İmdat Freni

admin

Almanya: Kapıdakı Faşizm ve Die Linke’nin Stratejisi -Thies Gleiss

6 Eylül’de Saksonya-Anhalt’ta yapılan seçimlerin sonuçlarının ardından, Alman solunun önündeki perspektiflere ilişkin tartışma daha da önem kazanmış durumda. Thies Gleiss, seçimden kısa süre önce kaleme aldığı bu ileri görüşlü analizde, krizin köklerini ortaya koyuyor.

Saksonya-Anhalt’ta (6 Eylül) ve Mecklenburg-Vorpommern’de (20 Eylül) yapılacak eyalet meclisi seçimlerine artık yalnızca birkaç gün kaldı ve Die Linke’nin görünüşe göre durdurulamaz biçimde yükselen AfD karşısında nasıl bir tutum alması gerektiğine ilişkin tartışmalar her geçen gün daha da keskinleşiyor.

Parti yönetiminin, başını Federal Meclis Başkan Yardımcısı Bodo Ramelow’un çektiği, ancak parti yönetiminde, Federal Meclis grubunda ve eyalet meclisi gruplarında da sağlam biçimde kök salmış olan bir kesimi açısından, burada söz konusu olanın “otoriterliğe” karşı mücadelesinde “demokrasinin” yaşadığı bir kriz olduğu son derece açıktır. Bu nedenle Die Linke, tehdit altındaki demokratik devlete karşı taşıdığı genel sorumluluğun gereğini yerine getirmelidir. Pratikte bunun anlamı, AfD’ye karşı “demokratik partilerin” tümünü kapsayan bir ittifaka dahil olmak; buna eyaletlerde CDU ile birlikte hükümet etme konusunda varılabilecek olası uzlaşmalar da dahildir.

Parlamenter bir çözüm yok ama yine de o yoldan gidelim

Die Linke’nin federal parti kongresi ne yazık ki Mecklenburg-Vorpommern ve Saksonya-Anhalt’taki eyalet örgütlerine her türlü parlamenter maceraya girişmeleri için serbestlik tanıdı. Sol partilerin ve işçi partilerinin eski geleneğini sürdürmek, burjuva partileriyle hiçbir hükümet ittifakına ve hiçbir dışarıdan destek anlaşmasına girmemek yönündeki önergeler çoğunluk sağlayamadı. Şimdi her iki eyalet örgütünün sorumluları da CDU ile anlaşmalara girebileceklerinin ve gerekirse CDU liderliğindeki bir hükümeti destekleyebileceklerinin işaretini veriyor. Böyle bir karar Die Linke açısından vahim olur ve partinin 2024’ten bu yana başarıyla sürdürdüğü, kendisini sol, bağımsız bir sınıf partisi olarak inşa etme sürecinde geri bir adım anlamına gelirdi.

AfD’nin başarısı ve sahip olduğu geniş destek — ki her ikisi de, 1932’de NSDAP’nin (Nazilerin) model eyaleti olan Saksonya-Anhalt’ta ulaştığı oy düzeyine ve özellikle toplum içindeki kök salmışlığına henüz çok uzaktır — CDU, SPD ve Yeşillerin yıllardır hem federal düzeyde hem de eyalet düzeyinde izlediği somut politikalardan ayrı düşünülemez. Bu, ücretlilerin ve özellikle göçmenlerin sırtından yürütülen bir politikadır; sağlık, bakım, emeklilik ve eğitim alanlarındaki sosyal devlet yapılarının parçalanmasının; kira, iklim ve ulaşım krizlerine gerçek çözümler üretmeyi reddetmenin; ve doğu Almanya eyaletlerinin yapısal olarak ihmal edilmesinin politikasıdır. Bütün bunlar, sağ partilerin ve her şeyden önce AfD’nin yükselişini besleyen temel dinamikleri oluşturuyor.

Buna bir de, Avrupa kapitalizmi için müreffeh bir gelecek yaratma vaadinden fersah fersah uzak olan AB’nin kalıcı krizi ile iktidar partilerinin savaş yönelimi ekleniyor. Bu yönelim yalnızca savaş ve yıkıma ilişkin eski korkuları yeniden canlandırmakla kalmadı, aynı zamanda gündelik yaşam maliyetlerinin muazzam ölçüde artmasına da doğrudan yol açtı. Yeni yayımlanan bir kamuoyu araştırmasına göre, bu enflasyona ilişkin kaygı doğu Almanya’daki nüfusun başlıca korkusu haline gelmiş durumda.

Değişen çoğunluklara dayalı azınlık hükümeti

AfD’nin yükselişi yalnızca bu politikaların ve bunlarla bağlantılı toplumsal gerileme korkularının bir sonucu değildir. Parti aynı zamanda her ikisini de toplum içinde geniş ölçüde kök salmasının dayanağı haline getirmeyi başarmıştır. Bu ancak, birincisi hükümetlerin somut politikalarının değişmesi ve ikincisi, Die Linke’nin kendisiyle birlikte geniş solun sağa karşı geniş bir toplumsal cephe inşa etmeye koyulması ve sosyalist bir alternatif olarak toplum içindeki kendi köklerini güçlendirmesiyle tersine çevrilebilir.

Ancak CDU ve SPD ile kurulacak bir hükümet ittifakı, nasıl düzenlenirse düzenlensin, somut politikayı elbette değiştirmeyecektir. Die Linke’nin bir koalisyona katılması ya da CDU’lu veya SPD’li bir eyalet başbakanını dışarıdan desteklemesi karşılığında elde edebileceği küçük tavizler, burjuva politikasına verilmesi gerekecek tavizlerin yanında hiçbir şey ifade etmez ve solun her türlü inandırıcılığına ölümcül bir darbe indirir. CDU ile bir koalisyon ya da ona dışarıdan destek vermek, her şeyden önce federal hükümetin önünde boyun eğmek anlamına gelir, AfD’nin daha da güçlenmesine hizmet eder ve muhalefet rolünün tamamını yine AfD’ye bırakır.

Parlamenter düzeyde AfD sorununa bir “çözüm” yoktur. Parlamento içinde düşünülebilecek tek seçenek, Die Linke’nin yalnızca toplumsal açıdan kabul edilebilir olan düzenlemeleri desteklediği bir azınlık hükümetidir. Partiler üstü bir hükümetin de, partilerden bağımsız bir “uzmanlar hükümetinin” de kurulması engellenmelidir. Die Linke açısından siyasal olarak bağımsız bir sınıf partisi inşa etmekten başka bir alternatif yoktur.

27 Ağustos 2026

International Viewpoint tarafından Sozialistische Zeitung’da yayımlanan metinden çevrilmiştir. Başlık İmdat Freni Editörlüğü tarafından değiştirilmiştir. Orijinal Başlık: Doğu eyaletlerindeki seçimler ve Die Linke: Büyük koalisyon dışında her şey. FAŞİZM KAPIDA MI? – 2026 EYALET SEÇİMLERİ ÖNCESİNDE

Tercüme: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Marx, Tarih ve Tarihçiler: Yeniden Kurulması Gereken Bir İlişki – Enzo Traverso

Son yıllarda başlayan ve yaygın olarak “yeni eleştirel düşünceler” diye adlandırılan akımlarda açıkça görülebilen “Marx’a dönüş”, tarih alanına ulaşmadı. Genç tarihçilerin çoğu için Marx bir tür terra incognita, yani bilinmeyen bir toprak oluştururken, daha yaşlı kuşaklar için unutulmuş, hatta dışlanmış bir figürdür. Kuşkusuz, özellikle İngilizce konuşulan dünyada pek çok Marksist tarihçi hâlâ aktif ve üretkendir. Ancak tarih yazımı bir bütün olarak “Marksizmin krizi” sayfasını henüz çevirmiş değildir.

Yaşayan Marksist tarihçilerin en ünlüsü Eric Hobsbawm [*] bu olguyu açık bir biçimde saptar: “Marx’ın ölümünün yüzüncü yıldönümünü izleyen yirmi beş yıl, onun mirasının tarihindeki en karanlık yıllar oldu” [1].

Fransa’da Thierry Aprile tabloyu daha da karanlık bir biçimde çizmiştir. Marksizmin tarih yazımı içindeki seyrini ele alan Aprile, ilk olarak 1930’larda başlayan ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra devam eden tanınma sürecinin altını çizer. Bu süreç, özellikle Annales dergisi sayesinde Marksizmin üniversite alanına henüz çekingen de olsa girişiyle birlikte gelişmiştir. Ardından, 1960’lı ve 1970’li yıllarda yapısalcılığın yükselişine eşlik ederken kurduğu hegemonya gelir. Aprile bu noktada “egemenlik”ten söz etmekten çekinmez. Marksizm daha sonra, 1970’lerin ortalarından itibaren gerilemeye başlar ve nihayet sonraki on yıl içinde ortadan kaybolur. Ölümünün simgesel dönüm noktası ise 1989’dur. Böylece Aprile’e göre, “Marksizme yapılan göndermenin kendisinin bile diskalifiye edilmeye yol açabileceği” bir dönem başlar [2].

Benzer bir yaklaşım benimseyen Matt Perry, Marksist tarih yazımının üç temel aşamasını saptamış ve bunları biraz fazla aceleci bir biçimde “kuşaklar” olarak tanımlamıştır. İlk olarak kurucuların, Marx ve Engels’in kuşağı gelir. Bunlara Franz Mehring gibi bir figür de eklenebilir.

Ardından Perry’nin iki dünya savaşı arasına yerleştirdiği bir ara aşama gelir. Bu döneme tarih üzerine yazan ve düşünen Marksist teorisyenler damgasını vurur: Georg Lukács, Lev Troçki, Antonio Gramsci ve José Carlos Mariátegui. Bunlara bazı büyük tarihçiler de eklenir: David Riazanov, Arthur Rosenberg, C. L. R. James, Karl A. Wittfogel ve W. E. B. Du Bois.

Son olarak üçüncü aşama, Soğuk Savaş dönemidir (1947-1989). Bu dönem, özgün ve güçlü bir Marksist tarih yazımının ortaya çıkışına tanıklık eder. Bu tarih yazımının temsilcileri, birkaç istisna dışında kendilerini her zaman dışlamış olan üniversiteyi fethetmek üzere harekete geçerken, aynı zamanda kendi disiplinlerinin paradigmalarını da dönüştürürler.

Bu dönemde, gerek yöntemleri gerek araştırma nesneleri bakımından tarihçinin çalışma alanını kelimenin tam anlamıyla altüst eden yeni akımlar oluşur. Albert Mathiez ve Georges Lefebvre’in izinden giden bir araştırmacılar topluluğu, Albert Soboul, Claude Mazauric ve Michel Vovelle, Fransız Devrimi’ne ilişkin Marksist bir tarih yazımı geliştirir. Bu tarih yazımı muhafazakâr ekolle, Richard Cobb ve François Furet ile aynı alanda mücadele eder ve uzun bir dönem boyunca kendi hegemonyasını kurar.

Birleşik Krallık’ta aşağıdan tarih, Eric Hobsbawm, Christopher Hill, E. P. Thompson ve Raphael Samuel gibi tarihçilerle İngiliz Devrimi ve Sanayi Devrimi tarihlerini yeniden ele alır. İşçi kültürünü keşfeder ve sınıf kavramını yeniden düşünür. Bu sırada Stuart Hall ve Raymond Williams’ın temsil ettiği Cultural Studies (Kültürel Çalışmalar), kolektif tahayyülü ve popüler kültürleri analiz etmek amacıyla antropolojiyi Marksizmin içine taşır.

Amerika Birleşik Devletleri’nde dünya-sistemi teorisyenleri Immanuel Wallerstein ve Giovanni Arrighi, Fernand Braudel’i Marksizmin ışığında yeniden yorumlar ve kapitalizmin küresel bir tarihini geliştirirler. Buna paralel olarak bir yeni emek tarihi ortaya çıkar. Bu akım, işçi hareketinin tarihini yeniden yazar ve ideolojiler ile siyasal partiler yerine “kitlesel işçi”yi (unskilled, vasıfsız işçi) analizin merkezine yerleştirir. Herbert Gutman, Harry Braverman ve daha sonra Mike Davis bu yaklaşımın temsilcileridir.

Reel sosyalizm ülkelerinde Polonyalı Orta Çağ ve erken modern dönem tarihçileri okulu, özellikle Witold Kula ve Jerzy Topolski, feodalizmden kapitalizme geçiş üzerine düşünceyi yeniden canlandırır. Bu tartışma 1980’li yıllarda Brenner Tartışması ile yeni bir ivme kazanır.

Hindistan’da Subaltern Studies, yani Maduniyet Çalışmaları, Ranajit Guha ve Dipesh Chakrabarty gibi isimlerle Gramsci’nin maduniyet ve hegemonya kavramlarını yeniden yorumlar. Amaç, sömürgecilerin ve yerli elitlerin miras bıraktığı anlayışların ötesine geçerek tarihi ezilenlerin perspektifinden yeniden yazmaktır.

Her yerde, 1960’lı yıllardan itibaren sosyal ve kültürel tarih, açık ve dogmatizm karşıtı bir Marksizm çerçevesinde etkileyici bir gelişme yaşar. Bu gelişmeye yeni dergilerin ve derneklerin doğuşu da eşlik eder. Tarih yazımının bütünü, Marksizmle neredeyse kaçınılmaz hâle gelen bir diyalog ve yüzleşme içinde dönüşür. Tarih yazımını kat eden bütün yeni akımlar, kadın tarihinden sözlü tarihe, mikro tarihten entelektüeller tarihine kadar, Marksizmin etkisinin az ya da çok derin izlerini taşır.

Bununla birlikte, bu son derece verimli döngü tükenmiştir. Bugün bu üçüncü aşamanın hâlâ çeşitli temsilcileri bulunmaktadır, ancak Marksizmle bağları hissedilir ölçüde zayıflamıştır. Perry’nin belirttiği üzere, şimdiye kadar ufukta bir “dördüncü kuşağın” gelişini haber veren hiçbir işaret belirmemiştir [3].

Bu süreklilikteki kopuş nasıl açıklanabilir? Postmodernist dalganın sürükleyip götürdüğü tarihsel aklın genel bir tutulma yaşadığı yönünde sıklıkla ileri sürülen argüman, bana ciddi biçimde savunulabilir görünmüyor. Tarihi basit bir dilsel inşaya, dışsal herhangi bir gerçeklikten ve dolayısıyla her türlü olgusal doğrulamadan bağımsız, özerk bir söyleme indirgeyen, tarihe düşman bir irrasyonalizmin ortaya çıkışının Marksizmin yorumlayıcı kategorilerini (sınıflar, üretici güçler ve toplumsal üretim ilişkileri, kapitalizm vb.) sarstığını düşünmek, oldukça tartışmalı bir basitleştirmedir. Bir yandan Marksistler, linguistic turn’e -“dilsel dönemeç”e – etkileri tarih alanında kendini göstermeye başlar başlamaz, çok erken bir tarihte tepki göstermişlerdir [4]; diğer yandan postmodernizm, bir disiplin olarak tarih yazımının varlığını hiçbir şekilde sarsmamış; tarih yazımı alanındaki üretim gerek araştırmada gerek yayıncılıkta sürmüş, hatta artmıştır.

Bazı durumlarda postmodernizmin tarih yazımı üzerinde olumlu sonuçları bile olmuş; araştırma alanını yeni konulara doğru genişletmiş ya da tarihçileri, pratiklerinin yazınsal boyutu üzerine düşünmeye zorlamış, fakat bunu yaparken tarih ile edebiyat arasındaki her türlü farkı ortadan kaldıran “metinselci girdap” tarafından yutulmalarına yol açmamıştır [5]. Birçok bakımdan postkolonyalizm, anti-emperyalizm, Avrupa-merkezcilik eleştirisi ve ezilenlerin öznelliğinin öne çıkarılması arasında bir sentez arayışı içinde, Marksizm ile postmodernizmin karşılaşmasının ürünüdür [6].

Eric Hobsbawm ya da Ellen Meiksins Wood’un bugün önerdiği salt savunmacı tutum – Marksizmi, tarihe düşman irrasyonalist bir dalganın tehdidini dizginlemeyi amaçlayan bir “akıl cephesi”nin itici gücü hâline getirmek [7]-  bana dar görüşlü geliyor. Postmodernizme yönelik tarihçi eleştirisi (yalnızca Marksist tarihçilerin eleştirisi değil) güçlü olmuş ve postmodernizmi bir düşmandan ziyade bir meydan okuma olarak gördüğü zaman daha verimli olduğu ortaya çıkmıştır [8].

Yenilginin Ağırlığı

Marksizmin tarih yazımındaki gerilemesinin nedenleri daha ziyade siyasaldır. Marksizmin sosyal bilimlerdeki (tarih dâhil) hegemonyası, kuşkusuz savaş sonrasında kitle üniversitesinin ortaya çıkışıyla güçlenmişti; ancak bunu mümkün kılan her şeyden önce toplumsal ve siyasal mücadelelerin genel yükselişiydi. Direniş’ten 1970’li yıllara uzanan dönemde, dekolonizasyon ile Asya ve Latin Amerika’daki devrimlerden de geçerek, entelektüeller ile Marx’ın mirasını temsil eden ve çoğu zaman kitlesel partiler biçimini alan siyasal hareketler arasında yeni ilişkiler kurulmuştu.

1980’lerin muhafazakâr devrimi – 1989 dönemecinin doruk noktasını oluşturduğu bu süreç – eğilimi tersine çevirdi. Bunun etkisi sert oldu ve bu tarihsel yenilginin zamanla biriken sonuçları, tanımı gereği geçmişe dönük olan tarih gibi bir disiplinde bugün özellikle hissedilir durumdadır. Son yirmi beş yıl boyunca tarih yazımı, siyasetsizleşme işareti altında kendini yeniledi (kültür tarihini, toplumsal cinsiyet tarihini, bellek tarihini düşünmek yeterlidir).

Siyasal tarih ise geleneksel paradigmalara dönüşün damgasını taşımıştır; Fransız Devrimi, komünizm ve totalitarizm üzerine tartışmaların da gösterdiği gibi, bu kimi zaman gerçek bir ideolojik gerilemeye varacak ölçüye ulaşır [9]. Disiplinin medya, kültür endüstrisi ve kamu otoriteleri için bir uzmanlık ve danışmanlık kurumuna dönüşmesi de bu süreci güçlü biçimde teşvik etmiştir.

Marksizmin gerilemesi, muhafazakâr tonlara sahip bir tarih yazımının doldurduğu bir boşluk bıraktı. Geçmişe ilişkin eleştirel bir bilincin oluşturulduğu bir alan olmaktan çıkan tarih yazımı, kültürel konformizmin güçlü bir taşıyıcısına dönüştü: Fransız Devrimi, komünizmler yüzyılını gömmek için anıldı; totalitarizm, liberal demokrasiyi tarihin aşılamaz ufku olarak meşrulaştırmak için analiz edildi; bellek, post-totaliter hümanitarizmin bir erdemi olarak anıtsallaştırıldı; ulusal geçmiş ise muhafazakâr bir kaygıyla kültürel mirasa dönüştürüldü.

Bir Fransa Tarihi Evi (Maison d’histoire de France) kurulması projesinin — “ulusal kimliği” savunma politikasının kültürel ayağı — yol açtığı protesto kampanyası, siyasal iktidarın geçmiş üzerinde denetim kurmaya yönelik her türlü iddiasının reddine dayanan sağlıklı bir dönüşün ilk işaretlerini veriyor gibi görünmektedir [10].

Bununla birlikte, Marksist tarih yazımı belirgin bir gerileme yaşamış olsa da, bu gerilemeyi doğru bir perspektif içinde değerlendirmek gerekir. Bu nedenle bazı temel ihtiyatlar, bizi hem Marksist tarih yazımının 1960’lı ve 1970’li yıllardaki hegemonyasını hem de sonraki on yıldan itibaren yaşadığı gerilemeyi görecelileştirmeye yöneltmelidir. Birçok Marksist tarihçi, metodolojik açıdan muhafazakâr meslektaşlarından pek de uzak değildi. Troçkist Pierre Broué, Avrokomünist Paolo Spriano ve antikomünist Franz Borkenau’nun yazdığı Komünist Enternasyonal tarihleri [11] arasında yöntem, kaynaklar ve analitik kategoriler bakımından büyük bir fark yoktur. Olaylara ilişkin değerlendirmeleri ve vardıkları sonuçlar değişir, ancak hepsi işçi hareketinin tarihine dair oldukça alışılmış, aygıtlara ve kongrelerdeki stratejik tartışmalara odaklanan bir anlayışı paylaşırlar. Söz konusu olan her zaman, ete kemiğe pek az bürünmüş bir siyasal, hatta ideolojik tarihtir. Kısacası, birçok tarihçi için Marksizmin terk edilmesi, siyasal yönelim ya da araştırma konusundaki bir değişiklikten başka bir şey ifade etmedi.

Tanımı gereği, Weberci sosyal bilim anlayışındaki anlamıyla “değer yargılarından azade” (wertfrei) olduğunu ileri süremeyecek olan Marksist tarih yazımı, 1989 dönüm noktasının yarattığı sarsıntılardan kaçınılmaz olarak etkilendi. Komünizmin çöküşü, uluslararası kamuoyunun gözünde zaten itibarını yitirmiş bir iktidar sisteminin sona ermesinden çok daha fazlasıydı. Bu çöküş, “umut ilkesi”nin damgasını taşıyan bir dönemi sona erdirdi: Rus Devrimi’yle doğan ve birbirine eklemlenen bir dizi mücadele ve devrim tarafından taşınan özgürleştirici bir ütopya. Ne var ki XX. yüzyıl sosyalizmin tarihsel yenilgisiyle sonuçlandı; onu izleyen yüzyıl ise ütopyalardan yoksun bir dünyada doğdu.

“Şimdicilik” -bugün egemen olan tarihsellik rejimi- Reinhart Koselleck’e göre bugünü, “deneyim alanı” olarak geçmiş ile “beklenti ufku” olarak gelecek arasındaki gerilim noktası hâline getiren tarih diyalektiğindeki bir kopuşun sonucudur [12]. Bu ufuk artık bulanık, görünmez hâle gelmiştir.

Farklı biçimlerde ve az ya da çok açık siyasal angajmanlar temelinde, Marx’ın geleneği içinde yer alan tarihçiler, dünyayı yorumlamanın onun dönüştürülmesini hedeflemesi gerektiği önermesine bağlı kalıyorlardı. Gerçekliğin devrimci dönüşümünü, motoru proletarya olan bir süreç olarak görüyorlardı; proletarya, çok sayıda dolayım aracılığıyla da olsa, onların toplumsal referansı olmayı sürdürüyordu. Tarihçi geçmişi, Lukács’ın formülüyle, sınıfsal bir perspektiften yeniden kuruyor ve yorumluyordu; Lukács’a göre Marksizm sayesinde tarihsel bilginin öznesi kendi nesnesiyle örtüşür [13]. Bu açıdan bakıldığında, sınıflar arasındaki mücadelelerin tarihi olmayan bir tarih yoktur ve Marksist tarih, konusu ne olursa olsun, her zaman ezilenlerin bakış açısını benimser. Walter Benjamin gibi heterodoks bir Marksist için bile, “tarihsel bilginin öznesi, mücadele eden sınıfın, ezilen sınıfın kendisidir. Marx’ta bu sınıf, köleleştirilmiş son sınıf, yenilmiş kuşaklar adına kurtuluş eserini tamamlayan intikamcı sınıf olarak ortaya çıkar” [14].

Bu öncüllere dayanan bir tarih yazımının sosyalizmin böylesine büyük bir yenilgisinden yara almadan çıkması pek mümkün değildi. 1989’dan sonra işçi hareketi, tarihsel kazanımları (reel sosyalizm), siyasal biçimleri (komünizme referans veren partilerin gerilemesi ya da ortadan kalkması) ve hatta toplumsal bünyesi (Fordizmin sona ermesinin emekçi sınıflarda yarattığı yapısal dönüşümler) bakımından yok edilmiş gibi görünüyordu.

Son otuz yılda yükselen ve tarih yazımının da taşıyıcılarından biri olduğu bellek dalgası, kölelikten XX. yüzyılın soykırımlarına kadar tarihin şiddetinin kurbanlarına odaklanırken, ateş ve kanla dolu bir çağ boyunca yaşanan mücadelelerin aktörlerini unutulmaya terk etti. Sınıf belleği, onun toplumsal aktarım çerçevesini oluşturan Fordist fabrikayla ve onun sözcülüğünü üstlenmiş partilerle birlikte yutuldu. Bugün bu bellek, kamusal alanda görünmez olan bir Marrano belleği [**] olarak varlığını sürdürmektedir; bu kamusal alanda tanıklar, direniş ya da kurtuluş mücadeleleri yürütmüş kadın ve erkeklerin değil, yaralanmış bir insanlığın hatırasını taşımaktadır.

Yahudi Soykırımının (Shoah’nın) belleği, antifaşist belleğin yerini aldı; insani felaketlerin kurbanlarına yönelik merhamet, sömürgeciliğe karşı mücadelelerin hatırasını gölgede bıraktı. Soykırımları ve totalitarizmleri XX. yüzyılı okumak için neredeyse tek perspektif hâline getirme eğilimi, tarih yazımının da sıklıkla aynası olduğu, geçmişin anlaşılabilirliğindeki bir gerilemenin belirtisidir.

Teleoloji

Entelektüel ve siyasal formasyonumun ilk yıllarında, 1970’lerin İtalya’sında Marksizm, Hegelci anlamda “bütünselleştirici” bir yönelime sahipti; bu da ona yalnızca bir “bilim” değil, aynı zamanda gerçek anlamda bir ana bilim, bir tür “bilimlerin bilimi” statüsü kazandırıyordu. Ernest Mandel’in 1978 tarihli bir makalesi dönemin ruhunu oldukça iyi özetler: “Marksizmin büyük entelektüel çekim gücü, şimdiye kadar eşi benzeri görülmemiş biçimde, bütün beşerî bilimlerin rasyonel, eksiksiz ve tutarlı bir bütünleşmesini mümkün kılmasında yatar” [15]. Beşerî ve sosyal bilimlerin bir tür “diyalektik aşılması” olarak kendini ortaya koyan Marksizm, bilginin bütün alanlarıyla temas ederek ve onların epistemolojik yenilenmesinden yararlanarak zenginleşebilmişti. Varoluşçuluk, yapısalcılık, psikanaliz, antropoloji ve sosyolojiyle kurduğu simbiyoz onu zenginleştirmiş ve önemli sonuçlara ulaşmasını sağlamıştı.

Bu bağlamda Marksist tarihçiler, bir tür panhistorizm (bütün bilgi alanlarını tarihin içine katma yönündeki açık iradeleri) ile tarihin, toplumun küresel bilimi olarak tasarlanan bir Marksizm içinde erimesi arasında gidip geliyorlardı. Pierre Vilar’a göre Marx, terimin geleneksel anlamıyla bir “tarihçi” değildi, ancak her zaman tarihsel olarak düşünmüştü; onun gerçek “keşfi”ni “aklın tarihsel eleştirisi” yapan da buydu. Dolayısıyla Vilar, Marksizmin özünü tam da bu radikal tarihselcilikte görüyordu: “Her şeyi tarihsel olarak düşünmek, işte Marksizm budur. […] Her düzeyde Marksist tarih henüz yazılmayı bekliyor. Ve bu, düpedüz tarihin kendisidir” [16]. Marksizm tarih olmadan düşünülemez ve aynı zamanda tarih de Marksizmin içine dâhil edilmiştir. Ancak Marksizmin doğuşundan beri bünyesinde barındırdığı dünyayı yorumlama ile dönüştürme arasındaki sentezin yeni bir bağlamda parçalanmış göründüğü anda, bu anlayış çekim gücünü yitirdi. Sonraki on yıl boyunca çok az tarihçi Vilar’ın bu sonucuna katılabilirdi.

Tarihsel materyalizmin kurucusunun ölümünden bu yana ortaya çıkan tarih yazımı akımları, büyük çeşitliliklerine rağmen (tarihin pozitif bilimi olarak Marksizmden hümanist ve diyalektik bir tarihselcilik olarak Marksizme kadar) onun düşüncesinin izinde değerlendirilebilir. Bu akımlar; açık, verimli ve her zaman çözüme kavuşturulmamış gerilimlerle örülü bir teorinin şu ya da bu yönüne dayanmış, onu öne çıkarmış, kimi zaman da tek yanlı biçimde radikalleştirmişlerdir.

Teleolojik ve pozitivist bir Marx vardır: sosyalizmi ilerlemenin ve üretici güçlerin gelişmesinin neredeyse kaçınılmaz bir sonucu olarak teorileştiren Marx. Bu, 1859 tarihli Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın ünlü “Önsöz”ündeki Marx’tır; düşüncesi pozitivist tarih yazımı tarafından (Engels ve Kautsky’nin de katkısıyla) kanonlaştırılmış ve reel sosyalizm ülkelerinde skolastik bir öğretiye dönüştürülmüştür [17].

Bu Marx’ın yanında bir başka Marx daha vardır: diyalektik ve anti-pozitivist bir Marx; Avrupa-merkezciliğin ve sömürgeciliğin karşıtı, kapitalist sömürünün ve bir bütün olarak burjuva uygarlığının eleştirmeni, teknik ilerlemeden ziyade ezilenlerin kendi kendilerini özgürleştirmesinin savunucusu olan Marx. Bu, Rus popülistlerine yazdığı mektuplarda Kapital’in okurlarını, Batı Avrupa’da kapitalizmin doğuşuna ilişkin analizini, “içinde bulundukları tarihsel koşullar ne olursa olsun bütün halklara kaçınılmaz biçimde dayatılan genel gelişim çizgisinin tarihsel-felsefi bir teorisine” dönüştürmemeleri konusunda uyaran Marx’tır [18].

Bu, XIX. yüzyıl devrimlerini analiz eden ve her türlü teleolojinin tam karşısında, tarihi, aynı anda hem maddi hem de kültürel nitelikteki karmaşık bir kısıtlamalar ağına tabi insan eyleminin sonucu olarak kavrayan Marx’tır. Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i’nde şöyle yazar: “İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar; ama onu kendi keyiflerine göre, kendi seçtikleri koşullar altında yapmazlar; tersine, bu koşulları hazır bulurlar, bunlar verili ve geçmişten devralınmıştır. Bütün ölü kuşakların geleneği, yaşayanların beyinleri üzerine bir kâbus gibi çöker” [19].

Marksist tarih yazımında, geçmişi toplumsal formasyonların kaçınılmaz evrimi olarak gören anlayış, çağdaş eleştirel teorilerin söz dağarcığıyla ifade edersek, agency (faillik) ve empowerment’ın (güçlenme) neredeyse tek yanlı biçimde vurgulanmasına dayanan iradeci bir anlayışla çoğu zaman bir arada var olmuştur. Louis Althusser’e kadar uzanan pozitivist bir geleneğin savunduğu ilk anlayış, insanları tarihin bilinçsiz araçları olarak görür [20]. İkinci anlayış ise en kesin ifadesini Troçki’de, 1938 yılında, “insanlığın tarihsel krizinin” son tahlilde devrimci bir önderliğin yokluğuna indirgendiğini yazdığında bulmuştur [21].

Bu iki yaklaşım arasında Marksist tarih yazımı, tarihselleştirme düzeneklerinde örtük olarak bulunan belirli bir teleolojiden hiçbir zaman bütünüyle kurtulmayı başaramadı; bu düzenekler gerek tarihsel kopuşları tanımlarken gerek dönemlendirme ölçütlerini seçerken Avrupa-merkezci şemaları benimseme eğilimindeydi. Feodalizmden kapitalizme geçiş ya da modern devrimler üzerine klasik tartışmalar, modelini Avrupa’nın oluşturduğu ve örtük ve zorunlu nihai hedefi sosyalizm olan bir tarihsel sıralamayı varsayıyordu [22]. Bu teorik tutum çoğu zaman sosyalist hareket içinde yaygın olan bir kültürün aynasıydı. Hobsbawm bunu, 1930’larda işçi kökenli Britanyalı bir sendikacının muhafazakâr bir devlet adamına geçmişin bir kalıntısıymış gibi hitap ettiği şu anekdotu aktararak hatırlatır: “Sizin sınıfınız gerileyen bir sınıftır; benim sınıfım geleceği temsil ediyor” [23].

Isaac Deutscher, Stalinizmi ilksel sosyalist birikim sürecinin çelişkileriyle bağlantılı bir tezahür olarak yorumluyordu; bu çelişkilerin çözümü ise son tahlilde üretici güçlerin gelişmesinde yatıyordu. Sosyalizm, Sovyet geri kalmışlığının oluşturduğu engellerden bir kez kurtulduğunda dünyayı fethedecekti [24].

Eric Hobsbawm’ın XIX. ve XX. yüzyılların tarihine ayırdığı, ilk cildi 1960’ta, son cildi ise 1994’te yayımlanan dörtlemesi, eski Marksist teleolojiden, toplumsal formasyonların zorunlu bir sıralanışı fikrini sorgulayan tarihsel bir yenilginin berrak biçimde saptanmasına geçişi açıkça gösterir. İlk cilt, 1789 ile 1848 arasındaki burjuva devrimlerini inceler; 1848 ise proleter ve sosyalist devrimlerin gelişini haber veren yıldır [25]. Son cilt, komünizmin başarısızlığının kendi iç çelişkilerinde saklı olduğu sonucuna varır: “Ekim Devrimi’nin trajedisi, tam da otoriter, acımasız ve sert bir sosyalizmden başka bir şey üretememiş olmasıdır” [26].

Kapitalizmden sosyalizme geçişe ilişkin geleneksel Marksist anlayışın sorgulanması, Giovanni Arrighi’nin son eserinin başlığı olan Adam Smith Pekin’de’de simgesel bir ifadeye kavuşur [27]; Arrighi, kapitalizmi ve piyasayı Çin Devrimi’nin vardığı sonuç olarak görür. 1989’da teleoloji, Marksizmi kesin olarak terk etmiş ve güçlü bir biçimde piyasa ile liberalizmin savunucularının kampına yerleşmiş görünmektedir. François Furet’ye göre komünizm de, tıpkı faşizm gibi, tarihin liberal demokrasiye doğru kaçınılmaz yürüyüşü içinde basit bir parantezden ibaretti [28].

1989 sonrasındaki tarih yazımının en ilginç çalışmaları ise her türlü teleolojik yaklaşımı terk etmiştir: XIX. yüzyıl artık açık kronolojik sınırlara sahiptir; bu yüzyılın burjuva devrimleri XX. yüzyılın proleter devrimlerini haber vermez ve Avrupa’nın artık merkez üssü değil, yalnızca bir uğrağı olduğu döngüler içinde yer alır. Önce 1776’da Amerika’da başlayan ve Fransız Devrimi’nden geçerek 1804’te Haiti’de sona eren bir “Atlantik” döngüsü vardır; ardından, başlangıç noktası 1848’de Kıta Avrupası’nda, bitiş noktası ise İç Savaş’ın sona erdiği 1865’te Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunan, birbirinden kopuk ikinci bir devrimler dalgası gelir. Bu yirmi yıl boyunca Çin’de Taiping Ayaklanması ve Hindistan’da Britanya sömürgeciliğine karşı Sipahi Ayaklanması gerçekleşir [29]. Bu şekilde yeniden yapılandırıldığında 1789, 1848, 1871 ve 1917 yılları artık insanlığın sosyalizme doğru ilerleyişini gösteren tek bir tarihsel dizinin farklı uğraklarını oluşturmaz. Tarih bir labirent, çatallanmalar ve dolambaçlarla örülü bir yol olarak şekillenir. Aslında Marx’ın kendisi de devrimlerin, “kendi amaçları konusunda kendilerini yanıltmak için dünya tarihinden ödünç alınmış anılarla” beslenme eğilimini eleştirirken bunu kabul ediyordu [30].

Geçmişi Yeniden Etkinleştirmek

Zaman içinde Marksizmle eleştirel bir gerilim ilişkisi kurmayı öğrendiğimi düşünüyorum. Bugün geçmiştekinden daha güçlü olan bu ilişki, kapalı bir yapı olarak kurulmuş bir düşünce sistemine bağlı kalmanın ya da onu reddetmenin yarattığı ikilemlerden kaçınırken yeni katkıları da bünyesine katmaya elverişlidir.

Kendi kendine yeterli bir kavramsal cephanelik olarak Marksizme inanmıyorum. Artık hareket hâlindeki gerçekliklere bir dizi normatif kategori olarak uygulanmaya hazır her türlü teorik düzeneğe kuşkuyla yaklaşıyorum. Marksist geleneğin miras bıraktığı bazı kavramları verimli bir biçimde kullanmaya çalışıyorum. Sınıf, sınıf mücadeleleri, hegemonya, şeyleşme, üretim tarzı, kapitalizm ve emperyalizm bunlar arasındadır. Ancak bu kavramların her duruma uyan, her şeyi açıklamaya yarayan kavramlara dönüştürülmesinden nefret ediyorum. Aynı şey bugün oldukça yaygın olan başka kavramlar için de geçerlidir. Yapıbozum, “söylemsel pratik”, biyo-iktidar, alan ve alt alan, habitus ya da yeniden üretim bunlar arasındadır.

Marx’ın ana hatlarını çizdiği eleştirel tarih anlayışı benim gözümde vazgeçilmez bir kazanım olmayı sürdürmektedir. Buna karşılık, bir doktrine dönüştürülmüş Marksizmin miras bıraktığı tarihsel hermenötik bana kuşkulu görünüyor. Hayatının sonlarına doğru kendisini “post Marksist” olarak tanımlayan E. P. Thompson’ın tutumu, sonuçta bana en dürüst yaklaşım gibi geliyor. Thompson, Marksizmi eleştirenler karşısında ona bağlılığını yeniden vurgularken, saf ya da kör müritleri karşısında ise ondan mesafesini ortaya koyuyordu [31].

Thompson, “Marksist tarih yazımını, başka bir yerde”, özellikle de felsefede, “konumlanan genel bir teorik Marksizm külliyatının hizmetkârı olarak” görmeyi reddediyordu.

Şöyle yazıyordu: “Tarih, Büyük Teori üreticisinin fabrikası […] olmadığı gibi, küçük teorilerin seri üretimini gerçekleştiren bir montaj hattı da değildir. Başka bir girişime ait bir teorinin ‘uygulanabileceği’, ‘sınanabileceği’ ve ‘doğrulanabileceği’ devasa bir deney laboratuvarı da değildir. Kuşkusuz tarihin amacı bu değildir. Onun amacı kendi nesnesini, yani gerçek tarihi yeniden kurmak, ‘açıklamak’ ve ‘anlamaktır’” [32].

Teleolojiden ve determinizmden arındırılmış bir tarih yazımından geriye ne kalır? Çok şey: açık bir bütünlük olarak kavranan geçmişin, Marx’ın formülüyle, verili toplumsal ve kültürel koşullar temelinde kadınların ve erkeklerin eylemleri ve mücadeleleri aracılığıyla şekillendirdiği bir tarih olarak geçmişin şifresini çözme görevi. Bu tarihselleştirme, yani geçmişi bağlamına yerleştirme, nesneleştirme ve kavramsallaştırma çabası içinde tarihçi, tarihsel evrenin heterojen malzemesini (olgusal gerçekliğin yanı sıra düşünce ve tahayyülü de) seçen, düzenleyen ve yorumlayan bir anlatı (tarih yazımı) inşa eder. Bu çalışmada Marx’ın sağladığı bazı epistemolojik araçlar vazgeçilmez olabilir (ama her zaman değil ve kimi zaman başka araçlardan daha az). Marx, olayların ve onların aktörlerinin altında yatan toplumsal ilişkileri ve çatışmaları, kültürel ve siyasal mantıkları saptamamıza yardımcı olur. Burada söz konusu olan mekanik nedensellikler değil, etkileşimlerdir; bunların kavranması, geçmiş üzerine eleştirel bir söylemin inşa edilmesini mümkün kılar.

Bu yaklaşım, geleneksel olarak devlet tarafından (arşivleri, müzeleri ve anma törenleriyle), günümüzde ise giderek daha fazla medya ve kültür endüstrisi tarafından üretilen iktidar söylemi olarak tarihe karşıdır; medya ve kültür endüstrisi, geçmişin şeyleştirilmesinin güçlü taşıyıcıları olarak işlev görmektedir. Dolayısıyla Marx’a ihtiyacımız var. Ancak Marx’tan vazgeçen eleştirel bir tarih yazımından kuşku duyulabileceği gibi, tarihi Marksizme ilhak etme girişimlerine karşı da ihtiyatlı olmak gerekir. XX. yüzyıl, Marksizmin kendisinin de ne ölçüde boyunduruk altına alınabileceğini ve bir ideolojiye dönüştürülebileceğini fazlasıyla kanıtlamıştır.

Marksist gelenek karşısındaki bu eleştirel gerilim, kısır bir inkâr ile körü körüne sadakatin simetrik tuzaklarından kaçınmanın kuşkusuz tek yoludur. Aslında Marksizm karşıtları iki kategoriye ayrılır: eleştirmenler ve “dönekler”; burada bu sözcüğü Lenin’in Kautsky’yi tanımlarken kullandığı, yani onu etik ve siyasal düzlemde damgaladığı anlamda değil, Isaac Deutscher ile Hannah Arendt’in Soğuk Savaş döneminde eski komünistleri nitelemek için kullandıkları anlamda kullanıyorum [33]. Pek çok liberal (Max Weber, Benedetto Croce, Raymond Aron, Isaiah Berlin, Norberto Bobbio), hatta muhafazakâr ve gerici düşünür (Werner Sombart, Carl Schmitt, Augusto Del Noce), Marx’ın düşüncesiyle eleştirel bir yüzleşmenin verimliliğini kabul etmiştir.

“Dönekler”, yani eski komünistler ise Marx’ın düşüncesine bütünüyle bağlılıktan onu aynı ölçüde bütünüyle reddetmeye geçmişlerdir: tarihçiler arasında Franz Borkenau, Eugene D. Genovese, Annie Kriegel ve François Furet örnek gösterilebilir. Bunlar çoğu zaman şematik ve sekter bir dünya görüşünü koruyup yalnızca saf değiştirmiş eski Stalinistlerdir. Bu ikilemler, Marx’ın katkılarından az ya da çok geniş ölçüde yararlanmış, ancak kendilerine “Marksist” deyip dememeleri gerektiği sorusunu hiçbir zaman sormamış tarihçileri etkilememiştir. Moses Finley’e olan borcunu kabul eden, Antik Yunan tarihçisi Pierre Vidal-Naquet ya da çağdaş dünya tarihçisi Arno J. Mayer bunun örnekleridir.

Bu açıdan Georges Duby’nin şu sözlerinde kendimi bulduğumu söyleyebilirim: “Marksizme olan borcum çok büyük. Bunu açıkça belirtmekten memnuniyet duyuyorum. Sadakat gereği. […] Bununla birlikte, tarihçinin nesnelliğine inanmadığımı ve insan toplumlarının evriminin kaynaklandığı etkenler arasından ‘son kertede’ en belirleyici olanının ayırt edilebileceğine de inanmadığımı aynı açıklıkla ifade ediyorum” [34]. 

Vilar’ın “Lucien Febvre’in dersleri ile Marx’ın dersinin yakınlaşması”nın altını çizmesi [35] ya da Hobsbawm’ın 1952’de Past and Present adlı Britanyalı Marksist derginin doğuşunun Fernand Braudel’in Annales dergisinin modeline ne kadar çok şey borçlu olduğunu kabul etmesi de belki bu anlamda değerlendirilmelidir [36].

Marx’ın düşüncesiyle verimli bir ilişki, bana kalırsa Walter Benjamin’in Pasajlar Kitabı’ndan “Tarih Kavramı Üzerine” tezlerine kadar uzanan tarihsel yazılarında ortaya çıkmaktadır. Benjamin, Marx’ta dünyayı okumaya yarayan bir şablon değil, daha ziyade bir duyarlılık, bir Stimmung, bir düşünme tarzı aramıştır. Benjamin, Michael Löwy ve Daniel Bensaïd’in formülünü ödünç alırsak, başka geleneklerle (bu durumda Yahudi mesihçiliğiyle) gerilimli bir ilişkiye girebilen ve her türlü ortodoksiden özgür bir “melankolik Marksizm” [37] olarak tanımlanabilecek akımın parçasıdır. Döneminin Marksist kanonlarını bu şekilde tersine çevirmiştir: devrimi artık insanlığı “İlerleme”ye götüren bir “tarih lokomotifi” olarak değil, faşizmin de yüzlerinden birini oluşturduğu uygarlığın felakete doğru körlemesine gidişini durduran “imdat freni” olarak görüyordu [38].

Benjamin, Marksizme tarih boyunca birikmiş yenilgilerin musallat oluşundan kaynaklanan ve mağlup edilenlerin hatırasını anımsayan bir melankoli katmıştır. Bu yaklaşım bugün, farklı geleneklerden gelmekle birlikte Benjamin’in düşüncesiyle az ya da çok bilinçli bir yakınlık ilişkisi kurmuş tarihçilerde görülebilir. Bunlar arasında mikro tarihin kurucusu Carlo Ginzburg – halk kültürünü, mütevazıların, isimsizlerin, Tarih’ten silinmiş olanların sesini yeniden duyurarak analiz eden Peynir ve Kurtlar gibi bir eserin yazarı [39] -, Meksika Devrimi’nde Zapatist köylülerin ruhunu yeniden bulan Adolfo Gilly [40] ya da XIX. yüzyıl Hintli isyancıların sömürgeci anlatının satırları arasında gizlenmiş “küçük ses”ini dinlemeye çalışan Ranajit Guha [41] sayılabilir.

Benjamin için tarih her şeyden önce, hatıraları bir “kefaret vaadi” taşıyan yenilmişlerin anımsanmasıdır. Reinhart Koselleck gibi bir kavram tarihçisi, kazananlar tarafından yazılan tarihin her zaman teleolojik ve savunmacı olduğunu vurgulayarak bu epistemolojik yaklaşımı iyi bir biçimde formüle etmiştir: “Kısa vadede tarihi kazananlar yapıyor olabilir; ancak uzun vadede tarihsel bilgi alanındaki kazanımlar mağlup edilmişlerden gelir” [42].

Mağlupların perspektifini benimseyerek eleştirel bir tarih yazmak (kimi zaman yüzeyde işitilemeyen, resmî arşivlerin görmezden geldiği ya da egemen söylemin sildiği yeraltındaki seslerini dinlemeye çalışmak)  tarihçiler açısından Feuerbach üzerine on birinci tezin mirasını sahiplenmenin kuşkusuz en verimli yoludur. Dünyayı dönüştürmek için yorumlamak, XX. yüzyıl komünist hareketinin “organik entelektüelleri” gibi bir stratejinin savunucuları ya da bir ideolojinin militanları olmak anlamına gelmez. Tarihçi açısından bunun anlamı, geçmişi sınırları çizilmiş, kesin olarak kapanmış bir kıta olarak görmemektir.

Kültürel antropoloji bize bugünün mücadelelerinin, kaybedilmiş mücadelelerin, geçmişin yenilgilerinin hatırasından beslendiğini öğretir. Belirli koşullarda bugün geçmişle rezonansa girebilir ve onu yeniden etkinleştirebilir. Siegfried Kracauer’e göre, “Orpheus gibi tarihçi de ölüleri yeniden hayata döndürmek için yeraltı dünyasına inmelidir” [43]. Walter Benjamin ise tarihçiyi, terk edilmiş, unutulmuş, işe yaramaz sayılan nesneleri, bir gün işe yarayabileceklerini bilerek toplayan bir “paçavra toplayıcısı”na (Lumpensammler) benzetiyordu; tıpkı gelecekteki bir kefareti beklemeyi sürdüren geçmişin olayları gibi [44].

Bazıları böyle bir tarih anlayışının, Marksizmin bir “bilim” hâline gelmeye çalışırken reddettiği mesihçi boyutunu seküler bir biçimde yeniden itibarlandırmak anlamına geldiğini söyleyecektir. Öyleyse, bu sekülerleşmiş mesihçilik bana, bir tarih bilimi olarak tasarlanan Marksizmin başarısızlıklarına karşı mükemmel bir çare gibi görünüyor.

[*] Eric Hobsbawm 2012 yılında hayatını kaybetti. (Ç.N.)

[**] “Marrano”, İber Yarımadası’nda zorla Hıristiyanlaştırıldıktan sonra Yahudi inanç ve geleneklerini gizlice sürdüren Yahudiler için kullanılan tarihsel bir terimdir. Burada metaforik olarak kamusal alandan silinmiş ancak örtük biçimde ve yeraltında varlığını sürdüren bir belleği ifade eder. (Ç.N.)

[1] Eric Hobsbawm, How to Change the World. Tales of Marx and Marxism, London, Little Brown, 2011, s. 384.

[2] Thierry Aprile, “Marxisme et histoire”, Christian Delacroix, François Dosse, Patrick Garcia, Nicolas Offenstadt (der.), Historiographies, cilt I, Paris, Folio-Gallimard, 2010, s. 515. Son on yıl içinde yayımlanan Marksizme ilişkin el kitaplarının ya da eleştirel sözlüklerin çoğunda tarih, özel maddelere konu edilmemektedir. Örneğin bkz. Jacques Bidet, Stathis Kouvelakis (der.), Çağdaş Marksizm İçin Eleştirel Kılavuz, çev. Şükrü Alpagut, İstanbul, Yordam Kitap, 2014. Razmig Keucheyan, Aklın Sol Yarısı: Yeni Eleştirel Düşünceler Atlası, çev. Selen Şahin, İstanbul, İletişim Yayınları, 2016’da çizdiği “yeni eleştirel düşüncelerin haritası”nda yalnızca iki tarihçi, 1993’te ölen E. P. Thompson ile Mike Davis yer almaktadır.

[3] Matt Perry, Marksizm ve Tarih, çev. Gül Tunçer, İstanbul, İletişim Yayınları, 2010, s. 4, 158. Benzer bir tablo, ancak Marksizmin bir bütün olarak tarih yazımıyla eklemlenme biçimlerine daha fazla dikkat edilerek, Carlos Antonio Aguirre Rojas tarafından da çizilmiştir: La historiografia en el siglo XX. Historia e historiadores, Madrid, Montesinos, 2004, böl. 2, 3.

[4] Bkz. Terry Eagleton, Postmodernizmin Yanılsamaları, çev. Mehmet Küçük, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 1999; Alex Callinicos, Postmodernizme Hayır: Marksist Bir Eleştiri, çev. Şebnem Pala, Ankara, Ayraç Yayınevi, 2001.

[5] Bkz. Elias Palti, Giro linguistico e historia intelectual, Buenos Aires, Universidad Nacional de Quilmes, 1998.

[6] Bu düşünsel soy bağı Robert C. J. Young tarafından vurgulanmış ve titizlikle yeniden kurulmuştur: Postkolonyalizm: Tarihsel Bir Giriş, çev. Burcu Toksabay Köprülü ve Sertaç Şen, İstanbul, Matbu Kitap, 2016.

[7] Eric Hobsbawm, “Marxist Historiography Today”, Chris Wickham (der.), Marxist History-writing for the Twentieth Century, Oxford, Oxford University Press, 2007, s. 185; Ellen Meiksins Wood, “What is the ‘Postmodern’ Agenda?”, Ellen Meiksins Wood, John Bellamy Foster (der.), In Defense of History. Marxism and the Postmodern Agenda, New York, Monthly Review Press, 1997, s. 1-16.

[8] Bkz. Perry Anderson, Postmodernitenin Kökenleri, çev. Elçin Gen, İstanbul, İletişim Yayınları, 2002.

[9]Bu tartışmaların eleştirel bir yeniden inşası için bkz. Enzo Traverso, Savaş Alanı Olarak Tarih: 20. Yüzyılın Zorbalıklarını Yorumlamak, çev. Osman S. Binatlı, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 2013.

[10] Bkz. Jean Chesnaux, Du passé, faisons table rase ? À propos de l’histoire et des historiens, Paris, Maspéro, 1976 (1970’lerin Marksist tarih yazımının en iyi sentezlerinden biri).

[11] Pierre Broué, Histoire de l’Internationale communiste, 1919-1943, Paris, Fayard, 1997; Paolo Spriano, I comunisti europei e Stalin, Torino, Einaudi, 1983; Franz Borkenau, World Communism: a History of the Communist International, Ann Arbor, University of Michigan Press, 1962.

[12] Reinhart Koselleck, “‘Champ d’expérience’ et ‘horizon d’attente’: deux catégories historiques”, Le Futur passé. Contribution à la sémantique des temps historiques, Paris, Éditions de l’EHESS, 1990, s. 307-329. (Reinhart Koselleck, Geçmiş Gelecek: Tarihsel Zamanların Semantiği, çev. Selçuk Özkan, İstanbul, İletişim Yayınları, 2018.)

[13] Georg Lukács, Histoire et conscience de classe (1923), Paris, Éditions de Minuit, 1960, s. 41. (Georg Lukács, Tarih ve Sınıf Bilinci, çev. Yılmaz Öner, İstanbul, Belge Yayınları, 1998)

[14] Walter Benjamin, “Sur le concept d’histoire” (1940), Œuvres III, Paris, Folio-Gallimard, 2000, s. 437.(Walter Benjamin, “Tarih Kavramı Üzerine” (1940), Pasajlar, çev. Ahmet Cemal, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 1993.)

[15] Ernest Mandel, “Pourquoi je suis Marxiste” (1978), Gilbert Achcar (der.), Le marxisme d’Ernest Mandel, Paris, PUF, 1999, s. 206. (Ernest Mandel’in Marksizmi, çev. Bülent Tanatar, İstanbul, Yazın Yayıncılık, 1998.)

[16] Pierre Vilar, “Histoire marxiste, histoire en construction” (1973), Jacques Le Goff, Pierre Nora (der.), Faire de l’histoire, Paris, Folio-Gallimard, 2011, s. 282.

[17] Karl Marx, Contribution à la critique de l’économie politique, Œuvres I, Paris, Pléiade-Gallimard, 1977, s. 273. (Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı)

[18] Karl Marx, “Lettre à la rédaction de l’Otetschestwennyje Sapiski”, Maurice Godelier (der.), Sur les sociétés précapitalistes. Textes choisis de Marx, Engels, Lénine, Paris, Éditions sociales, 1970, s. 351.

[19] Karl Marx, “Le 18 Brumaire de Louis Bonaparte” (1852), Les Luttes de classes en France, Maximilien Rubel (der.), Paris, Folio-Gallimard, 2002, s. 176. Marx’ın tarih üzerine yazılarının genel bir sunumu için bkz. S. H. Rigby, Marx and History. A Critical Introduction, Manchester, Manchester University Press, 1987.

[20] Louis Althusser, “Marxisme et humanisme” (1966), Pour Marx, Paris, La Découverte, 2005. Louis Althusser, Marx İçin, çev. Işık Ergüden, İstanbul, İthaki Yayınları, 2002.

[21] Bkz. Ernest Mandel, Trotski, Paris, Maspéro, 1979, s. 134-147. Troçki’nin konumu, Alex Callinicos tarafından bu “iradeci eğilim”in tipik bir örneği olarak sunulmaktadır: “The Drama of Revolution and Reaction: Marxist History and the Twentieth Century”, Chris Wickham (der.), Marxist History-writing, a.g.e., s. 161-162.

[22] Bkz. Dipesh Chakrabarty, Avrupa’yı Taşralaştırmak: Postkolonyal Düşünce ve Tarihsel Farklılık, çev. İlker Cörüt, İstanbul, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2012.

[23] Eric Hobsbawm, How to Change the World, a.g.e., s. 362.

[24] Isaac Deutscher, “Marxism in Our Time” (1965), Marxism, Wars & Revolutions, London, Verso, 1984, s. 243-255.

[25]Eric Hobsbawm, Devrim Çağı 1789-1848, çev. Bahadır Sina Şener, Ankara, Dost Kitabevi Yayınları, 1998.

[26] Eric Hobsbawm, L’Âge des extrêmes. Histoire du court XXe siècle (1994), Bruxelles/Paris, Complexe, 2003, s. 642. Eric Hobsbawm, Kısa 20. Yüzyıl 1914-1991: Aşırılıklar Çağı, çev. Yavuz Alogan, İstanbul, Sarmal Yayınevi, 1996.

[27]Giovanni Arrighi, Adam Smith Pekin’de: 21. Yüzyılın Soykütüğü, çev. İbrahim Yıldız, İstanbul, Yordam Kitap.

[28] François Furet, Le Passé d’une illusion. Essai sur l’idée de communisme au XXe siècle, Paris, Laffont/Calmann-Lévy, 1995, s. 18.

[29] Örneğin bkz. Jürgen Osterhammel, Die Verwandlung der Welt. Eine Geschichte des 19. Jahrhunderts, München, C. H. Beck, 2009, s. 758, 777.

[30] Karl Marx, “Le 18 Brumaire de Louis Bonaparte”, a.g.e., s. 179.

[31] Penelope J. Corfield, “The State of History”, Journal of Contemporary History, 2001, cilt 36, no. 1, s. 156’dan aktarılmıştır. Müritler arasında Paul Blackledge de sayılabilir: Reflections on the Marxist Theory of History, Manchester, Manchester University Press, 2006.

[32] E. P. Thompson, The Poverty of Theory (1978), London, Merlin Press, 1995, s. 63.  (E. P. Thompson, Teorinin Sefaleti: Hatalı Bir Devridaim Makinesi, çev. Ahmet Fethi Yıldırım, Ankara, Heretik Yayınları, 2015) Georg G. Iggers, ancak Marksizmi “ekonomik güçlerin önceliği, bilimsel yöntemin nesnelliği ve ilerleme fikri”ne indirgeyerek, Thompson’ı örnek gösterip “tarihsel materyalizmin Marksist tarih biliminden kültürel antropolojiye” geçtiği sonucuna varabilmektedir (Historiography in the Twentieth Century. From Scientific Objectivity to the Postmodern Challenge, Middletown, Wesleyan University Press, 1997, s. 88).

[33] Isaac Deutscher, “1984: The Mysticism of Cruelty” (1954), Heretics and Renegades, and Other Essays, London, Cape, 1969; Hannah Arendt, “The ex-Communists” (1953), Essays in Understanding 1930-1954, New York, Schocken Books, 1994, s. 391-400. (Hannah Arendt, Formasyon, Sürgün, Totalitarizm: Anlama Denemeleri 1930–1954, çev. İbrahim Yıldız, Ankara, Dipnot Yayınları, 2014. )

[34] Georges Duby, L’Histoire continue, Paris, Odile Jacob, 1991, s. 107.

[35] Pierre Vilar, “Histoire marxiste, histoire en construction”, a.g.e., s. 245.

[36] Eric Hobsbawm, How to Change the World, a.g.e., s. 391.

[37]Michael Löwy, Robert Sayre, İsyan ve Melankoli: Moderniteye Karşı Romantizm, çev. Işık Ergüden, İstanbul, Versus Kitap, 2007; Daniel Bensaïd, Le Pari mélancolique, Paris, Fayard, 1997. Sol melankoli üzerine ayrıca Enzo Traverso, Savaş Alanı Olarak Tarih: 20. Yüzyılın Zorbalıklarını Yorumlamak, çev. Osman S. Binatlı, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 2013’ün sonuç bölümüne bkz.

[38] Walter Benjamin, Gesammelte Schriften, Frankfurt/M., Suhrkamp, 1977, cilt I.3, s. 1232.

[39] Carlo Ginzburg, Le Fromage et les vers, Paris, Aubier, 1993, s. 21. (Carlo Ginzburg, Peynir ve Kurtlar: Bir 16. Yüzyıl Değirmencisinin Evreni, çev. Ayşen Gür, İstanbul, Metis Yayınları, 1996)

[40] Adolfo Gilly, La Révolution mexicaine 1910-1920, Paris, Syllepse, 1995. Gilly, Benjamin’in eseriyle ilişkisini El siglo del relampago, Mexico, La Jornada Ediciones, 2002 adlı derlemesinde açıkça ortaya koymuştur.

[41] Ranajit Guha, “The Small Voice of History”, Subaltern Studies, cilt IX, 1996, s. 1-12.

[42] Reinhart Koselleck, “Mutation de l’expérience et changement de méthode”, L’Expérience de l’histoire, Paris, Gallimard/Seuil, “Hautes Études”, 1997, s. 239.

[43] Siegfried Kracauer, Histoire. Des avant-dernières choses, Paris, Stock, 2005, s. 140. (Siegfried Kracauer, Tarih: Sondan Bir Önceki Şeyler, çev. Tuncay Birkan, İstanbul, Metis Yayınları, 2014.)

[44] Walter Benjamin, “Un marginal sort de l’ombre” (1930), Œuvres II, a.g.e., s. 188.

Kaynak: Actuel Marx 2011/2 no:50

https://shs.cairn.info/revue-actuel-marx-2011-2-page-153?lang=fr

Tercüme: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Venezuela Petrolünün ABD tarafından Yağmalanmasına Hayır! Trump, Şirketleri ve Yöneticileri Venezuela’dan Defolsun! – IV. Enternasyonal

Geçtiğimiz hafta Beyaz Saray’daki neo-faşist hükümet, Nicolás Maduro ile Cilia Flores’i kaçırarak New York’taki bir cezaevinde alıkoyduğu 3 Ocak’tan bu yana öngörülebilir olan gelişmeyi açıkladı. Trump, sosyal medya üzerinden, Delcy Rodríguez’in “geçici” hükümetiyle Venezuela’daki 17 petrol sahasına – tahminen 65 milyar varillik rezerve sahip – 100 yıllığına el koymak üzere sözde bir “anlaşmaya” varıldığını duyurdu. Amaç, ABD’nin ham petrol rezervlerini “yeniden doldurmak”.

Emperyalizmin Caracas’taki kukla hükümetine dayattığı şey, apaçık bir sömürgeci yağmadır. Bu tür dayatılmış bir “anlaşma”, ancak açıkça sömürgeci bir durum çerçevesinde mümkün olabilir. Sağcı muhalefetin büyük bölümü bu durum karşısında sessiz kalırken, iktidardaki PSUV ise açık bir kayıtsızlık sergilemektedir. Bu durum Güney Amerika ülkesinin cumhuriyetçi niteliğini tehdit etmekte ve tüm bölgenin üzerine uğursuz bir gölge düşürmektedir.

Radikal sol ve özgün Chavizm, vesayet rejiminin kurulmasına karşı önemli bir direniş ortaya koyuyor. Bu, işçi sınıfının sömürgeci duruma karşı mücadele etmek üzere yeniden örgütlendiğini gösterirken, asker-polis ittifakının kalıntıları ise yeni duruma uyum sağlamış görünüyor.

Teslimiyetin doruk noktası

Son altı ay boyunca, Maduro’ya ihanetlerinin ardından sömürgenin genel valilerine dönüşen Rodríguez kardeşler (Delcy ve Jorge) ile Diosdado Cabello’nun başını çektiği rejim, ABD’li ulusötesi petrol ve altın şirketlerine en kârlı koşulları garanti altına almak amacıyla hidrokarbon ve madencilik yasalarında değişiklikler yaptı. Amerika Birleşik Devletleri, uluslararası hukuk düzeninin dışında, Venezuela petrolünü satma ve elde edilen fonları kendi takdirine göre yönetme yetkisini üstlenirken, Venezuela Merkez Bankası’nın kasalarında muhafaza edilen altın rezervlerine de savaş ganimeti muamelesi yapmaktadır.

Güney Komutanlığı, CIA, Dışişleri Bakanlığı ve Enerji Bakanlığı’nın yöneticileri, ülkenin sahipleriymişçesine Venezuela topraklarında dolaşırken, Siyonist İsrail devletiyle ilişkiler de yeniden tesis edilmektedir. Venezuela yöneticilerinin Trump yönetimi karşısındaki aşağılayıcı boyun eğişi, anti-emperyalizmin en küçük izini dahi silip süpürmüştür.

Bu arada işçilerin durumu giderek daha vahim bir hâl almaktadır. Aylık asgari ücret 15 ABD sentine düşmüşken, son on yıllarda mücadelelerle kazanılmış emekçi hakları da neredeyse tamamen ortadan kalkmıştır. Buna rağmen direniş alanları çoğalıyor; ancak ülkeye yönelik sömürgeci saldırıya karşı iç mücadele ve direnişlerin ulusal ölçekte koordinasyonuna doğru henüz bir sıçrama belirtisi görülmemekte. Elektrik kesintilerine, içme suyu tedarikindeki güvencesizliğe, keyfi baskılara ve düşük ücretlere karşı protestoların tabandan örgütlenmesi, toplumsal dokunun aşağıdan yeniden inşa edildiğini göstermektedir.

Bu son derece ağır koşullar altında Donald Trump ile Delcy Rodríguez arasında imzalanan petrol anlaşması, Venezuela ulusunun bugününü ve geleceğini tehlikeye atmakta ve tüm Latin Amerika’yı tehdit etmektedir.

Bu nedenle biz Dördüncü Enternasyonal olarak, Venezuela halkı, işçi sınıfı ve devrimci sınıf temelli örgütleriyle dayanışma içindeyiz. Trump-Rodríguez arasındaki sahte anlaşmaları yenilgiye uğratacak seferberlikleri ve mücadeleleri ileri taşıyabilecek örgütlenme ve koordinasyon düzeylerinin oluşturulmasına katkıda bulunan her türlü çabayı destekliyoruz. Haziran ayındaki depremlerin ardından doğrudan halkın bağrından yükselen slogan, Dördüncü Enternasyonal olarak desteklediğimiz ilkeyi özetlemektedir: “Halkı ancak halk kurtarır.”

Kahrolsun Trump-Rodríguez sömürge anlaşmaları!

Trump, şirketleri ve ordusu Venezuela’dan ve Latin Amerika’dan defolun!

Dördüncü Enternasyonal Yürütme Bürosu
31 Ağustos 2026

Modern Karşıdevrim ve Faşizm – Norbert Holcblat

Komünist Parti Manifestosunun ilk sözlerini biliyoruz: “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor.” Bugün ise maddi bir gerçekliğe sahip iki “hayalet” kapitalist dünyada dolaşıyor ve insanlığın kaderi üzerinde ağırlığını hissettiriyor gibi görünüyor: Donald Trump ve yapay zekâ (YZ). Bunlar birbirleriyle nasıl eklemleniyor? Bizi nasıl bir dünyaya sürükleyebilirler?

İçinden geçtiğimiz dönemi tanımlamak için kullanılan terimlerin sayısı hayli fazla. Tarihçi Quin Slobodian ile yazar Ben Tarnoff yakın tarihli bir metinde bunların birçoğunu sıralıyorlar: “Birbiriyle rekabet eden çeşitli perspektifler ve farklı çerçevelendirmeler önerildi. Böylece devlet kapitalizminden, felaket kapitalizminden, platform kapitalizminden, darboğaz kapitalizminden, akbaba kapitalizminden, örümcek ağı kapitalizminden, takımada kapitalizminden, varlık yöneticileri kapitalizminden, gözetim kapitalizminden ve hatta çöküş kapitalizminden söz edildiğini duyduk. Kuramcılar, neo-feodalizm, tekno-feodalizm, tekno-liberteryenizm, tekno-otoriterlik, tekno-popülizm, tekno-faşizm, kıyamet faşizmi, neofaşizm, neoliberal faşizm, post-neoliberalizm, paleo-popülizm, neopatrimonyalizm, hiperpolitika ve jeoekonomi çağında yaşadığımızı ileri sürdüler.”[1] Bu iki yazar ise kendi paylarına “Muskizm” terimini öneriyorlar (ki bu da tartışılmayı hak ediyor).

Bu terimlerin çokluğu, belki de gidişatını tam olarak kavrayamadığımız bir olgu karşısındaki belirli bir şaşkınlık ve yönünü bulamama hâlini yansıtıyor. Bunların her biri kuşkusuz belirli bir doğruluk payı taşıyor, ancak çoğu zaman olgunun belirli bir yönüne vurgu yapıyor. Bu nedenle, spesifik özelliklerinin ötesine geçerek günümüzdeki süreçlerin özüne ve dinamiğine odaklanmak daha uygun görünüyor. Amerikalı hukukçu ve filozof Bernard E. Harcourt’un Donald Trump’ın başkanlığını nitelemek için kullandığı “modern karşıdevrim”[2] ifadesi, bu amaç bakımından en uygun tanımlama olarak görünüyor.

Gerçekten de yalnızca Amerika Birleşik Devletleri’nde değil, dünyanın geniş bir bölümünde farklı derecelerde bir karşıdevrim gündemdedir. Bu karşıdevrim, İkinci Dünya Savaşı sonrasından 1980’lere uzanan dönemin toplumsal ve ideolojik kazanımlarının tamamını ya da bir bölümünü ve varlığını sürdüren özgürleşme özlemlerini silme saplantısıyla karakterize olmaktadır. Üstelik bazıları bunun bayrağını açıkça taşımaktan çekinmemektedir. Trump yanlısı aktivist Christopher Rufo, Nisan 2025’te New York Timesa şöyle demiştir: “Yaptığımız şey gerçekten bir karşıdevrimdir. Devrime karşı bir devrimdir” (Bernard E. Harcourt tarafından aktarılıyor). 13 Eylül 2025’te Londra’da düzenlenen devasa aşırı sağ gösteride, gösterinin başlıca örgütleyicisi Tommy Robinson da şöyle demiştir: “Biz karşıdevrimiz.”[3] Başka bir bağlamda ve daha eski bir tarihte, liberteryen Murray Rothbard’ın 1992’deki şu ilanı da vardır: “Sosyal demokrasinin ölüm çanlarını çalıyoruz. Büyük Toplum’un ölüm çanlarını çalıyoruz. Refah devletinin de […] Yirminci yüzyılı sileceğiz.” [4] Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei’nin köpeklerinden birine Rothbard adını vermiş olması dikkat çekicidir (üç köpeğinin de adları, kendisine esin kaynağı olarak gördüğü neoliberal iktisatçılardan gelmektedir).

Fransa’da da aynı doğrultuda, 2007 yılında işveren çevrelerinin bir yöneticisinin şu açıklaması olmuştu: “Bugün mesele 1945’ten çıkmak ve Ulusal Direniş Konseyi’nin programını sistematik biçimde tasfiye etmektir!”[5] Bunlara başka örnekler de eklenebilir, ancak bu referanslar Bernard E. Harcourt’un şu değerlendirmesini haklı çıkarmaktadır: “Başkan Trump’ın ikinci döneminin ilk yüz günündeki eylemleri, daha uzun bir tarihsel perspektife oturan ve uluslararası kapsamı daha geniş olan, kapsamlı ve tutarlı bir modern karşıdevrimin son aşamasını oluşturmaktadır.” Harcourt’a göre bu karşıdevrim Amerika Birleşik Devletleri’nde birkaç on yıldır, özellikle Ronald Reagan’ın başkanlığından bu yana sürmektedir.

Karşıdevrim mi? Kuşkusuz bugün, en azından “Kuzey” ülkelerinde, mülk sahibi sınıflar açısından devrimci bir tehlike bulunmuyor. Bu durum, 1918’den 1940’lı yıllara kadar başta Macaristan, Almanya, İtalya, Japonya, Portekiz, Romanya… ardından Avusturya ve yeniden Almanya, daha sonra İspanya ve nihayet 1940 yenilgisinin ardından Fransa’yı etkisi altına alan büyük gerici dalganın bağlamından farklıdır (Rus Devrimi’nin ardından ortaya çıkan devrimci yükseliş 1920’lerin başından itibaren zayıflamaya başlamış olsa da). Bu dalga, gerici ve diktatörlük niteliğindeki rejimlerin doğmasına yol açtı, ancak bunların her biri, özellikle iktidara geliş biçimleri, kurumları ve geleneğe yapılan göndermeler (ve eski siyasal kadrolarla uzlaşmalar) ile kopuş, hatta “devrim” görüntüsü veren unsurlar arasındaki denge bakımından kendine özgü niteliklere sahipti. Bunların son örneklerinden biri, Pétain rejiminin ilan ettiği “Ulusal Devrim”di. Çeşitliliklerine rağmen bu rejimlerin tümü o dönemde faşist olarak nitelendirilebilmiştir (daha yakın dönemde bazı tarihçiler aralarındaki farklılıklar üzerinde ısrar etseler de).

1970’lerde Şili, Arjantin, Brezilya ve Uruguay’daki askerî diktatörlükler de, her şeyden önce baskıcı nitelikleri nedeniyle, sıklıkla faşist olarak mahkûm edilmiştir. Yunanistan’daki diktatörlüğün (1967-1974) nasıl nitelendirileceği ise tartışma konusu olmuştur (Nikos Poulantzas’ın bu konudaki görüşlerinin bir hatırlatması için bkz.[6]).

Bugün gerçekten de Amerika Birleşik Devletleri’ndeki MAGA akımının bazı bileşenleri (Christopher Rufo, Steve Bannon, kendine özgü tarzıyla Elon Musk…) ve Avrupa’daki aşırı sağ hareketler; ailenin geçirdiği dönüşümü, kürtajın yasallaştırılmasını, LGBTİ haklarını, göçü ve farklı nüfus kesimlerinin kaynaşmasını… toplumsal dönüşümler ya da çeşitli toplumsal kesimlerin mücadelelerinin ürünü olarak değil, “wokeçuların” ve “büyük yer değiştirme” (göç ile gelen nüfusun yerleşik nüfusun yerini alacağına iddiası) komplocularının devrimci bir tertibinin sonucu olarak görüyorlar. Onlara göre, “beyaz ve Batılı uygarlığın” geri dönüşü olmayan biçimde değişime uğraması tehlikesi karşısında bu komploya acilen tepki vermek gerekmektedir. Bu analiz farklı iktidar çevrelerinde hâkim görüş olmasa bile, söz konusu hezeyanlar çeşitli siyasal akımlar tarafından tabanlarını genişletmek ve karşıdevrimci hedeflerine hizmet etmek amacıyla az ya da çok benimsenip araçsallaştırılabilir. Çünkü devrim yakın bir ufukta görünmese de, Richard Donnelly’nin Tommy Robinson hakkındaki yukarıda anılan metinde yazdığı gibi, “karşıdevrimin yakın bir devrimi beklemesi gerekmez; geçmişte elde edilmiş kazanımları ortadan kaldırarak ve direnişi bastırarak önleyici biçimde harekete geçebilir.” Hele de kapitalizmin içinden geçtiği türden sistemik bir kriz bağlamında.

Bununla birlikte, “Güney” söz konusu olduğunda tabloyu nüanslandırmak gerektiğini belirtelim: “Arap devrimlerinden” Sri Lanka, Bangladeş, Nepal, Madagaskar’daki yakın dönem hareketlerine kadar halk ayaklanmaları gerçekten de hükümetleri devirmiş, ancak bugüne kadar egemen sınıflara alternatifler oluşturmayı başaramamıştır. Egemen sınıflar, ordular ya da “sivil toplum”dan çıkan yeni iktidarlar aracılığıyla hegemonyalarını korumuşlardır. Bununla birlikte bu ülkelerin bazılarında devrim bulutu hâlâ tehditlerle yüklüdür ve örneğin Mısır’da Mareşal Sisi bunun kuşkusuz farkındadır.

Rus sosyolog ve aktivist Ilya Budraitskis ise karşıdevrim ile “anti-devrim” adını verdiği olgu arasında bir ayrım yapmaktadır: “Anti-devrim hayalî bir devrimi engellemeye çalışır […] Ufukta beliren bu hayalî devrimin toplumda açıkça görülebilen kökleri yoktur ve güçlü bir iradeye sahip belirgin bir siyasal öznesi de bulunmamaktadır […] Ancak bu hayalî devrim, devlet yöneticilerinin bilincinde başlı başına bir varoluşa sahiptir. Ve uzmanlar tarafından onlarca belgede tarif edilmiştir.”[7]

Bu analizi Rusya’nın dışına taşıdığımızda, örneğin Fransa’da yöneticilerin ve onların medyasının yanı sıra bazı entelektüellerin, bütün toplumsal yaşamı tehlikeye attığı varsayılan birtakım hayaletleri günbegün teşhir ettiklerini görürüz: “wokeçuluk”, “İslami ayrılıkçılık”, kent çeperlerindeki gençlerin “vahşileşmesi” vb. Polis güçleri yalnızca bu olguları ve potansiyel olarak “şüpheli” kabul edilen kişileri sürekli gözetlemekle kalmamakta, aynı zamanda her türlü “taşkınlığı” bastırmaya da hazırlanmaktadır. Yukarıda değinilen bazı MAGA temaları gibi bütün bunlar da büyük ölçüde “hayalî devrim” kategorisine girmektedir. Budraitskis’in ortaya koyduğu sorunsalın sağlam temelleri vardır ve “anti-devrimin”, bugüne kadar tanıdığımız karşıdevrimlerden daha tedrici biçimde ilerleyebileceğini açıklamaktadır. Bununla birlikte, tarihsel ve siyasal çağrışımları daha güçlü olan karşıdevrim terimine bağlı kalmak daha uygun görünmektedir.

Dolayısıyla karşıdevrim; yalnızca burjuva liberal demokrasisi açısından değil, Juan Carbonell’in yapay zekâ konusunda tarif ettiği gibi üretim ve emek süreci açısından da despotik bir dünya inşa etmek için bütün yeni teknolojileri kullanan modern bir karşıdevrim.[8] Marx, “despotik” terimini hem üretim sürecine (“fabrika despotizmi”) hem de Bismarck dönemi Alman İmparatorluğu gibi bazı devletlere uygulamıştır. Dolayısıyla modern karşıdevrimi farklı boyutlarıyla nitelendirmek için “tekno-despotizm” ifadesinin muhtemelen en uygun terim olduğu düşünülebilir.

Her yerde, farklı derecelerde, geleneksel burjuva liberal demokrasisinin daraldığını, polis baskısının ve gözetim tekniklerinin yanı sıra militarizasyonun arttığını, toplumsal kazanımlara yönelik saldırıların yoğunlaştığını, ırkçılığın giderek keskinleştiğini, kimlikçi ve milliyetçi söylemlerin yükseldiğini görüyoruz. Claude Serfati’nin Fransa hakkında kullandığı ifadeyi ödünç alırsak, devletler “radikalleşiyor”.[9] Üstelik Avrupa’da da durum böyledir; “merkezciler” ve sosyal demokratlar iktidarda olduğunda bile. Bazı ülkelerde (Polonya, Amerika Birleşik Devletleri) kürtaj hakkını sorgulayan söylemler, baskılar, hatta hukuki kararlar yaygınlaşmaktadır.

Bu unsurlar ekonomik rejimin özellikleriyle birleşmektedir: yeni teknolojilerin yaygınlaşması, devletlerle iç içe geçmiş ve güçlü konumları sayesinde rant elde edebilen dev şirketlerin ortaya çıkışı, sendikal hareketlerin gerilemesi, eşitsizliklerin patlaması… Ekolojik tehlikelerin, bunların insanlık açısından giderek daha dolaysız hâle gelen sonuçlarının ve harekete geçme aciliyetinin önemsizleştirilmesi, görmezden gelinmesi (hatta Javier Milei ve Donald Trump örneğinde açıkça inkâr edilmesi). Bunun yanı sıra, şirketlerin kâr oranının düşmesi yönündeki baskılara karşı koymasını sağlayan bir inovasyon yarışı eşliğinde meta egemenliğinin daha önce görülmemiş ölçüde yaygınlaşması söz konusudur. Yurttaşlar bu yenilikleri yalnızca taklit etme dürtüsüyle değil, gündelik yaşam açısından vazgeçilmez hâle geldikleri için de benimsemek zorunda kalmaktadırlar (bu süreç, devletlerin yerel kamu hizmetlerini ortadan kaldırmaya yönelik politikalarıyla sinerji içinde ilerlemektedir).

Son olarak, Avrupa Birliği’nde revaçta olan “demokratik” söylemin aksine, karşıdevrimin temel bir toplumsal boyutu vardır. “İlliberal” olarak nitelenen rejimler, “demokratik” ülkelerde uygulananlarla aynı türden neoliberal reformlar gerçekleştirmektedir: Macaristan’da çalışma sürelerine ilişkin reform, Rusya’da emeklilik yaşının yükseltilmesi, Türkiye’de iş hukukunun esnekleştirilmesi vb.

Bugün önümüzde birkaç soru bulunmaktadır:

  • Karşıdevrimin itici güçleri nelerdir?
  • Ekonomik durumla nasıl eklemlenmektedir?
  • Bu karşıdevrim faşist midir?
  • Ve elbette, onunla nasıl mücadele edilmelidir? Ancak bu sonuncusu bu yazının konusu değildir.

1. İtici güçler

Nispeten yakın bir tarihe kadar, otoriter eğilim ve baskıların sorumluluğu, basının büyük bölümü ve birçok siyaset bilimci tarafından “sistem dışı” aşırı sağ güçlere yükleniyordu. Bunlar sıklıkla “popülist” olarak nitelendiriliyordu. Bu terim, onları yine popülist olarak adlandırılan az ya da çok radikal sol güçlerle aynı düzleme yerleştirmeye elverişliydi. Bu popülistlerin, “halkın” elitlere ve egemen düzene karşı gerçek ya da varsayılan hoşnutsuzluğuna ve halkın örtük milliyetçiliğine yaslandıkları düşünülüyordu. Bazı ülkelerde (özellikle Avrupa’da), siyasal partilerin giderek birbirinin yerine geçebilir hâle gelmesi ve politikalarının birbirine yakınlaşması, aşırı sağa kendisini bu uzlaşının dışında konumlandırarak seçmenleri cezbetme fırsatı sunmaktadır.

Çeşitli halk kesimlerinde Troçki’nin “karşıdevrimci umutsuzluk”[10] olarak nitelendirdiği bir olgunun var olduğuna kuşku yoktur. Bu durum günümüz dünyasında kolektif örgütlenmenin gerilemesiyle daha da güçlenmektedir. Bu gerileme bireylerin atomize olmasını ve/veya gerici kimliklere (ırksal, dinsel ya da başka türden) kapanmasını teşvik etmektedir. Başka bir ifadeyle, “aşırı sağ, hoşnutsuzluğu gerici bir radikalleşmeye yönlendirme mücadelesinde liderliği ele geçirmektedir.” [11] Üstelik interneti ve sosyal ağları etkili biçimde kullanmayı da bilmektedir. Peki mevcut gelişmeleri yalnızca aşağıdan gelen baskıya ve “sistem dışı” gruplara bağlamak mümkün müdür?

Brexit’e ayrılmış ve 2021’de yayımlanmış bir kitapta iki Fransız sosyolog, Brexit sonucunu küreselleşmenin kazananları ile kaybedenleri arasındaki bölünmenin sonucu olarak gören yaygın yoruma itiraz etmiştir. Önemli kapitalist kesimlerin, aslında finans sektörünün bir bölümünün, yatırım fonları ile hedge fonların, AB’den çıkmayı savunan Leave kampanyasını nasıl finanse ettiğini göstermektedirler. Vardıkları sonuç açıktır: Halk sınıflarının geniş bir kesimi Avrupa Birliği’ne karşı olsa da, onlara göre Leave kampanyasının finansmanı şunu göstermektedir: “Küreselleşmenin kazananları kaybedenlere karşı yenilmedi, kendi aralarında anlaşamayanlar kazananların kendileriydi.”[12] Yaklaşımlarını şöyle açıklıyorlar: “…eleştirel sosyal bilimlerin bir bölümü Brexit’i ve Trump’ın seçilmesini, oyların toplumsal coğrafyası ve sanayisizleşmiş, ayrımcılığa uğramış ve dışlanmış bölgelerdeki beyaz orta ve halk sınıflarının, küreselleşmenin kazananı olan ve çoğu zaman bölgesel ya da küresel ölçekte birbirleriyle bağlantılı kentli elitlere karşı duyduğu hınç açısından analiz etti. Biz bu analizlere karşı çıkmıyoruz, ancak bu iki tarihsel olayı, Brexit’i ve Trump’ın seçilmesini, yalnızca seçmenleri harekete geçiren nedenler açısından anlamamak gerekir. […] Egemen sınıflar cephesinde neler olup bittiğine bakmak, gerek Brexit gerekse Trump’ın seçilmesi örneğinde onların çıkarlarının neler olduğunu anlamak gerektiğini düşündük.”[13] “İkinci finans”, Avrupa düzenlemelerini serbestçe faaliyet göstermesinin önünde bir engel olarak görüyor ve bu kesimin aktörleri otoriter bir liberteryenizmi destekliyorlardı. Genel eğilim itibarıyla neoliberalizmin sonu ufukta beliriyor olacaktı. Araştırmacıların vardığı bazı sonuçlar — Marlène Benquet bunları daha yakın tarihli La finance aux extrêmes (2026) [Aşırı Uçlardaki Finans] adlı kitabında geliştirmiştir. Gerek finansallaşmanın iki kutbu gerekse neoliberalizmin sona erdiği tezi bakımından tartışmaya açıktır. Ancak çalışmalarının önemli bir meziyeti, siyasal gelişmelerin yalnızca demagogların kitleleri manipüle etmesinin ürünü olmadığını, aynı zamanda sermayenin belirli fraksiyonlarının bilinçli tercihlerinden kaynaklandığını göstermeleridir.

Bu yaklaşım Trumpçılık üzerine çalışan bazı analistler tarafından da benimsenmiştir. Özellikle Vladimir Bortun’un “The Capitalist Interests Behind Donald Trump” başlıklı yazısına (Jacobin, 24/02/2026) bakılabilir.[14] Bortun şöyle vurgulamaktadır: “Trumpçılığa ilişkin hâkim yorum, onu (neo)liberal küreselleşme tarafından marjinalleştirilmiş ve geride bırakılmış toplumsal grupların öncülük ettiği ‘aşağıdan gelen bir isyan’ olarak görmektedir. Bu analizde fazlasıyla doğruluk payı vardır (Trump’ın işçi sınıfından aldığı oyların oranı sıklıkla abartılıyor olsa da). Fakat bu, gerçekliğin tamamını yansıtıyor mu? […] Trump’ın yalnızca kendisini ve ailesini zenginleştirmek için orada olması pekâlâ mümkündür. Kendi içinde tutarlı bir ideolojiye ya da gerçek bir sınıfsal projeye sahip olmaması da pekâlâ mümkündür. Ancak Trumpçılık, Trump’ın şahsını aşmaktadır. Kapitalist fraksiyonlardan ve bağımlı sınıfların fraksiyonlarından (hem küçük burjuva hem de işçi sınıfı kesimlerinden) oluşan bir koalisyonu kapsamaktadır.”

Böylece çeşitli ekonomik sektörlerin, milliyetçi ve otoriter olsalar bile kendilerini düzenleme ve vergi oranlarını artırma iddiasında bulunmayan iktidarlara giderek daha fazla destek verdiği görülmektedir: en spekülatif finans kesimleri, fosil yakıt endüstrileri, silahlanma ve gözetim sektörleri ve son olarak yeni teknolojilerin büyük şirketleri. Rüzgârın hangi yönden estiğini sezen başka sektörler de gerici söylemlerle, sistematik biçimde sendika karşıtı politikalar uygulanması perspektifiyle (oysa Avrupa’da sendikalar çoğu zaman toplumsal ilişkiler sistemi içinde birer “ortak” olarak işlev görüyordu), hatta bütün sınırlılıklarına rağmen mevcut demokrasinin kurallarının ihlal edilmesiyle uzlaşmaya hazırdır.

MEDEF’in (Fransa’nın başlıca işveren örgütü) Javier Milei’yi yıllık toplantısına davet etmeye karar vermesi bu bakımdan anlamlıdır (Milei’nin daha sonra bu daveti geri çevirdiği belirtilmektedir). Amerika Birleşik Devletleri’nde Elon Musk ya da Peter Thiel (Palantir’in sahibi Thiel yakın zamanda Milei’nin Arjantin’ine yerleşmiştir) gerici ve otoriter aktivizmlerini gizlemiyor. Hindistan’da ise Narendra Modi başlıca kapitalist sektörler tarafından destekleniyor.

Dolayısıyla devletler ve egemen sınıfların bazı kesimleri günümüzdeki süreçlerin başlıca aktörleridir. Devletler söz konusu olduğunda, Emmanuel Macron’un kendisini “ilerici” ilan etmesi örneğinde olduğu gibi, bunlar zaman zaman aşırı sağ akımlarla aralarına mesafe koyarken aynı zamanda bu süreçlerin aktif aktörleri olabilirler.

Devletler otoriterleşme yarışını, nüfusun gözetim altında tutulmasını ve militarizasyonu meşrulaştırmak için çeşitli argümanlara başvurmaktadır: terör tehlikesi, grevlerin ve gösterilerin yol açtığı aksaklıklar, sözde göçmen istilası (“büyük yer değiştirme” ve “tersine göç” kavramları şimdilik aşırı sağın tekelinde kalmaya devam etse de bu temalar daha geniş çevrelere nüfuz etmektedir), uyuşturucu ticareti, adi suçlar ve Avrupa’da Rusya’nın faaliyetleri. Yasal ve düzenleyici metinler yıldan yıla üst üste yığılmaktadır. Nitekim Fransız hükümeti, zaten hayli geniş olan olağanüstü hâl rejimleri yelpazesine kısa süre önce yeni bir düzenek daha ekledi: Parlamentonun önüne getirilmeden önce iki aylığına ilan edilebilecek “ulusal güvenlik alarm hâli”.

Donald Trump’ın ikinci kez seçilmesi ve davranışları, kuşkusuz bu süreci hızlandıran bir etken oluşturmaktadır. Üstelik Trump, Cumhuriyetçi Parti’nin önde gelen isimlerine bağlı olmayan program unsurları ve kadrolarla iktidara geri dönmüştür. Ancak her yerde siyasal sağ “daha da sağa kaymakta” (Trump’ın Cumhuriyetçi Parti üzerinde hâkimiyet kurması ve eleştirileri hizaya getirmesi bunun bir örneğidir) ve daha dün marjinalleştirilmiş olan aşırı sağ güçler, sermayenin egemen çevreleri tarafından giderek daha fazla kabul görmektedir. Üstelik Avrupa’da, iktidara gelme ihtimali bulunan bu güçler iki konuda güvence vermişlerdir: Avrupa Birliği ve İsrail’e destek (bu ülkenin politikasını eleştirmek artık antisemitizmle özdeşleştirildiğinden, İsrail’i desteklemek antisemit olunmadığının bir kanıtı hâline gelmektedir). İtalya’da Meloni hükümeti otoriterliği, birkaç güvenlik önlemleri “paketinin” kabul edilmesiyle, liberal bir ekonomik çizgiyle bağdaştırmaktadır.

Bununla birlikte, karşıdevrim yolunda en ileri gitmiş devletlerde bile siyasal yöneticiler hâlâ (bu tür bir analizin kapsamına girmeyen Çin hariç) seçim sürecine tabidirler (Viktor Orbán’ın Macaristan parlamento seçimlerindeki yenilgisi bunu göstermiştir). 2002’de iki Amerikalı siyaset bilimci bu tür rejimleri “rekabetçi otoriterlik”[15] terimiyle tanımlamıştır. Böyle bir sistemde bir parti, az ya da çok demokratik bir seçim yoluyla iktidara gelir ve ardından denge ve denetleme mekanizmalarını aşındırır. Yürütme, kamu yönetimini ve yargı dâhil kilit görevlere yapılan atamaları kendisine sadık kişilerle doldurur. Ardından kamuoyundaki eleştirileri azaltmak ve seçmenleri iktidar partisi lehine etkilemek amacıyla medya, üniversiteler ve sivil toplum kuruluşları hedef alınır. Muhalefet partilerinin ve yurttaşların hakları budanır. Yaygınlaşma eğilimindeki bu rejim türünün varlığını sürdürmesinin nedenlerinden biri, budanmış ve manipüle edilmiş bir çok partili sistemin, tek partili bir sisteme kıyasla içeride daha kolay yönetilebilir ve uluslararası düzeyde daha “sunulabilir” olabilmesidir. Ancak rekabetçi otoriterliğin farklı dereceleri olabilir: Viktor Orbán seçimleri kaybetmiş olsa da Vladimir Putin’in seçim kaybetmesi neredeyse tahayyül edilemezdir ve Recep Tayyip Erdoğan da şu anda bunun gerçekleşmesini engellemek için elinden geleni yapmaktadır.

Hakların azaltılmasının günümüzdeki uç örneklerinden birine daha değinmek gerekir: kurumları ana akım tarafından demokratik kabul edilen, ancak bazı sakinlerinin ikinci sınıf yurttaş statüsüne indirgendiği devletler. Narendra Modi’nin Hindistan’ında Müslümanlar ve Hıristiyanlar açısından durum böyledir; bu kesimler Hindulardan daha az meşru topluluklar olarak görülmektedir. Yetkililerin ve polisin desteği ya da en azından hoşgörüsüyle sürekli şüphe altında tutulmakta ve şiddete maruz kalmaktadırlar. Araştırmacı Christophe Jaffrelot bu durumu nitelendirmek için “etnik demokrasi”[16] ifadesini kullanmaktadır.

Bu niteleme uzun zamandır İsrail için de kullanılmaktadır (örneğin Alain Dieckhof’un “Quelle citoyenneté dans une démocratie ethnique ?” [Bir etnik demokraside nasıl bir yurttaşlık?] başlıklı çalışmasına bakınız).[17] Yahudi olmayanlar (esas olarak Filistinli Araplar) burada fiilen ve kısmen haklarından mahrum bırakılmış, 1948’den bu yana daha az meşru kabul edilmiş ve ayrımcılığa uğramışlardır. Bu durum 19 Temmuz 2018 tarihli yasayla açıkça ilan edilmiştir: “İsrail Devleti, Yahudi halkının ulus-devletidir, Yahudi halkı burada doğal, kültürel, dinsel ve tarihsel kendi kaderini tayin hakkını kullanır. İsrail Devleti’nde ulusal kendi kaderini tayin hakkının kullanılması yalnızca Yahudi halkına özgüdür.” İşgal altındaki topraklarda ise ayrımcılık ve baskılar daha da açık biçimde görülmektedir. Bu iki simgesel ve güncel örneğin ötesinde, başka devletler de farklı derecelerde kendi nüfuslarının belirli kesimlerine karşı ayrımcılık uygulamaktadır.

Sonuç olarak, yaygın biçimde demokratik olarak nitelendirilen devletlerde bile otoriterliğe doğru bir eğilim mevcuttur. Yürütme organları giderek daha fazla kayırmacılığa başvurmakta, kamu yönetimini doğrudan siyasallaştırmakta, “düzen” güçlerini tahkim etmekte, gösteri haklarını ve muhalefet alanlarını, ayrıca akademik özgürlükleri kısıtlamakta ve ırkçılığı körüklemektedir. Öte yandan medya özgürlüğü de medyayı kontrol eden kapitalist grupların keyfine bağlı olarak giderek budanmaktadır. Ayrıca gerçek savaşların (ki bunların etkisi hiç de önemsiz değildir) çok ötesinde, savaş hayaleti her yerde dolaşıma sokulmaktadır.

Dolayısıyla karşıdevrim, her şeyden önce devlet aygıtları tarafından, doğrudan iktidarda temsil edilmesi şart olmayan bir aşırı sağla açık ya da örtük bir işbirliği içinde yürütülüyor görünmektedir. Farklı devletler bu süreçte farklı ölçülerde ilerlemiş durumdadır: örneğin Büyük Britanya, Fransa’dan daha az ilerlemişken Fransa da Amerika Birleşik Devletleri’nin ve özellikle Hindistan, Rusya, Türkiye ya da İsrail’in gerisindedir. Ancak Fransa’da Marine Le Pen’in ya da Jordan Bardella’nın (Ulusal Birlik) Cumhurbaşkanlığına gelmesi, otoriterliğe ve toplumsal hakların “millileştirilmesine” doğru giden süreci önemli ölçüde hızlandıracaktır; özellikle de Beşinci Cumhuriyet Anayasası’nın cumhurbaşkanına, örneğin Giorgia Meloni gibi bir İtalyan hükümet başkanına kıyasla çok daha büyük bir ağırlık tanıdığı düşünüldüğünde.

Devletler üzerine yapılan bu değerlendirmeler ve karşıdevrim üzerindeki vurgu, esas olarak aşırı sağa ve neofaşist güçlere odaklanan analizlerle belki de bir tartışmayı beraberinde getirmektedir. Buna yeniden döneceğiz.

2. Karşıdevrim ile ekonomik durum nasıl eklemleniyor?

Joseph Stiglitz, Kasım 2019 tarihli “The End of Neoliberalism and the Rebirth of History” başlıklı metninde şöyle vurgulamaktadır: “Soğuk Savaş’ın sonunda siyaset bilimci Francis Fukuyama, ‘Tarihin Sonu mu?’ başlıklı ünlü bir makale kaleme aldı. Ona göre komünizmin çöküşü, bütün dünyayı nihai varış noktasından (liberal demokrasi ve piyasa ekonomisinden) ayıran son engeli ortadan kaldıracaktı. Pek çok kişi bu görüşü paylaşıyordu. Bugün […] Fukuyama’nın düşüncesi eskimiş ve naif görünüyor.”[18]

Neoliberalizmin sonu teması, özellikle Fransa’da oldukça revaçtadır. Nitekim iktisatçı ve gazeteci Romaric Godin yakın tarihli bir kitabında [19] şöyle yazıyor: “Neoliberal proje, kapitalizm tarafından çerçevelenmiş, birikim için gerekli görülen kuralları kabul eden bir demokrasi projesiydi. […] Neoliberalizmin krizi, demokrasi-kapitalizm çiftinin ayrışacağı bir dönemin başlangıcına işaret etmektedir.” Bununla birlikte yazar başka yerlerde daha ihtiyatlı ifadeler kullanarak demokrasi ile kapitalizmin özsel olarak birbirlerine bağlı olmadıklarını ve demokrasinin kapitalizm açısından ancak kapitalizmin işleyişi için gerekli uzlaşmayı sürdürdüğü ölçüde kabul edilebilir olduğunu açıklamaktadır. 2008’den bu yana yaşanan neoliberalizm krizi karşısında, “bu noktada beliren seçenek, itirazları bastıran, toplumsal istikrarı sağlayan ve sermayenin çıkarlarını koruyan otoriter bir devlettir.” Romaric Godin’e göre mevcut evre, devletin sermayenin hizmetinde, birikimi kolaylaştırmak amacıyla piyasanın yerini aldığı yeni bir devlet kapitalizmi evresidir.

2008-2009 krizinden bu yana kapitalizmin giderek daha fazla devlet desteğiyle ayakta tutulduğu doğrudur. Ancak Godin’in neoliberalizm ile demokrasi arasında kurduğu bağ, bunu belli bir ihtiyatla ortaya koysa bile, oldukça tartışmalıdır. Başka yazarlar ise tam tersini savunmakta ve onlarca yıllık bir tarihe dayanmaktadırlar. Bu bağlamda, başlığı hiçbir nüansa yer bırakmayan İç Savaşı Seçmek: Neoliberalizmin Başka Bir Tarihi [20] adlı kitaptan söz edilebilir. Kitabın ilk bölümü, Margaret Thatcher’a esin kaynağı olan ve bir başka “Nobel Ekonomi Ödülü” sahibi Friedrich Hayek’in övgüyle karşıladığı politikaların uygulandığı Pinochet Şili’sine ayrılmıştır. Yazarlar, 1930’lardan itibaren neoliberal düşünürlerin uzun tarihini ve bunlardan bazılarının dönemin faşist rejimlerine karşı (az ya da çok çekinceyle) gösterdikleri hoşgörüyü gözden geçirmektedirler. Onlara göre, “neoliberalizmin kendi içinden (vurgu bize ait) antidemokratik otoriterliği, ekonomik milliyetçiliği, genelleştirilmiş rekabetçiliği ve genişletilmiş kapitalist rasyonaliteyi bir araya getiren özgül bir siyasal biçim ürettiği bir dönemi yaşıyoruz. Bu özgün yönetimsellik, tarihsel faşizme benzemeksizin neoliberalizmin mutlakiyetçi, otoriter ve (gerektiğinde) diktatoryal karakterini bütünüyle üstlenmektedir.” Bu analizde iki nokta önemlidir: Birincisi, otoriter dönüş neoliberalizmi sorgulamamakta, aksine onun sürekliliği içinde yer almaktadır, ikincisi ise “tarihsel” faşizmden farklı bir olguyla karşı karşıya olduğumuzdur (buna geri döneceğiz).

Neoliberalizmin ölüm çanlarını çalmak için henüz erken görünüyor. Şimdilik egemen sınıflar saldırı hâlindedir ve sermayenin özgürlüğünü kısıtlayan her şeyi bölge bölge ve devlet devlet, az ya da çok doğrudan biçimde sorgulamaktadırlar. Donald Trump’ın 20 Ocak 2025’te çıkardığı ilk düzenlemelerden biri, ABD’yi çokuluslu şirketlere yönelik küresel asgari vergilendirme anlaşmasından çekmiştir; oysa bu anlaşma söz konusu şirketler açısından pek de ağır değildi. Trump denetim ve düzenleme kurumlarını tahrip etmeye yönelik faaliyetlerini sürdürmekte, aynı zamanda kripto paraların da destekçiliğini yapmaktadır. Avrupa’da sanayi sektöründe işten çıkarmalar peş peşe gelirken kamu hizmetlerinde kesintiler yoğunlaşmakta; birçok başkentte spekülasyon ve kiralardaki artış halk kesimlerini kentlerden dışlamaktadır.

Kuşkusuz devlet politikaları artık ticari mübadelelere daha açık biçimde, daha sınırlı ölçüde de uluslararası yatırımlara ve hatta belirli faaliyetlerin teşvik edilmesine (ilk sırada yapay zekâyla ilgili olanlara) müdahil olmaktadır. Ancak bu, küreselleşmenin sona erdiği anlamına gelmez. Farklı emperyalizmlerin küreselleşmenin koşullarını belirlemek ve/veya bu “sonluluk kapitalizmi”nde [21] “pastadan aldıkları payı” savunmak için yürüttükleri mücadele anlamına gelir. Bütün bunlar, ABD’nin Çin karşısındaki üstünlüğünü korumak istediği bir bağlamda gerçekleşiyor.

Yeni teknolojilere gelince, bunlar özel sektör faaliyetleri ile devlet arasında yenilenmiş iç içe geçme biçimlerine yol açmaktadır. Slobodian ve Tarnoff’un yazdığı gibi, Muskizm liberteryen olmaktan çok uzaktır: “Muskizmin temel ilkelerinden biri kamu-özel sektör kaynaşmasıdır, devletin yüksek riskli ve yüksek getirili projeler için finansman sağlayıcı, kolaylaştırıcı ve güvenlik ağı olarak kullanılmasıdır. Biz buna devlet simbiyozu diyoruz. Bunu SpaceX, Starlink ve Tesla örneklerinde açıkça görebiliriz. Musk bürokrasinin ve belirli düzenleme türlerinin sert bir eleştirmenidir, ancak kesinlikle devletin kendisinin değil. Aksine, devleti sistematik biçimde bir güç ve kâr kaynağı olarak araçsallaştırmıştır. Bunu, hükümetlere kendi altyapılarına dayanarak egemenlik işlevlerini yerine getirmelerine yardımcı olmayı vaat ederek yapmaktadır: bizim ‘hizmet olarak egemenlik’ diye tanımladığımız bir dinamik.”[22]

Devlet ile dijital şirketler arasındaki simbiyoz askerî faktör tarafından daha da güçlendirilmektedir: Bu şirketlerle ordular ve polis güçleri arasındaki çok sayıdaki işbirliği örneği, “büyük teknoloji şirketlerinin devletten özerkleşeceğini öne süren tekno-liberteryen fantezilerin aksine, bir askerî-dijital kompleksin var olduğunu” göstermektedir.[23] Nitekim Palantir de Peter Thiel’in liberteryen söylevlerine rağmen büyük ölçüde devletlerle ve onların silahlı kuvvetleri ve polis teşkilatlarıyla simbiyoz içinde varlığını sürdürmektedir.

3. Bu karşıdevrim faşist olarak nitelendirilebilir mi?

Trump ve çeşitli aşırı sağ akımlar, Thatcher’ın ünlü TINA (“There is no alternative” — “Başka alternatif yok”) kısaltmasının temsil ettiği anlayıştan kopuş güçleri olarak kendilerini sunmaktadırlar. Bu söylem, eşitsizliklerin arttığı, “aşağıdakilerin” kendilerini hor görülmüş hissettikleri ve sermayenin sol kanatlarının (ABD’de Demokratlar, Avrupa’da sosyal demokratlar) en iyi ihtimalle güçsüz, en kötü ihtimalle ise mevcut durumun ortak sorumluları olarak görüldüğü bir bağlamda belirli bir yankı bulmaktadır.

Aşırı sağın da radikalleşmiş geleneksel sağın da eşitsizliklere ve sermayenin iktidarına gerçekten saldırması söz konusu olmadığından, öne sürülen korkuluklar göç, İslam, LGBTİ’ler… ve günümüzde daha örtülü bir biçimde, sözde bir Yahudi komplosudur.

Donald Trump, daha önce de belirttiğimiz gibi, devletin radikalleşmesi ile neofaşistlerin yükselişinin kesişme noktasında yer almaktadır. Genel olarak, devletin ve egemen sınıfların geçirdiği dönüşümün, yalnızca aşırı sağın ve neofaşistlerin iktidara katılmasının -ki birçok devlette durum zaten böyledir- değil, aynı zamanda aşırı sağcı siyasetçiler ile neofaşistlerden oluşan koalisyonların kurumların denetimini ele geçirmesinin koşullarını giderek yarattığı bir süreç hakkında ne söylenebilir? Bu siyasetçiler muhtemelen diğer siyasetçilerin “giyim kurallarına” uyacaklardır (arkalarında daha az medeni gruplar kümelense bile). Üstelik bu koalisyonlar, örneğin az ya da çok ulusal-sosyal nitelikteki söylemler bakımından, bazı alanlarda heterojen olabilirler. Nitekim 20. yüzyılın ilk yarısındaki faşist partiler de kendi içlerinde heterojendi.

“Faşizm” teriminin çeşitli türevleri, çoğu zaman ilgi çekici olan çok sayıda analizin merkezinde yer almaktadır[24],ancak bize göre bunlar, modern karşıdevrimci süreci tarif etmek açısından genel olarak tartışmalıdır. Tabii faşizmi, Umberto Eco’nun Ur-Faşizminde (“ebedî faşizm”) olduğu gibi zamanlar üstü bir kavram hâline getirmediğimiz sürece.[25] Ve onun bir siyasal strateji olduğunu unutmadığımız sürece.

Enzo Traverso’nun (içinde bulunduğumuz dönem için “bir tür post-faşizm”den söz etmektedir) açıkladığı gibi, “tarihin bir tekrarıyla, geçmişe dönüşle karşı karşıya değiliz; yeni sorunlarla ve yeni tehditlerle karşı karşıyayız, ancak bunları analiz etmek ve yorumlamak için elimizde yalnızca geçmişten miras kalan kavramlar var. Bu elbette hayal kırıklığı yaratıyor: Bu sözcükler, korkunç bir fırtınanın yaklaştığını haber verir gibi görünen çağımızın belirsizliğini iyi tarif etmiyor.”[26]

Elbette burada, 1930’ların bazı faşizmleri kadar felaket niteliğinde durumlara yol açabilecek mevcut koşulların taşıdığı riskleri küçümsemek söz konusu değildir. Ukrayna’nın işgali, Gazze’deki soykırım savaşı, Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nin doğusundaki kaynaklar uğruna yürütülen vekâlet savaşları bunun örnekleridir. Sürmekte olan ekolojik felaketin etkilerinin inkâr edilmesi ya da önemsizleştirilmesi de bir başka örnektir: açıklamalara ve uluslararası konferanslara rağmen sahte çözümler ve business as usual, yani işlerin eskisi gibi sürdürülmesi, eğilimi ağır basmaktadır.

Kapitalizmin sürmekte olan dönüşümlerini ve bunların siyasal, toplumsal ve ekolojik etkilerinin yanı sıra burjuvaların kendi içlerindeki bölünmeler üzerindeki sonuçlarını anlamak gerekiyor. Bu da tartışmayı yalnızca “faşizm” meselesine indirgemekten çıkmayı gerektirir.

Bununla birlikte, uygunsuz niteliğine rağmen ve teorik analizlerin ötesinde, “faşist” teriminin kullanılmasını haklı çıkarabilecek bir argüman vardır: Bu terim bizi bildiğimiz bir zemine geri götürür ve dolayısıyla siyasal açıdan yararlıdır, böylelikle kitlesel bir direnişin harekete geçirilmesine katkıda bulunabilir. Brezilyalı akademisyen Angela de Castro Gomes, “faşist” sözcüğünün, günümüzdeki çeşitli akımları veya hükümetleri nitelendirmek açısından entelektüel olarak son derece tartışmalı olmakla birlikte, “bu tür deneyimlerle mücadele etmek için etkili bir araç olduğunu, çünkü paylaşılan bir tarihsel hafızaya dayanarak bir suçlama kategorisi olarak son derece iyi işlediğini” açıklamaktadır.[27]

26-29 Mart 2026 tarihlerinde Porto Alegre’de düzenlenen Uluslararası Antifaşist Konferans’a gelince (burada konferansın şu ya da bu meseleyi ele alış biçimini tartışmak söz konusu değildir) konferansın sonuç bildirgesi hiçbir nüansa yer bırakmadan şöyle demektedir: “Kapitalist-emperyalist sistem derin bir krizden geçmekte ve belirgin bir ekonomik, toplumsal ve ahlaki gerileme yaşamaktadır. Emperyalist güçlerin bu gerilemeye verdiği yanıt, faşizmi her yerde teşvik etmek, neoliberal politikaları dayatmak, daha zayıf uluslara karşı askerî saldırılarda bulunmak ve onları yeniden sömürgeleştirmek olmuştur.”[28]

Referanslar

  1. Muskism as Fordism – LPE Project, Fransızca çevirisi À l’encontre, 28 Nisan 2026, “Débat. Le « muskisme » comme « fordisme » ? – À l’encontre”.
  2. Bernard E. Harcourt, “A Modern Counterrevolution”, The Ideas Letter, 1 Mayıs 2025; Fransızca çevirisi Esprit, Mayıs 2025, “Une contre-révolution moderne”.
  3. Richard Donnelly, “We Are the Counter-Revolution: Tommy Robinson and the Remaking of British Fascism”, International Socialism; Fransızca çevirisi À l’Encontre, Mayıs 2026.
  4. “A Strategy for the Right”, Mises Institute.
  5. Denis Kessler, “Il s’agit de défaire méthodiquement le programme du CNR”, Le Club.
  6. Panagiotis Sotiris, “Lire Poulantzas pour comprendre l’autoritarisme néolibéral et les extrêmes droites”, Contretemps, 12 Temmuz 2023.
  7. Ilya Budraitskis, Dissident among Dissidents: Ideology, Politics and the Left in Post-Soviet Russia, 2022. Ayrıca bkz. “The Extraordinary Adventures of Guy Fawkes”, Journal, no. 65.
  8. Juan Sebastian Carbonell, Un taylorisme augmenté. Critique de l’intelligence artificielle, Amsterdam Yayınları, 2025.
  9. Claude Serfati, L’État radicalisé, La Fabrique, 2022.
  10. Lev Troçki, “Kitlesel bir hareket olarak faşizm, karşıdevrimci umutsuzluğun partisidir”, Komünist Enternasyonal’in Dönüşü ve Almanya’daki Durum, 26 Eylül 1930.
  11. Martín Lallana, Júlia Martí, “Le pouvoir et l’urgence dans la crise écologique”, Inprecor, 30 Mayıs 2026.
  12. Marlène Benquet, Théo Bourgeron, La finance autoritaire – Vers la fin du néolibéralisme, s. 54, Raisons d’agir éditions, 2021.
  13. Marlène Benquet ve Théo Bourgeron ile söyleşi, “Les classes dominantes ont financé les options politiques xénophobes, climato-négationnistes et sexistes qui ont conduit aux votes dits populistes”, 1 Şubat 2021 (Quartier général sitesi).
  14. Vladimir Bortun, “The Capitalist Interests Behind Donald Trump”, Jacobin, 24 Şubat 2026.
  15. Steven Levitsky, Lucan Way, “The New Competitive Authoritarianism”, Journal of Democracy, Johns Hopkins University Press, Ocak 2020.
  16. Le Monde, “En Inde, « la démocratie ethnique » de Modi”.
  17. Alain Dieckhof, “Quelle citoyenneté dans une démocratie ethnique ?”, Confluences Méditerranée, 2005.
  18. Joseph Stiglitz, “The End of Neoliberalism and the Rebirth of History”, Social Europe, 26 Kasım 2019.
  19. Romaric Godin, Le problème à trois corps du capitalisme, s. 208-209, La Découverte, 2026.
  20. Pierre Dardot, Haud Guéguen, Christian Laval, Pierre Sauvêtre, Le choix de la guerre civile : Une autre histoire du néolibéralisme, Lux éditeur, 2022.
  21. Arnaud Orain, Le monde confisqué, Flammarion, 2025.
  22. Slobodian ve Tarnoff, yukarıda anılan metin.
  23. Sébastien Broca, “Les noces de l’IA et de l’État”, Le Monde diplomatique, Nisan 2026.
  24. Fransa için bkz. Ugo Palheta’nın çalışmaları; en yakın tarihli kitapları: Comment le fascisme gagne la France, La Découverte, 2025 ve La nouvelle internationale fasciste, Textuel, 2025.
  25. Umberto Eco, “Ur-Fascism”, 1995. Fransızca çevirisi: Comment reconnaître le fascisme, Grasset, 2010.
  26. Enzo Traverso, Nisan 2026, Viento Sur dergisinde yayımlanan makale.
  27. “Le gouvernement Bolsonaro : ni fascisme ni populisme, autoritarisme radical”, Politika.
  28. “Déclaration de Porto Alegre – Unité contre le fascisme et pour la souveraineté des peuples”, Attac France.

7 Temmuz 2026

Kaynak: https://alencontre.org/laune/contre-revolution-moderne-et-fascisme.html

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

“Komünizmin Kara Kitabı”na Bir Cevap – Daniel Bensaïd

“Böylesi bir olgu, insanlık tarihinde unutulmazdır, çünkü o, insanın doğasında gelişmeye değin öylesi bir elverişliliği, öylesi bir yeteneği ortaya çıkarmıştır ki, hiçbir siyasa, tüm inceliklerine karşın, olayların daha önceki gelişiminden onu çıkaramazdı: salt, insan ırkında birleşmiş olan doğa ve özgürlük, adaletin içsel ilkelerini izleyerek, bu gelişmeyi ilan edecek durumdaydı, olsa olsa belirsiz bir şekilde ve tali bir olay olaak. Ancak, bu olayın hedefine henüz varılmamış olunsa, veya bir halkın Anayasasının devrimi veya reformu sonuçta başarısızlığa uğrasa, ya da hatta, belirli bir zaman sonra, (bugün bazı siyasetçilerin iddia ettiği gibi) her şey eskisine dönse bile, bu felsefi kehanet gücünden hiçbir şey kaybetmeyecektir. Çünkü bu olay, elverişli koşullar kendini gösterdiğinde, halkların hafızasına yeniden sokulmamak ve bu tipteki yeni girişimlerde yeniden hatırlatılmamak için fazlasıyla önemli, insanlığın çıkarlarıyla fazlasıyla iç içe geçmiş ve dünyanın tüm bölgeleri üzerindeki etkisi fazlasıyla büyüktür.”

Emmanuel Kant, Yetilerin üç bölümde çelişkisi, 1798.

“İşte çözülmesi gereken sorun şudur, olayların seyrinde, gerçekten de bir süreklilik var mıdır, yoksa söz konusu olan birbirine temelde bağlı, ama herşeye rağmen iki ayrı siyasi ve ahlaki dünyaya gönderme yapan iki olaylar dizisi mi? Eğer bu sorunu çözmeyi başaramazsak, bugün bile, hâlâ kazara tehlikeli hale gelebiliriz. Çünkü üzerine düşünülmemiş geçmiş, en kötü önyargıları yeniden canlandırır ve tarih bilincinin siyasi alana nüfuz etmesini engeller”

Mikhaïl Guefter, “Stalin dün öldü” in L’Homme et la sociét´, 1987

1798’de, tam bir gericilik dönemi içerisindeyken, Emmanuel Kant, Fransız Devrimi hakkında, yenilgilerin ve gerilemelerin ötesinde, böylesi bir olayın unutulamayacağını yazıyordu. Çünkü, bu zamanın yırtılışının ardında, kaçak biçimde de olsa, özgürleşmiş bir insanlık vaadi belirmişti. Kant haklıydı. Bugünkü sorunumuz, bizzat Ekim ismine bağlı bu büyük vaadin, dünyanın sarsılışının, ilk dünya kıyımı döneminde cehennemde beliren bu ışıltının da, halkların “hafızasına yeniden sokulup” sokulamayacağıdır. Bu, bir “hafıza ödevinin” değil (ki bu terim bugün artık eskimiştir), bir hafıza çalışması ve mücadelesinin hedefidir.

1917 Ekim’inin 80. yıldönümü sessiz geçme tehlikesini taşıyordu. Komünizmin Kara Kitabı‘nın, en azından “Ekim olayını”, ardından bir daha barışılamayacak o büyük tartışmaları yeniden açmak gibi bir yararı olmuştur. Eser sahibi olan Stephane Courtois’nın da açıkça belirttiği gibi, bu çalışmanın hedefi komünizm ile stalinizm, Lenin ile Stalin, devrimin başlangıçtaki parıltısı ile, Gulag’ın soğuk alacakaranlığı arasında tam bir uyum, kesin bir süreklilik kurmaktı: “Stalinist ve komünist, aynı şeydir“, diye yazıyor Journal du Dimanche‘ta (9 Kasım 1997).

Büyük sovyet tarihçisi Mikhaïl Guefter tarafından sorulan soruya cevap vermek son derece önemlidir: “İşte çözülmesi gereken sorun şudur, olayların seyrinde, gerçekten de bir süreklilik var mıdır, yoksa söz konusu olan birbirine temelde bağlı, ama herşeye rağmen iki ayrı siyasi ve ahlaki dünyaya gönderme yapan iki olaylar dizisi mi?” Gerçekten de biten yüzyılın anlaşılabilirliği kadar, yaklaşan fırtınalı yüzyıldaki angajmanlarımıza da hakim olacak, belirleyici bir soru: eğer stalinizm, bazılarının savunduğu veya bahşettiği gibi, komünist projeden sadece bir “sapma” ise ya da onun “trajik bir uzantısı” ise, o zaman bizzat bu proje hakkında en radikal sonuçları çıkarmak gerekir.

I. Bir asrın sonu davası

Aslında, Kara Kitap‘ın yazarlarının amaçladığı tam da budur. Gerçekten de, Stephane Courtois’nın ve basında çıkan bazı makalelerin soğuk savaş tonuna şaşabiliriz. Kibarca “piyasa demokrasisi” olarak yeniden tanımlanan kapitalizm, SSCB’nin çözülüşü sonrasında, kendisini alternatifsiz ve yüzyıl sonunun kesin galibi olarak ilan ederken, bu hırs, aslında, bastırılmış bir korkuyu dile getirmektedir: bu, bürokratik ikizi ile birlikte en iyi gerekçesinin de yok olmasıyla, düzenin yaralarının ve kusurlarının ortaya çıkması korkusudur. Dolayısıyla farklı bir gelecek olanağının görülmesine yol açacak herşeyin önceden şeytanlaştırılması son derece önemlidir. Gerçekten de, iflası sonucu kendi stalinist taklidinin ortadan kalkmasıyla, bürokrasi tarafından ele geçirilişinin sona ermesiyle birlikte, komünizmin hayaleti dünyada yeniden kol gezebilir.

Eski gayretli stalinistlerden kaç tanesi, stalinizm ile komünizm arasındaki farkı anlayamamış olmaktan dolayı, stalinizm ile birlikte komünizmden de vazgeçerek, din değiştirmişlerin tutkusuyla liberal davaya katılmıştır? Stalinizm ile komünizm, birbirinden farklı olmaktan öte, kesinlikle birbirine karşıtdır. Ve aralarındaki bu farkı hatırlatmak, stalinizmin mağduru olan binlerce komüniste karşı en asgari görevimizdir.

Stalinizm, komünizmin bir çeşidi değil, bürokratik karşı devrimin ismidir. Nazizme karşı mücadelenin aciliyeti içerisinde bulunan, veya iki dünya savaşı arası dönemdeki küresel bunalımının sonuçlarına karşı savaşan birçok samimi militanın, bunun bilincine bir an evvel varmaması ve parçalanmış varlığını mertçe feda etmesi hiçbir şeyi değiştirmez. Eğer Mikhaïl Guefter’in sorusuna cevap vermek gerekirse, söz konusu olan hakikaten de, birbirinden ayrı ve uzlaşamaz “iki siyasi ve ahlaki dünya“. Bu cevap, Stephane Courtois’nın Kara Kitap‘ta vardığı sonuçların tam diğer ucunda bulunmaktadır.

Courtois, kimi zaman, komünizmin bir Nüremberg’ini istemiş olduğunu reddediyor, muhtemelen sayın Le Pen’e ait olan bu görüşü savunmanın rahatsızlığıyla. Bununla birlikte, Kara Kitap‘ın amacı, nazizm ile komünizm arasındaki farkları silmenin yanı sıra, bunların tamamıyla sayısal ve “objektif” karşılaştırılmasının birincisinin lehine döndüğünü ifade ederek, nazizmi sıradanlaştırmayı da içermektedir: 25 milyona karşı 100 milyon ölü, 20’ye karşı 60 terör yılı. Kitabın etrafına sarılı olan ilk tanıtım bandı “100 milyon ölü” diye yaygara koparıyordu. Yazarların sayımına göre 85 milyon ölü var. Ama sayın Courtois için 15 milyon eksik ya da fazla pek fark etmiyor. Cesetleri kepçeye doldurup oynuyor sanki. İlkeleri, dönemleri, nedenleri ve tarafları birbirine karıştıran bu iç karartıcı toptancı saymanlıkta, aslında bizzat kurbanlara karşı son derece saygısız ve utanmazca bir şeyler var.

Sovyetler Birliği örneğinde, toplam 20 milyon kurbandan söz ediliyor ancak bu rakamın tam olarak neye tekabül ettiği anlaşılamıyor. Kara Kitap‘a yaptığı katkıda, Nicolas Werth bu yaklaşık tahminleri alçaltarak düzeltiyor. Belli arşivlere dayanarak tarihçilerin 1936-38 büyük temizliğinin kurbanlarının sayısını 690 bin olarak saptadığını belirtiyor. Bu, korkunçluğun ötesinde, devasa bir rakkam. Ayrıca Gulag’ta tutuklu olan insan sayısının yılda ortalama iki milyon olduğunu ifade ediyor ve bunların tahmin edilenin ötesinde bir oranının, yeni gelenlerin yerlerini almasıyla serbest bırakıldığını açıklıyor. Toplam 20 milyon ölüye ulaşılması için, tasfiyelere ve Gulag’a bir de iki büyük kıtlık dönemini (1921-22’de beş milyon ve 1932-33’de altı milyon ölü), ve iç savaşınkileri de eklemek gerekir. Ne var ki Kara Kitap‘ın yazarları, iç savaşta ölenler için “komünizmin cinayetleri”nden, diğer bir deyişle soğuk kanlılıkla karar verilmiş bir yok etme harekâtından söz edemezler.

Böylesi ideolojik yöntemlerle, Sermayenin Suçlarının Kızıl Kitabı‘nı yazmak pek zor olmazdı. Hem dünün hem de bugünün sömürgeci yağmalamaların ve halkları yok etmenin, dünya savaşlarının, iş kazalarının, salgın hastalıkların, sürekli kıtlıkların kurbanlarını toplamak yeterdi. Sırf yirminci yüzyıl için bile yüz milyonlarca kurban sayılabilirdi. Üçlemesinin fazla sık unutulan ikinci bölümünde, Hannah Arendt, modern emperyalizmde totalitarizmin ilk örneğini ve Afrika’daki sömürgeci toplama kamplarında, bir takım başka kamplarının ilk belirtisini görüyordu.

Söz konusu olan, rejimleri, dönemleri, belirli çatışmaları incelemek değil de, bir düşünceye saldırmak ise, kim bilir kaç ölüm yükleyebiliriz asırlar boyunca, Hristiyanlığa ve İncil’e, liberalizme ve “bırakınız yapsınlar” anlayışına? Sayın Courtois’nın hayali sayımlarını kabul etsek bile, bu yüzyılda iki dünya savaşı sırasında, kapitalizm 20 milyondan fazla ölüme sebep olmuştur Rusya’da.

Stalinizmin suçları, zaten üzerine eklemeye gerek olmayacak ölçüde dehşetengiz, kitlesel ve tüyler ürperticidir. Kuşkusuz, amaç, tarihin izleri kasten karıştırmak olmadığı sürece. Tıpkı, Fransız Devrimi’nin iki yüzüncü yıldönümü dolayısıyla bazı tarihçilerin, Devrimi, Terör dönemi ve Vendée’nin yanı sıra beyaz terörden, birleşik müdahaleye karşı savaştan, hatta Napolyon savaşlarının neden olduğu ölümlerden de sorumlu tutması gibi!

Nazizm ile stalinizmi karşılaştırmanın gerekli ve meşru olduğu düşüncesi yeni değil –Troçki de Hitler ve Stalin’den “ikiz yıldızlar” olarak söz etmiyor muydu? Ancak insan her sakallıyı babası sanmamalı, bir karşılaştırmada benzerlikler kadar farklılıklar da önem taşır. Nazi rejimi, programını tamamladı ve karanlık vaatlerini yerine getirdi. Stalinist rejim, komünist özgürleşim projesine karşı gelerek kendisini oluşturdu. Vücut bulmak için kendi militanlarını boğmak zorunda kaldı. İki dünya savaşı arası dönemde kaç tane ayrışma, kaç tane muhalefet örneği, bu trajik dönüşü göstermektedir? Mayakovski’nin, Yoffe’nin, Tuçolski’nin, Benjamin’in intiharlarını hatırlayalım. Nazilerde de, şekilsizleşmiş ve ihanete uğramış bir idealin yıkıntıları karşısında böylesi bilinç bunalımları sayabilir miyiz? Hitler Almanyası’nın, Stalin Rusyası gibi bir “büyük yalan ülkesi“ne dönüşmeye ihtiyacı yoktu: Naziler, yarattıkları eserden memnundular, bürokratlar ise komünizmin aynasında kendi yüzlerine bakamıyorlardı.

Somut tarihin zamanda ve uzayda eritilmesi ve bu tarihin bilinçli olarak depolitize edilmesi (Nicolas Werth, bağlamlar dışı bir baskılar tarihinin çizgisel seyrinin daha iyi izlenebilmesi için açıkça “politik tarihin ikinci plana atılması”nı talep etmekte) yönteminin tercih edilmesi sonucu ortada bir tek gölge oyunu kalmaktadır. Artık söz konusu olan, bir rejimin, bir dönemin, tanımlanmış cellatların davasının değil, bir düşüncenin davasının soruşturmasını yapmaktır: öldüren düşünce. Bu konuya, bazı gazeteciler canla başla katıldılar. Jacques Amalric, memnuniyet içerisinde, “öldürücü bir ütopyanın doğurduğu gerçeklik”ten söz ediyor (Liberation, 6 Kasım 1997). Philippe Cusin ise kavramsal bir kalıtımsallık uyduruyor: “Bu komünizmin genlerinde yazılı: öldürmek doğaldır” (Le Figaro, 5 Kasım 1997). Suçun genine karşı kavramsal ötenazi ne zamana kadar?

Bir davanın soruşturmasında olgular, somut suçlar değil de bir düşünce aramak, kaçınılmaz olarak kolektif bir suçluluk ve bir niyet suçu oluşturmaktır. Curtois’ya göre tarihin mahkemesi sadece geriye dönük değildir. “Devrim fikrinin matemine yönelik çalışmanın tamamlanmaktan uzak olması”na üzülmeye ve “açıkça devrimci olan grupların halen aktif olması ve kendilerini ifade etmelerinin yasal olması” karşısında öfkeye kapılmaya başladığında, koruyuculuğu tehlikeli hale geliyor!

Kuşkusuz pişmanlık bu aralar moda. Sayın Furet veya Le Roy Ladurie, Bayan Kriegel ya da Bay Curtois’nın kendi matem çalışmalarını bitirememiş olmaları, dönmüş eski stalinistler olarak rahatsız vicdanlarını ayaklarına bağlı bir gülle gibi taşımaları, cezalarını hınçla rınlarında çekmeleri, bu onların sorunudur. Ancak, hiçbir zaman halkların küçük babasını kutlamadan, ya da büyük yol göstericinin küçük kızıl kitabını ezbere okumadan komünist kalmış olanların neden pişmanlık duymasını istiyorsunuz, Bay Courtois? Kuşkusuz onlar da kimi zaman hatalar yapmışlardır. Ancak, dünyanın bugünkü haline baktığımızda, ne dava, ne de düşman konusunda hata yapmadıkları kesin.

Sona eren yüzyılın trajedilerini anlamak ve gelecek için gerekli dersler çıkarmak için, ideolojik sahnenin ötesine gidip, orada oynayan gölgeleri bir kenara bırakıp, tarihin derinliklerine dalmak ve çeşitli olasılıkların arasında seçim yapılan siyasi çatışmaların mantığını takip etmek gerekir.

2. Devrim mi darbe mi?

Ekim 80. yıldönümü nedeniyle Rus devrimine geriye dönük eleştirel bir bakış, tarihsel olduğu kadar programatik düzeyde de birçok soruyu gündeme getiriyor. Bunları yanıtlamak oldukça önemlidir. Bu tamamiyle devrimci atılıma açık bir geleceği yaratma kapasitemizle bağlantılı, çünkü her geçmişin geleceği aynı olmayabiliyor.

Oysa, sovyet arşivlerinin açılışıyla birlikte ulaşılabilir hale gelen yeni belgeler yığınına girmeden bile önce (ki kuşkusuz bunlar birçok tartışmada bir yenilenmeye yol açacaktır), konuya ışık tutacak ve tartışmalarda egemen ideolojik hazır düşüncenin duvarına çarpıyor. Fransois Furet’ye, kısa zaman önce, çeşitli tarafların anlaşmasıyla yapılan anma bunun boyutlarını göstermektedir. Bu karşı-reform ve gericilik dönemlerinde, Lenin ve Troçki isimlerinin, Restorasyon döneminde Robespierre ve Saint-Just’ünküler kadar telaffuz edilemez oluşuna şaşırmamak gerek.

Alanı temizlemeye, bugün geniş oranda kabul edilen şu üç düşünceyi sayarak başlayalım.

  1. Ekim, aslında, bir devrimden çok, ilk baştan, yeni bir seçkin kesimin yararına otoriter toplumsal örgütlenme anlayışı tepeden dayatan bir azınlık komplosu veya darbesidir.
  2. Ekim Devrimi’nin tüm gelişiminin ve aldığı totaliter yönün, bir nevi ilk günah şeklinde tohum halinde devrimci fikirde (Furet’ye göre tutkuda) varolduğu düşüncesi: böylece tarih, büyük reel çatışmalar, devasa olaylar ve her türlü mücadelenin baştan belirsiz olan sonuçları önemsenmeden, bu sapkın devrimci düşüncenin gelişimine ve yerine getirilmesine indirgenir.
  3. Nihayet, tarihin “prematüre” bir doğum yapmasıyla meydana gelen Rus devrimi, tarihin ritmini ve gidişatını zorlama girişiminin sonucu olarak tüm bu vahşete mahkumdu. Halbuki kapitalizmin aşılması için gerekli “somut koşullar” henüz yoktu: Bolşevik yöneticiler, sağduyulu bir şekilde projelerini sınırlamak yerine bu zamansızlığın aktif unsurları olmuştur.

3. Gerçek bir devrimci atılım

Rus devrimi, bir komplonun değil, çarlık rejiminin otokratik muhafazakârlığının biriktirdiği çelişkilerin, bir savaş çerçevesi dahilinde patlamasıdır. Yüzyıl başında Rusya, tıkanmış bir toplum, tam bir “eşitsiz ve bileşik gelişme” örneğiydi. Köleliğin resmi olarak elli yıldan kısa bir zamandır kalkmış olduğu bir köyün feodal çizgileri ile son derece yoğun bir kentsel sanayi kapitalizminin çizgilerini bünyesinde birleştiren hem egemen hem bağımlı bir ülkeydi. Büyük bir güç olsa da teknolojik ve mali açıdan dışa bağımlıydı (eğlenceli çağrışımlar yapan rus borcu). 1905 devrimi sırasında, Papaz Gapon tarafından sunulan şikayet defteri çarların ülkesinde varolan sefaleti gösterir. Reform girişimleri, oligarşinin tutuculuğu, despotun inadı ve yeni doğan bir işçi hareketi tarafından itelenen burjuvazinin kararsızlığı sonucu hızla engellendi. Demokratik devrimin görevleri böylece bir çeşit tiers-état’ya kalıyordu. Ancak Fransız devriminden farklı olarak, burada, henüz azınlık olsa bile proletarya daha o zamandan bu kesimin en dinamik kanadını teşkil etmekteydi.

Tüm bu nedenlerden dolayıdır ki, “kutsal Rusya”, emperyalist zincirin “en zayıf halkasını” oluşturuyordu. Savaş sınavı ise bu barut fıçısını ateşledi.

Şubat ve Ekim 1917 arası devrimci sürecin gelişimi, bunun azınlık halindeki bir profesyonel ajitatörler grubunun komplosunun değil, siyasi bir deneyimin hızla kitleler tarafından özümsenmesinin, bilinçlerdeki dönüşümün ve güç dengelerinin açıkça değişmesinin sonucu olduğunu göstermektedir. Troçki, o şahane eseri Rus devriminin tarihi‘nde, sendikal seçimden sendikal seçime, yerel seçimden yerel seçime, işçilerde, askerlerde ve köylülerdeki bu radikalleşmeyi dikkatlice inceler. Haziran’daki sovyet kongresinde bolşevikler delegelerin %13’ünü temsil ederken, durum, Temmuz günlerinde ve Kornilov’un darbe girişiminden sonra hızla değişiyor: Ekim ayında yapılan 2. Kongrede %45 ile %60 arası bir oy oranına sahipler.

Ayaklanma, birden bire yapılmış bir oyundan çok, yoksul kitlelerin ruh halinin her zaman partilerin ve kurmaylarının solunda olduğu (bu Sosyal Devrimcilerin yanı sıra Bolşevik Parti ve kimi yöneticileri için de geçerli, ve buna isyan kararı da dahil), yıl içerisinde olgunlaşan bir güç sınavının sona erişini ve geçici olarak çözümünü teşkil etmektedir.

Tarihçiler, genellikle, Ekim ayaklanmasının, Bastille’in ele geçirilişinden hiç de daha şiddetli olmayan bir biçimde, eski rejimin bir seçimin içerisinde çözülüşünün son noktası olduğunu kabul ederler. Bundan dolayı da o zamandan beri tanık olduğumuz şiddetle karşılaştırıldığında, insan hayatı açısından pek de pahalıya mal olmamıştır. Bolşevikler tarafından iktidarın ele geçirilişinin bu görece “kolaylığı”, Rus burjuvazisinin Şubat ile Ekim arasında Çarlığın yıkıntıları üzerinde modern bir ulus projesi inşa etmekteki yeteneksizliğini göstermektedir. Artık tercih, devrimle kestirmece bir demokrasi arasında değil, devrimle Kornilov veya bir benzerinin askeri diktatörlüğü arasındaydı. Eğer “devrim”den anladığımız, aydınlanmış bir seçkinler topluluğu tarafından tasarlanmış muhteşem bir planın uygulanması değil de, aşağıdan, halkın derin özlemlerinden gelen bir değiştirme atılımı ise, o zaman hiç kuşku yoktur ki, Rus devrimi, terimin gerçek anlamıyla, barış ve toprak ihtiyaçlarından yola çıkarak gerçekleşen hakiki bir devrimdir. Söz konusu olanın, koşulların baskısıyla kimi zaman tasarlanandan daha hızlı, hatta bazen istenilenin de ötesinde, iktidar ve mülkiyet ilişkilerinin radikal bir altüst oluşu olduğunu anlamak için ilk aylarda ve ilk sene içerisinde yeni rejim tarafından oluşturulan yeni yasalara bakmak yeterlidir. Dünya düzenindeki bu kırılmaya ve uluslararası düzeyde anında duyulan yankısına tanıklık eden bir çok kitap vardır (John Reed’in Dünyayı sarsan on günü¹³ ve Ekim devrimi ve Avrupa işçi hareketi).

Marc Ferro’nun da altını çizdiğini gibi (1917 devrimi ve Rusya’da komünist rejimin doğuşu ve yıkılışı), o zamanlar, çarlık rejimini arayan ve son despotun ardından ağlayan pek kimse olmamıştı. Tam tersine, otantik bir devrimine özgü olan, gündelik yaşamın ayrıntılarına kadar yansıyan bir dünya değişiminden söz ediyor: Odessa’da öğrenciler hocalarına yeni bir tarih programı yazdırıyorlar; Petrograd’da işçiler, patronların, “yeni işçi hukuk”nu öğrenmeye zorluyorlar, orduda askerler; “hayatına yeni bir anlam vermesi” için rahibi toplantılarına çağırıyorlar; kimi okullarda çocuklar, büyüklere kendi seslerini duyurmak ve onlardan saygı görmek için boks öğrenim hakkını talep ediyorlar…

4. İç savaş sınavı

Baştaki devrimci atılım, o feci koşullara rağmen 1918 yazından itibaren, iç savaş sırasında da sürüyordu. Nicolas Werth, yazısında, yeni düzenin mücadele etmek zorunda kaldığı tüm güçleri, belgelere dayanarak sayıyor: Kolçak ile Denikin’in beyaz ordularının ve Fransız-İngiliz yabancı müdahalesinin yanı sıra ürünlerine el koyulmasına karşı çıkan köylülerin kitlesel ayaklanmaları ve yemek dağıtımının yetersizliğini protesto eden işçi isyanları. Ancak, böylesi güçlü hasımları yenebilme gücünü, devrimci iktidarın nereden bulabildiğini yazıda anlayamıyoruz. Anlaşıldığı kadarıyla bu güç, azınlığın terörü ve her şeye hazır bir lumpen proletaryanın Çeka (gizli polis. ÇN)’ya alınmasından gelmekteydi. Bu neden, Kızıl Ordu’nun birkaç ayda örgütlenişini ve zaferlerini açıklayabilmek için biraz fazla kısa. İç savaşa gerçek anlamını vererek, onun karşıt toplumsal güçlerin amansız bir mücadelesini ifade ettiğini kabullenmek daha gerçekçi görünüyor.

Kara Kitap‘ın¹⁷ yazarlarına göre, iç savaş, bolşevikler tarafından istenmiş ve 1918 yazından itibaren uygulanan terör, o zamandan beri komünizmin adına işlenen tüm suçların ana örneğini oluşturuyordu. Çatışmalardan, mücadelelerden, belirsizliklerden, zaferlerden ve yenilgilerden oluşan reel tarih, dünyayı düşüncenin meydana getirdiğine, kavramın kendi kendine geliştiğine dair o karanlık efsaneye indirgenemez.

İç savaş istenmiş değil, öngörülmüştü. Fransız devriminden bu yana tüm devrimler bu acı dersi vermiştir: özgürleşme hareketleri muhafazakâr tepkilerle karşılaşır; 1792’de Brunswick birlikleri Paris’e yürüdüğünde, 1848 Haziran katliamlarında (burjuvazinin vahşeti üzerine Michelet, Flaubert, Renan okunabilir), 1871 Kanlı haftasında olduğu gibi, devrimi, gölgesiymişcesine karşı-devrim takip eder. 1936’daki Frankocu pronunciamento (askeri darbe. ÇN)’dan Suharto’nun darbesine (Endonezya’da 1965’de 500 bin insan öldürülmüştü), oradan da 1973’te Şili’de Pinochet’nin darbesine, bu güne kadar bu kural hiç yalanlanmadı. Rus devrimcileri, 1792’de Fransız devrimcilerinden daha fazla istemiş değildi iç savaşı. Kendilerini devirmeleri için Fransız ve İngiliz birliklerini çağırmadılar! 1918 yazından itibaren, diye anlatıyor Nicolas Werth, Beyaz ordular üç cepheye sağlam biçimde yerleşmişti ve bolşevikler ancak “tarihi Moskova’nın boyutlarına düşmüş bir alanı denetim altında tutuyorlardı”. Terör uygulama kararları 1918’de Ağustos-Temmuz’da yabancı saldırıların ve iç savaşın başlamasıyla alındı. Aynı şekilde, Fransız devriminde Danton, Brunswick birliklerinin ilerlemesinin Paris açısından oluşturduğu tehdit karşısında Eylül katliamlarıyla patlayan kendiliğinden (spontane) halk terörünü kanalize edebilmek için terör ilan etmişti.

Dolayısıyla Nicolas Werth iç savaşın başlamasının sorumluluğunu devrim taraftarlarında olmadığını kabul ediyor. Werth’e göre, iç savaşın korkunçlukları “kızıllar” ile “beyazlar” arasında paylaşıldıysa da, gelecek tüm terörlerin ilk örneği, köylülüğe karşı yürütülen gizli bir savaşta, savaş içerisinde bir savaşta bulunuyordu. 1921-22 kıtlığının kurbanlarının komünizmin suçları hanesine yazabilmek için, Werth, zaman zaman bu kıtlığı, köylülüğün yok edilmesi konusunda bilinçli bir tercihin ürünü olarak sunma eğiliminde. Köylere yapılan baskı üzerine belgeler gerçekten dehşet verici. Ancak, yine de bu iki sorunu, iç savaşla tarım sorununu ayrı tutmak mümkün mü?

Saldırılara karşı koyabilmek için, Kızıl Ordu birkaç ayda, donatılıp beslenmesi gereken 4 milyon savaşçıyı hareket geçirdi. İki yılda Moskova ve Petrograd nüfuslarının yarısını kaybetti. Dağılmış olan sanayi hiçbir şey üretmiyordu. Bu koşullarda, kentleri ve orduyu beslemek için tarım ürünlerine elkoymaktan başka ne gibi bir çözüm vardı? Kuşkusuz bugünden bakınca, farklı çözümler düşünülebilir, siyasi bir polisin oluşturulmasının mantığı, kendiliğinden ortaya çıkan küçük tiranların keyfi bürokratik uygulamaları tehlikesi hesaba katılabilir. Ancak bu, gerçek zorluklar karşısında siyasi tercihler, düşünülebilecek alternatifler üzerine bir tartışma, soyut bir yargılama değil.

İç savaşın sonunda, artık tavanı taban taşımıyor, tavanın iradesi tabanı sürüklemeye çalışıyordu. İkamecilik mekaniği ise bu noktada gelişiyor: halkın yerini parti, partinin yerini bürokrasi ve tümünün yerini kutsal adam alıyor. Bu süreç içerisinde, eski rejimden miras kalan ve yeni yöneticilerin hızlandırılmış toplumsal terfii sonucu, yeni bir bürokrasi doğuyor. 1924’te “Lenin Kampanyası” [ölümünden sonra vasıfsız ikiyüz bin insanın partiye alınması-çn] sırasında ki kitlesel örgütlenme atılımından sonra, aralarında “zaferin” yardımına koşan kariyeristler ve eski rejimin yönetim kadrolarının da bulunduğu yüzbinlerce yeni bolşeviğin karşısında, Ekim devriminden kalan birkaç bin militanın parti mevcudu içerisinde pek bir ağırlığı kalmıyor.

5. İç savaşın ağır mirası

İç savaş korkunç bir kurucu deneyim teşkil etmekte. Dünya savaşınınkine eklenerek, şiddetin en uç ve insanlık dışı biçimlerine bezgin bir alışkanlık yaratıyor iç savaş. Gürcü komünistlerle yaşanan kriz vesilesiyle Lenin’in farkına varacağı ve Troçki’nin Stalin adlı eserinde aktaracağı bir bürokratik sertlik mirası oluşturuyor. “Lenin’in vasiyeti” ve “Sekreterlerinin günlüğü”, (bkz. Moshe Lewin Lenin’in son mücadelesi) ölüm döşeğinde, Lenin’in sorunun acı bilincine vardığına tanıklık ediyor. Devrim, halkların ve kalabalıkların işi iken, Lenin, hasta yatağında artık herşeyin onlara bağlı göründüğü bir avuç yöneticinin iyi ve kötü yönlerini tartma durumuna varıyor.

Sonuç olarak, iç savaş “geriye doğru büyük bir sıçrayış”ın, ülkenin 1914’te varmış olduğu gelişme seviyesine göre “arkaikleşmesini” ifade ediyor. Ülke kan kaybetmiş durumda. Devrimin başında Moskova ve Petrograd’da yaşayan 4 milyon insandan, iç savaşın sonunda geriye 1,7 milyon kalmıştı. Petrograd’da 380 bin işçi üretimi bırakmış, geriye 80 bin işçi kalmıştı. Yıkılmış kentler, zorla besin toplamalarına yol açan, tarım parazitleri haline gelmiş. Kızıl Ordu mevcudu 4 milyon olmuştu. “Yeni rejim nihayet, ülkeyi amaçladığı hedefe doğru götürebileceği vakit, diye yazıyor Moshe Lewin, başlangıç noktası, 1917 hatta belki de 1914’ten daha gerideydi“. İç savaş sırasında devletçi ve “geri bir sosyalizm” oluşuyor, yıkıntıların üzerine inşa edilen yeni bir devlet: “Aslında, devlet, gerileyen bir toplumsal gelişme temeli üzerine kendini oluşturuyor“. (M.Lewin Russia, URSS, Russia)

Lenin dahil, kimi sovyet yöneticileri, onu engelleyemeyecekleri umutsuzluğunu düşerek, erkenden bilincine vardıkları bürokratikleşmenin temel kökeni işte bu nedenlerde yatmaktadır. Bu noktada koşulların korkunç ağırlığı ve demokratik bir kültürün eksikliği bu nedenlerin etkilerini çoğaltıyor. Kuşkusuz iktidarın fethinden itibaren, devlet, parti ve işçi sınıfı arasında, devletin umulan hızlı sönümlenişi ile halkın içerisindeki çelişkilerin yok olması konusunda süren anlaşılmazlık, devlet işlerinin toplumsallaşmasından çok, büyük ölçüde toplumun devletleştirilmesine yardımcı oluyordu.

Demokrasinin öğrenilmesi uzun ve zor bir iştir. Bu, ekonomik reform kararları kadar hızlı gidemiyor, ki üstelik ülke neredeyse hiçbir parlamenter ve çoğulcu geleneğe sahip değildi. Bu öğrenimin zamana, enerjiye ve de araçlara ihtiyacı vardı. 1917 yılında komiteler ve sovyetlerdeki kaynama, böylesi bir öğrenimin ilk adımlarını teşkil ediyor ve sivil toplum bu dönemde oluşmaya başlıyordu. İç savaş sırasında, kolay çözüm, halk iktidarı organlarını, konseylerin ve sovyetlerin yerine aydınlanmış bir vasinin geçmesiydi: bu vasi partiydi. Bu çözüm, sorumluların seçilmesi ve denetlenmesi yerine, bunların parti tarafından atanmasını -kimi durumlarda 1918’den itibaren- içeriyordu. Bu mantık, demokratik hayat için gerekli olan siyasi çoğulculuğu ve düşünce özgürlüğünün kalkmasına, ve sistematik olarak hukukun yerine zorun ikame edilmesine yol açıyordu.

Bu çarkın işleyişini daha da korkunç yapan, bürokrasinin salt tepeden bir manipülasyon şeklinde çalışması değildir. Kimi zaman, demokratik tartışmaların, siyasi hareketliliğin ve kendilerinden sürekli sorumluluk istenmesinin rahatsız ettiği tabandan gelen, savaşın ve iç savaşın bıkkınlığından, yoksunluktan ve yıpranmışlıktan doğan bir düzen ve sakinlik talebine de cevap vermekteydi, bürokrasi. Marc Ferro, kitaplarında bu korkunç diyalektiğin altını sıkça çiziyor. Devrimin başında iki odağın var olduğunu, “tabanda demokratik-otoriter, tepede merkeziyetçi-otoriter”, “1939’da ise artık tek bir odağın kaldığı”nı hatırlatıyor. Ancak onun için, sorun birkaç ay içerisinde 1918 veya 1919’dan itibaren, mahalle ve fabrika komitelerinin kaldırılması veya emirlere uymaya zorlanması ile zaten çözülmüştü. Benzer bir yaklaşımla, filozof Philippe Lacoue-Labarthe, bolşevizmin “1920-21’den itibaren karşı devrimci” olduğunu açıkça ilan ediyor (yani Kronstadt’tan da önce).

Bu son derece önemli bir meseledir. Sanki sovyetler ülkesinde hiçbir çürüme başlamamış gibi “Lenin döneminde leninizm”in altın efsanesiyle Stalin döneminde leninizmi, parıltılı 20’li yıllar ile karanlık 30’lu yılları, mekanik bir biçimde, madde madde karşılaştırmak söz konusu değil. Tabi ki bürokratikleşme hemen başlamıştı, tabi ki Çeka’nın polisiye faaliyetlerinin kendi mantığı var, tabi ki Solovki adalarındaki siyasi hapishane iç savaşın sonundan itibaren ve Lenin’in ölümünden önce açılmıştı, tabi ki 1921’deki X. kongreden itibaren parti çoğulculuğu kaldırılmış, ifade özgürlüğü sınırlanmış ve parti içerisinde demokratik haklar kısıtlanmıştı.

Ancak bürokratik karşı devrim diye adlandırdığımız süreç, basit, tarihi saptanabilir, Ekim devrimine simetrik bir olay değildir. Bu bir günde gerçekleşmez. Bazı tercihlerden, çatışmalardan, olaylardan geçer. Bürokratikleşmeyi yaşayanlar bile karşı devrimin bir döneme oturtulması üzerine durmadan tartıştılar. Bu, onların tarihsel kesinliğe olan meraklarından değil, bu olaydan siyasi görevler çıkarmak içindi. Rosmer, Eastman, Souvarine, İstrati, Benjamin, Zamiyatin ve Bulganov (Stalin’e yazdıkları mektupta) gibi tanıklar, Mayakovski’nin şiiri, Mandelstam veya Tsetayeva’nın sıkıntıları, Babel’in defterleri vs., bu fenomenin çeşitli yönlerini, gelişimini, ilerleyişini aydınlatmaya katkıda bulunabilirler.

Böylece Kronstadt’ın o korkunç bastırılışı 1921 baharında yeni bir ekonomik politik yöneliminin gerekliliği bilincine vardırmışken, iç savaş zaferle sonuçlanmışken, demokratik özgürlükler genişletileceğine yeniden kısıtlanıyordu: partinin X. Kongresi eğilimleri ve fraksiyonları yasaklıyordu.

Bugünden bakarak, bu temsili demokrasi, siyasi çoğulculuk, sansür, Kurucu Meclisin lağvedilmesi meseleleri üzerine geri dönmek, sosyalizmin kurucularının karşı karşıya kaldığı sorunları kuramsal olarak ifade etmek ve bundan dersler çıkarmak gerekmektedir. Kuşkusuz, çarlık rejiminin mirasının, 15 milyondan fazla askerin katıldığı 4 senelik dünya vahşetinin, iç savaşın şiddeti ve gaddarlığının, devrimci rejimin geleceği üzerindeki etkisi, –ne kadar önemli olsalar da– yöneticilerinin öğretisel hatalarından kat be kat büyük olmuştur.

Pravda‘da 1 Aralık 1917’de (!) yayınlanan “Devrim ve Hukuk” makalesinde, geleceğin Eğitim Bakanı Anatol Lunaçarski, şu tespitle başlıyordu: “Bir toplum tek bir bütün gibi birleşmiş değildir“. Bir hayli zamanın ve trajedinin geçmesi gerekmiştir bu küçük cümleden gerekli sonuçları çıkarabilmek için. Bir toplum, tek bir bütün gibi birleşik olmadığı içindir ki, eski düzenin yıkılışından sonra bile, bir karar yayınlayarak, toplumu devletleştirme tehlikesi yaşanmadan, devleti toplumsallaştıramayız. Toplum tek bir bütün gibi birleşik olmadığı içindir ki, sendikalar devletten ve partilerden, partiler ise devletten bağımsız olmalıdır. Toplumdaki mevcut çıkarlar arasındaki çelişkiler, bağımsız bir basın ve temsil biçimlerinin çoğulculuğu aracılığıyla kendilerini ifade edebilmeli. Ve yine bu nedenle, hukuki norm ve yapının özerkliği, hukuku, iktidarın sonsuz keyfiliklerine indirgemeyeceğini garanti altına almalıdır.

Dolayısıyla, siyasi çoğulculuğun savunusu, çeşitli durumlara bağlı bir mesele değil, sosyalist demokrasinin temel bir koşuludur. Troçki’nin de İhanete uğrayan devrim‘de deneyiminden çıkardığı sonuçtur bu: “Aslında sınıflar heterojen değildir, iç karşıtlıklarca parçalanmışlardır ve ortak amaçlara ancak eğilimler, gruplar ve partiler arası bir mücadele sonucu varabilirler”. Bu, kolektif iradenin, kurumsal yapılar ne olursa olsun, doğrudan katılımcı demokrasi ile temsili demokrasiyi bileştiren özgür bir seçim süreci aracılığıyla kendisini ifade edebileceği anlamına gelmektedir.

Bürokratikleşmeye ve iktidarın mesleki tehlikelerine karşı mutlak bir garanti oluşturmasa da, yine de bu deneyimden birtakım cevaplar ve yönelimler çıkarılabilir:

•Sınıflar, partiler ve devlet arasındaki ayrım, sadece iktidarın yerel makamlarından gelen basit bir görüş alış verişi değil de, toplumun tüm büyük sorunları hakkındaki çeşitli tercihler ve programlar arası mücadeleyi sağlayabilecek tek biçim olan siyasal ve sendikal çoğulculuğun kabulünde tercümesini bulabilir.

•Partilerin yanı sıra sendikaların, derneklerin ve kadın hareketlerinin de doğrudan ifade ve denetim hakkının bulunduğu üretim konseyleri ve yerel konseyleri bileştiren bir demokrasi biçimi.

•Seçilmiş meclislerin tartışarak karar verme işlevini tamamıyla engelleyecek bir dayatmacı vekalet sistemi değil, seçenlerin seçilenleri geri çağırabilmesi ve sorumluluklarını üstlenmesini içeren bir sistem.

•Seçim vekaletlerinin biriktirilmesinin ve yenilenmesinin sınırlanması; iktidarın bireyselleşmesi ve meslek haline gelmesini engellemek üzere seçilenin maaşının vasıflı işçi veya bir kamu hizmet memurunun maaşı seviyesinde tutulması.

•İktidarın ademi merkezileşmesi ve yetkilerin yurttaşlara en yakın olan yerel, bölgesel veya ulusal düzeylere dağıtılması; alt makamların, kendilerini doğrudan ilgilendiren konularda karar alımını durdurmaya yönelik veto hakkı ve halkı referanduma çağırma imkânı.

Özgürce birleşmiş üreticilerin demokrasisi, genel oy uygulaması ile tamamiyle uyumludur. Mahalli konseyler veya bölgesel halk meclisleri, üretim ve yaşam birimlerinin temsilcilerinden oluşup, her önemli karar için ilgili nüfusun oylamasına başvurabilir.

Kısa zaman önce gerçekleşen bazı deneyimler, 1980-81 Polonya ve 1984 Nikaragua, biri genel oyla seçilmiş, diğeri işçilerin, köylülerin ve daha genel olarak halk iktidarına katılan çeşitli yapıların temsilcilerinden oluşan çift meclisli bir sistemi gündeme getirdi. Bu formül, (ki çok uluslu devletlerde bir de uluslar meclisi içerebilir) hem genel oy talebini, hem de mümkün olan en dolaysız biçimiyle bir halk demokrasisi kaygısını teorik bakımdan tatmin edebilir. Bu çözüm, özyönetimin gelişip yayıldıkça ve genelleştikçe sönümlenmesi beklenen devlet alanı ile toplumun gerçekliğini karıştırmamayı sağlar.

Bu büyük yönelimler, acı bir tarihin derslerini özetlemekte. Ancak, ne iktidarın mesleki tehlikelerine karşı mutlak bir silah, ne de her somut koşul için bir reçete teşkil ediyorlar. Geri doğru bakıp, Kurucu Meclis’in bolşeviklerce lağvedilmesinin sonuçlarını, bu meclis ile Sovyetler Kongresi’nin 1917 sonundaki mevcut temsiliyetlerini, daha uzun bir süre boyunca bu ikili temsil biçimini muhafaza etmenin tercih edilebilir olup olmadığını (yani bir şekilde ikili iktidar durumunun uzatılmasını) tartışabiliriz. Aynı şekilde, askeri olarak yenilmiş Beyazların, bir yıkım ve uluslararası baskı ortamında iktidara geçebilme tehlikesini göze alıp iç savaşın sonundan itibaren özgür seçimler düzenlemek gerekip gerekmediği sorusunu da sorabiliriz. Her farklı durum, ulusal, uluslararası ve özgün güç dengelerine bağlıdır. Ama her tarihsel deneyim de, Rosa Luksemburg’un daha 1918’de yaptığı uyarıyı olumlamaktadır: “Genel seçimler, sınırsız ifade ve toplanma özgürlüğü olmadan, tüm kamusal kurumlarda hayat sararır ve solar, tek aktif unsur olarak bürokrasi kalır“. En geniş demokrasinin varlığı, özgürlük sorunu ve ekonomik etkililik koşuluna sıkı sıkıya bağlıdır: ancak demokrasi, piyasanın özdevinimleri karşısında özyönetimci planlamanın üstünlüğünü sağlayabilir.

6. Bir yetke arzusu mu yoksa bürokratik bir karşı-devrim mi?

İlk sosyalist devrimin yazgısı, stalinizmin zaferi, totaliter bürokrasinin suçları, yüzyılın en önemli olaylarını teşkil etmektedir.

Kimilerine göre, kötülüğün temeli, insan doğasının derinliklerinde, karşı konulamaz bir yetke arzusunda yatmaktadır. Bu arzu, çeşitli yüzler altında kendisini ifade edebilmektedir ve buna, mükemmel bir kentin hazır şemalarını halka dayatma, halklara rağmen onları mutlu edebilme iddiası da dahil.

Kara Kitap‘ın polemik amacı, Lenin ve Stalin arasında tam süreklilik kurmak ve bunu yaparak “Stalin tarafından ihanete uğrayan Ekim Devrimi’ne dair o efsaneyi” yıkmak: “Stalinizmin vahşetleri Leninizm ile aynı tözdendir” (Jacques Amalric); “Erken gelişen suç eğilimi Lenin’de bulunuyor” (Eric Conan, L’Express, 6 Kasım 1997). Kendi geçmişlerinin eleştirisini, Rus devrimini sert bir dönemleştirme sınavına götürememiş, 20’li ve 30’lu yıllar boyunca birbiriyle mücadele eden yönelimleri sorgulayamamış olmalarından dolayı, Fransız Komünist Partisi’nin sorumluları, mutlak bir özeleştiriyle yetinip stalinizmin suçlarından, devrimin “trajik uzantısı” olarak söz ediyorlar (Claude Cabanes, l’Humanité, 7 Kasım 1997). Eğer, böylesi felaketleri içerisinde taşıyan, çaresi olmayan bir kader ilk günden itibaren yürürlükte idiyse; kendilerini neden hâlâ komünist olduğunu iddia ediyorlar?

7. Yirmili yıllar: “duraklama” mı, yol ayrımı mı?

Erkenden “devrimi dondurmaya” başlayan bürokratik tepkiye rağmen, kıtlıklara ve kültürel gerilemeye rağmen, yirmili yıllar boyunca, devrimci atılım, tüm girişimlerde kendini hissettiriyordu: eğitim ve pedagoji reformu, aileye dair yasalar, kentsel ütopyalar, grafik ve sinematografik icatlar. Hâlâ savaş arası dönemde acı içerisinde gerçekleştirilen “büyük değişim”in bürokratik terör ile devrimci umudun enerjisinin iç içe geçtiği iki sarsıcı çelişki ve belirsizliklerini açıklayan da budur. Bu olayın anlamının ve tarihsel öneminin bilincine varılması azımsanmayacak zorlukta olmuştur.

Dolayısıyla, toplumsal örgütlenmede, burada oluşan ve çatışan güçlerde, kimi zaman “stalinizm fenomeni” diye adlandırılan olayın derin köklerini ve enerjisini kavramak gerekmektedir. Stalinizm, belirli somut tarihsel koşullarda, her modern toplumda işlerlikte olan bürokratikleşmenin daha genel bir ifadesidir. Bürokratikleşme, temel olarak toplumsal işbölümü (özellikle el emeği ile entelektüel emek arasında)’nden ve kendi özünde bulunan “iktidarın mesleki tehlikeleri”nden beslenmektedir. Sovyetler Birliği’nde, bürokratikleşme, bir yıkım, kıtlık, kültürel arkaizm zemini üzerinde ve demokratik geleneklerin yokluğunda geliştiğinden, bu dinamik daha da güçlü ve hızlı olmuştur.

Başından itibaren, devrimin toplumsal tabanı hem geniş hem de dardı. Ezici toplumsal çoğunluğu oluşturan işçi ve köylülerin bir ittifakına dayanması bakımından geniş; savaşın olumsuz sonuçları ve iç savaşın kayıpları tarafından, azınlıkta olan işçi bileşeninin hızla ezilmesi bakımında da dar. Bürokratik sertlik, toplumsal tabanının kırılganlığıyla orantılıdır. Bu, onun asalaklık işlevinin bir parçasıdır.

Ancak yine de, iç politikada olduğu kadar uluslararası politikada da 20’li yılların başı ile o korkunç 30’lu yıllar arasında karşı gelinemez bir kopuş, bir kesiklik yaşanmıştır. Kuşkusuz otoriter eğilimler daha önceden üstün gelmeye başlamıştı. Emperyalist saldırı ve kapitalist restorasyonun oluşturduğu “esas düşman” takıntısı (her ne kadar reel olsa da), bolşevik yöneticilerin, kendilerini içten kemiren ve sonunda onları yutan “ikincil düşman”ı, bürokrasiyi görmemelerine sebep oldu. O güne dek hiç görülmemiş bu senaryonun hayal edilmesi zordu. Bunu anlamak, yorumlamak ve sonuçlar çıkarmak için zaman gerekti. Eğer Lenin, Kronstadt krizinin teşkil ettiği alarm sinyalini, yeni ve derin bir ekonomik yönelim başlatma derecesinde sezinlemiş diyse de, Troçki, çok daha sonraları, İhanete uğrayan devrimde, (iktidarın fethinden sonra dahil) siyasi çoğulculuk ilkesini bizzat proletaryanın heterojenliğine dayandırmayı başaracaktır.

Sovyetler Birliği veya bizzat Bolşevik Parti üzerine belgelerin ve tanıklıkların çoğu, süreklik ve kopuşun o dar bileşimi içerisinde 30’lu yıllardaki büyük dönemeci görmezden gelmemize olanak vermiyor. Milyonlar ve milyonlarca açlıktan ölümün, sürgünün, davaların ve tasfiyelerin kurbanlarının da teyid ettiği kopuş, açık farkla kazanıyor. Böylesi bir şiddetin kopması gerekmiştir, 1934’teki “muzafferler kongresi”ne ve bürokratik iktidarın kemikleşmesine varabilmek için.

8. Büyük dönemeç

İç savaşın terörüyle 30’lu yılların büyük terörü arasında Nicolas Werth bir süreklilik olduğunu savunuyor. Bunun için yirmili yılların anlamını, ortaya çıkan çeşitli tercihleri, parti içerisindeki yönelim çatışmalarını temel niteliklerinden arındırıp, onları iki terorist atılım arasında basit bir “duraklama” veya “ara verme”ye indirgemek zorunda. Ne var ki, kendisi de, baskı düzeyindeki (nicel) bir değişim ile içeriğindeki (nitel) bir değişime tanıklık eden öğeleri veriyor. 1929’da, “kitlesel kolektifleştirme”, 13 milyon işletmenin zorla kolektifleştirilmesini amaçlıyordu. Bu operasyon, 1932-1933 yıllarının büyük kıtlıklarını ve kitlesel sürgünlerine yol açar: “1933 baharı, kuşkusuz, 1929 sonunda ‘kulaksızlaştırma atılımı ile başlayan ilk büyük terör döneminin doruğunu oluşturmaktadır.” Petrograd’da parti yöneticisi olan Kirov’un öldürülmesinden sonra 1934’de, büyük duruşmaların ve özellikle, kurban sayısı 690 bin olarak tahmin edilen 1936-38 “büyük temizliğin” damgasını vurduğu ikinci büyük terör dönemi başlar. Zorla kolektifleştirme ve hızlı sanayileşme, nüfusun kitlesel bir göçünü, kentlerin “köyleşmesini” ve Gulag’ın kitleselleşmesini getirir.

Bu süreç içerisinde, baskıcı yasama gücü gelişir ve güçlenir. 1929 Haziranı’nda, kitlesel kolektifleştirmeyle birlikte, tutukluluk sisteminde temel bir reform yapılır: 3 seneden fazla hapis cezasına mahkûm edilenler, artık çalışma kamplarına gönderilirler. İç göçlerin denetlenemez önemi karşısında, 1932 Aralık’ında alınan bir kararla iç pasaport taşıma yükümlülüğü getirilir. Kirov’un öldürülmesinden birkaç saat sonra Stalin, “1 Aralık 1934 kararı” olarak bilinen ve hızlandırıcı yöntemleri yasallaştıran kararı yayınlıyor ve böylece büyük terörün ayrıcalıklı aracını sağlıyordu.

Kentsel ve köylü halk hareketlerini bastırmaktan öte bu bürokratik terör, Ekim’in mirasından geriye kalanı da tasfiye etti. Davaların ve tasfiyelerin, parti ve ordu saflarında kesin kalıplar yonttuklarını biliyoruz. Devrim döneminin kadrolarının ve yöneticilerinin birçoğu sürgüne gönderildi veya idam edildi. Ukrayna Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin 200 üyesinden geriye 3’ü kalmıştı. Orduda, 178 bin kadrodan 30 bini tutuklanmıştı. Paralel biçimde bu baskıcı uygulamalar ve devletleştirilmiş ekonomiyi yönetmek için gerekli olan idari aygıtta bir patlama gerçekleşir. Moshe Lewin’e göre, idari personel 1928’de 1 milyon 450 binden 1939’da 7 milyon 500 bine yükselmiş, beyaz yakalıların bütünü ise 3 milyon 900 binden 13 milyon 800 bine çıkmış. Bürokrasi içi boş bir kelime değil. Toplumsal bir güç haline geliyordu: Devletin bürokratik aygıtı, parti militanlarından geriye kalanı da yutuyordu.

Bu karşı-devrim, etkilerini tüm alanlarda hissettirdi, ekonomi politikalarından (zorla kolektifleştirme ve Gulag’ın büyük çapta gelişmesi), uluslararası politikaya (Çin’de, Almanya’da, İspanya’da), kültürel politikadan (bkz. Varlam Chalamov’un, hâlâ köpürdeyen yıllarla, o korkunç otuzlu yıllar arasındaki kontrastın altını çizen Yirmili yıllar adlı kitabı) Troçki’nin “Ailede termidor” diye adlandırdığı gündelik hayata ve ideolojiye (bir devlet ortodoksluğunun kristalleşmesi, “diamat“ın –diyalektik materyalizmin– kodlanması ve Parti’nin Resmi Tarihi‘nin yazılması) kadar her alanda.

Bir kediye kedi, bir karşı-devrime de karşı-devrim demek gerekir. Bu, iç savaşın ateşi içerisinde alınan otoriter önlemlerden (her ne kadar kaygı verici olsalar da), daha kitlesel, daha görünür, daha yıkıcıdır. Nicolas Werth’e gelince, o, 30’lu yıllardaki bu kökten yeniliklerin kabulü ile, Ekim’in devrimci vaadi ve muzaffer stalinist tepki arasında bir süreklilik kurma isteği arasında sıkışıp kalıyor. Böylece, Werth, baskıcı sistemin yerleştirilmesinin “belirleyici bölümü“nden veya “1918-1922 arası başlayan çatışmanın en son bölümü“nden söz ediyor. Belirleyici dönemeç mi yoksa bölüm mü, bir seçim yapmak gerekir.

Süreklilik önyargısı, 20’li yılların ve o dönemdeki tartışmalarla beklentilerin, sanki basit bir parantezmişcesine, üzerinden atlanmasına yol açıyor. Böylece baskının çizgisel anlatısı bağlamından çıkıyor. Gerek uluslararası politika (Çin devrimindeki yönelim, nazizmin yükselişi karşısındaki tavır, İspanya savaşındaki karşıtlıklar), gerek siyaset (zorla kolektifleştirmeye troçkist olduğu kadar buharinci muhalefet, bir başka düşünce.., komünist düşünce adına önerilen ekonomik ve sosyal alternatifler) alanında yapılacak belirleyici tercihler konusundaki çatışmaları dağınık bir arka plan atıyor.

9. Karşı-devrim ve restorasyon

Karşı-devrim fikri, geçmiş düzenin yeniden kurulmamış olması gerekçesiyle kimilerini rahatsız ediyor. Tarihsel zaman, mekanik fizik gibi geriye döndürülebilir değildir. Film geriye oynatılamıyor. Termidor’dan sonra, Fransız devrimi döneminde muhafazakâr bir ideolog ve gericilik konusunda oldukça bilgili olan Joseph de Maistre, bir karşı-devrimin ters yönde giden bir devrim değil, ama bir devrim karşıtı olduğunu, ta o zamanlar ustaca fark ediyordu. Bu iki süreç simetrik değildir. Böylece, bir karşı-devrim yeni ve hiç görülmemiş bir şey ortaya koyabilir. 1848 devrimlerinden sonra Bismark Almanyası’nda olan de budur. Aynı şekilde, Termidor da henüz Restorasyon değildir. İmparatorluk, devrimci özlemlerle yeni bir düzenin kemikleşmesinin iç içe geçtiği uzun ve gri bir alan oluşturuyor.

Birçok samimi komünist militan da, bedelini bilmeden ve hesaplamadan “sosyalizmin anavatanı“nın başarıları tarafından etkilenerek, benzer bir gri alanda kaybolmuştur. 30’lu yıllarda stalinist terör hakkında herşey bilinmese de, istemek kaydıyla birçok şey öğrenilebilirdi. Victor Serge’in, Ante Ciliga’nın tanıklıkları, John Dewey tarafından yönetilen karşı-dava, İspanya’da POUM ve anarşistlere karşı yürütülen baskıların tanıklıkları vardı. Ancak bu anti-faşist mücadele ve (Isaac Deutscher’in deyimiyle) “bürokratikleşmiş kahramanlık” yıllarında hem temel düşmanla, hem de o kadar da ikincil olmayan ve içeriden çökerten düşmanla birden savaşmak çoğunlukla zor olmuştu.

O dönemi yaşayan birçok kişi (Jan Valtin, Elizabeth Poretsky, Jules Fourier, Charles Tillon, Kızıl Orkestra’dan geriye kalanlar ve daha birçoğu) “bu parçalanmış varlık“lara tanıklık ediyor.

Gerçekten de Stalin iktidarı altındaki Sovyetler Birliği, Brejnev dönemindeki durgunlukla bir değildi. Girişken bir bürokrasinin kamçısı altında, ülke hızla değişiyordu. Bu enerjinin sırrı, kuşkusuz, Chateaubriand’ı büyüleyen Napolyoncu enerjinin sırrıyla ilişkisiz değildir: “Bonapart’ın bültenlerinin, söylevlerinin, demeçlerinin ve açıklamalarının ayırdedici yönü onlardaki enerjiyse de, bu enerji salt ona özgü değildi; o zamana aitti, devrimci ilhamdan kaynaklanıyordu, o ilham ki devrim özleminin tersi yönünde yürüyen Bonapart’ta gücünü yitiriyordu“. Ancak bu, iki kişilik arasındaki çarpıcı tek benzerlik değil: “Napolyon’un sütannesi olan devrim, ona düşmanı gibi görünmekte gecikmez: durmadan onunla mücadele eder“.

Hiçbir zaman, hiçbir ülke firavunvari bir bürokrasinin baskısı altında 30’lu yılların Sovyetler Birliği kadar sert bir dönüşüm geçirmemiştir: 1926 ile 1939 yılları arasında kentlerin nüfusu 30 milyon artacak ve toplam nüfusa oranları %18’den %33’e yükselecek; tek birinci beş yıllık plan süresince büyüme oranları % 44, yani 1897 ile 1926 yılları arasındaki döneme eş durumda; ücretli iş gücü iki mislinin üzerinde artacak (10’dan 22 milyona yükselecek); tüm bunlar kentlerin kitlesel düzeyde “köyleşmesini”, devasa bir okuma yazma öğrenme ve eğitim çabasını, cebri yürüyüşle bir iş disiplinin dayatılmasını ifade ediyor. Bu büyük dönüşümü, milliyetçiliğin yeniden doğuşu, kariyerizmin gelişmesi ve yeni bir bürokratik konformizmin ortaya çıkışı takip ediyor. Bu büyük altüst oluş sırasında, diyor alayla Moshe Lewin, toplum bir şekilde “sınıfsız” idi çünkü tüm sınıflar şekilsiz ve kaynaşma içerisindeydi.

Mikhaïl Guefter’in temel sorusuna –Ekim’le Gulag arasında “sürekli bir ilerleyiş” mi yoksa “iki ayrı siyasi ahlaki dünya” mı–, stalinist karşı-devrim analizi açık cevap getirmekte. Rus devriminin ve karşı-devriminin dönemlere ayrılması salt tarihsel bir merak değil. Siyasi duruşları, yönelimleri ve görevleri gerektiriyor: başta, düzeltilmesi gereken hatalardan, aynı proje içerisinde alternatif yönelimlerden söz edebiliriz; sonra ise, artık çatışan farklı güçler ve projeler, örgütsel tercihler var. Olaylar yaşandıktan sonra, kurbanlarla cellatları birleştiren bir “komünist çoğulcuğun” kanıtı olarak dünün kurbanlarını ortaya dökmeyi sağlayan bir aile kavgası değildir bu. O yılları kesin bir şekilde dönemlere ayırmak, Guefter’in formülünü kullanacak olursak, “tarih bilincinin, siyasi alana nüfuz etmesini” sağlayacaktır.

10. “Prematüre” bir devrim mi?

Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla, bir tez yeniden önem kazandı: devrimin, prematüre olduğu [erken doğum geçirdiği-çn] için daha baştan sonu umutsuz olduğu tezi. Henri Weber bu tezi savunuyor Le Monde’daki bir makalesinde (14 Kasım 1997). Bu tezin kökeni çok daha erken bir dönemde, 1921’den itibaren bizzat Rus menşeviklerinin söylemlerinde ve Kautsky’nin analizlerinde bulunuyor: bu kadar kan, gözyaşı ve yıkıntı önlenebilirdi “eğer bolşevikler de, menşeviklerin o öz sınırlama anlayışına sahip olsalardı, ustalık da buradan anlaşılır.” diye yazıyor o zamanlar Kautsky.

Bu sözler oldukça açıklayıcı. Kautsky, öncü parti anlayışına karşı polemik yapıyor, ancak, rahatlıkla Tarih’in ritmini ve ilerleyişini kendisine uydurabilecek pedagog ve öğretici bir usta-parti tahayyül edebiliyor. Sanki mücadele ve devrimlerin kendilerine has bir mantıkları yokmuş gibi. Ortaya çıktıkları vakit onları “öz sınırlama” isteyenler, kurulu düzenin tarafına kolayca geçebiliyorlar. Söz konusu olan artık, partinin amaçlarının “öz sınırlanması” değil, açıkça kitlelerin özlemlerini sınırlamak oluyor. Bu anlamda sosyal-demokratlar, Ebertler ve Noskeler, Rosa Luxemburg’u öldürerek ve Bavyera sovyetlerini ezerek, “öz sınırlama”nın virtüozu olduklarını gösterdiler.

1917’de iktidarın ele geçirilişi, liberal burjuvaların ve reformistlerin, şubattan beri, toplumun ve Devletin krizine bir çözüm getirmedeki yeteneksizliğinden kaynaklanıyordu. “1917’de başka bir seçenek var mıydı?” sorusuna Mikhaïl Guefter’in cevabı, “prematürite” tezinden daha zengin ve daha inandırıcı görünüyor: “Bu çok temel bir soru. Bu sorun üzerinde çok düşündüğüm için kategorik bir cevap verme hakkını görüyorum kendimde: başka seçenek yoktu. Orada yapılanlar, inanılmaz derecede daha kanlı bir değişimi, anlamsız bir yıkımı engelleyebilecek tek çözümdü. Yapılacak tercih sonradan ortaya çıktı. Toplumsal rejim hakkında, izlenecek tarihsel yol hakkında değil, ama bu yol içerisinde bir tercihti bu. Ne zirveye ulaşmak için değişkeler (sorun çok daha genişti), ne de çıkılacak basamaklar, sadece bir kavşak, birçok kavşak.”

Bu kavşaklar, bu yol ayrımları hiç durmadan ortaya çıktılar, her seferinde farklı ve zıt cevaplara yol açarak: 1923’te Alman devrimi karşısında, NEP ve ekonomik politika üzerine, zorla kolektifleştirme, hızlı sanayileşme ve planlama biçimleri üzerine, ülke içi ve parti içi demokrasi, faşizmin yükselişi, İspanya savaşı, Alman-Sovyet anlaşması üzerine. Bu sınavlardan her birinde, olası farklı tercihleri ve gelişimleri kanıtlayan çeşitli öneriler, programlar ve yönelimler arasında çatışmalar yaşandı.

Aslında, prematürite tezi, karşı konulamaz biçimde, bir duvar saati gibi, her şeyin saatinde, zamanında gerçekleştiği, düzenli, ayarlı bir tarih fikrine götürüyor. Marksistlerin sık sık eleştirildiği, altyapının dar bir biçimde, uygun üstyapıyı belirlediği kesin bir tarihsel determinizme yol açıyor. Bu fikir, tarihin, bir kaderin gücüne sahip olmadığı gerçeğini, kuşkusuz tüm olasılıkların olduğu bir yelpazeyi değil ama, belirli bir olasılıklar ufku açan olaylarla delinmiş olduğu gerçeğini yok sayıyor.

Bugün, Kara Kitap‘ın yazarlarını okuduğumuzda, sanki bolşeviklerin, bir kere Ekim harekatını başardıktan sonra, iktidara sırf iktidar için sıkı sıkıya sarıldıklarını zannediyoruz. Bu, bolşeviklerin, Rus devrimini hiçbir zaman tek başına bir macera olarak değil, bir Avrupa, bir dünya devriminin birinci öğesi olarak tasavvur ettiklerini unutmak olur. Eğer Lenin, söylendiği gibi, iktidarın fethinin 73. gününde karda dans ettiyse, bu, onun, ilk başta, Paris Komünü’nden daha uzun süre dayanabileceklerini düşünmediğindendir. Onun gözünde, Rus devrimin geleceği, devrimin Avrupa düzeyine, özellikle de Almanya’ya yayılmasına bağlıydı.

Almanya’yı, İtalya’yı, Avusturya’yı, Macaristan’ı 1918 ile 1923 arası sarsan hareketler, gerçek bir Avrupa krizini işaret ediyordu. Alman devriminin veya İspanya savaşının yenilgileri, Çin devriminin gelişimi, İtalya’da ve Almanya’da faşizmin zaferi önceden yazılı değildi. Rus devrimcileri herhalde, Fransız ve Alman sosyal-demokratlarının istifalarından ve alçaklıklarından da sorumlu değildirler.

1923’ten itibaren, kısa vadede devrimin Avrupa’ya yayılmasına güvenemeyecekleri kesinleşmişti. Kökten bir yeni yönelim ihtiyacı kendini dayatıyordu. Bu yeni yönelim, 20’li yılların ortasında partiyi ikiye bölen “tek ülkede sosyalizm” ile “sürekli devrim” tezleri arasındaki çatışmanın konusu olmuştur.

Rus devriminin başlangıçtaki meşruiyetini reddetmeden, bazıları onun hatalı bir teşhis ve imkânsız bir iddiaya dayandığını savunuyorlar. Ne var ki, bir öngörü değil, savaşın sonuçlarını ortadan kaldırmak üzere, savaşa yol açan düzeni yıkmayı amaçlayan bir yönelimdi, söz konusu olan. Savaşın sonunda, 1918’den 1923’e sarsıntı dalgası doğrulanmıştır. Ancak, Alman Ekimi’nin yenilgisinden sonra durum uzun süreliğine durulmuştu. O zaman, ne yapmalı? Yıkılmış olan bir ülkede, “tek ülkede sosyalizmi kurma” yanılsamasına kapılmadan zaman kazanmaya çalışmak mı? İşte 20’li yılların mücadelelerinin ve tartışmalarının konusu budur. Sorunun tüm siyasi boyutu, konunun can alıcı noktası budur. Ekonomik ve toplumsal düzeyde, NEP belirli bir çözüm getirmiştir. Ancak onu, savaş komünizminin baskıcı yöntemleriyle yetişmiş olandan daha farklı bir kültüre sahip bir personel tarafından uygulatmak gerekirdi. Siyasi düzeyde, sovyetik bir çoğulculuğun seçim aracılığıyla ifadesi sayesinde çoğunluğun meşrulaştırmasını arayan, demokratik bir yönelim gerekirdi. Uluslararası düzeyde, Komintern aracılığıyla çeşitli komünist partileri ve bunların siyasetlerini Sovyet Devleti’nin çıkarlarına tabi kılmayan, enternasyonalist bir politika gerekirdi. Bu seçenekler, en azından kısmen, ortaya konmuştu. Ama sakin tartışmalar değil, acımasız çatışmalar şeklini aldılar.

Bu mücadelelerin yenilenleri haksız değildi. Çünkü, eğer devrimlerin ölüm hesabını tutarsak, başarısız olan veya bastırılan devrimlerin maliyetini tahmin etmek daha da zor olmaktadır: 1918-1923 –gerçekleşememiş– Alman devrimi ve 1937 yenilgiye uğramış İspanyol devrimi, nazizmin zaferi ve ikinci dünya savaşının felaketleriyle alakasız değildir.

Gerçek sorumlulukları saptayabilmek için, tarihi, büyük siyasi alternatifler etrafından dönemleştirmek gerekmektedir, işte yeniden izlenmesi ve yeniden incelenmesi gereken yol budur. Sadece prematüre devrimden söz etmek ise, çatışmanın iç mantığını ve orada mücadele halindeki politikaları kavramak yerine, tam tersine, tarihsel bir mahkemenin kararını açıklamaktır. Çünkü, zaferler doğruluğun kanıtları olmadığı gibi, yenilgiler de hatanın ispatları değildir: *”Eğer başarı, masumiyet olarak bilinseydi; eğer gelecek kuşaklara dahi ayartarak, onları zincirleriyle yükleseydi; eğer, köle bir geçmişin doğurduğu geleceğin kölesi olan bu baştan çıkarılmış kuşaklar, kazanan kim olursa olsun onun işbirlikçisi olsaydı, onca fedakarlığın bedeli, adaleti nerede olurdu? İyilik ve kötülük göreceli olduklarından, her türlü ahlak anlayışı, insan eyleminden silinirdi.”

Eğer tarihte, son yargı günü yoksa, adım adım, her büyük tercihin, her büyük yol ayrımının önünde, farklı muhtemel bir tarihin izleri çizilmelidir. Geçmişin anlaşılabilirliğini muhafaza eden ve ondan gelecek için dersler çıkarmamızı sağlayan budur.

Dünyayı, on günde sarsan olay, tarihten silinemez. Olayın kısa ateşi sırasında doğan insanlık, evrensellik, özgürleşme vaatleri, unutulabilmek için “insanlığın çıkarlarıyla fazla iç içe geçmiştir”. Konformizmin tehdit ettiği bir mirası devralan ve onun sorumluları olan bizler, bu mirasın “yeniden hafızalara” yükleme koşullarını yaratma yükümlülüğünü taşıyoruz.

Çeviri: Uraz Aydın

Kaynak: Sosyalist Demokrasi için Yeniyol, Yeni Dizi, Sayı: 4, Haziran 2000, ss. 91-120

Arjantin: Askeri darbeden 50 yıl sonra, diktatörlüğün mirası nedir? – Florencia Oroz

24 Mart 1976’da, yani elli yıl önce, silahlı kuvvetler Arjantin’de bir darbeyle iktidarı ele geçirdi. Ancak bu tarih, ülkenin son sivil-askeri diktatörlüğünün başlangıcını (1930’dan bu yana yarım yüzyıldan kısa bir sürede birbirini izleyen altı diktatörlüğün sonuncusu) işaret etmekle kalmıyor; aynı zamanda, her şeyden önce, tarihsel bir sürecin şiddetle kesintiye uğradığı anı da belirliyor: tüm çelişkileri, iç kırılmaları ve eşitsiz taahhütleriyle, siyaseti, kurmak istediği dünya çapında açık bir çatışma alanı olarak algılayan bir toplumun süreci.

Bu dönem idealize edilmemelidir. Darbeden hemen önceki yıllar, olağanüstü halk seferberliğiyle, aynı zamanda artan siyasi kutuplaşma ve devlet dışı şiddetle damgalanmıştı; bu durumun yoğunlaşmasına José López Rega’nın Üçlü A’sı [1] (1916-1989) önderliğindeki Peronist sağ belirleyici bir şekilde katkıda bulundu. Bu sürecin birincil sorumluluğu, 1974’ten beri “Isabella” (1931-) olarak bilinen María Estela Martínez de Perón’un elinde bulunan devlet iktidarını elinde tutanlara aittir. Ancak bu kargaşanın ortasında bile, otantik ve indirgenemez bir şey kaldı: Toplumun geniş kesimlerinde yaygın olarak paylaşılan, mevcut düzenin dönüştürülebileceği ve dönüştürülmesi gerektiği ve bu dönüşümün onların elinde olduğu inancı.

Darbe bunu yok etti. Ve bunu, ne örtmecelere ne de eksikliklere yer bırakmayacak şekilde yaptı: otuz bin kişi kayboldu, ülke genelinde gizli gözaltı merkezleri kuruldu, akıl almaz işkenceler, ölüm uçuşları, sansür, zulüm, on binlerce insanın zorla sürgüne gönderilmesi, bebeklerin sistematik olarak kaçırılması ve kimliklerinin gasp edilmesi.

Arjantin’de sermayenin karşı devriminin aldığı biçim devlet terörizmiydi. 1970’lerin başında en büyük korkusunun giderek doğrulandığını gören sermaye, on yıllarca süren şiddet, otoriterlik ve yasaklama dönemlerinden sonra ve ardı ardına gelen hükümetlerin kalıcı bir ulusal projeyi hayata geçirme konusundaki tekrarlanan başarısızlığıyla karşı karşıya kaldığında, Arjantin toplumunun büyük bir kesimi için artık geleneksel partilerden hangisinin devlet aygıtının kontrolünü ele geçireceği sorusu değil, devletin bizzat doğasının giderek sorgulanması söz konusuydu.

Serbest bırakılan şiddetin vahşeti, algılanan tehditle orantılıydı. Ancak diktatörlüğün mirası, ne kadar büyük olursa olsun ve hiçbir bahane altında görecelendirilemez olsa da, suçlarının dehşetiyle sınırlı değildir. Daha az görünür ve belki de daha kalıcı boyutlara uzanır: Bu deneyimin, uzun vadede, Arjantin toplumunun siyaset hakkında düşünmeyi öğrendiği çerçeveleri nasıl yeniden yapılandırdığıyla ilgili boyutlar. Elli yıl sonra, bu sessiz yeniden yapılandırma, birçok açıdan, meselenin özünü oluşturmaya devam ediyor.

Gerçek bir sınıf projesi

Diktatörlük tesadüf değildi. Ülkenin egemen sektörlerinin, uluslararası sermayenin coşkulu desteği ve Washington’un onayıyla, önceki dönemde benzeri görülmemiş bir seferberlik ve örgütlenme kapasitesi sergileyen bir işçi sınıfının yükselişine karşı organize edilmiş bir yanıtıydı. 1969’daki Cordobazo [2] , sonraki yıllardaki grevler ve fabrika işgalleri, resmi sendika bürokrasilerinden nispeten bağımsız olarak faaliyet gösteren işçi koordinasyon organlarının [3] ortaya çıkışı : tüm bunlar, egemen sektörlerin kurtarmaya çalıştığı parçalanmış bir toplumsal düzene somut bir tehdit oluşturuyordu.

Ancak diktatörlük de bir başlangıç ​​noktası değildi. Zaten devam etmekte olan süreçlerin aşırı radikalleşmesiydi. Yasadışı baskı, siyasi suikastlar ve Üç A’nın eylemleri bu dizinin bir parçasıydı. 24 Mart 1976’yı belirleyen şey, daha seçici ama aynı derecede sistematik bir biçimde zaten işleyen bir şiddetin devlet politikasına dönüşmesiydi. Darbe, niteliksel bir sıçramayı temsil ediyordu: şiddet, epizodik olmaktan çıkıp, geniş kapsamlı bir toplumsal yenilgiyi üretmek üzere tasarlanmış bir imha mekanizması haline geldi.

Bu sürekliliği fark etmek, hem yaşananların büyüklüğünü hem de onu mümkün kılan koşulları anlamak için elzemdir. Açıklanamaz bir şekilde, işleyen bir demokrasinin üzerine gökten düşen bir diktatörlük olarak tasavvur edilen bir yönetim, paradoksal olarak, halihazırda devam eden bir hegemonya krizine planlı bir yanıt olarak anlaşılan bir yönetimden daha az faydalıdır.

Bu durum, diktatörlüğün sadece bir terör rejimi olmadığı, aynı zamanda ekonomik ve sosyal bir dönüşüm rejimi olduğu için daha da önemlidir. 1976 ile 1981 yılları arasında Ekonomi Bakanı José Alfredo Martínez de Hoz (1925-2013), Latin Amerika’daki ilk ve en kapsamlı neoliberal deneylerden birini hayata geçirdi: sermaye hesabının açılması, finansal liberalleşme, kasıtlı sanayisizleşme, ücret dondurmaları ve büyük dış borçlanma.

Baskıcı komandolar gizli merkezlerde faaliyet gösterirken, finansal sistem tamamen yeni temeller üzerinde yeniden örgütleniyordu. Tablita cambiaria [4] yıllarının “düzgün parası“, rejimin politikalarının öngörülemeyen bir sonucu değildi: rejimin görünür yüzüydü, işgücünü disipline etmeyi ve kentli orta sınıfların bir kısmını yeni düzenin geçici ve kısa ömürlü yararlanıcıları olarak entegre etmeyi amaçladığı mekanizmaydı.

Sonuç, iki yönlü bir kopuş oldu. Bir yandan, devlet terörizminin yol açtığı demografik ve kuşaksal kopuş: militanların, entelektüellerin ve sendikacıların tüm bir kuşağı ortadan kaldırıldı, hapsedildi veya sürgüne zorlandı. Diğer yandan, rejimin ekonomik politikalarının getirdiği yapısal kopuş: sanayi dokusunun yıkılması ve Arjantin’in sosyal yapısının radikal olarak yeni temeller üzerine yeniden kurulması.

Bu iki kopuş birbirini güçlendirdi. Birincisi, ikincisine direnebilecek halk örgütlerini dağıttı. İkincisi ise bu örgütlerin kendilerini yeniden kurabilecekleri maddi koşulları değiştirdi. Rejimin sonunda kırk milyar doları aşan dış borç, bu dönüşümü pekiştiren ve askeri hükümetin kronolojik sınırlarının çok ötesine uzanan bir boyun eğdirme aracı oldu. Bu bir metafor değil: Arjantin demokrasisi kelimenin tam anlamıyla ipotek edilmiş olarak geri verildi.

Demokrasi kendi başına bir amaç haline geldiğinde

Raúl Alfonsín (1927-2009) Aralık 1983’te oyların %52’sini alarak başkanlık görevini üstlendiğinde, Arjantin toplumunda derin ve kalıcı bir değişiklik yaşanmıştı. Sadece –hatta öncelikle– demokratik açılımın sonucu olan kurumsal dönüşümlerden bahsetmiyorum. Ölçülmesi daha zor, ancak bir o kadar da gerçek olan bir şeyden bahsediyorum: Toplumun büyük kesimlerinin demokrasinin değerini ve siyasetin anlamını algılama biçimindeki bir değişim.

1976 öncesinde, işçi sınıfı çevrelerinde ve solun büyük bir bölümünde demokrasi öncelikle bir araç olarak algılanıyordu: bir mücadele alanı, toplumsal dönüşümün daha geniş hedeflerine doğru ilerlemek için diğer örgütlenme ve mücadele biçimleriyle birlikte kullanılabilecek bir dizi kurum. Bu anlayış, demokrasinin değerinin düşürülmesi anlamına gelmiyordu, aksine göreceli, araçsal bir değer biçilmesi anlamına geliyordu: değeri, insanların ne inşa etmelerini sağladığına bağlıydı.

Diktatörlük deneyimi, demokrasiye bakış açısında gerçek ve anlaşılabilir bir değişime yol açtı. Devlet terörizminden kurtulanlar, sürgünü tanıyanlar, akrabalarının, arkadaşlarının ve yoldaşlarının ortadan kaybolduğunu görenler, demokrasiye farklı bir değer biçmek için somut nedenlerden daha fazlasına sahipti: artık bir araç değil, bir amaç; artık bir alet değil, kendi başına bir değer, korunması ve onu zayıflatabilecek her türlü tehdide karşı savunulması gereken bir “en yüce iyilik” olarak.

Bu değişim son derece olumlu sonuçlar doğurdu. Karşılaştırmalı bir bakış açısından gerçekten istisnai olan, insan haklarının savunulması etrafında geniş ve sağlam bir fikir birliğinin oluşturulmasına olanak sağladı. 1985’te askeri cuntaların yargılanması, CONADEP’in kurulması ve Nunca Más raporunun [5] yayınlanması, insan hakları örgütlerinin yorulmak bilmeyen çalışmaları… Bütün bunlar, diğer şeylerin yanı sıra, 1983’ten itibaren oluşturulan demokratik fikir birliğinin tutarlılığı ve derinliği sayesinde mümkün oldu. Arjantin’in sonraki on yıllarda geliştirdiği hafıza, hakikat ve adalet politikalarının dünyada az sayıda benzeri vardır ve şüphesiz yakın tarihinin en parlak bölümlerinden birini oluşturmaktadır.

Ancak bu aynı değişim, zamanla daha belirsiz sonuçlar doğurdu. Demokrasinin nihai ve kesin değer olarak kutsanması, siyasi olarak düşünülebilir olanın alanına yavaş yavaş ama ısrarla sınırlar koyma eğilimindeydi. Eğer demokrasi her şeyden önce korunması gereken bir değer ise, onu dönüştürmeyi, sorgulamayı veya siyasi ve sosyal olarak nasıl ifade edildiğini sorgulamayı amaçlayan herhangi bir proje baştan reddedilir.

Böylece dönüşüm ufku daralır ve siyaset giderek statükoyu yönetme meselesi haline gelir. Çatışma, demokratik yaşamın itici gücü olarak kabul edilmek yerine, kurumsal istikrara yönelik potansiyel bir tehdit olarak şüpheyle karşılanmaya başlanır. Bu etki ne kasıtlıydı ne de herhangi bir komplonun ürünüydü. Gerçek bir tarihsel deneyimin, toplumsal dokuda silinmez izler bırakan bir sosyal ve siyasi yenilginin sonucuydu.

Kirchnercilik ve uzlaşmanın sınırları

On yıldan uzun bir süre boyunca Kirchnerizm, bu geçişsel uzlaşmayı terk etmeden, ona meydan okumaya çalışan başlıca siyasi deneyi oluşturdu. İnsanlığa karşı suçlar için yargılamaların yeniden başlatılması—sonluluk ve itaat yasalarından [6] ve Carlos Menem (1930-2021) döneminde verilen aflardan sonra—insanlık politikaları, Devlet figürünün yeniden dağıtımcı bir unsur olarak yeniden kazanılması ve yoğunlaşmış güçlere karşı açıkça çatışmacı söylem, demokratik siyasete dönüştürücü kapasitesinin bir kısmını geri kazandırmaya yönelik kısmi ve çelişkili ancak büyük ölçüde samimi bir girişimdi.

Bu dönüm noktasının dikkat çekmeyi hak eden ek bir boyutu daha vardı. Davaların yeniden açılması ve insan hakları politikalarına verilen merkezi rol, Nunca Más’ın mirasını yeniden şekillendirdi ve bu mücadeleye eşi görülmemiş bir maddi güç kazandırdı. Ancak aynı zamanda, yıllar içinde kırılganlığını göstermeye başlayan bir değişime de yol açtı: Devlet terörüne karşı özerk bir mücadelenin ifadesi olarak doğan insan hakları örgütleri, yavaş yavaş kurumsallaştırıldı ve devletin sembolik ve siyasi mimarisine entegre edildi.

Devlete entegrasyon, uzun zamandır gecikmiş bir tarihsel tanınmayı oluştururken, bu kurumların örgütsel ve halk nezdindeki temelini zayıflatma eğilimindeydi. Devlet el değiştirdiğinde, bu değişim onun tüm kırılganlığını ortaya çıkardı: gerileme sadece kurumsal değil, aynı zamanda siyasi ve kültüreldi. Devlet tarafından özümsenen fikirler, diller ve uygulamalar, devlet dışında kendilerini korumakta zorluklarla karşılaştı.

Bu girişimin sınırlılıkları şimdi her zamankinden daha belirgin. Kirchnerizm, diktatörlükten miras kalan ve Menemizm döneminde daha da geliştirilen ekonomik modeli yapısal olarak dönüştürmeyi asla hedeflemedi ve bunu aşırı bulduğu çatışmaları tetiklemeden yapamazdı. Serveti yeniden dağıttı, hakları genişletti ve 2001 kriziyle parçalanan toplumsal dokuyu yeniden inşa etti. Ancak modelin temelleri -finansal bağımlılık, tarımsal ihracat yapısı, birincil ürün ekonomisi- bozulmadan kaldı. Uluslararası rüzgarlar değiştiğinde ve paylaşılacak pasta küçüldüğünde, sistem işlemeye başladı ve yapısal dönüşüm eksikliği gizlenemez hale geldi.

Buna ek olarak, Kirchnerizm’in, her alanda kapsayıcı olduğunu iddia eden herhangi bir projenin doğasında var olan çelişkilerle nasıl başa çıktığı -ya da daha doğrusu başa çıkamadığı- ile ilgili, daha politik ve ideolojik nitelikte bir başka soru daha var. Yeniden dağıtım olanakları azalmaya başladığında ve modelin çözemediği sınıf gerilimleri daha büyük bir güçle ortaya çıktığında, Kirchnerizm bu çelişkilerle doğrudan yüzleşmekten daha katlanılabilir görünen bir yer değiştirme yoluna başvurdu: bunları kendi halk kampı içinde kaydırmak.

“Sağcıların oyununa gelmemek” mantığı -belirli bağlamlarda meşru ve gerekli olabilen bir siyasi operasyon- yavaş yavaş ve kalıcı olarak iç disiplinin temel mekanizması haline geldi. Soldan veya tabandan gelen her türlü eleştiri, rakibi güçlendirmek suçlaması altında yutuldu. Kültürel ve kimlik politikaları -anlamlar, semboller ve anlatılar için verilen mücadele- yapısal dönüşümün dolduramadığı veya doldurmak istemediği alanı işgal etti.

Sonuç, Peronizmin halk seferberliğiyle olan tarihsel ilişkisini sadakatle yansıttı: muhalefetten gelen seferberliği teşvik etmek, hükümet içinden gelen seferberliği yönlendirmek veya kontrol altında tutmak. Böylece, en azından kısmen halk seferberliğinden doğan ve meşruiyetini siyaseti bir dönüşüm aracı olarak yeniden sahiplenmeye dayandıran bir hareket, eleştirdiği mantığı kendi içinde yeniden üretti: üretken çatışmanın yerini savunma birliği talebi, tartışmanın yerini öz koruma zorunluluğu aldı. Dışarıdan ele alınmayan çelişkiler nihayetinde içsel olarak – figürler, bloklar ve sadakatler arasında – çözüldü ve bugün bildiğimiz parçalanmayı üretti; sağ kanat da bundan faydalanabildi.

2015’te Mauricio Macri’ye (1959-) karşı alınan yenilgi, bu tükenmişliğin ilk görünür belirtisiydi. Ancak Kirchnerizm -ya da en azından baskın varyantları- bunu bir kaza, kanıtların ağırlığıyla düzeltilecek bir anormallik olarak yorumladı: insanlar Macri hükümetinin etkilerini gördüklerinde, sandık başına döneceklerdi. 2019’da, bir ölçüde, bu gerçekleşti. Ancak Alberto Fernández (1959-) hükümeti, sorunun daha derine indiğini gösterdi: halkın taleplerini inandırıcı bir dönüşüm ufku içinde dile getirebilecek bir plan olmadan, önceki yenilginin nedenlerinin samimi bir değerlendirmesi olmadan, hükümet eylemi mümkün olan en kötü kombinasyona doğru kaydı -fiili kemer sıkma ve ilerici söylem- hem kendi tabanının hem de geri kazanmayı hedeflediği kesimlerin güvenini aşındırdı.

Milei ve fikir birliğinin aşınması

Bu bağlamda, Javier Milei (1970-) bir anormallik değil, bir semptomdur. Onun ifade ettiklerini anlamak, muhtemelen bugün Arjantin solunun en acil siyasi görevlerinden biridir.

Öncelikle Milei, demokratik geçiş sırasında kurulan siyasi ve kültürel uzlaşmanın aşınmasını dile getiriyor. On yıllarca kamuoyu tartışmalarını yapılandıran ve siyasette neyin söylenebileceğinin ve yapılabileceğinin sınırlarını belirleyen bu uzlaşma, 1990’ların ortalarından itibaren sessizce parçalanmaya başladı. Dönüştürülebilirlik ve çöküşü, 2001’deki “hepsi gitmeli” söylemi, Kirchnerci döngünün tükenmesi, Macri deneyi ve başarısızlığı: bu olayların her biri, olası ve güvenilir bir gelecek ufku sunabilecek bir siyaseti hiç deneyimlememiş yeni bir neslin yetişkinliğe ulaşmasına kadar yeni bir hayal kırıklığı katmanı ekledi.

Milei bu hayal kırıklığını alıp belirli bir yöne yönlendirdi: herhangi bir yönelime değil, diktatörlük sonrası tüm siyasi ve kurumsal yapıya açık bir meydan okuma. Söylemi klasik anlamda liberal veya muhafazakâr değil; tamamen kopuşu temsil eden, geri dönülmez bir şekilde başarısız olduğu düşünülen bir “sistem”e radikal bir alternatif olarak kendini sunan bir söylemdir. Bu anlamda Milei, “hepsi gitmeli”nin simetrik karşıtıdır: aynı öfke, ancak ters yöne yönlendirilmiş.

Mevcut durumu özellikle endişe verici kılan şey, Milei hükümetinin sadece diktatörlük sonrası ekonomik uzlaşmaya saldırmakla kalmaması (ki bu, cumhurbaşkanının öne sürdüğü nedenlerden dolayı olmasa da, eleştiri için meşru bir hedef olabilir), aynı zamanda bu saldırıyı insan hakları ve hafıza etrafında inşa edilen siyasi ve kültürel uzlaşmaya da genişletmesidir. Kayıp sayısını küçümseyen veya doğrudan inkar eden açıklamalar, askeri rejimin örtük olarak rehabilite edilmesine yönelik jestler ve insan hakları örgütlerinin sistematik olarak baltalanması: tüm bunlar, kırk yılı aşkın demokrasi sürecinde geliştirilen demokratik anlaşmanın temellerini yıkmayı amaçlamaktadır.

Elli yıl ve açık bir soru

Holokost inkârına, tarihsel olarak inşa edilmiş demokratik uzlaşmayı savunarak karşılık verme eğilimi anlaşılabilir ancak tehlikelidir. Hafıza politikalarını savunmak, yargılamaları savunmak, istatistikleri savunmak, mahkumiyetleri savunmak… Bu savunma, şimdi her zamankinden daha gerekli. Ancak eğer burada durursa, bu uzlaşmanın tükenmesine katkıda bulunan sorunun aynısını yeniden üretme riski taşır: bir düzeni korumaya indirgenmiş bir siyaset, zaten elde edilmiş olanın sınırları içinde kalan bir ufuk.

Demokrasi dokunulmaz hale gelip toplumsal olarak güçsüzleştiğinde, demokratik sistemin içinden hakları, yaşam koşullarını ve kolektif örgütlenme kapasitelerini baltalayan projelere karşı etkili bir engel olmaktan çıkar. Dahası, bir zamanlar onu arzu edilir kılan şeyi kaybetme riskiyle karşı karşıyadır: siyasetin statükonun yönetimi dışında bir şey olabileceği vaadi.

Sorun, hafızanın geçmişe çok fazla odaklanması değil; sonuçta bu, hafızanın asıl amacıdır. Sorun, bunu nasıl yaptığında yatmaktadır. Hafıza kendini yalnızca kınama olarak örgütlediğinde, devlet terörizmini ve politikalarını, onları mümkün kılan tarihsel süreçlerden izole etme eğilimindedir. Ve yalnızca dehşet açısından tasavvur edilen bir diktatörlük, tanklar veya askeri cuntalar olmadan, projesinin temel unsurlarının yeniden ortaya çıktığı bir bugünü anlamak için daha az yararlıdır.

Dolayısıyla soru, bu geçmişin bugün ne ölçüde geri döndüğü değil; bu geçmişi, bugünü etkileyebilecek ve geleceği dönüştürebilecek bir siyasi çerçeveye nasıl entegre edeceğimizdir. Bu, sadece bir formül olmaktan çok, dağılmış, yaralı ve ardı ardına gelen yenilgilerin derin derslerini hâlâ öğrenememiş Arjantin halk kampının nasıl örgütleneceği ve hareket edeceği konusunda çok somut sonuçlar doğurmaktadır.

Bu, diğer şeylerin yanı sıra, çok uzun zamandır ertelediğimiz şeylerin muhasebesini yapmaya cesaret etmeyi gerektirir: sadece diktatörlüğün suçları değil, aynı zamanda onu takip eden demokrasinin sınırlılıkları; sadece geçmişin dehşetleri değil, aynı zamanda bugünün sorumlulukları. Özellikle, Milei’nin yakaladığı öfkenin boş yere ortaya çıkmadığını ve yalnızca medya veya sermayenin propaganda makinesi tarafından üretilmediğini kabul etmeyi gerektirir. Bu, yıllar geçtikçe siyasi vaatlerin boş sözler olarak kaldığını, eşitsizliklerin devam ettiğini ve olanakların azaldığını gören gerçek insanların gerçek deneyiminin ürünüdür.

Bu öfke, aşırı sağın gelişmesi için zemin hazırlamıştır. Bu zeminde ona meydan okumak için ilk adım, onu görmezden gelmeyi ve küçümsemeyi bırakmaktır. İkinci adım ise gerçekten farklı bir şey sunabilecek bir politika oluşturmaktır: artık işe yaramayan şeyleri restore etmek değil, yeni bir ufuk açmak.

24 Mart 1976, alternatifleri hayal etme olasılığını zorla sona erdirdi. Elli yıl sonra, görev sadece geçmişle bugün arasındaki benzerlikleri vurgulamak ve bunun sandıkların görevini yerine getirmesini ve bizi daha az vahim bir duruma geri döndürmesini sağlamak için yeterli olacağını ummak olamaz. Elli yıl sonra, görev, tamamen farklı koşullar altında, uğruna savaşmaya gerçekten değer bir şeyi nasıl inşa edebileceğimizi kendimize sormak olmalıdır.

Notlar

[1] Üçlü A —  Alianza Anticomunista Argentina  — 1970’lerde aktif olan, Peronist sağın bazı kesimleriyle ve José López Rega’nın çevresiyle bağlantılı aşırı sağcı bir paramiliter örgüttü. 1976 darbesinden önce bile solcu aktivistlere, sendikacılara, entelektüellere ve siyasi muhaliflere karşı saldırılar, suikastler ve zulümler gerçekleştirdi.

[2] Cordobazo , Mayıs 1969’da Córdoba’da General Juan Carlos Onganía’nın diktatörlüğüne karşı patlak veren işçi ve öğrenci ayaklanmasını ifade eder. Genel grevle tetiklenen ve işçi ve öğrenci hareketlerinin birleşmesiyle beslenen bu seferberlik şiddetle bastırıldı. Tahminler farklılık gösteriyor: Resmi rakamlar yok, ancak çeşitli kaynaklar yaklaşık yirmi ölüm, üç yüzden fazla yaralanma ve yüzlerce tutuklamadan bahsediyor. Cordobazo, 1960’ların sonlarında Arjantin’in sosyal ve siyasi radikalleşmesinde bir dönüm noktası oldu ve askeri rejimin zayıflamasına katkıda bulundu. Buenos Aires eyaletinin öğretmenler sendikası SUTEBA’ya (CTERA’ya bağlı, Arjantin Cumhuriyeti Eğitim İşçileri Konfederasyonu), ” 29 de mayo: el Cordobazo “ya bakın: https://www.suteba.org.ar/29-de-mayo-el-cordobazo-12102.html

[3] Burada “işçi koordinasyonu” terimi, özellikle Buenos Aires ve çevresindeki büyük sanayi merkezlerinde 1970’lerde ortaya çıkan işçi örgütlenmesi biçimleri olan fabrikalar arası koordinatörleri ifade etmektedir . Bu koordinatörler, genellikle resmi Peronist sendika liderliğiyle çatışma halinde olan çeşitli fabrikalardan delegeleri ve taban militanlarını bir araya getirmiş ve 1976 darbesinden önce gelen grevlerde ve işçi seferberliklerinde önemli bir rol oynamıştır. Bkz. Facundo Aguirre ve Ruth Werner, “ La insurgencia obrera en el corazón de la industria ” , La Izquierda Diario , 8 Temmuz 2019: https://www.izquierdadiario.es/La-insurgencia-obrera-en-el-corazon-de-la-industria

[4] Tablita cambiaria, Ekonomi Bakanı José Alfredo Martínez de Hoz tarafından 1978 yılının sonundan itibaren uygulanan sisteme atıfta bulunur: devlet, enflasyonu dizginleme amacını öne sürerek, peso’nun devalüasyon oranını önceden duyurdu. Gerçekte, bu mekanizma peso’da keskin bir değer artışına yol açtı, doları nispeten ucuz hale getirdi, ithalatı artırdı ve finansal spekülasyonu teşvik etti – “finansal bisiklet”. O dönemde popülerleşen ve Fernando Ayala’nın (1920-1997) 1982’deki aynı adlı filminde kullanılan plata dulce ifadesi, ucuz dolara erişim, ithal tüketim ve kısa vadeli finansal karlarla bağlantılı bu kolay zenginleşme yanılsamasına işaret ederken, sanayi ve ücretler ciddi şekilde etkilendi. https://repositoriosdigitales.mincyt.gob.ar/vufind/Record/CONICETDig_925877de889d60e7531e3ce80b3c772a

[5] CONADEP ( Ulusal Kayıp Kişiler Komisyonu), diktatörlük döneminde işlenen zorla kaybetmeleri araştırmak üzere Aralık 1983’te Başkan Raúl Alfonsín tarafından kuruldu. Yazar Ernesto Sábato başkanlığındaki komisyon, Nunca Más (Bir Daha Asla) olarak bilinen nihai raporunu 20 Eylül 1984’te sundu. Komisyon tarafından toplanan tanıklıklar ve belgeler, 1985’te açılan ve diktatörlüğün birçok üst düzey yetkilisinin mahkumiyetiyle sonuçlanan askeri cuntaların yargılanmasında önemli deliller olarak kullanıldı.

[6] Raúl Alfonsín’in başkanlığı sırasında kabul edilen “Son Nokta” ( Punto Final , 1986) ve “Gerekli İtaat” ( Obediencia Debida , 1987) yasaları, diktatörlüğün suçlarından sorumlu olanların yargılanmasını ciddi şekilde sınırlandırdı. Carlos Menem’in 1989 ve 1990 yıllarında verdiği aflar, daha sonra mahkum edilmiş veya yargılanmış birçok askeri personele fayda sağladı. Bu cezasızlık mekanizmaları 2000’lerin başlarında kademeli olarak sorgulanmaya başlandı ve insanlığa karşı suçlar için yargılamaların yeniden başlamasının önünü açtı.

Florencia Oroz, tarihçi, öğretmen ve Jacobin América Latina’nın yayın koordinatörüdür. Arjantin ve Latin Amerika siyasi tarihi, demokrasi, halk kampının yeniden yapılanması, diktatörlüğün hatırası ve yeni sağ kanat üzerine çeşitli metinler ve röportajlar yayınlamış veya ortak yazarlığını yapmıştır.

Orijinal olarak Jacobin América Latina’da yayımlanmıştır.

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

1936 İspanya Devrimi Üzerine Düşünceler – Andy Durgan

İspanya İç Savaşı hakkındaki geniş literatürde, bu savaş çoğunlukla demokrasi ile faşizm arasındaki bir mücadele olarak gösterilir. Bu görüş, çoğu tarihsel olarak Stalinizmden etkilenmiş sol kesimler arasında neredeyse hegemonik bir konumdadır. Ancak bu yaklaşım, 1930’ların İspanyasının sosyopolitik gerçekliğiyle çelişmektedir.

Demokrasinin çöküşü

İç Savaş öncesindeki yıllarda İspanyol Devleti’nde yaşanan toplumsal, ekonomik ve siyasi kutuplaşma ile burjuva demokrasisinin bunun sonucunda çöküşü, hem silahlı çatışmanın hem de devrimin patlak vermesine neden oldu.[1] Halk Cephesi’nin Şubat 1936’daki seçim zaferi, yeni bir toplumsal reformlar döneminin kapılarını açmak yerine, cumhuriyetçi demokrasinin, iktidarlarına yönelik herhangi bir meydan okumayı önlemeye kararlı egemen sınıfları yenilgiye uğratma konusundaki yetersizliğini gözler önüne serdi. Halk Cephesi’nin zaferi hem kentli hem de kırsal emekçi kitlelerin yeni bir seferberlik dalgasını tetikledi. Cumhuriyet hükümeti ise, tıpkı 1931’de olduğu gibi, bunu bastırmaya çalıştı. Sağ kanat ise kendi adına, Cumhuriyetçi demokrasiyi içeriden yıkma umudunu tamamen terk ederek bir askeri darbe seçeneğine yöneldi.

Cumhuriyet’in geleceği yalnızca onun sağcı düşmanlarına değil, işçi hareketine de bağlıydı. Sosyalistlerin cephesinde, Largo Caballero’nun önderlik ettiği devrimci kanat, 1931-1933 deneyimini tekrarlamayı reddetti ve PSOE’nin (İspanyol Sosyalist İşçi Partisi) yeni hükümete katılmaması konusunda ısrar ederek “burjuva devrimini tamamlama” görevini cumhuriyetçilere bıraktı. Marksizm’in bu şematik anlayışı, Largo Caballero ve takipçilerinin iktidarı ele geçirmeye yönelik bir stratejiden yoksun kalmasına ve cumhuriyetçilerin bir sosyalist hükümete zemin hazırlamasını pasif bir şekilde beklemelerine yol açtı. Buna karşılık, İspanya Komünist Partisi (PCE) tarafından desteklenen Indalecio Prieto’nun daha sosyal demokrat kanadı, Cumhuriyetçi reformist programı tamamlamak için bir koalisyon hükümetine dönülmesi gerektiğini savundu. İç Savaş’ın tam ortasında sosyalist hareketin benimsediği tutum işte bu sonuncusuydu. PSOE’nin sol kanadı ise, tabanının bir kısmını Stalinizm’e kaptırmış olması nedeniyle —özellikle Sosyalist Gençlik’in (FJS), Komünist Gençlik Birliği ile birleşerek Birleşik Sosyalist Gençlik’i (JSU) kuracak olması— gelişmelerin gerisinde kaldı ve sonunda sosyal-demokrat rakipleriyle aynı konumu kabul etmek zorunda kaldı.

İç Savaş’ın arifesinde, anarko-sendikalist Ulusal Emek Konfederasyonu (CNT), İber Yarımadası’nın en önemli işçi hareketi olan Katalan işçi hareketi içinde hatırı sayılır bir güce sahip olmaya devam etti ve Endülüs, Aragon ve Valensiya Topluluğu’nda önemli bir varlık gösterdi. Ayrıca, sosyalistlerin tarihsel olarak işçi hareketi içinde çoğunluğu elinde tuttuğu Asturias ve Madrid’de, CNT önemli bir güce sahipti.[2]

Aktivistler ve sendika liderleri, anarko-sendikalistler ile en önemlisi İber Anarşist Federasyonu (FAI) olan, daha saf anarşist kesimler arasında bölünmüştü. Tüm bu eğilimler ortak bir özelliği paylaşıyordu: apolitizm. Ancak, baskılar nedeniyle zayıflamış ve ideolojik olarak bölünmüş olan CNT, 1936’nın ilk aylarında diğer sol hareketlerle ilişkilerinde daha uzlaşmacı bir tutum benimsedi. Bu durum, CNT’nin savaş sırasında hükümete doğrudan katılacak olmasının ilk adımı olarak değerlendirilebilir.

1936 Şubat seçimlerinde CNT, binlerce tutuklu üyesinin serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla, 1933’te yaptığı gibi, boykot kampanyası yürütmedi ve örgütün “oy kullanma özgürlüğü” tutumu, Halk Cephesi’nin zaferine katkıda bulunan faktörlerden biri oldu. Mayıs 1936’da CNT, Zaragoza’da Dördüncü Kongresini düzenledi. Bu kongre, hem ideolojik açıdan hem de işçilerin birliği yönündeki açık çağrısı nedeniyle örgüt tarihinde bir dönüm noktası oldu. Ekim 1934’teki Asturias komününün bastırılmasının yarattığı sarsıntıyla delegeler, toplumsal devrime giden ilk adım olarak sosyal demokrat Genel İşçi Sendikası (UGT) ile devrimci bir ittifakı savundular. Ancak Kongre, CNT’nin siyasete açıklığının sınırlarını da ortaya koydu. Özgürlükçü komünizmin doğası hakkında uzun ve soyut bir tartışma yaşanırken, mevcut durum veya askeri darbe tehdidi hakkında hiçbir tartışma yapılmadı.

Yeni kurulan POUM (Marksist Birleşik İşçi Partisi) da işçi birliğini savundu, ancak bunu 1934 devrimci hareketinde kilit rol oynayan İşçi İttifakları’nın (Alianza Obrera) yeniden örgütlenmesi yoluyla yapıyordu. POUM, kapitalizmi aşmak için temel bir unsur olan İşçi İttifakı’nı, küçük burjuva cumhuriyetçiliğine tabi siyasi bir ittifak olan Halk Cephesi ile tezat bir konuma yerleştirdi.

Aynı zamanda, 1934 hareketini başarısızlığa mahkûm eden eksik bir unsur olan büyük bir devrimci partiye duyulan ihtiyaç konusunda ısrar etti. Yeni parti, sosyalistlerin en radikal kesimlerini, özellikle de gençleri kazanmayı umuyordu. 1936 baharında Sosyalist Gençlik Federasyonu’nun Stalinist etki altına girmesi, bu umuda ölümcül bir darbe vurdu.

Devrim

Temmuz 1936’daki askeri ayaklanmaya tepki olarak patlak veren devrim, 1917’deki Bolşevik zaferiyle başlayan devrimci döngünün sonunu işaret ediyordu. Sadece birkaç gün içinde, Andreu Nin’in de ifade edeceği gibi, silahlanmış işçi sınıfı, “liberal burjuvazinin” beş yılda çözmeyi başaramadığı “temel sorunları”—tarım sorunu, Kilise sorunu, Ordu sorunu ve Katalonya sorunu—çözüme kavuşturmuştu. İşçi sınıfı demokratik bir cumhuriyet için değil, sosyalist bir devrim için savaşıyordu.[3]

İşçi hareketi tarihinde benzersiz bir öz-yönetim deneyimi olan bu devrimin temel unsuru, sanayinin ve toprağın kolektifleştirilmesiydi. Çoğu durumda, şirketlerin veya toprakların ele geçirilmesi, işçi örgütlerinin sonradan desteğiyle gerçekleşen kendiliğinden bir süreçti.[4] Kentsel kolektifleştirme, CNT’nin kontrolü altındaki ve İspanya sanayisinin yarısının yoğunlaştığı Katalonya’da daha da ileri boyuta ulaştı. Valensiya Topluluğu’nda da kolektifleştirme, özellikle tarımda oldukça yaygındı. Valensiya’dakilerin yanı sıra en çok bilinen tarım kolektifleri, doğu Aragon’da anarşistler tarafından örgütlenenlerdi. Her ne kadar bölgedeki CNT milislerinin varlığı bu kolektifleştirmeler için önemli olsa da, girişim genellikle yerel düzeydeydi. Özellikle de Aralık 1933’teki anarşist ayaklanma sırasında özgürlükçü komünizmin kurulduğunun ilan edildiği kasabalarda. Tarım kolektifleşmesi, Endülüs ve Kastilya’ya da yayıldı.

Devrim aynı zamanda, binalara el konulması ve bunların anti-faşist örgütlerin karargahlarına, okullara, hastanelere ve halk yemekhanelerine dönüştürülmesiyle kentsel alanın geniş çapta işgal edilmesi anlamına da geliyordu. Dahası, birçok kadın için devrim ve savaş, geleneksel olarak eve kapatılmalarından bir kopuşa vesile olmuş ve onlara “ilk defa kolektif bir kamusal görünürlük kazandırmıştı”.[5] Kadınlar ilk olarak anti-faşist kadın örgütlerine kitlesel düzeyde katılarak, fabrikalarda çalışarak ve daha nadir olsa da silahlı mücadeleye katılarak siyasi faaliyete adım attılar.

Sadece devrimin en güçlü olduğu yerlerde değil, askeri ayaklanmaya karşı gösterilen tüm direnişin merkezinde işçi örgütleri yer alıyordu. Sendikalar ve işçi partileri, Cumhuriyetçi bölge genelinde isyancılarla savaşmak için milisler örgütlediler. 1936 yazında, çeşitli cephelerde savaşan yaklaşık 150 bin milis bulunuyordu. Katalonya ve Valensiya Bölgesi’nin devrimci merkezlerinin ötesindeki diğer alanlarda da sendikalar sanayiye müdahale ederek farklı biçimlerde işçi denetimi kurmuşlardı.

Savaş ve devrim karşısında Halk Cephesi

Uluslararası faşist güçler tarafından yoğun bir şekilde desteklenen isyancıların askeri üstünlüğü karşısında, Halk Cephesi’nin ana partileri olan Cumhuriyetçiler, Sosyalistler ve Komünistler, orta sınıfların desteğini korumak ve başta Büyük Britanya ve Fransa olmak üzere Batılı demokrasilerden askeri yardım sağlamak amacıyla savaşı burjuva demokrasisinin bir savunması olarak sunmanın gerekli olduğunu savundular. Bu tutum, Cumhuriyetçi bölgenin önemli bir bölümünde sürmekte olan sosyal devrimi bastırmak veya en azından gizlemek anlamına geliyordu.

Hem o dönemde hem de tarih yazımında, orta sınıfların veya en azından bu sınıfın bir kesiminin sol eğilimli cumhuriyetçi partiler tarafından temsil edildiği kabul ediliyordu. Bu partilerin 1931 ve 1936’daki cumhuriyetçi hükümetlerde merkezi bir rol oynamış olması, siyasi önemlerine dair düşünceyi pekiştirmiştir. Ancak, sosyal ve seçmen tabanları oldukça kısa ömürlüydü. Kitlesel desteğe sahip oldukları tek yer olan Katalonya (Esquerra Republicana de Catalunya, Katalonya Cumhuriyetçi Solu veya ERC) dışında, sol Cumhuriyetçiliğin sosyal tabanı epey sınırlıydı ve temelde kentsel küçük burjuvazi ile öğretmenler gibi çok belirli kesimlerden oluşuyordu.

Cumhuriyet yılları boyunca elde edilen seçim sonuçları, gördükleri desteğin sınırlarını açıkça ortaya koymaktadır. 1931’de, Katalonya hariç tutulduğunda, PSOE ve Radikal Parti ile ittifak halinde 111 solcu Cumhuriyetçi milletvekili seçilirken, 1936’da Halk Cephesi’nin bir parçası olarak 129 milletvekili seçilmiştir. 1933’te ise ülke çapında bir koalisyonun parçası olmadan (Katalonya’daki 21 sandalyeye karşılık) yalnızca 14 sandalye kazanabilmişlerdir; bunların dokuzu Radikallerle yapılan yerel anlaşmalar, beşi ise PSOE’nin yine yerel düzeydeki desteği sayesinde elde edilmiştir.[6]

Uluslararası alanda, Cumhuriyet’in görünüşte doğal müttefikleri liberal demokrasiler, Meksika’nın dikkate değer istisnası dışında, meşru hükümete kendini savunması için gerekli silahları göndermeyi reddederek onu terk etmekle kalmadılar, aynı zamanda cumhuriyetçi İspanya’nın neredeyse tamamen izole olmasına yol açan “müdahale etmeme” politikası adlı bir maskaralığı da desteklediler. Almanya ve İtalya’nın Müdahale Etmeme Komitesi’ne katılımı, bu rezil politikanın alaycılığının en açık örneğiydi.

Gerçekte, ne Fransa’nın ne de Büyük Britanya’nın ciddi bir siyasi ve sosyal radikalleşme ortamında zayıf görünen bir hükümeti desteklemeye niyeti vardı. Egemen sınıflar, askeri liderlik ve İngiliz emperyalizmi tarafından köşeye sıkıştırılan Fransız Halk Cephesi hükümeti, Cumhuriyet’e silah gönderme niyetinden hızla vazgeçti. İngiliz hükümeti, İkinci İspanyol Cumhuriyeti’nin Başbakanı (1931-1933 ve 1936), 1935’teki Halk Cephesi’nin örgütleyicisi ve Cumhuriyet’in son Cumhurbaşkanı (1936-1939) olan Manuel Azaña’yı “İspanya’nın Kerenski’si” olarak görüyor ve İç Savaş başladığında Bolşevizmin iktidarı ele geçirmek üzere olduğuna inanıyordu. Bakanları arasında, İngiltere’nin emperyalist ve kapitalist çıkarlarını korumak için Franco’nun en iyi seçenek olduğuna dair açıklamalar yapanlar bolca mevcuttu. [7]

Stalinizm

Rus Devrimi’nin yozlaşması ve Stalin’in iktidarı ele geçirmesiyle komünist partiler, tamamen Moskova’nın politik ihtiyaçlarına tabi hale gelmişti. Komintern’in Halk Cephesi politikasına yönelmesi, öncelikle Nazi Almanyası’nın bizzat SSCB’nin bekasına yönelttiği tehdidi kontrol altına alma ihtiyacından kaynaklanıyordu. Bu tehdit, faşist güçlere karşı demokrasilerle, özellikle de Fransa ile uluslararası bir ittifak kurmayı acil hale getirdi. Böylece Halk Cephesi, Sovyet dış politikasının ulusal düzeydeki ifadesi haline geldi. Bu yeni yönelimin söz konusu dönemde komünist partiler tarafından tek tip bir şekilde benimsenmesi, her bir ülkenin sosyopolitik durumuna dair herhangi bir analize dayanmıyordu.

Ancak, sosyal demokrat partileri sosyal faşizmle özdeşleştiren ve onları işçi sınıfı için en büyük tehlike olarak gören önceki felaket çizginin aksine, Halk Cephesi aşırı sağ tehdidiyle yüzleşme ihtiyacıyla uyumluydu ve İspanya Devleti de dahil olmak üzere birçok ülkede komünistlerin siyasete etkisinde ani bir artışa yol açtı. Savaşın patlak vermesiyle birlikte PCE, Cumhuriyetçi bölgedeki en güçlü siyasi parti haline geldi. Parti, 1937’nin ortalarına gelindiğinde 300 bin üyeye ulaşmıştı (Temmuz 1936 öncesinin on katı), öte yandan Katalonya’daki kolu olan Partit Socialista Unificat de Catalunya (Katalonya Birleşik Sosyalist Partisi veya PSUC) 50 binden fazla ve partinin gençlik grubu olan Juventudes Socialistas Unificadas (Birleşik Sosyalist Gençlik veya JSU) ise yaklaşık 250 bin üyeye sahipti.

Komünist Parti’nin böylesine güçlenmesinin birkaç nedeni vardı. Komünistlerin Halk Cephesi’ni kararlı bir şekilde savunması, devrimin aşırılıklarından ve özel mülkiyete yönelik saldırılardan korkan küçük burjuva kesimler de dahil olmak üzere, askeri ayaklanmaya ve faşizme karşı çıkan yeni siyasallaşmış insanları partiye çekti. Askeri merkezileşmeyi ve sıkı disiplini savunan komünistler, Cumhuriyet’e sadık kalmış olan birçok profesyonel askerin de desteğini kazandılar. Ancak her şeyden önce, SSCB’nin Cumhuriyet’e verdiği askeri destek PCE’nin prestijinin artmasına katkıda bulundu.

Komünist etkinin artışını açıklarken sıklıkla göz ardı edilen bir faktör de “Rus Devrimi’nin partisi” imajının kalıcılığı ve kendilerini devrimci olarak tanımlamalarıydı. PCE’nin, cumhuriyetçi demokrasiyi savunma taahhüdüne rağmen “yeni tip bir demokrasi”, “halk devrimi” ve “ulusal devrimci savaş” ihtiyacından bahsetmesi, Cumhuriyetçi bölgedeki siyasi ve sosyal gerçekliklerin bir yansımasıydı. Kasım 1936’da Madrid halkını harekete geçirmek için Sovyet imgelerinin ve devrimci yöntemlerin yaygın olarak kullanılması, komünistler ile burjuva demokrasisi arasındaki görünürde kafa karıştırıcı olan ilişkinin bir başka örneğidir. Dolayısıyla, Halk Cephesi’nin sosyalizmin kurulması için gerekli bir taktiksel ara dönem, bir ön aşama olduğu sonucuna varmak zor değildi. Bu tür belirsizlikler, Stalinizmin, PCE’ye katılan Federación de Juventudes Socialistas’ın (Sosyalist Gençlik Federasyonu) önemli bir kesimi için yarattığı cazibeyi açıklamaya yardımcı olmaktadır.[8]

Sonuç olarak, liberal ve reformist kesimler değil, disiplini ve Leninist yapısıyla yalnızca PCE (ve Katalonya’da PSUC), hem Cumhuriyetçi bölgede sürmekte olan sosyal devrimi sona erdirmeyi hem de Halk Cephesi’nin savaş çabalarını siyasi olarak yönlendirmeyi başarabildi.

İktidara karşı Anarşizm

İspanya topraklarının neredeyse üçte ikisinde askeri ayaklanmanın bastırılmasının ardından, iktidar, çoğu Halk Cephesi’ne bağlı olan ve CNT’nin doğrudan katılımıyla faaliyet gösteren sayısız komite tarafından yürütülüyordu. Katalonya’da ise komiteler, devrimin etkisini yansıtıyordu. Genellikle “devrimci” veya “antifaşist” komiteler olarak anılan bu komitelerin yapısı, çeşitli örgütlerin yerel güçlerine bağlıydı. Genellikle üyeler, kendi örgütleri tarafından atanır, çok azı yerel halk tarafından seçilirdi.[9]

Cumhuriyetçi bölgede, ilk haftalarda yaşanan, koordinasyon eksikliğini ve iktidarın parçalanmışlığını aşmak için şehir ve bölge ölçeğinde farklı türde komiteler örgütlendi. Bunların neredeyse tamamı yerel düzeydeki Halk Cephesi örgütleri tarafından destekleniyor, CNT de buna eklemleniyordu. Bu komitelerin özerklik düzeyleri ve radikalizmleri bulundukları yere göre değişiklik gösteriyordu. Bunların en önemlisi Katalonya’daki Anti-Faşist Milisler Merkez Komitesi’ydi (CCMA). Durumu idare edemeyen Katalan hükümeti, işçi ve cumhuriyetçi güçlere, isyancı güçlere karşı mücadeleyi koordine edecek birleşik bir komitenin kurulmasını önerdi. Böylece 21 Temmuz’da, yeni komitenin kararları devrimin gücünü yansıtmasına karşın, Halk Cephesi’nin çoğunlukta olduğu CCMA kuruldu.[10] Askeri örgütlenmenin yanı sıra CCMA; ayaklanmayı destekleyen kişilerin banka hesaplarını dondurarak ve işçilerin sahip olduğu işletmelerin ücret ödemeye devam etmesine yardımcı olacak önlemler alarak ekonomiyi kontrol altına almanın ilk adımlarını attı.

Cumhuriyetçi bölgenin büyük bir kısmında, İç Savaş’ın ilk haftalarında, CCMA gibi, fiilen iktidarı elinde tutan komiteler kuruldu. Bu komitelerin çoğunun siyasi yönelimi, Halk Cephesi örgütlerinin etkisini yansıtıyordu. Ancak durum o kadar kutuplaşmıştı ki, Cartagena, Gijón, Málaga, Valensiya’daki komitelerde ve özellikle Ekim ayında kurulan ve anarşistlerin hâkim olduğu Aragon Konseyi’nde olduğu gibi, birçok yerde bu komiteler belirgin bir şekilde radikal bir tutum sergiledi.

Ancak, tamamen parçalanmış halde kalan komitelerin iktidarı sağlamlaştırılamadığı için devrim tam anlamıyla başarılı olamadı. Bu gerçeklik göz önüne alındığında, devrimin geleceği, savaş sırasında üye sayısını ikiye katlayarak bir buçuk milyon üyeye ulaşan CNT’ye bağlıydı. Anarşistler açısından devrim, İspanya’nın ileride Cumhuriyetçi bölgeyi oluşturacak kesiminin büyük bölümünde işçi sınıfının sokakları, fabrikaları ve toprakları kontrol etmesi anlamında bir gerçeklikti. Ancak işçi örgütleri iletişimi, dış ticareti veya bankacılığı kontrol etmiyordu. Hepsinden önemlisi, 1936 sonbaharında Halk Ordusu’nun kurulmasıyla birlikte savaşın ve devrimin temel unsuru olan silahlı kuvvetlerin de kontrolünü kaybettiler.

Cumhuriyetçi Devlet’in neredeyse tamamen çözülmesinin yarattığı boşluk karşısında, anarşistler kısa süre içinde bir ikilemle karşı karşıya kaldılar. Barselona’da askerî isyancıların yenilgiye uğratılmasının ertesi günü, 21 Temmuz’da Katalan CNT’sinin bölgesel genel kurulunda, radikal anarşizmin en etkili liderlerinden biri olan Juan García Oliver, CNT’nin önünde iki seçenek bulunduğunu ifade etti: “ya her şeyi göze almak” ve bunun sonucunda “bir anarşist diktatörlük” kurmak ya da diğer anti-faşist güçlerle işbirliği yapmak. “Diktatörlük” anarşistler için kabul edilemez olduğundan ve özellikle Katalonya dışında diğer güçlerin (bilhassa sosyalistlerin) önemli bir varlığı bulunduğundan, “işbirliği” seçeneğini tercih ettiler. Böylece anarşist liderler, daha başlangıçtan itibaren devrimi savunmaları ile devletle işbirliği yapma pratikleri arasındaki çelişkinin içinde kaldılar. Gerçekte ikilem “diktatörlük” ile “işbirliği” arasında değildi: Asıl ikilem, iktidarın ele geçirilmesi için anarşist safların ötesine geçen bir işçi birliği ile er ya da geç devrimin sonu anlamına gelecek olan Halk Cephesi’ne tabi olma arasındaydı.

Yeni bir devlet kurmaya karşı çıkan anarşistler, sonunda mevcut devletle, daha doğrusu 1936 İspanya’sının koşullarında Cumhuriyetçi devletin yeniden inşasıyla işbirliği yapar hale geldiler. Askerî durumun giderek kritikleştiği Kasım 1936’nın başlarında, dört anarşist Cumhuriyetçi hükümete katıldı.

Cumhuriyetçi bölge içindeki karşı devrimci süreç, 1937 Mayıs’ının başlarındaki sokak çatışmalarıyla zirveye ulaştı.[11] Bir hafta sonra, ılımlı sosyalist Juan Negrín başkanlığında, anarşistlerin katılımı olmadan bir hükümetin kurulması, burjuva devletinin kesin olarak güçlenmesini ve başta Stalinizmin şiddetli karalama kampanyasının kurbanı olan POUM olmak üzere en devrimci kesimlerin bastırılmasını temsil ediyordu. Devrimin son kalesi, anarşistlerin kontrolünde olan ve ağustos ayında feshedilen Aragon Konseyi’ydi. Şubat 1938’e gelindiğinde, Cumhuriyetçi devlet ile işbirliği yapmaya tamamen ikna olmuş olan CNT, hükümete geri döndü.

Devrimci bir alternatif mümkün müydü?

Halk Cephesi’nin, sosyal devrimi feda ederek demokrasiyi savunmak amacıyla savaş yürütme yaklaşımına bir alternatif olup olmadığını değerlendirmek gerekir. Cumhuriyetçi hükümetin askeri stratejisi, kısmen kendi bölgesindeki siyasi durumun kontrolünü elinde tutma ve dünyaya kendini liberal bir hükümet olarak sunma ihtiyacından dolayı, alışılmışın dışında veya devrimci taktiklerin kullanılmasını reddediyordu. Ancak düşmanın büyük maddi üstünlüğü göz önüne alındığında, Cumhuriyetçi hükümetin geleneksel askeri stratejiye bağlı kalmasının başarı şansı oldukça düşüktü. Halk Cephesi’nin ve devrimin yok edilmesinin, yalnızca Cumhuriyet’in askeri ihtiyaçlarından kaynaklanan “pratik” bir tutum olduğu düşüncesi bir yanılgıdır.

Halk Cephesi politikalarının, özellikle de emperyalist çıkarlara tabi olmasının askeri sonuçları oldu. Örneğin, İngiliz hükümetinin baskısıyla donanma filosunun daha en başından Cebelitarık Boğazı’ndan çekilmesi, isyancı güçlerin binlerce askeri Kuzey Afrika’dan İber Yarımadası’na geçirmesi için yolu açık bıraktı. Ayrıca, Fransız emperyalizminin çıkarlarına zarar vermemek adına Fas’ın bağımsızlığını ilan etmeyi ve faşistlerin cephe gerisinde milliyetçi bir ayaklanmayı desteklemeyi reddetmeleri de isyancı güçlerin işine yaradı.

Alternatif bir strateji, nüfusun (Kasım 1936’daki Madrid Muharebesi’nde olduğu gibi) kitlesel seferberliğini, savunmaya dayalı bir mevzi savaşını ve gerilla savaşıyla harmanlanmış daha sınırlı, ani baskınların kullanımını içerebilir, böylece kapasiteleri arasında belirgin bir eşitsizlik bulunan iki ordu arasındaki devasa çarpışmaların önüne geçilebilirdi. Aynı zamanda, Fas’ın bağımsızlığının ilan edilmesi ve Fas bağımsızlık hareketine askeri destek verilmesi ya da köylülere toprak dağıtımının duyurulması gibi adımlar, düşmanın cephe gerisinin zayıflatılmasına katkı sağlayabilirdi.[12]

Elbette, Madrid savunması bu konuda açıklayıcı bir örnek teşkil etse de, devrimci bir savaş stratejisinin başarıya ulaşıp ulaşamayacağını bilmek imkansızdır. Dahası, hem komünist hem de sosyal demokrat partilerin önemli bir nüfuza sahip olduğu uluslararası durum elverişli olmaktan çok uzaktı. İspanya’da devrimci bir iktidarın varlığının, kendi sınırlarının ötesindeki işçi hareketleri üzerinde nasıl bir etki yaratacağını bilmek imkansızdır. 1917 örneği, bunun bir katalizör işlevi görebileceği ve sonuç olarak diğer siyasi akımların sınıf mücadelesi üzerinde daha büyük bir etkiye sahip olmasının önünü açabileceği ihtimalini doğurmaktadır.

Savaş ve devrim

İspanya İç Savaşı tarih yazımı, genellikle antifaşist güçler arasındaki bölünmeyi, savaşa öncelik vermek isteyenler (komünistler, cumhuriyetçiler ve sosyalistler) ile devrimin çıkarlarını savaşın çıkarlarının önüne koyan CNT ve POUM arasındaki bir bölünme olarak sunar: savaş mı devrim mi ikilemi. Aslında durum hiçbir zaman böyle olmadı. Hem CNT hem de POUM, savaşı ve devrimi eşzamanlı olarak yürütmenin, yani devrimci bir savaş yürütmenin gerekliliğini savunuyordu. İkisi birbiriyle iç içe geçmişti. Özellikle POUM, Rus İç Savaşı sırasındaki Sovyet Kızıl Ordusu’nu örnek alarak devrimci bir ordunun kurulmasını öneren net bir askeri politikaya sahipti. Ancak böyle bir ordu, işçiler, köylüler ve milislerden oluşan komiteler aracılığıyla, alttan gelen demokrasiye dayalı bir devrimci hükümet olmadan kurulamazdı.[13]

POUM, en azından Katalonya’da devrimi pekiştirmek için işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesi gerektiğini savunuyordu. Ancak CNT olmadan böyle bir hedefe ulaşmak imkânsızdı. CNT’yi veya en azından bir kısmını buna ikna etmek çok geçmeden POUM’un temel siyasi meselesi haline geldi, ancak görüldüğü üzere, anarşistlerin herhangi bir devrimci iktidar veya devlet biçiminin kaçınılmaz olarak bir diktatörlüğe yol açacağına dair inancını aşması gerekiyordu.

Nihayetinde İspanyol devrimindeki en büyük eksiklik, iktidarın ele geçirilmesine öncülük edecek gerekli güce sahip devrimci bir örgütün bulunmamasıydı. Andreu Nin’e göre “devrimin tek partisi” olan POUM’un böylesi bir örgüt haline gelmesinin önünde bir dizi engel vardı. Kendi hatalarının ötesinde, Katalonya dışında bir tabanının bulunmaması ve kısa geçmişi –henüz bir yıl önce kurulmuştu– aşılması zor engellerdi. Ve siyasi bir liderlik olmadan, devrim yenilgiye mahkûmdu.

Dipnotlar

[1] Cumhuriyet’in başarısızlığı üzerine bkz: Maurin (2023) and Durgan (2021).

[2] İç Savaş öncesinde ve sırasında anarşizm üzerine yazılmış kapsamlı kaynakça listeleri arasında şu eserlere başvurulabilir: Peirats (1989), Casanova (2010) ve Ealham (2026).

[3] Durgan (2025) ss. 88-89.

[4] Kolektifleştirme sürecine ilişkin en kapsamlı tarihçe hâlâ şudur: Bernecker (1982).

[5] Nash (2006) s. 92.

[6] Durgan (1992).

[7] Moradiellos (1996).

[8] Halk Cephesi’ne ilişkin komünistlerin tutumundaki çelişkilerin örnekleri için bkz. Fraser (1979), Cilt II, s. 30 ve Durgan (2022), s. 30, 43-44.

[9] Komitelerle ilgili olarak, örneğin şu kaynaklara bakınız: Pozo (2012) ve Durgan (2017).

[10] Beş Cumhuriyetçi delege vardı, ayrıca üçü CNT’den, üçü UGT’den, ikisi FAI’den ve POUM, PSUC ile Katalan tarım sendikası Unió de Rabassaires’ten birer kişi.

[11] Mayıs Olayları ile ilgili kaynakçalar arasında özellikle dikkat çekenlerden biri Guillamón (2018) çalışmasıdır.

[12] Devrimci savaş seçeneğine ilişkin tartışma için bkz.: Claudin (1975), s. 210-242; Guillén (1980); Fraser (1979), cilt II, s. 27-38; Beevor (2005), s. 464; Durgan (2013).

[13] Durgan (2025) ss.113-118.

Referanslar

Bernecker, Walther (1982) Colectividades y revolución social. El anarquismo en la Guerra Civil española. 1936-1939. Barcelona: Crítica.

Beevor, Antony (2005) La Guerra Civil española. Barcelona: Crítica.

Casanova, Julián (2010) De la calle al frente. El anarcosindicalismo en España. Barcelona: Crítica.

Claudin, Fernando (1975) The Communist Movement. From Comintern to Cominform. Harmondsworth: Penguin.

Durgan, Andy (1992) “The 1933 elections in Spain and the Defeat of the Left”, Journal of the Association of Contemporary Iberian Studies, vol. 5, n º 2. Londres.

(2013) “The People in Arms: Spain 1936”, en Gonzalez, Mike & Barekat, Houman (eds.), Arms and the People. Popular Movements and the Military from the Paris Commune to the Arab Spring, Londres: Pluto Press: pp. 123-148.

(2017) “La democracia de los trabajadores en la Revolución española, 1936-1937”, en Azzellini, Darío & Ness, Immanuel (eds.), Poder Obrero. Autogestión y control obrero desde La Comuna hasta el presente. Madrid: La Oveja Negra: pp. 211-242.

(2021) “90 aniversario de la II República. Razones de un fracaso”, viento sur, 175: 99–108.

(2022) Voluntarios por la revolución. La milicia internacional del POUM en la Guerra Civil Española. Barcelona: Laertes.

(2025) El POUM. República, revolución y contrarrevolución. Barcelona: Sylone- viento sur.

Ealham, Chris (2026) La lucha por Barcelona. Clase, cultura y conflicto 1898-1937. Madrid: Ediciones La Tormenta.

Fraser, Ronald (1979) Recuérdalo tú y recuérdalo a otros. Historia oral de la Guerra Civil española. Barcelona: Crítica.

Guillamón, Augustín (2017) Insurrección. Las sangrientas jornadas del 3 al 7 del mayo del 1937. Barcelona: Editorial Descontrol.

Guillén, Abraham (1980) El error militar de las “izquierdas”. Barcelona: Hacer.

Maurin, Joaquin (2023) Hacia la segunda revolución. Toledo: El Perro Malo.

Moradiellos, Enrique (1996) La perfidia de Albión. El gobierno británico y la guerra civil española. Madrid: Siglo Veintiuno.

Nash, Mary (2006) Rojas. Las mujeres republicanas en la Guerra Civil. Madrid: Taurus.

Peirats, José (1989) La CNT en la revolución española. Madrid: Hamelyn.

Pozo González, Josep Antoni (2012), Poder legal y poder real en la Cataluña revolucionaria de 1936. Sevilla: Espuela de Plata.

Kaynak: https://internationalviewpoint.org/Reflexions-on-the-Spanish-Revolution-of-1936

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Ceuta’daki Olaylara İlişkin Açıklama – Anticapitalistas

Saatler geçtikçe Ceuta’daki trajedinin boyutları daha da ağırlaşıyor. Şimdiden 90’dan fazla kişinin yaşamını yitirdiğinden söz ediliyor ve önümüzdeki saatlerde bu sayının daha da artacağı anlaşılıyor. Vurgulamak istediğimiz ilk nokta şudur: Kuzey Afrika’daki sınır rejiminin acımasızlığı, küresel nüfusun en yoksul ve en kırılgan kesimlerinin yaşamına mal olmaktadır. Bu sistemin dayattığı kayıtsızlık ve insanlıktan çıkarma karşısında açıkça ifade etmeliyiz ki, bu her şeyden önce insanların yaşamına mal olan adaletsiz bir trajedidir.

Bu ölümler, Akdeniz’in bir toplu mezara dönüşmesiyle birlikte her yıl yaşamını yitiren yüzlerce insanın arasına katılmaktadır. Bu sınır rejimi, Avrupa Birliği ve İspanya devleti tarafından yönlendirilmekte, Fas devleti ise buna suç ortağı olarak eşlik etmektedir.

Alevi hanedanlığının rejimi ile Fas’ı yöneten oligarşinin bu trajedide büyük bir sorumluluk taşıdığı açıktır. Kendi çıkarları doğrultusunda, halkları içinde tuttukları ağır koşullardan sonuna kadar istifade ediyor ve kendi amaçlarına hizmet edecek belirli nüfus hareketlerini teşvik ediyorlar. ABD ve İsrail ile olan ilişkileri, Cezayir ile tarihsel çatışmaları kadar iyi bilinmektedir. Fas rejimi, Batı Sahra’yı sömürgeleştirmekten, Rif halkı gibi halkları ve kendi nüfusunun protestolarını bastırmaktan çekinmeyen rezil bir diktatörlüktür.

Bununla birlikte, Alevi rejiminin halkının çaresizliğini kendi çıkarları için kullanmış olması gerçeği değiştirmez. Yoksulluk ve geleceksizlik nedeniyle çaresizliğe sürüklenen pek çok insan, daha iyi bir yaşam umuduyla emperyalist merkez ülkelerine göç etmeye çalışmaktadır. Yeni sömürgecilik ve yerel oligarşiler tarafından yoksullaştırılan bu insanlar bir işgal ordusu değil; küresel proletaryanın bir parçasıdır ve sınıfsal açıdan dayanışmamızı ve insani yaklaşımımızı hak etmektedir. Bugün bu konuda tereddüt dile getiren ve meseleyi yalnızca bir komplodan ibaret gören tek taraflı bir yaklaşımı benimseyen soldaki çevreler ise, İspanya devleti ile Avrupa Birliği’nin bu trajedinin tamamındaki sorumluluğunu aklamaya çalışmaktadır. Daha Haziran 2022’de ilerici koalisyon hükümeti, Fas güçleriyle birlikte yürüttüğü operasyon sonucunda Melilla sınır çitindeki trajedide 22 kişinin ölümüne ve yüzlerce kişinin kaybolmasına yol açmıştı.

Bu olayda da kamuoyu tartışmalarına militarist söylem hâkim olma eğilimindedir. “İşgal” ya da “ulusal egemenliğin ihlali” gibi kavramlara dayanan söylemlerin benimsenmesi, sağın ve aşırı sağın toplum genelinde yaymaya çalıştığı fikirlerin, kendisini ilerici olarak gören kesimlere kadar nüfuz ettiğini göstermektedir.

Emekçileri ulusal sınırlar temelinde karşı karşıya getirilmesi karşısında, bu durumdan çıkar sağlayan her iki ülkedeki ekonomik ve siyasal elitleri açıkça teşhir etmeliyiz. Sınırlar göçü engellemez; onu daha acımasız hâle getirir ve göçmenleri disipline ederek burjuvazinin onları daha yoğun sömürmesi için daha elverişli koşullar yaratır. Böylece işçi sınıfının genel yaşam standartları aşağı çekilir. İspanyol burjuvazisi ise düşük ücretlerden utanmazca yararlanarak kârlarını sürdürmektedir.

Bu ilişkinin son derece somut bir ekonomik boyutu da bulunmaktadır. Acciona, Indra ve Repsol gibi büyük şirketler ile Santander gibi finans kuruluşları, işgal altındaki Batı Sahra’nın kaynaklarının sömürülmesinden ve Fas’ın ekonomik modelinin ayakta tutulmasından kâr sağlamaktadır. Aynı zamanda Fransa, İspanya ve ABD bakımından Fas tarım, bakım hizmetleri ve hizmet sektörüne ucuz emek sağlayan temel ülkelerden biri olmayı sürdürmektedir. “İyi komşuluk” söyleminin ardında ekonomik, jeopolitik ve şirket çıkarları üzerine kurulu bir ittifak yatıyor. Bu ittifak içinde zaman zaman gerilimler ve çıkar farklılıkları ortaya çıksa da, nihayetinde aynı sistemik modele ve aynı sınıfsal çıkarlara hizmet etmektedir.

Bizim tutumumuz nettir. Göç için yasal ve güvenli yolların açılmasını, sınırların militarize edilmesine son verilmesini ve göçmenlerin insan haklarının merkeze alınmasını savunuyoruz. İnsani felaketleri önleyecek ve aynı zamanda göçün bir şantaj aracı olarak kullanılmasına son verecek olan da budur. Irkçılığa karşı sürekli mücadele ediyor, kökeni ne olursa olsun işçi sınıfının ortak örgütlenmesini savunuyoruz. İspanya devleti ile Fas’ın ekonomik çıkarlarını ve siyasal düzenlerini teşhir ediyor, bunlara karşı mücadele ediyor ve temel sorunların ancak halklar arasındaki dayanışmayla çözülebileceğine inanıyoruz.

Ayrıca saf değiliz. Bu kapitalist ve emperyalist sistem altında bazı kazanımlar elde etmek mümkündür ve uçuruma sürüklenmemek için bunlar uğruna mücadele etmek zorunludur. Ancak halklar arasında, birkaç gücün ekonomik ve jeopolitik çıkarlarının aracılık etmediği federatif, dayanışmacı ve ortaklaşmacı ilişkiler kuracak sosyalist ve enternasyonalist bir dönüşüm, gerçekten güvenli ve açık serbest dolaşım biçimlerinin hayata geçirilmesini mümkün kılacaktır. Bu hedef uğruna mücadele ederken, tüm göçmenlerin insan haklarını tavizsiz biçimde savunmalı; bu vahim durumun sorumlusu olan bütün ülkelerin egemen sınıflarını teşhir etmeli ve onlara karşı mücadele etmeliyiz.

Bu nedenle, güç dengelerini bugün ve burada değiştirebilmek için şu talepler etrafında mücadele edilmesini zorunlu görüyoruz:

  • Yabancılar Yasası’nın yürürlükten kaldırılması,
  • Avrupa Göç ve İltica Paktı’na son verilmesi ve Frontex’in dağıtılması,
  • Karşılama ve kabul sisteminin derhal güçlendirilmesi,
  • Derhal geri göndermelere son verilmesi.

Sınırların acımasızlığına, ırkçılığa ve halklar arasındaki çatışmaya karşı: enternasyonalist ve sınıf dayanışması!

Anticapitalistas, IV. Enternasyonal’in İspanya Devleti’ndeki seksiyonudur.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Cammu ve Keşmir’deki İlerici Örgütlerden Uluslararası Dayanışma Çağrısı

Aşağıdaki örgütler, Pakistan yönetimi altındaki Cammu ve Keşmir halkıyla dayanışma çağrısı yapan ortak bir açıklama yayımladı:

  • Jammu Kashmir National Students Federation (JKNSF)
  • Jammu Kashmir National Awami Party (JKNAP)
  • Jammu Kashmir Liberation Front (JKLF/Sagheer)
  • Jammu Kashmir Liberation Front (JKLF/Yasin)
  • Jammu Kashmir Students Liberation Front (JKSLF)
  • Peoples Revolutionary Front (PRF)
  • Daily Jeddojehad.com
  • South Asian Solidarity Network USA (SASN)

Pakistan yönetimi altındaki Cammu ve Keşmir (PaJK) halkı, yakın tarihin en kanlı devlet baskısı dalgalarından biriyle karşı karşıya bulunuyor. Ekonomik ve demokratik talepler etrafında doğan kitlesel hareket; sokağa çıkma yasakları, iletişim kesintileri, gerçek mermilerle ateş açılması ve toplu cezalandırma uygulamalarıyla bastırılmaya çalışıldı.

PaJK yönetimi, bir kez daha Pakistan devletinin bir kuklası olduğunu göstererek, halkın demokratik taleplerine yanıt vermek yerine İslamabad’ın dayattığı politikaları uyguladı. Cammu ve Keşmir Ortak Halk Eylem Komitesi (JAAC), ekonomik ve demokratik talepler etrafında aylarca süren seferberliğin ardından 9 Haziran’da bir “Uzun Yürüyüş” düzenleyeceğini ilan etmişti. Devlet, bu meşru taleplere yanıt vermek yerine 5 Haziran’da geniş çaplı bir baskı operasyonu başlattı. İnternet ve mobil telefon hizmetleri kesildi, polis baskınları ve gözaltılar yoğunlaştı, güvenlik güçleri hareket daha da büyümeden ezmeye çalıştı.

5 Haziran ile 27 Temmuz arasında en az 45 kişi hayatını kaybetti. Tüm bu baskıya rağmen binlerce kişi Rawalakot kentinin girişlerinde oturma eylemleri düzenledi ve yetkililerin onları zorla dağıtma girişimlerine rağmen eylemlerini sürdürdü. Bu süreç boyunca JAAC, krizin barışçıl diyalog ve müzakereler yoluyla çözülmesi yönündeki iradesini sürekli yineledi. Pakistan devleti ise müzakereleri defalarca zaman kazanma manevrası olarak kullanırken baskıyı sürdürdü ve yeni şiddet saldırıları hazırladı.

27 Temmuz’da Uzun Yürüyüş başladı. Sokağa çıkma yasağına ve devletin yıldırma girişimlerine rağmen binlerce kişi Rawalakot’a doğru yürüdü. Güvenlik güçleri silahsız göstericilere ateş açtı ve 21 kişi yaşamını yitirdi.

Bu katliama rağmen halk, paramiliter Rangers birliklerini geri püskürtmeyi başardı ve yürüyüşünü sürdürdü. 28 Temmuz’da katliam daha da ağırlaştı; Rawalakot, Mirpur ve PaJK’nin diğer kentlerinde 14 kişi daha öldürüldü. Baskı yalnızca ölümcül güç kullanımından ibaret değildi. Pakistan devleti, gıda tedarikine erişimi bilinçli biçimde kısıtladı ve Rawalakot’taki hastanelere ulaşımı engelleyerek Cammu ve Keşmir halkını hareketi kırmayı amaçlayan toplu cezalandırmaya maruz bıraktı. Bu uygulamalar, temel demokratik hakların ve en temel insan onurunun ağır ihlalidir.

Uluslararası işçi sınıfını, öğrencileri, akademisyenleri, sendikaları ve demokratik, ilerici ve sosyalist örgütleri Cammu ve Keşmir halkıyla dayanışmaya çağırıyoruz.

Dünyanın dört bir yanındaki örgütleri ve aktivistleri, kendi ülkelerindeki Pakistan büyükelçilikleri ve konsoloslukları önünde protesto gösterileri düzenlemeye; Pakistan Dışişleri Bakanlığına, Keşmir ve Gilgit-Baltistan’dan sorumlu Federal Bakana (iletişim bilgileri aşağıdadır) ve Pakistan diplomatik temsilciliklerine protesto mektupları veya e-postaları göndermeye çağırıyoruz. Bu çağrılarda şu talepler dile getirilmelidir:

  • Katliamın derhal durdurulması,
  • Güvenlik güçlerinin sokaklardan çekilmesi,
  • İnternet ve mobil iletişim hizmetlerinin yeniden sağlanması,
  • Gıda ve sağlık hizmetlerine engelsiz erişimin güvence altına alınması,
  • Gözaltındaki tüm göstericilerin serbest bırakılması,
  • Ölümler hakkında bağımsız bir soruşturma yürütülmesi.

Cammu ve Keşmir halkı olağanüstü bir devlet baskısına karşı büyük bir cesaretle direnmektedir. Onların mücadelesi, işçilerin, öğrencilerin ve demokrasiye ve ezilen halkların kendi geleceklerini belirleme hakkına bağlı olan herkesin aktif dayanışmasını hak etmektedir.

E-posta adresleri:

Keşmir ve Gilgit-Baltistan’dan sorumlu Federal Bakan: info@kagbsafron.gov.pk

Pakistan Dışişleri Bakanlığı: spokesperson.office1@mofa.gov.pk

Hamamböceği Protestoları, Hindistan’ın Sarsılan Demokrasisini Yeniden Canlandırıyor – Komal Mohite

Hindistan’daki öğrenci protestolarının kökeni, “Hamamböceği Halk Partisi” (Cockroach Janta Party – CJP) adlı hiciv amaçlı kurulmuş bir sosyal medya sayfasına dayanıyor. Aktivist Abhijeet Dipke bu sayfayı, hükümeti eleştirdikleri için genç aktivistleri hamamböceklerine benzeten Hindistan başyargıcının aşağılayıcı sözlerine tepki olarak oluşturmuş.

Çevrimiçi bir kampanya olarak başlayan bu hareket, kısa sürede Ulusal Test Ajansı (NTA) tarafından yürütülen sınavlardaki usulsüzlüklere ve özellikle de ülke çapında üniversite hayali kuran birçok öğrencinin intiharına yol açan Ulusal Uygunluk ve Giriş Testi (NEET) soru kitapçıklarının sızdırılmasına karşı ülke çapında bir protesto hareketine dönüştü.

Ladakhlı deneyimli eğitimci ve sosyal aktivist Sonam Wangchuk’un kampanyaya katılması ve Eğitim Bakanı Dharmendra Pradhan’ın istifasını talep ederek süresiz açlık grevi başlatmasıyla eylemler büyük bir ivme kazandı ve 25 Temmuz günü Pradhan’ı istifaya zorlama başarısını gösterdi.

Sosyal Medyadan Sokaklara

Başlangıçtaki hareket tek bir gündem maddesine odaklanmış olsa da, şu anda CJP ve gençler öncülüğünde, iktidardaki sağcı otoriter Bharatiya Janata Partisi (BJP) hükümetinden hesap sormayı amaçlayan daha geniş çaplı bir yolsuzluk karşıtı harekete dönüşmüş durumda. On binlerce öğrencinin CJP’nin 20 Temmuz 2026’da Yeni Delhi’deki Parlamento’ya yürüyüş çağrısına yanıt vermesiyle birlikte bu eylem, Hindistan’da son yılların en büyük toplumsal hareketlerinden biri haline geldi.

Hareket, sol partiler de dahil olmak üzere geniş bir muhalefet yelpazesinin yanı sıra önde gelen tanınmış kişiler ve ünlülerden de destek topladı. Ayrıca viral sosyal medya kampanyaları ile bağımsız medya kuruluşları ve yabancı basının geniş çaplı haberleri sayesinde, 2020-2021 çiftçi protestolarından bu yana görülmemiş bir ölçekte uluslararası düzeyde de büyük dikkat çekti.

BJP ve destekçileri, protestocuları “anti-milli”, “yabancılar tarafından fonlanan”, “Hindu karşıtı”, “terörist” ve benzeri sıfatlarla yaftalayarak, eylemlere bilinen baskıcı tarzlarıyla ve iftira kampanyasıyla karşılık verdi. Protestoları karalamaya yönelik tüm bu çabalar başarısız olunca BJP, Sonam Wangchuk’u, Jantar Mantar Yolu’ndaki protesto alanından gözaltına alarak polis şiddetine başvurdu. Wangchuk, bir devlet hastanesine kapatılarak ailesinden ve siyasi müttefiklerinden izole edildi.

CJP’nin 20 Temmuz’daki Parlamento’ya yürüyüş çağrısının ardından, İçişleri Bakanı Amit Shah, Jantar Mantar Yolu ve çevresinde toplanan öğrencileri şiddet kullanarak dağıtmak üzere polis ve paramiliter güçleri devreye soktu. Bu müdahale, protesto alanı yakınında internet hizmetlerinin kesilmesini, sokaktakilere karşı biber gazı kullanılmasını, ayrıca öğrencilerin polis coplarıyla dövülmesini, onlara taş atılmasını ve keyfi gözaltılara maruz bırakılmasını içeriyordu.

Ayrıca çok sayıda kadın öğrenci polis tarafından cinsel şiddete maruz kaldı. Çevik kuvvet ekipleri tarafından hava silahları kullanıldığı bildirildi. Delhi polisi bu tür silahların kullanıldığını reddetse de, en az iki protestocu saçma yaralarıyla hastaneye kaldırıldı. Çok sayıda öğrenci ağır şekilde yaralandı.

Modi Döneminde Muhalefet

Bu baskı, BJP hükümetinin muhalefete karşı defalarca uyguladığı, özellikle de Hindistan’daki Müslüman toplumunun önemli bir bölümünü vatandaşlık haklarından mahrum etmeyi amaçlayan 2019-2020 vatandaşlık değişikliği yasalarına karşı yapılan eylemler sırasında görülen tanıdık bir taktiğin parçasıydı.

Bu taktik, eylemcilerle diyalog kurmayı tamamen reddetmeyi, onlara karşı (BJP’nin bilişim hücresi tarafından daha da büyütülen) sürekli karalama kampanyaları yürütmeyi ve gösterileri bastırmak için aşırı polis gücü kullanılmasını, son olarak da aktivistlerin Yasadışı Faaliyetleri ÖnlemeYasası (UAPA) gibi acımasız terörle mücadele yasaları kapsamında tutuklanmasını içeriyor.

Ancak BJP’nin saldırgan yaklaşımı bu kez görülmemiş bir şekilde geri tepti. 20 Temmuz’daki baskının ardından kalabalıklar giderek büyümeye devam etti ve eylemci gençler şimdi Başbakan Narendra Modi’nin istifasını talep ediyor. BJP’nin anlatıyı kontrol etmekte zorlanması, kısmen öğrenci hareketinin sınıf, kast ve dini ayrımları aşarak Hintli gençlerin ortak endişelerini harekete geçirmiş olmasından kaynaklanıyor. Protestocuların önemli bir kısmı, Modi’nin Hindutva (Hindu milliyetçiliği) politikalarını güçlü bir şekilde destekleyen Hindu orta sınıf ailelerden geliyor.

Bununla beraber, mevcut eylemleri geçici bir “Z Kuşağı” fenomeni veya yalnızca orta sınıf kaygılarıyla yönlendirilen bir hareket olarak nitelendirip geçiştirmek bir hata olur. Nepal ve Bangladeş gibi komşu ülkelerdeki son gençlik hareketleriyle belirli ortak özellikler taşısa da bu hareket kuvvetli bir şekilde, BJP hükümeti tarafından eğitim sisteminde yürütülen kapsamlı neoliberal reformlara karşı muhalefete dayanıyor.

Kamusal Eğitimin Tasfiyesi

Hamamböcekleri hareketi, eğitim konusundaki taleplerini kamu otoritelerinin hesap verebilirliğinin sağlanmasıyla sınırlı tutsa da, bu hoşnutsuzlukların temelinde BJP’nin hayata geçirdiği daha kapsamlı neoliberal dönüşüm politikaları yatmaktadır. BJP tarafından 2020 yılında yürürlüğe konulan Ulusal Eğitim Politikası (NEP), eğitimin hem ticarileştirilmesini hem de merkezileştirilmesini hızlandırmıştır. Bu politika, devletin kamusal eğitime yönelik taahhüdünden önemli ölçüde geri çekildiğini göstermekte, şirketlere ve büyük bilgi teknolojileri firmalarına eğitim sistemini yeniden yapılandırma olanağı tanımaktadır.

Eleştirel akıl yürütme ve analitik yazmayı vurgulayan beşerî ve sosyal bilimler disiplinleri de dahil olmak üzere, bilgisayar tabanlı testlere artan bağımlılık ve çoktan seçmeli sınavların yaygınlaşması, eğitimdeki değerlendirmelerin standartlaştırılmasına ve dijitalleştirilmesine yönelik daha geniş çaplı yönelimi örneklemektedir. NEP 2020 ayrıca merkezi hükümetin eğitim kurumları ve düzenleyici kurullar üzerindeki kontrolünü güçlendirerek kurumsal özerkliklerini azalttı ve atamalar ile karar alma süreçleri üzerinde daha fazla siyasi etki kurulmasını kolaylaştırdı.

Bu gelişmeler, BJP’nin Hindu üstünlükçü ideolojisini kalıcı hale getirmek amacıyla müfredatı yeniden düzenleme girişimlerine de yardımcı oldu. Genel olarak bu politika, kaliteli eğitime erişimi giderek artan bir oranda özel kaynaklara bağımlı hale getirerek mevcut sınıf ve kast eşitsizliklerini derinleştirdi, böylece eğitimin alt ve orta gelir grupları arasında sosyal hareketlilik sağlayan tarihi rolünü zayıflatmış oldu.

Birlik hükümeti, BJP iktidarı döneminde alışıldık hâle geldiği üzere uzun bir gecikmenin ardından, Tüm Hindistan Yükseköğretim Araştırması (All India Survey on Higher Education – AISHE) verilerine dayanan bir rapor yayımladı. Rapora göre Hindistan’da 2022-2024 yılları arasında sanat, fen ve ticaret gibi temel alanlarda lisans düzeyindeki öğrenci kayıtlarında ülke genelinde belirgin bir düşüş yaşandı. Bu durum, lisans düzeyindeki kayıtların, lisansüstü programlar, diploma programları ve diğer sertifika eğitimlerini de kapsayan toplam yükseköğretim kayıtlarının yaklaşık yüzde 75’ini oluşturduğu düşünüldüğünde daha da çarpıcı bir nitelik taşımaktadır.

Aynı dönemde, AISHE araştırmasına katılan yükseköğretim kurumlarının sayısında da kayda değer bir artış meydana gelmiş, bu da özel üniversitelerin yaygınlaştığına işaret etmiştir. Buna karşılık, yoksul ve orta sınıflara sübvansiyonlu eğitim sağlayan ve tarihsel olarak ezilen Dalitler ile diğer geri kast grupları için kontenjan ayırmakla anayasal olarak yükümlü olan kamu yükseköğretim kurumlarının sistematik biçimde tasfiye edildiğine tanık olunmuştur. Ülkede giderek artan işsizlik oranıyla birlikte değerlendirildiğinde, bu gelişmeler Hindistan ekonomisinin derin bir kriz içinde bulunduğunu göstermekte ve hükümete yönelik kitlesel hoşnutsuzluğu daha da körüklemektedir.

Krizdeki Hindistan Ekonomisi

Ülkedeki işsizlik oranı, özellikle üniversite mezunları ve lisansüstü eğitim almış kesim arasında oldukça yüksektir. Örneğin, 2025 yılında, devlete ait Hindistan Demiryolları şirketindeki 8.868 açık iş pozisyonuna yaklaşık on iki milyon aday başvurmuştur. Dikkat çekici bir şekilde, bu işlere başvuran adaylar işin gerekliliklerine kıyasla genellikle gereğinden fazla kalifiye olma eğilimindedir. Jaipur’daki 53 bin odacı kadrosu için başvuran 2,5 milyon kişinin birçoğu üniversite mezunuydu ve hatta bazılarının doktorası bile vardı.

İşsizlik krizi, yüksek yaşam maliyetleri, gaz ve benzin fiyatlarındaki artışlar ile çalışan kesim için hayatı özellikle çekilmez hale getiren sıcak hava dalgaları ve hava kirliliği gibi aşırı iklim koşullarıyla daha da içinden çıkılmaz bir hal almaktadır. İşçi sınıfından birçok Hintli, çocuklarının kendilerinden önceki nesillerin yaşadığı aynı zorlukları yaşamaması adına daha iyi bir gelecek talep etmek için CJP protestosuna katıldı.

Mahatma Gandhi Ulusal Kırsal İstihdam Garantisi Yasası (MGNREGA) gibi sosyal güvenlik programlarının zayıflatılması ve iktidar tarafından son derece dışlayıcı iş kanunlarının uygulanması, başta kayıt dışı sektördekiler olmak üzere pek çok işçiyi son derece güvencesiz bir durumda ve işyeri sömürüsüne karşı savunmasız bıraktı. Hükümet, kuzey Hindistan’ın sanayi kasabalarında son dönemde yaşanan işçi eylemlerine CJP protestosunun karşılaştığına benzer bir baskıyla yanıt verdi ve mücadele eden işçilere destek veren çok sayıda genç aktivist ile öğrenci tutuklandı.

Hükümete ve onun zengin destekçilerine karşı halkın öfkesini körükleyen bir diğer önemli faktör de, iktidar ve çevresinin önde gelen figürlerinin birçoğunun çocuklarının yurtdışında okuması ve oraya yerleşmiş olması gerçeğidir. Eğitim bakanının kızı şu anda Tufts Üniversitesi’nde öğrenciyken, babası kendi ülkesindeki çökmekte olan eğitim sistemini yönetmektedir. Hint elitleri, ülkenin çalışan kesiminin karşı karşıya olduğu acı gerçeklerden izole bir şekilde yaşamaya devam etmektedir.

Bu durum aynı zamanda, elit kesimin ister yurtdışına taşınarak ister iç büyümeye ve istihdama katkıda bulunmayan ithal lüks malların yoğun tüketimi yoluyla olsun, Hindistan ekonomisinden “çıkış yapması” şeklindeki daha geniş çaplı bir eğilimin de yansımasıdır. Hindistan hükümeti, yabancı malların ithalatındaki gümrük vergilerini (tarifeleri) düşürerek bu eğilimleri desteklemektedir.

Örneğin, önerilen Hindistan-ABD Ticaret Anlaşması, Hindistan’ın Amerikan malları üzerindeki halihazırda yüzde 14,6 gibi düşük bir seviyede olan gümrük vergilerini daha da azaltmasıyla sonuçlanabilir. Gümrük vergilerinin düşürülmesi çok sayıda küçük ölçekli çiftçiyi ve küçük işletmeyi olumsuz yönde etkileyebilir. Nitekim çiftçi grupları bu anlaşmaya karşı eylemlerini yoğunlaştırmaya hazırlanıyor ve bu durum da hükümeti daha da fazla baskı altına alıyor.

Tek Talepli Bir Protestodan Çok Daha Fazlası

Hamamböceği protestoları, tam da gençler, çiftçiler, işçi sınıfı ve hükümetin kaynak sömürüsüne dayalı politikaları nedeniyle evlerinin ve yaşam alanlarının geniş çaplı yıkımıyla karşı karşıya kalan yerli halklar arasında BJP’ye karşı için için kaynayan öfkeyi başarıyla harekete geçirdiği için ulusal çapta büyük bir etki yarattı. Bu, tek bir talebe odaklanan bir hareketin BJP ve Modi karşıtı bir eyleme dönüştüğü ilk örnek gibi görünüyor.

Önceki hareketler arasında dışlayıcı vatandaşlık yasası değişikliklerine karşı ülke çapındaki protestolar yer alıyordu. Bunlar ülke geneline yayılmış olsa da asla tam anlamıyla BJP karşıtı bir harekete dönüşemedi. Son zamanların en çarpıcı eylemi, 2020 yılında çiftçilerin yeni Tarım Yasası taslağına karşı harekete geçmesiydi. Kadınların ve Dalit işçilerin taleplerini de dahil ederek eylemi genişletebilmiş olsalar da, çiftçilerin protestosu doğrudan hükümetin kendisine karşı bir muhalefete dönüşmedi. CJP hareketinin ise bunu başardığı görülüyor.

Ülkeyi kasıp kavuran ve ufukta bir rahatlama belirtisi de görünmeyen ekonomik krizin ezici ağırlığı, eğitim sektörünün çok ötesinde endişelere sahip olan, büyük bir insan grubunu bir araya getirmiş gibi görünüyor. Bu durum, CJP protestosunu Modi’ye ve BJP’ye karşı kitlesel bir harekete dönüştürerek başbakanın kişi kültüne ağır bir darbe indirdi. Önemli bir nokta da, hareketteki genç katılımcıların BJP’nin bölücü, Müslüman karşıtı politikalarını kesin bir dille reddederek laikliği savunmalarıdır.

Modi hükümeti, öğrenci hareketini ezmek için elindeki tüm araçları kullanıyor. Polise yüz tanıma için mahremiyeti ihlal eden yapay zekâ destekli gözetim sistemlerini kullanma yetkisi veriyor. Kimliği tespit edilen aktivistlerin pasaportlarını iptal etmekle ve onları keyfi olarak uzun süre gözaltında tutmakla tehdit ediyor.

Hindistan solunun birleşmesi ve kadrolarını ve sendikalarını büyük sayılarla protesto hareketine katılmaları için seferber etmesi şarttır. Hindistan’ın önde gelen komünist partilerinin öğrenci kollarının, hareketin en başından beri katılımcı olması dikkate değerdir. Öğrenci hareketini tek gündem maddesinden öteye taşıyıp radikal ve dönüştürücü potansiyelini gerçekleştirmesini ancak sol sağlayabilir.

2020 çiftçi eylemlerinde de olduğu gibi, bu protestoların da somut seçim sonuçlarına dönüşüp dönüşmeyeceği oldukça belirsizdir. Bununla birlikte, bu durum sola söz konusu hareketler içinde daha derin bir biçimde yerleşme ve eğitim sisteminin neoliberal yeniden yapılandırılmasına karşı verilen mücadeleleri kapitalizm karşıtı bir ufka doğru taşıyarak bunların kapsamını genişletme olanağı sunmaktadır.

26 Temmuz 2026

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Kaynak: https://jacobin.com/2026/07/india-cockroach-protests-education-democracy