İmdat Freni

admin

Günümüzde Latin Amerika’da Aşırı Sağ – Thomas Posado

1960’lı ve 1970’li yılların askerî diktatörlükleri iktidara zor yoluyla gelmişti; bugün ise Latin Amerika’nın birçok ülkesinde, çoğu zaman açıkça o dönemlere nostalji duyan oluşumlar seçim sandıkları aracılığıyla iktidarın zirvesine ulaşıyor. Bu olgu, kıtanın 2000’li ve 2010’lu yıllarda bir sol dalga yaşamış olmasına rağmen hızla yayılıyor.

Yaklaşık on yıldır aşırı sağ partiler Latin Amerika’da baş döndürücü bir yükseliş yaşıyor. Bölgenin en büyük gücü olan Brezilya’da 2018-2022 yılları arasında Jair Bolsonaro ile iktidarda bulunan bu siyasal güçler, bugün Arjantin’de (Javier Milei), Şili’de (José Antonio Kast) ve El Salvador’da (Nayib Bukele) yönetimdeler. Ayrıca yakın gelecekte bölgedeki başka birçok ülkede de iktidara gelebilirler. Genel tabloya bakalım.

Aşırı Sağ Tarafından Hâlihazırda Yönetilen Üç Ülke

Aşırı sağı tanımlamak her zaman karmaşıktır. Bu, bilimsel bir kategori değil; belirli bir toplumda zaman ve mekâna göre içeriği değişen gündelik bir kullanım terimidir. Çoğu durumda, toplumsal düzenin sürdürülmesini gerekirse güç kullanarak sağlamaya en kararlı kesimi ifade eder; bunun için de alt sınıfları en baskıcı yöntemlerle ezmekten çekinmez.

Örneğin Arjantin’de Javier Milei’nin en çok öne çıkardığı tema ekonomik liberteryenizmdir ve kamu hizmetlerini “testereyle katletme” iradesidir.

Şili’de ise Avrupa’da yaşanana en çok benzeyen şema çerçevesinde, ülkedeki güvensizlikteki — aslında sınırlı düzeydeki — artıştan sorumlu tutulan Venezuelalılara yönelik yabancı düşmanlığı, Kast’a verilen oyun temel motorunu oluşturuyor.

El Salvador’da ise Nayib Bukele’nin popülaritesi, insan haklarını ihlal etme pahasına dünyadaki en yüksek tutukluluk oranına yol açan cezalandırıcı bir politika üzerine kuruldu.

Kıta Çapında Bir Dinamik

Bu örneklerin ötesinde, Latin Amerika aşırı sağlarının yükseliş dinamiği bölgenin diğer ülkelerinde de görülüyor. Uruguay’da bugün gerileme içinde olsa da 2019 genel seçimlerinde yüzde 11 alan Cabildo Abierto partisi, merkez sol Frente Amplio hükümetinin toplumsal cinsiyet ve cinsellik alanlarındaki ilerici adımlarına karşı bir tepkiyi temsil ediyor. 2020-2025 yılları arasında bu durum, Latin Amerika’da aşırı sağın sağcı bir hükümete ortak olduğu ilk örneği oluşturdu; parti kamu sağlığı ve konut bakanlıklarını üstlenirken parlamenter çoğunluğun sağlanmasında da belirleyici rol oynadı.

Venezuela’da ise Nobel Barış Ödülü sahibi María Corina Machado, her zaman chavizme karşı muhalefetin en radikal yüzü oldu. Onu öne çıkaran unsur toplumsal cinsiyet ya da cinsellik meseleleri değil; chavizmi sona erdirmek için benimsediği yöntemlerdir (kendi ülkesine dış müdahale çağrısı yapması), köklü antikomünizmi (chavizm karşıtlığıyla beslenen), tam ekonomik liberalizmi (Venezuela siyasetindeki geleneksel devlet müdahaleciliğinden kopuş) ve uluslararası ilişkiler ağıdır. Donald Trump’a açık bağlılık göstermesi ve bugün Şili Devlet Başkanı José Antonio Kast gibi liderlere desteğini sürdürmesi de buna dahildir — oysa bu iki lider kendi ülkelerinde Venezuelalı göçmenleri kriminalize etmektedir.

2026 yılı seçimleri, Latin Amerika aşırı sağlarının dinamiği açısından belirleyici öneme sahip. Kolombiya’da 31 Mayıs ve 21 Haziran’da seçmenler, ülkenin ilk solcu devlet başkanı Gustavo Petro’nun (2022’de seçilmişti) çizgisinin sürmesini tercih ederek şu an için favori görünen Iván Cepeda’yı seçme imkânına sahip olacaklar. Cepeda’nın iki temel rakibi ise, aşırı sağcı paramiliterleri ve uyuşturucu kaçakçılarını savunmasıyla tanınan avukat Abelardo de la Espriella ile eski başkan Álvaro Uribe’nin partisinin temsilcisi Paloma Valencia’dır. “Demokratik Merkez” gibi yanıltıcı bir isim taşıyan bu parti, Kolombiya’nın sert sağını temsil etmektedir.

Peru’da da bu ilkbaharda yapılacak başkanlık seçimleri, siyasal yelpazenin en sağındaki güçlerden bir adayın zaferine sahne olabilir. İnsan hakları ihlalleri nedeniyle mahkûm edilen eski otoriter lider Alberto Fujimori’nin kızı Keiko Fujimori — son üç başkanlık seçiminde (2011, 2016, 2021) ikinci turda kaybetmişti — oyların yüzde 17,05’ini alarak ilk turu önde tamamladı. Latin Amerika’nın başka yerlerinde görülen cezalandırıcı güvenlik siyasetinin savunucularından olan eski Lima belediye başkanı Rafael López Aliaga ise belediye düzeyindeki kötü güvenlik siciline rağmen oyların yüzde 11,9’unu aldı; ancak sol aday Roberto Sánchez’in birkaç bin oy gerisinde kalarak ikinci tura kalamadı.

Son olarak, ülkenin büyüklüğü göz önüne alındığında en önemli sınav Ekim ayında, Brezilya başkanlık seçimlerinde yaşanacak. Darbe girişimi nedeniyle yirmi yedi yıl hapis cezasına çarptırılan eski devlet başkanının en büyük oğlu Flávio Bolsonaro, anketlerde Lula ile başa baş görünüyor.

Washington’la Hizalanmış Partiler

Bu yükseliş yeni bir olgu. Birkaç yıl öncesine kadar aşırı sağ Latin Amerika’da etkili bir seçim gücü oluşturmuyordu. 1970’lerin devlet terörünü savunan otoriter hükümetleri — Şilili Pinochet’den Arjantinli Videla’ya, Paraguaylı Stroessner’den Uruguaylı Bordaberry ve Bolivyalı Banzer’e kadar — şiddetleri ve antikomünizmleri nedeniyle açık biçimde bu akımla ilişkilendirilebilir olsa da, bu liderler iktidara seçim yoluyla gelmemişlerdi. Ayrıca gördüğümüz gibi, bu aşırı sağ hareketler homojen değildir; kendi ulusal sorunlarına özgü meseleler üzerinden seçmenlerini seferber etmektedirler.

Bu hareketleri Avrupalı benzerleriyle karşılaştırmaya çalışırsak, hem benzer hem farklı oldukları görülür. Bir yandan güvenlik söylemi, ekolojik kaygıların reddi, toplumsal cinsiyet egemenliklerinin korunması ve cinsel çeşitliliklere yönelik küçümseme gibi temaları paylaşırlar. Öte yandan Latin Amerika’nın dünya sistemi içindeki “bağımlı” jeopolitik konumu temel farklılıklar yaratmaktadır. Latin Amerika aşırı sağları çoğu zaman ABD gücüne bağlılıklarıyla öne çıkmıştır.

Donald Trump’ın 7 Mart 2026’da Florida’da topladığı “Amerikalar Kalkanı” zirvesi bu eğilimin bir göstergesidir. Trump, burada daha önce anılan Arjantin, Şili ve El Salvador devlet başkanlarının yanı sıra; görünürde daha ılımlı bir sağa mensup Bolivya, Kosta Rika, Ekvador, Honduras, Panama, Paraguay, Dominik Cumhuriyeti ve Trinidad ve Tobago liderlerini de bir araya getirmeyi başardı.

Bununla birlikte Donald Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşünden bu yana ABD’nin Latin Amerika politikası Latin Amerikalıların lehine değildir. ABD başkanının adıyla, 1823’te Amerika kıtasında dış etkilerin engellenmesini savunan James Monroe’nun soyadını birleştiren “Donroe Doktrini”, Sam Amca’nın bölgenin tamamı üzerindeki vesayetini yeniden tesis etmeyi vaat ediyor.

Arjantin ve Honduras devlet başkanları, sırasıyla ara yasama seçimlerini ve başkanlık seçimlerini kazanmak için Trump’ın müdahalelerinden yararlandılar. Javier Milei, parlamentonun kontrolünü kaybetmemek için ekonomik bağımlılık içeren bir anlaşma karşılığında 20 milyar dolarlık (17 milyar avrodan fazla) bir krediyi kabul etti. Bu liderler, Çin’le olan ekonomik tamamlayıcılıklara rağmen kendilerini ABD’nin hizmetine sunuyor gibi görünüyorlar. Uzun vadede kendi ülkelerine zarar veren bu politikalar Latin Amerikalılar nezdinde popülerliğini yitirebilir.

Bu konuda daha fazla ayrıntı isteyenler için, koordinasyonunu yaptığım Recherches internationales dergisinin bu temaya ayrılmış özel dosyası kısa süre önce yayımlandı. Burada aşırı sağlar arasındaki kıtalararası ve Atlantik ötesi ilişkiler, Arjantin’deki siyasal yapı, Brezilya’daki evangelizm, Nayib Bukele’nin dijital diplomasi stratejileri ya da Kolombiya sağının yeniden yapılanması üzerine katkılar bulunabilir.

  • Metin ilk olarak 22 Nisan 2026’da çevrimiçi The Conversation sitesinde yayımlandı.

Thomas Posado, Rouen Normandie Üniversitesi’nde çağdaş Latin Amerika uygarlığı alanında öğretim üyesidir.

Kaynak: https://marx21.ch/les-extremes-droites-en-amerique-latine-aujourdhui/

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

İllüstrasyon: Klawe Rzeczy

Bolivya İşçi ve Köylüleriyle Dayanışma! – IV. Enternasyonal

Bolivya’da dört haftayı aşkın süredir devam eden toplumsal çatışmanın ve yoğun siyasi krizin ardından ve göreve başlamasının üzerinden henüz altı ay geçmişken, sağcı Devlet Başkanı Rodrigo Paz’ın hükümeti şimdiden savunmaya çekilmiş ve bölünmüş durumda. Madencilerin (ücretli işçiler ve kooperatif üyeleri), köylü topluluklarının, ulaştırma, sağlık ve eğitim emekçilerinin ve mahalle komitelerinin dahil olduğu büyük ayaklanma, ülke genelinde yaklaşık 80 yolu bloke ederken devlet başkanının istifasını talep etti. Buna ek olarak, hükümetin merkezi olan La Paz’da şiddetle bastırılmaya çalışılan ancak kesintisiz biçimde süren grevler ve protestolar yaşandı. Burjuva basın ve her eğilimden yorumcular, seferber olanların önemli bir bölümünün, 16 yıl boyunca Sosyalizme Doğru Hareket’i (MAS-Siyasal Araç, eski devlet başkanları Morales ve Luis Arce’nin parti-hareketi) destekledikten sonra Paz’a oy vermiş olan taban olduğunun altını çiziyor.

Bu, büyük çoğunluğu Keçuva ve Aymara halklarından oluşan işçi ve halk hareketinin, Kasım 2025’te seçilen siyasi ittifaka karşı ikinci büyük karşı çıkışı. İlki, yürütmenin iki kışkırtıcı kararname açıklamasının ardından Nisan ayında yaşanmıştı. Bunlardan 5503 sayılı kararname, Ocak ayında olağanüstü durum ilan ederek yakıt fiyatlarına verilen sübvansiyonların kaldırılmasını meşrulaştırdı; bunun sonucunda benzinin fiyatı %86, dizelin fiyatı ise %160 arttı. Aynı zamanda bu kararname, madencilik, sınai tarım ve altyapı alanlarında ultra-neoliberal karşı reformların önünü açtı.

İkinci kararname ise, geçtiğimiz 10 Nisan’da çıkarılan ve kırsal mülkiyetleri yeniden sınıflandıran (1720 sayılı yasa) düzenlemeydi. Bu düzenleme, büyük sınai tarım şirketleri ve yatırımcıların “orta büyüklükte” sayılan geniş arazi alanlarını ele geçirmelerini kolaylaştırmayı amaçlıyordu. Çevreciler ile Bolivya’daki köylü federasyonları ve konfederasyonlarına göre bu durum, geleneksel yerli köylü topluluklarının topraklarından mahrum bırakılmasına ve arazi kullanımının değiştirilmesi yoluyla ormansızlaşmanın hızlanmasına yol açacaktı.

Başka bir deyişle hükümet, şimdiye kadar hiçbir yerel neoliberal hükümetin teşebbüs etmeye dahi cesaret edemediği bir hedefi gerçekleştirmeye çalışıyordu: 1952 Devrimi’nin kazanımlarından biri olan 1953 Toprak Reformu’nu geri çevirmek. Daha önce Çokuluslu Yasama Meclisi (alt meclis) tarafından reddedilmiş olan bu kararname, ülkenin farklı bölgelerindeki köylü topluluklarının (Santa Cruz’daki bazı kesimler de dahil olmak üzere) öfkesini tetikledi ve onları La Paz’a doğru yürüyüşler örgütlemeye yöneltti. Kırsal bölgelerdeki hoşnutsuzluğa, kentlerde yakıt fiyatlarındaki artışa karşı biriken öfke de eklenmiş bulunuyordu.

Bu ay, Rodrigo Paz’ın Bolivya İşçi Merkezi (COB) ile %20’lik bir ücret artışı konusunda müzakere etmeyi reddetmesi ve 16 Mayıs’taki protestoların dört kişinin ölümüyle sonuçlanacak biçimde vahşice bastırılmasının ardından, işçilerin, köylülerin ve halkın öfkesi patlama noktasına ulaştı.

Hükümetin merkezi olan La Paz ile ülkenin ikinci büyük kenti olan ve Aymara kimliğinin güçlü olduğu, son yirmi yılın en köklü mücadele geleneklerinden birine sahip El Alto seferber oldu; ancak ülkenin diğer bölgelerinden fiilen yalıtılmış durumda kaldılar. Baskılar nedeniyle gerilemiş olan karayolu ve köy yolu blokajları (80’den fazla) son günlerde yeniden yaygınlaşmaya başladı.

COB ile Tupac Katari Köylü Merkezi’nin (El Alto) öncülüğünde binlerce işçinin katıldığı bir yürüyüş; MAS’ın kadın örgütü olan Bartolinaların, tüm And bölgesindeki köylü topluluklarının ve eski Devlet Başkanı Evo Morales’in toplumsal tabanının (Cochabamba’daki Chapare bölgesinden) desteğiyle, hükümete yönelik büyüyen tepkiyi daha da güçlendirdi ve hareket artık doğrudan Paz’ın istifasını talep etmeye başladı.

Paz bir haftadan uzun süre siyasi sahneden kayboldu; yakıtlar ve topraklarla ilgili kararnamelerin uygulanmasını erteledi. Ancak ülkenin en sanayileşmiş bölgesi olan Santa Cruz’daki iktidar sahibi oligarşilerin ve yeni faşist çevrelerin baskısı altında, COB ile ücret artışları konusunda müzakere etmeyi hâlâ reddediyor.

Köylü mücadelesi ile kentlerdeki mücadelenin birleşmesi, son 74 yılın büyük halk ayaklanmalarının temel özelliklerini yeniden ortaya çıkardı. Bu tarihsel miras; 1952 işçi devriminden, sırasıyla 2000 ve 2003 yıllarındaki su ve gaz savaşlarına; 1970-71 halk meclislerinden, 1980’lerde diktatörlüklere karşı mücadelelere; Hernán Siles Zuazo dönemindeki (1982-1985) hükümet-COB ikili iktidar deneyiminden, 1985 madenci ayaklanmasına ve Evo Morales’in ilk yıllarında Bolivya’yı çok uluslu bir devlet olarak tanıyan Plurinasyonel Devlet’i kuran Kurucu Meclis’in savunulması için verilen mücadelelere kadar uzanmaktadır.

Emperyalizm ve yerli burjuvazi bu tarihi iyi bilmektedir; bu nedenle hareketin genişliği ve radikalliği onları endişelendiriyor. Tepki gecikmedi: ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, yaşananları “Paz’a karşı bir darbe” olarak nitelendirdi. Santa Cruz sağcıları gerici bir “Yurttaş Yürüyüşü” çağrısı yaptı ve Amerikan Devletleri Örgütü’ne (OAS/OEA) baskı yaparak “hukuk devletinin savunulması” adına bir açıklama yayımlatmaya çalıştı (yani muhafazakâr Paz hükümetinin savunulması adına).

Hükümet, çatışmada arabuluculuk yapmayı öneren Gustavo Petro yönetimindeki Kolombiya ile diplomatik ilişkilerini kesti. Sürecin sonucu henüz belirlenmiş değildir. Ancak hükümet, hareketin önderlerine yönelik şiddetli bir baskı politikası uygulamakta ve krize, kan dökülmesi pahasına gerici bir çözüm dayatmaya çalışmaktadır.

Şu anda yol kapatma eylemlerine ve Başkanlık Sarayı’na ulaşmaya çalışan yürüyüşlere yönelik baskılar sürüyor. Bunun yanı sıra COB yöneticileri hakkında tutuklamalar ve kovuşturmalar yürütülüyor; COB, Bartolinalar ve Evo Morales’in önderlerine yönelik gözaltı tehditleri devam ediyor. Buna rağmen hükümet zayıflık belirtileri gösteriyor: Devlet Başkan Yardımcısı Lara, ücret artışları konusunda müzakere yürütülmesini desteklediğini açıkladıktan sonra Paz ile yollarını ayırdı. Paz, Ocak ve Nisan aylarında çıkardığı kararnamelerde geri adım atmak zorunda kaldı. Şimdi ise Santa Cruz ovalarındaki Valle Grande bölgesinin Aymara, Keçuva ve Guarani kökenli köylüleri mücadeleye katılmaya ve And bölgesindeki batı kesimlerine doğru yürümeye hazırlanıyor.

Kamu Denetçiliği, bir hükümet bakanı, Katolik Kilisesi ve parlamento grup başkanlarından oluşan bir diyalog komisyonu, hükümete baskıyı ve hareket önderlerine yönelik tutuklama emirlerini durdurma; harekete ise yol kapamaları askıya alma çağrısında bulundu. Ancak ne COB, ne Bartolinalar ne de köylü örgütleri müzakerelere katılıp katılmayacaklarına henüz karar vermiş durumda. Hükümet ise baskıyı sürdürürken, tehditler savururken ve aynı zamanda ABD’nin uyuşturucuyla mücadele kurumu DEA ile görüşmeler yürütürken, koka üretimine yönelik yeni bir baskı dalgasını da hazırlamaktadır.

Dördüncü Enternasyonal, Rodrigo Paz’ın neoliberal kemer sıkma planlarına karşı mücadele eden işçilere, yerli halklara, köylülere ve tüm Bolivya halkına en geniş desteğini ilan ediyor. Devam eden baskıları, Paz’ın Santa Cruz’daki aşırı sağ ile ve Trump’ın Amerika Birleşik Devletleri ile yakınlaşmasını kınıyor; sıkıyönetim ilan etmeye yönelik manevraları ise kesin bir biçimde reddediyor.

29 Mayıs 2026

Yaşasın yaşam ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi için mücadele eden Bolivya halkının mücadelesi!

Tarihsel mücadelelerle kazanılmış hakları ortadan kaldırmayı hedefleyen ultra-neoliberal karşı reformlara hayır!

Toprak reformunda hiçbir geri adım kabul edilemez! Ücretler derhal artırılsın! 5530 ve 1720 sayılı yasa tasarıları kesin olarak geri çekilsin!

Yaşasın COB, köylü merkezleri ve mahalle komiteleri!

Paz hükümetinin baskıları son bulsun! Tutuklanan tüm önderler ve göstericiler derhal serbest bırakılsın!

Marco Rubio, Trump ve OAS/OEA Bolivya’nın iç işlerinden elinizi çekin!

Sıkıyönetime hayır!

Dördüncü Enternasyonal Yürütme Bürosu Sekretaryası

Diyalektik ve Devrim – Daniel Bensaïd

2005 yılındaki bu konuşmasında Daniel Bensaïd, Fransız Marksizminde diyalektik düşünceye tepkinin tarihsel kökenlerini ele alırken, günümünüz koşullarında diyalektiğin hangi alanlar ve konular üzerinden çalıştırılması, geliştirilmesi gerektiğini tartışıyor.

Hakim akıl karşısında diyalektik akıl akılsızlıktır:

Onun maskesini düşürüp ötesine geçtiği vakit aklî hale gelir.

Theodor W. Adorno

“Fransa’da ve dünyada diyalektik düşüncenin durumu”. Bu yuvarlak masa toplantısının başlığı bir hayli iddialı. Dünyada? O topa girmem. Bertell Olmann Anglo-Sakson dünyada diyalektik araştırmaların durumu hakkında kışkırtıcı bir sunum yaptı. Daha özgül olarak Fransa’ya gelirsek, bu ülkenin felsefi kültürünün diyalektiğe inatçı bir karşıtlık içinde olduğu söylenebilir.

Giriş konuşmasında Lucien Séve, Lucien Goldmann’ı da ekleyebileceğim birçok isim zikrederek ellili yıllarda diyalektik düşünceye olan ilgiyi hatırlattı. Bu vaat yetmişli yıllarda birdenbire yitip gitmiş görünüyor. Fransız olan yalnızca dört diyalektikçiyi (Pascal, Rousseau, Mallarmé ve Lacan) kabul eden Alain Badiou kadar ileri gitmeden Fransa’da diyalektik düşüncenin geçmek bitmeyen sefaletini tespit etmek durumundayız. Özellikle Auguste Comte’a yönelik acımasız kısa yorumlarında Marx tarafından değinilen bu meselenin altı Troçki tarafından da çizilmiştir. Sürekli Devrim’de diyalektiğe dönük “Fransız sol çevrelerinde yaygın olan tiksinti”den söz ediyordu. Gramsci de Hapishane Defterleri’nde “Fransızın diyalektik ve somut biçimde devrimci bir zihniyete” sahip olmadığını belirtiyordu. Şüphesiz bu tiksinti Galyalılara özgü bir genetik acziyetin değil siyasal ve kültürel bir tarihin ürünüdür.

Muzaffer Stalinist bürokrasi tarafından otuzlu yıllarda bir devlet aklı mertebesine yükseltilmiş ortodoks Marksizm, bu durumdan faydalanarak işçi hareketi içinde dogmatikleştirilmiş ve kanonlaştırılmış diamat’ının ideolojik hakimiyetini sağlamakta zorluk çekmemiştir. Bu, diyalektiğin bir çeşit ikinci ölüm fermanı olmuştur.

“Düzen içinde ilerleme”nin düşüncesi olarak pozitivizmin üniversiter beşerî bilimlerdeki egemenliğinin ve Üçüncü Cumhuriyet’in üzerine kurulduğu cumhuriyetçi antlaşmada sahip olduğu hegemonyanın sonucudur. Lanson’ların, Lavisse’lerin ve Langlois’ların bu “entelektüel partisi”ne karşı isyan ediyordu genç Péguy veya Georges Sorel. Althusser ise, tam aksine, Marx İçin’de Comte’u hala “19’uncu yüzyılın tek büyük Fransız filozofu” olarak değerlendiriyordu. Oysa pozitivizm devrimci tehdidin ve onun yaratacağı sarsıntıların önünü almayı hedefleyen tipik bir Termidorcu ideolojidir. Yeni doğmakta olan işçi hareketinin bünyesinde Blanqui pozitivizmin bu methiyeci boyutunu kavrayan nadir şahsiyetlerden biri olmuştur. Bu konuda not defterlerinden sayfalarca alıntı yapılabilir. Dolayısıyla bir gericilik ideolojisidir pozitivizm. Devrimci cumhuriyetin değil, devrime karşı cumhuriyetin, kutsal öğretisi ve sivil diniyle Düzen içinde İlerleme’nin ideolojisi. Bu açıklanabilir: Almanlar, İtalyanlar ve tabii ki Ruslar kendi ulusal ve toplumsal özgürleşimlerini gerçekleştirmek için diyalektik eleştiriye ihtiyaç duyarken Fransız muhafazakâr ideolojisi, Haziran 1848’in ve Paris Komününün ardından ondan kurtulmak için elinden geleni ardına koymadı. Son metinlerinde Althusser’in hoş bir ifade ile başvurduğu “karşılaşmanın yeraltı maddeciliği”, Fransa’da Marx’ın alımlanışından bile önce yenilgiye uğramıştı. Ekonomik Belirlenimcilik’in yazarı Lafargue’ın ve Guesde’in doğmakta olan “bulunmaz Marksizmi[1]” daha başından itibaren pozitivizmle yoğrulmuştu. Tanımların tasnif edici mantığından, Marx’ın Kapital’de ustaca yürürlüğe koyduğu belirlenimlerin dinamik (diyalektik) mantığına geçmek zordu. Altmışlı yıllarda moda olan yapısalcılık, en sert biçimleri altında, olaydan ve öznellikten azade donmuş yapılar ve yüzyılın tarihini düşünmek acı verici hale geldiği oranda tarihten yoksun sistemler üzerinde durarak bu bastırma işlemini sürdürebilmiştir.

Muzaffer Stalinist bürokrasi tarafından otuzlu yıllarda bir devlet aklı mertebesine yükseltilmiş ortodoks Marksizm, bu durumdan faydalanarak işçi hareketi içinde dogmatikleştirilmiş ve kanonlaştırılmış diamat’ının ideolojik hakimiyetini sağlamakta zorluk çekmemiştir. Bu, diyalektiğin bir çeşit ikinci ölüm fermanı olmuştur. Karanlık Kharkov kongresinde[2] psikanalizin ve sürrealizmin mahkûm edilmesiyle öncülleri bariz hale gelen bir çeşit teori içindeki Termidor’dur bu. “Bilimin koro başı”, Tarihsel Maddecilik ve Diyalektik Maddecilik isimli o ölümsüz broşür bu Termidor’un öğretisinin temellerini atar. Dolayısıyla diyalektik, formel bir meta-mantık, her işi gören ve tuğla kırmazdan önce insan kıran bir devlet sofistiği haline bürünür[3]. Böylece eleştirel bilinç diyalektiği (Lukacs, Korsch) devlet aklının otoritesi karşısında gerilemek durumunda kalır.

Geçip giden yüzyılın trajedilerinin ardından, ilerleme ile felaketin o korkunç Benjaminci diyalektiğini yok sayarak ilerlemenin usul usul akan nehrinde yıkanamayız artık.

Teorideki bu gericilik, özellikle de Fransa’da bir başka sürece eklemlendi. Mitolojik alacakaranlıklar karşısında Aydınlanmanın rasyonalizmini savunma gerekçesiyle -ki bu belirli bir ölçüde ve belirli bir yere kadar meşrudur-, felsefedeki Halk Cephesi dediğim olgu gelip siyasetteki Halk Cephesini tamamlar. Yöntem Üzerine Konuşma’nın üç yüzüncü yıldönümü vesilesiyle Politzer için Descartes Fransa’ydı! Gayrı-diyalektik akla düzülen bu methiye aynı zamanda bu kutsal yöntemin diyalektikçi Pascal üzerindeki -geç gelen- zaferidir (Henri Lefebvre’ın onun hakkındaki cüretkâr savunusuna rağmen). Yakın zamanda keşfedilen kendiliğindenlik ve bilinç hakkındaki 1926 tarihli metnine kadar eleştirmenlerinin mahkemesine direnen Lukacs bile Aklın Yıkımı kitabına hevesle girişir (ancak savaştan sonra yayınlanacaktır). Bürokratik karşı-devrim üçüncü seçeneği dışlayan bir ikili mantık talep ediyor: “Benim yanımda bulunmayan karşımda bulunur…”, “Kurtlarla birlikte ulumamak lazım…” vs. Asimetrik biçimde de olsa iki cephede birden mücadele vermek söz konusu değildir bu anlayış açısından. Bu yıldırma ve suçlu hissettirme mantığı çok sayıda siyasal tahribata yol açar (Macaristan, Çekoslovakya, Polonya’da ve daha yakınlarda Afganistan’da veya Balkanlarda).

Lucien Sève diyalektik düşüncenin yeni bir atılımına tanık olduğumuza kani. Bu iyi bir işaret olur. Bu, rüzgârın yön değiştirdiğinin ve her koşulda “pozitif” düşünmeyi salık veren Carrefour-düşüncesine, konsensüs sağlama ve genel uzlaşma retoriklerine karşı negatifin, olumsuzlamanın çalışmaya başladığının işareti olur. Böyle olması için iyi ve kuvvetli nedenler mevcut: Zamanın havasına nakşolmuş bir eleştirel ve diyalektik düşünceye dönük acil bir ihtiyaç.

  1. Tarihsel bir neden, öncelikle. Geçip giden yüzyılın trajedilerinin ardından, ilerleme ile felaketin o korkunç Benjaminci diyalektiğini yok sayarak ilerlemenin usul usul akan nehrinde yıkanamayız artık. Özellikle de son yirmi yıldan beri şekillenen dünyanın belirsiz dönüşümlerinde. Bu diyalektik ihtiyacı kendini eleştirel ekolojide de hissettiriyor. Hem kapitalist küreselleşmenin esrikliklerine hem de derin ekolojinin karanlık eğilimlerine karşı iki cephede birden müdahale etmesi gereken bir ekoloji.
  2. Belirlenimci kaos, sistem teorisi, holistik veya karmaşık nedensellikler, canlının ve yükselen düzenin mantıkları konusundaki bilimsel tartışmaların ışığında diyalektik mantığın kategorilerinin yenilenmesi. Bir alandan diğerine temkinli biçimde geçme koşuluyla, farklı araştırma alanları arasında yenilenmiş bir diyalogu ve diyalektik mantıkların sınanmasını gündeme getiriyorlar.
  3. Küreselleşmeyi totalitenin/bütünlüğün (açık bir bütünselleştirmenin) bakış açısından düşünmeye dönük acil bir ihtiyaç. Bu, geç emperyalizmlerin yeni simalarını anlamanın ve gezegenin her zamankinden eşitsiz ve kötü bileşmiş gelişimine siyasal olarak müdahale etmenin önünü açar.
  4. Bir diğer acil ihtiyaç ise yüzyılı, toplumsal olarak üretilmiş, süreksiz bir zaman-mekân açısından düşünmek ve tarihi miskince post’ların ve ante’lerin (postkapitalizm, postkomünizm…) çizgisel kronolojik kategorileri üzerinden düşünmek yerine, zamansızlık ve aynı-çağdan-olmayış kategorilerini[4] temel alan özgül bir siyasal zaman ölçeğini kavramsallaştırmak.
  5. Etkin ilerlemeyi yalnızca nicel birikimin veya Henri Lefebvre’in haklı olarak eleştirdiği “gelişmesiz büyümenin” değil gelişmenin (veya Troçki’nin terminolojisiyle “evrilmenin” [transcroissance]) bakış açısından değerlendirmeye yönelik yine acil bir gereklilik.
  6. Son olarak, soğuk savaşın sona erişi ve çoklu çatışmaların karmaşık kesişimi bir anavatanın devlet hegemonyası altındaki “kamplardan” birini seçmeye (bu reel sosyalizmin kampı bile olsa) dönük ikili mantıktan çıkmaya ve Balkanlar veya Körfez’inki gibi çatışmalarda stratejik bir yönelime sahip olabilmek için bir üçüncü seçeneği tekrar devreye sokmaya zorluyor.

Eğer diyalektik düşüncenin bu güncelliği doğrulanırsa Komünizmin Kara Kitabı ile Psikanalizin Kara Kitabı’nın ardından bir “Diyalektiğin Kara Kitabı”nın yayınlanmasına hazırlıklı olmak (hatta bundan memnuniyet duymak) gerekebilir. Bu, uzlaşmaz çelişkinin bütünleyicilik biçimi altında etkisiz kılınmış veya “çelişkilerin değil ilintilerin karşıtlığı” içinde erimiş olmadığı anlamına gelir. Ve “hayır’ın felsefesinin”, olumsuzlama çalışmasının, totaliteden yola çıkan bakış açısının, Hegel’in Mantık’ına tuttuğu kenar notlarında Lenin tarafından kutsanan öngörülemez “sıçrayışların” kesinkes ehlileştirilmediğini gösterir. Çünkü diyalektik üzerinden hedef alınan bizzat Devrimin kendisidir. Tarih ve Sınıf Bilinci’nin ve Lenin’in Düşüncesi’nin Lukacs’ı bunu iyi kavramıştı. Doğrudur, bu fırtınanın tam ortasında meydana geliyordu, kriz yıllarında, ki bu mantıken diyalektik yoğunluk yıllarıdır da.

Çeviren: Uraz Aydın


[1] Daniel Linderberg’in Fransa’da marksizmin gelişimini incelediği “Le marxisme introuvable” (1975) adlı kitabına gönderme.

[2] Uluslararası Devrimci Yazarlar Birliği’nin 1930 yılında yapılan bu kongresinde tüm sapmalar belirlenip uluslararası çapta komünist hareket için doğru edebiyat çizgisi belirlenmiştir.

[3] René Viénet’in 1973 yapımı “Diyalektik Tuğla Kırabilir mi?” isimli filmine gönderme. 

[4] Marx’taki contretemps (beklenmedik, zamansız, vakitsiz) ve Ernst Bloch’taki non-contemporanéité (çağdaş-olmayış, aynı-çağdan-olmayış).

Dijital Örtü: Marx’ın Kapitalizm Eleştirisi Neden Hala Geçerli? – Piyamit Leelatham

1. Giriş: Sermayenin Kalıcı Mantığı

Çağdaş ekonomi politik sahnesinde, cezbedici ve nüfuz edici bir anlatı kök salmış durumda: temelde “post-kapitalist” veya “tekno-feodal” bir çağa geçiş yaptığımızın ilanı. Bu görüşün savunucuları verinin uçucu doğasının, küresel platformların her yeri saran hâkimiyetinin ve yapay zekânın öngörüsel gücünün, ekonominin kapitalist yasalarını hükümsüz kıldığını iddia etmektedir. Endüstriyel geçmişten epistemolojik bir kopuşun kanıtı olarak, küresel nüfusun %96’sının internete mobil cihazlar üzerinden eriştiği, sekiz milyarlık küresel nüfus içinde altı milyar mobil kullanıcıyı kapsayan çarpıcı bir demografinin parçası olan, bir dünyaya işaret ediyorlar.

Ancak Marksist iktisat teorisi açısından bu olgular kapitalizmden bir kopuşu değil, onun en yoğun, rafine ve teknolojik olarak dolayımlanmış tezahürünü temsil etmektedir. “Dijital Örtü” sermayenin temelindeki metabolizmayı gizleme işlevi görse de, algoritmanın pürüzsüz arayüzünün altında Karl Marx’ın tanımladığı hareket Yasaları küresel sistemin can damarı olmaya devam etmektedir. Dijital ekonominin sır perdesini aralamak için, “inovasyon” yüzeyselliğinin ötesine geçilmeli ve Değer Yasası ile Sermaye Döngüsü’nün stratejik çerçevesinden faydalanılmalıdır.

Bu analizin temel tezi, dijital ekonominin kapitalist üretim tarzının aşılması değil, gelişmiş değişmez sermaye aracılığıyla nihai olarak gerçekleşmesidir. P–M…Ü…M’–P’ (Para–Meta…Üretim…Artmış Meta–Artmış Para) formülüyle ifade edilen Sermaye Döngüsü, çağımızın değişmez yapısı olarak varlığını sürdürmektedir. Sermaye (P), içinde artı-değer barındıran ve zenginleştirilmiş metalar (M’) üretecek bir üretim sürecini başlatmak üzere üretim araçları (veri merkezleri, fiber optikler) ve işgücünden oluşan metaları (M) satın almak için yatırılır; ki bu da son aşamada artmış para (P’) olarak realize edilmelidir. Dijital altyapının tanımlanmasından, onun en öne çıkan muhaliflerinin eleştirisine kadar uzanan bu seyir, “yeni” ekonomiyi anlamak için öncelikle onun her hareketini yöneten değer yasasına tam anlamıyla hâkim olmamız gerektiğini ortaya koymaktadır.

2. Dijital Sınırı Tanımlamak: Taksonomi ve Evrim

Teknolojinin sınıf ilişkilerinden bağımsız olarak toplumsal biçimleri dikte ettiği yönündeki temelsiz bir inanç olan teknolojik determinizmin tuzaklarından kaçınmak için kesin bir taksonomiye (sınıflandırmaya) ihtiyaç vardır. Dijital ekonomi, toplumsal altyapıyı birbirinden farklı ancak birbirine kenetlenmiş dört değerlenme (valorization) katmanı üzerinden yeniden yapılandıran bir “Genel Amaçlı Teknoloji”dir:

  • Altyapı Katmanı: Bu katman, dijital sermayenin fiziksel temelini oluşturur. Küresel sinir sistemini meydana getiren denizaltı kablolarını, 5G baz istasyonlarını ve uyduları içerir. En önemlisi, veri işleme ve depolama için modern bir fabrika zemini işlevi gören devasa veri merkezlerini (AWS, Azure, Google Cloud) yani “Bulut Sermayesi”ni kapsar.
  • Platform Katmanı: Çağımızın “Gelişmiş Ticari Sermayesi” olarak işlev gören bu aracılar (Amazon, Uber, Airbnb), parçalanmış pazarları birbirine bağlar ve değişim koşullarını dikte eder. Temel mantıkları veri çıkarımıdır ve tüm piyasa faaliyetlerinin içinden geçmek zorunda olduğu dijital bir süzgeç görevi görürler.
  • Uygulama ve İçerik Katmanı: Burası, “Hizmet Olarak Yazılım” (SaaS) ve sosyal medyanın (Meta, TikTok) davranışsal verileri hasat ettiği kullanıcı arayüzünün bulunduğu yerdir. Tüketicinin sermaye döngüsüne entegre edildiği arayüzdür.
  • Zekâ Katmanı: Derin Öğrenme ve Büyük Dil Modellerinden (LLM’ler) oluşan algoritmik “beyin”dir (OpenAI, Gemini). Bu katman, ham veriyi eyleme dönüştürülebilir değere çevirerek hem endüstriyel hem de ticari aktörlere “Hizmet Olarak Zekâ” (Intelligence-as-a-Service) satar.

Web 1.0’dan (salt okunur bilgi erişimi çağı), Web 2.0’a (kullanıcı tarafından oluşturulan içeriğin ve hedeflenmiş reklamların “Platform Dönemeci”) ve nihayet mevcut algoritmik/Yapay Zekâ dönemecine uzanan evrim, sermayenin “Değişmez” bileşeninin giderek karmaşıklaşmasına işaret etmektedir. Bu üçüncü aşamada iş modeli, bilgi işlem gücünün ve karar verme yeteneklerinin kiralanmasına doğru kaymaktadır. Değer Yasası’nın yerini almaktan çok uzak olan bu katmanlar, söz konusu yasanın benzeri görülmemiş bir hızla işlediği modern “Değişmez Sermaye” olarak hizmet vermektedir. Bunlar, acımasız bir artı-değer arayışı için tasarlanmış bir sistemin fiziksel tecessümüdür.

3. Değer Yasası: Buhar Makinelerinden Yapay Zekâya

Marx’ın Sanayi Devrimi analizi, itici güç ister buhar ister silikon olsun uygulanabilen, kapitalist üretim tarzını yöneten mantıksal yasaların bir çıkarımıydı. Bu analizin temelinde, normal toplumsal koşullar altında, ortalama bir beceri ve yoğunlukla bir metayı üretmek için gereken zamanı niteleyen, “toplumsal bakımdan gerekli emek zamanı” yer alır. Dijital çağımızda, yazılım tabanlı bir hizmetin değeri de temel olarak hâlâ “soyut insan emeği”ne bağımlıdır.

Üretici güç ile değer biçimi arasındaki diyalektik, amansız bir rekabet zorunluluğu yaratır. Teknoloji üretkenliği artırdıkça, birim başına düşen toplumsal bakımdan gerekli emek zamanı azalır ve bu da bireysel metaların değerinin düşmesine neden olur. Bu durum, Ek Artı-Değerin ele geçirilmesini tetikler. Mekanizma kesindir: “yenilikçi” bir kapitalist, toplumsal ortalamanın altında bir bireysel maliyet fiyatı ile üretim yapmasına olanak tanıyan üstün bir yapay zekâ algoritmasını benimser. Piyasada, toplumsal ortalamanın dikte ettiği piyasa fiyatı üzerinden satış yaparak bir aşırı kâr elde eder. Bu “Bireysel Üretim Fiyatı” mantığı, tüm rakipleri aynı yolu izlemeye veya değersizleşip piyasadan silinmeye zorlayarak, üretim araçlarının kesintisiz bir şekilde modernizasyonunu garanti altına alır.

Ayrıca sermaye, bilimin uygulanması yoluyla üretim sürecini devrimcileştirir, böylece işçiyi özerkliğinden mahrum bırakır. İşçi artık aracın efendisi olmaktan çıkar ve sermayenin yalnızca “canlı bir uzantısı” hâline gelir. Marx bunu, emeğin Biçimsel Boyunduruğu’ndan, emeğin sermayeye Gerçek Boyunduruğu’na geçişi olarak tanımlamıştır. İlki, sermayenin mevcut emek süreçlerini kendi egemenliği altına almasını içerirken, “otomatik fabrika” ile karakterize edilen ikincisi, İngiltere’deki Sanayi Devrimi ile başlayan özgül olarak kapitalist bir üretim tarzının ortaya çıkışını oluşturur. Çağdaş dönemde, Yapay Zekâ ve Bulut bilişim bu gidişatın zirvesini temsil etmektedir. Entelektüel fail olma durumu (zihinsel inisiyatif), emeğin hızını, yoğunluğunu ve temel doğasını dikte eden ve her anın bütünüyle değerlenmesini (valorization) sağlayan dijital bir mimari olan algoritmanın içinde giderek daha fazla merkezileşmektedir.

4. Endüstriyel Verimliliğin Katalizörü Olarak Dijital Dönüşüm

Endüstriyel sermaye, hayatta kalmak, operasyonel maliyetleri düşürmek ve sömürü oranını artırmak için dijital dönüşüme muhtaçtır. Bu ampirik bir gerçekliktir: endüstriyel dijital dönüşüme yapılan yatırımlar her yıl %15-20 oranında büyümekte ve operasyonel maliyetlerde %10-30’luk bir düşüş sağlamaktadır.

Endüstriyel Dijital Dönüşümün Altı Boyutu:

  • Operasyonel Mükemmellik (Endüstriyel Nesnelerin İnterneti [IIoT] ve Büyük Veri): Sensörler “darboğazları” tespit ederek Siemens gibi şirketlerin üretimini sekiz katına çıkarmasına olanak tanır. Bu durum, boşa harcanan emek zamanını en aza indirir ve değer çıkarımını azami düzeye çıkarır.
  • Öngörücü Bakım (AI & Cloud): Rolls-Royce’un “TotalCare” sistemi jet motorlarını gerçek zamanlı olarak izler. Bu, pahalı makinelerin âtıl kalmasını veya arızalanmasını önleyerek Sabit Sermayenin Değersizleşmesini engeller.
  • İşbirlikçi Robotlar (Cobot): Tesla veya BMW fabrikalarında robotlar tekrarlayan görevleri üstlenerek işgücü maliyetlerini %20-30 oranında azaltır. Bu, üretici gücü artırarak bireysel maliyet fiyatlarını düşürür.
  • Algoritmik Yönetim: Amazon’un yazılımları çalışanların yürüme rotalarını en ince ayrıntısına kadar hesaplar. Bu, Göreli Artı-Değer arayışıdır. Aynı zaman dilimi içinde emeği yoğunlaştırarak her saniyeden değer sıkıştırıp çıkarmayı amaçlar.
  • Dijital İkizler: BioNTech, üretimi optimize etmek için simülasyonları kullanır. Bu, Ar-Ge’deki Toplumsal Bakımdan Gerekli Emek Zamanını azaltarak fiziksel üretim başlamadan önce sermaye kaybı riskini en aza indirir.
  • Bulut Tabanlı Tedarik Zinciri: Apple, ürünlerini satan binlerce tedarikçiyi gerçek zamanlı olarak yönetir. Bu, “Dolaşım Süresi”ni azaltarak artı-değerin mümkün olan en hızlı şekilde yeniden paraya dönüşmesini sağlar.

Bu teknolojiler Değer Yasası’nın yerini almaz, aksine onu doğrular. Bunlar, bireysel sermayelerin üretim maliyetlerini toplumsal ortalamanın altına çekerek ekstra kâr elde etmek için kullandıkları silahlardır. İster Foxconn’un nano-görüş yapay zekâsı ister Amazon’un rota hesaplama yazılımı olsun, amaç aynıdır: insan emeğinin, boşa harcanan zamanı en aza indiren algoritmik bir rejime tabi kılınması. Üretimden değerin gerçekleştirilmesine doğru yaşanan bu geçiş bizi platformun rolüne götürmektedir.

5. Gelişmiş Ticari Sermaye: Platformlar ve “Salto Mortale”

Marksist çerçevede değerin gerçekleşmesi, yani metanın yeniden paraya dönüşmesi süreci, “ölümüne bir sıçrayış” ya da Salto Mortale olarak tanımlanır. Eğer bir meta satılamazsa, onun içinde cisimleşen emek toplumsal açıdan boşa gitmiş olur ve sermaye kaybedilir. Dijital platformlar ise “Gelişmiş Ticari Sermaye” olarak işlev görür. Bunlar dolaşım süresini kısaltarak ve bu sıçrayışın başarıyla gerçekleşmesini sağlayarak endüstriyel sermaye için nihai güvenlik ağı hâline gelirler.

Bu tarihsel bir mutasyon değil, bir evrimdir. Tıpkı 19. yüzyılın büyük mağazalarının (Le Bon Marché gibi) ve Sears Kataloğu’nun (kendi döneminin “analog arama motoru”) tüketimi rasyonelleştirmek için Bilimsel Yönetimi (Taylorizm) kullanması gibi, modern platformlar da sermayenin devir hızını optimize etmek için veriyi kullanır. Platformlar, bir metanın depoda bekleme süresini kısaltarak endüstriyel sermayenin yatırımını daha sık devretmesine olanak tanır ve “yıllık kâr kütlesi”ni muazzam ölçüde artırır.

Bu aşamanın belirleyici özelliklerinden biri de verinin “Karşılıksız Armağan” (Free Gift) niteliğidir. Karl Marx, sermayenin şelaleler veya verimli topraklar gibi doğal güçleri “Doğanın Karşılıksız Armağanı” olarak değerlendirdiğini gözlemlemişti. Dijital çağda ise sosyal etkileşimler, aramalar ve konum bilgileri aracılığıyla toplanan tüketici verileri, “İnsan Yaşamının Karşılıksız Armağanı” olarak ele alınmaktadır. İnsan faaliyetinin bu yan ürünü, Hassas Hedefleme algoritmalarını besleyerek M’–P’ geçişinin neredeyse anlık hâle gelmesini sağlar. Küresel B2B e-ticaret hacminin 32 trilyon dolara ulaşması ve perakende e-ticaretin küresel payının %20’yi aşmasıyla birlikte, Salto Mortale’nin dijitalleşmesi modern ticari hâkimiyetin başlıca motoru hâline gelmiştir.

6. Diferansiyel Rant ve Burjuvazinin “Masonluğu”

Büyük teknoloji şirketlerine yapılan ödemeler (SaaS abonelikleri, kullanım başına ödeme modelleri ya da lisans ücretleri) çoğu zaman feodal haraçlar olarak yanlış yorumlanmaktadır. Aslında bunlar, kapitalist “Diferansiyel Rant”ın özgül bir biçimidir. Bu rant, bir kapitalistin (platform sahibinin), kiracıya (endüstriyel kapitaliste) toplumsal ortalamanın altında maliyetle üretim veya satış yapma imkânı sağlayan üstün bir üretim aracına (Bulut sistemi ya da mülkiyet altındaki bir algoritma gibi) tekelci biçimde sahip olmasından doğar. Ortaya çıkan “ekstra kâr” daha sonra rant biçiminde platform sahibiyle paylaşılır.

Bunlar, fiziksel toprak kıtlığından ziyade yüksek geçiş maliyetleri ve fikri mülkiyet yasaları tarafından muhafaza edilen “Yapay Tekeller”dir. Bu tekeller “uzatılmış geçici” durumlar olsalar da, Değer Yasası’na tabi olmaya devam ederler. Rekabet baskısı eninde sonunda teknolojinin “Genelleşmesini” zorunlu kılar (Açık Kaynak ve Google Docs’un Microsoft’un önceki hegemonyasına meydan okumasını düşünün) ve Merkeziyetsiz Bilişim (P2P, Blokzincir) gibi tahripkâr güçler, rant arayışındaki bu bariyerleri sürekli olarak yıkmakla tehdit eder.

Bu düzenlemenin en derin yönü, Marx’ın “Gerçek Bir Masonluk” (eine wahre Freimaurerei) olarak adlandırdığı şeydir. Bireysel kapitalistler “artı-değer pastası”ndaki dilimleri için “düşman kardeşler” gibi rekabet etseler de küresel işçi sınıfının kolektif sömürüsünde birleşik bir sınıf olarak kalırlar. Artı-değerin, fabrika sahibinden platform devine, yeniden dağıtımı, bu değerin kaynağını, yani işçinin ödenmemiş emeğini değiştirmez. Onların hepsi, sermayeyi büyütmeye yönelik metabolik ihtiyaçlarında birleşen küresel bir sömürü girişiminin hissedarlarıdır.

7. Tekno-feodalizmin Bir Eleştirisi: Varoufakis Neden Yanılıyor?

Yanis Varoufakis tarafından popülerleştirilen “Tekno-feodalizm” hipotezi, “Bulut”un “Piyasa”nın, “Rant”ın ise “Kâr”ın yerini aldığını ve bunun da kapitalizmin ölümü anlamına geldiğini ileri sürmektedir[1]. Retorik olarak keskin olsa da bu analiz, sermayenin en ileri aşamasını onun çöküşü olarak yanlış yorumlayan analitik bir başarısızlıktır.

Tekno-feodalizm TezleriMarksist Tahlil
Bulut Tımarları: Platformlar, ekonomik etkinliğin gerçekleştiği alan olarak piyasaların yerini almaktadır.Değişmez Sermaye: Bulut, piyasa rekabetini yoğunlaştırmak için kullanılan değişmez sermayenin (üretim araçlarının) devrimci bir evrimidir.
Bulut Rantı: Sistemin temel itici gücü olarak rant kârın yerini alır.Diferansiyel Rant: Rant, kârın yerine geçen bir unsur değildir, sanayi sektöründe zaten üretilmiş olan artı-değerin yeniden dağıtımıdır.
Bulut Serfleri: Ücretli işçinin yerini alan kullanıcılar, bedavaya değer üretir.Sömürülen Emek: Değer hâlâ üretken emeğe dayanır. Kullanıcı verisi yeni değerin kaynağı değil, tüketimin bir “Karşılıksız Armağanı” ya da yan ürünüdür.

Bulut Rantının yükselişi nedeniyle kapitalizmin ölümünü ilan etmek, sermaye döngüsündeki üretim sürecini görmezden gelmektir. “Bulut” feodal bir malikâne değildir, küresel üretimi koordine eden “duvarsız bir fabrika”dır. Amazon’a rant ödeyen endüstriyel kapitalist bir “vasal” değil, emeğin boyunduruk altına alınmasının daha verimli bir rejimindeki bir ortaktır. “Tekno-feodalizm”, algoritmanın bugüne kadar tasarlanmış en kapitalist araç olduğunu görememektedir.

8. Sonuç: Marksist Analizin Kalıcı Gücü

Dijital ekonomi, algoritmik karmaşıklığına ve arayüzlerinin “Dijital Örtü”süne karşın, sermayenin hareket yasaları tarafından yönetilmeye devam etmektedir. Modern burjuvazinin stratejisi 19. yüzyıldan bu yana değişmemiştir: Toplumsal Açıdan Zorunlu Emek Zamanını azaltmak, sermayenin devir hızını artırmak ve göreli artı değer çıkarımını azamileştirmek.

İster işçinin yapay zekâ sistemine “Gerçek Boyunduruğu” aracılığıyla olsun, ister verinin “Ücretsiz Armağanlar”ının ele geçirilmesi yoluyla olsun, sistem gerçek bir sömürü “Masonluğu” olarak varlığını sürdürmektedir. Araştırmacının görevi, dijital çağın “yeniliği” ile gözünün kamaşması değil, algoritmanın içinde barınan sermayenin asırlık mantığını ifşa etmektir. Dijital ekonomiyi kapitalizmin ileri bir aşaması olarak kavramak, gerçek mücadele alanlarını belirlemek için stratejik bir zorunluluktur. Marksist iktisatçının görevi varlığını açıkça korumaktadır: dijital örtüyü söküp atmak ve algoritmanın gizlemek üzere inşa edildiği sömürüyü açığa çıkarmak. İnsan yaşamının değeri için verilen mücadele, her zaman olduğu gibi, çağımızın temel çatışması olmaya devam etmektedir.

16 Mayıs 2026

Kaynak: https://anticapitalistresistance.org/the-digital-veil-why-marxs-critique-of-capitalism-remains-valid/

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi


[1] Varoufakis’in kitabının Türkçe çevirisi için bkz. Tekno-Feodalizm: Kapitalizmi Öldüren Neydi?, çev. Mustafa Güdük, Diplomat Yayınları, 2026.

Seleflerinden Çok Farklı Bir Post-Faşizm – Enzo Traverso

2026 yılında artık hiç kimse faşizmi yalnızca tarihyazımına ait bir mesele olarak göremez. İçinde yaşadığımız gerçekliği düşünmeden “faşizm nedir?” diye soramayız. Bu mesele yalnızca geçmişe değil, aynı zamanda ve her şeyden önce, aşırı sağın güçlü yükselişiyle damgalanan bugüne ilişkindir. Dünya çapında otoriter hükümetlerin yeni dalgası bu tartışmayı yeniden alevlendirdi; fakat Donald Trump, Javier Milei, Giorgia Meloni, Viktor Orbán ya da Marine Le Pen düşünüldüğünde akla kendiliğinden gelen bu sözcük, onları tanımlamak için açıkça yetersiz kalmaktadır. Eğer birçok tarihçinin açıkladığı gibi 21. yüzyılın faşizmi öncüllerinden bu kadar farklıysa, onu nitelemek için belki de yeni kavramlara ihtiyaç duyuyoruz.

Yeni Kavramlara Duyduğumuz İhtiyaç

Bu durum çağımızın başka birçok olgusu için de geçerlidir. Eski savaş kavramı da aynı şekilde sorunludur; dronlar ve yapay zekâyla yürütülen çatışmaların yeniliğini kapsamaz. Son on yılın devrimleri —özellikle Arap devrimleri— sosyalizme yapılan her türlü göndermeyi terk etmişti ve geçen yüzyılın devrimleriyle paylaştığı ortak yönler sınırlıydı. Büyük medya kuruluşlarına ve Batılı devlet adamlarının çoğuna göre antisemitizm ezici ölçüde yaygındır; fakat artık bu etiketi Yahudi halkına yönelik önyargıları tanımlamak için değil, İsrail’i eleştiren herkesi ayrım gözetmeden itibarsızlaştırmak için kullanıyorlar. Buna benzer daha pek çok kavram üzerinden devam edebiliriz.

Dolayısıyla Gramsci’nin 1930’larda Hapishane Defterleri’nde yazdığı gibi bir tür fetret döneminde yaşıyoruz: “Kriz tam da eskisinin ölmekte, yenisinin ise henüz doğmamış olmasından ibarettir; bu fetret döneminde çok çeşitli marazi belirtiler ortaya çıkar.” Her ne kadar bu cümle sık sık kötüye kullanılmış olsa da, bugünümüzü oldukça iyi yansıtıyor: tarihin tekrarına, geçmişe dönüşe tanıklık etmiyoruz; yeni sorunlar ve yeni tehditlerle karşı karşıyayız, fakat onları çözümlemek ve yorumlamak için yalnızca geçmişten miras kalan kavramlara sahibiz. Elbette bu durum hayal kırıklığı yaratıyor: bu sözcükler, korkunç bir fırtınayı haber veriyor gibi görünen çağımızın belirsizliğini yeterince tarif edemiyor.

Benim görüşüme göre karşı karşıya olduğumuz şey bir tür post-faşizmdir; bu kavram hem klasik faşizmle araya giren tarihsel mesafeyi hem de onun ideolojik, toplumsal ve siyasal konumlarındaki önemli dönüşümü ifade eder. Yeni heterojen aşırı sağ, farklı kökenlerden gelen ve farklı ideolojik referanslara sahip hareketler ile partilerden oluşan bir takımyıldızdır; bunların büyük çoğunluğu liberal demokrasinin kurumsal çerçevesini kabul ediyor görünmektedir. İstedikleri şey demokrasiyi dışarıdan değil içeriden yıkmaktır. Demokrasi için bir tehdittirler; ancak tarihsel faşizmin güçleriyle aynı biçimde hareket etmezler. Demokrasi ile faşizm arasındaki geleneksel ikiliği sorgularlar; üstelik bunu, demokrasinin kendisinin aşınmış, itibarsızlaşmış, içi boşalmış ve özgün erdemlerinden yoksun bırakılmış göründüğü bir dönemde yaparlar.

J. D. Vance, Münih’e Alternative für Deutschland’u (AfD) ile özgürlüğü eşitlemek için gidiyor; Giorgia Meloni, antif­aşizmde cisimleşen bir tehdide karşı İtalyan demokrasisini savunuyor; bütün Batılı hükümetler, barbar ve karanlıkçı unsurlarla çevrili demokratik bir ada olarak İsrail’i destekliyor; Avrupa ve Amerika kıtasındaki aşırı sağ hareketler, demokrasiyi İslami köktenciliğe karşı savunmak adına ırkçı ve yabancı düşmanı önlemler öneriyor; ABD’de yaşayan ve çalışan yüz binlerce göçmeni sınır dışı ederken Trump yönetimi, Güney Afrikalı beyaz üstünlükçülere mülteci statüsü tanıyarak insan haklarını savunduğunu söylüyor. Sözcükler, Orwellvari bir başkalaşım yoluyla anlam değiştirdi. On yıl önce bu eğilimler hâlâ embriyonik durumdaydı. Son iki-üç yılda ise ani bir hızlanma yaşadılar.

Şiddetle Nasıl Bir Bağ?

Faşizm ile post-faşizm arasındaki en büyük farkın çoğu zaman şiddet olduğu söylenir. Bu teşhisin doğru olduğunu düşünsem de, bunun nüanslandırılması gerektiğine inanıyorum. Elbette bugün radikal sağın liderlerinin çoğu televizyon ekranlarında görünmeye alışkın ve çevreleri de üniforma giymiyor. Yetmiş yıllık barış ve ekonomik istikrarın ardından liberal demokrasi, Batılı ülkelerde sağlam bir kurumsal çerçeve oluşturmuş görünüyordu. Şiddet —6 Ocak 2021’deki Kongre baskınını ya da iki yıl sonra Brezilya Kongresi’ne yapılan saldırıyı düşünelim— kuraldan çok istisna gibi görünüyordu; her ne kadar işler değişiyor olsa da.

Donald Trump’ın ikinci dönemi, siyasetin açık biçimde suç olarak gösterilmesi eğilimiyle karakterize edilmektedir: düzeni sağlamak için birçok büyük kente federal birlikler gönderdi ve Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi’ni (ICE), artık bir tür pretoryen muhafız gibi görünen paramiliter bir güce dönüştürdü. Bunlar, otoriterleşme yöneliminin en çarpıcı belirtileridir. ICE, hukuk devletinin tartışmalı hâle geldiği bir terör iklimi yaratıyor ve yalnızca düzensiz göçmenler değil, herkes kendini tehlikede hissediyor.

Elbette post-faşist şiddet, topyekûn savaşın harap ettiği bir kıtadaki klasik faşizmin şiddetiyle kıyaslanamaz; ancak bir dönüşümün işaretleri açık biçimde hissediliyor. Avrupa’da da otoriterlik büyüyor. Fransa ve İtalya’yı düşünelim: on yıl önce sendikal grevler ve gösteriler polis tarafından çevrelenirdi; polis ile grevcilerin bazı radikal kesimleri arasında marjinal çatışmalar yaşanabilirdi. Bugün ise işçi sendikaları ve sol tarafından örgütlenen yasal gösterilerin karşısında militarize olmuş polis güçleri bulunuyor. Polis karakollarında sistematik bir ırkçılık hüküm sürüyor.

Bu güç gösterisine geri dönüş sınırların ötesine de yayıldı. Batı, şiddeti başka yerlere, özellikle de Ortadoğu’ya ihraç etti; burada işgaller, savaşlar ve son olarak İsrailli müttefiki aracılığıyla bir soykırım gerçekleştirdi. Şimdi ise Trump yönetimi İran’ı bombaladı, Venezuela’da Nicolás Maduro’yu kaçırdı ve özellikle Grönland konusunda komşularını tehdit ederek NATO’yu sorguladı, en sadık Avrupalı müttefiklerini uyardı. Paradoksal biçimde bu, güçten çok zayıflığın belirtisidir. ABD, kıtasal bir süpergüç olma konumunu korumak ve güçlendirmek için Kanada ile Grönland’ı denetimi altına almak istiyor; fakat dünya ölçeğindeki geleneksel hegemonik emellerinden vazgeçmiş durumda. Soğuk Savaş’ın Amerikan merkezli bir dünya düzeni kurma hedefi artık geçerliliğini yitirdi. Çin, otuz yılı aşkın süre önce SSCB’nin yaptığı gibi çökmeyecektir.

Muhafazakar Bir Ufuk

İkinci bir fark da aynı ölçüde paradoksaldır: ortaya çıkan bu yeni aşırı sağın yeniliği, muhafazakâr karakteridir. Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda faşizm güçlü bir ütopyacı boyuta sahipti. Kendisini bir devrim olarak tasarlıyor, Yeni İnsan’dan, Bin Yıllık Reich’tan vb. söz ediyordu. Dünyanın tam bir çöküş içinde olduğunu söylüyor ve gelecek için bir alternatif öneriyordu. Başka bir deyişle, ütopyacı bir ufka sahipti.

Bugün ise post-faşizm bütünüyle muhafazakârdır. Batı uygarlığını tehdit eden büyük bir “yer değiştirmeden” (göçmenlerin yerleşik olanların yerini almasından -ÇN) söz eder ve geleneksel değerleri savunduğunu iddia eder: aile, egemenlik, ulusal kültürler, Yahudi-Hristiyan uygarlığı vb. Azınlık hakları alanındaki bütün ilerlemeleri sorgular ve en kırılgan kesimlere acımasızca saldırır: evraksız göçmenler, queer ve trans bireyler. Genel olarak bu hareketler, insanlara farklı bir gelecek hayal ettirme yeteneklerini kaybetmişlerdir; amaçları düzeni ve güvenliği (ekonomik, siyasal, kültürel ve psikolojik güvenliği) yeniden tesis etmektir. Donald Trump’ın en çok taraftarlarının hoşuna giden sloganı olan “Make America Great Again” bile bir fetih sloganı değildir; kaybedilmiş bir altın çağı geri getirme düşüne, ABD’nin güçlü ve müreffeh bir kuvvet olduğu döneme gönderme yapar.

Yeni olan —ve 1930’ları hatırlatan şey— post-faşizmin ekonomik elitlerle organik bağlar kurabilme kapasitesidir; bu durum Trump’ın göreve başlama töreninde çarpıcı biçimde görüldü. Önümüzdeki yıllarda en olası senaryo, muhtemelen otoriter bir neoliberalizm biçiminin yerleşmesidir. Şimdiye kadar post-faşist liderler ve hareketler, siyaset sınıfını sorgulayan ve neoliberalizme muhafazakâr bir alternatif öneren yeni yükselmiş figürler gibi görünüyordu; bugün ise AB’de, ABD’de ve aynı zamanda birçok Latin Amerika ülkesinde ekonomik elitlerin güvenilir muhataplarına dönüşmüş durumdalar.

Elbette post-faşizm ile neoliberalizm arasındaki bu ittifakın ne kadar süreceğini öngörmek zor. AB’de hâlâ Trump döneminde ortaya çıkan oligarşik iktidardan uzağız; fakat benzer bir eğilim mevcut. Açık olan şey, neoliberal elitlerin Mussolini İtalya’sı ya da Hitler Almanyası gibi total bir devlet istemediğidir; hedefleri, kendi iktidarlarını tesis ederek demokrasiyi askıya alan bir olağanüstü hâl devletidir. Bu siyasal iktidar, sermayenin özerkliği ilkesine dayanır; bu da siyasetin özerkliğinden farklıdır. Carl Schmitt bütünüyle unutulmuş değildir —post-faşist liderler, parlamentoları küçümseyip kararnamelerle yönetmeleri ve birçok anayasal normu tartışmalı hâle getirmeleri bakımından “kararcı’dırlar— ancak artık Schmitt, Friedrich von Hayek tarafından gözden geçirilmiş ve düzeltilmiştir.

Javier Milei, 2023’te seçildiğinde Arjantin’e özgü bir tür anomali gibi görünüyordu: aşırı, egzotik ve istisnai. Bugün ise liberteryenliğin paradigmatik bir figürüne dönüşmüş durumda; onun kemer sıkma reçeteleri de Elon Musk’ın Hükümet Verimliliği Bakanlığı (DOGE) tarafından daha ileri taşınmıştır. Otoriter siyasal iktidar (Schmitt’in egemenlik anlayışı) ile neoliberal kapitalizmin —devletin tamamen sermayeye tabi olduğu ve piyasa toplumunun bir aracına dönüştüğü bir düzenin (Hayek’in liberalizm anlayışı)— bu birlikteliğinin tarihsel tek örneği Pinochet Şili’sidir. Ve Pinochet Şili’si, savaşlar arası dönemin faşizminin basit bir tekrarı değildi. İşte bugünün post-faşizminin tarihsel arka planı budur.

Ekonomik Seçkinlerin Desteği

Bu strateji değişikliği açıkça kaçınılmaz değildi. Ekonomik elitler, daha önce güvenilir muhataplar gibi görünmeyen radikal sağ hareketlere ancak yakın dönemde güvenmeye ve onları desteklemeye başladılar. Geçmişte aşırı sağ liderler, neoliberal küreselleşmeyi teşhir ederek etkilerini artırmışlardı (örneğin Marine Le Pen’in Macron’u küreselci elitlerin temsilcisi olarak nitelemesi ya da Giorgia Meloni’nin benzer gerekçelerle bankacı Mario Draghi’yi damgalaması gibi). Bazen de Donald Trump ile Jair Bolsonaro örneklerinde olduğu gibi, 2016’da egemen sınıfların tercih ettiği adaylar olmamalarına rağmen iktidara geldiler.

Bugün ise aşırı sağ popülist hareketlerle küresel elitler arasındaki ittifak her yerde hâkim durumda. Bu saptamayı destekleyen olgular kesinlikle anekdot düzeyinde değildir. Burada toplumun en yoksul kesimleriyle en zengin kesimleri arasında tuhaf bir koalisyon şekillenmektedir. Bu muhtemelen post-faşizmin en büyük başarısı olmuştur: hem işçi sınıflarının geniş kesimlerinin desteğini kazanmak hem de güçlü fakat sayıca çok küçük olan küresel elitlerin güvenini elde etmek.

Radikal sağ, yozlaşmış elitlere karşı “iyi halk” şeklindeki klasik popülist paradigma üzerine kuruludur; ancak bunu önemli ölçüde yeniden formüle etmiştir. Geçmişte “gerçek halk”, etnik olarak homojen bir topluluk (beyaz, milliyetçi ve sözde toprağa derin köklerle bağlı insanlar) anlamına gelirken ve bunun karşısında düzensizlik ile güvensizliğin kaynağı olarak görülen yoksul ve marjinal kent nüfusları yer alırken, bugün beyaz işçi sınıfı sosyalist, komünist ve sol geleneklerle bağını kopardığı takdirde ulusal topluluğun bir bileşeni olarak kabul edilebilmektedir. Dış düşmanlar göçmenler, ırksallaştırılmış azınlıklar ve Müslümanlardır; iç düşmanlar ise feministlerden LGBTQ bireylere, ekolojistlerden Filistin’deki soykırımı teşhir edenlere kadar her türlü “woke” akımının temsilcileridir.

Michel Feher’in isabetli biçimde öne sürdüğü gibi, eski milliyetçilik, faşizm ve post-faşizm arasındaki süreklilik; üreticiler ile asalaklar arasındaki kalıcı hayali ikilikte yatmaktadır. İlk grup, çalışan erdemli kadınlar ve erkeklerden oluşur ve ikinci grup tarafından utanmazca sömürülür; bu ikinci grup ise finans elitlerinden, ev sahibi ülkelerde sosyal güvenlik ve refah yardımlarından yararlanan göçmenlere kadar uzanan heterojen bir kümedir. 20. yüzyılın ilk yarısında bu asalak kesimler, milliyetçi ve faşist tahayyülde Yahudilerin özelliklerini taşıyordu: Wall Street bankerleri ile Yahudi Bolşeviklerin garip koalisyonu. Bugün ise bunların yerini küreselci elitler ile Müslüman göçmenler almıştır.

Bununla birlikte post-faşist tahayyül —özellikle cinsellik konusundaki yaklaşımı— karşı-modellerin damgalanması ve günah keçileri aranmasının düşündürebileceğinden daha karmaşıktır. Neomuhafazakâr karakterine rağmen post-faşizm, burjuva normalliğine ve Viktoryen klişelere basit bir dönüş olarak yorumlanmamalıdır. Liberal demokrasinin kurumsal dokusu içinde, mülkiyetçi bireycilikle şekillenmiş piyasa toplumlarından doğan post-faşizm, faşist ideal tipten kopmuştur ve birçok durumda Aydınlanma mirasını sahiplendiğini iddia eder. İnsan hakları çağındaki bu post-totaliter dönemde, bu durum ona bir saygınlık kazandırmaktadır.

Post-faşizm, İslam’a karşı yürüttüğü savaşı artık emperyal yayılmacılığın ve doktriner ırkçılığın eski sahte argümanlarıyla değil, daha çok Aydınlanma mirasına dair kendi yorumuyla meşrulaştırmaktadır. Marine Le Pen, Giorgia Meloni ve Viktor Orbán, Akdeniz’i aşarak gelen göçmenlere karşı Avrupa halklarını savunmak istediklerini söylerken, aynı zamanda kadınları İslami karanlıkçılığa karşı koruduklarını da iddia etmektedirler. Homofobi ile homomilliyetçilik bu dönüşen radikal sağ içinde bir arada var olmaktadır. Hollanda’da feminizm ve eşcinsel hakları, önce açıkça eşcinsel olan Pim Fortuyn’un, ardından onun halefi ve eşcinsel hakları savunucusu Geert Wilders’ın öncülük ettiği şiddetli yabancı düşmanı kampanyanın bayrağı hâline geldi. AfD lideri Alice Weidel ise geleneksel aileye bağlılığını ilan eden ve eşcinsel evliliğe karşı çıkan bir lezbiyendir.

Bugün Aydınlanma mirası çoğu zaman yeni bir oryantalizm biçimi içinde çerçevelenmektedir; bu, uygarlık, rasyonalizm, ilerleme ve özgürlüğü barbarlık, fanatizm ve karanlıkçılığa karşıt olarak konumlandıran ikili bir dünya görüşüne dayanır. Aşırı sağ hareketler, geleneksel ırkçı, kadın düşmanı ve homofobik kimliklerinden vazgeçmeden bu ilerlemeci neo-oryantalist bakışa katılmaktadırlar. Geleneksel sömürgeci ve ırkçı söylemi —21. yüzyılda artık kabul edilebilir olmadığı için, her ne kadar Siyonist sömürgecilik gibi bazı dikkat çekici istisnalar bulunsa da— terk etmişlerdir; ancak Batı ile dünyanın geri kalanı arasında ontolojik bir kültürel uyumsuzluktan söz etmeye devam etmektedirler.

Devletle Nasıl Bir Bağ?

Faşizm ile post-faşizm arasındaki önemli farklardan biri, devlet anlayışlarıyla ilgilidir. Faşizm, Büyük Savaş’ın ardından, total devlet çağında, laissez-faire (“bırakınız yapsınlar”-ÇN) kapitalizminin son bulduğu ve ekonomide devlet müdahaleciliğinin yükseldiği bir dönemde doğdu: Keynesçilik, New Deal, faşizm ve Sovyet beş yıllık planları, devletçiliğin aynı tarihsel dönemine aittir. Post-faşizm ise tamamen farklı bir dönemde, serbest piyasa mesihçiliği ve neoliberal kapitalizm çağında ortaya çıkmıştır. Otoriter özellikleri, piyasa toplumuna duyulan kültle bir arada var olmaktadır.

Bu bağlamda ekonomik elitlerin desteği ağır bir bedel taşımaktadır: yani devletçiliğin terk edilmesi. Bugün artık Trump, Amerikan düzeninin temel direklerinden biri olan Cumhuriyetçi Parti’yi ele geçirmiş bir yabancı gibi görülmüyor. Aynı şekilde Avrupalı milliyetçi ve post-faşist hareketler de artık AB’nin yıkıcı ve tehlikeli düşmanları olarak görünmüyor. Meloni bir parya değil, aksine AB içinde etkili bir figürdür. Mussolini ve Hitler, iktidara gelmeden önce ülkelerinin mali ve sanayi elitlerinden bu kadar açık bir destek görmüyorlardı; onların durumu, Trump’ın çok sayıda milyarderden aldığı destekle ya da Le Pen’in Vincent Bolloré’nin (Fransız medya patronu-ÇN) kontrolündeki medya imparatorluğundan gördüğü destekle hiçbir şekilde kıyaslanamazdı. Küresel elitler birçok bakımdan, ne olup bittiğini anlamadan felakete sürüklenen 1914’ün “uyurgezerlerini”, yani Avrupa uyumunun şövalyelerini hatırlatmaktadır.

İki Dünya Savaşı arası dönemde liberal demokrasiler, faşizmin yükselişine anlam verememe ile hoşnutluk arasında gidip gelen bir tavırla bakmışlardı; bunun başlıca örnekleri Fransa ile Birleşik Krallık’ın İspanya İç Savaşı’na bilinçli biçimde müdahale etmemesi ve 1938 Münih Konferansı’nda Hitler’e verdikleri tavizlerdi. Bugün de benzer bir muğlaklık sürmektedir. Wolfgang Streeck’in isabetli biçimde belirttiği gibi, küresel elitlerin ekonomik ve kültürel kozmopolitizmi, tepki olarak “aşağıdan gelen anti-elitist bir milliyetçilik” üretmiştir; bu da Feher’in üreticiler ile asalaklar arasındaki ikiliğine dayanır. Post-faşizm, bu hoşnutsuzluğa siyasal bir ifade kazandırırken, aynı zamanda mali ve sanayi elitlerinin gözünde saygınlık ve güvenilirlik de elde etmektedir.

Bu çelişkili eğilimlerin ne kadar süre uzlaştırılabileceğini öngörmek zordur. Milei, Meloni, Orbán ve Trump, bu karşıt kutupları bir arada tutan becerikli akrobatlardır; fakat uzun vadede bu denge tehlikeli olabilir. Bir yandan elitlerle en yoksul toplumsal katmanlar arasındaki bu yakınlaşma, Gramsci’nin kastettiği anlamda gerçek bir tarihsel blok oluşturamaz; ancak geçici bir Bonapartizm biçimi olabilir. Öte yandan bu stratejiyi uygulamanın koşulu, hukuk devletinin ve liberal demokrasinin kurumsal çerçevesinin giderek yıkılmasıdır.

1990’lardan, yani Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana, gerek soldaki gerek sağdaki hükümet güçleri neoliberalizmi bir tür “tekil düşünce” olarak benimsediler. Bu durum, sonunda bir alternatif olarak ortaya çıkan aşırı sağın olağanüstü yükselişinin başlıca önkoşuludur. Wendy Brown’ın belirttiği gibi, radikal sağ; neoliberal mantığın yön verdiği demokrasiyi tasfiye sürecine verilen demokratik olmayan yanıttır. Max Horkheimer, 1939’daki ünlü aforizmalarından birinde şöyle yazmıştı: “Kapitalizm hakkında konuşmak istemiyorsanız, faşizm hakkında da susmalısınız.” Bugün biz de şöyle diyebiliriz: “Neoliberalizm hakkında konuşmak istemiyorsanız, post-faşizm hakkında da susmalısınız.” Neoliberalizm ile post-faşizm eşanlamlı olmasa da, bugün kırılgan müttefiklerdir. Bu eğilime karşı koymanın ve bu “marazi belirtileri” ortadan kaldırmanın tek yolu, solun yeniden doğuşudur: terk edilmişlik duygusuna kapılmak yerine, aşağıdan gelen toplumsal ve siyasal bir yanıtın; yeni bir proje, yeni semboller ve geleceğe dair yeni bir vizyon bulabilmesidir.

Bu makale, 20 Nisan 2026’da Viento Sur dergisinin 200. sayısında “Fascismo: pensamiento con historia” başlığıyla yayımlandı. Çeviri İspanyolcadan tarafımızca yapılmış; ara başlıklar ve görseller de bize aittir.

Enzo Traverso, Cornell Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan İtalyan bir tarihçidir ve çok sayıda kitabın yazarıdır.

Kaynak: https://marx21.ch/un-post-fascisme-si-different-de-ses-predecesseurs/

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

İlk İşçi Devletinin Bürokratikleşmesi – Lemmy K

Ekim Devrimi, sovyet demokrasisinin vaadini taşıyordu. Ancak “savaş komünizmi” demokrasiyi susturdu. İşçi demokrasisini yeniden kurma mücadeleleri ise Parti aygıtının güçlenmesiyle çatıştı.

Rusya’da, 1917’de olduğu gibi 1905 devriminde de, seçilmiş temsilcilerden oluşan ve ulusal ölçekte birleşen işçi ve asker sovyetleri kuruldu. 

Sovyetlerden “Kızıl Teröre”

Ekim Devrimi, Lenin’in Nisan Tezleri’ndeki “Tüm iktidar Sovyetlere” sloganını hayata geçirdi: Halk Komiserleri Konseyi sovyetlere karşı sorumluydu. Tarihinin büyük bölümünü yeraltında geçiren Bolşevik parti, yıllık kongreler, üyeler tarafından liderliğin seçilmesi ve yüksek derecede siyasi çoğulculuk ile kapsamlı bir iç demokratikleşme sürecinden geçti.

Haziran 1918’den itibaren, büyük emperyalist güçler ve uydu devletleri yeni kurulan Sovyet Rusya’yı kuşattı. Bolşevik Parti daha sonra sovyet demokrasisinin sonunu getiren “Kızıl Terör”ü başlattı. Sovyetler boş birer kabuk haline geldi. Parti içindeki demokrasi keskin bir şekilde geriledi: Liderlik kadrosu içinde elbette hararetli siyasi tartışmalar olsa da, artık sıradan üyelerin ara kademe liderleri seçmesi söz konusu değildi; bu liderler yukarıdan atanıyordu.

“Savaş komünizminin” siyasi maliyeti 

“Savaş komünizmi” Bolşevik rejimini kurtardı, ancak çok yüksek bir siyasi bedelle: nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan köylülük bir yana, işçi sınıfı tabanının büyük bir bölümüyle bağların kopması. Lenin bile, böylesine dramatik bir durumda kaçınılmaz olan, işçi devletinin ciddi bürokratik çarpıklıklardan mustarip olduğunu kabul etti. Bununla birlikte, dünyanın ilk proletarya devriminin kaderi, uluslararası izolasyonuna rağmen, mühürlenmedi. Parti içinde, özellikle Lenin ve Troçki önderliğinde, “işçi demokrasisinin” yeniden kurulması için mücadele başladı.

Demokratik kararlar etkisiz kaldı

Mart 1921’deki 10. Parti Kongresi, Partinin demokratikleştirilmesi ve sovyetlerin yeniden canlandırılması için önlemler aldı. Aralık 1923’te, özellikle “tüm önemli konularda tartışma özgürlüğü” ve “üyeler tarafından lider seçimi”ni içeren “parti aygıtının bürokratikleşmesiyle” mücadele ihtiyacı yeniden teyit edildi. Ancak bu demokratik kararlar kağıt üzerinde kaldı. Seçimler büyük ölçüde formaliteydi; Parti aygıtı (daimi yetkilileri) liderleri atamaya devam etti. Bu aygıt, İşçi ve Köylü Müfettişliği Halk Komiseri ve ardından 3 Nisan 1922’de Parti Genel Sekreteri olarak konumunu kullanarak destekçilerini içine yerleştiren Stalin tarafından giderek daha fazla kontrol edildi.
Lenin’in hastalığı ve ardından gelen ölümü, “son kavgasını” engelledi. Lenin’in ünlü vasiyetinde Stalin’i görevden alma önerisi hayata geçirilmedi. Stalin, Zinoviyev ve Kamenev’den oluşan bir üçlü, Parti’nin kontrolünü ele geçirdi ve Lenin ile birlikte Ekim Devrimi’nin başlıca lideri olan Troçki’yi devre dışı bıraktı. Söz konusu üçlü 1924 yılının ilk yarısında Parti üye sayısını ikiye katlayan “Lenin terfisi” ile geniş bir çoğunluk sağladı.

Kaynak: Haftalık L’Anticapitaliste – 795 (09/04/2026)

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Fotoğraf: Kızıl Muhafızlar, silahlı işçi müfrezesi, 1917

Hizbullah’ı Ne Bekliyor? – Joseph Daher

Joseph Daher, İsrail’in Lübnan’a karşı yürüttüğü yeni sömürgeci saldırı savaşını 7 Ekim 2023 sonrası bağlama yerleştirerek inceliyor; bu bağlam, İsrail sömürgeci devletinin yürüttüğü soykırımcı savaş ve Washington’un emperyalist hırslarıyla belirleniyor. İsrailli müttefikiyle birlikte bu iki güç, bölge üzerinde hegemonik tahakkümlerini dayatmaya çalışıyor. Aynı zamanda yazar, bu savaş içinde Hizbullah’ın kendi iç dinamiklerini ve kısıtlarını, ayrıca Lübnan devletinin siyasal çelişkilerini de ele alıyor. ABD ile İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü emperyalist savaş bölgeyi zaten istikrarsızlaştırdı ve bunun etkileri, İsrail’in yeni bir savaşına maruz kalan Lübnan’da güçlü biçimde hissediliyor. Ne İran’da ne Lübnan’da ne de başka bir yerde, ABD ile İsrailli müttefiki yerel halkların demokrasisini ya da refahını hedefliyor; amaçları, barbarca bir şiddet yoluyla Washington ve Tel Aviv’in egemen olduğu yeni bir bölgesel düzeni dayatmaktır. İsrail’in Lübnan’a karşı bu yeni savaşı, Lübnan’a yönelik uzun bir saldırılar tarihinin parçası; aynı zamanda Washington ile Tel Aviv’in bölgesel hegemonya kurma iradesinin şekillendirdiği siyasal bir bağlama da oturmakta.

Saldırının kaynağında İsrail devleti var

Kasım 2024’ten beri yürürlükte olan ateşkese rağmen, İsrail işgal ordusu Lübnan’a karşı neredeyse her gün saldırılar düzenledi; bu saldırılar yüzlerce insanın ölümüne, onlarca kişinin kaçırılmasına ve binlerce kişinin yaralanmasına yol açtı. Buna, İsrail işgal güçlerinin hem karadan, hem havadan, hem denizden gerçekleştirdiği 15 binden fazla ateşkes ihlalini de eklemek gerekir. Ayrıca Tel Aviv, 2024 saldırılarından sonra Lübnan’da en az beş bölgeyi işgal etmeyi sürdürdü ve o tarihten beri, özellikle yerle bir edilen bazı sınır köylerinin yeniden inşasını engelliyor. Böylece yerinden edilmiş on binlerce insanın evlerine dönmesi de engellendi. Dolayısıyla Lübnan’a karşı savaş, birçok bakımdan hiç sona ermedi; yalnızca farklı bölgelere göre farklı biçimlerde yaşandı ve hissedildi.

Lübnan’a karşı süren bu savaş bağlamında ve İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in İsrail ve ABD tarafından öldürülmesine yanıt olarak, Hizbullah’ın silahlı kanadı 2 Mart Pazartesi günü, Hayfa’nın güneyindeki bir İsrail füzesavar savunma tesisine füze ve insansız hava araçları fırlattığını açıkladı. Bu gelişmelerin ardından İsrail işgal ordusu Lübnan’daki savaşını ve işgalini genişletti.

Hizbullah’ın 2 Mart sabahı gerçekleştirdiği saldırıların ardından, İsrail işgal ordusu Beyrut’un güney banliyösünü (Dahiye), ayrıca güneydeki kent ve köylerle Bekaa Vadisi’ni yeniden yoğun biçimde bombaladı.

Ardından İsrail sömürgeci devleti, sınırdaki “güvenlik tampon bölgesini” genişletmek amacıyla Güney Lübnan’da yeni bir kara harekâtı başlattı; aynı zamanda bu toprakları nüfussuzlaştırmaya çalıştı. Güney Lübnan’daki Sur kentinin sakinlerine evlerini derhal boşaltmaları emredildi; Litani Nehri’nin güney kıyısını ülkenin geri kalanına bağlayan köprüler sistematik biçimde yıkıldı; güneyde kara askeri istilaları sürüyor… Tel Aviv, Lübnan’ın bu bölgesini işgal etmeye ve onu bir tür insansız bölgeye, bir “tampon bölgeye” dönüştürmeye kararlı görünüyor.

Güneyde Hizbullah savaşçıları ile İsrail işgal güçleri arasında doğrudan askeri çatışmalar yaşanırken, Hizbullah da Litani Nehri’nin kuzeyinden uzun menzilli balistik füzeler fırlattı. Aynı zamanda İsrail işgal ordusu geniş çaplı tahliye emirleri yayımlayarak fiilen Beyrut’un güney banliyösünde, Bekaa bölgesinde ve Litani Nehri’nin güneyindeki tüm alanda zorunlu kitlesel nüfus yer değiştirmelerine yol açtı; bu alan Lübnan topraklarının yaklaşık yüzde 14’ünü temsil ediyor. İsrail’in Lübnan’daki ölümcül hedefleri, ülke üzerindeki işgaliyle birlikte, gün geçtikçe daha da büyüyor gibi görünüyor.

2 ile 26 Mart 2026 arasında geçen bir hafta içinde bir milyondan fazla kişi yerinden edildi; Lübnan Sosyal İşler Bakanı Hanine el-Sayyed’e göre bunların yalnızca 125.000’i barınma merkezlerine yerleştirilebildi. Aynı dönemde 121’den fazla çocuk ve yaklaşık 40 kurtarma görevlisi dahil olmak üzere 1.140’tan fazla kişi öldürüldü ve yaklaşık 3.315 kişi yaralandı.

Hizbullah’ın askeri operasyonu, İsrail’in zaten planlarında bulunan mevcut saldırı için kuşkusuz bir bahane sağladı ve İsrail’e süregelen bir hedefini gerçekleştirmek için yeni bir fırsat sundu: Hizbullah’ı tüm düzeylerde (siyasal, ekonomik ve askeri) ciddi biçimde zayıflatmak ve tam silahsızlanmasını dayatmak. Bu amaçla hem sivil hem askeri üyeler ve kurumlar hedef alınıyor; buna Qard al-Hassan gibi finansal kurumlar da dahil. Aynı şekilde, Lübnan’da bulunan ve Hizbullah’ın faaliyetlerini denetleyen, mali, askeri, güvenlik ve istihbarat görevleri üstlenen İran Devrim Muhafızları’nın seçkin birimi Kudüs Gücü (Force al-Qods) üyeleri de hedef alınıyor. Ayrıca yoğun Şii nüfusun yaşadığı bölgeler geniş çaplı biçimde vurularak, parti ile toplumsal tabanı arasında ve daha genel olarak Lübnan halkı ile Hizbullah arasında bir kopuş yaratılmaya çalışılıyor.

Aynı zamanda İsrail hükümeti, Lübnan devletine baskı yaparak Hizbullah’ın silahsızlandırılması sürecini sürdürmesini ve Beyrut’tan yeni tavizler koparmayı hedefliyor; bunlar arasında iki ülke arasındaki ilişkilerin normalleşme sürecinin derinleştirilmesi de bulunuyor. Bu çerçevede Lübnan hükümeti, Hizbullah’ın askeri faaliyetlerini “yasa dışı” ilan eden, Lübnan ordusunu silah tekelini mümkün olan en kısa sürede ve “her türlü araçla” uygulamaya çağıran kararlar aldı[1]. Ayrıca İranlıların ülkeye girişine vize uygulanması ve İran Devrim Muhafızları’nın olası askeri faaliyetlerinin yasaklanması gibi adımlar da atıldı. Lübnan Enformasyon Bakanı da resmi medyadan Hizbullah için “direniş” terimini kullanmamalarını talep etti. Bu önlemler, 2025 yılının başından bu yana Lübnan cumhurbaşkanı ve hükümetinin izlediği siyasal yönelim çerçevesine oturmaktadır; bu yönelim, Batılı ve bölgesel güçlerin baskısı altında, silahsızlandırma sürecinde Hizbullah üzerindeki baskının artırılmasını[2] ve partiyle bağlantılı gayriresmî finansal devre ve ağlara karşı önlemlerin yoğunlaştırılmasını içermektedir.

İsrail savaşına karşılık olarak Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Aoun ve Başbakan Nawaf Salam, İsrail ile doğrudan müzakereler çağrısında bulundu; ancak Tel Aviv bunu şimdilik reddetti ve öncelikle Lübnan ve Hizbullah’a karşı savaşını sürdürerek hedeflerine ulaşmayı tercih ediyor. Bu bağlamda İsrail’in uyguladığı strateji, 2006 Lübnan savaşı sırasında geliştirilen meşhur “Dahiye doktrini”dir: düşman kabul edilen bir hükümeti ya da silahlı grubu baskı altına almak ve caydırmak için sivil altyapıyı geniş çapta yok etmek. Bu doktrin Gazze’de defalarca uygulandı ve bugün yeniden, ilk geliştirildiği yerde uygulanıyor.

Son olarak İsrail işgal ordusu, Lübnan’da kendisine düşman olarak gördüğü diğer siyasal aktörleri de hedef alıyor. Filistin İslami Cihadı ve Hamas üyelerinin öldürülmesi, Jamaa Islamiyah üyelerinin hedef alınması ve Sayda’daki bürolarının bombalanması bunun göstergesi. Aynı şekilde İsrail güçleri Lübnan ordusunu da hedef aldı; Bekaa’daki Nabi Şit kentinde gerçekleştirilen komandolar operasyonlarında askerler öldürüldü.

Daha genel olarak İsrail işgal ordusunun Lübnan’a karşı savaşı, 7 Ekim 2023 sonrasında Filistinlilere karşı yürütülen soykırımcı savaş, Lübnan ve İran’a karşı önceki savaşlar ve Suriye’de işgalin genişletilmesi bağlamında ABD ve İsrail’in bölgesel hedeflerini yansıtıyor. Amaç, ölümcül askeri güç yoluyla Washington ve Tel Aviv’in emperyalist çıkarlarına tabi bir bölgesel siyasal düzen dayatmaktır.

Yukarıda belirtilen hedeflere ulaşmak için, İsrail’in Lübnan’a karşı savaşı uzun bir süre devam edebilir; özellikle ABD’nin onayı ve belirleyici desteğiyle, hatta İran ile olası bir gelecekteki ateşkesten sonra bile, eğer böyle bir durum ortaya çıkarsa. Bununla birlikte Hizbullah’a yönelik tehditler yalnızca dışsal değildir; hareket aynı zamanda Lübnan hükümetinin partiyi silahsızlandırma yönündeki ek baskılarıyla ve ülke içindeki gerilimlerin artışıyla da karşı karşıyadır.

Hizbullah’ın örgütsel birliği çatlıyor mu?

Hizbullah, İsrail saldırıları ve Lübnan hükümetinin kararları karşısında bir birlik görüntüsü sergilese de, bu görünümün arkasında farklı görüş ve yönelimlerin var olması muhtemeldir. Bu ayrışmalar aslında 2024 savaşından beri birikmekteydi ve o tarihten sonra daha da derinleşti.

Eski genel sekreter Hassan Nasrallah’ın ve partinin çok sayıda siyasi ve askeri figürünün öldürülmesi, Hizbullah’ın liderliğini ve örgütsel yapısını ciddi biçimde sarstı. Aynı şekilde yeni genel sekreter Naim Kasım, selefi kadar güçlü bir siyasal etkiye ya da popülerliğe sahip görünmüyor.

Örneğin Hizbullah’ın tarihsel figürlerinden Vefik Safa’nın parti içindeki rolü önemli ölçüde azalmıştır. Safa, siyasi ve askeri birçok sorumluluğu olan kritik koordinasyon ve bağlantı biriminden istifa etti ve muhtemelen Hizbullah’ın Siyasi Konseyi’nde daha sembolik bir göreve atanacak. Ona yöneltilen eleştirilerden biri, Lübnan hükümetine ve Hizbullah’ın silahsızlandırılması taleplerine karşı oldukça sert ve uzlaşmaz bir tutumu teşvik etmesiydi. Bu yaklaşım, daha pragmatik bir çizgi izleyen genel sekreter Naim Kasım ve sivil kanattan bazı isimlerle — örneğin Hizbullah’ın parlamentodaki grubunun başkanı Muhammet Raad ve siyasi büro başkan yardımcısı Mahmud Komati — karşıtlık oluşturuyordu. Bu isimler de silahsızlanma sürecini reddediyor; ancak farklılık, bu baskılarla nasıl başa çıkılacağı konusundaki yöntemlerde ortaya çıkıyor.

Her ne kadar Naim Kasım ve diğer bazı parti yetkilileri Hizbullah’ın mevcut savaşa katılımını açıkça savunmuş ve silahlı direniş dışında bir alternatif olmadığını belirtmiş olsalar da, bazı gelişmeler iç tartışmaların varlığına işaret ediyor.

Örneğin eski Hizbullah bakanı Mustafa Bayram, 2 Mart Pazartesi günü gerçekleşen — aslında Hizbullah tarafından yapılan — roket saldırısının Tel Aviv tarafından organize edildiğini öne süren bir paylaşım yaptı; bunu İsrail’in planladığı saldırıları meşrulaştırma girişimi olarak yorumladı. Ancak Hizbullah’ın askeri kanadının saldırıyı üstlenmesinden sonra bu paylaşımı sildi. Ayrıca Hizbullah yetkilileri Muhammed Fneish ve Muhammed Raad’ın, Nabih Berri’ye (Amal hareketinin[3] lideri ve meclis başkanı) partinin bölgesel çatışmaya dahil olmayacağı yönünde güvence verdiği de iddia edilmektedir.

Bununla birlikte İsrail savaşı ve Lübnan hükümetinin Hizbullah’a yönelik siyasi kararları, parti içindeki söylem ve davranışları önemli ölçüde daha homojen ve daha radikal hâle getirmiştir. Birçok lider, bu savaşı hem Lübnan halkına hem de partiye karşı hiç durmamış bir düşmana karşı neredeyse varoluşsal bir mücadele olarak görmektedir. Bu bağlamda bazı Hizbullah yöneticileri, Lübnan hükümetine karşı söylemlerini de belirgin biçimde sertleştirmiştir.[4]

Hizbullah İran rejimine bağımlı

Aynı zamanda Hizbullah’ın, özellikle askeri kanadı açısından İran Devrim Muhafızları’na (İDMO) bağımlılığı, Ekim 2024’te İsrail’in Lübnan’a karşı başlattığı savaştan ve özellikle Aralık 2024’te Beşar Esad rejiminin düşüşünden sonra artan jeopolitik tehditlerle birlikte daha da güçlenmiştir.

Nitekim İDMO ile Hizbullah arasındaki artan işbirliği, Mart ayı ortasında Lübnanlı hareketin silahlı kanadının İran’la koordinasyon içinde yürüttüğü “Çiğnenmiş Saman” operasyonunda da görüldü; bu operasyon kapsamında İsrail topraklarına yaklaşık 200 roket ve 20 insansız hava aracı fırlatıldı.

İran’ın tarihsel olarak Hizbullah’a kritik silahlar ve siyasi destek sağlamasının[5] yanı sıra, Hizbullah askeri ve sivil kadrolarının maaşlarını ödemek ve kendi toplumsal tabanına sosyal hizmetler sunmak için de büyük ölçüde İran finansmanına bağımlı olmuştur. Bu durum, Hizbullah’ı Lübnan’da devletten sonra ikinci en büyük işveren haline getirmiştir.

Hizbullah, babasının 28 Şubat’taki suikastının ardından Uzmanlar Meclisi tarafından yeni dini lider olarak atanan Mücteba Hamaney’in seçilmesini tebrik etti ve partinin onun liderliğine sadık kalacağını açıkladı: “tıpkı şehit rehber İmam Hamaney’e ve kurucu imam Ruhullah Hümeyni’ye sadık kaldığımız gibi.” Dolayısıyla Hizbullah’ın geleceği ve mali-askeri kapasitesi büyük ölçüde İran İslam Cumhuriyeti’nin kaderine bağlıdır.

Hizbullah’ın 2 Mart’ta İsrail’e karşı başlattığı askeri operasyonlar, yalnızca İsrail işgal ordusunun Lübnan’a yönelik sürekli saldırılarına bir yanıt değil; aynı zamanda ABD-İsrail savaşının Tahran üzerindeki artan tehdidine karşı verilen mücadelenin de bir parçasıdır. Lübnan’da yeni bir cephe açılması, İsrail’in Lübnan egemenliğini ihlal eden sömürgeci saldırılarına karşı direnme işlevi görürken, aynı zamanda İDMO’nun çatışmayı bölgeselleştirme ve uzatma stratejisine de hizmet etmektedir. Amaç, savaşın maliyetini ABD ve İsrail için hem askeri hem ekonomik olarak artırmaktır.

Bu bağlamda İran, örneğin dünya deniz yoluyla petrol ticaretinin yaklaşık %20’sinin geçtiği stratejik bir hat olan Hürmüz Boğazı’nı kapatarak birçok şirketi daha uzun ve maliyetli alternatif rotalara yönelmeye zorladı. Brent petrolün varil fiyatı da 100 doların üzerine çıktı.

İran ayrıca İsrail’e yönelik bombardımanlarını ve Körfez monarşilerindeki Amerikan tesisleri ile petrol altyapılarına yönelik saldırılarını sürdürmektedir. Bu süreçte Hizbullah’ın askeri kanadındaki bazı unsurlar, İsrail’e karşı böyle bir askeri girişimin ve savaşın tırmanmasının, Lübnan hükümetinin partiyi silahsızlandırma çabalarını askıya alabileceğini düşünmüş olabilir. Aynı zamanda bu yaklaşım, İran’ın uzun süreli ve bölgesel bir savaş stratejisine dayanmakta; bu stratejinin sonunda ortaya çıkabilecek bir çözümün, Hizbullah dahil olmak üzere İran’ın bölgedeki etki ağları lehine sonuçlanabileceği varsayılmaktadır.

Daralan manevra alanları

Bu bağlamda Hizbullah, İsrail’e karşı başlattığı saldırının ardından başlangıçta kendi toplumsal tabanının bir kısmından eleştirilerle karşılaştı. Yeni savaşın yol açtığı yıkım ve kitlesel yerinden edilmeden bunalan birçok kişi, Hizbullah’ın İran’a karşı savaşın genel dinamiği üzerinde gerçekten etkili olup olamayacağından ve İsrail işgal ordusunun Lübnan’daki şiddetini sınırlayabilecek kapasiteye sahip olup olmadığından ciddi biçimde şüphe duyuyordu.

Gerçekten de parti, 2024’te İsrail’in Lübnan’a karşı yürüttüğü savaşın ardından askeri ve siyasi açıdan belirgin bir zayıflama yaşadı; bu zorluklar Aralık 2024’te Beşar Esad rejiminin çöküşüyle daha da derinleşti. Daha önce Suriye, para ve silah transferi için kritik bir hat işlevi görüyordu; ayrıca kaçakçılık, captagon ticareti[6] ve benzeri faaliyetler yoluyla bir sermaye birikimi alanı haline gelmişti. Ancak yeni Suriye hükümeti, ABD’ye yakınlaşma çabasıyla çok daha sıkı denetimler uygulamakta ve İsrail’in askeri operasyonunun başlangıcından beri sınırlardaki askeri varlığını güçlendirmiştir. Bu siyasal bağlam, Lübnan’da Batılı çıkarlarla daha uyumlu, Hizbullah’a ve silahlanmasına daha mesafeli bir cumhurbaşkanı ve hükümetin ortaya çıkmasını da kolaylaştırmıştır.

Buna karşın askeri düzeyde Hizbullah bu dönemde yeniden yapılanmaya gitmiş, yeni kadrolar oluşturmuş ve yerel silah üretimine daha fazla odaklanmıştır. Genel olarak roket, insansız hava aracı ve uzun menzilli balistik füze stoklarına sahiptir. Hareket, daimi ve seferber edilmiş unsurlar dahil olmak üzere yaklaşık 30.000–40.000 savaşçıdan oluşan bir gücü elinde bulundurmaktadır.

Ancak bu askeri yeniden yapılanma, Hizbullah’ın giderek artan siyasal ve coğrafi izolasyonunu kırmaya yetmemiştir. Parti her yönden baskı altındadır: sürekli İsrail tehdidi, ABD’nin hükümet ve ordu üzerindeki baskısı, finansal yaptırımlar, Suriye’deki iktidar değişimi ve ülke içinde geniş kesimlerin silahsızlanma çağrıları bu baskıyı beslemektedir.

Bu çerçevede, Hizbullah’ın geleneksel rakiplerinden Lübnan Kuvvetleri’nin partinin yasaklanması yönündeki çağrıları şaşırtıcı değildir; ancak müttefiki Amal Hareketi’nin, Hizbullah’ın askeri ve güvenlik faaliyetlerinin yasaklanmasına yönelik hükümet kararını desteklemesi önemli bir geri darbe anlamına gelmektedir. Bu durum, iki Şii siyasi güç arasındaki biriken ve artan gerilimleri de yansıtmaktadır.

Bununla birlikte Başbakan Nawaf Salam’ın Hizbullah’ın Lübnan ordusu tarafından derhal silahsızlandırılması çağrısı ciddi zorluklarla karşı karşıyadır. Özellikle ordunun üçte birinden fazlasının Şii olması nedeniyle bu adım, ordunun birliğini tehlikeye atabilir ve ülkede mezhepsel gerilimleri ve şiddeti tetikleyebilir. Nitekim Lübnan ordusu komutanı Rodolphe Haykal’ın, Hizbullah’a karşı güç kullanılmasına karşı çıktığı ve bunun bir kan dökülmesine ve ordunun bölünmesine yol açabileceği yönünde açıklamalar yaptığı belirtilmektedir. Bu açıklamaların ardından ABD, Haykal’ın görevden alınması yönünde baskıyı artırmak amacıyla Lübnan ordusuyla koordinasyonunu askıya almıştır; ancak bu talep şu ana kadar Cumhurbaşkanı Joseph Aoun tarafından reddedilmiştir.

Ayrıca Hizbullah’ın silahsızlandırılması kararının fiilen uygulanabilmesi için, Şii siyasi meşruiyet sağlamak adına Amal’ın onayı gerekmektedir. Ancak Nabih Berri hâlâ bu onayı vermeye hazır değildir; zira bu adım tüm Şii topluluğunu zayıflatabilir ve İran rejiminin, dolayısıyla Hizbullah’ın geleceğine dair belirsizlikler sürmektedir. Aynı mantıkla Berri, Lübnan hükümetinin arzuladığı doğrudan müzakereler gerçekleşse bile, İsrailli yetkililerle görüşecek olası bir Lübnan heyetine bir Şii temsilci atamayı da şimdilik reddetmektedir. Parlamento başkanı Berri ve Hizbullah, savaş sürerken İsrail devletiyle yapılacak herhangi bir müzakere formülünün Lübnan açısından fazla büyük tavizlere yol açacağını düşünmektedir.

Daha genel olarak Hizbullah’a yönelik öfke ve hayal kırıklığı, Lübnan nüfusunun geniş bir kesiminde daha da artmış; bununla birlikte ülkedeki mezhepsel gerilimler de derinleşmiştir. Bu gerilimler, özellikle İsrail devleti tarafından iç bölünmeleri artırmak amacıyla sürekli olarak kullanılmaktadır. Hizbullah, mevcut ulusal ve bölgesel istikrarsızlığın başlıca sorumlularından biri olarak görülmektedir. Partinin izolasyonu ve Lübnan’daki Şii topluluğun dışındaki popülaritesinin düşüşü, son yirmi yılda daha da belirginleşmiştir. Bunun nedenleri arasında hem iç politikadaki tutumu (özellikle 8 Mayıs 2008 olayları[7], 2019’daki Lübnan ayaklanmasına karşı çıkışı ve protestocuların bastırılmasına verdiği destek) hem de bölgesel politikaları (özellikle Suriye devriminin ardından Beşar Esad rejimine verdiği destek ve Suriye’ye askeri müdahalesi) yer almaktadır.[8]

Hizbullah’ın askeri operasyonuna yönelik eleştiriler Lübnan Komünist Partisi (LKP) tarafından da dile getirildi. Parti, İsrail sömürgeci devletini kınamakla birlikte şu değerlendirmeyi yaptı:

“Hizbullah’ın yanıtı hem özü hem de biçimi bakımından bir değerlendirme hatasıydı. Saldırısını sürdürmek için hiçbir bahaneye ihtiyaç duymayan Siyonist düşman, bu operasyonu Lübnan’a karşı barbar savaşını yoğunlaştırmak için kullandı.”[9]

LKP Genel Sekreteri Hanna Garib de çeşitli röportajlarında Hizbullah’ı, İsrail’e bu yeni savaşı başlatma bahanesini verdiği için sert biçimde eleştirdi. Direniş hakkını savunmakla birlikte ve Lübnan devletini de eleştirerek, direnişin mezhepsel olmaması gerektiğini; tek bir mezhep tarafından tekel altına alınmak yerine geçmişte olduğu gibi (Ulusal Direniş Cephesi – Jammoul örneğinde olduğu gibi) tüm mezhepleri kapsayan ulusal bir karakter taşıması gerektiğini vurguladı. Ayrıca direnişin, emekçi ve halk sınıflarını özgürleştirmeyi ve demokratik-ekonomik bir dönüşüm için mücadeleyi hedeflemesi gerektiğini, Hizbullah’ın ise bu boyutları ihmal ettiğini belirtti[10]. Bu eleştiriler, son İsrail saldırısından önce bile Lübnan solunun bir kesiminde yaygınlaşmıştı.[11]

Lübnan’ın ABD ile hizalanması ve çıkmazlar

Hizbullah gerçek bir varoluşsal tehdit ile karşı karşıya kalırken, Lübnan hükümeti ise İsrail’in aralıksız saldırıları nedeniyle zorla yerinden edilen ve yeni şiddet dalgalarına maruz kalan halkı güvence altına almakta başarısız olmaktadır. Hükümetin Hizbullah’ı silahsızlandırma isteği — ki bu istek İsrail, bölgesel ve Batılı güçler ile Lübnan toplumunun geniş bir kesimi tarafından da paylaşılmaktadır — hatalı bir mantığa dayanmaktadır: devlet egemenliğinin ancak şiddet tekelinin güçlendirilmesiyle yeniden tesis edilebileceği varsayımı.

Ayrıca Lübnan ordusunun — başta Amerika Birleşik Devletleri, Katar ve Fransa olmak üzere — dış finansmanı, ülkeyi dış tehditlere karşı koruyabilecek bir askeri güç olma kapasitesinden çok, Hizbullah’ı silahsızlandırmadaki rolüne bağlıdır. Hükümetin Lübnan ordusunu güneyden çekme ve önceliğini Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına verme kararı, bu dinamiği açıkça ortaya koymaktadır.

Hizbullah’ın silahsızlandırılması aynı zamanda İsrail ile bir normalleşme sürecine bağlanmakta; hükümet, bunun yeniden inşa için mali yardım akışını tetikleyeceğini ummaktadır. Ancak bu durum, Lübnan’ın egemenliğini fiilen dış koşulların kabulüne tabi kılmakta ve özellikle Washington’un baskısı altında, İsrail ile yapılacak her türlü “anlaşmayı” egemenliğin bir ifadesinden ziyade bir teslimiyete dönüştürmektedir.

İsrail’in bölgede yürüttüğü savaş bağlamında Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını, ülkenin siyasal ve ekonomik yapısında bir dönüşüm olmaksızın sürdürmeye yönelik her girişim, mezhepsel gerilimleri daha da artırma ve devleti zayıflatma riski taşımaktadır. Nitekim mevcut hükümet, ülkenin ekonomik yapısını kökten değiştirmeyi hedeflemiyor; bu yapı mezhepsel klientalizme, neoliberal rant mekanizmalarına (özelleştirmeler, devlet ihalelerinin dağıtımı, hizmet sektörü — özellikle finans/bankacılık, ticaret ve gayrimenkul) ve elitlerin iktidar üzerindeki hâkimiyetine dayanıyor. Hizbullah ise bu mezhepsel ve neoliberal siyasal sistemi hiçbir zaman gerçek anlamda karşısına almamış; aksine yirmi yılı aşkın bir süre boyunca en üst düzeyde bu sistemin parçası olmuş ve Lübnan burjuvazisinin farklı kesimlerinin çıkarlarını savunan bir aktöre dönüşmüştür.

Devlet egemenliğini neredeyse yalnızca güvenlik güçlerinin genişletilmesiyle sağlamaya çalışan bu yaklaşım, iki temel gerçeği göz ardı etmektedir. Birincisi, Lübnan Silahlı Kuvvetleri’nin ne sınırları bağımsız biçimde savunabilecek ne de Hizbullah’ın bıraktığı boşluğu doldurabilecek yeterli maddi ve mali kapasitesi vardır. Süregelen ekonomik kriz, yüksek enflasyon ve ulusal para biriminin çöküşü bağlamında, 2025 savunma bütçesinin neredeyse tamamı maaşlara ve temel operasyonlara gitmektedir. Bir askerin reel geliri rütbe ve ek ödeneklere bağlı olarak yaklaşık 250–400 dolar arasında olup, bu gelir artan yaşam maliyetleri karşısında yetersizdir; bu nedenle birçok asker ikinci iş aramakta, örneğin teslimat sektöründe çalışmaktadır.

İkincisi, Lübnan devleti merkezi bir savunma stratejisini sürdürebilecek toplumsal meşruiyetten yoksundur. Yıllar süren mezhepsel klientalizm, gerileyici vergi sistemi ve ekonomik dışlanma, devletin kendi yurttaşları nezdindeki güvenilirliğini aşındırmıştır.

Hizbullah’ın özerk askeri kapasitesi, geçmişte Suriye gibi bölge ülkelerindeki müdahaleleri ve İran ile olan siyasi bağları, egemen bir ulusal savunma politikasıyla açıkça çelişmektedir. Ancak hükümet, kararlarında partinin toplumsal tabanını görmezden gelemez. Zira bu destek büyük ölçüde devletin başarısızlıklarından, güvensizlik ortamından, sosyo-ekonomik marjinalleşmeden ve özellikle İsrail’in onlarca yıldır süren saldırı ve savaşlarından beslenmiştir. Hizbullah’ın silahları artık Şii nüfus için eskisi kadar bir güvenlik garantisi olarak görülmese de, hem ulusal siyasal sistem içinde hem de yeni, Hizbullah’a ve genel olarak Şiilere karşı düşmanca görülen bir elit tarafından yönetilen komşu Suriye karşısında bir güç unsuru olmaya devam etmektedir. Nitekim bu silahlar hiçbir zaman yalnızca İsrail’e karşı direniş amacıyla kullanılmamış; giderek artan biçimde İran’ın bölgesel nüfuz stratejisiyle bağlantılı iç ve dış hesaplara tabi olmuştur.

Ayrıca Lübnan hükümeti, hedef alınan ve yerinden edilen nüfusların ihtiyaçlarına gerçek anlamda yanıt vermemekte ve yıkıma uğrayan bölgeler için herhangi bir yeniden inşa planı da hayata geçirmemiştir.[12]

Şimdi ne yapılmalı?

Başka bir deyişle, devletin meşru, hızlı tepki verebilen ve kapsayıcı bir yapı olarak görülmesi gerekir; yalnızca tehditleri caydırabilen değil, aynı zamanda emekçi sınıfların ihtiyaçlarına yanıt verebilen bir yapı. Oysa Lübnan’daki mezhepsel ve neoliberal siyasal sistem ile kurumlarının halk nezdindeki meşruiyet eksikliği derindir; özellikle de Lübnan’daki emekçi sınıfların taleplerini temsil edebilecek gerçek bir demokratik alan yaratma ve geniş toplumsal kesimlere sosyal ve ekonomik hizmet sunma konusunda.

Öte yandan Hizbullah’ın toplumsal tabanının bazı kesimlerinde ortaya çıkan ilk hayal kırıklığı, hâlâ ülkede onları bir araya getirebilecek demokratik ve kapsayıcı bir siyasal alternatif ihtiyacını ortaya koymaktadır. Ancak bugün böyle bir alternatif hâlâ mevcut değildir. Bu koşullarda, iç ve dış tehditler ile Lübnan devletinin ihtiyaçlara yanıt verememesi bir araya geldiğinde, partinin toplumsal tabanında bir kopuş dinamiği gelişmesi kesin değildir; aksine Hizbullah etrafında birlik olma ve onun arkasında saf tutma eğilimi güçlenebilir.

İsrail işgal ordusunun savaşına karşı çıkmak — sömürgeci İsrail devletinin işgali ve saldırıları karşısında silahlı direniş de dahil olmak üzere — temel bir hak olarak savunulmalıdır. Ancak Lübnan’da bu direnişe siyasal bir yanıt üretme kapasitesi şu anda zayıftır. Bir direniş, yalnızca tek bir mezhebe ya da tek bir gruba dayanıyorsa ve demokrasi, toplumsal adalet ve eşitlik temelinde bir siyasal projeden yoksunsa, sürdürülebilir olamaz ve başarıya ulaşma ihtimali düşüktür.

Aynı şekilde demokratik ve toplumsal bir halk direnişi, kendi kaderini İran’daki otoriter bir rejime bağlayamaz. Bu rejim, kendi emekçi sınıflarını baskı altına almakta ve bölgesel düzeyde — özellikle Suriye’de (burada İran Devrim Muhafızları, Hizbullah ve Tahran yanlısı milisler Esad diktatörlüğünü desteklemiştir), Irak’ta, Lübnan’da ve Yemen’de — emperyal nitelikte bir politika izlemektedir. Bu eleştiri, ABD-İsrail’in İran’a, Lübnan’a yönelik emperyalist savaşlarını ya da Filistin halkına karşı yürütülen soykırımı kınamayı engellemez.

Lübnan hükümetinin “egemen bir ülke” söylemi de sorunludur; bu söylem, dış güçlerin baskısıyla desteklenen ve Lübnan’daki ve bölgedeki emekçi sınıfların çıkarlarıyla çelişen bir şekilde, Lübnan ordusu aracılığıyla zor kullanımına dayanır. Buna, mezhepsel ve neoliberal siyasal sistemin sona erdirilmesine yönelik bir planın ve devletin sosyal, ekonomik ve savunma kapasitesini geliştirmeye yönelik bir perspektifin yokluğu da eklenmektedir. Bu koşullar, ülkenin emekçi sınıflarının çıkarlarını ilerletmeyecektir.

Bu iki dinamiği birbirinden ayırmak, yalnızca Lübnan’da ve daha geniş ölçekte bölgede emekçi sınıfların daha fazla acı çekmesine yol açar. Başka bir deyişle, demokratik ve toplumsal mücadeleleri birleştirmek; tüm emperyalist ve alt-emperyalist güçlere karşı çıkarken, aynı zamanda “aşağıdan” bir siyasal ve toplumsal dönüşümü — emekçi sınıfların kendi kurtuluşlarının öznesi olduğu hareketlerin inşası yoluyla — savunmak gerekir. Bu da, yerel ve bölgesel düzeyde tüm mezhep ve etnik kökenlerden emekçi sınıflara dayanan, onların ortak sınıf çıkarlarını savunan gerçek bir toplumsal tabana sahip bir direniş projesi anlamına gelir.

10 Mart 2026

Bu makale ilk olarak Inprecor dergisinde yayımlanmış ve Contretemps için güncellenmiştir.

Joseph Daher, Dördüncü Enternasyonal üyesi, Suriye kökenli İsviçreli bir akademisyen ve Ortadoğu’nun ekonomi politiği konusunda uzmandır. Aralarında Le Hezbollah, un fondamentalisme religieux à l’épreuve du néolibéralisme (Hizbullah: Neoliberalizmin Sınavındaki Dinsel Fundamentalizm) (Syllepse, 2019), Syrie, le martyre d’une révolution (Suriye: Bir Devrimin Şehadeti) (Syllepse, 2022), La question palestinienne et le marxisme (Filistin Sorunu ve Marksizm) (La Brèche, 2024) ve Gaza, un génocide en cours, Palestine, Proche-Orient et internationalisme (Gazze: Süregelen Bir Soykırım – Filistin, Ortadoğu ve Enternasyonalizm) (Syllepse, 2025) başlıklı eserlerin de bulunduğu birçok kitabın yazarıdır. Başta İsviçre’deki Lozan Üniversitesi (burada sözleşmesi militan angajmanı nedeniyle feshedilmiştir) ve Belçika’daki Gent Üniversitesi olmak üzere çeşitli üniversitelerde ders vermiştir.


[1] Hizbullah’ın üç üyesi Lübnan ordusu tarafından tutuklandı, ancak daha sonra her biri silahların yasa dışı biçimde taşınması ve bulundurulması nedeniyle görece gülünç bir miktar olan 1.900.000 Lübnan lirası (yaklaşık 21 dolar) kefaletle serbest bırakıldı.

[2] Lübnan ordusunun silahsızlandırma planı birkaç aşamadan oluşuyor; bu aşamalar önce Litani bölgesinden, ardından Beyrut ve Dahiye dâhil olmak üzere Lübnan’ın geri kalanından geçiyor.

[3] Amal (Arapçada “umut”), “Lübnan direniş müfrezeleri” ifadesinin kısaltmasıdır; Şii bir siyasi partidir ve iç savaş sırasında eski bir milisti. 1974’te kurulmuştur. Parti 1980’den beri Nebih Berri tarafından yönetilmektedir.

[4] Hizbullah’ın Siyasi Konseyi başkan yardımcısı Mahmud Komati’nin şu ifadeleri kullandığı aktarılmaktadır: “Ülkeyi altüst etme ve hükümeti devirme kapasitesine sahibiz; sabrımızın da bir sınırı var… Vichy hükümeti direnişçileri tutukluyor ve infaz ediyordu; sonra devrildi ve hainleri infaz edildi. Allah’ın izniyle oraya varmayız… Savaşın ardından, sonucu ne olursa olsun, mevcut siyasi iktidarla doğrudan bir çatışma kaçınılmaz görünüyor. Lübnan hükümeti artık ülkeyi yönetme ehliyetine sahip değil ve tutumları yalnızca İsrail düşmanına hizmet ediyor. Dolayısıyla bir çatışma yakın ve hainler ihanetlerinin bedelini ödeyecek” (L’Orient-Le Jour, “Hizbullah ‘ülkeyi altüst edebilir ve hükümeti devirebilir’, diyor Komati”, 16 Mart 2026).

Daha sonra, partinin siyasi konsey üyesi olan Vefik Safa da şu açıklamayı yapmıştır: “Savaştan sonra partinin askerî faaliyetlerini yasaklama kararından hükümeti geri adım atmaya zorlayacağız; yöntem ne olursa olsun… Şimdilik hükümeti sokakta devirmeyeceğiz, ancak savaştan sonra hükümetin gündemi farklı olacak ve sokağa başvurabiliriz.”

[5] Hatırlatmak gerekirse, partinin örgütsel yapısında Cihad Konseyi’nde (askerî) bir İranlı danışman yer almaktadır; tıpkı Şura Konseyi’nde (karar organı) olduğu gibi.

[6] Amfetamin ailesine ait bir uyuşturucu; bugün Ortadoğu gençliği arasında en çok tüketilen maddedir.

[7] Mayıs 2008’de Hizbullah, Batı Beyrut’un bazı mahallelerini askerî olarak işgal etti ve başta Şuf olmak üzere başka bölgelerde silahlı çatışmalara girdi. Bu silahlı eylemler, Lübnan hükümetinin onun iletişim ağını dağıtmak istemesini açıklamasının ardından gerçekleşti. Şiddet bir hafta sonra sona erdi; bilanço 80’den fazla ölü ve 250 yaralıydı.

[8] Daha fazla ayrıntı için bkz. “Le Hezbollah, entre défis et résistances”, Inprecor, 5 Ekim 2025. https://inprecor.fr/le-hezbollah-entre-defis-et-resistances

[9] LKP üyelerinin Hizbullah’a yönelik eleştirilerine bakınız (“Lebanon’s Communists and the Disarming of Hezbollah”, Hanna Strid, 27 Şubat 2026, Jacobin, https://jacobin.com/2026/02/lebanon-hezbollah-communists-israel-iran).
Eylül 2025’te Halkçı Nasırcı Örgüt’ün başkanı ve Sayda milletvekili Oussama Saad, Lübnan Ulusal Direniş Cephesi’nin kuruluşunun 43. yıldönümünü anma töreninde (Arapça kısaltması Jammoul’dur) Hizbullah’ın direnişi “mezhepselleştirmesini” açıkça eleştirmişti. Ardından Ulusal Direniş Cephesi’nin, mücadeleyi sürdürerek kurtuluş için rolünü yerine getirmesinin engellendiğini söylemiş, bir zamanlar “ulusal ve birleştirici” olan bir direnişin “fraksiyonel” hale geldiğini belirtmişti. Şunu eklemişti: “Bu ağır hata, direnişi mezhepsel bir meseleye dönüştürdü ve Lübnanlıların ulusal sorumluluklarını kavramasını engelledi; sanki ülkenin kurtuluşu devleti, onun bileşenlerini ve halkını ilgilendirmiyormuş gibi.” Bkz. “Oussama Saad takes another step toward breaking with Hezbollah”, Yara Abi Akl, 18 Eylül 2025, L’Orient Today, https://today.lorientlejour.com/article/1477816/oussama-saad-takes-another-step-toward-breaking-with-hezbollah.html.

[10] Bkz. Joseph Daher, “Liban : structure de classe, néolibéralisme et Hezbollah”, 1 Kasım 2019, Contretemps.eu https://www.contretemps.eu/hezbollah-fondamentalisme-neo-liberalisme/

[11] Şu röportaja bakınız: https://www.facebook.com/reel/1237798481311991
Ayrıca Hanna Gharib’in Hizbullah’a çok eleştirel şu röportajına da bakınız: https://www.facebook.com/reel/1842938469703513

[12] Bkz. Joseph Daher, Le Hezbollah : un fondamentalisme religieux à l’épreuve du néolibéralisme (Éditions Syllepse, 2019, 288 sayfa); ayrıca bkz. https://shs.cairn.info/revue-confluences-mediterranee-2025-1-page-127?tab=resume ; veya https://carep-paris.org/recherche/hezbollah-entre-defis-et-resistance/

Kadınların ve Tarihin Mağluplarının Silinmiş Tarihini Hatırlamak – Eleni Varikas ile Söyleşi

Üniversite hayatınız ve entelektüel yolculuğunuzdan bahseder misiniz?

Eleni Varikas: Aslında bu iki yol çok erken bir dönemde kesişti. Yunanistan’da doğdum ve ilk üniversite eğitimimi orada, edebiyat ve felsefe fakültesinde yaptım. Zor bir siyasal dönemde, radikal sol bir ailede büyüdüm. Bütün bunlar belirleyici oldu. Bir yandan, siyasal baskıdan zarar görmüş bir aile ortamından geliyorum (örneğin sürgün). Savaş sırasında direnişte mücadele etmiş grupların tasfiye edilmesinden sonra, Yunanistan’da otoriter bir rejim kuruldu.

Bunları özellikle vurguluyorum, çünkü hem militan hem de akademik yolculuğumun kökeninde bunlar var ve bu süreçler beni etkiledi. Şunu söylemeliyim ki ailem beni hiçbir zaman radikal sol bir eğitim izlemeye zorlamadı, ama kitaplar oradaydı, ne olursa olsun. Öte yandan, Nisan 1967’de başlayan “Albaylar Cuntası” da benim yolculuğumda önemli bir rol oynadı. Elbette Yunanistan’dan ayrılma isteğim çok güçlüydü ve bu nedenle Fransa’da okumaya karar verdim.

Paris’te, Georges Haupt’un yönetiminde eğitimime devam ettim ve Yunanistan’da daha sonra komünist hale gelen ilk sosyalist partinin oluşumuyla ilgilendim. Ayrıca Mayıs 1968’in bir bölümünü yaşadığımı da belirtmeliyim. Elbette 1968 hareketi yalnızca Fransa’da değil, dünyanın farklı bölgelerinde gelişti ve birçok insanın radikalleşmesi için uygun bir zemin yarattı. 1968, feministlerle yapılan ilk tartışmaların da çerçevesini oluşturdu.

Feminizme yönelimimin, benim için bir tür kahraman olan büyükanneme duyduğum hayranlıktan da kaynaklandığını düşünüyorum. Cuntanın sonuna doğru (1974), bazı gruplar birleşerek “Kadınların Kurtuluş Hareketi”ni kurdu.

Fransa’daki eğitimimi tamamladıktan sonra, devrimci mücadeleye katkıda bulunmak için Yunanistan’a geri döndüm. Bu dönemde bazı radikal sol örgütlerde faaliyet yürüttüm. Elbette bu kolay olmadı; bu yıllar boyunca birçok hukuki süreçle karşı karşıya kaldım. Militanlığı teşvik eden çok yoğun bir atmosfer vardı. Adım yükseköğretimdeki “kara liste”ye alınmış olduğundan, özel bir lisede öğretmenlik yapmak dışında bir seçeneğim yoktu. Bunun benim kişisel geçmişimden çok, babamın siyasal angajmanıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Ama bu cezayı hak etmeye çalıştığımı da söyleyebilirim (gülüyor).

Bununla birlikte sendika üyesiydim ve Devrimci Komünist Cephe’nin bir parçasıydım. Hatta Fransa’da François Maspero tarafından yayımlanan “İlkokul ve lise öğrencileri için Küçük Kırmızı Kitap”ı çevirdiğim ve güncellediğim için [1], Kilise’nin girişimiyle bana karşı dava açıldı. İşimi kaybetmiş olsam da sonunda beraat ettim. Mahkeme başkanı Christos Sartzetakis’ti [2]. Bu da geçmişimin bir parçası.

Elbette Fransa’da bulunduğum süre boyunca feminizme büyük ilgi duydum. Cité internationale universitaire’de feminizm çok konuşuluyordu. Aynı zamanda Yunanistan’da, 1974’ten yaklaşık 1984’e kadar metinler yayımlayan bir feminist yayınevinin kurulmasına katıldım. Aslında bazı Yunan feminist grupları bu yayın projesinden doğdu. Yunanistan’da projemize hem sağdan hem de soldan gelen muhalefetle karşı karşıya kaldık. Grubumuz birçok farklı feminist eğilimi bir araya getiriyordu, ancak bunu diktatörlük sonrası ve özgürleşme ruhu içinde yapıyordu. O dönemde karşı karşıya olduğumuz temel sorun, feminizme adanmış hiçbir yayının bulunmamasıydı.

Bu yüzden işe bazı tarihsel metinleri yayımlamakla başladık. Yunanistan’da feminizm 1987’de ortaya çıktı. Bu konuda henüz kimse yazmamıştı. Arşivler yoktu… Yunanistan’ın birçok iç savaş yaşadığını hatırlatmak gerekir. Bu nedenle, farklı ülkelerden pek çok önemli belgeyi kamuya açmaya karar verdik; çünkü biz enternasyonalisttik ve elbette tüm çeviri, düzeltme ve yayına hazırlama çalışmaları bizzat bizim tarafımızdan yapılıyordu. Yayımladığımız yazarlar arasında Mary Wollstonecraft da vardı.

“Önemli ve Önemsiz Şeyler. Tekil Deneyim ve Toplumsal Cinsiyetin Tarihselliği” (Tumultes, no. 23, 2004) başlıklı makalenizde, eleştirel teorinin, özellikle de Theodor Adorno’nun düşüncesinin, tahakküm ile bilimsel söylem arasındaki bağı eleştirme konusunda feminist düşünceye nasıl katkı sunabileceğini gösteriyorsunuz. Ancak queer perspektifin bazı eğilimleri bazen tarihin rolünü, özellikle de tekil deneyimleri ihmal edebiliyor. Argümanınızı biraz daha açabilir misiniz?

Eleni Varikas: Bana göre günümüzde queer teori, hem tarihsel hem de öznel deneyime oldukça fazla önem veriyor. Bu metinde eleştirdiğim şey daha çok postmodern eğilimdi. Bu ikisi aynı şey değil. Queer teori ilginç bir şekilde ortaya çıkıyor, çünkü “biz neysek oyuz” ve kimsenin bizi tanımlayamayacağını gösteriyor. Benim eleştirimde vurgulamak istediğim nokta, dilin tek başına yeterli olduğu fikriydi. Eleştirim, bazı eğilimlerin baskının ve yaşantının maddi deneyimini ihmal etmesine yönelikti. Bence feminizm içinde de bu tür bir eğilim zaman zaman görülebiliyor.

Eleştirel teori ile feminizm arasındaki ilişkiye gelince, 1968’den itibaren Monique Wittig gibi önemli feministlerin ortaya çıktığını düşünüyorum; kendisi çok iyi bir şairdir ve Herbert Marcuse’ün Tek Boyutlu İnsan kitabını Fransızcaya çevirmiştir. Almanya’da öğrenciler ile Theodor Adorno arasında bir kopuş yaşanmış olsa da, 1968 hareketi Frankfurt Okulu’nun ruhunu yeniden sahiplendi.

Şunu da belirtmek gerekir ki birçok farklı feminizm vardır. Ancak bugün feminizmin bazı kesimleri eleştirel teoriyle ilgilenmektedir. Feminizm içinde gelişen isyan ruhu, Frankfurt Okulu’nun çalışmalarına, özellikle de Theodor Adorno’nun düşüncesine doğal olarak bir ilgi doğuruyor. Siyaset Bilimi Enstitüsü’nde —ki feminizmiyle özellikle öne çıkan bir kurum değildir— bu konuyla ilgilenen birçok öğrenciyle karşılaştığımı hatırlıyorum. Bana göre feminizm ile eleştirel teori arasında, burjuva feminizmini, kapitalizmi, kaba erkek egemenliğini vb. reddetme temelinde bir “seçmeci yakınlık” vardır. Günümüzde çok okunan birçok feminist, örneğin Wendy Brown, Frankfurt Okulu’nun çalışmalarından beslenmiştir…

Angela Davis de yükseköğrenimini Herbert Marcuse’ün yanında yapmıştı…

Eleni Varikas: Elbette. Angela Davis, Marcuse’ün en sevdiği öğrencisiydi. Bu açıdan Berkeley çok önemli bir rol oynadı.

Sık sık Theodor Adorno’nun şu sözünü anıyorsunuz: “her şeyleşme bir unutmadır”[3]. Bu bağlamda, Walter Benjamin’in kavrayışıyla, Sojourner Truth örneğini özgürleşme anlatısının kilit bir anı olarak hatırlatıyorsunuz. Güney feminizmi bu tür tarihsel anlardan nasıl ilham alabilir?

Eleni Varikas: Penser le sexe et le genre kitabımda, bir yandan Sojourner Truth figürünü, diğer yandan Simone de Beauvoir’ı ele alıyorum; çünkü “neye dönüştüğümüz” fikri bana çok önemli görünüyor. Bizi ilgilendiren tam da bu “oluş” sürecidir. Benim eleştirdiğim feminizm, bunu unutma eğiliminde olan feminizmdir. Her ülkede feminizmin başlangıcı, geçmişe dönüp bugünlere nasıl gelindiğini anlamaya çalışmaktır; yani kadınların nasıl nesne olmaktan çıkıp özne haline geldiklerini kavramaktır. Elbette bu tarihsel bir yöntemdir…

Gerçekten de hatırlama sürecinde anımsama (anamnez) çalışmasının önemini vurguluyorsunuz…

Eleni Varikas: Elbette, bunun tarihçi olmamın nedenlerinden biri olduğunu düşünüyorum. Yunanistan’da yazdığım ilk kitabım La Révolte des Dames [4]’de (Hanımların İsyanı-çn) (burada söz konusu olan kadınlar burjuva kökenliydi ve ayrıca bu başlık, “hanım” teriminin içerdiği çelişki nedeniyle solcu yoldaşlarımıza yönelik bir provokasyondu), amacım şu soruya yanıt aramaktı: 19. yüzyılda kadınların otuz yıl boyunca yayımlanan bir feminist gazete kurmuş olmaları nasıl göz ardı edilebilirdi? Oysa Fransa’da bu kadar uzun süre yayımlanan böyle bir gazete hiç olmamıştı.

Hatırlama, kanonik anlatının tamamen yok ettiği ya da gizlediği bir manzarayı yeniden açığa çıkarır. Elbette kadınların silinmiş tarihi yalnızca kadınlara özgü değildir; başka bir çalışmamda da gösterdiğim gibi, tarihin tüm mağlup edilmişlerine aittir [5].

Penser le sexe et le genre’de, toplumsal cinsiyetin siyaseti kurduğunu ve aynı zamanda siyaset tarafından kurulduğunu gösteriyorsunuz. Bu bağlamda, feminizmin bazı eğilimlerinin diğer tahakküm ilişkilerini unuttuğunu eleştiriyorsunuz. Bu fikri biraz açabilir misiniz?

Eleni Varikas: Elbette, toplumsal cinsiyet, diğer her türlü baskı biçimi gibi bu ilişkiler tarafından kurulur ve aynı zamanda onları kurar. Bu mesele bazen unutuluyor. Tarihi “satanlar” aslında tarihe sahip olanlardır, çünkü onu yazan onlardır. Simone de Beauvoir “kadın doğulmaz, kadın olunur” dediğinde, varoluşçuların ruhunu ifade ediyordu. Ancak bunun ne anlama geldiğini düşünmek gerekir; başka bir deyişle, “nasıl olunur?” sorusunu sormak gerekir. İnsan, farklı düzeylerde güç ilişkilerinin bulunduğu bir toplumda “olur” (tarihsel, ideolojik, deneyimsel vb.). Mesele yalnızca tarihsel bir unutma değildir. Tarihsellik olmadan, insanları şekillendiren güç ilişkilerini göstermek imkânsızdır.

Öte yandan, Perulu sosyolog Aníbal Quijano’nun çalışmalarını biliyorsunuz ve onu yazılarınızdan birinde de anıyorsunuz[6]. “İktidarın sömürgeselliği” kavramının feminist perspektife, özellikle de Avrupa’da gelişen feminizme katkısı nedir?

Eleni Varikas: Elbette “iktidarın sömürgeselliği” yalnızca kadınları ilgilendiren bir mesele değildir. Kadınların baskı altına alınması, sömürgeleştirmenin şiddetiyle yakından bağlantılıdır. “Merkez”in (Avrupa ya da Kuzey Atlantik) iktidarı, fetih süreci içinde kurulmuş ve onun ayrılmaz bir parçası olmuştur: şiddet, katliamlar vb. Bu süreklilik kazanan şiddet, bir “bumerang etkisi” olarak Avrupa’ya geri döner. Aşırı şiddet üretildikçe, insanlar da insandışılaşır. Bu bağlamda Rosa Luxemburg, emperyalizm ve militarizasyon üzerinden şiddetin rolünü vurgulamıştır. Sömürgeleştirme bu şiddetin kurucu unsuruydu; çünkü başka toprakların fethedilmesi gerekiyordu ve elbette halklar bu tahakküme her zaman direndi.

“İktidarın sömürgeselliği” çok faydalı bir kavramdır ve özellikle ırkçılığın, mülteci karşıtlığının ve “beyazlık” dışında kalan her şeye yönelik reddin hızla arttığı bir dönemde daha da derinleştirilmesi gerekir. Aslında bu beklenmedik bir durumdur; çünkü 1968’den sonra her şeyin değişeceği düşünülüyordu. Bugün Avrupa’da yaygın olan İslamofobiye bakın; başörtüsü etrafındaki tüm tartışmalara bakın (ben başörtüsüne ne karşıyım ne de yanayım, insanlar istedikleri gibi giyinir). Kadınlar istedikleri gibi giyinmelidir. Bu ırkçılık, bu sömürgesellik ile bağlantılı olarak gelişir; örneğin siyah bir kamu görevlisini temsil etmek için maymun imgesinin kullanılması gibi.

“İktidarın sömürgeselliği” aynı zamanda şu tür durumlarda da kendini gösterir: Bir öğrenci tezini savunmaya alışılmışın dışında bir kıyafetle geldiğinde ciddiye alınmaz. Pek çok kez, çok ilginç projelere sahip olmalarına rağmen bazı öğrencilerin yalnızca “doğru” şekilde giyinmedikleri için doktora programlarına kabul edilmediğine tanık oldum. Elbette bu bir dünya görüşünü yansıtır; ama bu dünya görüşü sömürgeleştirme olgusundan ayrı düşünülemez. Avrupa gücünü nasıl elde etti? Fetih ve servet birikimi yoluyla.

Ötekine, yani eski sömürgeleştirilmiş olana yönelen şiddet, aynı zamanda kadınlara yönelir. Örneğin Yunanistan’da aşırı sağ parti Altın Şafak kadınlara karşı şiddet uygulamaktadır. “İktidarın sömürgeselliği”, ırkçılık, erkek egemenliği, yabancı düşmanlığı, İslamofobi vb. dinamikleri anlamak için son derece güçlü bir çerçeve sunar.

  •  

Bu söyleşi, sosyolog Luis Martínez Andrade tarafından derlenen « Feminismos a la Contra. Entre-vistas al Sur Global » (La Vorágine, 2019) adlı eserde İspanyolca olarak yayımlanmıştır. Röportajı gerçekleştiren kişi Luis Martínez Andrade’dir.

Notlar

[1] İlkokul ve lise öğrencileri için Küçük Kırmızı Kitap, başlangıçta Danimarka’da yayımlanmış bir monografiydi; daha sonra İspanyolcaya çevrilmiş ve İspanya’da Geçiş süreci sırasında gizlice yayımlanmıştır. Bu kitap, Marksist bir bakış açısıyla mevcut eğitim sistemini eleştirdiği için birçok ülkede yasaklanmıştır.

[2] Christos Sartzetakis, Grigóris Lambrákis davasında sorgu yargıcıydı (bu dava Z romanına ve filmine ilham vermiştir); daha sonra 1985–1990 yılları arasında, PASOK adına Helen Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı olmuştur.

[3] Eleni Varikas, Penser le sexe et le genre, PUF, Paris, 2006, s. 65

[4] Eleni Varikas, La Révolte des Dames. Formation d’une conscience féministe en Grèce, Archives Historiques, Atina, 1987.

[5] Eleni Varikas, Les rebuts du monde. Figures du paria, Stock, Paris, 2007.

[6] Eleni Varikas, « L’intérieur et l’extérieur de l’État-nation. Penser… outre », Raisons politiques, no. 21, 2006, s. 5-19.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Filistin’de Sömürgeleştirme ve Feminist Hareket – Leila Serra Badran

Son iki yıl içinde sömürgeci söylem, 7 Ekim olaylarını ve ardından İsrail Devleti tarafından gerçekleştirilen soykırımı bağlamından kopararak sunmuştur; sanki şiddete başvurmanın hiçbir nedeni yokmuş gibi, sanki bu olay Filistin halkına yönelik yüz yıllık Siyonist sömürgeleştirmenin doğrudan sonucu değilmiş gibi. 7 Ekim olayları, öncesinde yaşananların bütünü dikkate alınmadan anlaşılamaz.

Bugün Filistin üzerine düşünmek

Bir yüzyıldan uzun süredir Filistin – toprağı ve halkı – küresel güçler ve rejimler tarafından kurulan ve desteklenen sömürgeci, emperyalist ve soykırımcı bir projeye maruz kalmaktadır. Bu süreç, XIX. yüzyılın sonlarında Filistin topraklarında ilk Siyonist yerleşimlerle başlamış, 1917’de Balfour Deklarasyonu ile devam etmiştir – bu deklarasyon, Avrupa’dan gelen yerleşimcilerin sömürgeci hedefleri uğruna Filistinli yerli halkın haklarını yok saymıştır – ve 1948’deki Nakba ile sürmüştür. Bugün ise Gazze’de soykırımın yoğunlaşması ve özellikle Batı Şeria’da tüm Filistin genelinde Siyonist sömürgeci şiddetin tırmanmasıyla devam etmektedir.

XIX. yüzyılda başlayıp günümüze kadar süren bu süreç, kalıcı bir Nakba’dır: Filistinlilerin varlığını ortadan kaldırmak ve onların evlerinin ve bedenlerinin yıkıntıları üzerinde emperyal bir yapı kurmak amacıyla, zorla yerinden etme, toprak gaspı, Filistin kimliğinin silinmesi ve etnik temizlikten oluşan, süreklilik arz eden bir projedir.

İsrail, ırksal kapitalizmin yapıları içinde yer alan Siyonist ve sömürgeci bir rejim olarak anlaşılmalıdır. Kapitalizm özünde ırksallaşmıştır. Varlığı ırksal hiyerarşiden ayrı düşünülemez; bu hiyerarşi, ırksallaştırılmış insanların, beyaz olmayanların ve Güney toplumlarının sistematik baskı ve sömürüsüne yol açar. Bu, söz konusu toplulukların sürekli boyunduruk altına alınması ve her düzeyde sömürülmesi olmadan varlığını sürdüremeyen bir ekonomik sistemdir; bu da onun temelde adaletsiz ve eşitsiz yapısını açıkça ortaya koyar.

Apartheid ise yerleşimci sömürgeciliğe içkin olan şiddetin bir başka tezahürüdür ve derin biçimde kök salmış ırksal baskı ve sömürü dinamikleri dikkate alınmadan ele alınamaz. Filistin’de, başlangıcından bu yana, kapitalizmden bağımsız bir yerleşimci sömürgecilik hiçbir zaman var olmamış, aynı şekilde ırksallaştırma boyutu olmadan bir kapitalizm de olmamıştır.

Bu nedenle, analitik bir bakış açısından, liberal perspektifteki apartheid ve insan hakları çerçevesinin derin ve radikal bir biçimde sorgulanması gerektiğini düşünüyorum. Apartheid’i kendi başına bir son olarak ele almak sınırlayıcıdır; çünkü bu kavram, çok daha geniş ve derin bir yapısal şiddet sisteminin parçasıdır. Hukuki bir ayrımcılık durumunu tanımlar, ancak dayandığı sömürgeci projeyi açıklamaz. Güney Afrika’da olduğu gibi hukuki ve kurumsallaşmış bir ayrım ve baskı rejimine işaret eder; ancak Filistin söz konusu olduğunda İsrail Devleti yalnızca ayrımcılık ve segregasyon uygulamakla kalmaz, aynı zamanda yerli nüfusu yerinden eder, ortadan kaldırır ve yerine başkalarını koyar. Bu, yerli nüfusu silerek yerine başka bir nüfus yerleştirmeyi amaçlayan yerleşimci sömürgecilik olarak adlandırılır. Apartheid sistem içinde ayrımcılığı örgütlerken, yerleşimci sömürgecilik sistemin temeli olarak yerli nüfusu ortadan kaldırmayı hedefler.

Gerçekten de hukuki dil, Filistin’deki deneyimin bütününü yansıtmaz; çünkü tüm bu süreçler, doruk noktasını Nakba’da bulan sömürgeci yerleşim rejimine yönelir. Rabea Eghbariah’ın belirttiği gibi:

“Nakba’yı bir suç olarak anlamak ve ona uluslararası hukuk çerçevesinde tanınma sağlamak gerekir (…) Filistin, ancak kalıcı Nakba kavramı üzerinden doğru biçimde anlaşılabilir; bu, apartheid, soykırım ve süresiz işgal suçlarıyla iç içe geçen, ancak aynı zamanda kendi temelleri, yapıları ve amaçları olan silinmez bir trajediyi ifade eden, insanlığa karşı açık bir suçtur. Filistin sorununun gerçekten çözülebilmesi için uluslararası toplumun kalıcı Nakba gerçeğiyle yüzleşmesi gerekir. Nakba’nın evrensel bir kavram olarak – uluslararası normlar tarafından tanınan ve yasaklanan bir kavram olarak – kabul edilmesi, Filistin’de adil ve kalıcı bir çözümün ilk adımıdır.” (Rabea Eghbariah, 2024)

Filistin’de feminist hareket

Feminizm Batı’ya özgü bir icat değildir: Özgünlük ile gelenek, ithal feminizmler ile yerel feminizmler

Filistin bağlamında feminist mücadele, her zaman sömürgecilik karşıtı kurtuluş mücadelesinin temel bir unsuru olmuştur: Biri diğerinden hiçbir zaman bağımsız var olmamıştır. Bu nedenle, yerel ve konumlanmış bir Filistin feminist hareketi üzerine düşünmek, onun her zaman içinde yer aldığı sömürgecilik karşıtı mücadele bağlamı dikkate alınmadan mümkün değildir. Dolayısıyla ulusal mücadele ile toplumsal mücadele arasında bir karşılıklı ilişki ya da diyalektik bir gerilim bulunmaktadır. (Kandiyoti, 1991; Sayigh, 1981)

Ulusal kurtuluş hareketi, bazı bağlamlarda, ulusal özgürlük mücadelesinin toplumsal ve toplumsal cinsiyet gündeminin önüne geçmesi durumunda, feminist örgütler için bir engel teşkil etmiştir. Ayrıca, toplumsal cinsiyete dair geleneksel ve ataerkil bir anlayış, karma mücadele alanlarında da varlığını sürdürmüştür; burada kadın militanlar, direnişin örgütlenmesinde temel bir rol oynamalarına rağmen, bakım ya da ev içi emekle ilişkilendirilen görevlere itilmişlerdir. Bu sorumluluklar hem yaşamın yeniden üretimini hem de hareketin sürekliliğini güvence altına almıştır. (Giacaman, Sabbagh, 1996’da aktarıldığı üzere; Hasso, 2005; Jad, 2018; Kuttab, 1989; Taraki, 2006)

Bu gerçeklikle karşı karşıya kalan Filistinli kadınlar, 1978’den itibaren, kendi feminist programlarını formüle edebilmek için karma olmayan alanlar kurmuşlardır. Bu program ulusal kurtuluş mücadelesiyle bağlantılı olmakla birlikte ona tabi değildir. Bunun en sembolik örneği, laik ve Marksist sol bir çerçevede faaliyet gösteren Filistin Kadın Eylem Komiteleri Federasyonu’nun kurulmasıdır. Bu yapı daha sonra FKÖ’nün dört ana ideolojik ve siyasi akımında temsil edilmiştir (Jad, 2018): Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC), Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi (FDHKC), Komünist Parti ve El Fetih; bunların her biri kendi kadın komitelerine ve karma olmayan örgütlenme alanlarına sahipti. (Kuttab, 1993: 73)

Bu direniş çerçevesi, kadın militanlar arasında feminist bir bilincin ortaya çıkmasını teşvik eden siyasal öz-örgütlenme alanları açmış ve böylece feminist hareketin daha önce benimsediği biçimlere kıyasla bir dönüm noktası oluşturmuştur. 1903’ten 1948’e kadar uzanan önceki dönem, belirgin biçimde yardım odaklı bir karakter taşımaktaydı: Bu dönemde üst-orta sınıf kentli kadınlardan oluşan hayır kurumları, mülteci ailelere ve tutuklulara destek sunuyordu.

Buna karşılık, 1970’lerin sonlarında gelişen feminist bilinç, sınıf, toplumsal cinsiyet ve ulus meselelerini eşzamanlı ve birbirine bağımlı biçimde ele alan bir perspektif etrafında şekillenmiş ve bu yaklaşım günümüze kadar varlığını sürdürmüştür. (Giacaman, 1996; Jad, 2018; Kuttab, 2010) Bu feminist bilinç, Birinci İntifada sırasında zirveye ulaşmış, bu dönemde Filistinli kadın hareketi hem siyasal direnişte hem de toplumsal alternatiflerin inşasında hayati bir rol oynamıştır. Halk komiteleri ve özellikle sol ile bağlantılı taban örgütleri aracılığıyla kadınlar, yalnızca mücadelenin koordinasyonunda kilit sorumluluklar üstlenmekle kalmamış, aynı zamanda karşılıklı dayanışma ve öz-yeterlilik ağları da kurmuşlardır; özellikle sokağa çıkma yasaklarından etkilenen kırsal bölgelerde. Bu girişimler arasında alternatif eğitim, cinsel sağlık ve üreme sağlığı, şehit ve tutuklu ailelerine destek, topluluk bahçeleri ve İsrail ürünlerine yönelik boykotlar yer almaktadır.

Bu bağlamda güçlenme, soyut ya da liberal bir teoriden hareketle değil, kolektif ve gündelik pratikler aracılığıyla hayata geçirilmiş; kadınların özerklik hakkı, hareket özgürlüğü ve kamusal katılımı merkeze alınmıştır. Feminist strateji, sınıf, toplumsal cinsiyet ve sömürgeci işgal boyutlarını aynı anda ele alan kesişimsel ve birbirine bağlı bir perspektif benimsemiş; kentli, kırsal ve mülteci kadınları ortak bir özgürleşme projesi etrafında bir araya getirmiştir.

Bu kolektif güçlenme süreci – aşağıdan yukarıya, dönüştürücü ve sömürgecilik karşıtı bir nitelik taşıyan – aynı anda hem toprağın özgürleşmesini hem de toplumsal ve toplumsal cinsiyet ilişkilerinin dönüşümünü hedeflemiştir. Kadınların üretim kooperatiflerine, okuryazarlık programlarına ve mesleki eğitim faaliyetlerine katılımı sayesinde, hareket hem kamusal alanda hem de özel alanda ataerkil hiyerarşileri sorgulamıştır.

Böylece, feminist talepleri çoğu zaman ikincilleştiren baskın ulusal gündemle yaşanan gerilimlere rağmen, kadınlar seferberliğin açtığı alanlardan yararlanarak toplumsal cinsiyet bilincini mücadeleye dahil etmişlerdir. İşgalin maddi koşulları tarafından inşa edilen ve biçimlendirilen bu radikal biçimde bağlamsal feminizm, güçlenme kavramını kişisel ve siyasal kurtuluşun kolektif ve diyalektik bir süreci olarak yeniden tanımlamıştır. Bu yaklaşım, mücadelede kitlesel ve yaygın bir halk seferberliğini hedeflemiştir. Sonuç olarak, Peteet’in (1991) vurguladığı gibi, kadınların siyasal katılımı yalnızca kadınlar ile erkekler arasındaki ilişkileri değil, kadınların kendi aralarındaki ilişkileri de derinden dönüştürmüştür.

“Bu devrimci yıllarda, feminist toplumsal gündem teorik terimlerle tartışılmıyordu; somut olarak hayata geçiriliyordu. Örneğin kadınların hareket etme hakkı talebi. Gece yarısına ya da birlere kadar dışarıda kalıyor, sokaklarda dolaşıyorduk; gösterilerde kadınlar vardı. Bir yerden diğerine seyahat ediyorduk. Feminist taleplerimizin gerçek bir uygulanışı söz konusuydu.” (Soraida Hussein ile yapılan görüşme)

Öte yandan Filistinli akademisyenler, İsrail baskı yapılarının Filistin toplumunun kadınlarla ve cinsel/toplumsal cinsiyet muhalefeti içindeki kişilerle olan ilişkilerini nasıl engellediğini uzun uzun teorize etmişlerdir; bu gruplar ayrımcılığa maruz kalmakta ve en ağır yükleri taşımaktadır. (Hammami, 1995) Bu durum, çifte bir baskı sisteminden kaynaklanır: Bir yandan işgal ve yerleşimci sömürgecilik tarafından dayatılan şiddet ve sürgün, diğer yandan toplumun kendi içindeki ataerkillik.

Örneğin birçok çalışma, yoğun İsrail kontrolü dönemlerinde (yol kontrolleri, kitlesel tutuklamalar, sokağa çıkma yasakları ve toplu cezalandırmalar gibi) ataerkil şiddet oranlarının daha yüksek olduğunu göstermiştir. Ayrıca bazı yazarlar, İsrail’in politik olarak aktif kadınlara yönelik baskısının artması nedeniyle, işgalin kadınların geleneksel toplumsal cinsiyet rollerine daha fazla tabi kılınmasını güçlendirdiğini ya da bunun zeminini hazırladığını ileri sürmektedir.

Bu bağlamda, cinsel taciz, tehditler ve hapsedilme, İsrail Ordusu tarafından halk direnişini engellemek amacıyla yaygın olarak kullanılan pratikler haline gelmektedir. (Abdo, 2014; Hawari, 2019)

Aynı zamanda feminist epistemoloji ve aktivizm, “teröre karşı savaş” sırasında pekişen küresel İslamofobi çerçevesinin son derece farkındadır. Bu çerçevede, Oryantalizm ve onun mirası güçlü biçimde eleştirilmiştir; çünkü bunlar Batı’nın üstünlüğünü kuran ve Avrupa egemenliğini meşrulaştıran eski sömürgeci mantrayı pekiştirmiştir. Oryantalizmin dogmaları – geri kalmışlık, harem, egzotizm, gelenek, muhafazakârlık, din – yalnızca Batı’yı Doğu karşısında ahlaki olarak üstün bir konuma yerleştirmekle kalmaz, aynı zamanda askeri kontrolü, sömürgeciliği, hegemonya kurmayı ve askeri müdahaleleri de meşrulaştırmıştır; bu müdahalelerin insanların maddi yaşamı üzerindeki etkileri günümüze kadar sürmektedir.

Arap feministleri, özellikle de Filistinli olanlar, Oryantalizmle açıklanan “ötekilik” inşasının, Arap ve Müslüman kadınların ve LGBTQI+ bireylerin bedenleri ve özerklikleri üzerinden nasıl kurulduğunu incelemişlerdir. Bu nedenle hem akademik alanda hem de aktivizm içinde, “Arap kadını pasif bir kültür ve din kurbanıdır” mitini yıkmak için çalışmışlar; Arap kadınlarının çok yönlü eylem biçimlerini ortaya koymuş ve liberal kavramları eleştirel ve sömürgecilik karşıtı bir perspektifle sorgulamışlardır.

Aynı şekilde, feminist epistemoloji ve toplumsal hareketler aracılığıyla, baskıdan kurtuluşun ve güçlenmenin Filistin’de farklı anlamlara sahip olduğunu göstermektedirler. Baskı altında olmak ne demektir? Güçlenmiş olmak ne demektir? Siyasal eylem kavramını kim tanımlar? Bu kavram hangi programa hizmet eder? Bu kategoriler, üretildikleri bağlamın dışına taşındıklarında ne gibi etkiler yaratır?

“Özgürleşme, eşitlik ve haklar evrensel bir dilin parçası mıdır? Farklı insan grupları için daha anlamlı olabilecek başka özlemler olabilir mi; örneğin savaşsız ve şiddetsiz bir yaşam?” (Lughod, 5: 2006)

Oryantalist ikiliklerin ve kadınların özgürleşme eksikliğini sözde muhafazakâr kültüre ve İslam’a bağlayan Batılı kültürelci bakışın ötesinde, sömürgecilik sonrasına odaklanan feministler, kadınların baskısını anlamak için başka analiz alanları ortaya koymaktadır: Otoriterlik, ataerkillik, devlet, askeri müdahaleler, emperyalizm ve kültürle eleştirel bir ilişki kurma gerekliliği. Feminizmler, modern ile geleneksel arasındaki katı karşıtlıkları reddederek, neoliberal ve yeni muhafazakâr program ve politikalara yönelik radikal bir eleştiriden doğan kendine özgü bir feminizm arayışı içinde hareket eder. Bu feminizm, toplumsal cinsiyeti jeopolitik bir savaş alanının işareti olarak eleştirel biçimde analiz eder ve eşitsizliklerin ancak sömürgeleştirme ve askeri müdahaleler bağlamında anlaşılabileceğini vurgular.

Filistin’de feminist hareketin birinci İntifada’dan bu yana nasıl evrildiğini ve o dönemde ortaya çıkan eylem ve güçlenme yapılarının günümüze kadar nasıl sürdüğünü anlamak için, “Oslo” olarak adlandırılan anlaşmalar üzerinde durmak gerekir.

Neoliberal barış paradigması, STK’laşma, Filistin Yönetimi ve Oslo: Tarihin nasıl tekrar ettiği

Oslo Anlaşmaları, 1993 yılında Filistin Kurtuluş Örgütü ile İsrail Devleti arasında imzalanmış ve bir barış süreci olarak sunulmuştur; ancak gerçekte Filistin direnişini etkisizleştirmeyi, Siyonist sömürgeci yapıları pekiştirmeyi ve Filistin toprakları üzerindeki kontrol ile şiddeti yoğunlaştırmayı amaçlayan yeni bir sömürgeci strateji olarak işlev görmüştür. Bu anlaşmalar, Birinci İntifada’nın kesin sonunu işaret etmiş ve daha derin bir Siyonist sömürgeciliğin temellerini atmıştır; bu süreç, İkinci İntifada’nın patlak vermesinde belirleyici bir etken olarak yorumlanmıştır.

Dolayısıyla Oslo, İsrail’in neoliberal barış söylemini araçsallaştırdığı neoliberal paradigmanın yürürlüğe girişini simgeler. Bu durum, çatışmanın sona erdiği, “çatışma sonrası” bir döneme girildiği ve artık uzlaşmaya odaklanılması gerektiği fikrine yanıt olarak STK’ların sayısında dramatik bir artışa yol açmıştır.

Böylece Filistin halkının özgürleşmesine yönelik devrimci mücadele çerçevesinden, İsrail ile ilişkilerin normalleştirilmesine ve fiilen onun tanınmasına geçilmiştir. Bu anlamda Oslo, Tabar’ın ifade ettiği gibi, başka araçlarla yürütülen bir savaş anlamına gelmiştir. Ve nihayetinde bu süreç, barışsız, haksız, adaletsiz ve sömürgecilikten arınmadan yoksun bir süreç olarak kalmıştır.

Oslo Anlaşmaları ve feminist hareket üzerindeki etkisi

Oslo, aktivizm ve feminist hareket üzerinde, onu STK’lar etrafında yeniden yapılandırarak olumsuz bir etki yaratmıştır. “STK’laşma” olarak adlandırılan profesyonelleşme süreci nedeniyle, feminist harekette ve taban hareketlerinde önemli bir çözülmeye yol açmıştır. Bu süreç, sözde kalkınma endüstrisi ve bağışçı rejimiyle bağlantılı olup, yeni kurulan Filistin Yönetimi’nin sürdürülmesi ve korunması amacıyla şekillenmiştir.

STK’laşma ile kastettiğimiz şey yalnızca söylemde ve taleplerde neoliberal eğilimlerin benimsenmesi değil, aynı zamanda hangi önceliklerin ve siyasi gündemin “en önemli” sayılacağının kontrol altına alınmasıdır. Bu süreç, Birinci İntifada sırasında ortaya çıkan özerk feminist ve taban mobilizasyonu yapılarından uzaklaşarak, “politik” ile “teknik” olan arasında bir ayrım yapma mantrası üzerinden piyasa odaklı ve kapitalist bir yaklaşımı dayatmıştır. Böylece, kendi bağlamına kök salmış kolektif ve halk temelli bir güçlenme anlayışından (Birinci İntifada örneğinde olduğu gibi), neoliberal kapitalizme özgü bireysel bir boyuta geçilmiştir.

O dönemde hâkim olan söylem şöyleydi:

“Siyaseti siyasetçilere bırakın ve kendi profesyonel deneyiminize odaklanın. Kadınları hukuk yoluyla, eğitim yoluyla güçlendirmeliyiz. Kadınların kapasitelerini geliştirin, ancak Siyonist sömürgecilikten, ırkçılıktan ya da ataerkillikten söz etmeyin. Sadece erkek şiddetinden bahsedin.” (Samia Butmeh, 2023)

Günümüzde başlıca eğilimler ve toplumsal cinsiyet projelerindeki yaklaşım hataları: Erkek şiddetinin aşırı görünür kılınmasının sömürgeci şiddeti nasıl gölgelediği

“Görünüşe göre bu kurumların bazıları, kadınların özgürleşmesinin ne anlama geldiğine dair yanlış bir anlayışa sahip; çünkü her şeyi siyasal katılım fikrine indirgemektedirler. Bence artık Gazze’deki feministlerden, Arap ülkelerinden, Müslüman ülkelerden feminizmin ne anlama geldiğini öğrenmelerinin zamanı geldi. Bizim için feminizm adalet demektir, topraklarımızın özgürleşmesi demektir; çünkü kendi ülkemde iki kilometreden fazla hareket edemiyorsam, haklarımı nasıl geliştirebileceğimi hayal edemem.” (Raya Ziadah ile yapılan görüşme, 2023)

Çok taraflı kurumların belirlediği güçlenme kriterleri önemli eksiklikler barındırmaktadır. Kavramın kendisi, 1970’lerde feminist hareketlerle bağlantılı oldukça radikal fikirlerle ortaya çıkmış olsa da, zamanla hem ekonomik hem de siyasi açıdan bireyci bir yöne evrilmiştir. Arap İnsani Gelişme Raporu’na göre, Arap kadınlarının güçlenmesi için üç temel unsur teşvik edilmelidir: İşgücü piyasasına katılım, eğitim ve bireysel haklar.

Ancak burada şu sorular ortaya çıkmaktadır: Eğitimden söz ettiğimizde, kamusal ve nitelikli bir eğitim mi kastediyoruz? Çalışma dediğimizde, ücretli istihdam mı yoksa kayıt dışı ve güvencesiz ekonomi mi? Bireysel hakların savunusu, Filistin gibi devletin ve kamusal hizmetlerin bulunmadığı bağlamlarda, kolektif ve toplumsal yaşam için hayati öneme sahip olan karşılıklı dayanışma ağlarını ve aile temelli destek sistemlerini göz ardı etmektedir.

Sorun, bu eksenlerin kendisinde değil; bu programlar başka bir bağlamda uygulandığında, onları yaratan ve tasarlayanların o toplulukların kadınları olmaması, aksine Avrupa bağlamında geliştirilmiş ve sonra evrenselleştirilerek her yere uygulanmaya çalışılan, siyasal eylemliliğe dair önkabullere dayanmasıdır; üstelik bu yapılırken yerel özgüllükler dikkate alınmaz.

Örneğin Filistin’de “eylemlilik” meselesi kadınların kendisinde değildir. Sorun, kadınları çevreleyen ve onları marjinalleştiren yapılardadır; sahip oldukları becerilerden bağımsız olarak. Samia Buthmeh’in de savunduğu gibi, tüm Filistinli kadınların doktora derecesine sahip olduğunu varsaysak bile, erişebilecekleri bir işgücü piyasası olmadığı için bu piyasaya dahil olamazlar. Ayrıca, işgücü piyasasına katılımın kendiliğinden özgürleştirici olduğu fikri de sorunludur; çünkü bu, kişisel tatmini işinde bulan ve kendisine bağımsızlık sağlayan bir gelire sahip olan Avrupalı orta sınıf kadın modeline dayanmaktadır. Oysa emek kendi başına özgürleştirici değildir; ancak emek haklarıyla birlikte olduğunda bu niteliği kazanabilir. (Tabar, 2005; Abu Lughod, 2013)

Bir diğer önemli eğilim, toplumsal cinsiyet eşitliğini biçimsel ve kurumsal siyasal katılım olarak anlamaktır. Bu nedenle projeler, kadınların siyasal savunuculuk alanında eğitilmesini içermiştir. Ancak gerçek şu ki, kadınlar haklarının farkında olsalar bile, içinde bulundukları yerleşimci sömürgecilik bağlamı nedeniyle yapısal dönüşüm olanakları sınırlıdır; ayrıca Filistin Yönetimi, Siyonizmle kurduğu ittifak çerçevesinde cinsel ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti bir siyasal caydırma aracı olarak kullanmaktadır.

Öte yandan, erkek şiddetinin aşırı görünür kılındığı bir durum söz konusudur. Son yıllarda Filistinli STK’lar, akademik çevreler ve uluslararası bağışçılar arasında, toplumsal cinsiyete dayalı şiddetle mücadeleye diğer meselelerin önüne geçecek biçimde öncelik verilmesi yönünde bir eğilim ortaya çıkmıştır; bu yaklaşım özellikle “Aile Statüsü Yasası”nın reformuna ve CEDAW’a odaklanmaktadır. Ancak hukuki çerçeveye aşırı bağımlılık, Filistinli mücadelenin ve siyasal tahayyülün sınırlandırılması ve daraltılması gibi zararlı sonuçlar doğurmuştur. Bunun çarpıcı bir örneği, “Filistinlilerin mülksüzleştirilmesinin sömürgeci projenin bir parçası olarak değil, bir insan hakları ihlali olarak tanımlanmasıdır” (Lena Meari Al Assad, 2022).

Daha derine inildiğinde, cinsel ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddetle mücadeleye odaklanan insan hakları söyleminin aşırı görünürleşmesi, misogin şiddetin görünür hale geldiği algı alanlarını basitleştiren bir yaklaşım olarak ortaya çıkar.

Daha önce toplumsal cinsiyet şiddetinin farklı biçimlerinin ciddiyeti ve bu zararları çevreleyen sessizlik üzerine marjinal feminist kaygılar olarak kalan meseleler, bugün yönetişim, insan hakları, kalkınma ve insani yardım alanlarını yeniden tanımlayan güçlü küresel kurumlar ve pratikler ağının merkezine yerleşmiştir; bu durum 11 Eylül sonrası küresel güvenlik mantıklarıyla uyumludur. Dolayısıyla, küresel toplumların giderek daha fazla güvenlikçi hale gelmesi ve 11 Eylül sonrası “Teröre Karşı Savaş” olarak bilinen süreçte jeopolitik düzeyde özgürlüklerin daralması ile toplumsal cinsiyete dayalı şiddetle mücadeleye odaklanan insan hakları söyleminin aşırı görünürleşmesi arasında doğrudan bir ilişki vardır. (Kevorkian, Hammami, Abu Lughod, 2023)

Toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, uluslararası yönetişim ve hukuk içinde güçlü bir gündem haline gelmiştir. Devlet egemenliği ve küresel güvenlik pratiklerine giderek daha fazla entegre edilmiştir. Ancak bu durum, ırk, toplumsal cinsiyet ve şiddet hakkında daha derin gerçeklikleri örten bir dizi varsayımı da beraberinde getirir. Günümüzde, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve failleri çoğu zaman uzak, “vahşi” ve ırksallaştırılmış coğrafyalara yerleştirilir; mağdurlar bedenlerine yönelik tekil bir ihlal olan şiddete maruz kalan kişiler olarak temsil edilir ve liberal Batı (işgalci orduları ve barış gücü birlikleri dâhil) onları koruyacak ve kurtaracak aktör olarak sunulur. (Abu Lughod, Hammami, Kevorkian, 2023) Böylece “uluslararası toplum”, Irak, Suriye ya da Kongo Demokratik Cumhuriyeti gibi çatışmaların tarihsel analizi aksini gösterse de, bu şiddetten bağımsız ve masum bir özne olarak görünür. (Abu Lughod, Hammami, Kevorkian, 2023)

Son yirmi yılda gelişen ve kadınlara yönelik toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti düzenlemeyi hedefleyen düzenleyici/biyopolitik proje, ontolojik ayrımları yeniden üretmektedir. Artık yalnızca “beyaz kadınların kahverengi kadınları kahverengi erkeklerden kurtarması” (Spivak) anlatısı değil; Birleşmiş Milletler bürokratlarından uluslararası STK’lara, insani yardım çalışanlarından özel güvenlik şirketlerine, askeri uzmanlardan BM barış misyonlarına, insan hakları hukukçularından üst düzey yönetişim uzmanlarına kadar uzanan geniş bir aygıt bu gündemi şekillendirmektedir. (Abu Lughod, Hammami, Kevorkian, 2023)

Sonuç olarak, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet gündemi, feminist aktivistlerin önlemeye, hafifletmeye ya da ortadan kaldırmaya çalıştıkları şiddetin üretiminde emperyalizmle doğrudan ya da dolaylı biçimde kurulmuş olan ortaklığı gizleme işlevi de görmektedir (Abu Lughod, Hammami, Kevorkian, 2023).

Filistin’de toplumsal cinsiyet projelerinin dikkate alması gereken iyileştirme önerileri

Maddi gerçekliği dikkate almak, iktidarın kapsamlı bir analizini yapmak ve “işgücü piyasasına katılım ne kadar artarsa ve mesleki beceriler ne kadar gelişirse, toplumsal cinsiyet özgürleşmesi de o kadar artar” şeklindeki neoliberal feminizm varsayımında kalmamak gerekir. (Butmeh, 2023; Assad, 2023; Tabar, 2023) Görüldüğü gibi, yalnızca işgücü piyasasına katılım ve siyasal savunuculuk eğitimi, burada ayrıntılandırılan yapısal şiddetin köklerini ele almamakta; bu da Filistinli kadınların eylemliliği önünde bir engel oluşturmaktadır.

Küresel Güney feminizmleri ve ulusötesi feminizmin mücadeleleri sayesinde (Talpade Mohanty, 2003), artık Küresel Güney’den kadınların pasif kurbanlar olarak temsil edilmediği yönünde somut değişimler gözlemlenmektedir. Kadınların koşullara göre karar alma ve seçim yapma kapasitesine giderek daha fazla dikkat çekilmektedir. Ancak bu yönelim, kalkınmanın içkin ırksal ve kapitalist hiyerarşilerini sorgulamadığı sürece, dar bir “eylemlilik” vurgusuna hapsolabilir; böylece şiddeti üreten yapıları dönüştürmek yerine, baskıcı bir sistem içinde hayatta kalmanın yönetilmesiyle sınırlı kalır.

Bu nedenle eylemliliği farklı bir biçimde anlamak zorunludur: Neoliberal bireyci meritokrasiden ziyade kolektif olarak işleyen ve kök salan bir süreç olarak. Bu bağlamda, neoliberal modele karşı çıkan, kaynakların yeniden dağıtımını talep eden, piyasa mekanizmalarını sorgulayan ve neoliberal demokratik devletin şiddetiyle yüzleşen hareketlerin gelişimini teşvik etmek esastır. (Wilson, 2017).

Bu çerçevede, hesap verebilirlik, sömürgecilikten arınma ya da kalkınmanın dönüştürülmesi için bir araç olarak dahil edilmelidir (Linda Tabar, 2017); ayrıca tazminat ve telafi politikaları üzerine düşünmeye başlanmalıdır.

Aynı şekilde, yerel bağlamı yabancılaştıran “güçlenme” projeleri terk edilmeli; bunun yerine kolektif bilgi ve öğrenmeyi, hayatta kalma stratejilerini, karşılıklı dayanışmayı ve siyasileşmeyi güçlendiren projelere öncelik verilmelidir. Bu noktada, Birinci İntifada sırasında ortaya çıkan öz-yönetimli kooperatif deneyimlerine geri dönmek önemlidir: Bu deneyimler, toprak özgürleşmesi ve toplumsal cinsiyet özgürleşmesi hareketleri içinde, sömürgecilik karşıtı özgürleşmenin özgün ve pratik bir biçimini temsil eder. Bu çerçevede, kendi ekonomisini kurma fikri yalnızca yatırım/kâr gibi ekonomik terimlerle değil; İsrail ürünlerini boykot etmek ve alternatif olarak kendi üretimini gerçekleştirmek için bir öz-yönetim ve egemenlik biçimi olarak kavranmıştır. Ayrıca bu yapılar, antikapitalist bir çerçevede ekonomik ve toplumsal bir dayanışma ağına dönüşmüştür. Bu nedenle Birinci İntifada modeline dönmek, özgün bir eylemlilik ve sömürgecilik karşıtı mücadele biçimi sunar.

Dolayısıyla, kadınların güçlenmesini mevcut hiyerarşiler içinde bir yükselme olarak değil, bu yapıları sorgulayan bir kaldıraç olarak gören yerli, kolektif bilgi ve deneyimlerin yeniden kazanılması hayati önemdedir. Feminist mücadelenin tutukluların ve şehitlerin savunusunu, sendikal mücadeleyi, kır-kent bağlantısını, Siyonizm tarafından yıkılan evlerin yeniden inşası için dayanışma ağlarının kurulmasını, alternatif eğitimi, toprağın savunusunu ve geniş tabanlı sürekli halk seferberliğini öncelediği yerel mücadele biçimlerine yeniden dönmek gereklidir.

Filistinli kadınları ve cinsel/toplumsal cinsiyet muhalefetini yalnızca “hak talep eden” öznelermiş gibi görmekten vazgeçmek, onları toprağın, bedenin ve sınıfın özgürleşmesini hedefleyen daha geniş bir mücadelenin siyasal öznesi olarak anlamak gerekir. Gücü kesişimsel ve sistemik biçimde ele alan, yerel, köklü ve radikal bir özgürleşmeci feminizmi desteklemek esastır. Özellikle de Fayrouz Sharqawi’nin belirttiği gibi, uluslararası hukukun “elitist bir biçimde işlediği, halktan kopuk olduğu ve beyaz bir kamuya hitap edecek şekilde tasarlandığı; Avrupa’nın ise İsrail’in büyük bir ortağı olduğu” bir bağlamda.

Bu nedenle feminist ve toplumsal cinsiyet perspektifine sahip projeler, müdahalelerinin merkezine toprağın savunusunu yerleştirmelidir: Filistin tarımını ayakta tutanların direncini güçlendirmek ve onları İsrail işgalinden kaynaklanan çok yönlü şiddete karşı desteklemek gerekir. Ayrıca, tarımsal topluluklarda gelişmiş ve bugün hâlâ uygulanan yerli dayanışma ve direniş sistemleri desteklenmelidir. Çünkü Samia Butmeh’in ifade ettiği gibi, “toprak mücadelenin merkezindedir, çatışma toprak üzerinedir; onu korumazsan kaybedersin. Bu politik bir meseledir.”

Dolayısıyla bu baskı sistemlerini ortadan kaldırmak ve sömürgecilik ve ırkçılık karşıtı bir pratik temelinde küresel karşılıklılık yapıları inşa etmek zorunludur; Filistin’in, Batı dünyasını kesen sömürgeci, otoriter, güvenlikçi ve faşizan yönelimi somutlaştırdığı kabul edilmelidir. Sömürgecilikten arınma ve Filistin’in özgürleşmesi ile bugün sömürgecilik, ırkçılık ve ırksal kapitalizmin şiddetine maruz kalan tüm Küresel Güney halklarının kurtuluşu için eleştirel bir anlayışın ve kolektif eylemin geliştirilmesi hayati önemdedir.

Bu tarihsel anda, sömürgecilik karşıtlığı Siyonist ve sömürgeci aygıtın bütünüyle tasfiyesini, aynı zamanda Filistin Yönetimi ve onun neoliberal rejiminin ortadan kaldırılmasını ve toprakların iadesinin sağlanmasını gerektirir. (Tabar, 2017: 11) Ve her şeyden önce, Filistin halkının özgürlük mücadelesine ilişkin taleplerine, anlatısına ve mücadelesine saygı göstermek gerekir. Samia Butmeh’in belirttiği gibi, Filistinli kadınlar olarak “barışı istediğimiz için değil, özgürleşme ve özgürlük istediğimiz için – silahlı, silahsız mücadele ve boykot yoluyla – sömürgeciliğe direnmeliyiz.” Biz müttefikler için bu yaklaşımı esas almak zorunludur.

Leila Serra Badran, Filistinli-Katalan bir araştırmacı ve aktivisttir. Beşeri Bilimler (UPF) mezunudur ve Sosyal Hareketler ile Uluslararası Çatışmalar alanında yüksek lisans yapmıştır. (UAB) Orta Doğu’da Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları (SOAS) ile LGBTQI+ mücadelelerinin araçsallaştırılması, homonasyonalizm ve “pinkwashing” konularında uzmanlaşmıştır.

Viento Sur için Katalancadan çeviren: Loles Oliván Hijós

Kaynakça

Abdo-Zubi, Nahla (2014) Captive Revolution: Palestinian Women’s Anti-Colonial Struggle within the Israeli Prison System. Londra: Pluto Press.

Abu-Lughod, Lila (2009).
(2013) Do Muslim Women Need Saving? Harvard University Press.

Abu-Lughod, Lila; Hammami, Rema; Selhoub Kevorkian (2023) The Cunning of Gender Violence. Duke University Press, Durham ve Londra.

Eghbariah, Rabea (2024) “Toward Nakba as a legal concept.” Columbia Law Review 124.4: 887–992.

Giacaman, Rita; Islah Jad ve Penny Johnson (1996) “For the Common Good? Gender and Social Citizenship in Palestine”. Middle East Report, no. 198: 11–16.

Hanafi, Sari ve Linda Tabar (2005) “The Emergence of a Palestinian Globalized Elite: Donors, International Organizations and Local NGOs”. Kudüs: Institute of Jerusalem Studies.
(2006) “The Women and Development Discourse and Donor Intervention in Palestine”. Gender in Conflicts: Palestine, Israel, Germany 3: 199.

Hasso, Frances S. (2014) “Bargaining with the Devil: States and Intimate Life”. Journal of Middle East Women’s Studies 10, no. 2: 107–34.
(2005) “Resistance, Repression, and Gender Politics in Occupied Palestine and Jordan”. Gender, Culture, and Politics in the Middle East. Syracuse, N.Y.: Syracuse University Press.

Hawari, Yara (2019) “The Political Marginalisation of Palestinian Women”.

Jad, Islah (1995) “Claiming Feminism, Claiming Nationalism: Women’s Activism in the Occupied Territories”.
(2007) “NGOs: Between Buzzwords and Social Movements”. Development in Practice 17, no. 4–5: 622–29.
(2010) “The Conundrums of Post-Oslo Palestine: Gendering Palestinian Citizenship”. Feminist Theory 11, no. 2: 149.

Kandiyoti, Deniz (1991) Women, Islam and the State, ed. Deniz Kandiyoti, 1–21. Londra: Palgrave Macmillan.

Kuttab, Eileen (1989) “Community Development under Occupation: An Alternative Strategy”. Journal of Refugee Studies 2: 131.

Lughod, Lila (2019) “The Romance of Resistance: Tracing Transformations of Power Through Bedouin Women”, https://www.jstor.org/stable/645251

Meari, Lena (2012) “Carceral politics in Palestine & Beyond: Gender, Vulnerability, Prison”. Center for Palestine Studies, Columbia University, 16 Nisan.

Peteet, Julie (2016) “Language Matters: Talking about Palestine”. Journal of Palestine Studies.

Sabbagh, Suha, ed. (1996) Arab Women: Between Defiance and Restraint. New York: Olive Branch Press.

Sayigh, Rosemary (1981) “Encounters with Palestinian Women under Occupation”. Journal of Palestine Studies 10, no. 4: 3–26. https://doi.org/10.2307/2536386

Shalhoub-Kevorkian, Nadera ve Sana Khsheiboun (2009) “Palestinian Women’s Voices Challenging Human Rights Activism”. Women’s Studies International Forum, özel sayı: Women, War and Conflict, 32, no. 5: 354–62.

Taraki, Liza ve Līzā Tarākī (2006) Living Palestine: Family Survival, Resistance, and Mobility Under Occupation. Syracuse University Press.

Kaynak: Viento Sur, Sayı no: 200, Mart 2026,

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Faşizmin Yükselişi Çağında Anti-Emperyalizm – Sushovan Dhar

CADTM (Gayrı-meşru Borçların İptali Komitesi), Porto Alegre’de düzenlenen Antifaşist ve Anti-emperyalist Konferans’ın 5. genel oturumunda CADTM Hindistan’dan Sushovan Dhar tarafından yapılan konuşmayı yayımlıyor. Bu konuşma, emperyalizm ile aşırı sağ siyaset arasındaki giderek artan yakınsamayı ele alıyor, ortaya çıkan çok kutupluluğun sınırlarını eleştiriyor ve halklar arasında yenilenmiş bir uluslararası dayanışmanın gerekliliğini vurguluyor.

Bugünkü dünya durumu, üç büyük eğilimin tehlikeli bir yakınsamasıyla belirleniyor: otoriter milliyetçiliğin yükselişi –kimi zaman dışlayıcı bir aşırı milliyetçilik biçimi altında —, aşırı sağ hareketlerin ilerleyişi ve küresel ile bölgesel güçler arasındaki emperyalist rekabetlerin yoğunlaşması. Bu gelişmeler birbirinden yalıtılmış olgular değildir; bunlar, dünya kapitalizminin ve siyasal meşruiyetin daha geniş bir krizinin birbiriyle sıkı sıkıya bağlantılı tezahürleridir.

Tarihsel olarak faşizm, derin toplumsal ve ekonomik istikrarsızlık dönemlerinde ortaya çıkmıştır. Eşitsizlikler yoğunlaştığında, demokratik kurumlar zayıfladığında ve iktidardaki seçkinlerin otoritesi sorgulanır hale geldiğinde, otoriter ve gerici güçler çoğu zaman zemin kazanır. Böyle dönemlerde milliyetçilik, ırkçılık ve militarizasyon, iktidarı pekiştirmeye ve toplumsal öfkeyi yapısal eşitsizliklerden uzaklaştırmaya yarar.

Bugün farklı bölgelerde benzer örüntülere tanık oluyoruz. Militarizasyon yayılıyor. Savaşlar giderek daha sık güvenlik, demokrasi ya da uygarlık adına meşrulaştırılıyor. Göçmenler günah keçisine dönüştürülüyor. Azınlıklar şeytanlaştırılıyor. Demokratik kurumların içi boşaltılırken yürütme gücü güçleniyor. Bu gelişmelerin ardında daha derin bir yapısal gerçeklik yatıyor: emperyalizm.

Anti-emperyalizm olmadan antif­aşizm eksik kalır. Emperyalizm, küresel ölçekte hiyerarşiyi, tahakkümü ve şiddeti normalleştirir. Güçlü devletlerin ve çokuluslu şirketlerin daha zayıf ekonomiler ve siyasal sistemler üzerinde orantısız bir nüfuz kullandığı bir dünya düzeni yaratır. Borç bağımlılığı, ticaret dengesizlikleri, kaynakların çıkarılması ve siyasal müdahale gibi mekanizmalar aracılığıyla emperyalizm, egemenliği aşındırır ve eşitsizlikleri ağırlaştırır. Ancak emperyalizme karşı her türlü mücadele, kapitalizme karşı mücadele olmaksızın imkânsızdır.

Bu dünya düzeni otoriter eğilimleri güçlendirir. Uluslararası düzeyde şiddet normalleştirildiğinde, ulusal düzeyde baskı daha kolay hale gelir. Jeopolitik rekabet uygarlık ya da ırk terimleriyle sunulduğunda, toplumların içinde yabancı düşmanlığı gelişir. Ekonomik tahakküm küresel ölçekte kabul edildiğinde, ülkelerin içindeki eşitsizlikler derinleşir.

İran’a yönelik son askerî saldırı, emperyalizm, militarizasyon ve uluslararası ilişkilerde aşırı sağın artan etkisi arasındaki tehlikeli yakınsamayı gösteriyor. Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail’in İran hedeflerine yönelik koordineli saldırıları, İran’ın egemenliğinin açık bir ihlalidir ve askerî tek taraflılığı bir ülkenin gücünü göstermesinin olağan bir yolu haline getirmeye katkıda bulunmaktadır. Bu tür eylemler, zaten kırılgan olan bir bölgeyi daha da istikrarsızlaştırma, daha geniş çaplı bir çatışma olasılığını artırma ve Batı Asya genelinde jeopolitik gerilimleri ağırlaştırma riskini taşıyor.

Ne var ki, bu saldırganlığa karşı çıkmak İran rejimini desteklemek anlamına gelmez. İran devleti uzun süredir otoriter bir rejimle, demokratik hareketlerin bastırılmasıyla ve sivil özgürlükler üzerindeki ağır kısıtlamalarla karakterize edilmektedir. Son yıllarda İran’da tekrarlanan ayaklanmalar ve protesto hareketleri, İran toplumunun geniş kesimlerinin siyasal özgürlük, toplumsal adalet ve demokratik haklar talep ettiğini göstermektedir. Bu nedenle ilkesel bir anti-emperyalist tutum, hem dış askeri saldırganlığı hem de içteki otoriter baskıyı aynı anda teşhir etmelidir. Dayanışma, İran halkına yönelmelidir –onun kendi kaderini tayin hakkını, demokratik özgürlüklerini ve toplumsal adaleti savunarak; hem dış müdahaleden hem de baskıcı devlet aygıtından bağımsız bir şekilde.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, büyük güçler siyasetinin çatışmaları nasıl etkilemeye devam ettiğini ve bunun çoğu zaman halkların hakları aleyhine işlediğini göstermektedir. Bu askerî müdahale, Ukrayna’nın egemenliğini ihlal etmiş ve Ukrayna halkının kendi geleceğini belirleme hakkını zedelemiştir. NATO’nun genişlemesi ve jeopolitik gerilimlerin tırmanışı açıklayıcı unsurlar sunabilir; ancak bu etkenler askerî saldırıyı, işgali ve Ukrayna şehirleri ile sivil nüfusa verilen yıkımı hiçbir şekilde meşrulaştıramaz.

Bizim açımızdan Ukrayna halkının haklarını savunmak, NATO’yu onaylamak ya da Batılı jeopolitik stratejilerle hizalanmak anlamına gelmez. Dahası, savaş rakip küresel güçler tarafından kendi stratejik çıkarları doğrultusunda araçsallaştırılmış; bu da artan bir militarizasyona ve uzayan bir çatışmaya yol açarak sivillerin çektiği acıları derinleştirmiş ve barışçıl çözüm çabalarını engellemiştir. Bu nedenle tutarlı bir anti-emperyalist tutum, Rus saldırganlığını reddederken aynı zamanda bloklar siyasetinin genel mantığına ve askerî tırmanışa da karşı çıkmalıdır. Dayanışma özellikle Ukrayna halkına yönelmelidir; onun barış, egemenlik ve demokratik kendi kaderini tayin hakkını savunarak –hem Rus saldırganlığından hem de büyük güçler arasındaki rekabetten bağımsız biçimde.

Günümüzdeki jeopolitik gerilimler sıklıkla rakip bloklar arasındaki bir mücadele ve ortaya çıkan bir “çok kutupluluk” olarak sunuluyor. Birçok kişi, yeni güçlerin ve BRICS gibi oluşumların yükselişinin Batı egemenliğine karşı ilerici bir alternatif oluşturduğunu ileri sürüyor. Ancak bu varsayım dikkatle incelenmelidir.

Çok kutupluluk, kendi başına, zorunlu olarak bir özgürleşme anlamına gelmez. Birden fazla rakip gücün bir arada bulunduğu bir dünya, emperyal hiyerarşileri, jeopolitik rekabetleri, militarizasyonu ve ekonomik tahakkümü pekâlâ yeniden üretebilir. Çok kutupluluk tek bir hegemonik gücün egemenliğini azaltabilir, ancak otomatik olarak daha demokratik ya da daha adil bir dünya düzeni yaratmaz.

Bu anlamda çok kutupluluk, egemen elitler ve devlet aktörleri için fırsatlar sunabilir; ancak dünya halkları açısından zorunlu olarak bir alternatif oluşturmaz. Güçler arasındaki rekabet, militarizasyonu, kaynak temelli çatışmaları ve jeopolitik gerilimleri yoğunlaştırabilir. Demokratik bir enternasyonalizm ve halklar arasında dayanışma olmaksızın, çok kutupluluk yalnızca rekabet halindeki güçler / elitler arasındaki gücün yeniden dağılımına indirgenme riski taşır.

Hindistan, bu çelişkilerin önemli bir örneğini sunmaktadır. Ülke, BRICS’e üyeliği sayesinde sıklıkla ortaya çıkan çok kutuplu dünyanın bir parçası olarak sunulmaktadır. Ancak aynı zamanda Hindistan, Çin’i çevrelemeyi amaçlayan Batılı askerî çerçevelerle stratejik işbirliğini derinleştirmiştir. Resmî olarak AUKUS’un (1) bir parçası olmasa da, Hindistan Quad (2) gibi girişimler, savunma işbirliğinin genişletilmesi, ortak askerî tatbikatlar ve stratejik teknoloji ortaklıkları yoluyla Amerika Birleşik Devletleri ve müttefikleriyle askerî ve stratejik hizalanmasını güçlendirmiştir.

Bu çift yönlü konumlanma, çağdaş jeopolitiğin karmaşıklığını göstermektedir. Devletler aynı anda birden fazla güç bloğuna katılıyor; stratejik özerklik arayışı içindeyken aynı zamanda militarizasyonu ve jeopolitik rekabeti pekiştiriyor. Bu tür hizalanmalar, emperyalizme gerçek bir alternatif sunmaktan ziyade, çoğu zaman aynı küresel iktidar rekabeti içinde yeni düzenlenmeleri yansıtır.

Aynı zamanda Hindistan, otoriter milliyetçiliğin yükselişinin günümüzdeki en önemli örneklerinden birini temsil etmekte. Mevcut siyasal rejim, 1925 yılında kurulmuş ve neredeyse bir asırlık bir ideolojik ve örgütsel proje olan RSS (Rashtriya Swayamsevak Sangh) ile yakından bağlantılı. RSS, ilk yıllarında Avrupa’daki faşist hareketlerden, özellikle Benito Mussolini’nin İtalya’sından; daha sonra ise kültürel milliyetçilik, çoğunluk kimliği ve merkezileşmiş ideolojik seferberlik açısından Nazism modelinin bazı yönlerinden esinlenmiştir.

On yıllar boyunca RSS, Hindistan toplumu içinde siyasal, eğitsel, kültürel ve paramiliter yapıları kapsayan geniş bir örgütsel ağ geliştirmiştir. Uzun vadeli siyasal projesi, Hindistan’ı laik ve çoğulcu bir cumhuriyetten, çoğunluğu Hindu olan bir devlete –sıklıkla “Hindu Rashtra” olarak tanımlanan bir yapıya –dönüştürmektir.

Bu ideolojik proje son yıllarda eşi görülmemiş bir devlet gücü kazandı. Bunun sonucunda özellikle Müslümanlar ve Hristiyanlar başta olmak üzere azınlıklara yönelik saldırılarda artış, sivil özgürlüklerde kısıtlamalar, bağımsız medyaya yönelik baskılar, demokratik kurumların zayıflaması ve iktidarın giderek merkezileşmesi gibi gelişmeler ortaya çıktı.

Aynı zamanda Hindistan hükümeti, güvenlik doktrini, gözetim teknolojileri, militarizasyon ve çoğunlukçu milliyetçilik gibi alanlarda giderek daha fazla bir model olarak görülen Israil ile siyasal ve askerî ilişkilerini güçlendirdi. Hint aşırı sağının bazı kesimleri, çoğunluğu Hindu olan bir devlet projesi ile İsrail’in etno-milliyetçi modeli arasında açık paralellikler kuruyor.

Bu durum daha geniş bir küresel eğilimi göstermekte: aşırı sağ ve otoriter hareketler giderek daha fazla birbirlerinden esinleniyor. İdeolojik çerçeveler, güvenlik doktrinleri, gözetim teknolojileri ve idare yöntemleri sınırları aşan bir dolaşım içinde. Bu gelişmeler önemli bir noktayı vurgular: çağdaş antif­aşizm de uluslararası olmak zorundadır.

Ülkeler ve kıtalar boyunca işçiler giderek daha benzer sorunlarla karşı karşıya. Güvencesiz çalışma, kemer sıkma politikaları, özelleştirme ve yaşam maliyetlerindeki artış yaygınlaşmıştır. Çiftçiler topraklarının ellerinden alınması ve tarımsal krizlerle karşı karşıyadır. Yerli topluluklar ekstraktivist endüstrilere karşı direniyor. Göçmenler kriminalizasyon ve sömürüye maruz kalıyor. Kadınlar hem ekonomik marjinalleşmeye hem de artan patriyarkal şiddete maruz kalıyor.

Bu mücadeleler birbiriyle bağlantılı. Ancak, aşırı sağ ve otoriter hareketler bu mücadeleleri parçalamaya çalışmakta. Göçmenler işsizliğin sorumlusu olarak gösterilir. Azınlıklar ulusal kimliğe tehdit olarak sunulur. İç baskıyı meşrulaştırmak için dış düşmanlar öne sürülür. Bu stratejiler, ezilenleri bölmeyi ve yerleşik iktidar yapılarını korumayı amaçlar.

Halklar arasındaki dayanışma bunlara en etkili yanıtı oluşturur. Bu dayanışma soyut kalamaz. Borç ve kemer sıkmaya karşı ortak kampanyalar, göçmenler ve mültecilerle dayanışma, militarizme ve savaşa karşı direniş, emek haklarının savunulması ve demokratik özgürlüklerin korunması gibi somut işbirliği biçimleriyle inşa edilmelidir. Enternasyonalizm yalnızca etik bir tutum değildir; aynı zamanda siyasal bir zorunluluktur.

Tarih bize önemli dersler sunar. Faşizme karşı en güçlü direnişler, işçiler, köylüler, öğrenciler, entelektüeller ve demokratik hareketlerden oluşan geniş toplumsal koalisyonlardan doğmuştur. Bu mücadeleler çoğu zaman ulusal sınırları aşmıştır. Sömürgecilik karşıtı hareketler, apartheid karşıtı mücadeleler ve işçilerin uluslararası dayanışması, sınırların ötesinde kolektif eylemin gücünü göstermiştir. Bugün bu dayanışma ruhunu yeniden inşa etmek hayati önemdedir.

Parçalanma ve korkunun damga vurduğu bir dünyada, halklar arasındaki uluslararası işbirliği, eşitlik ve adalet temelinde bir alternatif sunar. Anti-emperyalizm ve antif­aşizm birbirinden ayrı mücadeleler değil, aynı siyasal projenin birbirine bağlı boyutlarıdır.

Hareketler arasındaki işbirliğini güçlendirmek, uluslararası dayanışmayı derinleştirmek, bölünmeye ve otoriterliğe karşı direnmek acil görevlerdir. Gelecek yalnızca güçlü devletler ya da jeopolitik rekabetler tarafından belirlenmeyecektir. Aynı zamanda sınırların ötesinde kolektif biçimde hareket eden örgütlü halklar tarafından da şekillendirilecektir.

Faşizmin yükselişi karşısında, anti-emperyalizm ve halklar arasındaki dayanışma, demokratik ve özgürleştirici bir alternatif inşa etmenin temelini oluşturmaya devam ediyor.

Çeviri: Christine Pagnoulle

Notlar
[1] ABD stratejisinde AUKUS (Avustralya, Birleşik Krallık, Amerika Birleşik Devletleri), Hint-Pasifik’te Çin’in etkisini sınırlamak için kilit önemde üçlü bir güvenlik paktıdır. Avustralya’yı nükleer tahrikli denizaltılarla donatarak bölgesel caydırıcılığı güçlendirmeyi ve Canberra’yı Pekin’e karşı ABD’nin güvenlik mimarisine daha sıkı biçimde entegre etmeyi amaçlar. Bu yapı, bölgede ileri düzey askerî güç projeksiyonu hedefleyen ABD politikasının temel dayanaklarından biridir ve Quad gibi diğer ortaklıklarla tamamlayıcı nitelik taşır.

[2] Quad (Dörtlü Güvenlik Diyaloğu), Avustralya, Hindistan ve Japonya ile yürütülen gayriresmî bir işbirliği çerçevesidir. Çin’in artan etkisine karşılık “özgür ve açık” bir Hint-Pasifik bölgesini teşvik etmeyi amaçlar; deniz güvenliği, teknoloji işbirliği (5G, yarı iletkenler), altyapı ve demokrasi gibi alanlara odaklanır. ABD’nin “özgür ve açık Hint-Pasifik” politikasının temel unsurlarından biridir ve AUKUS gibi diğer ittifaklarla birlikte işler.

Sushovan Dhar, Alternative Viewpoint’un yayın kurulu üyesidir. Kalküta merkezli bir siyasal aktivist ve sendikacıdır.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi.