İmdat Freni

Enternasyonal

İspanya: Maricarmen, Genel Grev ve Gerici Bloğun Seçim Zaferi Tehdidi – Jaime Pastor

“Bugün, kentsel toprak rantı arayışı yoldaşımız Maricarmen’i sonunda ölüme götürmeyi başardı”

Alicia del Río

Maricarmen’in tahliyesine karşı verdiği mücadelede son gününe kadar yanında olan Kiracılar Sendikası’nın sözcülerinden birinin dile getirdiği bu suçlama, onun geçtiğimiz 7 Ekim’de gerçekleşen ölümünün İspanya devleti sınırlarının çok ötesinde, toplumun geniş ve farklı kesimlerinde yarattığı sarsıntıyı son derece çarpıcı biçimde ifade ediyor. Hem akbaba yatırım fonunun hem de siyasi, yargısal ve medyatik gerici blokun Maricarmen’e karşı sergilediği, yalan haberlerle körüklenen acımasızlık ve amansız saldırganlık, hiçbir mazerete yer bırakmayacak biçimde bütün çıplaklığıyla açığa çıktı. 23 Eylül’den bu yana tahliyesine karşı düzenlenen gösterilerde ortaya konan öfke ve infial artık benzeri görülmemiş boyutlara ulaşıyor ve her geçen gün güçlenen bir hareketin sürdürülmesinin haklılığını, buna hâlâ ihtiyaç varsa, daha da pekiştiriyor. Nitekim hareketin simgesi hâline gelen Maricarmen’le dayanışma amacıyla İspanya devletinin dört bir yanında kurulan kamplar ve gerçekleştirilen yeni eylemler de bunu şimdiden gösteriyor. Bütün bu gösterilerde, Sol Meydanı’ndaki kamptan kaleme alınan bir metinde de belirtildiği gibi, “Maricarmen hepimiz için, insanca barınma hakkı mücadelesi ve haklarımızı savunmak üzere örgütlenmeye devam etme çabamız açısından bir simge ve örnek oldu, olmaya da devam edecek. O, önüne geçilemez bir mücadele ateşini tutuşturan fitil oldu.”

Bu acı ve üzücü haber, Pedro Sánchez’in, konut sorunu etrafında patlak veren toplumsal öfkenin sol seçmenleri yeniden harekete geçirmek ve neredeyse bütün kamuoyu yoklamalarının öngördüğü PP-Vox koalisyonunun mutlak çoğunlukla seçimleri kazanması ihtimalini bertaraf etmek için kendisine mümkün olan en elverişli fırsatı sunabileceğine inanarak 29 Kasım’da genel seçim yapılması kararı almasının ardından geldi. Bu gelişme aynı zamanda, Kiracılar Sendikası’nın 11 Kasım tarihi için kararlaştırılmış olan genel grev örgütleme girişimine, gerek ülke çapında gerekse özerk topluluklar düzeyinde faaliyet gösteren sendikaların neredeyse tamamının destek vermesiyle aynı döneme denk geliyor.

Pedro Sánchez’in seçimleri erkene alma yönündeki nihai kararı, Junts’un (Katalonya İçin Birlik; tarihsel lideri Carles Puigdemont olan parti) konutla ilgili ilk kararnameyi reddetmesinin ve genel bütçenin parlamentoda çoğunluğun desteğini almasına yönelik hiçbir umut kalmamasının ardından zaten neredeyse kaçınılmaz hâle gelmişti. Sánchez ayrıca, enflasyonun yükselmeye devam ettiği (şu anda %4,9) ve yargı yoluyla yürütülen tacizlerin sona ermeyeceği göz önüne alındığında, önümüzdeki aylarda bundan daha elverişli bir konjonktürle karşılaşmasının pek mümkün olmayacağını da hesaba katmak zorundaydı: Zapatero davası kapsamında, 17 Haziran 2026’da bu sosyalist lider nüfuz ticareti ve kara para aklama suçlamalarına ilişkin bir soruşturmada Ulusal Mahkeme tarafından “ifadesi alınmak üzere” çağrıldı; eski sosyalist militan Leire Díez ve yakın çevresindeki bazı kişiler ise yargı dosyalarına müdahale ettikleri iddiasıyla yürütülen bir soruşturmanın hedefindeler. Bu nedenle Sánchez, erken seçim kararını açıklarken bir kez daha elit karşıtı söyleme başvurduğu, toplumsal alanda hayata geçirdiği bazı ılımlı önlemlerle ve ekonomik büyümeye ilişkin olumlu verilerle övündüğü bir konuşma yapmayı tercih etti. Oysa bu veriler, işçi sınıfının büyük çoğunluğunun maddi yaşam koşullarındaki kötüleşmeyle —özellikle ücretler, konut ve fiyatlar alanında, sağlık ve eğitimden söz etmeye bile gerek yok— çelişmeye devam ediyor.

Bunun yanı sıra Sánchez, parlamentoda yürürlükten kaldırılmış olan iki kararnameyi[1], bazı değişikliklerle birlikte Bakanlar Kurulunda yeniden kabul etmeyi tercih etti. Böylece en azından ilk kararnamenin bir ay içinde Parlamentonun Daimî Komisyonu tarafından onaylanmasını sağlamayı amaçlıyor. Sánchez bu yolla, konut hakkı hareketinin uyguladığı baskıyı dikkate almaya devam ettiğini göstermeyi ve kendisini PP, Vox, Junts ve UPN (Navarra Halk Birliği) karşısında bu hareketin müttefiki olarak sunmayı hedefliyor.

Bununla birlikte Sánchez’in, Temmuz 2023’te olduğu gibi güçlü bir geri dönüş gerçekleştirmesi o kadar kolay olmayacak. Üstelik bu kez çok daha büyük bir başarı elde etmesi gerekiyor, çünkü başta Vox olmak üzere sağın yükselişini tersine çevirmek pek mümkün görünmüyor. Buna ek olarak, PSOE-Sumar koalisyon hükümetine yönelik hoşnutsuzluk da çok sayıda emekçi arasında önemli ölçüde arttı. Bunun nedeni, hükümetin sekiz yıllık iktidarı boyunca gerek konut alanında gerekse “Mordaza” (Susturma) Yasası’nın [kamu güvenliğini koruma gerekçesiyle çıkarılmış baskıcı yasa] yürürlükten kaldırılması konusunda uyguladığı ya da hayata geçirmeyi başaramadığı çok sayıda politika oldu. [Sumar, 23 Temmuz 2023 seçimleri için Yolanda Díaz liderliğinde kurulmuş “ilerici” bir koalisyondur. Díaz, başbakan yardımcısı ve çalışma bakanıdır.]

PP ve Vox’un erken seçim kararına tepkisi, başlangıçta yaşadıkları şaşkınlığa rağmen gecikmedi. Zira Maricarmen’in evinden tahliye edilmesine kadar, ırkçı kampanyaları ve seçim umutları açısından kendilerine en elverişli zemini Ceuta krizi sunuyordu.[2] Bununla birlikte PP Genel Başkanı Alberto Núñez Feijóo, kendisini “nihayet” geleceğin başbakanı olarak gördüğü için memnuniyetini dile getirdi. Ancak bundan tamamen emin görünmüyor olmalı ki, Trumpçılığın iki sadık vasalı olan Isabel Díaz Ayuso’nun [2019’dan bu yana Madrid Özerk Topluluğu Başkanı, PP] ve Vox’un izinden giderek seçim hilesi tehdidini yeniden gündeme getirdi. Buna karşılık PP liderinin, Sánchezcilik döneminde gerçekleştirilen ilerici nitelikteki her şeyi yürürlükten kaldırma isteğinin, hastalık izinlerine yönelik takıntısının ve “Ya PSOE ya demokrasi” ya da “İspanya PSOE’ye karşı” gibi sloganların ötesinde, somut programatik önerilerden söz ettiği pek duyulmuyor.

Ancak bir kez daha en açık ifadeleri kullanan kişi, 1996 Mayıs’ından 2004 Nisan’ına kadar başbakanlık yapmış olan José María Aznar oldu. Aznar, 29 Kasım seçimlerine tarihsel bir önem atfederek, monarşinin başında bulunduğu 1978 rejiminin geleceğinin tehlikede olduğunu ve bu nedenle söz konusu seçimlerin Demokratik Geçiş sürecinden bu yana yapılan en önemli seçimler olduğunu ileri sürmeye kadar vardı…

Vox’a gelince, ilan ettiği temel siyasi yönelimler —“ulusal öncelik, kuralsızlaştırma ve tersine göç”— iktidara gelmesi hâlinde ne yapacağı konusunda hiçbir kuşkuya yer bırakmıyor: Irkçı, yoksul düşmanı, erkek egemen, iklim değişikliğini inkâr eden ve aşırı neoliberal bir politika dayatmak. Bu yönelim, kilit önemdeki bir konuda da artık doğrulanmış durumda: 2019’dan bu yana milletvekili olan ve Ceuta’da göçmenlerin avlanması çağrısında bulunan uğursuz José María Figaredo’nun daha önce duyurduğu emeklilik karşı reformu. Dolayısıyla, bugün Almanya ve Brezilya’da da gördüğümüz gibi, gerici enternasyonalin güç kazandığı bir bağlamda bu partilerin iktidara gelmesi hâlinde bizi bekleyen şey, siyasal, toplumsal ve kültürel alanlarda gerçek bir karşı reform dalgasıdır.

Öte yandan erken seçim kararı, ülke çapında PSOE’nin solunda yer alan ve bu partiyle birlikte hükümette görev almış siyasi güçleri kendi aralarındaki bir anlaşmazlığın ortasında yakaladı. Bu anlaşmazlık, artık Frente Amplio (Geniş Cephe) adını alan Sumar koalisyonunun gelecekteki liderinin kim olacağı ve Podemos ile bir anlaşmaya varılıp varılamayacağı etrafında dönüyor. Kamuoyu yoklamalarının da işaret ettiği üzere, bu siyasi akımın potansiyel seçmen tabanı son sekiz yılda önemli ölçüde daraldı. Ayrı ayrı seçime girmeleri hâlinde, bu tabanın PSOE lehine ya da sandığa gitmeme yönünde daha da küçülmesi muhtemel.

Bunların dışında, bölgesel düzeyde egemenlik yanlısı sol güçler bulunuyor: EH Bildu [Bask Ülkesi], BNG [Galiçya Milliyetçi Bloku], ERC [Katalonya Cumhuriyetçi Solu], Compromís [Valensiya Özerk Topluluğu’ndaki sol koalisyon], Chunta Aragonesista [Aragon’daki sol ve ekolojist parti], Més per Mallorca [Mayorka Adası’ndaki koalisyon] ve Adelante Andalucía gibi. Bu partiler, bulundukları bölgelerde güçlü bir toplumsal ve siyasi tabana sahipler ve seçimlere kendi adlarıyla katılacaklar. Ancak bugüne kadar PSOE karşısında az ya da çok sürdürdükleri bağımlı konumdan uzaklaşarak siyasi bir yön değişikliğine gitme iradesi taşıyıp taşımadıklarını değerlendirebilmek için, hangi programla ve nasıl bir söylemle seçime gireceklerini görmek gerekiyor. Antikapitalist bir Endülüsçülüğü savunan Adelante Andalucía ile ulusal yönetimi seçimlere katılmama kararı alan (ancak bu kararın parti içi referandumla onaylanması gerekiyor) CUP ise bu durumun istisnalarını oluşturuyor.

Öte yandan bu seferberliklerde görünür hâle gelen bir başka olgu da, önceki kuşakların önemli kesimleriyle birlikte yeni bir radikalleşme sürecini ifade eden yeni bir toplumsal ve siyasal aktivist kuşağının ortaya çıkmasıdır. Bu süreç, hâlâ hegemonik konumda bulunan sosyal liberalizmden bağımsız, düzenle köklü bir kopuşu savunan sol güçlere duyulan acil ihtiyacı ortaya koyuyor.[3]

Genel grevi hazırlamak ve örgütlemek

Her hâlükârda, 11 Kasım genel grevinin hazırlıkları, grev çağrısı yapan örgütler arasında mümkün olan en geniş eylem birliğini gerektiriyor. Kiracılar Sendikası’nın ve diğer sendikal, feminist, ekolojist ve genel olarak toplumsal örgütlerin hâlihazırda önerdiği gibi, İspanya devletinin dört bir yanında mahalle komitelerinin, işyerlerinde ve eğitim kurumlarında komitelerin kurulması gerekiyor. Bu grev, 8 Mart 2018 feminist genel grevinde başarıyla önerildiği gibi, “üretim, bakım emeği, tüketim ve öğrenci grevi” olmalıdır. Gerçi o dönemde, başlıca sendikaların yalnızca iki saatlik iş bırakma eylemleri çağrısında bulunması nedeniyle grevin fabrikalardaki etkisi sınırlı kalmıştı.

Dolayısıyla, bu çağrı etrafında sağlanan mutabakatın neredeyse tüm faaliyetlerin duracağı bir genel grevin koşullarını yaratma yönünde ilerlemeyi mümkün kılacağını ummak için yeterince neden var. Bu, bir seçim kampanyasının başlamasının hemen öncesinde benzeri görülmemiş bir gelişme olacaktır. Üstelik bu süreç, Fransa ve Belçika’da şimdiden görüldüğü üzere, uzun zamandır yaşanmamış olası bir Avrupa çapında “sıcak sonbahar” bağlamında gerçekleşiyor.

Elbette bu blok içerisinde farklı akımlar ve stratejiler mevcut. Bu nedenle, seferberliğin seçimci amaçlarla araçsallaştırılmasını önlemek için çaba göstermek gerekiyor. Bunun yolu da harekete, insanca barınma ve ücret talepleri ile adil fiyatlar mücadelesinden hareketle daha ileriye uzanan, rantçı, spekülatif ve yağmacı kapitalizmi hedef alan ortak amaçlar kazandırmaktan geçiyor.

Bu seferberlik, sağın seçim zaferinin oluşturduğu tehdide karşı da kayıtsız kalmamalıdır. Bu tehdide bütün kolektif gücümüzle karşı koymamız gerekecek. Ancak bunu yaparken hareketin özerkliğini ve hangi düzeyde olursa olsun, iktidarda hangi hükümet bulunursa bulunsun, 29 Kasım öncesinde ve sonrasında mücadeleyi sürdürme iradesini savunmak gerekiyor. Hele ki konut alanındaki başlıca yetkilerin, çoğunlukla PP tarafından yönetilen ve birçoğunda Vox’un da koalisyon ortağı olduğu özerk toplulukların ve belediyelerin elinde bulunduğu düşünüldüğünde, bu daha da büyük önem taşıyor.

Gerici blokun, patronların ve rantçı lobilerin giderek artan saldırganlığının —özellikle de Junts karşısında şantaj kapasitelerini ortaya koymuş olmalarının ardından— genel grevin mevcut güçler dengesini değiştirebilecek bir başarıya dönüşmesini engellemek için kirli savaşın mümkün olan bütün araçlarına başvurmaktan geri durmayacağı belirleyici haftalara giriyoruz.

Jaime Pastor

[1] Bu kararnamelerin bazı sınırları ve çelişkileri ile “oturma amacı dışında konut satın alınmasının yasaklanması” gerekliliği üzerine bkz. Gloria Marín ve María Gómez, “Vivienda: una situación insostenible”, Viento Sur, 3 Ekim 2026. İspanya’daki gayrimenkul modeline, 1997-2007 yılları arasındaki emlak balonuna ve bunun günümüze kadar uzanan sonuçlarına ilişkin tarihsel bir değerlendirme için bkz. José Manuel Naredo, “Urbanismo con burbujas, auge de las operaciones y declive del planeamiento”, Viento Sur, 7 Ekim 2026. Ayrıca bkz. Fátima Martín, “Con la carne de gallina: Desbandada de los fondos buitre, la desregulación y la vivienda”, Viento Sur, 10 Ekim 2026.

[2] Maricarmen’in tahliyesinin ve erken seçim kararının ardından, 7-8 Ekim tarihlerinde gerçekleştirilen ve 9 Ekim’de El País gazetesinde yayımlanan bir seçim anketine göre, PP (%31,9) ve Vox’tan (%18,9) oluşan blok oyların %50,8’ini alırken PSOE %28,1, Sumar %5,3 ve Podemos %2,3 düzeyinde kalıyor. Bu sonuçlar PP ve Vox’a yaklaşık 200 milletvekilliği kazandırırken ilerici koalisyon 130 sandalyeye bile ulaşamıyor. Buna, ülke çapında örgütlenmeyen sol siyasi güçlerin kazanabileceği sandalyeleri de eklemek gerekiyor. Ancak aradaki fark, 2023 seçim kampanyasının başlangıcına kıyasla yine de çok daha büyük.

[3] Maricarmen’in yarattığı etkiden önce bile kamuoyu yoklamaları bu eğilime işaret ediyordu: “Los votantes de izquierda se sitúan más a la izquierda en una España que gira a la derecha” (Sağa kayan bir İspanya’da sol seçmenler daha da sola yöneliyor), Público, 19 Eylül 2026.

Jaime Pastor, siyaset bilimci ve Viento Sur yayın kurulu üyesidir.

10 Ekim 2026’da Viento Sur tarafından yayımlandı.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Fransa: Benzeri Görülmemiş bir Hareketin Başlangıcı – E. Colonges/A. Larrache

6 Ekim seferberlik günü olağanüstüydü. Öğrenci Birliği’ne (Union étudiante) göre üniversitelerin yüzde 90’ından fazlasında, Liseliler Sendikal Birliği’ne (Union syndicale lycéenne) göre ise 1800 lisede blokaj gerçekleştirildi. Böylece hareket, gençliğin son büyük ve zaferle sonuçlanan mücadelesi olan 2006’daki İlk İş Sözleşmesi’ne (CPE) karşı hareketten ilk başlangıcından itibaren daha güçlü olduğunu gösterdi. Bu hareketin geleceği ise belki de daha büyük bir önem taşıyor.

Bu hareket, liseli gençlerin ülkedeki en ağır eğitim ve yaşam koşullarıyla karşı karşıya kaldığı emekçi mahallelerinde başladı. Personel yetersizliği ve okul binalarının kötü durumu gibi kaynak eksiklikleri gençlerin eğitim görme olanaklarını tehdit ederken, özellikle Parcoursup sistemiyle somutlaşan toplumsal ayrımcılığa sürekli bir ırkçılık ve otoriterlik eşlik ediyor. Hareketin gençliğin bütününe yayılmasına yol açan ise İçişleri Bakanı’nın kendi ifadesiyle “hiçbir kısıtlama olmaksızın” uygulanan baskı oldu. Bununla polisin insanları sakat bırakmasına, gözlerini kaybetmelerine neden olmasına, işkence etmesine, dövmesine, gözaltına alıp hapsetmesine izin verildiğini anlamak gerekiyor… Son yıllarda sendikal ve siyasal aygıtlar seferberlik başlatmakta ne kadar isteksiz davrandıysa, gençlik de gösterdiği dayanışmacı tepkiden o kadar gurur duyabilir. Gençlik toplumsal mücadeleyi, ırkçılık karşıtlığını ve Filistin’le dayanışmayı öne çıkarıyor.

Kendi bağlamı içinde anlaşılması gereken bir seferberlik

Bu seferberlik, Fransa’daki toplumsal durum ve sürmekte olan siyasal çatışmalar ile sınıf mücadeleleri analiz edilmeden anlaşılamaz. Özellikle gıda ve enerji fiyatları nedeniyle alım gücü ciddi biçimde gerilerken, kamu hizmetlerinin niteliği de giderek kötüleşiyor (ulaşım, barınma, eğitim, sağlık!). Buna karşılık hükümetin meşruiyeti son derece zayıf. Kamu emekçileri alanında gerçekleştirilen ve etkisi sınırlı kalan ilk mücadele gününün (29 Eylül) ardından, alım gücü için 17 Ekim ve 5 Kasım tarihlerinde yeni seferberlikler planlanmıştı.

Hükümetin uyguladığı şiddet de bu bağlam içinde anlaşılmalı: İktidar korkuyor; hareketin yayılabileceğini ve toplumsal ve siyasal öfkenin genel bir dışavurumuna dönüşebileceğini çok çabuk kavradı. Otoriter ve ırkçı atmosferin bu baskıyı kabul ettirmesine olanak sağlayacağını düşündü, ancak hesabını yanlış yaptı. Liselerin önünde toplanmayı kitlesel biçimde yasaklayarak 6 Ekim seferberliğini frenlemeye çalıştı. Bu, daha önce benzeri görülmemiş, son derece otoriter bir önlemdi. Ancak hükümet bir kez daha hem bu yasağı uygulatmakta başarısız oldu hem de seferberliğin boyutu karşısında bütünüyle çaresiz kaldı. Bu önlem ayrıca diktatörlük tehlikesinin yalnızca Ulusal Birlik’ten (RN) gelmediğini bir kez daha gösteriyor. Hatta mevcut krizi çözmek için egemen sınıfın sağ ile aşırı sağ arasında bir ittifaka hazır olması da mümkün.

Peki şimdi ne olacak? İnşa etmek!

Olağanüstü bir hareketin sağlamlaşması gerekir ve hiç kuşkusuz sağlamlaşacaktır. Hükümetin önümüzdeki günlerde liselerde bu meselelere hasredilmiş tartışma saatleri ayırma girişimi feci biçimde başarısızlığa uğrayacaktır. Çünkü bu girişim, gençliğin kurumsal kalıplara sıkıştırılmadan özgürce kendini ifade etme ihtiyacına karşılık gelmiyor ve hareket şimdiden liselerin sınırlarını çoktan aşmış durumda.

Hareketin sağlamlaşması için birkaç nokta hayati önem taşıyor:

• Talepler. Hareket, öncelikle yoksulluktan çıkışı sağlayacak, örneğin 20 milyar avroluk bir ek bütçe düzenlemesini (FSU, 10 yıl boyunca yılda 5 milyar avroluk bir acil eylem planı talep ediyor) ve sınıf mevcutlarının en fazla 25 öğrenciyle sınırlandırılmasını içeren bir talepler dizisi benimsemeye çalışmalıdır. Her türlü elemeye ve seçmeye dayalı sisteme kesinlikle karşı çıkılmalıdır: Parcoursup ve MonMaster sistemlerine son verilmeli ve “her öğrencinin, istediği üniversitede, istediği bölüme kayıt yaptırma hakkı vardır” ilkesine (1984 Savary Yasası) geri dönülmelidir. Hareket içinde kaynaklar, eğitim yöntemleri, Filistin, ırkçılık ve ekoloji konularında başka talepler de ortaya çıkacaktır. Ancak bunları kazanım elde etmeyi sağlayacak somut bir güce dönüştürmek zor olabilir. Polisin silahsızlandırılması ise ileri sürülebilecek somut taleplerden biri olabilir.

• Öz-örgütlenme, kitleselleşme ve birlik. Her hareket, kitlelerin kendi inisiyatifleriyle eyleme geçmesini mümkün olan en üst düzeye çıkarmayı hedeflemelidir. Bu hedef, öz-örgütlenme ile örgütlerin birliği arasında, bir azınlığın radikalleşmesi ile herkesi harekete katma gerekliliği arasında, öz-örgütlenme yapıları ile mevcut örgütler arasında sürekli gerilimler yaratır. Militanların sorumluluğu, yalnızca bir azınlığı bir araya getirmekle yetinmeyen, sürekli olarak daha geniş kesimleri birlik içinde harekete katmaya çalışan demokratik öz-örgütlenme yapılarının inşası için çaba göstermektir. Bu da uzlaşmalar yapmayı gerektirir. Uzlaşmalar sağlayabilmek ve siyasal düzeyde harekete geçmeyi mümkün kılacak demokratik bir temsil mekanizması oluşturabilmek için ulusal koordinasyonlar ve merkezi bir grev komitesi kurmaya çalışmak gerekir.

• Genel grev ihtimalini iktidar için bir tehdit hâline getirmek. Kırk yılı aşkın bir süredir hiçbir hareket –özellikle de gençlik hareketleri– iktidara mücadelenin genel greve dönüşebileceği korkusunu yaşatmadan kazanım elde edemedi. Dolayısıyla hareketin öncelikleri arasında ücretli emekçilere seslenmek de yer almalı. Ancak bu, gençliğin kendi mücadele alanını terk etmesi anlamına gelmemeli – liselileri kendi mücadelelerinden koparıp yalnızca işyerlerinin önünde bildiri dağıtmaya göndermemeliyiz. Bununla birlikte, özellikle hareketin temposuna ilişkin tartışmalarda ve tabandan tepeye sendikal örgütlere yönelik çağrılarda büyük bir kararlılık gösterilmelidir. İlk aşama eğitim alanında bir grev örgütlemektir; çünkü azınlıkta kalan grupların gerçekleştirdiği blokajlar yeterli olmayacak ve hükümet uzaktan eğitim gibi yöntemlerle bunları aşmanın yollarını bulacaktır.

Gençliğin dışında ise militanların ve örgütlerin sorumluluğu, gençlik hareketinin temel taleplerini yalnızca sahiplenip yaygınlaştırmak değil, bunları ücretlere, emeklilik haklarına, bütün gelir türlerine ve kamu hizmetlerine ilişkin taleplerle genişletmektir. Net ücretlere 400 avro zam yapılması ve kamu hizmetlerinde bir milyon kişinin işe alınması, hareketi genişletebilecek ve sağlamlaştırabilecek taleplerdir.

Siyasal bir çatışmayı inşa etmek

Seferberlik şimdiden güçlü bir siyasal içerik taşıyor: Filistin’den, ırkçılıktan, sınıfsal ayrışmalardan, hükümetin ve Macron’un meşruiyetinden söz ediyor. Siyasallaşma, somut taleplerin ve hareketi sağlamlaştıracak taban eylemlerinin gerekliliğini unutturmadığı sürece hareket için bir avantajdır.

Bu mücadelede bazı sol sekterler, sendikal aygıtları ya da 2027’de seçilmek isteyen siyasetçileri suçlayarak veya toplumsal devrim çağrısı yaparak bölünmelere yol açmak isteyeceklerdir. Diğer tarafta ise bazı örgüt aygıtları müzakere etmeye, durumu istikrara kavuşturmaya çalışacak ya da Macron’un gitmesi çağrısında bulunmayı reddedeceklerdir.

Ancak siyasallaşma, hareketin belirli bir andaki olgunlaşma düzeyinin somut ifadesi olmalıdır. Marx’ın söylediği gibi, insanlık kendi önüne ancak çözebileceği sorunları koyar. Şimdilik hem somut talepler konusunda kazanım elde etmek hem de iktidarın meşruiyetini yitirdiğini ortaya koymak için, özellikle baskı meselesinden hareketle, hareketin olgunlaşma düzeyine bağlı olarak “Macron defol!” ya da “Lecornu hükümeti istifa!” gibi talepleri adım adım geliştirmek; mücadeleyi daha genel olarak bütçe sorununa, toplumsal ihtiyaçlarla savaşa yöneliş arasındaki karşıtlığa genişletmek; genel grevi (herkesin bildiği gibi, genel grev ilan edilmez, inşa edilir) ve bir kurucu meclis talebini gündeme getirmek vb. mümkün görünüyor.

Devlet bütçesinin oylanmasına yönelik hazırlıklar şimdiden tehlikeye girmiş durumda ve bu çok olumlu bir gelişme: Hareket, bütün siyasal güçler üzerinde baskı oluşturacaktır. Bugünden itibaren, özellikle Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) olmak üzere, düzenle köklü bir kopuşu savunan solun bütününe seslenmeliyiz ki birlik yalnızca seçimlerle sınırlı kalmasın, toplumsal mücadele alanında da kurulsun. Bütçe meselesi, geçen yıl olduğu gibi Ulusal Meclis’in duvarları arasına hapsolmamalı. Mecliste temsil edilen siyasal örgütlerin, sokaktaki toplumsal hareketle bağ kurma sorumluluğu bulunuyor.

Mevcut seferberlik her şeyi sorgulamaya açıyor: Bir dizi çelişkinin patlak vermesi anlamında bir kriz söz konusu. Dolayısıyla bu hareket, Ulusal Birlik’in (RN) konumundan işçi hareketinin diğer sınıflarla arasındaki güç ilişkilerine kadar her şeyi değiştirebilir. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonucunu da. Bu nedenle hareket son derece ciddiye alınmalı; çünkü zafer ya da yenilgi (ki yenilgi, müzakerelerden sol sekter bir ileri kaçışa kadar pek çok farklı biçim alabilir), önümüzdeki aylar, hatta yıllar açısından birçok şeyi belirleyecektir. Üstelik İspanya devletinde hükümetin düşmesine yol açan seferberlikler ile Belçika liselerindeki eylemler de bu yolun açılmasına katkıda bulunuyor.

6 Ekim 2026

Kaynak: https://inprecor.fr/france-un-debut-de-mouvement-sans-precedent

Tercüme: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Brezilya: İkinci Turda Neofaşizme karşı Oylar Lula’ya – MES/PSOL

Trump’ın yardakçısı olan aşırı sağa karşı mücadelenin en ön saflarında yer alacağız. Önümüzdeki günlerin mücadelesi budur: Bizi bekleyenlere hazırlanmak üzere militan güçleri yeniden örgütlemek için stratejik tartışmaya ve fikirler mücadelesine ağırlık vermek. Gelecek şimdi belirleniyor.

Lula ikinci turda kazanabilir ve seçilebilir: Eksik olan oyları kazanmak için önümüzde 20 günden az bir süre kaldı. Öte yandan, ilk tur sonuçlarının ülke genelinde aşırı sağın önemli bir zafer kazandığını ortaya koyduğu da bir gerçek. Dolayısıyla Flávio Bolsonaro’nun yarışa bir adım önde başladığı ikinci tur mücadelesinin son derece çetin geçeceği görülüyor. Seçim sonuçlarına ilişkin ilk değerlendirmelerimizi yaparken zaman kaybetmiyor, bu mücadele için militan hareketin bütününü örgütlemek ve seferber etmek üzere şimdiden kolları sıvamış bulunuyoruz. Bu hafta için toplantılar, genel kurullar, yürüyüşler ve başka seferberlik faaliyetleri hazırlanmaya başlandı bile.

PSOL tarihî bir seçim başarısı elde ederek parlamento gruplarını hem güçlendirdi hem de nitelik bakımından geliştirdi. Birçok eyalette en fazla oy alan partiler arasına girdi ve ülke genelinde en çok oy alan beş parlamenterden bazıları da PSOL saflarından çıktı. Buna rağmen, bolsonarizmin güçlenmesine katkıda bulunan ve çoğulculuğu kısıtlayan mevcut siyasal rejimin antidemokratik mekanizmaları şimdi de PSOL’a karşı kullanılma tehdidi oluşturuyor. Bu ünlü seçim barajı[1], her şeyden önce antikapitalist solun gelişmesini engellemek amacıyla oluşturuldu. Espírito Santo eyaletinde Sosyal Demokrat Parti’nin (PSD) kadın kotalarının uygulanmasında yaptığı usulsüzlükler ve Sergipe eyaletinde PSOL’a karşı alınan antidemokratik önlemler olmasaydı, parti bu kısıtlamaları aşmak için ihtiyaç duyduğu dokuzuncu eyalette de gerekli başarıyı elde etmiş olacaktı.

PSOL’un seçim sonuçlarındaki tek önemli çelişki budur. PSOL’un halk için gerekli bir parti olduğu apaçık ortadayken, bu engel saçmalık sınırına dayanıyor. Seçim barajı gibi önlemlerle getirilen kısıtlamalar, ancak demokrasi düşmanlarının savunabileceği bir saldırı niteliğindedir. Bu mesele artık hem siyasi hem de hukuki bir mücadelenin konusu hâline gelmiştir.

Önümüzdeki haftalarda örgütümüzün yetkili organları, içinden geçtiğimiz siyasal sürecin, seçimlerden çıkarılan ilk derslerin ve genel dinamiklerin daha kapsamlı bir değerlendirmesini yapmak üzere toplanacaktır. Burada amacımız, MES ve PSOL militanlarını seçim sonucunu tersine çevirmek, Lula’nın yeniden seçilmesini sağlamak ve neofaşizmin iktidara gelmesini engellemek için durmaksızın mücadele etmeye yönlendirmeyi sürdürmektir. Şimdi mücadele zamanı, şimdi siyasal savaş zamanı.

4 Ekim’de aşırı sağın zaferi

Flávio Bolsonaro ve aşırı sağ, ilk turun en büyük galipleri oldu. Bolsonaro ailesini ve Tarcísio Freitas’a bağlı akımı bir araya getiren aşırı sağ blok ezici bir zafer kazandı. Flávio, bütün anketlerin aksine, geçerli oyların %47’sini alırken Lula %45’te kaldı. Aradaki fark iki milyonun biraz üzerinde gerçekleşti. Eyalet valilikleri ve Senato seçimleri de bu büyük zaferi doğruladı. Önemli eyaletlerin neredeyse tamamında sonuçlar ilk turda belirlendi. PL (Liberal Parti) 7 vali çıkardı ve Flávio’nun destekçileri şu eyaletlerde seçimi kazandı: Rio Grande do Sul (Zucco), Santa Catarina (Jorginho), Paraná (Moro), Mato Grosso do Sul (Riedel), Mato Grosso (Pivetta), São Paulo (Tarcísio), Minas Gerais (Cleitinho), Pará (Dr. Daniel), Roraima (Arthur), Rondônia (Marcos). Tarcísio ve Cleitinho’nun zaferlerinin yanı sıra, Rio’da Ruas’ın beklenmedik yükselişinin de altını çizmek gerekir. Garotinho’nun oylarının iptal edilmesi durumunda Ruas’ın galip ilan edilmesi mümkün. PL, Senato’da yenilenen 54 sandalyenin 19’unu kazanarak bu meclisin en büyük grubunu oluşturdu. Ayrıca Temsilciler Meclisi’nde 121 milletvekiliyle bugüne kadar seçilmiş en büyük parlamento grubunu oluşturarak Kongre’de tarihî bir rekor kırdı. Bunlar, gerçek bir “silindir gibi ezip geçme” etkisini yansıtan çarpıcı rakamlar.

Seçimlere ilişkin ilk değerlendirme, güç dengelerinde olumsuz bir değişimin yaşandığını şimdiden gösteriyor.

Flávio ve aşırı sağ, “Kolombiya usulü” bir zafer kazandı. Başka bir deyişle, seçmenlere ulaşma kapasiteleri sayesinde yeterince isabetli olmayan anketlerin birkaç puan üzerine çıkarak yeni bir güç dengesi dayattılar. Böylece Lula etrafında oluşan siyasal bloka birden fazla cephede yenilgi yaşattılar. Bu sonuç, ilk turda zafer kazanmayı umacak kadar ileri giden PT (İşçi Partisi) yöneticilerinin gerçekçilikten uzak analizleriyle keskin bir karşıtlık oluşturdu.

Seçim kampanyası, hükümeti zayıflatan ve daha önce INSS/Lulinha skandalı etrafında yoğunlaşan rejime yönelik suçlamaları daha da güçlendiren Federal Yüksek Mahkeme (STF) krizinin patlak vermesine kadar sakin bir ortamda ilerledi. Moraes’in ve STF’nin hedef alınması, Dark Horse olayının ilk kez ortaya çıkmasıyla Flávio’nun içine düştüğü savunma pozisyonunu tamamen ortadan kaldırdı. Böylece “Vorcaro” kozu etkisizleşerek doğrudan “Yeni Cumhuriyet” rejiminin kendisine karşı dönen bir unsura dönüştü. (*)

Seçim kampanyasının son düzlüğünde bir dizi siyasal önlem hayata geçirildi: Bolsa Família programının kapsamının genişletilmesi, çevrimiçi bahislerin yasaklanması, borçların yeniden yapılandırılmasına yönelik yeni bir Desenrola (borçların müzakeresi) programı, Brezilya Ulusal Piskoposlar Konferansı (CNBB) ile ittifak kurulması ve STF’deki tartışmanın yasaklanması. Bunlara, militanların seferberliğinin artırılması ve seçim kampanyası tarafından, bizzat Lula’nın da katılımıyla düzenlenen büyük sokak gösterileri eklendi. Bu da seçmenlerin ve destekçilerin sokaklardaki görünürlüğünü artırdı.

Bolsonarizm ise önceki dönemlerden farklı olarak daha geri planda kalmayı tercih etti ve sessiz çoğunluğa bel bağladı. Centrão’nun (merkez partiler koalisyonu) bazı kesimlerini ve klientelist partileri kendi safına çekerek güçlü bir seçim çoğunluğu elde etti. Sağcı adayların varlığı Flávio’nun yükselişini durdurmaya yetmedi. STF krizinin ardından Cury’nin desteği eridi ve Renan’ın gösterdiği direnç bile yaklaşık %2’lik bir tavana takıldı.

PT, önceki seçimlere kıyasla daha düşük bir düzeyde olsa da Kuzeydoğu’daki hegemonyasını koruyarak yönetimde olduğu üç eyalette, Piauí, Ceará ve Bahia’da zafer kazandı. Yine PT’nin yönetimde olduğu Rio Grande do Norte eyaletinde ise partinin adayı Cadu, seçim kampanyasının son düzlüğünde iyi bir performans göstererek ikinci tura kalabilecek bir konuma yükseldi. Amapá ve Pará eyaletlerinde ise iktidarın adayları yenilgiye uğradı.

Lula, attığı ürkek adımlarla hükümetine yönelik hoşnutsuzluk eğilimini tersine çevirmeyi başaramadı. Medya, özellikle Globo’daki tartışma krizinin ardından, Globo, Folha ve Estadão gibi çoğunlukla Bolsonaro yanlısı olmayan kuruluşlar da dahil olmak üzere, hükümet üzerinde baskı kuran bir çizgi benimsedi. Daha sert bir kemer sıkma politikasını savunmak ve gelecekteki bir hükümeti vesayet altına almak amacıyla yöneltilen eleştirileri öne çıkardı.

Bu sonucu anlamak için Lula’nın yıpranmasının, zaman zaman savunma konumuna düşse de dirençliliğini koruyan aşırı sağı nasıl beslediğini kavramak gerekir. Jair’in hapiste olduğu, Flávio’nun burjuvaziyi ve onun partilerini birleştirmeyi başaramadığı unutulmamalıdır. Lula’nın ve onun etrafında oluşan siyasal kampın yenilgisi, hem genel hem de özgül etkenlerden kaynaklanmaktadır. Genel etkenler açısından üçlü bir tükenişten söz edebiliriz: (I) Liberal aydın Maria Hermínia Tavares’in birkaç hafta önce Folha’da isabetli biçimde yazdığı gibi, STF krizinin grotesk bir tezahürünü oluşturduğu Yeni Cumhuriyet rejiminin tükenişi; (II) siyasal bir figür olarak Lula’nın kendisinin (ve dolayısıyla partisinin) tükenişi, bir tür “malzeme yorgunluğu”; (III) PT’nin Yeni Cumhuriyet döneminden bu yana benimsediği, sınıf çatışmalarını “kurumsal” yollarla çözmeye dayanan stratejinin tükenişi.

Yeni Cumhuriyet’in son dayanakları da sarsıldı: 8 Ocak’taki darbe girişimi ve Trump’ın müdahaleleri karşısında ilerici bir rol oynamış olan STF ile bütçe ödeneklerine ilişkin değişiklikler sayesinde güç kazanmış olan “Centrão”. Ancak gücünü yitirmeye başlayan Centrão, seçmenlerin cezalandırıcı oylarıyla karşı karşıya kaldı ve aşırı sağın etkisi altına girdi. Bu durum, birkaç yıl önce São Paulo’da PSDB’nin Tarcísio karşısında yaşadığı sürece benzerlik göstermektedir.

Brezilya tarihinin en büyük devlet adamı, ülkenin yakın dönem siyasal tarihini tek başına temsil eden bir figür olan Lula, perspektif eksikliğinin yarattığı zayıflamayla birlikte, aşırı sağın yükselişini durdurabilecek kadar güçlü bir dinamik yaratmak üzere yeniden inisiyatif almayı başaramıyor.

Son olarak, sınıflar arası uzlaşma stratejisi, yozlaşmış bir STF’ye ve Centrão’ya bağımlılık yarattığı gibi, hükümetin Merkez Bankası Başkanı Gabriel Galípolo tarafından yürütülen ve halkın taleplerine yanıt veremeyen kemer sıkma politikasına da bağımlılık yaratmıştır. Başka bir deyişle, PT karşıtlığının başlıca dayanağını oluşturan Flávio ve destekçilerine verilen halk oylarının büyük bölümü, hükümetin halkın yaşam koşullarındaki kötüleşmeye yanıt verememesi nedeniyle duyulan tepkinin sonucudur. Aynı zamanda bu oylar, bütünüyle yozlaşmış olarak algılanan rejime yönelik bir tepkiyi de yansıtmaktadır. Flávio ise “sisteme” karşı yürüttüğü ikiyüzlü söylemle bu tepkiyi körüklemektedir.


Lula, kurduğu ittifakların sınırları içinde iktidarını sürdürüyor ve halkta bir tepkiye yol açıyor. Bu tepki de aşırı sağ muhalefeti ve Centrão ile burjuvazinin bir kesiminin hükümet üzerindeki vesayetini güçlendirerek, trajik biçimde kendini tekrarlayan bir kısır döngü yaratıyor.

Flávio, Tarcísio’yu geride bırakarak Bolsonaro Klanı’nın adayı olarak kendisini kabul ettirdi ve babasını 2018’de iktidara taşıyan toplumsal ittifakı yeniden etrafında topladı. Bu ittifak, burjuvazinin ve finans çevrelerinin bir kesiminden tarım endüstrisinin büyük güçlerine, doğal kaynakların çıkarılmasına (ekstraksyonuna) dayalı sektörlerdeki ve madencilikteki büyük şirketlerden teknoloji şirketlerine, askerî ve sivil baskı aygıtlarının bir bölümünden Moro ve benzerleri gibi devlet aygıtının muhafazakâr katmanlarına ve Evanjelik çevrelerin geniş kesimlerine kadar uzanıyor.

Teknoloji şirketlerinin bu ittifaktaki varlığı, günümüz siyasetinin kurucu unsurlarından biridir. Meta, Starlink ve diğer büyük teknoloji şirketleri (Big Tech), Lula’yı yenilgiye uğratmak ve Flávio’nun seçilmesini sağlamak için faaliyet yürütüyor ve yürüttüler. Peter Thiel, Buenos Aires’ten Brezilya’daki gelişmeleri takip ediyor ve birkaç ay önce São Paulo’ya da gitti. Burada, Cebrap araştırmacılarının tanımladığı şekliyle, “yeni türden bir parti”yi, bir “dijital bolsonarist parti” fikrini destekleyen örgütlü bir faaliyet söz konusu.

Trump da bu mücadele için seferber oldu ve Brezilya’daki mücadele dünya çapındaki mücadelenin bir parçasını oluşturuyor. Büyükelçiliklerin kapatılması alınan önlemlerden biriydi, ancak gerçek şu ki Trump, bir yıldır Lula’yı seçimler yoluyla iktidardan uzaklaştırmak için kararlılıkla hareket ediyor. Milei’yi kullanıyor, ancak milyarderler tarafından finanse edilen, bir tür mücadele odaklı düşünce kuruluşu olan BlackBridge şirketinin finansmanı gibi başka araçlara da sahip. Moraes ve Pix üzerindeki baskılar: Trump ve siyonizm zamana karşı bir yarış içinde. Yaklaşan ABD seçimlerinin belirsiz görünümü ve bölgedeki aşırı sağ hükümetlerin yıpranması karşısında “Brasília’nın fethedilmesi” bu proje açısından hayati önem taşıyor. Bunun bir domino etkisi olacaktır: Şili, Venezuela, Peru, Kolombiya ve şimdi de Brezilya.

Bu sürecin daha derin olduğunu kavramak gerekiyor. Çünkü Flávio ve aşırı sağ, yalnızca iktidara gelmekle sınırlı olmayan, daha kapsamlı bir stratejiye sahip. Bu, gerçekte bir karşıdevrim olan bir “devrim” stratejisidir.

Senatörleri seçtirerek Yüksek Mahkeme’yi kuşatmak, iktidarı klanın elinde yoğunlaştırmak, Jair için af çıkarmak ve otoriter önlemleri hayata geçirmek; böylece ülkeyi kendi stratejileri ve programları doğrultusunda yeniden şekillendirerek bir sömürge gibi Trump’a teslim etmek: Yeni hükümetin eylem planı budur.

Nunes Marques, Bolsonaro’nun affını şimdiden gündeme aldı. Buna, geçen pazar günkü seçim sonuçları karşısında borsalarda ve finans dünyasında yaşanan coşkunun da gösterdiği üzere, piyasalardan gelen işaretleri eklemek gerekiyor.

Bu süreci açıklayan özgül etkenler arasında PT’nin siyasal yönelimindeki ciddi hatalar, ilk turda zafer kazanma olasılığına ilişkin yanlış değerlendirmesi, özellikle Rio Grande do Sul ve São Paulo eyaletlerinde felaketle sonuçlanan, zayıf adaylar etrafında oluşturulan “geniş cephe” stratejisi ve Minas Gerais eyaletinde adayın belirlenmesinde yaşanan gecikme gibi unsurlar yer alıyor.

Bununla birlikte, bize göre, ulusal düzeyde ve eyaletlerde en çok oy alan adaylar arasında solun da yer aldığı bir kutuplaşma söz konusu. Bu mücadele aynı zamanda kuşaklar arası bir boyut da taşıyor: Nikolas Ferreira ve Pavanato’nun karşısında Érika Hilton ve Sâmia Bomfim; Minas Geraisli genç Ana Elise’nin PT açısından bütün oy rekorlarını kırması; Federal Bölge’de (DF) en fazla oy alan adayın Fábio Felix olması… Bunların hepsi, “redpill” çevrelerinin muhafazakâr oylarına karşıt ideolojik örnekler oluşturuyor.

Kitle hareketinin çoğunluk eğilimlerini temsil eden önderliklerin kaygıları ve yönelim kaybı nedeniyle etkisi sınırlansa da canlı bir enerji mevcut. Bu enerji, örneğin Lula’nın kazandığı São Paulo ve Porto Alegre gibi eyalet başkentlerinde kendini gösteriyor. Seçim kampanyasının son düzlüğünde düzenlenen mitinglerde, “Klan”ın yeni bir hükümetinin neofaşist niteliğinin farkına varılmasında ve aynı zamanda Lulacı stratejinin sınırlarına ilişkin belirli bir bilincin gelişmesinde bu enerjiyi görmek mümkün.

PSOL ve seçim barajına karşı mücadele

PSOL seçim barajına karşı mücadele etmelidir. Seçim sonuçlarının çelişkisi burada yatıyor: PSOL, seçilmiş temsilcileriyle sandıktan zaferle çıkmış, böylece kitlelerin belirli kesimlerinin siyasette yenilenme ve radikallik arzusunu ifade etmiş olmasına rağmen, seçim barajını aşamadığı gerekçesiyle bir dizi hakkını kaybetmesine yol açabilecek, partinin işleyişini kısıtlayıcı önlemlerin uygulanması tehdidiyle karşı karşıya bulunuyor. Geçen haftaki başyazımızda[2] bu mücadelenin Lula’nın ve adaylarımızın seçilmesini sağlama mücadelesi kadar önemli olduğunu vurgulamıştık:

Aynı derecede önemli olan ikinci görev, seçmenleri milletvekilliği ve senatörlük için PSOL adaylarına oy vermeye ikna etmektir. PSOL, rejimin çok sayıdaki antidemokratik mekanizmasından biri olan seçim barajını aşmalıdır.

Sergipe eyaletinde PSOL/Rede federasyonunun aday listesinin bu duruma özgü olarak geliştirilmiş hukuki bir hileyle geçersiz kılınmasının ardından, zorluk, dokuzuncu eyalet için geriye yalnızca üç ya da dört seçeneğin kalmış olmasından kaynaklanıyordu. Bunlar arasında PSOL yönetimi tarafından en yüksek olasılığa sahip görülen eyalet Santa Catarina’ydı. Burada alınan olumsuz sonuç, bizi Espírito Santo’ya bel bağlamak zorunda bıraktı. Bu eyalette ilk oy sayımında yalnızca 185 oy farkla yarışın dışında kaldık. Şimdi hâlâ gündemde olan mesele, eyaletteki klientelist partilerin toplumsal cinsiyet kotasına ilişkin gerçekleştirdiği çeşitli usulsüzlüklerin ortaya çıkarılmasıdır. Bu usulsüzlüklerin tespit edilmesi, oyların yeniden sayılmasına ve PSOL’un Espírito Santo eyaletinde Temsilciler Meclisi seçimleri için gerekli %1,50 oy oranına ulaşmasına olanak sağlayacaktır. Benzer bir dava birkaç yıl önce olumlu sonuçlanmış, zorunlu kadın kotasında usulsüzlük yapan bir aday listesinin iptal edilmesinin ardından oyların yeniden sayılması sayesinde PSOL, Belém Belediye Meclisi’nde bir sandalye daha kazanmıştı.

Neofaşizme karşı geleceğe dönük bir projeyi temsil eden ve milyonlarca Brezilyalının dayanışma ve desteğine sahip olan PSOL’a karşı bu son derece ağır önlemin uygulanmasını engellemek için var gücümüzle mücadele ediyoruz.

Partimiz parlamenter düzeyde gelişme kaydetti: Rede partisiyle oluşturduğumuz federasyon, ülkenin beş coğrafi bölgesinden dördünde ilk kez olmak üzere toplam 15 federal milletvekili çıkardı. Lulacılığın doğduğu ve ülkenin başlıca ekonomik merkezi olan São Paulo eyaletinde PT’nin oluşturduğu federasyonu geride bıraktık. Partimiz, gerici güçlerle mücadele eden ve kolektif mücadeleye ağırlık veren tutarlı ve mücadeleci bir alternatif olarak, feminist ve ırkçılık karşıtı bir kimlikle gelişti. Eyalet yasama meclislerinde de ilerleme sağlayarak birçok eyalette parlamento gruplarını güçlendirdi.

Bu çelişki karşısında, Espírito Santo’daki seçim usulsüzlüklerine ilişkin kanıtları göz önünde bulundurarak, PSOL’un televizyon ve radyodaki yayın sürelerini koruyabilmesi, faaliyetlerini eksiksiz sürdürebilmesi ve Ulusal Kongre’de bütün haklarını kullanabilmesi için Brezilya toplumuna yönelik büyük bir kampanya çağrısında bulunuyoruz. PSOL’u, Brezilya halkının büyük mücadelelerini sahiplenen, vazgeçilmez bir parti olarak güçlendirelim ve bu niteliğini ortaya koyalım.

Bugünün mücadelesi geleceği belirliyor – MES/PSOL içindeki rolümüz

Şimdiden bütün militanlarımızı ve sempatizanlarımızı ikinci tur seçim kampanyasına daha güçlü biçimde katılmaya çağırıyoruz. Emekçi halkın bilincine dayanarak, Lula ile Flávio arasındaki oy farkını kapatmak için mücadele edecek sürekli bir kolektif hareket yaratmak üzere toplumsal enerjiyi büyütmeli ve geliştirmeliyiz. Üniversitelerin sürece dahil edilmesi ve geniş katılımlı genel toplantıların düzenlenmesi izlenmesi gereken örneklerdir.

Söylemimiz basit olmalı ve kentlerin çeperlerinde yaşayanlara, ne Lula’ya ne de Flávio’ya oy verenlere, hatta hiç oy kullanmamış olanlara seslenmelidir: Ya hep ya hiç, ya evet ya hayır! Haftada altı gün çalışma ve bir gün dinlenmeye dayalı 6×1 sistemine son vermek için, kadınların yaşamları için, Brezilya’nın Trump’ın himayesi altındaki bir ülkeye dönüşmemesi için, Brezilya ekonomisinin çökmesini ve yeniden kemik kuyruklarına (fila do osso) mahkûm olmamızı önlemek için, Bolsa Família programını kısıtlayabilecek ya da ortadan kaldırabilecek, sendikaları kapatmak ve üniversiteleri kuşatmak isteyen güçleri durdurmak için mücadele etmeliyiz. Gençler arasında eğitim, demokratik özgürlükler ve iklim krizinin aciliyeti üzerine tartışmayı da ihmal etmeden, borç batağına saplanmış, yüksek faiz oranlarının ve finans kapitalin esiri hâline gelmiş milyonlarca Brezilyalının yüreğine ve zihnine nasıl ulaşabiliriz?

Bu çağrıyı, MES’in elde ettiği sonuçlardan gurur duyarak, başımız dik bir şekilde yapıyoruz. Örgütümüz, radikalliği geniş bir toplumsal erişimle birleştirmeye ağırlık verdiği için gelişti. Üç federal milletvekili seçtirdik: Sâmia, Fábio ve Fernanda. Sâmia, yaklaşık 600 bin oyla Brezilya’nın en çok oy alan beş kadın milletvekili arasına girerek gerçek bir başarıya imza attı. Fernanda Melchionna, eyaleti kasıp kavuran aşırı sağ seçim dalgasına rağmen oylarını artırarak 276 bin oyla Rio Grande do Sul’un en çok oy alan adayları arasına girdi. Fábio Felix, Federal Bölge’nin (DF) tamamında en çok oy alan aday olurken, oy oranı bakımından da ülke genelinde en yüksek desteği alan adaylar arasında yer aldı.

Üç eyalet milletvekilini yeniden seçtirdik: Luciana Genro ve Camila Valadão, sırasıyla Rio Grande do Sul ve Espírito Santo eyaletlerinde en çok oy alan adaylar arasında yer aldı. Mônica Seixas ve Pretas (kolektif milletvekilliği), 200 bin oya yaklaşarak önceki bütün seçim sonuçlarını geride bıraktı.

Bazı gerilemeler de yaşadık. Örneğin Rio’nun mücadeleci milletvekili Josemar Carvalho, oylarını artırıp 40 bin sınırını aşmasına rağmen yeniden seçilemedi. Rio Grande do Sul eyaletinde PSOL, ikinci bir sandalye kazanmak için gereken oy sayısına çok az farkla ulaşamadı. Roberto Robaina ise partinin bu eyalette en çok oy alan ikinci adayı oldu.

İki yeni kadın milletvekili seçtirdik: Filodaki rolüyle uluslararası düzeyde tanınan ve 124 binden fazla oy alarak MES’in São Paulo’daki parlamento grubunu güçlendiren Mariana Conti ile Federal Bölge Yasama Meclisi’nde sandalye kazanan ilk siyah solcu kadın olan, MES ve PSOL yöneticisi Keka Bagno.

Seçilememiş olsalar da Vivi ve öğretmen Ângela, Pará ve Paraná eyaletlerinde önemli oy oranlarına ulaşarak parti açısından başlıca referans isimler arasında yerlerini aldılar. Ayrıca MES ve PSOL bayrağı altında milletvekilliği ve senatörlük seçimlerine katılan onlarca yoldaşımızla, seçim kampanyalarını desteklediğimiz ve aktif biçimde katıldığımız diğer yoldaşlarımızla da gurur duyuyoruz.

Kutuplaşma, dünyanın her yerinde olduğu gibi devam edecek ve keskinleşecektir. Trump, ABD’de yaklaşan Kongre seçimlerini kaybedebilir; gençliğin yeni seferberlikleri İspanya ve Fransa’yı sarsıyor; siyasal uçlar güç kazanıyor. Almanya’da neofaşistler AfD ile yeniden kitlesel bir ağırlık kazanırken Berlin, Die Linke’nin zaferiyle buna yanıt veriyor. ABD’de DSA (Amerika’nın Demokratik Sosyalistleri), Trump’a karşı mücadele ediyor ve kitlesel bir siyasal güç olarak gelişiyor. Keiko Fujimori’nin Peru’sunda solcu lider Verónika Mendoza, kısa süre önce Cusco valisi seçildi. Burada, Brezilya’da ise PSOL’a bağlanan umutlar, yenilenmiş bir antikapitalist sola duyulan arzuyu ifade ediyor.

Trump’ın yardakçısı neofaşist Flávio’ya karşı en ön saflarda mücadele edeceğiz. Önümüzdeki günlerde verilmesi gereken mücadele budur: Bizi bekleyenlere hazırlanmak üzere stratejik tartışmaya, fikirler mücadelesine ve militan güçlerin yeniden örgütlenmesine ağırlık vermek. Gelecek şimdi belirleniyor.

MES-PSOL Ulusal Sekreterliği (Sosyalist Sol Hareketi, PSOL’un kurucu siyasi örgütlerinden biri).

6 Ekim 2026 tarihinde Revista Movimento tarafından yayımlanmıştır.

(*) INSS skandalı, Brezilya Ulusal Sosyal Güvenlik Kurumu üzerinden emeklilerin aylıklarından usulsüz kesintiler yapılmasına ilişkin yolsuzluk soruşturmasıdır. Soruşturma kapsamında Lula’nın oğlu Lulinha hakkında da nüfuz ticareti iddiaları gündeme gelmiştir. Dark Horse olayı ise Jair Bolsonaro hakkında hazırlanan aynı adlı filmin, mali usulsüzlüklerle suçlanan Banco Master’ın eski sahibi Daniel Vorcaro tarafından finanse edilmesine ve Flávio Bolsonaro’nun bu finansmandaki rolüne ilişkin skandaldır. “Vorcaro kozu”, bu bağlantıların Flávio’ya karşı siyasal bir silah olarak kullanılmasını ifade eder. Ancak Vorcaro ile Federal Yüksek Mahkeme yargıcı Alexandre de Moraes arasındaki ilişkilerin ortaya çıkması, tartışmanın yönünü değiştirerek yargının kendisini hedef hâline getirmiştir. (Ç-N)

1. Kamu kaynaklarına ve radyo-televizyon yayın sürelerine erişimi belirleyen, belirli bir asgari sayıdaki eyalette ulaşılması gereken oy barajı (cláusula de barreira).

2. “Her oy önemlidir” (Cada voto importa), Israel Dutra, 2 Ekim 2026, Revista Movimento.

Tercüme: İmdat Freni Çeviri Kolekifi

Fransa: Gençlik Ayakta, İktidar Panikte – Emre Öngün ile Söyleşi

Birgün gazetesi tarafından Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) Uluslararası Komisyonu üyesi, aynı zamanda IV. Enternasyonal’den yoldaşımız olan Emre Öngün’le Fransa’da giderek büyüyen toplumsal hareket ve kökenleri üzerine yapılmış söyleşiyi yayınlıyoruz.

İmdat Freni

Fransa’da öğrenci protestoları, hükümetin kemer sıkma politikalarına karşı isyana dönüştü. İktidar ve aşırı sağın hedefindeki LFI’dan Öngün’e göre şeytanlaştırma kampanyasının hedefi önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçimi.

Fransa’da geçen hafta Paris banliyölerinde eğitime daha fazla kaynak için başlayan lise öğrencilerinin protestoları giderek büyüyor. Eğitim sistemine olan tepki, hükümetin kemer sıkma bütçesi gibi politikalarına karşı daha geniş bir isyana dönüştü. Nisan ayında cumhurbaşkanlığı seçimine gidecek ülkede özellikle gençler ve göçmenler arasında popülaritesi giderek artan Boyun Eğmeyen Fransa (LFI), ise hem aşırı sağın hem de hükümetin hedefinde.

Fransa’nın başkenti Paris’te haftalar önce başlayan lise protestoları, sendikaların çağrısıyla tüm ülkeye yayıldı.

Öğretmen eksikliği, aşırı kalabalık sınıflar, bakımsız binalar ve eğitim bütçesindeki kesintilere karşı genel seferberlik çağrısının ardından grevler ve okul işgalleri kısa sürede ülke genelinde 300’den fazla eğitim kurumuna yayıldı.

Dijon, Lyon, Strasbourg, Lille, Marsilya ve Nice gibi kentler de eylemlere sahne olurken perşembe günü üniversite öğrencileri ve sendikaları da lise öğrencilerinin protestolarına dâhil oldu. Öğrenci örgütlerine göre ülke genelinde yaklaşık 30 üniversite kampüsünde blokaj eylemleri düzenlendi.

POLİSİN SERT MÜDAHALESİ

Paris’te cuma günü kentin güneyindeki Leonard de Vinci Lisesi ile güneydoğusundaki Gaston-Bachelard Lisesi’nin girişlerinde yangın çıktı. Öğrenciler, Nantes kentindeki Nelson Mandela Lisesi’ni de sabah saatlerinde ateşe verdi, okul çevresindeki yollar geçici olarak trafiğe kapatıldı. Birçok kentte polis, öğrencilere biber gazı ile sert müdahalede bulundu.

Bazı yerlerde şiddet olaylarına sahne olan protestolarda çoğu öğrenci yaklaşık 2 bin kişinin gözaltına alındığı bildirildi. Fransa Eğitim Bakanlığı, yaklaşık 400 okulun kapalı kalacağını ve öğrencilerine uzaktan eğitim vereceklerini açıkladı. Eğitim Bakanı Edouard Geffray, eylemler başladığından bu yana 170 öğrencinin ve 65 eğitim mensubunun yaralandığını kaydetti.

Fransa’da Genel İş Konfederasyonu (CGT), İşçi Gücü (FO), Birleşik Sendikalar Federasyonu (FSU) ve Solidaires sendikaları, öğrencilere destek için 6 Ekim’de ülke genelinde eğitim koşullarının iyileştirilmesi talebiyle düzenlenecek gösterilere katılacaklarını duyurdu.

AŞIRI SAĞ DA HEDEF ALIYOR

Fransa Başbakanı Sébastien Lecornu perşembe günü ülke geneline yayılan protestolara yönelik bir kriz toplantısı düzenledi. Gösterilerin “kentsel şiddete” dönüştüğünü savunan hükümet, “istihbarat servislerine dayanarak” olayların arkasında “radikal sol” olarak nitelediği Jean-Luc Mélenchon’un Boyun Eğmeyen Fransa’sının (LFI) bulunduğunu öne sürdü.

Merkez sağ Cumhuriyetçilerin cumhurbaşkanı adayı Bruno Retailleau ise eylemlerden LFI’yi sorumlu tutarak partinin kapatılmasını talep etti. Aşırı sağcı Ulusal Birlik’in (RN) lideri ve cumhurbaşkanı adayı Marine Le Pen, “profesyoneller tarafından organize edilen ve LFI tarafından yönlendirilen isyanlar” olduğunu söyledi. Le Pen, gösterilere karşı hükümetten “isyan karşıtı ve güvenlik güçlerine daha geniş yetkiler veren yasalar” talebinde bulundu.

MELENCHON’DAN TEPKİ

Melenchon ise Retailleau’yu “gülünç” bulduğunu savunarak “Fikirlerimizi beğenmediği için bizi (partimizi) yasaklamak istiyor” ifadesini kullandı. Retailleau’nun tavrının “saçma” olduğunu belirten Melenchon, partisinin herhangi bir üyesinin bir lisede eylem hareketi başlatmaya yönelik bir yazılı açıklaması, konuşması veya çağrısı olmadığının altını çizdi.

Melenchon, partisine yönelik suçlama hakkında “Bu onlar için, liselerdeki sorunu çözmenin yolu. Herhangi bir sorun yokmuş gibi davranıyorlar” dedi. LFI lideri, bu değerlendirmeyi hangi istihbarat biriminin yaptığının açıklanmasını talep etti. Partisinin şiddet içermeyen mücadele yöntemlerini savunduğunu söyleyen Melenchon, öğrencilere şiddet olaylarından uzak durma çağrısı yaparak “Bu sadece düşmanlarımızın çıkarına olur” dedi. Gençlere yönelik polis şiddetinden endişe ettiğini söyleyen Melenchon, bu şiddetin “kabul edilemez” olduğunu vurguladı.

BÜTÇE ÖFKEYİ KÖRÜKLEDİ

Protestolar artan hayat pahalılığı ve yüksek enflasyonun gölgesinde gerçekleşirken hükümetin daha fazla kemer sıkma öngören 2027 bütçesini açıklamasıyla gerilim daha da tırmandı. Fransa hükümeti, tarihinin en yüksek kamu borcu seviyelerine ulaşması nedeniyle 2027 yılı için 54 milyar avroluk devasa bir kemer sıkma bütçe teklifini meclise sundu. “Jeopolitik riskler” nedeniyle savunma bütçesinde artışa giden hükümetin sunduğu teklif, kamu sektörü, emeklilik ve sosyal yardımlarda geniş kesintiler ve yeni vergiler öngörüyor.

Nisan-Mayıs 2027’deki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin en güçlü adayı olarak görülen aşırı sağcı Le Pen, uluslararası sermayeye “mali açıdan sorumlu” bir lider imajı çizmek için kemer sıkma bütçesine “şartlı destek” vereceğinin sinyalini verdi. Son dönemde özellikle gençler arasında popülaritesi giderek artan ve mayıs ayındaki ikinci tur cumhurbaşkanlığı seçiminde Le Pen’in rakibi olması öngörülen Melenchon ise 2027 bütçe taslağının ekonomik ve sosyal krizi derinleştireceğini belirterek bütçeyi mecliste düşüreceklerini söyledi.

∗∗∗

YILLARDIR BİRİKEN ÖFKE PATLADI

Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) Uluslararası Komisyon Üyesi Emre Öngün, Fransa’daki öğrencilerin sokağa taşıdığı toplumsal öfkeyi, protestolarla derinleşen siyasi gerilimi ve partiye yönelik “şeytanlaştırma” kampanyasını BirGün’e değerlendirdi:

“Bugün sokakta gördüğümüz öfkenin hem uzun hem kısa vadeli sebepleri var. Uzun vadeli sebep, Macron hükümetlerinin yıllardır uyguladığı katı kemer sıkma politikalarının eğitim ve sağlık gibi kamu sektörlerini çökme noktasına getirmesi yatıyor. Son 20 yılda öğretmenlerin alım gücünün %20 oranında erimesi personel açığına yol açarken, bütçesizlikten dolayı okulların fiziki şartları tuvaletlerinde tavan bile bulunmayan üçüncü dünya ülkelerini andıracak kadar kötüleşmiş durumda. Bu, her geçen yıl daha da kötüleşen yılların birikimi olan bir süreç.

Kısa vadeli tetikleyici ise meclise sunulan ve ordu ile polis dışında kalan tüm alanlarda daha sert kesintiler öngören yeni bütçe tasarısı oldu. Zaten bu haftanın başında, salı günü, bütçeye karşı kamu sektöründe bir grev günü vardı ve aslında olaylar orada başladı. Kamu çalışanlarının yanında öğrenciler de harekete geçti. Sendikaların grev kararı yeni bütçeyle alakalıydı ancak mevcut eylemler, artık “yeter” noktasına gelindiği için alevlenen uzun bir sürecin son noktası.

Şu aşamada eylemlerin tüm ülkeyi durduracak bir genel greve dönüşmesi için henüz erken. Fakat 6 Ekim’de eğitim sektörü sendikalarının aldığı geniş çaplı grev kararı, hareketin eğitim ayağında kararlılıkla devam edeceğini gösteriyor.

ŞEYTANLAŞTIRMA KAMPANYASI

Öfkenin bu kadar sıcak yaşandığı bir dönemde yeni bütçenin meclise sunulması tepkileri şüphesiz daha da körükleyecektir. Ancak hükümetin geri adım atmak veya zenginleri vergilendirmek gibi bir vizyonu yok. Tek yapabildikleri muhalefeti, özellikle de Boyun Eğmeyen Fransa (La France Insoumise – LFI) partisini şeytanlaştırmak.

Küresel çapta gençlerin derin bir geleceksizlik hissi yaşadığı bir gerçek. Bu umutsuzluk ortamında partimizin lideri Jean-Luc Mélenchon, gençler ve özellikle azınlık kökenli kesimler arasında açık ara en popüler lider konumuna yükseldi. Partimizin hedef alınmasının kırılma noktası, 2019 yılında Fransa’daki sol partiler arasında bir ilki gerçekleştirerek İslamofobiye açıkça karşı çıkmamız oldu. 7 Ekim sonrası Filistin’de yaşanan soykırıma karşı durmamız ve Filistinli bir avukatı Avrupa Parlamentosu’na seçtirmemizle egemen sınıfın saldırıları zirveye ulaştı.

‘RİSK ALMIYORLAR’

Bugün iktidar medyası partimizi “Yahudi düşmanı” veya “Cumhuriyet düşmanı” ilan ederken, İçişleri Bakanı sokaktaki münferit şiddet olaylarından doğrudan bizi sorumlu tutuyor. Hükümet mecliste bütçeye karşı oy vermeyeceğini açıklayan aşırı sağcı Le Pen cephesiyle el ele verirken, sokaklarda ise faşist gruplar eylemci öğrencilere saldırıyor.

Bu şeytanlaştırma kampanyasının asıl hedefi önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçimleridir. Mélenchon’un ikinci tura kalıp aşırı sağa karşı yarışma ihtimali çok yüksek olduğu için, merkez cephe toplumu “sol gelirse kaos olur” söylemiyle korkutmaya çalışıyor. Ne yazık ki diğer sol partiler de bu süreçte sağlam bir duruş sergileyemiyor. Sosyalist Parti risksiz siyaset yapmayı seçerken, Yeşil Parti kendi içinde bölünmüş, Komünist Parti ise mecliste iyice zayıflamış durumda.

Kaynak: https://www.birgun.net/haber/genclik-ayakta-iktidar-panikte-738322

Brezilya Seçimleri: “Mücadele Çok Çetin Geçecek” – Valerio Arcary

Brezilya cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turu 4 Ekim’de yapılacak. Tarihçi ve militan Valério Arcary, Luiz Inácio Lula da Silva ile Bolsonaro kampını karşı karşıya getiren ve birbirine zıt iki siyasi ve medeniyet projesini temsil eden bu seçimin önemini analiz ediyor.

Bu seçim, Latin Amerika’nın en büyük ülkesi için olduğu kadar tüm kıta için de belirleyici olacak. On üç adayın yarıştığı seçimde, tüm anketlerde diğerlerinden çok önde olan iki isim arasında bir mücadele yaşanacak: 80 yaşında dördüncü dönem için İşçi Partisi’nden (PT) aday olan mevcut başkan Luiz Inácio Lula da Silva; ve onun karşısında, aşırı sağın himayesindeki, Liberal Parti (PL) üyesi ve eski başkan Jair Bolsonaro’nun (2019-2023) oğlu 45 yaşındaki Flavio Bolsonaro. 

“Lulizm” ve “Bolsonarizm” arasındaki çatışma üzerine yeni bir kitap yayınlayan Valerio Arcary’ye göre, seçimlere gidecek ülke parçalanmış bir ülke. Ülke, radikal solun bakış açısından bir dizi sınırlamaya sahip olan PT (İşçi Partisi) tarafından uygulanan demokratik ve sosyal reformları derinleştirmek ile Donald Trump, Javier Milei ve Benjamin Netanyahu tarafından desteklenen Bolsonaro klanının savunduğu devasa bir geri adım arasında seçim yapmak zorunda kalacak.

Bu röportaj Guy Zurkinden tarafından Le Courrier için yapılmış  ve  28 Ağustos 2026 tarihinde yayınlanmıştır. 

***

Başkanlık seçimleri Lula ve Flavio Bolsonaro arasında geçecek. İlk turdan altı hafta önce bir eğilim belirleyebilir miyiz?

Valerio Arcary:  Sonuç tamamen açık. Anketler hızla geliyor. İlk turda Lula’nın açık bir üstünlüğü olduğunu gösteriyorlar. Ancak ikinci turda iki aday başa baş gidiyor. Bu şaşırtıcı değil, çünkü Brezilya derin bir bölünmüşlük içinde. 

Flavio Bolsonaro erkek oylarının çoğunluğuna güvenebilecekken, kadınların %50’sinden fazlası Lula’yı destekliyor; görevdeki başkan [Lula] siyah ve melez nüfusun oylarını alırken, Bolsonaro kendini beyaz olarak tanımlayanların oylarını alıyor. Lula, asgari ücretin iki katından (500 euroya denk geliyor) daha az kazanan işçiler arasında çok popülerken, Bolsonaro daha yüksek gelir grupları tarafından tercih ediliyor; Lula Katolikler arasında kazanırken, Bolsonaro Evanjeliklerin desteğine sahip, vb. 

Bu parçalanma, 210 milyondan fazla nüfusa sahip bu ülke-kıtayı oluşturan farklı bölgeler arasında da görülüyor. Hegemonya kuzeydoğuda Lula ve sol kanatta, güneyde ise Bolsonaro’da.  

Bu bağlamda, seçim kampanyasının geleceğine dair beklentiler nelerdir?

Önümüzdeki haftalarda yaşanacak siyasi mücadele belirleyici olacak. Brezilya’da bir seçim kampanyası, tanımı gereği tahmin edilemezdir. Son aylarda, Bolsonaro ailesini finanse eden bankacı Daniel Vorcaro’yu içeren büyük bir skandala; Bolsonaro’nun seçim ortağı Alfredo Gaspar’a yönelik tecavüz iddialarına; ve Lula’nın oğluna karşı açılan polis soruşturmasına zaten tanık olduk. 

Ve bu, özellikle ikinci tura kalma ihtimali yüksek olan bir seçimde, oldukça çetin geçecek bir mücadelenin sadece başlangıcı. Jair Bolsonaro’nun Ocak 2023’te darbe planlamak suçlamasıyla şu anda gözaltında olduğunu ve siyasi kampının intikam hırsıyla yanıp tutuştuğunu hatırlamakta fayda var. Bu yıl yıkıcı olması beklenen El Niño fenomeniyle bağlantılı iklim olayları da seçim kampanyasında rol oynayabilir.

Rekabet halindeki siyasi programlar nelerdir?

Lula, kendi mirasını, Flavio’nun kendi mirası olarak sahiplendiği Jair Bolsonaro’nun felaketlerle dolu başkanlık dönemiyle karşılaştırarak savunacak. Açlık ve yoksullukla mücadele, eğitime ve üniversitelere erişimin iyileştirilmesi ve kamu sağlık sisteminin güçlendirilmesindeki başarılarını vurgulayacak. Ayrıca, düşük ve orta gelirli çalışanlar için vergi muafiyetleri gibi daha yeni başarıları da vurgulayacak ve eğer Kongre tarafından seçiminden önce onaylanırsa, işçi hareketinin uzun süredir devam eden bir talebi olan çalışma haftasının kısaltılmasını da gündeme getirecek. 

Lula, seçim kampanyasının başlangıcında, özellikle eğitim alanında reformların derinleştirileceğini duyurdu. Kadın cinayetleriyle mücadeleyi ön plana çıkardı ve Brezilya’nın egemenliğini savundu. Aynı zamanda, aşırı sağın bir dönem daha iktidarda kalmasının büyük bir tehlike oluşturacağının altını çizdi.

Flavio Bolsonaro neyi savunuyor?

Milei’nin programına benzer bir programı savunuyor; devlete saldırıyor ve kamu harcamalarında kesintiler ile borç azaltımı vaat ediyor. Aynı zamanda, kendisini hukuk ve düzen ile baskının garantörü olarak göstermeye çalışacak: polise daha fazla yetki, yüksek güvenlikli hapishanelerin inşası, cinsel suçluların kimyasal hadım edilmesi vb.

Dış politikada Donald Trump ile tam bir uyum içinde. Bolsonaro özellikle Pentagon’un himayesinde 18 Latin Amerika devletinden oluşan “Amerika Kalkanı” koalisyonuna katılmayı amaçlıyor. Organize suçla mücadele adı altında bu işbirliği, ABD’nin kıtaya askeri müdahalesini kolaylaştıracak.

Flavio Bolsonaro, şu anda hapiste olan babası Jair’den daha “ılımlı” biri olarak kendini göstermeye çalışıyor. Bu inandırıcı mı?

Hayır. Flavio, proto-faşist bir hareket olan Bolsonar hareketinin bir parçasıdır. Amacı açık: 1984’te askeri diktatörlüğün sona ermesinden sonra elde edilen tüm demokratik ve sosyal kazanımlara saldırmak. 

Bu, büyük ölçekli özelleştirmeleri, kamu sağlığı ve eğitim sistemlerine, emeklilik sistemine yönelik saldırıları ve yarın da “Bolsa Família” gibi sosyal programların geriletilmesini (2003 yılında başlatılan ve on milyonlarca Brezilyalıyı aşırı yoksulluktan kurtaran gelir transfer programı, editörün notu) içeriyor.

Bu programı uygulamak, örgütlü ve mücadeleci kalmaya devam eden sol kesime, sendikalara ve halk hareketlerine, ayrıca 2013’ten bu yana önemli bir canlanma yaşayan feminist, LGBTQ+, çevre, siyah hareket gibi sosyal hareketlere tarihi bir yenilgi yaşatmayı gerektiriyor. Eğer Flavio seçilirse, Covid-19 pandemisi nedeniyle geri kalan babasından daha ileri gidecektir.

Bu girişimde Flavio, Lula’ya ve İşçi Partisi’ne karşı derin bir kin besleyen Brezilya iktidar sınıfının büyük çoğunluğunun desteğine güvenebilir. 

Bu kızgınlığın temelinde ne yatıyor?

PT, 2016 ile 2022 yılları arasındaki kesinti dışında, 2003’ten bugüne kadar Brezilya’yı yönetti. Bu dönem, iki büyük dönüşüme denk geldi.

Ülke tarihinde ilk kez, sivil ve sendikal özgürlükleri güvence altına alan ve solun yasal olarak seçimlere katılabildiği demokratik bir rejimin sağlamlaşmasına tanık olduk.

Lula, paralel olarak, sınırlılıklarına rağmen gerçek sosyal reformları hayata geçirmeyi başardı. Dünyanın en eşitsiz ülkelerinden biri olmaya devam etse de, Brezilya 25 yıl öncesine göre daha az yoksul. Kamusal, evrensel ve ücretsiz sağlık sistemi, kırılganlığını korusa da güçlendirildi. Son olarak, emekli maaşlarının asgari ücrete endekslenmesi, emeklilik yaşına ulaşmış 41 milyon insanın yaşam koşullarında önemli bir iyileşme sağladı. Bu büyük bir değişiklik: 1980’lerde Brezilya’da ortalama yaşam süresi 45 yıldı.

Ancak egemen sınıfın gözünde, bu demokratik ve sosyal ilerlemeler çok yüksek bir bedelle geliyor. Buna ek olarak, Brezilyalı kapitalistlerin işçi sınıfına karşı duyduğu derin korku da var. Bu burjuvazi, işçilerin aşırı sömürülmesine dayanarak olağanüstü ayrıcalıklar biriktirmiştir. Onların gözünde, eski bir metal işçisinin başkan olması bir tehdit oluşturuyor.

Dolayısıyla iktidardaki sınıfın çoğunluğu “Lulaizm”e son vermek istiyor. Ancak bu elit kesim de bölünmüş durumda: Bazıları isteksizce de olsa Lula’ya oy verecek, çünkü demokrasiye daha bağlılar ve Bolsonaro ailesinin Brezilya burjuvazisinin en geri ve acımasız kesimini temsil ettiğinin farkındalar. 

Anketlere göre, nüfusun yaklaşık %40’ı ikinci turda Flavio Bolsonaro’ya oy verecek. Babası Jair’in iktidarı döneminde açlık patlaması, çevresel felaket ve pandemi sırasında 700.000 Brezilyalının ölümü yaşanmışken, bu kadar yüksek bir oran nasıl açıklanabilir?

Bolsonarizm gerçekten de kitlesel bir bileşene sahip. Küçük mülk sahipleri ve esnaflardan oluşan orta sınıf içinde çoğunluk görüşü olmakla birlikte, işçi sınıfının belirli kesimlerinde de yaygın. İşçi sınıfı ise aslında derin bir bölünme içinde. Toplumun en yoksul kesimleri arasında Lula, neredeyse mesihvari bir desteğe sahip. Buna karşılık, yüksek gelir elde eden ve sosyal güvenlikten yararlanan işçilerin önemli bir kısmı aşırı sağa oy veriyor.

Bu kadar yaygın bir şekilde radikal sağa yönelmenin nedenini nasıl açıklayabiliriz?

Daha yüksek gelirleri sayesinde, işgücünün bu kesimi tüketim mallarına daha kolay erişebiliyor. Bu da onlara özel sağlık sigortası satın alma ve çocuklarını özel okullara gönderme olanağı tanıyarak kamu sektörünün eksikliklerini gidermelerini sağlıyor. Bu işçiler, egemen sınıfların savunduğu ideolojiyle daha güçlü bir şekilde özdeşleşiyorlar. Hatta bazıları, toplumun en yoksul kesimine fayda sağlayan sosyal yardım programlarını bile eleştiriyor.

Son on yılda, nüfusun bu kesimi ekonomik durgunluk ve enflasyondan ağır şekilde etkilendi ve bu durum yaşam koşullarını olumsuz yönde etkiledi. Tüm bunlar, partiyi yolsuzlukla suçlayan sağ kanattan gelen yaygın bir kampanya ile körüklenen PT’ye karşı hoşnutsuzluğu artırıyor.

Buna ek olarak, aşırı sağla bağlantılı neo-Pentekostal kiliselerin etkisi de söz konusu. Brezilya’da yetişkin nüfusun %27,5’i artık kendisini Evanjelik olarak tanımlıyor. Yapısal ırkçılık da önemli bir etken. 

Bolsonarizm’e verilen destekte ırkçılığın rolü nedir?

Brezilya, 1888’de köleliği kaldıran dünyadaki son ülkelerden biriydi. Ülke, Afrika dışında en büyük siyah nüfusa sahip olmasına rağmen, bu nüfus uzun süre yoksulluğa mahkum edildi. Bu durum, Brezilya’da siyah bir orta sınıfın ortaya çıkmasıyla son yirmi beş yılda değişti. 

Bu ilerleme, ülkedeki ekonomik dönüşümlerle bağlantılıdır. Ancak öncelikle, tarihsel olarak ayrımcılığa uğramış nüfusların yüksek öğrenime erişimini kolaylaştıran PT hükümetleri tarafından uygulanan kota sisteminden kaynaklanmaktadır. Siyahlar artık doktor, mühendis, mimar ve öğretmen gibi pozisyonlarda yer alıyorlar. Tüketim mallarına erişebiliyorlar, uçakla seyahat edebiliyorlar, pembe dizilerde merkezi roller üstleniyorlar ve benzeri imkanlara sahipler.

Bu gelişme, ayrımcılığa dayalı mahallelerde yaşamaya ve siyahi insanları ev hizmetçileri olarak görmeye alışmış beyaz burjuvazinin ve orta sınıfın bir kesimi için kabul edilemezdir. Bu ırkçılık, onları Bolsonaro’ya oy vermeye itiyor.

Sol, aşırı sağın zaferini nasıl engelleyebilir?

Hazır bir tarif yok.

Seçimlerin büyük ölçüde ülkenin güneydoğusunda, São Paulo, Minas Gerais ve Rio de Janeiro eyaletlerinin oluşturduğu stratejik üçgen içinde belirleneceği biliniyor. Solun bu yoğun nüfuslu eyaletlerin başkentlerinde zemin kazanabilmesi, bölgenin geri kalanındaki zayıflığını telafi etmek için çok önemli olacak.

Lula için kadın seçmenler arasındaki çoğunluğunu artırmak da önemli olacak. Aynı zamanda, PT adayı, yoksul seçmenlerden oluşan sosyal tabanına hitap etmeye devam etmeli ve işçi sınıfı içindeki bölünmeleri aşmaya çalışmalıdır. Bunu yapmak için sadece kendi geçmişini anlatmak yeterli olmayacak: Lula, daha derin reformlar için mücadele etme ve Brezilyalılar için daha iyi bir yaşamı garanti etme konusundaki kararlılığını da göstermelidir.

Başka bir deyişle, kesinlikle sol görüşlü bir kampanya yürütmeli. Ve Bolsonaro’nun bir dönem daha iktidarda kalmasının, son elli yılda zorlukla kazanılan demokratik, ekonomik ve sosyal haklara nasıl bir tehdit oluşturacağını açıklamalı. Bunlar, birbirine zıt iki dünya görüşünün çarpışmasıdır. 

Brezilya’daki başkanlık seçimleri, önemli ölçüde değişen bir Latin Amerika siyasi ortamında gerçekleşiyor… 

Kıta genelinde, ilerici güçler olumsuz bir siyasi bağlamla karşı karşıya. 2025’te aşırı sağ, Ekvador ve Bolivya’daki başkanlık seçimlerini ve Arjantin’deki yasama seçimlerini kazandı. 2026’da ise Trump’ın müttefikleri José Antonio Kast, Keiko Fujimori ve Abelardo de la Espriella, Şili, Peru ve Kolombiya’nın başına geçti.

3 Ocak’ta Amerika Birleşik Devletleri Caracas’ı bombaladı ve Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ile eşi Cilia Flores’i gözaltına aldı. O zamandan beri Delcy Rodrigues hükümeti üzerinde kontrol kurdular. Bu arada Donald Trump, Küba’ya eşi benzeri görülmemiş bir enerji kısıtlaması uygulayarak ülkeye diz çöktürüyor. Böylece, tüm Amerikan kıtasının ABD egemenliği altında olması gerektiğini savunan “Monroe Doktrini”ni uygulamaya koyuyor.

Bu gelişmeler küresel bir eğilimin parçasıdır: İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden sonra marjinalleşen aşırı sağ, şimdi iktidarı ele geçirmeyi hedefleyen kitlesel seçim partilerine sahip.

Bu bağlamda, Brezilya seçimlerine yabancı müdahale riski var mı?

Evet. Donald Trump, birkaç aydır Brezilya’ya karşı provokasyonlarını ve müdahalelerini artırıyor. 

Temmuz 2025’te, Brezilya’dan ABD’ye yapılan ithalata %50 gümrük vergisi uygulama tehdidinde bulundu. O zamanki amacı Jair Bolsonaro’nun mahkumiyetini engellemekti. Daha sonra geri adım attı. Ancak bu yaz, Brezilya ürünlerinin neredeyse dörtte birine %25 ve %12,5 oranında gümrük vergisi uygulayacağını duyurdu. Örtük mesajı şu: Eğer Lula seçilirse, misillemeler olacaktır. Bu, nüfusun bir kesiminde korku salmaya yardımcı oluyor.

Lula kazanırsa, Flavio Bolsonaro büyük olasılıkla seçim sonuçlarına itiraz edecektir. Ve Donald Trump’ın da ona katılması mümkün. Bu büyük bir değişimi temsil eder: 2022’de Başkan Joe Biden, PT adayının zaferini hızla tanıdı; ancak Jair Bolsonaro, askeri yüksek komuta içindeki bir fraksiyonun desteğiyle 8 Ocak 2023’te bir darbe girişimi planladı. Trump’ın desteğiyle, böyle bir senaryonun tekrarlanma tehlikesi gerçektir.

Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei’nin Lula’ya defalarca yönelttiği hakaretler, onun da sürece müdahale etmek istediğini gösteriyor. 

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Berlin’de Die Linke’nin Tarihî Zaferi: Tavizsiz Bir Duruş İhtiyacı – Hermann Nehls

Die Linke, Berlin’de seçmenleri ikna etmeyi başardı. Berlin Temsilciler Meclisi seçimlerinde tarihî bir sonuç elde edildi: Parti yüzde 25,7 oyla (468.060 oy) tüm beklentilerin üzerine çıktı. 2023’e kıyasla oy oranını 13,4 puan artırdı. Böylece Die Linke, tarihinde ilk kez Berlin’in birinci siyasi gücü oldu ve 158 sandalyeli mecliste 47 sandalye kazandı.

Die Linke özellikle Friedrichshain-Kreuzberg’de yüzde 44,2, Mitte’de yüzde 35,9 ve Neukölln’de yüzde 33 ile çok güçlü sonuçlar aldı. Bu üç ilçenin her birinde oy oranını yaklaşık 20 puan artırdı.

Saksonya-Anhalt ve Mecklenburg-Vorpommern’de seçimlede katılımdaki yüksek oranı esas olarak AfD’nin işine yararken, Berlin’de artan seçmen mobilizasyonundan en fazla yararlanan parti Die Linke oldu. Parti en büyük artışı daha önce sandığa gitmeyenler arasında kaydetti: Önceki seçimlerde oy kullanmamış 75.000 kişi bu kez oyunu Die Linke’ye verdi. Buna, daha önce Yeşiller’e oy veren 57.000 ve SPD’ye oy veren 39.000 seçmen de eklendi. Hatta daha önce CDU’ya oy veren 16.000 kişi de bu kez Die Linke’yi tercih etti. Buna karşılık yalnızca 10.000 seçmen Die Linke’den BSW’ye geçti.

Die Linke gençler arasında da son derece güçlü sonuçlar elde etti. İlk kez oy kullananların yüzde 39’u Die Linke’yi tercih etti; 25-34 yaş grubunda ise bu oran yüzde 48’e ulaştı. Ekonomik durumunu kötü olarak değerlendirenlerin yüzde 34’ü, işsizlerin yüzde 35’i ve işçilerin yüzde 26’sı Die Linke’ye oy verdi — ne yazık ki işçiler arasındaki bu oran AfD’nin yalnızca çok az üzerindeydi.

Kamulaştırma temel bir talep

Saksonya-Anhalt ve Mecklenburg-Vorpommern seçimlerinde gözlemlenenin aksine, Die Linke Berlin’de köklü değişimler hedefleyen bir parti olarak kendisini açık biçimde kabul ettirmeyi başardı. Bu durum özellikle büyük emlak şirketlerinin kamulaştırılması (“toplumsallaştırılması”, orijinal metindeki bu ifade yalnızca kamu/devlet mülkiyetine geçirilmekle sınırlı olmayan bir toplumsal mülkiyet ve denetimi içeriyor -ÇN) talebi ve sosyal alandaki bütçe kesintilerine karşı çıkış açısından geçerliydi. “Berlin’i herkes için yaşanabilir ve karşılanabilir bir kent haline getirmek” sloganı tam isabet etti ve toplumdaki güçlü bir hassasiyete dokundu. Elif Eralp, bu siyasi hedefleri temsil eden ve geniş kesimlere ulaşmayı başaran güçlü bir liste başı adayıydı.

Die Linke her şeyden önce kiracıların partisi olarak algılandı. Berlinli seçmenlerin onda dördü ve Die Linke seçmenlerinin yüzde 86’sı, kiracıların yanında duran ve federal hükümetin sözde sosyal reformlarına karşı çıkan tek partinin Die Linke olduğunu düşünüyor.

Kiraların patlaması Berlin’de toplumsal bir krize yol açıyor. Berlin bir kiracılar kenti: Nüfusun yüzde 85’i kirada yaşıyor. Son on yılda yeni kiraya verilen konutların kiraları yüzde 69 arttı. 2016’da Berlin’de talep edilen çıplak kira metrekare başına 9,02 avroyken, bugün bu rakam 15,25 avroya ulaşmış durumda. Berlin’de her dört kişiden biri kullanılabilir gelirinin yüzde 30’undan fazlasını kiraya ayırıyor.

Die Linke, kira meselesini öne çıkararak temel bir soruna parmak bastı: Kira ve sosyal sorunlar seçimin belirleyici meseleleri arasında yer aldı. İlçe düzeyinde ise bu başlıklar, sahadaki gelişmelere ve üyelerin kaygılarına karşılık gelen talepler ve sloganlarla tamamlandı. Neukölln örgütü açısından bunlar arasında “Savaşa ve soykırıma karşı”, “Faşizme karşı birlikte” ve “Bundeswehr okullardan çıksın” talepleri de yer alıyordu. Eyalet parlamentosu adaylarının “Sosyal. Dayanışmacı. Antifaşist.” sloganı da Neukölln’de büyük afişlerde ve seçim bildirgesinde yer alarak merkezi bir rol oynadı.

Taban aktivistleri ve yeni üyeler özellikle aktifti

Taban aktivistlerinin ve çok sayıda yeni üyenin yoğun katılımı, bu güçlü seçim sonucunun önemli unsurlarından birini oluşturdu. Mahallelerde ve evlerin kapılarında aktif biçimde sahaya çıktılar; toplamda 250 bin kapı çalındı. Saksonya-Anhalt ve Mecklenburg-Vorpommern’de ise bu tür bir seferberlik ancak büyük kentlerde mümkün olabilmişti.

Bu seçimde eyalet çapındaki listeler yerine ilçe listelerinin oluşturulmuş olması da kuşkusuz bu güçlü aidiyet duygusuna katkıda bulundu. Adaylar kendi ekiplerini kurdu; bu ekipler özerk biçimde örgütlendi ve kampanyanın temel görsel kimliğini esas alan kendi materyallerini hazırladı. Sosyal medyada yürütülen yoğun çalışmanın da ayrıca altını çizmek gerekiyor; bunun da seçim başarısına katkıda bulunduğu kuşkusuz.

Medyadan sert saldırılar

Seçimden önceki haftalarda ve özellikle son günlerde medya ile bazı partiler, Die Linke’yi defalarca antisemit bir parti olarak göstermeye çalıştı. Bunun arka planında, Die Linke Neukölln örgütünün tiyatro yönetmeni Volker Lösch ile birlikte düzenlediği “Kapitalizme karşı öfke” etkinliği vardı. Etkinlik sırasında rapçi Dahabflex, “Stop the Genocide” adlı şarkıyı seslendirmişti.

Burjuva basınının bir bölümü bunu Yahudilere yönelik düşmanlığın bir ifadesi ve sivillerin öldürülmesine yönelik bir çağrı olarak yorumladı. Ancak bu polemiğin Die Linke’ye verilen desteğe zarar verebileceği yönündeki kaygılar doğrulanmadı. Hem kapı kapı yürütülen görüşmelerde hem de seçim sonrası anketlerde, bu tartışmanın oy verme tercihinde neredeyse hiç kimse açısından belirleyici olmadığı görüldü.

Hükümete katılım meselesi

Geçmiş deneyimler göz önüne alındığında, yoldaşlar arasında hükümete katılmaya yönelik kuşkuculuk oldukça yaygın. Özellikle daha genç üyeler, son yıllarda partiye katılanlar ve çeşitli yerel örgütler hükümete katılım konusunda eleştirel bir tutum sergiliyor.

25 Eylül’de yapılacak eyalet parti kongresinde, ön görüşmeleri yürütecek müzakere heyetinin yalnızca eyalet yönetim kurulu üyelerinden oluşmaması, tabandaki aktivistlerin de bu heyette yer alması yönünde talepler dile getirilecek. Ön görüşme heyetinin, olası koalisyon ortaklarını rahatsız edebilecek tutumları savunabilmesi ve aslında direnmenin gerekli olduğu noktalarda geri adım atmaması için parti içinde güçlü bir dayanağa sahip olması vazgeçilmez görünüyor.

İnandırıcı bir sosyalist politika, açık kırmızı çizgiler ve asgari koşullar gerektirir. Die Linke hiçbir koşulda toplum karşıtı bütçe kesintilerinin uygulayıcısı haline gelmemeli ve hareket etme kapasitesini kapitalizmin sözde nesnel zorunluluklarına feda etmemelidir. Berlin açısından her şeyden önce büyük emlak şirketlerinin kamulaştırılması, yani Deutsche Wohnen & Co.’nun kamulaştırılmasını öngören yasa tasarısının hayata geçirilmesi öncelik taşıyor.

Bunun yanı sıra, yeterli düzeyde kamusal hizmet sunulabilmesi için gerekli mali kaynakların sağlanması, giderek sertleşen baskıcı politikalara son verilmesi ve polis yetkilerinin genişletilmesinin durdurulması gerekiyor; çünkü bütün bunlar toplantı ve ifade özgürlüğünün kısıtlanmasına katkıda bulunuyor. Şunun herkes tarafından açıkça görülmesi gerekir: Sol bir toplumsal kamp parlamentoda değil, her şeyden önce parlamento dışındaki hareketler içinde inşa edilir. Ve Berlin’de bu hareketlerin eksikliği çekilmiyor.

24 Eylül 2026

*ISO tarafından yayımlanmıştır.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Mehdi Amel: Arap Marksizmi ve Lübnan Komünist Partisi – Gilbert Achcar

Bu metin, Gilbert Achcar’ın Mehdi Amel’in seçme yazılarına yazdığı önsözün çevirisidir. Söz konusu yazılar, Brill yayınevinin “Historical Materialism” dizisinde Arab Marxism and National Liberation: Selected Writings of Mahdi Amel başlığıyla yayımlanmıştır. Metinler Arapçadan İngilizceye Angela Giordani tarafından çevrilmiş, giriş yazısı Hicham Safieddine tarafından kaleme alınmış ve kitap yine onun editörlüğünde hazırlanmıştır. Bu metnin Fransızca çevirisi ise Christian Dubucq tarafınan gerçekleştirilmiştir.

Arap dünyasında Marksizm konusunda bilgili herhangi birinden, bölgeden çıkmış büyük bir Marksist düşünürün adını vermesini isteyin; büyük olasılıkla, diyelim on kereden sekizinde ya da dokuzunda, şu iki isimden biri anılacaktır: Samir Amin ya da Mehdi Amel. Sorunuzu, eserlerinin büyük bölümünü Arapça kaleme almış Marksist yazarlarla sınırlandırırsanız, muhtemelen aynı oranda ikinci isim ilk sırada gelecektir. Gerçek adı Hassan Hamdan olan Mehdi Amel, devrimci teorinin devrimci pratikten ayrılamayacağını düşünen ve siyasal inançları doğrultusundaki militan faaliyetleri nedeniyle öldürülme riskinin dahi yıldırmadığı entelektüellerden biriydi.

Sağcı çeteler tarafından öldürülmek, kuşkusuz işçi hareketinin önde gelen figürleri açısından ödenebilecek en yüksek bedellerden biridir – Jean Jaurès ya da Rosa Luxemburg’u düşünelim – ancak böyle bir ölümün yarattığı yankı, doğal olarak, kişinin öldürülmeden önce kazandığı şöhretle orantılıdır. Mehdi Amel, 18 Mayıs 1987’de, 51 yaşındayken öldürülmesinden çok önce, hem genel olarak Arap entelektüel alanında hem de daha dar anlamda Marksist çevrelerde en önde gelen figürlerden biri olmuştu. Yıllarca süren gerileme ve felçleşmenin ardından Lübnan Komünist Partisi’nin (LKP) 1968’de başlayan yeniden canlanmasının en saygın entelektüel figürü hâline gelmişti.

Bunu izleyen 15 yıl boyunca LKP tarihindeki en güçlü dönemini yaşadı ve o sırada yalnızca dört milyon nüfusa sahip olan ülkede 15.000’i aşkın üyeye ulaştı. Bu dönem, Lübnan’daki uzun iç savaşın (1975-1990) ilk yedi yılını kapsıyordu. Parti, 1976’da Lübnan sağını desteklemek üzere müdahalede bulunan Suriye birliklerine karşı mücadelede ve 1978 ile 1982’deki İsrail işgallerine karşı direnişte kilit bir rol oynadı.

Stalinist kabuğundan sıyrılan Lübnan Komünist Partisi, 1968’den sonra Sovyetler Birliği’yle yakın bağlarını koruyan komünist partiler arasında en açık ve en canlı olanlardan biri hâline geldi. Bu sayede yeni bir toplumsal ve siyasal dinamizm kazandı ve Haziran 1967 Arap-İsrail Savaşı’ndan sonra Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) öncülüğünü üstlendiği bölgesel mücadeleye dâhil oldu. LKP, iç savaşın ilk yıllarının başlıca aktörlerinden biri olan Lübnan Ulusal Hareketi içinde, FKÖ’yle ittifak hâlinde önemli bir rol oynadı. İsrail ordusunun 1982’de Lübnan’ın yarısını işgal etmesinin ardından parti, işgale karşı gizli silahlı direnişi ilk başlatan ve örgütleyen güç oldu.

Mehdi Amel, Lübnan Komünist Partisi’nin altın çağında, ilk büyük eserinin yayımlandığı 1973’ten itibaren partinin entelektüel yıldızı hâline geldi. Uzun süre mumyalaşmış bir Sovyet Marksizminin egemenliği altında bastırılmış olan devrimci Marksizm geleneğini yeniden canlandıran özgün ve yenilikçi Marksist düşüncesi, LKP’nin yenilenme süreciyle son derece uyumluydu ve partinin yeni entelektüel çoğulculuğunu somutlaştırıyordu. Bununla birlikte, genel olarak Mehdi Amel’in düşüncesi partisinin resmî çizgisinden niteliksel olarak daha radikal kalmayı sürdürdü; nitekim partinin merkez komitesine ancak ölümünden kısa bir süre önce seçilebildi.

İsrail’in 1982’de Lübnan’ı işgali, LKP tarihinde belirleyici bir dönüm noktası teşkil etti. İşgalin başlıca hedefi Filistin hareketi olmakla birlikte, Lübnanlı örgütler arasında temel hedef LKP’ydi. İsrail işgal güçleri denetimleri altına giren bütün bölgelerde partinin bürolarını aradı, silahlarına el koydu ve en tanınmış üyelerini tutuklamaya çalıştı. İşgalin LKP’yi derinden etkileyecek bir başka sonucu ise İran İslam Cumhuriyeti tarafından desteklenen Şii dinî bir akımın ortaya çıkmasıydı; bu akım 1985’te Hizbullah’ın resmen ilan edilmesiyle sonuçlanacaktı.

Hizbullah, LKP’nin kurduğu Ulusal Direniş Cephesi’ne rakip olarak İslami Direniş’i örgütledi. Direniş üzerinde kendi tekelini kurmaya ve Lübnan’daki Şii nüfus üzerindeki hegemonyasını genişletmek amacıyla direnişe mezhepsel bir Şii kimliği kazandırmaya çalıştı. Hizbullah’ın bu alanda iki temel rakibi vardı. Bunlardan ilki, Hizbullah’ın ilk çekirdeğinin içinden çıktığı bir başka mezhepsel Şii örgütü olan Emel’di. Sonunda, Emel’in başlıca destekçisi olan Suriye rejiminin himayesinde iki hareket arasında bir modus vivendi, yani karşılıklı bir uzlaşma biçimi bulundu. Diğer rakip ise LKP’ydi: Parti, üyelerinin önemli bir bölümünü oluşturan Güney Lübnan Şiileri arasında kayda değer bir varlığa sahipti.

LKP’nin Güney Lübnan kökenli en saygın ve en tanınmış iki üyesi, yöneticiliklerinden çok entelektüel kimlikleriyle biliniyordu. Bunlardan ilki, resmî kayıtlara göre 1910 doğumlu olan Hüseyin Mürüvve’ydi. Ailesi onu henüz ergenlik çağındayken İslam ilahiyatı eğitimi alması için Irak’taki Necef’e göndermişti. Bu dinî birikim, yıllar sonra, 1978’de Arap-İslam felsefesindeki materyalist akımlar üzerine, bugüne kadar hâlâ hiçbir Avrupa diline çevrilmemiş kapsamlı bir çalışma yayımlamasını sağlayacaktı. Hüseyin Mürüvve 17 Şubat 1987’de öldürüldü.

LKP’nin Güney Lübnan kökenli diğer önemli üyesi Hassan Hamdan, yani Mehdi Amel idi. Komünist bir çevrede dünyaya gelen Hamdan, buna rağmen taşradaki köklerine bağlıydı; seçtiği mahlas da bunu açıkça gösteriyordu. Nitekim Amel adı hem doğduğu Güney Lübnan bölgesine – geleneksel olarak Cebel Amel adıyla bilinir – hem de bir Marksist açısından doğal olarak özel bir anlam taşıyan işçi figürüne gönderme yapıyordu; Arapçada amel “işçi” anlamına gelir. Mahdi/Mehdi adına gelince, İslam teolojisinde eskatolojik bir figüre, özellikle Şiilikte büyük önem taşıyan Mehdi’ye gönderme yapar; mahdi Arapçada “doğru yola iletilmiş” anlamına gelir. Mehdi Amel, Mürüvve’nin cenazesinde onun için yaptığı anma konuşmasından üç ay sonra, 18 Mayıs 1987’de öldürüldü.

Hamdan’ın yaklaşık otuz yıl boyunca hayat arkadaşı olan Evelyne Brun, onunla Fransa’da, ikisinin de öğrenci olduğu Lyon’da tanışmıştı. Brun, 11 Mayıs 2020’de Beyrut’ta hayatını kaybetti. İki yıl önce, eşinin anısına Ateşten Sandaletli Adam (L’Homme aux sandales de feu, Beyrut: Al-Farabi, 2018) başlıklı dokunaklı bir anma kitabı yayımlamıştı. Kitap, özgün Fransızca metinle Arapça çevirisini bir araya getiren iki dilli bir baskı olarak yayımlandı; bu tercih, Hassan ile Evelyne’in yaşamlarının ve kültürlerinin birbirine ne denli sıkı biçimde geçmiş olduğuna ilişkin simgesel bir göndermeydi. Kitapta, doğrudan Hassan’a ikinci tekil şahısla seslenen bölümlerle, ondan üçüncü şahıs olarak söz eden bölümler birbirini izler.

Evelyne’in Mehdi Amel’in öldürülmesinin hemen öncesindeki koşulları anlatışı, düşünürümüzün olağanüstü kişiliğine dair çarpıcı bir fikir verir:

Nisan ayının o akşamında, elinde bir dergiyle eve dönüyorsun. Dergiyi bana uzatıp, “İşte ölüm fermanım!” diyorsun. Sonra gülüyorsun; durmadan, taşkın bir biçimde gülüyorsun. Kahkahan hem tedirgin ve elektrikli, hem de tuhaf bir sevinçle dolu. Elindeki, Hizbullah’ın haftalık yayını Al Ahed. Parmağınla bir yazının son satırlarını gösteriyorsun: “Şam’da Hüseyin Mürüvve’nin cenazesinde konuşma yapan kişinin de sırası yakında gelecek.” […]

[18 Mayıs] Beyrut’ta bir sokak: Cezayir Sokağı. Fanatik nefretin ölüm düzeneği artık harekete geçmek üzere. Bir süredir her gün evimizin karşısına park eden bir otomobil var. Mahallede herkesin dikkatini çekmiş olan o beyaz BMW bekliyor. Cezayir Sokağı’na yaklaşıyorsun. Saat 10.05. Cinayet tam burada, tam bu saatte işlenecek. […]

Kar maskeli bir adam birden karşına çıkıyor ve sana sesleniyor: “Dr. Hassan Hamdan?” Arkana dönüyorsun. Havaya kalkmış eldeki tabancayı görür görmez o eli sertçe kavrıyorsun. Tam o sırada BMW’den bir başkası fırlıyor ve susturuculu silahıyla başına, göğsüne, karnına ateş ediyor. Yere yığılıyorsun. Kan akıyor. Otomobil, içindeki üç maskeli adamla hızla uzaklaşıyor.

Ey yenilmeyen sen; gözlerin sonuna kadar açık, ölümün sana doğru gelişini gördün. Ve son bir mücadele hareketiyle, ona yaşamın direnişiyle karşı koydun.

Evelyne Brun Hamdan bu kitabın yayımlanmasını büyük bir sabırsızlıkla bekliyordu. İngilizce okurların sonunda Mehdi Amel’in yazılarından yapılmış bir seçkiyi keşfedebilecek olması onu çok mutlu ediyordu. Kitabın yayımlanmasını hızlandırmak için elinden gelen her şeyi yaptı. Ne yazık ki kitabı ellerine alabilecek kadar uzun yaşayamadı. Bu nedenle bu önsöz ona ithaf edilmiştir; çünkü o, “ateşten sandaletli adam”ın anısıyla sonsuza dek birlikte anılacaktır.

Kaynak: Contretemps, https://www.contretemps.eu/mahdi-amel-marxisme-arabe-liberation-nationale-preface-achcar/

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi. Başlık editoryal kurul tarafından değiştirilmiştir.

Türkiye’de LGBTİ+’lara Yönelik Cadı Avına Karşı Uluslararası Dayanışma – IV. Enternasyonal

Türkiye’de LGBTI+’lara yönelik baskılar yeni bir evreye geçti. 13 Eylül’de aktivistleri, LGBTI+ derneklerini ve HIV/AIDS’le mücadele eden kurumları hedef alan geniş çaplı bir polis operasyonu düzenlendi.

Adalet Bakanlığı, operasyonun on beş ilde 162 kişiyi, dokuz derneği ve on üç kurumu kapsadığını açıkladı. Onlarca internet sitesi ve sosyal medya hesabı da erişime engellendi. Adalet Bakanı, “LGBT’yi ve ahlaksızlığı teşvik ettiklerini” ileri sürdüğü dernekleri hedef gösterirken, bu yolla “çocuklarımızı, gençlerimizi ve ailelerimizi” koruduklarını iddia ediyor.

Bu saldırı, belirli bir siyasi stratejinin parçasıdır. Birkaç yıldır Onur Yürüyüşleri düzenli olarak yasaklanıyor, polis tarafından dağıtılıyor ve katılımcılar ile aktivistlerin kitlesel biçimde gözaltına alınmasına yol açıyor. 2025’in “Aile Yılı” ilan edilmesi bir dönüm noktası oldu: iktidar LGBTI+’ları açıkça aileye, gençliğe, nüfusa ve toplumsal düzene yönelik bir tehdit olarak göstermeye başladı. Erdoğan “LGBT sapkınlığı”ndan, “sapkın akımlar”dan söz ediyor ve bunların “aile kurumunu dinamitlediğini” ileri sürüyor. Hatta “biyolojik cinsiyete” ya da “genel ahlaka” aykırı sayılan davranışlar ve bunların teşviki için hapis cezaları öngören yasa tasarıları dahi gündeme getirildi.

2026’dan itibaren bu saldırı, 2026-2035 “Aile ve Nüfus On Yılı”na dahil edildi. Dolayısıyla söz konusu olan ne geçici bir sapma ne de basitçe gerici bir söylemdir: bu bir devlet politikasıdır.

Erdoğan’ın İslamcı-milliyetçi rejimi korku, sansür ve baskı yoluyla ataerkil, kadın düşmanı ve homofobik değerlerini topluma daha güçlü biçimde dayatmaya çalışıyor. Toplumu koruduğunu iddia ederken güvensizliği, dışlanmayı ve şiddeti bizzat kendisi örgütlüyor. Kimlikleri, dernekleri, gazetecileri ve toplumsal hareketleri kriminalize eden bir iktidar altında hiç kimse uzun vadede kendisini güvende sanamaz.

Türkiye halkları için gerçek tehdit LGBTI+’ların varlığı ya da eşitlik, onur ve özgürleşme mücadeleleri değildir. Tehdit, bu neofaşist rejimin kendisi; nefret politikası, demokratik özgürlükleri yok etmesi ve toplumu otoriter, ataerkil ve milliyetçi bir kapitalist düzen doğrultusunda yeniden şekillendirme iradesidir.

Bu saldırı kapsamında gözaltına alınan ya da tutuklanan herkesin derhal serbest bırakılmasını, LGBTI+ dernekleri ve aktivistlere yönelik soruşturma ve kovuşturmaların sona erdirilmesini, erişim engellerinin ve yasakların kaldırılmasını ve LGBTI+’ların varlığını ve örgütlenmesini kriminalize etmeyi amaçlayan tüm politikalara son verilmesini talep ediyoruz.

Mevcut rejim altında LGBTI+’ların zulme uğrama korkusunun farkındayız ve başka bir ülkede sığınma hakkı da dahil olmak üzere güvenlik arayışlarını destekliyoruz. Tüm ülkeleri sınırlarını sığınmacılara açmaya ve sınır dışı uygulamalarına son vermeye çağırıyoruz.

Uluslararası ölçekte işçi hareketini, demokratik örgütleri ve devrimci güçleri bu saldırıyı teşhir etmeye, Türkiye rejimi üzerinde siyasi baskı kurmaya ve LGBTI+’larla, baskıya maruz kalan herkesle dayanışmayı güçlendirmeye çağırıyoruz.

LGBTI+’ları savunmak, herkesin özgürlüklerini savunmaktır. Baskı karşısında yanıtımız uluslararası, dayanışmacı ve kararlı olmalıdır.

Dördüncü Enternasyonal Yürütme Bürosu’nun açıklaması
16 Eylül 2026

Kaynak: https://fourth.international/en/asia/794

Foto: Fikret Kabay / Pexels (2017)

Dünya Sosyal Forumu: STK’laşmanın iflası – Antoine Larrache

Ağustos başında Benin’de 17. Dünya Sosyal Forumu düzenlendi. Forum, yerini doldurmanın güç olduğu bir tartışma alanı olmayı sürdürse de, bu oturum gerek katılım sayısı gerekse siyasal açıdan başarısız oldu.

2001’den ve Porto Alegre’deki ilk oturumundan bu yana sosyal forumlar, ortalama iki yılda bir, dünyanın dört bir yanından ve farklı mücadele alanlarından gelen on binlerce insanı tartışmak üzere bir araya getirdi. Ne yazık ki son forumlara —2024’te Nepal’de düzenlenen forum hariç— yalnızca birkaç bin kişi katıldı ve bunlar büyük ölçüde ev sahibi ülke etrafında şekillendi; diğer kıtaların temsili ise oldukça sınırlı kaldı.

Buna ek olarak, katılımcı örgütlerin niteliğinde de bir değişim gözlemleniyor: sendikaların ve partilerin —ki partiler resmî olarak hiçbir zaman sosyal forumlara dâhil edilmediler— katılımı gerilerken, hükümet dışı kuruluşların, sivil toplum kuruluşlarının göreli ağırlığı giderek artıyor.

Forumun yasaklanması

Bu oturum, Dünya Sosyal Forumu’nu yasaklama kararı alan Benin hükümetinin baskısıyla karşı karşıya kaldı. Hükümetin, özellikle geçen nisan ayında yapılan seçimler bağlamında, bu kararı kendi inisiyatifiyle mi aldığı, yoksa emperyalist güçlerin baskısı altında mı hareket ettiği konusunda kesin bir şey söylemek güç. Zaten çıkarları da örtüşüyor: 24 Mayıs 2026’da göreve başlayan Benin’in yeni cumhurbaşkanı Romuald Wadagni, 2016’dan beri Ekonomi ve Maliye Bakanı olduğu Patrice Talon’un yerini aldı; Talon ise Forumun nihayet açılabildiği gün Senato Başkanı oldu… Uluslararası finans kuruluşlarıyla, Fransa, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’le olan bağları kamuoyu tarafından biliniyor.

Her hâlükârda, açılıştan birkaç gün önce hükümet Forumun izinli olmadığını bildirdi. O sırada Forumun zor kullanılarak mı engelleneceği yoksa fiilen tolere mi edileceği bilinmiyordu; ancak bir gün önce daha resmî bir yasak kararı açıklandı: Forumun yapılacağı üniversite kapatılmış görünüyordu, birçok aktivist sınır dışı edildi ve otobüslerle gelen yaklaşık 500 kişiyi bir araya getiren Batı Afrika kervanları Togo sınırında geri çevrildi. İlk aşamada sınırı geçmelerine izin verildi, ardından polis onları geri dönmeye zorladı. Açılış gösterisi de yasaklandı.

4 Ağustos günü öğleden sonra gönüllülerden oluşan bir toplantı yapıldı ve aktivistlerin oturuma canlılık katma çabalarına rağmen atmosfer oldukça kasvetliydi. Uluslararası Konsey o gün neredeyse tamamen ortadan kayboldu; iktidarla yürütülen müzakerelere gömülmüş durumdaydı. Gerçekte Uluslararası Konsey, iktidar karşısında herhangi bir güç dengesi yaratmadı; yalnızca müzakere etmekle yetindi ve muhtemelen uysallığının devlet yetkililerini Forumun yapılmasına izin vermeye ikna edeceğini umdu. Dünya Sosyal Forumu için seferberlik zaten son derece sınırlı kalmıştı ve iktidar üzerinde baskı oluşturmak ve bu uygulamaları teşhir etmek amacıyla uluslararası ölçekte hiçbir militan kampanya yürütülmedi. Özellikle de, gösterinin yasaklanmasına karşı Beninli örgütlerle birlikte açık biçimde protesto yürütmek üzere hiçbir strateji oluşturulmadı.

5 Ağustos’ta, sınır dışı edilme ve kampüsün kapatılması endişesiyle tartışmalar yarı gizli ve öz-örgütlü bir biçimde gerçekleştirildi. Onlarca aktivistin yer aldığı bir WhatsApp grubunda, otellerin konferans salonlarında ya da barlarda düzenlenen tartışmalar duyuruldu. Böylece CADTM (1), önceki günlerde gerçekleştirdiği kendi uluslararası toplantısının devamı niteliğinde programını sürdürebildi. Uluslararası Konsey’in sessizliği ise yasaklamalara karşı aşağıdan bir tepki geliştirme girişimini tetikledi. Öğleden sonra geç saatlerde, Forumun nihayet ertesi gün, 6 Ağustos’tan itibaren yapılabileceği açıklandı.

Dağınık ve son derece ılımlı bir forum

Bu noktadan itibaren Forum neredeyse normal koşullarda gerçekleştirilebildi, ancak katılımın yaklaşık 3.000 kişiyle sınırlı kalması başta olmak üzere çok belirgin kısıtlarla karşı karşıyaydı.

Tüm sosyal forumlarda olduğu gibi burada da yerini doldurmanın güç olduğu karşılaşmalar yaşandı: birbirinden tamamen farklı çevrelerden gelen siyasi militanlar, sendikacılar, dernek aktivistleri, köylü örgütleri ve bireysel olarak katılan kişiler kafeteryalarda, “kuşaklar arası şenlikli ağ kurma akşamları”nda ve bazı tartışmalarda gayriresmî biçimde görüş alışverişinde bulunabildiler. Böylece CFDT’den, Benin’den ve Mali’den sendikacılarla, Benin Komünist Partisi ve CRID üyeleriyle, Güney Amerika ve Kanada’dan dernek temsilcileriyle vb. karşılaşmak mümkün oldu.

Ancak yasak büyük bir düzensizliğe yol açtı: tartışmaların bir bölümü bir gün önce alternatif biçimlerde gerçekleştirilmişti ve bu da aynı tartışmaların yeniden yapılmasının gerekli olup olmadığı konusunda soru işaretleri doğurdu.

Forumun düzenlendiği alan —Cotonou metropolitan bölgesinin kuzeybatısındaki devasa Abomey-Calavi Üniversitesi, Cotonou merkezindeki işçi borsası ve birkaç başka salon ile bar— katılımcı sayısına kıyasla fazlasıyla büyüktü. Bu durum karşılaşma olanaklarını ciddi biçimde sınırladı; genel eğilim, her örgütün yalnızca kendisinin düzenlediği tartışmalara katılması ve diğer girişimlere pek dâhil olmaması yönündeydi.

Açılış forumu büyük “Idriss Déby amfitiyatrosu”nda yapılabildi (üniversitedeki birçok salona, ülkeleri bu yapıların inşasına mali katkı sağlamış Afrikalı liderlerin isimleri verilmiş…). Ancak büyük oturumların çoğunda olduğu gibi burada da STK’cı bir zihniyet hâkimdi: kalkınmanın gerekliliği, savaşa karşı çıkılması ve insan hakları üzerine büyük niyet beyanları dile getiriliyor, fakat emperyalizmle ve diktatörlük rejimleriyle mücadele etmek için gerekli araçlardan hiç söz edilmiyordu.

Yasaklama sırasında olduğu gibi burada da bir tür Coué yöntemiyle, yani herhangi bir irade yaratmadan işlerin kendiliğinden çözüleceği umuduyla karşı karşıya kaldık. Bunun çarpıcı örneklerinden biri, iktidar tarafından örgütlenen ve birkaç düzine kişiden oluşan Cezayir delegasyonuydu. Bu delegasyon üniversite içinde Batı Sahra için hak talep eden küçük bir gösteri düzenledi; Filistin bayrakları taşıdı, üzerinde “Algérie: another world is possible” yazan tişörtler giydi ve “One two three, viva l’Algérie” sloganı attı. Bu eylem, bazı rejimlerin Dünya Sosyal Forumu’na katılan örgütler üzerinde yürüttüğü lobicilik faaliyetlerinin tipik bir örneğiydi. Bir de gerçekte tohum ya da el yapımı giysi satmayı amaçlayan işletmeler niteliğindeki, militan ve talepkâr içeriği son derece sınırlı derneklerden söz etmek gerekir.

En büyük eksiklik ise Beninli örgütlerin ve aktivistlerin yokluğuydu. Bazı örgütler sürecin parçası olmuştu, ancak çoğunluk açısından durumun böyle olmadığı görülüyordu. Her hâlükârda nüfusun büyük çoğunluğu ile kampüsteki öğrencilerin ezici çoğunluğunun etkinlikten haberi yoktu. Görüştüğümüz Benin Komünist Partisi’nden bir üye, yalnızca iktidara yakın sendikal konfederasyon gibi son derece kurumsal birkaç örgütün sürece dâhil edildiğini, genel olarak militan örgütlerin ise ne sürece katıldığını ne de kendilerine danışıldığını söyledi.

Dördüncü Enternasyonal açısından ise Belçika, Fransa, Mali, Fas, İsviçre ve Pakistan’dan gelen ve farklı delegasyonlar içinde yer alan yaklaşık on kişiydik. Özellikle CADTM delegasyonu içinde yer aldık. CADTM, başlıca çalışma alanı olan borç konusunda son derece kapsamlı bir program yürüttü; bunun yanı sıra Batı’nın ve Doğu’nun emperyalist güçleri, Sahel rejimlerinin niteliği, Z kuşağının seferberlikleri vb. üzerine de tartışmalar düzenledi.

Ne tür bir perspektif?

Dünya Sosyal Forumu’nun bir sonraki toplantısının Latin Amerika’da yapılması bekleniyor, ancak karar henüz alınmış değil. Bu zorlu buluşma vesilesiyle sosyal forumların önemini yeniden hatırlatmak gerekiyor. Gerçekten de on binlerce insanı birkaç gün boyunca tartışmak üzere bir araya getirebilen buna benzer başka bir çerçeve bulunmuyor. Özellikle ilk forumlar ve kıtasal sosyal forumlar, küreselleşme karşıtı hareketin, feminist hareketin ve savaş karşıtı hareketin inşasına eşlik etmeyi mümkün kılmıştı.

Önceki dönemde uluslararası ve enternasyonalist mücadelelerin geri çekilmesi, kuşkusuz koordinasyon çerçevelerinin oluşturulmasını engelledi ve en az radikal STK’ların sosyal forumlar üzerindeki hâkimiyetini güçlendirdi. Ancak Gazze için hareket, #MeToo, iklim mücadeleleri ya da Porto Alegre Antifaşist Konferansı’nın inşası gibi uluslararası mücadelelerin yeniden canlanması, sahadaki mücadelelerle bağlantılı ve devlet aygıtlarından bağımsız enternasyonalist eylemler inşa etmenin mümkün olduğunu gösteriyor.

Farklı örgütler sosyal forumların yeniden canlandırılması çağrısında bulunuyor. Bunun yolu, devletlerden bağımsızlıktan, emek hareketinin örgütlerine —özellikle de ev sahibi ülkedekilere— yönelmekten ve aşağıdan bir inşa sürecinden geçiyor. Bu da finansmanı tabandan sağlamaya çalışmak, büyük toplumsal seferberlikleri merkezi biçimde görünür kılmak, forumun düzenlendiği ülkedeki mücadeleleri teşvik etmek vb. anlamına geliyor. Her toplumsal harekette olduğu gibi, tabandan tepeye en geniş şeffaflık da öz-eylemliliği ve mümkün olan en geniş katılımı teşvik etmenin bir aracıdır.

Emek hareketinin örgütleri ise kendi düşük katılım düzeylerini sorgulamalıdır; çünkü bu durum, talepler etrafında yürütülen mücadelelerin Dünya Sosyal Forumu içindeki etkisinin azalmasına etkide bulunuyor. Bütün bunlar kaçınılmaz değildir. Dünya Sosyal Forumu yeniden seferberliklerin koordinasyon alanı hâline gelebilir; ancak bunun için hedeflerinde ve işleyişinde önemli değişiklikler gerekir. Latin Amerika’daki toplumsal hareketlerin bir bildiride ifade ettiği gibi: “Dünya Sosyal Forumu, başka bir dünyanın mümkün olduğunu ilan ederek doğdu. Bugün, karşı karşıya olduğumuz koşullar içinde, daha fazlasını söylemek zorundayız: Başka bir Dünya Sosyal Forumu gereklidir.”

20 Ağustos 2026

(1) Gayrimeşru Borçların İptali Komitesi. Bu komite, tüm kıtalarda borç meselesinin yanı sıra çeşitli talep mücadeleleri, toplumsal mücadeleler ve anti-emperyalist mücadeleler yürüten çok sayıda örgütü bir araya getiriyor.

Kaynak: https://inprecor.fr/

Tercüme: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Almanya: Kapıdakı Faşizm ve Die Linke’nin Stratejisi -Thies Gleiss

6 Eylül’de Saksonya-Anhalt’ta yapılan seçimlerin sonuçlarının ardından, Alman solunun önündeki perspektiflere ilişkin tartışma daha da önem kazanmış durumda. Thies Gleiss, seçimden kısa süre önce kaleme aldığı bu ileri görüşlü analizde, krizin köklerini ortaya koyuyor.

Saksonya-Anhalt’ta (6 Eylül) ve Mecklenburg-Vorpommern’de (20 Eylül) yapılacak eyalet meclisi seçimlerine artık yalnızca birkaç gün kaldı ve Die Linke’nin görünüşe göre durdurulamaz biçimde yükselen AfD karşısında nasıl bir tutum alması gerektiğine ilişkin tartışmalar her geçen gün daha da keskinleşiyor.

Parti yönetiminin, başını Federal Meclis Başkan Yardımcısı Bodo Ramelow’un çektiği, ancak parti yönetiminde, Federal Meclis grubunda ve eyalet meclisi gruplarında da sağlam biçimde kök salmış olan bir kesimi açısından, burada söz konusu olanın “otoriterliğe” karşı mücadelesinde “demokrasinin” yaşadığı bir kriz olduğu son derece açıktır. Bu nedenle Die Linke, tehdit altındaki demokratik devlete karşı taşıdığı genel sorumluluğun gereğini yerine getirmelidir. Pratikte bunun anlamı, AfD’ye karşı “demokratik partilerin” tümünü kapsayan bir ittifaka dahil olmak; buna eyaletlerde CDU ile birlikte hükümet etme konusunda varılabilecek olası uzlaşmalar da dahildir.

Parlamenter bir çözüm yok ama yine de o yoldan gidelim

Die Linke’nin federal parti kongresi ne yazık ki Mecklenburg-Vorpommern ve Saksonya-Anhalt’taki eyalet örgütlerine her türlü parlamenter maceraya girişmeleri için serbestlik tanıdı. Sol partilerin ve işçi partilerinin eski geleneğini sürdürmek, burjuva partileriyle hiçbir hükümet ittifakına ve hiçbir dışarıdan destek anlaşmasına girmemek yönündeki önergeler çoğunluk sağlayamadı. Şimdi her iki eyalet örgütünün sorumluları da CDU ile anlaşmalara girebileceklerinin ve gerekirse CDU liderliğindeki bir hükümeti destekleyebileceklerinin işaretini veriyor. Böyle bir karar Die Linke açısından vahim olur ve partinin 2024’ten bu yana başarıyla sürdürdüğü, kendisini sol, bağımsız bir sınıf partisi olarak inşa etme sürecinde geri bir adım anlamına gelirdi.

AfD’nin başarısı ve sahip olduğu geniş destek — ki her ikisi de, 1932’de NSDAP’nin (Nazilerin) model eyaleti olan Saksonya-Anhalt’ta ulaştığı oy düzeyine ve özellikle toplum içindeki kök salmışlığına henüz çok uzaktır — CDU, SPD ve Yeşillerin yıllardır hem federal düzeyde hem de eyalet düzeyinde izlediği somut politikalardan ayrı düşünülemez. Bu, ücretlilerin ve özellikle göçmenlerin sırtından yürütülen bir politikadır; sağlık, bakım, emeklilik ve eğitim alanlarındaki sosyal devlet yapılarının parçalanmasının; kira, iklim ve ulaşım krizlerine gerçek çözümler üretmeyi reddetmenin; ve doğu Almanya eyaletlerinin yapısal olarak ihmal edilmesinin politikasıdır. Bütün bunlar, sağ partilerin ve her şeyden önce AfD’nin yükselişini besleyen temel dinamikleri oluşturuyor.

Buna bir de, Avrupa kapitalizmi için müreffeh bir gelecek yaratma vaadinden fersah fersah uzak olan AB’nin kalıcı krizi ile iktidar partilerinin savaş yönelimi ekleniyor. Bu yönelim yalnızca savaş ve yıkıma ilişkin eski korkuları yeniden canlandırmakla kalmadı, aynı zamanda gündelik yaşam maliyetlerinin muazzam ölçüde artmasına da doğrudan yol açtı. Yeni yayımlanan bir kamuoyu araştırmasına göre, bu enflasyona ilişkin kaygı doğu Almanya’daki nüfusun başlıca korkusu haline gelmiş durumda.

Değişen çoğunluklara dayalı azınlık hükümeti

AfD’nin yükselişi yalnızca bu politikaların ve bunlarla bağlantılı toplumsal gerileme korkularının bir sonucu değildir. Parti aynı zamanda her ikisini de toplum içinde geniş ölçüde kök salmasının dayanağı haline getirmeyi başarmıştır. Bu ancak, birincisi hükümetlerin somut politikalarının değişmesi ve ikincisi, Die Linke’nin kendisiyle birlikte geniş solun sağa karşı geniş bir toplumsal cephe inşa etmeye koyulması ve sosyalist bir alternatif olarak toplum içindeki kendi köklerini güçlendirmesiyle tersine çevrilebilir.

Ancak CDU ve SPD ile kurulacak bir hükümet ittifakı, nasıl düzenlenirse düzenlensin, somut politikayı elbette değiştirmeyecektir. Die Linke’nin bir koalisyona katılması ya da CDU’lu veya SPD’li bir eyalet başbakanını dışarıdan desteklemesi karşılığında elde edebileceği küçük tavizler, burjuva politikasına verilmesi gerekecek tavizlerin yanında hiçbir şey ifade etmez ve solun her türlü inandırıcılığına ölümcül bir darbe indirir. CDU ile bir koalisyon ya da ona dışarıdan destek vermek, her şeyden önce federal hükümetin önünde boyun eğmek anlamına gelir, AfD’nin daha da güçlenmesine hizmet eder ve muhalefet rolünün tamamını yine AfD’ye bırakır.

Parlamenter düzeyde AfD sorununa bir “çözüm” yoktur. Parlamento içinde düşünülebilecek tek seçenek, Die Linke’nin yalnızca toplumsal açıdan kabul edilebilir olan düzenlemeleri desteklediği bir azınlık hükümetidir. Partiler üstü bir hükümetin de, partilerden bağımsız bir “uzmanlar hükümetinin” de kurulması engellenmelidir. Die Linke açısından siyasal olarak bağımsız bir sınıf partisi inşa etmekten başka bir alternatif yoktur.

27 Ağustos 2026

International Viewpoint tarafından Sozialistische Zeitung’da yayımlanan metinden çevrilmiştir. Başlık İmdat Freni Editörlüğü tarafından değiştirilmiştir. Orijinal Başlık: Doğu eyaletlerindeki seçimler ve Die Linke: Büyük koalisyon dışında her şey. FAŞİZM KAPIDA MI? – 2026 EYALET SEÇİMLERİ ÖNCESİNDE

Tercüme: İmdat Freni Çeviri Kolektifi