İmdat Freni

Teori

Putinizm: Faşizmin Yeni bir Biçimi mi? – Ilya Budraitskis

Vladimir Putin, Rusya Federasyonu’nun başkanı ya da Rusya hükümetinin başkanı olarak 26 yıldır iktidarda bulunuyor. Onun egemenliği, özellikle 2022 yılının başında Ukrayna’nın işgalinden bu yana, giderek daha otoriter biçimler aldı.

Bugün putinizmi nasıl tanımlamak gerekir? Günümüzde sürgünde yaşayan Rus araştırmacı ve militan Ilya Budraitskis, burada putinist diktatörlüğü faşizm kategorisi üzerinden düşünmeyi öneriyor.

24 Şubat 2022’den sonra, Vladimir Putin’in Rusyası Ukrayna’ya karşı geniş çaplı bir işgal başlattığında, dünya yalnızca Batı’nın jeopolitik hegemonyasına yönelik bir meydan okumayla karşı karşıya kalmadı. Kremlin’in saldırgan politikasının ardında, ülkeler arasındaki ilişkilerin yalnızca güçlünün yasasına göre belirlendiğini savunan klasik emperyalist ideolojiye göndermede bulunan bir rasyonalite bulunuyordu.

Konuşmalarında Putin, ABD’nin Irak ya da Afganistan’daki askeri müdahalelerini eleştiriyordu; ancak asıl itiraz ettiği şey, Washington’un emperyal müdahaleler, nüfuz alanını genişletme ve aynı şeyi yapmaya cüret eden diğer güçleri kınama konusunda kendine tanıdığı ayrıcalıklı hak iddiasıydı. Dolayısıyla Batı’ya meydan okuması, özünde ABD’nin “ikiyüzlülüğünü” teşhir etmeye indirgeniyordu: Neden bazıları için serbest olan şey, diğerleri için yasak olsun?

Putin’e göre daha önce yalnızca Amerikan emperyalizmine özgü olan bu durum, artık uluslararası politikanın tek ve kabul edilmiş yasası hâline gelmelidir [1]. Onun dünya görüşünde, yalnızca bazı devletler “organik” olarak imparatorluk olmaya yazgılıdır ve savaşı yürütme konusunda “egemen” bir kapasiteye sahiptir; diğerleri ise yalnızca “sömürge” olmaya, kontrol edilecek ve fethedilecek nesneler olarak kalmaya mahkûmdur. Bu “egemen” devletlerin dışarıda keyfî güç kullanma hakkı, içeride de keyfî güç kullanma haklarıyla örtüşür: Eğer tüm hakların arkasında nihai olarak yalnızca çıplak güç varsa, o hâlde insan hakları ya da demokratik temsil hakkı da güce bağlıdır  –ve bu nedenle dış etkide bulunmanın bir aracından başka bir şey değildir.

Bu emperyal mantık, Rus elitlerinin tutarlı bir karşı-devrimci ve anti-demokratik pozisyon almasını kaçınılmaz olarak beraberinde getirir: 2011’de Rus muhalefetinin protestolarından Arap Baharı’na, hatta Putin’in yabancı istihbarat servislerinin faaliyetlerinin ürünü olarak gördüğü 1917 Rus Devrimi’ne kadar, tüm protestolar ve ayaklanmalar her zaman dış düşman güçler tarafından manipüle edilen olaylar olarak sunulur [2]. Bu ideolojik şemanın, devletleri, piyasa toplumunda başarı, egemenlik ve tanınma için sürekli mücadele eden bireylere benzettiği açıkça görülmektedir.

Aynı “doğal” yasa, devletleri, ulusal toplulukları ve bireysel insan yaşamını yönetir: ya başkalarının pahasına var olma hakkınızı dayatırsınız ya da bunun kurbanı olursunuz. Bugün Vladimir Putin’in Rusya’sında bu ideoloji, artık retorikten çıkıp doğrudan bir iktidar pratiğine dönüşmüştür. Bu yalnızca Rus toplumunun bir kesiminde bulunan gerici ya da şoven fikirlerle değil, aynı zamanda orada egemen olan neoliberal piyasa rasyonalitesiyle de beslenmektedir.

Bireylere bölünmüş ve birbirine karşıt hâle getirilmiş böyle bir toplum, elitlerin elinde itaatkâr bir malzemeye dönüşür ve kendi güçsüzlüğünü – yani dayanışma içinde hareket edememe durumunu – sözde değişmez bir tarihsel kaderin ve toplumsal yaşamı yöneten tartışılmaz, neredeyse organik yasaların sonucu olarak kabullenir.

Ukrayna’nın işgali, Putin Rusyası’nda dış politika ile iç politika arasında kopmaz bir bağ kurmuştur: biri, diğerinin kaçınılmaz devamıdır. Savaş, Rus rejiminin niteliksel olarak farklı, yeni bir biçime – bir diktatörlüğe – dönüşümünü başlatmıştır. Bu düzende, resmi çizgiden farklı her türlü kamusal ifade suç hâline gelirken, her türlü kolektif eylem girişimi devlet-millete ihanet olarak damgalanmaktadır. Korku ve boyun eğme ikliminin şovenizm ve emperyalist saldırganlıkla iç içe geçmesi ve ulusal iradenin tamamen otoriter liderin kararlarıyla özdeşleştirilmesi, son aylarda pek çok kişinin – bana göre haklı olarak – Putin Rusyası’nı faşizmle karşılaştırmasına yol açmıştır.

“Faşizm” kelimesi kullanılmalı mı?

Ancak, toplumsal analizde bu tehlikeli “F kelimesi” kullanıldığında, nasıl kullanılacağı – ve nasıl kullanılmaması gerektiği – açıkça belirtilmelidir. Öncelikle, “faşizm” kavramı, “özgür dünyanın” karşısında birleşmesi gereken mutlak kötülüğün bir eşanlamlısı olarak kullanılmamalıdır. Faşizmin bu şekilde ahlakileştirilmesi, Soğuk Savaş’ın ikili karşıtlıklarına geri dönüşten başka bir şey değildir; bu durumda Sovyet komünizminin yerini mekanik olarak Batı’nın dış düşmanı olarak “Putin faşizmi” alır.

İkinci olarak, Rusya’daki çağdaş faşizmin (ya da Rusya dışındaki faşist eğilimlerin) analizi, spekülatif tarihsel analojilere dayanmamalıdır. Faşizmin 20. yüzyılın ilk yarısındaki yükselişinin, benzersiz tarihsel koşulların bir bileşimi tarafından belirlendiği ve doktrininin çelişkili ve eklektik olduğu hatırlanmalıdır. Bu bağlamda, 1990’ların başında Pierre-André Taguieff’in yaptığı şu saptama yeniden hatırlanabilir:

“Ne ‘faşizm’ ne de ‘ırkçılık’, kendilerini kolayca tanıyabileceğimiz bir biçimde geri dönme lütfunda bulunacaktır. Eğer tetikte olmak yalnızca zaten bilinen bir şeyi tanıma oyunu olsaydı, bu sadece hatırlamaktan ibaret olurdu. O zaman tetikte olmak, beklentilerimize ya da korkularımıza karşılık veren olaylarla dolu, değişmeyen bir tarihin teselli edici yanılsaması içinde, bir hatırlama ve tanıma oyunu hâline indirgenirdi.”[3]

Son olarak – ve belki de en önemlisi – faşizm kavramını günümüz Rus rejimine uygulamak, onu egzotikleştirmeye, Sovyet sonrası Rusya’daki “faşistleşmenin” ulusal tarihin belirlediği benzersiz bir durum olduğuna inanmaya yol açmamalıdır. Aksine, Putin rejimini faşist olarak nitelendirmek, neoliberal kapitalist düzenin krizinden doğan farklı aşırı sağ akımlar arasındaki ortak özellikleri ayırt etmemize yardımcı olmalıdır. Rusya’yı faşist olarak tanımlamanın ancak, bunu uluslararası ölçekte benzer rejimler üretebilecek küresel eğilimlerin kaygı verici bir işareti olarak gördüğümüzde anlamlı olduğuna inanıyorum – buna Batı dünyası da dâhildir.

Bugün, Putin’in Ukrayna’ya karşı yürüttüğü acımasız savaşın üzerinden dört yıl geçtikten sonra, uluslararası politikanın bu faşizan vizyonunun artık izole bir olgu olmadığı açıktır. 2023’te otoriter Azerbaycan’ın saldırganlığı ve bunun Dağlık Karabağ’daki Ermeni nüfusa yönelik geniş çaplı bir etnik temizlikle sonuçlanması; İsrail’in Gazze’de yürüttüğü ve soykırımsal olarak nitelenen askeri operasyon; ve son olarak Trump’ın Venezuela’ya yönelik son hamleleri: tüm bunlar, güçlünün hukukunun dünya siyasetinin yeni yasası hâline gelme eğiliminde olduğunu açıkça göstermektedir. Bu durum bizi kaçınılmaz olarak faşizm olgusunu yeniden düşünmeye ve Putin rejiminin özgül evrimini küresel kapitalist sistemin ayrılmaz bir parçası olarak kavramaya geri götürmektedir.

Faşizmi tanımlamak: doktrin mi, hareket mi, yoksa rejim mi?

Faşizm üzerine geniş tarihsel ve siyasal-felsefi literatürde üç yaklaşım ayırt edilebilir: ilki onu öncelikle bir ideoloji (ya da daha doğrusu ideolojik özellikler bütünü) olarak görür; ikincisi radikal bir kitle hareketi olarak ele alır; üçüncüsü ise belirli bir egemenlik tipi, temelde yeni bir siyasal rejim biçimi ve daha genel olarak bir toplumsal iktidar biçimi olarak tanımlar.

Örneğin tarihçi Roger Griffin’in ünlü tanımı – faşizmi “palingenetik ultranasyonalizm” (yani ulusun yeniden doğuşu mitine dayanan bir ideoloji) olarak görmesi – faşizmi diğer otoriter biçimlerden ayıran bir “ideal tip” kurmaya yöneliktir. Griffin’e göre faşizm, her zaman şu özelliklerle ilişkilidir: ulusun kaybedilmiş büyüklüğünü yeniden diriltme arzusu; önceki meşruiyet biçimlerinin devrimci bir şekilde reddi; organik bir ulusal topluluk fikri; içte ve dışta düzeni sağlamak için kitle mobilizasyonu. Ancak Putin rejiminin faşist olup olmadığına dair son tartışmalar, bu yaklaşımın sınırlarını açıkça ortaya koymaktadır.

Örneğin Timothy Snyder, mevcut Rus rejiminin ideolojik temellerini ortaya çıkarmaya çalışır [4]. Bu süreçte, 1920’ler ve 1930’ların karşı-devrimci Beyaz göçmen ideologlarından Ivan Ilyin’in Putin üzerindeki etkisini abartır. Ayrıca Putin’in militarist söyleminde, iki savaş arası dönemin Romanya faşist lideri Corneliu Zelea Codreanu’nun “ölüm kültüne” benzer bir unsur tespit ettiğini ileri sürer. Buna karşı çıkanlar ise Putin devletinin “klasik faşizm”de olduğu gibi ideolojik olarak motive edilmiş bir kitle seferberliğine dayanmadığını vurgular.[5]

Açıktır ki, belirli özelliklerin varlığına ya da yokluğuna dayanan normatif bir faşizm tanımı, analizi rejimin kendisinden ve onun tarihsel gelişiminden uzaklaştırır. Hiç kuşkusuz, Ukrayna’nın işgali sırasında Putin konuşmalarında oldukça gelişmiş bir ideolojik program ortaya koymuş ve bu, Rus propagandasını son derece gerici bir çerçeveye oturtmuştur. Ancak Putin yaklaşık yirmi yıl önce iktidara geldiğinde, açıkça bir ideolog değildi ve somut politikaları belirli bir doktrine bağlılık tarafından yönlendirilmiyordu.

Daha ziyade, onun görüşlerinin, bulunduğu yapısal konumlar boyunca edindiği “pratik doğruların” bir sentezi olarak şekillendiği söylenebilir. Sovyet güvenlik servislerindeki ilk yılları, onu komplocu bir düşünce tarzına alıştırdı. 1990’larda Saint-Pétersbourg belediye başkan yardımcısı olarak özelleştirme sürecindeki rolü, onu yarı-kriminal ve mafyatik çevrelerde yaygın olan çıplak şiddet ve tahakküm ahlakıyla yoğurdu. Son olarak, tartışmasız otokratik bir lider olarak uzun iktidar yılları, onda Rusya’nın kaybedilmiş jeopolitik gücünü yeniden kurma yönünde mesiyanik bir kader anlayışı pekiştirdi. Onun pratiğini belirleyen bir ideoloji değil; pratiğinin kendisi, ona apaçık görünen çeşitli ideolojik “doğruları” benimsemeye zorladı. Konuşmalarına özenle yerleştirilen gerici düşünür alıntıları, yalnızca bu deneyimden çıkarılmış sonuçları doğrular.

Bu ideolojinin çelişkileri ve kopuşları, Louis Althusser’in ifadesiyle, onun “maddi pratik” karakterinden kaynaklanır. İdeolojinin iktidar pratiği tarafından belirlendiği bu kavrayış, tarihsel bir olgu olarak faşizm için de geçerlidir. Nitekim tarihçi Robert O. Paxton, faşist hareketlerin söylemleri ile iktidara geldiklerinde uyguladıkları pratiklerin her zaman önemli ölçüde farklı olduğunu göstermiştir.[6]

Bu söylemler hiçbir zaman tutarlı bir bütün oluşturmadı: farklı toplumsal gruplara yöneltilmiş rastgele sloganlar toplamından ibaretti ve siyasal mücadelenin konjonktürüne göre sürekli değişiyordu. Dahası, faşizmin ideolojik eklektizmi bizzat bir ilke düzeyine yükseltildi: faşist liderler, kuru doktrinler yerine saf “yaşam”a dayandıklarını sürekli tekrarlıyorlardı. Onlara göre, Benito Mussolini’nin ünlü sözünde ifade edildiği gibi, “teori bir hapishanedir”.

Faşizmin gerçek programı, her şeyden önce bir rejim olarak pratiklerinde açığa çıkar; bu pratikler, iktidarı ele geçirmeyi hedefleyen bir hareket olarak faşizmin basit bir uzantısı değildir. Robert O. Paxton’ın belirttiği gibi, Alman ve İtalyan faşist rejimleri; totaliter partiler, eski devlet aygıtı ve geleneksel elitlerin (ordu, bürokrasi, kilise vb.) rasyonalitesinin karmaşık bir sentezini oluşturuyordu ve bu durum bir tür “çifte devlet” ortaya çıkarıyordu. Bu sentez hiçbir zaman monolitik hâle gelmedi; faşist rejimlerin krizleri her zaman iç çelişkilerinden kaynaklandı. 1944’te Adolf Hitler’e karşı düzenlenen komplo, askeri elitin önde gelen üyelerini içeriyordu; 1943’te Mussolini’nin düşüşü ise Victor Emmanuel III’ün çevresi (ve aynı zamanda faşist liderliğin bazı fraksiyonları) tarafından örgütlendi – ki bu çevreler o zamana kadar rejimin ayrılmaz bir parçasıydı.

Faşizmi öncelikle bir kitle hareketi olarak gören bazı araştırmacılar (örneğin Ernst Nolte), onu örgütlü işçi hareketinin ve sosyalist partilerin devrimci tehdidine karşı bir tepki olarak yorumlamışlardır; sanki kendi kendini savunamayan eski burjuva devletinin yerini alıyormuş gibi. Bu karşı-devrimci yönelimi inkâr etmek mümkün değildir. Örneğin 1920’lerin başındaki İtalya’da faşizm, büyük grev dalgalarına ve önemli sanayi merkezlerinde işçi sovyetlerinin kendiliğinden oluşumuna doğrudan ve şiddetli bir tepkiydi. Ancak Mussolini ve Hitler’in iktidara gelişi, geleneksel elitlerin onları kolektif olarak destekleme kararı almadan mümkün olmazdı. Yönetici sınıfların faşist bir dönüşümü gerekli görmediği yerlerde – Fransa, Britanya ya da Romanya’da – 1930’larda büyüme potansiyeline rağmen faşist hareketler nihayetinde yenilgiye uğradı.

Bu nedenle, ABD’de yaşayan Ukraynalı siyaset bilimci Alexander J. Motyl’in şu tespitine katılmak mümkündür: “Faşizmin ne olduğunu anlamanın anahtarı, belki de faşist bir rejimin ne olduğunu anlamaktan geçer.”[8] Eğer Maurice Merleau-Ponty’nin dediği gibi “devrimler hareket olarak doğru, rejim olarak yanlış” ise [9], faşizm için bunun tersini söyleyebiliriz: onun anlamı ve amaçları, tam da bir devlet iktidarı rejimi olarak ortaya çıkar; ideoloji ya da hareket biçiminde ise özellikleri eksik ve yanıltıcı görünür.

Bugünün faşizmi: yukarıdan gelen bir olgu

Faşizmi, ideolojik özelliklerin ya da önceden var olan bir kitle hareketinin ikincil ve zorunlu olmadığı bir rejim olarak tanımlamak, bu olguyu evrenselleştirmeye imkân verir. Böyle bir yaklaşımda faşizm, liberal araştırmacıların sıkça düşündüğü gibi Batı uygarlığının “rasyonel” gelişim yolundan irrasyonel bir sapma değil; tam tersine, piyasa toplumunun doğasından doğrudan türeyen bir fenomendir.

Bu pozisyon, en açık biçimiyle Karl Polanyi tarafından formüle edilmiştir. Polanyi, Büyük Dönüşüm adlı eserinde faşizmi, kapitalist mantığın toplumsal öz-örgütlenme ve dayanışmanın her biçimi üzerindeki nihai zaferine yönelik bir eğilim olarak görüyordu.[10] Ona göre faşizmin amacı, toplumsal atomizasyonun tamamlanması ve bireyin üretim makinesi içinde erimesiydi. Bu anlamda faşizm, yalnızca “aşağıdan” gelen anti-kapitalist devrimci hareketlere karşı bir tepki olmaktan daha derin bir olguydu. Ekonominin toplum üzerindeki egemenliğinin nihai biçimde kurulmasından ayrı düşünülemezdi. Hedefi yalnızca işçi partilerini değil, aşağıdan gelen her türlü demokratik denetimi ortadan kaldırmaktı.

Polanyi, faşizmi bir “hareket”ten ziyade bir kırılma – hatta bir darbe – olarak tanımlıyordu: ekonomik krize verilen, elitler arasında oluşmuş bir mutabakat ve sosyalizme karşı bir alternatif. Ancak Komintern’in bilinen tezinin aksine, bu yanıt doğrudan bir devrim tehdidine tepki olarak ortaya çıkmaz; daha çok sanayi toplumunun doğasına, yani kapitalist piyasa ile demokrasi arasındaki temel çelişkiye kök salar. Bu anlamda faşizm, Polanyi’nin “çifte hareket” dediği bu çelişkinin radikal bir çözümü olarak ortaya çıkar; insan doğasının, insanlığın birliğini reddeden bir biçimde yeniden tanımlanmasıyla.

Polanyi ayrıca, “faşist bir durumun devrimci bir duruma benzediğini” ve bu elit darbesinin ancak “demokratik kurumların karmaşık bir krizi” içinde mümkün olduğunu vurgular. Faşizm bu nedenle, ekonomik ve siyasal krizlerin derinleştiği, toplum ile piyasa arasındaki çelişkinin artık geçici dengelerle yönetilemez hâle geldiği anlarda gelişir. Polanyi’ye göre faşist dönüşüm, 19. yüzyıl piyasa uygarlığının sonu olarak gördüğü Büyük Buhran’ın doğrudan bir sonucuydu.

Bugün neoliberal kapitalizmin krizi, benzer çelişkiler üretmekte ve kriz içindeki bir sisteme düzen dayatmanın çözümü olarak yukarıdan dayatılan bir faşizm eğilimini ortaya çıkarmaktadır. Elbette bu eğilim her yerde aynı biçimde ve aynı zamanda gelişmez; küresel kapitalizmin eşitsiz ve birleşik gelişimi, homojen bir zaman çizgisi yaratmaz. Çeşitli yapısal nedenlerle Rusya, bu kriz döneminin “zayıf halkası” hâline gelmiş ve bu durum Vladimir Putin’i yönlendirilmiş demokrasiyi terk ederek faşizme yönelmeye itmiştir.

Bu rejim dönüşümü, liderin iradesinin doğrudan dayatılmasına aracılık edebilecek tüm siyasal kurumların yok edilmesiyle birlikte ilerlemiştir. Bugünün Rusya’sında, bir mahkemenin, parlamentonun ya da yerel yönetimin görece bir özerkliğe sahip olduğu anlamda bir “siyasal devlet” artık yoktur. Tüm kurumlar yukarıdan gelen emirleri yerine getirir.

Devlet kurumlarının bu şekilde “egemenin iradesi”ne tümüyle tabi kılınması, Adolf Hitler rejiminin de karakteristik bir özelliğiydi. Hitler’in iktidara geldikten sonra attığı ilk adımlardan biri, Carl Schmitt’in ünlü tanımıyla “bütün diğer yasaları askıya alan yasa” anlamına gelen bir “olağanüstü hâl” rejimi kurmak olmuştu; bu durum 1945’e kadar sürdü.

Bugün demokratik kurumların aşınması ve “olağanüstü hâl” unsurları, Narendra Modi’nin Hindistan’ında, Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’sinde ya da Viktor Orbán’ın Macaristan’ında da gözlemlenmektedir. Ancak Putin Rusyası’ndan farklı olarak, bu rejimler daha çok faşizan bir potansiyeli ifade eder; henüz tamamlanmış bir dönüşüm değildir. Bu ülkelerde toplumun ve kurumların kısmi özerkliği hâlâ varlığını sürdürmektedir.

2025 başından itibaren Donald Trump yönetiminin politikaları da, Amerikan siyasal sistemini kökten dönüştürmeyi amaçlayan böyle bir “olağanüstü hâl” mantığının unsurlarını açıkça taşımaktadır. Trump, bir kitle hareketine dayanmasa da, devlet aygıtının araçlarını kullanarak muhalefeti bastırmakta, temel demokratik hakları sınırlamakta ve ICE gibi baskıcı kurumları güçlendirerek toplumu sindirmeye çalışmaktadır. Trumpizm, devlet iktidarının kaldıraçlarını ele geçirmiş hâliyle, ilk Trump döneminden temelde farklıdır; bu durum, yukarıdan bir faşistleştirme girişimi olarak görülebilir. Ancak Trump hâlâ Amerikan liberal siyasal sisteminin sınırlarıyla (federal yapısı dâhil) karşı karşıyadır, seçim desteğinin genişliğini hesaba katmak zorundadır ve toplumun bir kesiminin aktif direnişiyle karşılaşmaktadır.

Aşağıda görüleceği gibi, Putin’in Rus toplumundaki dayanışma biçimlerini ve zayıf demokratik kültür unsurlarını sistematik olarak yok etmek için çok daha uzun bir zamanı olmuştur. Bu nedenle Putin Rusyası bugün bu sürecin en ileri biçimini temsil etmektedir – Trump’ın Amerika’sının ise dönüşümü hâlâ tehlikeli ve öngörülemezdir.

Toplumu atomize etmek ve depolitize etmek

Bu tür toplumların – aşırı sağ hükümetler altında bile – faşist olarak nitelendirilebilmesi için niteliksel bir dönüşüm geçirmeleri gerekir. Hannah Arendt, Totalitarizmin Kökenleri adlı eserinde bu dönüşümün derinliğini ortaya koyar. Farklı bir teorik perspektiften hareket etse de, sonuçları Karl Polanyi’nin görüşlerine yakındır.[11] Arendt’e göre faşizm, önceki entelektüel geleneklerle doğrudan bir ilişki içinde değildir; o, bir siyasal olgudan çok bir toplumsal olgudur: modernitenin temel eğilimlerinin – toplumun atomizasyonunun ve kamusal yaşamın her biçiminin yok edilmesinin – uç noktadaki sonucudur.

Arendt’e göre faşist-totaliter bir toplumun özü, siyasetin tüm toplumsal yaşama nüfuz etmesinde değil; tam tersine, nihai bir depolitizasyonda, yani “ortak çıkar” fikrinin ortadan kalkmasında yatar. Walter Benjamin bu pasifleştirici ve hareketsizleştirici işlevi son derece isabetli biçimde kavramıştır.

“Teknik olarak yeniden üretilebilirlik çağında sanat eseri”nin[12] sonunda Benjamin, faşizmin “siyaseti estetize ettiğini” yazar: bireyleri, siyasetin bir gösteriye dönüştüğü bu ortamda büyülenmiş seyircilere, yabancılaşmış tüketicilere çevirir. Buna karşılık komünizm “estetiği politize eder” ve kültürel alanı kitlelerin doğrudan yaratıcı katılımının bir sahnesi hâline getirir. Faşist gösteri bu nedenle bütünüyle hiyerarşiktir: herkesin kendisine verilen rolü en yüksek disiplin ve itaatle yerine getirmesi gereken diktatoryal bir üretimdir.

Bugün Rusya’da bu durum, devletin orduyla dayanışma adına düzenlediği “kamusal gösterilerle” simgelenmektedir: örneğin kamu çalışanlarının ve öğrencilerin hizaya dizilerek Rus saldırganlığının uğursuz sembolü olan Z harfini oluşturması. Bu siyasal gösteri tamamen yukarıdan aşağıya örgütlenir; aşağıdan gelen hiçbir inisiyatife – hatta faşist bir inisiyatife bile – yer bırakmaz. Dört yıllık savaş boyunca Rus rejimi yalnızca savaş karşıtı aktivistleri değil, aynı zamanda en ufak bir bağımsızlık emaresi gösteren tüm emperyal milliyetçileri de hapse atmıştır (örneğin 2014’te Donbas’taki Rus müdahalesinin başlıca mimarlarından Igor Strelkov). Bu bağlamda, görece özerk Wagner paralı asker grubunun tasfiye edilmesi ve lideri Yevgeny Prigozhin’in 2023 yazında dramatik biçimde ortadan kaldırılması, 1934’te Almanya’daki Uzun Bıçaklar Gecesi ile karşılaştırılabilir.

Savaşa yönelik kitlesel destek ifadesi yalnızca iktidarın onayladığı biçimlerde mümkün ve meşrudur: yurtsever konserler ve yetkililer tarafından organize edilen koreografik “flash mob”lar. Bu kitlesel süslemeler, Siegfried Kracauer’in “Kitle Süsü”nde tarif ettiği anlamı taşır: bireyin parçalanması ve kapitalist üretim sürecine ve ideolojik yeniden üretime entegre edilmesi.[13]

Başka bir deyişle, yalnızca toplumun atomlara ayrılmasının sonuçlarıyla değil, aynı zamanda insanın kendisinin parçalanmasıyla karşı karşıyayız: birey, siyasal ve ekonomik makineye eklemlenmiş ve onun rasyonalitesi tarafından disipline edilmiş parçalara bölünür. Georg Lukács’un deyimiyle insanın kişiliğini “şeyleştirmeyi” hedefleyen piyasa rasyonalitesi, mantıksal sınırına ulaşır ve siyasetin ve toplumun örgütlenmesine kadar genişler.

Eğer insan doğası başkalarına hükmetme mücadelesinden ibaretse, o zaman devletin doğası da kendisini birleşik bir beden (beden parçalarının bir “süsü”) olarak kurmak ve diğer “varlıklarla” varoluşsal bir mücadeleye girmek olur. Böyle bir dünyada kültür ya da egemenlik gibi kavramlar, bu devletsel özün yalnızca basit niteliklerine indirgenir.

Faşist devlet ve sermaye

Faşizm, böylece, devlet aygıtı ile sermayenin doğrudan kaynaştığı yeni bir burjuva devlet biçimi olarak ortaya çıkar – öyle ki, faşizm altında sermayenin devlet biçimini aldığı bile söylenebilir. Devlet artık toplumun üzerinde bir hakem rolü oynamaz, ne de sınıf çıkarları arasında arabuluculuk yapar (klasik bir Bonapartizmde olduğu gibi): perde arkasına gizlenmeyen, dolaysız bir egemenliğin aracı hâline gelir.

Bu anlamda Lev Troçki, sermayenin “devlet egemenliğinin tüm organlarını ve kurumlarını – yürütme, idari ve eğitimsel aygıtları – çelik bir mengene gibi doğrudan ve hemen kendi eline aldığını” yazar. Ve ekler: faşizmin özü, “proletaryanın amorf bir duruma indirgenmesi; kitlelerin içine derinlemesine nüfuz eden ve proletaryanın bağımsız kristalleşmesini engellemeye hizmet eden bir idari sistemin kurulmasıdır.”[14]

Alman hukukçu ve siyaset bilimci Franz Neumann, ünlü Béhémoth adlı eserinde faşist devlete benzer bir analiz getirir.[15] Ona göre faşizm, artık devletin aracı rolüne ihtiyaç duymayan sermayenin doğrudan egemenliğidir. Marksist emperyalizm teorilerine dayanarak, Nazizme geçişin, dünya pazarının yeniden paylaşımı döneminde dış pazarlardan mahrum kalan Alman kapitalizminin konumuyla belirlendiğini gösterir.

Almanya’daki temel eğilim, sanayinin tekelleşmesi ve nüfusun büyük çoğunluğunun hem asker hem işçi olarak seferber edilebilecek proleterlere dönüştürülmesiydi. Neumann’a göre, sermaye nihai biçiminde devletle kaynaşır: artık ne serbest ticarete ne de özgür bir emek piyasasına ihtiyaç duyar. Zayıf işletmeler büyüklerle eşit koşullarda tutulmaz; devlet onları verimsiz ilan eder ve varlıklarını kartellere devreder (Yahudi mallarının müsaderesi de aynı mantığın parçasıdır). Faşizm altında mülkiyet, hukuk tarafından değil idari karar tarafından güvence altına alınır. Başka bir deyişle, özel mülkiyet hakkı ortak bir normdan değil, egemenin tekil kararından türemektedir. Böylece siyasal olan (devlet) ile ekonomik olan (sermaye) arasındaki ayrım ortadan kalkar; kapitalizmin gerçek eşitsizliği artık hukuki eşitlik görünümüyle gizlenmez.

Adolf Hitler döneminde ilan edilen tam istihdam, Neumann’a göre işçilerin her türlü seçim özgürlüğünü ortadan kaldırmıştır: ne kolektif ne bireysel haklara sahiptirler ve işletmenin “organik birliği” içinde erimeye zorlanırlar. Böylece Nazi formülü olan “ekonominin üstünde siyaset”, pratikte şu anlama gelir: sermaye, serbest piyasa ve rekabet zorunluluğunu aşarak devleti kendi genişlemesinin bir aracı hâline getirir. Faşizm, bu nedenle sermaye ile devlet arasında yeni bir ilişki kurar.

Elbette bu kaynaşma, tam bir özdeşlik ya da homojenlik yaratmaz; daha çok, bu iki alanın mantıklarının birbirine uyumlandırılması anlamına gelir. Örneğin Holokost’un Alman sermayesinin “çıkarına” olduğu söylenemez; ancak kapitalist bir yönetsel rasyonaliteye uygun biçimde yürütülmüş ve kapitalist üretim makinesinin en uç ve canavarca biçimini temsil etmiştir. Bu durum, Zygmunt Bauman’ın Modernite ve Holokost adlı eserinde çarpıcı biçimde analiz edilmiştir.

Faşizm ve akrabaları

Franz Neumann’un hitlerizm çözümlemesinin, ABD’deki alt-right’ın entelektüel figürleri olan Nick Land ve Curtis Yarvin’in savunduğu “kapitalist otoritaryanizm” ile ne kadar benzeştiği dikkat çekicidir.[16] Onlara göre kapitalizmin “ivmelenmesi”, devletlerin hukukun özerkliğinden ve demokratik meşruiyetten vazgeçmesine kaçınılmaz olarak yol açacaktır. Güçlü ile zayıf arasında sahte bir eşitlik yaratan demokratik devletin yerini, doğal seçilimle mutlak güç kazanmış yöneticiler tarafından idare edilen hiyerarşik bir “Gov-corp” (şirket-devlet) alacaktır.

Nick Land’a göre böyle bir devlet, siyasal mücadelelerin ya da kitlesel hareketlerin sonucu olmayacak; kapitalist ekonominin kendi dinamiklerinin, tüm siyasal biçimleri aşındırıp aşmasıyla ortaya çıkacaktır. Bu otoriter-libertaryen ütopya, paradoksal biçimde Putin’in devlet kapitalizminin ters yüz edilmiş hâline benzer: burada mülkiyet hakları ile siyasal iktidar ayrılmaz biçimde iç içedir ve devlet bürokrasisi (tepesinde güvenlik aygıtı) aristokratik, neredeyse kast benzeri bir yapı olarak kavranır.

Putin’in siloviki’sinin (güvenlik aygıtı elitleri) dünya görüşü ile Silikon Vadisi’nde Nick Land hayranlarının dünya görüşü arasındaki tuhaf benzerlik, ortak bir ideolojik eğitimle açıklanamaz. Land Thomas Hobbes ve Gilles Deleuze’e atıf yaparken, Vladimir Putin Ivan Ilyin ya da Fyodor Dostoevsky’ye başvurur. Ancak burada belirleyici olan entelektüel referanslar değil; neoliberal kapitalizmin ideolojik pratikleri içinde içselleştirilmiş ve onun ürettiği öznelik tipine özgü bir “faşist rasyonalite”dir.

Günümüz faşizmi artık kitlesel gerici hareketlere ihtiyaç duymaz. Örgütlü işçi sınıfını bastırmak ve onu şiddet yoluyla “amorf” bir hâle getirmek için iç savaş benzeri yöntemlere de gerek duymaz. Bu iş, Batı ülkelerinde neoliberal dönüşüm on yılları boyunca ve 1990’larda post-sosyalist ülkelerde uygulanan “şok terapisi” reformlarıyla büyük ölçüde zaten gerçekleştirilmiştir. Geriye kalan, yukarıdan gelecek bir “darbe”dir: demokratik katılımın tamamen gömülmesi ve sermayenin diktatoryal bir devlet biçimine kavuşması. Eski faşizm gibi, 21. yüzyıl faşizmi de küresel kapitalizmin krizinden doğan bir eğilimdir.

Bu açıdan bakıldığında, Sovyet sonrası dönüşüm koşullarından doğan putinizmin, bu küresel eğilimlerle ne kadar örtüştüğü çarpıcıdır. Bu olgu, özgül bir ulusal dinamikten ziyade daha genel bir tarihsel sürecin parçasıdır. Retoriğinde, Marine Le Pen seçmenine, Viktor Orbán destekçisine ya da Tucker Carlson izleyicisine yabancı gelecek pek az şey bulunur: aynı saldırgan anti-evrenselcilik; aynı “azınlıklar” etrafındaki panik; aynı “geleneksel aile” ve “manevi değerler” savunusu; aynı “kültürel Marksizm” karşıtlığı; aynı soyut “elitlere” yöneltilmiş öfkenin siyasallaştırılması.

Putinizmin temel farkı, devletin zaten 21. yüzyıla özgü bir faşist rejime dönüştürülmüş olmasıdır. Bu anlamda, geçmişi hatırlatmaktan çok geleceğe dair bir uyarı işlevi görür. Ancak şu soru kaçınılmazdır: Sovyet sonrası Rusya neden bu kaderi yaşadı ve nasıl oldu da böylesi ürkütücü bir örneğe dönüştü?

Putinizm: bir “faşistleşme”nin kısa tarihi

2000’lerin ortasında, Vladimir Putin ikinci kez ezici bir çoğunlukla yeniden seçildiğinde, bu satırların yazarı Moskova’daki sol siyasal sahnede zaten aktifti. O dönemde, yetkililerin hâlâ başkentin merkezinde düzenlenmesine izin verdiği kalabalık gösterilerde en popüler sloganlardan biri şuydu: “Birleşik Rusya, faşist ülke!”[17] Bu sloganı atan genç sosyalistler ve anarşistler, bunu bilinçli bir abartı olarak görüyordu. Putin’in iktidarının ilk yıllarında hâlâ sivil özgürlükler, bağımsız medya, muhalif adaylar ve grev hakkına sahip sendikalar mevcuttu.

Bununla birlikte, kişisel iktidarın pekişmesi, kitlesel depolitizasyon ile şovenist ve ırkçı fikirlerin yayılması gibi tehlikeli bir bileşim şimdiden görünür hâle gelmişti. Putin’in siyasal kariyeri ve popülaritesinin doğası en başından itibaren savaşla bağlantılıydı. 1999’un sonunda, Boris Yeltsin onu halefi olarak belirlediğinde, Rus ordusu Çeçenistan’da geniş çaplı bir “terörle mücadele operasyonu” yürütüyordu.

Mart 2000 başkanlık seçimlerinde Putin’in ezici zaferi, bazı Kremlin yanlısı analistlerin “putinci çoğunluk” olarak adlandırdığı olgunun ortaya çıkışını işaret etti. Bu çoğunluğun baskın duyguları; demokrasiye yönelik hayal kırıklığı (siyasal ve toplumsal istikrarsızlıkla ilişkilendirilen), yoksulluk ve ekonomik güvensizlik karşısında duyulan yorgunluk ve medya tarafından sürekli beslenen terör korkusuydu. Bu korku, “radikal İslamcılar”a atfedilen tehdit söylemiyle ve şehirleri “dolduran” Kafkasyalılara yönelik düşmanlıkla birleşiyordu.

Dikkat çekici olan, bu bayrak etrafında toplanma zihniyetinin başlangıçta Batı’ya yönelmemiş olmasıdır. Aksine Putin, Çeçenistan’daki operasyonu, George W. Bush’un 11 Eylül sonrası başlattığı “uluslararası terörizmle mücadele”nin bir parçası olarak sunuyordu. İç politikası da Batı’daki neo-muhafazakâr projeye şaşırtıcı derecede benziyordu: kamu sektörünün agresif biçimde özelleştirilmesi, hukuk alanındaki neoliberal reformlar, bunlarla birlikte artan polis denetimi ve “ulusal birlik” vurgulu yurtsever bir söylem.

Putin’in iktidarının ilk yıllarında, işçi haklarını önemli ölçüde sınırlayan yeni bir İş Kanunu, kentsel alanın özelleştirilmesini kolaylaştıran bir Konut Yasası ve Rusya’yı büyük şirketler için adeta bir vergi cennetine dönüştüren %13’lük sabit gelir vergisi yürürlüğe girdi.

Aynı dönemde petrol fiyatlarındaki dramatik artış, bütçe dengesini korurken maaşların ve emekli aylıklarının yükseltilmesini mümkün kıldı. İşte bu noktada, putinizmin karakteristik özelliği olan neoliberalizm ile devlet kapitalizminin paradoksal birleşiminin temelleri atıldı.[18] Rejim, doğal kaynaklarla bağlantılı kârlı şirketleri doğrudan ya da dolaylı olarak devlet kontrolüne alırken, kamu sektörünü (eğitim, sağlık) sürekli bir neoliberal kemer sıkma politikası altında tuttu.

Putin döneminde “oligarklar” – Sovyet sonrası özelleştirmeler sırasında çok düşük bedellerle büyük şirketler edinmiş sermaye sahipleri – Yeltsin dönemindeki doğrudan siyasal etkilerini kaybettiler. Ancak aynı zamanda yeni özelleştirmeler yoluyla şirket satın alma ve devletle kârlı sözleşmeler yapma konusunda büyük fırsatlar elde ettiler. “Putinci çoğunluk” mitiyle desteklenen rejim, bu kesimlere 1990’larda kaybettikleri meşruiyeti geri verdi. Yeltsin döneminde özelleştirme yaygın olarak haksız ve suç olarak görülürken, ekonomik toparlanma ile birlikte Putin rejimi bu yağmayı “kapanmış bir sayfa” olarak sundu ve herhangi bir yeniden değerlendirme girişiminin toplumsal kaosa ve ülkenin dağılmasına yol açacağı uyarısında bulundu.

2010’ların başına kadar putinizm, kitlesel bir depolitizasyon üzerine kuruluydu: artan tüketim, “istikrar”ın sağladığı rahatlık ve özel hayata çekilme bu dönemin belirleyici unsurlarıydı. Bu süreçte rejim, muhafazakâr olmaktan ziyade, Jacques Rancière’in anlamıyla “post-politik” bir karakter taşıyordu: siyasal tutkulara ve sokaktaki demagojik sloganlara karşı, saf bir yönetim tekniği olarak sunuluyordu. Bu atmosfer içinde, 2008’de Vladimir Putin’in iki döneminin ardından, onun önerisiyle silik bir figür olan Dmitry Medvedev aynı “putinci çoğunluk” tarafından başkan seçildi. Yönetim tarzı değişmediği sürece başkanın adının ne önemi vardı?

Küresel kriz, direnişler ve faşizan dönemeç

Her şey 2011 sonunda Putin’in yeniden başkanlığa dönme niyetini açıklamasıyla değişti. Bu, açıkça kişiselleşmiş bir iktidara geçişin işaretiydi. 2011 sonu ve 2012 başında Moskova ve diğer büyük şehirler, seçim hilesini protesto eden ve rejimin otoriterliğini eleştiren on binlerce insanın gösterileriyle sarsıldı. Bu mobilizasyonlar, teknokratik ve “post-politik” modeli sorguluyordu.[19]

Buna yanıt olarak Putin bir “faşistleşme” sürecini başlattı. 2012 kampanyası önceki dönemlerden kopuş anlamına geliyordu: protestolar, ulusal birliği bozmak ve yabancı değerleri dayatmak isteyen iç ve dış düşmanların komplosu olarak sunuldu. Putin kendisini “geleneksel aile”nin savunucusu olarak konumlandırdı; homofobi ve patriyarka devlet ideolojisi düzeyine yükseltildi. “Putinci çoğunluk”, ortak Hristiyan kimlik ve ulusal sadakat etrafında birleşmiş “sessiz muhafazakâr çoğunluk” olarak yeniden inşa edildi.

Ancak yeniden seçilmesine ve protestoların bastırılmasına rağmen, Putin kitle desteğini kaybetmeye devam etti. Liberal muhalefetin dile getirdiği demokratik talepler (sivil haklar, adil seçimler), artan yoksulluk ve eşitsizlik deneyimiyle birleşme potansiyeline sahipti. 2008 krizinin ardından kırılganlaşan büyüme yerini durgunluğa ve yaşam standartlarında düşüşe bırakmıştı.

Bu bağlamda Putin, 2014’te Kiev’deki Euromaidan’ı doğrudan bir tehdit olarak algıladı: sokak mobilizasyonuyla iktidarın değişmesi, Rusya için “bulaşıcı” bir örnek oluşturabilirdi. Coğrafi yakınlık, tarihsel bağlar ve yoğun medya ilgisi nedeniyle bu senaryo Rus toplumuna somut bir model sunabilirdi. Buna karşılık Putin agresif bir tırmanışa yöneldi – Kırım’ın ilhakı ve Ukrayna’nın doğusuna müdahale – hem “yakın çevre”deki hâkimiyeti yeniden tesis etmek hem de içeride “kuşatma altındaki kale” mantığını güçlendirmek için. Böylece dış politika ile iç politika ayrılmaz hâle geldi: biri diğerini kilitlemenin aracı oldu.

Kırım’ın ilhakı ve Ukrayna’nın doğusundaki askeri müdahale, rejimin dönüşümünde bir dönüm noktasıydı. Sarsılan meşruiyet, savaş yoluyla yeniden kuruldu ve “kuşatma altındaki kale” siyasetiyle pekiştirildi. İdeolojik olarak inşa edilen “sessiz muhafazakâr çoğunluk” yerini “Kırım konsensüsü”ne bıraktı: rejimin jeopolitik hamlelerine yönelik yaygın, pasif bir onay. Bu bağlamda, bu emperyalizme karşı çıkan herkes “vatana ihanet”le suçlandı. İç politika geri plana itildi; eyleyebilen tek özne ulusal lider ve başkomutan olurken, diğerlerinin yurttaşlık görevi onun pasif destekçisi olmaya indirgenmişti.

Ancak “Kırım konsensüsü” uzun sürmedi. 2017’den itibaren Rusya’da yeni bir siyasileşme dalgası ortaya çıktı: liberal-popülist Alexei Navalny’nin öncülük ettiği yolsuzluk karşıtı sokak gösterileri; neoliberal emeklilik reformuna karşı kitlesel hoşnutsuzluk; güçlü çevre hareketleri; bölgelerde yerel yönetim özerkliğini savunan mücadeleler. Bu mobilizasyonlar, çeşitliliklerine rağmen, 2011’e kıyasla toplumsal eşitsizlik meselesini çok daha açık biçimde gündeme getirdi. Artık ne baskı ne de jeopolitik söylem rejimin toplumu bütünüyle kontrol etmesine yetiyordu: rejimin gerçek bir savaşa ihtiyacı vardı.

Böylece, yukarıdan sürekli yeniden tanımlanan, hayali bir depolitize çoğunluğa dayanarak putinizmin, kendi yapısal krizini çözmek ve iç-dış meydan okumaları bastırmak için faşizme doğru kaydığı görülür. Meydan okuma ne kadar ciddiyse, kapitalist elit ile yoksullaşmış işçi sınıfı arasındaki çelişkileri açığa çıkarma riski de o kadar büyüktü. Bu nedenle rejim, varlığını sürdürebilmek için giderek daha radikal ve faşizan önlemlere yöneldi.

Moskova’da düzen hüküm sürüyor

Putinizmin ilk “teknokratik” biçimi, devlet bürokrasisi, küçük işletmeler ve işçi sınıfının atomize kesimleri içinde pasif bir seçim tabanına dayanıyordu. Ancak son biçimi, çıplak bir iktidarı sergiliyor: devlet, sert sınıf eşitsizliğine dayalı bir düzeni doğrudan dayatıyor. Bugün orta sınıf büyük ölçüde Ukrayna karşıtı şoven söylemi desteklese de çocuklarını savaşa göndermiyor. Ukrayna’daki Rus askerî gücünün büyük bölümü ise yoksul taşra emekçilerinden ve işsizlerden oluşuyor; onlar için orduya katılmak çoğu zaman düzgün ücretli bir iş bulmanın tek yolu.

2022 baharında, Ukrayna işgalinin ardından rejimin yeni siyasal düzeni dayatması yalnızca birkaç hafta sürdü – üstelik son derece sert bir biçimde. Zayıf örgütlenmiş savaş karşıtı gösteriler eşi görülmemiş bir şiddetle bastırıldı: sadece o bahar aylarında 16 binden fazla kişi gözaltına alındı ve cezalandırıldı. Askerî sansür getirildi; cezalar 15 yıla kadar hapisle sonuçlanabiliyordu. İşgale yönelik her türlü kamusal muhalefet suç hâline geldi – yalnızca gösteriler değil, sosyal medyada bir paylaşım ya da iş yerinde bir yorum bile. Baskı seçici olmakla birlikte giderek yoğunlaşıyor ve geniş çaplı bir korku iklimi yaratmış durumda.

Savaşa verilen kitlesel destek ise – büyük ölçüde Kremlin kontrolündeki kurumların yaptığı anketlerde görüldüğü kadarıyla – zorlanmış ve performatif bir karakter taşıyor. Bu tür yanıtlar, özel hayatın güvenliğini korumak için gösterilen bir sadakat jesti olarak algılanıyor. Bu durumun ne kadar sürdürülebilir olduğu belirsizdir. Yaptırımlar ve askerî harcamalar nedeniyle yaşam standartlarının düşmesi ve uzun süre gizlenen kayıpların büyüklüğü, hoşnutsuzluğu artıracaktır. Bu yüzden savaş, bir biçimde, rejimin varlık koşulu olmaya devam edecek – ve belki de onun çöküşünün nedeni olacaktır.

Yine de şimdiden şu söylenebilir: putinist rejim, yirmi yılı aşkın bir sürede kademeli bir dönüşüm geçirmiştir: Depolitize neoliberal otoriterlikten sert bir diktatörlüğe. Bu gelişim, ekonomik kriz, büyük toplumsal eşitsizlik ve iç baskı ile dış emperyal savaşla ayakta tutulan bir düzen karşısında kapitalist toplumun “normalitesinden” türeyen grotesk bir sonuçtur.

Putin rejimini “tanıdık” ve “normal” kılan da budur: toplumun pasifleştirilmesi ve atomizasyonu, söylemin gerici anti-evrenselciliği ve tüm bunların elitlerin sinik rasyonalitesiyle çarpılması. Bu nedenle onu açıkça faşist olarak adlandırmak gerekir – yalnızca bu tanıma uyduğu için değil, aynı zamanda günümüzün özgürleşme mücadelelerinin karşı karşıya olduğu küresel tehdidin büyüklüğünü kavrayabilmek için.

Ilya Budraitskis, günümüzde sürgünde yaşayan Rus sosyalist bir tarihçi ve siyaset bilimi araştırmacısıdır. 2011’de kurulan ve 2024’te “yabancı ajan” olarak sınıflandırılmasının ardından kendini fesheden antikapitalist bir örgüt olan Rusya Sosyalist Hareketi’nin (RSM/RSD) eski üyesidir. Moskova Üniversitesi’nde ders vermiş ve 2022’de sürgüne gitmeden önce Rusya’daki savaş karşıtı hareketin örgütlenmesine katılmıştır.

Özellikle Dissidents among Dissidents: Ideology, Politics, and the Left in Post-Soviet Russia (Verso, 2022) adlı kitabın yazarıdır (Türkçesi: Rusya’da Sol, çev: Aydın Çavdar, Ayrıntı, 2022). . Ilya Matveev ile birlikte kaleme aldığı New Russian Imperialism: Capital and Ideology adlı kitabı ise 2026 yılında Stanford University Press tarafından yayımlanacaktır.

Metin, İngilizceden Contretemps için Christian Dubucq tarafından çevrilmiştir.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Notlar

[1] Vladimir Putin, “Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in St. Petersburg Uluslararası Ekonomik Forumu’ndaki konuşması” (Fransızca çeviri), 17 Haziran 2022, Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanlığı (Fransa sitesi), https://france.mid.ru/fr/presse/vladimir_poutine_au_forum_conomique_/.

[2] Vladimir Putin, “Rusya’nın Birinci Dünya Savaşı’ndaki zaferi çalındı”, Kommersant, 1 Ağustos 2014, https://www.kommersant.ru/doc/2537963.

[3] Pierre-André Taguieff, “Discussion or Inquisition: The Case of Alain de Benoist,” Telos, no 98-99, 1993-1994, s. 34-54.

[4] Timothy Snyder, “We should say it. Russia is fascist.” The New York Times, 19 Mayıs 2022.

[5] Grigory Golosov, “Fascist Russia?” Riddle, 30 Mayıs 2022, https://ridl.io/fascist-russia/.

[6] Robert O. Paxton, Le fascisme en action (Paris: Seuil, 2004).

[7] Paxton, a.g.e.

[8] Alexander J. Motyl, “Putin’s Russia as a Fascist Political System,” Communist and Post-Communist Studies, cilt 49, no 1, 2016, s. 25-36.

[9] Maurice Merleau-Ponty, Les aventures de la dialectique (Paris: Gallimard, 1955), “Sartre et l’ultra-bolchevisme” bölümü.

[10] Karl Polanyi, La Grande Transformation. Aux origines politiques et économiques de notre temps (Paris: Gallimard, 1983). Türkçesi: Büyük Dönüşüm, İletişim Yayınları.  Ayrıca bkz. Jérôme Maucourant, “Bonnes feuilles de Avez-vous lu Polanyi ? – postface”, Contretemps, 29 Ekim 2011, https://www.contretemps.eu/bonnes-feuilles-de-avez-vous-lu-polanyi-de-jerome-maucourant-postface/ (Çev. notu).

[11] Hannah Arendt, Les Origines du totalitarisme, cilt 3: Le Système totalitaire, Paris, Seuil, “Points/Essais” dizisi, 2005. Türkçesi: Totalitarizmin Kökenleri, İletişim Yayınları.

[12] Walter Benjamin, “L’œuvre d’art à l’époque de sa reproductibilité technique”, L’Œuvre d’art à l’époque de sa reproductibilité technique içinde, Paris, Gallimard, “Folio Plus philosophie”, 2008. Türkçesi: Walter Benjamin, Pasajlar içinde, çev: Ahmet Cemal, Yapı Kredi Yayınları.

[13] Siegfried Kracauer, L’Ornement de la masse. Essais sur la modernité weimarienne (Paris: La Découverte, 2008). Türkçesi: Kitle Süsü, Metis Yayınları.

[14] Leon Trotsky, “Mussolini nasıl kazandı?” (çevrimiçi Fransızca versiyon).

[15] Franz Neumann, Béhémoth. Structure et pratique du national-socialisme, Paris, Payot, 1987.

[16] Nick Land, “Dark Enlightenment”, Fransızca çeviri: “Les Lumières noires”, Divergences, bölüm 1 (14 Ekim 2025) ve bölüm 2 (2 Eylül 2025): https://divergences.be/spip.php?article4130= ; https://divergences.be/spip.php?article4132=.

[17] United Russia (Edinaïa Rossiïa), Kremlin yanlısı başlıca parti olup “iktidar partisi” olarak anılır; 1 Aralık 2001’de Kremlin’i destekleyen çeşitli hareket ve partilerin birleşmesiyle kurulmuştur.

[18] Ilya Matveev, “Russia Inc.”, openDemocracy, 16 Mart 2016, https://www.opendemocracy.net/en/odr/russia-inc/

[19] “The Weakest Link of Managed Democracy: How the Parliament Gave Birth to Nonparliamentary Politics” [“Yönlendirilmiş demokrasinin en zayıf halkası: parlamentonun nasıl parlamento dışı siyaseti doğurduğu”], South Atlantic Quarterly, cilt 113, no 1, 2014, s. 169-185.

İran Devrimi ve Foucault’nun Siyaset(sizlik)leri – Daniel Bensaïd

Deleuze ve Foucault, her biri kendi tarzında, daha 1970’lerden itibaren modernitenin siyasal paradigmasının çöküşünü fark etmişti. Doğmakta olan bir stratejik krizi öngörerek, aslında onu büyütmeye de katkıda bulundular. Belki de bu gerekli bir olumsuzlama momentiydi. Machiavelli, Hobbes, Grotius, Rousseau’dan beri var olan kurucu kategoriler (halk, toprak, sınır, yurttaşlık, millet, egemenlik, savaş, kent, uluslararası hukuk) siyasal harekatların sahnesi iken artık problematik hale geliyordu ve üstelik yeni bir paradigmanın da çerçevesi henüz ortaya çıkmamışken. Bunun gerçekleşmesi için yeni deneyimlerin ağır ağır olgunlaşması ve kurucu hadiselerin şoku gerekiyordu. Fakat dönem henüz çözülmelerin ardından bir yeniden oluşum sürecinin yaşanmadığı ve alacakaranlıkta patlayan hadiselerin peşinden güneşin doğmadığı bir dönemdi.

Böylece Deleuze ve Foucault ilan edilmiş üçlü bir krizin habercileri olarak çıkıyor karşımıza: Modern tarihselliğin krizi, özgürleşim stratejilerinin krizi, eleştirel teorilerin krizi; yani eleştirinin silahlarıyla silahların eleştirisinin bir çeşit bileşik krizi diyebiliriz.

Deleuze’ün 1970’lerin sonunda “yeni filozoflar”ın medya tarafından pompalanması karşısındaki acımasız yargısını hatırlıyoruz: “martiroloji yapıyorlar”[1] ve “cesetlerden besleniyorlar”. Bu henüz doğum halinde olmakla birlikte her türden siyasetin olumsuzlanışıydı.[2] Bu keskin hüküm o zamandan bugüne acımasızca doğrulandı. Bununla birlikte, yeni filozofların karşıt kutbunda yer almakla birlikte Deleuze’ün söylemi bir dereceye kadar onlara simetrikti. Krizin gizli kökeni, onun gözünde, bir tarihsellik krizinde yatıyordu. Çözümü (ilerlemeci bir teleolojiye indirgenmiş olan) tarih ile oluş arasındaki bir radikal karşıtlıkta arıyordu: “Oluş demek bir diziyi takip ederek ilerlemek veya gerilemek anlamına gelmez […] Oluş bir köksaptır, tasnife veya soykütüğe dayalı bir ağaç değildir.” [3] Belirlenmiş bir (mutlu) sona ulaşacak vaat edilmiş bir tarihe karşı bu oluş yeni ve henüz görülmemiş olanı üretme, bir mümkünat çoğulluğuna açık olma avantajına sahipti. Öte yandan bu yaklaşım stratejik ufuktan yoksun bir mikro siyaseti, hedeften yoksun hareketin ve “kervan yolda düzülür” mantığına dayanan bir gidişatın övgüsünü meşrulaştırma eğilimini de taşıyordu.

Dolayısıyla Deleuze için “hadise yapmak” “tarih yapmanın zıddıydı”. Bu radikal karşıtlık, yapıların ve “tarihin yönünün” tiranlığına karşı özgürleştirici bir başkaldırı hamlesini teşkil ediyordu. Foucault’da da bir çeşit geçit açacak hadiseye yönelik benzer bir ilgi mevcuttu: “Hareket etmeyenle değil, hadiseyle ilgileniyorum”, ki bu hadise de o zamana dek “bir felsefi kategori” olarak düşünülmemişti. [4] Düzen içinde ilerlemenin masallarının ve destanlarının oluşturduğu tarihsel kaderciliğin altında nefessiz kalanlar için (Mayıs 68 patlamasının dayattığı) bu “hadisenin tarihin alanına geri dönüşü” tartışılmaz bir rahatlama sağlıyordu. Fakat mümkünat koşullarından koparılmış tarihsiz bir hadise hızla basit bir öznel arzuya veya soyut bir saf olumsallığa dönüşür, ki mucize de bunun teolojik biçiminden başka bir şey değildir. Bu durumda onu tam da nevi şahsına münhasır hale getiren özgünlüğu içinde düşünmek zorlaşır.

Foucault’nun “bugün sorun teşkil edenin” “devrimin arzu edilebilirliği” olduğuna dair formülü de böylece yüzyılın trajedilerini ve gizemlerini tüm toplumsal ve tarihsel boyutlarıyla kavramadaki bir yetersizlik olarak çıkıyor karşımıza. Devrim, böylece, bir arzu eden öznellik meselesine indirgeniyor. Esasında Foucault’nun gayet açık bir biçimde ifade ettiği şey, derin bir siyasal bozgundu: “Son 120 yıldan beri ilk defa yeryüzünde umut ışığının fışkıracağı tek bir nokta bile bulunmuyor. Artık bir yönelim[de bulunmak] söz konusu değil.”

Umut? Sıfır derecede!

Yönelim? Kerteriz noktaları karışmış halde!

Böylesi bir hayal kırıklığı, devrim beklentisinin devletçi görünümlerine yanılsamalı bir yatırımın mantıksal sonucuydu. Rusya’daki bürokratik karşı-devrimden sonra ne Çin ne de parçalanmış Hindiçini’nin bir özgürleşim siyasetini cisme kavuşturması mümkündü. “İşte bunu yapmak gerekir diye sahip çıkabileceğimiz tek bir ülke kalmadı” diyordu Foucault, acı acı. Böylece Avrupa devrimci düşüncesi tüm dayanak noktalarını kaybetmişti. Gerçekte var olmayan sosyalizmin yitik “vatanlarının” bir nostaljisi miydi bu? Ne var ki gelecekte zarların tekrar atılması tam da bu gerekli hayal kırıklığına ve ardından gözlerin açılması bağlıydı. 

Süreklilik halinde devrimin[5] kapsamının zamansal ve mekânsal bağlamda genişletilerek krizin üstesinden gelmeye çalışmak yerine bu anlayış seksenli yılların eşiğinde büzülmeye ve gündelik hayatın ve tekniklerin moleküler devrimlerine indirgenmeye yöneldi. Böylece Foucault bu yitik hayallerin ardından devrimi “sadece bir siyasal proje olarak değil, bir stil olarak, estetiğiyle, asetizmiyle, kendiyle ve başkalarıyla kurulacak özgül ilişki biçimleriyle bir var oluş tarzı” olarak düşünerek teselli buluyordu. Yani siyasal emelden yoksun bir stile ve estetiğe indirgenmiş bir minimalist devrim. Bu şekilde, minyatür isyanlara ve mütevazı postmodern hazlara da kapı aralanmış oluyordu.

Stratejik ufku karartmakla birlikte büyük harfli Devrim fetişine karşı bu meydan okuma bir kötü büyüyü bozma meziyetine de sahipti: “Ve Devrim çağı geldi. İki yüzyıldan beri tarihe hâkim oldu, zaman kavrayışımızı düzenledi, umutları kendinde topladı; isyanı akılcı ve yönetilebilir bir tarihin kalıbına sokmak için devasa bir çaba teşkil etti”. [6] Dolayısıyla mesele buydu: devrimin “o kadar da arzu edilebilir” olup olmadığı, gerçekten yapılacaklara “değip değmeyeceği”. Foucault “evrensel devrimin boş biçiminden” kopma çağrısında bulunuyordu; böylece kutsiyet atfedilmeyen devrimlerin çoğulluğunu daha iyi tasavvur etmek mümkün olacaktı çünkü “isyana yüklenen hayali muhtevalar devrim çıkıp geldiğinde buharlaşıp yok olmuyordu”. Böylece siyasi devrimin yerine plebçi ve teolojik büyük ayrışma hareketlerine, yeraltı heretik akımlara, inatçı direnişlere, Soljenitsin tarafından kutsanan mujiklerin otantikliğine bir geri dönüş söz konusu oluyor. Bu bağlamda İran devrimi Foucault için bir perspektif değişiminin tetikleyicisi ve tarihsel zamanların yeni bir semantiğini açığa vuran bir hadise halini alır.

“11 Şubat 1979’da devrim İran’da gerçekleşti” diye yazdı Foucault. [7] Ancak bu uzun şenlik ve yas dizisine “devrim demenin bizler için zor olduğunu” vurguladı. Yetmişli ve seksenli yılların kesişiminde kelimeler gerçekten de kesinliklerini yitirmişti. Ona göre İran devrimi yeni bir türdeki devrimlerin gelişini ilan ediyordu. Kendi klişelerine hapsolmuş bir Marksizm çeşidi, en azından ilk başlarda, yaşananları sınıf mücadelesinin “esas sahnesi” başlamadan önce dinin yalnızca “perde açılışında” oynadığı eski bir tarihin tekrarı olarak görmek istiyorken, Foucault tartışılmaz bir berraklıkla bakmasını bildi İran devrimine. Yeni olanı geçmişin eski püskü giysileri içinde düşünmekte direnen bu donuklaşmış tasavvur sahibi anlayış İmam Hümeyni’yi Papaz Gapon rolünde görüyor ve mistik devrimi geleceğine kesin gözle bakılan toplumsal devrimin prelüdü olarak düşünüyordu…. “Bu o kadar kesin mi?” diye soruyordu Foucault. Modern devrimlere dair normatif bir değerlendirme yapmaktan imtina ederek İslam’ın yalnızca bir din değil, “bir yaşam biçimi, bir tarihsel aidiyet ve devasa bir barut fıçısı oluşturabilecek bir medeniyet” olduğunun altını çiziyordu. [8]  

Bununla birlikte bu göreli basiretli bakışın başka bir boyutu da vardı. Foucault’nun İran devrimine olan ilgisi kendi fikri güzergahında bir parantez oluşturmaktan fersah fersah uzaktı. İlk olarak Şah rejimi tarafından gerçekleştirilen 8 Eylül 1978 katliamının ardından on günlüğüne gider İran’a. 5 Kasım’da Corriere della Sera gazetesinde “Çıplak elle yapılmış devrim” başlıklı yazısı yayımlanır. Ardından İtalya’da basılan bir dizi makalede Hümeyni’nin dönüşünü ve Mollaların iktidarının inşasını inceler; bilhassa da şubatta yayımlanan şu yazılarda: “İslam adı verilen barut fıçısı” ve “Başkaldırmak gereksiz mi?”.[9]

• Foucault İran devrimini “mükemmelen birleşmiş kolektif bir irade”nin ifadesi olarak algıladı. En gelişkin teknolojiyle “bin yıldır değişmemiş” yaşam biçimleri arasındaki nikahtan büyülenmiş biçimde okuyucularına endişelenmeye gerek olmadığına dair güvence veriyordu çünkü “bir Hümeyni Partisi” ve “Hümeynici bir hükümet” olmayacaktı. Aslında bugün kimilerinin karşıt-iktidar dediği şeyin bir ilk biçimi gibi görüyordu meydana gelenleri. Dolayısıyla bu “aşağıdan gelen muazzam çaptaki hareket”in, modernitenin ikili mantığından kopması ve Batı rasyonalitesinin sınırlarını ihlal etmesi bekleniyordu. Böylece “göğün ve yeryüzünün kesişiminde” meydana gelen bu devrim 1789’dan beri egemen olan devrimci paradigmalar karşısında bir dönüm noktası oluşturuyordu. İslam’ın müthiş bir “barut fıçısı” haline gelebilecek olması toplumsal, iktisadi veya jeostratejik nedenlerden değil, tam da bu özelliğinden kaynaklanıyordu: O sadece halkın afyonu değildi, aynı zamanda “ruhsuz bir dünyanın ruhu”ydu, radikal bir değişim arzusu ile kolektif irade arasındaki bağlantı noktasıydı.[10]

• Giderek yavanlaşan bir dünyada yeni bir maneviyat biçimi olduğu varsayılan bu olgunun ortaya çıkışı, diyalektik aklın başına gelen tersliklere ve özgürlükleri keşfederken bir yandan da disiplinleri icat eden Aydınlanma’nın pörsümesine bir yanıt oluşturma ihtimalini taşıması itibariyle Foucault’yu cezbediyor ve ilgilendiriyordu. Böylece modernleşme fikrinin bizzat kendisi (yani sadece ilerlemeye dair yanılsamalar değil) Foucault’nun gözünde arkaik hale geliyordu. Yetmişli yılların sonunda Şii tinselliğine ve İran devrimindeki şehitlik mitolojisine olan ilgisi benliğe dair kaygılar ve teknikler konusundaki araştırmaların da bir çeşit yankısı gibiydi. Aynı zamanda, II. Jean Paul’ün papalığı döneminde Hıristiyan aktivizminin yeniden canlanmasının, Polonya halk hareketinde Kilisenin rolünün veya Latin Amerika’daki kurtuluş teolojisinin etkisinin de yankısıydı. Öte yandan İran meselesinde Foucault meslektaşları arasında yalnız kaldı. Geleceğin tarihçilerinin bu devrimi sıradan bir toplumsal harekete indirgemesinden kaygılanıyordu halbuki mollaların sesi onun kulaklarında rahip Savonarola’nın (1452-1498) veya Münster isyanındaki Anabaptistlerin hitaplarının o sert vurgularıyla gürlüyordu. Böylece Şiiliği halk isyanının dili olarak algıladı, “binlerce memnuniyetsizliği, nefreti, sefaleti ve umutsuzluğu güce dönüştüren” bir dil. “Birbirinden ayrılmazcasına toplumsal ve dini nitelikteki yapıların siyasallaştırılması” için gösterilen çabayı hayranlıkla izlediğini söylüyordu. Bu (dinsel) maneviyat ile siyaset arasındaki kaynaşmayı amaçlayan ittifakın tetikleyebileceği muhtemel zararlar hakkındaki görüşlerini soran Claude Mauriac’a şöyle yanıt veriyordu: “Peki ya maneviyatsız siyaset hakkında ne diyeceğiz, sevgili Claude?”

• Sorunun kendisi meşruydu, ima edilen cevap ise endişe verici. Dinî bir hukukun hegemonyası altında toplumsal ve dinî yapıların birleşik siyasallaşması gerçekte siyasal ile toplumsalın, kamusal ile özelin birbiriyle kaynaşması anlamına geliyordu; bu da sınıfların ve devletin sönümlenmesi ile değil toplumsal ile siyasal olanın bir teokratik devlet, başka bir ifadeyle yeni bir totaliter biçimin bünyesinde massedilmesiyle meydana geliyordu. Öncü partiden azade bir devrimin büyüsü altında, Foucault Şii ruhban sınıfında plebin veya kaynaşma halindeki bir çokluğun genel iradesinin dolaysız cismanileşmesinden başka bir şey görmek istemiyordu. 

• Bu tek gözlü hatta belki de tamamen kör hayranlık, iki söylem ve iki toplum tipi arasında, Doğu ile Batı arasında indirgenemez bir fark olduğu fikrine dayanıyordu. Foucault’nun evrensellik-karşıtlığı burada kendi pratik testini buluyordu. Yetmişli yıllarının sonunun antitotaliter retoriği ise Nazi totalitarizmiyle “komünist” totalitarizm arasında bir “üçüncü yol” buluyordu kendine. O halde İran devrimi özgürleşimin nihayet keşfedilmiş (manevi) biçimi miydi? Bu yanıt hiç şüphesiz umutsuzluk barındırıyordu, ki bu da aslında insanlığın 1978’de “sıfır noktasına” geri döndüğüne dair hazin düşünceyle bir hayli uyumluydu. Tersine çevrilmiş bir tür şarkiyatçılıkla, selamet bundan böyle alt edilemez bir İran ötekiliğinde yatmaktaydı: İranlılar “bizimle aynı hakikat rejimine sahip değiller”. Olabilir. Fakat kültürel görelilik illaki değerler konusundaki bir göreliliğe düşmemize de izin vermez. Foucault Sartre’ın kendini evrenselin sözcülüğüne taşıma iddiasını şiddetle eleştirmişti. Ancak evrensellik ufku olmaksızın tekilliklerin sözcülüğüne soyunmak da daha az tehlikeli değildir. Köleliğin ya da kadınların ezilmesinin reddi bir iklim, zevk ya da gelenek-görenek meselesi değildir. Ve medeni, dini ve bireysel özgürlükler Tahran’da Londra veya Paris’te olduğundan daha az önemli değildir.

• Çeyrek yüzyıl sonra, Le Monde‘da Foucault’nun metinlerine örtük olarak yanıt veren Maxime Rodinson’un makalelerini yeniden okuduğumuzda güncel tartışmaların temellerinin ta o zamanda atıldığını görüyoruz. [11]“İslami köktenciliğin uyanışında”, “arkaik bir faşizm tipine” dönük tartışılmaz bir eğilimin var olduğunun altını çiziyordu Rodinson. Oysa bu kelimeler iki anlamda yanlış seçilmişti. O güne dek hiç görülmedik biçimde teknolojinin ve piyasacı küreselleşmenin çağında meydana gelen bir ruhban sınıfı diktatörlüğünü bilindik Avrupa faşizmi olgusuna bağlamak bu yeniliğin özgüllükleri hakkında düşünmeye pek yardımcı olmadı. Ve onu arkaik olarak tanımlamak, kurulu ilerleme normundan herhangi bir sapmanın geçmişe dönüş olarak değerlendirildiği kronolojik ölçeği yeniden üretiyordu; halbuki bu gayet de geleceğin tedirgin edici bir öncülü olabilecek ve her halükârda bugünün özgün bir ürününü teşkil ediyorken. Aralarında başka bir despotizm biçiminin hayalini kuran insanların bulunduğu bir kesimle Şah’ın despotizmine karşı “geçici (veya taktik) bir ittifak” imkanını reddetmemekle birlikte Rodinson bu mantığın taşıdığı siyasal riskler konusunda Foucault’dan daha bilinçli bir tutuma sahipti. [12]

Foucault’nun İran devrimi karşısındaki kuramsal talihsiz serüvenleri, bugün “toplumsal” [sociétale] olarak nitelendirilen bir dizi sorunu (delilik, eşcinsellik, hapishaneler) siyasallaştırmış ve böylece siyasi mücadele alanını genişletmiş olma noktasındaki meziyetini hiçbir şekilde azaltmaz. Bununla birlikte İran hakkındaki yazıları, her ne kadar konjonktürel olsa da fikriyatından bir sapma değil, aksine oluşum halindeki bir kuramsal bakışın pratiğe dökülme imtihanını teşkil ediyordu.

Foucault “reçete yazar gibi çözüm öneren kişi rolünü oynamayı kesinlikle istemiyorum” diyordu ısrarla: “Bugün entelektüelin rolünün yasa koymak, çözüm önermek, kehanette bulunmak olmadığını düşünüyorum, çünkü böylesi bir işlev görürken yalnızca belirli bir iktidar durumunun işleyişine katkıda bulunabilir […] Entelektüelin hem bir siyasal partinin sureti hem de onun mazereti olacağı bir işleyişi reddediyorum”. Böylece, entelektüelin temsillerine musallat olan simalardan -Yunan bilge, Romalı yasakoyucu, Yahudi peygamber- kurtulma niyetindeydi; mütevazı biçimde Sokratik bir “kesinlikleri yok etme” rolüyle yetinmeyi umuyordu (ki bu da sahte bir tevazu değil midir?). Dolayısıyla eleştirel filozof, alçakgönüllülükle kendini “olguların öfkesine kapılmış” bir “gazeteci” olarak görür. [13] Şatafattan yoksun bir formül sayılmaz bu. Büyük siyasi ve felsefi tutkulardan hayal kırıklığına uğramış haldeyken, dünyayı, onu açığa çıkaran küçük olguların ölçeğinde yani zeminle aynı hizada düşünmektir burada söz konusu olan. Ancak Foucault, “buluta meydan okuyan toz”a dair bu methiyenin ve küçük olguların somutluğu ile büyük fikirlerin soyutluğu arasındaki bu karşıtlığın demagojik karakterine kanmayacak kadar akıllıydı. Kavramdan azade olgu elbette ki bir ampirik yanılsamadır ve toz bulutları yalnızca temel parçacıkların hayali bir toplamı değildir. Gazeteciliğe has bir gündelikliğe geri çekilmek stratejik acziyetin itirafıdır.

Bu tartışmada üç mesele söz konusu: iktidar, sınıflar ve siyaset. Devlet ile iktidar arasında yaptığı asli ayrım noktasında Foucault’ya teşekkür borçluyuz. 1975’te onun etkisiyle “devletin parçalanması, iktidarın ise bozulması” gerektiğini yazıyorduk[14]. Öte yandan bu, iktidar tertibatları ve etkileri içinde devletin özgün yeri konusunda bize hiçbir söylemiyor. Böyle bir durumda iktidarı iktidar ilişkileri içinde, devrimci stratejiyi ise moleküler direnişlerin toplamı içinde çözündürmek mümkün hale geliyor. Foucault’nun ifade ettiği gibi “iktidar ilişkileri olmaksızın toplumun olamayacağı” doğruysa şayet, özgül bir tarihsel tahakküm formu olarak devlet için durum nedir? Özellikle de Foucault’nun kendisi de bu ilişkilerin nihayetinde “bir çeşit global figür şeklinde örgütlendiği” veya “iktidar ilişkilerinin, toplamda bir toplumsal sınıfın bir diğeri üzerinde tahakküm kurmasını mümkün kılan şekilde iç içe geçtiğini” kabul ediyorken[15]. Bir başka ifadeyle: Devlet meselesi iktidarın yayılımı içinde eriyip çözülebilir mi? Peki ya kapitalist sömürü biyopolitik denetim içinde buharlaşıp uçar mı? 

Foucault’cu eleştiri, hiç şüphesiz siyasal eylemi “her türden üniter ve bütünleştirici paranoya”dan kurtarma noktasında önemli bir katkıda bulunmuş olmak gibi bir meziyete sahipti. [16] Aynı zamanda, modernliğin büyük destanında bir kahraman aktör olarak kurgulanan büyük proleter öznenin çözünmesine de yardımcı oldu. Birer sosyolojik nesne olarak ele alınan haliyle sınıfların böylesi bir yapıbozuma uğratılması Foucault’ya onların stratejik statüsünü inceleme imkanını sağladı: “Sosyologlar, bir sınıfın ne olduğu ve kimin ona dahil olduğu konusundaki tartışmayı bitmek bilmeyen bir biçimde yeniden alevlendiriyorlar. Ancak şimdiye dek hiç kimse mücadelenin ne olduğu meselesini ne inceledi ne derinleştirdi. Sınıf mücadelesi derken mücadeleden kastımız ne? Marx’tan yola çıkarak tartışmak istediğim şey sınıflar sosyolojisinden ziyade mücadeleye ilişkin stratejik yöntemdir”[17]. Tam isabet! Ancak sınıf mücadelesini sosyolojik olarak değil de stratejik olarak düşünmek, Foucault’yu Marx’a tahmin ettiğinden daha da yakınlaştırıyordu.

Bununla birlikte, aklın sıklıkla karşımıza çıkardığı kurnazlıklarından biriyle, mücadele içindeki sınıflara dair bu stratejik okumanın önemsenmesi tam da stratejik düşüncenin bir tutulma yaşadığı ana denk geliyordu. Bu tutulma da kendini, başka görünümlerin yanı sıra, peygamberane bir gelecek kestiriminde bulunma işlevinin sistematik biçimde aşağılanmasıyla kendini gösteriyordu. Mesela Deleuze için peygamber, kâhinin aksine hiçbir yorumlamada bulunmaz, ihanete uğrama kaygısına ilişkin bir “sabit fikir” tarafından yön verilen bir “eylem hezeyanı”nın pençesindedir. Foucault da benzer biçimde Marx’ı, tarihsel analizlerinin sonuç kısımlarında, olgular tarafından hızla yalanlanacak peygamberane kehanet sözleri sarf etmekle eleştirir. Esasında kehanet diyerek reddettiği şey Marx’ın performatif (yani stratejik!) kelamından, geleceği önceden bilme anlamında değil programatik nitelikteki kelamından başka bir şey değildi[18]. Hakikaten de programı olmayan bir politikadan, önüne amaç koymayan bir hareketten, artık herhangi bir hedefe nişan almayan bir oktan ve bükülmüş yaydan geriye ne kalır? Chateaubriand daha aklıselim sahibiydi. “Peygamberden yoksun kaldığımızda kahinlerin peyda olacağını” çok iyi biliyordu. İşte o vakit şarlatanların ve falcıların zamanı gelir. 

Bu stratejik düşünce tutulmasına -mantıksal olarak- yeni bir işlev yüklenmiş olan klasik felsefe biçimlerine geri dönüş eşlik eder. Bu işlev bilginin ötesine geçme ve “siyasi rasyonalite tarafından gücün kötüye kullanılması”nı izleme görevidir. Felsefenin kendisinin basit bir “felsefeciliğin” karşısında giderek silindiğine dikkat çeken Henri Lefebvre’den farklı olarak Foucault, felsefeye “oldukça umut verici bir yaşam beklentisi” vaat ediyordu.[19] Dolayısıyla Aydınlanma’ya bir geri dönüştü bu, daha loş, daha kararmış bir Aydınlanma’ya elbette. Ama her şeye rağmen Aydınlanma’ya, çünkü son dönemindeki Foucault için artık söz konusu olan akılcılığı yargılamak değil, onun şiddetle bağdaşıklığını düşünmek ve Akıl’ın yüceliğine dair büyük felsefi anlatının karşısına çıkarılabilecek olumsal bir akılcılık tarihini tasarlamaktı. Kant’a bu nihai geri dönüş ancak ve ancak Marx’ın küllerinden geçebilirdi, yahut en azından bir çeşit Marksizmin. Bu Marksizm ise Foucault’nun teşhisine göre “tartışılmaz bir kriz içinde bulunuyordu” o günlerde, bu “devrim olarak anılan Batılı kavramın, insan ve toplum olarak ifade edilen Batılı kavramların kriziydi”. [20] Yani teorinin bünyesindeki bir krizdi.

Foucault gibi münevver bir okurun fazlasıyla kapsayıcı bir “Marksizm” terimi altında tanımladığı şeye dair eleştiriden bu denli uzak bir tarza sahip olmasını bugün hayretle karşılıyoruz: “Marksizm kendisini bir bilim olarak sundu”, “bilimi ideolojiden ayırmayı” ve “her türden bilgi biçiminin akılcılığının genel bir ölçütünü oluşturmayı” sağlayacak bir tür “akıl mahkemesi olarak öne sürdü”. Bu iddiaların hepsi çürütülebilir, tabii Marx’ın kuramını dogmatikleştirilmiş ve stalinistleştirilmiş “ortodoks” Marksizm ile veya Marx’ın kendisini Althusserci ekolün ona dair yaptığı bilimci yorumla karıştırmadığımız takdirde. Çünkü Marx’ın eleştirel teorisi o vakitler kaba bir pozitivizmin altında ezilip kalmıştı. Bu noktada Devlet ve Parti aklına tâbi hâkim Marksolojinin Foucault’da bıraktığı ve kendini bu konuda bir cehalet şeklinde açığa vuran (ağır) bir hasar görmek mümkün. 

Oysa konuya dair onda görülen bu can sıkıcı kafa karışıklığını, el yordamıyla hafiflettiği de oluyordu: “Dilediğim şey, Marx’ın tahrifattan kurtarılması, bir gerçek Marx’ın iade edilmesinden ziyade, esas olarak onu yıllar boyu hem hapseden hem de bayrak gibi sallayan parti dogmatiğinin ağırlığından kurtarmak, özgürleştirmektir”. Bunun mümkün hale gelebilmesi için hiç şüphesiz Berlin Duvarı’nın yıkılması ve “reel sosyalizm” yanılsamasının çökmesi gerekiyordu. Bin (bir) Marksizmin çiçek açabilmesi için gerekliydi bu. Fakat, Foucault kafasını o dönemin duvarlarına çarpıp duruyorken, eğer mesele o günlerin uçup geçici modalarına teslim olmadan “Marksist dogmanın dışına çıkan düşünme biçimleri” icat etmek idiyse, bu aynı zamanda Kantçı saf akla yahut Anglosakson liberal felsefesine bir geri dönüşten çok -Derrida’nın on yıl sonra yazacağı gibi- “Marx’sız” bir geleceğin imkansızlığı meselesiydi.

En başa dönmeden bir yeniden başlangıç yani.

Çünkü Deleuze’ün gayet haklı biçimde tekrar ettiği gibi, yeniden başlamak icap ettiğinde “hep ortadan başlarız”.

Ekim 2004

danielbensaid.org

Çeviri: Uraz Aydın

Kapak Görseli: AFP Michel Bancilhon


[1] Deleuze burada, ileride Fransız sağının düşünsel düzeydeki önemli figürleri haline gelecek olan Maoculuk’tan kopmuş “yeni filozofların” “komünizmin” yani SSCB’nin ve Gulag’ın “kurbanlarını”, “martirlerini”, ölülerini kutsadığını, siyasal argümanlarını bir çeşit “şehitlere” yakılan bu ağıt etrafında geliştirdiğini ifade ediyor [Ç.N.]. 

[2] Gilles Deleuze, Deux régimes de fous, Paris, Minuit, 2004, pp 128-132. [İki Delilik Rejimi, Bağlam yayınları, çev. Mahir Ender Keskin, 2009]

[3] Gilles Deleuze et Félix Guattari, Mille Plateaux, Paris, Minuit, 1980, p. 291 [Kapitalizm ve Şizofreni. Bin Yayla, Bağlam yayınları, çev. Ali Akay, 1990]

[4] Michel Foucault, Dits et Ecrits, II, Paris, Quarto Gallimard, 2001, p. 450. [Konuşmalar ve Yazılar]

[5] Bu Lev Troçki tarafından geliştirilerek “sürekli devrim” adını alacak olan yaklaşıma temel oluşturan ifadenin ilk halidir, Marx ve Engels’in Mart 1850 tarihli Merkez Komitenin Komünistler Birliğine Çağrısı bildirisinde kullanılır: “[Proletaryanın] savaş narası şu olmalıdır: Süreklilik halinde devrim!”. [Ç.N.]

[6] Michel Foucault, op. cit., p., 269

[7] Michel Foucault, « Une poudrière appelée Islam », in Dits et Ecrits II, op. cit., p. 759

[8] Michel Foucault, op. cit. p, 1397.

[9] Le Monde, 11-12 Mayıs 1979. Foucault’nun İran devrimi hakkındaki yazıları ve  Maxime Rodinson ile tartışmasının dosyası için bkz. Foucault Devrimi: Toplumsal Cinsiyet ve İslamcılığın Ayartmaları, Janet Afery ve Kevin Anderson, Boğaziçi Üniversitesi yayınları, 2012.

[10] Biz de [LCR-Devrimci Komünist Birlik/IV. Enternasyonal Fransa Seksiyonu olarak] Şah diktatörlüğüne karşı harekette bir toplumsal devrimin dinî başlangıcını görerek, Foucault tarafından eleştirilen Marksist şemayı büyük ölçüde destekledik. Fakat Michel Rovère yoldaşımızı haber-röportaj yapmak üzere İran’a göndermemiz (o dönemki Rouge gazetemizdeki yazılarına bakılabilir), sürgündeki İranlı yoldaşlarımızın uyarıları ve özellikle de Abadan’daki yoldaşlarımızın petrol sanayiindeki grevcileri destekledikleri için suçlu bulunup idam cezası talebiyle yargılanması İran devrimi konusundaki tutumumuzu hızla yeniden değerlendirmeye itti bizi. 1979’un Ağustos’undan itibaren Paris’te İran’daki baskılara ve mollaların diktatörlüğüne karşı gösteri yapıyorduk. 

[11] Rodinson’un metinlerinin referansları. [Burası Bensaïd tarafından eksik bırakılmış]

[12] Nouvel Observateur dergisinde (19-3-79) Jacques Julliard’ın “Manevi olanın önceliği” hakkındaki yazısına yanıt olarak Rodinson İslami kuralların uygulanmasının taşıdığı tehlikelere dikkat çekiyordu. Gerçekten de 8 Mart 1979’da Tahran’da başörtüsünü takmanın zorunlu tutulmasına ve Hümeyni’nin yerleşmekte olan diktatörlüğüne karşı feminist eylemler gerçekleşiyordu.

[13] Michel Foucault, Dits et Ecrits II, op. cit., p. 475.

[14] Daniel Bensaïd, La révolution et le pouvoir, Paris, Stock, 1975. [Devrim ve İktidar]

[15] Michel Foucault, Dits et Ecrits II, op. cit. p. 379

[16] Michel Foucault, Dits et Ecrits, op. cit., p. 135

[17] Michel Foucault, Dits et Ecrits, op. cit. p. 606

[18] Daniel Bensaïd kâhinin kehanetleriyle peygamberinkiler arasında bir ayrım yapıyor. Bunu çeşitli metinlerinde bulmak mümkün ama mesela okuduğunuz makalenin, Bensaïd’in Dünyevi Siyasete Methiye kitabında bulunan ve “Siyaset Tutulması” bölümünün geneline yedirilmiş, daha geç tarihli bir başka versiyonunda şöyle diyor: “Kâhinin aksine antik peygamber kendisini stratejistin siyaset-öncesi bir figürü olarak kavrayabilir. Onun koşullu öngörüsü alarm zilini çalar. Henüz vakit varken ilan edilen felaketi önlemek için eyleme çağırır”. (Eloge de la politique profane, Albin Michel/Idées, 2008, 171).[Ç.N.]

[19] Michel Foucault, Dits et Ecrits II, op. cit., p.954

[20] Michel Foucault, Dits et Ecrits, op. cit., p. 623. Marksizm ve krizleri hakkında bkz. Stathis Kouvélakis “Marksizmin Bunalımları ve Kapitalizmin Dönüşümü” in Çağdaş Marksizm için Eleştirel Kılavuz, çev. Şükrü Alpagut, Yordam, 2014.

Yeni ve Eski Oligarşiler – Sermaye Birikim Rejimindeki Dönüşümler – Diogo Machado ve Francisco Louçã

Bigh Tech ve liderlerinin birçok ülkede siyasi gücü ele geçiriyor gibi göründüğü bir dönemde, bu hareketin kaynaklarını ve sonuçlarını, ayrıca diğer ekonomik ve siyasi güç biçimleriyle eklemlenmelerini tam olarak kavramak önemlidir.

Marx, kapitalizmin üretici güçleri geliştirme konusundaki benzersiz kapasitesini uzun uzadıya tartışmıştı: Kapitalistler arasındaki şiddetli rekabet, onları üretim sürecinde sürekli yenilik yapmaya itecek ve böylece sermayenin organik bileşimini artıracaktı. Ayrıca, rekabetin şirketlerde yoğunlaşma eğilimine yol açtığı sonucuna varmıştı. Bu bağlamda Ernest Mandel şu açıklamayı yapmaktadır:

Kapitalist üretim tarzının evrimi zorunlu olarak sermayenin merkezileşmesine ve yoğunlaşmasına yol açar. Firmaların ortalama büyüklüğü sürekli artar; çok sayıda küçük firma, tüm sanayi sektörlerinde sermaye, emek, mülkiyet ve üretimin giderek artan bir payını kontrol eden az sayıda büyük firma tarafından rekabette yenilir […] Bu şekilde kapitalist rekabet, kapitalist üretim tarzının kökeninde yatan mülksüzleştirme sürecini devam ettirir (…).  Sermayenin tarihi, giderek daha küçük bir azınlığın mülkiyeti lehine büyük çoğunluğun mülkiyetinin yok edilmesinin tarihidir. (1)

Tarihsel olarak kapitalizm, büyük teknolojik gelişmeler ile maddi ve maddi olmayan malların üretimine yol açmış ve üretimdeki bu büyüme süreci ekonomik ve sosyal gerilimler yaratmıştır. Bu metin, bu hareketin bir yönünü, burjuvazinin bileşimindeki yakın tarihli evrimi kısaca tartışmakta ve son 50 yılda düşük yatırımla ve üretkenlikte mütevazı artışlarla işaretlenen, “sürekli durgunluk” olarak adlandırılan nispeten zayıf bir büyüme yaşandığına dikkat çekmektedir. Dolayısıyla, her ne kadar yüksek bir servet yoğunlaşması eşlik etse de, bir sermaye birikimi kriziyle karşı karşıyayız. Bunlar geç kapitalizmin mevcut evriminin iki genel özelliğidir.

Şirketlerin toplumsal ve siyasal güçlerinin yoğunlaşması

Kapitalizmin bu evresinin performansının nedenleri daha ileride tartışılacaktır. Şimdilik, bu dönemin çağdaş kapitalizmi anlamak için gerekli olan temel bir özelliğini vurgulamak önemlidir: Yüksek şirket yoğunlaşması.  Özellikle IMF (2) gibi kuruluşlarınkiler de dahil olmak üzere yapılan çeşitli araştırmalara göre, çeşitli göstergeler bu özelliği, özellikle de az sayıda büyük şirketi ilgilendiren şirket marjları ve kârlarındaki artışı doğrulamaktadır:

Genel marjdaki artıştan daha önemli olan ana sonuç, marjların dağılımının değişmiş olmasıdır: Medyan sabittir ve üst yüzdelik dilimler önemli ölçüde artmıştır. […] Birkaç şirket yüksek marjlara sahip ve büyükken, şirketlerin çoğunluğu marjlarında artış görmüyor ve pazar payı kaybediyor. (3)

Bu fenomenin yatırım, istihdam ve ücretlerin milli gelir içindeki payının azalması gibi olumsuz makroekonomik etkileri konusunda istatistiksel kanıtlar açıktır. Aynı zamanda bir avuç şirkete aşırı pazar gücü (4) vererek normalden daha yüksek fiyatlar belirlemelerini sağlar ki buna (neo)klasik iktisattaki anlamında “getiri” ya da Kalecki’nin “markup” (5) dediği şey denebilir. Bu gelişmeler Marksist Tekelci Sermaye ekolü tarafından vurgulanmıştır: Büyük firmalarda aşırı üretim kapasitesi, istihdamı azaltan ve tüketimi baskılayan sermayenin organik bileşimindeki artışla birleşerek “aşırı birikime” veya üretken yatırım fırsatlarının eksikliği nedeniyle fazlalıkların soğurulmasında zorluğa yol açar ve bu da ekonomik durgunluğa neden olur (6).

Ancak bu bakış açısı, en az iki nedenden ötürü çağdaş birikimi anlamak için yetersizdir. Birincisi, tekelcilik günümüz kapitalizminin temel bir özelliği olsa da tek özelliği değildir; birikim mantığının özellikle neoliberal dönemde nasıl evrildiği de dahil olmak üzere diğer önemli boyutların da dikkate alınması gerekir. İkinci olarak, tekelci kapitalizme ilişkin salt ekonomik bir vizyonun ötesine geçmek gerekmektedir. Bu büyük şirketler tarihte eşi benzeri görülmemiş bir şekilde pazar gücünü ellerinde toplarken, aynı zamanda toplumsal nüfuz ve siyasi güç de elde etmektedirler. Bu süreç Marx (ve ondan önceki başka iktisatçılar) tarafından tanımlanmıştı, ancak toplumsal örgütlenmeyi belirleyen yeni boyutlar kazandı: Daha sonra tartışacağımız bu şirketlerden bazıları, neredeyse evrensel ölçekte toplumsal ilişkileri üst belirlemektedir ve siyasi iktidarla artan iç içe geçişleri, birikim rejimlerinin kurucu bir unsurudur. Diğer bir deyişle, oligarşileşme günümüz kapitalizminin tanımlayıcı bir özelliğidir.

Bu makale bu analiz açısını geliştirmeyi amaçlamaktadır. Bunu, birikim mantığının son on yıllardaki evrimini kısaca izleyerek, bu değişimlerin yeni (ve eski) sermaye kesimlerinin yükselişi üzerindeki etkisini vurgulayarak ve bu evrimden ortaya çıkan iki sermaye sektörünü vurgulamak için bunların bazı sınırlarını, çıkarlarını ve gerilimlerini haritalandırarak yapıyor: Varlık yöneticileri (asset managers) ve tekno-oligarklar. Bu süreçlerin günümüz kapitalizmini anlamak açısından taşıdığı öneme dair bazı düşüncelerle yazımızı sonlandırıyoruz.

Küreselleşmenin sonu ve kapitalist gelişmenin uzun dalgaları

“Sürekli durgunluk” kapitalist gelişmenin dördüncü uzun dalgasının depresif evresine tekabül etmekle birlikte, başta süresi olmak üzere önceki dönemlerle karşılaştırıldığında bazı yeni özellikler göstermektedir. Bu dalganın genişleme evresi hem toplu verilerle hem de İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden ‘otuz görkemli yıl’ boyunca karlılık ve birikim açısından en dinamik sektörlerden (otomotiv, kimya, çelik ve dayanıklı tüketim malları endüstrilerinde) elde edilen verilerle belgelenmiş ve doğrulanmış olsa da, bu ivme tükendikten sonra ne olduğu daha tartışmalıdır.

Bazı yazarlar 1980’lerde küreselleşmeyle birlikte bir toparlanma öngörmüşlerdi, ancak gerçek şu ki kâr oranları önemli ölçüde toparlanmamış ve yükseldiğinde de yatırımlarda genel bir artışa yol açmamıştır. Birikim krizi, düşük kâr oranları ve vasat bir yatırım seviyesiyle kendini göstermektedir. Her ne olursa olsun, bu süreç büyük bir çeşitlilik göstermektedir: 2024 yılında, sermaye getiri oranı ABD’de büyük şirketler için %12 civarındayken, daha küçük şirketler için %4’ten fazla değildi.

Yine de bu yıllar, sadece yeni ürün ve faaliyetlerin yaratılmasında (dijital kovan ya da ‘metaverse’, yapay zeka) değil, aynı zamanda bunların üretim süreçleri üzerindeki etkisinde de (robotlaşma) büyük teknolojik yeniliklere sahne olmuştur. Bu süreçler yeni endüstriler ve yeni işletmeler yaratmış, burjuvazinin daha sonra tartışacağımız yeni sektörlerinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Ancak bunlar birikim ve yatırımın geçmiştekilerle kıyaslanabilir seviyelere geri dönmesine imkân vermemiştir.

Teknolojik yeniliklere rağmen bu ‘uzun durgunluğun’ nedenleri başka bir makalede tartışılmıştır (7). Burada, bu hikayenin ekonomilerin ‘finansallaşması’ sürecinden ve finansın sermayenin baskın sektörü olarak yükselişinden ayrılamaz olduğunu vurgulamak önemlidir. Finans sektörünün büyümesi, 1970’lerden itibaren uygulanan döviz kurlarının serbestleştirilmesi, sermayenin serbest dolaşımı ve genel olarak finansal deregülasyon gibi neo-liberal politikaların bir sonucuydu, ancak aynı zamanda gelişmiş ekonomilerin üretken kapasitesinin tükenmesini de yansıtıyordu. Buna cevap olarak, bu ekonomilerin şirketleri daha ucuz iş gücünden yararlanmanın mümkün olduğu bölgelere taşındı ve kârlarını üretken yatırımlardan daha yüksek getiri sunan finansal yatırımlara yönlendirdi (8). Karmaşık ve şeffaf olmayan finansal ürünler çoğaldı ve ücretlerdeki durgunluk nedeniyle baskılanan talebi desteklemek için kitlesel kredi kullanıldı. Tüm bunlar finans sektörü için son derece kârlıydı, ancak gelişmiş ekonomilerdeki hayali sermayenin ağırlığı 2007-2008 mali krizi sırasında ölümcül oldu.

Parasal aktivizm ve sermayenin yeniden yapılandırılması

Geleneksel finans sektörünün hegemonyası, en az iki nedenden ötürü subprimes (eşik-altı ipotekli konut kredileri) krizinden derinden etkilenmiştir. İlk olarak, bankaların iflası, şüpheli alacak portföylerinin birikmesi ve krizin ardından düzenlemelerin sıkılaştırılması sektörün kârlılığını azaltmıştır. İkinci olarak, merkez bankası para politikasında küçük bir devrim yaşanmış, ‘Volcker şoku’ (9) ile başlayan yüksek faiz oranları dönemi yerini uzun yıllar süren çok düşük gösterge faiz oranlarına ve durgunluğun neden olduğu şoklara yanıt olarak hacimli varlık alım programlarına (quantitative easing – nicel gevşetme) bırakmıştır. Sonuç, iki ana unsurdan oluşan yeni bir oligarşinin oluşması olmuştur – varlık yöneticileri ve onların finans şirketleri ve tekno-oligarşiler – ki bunlar ilerleyen bölümlerde tartışılacaktır.

Yine de geleneksel finansın hakimiyetinin sona erdiğini ilan etmek için erken olacaktır. Krizin ardından bankacılık sektörü bir yoğunlaşma sürecine girmiş, büyük bankalar batan küçük bankaları satın alıp bünyelerine katarak mega holdinglerin oluşmasına yol açmışlardır. Brett Christophers’ın açıkladığı gibi, bankaların piyasa gücünün artması, faiz oranlarındaki düşüşün tüm etkisini kredi verme faaliyetlerinden alınan oranlara yansıtmamalarını sağlamış ve böylece yeni genişlemeci para politikasının etkisini hafifletmiştir (10). Öte yandan, bu politika genel olarak finansal varlıkların değerinde sert bir artışa yol açmış ve bu “parasal aktivizm” hisse senedi ve tahvil piyasalarını destekleme etkisine sahip olduğu için bankalar da kendi iç alım-satım (trading)  faaliyetlerinde bundan faydalanmıştır.

Bu son örnek, krizi takip eden yıllardaki birikim rejiminin çarpıcı özelliğini göstermektedir: Merkez bankalarının yoğun likidite enjeksiyonlarının doğrudan sonucu olan varlık-fiyat enflasyonu (asset-price inflation). Kemer sıkma politikalarından kaynaklanan reel ücretlerdeki düşüşle azalan küresel talep, üretken sermayenin kârlılığını daha da azaltmış, böylece üretken yatırım yoluyla değil, finansal varlıkların değerlenmesi ve mübadelesi yoluyla gelir sağlayan finansal spekülasyonu teşvik etmiştir. Bu gelişme aynı zamanda bu talih kuşundan yararlanan finans şirketlerinin kurulmasını ve çoğalmasını da teşvik etmektedir. Bu şekilde, merkez bankaları tarafından sağlanan likidite akışı, üretken yatırımlardan ziyade varlık fiyat enflasyonuna fayda sağlayacak şekilde yönlendirilmiştir.

Bu anlamda, finansallaşmanın baskın birikim biçimi olarak kaldığı doğru olmakla birlikte, mantığının nitel olarak değiştiği de aynı şekilde doğrudur. Subprimes krizinden sonra, finansal sistem için önemli bir ‘hammadde’ teşkil eden ipotek hacizleri dalgası nedeniyle yatırımcılar yeni varlıklara ihtiyaç duydu. İşte bu ortamda konut, Batı dünyasının hemen her yerinde mükemmel bir finansal varlık haline geldi ve olağanüstü getiriler sundu.

Desiree Fields’ın açıkladığı gibi, bu “yeni varlık sınıfının” inşası çeşitli faktörlerin sonucudur (11). Bir yandan, daha önce de belirttiğimiz gibi, sermayenin kârlılığını yeniden sağlamak için yeni varlıklar bulmak gerekiyordu. Buna ek olarak, emlak fiyatlarındaki dalgalanmalar, (2008-2009 krizi sırasında) ipoteklerini ödeyemeyen ailelerin mülklerini terk etmesi ve bunun sonucunda mülk sahiplerinin (hem özel hem de kamu) satış yapma isteği, bu yatırımı cazip hale getirmeyi amaçlayan çeşitli kamu müdahaleleriyle (vergi avantajları, şehir planlaması vb.) birleşince, bu tür yatırımlar için yeni bir fırsatlar ekosistemi yarattı.

Sonuç olarak, yatırım fonları hemen hemen her büyük Batı kentinde, sadece spekülatif amaçlarla – sürekli daha yüksek fiyatlarla alıp satmak – değil, aynı zamanda sürekli gelir elde etmek amacıyla kira piyasasına sürmek için toplu olarak mülk edinmekte ve böylece bu kentlerin mülkiyet yapısını kökten dönüştürmektedir (12).

Kemer sıkma politikaları sonucunda yapılan özelleştirmeler, varlık yöneticilerine, tekelci yapıları ve esnek olmayan talepleri nedeniyle (13) yatırımcılara çoğu zaman bizzat devlet tarafından yapılan ödemeler sayesinde olağanüstü gelir sağlayan  bir dizi kamu hizmeti yönetim şirketini (enerji, altyapı, ulaşım) de emanet etmiştir. Aynı zamanda, devletin iç kapasitelerinin yok edilmesi, örneğin kamu şirketlerinin ve hizmetlerinin yönetilmesi, etütlerin ve uzman değerlendirmelerinin yapılması veya finans sektöründeki risklerin analiz edilmesi gibi normalde kamu sektörü tarafından yürütülen görevlerin yerine getirilmesi için varlık yöneticilerine ve danışmanlık şirketlerine giderek daha fazla başvurulmasına yol açmıştır. Bu hizmetler olağanüstü gelirler yaratmanın yanı sıra, kamu yararına zarar verecek şekilde sayısız çıkar çatışması ve yolsuzluk fırsatı yaratmaktadır.

Yeni bir finans sektörü

Tüm bunlar, yönetim altındaki varlıklarının (Assets under Management – AuM) değerini şişiren yeni parasal rejim sayesinde büyüyen büyük ve yeni bir sermaye fraksiyonunun – varlık yöneticilerinin – ortaya çıkışının altını çizmektedir. Aslında, bu sektörde mülkiyet yapısı, Üç Büyükler (Big Three) olarak adlandırılan BlackRock, Vanguard ve State Street gibi üç önemli oyuncu ile yoğunlaşmıştır. Kısmen BlackRock ve Vanguard’a ait olmasına rağmen gayrimenkulde Blackstone da çok önemlidir.

Üç Büyükler birlikte S&P500’deki şirketlerin %20’sinden fazlasına sahiptir (14), bu da Amerika Birleşik Devletleri’ndeki en büyük şirketlerden bazılarına sahip oldukları anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, yalnızca Üç Büyükler değil, daha genel olarak varlık yöneticileri evrensel sahiplerdir (universal owners): Yalnızca şirket hisseleri gibi geleneksel finansal menkul kıymetleri değil, aynı zamanda özellikle altyapı, konut, enerji üretimi ve dağıtımı, ulaşım ve telekomünikasyon gibi temel mal ve hizmetler gibi giderek daha fazla reel varlığı (BlackRock’ın 2024’te Panama limanını satın almasının gösterdiği gibi) ve bunları yönetme ve önemli finansal kütleleri yönlendirme gücünü de ellerinde tutmaktadırlar.

Bu yeni finans şirketlerinin gücü, merkez bankalarının para politikasının yarattığı fırsatlardan, yatırım fonlarının spekülatif uygulamalara aktarılmasından ve Amerikan ekonomisinin özelliklerinden, özellikle de 36 trilyon dolarlık kamu borcundan ve dünyanın her yerinden tasarruf ve sermaye çekme konusundaki benzersiz yeteneğinden kaynaklanmaktadır. Pratikte, bir likidite okyanusunda yelken açıyorlar.

Son on yılda Apollo, BlackRock, Blackstone ve KRK kontrol ettikleri varlıkların değerini beş kat arttırdı. Kredi ve sigorta gibi geleneksel finansal faaliyetlerde de önem kazandılar: Apollo geçen yıl ABD’deki diğer tüm sigorta şirketlerinden daha fazla hayat boyu gelir (emeklilik sigortası ürünleri) verdi (15).

Bu finans şirketleri, geleneksel bankaların düzenleyici kısıtlamaları olmaksızın faaliyet gösterebildikleri için – ki kriz sonrası yükselişlerinin nedenlerinden biri de budur – daha yüksek marjlar elde edebilmektedirler. Aynı nedenle, geleneksel bankalar bu kurumlara verdikleri kredileri artırmışlardır: Bu krediler 2015’ten bu yana beş katına çıkmıştır ve şu anda banka kredilerinin onda biri bu kurumlara gitmektedir (16). Geleneksel bankalar gölge bankacılıktan (shadow banking ya da paralel bankacılık sistemi) elde edilen kârdan pay almaya çalışıyor.

Bu yeni finans şirketlerinin çağdaş toplumun merkezi boyutlarını kontrol ediyor olması, onlara muazzam bir güç (17), özellikle de hükümetler üzerinde baskı kurma gücü vermektedir ki bu güç, varlık yönetimi sektörünün kendi içinde son derece yoğunlaşmış ve az sayıda oyuncunun hakimiyetinde olduğu düşünüldüğünde daha da artmaktadır. BlackRock gibi şirketler her yıl hükümetler, politikacılar ve parlamentolar nezdinde lobi yapmak için milyonlar harcamaktadır (18). Benzer şekilde, devlet görevlerinin bu şirketler tarafından taşeron olarak üstlenilmesi ve bu şirketlerin hükümetler ve merkez bankaları ile olan yakın ilişkileri, kamu politikası karar alma sürecinde bu şirketlere önemli bir nüfuz sağlamaktadır (19). Finansal düzenleme tartışmalarını yakından takip eden ekonomist Daniela Gabor bu konuda kesin konuşuyor: “Artık gücü elinde tutanın bankalar değil, varlık yöneticileri olduğunu fark ettim” (20).

Yeni oligarşinin ikinci bileşeni, iletişim teknolojisi şirketlerinin gücünden kaynaklanıyor – ünlü Amerikan teknoloji devlerinden (Alphabet, Meta, Amazon ve Microsoft dahil) oluşan Big Tech. Yüzyılın başından bu yana büyük bir hızla büyümüştür. Bugün belki de sermayenin siyasi açıdan en güçlü fraksiyonunu oluşturuyor. Merkez bankaları tarafından piyasa kapitalizasyonu yoluyla enjekte edilen likiditenin en büyük yararlanıcıları bu devler olmuştur. Gerçekten de bu dönemde en çok değer kazananlar bu şirketlerin hisseleridir. Aynı zamanda, bu şirketler sosyal ve siyasi hayatta geniş kapsamlı yansımaları olan büyük bir nüfuz kazanmaktadır.

Pandemi ve finansal düzensizlik

Pandemi dönemi ve hemen sonrası, hem ücretleri ve işletmeleri desteklemek için büyük ölçekli mali önlemler hem de devasa yeni nicel gevşetme (quantitative easing) programları yoluyla ekonomileri desteklemek için yoğun devlet müdahalesi ile karakterize edildi ve Adam Tooze’un Covid-19’un neoliberal dönemi sona erdirip erdirmediğini sormasına yol açtı (21) ki bu, bu bölümün sonunda ele alacağımız bir husus.

Bu dönemde atipik bir olaya dikkat çekmekte fayda var: Pandemi ve Ukrayna’nın işgali nedeniyle tedarik zincirlerinde yaşanan aksaklıkların yanı sıra dev perakendecilerin kâr elde etme stratejileri nedeniyle enflasyonun geçici olarak geri dönmesi. Bu nedenle merkez bankaları, geleneksel finans sektörünü çok memnun edecek şekilde eski yüksek faiz rejimine geri dönmeye karar verdi. Bankacılık sektörüne ek olarak, enflasyonist dönem (2022-2024), enerji ve dağıtım gibi büyük işletmelerin bazı geleneksel ve tekelci kesimlerinin de sadece marjlarını arttırarak olağanüstü kârlar elde etmelerini sağladı (22). Faiz oranlarının ve enflasyonun hemen öncesindeki normale dönmesiyle birlikte bu sektörlerin kârlarının da düşmesi gerekir ki bu da bu hareketin zaman içinde sınırlı kalacağı anlamına gelir.

Şu anda görece düşük faiz oranları ve merkez bankası bilançolarından varlık satışı ile karakterize edilen bir makroekonomik rejime geçiş sürecindeyiz. Bu durum finans sektörünü bir bütün olarak hassas bir konuma sokmakta ve büyük fay hatları yaratmaktadır. Geleneksel bankalar yüksek faiz oranlarını tercih ederler çünkü bu durum kredi verme faaliyetlerindeki marjlarını ve başta tahviller olmak üzere gösterge faiz oranına endeksli finansal ürünlerin getirisini arttırır, ancak enflasyondan hoşlanmazlar çünkü bu durum alacakların değerini düşürür ki bu da alacaklıya zarar verir. Varlık yöneticileri ise enflasyona karşı daha toleranslı olan genişlemeci bir para politikasını tercih ederler (23) çünkü bu, yönetim altındaki varlıkların (AuM) fiyatını ve dolayısıyla komisyonlarını artırır. Bu nedenle düşük faiz oranlarını tercih ederler. Benjamin Braun açıklıyor:

Varlık yöneticilerinin en çok ilgilendiği değişkenler genel varlık fiyatlarıdır (24). Aldıkları komisyonlar, bir müşterinin varlıklarının mevcut değerinin yüzdesi olarak hesaplanır. Aynı yönetici tarafından yönetilen birçok fondan oluşan bir portföy için, bireysel fon performansının yönetilen varlıkların büyümesi üzerindeki etkisi, varlık fiyatlarındaki genel hareketin etkisinden çok daha azdır… BlackRock’ın varlık fiyatlarını yüksek tutan makro-ekonomik politikaları tercih etmesi, genişlemeci bir para politikası lehine stratejik ve ısrarlı lobiciliğinin açıkça gösterdiği gibi bundan ileri gelir (25).

Bu gerilim, Braun ve Durand’ın ilginç bir makalesinde (26) belgelendiği üzere, bu iki sermaye grubu arasında Trump yönetimine yönelik tartışmalarda ve ayrışmalarda açıkça görülmektedir. Durand ise 2022 tarihli bir metinde, çeşitli borsa endekslerindeki düşüş, sermaye-yatırım (private equity) piyasalarının zayıflaması (27) ve finansal kârların toplam kârlar içindeki payının azalması (28) ile bağlantılı göstergelere atıfta bulunarak finansın gerilemesinin az çok kaçınılmaz olduğunu düşünmektedir. Covid-19 krizinin ardından daha kısıtlayıcı bir para politikasının benimsenmesi ek bir tehdit oluşturacaktır.

Ancak bu sonuçlar ihtiyatla ele alınmalıdır. İlk olarak, Trump’ın Fed Başkanı Powell’a faiz oranlarını düşürmesi için yaptığı amansız baskının da gösterdiği gibi, merkez bankalarının bu kesimlerin lobi faaliyetlerinin baskısı altında daha genişlemeci bir politikaya dönmeyeceğinin garantisi yoktur. İkinci olarak, güçlü ancak çok az duyurulan bir finansal deregülasyon hareketi şu anda devam etmektedir: Starmer ve Trump yönetimleri, bizi 2008 öncesi statükoya geri götürecek önlemler de dahil olmak üzere yıl sonuna kadar yeni deregülasyon paketleri açıkladılar ve Avrupa Komisyonu, subprimes krizinin kökenindeki finansal işlem olan menkul kıymetleştirmeyi (29) serbestleştireceğini açıkladı.

Özellikle Trump, ilave bir istikrarsızlık unsuru yaratmaktadır. ABD Başkanı siyasi gücünü iş yapmak için kullanıyor: Göreve başlamasının arifesinde bir kripto meme ($TRUMP) başlatması ve bu operasyondaki ana yatırımcılarla resmi bir akşam yemeğinde koltuk garantisi vermesi, manevralarının tonunu belirledi. Ancak, bu varlığın değeri Ocak ve Mayıs ayları arasında başlangıçtaki değerinin yaklaşık %25’ine düştü: Bazı yatırımcılar dolandırıcılık olduğu ortaya çıkan bir şeyi satın alarak birikimlerinin bir kısmını ya da servetlerini kaybetti. İkinci risk ise bu durumdan, Trump’ın kripto paralara olan ilgisinden (ve onları serbest bırakma arzusundan) kaynaklanıyor. Trump’ın ilk döneminin başında kripto finansı 20 milyar doların altındaydı; şimdi ise bu miktarın on beş katı. Başkanın kişisel servetinde 2,6 milyarlık gayrimenkule karşılık 1,9 milyarlık kripto varlık bulunuyor; bu iki değer birbirine yaklaşma eğiliminde. Egzotik finansal ürünlere olan merakı ve Beyaz Saray’ı kişisel olarak zenginleşmek için kullanma kararlılığı derin belirsizlikler ve riskler yaratıyor.

Durand’ın bahsettiği nedenlerden ötürü bu zor dönemden korkan finans sermayesi, deregülasyon, vergi indirimleri ve başta emeklilik olmak üzere yeni piyasalara erişim konusunda garanti elde etmek için kamusal müdahaleleri ve lobi faaliyetlerini artırarak baskıyı artırıyor. Finansın gerilemesi ya da toparlanması büyük ölçüde bu çabaların başarısına göre belirlenecektir. Her ne olursa olsun, varlıkların aşırı değerlenmesi ve deregülasyon tehditleri, bu köpüğün riskleriyle bağlantılı bir mali kriz olasılığına işaret etmektedir.

Kalıcı üretken iktidarsızlık

Öte yandan, eski üretken kapasitenin geri dönüşü de yakın değildir. Covid-19, küresel tedarik zincirlerinin kırılganlığını ve bunlara aşırı bağımlılıktan kaynaklanan ekonomik kırılganlığı vurguladı. Bununla birlikte, en gelişmiş ekonomilerin düşük verimlilik artışına ilişkin endişelerini ve Çin’in endüstriyel ve teknolojik yükselişini dikkate alırsak, Draghi raporunun ardından, örneğin tarihsel olarak devlet müdahalesine karşı bir kurum olan Avrupa Komisyonu tarafından açıkça savunulan bir sanayi politikasına geri dönüş için koşullar olgunlaşmıştır. Retorik bir yana, bu tür politikalar şu anda kapitalist merkezin hemen her ülkesinde uygulanmaktadır (30).

Bu durum şu soruları gündeme getirmektedir: Büyük sanayi sermayesinin geri dönüşüne tanık olacak mıyız? Daha da önemlisi, ekonomilerde, rantçı kapitalizm ve mali spekülasyon aleyhine üretimin yeniden merkezi bir rol kazandığı yapısal bir dönüşüm olacak mı? Bu pek olası görünmüyor. Durand üç neden öne sürmektedir: i) yatırım hacmi yetersizdir; ii) Avrupa’da askeri harcamaların artırılmasına verilen önemin gösterdiği gibi öncelikler yanlıştır; iii) bu süreçte özel oyuncuların disipline edilememesi, kamu kaynaklarının sermayeye basit bir şekilde aktarılmasına yol açacaktır (31). Gerçekten de bu programların birçoğu Gabor‘un “riskten arındırma” olarak adlandırdığı, kamu kaynaklarının özel sektörün riskini ortadan kaldırmak için kullanılması, böylece özel sektörün istenen sektörlere yatırım yapması, fonları uygun gördüğü şekilde yönlendirmesi ve hatta bu yatırımların yönetiminin doğrudan kendisine verilmesi esasına dayanmaktadır (32). Bu durum kalkınmacı ve ekolojik politikaları mümkün kılacak bir karar alma alanı açabilecek olsa da, “kamu riskleri, özel karlar” ilkesine dayanan yeni sanayi politikası dönemi, endüstriyel nişlerde (yapay zeka, yenilenebilir enerjiler, yarı iletkenler, savunma) büyük grupların sermaye birikimini destekleyebilir, ancak ekonomileri yeniden yapılandırmayacak veya sermaye yapısında büyük bozulmalara neden olmayacaktır.

Bu tür bir devlet müdahalesini memnuniyetle karşılayan varlık yöneticilerinin, kontrol ettikleri şirketlerin dinamizmini canlandırmak için çok az özendiricileri vardır, bu da yatırım ve inovasyonun canlanmasında bir fren oluşturmaktadır. “Evrensel sahipler” olarak, çeşitli sektörlerdeki şirketlerde ve bazen aynı sektördeki birkaç büyük şirkette hisseleri olduğu için tek tek şirketlerin performansıyla çok az ilgilenirler. Sonuç olarak, bir şirketin rakibinden daha fazla üretip satması onlar için pek önemli değildir, çünkü muhtemelen bu rakip şirkette de ekonomik çıkarları vardır. Amaçları bir bütün olarak sektörün değerini arttırmaktır, hisse değerine şirket sonuçlarından daha fazla öncelik verirler, çünkü komisyonlarının değeri birincisine göre hesaplanır (33).

Küresel ölçekte tekno-iktidar

Krizi takip eden on yıl içinde güçlü bir şekilde ortaya çıkan Big Tech, pandemiden her zamankinden daha güçlü bir şekilde çıktı. Sahipleri artık dünyanın en zengin insanları, siyasi hırslarını ve topluma yönelik planlarını gizlemeden hükümetleri etkiliyor ve hatta istikrarsız bir şekilde (Musk ve DOGE gibi) hükümetlere katılıyorlar. Bunu Trump’ın yemin töreninde açıkça gördük: Genellikle eski başkanlar ve ünlü şahsiyetler tarafından işgal edilen şeref locaları, Big Tech’in sahipleri tarafından işgal edildi. Bugün bu kesim muhtemelen sermayenin siyasi açıdan en güçlü fraksiyonu.

Genelde Demokratları destekleme eğiliminde olan Silikon Vadisi baronları, Zuckerberg’in “eril enerji” özürcülüğünde ya da Musk’ın X (eski adıyla Twitter) sosyal ağının sağını radikalleştirmesinde görüldüğü gibi, Trump’a ve daha küresel bir perspektifte gerici ve otoriter bir yönelime doğru döndüler. Trump’ın ilk icraatlarından biri, belirli yapay zeka sistemlerinin güvenlik testlerini hükümetle paylaşmasını zorunlu kılan bir Biden kararnamesini yürürlükten kaldırmak oldu. Ayrıca Musk’a Doge bakanlığı aracılığıyla tüm federal kurumların verilerine erişim hakkı verdi. Uluslararası alanda Trump sürekli olarak diğer ülkelerden teknoloji devlerinin faaliyetlerine ilişkin düzenlemelerini yürürlükten kaldırmalarını talep etti ve bunu gümrük tarifelerine ilişkin müzakerelerde bir unsur olarak kullandı (34).

Bununla birlikte, siyasi güçleri yalnızca yönetimleri etkileme kabiliyetlerinden kaynaklanmamaktadır. Aslında, büyük şirketlerden oluşan bu küçük grup, uygarlığın bildiği en evrensel iletişim araçlarının paylaşılmayan kontrolüne ve bunlarla birlikte, davranışları büyük ölçekte manipüle etmek için benzeri görülmemiş bir yeteneğe sahiptir (35). Bunu yapmak için, davranışlarımızı giderek artan olağanüstü bir kesinlikle tahmin etmelerini ve değiştirmelerini sağlayan algoritmaları eğitmek için kullandıkları bireysel ve özel deneyimlerimiz hakkında sürekli olarak, ancak mümkün olan en büyük hacimde ayrıntılı veriler toplamaktadırlar. Daha sonra el koydukları dijital ağlara, tahmin ve manipülasyon cihazlarına erişimi satıyorlar.

İş modelleri ve siyasi güçleri bu verilere sınırsız erişime dayanıyor ki bu da özgürlük ve demokrasi kavramlarıyla giderek daha uyumsuz hale geliyor. Neredeyse tükenmez bir sermaye tarafından desteklenen bu yeni oligarşinin siyasi ve otoriter dönüşü, bu nedenle birikim modelinin zorunluluğudur: Kamusal düzenleme ve denetimin yanı sıra demokrasi ve anayasal özgürlükler, insanlığın gözetim sistemine tamamen entegre edilmesi ve tabi kılınması için ortadan kaldırılması gereken engellerdir.

Bu gerçekle yüzleştiğimiz pandemi yılları ve sonrasına, bu olgu üzerine Marksist gelenekten gelen akademik çalışmaların “tekno-feodalizm” adı altında çoğalması da damgasını vurdu.

Varoufakis günümüz kapitalizmini yeni bir üretim tarzı olarak tanımlıyor: “Amazon’a katıldığınızda kapitalizmden ayrılırsınız” diye yazıyor, çünkü şirketin ekonomik modeli mal üretimi ve satışı değil, platformdaki alışverişler yoluyla gelir elde etmek (36). Kapitalizm, üretim araçlarının özel mülkiyeti ve emeğin bir meta olduğu gerçeği ile tanımlanır ki Amazon ve faaliyet gösterdiği ekonomide durum açıkça budur. Öte yandan, üretim tarzındaki bir değişikliği ya da uygarlığın ekonomik karakteristiğini tanımlayan şey rant değildir, çünkü rant, bugünkü ölçeğine sahip olmasa da, Big Tech ortaya çıkmadan önce de kapitalizmde bir birikim biçimiydi.

Durand’ın ‘tekno-feodal’ hipotezi daha ilginçtir, çünkü dijital alanların (Varoufakis’in dijital müşterekler (digital commons) olarak adlandıracağı) yağmalanması fikrine odaklanmaktadır. Ekonomik altyapı ve sosyal yaşam için vazgeçilmez hale gelen bu alanların mülkiyetlerinin yoğunlaşması – dijitalin bir tür ilkel birikimi ve ‘entelektüel tekelleşme’ sürecinin bir sonucu olarak – sorunlu hale gelir ve tekno-feodalistler bunu kendi çıkarları için kullanır, erişimi bir ‘rant’ ödeyenlere ayırırlar. Güçleri ve zenginlikleri, uygun bir ağ üzerinde bağımlılıklar yaratmalarından gelmektedir.

Teorilerin göz ardı etmemesi gereken şey, Big Tech’e özgü rantçı kapitalizm ile doğası gereği kapitalist olan diğer birikim biçimleri arasındaki bağlantıdır; bu da ‘tekno-feodalizm’ gibi teorilerin tüm üretim tarzını kapsama kabiliyetini sınırlamaktadır, çünkü bunlar daha önceki bir üretim tarzıyla bir bileşim önermektedir.

Daha önce tartıştığımız finans sektörünün yanı sıra, sermayenin geleneksel sektörleri olarak adlandırılan ve hala son derece güçlü olan sektörleri de gözlemleyebiliriz. Bu, çok güçlü pazar gücü sayesinde son birkaç on yılda marjlarını büyük ölçüde arttıran ilaç endüstrisi için geçerlidir (37). Bir başka örnek de 680 milyar dolarlık satış yapan ve 2,1 milyon kişi istihdam eden Walmart’tır (38). Bu iki kritere göre, ABD’nin ve dünyanın en büyük şirketidir. Ana işi perakendeciliktir ve ülkedeki perakende pazarının (gayrimenkul hariç) %10’unu kontrol etmektedir. Bunun etkisi dikkate değerdir: Walmart’ın sermaye/kazanç oranı Apple, Meta, Amazon ya da Microsoft’tan daha yüksektir. Başka bir deyişle, daha fazla tasarruf ve sermaye çekmektedir; bu da sermayenin yeni baskın sektörlerinin analizinde dağıtım gibi geleneksel sektörlerin ve şirketlerin göz ardı edilmemesi gerektiğini göstermektedir.

Hangi kapitalizm?

Bu makaleyi mevcut birikim rejiminin bir özetiyle bitiriyoruz. Krizden bu yana geçen yıllar, geleneksel bankaların görece gerilemesi, varlık yöneticilerinin yükselişi ve Big Tech’in sermayenin baskın kesimi olarak konsolidasyonu ile sermayenin büyük ölçüde yeniden yapılandırılmasına tanık oldu. Birikim rejimindeki son değişiklikler önemlidir, ancak kapitalizmi uzun dalganın mevcut evresi olan ‘sürekli durgunluktan’ çıkarmak için yeterli değildir. Aynı zamanda çok yönlüdürler ve çağdaş kapitalizmin tanımını bir “ana göstergeye” (39) indirgemeyi imkansız kılmaktadırlar. Bu nedenle sadece birkaç temel eğilimi vurgulamayı tercih ediyoruz.

Birincisi, rant. 1960’ların sonlarına kadar uzanan birikim krizi ve kar oranındaki süreğen düşüş bağlamında, kapitalizmin üretken kapasitelerini restore edememesi, bu metinde bahsedilen tüm örneklerin gösterdiği gibi, sermayenin en dinamik sektörlerinin rantiye sektörler haline gelmesine yol açmaktadır (40).

Brett Christophers, kapitalizmde rantların birikimin motoru olarak kârları geçtiği, ne Marx’ın ne de klasik iktisatçıların hayal ettiği bu uğrağı tanımlamayı amaçlayan rantçı kapitalizm kavramını önermiştir (41). Bu durum inovasyonu, rekabeti ve üretici güçlerin büyümesini yavaşlatırken, mülkiyeti yoğunlaştırmakta ve eşitsizlikleri yeniden üretmektedir. Christophers’ın rant kavramının, neredeyse tüm ekonomik faaliyetleri rant olarak ele almasına izin verecek kadar geniş olup olmadığı tartışmalı olsa da, tanımladığı eğilim ve bunun sonuçları gerçektir.

İkinci olarak, bütünlüğe doğru eğilim. Düşen kar oranlarına karşı mücadele, daha önce toplumsal ilişkiler tarafından tabi kılınan yeni unsurların, metalara (ya da gelir elde etmek için varlıklara) dönüştürülerek sermaye birikimi alanına entegre edilmesi anlamına gelmektedir. Post-endüstriyel geç kapitalizmin üretken yetersizliklerine yanıt olarak varlığımızın giderek daha fazla boyutunu metalaştırma yönündeki ‘Polanyigil’ (42) eğilimi – konut ve kamu hizmetlerinden dikkat ve veri biçimindeki bireysel deneyimlerimize kadar – giderek güçlenmektedir. Fraser’ın yazdığı gibi, kapitalizm hayatımızın giderek daha fazla yönünü yamyamlaştırıyor (43).

Üçüncü olarak, el ele giden oligarşi ve otoriterlik eğilimi. Kapitalizmin bu evresinde tarihsel olarak eşi benzeri görülmemiş olan şirket yoğunlaşması, siyaseti ve kolektif yaşamlarımızı ikincilleştirme çabasına yol açmaktadır. Bu olgunun en az iki yönü vardır. Bir yandan, üretken yatırım fırsatlarının yokluğu, siyasi iktidarın ele geçirilmesini sermayenin kârlılığını garanti altına almanın en etkili yolu haline getirmektedir. On yıllardır süren neo-liberalizm, devlet kapasitelerinin zayıflaması ve piyasa ekonomilerinde kolayca siyasi iktidara dönüşen ekonomik gücün yoğunlaşması bunu kolaylaştırmaktadır. Dylan Riley ve Robert Brenner’a göre:

“Bu yeni birikim biçimi, bir dizi yeni ‘siyasi olarak örgütlenmiş dolandırıcılık’ mekanizmasıyla ilişkilidir. Bunlar arasında sürekli artan bir dizi vergi indirimi, kamu varlıklarının cüzi fiyatlarla özelleştirilmesi, borsa spekülasyonunu teşvik etmek için nicel gevşetme (quantitative easing)  ve aşırı düşük faiz oranları ve hepsinden önemlisi, doğrudan özel sektöre yönelik devasa kamu harcamaları ve bunların bir bütün olarak nüfus üzerinde zincirleme etkileri yer almaktadır. (44)

Öte yandan, on yıllarca süren ücretleri frenleme ve daha esnek çalışma yasalarının ardından sömürünün yoğunlaşması ve oligarşinin belirli kesimlerinin, özellikle de Big Tech’in ekonomik modeli, demokrasi, sivil özgürlükler ve toplumsal direnişle doğrudan çatışma halindedir. Dolayısıyla bunlar yavaş yavaş ortadan kaldırılması gereken engeller olarak görülecek ve yeni otoriter çözümlerin önünü açacaktır.

Son olarak, savaş. Küresel karlılıktaki düşüş, büyük kapitalist ekonomiler arasındaki çatışmaları şiddetlendirdi: Trump’ın gümrük vergisi sistemi, küreselleşmenin sonunu işaret ettiği ve Avrupa, Japonya, Kanada ve diğer ülkeleri küresel egemene vergi ödemeye zorlamayı amaçladığı için bunun bir ifadesidir. Savaş endüstrisi de giderek kapitalist merkezin üretim kapasitelerini yeniden tesis etmek için bir çözüm olarak görülüyor – NATO, Avrupa Komisyonu ve Eski Kıta’nın büyük güçleri tarafından paylaşılan bir vizyon. Durand, belki de haklı olarak, sermayenin dinamizmini yeniden tesis etmenin imkânsızlığı karşısında geriye sadece ikinci bir yol kaldığını öngörmektedir:

İkinci olasılık ise rantçı ve tekelci çıkarların, siyasi yapıları yavaş yavaş kurumsallaşmış oligarşik bir biçime dönüşecek olan, giderek daha eşitsiz, otoriter ve durgun bir toplumu yönlendirmeye devam etmesidir. Aşırı birikmiş hayali sermaye donmuş ve yatırım yapılmamış olarak kalacaktır. Metalaşma artık soyut emekten elde edilen kârın artmasını sağlayan bir taşıyıcı olmayacaktır. Bunun yerine, aşırı zengin bireylerden oluşan küçük bir katman, rantlarını güvence altına almak ve giderek bozulan ve askerileştirilen bir dünyada lüks yaşam tarzlarını yeniden üretmek için yeni teknolojileri kullanacaktır (45).

Bunun olmamasını sağlamak bizim elimizde.

30 Ekim 2025

1) Ernest Mandel, Traité d’économie marxiste, 1975. Türkçesi: Marksist Ekonomi El Kitabı.

2) Federico J. Diez Tambunlertchai Daniel Leigh,Suchanan, “Global Market Power and Its Macroeconomic Implications”, IMF, 15 Haziran 2018. Wenjie Chen Villegas-Sánchez Federico J. Diez, Romain A. Duval, Philipp Engler, Jiayue Fan, Chiara Maggi, Marina Mendes Tavares, Daniel A. Schwarz, Ippei Shibata, Carolina, “Rising Corporate Market Power: Emerging Policy Issues”, IMF, 15 Mart 2021.

3) Jan De Loecker, Jan Eeckhout ve Gabriel Unger, “The Rise of Market Power and the Macroeconomic Implications”, The Quarterly Journal of Economics 135, no. 2, 1stMayıs 2020.

4) Bir şirketin veya şirketler grubunun bir piyasadaki fiyatları, miktarları veya mübadele koşullarını etkileme kapasitesi, özellikle de yoğunlaşma, giriş engelleri veya arz üzerinde artan kontrolün bir sonucu olarak rekabetçi bir durumda geçerli olacak fiyatlardan kalıcı olarak daha yüksek fiyatlar belirleme kapasitesi.

5) Brett Christophers, “Class, Assets and Work in Rentier Capitalism”, 19 Mart 2021, Brill; Michal Kalecki, Selected Essays on the Dynamics of the Capitalist Economy 1933-1970, Cambridge, 1971.

6) John Bellamy Foster, “Monopoly Capital at the Half-Century Mark”, Monthly Review, 2016; Paul A. Baran ve Paul M. Sweezy, Monopoly Capital, An Essay on American Industrial Society, 1966, Maspero (1968).

7) Francisco Louçã, “As Time Went By – Why Is the Long Wave so Long?”, Journal of Evolutionary Economics, 31, 1stJuly 2021.

8) Cédric Durand, “Finansal Hegemonyanın Sonu mu?New Left Review, 138 (2022); William Lazonick, “The New Normal Is ‘Maximizing Shareholder Value’: Predatory Value Extraction, Slowing Productivity, and the Vanishing American Middle Class”, International Journal of Political Economy, 2 Ekim 2017. 

9) Volcker şoku, 6 Ağustos 1979 tarihinde ABD Merkez Bankası Yönetim Kurulu Başkanı olarak atanan Paul Volcker tarafından 1979-1982 yılları arasında uygulanan kısıtlayıcı bir para politikasıdır. “Volcker Şoku” 1979 sonundaki ikinci petrol şokuna bir yanıttı ve ABD’de enflasyonun düşürülmesine yardımcı oldu, ancak 1982’de ABD GSYH’sinde %2’lik bir düşüşle derin bir durgunluğa ve daha genel olarak 1980’lerin başındaki küresel durgunluğa neden oldu ve bu da gelişmekte olan ülkelerde borç krizini yarattı.

10) Brett Christophers, Rentier Capitalism: Who Owns the Economy, and Who Pays for It? 2022, Verso.

11) Desiree Fields, “Constructing a New Asset Class: Property-led Financial Accumulation after the Crisis”, Economic Geography 94, no. 2, 2018.

12) José Miguel Calatayud ve diğerleri, ‘Los nuevos dueños de la vivienda: así han transformado los fondos internacionales el mercado inmobiliario‘ (Yeni mülk sahipleri: uluslararası fonlar emlak piyasasını nasıl dönüştürdü), ElDiario.es, 15 Mayıs 2021. 

13) Esnek olmayan: nispeten istikrarlı.

14) S&P 500, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki borsalarda (NYSE veya NASDAQ) listelenen 500 büyük şirkete dayanan bir borsa endeksidir. Endeks, önde gelen üç kredi derecelendirme şirketinden biri olan Standard & Poor’s’a aittir ve onun tarafından yönetilmektedir. Kapitalizasyona göre ABD hisse senedi piyasasının yaklaşık %80’ini kapsamaktadır.

15) “American finance, always unique, is now uniquely dangerous”, The Economist, 31 Mayıs 2025.

16) “Titanların çatışması”, The Economist, 23 Mayıs 2025.

17) “Blackrock: The financial leviathan that bears down on Europe’s decisions”, Jordan Pouille, 17 Nisan 2019, Investigate Europe

18) Brooke Masters, “BlackRock, ESG karşıtı saldırılar karşısında ABD lobi harcamalarını artırıyor”, Financial Times, 29 Ocak 2023

19) “Biden Ties to BlackRock Deepen With Latest Treasury Hire”, Sridhar Natarajan ve Eric Martin, 12 Ağustos 2022, Bloomberg

20) Jordan Pouille, idem.

21) Adam Tooze, “Has Covid Ended the Neoliberal Era?”, The Guardian, 2 Eylül 2021

22) Isabella M. Weber, “Taking Aim at Sellers’ Inflation”, Project Syndicate, 13 Temmuz 2023

23) Genellikle dolaşımdaki para miktarını artırarak veya faiz oranlarını düşürerek ekonomik faaliyeti canlandırmak için alınan önlemler.

24) Toplam varlık fiyatları, genellikle temsili endekslerle ölçülen, piyasadaki finansal varlıkların genel değerini ifade eder.

25) Benjamin Braun, “Exit, Control, and Politics: Structural Power and Corporate Governance under Asset Manager Capitalism”, Politics & Society 50, no. 4 (1stDecember 2022)

26) Benjamin Braun ve Cédric Durand, “L’automne braudélien de l’Amérique”, 29 Mayıs 2025, Le Grand Continent (27 Temmuz 2025).

27) Private  equity, borsaya kote olmayan şirketlere, yani özel şirketlere yapılan yatırımları ifade etmektedir.

28) Durand, “The End of Financial Hegemony”, idem.

29) Menkul kıymetleştirme, bir finansal kuruluşun likit olmayan varlıkları (krediler, tüketici kredileri, vb.) finansal piyasalarda alınıp satılabilen menkul kıymetlere dönüştürdüğü bir işlemdir.

30) “The return of industrial policy in data”, Simon Evenett, Adam Jakubik, Fernando Martín, Michele Ruta, 3 Temmuz 2024, Wiley Online Library

31) Cédric Durand, “Hollow States”, NLR/Sidecar.

32) “The BlackRock letters: inside Labour’s ‘close partnership'”, Ethan Shone, 22 Kasım 2024, Open Democraty ve Daniela Gabor, “Labour Is Putting Its Plans for Britain in the Hands of Private Finance. Sonu Kötü Olabilir”, The Guardian. Sonu Kötü Olabilir”, The Guardian, 2 Temmuz 2024.

33) Jan Fichtner, Eelke M. Heemskerk ve Javier Garcia-Bernardo, “Hidden Power of the Big Three? Passive Index Funds, Re-Concentration of Corporate Ownership, and New Financial Risk”. Passive Index Funds, Re-Concentration of Corporate Ownership, and New Financial Risk”, Business and Politics 19, no. 2 (2017).

34) Cédric Durand, “Le techno-féodalisme est un Léviathan de pacotille”, Inprecor, 15 Şubat 2025.  

35) Francisco Louçã, O Futuro Já Não É o que Nunca Foi (Gelecek Artık Hiç Olmadığı Şey Değil), Bertrand Editora, 2021); Shoshana Zuboff, The Age of Surveillance Capitalism. Le combat pour un avenir humain face aux nouvelles frontières du pouvoir, 2019, Zulma (2020).

36) Yanis Varoufakis, Les nouveaux serfs de l’économie, 2023, Les liens qui libèrent (2024).

37) Villegas-Sánchez, Yükselen Kurumsal Pazar Gücü, IMF, 2021.

38) Walmart, Sam Walton tarafından kurulan Amerika merkezli çok uluslu bir perakendecilik şirketidir. Walmart dünyanın önde gelen perakendecilik şirketlerinden biridir.

39) Psikanalizden ödünç alınan ‘ana gösterge’ terimi, tüm sistemin etrafında örgütlendiği merkezi bir kavramı belirtir.

40) Diogo Machado, “Crise de acumulação, instabilidade e barbárie” (Birikim krizi, istikrarsızlık ve barbarlık), Rede Anticapitalista, Mayıs 2025.

41) Christophers, idem.

42) İktisatçı ve iktisat tarihçisi Karl Polanyi (1886-1964), Büyük Dönüşüm (1944) adlı temel eserinde kapitalizmi, insan yaşamının doğal olarak meta olmayan alanlarını -emek, toprak ve para- ticarileştirme eğiliminde olan bir sistem olarak analiz eder ve bunu “hayali metalar” olarak adlandırır.

43) Nancy Fraser, Kapitalizm Yamyamlıktır, 2022, Agone (2025).

44) Dylan Riley ve Robert Brenner, “Seven Theses on American Politics”, New Left Review, no. 138, 2022.

45) Cédric Durand, “Scouting Capital’s Frontiers”, New Left Review, no. 136, 2022.

Diogo Machado uluslararası ilişkiler alanında profesördür. Francisco Louçã ise iktisatçıdır. Her ikisi de aktivisttir ve Portekiz’deki Sol Blok (Bloco de Esquerda) partisinin üyesidir.

Kaynak: https://vientosur.info/nuevas-y-viejas-oligarquias-las-transformaciones-en-el-regimen-de-acumulacion-del-capital/

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Yayına Hazırlayan: Osman Binatlı

Yahudi Marksizmi ve Siyah Marksizmi-Enzo Traverso

Son yirmi yıl içinde Amerikalı Yahudilerle Siyahlar arasındaki ilişkiler giderek bozuldu. Siyah elitlerin kimi tabakalarındaki antisemit eğilimler (Louis Farrakhan bunlar arasında en iyi bilineni) ile Amerika Yahudiliğinin geniş bir kesimindeki açıkça muhafazakâr yönelim, ırksal ayrımcılığa karşı ve yurttaşlık hakları için onlarca yıl boyunca sürdürülmüş olan ortak mücadeleleri hafızalardan silmiştir[1].

(…)

Burada Yahudi ve Siyah meselelerine ilişkin Marksist yaklaşımları karakterize eden ortak unsurlarla farklılıkları ele alacağız. Öncelikle her iki durumda da benzer bir ekonomisteğilimin altını çizmek gerekir: Yahudinin basit bir iktisadi kategoriyle özdeşleştirilmesine –“kast ve “sınıf-halk” kuramı- siyah meselesinin köleliğin mirasına indirgenmesi eşlik ediyor. Bu eğilim, köleliğe dayalı üretim biçimini kapitalist birikim sürecinde önemli bir evre olarak değerlendirirken bunun içerdiği kültürel ve siyasal boyutu hiçbir zaman kavramamış olan Marx’a kadar götürülebilir[2]. Okyanusu geçerek Afrika’dan Amerika’ya giden köle gemileri yalnızca emek gücü değil çeşitli dillerin, kültürlerin ve dünya görüşlerinin taşıyıcısı olan insanları da taşıyordu; bir başka ifadeyle Yeni Dünya’da kök salmaya yazgılı bir etnik-kültürel mirası taşıyorlardı. Marx siyah meselesinin yalnızca bir yönünü görürken -sanayi kapitalizminin bir gereği olarak köleliğin kaldırılması- bir diğerini tümüyle es geçiyordu: Siyahların bir tarihsel özne olarak kabulü. Siyahların özgürleşme davasına olan desteği ise kararlıydı, örneğin Kapital’de “siyah deri altındaki emek damgalanıp aşağılanırken beyaz deri altındaki emek özgürleşemez” yazıyordu[3]. Ne var ki iç savaşın çözmekten ziyade ortaya koyduğu bir siyah meselesinin var olabileceğine hiç ihtimal vermiyordu. Esasında kölelerin uğruna mücadele ettiği siyah kimliği karşısında, kendi Yahudiliği konusunda olduğu gibi kayıtsızdı. Bu zemin üzerinden giderek, Marksistler, Yahudiler gibi Siyahları da, Engels tarafından 1848’de tasarlanmış bilhassa kötü bir kategori içinde sınıflandırır: “Tarihsiz halklar” kategorisi.[4]

Bund Toplantısı

En azından yirmili yılların sonuna kadar Amerikan işçi hareketi Siyahları Amerikan radikal geleneğinin özgül bir bileşeni olarak kabul edemedi. Yahudi meselesine Marksist yaklaşım da bundan farklı değildi. Avrupa’da işçi hareketi ve sosyalist düşünce Yahudi özgürleşmesine [Yahudilerin 18. Yüzyılın sonundan itibaren yurttaşlık haklarının kabulü] dair Aydınlanma’dan miras aldıkları bir kavrayışa sahiptiler. Onu bir asimilasyon olarak, “daha üst bir medeniyete” kavuşmak için Yahudiliğin terki olarak kavrıyorlardı. Asimilasyon, toplumun bir çeşit “ilerleme” göstergesi olarak algılanıyordu. Bu perspektifte, Kautsky’ye göre Yahudiler, Yahudiliklerini terk edip, geçmişlerini unutup, tarihlerini inkâr ettikleri takdirde işçi hareketinin tümüyle bir parçası olabilirlerdi. Kısacası “ilerici Yahudiler” ile “gerici” Yahudilik arasında gerçek bir ikiliği kuramlaştırıyordu[5]. Daha da karikatürleştirilmiş bir haliyle bu aynı bakış ilk Amerikalı sosyalistlerin -çoğu Alman mültecilerdi- siyah meselesi karşısındaki tutumuna yön veriyordu. Normalde Siyahları, sosyalist yönetici Victor Berger’in tanımı itibariyle, bir “aşağı ırk” olarak değerlendiriyorlardı[6]. Renkli nüfus için yurttaşlık haklarını talep edip ayrımcı yasaları teşhir ederken söylemleri fazlasıyla paternalist bir tonlama kazanıyordu. Genç Eugene Debs’e göre (daha sonra fikrini değiştirecektir) sosyalizm siyahların kendi “hayvanlıklarını” aşma imkânı sağlamıştır[7].Knights of Labour(Emek Şövalyeleri-KoL) ve Industrials Workers of the World(Dünya Sanayi İşçileri-IWW) gibi iki radikal eğilimli sendika Siyahları dışlamıyordu. Hatta ilki, KoL, 19. Yüzyılın sonunda binlercesini örgütlemeyi başarmıştı. Ne var ki onların enternasyonalizmi hiçbir zaman Siyahların Amerikan toplumunun bünyesinde maruz kaldıkları özgül tahakkümün kabulüne kadar varmıyordu. İlk başlarda Komünist Partinin yönelimi IWW’nunkine çok yakındı. Amerikan KP’sinin ilk on yılına dair yazdığı tarihte James P. Cannon’un altını çizdiği gibi bu parti siyah meselesine “miadı dolmuş bir kuramla, yanlış veya kayıtsız bir yönelimle ve radikal yahut devrimci eğilimli birkaç Siyahın bireysel katılımıyla” yaklaşıyordu[8]. Siyahları aynı zamanda ezilen bir toplulukdeğil de yalnızca sanayi işçi sınıfının bir parçası olarak değerlendirdikleri dönemde komünistler Peder Marcus Garvey’in esinlediği kitlesel seferberlikleri dışarıdan gözlemlemekle yetiniyorlardı. Komintern’in altıncı kongresi, 1928’de Amerikalı Siyahlar için kendi kaderini tayin hakkı talebini savunmaya başladığında önemli bir dönemeç meydana gelmiş oldu. Bir anda komünistler Siyahların Kurtuluşuhareketi içinde dönüşür ve kısa zamanda Siyah nüfus içindeki hegemonik güç haline gelirler. Hemen hemen aynı dönemde SBKP Yahudi meselesi hakkında yeni bir yönelim alıp Sibirya çölündeki Birobican’da özerk bir Yahudi devleti kurma tasarısını geliştiriyordu[9].

Stalinist SSCB’deki rezil başarısızlığına rağmen – Troçki tarafından haklı olarak bir “bürokratik fars” olarak tanımlanır- Birobican, Yahudi diasporasının ulusal bir boyut da kazanabileceğinin kabulünü simgeliyordu. Daha Çarlık Rusya’sında Yahudi işçi hareketinin talep ettiği ve savunduğu bir gerçekliğin gecikmiş kabulüydü. Bu, Yahudi meselesine ilişkin Marksist yaklaşımların çoğulluğuna bakmayı gerektiriyor. Bir şekilde klasik Marksizmin tutumunu teşkil eden ve daha yukarıda anılan asimilasyoncu kavrayışın yanı sıra ulus-esaslı olarak tarif edilebilecek başka yönelimler de mevcuttu. Hem çevrede hâkim olan antisemitizmin, hem Yahudilerin iktisadi ve toplumsal marjinalleşmesinin, hem de Yidiş kültüründeki yenilenmenin sonucu olarak Yahudiliğin özgül bir ulusal kimlik olarak billurlaştığı Doğu Avrupa’da Marksist yaklaşım kompleks bir hal kazanıyor ve çeşitleniyordu. İçinde Yahudilerin varlığı hiç de ihmal edilebilir olmayan (Martov, Troçki, R. Luxemburg vs.) Rus ve Polonyalı sosyalistler, asimilasyonun gecikmişliğini Slavların toplumsal geriliğiyle açıklayarak Kautsky’ci şemayı tekrar öne sürüyordu. Öte yandan Yahudi işçi hareketi bünyesinde Yahudi Marksizmi (judéo-marxisme) olarak adlandırılabilecek ve özgünlüğü Yiddishkeit’ın [Doğu Avrupa Yahudi kültürü]ulusal boyutunun altını çizmeye dayanan bir düşünce akımı teşekkül etti[10]. Birbirine çoğunlukla sertçe karşı çıkan iki ayrı eğilim mevcuttu. Bir yanda başlıca kuramcısı Vladimir Medem olan ve Doğu Avrupa Yahudileri için bir ulusal kültürel özerklik projesine sahip olan Bund vardı. Diğer yandaysa Filistin’de bir Yahudi ulusal teşekkülün yeniden oluşturulmasını tasarlayan ve Ber Borokhov tarafından yönetilen Siyonist sosyalistler vardı. Aralarındaki ayrımların ötesinde bu iki hareket de asimilasyonculuğu (yani bir programatik hedef veya bir ilerleme göstergesi olarak kavranan asimilasyonu) reddediyor ve Ostjudentum’un [Doğu Avrupa Yahudiliği]ulusal gerçekliğine bağlı kalıyordu.

 ABD’de, 1929 büyük buhranına kadar siyah radikalizmi milliyetçi veya dini biçimler almıştı. Birinci Dünya Savaşından sonraki en tipik görünümü Marcus Garvey tarafından kurulan UNIA (Universal Negro Improvement Association and African Communities League)olmuştur. Komintern’deki yaklaşım değişikliği, o güne dek işçi hareketinin sınırlarında kalmış olan radikal siyah entelijensiya ile Marksizmin karşılaşmasının koşullarını yaratmış olur. Tarihçi Cedric Robinson’a göre bu karşılaşmanın ürünü, bir siyah Marksizminin doğumu olmuştur. C.L.R. James, George Padmore ve W.E.B. Du Bois burada ele alınan dönem itibariyle bu siyah Marksizminin başlıca temsilcileriydi. Cedric Robinson’a göre bu akımın belirleyici bir karakteristiği klasik Marksizmin Avrupa-merkezci geleneğinin eleştirisi olmuştur. Ona göre “siyah Marksizmi, Batı radikalizminin, temsilcileri Siyahlardan müteşekkil bir çeşidi değil”.[11]

Elbette ki ırksal tahakküme bir yanıt oluşturuyordu fakat o zamana dek üzeri örtülü kalmış bir kültürel kimliğin yeniden keşfinden ve ona sahip çıkılmasından ayrılmaz bir yanıttı bu. Eğer Yahudi-Marksizminin kültürel köklerini temsil eden Yidiş diliolmuşsa siyah Marksizminin kökleri ise Afrika mirasınauzanıyordu. Siyah entelektüellerin Marksizme katılımı çoğu kez Leninist tipteki bir sömürgecilik karşıtlığına eklemlenmiş bir panafrikanizmbiçimini alıyordu.

Siyah geçmişini yeniden sahiplenme iradesi Marksist tarih yazımının iki temel eserini vermiştir: W.E.B. Du Bois’nın Black Reconstruction(1935) ve C.L.R. James’ın The Black Jacobins(1938) çalışmaları. İç savaşa dair tüm geleneksel anlatıları tersine çevirerek Du Bois ilk kez olarak Siyahları, Amerikan tarihinin merkezine yerleştiriyor ve üstelik birer figüran olarak değil aktör olarak. Kölelerin mücadelesini Rus devriminin bir ön görünümü olarak görüyor ve köleliği çağın gerisinde kalmış bir üretim biçimi olarak değerlendirmeyi reddediyordu. Bu onun için dünya kapitalist sisteminin senteziydi; bu nedenle kapitalizmi “bir tarihsel ilerleme gücü” olarak tanımlamayı reddediyordu”[12]Siyah Jakobenler, 1791 ile 1803 arasında Saint-Domingue kölelerinin Toussaint Louverture tarafından yönetilen devriminin tarihidir. James bu çalışmanın gelişimini şu şekilde aktarır: “Afrikalıların (veya Yeni Dünya’daki torunlarının), daimî olarak başka halkların sömürüsünün ve vahşetinin nesnesi olmaktansa, kendi ihtiyaçları ölçüsünde geniş ölçekte eyleme girişen ve kendi kaderleriyle birlikte başka halklarınkini de şekillendirdiği bir kitap yazmaya karar vermiştim”.[13]

Siyah Marksizmiyle Yahudi Marksizmi arasındaki paralellik şimdi daha net görünüyor: her ikisi de yalnızca sınıfın değil -Yahudi veya Siyah proletarya- aynı zamanda ulusun da taleplerine tercüman oluyorlardı. Marksizmi bir ulusal kurtuluş tasarısı geliştirmek için sahipleniyorlardı. Yazar Richard Wright Marksizmi “siyah deneyiminin kendine bir ev, bir değer ve bir işleyiş kodu” bulduğu yer olarak görüyordu[14]. Varşovalı genç bir Yahudi işçi olan Hersch Mendel Bund’un Marksizminde “uluslararası sosyalizm ile Yahudi ulusal meselesi arasında bir sentez” görüyordu[15].

Yalnızca birkaç araştırma hipotezi formüle etmeyi amaçlayan bu karşılaştırmalı analiz bize en azından bir paradoksun varlığını keşfetmeyi sağladı: Yahudi ve Siyah örnekleri ulus olgusuna dair Marksist yaklaşımın temelinde yatan bir zayıflık olduğunu kanıtlıyor, bilhassa da ulusal tahakkümün özgüllüklerini kavramadaki yetersizliği veya bu konudaki gecikmesi itibariyle. Fakat öte yandan bu etnik azınlıkların radikalleşmiş entelektüellerinin Marksizmde kendi ezilmişliklerini açıklamayı, kültürel kimliklerinin oluşum sürecini anlamayı ve nihayet hem toplumsal hem ulusal bir kurtuluş projesi tasarlamayı sağlayan bir araç bulmuş oldukları da şüphe götürmez. Bu teşebbüsün sonuçlarını sorgulayabiliriz elbette. Ne var ki ezilen uluslar hümanist ve evrenselci boyutuyla Marksizmi bir özgürleşme silahı olarak kullandılar. Marksizmin ayakta kalma ve zenginleşme ihtimali, kapitalist düzene yönelik her türden muhalefet biçimiyle -feminizmden ekolojiye ve yeni ulusal kurtuluş mücadelelerine- sembiyoza girme, hiyerarşik ve önceden tasarlanmış şemalar dayatmaktansa bu hareketler tarafından yeniden şekillendirilme ve bir anlamda dönüştürülme kapasitesine bağlıdır. Yahudi ve Siyah meseleleri, bu perspektifte, yalnızca Marksizmin verimliliğini ve eksikliklerini tespit etmek için değil aynı zamanda onun yenilenmesi için de birer laboratuvar olarak kavranabilir. 

Çeviren: Uraz Aydın


[1]Enzo Traverso’nun « Juifs et Noirs : Deux histoires parallèles » [Yahudiler ve Siyahlar : İki Paralel Tarih] başlıklı yazısının Yahudi Marksizmi ve Siyah Marksizmi altbaşlığını taşıyan son bölümünü aktarıyoruz. Enzo Traverso, Pour une critique de la Barbarie moderne, Editions Page deux, Lozan, 1997.

[2]Bkz. Cedric Robinson, Black Marxism, The Making of the Black Radical Tradition, Zed Press, Londra, 1983, ss. 173-174.

[3]Karl Marx, « Le Capital », Œuvres, Economie, I, La Pléiade-Gallimard, Paris, 1965, s. 835.

[4]Bkz. Roman Rosdoslky, Zur nationalen Frage. Friedrich Engels und das Problem der « geschichtslosen » Völker, Olle &Wolter, Berlin, 1979.

[5]Karl Kautsky, Rasse und Judentum, Dietz Verlag, Stuttgart, 1921, s.93. Ayrıca Bkz. Enzo Traverso, Marksistler ve Yahudi Sorunu, Yazın yayıncılık, çeviri : Ayşe Tekin, 2001. 

[6]Bkz. Philip S. Foner, American Socialism and Black Americans. From the Age ou Jackson to Wordl War II, Greenwood Press, Westport, Londra, 1977, s. 105.

[7]Ibidem, s. 111-112.

[8]James P. Cannon, I primi dieci anni del Partito comunista americano, Jaca Book, Milano, 1977, s. 266.

[9]Bkz. Henri Sloves, L’Etat juif de l’Union soviétique, Les Presses d’Aujourd’hui, Paris, 1982. 

[10]Bkz. E. Traverso, Marksistler ve Yahudi Sorunuop.cit.

[11]C. Robinson, Black Marxism, op.cit., s. 97.

[12]W.E.B. Du Bois, Black Reconstruction in America, Russel and Russel, New York, 1963, s. 358. Du Bois’nın Amerikan marksizmindeki yeri konusunda bkz. Paul Buhle, Marxism in the USA, Verso, Londra, 1987, ss. 169-170.

[13]C.L.R. James, Les Jacobins noirs’ın1980 baskısına önsöz. James’in biyografisi için bkz. P. Buhle, C.L.R. James. The Artist as Revolutionary, Verso, Londra, 1988 ve Fransızca E. Traverso, « C.L.R. James (1901-1989). Hommage à l’auteur des Jacobins noirs », L’homme et la société, 1989/3, s. 115-121.

[14]Alıntılayan C. Robinson, Black Marxism, op.cit, s. 423

[15]Hersch Mendel, Mémoires d’un révolutionnaire juif, Presses universitaires de Grenoble, 1982, s.73. 

30. Ölüm Yıldönümü için Yeni Bir Ernest Mandel Derlemesi

Aramızdan ayrılışının 30. Yılında, yirminci yüzyılın ikinci yarısının en önemli Marksist düşünürlerinden biri olan Ernest Mandel’i yeni bir derlemeyle anmak istedik. Hem dünya çapında kabul görmüş bir iktisatçı hem de IV. Enternasyonal’in inşasında tarihsel bir rol oynamış olan Mandel’in, kimileri ilk defa Türkçede yayınlanan çeşitli yazıları ve düşüncesine dair değerlendirmeleri okurlarımızın ilgisine sunuyoruz.

İmdat Freni

Yazın Yayıncılık

Kitabı indirmek için:

https://imdatfreni.org/wp-content/uploads/2025/08/MANDEL-FINAL.pdf

İçindekiler

Ernest Mandel-Biyografik Notlar – Michael Löwy/Enzo Traverso

Ernest Mandel Yazıları

Genel Grev

Yabancılaşmanın Nedenleri

Devrimci Öğrenci Hareketi

Ekim Devriminin Tarihsel Anlamı ve Kapsamı

Kırk Yıl Önce, Hitler…

Troçki’nin Katli

Mao: Lenin ile Stalin Arasında

Ernest Mandel Yaşamı, Mücadelesi, Çalışmaları

Tevazu – Yiğit Bener

Ernest Mandel 20. Yüzyılın En Büyük Marksist Düşünürlerinden Biriydi – Alex De Jong

Ernest Mandel’in İktisatı, Dün ve Bugün – Michel Husson

Ernest Mandel ve Ekososyalizm – Michael Löwy

Ernest Mandel ve Geç Kapitalizmin Ekonomisi – Marcel Van Der Linden

“İkinci Dünya Savaşı’nı yorumlamak için Mandel’i Hobsbawm’a tercih ederim” – Enzo Traverso

Ernest Mandel’ler de Ölür! – Erdal Tan (Yiğit Bener)

Aramızdan ayrılışının 30. Yılında Ernest Mandel’i, yirminci yüzyılın ikinci yarısının en önemli Marksist düşünürlerinden biri olan, IV. Enternasyonal’in bu tarihsel simasını çeşitli yazıları ve hayatından, mücadelelerinden kesitlerle anıyoruz. Burada Sosyalist Demokrasi için Yeniyol’un Eylül 1995 tarihli sayısı için kendisiyle birlikte uzun yıllar sosyalist mücadele içinde yakın mesai yapmış olan Yiğit Bener’in, Erdal Tan imzasıyla kaleme aldığı yazısını tekrar yayınlıyoruz. 

MANDEL’İN ANISI (1): Geçen ay, 20 Temmuzda yitirdiğimiz Ernest Mandel’in cenaze töreni eğer Türkiye’de yapılıyor olsaydı, büyük olasılıkla birileri “Ernest Mandel’ler Ölmez!” gibi bir slogan atardı. “Devrimci geleneklerimiz” arasında yer alan ve ölenlerin arkada bıraktıklarının kalbinde aslında ölmediklerini vurgulamak için söylenen bu tür sözlerde elbette doğru bir yön de var: 

— Öncelikle ölen kişinin anısı, yakınları ve dostları tarafından yaşatılacaktır mutlaka. Hele söz konusu olan, Ernest Mandel gibi ömrünü daha iyi, daha adil, daha insancıl bir dünya yaratma projesine adamış, tüm ezilenlerin yanında yer alıp mücadelelerine katılmış ve dolayısıyla tüm dünyada sevenleri, dostları, yoldaşları olan bir kişiyse… 

— Ayrıca ölen militanın amaçları, idealleri, mücadelesi, dava arkadaşları tarafından — belki biraz da onun anısına — sürdürülecektir. Hele söz konusu olan kişi, tüm militan yaşantısını devrimci bir enternasyonal örgütün inşasına adamış olan Ernest Mandel ise, tüm dünyadaki yoldaşlarının ve (1950’lerden sonraki dönemde adı onun adıyla birlikte anılan) IV. Enternasyonal’in, onun sosyalizm mücadelesini ödün vermeden sürdüreceğinden emin olabiliriz. 

— Ve nihayet, yitirdiğimiz kişi, Ernest Mandel gibi, neredeyse tüm dünya dillerine çevrilen onlarca kitabın ve yüzlerce makalenin yazarıysa; yarım yüzyıldır düşünceleriyle ve teorik katkılarıyla tüm dünyadaki birçok düşünürü ve sosyalist militanı şu ya da bu oranda etkilemişse; üstelik bir döneme damgasını vurmuş tarihi bir kişilikse, onun artık (bir anlamda) ölümsüzlüğe ulaştığını dahi düşünebiliriz.

Evet, işin bu yönlerine baktığımız zaman, “Ernest Mandel’ler Ölmez!” demenin belki de bir anlamı var… en azından bu şekilde bir teselli bulmak mümkün. Ancak yine de ben bu sloganı bir türlü benimseyemiyorum. Çünkü ne yazık ki, İslami gelenekten esinlenmiş olan “devrim şehitleri” edebiyatının gözden kaçırdığı şey şu: “Güneşe de gömülseler”, “anıları yolumuzu aydınlatmaya devam da etse”, ölen ölüyor ve kimsenin (hele Ernest Mandel gibi olağanüstü kişiliklerin) yeri de doldurulamıyor! 

Evet, Ernest Mandel’i tanımış olan bizler, dost meclislerinde onunla ilgili anılarımızı paylaşmaya devam edeceğiz; uzun bir süre onunla birlikte yürüttüğümüz mücadeleyi, artık onsuz da olsa, yine de sürdüreceğiz; onun yapıtları, teorik katkıları, tarihteki rolü, daha uzun yıllar tartışılacak; onunla ilgili ikinci elden kitaplar, makaleler yazılacak, akıllı ya da aptalca yorumlar yapılacak, hatta “Mandel uzmanları” türeyecek; düne kadar onun örgütünden inatla uzak duranlar, hatta örgütüne ve güvendiği yoldaşlarına söylemediklerini bırakmayanlar, birden kraldan fazla kralcı kesilip ona bizlerden bile fazla sahip çıkmaya kalkışacaklar (ne de olsa “Mandel iyiydi ama çevresi kötüydü”, değil mi?); belki de, tüm büyük Marksist düşünürler için yapıldığı gibi, kimi akademik çevrelerde yapıtları ve katkıları konuşulurken kitapları övülüp militan faaliyetleri yerilecek, hatta düşüncelerinin sivri (yani “devrimci”) yönleri törpülenip ehlileştirilmeye çalışılacak… 

YITIRILENIN BILINCINE VARMAK: Tüm bunlar yaşanacak muhakkak, eşyanın tabiatı gereği! Ama gerçek şu ki, bitmek tükenmek bilmeyen enerjisiyle, yüksek derecede iletken coşkusuyla, neşesi ve babacan sevecenliğiyle, en kuru örgütsel tartışmaya bile ayrı bir boyut katan derin tarihi ve evrensel bilinciyle ve temsil ettiği tarihi süreklilikle Ernest, artık aramızda olmayacak… Ölümün en mutlak ve en acı tarafı bu zaten!

SAVAŞ KUŞAĞI: Sonuç olarak, bir kuşak kaybolmakta ve onlar yok oldukça, kendi geçmişimizle ve tarihle olan canlı bağlarımız da bir bir kopmaktadır. Ucuz tesellilerin ötesinde, ölenlerle birlikte neleri yitirdiğimize baktığımızda, işte bu çıplak gerçeği ve yeri doldurulamayacak bir boşluğu görürüz. 

Ernest Mandel haklı olarak “kişi kültünden” nefret ederdi ve eminim kendi arkasından abartılıövgüler yazılmasını da istemezdi. Ancak, dünyanın öbür ucundaki bir ufak ülkede vefat eden ve daha önce adını bile duymadığımız bir yoldaşın ardından, dergilerimize yazdığı (ve önemli siyasi gelişmeler ne olursa olsun, mutlaka yer bulunup yayınlanmasını ısrarla talep ettiği) anma yazılarıyla bizlere önemli bir noktayı hatırlatıyordu: Verilen ortak mücadeleye — bir nebze de olsa — katkıda bulunmuş olanlara vefasız davrananlar, aslında kendi değerlerine ihanet etmiş sayılırlar (hatta Ernest bu tavrını, artık militanlığı çoktan bırakmış olan “eski yoldaşlar” için bile sürdürürdü). Üstelik, işin insani boyutunu bir kenara bıraksak bile, “eskilerin” kaybolmalarının ciddi bir örgütsel zaaf yaratacağını unutmayalım. Sorun, yitirilen yoldaşın kişisel yeteneklerinin ve örgüt içindeki somut görevlerinin ağırlığının çok ötesinde bir anlama sahiptir (nitekim Mandel’in bile, sağlık sorunları nedeniyle, son yıllarda IV. Enternasyonal içindeki eski ağırlığı fiilen kaybolmuştu). Çünkü “eski” yoldaşların en önemli işlevlerinden biri, her tür örgütlenmenin vazgeçilemez bir boyutu olan kolektif belleği canlı tutmak ve yeni militan kuşaklara iletmektir. Bu işlevin aksaması ya da ortadan kalkmasıyla örgütlenmedeki süreklilik sona erer. 

Mandel savaş görmüş ve savaşın insanlık için ne denli büyük bir felaket olduğunu bizzat (bir bölümünü nazi toplama kamplarında olmak üzere!) yaşamış bir kuşağın temsilcisiydi (2). O nedenle inatçı bir savaş karşıtı, inatçı bir anti-militarist militandı. Nitekim bu konuda yazılmış onlarca makalesi mevcuttur. Sosyalizm onun gözünde, kapitalist/emperyalist kâr mantığının kaçınılmaz bir ürünü olan savaşları engellemenin yegâne yoluydu (3). Bu nedenle de sık sık sosyalizmin, “militarist sembollerle” bir arada yürüyemeyeceğini, silahı ve şiddeti bayrak edinerek sosyalizm propagandası yapmanın abes olduğunu belirtirdi. Mandel, bazen kendini savunmak için şiddet kullanmanın kaçınılmaz olduğunu bilmeyecek kadar saf bir hayalperest değildi elbette. Ne var ki, “kerhen ve ancak kaçınılmaz olduğunda” kullanılması gereken “olumsuz” bir araca, “olumlu” nitelikler yüklenmesini ve bu aracın “sosyalizm adına” kutsanmasını kabul edemezdi. 

YA SOSYALIZM, YA BARBARLIK! Mandel için insanlığın önündeki en önemli tehditlerin başında nükleer savaş gelirdi (4). IV. Enternasyonal’in son Dünya Kongresi’ndeki konuşmasında da, bu konuda yeni programatik açılımların gerekli olduğunu belirtmişti: “Eskiden, ’emperyalistler savaş isterse, silahları onlara karşı çevirerek bu savaşa son verebiliriz’ derdik, ancak söz konusu olan nükleer silahlar olduğunda bunu bu şekilde söyleyemeyiz, çünkü emperyalistlere karşı dahi olsa, bu silahların kullanılması, insan türünün yeryüzünden silinmesi anlamına gelecektir”. Ernest’in bu son konuşmasını, kendini iç örgütsel tartışmaların sıcaklığına kaptırmış kimi yoldaşlar gülümseyerek karşıladılar, çünkü bu konu o anki gündemle doğrudan bağlantılı değildi. Oysa sanırım, bir sonraki Dünya Kongresine katılamayacağını aslında bal gibi hisseden Ernest, kısır gündemi zorlayarak bize belki de başka bir şeyler anlatmaya çalışıyordu…

Ya Sosyalizm, Ya Barbarlık adlı IV. Enternasyonal’in manifestosu (5), birçok yoldaşın katkısıyla genişletilmiş ve eleştiriler doğrultusunda değiştirilmiş olsa da, büyük ölçüde Mandel’in eseriydi. Ernest, bu dönemde bu tür bir metnin hazırlanmasının yararına ya da aciliyetine pek inanmayan yoldaşlarını ikna etmek için örgüt içinde büyük bir mücadele verdi. Çünkü onun için en acil sorunlardan biri, her geçen gün derinleşen ekonomik krizin de etkisiyle insanlığı adım adım felakete ve çürümeye sürükleyen kapitalizme karşı alternatifin yeniden canlandırılmasıydı (hatta artık alternatifin “ya sosyalizm, ya da insanlığın yok olması” olduğunu söylerdi). 

Tüm yazı ve konuşmalarında kapitalizmin aslında bir barbarlık rejimi olduğunu somut örnekleriyle anlatırdı. Sosyalizm mücadelesinin gerekliliğini ve meşruiyetini de bu analize dayandırırdı. Mandel için sorun, Peru’daki kolera salgınından etkilenen 200.000 kişinin nasıl sağaltılacağı, her yıl üçüncü dünya ülkelerinde tedavi edilebilir hastalıklardan ölen on altı milyon çocuğun nasıl kurtulacağı, günlük kalori tüketimi Nazi toplama kamplarındaki günlük kalori tüketimine eşit olan üçüncü dünyadaki bir milyar insanın karnının nasıl doyurulacağı sorunuydu. 

Tüm konuşmalarını kolay anlaşılabilir somut örneklerle süslemesinin altında yatan kaygı da sanırım buydu. Bu yüzden, onun konferanslarını, “büyük bir kuramcının büyük ve karmaşık soyutlamalarını” dinleme beklentisiyle izleyenler arasında hayal kırıklığına uğrayanlar da olurdu… Oysa Ernest için soyutlama, entelektüel züppeliğin tatminine yönelik bir amaç değil, çok sayıda ve karmaşık verilerden oluşan gerçekliği kavrayabilmek (ve bu gerçekliği insanlığın yararına dönüştürebilmek) için zorunlu olarak başvurulması gereken bir araçtı. Nitekim en soyut ekonomik kuramları tartıştığı yapıtlarını bile, anlaşılabilirliği hedefleyen somut güncel örneklerle beslerdi. İnanmayanlar, Marksist Ekonomi El Kitabı’nı, Uluslararası Ekonomide İkinci Kriz’i, hatta Kapitalist Gelişmenin Uzun Dalgaları’nı (6) ya da — Türkçe’ye çevrildiğinde (inşallah…) — Geç Kapitalizm’i okuyabilirler! [Bu eser 2008’de Versus yayınlarından Candan Badem çevirisiyle yayınlanmıştır-İF]

Sosyalizm’in ve sosyalist devrimin olabilirliğini kanıtlamak için de sık sık, çeşitli konuşmalarında ve makalelerinde (7) dünyanın dört bir tarafındaki grevlerden, mücadelelerden, dayanışmalardan küçük somut örneklere başvururdu. Mandel’in tarih merakının kökeninde de sanırım bu somut veri ve kanıt toplama dürtüsü önemli bir yer tutuyordu. Olağanüstü belleği sayesinde, tüm dünyada yaşanmış olan ve yaşanan sosyal mücadeleler konusunda canlı bir ansiklopedi gibiydi. 

FLAMAN, KOZMOPOLIT VE ENTERNASYONALIST: Kuramsal laf salataları yerine somut verilere olan bu tutkusu onu, ekonomik verilerden sosyal yaşamla ilgili küçük ayrıntılara kadar tüm dünyada olup bitenlerin yakın bir izleyicisi olmaya yöneltiyordu. Bu sayede dünyayı kavrayışında, global, geniş ve evrenselci bir bakış açısı kazanmıştı. Tarihi ve kapitalist gelişmeyi açıklayışındaki bu “bütünsellik” nedeniyle, (zaman zaman Marks’a karşı da yöneltilen bir suçlama olan) “yerel özellikleri ve farklılıkları göz ardı eden aşırı bir evrenselcilikle” eleştirildiği olurdu. Örneğin bazı yakın yoldaşları, (kanımca en önemli yapıtlarından biri olan) Marksizm’in Tarihteki Yeri (8) adlı incelemesini bu yönden eleştirirdi. Bu eleştirilerde bir doğruluk payı olsa da, Mandel’in “evrenselciliğinin” hiçbir zaman kaba bir “Avrupa Merkezciliğine” dönüşmediğini de belirtmek gerekir. Marks’ın İktisadi Düşüncesinin Oluşumu (9) adlı yapıtındaki “Asya tipi üretim tarzı” bölümdeki yaklaşımı sanırım bunun en iyi kanıtıdır. 

Kaldı ki, “Avrupa Merkezciliğe” karşı Mandel’in sahip olduğu en önemli panzehir, belki de tam bir “modern zamanlar Evliya Çelebisi” oluşuydu. Elinde küçük bavuluyla örgüt adına Asya’dan Latin Amerika’ya kadar dünyayı gezer, gerek işçi/köylü örgütleri militanlarıyla gerekse de o ülkenin akademik çevreleriyle konuşur, dinler, tartışır, öğretir ve öğrenirdi. Bu yönüne bir de, birçok dilde hem yazıp hem konuşabilir olmasını da eklersek, Mandel’in bir bakıma, tam da Marksizm’in ilk yıllarındaki geleneğe uygun bir “kozmopolit” olduğunu söyleyebiliriz.

Hoş, Mandel kozmopolit idi, ama yine de kendi “vatanı” vardı: Belçika’nın o puslu ve yağmurlu kentlerinin, Brüksel’in, Anvers’in, Charleroi’nın, sıradan ve salaş işçi kahvelerindeki seçim konuşmalarından, sık tekrarlanan genel grevlerden sonra sendikacılarla yapılan değerlendirme görüşmelerinden, (kendisinin de önemli bir rol oynadığı) Belçika işçi hareketinin tarihini anlattığı o eğitim seminerlerinden ve Enternasyonal’i flamanca söylediği parti mitinglerinden, vazgeçmesi olanaksızdı. 

O, Avrupa işçi hareketinin bağrından çıkmıştı ve köklerinden hiç kopmadı. Bu nedenle de hiçbir zaman, kimi Avrupalı solcu aydınlar gibi “vicdan rahatlatma” amaçlı ucuz “üçüncü dünyacılık” yapmadı. Mandel, emperyalist sömürünün “üçüncü dünyada” yarattığı yıkımların sorumluluğunu, hangi koşullarda yaşadığını çok iyi bildiği, gelir düzeyi sürekli geriletilen, kazanımları kemirilen ve işsizlikle terbiye edilmeye çalışılan Avrupa işçi sınıfına yükleyenlerden değildi.

Partisi için yaptığı bir seçim çalışmasında, kısa vadede 700.000 yeni iş kurmaya yönelik bir proje üretti. İşsizlik sorununa karşı bir geçiş talebi olarak düşünülen bu plan, üretimde kâr mantığının değil, sosyal gereksinimlerin temel alınması gerektiğini vurguluyordu… Zengin bir ülke olan Belçika’da sözü edilen sosyal gereksinim ise, doğru dürüst tuvaleti ve banyosu olmayan yüzbinlerce konuta tuvalet ve banyo yapılmasıydı!

Ernest Mandel, aynı anda hem Avrupalı işçinin hem de Latin Amerikalı ya da Asyalı köylünün sorunlarını hissedebilen; onlara, çıkarları arasındaki görünürdeki çelişkileri aşıp, ortak mücadelede hedeflerinde birleşmelerinin yollarını gösterebilen tam bir enternasyonalistti. Nitekim tüm ömrünü de devrimci bir enternasyonal örgütün gerekliliğini kanıtlamaya adamıştı. 

Ancak bu yüzden neredeyse, kendi örgütü olan Belçika Sosyalist İşçi Partisi (POS) ile başı derde giriyordu. Çoğu örgüte kendi kazanıp yetiştirdiği öğrencileri olan POS’un genç yöneticileri, sürekli seyahat ederek Enternasyonal’in işleriyle ilgilenip, kendi örgütünü boşlamasına sonunda isyan ettiler ve Ernest’i 1986’daki kongrede Merkez Komitesine seçmemekle tehdit ettiler! Adaylığının kabulü için tüm MK toplantılarına katılmasını ve hiç olmazsa ayda bir kez dergiye yazı yazmasını şart koştular. Ve Ernest bu şantaja boyun eğmek zorunda kaldı! 

Aslında bu isyanın arkasında bir “siyasi Ödipus kompleksinin” yattığı da söylenebilir, çünkü Mandel’i yeri geldiğinde en acımasızca eleştirenler yine hep Belçikalı kendi “manevi evlatlarıydı”. Çünkü onlar, IV. Enternasyonal’in inşa sürecindeki en önemli hata olan, örgüt inşasındaki “kendiliğindenci” yaklaşımın ve “aşırı iyimser” analizlerin sorumluluğunu ustaları Ernest’e yüklerlerdi. Mandel’in “kendiliğindenciliğini” eleştirenler, aslında bu yaklaşımının kökeninde onun “gizli” bir Rosa Luxemburg hayranı olmasının ve Rosa’nın örgüt anlayışından etkilenmiş olmasının yattığını iddia ederlerdi. Örgütün o dönemlerdeki eksikliklerin ve yanlışlıkların sırf Ernest’in “kendiliğindenciliğine” bağlanması her ne kadar ona karşı yapılan bir haksızlıksa da, sonradan kendi de kabul ettiği gibi (10), bu eleştirilerde bir haklılık payı vardı.

BÜROKRASI VE YOZLAŞMA: Aslında, Leninist Örgüt Teorisi’nin (11) yazarı Ernest Mandel’in temel hatası, gerek örgütlenmeyle ilgili yazılarında gerekse de (özellikle Belçika’daki) kendi pratiğinde, aygıt ve önderlik inşasının görece özerkliği ve önemi üzerinde yeterince durmamış olması; bu konuları ikinci plana atarak program savunusunu ve programatik propagandayı fazlasıyla ön plana çıkartması olmuştur. Bu yaklaşımın temelinde belki de, stalinizmin ve komünist partilerin baskısını fazlasıyla hisseden Avrupalı troçkistlerin geliştirdikleri ve her türlü örgütlenmeyle disipline kuşkuyla bakan anti-bürokratik alerjiydi (nitekim daha aygıtçı bir gelenekten gelen James Cannon’un yetiştirdiği Amerikalı troçkistler, örgütlenme konusunda daha başarılı olmuş, ancak ilerki yıllarda kimi “bürokratik” eğilimler de üretmişlerdir). Mandel ise, leninizmle stalinizm arasında bir süreklilik arayanlara şiddetle karşı çıkmakla birlikte, leninist örgütlenme anlayışının çoğu kez yanlış ve abartılı biçimde yorumlandığından yakınır, aşırı merkezci ve disiplin ağırlıklı yorumlarının ise belirli koşullarda bürokratik yozlaşmaya zemin hazırlamasından çekinirdi. Ancak bunun panzehirinin yine Lenin’in anti-bürokratik yazı ve eylemlerinde olduğunu söylerdi (ancak bir seminerde, “1917 Lenin’inin” ve “1936 sonrası Troçki’sinin” demokrasi konusunda daha tutarlı olduklarını söylemişti)…

Son yıllarda bürokrasi ve demokrasi konuları, zihnini en çok meşgul eden konulardı. Avrupa Komünizmi ile ilgili derlemesinde ve sosyal-demokrat partilerle ilgili makelelerinde açıkça belirttiği gibi, bürokratik yozlaşmaların sadece Rusya’da, özel koşullarda ortaya çıkan Stalinizm’e özgü olmadığını biliyordu elbette. Nitekim bürokrasinin, gerek kapitalist toplumlarda, gerekse de “post-kapitalist” toplumlardaki sosyo-ekonomik kökenlerini sorgulayan birçok makalesi de mevcuttur. Geç Kapitalizm’de, İşçi Sınıfı Hareketi ve Bürokrasi’de (12) ve hatta Faşizm (13) üzerine yazılarında ve SSCB’deki gelişmeleri inceleyen nice kitap ve makalesinde (14) bu çabanın izlerini bulabiliriz. Ancak şurası açık ki, stalinizmin, dünya işçi hareketinin ve özellikle de eski “Doğu Bloku” ülkelerinin proletaryasının bilincinde yarattığı tahribatın boyutları, İşçi Sınıfı Hareketi ve Bürokrasi’nin yazarını bile şaşırtmıştı. 

DEMOKRASI SORUNSALI: Nitekim Mandel’in en önemli siyasi öngörü hatalarından biri, stalinizmin yıkılışının ardından anti-bürokratik bir sosyalist siyasi devrimin geleceği beklentisiydi. Aslında bu hatanın temelinde, sanıldığı gibi Mandel’in o ünlü “aşırı iyimserliğinden” çok, bürokratik yozlaşmanın işçi sınıfının bilincinde yarattığı bu tahribatın boyutlarının küçümsenmesi yatıyordu. Sonuçta, stalinizme karşı amansız bir muhalefet hareketi olarak kurulan IV. Enternasyonal bile felaketin boyutlarını es geçmişti! Bu yüzden Mandel, özellikle yaşamının son yıllarında, bürokrasi/demokrasi konularında yeniden ve daha kapsamlı düşünülmesi gerektiğini vurgulamaya özen gösterirdi. Ayrıca SSCB’nin — gerek Troçki’nin gerekse de kendisinin öngörülerini doğrulamayan — evrimini incelerken, ucuz ve kestirmeci inkârcılıklara başvurmaksızın, “yozlaşmış işçi devletleri” kuramının sorgulanıp genişletilmesi konusunda çalışmaktaydı. 

Çeşitli katmanlara bölünmüş olan işçi sınıfının ve emekçilerin ortak iradelerini ortaya koyabilmeleri için demokrasinin vazgeçilemez bir araç olduğunu sık sık hatırlatan Mandel, her fırsatta, sosyalist demokrasideki özgürlüklerin ve hukuk anlayışının, en “özgürlükçü” kapitalist ülkelerdekinden bile kat ve kat üstün olması gerektiğini vurgulardı. Bu konuda hiçbir çifte standardın uygulanamayacağını söylerdi (hatta “madem ki işçilerden oy alabiliyorlar, yasadışı şiddete başvurmadıkları sürece en gerici burjuva partileri bile sosyalist bir iktidardaki tüm siyasi özgürlüklerden yararlanmalıdır” derdi). Nitekim IV. Enternasyonal’in en önemli programatik metinlerinden biri olan ve Ernest’in de çok önem verdiği Sosyalist Demokrasi ve Proletarya Diktatörlüğü (15) aslında, her ne kadar kolektif bir tartışmanın ürünüyse de, ana hatlarıyla Mandel’in eseriydi, bu kaygı ve arayışlarının ürünüydü.

Sosyalizm adına yapılan rezaletlerin ve kepazeliklerin onun moralini nasıl bozduğuna, başını ellerinin arasına alıp “bunu nasıl yaparlar!”, ya da “bu kadarı da olmaz ki!” diye nasıl tepindiğine kaç kez tanık olmuşumdur. Çünkü onun gözünde demokrasi ve insan haklarına saygı, sosyalizmin yeniden inandırıcılığını kazanması için vazgeçilmez koşulların başında geliyordu. Bu konuda modern teknolojinin ciddi katkıları olacağını düşünürdü. Modern iletişim araçlarının, bilgisayarların ve bunların kullanım alanlarının yayılması sayesinde, Lenin’in, Devlet ve İhtilal’deki rüyası olan, okuma yazma bilen herkesin toplum yönetiminde söz sahibi olabileceği bir düzenin pratikte kurulmasının artık mümkün olduğunu belirtirdi. Çünkü böylece herkesin, evindeki bilgisayar ve telefonla her önemli toplumsal konuda görüşlerini ve tercihlerini demokratik bir biçimde belirtebileceğini umuyordu (16).

Sosyalizm, karşı konulmaz bir takım nesnel ekonomik yasaların kaçınılmaz ürünü olarak değil, ancak bilinçli ve kollektif bir toplumsal iradenin ürünü olarak ortaya çıkıp yaşayabileceğine göre, bu uğurda mücadelenin meşru olabilmesi için, sosyalizmin sadece daha iyi yaşam koşulları vaat etmesinin yetmeyeceğine, aynı zamanda insani açıdan da daha üstün moral değerlerin taşıyıcısı olması gerektiğine inanırdı. Çünkü onun gözünde sosyalizm, haklılığı ve geçerliliği kendinden menkul, Marks’ın yazılarından kaynaklanan ve “vahiyle inen kutsal bir inanç” değildi. Somut sorunlara yanıt vermesi gereken, meşruiyeti ve doğruluğu her aşamada yeniden kanıtlanması gereken bir projeydi… Hele hele “sosyalizm adına” hareket eden sosyal-demokrat ve komünist partilerin iktidarlarının sergilediği acı deneylerden sonra! 

SOSYALIZMIN INANDIRICILIĞI: Nitekim son yıllarındaki en büyük tutkusu, kapitalist barbarlığa karşı yegâne alternatif olan sosyalizmin nasıl geçerlilik kazanabileceğini anlatmak ve inandırıcılığına yeniden nasıl kavuşabileceğini sorgulamaktı. Bu çabasının ürünü olarak son döneminin belki de en önemli makalesi, 1990 Nisanında kaleme aldığı Sosyalizmin Geleceği adlı yazıdır (17). 

Özellikle SSCB’nin yıkılışından sonra, sosyalizmin “geçersizliğini kanıtlamak” amacıyla burjuva propagandasının kullandığı en etkili silah, Ekim Devrimine saldırmaktı. Bu nedenle Mandel, Devrimin savunusunu üstlenmiş ve bu konuda, Amsterdam Defterlerinde yayınlanan Ekim Devriminin Meşruiyeti adlı bir inceleme dahi yazmıştı. Sık sık o dönemle ilgili (çoğu unutulmuş) bazı somut gerçekleri hatırlatırken, Bolşeviklerin insancıl yönlerini vurgulardı: Örneğin, devrim sırasında Bolşeviklerin ölüm cezasına ya da yargısız infazlara başvurmadıklarını hatırlatır; Ekim Devrimi sırasında ölen insan sayısının, Petrograd’da normal bir günde kaza sonucu ölenlerden fazla olmadığını vurgulardı. Ele geçirilen çarlık subaylarının bile, “Devrime karşı silah kullanmayacaklarına” dair söz vermeleri karşılığında bolşevik işçiler tarafından serbest bıraktıklarını büyük bir gururla aktarırdı. Buna karşın, devrimin ardından patlak veren içsavaşı, sonraki yozlaşmanın altyapısını hazırlayan en önemli etken olarak görürdü. 

Ancak Devrimi savunurken bile, o dönemde bolşeviklerin yaptıkları vahim hataları ve yanlış uygulamaları, örneğin muhalefet partilerinin kapatılması, demokratik özgürlüklerin kısılması, ardından da fraksiyonların yasaklanmasını acımasızca eleştirmekten kaçınmazdı (örneğin ustası Troçki’nin o yıllarda yazdığı Terörizm ve Komünizm adlı yapıtıyla ilgili olarak bir gün, “Bu kitap Troçki için bir utanç abidesidir” dediğine bile tanık oldum). Bu konuda özellikle de Rosa’nın, Lenin ve Troçki’ye yöneltmiş olduğu birçok eleştirinin ne kadar haklı olduğuna dikkat çekerdi. 

Örgüt içi ilişkilerde de demokrasiye saygı, Mandel’in en temel kaygılarından biriydi. 1950’lilerdeki kimi tartışmalarda ve bölünmelerde ne de olsa onun da bazı günahları (!) olmuştu ve bunlardan gerekli dersleri çıkartmıştı. Özellikle de örgüt içi demokrasinin, ayrı metin yayınlama hakkı ya da eğilim kurma hakkı gibi basit bazı şekilsel haklara indirgenemeyeceğini düşünürdü. Siyasi veri toplama, yazı yazma ve tartışma yürütme konusunda bolca zamanı ve olanakları olan profesyonel devrimcilerin ve öğrencilerin dışındaki kesimlerin de siyasi tartışmalara ve kararlara sağlıklı bir biçimde katılmalarının koşullarının yaratılması gerektiğini düşünürdü. Başka bir değişle, örgütün içi işleyişinin, günde 8-10 saatini bir patronun hesabına çalışarak geçirmek zorunda olan ve bir aile yaşantısı olan “normal” emekçilerin de siyasi katılımını sağlayacak şekilde dönüştürülmesi gerektiğini vurgulardı (bkz. Inprecor‘un 15. Yılı Söyleşisi).

Ernest, örgüt içi tartışmalardaki ve çeşitli sol örgütlerin arasındaki polemiklerde kullanılan sert ve saldırgan üsluptan da çok şikâyetçiydi. Yıllarını siyasi mücadeleye vermiş, uluslararası polemikler içinde “pişmiş” ve sık sık tartışmalarda hedef ya da odak noktası olmuş (zaman zaman kendisi de demagojik yöntemlere başvurmuş!) deneyimli bir yöneticinin artık bu tür şeylere aldırmaması beklenirdi belki… Ama Ernest, hâlâ, hakarete varan sertlikteki tartışma ve suçlamalardan incinecek hassasiyette bir insandı. Her zamankinden daha öfkeli tartışmalara, şiddetli atışmalara ve sert suçlamalara sahne olan bir yönetim toplantısında söz alıp, bu üslubu protesto edişini anımsıyorum: Birbirlerine bu kadar hakaret eden, bu kadar ağır suçlamalar yönelten, bu kadar aşağılayıcı ya da kırıcı bir üslupla tartışan insanların, ertesi gün nasıl birbirinin yüzüne bakacağını, nasıl yoldaşça omuz omuza mücadele edebileceğini sormuş ve herkesi daha ölçülü davranmaya çağırmıştı. 

“BIZIMKILER” VE BIRLIK SORUNSALI: Çünkü onun anlayışına göre, sonuçta, sosyalizmin ana hedefleri için mücadele eden herkes, hangi örgütten ya da hangi görüşten olursa olsun aynı saflarda yer alıyordu. Dolayısıyla şu ya da bu tartışmada “yanlış” bir görüş savunuyor olması o kişiyi “başı ezilmesi gereken bir haine” dönüştürmediğine göre, tartışmanın özüyle ilgili taviz vermemekle birlikte, tartışma üslubunun da bu gerçeğe uygun olması gerekiyordu. 

Ernest’in “birlikçi” yaklaşımının temelinde de sanırım bu felsefe yatıyordu. Kaç kez, diğer sosyalist örgütlerin başarılarından söz ederken bile “bizimkiler” diye konuştuğuna tanık olmuşumdur. Ernest için Sandinistler “bizimkiler” idi, Güney Afrikalı ya da Filipinli devrimciler de… Fransa’da IV. Enternasyonal’in örgütünün katılmadığı bir seçimde, “rakip” troçkist örgüt Lutte Ouvrière’in aldığı oylara bile “bizimkilerin başarısı” diye sevinmişti Ernest! 

Bunu, sol içi derin görüş ayrılıklarını gözardı eden bir tür siyasi oportünizm ya da naif bir “yavrukurt zihniyetinin” ürünü olarak algılamak da olası tabii. Ancak Mandel’in bu tavrıyla anlatmak istediği şuydu: devrimci örgütler arasındaki görüş ayrılıkları, geniş kitlelerin gözünde çoğu zaman pek bir şey ifade etmiyor. Onların oy ya da destek verdikleri şey (hele şu dönemde) şu ya da bu fraksiyonun yöneticinin dahiyane görüşleri, taktik yönelişleri, tarihi değerlendiriş biçimi ya da şu veya bu polemikte rakibinin ağzının payını vermedeki ustalığı değil, o örgütlerin propagandasında yer alan sosyalizmle ilgili genel geçer hedeflerdir (hatta bırakınız kitleleri, çeşitli örgütlerdeki militanlar bile, seçimlerini şu ya da bu örgüt ya da önderlik lehinde yaparken acaba her zaman çok bilinçli ve bilimsel nedenlere mi dayanmaktadır?). Üstelik hal böyleyken bile, emekçiler toplumun ezici çoğunluğunu oluşturduğu halde, sosyalistlere oy ya da destek verenler hâlâ azınlıkta kalıyor! 

Bu durumda sosyalistlerin, kendi aralarındaki görüş ayrılıklarına ve (kimi zaman gerçek yaşamla bağlantılı olup olmadıkları bile sorgulanabilecek olan) tartışmalarına abartılı bir önem vehmetmeleri ve hele bu nedenle bölünmeleri ahmaklıktır. Yürütülen tartışmalarda kimin haklı kimin haksız olduğunu tarih ve kitle hareketi içinde yaşanan somut deneyler belirleyecektir. Sonuç olarak, zorunlu olmadıkça ayrılıkları değil ortaklıkları ön plana çıkartmakta yarar vardır. 

Ayrıca biraz daha alçak gönüllü ve birbirine karşı biraz daha saygılı ve hoşgörülü olmakla kimsenin kaybedeceği bir şey de yoktur… Aksine! Belki de herkesin birbirinden öğrenebileceği birşeyler vardır… Ernest bu konuda çok açık sözlüydü. Örneğin kendi örgütünün diğer devrimci akımların deney ve başarılarından çok şey öğrendiğini ve daha çok şey öğrenmesi gerektiğini hiçbir komplekse kapılmadan açıkça söylerdi. Özellikle de Yeşillerin ve kadın hareketinin sayesinde, bu alanlardaki programatik eksikliklerimizin bilincine vardığımızı gizlemezdi. Nitekim Marksizm’e Giriş (18) adlı eğitim kitabının ilk baskılarıyla sonrakileri kıyaslandığında, ilk önce kadınların ezilmesiyle ilgili bir bölümün, daha sonra da çevre sorunlarıyla ilgili başka bir bölümün eklendiğini görebiliriz. 

Ernest’in bu alçak gönüllülüğü kişisel ilişkilerine de yansırdı (19). Tartışmalarda örgütsel konumunu ya da yetkinliğini kullanarak karşısındakini susturmaya çalışmaz, aksine, en genç ve en deyimsiz militanı dahi ciddiye alır ve ikna etmek için, bazen nezaket sınırlarını bile zorlayan sorulara ve itirazlara bile sabırla yanıt verirdi. “Liderlere” tanınan ayrıcalıklardan da nefret ederdi. Katıldığı son Dünya Kongresinde talep ettiği tek bir ayrıcalık oldu: sağlık sorunları nedeniyle yürümesi ve ayakta durması zorlaştığından, oturduğu yerden konuşabilme. Hatta söz hakkı bile herkesinkiyle eşit tutuldu ve tanınan süreyi doldurduğunda, divanın uyarısıyla sustu (oysa bu, bir dünya kongresindeki son konuşmasıydı…).

Evet, artık Ernest toplantılarda söz alıp, o çocuksu coşkusuyla bizlere “gaz veremeyecek”, iyimserliğini aşılamak için “kitle hareketinin önlenemez yükselişinden” dem vuramayacak, sosyalizmin olabilirliğini kanıtlamak için Patagonyadaki son grevleri anlatamayacak… Ama hiç olmazsa bizlere kitaplarını ve sayısız makalelerini bıraktı. 

ORTAK MIRAS: Kitaplara ve düşüncenin gücüne çok inanırdı. Troçki’nin bir kitabının ya da makalesinin “glasnost” dönemi sırasında SSCB’de ya da Çin’de yayınlanması onu çok heyecanlandırırdı. İlk kez resmi davetli olarak SSCB’ye gidip bir konuşma yapması da onu olağanüstü heyecanlandırmıştı. Haklıydı da belki, küçük örgütsel başarılar ya da başarısızlıklar gelip geçiciydi, ama kitaplar kalıcıydı. Nitekim Mandel’in Türkiye’deki ilk kitabının yayınlanması, henüz bir Troçkist örgütlenmenin olmadığı bir döneme rastlar. Üstelik Marksist Ekonomi El Kitabı’nı yayınlayan Ant yayınlarının yöneticisi Doğan Özgüden, o sıralar henüz “anti-troçkist” bir çizgideydi! Yıllar sonra Masis’le birlikte Brüksel’de, Doğan ağabeye nasıl olup da (o zamanki düşüncesiyle) “hain bir troçkistin” kitabını yayınladığını sorduğumuzda, “o zamanlar troçkist olduğunu bilmiyorduk; kaldı ki sonradan öğrendiğimizde de hiç pişman olmadık, çünkü çok iyi bir kitaptı” demişti… Evet, haklıydı Doğan ağabey, önemli olan etiket değil, içeriktir. 

Nitekim bugün Mandel’in kitapları tüm dünyada mevcut troçkist militan sayısından kat ve kat fazla satmaktadır. Mayıs 1991’de, Mülkiyeliler Birliğinin ve Yazın Yayıncılığın davetlisi olarak Türkiye’ye geldiğinde, topu topu bir avuç Troçkist militan karşılamıştı onu… Ancak hem İstanbul’da hem de Ankara’da, onu izlemeye gelip alkışlayan binlerce insan vardı (20). Ernest de kitaplar ve düşüncenin gücü konusunda iyimser olmakta haklıydı! 

Son görüşmemizde, Türkiye’deki tüm yoldaşlara özel selamlarını iletmiş (21), bizleri “iyimser olmak” ve “geleceğe güvenle bakmak” konusunda ikna etmesine gerek olmadığını bildiğini söylemiş ve bizlere — özellikle de Birleşik Sosyalist Parti deneyine — çok güvendiğini belirtmişti (Dünya Kongresinde yaptığı son konuşmasında, sosyalistlerin birliği konusunda dünya çapında örnek alınması gereken üç deneyden biri olarak BSP’yi saymıştı). Bu konuşmamızdan birkaç hafta sonra onu yitirmemiz nedeniyle bu mesajlarını bir bakıma, “Türkiye’dekilere” yönelik bir tür “vasiyeti” olarak değerlendirebiliriz.

Onu yakından tanımış olan ya da onunla aynı saflarda militanlık yapmış olan, onun düşüncelerini paylaşmış, tartışmış, dile getirmiş, yayınlamış olan bizlerin, IV. Enternasyonal militanlarının, onun anısına sahip çıkması doğaldır elbette. Ancak Ernest Mandel ve onun düşünceleri sadece bize değil, onunla aynı özgürlük, adalet, eşitlik, demokrasi ve sosyalizm ideallerini paylaşan herkese aittir, hepimizin ortak mirasıdır. Elbette herkesin bu mirasın tümünü paylaşmasını beklemek abestir; onun yapıtları, katkıları ve görüşleri daha uzun yıllar tartışılacak ve tabii ki eleştirilecektir. Ancak kanımca onun temel siyasi felsefesi açısından en anlamlı jest, ölümden sonra onun anısına sadece bizlerin değil, BSP’nin de sahip çıkmasıdır. Sanırım bu, son mesajının boşa gitmediğinin en güzel kanıtıdır. 

Onun kadar iyimser olmak gerçekten mümkün mü bilmiyorum, ama umarım gelişmeler onun bu iyimserliğini bu kez haklı çıkarır! Bize de öyle olması için elimizden geleni yapmak düşer…

Onunla son kez, ölümünden birkaç hafta önce, ilk tanıştığımız yer olan Belçika’da karşılaşmıştık. Ernest’in yıllardır ciddi sağlık sorunları olduğunu biliyordum, ancak ilk defa onu bu kadar kötü görmüştüm. Dünya Kongresinin bitiminde vedalaştığımızda, bunun gerçek bir veda olduğunu ve onu son görüşüm olacağını hissetmiştim. Son kez elini sıkarken ki sıcak gülüşünü hiç unutmayacağım… Söylediklerini de! 

Güle güle Ernest. Seni tanımış olmak, seninle birlikte çalışmış olmak (bundan sonraki yaşam çizgim ne olursa olsun) ömür boyu taşıyacağım bir onurdur. Umarım tarih kitapları seni sadece Marksist ekonomiyi güncelleştiren nice eserin yazarı olarak değil; ya da sadece marksizmin hümanist özünü yeniden keşfettiren ve devrimci enternasyonalizmi yeniden yaşatmaya ömrünü adamış, IV. Enternasyonal’in en tanınmış yöneticisi olarak da değil; aynı zamanda da, Avrupa’nın tüm sanat eserleri müzelerinde rehberlik yapacak kadar geniş kültürlü, eski siyah/beyaz İtalyan komedi filmlerinin izleyicisi, polisiye roman tutkunu ve — herşeyden önemlisi — en “ciddi” ve gerilimli toplantılarda bile yüksek sesle kahkaha atarak gülmesini unutmadan, çocuksu coşkusuyla umudu yeniden yeşerten, sıradışı bir insan olarak anar.

İstanbul, 1 Eylül 1995

NOTLAR:

(1) Kişisel anılara ve duygulara da yer verilmesi, dergilerimizde pek de alışık olmadığımız bir şey. Ne var ki, Ernest Mandel’in 12 yıllık bir “çömezi” olarak (ki bu 12 yılın önemli bir kısmı, Belçika ve Fransa’da, yakın “mesai arkadaşlığı” şeklinde geçmiştir), onun yanında, ondan duyduğum kimi düşüncelerini ve onunla ilgili bazı anılarımı aktarmanın, kişisel bir heves değil, kollektif yapıya (özellikle de ilk sosyalist bilincini onun kitaplarını okuyarak geliştiren gençlere) yönelik bir görev ve sorumluluk olduğunu düşündüm. Dolayısıyla, bu tür bir yazıya ister istemez yansıyan “kişisel” boyutun bu çerçevede değerlendirileceğini umarım. 

Kaldı ki, Ernest’in ardından yazılan bir yazıda bunların olması da doğal: Ne de olsa bizlere sürekli olarak sosyalizmin temelinde hümanizmin, yani “insan sevgisinin” bulunduğunu hatırlatan ve kendi özümüze  yabancılaşmamamız gerektiğini  vurgulayan o değil miydi? 

(2) Bkz. İkinci Dünya Savaşının Anlamı, Yazın Yayıncılık, Ağustos 1995.

(3) Bkz. Barış İçinde Birlikte Yaşama ve Dünya Devrimi, Köz Yayınları, 1975.

(4) Bkz. Nükleer Savaş ve Sosyalizm, Yazın Yayıncılık, 1987.

(5) Yazın Yayıncılık, 1994.

(6) Sırasıyla: Ant Yayınları, 1970; Koral Yayınları; Yazın Yayıncılık, 1986 ve 1991.

(7) Örneğin Özyönetim ve İşçi Denetimi’yle ilgili üç ciltlik derlemesi ya da Devrimin Uzun Yürüyüşü adlı derlemesi (türkçeye henüz çevirilmediler).

(8) Yazın Yayıncılık, 1994.

(9) Köz Yayınları, 1978; Yazın Yayıncılık, 1993.

(10) Bkz. Enternasyonalizm ve IV. Enternasyonal adlı broşürde yer alan, Inprecor‘un 15. Yılı Söyleşisi, Yazın Yayıncılık Mayıs 1991.

(11) Köz Yayınları, 1977; Yazın Yayıncılık, 1995.

(12) Köz Yayınları, Mart 1976.

(13) Troçki’nin Faşizme Karşı Mücadele’sine önsöz, Köz Yayınları,1976; Yazın Yayıncılık, 1993.

(14) Örneğin bkz. Glasnost ve Siyasal Devrim, Yeniyol Broşür Dizisi, 1990; SSCB Tartışması, Yazın Yayıncılık, 1994; ya da (türkçeye çevirilmeyen) Gorbaçev’in SSCB’si Nereye Gidiyor? adlı incelemesi.

(15) Yazın Yayıncılık, Haziran 1993.

(16) Bilgisayar çağının yeni ufuklarına çok güvenirdi ama kuşağının tipik bir temsilcisi olarak, kendisi bilgisayar kullanmayı kesinlikle reddederdi! İşleri kolaylaştırmayıp sorun çıkarttıklarını iddia eder, yazılarını hâlâ eski daktilosunda, kâğıtları kesip ucuca yapıştırıp, kargacık burgacık el yazısıyla düzeltmeler yaparak yazardı…

(17) Bkz. Enternasyonalizm ve IV. Enternasyonal.

(18) Köz Yayınları,1977; Yazın Yayıncılık, 1992.

(19) Yazılarının kısaltılmasını kimse sevmez, Ernest de sevmezdi. Ancak söylemek istediklerinin özüne dokunulmayacağına güvendiği zaman, hem sesini çıkartmaz, hem de nerelerin kesildiğini denetlemeye bile gerek duymazdı!

(20) Bkz. İstanbul Konferansı, Yazın Yayıncılık, Mayıs 1991.

(21) Zaten Ernest’in Türkiye’ye özel bir ilgisi vardı. Eh, ne de olsa kitaplarının en çok çevirildiği yabancı dillerin başında Türkçe geliyordu ve Masis gibi “özel” bir yayıncısı vardı. Nitekim Türkçesi yayınlanan Kapitalist Gelişmenin Uzun Dalgaları, İkinci Dünya Savaşının Anlamı ya da (türkçesi bu yıl yayınlanan) son kitabı Alternatif Olarak Troçki gibi birçok önemli yapıtı, yazıldığı dil dışındaki dillerde henüz yayınlanmadı; birçok kitabının (örneğin türkçesi 1985’te yayınlanan Hoş Cinayet) basılan ilk çevirileri de türkçe çevirileridir! Ayrıca, IV. Enternasyonal’in (çok önem verdiği) yayın organı olan Inprecor‘un başında da iki yıl boyunca bir Türkiyeli bulunmuştu. Üstelik Yarı-Sanayileşmiş Ülkeler konulu incelemesinde (Yazın Yayıncılık, 1985) Türkiye’den pek söz etmemiş olması epey başına kakıldığı için de, artık neredeyse her yazısının ve konuşmasının bir tarafına bir Türkiye lafı sıkıştırma gereksinimini duyuyordu (özellikle de 1991’deki İstanbul ve Ankara konferanslarından sonra)! Kaldı ki, Brüksel’de bile “Türk mahallesi” sayılan Schaerbeek’te otururdu…

Ernest Mandel’in Düşüncesinde Genel Grev ve Devrimci Strateji – Manuel Kellner

Karl Marx, bir toplumda egemen ideolojinin her zaman o toplumu yöneten sınıfın ideolojisi olduğunu belirtmişse ve öte yandan işçi sınıfının kurtuluşunun yalnızca kendi bilinçli eseri ilan etmişse, burada bir çelişki var gibi görünmektedir. Gerçekten de, kapitalist toplumda egemen ideoloji burjuva ideolojisi olduğuna göre – çünkü burjuvazi bu tür bir toplumu yönetmektedir – işçi sınıfı burjuva ideolojisiyle yoğrulmuşken, burjuvazinin egemenliğini nasıl bilinçli bir şekilde devirebilir?

Karl Marx’ın (Feuerbach Üzerine Tezler’inde) yanıtı, yalnızca devrimci pratik (“Praxis”) yoluyla bu çelişkinin çözülebileceğidir. Bu süreç, bilincin gelişmesini sağlayan bir pratiği içerir; burada kitlelerin kendi dayanışmacı eylemleri yoluyla gerçekleştirdikleri öz-eğitim, aynı zamanda “eğiticileri” de eğitir. Bu, Aydınlanma geleneğiyle bir kopuşu ifade eder, ancak onların özgürleştirici mirasına sadık kalır: “aydınlanmış” kişiler – bizim durumumuzda, sınıflı toplumlara özgü sömürüye, tahakküme ve yabancılaşmaya son vermek için sosyalist devrim ihtiyacının bilincinde olan siyasi azınlıklar – işçilerin ve emekçilerin ortak özgürleştirici eylemlerinden ileri gelen deneyimi sayesinde hızla bilinç kazanan geniş kitleler tarafından geçilmekte ve onların bilinci tarafından aydınlatılır.

Bir filozofun ruhu, “Sorun ortaya konmuş ve çözülmüştür” diyerek memnuniyet duyabilir. Ancak bir devrimcinin ruhu şu soruyu sorar: Marx’ın önerdiği çözüm, hangi tür deneyimlere uygulanabilir? Bu soruya Ernest Mandel’in genel grevin anlamı ve özgürleştirici potansiyelleri üzerine tartışmalara yaptığı katkılar yanıt verir.

Devrimin Hidrası[1]

Ernest Mandel, İşçi Denetimi, İşçi Konseyleri, Özyönetim adlı antolojisinin girişinde Prusyalı bakan von Puttkamer’in şu sözünü alıntılar: “Her grev kendi içinde devrimin hidrasını gizler.” Bu elbette bir polis abartısıdır, ancak Mandel’e göre bu ifadenin içinde bir gerçeklik unsuru vardır. Bir yandan işçi grevleri, kapitalist sistemin bir parçasıdır – emek gücünün fiyatındaki dalgalanmalar: ücretler, çalışma koşulları, çatışmalar yaratır. Ancak öte yandan, greve giden çalışanlar, sömürü nesnesi olmayı bırakıp, kaderlerini kolektif bir şekilde belirleyen aktif özneler haline gelirler.

Mandel’e göre, bir grev hareketinin özgürleştirici potansiyelini değerlendirmenin temel ölçütü, katılımcıların aktiflik derecesidir. Eğer grev sadece evde kalmaktan ibaretse, bu potansiyel sıfıra yakındır. Ancak çalışanlar genel kurul toplantıları düzenler, kolektif eylemleri örgütler, tartışır, kendi temsilcilerini seçer ve denetler, talepleri, mücadele biçimlerini ve sonuçları kendileri belirlerse, bu tamamen farklı bir durumdur. Özellikle grev hem zaman hem de mekân açısından yayılırsa ve acil taleplere politik, geçişsel (örneğin dayanışmacı çözümler veya patronların egemenliğine karşı çıkış) ya da doğrudan devrimci talepler eklenirse (örneğin iktidarın ele geçirilmesi), bu durum daha da önem kazanır.

Ernest Mandel, 1960-1961 kışında Valonya’da, özellikle de Liège’deki büyük genel grev sırasında geniş bir kitlesel hareketin devrimci potansiyelini deneyimledi. Yukarıda sıralanan tüm unsurlar bu süreçte mevcuttu. Mücadelenin kendi mantığı, hareketi çeşitli ihtiyaçlara yanıt verebilecek kendi kendini örgütleyen organlar geliştirmeye yöneltti: tartışmaların organizasyonu, karar alma mekanizmaları, erzak temini, trafik, ulaşım, kreş hizmetleri, etkinlikler, kültürel faaliyetler ve hatta kamu güvenliğine kadar.

İkili İktidar Meselesi

Mandel, Liège’deki hareketin yükselişi sırasında sendika üyelik kartını göstermeden bankalardan para çekilemediğini vurgulamayı severdi. Ona göre, 1917’de Rusya’nın Petrograd kentinde olduğu gibi, grev komitelerinin delegeleri kitleleri harekete geçirerek, “sovyet” veya “konsey” tipi aşağıdan gelen karşı-iktidar organları yarattılar. Bu organlar, burjuva devletine alternatif bir iktidar yapısına dönüşerek otoritelerini ve meşruiyetlerini demokratik ve temsil edici niteliklerinin üstünlüğüne ve nüfusun büyük çoğunluğuna derin biçimde kök salmış olmalarına dayandırdılar.

Bu tür durumlarda – örneğin 1974-1975’teki Portekiz Devrimi veya 2001’deki Arjantin’de olduğu gibi – bir süre boyunca “ikili iktidar” durumu yaşanır ve sonunda yalnızca bir taraf galip gelebilir. Sosyalist devrim, geniş bir genel grev hareketine katılanlar tarafından aşağıdan yaratılan bu öz-örgütlenme organları aracılığıyla iktidarın ele geçirilmesi anlamına gelir.

Bu sosyalist devrim anlayışı, Marx ve Engels’in, daha da önemlisi sosyal demokrat takipçilerinin eleştirdiği anarşist veya anarko-sendikalist pozisyonlara oldukça yakın görünmektedir. Örneğin, Almanya Sendikalar Birliği (ADGB) liderlerinden efsanevi Karl Legien, “Genel grev, genel bir aptallıktır” (“Generalstreik ist Generalunsinn”) demiştir. Bu yargının arkasındaki mantık şuydu: Eğer tüm işçi sınıfı harekete geçebiliyorsa, zaten genel greve ihtiyaç kalmaz; iktidar doğrudan alınabilir. Ancak 1920’de aynı sendika lideri, Kapp/Lüttwitz darbe girişimine karşı başarılı bir genel grev çağrısı yapmıştır!

Bu iki olay arasında, Rosa Luxemburg 1905 Rus Devrimi’nden dersler çıkarmıştı. Kitlesel grev hareketleri, parti ya da sendika liderliklerinin emir veya çağrısıyla başlamaz. Kitleler, katman katman harekete geçer, yeni deneyimlere dayanarak yollarını bulmaya çalışır, tereddüt eder, geri çekilir, sonra yeniden ilerler… Başlangıçta politik olarak bilinçli unsurlar yalnızca küçük bir azınlıktır. Bu azınlık, hareketin içinde yer almalı, önerilerde bulunmalı ve kendi görüşlerini tartışmalara dahil etmelidir.

Öz-örgütlenmenin Merkeziliği

Ernest Mandel’in anlayışı, Rosa Luxemburg ve Lev Troçki’nin teorik kazanımlarını yeniden ele alır. Bu anlayışta, proletaryanın demokratik öz-örgütlenmesi devrimci stratejinin merkezinde yer alır. Öz-örgütlenme organlarında başlangıçta reformist ve uzlaşmacı akımlar baskın olur. Devrimci örgütler veya partiler, bu karşı-iktidar organlarında çoğunluğu elde etmeye çalışmalıdır – hem genel fikirleri hem de somut önerileri açısından çoğunluğu kazanmak esastır.

Aynı zamanda, gündelik hayatın boyun eğdiren ve yabancılaştıran rutininden çıkılarak tartışma ve düşünme fırsatı sunulan bir durumda, bilinçlenmenin kitlesel ölçekte hızlı gelişimi çoğu zaman “öncüyü” kendi pozisyonlarını düzeltmeye zorlar. İşte, eğitmenlerin genel bir özgürleşme sürecinde eğitildikleri bir durum! Mandel’in anlayışı ile anarşistlerin anlayışı arasındaki fark da buradadır: Farklı siyasi partiler ve akımlar arasında fikir düzeyinde bir mücadele gereklidir ve devrimciler için, kitlelerin öz-örgütlenme organlarında çoğunluğu kazanmak vazgeçilmezdir – çünkü uzlaşmacı ve fırsatçı bir çoğunluk, karşı-iktidar organlarının yenilgiye ve çözülmeye mahkûm olmasına yol açar.

Mandel’e göre sanayileşmiş ülkelerde işçi sınıfı, nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturur: Geçimlerini sağlamak ve yaşamlarını sürdürmek için yalnızca emek güçlerini satmak zorunda olan herkes. Ancak öte yandan, Mandel’in geliştirdiği devrim modeli, büyük fabrikalarda yoğunlaşmış bir işçi sınıfına dayanır; bu da onun görüşüne göre kolektif dayanışma eylemleri için özellikle elverişli bir çerçeve sunar. Hepimiz biliyoruz ki, uzun yıllardır bu “klasik proleter” ortam parçalanmaya, toplum içinde ağırlığını kaybetmeye ve çeşitli bölünme etkilerine maruz kalmaya eğilimlidir.

Ernest Mandel’in stratejik düşüncesinin günümüzün somut koşullarına uyarlanmasına yönelik bir değerlendirme yapılırken bu göz önünde bulundurulmalıdır. Örneğin, mahalle, apartman, kamusal alan veya sokak gibi çeşitli bölgesel öz-örgütlenme biçimlerinin geçmişe kıyasla daha önemli bir rol oynayaması son derece mümkündür. Bu nedenle, Arap ülkelerinde, İspanya’da ve Yunanistan’da gerçekleşen güncel kitlesel hareketlerin incelenmesi gereklidir. Ernest Mandel’in düşüncesi özünde hâlâ günceldir. Rutin tarafından hipnotize olmamak önemlidir – kapitalist toplumun yapısal kriz içindeki çelişkileri, kitleleri periyodik olarak harekete geçmeye iter ve o noktada her şey, organize bir devrimci akımın açıklığına ve farkındalığına bağlıdır.

Çeviri: İmdat Freni

Manuel Kellner, Internationale Sozialistische Linke (ISL, Almanya’daki Dördüncü Enternasyonal’in iki örgütünden biri olan Uluslararası Sosyalist Sol) üyesi, Ernest Mandel’in düşüncesi üzerine bir doktora tezi kaleme almıştır: Kapitalizme ve Bürokrasiye Karşı: Ernest Mandel’de Sosyalist Strateji Üzerine, Neuer ISP Verlag, 2009. Kaynaklar:
 –İşçi Denetimi, İşçi Konseyleri, Özyönetim – Antoloji, Maspero, Paris, 1970, s. 7; burada Alman versiyonuna dayanmaktayım: Arbeiterkontrolle, Arbeiterräte, Arbeiterselbstverwaltung. Eine Anthologie, Frankfurt/Main, 1971.

-1960/1961 Belçika grevi üzerine Guy Van Sinoy’un yazısına bakılabilir.

İmdat Freni’nde Ernest Mandel’in üç bölüm halinde yayınlanmış Genel Grev yazısına bakılabilir. https://imdatfreni.org/genel-grev-1-kokeni-ve-turleri-ernest-mandel/

Çeviri Kaynağı: https://npa-lanticapitaliste.org/opinions/social/greve-generale-et-strategie-revolutionnaire-dans-la-pensee-dernest-mandel (ilk yayınlanma yılı 2011)


[1] Hidra, çok başlı mitolojik yaratık (ç.n.)

L. Maitan: “Gramsci ile devrimci Marksizm arasında çok geniş bir yakınlaşma vardır”

Bandiera Rossa No. 3, Nisan 1987’den Livio Maitan ile yapılan röportaj

Ölümünden elli yıl sonra PCI, güncel siyaseti meşrulaştırmak için onun figürüne ve çalışmalarına atıfta bulunmayı giderek daha zor buluyor. Livio Maitan ile röportaj.

Ölümünün 50. yıldönümü vesilesiyle Gramsci’nin anılması hakkında ne düşünüyorsunuz?

Belli ki değerlendirme yapmak için henüz çok erken. Bizi tehdit eden tonlarca basılı kâğıt arasından işçi hareketinin bu büyük figürünü anlamaya yarayacak ciddi bir şey çıkacak mı, yoksa bunun yerine Gramsci’yi güncel ideolojik ve siyasi, hatta propagandif ihtiyaçlar ışığında yeniden okuma eğilimi mi hâkim olacak, göreceğiz.

En azından PCI {İtalyan Komünist Partisi} söz konusu olduğunda, başlangıç hiç de iç açıcı değildi. Alessandro Natta’nın L’Unità’daki (18 Ocak) röportajına atıfta bulunuyorum; bu röportajda iktidarın fethi gibi hayati bir soruna ilişkin Gramscici ve Leninist anlayışlara en azından sıradan göndermeler vardı. 1950’lerde Quaderni‘nin Gramsci’sinin PCI’ın savaş sonrası neo-reformist stratejisini öngördüğünü gösterme eğiliminde olan bir Gramsci okumamız vardı. Şimdi Natta bu öngörüleri Ordine Nuovo‘nun bazı yazılarında bile bulduğunu iddia ediyor. Fanteziye mi hayran kalsam yoksa daha fazla sinirlensem mi bilemiyorum…

Ancak Natta, Gramsci’nin kavramlarının PCI’ın mevcut kavramları olmadığını da söylüyor.

Elbette. PCI liderleri ve entelektüelleri geçmişte olduğundan daha da fazla bir çelişkiden kaçamıyorlar. Bir dizi bariz nedenden ötürü Gramsci’yi haklı çıkarmaya devam etmeleri gerekiyor, ancak aynı anda hem var olmayan bir sürekliliği sic et özentisizliği yeniden teyit etmenin imkansızlığı nedeniyle hem de Gramsci’ye atıfta bulunmanın “Avrupa solu” ile ünlü entegrasyonla çelişkili görünmesini önlemek için kendilerine mesafe koymaları gerekiyor. Bu durum Natta’nın neden bir yandan utanmadan 1920 tarihli bir Gramsci metnini zorladığını, diğer yandan da açıkça “Gramsci’de bizim olmayan bir parti anlayışı vardır” dediğini ve Gramsci’yi “köktencilikle” damgaladığını açıklamaktadır. Sonuç olarak, Gramsci’nin düşüncesinin neden hala geçerli olduğunu bize açıklamak istediğinde, PCI sekreteri ya jenerikte kalıyor – belirsiz bir jenerik çünkü farklı yorumlara açık – (“Gramsci’den sosyalist geleneğin ve demokratik düşüncenin mirasçısı olma dürtüsü geliyor”) ya da en umutsuz banalliğe düşüyor (“Yenilikte daha fazla cesarete sahip olmak için Gramsci’ye bakıyoruz. Önemli olan onun yöntemidir: Etkilenen gerçekliği temel almak ve tüm doktrinerliğe karşı savaşmak”).

Natta, Mario Spinella’nın bir makalesinden alıntı yapacak olursak, ‘Gramsci’nin düşüncesi ile PCI’ın bugünkü net Avrupacı vurgusu arasında bir bağlantı olduğunu kuvvetle vurgulardı…’.

Spinella’nın noterellasını okudum (l’Unità, 22 Ocak tarihli Lombardiya eki). Gramsci’nin enternasyonalist perspektifi, Rusya’da meydana gelen devrimci kopuşun daha ileri bir gelişimi olarak sosyalist devrimin, terimin gebe anlamında, Avrupa düzeyine genişletilmesini gerektiriyordu. PCI, AET ve NATO’nun Avrupa’sı içindir, yani mevcut kapitalist sisteme tamamen gömülüdür. Herhangi bir paralellik grotesk bir mistifikasyondur ve Spinella gibi bir entelektüelin kendisini bu zemine yerleştirmesi şaşırtıcıdır.

Yani Gramsci ile mevcut PCI arasında bir süreklilik olmadığını mı düşünüyorsunuz?

Bana artık herhangi bir süreklilik olmadığı açık görünüyor. Livorno bölünmesinin bir hata olduğu, Lenin ve Üçüncü Enternasyonal tarafından sosyal demokrasinin mahkum edilmesinin bir hata olduğu, devrimin artık mümkün olmadığı iddia edilebilir. – Bu tezi açıkça reddediyoruz – ama en büyük hayal gücüyle bile Natta’nın PCI’ı ile Gramsci’nin zamanındaki PCI arasında gerçek bir bağ kurulamaz. Daha da ileri gideceğim: Natta’nın artık kabul edemeyeceği şey Togliatti’nin kendisinin önemli bir kısmıdır. Örneğin, Togliatti’nin Ocak 1958’de Gramsci çalışmaları konferansında sunduğu rapor birçok önemli açıdan yeniden okunur ve yakın dönemde PCI militanları tarafından Gramsci üzerine yazılanlarla karşılaştırılırsa, partinin burjuva toplumunun sosyo-ekonomik ve kurumsal dokusuyla giderek daha organik bir şekilde bütünleştiği otuz yıllık bir dönemde izlediği tüm yol ölçülebilir.

Natta, Quaderni’yi yayınlama kararından dolayı Togliatti’yi över.

Togliatti’yi tamamen bir kenara atamayacağı açıktır. Ancak Natta, bu sözde erdem konusunda, Togliatti’nin Quaderni’yi yayınlamak için çok acele etmediğini, Gramsci’nin Ordine Nuovo‘daki yazılarının ancak 1954’te, yani Faşizmin çöküşünden yaklaşık on yıl sonra yeniden yayınlandığını ve ilk baskıların utanç verici bir sansür içerdiğini unutmuş görünüyor. Bunun dışında, söylenmeden geçilen bir ‘seçim’ neden değerli olsun ki? Gramsci gibi bir adamın eserinin partiden, işçi hareketinden ve herkesten saklanması düşünülebilir miydi?

Ya Berlinguer?

Berlinguer PCI’ın mevcut gelişimine büyük katkıda bulunmuştur. Ancak Berlinguer, sosyal demokrasi karşısında komünist kimliği kendi tarzında da olsa yeniden teyit etmekle ilgilenmeye devam ederken, Natta, Napolitano, Occhetto vb. bu kimliği zayıflatmak ve sulandırmakla, farklılıklardan çok yakınlaşmaları öne çıkarmakla ilgilenmişlerdir.

Gramsci’de Troçki’nin pozisyonlarını eleştiren pasajlara defalarca rastlanır ve Natta’nın da hatırlattığı gibi, Ekim 1926’da PCUS merkez komitesine yazdığı ünlü mektupta özellikle muhalifleri eleştirir.

Bu konudaki görüşlerimi daha 1958 Gramsci konferansında dile getirmiştim. Şu anda üzerinde çalıştığım genel bir Gramsci değerlendirmesinde bu konuya tekrar döneceğim. Gramsci’nin polemiğinin büyük ölçüde, hakkında sadece çok kısmi bir bilgiye sahip olduğu Troçki’nin gerçek konumlarıyla ilgili olmadığına inanıyorum. Bununla birlikte, Gramsci’nin eleştirisinin yaklaşımı ve üslubu ile KP ve bürokratlaşmış Enternasyonal tarafından Togliatti’nin aktif katılımıyla yürütülen karalama ve yok etme kampanyasının yaklaşımı ve üslubu arasında bir uçurum olduğunu vurgulamak gerekir. Öte yandan, Gramsci aynı fikirde olmamakla birlikte, Muhalefetin bazı kaygılarının temelini kabul etmiştir. Diğer şeylerin yanı sıra, Stalinist yönetici gruba oportünist bir uyum sağlama tavrını çoktan benimsemiş olan Togliatti’nin, PCI’nin 1964’e kadar yayınlamadığı 1926 tarihli mektubu esas olarak kendi iradesiyle reddetmesi önemlidir.

Bu vesileyle bir hususu belirtmek isterim: SBKP MK’sına yazılan mektup İtalya’da ilk kez Bandiera rossa tarafından Ocak 1956’da, yani PCI’ın yayınlamasından sekiz yıl önce yayınlanmıştır. Giuseppe Fiori, Vita di Antonio Gramsci adlı değerli eserinde, Fransa’da Tasca tarafından yapılan yayından haklı olarak bahsettikten sonra, yanlışlıkla İtalya’da ilk yayının Eugenio Reale’nin Corrispondenza socialista adlı dergisinde yapıldığını ve bu derginin mektubu aslında Aralık 1958’de, yani Bandiera rossa’dan sonra yayınladığını öne sürmektedir.

Gramsci’nin 1930’ların başındaki pozisyonları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu konuda tartışılacak çok az şey vardır. En Togliatti yanlısı tarihçiler bile Gramsci’nin o dönemde Komünist Parti’nin ve PCI’nin politikasına yönelik Sol Muhalefet’in eleştirisiyle aynı yönde eleştirel yargılar dile getirdiğini kabul etmek zorunda kalmıştır. Gramsci’nin Troçki’nin pozisyonları hakkında ne ölçüde bilgi sahibi olduğunu söylemek zordur. Her halükarda Gramsci, Togliatti ve arkadaşlarının dayattığı sekter ve maceracı dönüşe karşı olan “üçlünün”, yani PCI liderlerinin, daha sonra Troçkist militanların, Tresso, Leonetti ve Ravazzoli’nin aldığı pozisyonlarla özünde hemfikirdi.

Sizce birden fazla Gramsci olduğu söylenebilir mi?

Hazırladığım makalede, bana oldukça açık görünen bir seçime göre dört dönemi inceliyorum: 1919-1922 yıllarının Gramsci’si, yani Ordine Nuovo ve İtalya komünist partisinin kuruluş dönemi; Lyon Tezleri’nin, Güney sorunu üzerine notların ve SBKP MK’sına mektubun yazarı olan, faşizmin gelişi ile tutuklanması arasındaki dönemin Gramsci’si; hapishanede “dönüşü” eleştiren Gramsci; Quaderni‘nin Gramsci’si. Farklılıklar olduğu tartışmaya açıktır ve bize öyle geliyor ki, özellikle Gramsci’nin Bolşevikleşme olarak adlandırılan ve gerçekte komünist partilerin bürokratikleşmesinin bir başlangıcı olan süreçteki tutumu eleştirel bir değerlendirmeyi hak etmektedir. Ancak genel olarak ve temel konularda, yalnızca düşüncesinin ilerleyen olgunlaşmasından değil, aynı zamanda farklı durumlardan ve kişisel olarak İtalyan ve uluslararası işçi hareketine yapabileceği katkıya ilişkin farklı seçimlerden kaynaklanan farklılıkların ötesinde, yalnızca bir Gramsci olduğunu düşünüyorum.

Genel bir değerlendirme yapabilir misiniz?

Biraz telgraf gibi: temel sorularda – Marksizme bütünüyle bağlılık, kapitalist toplumun radikal eleştirisi, devletin doğası, devrimci bir kopuş perspektifinde işçi hareketinin stratejisi, parti anlayışı, geçiş toplumu üzerine düşünceler, işçi hareketinin tarihsel hedefleri – Gramsci’de değişmeyen organik bir vizyon vardır. Bence tüm bu temel noktalarda Gramsci ile devrimci Marksizm arasında tam bir çakışma olmasa da çok geniş bir yakınlaşma vardır.

Gramsci’nin Troçki’ye yönelik eleştirilerini unutuyor ya da hafife mi alıyorsunuz?

Gramsci’nin Sol Muhalefet’in yanında yer almadığından daha önce bahsetmiştim. Bazı sayfalarda Stalin’in yaklaşımını idealize etmeden haklı çıkarır gibi görünmektedir. Ancak kendimize sormamız gereken soru şudur: yüzyılın başından günümüze kadar uluslararası işçi hareketinin çeşitli akımlarını – klasik reformizm, Kautskizm, Luxemburgizm, Avusturya Marksizmi, 1930’ların merkezciliği, Titoizm, Maoizm, Castroculuk ya da Guevarizm, Avrokomünizm, neo-reformizm, Troçkizm ya da devrimci Marksizm – göz önünde bulundurursak, Gramsci bu akımlardan hangisine en çok yakınlık duymaktadır?

Cevap çok açık. Antonio Gramsci’nin mirasına sahip çıkabilecek ve çıkmak zorunda olan her şeyden önce biz devrimci Marksistleriz.

Çeviri: İmdat Freni

“Devrimler Ütopya Fabrikalarıdır”: Enzo Traverso ile “Devrim: Bir Entelektüel Tarih” Hakkında Söyleşi

Bir devrim, sadece kurulu düzenle sert bir kopuş değil, aynı zamanda halkın doğurduğu bir sosyal ve politik değişimdir. Ve devrim, sadece geçmişe ait değildir diyor romantizm çalışmaları akademisyeni Enzo Traverso. Traverso, Ekim 2021’de yayımlanan “Devrim: Bir Entelektüel Tarih” kitabında, 19. ve 20. yüzyıl devrimlerinin tarihini, bir imgeler takımı üzerinden yeniden yorumluyor: Marx’ın “tarihin lokomotifi”nden Lenin’in mumyalanmış bedenine, Paris Komünü’nün Vendome Sütunu’nu yıkışına; sorunlu şimdimize, devrimci geçmişin yeni bir entelektüel tarihini sunuyor. Şimdiden çok sayıda dile çevrilmiş olan bu eser önümüzdeki aylarda Ayrıntı yayınları tarafından da yayımlanacaktır.

– Bu alanda yaptığınız araştırmalarda size ilham veren nedir?

Bu kitap, bir önceki kitabım Solun Melankolisi’nin tarihsel yankısını genişletiyor ve derinleştiriyor. Birkaç on yıl boyunca modern şiddetin –topyekûn savaşlar, faşizm, totalitarizm, soykırım ve entelektüellerin sürülmesi- tarihini incelememin ardından bunun tamamlanmamış, sakat bırakılmış bir alan olduğunu fark ettim; çünkü on dokuzuncu ve yirminci yüzyılın bereketli bir yorumlayıcısı, onların özgürleştirici mücadele ve devrimlerini de içermelidir. 

Devrimler neredeyse her yerde başarısız oldu ve çok sık biçimde, bunların enkazları resmin karanlık tarafında dâhil oldu: despotizmin, tiranlığın ve otoriter iktidarın parçası haline geldiler. Bununla birlikte, gizil güçleri hiçbir şekilde göz ardı edilebilir değildir ve mirasları dikkate değer şekilde varlığını korur.

SSCB tarihi; özgürlükten yoksunluk, diktatörlük ve şiddet ile kurulmuştur ve tüm yörüngesini totalitarizm ve gulag ile özdeşleştirmeye alışığız. Ancak tarihin diyalektiği karmaşıktır: modernitenin birkaç temel özelliğinde bahsedersek; demokrasinin ortaya çıkışı, genel oy hakkı, kadın hakları ve dekolonizasyon, Fransız ve Haiti devrimlerinden Rus ve Çin devrimlerine kadar devrim tarihinden ayrılamaz. 

Bize, devrimin kısa ve öz bir tanımını verebilir misiniz?

Hukuki ve politik tabirlerle, devrim, kurulu düzenle, bazen ülkenin ekonomik ve sosyal yapılarında dönüşümü de içeren sert bir kopuş anlamına gelir. Ancak devrimler, aşağıdan doğan sosyal ve politik depremlerdir; toplumun yönetilen ve madun tabakalarını –genellikle “halk” şeklinde tanımlananları- tarihsel öznelere dönüştürürler. 

Bir devrim boyunca yaşam; yeni, beklenmeyen ve olağandışı bir yoğunluk kazanır. Aniden, halk kendi gücünün farkına varır ve kendini, dünyayı değiştirebilir hisseder. Birçok şahidi, devrimleri, Chagall’ın resimlerinde yerçekimi kanununun üstesinden gelerek köylerin ve tepelerin üzerinde uçmanın tadını çıkaran karakterler gibi, bir hafifleme hissi olarak tasvir etmiştir.

– Bu kitap sadece politik devrimleri mi betimliyor, yoksa kapsamı daha mı geniş?

Kitabımın ikinci başlığı, “bir entelektüel tarih”ten bahsediyor. Devrimler, politik değişimlerden çok daha fazlasıdır; bazen antropolojik değişimleri de içerirler. Yaşama ve düşünme biçimlerini, toplumu algılama ve yansıtma biçimlerini derinlemesine dönüştürürler. Politik değişimlerin çok ötesine geçerler, çünkü toplumsal ilişkileri ve kültürleri derinden etkiler, estetik ve edebiyat âlemlerini sarsarlar. 

Kitabımda, hem düşüncelerle hem de imgelerle ilgileniyor, bağlantılarını inceliyorum. Böylece devrimlere; teorileri, ideolojileri, ütopik tasarımları ve kolektif hisleri yoğunlaştırak “diyalektik imgeler” olarak bakıyorum. Bayraklar ve barikatlar gibi devrimci sembollerle ilgilenen çok geniş bir ikonografi biliyoruz, ancak alegorileri ihmal etmememiz gerektiğini düşünüyorum. Sadece iki örnek vermek gerekirse; “tarihin lokomotifi” ya da “cennet fırtınası” olarak devrimlerin betimlemeleri, bir tarih felsefesini ve insanların genel bakışını ortaya koyan alegori ve metaforlardır. 

Devrimler, ütopya fabrikalarıdır. Fransız Devrimi, insanlığa “yeniden hayat vermeyi” amaçladı ve bütün bir 19. yüzyıl, ideal toplumsal düzeni kurma doğrultusundaki ütopik tasarımlarla dolup taştı: bu, bütünlüklü özgürlük ve insan ile doğa arasındaki kusursuz harmoniyi (Fourier) içeren en bonkör fantezilerden, rasyonelleştirilmiş disiplin sistemi (Cabet) şeklindeki en korkunç fikirlere uzanan bir kapsamdadır. Fransız Devrimi, 19. yüzyılın başından sonuna dek ilerleme fikrini ateşledi ve Haiti Devrimi, kölelerin ve sömürgeleştirilmiş halkların yeni bir kendini özgürleştirme çağını ilan etti. Rus Devrimi ile ütopyalar “hem gerekli hem mümkün” hale geldi; dünyayı değiştirmenin, günün görevi haline geldiği hissini yaydı. 1920’ler boyunca Rusya’da, bütünlüklü özgürlük, evrensel kardeşlik ve eşitlik hayalleri, “ölümsüzlük” gibi çılgın fikirlerle, “yeni insan” yaratma, bilim ve teknoloji vasıtasıyla gezegeni yeniden şekillendirme gibi tehlikeli projelerle birleştirildi. Bu garip ve büyüleyici karmaşıklık,  ne idealize edilmeyi ne damgalanmayı hak eder; eleştirel olarak anlaşılmasını gerektirir.

– Bu kitapta ortaya koyduğunuz ve analiz ettiğiniz devrimler arasında nedensellik bağları var mıdır? Devrimlerin azmettiricileri geçmişten nasıl faydalanır?

Kitabımın amaçlarından biri, devrimlerin determinist nedensellikler aracılığıyla açıklanamayacağını göstermek. Tabii ki bütün tarihsel olaylar gibi birçok temek dayanakları, devrim süreci tükendiğinde ve nihayete erdiğinde netlik kazanan çok sayıda “nedenleri” vardır. Bu tarihçilerin görevidir, fakat nedenleri saptamanın, onu açıklamak değil, karmaşık ve türlü türlü görünüşü aydınlatmak anlamına geldiğinin farkında olmalılar. Devrimler, öncüllerini aşar ve geleceği keşfeder; öngörülemezlerdir, genellikle beklenmezler ve sonuçlarını önceden bilemezler. Dinamiklerinin ve sonuçlarının, “sebeplerinin” içinde barınacağını düşünmek saf ve basite indirgenmiş bir tarihsel erekselciliktir (bkz. Teleoloji; ç.n.).

– “Devrim: Bir Entelektüel Tarih”, yayıncının “sorunlu şimdimiz” şeklinde tanımladığı şeye nasıl bir umut sunuyor?

Benim alanım entelektüel tarih ve kitabım, gelecek için bir reçete sunma iddiasında değil. Bu benim görevim değil. Bununla birlikte, bir yurttaş ve kendini adamış bir tarihçi olarak, “sorunlu şimdimiz”e kayıtsız kalamam ve kitabım –bu tüm tarih kitapları için geçerlidir- sadece geçmişi anlama değil, yaşadığımız dünyayı da anlama çabasına ortak oluyor.

Devrimi, günümüze belirli bir yaklaşıma işaret eden, tarihsel yorumlamanın anahtar kategorisi olarak yeniden sunmak istiyorum. Devrim sadece geçmişe ait değildir; Arap ülkelerindekiler ve neredeyse bütün kıtalarda ortaya çıkan küresel değişim talepli hareketler başta olmak üzere 21. yüzyıl şimdiden devrimler tecrübe etti. Devrimler başarısız oldular ya da yenildiler ve tarihçiler, trajik sonuçlarının nedenlerini soruşturmalılar, ancak tarihçiler aynı zamanda gizil güçlerini, dönüm noktalarını, belirgin çekişmelerini ve aktörlerini parçalayan açmazlarını da soruşturmalılar. Devrimler, ana akım betimlemelerde görünen ön yüzünden ötede, kolektif hafızanın gizli yanlarının içinden geçerler: bilim insanlarının, kendi zamanlarının tarihsel bilinçdışını sorgulamaları gerekmez mi?

https://as.cornell.edu/news/new-history-revolution-offers-hope-our-troubled-present adresinde yayımlanan ve Kate Blackwood tarafından gerçekleştirilen söyleşiden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Görsel: Medusa’nın Salı, Theodore Gericault, 1818-1819

Genel Grev/3- Reformizmden Kopuş ve Özsavunma – Ernest Mandel

Üç bölüm halinde aktardığımız ve daha önce Sosyalist Demokrasi için Yeniyol dergisinde yayımlanmış olan bu metin Ernest Mandel’in 1974’te bir kadro eğitim çalışmasında yaptığı sunumun yazıya dökülmüş halidir.

8. İşçi Sınıfının Geleneksel Örgütlere Sadakati ve İktidarı Alma Sorunu

Söz konusu olan şu ana dek genel grevden doğan ikili iktidarın gelişmesi üzerine söylediklerimle, işçi sınıfının ünlü geçiş hükümeti sorunuyla sonuçlanan haydi diyelim geleneksel siyasî bağlılıkları arasındaki eklemlenmedir. En saf ve en yüksek biçimiyle temel çelişkiyle karşı karşıyayız.

Genel grev sorunu nesnel olarak siyasî iktidar sorununu gündeme getirir. Federe [federasyon oluşturmuş] grev komiteleri nesnel olarak ikili iktidar organlarıdır. Grev yönetmekten başka yetkiler üstlenmeye başlayan federe grev komiteleri nesnel olarak iktidar organları olarak iş görmeye başlarlar. Ama ne yazık ki bunların hepsi diğer görüngüyle, yani bu komiteleri seçen ve bunlara destek veren emekçilerin çoğunluğunun, işçi hareketi tarihinin akışı içerisinde tam da böylesi bir durumda karşı-devrimci karakterlerini en dokuncalı tarzda açığa vuran reformist partilere destek vermeye devam etmesiyle bağdaşabilir.

Bu konuda tarihin hükmünün kesinlikle açık olduğunu da söylemek gerekir: bu her defasında böyle olmuştur. Rus işçileri 1917 Şubat-Martında her yerde sovyetler seçmişler ve bu sovyetlerde Menşevik ve sağ SR yani reformist bir çoğunluk seçmişlerdir. Alman işçileri 1918 Kasımında işçi konseyleri seçmiş ve bu konseylerde sosyal-demokrat bir çoğunluk seçmişlerdir. İspanyol işçileri 1936 Temmuzunda İspanya’nın her yerinde komiteler oluşturmuşlarsa da bu komitelerin üyelerinin büyük çoğunluğu sosyal-demokratlardan, anarşistlerden ve KP üyelerinden yani, haydi iktidarın bu komiteler tarafından zaptedilmesinin zorunluluğunu anlamayan demesek de, ikili iktidarın doğasını kavrayamayan örgütlerin üyelerinden oluşmuştur. Bu çelişkiyi kavramak zorundayız. Bu çelişkiyi lafla inkâr etmemiz mümkün değildir.

Şunu söyleyemeyiz: “işçiler bilinçli biçimde reformizmden kopmadıkça sovyetleri kurmaları mümkün değildir”. Tarih bunun yanlış olduğunu göstermiştir. Şunu söylememizse daha da az mümkündür: “işçiler reformizmden kopmadıkça sovyetleri kurmamaları gerekecektir” ki Maocuların teorisi de neredeyse budur. Çünkü işçiler ancak ve ancak sovyetleri kurarak ve devrimci bir durum içinde bulunarak sonunda çoğunlukla reformizmden kopacaklardır. O halde hakikî zorluk, en net ifadesini iktidar sorununda bulan hakikî çelişki işte burada bulunur.

Çünkü eğer bu iktidar işçilerin hâlâ sadık oldukları partilerin karşısına çıkarılacak olursa onları bu organların bütün iktidarı almaları gerektiğine ikna etmek mümkün olmayacaktır. Buna karşın, bu partilerin emekçilerin baskısı altında sonunda iktidarı alacakları yanılsamasına kapılmak da mümkün değildir. Bu marjinal olasılığı peşinen ihtimal dışı bırakamayız ama bu ihtimal son derece olasısızdır, Batı Avrupa’da ise ihtimal dâhilinde değildir.

Devrimci hareket bu çelişkiden çıkmak için şimdiye dek iki çözüm öne sürmüştür. Sorunu çözmek için öneriler olan bu çözümler hâlâ geçerli olan yegâne çözümlerdir.

  1. Bu, propaganda düzeyinde 1917’nin Bolşeviklerinin ünlü ve klasik taktiğidir. Bolşevikler emekçilere şunu söylemekteydiler: “İşçi şuralarında örgütlenmiş durumdasınız ve bu şuraların iktidarı almasını istiyorsunuz. Aynı zamanda hâlâ sosyal-demokrat partiye dair yanılsamalarınız var. Partinizden ısrarla sovyetler çerçevesinde tüm iktidarı almasını isteyin”.

Böyle bir ajitasyonun ikili iktidar organlarının şimdiden mevcut olduğu bir devrimci durumda, işçileri işçi partilerine oy vermeye çağıran bir taktikten, İngiltere’de İşçi Partisinin seçimler yoluyla iktidara gelmesini talep eden bir taktikten bütünüyle farklı bir dinamiğe sahip olduğunu ısrarla vurguluyorum. Bu taktik de propaganda amaçları açısından faydalı olmakla birlikte dinamiği itibariyle tamamen farklıdır. Sanırım biz de gelecekte aynı yoldan geçmekten muaf tutulmayacağız. Bu aşamanın atlanabileceği yegâne ihtimal devrimci örgütlerin işçi sınıfı içinde ta başından itibaren çoğunluğu oluşturması olacaktır ki biz bu ihtimalin önümüzdeki yıllarda imkânsız değilse bile çok az muhtemel olduğunu düşünüyor ve dışarıda bırakıyoruz.

Bununla birlikte, bu geçiş hükümeti şiarının kesin formülasyonuna dikkat etmek gerekir zira bunun işçi sınıfının sadakatinin gerçekliğine tekabül etmesi gerekir. Bu ise değişkenlik gösterebilir. Batı Avrupa’da bugün – belki de bizim Belçika’da diğer ülkelerdeki yoldaşlardan önce saptadığımız – işçi sınıfının sadakatinin eski geleneksel partilerden sendikalara doğru belli bir aktarımı yönünde bir eğilim mevcuttur. Belçika gibi bir ülkede klasik geleneksel reformist biçim Belçika Sosyalist Partisinden çok daha fazla FGTB, İtalya’da ise haydi sosyal-demokrat parti demeyelim KP’den çok daha fazla sendikalardır.

O halde, bunu geçiş hükümeti şiarının formüle edilmesinde hesaba katmak gerekir: her halükarda buna sendikaları dâhil etmek ve bazı durumlarda sendikal örgütleri geleneksel politik örgütlerden önce dâhil etmek gerekir. Belçika’da bizim 1960 genel greviyle başlayan tüm bir dönem boyunca geçiş hükümeti şiarı olarak “sendikalara dayanan işçi hükümeti” şiarını benimsediğimiz hatırlanacaktır. Bu şiar Belçika’da işçi sınıfının, işçi hareketinin bir gerçekliğine karşılık gelmekteydi. Gelecek konusunda önyargılı olmamak gerekir zira bu sorun çok somuttur ve işçi sınıfının gerçeklikleriyle değişime uğrar. Bunun bir şemadan ya da 40 yıl önce kaleme alınmış bir metinden çıkmaması, buna karşın her ülkede içinde bulunulan aşamanın somut gerçekliğine uygun düşmesi gerekir.

2. Bu çelişkinin çözümünün diğer veçhesi, örgütsel veçhedir. Çok şiddetli bir devrimci kriz olduğunda, tüm ülkeyi hakikaten felce uğratan ve ikili iktidar organları yaratan bir genel grev olduğunda işçi sınıfı ve işçi hareketi içerisinde olağanüstü hızlı bir yeniden kümelenme, olağanüstü hızlı bir yeniden diziliş [bileşme] gerçekleşir. Bu, işçi hareketi tarihinde merkezciliğin büyük ânıdır. Genellikle mücadele içinde hayli çabuk ortak bir paydada buluşan çeşitli ufuklardan, çeşitli çıkış noktalarından merkezci güçler beliriverir. Ki bu da olumlu bir şeydir – burada olumsuz anlamda merkezcilikten değil, reformizmden devrime doğru yol alan güçler söz konusu olduğundan olumlu anlamda merkezcilikten bahsediyorum.

O zaman, devrimcilerle merkezciler arasında işçi iktidarının doğuşu için birkaç kilit mesele etrafında bir eylem birliğinin oluşturulması görevi genellikle en önemli örgütsel görev haline gelir. İspanyol Devriminde bunlar anarşist sol, sosyalist sol, POUM ve Troçkistlerdi. Alman Devriminde Bağımsız Sosyalist Partinin sol kanadı, KP ve bazı anarko-sendikalist güçler, Rus Devriminde ise Bolşevik Parti ve Sosyalist-Devrimci Partinin  [SR] soluydu.

 Hiç kuşku yok ideal durum – yine – devrimci partinin baştan beri bu bir araya geliş içinde hegemonyaya sahip olmasıdır, bu durumda fazla sorun çıkmaz ve yaşanacak olan Rus gelişiminin bir taklidi olabilir. Ancak kötümser bir tahmin yapmakta bir sakınca görmüyorum. Bunun Batı Avrupa’da sıklıkla tekrar edileceğini sanmıyorum. Bunu doğuştan bir kötümserlikle değil, Rusya’daki bu istisnaî durum izah edilmesi gereken bir geçmişin ürünü olduğu için söylüyorum. Bolşevik Parti Rus radikal-solu içinde hegemonyasını, tüm işçi sınıfı içinde on yıl öncesinden hegemonyaya sahip olduğu için kurabilmişti.

Bolşevik Parti, Birinci Dünya Savaşının arifesinde Rus işçi hareketi içinde gerek seçmen kitlesi gerekse basın bakımından, hem sendikalardaki ağırlık hem de üye sayısı açısından kesinlikle hegemonik konumdaydı. Bu konuda, 1914 başında Sosyalist Enternasyonal Bürosu adına Rusya’yı ziyaret eden Emile Vandervelde’nin, azılı bir Bolşevik düşmanı olmasına rağmen, Bolşeviklerin Rus işçi sınıfı içinde her bakımdan çoğunlukta olduklarını teslim eden ünlü anketi zikredilebilir.

Rusya’da olup biten günümüzde Batı Avrupa’da var olandan bütünüyle farklı bir şeydir. Rus işçi sınıfı gerçeklikte çok az aktif olduğunda bu sınıf bağrında hegemonyaya sahip olan devrimci akım, bu hegemonyasını Şubat-Mart 17’de devrimci dalga halkın tamamına yayıldığında geçici olarak yitirmekle birlikte, altı ay sonrasında oldukça hızlı bir şekilde yeniden kurmuştu. Bunu başarabilmesini ise her fabrikada işçi kadrolara sahip olmasına ve işçi sınıfı içinde kök salmış olmasına, geçmişteki bu kazanıma borçluydu.

Batı Avrupa’nın hiçbir ülkesinde devrimci öncünün durumu kesinlikle bu değildir. Bu koşullarda, bir devrimci yükselişin yardımıyla dahi, güçlerimizi onla ya da hatta elliyle çarpacağımızı düşünsek dahi – ki böyle bir yükselişte bu mümkündür – çok çok daha önemli bir güç oluşturan büyük kitle akımlarından çıkan merkezci akımlardan bir çırpıda daha güçlü hale gelmemiz pek az muhtemeldir. Alman KP’si Halle Kongresine dek 1919, 1920’de 15 ila 25.000 üyeye sahipken, bağımsız sosyalistlerin sol kanadı 300 ila 500.000 kişiden oluşuyordu. Güç ilişkileri işte bu durumdaydı. İspanya’da – getirilebilecek tüm eleştirilerle birlikte – POUM ve Troçkistler 4 ila 6.000 kişiyken, sosyalist sol ile anarşistlerin sayısı 200 ila 300.000’di. Aynı güç ilişkileri söz konusuydu.

Gelecekte devrimci bir yükselişin başında bundan kökten biçimde farklı güç ilişkilerine tanık olmamız çok az muhtemeldir. Bu da, sol akımlara karşı her türlü sekterlikten kaçınmanın devrimin zaferi açısından hayatî bir sorun olduğu, işçi örgütlerinin birleşik cephesi bünyesinde devrimcilerin bir birleşik cephesinin kurulmasının örgütsel biçimlerinin bulunması gerektiği anlamına gelir. Devrimcilerin Birleşik Cephesi derken devrimci partiyle merkezcilerin cephesini kastediyorum; çünkü devrimci parti içinde yer almayan kim varsa tanımı itibariyle merkezcidir.

Bu Fransa’da Mayıs 68 sırasında somutlanmıştır: bir tür devrimciler cephesi işlerlik kazanmıştır. Tüm eylem inisiyatiflerini alan bu cephe olmuştur. Büyük gösteriler, mitingler vesaire. Yoldaşlarımız bu oluşumlarda her türlü sekterlikten uzak örnek bir rol oynamışlardır. Bu da zaten onların Fransız radikal-solu içinde hegemonik bir siyasî güç olarak olağanüstü gelişmelerinin başlangıcını oluşturmuştu. Mesela İtalya’da bu gerçekleşmedi. 69’da grevlerin büyük yükselişi sırasında devrimci grup ve grupçuklar kendi aralarında asgarisinden bir birleşik cephe kurmayı hiçbir zaman başaramadılar. Bunu şimdi bir geri çekilme döneminde, üstelik sağcı bir hatta gerçekleştiriyorlar ama bu klasik bir durum. Bunun ise İtalya’da felaket kabilinden sonuçları oldu.

En yıkıcı örneği alıyorum. 69 sonunda radikal-sol grupların inisiyatifiyle Fiat’ta ilk işçi delegeleri konseyi kurulduğunda, bir ulusal işçi konferansı 3.000 devrimci işçiyi bir araya getirmişti. Bu konferansta çok küçük bir azınlık oluşturan yoldaşlarımız bir mesele üzerinde, Fiat’ta yapılanın aynısının başka İtalyan işletmelerinde de yapılması için tüm devrimcilerin inisiyatif alması için “ölümüne” mücadele verdiler. Bunu yapmanın imkânı vardı zira mevcut güçler bunu yapmaya muktedirdi. Maocu ve kendiliğindenci grupların hepsi buna aptalca ve tipik ultra-sol argümanlarla karşı çıktılar: “hepimiz delegeyiz”, “delegeye ihtiyacımız yok”, “biz kitleyi özgürleştirmek istiyoruz” vesaire.

Bunun sonucu: sendikal bürokrasi sonunda devrimci öncü yerine komitelerin kuruluşunu yaygınlaştırdı ve böylece başka türlü bütünüyle elinden kaçırabileceği bir hareketin denetimini yeniden sağlayabilmiş oldu. Bunun mantikî sonucuna gelince: 69’da “hepimiz delegeyiz” diye bağıranlar bugün işçi konseylerini sendikal aygıta entegre etme manevrasında sendikal bürokrasiye destek olmaktalar.

Ayrıca bu örnek Birleşik İşçi Cephesi mücadelesi çerçevesinde radikal-solun birleşik cephesi mücadelesinin sekterliğin olmamasını gerektirdiğini gösterdiği gibi, aynı şekilde bu âlemde raslanılan farklı varyantlar tarafından savunulabilen ultra-solcu ve oportünist tutumlarda mekanik ve kuyrukçu hizalanmaların olmamasını da gerektirdiğini göstermektedir.

Devrimcilere böylelikle tanınan şans nedir? Birkaç tarihsel örnek vermek isterim. 1922’de Bağımsız Sosyalist Partinin sol kanadıyla KP’nin ortaklığı Almanya’da metal işçileri sendikası (en büyük Alman sendikası) içinde, yönetim de dâhil olmak üzere, çoğunluğun elde edilmesine imkân tanımıştır. 1936’nın Eylül ve Ekim aylarında POUM, anarko-sendikalist sol ve sosyalist sol Katalonya’daki milis komiteleri içinde tartışılmaz bir çoğunluğa sahip olmuştur. Biz POUM’u ya da Alman KP’nin sağ yönetimini eleştirdiğimizde onları, işçi sınıfının çoğunluğunu kazanmak için vaz geçilmez olan bu aşamalardan geçtikleri için değil, bu şansları iktidar sorununu koymak ve çözmek için kullanmadıkları için eleştiriyoruz. Bu sorunu çözmenin başka bir yolu yoktur. Bu sorun emperyalist ülkelerdeki işçi sınıfının çoğunluğuna karşı küçük bir azınlıkla çözülmeyecektir.

9. İşçi Sınıfının Silahlanması ve Özsavunma

Radikal-sol işçi konseylerinde şimdiden çoğunluğa sahip olduğunda dahi, burjuvazi derin bir moral bozukluğu ve dağınıklık içinde olduğunda dahi, orta sınıflar kazanacağına inandıkları için giderek artan sayıda işçi sınıfı safına geçiyor olduğunda dahi – ki tüm bunlar olgunlaşan bir devrimci krizin karakteristikleridir – eğer silahlanma sorunu çözülmemişse iktidarın alınması sorunu çözülmeyecektir. Silahlanma sorunu ise çözmek için birbirine bağlanması gereken iki veçheye sahiptir:

  1. İşçi sınıfının silahlanması sorunu
  2. Burjuva ordusunun dağılması sorunu

Bunların biri olmadan diğeri de olmaz. İşçi sınıfının silahlanmasında bir başlangıç olmadan, burjuva ordusunun dağılması asgarî bir eşiği aşamayacaktır. Troçki bu konuda söylenmesi gereken her şeyi, burjuva ordusu içindeki disiplinin gücüne dair söylenecek klasik ne varsa söylemiştir: bu disiplinin bütünüyle parçalanması ancak ve ancak tekil askerin başka bir yerde, silahlı savunma da dâhil bir savunma bulması halinde mümkündür. Diğer taraftan, eğer burjuva ordusunda büyük ölçekte bir dağılma yoksa işçi özsavunması da oldukça ilkel belli bir asgarî eşiği aşmayacaktır.

Bu sorunun esas itibariyle teknik değil siyasî bir sorun olduğunu kavramak gerekir. Bu soruyu teknik bir sorunmuşçasına koymayı deneyen herkes er ya da geç devrimin imkânsız olduğu sonucuna varır. Şili Devriminden dersler çıkaran Régis Debray’in tutumu budur: “Yeterince savaş uçağı pilotumuz yoktu (pilotları kim yetiştirecekti? – EM). Yeterince pilot 73’te de yoktu, 72’de de yoktu, 71’de de yoktu. Eğer işçiler daha erken silahlandırılmaya başlansaydı, pilotlar daha önce vuracaklardı”. Son tahlilde bu, Belçika KP’nin yöneticileriyle girdiğimiz tartışmalarda Stalincilerin açıklamasıdır. Şili sorununa girmek istemiyorum, konu bu değil.

Eğer emekçiler Mayıs 1968’de iktidar sorununu koymaya başlamış olsalardı neler olacağına dair, hiç kuşkusuz akademik, benzer bir tartışma yaşadık. Temel sorun teknik değil politik bir sorundur. Ayrıca bu, zorluğu anlaşılması gereken, teknik çözümleri öne çıkaranların çoğunun bunu aslında daha ileri giderek esas zorluktan kaçmaya çalıştıkları için yaptıklarının anlaşılması gereken çok zor bir problemdir.

Peki, zorluk nedir? Bu daha önce parlamento konusunda işaret ettiğim zorlukla aynı zorluktur. Muhtemel İspanya istisnası dışında Batı Avrupa’daki işçi hareketi geleneğinin tamamına bağlı olarak emekçiler silaha sarılmaya hazır değildirler. Bu onlara kendi gerçek deneyimlerinden bütünüyle kopuk bir kaygı gibi gelir. Gerçekten de kopuktur, bundan zerre kadar kuşku duyulamaz! O halde onları deneyime ve anlayışa sokmak için gerekli dolayımları bulmak gerekir. Özsavunma probleminin, anti-faşist mücadele sorununun, belirgin grev çadırı deneyimlerinin ve bunların yayılmasının önemi işte buradadır.

Çünkü bu ancak bu deneyimler aracılığıyla daha geniş bir kitle için daha somut hale gelir. Üzerine yeterince mürekkep akıtılmış olan kadroların hazırlanması ve bu konuda devrimci örgütün rolü sorununu bir kenara bırakıyorum. Çok büyük olan bu zorluk bir kez daha hasmın bizzat kendisi tarafından kısmen azaltılır. Eğer burjuvazi ile devlet, fabrika işgallerinin olduğu, işçi şuralarının [konseylerinin] kurulmuş olduğu ve üretimin bizatihî işçiler tarafından örgütlenmeye başlandığı, telekomünikasyon merkezlerinin işgal edildiği bir genel greve karşı bütünüyle pasif biçimde tavır alırlarsa, bu durumda bilinç silahlanma yolunda fazla bir ilerleme kaydetmeyecektir. Ne var ki tüm bu koşullar kısaca sıralandığında bunun pek az muhtemel olduğu anlaşılacaktır:  burjuvazinin oldukça çabuk bir karşı saldırısı kesinlikle kaçınılmazdır. Bu karşı saldırı önce küçük başlayıp gitgide büyüyen bir silahlı provokasyon biçimini alır. Devrimci öncünün silahlı özsavunma düzleminde emekçilerin bilincinde ve örgütlenmesinde sıçramalar yaratmak için bu deneyimlerin her birini bir fırsata çevirmekteki rolü bu noktada önem kazanır.

Fabrika işgallerinin ve ikili iktidar organlarının doğuşunun gerçekleştiği genel grev böylece silahlı ayaklanmanın ve iktidarın ele geçirilmesinin gündeme getirilmeye başladığı bir durumu yakınlaştırır. Bu konuda devrimcilerin hazırlığı ise her şeyden önce teknik veçhesi ihmal edilmeye gelmez olmakla birlikte ikincil olan politik bir hazırlıktır.

Batı Avrupada son elli yıl boyunca gerçekleşen devrimlerin başarısızlığının nedeni çok az teknik hazırlığın olması değil, siyasî düzlemde eksikliklerin, boşlukların olmasıdır. İspanyol işçi sınıfı büyük şehirlerdeki neredeyse bütün kışlaları silahsızlandırmayı başarabildiyse eğer, bunun nedeni pek de öyle teknik zenginliğe sahip olması değildi. İspanyol işçi sınıfı bunu muazzam bir baskınla başarmıştı. Buna karşın, eğer aynı sınıf iktidarı ele geçirme fırsatını kullanamadıysa, bunun nedeni işçilerin Temmuzda sahip oldukları teknik imkânlardan Eylülde yoksun olmaları değil, bu konuda siyasî anlayıştan, öncüden ve politik önderlikten yoksun olmalarıydı.

Sunuşumu, Alman Devriminden iktidarın zaptedilmesi sorununun somut biçimde konduğu iki uğrak olan iki örnekle bitirmek istiyorum:

Bu örneklerin ilki General Kapp’ın 1920’deki darbe girişimine karşı yapılan genel grevdir. Darbe girişiminin neden olduğu telaş ve bu darbe girişiminin üç günlük bir genel grev sonrası akamete uğratılmasından doğan muazzam özgüven, sosyal-demokrat partinin ve özellikle sendikanın bile, Almanya’da ilk ve son kez, bir işçi hükümeti sorununu gündeme getirmelerine yol açmıştı.

Alman sendikasının genel sekreteri Legin sendikalardan, sosyal-demokrat partiden, bağımsız sosyalist partiden ve komünist partiden oluşan bir hükümetin kurulmasını gündeme getiriyordu. KP bu fırsatın üzerine atlamamakla, bu talebin derhal hayata geçirilmesi için bir ajitasyon kampanyası başlatmamakla muazzam bir hata işledi. Üstelik Almanya’nın bir bölümünde (Ruhr ve Saksonya) işçiler darbeye karşı koymak için bir kez daha silahlanmışlardı. Bu belirlenmiş ânda bir yarma hareketi mümkündü. Dolayısıyla, bu dönüm noktasının yakalanmamasında belirleyici olan bir silah ve teknik güç eksikliği değil, bir siyasî akıl eksikliği olmuştu.

İkinci örnek Eylül-Ekim 1923 örneğidir. Avrupa tarihinde bir dönüm noktası oluşturan 1923 yılı üzerinde daha önce çok konuştum ve burada bu yılın tam bir betimlemesini yapmam mümkün değil. Alman işçi sınıfı 1923 yazında bir genel grevle Şansölye Kuno’nun muhafazakâr hükümetini düşürür. KP o sırada büyük sendikalarda ve çok sayıda işletme konseyinde çoğunluğu ele geçirmekle meşguldür. KP önderi Brandler’in bir iktidarı alma projesi mevcuttur. Bu tehlikeli olmakla birlikte aptalca olmayan bir projedir. Bu üç evreli bir projedir. KP önce iki eyalette, Saksonya ve Thuringe’de sosyalist solla bir koalisyon hükümeti kurar. İkinci olarak, KP bu hükümetler içindeki mevzileri silahlı işçi milisleri kurmak için kullanır ve üçüncü olarak Almanya’nın tamamında ayaklanmayı hazırlamak için bu “kızıl muhafızlar”dan destek alır.

Tabii bu gizli bir proje değildir; herkes, burjuvazi bile bundan haberdardır, proje KP basınında ayan beyan tartışılmıştır. Projenin ikinci evresini kırılgan hale getiren ise hiç kuşku yok burjuvazinin komünist bakanlar işçilerin silahlandırılmasını hayata geçirir geçirmez harekete geçecek olmasıdır. Aynen böyle olmuştur! “Kızıl Muhafızlar”ın kurulması için ilk önlem alınır alınmaz Reichwehr (Alman Ordusu) Saksonya’ya ve Thuringe’ye girip her iki hükümeti de fesh etmiştir. Bu sorunun teknik bir veçhesidir; bunu tartışmak mümkündür.

Peki, öyleyse uzak ara belirleyici olan siyasî veçhe nedir? Saksonya ile Thuringe sol sosyal-demokrat başbakanlar tarafından yönetilen iki Länder (eyalet) idi. Her iki hükümet de sendikaların tam desteğine sahipti. Ordunun bu iki hükümete silahlı saldırısı bir aşağılama, Almanya’da örgütlü işçi hareketine karşı başlatılmış hakikî bir saldırıydı. KP’yi ve işçi öncüyü ulusal düzeyde, silahlanma düzeyi de dâhil bir güç sınamasına sistematik bir biçimde hazırlamış olmak koşuluyla, bu iki Länder’deki ayrıca ikincil olan bu küçük taktik başarıyı dönüştürmek mümkündü.

Yoldaş Brandler’in yapmadığı da buydu. Bu konuda ve özellikle de durumun bir güç sınaması için olgun olup olmadığı konusunda tereddüt içindeydi. Klasik merkezci tarzda zorluğun çevresinden dolandı: bir işçi şuraları [konseyleri], fabrika komiteleri kongresi toplayarak onlara şu soruyu yöneltti: “Reichwehr’e silahla direnmeye hazır mısınız?”. Sorunun cevabı baştan belliydi. Durumun sıradışı olgunluğunun bir kanıtı olduğundan bu tür bir kongrede katılanların yaklaşık %40’ının silahlı direnişten yana olduğunu söylemek zorundayım.

Lakin, Troçki’nin durumu özetlerken söylediği gibi: “Eğer tereddüt içinde bir militan işçi kitlesi karşılarında kendilerine ‘sizi izlemeye hazırım; ne tür bir inisiyatif alıyorsunuz’ diye soran tereddüt içinde bir önder bulacak olurlarsa, elbette onların iktidarı almaya koşmalarını beklememek gerekir”. Gereken hiç kuşkusuz tam tersi bir ilişkiydi: tek bir çıkış yolu olduğu konusunda hâlâ tereddüt eden bir kitleyi ikna etmesi ve bu çıkışı bu yönde gerekli inisiyatifleri alarak çok açık biçimde işaret etmesi gereken çok kararlı bir önderlik. Bolşeviklerin 1917’de yaptıkları da işte buydu.

Kesin olarak belirleyici olan, burjuvaziyle tayin edici bir güç sınamasının gerekliliğini işçi sınıfının çoğunluğuna benimsetmek için gerekli öznel koşulların hazırlanmasıdır.

Bu sunumun bütün mantığı, bir genel grevin, aktif bir genel grevin, işçi şurası seçimlerini olanaklı kılan bir genel grevin böylesi bir güç sınamasını hazırlaması ve işçi tarafında muazzam kozların olduğudur. Bir ülke ne kadar çok sanayileşmişse, toplumsal süreçlerin teknikliği ne denli ilerlemişse, işçi cenahında o kadar çok koz bulunur.

Buna karşın, son tahlilde belirleyici etmen eylemde inisiyatif alan cenah olmaya devam eder. Bir gün için dahi olsa eylemde inisiyatif almak, hasmı belirleyici bir ânda yenilgiye uğratmak, işte bu güç ilişkilerini tamamen değiştirir. Tarihin akışını değiştirmekte devrimci partinin ve öznel etmenin bütün önemi işte burada görülür!

Türkçesi: Osman S. Binatlı

Kaynak: http://www.ernestmandel.org/fr/ecrits/txt/inconnu/la_greve_generale.htm

Görsel: İspanya Devrimi