İmdat Freni

Tarih

Paris Komünü: Kaplanın Geçmişe Sıçrayışı – Michael Löwy

18 Brumaire’de Marx proleter devrimlerin, burjuva devrimlerinin aksine, şiirlerini geçmişten değil gelecekten aldığını ifade ediyordu. Haklıydı da muhtemelen: Toplumsal devrimler her zaman için beklenmedik ve yenilikçidir, yeni örgütlenme ve mücadele biçimleri icat ederler. Fakat aynı zamanda Marx’ın yanıldığını düşünüyorum: Her devrim ilhamını, şiirini geçmiş devrimlerden çekip çıkarır. Walter Benjamin’in vurguladığı gibi her devrim bir “kaplanın geçmişe sıçrayışı”dır: 1871 Paris Komünü için bu durum bilhassa geçerlidir; başlıca referanslarından birini 1793-94’ün Paris Komünü teşkil etmiştir. Daha ileride göreceğimiz gibi aynı durum, 1871 Paris Komünü’nden ilham alan Rus devrimi için de geçerli olmuştur. 

Tarihin tüm büyük devrimleri gibi Komün de, Daniel Bensaid’in Marx ve Engels’in 1871 hakkındaki yazılarına yazdığı o güzel girizgahta[1] gözlemlediği gibi, günlerin olağan seyrini durduran bir hadise, duvar saatlerinin mekanik zamanından bir kopuş, geçmişin, şimdinin ve geleceğin görevleri arasında patlayıcı bir bileşim oluşturmuştur.

Immanuel Kant’ın Fransız Devrimi hakkındaki değerlendirmesinde yazdığını Paris Komünü’ne uyarlayabiliriz:

“Elverişli koşulların meydana gelmesi vesilesiyle halklar tarafından tekrar anılmamak ve bu türden yeni teşebbüslerde referans alınmamak için fazlasıyla büyük, insanlığın çıkarlarına fazlasıyla bağlı bir hadise”.

Komünün 2021’deki 150’nci yılı 1871 savaşçılarını anmak için ama aynı zamanda onların bu teşebbüsünün bugünün mücadeleleri bakımından taşıdığı önem hakkında düşünmek için de bir fırsat oluşturuyor. 

  1. Ezilenlerin Geleneği

Paris’teki Père Lachaise mezarlığında, “Federe’ler Duvarı” adıyla bilinen bir duvar vardır. Mayıs 1871’de Versay birlikleri tarafından Paris Komünü’nün son savaşçıları burada kurşuna dizilmiştir. Her sene, binlerce –ve bazen de, 1971’de olduğu gibi on binlerce– insan, Fransa’nın yanı sıra dünyanın dört bir yanından gelerek, işçi hareketinin bu önemli hafıza mekanını ziyaret eder. Tek başlarına veya yürüyüşler kapsamında, kızıl bayraklar ve çiçeklerle gelirler, bazen de Komünarların ezgisi haline gelmiş eski bir aşk şarkısını söylerler: “Kiraz Mevsimi”. Burada anılan bir insan, bir kahraman veya bir büyük düşünür değil, unutmayı reddettiğimiz, bilinmeyen, tanınmayan bir insan kalabalığıdır.

Walter Benjamin’in “Tarih Kavramı üzerine” tezlerinde (1940) söylediği gibi, özgürlük mücadelesi geleceğin yanı sıra mağlup kuşaklar adına da verilir; köleleştirilmiş ataların ve onların mücadelelerinin anısı devrimci düşüncenin ve eylemin ahlaki ve siyasal büyük ilham kaynaklarından biridir.

Dolayısıyla Paris Komünü, Benjamin’in “ezilenlerin geleneği” olarak adlandırdığı ve madun sınıfların, bir an için tarihin sürekliliğini, tahakkümün sürekliliğini kırmayı başardığı ayrıcalıklı (“mesiyanik”) uğraklardan biridir. Bunlar, her seferinde yeni mücadeleler için kerteriz noktası ve örnek teşkil edecek kısa –fazla kısa–  hürriyet, özgürleşim ve adalet dönemleridir. Komün, 1871’den beri devrimcilerin tefekkürünü ve pratiğini beslemiştir, öncelikle Marx’ın –ve de Bakunin’in–, daha sonra da, 20.nci yüzyılda Troçki’nin ve Lenin’in.

2. Marx ve 1871 Komünü

Birinci Enternasyonal içindeki anlaşmazlıklarına rağmen, Marksistler ve liberterler Paris Komünü’ne, modern tarihin bu ilk büyük “proleter iktidarı” girişimine destek verme konusunda kardeşçe işbirliği içinde olacaktır. Elbette Marx’ın ve Bakunin’in bu devrimci olay konusundaki tahlilleri karşıt kutuplarda bulunuyordu. Marx’ın tezlerini şöyle özetleyebiliriz: 

“Komüne katılan az sayıdaki inanmış sosyalistin durumu son derece zordu… Versay’ın hükümetinin ve ordusunun karşısına devrimci bir hükümet ve orduyla çıkmaları gerekmişti”.

İki hükümeti ve iki orduyu karşı karşıya getiren Fransa’daki iç savaşın bu okumasına karşılık, Bakunin’in devlet-karşıtı bakış açısı son derece açıktı:

“Paris Komünü bizzat devlete karşı, toplumun bu doğaüstü yaratığına karşı yapılmış bir devrimdi”.

Dikkatli ve bilgili okur kendiliğinden düzeltmiştir: ilk başta aktardığım görüş… Bakunin’in “Paris Komünü ve Devlet kavramı”ndan alınmıştır. İkincisi ise Marx’ın “Fransa’da İç Savaş, 1871”’in ilk taslağından bir alıntıdır. Marx ile Bakunin, Marksistler ile liberterler arasındaki –elbette gerçekten varolan– ayrımların düşünüldüğü kadar basit ve belirgin olmadığını göstermek üzere böyle bir oyuna başvurduk.

Hatta Marx, Komün olayları sırasında Proudhoncuların üstadlarının tezlerini unutmuş olmasından memnuniyet duyarken, bazı liberterler de Marx’ın Komün üzerine yazılarında merkeziyetçiliğin federalizm lehine unutulmuş olmasını keyifle gözlemler.

Karl Marx Uluslararası İşçi Birliği’nin (UİB-Birinci Enternasyonal’in) merkezi siyasal sloganı olarak, bu örgütün 1864’deki Açılış Hitabesi’ne de geçireceği şu sözleri önermiştir: “Emekçilerin kurtuluşu kendi eserleri olacaktır”. 1871 Komünü, onun gözünde bu denli önem taşıyorsa, bu tam da modern işçi ve sosyalist hareketinin bu kurucu ilkesinin ilk devrimci tezahürü olmasından ileri gelir.

1871’de Birinci Enternasyonal adına kaleme aldığı “Fransa’da İç Savaş” adıyla bilinen Hitabe’de (ve hazırlık notlarında), Marx Komünün bir partinin veya grubun iktidarı değil, ama “esasen işçi sınıfının yönetimi”, “halkın halk tarafından yönetimi”, yani “halk tarafından ve halk için bizzat kendi toplumsal yeteneğinin yeniden ele geçirilmesi” olduğunu yazar. Bu nedenle mevcut devlet aygıtını yalnızca fethetmekle yetinilemezdi: onu “kırıp” yerine yeni bir siyasal iktidar biçimi konulmalıydı, tıpkı Komünarların hazırladıkları ilk kararnameyle, sürekli orduyu feshedip yerine silahlanmış halkın konulmasıyla yaptıkları gibi.

Marx, dostu Kugelmann’a 17 Nisan 1871 tarihli, yani Komünün ilk haftalarında yazdığı bir mektupta şöyle diyordu: “18 Brumaire’imin son bölümünde, eğer tekrar okursan fark edebileceğin gibi, Fransa’da önümüzdeki ilk devrim teşebbüsünün, şimdiye dek olduğu gibi bürokratik ve askeri aygıtın el değiştirmesine değil, onun yok edilmesine dayanması gerektiğini belirtiyorum. Bu kıtadaki her gerçek halk devriminin ilk koşuludur. Paris’teki kahraman yoldaşlarımızın da yaptığı budur”.

Marx için belirleyici olan, Komünün sosyal yasalarının yanı sıra –ki sahipleri tarafından terkedilen fabrikaların işçi kooperatiflerine dönüştürülmesi gibi bazı uygulamalar sosyalist bir dinamiğe sahipti–, bir emekçiler iktidarı olarak onun siyasal anlamıydı. 1871 Hitabesi’nde yazdığı gibi, “modern devlet aygıtını kıran bu yeni Komün”, “kendi ‘doğal amirlerinin’ yani mülk sahiplerinin yönetsel ayrıcalıklarına ilk kez dokunmaya cüret eden” “sıradan işçilerin” eseri olmuştur.

Komün ne bir komplo ne de bir darbeydi, “kendi için ve kendiliğinden harekete geçen halk” idi. Daily Newsgazetesinin muhabiri “yüksek otoriteyi” uygulayan hiçbir şefin bulunmadığını gözlemlediğinde, Marx ironik bir yorumla yanıt verir : “Bu durum, siyasal idollere ve ‘büyük adamlara’ muazzam bir ihtiyaç duyan burjuvayı şaşkınlık içinde bırakır”. Elbette ki Birinci Enternasyonal’in militanları bu olaylar sırasında önemli bir rol oynamıştır, fakat Komün bir öncü grubun müdahalesiyle açıklanamaz. Ayaklanmayı UİB tarafından gizlice hazırlanmış bir fesat olarak sunan gericiliğin iftiralarına cevaben, Marx şöyle yazıyordu : “Polisiye ruhun içine işlediği Burjuva zihniyeti doğal olarak Uluslararası İşçi Birliği’ni, merkezi yönetiminin çeşitli ülkelerde zaman zaman patlamalar düzenleyen bir çeşit gizli fesat olarak görmektedir. Esasında Birliğimiz, uygar dünyanın çeşitli ülkelerindeki en ileri işçileri bir araya getiren uluslararası bağdan başka bir şey değildir. Sınıf mücadelesi nerede, hangi koşullarda ve hangi şekil altında yoğunluk kazanırsa kazansın, Birliğimizin üyelerinin en ön saflarda yer alması gayet doğaldır”.

Eğer Marx kimi zaman işçilerden kimi kez de “halk”tan söz ediyorsa, bu onun Komünün yalnızca dar anlamda proleter sınıfın eseri olmadığının bilincinde olmasından kaynaklanmaktadır. Komün aynı zamanda, kızıl bayrağın ve bir sosyal cumhuriyet hayalinin etrafında birleşmiş yoksullaşmış orta sınıfların bazı kesimlerinin, aydınların, çeşitli toplumsal tabakalardan gelen kadınların, öğrencilerin ve askerlerin de eseridir. Ve de tabii, hareketin içinde yer almayan, fakat desteği olmaksızın Paris ayaklanmasının ancak yenilgiyle sonuçlanacağı köylülerin.

Paris Komünü’nün Marx’ın üzerinde durduğu bir diğer boyutu, enternasyonalist karakteridir. Elbette ki Paris halkı 1871’de Bismarck ve Prusya ordusuyla barışan teslimiyetçi burjuva siyasetçilerine karşı ayaklanmıştır. Fakat bu ulusal tepki hiçbir biçimde milliyetçi bir şekle bürünmez; bu bir yanıyla Birinci Enternasyonal’in Fransa Seksiyonunun militanlarının oynadığı rolden kaynaklanmaktadır, ama aynı zamanda, Komünün tüm ulusların savaşçılarına çağrıda bulunmasından ileri gelir. Uluslararası İşçi Birliği’nin gösterdiği dayanışma ve sosyalist işçilerin inisiyatifiyle Breslau’da ve başka Alman şehirlerinde düzenlenen destek mitingleri, Paris halkının ayaklanmasının bu enternasyonalist anlamının ifadesidir. Mart 1872’de Komünün yıldönümünü kutlamak üzere düzenlenecek bir miting için kabul edilen bir karar metninde Marx’ın yazacağı gibi, komünarlar, “evrensel proletaryanın tehdit edici ordusunun… kahraman öncüleriydiler”.

3. Kaplanın Geçmişe Sıçrayışı: Ekim 1917

Walter Benjamin’e göre, yine 1940 tezlerinde, ezilenlerin mücadelesindeki mevcut bir ân ile, geçmişin belirli bir olayı, bu geçmişin eğer fark edilip tanınmazsa yok olup gidecek eşsiz bir imgesi arasında bir küme vardır. 1905 Rus devriminde olan da budur. Yalnızca Lev Troçki 1871 Komünü ile 1905’te Rus sovyetlerinin mücadelesi arasındaki kümeyi algılamıştır : Aralık 1905’te Marx’ın Komün üzerine kaleme aldığı yazıların Rus baskısına yazdığı önsözde 1871 örneğinin, « ekonomik açıdan daha geri bir ülkede, proletaryanın gelişkin bir kapitalist ülkeden daha önce iktidara gelebileceğini » gösterdiğini gözlemler. Fakat, bir kez iktidara geldiklerinde, Rus emekçileri, tıpkı Komününkiler gibi, mutlakiyetçiliğin tasfiyesi ile sosyalist devrimi iç içe geçiren tedbirler almaya yöneleceklerdir.

1905-1906’da Rus devrimi için 1871’in model alınmasını savunma noktasında Troçki tümüyle yalıtılmış bir haldeydi. Lenin bile, Menşeviklerin Çarlık-karşıtı burjuvaziye destek taktiğine yönelttiği eleştirilere rağmen, Komünü Rusya işçi hareketi için bir örnek olarak değerlendirmeyi reddediyordu. 1905’te yazdığı Sosyal-Demokrasinin İki Taktiği çalışmasında, Paris Komünü’nü, “Cumhuriyet için mücadelenin hedefleriyle sosyalizm için mücadeleninkileri birbirine karıştırdığı” için eleştirir ; bu nedenle Komünün yönetim biçimi “bizimkinin [geleceğin Rus devrimci-demokratik hükümetinin] benzememesi gereken bir hükümettir”.

1917’de ise olaylar tümüyle farklı gelişir. Nisan Tezleri’nden itibaren Lenin Paris Komünü’nü Sovyetler Cumhuriyeti için bir model olarak görür ve tam da demokratik cumhuriyet için mücadeleyle sosyalizm için mücadele arasındaki diyalektik bileşimi gerçekleştirdiği için, onu Rus devrimcileri için bir hedef olarak önerir. Bu fikir aynı zamanda Devlet ve İhtilal’de ve 1917 yılı boyunca Lenin’in kaleme aldığı tüm diğer yazılarda etraflıca geliştirilir. Komünarlar ile özdeşleştirme o denli kuvvetliydi ki, çağdaşlarının anılarına gore, Lenin Sovyet iktidarının 1871 Komününden bir gün fazla ayakta kaldığı günü –Ekim 1917’den birkaç ay sonra– gururla kutlamıştır.

Dolayısıyla Ekim ihtilali Walter Benjamin tarafından tezlerinde önerilen şu fikrin çarpıcı bir örneğidir: her otantik devrim geleceğe doğru bir sıçrama teşkil etmenin yanı sıra, “geçmişe doğru bir kaplan sıçrayışı”, geçmişin “şimidinin zamanıyla” (Jetztzeit) yüklü bir ânına doğru diyalektik bir sıçramadır.

Marx kadar Engels, Lenin veya Troçki Komünün bazı siyasal veya stratejik hatalarını eleştirmiştir: örneğin, Fransa Bankası’nın parasına el koymamak, Versay’a saldırmamak, düşmanı her bir mahallenin barikatlarının ardında beklemek. Bununla birlikte, bu olayda, modern tarihin daha önce görülmedik bir ânını, “gökyüzünü fethetme’ye” dönük ilk teşebbüsü, ezilen sınıfların ilk toplumsal ve siyasal özgürleşim deneyimini görmekten de geri kalmadılar.

4. 21. Yüzyılda Paris Komünü’nün Güncelliği

Her kuşağın, kendi tarihsel deneyimine, güncel mücadelesinin ihtiyaçlarına, onu motive eden özlemlere ve ütopyalara göre, 1871 Komünü’ne dair özgün bir okuması, özgün bir yorumu vardır. Chiapas’taki Zapatistlerden alternatif küreselleşme hareketine, oradan da liberter Rojava’ya kadar, 21. Yüzyılın başının radikal solunun ve toplumsal-siyasal hareketlerinin bakış açısından Komünün güncelliğini oluşturan nedir?

Hiç kuşkusuz, bugünün militanlarının ve aktivistlerinin büyük çoğunluğu Komün hakkında pek bir fikre sahip değil. Bununla birlikte, 1871 Paris baharının deneyimiyle bugünün mücadeleleri arasında öne çıkarılması gereken kimi yakınlıklar ve yankılanmalar mevcuttur.

a) Komün bir öz-özgürleşme, öz-örgütlenme, aşağıdan inisiyatif hareketiydi. Hiçbir parti kendini halk sınıflarına ikame etmeye girişmedi, hiçbir öncü grup emekçilerin yerine “iktidarı almak” istemedi. Birinci Enternasyonal’in Fransa Seksiyonunun militanları halk ayaklanmasının en etkin taraftarları arasında yer alıyordu, ama kendilerini hiçbir zaman hareketin “önderliği” olarak ilan etmediler, hiçbir zaman iktidarı tekellerine almaya veya başka siyasal akımları marjinalleştirmeye teşebbüs etmediler. Komünün temsilcileri demokratik olarak ilçelerden seçildiler ve halk tabanlarının daimî denetimine tabi oldular.

b) Bir başka ifadeyle: 1871 Komünü çoğulcu ve birleşik bir hareket oldu. Bu harekete Proudhon’un veya (daha nadir olmakla birlikte) Marx’ın taraftarları, liberterler ve jakobenler, Blanquiciler ve “sosyal cumhuriyetçiler” katılıyordu. Elbette ki Komünün demokratik olarak seçilmiş kademelerinde tartışmalar ve ayrımlar vardı, kimi zaman da siyasal çatışmalar. Fakat pratikte birlikte hareket ediliyor, farklı akımlar karşılıklı olarak birbirine saygı duyuyor, silahlar anlaşmazlık içinde olunan mücadele kardeşlerine değil düşmana yöneltiliyordu. Ortak hedefler, çeşitli akımların ideolojik dogmalarından daha ağır basıyordu: toplumsal özgürleşim, sınıf ayrıcalıklarının kaldırılması. Bizzat Marx’ın da ifade ettiği gibi, jakobenler otoriter merkeziyetçiliklerini, Proudhoncular ise “siyaset-karşıtı” ilkelerini unutmuştu.

c) Daha yukarıda gördüğümüz gibi, bu, çeşitli ülkelerden savaşçıların katılımıyla otantik biçimde enternasyonalist bir hareket olmuştur. Komün milisinin yönetimine Polonyalı bir devrimci (Dombrowicz) seçilir; Macar-Alman bir işçi (Leo Frankel) Çalışma Komiseri olur. Hiç şüphesiz Prusya işgaline direniş Komünün oluşmasında belirleyici bir rol oynamıştır, fakat Fransız asilerin, “Avrupa Birleşik Devletleri” ütopyasından ilham alarak Alman halkına ve sosyal-demokrasisine yaptığı çağrı bu enternasyonalist hassasiyete tanıklık eder.

d) Halk kültüründe patriarkanın ağırlığına rağmen, Komün kendini, kadınların aktif ve mücadeleci katılımıyla ayırt eder. Liberter militan Louise Michel ve Rus devrimci Elisabeth Dmitrieff en tanınanlar arasındadır fakat –Versay gericiliği tarafından öfke ve nefretle [olaylar sırasında çıkardıkları yangınlara göndermeyle–çn] “petrolcü” olarak adlandırılan– daha binlerce başka kadın Nisan-Mayıs 1871 mücadelelerine katılmıştır.

13 Nisan’da, kadın yurttaşların delegeleri Komünün Yürütme Komisyonu’na çok sayıda kadının Paris’in savunusuna katılma iradesini gösteren bir belge gönderir. Metinde şöyle yazar: “Her türden ayrıcalığın, her türden eşitsizliğin yok edildiğini ilan eden büyük ilkenin temsilcisi olduğu için, Komün, hiçbir cinsiyet ayrımı yapmadan –ki bu ayrım egemen sınıfların ayrıcalıklarının dayandığı uzlaşmaz karşıtlığın ihtiyaçları tarafından yaratılmış ve sürdürülmektedir– nüfusun tümünün haklı taleplerini göz önünde bulundurmaya angajedir”.

Bu çağrı kadın yurttaşların Merkez Komintesinin üyesi olan delegeler tarafından imzalanmıştır: Adélaïde Valentin, Noëmie Colleville, Marcand, Sophie Graix, Joséphine Pratt, Céline Delvainquier, Aimée Delvainquier, Elisabeth Dmitrieff.

e) Kesin bir sosyalist programa sahip olmamakla birlikte, Komünün sosyal tedbirleri –örneğin patronları tarafından terk edilen fabrikaların işçilerin eline geçmesi– radikal bir antikapitalist dinamiğe sahipti.

Çağımızın halk ayaklanmalarının karakteristiklerinin – Latin Amerika’dan birkaç örnek vermek gerekirse 1994 Zapatist ayaklanması, 2001 Buenos Aires halkının isyanı veya 2002’de Venezüella’da Chavez karşıtı darbe girişimini yenilgiye uğratan veya 2019’da Şili’de alçak Başkan Pinera’ya karşı ayaklanma– 1871’in asi Paris’ininkilerinden çok farklı olduğu aşikardır. Fakat ezilenlerin bu ilk toplumsal özgürleşim teşebbüsünün birçok yönü şaşırtıcı bir güncellik taşımaya devam etmekte ve yeni kuşakların düşüncesini beslemeyi hak etmektedir. Geçmişin ve mücadelelerinin hafızası olmaksızın geleceğin ütopyası için mücadele de olmayacaktır.

Çeviri: Uraz Aydın

Bu yazı 2009 yılında Karl Marx’ın Paris Komünü hakkındaki yazılarının İtalyanca baskısına önsöz olarak kaleme alındıktan sonra yazar tarafından Komünün 150. Yılı vesilesiyle kısmi bir düzenlemeyle tekrar yayınlanmıştır. Türkçede ilk hali, Marx’ın Fransa’da İç Savaş’ına önsöz olarak basılmıştır (Yazın Yayıncılık, Mart 2011).



[1] Daniel Bensaïd, “Politiques de Marx”, in Karl Marx, Friedrich Engels, Inventer l’inconnu. Textes et correspondances autour de la Commune, Paris, La Fabrique, 2008, pp.15-16.

Size Ermeni Soykırımı’nı Hatırlatmak İstiyorum – Vicken Cheterian

Yine 24 Nisan geldi. Size Ermeni Soykırımı’nı hatırlatmak istiyorum.

Ermeni Soykırımı’nın tarihini anlatmayacağım, çünkü bu konuda bilginiz olduğunu tahmin ediyorum. 106 yıl önce olanlarla ilgili bir kitap, belki bir-iki makale okumuş bile olabilirsiniz. Size soykırımla ilgili hikâyeler de anlatmayacağım, çünkü 1915 yazında, ‘Büyük Savaş’ kisvesi altında Suriye Çölü’ne sürülen bir halkın, sıcaktan, açlıktan, susuzluktan ya da süngülerin ucunda can vereceği ‘ölüm yürüyüşleri’nden kareler görmüşlüğünüz vardır muhtemelen.

Size Ermenilerin yok edilişini hatırlatmak istiyorum, ama içiniz rahat olsun, sizden istediğim hiçbir şey yok.

Herhangi bir iyilik istemiyorum. Yapacağınız iyiliklerin bana bir faydası dokunmaz.

Sizden adalet talep etmeyeceğim, çünkü biliyorum ki sizin adaletiniz suçların en büyüğüyle yüzleşemiyor. Milyonlarca insanın yerinden edilmesi, kiliselerinin, okullarının, evlerinin, bahçelerinin, hatta mezarlıklarının gasp edilmesi karşısında insani adalet ne yapabilir ki? Her iki ferdinden biri hunharca katledilmiş, yüz binlerce kadını kaçırılmış ve tecavüze uğramış, yüz binlerce yetimi zorla başka bir dine geçirilmiş, başka bir dil konuşmaya, başka bir kimliğe mensupmuş gibi davranmaya mecbur bırakılmış bir halk için nasıl bir adalet söz konusu olabilir? Bunun davası için mahkemeye kaç sayfalık dilekçe yazmak gerekir? Kurbanları savunmak için kaç avukat gerekir?

Soykırım’dan sonra insani adalet mümkün mü? Sizin adaletiniz aciz.

Geçmişte yaşanmış bir olayın tarihsel gerçekliğini tanımanızı, kabul etmenizi bile istemeyeceğim sizden. Eğer insanlık, bir uygarlığın yok edilmesi gibi bir olayı yüz yıldan uzun bir süredir kabul edemiyorsa, senin gecikmiş kabulünün ne kıymeti olacak?

Kabul mü? Ne için?

O içi boş “Bir daha asla!” klişesini de tekrar etmeyeceğim.

Biliyorum ki yine olacak. Benim açımdan yine oldu zaten. Geçen yıl Türkiye Ordusu F-16’larıyla, Bayraktarlarıyla, Karabağ Savaşı’na katıldığında açık yaralarım yeniden sızlamaya başladı. Yüz yıllık bir cezasızlık böyle bir şey işte. Enver Paşa kahraman sanılınca, olan bu. Uygar ülkelerin soykırım gerçeğini “tanımış” olması, kurbanların bir kez daha saldırıya uğramasını engellemedi. 

Bakü’de “Savaş Ganimetleri Müzesi”

Yine olacak. Bakü’de yeni kurulan ‘park’a bakarken, bunu biliyorum. ‘Zincire vurulmuş Ermeni’, ‘can çekişen Ermeni’, ‘çengel burunlu ve düz kafalı Ermeni’ heykellerinin teşhir edildiği, ölüm temalı bir eğlence parkı… Pazar günleri, anne-babaların çocuklarını ‘Ermeni öldürmece’ oynamaları için götürdükleri bir park… Bunlar bugün oluyor, ‘Nasyonal Sosyalizm’ zamanlarında değil.

Yine olacak. Olduğunda, günümüzün ahlak bekçisi uluslararası bürokratlar ve kendini insan hakları savunucusu ilan etmiş kişiler, “o öyle dedi, bu böyle dedi”lerle dolu raporlar yazmakla meşgul olacaklar. Suriye’den Orta Afrika’ya, Myanmar’dan Sincar Dağı’na, birçok yerde yaşanan yeni ‘yok etme’ savaşlarına kurban gidenlerin çocuklarına söyleyebileceğim tek bir şey var: Mücadele etmekten, kayıtsız kalan insanlığın yüzüne haykırmaktan başka bir seçeneğiniz yok. Mücadeleniz uzun sürecek ve yalnız olacaksınız, fakat tek seçeneğiniz bu.

Size Ermenilerin yok edilişini hatırlatırken, ahlakın mumla arandığı bir dünyada ahlaki üstünlük taslamak gibi bir amacım da yok. Filistinlilere sorun. Çoğu Holokost’tan sağ kurtulmuş insanlar tarafından kurulmuş bir devlet olan İsrail, bir başka halkı işgal altında tutuyor. İsrail devleti, ‘Holokost’tan önceki Holokost’u tanımıyor, Ermenilerin soykırıma uğradığını inkâr ediyor. İsrail, Karabağ’daki savaş sırasında, genç Ermeni askerleri öldürmek üzere, ileri teknoloji ürünü silahlarından tonlarca göndermekten geri durmadı. İsrail, Ermenistan’a insani yardım teklifinde de bulundu.

Ağdam’dan kalan yıkıntıları gördüğümde, ahlaki üstünlük bütün anlamını yitirdi.

Modern zamanların ilk soykırımına yüz yıldan uzun bir süre boyunca aldırış etmediyseniz, bunun nedeni bilmemeniz değildi. Nedeni, umurunuzda olmamasıydı. Nedeni, o acıyı hissetmemenizdi. Nedeni, başkalarının acısını uzaktan seyretmeniz ve canınızın sıkılmasıydı.

Bugün yalnızca, size yüz yıl önce yaşanan soykırımı hatırlatmak istiyorum.

Size verebileceğim tek bir mesaj var, başka da bir şey yok, çünkü biliyorum. 

Benim başıma geldiyse, sizin başınıza da gelebilir.

İşte o zaman acıyı hissedersiniz.

Agos için İngilizceden çeviren: Altuğ Yılmaz

Paris Komünü’nde Yeni Osmanlılar – Masis Kürkçügil

Komünde değişik adlar altında gönüllü birlikleri bulunuyordu. Kimisi Cumhuriyetin intikamı gibi siyasal göndermelerde bulunurken, kimisi Belville gibi bucaklardan adını alırken aralarından biri, Turcos de la Commune, ilk bakışta Türklerin komüne bir birlik oluşturacak kadar yoğun katıldığı yanılsamasını yaratabilir.

Kırım savaşında Ruslara karşı Osmanlıdan yana savaşan Fransız ordusundaki Cezayir birliklerine “Turcos” deniyordu. Paris Komünündeki Turco’lar değişik giyimleriyle fark ediliyorlar ve adları bir düzineyi geçmeyen önemli birlikler arasında sayılıyordu.

Ancak Paris Komünü’nde Namık Kemal’in en yakın arkadaşları, Yeni Osmanlılar Cemiyetinin ilk kurucularından Mehmet, Reşat ve Nuri Beyler de sürgün oldukları topraklarda yakalandıkları savaştan kaçmak yerine, ilkin Fransa-Prusya savaşında Fransa’nın, daha sonra Paris kuşatması sırasında Paris halkının yanında yer aldılar. 

Irkçılığın, milliyetçiliğin, etnik temizliğin yükseldiği bugünden bakıldığında Paris Komünü, “evrensel Cumhuriyet” bayrağı altında “bütün yabancılara, ölümsüz bir dava uğruna” mücadele etmeye çağrıyordu. İtalyanlar, Belçikalılar, Polonyalılar saflarında yer aldıkları Komün’ün yönetici kademelerinde de görülüyorlardı. Fransa’da ilk kez oluşturulan çalışma bakanlığına 27 yaşında bir Macar Léo Frankel getirilirken, askeri komutanlıkta Polonyalı Dombrowski ve Wroblewski bulunuyordu, Kadınlar Birliği’nin önde gelen siması ise Rus Elizabet Dimitriyeva Tomanaovski idi. 

Turco’ların yanısıra Yeni Osmanlılar, tıpkı Komünde bulunan diğer birçok yabancı gibi Fransa-Prusya savaşına ve ardından 72 gün süren Paris Komünü’ne kendi meseleleriymişcesine katıldılar.

Mehmet, Nuri ve Reşat Beyler

Yeni Osmanlılar’ın kurucularının en ünlüsü Namık Kemal olsa da Abdürrahman Şeref Efendi’nin 1918’de Sabah gazetesinde yazdığı “Yeni Osmanlılar ve Hürriyet” yazısında belirtiği üzere “ruhu ve reisi”, Ebüzziya Tevfik’in anlatımıyla “en haşarı, gözü pek, eylemci elemanı” Mehmet Bey’di. 

Bağdat Valisi Gürcü Necip Paşa’nın torunu –amcası Mahmut Nedim Paşa iki kez sadrazamlık yaptı– torunu, Osmanlı Posta İdaresi’nin ilk müdürü, ilk Posta Telgraf Nazırı Ahmet Şükrü Bey (Sağır Ahmet Bey)’in oğlu Mehmet Emin Bey (bundan böyle Mehmet Bey), 1843 yılında doğmuş. Ağabeyi ile birlikte 14-15 yaşlarında Paris’e eğitime gönderilmiş, dönüşünüde Tercüme Odası’nda çalışırken burada ömrü boyunca yakın arkadaş olacağı, Paris macerasını da birlikte yaşayacakları Nuri ve Reşat Beylerle tanışır. 

Manapirzade Mustafa Nuri Bey (1840-1906) dokuz yaşına kadar Şehzadeler arasında yetişmiş, Abdülhamit’in süt kardeşi ve çocuklukta oyun arkadaşı olmuştur. 

Kayazade Reşat Bey (1260-1319), amcası musika miralayı olduğundan Mızıka-i Hümayun’da  (Saray Bandosu) eğitim görmüş ve burada Nuri Beyle yakın arkadaş olmuşlardır. Birkaç yıl burada kaldıktan sonra iki arkadaş Hariciyeye bağlı Tercüme Dairesine girerler. Burada Mehmet Bey ile yakın arkadaş olurlar.

Ebüzziya Tevfik, Avrupa’daki eğitiminden ötürü zamanına göre sosyal meselelerde arkadaşlarından daha bilgili olan Mehmet Bey’in Yeni Osmanlıların kurucularından Reşat ve Nuri beyleri de eğittiğini belirtir. 

Yeni Osmanlılar

1865’de şekillenmeye başlayan Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin kurucu ve örgütleyicilerinden olan Mehmet Bey, Cemiyetin 1867’de üyelerden birinin ihbarıyla deşifre olması üzerine kendileri de Cemiyetin üyesi ve çok yakın arkadaşları olan Nuri Bey ve Reşat Bey ile birlikte Paris’e kaçarlar. Cemiyetin reisi olarak Mehmet Beyin idamına hükmedilir.

1860’lı yılların sonlarında Paris’te Yeni Osmanlıların Polonyalı devrimciler, Mazziniciler, sosyalistlerle ilişkisi olmuştur. Yeni Osmanlıların 30 Ağustos 1867 tüzüğünün altında imzası olanlar arasında Mustafa Fazıl, Ziya, Namık Kemal’in yanısıra Polonyalı milliyetçi Plater ve Avusturyalı sosyalist Simon Deutsch’in de imzası bulunmaktaydı. Ancak muhalif bir hareketin o dönem Avrupa’da sürgünde bulunan diğer akımlar ve yerel radikallerle ilişki kurmasından hareketle bir etkileşim olduğunu söylemek mümkün değil. Mazzinicilerle ilişki ulusçuluğun gelişmesine, sosyalistlerle ilişki devrimciliğe neden olmamıştır.

Yeni Osmanlılar kendi yayın faaliyetlerini yürütürken yerel gazetelere yazanlar da oluyordu. Örneğin, Mehmet Bey fransız Liberté gazetesinde makaleleri yayımlanıyor, gazete Yeni Osmanlıları “Türkiye’nin kurtarıcıları ve ilericilerinin önderleri” olarak niteliyordu. 

Mehmet Beyin çıkardığı yayınlardan birinin adı İttihad’dı (1869). Paris’te çıkardığı bu gazetenin “birtakım bentlerinin Rumca ve Arapça tercümesi ve Ermeni hurufuyla ayrıca sureti” olduğu belirtilmekte. Kısa ömürlü bu gazetenin ardından 1870’de, Cenevre’de İnkilâb (Fransızca başlık La Révolution, alt başlık Organe de la Démocratie Muslumane) (Müslüman Demokrasi yayın organı). (5. ve son sayısı 18.7.1870, yani Fransa-Prusya savaşının başlamasından üç gün sonra.) 

Mehmet Bey sürgündeki diğer Yeni Osmanlılara göre oldukça farklı bir siyasal tutum geliştirerek doğrudan padişahı ve padişahlığı eleştirmiştir. İnkilab’daki bir yazısında şöyle yazmıştır:  “Ey vatandaşlar, bu inkilâbın ikmali artık bize kaldı. Bir millet, bir işi milletçe yapmaz ise, o iş milletin terakki ve islâhına asla yardım etmez. İşte nümunesi meydanda duruyor. İslâh ve terakkimize bir şahsın yed-i kifayetine bıraktık; cülusunda yedi milyon lira borcu olan bir devletin varisi olduğunu lisân-ı teesüf ile beyan etmiş iken, padişahlığı daha on seneye varmamış ve zamanında Kırım muharebesi gibi bir gâile zuhur etmemiş iken, devletin borcunu yüz milyona iblâğ etti. Aferin hizmetine.”

Ziya Bey’in Londra’da çıkardığı Hürriyet ile İnkilâb arasında padişahın konumuna ilişkin açık tartışmalar yapılıyordu. 

Ziyad Ebüzziya İnkilabı, Osmanlı tarihinde, yayın yolu ile ihtilal yapmanın ilk teşebbüsü olarak niteler.

1870 başlarında zaten bir parti kimliğinde olmayan Yeni Osmanlılar tamamen dağılmışlar ve bir daha derlenememişlerdir.. 

Fransa-Prusya Savaşı ve Komün

Savaş başladığında Paris’te karışıklık baş gösterince Kemal, Nuri Beyle birlikte Brüksele geçmiş, Reşat bey Fransa’nın güney batısında bir tanıdığının yanına çekilmiş, Mehmet bey ise zaten Cenevre’de bulunuyordu. 

İmparator Louis Bonaparte’ın yenilmesi üzerine 4 Eylül 1870’de Cumhuriyet ilan edildi. Her ne kadar Thiers başkanlığında bir “Ulusal Savunma” hükümeti kurulmuşsa da Paris başta olmak üzere ülkenin birçok yerinde halk ayaklanma halindeydi. 

Mehmet Bey ve Reşat Bey Paris’e gelmiş, onların daveti üzerine Nuri Bey de zaten yalnız kaldığı Brüksel’den gelerek ünlü Saint Michel bulvarında bir apartmana yerleşmişlerdi.

Prusya ordularının Paris’e yaklaşmaları üzerine Paris savunmasını üstlenen general Trochu, durumu müsait olmayanların kenti terk etmesini istemiş ve bunun üzerine yerli, yabancı birçok insan Paris’i terk etmiştir. O tarihlerde yirmi iki, yirmi dört ve yirmi altı yaşlarında olan  Nuri, Reşat ve mehmet Beyler ise  “Ulusal Savunma” yönetimine başvurarak gönüllü olmuşlardır. 

Ekim 1870’de General Trochu’ya Reşat Bey şu mektubu kaleme alır:

“Paris, 4 ilkteşrin 1870

General

Türk’üm ve vatanıma Fransa’nın yaptığı hizmetleri unutmadım.[Kırım muharebesi kast edilmekte.] Minnet duygusunun ve büyük bir millete zaruri olan demokratik ruhun heyecanları ile, general, sizden rica ederim, Fransız Cumhuriyetinin düşmanlarıyla harbetmek için beni gönüllü olarak Fransız ordusuna alınız.

Vatanperverliğiniz hakkındaki hayranlığımı ve cumhuriyetçi Fransa için beslediğim bağlılık duygularımı lûtfen kabul ediniz general. –Reşat.”

İbnülemin Mahmut Kemal İnal, kaynak göstermeden Mehmet Beyin savaşa katılmasını şöyle nakleder: “Fransızlar, bu hale taaccüb ve iştirakin sebebini sual eylediklerinde niçe müddet memleketlerinde ikametle taayyüş ettiği halde memleketin muhtaç olduğu bir zamanda elden geldiği kadar ibrazı muavenete vicdanen mecbur olduğunu söyledi ve harbe girişti.”

Ebüzziya Tevfik Yeni Osmanlılar Tarihi’nde onların hikayesini şöyle anlatır:

“Birbirlerinden ayrılmayan bu üç arkadaşa, Fransızlar tarafından “Üç Türkler” adı takılmış ve her nereye bir şarapnel, bir obüs düşüp de birçok askeri yaralasa, bu üç arkadaş derhal orada hazır bulunarak yaralılarla meşgul olup onların hasta barakalarına taşınmasına yardım etmişlerdir. Bunlar Fransız askerî kıyafetiyle beraber, millî serpuşumuz ve gerçek deyimi ile “püsküllü belâmız” olan fesi başlarında bulundurdukları için “Üç Türkler” deyimi, âdeta istihkâmların bir yerinde “şefkât” deyimine eşit tutulmuştur.”

Keza almanca 1879 tarihli bir yapıtta (“Schweiger-Lerchenfeld, A.. Serail und Hohe Pforte… Leipzig, 1879, s.71-72) şöyle denmektedir:

“Fransız-Alman savaşı başladığında Nuri, Mehmet ile birlikte Paris’te bulundular. Ardından Komün başladığında da kentte kaldılar ve Komünün korkunç çatışmalarına katıldılar.”

Mehmet Beyin kızına gönderdiği fesli ve fransız askeri kıyafetli bir fotoğrafı bulunmaktadır. 

Kızı Şefika Özsün fotoğrafı şöyle takdim eder: “…resim, Fransız Zuhaf askeri kıyafetindedir ve pederimin teehhül den evvel, Paris’e kaçıp da, 70’de vuku bulan Fransız-Alman muharebesinde gönüllü Fransız askeri olduğu zaman çektirdiği resmidir.”

Cezayir’de bir kabile ismi olan Zuaf (Zouave), Cezayirin yerli halkından oluşmuş, daha sonra Fransızlardan da katılanlar olduğu askeri birliğe verilen addı. Bu birlikteki askerler doğulu kıyafetlerini koruyorlardı.

Paris Alman ordusuna teslim olduğunda üç arkadaş sağ salim çıkmış ve en yakın memleket olan Belçika’ya geçerek Brüksel’de Agâh Efendiye misafir olmuşlardı. Hiçbirinde para yoktu. Saint Michel’deki apartmanda bulunan eşyaların bile Crupp toplarının mermileri yakmış olduğundan Belçika’ya gidişlerinde tren ücretlerini Reşad Beyin satılan saat ile ödemişlerdi.

Üçlünün Paris’teki kanlı bastırmadan ve yargılamalardan sonra altı ay daha Paris’te kalmış olup da herhangi bir soruşturma kovuşturmaya uğramamış olmaları onların “korkunç çatışmalar”a  katılmaktan ziyade, yaralılara yardım etmekle yetindikleri izlenimini uyandırmakta. İkamet ettikleri mahallenin de (Boulevard Saint Michèle’de bir evin üçüncü katı) göğüs göğüse çatışmaların yapıldığı infazların gerçekleştirdiği çatışma bölgelerinin oldukça uzağında bulunduğu eklenmeli. Daha sonra İbret gazetesinde yazılanlar da bu izlenimi güçlendirmektedir.

Eylül 1871’de Ali Paşa’nın ölümü üzerine Yeni Osmanlılar affedilince  1 aralık 1871’de Reşat ve Nuri beyler Paris’ten İstanbul’a hareket ederler. Mehmet Bey ilkin Meşrutiyet ilan edilmedikçe gelmeyeceğini söylese de kısa süre sonra o da İstanbul’a döner.

İstanbul basınında Paris Komünü tartışması

Fransız ordularının yenilmesinden sonra ve Paris kuşatması sırasında orada kalan ve Versailles ordularının karşısında Paris Komünarlarının saflarında yer alan Yeni Osmanlıların bu üç kurucusunun hikayesi daha sonra İbret gazetesinde Namık Kemal, Reşat ve Nuri Beylerle birlikte yazı kurulu üyesi olan Ebüzziya Tevfik tarafından aktarılmakta.  

Âli Paşa’nın ölümünden sonra Mehmet, Reşat ve Nuri Beyler’in sürgünden dönmesi üzerine Namık Kemal İstikbâl adında bir gazete çıkarmayı düşünürse de yeniden gazete çıkarma yasağı bulunduğundan daha önce yayınlanan ve bir süre de Ahmet Mithat efendinin çıkardığı İbret iki yıllığına kiralanır. (İbret, 12 Haziran ila 2 Temmuz 1872 arasında 19 sayı yayımlanmıştır.) 

İbret gazetesinin sayfalarında Komün sonrasında komünarları savunan yazıların olayları yaşamış kişiler tarafından kaleme alındığı açıkça belirtilmektedir. 

Reşat Bey gazetenin üçüncü sayısında “Devair-i Belediye (Komün) Taraftaranı” başlıklı yazısında komünarlarla aynı fikri beslemediğini ve Versaylılara düşmanlığı olmadığını belirttikten sonra:

“Komün İhtilâli yetmiş bir sene-i miladiyesi hadisatının en mühimlerinden olduğundan ve o sırada Avrupa’da bulunduğumuzdan bu bapta olan tahkikat ve meşhudatımızın benanını halkça faideli gördük” demektedir.

Namık Kemal İbret sayfalarında İstanbul’da fransızca olarak yayımlanan Phare du Bosphore’la yaptığı polemikte şöyle diyordu:

“Komünarların mesleklerinde haklı oldukları ve kendilerine yapılan isnatların suçundan sıyrıldıklarını delilleriyle göstermiştir. Phare du Bosphore, –Thiers’e uyarak– birtakım devlet binalarının yakıldığını, erkek ve kadın petrolcüler itiraf etmiştir, diyor. Bu gazete İstanbul’da çıkan gazetelerden doğru dürüst bilgi alamazken, Avrupa’da geçen olayları nasıl doğruca verebilir? Gazetemizde o makaleyi yazan arkadaşımız (Reşat Bey) Versaylıların zulüm silahıyla dökülen kanlar sokaklarda akarken, Paris’te idi. Mahkemelerde Komün taraftarlarını suçlayan ve savunan avukatları dinledi. İki tarafın fikirlerini güden gazeteleri okudu. Vatan çocuklarını çiğneyip ezenlerin insafsızlıklarını gördü…”

Mehmet Emin Bey 1874 yılında çok genç yaşta gırtlak kanserinden vefat  etti. Reşat Bey ise II. Abdülhamit döneminde paşa ve Kudüs mutasarrıfı oldu. Mustafa Nuri Bey daha sonradan Saray katipliği ve Reji müdürlüğü yaptı.

Bu yazı daha önce NTV Tarih dergisinin Mart 2011 sayısında yayımlanmıştır.

Komün, Devlet ve Devrim – Daniel Bensaïd

Paris Komünü’nün 150. yılı vesilesiyle Daniel Bensaïd’in konuya ilişkin bir metnini yayımlıyoruz. Aşağıda Osman S. Binatlı’nın tercümesiyle sunduğumuz ve daha önce Karl Marx’ın Fransa’da İç Savaş kitabına (Yazın Yayıncılık, 2011) sunuş şeklinde yayımlanmış olan bu metin Bensaïd’in IV. Enternasyonal Fransa seksiyonu LCR’in [Devrimci Komünist Birlik] Ağustos 2007’de Port Leucate’da düzenlediği Yaz Üniversitesi kapsamında yaptığı sunuma dayanır.

Marx’ın pek çok okuyucusu onu iflah olmaz bir iktisadî belirlenimcilikle [ekonomik determinizmle] suçlar. Bunu çoğu durumda, Marx’ın aralarında Fransa’da Sınıf Mücadeleleri, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i ve Fransa’da İç Savaş üzerine üçlemesinin[1] de yer aldığı siyasî yazılarını bilmemekten kaynaklandığına yormamız gerekir. İlk metinle son metin arasında yirmi yılı aşkın bir süre olsa da, bu durum bu metinlerin bir siyaset, temsiliyet, devlet, demokrasi kavrayışının belirginleştiği bir üçleme oluşturmasını engellemez. Bu üç metin bir anlamda modernitenin Marksçı eleştirisinin, siyasal iktisadın eleştirisi Kapital’in parlak ışığından gözleri kamaşmış okuyucular tarafından sıklıkla ihmal edilen öteki yüzünü oluşturur.

Salt Cumhuriyetten Sosyal Cumhuriyete

Paris proletaryası 1848’de “Cumhuriyeti zorla kabul ettirerek” kendi özgürleşim mücadelesi için gerekli alanı zapt etmiş olmakla birlikte “hiçbir şekilde bu özgürleşimin kendisini” elde etmemişti. Çünkü işçi sınıfı “henüz kendi devrimini başarmaktan acizdi”[2]. Bu Michelet’nin içine daha 1846’da doğmuştu: “Burjuvazinin halktan çıkıp, etkinliği ve enerjisiyle yükseldiğini ve zaferinin tam ortasında birdenbire gücünü tükettiğini görmek için yarım yüzyıl yetti”[3]. Böylece, Michelet’nin 1793 Paris baldırıçıplak hareketinde sezinlediği “bu bilinmeyen devrimin karanlık tohumu” olgunlaşmaktaydı: “Klasik cumhuriyetçilerin arkasında hızla yürüyüp onlara da hız kazandıran bir hayalet vardı: Bu, günümüzde sosyalizm olarak adlandırdığımız yüz başlı, bin öğretinin peşinden giden romantik cumhuriyetçilikti”[4]. 1847’nin son günlerinde kaleme alman Komünist Parti Manifestosunun ilk satırlarından itibaren Avrupa’da kol gezmeye başlayan ve birkaç hafta sonra Avrupa sahnesini basan işte bu aynı hayaletti.

Marx II. Cumhuriyetin doğum tarihi olarak 4 Mayıs’ı verir. Ancak onun gerçek doğum yeri ve tarihi “Şubat Devrimi değil, Haziran yenilgisidir”. Mağlup proletarya orada daha yeni ilan edilmiş Cumhuriyeti, açık amacı “ücretli köleliğin sürdürülmesi” olan devlet gibi görünmeye zorlamıştır: “Burjuvazinin kralı yoktur, saltanatının biçimi” kendi “anonim saltanatında” “Restorasyonla Temmuz Monarşisinin sentezini” gerçekleştiren “Cumhuriyettir”. Tamamlanmış biçiminde anayasal Cumhuriyet karşı çıktığı düzen partisinin çıkarlarını gerçekleştirir. Bundan böyle artık salt Cumhuriyet yoktur. Cumhuriyet ya sosyal cumhuriyet olacak ya da kendi kendisinin bir karikatürü, yeni bir baskının maskesi olacaktır.

Marx 18 Brumaire’i yayınladığı sırada, Belle-Ile kalesinde mahpus Blanqui dostu Maillard’a hemen hemen aynı şeyi yazar: “Uzun zamandan beri yapmak zorunda olduğumuz şey iç savaş değilse, o halde nedir? Ve kime karşı? Ya! İşte kelimelerin anlaşılmazlığıyla içinden çıkılmaz hale getirilmeye çalışılan soru tam da bu: Çünkü iki düşman bayrağın açıkça birbirlerinin karşısına konmasını engellemek söz konusu[5]. Ve sosyalistler işte bu nedenle kendilerini bundan böyle “Şubatı tekrar yapmak isteyen ama daha fazlasına yanaşmayan” basit burjuva cumhuriyetçilerinden ayırmalıdırlar.

Marx Fransa’da Sınıf Mücadeleleri’nde ve Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’inde Blanqui’nin adını anarak Haziran 48 sınavının stratejik sonuçlarını çıkarmaya başlamıştı: “Proletarya gitgide artan sayıda devrimci sosyalizmin etrafında, bizzat burjuvazinin onun için Blanqui ismini icad ettiği komünizmin etrafında kümeleniyor; bu sosyalizm süreklilik halinde devrimin ilanıdır[6]. Bu ünlü ifadeyi Komünistler Ligasına Seslenişinin sonuç bölümünde şiar olarak tekrarlar: Emekçilerin “savaş narası” bundan böyle “Süreklilik halinde devrim!” olmalıdır. Sorunsal olarak eylemle süreci, anla süreyi, olayla tarihi; hepsini birbirine düğümleyen bilmecemsi bir şiar.

Süreklilik halinde devrim bir anda Avrupa çapında bir boyuta sahip olur. Ulusal topraklar bambaşka bir boyutta bir iç savaşın muharebe meydanları olurlar. Başta Bolşevikler olmak üzere Avrupalı devrimciler, Alman, Macar, İtalyan devrimlerinin 1918-1923 arasında ezilmesine dek eylemlerini hep stratejik mekânın bu Avrupa ölçeğinde tasarımında düşüneceklerdir. Bu, Marx’ın Fransa’da Sınıf Mücadelelerinden itibaren çıkardığı sonuçtur: “Yeni Fransız Devrimi ulusal toprağı hemen terk etmeye ve XIX. yüzyılda toplumsal devrimin başarılabileceği yegâne alan olan Avrupa alanını fethetmeye zorlanacaktır” çünkü “hiç kimse Avrupa haritasının nihaî halini aldığını iddia edecek durumda değildir”.[7] Nitekim savaşla devrim arasındaki ilişki hemen bu kıtasal perspektif içinde yer alır.

Marx’ın Fransa’da İç Savaş üzerine yazdığı metnin 1891’de yeni baskısına yazdığı önsözde Engels şu kehanette bulunacaktır: “Fransız eyaletlerinin ilhakı Fransa’yı Rusya’nın kollarına itmemiş midir? Ve prensler arasındaki ittifak anlaşmalarının daha ilk gününden uçup gideceği bir savaşın tehdidinin başımızda Demoklesin kılıcı gibi sallanıp durduğuna her Allah’ın günü tanık olunmakta mıdır? Sonucunun mutlak belirsizliğinden başka hiçbir şeyi kesin olmayan bir savaşın, Avrupa’nın tamamını on beş yirmi milyon silahlı adamın kırıp geçirmesine teslim edecek bir ırk savaşının.” Bir ırk savaşı! Tıpkı içerisinden Komün Devriminin birdenbire beliriverdiği savaş, Ekim Devriminin ortaya çıkıverdiği Büyük Savaş, Çin, Yunan, Vietnam, Yugoslav devrimlerinin içinden birden filizlendiği İkinci Dünya Savaşı gibi ama ne pahasına: Tüm bu devrimler, oluşturdukları ayakbağları sağ kalanların özgürleşim düşlerini kâbusa çevirecek raddede onların yaşamı ve beyni üzerinde gitgide daha da ağır basacak harabe ve ceset yığınları üzerinde yükseldiler.

Yeni Bir Bürokratik Leviathan

1850’de Fransa’da Sınıf Mücadeleleri’nden 1871’de Fransa’da İç Savaş’a geçen yirmi küsur yıl. Bu iki tarih arasında İmparatorluğun yükselişine, gerilemesine ve yıkılmasına tanık olunmuştur. Maximilien Rubel’in çok iyi ortaya koyduğu gibi bu sekans Marx’a, “bonapartizm” denilen bu tuhaf modern siyasî görüngü üzerinde düşünmesini ve onun aracılığıyla devlet ve devletin sivil toplumla ilişkisi sorununu yeniden ele almasını sağlayacak malzemeyi sunar.[8]

Böylece, Komünün közlerinin ışığında ta 1843’te Kreuznach Elyazması’nda başlatılmış olan ancak o günden beri tezgâhta bırakılan ya da yalnızca belli olaylar vesilesiyle yazılmış yazılarda dağınık bir tarzda yeniden ele alınan bürokrasi eleştirisi birdenbire yeniden ortaya çıkıvermiştir. Sabık rejimin [ancien regime] korporatif ruhu, diye yazmaktadır o dönemde, bürokraside, devlet ile sivil toplum arasındaki ayrılmanın ürünü olarak bürokraside yaşamaya devam eder: “Toplum içerisinde korporasyonu yaratan aynı tin, devlette bürokrasiyi yaratır […] Bürokrasi sivil toplumun devlet formalizmidir.” O “devlet içerisinde özel ve kapalı bir cemiyet oluşturan bir korporasyonda cisimleşen devlet bilinci, devlet iradesi, devlet iktidarı”dır. Bürokrasi “bir pratik yanılsamalar dokusundan başka bir şey olamaz: o devlet yanılsamasının bizzat kendisidir”, bürokratik tin ise “sapına kadar Cizvit, sapına kadar teolojik bir tindir: bürokratlar devletin Cizvitleri, devletin ilahiyatçılarıdırlar; Bürokrasi ruhban cumhuriyettir”[9]. “Birey olarak alındığında” bürokrata gelince, devletin amacı “onun kendi özel amacı haline gelir: bu daha yüksek makamlar peşinde koşma, bu kariyerizmdir.” Dolayısıyla, bürokrasinin ortadan kaldırılması ancak ve ancak “eğer genel çıkar, Hegel’de olduğu gibi düşüncede, soyutlamada değil fiilen özel çıkar haline gelirse” mümkün olabilecektir “ki bu da özel çıkar fiilen genel çıkar haline gelmedikçe mümkün olmaz”. Özgürleşimin nihayet bulunan biçimi Paris Komünü Marx’ın gözünde tam da bürokratik devletin eylemce eleştirisi olarak ve fiilen genel çıkar haline gelmiş özel çıkar olarak belirginleşir. Komünün almış olduğu “en büyük önlem”in büyüklüğü, doktriner bir buluş ya da yapay bir cennet olmasında değil, bir falansterin [ütopik sosyalist Charles Fourrier’nin hayalindeki ortaklaşa yerleşim birimi] ya da bir İkarya’nın [ütopik sosyalist Etienne Cabet’nin ideal sitesi] kurulmasında değil, Komünün sınırları ve çelişkileri de dâhil “bizzat kendi mevcudiyeti”ndedir. Komün böylece “İmparatorluğun dolaysız antitezi” ya da dahası “Sosyal Cumhuriyetin” 1830’un Muhteşem Üçlerinden [İkinci Restorasyonun yerini meşruti bir monarşinin, Orleans Hanedanının Temmuz Monarşisinin almasıyla sonuçlanan 1830 Devriminin üç ayaklanma günü; 27, 28 ve 29 Temmuz] ve Haziran 48’in kanlı günlerinden beri düşlenen “olumlu biçimi” olmuştur.

Nitekim Marx komünal özgürlüğün altı haftası hakkında devlet iktidarı “bundan böyle ilga edilmiş”tir diye yazar. İlga edilmiş? Sözcük, Marx’ın ücretliliğin veya devletin böyle kararnameyle ilga edilebileceği fikrine karşı çıktığı Proudhon veya Bakunin’e karşı polemiklerin tersini söylermişe benzer. Söz konusu olan daha ziyade çalışma zamanının azaltılması, mülkiyet ilişkilerinin dönüştürülmesi, emeğin örgütlenmesinin kökten biçimde değişime uğratılması yoluyla koşulların bir araya getirilmesiyle başlanması gereken bir süreçti. İç Savaş’ın ikinci redaksiyon denemesi ilgadan ne anlaşılabileceğini en ince farklılıkları göz önünde bulundurarak adamakıllı açıklar. Komün “İmparatorluğun dolaysız antitezi” olarak “tüm yurttaşların oyuyla seçilmiş, sorumlu ve her an görevden alınabilir belediye meclisi üyelerinden oluşmalıydı”. Komün “parlamenter bir heyet değil, aynı anda icra ve yasama organı işlevi gören bir heyet olmalıydı”. Memurlar ve Komünün kendi üyeleri “görevlerini işçi ücretleri karşılığı yerine getirme”liydiler: “Uzun lafın kısası, tüm kamu görevleri, merkezî bir hükümetin yetki alanında olabilecek nadir görevler bile Komün görevlileri tarafından üstlenilmeli ve dolayısıyla Komünün yönetimi altına alınmalıydı. Bu arada, merkezî görevlerin, asla halk üzerinde otorite tesis etme görevleri olmayıp, ülkenin genel ve sıradan gereksinimlerinin gerektirdiği görevlerin bundan böyle yerine getirilemeyeceğini söylemek bir saçmalıktır. Bu görevler var olmalıydı, ancak görevler Komün görevlileri tarafından üstlenildiğinden ve dolayısıyla hakikî bir denetime tabi olduklarından bizzat memurlar kendilerini eski hükümet aygıtında yaptıkları gibi reel toplumun üzerine çıkaramıyorlardı. Kamu görevi bir özel mülkiyet olmaktan çıkmalıydı.”[10] Demek ki devletin sönümlenmesini devletin tüm görevlerinin toplumsal özyönetim içinde veya salt “şeylerin yönetimi” içinde soğurulması şeklinde yorumlamak söz konusu değildir. Bu “merkezî görevlerin bazıları, halk denetimi altında kamu görevlerine dönüşmek kaydıyla var olmaya devam etmelidir. Bu durumda devletin sönümlenmesi, siyasetin sönümlenmesi veya siyasetin toplumsalın salt rasyonel yönetimi içinde sönüp gitmesi anlamına gelmez. Devletin sönümlenmesi esasen siyasî mücadele alanının, kurumların bürokratikleşmeden arındırılmasıyla ve kamusal şeyin sürekli tartışmaya tabi kılınmasıyla genişletilmesi anlamına gelebilir.

Olayın ateşi içinde sıcağı sıcağına kaleme alınmış Komün üzerine metinler, Jironden, liberter ve adem-i merkeziyetçi bir Proudhon’a karşı ultra-Jakoben, aşın-devletçi ve ifrata kaçacak ölçüde merkeziyetçi bir Marx efsanesiyle hesaplaşmaya imkân tanır. Hiç kuşkusuz, modern devlet iktidarını paramparça eden Komün Anayasasının “haksız yere Montesquieu ile Jirondenlerin düşlediklerine benzer bir küçük devletler federasyonu halinde bölünme girişimi zannedildi”ğinin altını çizer ve “büyük ulusların bu birliği başlangıçta şiddet yoluyla sağlanmış olsa da günümüzde toplumsal üretimin güçlü bir etmeni haline gelmiştir’ diye ekler. Ayrıca “modern devlet iktidarını parçalayan” Komünde haksız yere bu devlet iktidarını önceleyen “Ortaçağ komünlerinin yaşamına bir çağrı’görülmek istendiğini söyler.[11] Devletin merkezileştirilmesi feodal partikülarizmlerin [bölge veya cemaat özgürlüklerinin korunması, özerklik yanlılığı] ortadan kaldırılması ve ufkun genişlemesi açısından, ardından devrimi Ancienne regime’in komplolarına karşı savunmak açısından yararlı bir rol oynayabilmiştir. Buna karşın, Marx muzaffer asalak ve bürokratik devlete ve onun merkezî hükümetine karşı Başkent-Paris tarafından ezilen köylülerle taşra gericiliği tarafından ezilen Parisli emekçiler arasında bir ittifak perspektifinde dayanışmacı bir adem-i merkeziyet mantığını destekler: “Hâkim sınıfların ve onların hükümetinin başkent Paris’i özgür bir şehir olamaz ve başkent bu Paris oldukça taşra da özgür olamaz. Taşranın özgürlüğü ancak ve ancak Paris Komünü ile mümkün olur.”[12] Başkent-Paris’le Komün-Paris arasındaki bu tezat [antagonizma] iki toplumsal güç ve iki siyasî ilke arasındaki bir mücadelenin ana sahnesidir. Hâkim sınıflar o zamandan beri, birçok kez (1936’da Halk Cephesi grevleriyle, 1945’te ayaklanmayla ve Paris’in kurtuluşuyla, 1968’de genel grev ve barikatlarıyla) dirilen Komün-Paris hayaletini savmayı arzulamaktan bir an olsun vazgeçmemişlerdir.

Komün-Paris’in istediği “Fransa’nın canlı hakikî birliğinin karşısına dikilen sahte birlik sistemini parçalamak”tı, çünkü o zamana dek dayatılan birlik “despotik, aptalca, keyfî ve masraflı bir merkezileşmeydi”. Komün çevresine oluşan siyasî birlik bunun tersine “tüm yerel inisiyatiflerin gönüllü birliği” ve “federe komünlerin merkezî bir heyeti”[13] olacaktı. Komüncü Marx o sırada işi, Montesquieu’nün “toplulukları çok sayıda ortakla büyüyebilen yeni bir ortaklık yaratmak üzere içinde toplayan bir topluluklar topluluğu” olarak tasarlanmış bir federal cumhuriyet formülünü sahiplenmeye kadar vardıracaktı.

Proletarya Diktatörlüğü Nedir?

Özgürleşimin ya da proletarya diktatörlüğünün ya da birbirinden ayrılmaz biçimde her ikisinin de nihayet bulunmuş biçimi olarak Komün? Komünden yirmi yıl sonra Engels’in İç Savaş’a Önsözünün sonuç bölümünde ilan ettiği budur: “Pekâlâ beyler, madem bu diktatörlüğün neye benzediğini öğrenmek istiyorsunuz, o halde Paris Komününe bakın. İşte o proletarya diktatörlüğüydü.”[14]

Komün eğer Engels’in beyan ettiği gibi “proletarya diktatörlüğü idi”yse Komünün ne olduğunu tam olarak bilmek önemlidir. Komün kendisini vasıflı işçiler gibi ücretlendirilen daimî halk denetiminde vekillerle donatarak “devletin tüm gizemlerini ve kendisi hakkındaki üstün olma iddialarını” ortadan kaldırır. Komünün en önemli önlemi “bir kapıda yabanca düşmanla, öbür kapıda sınıf düşmanıyla boğuşurken hemen oracıkta oluşuveren kendi örgütlenmesidir.”[15] Komün “sınıflar mücadelesini ortadan kaldırmaz” ama “bireysel ve toplumsal her yaşamın temel koşulu” olarak “emeğin kurtuluşu”nu temsil eder. Komün böylece toplumsal özgürleşimin içerisinde gelişmeye başlayabileceği –yalnızca başlayabileceği [daha ötesi değil]– “rasyonel atmosferi” yaratır.[16] Komün “burjuva aklını adamakıllı kaygılandıran o muammadır”: Kısacası o “işçi sınıfının siyasal iktidarı alma biçimidir”.[17] Mülk sahiplerinin bu despotça şiddeti karşısında Marx o zaman “gözüpek devrimci sloganı” tekrarlar: “Burjuvazinin devrilmesi! İşçi sınıfının diktatörlüğü!”[18]

Bu biçim, çok kolay unutulduğundan bunu vurgulamak lazım, genel oy ve belediyelerin ve mahallelerin toprak esasında temsili biçimi olarak kalır: “Komün çeşitli ilçelerden [arrondissements] (Paris bu işin başlatıcısı ve modeli olduğundan Paris’i referans alacağız) tüm yurttaşların oyuyla seçilmiş sorumlu ve her an görevden alınabilir belediye meclisi üyelerinden oluşmalıydı. Bu meclisin çoğunluğu doğal olarak işçilerden ve işçi sınıfının kendini kabul ettirmiş temsilcilerinden oluşmaktaydı.”[19] Enternasyonal Emekçiler Birliğinin [AIT-Association Internationale des Travailleurs] Genel Kuruluna 31 Mayıs 1871 Tarihli Hitabesi’nde Marx ısrarla: “Genel oyun komünler halinde teşkil olmuş halka yararı dokunmalıydı” ve “hiçbir şey Komünün ruhuna hiyerarşik bir atamanın genel oyun yerini almasından daha aykırı olamazdı” der. Marx oy hakkının toplumsal ölçütleri konusunda kısıtlama getirilmesini düşünmez. Sadece siyasî çoğunluğun “doğal olarak” toplumsal çoğunluğa karşılık geleceğine dair kanaatini ifade eder. Temsilcilerin temsil edilenlerle, vekillerin kendilerine vekâlet verenlerle ilişkisine gelince bu, sorumluluk ve görevden alınabilirlik ilkeleriyle somutlanmış bir sürekli denetim ilişkisidir. Temsilciler sürekli olarak yaptıklarının hesabını vermek ve temsil edilenlerle anlaşmazlık halinde vekâletlerini yitirmeyi göze almak durumundadırlar. İç Savaş’ın bu ikinci redaksiyon denemesinde, bir saptama olarak kırsal komünlerin en küçük mezralara varana dek “kendi işlerini her an görevden alınabilir ve seçmenlerin görev sınırı ve süresi tanımlı [emredici] bir vekâletiyle bağlı bir delegeler meclisi eliyle yönetmesi”[20] gerekeceğinden bahsedilen Uluslarararası Emekçiler Birliğine 31 Mayıs 1871 Tarihli Sesleniş’te olduğu şekliyle bir emredici vekâletten söz edilmez. Görevden alınabilirlik ne kadar seçilmişin seçmenlerine karşı sorumluluğunun sonucuysa, emredici vekâlet de aynı ölçüde demokratik karar alma sürecini kötürümleştirmeyle sonuçlanır: Vekil eğer kendisine vekâlet verenlerin özel çıkarlarının sözcüsünden başka bir şey değilse, hiçbir genel irade ortaya çıkamaz, özel veya korporatif çıkarların toplamı birbirini izale eder [götürür] ve kurucu iktidarın kısırlığı eninde sonunda genel çıkarı cisimleştirdiği iddiasıyla bu kırıntılar halinde iradenin üzerine çıkan bir bürokrasiye zemin hazırlar.

Şayet proletarya diktatörlüğünün Marx’ın ve Engels’in zihninde ne ifade ettiği merak ediliyorsa Komüne, genel oya ve siyasî çoğulculuğa son derece saygılı görünen bu “diktatörlüğe” bakmak yeter. Komünün ilk önlemleri Leviathan devletin bürokratikleşmeden ve militarizmden arındırılmasından, günümüzde katılımcı bir demokrasi olarak adlandırılması mümkün bir alana ait olabilecek önlemlerden ve temel sosyal adalet önlemlerinden ibarettir. Komünün, mevcut yasal düzenin egemen bir halkın devredilemez kurucu iktidarını icra etmesi adına askıya alınmasını bir kenara bırakacak olursak, bir diktatörlük iktidarıyla fazla bir ortak yanı, bir olağanüstü hal rejimiyle pek bir alakası yoktur.

Komün, Devlet ve Devrim

O halde, Marx ve Engels gibi Lenin’e göre de devlet sorunu, “sömürücülerin direncini bastırmak açısından olduğu kadar nüfusun büyük kitlesini yönetmek için” zorun ve şiddetin örgütlenmesi olarak proletarya diktatörlüğü sorunundan ayrılamaz. Bu “diktatörlük” bir sınıf karakterine sahip olsa da kendisini bir korporatif diktatörlük olarak tasarlamaz. İktidarı “halkın tamamını sosyalizme götürmek” için almak söz konusudur. Formül, Rus sosyal demokrasisinde, Gramsci bu kavrama yeni stratejik önemini kazandırmadan epeyce önce, işçi köylü ittifakında proletaryayla köylülüğün ilişkisini tanımlamak için kullanılan hegemonya kavramını çağrıştırır. Gerçekten de “proletarya[nın] büyük üretimde oynadığı rol sayesinde sömürülen ancak kurtuluşları için bağımsız bir mücadele yürütmekten aciz tüm sınıfların rehberi olmaya muktedir tek sınıf olduğunu akıldan çıkarmaksızın daha o zamandan bir tarihsel blok oluşturmak söz konusudur.

İktidarın alınmasından sonra devlet ilk aşamada varlığını sürdürür ama “burjuvasız bir burjuva devleti olarak” ayakta kalır. Bu paradoksal ifade Lenin’in Rus Devriminden çıkan devlet tipini daha önce tanık olunmamış tarzda tekrar düşünmesini sağlayacaktır. Buna karşın, burjuvasız bir burjuva devleti yine de bir proleter devleti değildir. Burjuvasız burjuva devleti böylece üzerinde iktidarın meslekî tehlikelerinin boy atacağı ve koruması altında toplumun paraziter bir bürokratik urlaşmasının gelişeceği elverişli [mümbit] zemin haline gelecektir. Lenin Devlet ve Devrim’de ortodoks Marksizmin “parlamenter aptallığından kopsa bile onun yönetsel ideolojisini muhafaza eder. Böylece hâlâ sosyalist toplumun “bir emek eşitliğiyle ve ücret eşitliğiyle bundan böyle tek bir bürodan, tek bir atölyeden başka bir şey olmayacağını tahayyül eder. Böylesi ifadeler, Engels’in devletin sönümlenmesinin aynı şekilde siyasetin de yerini salt “şeylerin idaresi’ne bırakarak sönümlenmesi anlamına geleceğini iddia eden sayfalarını çağrıştırır. Kaldı ki bu fikir Saint-Simonculardan ödünç alınmıştır: Diğer bir deyişle, koyutlanan bir bolluğun önceliklerin belirlenmesine, tercihlerin tartışılıp karara bağlanmasına, siyaseti çoğulluğun bir mekânı olarak yaşatmaya imkân tanımayacağı salt bir toplumsal yönetim teknolojisinden ödünç alınmıştır.

Sıklıkla olduğu gibi görünüşte liberter bir ütopya otoriter bir ütopyaya dönüşür: “Tamamı tek bir bürodan ve tek bir atölyede”den ibaret bir toplum düşünden aslında iyi bir idarî örgütlenmeden başka bir şey çıkmayacaktır. Aynı şekilde “halkın tamamının bir karteli” olarak tasarlanmış “proleter devleti” sınıfın, partinin ve devletin totaliter tarzda birbiriyle karıştırılmasına kolayca yol açabilir. Lenin II. Enternasyonalin kurumsal legalizmini boğmak isterken, eleştiri çubuğunu ters yöne bükmüştür. Parlamenter yanılsamalardan kopmuş ama geçiş devletinin siyasî biçimlerini düşünmekten kaçınmıştır.

Rosa Luxemburg’un, geniş anlamında proletarya diktatörlüğüne tamamıyla sahip çıkmakla birlikte – “hiçbir devrimin bir sınıfın diktatörlüğünden başka türlü tamamlanması mümkün değildir” – açıklığa kavuşturacağı işte bu kör noktadır, bir yandan da Rus sosyal-demokratlarını uyarır: “Besbelli hiçbir sosyal demokrat proletaryanın iktidarda tutunabileceği yanılsamasına kapılmamaktadır. Proletaryanın güçleri şu an için buna yetmemektedir, çünkü proletarya bu sözcüğün en dar anlamında Rus İmparatorluğunda toplumun kesinlikle azınlığını oluşturmaktadır. Oysa sosyalizm fikri tam da bir azınlığın tahakkümünü dışladığından sosyalizmin bir azınlık tarafından gerçekleştirilmesi kayıtsız şartsız dışarıda bırakılmıştır. 1906 tarihli bu makale Rus Devrimi üzerine 1918 tarihli ünlü broşürü muştular ve onun habercisi olur. Rosa, Alman sosyal demokrasisinin ortodoks sosyalistlerinin aksine devrimi ve iktidarı alarak uluslararası proletaryanın yolunu açmaya “cüret eden” Bolşevikleri selamlar. Bundan, başta Almanlar olmak üzere Avrupalı devrimciler açısından doğan sorumlulukları vurgular: “Rusya’da sorun olsa olsa konulabilmişti ancak bu sorun Rusya’da çözülemeyecekti. Bu anlamda, gelecek her yerde Bolşevizme aittir”. Nitekim Rus Devriminin geleceği büyük ölçüde Avrupa ve dünya arenasında belirlenir.

Bu yine de Rus Bolşeviklerinin hiçbir sorumluluk taşımadıkları anlamına gelmez. Rosa, Rus Bolşeviklerinin toprak reformuna ve ulusal soruna ilişkin önlemlerini eleştirir. Büyük mülklerin, toplumsal bir mülkiyet değil de özel toprak mülkiyetinin yeni bir biçimini yaratarak parsellenmesi “kırsal kesimde toplumsal eşitsizlikleri arttırmakta” ve çıkarları kaçınılmaz olarak proletaryanın çıkarlarıyla çelişecek yeni bir kır küçük burjuvazisinin kitlesel halde doğmasına yol açmaktadır. Aynı şekilde, Çarlık İmparatorluğunun milliyetlerine istisnasız [genelleşmiş] kendi kaderini tayin hakkı tanınması bu ezilmiş milliyetlerin yönetici sınıflarının “kendi kaderini tayin etmesi”nden başka bir şeyle sonuçlanmamaktadır, zira “ayrılıkçılık” “salt burjuva bir tuzak”tır. Lenin ve dostları “birkaç üniversite profesörünün ve birkaç öğrencinin özenti tavırlarını bunlardan bir siyasî etmen yaratmak için yapay bir şekilde şişirmişlerdir”. Bolşevikler tam tersine kurumsal sorunun demokratik önemini küçümsedikleri halde tarım politikası ve milliyetler politikası konusunda aşın demokratik yanılsama yanılgısına düşmüş olacaklardır.

Kurucu Meclis Sorunu

Bu Kurucu Meclisin lağvedilmesine ilişkin ünlü tartışmadır. Rosa, seçim usulleriyle olduğu kadar memleket hakkında yansıttığı çarpıtılmış görüntüyle devrimci dinamiği geciktiren, dolayısıyla “ölü doğmuş”, “bu gününü doldurmuş kurucu meclisi yıkmak”gerektiğine dair savlara kulaklarını tıkamamaktaydı. Ama o zaman “gecikmeksizin yeni bir Kurucu Meclis için yeni seçimler talep etmek gerekecekti”! Oysa Lenin ve (Ekim Dersleri üzerine 1923 tarihli broşüründe) Troçki Avusturya Marksistleri tarafından salık verilen her türlü “karma demokrasi” biçimini ilke olarak dışlıyorlardı.

Troçki’ye göre partide kurucu meclisi fetişleştirenler, kendisinin gözünde, legalizm endişesiyle ayaklanma kararı karşısında tereddüte kapılanlarla aynı kişilerdi. Ekim’de ayaklanma “şûracı [sovyetist] yola yönlendirildiyse ve Sovyetlerin 2. Kongresine bağlandıysa” eğer, ona göre söz konusu olan bir ilke sorunu değil, “her ne kadar büyük bir pratik öneme sahip olsa da salt teknik bir sorun”du. Askerî kararla demokratik kurumun bu iç içe girişi yalnızca Parti ile Devletin rollerinin birbirine karıştırılmasına değil, aynı zamanda devrimci olağanüstü halle demokratik kuralın birbirine karıştırılmasına elverişlidir. Bu kafa karışıklığı olağanüstü halin doruğuna varmış biçimi olan iç savaşın telaşında kaleme alman bir broşür olan Terörizm ve Komünizmde, zirvesine varır.

Rosa Luxemburg’un yaklaşımı farklıdır. Kurucu Meclisin lağvedilmesine dair Bolşeviklerin öne sürdüğü argümanları kabul etmekle birlikte kuralla istisnanın birbirine karıştırılması konusunda tasalanmaktadır: “Tehlike, onların [Bolşevik önderlerin], zorunluluğu bir erdem haline getirerek, teorinin her noktasında mukadder koşullar tarafından kendilerine dayatılan bir taktik belirlemeye çalıştıkları ve bunu uluslararası proletaryaya bir sosyalist taktik olarak önerdikleri anda başlar”. Yitirilmesi söz konusu olan, Kurucu Meclis meselesi bir yana, bizatihi sosyalist demokrasinin hayatiyeti ve etkinliğidir. Rosa bir aldatmacaya ya da bir gölge oyununa indirgenemeyecek kamuoyunun önemini vurgular. Tüm tarihsel deneyim “tersine bize kamuoyunun temsili kurumlara mütemadiyen kan verdiğini [irrigue], bunların içine nüfuz ettiğini, bunları yönlendirdiğini gösterir. Aksi takdirde halk temsilcilerinin her burjuva parlamentosunda bizlere zaman zaman izlettirdikleri müthiş eğlenceli cambazlık gösterilerini, aynı temsilcilerin yeni bir ruhla aniden coşkuya kapılıp hiç umulmadık çıkışlar yapmalarını nasıl açıklarız? Yine arada sırada kupkuru mumyaların gençlik havalarına girmelerini, gazap fabrikalarda, atölyelerde, sokaklarda patlamak üzere olduğunda her meşrepten küçük Scheidemannların birdenbire yüreklerinde devrimci sesler keşfetmelerini nasıl izah ederiz? O halde kitlelerin kanaatinin ve siyasî olgunluğunun bu sürekli canlı eyleminin tam devrim döneminde parti tabelalarının ve seçmen listelerinin katı şeması karşısında yarıştan çekilmesi mi gerekecektir? Tam tersine! Kamuoyu dalgalarının, halk yaşamının nabzının temsilî kurumlar üzerinde mucizevî bir şekilde anında etkide bulunmasına imkân tanıyan bu duyarlı ve alıcı siyasî atmosferi ateşli coşkusuyla yaratan şey devrimin ta kendisidir.” Devrimciler “halk yaşamının” bu “nabzını” bastırmak yerine onu atmaya bırakmalıdır. Çünkü bu nabız demokratik kurumlarının ağır mekanizması için güçlü düzelticidir: “Ayrıca, partilerin, geçerliliği kalmamış seçmen listelerinin vb.’nin katı klişelerine rağmen, eğer kitlenin siyasî yaşamının nabzı daha hızlı ve daha güçlü atarsa etkisi o zaman daha dolayımsız ve daha kesin olur. Elbette her İnsanî kurum gibi her demokratik kurumun da kendine has sınırlan ve yetersizlikleri vardır. Buna karşın Lenin’le Troçki’nin buldukları çare -demokrasiyi açıkça ortadan kaldırmak- tedavi etmesi beklenen hastalığın kendisinden de beterdir: bu, toplumsal kurumların doğuştan kusurlarını düzeltecek müdahalelerin, halk kitlelerinin büyük çoğunluğunun etkin, enerjik, engelsiz siyasî yaşamının fışkırabileceği kaynağı tıkar.”

Nitekim Rosa’nın uyarıları geriye dönük olarak tüm anlamına kavuşur. Rosa 1918’de, bir süre için meşru görülebilir olağanüstü hal önlemlerinin, devletin bir sınıfın diğer bir sınıf üzerinde tahakkümün aygıtı olarak salt araçsal bir kavrayışı adına kural haline gelmesinden korkuyordu. O zaman devrim yalnızca bu aygıta el değiştirtmekten ibaret olacaktı: “Lenin, burjuva devletinin bir işçi-sınıfını-baskı-altına-alma aracı olduğunu, sosyalist devletin ise bir burjuvaziyi-baskı-altına-alma aracı olduğunu, yani sosyalist devletin bir çeşit terse çevrilmiş kapitalist devletten başka bir şey olmadığını söylüyor. Bu basitleştirici kavrayış meselenin özünü unutur: burjuvazinin tahakkümünü uygulayabilmesi için halk kitlesinin bütününü siyasî olarak okutmaya ve eğitmeye, en azından dar biçimde belli sınırların ötesinde, hiç ihtiyaç yoktur. Proletarya diktatörlüğü için hayatî öğe, o olmaksızın var olamayacağı soluk işte buradadır.”

Yeni toplum kullanım kılavuzu olmadan icat edilir. Parti programı “yönü işaret eden büyük levhalardan” başka bir şey sunmaz ve üstelik bu işaretler de buyurgan bir karakterden ziyade işaret ışığı ve uyarı levhası gibi yol gösterici karakterden başka bir karaktere sahip değildir. Sosyalizm hiç kuşku yok “mülkiyete karşı bir dizi zorlayıcı önlem alınmasını gerektirir” ama “olumsuz veçheyi, yıkmayı kararnameyle ilan etmek mümkün olsa” da, aynı şey “olumlu veçhe, inşa yani yeni dünya, bin dert [sorun]” için geçerli değildir. Bu sorunları çözmek için nüfusun en büyük bölümünün en geniş özgürlüğü, en büyük etkinliği gereklidir. Moralleri özgürlük değil terör bozar: “Genel seçimler olmadan, sınırsız bir basın ve toplantı özgürlüğü olmadan, serbest bir fikir mücadelesi olmadan tüm kamu kurumlarında yaşam gücünü yitirir, anlamsız ve tatsız bir şekilde sürer ve bürokrasi tek etkin öğe olarak kalır.” Bizzat Lenin, siyasî demokrasinin bu toplumsal işlevselliğini Devlet ve Devrim’de sezinler gibi olmuştu. Ezilen ulusların kendi kaderlerini tayin etmesinin kapitalizm koşullarında gerçekleştirilemez, sosyalizm koşullarında ise gereksiz olduğunu düşünen kimi Marksistlere peşinen şu cevabı veriyordu: “Sözüm ona nükteli ama aslında hatalı bu akıl yürütme her demokratik kuruma uygulanabilir, zira tamı tamına tutarlı bir demokratizm kapitalist rejimde gerçekleştirilebilir değildir, sosyalist rejimde ise her demokrasi sonunda sönümlenecektir […] Demokrasiyi sonuna kadar geliştirmek, bu gelişimin biçimlerini araştırmak, bunları pratikte sınamak, bu ise toplumsal devrim için mücadelenin yine de temel görevlerinden biridir. Tek başına alındığında hangisi olursa olsun hiçbir demokratizm sosyalizmi getirmeyecektir: ama demokratizm hayatta asla tek başına alınmaz. O bütün içinde alınacaktır. Aynı şekilde, dönüşümünü teşvik edeceği ekonomi üzerinde de bir etkiye sahip olacaktır.”[21]

26 Ağustos 2007

Türkçesi: Osman S. Binatlı


[1] Les luttes de classes en France (1850) ve Le 18 Brumaire de Louis Bonaparte, Paris, collection Folio, 2002. La guerre civile en France, Paris, editions sociales, 1968. [Fransa’da Sınıf Savaşımları 1848-1850, Sol Yay., 1996, LouisBomaparte’ın 18 Brumaire’i, Sol Yay., 2002, Fransa’da İç Savaş, Köz Yayınları, 1970-1976-Yazın Yay. 2011]

[2] Marx, Lutte des classes en France, s. 18, 22.

[3] Michelet, Le Peuple. Daha 1832’de, Blanqui Halkın Dostlan Demeğine Raporunda [Rapport à la Société des Amis du peııple] şunu açıklıyordu: “Ulusu oluşturan sınıflar arasında ölümüne savaş olduğu görmezden gelinmemelidir.” (Blanqui, ll faul des armes, Paris, La fabrique, 2007, s. 80).

[4] Michelet, Histoire de la Revolution française, Laffont 79, tome II, s. 474.

[5]  Blanqui, op. cit., s. 176.

[6] Marx, Lutte des classes en France, p 122. Walter Benjamin Tarih Kavramı Üzerine XII. Tezinde aynı sözcüklerle sosyal demokrasiyi “çan gibi sesiyle 19. Yüzyılı sarsmış olan bir Blanqui’nin adını otuz yıl içinde neredeyse tümüyle silmeyi başar”mış olmakla suçlayacaktır. [Bkz. Michael Löwy, Walter Benjamin: Yangın Alarmı, “Tarih Kavramı Üzerine” Tezlerin Bir Okuması, Versus, 2007, İstanbul, s. 98]

[7] Engels, Le Po et le Rhin.

[8]  Bkz. Maximilien Rubel, Karl Marx devant le bonapartisme, Karl Marx, Les luttes de classes en France, op. cit. Paris, Folio, 2002 içinde yeniden yayınlanmış metin.

[9] Marx, Critique de la philosophie de l’Etat de Hegel , Paris, 10-18, 1976

[10] Marx, Guerre civile, s. 260

[11] Guerre civile s. 45.

[12] Ibid. s. 227.

[13] Ibid., s. 231.

[14] Guerre civile, s. 302.

[15] İbid. 215.

[16] İbid. 216.

[17] İbid. 256.

[18] Lutte des classes, s. 41.

[19] İbid. s.260.

[20] Lenin’de, bilhassa Devlet ve Devrim’de sorumluluk ve görevden alınabilirlik ilkelerine rastlanmakla birlikte emredici vekâlet yoktur.

[21] Lenine, L’Etat et la Revolution, in Oeuvres, tome 25, editions de Moscou, p. 489. [V.I. Lenin, Devlet ve Devrim,Agora, 2009, İstanbul]

Kronştadt Trajedisine Yeniden Bakmak – Olivier Besancenot, Michael Löwy

Kronştadt isyanının ve isyanın bastırılışının 100. yılı dolayısıyla İmdat Freni olarak bir dizi yazı yayımlayacağımızı duyurmuştuk. İlk yazımız Victor Serge’in Bir Devrimcinin Hatıraları başlıklı otobiyografisinde bu tarihsel kesite dair hem günün koşullarını hem de kendi değerlendirmesini aktardığı sayfalardan müteşekkildi. Aşağıda bulunan metin ise Fransa’da önce IV. Enternasyonal Fransa seksiyonu olan Devrimci Komünist Birlik’in (LCR) ardından da Yeni Antikapitalist Parti’nin (NPA) sözcülüğünü yapan Olivier Besancenot ile İmdat Freni’nde yazılarını sıklıkla yayımlamaya gayret ettiğimiz Michael Löwy’nin “Devrimci Yakınlıklar. Kızıl ve Kara Yıldızlarımız” başlığını ve “Marksistler ile Liberterler Arasında Bir Dayanışma için” altbaşlığını taşıyan kitabın Kronştadt ile ilgili bölümünün tercümesidir. Aynı kitabın daha genel olarak Ekim devriminde anarşistler ile Marksistler arasındaki çatışmalı ilişkilere odaklanan kısmı yeniyol1.org’da yayımlanmıştı.

İmdat Freni

Çatışmanın İki Versiyonu

1921’de meydana gelen Kronştadt ayaklanması ve Sovyet devleti tarafından bastırılışı liberterlerle Marksistler, özellikle de anarşistler ile Troçkistler arasında, neredeyse yüzyıldan beri önemli tartışma konularından birini teşkil ediyor. Bu trajik çarpışmaya yeni bir bakış açısıyla yeniden bakmaya çalışacağız.

Kısaca olguları hatırlatalım. 1921 yılının başında SSCB’deki iç savaş beyazların yenilgisiyle sonuçlanıyor fakat ülke tükenmiş durumda, açlık ve “savaş komünizmi”nin sert uygulamaları protestolara sebep oluyor. Şubat ayında Petrograd’da gerçekleşen grevler ve işçi eylemleri Kronştadt bahriyelileri tarafından sempatiyle karşılanıyor. Baltık donanmasının merkezi ve stratejik bir kale olan Kronştadt, Petrograd açığındaki bir adada yer alıyor. Hem bu askeri üs hem de tüm ada ve nüfusu 1917 ve 1918’de Devrimin burçlarından biri olmuştur. 1 Mart günü Kronstadt’ın Çapa meydanında bir genel meclis toplanır: 16 bin bahriyeli, asker ve işçi katılır. Sovyet devletinin şefi Kalinin ve Baltık donanmasının komiseri Kuzmin de davetlidir ve askeri törenle, bandoyla, bayraklarla karşılanırlar. 

Petropavlosk kruvazörünün bahriyelileri tüm meclis tarafından oylanacak bir karar metni hazırlamıştır: Metin iki oy haricinde oy birliğiyle kabul edilir. Bunlar Sovyet iktidarının iki temsilcisinin, Kalinin ve Kuzmin’in oylarıdır. Bu belgedeki taleplerinin bir kısmı şöyle: işçiler, köylüler, anarşistler, sol-sosyalist partiler için ifade ve basın özgürlüğü; sendikalar ve köylü örgütleri için toplanma özgürlüğü; sosyalist siyasi tutsakların serbest bırakılması; köylüler için kendi topraklarını serbestçe işleme ve sürü hayvanı besleme hakkı (yanlarında kimseyi çalıştırmayıp yalnızca kendilerinin çalışması koşuluyla); ücretli işçi çalıştırmayan serbest zanaatkar üretimine izin verilmesi. Olaylar sırasında yeni bir Kurucu Meclisin seçilmesi için veya “Bolşeviksiz sovyetler” öneren sesler de yükselecektir. Kronştadt Izvestia’sında bulunan merkezi slogan ise şudur: “Tüm iktidar sovyetlere, partilere değil”.

2 Mart günü bahriyeli Petriçenko’nun başkanlık yaptığı 300 delegelik bir konferans toplanır ve bir geçici komite seçer. Kuzmin ile Kronştadt sovyetinin komünist başkanı Vassiliyev tutuklanır. Moskova Radyosu isyanın eski rejimin bir generali olan Kozlovskiy tarafından yürütüldüğünü ve Fransız karşı-casusluk faaliyetleriyle ilişkili olduğunu açıklar. Kozlovskiy gerçekten de kalede mevcut bulunur fakat hareketin liderliğinin dışındadır. Sovyet yöneticileri -Lenin ve Troçki- 5 Mart’ta isyancılara bir ültimatom gönderir ve Petrograd’da sıkıyönetim ilan eder.

Moskova’da bulunan ve Sovyet iktidarının müttefiki olan Amerikalı anarşistler Emma Goldman, Alexandre Berkman, Perkus ve Petrovskiy Petrograd’daki başlıca Bolşevik yönetici olan Zinoviev’den çatışmanın barışçıl bir biçimde çözülmesi için Kronştadt’la müzakere yürütmesini rica eden bir mesaj gönderir. Bu mesajın metni bu trajik hikayenin en mühim parçalarından biridir:

“Soğuk ve açlık memnuniyetsizliği doğurdu […]. Beyaz Muhafız örgütleri bu memnuniyetsizliği kendi gruplarının çıkarları için kullanmayı deneyeceklerdir muhtemelen. Kendilerini işçilerin ve bahriyelilerin arkasına saklayarak Kurucu Meclis, serbest ticaret ve başka benzer taleplerle ilgili sloganlar atıyorlar. Biz anarşistler […] Bolşeviklerle el ele vererek, her türden karşı-devrimci teşebbüse karşı elde silah mücadele edeceğiz. Bugünkü çatışmaya gelince […] bunun silahların gücüyle değil devrimci kardeşliği ve yoldaşlığı yansıtan bir anlaşma yoluyla çözülebileceğini düşünüyoruz […]. Bolşevik yoldaşlar çok geç olmadan düşünün bunu!”

Amerikalı anarşistler içinde iki anarşistin bulunacağı beş kişilik bir komisyon göndermeyi öneriyor. Zinoviev bu öneriye kabul etmiyor. 7 Mart’ta Kronştadt ile Petrograd arasındaki ilk top atışları meydana geliyor.

8 Mart’ta Komünist Partinin 10. Kongresi açılırken Kronştadt Izvestia’sı Rusya’da “sosyalist yaratım için yeni bir yol” açmaya muktedir bir “üçüncü devrim” çağrısında bulunuyor. 8 ile 15 Mart arasında Kızıl Ordu tarafından gerçekleştirilen birkaç hücum dalgası asilerden tarafından püskürtülüyor. 15 Mart’ta Partinin 10. Kongresi sona eriyor. Burada Yeni Ekonomi Politikası’na (NEP) geçiş yönündeki ilk kararlar alınmıştır: Köylülere ve zanatkarlara daha fazla ekonomik özgürlük verilmesi. 16 Mart’ta kaleye hava kuvvetleri ve topçu taburu tarafından genel bir bombardıman düzenleniyor. 17 ve 18 Mart’ta, her iki taraftan büyük kayıplar verilmesi pahasına Kızıl Ordu Kronştadt’ı ele geçirmeyi başarıyor. 2000 asi tutuklanıyor, kimileri hemen orada kurşuna dizilecektir, diğerleri (Victor Serge’e göre yüzlercesi) takip eden aylarda Çeka’nın hapishanelerinde idam edilecektir[1].

Bu olaylar üzerinden konuya dair iki versiyon, daha doğrusu birbiriyle taban tabana zıt iki büyük karşıt anlatı oluşacaktır. Bolşevikler için, başta Lenin ve Troçki olmak üzere Kronştadt son tahlilde karşı-devrimci bir harekettir. 10. Kongrede, 8 Mart günü sunduğu raporda Lenin bunun “sosyalist-devrimcilerin [SR’ler] ve yabancı ülkelerdeki beyaz muhafızların eseri” olduğunu, “öte yandan hareketin bir küçük burjuva karşı-devrimine, bir küçük burjuva anarşist harekete” yol açtığını açıklayacaktır. Bu “her daim proletarya diktatörlüğüne karşı tutum alan küçük burjuva anarşist unsurların ticaret serbestisini savunduğu” bir harekettir[2]. Kongrede yaptığı bir başka açıklamada Lenin meseleyi gerçekliğe daha yakın bir formülle özetler: “Kronştadt’ta ne beyaz muhafızları ne de iktidarımızı istiyorlar ama başka bir seçenek yok”.

Troçki ise Fransız gazetesi Le Matin’de şubat ortasında yayımlanan bir makaleye birçok kez göndermede bulunur. Söz konusu makalede yer alan ve Kronştadt’ta bir ayaklanmanın baş gösterdiğine dair bilgiyi “karşı-devrimci komplo merkezlerinin yurtdışında” bulunduğunun kanıtı olarak gösterir.[3] Çok daha sonraları, hasımları veya aralarında Victor Serge’in de bulunduğu dostları tarafından bu dönem hakkında kendini görüşlerini açıklamaya çağrıldığında sosyolojik bir açıklama önerecektir: İsyancıların “derin biçimde gerici özellikte olan” düşünceleri “geri kalmış köylülüğün işçilere karşı düşmanlığını […], küçük burjuvanın devrimci disipline duyduğu nefreti yansıtıyorlardı. Hareket tüm bunlardan dolayı karşı-devrimci bir karaktere sahipti”[4]. Ancak 1939’da, Stalin hakkındaki biyografisinde Troçki daha nüanslı bir analiz geliştirecektir:

“Sovyet hükümetinin Kronstadt’da isteksizce yaptığı şeyin trajik bir zorunluluk olduğunu söylemek yeterlidir; açıktır ki, devrimci hükümet sırf bir kısım kuşkucu anarşist ve sosyalist-devrimci bir avuç ayaklanmış gerici köylü ve askerin desteğini sağladı diye Petrograd’ı koruyan kaleyi isyancı denizcilere ‘hediye edemezdi’. Belki iyi niyetler taşıyan ancak kesin olarak kötü hareket eden Makhno ve fiiliyatta devrimci diğer unsurların durumu konusunda da aynı türden akıl yürütmelere rastlanmıştır”[5].      

Troçkist hareket tarafından, örneğin Kronştadt konusunda hazırladığı derlemeye yazdığı “Giriş”te Pierre Frank tarafından sahiplenilen bu “trajik zorunluluk” argümanı olmuştur.

Anarşist anlatı, elbette, bambaşka. Daha en başta, asilerin açıklamalarında “komünistlerin boyunduğuna” karşı “üçüncü Rus devrimi” teması mevcut. 1922 tarihli bir yazısında Alexandre Berkman şöyle diyor: Kronştadt, üçüncü devrime doğru bu ilk adım, “Bolşevik rejimin mutlak tiranlık ve gericilikten başka bir şey olmadığını ve bizzat komünist devletin en güçlü ve en tehlikeli karşı-devrimi cisme kavuşturduğunu kanıtlamıştır”[6].

Bu analizi çok daha uzun uzadıya geliştirilmiş haliyle Ida Mett’in[7] ve Alexandre Skirda’nın kitaplarında buluruz. Bu sonuncusu çok daha sert biçimde “Bolşevik karşı-devrimin” ta… Ekim 1917’de başladığını ileri sürer. Alternative Libertaire’in broşürü çok daha ilginç. “1921. Kızıl Kronstadt’ın İsyanı” başlıklı bir belge derlemesi bu, Patrice Spadoni’nin de “Kronştadt yahut Lenin ve Troçki’nin Trajik Hatası” adını taşıyan bir giriş metni mevcut. Spadoni, Lenin ve Troçki’nin “samimi devrimciler” olduğu görüşünde fakat “iktidarın bir tek parti tarafından gaspından” sorumlu olduklarını düşünüyor. Aynı broşürde, tarihsiz ve “Liberter Komünist Hareket” imzalı bir makale ise bambaşka bir telden çalıyor: Troçki “Kronştadt Komününün Gallifet’si” olarak niteleniyor (!). Bu metin anti-bolşevik bakış açısından pek farklılaşmıyor: “Kronştadt’ı mağlup eden karşı-devrim, beyazların açıkça ilan ettiği karşı-devrim değil, Bolşevik bürokrasinin gizlenmiş karşı-devrimidir”[8].

Bu iki tek yönlü anlatıyı da tatmin edici bulmuyoruz… Bize göre Kronştadt ile Bolşevik iktidar arasındaki mücadele “devrim ile karşı-devrim” arasında bir çatışma değil. Aslında bu bakış, iki anlatının da ortak noktasını oluşturuyor; yalnızca hangi cephenin kimin tarafından temsil edildiği konusunda yerler değişiyor. Burada söz konusu olan iki devrimci akım arasındaki trajik ve kardeş katlini içeren bir çarpışma. Bu trajedinin sorumluluğu her iki kesim tarafından paylaşılıyor ama temel olarak iktidara sahip olanlarınki ağır basıyor.

Aykırı Bir Bakış Açısı: Victor Serge

Bir Fransız-Rus yazar ve anarşist militan olan Serge, 1917’den sonra Bolşevizme katılır, Lenin ve Troçki ile dost olur, sol muhalefete desteğinden dolayı Stalin tarafından Sibirya’ya gönderilir, önce Fransa’da sonra da Meksika’da sürgün hayatı yaşar. Victor Serge (1890-1948) komünizme ve Troçkizme gönül vermiş olmasına rağmen anarşist fikirlere belirli bir yakınlık duymaya devam eden bir çeşit “liberter Marksisttir”. Dostu Lev Davidoviç ile arasının bozulmasına sebep olan Kronştadt hakkındaki görüşleri hayli ilginçtir ve özetlemiş olduğumuz iki yorumdan daha az tek yönlüdür. 

Olaylar sırasında Serge anarşistlerin arabuluculuk girişimine destek verir fakat son aşamada Bolşeviklerin yanında durur. Troçki’nin Wendelin Thomas’a mektubuna (1937 Temmuz’unda yayınlanır) cevap olarak bu trajik Kronştadt meselesine tekrar dönmeye karar verir.

Öncelikle Troçki’nin “isyanın ek tayın alma arzusu tarafından yönetildiği” argümanına karşı çıkar. Kronştadt’lı denizcilerin ayrıcalık talep ettiği doğru değildir, ona göre: Halkın köylerden yiyecek sağlamasını engelleyen milis barikatlarının kaldırılmasını talep ediyorlardı. Buna karşılık “o an için siyasal bakımdan aşırı derecede tehlikeli ama samimi biçimde devrimci, genel ve dolayısıyla çıkar gözetmeyen bir talepleri vardı: ‘serbestçe seçilmiş sovyetler’”. “Kronştadt’ın şikayetlerini dinleyerek, onlarla tartışarak hatta bahriyelileri tatmin ederek” isyandan kaçınmak kolay olurdu diyor Serge. Özellikle de iktisadi talepleri alanında bir tatmin sağlamak mümkün olurdu çünkü bunlar büyük oranda NEP içinde yer alacaktı. “Çatışma başladıktan sonra bile en beterinden sakınmak” kolaydı: “Asilerle güvenli bir bağlantısı olan anarşistler [Emma Goldman ve Alexandre Berkman] tarafından önerilen arabuluculuğu kabul etmek yeterli olurdu. Bunu bir prestij meselesi haline getirerek, otoriterlikte ifrata kaçarak Merkez Komite bunu reddeder. Tüm bunlarda Petrograd sovyeti başkanı Zinoviev’in sorumluluğu büyüktü. O Zinoviev ki beyaz General Kozlovskiy’in ihanetle Kronştadt’ı ele geçirdiğini ilan ederek tüm halkı yanıltmıştı. Askeri galibiyetin ardından […] katliama başvurmamak kolay, insani, daha siyasi ve daha sosyalistçe olurdu… Sonradan gerçekleştirilen katliam feciydi!”[9]

Bununla birlikte, son tahlilde Serge Bolşevik iktidarını seçer. Argümanı şu: Kronştadt’ın asileri “arındırıcı bir fırtınanın kopmasını sağlamak istiyorlardı, gerçekte ise önce köylülüğün yürüteceği ardından da beyazların ve yabancı müdahalenin hızla faydalanacağı bir karşı-devrimin kapılarını açabilirlerdi ancak […]. Asi Kronştadt karşı-devrimci değildi, fakat galibiyeti -kaçınılmaz biçimde- karşı-devrimi getirirdi. Hatalarına ve aşırılıklarına rağmen Bolşevik Parti o anda […], her şeye rağmen, güvenilmesi gereken büyük örgütlü güçtü[10].

Birkaç sene sonra, o harika otobiyografisi Bir Devrimcinin Hatıraları’nda (1943) Victor Serge yeniden bu bahse döner. Bir yandan “Kronştadt’ın haklı olduğunu” kabul eder: “Kronştadt yeni bir özgürleştirici devrime, halk demokrasisi devrimine başlıyordu”. Fakat öte yandan “Eğer Bolşevik diktatörlük düşerse, bu kısa vadede kaos, kaos aracılığıyla da köylü ayaklanması, komünist katliamı, göçmenlerin dönüşü ve nihayetinde de olayların zoruyla bir başka diktatörlük, proleter-karşıtı diktatörlük demek olurdu”.[11]

Victor Serge’inkine çok yakın bir bakış açısı, paradoksal biçimde, liberterlere yakın bir tarihçi ve Kronştadt hakkında derinlikli bir akademik araştırmanın yazarı olan Paul Avrich tarafından öneriliyor. Sıklıkla Serge’e göndermede bulunan Avrich kitabının perspektifini şöyle özetliyor: “Kronstadt’ın verili koşullarında, tarihçi, isyancılara sempati duyabileceği gibi, Bolşeviklerin onları bastırmasının haklılığını da kabul edebilir. Bunu anlamak, gerçekten de, Kronstadt trajedisini bütünüyle kavramaktır.[12]

Serge ve Avrich Bolşeviklerin yenilgisinin karşı-devrime yol açacağı konusunda ısrar etmekte haklılardı. Peki bu argüman Sovyet iktidarının asilere karşı çatışmalardan önce, çatışma sırasında ve sonrasındaki tutumlarını haklı gösterir mi? Burada kendi bilançomuzu çıkarmaya çalışacağız. 

Bir Hata ve Bir Yanlış

Kronştadt’lı bahriyelilerin ezilmesi bir “trajik zorunluluk” değil bir hata ve bir yanlıştı. Burada tarihi yeniden yapmak veya mirasımızın üstlenilmesi mümkün olmayan bir kısmından sıyrılmaya çalışmak -ki bunda utanılacak bir şey de yoktur- değil söz konusu olan. Daha çok bu olaydan geleceği tasavvur etmeye dönük sonuçlar çıkarmaya çalışıyoruz.

Kronştadt isyanının caniyane biçimde Bolşevikler tarafından ezilmesi affedilemez bir hataya dayanan ani bir karardı. Kronştadt sovyeti karşı-devrimin yuvası değildi. Karşı-devrimin Kronştadt’a sızmaya, onu manipüle etmeye, mücadelesini araçsallaştırmaya teşebbüs etmiş olması muhtemeldir. Bununla birlikte her şey bir komplodan ibaret değil. Bu sovyetin doğası, tarihi, işleyişi, canlılığı ve talepleri Kronştadt’ın eski rejimin değil 1917 devriminin safında olduğunu açıkça gösteriyor. Bu Kronştadt’lı denizcilerin her tür eleştiriden muaf tutulması gerektiği anlamına gelmiyor. Taleplerinin bir kısmı tartışılabilir; beyazlara ve dünyanın önemli bir kısmına karşı yürütülmüş, yıllar süren bir iç savaş tarafından harap edilmiş bir ülkedeki iktisadi ve siyasi aciliyet göz önünde tutulduğunda bunlar fazla hayali gelebilir. Öte yandan alınan kararlardan hiçbiri kendi başına mahkûm edilecek nitelikte değil. Komünist Parti hakkındaki ifadeler baştan savma gelebilir ama öne çıkarılan mesele Bolşevik Parti’nin devrimci topluma el koyması meselesidir. Söz konusu madde Sovyet iktidarının değil tek parti iktidarının sona ermesini talep ediyor. Aksine, partiyi Sovyet iktidarını donuklaştırdığı için eleştiriyor. Dolayısıyla, eğer bir sorun varsa, onu başka yerde aramak gerekiyor.

Muhtevasının ötesinde bu maddenin merkezi iktidara karşı bir meydan okuma tutumu içerdiği doğrudur. Bu tutumun olası sonuçlarını iyi ölçebilmek gerekir. Bahriyeliler o anda devrimci cephede meydana gelecek bir bölünmenin getireceği tüm sonuçların gerçekten bilincinde miydiler? Bu sorumluluğun altına girmek karşı-devrim lehine bir gedik açma yönündeki nesnel tehlikeyi kabul etmek demektir. Bu da kendini böylesi bir karşı-devrim ihtimaline set çekebilecek konumda hissetmek anlamına gelir. Siyasi ana dair bir değerlendirme meselesi söz konusu burada.

Fakat her halükarda, her ne kadar tartışmalı da olsa bu tutum, bu kardeş katli dramında Bolşeviklerin ağır sorumluluğuyla mukayese edilebilir değildir. Zinoviev’in sesiyle, Bolşevikler Emma Goldman gibi enternasyonalist anarşistlerin arabuluculuk önerisini reddeder. Bu noktadan itibaren kopuş telafi edilebilecek durumda değildir. Troçki de geri kalmaz: kanlı bastırma harekatlarına bizzat katılmadıysa da, Moskova’daki 10. Kongre çalışmalarını terk edip radyoya giderek, Savaş Komiseri sıfatıyla Kronştadt halkına dönük ültimatomu okuyacak zaman bulmuştur. Ayrıca ve esasen, bu bastırma harekâtını sahiplenmiş, desteklemiş, ona kefil olmuştur. Troçkizmin mirasçısı bir örgütten gelen bizler için daha üzücü ve acıklı olanı ise, 1937’de Stalinist bürokrasiyle selamlanası bir mücadelenin ortasında, tekrar Kronştadt bahsine geri döndüğünde bu facia konusunda ancak “gönülsüzce” yerine getirilmiş “trajik bir zorunluluk” ifadeleriyle hayıflanır.

Böylece, bürokratikleşme konusundaki keskin analizi ve teorik tefekkürüne rağmen, bu olayların bu süreci beslediğini anlamayı ve kabul etmeyi bilemedi veya istemedi. Bunlar devrimci iktidarın güçlenmesinin değil canlılığını yitirmesinin işaretleri. Bolşevik Parti Kronştadt’ın taleplerine getirilecek tek yanıtın askeri seçenek olduğunu düşünme tercihinde bulundu. Oysa, en başından itibaren, yaşadığı toplumsal değişim her ne olursa olsun Kronştadt Rus devrimci sürecine katılmıştı. Açıkça ifade etmek gerekirse Kronştadt’ın bastırılışı sovyetler cephesinde, Devrimin izlediği seyir konusunda serbest bir tartışmaya bundan böyle yer kalmadığı anlamına gelmiştir. İç Savaşın sınırlı imkân sunan karmaşık ve feci koşullarının ötesinde bu isyanın ezilmesi, askeri ve siyasi şiddetiyle, Rusya’daki özyönetim seçeneğini biraz daha saf dışı bırakmıştır. Eğer halkın bilincinde sovyetlerin Partinin emirlerini uygulamaktan başka bir işe yaramadığı fikri yerleşiyorsa bunları güçlendirmeye çalışmanın ne anlamı olabilir?

Troçki’nin kendisi de Stalinist karşı-devrimin Kronştadt ayaklanması sırasında işlemeye başladığını görmeyi sağlayan anti-bürokratik siyasal araçlar bırakmıştır. Partinin Stalin’in eline geçmesi yalnızca bir yıl sonra, Nisan 1922’de 11. Kongre’de meydana gelecektir. Kronştadt ayaklanması sırasında Kremlin’ndeki aparaçikler henüz partiyi tümüyle ele geçirmiş, Devrimi sovyetlerden çalmış değillerdi fakat adım adım bu yolda ilerliyorlardı. Bu bağlamda Kronştadt’lı bahriyelilerin ezilmesi onların iktidara gelişine set çekmiyor, aksine buna hizmet ediyordu. Bu artık kimsenin karşı çıkamayacağı bir iktidar halini alacaktı. Kronştadt isyanında, giderek artan bir bürokratizme karşı mücadele için müsait olan, devrimin temellerine sadık güçlerin potansiyel olarak mevcut olduğunun kanıtını görmek gerekmez mi? Yüz yıl sonra bu soruyu sormak kolay elbette.

Amacın araçları haklı çıkardığı ifadesi zaten tartışmalıdır; fakat devrimcilerin karşı karşıya geldiği bir çatışma söz konusu olduğunda bu daha da geçerli. Kızıllarla karalar arasındaki bu yara kapanmış olmaktan uzak. Fakat yakınlaşmalar sağlamak Rus Devriminin bu bölümü üzerine dönmeyi de gerektiriyor. 

Çeviri: Uraz Aydın

Kapak Fotoğrafı: Kronştadt 1921, Kızıl Ordu askerleri isyanı bastırmaya çalışırken, kaynak.


[1] Bu kısa hatırlatma için Alternative Libertaire’in 2008’de yayımladığı bir broşürdeki kronolojiyi kullandık (“1921. Kızıl Kronştadt’ın İsyanı”). Esasa dair herhangi bir yargıda bulunmaktan kaçınarak yalnızca olayları özetlemeye çalıştık. 

[2] Lenin, “Kronstadt’tan Çıkarılan Dersler”, Pierre Frank tarafından derlenen ve konuya ilişkin Lenin ve Troçki’nin konuşmalarının ve metinlerinin yer aldığı broşürde bulunur: Lénine, Trotsky, Sur Kronstadt, Paris, édtions de la Taupe rouge, 1976, s.29. Türkçesi için bkz. Lenin-Troçki, Kronstadt, der. Pierre Frank, çev. E. Oğuz, O. Akınhay, M. Güneşdoğdu, Ataol Yayınları, İstanbul, 1992.

[3] Lev Troçki, “Kronstadt Olayları Hakkında Yabancı Basına Yapılan Yorumlar, Lenin-Troçki, Konstadt, s. 65. 

[4] L. Troçki, “Wendelin Thomas’ın Soruları”, a.g.e., s.77.

[5] Troçki, “Trajik Bir Zorunluluk”, a.g.e., s.99.

[6] Alexandre Berkman, La Rébellion de Kronstadt, 1921 (1922). Ediions La Digitale. 2007, s.50-51.

[7] Ida Mett, Kronstadt 1921, çev. Ümit Altuğ, Sokak yayınları, 1985.

[8] “1921. L’Insurrection de Kronstadt la rouge”. Alternative Libertaire, 2008, s.8, 13, 16-17. Gaston de Gallifet Paris Komünü’ne karşı kanlı bir bastırma harekâtı yürütmüş olan subay. Ç-N. 

[9] Victor Serge, “Kronstadt”, 10 Eylül 1937, in Victor Serge ve Léon Trotsky, La Lutte contre le stalinisme, Teşxtes 1936-1939, sunan Michel Dreyfus, Paris, Maspero, 1977, s. 178-179.

[10] İbid., s. 180-181

[11] Victor Serge, Bir Devrimcinin Hatıraları 1905-1945, Çev. Bülent Tanatar, Yazın yayıncılık, İstanbul, 2018, s. 145-146.

[12] Paul Avrich, Kronstadt 1921, çeviri: Gün Zileli, Versus yayınları, 2006, s.6.

Kızıl Afiş’teki Troçkist: Arpen Davityan – Masis Kürkçügil

21 Şubat 1944’te, Fransa’da Nazi işgaline karşı direnişte yer alan 22 kişi kurşuna dizildi. Aralarından en tanınmış olanın adıyla “Manuşyan grubu” olarak anılıyorlardı. İmza attıkları sayısız sabotaj ve suikasta gönderme yapan, bu göçmen direnişçilerin Fransız topraklarına ne denli yabancı olduklarını ispat etme derdindeki “Suç Ordusu”[1] başlığını taşıyan ve 15 bin nüshası ülkenin duvarlarına asılan Nazi propaganda aygıtının bu afişi, umulan etkisinin tam tersini yaratarak Kızıl Afiş adıyla direniş için bir moral kaynağı ve sol kültürün bir sembolü haline gelir. Misak Manuşyan’ın ve yoldaşlarının hikayesini anlatan bir diğer yazısında, “Hayatın Kıyısından Tarihe Sıçrayanların Hikayesi”nde Masis Kürkçügil, onları şöyle tarif ediyordu: 

“Anlatılan hikâye Fransa’nın Naziler tarafından işgal edilmesi karşısında göçmen işçilerin yürüttüğü direnişin hikâyesidir. Onlar 1915’in artıkları, Orta Avrupa’dan kaçmış Yahudiler, Romanyalılar, Polonyalılar, Franco’dan kaçmış Pirenelerdeki toplama kamplarında bulunmuş, İspanya İç Savaşı’ndan arta kalmış direnişçiler, Mussolini İtalya’sında faşizme karşı savaşmış olanlar, Nazizme karşı mücadelenin belki de en zor cephelerinden birinde, Paris’te işgal altında, partizanlığı seçtiler.
Herhangi resmi bir tarihte yer almadıkları için bir tür aşağıdan, alternatif tarihin özneleri olarak zamanla silinmediler.”

Burada okuyacağınız yazıda ise Masis Kürkçügil, öldürülüşlerinin yıldönümünde bu direnişçilerinden birine, bir Troçkist olan Arpen Davityan’ın hayatına odaklanıyor.

İmdat Freni

Fransız Direniş hareketinde simgesel bir önemi olan Kızıl Afiş’le ünlenen Manuşyan grubu, infaz edilenlerin ağırlıklı olarak göçmenlerden oluşmasıyla savaş içinde enternasyonalizmin bir pratiği olarak da dikkat çekmektedir. Fransız Komünist Partisine (FKP) bağlı göçmen çalışmasının bir uzantısı olan bu hareket içinde “yabancı” bir unsur bulunmaktadır: Arpen Davityan; namı diğer Manukyan.  Yabancı oluşu Ermeniliğinden değil. 

Ekim 1943’te sırf Troçkist oldukları için İtalyan Komünist Partisinin kurucusu Pietro Tresso (Blasco) dahil, direnişe katılmış dört devrimcinin FKP tarafından katledildiği günlerde Stalin’in kamplarından kaçmış Arpen Davityan 21 Şubat 1944’te kurşuna dizilen 22 kişiden biriydi.

“Unutmayın”

Kızıl Afiş’in infaz edilenler listesinde yer alan, grubun lideri Manuşyan’ın son mektubunda “unutmayın” dediği grubun en yaşlısı Armenak Manukyan (Arpen Davityan) grubun diğer üyelerinden farklı bir geçmişe sahip olup Kızıl Ordu’da subaylık ve siyasi komiserlik yapmış bir insandı. Onu direniş hareketine katan koşullar aslında diğerlerinden çok farklı bir göçmenliğin yörüngesini çizmişti. 

Her şeyden önce bu topluluk siyaseten FKP’nin nüfuzu altında iken Sibirya sürgününden kaçmış tescilli bir Troçkist olarak gruba katılmıştı.

Arpen Davityan hakkında ayrıntılı bilgileri Manuşyan grubunda olup da yakayı kurtaran, imanlı bir Stalinist olan, Komintern’de çalışmış, Mısır’da bulunmuş, İspanya’da Uluslararası Tugay’da çarpışmış Diyarbakır kökenli Dikran Vosgeriçyan anlatıyor. Ona göre Zangezur’da 1895’te doğmuş (sahte evraklarına göre 1889’de Karabağ Şuşa’da) Arpen. Babası duvar ustası, kendisi de Tiflis’te önce makinist sonra da tipograf olarak çalışır. Vosgeriçyan’a göre aynı zamanda eğitimine önem verip yine Tiflis’teki Nersesyan Okuluna girme sınavını kazanır.

1917’de Bolşevik Partisine katılır, bir sonraki yıl Kızıl Ordu’dadır. Ardından Bakü Komününü savunan Kızıl Muhafızlar arasında yer alır ve üç kez yaralanır. Daha sonra kente gelen İngilizlerce tutuklanırsa da Tahran’a kaçmayı başarır, döner Azerbaycan’a ve muhtemelen Mayıs 1920’de Taşnakların bastırdığı Bolşevik ayaklanmasına katıldığı Ermenistan’da mücadele eder. Er olarak girdiği Kızıl Ordu’da subaylığa yükselir ve Bakü’deki Şahumyan Askeri Okulundaki kısa bir stajdan sonra siyasi komiser olur.  Bu işlevle Nisan 1920’de Yerevan’a giren Kızıl Ordu’da görev alır. 

1923’ten itibaren Tiflis’teki Transkafkasya Komünist Üniversitesinde öğrenime başlar ancak 1925’te Sol Muhalefet üyesi, Troçkist olduğu için ihraç edilir. Buradan çeşitli görevlerde bulunacağı Ermenistan’a gönderilir. 1927’de sözcüsü olduğu Sol Muhalefete karşı yapılan temizlik sırasında partiden ihraç edilir ve aynı nedenlerle 1928’de diğer Ermeni militanlarla birlikte tutuklanır. Siyasi polis GPU denetiminde önce Yerevan’a, ardından Tiflis’e, sonra da Kazakistan’a gönderilir. 1931’de buradaki Bolşevik-Leninistlerle birlikte yeniden tutuklanır, Sankt Peterburg’daki ünlü Petropavlosk hapishanesine kapatılır ve üç yıla mahkûm edilince Verkhneuralsk kampına gönderilir. Burada 1933’teki 18 günlük açlık grevine katılır.  Mahkûmiyetten sonra Özbekistan’a sürgüne gönderilir. 1934’te kaçmaya karar verir Andican’dan İran’a geçerken sınırda yakalanır ve Tebriz’de tutulur.

O zamana kadar dış dünya ile ilişkisi kesik olan Davityan Paris’te Rusların yayın faaliyetinde bulunduğu öğrenir. 1935’te Troçki’nin oğlu Lev Sedov ile bağlantıya geçer ve ona 4 Ağustos tarihli “Dünya Proletaryasına Çağrı. SSCB’de Komünist Muhalefet” başlıklı yazısını gönderir.  Bu metin SSCB’deki siyasal tutuklular üzerine ilk metinlerden biridir. Ekim 1935’te ABD’de New Militant bu metni basar. Victor Serge “Bir Devrimin Kaderi” kitabında bu yazıdan alıntılar yapar.

Troçki ve Sedov onun Avrupa’ya geçişi için gereken parayı yardımlaşmayla sağlar. Mayıs 1937’de ilkin Marsilya’ya sonra Paris’e gelir. Komünist Birlik, Armenak Manukyan adına ona bir sahte evrak sağlar ve bu kimlikle çilingir olarak hayatını kazanır. Maisons Alfort’da işçi militanları (Roland ve Yvonne Filitâre) ile birlikte kalır, yazın bir kısmını Troçki’nin yakın dostları olan, Fransa’da devrimci hareketin önemli simalarından Alfred ve Marguerite Rosmer’in Périgny’deki evinde geçirir.

Komintern ajanı olan ve Moskova ile ilişkisini kesip Troçki’ye katılmaya karar verdiğinde İsviçre’de öldürülen Ignace Reiss’ın eşi Elisabeth K., kocasının ölümünün ardından oğlu ile birlikte Paris’e geçer. Bir gün Rosmerlerde, (Arpen Davityan’ın örgüt adı olan) Tarov’a rastladıklarını oğlu babası için hazırladığı biyografide yazar. 

Haziran 1937’de Davityan’ın Moskova Duruşmalarına ilişkin Paris soruşturma komisyonuna verdiği bilgiler Troçkist yayında yankılanır. Lev Sedov’un çevresindeki Rus gruba katılsa da birkaç ay sonra buraya sızan GPU ajanlarının ağırlaştırdığı ortama dayanamayarak ayrılır (Zborowski denen ajan Sedov’un yakını olacak kadar gruba sızmıştır). Zborowski “Rus Thermidorunun Hapishanelerinde” başlığını taşıyan, Davityan’ın Tebriz’de iken yazdığı anılarının basımını engellemek için elinden geleni yapar. Davityan, Sedov’un ölümünden sonra grupla ilişkisini tamamen keser. Troçki’ye yazdığı mektupta “bizim ortamımıza yabancı bir unsur”un katıldığını ifade ederek açıkça Zborowski’ye işaret eder. 

İlkbahar 1939’da musahhihler sendikasından G. Servois’nın yardımıyla “IV. Enternasyonal’in eylem programının eleştirisine katkı” olarak takdim edilen Rusçadan çevrili Fransızca bir broşür yayınlar. Dönemin önde gelen Troçkist simalarından Rodolphe Prager’ye göre geçiş hedefleriyle acil talepler uğruna mücadeleyi reformist olarak niteleyen bu broşür iktidarın doğrudan fethini öneriyordu. Kendini Ortodoks Troçkist olarak niteleyen bu yaklaşım La Révolution Prolétarienne’de yayımlanır. Ardından iki buçuk yıl çalışacağı bir işçi kooperatifinde iş bulur ve Fransızcasını hızla ilerletir.

Otuzlu yılların sonu kırklı yılların başlarında Davityan tecrit olma halinden kurtulmak için Ermeni göçmen ortamıyla, özellikle Ermeni komünistlerle ilişkiye geçer. Bir yıl kadar Almanya’da işçi olarak çalışır. Almanya’ya giderken anılarını emanet ettiği Servois, Kızıl Afiş’ten sonra onları yok edecektir.

Almanya dönüşü Manuşyanla ilişkiye geçer. Meline Manuşyan 1942’de Misak Manuşyan’ın kendisini “bizimle beraber” diye takdim ettiğini belirtir.  Meline kendisinin Stalin karşıtı olduğunu ve SSCB’den kaçtığının bilindiğini ekler.  FKP’nin göçmen emeğine dönük sendikal-siyasal çalışması olan MOI’nin (Göçmen İşgücü) Ermeni grubuna dahil olur ve André müstear ismiyle işgale karşı büyük kentlerde gerilla mücadelesi yürüten Francs-Tireurs et Partisans [Bağımsız Nişancılar ve Partizanlar] birliğine katılır. Gruptaki diğer yoldaşların askeri eğitimi neredeyse yok iken kendisi eski bir Kızıl Ordu mensubu olarak en tecrübelisidir. Siyaseten de benzer bir durum söz konusudur. Ağustos 1943 itibarıyla çeşitli operasyonlara katılır. Bunlardan biri 28 ağustosta FTP’deki Ermeni yoldaşlarınca korunarak Boulogne-Billancourt’daki Renault fabrikasından çıkan Alman askerleriyle dolu bir kamyona el bombası atmasıydı. 5 Ekim’de Saint-Michel’deki bir operasyon sırasında vurulur. Diran Vosgeriçyan onu bir Ermeni hekime götürür.  Sonra Meline Manuşyan’ın kızkardeşi Armenuhi Asaduryan’ın yanında nekahet devresini geçirir. Daha sonra bir başka Ermeninin sayesinde bir otel odasına yerleşir. Altı hafta boyunca Meline Manuşyan ona her gün ilaç ve yiyecek götürür. Bu günlerde Arpen Davityan Meline’ye Troçkist geçmişini anlatır. Vosgeriçyan da Beyrut’ta yayımlanan Ermenice anılarında daha ilk günden onun siyasi görüşlerini bildiklerini belirtir. 

Öte yandan bir iddiaya göre Ağustos 1943’te Manuşyan grubunun Troçkist eğilimde olduğuna ilişkin bir not FKP yönetimine iletilir. Öyleyse Manuşyan ile Manukyan isimlerinin karıştırıldığı kesindir.

Kasım 1943’te Özel Kuvvetler tarafından Belleville sokağındaki evde yakalanır. 

Paris’te, 21 Şubat 1944’te gözlerinin bağlanmasını kabul etmeyerek kurşuna dizilen 22 kişiden oluşan Manuşyan grubunun mezarlığında Ermenistan Sosyalist Cumhuriyetinin bir plakası bulunmaktadır: “Senin kavga arkadaşların seni asla unutmayacaktır”. Ermenistan’da Arpen Davityan’ın, medeni haklarını kaybetmiş olan eşinin ve kızının da itibarı iade edilir.

Polonyalı, İtalyan, Macar, Rumen, İspanyol, Ermeni ve Fransızlardan oluşan Manuşyan grubu kıt imkanlarla Nazilere karşı hangi saiklerle hayatlarını direnişe adadılar diye sorulduğunda Aragon’un şiirindeki gibi “Fransa için” denmesi abestir. Şiirin kendisi tiplerinden, konuşmalarından yabancı oldukları belli olan bu insanların “yurtseverlik”le bir ilgisi olduğu iddia etse de, onların birbirlerine baktıklarında gördüklerini dile getirmek daha doğrudur: Otantik bir enternasyonalizm.

Aragon’un Kızıl Afiş şiirini Leo Ferre yorumluyor

[1] Afişte şu cümleler geçiyor: “Bunlar mı Kurtarıcı? Suç Ordusu’nun [yürüttüğü] Kurtuluş!”. Ortasında Misak Manuşyan’ın bulunduğu afişte grubun on üyesinin resminin altında hangi kökenden geldikleri (Yahudi, Ermeni, “Kızıl”…) ve ne türden suçlar işledikleri anlatılıyor. (e.d.)                

Mustafa Suphi’lerin Katli ve Cumhuriyetin Harcı – Masis Kürkçügil

Mustafa Suphi’nin 14 yoldaşıyla birlikte Karadeniz’de katledilişinin üzerinden 100 yıl geçti. İlgisi olabilecek her kesimin bilgisi dahilinde gerçekleştirilen bu planın nihai emrini kimin verdiği belgelenmediği için Marquez’in “Kırmızı Pazartesi”ne benzer bir durum söz konusu. “Sanki bütün işlerde ben tek başıma mı idim. Daha üstüme varırlarsa her şeyi olduğu gibi ortaya dökerim” diyen cinayetin faili Yahya Kahya da Temmuz 1922’de öldürülünce “herkes” elini yıkamıştır. Üstelik Yahya Kahya cinayetinde adı geçen Topal Osman da çok geçmeden öldürülüyor. Sözü edilen kişilerin bölgedeki etnik temizlikteki payı düşünülürse İttihat Terakki’den kalma ağlar ve tarzlar devam etmektedir. 

Mustafa Suphi’nin öldürülmesinden bir yıl sonra Mecliste yapılan görüşmedeki konuşmalar ise “herkesin” bu işten haberdar olduğunu göstermekte.

Mustafa Suphi’nin ve yoldaşlarının katli, Milli Mücadele’nin başlamasından itibaren tasarlanan rejimin karakteri bakımından yani “Cumhuriyetin harcı” açısından da önemlidir. Mustafa Suphi Türkiye’ye gelmeden önce de Ankara’nın temsilcileri kendisiyle görüşmüş, en son Ali Fuat Cebesoy Moskova’ya giderken Kars’ta yaptığı konuşmaları nakletmiştir. Yasal yollardan mektuplaşarak Ankara’ya gelecek bir insanın propagandadan öte bir talebi olmazken, çok açık bir biçimde ‘Türkiye’deki bey ve paşaları burjuvazi sınıfından addetmiyoruz. Bilakis halk kütlelerinin en yakın yardımcıları olarak biliyoruz…” diyen, üstelik güç ilişkilerinde bir ağırlığı bulunmayan birinin tasfiye edilmesinin nedeni –her ne kadar konjonktürel gerekçeleri varsa da– esas olarak Anadolu’daki iktidarı inşa eden güçlerin gelecek tasarımlarında sol bir muhalefetin varlığının bir ihtimal olarak dahi yer almamasıdır. (Solu herhangi bir şekilde rejime dahil etmeme yönündeki tutum İttihatçı kalıntılar ve Enver Paşa açısından da geçerliydi elbette).

Daha Eylül 1920’de Refet Bele karşısında “solun” adayı olarak çıkan Dr. Nazım Resmor Dahiliye Vekili seçildiğinde, Mustafa Kemal karşı çıkmış, kendisini kabul etmemiş ve baskı üzerine Dr. Nazım Bey iki günlük Dahiliye Vekilliğinden sonra istifa etmek zorunda kalmıştı. Bu da Meclis içinde sözü edilen solun siyasal gücünü gösteriyordu.

Mustafa Suphi cinayetinin Ethem Bey güçlerinin tasfiye edildiği, Meclis içindeki solcuların içeri tıkıldığı bir dönemde gerçekleşmesi Ankara’nın eğretilikten konsolidasyona geçtiğini göstermekteydi. Mesele yalnızca Padişah güçleri değildi; ne kadar zayıf olursa olsun mücadeleye toplumsal bir muhteva katmak niyetinde olanlar da usulünce halledilmeliydi.

“Halk Tepkisi”     

Erzurum’dan Trabzon’a uzanan güzergâh boyunca Mustafa Suphi’yi bekleyen, resmi makamların da açıkça dahil olduğu “halk” tepkisi basın aracılığıyla düzenlenirken, olmadık iftiralar Ankara’nın onayı olmadan gündeme sokulamazdı.

Gazetelerde Suphi’nin Bakü’de Türk esirlerine kötü muamele ettiği, hatta yüzlercesini, binlercesini öldürdüğü yolunda propaganda yürütülen bir dönemde her şeyden haberdar olan, “şartları çok iyi değerlendiren” resmi makamların bunlardan haberdar olmaması ihtimal dahilinde değildir. Mustafa Suphi “Kızıl Alay” diye bir miktar harp esirini silah altına aldırabilmişse bunlar yurtlarına dönmenin yollarını ararken sefaletten kurtulmak için alaya katılmışlardır; ama “iftirayı” haklı çıkaracak hiçbir bilgi, belge yoktu. Üstelik İbrahim Tali doğrudan Mustafa Suphi ile üç kez görüşüp iki tüfek ve beş yüz mermiyle bunların Anadolu’ya gönderilmesinde anlaşmıştır. Zaten Kızıl Alay Taşnak Ermenistan’ına karşı yaptığı bir saldırıdan sonra Bakü’ye geri döner, ancak bölgenin sovyetizasyonundan sonra Ermenistan yolu açılınca memlekete geçer, düzenli orduya katılır ve Ali Fuat Cebesoy’un dediğine göre Batı Cephesinde savaşırken aralarında ölenler de olur. Ancak Ali Fuat “bu asker kardeşlerimizin hiçbiri Bolşevik olmamıştır” diye ekler.

Trabzon Valisi’nin, kafilenin akıbeti hakkında Sovyet elçisinin sorusuna verdiği cevap yeterince manidardır: “… Mustafa Suphi Türk vatandaşı görünüyor. Onlar ne suretle, nereden, niçin geldiler? Valilik hiçbir şey bilmiyor. Yalnız o biliniyor ki, onlar Sibir’den, Türkistan’dan Bakü’ye gelip vatana dönmek isteyen Türk harp esirlerini tutukladılar, eziyet ettiler ve idam ettirdiler”. Vali Sibirya’da ne olduğunu biliyor ama Trabzon’dan bihaber!

Zamanlama Değil Yöneliş Önemli

Mustafa Suphi aynı dönemde tasfiye edilen Ethem Bey gibi askeri bir güce sahip olmamanın yanı sıra Meclis içinde bulunan oldukça heterojen sol çevreler gibi de herhangi bir siyasal güce dayanmıyordu. 

Ancak Ankara önce kendini konsolide etmek için olası muhalefeti tasfiye etmeyi önüne koymuştu. 

Ocak 1921’de bütün bu tasfiyeler ve cinayetler arasında hazırlanan Anayasa için, son yıllarda toplumsal muhalefet kesimlerinde rastladığımız gibi “demokratik” sıfatını kullanmak da bu güç ilişkileri içinde gerçekten gariptir. Demokratik bir idareye örnek olarak gösterilen “muhtariyet” idari bir muhtariyet olduğu gibi bu anayasaya uygun yasalar da çıkartılmadığından zaten kağıt üzerinde kalan bir husustur.

Milli Mücadele bağlamında oluşmuş olan güç ilişkilerinde, memleketteki sınıfların mevzilenmesine, aşağıdakilerin çıkarlarını gözeten bir muhalefete müsamaha yoktu. Başlangıçtaki boşlukta aykırı sesler çıkmış olsa da önce iç konsolidasyon sağlanacaktı.

‘İçimizdeki Aydınlık’: Oşin – Masis Kürkçügil

Sessiz ama sakin olmayan bir yolculuk. İlk gençliğinin heyecanıyla fark etmese de ağır ağır içine çöküyor insanın yabanlık. “Dışladığım ruhum”, “ruhumla olan didişmeler” diyordu Oşin. Gençlik ideallerinden bir kopuştan söz etmiyordu. Bu köhne dünyanın tahayyülünü karartmaktan başka bir işe yaramayacağının bilincindeydi. Ancak bir şeyler de eksik kalıyordu. Hayatının son döneminde “insan”, “insanlık halleri” ve hümanizma temel meşgalesi oldu. Giydirilmiş, doğuştan gelen ve egemenlik içeren kimliklerden arınmanın gereğinden söz ediyordu.

Dikranagerd, Tıbrevank, maden mühendisleri (okul, sendika ve meslek odası), siyaset, Agos derken farklı gibi gözüken çevrelerde aynı dostluk, sıcaklık ve alçak gönüllükle anılan bir insan için bu yolculukta bir dönemeç değil kulvar değişimi söz konusuydu.

Onun bilançosunda, döneminin Tıbrevankı’nda öğrencileri derinden etkilemiş iki hocasının büyük emeği olduğunu hep hatırlamış ve anmış. Biri herhalde onun edebiyat zevkini, şiire olan ilgisini mayalandırmış olan Sabri Altınel, diğeri fen hocası olmakla birlikte gündelik hayatıyla öğrencilerinde derin bir sevgi yaratmış olan Baron Vahan. İkisi de afrası tafrası olmayan alabildiğine emektar ve alçakgönüllü ve muhterem insanlardı.

“İçimizdeki Kara Delik”

Agos’un yazı kadrosuna Hrant Dink, iki ahpariğini katmıştı. En kıdemlisi  ANT dergisinin yazı işleri müdürlüğü gerekçesiyle  12 Mart sonrasını hapiste geçiren Ohannes Yaşar Uçar, diğeri de 12 Mart’ta Selimiye’de bulunmuş, 1980 öncesinin Demokrat gazetesinin Cihan Ateş’i, yani Oşin Çilingir. İkisi bir ara eküri olmuşlardı. İkisi de yaşadıklarını yazmadı. Agos hem ikisinin de kendilerini ifade etmelerine hem de muhabbet etmelerine vesile oldu. Kayıt düşülmemiş olmasına hayıflanmamak mümkün değil. Yine de bu vesileyle Oşin’den geriye bir kitap ağırlığında yazılar kaldı. Bir cenaze töreni vesilesiyle ölüm hakkında yazdıklarından Cumartesi Anneleri’ne, Gomidas’tan, sık sık üzerinde durduğu vicdan kavramına, su gibi akan bir yolculuk “İçimizdeki Kara Delik”. Nefret, hırs, intikam gibi duygulara inat prangalanmış insanın kurtuluşunu tartışan yazılar…

2013’te Adalı dergisine artık bir Büyükadalı olarak bir başka Adalı’nın, İdris Küçükömer’in anısına bir yazı yazdı: “Sezgisel Bilginin Ustası.” Küçükömer’in sözünü ettiği entelektüel aşka göndermede bulunarak şiirsel bir cümleyle yazıyı sonlandırdı: ‘Bu aşk İdris Küçükömer’e özgüdür.’

Oşin de kendine özgü bir yol tutturdu. 

Pandemiye rağmen mezarı başındakilerin renkliliği ona saygının bir ifadesiydi.

Kaynak: Agos http://www.agos.com.tr/tr/yazi/25191/icimizdeki-aydinlik-osin

“Kalbimizde Yeni bir Dünyayı Taşıyoruz”: Buenaventura Durruti (1896-1936)

İspanya devriminin önderlerinden, anarşist, liberter militan Buenaventura Durruti 20 Kasım 1936’da Madrid’de nereden geldiği belli olmayan bir kurşunla vurularak öldürüldü. İspanya’daki antifaşist ve devrimci mücadelenin önemli anarşist gücü CNT-FAI’nin etkili, popüler ve gerektiğinde kendi örgütüne karşı -özellikle burjuva hükümete katılımı konusunda- eleştirel de davranabilen sol-kanat yöneticilerinden olan Durruti, tarih boyunca salt anarşist hareket için değil, devrimin kararnamelerle değil kitlelerce yapılacağına inananlar için kışkırtıcı bir esin kaynağı olmuştur.

Durruti’ye ilişkin Daniel Guérin, Michael Löwy ve Olivier Besancenot’den alıntılar ve anarşist hareketin en önemli simalarından Emma Goldman’ın daha önce yayınlanmış olan bir metniyle, biz de Buenaventura Durruti’yi, bu büyük devrimciyi, fikirleriyle, yaşamıyla ve mücadelesiyle anıyoruz.

“Yıkıntılardan korkmuyoruz. Bizler inşa etme yeteneğine de sahibiz. İspanya’nın, Amerika’nın ve dünyanın dört bir köşesinin saraylarını ve şehirlerini bizler inşa ettik. Biz işçiler bunların yerini alacak şehirler inşa edebiliriz. Ve bunları çok daha iyi inşa edeceğiz; yıkıntılardan da korkmuyoruz. Tüm dünya miras kalacak bize. Burjuvazi Tarih’in sahnesini terk etmeden kendi dünyasını yakıp yıkabilir istediği gibi. Bizler kalbimizde yeni bir dünyayı taşıyoruz. Ve o şu anda bile büyümekte”.

Buenaventura Durruti

“İspanya devrimi, kısa zamanda bir yabancı müdahale ile daha da derinleşecek olan bir iç savaşın trajik koşullarına rağmen, kentte olduğu gibi kırsalda da özyönetimin dikkat çekici biçimde başarılı olabileceğini göstermiştir. Gösterdiği bir diğer şey ise hiyerarşisiz ve rütbesiz, serbest gönüllülüğe dayalı bir askeri disiplin aracılığıyla anarşist ilkelerle devrimci savaşın gereklerini uyumlulaştırmaya dönük liberter çabadır. Bu arayışı, büyük bir anarşist savaşçı hem pratiğe dökebilmiş hem de onun simgesi haline gelmiştir: Durruti”.[1]

Daniel Guérin

“Durruti, Andreu Nin ile birlikte Stalinizm tarafından ihanete uğrayan İspanya devriminin iki büyük isminden biriydi. İspanyol anarşistlerine dönük özel bir şefkat duyduğu söylenemeyecek olan Troçki, CNT’yi ‘proletaryanın en mücadeleci unsurlarının’ içinde bulunduğu ‘temel devrimci güç’ olarak görüyordu. Daha da şaşırtıcı olanı ise, Durruti’yi 1937’de, son derece sert bir şekilde eleştirdiği CNT’nin geri kalanında ayırıyor olmasıydı: ‘Neden anlayışlarımız ve eylemlerimiz arasındaki her türden yakınlık (Durruti, Andreu Nin…) stalinizmin gangsterlerini kanlı bir baskıya başvurmaya zorluyor?’

Bu ‘yakınlığa’ farklı kuşaklardan devrimci Marksistler tarafından sahip çıkılıyor. Bugün İspanya’da IV. Enternasyonal’in fikirlerini yaşatan Antikapitalist Sol’daki yoldaşlarımız için geçerlidir mesela bu. Sitelerinde Durruti’nin sözlerine bir dizi gönderme bulmak mümkün, tıpkı şunun gibi: ‘Bizler kalbimizde yeni bir dünyayı taşıyoruz’.[2]

Michael Löwy – Olivier Besancenot

Durruti Öldü, Yine de Yaşıyor![3]

Emma Goldman

Bir ay önce Madrid sokaklarında mücadelede gördüğüm Durruti yaşamını yitirdi.

İspanya’daki devrimci ve anarşist hareketin bu fırtınalı kuşağına dair önceki bilgilerim sadece yaptığım okumalara dayanıyordu. Barselona’ya vardığımda Durruti ve onun birliği hakkında birçok büyüleyici hikaye öğrendim. Bu hikayeler beni Durruti’nin faşizme karşı cesur ve yürekli milislerle birlikte mücadele ettiği Aragon cephesine gitmeye teşvik etti.

Uzun ve zorlu bir yol aşarak Durruti’nin bulunduğu karargaha akşama doğru tükenmiş bir halde geldim. Durruti ile birkaç dakika geçirmek canlandırıcı ve dinçleştirici bir iksir gibiydi. Montserrat kayalarından yontulmuş gibi güçlü vücuduyla Durruti, İspanya’ya geldiğimden beri gördüğüm anarşistler arasında en dikkat çekici figürlerden biriydi. Beni heyecanlandıran olağanüstü enerjisi, yakınındaki herkesi etkiliyor gibi görünüyordu.

Durruti’yi faaliyetin gerçek arı kovanında buldum. İnsanlar geldiler ve gittiler, telefonlar sürekli Durruti için çalıyordu. O sırada yeni, ahşap bir kulübe inşa eden işçilerin çekiç sesleri sağır ediciydi. Bütün bu gürültünün ve sürekli çalan telefonların arasında Durruti sakin ve sabırlıydı. Faşizme karşı ölüm kalım mücadelesi veren birinden zerafet ve sıcakkanlılık beklemiyordum ama beni sanki hayatı boyunca tanıyormuş gibi karşıladı.

Durruti’nin adıyla anılan birliğin ustalığı hakkında çok şey duymuştum. Daha önce en ufak askeri eğitimi ya da deneyimi olmayan 10,000 gönüllüyü askeri disiplin olmaksızın nasıl bir arada tutmayı başardığını öğrenmek konusunda oldukça meraklıydım. Durruti benim gibi yaşlı bir anarşistin bu soruyu sormasına şaşırmış görünüyordu.

“Bütün hayatım boyunca anarşisttim.” diye cevapladı. “Öyle de kaldığımı umuyorum. Doğrusu iyice düşünmem gerekiyor, askeri sopasıyla milislerini yöneten bir generale mi dönüştüm? Bize gönüllü olarak katıldılar, antifaşist mücadelemizde yaşamlarını ortaya koymaya hazırlar. Özgürlüğe -her zaman olduğu gibi- inanıyorum. Sorumluluk duygusuna dayanan bir özgürlük. Disiplinin zaruri olduğunu düşünüyorum ama ortak bir amaç ve güçlü bir yoldaşlık duygusuyla motive edilen bir ‘iç disiplin’in.” İnsanların güvenini ve bağlılığını kazanmıştı çünkü hiç kimseyle ast-üst ilişkisi kurmamıştı. O, onlardan biriydi. Onlar gibi yemek yiyor, onlar gibi uyuyordu. Kendi payına düşen yemeği, genellikle zayıf ve hasta olanlar için reddediyor; onların daha fazla ihtiyacı olduğunu söylüyordu. Her savaşta onlarla aynı tehlikeleri paylaşıyordu. Durruti’nin başarısının sırrı kesinlikle birliğiydi. İnsanlar ona hayrandı. Sadece talimatlarını yerine getirmiyorlardı, faşizmi geri püskürtmek için en tehlikeli girişimlerde bile onu takip etmeye hazırlardı.

Oraya vardığım akşam, ertesi sabah gerçekleştirecekleri atağa hazırlanıyorlardı. Şafakla beraber bütün milisler gibi Durruti de omzunda tüfeğiyle yola koyuldu. Birliği ile birlikte faşistleri dört kilometre geri püskürttüler. Ayrıca düşmanın kaçarken arkasında bıraktığı kayda değer miktardaki cephaneliği de ele geçirmeyi başardılar.

Durruti’nin insanlar üzerindeki etkisinin tek açıklaması eşitliğe dayanan ahlak anlayışı değildi. Bir tane daha vardı; milislerde antifaşist mücadelenin derin anlamına dair farkındalık yaratabilme kapasitesi. Bu derin anlamı kendi yaşamında içselleştirmiş ve bunu yoksullara, ezilenlere aktarmayı öğrenmişti.

Durruti bana, cephede en çok ihtiyaç duyulduğu sırada izin isteyen milislere nasıl bir yaklaşım sergilediğini anlattı. İnsanlar belli ki onu iyi tanıyordu. Kararlılığını, çelikten iradesini biliyorlardı. Ama sert görünüşünün altında gizli olan duygudaşlığını ve nezaketini de biliyorlardı. İnsanlar ona evde hasta çocukları, eşleri olduğunu söylediğinde Durruti onlara nasıl karşı koyabilirdi ki?

Durruti, Temmuz 1936’nın şanlı günlerinden önce vahşi bir canavar gibi ülkeden ülkeye izi sürülen. Bir suçlu gibi hapishaneye kapatılan. Hatta idama mahkum edilen. Nefret edilen anarşist; uğursuz tiranlığın, burjuvazinin, kilisenin ve devletin nefret ettiği. Bütün kapitalist şeytanların “hissedebilme yetisinden uzak evsiz berduş” ilan ettiği Durruti. Onu ne kadar az tanımışlar. Onun sevgi dolu kalbini ne kadar az anlamışlar.

Hiçbir zaman yoldaşlarının ihtiyaçlarına kayıtsız kalmamıştı. Şimdi ise faşizme karşı devrimi savunan mücadelede herkesin yanında olmasına ihtiyacı vardı. Kesinlikle zor bir durumdu bu. Ancak Durruti’nin yaratıcılığı bütün zorlukların üstesinden geldi. Bütün kederli hikayeleri sabırla dinledi ve yoksullar arasındaki hastalığın sebeplerini ortaya koydu; fazla çalışma, yetersiz beslenme, havasızlık, neşesizlik…

“Görmüyor musun yoldaş? Seninle benim verdiğimiz mücadele devrimimizi savunmak için, devrimimizse yoksulların acılarını ortadan kaldırmak için. Faşist düşmanlarımızı yenmeliyiz. Kazanmalıyız. Sen bunun önemli bir parçasısın. Görmüyor musun, yoldaş?” Durruti’nin yoldaşları ‘gördü’ ve mücadeleyi sürdürdü.

Anarşist Durruti, bilgisini kendisine saklamayan, düşünceli ve hassasiyet sahibi bir yoldaş, hepsi bir arada. Ve şimdi Durruti öldü Kalbi artık atmıyor. Güçlü vücudu kocaman bir çınar gibi devrildi. Ama hayır, Durruti henüz ölmedi. 22 Kasım 1936 Pazar günü Durruti’ye karşı son görevini yerine getiren yüzbinlerce kişi buna tanıklık etti.

Hayır Durruti ölmedi. O’nun alevli ruhunun ateşi kendisini tanıyan herkesi heyecanlandırmıştır. Ve içimizdeki bu ateş asla söndürülemez. Yoldaşları, Durruti’nin elinden düşen ateşi kaldırdılar bile. Durruti’nin yıllar boyunca aydınlattığı yolda şimdi onlar taşıyor meşaleyi, coşkuyla. Durruti’nin idealinin zirvesine giden yolda. Bu ideal, Durruti’nin yaşamının tutkusu olan anarşizmdi. Son anına kadar anarşizm için yapması gerekeni yaptı, son nefesine kadar bu ideale sadık kaldı.

Onları ziyaretim sırasında güvenliğim için duyduğu endişe, Durruti’nin hassasiyetini apaçık gösteriyordu. Birliğin bulunduğu yerde geceyi geçirebileceğim bir yer yoktu. En yakın köy Pina’ydı. Ama Pina defalarca faşistler tarafından bombalanmıştı. Durruti beni oraya gönderme fikrinden tiksindi. Ben orada kalabileceğim konusunda ısrar ettim. Herkes bir gün ölür. Yüzünden okunuyordu, yaşlı yoldaşının korkmaması sebebiyle gururlandığı. Koruma altında gitmeme yol verdi.

Ona minnettardım çünkü Pina’ya gitmek bana az rastlanır bir şans -onun birlikteki diğer yoldaşlarla ve köylülerle tanışma şansı- verdi. Faşizmin birçok kez kurban etmeyi denediği bu insanların ruhu en etkileyici olandı.

Düşman Pina’nın yakınında, hemen derenin karşı tarafındaydı. Ama o insanlar arasında korkudan ya da acizlikten eser yoktu. Korkusuzca dövüştüler. “Faşizmle yönetilmektense ölürüz.” dediler “Tek birimiz kalana dek Durruti ile birlikte antifaşist saflarda mücadele ederiz.”

Pina’da sekiz yaşlarında bir çocukla tanıştım, faşist bir ailenin ayak işlerinde koşturulmuş yetim bir çocukla. Küçük elleri kıpkırmızıydı ve şişmişti. Gözleri dehşet doluydu, Franco’nun paralı askerleri tarafından yaşatılan korkunç travmalarla dolu. Pina halkı oldukça yoksuldu. Herkes bu kötü muameleye maruz kalmış çocuğa daha önce görmediği ilgiyi ve şefkati gösteriyordu.

Avrupa basını, antifaşist mücadelenin başından beri, İspanyol özgürlük savaşçılarına çamur ve iftira atmak konusunda birbiriyle yarışıyor. Avrupa faşizmi, geçtiğimiz dört ay boyunca devrimci güçlerin yayınladığı, detayları vahşete varan raporları yazmadı elbette. Bu “sarı” sayfaların okurları her gün (faşist saldırılardan hiç bahsedilmeden!) Barselona ve diğer kentlerdeki isyanlara ve bozulan düzene dair haberlerle kandırıldı.

Katalonya, Aragon ve Levante’nin tamamını dolaşmış; yoldaki bütün kentlere ve köylere uğramış biri olarak tanıklık edebilirim ki İngiliz ve Avrupa basınından okuduğum şeyin insanın kanını donduran gerçeklikle en ufak bir alakası yok. Bunun son örneği, antifaşist mücadelenin cesur anarşisti Buenaventura Durruti’nin ölümünün ardından yayınlanan haberdir. Bu son derece saçma açıklamaya göre Durruti’nin ölümü ile birlikte Barselona’daki yoldaşları arasında son derece şiddetli bir ihtilaf ortaya çıkmış.

Bu absürd haberi kim yazdıysa Barselona’da hiç bulunmamış demektir. Buenaventura Durruti’nin CNT ve FAI üyelerinin yüreklerindeki yeri hakkında hiçbir fikri yok demektir. Aslında yüreklerindeki yeri ve -fikir farklılıklarına bakılmasızın- onun politik ve sosyal alandaki düşüncelerinin nasıl değerlendirildiği hakkında.

Gerçekte olan şuydu; Durruti’nin ölüm haberinin alındığı andan defnedildiği ana kadar Katalonya cepheleri -daha önce hiç olmadığı kadar- yekvücut oldu.

İspanyol faşizmine karşı mücadele eden her politik eğilimden her bir örgüt Buenaventura Durruti’ye olan saygısını göstermek için çağrıda bulundu. Yalnızca Durruti’nin yoldaşları ya da antifaşist mücadelenin yüzbinlerce müttefiki değil Barselona nüfusunun neredeyse tamamı, ardı arkası kesilmeyen bir insan seli oluşturmuştu. 

Hepsi uzun ve zahmetli defin sürecinde rol almaya geldi. Barselona asla bu kadar sessiz, kederli ama tam anlamıyla ahenk içinde bir insan akınına sahne olmamıştı.

Durruti’nin yoldaşlarına gelince; onunla aynı idealleri paylaşan, onunla birlikte mücadele eden cesur yoldaşlarına. Onların sevgisi, özverisi ve saygısı herhangi bir ihtilafa ya da uyumsuzluğa yer bırakmıyordu. Onlar da Durruti’nin uğruna yaşadığı ve son nefesini verdiği faşizme karşı mücadelenin farkındalığıyla, devrimi gerçekleştirme kararlılığıyla yas tuttular.

Hayır, Durruti ölmedi. Hayatta olduğundan daha çok yaşıyor. Onun deneyimi Katalan işçileri ve köylüleri tarafından, ezilenler tarafından sahiplenildi. Durruti’nin cesareti ve dayanıklılığı, faşizm yok edilene dek onlara eşlik edecek. Sonra asıl iş başlayacak. Yeni sosyal yapıyı insani değerler üzerine, adalet ve özgürlük üzerine kurma işi.

Hayır, hayır Durruti ölmedi! Daima bizimle birlikte.


[1] Pour un communisme libertaire, Spartacus, 2003.

[2] Affinités révolutionnaires. Nos étoiles rouges et noires, Mille et Une Nuits, 2014. Troçki’nin buradaki sözleri için bkz Lev Troçki, İspanyol Devrimi (1931-1939), çeviri: Emrah Dinç, Umut Konuş, Yazın yayıncılık, 2000. 

[3] Bu yazı daha önce meydan.org sitesinde yayınlanmıştır. 

Altmışlarda Sosyalist Hareketin Oluşumu – VIII: Tartışmaların Dökümü – Masis Kürkçügil

Masis Kürkçügil’in 2006’da kaleme almış olduğu ve altmışlı yılların başından 12 Mart’a kadar, kendisinin de fiilen içinde bulunduğu sosyalist hareketin gelişimini programatik zemin, siyasal saflaşmalar ve işçi hareketiyle ilintisi bağlamında ele aldığı bu kapsamlı değerlendirmeyi bölümler halinde İmdat Freni okurlarının ilgisine sunuyoruz. Önceki bölüme şuradan ulaşabilirsiniz. 

Bu dönemdeki sosyalist kültürümüzün manzarayı umumiyesi için Çetin Yetkin’in Soldaki Bölünmeler kitabı yeterince anlamlıdır. 15-16 Haziran öncesi hazırlanan ve daha genel bir ibare ile 12 Mart sonrasında bir dizi hareketin sahiplendiği çizgiler henüz biçimlenmeden yapılan görüşmeleri de içeren bu kitaptaki tartışmalar bir dönemin bilançosu için malzemenin beş aşağı beş yukarı ne olduğunu göstermektedir. 

Tarık Zafer’in Meşrutiyet için Cumhuriyetin laboratuvarı demesi gibi altmışlı yılları da sosyalist hareketin sonrasının bir laboratuvarı gibi görmek oldukça yaygın. Ancak bu laboratuvara bakıldığında deneylerin el yordamıyla yapıldığı, önceden hazırlanmış birtakım siyasal görüşlerin ve hele hele gelişkin bir programın ve iktidar perspektifinin bulunmadığı gözlenmekte. Bir önceki ve bir sonraki dönemden farklı olarak ise bu dönemin başlarında kalem oynatanların önemli bir kısmı Marksizmin rahlei tedrisinden geçmemiş olsalar da hiç değilse kendi alanlarında toplumda hatırı sayılır aydınlar (gazeteci, yazar, hukukçu, mimar olarak mesleklerinin erbabı; Marksizmle tanışıklıkları sınırlı olsa da memleket meseleleri hakkında donanımlı) iken ilk kez açıkça bugünlerde yola yeni çıkanlar da görülür.  

Kabaca altmışların tartışma konuları şöyle özetlenebilir:

Gelenek: Bu genel olarak dünya sosyalist geleneğinden çok eski tüfeklerle ilişkilidir. Yoksa kimsenin Gramscici veya Luxemburgcu diye nitelendiği sanılmasın. TKP’nin kemik kadrosu TİP’in gelişiminin dışında kalınca bir tür hak iddiasında bulunmuşlar, TİP’liler de onları dıştalamanın yollarını aramışlardır. Ancak tasnifi daha kategorik hale getiren Dr. Hikmet Kıvılcımlı en eskilik mertebesini kendisine ve Şefik Hüsnü’ye ayırarak, eski, yeni ve en yeni diye siyasi olmaktan hayli uzak bir rütbe ayarlamasıyla bu işin ne kadar gayrı siyasi olduğunu göstermiştir (Rusya’da olsa en eski Plehanov olacaktır!). TİP’in gelişimine kadar bütün bu ayrımların siyasi anlam ve önemi ise açıkta kalmaktadır. Hatta Şefik Hüsnü ile Dr. Hikmet’i değil Mihri Belli’yi yan yana getirmek belki daha makuldür.

Toplumsal formasyon/sınıfların konumlanışı: Altmışlı yılların en önemli tartışmalarından birini oluşturmakta. O günlerde, geride ciddiye alınabilir herhangi bir çalışma bulunmadığından Türkiye’de kapitalizmin gelişme seyri ve ondan önce de Osmanlı toplum yapısı üzerine bir tartışma neredeyse hayati bir önem kazanmıştır. Aslında tartışmanın masumiyetinin göstergesi çığır açıcı tartışmanın mantıken olması gereken en son yerde Yön dergisinde başlamış olmasıdır. Selahattin Hilav’ın başlattığı tartışma o gün itibarı ile siyasal sonuçları kestirilmese de Kemalist geleneğin zeminini sorgulamaktadır. Bu tartışma kapitalizmin gelişkinliği, dolayısıyla milli burjuvazinin varlığı yokluğu ve Kemalistlerle ittifak meselesine kadar uzanmıştır. Osmanlı toplum yapısını merkezi feodal olarak görmeyenler ülkenin yarı feodal olmadığını, milli burjuvazinin bulunmadığını ve de asker sivil aydın zümrenin hayırlı bir şey addedilemeyeceği konusunda büyük miktarda hemfikirdirler. Toplumun tarihinde kapitalist ilişkilerin sıçrama kaydettiği bir dönemde nesnel gerçekliği irdelemekten aciz, kafasındaki kırk yıllık yarı-feodal, yarı-sömürge şablonu hayata dayatan bir siyasetin acısı sonraki yıllarda da çekilecektir.

Mücadele: Sınıfların konumlanışını değerlendirmeye göre ille de şart olmamasına rağmen sınıf mücadelesindeki taraflar ve buna uygun ittifaklar çizilmektedir. Gecikmiş ve yarım kalmış bir demokratik (burjuva) devrimin sahibi milli burjuvaziyi es geçerek yapılamayacağı göz önüne alınırken, örneğin Rusya’dakine benzer bir liberal burjuvaziden bile söz edilemeyecek bir ortamda Kemalistler, asker-sivil aydın zümre başlığı altında kategorileştirilerek acilen öncülüğe görevlendirilmişlerdir (Milli burjuvazi örneklemeleri ise makarna ve şarap sektörü ile sınırlı kalmıştır!). TİP’te somutlanan genel hat ise bu karmaşık yollara sapmadan işçi sınıfının öncülüğünde sosyalizmi kurma hedefidir. Ancak bu hedefe ilişkin yollar kurumsal çerçeve içinde doğrusal gelişmeden ibarettir. Sosyalizm sınırlı bir çevreye sesleneceğinden seçmenin toplumsal-sınıfsal bileşiminde kırsala doğru bir genişleme makul görülür ve böylece köylülük umut haline gelir.

Siyasal ortamın değerlendirilmesi konusunda ortaklaşılan 27 Mayıs kutsaması olsa da buradan çıkan sonuç tam ters noktalara uzanmaktadır. Anayasanın tam olarak uygulanması ilkesinde anlaşık olanlardan TİP örneğin 1965 seçimlerinden sonra 1969’da başa güreşmeyi mümkün görürken, MDD’ciler Filipin tipi demokraside sosyalist bir mücadele verilemeyeceğini söylemeye kadar vardırmaktadırlar (bu kesim Ekim 1970 tarihinde yine de bir yasal parti kurma girişiminde bulanarak yıllardır söylediklerini tekzip etmek durumunda kalmıştır). Ancak gündelik eylem hattı meselesinde TİP özellikle meşruiyet sınırları içinde kalmaya özen gösterirken MDD’ciler bu namüsait ahval ve şerait altında toplumsal talepler çerçevesinde değil de polisle çatışma türünden sokak eylemlerini mümkün ve gerekli görebilmektedirler.

Milli Demokratik Devrim ve Sosyalist Devrim tartışması bir program tartışması değildir (program meselesini TİP’te ilk önemseyenlerden İdris Küçükömer 1968 kongresinde her kanadın katılımıyla programın sosyalist bir program haline getirilmesini önerir). Çünkü esas olarak her iki kesim de demokratik görevlerin ağırlıkta olduğu bir “devrim”den söz etmektedirler. Tabii ki bu devrimin öznesinin, öncüsünün kim olacağı her iki cenahta zıt yorumlara neden olmuştur. Ancak devlet ve devrim babında, devrimcilerin devletle bir kan uyuşmazlıkları olduğu söylenemez.

Altmışlı yıllardaki sınıf mücadelesi yeni bir evreye doğru evrilirken eski dönemin emektarları, kırklı ve ellili yıllarda siyasal formasyonlarını almış olanlar bu gelişme dinamiğinin dışında eski ve büyük miktarda kendiliğinden tükenmiş sorunsalların çerçevesine sıkışıp kalmışlardır. Ancak yeni evrenin sözcüleri gibi gözükenlerin de kendi deneyimlerini gerçekleştirebilme aralığının darlığı ve hazırlıksızlıkları aslında bir sonraki evreye, yani yetmişli yıllara taşınan siyasal ve ideolojik mirasın on yılın birikimiyle orantısız derecede zayıf olmasını getirdi. 

Model arayışı: Yetmişli yılların eşiğine kadar bir model tartışması yoktur. İlginç bir biçimde geleneksel olması gereken Ekim modeli Maoizmin keşfedilmesine denk gelen dönemde benimsendiğinden değil rekabet olsun diye ortaya çıkmıştır. Aslında Milli Demokratik Devrim-Sosyalist Devrim tartışması ittifaklar politikası açısından belli farklılıklar taşısa da, cuntacılık aradan çıkarıldığında birdenbire anlamsızlaşır. Hem TİP’in programının sosyalist bir program olmaması hem de 1965 seçimlerinden çıkarılan dersler doğrultusunda giderek köylülüğe önem verilmesi nedeniyle zaten mevcut durumla sosyalist devrim arasında bir köprü kurmaktan uzak olan talepler demokratik düzeyle sınırlı kalmaktadır.  Esas farklılıklar program meselesinde ve hatta sınıfların mevzilenmesinde, toplumsal formasyon değerlendirmesinde değil mücadele tarzındadır. Yoksa iki Stalinist hizbin demokratik devrim-sosyalist devrim tartışması dünyanın herhangi bir yerinde rastlanmayan tarihsel bir garabettir. Bu garabetin bir uzantısı bugün de bu geleneği sürdürdüklerini iddia edenlerde görülmektedir.

Model arayışında partikülarizme dudak ısırtan bir olay Maoizmin başına gelenlerdir. 1967 Kültür Devrimi’nin yarattığı ortamda Maoizmin yeni çehresini irdelemekten aciz olanlar tarihte belki de ilk ve son kez Stalin’den Leninizmin ilkeleri ile, Kültür Devrimi Maoizmiyle Guevarizmi yan yana getirmişler, Kemalizmi de ihmal etmeyerek radikal bir sol harekete girişmişlerdir.

Maoizmin Türkiye’de varolan ideolojik kalıplara göre nasıl çarpıtıldığına ilişkin “içeriden” bir değerlendirme var.[1]Kabaca Kemalist önkabullerin aslında Maoist olmaktan çok Menşevik bile olmayan bir zihniyetle sürdürüldüğü ilk Maoist çıkışlar sözde radikal gibi gözükse de fiiliyatta karşı çıktığı TİP’in her açıdan sağında yer almaktaydı. Radikal Maoist akımlar ise –örneğin TİKKO– başta yapısal tespitlerde değil mücadele tarzında esas olarak farklılaşmışlardır. Bu kesimin, Kemalizm konusunda kopuşları önemli olmakla birlikte resmi Maoizmin neredeyse statükoyu meşrulaştıran hegemonyasına karşı her hâl ve şerait altında kelam etmenin yerine mücadeleye yönelmeleri önemli olmuştur. (Maoist kesimde, bugün de aşağıdan siyaset yapmanın yollarını arayanların büyük politika yapma geleneğinden gelmediği hatırlanmalıdır.)


[1] Aydın Çubukçu, Praksis, Sayı 6.