İmdat Freni

Enternasyonal

Günümüzde Latin Amerika’da Aşırı Sağ – Thomas Posado

1960’lı ve 1970’li yılların askerî diktatörlükleri iktidara zor yoluyla gelmişti; bugün ise Latin Amerika’nın birçok ülkesinde, çoğu zaman açıkça o dönemlere nostalji duyan oluşumlar seçim sandıkları aracılığıyla iktidarın zirvesine ulaşıyor. Bu olgu, kıtanın 2000’li ve 2010’lu yıllarda bir sol dalga yaşamış olmasına rağmen hızla yayılıyor.

Yaklaşık on yıldır aşırı sağ partiler Latin Amerika’da baş döndürücü bir yükseliş yaşıyor. Bölgenin en büyük gücü olan Brezilya’da 2018-2022 yılları arasında Jair Bolsonaro ile iktidarda bulunan bu siyasal güçler, bugün Arjantin’de (Javier Milei), Şili’de (José Antonio Kast) ve El Salvador’da (Nayib Bukele) yönetimdeler. Ayrıca yakın gelecekte bölgedeki başka birçok ülkede de iktidara gelebilirler. Genel tabloya bakalım.

Aşırı Sağ Tarafından Hâlihazırda Yönetilen Üç Ülke

Aşırı sağı tanımlamak her zaman karmaşıktır. Bu, bilimsel bir kategori değil; belirli bir toplumda zaman ve mekâna göre içeriği değişen gündelik bir kullanım terimidir. Çoğu durumda, toplumsal düzenin sürdürülmesini gerekirse güç kullanarak sağlamaya en kararlı kesimi ifade eder; bunun için de alt sınıfları en baskıcı yöntemlerle ezmekten çekinmez.

Örneğin Arjantin’de Javier Milei’nin en çok öne çıkardığı tema ekonomik liberteryenizmdir ve kamu hizmetlerini “testereyle katletme” iradesidir.

Şili’de ise Avrupa’da yaşanana en çok benzeyen şema çerçevesinde, ülkedeki güvensizlikteki — aslında sınırlı düzeydeki — artıştan sorumlu tutulan Venezuelalılara yönelik yabancı düşmanlığı, Kast’a verilen oyun temel motorunu oluşturuyor.

El Salvador’da ise Nayib Bukele’nin popülaritesi, insan haklarını ihlal etme pahasına dünyadaki en yüksek tutukluluk oranına yol açan cezalandırıcı bir politika üzerine kuruldu.

Kıta Çapında Bir Dinamik

Bu örneklerin ötesinde, Latin Amerika aşırı sağlarının yükseliş dinamiği bölgenin diğer ülkelerinde de görülüyor. Uruguay’da bugün gerileme içinde olsa da 2019 genel seçimlerinde yüzde 11 alan Cabildo Abierto partisi, merkez sol Frente Amplio hükümetinin toplumsal cinsiyet ve cinsellik alanlarındaki ilerici adımlarına karşı bir tepkiyi temsil ediyor. 2020-2025 yılları arasında bu durum, Latin Amerika’da aşırı sağın sağcı bir hükümete ortak olduğu ilk örneği oluşturdu; parti kamu sağlığı ve konut bakanlıklarını üstlenirken parlamenter çoğunluğun sağlanmasında da belirleyici rol oynadı.

Venezuela’da ise Nobel Barış Ödülü sahibi María Corina Machado, her zaman chavizme karşı muhalefetin en radikal yüzü oldu. Onu öne çıkaran unsur toplumsal cinsiyet ya da cinsellik meseleleri değil; chavizmi sona erdirmek için benimsediği yöntemlerdir (kendi ülkesine dış müdahale çağrısı yapması), köklü antikomünizmi (chavizm karşıtlığıyla beslenen), tam ekonomik liberalizmi (Venezuela siyasetindeki geleneksel devlet müdahaleciliğinden kopuş) ve uluslararası ilişkiler ağıdır. Donald Trump’a açık bağlılık göstermesi ve bugün Şili Devlet Başkanı José Antonio Kast gibi liderlere desteğini sürdürmesi de buna dahildir — oysa bu iki lider kendi ülkelerinde Venezuelalı göçmenleri kriminalize etmektedir.

2026 yılı seçimleri, Latin Amerika aşırı sağlarının dinamiği açısından belirleyici öneme sahip. Kolombiya’da 31 Mayıs ve 21 Haziran’da seçmenler, ülkenin ilk solcu devlet başkanı Gustavo Petro’nun (2022’de seçilmişti) çizgisinin sürmesini tercih ederek şu an için favori görünen Iván Cepeda’yı seçme imkânına sahip olacaklar. Cepeda’nın iki temel rakibi ise, aşırı sağcı paramiliterleri ve uyuşturucu kaçakçılarını savunmasıyla tanınan avukat Abelardo de la Espriella ile eski başkan Álvaro Uribe’nin partisinin temsilcisi Paloma Valencia’dır. “Demokratik Merkez” gibi yanıltıcı bir isim taşıyan bu parti, Kolombiya’nın sert sağını temsil etmektedir.

Peru’da da bu ilkbaharda yapılacak başkanlık seçimleri, siyasal yelpazenin en sağındaki güçlerden bir adayın zaferine sahne olabilir. İnsan hakları ihlalleri nedeniyle mahkûm edilen eski otoriter lider Alberto Fujimori’nin kızı Keiko Fujimori — son üç başkanlık seçiminde (2011, 2016, 2021) ikinci turda kaybetmişti — oyların yüzde 17,05’ini alarak ilk turu önde tamamladı. Latin Amerika’nın başka yerlerinde görülen cezalandırıcı güvenlik siyasetinin savunucularından olan eski Lima belediye başkanı Rafael López Aliaga ise belediye düzeyindeki kötü güvenlik siciline rağmen oyların yüzde 11,9’unu aldı; ancak sol aday Roberto Sánchez’in birkaç bin oy gerisinde kalarak ikinci tura kalamadı.

Son olarak, ülkenin büyüklüğü göz önüne alındığında en önemli sınav Ekim ayında, Brezilya başkanlık seçimlerinde yaşanacak. Darbe girişimi nedeniyle yirmi yedi yıl hapis cezasına çarptırılan eski devlet başkanının en büyük oğlu Flávio Bolsonaro, anketlerde Lula ile başa baş görünüyor.

Washington’la Hizalanmış Partiler

Bu yükseliş yeni bir olgu. Birkaç yıl öncesine kadar aşırı sağ Latin Amerika’da etkili bir seçim gücü oluşturmuyordu. 1970’lerin devlet terörünü savunan otoriter hükümetleri — Şilili Pinochet’den Arjantinli Videla’ya, Paraguaylı Stroessner’den Uruguaylı Bordaberry ve Bolivyalı Banzer’e kadar — şiddetleri ve antikomünizmleri nedeniyle açık biçimde bu akımla ilişkilendirilebilir olsa da, bu liderler iktidara seçim yoluyla gelmemişlerdi. Ayrıca gördüğümüz gibi, bu aşırı sağ hareketler homojen değildir; kendi ulusal sorunlarına özgü meseleler üzerinden seçmenlerini seferber etmektedirler.

Bu hareketleri Avrupalı benzerleriyle karşılaştırmaya çalışırsak, hem benzer hem farklı oldukları görülür. Bir yandan güvenlik söylemi, ekolojik kaygıların reddi, toplumsal cinsiyet egemenliklerinin korunması ve cinsel çeşitliliklere yönelik küçümseme gibi temaları paylaşırlar. Öte yandan Latin Amerika’nın dünya sistemi içindeki “bağımlı” jeopolitik konumu temel farklılıklar yaratmaktadır. Latin Amerika aşırı sağları çoğu zaman ABD gücüne bağlılıklarıyla öne çıkmıştır.

Donald Trump’ın 7 Mart 2026’da Florida’da topladığı “Amerikalar Kalkanı” zirvesi bu eğilimin bir göstergesidir. Trump, burada daha önce anılan Arjantin, Şili ve El Salvador devlet başkanlarının yanı sıra; görünürde daha ılımlı bir sağa mensup Bolivya, Kosta Rika, Ekvador, Honduras, Panama, Paraguay, Dominik Cumhuriyeti ve Trinidad ve Tobago liderlerini de bir araya getirmeyi başardı.

Bununla birlikte Donald Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşünden bu yana ABD’nin Latin Amerika politikası Latin Amerikalıların lehine değildir. ABD başkanının adıyla, 1823’te Amerika kıtasında dış etkilerin engellenmesini savunan James Monroe’nun soyadını birleştiren “Donroe Doktrini”, Sam Amca’nın bölgenin tamamı üzerindeki vesayetini yeniden tesis etmeyi vaat ediyor.

Arjantin ve Honduras devlet başkanları, sırasıyla ara yasama seçimlerini ve başkanlık seçimlerini kazanmak için Trump’ın müdahalelerinden yararlandılar. Javier Milei, parlamentonun kontrolünü kaybetmemek için ekonomik bağımlılık içeren bir anlaşma karşılığında 20 milyar dolarlık (17 milyar avrodan fazla) bir krediyi kabul etti. Bu liderler, Çin’le olan ekonomik tamamlayıcılıklara rağmen kendilerini ABD’nin hizmetine sunuyor gibi görünüyorlar. Uzun vadede kendi ülkelerine zarar veren bu politikalar Latin Amerikalılar nezdinde popülerliğini yitirebilir.

Bu konuda daha fazla ayrıntı isteyenler için, koordinasyonunu yaptığım Recherches internationales dergisinin bu temaya ayrılmış özel dosyası kısa süre önce yayımlandı. Burada aşırı sağlar arasındaki kıtalararası ve Atlantik ötesi ilişkiler, Arjantin’deki siyasal yapı, Brezilya’daki evangelizm, Nayib Bukele’nin dijital diplomasi stratejileri ya da Kolombiya sağının yeniden yapılanması üzerine katkılar bulunabilir.

  • Metin ilk olarak 22 Nisan 2026’da çevrimiçi The Conversation sitesinde yayımlandı.

Thomas Posado, Rouen Normandie Üniversitesi’nde çağdaş Latin Amerika uygarlığı alanında öğretim üyesidir.

Kaynak: https://marx21.ch/les-extremes-droites-en-amerique-latine-aujourdhui/

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

İllüstrasyon: Klawe Rzeczy

Seleflerinden Çok Farklı Bir Post-Faşizm – Enzo Traverso

2026 yılında artık hiç kimse faşizmi yalnızca tarihyazımına ait bir mesele olarak göremez. İçinde yaşadığımız gerçekliği düşünmeden “faşizm nedir?” diye soramayız. Bu mesele yalnızca geçmişe değil, aynı zamanda ve her şeyden önce, aşırı sağın güçlü yükselişiyle damgalanan bugüne ilişkindir. Dünya çapında otoriter hükümetlerin yeni dalgası bu tartışmayı yeniden alevlendirdi; fakat Donald Trump, Javier Milei, Giorgia Meloni, Viktor Orbán ya da Marine Le Pen düşünüldüğünde akla kendiliğinden gelen bu sözcük, onları tanımlamak için açıkça yetersiz kalmaktadır. Eğer birçok tarihçinin açıkladığı gibi 21. yüzyılın faşizmi öncüllerinden bu kadar farklıysa, onu nitelemek için belki de yeni kavramlara ihtiyaç duyuyoruz.

Yeni Kavramlara Duyduğumuz İhtiyaç

Bu durum çağımızın başka birçok olgusu için de geçerlidir. Eski savaş kavramı da aynı şekilde sorunludur; dronlar ve yapay zekâyla yürütülen çatışmaların yeniliğini kapsamaz. Son on yılın devrimleri —özellikle Arap devrimleri— sosyalizme yapılan her türlü göndermeyi terk etmişti ve geçen yüzyılın devrimleriyle paylaştığı ortak yönler sınırlıydı. Büyük medya kuruluşlarına ve Batılı devlet adamlarının çoğuna göre antisemitizm ezici ölçüde yaygındır; fakat artık bu etiketi Yahudi halkına yönelik önyargıları tanımlamak için değil, İsrail’i eleştiren herkesi ayrım gözetmeden itibarsızlaştırmak için kullanıyorlar. Buna benzer daha pek çok kavram üzerinden devam edebiliriz.

Dolayısıyla Gramsci’nin 1930’larda Hapishane Defterleri’nde yazdığı gibi bir tür fetret döneminde yaşıyoruz: “Kriz tam da eskisinin ölmekte, yenisinin ise henüz doğmamış olmasından ibarettir; bu fetret döneminde çok çeşitli marazi belirtiler ortaya çıkar.” Her ne kadar bu cümle sık sık kötüye kullanılmış olsa da, bugünümüzü oldukça iyi yansıtıyor: tarihin tekrarına, geçmişe dönüşe tanıklık etmiyoruz; yeni sorunlar ve yeni tehditlerle karşı karşıyayız, fakat onları çözümlemek ve yorumlamak için yalnızca geçmişten miras kalan kavramlara sahibiz. Elbette bu durum hayal kırıklığı yaratıyor: bu sözcükler, korkunç bir fırtınayı haber veriyor gibi görünen çağımızın belirsizliğini yeterince tarif edemiyor.

Benim görüşüme göre karşı karşıya olduğumuz şey bir tür post-faşizmdir; bu kavram hem klasik faşizmle araya giren tarihsel mesafeyi hem de onun ideolojik, toplumsal ve siyasal konumlarındaki önemli dönüşümü ifade eder. Yeni heterojen aşırı sağ, farklı kökenlerden gelen ve farklı ideolojik referanslara sahip hareketler ile partilerden oluşan bir takımyıldızdır; bunların büyük çoğunluğu liberal demokrasinin kurumsal çerçevesini kabul ediyor görünmektedir. İstedikleri şey demokrasiyi dışarıdan değil içeriden yıkmaktır. Demokrasi için bir tehdittirler; ancak tarihsel faşizmin güçleriyle aynı biçimde hareket etmezler. Demokrasi ile faşizm arasındaki geleneksel ikiliği sorgularlar; üstelik bunu, demokrasinin kendisinin aşınmış, itibarsızlaşmış, içi boşalmış ve özgün erdemlerinden yoksun bırakılmış göründüğü bir dönemde yaparlar.

J. D. Vance, Münih’e Alternative für Deutschland’u (AfD) ile özgürlüğü eşitlemek için gidiyor; Giorgia Meloni, antif­aşizmde cisimleşen bir tehdide karşı İtalyan demokrasisini savunuyor; bütün Batılı hükümetler, barbar ve karanlıkçı unsurlarla çevrili demokratik bir ada olarak İsrail’i destekliyor; Avrupa ve Amerika kıtasındaki aşırı sağ hareketler, demokrasiyi İslami köktenciliğe karşı savunmak adına ırkçı ve yabancı düşmanı önlemler öneriyor; ABD’de yaşayan ve çalışan yüz binlerce göçmeni sınır dışı ederken Trump yönetimi, Güney Afrikalı beyaz üstünlükçülere mülteci statüsü tanıyarak insan haklarını savunduğunu söylüyor. Sözcükler, Orwellvari bir başkalaşım yoluyla anlam değiştirdi. On yıl önce bu eğilimler hâlâ embriyonik durumdaydı. Son iki-üç yılda ise ani bir hızlanma yaşadılar.

Şiddetle Nasıl Bir Bağ?

Faşizm ile post-faşizm arasındaki en büyük farkın çoğu zaman şiddet olduğu söylenir. Bu teşhisin doğru olduğunu düşünsem de, bunun nüanslandırılması gerektiğine inanıyorum. Elbette bugün radikal sağın liderlerinin çoğu televizyon ekranlarında görünmeye alışkın ve çevreleri de üniforma giymiyor. Yetmiş yıllık barış ve ekonomik istikrarın ardından liberal demokrasi, Batılı ülkelerde sağlam bir kurumsal çerçeve oluşturmuş görünüyordu. Şiddet —6 Ocak 2021’deki Kongre baskınını ya da iki yıl sonra Brezilya Kongresi’ne yapılan saldırıyı düşünelim— kuraldan çok istisna gibi görünüyordu; her ne kadar işler değişiyor olsa da.

Donald Trump’ın ikinci dönemi, siyasetin açık biçimde suç olarak gösterilmesi eğilimiyle karakterize edilmektedir: düzeni sağlamak için birçok büyük kente federal birlikler gönderdi ve Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi’ni (ICE), artık bir tür pretoryen muhafız gibi görünen paramiliter bir güce dönüştürdü. Bunlar, otoriterleşme yöneliminin en çarpıcı belirtileridir. ICE, hukuk devletinin tartışmalı hâle geldiği bir terör iklimi yaratıyor ve yalnızca düzensiz göçmenler değil, herkes kendini tehlikede hissediyor.

Elbette post-faşist şiddet, topyekûn savaşın harap ettiği bir kıtadaki klasik faşizmin şiddetiyle kıyaslanamaz; ancak bir dönüşümün işaretleri açık biçimde hissediliyor. Avrupa’da da otoriterlik büyüyor. Fransa ve İtalya’yı düşünelim: on yıl önce sendikal grevler ve gösteriler polis tarafından çevrelenirdi; polis ile grevcilerin bazı radikal kesimleri arasında marjinal çatışmalar yaşanabilirdi. Bugün ise işçi sendikaları ve sol tarafından örgütlenen yasal gösterilerin karşısında militarize olmuş polis güçleri bulunuyor. Polis karakollarında sistematik bir ırkçılık hüküm sürüyor.

Bu güç gösterisine geri dönüş sınırların ötesine de yayıldı. Batı, şiddeti başka yerlere, özellikle de Ortadoğu’ya ihraç etti; burada işgaller, savaşlar ve son olarak İsrailli müttefiki aracılığıyla bir soykırım gerçekleştirdi. Şimdi ise Trump yönetimi İran’ı bombaladı, Venezuela’da Nicolás Maduro’yu kaçırdı ve özellikle Grönland konusunda komşularını tehdit ederek NATO’yu sorguladı, en sadık Avrupalı müttefiklerini uyardı. Paradoksal biçimde bu, güçten çok zayıflığın belirtisidir. ABD, kıtasal bir süpergüç olma konumunu korumak ve güçlendirmek için Kanada ile Grönland’ı denetimi altına almak istiyor; fakat dünya ölçeğindeki geleneksel hegemonik emellerinden vazgeçmiş durumda. Soğuk Savaş’ın Amerikan merkezli bir dünya düzeni kurma hedefi artık geçerliliğini yitirdi. Çin, otuz yılı aşkın süre önce SSCB’nin yaptığı gibi çökmeyecektir.

Muhafazakar Bir Ufuk

İkinci bir fark da aynı ölçüde paradoksaldır: ortaya çıkan bu yeni aşırı sağın yeniliği, muhafazakâr karakteridir. Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda faşizm güçlü bir ütopyacı boyuta sahipti. Kendisini bir devrim olarak tasarlıyor, Yeni İnsan’dan, Bin Yıllık Reich’tan vb. söz ediyordu. Dünyanın tam bir çöküş içinde olduğunu söylüyor ve gelecek için bir alternatif öneriyordu. Başka bir deyişle, ütopyacı bir ufka sahipti.

Bugün ise post-faşizm bütünüyle muhafazakârdır. Batı uygarlığını tehdit eden büyük bir “yer değiştirmeden” (göçmenlerin yerleşik olanların yerini almasından -ÇN) söz eder ve geleneksel değerleri savunduğunu iddia eder: aile, egemenlik, ulusal kültürler, Yahudi-Hristiyan uygarlığı vb. Azınlık hakları alanındaki bütün ilerlemeleri sorgular ve en kırılgan kesimlere acımasızca saldırır: evraksız göçmenler, queer ve trans bireyler. Genel olarak bu hareketler, insanlara farklı bir gelecek hayal ettirme yeteneklerini kaybetmişlerdir; amaçları düzeni ve güvenliği (ekonomik, siyasal, kültürel ve psikolojik güvenliği) yeniden tesis etmektir. Donald Trump’ın en çok taraftarlarının hoşuna giden sloganı olan “Make America Great Again” bile bir fetih sloganı değildir; kaybedilmiş bir altın çağı geri getirme düşüne, ABD’nin güçlü ve müreffeh bir kuvvet olduğu döneme gönderme yapar.

Yeni olan —ve 1930’ları hatırlatan şey— post-faşizmin ekonomik elitlerle organik bağlar kurabilme kapasitesidir; bu durum Trump’ın göreve başlama töreninde çarpıcı biçimde görüldü. Önümüzdeki yıllarda en olası senaryo, muhtemelen otoriter bir neoliberalizm biçiminin yerleşmesidir. Şimdiye kadar post-faşist liderler ve hareketler, siyaset sınıfını sorgulayan ve neoliberalizme muhafazakâr bir alternatif öneren yeni yükselmiş figürler gibi görünüyordu; bugün ise AB’de, ABD’de ve aynı zamanda birçok Latin Amerika ülkesinde ekonomik elitlerin güvenilir muhataplarına dönüşmüş durumdalar.

Elbette post-faşizm ile neoliberalizm arasındaki bu ittifakın ne kadar süreceğini öngörmek zor. AB’de hâlâ Trump döneminde ortaya çıkan oligarşik iktidardan uzağız; fakat benzer bir eğilim mevcut. Açık olan şey, neoliberal elitlerin Mussolini İtalya’sı ya da Hitler Almanyası gibi total bir devlet istemediğidir; hedefleri, kendi iktidarlarını tesis ederek demokrasiyi askıya alan bir olağanüstü hâl devletidir. Bu siyasal iktidar, sermayenin özerkliği ilkesine dayanır; bu da siyasetin özerkliğinden farklıdır. Carl Schmitt bütünüyle unutulmuş değildir —post-faşist liderler, parlamentoları küçümseyip kararnamelerle yönetmeleri ve birçok anayasal normu tartışmalı hâle getirmeleri bakımından “kararcı’dırlar— ancak artık Schmitt, Friedrich von Hayek tarafından gözden geçirilmiş ve düzeltilmiştir.

Javier Milei, 2023’te seçildiğinde Arjantin’e özgü bir tür anomali gibi görünüyordu: aşırı, egzotik ve istisnai. Bugün ise liberteryenliğin paradigmatik bir figürüne dönüşmüş durumda; onun kemer sıkma reçeteleri de Elon Musk’ın Hükümet Verimliliği Bakanlığı (DOGE) tarafından daha ileri taşınmıştır. Otoriter siyasal iktidar (Schmitt’in egemenlik anlayışı) ile neoliberal kapitalizmin —devletin tamamen sermayeye tabi olduğu ve piyasa toplumunun bir aracına dönüştüğü bir düzenin (Hayek’in liberalizm anlayışı)— bu birlikteliğinin tarihsel tek örneği Pinochet Şili’sidir. Ve Pinochet Şili’si, savaşlar arası dönemin faşizminin basit bir tekrarı değildi. İşte bugünün post-faşizminin tarihsel arka planı budur.

Ekonomik Seçkinlerin Desteği

Bu strateji değişikliği açıkça kaçınılmaz değildi. Ekonomik elitler, daha önce güvenilir muhataplar gibi görünmeyen radikal sağ hareketlere ancak yakın dönemde güvenmeye ve onları desteklemeye başladılar. Geçmişte aşırı sağ liderler, neoliberal küreselleşmeyi teşhir ederek etkilerini artırmışlardı (örneğin Marine Le Pen’in Macron’u küreselci elitlerin temsilcisi olarak nitelemesi ya da Giorgia Meloni’nin benzer gerekçelerle bankacı Mario Draghi’yi damgalaması gibi). Bazen de Donald Trump ile Jair Bolsonaro örneklerinde olduğu gibi, 2016’da egemen sınıfların tercih ettiği adaylar olmamalarına rağmen iktidara geldiler.

Bugün ise aşırı sağ popülist hareketlerle küresel elitler arasındaki ittifak her yerde hâkim durumda. Bu saptamayı destekleyen olgular kesinlikle anekdot düzeyinde değildir. Burada toplumun en yoksul kesimleriyle en zengin kesimleri arasında tuhaf bir koalisyon şekillenmektedir. Bu muhtemelen post-faşizmin en büyük başarısı olmuştur: hem işçi sınıflarının geniş kesimlerinin desteğini kazanmak hem de güçlü fakat sayıca çok küçük olan küresel elitlerin güvenini elde etmek.

Radikal sağ, yozlaşmış elitlere karşı “iyi halk” şeklindeki klasik popülist paradigma üzerine kuruludur; ancak bunu önemli ölçüde yeniden formüle etmiştir. Geçmişte “gerçek halk”, etnik olarak homojen bir topluluk (beyaz, milliyetçi ve sözde toprağa derin köklerle bağlı insanlar) anlamına gelirken ve bunun karşısında düzensizlik ile güvensizliğin kaynağı olarak görülen yoksul ve marjinal kent nüfusları yer alırken, bugün beyaz işçi sınıfı sosyalist, komünist ve sol geleneklerle bağını kopardığı takdirde ulusal topluluğun bir bileşeni olarak kabul edilebilmektedir. Dış düşmanlar göçmenler, ırksallaştırılmış azınlıklar ve Müslümanlardır; iç düşmanlar ise feministlerden LGBTQ bireylere, ekolojistlerden Filistin’deki soykırımı teşhir edenlere kadar her türlü “woke” akımının temsilcileridir.

Michel Feher’in isabetli biçimde öne sürdüğü gibi, eski milliyetçilik, faşizm ve post-faşizm arasındaki süreklilik; üreticiler ile asalaklar arasındaki kalıcı hayali ikilikte yatmaktadır. İlk grup, çalışan erdemli kadınlar ve erkeklerden oluşur ve ikinci grup tarafından utanmazca sömürülür; bu ikinci grup ise finans elitlerinden, ev sahibi ülkelerde sosyal güvenlik ve refah yardımlarından yararlanan göçmenlere kadar uzanan heterojen bir kümedir. 20. yüzyılın ilk yarısında bu asalak kesimler, milliyetçi ve faşist tahayyülde Yahudilerin özelliklerini taşıyordu: Wall Street bankerleri ile Yahudi Bolşeviklerin garip koalisyonu. Bugün ise bunların yerini küreselci elitler ile Müslüman göçmenler almıştır.

Bununla birlikte post-faşist tahayyül —özellikle cinsellik konusundaki yaklaşımı— karşı-modellerin damgalanması ve günah keçileri aranmasının düşündürebileceğinden daha karmaşıktır. Neomuhafazakâr karakterine rağmen post-faşizm, burjuva normalliğine ve Viktoryen klişelere basit bir dönüş olarak yorumlanmamalıdır. Liberal demokrasinin kurumsal dokusu içinde, mülkiyetçi bireycilikle şekillenmiş piyasa toplumlarından doğan post-faşizm, faşist ideal tipten kopmuştur ve birçok durumda Aydınlanma mirasını sahiplendiğini iddia eder. İnsan hakları çağındaki bu post-totaliter dönemde, bu durum ona bir saygınlık kazandırmaktadır.

Post-faşizm, İslam’a karşı yürüttüğü savaşı artık emperyal yayılmacılığın ve doktriner ırkçılığın eski sahte argümanlarıyla değil, daha çok Aydınlanma mirasına dair kendi yorumuyla meşrulaştırmaktadır. Marine Le Pen, Giorgia Meloni ve Viktor Orbán, Akdeniz’i aşarak gelen göçmenlere karşı Avrupa halklarını savunmak istediklerini söylerken, aynı zamanda kadınları İslami karanlıkçılığa karşı koruduklarını da iddia etmektedirler. Homofobi ile homomilliyetçilik bu dönüşen radikal sağ içinde bir arada var olmaktadır. Hollanda’da feminizm ve eşcinsel hakları, önce açıkça eşcinsel olan Pim Fortuyn’un, ardından onun halefi ve eşcinsel hakları savunucusu Geert Wilders’ın öncülük ettiği şiddetli yabancı düşmanı kampanyanın bayrağı hâline geldi. AfD lideri Alice Weidel ise geleneksel aileye bağlılığını ilan eden ve eşcinsel evliliğe karşı çıkan bir lezbiyendir.

Bugün Aydınlanma mirası çoğu zaman yeni bir oryantalizm biçimi içinde çerçevelenmektedir; bu, uygarlık, rasyonalizm, ilerleme ve özgürlüğü barbarlık, fanatizm ve karanlıkçılığa karşıt olarak konumlandıran ikili bir dünya görüşüne dayanır. Aşırı sağ hareketler, geleneksel ırkçı, kadın düşmanı ve homofobik kimliklerinden vazgeçmeden bu ilerlemeci neo-oryantalist bakışa katılmaktadırlar. Geleneksel sömürgeci ve ırkçı söylemi —21. yüzyılda artık kabul edilebilir olmadığı için, her ne kadar Siyonist sömürgecilik gibi bazı dikkat çekici istisnalar bulunsa da— terk etmişlerdir; ancak Batı ile dünyanın geri kalanı arasında ontolojik bir kültürel uyumsuzluktan söz etmeye devam etmektedirler.

Devletle Nasıl Bir Bağ?

Faşizm ile post-faşizm arasındaki önemli farklardan biri, devlet anlayışlarıyla ilgilidir. Faşizm, Büyük Savaş’ın ardından, total devlet çağında, laissez-faire (“bırakınız yapsınlar”-ÇN) kapitalizminin son bulduğu ve ekonomide devlet müdahaleciliğinin yükseldiği bir dönemde doğdu: Keynesçilik, New Deal, faşizm ve Sovyet beş yıllık planları, devletçiliğin aynı tarihsel dönemine aittir. Post-faşizm ise tamamen farklı bir dönemde, serbest piyasa mesihçiliği ve neoliberal kapitalizm çağında ortaya çıkmıştır. Otoriter özellikleri, piyasa toplumuna duyulan kültle bir arada var olmaktadır.

Bu bağlamda ekonomik elitlerin desteği ağır bir bedel taşımaktadır: yani devletçiliğin terk edilmesi. Bugün artık Trump, Amerikan düzeninin temel direklerinden biri olan Cumhuriyetçi Parti’yi ele geçirmiş bir yabancı gibi görülmüyor. Aynı şekilde Avrupalı milliyetçi ve post-faşist hareketler de artık AB’nin yıkıcı ve tehlikeli düşmanları olarak görünmüyor. Meloni bir parya değil, aksine AB içinde etkili bir figürdür. Mussolini ve Hitler, iktidara gelmeden önce ülkelerinin mali ve sanayi elitlerinden bu kadar açık bir destek görmüyorlardı; onların durumu, Trump’ın çok sayıda milyarderden aldığı destekle ya da Le Pen’in Vincent Bolloré’nin (Fransız medya patronu-ÇN) kontrolündeki medya imparatorluğundan gördüğü destekle hiçbir şekilde kıyaslanamazdı. Küresel elitler birçok bakımdan, ne olup bittiğini anlamadan felakete sürüklenen 1914’ün “uyurgezerlerini”, yani Avrupa uyumunun şövalyelerini hatırlatmaktadır.

İki Dünya Savaşı arası dönemde liberal demokrasiler, faşizmin yükselişine anlam verememe ile hoşnutluk arasında gidip gelen bir tavırla bakmışlardı; bunun başlıca örnekleri Fransa ile Birleşik Krallık’ın İspanya İç Savaşı’na bilinçli biçimde müdahale etmemesi ve 1938 Münih Konferansı’nda Hitler’e verdikleri tavizlerdi. Bugün de benzer bir muğlaklık sürmektedir. Wolfgang Streeck’in isabetli biçimde belirttiği gibi, küresel elitlerin ekonomik ve kültürel kozmopolitizmi, tepki olarak “aşağıdan gelen anti-elitist bir milliyetçilik” üretmiştir; bu da Feher’in üreticiler ile asalaklar arasındaki ikiliğine dayanır. Post-faşizm, bu hoşnutsuzluğa siyasal bir ifade kazandırırken, aynı zamanda mali ve sanayi elitlerinin gözünde saygınlık ve güvenilirlik de elde etmektedir.

Bu çelişkili eğilimlerin ne kadar süre uzlaştırılabileceğini öngörmek zordur. Milei, Meloni, Orbán ve Trump, bu karşıt kutupları bir arada tutan becerikli akrobatlardır; fakat uzun vadede bu denge tehlikeli olabilir. Bir yandan elitlerle en yoksul toplumsal katmanlar arasındaki bu yakınlaşma, Gramsci’nin kastettiği anlamda gerçek bir tarihsel blok oluşturamaz; ancak geçici bir Bonapartizm biçimi olabilir. Öte yandan bu stratejiyi uygulamanın koşulu, hukuk devletinin ve liberal demokrasinin kurumsal çerçevesinin giderek yıkılmasıdır.

1990’lardan, yani Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana, gerek soldaki gerek sağdaki hükümet güçleri neoliberalizmi bir tür “tekil düşünce” olarak benimsediler. Bu durum, sonunda bir alternatif olarak ortaya çıkan aşırı sağın olağanüstü yükselişinin başlıca önkoşuludur. Wendy Brown’ın belirttiği gibi, radikal sağ; neoliberal mantığın yön verdiği demokrasiyi tasfiye sürecine verilen demokratik olmayan yanıttır. Max Horkheimer, 1939’daki ünlü aforizmalarından birinde şöyle yazmıştı: “Kapitalizm hakkında konuşmak istemiyorsanız, faşizm hakkında da susmalısınız.” Bugün biz de şöyle diyebiliriz: “Neoliberalizm hakkında konuşmak istemiyorsanız, post-faşizm hakkında da susmalısınız.” Neoliberalizm ile post-faşizm eşanlamlı olmasa da, bugün kırılgan müttefiklerdir. Bu eğilime karşı koymanın ve bu “marazi belirtileri” ortadan kaldırmanın tek yolu, solun yeniden doğuşudur: terk edilmişlik duygusuna kapılmak yerine, aşağıdan gelen toplumsal ve siyasal bir yanıtın; yeni bir proje, yeni semboller ve geleceğe dair yeni bir vizyon bulabilmesidir.

Bu makale, 20 Nisan 2026’da Viento Sur dergisinin 200. sayısında “Fascismo: pensamiento con historia” başlığıyla yayımlandı. Çeviri İspanyolcadan tarafımızca yapılmış; ara başlıklar ve görseller de bize aittir.

Enzo Traverso, Cornell Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan İtalyan bir tarihçidir ve çok sayıda kitabın yazarıdır.

Kaynak: https://marx21.ch/un-post-fascisme-si-different-de-ses-predecesseurs/

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Hizbullah’ı Ne Bekliyor? – Joseph Daher

Joseph Daher, İsrail’in Lübnan’a karşı yürüttüğü yeni sömürgeci saldırı savaşını 7 Ekim 2023 sonrası bağlama yerleştirerek inceliyor; bu bağlam, İsrail sömürgeci devletinin yürüttüğü soykırımcı savaş ve Washington’un emperyalist hırslarıyla belirleniyor. İsrailli müttefikiyle birlikte bu iki güç, bölge üzerinde hegemonik tahakkümlerini dayatmaya çalışıyor. Aynı zamanda yazar, bu savaş içinde Hizbullah’ın kendi iç dinamiklerini ve kısıtlarını, ayrıca Lübnan devletinin siyasal çelişkilerini de ele alıyor. ABD ile İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü emperyalist savaş bölgeyi zaten istikrarsızlaştırdı ve bunun etkileri, İsrail’in yeni bir savaşına maruz kalan Lübnan’da güçlü biçimde hissediliyor. Ne İran’da ne Lübnan’da ne de başka bir yerde, ABD ile İsrailli müttefiki yerel halkların demokrasisini ya da refahını hedefliyor; amaçları, barbarca bir şiddet yoluyla Washington ve Tel Aviv’in egemen olduğu yeni bir bölgesel düzeni dayatmaktır. İsrail’in Lübnan’a karşı bu yeni savaşı, Lübnan’a yönelik uzun bir saldırılar tarihinin parçası; aynı zamanda Washington ile Tel Aviv’in bölgesel hegemonya kurma iradesinin şekillendirdiği siyasal bir bağlama da oturmakta.

Saldırının kaynağında İsrail devleti var

Kasım 2024’ten beri yürürlükte olan ateşkese rağmen, İsrail işgal ordusu Lübnan’a karşı neredeyse her gün saldırılar düzenledi; bu saldırılar yüzlerce insanın ölümüne, onlarca kişinin kaçırılmasına ve binlerce kişinin yaralanmasına yol açtı. Buna, İsrail işgal güçlerinin hem karadan, hem havadan, hem denizden gerçekleştirdiği 15 binden fazla ateşkes ihlalini de eklemek gerekir. Ayrıca Tel Aviv, 2024 saldırılarından sonra Lübnan’da en az beş bölgeyi işgal etmeyi sürdürdü ve o tarihten beri, özellikle yerle bir edilen bazı sınır köylerinin yeniden inşasını engelliyor. Böylece yerinden edilmiş on binlerce insanın evlerine dönmesi de engellendi. Dolayısıyla Lübnan’a karşı savaş, birçok bakımdan hiç sona ermedi; yalnızca farklı bölgelere göre farklı biçimlerde yaşandı ve hissedildi.

Lübnan’a karşı süren bu savaş bağlamında ve İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in İsrail ve ABD tarafından öldürülmesine yanıt olarak, Hizbullah’ın silahlı kanadı 2 Mart Pazartesi günü, Hayfa’nın güneyindeki bir İsrail füzesavar savunma tesisine füze ve insansız hava araçları fırlattığını açıkladı. Bu gelişmelerin ardından İsrail işgal ordusu Lübnan’daki savaşını ve işgalini genişletti.

Hizbullah’ın 2 Mart sabahı gerçekleştirdiği saldırıların ardından, İsrail işgal ordusu Beyrut’un güney banliyösünü (Dahiye), ayrıca güneydeki kent ve köylerle Bekaa Vadisi’ni yeniden yoğun biçimde bombaladı.

Ardından İsrail sömürgeci devleti, sınırdaki “güvenlik tampon bölgesini” genişletmek amacıyla Güney Lübnan’da yeni bir kara harekâtı başlattı; aynı zamanda bu toprakları nüfussuzlaştırmaya çalıştı. Güney Lübnan’daki Sur kentinin sakinlerine evlerini derhal boşaltmaları emredildi; Litani Nehri’nin güney kıyısını ülkenin geri kalanına bağlayan köprüler sistematik biçimde yıkıldı; güneyde kara askeri istilaları sürüyor… Tel Aviv, Lübnan’ın bu bölgesini işgal etmeye ve onu bir tür insansız bölgeye, bir “tampon bölgeye” dönüştürmeye kararlı görünüyor.

Güneyde Hizbullah savaşçıları ile İsrail işgal güçleri arasında doğrudan askeri çatışmalar yaşanırken, Hizbullah da Litani Nehri’nin kuzeyinden uzun menzilli balistik füzeler fırlattı. Aynı zamanda İsrail işgal ordusu geniş çaplı tahliye emirleri yayımlayarak fiilen Beyrut’un güney banliyösünde, Bekaa bölgesinde ve Litani Nehri’nin güneyindeki tüm alanda zorunlu kitlesel nüfus yer değiştirmelerine yol açtı; bu alan Lübnan topraklarının yaklaşık yüzde 14’ünü temsil ediyor. İsrail’in Lübnan’daki ölümcül hedefleri, ülke üzerindeki işgaliyle birlikte, gün geçtikçe daha da büyüyor gibi görünüyor.

2 ile 26 Mart 2026 arasında geçen bir hafta içinde bir milyondan fazla kişi yerinden edildi; Lübnan Sosyal İşler Bakanı Hanine el-Sayyed’e göre bunların yalnızca 125.000’i barınma merkezlerine yerleştirilebildi. Aynı dönemde 121’den fazla çocuk ve yaklaşık 40 kurtarma görevlisi dahil olmak üzere 1.140’tan fazla kişi öldürüldü ve yaklaşık 3.315 kişi yaralandı.

Hizbullah’ın askeri operasyonu, İsrail’in zaten planlarında bulunan mevcut saldırı için kuşkusuz bir bahane sağladı ve İsrail’e süregelen bir hedefini gerçekleştirmek için yeni bir fırsat sundu: Hizbullah’ı tüm düzeylerde (siyasal, ekonomik ve askeri) ciddi biçimde zayıflatmak ve tam silahsızlanmasını dayatmak. Bu amaçla hem sivil hem askeri üyeler ve kurumlar hedef alınıyor; buna Qard al-Hassan gibi finansal kurumlar da dahil. Aynı şekilde, Lübnan’da bulunan ve Hizbullah’ın faaliyetlerini denetleyen, mali, askeri, güvenlik ve istihbarat görevleri üstlenen İran Devrim Muhafızları’nın seçkin birimi Kudüs Gücü (Force al-Qods) üyeleri de hedef alınıyor. Ayrıca yoğun Şii nüfusun yaşadığı bölgeler geniş çaplı biçimde vurularak, parti ile toplumsal tabanı arasında ve daha genel olarak Lübnan halkı ile Hizbullah arasında bir kopuş yaratılmaya çalışılıyor.

Aynı zamanda İsrail hükümeti, Lübnan devletine baskı yaparak Hizbullah’ın silahsızlandırılması sürecini sürdürmesini ve Beyrut’tan yeni tavizler koparmayı hedefliyor; bunlar arasında iki ülke arasındaki ilişkilerin normalleşme sürecinin derinleştirilmesi de bulunuyor. Bu çerçevede Lübnan hükümeti, Hizbullah’ın askeri faaliyetlerini “yasa dışı” ilan eden, Lübnan ordusunu silah tekelini mümkün olan en kısa sürede ve “her türlü araçla” uygulamaya çağıran kararlar aldı[1]. Ayrıca İranlıların ülkeye girişine vize uygulanması ve İran Devrim Muhafızları’nın olası askeri faaliyetlerinin yasaklanması gibi adımlar da atıldı. Lübnan Enformasyon Bakanı da resmi medyadan Hizbullah için “direniş” terimini kullanmamalarını talep etti. Bu önlemler, 2025 yılının başından bu yana Lübnan cumhurbaşkanı ve hükümetinin izlediği siyasal yönelim çerçevesine oturmaktadır; bu yönelim, Batılı ve bölgesel güçlerin baskısı altında, silahsızlandırma sürecinde Hizbullah üzerindeki baskının artırılmasını[2] ve partiyle bağlantılı gayriresmî finansal devre ve ağlara karşı önlemlerin yoğunlaştırılmasını içermektedir.

İsrail savaşına karşılık olarak Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Aoun ve Başbakan Nawaf Salam, İsrail ile doğrudan müzakereler çağrısında bulundu; ancak Tel Aviv bunu şimdilik reddetti ve öncelikle Lübnan ve Hizbullah’a karşı savaşını sürdürerek hedeflerine ulaşmayı tercih ediyor. Bu bağlamda İsrail’in uyguladığı strateji, 2006 Lübnan savaşı sırasında geliştirilen meşhur “Dahiye doktrini”dir: düşman kabul edilen bir hükümeti ya da silahlı grubu baskı altına almak ve caydırmak için sivil altyapıyı geniş çapta yok etmek. Bu doktrin Gazze’de defalarca uygulandı ve bugün yeniden, ilk geliştirildiği yerde uygulanıyor.

Son olarak İsrail işgal ordusu, Lübnan’da kendisine düşman olarak gördüğü diğer siyasal aktörleri de hedef alıyor. Filistin İslami Cihadı ve Hamas üyelerinin öldürülmesi, Jamaa Islamiyah üyelerinin hedef alınması ve Sayda’daki bürolarının bombalanması bunun göstergesi. Aynı şekilde İsrail güçleri Lübnan ordusunu da hedef aldı; Bekaa’daki Nabi Şit kentinde gerçekleştirilen komandolar operasyonlarında askerler öldürüldü.

Daha genel olarak İsrail işgal ordusunun Lübnan’a karşı savaşı, 7 Ekim 2023 sonrasında Filistinlilere karşı yürütülen soykırımcı savaş, Lübnan ve İran’a karşı önceki savaşlar ve Suriye’de işgalin genişletilmesi bağlamında ABD ve İsrail’in bölgesel hedeflerini yansıtıyor. Amaç, ölümcül askeri güç yoluyla Washington ve Tel Aviv’in emperyalist çıkarlarına tabi bir bölgesel siyasal düzen dayatmaktır.

Yukarıda belirtilen hedeflere ulaşmak için, İsrail’in Lübnan’a karşı savaşı uzun bir süre devam edebilir; özellikle ABD’nin onayı ve belirleyici desteğiyle, hatta İran ile olası bir gelecekteki ateşkesten sonra bile, eğer böyle bir durum ortaya çıkarsa. Bununla birlikte Hizbullah’a yönelik tehditler yalnızca dışsal değildir; hareket aynı zamanda Lübnan hükümetinin partiyi silahsızlandırma yönündeki ek baskılarıyla ve ülke içindeki gerilimlerin artışıyla da karşı karşıyadır.

Hizbullah’ın örgütsel birliği çatlıyor mu?

Hizbullah, İsrail saldırıları ve Lübnan hükümetinin kararları karşısında bir birlik görüntüsü sergilese de, bu görünümün arkasında farklı görüş ve yönelimlerin var olması muhtemeldir. Bu ayrışmalar aslında 2024 savaşından beri birikmekteydi ve o tarihten sonra daha da derinleşti.

Eski genel sekreter Hassan Nasrallah’ın ve partinin çok sayıda siyasi ve askeri figürünün öldürülmesi, Hizbullah’ın liderliğini ve örgütsel yapısını ciddi biçimde sarstı. Aynı şekilde yeni genel sekreter Naim Kasım, selefi kadar güçlü bir siyasal etkiye ya da popülerliğe sahip görünmüyor.

Örneğin Hizbullah’ın tarihsel figürlerinden Vefik Safa’nın parti içindeki rolü önemli ölçüde azalmıştır. Safa, siyasi ve askeri birçok sorumluluğu olan kritik koordinasyon ve bağlantı biriminden istifa etti ve muhtemelen Hizbullah’ın Siyasi Konseyi’nde daha sembolik bir göreve atanacak. Ona yöneltilen eleştirilerden biri, Lübnan hükümetine ve Hizbullah’ın silahsızlandırılması taleplerine karşı oldukça sert ve uzlaşmaz bir tutumu teşvik etmesiydi. Bu yaklaşım, daha pragmatik bir çizgi izleyen genel sekreter Naim Kasım ve sivil kanattan bazı isimlerle — örneğin Hizbullah’ın parlamentodaki grubunun başkanı Muhammet Raad ve siyasi büro başkan yardımcısı Mahmud Komati — karşıtlık oluşturuyordu. Bu isimler de silahsızlanma sürecini reddediyor; ancak farklılık, bu baskılarla nasıl başa çıkılacağı konusundaki yöntemlerde ortaya çıkıyor.

Her ne kadar Naim Kasım ve diğer bazı parti yetkilileri Hizbullah’ın mevcut savaşa katılımını açıkça savunmuş ve silahlı direniş dışında bir alternatif olmadığını belirtmiş olsalar da, bazı gelişmeler iç tartışmaların varlığına işaret ediyor.

Örneğin eski Hizbullah bakanı Mustafa Bayram, 2 Mart Pazartesi günü gerçekleşen — aslında Hizbullah tarafından yapılan — roket saldırısının Tel Aviv tarafından organize edildiğini öne süren bir paylaşım yaptı; bunu İsrail’in planladığı saldırıları meşrulaştırma girişimi olarak yorumladı. Ancak Hizbullah’ın askeri kanadının saldırıyı üstlenmesinden sonra bu paylaşımı sildi. Ayrıca Hizbullah yetkilileri Muhammed Fneish ve Muhammed Raad’ın, Nabih Berri’ye (Amal hareketinin[3] lideri ve meclis başkanı) partinin bölgesel çatışmaya dahil olmayacağı yönünde güvence verdiği de iddia edilmektedir.

Bununla birlikte İsrail savaşı ve Lübnan hükümetinin Hizbullah’a yönelik siyasi kararları, parti içindeki söylem ve davranışları önemli ölçüde daha homojen ve daha radikal hâle getirmiştir. Birçok lider, bu savaşı hem Lübnan halkına hem de partiye karşı hiç durmamış bir düşmana karşı neredeyse varoluşsal bir mücadele olarak görmektedir. Bu bağlamda bazı Hizbullah yöneticileri, Lübnan hükümetine karşı söylemlerini de belirgin biçimde sertleştirmiştir.[4]

Hizbullah İran rejimine bağımlı

Aynı zamanda Hizbullah’ın, özellikle askeri kanadı açısından İran Devrim Muhafızları’na (İDMO) bağımlılığı, Ekim 2024’te İsrail’in Lübnan’a karşı başlattığı savaştan ve özellikle Aralık 2024’te Beşar Esad rejiminin düşüşünden sonra artan jeopolitik tehditlerle birlikte daha da güçlenmiştir.

Nitekim İDMO ile Hizbullah arasındaki artan işbirliği, Mart ayı ortasında Lübnanlı hareketin silahlı kanadının İran’la koordinasyon içinde yürüttüğü “Çiğnenmiş Saman” operasyonunda da görüldü; bu operasyon kapsamında İsrail topraklarına yaklaşık 200 roket ve 20 insansız hava aracı fırlatıldı.

İran’ın tarihsel olarak Hizbullah’a kritik silahlar ve siyasi destek sağlamasının[5] yanı sıra, Hizbullah askeri ve sivil kadrolarının maaşlarını ödemek ve kendi toplumsal tabanına sosyal hizmetler sunmak için de büyük ölçüde İran finansmanına bağımlı olmuştur. Bu durum, Hizbullah’ı Lübnan’da devletten sonra ikinci en büyük işveren haline getirmiştir.

Hizbullah, babasının 28 Şubat’taki suikastının ardından Uzmanlar Meclisi tarafından yeni dini lider olarak atanan Mücteba Hamaney’in seçilmesini tebrik etti ve partinin onun liderliğine sadık kalacağını açıkladı: “tıpkı şehit rehber İmam Hamaney’e ve kurucu imam Ruhullah Hümeyni’ye sadık kaldığımız gibi.” Dolayısıyla Hizbullah’ın geleceği ve mali-askeri kapasitesi büyük ölçüde İran İslam Cumhuriyeti’nin kaderine bağlıdır.

Hizbullah’ın 2 Mart’ta İsrail’e karşı başlattığı askeri operasyonlar, yalnızca İsrail işgal ordusunun Lübnan’a yönelik sürekli saldırılarına bir yanıt değil; aynı zamanda ABD-İsrail savaşının Tahran üzerindeki artan tehdidine karşı verilen mücadelenin de bir parçasıdır. Lübnan’da yeni bir cephe açılması, İsrail’in Lübnan egemenliğini ihlal eden sömürgeci saldırılarına karşı direnme işlevi görürken, aynı zamanda İDMO’nun çatışmayı bölgeselleştirme ve uzatma stratejisine de hizmet etmektedir. Amaç, savaşın maliyetini ABD ve İsrail için hem askeri hem ekonomik olarak artırmaktır.

Bu bağlamda İran, örneğin dünya deniz yoluyla petrol ticaretinin yaklaşık %20’sinin geçtiği stratejik bir hat olan Hürmüz Boğazı’nı kapatarak birçok şirketi daha uzun ve maliyetli alternatif rotalara yönelmeye zorladı. Brent petrolün varil fiyatı da 100 doların üzerine çıktı.

İran ayrıca İsrail’e yönelik bombardımanlarını ve Körfez monarşilerindeki Amerikan tesisleri ile petrol altyapılarına yönelik saldırılarını sürdürmektedir. Bu süreçte Hizbullah’ın askeri kanadındaki bazı unsurlar, İsrail’e karşı böyle bir askeri girişimin ve savaşın tırmanmasının, Lübnan hükümetinin partiyi silahsızlandırma çabalarını askıya alabileceğini düşünmüş olabilir. Aynı zamanda bu yaklaşım, İran’ın uzun süreli ve bölgesel bir savaş stratejisine dayanmakta; bu stratejinin sonunda ortaya çıkabilecek bir çözümün, Hizbullah dahil olmak üzere İran’ın bölgedeki etki ağları lehine sonuçlanabileceği varsayılmaktadır.

Daralan manevra alanları

Bu bağlamda Hizbullah, İsrail’e karşı başlattığı saldırının ardından başlangıçta kendi toplumsal tabanının bir kısmından eleştirilerle karşılaştı. Yeni savaşın yol açtığı yıkım ve kitlesel yerinden edilmeden bunalan birçok kişi, Hizbullah’ın İran’a karşı savaşın genel dinamiği üzerinde gerçekten etkili olup olamayacağından ve İsrail işgal ordusunun Lübnan’daki şiddetini sınırlayabilecek kapasiteye sahip olup olmadığından ciddi biçimde şüphe duyuyordu.

Gerçekten de parti, 2024’te İsrail’in Lübnan’a karşı yürüttüğü savaşın ardından askeri ve siyasi açıdan belirgin bir zayıflama yaşadı; bu zorluklar Aralık 2024’te Beşar Esad rejiminin çöküşüyle daha da derinleşti. Daha önce Suriye, para ve silah transferi için kritik bir hat işlevi görüyordu; ayrıca kaçakçılık, captagon ticareti[6] ve benzeri faaliyetler yoluyla bir sermaye birikimi alanı haline gelmişti. Ancak yeni Suriye hükümeti, ABD’ye yakınlaşma çabasıyla çok daha sıkı denetimler uygulamakta ve İsrail’in askeri operasyonunun başlangıcından beri sınırlardaki askeri varlığını güçlendirmiştir. Bu siyasal bağlam, Lübnan’da Batılı çıkarlarla daha uyumlu, Hizbullah’a ve silahlanmasına daha mesafeli bir cumhurbaşkanı ve hükümetin ortaya çıkmasını da kolaylaştırmıştır.

Buna karşın askeri düzeyde Hizbullah bu dönemde yeniden yapılanmaya gitmiş, yeni kadrolar oluşturmuş ve yerel silah üretimine daha fazla odaklanmıştır. Genel olarak roket, insansız hava aracı ve uzun menzilli balistik füze stoklarına sahiptir. Hareket, daimi ve seferber edilmiş unsurlar dahil olmak üzere yaklaşık 30.000–40.000 savaşçıdan oluşan bir gücü elinde bulundurmaktadır.

Ancak bu askeri yeniden yapılanma, Hizbullah’ın giderek artan siyasal ve coğrafi izolasyonunu kırmaya yetmemiştir. Parti her yönden baskı altındadır: sürekli İsrail tehdidi, ABD’nin hükümet ve ordu üzerindeki baskısı, finansal yaptırımlar, Suriye’deki iktidar değişimi ve ülke içinde geniş kesimlerin silahsızlanma çağrıları bu baskıyı beslemektedir.

Bu çerçevede, Hizbullah’ın geleneksel rakiplerinden Lübnan Kuvvetleri’nin partinin yasaklanması yönündeki çağrıları şaşırtıcı değildir; ancak müttefiki Amal Hareketi’nin, Hizbullah’ın askeri ve güvenlik faaliyetlerinin yasaklanmasına yönelik hükümet kararını desteklemesi önemli bir geri darbe anlamına gelmektedir. Bu durum, iki Şii siyasi güç arasındaki biriken ve artan gerilimleri de yansıtmaktadır.

Bununla birlikte Başbakan Nawaf Salam’ın Hizbullah’ın Lübnan ordusu tarafından derhal silahsızlandırılması çağrısı ciddi zorluklarla karşı karşıyadır. Özellikle ordunun üçte birinden fazlasının Şii olması nedeniyle bu adım, ordunun birliğini tehlikeye atabilir ve ülkede mezhepsel gerilimleri ve şiddeti tetikleyebilir. Nitekim Lübnan ordusu komutanı Rodolphe Haykal’ın, Hizbullah’a karşı güç kullanılmasına karşı çıktığı ve bunun bir kan dökülmesine ve ordunun bölünmesine yol açabileceği yönünde açıklamalar yaptığı belirtilmektedir. Bu açıklamaların ardından ABD, Haykal’ın görevden alınması yönünde baskıyı artırmak amacıyla Lübnan ordusuyla koordinasyonunu askıya almıştır; ancak bu talep şu ana kadar Cumhurbaşkanı Joseph Aoun tarafından reddedilmiştir.

Ayrıca Hizbullah’ın silahsızlandırılması kararının fiilen uygulanabilmesi için, Şii siyasi meşruiyet sağlamak adına Amal’ın onayı gerekmektedir. Ancak Nabih Berri hâlâ bu onayı vermeye hazır değildir; zira bu adım tüm Şii topluluğunu zayıflatabilir ve İran rejiminin, dolayısıyla Hizbullah’ın geleceğine dair belirsizlikler sürmektedir. Aynı mantıkla Berri, Lübnan hükümetinin arzuladığı doğrudan müzakereler gerçekleşse bile, İsrailli yetkililerle görüşecek olası bir Lübnan heyetine bir Şii temsilci atamayı da şimdilik reddetmektedir. Parlamento başkanı Berri ve Hizbullah, savaş sürerken İsrail devletiyle yapılacak herhangi bir müzakere formülünün Lübnan açısından fazla büyük tavizlere yol açacağını düşünmektedir.

Daha genel olarak Hizbullah’a yönelik öfke ve hayal kırıklığı, Lübnan nüfusunun geniş bir kesiminde daha da artmış; bununla birlikte ülkedeki mezhepsel gerilimler de derinleşmiştir. Bu gerilimler, özellikle İsrail devleti tarafından iç bölünmeleri artırmak amacıyla sürekli olarak kullanılmaktadır. Hizbullah, mevcut ulusal ve bölgesel istikrarsızlığın başlıca sorumlularından biri olarak görülmektedir. Partinin izolasyonu ve Lübnan’daki Şii topluluğun dışındaki popülaritesinin düşüşü, son yirmi yılda daha da belirginleşmiştir. Bunun nedenleri arasında hem iç politikadaki tutumu (özellikle 8 Mayıs 2008 olayları[7], 2019’daki Lübnan ayaklanmasına karşı çıkışı ve protestocuların bastırılmasına verdiği destek) hem de bölgesel politikaları (özellikle Suriye devriminin ardından Beşar Esad rejimine verdiği destek ve Suriye’ye askeri müdahalesi) yer almaktadır.[8]

Hizbullah’ın askeri operasyonuna yönelik eleştiriler Lübnan Komünist Partisi (LKP) tarafından da dile getirildi. Parti, İsrail sömürgeci devletini kınamakla birlikte şu değerlendirmeyi yaptı:

“Hizbullah’ın yanıtı hem özü hem de biçimi bakımından bir değerlendirme hatasıydı. Saldırısını sürdürmek için hiçbir bahaneye ihtiyaç duymayan Siyonist düşman, bu operasyonu Lübnan’a karşı barbar savaşını yoğunlaştırmak için kullandı.”[9]

LKP Genel Sekreteri Hanna Garib de çeşitli röportajlarında Hizbullah’ı, İsrail’e bu yeni savaşı başlatma bahanesini verdiği için sert biçimde eleştirdi. Direniş hakkını savunmakla birlikte ve Lübnan devletini de eleştirerek, direnişin mezhepsel olmaması gerektiğini; tek bir mezhep tarafından tekel altına alınmak yerine geçmişte olduğu gibi (Ulusal Direniş Cephesi – Jammoul örneğinde olduğu gibi) tüm mezhepleri kapsayan ulusal bir karakter taşıması gerektiğini vurguladı. Ayrıca direnişin, emekçi ve halk sınıflarını özgürleştirmeyi ve demokratik-ekonomik bir dönüşüm için mücadeleyi hedeflemesi gerektiğini, Hizbullah’ın ise bu boyutları ihmal ettiğini belirtti[10]. Bu eleştiriler, son İsrail saldırısından önce bile Lübnan solunun bir kesiminde yaygınlaşmıştı.[11]

Lübnan’ın ABD ile hizalanması ve çıkmazlar

Hizbullah gerçek bir varoluşsal tehdit ile karşı karşıya kalırken, Lübnan hükümeti ise İsrail’in aralıksız saldırıları nedeniyle zorla yerinden edilen ve yeni şiddet dalgalarına maruz kalan halkı güvence altına almakta başarısız olmaktadır. Hükümetin Hizbullah’ı silahsızlandırma isteği — ki bu istek İsrail, bölgesel ve Batılı güçler ile Lübnan toplumunun geniş bir kesimi tarafından da paylaşılmaktadır — hatalı bir mantığa dayanmaktadır: devlet egemenliğinin ancak şiddet tekelinin güçlendirilmesiyle yeniden tesis edilebileceği varsayımı.

Ayrıca Lübnan ordusunun — başta Amerika Birleşik Devletleri, Katar ve Fransa olmak üzere — dış finansmanı, ülkeyi dış tehditlere karşı koruyabilecek bir askeri güç olma kapasitesinden çok, Hizbullah’ı silahsızlandırmadaki rolüne bağlıdır. Hükümetin Lübnan ordusunu güneyden çekme ve önceliğini Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına verme kararı, bu dinamiği açıkça ortaya koymaktadır.

Hizbullah’ın silahsızlandırılması aynı zamanda İsrail ile bir normalleşme sürecine bağlanmakta; hükümet, bunun yeniden inşa için mali yardım akışını tetikleyeceğini ummaktadır. Ancak bu durum, Lübnan’ın egemenliğini fiilen dış koşulların kabulüne tabi kılmakta ve özellikle Washington’un baskısı altında, İsrail ile yapılacak her türlü “anlaşmayı” egemenliğin bir ifadesinden ziyade bir teslimiyete dönüştürmektedir.

İsrail’in bölgede yürüttüğü savaş bağlamında Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını, ülkenin siyasal ve ekonomik yapısında bir dönüşüm olmaksızın sürdürmeye yönelik her girişim, mezhepsel gerilimleri daha da artırma ve devleti zayıflatma riski taşımaktadır. Nitekim mevcut hükümet, ülkenin ekonomik yapısını kökten değiştirmeyi hedeflemiyor; bu yapı mezhepsel klientalizme, neoliberal rant mekanizmalarına (özelleştirmeler, devlet ihalelerinin dağıtımı, hizmet sektörü — özellikle finans/bankacılık, ticaret ve gayrimenkul) ve elitlerin iktidar üzerindeki hâkimiyetine dayanıyor. Hizbullah ise bu mezhepsel ve neoliberal siyasal sistemi hiçbir zaman gerçek anlamda karşısına almamış; aksine yirmi yılı aşkın bir süre boyunca en üst düzeyde bu sistemin parçası olmuş ve Lübnan burjuvazisinin farklı kesimlerinin çıkarlarını savunan bir aktöre dönüşmüştür.

Devlet egemenliğini neredeyse yalnızca güvenlik güçlerinin genişletilmesiyle sağlamaya çalışan bu yaklaşım, iki temel gerçeği göz ardı etmektedir. Birincisi, Lübnan Silahlı Kuvvetleri’nin ne sınırları bağımsız biçimde savunabilecek ne de Hizbullah’ın bıraktığı boşluğu doldurabilecek yeterli maddi ve mali kapasitesi vardır. Süregelen ekonomik kriz, yüksek enflasyon ve ulusal para biriminin çöküşü bağlamında, 2025 savunma bütçesinin neredeyse tamamı maaşlara ve temel operasyonlara gitmektedir. Bir askerin reel geliri rütbe ve ek ödeneklere bağlı olarak yaklaşık 250–400 dolar arasında olup, bu gelir artan yaşam maliyetleri karşısında yetersizdir; bu nedenle birçok asker ikinci iş aramakta, örneğin teslimat sektöründe çalışmaktadır.

İkincisi, Lübnan devleti merkezi bir savunma stratejisini sürdürebilecek toplumsal meşruiyetten yoksundur. Yıllar süren mezhepsel klientalizm, gerileyici vergi sistemi ve ekonomik dışlanma, devletin kendi yurttaşları nezdindeki güvenilirliğini aşındırmıştır.

Hizbullah’ın özerk askeri kapasitesi, geçmişte Suriye gibi bölge ülkelerindeki müdahaleleri ve İran ile olan siyasi bağları, egemen bir ulusal savunma politikasıyla açıkça çelişmektedir. Ancak hükümet, kararlarında partinin toplumsal tabanını görmezden gelemez. Zira bu destek büyük ölçüde devletin başarısızlıklarından, güvensizlik ortamından, sosyo-ekonomik marjinalleşmeden ve özellikle İsrail’in onlarca yıldır süren saldırı ve savaşlarından beslenmiştir. Hizbullah’ın silahları artık Şii nüfus için eskisi kadar bir güvenlik garantisi olarak görülmese de, hem ulusal siyasal sistem içinde hem de yeni, Hizbullah’a ve genel olarak Şiilere karşı düşmanca görülen bir elit tarafından yönetilen komşu Suriye karşısında bir güç unsuru olmaya devam etmektedir. Nitekim bu silahlar hiçbir zaman yalnızca İsrail’e karşı direniş amacıyla kullanılmamış; giderek artan biçimde İran’ın bölgesel nüfuz stratejisiyle bağlantılı iç ve dış hesaplara tabi olmuştur.

Ayrıca Lübnan hükümeti, hedef alınan ve yerinden edilen nüfusların ihtiyaçlarına gerçek anlamda yanıt vermemekte ve yıkıma uğrayan bölgeler için herhangi bir yeniden inşa planı da hayata geçirmemiştir.[12]

Şimdi ne yapılmalı?

Başka bir deyişle, devletin meşru, hızlı tepki verebilen ve kapsayıcı bir yapı olarak görülmesi gerekir; yalnızca tehditleri caydırabilen değil, aynı zamanda emekçi sınıfların ihtiyaçlarına yanıt verebilen bir yapı. Oysa Lübnan’daki mezhepsel ve neoliberal siyasal sistem ile kurumlarının halk nezdindeki meşruiyet eksikliği derindir; özellikle de Lübnan’daki emekçi sınıfların taleplerini temsil edebilecek gerçek bir demokratik alan yaratma ve geniş toplumsal kesimlere sosyal ve ekonomik hizmet sunma konusunda.

Öte yandan Hizbullah’ın toplumsal tabanının bazı kesimlerinde ortaya çıkan ilk hayal kırıklığı, hâlâ ülkede onları bir araya getirebilecek demokratik ve kapsayıcı bir siyasal alternatif ihtiyacını ortaya koymaktadır. Ancak bugün böyle bir alternatif hâlâ mevcut değildir. Bu koşullarda, iç ve dış tehditler ile Lübnan devletinin ihtiyaçlara yanıt verememesi bir araya geldiğinde, partinin toplumsal tabanında bir kopuş dinamiği gelişmesi kesin değildir; aksine Hizbullah etrafında birlik olma ve onun arkasında saf tutma eğilimi güçlenebilir.

İsrail işgal ordusunun savaşına karşı çıkmak — sömürgeci İsrail devletinin işgali ve saldırıları karşısında silahlı direniş de dahil olmak üzere — temel bir hak olarak savunulmalıdır. Ancak Lübnan’da bu direnişe siyasal bir yanıt üretme kapasitesi şu anda zayıftır. Bir direniş, yalnızca tek bir mezhebe ya da tek bir gruba dayanıyorsa ve demokrasi, toplumsal adalet ve eşitlik temelinde bir siyasal projeden yoksunsa, sürdürülebilir olamaz ve başarıya ulaşma ihtimali düşüktür.

Aynı şekilde demokratik ve toplumsal bir halk direnişi, kendi kaderini İran’daki otoriter bir rejime bağlayamaz. Bu rejim, kendi emekçi sınıflarını baskı altına almakta ve bölgesel düzeyde — özellikle Suriye’de (burada İran Devrim Muhafızları, Hizbullah ve Tahran yanlısı milisler Esad diktatörlüğünü desteklemiştir), Irak’ta, Lübnan’da ve Yemen’de — emperyal nitelikte bir politika izlemektedir. Bu eleştiri, ABD-İsrail’in İran’a, Lübnan’a yönelik emperyalist savaşlarını ya da Filistin halkına karşı yürütülen soykırımı kınamayı engellemez.

Lübnan hükümetinin “egemen bir ülke” söylemi de sorunludur; bu söylem, dış güçlerin baskısıyla desteklenen ve Lübnan’daki ve bölgedeki emekçi sınıfların çıkarlarıyla çelişen bir şekilde, Lübnan ordusu aracılığıyla zor kullanımına dayanır. Buna, mezhepsel ve neoliberal siyasal sistemin sona erdirilmesine yönelik bir planın ve devletin sosyal, ekonomik ve savunma kapasitesini geliştirmeye yönelik bir perspektifin yokluğu da eklenmektedir. Bu koşullar, ülkenin emekçi sınıflarının çıkarlarını ilerletmeyecektir.

Bu iki dinamiği birbirinden ayırmak, yalnızca Lübnan’da ve daha geniş ölçekte bölgede emekçi sınıfların daha fazla acı çekmesine yol açar. Başka bir deyişle, demokratik ve toplumsal mücadeleleri birleştirmek; tüm emperyalist ve alt-emperyalist güçlere karşı çıkarken, aynı zamanda “aşağıdan” bir siyasal ve toplumsal dönüşümü — emekçi sınıfların kendi kurtuluşlarının öznesi olduğu hareketlerin inşası yoluyla — savunmak gerekir. Bu da, yerel ve bölgesel düzeyde tüm mezhep ve etnik kökenlerden emekçi sınıflara dayanan, onların ortak sınıf çıkarlarını savunan gerçek bir toplumsal tabana sahip bir direniş projesi anlamına gelir.

10 Mart 2026

Bu makale ilk olarak Inprecor dergisinde yayımlanmış ve Contretemps için güncellenmiştir.

Joseph Daher, Dördüncü Enternasyonal üyesi, Suriye kökenli İsviçreli bir akademisyen ve Ortadoğu’nun ekonomi politiği konusunda uzmandır. Aralarında Le Hezbollah, un fondamentalisme religieux à l’épreuve du néolibéralisme (Hizbullah: Neoliberalizmin Sınavındaki Dinsel Fundamentalizm) (Syllepse, 2019), Syrie, le martyre d’une révolution (Suriye: Bir Devrimin Şehadeti) (Syllepse, 2022), La question palestinienne et le marxisme (Filistin Sorunu ve Marksizm) (La Brèche, 2024) ve Gaza, un génocide en cours, Palestine, Proche-Orient et internationalisme (Gazze: Süregelen Bir Soykırım – Filistin, Ortadoğu ve Enternasyonalizm) (Syllepse, 2025) başlıklı eserlerin de bulunduğu birçok kitabın yazarıdır. Başta İsviçre’deki Lozan Üniversitesi (burada sözleşmesi militan angajmanı nedeniyle feshedilmiştir) ve Belçika’daki Gent Üniversitesi olmak üzere çeşitli üniversitelerde ders vermiştir.


[1] Hizbullah’ın üç üyesi Lübnan ordusu tarafından tutuklandı, ancak daha sonra her biri silahların yasa dışı biçimde taşınması ve bulundurulması nedeniyle görece gülünç bir miktar olan 1.900.000 Lübnan lirası (yaklaşık 21 dolar) kefaletle serbest bırakıldı.

[2] Lübnan ordusunun silahsızlandırma planı birkaç aşamadan oluşuyor; bu aşamalar önce Litani bölgesinden, ardından Beyrut ve Dahiye dâhil olmak üzere Lübnan’ın geri kalanından geçiyor.

[3] Amal (Arapçada “umut”), “Lübnan direniş müfrezeleri” ifadesinin kısaltmasıdır; Şii bir siyasi partidir ve iç savaş sırasında eski bir milisti. 1974’te kurulmuştur. Parti 1980’den beri Nebih Berri tarafından yönetilmektedir.

[4] Hizbullah’ın Siyasi Konseyi başkan yardımcısı Mahmud Komati’nin şu ifadeleri kullandığı aktarılmaktadır: “Ülkeyi altüst etme ve hükümeti devirme kapasitesine sahibiz; sabrımızın da bir sınırı var… Vichy hükümeti direnişçileri tutukluyor ve infaz ediyordu; sonra devrildi ve hainleri infaz edildi. Allah’ın izniyle oraya varmayız… Savaşın ardından, sonucu ne olursa olsun, mevcut siyasi iktidarla doğrudan bir çatışma kaçınılmaz görünüyor. Lübnan hükümeti artık ülkeyi yönetme ehliyetine sahip değil ve tutumları yalnızca İsrail düşmanına hizmet ediyor. Dolayısıyla bir çatışma yakın ve hainler ihanetlerinin bedelini ödeyecek” (L’Orient-Le Jour, “Hizbullah ‘ülkeyi altüst edebilir ve hükümeti devirebilir’, diyor Komati”, 16 Mart 2026).

Daha sonra, partinin siyasi konsey üyesi olan Vefik Safa da şu açıklamayı yapmıştır: “Savaştan sonra partinin askerî faaliyetlerini yasaklama kararından hükümeti geri adım atmaya zorlayacağız; yöntem ne olursa olsun… Şimdilik hükümeti sokakta devirmeyeceğiz, ancak savaştan sonra hükümetin gündemi farklı olacak ve sokağa başvurabiliriz.”

[5] Hatırlatmak gerekirse, partinin örgütsel yapısında Cihad Konseyi’nde (askerî) bir İranlı danışman yer almaktadır; tıpkı Şura Konseyi’nde (karar organı) olduğu gibi.

[6] Amfetamin ailesine ait bir uyuşturucu; bugün Ortadoğu gençliği arasında en çok tüketilen maddedir.

[7] Mayıs 2008’de Hizbullah, Batı Beyrut’un bazı mahallelerini askerî olarak işgal etti ve başta Şuf olmak üzere başka bölgelerde silahlı çatışmalara girdi. Bu silahlı eylemler, Lübnan hükümetinin onun iletişim ağını dağıtmak istemesini açıklamasının ardından gerçekleşti. Şiddet bir hafta sonra sona erdi; bilanço 80’den fazla ölü ve 250 yaralıydı.

[8] Daha fazla ayrıntı için bkz. “Le Hezbollah, entre défis et résistances”, Inprecor, 5 Ekim 2025. https://inprecor.fr/le-hezbollah-entre-defis-et-resistances

[9] LKP üyelerinin Hizbullah’a yönelik eleştirilerine bakınız (“Lebanon’s Communists and the Disarming of Hezbollah”, Hanna Strid, 27 Şubat 2026, Jacobin, https://jacobin.com/2026/02/lebanon-hezbollah-communists-israel-iran).
Eylül 2025’te Halkçı Nasırcı Örgüt’ün başkanı ve Sayda milletvekili Oussama Saad, Lübnan Ulusal Direniş Cephesi’nin kuruluşunun 43. yıldönümünü anma töreninde (Arapça kısaltması Jammoul’dur) Hizbullah’ın direnişi “mezhepselleştirmesini” açıkça eleştirmişti. Ardından Ulusal Direniş Cephesi’nin, mücadeleyi sürdürerek kurtuluş için rolünü yerine getirmesinin engellendiğini söylemiş, bir zamanlar “ulusal ve birleştirici” olan bir direnişin “fraksiyonel” hale geldiğini belirtmişti. Şunu eklemişti: “Bu ağır hata, direnişi mezhepsel bir meseleye dönüştürdü ve Lübnanlıların ulusal sorumluluklarını kavramasını engelledi; sanki ülkenin kurtuluşu devleti, onun bileşenlerini ve halkını ilgilendirmiyormuş gibi.” Bkz. “Oussama Saad takes another step toward breaking with Hezbollah”, Yara Abi Akl, 18 Eylül 2025, L’Orient Today, https://today.lorientlejour.com/article/1477816/oussama-saad-takes-another-step-toward-breaking-with-hezbollah.html.

[10] Bkz. Joseph Daher, “Liban : structure de classe, néolibéralisme et Hezbollah”, 1 Kasım 2019, Contretemps.eu https://www.contretemps.eu/hezbollah-fondamentalisme-neo-liberalisme/

[11] Şu röportaja bakınız: https://www.facebook.com/reel/1237798481311991
Ayrıca Hanna Gharib’in Hizbullah’a çok eleştirel şu röportajına da bakınız: https://www.facebook.com/reel/1842938469703513

[12] Bkz. Joseph Daher, Le Hezbollah : un fondamentalisme religieux à l’épreuve du néolibéralisme (Éditions Syllepse, 2019, 288 sayfa); ayrıca bkz. https://shs.cairn.info/revue-confluences-mediterranee-2025-1-page-127?tab=resume ; veya https://carep-paris.org/recherche/hezbollah-entre-defis-et-resistance/

Filistin’de Sömürgeleştirme ve Feminist Hareket – Leila Serra Badran

Son iki yıl içinde sömürgeci söylem, 7 Ekim olaylarını ve ardından İsrail Devleti tarafından gerçekleştirilen soykırımı bağlamından kopararak sunmuştur; sanki şiddete başvurmanın hiçbir nedeni yokmuş gibi, sanki bu olay Filistin halkına yönelik yüz yıllık Siyonist sömürgeleştirmenin doğrudan sonucu değilmiş gibi. 7 Ekim olayları, öncesinde yaşananların bütünü dikkate alınmadan anlaşılamaz.

Bugün Filistin üzerine düşünmek

Bir yüzyıldan uzun süredir Filistin – toprağı ve halkı – küresel güçler ve rejimler tarafından kurulan ve desteklenen sömürgeci, emperyalist ve soykırımcı bir projeye maruz kalmaktadır. Bu süreç, XIX. yüzyılın sonlarında Filistin topraklarında ilk Siyonist yerleşimlerle başlamış, 1917’de Balfour Deklarasyonu ile devam etmiştir – bu deklarasyon, Avrupa’dan gelen yerleşimcilerin sömürgeci hedefleri uğruna Filistinli yerli halkın haklarını yok saymıştır – ve 1948’deki Nakba ile sürmüştür. Bugün ise Gazze’de soykırımın yoğunlaşması ve özellikle Batı Şeria’da tüm Filistin genelinde Siyonist sömürgeci şiddetin tırmanmasıyla devam etmektedir.

XIX. yüzyılda başlayıp günümüze kadar süren bu süreç, kalıcı bir Nakba’dır: Filistinlilerin varlığını ortadan kaldırmak ve onların evlerinin ve bedenlerinin yıkıntıları üzerinde emperyal bir yapı kurmak amacıyla, zorla yerinden etme, toprak gaspı, Filistin kimliğinin silinmesi ve etnik temizlikten oluşan, süreklilik arz eden bir projedir.

İsrail, ırksal kapitalizmin yapıları içinde yer alan Siyonist ve sömürgeci bir rejim olarak anlaşılmalıdır. Kapitalizm özünde ırksallaşmıştır. Varlığı ırksal hiyerarşiden ayrı düşünülemez; bu hiyerarşi, ırksallaştırılmış insanların, beyaz olmayanların ve Güney toplumlarının sistematik baskı ve sömürüsüne yol açar. Bu, söz konusu toplulukların sürekli boyunduruk altına alınması ve her düzeyde sömürülmesi olmadan varlığını sürdüremeyen bir ekonomik sistemdir; bu da onun temelde adaletsiz ve eşitsiz yapısını açıkça ortaya koyar.

Apartheid ise yerleşimci sömürgeciliğe içkin olan şiddetin bir başka tezahürüdür ve derin biçimde kök salmış ırksal baskı ve sömürü dinamikleri dikkate alınmadan ele alınamaz. Filistin’de, başlangıcından bu yana, kapitalizmden bağımsız bir yerleşimci sömürgecilik hiçbir zaman var olmamış, aynı şekilde ırksallaştırma boyutu olmadan bir kapitalizm de olmamıştır.

Bu nedenle, analitik bir bakış açısından, liberal perspektifteki apartheid ve insan hakları çerçevesinin derin ve radikal bir biçimde sorgulanması gerektiğini düşünüyorum. Apartheid’i kendi başına bir son olarak ele almak sınırlayıcıdır; çünkü bu kavram, çok daha geniş ve derin bir yapısal şiddet sisteminin parçasıdır. Hukuki bir ayrımcılık durumunu tanımlar, ancak dayandığı sömürgeci projeyi açıklamaz. Güney Afrika’da olduğu gibi hukuki ve kurumsallaşmış bir ayrım ve baskı rejimine işaret eder; ancak Filistin söz konusu olduğunda İsrail Devleti yalnızca ayrımcılık ve segregasyon uygulamakla kalmaz, aynı zamanda yerli nüfusu yerinden eder, ortadan kaldırır ve yerine başkalarını koyar. Bu, yerli nüfusu silerek yerine başka bir nüfus yerleştirmeyi amaçlayan yerleşimci sömürgecilik olarak adlandırılır. Apartheid sistem içinde ayrımcılığı örgütlerken, yerleşimci sömürgecilik sistemin temeli olarak yerli nüfusu ortadan kaldırmayı hedefler.

Gerçekten de hukuki dil, Filistin’deki deneyimin bütününü yansıtmaz; çünkü tüm bu süreçler, doruk noktasını Nakba’da bulan sömürgeci yerleşim rejimine yönelir. Rabea Eghbariah’ın belirttiği gibi:

“Nakba’yı bir suç olarak anlamak ve ona uluslararası hukuk çerçevesinde tanınma sağlamak gerekir (…) Filistin, ancak kalıcı Nakba kavramı üzerinden doğru biçimde anlaşılabilir; bu, apartheid, soykırım ve süresiz işgal suçlarıyla iç içe geçen, ancak aynı zamanda kendi temelleri, yapıları ve amaçları olan silinmez bir trajediyi ifade eden, insanlığa karşı açık bir suçtur. Filistin sorununun gerçekten çözülebilmesi için uluslararası toplumun kalıcı Nakba gerçeğiyle yüzleşmesi gerekir. Nakba’nın evrensel bir kavram olarak – uluslararası normlar tarafından tanınan ve yasaklanan bir kavram olarak – kabul edilmesi, Filistin’de adil ve kalıcı bir çözümün ilk adımıdır.” (Rabea Eghbariah, 2024)

Filistin’de feminist hareket

Feminizm Batı’ya özgü bir icat değildir: Özgünlük ile gelenek, ithal feminizmler ile yerel feminizmler

Filistin bağlamında feminist mücadele, her zaman sömürgecilik karşıtı kurtuluş mücadelesinin temel bir unsuru olmuştur: Biri diğerinden hiçbir zaman bağımsız var olmamıştır. Bu nedenle, yerel ve konumlanmış bir Filistin feminist hareketi üzerine düşünmek, onun her zaman içinde yer aldığı sömürgecilik karşıtı mücadele bağlamı dikkate alınmadan mümkün değildir. Dolayısıyla ulusal mücadele ile toplumsal mücadele arasında bir karşılıklı ilişki ya da diyalektik bir gerilim bulunmaktadır. (Kandiyoti, 1991; Sayigh, 1981)

Ulusal kurtuluş hareketi, bazı bağlamlarda, ulusal özgürlük mücadelesinin toplumsal ve toplumsal cinsiyet gündeminin önüne geçmesi durumunda, feminist örgütler için bir engel teşkil etmiştir. Ayrıca, toplumsal cinsiyete dair geleneksel ve ataerkil bir anlayış, karma mücadele alanlarında da varlığını sürdürmüştür; burada kadın militanlar, direnişin örgütlenmesinde temel bir rol oynamalarına rağmen, bakım ya da ev içi emekle ilişkilendirilen görevlere itilmişlerdir. Bu sorumluluklar hem yaşamın yeniden üretimini hem de hareketin sürekliliğini güvence altına almıştır. (Giacaman, Sabbagh, 1996’da aktarıldığı üzere; Hasso, 2005; Jad, 2018; Kuttab, 1989; Taraki, 2006)

Bu gerçeklikle karşı karşıya kalan Filistinli kadınlar, 1978’den itibaren, kendi feminist programlarını formüle edebilmek için karma olmayan alanlar kurmuşlardır. Bu program ulusal kurtuluş mücadelesiyle bağlantılı olmakla birlikte ona tabi değildir. Bunun en sembolik örneği, laik ve Marksist sol bir çerçevede faaliyet gösteren Filistin Kadın Eylem Komiteleri Federasyonu’nun kurulmasıdır. Bu yapı daha sonra FKÖ’nün dört ana ideolojik ve siyasi akımında temsil edilmiştir (Jad, 2018): Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC), Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi (FDHKC), Komünist Parti ve El Fetih; bunların her biri kendi kadın komitelerine ve karma olmayan örgütlenme alanlarına sahipti. (Kuttab, 1993: 73)

Bu direniş çerçevesi, kadın militanlar arasında feminist bir bilincin ortaya çıkmasını teşvik eden siyasal öz-örgütlenme alanları açmış ve böylece feminist hareketin daha önce benimsediği biçimlere kıyasla bir dönüm noktası oluşturmuştur. 1903’ten 1948’e kadar uzanan önceki dönem, belirgin biçimde yardım odaklı bir karakter taşımaktaydı: Bu dönemde üst-orta sınıf kentli kadınlardan oluşan hayır kurumları, mülteci ailelere ve tutuklulara destek sunuyordu.

Buna karşılık, 1970’lerin sonlarında gelişen feminist bilinç, sınıf, toplumsal cinsiyet ve ulus meselelerini eşzamanlı ve birbirine bağımlı biçimde ele alan bir perspektif etrafında şekillenmiş ve bu yaklaşım günümüze kadar varlığını sürdürmüştür. (Giacaman, 1996; Jad, 2018; Kuttab, 2010) Bu feminist bilinç, Birinci İntifada sırasında zirveye ulaşmış, bu dönemde Filistinli kadın hareketi hem siyasal direnişte hem de toplumsal alternatiflerin inşasında hayati bir rol oynamıştır. Halk komiteleri ve özellikle sol ile bağlantılı taban örgütleri aracılığıyla kadınlar, yalnızca mücadelenin koordinasyonunda kilit sorumluluklar üstlenmekle kalmamış, aynı zamanda karşılıklı dayanışma ve öz-yeterlilik ağları da kurmuşlardır; özellikle sokağa çıkma yasaklarından etkilenen kırsal bölgelerde. Bu girişimler arasında alternatif eğitim, cinsel sağlık ve üreme sağlığı, şehit ve tutuklu ailelerine destek, topluluk bahçeleri ve İsrail ürünlerine yönelik boykotlar yer almaktadır.

Bu bağlamda güçlenme, soyut ya da liberal bir teoriden hareketle değil, kolektif ve gündelik pratikler aracılığıyla hayata geçirilmiş; kadınların özerklik hakkı, hareket özgürlüğü ve kamusal katılımı merkeze alınmıştır. Feminist strateji, sınıf, toplumsal cinsiyet ve sömürgeci işgal boyutlarını aynı anda ele alan kesişimsel ve birbirine bağlı bir perspektif benimsemiş; kentli, kırsal ve mülteci kadınları ortak bir özgürleşme projesi etrafında bir araya getirmiştir.

Bu kolektif güçlenme süreci – aşağıdan yukarıya, dönüştürücü ve sömürgecilik karşıtı bir nitelik taşıyan – aynı anda hem toprağın özgürleşmesini hem de toplumsal ve toplumsal cinsiyet ilişkilerinin dönüşümünü hedeflemiştir. Kadınların üretim kooperatiflerine, okuryazarlık programlarına ve mesleki eğitim faaliyetlerine katılımı sayesinde, hareket hem kamusal alanda hem de özel alanda ataerkil hiyerarşileri sorgulamıştır.

Böylece, feminist talepleri çoğu zaman ikincilleştiren baskın ulusal gündemle yaşanan gerilimlere rağmen, kadınlar seferberliğin açtığı alanlardan yararlanarak toplumsal cinsiyet bilincini mücadeleye dahil etmişlerdir. İşgalin maddi koşulları tarafından inşa edilen ve biçimlendirilen bu radikal biçimde bağlamsal feminizm, güçlenme kavramını kişisel ve siyasal kurtuluşun kolektif ve diyalektik bir süreci olarak yeniden tanımlamıştır. Bu yaklaşım, mücadelede kitlesel ve yaygın bir halk seferberliğini hedeflemiştir. Sonuç olarak, Peteet’in (1991) vurguladığı gibi, kadınların siyasal katılımı yalnızca kadınlar ile erkekler arasındaki ilişkileri değil, kadınların kendi aralarındaki ilişkileri de derinden dönüştürmüştür.

“Bu devrimci yıllarda, feminist toplumsal gündem teorik terimlerle tartışılmıyordu; somut olarak hayata geçiriliyordu. Örneğin kadınların hareket etme hakkı talebi. Gece yarısına ya da birlere kadar dışarıda kalıyor, sokaklarda dolaşıyorduk; gösterilerde kadınlar vardı. Bir yerden diğerine seyahat ediyorduk. Feminist taleplerimizin gerçek bir uygulanışı söz konusuydu.” (Soraida Hussein ile yapılan görüşme)

Öte yandan Filistinli akademisyenler, İsrail baskı yapılarının Filistin toplumunun kadınlarla ve cinsel/toplumsal cinsiyet muhalefeti içindeki kişilerle olan ilişkilerini nasıl engellediğini uzun uzun teorize etmişlerdir; bu gruplar ayrımcılığa maruz kalmakta ve en ağır yükleri taşımaktadır. (Hammami, 1995) Bu durum, çifte bir baskı sisteminden kaynaklanır: Bir yandan işgal ve yerleşimci sömürgecilik tarafından dayatılan şiddet ve sürgün, diğer yandan toplumun kendi içindeki ataerkillik.

Örneğin birçok çalışma, yoğun İsrail kontrolü dönemlerinde (yol kontrolleri, kitlesel tutuklamalar, sokağa çıkma yasakları ve toplu cezalandırmalar gibi) ataerkil şiddet oranlarının daha yüksek olduğunu göstermiştir. Ayrıca bazı yazarlar, İsrail’in politik olarak aktif kadınlara yönelik baskısının artması nedeniyle, işgalin kadınların geleneksel toplumsal cinsiyet rollerine daha fazla tabi kılınmasını güçlendirdiğini ya da bunun zeminini hazırladığını ileri sürmektedir.

Bu bağlamda, cinsel taciz, tehditler ve hapsedilme, İsrail Ordusu tarafından halk direnişini engellemek amacıyla yaygın olarak kullanılan pratikler haline gelmektedir. (Abdo, 2014; Hawari, 2019)

Aynı zamanda feminist epistemoloji ve aktivizm, “teröre karşı savaş” sırasında pekişen küresel İslamofobi çerçevesinin son derece farkındadır. Bu çerçevede, Oryantalizm ve onun mirası güçlü biçimde eleştirilmiştir; çünkü bunlar Batı’nın üstünlüğünü kuran ve Avrupa egemenliğini meşrulaştıran eski sömürgeci mantrayı pekiştirmiştir. Oryantalizmin dogmaları – geri kalmışlık, harem, egzotizm, gelenek, muhafazakârlık, din – yalnızca Batı’yı Doğu karşısında ahlaki olarak üstün bir konuma yerleştirmekle kalmaz, aynı zamanda askeri kontrolü, sömürgeciliği, hegemonya kurmayı ve askeri müdahaleleri de meşrulaştırmıştır; bu müdahalelerin insanların maddi yaşamı üzerindeki etkileri günümüze kadar sürmektedir.

Arap feministleri, özellikle de Filistinli olanlar, Oryantalizmle açıklanan “ötekilik” inşasının, Arap ve Müslüman kadınların ve LGBTQI+ bireylerin bedenleri ve özerklikleri üzerinden nasıl kurulduğunu incelemişlerdir. Bu nedenle hem akademik alanda hem de aktivizm içinde, “Arap kadını pasif bir kültür ve din kurbanıdır” mitini yıkmak için çalışmışlar; Arap kadınlarının çok yönlü eylem biçimlerini ortaya koymuş ve liberal kavramları eleştirel ve sömürgecilik karşıtı bir perspektifle sorgulamışlardır.

Aynı şekilde, feminist epistemoloji ve toplumsal hareketler aracılığıyla, baskıdan kurtuluşun ve güçlenmenin Filistin’de farklı anlamlara sahip olduğunu göstermektedirler. Baskı altında olmak ne demektir? Güçlenmiş olmak ne demektir? Siyasal eylem kavramını kim tanımlar? Bu kavram hangi programa hizmet eder? Bu kategoriler, üretildikleri bağlamın dışına taşındıklarında ne gibi etkiler yaratır?

“Özgürleşme, eşitlik ve haklar evrensel bir dilin parçası mıdır? Farklı insan grupları için daha anlamlı olabilecek başka özlemler olabilir mi; örneğin savaşsız ve şiddetsiz bir yaşam?” (Lughod, 5: 2006)

Oryantalist ikiliklerin ve kadınların özgürleşme eksikliğini sözde muhafazakâr kültüre ve İslam’a bağlayan Batılı kültürelci bakışın ötesinde, sömürgecilik sonrasına odaklanan feministler, kadınların baskısını anlamak için başka analiz alanları ortaya koymaktadır: Otoriterlik, ataerkillik, devlet, askeri müdahaleler, emperyalizm ve kültürle eleştirel bir ilişki kurma gerekliliği. Feminizmler, modern ile geleneksel arasındaki katı karşıtlıkları reddederek, neoliberal ve yeni muhafazakâr program ve politikalara yönelik radikal bir eleştiriden doğan kendine özgü bir feminizm arayışı içinde hareket eder. Bu feminizm, toplumsal cinsiyeti jeopolitik bir savaş alanının işareti olarak eleştirel biçimde analiz eder ve eşitsizliklerin ancak sömürgeleştirme ve askeri müdahaleler bağlamında anlaşılabileceğini vurgular.

Filistin’de feminist hareketin birinci İntifada’dan bu yana nasıl evrildiğini ve o dönemde ortaya çıkan eylem ve güçlenme yapılarının günümüze kadar nasıl sürdüğünü anlamak için, “Oslo” olarak adlandırılan anlaşmalar üzerinde durmak gerekir.

Neoliberal barış paradigması, STK’laşma, Filistin Yönetimi ve Oslo: Tarihin nasıl tekrar ettiği

Oslo Anlaşmaları, 1993 yılında Filistin Kurtuluş Örgütü ile İsrail Devleti arasında imzalanmış ve bir barış süreci olarak sunulmuştur; ancak gerçekte Filistin direnişini etkisizleştirmeyi, Siyonist sömürgeci yapıları pekiştirmeyi ve Filistin toprakları üzerindeki kontrol ile şiddeti yoğunlaştırmayı amaçlayan yeni bir sömürgeci strateji olarak işlev görmüştür. Bu anlaşmalar, Birinci İntifada’nın kesin sonunu işaret etmiş ve daha derin bir Siyonist sömürgeciliğin temellerini atmıştır; bu süreç, İkinci İntifada’nın patlak vermesinde belirleyici bir etken olarak yorumlanmıştır.

Dolayısıyla Oslo, İsrail’in neoliberal barış söylemini araçsallaştırdığı neoliberal paradigmanın yürürlüğe girişini simgeler. Bu durum, çatışmanın sona erdiği, “çatışma sonrası” bir döneme girildiği ve artık uzlaşmaya odaklanılması gerektiği fikrine yanıt olarak STK’ların sayısında dramatik bir artışa yol açmıştır.

Böylece Filistin halkının özgürleşmesine yönelik devrimci mücadele çerçevesinden, İsrail ile ilişkilerin normalleştirilmesine ve fiilen onun tanınmasına geçilmiştir. Bu anlamda Oslo, Tabar’ın ifade ettiği gibi, başka araçlarla yürütülen bir savaş anlamına gelmiştir. Ve nihayetinde bu süreç, barışsız, haksız, adaletsiz ve sömürgecilikten arınmadan yoksun bir süreç olarak kalmıştır.

Oslo Anlaşmaları ve feminist hareket üzerindeki etkisi

Oslo, aktivizm ve feminist hareket üzerinde, onu STK’lar etrafında yeniden yapılandırarak olumsuz bir etki yaratmıştır. “STK’laşma” olarak adlandırılan profesyonelleşme süreci nedeniyle, feminist harekette ve taban hareketlerinde önemli bir çözülmeye yol açmıştır. Bu süreç, sözde kalkınma endüstrisi ve bağışçı rejimiyle bağlantılı olup, yeni kurulan Filistin Yönetimi’nin sürdürülmesi ve korunması amacıyla şekillenmiştir.

STK’laşma ile kastettiğimiz şey yalnızca söylemde ve taleplerde neoliberal eğilimlerin benimsenmesi değil, aynı zamanda hangi önceliklerin ve siyasi gündemin “en önemli” sayılacağının kontrol altına alınmasıdır. Bu süreç, Birinci İntifada sırasında ortaya çıkan özerk feminist ve taban mobilizasyonu yapılarından uzaklaşarak, “politik” ile “teknik” olan arasında bir ayrım yapma mantrası üzerinden piyasa odaklı ve kapitalist bir yaklaşımı dayatmıştır. Böylece, kendi bağlamına kök salmış kolektif ve halk temelli bir güçlenme anlayışından (Birinci İntifada örneğinde olduğu gibi), neoliberal kapitalizme özgü bireysel bir boyuta geçilmiştir.

O dönemde hâkim olan söylem şöyleydi:

“Siyaseti siyasetçilere bırakın ve kendi profesyonel deneyiminize odaklanın. Kadınları hukuk yoluyla, eğitim yoluyla güçlendirmeliyiz. Kadınların kapasitelerini geliştirin, ancak Siyonist sömürgecilikten, ırkçılıktan ya da ataerkillikten söz etmeyin. Sadece erkek şiddetinden bahsedin.” (Samia Butmeh, 2023)

Günümüzde başlıca eğilimler ve toplumsal cinsiyet projelerindeki yaklaşım hataları: Erkek şiddetinin aşırı görünür kılınmasının sömürgeci şiddeti nasıl gölgelediği

“Görünüşe göre bu kurumların bazıları, kadınların özgürleşmesinin ne anlama geldiğine dair yanlış bir anlayışa sahip; çünkü her şeyi siyasal katılım fikrine indirgemektedirler. Bence artık Gazze’deki feministlerden, Arap ülkelerinden, Müslüman ülkelerden feminizmin ne anlama geldiğini öğrenmelerinin zamanı geldi. Bizim için feminizm adalet demektir, topraklarımızın özgürleşmesi demektir; çünkü kendi ülkemde iki kilometreden fazla hareket edemiyorsam, haklarımı nasıl geliştirebileceğimi hayal edemem.” (Raya Ziadah ile yapılan görüşme, 2023)

Çok taraflı kurumların belirlediği güçlenme kriterleri önemli eksiklikler barındırmaktadır. Kavramın kendisi, 1970’lerde feminist hareketlerle bağlantılı oldukça radikal fikirlerle ortaya çıkmış olsa da, zamanla hem ekonomik hem de siyasi açıdan bireyci bir yöne evrilmiştir. Arap İnsani Gelişme Raporu’na göre, Arap kadınlarının güçlenmesi için üç temel unsur teşvik edilmelidir: İşgücü piyasasına katılım, eğitim ve bireysel haklar.

Ancak burada şu sorular ortaya çıkmaktadır: Eğitimden söz ettiğimizde, kamusal ve nitelikli bir eğitim mi kastediyoruz? Çalışma dediğimizde, ücretli istihdam mı yoksa kayıt dışı ve güvencesiz ekonomi mi? Bireysel hakların savunusu, Filistin gibi devletin ve kamusal hizmetlerin bulunmadığı bağlamlarda, kolektif ve toplumsal yaşam için hayati öneme sahip olan karşılıklı dayanışma ağlarını ve aile temelli destek sistemlerini göz ardı etmektedir.

Sorun, bu eksenlerin kendisinde değil; bu programlar başka bir bağlamda uygulandığında, onları yaratan ve tasarlayanların o toplulukların kadınları olmaması, aksine Avrupa bağlamında geliştirilmiş ve sonra evrenselleştirilerek her yere uygulanmaya çalışılan, siyasal eylemliliğe dair önkabullere dayanmasıdır; üstelik bu yapılırken yerel özgüllükler dikkate alınmaz.

Örneğin Filistin’de “eylemlilik” meselesi kadınların kendisinde değildir. Sorun, kadınları çevreleyen ve onları marjinalleştiren yapılardadır; sahip oldukları becerilerden bağımsız olarak. Samia Buthmeh’in de savunduğu gibi, tüm Filistinli kadınların doktora derecesine sahip olduğunu varsaysak bile, erişebilecekleri bir işgücü piyasası olmadığı için bu piyasaya dahil olamazlar. Ayrıca, işgücü piyasasına katılımın kendiliğinden özgürleştirici olduğu fikri de sorunludur; çünkü bu, kişisel tatmini işinde bulan ve kendisine bağımsızlık sağlayan bir gelire sahip olan Avrupalı orta sınıf kadın modeline dayanmaktadır. Oysa emek kendi başına özgürleştirici değildir; ancak emek haklarıyla birlikte olduğunda bu niteliği kazanabilir. (Tabar, 2005; Abu Lughod, 2013)

Bir diğer önemli eğilim, toplumsal cinsiyet eşitliğini biçimsel ve kurumsal siyasal katılım olarak anlamaktır. Bu nedenle projeler, kadınların siyasal savunuculuk alanında eğitilmesini içermiştir. Ancak gerçek şu ki, kadınlar haklarının farkında olsalar bile, içinde bulundukları yerleşimci sömürgecilik bağlamı nedeniyle yapısal dönüşüm olanakları sınırlıdır; ayrıca Filistin Yönetimi, Siyonizmle kurduğu ittifak çerçevesinde cinsel ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti bir siyasal caydırma aracı olarak kullanmaktadır.

Öte yandan, erkek şiddetinin aşırı görünür kılındığı bir durum söz konusudur. Son yıllarda Filistinli STK’lar, akademik çevreler ve uluslararası bağışçılar arasında, toplumsal cinsiyete dayalı şiddetle mücadeleye diğer meselelerin önüne geçecek biçimde öncelik verilmesi yönünde bir eğilim ortaya çıkmıştır; bu yaklaşım özellikle “Aile Statüsü Yasası”nın reformuna ve CEDAW’a odaklanmaktadır. Ancak hukuki çerçeveye aşırı bağımlılık, Filistinli mücadelenin ve siyasal tahayyülün sınırlandırılması ve daraltılması gibi zararlı sonuçlar doğurmuştur. Bunun çarpıcı bir örneği, “Filistinlilerin mülksüzleştirilmesinin sömürgeci projenin bir parçası olarak değil, bir insan hakları ihlali olarak tanımlanmasıdır” (Lena Meari Al Assad, 2022).

Daha derine inildiğinde, cinsel ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddetle mücadeleye odaklanan insan hakları söyleminin aşırı görünürleşmesi, misogin şiddetin görünür hale geldiği algı alanlarını basitleştiren bir yaklaşım olarak ortaya çıkar.

Daha önce toplumsal cinsiyet şiddetinin farklı biçimlerinin ciddiyeti ve bu zararları çevreleyen sessizlik üzerine marjinal feminist kaygılar olarak kalan meseleler, bugün yönetişim, insan hakları, kalkınma ve insani yardım alanlarını yeniden tanımlayan güçlü küresel kurumlar ve pratikler ağının merkezine yerleşmiştir; bu durum 11 Eylül sonrası küresel güvenlik mantıklarıyla uyumludur. Dolayısıyla, küresel toplumların giderek daha fazla güvenlikçi hale gelmesi ve 11 Eylül sonrası “Teröre Karşı Savaş” olarak bilinen süreçte jeopolitik düzeyde özgürlüklerin daralması ile toplumsal cinsiyete dayalı şiddetle mücadeleye odaklanan insan hakları söyleminin aşırı görünürleşmesi arasında doğrudan bir ilişki vardır. (Kevorkian, Hammami, Abu Lughod, 2023)

Toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, uluslararası yönetişim ve hukuk içinde güçlü bir gündem haline gelmiştir. Devlet egemenliği ve küresel güvenlik pratiklerine giderek daha fazla entegre edilmiştir. Ancak bu durum, ırk, toplumsal cinsiyet ve şiddet hakkında daha derin gerçeklikleri örten bir dizi varsayımı da beraberinde getirir. Günümüzde, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve failleri çoğu zaman uzak, “vahşi” ve ırksallaştırılmış coğrafyalara yerleştirilir; mağdurlar bedenlerine yönelik tekil bir ihlal olan şiddete maruz kalan kişiler olarak temsil edilir ve liberal Batı (işgalci orduları ve barış gücü birlikleri dâhil) onları koruyacak ve kurtaracak aktör olarak sunulur. (Abu Lughod, Hammami, Kevorkian, 2023) Böylece “uluslararası toplum”, Irak, Suriye ya da Kongo Demokratik Cumhuriyeti gibi çatışmaların tarihsel analizi aksini gösterse de, bu şiddetten bağımsız ve masum bir özne olarak görünür. (Abu Lughod, Hammami, Kevorkian, 2023)

Son yirmi yılda gelişen ve kadınlara yönelik toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti düzenlemeyi hedefleyen düzenleyici/biyopolitik proje, ontolojik ayrımları yeniden üretmektedir. Artık yalnızca “beyaz kadınların kahverengi kadınları kahverengi erkeklerden kurtarması” (Spivak) anlatısı değil; Birleşmiş Milletler bürokratlarından uluslararası STK’lara, insani yardım çalışanlarından özel güvenlik şirketlerine, askeri uzmanlardan BM barış misyonlarına, insan hakları hukukçularından üst düzey yönetişim uzmanlarına kadar uzanan geniş bir aygıt bu gündemi şekillendirmektedir. (Abu Lughod, Hammami, Kevorkian, 2023)

Sonuç olarak, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet gündemi, feminist aktivistlerin önlemeye, hafifletmeye ya da ortadan kaldırmaya çalıştıkları şiddetin üretiminde emperyalizmle doğrudan ya da dolaylı biçimde kurulmuş olan ortaklığı gizleme işlevi de görmektedir (Abu Lughod, Hammami, Kevorkian, 2023).

Filistin’de toplumsal cinsiyet projelerinin dikkate alması gereken iyileştirme önerileri

Maddi gerçekliği dikkate almak, iktidarın kapsamlı bir analizini yapmak ve “işgücü piyasasına katılım ne kadar artarsa ve mesleki beceriler ne kadar gelişirse, toplumsal cinsiyet özgürleşmesi de o kadar artar” şeklindeki neoliberal feminizm varsayımında kalmamak gerekir. (Butmeh, 2023; Assad, 2023; Tabar, 2023) Görüldüğü gibi, yalnızca işgücü piyasasına katılım ve siyasal savunuculuk eğitimi, burada ayrıntılandırılan yapısal şiddetin köklerini ele almamakta; bu da Filistinli kadınların eylemliliği önünde bir engel oluşturmaktadır.

Küresel Güney feminizmleri ve ulusötesi feminizmin mücadeleleri sayesinde (Talpade Mohanty, 2003), artık Küresel Güney’den kadınların pasif kurbanlar olarak temsil edilmediği yönünde somut değişimler gözlemlenmektedir. Kadınların koşullara göre karar alma ve seçim yapma kapasitesine giderek daha fazla dikkat çekilmektedir. Ancak bu yönelim, kalkınmanın içkin ırksal ve kapitalist hiyerarşilerini sorgulamadığı sürece, dar bir “eylemlilik” vurgusuna hapsolabilir; böylece şiddeti üreten yapıları dönüştürmek yerine, baskıcı bir sistem içinde hayatta kalmanın yönetilmesiyle sınırlı kalır.

Bu nedenle eylemliliği farklı bir biçimde anlamak zorunludur: Neoliberal bireyci meritokrasiden ziyade kolektif olarak işleyen ve kök salan bir süreç olarak. Bu bağlamda, neoliberal modele karşı çıkan, kaynakların yeniden dağıtımını talep eden, piyasa mekanizmalarını sorgulayan ve neoliberal demokratik devletin şiddetiyle yüzleşen hareketlerin gelişimini teşvik etmek esastır. (Wilson, 2017).

Bu çerçevede, hesap verebilirlik, sömürgecilikten arınma ya da kalkınmanın dönüştürülmesi için bir araç olarak dahil edilmelidir (Linda Tabar, 2017); ayrıca tazminat ve telafi politikaları üzerine düşünmeye başlanmalıdır.

Aynı şekilde, yerel bağlamı yabancılaştıran “güçlenme” projeleri terk edilmeli; bunun yerine kolektif bilgi ve öğrenmeyi, hayatta kalma stratejilerini, karşılıklı dayanışmayı ve siyasileşmeyi güçlendiren projelere öncelik verilmelidir. Bu noktada, Birinci İntifada sırasında ortaya çıkan öz-yönetimli kooperatif deneyimlerine geri dönmek önemlidir: Bu deneyimler, toprak özgürleşmesi ve toplumsal cinsiyet özgürleşmesi hareketleri içinde, sömürgecilik karşıtı özgürleşmenin özgün ve pratik bir biçimini temsil eder. Bu çerçevede, kendi ekonomisini kurma fikri yalnızca yatırım/kâr gibi ekonomik terimlerle değil; İsrail ürünlerini boykot etmek ve alternatif olarak kendi üretimini gerçekleştirmek için bir öz-yönetim ve egemenlik biçimi olarak kavranmıştır. Ayrıca bu yapılar, antikapitalist bir çerçevede ekonomik ve toplumsal bir dayanışma ağına dönüşmüştür. Bu nedenle Birinci İntifada modeline dönmek, özgün bir eylemlilik ve sömürgecilik karşıtı mücadele biçimi sunar.

Dolayısıyla, kadınların güçlenmesini mevcut hiyerarşiler içinde bir yükselme olarak değil, bu yapıları sorgulayan bir kaldıraç olarak gören yerli, kolektif bilgi ve deneyimlerin yeniden kazanılması hayati önemdedir. Feminist mücadelenin tutukluların ve şehitlerin savunusunu, sendikal mücadeleyi, kır-kent bağlantısını, Siyonizm tarafından yıkılan evlerin yeniden inşası için dayanışma ağlarının kurulmasını, alternatif eğitimi, toprağın savunusunu ve geniş tabanlı sürekli halk seferberliğini öncelediği yerel mücadele biçimlerine yeniden dönmek gereklidir.

Filistinli kadınları ve cinsel/toplumsal cinsiyet muhalefetini yalnızca “hak talep eden” öznelermiş gibi görmekten vazgeçmek, onları toprağın, bedenin ve sınıfın özgürleşmesini hedefleyen daha geniş bir mücadelenin siyasal öznesi olarak anlamak gerekir. Gücü kesişimsel ve sistemik biçimde ele alan, yerel, köklü ve radikal bir özgürleşmeci feminizmi desteklemek esastır. Özellikle de Fayrouz Sharqawi’nin belirttiği gibi, uluslararası hukukun “elitist bir biçimde işlediği, halktan kopuk olduğu ve beyaz bir kamuya hitap edecek şekilde tasarlandığı; Avrupa’nın ise İsrail’in büyük bir ortağı olduğu” bir bağlamda.

Bu nedenle feminist ve toplumsal cinsiyet perspektifine sahip projeler, müdahalelerinin merkezine toprağın savunusunu yerleştirmelidir: Filistin tarımını ayakta tutanların direncini güçlendirmek ve onları İsrail işgalinden kaynaklanan çok yönlü şiddete karşı desteklemek gerekir. Ayrıca, tarımsal topluluklarda gelişmiş ve bugün hâlâ uygulanan yerli dayanışma ve direniş sistemleri desteklenmelidir. Çünkü Samia Butmeh’in ifade ettiği gibi, “toprak mücadelenin merkezindedir, çatışma toprak üzerinedir; onu korumazsan kaybedersin. Bu politik bir meseledir.”

Dolayısıyla bu baskı sistemlerini ortadan kaldırmak ve sömürgecilik ve ırkçılık karşıtı bir pratik temelinde küresel karşılıklılık yapıları inşa etmek zorunludur; Filistin’in, Batı dünyasını kesen sömürgeci, otoriter, güvenlikçi ve faşizan yönelimi somutlaştırdığı kabul edilmelidir. Sömürgecilikten arınma ve Filistin’in özgürleşmesi ile bugün sömürgecilik, ırkçılık ve ırksal kapitalizmin şiddetine maruz kalan tüm Küresel Güney halklarının kurtuluşu için eleştirel bir anlayışın ve kolektif eylemin geliştirilmesi hayati önemdedir.

Bu tarihsel anda, sömürgecilik karşıtlığı Siyonist ve sömürgeci aygıtın bütünüyle tasfiyesini, aynı zamanda Filistin Yönetimi ve onun neoliberal rejiminin ortadan kaldırılmasını ve toprakların iadesinin sağlanmasını gerektirir. (Tabar, 2017: 11) Ve her şeyden önce, Filistin halkının özgürlük mücadelesine ilişkin taleplerine, anlatısına ve mücadelesine saygı göstermek gerekir. Samia Butmeh’in belirttiği gibi, Filistinli kadınlar olarak “barışı istediğimiz için değil, özgürleşme ve özgürlük istediğimiz için – silahlı, silahsız mücadele ve boykot yoluyla – sömürgeciliğe direnmeliyiz.” Biz müttefikler için bu yaklaşımı esas almak zorunludur.

Leila Serra Badran, Filistinli-Katalan bir araştırmacı ve aktivisttir. Beşeri Bilimler (UPF) mezunudur ve Sosyal Hareketler ile Uluslararası Çatışmalar alanında yüksek lisans yapmıştır. (UAB) Orta Doğu’da Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları (SOAS) ile LGBTQI+ mücadelelerinin araçsallaştırılması, homonasyonalizm ve “pinkwashing” konularında uzmanlaşmıştır.

Viento Sur için Katalancadan çeviren: Loles Oliván Hijós

Kaynakça

Abdo-Zubi, Nahla (2014) Captive Revolution: Palestinian Women’s Anti-Colonial Struggle within the Israeli Prison System. Londra: Pluto Press.

Abu-Lughod, Lila (2009).
(2013) Do Muslim Women Need Saving? Harvard University Press.

Abu-Lughod, Lila; Hammami, Rema; Selhoub Kevorkian (2023) The Cunning of Gender Violence. Duke University Press, Durham ve Londra.

Eghbariah, Rabea (2024) “Toward Nakba as a legal concept.” Columbia Law Review 124.4: 887–992.

Giacaman, Rita; Islah Jad ve Penny Johnson (1996) “For the Common Good? Gender and Social Citizenship in Palestine”. Middle East Report, no. 198: 11–16.

Hanafi, Sari ve Linda Tabar (2005) “The Emergence of a Palestinian Globalized Elite: Donors, International Organizations and Local NGOs”. Kudüs: Institute of Jerusalem Studies.
(2006) “The Women and Development Discourse and Donor Intervention in Palestine”. Gender in Conflicts: Palestine, Israel, Germany 3: 199.

Hasso, Frances S. (2014) “Bargaining with the Devil: States and Intimate Life”. Journal of Middle East Women’s Studies 10, no. 2: 107–34.
(2005) “Resistance, Repression, and Gender Politics in Occupied Palestine and Jordan”. Gender, Culture, and Politics in the Middle East. Syracuse, N.Y.: Syracuse University Press.

Hawari, Yara (2019) “The Political Marginalisation of Palestinian Women”.

Jad, Islah (1995) “Claiming Feminism, Claiming Nationalism: Women’s Activism in the Occupied Territories”.
(2007) “NGOs: Between Buzzwords and Social Movements”. Development in Practice 17, no. 4–5: 622–29.
(2010) “The Conundrums of Post-Oslo Palestine: Gendering Palestinian Citizenship”. Feminist Theory 11, no. 2: 149.

Kandiyoti, Deniz (1991) Women, Islam and the State, ed. Deniz Kandiyoti, 1–21. Londra: Palgrave Macmillan.

Kuttab, Eileen (1989) “Community Development under Occupation: An Alternative Strategy”. Journal of Refugee Studies 2: 131.

Lughod, Lila (2019) “The Romance of Resistance: Tracing Transformations of Power Through Bedouin Women”, https://www.jstor.org/stable/645251

Meari, Lena (2012) “Carceral politics in Palestine & Beyond: Gender, Vulnerability, Prison”. Center for Palestine Studies, Columbia University, 16 Nisan.

Peteet, Julie (2016) “Language Matters: Talking about Palestine”. Journal of Palestine Studies.

Sabbagh, Suha, ed. (1996) Arab Women: Between Defiance and Restraint. New York: Olive Branch Press.

Sayigh, Rosemary (1981) “Encounters with Palestinian Women under Occupation”. Journal of Palestine Studies 10, no. 4: 3–26. https://doi.org/10.2307/2536386

Shalhoub-Kevorkian, Nadera ve Sana Khsheiboun (2009) “Palestinian Women’s Voices Challenging Human Rights Activism”. Women’s Studies International Forum, özel sayı: Women, War and Conflict, 32, no. 5: 354–62.

Taraki, Liza ve Līzā Tarākī (2006) Living Palestine: Family Survival, Resistance, and Mobility Under Occupation. Syracuse University Press.

Kaynak: Viento Sur, Sayı no: 200, Mart 2026,

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Faşizmin Yükselişi Çağında Anti-Emperyalizm – Sushovan Dhar

CADTM (Gayrı-meşru Borçların İptali Komitesi), Porto Alegre’de düzenlenen Antifaşist ve Anti-emperyalist Konferans’ın 5. genel oturumunda CADTM Hindistan’dan Sushovan Dhar tarafından yapılan konuşmayı yayımlıyor. Bu konuşma, emperyalizm ile aşırı sağ siyaset arasındaki giderek artan yakınsamayı ele alıyor, ortaya çıkan çok kutupluluğun sınırlarını eleştiriyor ve halklar arasında yenilenmiş bir uluslararası dayanışmanın gerekliliğini vurguluyor.

Bugünkü dünya durumu, üç büyük eğilimin tehlikeli bir yakınsamasıyla belirleniyor: otoriter milliyetçiliğin yükselişi –kimi zaman dışlayıcı bir aşırı milliyetçilik biçimi altında —, aşırı sağ hareketlerin ilerleyişi ve küresel ile bölgesel güçler arasındaki emperyalist rekabetlerin yoğunlaşması. Bu gelişmeler birbirinden yalıtılmış olgular değildir; bunlar, dünya kapitalizminin ve siyasal meşruiyetin daha geniş bir krizinin birbiriyle sıkı sıkıya bağlantılı tezahürleridir.

Tarihsel olarak faşizm, derin toplumsal ve ekonomik istikrarsızlık dönemlerinde ortaya çıkmıştır. Eşitsizlikler yoğunlaştığında, demokratik kurumlar zayıfladığında ve iktidardaki seçkinlerin otoritesi sorgulanır hale geldiğinde, otoriter ve gerici güçler çoğu zaman zemin kazanır. Böyle dönemlerde milliyetçilik, ırkçılık ve militarizasyon, iktidarı pekiştirmeye ve toplumsal öfkeyi yapısal eşitsizliklerden uzaklaştırmaya yarar.

Bugün farklı bölgelerde benzer örüntülere tanık oluyoruz. Militarizasyon yayılıyor. Savaşlar giderek daha sık güvenlik, demokrasi ya da uygarlık adına meşrulaştırılıyor. Göçmenler günah keçisine dönüştürülüyor. Azınlıklar şeytanlaştırılıyor. Demokratik kurumların içi boşaltılırken yürütme gücü güçleniyor. Bu gelişmelerin ardında daha derin bir yapısal gerçeklik yatıyor: emperyalizm.

Anti-emperyalizm olmadan antif­aşizm eksik kalır. Emperyalizm, küresel ölçekte hiyerarşiyi, tahakkümü ve şiddeti normalleştirir. Güçlü devletlerin ve çokuluslu şirketlerin daha zayıf ekonomiler ve siyasal sistemler üzerinde orantısız bir nüfuz kullandığı bir dünya düzeni yaratır. Borç bağımlılığı, ticaret dengesizlikleri, kaynakların çıkarılması ve siyasal müdahale gibi mekanizmalar aracılığıyla emperyalizm, egemenliği aşındırır ve eşitsizlikleri ağırlaştırır. Ancak emperyalizme karşı her türlü mücadele, kapitalizme karşı mücadele olmaksızın imkânsızdır.

Bu dünya düzeni otoriter eğilimleri güçlendirir. Uluslararası düzeyde şiddet normalleştirildiğinde, ulusal düzeyde baskı daha kolay hale gelir. Jeopolitik rekabet uygarlık ya da ırk terimleriyle sunulduğunda, toplumların içinde yabancı düşmanlığı gelişir. Ekonomik tahakküm küresel ölçekte kabul edildiğinde, ülkelerin içindeki eşitsizlikler derinleşir.

İran’a yönelik son askerî saldırı, emperyalizm, militarizasyon ve uluslararası ilişkilerde aşırı sağın artan etkisi arasındaki tehlikeli yakınsamayı gösteriyor. Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail’in İran hedeflerine yönelik koordineli saldırıları, İran’ın egemenliğinin açık bir ihlalidir ve askerî tek taraflılığı bir ülkenin gücünü göstermesinin olağan bir yolu haline getirmeye katkıda bulunmaktadır. Bu tür eylemler, zaten kırılgan olan bir bölgeyi daha da istikrarsızlaştırma, daha geniş çaplı bir çatışma olasılığını artırma ve Batı Asya genelinde jeopolitik gerilimleri ağırlaştırma riskini taşıyor.

Ne var ki, bu saldırganlığa karşı çıkmak İran rejimini desteklemek anlamına gelmez. İran devleti uzun süredir otoriter bir rejimle, demokratik hareketlerin bastırılmasıyla ve sivil özgürlükler üzerindeki ağır kısıtlamalarla karakterize edilmektedir. Son yıllarda İran’da tekrarlanan ayaklanmalar ve protesto hareketleri, İran toplumunun geniş kesimlerinin siyasal özgürlük, toplumsal adalet ve demokratik haklar talep ettiğini göstermektedir. Bu nedenle ilkesel bir anti-emperyalist tutum, hem dış askeri saldırganlığı hem de içteki otoriter baskıyı aynı anda teşhir etmelidir. Dayanışma, İran halkına yönelmelidir –onun kendi kaderini tayin hakkını, demokratik özgürlüklerini ve toplumsal adaleti savunarak; hem dış müdahaleden hem de baskıcı devlet aygıtından bağımsız bir şekilde.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, büyük güçler siyasetinin çatışmaları nasıl etkilemeye devam ettiğini ve bunun çoğu zaman halkların hakları aleyhine işlediğini göstermektedir. Bu askerî müdahale, Ukrayna’nın egemenliğini ihlal etmiş ve Ukrayna halkının kendi geleceğini belirleme hakkını zedelemiştir. NATO’nun genişlemesi ve jeopolitik gerilimlerin tırmanışı açıklayıcı unsurlar sunabilir; ancak bu etkenler askerî saldırıyı, işgali ve Ukrayna şehirleri ile sivil nüfusa verilen yıkımı hiçbir şekilde meşrulaştıramaz.

Bizim açımızdan Ukrayna halkının haklarını savunmak, NATO’yu onaylamak ya da Batılı jeopolitik stratejilerle hizalanmak anlamına gelmez. Dahası, savaş rakip küresel güçler tarafından kendi stratejik çıkarları doğrultusunda araçsallaştırılmış; bu da artan bir militarizasyona ve uzayan bir çatışmaya yol açarak sivillerin çektiği acıları derinleştirmiş ve barışçıl çözüm çabalarını engellemiştir. Bu nedenle tutarlı bir anti-emperyalist tutum, Rus saldırganlığını reddederken aynı zamanda bloklar siyasetinin genel mantığına ve askerî tırmanışa da karşı çıkmalıdır. Dayanışma özellikle Ukrayna halkına yönelmelidir; onun barış, egemenlik ve demokratik kendi kaderini tayin hakkını savunarak –hem Rus saldırganlığından hem de büyük güçler arasındaki rekabetten bağımsız biçimde.

Günümüzdeki jeopolitik gerilimler sıklıkla rakip bloklar arasındaki bir mücadele ve ortaya çıkan bir “çok kutupluluk” olarak sunuluyor. Birçok kişi, yeni güçlerin ve BRICS gibi oluşumların yükselişinin Batı egemenliğine karşı ilerici bir alternatif oluşturduğunu ileri sürüyor. Ancak bu varsayım dikkatle incelenmelidir.

Çok kutupluluk, kendi başına, zorunlu olarak bir özgürleşme anlamına gelmez. Birden fazla rakip gücün bir arada bulunduğu bir dünya, emperyal hiyerarşileri, jeopolitik rekabetleri, militarizasyonu ve ekonomik tahakkümü pekâlâ yeniden üretebilir. Çok kutupluluk tek bir hegemonik gücün egemenliğini azaltabilir, ancak otomatik olarak daha demokratik ya da daha adil bir dünya düzeni yaratmaz.

Bu anlamda çok kutupluluk, egemen elitler ve devlet aktörleri için fırsatlar sunabilir; ancak dünya halkları açısından zorunlu olarak bir alternatif oluşturmaz. Güçler arasındaki rekabet, militarizasyonu, kaynak temelli çatışmaları ve jeopolitik gerilimleri yoğunlaştırabilir. Demokratik bir enternasyonalizm ve halklar arasında dayanışma olmaksızın, çok kutupluluk yalnızca rekabet halindeki güçler / elitler arasındaki gücün yeniden dağılımına indirgenme riski taşır.

Hindistan, bu çelişkilerin önemli bir örneğini sunmaktadır. Ülke, BRICS’e üyeliği sayesinde sıklıkla ortaya çıkan çok kutuplu dünyanın bir parçası olarak sunulmaktadır. Ancak aynı zamanda Hindistan, Çin’i çevrelemeyi amaçlayan Batılı askerî çerçevelerle stratejik işbirliğini derinleştirmiştir. Resmî olarak AUKUS’un (1) bir parçası olmasa da, Hindistan Quad (2) gibi girişimler, savunma işbirliğinin genişletilmesi, ortak askerî tatbikatlar ve stratejik teknoloji ortaklıkları yoluyla Amerika Birleşik Devletleri ve müttefikleriyle askerî ve stratejik hizalanmasını güçlendirmiştir.

Bu çift yönlü konumlanma, çağdaş jeopolitiğin karmaşıklığını göstermektedir. Devletler aynı anda birden fazla güç bloğuna katılıyor; stratejik özerklik arayışı içindeyken aynı zamanda militarizasyonu ve jeopolitik rekabeti pekiştiriyor. Bu tür hizalanmalar, emperyalizme gerçek bir alternatif sunmaktan ziyade, çoğu zaman aynı küresel iktidar rekabeti içinde yeni düzenlenmeleri yansıtır.

Aynı zamanda Hindistan, otoriter milliyetçiliğin yükselişinin günümüzdeki en önemli örneklerinden birini temsil etmekte. Mevcut siyasal rejim, 1925 yılında kurulmuş ve neredeyse bir asırlık bir ideolojik ve örgütsel proje olan RSS (Rashtriya Swayamsevak Sangh) ile yakından bağlantılı. RSS, ilk yıllarında Avrupa’daki faşist hareketlerden, özellikle Benito Mussolini’nin İtalya’sından; daha sonra ise kültürel milliyetçilik, çoğunluk kimliği ve merkezileşmiş ideolojik seferberlik açısından Nazism modelinin bazı yönlerinden esinlenmiştir.

On yıllar boyunca RSS, Hindistan toplumu içinde siyasal, eğitsel, kültürel ve paramiliter yapıları kapsayan geniş bir örgütsel ağ geliştirmiştir. Uzun vadeli siyasal projesi, Hindistan’ı laik ve çoğulcu bir cumhuriyetten, çoğunluğu Hindu olan bir devlete –sıklıkla “Hindu Rashtra” olarak tanımlanan bir yapıya –dönüştürmektir.

Bu ideolojik proje son yıllarda eşi görülmemiş bir devlet gücü kazandı. Bunun sonucunda özellikle Müslümanlar ve Hristiyanlar başta olmak üzere azınlıklara yönelik saldırılarda artış, sivil özgürlüklerde kısıtlamalar, bağımsız medyaya yönelik baskılar, demokratik kurumların zayıflaması ve iktidarın giderek merkezileşmesi gibi gelişmeler ortaya çıktı.

Aynı zamanda Hindistan hükümeti, güvenlik doktrini, gözetim teknolojileri, militarizasyon ve çoğunlukçu milliyetçilik gibi alanlarda giderek daha fazla bir model olarak görülen Israil ile siyasal ve askerî ilişkilerini güçlendirdi. Hint aşırı sağının bazı kesimleri, çoğunluğu Hindu olan bir devlet projesi ile İsrail’in etno-milliyetçi modeli arasında açık paralellikler kuruyor.

Bu durum daha geniş bir küresel eğilimi göstermekte: aşırı sağ ve otoriter hareketler giderek daha fazla birbirlerinden esinleniyor. İdeolojik çerçeveler, güvenlik doktrinleri, gözetim teknolojileri ve idare yöntemleri sınırları aşan bir dolaşım içinde. Bu gelişmeler önemli bir noktayı vurgular: çağdaş antif­aşizm de uluslararası olmak zorundadır.

Ülkeler ve kıtalar boyunca işçiler giderek daha benzer sorunlarla karşı karşıya. Güvencesiz çalışma, kemer sıkma politikaları, özelleştirme ve yaşam maliyetlerindeki artış yaygınlaşmıştır. Çiftçiler topraklarının ellerinden alınması ve tarımsal krizlerle karşı karşıyadır. Yerli topluluklar ekstraktivist endüstrilere karşı direniyor. Göçmenler kriminalizasyon ve sömürüye maruz kalıyor. Kadınlar hem ekonomik marjinalleşmeye hem de artan patriyarkal şiddete maruz kalıyor.

Bu mücadeleler birbiriyle bağlantılı. Ancak, aşırı sağ ve otoriter hareketler bu mücadeleleri parçalamaya çalışmakta. Göçmenler işsizliğin sorumlusu olarak gösterilir. Azınlıklar ulusal kimliğe tehdit olarak sunulur. İç baskıyı meşrulaştırmak için dış düşmanlar öne sürülür. Bu stratejiler, ezilenleri bölmeyi ve yerleşik iktidar yapılarını korumayı amaçlar.

Halklar arasındaki dayanışma bunlara en etkili yanıtı oluşturur. Bu dayanışma soyut kalamaz. Borç ve kemer sıkmaya karşı ortak kampanyalar, göçmenler ve mültecilerle dayanışma, militarizme ve savaşa karşı direniş, emek haklarının savunulması ve demokratik özgürlüklerin korunması gibi somut işbirliği biçimleriyle inşa edilmelidir. Enternasyonalizm yalnızca etik bir tutum değildir; aynı zamanda siyasal bir zorunluluktur.

Tarih bize önemli dersler sunar. Faşizme karşı en güçlü direnişler, işçiler, köylüler, öğrenciler, entelektüeller ve demokratik hareketlerden oluşan geniş toplumsal koalisyonlardan doğmuştur. Bu mücadeleler çoğu zaman ulusal sınırları aşmıştır. Sömürgecilik karşıtı hareketler, apartheid karşıtı mücadeleler ve işçilerin uluslararası dayanışması, sınırların ötesinde kolektif eylemin gücünü göstermiştir. Bugün bu dayanışma ruhunu yeniden inşa etmek hayati önemdedir.

Parçalanma ve korkunun damga vurduğu bir dünyada, halklar arasındaki uluslararası işbirliği, eşitlik ve adalet temelinde bir alternatif sunar. Anti-emperyalizm ve antif­aşizm birbirinden ayrı mücadeleler değil, aynı siyasal projenin birbirine bağlı boyutlarıdır.

Hareketler arasındaki işbirliğini güçlendirmek, uluslararası dayanışmayı derinleştirmek, bölünmeye ve otoriterliğe karşı direnmek acil görevlerdir. Gelecek yalnızca güçlü devletler ya da jeopolitik rekabetler tarafından belirlenmeyecektir. Aynı zamanda sınırların ötesinde kolektif biçimde hareket eden örgütlü halklar tarafından da şekillendirilecektir.

Faşizmin yükselişi karşısında, anti-emperyalizm ve halklar arasındaki dayanışma, demokratik ve özgürleştirici bir alternatif inşa etmenin temelini oluşturmaya devam ediyor.

Çeviri: Christine Pagnoulle

Notlar
[1] ABD stratejisinde AUKUS (Avustralya, Birleşik Krallık, Amerika Birleşik Devletleri), Hint-Pasifik’te Çin’in etkisini sınırlamak için kilit önemde üçlü bir güvenlik paktıdır. Avustralya’yı nükleer tahrikli denizaltılarla donatarak bölgesel caydırıcılığı güçlendirmeyi ve Canberra’yı Pekin’e karşı ABD’nin güvenlik mimarisine daha sıkı biçimde entegre etmeyi amaçlar. Bu yapı, bölgede ileri düzey askerî güç projeksiyonu hedefleyen ABD politikasının temel dayanaklarından biridir ve Quad gibi diğer ortaklıklarla tamamlayıcı nitelik taşır.

[2] Quad (Dörtlü Güvenlik Diyaloğu), Avustralya, Hindistan ve Japonya ile yürütülen gayriresmî bir işbirliği çerçevesidir. Çin’in artan etkisine karşılık “özgür ve açık” bir Hint-Pasifik bölgesini teşvik etmeyi amaçlar; deniz güvenliği, teknoloji işbirliği (5G, yarı iletkenler), altyapı ve demokrasi gibi alanlara odaklanır. ABD’nin “özgür ve açık Hint-Pasifik” politikasının temel unsurlarından biridir ve AUKUS gibi diğer ittifaklarla birlikte işler.

Sushovan Dhar, Alternative Viewpoint’un yayın kurulu üyesidir. Kalküta merkezli bir siyasal aktivist ve sendikacıdır.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi.

Macaristan ve Biz: Orbán’ın Yenilgisi üzerine Düşünceler – Fabrizio Burattini

Sonuçlar artık kesinleşti. Katolik muhafazakâr Peter Magyar, Viktor Orbán’ın eski bir işbirlikçisi olup muhalefete geçmiş olan isim, dün (12 Nisan) Macaristan’da yapılan genel seçimleri kazanarak üçte iki nitelikli çoğunluğu elde etti. Bu da ona, eğer isterse ve buna izin verilirse, yenilgiyi kabul eden eski Putin yanlısı milliyetçi liderin kurduğu sistemi dağıtma imkânı verecek.

Sonuçlar göz önüne alındığında, zafer sarhoşluğu içeren açıklamalar bekleniyordu: “Macaristan’ı özgürleştirdik” diye ilan etti Peter Magyar gece geç saatlerde, Budapeşte’deki kutlamalar sırasında. On binlerce kişinin alkışlarıyla karşılanan Magyar, bazı katılımcıların havai fişekler attığı gösterilerde konuştu. “Birlikte Orbán rejimini devirdik. Macaristan’ı özgürleştirdik, vatanımızı geri aldık” diye ekledi, Macar bayrağını sallarken.

Resmî sonuçlara göre, oyların %98’inden fazlasının sayıldığı durumda, Magyar’ın partisi Tisza, %53,56 oyla 199 sandalyenin 138’ini kazanırken; Fidesz ise 55 sandalye ve %37,86 oy aldı. Bu sonuçta %79,50 ile rekor düzeydeki katılım oranı da etkili oldu. Orbán ise, daha önce de belirtildiği gibi, “acı ama tartışmasız” sonuçları kabul ettiğini belirterek “kazanan partiyi tebrik etti”.

Sonucun kendi başına taşıdığı anlamın ötesinde, iki noktayı vurgulamak gerekir.

Birincisi basit bir tespit: Macaristan’da onlarca yıldır kurulu olan (ve elbette sadece bu ülkeyle sınırlı olmayan) yağmacı kapitalizme alternatif bir perspektif sunan —ister temkinli bir sol, ister daha radikal bir yaklaşım olsun— her seçenek tamamen oyun dışı kalmıştır. Bugün tüm ilerici ve demokrat Macarlar (ve biz de onlarla birlikte), bir yarı-faşisti yenmiş olduğu için bir ultra-muhafazakârın zaferine sevinmek zorunda kalıyor.

Bu durum, varsayımsal olarak, Marina Berlusconi ve Antonio Tajani’nin partisinin, Giorgia Meloni’ye karşı çıkmaları durumunda olası bir zaferine sevinmek zorunda kalmamıza benziyor… Bu gerçekten de zamanın ruhunu ve solun içinde bulunduğu felaketi gösteriyor.

İkinci nokta ise, Orbán’ın yenilgisinin aynı zamanda Donald Trump, Benjamin Netanyahu, Giorgia Meloni, Matteo Salvini, Marine Le Pen, AfD, Javier Milei ve onların tüm neo-faşist çevresi için de ağır bir yenilgi olmasıdır. Bu satırların yazıldığı sırada, Macar müttefiklerini açıkça ve oybirliğiyle desteklemiş olan küresel aşırı sağın neredeyse tamamen sessizliğe bürünmesi tesadüf değildir.

Ve unutmayalım (bizim “radikal solumuzun” bunu kabul etmek istemeyeceğini düşünmüyorum) ki bu yenilgi aynı zamanda, ve bazı açılardan özellikle, Vladimir Putin’in ve onun hedeflerinin de yenilgisidir.

Orbán’ın ve dünyanın dört bir yanına dağılmış aşırı sağcı müttefiklerinin yenilgisinin arkasında ise Ukrayna direnişi, Sırp gençliğinin isyanı, Meloni’nin referandumunun başarısızlığı ve ABD’deki “No Kings” hareketi bulunmaktadır.

Daha yakından bakıldığında, Magyar’ın sonuçlarından ve açıklamalarından ziyade Budapeşte ve ülkenin diğer şehirlerindeki gençlerin tutumlarına odaklanıldığında, bu yenilginin Vladimir Putin’e karşı gerçek bir ulusal onur dalgasını temsil ettiği görülüyor; bu dalganın büyüklüğü, J. D. Vance, Vladimir Putin ve Viktor Orbán’ın bizzat kendisinin, 2021’deki Capitol Hill baskını modelinde tasarladıkları darbeyi engellemiştir.

Elbette Orbán’ın oligarşik sistemi —otoriter ve neoliberal kapitalizmin küstah bir biçimi—kendiliğinden ortadan kalkmayacaktır; zaten bu, sistemi koruyup onu Avrupa Birliği teknokrasisinin çıkarları ve çalışma yöntemleriyle uzlaştırmaya çalışan Magyar’ın programında da yer almamaktadır. Nitekim Peter Magyar, daha önce de defalarca vurguladığımız gibi, milliyetçi muhafazakâr bir figürdür ve milliyetçi muhafazakârlığın mantığı onu Vladimir Putin yanlısı Orbán çizgisinden uzaklaştırmış olsa da milliyetçi kalmayı seçmiştir.

Macaristan’ın geleceği, dün akşamdan beri Budapeşte sokaklarını dolduran binlerce gencin, harekete geçen ve örgütlenen sivil toplumun elindedir; bu sürecin burada durmayıp yalnızca Magyar’ın zaferiyle yetinmemesi ihtimalindedir. Bu belki de sadece bir başlangıçtır.

Dün gece Budapeşte’de yaşananlar hepimize cesaret vermelidir; çünkü bu, Orbán, Meloni, Trump, Putin ve benzerlerinin temsil ettiği “faşizm 2.0”ın, neo-reaksiyonerliğin sanıldığı gibi yenilmez olmadığını göstermektedir.

Ama aynı zamanda bu, Macaristan’da var olmayan ve ne yazık ki daha Batı’da bile bulunmayan; gerçekten radikal, enternasyonalist ve demokrasi konusunda tavizsiz bir solun krizinin derinliğini de ortaya koymaktadır.

Fabrizio Burattini

Fabrizio Burattini, CGIL bünyesinde faaliyet gösteren bir sendikacıdır ve 1968’den bu yana Dördüncü Enternasyonal’in İtalya seksiyonunda aktiftir.

Kaynak — Refrattario e controcorrente, 13 Nisan 2026
https://andream94.wordpress.com/2026/04/13/ungheria-e-noi-alcune-considerazioni-sulla-sconfitta-di-orban/

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Dünyanın Kaosuna Karşı Örgütlenmek – IV. Enternasyonal

Dördüncü Enternasyonal’in 18. Dünya Kongresi’nden sonra Uluslararası Komite’nin ilk toplantısı, Şubat 2026’da Amsterdam’da 90’dan fazla yoldaşın katılımıyla gerçekleştirildi.

İlke olarak IV. Enternasyonal’e bağlı tüm örgütlerin temsilcilerini bir araya getiren bu toplantı, günümüzde emperyalizmin doğasına ilişkin bir tartışmayla açıldı — Vladimir Lenin, Rosa Luxemburg ve hareketimizin diğer tarihsel teorisyenleri tarafından geliştirilen klasik teorilerin, karşı karşıya olduğumuz durumu anlamak için bize ne ölçüde gerekli araçları sağladığı konuşuldu; ayrıca dünyayı işçi sınıfı ve ezilenlerin çıkarları doğrultusunda nasıl değiştirebileceğimize dair tartışıldı. Amerikan hegemonyasının Çin’in ekonomik yükselişi ve Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle tehdit edildiği çok kutuplu dünya, bu teorileri geçersiz mi kılmaktadır, yoksa bunu düşünenler eski metinleri yanlış mı yorumlamaktadır? Daha yakın dönem teorisyenlerden neler öğrenebiliriz?

Küresel bir kavrayış inşa etmek

Tartışma daha sonra dünyanın farklı bölgelerindeki güç dengelerine ilişkin bir dizi rapor üzerinden güncel durumun incelenmesine yöneldi. Donald Trump’ın ABD’deki konumunun güçlü ve zayıf yönleri ile MAGA tabanı içindeki bazı gerilimler ele alındı. Latin Amerika’da sene başındaki Venezuela’ya yönelik saldırının ardından Küba’ya yönelik süregelen tehditler ve Brezilya’daki yaklaşan seçimlere planlanan müdahaleler; buna paralel olarak Ekvador’da Daniel Noboa ve Arjantin’de Javier Milei gibi figürlerle kurulan işbirlikleri, Dunroe doktrini çerçevesinde değerlendirildi.

Orta Doğu’nun süregelen stratejik önemi de vurgulandı — her ne kadar Batı Şeria ve Yeşil Hat içinde yoğunlaşan Filistin halkına karşı devam eden soykırım artık manşetlerden büyük ölçüde düşmüş olsa da. İran’a yönelik artan tehditler (toplantı askeri saldırılardan önce gerçekleşmiştir) ve yeni Suriye rejiminin bu denklem içindeki yeri de tartışıldı.

Avrupa’da ise Rusya’nın Ukrayna’ya karşı yürüttüğü savaş, kıtanın egemen sınıfları tarafından militarizasyonu artırmanın bir bahanesi olarak kullanıldı. Aynı zamanda kıta genelinde siyaset, diğer birçok bölgede olduğu gibi, aşırı sağa doğru kaymaktadır. Buna paralel olarak, sanayisizleşme, yaşam düzeyi krizi ve artan eşitsizlikler de genel tablonun sürekli tekrar eden unsurlarıdır.

Toplantının bu bölümünde Asya üzerine özel bir rapor sunulmamış olsa da, Pakistan, Filipinler ve Japonya’dan gelen katkılar, genel durumun bu ülkeler üzerindeki etkilerini değerlendirme imkânı sağlamıştır.

Militan perspektiflerimiz

Yoldaşların karşı karşıya olduğumuz durumu daha ayrıntılı inceleme ve çeşitli girişimler geliştirme fırsatı bulduğu bir dizi bölgesel toplantının ardından, katılımcılar sürmekte olan direnişleri tartışmak üzere yeniden bir araya geldi. Ukrayna’daki Sotsialnyi Rukh’tan yoldaşlar, savaş ve işgal koşullarında yaşamın gerçekliklerini büyük bir güçle aktardılar; özellikle de savaşın yükünün eşitsiz biçimde dağıtıldığı bir bağlamda. Aynı zamanda gerici emek reformlarına ve Zelensky hükümetinin yolsuzluklarına karşı, toplumsal cinsiyet eşitliği için ve Filistin halkıyla dayanışma içinde mücadelelerini paylaştılar.

Amerika Birleşik Devletleri’nden gelen katkılar da dikkat çekiciydi. Bu katkılar, Trump’ın Latin Amerika’ya yönelik saldırgan politikaları ile ABD içindeki göçmenlere karşı yürütülen savaş arasındaki bağı katılımcılara hatırlattı. Özellikle Minneapolis’te ICE’a karşı verilen mücadelenin boyutu ele alındı ve 28 Mart’ta planlanan yeni “No Kings!” seferberliği tartışıldı.

Bu bölümün son raporu Çin ve Japonya’dan yoldaşlar tarafından sunuldu ve yılın ilerleyen dönemlerinde Japonya’da düzenlenecek önemli bir barış konferansına odaklandı. Bu konferansın, Doğu Asya genelinde aktivistleri harekete geçirme açısından gerçek bir potansiyel taşıdığı vurgulandı.

Somut eylemler

Uluslararası Komite ayrıca, Dördüncü Enternasyonal yoldaşlarının güçlü biçimde içinde yer aldığı bir dizi önemli siyasal girişimi de tartıştı. Mart ayı sonunda Porto Alegre’de düzenlenen antifaşist konferans, içinden geçtiğimiz çalkantılı dönemde son derece zamanlı bir girişim olarak değerlendirildi ve bu vesileyle Enternasyonal’in bu konulardaki tutumlarını ortaya koyan bir bülten yayımlanacağı belirtildi. Mayıs ayında Brüksel’de gerçekleştirilecek Ekososyalist Buluşmalar ve Haziran’daki G7 bağlamında yapılan tartışmalar, bu mobilizasyonlara katılımı teşvik etmeyi amaçlayan bildirilerin kabul edilmesiyle sonuçlandı. Ayrıca Temmuz ayında İstanbul’da düzenlenecek NATO karşıtı zirvenin hazırlığı kapsamında 4 Nisan’da gerçekleştirilecek küresel antimilitarist webinara katılımın önemi vurgulandı.

Bunun yanı sıra, dünyanın giderek hızlanan militarizasyon sürecine ilişkin kararlar da kabul edildi: Ukrayna ile dayanışmayı ifade eden bir metin, İran’a yönelik askerî müdahaleye karşı bir metin ve Avrupa’daki yeniden silahlanma politikalarına karşı çıkan daha genel bir metin.

Toplantı, Kongre kararında belirtilen parti inşası görevlerinin nasıl hayata geçirileceğine dair bir tartışma oturumuyla sona erdi. Bu kapsamda basını güçlendirmek ve kamusal görünürlüğü artırmak, halihazırda yaklaşık on iki dile çevrilmiş olan Ekososyalist Devrim Manifestosu etrafında bir kampanya yürütmek ve daha güçlü bir Yürütme Bürosu seçmek gibi hedefler öne çıktı.

24 Mart 2026

Putinizm: Faşizmin Yeni bir Biçimi mi? – Ilya Budraitskis

Vladimir Putin, Rusya Federasyonu’nun başkanı ya da Rusya hükümetinin başkanı olarak 26 yıldır iktidarda bulunuyor. Onun egemenliği, özellikle 2022 yılının başında Ukrayna’nın işgalinden bu yana, giderek daha otoriter biçimler aldı.

Bugün putinizmi nasıl tanımlamak gerekir? Günümüzde sürgünde yaşayan Rus araştırmacı ve militan Ilya Budraitskis, burada putinist diktatörlüğü faşizm kategorisi üzerinden düşünmeyi öneriyor.

24 Şubat 2022’den sonra, Vladimir Putin’in Rusyası Ukrayna’ya karşı geniş çaplı bir işgal başlattığında, dünya yalnızca Batı’nın jeopolitik hegemonyasına yönelik bir meydan okumayla karşı karşıya kalmadı. Kremlin’in saldırgan politikasının ardında, ülkeler arasındaki ilişkilerin yalnızca güçlünün yasasına göre belirlendiğini savunan klasik emperyalist ideolojiye göndermede bulunan bir rasyonalite bulunuyordu.

Konuşmalarında Putin, ABD’nin Irak ya da Afganistan’daki askeri müdahalelerini eleştiriyordu; ancak asıl itiraz ettiği şey, Washington’un emperyal müdahaleler, nüfuz alanını genişletme ve aynı şeyi yapmaya cüret eden diğer güçleri kınama konusunda kendine tanıdığı ayrıcalıklı hak iddiasıydı. Dolayısıyla Batı’ya meydan okuması, özünde ABD’nin “ikiyüzlülüğünü” teşhir etmeye indirgeniyordu: Neden bazıları için serbest olan şey, diğerleri için yasak olsun?

Putin’e göre daha önce yalnızca Amerikan emperyalizmine özgü olan bu durum, artık uluslararası politikanın tek ve kabul edilmiş yasası hâline gelmelidir [1]. Onun dünya görüşünde, yalnızca bazı devletler “organik” olarak imparatorluk olmaya yazgılıdır ve savaşı yürütme konusunda “egemen” bir kapasiteye sahiptir; diğerleri ise yalnızca “sömürge” olmaya, kontrol edilecek ve fethedilecek nesneler olarak kalmaya mahkûmdur. Bu “egemen” devletlerin dışarıda keyfî güç kullanma hakkı, içeride de keyfî güç kullanma haklarıyla örtüşür: Eğer tüm hakların arkasında nihai olarak yalnızca çıplak güç varsa, o hâlde insan hakları ya da demokratik temsil hakkı da güce bağlıdır  –ve bu nedenle dış etkide bulunmanın bir aracından başka bir şey değildir.

Bu emperyal mantık, Rus elitlerinin tutarlı bir karşı-devrimci ve anti-demokratik pozisyon almasını kaçınılmaz olarak beraberinde getirir: 2011’de Rus muhalefetinin protestolarından Arap Baharı’na, hatta Putin’in yabancı istihbarat servislerinin faaliyetlerinin ürünü olarak gördüğü 1917 Rus Devrimi’ne kadar, tüm protestolar ve ayaklanmalar her zaman dış düşman güçler tarafından manipüle edilen olaylar olarak sunulur [2]. Bu ideolojik şemanın, devletleri, piyasa toplumunda başarı, egemenlik ve tanınma için sürekli mücadele eden bireylere benzettiği açıkça görülmektedir.

Aynı “doğal” yasa, devletleri, ulusal toplulukları ve bireysel insan yaşamını yönetir: ya başkalarının pahasına var olma hakkınızı dayatırsınız ya da bunun kurbanı olursunuz. Bugün Vladimir Putin’in Rusya’sında bu ideoloji, artık retorikten çıkıp doğrudan bir iktidar pratiğine dönüşmüştür. Bu yalnızca Rus toplumunun bir kesiminde bulunan gerici ya da şoven fikirlerle değil, aynı zamanda orada egemen olan neoliberal piyasa rasyonalitesiyle de beslenmektedir.

Bireylere bölünmüş ve birbirine karşıt hâle getirilmiş böyle bir toplum, elitlerin elinde itaatkâr bir malzemeye dönüşür ve kendi güçsüzlüğünü – yani dayanışma içinde hareket edememe durumunu – sözde değişmez bir tarihsel kaderin ve toplumsal yaşamı yöneten tartışılmaz, neredeyse organik yasaların sonucu olarak kabullenir.

Ukrayna’nın işgali, Putin Rusyası’nda dış politika ile iç politika arasında kopmaz bir bağ kurmuştur: biri, diğerinin kaçınılmaz devamıdır. Savaş, Rus rejiminin niteliksel olarak farklı, yeni bir biçime – bir diktatörlüğe – dönüşümünü başlatmıştır. Bu düzende, resmi çizgiden farklı her türlü kamusal ifade suç hâline gelirken, her türlü kolektif eylem girişimi devlet-millete ihanet olarak damgalanmaktadır. Korku ve boyun eğme ikliminin şovenizm ve emperyalist saldırganlıkla iç içe geçmesi ve ulusal iradenin tamamen otoriter liderin kararlarıyla özdeşleştirilmesi, son aylarda pek çok kişinin – bana göre haklı olarak – Putin Rusyası’nı faşizmle karşılaştırmasına yol açmıştır.

“Faşizm” kelimesi kullanılmalı mı?

Ancak, toplumsal analizde bu tehlikeli “F kelimesi” kullanıldığında, nasıl kullanılacağı – ve nasıl kullanılmaması gerektiği – açıkça belirtilmelidir. Öncelikle, “faşizm” kavramı, “özgür dünyanın” karşısında birleşmesi gereken mutlak kötülüğün bir eşanlamlısı olarak kullanılmamalıdır. Faşizmin bu şekilde ahlakileştirilmesi, Soğuk Savaş’ın ikili karşıtlıklarına geri dönüşten başka bir şey değildir; bu durumda Sovyet komünizminin yerini mekanik olarak Batı’nın dış düşmanı olarak “Putin faşizmi” alır.

İkinci olarak, Rusya’daki çağdaş faşizmin (ya da Rusya dışındaki faşist eğilimlerin) analizi, spekülatif tarihsel analojilere dayanmamalıdır. Faşizmin 20. yüzyılın ilk yarısındaki yükselişinin, benzersiz tarihsel koşulların bir bileşimi tarafından belirlendiği ve doktrininin çelişkili ve eklektik olduğu hatırlanmalıdır. Bu bağlamda, 1990’ların başında Pierre-André Taguieff’in yaptığı şu saptama yeniden hatırlanabilir:

“Ne ‘faşizm’ ne de ‘ırkçılık’, kendilerini kolayca tanıyabileceğimiz bir biçimde geri dönme lütfunda bulunacaktır. Eğer tetikte olmak yalnızca zaten bilinen bir şeyi tanıma oyunu olsaydı, bu sadece hatırlamaktan ibaret olurdu. O zaman tetikte olmak, beklentilerimize ya da korkularımıza karşılık veren olaylarla dolu, değişmeyen bir tarihin teselli edici yanılsaması içinde, bir hatırlama ve tanıma oyunu hâline indirgenirdi.”[3]

Son olarak – ve belki de en önemlisi – faşizm kavramını günümüz Rus rejimine uygulamak, onu egzotikleştirmeye, Sovyet sonrası Rusya’daki “faşistleşmenin” ulusal tarihin belirlediği benzersiz bir durum olduğuna inanmaya yol açmamalıdır. Aksine, Putin rejimini faşist olarak nitelendirmek, neoliberal kapitalist düzenin krizinden doğan farklı aşırı sağ akımlar arasındaki ortak özellikleri ayırt etmemize yardımcı olmalıdır. Rusya’yı faşist olarak tanımlamanın ancak, bunu uluslararası ölçekte benzer rejimler üretebilecek küresel eğilimlerin kaygı verici bir işareti olarak gördüğümüzde anlamlı olduğuna inanıyorum – buna Batı dünyası da dâhildir.

Bugün, Putin’in Ukrayna’ya karşı yürüttüğü acımasız savaşın üzerinden dört yıl geçtikten sonra, uluslararası politikanın bu faşizan vizyonunun artık izole bir olgu olmadığı açıktır. 2023’te otoriter Azerbaycan’ın saldırganlığı ve bunun Dağlık Karabağ’daki Ermeni nüfusa yönelik geniş çaplı bir etnik temizlikle sonuçlanması; İsrail’in Gazze’de yürüttüğü ve soykırımsal olarak nitelenen askeri operasyon; ve son olarak Trump’ın Venezuela’ya yönelik son hamleleri: tüm bunlar, güçlünün hukukunun dünya siyasetinin yeni yasası hâline gelme eğiliminde olduğunu açıkça göstermektedir. Bu durum bizi kaçınılmaz olarak faşizm olgusunu yeniden düşünmeye ve Putin rejiminin özgül evrimini küresel kapitalist sistemin ayrılmaz bir parçası olarak kavramaya geri götürmektedir.

Faşizmi tanımlamak: doktrin mi, hareket mi, yoksa rejim mi?

Faşizm üzerine geniş tarihsel ve siyasal-felsefi literatürde üç yaklaşım ayırt edilebilir: ilki onu öncelikle bir ideoloji (ya da daha doğrusu ideolojik özellikler bütünü) olarak görür; ikincisi radikal bir kitle hareketi olarak ele alır; üçüncüsü ise belirli bir egemenlik tipi, temelde yeni bir siyasal rejim biçimi ve daha genel olarak bir toplumsal iktidar biçimi olarak tanımlar.

Örneğin tarihçi Roger Griffin’in ünlü tanımı – faşizmi “palingenetik ultranasyonalizm” (yani ulusun yeniden doğuşu mitine dayanan bir ideoloji) olarak görmesi – faşizmi diğer otoriter biçimlerden ayıran bir “ideal tip” kurmaya yöneliktir. Griffin’e göre faşizm, her zaman şu özelliklerle ilişkilidir: ulusun kaybedilmiş büyüklüğünü yeniden diriltme arzusu; önceki meşruiyet biçimlerinin devrimci bir şekilde reddi; organik bir ulusal topluluk fikri; içte ve dışta düzeni sağlamak için kitle mobilizasyonu. Ancak Putin rejiminin faşist olup olmadığına dair son tartışmalar, bu yaklaşımın sınırlarını açıkça ortaya koymaktadır.

Örneğin Timothy Snyder, mevcut Rus rejiminin ideolojik temellerini ortaya çıkarmaya çalışır [4]. Bu süreçte, 1920’ler ve 1930’ların karşı-devrimci Beyaz göçmen ideologlarından Ivan Ilyin’in Putin üzerindeki etkisini abartır. Ayrıca Putin’in militarist söyleminde, iki savaş arası dönemin Romanya faşist lideri Corneliu Zelea Codreanu’nun “ölüm kültüne” benzer bir unsur tespit ettiğini ileri sürer. Buna karşı çıkanlar ise Putin devletinin “klasik faşizm”de olduğu gibi ideolojik olarak motive edilmiş bir kitle seferberliğine dayanmadığını vurgular.[5]

Açıktır ki, belirli özelliklerin varlığına ya da yokluğuna dayanan normatif bir faşizm tanımı, analizi rejimin kendisinden ve onun tarihsel gelişiminden uzaklaştırır. Hiç kuşkusuz, Ukrayna’nın işgali sırasında Putin konuşmalarında oldukça gelişmiş bir ideolojik program ortaya koymuş ve bu, Rus propagandasını son derece gerici bir çerçeveye oturtmuştur. Ancak Putin yaklaşık yirmi yıl önce iktidara geldiğinde, açıkça bir ideolog değildi ve somut politikaları belirli bir doktrine bağlılık tarafından yönlendirilmiyordu.

Daha ziyade, onun görüşlerinin, bulunduğu yapısal konumlar boyunca edindiği “pratik doğruların” bir sentezi olarak şekillendiği söylenebilir. Sovyet güvenlik servislerindeki ilk yılları, onu komplocu bir düşünce tarzına alıştırdı. 1990’larda Saint-Pétersbourg belediye başkan yardımcısı olarak özelleştirme sürecindeki rolü, onu yarı-kriminal ve mafyatik çevrelerde yaygın olan çıplak şiddet ve tahakküm ahlakıyla yoğurdu. Son olarak, tartışmasız otokratik bir lider olarak uzun iktidar yılları, onda Rusya’nın kaybedilmiş jeopolitik gücünü yeniden kurma yönünde mesiyanik bir kader anlayışı pekiştirdi. Onun pratiğini belirleyen bir ideoloji değil; pratiğinin kendisi, ona apaçık görünen çeşitli ideolojik “doğruları” benimsemeye zorladı. Konuşmalarına özenle yerleştirilen gerici düşünür alıntıları, yalnızca bu deneyimden çıkarılmış sonuçları doğrular.

Bu ideolojinin çelişkileri ve kopuşları, Louis Althusser’in ifadesiyle, onun “maddi pratik” karakterinden kaynaklanır. İdeolojinin iktidar pratiği tarafından belirlendiği bu kavrayış, tarihsel bir olgu olarak faşizm için de geçerlidir. Nitekim tarihçi Robert O. Paxton, faşist hareketlerin söylemleri ile iktidara geldiklerinde uyguladıkları pratiklerin her zaman önemli ölçüde farklı olduğunu göstermiştir.[6]

Bu söylemler hiçbir zaman tutarlı bir bütün oluşturmadı: farklı toplumsal gruplara yöneltilmiş rastgele sloganlar toplamından ibaretti ve siyasal mücadelenin konjonktürüne göre sürekli değişiyordu. Dahası, faşizmin ideolojik eklektizmi bizzat bir ilke düzeyine yükseltildi: faşist liderler, kuru doktrinler yerine saf “yaşam”a dayandıklarını sürekli tekrarlıyorlardı. Onlara göre, Benito Mussolini’nin ünlü sözünde ifade edildiği gibi, “teori bir hapishanedir”.

Faşizmin gerçek programı, her şeyden önce bir rejim olarak pratiklerinde açığa çıkar; bu pratikler, iktidarı ele geçirmeyi hedefleyen bir hareket olarak faşizmin basit bir uzantısı değildir. Robert O. Paxton’ın belirttiği gibi, Alman ve İtalyan faşist rejimleri; totaliter partiler, eski devlet aygıtı ve geleneksel elitlerin (ordu, bürokrasi, kilise vb.) rasyonalitesinin karmaşık bir sentezini oluşturuyordu ve bu durum bir tür “çifte devlet” ortaya çıkarıyordu. Bu sentez hiçbir zaman monolitik hâle gelmedi; faşist rejimlerin krizleri her zaman iç çelişkilerinden kaynaklandı. 1944’te Adolf Hitler’e karşı düzenlenen komplo, askeri elitin önde gelen üyelerini içeriyordu; 1943’te Mussolini’nin düşüşü ise Victor Emmanuel III’ün çevresi (ve aynı zamanda faşist liderliğin bazı fraksiyonları) tarafından örgütlendi – ki bu çevreler o zamana kadar rejimin ayrılmaz bir parçasıydı.

Faşizmi öncelikle bir kitle hareketi olarak gören bazı araştırmacılar (örneğin Ernst Nolte), onu örgütlü işçi hareketinin ve sosyalist partilerin devrimci tehdidine karşı bir tepki olarak yorumlamışlardır; sanki kendi kendini savunamayan eski burjuva devletinin yerini alıyormuş gibi. Bu karşı-devrimci yönelimi inkâr etmek mümkün değildir. Örneğin 1920’lerin başındaki İtalya’da faşizm, büyük grev dalgalarına ve önemli sanayi merkezlerinde işçi sovyetlerinin kendiliğinden oluşumuna doğrudan ve şiddetli bir tepkiydi. Ancak Mussolini ve Hitler’in iktidara gelişi, geleneksel elitlerin onları kolektif olarak destekleme kararı almadan mümkün olmazdı. Yönetici sınıfların faşist bir dönüşümü gerekli görmediği yerlerde – Fransa, Britanya ya da Romanya’da – 1930’larda büyüme potansiyeline rağmen faşist hareketler nihayetinde yenilgiye uğradı.

Bu nedenle, ABD’de yaşayan Ukraynalı siyaset bilimci Alexander J. Motyl’in şu tespitine katılmak mümkündür: “Faşizmin ne olduğunu anlamanın anahtarı, belki de faşist bir rejimin ne olduğunu anlamaktan geçer.”[8] Eğer Maurice Merleau-Ponty’nin dediği gibi “devrimler hareket olarak doğru, rejim olarak yanlış” ise [9], faşizm için bunun tersini söyleyebiliriz: onun anlamı ve amaçları, tam da bir devlet iktidarı rejimi olarak ortaya çıkar; ideoloji ya da hareket biçiminde ise özellikleri eksik ve yanıltıcı görünür.

Bugünün faşizmi: yukarıdan gelen bir olgu

Faşizmi, ideolojik özelliklerin ya da önceden var olan bir kitle hareketinin ikincil ve zorunlu olmadığı bir rejim olarak tanımlamak, bu olguyu evrenselleştirmeye imkân verir. Böyle bir yaklaşımda faşizm, liberal araştırmacıların sıkça düşündüğü gibi Batı uygarlığının “rasyonel” gelişim yolundan irrasyonel bir sapma değil; tam tersine, piyasa toplumunun doğasından doğrudan türeyen bir fenomendir.

Bu pozisyon, en açık biçimiyle Karl Polanyi tarafından formüle edilmiştir. Polanyi, Büyük Dönüşüm adlı eserinde faşizmi, kapitalist mantığın toplumsal öz-örgütlenme ve dayanışmanın her biçimi üzerindeki nihai zaferine yönelik bir eğilim olarak görüyordu.[10] Ona göre faşizmin amacı, toplumsal atomizasyonun tamamlanması ve bireyin üretim makinesi içinde erimesiydi. Bu anlamda faşizm, yalnızca “aşağıdan” gelen anti-kapitalist devrimci hareketlere karşı bir tepki olmaktan daha derin bir olguydu. Ekonominin toplum üzerindeki egemenliğinin nihai biçimde kurulmasından ayrı düşünülemezdi. Hedefi yalnızca işçi partilerini değil, aşağıdan gelen her türlü demokratik denetimi ortadan kaldırmaktı.

Polanyi, faşizmi bir “hareket”ten ziyade bir kırılma – hatta bir darbe – olarak tanımlıyordu: ekonomik krize verilen, elitler arasında oluşmuş bir mutabakat ve sosyalizme karşı bir alternatif. Ancak Komintern’in bilinen tezinin aksine, bu yanıt doğrudan bir devrim tehdidine tepki olarak ortaya çıkmaz; daha çok sanayi toplumunun doğasına, yani kapitalist piyasa ile demokrasi arasındaki temel çelişkiye kök salar. Bu anlamda faşizm, Polanyi’nin “çifte hareket” dediği bu çelişkinin radikal bir çözümü olarak ortaya çıkar; insan doğasının, insanlığın birliğini reddeden bir biçimde yeniden tanımlanmasıyla.

Polanyi ayrıca, “faşist bir durumun devrimci bir duruma benzediğini” ve bu elit darbesinin ancak “demokratik kurumların karmaşık bir krizi” içinde mümkün olduğunu vurgular. Faşizm bu nedenle, ekonomik ve siyasal krizlerin derinleştiği, toplum ile piyasa arasındaki çelişkinin artık geçici dengelerle yönetilemez hâle geldiği anlarda gelişir. Polanyi’ye göre faşist dönüşüm, 19. yüzyıl piyasa uygarlığının sonu olarak gördüğü Büyük Buhran’ın doğrudan bir sonucuydu.

Bugün neoliberal kapitalizmin krizi, benzer çelişkiler üretmekte ve kriz içindeki bir sisteme düzen dayatmanın çözümü olarak yukarıdan dayatılan bir faşizm eğilimini ortaya çıkarmaktadır. Elbette bu eğilim her yerde aynı biçimde ve aynı zamanda gelişmez; küresel kapitalizmin eşitsiz ve birleşik gelişimi, homojen bir zaman çizgisi yaratmaz. Çeşitli yapısal nedenlerle Rusya, bu kriz döneminin “zayıf halkası” hâline gelmiş ve bu durum Vladimir Putin’i yönlendirilmiş demokrasiyi terk ederek faşizme yönelmeye itmiştir.

Bu rejim dönüşümü, liderin iradesinin doğrudan dayatılmasına aracılık edebilecek tüm siyasal kurumların yok edilmesiyle birlikte ilerlemiştir. Bugünün Rusya’sında, bir mahkemenin, parlamentonun ya da yerel yönetimin görece bir özerkliğe sahip olduğu anlamda bir “siyasal devlet” artık yoktur. Tüm kurumlar yukarıdan gelen emirleri yerine getirir.

Devlet kurumlarının bu şekilde “egemenin iradesi”ne tümüyle tabi kılınması, Adolf Hitler rejiminin de karakteristik bir özelliğiydi. Hitler’in iktidara geldikten sonra attığı ilk adımlardan biri, Carl Schmitt’in ünlü tanımıyla “bütün diğer yasaları askıya alan yasa” anlamına gelen bir “olağanüstü hâl” rejimi kurmak olmuştu; bu durum 1945’e kadar sürdü.

Bugün demokratik kurumların aşınması ve “olağanüstü hâl” unsurları, Narendra Modi’nin Hindistan’ında, Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’sinde ya da Viktor Orbán’ın Macaristan’ında da gözlemlenmektedir. Ancak Putin Rusyası’ndan farklı olarak, bu rejimler daha çok faşizan bir potansiyeli ifade eder; henüz tamamlanmış bir dönüşüm değildir. Bu ülkelerde toplumun ve kurumların kısmi özerkliği hâlâ varlığını sürdürmektedir.

2025 başından itibaren Donald Trump yönetiminin politikaları da, Amerikan siyasal sistemini kökten dönüştürmeyi amaçlayan böyle bir “olağanüstü hâl” mantığının unsurlarını açıkça taşımaktadır. Trump, bir kitle hareketine dayanmasa da, devlet aygıtının araçlarını kullanarak muhalefeti bastırmakta, temel demokratik hakları sınırlamakta ve ICE gibi baskıcı kurumları güçlendirerek toplumu sindirmeye çalışmaktadır. Trumpizm, devlet iktidarının kaldıraçlarını ele geçirmiş hâliyle, ilk Trump döneminden temelde farklıdır; bu durum, yukarıdan bir faşistleştirme girişimi olarak görülebilir. Ancak Trump hâlâ Amerikan liberal siyasal sisteminin sınırlarıyla (federal yapısı dâhil) karşı karşıyadır, seçim desteğinin genişliğini hesaba katmak zorundadır ve toplumun bir kesiminin aktif direnişiyle karşılaşmaktadır.

Aşağıda görüleceği gibi, Putin’in Rus toplumundaki dayanışma biçimlerini ve zayıf demokratik kültür unsurlarını sistematik olarak yok etmek için çok daha uzun bir zamanı olmuştur. Bu nedenle Putin Rusyası bugün bu sürecin en ileri biçimini temsil etmektedir – Trump’ın Amerika’sının ise dönüşümü hâlâ tehlikeli ve öngörülemezdir.

Toplumu atomize etmek ve depolitize etmek

Bu tür toplumların – aşırı sağ hükümetler altında bile – faşist olarak nitelendirilebilmesi için niteliksel bir dönüşüm geçirmeleri gerekir. Hannah Arendt, Totalitarizmin Kökenleri adlı eserinde bu dönüşümün derinliğini ortaya koyar. Farklı bir teorik perspektiften hareket etse de, sonuçları Karl Polanyi’nin görüşlerine yakındır.[11] Arendt’e göre faşizm, önceki entelektüel geleneklerle doğrudan bir ilişki içinde değildir; o, bir siyasal olgudan çok bir toplumsal olgudur: modernitenin temel eğilimlerinin – toplumun atomizasyonunun ve kamusal yaşamın her biçiminin yok edilmesinin – uç noktadaki sonucudur.

Arendt’e göre faşist-totaliter bir toplumun özü, siyasetin tüm toplumsal yaşama nüfuz etmesinde değil; tam tersine, nihai bir depolitizasyonda, yani “ortak çıkar” fikrinin ortadan kalkmasında yatar. Walter Benjamin bu pasifleştirici ve hareketsizleştirici işlevi son derece isabetli biçimde kavramıştır.

“Teknik olarak yeniden üretilebilirlik çağında sanat eseri”nin[12] sonunda Benjamin, faşizmin “siyaseti estetize ettiğini” yazar: bireyleri, siyasetin bir gösteriye dönüştüğü bu ortamda büyülenmiş seyircilere, yabancılaşmış tüketicilere çevirir. Buna karşılık komünizm “estetiği politize eder” ve kültürel alanı kitlelerin doğrudan yaratıcı katılımının bir sahnesi hâline getirir. Faşist gösteri bu nedenle bütünüyle hiyerarşiktir: herkesin kendisine verilen rolü en yüksek disiplin ve itaatle yerine getirmesi gereken diktatoryal bir üretimdir.

Bugün Rusya’da bu durum, devletin orduyla dayanışma adına düzenlediği “kamusal gösterilerle” simgelenmektedir: örneğin kamu çalışanlarının ve öğrencilerin hizaya dizilerek Rus saldırganlığının uğursuz sembolü olan Z harfini oluşturması. Bu siyasal gösteri tamamen yukarıdan aşağıya örgütlenir; aşağıdan gelen hiçbir inisiyatife – hatta faşist bir inisiyatife bile – yer bırakmaz. Dört yıllık savaş boyunca Rus rejimi yalnızca savaş karşıtı aktivistleri değil, aynı zamanda en ufak bir bağımsızlık emaresi gösteren tüm emperyal milliyetçileri de hapse atmıştır (örneğin 2014’te Donbas’taki Rus müdahalesinin başlıca mimarlarından Igor Strelkov). Bu bağlamda, görece özerk Wagner paralı asker grubunun tasfiye edilmesi ve lideri Yevgeny Prigozhin’in 2023 yazında dramatik biçimde ortadan kaldırılması, 1934’te Almanya’daki Uzun Bıçaklar Gecesi ile karşılaştırılabilir.

Savaşa yönelik kitlesel destek ifadesi yalnızca iktidarın onayladığı biçimlerde mümkün ve meşrudur: yurtsever konserler ve yetkililer tarafından organize edilen koreografik “flash mob”lar. Bu kitlesel süslemeler, Siegfried Kracauer’in “Kitle Süsü”nde tarif ettiği anlamı taşır: bireyin parçalanması ve kapitalist üretim sürecine ve ideolojik yeniden üretime entegre edilmesi.[13]

Başka bir deyişle, yalnızca toplumun atomlara ayrılmasının sonuçlarıyla değil, aynı zamanda insanın kendisinin parçalanmasıyla karşı karşıyayız: birey, siyasal ve ekonomik makineye eklemlenmiş ve onun rasyonalitesi tarafından disipline edilmiş parçalara bölünür. Georg Lukács’un deyimiyle insanın kişiliğini “şeyleştirmeyi” hedefleyen piyasa rasyonalitesi, mantıksal sınırına ulaşır ve siyasetin ve toplumun örgütlenmesine kadar genişler.

Eğer insan doğası başkalarına hükmetme mücadelesinden ibaretse, o zaman devletin doğası da kendisini birleşik bir beden (beden parçalarının bir “süsü”) olarak kurmak ve diğer “varlıklarla” varoluşsal bir mücadeleye girmek olur. Böyle bir dünyada kültür ya da egemenlik gibi kavramlar, bu devletsel özün yalnızca basit niteliklerine indirgenir.

Faşist devlet ve sermaye

Faşizm, böylece, devlet aygıtı ile sermayenin doğrudan kaynaştığı yeni bir burjuva devlet biçimi olarak ortaya çıkar – öyle ki, faşizm altında sermayenin devlet biçimini aldığı bile söylenebilir. Devlet artık toplumun üzerinde bir hakem rolü oynamaz, ne de sınıf çıkarları arasında arabuluculuk yapar (klasik bir Bonapartizmde olduğu gibi): perde arkasına gizlenmeyen, dolaysız bir egemenliğin aracı hâline gelir.

Bu anlamda Lev Troçki, sermayenin “devlet egemenliğinin tüm organlarını ve kurumlarını – yürütme, idari ve eğitimsel aygıtları – çelik bir mengene gibi doğrudan ve hemen kendi eline aldığını” yazar. Ve ekler: faşizmin özü, “proletaryanın amorf bir duruma indirgenmesi; kitlelerin içine derinlemesine nüfuz eden ve proletaryanın bağımsız kristalleşmesini engellemeye hizmet eden bir idari sistemin kurulmasıdır.”[14]

Alman hukukçu ve siyaset bilimci Franz Neumann, ünlü Béhémoth adlı eserinde faşist devlete benzer bir analiz getirir.[15] Ona göre faşizm, artık devletin aracı rolüne ihtiyaç duymayan sermayenin doğrudan egemenliğidir. Marksist emperyalizm teorilerine dayanarak, Nazizme geçişin, dünya pazarının yeniden paylaşımı döneminde dış pazarlardan mahrum kalan Alman kapitalizminin konumuyla belirlendiğini gösterir.

Almanya’daki temel eğilim, sanayinin tekelleşmesi ve nüfusun büyük çoğunluğunun hem asker hem işçi olarak seferber edilebilecek proleterlere dönüştürülmesiydi. Neumann’a göre, sermaye nihai biçiminde devletle kaynaşır: artık ne serbest ticarete ne de özgür bir emek piyasasına ihtiyaç duyar. Zayıf işletmeler büyüklerle eşit koşullarda tutulmaz; devlet onları verimsiz ilan eder ve varlıklarını kartellere devreder (Yahudi mallarının müsaderesi de aynı mantığın parçasıdır). Faşizm altında mülkiyet, hukuk tarafından değil idari karar tarafından güvence altına alınır. Başka bir deyişle, özel mülkiyet hakkı ortak bir normdan değil, egemenin tekil kararından türemektedir. Böylece siyasal olan (devlet) ile ekonomik olan (sermaye) arasındaki ayrım ortadan kalkar; kapitalizmin gerçek eşitsizliği artık hukuki eşitlik görünümüyle gizlenmez.

Adolf Hitler döneminde ilan edilen tam istihdam, Neumann’a göre işçilerin her türlü seçim özgürlüğünü ortadan kaldırmıştır: ne kolektif ne bireysel haklara sahiptirler ve işletmenin “organik birliği” içinde erimeye zorlanırlar. Böylece Nazi formülü olan “ekonominin üstünde siyaset”, pratikte şu anlama gelir: sermaye, serbest piyasa ve rekabet zorunluluğunu aşarak devleti kendi genişlemesinin bir aracı hâline getirir. Faşizm, bu nedenle sermaye ile devlet arasında yeni bir ilişki kurar.

Elbette bu kaynaşma, tam bir özdeşlik ya da homojenlik yaratmaz; daha çok, bu iki alanın mantıklarının birbirine uyumlandırılması anlamına gelir. Örneğin Holokost’un Alman sermayesinin “çıkarına” olduğu söylenemez; ancak kapitalist bir yönetsel rasyonaliteye uygun biçimde yürütülmüş ve kapitalist üretim makinesinin en uç ve canavarca biçimini temsil etmiştir. Bu durum, Zygmunt Bauman’ın Modernite ve Holokost adlı eserinde çarpıcı biçimde analiz edilmiştir.

Faşizm ve akrabaları

Franz Neumann’un hitlerizm çözümlemesinin, ABD’deki alt-right’ın entelektüel figürleri olan Nick Land ve Curtis Yarvin’in savunduğu “kapitalist otoritaryanizm” ile ne kadar benzeştiği dikkat çekicidir.[16] Onlara göre kapitalizmin “ivmelenmesi”, devletlerin hukukun özerkliğinden ve demokratik meşruiyetten vazgeçmesine kaçınılmaz olarak yol açacaktır. Güçlü ile zayıf arasında sahte bir eşitlik yaratan demokratik devletin yerini, doğal seçilimle mutlak güç kazanmış yöneticiler tarafından idare edilen hiyerarşik bir “Gov-corp” (şirket-devlet) alacaktır.

Nick Land’a göre böyle bir devlet, siyasal mücadelelerin ya da kitlesel hareketlerin sonucu olmayacak; kapitalist ekonominin kendi dinamiklerinin, tüm siyasal biçimleri aşındırıp aşmasıyla ortaya çıkacaktır. Bu otoriter-libertaryen ütopya, paradoksal biçimde Putin’in devlet kapitalizminin ters yüz edilmiş hâline benzer: burada mülkiyet hakları ile siyasal iktidar ayrılmaz biçimde iç içedir ve devlet bürokrasisi (tepesinde güvenlik aygıtı) aristokratik, neredeyse kast benzeri bir yapı olarak kavranır.

Putin’in siloviki’sinin (güvenlik aygıtı elitleri) dünya görüşü ile Silikon Vadisi’nde Nick Land hayranlarının dünya görüşü arasındaki tuhaf benzerlik, ortak bir ideolojik eğitimle açıklanamaz. Land Thomas Hobbes ve Gilles Deleuze’e atıf yaparken, Vladimir Putin Ivan Ilyin ya da Fyodor Dostoevsky’ye başvurur. Ancak burada belirleyici olan entelektüel referanslar değil; neoliberal kapitalizmin ideolojik pratikleri içinde içselleştirilmiş ve onun ürettiği öznelik tipine özgü bir “faşist rasyonalite”dir.

Günümüz faşizmi artık kitlesel gerici hareketlere ihtiyaç duymaz. Örgütlü işçi sınıfını bastırmak ve onu şiddet yoluyla “amorf” bir hâle getirmek için iç savaş benzeri yöntemlere de gerek duymaz. Bu iş, Batı ülkelerinde neoliberal dönüşüm on yılları boyunca ve 1990’larda post-sosyalist ülkelerde uygulanan “şok terapisi” reformlarıyla büyük ölçüde zaten gerçekleştirilmiştir. Geriye kalan, yukarıdan gelecek bir “darbe”dir: demokratik katılımın tamamen gömülmesi ve sermayenin diktatoryal bir devlet biçimine kavuşması. Eski faşizm gibi, 21. yüzyıl faşizmi de küresel kapitalizmin krizinden doğan bir eğilimdir.

Bu açıdan bakıldığında, Sovyet sonrası dönüşüm koşullarından doğan putinizmin, bu küresel eğilimlerle ne kadar örtüştüğü çarpıcıdır. Bu olgu, özgül bir ulusal dinamikten ziyade daha genel bir tarihsel sürecin parçasıdır. Retoriğinde, Marine Le Pen seçmenine, Viktor Orbán destekçisine ya da Tucker Carlson izleyicisine yabancı gelecek pek az şey bulunur: aynı saldırgan anti-evrenselcilik; aynı “azınlıklar” etrafındaki panik; aynı “geleneksel aile” ve “manevi değerler” savunusu; aynı “kültürel Marksizm” karşıtlığı; aynı soyut “elitlere” yöneltilmiş öfkenin siyasallaştırılması.

Putinizmin temel farkı, devletin zaten 21. yüzyıla özgü bir faşist rejime dönüştürülmüş olmasıdır. Bu anlamda, geçmişi hatırlatmaktan çok geleceğe dair bir uyarı işlevi görür. Ancak şu soru kaçınılmazdır: Sovyet sonrası Rusya neden bu kaderi yaşadı ve nasıl oldu da böylesi ürkütücü bir örneğe dönüştü?

Putinizm: bir “faşistleşme”nin kısa tarihi

2000’lerin ortasında, Vladimir Putin ikinci kez ezici bir çoğunlukla yeniden seçildiğinde, bu satırların yazarı Moskova’daki sol siyasal sahnede zaten aktifti. O dönemde, yetkililerin hâlâ başkentin merkezinde düzenlenmesine izin verdiği kalabalık gösterilerde en popüler sloganlardan biri şuydu: “Birleşik Rusya, faşist ülke!”[17] Bu sloganı atan genç sosyalistler ve anarşistler, bunu bilinçli bir abartı olarak görüyordu. Putin’in iktidarının ilk yıllarında hâlâ sivil özgürlükler, bağımsız medya, muhalif adaylar ve grev hakkına sahip sendikalar mevcuttu.

Bununla birlikte, kişisel iktidarın pekişmesi, kitlesel depolitizasyon ile şovenist ve ırkçı fikirlerin yayılması gibi tehlikeli bir bileşim şimdiden görünür hâle gelmişti. Putin’in siyasal kariyeri ve popülaritesinin doğası en başından itibaren savaşla bağlantılıydı. 1999’un sonunda, Boris Yeltsin onu halefi olarak belirlediğinde, Rus ordusu Çeçenistan’da geniş çaplı bir “terörle mücadele operasyonu” yürütüyordu.

Mart 2000 başkanlık seçimlerinde Putin’in ezici zaferi, bazı Kremlin yanlısı analistlerin “putinci çoğunluk” olarak adlandırdığı olgunun ortaya çıkışını işaret etti. Bu çoğunluğun baskın duyguları; demokrasiye yönelik hayal kırıklığı (siyasal ve toplumsal istikrarsızlıkla ilişkilendirilen), yoksulluk ve ekonomik güvensizlik karşısında duyulan yorgunluk ve medya tarafından sürekli beslenen terör korkusuydu. Bu korku, “radikal İslamcılar”a atfedilen tehdit söylemiyle ve şehirleri “dolduran” Kafkasyalılara yönelik düşmanlıkla birleşiyordu.

Dikkat çekici olan, bu bayrak etrafında toplanma zihniyetinin başlangıçta Batı’ya yönelmemiş olmasıdır. Aksine Putin, Çeçenistan’daki operasyonu, George W. Bush’un 11 Eylül sonrası başlattığı “uluslararası terörizmle mücadele”nin bir parçası olarak sunuyordu. İç politikası da Batı’daki neo-muhafazakâr projeye şaşırtıcı derecede benziyordu: kamu sektörünün agresif biçimde özelleştirilmesi, hukuk alanındaki neoliberal reformlar, bunlarla birlikte artan polis denetimi ve “ulusal birlik” vurgulu yurtsever bir söylem.

Putin’in iktidarının ilk yıllarında, işçi haklarını önemli ölçüde sınırlayan yeni bir İş Kanunu, kentsel alanın özelleştirilmesini kolaylaştıran bir Konut Yasası ve Rusya’yı büyük şirketler için adeta bir vergi cennetine dönüştüren %13’lük sabit gelir vergisi yürürlüğe girdi.

Aynı dönemde petrol fiyatlarındaki dramatik artış, bütçe dengesini korurken maaşların ve emekli aylıklarının yükseltilmesini mümkün kıldı. İşte bu noktada, putinizmin karakteristik özelliği olan neoliberalizm ile devlet kapitalizminin paradoksal birleşiminin temelleri atıldı.[18] Rejim, doğal kaynaklarla bağlantılı kârlı şirketleri doğrudan ya da dolaylı olarak devlet kontrolüne alırken, kamu sektörünü (eğitim, sağlık) sürekli bir neoliberal kemer sıkma politikası altında tuttu.

Putin döneminde “oligarklar” – Sovyet sonrası özelleştirmeler sırasında çok düşük bedellerle büyük şirketler edinmiş sermaye sahipleri – Yeltsin dönemindeki doğrudan siyasal etkilerini kaybettiler. Ancak aynı zamanda yeni özelleştirmeler yoluyla şirket satın alma ve devletle kârlı sözleşmeler yapma konusunda büyük fırsatlar elde ettiler. “Putinci çoğunluk” mitiyle desteklenen rejim, bu kesimlere 1990’larda kaybettikleri meşruiyeti geri verdi. Yeltsin döneminde özelleştirme yaygın olarak haksız ve suç olarak görülürken, ekonomik toparlanma ile birlikte Putin rejimi bu yağmayı “kapanmış bir sayfa” olarak sundu ve herhangi bir yeniden değerlendirme girişiminin toplumsal kaosa ve ülkenin dağılmasına yol açacağı uyarısında bulundu.

2010’ların başına kadar putinizm, kitlesel bir depolitizasyon üzerine kuruluydu: artan tüketim, “istikrar”ın sağladığı rahatlık ve özel hayata çekilme bu dönemin belirleyici unsurlarıydı. Bu süreçte rejim, muhafazakâr olmaktan ziyade, Jacques Rancière’in anlamıyla “post-politik” bir karakter taşıyordu: siyasal tutkulara ve sokaktaki demagojik sloganlara karşı, saf bir yönetim tekniği olarak sunuluyordu. Bu atmosfer içinde, 2008’de Vladimir Putin’in iki döneminin ardından, onun önerisiyle silik bir figür olan Dmitry Medvedev aynı “putinci çoğunluk” tarafından başkan seçildi. Yönetim tarzı değişmediği sürece başkanın adının ne önemi vardı?

Küresel kriz, direnişler ve faşizan dönemeç

Her şey 2011 sonunda Putin’in yeniden başkanlığa dönme niyetini açıklamasıyla değişti. Bu, açıkça kişiselleşmiş bir iktidara geçişin işaretiydi. 2011 sonu ve 2012 başında Moskova ve diğer büyük şehirler, seçim hilesini protesto eden ve rejimin otoriterliğini eleştiren on binlerce insanın gösterileriyle sarsıldı. Bu mobilizasyonlar, teknokratik ve “post-politik” modeli sorguluyordu.[19]

Buna yanıt olarak Putin bir “faşistleşme” sürecini başlattı. 2012 kampanyası önceki dönemlerden kopuş anlamına geliyordu: protestolar, ulusal birliği bozmak ve yabancı değerleri dayatmak isteyen iç ve dış düşmanların komplosu olarak sunuldu. Putin kendisini “geleneksel aile”nin savunucusu olarak konumlandırdı; homofobi ve patriyarka devlet ideolojisi düzeyine yükseltildi. “Putinci çoğunluk”, ortak Hristiyan kimlik ve ulusal sadakat etrafında birleşmiş “sessiz muhafazakâr çoğunluk” olarak yeniden inşa edildi.

Ancak yeniden seçilmesine ve protestoların bastırılmasına rağmen, Putin kitle desteğini kaybetmeye devam etti. Liberal muhalefetin dile getirdiği demokratik talepler (sivil haklar, adil seçimler), artan yoksulluk ve eşitsizlik deneyimiyle birleşme potansiyeline sahipti. 2008 krizinin ardından kırılganlaşan büyüme yerini durgunluğa ve yaşam standartlarında düşüşe bırakmıştı.

Bu bağlamda Putin, 2014’te Kiev’deki Euromaidan’ı doğrudan bir tehdit olarak algıladı: sokak mobilizasyonuyla iktidarın değişmesi, Rusya için “bulaşıcı” bir örnek oluşturabilirdi. Coğrafi yakınlık, tarihsel bağlar ve yoğun medya ilgisi nedeniyle bu senaryo Rus toplumuna somut bir model sunabilirdi. Buna karşılık Putin agresif bir tırmanışa yöneldi – Kırım’ın ilhakı ve Ukrayna’nın doğusuna müdahale – hem “yakın çevre”deki hâkimiyeti yeniden tesis etmek hem de içeride “kuşatma altındaki kale” mantığını güçlendirmek için. Böylece dış politika ile iç politika ayrılmaz hâle geldi: biri diğerini kilitlemenin aracı oldu.

Kırım’ın ilhakı ve Ukrayna’nın doğusundaki askeri müdahale, rejimin dönüşümünde bir dönüm noktasıydı. Sarsılan meşruiyet, savaş yoluyla yeniden kuruldu ve “kuşatma altındaki kale” siyasetiyle pekiştirildi. İdeolojik olarak inşa edilen “sessiz muhafazakâr çoğunluk” yerini “Kırım konsensüsü”ne bıraktı: rejimin jeopolitik hamlelerine yönelik yaygın, pasif bir onay. Bu bağlamda, bu emperyalizme karşı çıkan herkes “vatana ihanet”le suçlandı. İç politika geri plana itildi; eyleyebilen tek özne ulusal lider ve başkomutan olurken, diğerlerinin yurttaşlık görevi onun pasif destekçisi olmaya indirgenmişti.

Ancak “Kırım konsensüsü” uzun sürmedi. 2017’den itibaren Rusya’da yeni bir siyasileşme dalgası ortaya çıktı: liberal-popülist Alexei Navalny’nin öncülük ettiği yolsuzluk karşıtı sokak gösterileri; neoliberal emeklilik reformuna karşı kitlesel hoşnutsuzluk; güçlü çevre hareketleri; bölgelerde yerel yönetim özerkliğini savunan mücadeleler. Bu mobilizasyonlar, çeşitliliklerine rağmen, 2011’e kıyasla toplumsal eşitsizlik meselesini çok daha açık biçimde gündeme getirdi. Artık ne baskı ne de jeopolitik söylem rejimin toplumu bütünüyle kontrol etmesine yetiyordu: rejimin gerçek bir savaşa ihtiyacı vardı.

Böylece, yukarıdan sürekli yeniden tanımlanan, hayali bir depolitize çoğunluğa dayanarak putinizmin, kendi yapısal krizini çözmek ve iç-dış meydan okumaları bastırmak için faşizme doğru kaydığı görülür. Meydan okuma ne kadar ciddiyse, kapitalist elit ile yoksullaşmış işçi sınıfı arasındaki çelişkileri açığa çıkarma riski de o kadar büyüktü. Bu nedenle rejim, varlığını sürdürebilmek için giderek daha radikal ve faşizan önlemlere yöneldi.

Moskova’da düzen hüküm sürüyor

Putinizmin ilk “teknokratik” biçimi, devlet bürokrasisi, küçük işletmeler ve işçi sınıfının atomize kesimleri içinde pasif bir seçim tabanına dayanıyordu. Ancak son biçimi, çıplak bir iktidarı sergiliyor: devlet, sert sınıf eşitsizliğine dayalı bir düzeni doğrudan dayatıyor. Bugün orta sınıf büyük ölçüde Ukrayna karşıtı şoven söylemi desteklese de çocuklarını savaşa göndermiyor. Ukrayna’daki Rus askerî gücünün büyük bölümü ise yoksul taşra emekçilerinden ve işsizlerden oluşuyor; onlar için orduya katılmak çoğu zaman düzgün ücretli bir iş bulmanın tek yolu.

2022 baharında, Ukrayna işgalinin ardından rejimin yeni siyasal düzeni dayatması yalnızca birkaç hafta sürdü – üstelik son derece sert bir biçimde. Zayıf örgütlenmiş savaş karşıtı gösteriler eşi görülmemiş bir şiddetle bastırıldı: sadece o bahar aylarında 16 binden fazla kişi gözaltına alındı ve cezalandırıldı. Askerî sansür getirildi; cezalar 15 yıla kadar hapisle sonuçlanabiliyordu. İşgale yönelik her türlü kamusal muhalefet suç hâline geldi – yalnızca gösteriler değil, sosyal medyada bir paylaşım ya da iş yerinde bir yorum bile. Baskı seçici olmakla birlikte giderek yoğunlaşıyor ve geniş çaplı bir korku iklimi yaratmış durumda.

Savaşa verilen kitlesel destek ise – büyük ölçüde Kremlin kontrolündeki kurumların yaptığı anketlerde görüldüğü kadarıyla – zorlanmış ve performatif bir karakter taşıyor. Bu tür yanıtlar, özel hayatın güvenliğini korumak için gösterilen bir sadakat jesti olarak algılanıyor. Bu durumun ne kadar sürdürülebilir olduğu belirsizdir. Yaptırımlar ve askerî harcamalar nedeniyle yaşam standartlarının düşmesi ve uzun süre gizlenen kayıpların büyüklüğü, hoşnutsuzluğu artıracaktır. Bu yüzden savaş, bir biçimde, rejimin varlık koşulu olmaya devam edecek – ve belki de onun çöküşünün nedeni olacaktır.

Yine de şimdiden şu söylenebilir: putinist rejim, yirmi yılı aşkın bir sürede kademeli bir dönüşüm geçirmiştir: Depolitize neoliberal otoriterlikten sert bir diktatörlüğe. Bu gelişim, ekonomik kriz, büyük toplumsal eşitsizlik ve iç baskı ile dış emperyal savaşla ayakta tutulan bir düzen karşısında kapitalist toplumun “normalitesinden” türeyen grotesk bir sonuçtur.

Putin rejimini “tanıdık” ve “normal” kılan da budur: toplumun pasifleştirilmesi ve atomizasyonu, söylemin gerici anti-evrenselciliği ve tüm bunların elitlerin sinik rasyonalitesiyle çarpılması. Bu nedenle onu açıkça faşist olarak adlandırmak gerekir – yalnızca bu tanıma uyduğu için değil, aynı zamanda günümüzün özgürleşme mücadelelerinin karşı karşıya olduğu küresel tehdidin büyüklüğünü kavrayabilmek için.

Ilya Budraitskis, günümüzde sürgünde yaşayan Rus sosyalist bir tarihçi ve siyaset bilimi araştırmacısıdır. 2011’de kurulan ve 2024’te “yabancı ajan” olarak sınıflandırılmasının ardından kendini fesheden antikapitalist bir örgüt olan Rusya Sosyalist Hareketi’nin (RSM/RSD) eski üyesidir. Moskova Üniversitesi’nde ders vermiş ve 2022’de sürgüne gitmeden önce Rusya’daki savaş karşıtı hareketin örgütlenmesine katılmıştır.

Özellikle Dissidents among Dissidents: Ideology, Politics, and the Left in Post-Soviet Russia (Verso, 2022) adlı kitabın yazarıdır (Türkçesi: Rusya’da Sol, çev: Aydın Çavdar, Ayrıntı, 2022). . Ilya Matveev ile birlikte kaleme aldığı New Russian Imperialism: Capital and Ideology adlı kitabı ise 2026 yılında Stanford University Press tarafından yayımlanacaktır.

Metin, İngilizceden Contretemps için Christian Dubucq tarafından çevrilmiştir.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Notlar

[1] Vladimir Putin, “Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in St. Petersburg Uluslararası Ekonomik Forumu’ndaki konuşması” (Fransızca çeviri), 17 Haziran 2022, Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanlığı (Fransa sitesi), https://france.mid.ru/fr/presse/vladimir_poutine_au_forum_conomique_/.

[2] Vladimir Putin, “Rusya’nın Birinci Dünya Savaşı’ndaki zaferi çalındı”, Kommersant, 1 Ağustos 2014, https://www.kommersant.ru/doc/2537963.

[3] Pierre-André Taguieff, “Discussion or Inquisition: The Case of Alain de Benoist,” Telos, no 98-99, 1993-1994, s. 34-54.

[4] Timothy Snyder, “We should say it. Russia is fascist.” The New York Times, 19 Mayıs 2022.

[5] Grigory Golosov, “Fascist Russia?” Riddle, 30 Mayıs 2022, https://ridl.io/fascist-russia/.

[6] Robert O. Paxton, Le fascisme en action (Paris: Seuil, 2004).

[7] Paxton, a.g.e.

[8] Alexander J. Motyl, “Putin’s Russia as a Fascist Political System,” Communist and Post-Communist Studies, cilt 49, no 1, 2016, s. 25-36.

[9] Maurice Merleau-Ponty, Les aventures de la dialectique (Paris: Gallimard, 1955), “Sartre et l’ultra-bolchevisme” bölümü.

[10] Karl Polanyi, La Grande Transformation. Aux origines politiques et économiques de notre temps (Paris: Gallimard, 1983). Türkçesi: Büyük Dönüşüm, İletişim Yayınları.  Ayrıca bkz. Jérôme Maucourant, “Bonnes feuilles de Avez-vous lu Polanyi ? – postface”, Contretemps, 29 Ekim 2011, https://www.contretemps.eu/bonnes-feuilles-de-avez-vous-lu-polanyi-de-jerome-maucourant-postface/ (Çev. notu).

[11] Hannah Arendt, Les Origines du totalitarisme, cilt 3: Le Système totalitaire, Paris, Seuil, “Points/Essais” dizisi, 2005. Türkçesi: Totalitarizmin Kökenleri, İletişim Yayınları.

[12] Walter Benjamin, “L’œuvre d’art à l’époque de sa reproductibilité technique”, L’Œuvre d’art à l’époque de sa reproductibilité technique içinde, Paris, Gallimard, “Folio Plus philosophie”, 2008. Türkçesi: Walter Benjamin, Pasajlar içinde, çev: Ahmet Cemal, Yapı Kredi Yayınları.

[13] Siegfried Kracauer, L’Ornement de la masse. Essais sur la modernité weimarienne (Paris: La Découverte, 2008). Türkçesi: Kitle Süsü, Metis Yayınları.

[14] Leon Trotsky, “Mussolini nasıl kazandı?” (çevrimiçi Fransızca versiyon).

[15] Franz Neumann, Béhémoth. Structure et pratique du national-socialisme, Paris, Payot, 1987.

[16] Nick Land, “Dark Enlightenment”, Fransızca çeviri: “Les Lumières noires”, Divergences, bölüm 1 (14 Ekim 2025) ve bölüm 2 (2 Eylül 2025): https://divergences.be/spip.php?article4130= ; https://divergences.be/spip.php?article4132=.

[17] United Russia (Edinaïa Rossiïa), Kremlin yanlısı başlıca parti olup “iktidar partisi” olarak anılır; 1 Aralık 2001’de Kremlin’i destekleyen çeşitli hareket ve partilerin birleşmesiyle kurulmuştur.

[18] Ilya Matveev, “Russia Inc.”, openDemocracy, 16 Mart 2016, https://www.opendemocracy.net/en/odr/russia-inc/

[19] “The Weakest Link of Managed Democracy: How the Parliament Gave Birth to Nonparliamentary Politics” [“Yönlendirilmiş demokrasinin en zayıf halkası: parlamentonun nasıl parlamento dışı siyaseti doğurduğu”], South Atlantic Quarterly, cilt 113, no 1, 2014, s. 169-185.

Porto Alegre Antifaşist ve Anti-Emperyalist Konferansı: İleri Adımlar, Zorluklar ve İmkanlar

Halkların egemenliği için düzenlenen ilk antif­aşist konferans, benzersiz bir deneyimdi; dünyanın başka hiçbir yerinde böyle bir girişim başarıyla hayata geçirilmemişti. Bu konferans, devrimci örgütlerin sınırlarını çok aşan geniş bir antif­aşist ve anti-emperyalist cepheyi temsil ediyor. Bununla birlikte, konferans enternasyonalist direniş hareketlerinin karşılaştığı zorluklarla bağlantılı olarak bazı sınırlılıkları da görünür kıldı.

Bu metin konferansa katılmış olan Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komite ve Yürütme Bürosu üyeleri Manuel Rodriguez Banchs, Penelope Duggan, Israel Dutra, Antoine Larrache, João Machado, Reymund de Silva ve Eric Toussaint tarafından kaleme alınmıştır.

Açılış gösterisine yaklaşık 7.000 kişi katıldı; Dördüncü Enternasyonal örgütlerinin kayda değer bir varlığı söz konusuydu. Zirve dönemindeki Dünya Sosyal Forumları’nın militan coşkusuna ve 2003 savaş karşıtı harekete tanıklık ettik; bu tür anlarda çok farklı çevrelerden binlerce insan bir araya gelir ve her şeyi tartışır. İşte tam da bu tür militan momentlerde ortak kavrayışlar ve ortak hedefler şekillenir, militan öncünün bilinci biçimlenir.

Brezilya dışından en büyük delegasyon 200 kişiyle Arjantin’den geldi; bunların çoğu otobüsle yolculuk etmişti, buna Marabunta’dan yoldaşlarımız da dahildi. Afrika’dan (Güney Afrika, Mali, Kongo, Kenya, Fildişi Sahili, Fas) ve Asya’dan (Hindistan, Pakistan, Filipinler…) yoldaşlar katıldı; özellikle de CADTM (Gayrimeşru Borcun İptali Komitesi) aracılığıyla — ki bu örgüt, yerel konferans düzenleme komitesiyle birlikte organizasyonda merkezi bir rol oynadı. Emperyalist ülkelerden (Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Avustralya ve Belçika, Danimarka, Fransa, İtalya gibi Avrupa ülkeleri) delegasyonlar da elbette hazır bulundu. Ukraynalı ve Rus militanlardan oluşan önemli delegasyonlar da vardı.

Konferansın Çalışmaları
“Parlamenterler yuvarlak masası” ve “seçilmişler yuvarlak masası” ile başlayan program, kurumlar içindeki mücadelelerle kurulan önemli bağı ortaya koydu. Ardından binlerce kişi, çok çeşitli başlıklarda gerçekleştirilen tartışmalara katıldı: aşırı sağın yükselişinin analizi, Milei’ye karşı mücadele, ABD’de Minneapolis merkezli Trump karşıtı direniş, emek dünyasındaki mücadelelerin özgünlüğü, Brezilya’daki durum, Filistin direnişi, iklim krizi, feminizm, eğitim ve çeşitli uluslararası dayanışma biçimleri.

Resmî programdaki on bir genel oturuma katılmanın yanı sıra, Dördüncü Enternasyonal’in örgütleri ve militanları, planlanan 150 etkinlik arasında yer alan bir dizi öz-örgütlü faaliyet de önerdi. Yoldaşlarımız bu etkinliklerde önemli bir rol oynadı; özellikle de kapitalist büyümeden kopuşu savunan ekososyalist devrim manifestomuzun sunumu dikkat çekti. 600’den fazla kişinin katıldığı bu toplantı, Manifesto’nun başlıca yazarlarından Michael Löwy ve Penelope Duggan tarafından yönetildi; Duggan bu etkinlikte Dördüncü Enternasyonal’i temsil ediyordu.

Irkçılık karşıtı ve antikapitalist mücadele, Ukrayna ile dayanışma, Rus siyasi tutuklularla dayanışma, Fransa’daki durum ve göçmenlerle dayanışma üzerine tartışmalar da örgütledik ya da bu tartışmalara önemli katkılarda bulunduk. Özellikle bu başlıklardan ilki, birkaç yüz kişinin katılımıyla gerçekleşti.

CADTM tarafından göç, Z kuşağının seferberlikleri, servet birikimi, Ukrayna, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Venezuela’daki doğal kaynakların yağmalanması, Afrika’daki durum ve diğer başlıklar üzerine önemli etkinlikler düzenlendi.

Dördüncü Enternasyonal, konferans katılımcılarına dört dilde “Neofaşist otoriterliğe ve emperyalizmin her türüne karşı” başlıklı bir bildiri dağıttı.

Sonuç Bildirgesi
Konferansın sonuç bildirgesi, organizasyonu mümkün kılan geniş yakınlaşmaları özetlemektedir: Milei’ye karşı büyük seferberlikler, Birleşik Krallık’ta aşırı sağa karşı mobilizasyonlar, ABD’deki “No Kings!” eylemleri ve Küba ile dayanışma hatırlatılıyor. Aynı zamanda sosyal, çevresel, ırkçılık karşıtı, feminist ve LGBTIQ+ taleplerin yanı sıra elbette emperyalizme karşı bir dizi talep de sıralanmaktadır. Bildirge açıkça şu ifadeyi kullanır: “Tüm emperyalizmlere karşı mücadele ediyoruz ve halkların kendi kaderini tayin hakkı için, gerekli olan tüm araçlarla yürüttükleri mücadeleyi destekliyoruz.” Nitekim bildiri, özellikle Filistin’deki soykırıma, Lübnan ve İran’a yönelik saldırılara, Venezuela’ya yönelik müdahalelere ve Küba’ya yönelik tehditlere karşı çıkmaktadır. Bu geniş mutabakat, son derece çeşitli örgütleri bir araya getirmiş ve konferansın başarısına katkıda bulunmuştur.

Kitlesel İşçi Örgütlerinin Sınırlı Seferberliği
Konferansın büyük başarısı, bazı önemli sınırlılıkları görmemizi engellememelidir. Bu sınırlılıklar, konferansın hazırlanışı sırasında da ortaya çıkmış ve biz bunları gidermeye çalışmıştık ancak kısmi bir başarı elde edebildik

Bunlardan biri, hem Brezilya’da hem de uluslararası düzeyde geleneksel kitlesel işçi örgütlerinin aktif katılımının zayıf olmasıydı. Konferans, İşçi Partisi’nin ve PSOL’ün ulusal düzeydeki çoğunluğunun yanı sıra Brezilya’daki CUT ve CTB gibi sendikaların ve diğer öğretmen ve işçi örgütlerinin resmî katılımını sağlamış olsa da, bunlar Porto Alegre’nin bulunduğu Rio Grande do Sul eyaleti dışında seferberliğe sınırlı katkı sundular. Andes öğretmen sendikası ile Brezilya Komünist Partisi (PCdoB) daha güçlü bir militan varlık gösterdi.

Gerçekte ise, özellikle Rio Grande do Sul’de güçlü olan PSOL içindeki bir eğilim olan MES başta olmak üzere, bizim örgütlerimiz katılımcıların önemli bir bölümünü oluşturuyordu. Bu durum bir yandan bir gurur kaynağıdır; öte yandan ise reformist örgütler ve sendikalarla birlikte kitlesel bir hareket inşa etme ve birlik mücadelesinin hâlâ önümüzde duran bir görev olduğunu göstermektedir.

Brezilya dışında, konferans La France Insoumise’in yanı sıra, özellikle İspanya ve Latin Amerika’dan bir dizi sendikal örgütün desteğini de aldı. Konferansa yaklaşılırken, birçok başka örgütü bu girişimin kendi akımları açısından önemine ikna etmek için tekrar tekrar girişimlerde bulunuldu; ancak hareket içinde mümkün olan en geniş birliği kurma mücadelesi, en büyük kararlılıkla sürdürülmelidir.

Tüm Emperyalizmlere Karşı Çıkmak
Bir diğer sorun ise, sonuç bildirgesinde “tüm emperyalizmlere” karşı çıkıldığı ifade edilmesine rağmen, pratikte neredeyse yalnızca ABD emperyalizmine odaklanılmasıydı. Konferanstaki “kampçı” kesimlerin etkisiyle, Vladimir Putin yönetimindeki Rusya’nın Ukrayna’yı işgali kınanmadı ve Rusya’daki diktatörlük rejiminin niteliğine dair net bir tutum alınmadı. Bu durum ciddi bir sorundur ve Rusya ile Ukrayna’daki antif­aşistlerle ortak eylem açısından potansiyel bir engel oluşturmaktadır. Rusya, kuşkusuz faşizme en çok yaklaşan rejimlerden biridir; Ukrayna halkı — ve aynı zamanda Rus halkı da — bu rejim altında, yoksulluk ve yüz binlerce ölümle karşı karşıya kalarak acı çekmektedir.

Rus ve Ukraynalı yoldaşların varlığı, ayrıca Dördüncü Enternasyonal’in desteğiyle düzenlenen ve Rus muhaliflere söz hakkı tanıyan atölyeler ile, iki önde gelen sendikacı ve Sotsialnyi Rukh (Toplumsal Hareket) temsilcisinden oluşan Ukraynalı bir delegasyonun katılımı önemli bir denge unsuru oluşturdu. Bu durum ilgili delegasyonlar tarafından memnuniyetle karşılandı ve RESU/ENSU (Avrupa Ukrayna’yla Dayanışma Ağı) temsilcisinin sözleriyle: “Ukraynalı yoldaşların varlığı, tıpkı Rus sosyalist muhaliflerin varlığı gibi […] özellikle Roberto Robaina’nın gerçekleştirdiği kapanışta öne çıkarıldı. Ayrıca Brezilya’dan ve diğer ülkelerden militanlarla görüşmeler yapabildiler. Röportajlar verdiler ve sol örgütler arasında yayılmakta olan videolar çektiler.” Bu deneyime dayanarak, özellikle Latin Amerika’da olmak üzere, kendi mücadelelerine yönelik dayanışmayı genişletmeyi umuyorlar.

Birçok genel oturumda, Dördüncü Enternasyonal’den yoldaşlar (DE yönetiminden Penelope Duggan, Porto Riko’dan Rafael Bernabe, Hindistan’dan Sushovan Dhar vb.) ve diğer bazı konuşmacılar (ATTAC France ve La France Insoumise’den Patricia Pol) bu tutumlara karşı söz aldılar. Rus siyasi tutukluların ve sürgündeki muhaliflerin savunusunu yaptılar; Ukrayna’nın kendi kaderini tayin hakkını, Ukrayna halkının Rus işgaline karşı mücadelesini ve aynı zamanda kendi hükümetinin neoliberal ve antidemokratik politikalarına karşı direnişini desteklediler. Ayrıca İran’daki kadın hareketi ve demokratik hareketle dayanışma ifade ettiler. Bizim tutumumuz, dünyadaki tüm halkların kendi kaderlerini herhangi bir hükümete hizalanarak değil, kendi eylemleriyle belirleme hakkıdır; ancak bu temel meselenin konferansta tam anlamıyla çözüme kavuşturulamadığı açıktır. Öz-örgütlü atölyelerde söz alan DE’li yoldaşlar (Kanada’dan André Frappier, Belçika’dan Eric Toussaint, Brezilya’dan Bruno Magalhães) da Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini kınamış ve Ukrayna’nın kendi kaderini tayin hakkını savunmuştur.

İran Konusunda Muğlak bir Mesaj
Sonuç bildirgesi “İran halkının kendi kaderini tayin hakkını” savunmakla birlikte, İran İslam Cumhuriyeti’nin resmî olmayan bir temsilcisi konferansta hazır bulunmuş ve oldukça yumuşak bir tonla rejimin politikalarını gerekçelendirmiştir. Biz, İran İslam Cumhuriyeti’nin emperyalist saldırılara karşı kendini savunma hakkını ve bu saldırının yenilgiye uğratılmasını savunurken, İran’daki toplumsal hareketleri — özellikle feminist hareketleri — tam olarak destekliyoruz; bu hareketlerin, ABD ve İsrail tarafından desteklenen Şah yanlısı çevrelerle hiçbir ilgisi yoktur.

Hareket içinde Demokrasiyi Güçlendirmek
Binlerce militanı bir araya getiren böyle bir konferansta, katılımcılar arasında gerçek tartışma forumlarının yetersiz kalması muhtemelen kaçınılmazdı. Bu durum hem merkezi genel oturumlarda ele alınan siyasal başlıklar (öz-örgütlü atölyeler bu açıdan farklıydı) hem de özellikle sonuç bildirgesi ve onun önerileri açısından geçerlidir. Hepimiz listelenen girişimlerin hayata geçirilmesi konusunda hemfikir olsak ve Dördüncü Enternasyonal bunların her birinde yer alacak olsa da, örgütleyici çekirdeğin genişletilmesi ve demokratik hesap verebilirlik mekanizmalarının geliştirilmesi gerekmektedir. Bu, hem siyasal temsiliyet hem de toplumsal cinsiyet dengesi açısından önemlidir; nitekim bu mesele uluslararası örgütleme komitesi toplantısında da vurgulanmıştır. Ayrıca, resmî programdaki tüm konferanslarda kadın konuşmacıların yer aldığı not edilse de, feminizmle ilgili sorunlar büyük ölçüde bu oturumlarda yeterince yer bulmamış, daha çok öz-örgütlü atölyelerde ele alınmıştır.

Mücadeleyi Sürdürmek
Sonuç olarak, bu konferans faşizme ve emperyalizme karşı mücadelede son derece önemli bir ileri adımdır: yıllardır hiçbir sosyal forumun bu kadar geniş bir katılımı bir araya getiremediğini unutmayalım.

Uluslararası ve enternasyonalist hareket inşa etme pratikleri zayıflamıştı; bunların yeniden inşa edilmesi gerekiyor.

Antifaşist ve anti-emperyalist bir birleşik cephe arayışı, ortak bildirilerde belirli bir netlik kaybını da beraberinde getirdi; çünkü sol içinde ve halk kesimleri arasında şu gibi temel sorulara verilen yanıtlar oldukça farklılık göstermektedir: Faşistler ya da neofaşistler kimlerdir? Emperyalistler kimlerdir? Bu nedenle, konferansın örgütlenmesine yön veren karar — ve bu aynı zamanda Dördüncü Enternasyonal’in de tutumudur — önemli bir netlik kaybı pahasına da olsa konferansın gerçekleştirilmesinin gerekli olduğuydu. Tek alternatif, konferansı hiç yapmamak; binlerce militanı bir araya getirerek ortak noktaları ve ayrılıkları tartışma ve faşizme ile emperyalizme karşı süregelen mücadeleye katılma imkânından vazgeçmek olurdu.

Siyasal mücadeleler pratik içinde, gerçekten var olan hareketlere katılarak yürütülür; ancak bu hareketlere tam anlamıyla katıldığımız ölçüde etkide bulunabiliriz. Bu konferansın örgütlenmesi ve özellikle Brezilya’da düzenlenen ve konferans öncesi seferberliğin önemli bir parçasını oluşturan ön konferanslar dizisi, büyük ölçüde Dördüncü Enternasyonal militanlarına dayanmıştır. Özellikle Brezilya’daki örgütlerimiz — MES, Centelhas ve Ecosocialistas —, kitle örgütleri ve dernekler içinde faaliyet yürüten yoldaşlarımızın yanı sıra diğer enternasyonalist, sömürgecilik karşıtı ve anti-emperyalist örgütler bu süreçte önemli rol oynamıştır.

Hiç kuşku yok ki tartışmalar ve mücadeleler devam edecektir ve bir sonraki buluşmalar şimdiden belirlenmiştir: Haziran 2026’da Fransa ve İsviçre’de düzenlenecek G7 karşıtı zirve, Temmuz 2026’da Türkiye’de yapılacak NATO karşıtı buluşma ve Ağustos 2026’da Benin’de gerçekleştirilecek Dünya Sosyal Forumu. Ayrıca özellikle Kuzey ve Güney Amerika’da kıtasal konferanslar ile Mayıs ayında Belçika’da yapılacak Ekososyalist Buluşmalar da planlanmaktadır.

Faşizme ve emperyalizme karşı gerekli ittifaklar işte bu tür etkinlikler aracılığıyla şekillenmektedir. Sendikaları, insan hakları örgütlerini, feminist ve LGBTQI+ hareketleri, ırkçılık karşıtı örgütler, Filistin için mücadele edenleri ve Ukrayna ile İran halklarıyla dayanışma içinde olan güçleri bu sürece katmak bizim sorumluluğumuzdur. İşte bu şekilde — ve ekososyalist devrimci perspektiflerimizi savunarak — dünyayı değiştirecek hareketi inşa edeceğiz.

4 Nisan 2026

Yırtıcılar Çağı. Trump’ın Venezuela’ya Emperyalist Müdahalesinin Anlamı – Franck Gaudichaud

Ocak ayı başında Venezuela’ya yönelik saldırı ve Nicolás Maduro ile Cilia Flores’in kaçırılması, dünyanın ve emperyalistler arası güç dengelerinin yeniden düzenlenmesi yolunda ABD’nin yeni stratejisinin bir parçasıdır. Bu saldırgan stratejinin unsurları, bilhassa Latin Amerika’ya yönelik ekonomik baskının artırılması ve doğrudan askerî müdahaleleri öne çıkarmamaktır. Franck Gaudichaud, Inprecor dergisi için Antoine Larrache tarafından yapılan bu söyleşide (https://inprecor.fr) söz konusu olayları değerlendiriyor; metin Contretemps Web için güncellenmiştir.

Soru: Maduro ve eşinin kaçırılması sırasında ne yaşandı?

Olayın üzerinden bir aydan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen hâlâ birçok yönü, ayrıntıları bilinmiyor. Ancak açıkça söyleyebiliriz ki 2–3 Ocak gecesi büyük ölçekli bir emperyalist saldırı ve kelimenin tam anlamıyla bir darbe gerçekleşti. Venezuela, benzeri görülmemiş bir askerî yığınakla bombalandı (eş zamanlı olarak 150’den fazla uçak ve helikopter kullanıldı). Güney Amerika’da bir ülkenin bu ölçekte bombalanması ilk kez yaşanıyor. (Hepimizin hafızasında 1989’da Panama’da General Noriega’ya karşı müdahale ya da 1983’te Grenada’nın işgali – Başbakan Maurice Bishop’un tutuklanması ve idamıyla sonuçlanan süreç – hâlâ taze.)

ABD’nin Karayipler bölgesindeki askerî varlığı aylardır son derece yoğunluk kazanmıştı. Buna dünyanın en büyük uçak gemisi Gerald Ford’un ve geniş bir donanmanın varlığı da dahildi. Tüm bunlar “uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele” bahanesiyle yapılıyor, ancak bu süreçte çeşitli yargısız infazlar ve tekne bombalamaları da gerçekleşiyordu. Müdahale ihtimali nihayet doğrulandı. Operasyon sırasında özel kuvvetler karaya çıktı, Venezuela’nın çeşitli stratejik ve savunma noktaları imha edildi.

Bolivarcı Ulusal Silahlı Kuvvetler’in (FANB) neredeyse hiç organize ve merkezî, özellikle de hava savunmasına dayalı bir direniş göstermemesi, görevdeki Devlet Başkanı Nicolás Maduro ile milletvekili olan eşi Cilia Flores’in çok kısa bir sürede yakalanıp alıkonulmasına yol açtı. ABD’ye götürülen Maduro ve Flores, New York’ta bir hâkim karşısına çıkarıldı; onlara “Narko-Devlet”in başında olmak gibi hayal ürünü suçlamalar yöneltildi.

Bu askerî operasyon Venezuela’nın egemenliğini ve elbette tüm uluslararası hukuku ihlal etmektedir (uluslararası hukuk Trump’ın son kaygısıdır). Bu girişim ülkenin acımasız biçimde yeniden sömürgeleştirilmesinin ve orta vadede bir tür himaye rejimi (protektora) kurulmasının başlangıcı olabilir; Beyaz Saray’dan gelen ilk açıklamalar bu yönde. Kapitalizmin uzun krizi, ABD’nin küresel hegemonyasındaki gerileme ve emperyalistler arası sistemin şiddetle yeniden yapılanması bağlamında Trump, insanlığın bugüne dek inşa ettiği en büyük askerî-sanayi cephaneliğini kullanarak ya da kullanma tehdidinde bulunarak tüm “yarımküreyi” taakküm altına almayı hedefliyor. Aynı zamanda daha doğrudan bir amacı da var: Bolivarcı Venezuela üzerinde yeniden denetim kurmak ve ülkenin devasa ağır petrol rezervlerini sömürgeci yağması için hazırlamak.

Soru: Bu operasyondan sonra Venezuela’da devlet aygıtı ve yönetici kesimlerin tutumu nedir?

Süreç hâlâ yeniden örgütlenme aşamasında. Sahadaki temaslarımızın da doğruladığı üzere, başkan ve eşi alıkonulmasına rağmen, madurist devlet aygıtının sürekliliği korunuyor; bugün bu süreklilik geçici devlet başkanı Delcy Rodríguez şahsında somutlaşıyor. Askerî ve sivil yöneticiler, bürokrasinin üst katmanları, PSUV (Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi) liderliği ve Bolivarcı iş çevrelerinin farklı fraksiyonları – en azından şimdilik – birlik görüntüsü veriyor.

Burada belirleyici unsur ordunun tutumudur. Ordu, Bolivarcı sivil-askerî ulusal hareketin ve özellikle 2014 ile 2017–2019 krizlerinden bu yana Maduro’nun siyasal kontrolünün temel dayanağıdır.

Delcy Rodríguez’in yanında, 2013’te Hugo Chávez’in ölümünden bu yana iktidarda olan madurizmin başlıca isimleri görülüyor. Bunların başında rejimin güçlü adamı sayılan, polisi elinde tutan, orduyla ve Çin’le güçlü bağları olan Diosdado Cabello geliyor. Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı Vladimir Padrino López (Ocak yenilgisine rağmen görevden alınmadı) desteğini açıklamış durumda. Ulusal Meclis Başkanı Jorge Rodríguez de (Delcy Rodríguez’in kardeşi) chavizmin ve madurizmin kilit isimlerinden biri.

Eleştirel sol içinde ve hatta bazı görevdeki bakanlar dahil olmak üzere chavist çevrelerde, rejimin bir kesiminin ya da en azından bazı üyelerinin ABD’nin azami baskısı ve vaat edilen ödüller karşısında Maduro’yu önceden “bırakmış” olup olmadığı tartışılıyor. ABD’de hapsedilen başkanın Trump’la yürüttüğü fakat başarısızlıkla sonuçlanan müzakerelerin ardından, yakın çevrede “ihanetler” ya da kopuşlar yaşanıp yaşanmadığı sorgulanıyor.

Mevcut bürokrasinin bir bölümü – özellikle üst düzey askerî yetkililer – petrol ve madenler üzerindeki ekonomik çıkarlarını koruma, olası bir rejim değişikliği durumunda dokunulmazlıklarını pazarlık konusu haline getirme arayışında. Ancak bugün (özellikle geniş, ulusal ve özerk bir halk direniş hareketinin yokluğunda) ne ölçüde etkili olabilecekleri belirsiz.

Gerçek şu ki, Pentagon’un beklenen ya da en azından mümkün görülen saldırısına karşı süratli ve örgütlü bir siyasal-askerî tepki gösterilemedi; üstelik silahlı kuvvetlerin sürekli alarm halinde olduğu varsayılıyordu. Son yıllarda özellikle Caracas’ı ve hava sahasını korumak amacıyla Rus ve Çin yapımı hava savunma sistemlerine ve gelişmiş radarlara milyarlarca dolar harcanmıştı. Tüm bunların önceden etkisiz hale getirildiği anlaşılıyor; önlemler muhtemelen elektromanyetik silahlar kullanılarak ve kuşkusuz uzun soluklu bir istihbarat çalışmasıyla alt edilmişti.

Bu açıdan pek çok bilinmez var; ancak koordineli bir ulusal savunma hareketi görülmedi. Bu durum sınırlı ölçekte iç işbirlikleri (aktif ya da pasif), komuta zincirindeki zafiyet ya da Genelkurmay’ın iktidarın yeniden örgütlenmesini bekleyen bilinçli stratejik pasifliği anlamına mı geliyor? Miraflores’te tartışmalar sürüyor; Washington’un servisleri ise kontrolü elinde tutmak için söylenti ve sahte haberleri hararetle yayıyor.

Bu bozgunun ağır bedelini 110’dan fazla kişi (sivil ve asker) ödedi. Maduro’nun kişisel koruma birliği üyeleriyle, çatışmalarda öldürülen 32 Kübalı ajan bunların arasında yer alıyor.


Delcy Rodríguez’in iç politikadaki konumuna gelince, öncelikle olağanüstü hâlin güçlendirildiğini teyit etti (dolayısıyla bir “açılım” perspektifinden epey uzağız). Ardından 1999–2025 dönemini kapsayan ve “demokratik birlikte yaşama” adı verilen geniş kapsamlı bir af yasasını destekledi. Parlamento tarafından kabul edilmesi halinde bu yasa, yüzlerce siyasi tutuklunun – belirli koşullarla – serbest bırakılmasını mümkün kılabilir. Tasarı, Venezuela’da düşünce suçlularının (siyasi suç isnadıyla ya da “kamu görevlilerini eleştirme” gerekçesiyle tutuklananların) varlığını resmen kabul etmiş oluyor. Yasa, cinayetleri ya da özellikle aşırı sağ tarafından işlenen ağır şiddet eylemlerini ve yolsuzluk suçlarını kapsamıyor (bu yönüyle olumlu görülüyor). Bu af girişimi aynı zamanda tutuklu yakınlarının oluşturduğu çeşitli kolektiflerin yoğun seferberliğinin de ürünü.

Daha genel olarak ise Rodríguez kardeşler, Trump ve Marco Rubio’nun saldırıdan hemen sonra düzenledikleri basın toplantısında gururla ilan ettiklerini teyit eder görünüyorlar: ABD ile yeni bir “işbirliği” döneminin başlamasına, özellikle de petrol endüstrisinin emperyalist vesayet altında “yeniden inşasına” hazır olduklarını belirtiyorlar. Manevra alanları kuşkusuz sınırlı. Cumhurbaşkanı yine de ülkeni egemenliğini koruma gereğini tekrarlıyor, Maduro ve Flores’in derhal serbest bırakılmasını talep ediyor ve televizyon konuşmalarında anti-emperyalist tonlar kullanıyor. Buna karşın CIA Direktörü John Ratcliffe Caracas’ta ağırlandı, hatta madalyayla ödüllendirildi! Trump ise “ABD ile Venezuela artık iyi çalışıyor” diyerek yeni bir saldırıyı iptal ettiğini duyurdu… Şubat başında ABD’nin enerji bakanının geçici başkan tarafından güler yüzle karşılanması ve yeni emperyal düzenin planlanması, ülke egemenliğine bağlı birçok Venezuelalıda büyük bir hayal kırıklığı yarattı.

Soru: Emperyalizmin baskısı altında ve Trump’la işbirliği içinde bir “Maduro’suz madurizm” ne ölçüde örgütlenebilir? Neden chavistlerde ve halk kesiminde güçlü hareketlilikler görülmedi?

Trump’ın tercihinin, 2024 başkanlık seçimlerinde aday olan ve seçim hilesi gerekçesiyle diskalifiye edilen Edmundo González ile aşırı muhafazakâr, neoliberal ve ABD yanlısı muhalefetin simgesi María Corina Machado’yu “tahta” oturtacak bir rejim değişikliği olduğu düşünülüyordu. Ancak Machado en azından şimdilik Trump tarafından alenen aşağılanıp kenara itildi; ABD’nin otokratına Nobel Barış Ödülü madalyasını hediye etmesi de durumu değiştirmedi. Trump’ın hesabı açık: Devlet aygıtına ve madurizme yaslanmak; çünkü onların ülkeyi fiilen kontrol ettiğini, ordunun temel desteğini ve zayıflamış olsa da gerçek bir toplumsal tabanlarını (halkçı chavizm) koruduklarını tespit etmiş durumda. Bu potansiyel direnişleri arzuladığı doğrultuya çekmeye çalışırken aynı anda büyük bir siyasal-askerî ve ekonomik baskı uyguluyor. Washington’un hesabına göre Corina Machado ve Edmundo González, doğrudan emperyalist destek olmaksızın – hatta kara birlikleri olmadan – ülkeyi kısa vadede zorla yeniden örgütleyemez. Irak benzeri bir senaryo Trump için düşünülemez ve çok maliyetli olur; zira MAGA tabanı oldukça eleştirel duruyor, ABD içi durum gergin (özellikle ICE karşıtı büyük mücadeleler sürüyor) ve ara seçimler (Kasım ayında) yaklaşıyor.

Soru: Yine de devlet aygıtı ve “boliburjuvazinin” böylesi bir altüst oluşa uyum sağlayabilmesi şaşırtıcı.

Herkes beklemede. Geçici Venezuela hükümeti, söylediğim gibi, hem kendi halkına hem dışarıya karşı çelişkili sinyaller veriyor. Ancak düşüş sert oldu; özellikle yıllarca süren “Bolivarcı Devrim”den beslenen kitlesel bir anti-emperyalist ulusal direnişin mümkün olduğuna inananlar için. Bu aşamada korku ve belirsizlik hâkim. Maduro’nun serbest bırakılması için on binlerce kişinin katıldığı gösteriler yapıldı, ancak bunlar görece sınırlıydı ve pek de spontane değildi.

Bu aslında çok şaşırtıcı değil. Bir yanda ABD emperyalizminin devasa askerî asimetrisi ve azami siyasal baskısı söz konusu; üstelik bölgesel konjonktür de elverişsiz. Öte yandan, on yılı aşkın süredir otoriter bir çözülme, siyasal çöküş ve Chávez’in ülkesi ile 2000’li yıllarda Bolivarcı sürecin temsil ettiği ilerici, ulusal-halkçı, “sezaryen yeniden dağıtımcı” ve anti-emperyalist ivmenin ekonomik yıkımı söz konusu.

Madurizm, chavizmin en sorunlu yönlerini derinleştirdi ve iktidarda yeni bir oligarşi haline gelen boliburjuva kastını pekiştirdi. Bu kesim petrol ve madenlerden elde edilen dövizleri ve bazı kamu varlıklarını mülksüzleştirme ve yolsuzluk yoluyla eline geçirdi. Önce muhafazakâr ve emperyalizm yanlısı muhalefeti bastırdı, seçilmiş parlamentoyu bir dönem kapattı ve yetkileri yürütme etrafında topladı; ardından sol muhalefete de yöneldi, dünün müttefiklerine (özellikle Venezuela Komünist Partisi – PCV) karşı harekete geçti, sendikacıları, eski chavist yöneticileri ve bakanları hapse attı.

İç durum, ABD’nin yıllarca süren ablukası ve binlerce haksız yaptırımıyla ağırlaştı, hatta katlandı; 28 milyonluk ülkeden 8 milyon Venezuelalının göç etmesine yol açtı.

Son yıllarda ağır ama sürekli bir makroekonomik toparlanma gözleniyor; bu toparlanma özellikle petrolleri çıkarma işinden sorumlu Delcy Rodríguez’in pragmatik yönetimiyle özdeşleşiyor. Ancak birçok Venezuela sendikasının belirttiği gibi, Maduro dönemindeki ekonomik, politik ve çalışma konulu haklar, “21. yüzyıl sosyalizmi”nden ziyade neoliberal bir distopyaya; temel hakların yıkımına ve ekolojik açıdan felaket sonuçlar doğuran bir extractivist ileri atılıma benziyor. Geniş bir sendikal cephe Ocak ortasında grevlerle harekete geçmeyi planlamıştı; ancak Trump’ın savaş çılgınlığı bu projeyi sekteye uğrattı.

Bu koşullarda, meşru bir ulusal hükümet etrafında seferber olmuş halk tabanına dayanan, geniş ve çok partili bir anti-emperyalist direnişin ortaya çıkma imkânı görünmüyor. Trump yönetimi de bunun tamamen farkında. Nisan 2002’de Hugo Chávez’in CIA ve yerel patronaj ağlarınca tarafından desteklenen bir darbeye maruz kaldığı ve güçlü bir halk mobilizasyonu sayesinde – “barrios”ların ayağa kalkmasıyla – kurtarıldığı, askerlerin de emperyalizm yanlısı darbeyi reddetme eğilimi gösterdiği dönemden çok uzağız.

Buna rağmen, sivil-askerî aygıt içinde hâlâ ulusal-halkçı perspektife bağlı ve yeni sömürgeci vesayete direnmeye hazır kesimlerden söz etmek mümkün mü? Halkçı chavizm, eleştirel sol, sendikalar ve toplumsal hareketler ciddi biçimde zayıflamış durumda; bazıları demoralize olmuş, bazıları ise kooptasyon yoluyla sisteme entegre edilmiş. Yine de başlangıç döneminin chavizmine dair bir hafızaları ve yer yer ayakta kalmış kolektif, komünal deneyimler hala mevcut. Ancak nüfusun küçümsenmeyecek bir bölümü, büyük bir resignasyonla, bu yeni krizin belki ülkenin boğulmuşluğunu hafifletebileceğini, ABD sermayesinin ekonomik toparlanmayı hatta milyonlarca sürgünün geri dönüşünü sağlayabileceğini düşünür gibi görünüyor.

Soru: Yankee fosil kapitalizmi ile boliburjuvazi arasında zoraki bir ortak yönetim mi kurulacak? Siyasal düzlemde hükümet, çıkarlarını korumak ve bu yarı-protektora koşullarında ülkeyi yönetmeye devam edebilmek için “emperyalizm yanlısı” bir işbirliğine mi gidecek? Kısa vadede bir geçiş süreci ya da seçimler gündemde değil; ancak orta vadede herkes tarafından öngörülüyor. İktidarın milliyetçi bir tepki göstermesi mümkün mü?

Her hâlükârda, Rodríguez’in “ilerleme” (sic) olarak savunduğu ve yeni kabul edilen hidrokarbon yasası, Maduro’nun son aylarda başlattığı liberalleşmeyi derinleştiriyor. Devletin kaynaklar üzerindeki egemenliğini ve 1999 Bolivarcı Anayasası’nın yönelimlerini, ABD’li çokuluslu şirketler lehine radikal biçimde sorguluyor. Bu tarihsel bir geri adımdır! ABD petrol üretimini belirleyecek. İlk etapta 50 milyon varile el koyacaklarını ve gelecekteki petrol gelirlerinin bir bölümünün Katar’da tutulup kamu hizmetlerinin finansmanı için damla damla geri verileceğini – kendi takdirlerine göre – açıkladılar…

Bu koşullarda halk sınıflarının hem Trump’ın vesayetini reddetmek hem de ülkenin gerçek demokratikleşmesini talep etmek üzere özerk biçimde yeniden örgütlenme kapasitesi ne olacak? Yıllarca süren büyük maddi yoksullaşma ve otoriter sapmaların ardından, bu yeni sömürgeci baskı bağlamında bu kilit bir sorudur.

Soru: Trump, sözde ABD’den “çalınmış” petrol kaynaklarını geri almak istediğini söylüyordu.

ABD’li satrap, hiçbir dolambaçlı ifade kullanmadan yağma isteğini ve ülke üzerindeki denetimi yeniden ele geçirme arzusunu ilan ediyor. Tarihsel olarak, 1914’te petrolün keşfi ve ilk kuyuların açılmasından itibaren, özellikle 1960’larda Yankee çokuluslu şirketlerin denetimi altındaki “altın çağ” döneminde, bu şirketler petrolden devasa ve ölçüsüz kârlar elde ettiler; örneğin Suudi Arabistan ya da Orta Doğu’dan bile daha yüksek.

Bu geçmiş, bugün ABD’de iktidardaki oligarşinin zihniyetinde yer etmiş; mülksüzleştirme yoluyla “vahşi” bir birikim modeline dönme iradesi var. Trump “dışlandıklarını” söylediğinde, akla ilkin 1976’daki (Carlos Andrés Pérez dönemindeki) millileştirme gelse de, aslında daha doğrudan 2007’ye atıf yapıyor: Chávez’in karma şirketleri PDVSA lehine yeniden düzenlediği ve bugün ana rezervin bulunduğu Orinoco Petrol Kuşağı’ndaki üretimin büyük bölümünü millileştirdiği döneme. Bu rezerv belki 300 milyar varil! Küresel ölçekte kanıtlanmış en büyük rezerv; ancak çok ağır, arıtılması son derece pahalı bir bitüm.

Milyarder Trump’ın istediği şey, bu rezervin yeniden Exxon, Chevron ve büyük ABD şirketlerinin ağına düşmesi ve küresel ham petrol fiyatını dikte etme gücüne kavuşmak (Venezuela OPEC’in merkezi aktörlerinden biridir). Gerçekte bu o kadar kolay değil: ihracatın %80’i şu an Çin’e gidiyor ve altyapı son derece harap durumda (yine de günlük 800.000 varil üretim sürüyor). Her hâlükârda büyük yatırımlar gerekiyor; bazıları 60 milyar dolardan, hatta birkaç yıl içinde 100 milyar dolardan söz ediyor. Ancak bunun için bu kapitalistlere uzun vadeli siyasal ve toplumsal istikrar garantisi verilmesi ve Çin’in gerçekten devre dışı bırakılması ya da en azından marjinalleştirilmesi gerekir. Gerçekten bir yeniden sömürgeleştirme perspektifi söz konusu olabilir.

Aynı zamanda enerji ve petrol ekseni – Trump’ın sözleriyle “Venezuela’da para yerin altından çıkıyor” – açıkça ortada olsa da, bana göre, asıl belirleyici olan jeostratejik boyutu analiz etmek gerekir. Bu boyut Marco Rubio tarafından da sert bir dille ifade ediliyor: tüm bölgeyi disipline etmek, Güney Amerika’yı tehdit etmek. Hedefte ise hâlâ göreli bir jeostratejik özerklik kapasitesine sahip olan Brezilya var. Aynı anda Karayipler alanını yeniden hizaya sokmak ve özellikle Küba’yı – Marco Rubio’nun Miami çevresinin takıntısı – doğrudan müdahale yerine “olgun bir meyve gibi” düşürmek hedefleniyor. Küba, Caracas’taki temel müttefikini ve petrol tedarikini kaybediyor; ada ekonomisi ise 1990’ların başındaki “barış zamanında özel dönem”den bile daha kötü, tükenmiş bir durumda. Ada bugün açık tehdit altında; bu Latin Amerika egemenliği açısından büyük bir yenilgi olurdu. Aynı zamanda Kolombiya ve Meksika’ya da gözdağı veriliyor; her iki ülke de hâlâ ilerici hükümetler tarafından yönetiliyor ve bölgesel satranç tahtasında göreli bir özerklik kapasitesine sahip (Kolombiya’da seçimler yaklaşıyor ve baskı güçlü olacak).

Geçen Aralık’ta yayımlanan Beyaz Saray’ın “Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi” (NSSS) belgeleri, uluslararası ilişkileri altüst etme ve hatta dünya düzeninin giderek “faşizanlaşması” yönünde bir iradeyi doğruluyor. Éric Toussaint bu konuda ayrıntılı bir çalışma yayımladı. Yeniden yırtıcı devletler çağına, emperyalist gangsterliğe (aslında hiç kaybolmamış olan bir olguya) giriyoruz; burada yalnızca çıplak güç belirleyici. Latin Amerika onların arka bahçesi sayılıyor; Avrupa ölçeğinde ise Putin’in az çok istediğini yapabileceği varsayılıyor (Avrupa burjuvazisi zayıflığı ve bölünmüşlüğü nedeniyle küçümseniyor), Ukrayna dâhil. Çin ise “sistemik” gerçek düşman olarak görülüyor: Latin Amerika’da zayıflatılması ve Güneydoğu Asya’da çevrelenmesi gereken bir Orta Krallık.

Trump yönetimi, bir zamanların hegemonik imparatorluğunun gerilemesine karşı dünyayı yeniden kesip biçiyor. Kapitalizmin dördüncü çağında, büyük iklimsel ve ekolojik kırılmalar çağında uluslararası ilişkilerin bu yeni evresi her zamankinden daha tehlikeli: devletler arası ilişkilerin yeniden askerîleştirilmesi ve kıtasal ölçekte askeri çatışmalar dönemi. Gilbert Achcar’ın tanımladığı “yeni soğuk savaş” – blok karşı blok – giderek daha fazla açık biçimde, “sıcak” çatışmalarla ve sömürgeci şiddetle doluyor; Gazze’deki soykırım bunun en çarpıcı örneklerinden.

Soru: Latin Amerika’daki bu yeniden sömürgeleştirme sürecini nasıl görüyorsun? Çin şu anda bölgenin birinci ticaret ortağı.

Bir süredir kapitalist ve emperyalistler arası sistemin “çoklu kriz” (polycrise) durumundan söz ediyoruz. Büyük güçler 2008 krizinden gerçek anlamda toparlanamadı; daha geniş bir çerçevede “seküler durgunluk” uzun dalgası içindeyiz. Küresel değer zincirleri yeniden örgütleniyor ve dünya ölçeğinde sermayenin aşırı yoğunlaşması söz konusu. Bu aşamada mevcut birinci güç – ABD – gerileme sürecinde ve alan, kaynak, pazar ve jeostratejik projeksiyon kapasitesini şiddet yoluyla geri kazanmak istiyor.

Bu bağlamda Lenin, Rosa Luxemburg, Ernest Mandel ya da Samir Amin’in emperyalizm üzerine yazdıklarına dönmek ilginç; elbette bunları bir “vahiy” gibi okumadan. Aynı şekilde merkez-çevre ilişkileri, eşitsiz ve bileşik gelişme kuramı ya da 1970’lerdeki bağımlılık teorisi tartışmaları da zengin referanslar sunuyor. Emperyalizm çağının sona erdiğini ya da devletler-üstü bir “süper-emperyalizm”in dünyayı yöneteceğini düşünenler ciddi biçimde yanıldılar. Teyit edilen şey, güçlü ulus-devletlere ve ulusal askerî güçlere dayanan, hiyerarşik ve rekabetçi bir emperyalistler arası sistemdir. Çokuluslu şirketler ve finans kapital bu sürece eşlik ediyor.

Bu bağlamda, ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik stratejik düşüncesinin merkezinde yer alan “yarımküresel güvenlik” ve ulusal güvenlik doktrini fikri, son derece şiddetli bir biçimde yeniden teyit ediliyor. Monroe Doktrini, Roosevelt eklemesi ve “top gemisi diplomasisi” Trump yönetimi tarafından gürültülü ve sert bir biçimde “Donroe” doktrini olarak yeniden canlandırılıyor. Bu dünya görüşüne göre artık temel sorun Çin’in her alandaki rekabeti: teknoloji, altyapı (Big Tech ve parasal altyapı dahil) ve jeopolitik güç (henüz askerî düzeyde olmasa da). Benjamin Bürbaumer’in çalışmaları bu konuda aydınlatıcı: 1990’lardan bu yana Çin’in kapitalist gelişimi, ABD hegemonyası altındaki küreselleşmeyi ve dolar merkezli sistemi doğrudan tehdit ediyor. Çin, Latin Amerika’da ticari ve ekonomik düzlemde ABD’yi yerinden ediyor: Brezilya, Peru, Şili ve tüm Güney Amerika’nın birinci ticaret ortağı. Bu dinamik neredeyse geri döndürülemez görünüyor. ABD değer zincirlerine sıkı biçimde entegre olmuş Meksika’da bile (özellikle serbest ticaret anlaşmaları üzerinden), Çin ikinci ticaret ortağı; hatta Çin şirketleri ABD sınırında doğrudan yatırımlar yapmış durumda.

Trump bunu açıkça söyledi ve tekrar ediyor: Panama Kanalı’nın Pasifik ve Atlantik girişlerindeki limanların Çin tarafından kontrol edilmesi kabul edilemezdi. Siyasal baskı ve milyonlarca dolarlık hamlelerle durumu değiştirdi; Panama yeniden tamamen yıldızlı bayrak altında bir kanal haline geldi. ABD’nin araçları: çok sayıdaki askerî üs, Dördüncü Filo’nun konuşlandırılması, askerî, enformasyonel ve ekonomik düzlemde sıkı kontrol. Çin’in ise şu aşamada bölgede gerçek askerî araçları yok.

Kolombiya ile ilişki bu açıdan merkezi önemde; zira bu ülke şimdiye kadar “Plan Kolombiya” aracılığıyla, gerillalar ve “narcos”la mücadele bahanesi altında, Güney Amerika jeostratejisinin anahtar taşıydı. Orta Amerika ve Karayipler bölgesi ise daha kolay denetlenebilir kabul ediliyor (Küba direnmeye devam etse de). Bu durum Trump ile Başkan Petro arasındaki sert diplomatik gerilimleri açıklıyor; her ne kadar müzakereler sürse de.

Bu titanlar mücadelesinin sonucu belirsizdir – Javier Milei’nin Arjantin’inde bile Çin ticari ilişkilerde merkezi konumunu koruyor. Dolayısıyla mesele yalnızca jeopolitik değil, aynı zamanda ideolojik boyutlar da taşıyor: Trump “kendi” güçlerini, bölgesel aşırı sağları, Milei’leri, Bolsonaro’ları, Kast’ları güçlendirmek istiyor ve seçim müdahaleciliği uyguluyor; Arjantin’deki ara seçimlerde yaptığı gibi. Honduras’ta yakın zamanda bunu başarıyla gerçekleştirdi; Şili’de yeni seçilen Pinochetçi Kast’a, Ekvador’daki muhafazakâr milyarder Noboa’ya, Bolivya’daki liberal-muhafazakâr sağa dayanmayı sürdürecek ve Brezilya’daki Lula gibi görece ılımlı hükümetlere bile baskı uygulayacak: “Bize direnirseniz düşman sayılırsınız; düşman olursanız yüzde 40–50 gibi benzeri görülmemiş gümrük vergileri uygularız ya da Venezuela’da yaptığımız gibi askeri tehditte bulunuruz.”

Bu güç gösterisi – Grönland’a yönelik hamlelerde de görüldüğü gibi – ABD’nin artık yalnızca güç projeksiyonu değil, aynı zamanda “soft power”, rıza ve hegemonya üretme kapasitesi olan bir hegemon olmaktan uzaklaştığını gösteriyor. Artık temsil edilen şey, siyasal-askerî güç dengelerine ve ticari “fermanlara” dayalı çıplak tahakküm; arka planda ise hizaya gelmeyenlere – gerekirse Avrupa ve NATO müttefikleri dahil – ekonomik ya da sömürgesel yıkım tehdidi var.

Soru: Uluslararası işbölümünü ve değer zincirlerini yeniden düzenlemek son derece karmaşık; bu nedenle son derece baskıcı hükümetler gerektirecek. Venezuela’da bile bu durum, Trump’ın ya da başkalarının “demokratik açılım” diye sunmaya çalışacakları şeyle hızla çelişebilir.

Aynen öyle. ABD fosil kapitalizmini ve büyük petrol tekellerini temsil eden bazı figürlerin son açıklamaları dikkat çekici. Bu şirketler Venezuela petrolünün “yeniden fethedilmesi”nin gerektireceği devasa yatırımlar konusunda kuşkularını ve çekincelerini dile getirdiler; siyasal istikrar sağlanmadan (ki bu da pahalı ve baskıcı bir protektora rejimi gerektirebilir) geleceğe dair yeterli garanti görmüyorlar. Trump onları kabul etmek ve desteğini yinelemek zorunda kaldı. Buna karşılık Çinli yetkililer Venezuela’daki müttefiklerine yönelik saldırıyı kınadılar; ancak askeri ekipmanlarının etkisiz kalması onlar için ciddi bir darbe oldu.

Xi Jinping’in Latin Amerika özel temsilcisi, Trump’ın baskınından yalnızca saatler önce Caracas’ta Maduro ile uzun bir görüşme yapmıştı… Buna rağmen Çin yeni stratejik belgeler yayımlayarak ABD emperyalizmine karşı olduklarını, Latin Amerika ülkeleriyle “dostane” işbirliği ve teknoloji transferine açık olduklarını vurguladı; ABD’nin savaşçı tutumuna karşı bir çizgi bu. Çin tehdidin farkında ama bir zayıf noktası var: enerji bağımlılığı (petrol ihtiyacının yüzde 70’ini dışarıdan karşılıyor). Çinli liderler Venezuela’daki geri adımına rağmen Latin Amerika’daki etkilerini “karşılıklı saygı” söylemiyle pekiştirmeye çalışacak; Trump’la yarımkürede doğrudan çatışmaya girmeden. “Kazan-kazan” söylemi öne çıkıyor; fakat Çin–Latin Amerika ilişkisi son derece asimetrik: daha fazla hammadde, mineral, tarım arazisi ve agro-endüstriyel ürün talep ediliyor. 2035’e kadar bölgede 700 milyar dolarlık yatırım hedeflediklerini açıkladılar. Yeni açılan Chancay mega limanı “Kuşak ve Yol” girişiminin bölgedeki amiral gemisi. Ancak ekonomik yavaşlama Çin’i de etkiliyor.

Çin Komünist Partisi çok taraflılık, BRICS ve “Küresel Güney” söylemini sahipleniyor olsa da, pek çok militan Çin kapitalizminin gerçek bir özgürleşme ve kalkınma alternatifi sunmadığının farkında. Gazze’deki katliamlar karşısındaki sessizlikleri ya da Netanyahu’ya doğrudan veya dolaylı destekleri bunu gösterdi. Başka bir küresel düzen savunuyorlar, evet; ama bunun Güney halklarının kurtuluşu anlamına geleceği garanti değil.

Latin Amerika, iki tektonik plakanın kesişiminde: kriz içindeki şiddetli ve hâlâ baskın bir emperyalizm ile yüzyıl ölçeğinde potansiyel bir hegemonya adayı. Bu aşamada ABD dünya askeri harcamalarının yüzde 36’sından fazlasını gerçekleştiriyor. Bu muazzam bir oran. Dünyaya yayılmış 250 bin ABD askeri var; Çinlilerin birkaç yüz, Rusların ise 30–35 bin civarında. Trump bu devasa askeri-sanayi güce dayanarak ABD’yi küresel ölçekte yeniden “dokunulmaz” bir aktör olarak konumlandırmaya çalışıyor.

Soru: Bu saldırıya Latin Amerika’da direnişler var mı? “İlerici” hükümetlerin tutumu ne?

İlerici ya da merkez-sol hükümetler Venezuela’ya yönelik saldırıyı, Başkan Maduro’nun kaçırılmasını, uluslararası düzenin ihlalini ve komşu bir ülkenin egemenliğinin çiğnenmesini kınadılar. Lula, Meksika’da Claudia Sheinbaum, Şili’de Boric ve özellikle Kolombiya’da Gustavo Petro bunu dile getirdi; bu Maduro rejimine destek anlamına gelmiyor elbette.

Lula esas olarak diplomatik düzlemde ve oldukça temkinli biçimde müdahil oldu: uluslararası uyuşmazlıkların meşru çözüm alanı olarak BM’nin acil toplanmasını talep etti, Amerikan Devletleri Örgütü’nü harekete geçirmeye çalıştı; ancak aynı zamanda belirli bir çaresizlik sergiledi ve Maduro’nun serbest bırakılmasının öncelik olmadığını söyleyerek Caracas’la arasına mesafe koydu. 2000’lerde ulusal-halkçı hükümetlerin UNASUR, CELAC ve hatta ALBA aracılığıyla güçlü işbirliği ve ortaklaşma kapasitesi vardı; bugün ise yeniden parçalanma söz konusu.

Güney Bankası ya da ortak alternatif para birimi projeleri artık gündemde değil. José Martí’nin “Patria grande” (Büyük Latin Amerika Yurdu) ideali gerilemede; milliyetçilikler ve aşırı sağ yükselişte; Bolivarcı deneyimin çöküşü tüm bölgeyi etkiliyor; Küba boğuluyor ve tehlikede; Bolivya’daki MAS bölünüyor; Boric deneyiminin yerini Kast alıyor vb. Mevcut ilerici hükümetler (Brezilya, Kolombiya, Meksika, Uruguay) görece izole görünüyor; her ne kadar Petro ve özellikle Claudia Sheinbaum çok sınıflı ve sağlam bir toplumsal-elektoral taban oluşturmuş olsalar da.

Böyle bir bağlamda belirleyici faktör “aşağıdan” direnişler olacaktır: sınıf mücadeleleri, halk hareketleri, feminist, köylü ve yerli mücadeleler; hükümetlerin pozisyonundan bağımsız olarak kendi kaderini tayin ve ulusal egemenlik için. Bölgesel düzeyde ve Trump’a karşı daha güçlü bir konum elde etmenin – hatta iktidardaki sol hükümetler için bile – yolu, anti-emperyalist tarihsel ufku hâlâ kolektif bilinçte taşıyan seferber olmuş bir halka dayanmak olurdu. Oysa Brezilya’da ya da Şili’de Boric yönetiminde ilerici siyaset daha çok mücadeleleri ve mobilize aktörleri pasifleştirme yönünde ilerledi. Venezuela’dan söz etmeye bile gerek yok. Maduro hükümeti direnişleri ya kooptasyonla ya baskıyla etkisizleştirdi; bunu doğrudan yapmadığı yerde ise ekonomik çöküş ve yaptırımlar devreye girdi.

Hâlâ bazı “komünler” ve desteklenmesi gereken cesur öz-örgütlenme deneyimleri var; fakat kırılganlar.

Bu, şu anda hiçbir mobilizasyon ya da direniş olmadığı anlamına gelmiyor. Sandino’nun ve zapatistlerin kıtası hâlâ mücadelelerle dolu. Brezilya’da bunu son dönemde açıkça gördük; Topraksızlar Hareketi (MST), lulizmle ilişkisi üzerine yürüyen iç tartışmalara rağmen güçlü kalmayı sürdürüyor. Ekvador’da da Noboa’ya karşı CONAIE’nin (Ekvador Yerli Ulusları Konfederasyonu), kentli sendikaların ve ekoloji kolektiflerinin büyük mobilizasyonları yaşandı; Kasım 2025 referandumunda yeni bir ABD askeri üssü projesini ve anayasanın otoriter reformunu reddederek hükümete ağır bir siyasi yenilgi yaşattılar. Yani birçok ülkede hareketlilik var.

Feminist, yerli ve dekolonyal hareketlerin gücünden de söz edilebilir: örneğin Şili’de Kast’ın sosyal, ırkçı ve patriyarkal gerici politikalarına karşı bir umut kaynağı olabilirler. Ancak geçmişte ALCA projesine karşı 2005’te olduğu gibi kıtasal ölçekte bir mobilizasyon bugün yok. Gerçekten temel bir dayanak noktası olabilecek şey ise ABD’nin kalbinde giderek kitleselleşen mobilizasyonlar: “No King” hareketi, polis şiddetine ve göçmen karşıtı faşizan ICE uygulamalarına karşı mücadeleler, New York’ta Mamdani’nin zaferi, Demokrat Parti kurumsal yapısına karşı solun yeniden yapılanma çabaları…

Bununla birlikte, birçok ülkede yükselen bir neo-muhafazakâr, hatta gerici dalga var. Kartellerin ve uyuşturucu ticaretinin şiddeti, devlet ya da paramiliter şiddet ve zorunlu göçler gündelik hayatı ve medyayı kuşatmış durumda. Yakından bildiğim Şili’de bu çok açık. 2019’daki büyük halk ayaklanmasından (ağır biçimde bastırılmıştı) 2025’te José Antonio Kast’ın neo-Pinochetçi zaferine nasıl gelindiğini anlamak zorundayız. Bu, dünya neoliberalizminin simgesel ülkelerinden birinde tüm toplumsal ve siyasal sol için büyük bir yenilgidir.

Neo-faşizmlerin ve muhafazakâr aşırı sağların, halk sınıflarının önemli bir kesimi için bir “alternatif” gibi görünebildiği bir dönemden geçiyoruz. Solun itibarsızlaştığı ya da halk kesimleriyle bağını kaybettiği; muhafazakâr Evanjelik kiliselerin boşluğu doldurduğu bir dönem. Antikapitalist sol ise zayıf, sekter ya da inandırıcılıktan uzak kalabiliyor. Elbette bizim açımızdan aşırı sağ, sermayenin hizmetinde, çevre yıkımının, patriyarkanın, oligarşik tahakkümün, teknofeodalizmin ve ABD emperyalizminin hizmetinde ultra-gerici bir “alternatif”tir. Kast, Maduro ve Cilia Flores’in kaçırılmasını açıkça alkışladı. Noboa da saldırıyı Latin Amerika için “harika bir haber” olarak niteleyen mesajlar paylaştı. Brezilya aşırı sağı da aynı çizgide. Bunlar Trump’ın “uşakları”. Oysa birkaç ay içinde Brezilya, Kolombiya ve Peru’da seçimler var. Kolombiya’da sağın geri dönüşü gerçek bir risk. Brezilya’da ise 80 yaşındaki Lula figürüne bağımlı kurumsal solun durumu ne olacak?

Soru: Küresel anti-emperyalist bir geçiş programı için hangi ipuçlarını verirdin?

Bu çok (hatta fazla) iddialı bir soru! Böyle bir yanıt kolektif olarak, yerel, ulusal ve küresel düzeylerde somut koşullara göre şekillenmelidir. Ancak şunu söylemek kolay: militarizasyonun, emperyalist saldırıların, savaşların, Gazze’deki soykırımın, Venezuela’nın işgalinin, halkların otoriter rejimlere boyun eğdirilmesinin, İran’daki kitlesel baskının ve genel faşizanlaşmanın içinde çözüm bulunamaz. Daniel Bensaïd’in dediği gibi, önce “hayır!” demek ve özellikle “havada kahverengi bir ton” varken zamanın ruhuna direnmek gerekir.

Latin Amerika bağlamında radikal ve militan solun inşa etmeye çalıştığı şey, mümkün olan en geniş ve en birleşik kıtasal anti-emperyalist direniştir; Venezuela ile dayanışma içinde ve yeni müdahalelere karşı. Ancak sahadaki yoldaşların dediği gibi, kıtasal mobilizasyon hâlâ aciliyetin çok gerisinde. İlk talep, aylardır Karayipler’de konuşlandırılmış devasa ABD armadasının derhal geri çekilmesi ve Nicolás Maduro ile Cilia Flores’in hemen serbest bırakılmasıdır; kimin yöneteceğine yalnızca Venezuela halkının karar vereceği açık ilkesi temelinde.

“Güney” ülkelerinde bu, egemenlik ve kendi kaderini tayin hakkını savunmak için geniş birleşik cephelerin kurulmasını gerektirir. Ancak bu tür cepheler, ulusal burjuvazilerden, her tür bonapartizmden ve son 25 yılda tüm çelişkilerini göstermiş kırılgan hükümetçi ilericiliklerden bağımsız, mücadeleci solun inşasını asla feda etmemelidir.

Bu aynı zamanda Latin Amerika’daki ve uluslararası alandaki “kampçı” akımlarla açık bir tartışma yürütmek anlamına gelir: “jeopolitik”, hangi emperyalizm olursa olsun (Trump’ınki dahil ama onunla sınırlı değil) otoriterliklere karşı mücadeleyi ve halkların koşulsuz savunusunu örtbas etmemelidir. “Kuzey” ülkelerinde acil görev, aktif ve somut bir enternasyonalist dayanışmanın inşasıdır. Fransa’da Venezuela etrafında henüz mütevazı biçimde başlatılan ve Küba için yeniden düşünülmeye başlanan girişimler bu yöndedir. Bu enternasyonalizm, kendi hükümetlerimizin dünya düzensizliğindeki sorumluluğunu ve Trump’a boyun eğişini teşhir etmeyi de içermelidir; Gazze bunu acı biçimde hatırlattı, Venezuela konusunda Macron hükümetinin tutumu da öyle. Mart 2026’da Porto Alegre’de yapılacak antifascist konferans önemli bir dayanak olabilir. Umut edilir ki bu, sekterlikten uzak biçimde ortak hedefler etrafında siyasal ve toplumsal güçleri bir araya getirebilecek uluslararası bir anti-emperyalist konferansa dönüşür: PT, PSOL, Brezilya CUT’u, kıtanın radikal sol kesimleri, Via Campesina, sendikal ve feminist güçler ve çeşitli toplumsal hareketler…

Somut alternatifler konusunda, öncelikle süregiden çılgın militarizasyona karşı “emperyalist savaşa karşı savaş” şiarını öne çıkarmaya çalışmalıyız; aynı zamanda Ukrayna’da, Filistin’de ya da Kürdistan’da olduğu gibi, silahlı biçimde özgürlük mücadelesi verenleri cesaretle destekleyerek. Bu “savunmacı” boyutun ötesinde ise, iklim krizinin, biyosferin ve biyoçeşitliliğin çöküşü bağlamında demokratik alternatiflerin kolektif ve “pozitif” biçimde inşasını düşünmek anlamına gelir. Yani post-kapitalist ve post-üretimci bir geçiş programı; hem ekososyalist hem de bilinçli bir küçülme (degrowth) perspektifi. Küçülme elbette zengin ülkelerde; ancak “adil” ve kesişimsel (sınıf, cinsiyet, ırk) ölçütlere göre farklılaştırılmış bir biçimde; ayrıca Güney ülkelerindeki oligarşiler için de küçülme. Kamu hizmetlerinin yeniden inşası, servetin radikal yeniden dağıtımı, yerelden küresele çok ölçekli ekolojik planlama; müzakereye, komünalizme, öz-örgütlenmeye ve demokratik denetime dayalı bir perspektif. Bu yaklaşım, toplumlarımızı ve bizleri bireyler olarak kesen sömürü ve tahakküm biçimlerini (ırkçılık, cinsiyetçilik, engellilik karşıtlığı vb.) da sorgular.

Bunların hiçbiri soyut bir mantra gibi ilan edilemez. Somut geçiş talepleri ve programları nasıl birlikte inşa edebiliriz? Hangi tarihsel deneyimlerden ilham almalı, hangi dersleri çıkarmalıyız? Sol yeniden nasıl “dünyayı büyüleyebilir”, milyonların duygularına hitap edebilir, iktidar sorununu ortaya koyan bir tarihsel blok kurabilir; ne kendini inkâr ederek ne de dogmatizme saplanarak? Önce hazır reçetelerden kaçınmak gerekir; 20. yüzyılın korkunç deneyimleri hâlâ hafızamızda.

Biliyoruz ki emeğin özgürleşmesi olmadan kurtuluş olmayacaktır. İşçi haklarının (hem ücretlilerin hem güvencesizlerin) yeniden inşası ilk pusula olabilir. Aynı zamanda kulaklarımızı ütopyalara ve somut deneyimlere açmalıyız. Latin Amerika, zapatizmin ve çeşitli devrimci süreçlerin toprağıdır; bu hareketler yaklaşık yirmi yıldır “iyi yaşam” (buen vivir) toplumunu inşa etmenin yollarını, yerli halkların kimi taleplerini ve komünal pratiklerini yeniden yorumlayarak tartışıyorlar. Kadın hakları ve patriyarkaya karşı feminist talepler için de aynı şey geçerli. Şili’de feminist hareketin “yaşamın güvencesizleşmesi”ne karşı neoliberalizme, göçmenlerin onurlu kabulüne ve yerli halkların haklarına karşı nasıl radikal ve bütünlüklü bir vizyon geliştirebildiğini gördük. Geçişleri düşünürken buradan başlamak; ülke ülke uyarlamak ama aynı zamanda bölgesel ve uluslararası dayanışmaları yeniden kurmak gerekir. Küreselleşmiş sermaye karşısında bu ölçeği de hesaba katmak zorunludur. Bunu yaparken, solun bir kesiminde – hatta dekolonyal çevrelerde bile – yükselen dar “vatanseverlik” söylemine kapılmadan; ama halk egemenliklerini çoklu ölçeklerde (ulusal ölçek dahil) birlikte yeniden inşa etmeyi hayal ederek.

Durumun, hâlihazırda yaşanan iklim felaketi tarafından belirlenmiş olduğunu düşünüyoruz; gerçek bir felaketi önlemek istiyorsak her şeyi bu temel üzerinde yeniden düşünmeliyiz. Troçki’nin 1938’de önerdiği meşhur “Geçiş Programı” baştan sona yeniden ele alınmalıdır. Dördüncü Enternasyonal’in çok dilli kolektif çalışması olan “Ekososyalist Devrim İçin Manifesto – Kapitalist Büyümeyle Kopuş” bu tartışmaya bu perspektifi sunuyor. Zorluklar devasa: Walter Benjamin’in güzel ifadesiyle “acil durum frenini çekmek” gerekiyor. Ancak meselenin büyüklüğü bizi felce uğratmamalı. Daniel Tanuro’nun yazdığı gibi: “Kötümser olmak için artık çok geç.” Trump, Netanyahu, Macron, Putin ve onların dünyası en kötüsünü yapabilecek kapasitede; biz de en iyisini düşünebilecek kapasitede olduğumuzu hissedelim.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi