İmdat Freni

Enternasyonal

Almanya: Yerleşik Siyaset için Meşruiyet Kaybı, Sol Parti için Ağır Yenilgi – Manuel Kellner

Angela Merkel hükümetinin “büyük koalisyonu”ndaki partiler, yani muhafazakâr CDU/CSU (Hıristiyan Demokrat Birlik/Hıristiyan Toplumsal Birlik) ve SPD (Sosyal Demokrat Parti) seçmenlerin yalnızca dörtte birinin oyunu elde edebildi. CDU/CSU %24.1 ile şimdiye kadarki en kötü oylama sonucunu aldı. SPD, Şansölye adayı Olaf Scholz ile birlikte tekrar yükselmeyi başardı (birkaç hafta önce anketlerde %15’in altına düşmüştü), %25,7 ile ilk sırada yer aldı.

Dolayısıyla seçmenlerin %75’i bir sonraki hükümette kim olursa olsun, lider partiye oy vermiş olmayacak. CDU/CSU’nun SPD’ye kaptırdığı yaklaşık 1,6 milyon oy, 2010 döneminin sert karşı-reformlarını yaratmış olan sosyal demokrat liderler kuşağından ılımlı biri olan Olaf Scholz’un muhafazakâr siyasi profiliyle de oldukça güçlü bir şekilde bağlantılı.

%76’lık bir katılım ve Federal Meclis’te temsil edilmeyecek küçük partilere oy vermiş %8,7’lik bir oranla Alman parlamentosu, seçmenlerin yalnızca üçte birini temsil edecek. Sonuçta ortaya çıkan demokratik meşruiyet kaybı, yıllardır devam eden ve giderek daha da pekişen bir süreci yansıtıyor.

Federal Meclis’teki partilerin en sağında yer alan Almanya için Alternatif (AfD) ise oy kaybederek %10,3’e düştü ve en büyük muhalefet partisi konumunu yitirdi. Ayrıca ciddi iç çekişmeler yaşıyor: üye ve liderlerinin bir kısmı Korona-inkarcılarını desteklemek ve neo-Nazi oluşumlarla birlikte gösteri yapmak isterken, bir diğer kısmı ise resmi burjuva siyaset çevrelerine karşı daha ciddi bir tavır sergiliyor. Yine de bu parti, Doğu Almanya’nın birçok bölgesinde CDU’yu geride bırakan ve hatta en güçlü parti haline gelen zorlu bir düşman olmaya devam ediyor.

İki galip, %14,8 ile şimdiye kadarki en iyi sonucunu elde eden Yeşiller partisi (birkaç hafta önce CDU/CSU’yu geçerek anketlerde en güçlü parti olmuştu) ve %11.5 ile liberal FDP (Hür Demokrat Parti), ki bu oldukça çarpıcı bir sonuç. Yeni bir haber gelene kadar, şimdilik hiç kimse SPD’nin küçük ortağı olarak CDU/CSU ile yeniden bir “büyük koalisyon”a gireceğini düşünmüyor. Önümüzdeki haftalarda (veya aylarda) tartışılacak ve müzakere edilecek olan iki seçenek mevcut: ya SPD’nin Yeşiller ve FDP ile koalisyonu ya da aynı iki partiyle CDU/CSU’nunki, bu nedenle her iki durumda bir sonraki hükümette bu partiler (Yeşiller ve FDP) önemli bir rol oynayacak. Ne türden uzlaşmalara gidilip tavizler verileceğini kestirmek kolay olmasa da (FDP’nin büyük gelir ve servet üzerinde daha fazla vergiye karşı olması ve yeni bir kamu borcunu önlemek istemesi nedeniyle SPD’nin ve Yeşiller’in altyapı, yenilenebilir enerji ve elektronik iletişim alanlarında vaat ettiği yatırımların nasıl finanse edileceğini kestirmek zor), CDU/CSU ve Şansölye adayı Armin Laschet seçimde kaybedenler olarak görüldüğünden, bir “kırmızı-yeşil-sarı” koalisyonu olası görünebilir.

Die Linke yani “Sol Parti”, normalde Federal Meclis’te temsil edilmek için gereken nispi oyların %5’ine bile ulaşamadı ve %4,9’da kaldı. Bununla birlikte, Alman seçim yasası, en az üç yerelde doğrudan yetki alan partilerin nispi temsiline de izin vermektedir ve Die Linke Berlin’de seçim bölgelerinde bunu başardı. Bu çok kötü sonuçla Die Linke, kuruluş döneminde edindiği tüm kredileri tüketmiş görünüyor. 2009’da oyların %11,9’unu almıştı ve bu “iyi bir başlangıç” gibi görünüyordu.

Suçlu kim? Devrimciler ve radikal anti-kapitalist sol, bunu oportünizme, parlamentarizme uyum sağlamaya bağlama eğiliminde (ki bunlar hakikaten var olan sorunlar). Oldukça “normal” bir kapitalizm yanlısı politika uygulayan bölgesel hükümetlere katılımıyla, bu parti artık sermaye egemenliğine karşı bir isyan gücü olarak görülemezdi. Ama bu o kadar basit değil.

Die Linke’e oy vermeye az ya da çok hazır olan insanların çoğu, sosyal ve ekolojik taleplerinin küçük bir bölümünü bile elde etmek için bu partinin hükümete, hatta federal düzeyde bile katılmasını arzulamaya meyillidir. Hatta partinin NATO’ya (gerçekte oldukça platonik düzeyde olan) karşı tutumunu ve Bundeswehr’in [Federal Ordu] herhangi bir uluslararası müdahalesine (bu durum da oldukça pratik, çünkü vekilleri her zaman bu ilkeye göre oy kullanmıştır) karşı olan pozisyonunu biraz fazla radikal buluyorlar.

Bu nedenle, bir reçete bulmak kolay değil. Nasıl daha fazla oy kazanabileceğimizi her zaman bildiğimizi söylemek doğru olmaz. Bazen popüler olmayan şeyleri akıntıya karşı yüksek sesle söylemeniz gerekir. Veya Die Linke’in SPD’ye kaybettiği 600.000 oy örneğini ele alalım. Bu Armin Laschet’in SPD’yi yenmesini engellemek için (ki seçimlerden önceki son günlerde bu mümkün görünüyordu) verilmiş bir “faydalı oy” veya “taktik oy” idi. Bize çok yakın çevrelerde bile bir seçim yapmayı son derece zor bulan insanlar vardı: CDU/CSU’nun kazanma riski de Die Linke’nin %5 bariyerini karşılayamaması tehlikesi de gayet gerçek görünüyordu. Ve daha geniş çevrelerdeki bir eğilim olan “daha az kötü” için “yararlı bir oy” verme tutumuna karşı bir panzehir icat etmek kolay değil.

Bununla birlikte, Die Linke’de ve genel olarak solda, orta vadede, işyerlerinde, mahallelerde, okullarda daha fazla kök salmış, toplumsal hareketlerde daha aktif ve ilham verici, büyük sermayenin ve onun siyasi hizmetkârlarının gücünü kırmak için radikal bir toplumsal değişim perspektifine sahip somut seferberlik ve eylem projelerinin taşıyıcısı olan daha güçlü bir siyasi solu orta vadede nasıl inşa edebileceğimizi konuşmanın vakti geldi. 

Çünkü 2025’e kadar bekleyemeyiz! Gelecek hükümetle, sadece iklim felaketiyle mücadeleyi hesaba katarsak bile dört yıl daha kaybetmiş olacağız. Ve kalan zaman penceresi kapanmaya başlıyor. Ya dayanışma ve ekolojik sorumluluk ilkelerinin zaferi ya da gezegende medeni kalan her şeyin sonu, karşımızdaki iki seçenek bu. 

Büyük özel emlak şirketlerinin (3.000’in üzerinde konuta sahip olanlarının) elinden apartman dairelerinin alınıp kamulaştırılmasına yönelik halk girişiminin, seçimlerin yapıldığı gün, sahadaki zorlu bir kampanyanın ardından Berlin’deki referandumda %59,1 ile elde ettiği zafer, hangi yoldan yürümemiz gerektiğini gösteriyor.

Manuel Kellner SoZ dergisinin editörü, Die Linke ve ISO üyesi (Uluslararası Sosyalist Örgüt- IV. Enternasyonal Alman Seksiyonu).

Çeviri: Rıfat Hasret

Gelecek: Ani Seller ve İklim Krizine Dayalı Mutenalaştırma- Phil Hearse

23 Ağustos’ta Yokoluş İsyanı (XR- Extinction Rebellion), iklim değişikliği konulu COP26 konferansı öncesinde, Londra’da hükümetin fosil yakıtlara, özellikle de Orkney’nin batısındaki planlanmış Cambo petrol sahasına ve Whitehaven yakınlarındaki Cumbria kömür madenine yönelik verdiği aralıksız desteğe karşı iki haftalık bir eylemler dizisi başlattı.

XR eylemlerinin başlamasından hemen önce Tennessee’deki ani sel ve ABD’nin doğu kıyısında dev bir tropikal fırtına meydana geldi. Bu yaz dünyanın dört bir yanındaki ani seller ve devasa fırtınalar, denizlerin ısınması ve küresel ısınmayla doğrudan bağlantılı. Küresel sıcaklık artışları fosil yakıtların kullanılmasının keskin bir şekilde azaltılması ve nihayetinde ortadan kaldırılmasıyla sınırlandırılmadığı sürece seller ve fırtınalar, tıpkı orman yangınları gibi daha da şiddetlenecek. Önümüzdeki hafta XR eylemleri, şirket değerinin tahmini %30’unun fosil yakıt kapitalistlerine bağlı olduğu Londra Menkul Kıymetler Borsası’nın mekanı olan City of London’a taşınacak.

21 Ağustos’ta, küçük Tennessee kasabası Waverley’i vuran sel baskınları, çoğunlukla toplu konutların bulunduğu Brookside’daki evlerin çoğunu yok etti. Son raporlarda 22 ölü ve düzinelerce kayıp olduğu söylendi. Ertesi gün BBC’de saat 10 haberlerinden bunu öğrenme imkanınız yoktu, çünkü bildirilmedi, her ne kadar doğu kıyısının geniş bir bölgesine yaklaşan Henri tropikal fırtınası haberciler tarafından takip edilmiş olsa da. Her iki olayın da kaynağı aynı; bu yaz Akdeniz ve Sibirya’daki yıkıcı orman yangınlarının da ironik bir şekilde ana nedeni olan yükselen deniz sıcaklıkları. Bu yangınlar Antalya ve Bodrum gibi Türk tatil beldelerine büyük zarar verdi ve ta Cezayir’deki dağ ormanlarını perişan etti. Yeni küresel ısınma krizinde yağmur ve ateş bir arada. Bu yaz uluslararası sel felaketlerinde 1000’den fazla kişi öldü.

Müteahhitler ve emlakçılar, kapitalist sınıfın rüşvetçi kesimleri arasındadır. Şimdi iklim krizine öngörülebilir bir yanıt buldular: Mutenalaştırma [gentrification/soylulaştırma]. Bu mutenalaştırmanın aldığı biçim, yoksul insanları daha yüksek yerlerden, sel ve tropikal fırtınalara karşı daha az savunmasız olan bölgelerden uzaklaştırmak, onları kiralık mülklerinden vazgeçmeye veya sahip oldukları mülkleri zenginlere satmaya zorlamak.

İklim krizi sebepli mutenalaştırma konusunda büyük bir tatbikat 2006’daki sel felaketinden sonra New Orleans’ta gerçekleştirilmişti. Mutenalaştırmanın buradaki kilit biçimi, çoğunlukla Siyahların oturduğu işçi mahallelerinin müteahhitler tarafından basit bir şekilde ele geçirilmesiydi; sel felaketiyle birlikte bu mahallelerin sakinlerinin sigortasız mülkleri harap olmuş ve dolayısıyla geri dönüşlerini imkânsız hale gelmişti. 

Ama yoksullar ve Siyah aileler gittikten sonra selden kurtulan evlerin fiyatlarının artmasıyla ikinci bir soylulaştırma dalgası geldi. CNN, Mississippi nehrinin yakınındaki yüksek bir yerde, bir evde yaşayan orta yaşlı bir kadın olan Ross Dyson’ın emlak vergisinin yılda 4.000 dolara yükselmesiyle evinden sürüldüğünü bildiriyor. İronik olarak, ABD’de vergi, Birleşik Krallık’taki sisteme çok benzer şekilde, bölgedeki evlerin değerine göre hesaplanıyor. Daha zengin, beyaz insanlar taşındıkça, yüksek arazilerdeki evlerin değeri arttı ve dolayısıyla 2006 selinden kurtulacak kadar şanslı olan yoksul insanların orada oturması çok daha zor hale geldi. Selden önce Ross Dyson’ın yaşadığı bölge %79 Siyahtı, şimdi %71 beyaz.

İklim değişikliğine dayalı mutenalaştırma Miami’ye de geliyor. Şehir son zamanlarda kasırgalar ve diğer tropik fırtınaların neden olduğu seller yaşadı ve en kötü etkilenen kıyı şeridi oldu. Zengin insanlar, daha önce çok revaçta olan kıyı şeridindeki mülklerinden uzaklaşmak ve yukarıya doğru taşınmak istiyor ve Haiti’den gelen yoksul göçmenlerin artan kiralar ve yıllık emlak ücretleri ile mücadele ettiği Küçük Haiti olarak bilinen bölgeye yerleşiyor. San Francisco’nun soylulaştırma örneğinin gösterdiği gibi, bu artan ücretler hanelerin yanı sıra küçük işletmeleri de vurdu, birçok yerin tüm doğasını değiştirdi, küçük dükkanları ve restoranları kovdu ve yerine Starbucks ve McDonalds geldi.

Kolayca su basan bölgelerden uzaklaşmak küresel bir fenomen haline geliyor, ancak birçok bölgede bu, yoksullar veya kent emekçileri için imkansız olacak. Her durumda, selin tam olarak nerede meydana geleceğini hesaplamak zordur. Örneğin, Londra’daki sel riski artık Thames ve kendi alanlarından taşan diğer nehirlerle sınırlı olamaz. Londra’nın Walthamstow semtinde, nispeten yüksek bir zeminde meydana gelen ağustos selleri, semtin Lea Nehri’ne olan yakınlığından ziyade ani seller ile başa çıkmak için yetersiz olan drenajla ilgiliydi.

25 Temmuz’da, dokuz Londra metro istasyonu ani sel nedeniyle kapanmak zorunda kaldı. Yolcular aniden istasyondan geçen ve bariyerleri sulan altında bırakan sağanak yağmurla karşı karşıya kaldılar. 25 Temmuz’daki ani sellere neden olan şiddetli yağmur, uzun bir sıcak hava dalgasının ortasında kısa bir araydı – tıpkı Belçika’daki kayıplarla birlikte 300’den fazla insanın hayatını kaybettiği, Kuzey Ren Vestfalya ve Rheinland Pfalz’da Temmuz ayı başlarında meydana gelen seldekine benzer tipik bir döngüydü bu da. 

2020’de İngiliz hava durumu iklimin nasıl değiştiğini gösterdi: Met Office tarafından hazırlanan bir rapor, 2020 yılının şimdiye kadar kaydedilen en sıcak, beşinci en yağışlı ve sekizinci en güneşli yıl olduğunu ortaya koydu. Isı dalgaları ve yıkıcı seller birlikte gelip gidiyor.

Aşırı sıcaklık ve aşırı yağış arasındaki etkileşim dünyanın farklı yerlerinde farklı olacak. Sahra Çölü, Cezayir kıyı tepelerine ve Yunan kırsalına saldırmak için kuzeye doğru ilerlerken, ısının yağış miktarını aşması muhtemel. Ancak Kuzey Avrupa gibi yerlerde aşırı sıcaklık ve aşırı yağışın yakın bir şekilde etkileşime girmesi muhtemeldir.

Almanya, Hollanda ve Belçika bu yaz aşırı yağış alan yegâne yerler değildi. Çin’in orta kesiminde, başta Zhengzhou kentinde olmak üzere selde 300’den fazla kişi öldü ve 14 kişi kaçamadıkları bir metro tren vagonunda boğuldu.

Çevreci ve sosyalist hareketlerin ani sellere tepkisi ne olmalıdır? Bu yaz yaşanan olaylar, doğrudan küresel ısınma sorunuyla cebelleşmek dışında genel bir çözüm olmadığını gösteriyor ve bu da emisyon hedeflerine ulaşmak, fosil yakıtları rüzgâr enerjisi gibi sürdürülebilir alternatiflerle değiştirmek anlamına geliyor. Ancak bu, hızla çözülemeyecek uzun vadeli bir projedir. New Orleans’ın hayli dramatik şekilde gösterdiği gibi, muhtemelen yoksullardan ve işçilerden oluşacak olan sel mağdurlarına yardım etmek için burada ve şimdi pratik çözümlere ihtiyacımız var.

İngiltere’deki ilk konu arazi ve taşkın yönetimidir. Bu, ağaç dikmeyi, turbalık araziyi restore etmeyi ve aynı zamanda sel suyu yönetimini içerir ve bu da çiftçilere sel sularını topraklarında depolamaları için ödeme yapmak anlamına gelir. Diğer seçenek, tüm sel sularının nehirlere akması ve feci etkilerle kasabaları ve köyleri süpüren aşağı yönde muazzam sel darbelerine neden olmasıdır.

Arazi ve sel suyu yönetimi, kasabalara ve şehirlere yönelen tüm sel baskınlarını durdurmaz, bu nedenle sel savunma planları hayati önem taşır. Hükümet 5,2 milyar sterlinlik bir sel savunma planı açıkladı, ancak ne kadar inşa edildiğini göreceğiz. Bu planların çoğu, bir topluluğu, bir bölgeyi savunurken sorunu bir sonraki topluluğa öteleme dezavantajından mustariptir.

Üçüncü soru kentsel drenajdır. İngiliz kasabalarındaki drenajın çoğu, 19. yüzyılın ikinci yarısındaki büyük belediyeleşme döneminde inşa edildi. Kasabalar ve şehirler artık çok daha büyük ve milyarlarca dolara mal olan devasa bir değişim süreci gerekiyor.

Dördüncü konu sigortadır. Sel felaketi olan birçok bölgede sigorta yaptırmak mümkün değil. Evler, mobilyalar ve eşyalar hasar gördüğü için bazı haneler her yıl büyük faturalarla karşı karşıya kalıyor. Sigorta şirketleri, müvekkillerini önemli taleplerde bulunduklarında onlardan kurtulmak yerine fiilen sigortalamaya mecbur bırakılmalıdır. Bu süreç çok sayıda işletmeyi ve ev sahibini, örneğin sigorta şirketlerinin düzenli olarak ödeme yapmaktan kaçınmanın yollarını bulduğu, çöküntüden etkilenen mülklerde yaşayan yüz binlerce kişiyi etkiler.

Genellikle küresel ısınmadan kaynaklanan su baskını tehditleri üzerine yapılan araştırmalar, yükselen deniz seviyelerine odaklanmıştır. Ancak sel baskınları, tropikal fırtınaların sayısındaki artışla aynı küresel ısınma sürecinin bir parçasıdır. Bu esas olarak denizin uyarısıdır.

Çok sayıda yorumcunun işaret ettiği gibi, COP26 konferansına ev sahipliği yapan İngiliz hükümeti, hedef ve vaatlerde uzun ama eylemde kısa bir performansa sahip. Önerilen Cambo petrol sahası, İngiltere’nin onlarca yıldır petrol üretip ihraç etmesi anlamına gelen dev bir girişim. Yeşil enerjiye geçiş yaparken fosil yakıtlara ihtiyacımız olduğu argümanı, gelecek hafta Londra Şehri’nde XR eyleminin hedefi olacak olan fosil yakıt kapitalistlerinin muazzam gücünü yansıtan bir dolandırıcılıktır.

Çeviri: Rıfat Hasret

Kaynak: https://anticapitalistresistance.org/the-future-flash-floods-and-climate-gentrification/

Görsel: Çin, Zhengzhou’daki ani sel baskını, Visual China Group via Getty Images

Taliban’ın Zaferi: ABD İşgali Sadece Ölüm Getirdi – Farooq Tariq

IV. Enternasyonal üyesi olan Faruk Tarık’ın (Farooq Tariq) Kabil’in Taliban’ın eline geçmesinin ardından sıcağı sıcağına sosyal medya sayfasında yayınladığı bu kısa değerlendirmeyi paylaşıyoruz. Faruk Tarık yıllarca Pakistan Emek Partisi’nin yöneticiliğini yaptıktan sonra 2012’de kurulan Awami İşçi Partisi’nin Genel Sekreterliğini ve sözcülüğünü yaptı. Şu anda Lahor Sol Cephesi’nin koordinatörü. 

ABD emperyalizminin Afganistan’daki tüm insani ve finansal yatırımlarını kaybettiği artık aşikâr. Taliban Afganistan’ı neredeyse savaşmadan işgal etti. Afganistan’da son 20 yıldır kalkınma, ‘demokrasi’ ve silahlı kuvvetlerin eğitimi adına harcanan para, dünya tarihinde görülmemiş bir şeydi.

Cost of War Project’e (Savaşın Maliyeti Projesi) göre ABD, Afganistan’a 2226 milyar dolar akıttı. Bu para tüm dünyada temel eğitim ve sağlık hizmetleri sağlayabilirdi. ABD Savunma Bakanlığı’nın 2020 yılı raporuna göre ABD, savaş harcamalarına 815,7 milyar dolar harcadı. Pakistan’ın toplam dış borcu şu anda 116 milyar dolar, yani bu harcamalar Pakistan’ın toplam dış borcunun 7 katı. Bütün bunlara rağmen, Amerikalılar Afganistan’dan aceleyle çekildiler ve Eşref Gani hükümetinin çöküşü, şu anda tüm ABD yatırımlarının tek bir kurşun atılmadan Taliban’a devredildiği anlamına geliyor.

Bu savaştaki kayıplar, Nisan 2021’e kadar 47.235 sivil, 72 gazeteci ve 444 insani yardım görevlisinin bu savaşta öldürüldüğü gerçeğinden tahmin edilebilir. 66.000 Afgan askeri de bu savaşın kurbanı oldu.

Amerika Birleşik Devletleri 2.442 asker kaybetti ve 20.666 kişi yaralandı. Ayrıca 3.800 özel güvenlik personeli öldürüldü. NATO’nun Afgan güçlerinde 40 ülkeden asker yer alıyordu. Bunlar arasından 1.144 asker öldürüldü.

Ülke dışına sığınanların sayısı 2,7 milyon, 4 milyon ise ülke içinde yerinden edildi. ABD emperyalizmi bu savaşı finanse etmek için cömertçe borç aldı. Tahminen sadece faiz olarak 536 milyar dolar ödedi. Ayrıca, tıbbi ve savaş birliklerini geri döndürmek için diğer harcamalara 296 milyar dolar harcadı.

Savaşmadan teslim olan 300.000 Afgan askerinin eğitimi için 88 milyar doların ve baraj, otoyol vb. yeniden inşa projelerine harcanan 36 milyar doların yanı sıra Afganların haşhaş ekmemesi ve eroin satmaması için 9 milyar dolar tazminat olarak harcandı.

Amerikalılar, kalkınmanın Afganları Taliban’ın yanında yer almamaya ikna edeceğini düşündüler. Ancak bu olmadı (Taliban’ın popülaritesi de tartışmalı olmakla birlikte) ve yoksulluğu ortadan kaldırmadı. Şu anda Afganistan’da işsizlik oranı yüzde 25, yoksulluk oranı ise yüzde 47. Bunlar Dünya Bankası tahminleridir.

Bununla birlikte insani açıdan bazı ilerlemeler kaydedildi. Örneğin, yaş ortalaması 56’dan 64’e yükseldi ve 5 yaşından önce ölen çocukların sayısı yarı yarıya azaldı. Okuryazarlık %8’den %43’e yükseldi. Toplumun %89’unun şehirlerde güvenli içme suyuna erişimi var. Daha önce sadece %16 idi.

Bundan böyle Amerikalıların yaptığı tüm yatırımlar Taliban’ın eline geçecek. Afgan askerleri silahlarını bırakıp kaçıyorlar, o silahlar Taliban’ın eline geçti. Taliban artık 1996 Afganistan’ını değil, trilyonlarca doların yatırıldığı 2021 Afganistan’ını işgal ediyor.

Amerikalıların bu yenilgisi, Sovyetler Birliği’nin 1988 Cenevre Antlaşmasından sonra Afganistan’dan çekilmesiyle karşılaştırılamaz. SSCB, oradaki güçleri eğitti ve bunlar, SSCB’nin ayrılmasından sonra 3 yıl kadar hükümette kaldı. Burada Eşref Gani ve ekibi, Amerikan ve NATO güçlerinin geri çekilmesinden sonra Taliban saldırısının başlamasıyla birkaç gün içinde düştü.

Afganistan’daki durumdan çıkarılacak tarihi ders, yabancı güçlerin doğrudan askeri müdahalesiyle oluşturulan güçlerin ülkeyi savunamayacağıdır.

Sovyet kuvvetlerinin kalması 10 yıl sürdü ve başarısız oldu. 20 yıl boyunca, ABD ve NATO güçleri Afganistan’da konuşlu kaldı, eğitimli Afgan ordusu savaşmadan dağıldı.

Nedeni açık: Afgan halkının ve askerlerinin savaşacak hiçbir ideolojik temeli yoktu.

Eşref Gani ve ekibi devasa bir yolsuzluğa karıştı. Sınıf ayrımı keskindi. Afganlar Amerikalılar için savaşmadılar, ajanları için nasıl savaşabilirlerdi ki.

Eşref Gani ve ekibi, kapitalizmin en kötü biçimini temsil ediyor. Öte yandan, tüm vahşetine rağmen Taliban dini akıllıca sömürmeyi başardı. Dini bir devlet fikrine sahiptiler. Eşref Gani hangi devleti istediğini hiçbir zaman netleştiremedi.

Taliban’ın zaferi, tüm dünyadaki ilericiler için kötü bir haber. Amerikan ajanlarının eleştirisi, Taliban’a destek amaçlı değildir. İkisine de muhalefet devam edecek. Afganistan’da akacak kanı ancak gerçekten demokratik bir sosyalist ideolojinin zaferi durdurabilir.

Taliban’ın zaferi bir barış işareti değil, daimî bir iç savaşın mesajıdır. Güney Asya’da bir başka fanatik dini devletin kurulması, bölgede mezhepçiliği teşvik edecek ve barış karşıtı tedbirler devam edecektir.

Farooq Tarik

15 Ağustos 2021

Çeviri: Rıfat Hasret

Başlık İmdat Freni tarafından konulmuştur. 

Görsel: AFP

#ForaBolsonaro: Brezilya Emekçi Halkıyla Dayanışma

Pandemi inkarcısı, ırkçı, kadın ve emekçi düşmanı Bolsonaro’ya karşı Brezilya halkıyla dayanışmak üzere yapılan uluslararası çağrı üzerine Başlangıç Kolektifi, İşçi Demokrasisi Partisi, Sosyalist Emekçiler Partisi ve Sosyalist Demokrasi için Yeniyol 19 Haziran’da İstanbul’da Brezilya Başkonsolosluğu önünde toplanarak bir basın açıklaması düzenledi. Açıklamanın metnini okurlarımızın ilgisine sunuyoruz:

Latin Amerika emekçilerin, gençliğin, kadınların, yerlilerin toplumsal eylemleriyle sarsılmaya devam ediyor. Bunun son örneği ırkçı, kadın ve emekçi düşmanı Bolsonaro’ya karşı ayağa kalkan Brezilyalı emekçilerin, gençliğin ve kadınların mücadelesidir. Göreve geldiğinden bu yana emekçilerin haklarına, ezilen kimliklere, yerlilere, doğaya saldırma konusunda hız kesmeyen Bolsonaro’ya karşı toplumdan güçlü bir “#ForaBolsonaro ” sesi yükseliyor.

29 Mayıs’ta Brezilya genelinde yaklaşık 100 bin kişi iktidarın Covid-19 salgınına karşı yaklaşımını protesto etmek için sokakları doldurmuştu. Krizin faturasını kapitalistlere ödetmek, herkes için güvenli ve yaygın aşı talepleriyle seferber olan kitleler, 2019 yılından bu yana Bolsonaro rejimine karşı büyük eylemler gerçekleştirmiştir. 

Pandeminin başından bu yana salgın önlemlerini almamakta direten Bolsonaro büyük bir sağlık krizinin önünü açıyor. Bugüne dek aşı tedarikini ve aşılama kampanyasını sabote eden rejim on binlerce insanın ölümünün doğrudan sorumluluğunu taşıyor. Brezilya günlük 80 binleri bulan vaka sayısıyla en kötü dönemini yaşamaktadır. Alınmayan önlemler nedeniyle özellikle yoksul emekçi sınıfların büyük çoğunluğu, ölümün kucağına itilmektedir. Brezilya, yarım milyona yaklaşan ölüm sayısıyla ABD’nin ardından salgında ölüm oranları konusunda en kötü ikinci ülke konumundadır.

Öte yandan uygulanan piyasacı ekonomi politikaları, özellikle eğitim ve sağlık gibi sosyal haklarda gerçekleşen kesintiler, pandeminin başından bu yana on milyonlarca kişinin işini ve gelirini kaybetmesi toplumsal krizi derinleştirmektedir. 

Bolsonaro’yu iktidara taşıyan kapitalist sınıflar, yoksul emekçileri daha büyük bir krizin içine itmek pahasına ondan daha fazla özelleştirme, kesinti, piyasa reformu beklemektedir. Toplumsal tabanı eriyen rejim ise attığı her adımda karşısında emekçi sınıfları daha da radikalleşmiş ve kitleselleşmiş olarak buluyor.

Rejim, sağcı ortakları ile birlikte göstermelik Covid Parlamento Araştırma Komisyonu kurulması gibi adımlarla muhalefetin tepkisini dindirmeye ve sokakları pasifize etmeye çalışıyor. Amaçları su alan gemiyi bir şekilde yüzdürmek ve 2022’de gerçekleşecek seçimleri kurtarmaya çalışmaktır. 

Ancak öfke giderek büyümektedir. Latin Amerika’nın piyasacı, aşırı sağcı rejimlerine karşı birçok ülkede yükselen isyanlar Brezilya’da da toplumsal muhalefete ilham kaynağı olmaya devam etmektedir. Eylemlerde toplumun yoksul emekçi kesimlerinin kendilerini açlık ve ölüm ikilemi arasında bırakan Bolsonaro karşıtı öfkeyle nasıl dolup taştığı kendisini açık bir şekilde göstermektedir.

Bolsonaro’ya karşı yükselen toplumsal öfkeye karşı, Brezilya’da 2003-2011 yılları arasında devlet başkanlığı yapan İşçi Partisi lideri Lula da Silva bir alternatif olarak parlatılmaktadır. 1970’li yıllardan itibaren sendikal işçi hareketi içerisinde yer alan ve 2000’lerin başında tüm Latin Amerika’yı saran muhalefet dalgasının etkisiyle iktidara yükselen reformist figürlerden biri olan Lula görevi bıraktığında arkasında birçok rüşvet ve yolsuzluk iddiası, piyasa ve emperyalizmle dost bir miras bırakmıştı. Arkasından seçilen Dilma Roussef de bu konuda selefini aratmamıştı. 2003-2016 yılları arasında süren İşçi Partisi iktidarı boyunca Brezilyalı emekçilerin yaşamlarında değişen çok az şey olmuş ve yoksulluğun pençesine itilmeye devam etmişlerdir. Yarattıkları derin hayal kırıklığı Bolsonaro’nun yükselişinin önünü açmıştı. 

Toplumsal muhalefetin yükselişinden ve radikalleşmesinden ürken Brezilyalı egemenler yeniden yumuşak, piyasa dostu bir Lula iktidarıyla kendilerini güvence altına almaya çalışmaktadırlar. 

Tüm dünyada kapitalizmin krizi derinleşirken Latin Amerika’da yükselen isyan ateşi hepimize ilham kaynağı olmaya devam etmektedir. Son dönemde Kolombiya’dan Peru’ya, Şili’den Paraguay’a, Ekvador’dan Brezilya’ya emekçi halklar kapitalizmin yaratmış olduğu enkaza ve baskıcı rejimlere karşı seferberlik halindeler. Tüm Latin Amerika halkları için kurtuluşun yolu uluslararası dayanışmadan ve herkes için eşitlik, özgürlük ve refah getirecek sosyalist bir dünyanın inşasından geçmektedir. Bu yolda Türkiyeli devrimci Marksistler olarak bu mücadeleyle en içten bir devrimci heyecanla dayanışmayı yükseltmek tarihsel görevimizdir. Brezilya Halkının mücadelesi bizim de mücadelemizdir.
#ForaBolsonaro

Cumhuriyetçi Teksas’ta İklim Değişikliği Bir Felakete Yol Açtı – Dan La Botz

İklim değişikliği ve Cumhuriyetçi politikalar Teksas’ta sıcaklığın donma derecesinin altına düşmesi ve eyaletin kar ve buz ile kaplanması ile milyonları elektriksiz, ısıtmasız, susuz bırakarak ve en az 50 kişinin ölümüne neden olan bir felakete yol açtı. Eyalette görülen nadir soğuk hava, ABD’ye iklim değişikliğinin getirdiği seller ve orman yangınları şeklinde görülen aşırı hava durumunun bir örneği. 

20 yıl önce Cumhuriyetçiler Teksas’ta valiliği, meclisi ve senatoyu ele geçirdiler ve eyaletin enerji sistemini kuralsızlaştırıp ihmal ederek bu felakete neden oldular. Gücünü eyaletin petrol ve gaz endüstrisinden alan partinin mensubu olan Vali Greg Abbott ve diğer Cumhuriyetçiler, krizi rüzgâr türbinlerinin arızasına bağladılar ve şimdi de New York Kongre üyesi Alexandra Ocasio Cortez’in, onun Yeşil Yeni Mutabakatı’nın ve rüzgâr türbinlerinin eyaletin ekonomisini yıkacağı uyarısını yapıyorlar. 

Fransa’dan yüzde 25 daha geniş olan Teksas’ta 29 milyonluk nüfus yüzde 40 beyaz, yüzde 40 Latin, yüzde 13 siyah ve yüzde 5 Asyalı olmak üzere çeşitlilik arz ediyor. Eyaletin ekonomisi büyük ölçüde petrol ve gaz üretimine dayalı ve bu alanda Teksas ülkenin en büyük üreticisi. Başını Midland Enerji’nin çektiği petrol ve finans milyarderleri Cumhuriyetçi Parti’yi hem eyalet hem de ulusal düzeyde finanse ediyor. Petrole dayalı ekonomi ve Cumhuriyetçi Parti siyasetinin birleşimi, kuralsızlaştırma ve sorumsuzlukla birlikte, iklim değişikliğinin inkârı anlamına geliyor.   

Şubat ayında Teksas’ta sıcaklık genellikle 60 ve 70 Fahreneit arasındadır fakat geçen hafta ABD’yi vuran Kutup Girdabı’nın (Polar Vortex) ardından Houston 17, Dallas ise 4 dereceyi gördü –ki bu son 30 yılın en düşük sıcaklığı. Evlerde, kliniklerde ve hastanelerde elektrik, ısınma ve su sistemleri çöktü. Bir yandan fırtına COVID aşılamalarını sekteye uğratırken sağlık klinikleri hastalara günlük diyaliz tedavilerini sağlayamadı. Eyaletteki geniş çiftlik alanlarındaki hayvan ve mahsul kaybının değeri milyarları buldu. Evlerde su hatları patladığından tavanlardaki lambalar ve fanlar buz tuttu. Bu nasıl mümkün olabildi?

Teksas kendi enerji nakil şebekesine sahip tek kıta eyaletidir; diğerlerinin hepsi Doğu veya Batı Interconnect’e ait olduğu için enerji taleplerine cevap verme kapasiteleri daha yüksektir. Eyaletin enerjisi çeşitli kaynaklardan karşılanmaktadır: yüzde 46’sı doğal gaz, yüzde 23’ü rüzgâr, yüzde 18 kömür ve yüzde 11 nükleer. Don olayı nedeniyle Teksas Elektrik Güvenirlik Kurulu  (ERCOT) tarafından yönetilen eyaletin elektrik şebekesi iflas etti. Politikacılar Teksas Interconnect’i ve yöneticisi ERCOT’u federal düzenlemeden kaçmak için kurdular ve korudular. Eyalet yönetimi 2011 yılında sistemin iyileştirilmesi gerektiği konusunda uyarılmıştı fakat ERCOT bunu yapmadı. Rüzgâr türbinleri hükümet onları kışa uygun hale getiremediği için durdu. 

Kriz ortaya çıktığında Teksas’ın ünlü Cumhuriyetçi politikacılarından Senatör Ted Cruz karısı ve çocuklarıyla birlikte uçağa atlayıp Meksika Cancún’da sıcak lüks bir otele gitti. Havaalanındaki ve uçaktaki diğer yolcular Cruz’un fotoğraflarını çekerek sosyal medyada paylaşınca halkın tepkisine yol açtı. Bunun üzerine Cruz bir dönüş bileti alarak ertesi gün geri döndü. 

Teksas’ın enerji sisteminin çökmesi eyalet yönetiminin koronavirüs salgınındaki başarısızlığının ardından geldi. Pandeminin başından beri Teksas’da 41,981 ölüm meydana geldi –ki bu Kalforniya’nın ardından ikinci en yüksek ölüm sayısı. Ülke genelinde ise yarım milyon insan hayatını kaybetti. İlk başlardaki kapanmalardan sonra, Vali Abbott eyaleti yeniden açtı ve Evanjelik Hristiyanlara boyun eğerek kilise hizmetlerinin devam etmesine izin verdi. Kısa süre içinde Teksas bir milyon vakaya ulaşan ilk eyalet oldu.

Teksas’ta Cumhuriyetçi Parti’nin COVID pandemisi ve enerji krizindeki korkunç başarısızlığı Demokratların eyalet yönetimini yeniden almalarını sağlayacak siyasi kaymaya zemin hazırlayabilir. Teksas Demokratları Yeşil Yeni Mutabakatı ve gaz ve petrol şirketlerinin sıkı denetimini destekliyor fakat bunların gerçekleşmesi için ilericilerin ve sosyalistlerin bu gündemi geliştirmek için mücadele etmesi gerekiyor.

Dan La Botz

21 Şubat 2021, http://www.europe-solidaire.org

Çeviri: Nurcan Turan

8 Mart için Hayati Grev Manifestosu – E.A.S.T.

Bizler tüm dünyayı pandemiden kurtarmak için hayati rol oynayan kadınlarız. Hayati işleri yapıyoruz, ancak kendimiz sefil koşullarda yaşıyoruz: Emeğimiz düşük ücretlendiriliyor, hak ettiği değeri görmüyor; haddinden fazla çalışıyoruz ya da işsiziz; fazlasıyla kalabalık yerleşimlerde yaşamaya, oturma izinlerimizi ve resmi belgelerimizi sürekli yenilemeye zorlanıyoruz. Evlerimizde ve işyerlerimizde eril şiddete karşı her gün mücadele veriyoruz. Bu şiddet ve sömürü koşullarından bıktık ve sessiz kalmayı reddediyoruz! Orta, Batı ve Doğu Avrupa’da mücadele eden kadınları, göçmenleri ve emekçileri bir araya getiren bir ağı hep birlikte örgütlemeye başladık: Ulusaşırı Hayati Otonom Mücadeleler (E.A.S.T.) ağı. 8 Mart’ta kapitalist, patriyarkal ve ırkçı şiddete karşı mücadele veren herkesi greve katılmaya çağırıyoruz!

8 Mart’ta üretimde ve yeniden üretimde emeğimizin sömürülmesine karşı grevdeyiz! Hemşireler, temizlik işçileri, öğretmenler, market işçileri, lojistik işçileri, mevsimlik işçiler, ücretli ve ücretsiz ev işi ve çocuk, hasta ve yaşlı bakımı emekçileri olarak bizler, hayati önem taşıyan emeğimizle toplumu ayakta tutuyoruz. Bilhassa okulların ve kreşlerin kapanmasıyla, ev işleri ve çocuk bakımı bizim omuzlarımızda. Pandemi sürecinde pek çoğumuz işimizi kaybettik, çünkü bakmaktan sorumlu olduğumuz çocuklarımız ve yapmamız gereken ev işleri vardı. Evlerde ve işyerlerinde yaptığımız iş hayati, ancak bu işlere düşük değer biçiliyor.

8 Mart’ta artan patriyarkal şiddete karşı grevdeyiz! Hükümetler pandemiyi patriyarkal şiddetin kıskaçlarını güçlendirmek için bir fırsat olarak kullanıyor: Polonya’da kürtaj hakkını daha da kısıtlama teşebbüsleriyle, Türkiye’de İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kalkışmasıyla; Macaristan’da trans haklarına yönelik kısıtlamalarla ve LGBTI+ karşıtı gündemlerle. “Evde kalıp güvende olmamız” söylenirken çoğumuzun bir evi bile yok. İstismarcı partnerlerle ve ailelerle yaşayan, izolasyonda iyice artan ev içi şiddetle mücadele eden pek çoğumuz için evler güvenli alan olmaktan uzak. Bizleri toplumun köleleri, evlerde ikincil, emek piyasasında sömürülen olma rolüne sıkıştırmaya yönelik açık bir saldırı var.

8 Mart’ta ırkçı ve sömürüye dayalı göç rejimlere karşı grevdeyiz! Pandemi süresince Doğu Avrupalı bakım işçileri ve mevsimlik işçilerin, hayati işleri yerine getirmek için Batı ülkelerine erişmesine “izin verildi”; ancak işçiler bunu koruma ya da sosyal güvence olmadan, kendilerini riske atarak yapmak zorunda kaldılar. Emeğimiz Batı’nın (sağlık) sistemini ayakta tutarken, Doğu’da aşırı çalıştırılan ve eksik donanımlı emekçilerin omuzlarında sağlık sistemleri çöküyor. Avrupa Birliği içinde ve dışında göçmen ve mülteciler, fazlasıyla kalabalık koğuşlarda, kamplarda, yaşamaya terk ediliyor ve yerel topluluklara verilen parasal yardım hakkına asla erişemeden, güvenli olmayan işlerde çalışıyor. Avrupa’nın eşitsiz bölünmüş haritasında göçmenler, sömürünün en ağır bedelini ödedikleri gibi, pandeminin de en ağır bedelini ödüyorlar.

Sömürülmeyi ve ezilmeyi reddediyoruz! Geçmişteki ve süregelen mücadelelerden ilham alarak, Uluslararası Kadın Grevi’nin, Polonyalı kadınların grevinin ve Arjantin’de kürtaj hakkı için verilen feminist mücadelenin izlerini takip ediyoruz. Bulgaristan’da, Gürcistan’da, Avusturya’da, Romanya’da, Birleşik Krallık’ta, İspanya’da, İtalya’da, Almanya’da ve Fransa’daki hemşirelerin, doktorların, çocuk bakım emekçilerinin, lojistik işçilerin, mevsimlik işçilerin, protestolarını ve grevlerini örnek alıyoruz. Romanya’da eğitimde ‘toplumsal cinsiyet’ tartışmalarını yasaklayan kanuna karşı verilen mücadeleden, göçmenlerin ulusaşırı hareketlerinden, Siyah yaşamlar için yapılan gösterilerden öğreniyoruz. Bu kolektif mücadele deneyimlerini ve statükoya meydan okumaları ileri taşıyarak, 8 Mart günü kadınları, emekçileri, göçmenleri, LGBTI+ları hayati grevimizde bize katılmaya çağırıyoruz. Grevimizle, mevcut tahakküm koşullarını parçalamaya ve yeniden inşa edeceğimiz hayatın öznesi olmaya kararlıyız! Grevimizle şu talepleri yükseltiyoruz:

Bütün biçimleriyle patriyarkal şiddetten kurtulmak! Kadına yönelik şiddeti münferit bir olay olarak değil, bizleri bakıcı rolüne sıkıştırmak isteyen bütün bir patriyarkal sistemin bir parçası olarak görüyoruz. Şiddet ve istismar yoluyla bize dayatılan hayati iş yükünü sırtlamayı reddediyoruz. Ultra-muhafazakâr hükümetlerin saldırılarına karşı çıkıyor, her ülkede güvenli, yasal ve ücretsiz kürtaj ve doğum kontrolü hakkı talep ediyoruz. LGBTI+ topluluklara yönelik siyasi ve hukuki saldırıların derhal son bulmasını talep ediyoruz.

Herkes için daha yüksek ücret! Ücretlere dair feminist mücadelemiz yalnızca cinsiyete dayalı ücret uçurumuna karşı mücadeleden ibaret değil; cinsiyetler ve etnisiteler, uluslar ve bölgeler arasında katman katman ücret hiyerarşileri yaratan ve bunları yeniden üreten kapitalist koşullara karşı. Zenginler pandemiyi daha fazla servet biriktirmek için bir fırsat olarak görürken, kemer sıkma yükünün altında bırakılan bizler olduk. Yeter! Yalnızca cinsiyetler arasında ücret eşitliği değil, bütün emekçiler için daha yüksek ücretler talep ediyoruz! Refahın hem ulusal hem ulusaşırı düzeyde yeniden dağıtılmasını talep ediyoruz! Gelin bizim olanı geri almaya başlayalım!

İyi finanse edilmiş ve kapsayıcı, ulusaşırı refah! Onyıllardır refah kesintilerinin mali yükünü kadınların ve göçmenlerin üzerine yüklemeye devam eden ekonomiyi yeniden yapılandırma planlarını reddediyoruz. Refah, yardımlar ve sosyal güvence için mücadeleler arasında ulusaşırı bağlantılar, ilişkiler kurmak istiyoruz. Refah koşulları ülkeden ülkeye farklılık gösterse de, her yerde cinsiyete ve ırka dayalı iş bölümüne ve farklı uluslardan kadınlar arasında hiyerarşiler yaratan ücret farklarına dayanıyor. Bu hiyerarşileri, global patriyarkal refah ekonomisine karşı ortak bir mücadeleye dönüştürmek istiyoruz!

Bütün göçmenlere, mültecilere ve sığınmacılara Avrupa’da koşulsuz oturma izni! Hükümetlerin ve patronların göçmenlere oturma izni alabilmek ya da yenileyebilmek için temin etmesi imkânsız olan ekonomik ve kurumsal şartlar dayatarak şantaj yapmasını reddediyoruz. Bu durum göçmenleri, özellikle de AB dışından gelenleri, kabul edilemez koşullarda çalışmaya zorluyor.

Herkes için daha iyi ve güvenli barınma! Pandemi 2020 Mart’ında başladığında hâlihazırda ciddi bir barınma krizinin içindeydik. Pandemi boyunca evlerimiz, irademizin ve rızamızın da ötesinde siyasallaştı! Herkes için yeterli, mali olarak erişilebilir, aşırı kalabalık ve güvencesiz koşullardan uzak barınma talep ediyoruz! Ev içi şiddete maruz kalanlara derhal yeni konut sağlanmasını talep ediyoruz!

Hayati grevimizle, hayatlarımızın ve mücadelelerimizin hayati olduğunu göstermek istiyoruz! Dolayısıyla güçlerimizi sınırların ötesinde birleştirmemiz gerekiyor. 8 Mart’ta herkesi hayati emeğin gücünü görünür kılmaya ve pandemi sonrası düzeni inşaya yönelik şartlarımızı öne sürmek için hayati emeği silah olarak kullanmaya çağırıyoruz!

Herkesi işyerlerinde veya işyeri dışında grevler, gösteriler, yürüyüşler, birliktelikler, sürpriz performanslar, sembolik eylemler örgütlemeye, renkli bandanalar takmaya, ses çıkarmaya çağırıyoruz. Kadın grevine destek vermeleri için sendikalar üzerinde baskı kuralım! Gelin, farklı mücadelelerimizi görünür kılma ve onları sınırlar ötesinde birleştirme yollarını hep birlikte hayal edelim!

Vizyonumuzu ve taleplerimizi paylaşan bütün kadınları, göçmenleri ve emekçileri, 21 Şubat 2021’de hayati grevimizin ufkunu derinleştireceğimiz halk meclisimize katılmaya çağırıyoruz!

Bu manifestoyla özdeşleşen herkesi imza vermeye ve daha fazla kadına, göçmene ve işçiye ulaşabilmesi için yaygınlaştırmaya ve kendi dillerine çevirmeye çağırıyoruz.

Emeğimiz hayati, yaşamlarımız hayati! Grevimiz hayati!

Manifestoyu imzalamak için: https://forms.gle/zpNnciKrGZikBHB79
Manifestoyu farklı dillerde görmek için: https://www.transnational-strike.info/2021/01/25/essential-strike-manifesto-for-the-8th-of-march/

Bizimle Facebook’ta veya email yoluyla bağlantıya geçmek için: EAST – Essential Autonomous Struggles Transnational ve essentialstruggles@gmail.com.

Rusya: Navalny’nin Dönüşü ve Sol Strateji – Ilya Budraitskis

Rusya olaylı bir hafta yaşadı ve bu durum henüz bitmedi. Öncelikle, Alexey Navalny Moskova’ya geri döndü ve sınırı geçer geçmez tutuklandı. Ertesi gün ekibi Valdimir Putin’in yolsuzluğunu anlatan bir video yayınlayarak 23 Ocak’ta bütün yurttaşları hükümete karşı sokaklara çıkmaya çağırdı ve onlarca kentte, büyük güvenlik önemleri altında destek gösterileri gerçekleştirildi [Aşağıda aktardığımız söyleşi bu gösterilerden önce yapılmıştı]. Bu konuda Rus solu ne düşünüyor? Navalny kesinlikle sola ait değil ama sol protestolardan ve büyüyen siyasi krizden uzak mı durmalı? Left East Ilya Budraitskis’e görüşlerini sordu. Ilya Budraitskis, Tarihçi- Yazar. Moskova’da yaşıyor. Political Diary podcast’in yazarlarından.

Alexey Navalny’nin 17 Ocak’ta Rusya’ya dönüşünden dakikalar sonra Moskova Sheremetyevo havaalanında tutuklanması beklenen bir şey olmanın yanı sıra Rus otoritelerinin verebileceği tek olası tepkiydi. Bu yılın başında, geçen yaz yapılan ve kendisine sınırsız kişisel güç veren Anayasa değişikliğinden sonra Putin rejimi yeni bir evreye girdi: tabanın pasif desteğine değil baskıcı bir iktidara dayanan fiili bir açık diktatörlük. Bu yeni düzende ne marjinalleştirilmiş liberal muhalefete ne de sistemik “güdümlü demokrasi” partilerine yer var ki bu durum Birleşik Rusya Partisi’nin mutlak kontrolüne yol açtı ve seçime yönelik hoşnutsuzlukları ifade etme konusunda sınırlı olanaklara imkân verdi. Navalny’e geçen Ağustos’ta Rus güvenlik aygıtı tarafından düzenlenen suikast girişimi bu resme mükemmelen oturmakta. Otoritelerin perspektifinden, Navalny’nin yarattığı tehdit, “akıllı oylama” taktiği yani Birleşik Rusya’nın adaylarını en çok yenme şansı olan aday tarafından bütün protesto oylarının toplanması idi. İktidar partisine desteğin hızla düştüğü bir durumda (mevcut durumda %30’dan yüksek değil) “akıllı oylama” bu yılın Eylül ayında yapılacak parlamenter seçimler için yazılan senaryoyu ve uzun vadede de Putin’in önümüzdeki dönemde yeniden seçilmesini tehdit ediyor.

Moskova’ya uçmadan önce Navalny uçakta. Foto: Mstyslav Chernov/AP

Navalny’nin cüretkâr ve keskin popülist stratejisi aslında bir protesto koalisyonu yaratmayı hedefliyor ki bu koalisyonda en önemli yer, Kremlin’in kurallarıyla oynamayı reddeden, canlı ve ofansif seçim kampanyaları düzenleyebilecek sistem partilerine (en başta Komünistlere) verilmekte. Yoksulluk ve sosyal eşitsizlik konularının liberal-demokratik değerlerin yerini aldığı Navalny’nin retoriği bu stratejinin temel unsuru durumunda. Kendisine popülarite kazandıran yolsuzluk karşıtı soruşturmaların geniş bir izleyici üzerinde duygusal bir etkisi var (örneğin, 100 milyar rubleye mal olan Putin’in sarayı konusundaki film geçen Cuma itibariyle 50 milyon kere izlendi) çünkü bunlar doğrudan Rus toplumundaki aşırı tabakalaşmayı gösteriyor. Seçimlerin açıkça tahrif edildiği ve aşırı polis baskısının hüküm sürdüğü bir ortamda seçim protestosu ancak parlamento dışı kitlesel sokak hareketinin desteği ile bir etkiye sahip olabilir.  Bugün yalnızca böylesi bir hareket Navalny’nin kişisel kaderini belirleyebilir. Eğer gelecek haftalarda ülke çapında yüzbinlerce kişi acil salıverilmesi için ayağa kalkmazsa kesinlikle uzun bir hapislik dönemi kendisini bekliyor. 

Benim görüşüme göre, böylesi bir harekete katılmak –kendi programımız ve taleplerimizle birlikte- bugün Rusya solunun tek şansıdır. Ayrıca, sadece sol tutarlı bir biçimde insanları gittikçe daha fazla aktif protestolara iten duyguları ifade edebilir: toplumsal eşitsizlik, toplumsal alanın (özellikle pandemi sırasında dramatik bir biçimde görünür olan sağlık hizmetinin) bozulması, polis şiddeti ve temel demokratik hakların (özellikle işçi) haklarının olmayışı.

Çeviri: Nurcan Turan

Kaynak: https://www.criticatac.ro/lefteast/navalnys-return-and-left-strategy/

Söz konusu kaynakta bulunan söyleşilerin yalnızca Ilya Budraistkis ile yapılanı tercüme edilmiştir.

Kapak Fotoğrafı: Moskova’da 23 Ocak Navalny’ye destek eyleminden görüntü. Maxim Shemetov/Reuters. Kaynak: https://www.cbc.ca/news/world/russia-navalny-protests-1.5886225

Kifayetsiz Olsa da Bu Hala Faşizm mi? – Richard Seymour

Bugün [6 Ocak 2021] liberal anayasal hukuku çökertmeye yönelik bu umutsuz çabanın büyük ihtimalle sönümleneceği gerçeği, büyük ölçüde faşizmin gelişiminin bu evresinin henüz tamamlanmamış halini yansıtmakta.

Son birkaç yıldır gördüklerimiz, parlamento dışı ve şiddetli bir sağı ana-akımlaştırmak için kültürel ve örgütsel ön hazırlıklarına zemin oluşturan spekülatif teşebbüsler, deneysel yağmalar. Örneğin, Gujarat’sız[1] Modi ve Ayodhya’sız[2]Gujarat olmaz. Devlet içinde ve ötesinde güç koalisyonlarını geliştirmek, zulüm ve şiddet kültürlerini yaygınlaştırmak, liberal burjuvazinin liberalizme bağlılığını aşındırmak, solun moralini bozmak ve azınlıkları terörize etmek zaman alır. Son seçimde önemli ölçüde yaygınlaştığını ortaya koyan Trumpizmin oluşumunu tamamlamamış enerjilerinin, ideolojik tutarlılığı, örgütsel netliği ve sosyal derinliği bakımından BJP/RSS’ye denk olduğunu iddia etmiyorum.[3] Değil. Bu fenomen türünün son noktasına varmaya son derece uzak olduğumuzu belirtmek için bu benzetmeyi yapıyorum.

ABD başkentine yönelik Trump’ın kışkırttığı ve Trump yanlısı Cumhuriyetçi senatörlerin seçim sonucunu bozma çabalarının tamamlayıcısı olan bu silahlı ihlal, Savunma Bakanlığı’nın da katkısının yanı sıra DC polisinin göz yumması olmadan gerçekleşemezdi. Başka bir protesto hareketi olsaydı, olabildiğince orantısız bir şiddetle – vahşetle püskürtülürdü. Bu eyalet, MOVE[4] karargahını bombalayan ve Waco[5] yerleşimine mermi sıkan eyalet. Bunun yerine, DC polisi kapıları açtı, silahlı aşırı sağın başkente girmesine izin verdi ve seçilmiş politikacılarla karşı karşıya gelmek için etrafta gezinmelerini durup izledi – peki ya sonra? Bu durumun en sonunda bir kadını boynundan vurdukları gerçek bir çatışmaya dönmesine izin verdi. Ulusal Muhafızlar’dan destek istedi, buna cevaben Savunma Bakanlığı bunu ‘düşündüklerini’ söyleyerek zaman kazandı. Muhafızlar ancak şiddet neredeyse ölümcül bir noktaya ulaştıktan sonra sevk edildi. Tabii ki Pentagon, selefi Mark Esper’in 9 Kasım’da Trump’a karşı çıktığı için görevden alınmasından bu yana bakan vekili Christopher Miller’ın emrinde. Esper, darbe konusunda uyarıda bulunan eski Pentagon yetkilileri arasındaydı. Açıkçası benim varsayımım, Pentagon’un adamlarına tam bir Birahane darbesi[6] deneyimi yaşatmak için Trump’ın baskısı altında oyalayarak zaman kazandığı.

Aşırı sağ, polis ve yürütmenin içindeki bir hizip arasındaki ittifak Trump yönetiminde şiddet içeren sokak eylemleri -örneğin, karantina karşıtı protestolar, Black Lives Matter (BLM) karşıtı milis gösterileri ve Oregon yangınları- yoluyla sürekli olarak pekiştirildi. Sokak şiddetiyle sağın düşmanlarına yönelik otoriter devlet baskısı arasındaki diyalektik, Trump’ın stratejisinin görünür bir parçasıydı. Faşizmin olgunlaşması için önemli olan bu karşılıklı radikalleşme diyalektiği anti-komünist histeriyle şahlandı ve Kasım seçimlerinde Trump’ın tabanının genişletilmesi için kritik bir rol oynadı. Eğer seçim sonuçları birbirine gerçekte olduğundan daha yakın olsaydı bu gösteriler kesinlikle çok daha büyük ve tehlikeli olacaktı. Bu gösterilerin onbinlerce değil de sadece binlerce kişiyle sınırlı kalmasının önemli nedeni sonucun demoralize edecek kesinlikte olmasında yatıyor. Eğer böyle olmasaydı, Trump’ın acil telefonlarıyla çıkarılan yasal zorluklar ve kalabalık silahlı güruhlar [2000 yılındaki] Brooks Brothers kalkışmasını solda sıfır bırakırdı.

Bu gözü dönmüş darbe Trump’ın seçim sonuçlarına yönelik çıkardığı yasal ve siyasi zorluklar gibi sinir bozucu diğer girişimleri kadar kolay kontrol altına alınacak. Georgia’da Cumhuriyetçilerin aldığı yenilgi -büyük olasılıkla benzer ideolojik uyuşmazlıktan kaynaklanıyor- sağın demoralize olmasına katkıda bulunacak. Diğer yandan, alttan alta büyüyen öfke, ihanete uğrama miti (‘oylarımız çalındı’) ve Cumhuriyetçi seçmen tarafından yaygın olarak paylaşılan alternatif Trump gerçekliği, aşırı sağın özenli ve yetenekli biçimde eğlence formatına sokulmuş dezenformasyon (disinfotainment) endüstrisi tarafından önümüzdeki yıllarda ateşlenecek. Buradan doğru temel olarak iki güç gelişecek: silahlı “yalnız kurt”lar ve komplocu yıkıcılık. Ki bu komplocu yıkıcılık, Pizza Gate olayından bir gangsteri vuran QAnon taraftarına[7], Nashville intihar saldırısından (5G’yle ilgili bir komplo teorisine bağlı olduğu düşünülüyor) aşı karşıtı komplo teorilerine dayanarak aşıları bozup hastalara veren eczacıya, Infowars etkisiyle işlenen sahte saldırıdan Oregon yangınları sırasında faaliyete geçen eşkıyalara ve Black Lives Matter karşıtı milislere kadar Amerikan geleneği içinde kök salmış durumda.

Bu tamamlanmamış bir faşizm, henüz deneysel ve spekülatif evresinde olan, içinde azınlık halindeki kimi halkçı güçlerle devletin yürütmesinin ve baskı aygıtının bazı unsurlarının bir ittifakının şekillendiği bir faşizm. ABD demokrasisinden gelecek yıllarda, bu doğmakta olan faşizmin kendini güçlendirmesi ve geliştirmesi için yeni fırsatlar vermeyecek kadar istikrarlı bir durumda kalmasını beklemek son derece ahmakça bir düşünce, inanılmaz bir saflık olur. 

Kalkıp da bana Amerikan burjuvazisinin hiçbir zaman faşizmi desteklemeyeceğini çünkü liberal demokrasinin yeterince iyi çalıştığını söylemeyin. Faşizmin, solun on yıllardır zayıf ve işçi hareketinin büyük oranda klinik ölü olduğu bir toplumda tutunamayacağını da söylemeyin. Bunlar konu dışı. 

Faşizm hiçbir zaman öncelikle kapitalist sınıf onun peşinden giderek seferber olduğu için gelişmez. Clara Zetkin’in ifadesiyle “siyasal evsiz-barksızları, toplumsal köklerinden koparılmışları, muhtaç halde bulunanları ve hayal kırıklığına uğramışları” kendi çekirdeği etrafında toparlayabildiği için büyür faşizm.  Ve faşizm gösterdi ki Hindistan’dan Filipinler’e, harekete geçmek için güçlü bir komünizme ihtiyacı yok: Ernest Nolte’nin[8] varsayımı yanlıştı. ABD’de acilen antifaşist bir harekete ihtiyaç var. 

Çeviri: Deniz Ortak

Kaynak: https://www.patreon.com/posts/is-it-still-if-45896691


[1] Hindistan’ın Başbakanı Narendra Modi’nin 2001’de iktidara geldiği Batı kesiminin bir eyaleti. 2014’te Başbakan olana kadar orada görevini sürdürmüştür.

[2] Gujarat eyaletinin bir kenti. Hindular için bir hac merkezidir ve Müslümanlarla aralarındaki başlıca gerilim nedenlerinden biridir. 2002’de Müslüman karşıtı pogromlar meydana gelir, 2000 civarında insan ölür. Bugün Modi’nin siyasetinin dayandığı dinamik türünün bir erken örneğidir.

[3] Hindistan’daki aşırı sağ parti Bharatiya Janata Party ve milliyetçi paramiliter örgüt Rashtriya Swayamsevak Sangh.

[4] Philadelphia’da merkezi bulunan radikal siyah örgütü. Özellikle onu bastırmak için devlet tarafından kullanılan yöntemlerle ünlüdür. 1985’te bir polis helikopterinden karargahlarına bomba atılması üzerinde aralarında çocukların da bulunduğu çok sayıda insanın ölür ve devasa bir yangın çıkar. 

[5] FBI’nin bir tarikat topluluğuna dönük ölümcül bir harekat gerçekleştirdiği Teksas’ın bir şehri. 

[6] Alman Nazi Partisi’nin 1923 yılındaki başarısız darbe girişimi.

[7] Anthony Comello

[8] Faşizm tarihçisi Ernest Nolte’ye göre tarihsel faşizmin ve faşist hareketlerin yükselişinin başlıca dinamiklerinden biri komünizm karşıtlığıydı. 

Hindistan’da Köylü İsyanı – Pierre Mattei

Hindistan Başbakanı, milliyetçi ve Hindu yönelimli BJP (Hindistan Halk Partisi)’nin lideri Narendra Modi, 2014 yılında ultra liberal bir programla iktidara geldi. Şu günlerde Hindistan, dünyanın geri kalanı gibi Covid-19 pandemisiyle sarsılmış durumda. Bu yıl 11 Aralık’ta 9.8 milyondan fazla vaka ve 142.000’in üstünde ölüm rapor edildi. Hindistan’daki göreli zayıf sağlık sistemi dikkate alındığında bu rakamlar gerçekte olanlardan daha düşük.

25 Yılda 350,000 İntihar

Hindistan kapitalizminin en büyük sektörü olan hizmet sektörünün geçen Nisan ayında çökmesiyle pandeminin ülke ekonomisi üzerindeki etkisi çok şiddetli oldu. Sanayi sektörü de iyi durumda değil, zira işgücünün önemli bir kısmı küçük ve orta boy işletmelerde yoğunlaşmış durumda. Şehirde yaşayan birçok ücretli çalışan aslında köylerini tamamen terk etmiş değiller ve bu kişilerin aileleri köylerde yaşayıp çalışmaya devam etmekteler.  Bu kişilerin işlerini kaybetmesi kendilerini trajik bir duruma itti. Tarım sektörü pandeminin ekonomik etkilerinden göreceli olarak az etkilenmiş olsa da başka türlü zorluklarla karşı karşıya. 10 çiftçiden 9’u 0.8 hektardan daha küçük arazilerde çalışıyor. Son 25 yılda aşırı borçlanma ve şehirlerdeki çok az iş imkânı karşısında 1991-2011 arasında 15 milyon civarında insanı yerinden eden kırdan kente kitlesel göç nedeniyle 350.000 intihar vakasının görülmesi şaşırtıcı değil. 2013 yılında beş kişilik bir ailenin aylık geliri 72 Avro civarındaydı ve kırsal ailelerin çoğu sadece devletin sosyal programları sayesinde yaşamlarını sürdürebiliyordu.  

Modi, uzun vadede büyük toplumsal patlama riski söz konusu olduğundan tarımda yapısal reformlar yapma konusunda bazı Hindistan kapitalistlerinin desteğini kazandı. Çünkü, halihazırda Hindistan kapitalizmi kırsal alanlardan gelen işgücünü absorbe edecek durumda değil, tıpkı Çin’de olduğu gibi. Geçen Eylül ayında hükümet, tarımsal ürünler için devlet destekli fiyat garantisini ve köylüler için minimum geliri kaldırmaya yönelik üç ayrı yasa çıkarttı. Hem dayanıksız (eğer fiyatı  %50’den fazla artmıyorsa) hem dayanıklı (eğer fiyatı  %100’den fazla artmıyorsa) gıda maddelerini temel ürünler listesinden çıkardı –ki bu süpermarketler ve diğer aracılar en yasal yollardan yüksek kar elde edebilsin.

Delhi Kuşatma Altında 

Bu uygulama sadece piyasada tarımsal ürün fiyatlarının artışına ve belirli ürünlerde tekellerin ortaya çıkmasına katkı sağlayabilir. Bundan fayda sağlayacak olanlar örneğin, Modi’ye yakınlığıyla bilinen ve 63 milyar Avroluk serveti olan Hint işadamı Mukesh Ambani veya yine başbakana yakın olan ve “sadece” 23 milyar Avro serveti olan Gautam Adani’dir. Sonuçta, eski sistem tarafından garanti altına alınan minimum gelirden mahrum kalan birçok küçük çiftçi küçük arazilerinden kovulma riskiyle karşı karşıya.

Durum, özellikle, sırasıyla 28 ve 26 milyon insanın yaşadığı ve 1966’daki Yeşil Devrim’den en fazla nasibini alan kuzey doğu eyaletleri Pencap ve Haryana köylüleri için kaygı verici durumda. Üretimlerinin önemli bir kısmı liberalleşmeden etkilendiği için özellikle bu bölgelerde isyan hareketi oldukça güçlü. Bölgede iki aydır gösteriler devam ediyor. Son haftalarda Delhi çevresindeki kara ve tren yolları kapatıldı. Birçok köylü baskıya rağmen başkenti gerektiğinde haftalar boyunca kuşatma konusunda kararlı durumda.

Son yıllarda seçimlerde güç kaybeden ve Hindistan’ın en köklü partisi olan Kongre Partisi bu fırsatı yeniden meşruiyet kazanmak için kullanmaya çalışıyor. Modi’nin politikalarına muhalefet eden Parti, küçük partilerden oluşan bir koalisyona liderlik yapıyor. Ne var ki, Hindistan’ın küçük çiftçileriyle ilgili net bir perspektif ortaya koymuyor.  

Hindistan’ın küçük çiftçileri bu durumdan ancak pandeminin neden olduğu ekonomik krizin vurduğu kent emekçileriyle birlikte kapitalizmi yıkarak ve Hindistan toplumunu kâra doymayan kapitalistlerin değil ülke nüfusunun çoğunluğunun yararına olacak şekilde yenden düzenleyerek çıkabilir. 

Pierre Mattei

16 Aralık 2020

Çeviri: Nurcan Turan

68’in Ardından: Sapkınlar ve Dönekler – Tarık Ali

Onurlu bir yoksullukta dokudu sesin

Hakikat ve özgürlüğe adanmış türküleri

Bunları terk etmen hüzünlendiriyor beni;

Eskiden bir şeydin, şimdi o da değilsin.

(Shelley’den Wordsworth’e, 1815)

1960’ların siyasal karmaşasından sonra, ileri kapitalizm görünüşte bir dinginliğe kavuşmuşa benziyor. Bu nasıl olabildi? Günümüzün koşulları yirmi yıl öncesinden daha kötü değil mi? Zaten, olan bitenler gerçek miydi? Kendi yanılsamalarımızın kurbanı olmayalım? 1960’ların umutları ve idealizmi nereye gitti? 

Bunlar birbirleriyle ilintisiz sorular değil, ama soranların büyük bölümü, gerçekte cevaplarını istemiyor. Cevaplar, soruların içinde gizli. 1970’lerin sonları ve 1980’li yılların Avrupa’sında 1960’larla dalga geçmek, gözde bir eğlence. Bu, yenilgilerimiz adına küçük bir bedel oldu. Fransa’nın “flambée soixante huitard”larının (ateşli 68’lilerin) çoğu öylesine tarihin ihanetine uğradıkları duygusuna kapıldılar ki, geçmişlerini inkâr ettiler Bu hep böyle olmuştur, her zaman da böyle olacaktır.

Devrimci dalgalar her gerileyişinde artlarında hem iz, hem de bol miktarda enkaz bırakmışlardır. Pek çok sabık devrimci, gerileme ve çekiliş dönemlerinde, ters kutuplara dönmüştür. 1640 İngiliz Devrimi’nin önemli tarihçilerinden Christopher Hill, kitabı The Experience of Defeat’de Commonwealth ve Restorasyon’un son yıllarında, radikallerden bazıları da dahil olmak üzere çok sayıda devrimci ideologun Stuart hanedanının Avrupa’da sürgünde bulunan başıyla nasıl uzlaştığını anlatır. Milton, tavrından taviz vermemiştir, ama çağdaşlarından bazıları akıntıya kürek çekmeyi zor bulmuşlardır. Benzer bir süreç 1789’dan sonra Fransa’da da yaşanmış, özellikle Napoleon’un iktidarı ele geçirmesinden sonra eski Jakabonler’in bir bölümü bir gecede anti-Jakoben’e dönüşmüştür. Coleridge ve Wordsworth, bu akımın Britanya’daki en önde gelen örnekleridir; Coleridge Avam Kamarası’nda hayvanlara kötü davranmayı yasaklayan bir yasayı “yasamacı Jakobenizm’in en güçlü örneklerinden biri” olarak eleştirecek denli ileri gitmiştir. Isaac Deutscher, The God That Failed (Koestler, Silone, Gide, Louis Fischer, Richard Wright ve Stephen Spender’in, yeni dünya görüşlerini açıklayan ortak yapıtları) için kaleme aldığı bir tanıtma yazısında, “eski komünistimizin, en iyi gerekçelerle en kötü şeyleri yaptığı”nı anlatır. “Her cadı avında en öndedir. Eski idealine duyduğu kör nefret, çağdaş tutuculuğun mayasıdır. En ılımlı ‘refah devleti’ çağrılarını dahi ‘yasamacı Bolşevizm’ olarak mahkûm etmekte duraksamaz… Garip gösterisi, kendisini içinde bulduğu açmazı yansıtmaktadır. Ama bu açmaz yalnızca ona özgü değildir, bütün bir kuşağın tutarsız ve aldırışsız bir hayat sürdürdüğü bir çıkmaz sokaktır bu.” Reagan’cı Amerikan dergisi Commentary’nin yayın kadrosu, tamamen değilse bile, çoğunlukla önceki kuşağın radikallerinden oluşmaktaydı.

Fransa’da, 1968 Mayısı’ndan on yıl sonra yeni bir grup ortaya çıkarak Le Monde’un kültür ve inceleme sayfalarını devraldı. Bunlar, önderleri bir zamanlar Stalin’in mirasıyla son kez kesin olarak hesaplaşma yolundaki bütün girişimlere şiddetle karşı çıkmış olan eski Stalinci ve Maoculardan oluşan, “yeni filozoflar”dı. 1970’lerin sonuna doğru birden Gulag’ları ve kovuşturmaların ölçeğini keşfetmişlerdi. Bir zamanlar Marksist Sol’dan her türlü Stalinizm eleştirisini sert tepkilerle karşılayanlar, şimdi Slav milliyetçisi Soljenitsin’i yeni guruları kabul etmişlerdi. “Çağımızın Dante’si,” diyordu Bernard-Henri Levy, büyük bir coşkuyla; eski “halkın dostu” ve bir zamanlar Fransız Maoculuğunun teorisyeni olan Andre Glueksman, Marksizm’in temerküz kampları dünyası demek olduğunu söylüyordu. Stalin tek gerçek Marksist ve sosyalist olarak görülmekteydi. Yeni felsefenin en ağırlıklı etkiyi medya üzerinde yapması şaşırtıcı değildi. Bu felsefe benzersiz bir popülerlik kazandı. Time dergisi Fransız aydınlarına yeni bir ilgi peydahlamıştı. The Sunday Times ve The Observer’da uzun makaleler yayınlanıyordu, Amerika ve Avrupa televizyonlarında bunlarla yapılan birkaç yüz röportaj çıktı. Yeni, ya da onlarca yıldır Encounter gibi dergilerde yayınlananların dışında bir şey söylemiyorlardı. Bunlara değer kazandıran şey, “68”e duydukları nefretti. Çoğu harekete şu ya da bu biçimde katılmış olduğundan, gelecekte de bütün sosyalist “illüstrasyonlar”ı mahkûm etmeleri yararlıydı. Bir zamanlar Sol’un Mekke’si olan Paris, 1980’lerin başında Avrupa gericiliğinin merkezi olmuştu. Mitterand ile “yeni filozoflar”ın karışımı, Thatcher’ın İngiltere’sinden çok daha alçakça bir biçimde sağcı bir atmosfer yaratmaktaydı.

Fransa’da aynı ölçüde demoralize olmakla birlikte yeni bunalımdan kurtulmak için başka bir yol seçenler de vardı. İntihar ediyorlardı. Nicos Poulantzas Kamboçya’da olayların gelişiminden büyük bir bunalıma düşmüştü. Fransa’da kasvetli ufuklar Pol Pot’un uyguladığı dehşete eklenince, 1968’de barikatların kurulmasına yardım eden ve sonrasında Devlet üzerine birçok önemli yapıt üreten bu adam artık dayanamamıştı. Çok parlak bir zekâsı olduğunu görmek için onunla aynı fikirde olmak gerekmiyordu. Fransa’daki yakın dost ve yoldaşlarımdan hiçbiri “yeni filozoflar”dan imza almak üzere kuyruğa girmedi. JCR’in önde gelen liderlerinden Henri Weber kendini, aşırı-sol örgütünce reddedilmiş ve harcanmış hissediyordu. Yuppi’lere katıldı, ardından da tam seçim yenilgisinin arifesinde Fransa’nın sosyalist başbakanına danışman oldu. Weber de “68”de iktidarı ele geçirmediğimiz için çok sevinenler arasındaydı, ama yolculuğunun kendisini nereye götürdüğünü yaşayan görecek.

Régis Debray, dort yıl hapis yatacağı Camiri’de (Bolivya) bir basın konferansında  (29 août 1967) Photo Gamma-Keystone. Getty Images

Regis Debray de Fransa cumhurbaşkanı Mitterrand’ın danışmanı oldu. Bu görevi sırasında bir gün Elysee Sarayı’ndan onu arayıp Fransa’ya girme yasağımın hâlâ yürürlükte olduğunu, bu yasağın kaldırılması durumunda minnettar kalacağımı söyledim. Durumun böyle olmasına şaşırmıştı, ama ertesi gün Londra’daki Fransa Büyükelçiliği’nden arayarak dilediğim zaman Fransa’ya gidebileceğimi bildirdiler. Ne var ki, bu nezaket gösterisini başka bir şeye yormak aşırı öznellik olur! Acı gerçek şuydu ki, Devrim İçinde Devrim’in yazarı, Camiri’de hücre hapsine mahkûm olmuş bir adam, şimdi Fransız milliyetçiliğinin tutsağıydı. Üçüncü Dünya ülkelerini dolaşıp bütçeleri askeri harcamalarla şişirilmiş rejimlere Fransız füzeleri ve Mirage jetleri pazarlamaya çalışıyordu. 1982 Mayısı’nda Paris’te onunla karşılaşan bir arkadaş, Paris’teki ziyafetlerden ve büyük ihtimalle iktidarın nimetlerinden tombullaşmış olduğunu yazıyordu. Debray’nin Fransa’nın Afrika’daki emperyalist iddialarını utanmazca haklı gösterme çabalarını tanımladıktan sonra aynı kişi, şunları söylemekteydi:

Kendisine Mitterrand rejiminin destek sağlamak için ne yaptığını sordum. Debray’nin cevabı: Kimsenin desteğini sağlamaya uğraşmıyoruz, yeni ve kalıcı bir şeyler kurmaya çalışıyoruz… Çıkmaya hazırlanırken Elizabeth [Debray’nin eski siyasal görüşlerini bugün de savunan karısı] ona elle yazılmış kısa bir mektup gösterdi ve sanırım bir konuda müdahalesini istedi. Debray’nin bunu gönülsüzce kaydedip âdeta yok sayışındaki hava tarife gelmez biçimde, ama korkunç derecede resmiydi.

Debray’nin ayrılmasından sonra Elizabeth bana mektubun, Regis Camiri’deyken kendisine yardımcı olan ve onu konuk eden Bolivyalı bir yazardan geldiğini ve yalnızca kitabı basıldığı sırada Fransa’ya girebilmek için vize istediğini anlattı. Bu güruh berbat, diyordu Elisabeth, ülkeye girmek isteyen Latin Amerikalılara davranışları öncekilerden farksız. Kibirleri insanı ürkütüyor…

Bu dönemde sapkın olmak, örneğin 1930’larda olduğundan çok daha kolaydı. Hitler’in zaferi, genellikle umut dolu kişilerde dahi karamsarlık yaratmıştı. Alman eleştirmen Walter Benjamin ertesi gün Gestapo’ya teslim edileceğini öğrenince, 1940 Eylül ayında Fransa-İspanya sınırında Port Bou’da intihar etmişti. Dostu Brecht’in “Hitler’in Alman yazınına verdiği ilk büyük zarar” olarak nitelediği ölümü, oyun yazarını derinden sarsmıştı. Brecht, Benjamin’in intiharını öğrendiğinde şunları yazdı:

Armut ağacının gölgesinde satranç masası başında

Yıpratma taktiklerine bayılırdın

Seni kitaplarından kopartan düşman

Bizim gibilerce yıpratılamayacak.

Brecht’in karamsarlığının sebeplerinden birisi, Stalin Rusyası’nda olup bitenleri bilmesiydi. Kovuşturmalar Kızıl Ordu’nun, Sovyet askeri stratejistlerine verdiği bir dizi konferansta yeni Almanya’nın gelmekte olan savaşta kullanacağı yöntem ve tarzı öngören efsanevi Mareşal Tukaçevsky’nin de aralarında bulunduğu en iyi komutanlarını tasfiyeye uğratmıştı.

Ozan Mayakovski, tiyatro ustası Meyerhold, yetenekli siyasetçi Adolphe Joffe, hepsi 1920’lerde intihar ettiler. Stalinci geleceği sezinlemişlerdi ve görüntü dayanılmazdı. Sonraki yıllarda Kremlin’deki diktatör, insanlara kendi hayatlarına son verme şansını da pek tanımayacaktı. İntihar lüks görünüyordu. Puşkin’in gerçek varisi Osip Mandelstam “Stalin Taşlaması”nı yalnızca dostları arasında okuyordu, ama şiir öylesine güçlüydü ki ağızdan ağıza yayıldı. Mandelstam bu “suçu” yüzünden öldürüldü, Stalin’in Sovyet yazınını uğrattığı pek çok kayıptan biri de budur. Şiirin mesajı yalındı:

Hayatlarımızın altındaki zemin kaydı.

On adımdan duyamıyorsun sözcüklerimizi.

Ama ne zaman bir bir dil sürçmesi olsa

Kremlin’deki dağcıya bulaşıyor,

parmakları on tombul solucan,

sözcükleri kile,

üst dudağında gülen devasa hamam böcekleri,

çizmelerinin pırıltısı.

Tavuk boyunlu patronların gübreleriyle çevrili

yarım-adamların dalkavukluklarıyla oynuyor.

Biri ıslık çalıyor, miyavlıyor diğeri,

üçüncüsü burnunu çekiyor.

Uzatıyor parmağını ve yalnızca kendisi patlıyor.

At nalları gibi sırayla emirnameler diziyor,

biri kasığa, alna diğeri, şakağa, göze,

İdamları çilekler gibi yuvarlıyor dilinde

Yurdundan gelme eski dostlar gibi

kucaklaşmak istiyor onlarla.

Sapkınlık bu yıllarda, Avrupa’nın büyük bölümünde ölüm anlamına gelmeye başladı. Bizim son onyılda yaşadığımızsa, faşizmin yol açtığı sarsıntılı yenilgilerle kıyaslanamayacak gerilemelerdi. Yeni gericilik, “radikalizm” adı altında bütün Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da savaş-sonrası reformların kazanımlarını yıkmaya koyulmuştu. Başkan Reagan ya da Margaret Thatcher gibi bazı liderler, sıradan insanların Devlet’ten kurtulmak istediklerini söyleyerek bunu kendi hanelerine geçirmeye çalıştılar. Refah devletinden, çağdaş kamu hizmetlerinden kurtuluş ve birçok hizmetin özelleştirilmesi, merkezi bürokrasiye karşı zaferler olarak sunuldu. Benzeri önlemler Fransa’da Mitterrand, İspanya’da Gonzales, Yunanistan’da radikal popülist Papandreau gibi sosyal-demokrat liderlerce gündeme getirildi.

Bütün bunlar üzüntü verecek durumlar, ama Batıdaki en gerici rejimi dahi faşizme benzetmek ölçüsüzlük olur. Gerçekte bir bilanço çıkartılacak olursa, faşizmin bunamış haleflerinin gerek İspanya gerekse Portekiz’de yerlerini daha geleneksel burjuva-demokratik rejimlere bıraktığını, Yunanistan’daki faşizm-yanlısı NATO işkencecileri rejimininse seçilmiş bir hükümetle değiştirildiğini vurgulamak gerekir. İşkence laboratuvarı, artık, fiili bir askeri rejimle yönetilen tek ülke olarak kalan Türkiye’ye kaydı.

Tabii ki zamanlar değişti. 1960’ların siyaseti yirmi yıldan çok daha uzak görünüyor. Hiçbir şey değişmemiş gibi davranmayı yeğleyen kişi ve siyasal örgütlerin batıklarını, Avrupa’nın çeşitli kentlerinde görmek mümkün. 75 sonrası dönem, tarihin dayattığı duraklamalardan biri, örüntüsü ve zamanı kestirilemeyen yeni dalgadan önce düşünmemiz için bizlere tanıdığı bir süreydi.

[Aynı dönemde] Ernest Mandel, benim Dördüncü Enternasyonal’den ayrılmamdan hiç hoşnut olmadı. Oysa ben bitmez tükenmez fraksiyon kavgalarından bezmiştim. Bir dizi onulmaz hata yaptıklarını düşünüyordum. Küçük bir örgüt içinde bir kez daha bir iç çekişmeyi sürdürme düşüncesinden dehşet duyuyordum. Kamuya bir açıklama yapmadan çekildim. New Left Review’un 1987’de onuruna verdiği bir yemekten sonra Mandel bana, “Sizin kuşağınızda bizdeki dayanıklılık yok,” dedi. Belki de haklıydı, ama sorun yalnızca dayanıklılıkta mı? Mandel’in kendisi 1939’da Belçika’da on altı yaşındayken militan olmuştu. Yahudi bir ailenin çocuğu olarak sağcı Yahudi örgütlerinin Hitler’e karşı savaşma ya da onu yenmedeki yetersizliğinden düş kırıklığına uğramıştı. Babası Henri, Alman Komünist Partisi üyesiydi; genç Mandel, erken yaşlarda pek çok eski komünist kitabı okumuştu. Babasının kenarına notlar düştüğü yeni yapıtları da görmüştü. Notlar, genellikle tek sözcükten ibaretti: “Yalanlar!” Dolayısıyla Mandel, komünist partiye değil de, liderleri Abram Leon’un On The Jewish Question adlı klasik bir yapıtı kaleme aldığı küçük bir Belçikalı komünistler grubuna katılmıştı. Grubun tamamı Direniş Hareketi’nde yer aldı, Leon ise Gestapo’nun eline geçerek idam edildi. Böylesi gruplardan nefret ediliyordu, çünkü onlar bütün Almanları Nazi olarak değerlendirmemekteydiler. Mandel’in yoldaşları düzenli olarak askerlere, faşizmin hayvansal yüzünü açığa çıkartan ve ordudan ayrılmaları çağrısını yapan Almanca propaganda bildirileri dağıtıyorlardı. Mandel’in kendisi de iki kez Nazilerce tutuklanmıştı. Birincisinde kaçmayı başardı. Yeniden tutuklandı, bir Nazi mahkemesi önünde “yargılandı” ve 1944’te Almanya’da bir Nazi temerküz kampına gönderildi. O yılın başlarında Dördüncü Enternasyonal’in gizli seksiyonlarının birinci Avrupa konferansına katılmıştı. Müttefiklerin zaferi pek çok kişinin yanı sıra, onun da hayatını kurtardı. Bu deneyim 1968’de Batı Avrupa’da yaşananlardan çok farklıydı. Belki de Batı’daki “dayanıksızlık” bununla açıklanabilir.

Ne ki var benim için, 1968’in en bunaltıcı yan etkisi siyasetle bağlantılı değildi. Rudi Dutschke Danimarka’daki evinde yıkanırken öldü. Eski kurşun yarası iyileşmiş, ama doktorları kendisine bayılma tehlikesinin süreceği ve gözetimsiz sıcak suyla yıkanmaması gerektiği konusunda uyarmışlardı. Doktorlar pek çok şey söylerler, Dutschke de suikast girişiminden sonra hiç bayılmadığı için bu tavsiyeyi kulak ardı etmişti. Ama o gün yorgundu ve bayıldı. Ölümü hızlı ve acısız oldu, ama arkasında doldurulmaz bir boşluk bıraktı. Ölümünden birkaç ay önce kendisiyle Londra’da, ikimizin de konuşmacı olarak katıldığımız bir konferansta karşılaşmıştım. O geldiğinde ben ayrılmak üzereydim, durup kucaklaşmıştık. Konuşmamızda ısrar etmiş, bir süre High Holborn’daki bir kafede söyleşmiştik. “Ya sen?” diye sormuştu, “Sen iyi misin? Değişmedin mi?” Coşkusunda en ufak bir azalma yoktu. Yakın dostu ve kendisini çok etkileyen Mandel’den uzun uzadıya söz ettik. “Şaşırtıcı bir insan,” diyordu Dutschke, “hiç değişmiyor”. Danimarka’ya bir dahaki gelişimde kendisini ziyaret etmem için benden söz aldı, Kopenhag’a son kez geldiğimde onu görmeyişime biraz bozuk çaldı. Ölümü Almanya’da büyük bir boşluk yarattı. Yeşillerin meydan okumasına ve kendi fikirlerinin bu saflarda ifade edilmesine ne denli sevinirdi…

Rudi Dutschke

Dutschke’nin ölümünün hüzünlü bir dipnotu daha var. Gazetesi Dutschke’yi mahkûm eden Alman basın kralı Axel Springer’in oğlu, yaralı öğrenci liderinin hayranları arasına katılmıştı. Dutschke tedavi için yurtdışında olduğu sıralar genç Springer “çocukların giysileri” için cömert bir bağışta bulunmuştu. Dutschke’nin ölümünden kısa bir süre sonra, dostlarına yaşamanın artık bir anlamı olmadığını söyleyerek intihar etti. Babası bu sarsıntıyı hiçbir zaman atlatamadı.

Malcolm Caldwell, Pol Pot Kamboçya’sının başkentinde öldü. Pol Pot’un Batı’daki birkaç destekçisinden biriydi ve kendisiyle birçok kez tartışmıştık. Kamboçya’lı diktatörle buluşmasından bir gün önce kaldığı konuk evinin salonunda esrarlı biçimde tabancayla vuruldu. Rakip bir fraksiyonun işi miydi? Bunu hiçbir zaman öğrenemedik, Pol Pot da kısa bir süre sonra devrildi.

Ama beni en fazla etkileyen ve hayatımda büyük boşluk yaratan ölüm, Clive Goodwin’inki oldu. 1977’de Los Angeles’a hareketinden bir gün önce bir şey isteyip istemediğimi sormak üzere beni aramış, LA’nın “cennet ve cehennemi bir arada barındıran” yönünden bahsetmiş ve döner dönmez bu konuda uzun bir makale yazmaya söz vermişti. Ama dönmeyecekti. Trevor Griffiths adına Warren Beatty’le görüşmeye gitmişti. Griffiths’in Kızıllar filmi için hazırladığı senaryoyu konuşacaklardı. Clive her zamanki gibi giyinmişti: bir tişört ve blucin; bu Beatty’nin dairesinin bulunduğu Beverly Wiltshire’ın desteklediği bir giyim tarzı değildi. Clive rahatsızlandığında görüşmeleri tamamlamış, oteline dönüyordu. Sendeleyerek tuvalete girdi. Yere düştü. Otel yönetimi, sarhoş olduğunu düşünerek cankurtaran yerine LA polisine haber verdi. Polisler onu Beverly Hills karakoluna götürerek bir hücreye kapattılar. Dostum Clive o sırada beyin kanaması geçiriyordu. O gece hiçbir tedavi görmeden öldü. Robin Blackburn beni arayıp haberi ilettiğinde Orta Galler’de bir arkadaşın evinde bir kitap üzerinde çalışıyordum. İki gün felç oldum. Kendi başıma uzun yürüyüşlere çıktım, uygun bir köşeye gizlenip ağladım. Yıllar boyu, bilincinde olmadan ahizeyi kaldırıp numarasını çevirdim durdum. Birbirimizi yitirdiğimiz yıllar gözümde daha da iğrenç bir hal aldı. (…)

Son günlerde bana sık sık 1960’larla ilgili herhangi bir üzüntü duyup duymadığımı soruyorlar. Bazıları kibarca, her şeyi unutup, günümüz üzerinde yoğunlaşmayı yeğleyip yeğlemediğimi bilmek istiyor. Anlarlar mı, anlamazlar mı bilemiyorum ama, soruları geçmişe değil, geleceğe yönelik. Ben hiçbir şeyden pişman değilim. Kendim dahil pek çok kişi ve grup, hatalar yaptık. Bu döneme ilişkin pek çok şey gizeme ve düşe büründürüldü. Ama başat tema, yeni bir dünyaya ihtiyaç duyduğumuzdu. Günümüzde de insan bundan farklı bir şey düşünebilir mi? Dünya Orwell’vari bir karabasanın pençesine düşmedi. Hollywood dışında, Vietnam’ın verdiği dersler tamamen unutulmuş değil. Beyaz Saray’ın siyasal unutkanlığı teşvik etmek için harcadığı bütün çabalara karşın, ABD nüfusunun büyük bölümü hâlâ Nikaragua Sandinist Cumhuriyeti’nde askeri bir müdahaleye karşı çıkıyor. Reagan yönetiminin Nikaragua’daki ancien régime artığı bir grup gangster, kokain kaçakçısı ve işkenceciyi özgürlük savaşçıları olarak sunma girişimi fena halde geri tepti. New Yorker dergisi, ustalıkla kaleme alınmış bir makalede Watergate’in Nixon’a Hindiçin’i yüzüne gözüne bulaştırması karşısında verilmiş bir ceza olduğu gibi, Irangate’in de Reagan’a Nikaragua siyaseti için biçilmiş bir ceza olduğunu belirtiyordu. (…)

Bütün dönüş ve gerilemelerine karşın tarihin bu ileri akışı karşısında insan nasıl edilgen ya da kinik bir maske ardına gizlenebilir ki? Bu kitapta sözünü ettiğim insanlardan pek azı döneklerin saflarına katıldı. İçlerinden pek çoğunun bugün siyasal örgütlerin üyeleri olmadığı doğru, ama birbirimizle ne zaman karşılaşsak, bu bir sapkınlar buluşması oluyor. 1986 Aralık ayında Los Angeles’ta Ralph Schoenman’la karşılaştım. Tıpkı yirmi yıl öncesinden aklımda kaldığım gibiydi. Taklit edilmesi mümkün olmayan tarzıyla Kudüs’ten Tel Aviv’e düzenlemeyi düşündüğü Barış Yürüyüşü’nün nasıl bazı kişi ve kurumlarca baltalandığını anlattı. Kuzey Amerika’da önde gelen Yahudi kökenli aydınları, İsrail’in yayılmacı siyasetine muhalefetlerini dile getirmek üzere örgütlemişti. Bunun sonucu olarak da İsrail’e girmesi yasaklanmıştı. “Sanırım,” diyordu gururlu bir gülümsemeyle, “tanınmış bir Mafya şefinin dışında İsrail’e girmesi yasak olan tek Yahudi benim”. Ne yazık ki ona, bir zamanların önde gelen Marksist öğretim üyelerinden ve Ramparts’ın yayıncılarından olup, sonradan Reagan’ın dış siyaseti ve utanmasız kapitalizm savunuculuğuna terfi eden David Horowitz’in neler yaptığını sormayı unuttum.

Başkaları da var. Fransa’da JCR’in merkezi liderlerinden Henri Weber, şimdi Fransa’nın eski başbakanlarından Fabius’un salonunda sürekli bir mobilya oldu ve kendi geçmişiyle dalga geçiyor. Pat Jordan siyasal bir toplantıda alçakça yaralanana dek konumunu koruyabildi. Şimdi bir yanı felçli, hâlâ okuyup konuşabiliyor. Yaşama iradesini yitirmedi. Robin Blackburn ve Perry Anderson yine New Left Review’u yayınlıyorlar ve yayın kurulu toplantılarında onlarla düzenli olarak bir araya geliyoruz. Perry Anderson, Bolivya günlerinden bu yana Kadim Dünya ve Marksizm üzerine dört şaşırtıcı kitap yayınladı, ünü eskisinden de fazla. Blackburn de Yeni Dünya’da kölelik tarihi ve zamanla bunu tasfiye eden güçler üzerine hayatının yapıtını tamamlamak üzere.

Alman ozanı Erich Fried, Anschluss’dan sonra Avusturya’ya kaçıp İngiltere’den sığınma hakkı istedi ve bu ülkeyi ana üssü haline getirdi. Fried, büyük Alman siyasal taşlama geleneğini sürdürüyor ve Heine ve Brecht’in varisi olarak görülüyor. Altmışlı yaşlarında, ama hâlâ bizim 1960’larımızın savunuculuğunu yapıyor. Erich’le zaman zaman geçmişten ve günümüzden söz ediyoruz, kanser ameliyatlarına karşın iyimserliğini sürdürüyor ve çağdaş siyasetin genç sahtekârlarından daha genç gözüküyor. 1987’de bir kez karşılaşıp Rudi Dutschke ve döneklik olgusundan söz ettik. Fransız, Çinli ve İspanyol öğrenciler bir kez daha sokağa dökülmüşlerdi, genel hava 68’dekinden farklı olmakla birlikte kimi zaferler de kazanmışlardı.

68 ideallerinden ricatın en aşırı örneklerini simgeleyen Fransız entelijansiyasının değişken davranışından söz ederken, “Nasıl bu kadar çabuk vazgeçebildiler?” diye soruyordu.

Erich Fried günümüzde Alman dilinde yazan yaşayan en büyük ozan olarak değerlendiriliyor. Şiirleri Berlin Duvarı’nın her iki yanında kolayca dolaşıyor ve ülkenin her iki kesiminde de geniş bir okur kitlesi buluyor. 1986’da Paris’te prestijli bir edebiyat toplantısına çağrıldığını anlattı bana. Yüzlerce gliterati* bulunuyordu toplantıda. Fried bu toplantı için, kendi gözetimi altında özenle Fransızcaya çevrilen bir şiir yazmıştı. Bu şiiri bana önce Almanca olarak okudu, sonra da İngilizceye çevirdi. Hepsini defterime kaydedebilmek için onunla yarıştım. O akşamüstü Fried’ın bana okuduğu şiirin adı “Sol İçin Dua”ydı, şöyle bir şeydi:

Hâlâ inanmadığım sevgili Tanrı

Bir kez daha bir mucize yarat

Çünkü zamanıdır

Ya da aynı anda birkaç mucize birden

(Çünkü bir tanesi az gelebilir)

Ve terk ettiğin bu Fransız aydınlarına

Sonunda her aydın modasını izlememeyi

Moda kıl.

Onları bir saniyede

İyi ve yararlı sapkınlardan

Sefil döneklere dönüştüren

Üslûpçu ivmeyi yitirmelerini sağla

Parlak ifadeleriyle gözleri körleşmesin

İçeriğin yoksulluğunu kavratmayacak kertede

Bu denli iyi olmasınlar şeytanın avukatlığında

Boynuzları çıkacak, ayakları toynaklanacak

Ve artlarında uzun bir kuyruk oluşaca kadar!

Yeryüzündeki hiçbir söylemin

Züppeliği, kibir ve ırkçılığı,

Örneğin anti-Semitizm ya da Arap düşmanlığını

Bağışlatacak kadar zekice olamayacağını kavrat onlara.

Ve Sol’un aptallık, suç ve hatalarının haklı

hiçbir eleştirisinin

Hiçbir şekilde gericiliğe sapmayı haklı

gösteremeyeceğini de

Çünkü Sağ’ın yöneldiği ya da kaydığı yön

Ne Fransa ne de dünya için çıkış olabilir.

Marchais bakışlarına engel de olsa

Gorbaçov’un Stalin olmadığını

Ve Afganistan’daki girişim ne denli feci de olsa,

Nikaragua ya da Güney Afrika sözkonusu olduğunda,

Afganistan ya da Gulag yaygaraları koparmanın,

Ya da bu yolla bir şeyler elde edilebileceğini sanmanın,

Hâlâ budalaca bir suç olduğunu görmelerini sağla.

Alamaz çünkü Reagan ya da Weinberger

İnsanları ve dünyayı kurtarma yolundaki

Safdil arayışların yerini.

”Peki,” dedim, “bitirdiğinde tepkileri ne oldu?” Kafasına şarap kadehlerini fırlatıp onu alçaklık, budalalık, hilekârlık, aptallıkla suçlayıp salonu terk mi etmişlerdi? “Hayır,” diye cevapladı Fried, “ben de şaşırdım ama, çoğu coşkuyla alkışladı”.

Tarih, sonuna yaklaşan bu yüzyıla ilişkin hükmünü henüz vermedi. Dünyanın büyük bölümü kötü günler geçiriyor, ama gerçekleştirilen ilerlemeler ne denli kırılgan ve bozulabilir görünse de, umudun kendisinden vazgeçilemez.

Çeviri: Osman Yener

Bu Tarık Ali’nin Sokak Savaşı Yılları kitabının (İletişim, 1995; Agora, 2008) son bölümünden alınmıştır. Daha önce Mesele dergisinin 17. sayısında yayımlanmıştır.