devam ederken.

Güvenlik ve Savunma için Stratejik Pusula belgesinde ortaya konan Avrupa savunma vizyonu, artık barışın korunmasına değil, kritik altyapının korunmasına, enerji güvenliğine, sınır kontrolüne ve “kilit ticaret yollarının” korunmasına dayanmaktadır. Başka bir deyişle, AB’nin “stratejik özerkliğini” güvence altına alarak Avrupa’nın sömürgeci çıkarlarını korumayı hedeflemektedir; ancak bu özerklik nihayetinde Amerikan imparatorluğunun ve onun silahlı kolu olan NATO’nun tasarılarına tabi kalmaktadır. Aynı Avrupa Birliği, Filistin halkına karşı yürütülen soykırım için İsrail’e silah sevkiyatını çeşitli yollarla kolaylaştırmaya devam etmiştir.

Böylece üretim modelinin çokça ilan edilen dönüşümü ve karbonsuzlaşma planlarına uyum sağlamak için gerekli enerji dönüşümü bombaların altında gömülmüş oluyor. Ancak Avrupa’daki silahlanma yarışı, “yeşil yıkama”nın başarısızlığını ortaya koymanın yanı sıra, iklim acil durumunun uçurumuna doğru bir hızlanma anlamına geliyor. Kritik ve nadir hammaddeler artık Avrupa’nın yeniden silahlanma planlarında da kullanılacak; oysa bu kaynaklara ekososyalist bir geçişi sağlamak için ihtiyaç var. Avrupa’nın yeniden silahlanması, üretken yapay zeka yarışı gibi, iklim uçurumuna doğru gerçek anlamda hızlanan bir yarışa işaret ediyor.

Küresel çoklu kriz bağlamında, yeniden silahlanma ve sınırların kapatılması, şimdiye kadar hakim olan piyasa dogmatizmini tamamlayarak, yeni “güç olarak Avrupa” projesinin temel taşı haline geldi. Putin’in emperyalist işgali, güçlü bir güvensizlik duygusunun yaratılmasına dayanan Avrupa’nın yeniden silahlanma hamlesi için bir katalizör görevi gördü.

Avrupalı elitler, savaş davullarının çaldığı bir ortamda şok stratejisini, sadece uzun süredir hedefledikleri Avrupa askeri entegrasyonunu gerçekleştirmek için değil, aynı zamanda oligarşik ve teknokratik federalizm modelini pekiştirmek için de kullanıyor.

Mücadelemiz, kendi emperyalist ve sömürgeci stratejisini pekiştirmeye dayanan, ABD, Rusya ve Çin’den bağımsız bir AB için değil, diğer halklarla dayanışma ve karşılıklı destek ilişkisi kuran ekososyalist bir Avrupa ufku inşa etmek içindir.

Bağımsız bir enternasyonalist politika olmadan, Avrupa işçi sınıfı ve halkları büyük güçlerin elinde birer kukla olmaya mahkumdur; ekonomi askeri sanayiye ve ekolojik yağmalamaya daha da fazla odaklanacak ve işçi sınıfı, savaş çığırtkanı hükümetlerin elinde birer kurban olmaktan öteye gidemeyecektir.

Tüm bu nedenlerle, Avrupa halklarını AB ve hükümetleri tarafından teşvik edilen yeniden silahlanma ve savaş ekonomisine karşı ayaklanmaya çağırıyoruz. Yeni bir dünya savaşı riski ve ufukta beliren nükleer tehditle yüzleşmek için enternasyonalist ittifakların kurulması gerekiyor.

Emperyalizmin tüm biçimlerini reddeden antimilitarist ve enternasyonalist bir politika izlemeliyiz.

Milliyetçiliği ve ulusal önyargıları reddediyoruz. Siyasi projemiz, Avrupa halklarını — Rusya’dan İrlanda’ya, Norveç’ten İtalya’ya kadar — kendi kapitalist hükümetlerine ve emperyalizme karşı ortak bir mücadelede birleştirmektir.

Ülkelerimizde askeri bütçelerin her türlü artışına karşı çıkmalı ve militarizasyon sürecinin bir parçası olan yeni zorunlu askerlik projelerine karşı enternasyonalist bir mücadele yürütmeliyiz.

İklim mücadelesini militarizme karşı mücadeleyle birleştirmeliyiz; çünkü ekososyalist bir gelecek, emperyalist yeniden silahlanma süreçleriyle bağdaşmaz.

Silah ticaretinin sona ermesi için mücadele ediyoruz; silah üretimi toplumsal üretime dönüştürülmelidir.

NATO ve Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nün (KGAÖ/OTSC) askeri bloklarının dağıtılmasını talep ediyoruz.

Bu durumda “savaşa karşı savaş”, “militarist bütçelere hayır” ve “zorunlu askerliğe karşı” gibi sloganlar, antimilitarist bir hareketi politik olarak güçlendirmeye hizmet etmelidir. Böyle bir hareket, burjuvazilerimizin aşırı sağın büyümesini teşvik eden, içerde ve sınırda baskıyı artıran ve savaş olasılığını yükselten yeniden silahlanma politikalarını ilerletme kapasitesini sınırlamayı hedeflemeli.

Savaş tehdidine son verebilecek olan yalnızca ekososyalist bir dünyadır. Bunun yerine insanlığın çabalarını herkesin yaşamını iyileştirmeye yöneltmeli; kaynakların demokratik ve adil biçimde dağıtılmasını sağlayarak, sonsuz sömürü ve otoriter baskıdan uzak daha iyi bir yaşamı güvence altına almalıyız.

İtalya gibi ülkelerde işçi örgütlerinin yürüttüğü emperyalist yeniden silahlanmaya karşı mobilizasyonları ve grevleri desteklemeliyiz. Ayrıca Almanya’nın birçok kentinde 5 Mart’ta ve Roma’da 28 Mart’ta gerçekleşecek mobilizasyonlar gibi eylemleri de desteklemeliyiz.

Savaşa karşı savaş: dünyanın dört bir yanındaki işçi sınıfı ve ezilenler arasında enternasyonalizm ve dayanışma için.

25 Şubat 2026

IV. Enternasyonal Uluslararası Komitesi

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Porto Alegre Antifaşist Konferansı – Aşırı Sağı Yenmek için Mücadeleleri Birleştirmek – Israel Dutra

Halkların egemenliği ve antifasizm için Birinci Uluslararası Konferans, 26–29 Mart tarihleri arasında Porto Alegre’de düzenlenecek. Konferans, aşırı sağın farklı biçimlerinin, özellikle de neofaşist akımların önünü kesme gerekliliği çerçevesinde gerçekleştiriliyor.

PSOL- Sosyalizm ve Özgürlük Partisi, PT-Emekçiler Partisi, MST -Topraksız Köylü Hareketi ve CADTM-Üçüncü Dünya Borçlarının İptali Komitesi ile yapılan toplantı ve tartışmalar temelinde diğer partiler tarafından organize edilen konferansın aslında 2024’te yapılması planlanmıştı; ancak Porto Alegre’yi harap eden sel felaketleri nedeniyle ertelenmek zorunda kaldı.

Konferansın dayanak noktalarından biri, CADTM tarafından hazırlanan ve Annie Ernaux, Jean-Luc Mélenchon, Zarah Sultana, Jeremy Corbyn, Frei Betto, João Pedro Stédile gibi beş kıtadan önde gelen isimler tarafından imzalanan manifesto-çağrı oldu.

Porto Alegre kenti, Dünya Sosyal Forumu’nun kültürel mirasını taşımakta ve uluslararası aktivizm açısından bir referans noktası olarak görülmektedir.

Aşırı sağın yükselişi

2008 ekonomik krizinden bu yana çok boyutlu bir krize dönüşen kapitalizm krizi karşısında aşırı sağ, hayal kırıklığı ve hoşnutsuzluğu seferber ederek güce dayalı bir çözüm dayatmaya çalışmaktadır.

Gezegenin çevresel koşullarının kötüleşmesiyle birleşen bu kriz, aşırı sağ ideolojisinin kitle hareketlerinin bir bölümüne sızmasını kolaylaştırmıştır. Bu ideoloji, kâr marjlarını yeniden yükseltmek ve kriz içindeki bir dünyada kendi acil ve tarihsel çıkarlarını korumak için daha otoriter bir rejim dayatmak isteyen küresel burjuvazinin bazı kesimlerine dayanmaktadır.

Trump tarafından teşvik edilen MAGA hareketi, uluslararası düzeyde koordine edilen aşırı sağ ekosisteminin ifadelerinden biridir. Aşırı sağ, beş kıtanın tamamında varlık göstermekte ve baskıcı bir programla hareket etmektedir; kendisini “halkçı” göstermeye çalışırken başlıca hedef olarak göçmenleri seçmekte ve sosyal ağlar aracılığıyla yanlış ve panik yaratmaya yönelik bilgiler yaymakta.

Liberal demokrasinin başarısızlığı — hatta kendilerini “ilerici” olarak tanımlayan hükümetlerin bile neoliberal kapitalizm krizini yönetmek ve bunun sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalması — işçi sınıfının bazı kesimlerinin aşırı sağ parti ve örgütlere oy vermesinin ve destek vermesinin yolunu açmaktadır.

Aynı politikanın farklı yüzleri

Aşırı sağın siyasal ve seçimsel büyümesi dikkat çekicidir. İtalya’da Meloni örneğinde olduğu gibi zaten iktidarda olduğu ülkelerin yanı sıra Avrupa’nın birçok yerinde hızla büyüyen bir seçim alternatifi olarak ortaya çıkmaktadır. Portekiz’de Chega partisinden André Ventura ikinci turda yüzde 30’un üzerine çıkmış, İspanya’da Vox, Fransa’da RN ve Almanya’da AfD güç kazanmaktadır.

Latin Amerika’da Milei, “motosierra” (elektrikli testere) olarak adlandırılan baskıcı kemer sıkma planını uygulamasıyla aşırı sağın bir laboratuvarı hâline gelmiştir. Buna artık Şili’de başkanlık seçimlerini kazanan Pinochetçi Kast da eklenmiştir. Trump ise Honduras ve Kosta Rika’da seçim kazanan adayları desteklemiştir.

Aşırı sağın ön cephesinde ise neofaşizmin en uç ifadesi yer almaktadır: Gazze’de soykırım uygulayan ve Filistin’i yok etmek isteyen Netanyahu’nun politikası.

Bunlar ortak bir planın farklı ifadeleridir. Bu planın temel unsurları arasında göçmenlere saldırı, silahlanma ve askerî çözümlerin desteklenmesi, iklim ve bilim inkârcılığı, hakların ortadan kaldırılması ve kitle iletişimi ile sosyal ağları kontrol edip manipüle etmek için büyük teknoloji şirketlerinin ağır ve örgütlü müdahalesi yer almaktadır.

Bu koordinasyon farklı biçimlerde gerçekleşmektedir: düzenli toplantılar ve görüşmeler yoluyla. Bannon ve Musk gibi önde gelen isimler bu süreçlerde rol almakta ve ulusal süreçlere açıkça müdahale etmektedir. Arjantin seçimleri arifesinde Trump’ın ekonomik şantajını veya Musk’ın Almanya’daki AfD mitinglerine ve İngiltere’deki Reform UK partisinin toplantılarına çevrim içi katılımını hatırlamamak mümkün mü?

Küresel neofaşist lider olarak Trump

Amerikan emperyalizminin krizinin bir ifadesi olan Trump, ikinci başkanlık döneminde, daha saldırgan bir neokolonyal çizgi ile daha açık bir neofaşist politikayı birleştirme stratejisini daha net biçimde ortaya koymaktadır.

Trump iki cephede hareket ediyor: ülkeler arasındaki uluslararası ilişkiler çerçevesini yıkmak ve ABD’de rejimi değiştirerek göçmen ve ırksallaştırılmış işçi sınıfını hedef almak istiyor. Bunun için başlıca aracı ICE (ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Servisi) olmuştur. Bu kurum, siyasi polis ile yarı-paramiliter bir milis arasında bir hibrit yapı olarak tanımlanmakta ve Trump yanlısı yorumcu Joe Rogan tarafından Nazi Almanyası’nın Gestapo’suna benzetilmektedir. Öyle ki görevden alınan sınır polisi yetkilisi Gregory Bovino, Nazi jestlerini, tavırlarını ve üniformalarını yeniden kullanmıştır.

Trumpçı projenin bir “şok” yaratma perspektifi daha da yoğunlaşmıştır. Nicolas Maduro ve Cilia Flores’in kaçırılması, Grönland’a yönelik tehditler, Küba’ya uygulanan abluka ve soykırımcı sömürge projesinin güçlendirilmesi bu sürecin parçalarıdır.

Buna iç politikada göçmenlere karşı yürütülen siyasi, askerî ve ideolojik saldırı eşlik etmektedir. Amaç rejimi sertleştirmek ve yıl sonunda yapılacak ara seçimleri kazanmaktır. Göçmenlere yönelik aşırı şiddetin yanı sıra, Rene Good ve Alex Pettri adlı iki aktivistin öldürülmesinin görüntülerinin sosyal medyada dolaşıma sokulması, çocukların gözaltında tutulduğu görüntülerin yayılması ve Trump’ın söyleminde yayılan ırkçı nefret bu politikanın parçalarıdır. Trump ayrıca BM’de Somali topluluğu gibi çeşitli göçmen topluluklarını hedef alarak hoşgörüsüzlüğü ve zulmü teşvik etmiştir.

Trump saldırırken, direniş de örnek niteliğindedir. Minneapolis ve St. Paul şehirlerinde ICE’ye karşı gerçek bir sivil isyan yaşanmış, göçmenlere yönelik baskınlara karşı özsavunma mobilizasyonları gerçekleşmiştir.

23 Ocak’ta, –23 °C sıcaklıkta, Minneapolis sokakları “Hakikat ve Özgürlük Günü” sloganıyla sendikalar, dini gruplar ve topluluk örgütleri tarafından çağrılan tarihsel bir genel grevle dolmuştur.

50 binden fazla kişi yürüyüşe katılmış, birçok işyeri ve dükkân kapanmıştır. Birçok şehirde de gösteriler yapılmıştır. Gösterilerden bir gün sonra 37 yaşındaki hemşire Alex’in öldürülmesi büyük bir öfke yaratmış ve Trump’ı geri adım atmaya zorlamıştır. Yeni bir ulusal protesto dalgası tehdidi, New York’taki hemşire grevleri gibi mücadelelerle birleşebilecek daha radikal bir sürecin kapısını aralayabilir.

Antifaşist mücadele geleneği

Bu bağlamda Porto Alegre Konferansı’nın çağrısı yeni bir anlam kazanmaktadır. Annie Ernaux, Mireille Fannon, Mélenchon, Nancy Fraser, João Pedro Stedile, Daniel Jadue, Éric Toussaint, Zarah Sultana gibi isimlerin de aralarında bulunduğu 565 dünya şahsiyetinin imzaladığı antifaşist koordinasyon çağrısı küresel ölçekte büyük yankı uyandırmıştır.

Brezilya’da Andes ve CNTE gibi etkili sendikaların ve federasyonların resmî katılımıyla destekler artmaktadır. Bu durum konferansın özellikle Trump’a karşı uluslararası mücadele için bir dayanak noktası hâline gelebileceğini göstermektedir. ABD’den aktivistlerin yanı sıra Arjantin başta olmak üzere 35’ten fazla ülkeden delegasyonların Porto Alegre’ye gelmesi beklenmektedir.

Trump’ı yenebilmemiz ancak seferberlik, uluslararası koordinasyon ve işçi sınıfının ve halkların gücüne dayanarak mümkün olacaktır.

Antifaşist birleşik cephe için mücadele etmek Troçkist geleneğin miraslarından biridir. Bu yalnızca temel bir teorik katkı değil, aynı zamanda Brezilya solunun ortak bir geleneğidir. 1934 Ekim’inde São Paulo’daki Praça da Sé’de faşist “yeşil gömleklileri” püskürten gerçek antifaşist birleşik cepheyi başlatanlar Troçkistlerdi.

Bugün de birlik çağrısı yaparken bağımsız politik konumumuzu koruyoruz. Özellikle önemli anlaşmazlıklarımızın bulunduğu iki kesim vardır.

Birincisi “ilerici” hükümetlerdir. Birlikte mücadele etmek için birlikten vazgeçmeden, bu hükümetlere katılmıyoruz ve Lula hükümetine karşı bağımsız bir program savunuyoruz; PSOL için de savunduğumuz çizgi budur.

İkinci kesim ise kampçılıkla diyalog kuran akımlardır. Farklılıkları silmek istemiyoruz; enternasyonalist konumlarımızı savunuyoruz. Özellikle Rus saldırganlığına karşı Ukrayna direnişinin savunusunu Porto Alegre’ye taşımak ve Ukrayna Sosyal Hareketi’nden yoldaşların katılımını sağlamak istiyoruz.

Porto Alegre Konferansı’nın başarısı, anti-emperyalist ve antifaşist mücadeleyi öne çıkararak enternasyonalist mücadele geleneğini yeniden canlandırma yolunda bir adım olacaktır. Bu mücadelenin ön saflarında yer almak devrimcilerin görevidir.

20 Şubat 2026

Israel Dutra bir sosyologdur; Sosyalizm ve Özgürlük Partisi PSOL’un toplumsal hareketlerden sorumlu sekreteri, partinin ulusal yönetiminin üyesi ve Sosyalist Sol Hareketi’nin (MES/PSOL) üyesidir.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Çin ve İran: Ortaklığın Sınırları – Andrea Ferrario

Orta Doğu alevler içindeyken, Pekin’in güçsüzlüğü gün ışığına çıkıyor. Gizli sevkiyatlar ile stratejik geri çekilmeler arasında gidip gelen Çin, çatışma açık savaşa dönüştüğünde etkide bulunamayan bir ülkenin kırılganlığını ortaya koyuyor.

Aşağıdaki metin, önce kronolojik sonra tematik bir bakışla, Çin ile İran arasındaki ilişkilerin,  özellikle de Haziran 2025’teki Amerikan-İsrail bombardımanlarından bu yana geliştiği bağlamın genel bir özetini sunmaktadır. 28 Şubat’ta yeni başlayan savaş nedeniyle Çin’in tutumuna dair kapsamlı bir değerlendirme yapmak henüz erken olacaktır. Bu nedenle kendimi, çatışmadan önceki olguları ve dinamikleri yeniden kurmakla sınırlayacağım; umarım bu çaba, okuyucuların durumu daha iyi kavramasına yardımcı olur. Bu hikâye, görkemli açıklamalar ile muğlak davranışların; gizli askeri sevkiyatlar ile kritik anlarda gözle görülür yoklukların; yaptırımların etrafından dolaşarak süren devasa bir petrol ticaretinin ve pratikte giderek eşitler arasında bir ittifaktan çok bir müşteri-tedarikçi ilişkisine benzeyen bir ortaklığın hikâyesidir.

Başlangıç noktası 13 Haziran 2025’tir: İsrail, İran’ın nükleer ve askeri tesislerine karşı büyük çaplı hava saldırıları başlatmış; İran ise İsrail şehirlerine fırlattığı füzeler ve insansız hava araçlarıyla karşılık vermiştir. Dokuz gün sonra, 22 Haziran’da, Amerika Birleşik Devletleri Midnight Hammer Operasyonu ile müdahale etmiş; B-2 bombardıman uçakları ve sığınak delici bombalar kullanarak Natanz, Fordow ve İsfahan’daki nükleer tesisleri hedef almıştır. Ateşkes 24 Haziran’da, yaklaşık 610 kişinin İran’da ve 28 kişinin İsrail’de hayatını kaybettiği on iki günlük çatışmanın ardından yürürlüğe girmiştir.

Pekin’in tepkisi ihtiyatıyla dikkat çekiciydi. Wang Yi, İranlı ve İsrailli mevkidaşlarını arayarak itidal göstermeleri çağrısında bulundu; Xi Jinping ise söylemlerini uyumlaştırmak için Putin’le görüştü. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) İsrail saldırılarını kınadı, ancak Hindistan bu kınamadan hemen ayrıldığını açıkladı. Çin, Rusya ve Pakistan ile birlikte Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne ateşkes çağrısı yapan bir karar tasarısı sundu. Ancak Çin’in o sırada yapmadıkları da en az yaptıkları kadar anlamlıydı: Pekin Tahran’a hiçbir maddi ya da askeri destek sağlamadı, somut bir diplomatik girişimde bulunmadı ve Xi Jinping şahsen Washington’u açık biçimde kınamadı. Çin devlet başkanı ilk açıklamalarında İsrail’i doğrudan anmaktan bile kaçındı; en sert sözlerini Putin’le yaptığı özel görüşmeye saklamayı tercih etti.

Çin’deki kamusal tartışma, sansür tarafından filtrelenmiş olsa da, Tahran’a yönelik genel bir kuşkuculuk hissini açığa vuruyordu. Çin sosyal medyasında en çok paylaşılan yorumlar İran’ı askeri açıdan yetersiz ve siyasi olarak güvenilmez bir ülke olarak tasvir ediyor, Pekin’den dayanışma talep ederken ortaklığa gerçek bir bağlılık göstermediğini öne sürüyordu. WeChat’te geniş biçimde dolaşıma giren bir mesaj, hâkim tonu çarpıcı bir ifadeyle özetliyordu: İran, Çin’in kendi yerine kurşunları üstlenmesini istiyordu ve bu ancak bir fantezi olabilirdi.

Yazdan kışa: petrol, silahlar ve Amerikan baskısı arasında

Ateşkesin hemen ardından geçen günlerde pek dikkat çekmeyen bir gelişme üzerinde durmaya değer. 24 Haziran’da Trump, Çin’in İran petrolü satın almaya devam edebileceğini açıkladı. Bu açıklama, ABD Hazine Bakanlığı ve Dışişleri’ndeki kendi yetkililerini bile şaşırttı ve muhtemelen ikili ticaret müzakereleri çerçevesinde Pekin’e verilmiş bir taviz olarak tasarlanmıştı. Bu beyan, Washington–Pekin–Tahran üçgeninin temelde ne kadar işlemsel (transactionnel) bir karakter taşıdığını da ortaya koyuyordu: İran petrolü, birden fazla cephede oynanan bu oyunda bir değişim aracı olarak işlev görüyordu.

Petrol, Çin ile İran arasındaki ekonomik ilişkilerin bel kemiğini oluşturur. Pekin, İslam Cumhuriyeti’nin ihraç ettiği ham petrolün %80 ile %90’ını satın almaktadır; bu miktar 2025’te günde 1,3 ile 1,9 milyon varil arasında dalgalanmış ve Çin’in toplam petrol ithalatının yaklaşık %13–14’üne karşılık gelmiştir. Mekanizma iyi kurulmuştur ve gri bir alanda işler: transponderlerini kapatan bir gemi filosu, Malezya açıklarında uluslararası sularda yapılan gemiden gemiye aktarmalar, Malezya ya da Umman petrolü olarak yeniden etiketlenen sevkiyatlar ve Şandong eyaletindeki küçük bağımsız rafinerilerden oluşan bir ağ — “çaydanlık rafinerileri” diye adlandırılan bu tesisler, piyasa fiyatlarına kıyasla varil başına yedi ile on dolar arasında değişen indirimler sayesinde çok düşük kâr marjlarıyla faaliyet gösterir. Sinopec, PetroChina ve CNOOC gibi büyük kamu şirketleri ise Amerikan misillemeleri riskinden kaçınmak için bu ticaretten titizlikle uzak durmaktadır.

2025 yazı ve sonbaharı, askeri tedarik cephesinde hızlanmaya sahne oldu. On iki günlük savaş sırasında İran’ın hava savunma sistemlerinin uğradığı aşağılanma — Rus yapımı S-300’lerin Amerikan bombardıman uçaklarına karşı etkisiz kalması — Tahran’ı başka tedarik kaynakları aramaya itti. İran, Mayıs 2025’te Hindistan ile Pakistan arasındaki çatışmada Çin silah sistemlerinin performansını dikkatle izlemişti; yaz aylarında İran Savunma Bakan Yardımcısı Oraei, HQ-9 hava savunma sistemleri ile J-10 savaş uçaklarının satın alınmasına ilişkin görüşmeleri hızlandırmak amacıyla Çin’e gizli bir ziyaret gerçekleştirdi. Aynı zamanda Wall Street Journal, İran’ın Çin’den katı yakıtlı füze sistemleri için vazgeçilmez bir bileşen olan binlerce ton amonyum perklorat sipariş ettiğini; bunun yaklaşık 800 füze üretmeye yetecek miktarda olduğunu bildirdi. Eylül ayında Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan, büyük askeri geçit töreni vesilesiyle Pekin’de ağırlandı; Xi Jinping bu sırada Çin’in İran’ın “egemenliğini ve ulusal onurunu savunma” konusundaki desteğini teyit etti. Tahran’da siyasi bir taahhüt olarak yorumlanan bu ifade, Pekin’de görünüşe göre daha çok diplomatik bir nezaket jesti olarak değerlendirilmişti.

Sonbahar aynı zamanda dış baskıların yoğunlaşmasıyla da karakterize edildi. Eylül ayında Birleşmiş Milletler, 2015’te nükleer anlaşma kapsamında askıya alınmış olan İran’a yönelik silah ambargosunu Avrupa’nın girişimiyle yeniden yürürlüğe koydu. Çin, Rusya ve İran bu kararı ortak bir mektupla hukuken geçersiz olarak nitelendirerek itiraz etti. Aynı dönemde Washington, ilk kez Şandong’daki bazı “çaydanlık” rafinerilerine, Rizhao liman terminaline ve “gölge filo”ya ait birkaç gemiye doğrudan yaptırım uyguladı; böylece petrol ticareti zincirinin en kırılgan halkasını hedef aldı. 2024’te 13,4 milyar dolara ulaşmış olan Çin-İran ikili ticareti, 2025’in ilk on bir ayında yaklaşık 9 milyar dolara gerilemişti; bu da yaptırımların etkisini göstermeye başladığını ortaya koyuyordu. Aralık ayında ise ABD, Hint Okyanusu’nda İran’a gitmekte olan Çin’e ait bir kargo gemisine el koydu; gemi, füze programları ve konvansiyonel silah sistemleri için kullanılabilecek çift kullanımlı bileşenler taşıyordu.

Aralık 2025, Ocak 2026: tatbikatlar, protestolar ve sessizlik

2025’in son iki ayı ve 2026’nın başlangıcı, işleyen dinamiklerin özellikle açıklayıcı bir görünümünü sundu. Aralık ayında İran, tarihinde ilk kez kendi topraklarında “Sahand 2025” adı verilen Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) askeri tatbikatlarına ev sahipliği yaptı; bu tatbikatlara Çin, Rusya, Hindistan, Pakistan ve altı başka ülkenin birlikleri katıldı.

Birkaç hafta sonra, Ocak 2026’nın başında Çin, Güney Afrika açıklarında düzenlenen BRICS deniz tatbikatı “Will for Peace 2026”ya katıldı; İran donanmasının en büyük gemisi olan Makran da bu tatbikatta yer aldı. İran’ın dışlanması için Güney Afrika’ya yönelik Amerikan baskıları sonuçsuz kaldı. Biçimsel düzeyde, İran’ın Çin ve Rusya tarafından yönlendirilen çok taraflı güvenlik yapıları içindeki entegrasyonu kesintisiz biçimde devam ediyordu: 2023’ten beri ŞİÖ üyesi ve 2024’ten beri BRICS üyesi olan Tahran, uluslararası örgütlere katılımını artırmayı sürdürüyordu.

Aynı dönemde başka bir olay da Çin-İran ilişkilerini sınadı. Geçtiğimiz 28 Aralık’ta İran’da riyalin çökmesi ve fiyat artışları nedeniyle kitlesel protestolar patlak verdi. Baskı son derece sertti ve kullanılan teknolojik araçların önemli bir kısmı Çin kaynaklıydı. Huawei, ZTE, Tiandy ve Hikvision gibi şirketler yıllardır kitlesel gözetim için ekipman ve teknik bilgi sağlayarak devlet kontrolündeki ulusal internet sistemi Ulusal Bilgi Ağı (NIN)’in kurulmasına katkıda bulunmuşlardı.

Ocak ayındaki protestolar sırasında İranlı yetkililer iki haftadan uzun süre tam internet kesintisi uyguladı; göstericileri tespit etmek için yüz tanıma teknolojileri ve kalabalıkları kontrol etmek için dronlar kullandı. Bu yöntemler, Çin’in daha önce Sincan bölgesinde denediği ve daha sonra ortaklarıyla paylaştığı bir modele dayanıyordu. Starlink’e erişim girişimlerini engellemek için — büyük olasılıkla Çin veya Rusya yapımı — iletişim karıştırıcı cihazlar da kullanıldı. Pekin ise protestoları yalnızca “durumu yakından izlediğini” belirten kısa bir açıklamayla yorumladı ve her zamanki gibi “iç işlerine müdahaleye karşı olduğu” yönündeki formülünü tekrarladı.

Aynı ay içinde, zaten oluşmakta olan bir izlenimi güçlendiren başka bir gelişme daha yaşandı. Amerika Birleşik Devletleri, Çin’in yaklaşık yirmi yıl boyunca onlarca milyar dolar yatırım yaptığı Venezuela’da Nicolás Maduro’yu devirdi. Suriye’de Aralık 2024’te Beşar Esad’ın düşüşü sırasında olduğu gibi Pekin, bir partnerini korumak için parmağını bile kıpırdatmadı. Böylece artık tanıdık hale gelen bir model yeniden ortaya çıktı: Çin ortakları, yatırımları ve niyet beyanlarını biriktiriyor; ancak durum kötüleştiğinde geri çekiliyor. Ve bu model Tahran’dan da açıkça görülebiliyordu; İranlı yöneticilerin bundan hangi sonuçları çıkardığını tahmin etmek zor değil.

Bu arada askerî bağlam daha da karmaşık hâle geldi. Ocak 2025’te Rusya ile İran, savunma alanında işbirliğini de içeren yirmi yıllık bir stratejik ortaklık anlaşması imzaladı. Aralık 2025’te ise Middle East Monitor’a göre iki ülke, Haziran’daki çatışmada ağır hasar gören İran hava savunma sistemlerinin yeniden inşası için 589 milyon dolarlık bir anlaşma yaptı. Ancak Rus yardımı yaklaşmakta olan savaşa yetişecek kadar hızlı gelmedi.

Ocak 2026’da Çin, Rusya ve İran ayrıca siyasi işbirliğini güçlendirmek ve ekonomik entegrasyonlarını derinleştirmek amacıyla üçlü bir stratejik pakt imzaladı. Bu adım biçimsel olarak önemliydi, ancak içeriği ve somut kapsamı hâlâ belirsizliğini koruyordu.

Şubat: müzakereler, silahlar ve savaşın önsözü

4 Şubat’ta Xi Jinping ile Donald Trump arasında yapılan telefon görüşmesi, Çin’in müzakere mantığına dair bir ipucu verdi. Trump İran meselesini gündeme getirdiğinde, Xi Tayvan’ın “en önemli mesele” olduğunu vurgulayarak yanıt verdi. Bu, İran konusunda verilecek tavizlerin Tayvan ve gümrük tarifeleri gibi başlıklarda elde edilecek karşılıklarla bağlantılı olacağı yönündeki açık bir hesaplamayı yansıtıyordu. Aynı gün Xi, tutumlarını uyumlaştırmak amacıyla Putin’le de görüştü. Nisan başında Trump’ın Pekin’i ziyaret etmesinin ve sonbaharda Xi’nin ABD’ye gitmesinin planlandığı bir dönemde, İran’a yönelik diplomasi daha geniş bir ikili çerçeve içinde ele alınıyordu. Bu çerçevede Tahran, başka satranç tahtalarında oynanan bir oyunun — önemli ama yine de bir piyon — parçasıydı.

Şubat ayı, birbirine zıt yönlerde ilerleyen iki paralel dinamiğe sahne oldu. Bir yandan ABD ile İran arasındaki dolaylı müzakereler, Umman’ın arabuluculuğunda Cenevre’de hız kazandı; 6, 17, 22 ve 26 Şubat’ta art arda dört tur görüşme yapıldı. Saldırıların arifesinde, 27 Şubat’ta Umman, İran’ın nükleer maddeler stokunu “mümkün olan en düşük seviyeye” indirmeyi kabul ettiğini açıkladı. Trump ise diplomatik yolu tercih ettiğini söylemekle birlikte “tüm seçeneklerin masada olduğunu” yineledi.

Öte yandan İran’ın Çin’in yardımıyla yürüttüğü askerî güçlendirme hız kesmeden devam ediyordu. 24 Şubat’ta Straits Times’ta yayımlanan ve müzakereler hakkında bilgi sahibi altı kaynağa dayanan bir araştırmaya göre İran, Çin’in China Aerospace Science and Industry Corporation (CASIC)şirketi tarafından üretilen süpersonik CM-302 gemisavar füzelerini satın almak üzere anlaşmaya çok yaklaşmıştı. Yaklaşık 290 kilometre menzile sahip olan bu sistemler, düşük irtifada ve yüksek hızda uçarak deniz savunmalarını aşmak üzere tasarlanmıştı. En az iki yıldır görüşülen bu anlaşma, on iki günlük savaşın ardından belirleyici biçimde hız kazanmıştı.

İran ayrıca GPS yerine Çin’in BeiDou uydu navigasyon sistemini benimsemiş, YLC-8B anti-stealth radarını ve HQ-9B füze sistemlerini ithal etmişti.

Aynı haftalarda Çin gemileri de bölgede konuşlandı. Resmî olarak bilimsel araştırma gemisi sınıfına giren Da Yang Yi Hao, Ocak ayında Umman Denizi’ne ulaştı ve uzaktan USS Abraham Lincoln uçak gemisi muharebe grubunu izledi. Uzay izleme görevine sahip bir deniz platformu olan Liaowang-1 ise destroyerler eşliğinde Umman Körfezi’ne geldi. Her iki gemi de Amerikan deniz hareketlerini izleme ve istihbarat toplama kapasitesi sağlıyordu; çeşitli analizlere göre bu veriler Tahran ile paylaşılıyordu. Nitekim Çin ticari uydu görüntüleri daha önce Ürdün’de Amerikan THAAD (Yüksek İrtifa Füze Savunma Sistemi) konuşlandırmasını da ortaya çıkarmıştı.

11 Şubat’ta Trump ile Netanyahu Beyaz Saray’da İran petrolünün Çin’e satışını azaltmak için baskı yapılması konusunda anlaştılar. Böylece Pekin üzerindeki baskı iki taraftan da artıyordu. Çin Dışişleri Bakanlığı buna hem ihtiyatlı hem de dolaylı bir ifadeyle karşılık verdi:
“Uluslararası hukuk çerçevesinde yürütülen ülkeler arasındaki normal işbirliği makul ve meşrudur; saygı görmeli ve korunmalıdır.”

28 Şubat’ta saldırı gerçekleşti ve bununla birlikte “Yüce Lider” Hamaney’in öldürülmesi de yaşandı. 1 Mart’ta Lavrov ile yaptığı telefon görüşmesinde Wang Yi, saldırıları ve egemen bir devletin liderinin öldürülmesini “kabul edilemez” olarak nitelendirdi; ayrıca Trump’ın rejim değişikliğini teşvik eden girişimlerini kınadı ve çatışmanın Orta Doğu’yu “tehlikeli bir uçuruma” sürükleyebileceği uyarısında bulundu.

Çin’in resmî haber ajansı Xinhua ise bir başyazısında bunu “egemen bir ulusa karşı utanmaz bir saldırı” olarak tanımladı. Dikkat çekici olan nokta, en sert ifadelerin ikili diplomatik bir görüşme sırasında dile getirilmiş olmasıdır; bu tür açıklamalar doğası gereği resmî ve kamuya açık bir tutum almaktan daha az bağlayıcıdır. Buna karşılık Çin Dışişleri Bakanlığı’nın yayımladığı resmî bildiri daha ölçülü kaldı. Bu satırlar yazılırken Xi Jinpinghenüz kamuya açık hiçbir açıklama yapmış değildir.

Meseleler: petrol, kaçırılmış ittifaklar ve Pekin’in uzun vadeli oyunu

Çin’in tutumunu anlamak için bakışımızı son sekiz ayın güncel gelişmelerinin ötesine genişletmek ve bu ilişkinin yapısal yönlerini incelemek gerekir. Bunların başında da ilişkinin temel asimetrisi gelir. Çin, İran’ın birinci ticaret ortağıdır; ancak İran, Çin’in ancak otuz sekizinci ticaret ortağıdır. Çin-İran ticaretinin hacmi, Pekin’in Körfez Arap ülkeleriyle yürüttüğü ticaretle karşılaştırıldığında önemsiz kalır; oysa yatırımlar, dev altyapı projeleri ve enerji alımları çok daha büyük ölçekte bu ülkelere yönelmektedir.

Aynı zamanda Çin’in ithal ettiği petrolün %45’i ve doğal gazın %30’u Hürmüz Boğazı’ndan geçmektedir. Bu durum, Basra Körfezi’ndeki herhangi bir tırmanışı Çin’in enerji güvenliği için doğrudan bir tehdit hâline getirir. Pekin böylece çözülmesi zor bir çelişkiyle karşı karşıyadır: İran bu boğazı kapatabilecek tek ülkedir, ancak Çin’in bölgedeki çıkarları — başta ticaret hacmi çok daha büyük olan Suudi Arabistan olmak üzere — İran’ın komşularıyla iyi ilişkiler sürdürmesini zorunlu kılar. İran için Çin her şeydir; Çin için ise İran, açık bir ham petrol tedarikçisi ve Amerikan karşıtı jeopolitik bulmacada faydalı bir parçadır — ama hiçbir durumda uğruna risk alınacak bir müttefik değildir.

Bu asimetri, en çarpıcı biçimde 2021’de imzalanan Çin-İran kapsamlı stratejik işbirliği anlaşmasında görüldü. Bu anlaşma, enerji, altyapı, telekomünikasyon ve güvenlik alanlarında 25 yıl boyunca 400 milyar dolarlık Çin yatırımı vaat ediyordu. Ancak pratikte Çin’in İran’daki doğrudan yatırımları 2023 sonunda 4 milyar doların altında kaldı. Büyük kamu şirketleri Amerikan yaptırımlarından çekindikleri için uzak durdu; tamamlanan projeler ise Tahran’da birkaç metro hattı, Haziran 2025’te Orta Asya üzerinden açılan bir demiryolu koridoru ve enerji sektöründe çoğu kâğıt üzerinde kalan birkaç girişimle sınırlı kaldı.

İki ülke arasındaki resmî askerî işbirliği 2005’ten beri fiilen donmuş durumdaydı ve tam teşekküllü silah sistemlerinin son satışı bundan da eski bir döneme dayanıyordu. Son yıllardaki sevkiyatlar ise daha çok çift kullanımlı bileşenler, kimyasal öncül maddeler ve gözetim teknolojileri gibi kalemlerden oluşuyordu — yani fazla dikkat çekmeden devredilebilecek türden malzemeler.

Mart 2023’te Çin’in aracılığıyla varılan İran–Suudi Arabistan anlaşması, Orta Doğu’da Çin diplomasisi açısından görünürde bir dönüm noktası olmuştu. Pekin bunu, sorumlu bir uluslararası arabulucu olarak hareket edebildiğinin ve Amerikan modelindeki Abraham Anlaşmalarına güvenilir bir alternatif sunabildiğinin kanıtı olarak takdim etti. Gerçekte ise yıllarca süren hazırlık müzakerelerini Irak ve Umman yürütmüş, Çin yalnızca son aşamada resmî garantör olarak devreye girmişti; böylece başkalarının inşa ettiği bir sürecin siyasi prestijini toplamış oldu. Anlaşma, büyükelçiliklerin yeniden açılmasını ve 1998 ile 2001’de imzalanmış ikili anlaşmaların uygulanmasını öngörüyordu.

İsrail’in Gazze’deki soykırımı, Lübnan’daki çatışma, Suriye’de Esad’ın düşüşü ve on iki günlük savaş gibi gelişmelere rağmen anlaşmanın resmen ayakta kalmış olması şaşırtıcıdır; hatta Aralık 2025’te Tahran’da üçüncü bir üçlü toplantı bile yapılmıştır. Ancak 28 Şubat saldırısına yanıt olarak İran füzelerinin Suudi Arabistan’ı vurmasıyla birlikte bu anlaşma, Çin’in diplomatik hırslarının bölgenin gerçekleriyle çarpışmasının bir simgesi gibi görünmektedir.

Batı’da sıkça “çok kutuplu cephe” olarak adlandırılan — daha saldırgan bir kısaltmayla CRINK (Çin, Rusya, İran, Kuzey Kore) — oluşumun akıbeti de değerlendirilmelidir. Bu kısaltma yapılandırılmış bir ittifak izlenimi verir; oysa gerçekte ortada, merkezinde Moskova ve Pekin’in bulunduğu bir dizi pragmatik ikili ilişki vardır. Moskova ile Tahran son aylarda stratejik bir ortaklık ve İran hava savunmasının yeniden inşası için bir plan resmileştirmiştir; ancak belirleyici anlarda yardım — görüldüğü üzere — yetersiz ve gecikmiş kalmıştır.

Haziran 2025’te İran bombalandığında, Ukrayna savaşına saplanmış olan Rusya yalnızca sözlü dayanışma sunmuş, Çin basın açıklamalarıyla yetinmiş, Kuzey Kore ise rutin propaganda açıklamaları yayımlamıştır. Temmuz 2025’te Rio de Janeiro’da yapılan zirvede BRICS, iç bölünmelerini açıkça ortaya koymuş; Hindistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Güney Afrika Washington’a karşı çıkmayı reddetmiştir. Suudi Arabistan ise üyeliği hiçbir zaman resmen kabul etmemiştir. Şanghay İşbirliği Örgütü’ne gelince, İsrail saldırılarını kınamak onun elde edebildiği en ileri sonuç olmuş; ancak örgütün başlıca üyelerinden Hindistan bu kınamadan hemen uzaklaşmıştır.

Başka bir deyişle CRINK, Batılı analizlerin yarattığı bir kavramsal inşadır; birbirinden oldukça farklı dört ülkeye gerçekte sahip olmadıkları bir stratejik tutarlılık atfeder. Çin tüm kıtalarda çıkarları bulunan küresel bir ekonomik güçtür; Rusya Avrupa’daki bir savaşın içine saplanmış askerî bir güçtür; İran sürekli kriz içinde bulunan bir bölgesel güçtür; Kuzey Kore ise marjinal bir ekonomiye sahip nükleer bir rejimdir. Bu ülkelerin her biri kendi hedeflerinin peşinden gitmektedir ve onları birbirine yaklaştıran Amerikan karşıtı yakınlaşma, ortak bir projeden çok konjonktürel bir refleks niteliği taşımaktadır.

Analistler arasında hâkim yorum, Pekin’in uzun vadeli bir oyun oynadığı yönündedir. Zayıflamış bir İran Çin’e daha bağımlı hâle gelirken, ABD’nin Orta Doğu’da uzun süre meşgul kalması Pasifik’ten kaynak ve dikkat saptıracaktır. Gerçekte bunlar oldukça kırılgan hesaplamalardır; ancak Pekin, üzerinde sınırlı etkisinin bulunduğu bir durum karşısında bunlara dayanmak zorunda kalmaktadır. Zaten Orta Doğu, Çin’in öncelikler hiyerarşisinde özel bir yere sahiptir; “ikincil bölgeler içinde başlıca bölge” denebilecek bir konum. Tayvan, Güney Çin Denizi veya Sincan gibi alanların aksine burada hiçbir “hayati çıkar” söz konusu değildir. Bu nedenle bölgeye yönelik politika tarihsel olarak bakanlık bürokrasilerine bırakılmış, nadiren en üst siyasi liderlik düzeyine taşınmıştır.

Çin’in Tahran üzerinde askerî bir baskı aracı yoktur; hiçbir ortağıyla karşılıklı savunma anlaşması imzalamamıştır ve bölgede güç projeksiyonu yapabilecek durumda değildir. Buna karşılık teknoloji sağlayabilir, indirimli petrol satın alabilir, Birleşmiş Milletler’de diplomatik destek sunabilir ve 28 Şubat’tan önceki haftaların gösterdiği gibi, casus gemileri konuşlandırıp istihbarat verileri paylaşarak Amerikan askerî planlarını zorlaştırabilir — ancak doğrudan müdahale eşiğini asla aşmadan.

İran ise hiçbir zaman bütünüyle Çin’e teslim olmuş değildir. İran toplumunda her türlü otoriterliğe karşı derin bir düşmanlık vardır; yönetici sınıf — en azından düne kadar — Avrupa ve Washington’dan beklentiler beslemeye devam ediyordu; Çinli akademisyenlerin giderek artan bir hayal kırıklığıyla gözlemlediği bir durumdur bu. Güçlü ulusal bağımsızlık duygusu da Tahran’ın Pekin’in kendisine biçtiği ikincil ortak rolünü kabul etmesini zorlaştırmaktadır. Aslında aynı durum Esad’ın düşüşünden önce Suriye ve Maduro’nun devrilmesinden önce Venezuela için de geçerliydi: bu örneklerin hepsinde Çin yatırım yaptı, dayanışma beyan etti, altyapılar ve paralel finans ağları kurdu; fakat “hakikat anı” geldiğinde başka yerdeydi.

28 Şubat’ın arifesinde ortaya çıkan tablo şuydu: Çin bir yandan radarlar, füzeler, uydu verileri ve deniz gözetimi yoluyla İran’ın askerî kapasitesini sessizce güçlendiriyor; öte yandan itidal ve diyalog çağrısını sürdürüyordu. Bu, uzun vadeli hesabıyla tutarlı bir ikili stratejidir: İran’ı Amerikan planlarını zorlaştıracak kadar dirençli kılmak, fakat Washington ile doğrudan bir çatışma riskine asla girmemek.

Bununla birlikte savaş, Çin’i içerde oldukça kırılgan bir anda yakalamıştır. 4 Mart’ta her yıl düzenlenen “iki oturum” başlıyor: Ulusal Halk Kongresi ile Çin Halk Siyasi Danışma Konferansı’nın toplantıları. Bu iki parlamenter nitelikli organ her yıl ülkenin başlıca siyasi ve ekonomik kararlarını resmileştirir. Bu yıl toplantıların, ciddi zorluklar içindeki bir bağlamda, on yılın geri kalanı için ekonomik yönelimleri belirleyecek yeni beş yıllık planı kabul etmesi gerekecek.

Ocak ve Şubat ayları boyunca ülkede maaşların ödenmemesine karşı protestoların yeniden artması dikkat çekti. Bu protestolar yalnızca özel sektör işçilerini değil, büyük kamu şirketlerinin çalışanlarını da etkiledi; bu da büyümenin yavaşlamasıyla giderek daha zor kontrol edilen yapısal gerilimlere işaret ediyor. Durumu daha da karmaşıklaştıran bir başka unsur ise son aylarda orduyu sarsan geniş çaplı tasfiyeler oldu. En son tasfiyeler savaşın başlamasından hemen önce gerçekleşti; bu da dışarıdan boyutunu değerlendirmek zor olan iç siyasi çatlakların varlığına işaret ediyor.

Uluslararası düzeyde ise, daha önce de belirtildiği gibi, Trump’ın Nisan başında Pekin’e gitmesi ve teoride gümrük savaşları, teknolojik rekabet ve çözülmemiş diğer dosyalar nedeniyle gerilen Çin-ABD ilişkilerini yeniden rayına oturtması beklenen bir zirve yapılması öngörülüyor. Marco Rubio ile Kuzey Kore lideri arasındaki karşılıklı diplomatik açılımların ardından, Trump’ın Kim Jong Un ile görüşmek üzere Pyongyang’a olası bir ziyareti de gündeme gelmiştir. Kuzey Kore lideri, İşçi Partisi’nin önemli beş yıllık kongresinin kapanışında daha yatıştırıcı açıklamalar yapmıştı. Bu da “çok kutuplu cephe” olarak adlandırılan yapbozun yeniden tanımlanabilecek başka bir parçasını oluşturabilir.

Bu sırada dünya dikkatini Orta Doğu’ya çevirmişken, Pakistan ile Afganistan arasında da açık bir savaş patlak verdi. Özellikle Kabil’i hedef alan yoğun karşılıklı bombardımanlar çok sayıda can kaybına yol açtı. Bu iki ülke, Pekin’in büyük yatırımlar yaptığı yerlerdir: 60 milyar dolarlık Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru’ndan, Taliban’ın yeniden iktidara dönüşünden sonra başlatılan Afganistan altyapı projelerine kadar birçok girişim Çin’in Orta ve Güney Asya’daki hegemonik genişleme stratejisinin parçaları olarak tasarlanmıştı.

Ancak her iki ülkede de Çinli personel ve altyapılar daha önce defalarca ölümcül saldırıların hedefi oldu: Afganistan’daki İslamcı gruplar ve Pakistan’ın Belucistan bölgesindeki bağımsızlık yanlısı hareketler bu saldırıları gerçekleştirdi. Bu durum, Çin’in bölgedeki varlığının sahada hâlâ kırılgan ve tartışmalı olduğunu gösteriyor. Mevcut savaş bu planları da raydan çıkarma riski taşıyor.

Çin diplomasisi Pakistan ile Afganistan arasında bir arabuluculuk rolü oynayamadı; bu durum son aylarda Tayland ile Kamboçya arasındaki çatışmada da görülmüştü. Bu örnekler, krizler söylem düzeyinden silahlı çatışma aşamasına geçtiğinde Pekin’in etkisinin sınırlı kaldığını doğrulamaktadır.

Orta Doğu’daki savaşın bütün bu gelişmeler üzerinde ne tür sonuçlar doğuracağını şimdilik öngörmek imkânsız. Savaş daha yeni başladı.

Notlar

  1. Gemilerde bulunan ve otomatik olarak sinyal göndererek kimliklerini ve konumlarını bildiren elektronik cihazlar (AIS sistemi). Transponderin kapatılması, bir geminin deniz trafiği takibinden kaybolmasına imkân verir.
  2. Malların (burada petrolün) bir gemiden diğerine açık denizde, limana uğramadan aktarılması. Bu yöntem yükün gerçek menşeini gizlemeye yardımcı olur.

Yazarın blogunda 2 Mart’ta yayımlandı. ESSF için Pierre Vandevoorde tarafından DeeplPro’nun yardımıyla çevrildi.

Kaynak: https://inprecor.fr/chine-et-iran-le-partenariat-de-la-limite

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Sosyalistler ve Toplumsal Hareketler: Yönelimimiz ve Görevlerimiz– IV. Enternasyonal

IV. Enternasyonal’in 2025 yılında gerçekleştirilen 18. Kongresi’nde kabul edilen “Toplumsal hareketlerde yönelimimiz ve görevlerimiz” başlıklı metni yayınlıyoruz.

1. Toplumsal hareketler neden stratejik olarak önemlidir?

Uzun yıllardır Dördüncü Enternasyonal, toplumsal hareketlerin — tüm çeşitlilikleri içinde — sosyalizm mücadelesinde önemli bir rol oynayabileceği ve çoğu zaman oynayacağı yönünde bir pratik (ve az ya da çok gelişmiş bir teorik kavrayış) geliştirmiştir.

Sendikalar, mahalle hareketleri, köylü ve çiftçi hareketleri, ekoloji hareketleri, kadın hareketleri, LGBTQIA+ hareketleri, yerli halklar, ırksallaştırılmış gruplar, engelliler gibi çok sayıda toplumsal hareket mevcuttur. Bu toplumsal hareketler çoğu zaman birden fazla boyutu bir araya getirir: işyerinde sömürüye karşı mücadele, yaşam alanlarının ve canlılığın savunulması ve baskılardan kurtuluş (özellikle kadınlar, LGBTQIA+’lar, yerli halklar, ırksallaştırılmış gruplar ve engelliler açısından). Bizim yaklaşımımız, bu mücadelelerin tüm bu boyutlarını desteklemeyi, güçlendirmeyi ve farklı mücadele alanlarının açık bir biçimde, sömürüye, baskılara ve yaşam alanlarının ve canlılığın yıkımına dayanan egemen sınıflarla bütünlüklü bir karşılaşmaya yönelmesini hedefler.

Bu hareketler önemlidir çünkü kapitalist sistemi farklı biçimlerde sorgulayanların öz-örgütlenmeleridir. Öz-örgütlenme süreci — özellikle işyerlerinde ama aynı zamanda okullar, mahalleler, kırsal topluluklar gibi başka kolektif bağlamlarda ya da ortak bir baskı deneyimi temelinde — işverenler ve devlet karşısında kapitalist sistemin yarattığı zorluklara karşı sınıf bilincinin gelişmesini, politizasyonu ve kapitalist sistemi sorgulayan bir programın ve farklı bir toplum perspektifinin ilk unsurlarının şekillenmesini teşvik eder.

Antikapitalist bir parti, sömürülenlerin ve baskı altındakilerin en iyi çıkarlarını temel alan bir sınıf mücadelesi programını taleplerin sentezi olarak geliştirmeyi hedeflerken, bu taleplerin gelişimi ve formülasyonu, bunlara doğrudan dahil olanlar tarafından çok daha iyi yapılır.

Bu kavrayışı ilk olarak kadın hareketi içindeki çalışmamızla bağlantılı olarak geliştirmeye başladık. Bu yaklaşım, kadınların kurtuluşu mücadelesi ve kadın kurtuluş hareketlerinin inşasına yönelik yönelimimiz konusunda çeşitli kongrelerde ve yönetici organlarda kabul edilen metinlerde yer almaktadır.
(Sosyalist devrim ve kadınların kurtuluşu mücadelesi (1979), özellikle ikinci bölüm: IV. Enternasyonal ve kadınların kurtuluşu mücadelesi: Yönelimimiz.
Latin Amerika: kitle hareketlerinin ve feminist akımların dinamikleri (1991), özellikle III. bölüm: Yönelimimiz.
Batı Avrupa: kadınların kurtuluşu mücadelesinin evrimleri (1991).)

İlk metin, diğer şeylerin yanı sıra, solda kadınların baskısını yalnızca ücretli işçi olmalarına indirgemeye çalışanlarla ve ataerki ile sınıf ilişkilerini paralel süreçler olarak görenlerle — bugün “ikili sistemler teorisi” diye adlandıracağımız yaklaşımla — aramızdaki farkları ortaya koyar.

Metinde bu ilk soruya yanıt olarak şöyle denmektedir:
“Bu bakış açısından, kadınların yalnızca işyerlerinde işçi olarak yürüttükleri mücadelelere önem verirler. Kadınların sosyalist devrimle birlikte ‘yan ürün’ olarak özgürleşeceğini ve bu nedenle kendi talepleri için kadınlar olarak örgütlenmelerine gerek olmadığını düşünürler. Kadınların baskılarına karşı mücadele etmek için örgütlenme gerekliliğini inkâr ederek, işçi sınıfı içindeki bölünmeleri pekiştirir ve aşağı statülerine karşı isyan etmeye başlayan kadınlar arasında sınıf bilincinin gelişimini geciktirirler.”
Belgenin ikinci bölümünün temel yönelimi şu sloganla özetlenebilir:
Kadınların kurtuluşu olmadan sosyalist devrim olmaz; sosyalist devrim olmadan kadınların kurtuluşu olmaz.

Başlangıçtaki analizimiz fazla ölçüde gelişmiş kapitalist ülkelerdeki kadın hareketi deneyimimize dayanıyordu; bu durum özellikle Latin Amerika’daki kadın hareketi üzerine yapılan çalışmalarla düzeltilmiş ve geliştirilmiştir. Özgül baskıların yalnızca işyerindeki mücadeleyle, baskı altındaki grupların hareketlerinin aktif önderliği olmaksızın ortadan kaldırılamayacağına dair genel kavrayış, baskıların gerçekliğini görünür kılmak açısından çok daha yerindedir.

Daha sınırlı ölçüde ama yine de anlamlı biçimde, yoksul köylülerin ve tarım işçilerinin mücadelelerinden, LGBTQIA+ hareketlerinden, borç ve borca karşı mücadelelerden, küreselleşme ve savaş karşıtı hareketlerden, yerli/İlk Uluslar ve çevre hareketlerinden ve elbette sendikaların kalıcı rolünden dersler çıkaran metinleri de onayladık.
(Toplumsal sarsıntılar, direnişler ve alternatifler – 2018 Dünya Kongresi)

i)

Bu hareketlerin her birinin — ve diğerlerinin — kendi tarihi, kendi dinamikleri ve kendi güç dengeleri vardır. Baskı altındaki grupların toplumsal hareketleri ile daha genel toplumsal hareketler arasında önemli farklar bulunmaktadır. Bu metinde, aynı zamanda, bize önemli görünen bazı genel ilkeleri de ortaya koymayı amaçlıyoruz.

a) Toplumsal hareketler, işçi sınıfı ve halk sınıflarının — en çok sömürülen, baskı gören ve çoğu zaman marjinalleştirilen kesimleri dahil — toplumsal değişim için, hatta potansiyel olarak devrimci bir değişim için seferber edilmesinin temel araçlarıdır. Toplumsal hareketler, sosyal, demokratik ya da ayrımcılığa karşı konularda sisteme karşı savunmanın en temel örgütlenme biçimleridir. Bu anlamda, sömürülenlerin eylem çerçevesi olabilir ve toplumsal güçlerini temsil eder. İnsanlar kendi somut durumları etrafında harekete geçer ve bu deneyimden daha genel siyasal dersler çıkarırlar. Bu bakımdan, toplumsal hareketlerde çalışma bugün örgütlerimiz için temel bir kadro kazanım alanı olmalı ve özellikle daha marjinal gruplardan gelen yoldaşların kitle çalışması açısından eğitildiği bir alan olmalıdır.

Toplumsal hareketler birbirlerini etkileyebilir — örneğin iklim meseleleri, on yıl önce böyle değilken, bugün birçok yerde sendikal gündemin bir parçası olarak kabul edilmektedir.

Ortaya çıkan seferberlikler, kapitalistlerin ve hükümetlerinin politikalarına, baskı ve sömürü durumlarına karşı doğrudan çatışma alanları olduğu için, bu hareketler önemli bir siyasal rol oynar. Ekolojik, demokratik ve toplumsal krizlerin birikimi, toplumsal hareketlerin yerini ve ağırlığını daha da artırmaktadır.

b) Bu hareketler, halk sınıflarının kendi talepleri etrafında seferberliğinin, kapitalizme karşı siyasal güç dengelerinin ve sınıf mücadelesinin mayalandığı zemin olması nedeniyle bizim için stratejik önemdedir. Antikapitalist geçiş taleplerinin kaynağı burasıdır.

c) Ayrıca başka bir stratejik boyutları daha vardır: öz-örgütlenmenin, kendi çıkarlarını sahiplenmenin ve sömürülenler ile baskı altındakilerin doğrudan siyasal eyleminin okulu olmaları. Bu anlamda, konsey demokrasisine dayalı bir toplumun — işyerlerinde, mahallelerde, şehirlerde öz-örgütlenme yapılarının, birliklerin ve örgütlerin — ne olabileceğine dair bir taslak çizerler. Bu, bu hareketlerin tek başına konsey demokrasisini gerçekleştirebileceği anlamına gelmez — bu mutlaka devrimci bir örgütlenmeyi gerektirir — ancak bunun vazgeçilmez bir önkoşulunu oluştururlar.

Paris Komünü’nün ilkelerini (görevlerin rotasyonu, hesap verebilirlikte şeffaflık ve doğrudan demokrasi) savunuyoruz; buna ek olarak, hükümetlerle ve yetkililerle yürütülen tüm müzakere süreçlerinin canlı yayınla aktarılması kültürünün yeniden oluşturulmasını savunuyoruz. Amaç, antidemokratik gizlilik kültürüne son vermektir.

Bu nedenle, bu hareketlerin iktidar odaklarından ve sistemi dönüştürdüğünü iddia eden partilerden dahi bağımsızlıklarını koruması için mücadele ediyoruz. Lula, Syriza, Arap Baharı ve daha birçok deneyim, sömürülenlerin çıkarlarını güvence altına almak için kitlesel hareketin varlığının ne kadar hayati olduğunu göstermiştir.

ii)

Toplumsal hareketlerin inşasını teşvik ediyor ve onların içinde, işçi sınıfının çıkarlarını öne çıkaran talepler ve örgütlenme biçimleri için mücadele ediyoruz. Hareketin bütününde sınıf mücadelesi perspektifinin benimsenmesi için çalışıyoruz. Militanlarımız, her şeye cevabımız varmış gibi davranmak yerine, diğer militanları dinleyen ve onlardan öğrenen bir tutum benimser.

iii)

Toplumsal hareketler içinde mümkün olan en geniş demokrasiyi savunuyor, en çok sömürülenlerin ve baskı altındakilerin taleplerini ifade edebilmesini ve mümkün olduğunca temsil edilmesini istiyoruz. Bu, açık yetkilendirme ve temsil süreçleri için mücadele etmek anlamına gelir; hem “yapısızlığın tiranlığına” hem de bürokratikleşmeye karşı dururuz, çünkü en geniş katılımın yolu budur.

iv)

Hareketin genel birliğini savunurken, bazen daha soldaki güçlerle ortak bir müdahale geliştirmek için bir örgütlenmeye/gruplaşmaya/ağa katılır ya da bunu biz kurarız. Bunun ne zaman uygun olduğu kesin kurallarla belirlenemez; ancak mevcut önderliğin bürokratikleştiği ve harekete geçmediği durumlarda ve/veya özellikle gençler arasında önemli kesimlerin umutsuzluk nedeniyle geri çekilme riski olduğunda bu tür durumlar ortaya çıkabilir. Bir diğer durum da hareketin, örneğin yerli halkların/İlk Ulusların, göçmenlerin, transların taleplerine kulak vermediği anlardır. Bu tür yapıların kurulması ya da katılım kararları her zaman kendi örgütümüz içinde kolektif olarak alınmalıdır: ya bu alandaki çalışmayı koordine eden fraksiyonlar ya da komisyonlar tarafından ya da merkezî önderlik organlarımız tarafından. Düzenli olarak doğru bir hatta olup olmadığımızı, kendi fikirlerimizi bağımsız biçimde savunup savunamadığımızı ve bunun gerçekten anlamlı olup olmadığını değerlendirmeliyiz.

v)

Toplumsal hareketler arasında, belirli bir anda geniş biçimde anlaşılan ve anlam taşıyan benzer talepler ve temalar etrafında uluslararası düzeyde daha fazla koordinasyon için mücadele ediyoruz. Uluslararası düzeydeki yapıların yalnızca finansmana erişimi olan kesimleri yansıtmamasını sağlamaya çalışıyoruz — bu, çevrimiçi toplantılar ve çeviri olanaklarını geliştiren teknolojiler sayesinde kolaylaştırılabilir. Bu yapıların gerçekten uluslararası olmasını, dünyanın tüm bölgelerinin kaygılarını ve taleplerini yansıtmasını ve Kuzey’deki örgütler tarafından domine edilmemesini savunuyoruz.

vi)

Tüm toplumsal hareketlerin, kendi özgül taleplerini kaybetmeden kesişimsel bir yaklaşımı benimsemesi için mücadele ediyoruz.

vii)

Farklı toplumsal hareketler arasında işbirliği ve karşılıklı destek için mücadele ediyoruz. Dünya Sosyal Forumlarının gelişimini destekledik; bu forumlarda toplumsal hareketlerin genel meclisleri, sendikal hareketler de dahil olmak üzere, farklı hareketler arasındaki bağları ve ortak noktaları vurgulayan ortak bildirilerin ortaya çıkmasına imkân tanıdı. Bugün bu fikir daha çok “hareketlerin hareketi” kavramıyla özetlenmektedir — ancak bu fikir, en azından uluslararası düzeyde, henüz hiçbir yerde somutlaşmış değildir.

viii)

Farklı bağlamlarda, toplumsal hareketler şu durumla karşı karşıya kalabilir: Hareketlerin bizzat kendilerinin savunduğu yönelimleri benimseyen ve hareketlerin militanları ile önderlerinin de aktif olarak yer aldığı partiler, yerel ya da hatta ulusal düzeyde hükümetlerin kontrolünü ele geçirebilir. Bu durumda, hareketlerin önderleri, bu partilerin militanları olarak, söz konusu hükümetler içinde sorumluluk pozisyonları üstlenmeleri yönünde teklif alabilir ve bunu kabul edebilirler. Benzer şekilde, bu tür hükümetler, hizalanmamış hareket militanlarına da, onların hareketleri “temsil edeceklerini” ileri sürerek görevler önerebilir.

Biz, hareketlerin tutumunun tüm hükümet yapılarından bütünüyle bağımsız kalmak olması gerektiğini savunuyoruz. Bununla birlikte, halk desteğinden yararlanan ve hareketlerin taleplerini desteklediğini ve hayata geçirdiğini iddia eden bir hükümet karşısında, bağımsız bir kitlesel seferberliği sürdürmenin zorluklarıyla karşı karşıya kalınabilir.

ix)

Toplumsal hareketler içindeki örgütlenme tarzlarımızın tabana en yakın ve devlete karşı siyasal bağımsızlığı esas alan biçimler olmasını savunmakla birlikte, belirli koşullarda, sivil toplum örgütlerinin (STK/NGO) canlandırılmasına ya da hatta kurulmasına da ilkesel olarak karşı değiliz. Bunun yapılıp yapılmaması ve sürdürülüp sürdürülmemesi konusundaki değerlendirme, örgütümüzün demokratik yapıları aracılığıyla kolektif biçimde yapılmalıdır. Bu değerlendirme, söz konusu yapıların işleyiş kurallarının ve kamu finansmanına erişimin aşağıda belirtilen siyasal hedefleri güçlendirip güçlendirmediğini ya da tersine sınırlayıp sınırlamadığını göz önünde bulundurmalıdır.

x)

Toplumsal hareketlerin iktidar sorununu gündeme getirmesinden yanayız. Bunu yaparken aşırı solculuk ya da ikamecilik tuzaklarına düşmemeleri için, hareketlerin yeterince geniş olması; güçlerinin ve niteliklerinin, nesnel olarak egemen sınıfın iktidarıyla karşı karşıya gelebilecek düzeyde olması gerekir. Bu durum, örneğin Cezayir’deki Hirak’ta, Arap devrimlerinde, İspanya devletindeki Indignados hareketinde, Hindistan’daki köylü hareketinde ve Şili’deki halk seferberliğinde görülmüştür.

Geçtiğimiz yüzyılın büyük devrimci hareketleri geleneği içinde, özellikle proletaryanın öz-örgütlenme yapılarıyla donanmış kitlesel hareketlerin, burjuvazinin iktidarına alternatif bir iktidar biçimi oluşturduğunu savunuyoruz. Bu perspektifi savunmak için, klasik olarak, özellikle toplumsal talepler etrafında şekillenen geçiş talepleriyle bağlantılı Kurucu Meclis sloganını öne çıkarıyoruz — her ne kadar bu tür sloganların somut duruma göre uyarlanması gerekse de.

xi)

Demokratik toplumsal hareketlerin, iktidarın ele geçirilmesinden sonra da örgütlü kalmaya devam etmesi gerektiğini düşünüyoruz; hatta temel taleplerinin hayata geçirilmesinden ya da “ilerici” bir yönde hükümet değişikliğinden sonra bile. Örneğin Nikaragua’daki kadın hareketinin, ilk Sandinist devrimin yozlaşmasına karşı ve özellikle kadınların talepleri için yürüttüğü mücadele bu açıdan önemli bir deneyimdir. Brezilya’daki topraksızlar hareketinin, 2005/2006 yıllarında Lula hükümetine karşı gerçek bir toprak reformu için yürüttüğü mücadelenin karşılaştığı zorluklar da bir başka örnektir.


2. Gerici toplumsal hareketler

Geleneksel yaklaşımımızda, toplumsal hareketleri içkin olarak ilerici görme eğilimi baskın olmuştur. Ancak, radikal sağın da toplumsal meseleler etrafında örgütlenme geleneğine sahip olduğu gerçeğini göz ardı etmemeliyiz. Arap dünyasındaki yoldaşlar, devletin yerine getirmediği durumlarda en yoksul toplumsal kesimlere gıda, ilaç vb. sağlayan hizmetler örgütleyen fundamentalistlerden sıkça söz etmişlerdir. Bu durum Pakistan’daki yoldaşların ve daha da belirgin biçimde Hindistan’dakilerin deneyimidir — burada BJP ve onun öncülleri olan örgütler bu temelde inşa edilmiştir. Brezilyalı Evanjelikler de favelalarda “örgütlenerek” benzer bir yol izlemiştir.

Pegida buna bir başka örnektir; aynı şekilde Kuzey ülkelerindeki aşı karşıtı örgütlenmeler ve uluslararası düzeydeki kürtaj karşıtı hareketler de bu kapsamdadır. Genel olarak bu hareketler demokratik değildir; daha çok aşırı sağ partiler için vitrin örgütleri işlevi görürler. Temel talepleri gerici olduğunda, elbette onlarla hiçbir ortaklığımız olamaz. Ancak kimi durumlarda, desteklediğimiz talepler etrafında yürütülen ortak bir seferberliğin parçası olabiliriz; bunu yaparken, onların tabanını demokrasiye dayalı, daha dengeli ve olumlu bir programa sahip gerçek bir toplumsal harekete kazanmayı hedefleriz. Bazı başka durumlarda ise, içinde yer aldığımız toplumsal hareketler, aynı hedeflere ulaşmayı amaçlayan ama bu gerici hareketlerden bağımsız kendi seferberliklerini örgütlemeyi tercih edebilir. Burada belirleyici olan, güçler dengesinin doğru değerlendirilmesi ve bu gerici hareketlere herhangi bir meşruiyet kazandıracak adımlardan kaçınmaktır.

Her durumda bu tablo, toplumsal hareketlerin içinde yer almanın ve kapitalist politikalara ve toplumun kapitalist örgütlenişine meydan okuyan; demokrasi ve dayanışmayı esas alan talepler ve programlar için mücadele etmenin gerekliliğini daha da güçlendirmektedir. Bu, kapitalist çıkarları destekleyen ırkçı ya da gerici programlara ve aşırı sağ fikirleri hayata geçirmeye çalışan girişimlere karşı zorunludur.

3. Solun hataları

Ne yazık ki, toplumsal hareketlere yaklaşımımız radikal sol içinde evrensel değildir. Stalinist ve Maoist örgütler, temel amacı mücadeleyi ilerletmek değil, kendi partilerine aktarım kayışı işlevi görmek olan vitrin örgütler yaratma konusunda uzun bir geleneğe sahiptir; bu yaklaşım, birleşik toplumsal hareketler inşa etmekten ziyade bu örgütleri parti çıkarlarına tabi kılar.

Diğer bazı radikal sol örgütler bu yaklaşımı aynı şekilde teorize etmeseler de, IST (merkezinde Britanya SWP’sinin bulunduğu International Socialist Tendency) ve CWI (merkezinde Britanya Socialist Party’sinin bulunduğu Committee for a Workers’ International – İşçiler Enternasyonali Komitesi) çoğu zaman benzer bir yönteme başvurmuştur.

Bu son örneklerde bir başka eğilim de şudur: Bu projelere yönelen önder militan yatırımı genellikle kesintili olur ve aynı anda yalnızca tek bir meseleye odaklanır; mobilizasyonun gerçekleştiği konuların nesnel önemine değil, daha çok bu çalışmaların kadro kazanım potansiyeline göre belirlenir.

Bu durum, tam olarak aynı çerçevede yer almayan, ancak içinde bazı yoldaşlarımızın da çalıştığı kimi örgütler için de geçerlidir. Örneğin İsveç’teki Sol Parti, “hareketlerin sesi” olmaktan söz eder — ancak bunu, daha geniş oluşumlar yerine yalnızca kendi cepheleri üzerinden yapar.

Benzer olgular tüm kıtalarda ve muhtemelen tüm ülkelerde yaşanmaktadır. Bu durum sorunludur; çünkü hem ilgili hareketin potansiyel birliğini zayıflatır hem de toplumsal hareketler içinde yer alan radikal solun tamamına kötü bir itibar kazandırır.

Aynı zamanda, ters yöndeki tehlikeye karşı da uyanık olmalıyız: Toplumsal hareketlerin özerkliğini ve demokrasisini savunmamız, kendi bütünlüklü siyasetimizi savunmamıza ve militanları kendi davamıza kazanma çabamıza engel olmamalıdır.

4. Hareketler içindeki genel tehlikeler

a) Bürokratikleşme / demokrasi eksikliği

Her toplumsal harekette, tabanda aktif olanların örgütün yönelimi üzerinde gerçek bir etkiye sahip olmasını güvence altına alan canlı bir hassasiyet olmadığı sürece, ciddi bir bürokratikleşme tehlikesi mevcuttur. Bu durum, ücretli personelin bulunmadığı ya da ücretli personelin maddi koşullarının ücretsiz gönüllülerinkinden çok az farklı olduğu toplumsal hareketler için bile geçerlidir. Yeni örgütler genellikle acil ve ortak bir hedef etrafında kurulur; bu da pek çok kişinin bu tür meselelere yeterince dikkat etmemesine yol açar. Ancak bir kez hatalar yapıldığında, bunları sonradan düzeltmek daha zor olur ve bu hatalar örgütlerin uzun vadede ayakta kalma kapasitesini zayıflatabilir.

Örgütler büyüdükçe bu tehlike artar; çünkü yapılar daha ağır ve hantallaşmış hâle gelir. Ayrıca bazı örgütler, siyasetçiler ya da büyük STK’lar üzerinde lobi faaliyetlerine ve etki yaratmaya odaklandıkları için, bu tehlikelerden nasıl kaçınılacağına dair tartışmalara karşı düşmanca bir tutum geliştirebilir.

b) Klientelizm ve dayanışma/yardımlaşma

1991 Dünya Kongresi’nin Latin Amerika üzerine metni — “Kitle hareketlerinin ve feminist akımların dinamikleri” — klientelizmin (yani hareketin taleplerinin bir kısmına verilen desteğin, bunu sağlayan siyasi partiye destekle “ödüllendirilmesi” beklentisinin) ve dayanışma/yardımlaşmanın (hareketin, toplumun bütünü tarafından ücretsiz olarak sağlanması gereken hizmetleri sunması) tehlikelerine dikkat çekmiştir.

Metinde şöyle denmektedir:

“Toplumsal ve siyasal sorunlara ilişkin talepleri devlete yöneltmek, sorumluluğu ait olduğu yere — toplumun bütünü ve onun kurumlarına — yerleştirmesi bakımından büyük bir avantaja sahiptir ve bu sayede kitle eylemine daha kolay biçimde siyasal bir karakter kazandırır.

“Başarılı mücadeleler ve seferberlikler, genel bilinci olduğu kadar gücü ve kendi kapasitelerine duyulan güveni de ilerletir. Ancak deneyim bize göstermiştir ki bu yol tehlikelerden azade değildir: bir yandan klientelist bir dinamiği teşvik edebilir, öte yandan bazı taleplerin kazanılmasının ardından kadınlar, hizmetlerin sağlanmasına ilişkin idari görevlere hapsolabilir.”

Bize göre, metinde de vurgulandığı gibi, en iyi biçimde hareket içindeki en geniş demokrasi için mücadele edilerek karşı konulabilecek bu tehlikeler, özellikle Güney ülkelerinde olmak üzere, tüm toplumsal hareketlerin karşılaşabileceği zorluklardır.

Bununla birlikte, kimi zaman, nüfusun acil ihtiyaçlarına yanıt vermek üzere örgütlenen hareketlerin daha fazla gücü harekete çekmede hayati olabileceğinin de farkındayız. Örneğin Pakistan’daki yoldaşların, serbest bırakılan siyasi mahkûmlara — hapisteyken ailelerinin tek geçim kaynağı olup, serbest kaldıklarında başka hiçbir geçim imkânı bulunmayanlara — yiyecek sağlaması buna örnektir. Bu tür ön-figüratif pratikler, başka durumlarda, devlet üzerinde hizmetleri sürekli ya da daha geniş bir ölçekte sunması yönünde baskı kurulmasına da katkıda bulunabilir. Örneğin 1970’lerde Britanya’da, kadın kurtuluş grupları mahalle kreşleri için kampanya yürütmüş ve bazı durumlarda boş binaları işgal edip kendileri düzenlemişlerdir; bu da bir dizi yerel yönetimin bu tür hizmetleri hayata geçirmesine yol açmıştır.

c) Parçalanma

Mücadelelerin yakınlaşmasını ve karşılıklı desteği savunuyor olmamız — ki bu bazen “hareketlerin hareketi” olarak adlandırılır — hareketlerin her konuda talep ve tutum benimsemesi gerektiği anlamına gelmez. Örneğin La Via Campesina içinde kadın ve gençlik bölümlerinin bulunması ve toprak ve gıda egemenliği kampanyası çerçevesinde onların özgül ihtiyaçlarına yanıt veren özel etkinliklerin düzenlenmesi son derece olumludur.

Buna karşılık, Almanya’daki doğrudan eylemci ekoloji hareketi Ende Gelände içinde bazıları, hareketin tüm siyasal meselelerde tutum alması gerektiğini ileri sürmüştür; bu ise hareketi parçalama ve etkisini köreltme riski taşımaktadır.

d) Aşırı solculuk (gauchisme)

Toplumsal hareketler içinde aşırı solcu mantıklara karşı da mücadele etmeliyiz. Bu mantıklar şu özelliklerle tanımlanır: radikalliğin kendisi için sürekli bir radikallik arayışı (hem siyasal çizgide hem de mücadele yöntemlerinde); uzlaşmanın ve yeterince “radikal” görülmeyen diğer ilerici kesimlerle her türlü ittifakın reddi; kitlelerin sınıf bilincinden kopukluk ve onlara güvensizlik. Devrimci hareketlerin geri çekildiği bir dönemde, bu tür mantıklar, kitle hareketlerinin göreli zayıflığını soyut bir radikallikle telafi etmeye çalışarak daha fazla alan kazanma eğilimindedir.


5. Küreselleşme karşıtı hareketin yükselişi ve gerileyişi

Toplumsal hareketlerin uluslararası (ve bölgesel) düzeydeki koordinasyonunun şimdiye kadarki en yüksek noktası, Dünya Sosyal Forumları’nın (DSF/FSM) ve bunlara paralel olarak gelişen bölgesel forumların ortaya çıkışıyla yaşanmıştır. DSF ilk kez 2001 yılında Brezilya’nın Porto Alegre kentinde düzenlenmiş ve 2016’ya kadar her yıl gerçekleştirilmiştir. Dünya Kadın Yürüyüşü ile La Via Campesina’nın yaklaşık 2005 yılında DSF Dünya Konseyi’nden çekilmesi, hem bu sürecin bir yansıması hem de öneminin gerilemesinde etkili bir faktör olmuştur.

Forumlara katılım eğrisi düzensiz olmuştur; bu durum kısmen başlıca toplumsal hareketlerin iniş çıkışlarını, kısmen de daha genel siyasal gelişmeleri yansıtmaktadır. İlk bağlam 1995–2005 arasındaki mücadeleler döngüsüydü; ardından yeni bir döngü geldi. Dikkat çekicidir ki Indignad@s/Occupy hareketlerinin ortaya çıkmasına yol açan mücadele döngüsü ile Arap Baharı’nın yükselişi, DSF’yi başlıca bir referans noktası olarak almamış; ayrıca bunlar, uluslararası koordinasyona sahip kalıcı toplumsal hareketlerin ortaya çıkmasına da yol açmamıştır.

İlk forumların siyasal bağlamı, Latin Amerika’daki önemli gelişmeleri içeriyordu: bir yandan feminist hareketlerin Kıtasal Encuentro’larında (Buluşmalarında) biriken deneyimlere dayanıyor, diğer yandan bunları merkezileştiriyordu; ayrıca 1994’te Chiapas’taki Zapatista ayaklanmasının ve Brezilya’da PT’nin yükselişinin — ki bu 2003’te Lula’nın ilk kez seçilmesine yol açmıştır — etkisi belirgindi. Seattle’da DTÖ’ye karşı düzenlenen ve önemli bir sendikal katılım içeren kitlesel gösteri de büyük bir rol oynamıştır; aynı şekilde özellikle Kuzey Amerika ve Avrupa’da Dünya Bankası, IMF ve G8’e karşı mobilizasyonlar (Nisan 2000 Washington, Eylül 2000 Prag, Temmuz 2001 Cenova) da belirleyici olmuştur. 2002 sonbaharından itibaren Irak’ın işgaline karşı — Mart 2003’teki işgal öncesinde ve sonrasında — gelişen güçlü uluslararası savaş karşıtı hareket, ilk forumlar açısından üçüncü temel itkiyi oluşturmuştur. Berlin Duvarı’nın yıkılmasını izleyen siyasal gelişmelerin, kapitalizme alternatifler üzerine bir tartışmayı ne ölçüde açtığı ayrıca incelenmeyi hak etmektedir.

Bu akımlar, DSF’ye en başından itibaren dahil olan tek büyük örgütler değildi. Diğer kilit örgütler arasında şunlar sayılabilir: 1990’da Belçika’da kurulan CADTM, 1993’te Belçika’da kurulan La Via Campesina, 1998’de Fransa’da kurulan Attac ve 2000’de Québec’te kurulan Dünya Kadın Yürüyüşü.

Sendikalar ve sendikacılar da bu projeyi desteklemiştir: Brezilya’dan CUT, Güney Kore’den KCTU, Güney Afrika’dan WOSA; Avrupa’da ise Fransa’dan CGT ve FSU’nun yanı sıra Almanya’da DGB’ye bağlı IG Metall ve ver.di gibi sendikalar, Belçika konfederasyonları FGTB ve CSC, Britanya’da UNITE ve RMT, İtalya’da FIOM; Amerika Birleşik Devletleri’nde Labor Notes çevresindeki AFL-CIO sendikaları ve devrimci sendikalar ve sendikacılar akımı; İspanya devletinde CGT; İtalya’da COBAS, STI ve USB; Brezilya’da CONLUTAS; Arjantin’de CTA; Fransa’da Union syndicale Solidaires. Bu sendikalar bugün Uluslararası İşçi Dayanışma ve Mücadele Ağı’nın parçasıdır.

2001’deki ilk forumun ardından, forumu örgütleyen Brezilyalı kuruluşlar bir İlkeler Şartı kaleme aldılar. Bu metinde özellikle iki unsurun altı çizilmelidir. İlki, siyasi partilere yönelik tutumudur (metinde bunlar neredeyse her zaman hükümet partileriyle özdeşleştirilir):
“Forum’a, parti temsilcilikleri ile askerî örgütler bu sıfatlarıyla katılamaz. Ancak, bu Şart’ın taahhütlerini üstlenen yöneticiler ve parlamenterler, kişisel sıfatlarıyla davet edilebilir.”

Ayrıca partilerin forum çerçevesinde atölye düzenlemesi ya da forum alanında stant açması da yasaktı. Bununla birlikte, bu bildiri hareket içinde özerkçi fikirlerin güçlendiğini de yansıtıyordu: devletle yüzleşme ve onu dağıtma gerekliliği yerine, paralel bir iktidar fikrine vurgu yapılıyordu. Başka bir dünya mümkün sloganı, bu tartışma ve diğerleri konusunda farklı yaklaşımlara sahip akımlar tarafından desteklenebiliyor ve fiilen destekleniyordu.

İkinci bir bildiri, Forumların kendilerinin açıklama yapmasını ya da siyasal tutum almasını yasaklıyor; buna karşılık, bunu yapabilen ve fiilen yapan toplumsal hareketlerin bir araya gelmesi için bir alan yaratıyordu.

Dördüncü Enternasyonal, küreselleşme karşıtı harekete, savaş karşıtı harekete ve sosyal forumlar sürecine dâhil olan diğer hareketlere — ve bizzat Dünya Sosyal Forumu’na — önemli kaynaklar ayırmıştır. Özellikle yoldaşlarımız, 2005’ten 2015’e kadar önemli bildiriler yayımlayan Toplumsal Hareketler Meclisinin toplanmasında merkezi bir rol oynamışlardır. Bu bildiriler, forumun kendisinden bir ölçüde bağımsız olmakla birlikte, yine de kayda değer bir etki yaratmıştır.

Bu biçimiyle hareketin görece atrofisinin ne ölçüde uluslararası siyasal durumdaki değişimlerin bir sonucu olduğunu (örneğin “pembe dalga”nın — Latin Amerika’daki sözde ilerici hükümetlerin — gerilemesi, yeni bir aşırı sağın yükselişi, savaş karşıtı hareketin zayıflaması vb.) ve ne ölçüde harekete önderlik eden başlıca siyasal akımların stratejik hatalarının ürünü olduğunu değerlendirmeye çalışmalıyız.


6. Sonuç

Bu metin, sosyalizm mücadelesinde toplumsal hareketlerin önemine ilişkin önceki kolektif tartışmalarımıza dayanmaktadır: sömürülen ve baskı altındaki kesimlerin seferber edilmesi ve politizasyonundaki stratejik rolleri ile, kendi programımızı zenginleştiren programatik ve talepsel katkıları. Bu yaklaşım, akımımız açısından onlarca yıldır önemli bir ilerlemeyi temsil etmektedir ve bunu daha sistematik biçimde kodlamak önemli bir görevdir. Kongrenin ötesinde teorimizi ve pratiğimizi etkileyecek mümkün olan en açık sonuçları üretmek, örgütümüz içinde en geniş tartışmayı gerektirir. Bu çalışmadan çıkan teorik ve pratik sonuçlara ilişkin ek katkılar almak önemli olacaktır. Şimdiden geliştirilmeye açık bazı temaları sıralayabiliriz:

  • yoksul köylülerin, tarım işçilerinin ve çiftçilerin hareketleri, ilk Marksistlerin proletarya ile köylülük arasındaki stratejik ilişkiye dair varsayımlarını zorlamaktadır;
  • yerli toplulukların stratejik rolü ve kadın hareketleri ve/veya çevre hareketleri gibi diğer toplumsal hareketlere yaptıkları temel katkılar;
  • borç karşıtı hareketin, diğer hareketlerin gerilediği ya da yönelimlerini ve/veya örgütlenme biçimlerini önemli ölçüde değiştirmek zorunda kaldığı bir dönemde, uluslararası ölçekte neden özellikle başarılı olduğu;
  • gerici toplumsal hareketlerin rolü — belki özellikle Asya ve Kuzey Afrika’da;
  • kadın ve LGBTQIA+ hareketleri içindeki akımlar arasındaki ilişkiler ve karşı karşıya olduğumuz yeni teorik meydan okumalar.

Ayrıca, kolektif tartışmamızın iki özgül baskı biçimi konusunda yeterince gelişmediğini tespit ediyoruz: ırkçılık ve ırksallaştırma ile engellilik ve sağlamcılık (ableism). İlki özellikle karmaşıktır; çünkü öz-örgütlenmenin tarihi yalnızca Güney’in farklı bölgelerinde değil, Kuzey’in kendi içinde de (farklı nüfusları kapsadığı için) büyük farklılıklar göstermektedir. Sömürge ilişkilerinin niteliği, sömürge öncesi yerli nüfusun varlığı, köleci ekonomilerden kaynaklanan Afro-kökenli nüfusun mevcudiyeti, göç hareketlerinin farklı biçimleri ve nedenleri gibi tarihsel ve güncel etkenler, ırkçılığın nasıl yaşandığını ve antirakçı mücadelelerin ve hareketlerin biçimlerini belirlemektedir. Aynı zamanda, Siyah radikalizm ve Siyah Marksizm’in ortaya koyduğu meydan okumalara verdiğimiz yanıtlar da yeterince gelişmiş değildir. Son olarak, örneğin Brezilya’da önemli olan, yerli ve Siyah öz-örgütlenmelerinin kesişimi konusunu da ele almadık. Bu başlıklarda da katkılar son derece değerli olacaktır.

Engellilik ve sağlamcılık meselelerine gelince: engelli hareketleri içinde, engelli bireyler tarafından geliştirilen çok sayıda Marksist teori olduğu gibi, bu alanda çalışan militanlar ve akademisyenler de vardır. Buna karşın, engelli hareketleri ile diğer toplumsal hareketler arasındaki kesişimler daha sınırlıdır; her ne kadar özellikle engelli kadın hareketleri gibi kesişimsel örgütlenmeler mevcut olsa da. Solun genel olarak engellilerin örgütlenmesi, engelli bireylerin katılımı ya da engelli hareketleriyle dayanışma konusundaki tarihsel zayıflıklarına rağmen, engelliliğin toplumsal modelinin tutarlı savunucuları olmamız önemlidir. Toplumsal model, engelli bireylerin baskı altına alınmasının nedeninin engellerin kendisi olmadığını savunur; engellilik, kapitalist toplumun ihtiyaçları nedeniyle engelli bireylerin toplumsal dışlanmasıdır. Engelli bireylerin özerk öz-örgütlenmesini destekliyoruz; ayrıca tüm toplumsal hareketlerin ve solun, engelli bireyler için mümkün olan en erişilebilir biçimde örgütlenmesi için mücadele etmeliyiz. Bu, engelli bireylerin ve örgütlerinin talepleriyle, seçtikleri taktikler ve taleplerle dayanışma içinde olmak anlamına gelir. Bu, bazı örgütlerimizin üzerinde çalıştığı ve fikirlerini geliştirdiği bir alandır — ve bu teori ve pratik üzerine katkıları memnuniyetle karşılıyoruz.

Toplumsal hareketler kaçınılmaz olarak kriz ve sarsıntı koşullarında doğar ve yeniden şekillenir; dolayısıyla ele alınabilecek pek çok yeni soru vardır. Özellikle, 7 Ekim 2023’ten bu yana Filistin halkıyla dayanışma hareketindeki büyük gelişmeyi ve İsrail devletinin soykırımcı yanıtını göz ardı etmemek gerekir. Bu hareketin güçlerini — uluslararası yaygınlığı, önderliğinin gençleşmesi ve kadınlaşması, Yahudi katılımının artan ağırlığı ve diğer toplumsal hareketlerle kurduğu olumlu ilişkiyi — değerlendirdik. Aynı zamanda zayıflıklarını da — özellikle Arap dünyasındaki görece güçsüzlüğünü ve elbette Filistin halkı açısından son derece olumsuz güçler dengesini — tespit ettik. Bu değerlendirmelerin, sonraki gelişmeler ışığında geliştirilmesi ve/veya güncellenmesi gerekmektedir.

Burada geliştirilen toplumsal hareketlere ilişkin kavrayış ve yönelim, Dördüncü Enternasyonal olarak ulusal ve uluslararası düzeyde yürüttüğümüz siyasal faaliyeti beslemektedir.

Ek 1

Feminist hareket

2021 yılında Dördüncü Enternasyonal, “Kadın hareketinin yeni yükselişi” başlıklı bir karar kabul etti. Bu karar, mevcut belgeden biraz önceye ait olsa da, hareketin bugünkü durumunu tamamlayıcı biçimde ele almak açısından hâlâ yararlıdır.

Ek 2

LGBTQIA+ hareketleri

Bu ek, LGBTQIA+ mücadelesinin ya da hareketinin durumuna dair kapsamlı bir tablo sunma iddiasında değildir. Amaç, kolektif fakat kısmi deneyimimize dayanarak, bugün hareketin ve solun karşı karşıya olduğu bazı kilit etkenleri görünür kılmaktır.

Egemen sınıfların tutumu düzeyinde, LGBTQIA+ politikaları açısından — diğer bazı toplumsal meselelerde olduğu gibi — çelişkili bir durumla karşı karşıyayız. Bir yandan, homofobik, mizojin ve özellikle transfobik politikalar, başlıca aşırı sağ hareketler için merkezi bir seferberlik unsuru hâline gelmiştir. Trump ve çevresindekiler bunun en görünür örnekleridir; ancak Afrika ve Latin Amerika’daki Hıristiyan Evanjelik akımların rolünü ya da Meloni’nin İtalya’sında eşcinsel çiftlerin ebeveynlik ve evlat edinme haklarına yönelik saldırıları küçümsememeliyiz.

Öte yandan, bazı devletler LGBTQIA+ haklarını “insan hakları” çerçevesinde savunduğunu iddia ederken, şu iki fikre odaklanmaktadır:
(1) LGBTQIA+ ailesi (heteroseksüel aile gibi) toplumsal yeniden üretimi güvence altına almak için kamusal hizmetlerin yerini alabilir;
(2) “gökkuşağı pazarı” kapital için kâr üretme açısından faydalıdır.

On yıllardır var olan bu eğilim, göç meselesindeki kadar grotesk olmasa da, aşırı sağın gündemine uyum sağlamaktadır. Aynı zamanda bu program, esas olarak cis eşcinsel erkeklere hitap etmekte ve onları gözetmektedir.

LGBTQIA+ hareketinin uluslararası düzeyde çok az sayıda yapısı ya da etkinliği vardır; bu durum, siyasal güçler dengesinin değerlendirilmesini zorlaştırmaktadır.

Bu tablo, radikal akımlara belirli bir görünürlük alanı sağlayan Dünya Sosyal Forumu ve bağlantılı bölgesel forumların artık eskisi gibi işlemediği gerçeğiyle daha da ağırlaşmaktadır.

Buna rağmen, bazı genel eğilimleri tespit edebiliriz:

  • Olumsuz yönden, görünür bir antitrans akımın geliştiğini not etmeli — ve buna karşı daha etkili mücadele yolları bulmalıyız. Bu eğilim kesinlikle yalnızca lezbiyenler, geyler ve çok nadiren biseksüellerle sınırlı değildir; en görünür figürlerinin bir kısmı cis kadınlardır. Çoğu zaman aktivistler arasında azınlıkta kalsa da, son derece yıkıcıdır. Siyasal düzeyde, bunun daha geniş bir bağlama nasıl oturduğu görülebilmektedir: bazıları aşırı sağ militanlarla ortaklaşmaktan memnun görünmekte ve aynı zamanda cinsiyet ve cinselliği sabit (hatta kimi zaman Tanrı tarafından verilmiş) olarak ele alan, çocukları ve gençleri “koruma” gerekliliğine yaslanan ve derin biçimde bölücü olan bir “cinsel haklar” anlayışını teşvik etmektedir. Bu akımların çoğu aynı zamanda cinsellik karşıtıdır ve kendini seks işçisi olarak tanımlayanlara derin bir düşmanlık besler.
    Bununla birlikte, daha olumlu bir açıdan bakıldığında kayda değer bazı gelişmeler de vardır.
  • Gençler arasında, aşırı sağ fikirlerin yükselişine rağmen, birçok bağlamda cinselliği ve cinsiyet ifadesini keşfeden kişilere yönelik daha olumlu bir tutum gözlemlenmektedir. Bu durum, önceki dönemlerde aynı şekilde var olmayan non-binary ve agender kimlikler gibi yeni kimliklerin gelişmesine/yaygınlaşmasına yol açmıştır; ayrıca bazı bağlamlarda trans kadınlar ve trans erkekler için kısmen ayrı toplumsal oluşumlar ortaya çıkmıştır. Burada parçalanma riskleri mevcuttur — önceki mücadele dönemlerinden çıkarılan derslerin sağlam aktarım kanallarına sahip olmaması bu riski artırmaktadır. Ayrıca, ileri bir aşamadaki kapitalizmin en fazla marjinalleştirilmiş gruplara dayattığı atomizasyon ve izolasyon düzeyi, hayal kırıklığından beslenen bir sekterliğe yol açabilmektedir.
  • Özellikle gelişmiş kapitalist ülkelerde HIV/AIDS etrafında ortaya çıkan bazı dersler ve örgütlenme biçimleri, covid-19 pandemisine yanıt olarak, devletin en risk altındaki kişileri koruması için yürütülen mücadelelerde, kolektivist ve olumlu bazı örgütlenmeler üzerinde etkili olmuştur. Maymun çiçeği aynı etkiyi yaratmamıştır; ancak çevresel krizin başka pandemileri kaçınılmaz kıldığı bir dünyada, bu deneyimlerden ilham almalıyız.
  • Bedensel özerklik mücadelelerinin savunulması ve genişletilmesi kampanyalarında, çok sayıda queer aktivistin — trans ve lezbiyen aktivistler dâhil — görünür biçimde yer alması. Kürtaj hakkının yasada ve pratikte savunulması ve genişletilmesi mücadelesi, birçok bölge ve kıtada kritik olmaya devam etmektedir.
    Aynı zamanda, queer aktivistlerin bu kampanyalara katılımı, özellikle genç transların yaşamı onaylayan sağlık hizmetlerine erişim mücadelesine daha geniş bir destek sağlanmasına da katkıda bulunmuştur.
  • Black Lives Matter hareketi sırasında, siyah trans yaşamlarına yapılan özel vurgunun görünürlüğü özellikle cesaret vericiydi.

Ek 3

Irkçılık Karşıtlığı

Irkçılık ve ırksallaştırma konusunda, sonuç bölümünde belirtilen zorluklara rağmen, iki büyük küresel olayın bu hareketleri derinden etkilediğini ve böldüğünü not etmek yararlıdır: 2001 yılında Durban’da düzenlenen Birleşmiş Milletler Irkçılığa, Irksal Ayrımcılığa, Yabancı Düşmanlığına ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Dünya Konferansı ve 11 Eylül 2001 saldırıları.

Durban Konferansı sırasında sert tartışmalar ve çatışmalı talepler şu başlıklarda yoğunlaşmıştır:
Siyonizm bir ırkçılık biçimi midir? Antisemitizmin yükselişi, İsrail Devleti’nin farklı hükümetleri tarafından Filistinlilere uygulanan baskıdan mı kaynaklanmaktadır? Daha önce köleliğe bulaşmış her devletin bireysel olarak özür dilemesi talebi ve köleliğin insanlığa karşı suç olarak tanınması ile birlikte tazminatların gündeme getirilmesi; mültecilerin haklarının yeniden teyidi ve etnik, kültürel, dilsel ve dinsel azınlıkların gerekli korunması; Romanlara ve göçebe topluluklara yönelik ayrımcılık; cinsiyetçilik ile ırkçılık arasındaki bağın açık biçimde tanınması.

Buna ek olarak, New York’taki İkiz Kuleler’e yönelik saldırılar, bazı ülkelerde (Fransa ve Belçika gibi) tanınması son derece zor olan yeni bir ırkçılık biçimini büyütmek için bahane olarak kullanılmıştır: İslamofobi.

Irkçılıkla mücadelede iki büyük kırılmaya tanık oluyoruz:
1990’larda biyolojik ırkçılığın (insan ırkı diye bir şeyin olmadığı fikrinin) terk edilmesi ve bunun yerini kültürel, daha sonra da kült temelli bir ırkçılığın alması;
2000’li yıllarda ise, devlet antirakizmine ve yabancı düşmanlığına (stereotipler ve önyargılar) ve kişiler arası ayrımcılıklara karşı mücadeleye dayanan ahlaki bir antirakizmin aşılması ve bunun yerine, özellikle devlet, onun aygıtları ve hükümetleri tarafından üretilen kurumsal, sistemik ve yapısal ırkçılıkla yüzleşmek isteyen, ırksallaştırılmış genç kuşaklar tarafından taşınan daha radikal bir hareketin ortaya çıkması.

2020 yılında üçüncü bir olay, antirakizmin dengelerini sarstı: Black Lives Matter ile birlikte, 1960’lardan ve Afro-Amerikalıların sivil haklar mücadelesinden bu yana en büyük antirakist seferberliğe tanık olduk.

Dünyanın her yerinde yüz binlerce gösterici, siyahların ve Afro-soyluların toplumlarımızdaki yerine ilişkin köklü ve kalıcı değişimler talep etmek için sokaklara çıktı (zihniyetlerin, eğitimin, müzelerin ve kamusal alanların dekolonizasyonu). Bu mücadeleler özellikle polis şiddetini ve onun ırkçı pratiklerini görünür kıldı.

Antirakist mücadele artık tüm ırkçılık biçimlerini kapsamalıdır: etnik ve dinsel azınlıklara yönelik ırkçılık; göçmenlere / sığınmacılara ve başvurusu reddedilenlere yönelik ırkçılık; antisemitizm, İslamofobi, siyah karşıtlığı (négrophobie) ve Roman karşıtlığı (en azından Avrupa’da).

Irksallaştırılmış baskı altındaki kesimlerin öz-örgütlenmesini desteklerken, bu mücadeleleri, kesişimsel bir Marksist yaklaşımı savunarak, radikal, geniş, çoğulcu ve birleşik bir hareket içinde birleştirmeye çalışmalıyız (mücadelelerin birleşmesi).
Bizim görevimiz, şu bağlantıları kurmaktır: çokuluslu Batılı, Rus ve Çinli şirketler adına diktatörlükleri desteklemek ve hammaddeleri kontrol etmek ve/veya yağmalamak için yürütülen emperyalist politikalar ve savaşlar; Küresel Güney’deki yapısal uyum politikaları ve borçlar; iklim krizi vb. — bunların hepsi metropollere yönelik göçlerin farklı nedenleridir. Bu nedenle sınırların açılmasını, dolaşım ve yerleşme özgürlüğünün savunulmasını, aynı zamanda Küresel Güney ülkelerinin gelişebilmesini ve entelektüellerini elde tutabilmesini savunmak hayati önemdedir.

Son olarak, faşizmle mücadele etmek yalnızca aşırı sağ partilerle mücadele etmek anlamına gelmez; aynı zamanda onların varlığını ve fikirlerini siyasal alanda normalleştiren tüm yapılara (medya, devlet politikaları, hükümet partileri) karşı mücadeleyi de kapsar. Bu, faşist tehdide karşı hem stratejik (uzun vadeli) hem de taktik (kısa vadeli) olarak ittifaklarımızı düşünmek anlamına gelir. Antifaşist mücadelelerimizde esas olan, otoriterliğin ve devlet baskısının ilk hedefleri ile aşırı sağın özel hedefleri arasındaki bu bağlantıyı kurabilmektir: göçmenler ve ırksallaştırılmışlar, kadınlar, LGBTQIA+’lar, etnik ve dinsel azınlıklar ile sendikacılar ve diğer sol militanlar. Bu baskıları en şiddetli biçimde yaşayanların katılımı olmadan antifaşist mücadelelerimizi güçlendiremeyiz; bunun için de ırkçılığın hem toplum genelindeki hem de faşist ideoloji içindeki merkezi önemini kabul etmek gereklidir.

28 Şubat 2025

Kaynak: https://fourth.international/en/world-congresses/874/696

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

İran’da İsyan. Neoliberalleşme, Yaptırımlar, Baskı – Kayhan Valadbaygi

Bu yazı 22 Ocak’ta yayınlanmış olup bugün İran’a yönelik emperyalist-siyonist saldırının öncesinde meydana gelen ayaklanma sürecinin arka planını bilhassa sermaye fraksiyonları arasındaki ilişkiler babında inceliyor.

İmdat Freni

22 Ocak’ta Phenomenal World web sitesinde yayımlanan bu makalede Kayhan Valadbaygi, İran ayaklanmasını ve acımasızca bastırılmasını ülkenin siyasi ekonomisi ve sosyal yapısı perspektifinden analiz ediyor. Böylece burjuvazinin iki fraksiyonu arasındaki dinamik mücadeleyi vurguluyor: Biri yabancı, özellikle de Amerikan sermayesine açık, diğeri ise yaptırımlar sıkılaştıkça güçlenen, saldırgan, Doğu’ya (özellikle Çin’e) yönelmiş bir iç burjuvazi.

İran’daki son ayaklanmalar, 2017’den bu yana yaşanan dördüncü büyük ayaklanmayı işaret ediyor [1] . Tahranlı esnafın para birimindeki keskin düşüşü protesto etmek için dükkanlarını kapatmasıyla tetiklenen huzursuzluk, hızla ülke geneline yayıldı ve giderek baskıcı hale gelen devlet yetkilileriyle çatışan öğrencilerden ve işletme sahiplerinden kent yoksullarına kadar nüfusun büyük bir kesimini kapsadı. Sonraki üç hafta boyunca kaos daha da kötüleşti: internet kesintileri, artan ölüm sayısı, Mossad’ın protestolara görünür şekilde sızması ve Washington’dan gelen bombalama ve rejim değişikliği tehditleri.

Ardından, birkaç gün içinde ivme kayboldu. Hükümet, bir analistin “protesto hareketini kuşatmak ve tüketmek için sistematik bir strateji” olarak tanımladığı yöntemle kontrolü yeniden ele geçirmiş gibi görünüyor. Şimdilik, iç muhalefet onu devirecek kadar güçlü olmadığı ve Amerika Birleşik Devletleri büyük bir müdahale riskini almak istemediği için, dinî yönetim yerinde kalacak gibi görünüyor.

Ancak baskı, ülkenin siyasi ekonomisi ve sosyal yapısında yatan bu ayaklanmanın temel nedenlerini çözmekte hiçbir işe yaramadı. Bunlar, son on yıllarda iki ana güç tarafından yeniden şekillendirildi: 1990’ların başından beri devrim sonrası devletin neoliberalleşmesi ve 2012’den beri uluslararası yaptırımların çok güçlü bir şekilde genişlemesi. Bu, İran’daki birikim modellerini yeniden yapılandırarak, başta İslam Devrim Muhafızları (İDM) ve dini-devrimci vakıflar olmak üzere küçük bir aktör grubunun güçlerini pekiştirmesine olanak sağladı.

Diğer herkes için koşullar kötüleşti. Eşitsizlik ve yoksulluk artıyor. İş güvencesizliği ve ücret baskısı her yerde mevcut. Sosyal yardımlar kesildi, orta sınıf daha da yoksullaştı ve eğitimli gençlerin giderek artan bir kısmı işsiz veya eksik istihdam ediliyor. Sonuç, düzenli olarak gün yüzüne çıkan gizli bir meşruiyet krizidir. Aşağıda, derin siyasi ve ekonomik dönüşümlerin bu ayki [Ocak 2026] olaylar için nasıl bir zemin oluşturduğunu ve bunların İran rejiminin geleceği için önemini inceleyeceğim. İçeriden sarsılan ve dışarıdan tehdit edilen bir rejimin hayatta kalma şansı nedir?

Savaşçı Refah Devleti

1979’da Şah’ın devrilmesinden sonra, karizmatik Ayetullah Humeyni’ye bağlı ve nüfusun büyük bir kesimi tarafından desteklenen İslamcı güçler, devrimci rakiplerini ezmek için şiddet yöntemlerini kullanarak komünistleri, milliyetçi liberalleri ve ulusal azınlıkları bastırmaya çalıştılar. Yeni İslam Devrim Devleti üç ana kurumdan oluşuyordu: Yüce Lider, Cumhurbaşkanı ve Başbakan. Cumhurbaşkanı halk tarafından doğrudan seçilmesine rağmen, gerçek yürütme gücü büyük ölçüde hükümetin başında bulunan Başbakan’daydı.

Bu iktidar aygıtı daha sonra iki ana sütuna dayalı bir ekonomik program geliştirdi: Amerika Birleşik Devletleri’nden bağımsızlık ve “mirastan mahrum bırakılmış” veya “ezilmiş” (mostazafan) kesimler için sosyal adaleti teşvik etmek amacıyla servetin yeniden dağıtımı. Millileştirmeyi bu hedefler için elzem gören Devrim Konseyi, eski elitlerin varlıklarının müsadere edilip yeniden dağıtıldığı bir devlet devralma dalgası başlattı. Bu varlıklar ya doğrudan bakanlıklar tarafından yönetilen hükümet malı (dolati) ya da Yüce Liderin yetkisi altında bulunan kamu malı (umumi) olarak sınıflandırıldı.

Dolati varlıkları —özel bankalardan sigorta şirketlerine ve ağır sanayiye kadar uzanan— böylece, Başbakan tarafından atanan liderleriyle, yürütme organının bir parçası olan yeni oluşturulan devrimci bakanlıkların kontrolüne geçti. Öte yandan umumi varlıkları, bonyad adı verilen vakıflara devredildi: Mirastan Mahrum Bırakılanlar Vakfı, Şehitler Vakfı, İmam Hümeyni Yardım Komitesi, 15. Khordad Vakfı ve Setad (İmam Hümeyni’nin Emrinin İnfazı). Resmi olarak kamuya ait olan bu kuruluşlar, Yüce Liderin kişisel yetkisi altında faaliyet gösteriyordu ve bu nedenle hükümet kontrolünün dışındaydı. Amaçları, mostazafan’ı destekleyerek sosyal adaleti teşvik etmekti .

Bonyadların kaynaklara erişimi ve hükümetten bağımsızlıkları, hızla büyümelerine olanak sağladı. İran-Irak Savaşı sırasında faaliyetleri, büyük çaplı yardım ve yeniden yapılanma çalışmalarını da kapsayacak şekilde genişledi. Birkaç yıl içinde, önemli ekonomik ve sosyal etkiye sahip, genişleyen yarı özel tekellere dönüştüler.

Bu durum, iktidardaki devrimci blok içinde hizipsel bir bölünmeye yol açtı. Bir tarafta, devlet bakanlıklarının yetkisi altında devlet işletmelerini kontrol eden bürokratlar vardı. Devletteki bu bürokratik fraksiyon, bireysel mülkiyet haklarını devletin algılanan çıkarlarına tabi kılmayı savunuyordu. Siyasi olarak, İslamcı Sol tarafından temsil ediliyordu. Diğer tarafta ise, geleneksel çarşı tüccar sınıfıyla yakın kurumsal ve sosyal bağları olan bonyadlar etrafında oluşan grup vardı. Bu bonyad -çarşı ağı, İslam hukukunun muhafazakâr bir yorumunu ve hayırsever faaliyetleri destekliyor ve ekonomik işlerine artan devlet müdahalesine direniyordu. Bu fraksiyon, geleneksel Sağ tarafından temsil ediliyordu.

İki taraf da alt sınıfların desteğini kazanmak için yarıştı ve devrimin vaatlerini yerine getireceklerini söyledi. Ancak Şah devrilmiş olmasına rağmen, ithal ikameci sanayi politikasını tersine çevirmek için çok az şey yapılmıştı. İran ekonomisi, tüketim malları üreten yerli sanayilere büyük ölçüde bağımlı kaldı ve bu sanayiler de ithal teknoloji ve malzemelere bağımlıydı. Bu modelin ciddi zorluklarla karşılaşması uzun sürmedi. Irak ile yaşanan çatışma, İran’ı petrol gelirlerinin büyük bir kısmını savaş çabalarına yönlendirmeye zorlarken, aynı zamanda gıda karneleri, nakit yardımları ve kamu hizmetlerine erişimin genişletilmesi yoluyla yoksullara büyük bir servet dağıtımına girişmesine neden oldu. Bu dinamik, genişleyen bir refah devleti yarattı; ancak bunu sürdürecek sağlam bir ekonomik temeli yoktu.

Ülkenin petrol altyapısı siyasi çalkantılar ve ABD yaptırımları nedeniyle zarar gördükçe, ithalatı finanse etmek için yeterli döviz elde etmek zorlaştı. Tarımsal üretim durgunlaştı, sanayi kapasitesi yetersiz kullanıldı ve işsizlik arttı. 1976 ile 1989 yılları arasında kişi başına düşen reel GSYİH %46 oranında düştü. Bu birikim kriziyle karşı karşıya kalan, Haşemi Rafsancani liderliğindeki devletin bürokratik fraksiyonu içindeki güçlü bir grup, tek geçerli yol olarak piyasa liberalleşmesini ve Soğuk Savaş sonrası küresel ekonomiye entegrasyonu savundu. İthal ikamesine hâlâ sadık olan bürokratları dışlamak için Rafsancani ve müttefikleri bonyad (çarşı) ağıyla ittifak kurdu. 1990’ların başlarından itibaren İslamcı Solu dışlamayı ve İran için yeni bir ekonomik rota çizmeyi başardılar.

Neoliberal Dönemeç

Haziran 1990’da onaylanan İran’ın Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, bu neoliberal dönemin başlangıcını işaret etti. 1997 yılına kadar iktidarda kalan Rafsancani ve ardından 2005 yılına kadar görev yapan halefi Muhammed Hatemi’nin başkanlığı döneminde devlet, bir dizi piyasa yanlısı politika başlattı. Daha önce farklı sektörler ve işlemler için uygulanan çoklu döviz kurlarını kaldırdı ve tek, piyasa temelli bir kur oluşturdu. Finans sektörünü yeniden yapılandırmayı, fiyatları rasyonelleştirmeyi ve vergi yükünü azaltmak için enerji sübvansiyonlarını kademeli olarak ortadan kaldırmayı taahhüt etti. Tarife dışı engellerin tarifelerle değiştirilmesi ve ortalama tarifelerin Dünya Ticaret Örgütü (WTO) standartlarına uygun olarak düşürülmesi için çabalar sarf edildi. Yabancı doğrudan yatırımı çekmek için yasal ve kurumsal reformlar uygulandı. Tahran Borsası yeniden açıldı. Petrol dışı ihracatı teşvik etmek için bir dizi politika tasarlandı.

Özelleştirme bu yeni stratejinin temel taşı olarak sunulsa da, hiçbir zaman tam olarak uygulanmadı. İhracata yönelik sanayileşmeyi desteklemek amacıyla sermaye, teknoloji ve pazar erişimini çekmek için devlet kontrolündeki sanayilerin kısmen Batılı çokuluslu şirketlere açılması yönünde çabalar sarf edildi. Rafsancani 391 devlet işletmesinin satışını denetlerken, bunların çoğu kendilerini hükümet dışı iş grupları olarak tanıtan bankacılık sektörü ve emeklilik fonları içindeki yatırım şirketlerine devredildi. Bu şirketler, onlarca holding ve yüzlerce yan kuruluşu kontrol eden İran’ın en büyük çeşitlendirilmiş şirketlerinden bazıları haline geldi. Hatemi, 339 şirketi daha özelleştirerek ve rekabetçi sektörlerde yeni özel girişimlere lisans vererek bu eğilimi hızlandırdı. Ulusal İran Petrol Şirketi’nden türetilen yüzden fazla şirket, kamu sermayesiyle faaliyet göstermeye devam eden, görünüşte özel şirketler olarak kuruldu.

İran’da tam özelleştirme yerine, genellikle bürokratlar ve onların ortaklarıyla bağlantılı, hükümet içindeki güçlü kişilerle anlaşmalar yapabilen, bakanlıkların ve devlet kuruluşlarının iştirakleri olan bu “yarı özel” şirketlerin çoğalması görüldü. Sonuç, devlet kontrolünün ortadan kaldırılması değil, yarı özel holdingler ağı aracılığıyla yeniden kurulması oldu. Bu durum, siyasi ve bürokratik elitlerin piyasa reformu kisvesi altında güçlerini pekiştirmelerine olanak sağladı.

Sonuç olarak, bir zamanlar devrimci devletin bürokratik fraksiyonu, iktidardaki blok içinde yeni, Batı odaklı bir fraksiyona dönüştü. Bu grup öncelikle İran’ı OECD ekonomilerinin, özellikle Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’nın finansal, ticari ve kurumsal ağlarına entegre etmeyi amaçlıyordu. Siyasi temsilini Yeni Sağ’da—özellikle Yeniden Yapılanma Hizmetkarları Partisi’nde—ve ayrıca Katılım Cephesi ve İslam Devrimci Mücahitler Örgütü gibi reformist partilerde buldu.

Askeri-Bonyad Kompleksi

Batı yanlısı fraksiyonun gücü, kısa süre sonra zorlu bir rakipler dizisiyle karşılaşacaktı. Bu neoliberal rejim altında, eski düzenin çeşitli kurumları olduğu gibi kaldı. Bonyad (çarşı) ağı etkisini korudu ve özelleştirme programından kaçmayı başardı. Devrim Muhafızları da Irak savaşı sonrasında yeniden yapılanma ve diğer ekonomik faaliyetlere katılarak devlet ve sivil toplum içindeki rolünü güçlendirdi. Hatta Hatemi bile, “Doğu” yönelimleri, devletin Batı’ya açılma programıyla çelişen bu özerk aktörlerin gücünü dizginleyemedi. Bu güçler, Mahmut Ahmedinecad’ın 2005’te iktidara gelmesinden sonra daha da kökleşti ve İran’ın siyasi ekonomisinde hem geleneksel Sağ’ı hem de Yeni Sağ’ı zayıflatan büyük bir değişime yol açtı.

Eski bir Devrim Muhafızları komutanı olan Ahmedinecad, Devrim Muhafızları ve bonyadlarla yakın ilişkiler sürdürdü. İlk kabinesinin neredeyse üçte ikisi askeri ve güvenlik teşkilatından geliyordu. Bonyadların ekonomik rollerini genişletmelerine olanak tanıyan koşulları yarattı; bu dönüşüm, sadece kâr elde etmekle kalmayıp, Doğu Asya’nın büyük şirket yapılarından açıkça esinlenerek ulusal kalkınmaya da katkıda bulunmayı amaçlayan büyük holdinglere dönüşmelerini sağladı. Böylece, özelleştirmenin yeni ve daha agresif bir aşaması başlamış oldu.

Bu, 1979 Anayasası’nın 44. maddesinin reformuyla mümkün oldu. Madde başlangıçta İran ekonomisinin öncelikle devlet tarafından kontrol edildiğini, kooperatif ve özel sektörlerin ise ikincil roller üstlendiğini öngörüyordu. Ancak, 2004 yılında Yüksek Lider tarafından onaylanan bu maddenin yeniden yorumlanması, hükümetin rolünü değiştirerek, doğrudan mülkiyet ve yönetimi, politika oluşturma, denetim ve kontrolle değiştirdi. İki yıl sonra, bu durum “devlet dışı kamu kuruluşları ve organları, kooperatif ve özel sektörlerin” bankacılık, sigorta, enerji, telekomünikasyon, ulaşım ve hatta savunma dahil olmak üzere büyük devlet işletmelerinde hisselerin %80’ine kadar yatırım yapmasına, sahip olmasına ve yönetmesine izin verecek şekilde genişletildi. Böylece Ahmedinecad yönetimi, önemli kamu varlıklarını devlet bakanlıklarından Devrim Muhafızları ve bonyadlarla bağlantılı şirketlere devretmek için yasal bir çerçeveye sahip oldu.

Kanun, devlet varlıklarının borsada rekabetçi bir şekilde açık artırmaya çıkarılmasını şart koşsa da, hükümet teklif verenlerin yanıt vermediğini ve bu nedenle “yükümlülük tasfiyesi” adı verilen bir mekanizma kullanarak doğrudan devir işlemlerine devam etmek zorunda olduğunu savundu. Bu, fiilen büyük şirketlerin alacaklılarına, ki bunların çoğu bonyadlar ve Devrim Muhafızları’na bağlı firmalardı, devredilmesi anlamına geliyordu. Borç ödemesi olarak sunulan şey aslında bir tür varlık devri işlevi görüyordu.

Varlıklar ayrıca, hükümetin büyük şirketlerin hisselerinin %40’ını düşük gelirli hanelere, gazilere, şehit ailelerine ve Besiç üyelerine tahsis ettiği “adalet hisseleri” yoluyla da devredildi. Bu hisseler önemli indirimlerle, hatta ücretsiz olarak dağıtıldı ve geri ödemesi şirketlerin kârlarından on yıl içinde yapılacaktı. Yaklaşık 49 milyon kişi bu programa uygun görüldü ve programı yönetmek için 30 bölgesel yatırım şirketi kuruldu. Hisselerin yönetimi yine Bonyadlarla bağlantılı kurumlarda, örneğin İmam Humeyni Yardım Komitesi ve Mirastan Mahrumlar Vakfı’nda yoğunlaştı. Böylece sosyal yardım dağıtımı, devletin satılmasının bir başka yolu haline geldi ve Bonyadların ve ordunun ekonomi üzerindeki hakimiyetini daha da güçlendirdi.

2005 ile 2013 yılları arasında Ahmedinecad hükümeti, Hatemi dönemindeki özelleştirme oranının neredeyse elli katı daha hızlı bir şekilde varlık transferi gerçekleştirdi. Bu, önceki yönetimlerin izlediği aynı “liberalleşme” dinamiğinin bir parçası olarak sunuldu. Ancak etkileri tamamen farklı oldu. İran’ı örnek bir neoliberal ülke haline getirmeyi amaçlayan Batı yanlısı fraksiyonun hayallerini gerçekleştirmek yerine, Ahmedinecad’ın reformları gelenekçi yarı devlet kuruluşlarının gücünü pekiştirdi ve ekonomik önemlerini artırdı; bu da İslam Cumhuriyeti içindeki muhafazakar ve Doğu yanlısı unsurların üstünlük kazanmasına olanak sağladı.

Devrim Muhafızları, bağlı finans şirketleri ağı aracılığıyla özelleştirmenin bu yeni aşamasından hızla faydalandı. Sepah Kooperatif Vakfı, Ansar Finans ve Kredi Kurumu ve Silahlı Kuvvetler Sosyal Refah Örgütü (AFSWO) gibi gruplar Tahran Borsası’nda büyük hisseler edindi. Sepah, Tose’eh E’temād Mobin gibi yatırım gruplarının kontrolünü ele geçirdi; AFSWO düzinelerce şirket satın aldı; ve Ansar, altı milyon müşteriye hizmet veren 600 şubeli bir kredi ağına dönüştü. Bir zamanlar sokak paramiliter gücü olan Besiç bile kendisini borsa oyuncusu olarak yeniden yapılandırdı. Tüm Devrim Muhafızları işletmelerinin gelirleri, yoksullukla mücadele girişimlerini finanse etme bahanesiyle vergi ve denetimden muaf tutuldu. [2]

Bonyadlar da benzer bir yörünge izledi. Mostazafan Vakfı küçük işletmeleri ortadan kaldırdı ve stratejik sektörlere yeniden yatırım yaparak Sina Bankası ve Sina Finans ve Yatırım Şirketi’ni kurdu. On büyük holdingi ve 200’den fazla iştirakiyle tarım, enerji, madencilik, inşaat, hizmet ve finans alanlarında güçlü bir varlık oluşturdu. Benzer bir çeşitlendirmeyi izleyen İmam Reza Türbesi Vakfı, kontrolünü 150’den fazla şirkete ve 400.000 hektarlık araziye genişletirken, Şehitler Vakfı da Ahmedinecad döneminde siyasi bağlarını güçlendirirken finans ve sanayi alanlarına da genişledi. Setad, finans, ilaç ve tarımı kapsayan bir yatırım koluna sahip devasa bir holdingşirketine dönüştü. Kırsal kalkınmaya destek verdiğini iddia ederek vergi ayrıcalıklarını savundu.

Böylece, özelleştirme, hayırseverlik ve ulusal kalkınma olarak sunulan şey, gerçekte bu devasa yarı devlet imparatorluğunun pekişmesiydi. Borç anlaşmaları, vergi muafiyetleri ve şeffaf olmayan ağlar aracılığıyla, Devrim Muhafızları ve müttefik vakıfları, devletin geri çekilmesini tekelci bir güce dönüştürerek, refah ile yağmacılık arasındaki çizgiyi bulanıklaştırdı. Bunu yaparken, geleneksel müttefiklerini, yani çarşı tüccar sınıflarını (2026 ayaklanmalarını başlatan aynı grup) marjinalleştirdiler. Yaptırımlar, İran’ın ticaret kısıtlamalarını aşmak için kaçakçılık yolları ağı geliştirmek zorunda kalması ve Devrim Muhafızlarının kontrolündeki limanları ve havaalanlarını sömürmesine olanak sağlamasıyla, güç dengesindeki bu değişimlere daha da katkıda bulundu.

2000’li yılların sonuna doğru, bu birbirine bağlı holdinglerin ve yan kuruluşların yükselişi son derece güçlü bir fraksiyon yarattı: siyasi temsilcileri “Prensipçiler” [Principlists] olarak bilinen askeri- bonyad kompleksi. Geleneksel Sağ, çarşıyla bağlarını korurken, bu yeni grup hem yönetici sınıfı hem de devlet aygıtını domine ederek, bizzat Yüce Lider ile yakın ilişkiler kurdu.

Yaptırımlar ve Jeopolitika

Batı yanlısı fraksiyon ile askeri-bonyad kompleksi arasında birkaç ortak nokta bulunmaktadır: Her ikisi de devlet kurumlarını kullanarak kamu varlıklarını “yarı özel” holdinglere aktararak güçlerini artırmış ve böylece kamu ve özel sermaye arasındaki çizgiyi bulanıklaştırmıştır. Bununla birlikte, ikisinin uluslararası sermaye ve dış ilişkilere yaklaşımları tamamen farklıdır. Batı yanlısı fraksiyon, özellikle Avrupa merkezli çokuluslu şirketlerin stratejik, devlet egemenliğindeki sektörlerde daha büyük bir rol oynamasını desteklemekte ve bunu İran için en uygun finansman, teknoloji ve ihracat pazarlarına erişim kaynağı olarak görmektedir.

Bu bakış açısı, Rafsancani, Hatemi ve daha sonra Hasan Ruhani yönetimlerinde görüldüğü gibi, dış politikayı doğal olarak daha Batı yanlısı bir yöne itmektedir. Ayrıca, Soğuk Savaş sonrası dünya düzenine entegrasyonun örtük ifadeleri olarak “çoğulculuk” ve “iyi yönetişim”i vurgulayan daha “demokratik” bir İslam yorumuyla da uyumludur. Bu fraksiyon içinde, serbest seçimlere ve kurumsal reformlara destek, ideolojik olmaktan ziyade öncelikle taktikseldir: esasen askeri- bonyad kompleksinin ezici gücüne karşı koyma girişimidir. İkincisi, yargı, Anayasa Koruma Konseyi, bonyadlar ve silahlı kuvvetler gibi seçilmemiş bir dizi kurumun Yüksek Lider tarafından kontrol edildiği İslam Cumhuriyeti’nin hibrit yapısından yararlandığı için, daha fazla demokratik açıklık çağrıları, bu fraksiyonel hegemonyaya meydan okumanın bir yoludur. [3]Askeri- Bonyad kompleksi ise kendisini 1979 devriminin koruyucusu olarak sunmakta ve Batı sermayesiyle daha fazla ilişki kurmanın devrimci “öz yeterlilik” idealini tehdit edeceğini savunmaktadır. Yabancı şirketlerin teknoloji getireceği veya üretim maliyetlerini düşüreceği fikrini reddetmekte ve yabancı doğrudan yatırımı destekleyen politikaları Batı egemenliğinin araçları olarak göstermektedir. Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri ile daha yakın ilişkiler kurmayı amaçlayan Rafsancani ve Hatami yönetimlerinin aksine, Ahmedinecad Batı ile daha fazla entegrasyonu sınırlamayı amaçlayan güvenlik odaklı bir dış politika izlemiştir. Washington’ın yeni yaptırımlarını “değersiz bir kağıt parçası” olarak nitelendirirken, Yüce Lider bunları ekonomik bağımsızlığı geliştirme fırsatı olarak sunmuştur.

Askeri-bonyad  kompleksi, Çin’in ekonomik yükselişini ve Rusya’nın artan jeopolitik iddialılığını, tartışmasız Amerikan egemenliği döneminden hoş bir ayrılış olarak gördü. Bunun İran’a stratejik konumundan yararlanmak için yeni fırsatlar sunabileceğine inanıyordu. Ahmedinecad yönetimi, kendisini bölgenin ABD’nin erişemeyeceği tek “bağımsız ve güvenli” tedarikçisi olarak sunarak, İran’ın enerji rezervlerinin önemine Pekin’i ikna etmeye çalıştı. Askeri- bonyad kompleksi, inşaat, sözleşmeler, geliştirme, telekomünikasyon gibi inşaat sektöründeki varlığını genişletirken ve demiryolları, otoyollar ve barajlar da dahil olmak üzere büyük altyapı projelerine hâkim olurken, Çin sermayesi için ideal bir ortak olarak kendini sundu; hatta Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’ni başlattığı dönemde bile. Prensipçiler, Doğu’nun yükselişini, kuşatma altındaki devrimci devletlerini güçlendirmenin bir aracı olarak gördüler.

Çöküş

Ahmedinecad’ın ayrılmasından bu yana, bu iki fraksiyon iktidar için mücadele etmeye devam etti. 2012’de, İran’ın enerji ve bankacılık sektörlerine yönelik benzeri görülmemiş ABD ve Avrupa yaptırımları, petrol ihracatını ciddi şekilde kısıtlayarak ülkeyi bir krize sürükledi ve bu da Batı yanlısı “reformcu” Ruhani’nin seçilmesine ve Obama yönetimiyle Ortak Kapsamlı Eylem Planı’nın uygulanmasına zemin hazırladı. Ancak Donald Trump’ın seçilmesinden sonra, Washington’ı yatıştırmanın pek bir umudu olmadığı anlaşıldı ve Washington, rejimi istikrarsızlaştırmak ve nihayetinde devirmek umuduyla Tahran’a karşı acımasız bir “azami baskı” kampanyası yürüttü.

Bu durum, reformculara karşı siyasi bir tepkiye yol açarak askeri-bonyad kompleksinin etkisini güçlendirdi ve “Doğuya yönelimi” hızlandırdı. Bu yeniden yönelim, İran’ın 2021’de Çin ile 25 yıllık bir iş birliği anlaşması imzalaması, 2023’te Şanghay İşbirliği Örgütü’ne katılması, 2024’te BRICS’in bir parçası olması ve 2025’te Rusya ile 20 yıllık stratejik ortaklık anlaşması imzalamasıyla sonuçlandı. Mevcut cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Batı yanlısı kamp tarafından desteklenmesine rağmen, bu eğilimi tersine çeviremedi ve bunu yapmak istemedi. Hem İran içindeki güç dengesi hem de ABD-İsrail geriliminin dinamikleri, böyle bir karara karşı çıkmaktadır.

Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, ne Batı odaklı ne de Doğu odaklı blok, ekonomik yeniden canlanma vaatlerini yerine getirmeyi başarabildi. Başlangıçtan itibaren, bu yönetici elitlerin ayrıcalıklarını korumak ile devrimin işçileri ve yoksulları destekleme vaadi arasında bir çelişki vardı. Ekonomi kuşatma altına alındıkça bu ikilem önemli ölçüde yoğunlaştı. Hem reformculara hem de muhafazakarlara bağlı yerleşik çıkar grupları, bunun genel halk lehine çözülememesini sağladı.

Bunun yerine, serveti yukarıya doğru yeniden dağıtan neoliberal bir gündemi sürdürdüler. Piyasa reformu adı altında, devlet varlıkları yarı devlet holdinglerine devredildi. Yaptırımların baskısı altında, ticaret, finans ve altyapıya erişim, her türlü denetimden muaf kurumlar tarafından tekelleştirildi. “Öz yeterlilik” ve “ekonomik direniş” adı altında, zorlayıcı güç ekonomik ayrıcalıkla iç içe geçti. Bunun etkisi, alt sınıfları derinden yeniden şekillendirmek oldu.

İşgücü piyasasının serbestleştirilmesi, günümüzde işgücünün en büyük kesimini oluşturan bir güvencesiz işçi sınıfının ortaya çıkmasına neden oldu: 1990’da işçilerin sadece %6’sı geçici sözleşmelerle çalışırken, bu oran 2000’lerin sonunda %90’a yükseldi. 2021’de işçilerin %97’si altı aydan kısa süreli sözleşmelere sahipti. Ekonomik yeniden yapılanma, özellikle 15-30 yaş arası genç üniversite mezunları arasında işsizliği de önemli ölçüde artırdı. Ortalama yaşın 32 olduğu bir ülkede, bu yaş grubu nüfusun en büyük payını oluşturuyor. Bu yeni ortaya çıkan sosyal grubun toplam işsiz nüfus içindeki oranı sürekli olarak artarak 2001’de %10’dan 2005’te %20’ye; 2015’te %42’den 2010’ların sonunda %50’nin üzerine çıktı.

Geleneksel yoksulların yoksunluğu giderek kötüleşiyor. Temel gıda ve enerjiye yönelik sübvansiyonlardaki kesintiler, sürekli enflasyon ve ulusal para biriminin değer kaybı, kırsal kesimdeki, küçük kasabalardaki ve büyük şehirlerdeki kırsal göçmenleri orantısız bir şekilde etkiledi. Bazıları sosyal yardım kuruluşları tarafından kısmen desteklenmeye devam edilse de, sübvansiyonların ve satın alma gücünün aşınması, yaşam standartlarını ciddi şekilde tehlikeye attı. Sonuç, eşitsizlikte bir patlama oldu. 1994’ten beri, nüfusun en zengin %10’u, en yoksul %10’undan ortalama on beş kat daha fazla kazanırken, en zengin %20’si toplam gelirin neredeyse yarısını elde ediyor; en yoksul %20’si ise sadece %5,5’ini alıyor. 2010’ların sonuna doğru, resmi tahminler nüfusun %25’inin aşırı yoksulluk sınırının altında yaşadığını gösterdi (gerçek rakamın daha yüksek olduğuna inanılıyor).

Neoliberal dönem boyunca İranlı işçiler, işten çıkarmalara, kısa süreli ve geçici sözleşmelere, kötü çalışma koşullarına ve düşük ücretlere karşı grevler ve protestolar düzenlediler. Sübvansiyon kesintileri, enflasyon ve düşen yaşam standardı nedeniyle de isyanlar patlak verdi. Ancak 2017’den sonra, İran muhalefetinde hem niteliksel hem de niceliksel bir değişim yaşandı; bu değişim, artan toplumsal huzursuzluk ve ülke çapında dört ayaklanmanın patlak vermesiyle kendini gösterdi.

Dey protestoları olarak bilinen ilk dalga, temel gıda maddelerinin fiyatlarında ani bir şekilde %40’lık bir artışın tetiklediği Meşhed’de başladı ve Aralık 2017’den Ocak 2018’e kadar sürdü. Ardından, hükümetin yakıt fiyatlarına ani bir zam duyurusunun ardından Kasım 2019’da Kuzistan eyaletinde Aban protestoları geldi. Daha sonra, Mahsa Amini’nin polis gözetimindeyken ölmesinin ardından Eylül 2022’de Kürdistan’da “Kadın, Yaşam, Özgürlük” hareketi başlatıldı. Son olarak, en son dalga 28 Aralık 2025’te Tahran’ın tarihi çarşısında, para biriminin çöküşünün tetiklediği bir şekilde başladı.

Bir ayaklanmadan diğerine, hem protestoların coğrafi kapsamı hem de devlet karşıtı duyguların düzeyi artmıştır. 2017 protestoları yaklaşık 75 şehirde gerçekleşirken, en son protestolar 31 ilin tamamında 200 noktaya yayılmıştır. Eş zamanlı olarak, devlet baskısının boyutu artmış ve neredeyse tamamen iletişim kesintisi yaşanmıştır. 2017’de yaklaşık 20 ölüm ve 4.000 tutuklama varken, bu rakamların 2026’ya kadar yaklaşık 4.500 ölüm ve 26.000 tutuklamaya yükseleceği tahmin edilmektedir. Bu yükseliş eğilimi, on yıllarca süren neoliberalleşme, ekonomik kötü yönetim ve uluslararası yaptırımların neden olduğu büyüyen bir yapısal krizi göstermektedir. Bu süreçler, sorumsuz bir askeri- bonyad kompleksini güçlendirmiş, devrim sonrası devletin zayıf sosyal korumalarını ortadan kaldırmış ve ekonomik şoklara karşı savunmasız, büyük bir kırılgan işçi ve genç nüfusu ortaya çıkarmıştır.

Gıda fiyatlarındaki artış, yakıt maliyetlerindeki yükseliş, polis şiddeti veya para biriminin değer kaybı gibi nedenlerle tetiklenen her protesto dalgası, birikmiş toplumsal hayal kırıklığını ifade etmiştir. Her biri bir öncekinden daha büyük, coğrafi olarak daha yaygın ve toplumsal olarak daha çeşitli olmuştur. İslam Cumhuriyeti’nin yanıtı, sokakların kontrolünü şimdilik yeniden ele geçirmeyi başarmış gibi görünen muazzam baskı kapasitesini sergilemiştir. Ancak baskı tek başına istikrarı yeniden sağlayamaz veya rejimin uzun vadeli sürdürülebilirliğini garanti edemez.

Notlar

[1] Bu makalenin ampirik temeli, Çağdaş İran’da Kapitalizm: Sermaye birikimi, devlet oluşumu ve jeopolitika (Manchester University Press, 2026 [2024]) adlı kitabımdan alınmıştır .

[2] Devrim Muhafızları’na bağlı inşaat holdingi Ghorb, bu yükselişe mükemmel bir örnek teşkil etmektedir. 2017 yılında Ghorb, otoyollar ve metro hatlarından barajlara, hastanelere ve tarımsal kalkınma planlarına kadar 2.500’den fazla projeyi tamamladığını iddia etti. Yaptırım rejimi, Ghorb’un konumunu zayıflatmak yerine güçlendirmeye yardımcı oldu. Shell ve Total, Güney Pars projesinden çekildiğinde, Ghorb iştiraklerine rekabetçi ihale yapılmadan sözleşmeler verildi. Yoğun bir iştirakler, paravan şirketler ve hayır kurumları ağıyla gizlenen Ghorb’un faaliyetlerinin gerçek boyutunu değerlendirmek zordur. Bununla birlikte, 2010 yılında holdingin 800’den fazla kayıtlı şirketi kontrol ettiği anlaşılmaktadır.

[3] Devrimin ilk on yılından farklı olarak, 1989 anayasal reformlarının Başbakanlık makamını kaldırdığı ve yürütme gücünü Cumhurbaşkanının elinde topladığı belirtilmelidir.

Kayhan Valadbaygi, Birleşik Krallık’taki Nottingham Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde doktora derecesine sahiptir. Orta Doğu siyaseti ve ekonomisi, özellikle de İran üzerine uzmanlaşmış bir düşünce kuruluşu olan Middle East Risk & Reform Advisory’nin kurucusu ve yöneticisidir. Ayrıca Manchester University Press tarafından yayımlanan “Capitalism in Contemporary Iran: Capital Accumulation, State Formation and Geopolitics” adlı kitabın yazarıdır.

Kaynak: https://www.contretemps.eu/liran-en-revolte-neoliberalisation-sanctions-repression/

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi