İmdat Freni

lev troçki

Troçki Suikasti Neden Kaçınılmazdı? – Emre Tansu Keten

Lev Troçki’nin ölüm yıldönümü vesilesiyle Siyasi Haber tarafından hazırlanan dosyaya İmdat Freni editörü ve yazarı Emre Tansu Keten’in yaptığı katkıyı sitemizde yayınlıyoruz.

20 Ağustos 1940 günü, Ekim Devrimi’nin iki önderinden biri, 1905 ve 1917 yılları Petrograd Sovyeti başkanı ve Dördüncü Enternasyonal’in kurucusu Lev Troçki, Meksika Coyoacan’daki konutunda buz baltasıyla saldırıya uğrar, ertesi gün hayatını kaybeder. 

Bu suikast, o günden bugüne polisiye ayrıntılarıyla dikkat çekmektedir (ki üzerine iki film yapılmıştır). Katil Ramon Mercader, Troçki’ye yakınlaşabilmek için iki sene öncesinden Troçkist Slyvia Ageloff ile duygusal bir ilişkiye girmiş, bu süre içinde Troçki’nin çevresine kendini kabul ettirmiş bir GPU (Sovyet gizli servisi) ajanıdır. Troçki’yi öldürme emri alan asıl grubun 26 Mayıs 1940 günü düzenledikleri saldırının başarısız olması nedeniyle, ihalenin bir anda Mercader’e kaldığı, GPU’nun Mercader’i “küskün bir Troçkist” olarak ambalajladığı ve zaten saldırı sonrasında kendisinin de öldürüleceğine güvendiği de açığa çıkmıştır. Ageloff’un ise, bir GPU ajanı mı, yoksa kandırılan saf bir âşık mı olduğu o günden beri tartışma konusudur. 

Evet, bütün bunlar popüler kültürün ajan janrı için ilgi çekici olaylar. Buz baltası imgesi de, solculukları kültürel bir kimlik tercihinden ibaret olan lümpenler için hâlâ bir goygoy nesnesi. Fakat, burada en az önemli olan detay, sanırım, Troçki’nin öldürülme yöntemi ve bunun arkasındaki olaylar zinciridir. Zaten sekiz yıl öncesinden alınan suikast kararı ve bu yıllar içerisinde işlenen yüzlerce cinayet, failin kim olduğunu tartışmasız olarak ortaya koyuyor. Burada asıl önemli olan, bu kararın niye alındığı, Troçki’yi öldürmek için neden bu kadar uğraşıldığı, bu cinayetin neden birileri için kaçınılmaz olduğu ve onu öldürenlerin aslında kimi/neyi temsil ettiğidir.

Troçki neyi temsil ediyor?

Troçki, çok genç yaşta Marksizmle tanışıp, yetenekleri sayesinde işçi sınıfı siyasetinde öne çıkmış bir devrimcidir. 1905 Devrimi’nde, henüz 26 yaşında, işçilerin oylarıyla Petrograd Sovyeti başkanlığına seçilir. Çarlık döneminde hapis ve sürgün, hayatının bir parçası olur. RSDİP içerisindeki Bolşevik-Menşevik ayrışmasından sonra, sıklıkla anlatılanın aksine, Menşevik kanatta yer almaz, kendi küçük grubuyla, iki taraftan bağımsız bir çizgide mücadele eder. Ancak 1917 yılı gelip çattığında, devrimci durum ortaya çıktığında, Lenin’le hareket etmeye başlar ve bu tarihten itibaren Lenin’in en güvendiği yoldaşlarından birisi olur. Öyle ki, Lenin’in Şubat Devrimi’nin ardından yazdığı “Uzaktan Mektuplar” başlıklı beş yazısından sadece bir tanesi Pravda’da yayımlanır, diğerleri sansürlenirken; yine aynı şekilde Nisan Tezleri Pravda yayın kurulu imzalı uzun bir şerh ile verilirken, yani bazı Bolşevikler önlerindeki ana hedefin burjuva devrimi olduğu fikrinde takılıp kalmışken, henüz Bolşevik Parti’ye katılmamış olan Troçki bu tezlerin inançlı bir savunucusu olur. Zaten bu tezler, temelde, kendisinin Sürekli Devrim teziyle uyum içerisindedir.[1] Troçki o dönem için şöyle söyler: “Lenin’in Nisan tezlerinin Troçkist diye mahkûm edilmesi hiç de şaşırtıcı değildi”.[2]

Yani devrim öncesi aylarda, Lenin’in mutlak önderliğinde bir Bolşevik Parti’den söz etmek mümkün değildir. Parti içerisinde teorik-politik bir yarılma vardır. Pravda’nın başındaki Stalin-Kamenev ikilisinin aşamacı önyargıları, ileride Kamenev’in, partinin iktidara el koyma planlarını basına ihbar etmesine dek varacaktır. 

Troçki’nin yeteneklerinin ve inançlı devrimciliğinin yanı sıra, Lenin’le olan bu politik fikir birliği de, Troçki’nin Lenin’in ardından Ekim Devrimi’nin ikinci önderi olmasını sağlar. Yıllar sonra yeniden Petrograd Sovyeti başkanı seçilir. Lenin’in zoraki Finlandiya günleri sırasında, onunla irtibat halinde, kritik müdahalelerde bulunur, mücadeleyi örgütler. 

Ekim 1917’nin ardından Dışişleri Halk Komiseri sıfatıyla, bir yandan Çarlık Rusya’nın bıraktığı tehlikeleri devrim için tehdit olmaktan uzaklaştırmaya, diğer yandan Avrupa’da süren devrimci mücadelelere destek olmaya çalışır. Emperyalistlerin bizzat dahliyle başlayan iç savaşta, yokluk içinden var ettiği ve komutanı olduğu Kızıl Ordu, Beyaz Ordu’yu mağlup eder. Buraya kadar anlattıklarımızdan Troçki’nin proleter devrimciliği ve Ekim Devrimi’ni temsil ettiği açıktır. Ancak onun misyonu bu kadarla sınırlı kalmaz, tarihin üzerine yüklediği diğer önemli görev için Stalinizmin neyi temsil ettiğine bakmamız gerekir. 

Stalinizm neyi temsil ediyor? 

İç savaştan yıpranmış bir şekilde çıkan Sovyetler, bir yandan da Almanya, Macaristan ve Avusturya devrimlerinin yenilgisiyle politik olarak bir tecrit dönemine girer. Çünkü Lenin ve Troçki için Ekim Devrimi dünya devriminin bir halkasıdır ve sosyalist devrim ancak dünya çapında zafer kazanıldığında başarıya ulaşabilir. Böyle bir yenilgi döneminde yapılacak tek şey, Sovyetler’i ayakta tutmak ve onu dünya devriminin bir mevzisi olarak güçlendirmektir. Bu uğurda NEP gibi yeni kararlar alınır.

Bu kararlar alınırken, Lenin, devrime tehdit oluşturabilecek risklerin de farkındadır. Bunların başında bürokrasi gelir. Bolşevik partinin öncü işçi kadrolarının önemli bir kısmı iç savaşta hayatını kaybetmişken, partinin iktidarını sağlamlaştırmasıyla birlikte, devrimle pek de alakası olmayan isimler partiye yönelmeye başlar. Partinin bazı yöneticilerinin ısrarıyla düzenlenen kitlesel üyelik kampanyaları, parti üye sayısını iyice şişirir. Bununla paralel bir şekilde, yerelden merkeze kadar devlet ve parti organlarının yönetici sayısı da yükselir. Lenin buradaki tehlikeyi sezer ve toplantılarda bu dinamikle mücadele etmeye başlar, ne var ki sağlık durumu aktif bir mücadelenin içerisinde yer alamayacak denli kötüleşmektedir. 

Lenin’in bu tehlikelere karşı ilk müdahalesi, 1922 yılının sonunda Troçki’ye bürokrasiye karşı ortak bir blok kurmayı teklif etmesiyle gerçekleşir. Çok geçmeden, Stalin ve Orconikidze’nin Gürcistan partisinin iradesini ezip geçmesi ve bu partinin bir yöneticisine fiziksel şiddet uygulamasına karşı Troçki’nin kendisini parti içerisinde savunmasını rica eder. Troçki’ye, 5 Mart 1923’te, yazdığı bir notta Lenin şunları söyler: “Lütfen Merkez Komitesi’nde Gürcü hadisesinin savunmasını üstlenin”.[3] Bunun üzerine Troçki sert bir muhtıra kaleme alarak, hem bu olayı, hem de Stalin’in ulusal sorun üzerine tezlerini mahkum eder. Bununla birlikte, hükümet organları ile devlet dairelerinin çalışanlarını denetlemekle görevli İşçi ve Köylü Müfettişliği de Lenin’in hedefindedir. Üç yıl boyunca Stalin tarafından yönetilen bu yapı, bürokratik örgütlenmenin kritik bir aracı haline gelmiştir.[4] Lenin bu organın yapısının değişmesi gerektiğini savunur, MK’daki sözcüsü yine Troçki’dir. Ancak Lenin’in bu son mücadelesi, kısa bir süre sonra konuşamayacak duruma gelmesi ve ardından hayatını kaybetmesi ile sonuçsuz kalır. 

Bu yıllarda, bürokrasinin hâkimiyetine karşı Lenin’in ve Ekim Devrimi’nin mirasını sahiplenen sadece Troçki ve taraftarları değildir. Parti içinde çeşitli muhalif gruplar oluşur, ancak Troçki önderliğindeki Sol Muhalefet, bunların arasındaki en güçlü gruptur. Bu nedenle Troçki 1929’da sınır dışı edilir, ardından vatandaşlıktan çıkartılır. Sol Muhalefet Komintern içinde mücadele etmeye devam eder. Örgütün Sovyetler’de kalan üyeleri toplama kamplarına gönderilip katledilir. 

Partiyi ve devleti ele geçiren bürokratik kast, bir avuç Bolşevik yöneticiden oluşmamaktadır. Lewin’in verdiği sayılara göre, 1929 yılında 1,5 milyon olan yönetici sayısı 1939 yılında 7,5 milyona çıkmıştır. 1937 yılında, “parti azamisi” (bir parti yöneticisinin vasıflı bir işçiden daha fazla kazanamaması) kaldırılarak, işçiler ve bürokratlar arasında var olan uçurum daha da açılır. Bu yıllarda bir işçi ayda 250 ruble kazanırken, bir NKVD yöneticisi 3500 ruble kazanmaktadır. Ayrıca bürokratların profili de değişmeye başlar. Örneğin devrim öncesinde Lenin’in Alman ajanlığı ile suçlanması kampanyasının öncülerinden olan David Zavlavsky, 30’larda Pravda’nın en önemli isimlerinden birisi haline gelir.[5] Aynı yıllarda Ekim Devrimi’nde yer almış kadrolar bir bir kurşuna dizilmektedir. 

Bürokrasi, çıkarları işçi sınıfının çıkarlarından ayrışan, çeşitli kademelerde yönetici ya da beyaz yakalı olan, ekseriyeti devrim günlerinde militan bir şekilde yer almamış milyonlarca insanı ifade etmektedir. Stalinizm ise bu kaymak tabakanın siyasi ve ideolojik karşılığıdır. Mandel’in dediği gibi: “Bürokrasi yeni bir sınıf değildir ve ekonomik temellere dayalı olarak kendini yeniden üretemez, ancak uzun bir tarihi dönem boyunca iktidarının ve çıkarlarının korunması ve genişletilmesini başarıyla sağlayabilir, görece tarihi özerklik düzeyine erişebilir”.[6]

Bu açıdan “Troçki, Stalinizmi kötücül bir zekanın ürünü olarak değil, tarihsel koşullardan türeyen ve özgül ekonomik gerçekler tarafından belirlenen bürokratik-muhafazakâr bir dinamiğin gelişmesiyle bağlantılı olarak değerlendirmiş ve Marx’ın analitik yöntemine benzer bir yöntemle çözümlemiştir”.[7] Troçki, bürokratik karşı-devrimin tarihsel materyalist çözümlemesini yaptığıİhanete Uğrayan Devrim kitabında, Stalin’i bürokrasinin önderliğine taşıyan dinamiği ise şöyle açıklamaktadır: “O henüz kendi yolunu çizmeden bürokrasi tarafından seçilmişti. Stalin bürokrasiye arzuladığı her türlü garantiyi veriyordu: Eski bir Bolşeviğin prestiji, iradesi güçlü bir kişilik, gelişkin olmayan bir düşünce sistemi ve kişisel etkinliğinin yegâne kaynağı olarak siyasal mekanizmayla koparılmaz bağlar”.[8]

Buradaki denklem basittir. İşçi sınıfının yönettiği bir ülkenin politikası işçi sınıfının çıkarlarına, bürokrasinin yönettiği bir ülkenin politikası ise bürokrasinin çıkarlarına göre şekillenecektir. Bürokrasi, bu uğurda ilk önce içeride bir temizlik harekatına girişir. Moskova Duruşmaları’yla zirveye ulaşan bu dönemde, Ekim Devrimi’nin neredeyse bütün önder kadrosu ortadan kaldırılır. Partinin hafızasının yok edilmesiyle birlikte, tarihin baştan yazılması girişimlerine hız verilir. Ekim Devrimi tarihinin yeni yazılan versiyonu, gerçeklerle çok az örtüşür, olguların yerini ihtiyaçlar almıştır. 17’den önce ortaya çıkan ve devrimin içinde yer alan avangard sanat akımları dejenere ilan edilir, bütün sanatçılara “sosyalist gerçekçilik” isimli bir parti politikası dayatılır. Yine devrimin köklerine aksi bir şekilde aile kavramı yüceltilir, devrimden sonra yasal bir hak olarak tanınan kürtaj yasaklanır. Sovyetlerin resmi marşı olarak kabul edilen Enternasyonal’in yerine bol bol anayurt övgüsünün bulunduğu yeni bir “milli” marş kabul edilir, orduda katı hiyerarşi yeniden kurulur.

İçeride devrimin kazanımları tek tek yok edilirken, dışarıda ise “tek ülkede sosyalizm” garabatine uygun adımlar atılır. 1925-1927 Çin Devrimi’nde, Çin Komünist Partisi’nin milliyetçi burjuva partisi Kuomintang’a iltihakı emri verilir, bir milyona yakın komünist, milliyetçiler tarafından infaz edilir. Nazi tehdidine karşı birleşik işçi cephesi politikası gütmek yerine, işçi sınıfının içerisinde olduğu Sosyal Demokrat Parti de aynı şekilde faşist ilan edilir, hatta Kızıl Referandum olayında olduğu gibi, bazı durumlarda sosyal demokratlara karşı Nazilerle ortak hareket edilir. Benzer şekilde, 1935 yılında İtalya Komünist Partisi tarafından yayımlanan manifestoda “Kara gömlekli kardeşlere bir çağrı” yer alarak faşist örgütlenmelerin tabanına seslenilir, 1919 faşist programının sahiplenildiği açıklanır.[9] Ama “sosyal faşistler” her zaman bu denklemin dışında tutulur. 

“Bu felsefenin Stalinist özü, oldukça açıktır: (sosyal demokrasi ile faşizm arasındaki) mutlak çelişkinin Marksizmce reddedilişinden, çelişkinin genel olarak yadsınması, hatta göreli çelişkinin bile yadsınması sonucunu çıkarmaktadır. Bu yanlış, bayağı radikalizme özgüdür. Çünkü eğer demokrasi ile faşizm arasında (burjuva iktidarının biçimi yönünden bile) hiçbir fark yoksa, bu iki rejimin eşdeğer olacağı da besbellidir. Buradan da şu sonuç çıkar: (Sosyal) Demokrasi eşittir faşizm”.[10]

Stalinist bürokrasinin bu sol sapması, kısa bir süre sonra yerini sağ sapma olan Halk Cephesi taktiğine bırakır. Kısa bir süre içerisinde, ikisi de işçi sınıfı siyasetinin aleyhine olan, bu taktik değişimlerinin temelinde, Sovyet bürokrasinin çıkarları yatmaktadır: “Birleşik cephe ve Halk Cephesi tamamen karşıt anlayışları içerir. Birleşik cephe, Komintern’in 1921’deki III. Kongresi’nden itibaren büyük işçi örgütlerinin az ya da çok genişletilmiş ortak hedeflere ulaşabilmek için eylem birliği yapmaları anlamına gelmekteydi. 1933’ten önce Troçkistler Almanya’da Nazizmin yükselişine karşı Komünist Parti ve Almanya’daki Sosyal Demokratlar’ın birleşik cephesini savunmuşlardı. İşçi sınıfının kitle örgütlerinin birleşik cephesi, devrimci mayanın bunun içinde hareket edebilmesi koşuluyla, genel olarak olumlu bir olgudur. Reformist işçi sınıfı partilerinin burjuvazinin bazı kanatlarıyla bir ittifakı olan Halk Cephesi’nde ise bu hiçbir zaman söz konusu değildir. Halk Cephesi’nde ittifak, bir burjuva programı üzerinde, bir sınıf işbirliği programı üzerinde gerçekleşmektedir”.[11]

Bu sınıf işbirliği programı İspanya Devrimi’nin yenilgisinde kendisini göstermiştir. 1936 yazında Halk Cephesi hükümetine karşı darbe girişiminde bulunan Franco’ya cevabı işçiler vermiş, hızla örgütlenerek ve silahlanarak, sadece darbeyi boşa çıkarmamış, toprakların kamusallaştırılmasından fabrikalarda işçi denetimini hâkim kılmaya kadar birçok devrimci uygulamayı da hayata geçirmiştir. Ancak bu durumdan rahatsız olan sadece Franco değildir. O dönem, Komünist Parti’nin amaçları genel sekreteri José Diaz tarafından açık bir biçimde saptanmıştır: “Geniş toplumsal içeriği bulunan bir demokratik cumhuriyet uğrunda savaşmaktan başka bir şey istemiyoruz. Bugün için ne proletarya diktatörlüğü, ne sosyalizm, sadece faşizme karşı demokrasinin verdiği savaş söz konusu olabilir.”[12] Bu uğurda Stalinistlerin ilk işi devrimci işçi ve köylülerin örgütlerine karşı terör yöntemlerine başvurmak olmuştur. 

Stalinist bürokrasi için, dünyanın herhangi bir ülkesinde, kendi kontrolü dışında gelişen bir devrimci hareket tehdit olarak algılanmıştır. Çünkü, örneğin Almanya ve İspanya devrimlerinin başarıya ulaşması, buralarda ortaya çıkan önderliklerin sosyalist dünya devrimi mücadelesine de önderlik etmesine ve böylece Sovyet bürokratlarının koltuklarını kaybetmesine neden olacaktır. Bu nedenle, Lenin ve yoldaşlarının kurduğu sosyalist dünya devriminin partisi Komintern’in kapısına da kilit vurulur. Bundan sonra dünyanın çeşitli ülkelerindeki KP’ler Sovyetler Birliği’nin diplomatik aparatları olmaktan öte bir işlev yüklenmeyecektir. 

Troçki’nin mirası

Bürokratik karşı-devrim bütün bu suçları işlerken, Troçki’nin önderliğindeki Sol Muhalefet, dünyanın çeşitli ülkelerinde, çeşitli mücadelelerin içerisinde yer alarak, işçi sınıfı politikasını hâkim kılmak için çabalamış, bir yandan faşistlerle, diğer yandan ise Stalinist ajanlarla savaşmış, bu uğurda yüzlerce militan hayatını kaybetmiştir. 

Sovyet yönetiminin hükümetlere uyguladığı baskı ve emperyalistlerin de baş düşmanı olması[13] nedeniyle o ülkeden bu ülkeye sürekli bir sürgün hayatı yaşayan Troçki, bütün bu süreç boyunca, disiplinli bir şekilde çalışmaya devam etmiş, Sovyetler’de yaşanan dönüşümü Marksist bir yöntemle analiz etmiş, o dönem için yeni bir olgu olan faşizmin en gelişkin tahlilini ortaya koymuş ve Stalinistlerin tahrifatına karşı Ekim Devrimi’nin gerçek tarihini kaleme almıştır. Bunun yanı sıra, Almanya’daki ihanetin ardından aldığı kararla, yeni bir enternasyonal kurma yolunda çalışmalarına başlamış, bütün imkânsızlıklara rağmen örgütünü korumayı ve güçlendirmeyi başarmış ve 1938’de Dördüncü Enternasyonal’in kurulmasına ön ayak olmuştur. 

Sonuç olarak, 1920’lerin başında Lenin-Troçki ile Stalin arasında başlayan, ardından ise Troçki ile Stalin arasında devam eden mücadele, basit bir iktidar kapma yarışı, kişisel bir çekişme, liderlik için kavga değildir. Bu Ekim Devrimi’nin idealleri ile günün koşullarını bürokrasinin çıkarları için kullanışlı hale getirme çabası arasındaki bir mücadeledir. Bensaid’in dediği gibi: “O zaman yaşanmakta olan bugün bizim medyamızı aşka getiren kişisel çekişmeler değil, ‘Stalin ile Troçki maçının’ sonucu değil, bürokrasi ile proletarya arasında gerçek bir uzlaşmazlık, ‘iki dünya, iki program, iki ahlak’ arasında, Çin Devrimi, faşizmle mücadele, Sovyet ekonomisinin yönünü belirleme, İspanya İç Savaşı, yaklaşmakta olan savaş hususlarında stratejik olarak karşı konumlarla ifade edilen bir karşı karşıya gelişti”.[14]

Yazının başında Troçki neyi temsil ediyor diye sormuştuk. O, Ekim Devrimi’ni temsil etmenin yanında, bu devrimin ideallerini ve Stalinizm ya da Sosyal Demokrasi tarafından tahrif edilmemiş bir Marksizmi, yani devrimci Marksizmi, gelecek kuşaklara aktaracak yegâne halkayı temsil ediyordu. Bu nedenle, Dördüncü Enternasyonal’in kurulmasını hayatının en önemli görevlerinden birisi olarak gördü. Bu nedenle defalarca suikast girişimine maruz kaldı. Bu nedenle, hakkında koca bir devlet propaganda aygıtı yıllarca kara çaldı. Bu nedenle onlarca yoldaşını karşı-devrimci cellatlar elinde kaybetti. Bu nedenle en sonunda, Stalinist bir ajan tarafından, Ağustos 1940’ta katledildi. 

Ama yine tam da bu nedenle, Sürekli Devrim’den, dünya partisinin ve sosyalist dünya devriminin vazgeçilmezliğine, sovyet/konseylere dayalı sosyalist demokrasiden, bunun baş düşmanı bürokrasiye karşı mücadeleye kadar birçok devrimci Marksist ilkeyi biz 21. yüzyıl devrimcilerine miras bırakabildi. 

Kaynak: Siyasi Haber

[1] Marcel Liebman, Rus Devrimi: Bolşevik Zaferin Kökenleri, Aşamaları ve Anlamı, çev. Samih Tiryakioğlu, Ayrıntı Yayınları, 2017, s.143

[2] Lev Troçki, Rus Devriminin Tarihi – Şubat Devrimi: Çarlığın Devrilmesi, çev. Bülent Tanatar, Yazın Yayıncılık, 1998, s.327

[3] Moshe Lewin, Sovyet Yüzyılı, çev. Renan Akman, İletişim Yayınları, 2008, s.43

[4] Moshe Lewin, Lenin’in Son Kavgası, çev. Bülent Tanatar, Yazın Yayıncılık, 2019, s. 138

[5] Lev Troçki, Stalinizme Karşı Bolşevizm, çev. Sanem Öztürk, Yazın Yayıncılık, 2008, s.194

[6] Ernest Mandel, Alternatif Olarak Troçki, çev. Ayşe Köleli, Yazın Yayıncılık, 1992, s.19

[7] Paul Le Blanc, Lev Troçki, çev. Nurullah Duru, Runik Kitap, 2021, s.112

[8] Lev Troçki, İhanete Uğrayan Devrim, kolektif çeviri, Alef Yayınları, 2006, s.129

[9] Emilio Gentile, Faşist Kimdir?, çev. Betül Parlak, İletişim Yayınları, 2021, s.97

[10] Lev Troçki, Faşizme Karşı Mücadele, çev. Orhan Koçak, Orhan Dilber, Yazın Yayıncılık, 1998, s.171-172

[11] Pierre Frank, Daniel Bensaid, Troçkistlerin Uzun Yürüyüşü, çev. Rıfat Ateş, Yazın Yayıncılık, 2019, s.22

[12] Pierre Broue, Emile Temime, İspanya’da Devrim ve İç Savaş, çev. Aydın Emeç, Ayrıntı Yayınları, 2017

[13] “Winston Churchill, Troçki’den akıl sınırlarını zorlayan bir nefretle söz etmiştir”. Paul Le Blanc, a.g.e., s.33

[14] Daniel Bensaid, “Sunuş”, içinde Troçki, Stalinizme Karşı Bolşevizm, çev. Sanem Öztürk, Yazın Yayıncılık, 2008, s.22

Sürgünün Bagajları: Troçki, Devrimler ve “Troçkizm”in Oluşumu – Daniel Bensaïd

Sürekli devrim kuramı gibi kimi “troçkist” tezler, yüzyılın başından itibaren, 1905 Rus devrimi konusundaki tartışmalarda ortaya çıkar. Buna karşın “troçkizm” terimi, bürokratik jargonda ancak 1923-1924 yıllarında sıradanlaşmış bir biçimde kullanılmaya başlanır. Muzaffer iç savaşın ardından, ve daha çok da Alman Ekimi’nin yenilgisi (1923) ve Lenin’in ölümünden sonra, Sovyet Rusya’nın ve Komünist Enternasyonal’in yöneticileri, uluslararası durumun göreli istikrarı ile Sovyetler Birliği’nin kalıcı tecridinden oluşan hiç beklenmedik bir durumda bulurlar kendilerini. Artık söz konusu olan toplumsal temelin devletin üstyapısını taşıması değil, üstyapının iradesinin, temeli sürüklemeye çabalamasıdır.

Mart 1923’deki ilk beyin kanamasından sonra Lenin, Stalin’e karşı dış ticaret tekeli, milletler sorunu ve özellikle de partinin iç işleyişi meselelerinde bir mücadele başlatılması konusunda Troçki’ye çağrıda bulunur. Ekim 1923 tarihli merkez komiteye yazdığı bir mektupta, Troçki, devlet kurumlarının bürokratikleşmesini teşhir eder. Aynı yılın Aralık ayında, bir Yeni Yol’un benimsenmesi çağrısında bulunan bir dizi makalesinde bu eleştirilerini sentezleştirir. Bunun sonucunda yönetim “troçkizme” ve taleplerine karşı mücadeleyi başlatır. Bu talepler, partide iç demokrasinin yeniden tesisi ve yeni ekonomi politikasının eşitliksiz ve merkezkaç etkilerini denetlemek üzere bir ekonomik planlamanın kabulüdür. 1924 Aralık ayında, Pravda’da, Stalin’in bizzat kendisi troçkizmi “daimi bir umutsuzluk” olarak tanımlar. Devrimin, somutlaşmakta geciken varsayımsal bir yayılışının selametini beklemektense “tek ülkede sosyalizmin” gözüpek inşasını önerir.

1924’teki “Lenin promosyonunun” sağladığı kitlesel üye kazanımının ardından, Ekim’i yaşamış birkaç bin veteran, –aralarında treni son anda yakalamış bol miktarda kariyeristin de bulunduğu– yeni gelen yüzbinlerce üyenin yanında parti saflarda artık pek bir ağırlığa sahip değildir. Büyük Savaşın katliamlarına eklenen iç savaşın vahşeti, demokratik gelenekten mahrum bir ülkede toplumsal ve fiziksel şiddetin en uç biçimlerine bir alışma hali yaratmıştır. Böylece savaşın ve iç savaşın meydana getirdiği alt üst oluş, ülkenin 1914 öncesinde ulaştığı gelişmişlik seviyesine göre “büyük bir geriye sıçrayışa” ve “arkaikleşmeye” sebep olur. 1917’de Petrograd’daki 4 milyonluk nüfustan geriye, 1929’da sadece 1,7 milyonu kalır. 380 binden fazla işçi üretimden kopmuş ve yalnızca 80 bini işini sürdürmektedir. Bir işçi kalesi olan Putilov fabrikaları çalışanlarının beşte dördünü yitirmiştir. 30 milyondan fazla köylü kıtlığa ve açlığa tanık olmuştur. Harap olmuş kentler, ürünlerine otoriter biçimde el konulan köylere sırtını dayayarak ayakta kalıyordu. “Aslında, devlet, gerileyen bir toplumsal gelişmenin temeli üzerinde şekilleniyordu” der tarihçi Moshe Lewin.

Ayrıcalıklar kıtlık üzerinden ortaya çıkmaktaydı. Bürokratikleşmenin temel kökeni de burada yatar. Sekreterlerine tutturduğu günlüğünde, hasta yatağında Lenin, 1923’te, “bizim dediğimiz aygıt esasında bize son derece yabancı olan ve Çarcı ve burjuva artıkların alaşımını temsil eden bir aygıttır” değerlendirmesinde bulunur. O sene, sanayi fiyatları 1914 öncesinin fiyatlarına göre neredeyse üç misli artarken, tarım ürünlerinin fiyatları yalnızca %50 düzeyinde bir artış göstermişti. Bu orantısızlık kentle köy arasındaki dengesizliği, ve  köylülerin karşılığında alınacak hiçbir şey yokken, mahsullerini kendilerine dayatılan düşük fiyatlardan vermeyi reddetmesini açıklar.

Bolşevik yöneticiler Rusya’daki devrimi her daim bir Avrupa devriminin parçası ve ilk adımı veya en azından Alman devriminin prelüdü olarak tasarlamışlardı. Dolayısıyla 1923’te ortaya çıkan soru şuydu: Avrupa’daki devrimci hareketin muhtemel bir yeniden başlangıcına kadar nasıl ayakta kalınabilir? 1917’de tüm Rus partileri ülkenin sosyalizm için yeterince olgun olmadığını kabul ediyordu, fakat “demokrat” Milyukov’un kendisi de, Rusya’nın demokrasi için bile yeterli olgunluğa ulaşmamış olduğu kanısındaydı. Ancak sağcı bir askeri diktatörlükle sovyetlerin diktatörlüğü seçeneklerinin mevcut olduğunu düşünüyordu. Devrimle karşı-devrim arasında acımasız bir mücadeleydi söz konusu olan.

Lenin’in ölümünün öncesinde bu soruya yanıtlar farklılaşmaya başlar. Stalin ve müttefikleri tarafından savunulan “tek ülkede sosyalizmin inşası” stratejisi, dünya devrimi ihtimallerini Sovyet bürokrasisinin çıkarlarına tabi kılar; Troçki ve Sol Muhalefet olarak adlandırılan akımın geliştirdiği “sürekli devrim” stratejisiyse, Rus devriminin geleceğini dünya devriminin yayılmasına bağlar. Bu karşıt stratejiler temel uluslararası meselelere farklı yanıtlar vermeyi gerektirir: 1927 İkinci Çin devriminde, Almanya’da nazizmin yükselişinde, ve daha sonra İspanya iç savaşında, 1939 Sovyet-Alman paktında ve savaş hazırlıklarında.

Bu iki farklı perspektif, bizzat Sovyetler Birliği’ndeki iç politika tercihlerinde de belirleyici olur. Troçki ve Sol Muhalefet, 1924’ten itibaren Sovyet demokrasisini ve partinin iç hayatını yeniden canlandırmayı hedefleyen bir “yeni yol” önerirler. Tarımla sanayi arasındaki gerilimleri azaltmaya yönelik bir planlama ve sanayileşme politikası savunurlar. Fakat Stalin tarafından gerçekleştirilen, 1928’de Buharin’in savunduğu “kaplumbağa adımlarıyla sosyalizm”den zorunlu kolektifleştirmeye ve birinci beş yıllık planın hızlandırılmış sanayileşmesine yapılan âni dönüşe karşı çıkacaklar – bu politikalar köylerde yıkıma sebep olmuş ve 1932’de Ukrayna’daki büyük kıtlığı yaratmıştır.

Bu denli keskin karşıtlıklar karşısında, kimi tarihçiler Troçki’nin, Lenin’in ölümünden sonraki göreli edilgenliği, Stalin’e karşı amansız bir mücadele başlatma noktasındaki tereddütünü, Lenin’in vasiyetini saklı tutmayı kabul edişini sorgulamışlardır. Troçki’nin kendisi bu konuda mantıklı ve inandırıcı açıklamalarda bulunmuştur. Yirmili yılların ortasında, Troçki işçi ve kentli tabanının bitkin düştüğü bir devrimin kırılganlığının, ve nüfusun ezici çoğunluğunu oluşturan geri kalmış bir köylülükle birlikte iş görmek gerektiğinin tamamen bilincindeydi. Otoriter bonapartist çözümlere elverişli istikrarsız bir denge durumunda, orduya ve subaylar tabakasına dayanmayı reddediyordu (ki bunların arasında hâlâ büyük bir popülerliğe sahipti)  çünkü bir askeri darbe bürokratikleşme tehlikesini ancak hızlandırma sonucunu doğururdu.

Bununla birlikte siyasal mücadele 1923 yılından itibaren tam anlamıyla başlamıştı. 1926’da, kendini parti hukukuna saygı duyan bir eğilim olarak tanımlayan birleşik bir muhalefet oluşuyordu. Projesiyse rejimin düzeltilmesi ve reforme edilmesi perspektifine sahipti. Mayıs 1927’de İkinci Çin devriminin yenilgisinin ardından, muhalefet, partinin militan tabanına seferberlik çağrısında bulunuyordu. Aynı yılın ekim ayında, devrimin onuncu yıl dönümünde Grigory Zinoviev ve Troçki partiden ihraç edilir. Bu sonuncusu Alma Ata’ya sürgüne gönderilir. Bin beş yüzün üzerinde muhalif tehcire uğrar. Tasfiyeler başlar.

1929’da, felakete dönen bir ekonomik durum karşısında, Stalin partinin sağ kanadına sırtını döner. Birinci beş yıllık planı uygulayarak muhalefetin kimi taleplerine sahip çıkar gibi görünür. Stalin’in politikalarındaki bu değişim Sol muhalefetin parçalanmasını hızlandırır. Muhalefetin kimi prestijli yöneticileri bu “yukarıdan devrimi” bir sola dönüş olarak yorumlar. Teslimiyetler, ayrılmalar birbirini takip eder. Troçki’ye göre Thermidorcu rejime katılanlar bundan böyle “kayıp ruhlar”dır: Sosyalist demokrasi tesis edilmeden, planlama ancak bürokrasinin iktidarını güçlendirmeye yarayacaktır. Böylece kitle hareketlerinin marjlarında uzun ve zorunlu bir sürgün başlar. Bolşevik partinin olduğu gibi Komünist Enternasyonal’in (veya III. Enternasyonal’in) saflarındaki bu iki savaş arası dönemin trajik mücadeleleri içinde troçkizmin ilksel hâlini tanımlayan programatik bagajlar oluşur. Bunlar esas olarak dört noktada özetlenebilir.

1. Sürekli devrim kuramıyla “tek ülkede sosyalizm” kuramı arasındaki karşıtlık

Bu stratejinin unsurları Troçki’nin 1905 Rus devrimi konusundaki denemesinden itibaren ortaya çıkmıştır. Yirmili yıllar boyunca sistematikleştirilerek en bütünlükle ifadelerini 1927 İkinci Çin devrimi ışığında kaleme alınan tezlerde bulurlar:

“Gecikmiş bir burjuva gelişimi yaşayan ülkeler açısından, özellikle de sömürge ve yarı sömürge ülkeler açısından, sürekli devrim teorisinin anlamı şudur: Bu ülkelerde demokrasi ve ulusal kurtuluş görevlerinin tam ve gerçek çözümü, ancak boyunduruk altındaki ulusun ve en önemlisi de köylü kitlelerinin önderi olarak proletaryanın diktatörlüğü ile mümkündür. […] İktidarın proletaryanın eline geçmesi devrimi tamamlamaz, onu başlatır sadece. Sosyalist inşa, ulusal ve uluslararası ölçekte sınıf mücadelesi temeli üzerinde mümkündür ancak. […] Sosyalist devrimin ulusal sınırlar içinde tamamlanması olanaksızdır. Burjuva toplumlarındaki bunalımın temel nedenlerinden biri, bu toplumda yaratılan üretici güçlerin artık ulusal devletin çerçevesiyle bağdaşmamasıdır. Bu emperyalist savaşlara […] yol açar. Değişik ülkeler, değişik tempolarla geçecektir sosyalizme.Geri ülkeler, belli şartlarda, proletarya diktatörlüğüne ileri ülkelerden daha erken ulaşabilirler; ama sosyalizme varışları, ileri ülkelerden daha geç olacaktır.

Sürekli Devrim konusundaki yazılarına 1930’da yazdığı girişte, Troçki, “ulusal mesihçilik” ile “bürokratik açıdan soyut enternasyonalizmin” stalinist alaşımını teşhir eder. Sosyalist devrimin, iktidarın fethinin ardından, toplumun aralıksız biçimde “deri değiştirdiği” bir “daimi iç mücadele” olduğunu ve “bu dönüşüm halindeki toplumun çeşitli saflaşmaları” arasındaki kaçınılmaz çatışmanın bundan ileri geldiğini savunur. Hiç şüphesiz bu teori, “eşitsiz ve bileşik gelişme” yasasının sonucun önceden belli olmadığı bir imkanlar alanını tanımladığı,  çizgisel ve mekanik olmayan bir tarih kavrayışı içinde yer alır. “Marksizm, der Troçki, dünya ekonomisini, ulusal parçaların basit bir toplamı olarak değil, fakat uluslararası işbölümü ve dünya pazarı tarafından yaratılan ve çağımızda ulusal pazarları boyunduruğu altında tutan bağımsız ve dev bir gerçeklik olarak algılayan bir bakış açısından yola çıkar”.

2. Geçiş talepleri, birleşik cephe ve faşizme karşı mücadele

Rus devriminin ışığında beliren sorun, en büyük kalabalığı birlik içinde seferber edebilecek, eylem içinde bilinç düzeyini yükseltebilecek ve egemen sınıflarla kaçınılmaz bir çarpışma perspektifiyle en uygun güç ilişkisini kurabilecek talepler meselesidir. Bu, Bolşeviklerin 1917’de hayati konular çerçevesinde yapmış olduklarıdır: Ekmek, barış, toprak talepleri öne çıkarılmıştır. Burada söz konusu olan, taleplerin içkin erdemlerine dair soyut bir tartışmadan çıkabilmektir. Bu anlayışa göre taleplerin kimileri doğalarından ötürü reformist (kurulu düzene uyumlanabilir) olarak tanımlanırken, diğerleri de yine doğalarından ötürü devrimcidir (bu düzene sokulamayacak türden). Sloganların anlamı somut bir durumla alakalı olarak harekete geçirici değerlerine ve mücadeleye girenler için eğitici değerlerine bağlıdır. “Geçiş talepleri” problematiği, toplumu devrimci bir dönüşüme uğratmadan değiştirebileceğine inanan aşamacı bir reformizm ile sabırlı bir örgütlenme ve eğitim çalışmasının aleyhine, devrimi son gerçekleşme anına indirgeyen bir “büyük gün” fetişizmi arasındaki çelişkiyi aşmakta.

Bu mesele Komünist Enternasyonal’in 5’inci ve 6’ıncı kongrelerinin program konusundaki stratejik tartışmalarının merkezinde bulunan mevzu ile doğrudan ilintilidir.1925’te bu konu üzerine söz alan Buharin 20’li yılların başındaki “saldırı taktiği”nin hâlâ geçerli olduğunu ileri sürüyordu. Buna karşılık 5’inci kongrede Alman temsilci Talheimer birleşik cephe ve geçiş talepleri problematiğini savunuyordu. Şöyle diyordu: “II. Enternasyonal’in oportünist savruluşunun gündelik meselelerle büyük hedeflerin birbirinden ayrılmasıyla başladığını  kavrayabilmek için bu enternasyonalin ve onun dağılışının tarihine bakmak yeterlidir […]. Bizimle reformist sosyalistler arasındaki özgül ayrım, bizim reform taleplerini –onlara hangi adı verirsek verelim– programımızdan silmek ve onları başka bir odaya koymak istememizde değil,  bu geçiş taleplerini ilkelerimiz ve hedeflerimizle en sıkı biçimde ilişkilendirmemizde yatar.”

Mesele 1928’deki 7’inci kongrede, bu sefer bambaşka koşullarda tekrar gündeme gelir. 1929’dan itibaren Türkiye’de sürgünde bulunan Troçki, bu zorunlu emekliliğinden, on yıllık devrimci deneyimin bilançosunu derinleştirmek için faydalanır. Bu tefekkür faaliyeti, 1929’da İstanbul’da basılan Lenin’den sonra Komünist Enternasyonal’deki metinlerin temelini oluşturur. Komünist Enternasyonal’in programının eleştirisinde Troçki, Avrupa Birleşik Sosyalist Devletleri talebinin bir kenara bırakılmasını kınıyordu. Kendi sürekli devrim kuramıyla Buharin’in sürekli saldırı kuramı arasındaki karışıklığı reddediyordu. Faşizmi kapitalist toplum tarafından proletaryaya karşı sürdürülen bir “iç savaş hâli” olarak tanımlıyordu.

Kongrenin hemen ertesinde, SSCB’deki Kulakların tasfiyesine ve zorunlu kolektifleştirmeye paralel bir 180 derecelik dönüşle, Komünist Enternasyonal, sosyal-demokrasiyi temel düşman olarak gören ve nazizmin yükselişi karşısında Alman işçi hareketini ölümcül bir bölünmeye uğratacak “sınıfa karşı sınıf” yönelimini benimsiyordu. Komünist Enternasyonal’in Üçüncü Hata Dönemi başlıklı bir broşürde, Troçki bu yıkıcı seyri, devrimci heyecanla açıklanabilecek bir gençlik goşizmine değil, fakat Kremlin’in ve diplomasisinin çıkarlarına tabi, ihtiyarlığa özgü ve bürokratik bir goşizme düşüş olarak tanımlıyordu. Rus Devrimi’nin Tarihi’nde kitlelerin devrimci eyleme her daim hazır olduğunu soyut biçimde ilan etmektense, onların radikalleşme belirtilerinin ( sendika üye sayılarının, seçim sonuçlarının, grev eğrilerinin) dikkatli biçimde incelenmesi gerektiğinin altını çiziyordu: “Kitlelerin faaliyetleri, koşullara bağlı olarak bambaşka ifade biçimleri alabilir. Kimi dönemlerde, kitle tümüyle ekonomik mücadeleye kendini kaptırıp siyasal meselelere çok az ilgi gösterebilir. Buna karşın, ekonomik mücadele alanında birkaç önemli yenilgi yaşadıktan sonra, dikkatini aniden siyasal alana taşıyabilir.” Almanya Üzerine Yazılar’ında,  nazizmin önlenebilir yükselişini durdurmak üzere gün be gün birleşik eylem önerilerinde bulunur. Bu yazılar konjonktür değişimlerine uyarlanmış parlak bir somut siyasal düşünce örneği teşkil eder. Oysa bu metinler, “Hitler’den sonra [partinin genel sekreteri] Thaëlmann’ın sırasının geleceği”ne dair saçma sapan kehanete bağlı Alman Komünist Partisi’nin “ortodoks” aygıtının tepkilerini üzerine çekmesine neden olur.

1938’de gelecekteki IV. Enternasyonal’in kuruluş programı (veya Geçiş Programı) bu deneyimlerden çıkarılacak dersleri özetliyordu: “Kitlelere, gündelik mücadeleleri süreci içinde, kendi dolaysız talepleriyle sosyalist devrim programı arasında köprü kurmalarına yardımcı olmak gerekiyor. Bu köprüyü günün koşullarından ve işçi sınıfının geniş kesimlerinin reel bilincinden kaynaklanan ve onları kaçınılmaz biçimde tek ve aynı sonuca, proletaryanın iktidarı ele geçirmesi sonucuna ulaştıracak bir geçiş talepleri sistemi oluşturmalıdır […]. IV. Enternasyonal eski “asgari” programın taleplerini canlılıklarını kısmen de olsa korudukları ölçüde bir kenara atmaz. İşçilerin demokratik haklarını ve sosyal kazanımlarını yorulmaksızın savunur ancak böylesi günlük çalışmaları devrimci bir perspektif çerçevesinde yürütür.” Bu talepler arasında, programda ücretlerin ve çalışma saatlerinin düzenlenişinde oynak merdiven, üretim üzerinde işçi denetimi (planlı ekonominin okulu), ticari sırların kaldırılması, “bazı kapitalist grupların mülksüzleştirilmesi”, kredi sisteminin devletleştirilmesi gibi konular üzerinde durulur. Ayrıca sömürge ve yarı-sömürge ülkelerdeki ulusal ve demokratik taleplere özel bir önem atfedilir. Bu program, elbette anahtar teslim bir toplum modeli teşkil etmez. Emekçilerin kurtuluşunun bizzat kendi eserleri olacağı bir eylem pedagojisi geliştirir.

3. Stalinizme ve bürokrasiye karşı mücadele

Yirmili yılların başında kimi Sovyet iktisatçıları dünya kapitalist ekonomisinin sonsuz bir durgunluğa gömüldüğü  kanısındaydı. Troçki, göreli bir toparlanma tespitinde bulunan ilk kişilerden biri olmuştur. Bu bağlamda, Sovyet ekonomisini, sosyalist bir ekonomiden ziyade, daimi bir askeri tehdit altında bulunan ve kısıtlı kaynaklarının orantısız bir kısmını savunmaya ayırmak zorunda olan bir ülkenin “geçiş ekonomisi” olarak değerlendirmeye yöneldi. Dolayısıyla söz konusu olan tek bir ülkede ideal bir toplum yaratmak değil, Rus devriminin geleceğinin son kertede bağlı olduğu dünya devriminin yükseliş ve alçalışlarını takip ederek zaman kazanmaktı. Devrimci hareket daha gelişkin ülkelerde zafer elde edemediği sürece, Rus devrimi daha yüksek bir emek üretkenliğine ve daha gelişmiş bir teknolojiye sahip ülkelerin rekabetinin ve genel olarak dünya pazarının baskısı altında kalmaya devam edecekti.

Bu çelişkiler çerçevesinde, Troçki, siyasi iktidar tekeline bağlı toplumsal ayrıcalıklardan faydalanan yeni bir sosyal güç olan bürokrasi tehlikesini ilk algılayanlardan biri olmuştur. En kötü kitabı olan Terörizm ve Komünizmi’den görülebileceği gibi, iç savaş ve savaş komünizmi döneminde otoriter yöntemlerden yana olmakla birlikte, 1923’ten itibaren bürokratikleşmeyi bir toplumsal olgu olarak incelemeye başlar; her ne kadar temel tehlike olarak, NEP’in (Yeni Ekonomi Politikası) yeni zenginlerinden ve Kulaklardan türeyen “yeni burjuvazi”yi görmeye devam etse de. O dönemden itibaren bürokratik karşı devrimin dönemselleştirilmesine dair bu belirleyici mesele Rusya’da ve uluslararası düzeydeki devrimci çevrelerin tartıştığı temel konulardan biri olmuştur. Mevzu, “Sovyet thermidoru”nun tamamlanmış olup olmadığını kavrayabilmekti.

Hakikaten de bürokratik karşı devrim, Ekim devrimine simetrik tek bir hadise değil, eşiklerle dolu, birikime dayalı bir süreçtir. 1917 Ekimi’yle Stalinist gulaglar arasında, basit bir devamlılık ilişkisi değil, baskının ve bürokratik olgunun ağırlığı açısından bir ölçek değişimi söz konusudur. Zorunlu kolektifleştirmeyle eşanlı olarak, Haziran 1929’da tutukluluk sisteminde temel bir reformun yürürlüğe girmesiyle, üç yılın üzerinde bir cezaya çarptırılan mahkumlar için çalışma kamplarını genelleştirilir. 1932-1933’ün büyük kıtlıkları ve iç göçün önemi karşısında Aralık 1932 tarihli bir kararla iç pasaport uygulaması getirilir. 1 Aralık 1934 yasası, büyük terörün hukuki aracını sağlamak üzere oldubitti yöntemlerini yasallaştırır. Böylece, 1936-1938 yıllarının büyük ihraçlarının damgasını vurduğu tam anlamıyla terörist olarak adlandırılabilecek evre başlar. 1934  kongresine katılan delegelerin yarısından fazlası tasfiye edilir. 178 bin kişilik ordunun 30 bin kadrosu tutuklanır. Buna paralel olarak devlet aygıtının istihdam ettiği kişi sayısında patlama yaşanır. Tarihçi Moshe Lewin tarafından ortaya çıkarılan istatistiklere göre, yönetici personel 1928’de 1 450 000 üyeden, 1939’da 7 500 000’e yükselmiştir. Beyaz yakalı sayısı ise 4 milyondan 14 milyona sıçramıştır. Devlet aygıtı, onu denetleyebildiğini düşünen partiyi adeta yutuyordu.

Ülke, bürokratikleşmenin kamçılayıcı etkisi altında, dünyada eşi benzeri görülmemiş bir altüst oluş yaşamıştır. 1926 ile 1939 arasında, şehirlerin nüfusuna 30 milyon kişi eklenir. Ücretli emek gücü 10 milyondan 22 milyona çıkar. Bunun sonucu olarak da şehirler kitlesel biçimde kırsallaşır, ve yeni bir iş disiplini despotça dayatılır. Bu kaçınılmaz dönüşüme milliyetçi bir kabarış ve kitlesel bir kariyerizmin ortaya çıkışı eşlik eder. Tüm bu toplumsal ve coğrafi altüst oluş içinde, toplum bir anlamda “sınıfsız”dı, der alaycı biçimde Moshe Lewin, çünkü tüm sınıflar şekilsiz ve daimi bir kaynaşma içindeydi.

Aralarındaki problematik farklarının ötesinde, Troçki ve Hannah Arendt kadar birbirinden farklı düşünürler, birinci beş yıllık planı ve otuzların büyük tasfiyelerini, bürokratik karşı devrimden (Troçki) veya totalitarizmden (Arendt) bahsetmeyi mümkün kılan niteliksel dönemecin başlangıç tarihi olarak görmek konusunda hemfikirler. Troçki’nin katkısı, bürokratik karşı devrime dair, tarihsel ve toplumsal koşulların saray entrikaları ve aktörlerin psikolojisi karşısında öncelik kazandığı maddeci bir kavrayışın unsurlarını sağlama noktasında olmuştur. Kitlelerin dahil olduğu devasa olayları, üstün önderlerin veya büyük ustaların yaptığı bir “yukarıdan tarih”in kaprislerine indirgemez. Bununla birlikte Troçki’nin bu katkısı bu konudaki tartışmayı sona erdirmez ve onun “ortodoks” ve “heterodoks” mirasçılarını bölen tarihsel bilmeceyi kesinkes çözmez.

Troçki özellikle bürokrasinin özerkleştiği ve iktidarın bir kişinin ellerinde toplandığı sürecin aşamalarını tespit etmeye yoğunlaşır. Ayrıcalıkların somutlaşma derecesi, sınıflar, parti ve devlet arasındaki ilişkiler, bürokratik yönetimin uluslararası politikası bu eşikleri belirleyebilmek için incelenen çeşitli –iç içe geçmiş– işaretlerdir. Bununla birlikte bu reaksiyoner dönüşümün başlıca göstergesi sosyolojik değil siyasaldır: Almanya’da nazizmin yükselişi ve zaferi karşısında Komünist Enternasyonal’in iflasında yatmaktadır. 1937’de Moskova duruşmaları ve büyük terör gırla giderken, Troçki yaklaşımını düzeltir: “Daha önce stalinizmi bir bürokratik merkezcilik olarak tanımlamıştık. Bu önerme bundan böyle geçersizleşmiştir. Bonapartist bürokrasinin çıkarları artık merkezciliğin karma karakterine tekabül etmemekte. Dünya arenasında stalinizmin karşı devrimci karakteri tümüyle yerleşmiştir”. Bu tespitin sonucu da SSCB’ye yönelik düzeltme ve reform çizgisinin terk edilmesi gerekliliğidir: Bundan böyle merkezi görev “bizzat thermidorcu bürokrasinin alaşağı edilmesidir”. Bu yeni devrim de, mevcut toplumsal kazanımlara (devlet mülkiyeti ve planlama) dayanması gerektiğini ölçüde “siyasal” olarak tanımlanmaktadır. Troçki üzerine bir çalışmasında Ernest Mandel stalinizm hakkında şu paradoksal formülü kullanır: “Devrim içinde siyasal karşı-devrim”. Bu muğlak formüller sovyet devletini, bürokratik olarak yozlaşmış işçi devleti şeklinde karakterize etmeye yol açar ve böylece ona fazlasıyla kargaşaya sebep olan bir toplumsal öz atfeder.

Bununla birlikte “siyasal devrim” programı 1927’de Sol Muhalefet Platformu’nda öne sürülen bir dizi demokratik talep de içermektedir: “ 1/ İş gününü uzatmaya yönelik her türden girişimi önlemek; 2/ Ücretleri artırmak, en azından mevcut sanayi verimliliğine bağlı olarak; 5/ İşçilerin kiralarının düşürülmesi…” Bu platform, parti içi anlaşmazlıkları gerekçe göstererek seçilmiş sendika temsilcilerinin görevden alınmasına kesinlikle karşıydı. Devlet makamları karşısında fabrika komitelerinin ve yerel komitelerin tam bağımsızlığını talep ediyordu. Buna karşın, “SBKP’nin sahip olduğu tek parti konumunu” sorgulamıyordu. “Devrim için kesinlikle vazgeçilmez olan” bu durumun bir dizi “özel tehlike” taşıdığını belirtmekle yetiniyordu. 1938’in Geçiş Programı bu konuda esaslı bir değişimi yansıtır. Proletaryanın heterojenliğini ve iktidarın fethinin ötesinde de bu sınıf içinde varolabilecek çıkar çatışmalarını ifade ettiği ölçüde, siyasal çoğulculuk, sendikaların partiye ve devlete karşı bağımsızlığı, demokratik özgürlükler gibi konular Geçiş Programı’nda birer ilkesel mesele halini alır. İhanete Uğrayan Devrim’de bu ilkesel çoğulculuğun teorik temellerini sunar. Sınıflar, “sanki bir sınıfın bilinci onun toplum içindeki yerine tümüyle tekabül edermişçesine” homojen değildir. “İç uzlaşmazlıklarla parçalanmaktadırlar ve ortak hedeflerine ancak eğilimler, gruplar ve partiler arası mücadelelerle ulaşırlar. Kimi kısıtlamalarla birlikte, bir partinin bir sınıf fraksiyonu olduğu söylenebilir, fakat bir sınıf çeşitli fraksiyonlardan oluştuğundan aynı sınıf farklı partiler oluşturabilir”. Böylece Sovyet toplumunun proletaryası “kapitalist ülkelerinkinden daha az değil, fakat daha da çok heterojen ve karmaşıktır, ve dolayısıyla çeşitli partilerin oluşması için hayli elverişli bir zemin sunabilir”. Troçki’nin bundan çıkardığı sonuç, sovyetlerin demokratikleştirilmesinin bundan böyle “çok partililik hakkı olmaksızın düşünülemeyeceği”ydi.

4. Parti ve Enternasyonal Meselesi

Bu, troçkizmin sözünü ettiğimiz bu ilksel hâlinin dördüncü büyük meselesidir. Sürekli devrim teorisinin ve devrimin uluslararası bir süreç olarak kavranışının örgütsel uzantısıdır. Troçki’nin, hayatının en önemli mücadelesi olarak gördüğü yeni bir Enternasyonal için son mücadelesi, Sovyet rejiminin milliyetçi gelişimiyle ve onun öngörülebilir sonucu olan ve 1943’te resmileşen Komünist Enternasyonal’in tasfiyesiyle tam bir karşıtlık içindedir.

Çeviren: Uraz Aydın

Kaynak: Daniel Bensaid, Les Trotskysmes, Que sais-je, PUF, 2002.

Marksist Tarihçi Paul Le Blanc Troçki’yi Anlatınca – Balkan Yücel

Paul Le Blanc’in Troçki biyografisi Lev Troçki, Runik Kitap tarafından, Nurullah Duru çevirisiyle yayımlandı. Le Blanc’in kitabının, uzun ve ayrıntılı bir dönemi, titizlikle seçilen olaylar ve ustaca kurulan bağlamlarla, 180 sayfada, hakkını vererek anlatmayı başardığını söyleyebiliriz.

Maalesef Türkiyeli okur için Paul Le Blanc’ın çalışmalarının çok erişilebilir olduğunu söyleyemeyiz. Kendisi ABD’li bir Marksist tarihçi ve Marx, Lenin, Troçki, Rosa Luxemburg, CLR James gibi devrimci figürler hakkındaki çalışmalarının yanı sıra Amerikan işçi hareketi, Latin Amerika devrimci mücadeleleri, Siyah hareketi gibi bir dizi konuda incelemeleri bulunuyor. Kasım 2013’de Uluslararası Rosa Luxemburg Konferansı çerçevesinde İstanbul’a gelmiş olan Le Blanc’ın derlediği ve sunduğu Lenin’in Seçme Yazılar’ının yanı sıra Rosa Luxemburg’un Yaşamı ve Düşüncesinde Devrimci Demokrasi başlıklı yazısına da Türkçede ulaşılabilir. Ayrıca yazarın kapsamlı bir çalışması olan Lenin and The Revolutionary Party (Lenin ve Devrimci Parti) kitabına Ernest Mandel’in yazdığı uzun önsözü de Türkçe okuma imkanına sahibiz.  

Le Blanc, kitabın henüz başında, 21. yüzyılda Troçki’nin siyasi olarak hala ilgi çekiciliğini koruduğunu, hatta bunun popüler kültürde de yansımaları olduğunu söylüyor. Kanadalı bir liselinin kendisini Troçki’nin reenkarnasyonu sanmasını anlatan Trotsky (2009) isimli sevimli filmden, Rus devletinin 1917’yle hesaplaşmak için çektiği saçmalık toplamı Troçki (2017) dizisine kadar bunun birçok çıktısı mevcut. Aslında Le Blanc da kitabında, Troçki’nin yaşadıklarını ve başından geçenleri anlatmaktan ziyade günümüzdeki bu ilginin nedenlerine odaklanıyor ve kitabın bir alt başlığında geçtiği gibi, Troçki figürünü “yerli yerine oturtmayı” amaçlıyor. 

Kitap, Troçki’nin bütün hayat hikâyesini anlatmak yerine, Ekim Devrimi sonrasında yaşadıklarını ve özellikle Sol Muhalefeti kurup, buradan Dördüncü Enternasyonal’e vardığı yolu konu ediniyor. Bunu yaparken de Troçki’nin kişisel özellikleri ve ilişkileriyle politik yaşamı arasında, ikincisinin ağır bastığı bir kurguyu tercih ediyor.

Aslında kitap birkaç sorunun etrafında şekilleniyor diyebiliriz. Bunlar Troçki’nin düşmanlarının yıllar yılı işlediği ideolojik yalanların ortaya çıkardığı sorular aynı zamanda ve Le Blanc bu tartışmaları daha önce ayrıntılı bir şekilde okumamış insanlar için anlaşılır bir bağlama oturtuyor. Bunlardan ilki Troçki’nin Stalin’le bir iktidar yarışına girip girmediği. Blanc buna şöyle cevap veriyor: “Troçki bir devrimci şahsiyet olarak iktidardan uzaklaşmak pahasına ideallerine sadık kalabilmek için farklı bir yörünge izlemiştir”. 

Stalinist tedrisat, Lenin ve Stalin arasında bir süreklilik görüp, bunu ya Kruşçev’le ya da Gorbaçov’la sonlandırırken, liberal tedrisat da aynı sürekliliği kabul edip –yani Stalin’in otoriter yönetiminin baş suçlusunun Lenin olduğunu söyleyip- bunu 1991’de sonlandırıyor. Liberaller kendi yöntemsizlikleriyle tutarlı bir yerdeyken, Stalinistlerin de bu süreklilik ve kopuşları bir yönteme dayandırdığını söylemek zor. Mesela Kruşçev’in yönetiminde ne gibi bir politik karşı devrim gerçekleşmiştir, Gorbaçov’un tasfiye öncesi hangi politikaları kendisinden önceki bürokratlardan tamamen farklıdır, bu sorular maddeci bir analizle açıklanmamaktadır. 

Oysa, Le Blanc’ın güçlü bir şekilde vurguladığı gibi, Troçki’nin 1920’lerin ortasından itibaren üzerinde çalıştığı bürokrasi kuramı, Sovyetlerde gerçekleşen karşı devrimin tam da Marksist yöntemle açıklanması çabasına karşılık gelir. Çıkarları gitgide işçi sınıfından uzaklaşan ve sayısı 2 milyonu bulan bürokrasi, bir sınıf olmasa da, bir tabaka olarak ülkenin yönetiminde söz sahibidir. Troçki bu tabakayı şöyle açıklar:

“Tarihte ilk defa, kapitalizmin kuşatması altında olan geri bir ülkede proletarya diktatörlüğü temelinde işçi sınıfının üst tabakalarından güçlü bir bürokratik aygıt yaratılmış, bu tabaka kitlelerden üstün bir mertebeye taşınmış, kitlelerin uyması beklenen kanunları belirlemiş, devasa kaynakları kontrol etmeye başlamış, kendi içinde müşterek bir vazife duygusuyla kenetlenip işçi devletinin politikalarını kendi çıkarları, yöntemleri ve mevzuatı doğrultusunda şekillendirmeye koyulmuştur”. 

İç Savaş sırasında zırhlı trende Troçki

1920’ler boyunca güçlenen, ölümünden önce Lenin’in savaş açtığı ve Troçki’den bu konuda destek istediği, bürokrasinin Sovyet devletini ele geçirmiş olması, aslında bu dönem yaşanan bütün tartışmalara ışık tutacak kadar güçlü bir saptamadır. Tek Ülkede Sosyalizm isimli garabet, kendi iktidarını zarara uğratacak ve dünyanın herhangi bir yerinde zafere ulaşıp, Sovyetlerin çıkarlarını tehlikeye atacak bir işçi devriminden duyulan korkunun ifadesidir. Bürokrasinin iktidarını ve çıkarlarını korumak için yaratılan Tek Ülkede Sosyalizm’in çıktısı, Çin ve İspanya Devrimlerinin boğulması, Nazilerin iktidara gelmesinin önüne set çekecek politikaların uygulanmaması, KP’lerin Sovyet dış ilişkiler aparatları haline gelmesi ve sonunda Komintern’in kapatılması olmuştur. 

1930’larda başlayan “temizlik harekatı”, bürokrasinin kendi iktidarını tehdit eden bir işçi hareketi olasılığından kurtulmasını ifade eder. Bu dönemde Stalinist bürokrasiyi eleştiren ve ona karşı örgütlenen sadece Troçkistler değildir. 1917’nin mirasını hala taşıyan ve mevcut iktidarın bu muzaffer devrimle en ufak bir alakası olmadığını düşünen irili ufaklı birçok grup, işçiler içinde örgütlenmiş ve köklere dönüşü savunmuştur. 1930’larda, Ekim Devrimi ve İç Savaş’ta bizzat yer almış yüzbinlerce komünistin öldürülmesi, bürokrasinin 1917’nin mirasını tamamen yok etmesi amacıyla uyumludur. Troçki ise, Ekim Devrimi’nin ikinci lideri olarak, bürokrasinin en büyük nefret nesnesidir. 1938’de toplama kamplarında kurşuna dizilen binlerce Troçkistin, son anlarına kadar örgütlenmekten ve ideallerinden vazgeçmemesi bu nefreti daha büyütür. “Reel” masallara karşı, sosyalizme inanç bu dönem Troçkizmde simgeleşir. 

Bütün bunlar göz önüne alındığında, Stalinizm bir kişinin özellikleri üzerinden şekillenen bir kavram değil, bir grup insanın belli bir dönemde, çıkarlarından doğru bir araya gelip oluşturduğu bir ideolojiyi belirtmektedir. Le Blanc’ın dediği gibi:

“Troçki, Stalinizmi kötücül bir zekanın ürünü olarak değil, tarihsel koşullardan türeyen ve özgül ekonomik gerçekler tarafından belirlenen bürokratik-muhafazakâr bir dinamiğin gelişmesiyle bağlantılı olarak değerlendirmiş ve Marx’ın analitik yöntemine benzer bir yöntemle çözümlemiştir”. 

Bu anlamda, aslında, Troçkizm de Troçki’nin kişiliğini aşan bir anlama gelmektedir: Reformist sosyal demokrasi ve karşı devrimci Stalinizme karşı devrimci Marksist öğretiyi savunmak. Dönemin Troçkizme yüklediği bu misyon, özellikle 68 hareketinde Troçkist harekete yönelik yoğun ilgiyi açıklamaktadır. Bunun yanında Sovyetlerin ve Doğu Bloku’nun çöküşünün ardından dünyanın çeşitli ülkelerinde Troçkist hareketlerin güçlenmesi de bununla açıklanabilir. Troçki’nin mücadelesi ve bıraktığı miras, bir anlamda ütopyayı diri tutmuştur. Sovyetleri görmeden büyüyen bizim nesle, Çavuşesku’ya bile güzelleme düzme rezaletine düşmeden, sosyalizmi savunabilme imkânını sağlamıştır. 

Le Blanc, kitabın sonunda, C. Wright Mills’in, Marx hakkındaki şu sözlerinin pekala Troçki için de geçerli olabileceğini belirtir: “Marx’ın eserlerini incelemek ve güncel kaygılarla bağlantılandırmak onun fikirlerinin karşısına kendi faydalı fikir ve çözümlerimizle çıkma ihtimalimizi de güçlendirir.” Troçkizm, Marx’ın devrimci tahayyülünü ve öğretisini günümüze taşıyan bir damar olurken, günümüzün özgün meseleleriyle güncelleyen bir hareket de olmuştur. Genel olarak IV. Enternasyonal geleneği ve Ernest Mandel, Daniel Bensaïd, Michael Löwy gibi isimler, mekanik ilerlemeciliğe ve Stalinist aşamalı devrim anlayışına karşı Walter Benjamin’i mücadeleye dahil etmiş, güncel iktisat değerlendirmeleriyle (Geç Kapitalizm, Uzun Dalgalar…) Marksist ekonomi-politik eleştirisini derinleştirmiş, ekolojik felakete antikapitalist bir cevap olarak Eko-sosyalizmi teorize etmiş, Kadın hareketini, LGBTİ+ mücadelesini ve çeşitli hak mücadelelerini henüz çok erken bir aşamada sahiplenip, Marksizmle ve işçi hareketiyle ilişkilendirerek ortak hatlar inşa etmeye çalışmıştır. 

Özetle Le Blanc’ın, titizlikle seçilmiş ve kaliteli bir baskıyla sunulan fotoğrafların eşlik ettiği Troçki biyografisi, bir tarihçinin elinden çıkan kuru bir yaşam öyküsü değil, Troçki’nin mücadelesini günümüzle ilişkilendiren, bireye haddinden fazla rol biçmek yerine tarihsel materyalist bir anlatı sunan, yani Troçki’yi devrimci mücadele tarihi içerisinde yerli yerine oturtmayı başaran bir kitap. Runik Kitap’ın Hayatlar dizisinden yayınlanacağı açıklanan, Bertold Brecht’ten John Cage’e, Guy Debord’dan Simone de Beauvoir’a onlarca biyografiyi heyecanla beklemek için bu iyi bir neden.

Meksika’da Coyoacan’daki evinin bahçesinde Troçki

Kapak Fotoğrafı: Troçki ve Natalia Sedova Meksika’ya geliyor, 1937.

Walter Benjamin ve Lev Troçki – Enzo Traverso

1940 yılında 20. yüzyıl Marksist kültürünün ve düşüncesinin iki önemli figürü, birkaç hafta aralıkla ölümü bulmuşlardı. Lev Troçki ve Walter Benjamin. Birisi Meksika’daki sürgünde Stalinist bir ajanın buz baltasının darbeleri altında ölmüş; diğeri Fransa-İspanya sınırındaki Port Bou’da -1933’ten ber i sürgünde yaşadığı Fransa’yı o sırada işgal eden Nazilere teslim edileceği korkusuyla- yaşamına son vermişti. Bu çifte yıldönümünün arkasında yatan şey hiç de bir rastlantı değildir. Troçki ve Benjamin, biri Stalinizmin ve diğeri faşizmin kurbanı olarak, felakete doğru giden bir dünyada -farklı düzeylerde- komünist ütopya için mücadeleyi temsil etmekteydiler. İşte bu yüzden onların ölümü bizim için büyük bir simgesel değer ifade ediyor.

İlk bakışta bu iki adı bir nefeste birarada anmamız tuhaf bir şey olarak görülebilir. Biri Ekim Devrimi’nin lideri ve diğeri her türlü politik aktivizme uzak duran ayrıksı [eksantrik] bir Alman yazın eleştirmeni, bunların ortak yanları neydi? Yaşadıkları sürece birbirleriyle hiç tanışmamışlardı ve hiç kimse de 1940 yılındaki ölümleri arasında bir bağlantı kurmamıştı. Öte yandan, Benjamin’in ölümü hiç dikkat çekmemişken -hatta yakın arkadaşları bile ölümünü epey bir gecikmeyle duymuşlardı-, Kızıl Ordu’nun eski lideri Troçki’nin öldürülüşünün haberi bütün dünyaya yayılmıştı. [Ortak yanları olarak] belki ikisinin de Marksist olduğuna işaret edilebilir -ama ne Benjamin’in aklına İhanete Uğrayan Devrim gibi toplumbilimsel ve siyasal bir inceleme, ne de Troçkinin aklına Tarih Felsefesi Üzerine Tezler gibi büyük oranda mesiyanizm ve dinle dopdolu bir metin yazmak gelirdi. Öte yandan ikisinin de Yahudi oldukları ortak nokta olarak eklenebilir -ama Ukrayna’nın bir köyündeki Yahudi köylülerle Berlinli Yahudi bir sanat müzayedecisinin ailesi arasında nasıl bir ortaklık olabilir ki? Böylesi bir ortak unsur sadece Nazi mercileri için bir anlam taşıyordu: Onlar ‘yahudi bolşeviği’ Troçki’ye karşı nefretle doluydular ve de ‘Yahudi ve Marksist’ olmasından dolayı onların gözünde çifte suçlu olan Benjamin’in ardına düşmüşlerdi.

Benjamin ve Troçki’nin köken olarak geldikleri yerler, öğrenim alanları, siyasal deneyimleri, kısacası bütün yaşamları birbirinden tamamıyla farklıydı. Ama yine de onların tinsel yönelimlerinde ve genel olarak politik düşünüşlerinde örtüşmeler saptamak da mümkündür. Troçki’nin yazılarında Benjamin’in adına rastlamayız ve Rus devrimcinin sürgünde bazen Frankfurter Zeiitung’un yazın sayfalarını okuma fırsatını bulup bulmadığını da bilmiyoruz. Buna karşın Benjamin’in Troçki’nin değişik yazılarını dikkatli bir biçimde okuduğunu ve onlardan önemli oranda etkilendiğini biliyoruz. 1926’da İngiltere Nereye Gidiyor?’u okumuş ve bir yıl sonra Rusya’da Yeni Yazın adlı makalesinde büyük hayranlıkla Troçki’nin Edebiyat ve Devrim’de geliştirdiği Proletkult eleştirisine değinmişti -bu eleştiri kendisinin Proletkult’a eleştirisiyle birçok açıdan örtüşüyordu. (karş. GS II.2,755-62) İkisi de devrimin görevinin yeni bir ‘proleter kültür’ yaratmak olmadığı, bunun yerine sömürülenlere sınıf egemenliği izlerini taşıyan geçmişte üretilen kültürün (yani bir anlamda ‘burjuva’ kültürün) sahiplenilip, benimsenmesi için olanak yaratmak olduğu görüşünde birleşirler. Gençliklerinde ikisi de klasik yazın geleneğini beğeniyle okumuşlar ve Goethe yahut Tolstoy üzerine önemli incelemeler yazmışlardı. Daha sonraları Freudcu psikanalize, sanat ve yazın alanında avangardizme, özellikle de gerçeküstücülüğe duydukları ilgi ikisinin paylaştığı konulardı. Andre Breton’la birlikte Meksika’da kaleme aldığı ünlü Bağımsız Devrimci Bir Sanat İçin adlı manifestoya, Troçki, sanatsal etkinlikte tam özgürlük ilkesini özellikle vurgulayan şu ifadeye yer vermiştir: “Sanatta her şey caizdir.”  Bu ifade Benjamin’in 1929’daki gerçeküstücülük üzerine düşüncelerini çağrıştırmaktadır -Benjamin gerçeküstücü harekette Bakunin’den sonra Avrupa’nın yitirdiği ‘radikal bir özgürlük kavramını’ yeniden bulur. (Benjamin 1995a, 165).

Benjamin 1932 ilkbaharında Gretel Adorno’ya yazdığı bir mektupta, Troçki’nin otobiyografisi ve yine onun Rus Devriminin Tarihi üzerine, “yıllardan beri böylesine nefes kesici bir merakla” yutup bitirdiği başka bir şey okumadığını yazıyordu (Benjamin 1966, 553). Moskova’da bulunduğu Aralık 1926 ve Şubat 1927 arasındaki dönemde Benjamin -ki bu SBKP’nin Sol Muhalefet’in Stalin’e karşı mücadelesiyle sarsıldığı bir dönemdir-, Rusya’nın iç meselelerine karşı pek ilgi göstermemişti. Radek ve Lunaçarski onu pek fazla etkilemiş ve arkadaşlarının iktidardaki partiyi parçalayan fraksiyon çatışmaları üzerinde hararetli tartışmalarını -bunlar Rusça yapıldıklarından dolayı takip edememişti. Bununla birlikte bu tartışmaların yankılarını duymuş olmalıydı; çünkü Moskova Günlüğü’nde Sovyet rejiminin ‘devrimci sürecin dinamiğini durdurma çabası’ içinde olduğunu vurgulamış ve artık ülkenin ‘isteyerek ya da istemeyerek restorasyon dönemine girdiği’ sonucuna varmıştı (Benjamin 2001, 76).1937’de Benjamin, Pierre Missac’ın Cahiers du Sud’da övgüyle tanıttığı İhanete Uğrayan Devrim’i okumuş ve Danimarka’da Brecht’le yaptığı konuşmalarda Troçki konusu üzerinde birçok kez durulmuştu. Brecht, Karl Korsch’un etkisiyle Stalinizme ve ‘tek ülkede sosyalizm kuramına’ yöneltilen Troçkist eleştirilere belirli bir sempati duyduğunu belirtiyordu. Birlikteki konuşmaların birinde Brecht SSCB’yi ‘işçi monarşisi’ olarak tanımlarken, Benjamin onu ‘okyanusun derinliklerinden çıkartılan boynuzlu balık ya da benzeri garip yaratıklar gibi hilkat garibeleriyle’ karşılaştırıyordu (Benjamin 2000, 132). Benjamin’in Stalinizme karşı duyduğu kuşku, Fransız Halk Cephesi ve İspanyol Cumhuriyeti’nin yenilgisinin yol açtığı hayal kırıklığıyla daha da derinleşir ve 1939 Alman-Sovyet Paktı’ndan sonra -Tezler’de ‘kendi davalarına ihanet ederek yenilgilerini daha da pekiştiren’ politikacılar suçlu olarak damgalanır (Benjamin 1995, 44)- radikal bir reddedişe dönüşür. Benjamin’in Troçki’ye duyduğu sempati onunla 1930’larda biraraya gelen diğer tanıklarca da vurgulanır. Werner Kraft’a göre Brecht (belli koşullarla) “Stalin’e karşı, Benjamin belli koşullarla Troçki’den yanaydı” (Kraft 1972, 69). Benjamin’le 1932 yılında Balear Adaları’nda tanışan Jean Selz onun ‘kararlı bir anti-Stalinist Marksizm’ yandaşı olduğunu yazar. “Benjamin Troçki’ye büyük bir hayranlık duyuyordu.” (Selz 1968, 42)

Ama, biri Dördüncü Enternasyonal’in kurucusu ve diğeri Paris -19. yüzyılın başkentinin yazarı olan böylesi iki farklı figür arasındaki bu eşine az rastlanır yakınlık, sadece gerçeküstücülüğe duydukları sempati ve Stalin’in yönetimi altında bürokratlaşan Sovyetler Birliği’ne yönelik eleştiriyle sınırlı değildi. Onların yazıları Sosyal Demokrasi ve İkinci Enternasyonal’in olgucu [pozitivist] Marksizminin eleştirisinde de birçok yönden benzerlikler taşır. İkisi de, sosyalizmi tarihin ‘doğa yasalarının’ kaçınılmaz ürünü olarak gören ve işçi sınıfına -kazanımlarının otomatik olarak ortaya çıkacak yeni düzenle güvence altına alacağından dolayı- hiçbir şey yapmadan sadece pasifçe beklemeleri görevini veren evrimci ve nesnelci anlayışların reddedilmesi ve terkedilmesi söz konusu olduğunda sözlerini hiç sakınmıyorlardı. Bu pasiflik kısa bir süre içinde [yönetim] aygıtlarında bürokratik tutuculuğa ve her türlü devrimci kopuş karşısında aşırı bir korkuya dönüşmüştü. Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Rus, Alman ve Avusturyalı sosyal demokratlar Troçki’nin sürekli devrim kuramını ‘ütopik’ karakterinden dolayı eleştiriyorlardı; onu, özellikle toplumsal gelişimin ‘nesnel yasalarını’ hiçe saymakla ve -demokratik, mutlakiyet karşıtı, ‘anti-feodal’ bir devrim olması gereken- Rus devriminden sosyalist bir devrim yaratmak istemekle suçluyorlardı. Plehanov başta olmak üzere, Rus Marksistlerinin büyük çoğunluğunun evrimci basmakalıp ifadelerine karşı Troçki, Rus toplumunu proletaryanın iktidarı almasından önce uzun bir kapitalist ekonomik büyüme döneminden geçmesi gerekliliğine mahkum eden sarsılmaz bir tarih yasasının olmadığını savunuyordu. Ona göre, durağan gibi görünmesine rağmen, Rus toplum yapısının arkaik mujik yaşam dünyasını endüstriyel modern yaşamla yanyana getiren eşitsiz ve bileşik bir gelişime tabiydi. Moskova ve St. Petersburg’un aydınları arasında en ‘batılı’ olanlar, Çar’ın ve izbe, tahtadan köylü kulibelerinin Rusya’sında sosyalizmi kurma fikrini bir sapkınlık olarak görüyor ve bütün umutlarını var olmayan bir liberal burjuvaziye bağlıyorlardı. Troçki’nin sürekli devrim kuramını doğrulayan Ekim Devrimi, İkinci Enternasyonal’in okulundan geçmiş birçok sosyalist tarafından tarihte bir sapma olarak değerlendirilmişti. Troçki 1921’de Komünist Enternasyonal’in Üçüncü Kongresi vesilesiyle şunları yazıyordu: “Otomatik gelişmeye duyulan güven, oportünizmin en önemli ve en karakteristik özelliğidir.” (Troçki 1972, 211) Troçki daha sonraları, Karl Kausky’nin yapıtını değerlendirirken, İkinci Enternasyonal Marksizminin ‘organik’ ve barışçıl kapitalist bir gelişme döneminde, -hemen hemen Paris Komünü’nün yenilgisi ve Birinci Dünya Savaşı arasında- ortaya çıktığını ve bunların izlerini taşıdığını ileri sürer. Ona göre, savaş, kapitalizmin krizi ve gericiliğin yükselişi üretici güçlerin kesintisiz büyüyeceğine ve Sosyal Demokrasi’nin durdurulamayacak ilerlemesine ilişkin körce yanılsamalara bir son vermiştir.

Marksizmi Karl Kautsky’nin kitapları üzerinden değil de, Georg Lukacs’ın Tarih ve Sınıf Bilinci gibi heterodoks bir yapıtıyla keşfeden Benjamin, Sosyal Demokrasi’ye yönelik eleşrisini ilk kez 1937’de Alman tarihçi ve koleksiyoncu Eduard Fuchs üzerine yazdığı bir incelemede formüle eder Benjamin, 19. yüzyılın sonuna doğru, tarihi artık durdurulamaz organik, sürekli bir gelişim olarak kavrayan Sosyal Demokrasi içinde evrimci bir determinizm biçiminin ve ilerlemeye ilişkin kör bir inancın egemen olduğunu yazar. Benjamin işçi hareketinin taktiğini ‘doğa yasaları’ndan çıkarsayan, toplumsal süreçleri ‘fizyolojik’ ve ‘patolojik’ diye ayıran ve soldaki ‘anarşist sapmaları’ jeoloji ve biolojiye ilişkin yetersiz bilgiye bağlayan İtalyan sosyalisti Enrico Ferri’nin saf olguculuğuyla alay eder. “Böylelikle,” diye ekler Benjamin, “determinist anlayış, yıkılmaz bir iyimserlikle birleşir.” Bu nedenle de artık “parti kapitalizme karşı mücadeledeki kazanımlarını riske atmaya daha az istekli olmuştu.” Tarih determinist bir karakter almış, partinin zaferi ‘kaçınılmaz’ olmuştu (Benjamin 2007a, 50). İlerleme anlayışının ve reformist yazgıcılığın bu eleştirisi 1940’ta Tezler’de son formülasyonunu buluyordu: “Sosyal Demokratların kafasında öncelikle canlanan, insanlığın kendisinin ilerlemesiydi (sadece bilgi ve yeteneklerinin değil). İkincisi, ilerleme sonu olmayan bir şeydi (insanlığın sonsuz yetkinleşme gücüne denk düşüyordu). Üçüncüsü, [temel olarak] karşı konulamaz bir şeydi (kendi dinamiğiyle çizgisel ya da sarmal bir yol izliyordu).” (Benjamin 1995b, 46) Sosyal Demokrasi’deki teknik fetişizminin ve tarih yazgıcılığının, doğalcılığın ve bilimciliğin yadsınması Benjamin’i, devrimci eylemi için “herhangi bir biçimde bir ilerleme inancını değil, [yaşanılan] zamanın adaletsizliğini bertaraf etme kararlılığını” (Benjamin 2007b, 195) ön koşul olarak alan Auguste Blanqui figürünün yeniden keşfine götürüyordu.

Troçki, otobiyografisinde vurguladığı gibi, Antonio Labriola’nın olguculuk karşıtı okulundan geçmişti ve 20. yüzyılın başlarında sürgüne geldiği İsviçre’de [bu yüzden] Plehanov’un açık düşmanlığına maruz kalmıştı. Viyana’da bulunduğu dönemde (1907-1914) Avusturya-Marksistlerinin Yeni-Kantçılığına büyük bir şüpheyle yaklaşıyordu. Bununla birlikte Troçki’nin aldığı kültür -İkinci Enternasyonal’in olguculuğuna eleştirisine rağmen- bütünüyle aydınlanmacı ve rasyonalist bir Rus Marksistinin kültürüydü; böylesi bir Marksist için, Benjamin’in endüstriyel ve kapitalist modernizm eleştirisinin temel ögelerini oluşturan romantik kaynakları karşısında, Aydınlanmanın mirası daha büyük bir anlam taşıyordu. Bu durum bana göre ikisinin Sosyal Demokrasi’ye karşı muhalefetinin uyuşmasını daha dikkate değer, daha şaşırtıcı kılıyor. Troçki 1926’daki Radyo Dostları Birinci Kongresi dolayısıyla kaleme aldığı -tekniğin olanaklarına ilişkin safça değerlendirmelerden pek de azade olmayan- bir yazıda (benzeri değerlendirmeler Walter Benjamin’in 1935’teki Tekniğin Olanaklarıyla Çoğaltılabildiği Çağda Sanat Yapıtı incelemesinde de bulunur) determinist yaklaşımlara, ilerleme düşüncesinin egemen olduğu bir tarih anlayışına mesafe koyuyordu. “Liberal bilginler” diye yazıyor Troçki, “insanlığın bütün tarihini sürekli bir ilerleme çizgisi olarak yorumlayagelmişlerdir. Bu yanlıştır. İlerleme çizgisi, bir eğri çizgi gibi zikzaklıdır.”  (Troçki 2000, 283).

Paul Klee’nin Angelus Novus resminin ünlü alegorik yorumunda Benjamin, ilerlemeyi yıkıntı ve döküntülerin durmadan arttığı bir yığınla, fırtınaya kapılan tarih meleğinin kanatları kaskatı kesilmiş, çaresizlik ve büyük dehşet içinde karşısında durmadan yükseldiğini gördüğü bir felaketle karşılaştırır. Yanlış bir biçimde insanlığın ilerlemeye doğru zafer alayı olarak görülen şey, aslında galip gelenlerin faşizme ve savaşa götüren zafer alayıydı. 1930’lu yılların sonuna doğru ve özellikle 1940’ta Troçki’nin yazıları, Nasyonal Sosyalizminin Avrupa’da nihai zaferi durumunda, insanlığın temel kazanımlarının toptan ortadan kalkacağı bir tehlikeye ilişkin birçok araştırmaları içerir. Sonuç ona göre sadece bir ‘çöküş rejimi’ olabilir, ‘uygarlığın çöküşünü haber veren’ [bir rejim]. (Alıntıyı yapan Broue 1988, 917) Tekniğin kapitalizm altında tümüyle anti hümanist olduğu ve toplum zararına kullanıldığına ilişkin görüşleri de büyük oranda benzerlikler taşıyordu. Daha 1930’da, Ernst Jünger’in Krieg und Krieger [Savaş ve Savaşçı] kitabının bir eleştirisinde Benjamin, milliyetçiliğin teknikte -ondan ‘mutluluk için bir anahtar’ yapmak yerine- bir ‘çöküş fetişi’ gördüğünü vurgular. (Benjamin 1995c, 125) Diğer yandan Troçki de Geçiş Programı’nda, geç kapitalizmin gittikçe artan bir biçimde, üretici güçleri yıkıcı güçlere dçnüştürme eğiliminden söz eder. 1940’ta, savaşın başlarında şöyle yazıyordu: “… yeri göğü fetheden tekniğin harikalarına rağmen, burjuvazi gezegenimizi onlar [insanlar] için pis bir hapishane haline dönüştürmeyi başarmıştır.” (Troçki 2003, 73)

Troçki ve Benjamin devrimi tarihin süregelişinde kökten bir kopuş olarak görüyorlardı. Alman eleştirmenin gözünde devrim, tarih boyunca ezilenlerin ve yenilenlerin kurtulabilecekleri ve onlara yaşanılan anda eylemde bulunma olanağı veren ‘geçmişe doğru bir kaplan sıçrayışı’dır. Bu geçmiş diyalektik bir biçimde nüfuz edilmeli ve kurbanlarına geri verilmelidir. Benjamin’e göre devrimin görevi, geçmişte kalanı yeniden canlandırmak ve onu tarihin süregelişinden koparmaktır. Troçki için de, devrimin tarihselciliğin ‘homojen ve içi boş zaman’ anlayışıyla hiçbir ortak yanı yoktur. Rus Devriminin Tarihi’nin önsözünde devrimi, “kendi kaderlerinin karara bağlandığı sahaya kitlelerin aniden dalmalarının öyküsü” olarak karakterize eder. (Troçki 1998, 7) Bu anlayışla Benjamin’inki arasındaki örtüşme, tarihçi olarak Isaac Deutscher’in Troçki için kullandığı su sözlerde daha açık olarak ortaya çıkar: “Troçki’ye göre devrim aşağılanan ve hakarete uğrayan insanların sonunda sözlerini söyleyebildikleri kısa, ama oldukça dolu andır. Ona göre bu an baskı dönemlerine bir son verir. O anı capcanlı ve etkileyici bir biçimde tekrardan önümüze koyduğu sahnelerde, Troçki özlemle o ana geri döner.” (Deutscher 1974, 281.)

Böylelikle iki yazarda da olgucuların tekbiçimli zamansallığına karşıt olan niteliksel bir zamansallık anlayışına rastlanır. Bununla beraber Benjamin’deki tarihselcilik ve ilerleme düşüncesinin eleştirisi daha radikaldir. Troçki’ye göre -Marx’ta ve bütün bir klasik Marksizmin geleneğinde olduğu gibi- devrim tarihi daha ileriye götürecektir. Troçki devrimi, eylem içindeki kitlelerin buharı, onların önderi Bolşeviklerin de buhar kazanının pistonu olduğu bir motora benzetir. Buna karşın Benjamin devrimi tarihteki ilerlemeyi kesintiye uğratacak yeni bir dönemin başlangıcı olarak kavrar. Tarihin gidişatını hızlandırmak yerine, devrim bu gidişatı ‘durdurmalıdır’. Devrimleri ‘tarihin lokomotifleri’ olarak tanımlayan Marx’tan farklı olarak Benjamin onları, trenin felakete doğru yolculuğunu durdurabilecek ‘imdat freni’ olarak görür. (GS 1.3, 1232)

Bu bizi, Benjamin ile Troçki’nin dünya görüşleri arasında varolan temel bir farklılığa götürür: Alman filozofun dinselliği ve mesiyanizmi ile Rus devrimcinin radikal ateizmi. Troçki vasiyetinde, “Marksist, diyalektik materyalist ve dolayısıyla da uzlaşmaz bir ateist olarak” (Troçki 1997, 151) öleceğini yazıyordu; devrimi hiçbir zaman ‘Deccal’ karşısında bir zafer ya da mesiyanist bir çağın başlangıcı olarak kavramamıştı. Benjamin’in yaklaşımı ise, tarihsel materyalizmi Yahudi mesiyanizminin ışığında yeniden yorumlamak için, din ile politika arasındaki engelleri yıkmaya dayanıyordu. Onun gözünde Marx, sınıfsız toplumun komünist ütopyasında ‘mesiyanist çağda’ kurtuluşa erecek toplum resmini dünyevileştirmiştir. (GS 1.3, 1231) Ona göre komünizm tarihin sonu değil, daha çok, tarihin diyalektik olarak korunup aşılmasıdır.

Benim görüşüme göre Troçki ve Benjamin arasındaki diğer önemli bir farklılık da, toplum ve doğa ilişkileri üzerine anlayışlarında yatar. Bu ilişkide Troçki’nin düşüncesi, daha önce Marx’ın belli yazılarında bulunan ve bütün İkinci Enternasyonal’in ‘bilimsel sosyalizm’ geleneğine derinden damgasını vuran bir tür prodüktivizmle doludur. Troçki Edebiyat ve Devrim’in sayfalarında insanın doğaya hükmetmekle belirlenmiş olduğu görüşünü sıkı bir biçimde destekler: “Dağın ve ovanın, tarlaların ve çayırların, bozkırların, ormanların ve kıyıların günümüzdeki dağılımı hiçbir surette nihai olarak belirlenmemiştir. İnsan, doğanın resminde çoktan birtakım -hiç de azımsanmayacak- değişiklikler yaratmıştır; ama daha gelecek olanla karşılaştırıldığında bu değişiklikler sadece öğrenci deneyleri gibidirler… Sosyalist insan doğaya -yaban horozları ve mersin balıkları da dahil- makinaların yardımıyla bütünüyle egemen olmak ister ve olacaktır da. O dağların yerlerini belirleyecek ve nerede yol vereceklerini gösterecektir. O, ırmakların yönünü değiştirecek ve okyanuslara kurallar koyacaktır.” (Troçki 1989, 210-211.)

Burada sözkonusu olan şey sadece embriyonal olan, daha fazla geliştirilmemiş notlardır, fakat bu notlar, her türlü ekolojik boyuttan uzak bir düşünce tarzına aittir. Benjamin’in bu sorunsal üzerine düşünüşü bize daha güncel ve verimli görünüyor. Benjamin, ‘doğa sömürüsünün’ bir aracı olan sosyal demokrat emek kavramının karşısına, bütün naifliklerine rağmen ‘şaşırtıcı ölçüde iyi bir anlama sahip’ olarak gördüğü Fourier’ci ütopyaların gizli güçlerini çıkarmakta tereddüt etmez. Geçmişin sınıfsız toplumlarında -ilksel komünizmde- modernizm ile birlikte kaybolmuş olan kozmik-doğal yaşantının izlerinin farkına varmasına olanak sağlayan anaerkinin kuramcısı Jakob Bachofen’in yazılarını coşkuyla keşfetmişti. Bachofen’in düşünsel mirası -mistik bir anlamda yorumlanarak- Alman milliyetçiliği tarafından (Stefan George ve Ludwig Klages) ele alınmıştı; ama aynı zamanda Friedrich Engels’ten Paul Lafargue’ye, August Bebel’den Erich Fromm’a kadar birçok Marksist yazarı da etkilemişti. Benjamin, kendine özgür bir biçimde bu safta yer alarak, geleceğin komünist toplumunun doğanın ne sömürülmesine ne de hüküm altına alınmasına izin vermeyeceğine, bunun yerine daha çok, insan ve çevresi arasında uyumlu bir dengenin kurulacağına ilişkin düşünceleri savunmuştur. (GS II.1, 219-233.)

Şimdi burada Benjamin’i Troçkizme dahil etmek ya da onu Rus devrimciden ayıran kuramsal ve entelektüel boşlukları doldurmak diye bir şey söz konusu olamaz. Ama yine de ikisinin düşüncesi, bütün bu farklılıklara rağmen, şaşırtıcı benzerlikler ve ortaya çıkarılması gereken bir zenginlik taşır. Terry Eagleton’a göre Benjamin’in ‘Tezler’i olağanüstü devrimci bir belgedir; ama bu tezler sınıf mücadelesine gelince sürekli olarak bilinç, imgelem, anımsama ve deneyim kavramlarında söz eder ve siyasi yapılar sorunu üzerine neredeyse tümüyle susarlar.” Eagleton sonuçta şu iddiada bulunur: “Benjamin’de betimleme olarak kalan şey, Troçki’de siyasal bir stratejiye dönüşür.” (Eagleton 1983, 176 ve 178) Kuşkusuz bu ifadede belli bir doğruluk yatmaktadır; ama Rus devrimcinin siyasal kavramlarında Alman eleştirmenin felsefesinin bir uzantısını görmek demek, ilişkilerindeki sorunsal yanı basite indirgemek demektir. Benjamin ve Troçki’yi Marksizm bağlamı içinde kendine özgü değere sahip olan iki figür olarak kavramak bana daha yararlı ve daha uygun gibi geliyor. Yazılarında ortaya çıkarmaya çalıştığımız örtüşmeler, Marksizmin bir yandan ilerlemenin romantik eleştirisiyle ve diğer yandan kapitalizmin (kapitalizm sonrası toplumların da) bilimsel ve ussal analiziyle birlikte zenginleştirilebileceğini gösteriyor -özellikle de ikisinin çıkış noktası da verili gerçekliğin komünist perspektifle aşılması olarak alındığında (karş. Löwy 1987, 891ff). Benjamin ve Troçki, yirminci yüzyıldan çıkarken günümüz dünyasına, onu dönüştürme amacıyla müdahale eden eleştirel ve devrimci düşüncenin kararlı iki esin kaynağı olarak kalıyorlar.

Çeviren: Osman S. Binatlı

Troçki’nin Katli- Ernest Mandel

Belçikalı olduğunu iddia ediyor, adının Jacques Mornard olduğunu söylüyordu. Katalonyalıydı ve adı Ramon Mercader’di, koluna kumanda eden ise Stalin’di.

22 Ağustos 1940’ta bir dağcı kazması 1937’den beri Meksika’da mülteci olarak yaşayan Lev Troçki’nin kafasını parçalıyordu. Katil polise verdiği ifadede isminin Jacques Mornard olduğunu ve Belçika vatandaşı olduğunu beyan ediyordu. Cinayetin faili olmakla birlikte tek örgütleyicisi değildi. Troçki’nin müstakbel katili, genç Troçkist Sylvia Ageloff ile ilişkisi sayesinde ünlü sürgünün güvenliğinden sorumlu olanların güvenini kazanmayı başarabilmişti. Frank Jacson ismiyle Coyoacan’daki (Mexico’nun bir varoşu) tahkim edilmiş eve defalarca kabul edilmişti.

İlk suikast girişimi cinayetten birkaç ay önce başarısızlığa uğramıştı. 24 Mayıs 1940 günü sabaha karşı 4’te yirmi kişilik bir komando timi ikametgâha girmeyi başarmıştı: Troçki’nin yatak odasını makineli tüfeklerle taramış, iki yangın el bombası atıp bir de zaman ayarlı bomba bırakmışlardı. Mucize eseri ölen ya da yaralanan olmamıştı. Troçki’yle eşi kendilerini yatağın altına atmışlar, torunları Sieva da saldırıdan aynı şekilde kurtulmuştu.

Stalinci basın öfkeden deliye dönmüştü ve Troçki’nin kendinden söz ettirmek ve Meksika Komünist Partisi ve Stalin’e iftira atmak için bizzat tezgahladığı bir düzmece suikast tezini yaymaktaydı. Olaylardan bir ay sonra çoğu KP üyesi ve İspanya gazisi otuz kişi demir parmaklıkların arkasındaydı. Cinayet teşebbüsünün sorumlusu firardaydı: Bahsedilen kişi Troçki’nin 1928’den beri GPU için çalıştığını düşündüğü İspanya’da albay rütbesiyle savaşmış olan ünlü ressam David Alfaro Siqueiros’tu.

Soruşturma daha sonraları Siqueiros ile Franck Jacson’un birbirlerini İspanya’dan beri tanıdıklarını kanıtlayacaktı.

Franck Jacsonun Kimliği

Peki, bu Franck Jacson kimin nesiydi? Hakiki kimliğini çözmek on yıla yakın zaman alacaktı. Cebinde eyleminin saiklerini açıklayan bir mektup bulunmuş olmalıydı: Düş kırıklığına uğramış bir Troçkist olarak, güya Troçki’den ve Troçki’nin onu sabotajlar düzenlemek, Kızıl Ordu’nun moralini bozmak ve Stalin’i öldürmeyi denemek üzere SSCB’ye gönderme teklifinden tiksinmiş olacaktı. Sözümona bütün bunları başarmak için büyük bir ulusun desteğine sahip oluyor olacaktı (Söz konusu büyük ulus ABD idi zira Alman-Sovyet Paktı nedeniyle Troçki’nin artık Hitlerci bir ajan olması mümkün değildi).

Tüm bu suçlamalar çeşitli KP’ler tarafından kırk yıla yakın bir süre tekrarlandı. FKP yöneticisi Léo Figuères 1969’da yayımlanan Troçkizm, Şu Anti-Leninizmadlı kitabında hâlâ aynı suçlamalara başvuruyordu. Katilin fotoğrafları basında yayımlandığında birçok İspanya gazisi (çoğu Meksika’ya sığınmıştı) komünist militan Ramon Mercader’i tanır gibi oldular. Buna karşın, bundan kesin emin olmak için 1950’yi beklemek gerekecekti: Avrupa’da yapılan bir kongreyi fırsat bilen Meksika hükümetinin bir kriminoloğu konuyu araştırmak için İspanya’ya gitti. Jacson’un parmak izlerini 1935 Haziran’ında tutuklanan genç Katalan komünist Ramon Mercader’inkilerle karşılaştıracaktı: parmak izleri aynıydı.

Stalin’in ölüm yılı olan 1953’te, tüm resmi belgelerde Jacson-Mornard ismi yerini Mercader’e bırakıyordu. Katilin annesi Caridad Mercader, Komintern’e bağlı Katalonya Birleşik Sosyalist Partisi’nin pek gözde bir militanıydı. GPU’ya o dönemde İspanya’da görev yapan geleceğin Macar Stalinist yöneticisi Gerö tarafından alınmıştı. Onun aracılığıyla, güven uyandırmayan Sovyet diplomatlarının ve şüpheli militanların fiziki tasfiyesinde uzman GPU generali Leonid Eitingon’un metresi oldu. Ramon Mercader Meksika’da yasanın imkân tanıdığı en ağır ceza olan yirmi yıla çarptırıldı. 1960 yılında hapisten çıktığında Küba üzerinden Çekoslovakya’ya ve oradan da “Sovyetler Birliği Kahramanı”ilan edilip “Lenin Nişanı”ile taltif edileceği Moskova’ya gitti. On sekiz yıl boyunca olup bitenler hakkında tek kelime etmeden 1978’de Moskova’da toprağa verildi.

Stalinin Emri 

Stalin’in cinayetteki amir rolü bugün Sovyet yöneticileri ve FKP dahil herkes tarafından teslim edilmekte. Meksika KP’nin eski yöneticisi Valentin Campa 1978’de anılarını yayımlıyordu. Anılarını 1940’tan başlatıyordu çünkü partisinin cinayetin hazırlanmasına katılışından bahsetmeye pek hevesli değildi. Humanité’nin [FKP’nin günlük yayın organı] 26 ve 27 Temmuz 1978 tarihli sayıları bu anılardan Campa’nın Troçki’yi öldürme emrini verenin Stalin’in ta kendisi olduğunu teyit ettiği birkaç pasaj yayımladı. Ne var ki bu daha önce bilinmeyen bir şey ifşa etmiyordu: Özellikle de başlıca tertipçinin kim olduğunu söylemiyordu. İşin ironik yanı belgeyi sunma görevi kıdemli Stalinist Georges Fournial’e düşmüştü. Oysa “genç ilkokul öğretmeni Georges Fournial”Troçkist basın tarafından 1938 Şubat’ından beri GPU ajanı olarak teşhir edilmekteydi: O tarihte Meksika’da Eğitim Emekçileri Enternasyonalini temsil etmek üzere daha yeni altı ay izne ayrılmıştı…

Her şeye rağmen eski tüfekler Valentin Campa sayesinde sevgili yöneticilerinin yalnızca yalancı değil aynı zamanda katil olduğunu da öğrenebilmiş oldular.

Yakın tarihte bir Stalin biyografisi kaleme almış olan SSCB Askeri Enstitüsü Başkanı General Volgokonov’un Troçki üzerine Moskova’da yayımlamaya hazırladığı kitap (*) apayrı bir önemi haiz. Volgokonov La Stampamuhabiriyle yaptığı söyleşide (26 Temmuz 1990) aralarında Troçki, Stalin ve NKVD arşivlerinin de yer aldığı çok sayıda arşivde çalışma imkânı bulduğunu ve elinde Troçki’ye ilişkin kırk bin belge, binlerce fotoğraf ve onlarca tanıklıktan oluşan mevcut en zengin bölge koleksiyonunu bulundurduğunu söylüyor. Volgokonov bunların bazılarını, özellikle de Stalin’in ve onun yanı sıra Voroşilov’un, Molotov’un ve Ordjonikidze’nin imzalarını taşıyan Eylül 1933 tarihli Troçki’yi öldürme emrini –ki bu emir 1934’te yenilenecekti– yayımlayacak (**).

Volgokonov, (Caridad Mercader ile metres ilişkisi yaşayan GPU generali) Eitingon’un emrinde çalıştığı suikastın baş tertipçisinin kimliğini de nihayet açıklayacak (***). Bu adam 85 yaşında ve Hruşçov’un inisiyatifiyle ömrünün on beş yılını hapiste geçirmiş. Volgokonov bu kişiyi konuşturmayı başarmış. Troçki’yi öldürme konusunda ilk karar 1931 Eylül’ünde alınmıştı fakat bu genel nitelikteki bir karardı. Oysa 1934’te Troçki’nin izini sürmek için özel bir grubun görevi yalnızca Troçki’nin değil yurtdışındaki tüm siyasi hasımların tasfiyesiydi. NKVD denilen ahtapotun kolları her yere uzanıyordu. Bu, Stalin rejimine karşı mücadele eden sürgünlerle savaşmak için oluşturulmuş gizli servis içinde bir gizli servisti. Bu sürgünler Stalin için tehlikeliydi çünkü çok fazla şey biliyorlardı.

Bir Trajikomedi

Troçki’nin kişiliğinin birçok yönüne (özellikle de ta yirmili yıllarda başlayan anti-Stalinizmine) hayranlığını gizlemeyen Volgokonov, Gorbaçovcu düşünceye sadık kalarak Troçki’ye önemli bir sitemde bulunur: “O yanlış bir büyük fikrin, dünya devrimi fikrinin esiri olmuştu. Ölümünden bir hafta önce dahi dünya devriminin zaferine inandığını yazıyordu”. Doğru söze ne denir General yoldaş; Troçki’nin, ayrıca bir sonraki kitabınızın konusu Lenin’le de paylaştığı böyle utanılacak bir zaafı vardı. Buna karşılık Stalin daha 1935’te Roy Howard’a SSCB’nin dünya sosyalist devrimini yüreklendirebileceği düşüncesinin “trajikomedi”den başka bir şey olmadığını söylüyordu. Bugün özgürce yazabilmenin sevincini yaşıyorsanız ve Stalin’in emsalleri Avrupa’nın hemen her yanında temizlendiyse eğer, bunun trajikomik “yanlış büyük fikrin”hâlâ kendinden söz ettirmeye devam ettirmesi nedeniyle olduğunu gün gelir belki anlarsınız.

Dipnotlar

(*) Troçki: Ölümsüz Devrimci başlıklı kitap Moskova’da 1991 yılında yayımlandı. Kitabın İngilizce çevirisi: Dimitri Volgokonov, Trotsky The Eternal Revolutionary, HarperCollins Publishers, Londra, 1996. (ç.n.)

(**) Volgokonov’un Sovyet arşivlerini kaynak göstererek aktardığı bilgiye göre Troçki’nin siyaseten ve fiziken tasfiyesine ilişkin ilk karar, Troçki’nin SBKP Politbürosuna 27 Nisan 1931’de kaleme aldığı bu mektupta Troçki İspanyol Devrimi’nin başarısının güçlü bir komünist partisinin inşasına bağlı olduğunu, birleşik işçi cephesini kurmak için komünistlerin birliğini sağlama görevinin resmi komünist partisine ve dolayısıyla Komintern yani SBKP önderliğine düştüğünü belirtmekte, Bolşevik Parti’nin 1917’deki tutumunu hatırlatmaktaydı. Troçki ayrıca devrimin başarısızlığının faşist bir rejimin kuruluşuyla sonuçlanacağı uyarısında bulunmakta, başarısının ise uzun sürecek kriz koşullarında dünya işçi hareketi için geniş imkânlar sunacağına vurgu yapmaktaydı [mektubun tam metni için bkz. Komünist Safları Birleştirin, Lev Troçki, İspanyol Devrimi (1931-1939), Yazın Yayıncılık, İstanbul, 2000 içinde s.102-104]. Stalin daktiloyla yazılmış mektubun üzerine kırmızı mürekkeple şu notu düşmüştü “Molotov, Kaganoviç, Postişev, Sergo, Andeev, Kuybişev, Kalinin, Voroşilov, Rudzutak dikkatine. Troçki denilen bu cani çete reisi Menşevik şarlatanın kafasına Komintern İcra Komitesi aracılığıyla vurulmalıdır. Bu adam haddini bilmelidir.” Not, Politbüro üyelerinin tamamına gönderilmemişti. Alıcılar arasında Politbüro üyesi Kirov ile aday üyeler Mikoyan, Petrovski ve Çubar yer almazken, artık aday üye olmayan Parti Denetim Komisyonu Başkanı Andeev bulunmaktaydı. Notun gönderildiği üyelerin çoğu Stalin’i onaylamakla yetinirken, Molotov daha uzun bir kayıt düşüyordu: “Hiçbir yanıt verilmemesini öneriyorum. Şayet Troçki bu mektubu yayımlayacak olursa yoldaş Stalin’in önerileri doğrultusunda bir cevap verilmelidir.”Politbürodan cevap çıkmaması üzerine Troçki bu mektubu Muhalefet Bülteni’nin Mayıs-Haziran 1931 sayısında yayımlayacaktı. (Volgokonov, a.g.e., s. 438-439. Vongokolov’un anılan kitabının 437-469. sayfalarında Mayıs 1931’de alınan infaz kararının 20 Ağustos 1940’ta uygulanmasına kadar geçen dokuz yıllık dönemdeki gelişmelerin ayrıntılı bir anlatımını bulmak mümkündür) (ç.n.)

(***) Söz konusu NKVD üst düzey yöneticisi Pavel Sudoplatov’dur. Daha önceki suikast girişimlerinin başarısızlığı üzerine Stalin, Sudoplatov’u Mart 1939’da makamına çağırarak Troçki’yi öldürme emrini bizzat kendisi vermiştir. Sudoplatov operasyonu planlayarak Moskova’dan yönetmiştir. Troçki’yi önce Trükiye’de ve ardından Fransa’da elinden kaçıran ekibin sorumlusu Yagoda ise Moskova Duruşmalarında Savcı Vişiniski tarafından totaliter bürokratik mantığı bütün çıplaklığıyla sergileyecek şekilde “Sağ Troçkist Blok”üyesi olmakla suçlanmış ve 1938’de kurşuna dizilmiştir (a.g.e., s. 443-445). (ç.n.)

Çeviri ve Notlar: Osman S. Binatlı

Kaynak: La Gauche, 19 Eylül 1990.

Kapak Fotoğrafı: Cinayetten sonra Ramon Mercader Polis Karakolunda 27 Ağustos 1940 (Tüm fotoğraflar: AP)

Troçki, Breton ve Coyoacan Manifestosu – Uraz Aydın

80 yıl önce Sovyetler Birliği’nin bir ajanı olan Ramon Mercader’in saldırısı sonucu, 21 Ağustos 1940’ta Ekim İhtilalinin lideri, Petrograd Sovyeti Başkanı, IV. Enternasyonal’in kurucusu Lev Troçki hayatını yitirdi. Gerek Troçki’nin eserlerinden alınma gerekse hayatına, kavgasına ve ölümüne ilişkin bir dizi yazıyla bu büyük devrimcinin mücadelelerinden ve günümüzün meydan okumaları açısından hala güncellik taşıyan teorik katkılarından kimi sekanslar sunuyoruz.

Bununla birlikte şunu da vurgulamak isteriz ki Troçki bizler için bir kült nesnesi olmaktan uzaktır, devrimci fikriyata ve pratiğe kazandırdıklarının yanı sıra eksiklikleri, hataları ve ikilemleri ile birlikte ele alınması gereken bir devrimcidir, bir insandır. Daniel Bensaïd’in de vurguladığı gibi o “sofuca bel bağlanacak bir referans ya da yegâne başvuru kaynağı” değildir: “Tersine, bizlerin görevi işçi hareketinin ve bu hareketin bağrındaki stratejik tartışmaların çoğulcu bir belleğini aktarmak olmalıdır. Troçki yine de bu manzara içinde ve bu tehlikeli geçitte vazgeçilmez bir dayanak noktası oluşturur”. 

İmdat Freni

Sürrealizmin kurucusu André Breton ile Ekim İhtilali’nin önderi Troçki’nin, Meksika’da karşılaşması bir “nesnel tesadüf”ün eseri olabilir mi? Sürrealistlerin sıklıkla başvurduğu bu kavramı biraz fazla mistik bulmakla birlikte Troçki de, Çılgın Aşk’ın yazarının konferans vermek üzere Meksika’ya geleceğini duyduğunda, bu karşılaşmanın kaçınılmaz olduğundan şüphe duymaz. Böylece “dünyayı dönüştürmenin” (Marx) ve “hayatı değiştirmenin” (Rimbaud) kopmaz bağlarla birbirine bağlı olduğunu bilen ve her biri bu ortak mücadelenin birer cephesinde en cüretkar adımları atmış olan bu iki şahıs, Diego Rivera ve Frida Kahlo’nun Coyoacan’daki “Mavi Ev”inde bir araya gelir.

Şüphesiz bu karşılaşmada, Troçki’nin Bolşevik liderler arasında, belki de Lunaçarski’yle birlikte edebiyata ve kültüre en duyarlı kişilerin başında gelmesinin katkısı vardır. Öte yandan, Breton ve arkadaşlarının antistalinist tutumu, ve Troçki’nin Fransa’dan kovulmasına karşı gösterdikleri tepki de belirleyici olmuştur. Yine Troçki’nin “Lenin” isimli kitabının sürrealistlerin siyasal angajmanında bir dönüm noktası olduğu bilinir. 

1938 yılının şubat ve temmuz ayları arasında Troçki’yle Breton 8-10 kez bir araya gelir. Birlikte uzun yürüyüşler yapıp doğanın gizemi ve kelebeklerin güzelliği karşısında birlikte büyülenir; Troçki için son derece tehlikeli olmasına karşın sinemaya kovboy filmi izlemeye gider; yarı donmuş nehirlerde elleriyle balık tutarlar. Xochicalco piramidine tırmanırken de, Patzcuaro gölünün ortasındaki bir adada dolanırken de sohbetlerinin temel eksenini elbette sanat ve devrim oluşturur. Sanat akımları konusunda pek anlaşabildikleri söylenemez. “Üstgerçekçiliğin” karşısına Troçki Zola’nın gerçekçiliğini koyunca, Breton kasılmaktan kendini alamaz, ama Zola’da da bir çeşit şiirselliğin bulunduğunu dair muğlak sözlerle sohbeti kapatmaya çalışır. Breton manevi özgürleşmenin öncüleri olarak Sade ve Lautréamont’dan söz edince de Kızıl Ordu’nun kurucusunun gözleri seğirmeye başlar. Breton’un gelişini öğrendiğinde Marksist sanat tarihçisi Meyer Shaphiro’nun ABD’den kendisine gönderdiği Sürrealist ManifestoNadjaBileşik Kaplar ve Çılgın Aşk gibi kitapları Troçki’nin baştan sona okuyup okumadığı bilinmiyor. Ama Breton’un düşüncesinin esasını kavrayacak kadar ilgilendiği söylenebilir. Kendisi de psikanalize ve bilinçdışı mekanizmalara meraklı olmakla birlikte Troçki sürrealistlerin bilinci bilinçdışıyla boğmaya çalıştığını düşünür. Sanat ve delilik konusunda da anlaşamazlar, Troçki buradan yapıcı bir şey çıkabileceğine inanmaz. Breton’un kimi zaman umutsuzluğa düştüğü olur, Troçki’nin de muhtemelen…

Fakat ortaklaştıkları esas zemin sanatın insanlığın özgürleşmesi açısından taşıdığı önem, ve özellikle de, gerek “demokratik” kapitalizmin, gerek faşizmin, gerekse stalinizmin özgür bir sanatın gelişmesinin önünde teşkil ettiği engeldir. Bu uzun sohbetler sırasında gerçekten bağımsız bir devrimci sanatın gerekliliğini savunacak bir manifestonun kaleme alınması ve de bu yönde faaliyet gösterecek bir kolektifin, bir “sanatçılar federasyonunun” oluşturulması fikri olgunlaşır. Metnin taslağını yazma görevini Breton üzerine alır. Troçki bu meseleye büyük bir önem atfettiğinden, Breton’un taslağı yazmaya bir türlü başlayamaması aralarına bir soğukluğun girmesine bile sebep olur. Fakat Nadja’nın yazarının dönüş vakti yaklaştığından, ilişkinin kopmaması için her ikisi de irade gösterir. Sonunda Breton’un teslim ettiği taslak metin üzerinde Troçki eklemeler çıkarmalar yapar, metin yeniden kesilip biçilir ve ortaya “Bağımsız Bir Devrimci Sanat İçin” bildirgesi, bir başka adıyla “Coyoacan manifestosu” çıkar.

“Taktik nedenlerle” Breton ve Rivera’nın imzasıyla yayınlanacak olan bildirge insan uygarlığının, bu güne dek görülmedik bir tehdidin, “her tür modern teknikle silahlanmış gerici güçlerin” tehdidi altında bulunduğu tespitiyle başlar. Bu koşullar altında, özellikle de Nazi Almanyası’nda ve SSCB’de bilimin, sanatın ve her türden entelektüel yaratımın durumu artık “katlanılmaz” hale gelmiştir. Fakat, Troçki’nin kaleme aldığı dördüncü paragrafta, Sovyet bürokrasisi komünizmin en tehlikeli düşmanı olsa da “ne faşizm, ne komünizm” gibi bir şiarın kesinlikle sahiplenilmediği de vurgulanarak sanatla devrim arasındaki ilişki şöyle ifade edilir: “Gerçek sanat, yani önceden hazır modeller etrafında çeşitlemeler yapmakla yetinmeyen, günümüz insanının ve insanlığının içsel gereksinimlerine bir ifade vermeye çalışan sanat, devrimci olmak, yani toplumun eksiksiz ve köklü biçimde yeniden inşasını, salt entelektüel yaratıcılığı ona köstek olan zincirlerden kurtarmak ve tüm insanlığın geçmişte ancak kimi dahilerin ulaştığı mertebelere yükselmesini sağlamak için bile olsa, istemek durumundadır”.

Sanatın toplumsal gerçeklik karşısındaki duruşunu ve içinden taşan “ütopik fazla”yı (Bloch), yine aynı dönemde Partisan Review’e yazdığı bir mektupta şöyle betimliyordu Troçki: “Genel bir bakış açısıyla insan sanatta, varoluştaki ahenk ve bütünlüğe –yani toplumun onu mahrum ettiği en değerli servetlere- talebi dile getirir. İşte bu nedenle her otantik sanat yapıtı gerçeğe karşı çıkışı, bilinçli ya da bilinçsiz, aktif ya da pasif, iyimser ya da kötümser bir karşı çıkışı taşır içinde. Her yeni sanat akımı isyanla başlamıştır”. 1935’te Kültürün Savunusu Kongresi için hazırladığı konuşmada da André Breton bu bağlantıya şu sözlerle değinir: “Dünyanın yorumlanması faaliyeti dünyanın dönüştürülmesi faaliyetine bağlı olmayı sürdürmelidir. İnsanın sorununu çeşitli biçimler altında derinleştirmek şairin, sanatçının görevidir… Onun ruhunun bizzat bu yöndeki sınırsız yürüyüşü potansiyel olarak dünyayı değiştirme değerini taşır… Böylesi bir yürüyüş –üstyapının gelişmiş bir ürünü olarak- dünyanın ekonomik dönüşümünün gerekliliğine ancak güç katabilir.”

Bilinçdışı süreçlerin önemine de vurgu yapan Coyoacan manifestosunun, belki de en vurucu ifadeleri, sanatın ve her türden entelektüel faaliyetin, gerek sermayenin gerekse devletin hedeflerine, yani dışsal dinamiklere tabi kılınmaması gerektiğine ilişkin olanlardır. Yazarlar, Genç Marx’ın “basın özgürlüğünün ilk koşulu [yazarlığın] bir meslek haline gelmemesine dayanır” sözlerinin kapsamını genişleterek sanatsal yaratım için hayalgücünün herhangi bir dayatma altında olmamasının zorunluluğuna vurgu yapar ve şu sözleri ekler: “Bizi, bugün ya da yarın, sanatın kendi olanaklarıyla kesinlikle bağdaşmaz olduğunu savunduğumuz bir disipline tabi olmasını kabul etmeye zorlayacak olanlara karşı, biz kati bir redle ve şu formüle bağlı kalmaya kararlı irademizle yanıt veriyoruz: sanatta tam serbestlik”. Metnin bu kısmı özellikle önemlidir, çünkü Breton’un hazırladığı ilk metindeki ifade şöyledir: “Sanatta tam serbestlik, proleter devrime karşı olmak hariç”. Böyle bir ifadenin istismar edilip yeni kısıtlamalara da yol açabileceği çekincesiyle kaldırılmasını talep eden Troçki’dir. Tümüyle Troçki’nin elinden çıkma bir sonraki paragraf, onun bu konudaki yaklaşımını berrak bir şekilde ifade eder: “Eğer devrim maddi üretici güçlerin gelişimi için sosyalist bir merkezi plan rejimi kurmak durumundaysa, entelektüel yaratıcılık için, hem de en başından itibaren, anarşist bir bireysel özgürlük rejimi düzenlemek ve temin etmek zorundadır. Hiçbir otorite, hiçbir baskı, en küçük bir komut izi bile olmamalıdır bunda!”.

Lev Troçki’nin, sanatın bağımsızlığı konusundaki tutumu, elbette farklı vurgular ihtiva etmekle birlikte, özünde 1923’ten beri pek değişmemişti. Edebiyat ve Devrim’de şöyle diyordu: “… Sanat kendi yolunu, kendi yöntemleriyle yine kendisi açmalıdır. Sanatın yöntemleri Marksizmin yöntemleriyle aynı değildir. Parti, proletaryayı yönetiyorsa da tarihsel süreci yönetmez. Partinin doğrudan doğruya ve zorlayarak, kararlarla yönettiği alanlar vardır. Sadece işbirliği yaptığı ve cesaretlendirdiği alanlar vardır. Nihayet, sadece yön verdiği alanlar vardır. Sanat, partinin komut vermeye çağrıldığı bir alan değildir.”

Bildirgenin son paragraflarında devrimi sanatın yöntemleriyle savunmak ve devrimi tahrif edenlere karşı sanatın özgürlüğünü savunmak konusunda “Marksistlerle anarşistlerin elele yürüyebileceği” vurgulanır ve bir Uluslararası Bağımsız Devrimci Sanat Federasyonu’nun (FIARI)  kurulması için çağrıda bulunulur. 25 Temmuz 1938 tarihini taşıyan metin şu şiarla son bulur: “Devrim için Sanatın Bağımsızlığı, Sanatın Nihai Özgürleşimi için Devrim”.

Breton’un Fransa’ya dönüşü üzerine çalışmalara başlanır.  Anti-stalinist bir devrimci tutuma sahip kimi aydın ve sanatçılarla irtibata geçilerek bir ulusal FIARI komitesi kurulur. Fakat ne FIARI’nin bülteni Clé [Anahtar] iki sayıdan fazla yayınlanabilir ne de federasyonun kendisi gerçek bir etkinlik kazanabilir. Uluslararası konjonktür bir “sanatçı birleşik cephesine” pek elverişli değildir. Faşizme Karşı Mücadele’nin yazarının ifadesiyle, silahlar konuşmaya başlayınca, kalemler susmak durumunda kalmıştır.

 Hiç şüphesiz bildirgenin yazıldığı dönemin siyasal-toplumsal bağlamı hayli değişime uğradı. Bugünün kültürel evreni ise piyasa despotizmi, ahlakçı muhafazakarlık ve otoriter siyasetin işgaliyle karşı karşıya. Fakat Coyoacan manifestosundan saçılan kızıl ve kara alevler bu cendereyi infilak ettirecek gücü taşıyor hâlâ.

Bu yazı Sosyalist Demokrasi için Yeniyol dergisinin Ocak-Şubat 2013 tarihli 1. Sayısında (Yeni Dizi) ve ardından e-skop sitesinde yayınlanmıştır.

Devrim ve Kitleler – Lev Troçki

80 yıl önce Sovyetler Birliği’nin bir ajanı olan Ramon Mercader’in saldırısı sonucu, 21 Ağustos 1940’ta Ekim İhtilalinin lideri, Petrograd Sovyeti Başkanı, IV. Enternasyonal’in kurucusu Lev Troçki hayatını yitirdi. Gerek Troçki’nin eserlerinden alınma gerekse hayatına, kavgasına ve ölümüne ilişkin bir dizi yazıyla bu büyük devrimcinin mücadelelerinden ve günümüzün meydan okumaları açısından hala güncellik taşıyan teorik katkılarından kimi sekanslar sunuyoruz.

Bununla birlikte şunu da vurgulamak isteriz ki Troçki bizler için bir kült nesnesi olmaktan uzaktır, devrimci fikriyata ve pratiğe kazandırdıklarının yanı sıra eksiklikleri, hataları ve ikilemleri ile birlikte ele alınması gereken bir devrimcidir, bir insandır. Daniel Bensaïd’in de vurguladığı gibi o “sofuca bel bağlanacak bir referans ya da yegâne başvuru kaynağı” değildir: “Tersine, bizlerin görevi işçi hareketinin ve bu hareketin bağrındaki stratejik tartışmaların çoğulcu bir belleğini aktarmak olmalıdır. Troçki yine de bu manzara içinde ve bu tehlikeli geçitte vazgeçilmez bir dayanak noktası oluşturur”. 

İmdat Freni

1917’nin ilk iki ayında Rusya hâlâ Romanovlar monarşisiydi. Sekiz ay sonraysa, daha yıl başında pek tanınmayan ve iktidara geldikleri sırada önderleri her türlü ihanetle suçlu durumdaki Bolşevikler dümeni ele geçirmişlerdi bile. Tarihte bu denli apansız bir tersyüz oluşun bir başka örneği daha yoktur, özellikle yüz elli milyon candan meydana gelen bir ulustan bahsettiğimiz anımsanırsa. Öyleyse, hangi biçimde ele alınırsa alınsın, 1917 hadiselerinin irdelenmeye değer olduğu aşikârdır.

Bir devrimin tarihi, tüm diğer tarihler gibi, her şeyden önce olup bitenleri ve bunların nasıl olduğunu anlatmalıdır. Ama bu yeterli değildir. Öyküsünde bile olayların neden başka türlü değil de böyle cereyan ettiğini net biçimde görebilmemiz gerekir. Hadiseler ne bir serüvenler silsilesi ne de önceden tasarlanmış bir kıssadan hissenin birbirini takip eden bölümleri olarak görülemezler. Kendi rasyonel yasalarına uymaları gerekir. İşte yazarın kendine biçtiği görev bu iç yasanın keşfidir.

Devrimin en tartışma götürmez özelliği kitlelerin tarihsel olaylara doğrudan müdahaleleridir. Normal zamanlarda, ister monarşik ister demokratik olsun, devlet ulusa tepeden bakar; tarih erbaplarınca yapılır: monarklar, bakanlar, bürokratlar, parlamenterler, gazeteciler. Ama keskin dönemeçlerde, eski düzen artık onlar için katlanılamaz hale geldiğinde, kitleler kendilerini siyaset arenasından ayıran duvarları birer birer yıkarlar, geleneksel temsilcilerini yerlerinden ederler ve bu müdahaleleriyle yeni bir düzenin başlangıç ortamını yaratırlar. Bunun iyi mi kötü mü olduğunu varsın ahlâkçılar düşünsün. Bize gelince, biz olguları nesnel gelişmeleri içinde kendilerini nasıl sunuyorlarsa öyle alıyoruz. Devrimin tarihi bize göre, her şeyden önce, kendi kaderlerinin karara bağlandığı sahaya kitlelerin aniden dalmalarının öyküsüdür.

Devrim ortamına girmiş bir toplumda, sınıflar mücadele halindedir. Bununla birlikte, devrimin başlangıcı ile sonu arasındaki zaman zarfında toplumun iktisadî temellerinde ve sınıfların toplumsal dayanaklarında meydana gelen dönüşümlerin, kısa bir zaman diliminde yüzlerce yıllık kurumları yerle bir eden ve bunların yerlerine tekrar devirmek üzere yenilerini kuran devrimin bizzat kendi gidişatını açıklamaya yeterli olmadığı besbellidir. Devrimci olayların dinamiği, doğrudan doğruya, devrimden önce oluşmuş olan sınıfların psikolojilerindeki hızlı, yoğun ve coşkulu dönüşümler tarafından belirlenir.

Gerçekten, bir toplum, tıpkı bir zanaatkârın alet edevatını yenilemesi gibi, kurumlarını ihtiyaçları ölçüsünde değiştiremez. Tam tersine: pratikte, toplum üstünde taşıdığı kurumları ezeliyen kurulu şeyler gibi görür. Onlarca yıl boyunca, muhalefetin eleştirisi kitlelerin hoşnutsuzluğuna bir supap görevi görür ve bu da toplumsal rejimin istikrarının bir koşuludur: örneğin, ilke olarak, sosyal demokrat eleştirinin kazandığı değer böyledir. Hoşnutsuzları tutucu aklın cenderesinden kurtarmak ve kitleleri isyana sürüklemek için bireylerin veya partilerin iradesinden bağımsız, son derece istisnaî koşulların doğması gerekir.

Devrim sırasında kitlelerin görüş ve ruh hallerinde meydana gelen hızlı değişimler, dolayısıyla, insan psikolojisinin esneklik ve seyyaliyetinden değil, düpedüz ondaki derinlere kök salmış tutuculuktan ileri gelir. Fikirler ve toplumsal ilişkiler, bir tufan gibi kopup gelene dek, yeni nesnel koşulların tarihsel bakımdan gerisinde kaldığından, devrim sırasında sıçrama yapan fikirler ve coşkular, polis kafasıyla bakıldığında, basitçe “demagoglar”ın işi gibi görülür.

Kitleler devrime dört başı mamur bir toplumsal dönüşüm planıyla değil, artık eski rejime tahammül edemeyeceklerini gösteren ham bir duyguyla girişirler. Yalnızca sınıflarının önder çevreleri siyasal bir programa sahiptir, ama o da olaylar tarafından doğrulanmaya ve kitlelerce onaylanmaya muhtaçtır. Bir devrimin aslî siyasal süreci kesinlikle sınıfın toplumsal krizin ortaya koyduğu sorunların bilincine varması ve kitlelerin aktif olarak ardışık yaklaşıklıklar yöntemi uyarınca yön bulmalarından oluşur. Devrim sürecinin şu veya bu partinin daha aşırı başka partilerle ikâmesiyle pekişen farklı aşamaları, bu ileriye doğru atılış nesnel engellere toslayıp kırılmadığı müddetçe, kitlelerin sola doğru sürekli biçimde daha güçlü olarak itilmelerini yansıtır. Bu kırılma gerçekleştiğinde gericilik başlar: devrimci sınıfın bazı çevrelerinde hayal kırıklığı, kayıtsızların sayısında artış ve ardından, karşı devrimci güçlerin pekişmesi. En azından eski devrimlerin izlediği şema böyledir.

Yalnızca kitleler içindeki siyasal süreçler yoluyla, hiç de bilmezden gelmediğimiz partiler ve önderlerin rolünü anlayabiliriz. Bunlar süreç içinde önemli olmakla birlikte özerk bir unsur oluşturmazlar. Yönetici bir örgüt olmazsa, kitlelerin enerjisi pistonlu bir silindir içinde sıkışmayan buhar misali uçup gider. Bununla birlikte, hareket silindir ya da pistondan değil, buhardan ileri gelir.

Rus Devriminin Tarihi’ne Önsöz’den (Yazın Yayıncılık, çeviri Bülent Tanatar, 2017)

Yüzyılın Bir Kılavuzu: Troçki – Daniel Bensaïd

80 yıl önce Sovyetler Birliği’nin bir ajanı olan Ramon Mercader’in saldırısı sonucu, 21 Ağustos 1940’ta Ekim İhtilalinin lideri, Petrograd Sovyeti Başkanı, IV. Enternasyonal’in kurucusu Lev Troçki hayatını yitirdi. Gerek Troçki’nin eserlerinden alınma gerekse hayatına, kavgasına ve ölümüne ilişkin bir dizi yazıyla bu büyük devrimcinin mücadelelerinden ve günümüzün meydan okumaları açısından hala güncellik taşıyan teorik katkılarından kimi sekanslar sunuyoruz.

Bununla birlikte şunu da vurgulamak isteriz ki Troçki bizler için bir kült nesnesi olmaktan uzaktır, devrimci fikriyata ve pratiğe kazandırdıklarının yanı sıra eksiklikleri, hataları ve ikilemleri birlikte ele alınması gereken bir devrimcidir, bir insandır. Daniel Bensaïd’in de vurguladığı gibi o “sofuca bel bağlanacak bir referans ya da yegâne başvuru kaynağı” değildir: “Tersine, bizlerin görevi işçi hareketinin ve bu hareketin bağrındaki stratejik tartışmaların çoğulcu bir belleğini aktarmak olmalıdır. Troçki yine de bu manzara içinde ve bu tehlikeli geçitte vazgeçilmez bir dayanak noktası oluşturur”. 

İmdat Freni

Bu cinayet niçin işlenmiştir? Bu soruya cevap verebilmek için, Stalin’in kötülüğe eğilimli kişiliği bir kenara bırakılacak olursa, Troçki’nin son mücadelelerinden yola çıkmak gerekir yani umudun tükendiği bir evrede başlıca üç büyük mücadele sürdürdüğü Meksika döneminin tamamından.

Her şeyden önce, devrimle karşıdevrimin, Ekim 1917’nin başlangıç evresiyle Stalinci Termidor’un birbirine karıştırılması ihtimallerinin önüne geçmek ister. Bunu özellikle İkinci Moskova Duruşması sırasında Meksika’ya varır varmaz (Ocak 1937) örgütlediği Uluslararası Araştırma Komisyonu’yla gerçekleştirir. Komisyon başkanlığını Amerikalı filozof John Dewey üstlenmiştir. Beş yüz sayfalık belge çarpıtmanın, siyasi amalgamların düzeneğini yerle bir eder. İkinci mücadele, yabancı düşmanlığının azacağı, meselelerin sınıfsal özünün karartılacağı bir evrede yeni bir savaşa götüren olaylar silsilesinin anlaşılmasıdır. Son olarak, diğer ikisine bağlı üçüncü mücadele, yeni bir enternasyonalin kurulması mücadelesidir. Troçki’nin yalnızca devrimci Marksistlerin bir çatı altında toplanması olarak değil, anın görevlerine yönelik bir alet olarak tasavvur ettiği bu yeni enternasyonal 1938’de ilan edilse de, en az beş yıl öncesinde, Hitler’in Almanya’daki zaferinden itibaren tasarlanmıştır. Troçki işte bu çalışma içerisinde, o sırada kendisini “yeri doldurulmaz” görebilmiştir.

Robert Capa, Leon Trotsky, 1932

Yenilgiler Zamanı

Birinci Dünya Savaşı ertesinde gelişen olaylarla, İkinci Savaşın doğurabileceği gelişmeler arasında paralellik kurduğunda tahminlerinde yanılır. Hatanın gerisinde işçi hareketlerinin o sırada çok farklı durumlarda olması yatmaktadır. İkinci Dünya Savaşı’nda birçok etmen üst üste gelse de bunların arasında en önemli olanı kuşkusuz SSCB’de 1930’lu yıllarda gerçekleşen bürokratik karşıdevrimdir. Bu karşıdevrim işçi hareketinin tamamı üzerinde ve onun en devrimci bileşeni üzerinde bulaşıcı bir etkiye sahip olacaktır. En mükemmel örneğini birçok Fransız komünistinin Alman-Sovyet Paktı karşısında ne yapacağını bilemez hale gelmesinde bulan bir çeşit yanlışlıklar komedyası söz konusudur. Ancak Almanya’da Nazizmin, İtalya’da faşizmin zaferi, İspanya İç Savaşı’nda alınan yenilgi, İkinci Çin Devriminin ezilmesi gibi ağır yenilgiler de buna eklenir. Velhasıl kafamızda zorla canlandırabileceğimiz bir yığın toplumsal, moral ve hatta fiziki yenilgi. Ne var ki sonucun zaten baştan belli olduğu değerlendirmesiyle davranamayız hiçbir zaman.

Troçki’nin en büyük hatalarından biri, bu savaşın da tıpkı 1870 Fransız-Alman Savaşı’nın Fransa’daki Bonapartist rejimin ölüm fermanı olmuş olması gibi, kaçınılmaz biçimde Stalinizmin devrilmesi anlamına geleceğini hayal etmiş olmasıdır. 1945’te çelişkili veçheleriyle birlikte muzaffer Stalinizmin anı yaşanmaktadır. Bütün bunlar, Vassili Grossman’ın Yaşam ve Yazgı adlı kitabında Stalingrad Savaşı etrafında çok iyi gösterilmektedir. Orada, çarpışmalar boyunca toplumun uyandığı ve hatta bürokratik tahakkümden kısmen kurtulduğu görülmektedir. Ekim dinamiğinin yeniden canlanması hipotezini düşünmek mümkündür. 1920’li yıllardan bu yana geçip giden yirmi sene kısa bir aralıktır. Gelgelelim, Grossman’ın kitabının bundan sonra söylediğinin önünde durmak mümkün değildir. Stalin’i kurtaran, zafer olmuştur! Galip gelenlerden hesap sorulmaz. Bu dönemin anlaşılmasındaki büyük sorun işte budur.

Bunu teorik sonuçları önemlidir. Troçki, bürokratik totalitarizm eleştirisinde polisiye cebrin payını çok iyi saptamış olsa da Stalinci rejim tarafından karşılığında ağır bir bedel ödenerek de olsa yönetilen muazzam dinamiğe bağlı toplumsal uzlaşmayı küçümser. Bu yeniden ele alınmayı hak eden anlaşılması güç bir husustur.

Şimdi, savaştan sonra tarafların özgür sorumlulukları söz konusudur. Dünyanın paylaşımı –Avrupa’nın elde mavi kalem paylaşıldığı Stalin-Churchill buluşması– çerçevesinde Fransa’da kısmen zayıflamış güçlerle, buna karşın daha da çok İtalya’da ve Yunanistan’da önemli veya ön-devrimci toplumsal patlamalar olmuştur. İşte burada içtenlikle ihanetten, toplumsal hareketlerin aygıtların çıkarlarına tabi kılınmasından bahsetmek mümkündür. Bu otomatik biçimde muzaffer bir devrim anlamına gelmemekle birlikte, su götürmez biçimde farklı bir işçi hareketi gelişme dinamiği ve siyasi kültürü demektir. Bu ise başka imkânlara kapı açar. Yine de FKP Genel Sekreteri Maurice Thorez’in ünlü “bir grevi sona erdirmeyi bilmek lazım” sözünü ya da İtalyan KP’sinin Togliatti’ye suikast düzenlendiği sıradaki tavrını hatırlatmak gerekir. Ama en kötüsü ve en acıklısı İspanyol Devrimi’nin yenilgisiyle, Yunan Direnişi ve Devriminin silahsızlandırılması olmuştur. Ardından Balkan Federasyonu projesinin Stalin ve şürekâsı tarafından veto edilmesi gelir. Oysa bu Balkanlardaki milliyetler sorununa getirilebilecek yegâne siyasi çözümdür. Ve bugün dahi öyle olmaya devam eder.

Zorunlu olan ile Mümkün olan

Sonuç olarak, Troçki’nin trajik yazgısı zorunlu olan ile mümkün olan arasındaki gerilimi, çürüyen bir kapitalizmin sonuçlarına cevap getiren toplumsal dönüşümle o anın imkanları arasındaki gerilimi örnekler. Bunu Marx’ın mektuplaşmalarını okuyarak bulmak mümkündür. Teorik ve stratejik katkısına gelince; kayda değer bir katkı söz konusudur. Özellikle de 1905’ten itibaren Rusya’dan başlayarak toplumların eşitsiz ve bileşik gelişmelerinin analizinde ya da emperyalizmin cari biçimlenişlerinin kavranmasında. Ama bir alan vardır ki, bu alanda eksikliklerine rağmen Troçki’nin yerini doldurmak olanaksızdır. Bu, o dönemde ilk kez karşılaşılan ve zorlukla kavranabilir olan Stalinci karşıdevrim olgusunun çözümlenmesidir. Troçki bu bakımdan bir kılavuzdur. Bu onun sofuca bel bağlanacak bir referans ya da yegâne başvuru kaynağı olduğu anlamına gelmez. Tersine, bizlerin görevi işçi hareketinin ve bu hareketin bağrındaki stratejik tartışmaların çoğulcu bir belleğini aktarmak olmalıdır. Troçki yine de bu manzara içinde ve bu tehlikeli geçitte vazgeçilmez bir dayanak noktası oluşturur. 

Çeviren: Osman S. Binatlı

Kaynak: Rouge 20 Ağustos 2000

Troçki Nasıl Çalışırdı? – Jan Van Heijenoort

Jan Van Heijenoort yedi yıl boyunca Lev Troçki’nin sekreterliği yaptı. Tanıklıklarını Türkçe de basılmış olan Büyükada’dan Meksika’ya Troçki’yle Sürgünde (Özne Yayınları, İstanbul, 1999) kitabında anlatır. Bu metin 1959’da Quatrième Internationale dergisinin 8’inci sayısına yazdığı Lev Davidovitch yazısının “Troçki Nasıl Çalışırdı” kısmının tercümesidir[1].

Günlük yaşamında Troçki’nin karakter gücü kendini çok katı biçimde düzenlenmiş bir çalışma ritmi ile gösteriyordu. Geçerli bir gerekçesi olmayan her türden dikkat dağıtıcı durum onu inanılmaz biçimde öfkelendiriyordu: Amaçsız sohbetlerden, beklenmedik ziyaretlerden, yerine getirilmeyen veya ertelenen taahhütlerden nefret ediyordu. Fakat tüm bunlarda en ufak bir ukalalık izi yoktu. Önemli bir mesele söz konusu olduğunda bir an bile tereddüt etmeden tüm planlarını alt üst ederdi, ama buna değmeliydi. Bu olayın hareket için en ufak bir anlamı varsa, zamanını ve enerjisini hiç saymadan verirdi. Ancak başkalarının ihmalkarlığı, tasasızlığı veya düzensizliği ayıracağı vaktin ve çabanın boşa harcanması tehdidini doğruyorsa bu konuda olabildiğince hesapçı davranabiliyordu. Hayatın örüldüğü en değerli madde olan zamanın en küçük birimini dahi tasarruf ediyordu. Hedef birliği denen nitelik kişisel hayatının bütününü yönetiyordu. Görevler arasında bir hiyerarşi oluşturmuş ve giriştiği her ne ise nihayete erdiriyordu.

Günde on iki saatten az çalışmamak gibi bir kuralı vardı ve kimi zaman, gerektiğinde bunun çok ötesine geçiyordu. Sofrada olabildiğince az kalıyor ve uzun yıllar boyunca yemek yiyişine tanık olduktan sonra yedikleri veya içtiklerine ilişkin yüzünde en ufak bir zevk ifadesi gördüğümü söyleyemem. “Yemek yemek, giyinmek, her gün yeniden yapılması gereken tüm bu küçük sefil şeyler…” demişti bana bir keresinde.

Sadece yoğun bir fiziksel aktivite sırasında hoş vakit geçirirdi. Yürüyüş onun için ancak bir dinlenme teşkil ediyordu. Tempolu biçimde ve sessizlik içinde yürürdü, zihninin hala iş üzerinde olduğunu görebilirdiniz. Zaman zaman bir soru sorardı: “Şu mektuba ne zaman yanıt verdiniz?”; “Bana şu alıntıyı bulabilir misiniz?”. Ancak şiddetli bir fiziksel egzersiz kafasını dağıtmasını sağlıyordu. Türkiye’deyken bu avcılık, özellikle de balık tutmaydı; derin denizde, bedenin gücünü hesapsızca tüketeceği zorlu ve hareketli balıkçılık. Eğer balık iyi gittiyse, yani son derece yorucu olduğuysa, dönüşünde ikiye katlanmış bir şevkle çalışmaya başlıyordu. Meksika’da balık tutmak imkânsız olduğundan ateş gibi yakan bir güneşin altında devasa ağırlıkta kaktüsler toplama faaliyeti icat etmişti kendine.

Doğal olarak güvenliğine ilişkin ihtiyaçlar kimi mecburiyetler doğuruyordu. Üçüncü sürgün döneminin on bir buçuk yılı boyunca yalnızca Fransa ve Norveç’te bulunduğu sırada birkaç ay boyunca Lev Davidoviç, evin etrafındaki kırsal alanda serbestçe yani koruma görevlileri olmaksızın dolaşabilmiştir. Bunların dışında her bir gezinti küçük bir askeri sefer oluşturuyordu. Önceden tüm tedbirleri almak ve güzergahı titizlikle belirlemek gerekiyordu. “Bana bir nesne gibi davranıyorsunuz” derdi çoğu kez, küçük bir şakanın ardında bu yorumun içinde barındırdığı tüm sabırsızlığı gizleyerek.

Kendisine yardım eden yoldaşlardan, çalıştığı sırada kullandığı metodik ruhun aynısını talep ediyordu. Birlikte çalıştığı insanları ne kadar yakın görüyorsa o denli talepkâr oluyor ve görgü kurallarıyla vakit kaybetmiyordu. Her konuda titizlik istiyordu: Tarih atılmamış bir mektup, imzalanmamış bir belge onu her zaman hiddetlendiriyordu. Tıpkı daha az çaba sarf etmek için veya tesadüf eseri ihmal edilmiş işlerde olduğu gibi. “Giriştiğiniz her işi iyi yapın ve sonuna kadar götürün”. Ve genelde anlamsız gündelik işlerle entelektüel çalışma arasında hiçbir ayrım gütmüyordu: “Akıl yürütmelerinizi sonuçlarına katar götürün” yazılarında sıklıkla kullandığı bir ifadeydi. 

Çevresinde bulunanların sağlığına her daim ihtimam gösterirdi. Sağlık israf edilmemesi gereken bir devrimci sermayedir. Kötü bir aydınlatmayla kitap okunduğunu gördüğünde kızardı: “Hayatımızı tereddüt etmeden devrim için tehlikeye atmak gereklidir, ama rahat bir biçimde ve sorunsuzca kitap okumak mümkünken neden gözlerinizi bozuyorsunuz?”.

Çeviri: Uraz Aydın


[1] Kaynak: https://www.marxists.org/francais/heijenoort/works/1959/10/lev.htm