İmdat Freni

admin

İstanbul Sözleşmesi’ne Yönelik Saldırılara Karşı UlusÖtesi Bir Yanıt – EAST

11 Nisan tarihinde Türkiye, Polonya, Yunanistan, İtalya, Bulgaristan ve Romanya’dan EAST (Essential Autonomous Struggles Transnational- UlusÖtesi Hayati Özerk Mücadeleler) üyeleri, kadınlar ve LGBTİ+ bireyler, Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı üzerine kamuya açık bir toplantıda bir araya geldiler. Bu toplantı kadınların ve LGBTİ+ bireylerin özgürlüğü mücadelemizi ulusötesi düzeyde örgütlemek için yapıldı.

Erdoğan’ın bir gece yarısı kararıyla İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesi tüm kadınlara gönderilmiş net bir mesajdır: “kadınlara karşı erkek şiddeti ailenin ve aile düzeninin ana ilkesi olarak kabul edilmelidir”. EAST, Türkiye’de mücadele eden kadınlarla birlikte, tüm kadınları,  temel işkollarındaki işçileri, göçmenleri ve LGBTİ+ bireyleri Avrupa’nın dört bir köşesinde ve daha da ötesinde yaşamakta olduğumuz patriyarkal saldırılara karşı hep birlikte ulusötesi bir tepkiyi örgütlemeye çağırmaktadır. İstanbul Sözleşmesi’nin onaylanması, ilkelerinin uygulandığı anlamına gelmediği gibi, anlaşmanın uygulanmaması karşısında herhangi bir yaptırım sunmayan böyle bir belge de patriyarkal şiddete karşı bir çözüm olmayacaktır. Ancak, söz konusu belgenin yıllardır süren ulusötesi feminist mücadelelerin sonucu olarak ortaya çıktığını ve sözleşmeden geri çekilmenin de hepimize karşı doğrudan bir saldırı olduğunu biliyoruz.

Erdoğan’ın kadınların özgürlüğüne yönelik saldırısı yalıtılmış bir olay değildir. Saldırılar İstanbul Sözleşmesi ile başlamadığı gibi, kadınların bin bir zorlukla kazanılmış hak ve özgürlüklerine yönelik diğer saldırıları devam ettirmektedir ve kadınların hayatları üzerindeki kritik etkileri de ortaya çıkmaya başlamıştır: tedbir kararlarının alınabilmesi zorlaşmış ve uzaklaştırma kararlarının süresi de kısalmıştır. Patriyarkal şiddet biz konuşurken bile yoğunlaşmaktadır. Bu saldırı Avrupa çapında ve ötesindeki muhafazakâr siyasal figürlerin ve hükümetlerin kadınlara ve LGBTİ+ bireylere yönelik olarak sürdürdükleri örgütlü bir politikalar ve eylemler setinin tam ortasına denk gelmiştir. Polonya’da, hükümet yakın zaman önce yasal kürtaj olma hakkını daha da kısıtlayan bir yasayı kabul ederken, kadınlar buna ulusötesi yankılar yaratan olağanüstü bir tepki ile yanıt verdiler. 30 Mart’ta, Polonya Parlamentosu, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmeye yol açacak alternatif bir sözleşmeyi tasarlamak üzere, “Aileye Evet, toplumsal cinsiyete hayır” adı verilen bir yasayı kabul etti. Tüm Doğu ve Orta Avrupa’da, Sözleşme 2017 sonundan bu yana saldırıya uğruyor ve Bulgaristan, Slovakya, Macaristan gibi ülkelerde, kadın örgütlerinin ev içi ve toplumsal cinsiyet temelli şiddete karşı yürüttükleri uzun vadeli mücadelelere rağmen, onaylanmamış durumda. Bütün bunlar Yunanistan, İtalya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti ve diğer bazı ülkelerde uygulanan ve geleneksel aileyi kadınların özgürlüğünün önüne koyma fikrini hakim kılmak için tasarlanan politikalarla ele ele gidiyor. Birçok yerde, şiddetten kaçan kadınlara yönelik kadın sığınaklarının finansmanı kesiliyor ve artık boşanmak veya kadınların tacize uğradıkları ilişkilerde velayet almak giderek zorlaşıyor. Birçok yerde, ücretsiz ve yasal kürtaj olmak neredeyse imkânsız.

Avrupa çapında ve ötesinde yaşanmakta olan bu koordine saldırı küresel bir pandeminin tam ortasında meydana gelmektedir. Birçokkadın açısından, kapatma ölümcül bir kafesin içinde yaşamak anlamına gelmiştir. Pandemi hükümetler tarafından kadınları “geleneksel” yerlerine: eve, ailenin bakımına geri döndürmek için bir fırsat olarak kullanılmıştır. Bizler, sağlık bakımında, temizlikte, ev içi işlerde, toplumu ayakta tutan en temel işleri yerine getirenler olduğumuzdan bu durum daha da katlanılamaz niteliktedir. Kapitalist toplumlar bizim bu sektörlerdeki düşük ücretli emeğimize olduğu kadar, evdeki karşılıksız emeğimize de ihtiyaç duyuyorlar. Bu saldırılar elbette açıkça bizim “doğal” yükümlülüklerimiz sayılan şeylerden kaçma girişimlerimize yönelik saldırılardır. Ayrıca, temel işlerde çalışmayanlarımız da kitlesel biçimde işten çıkartılmış, bu da partnerlerimize olan ekonomik bağımlılığımızı, güvencesizliğimizi ve yalıtılmışlığımızı pekiştirmiştir.

İlerici ve liberal Batı ve geri kalmış ve gayrı medeni Doğu arasındaki sömürgeci kültürel çatışma retoriğini reddediyoruz. Ortak ama farklı ezilmişlik deneyimlerimiz, sürekli olarak, dünyanın her yerinde kapitalist birikim süreçlerini korumak için uygulanan yapısal mekanizmaların saldırısı altında olduğumuzu göstermektedir. Bu bağlamda, Avrupa Birliği de, Erdoğan rejimi mültecileri AB sınırları dışında tuttuğu sürece, kadınlara yönelik bu saldırılara gözlerini kapatmaya hazırdır. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı, erkek şiddetinden kaçan kadınların sığınma elde etme imkânını ortadan kaldıracaktır ve Avrupa sınırlarındaki, Libya’dan Fas’a, Türkiye’den Balkan Rotası’na uzanan bir alandaki gözetim kamplarında, gebe kadınlara yönelik erkek ve devlet şiddeti gün be gün artmaktadır. Avrupa sınırlarını geçtiklerinde ise, oturum izni ve ailevi durum veya çalışma sözleşmesi arasındaki bağlantılar, kadınları – şiddet uygulasalar bile- partnerlerine veya aile üyelerine bağlı tutmakta ve katlanılamaz çalışma ve ücret koşullarına mahkûm etmektedir.

Batı Avrupa’daki birçok ülkedeki refah sistemlerinin, özellikle Orta ve Doğu Avrupa’dan gelen, yüz binlerce göçmen kadının ucuz ev içi emeği olmadan çökeceğinin farkındayız. Bu kadınlar hükümetleri tarafından ailelerinin rahatını bozmakla suçlanmaktadır. Aynı zamanda, sömürüldükleri, taciz edildikleri ve kurumsal ırkçılığa maruz bırakıldıkları varış ülkelerinde de, daha iyi koşullarla karşılaşmıyorlar. AB’nin kadınların ve LGBTİ+ bireylerin haklarının savunucusu olarak hareket ettiği yalanını kabul etmiyoruz, çünkü AB hükümetleri her gün öldürülmemize ve tecavüze uğramamıza, sömürülmemize, aşırı çalıştırılmamıza ve ayrımcılığa uğramamıza imkân sunmaktadır.

LGBTİ+ bireylere ve “toplumsal cinsiyet ideolojisi” olarak adlandırdıkları kavrama yönelik tüm saldırıları kınıyoruz; LGBTİ+ bireylerin ve toplumsal cinsiyet ideolojisi denilen kavramın kriminalize edilmesi “geleneksel aileyi” herkesin kaçınılmaz kaderi olarak savunmak ve güçlendirmek anlamına gelmektedir; oysakadınlar, özellikle de göçmen kadınlar ve LGBTİ+ bireyler zaten pratikte buna isyan etmektedir. Neoliberal ve muhafazakarlar, ailenin, sadece sembolik bir kurum olarak değil, dağılmakta olan refah sistemleri karşısında yoksulluğa çözüm olarak şiddet yoluyla yeniden üretilmesini teşvik ediyorlar. Bu koşullar altında, toplumsal cinsiyet rollerinin pekiştirilmesi demek, erkeklerle kadınlar arasındaki hiyerarşinin korunması demektir: erkek şiddetinin İstanbul Sözleşmesi’nin iptali yoluyla meşrulaştırılması, erkeklere ve patriyarkal kurumlara anneler, eşler veya kız evlatlar olarak kendilerine biçilen “doğal” rollere uymadıklarında kadınları cezalandırma yetkisi verilmesi demektir.

Yüksek sesle ilan ediyoruz ki kadınların aile içindeki baskılara, LGBTİ+ bireylerin suçlu ilan edilmelerine karşı ve cinsel özgürlükler için verdiğimiz mücadele, ortak bir mücadeledir ve ortak bir hedefe sahiptir: patriyarkal toplumun neo-liberal yeniden üretimini yerle bir etmek!

Korkmuyoruz çünkü bizler her gün şiddete karşı mücadele ediyoruz. Bugün bu mücadelenin Doğu’dan Batı’ya, Kuzey’den Güney’e daha güçlü bir ulusötesi örgütlenmeyi gerekli kıldığı her zamankinden daha açıktır. Yeminli düşmanlarımıza diyoruz ki: Kaç, kaç, kaç, kadınlar geliyor!

Yazdan önce güçlerimizi birleştirmek ve ulusötesi bir seferberliği örgütlemek için, 23 Mayıs günü yeniden toplanacağız (daha fazla bilgi için bizleri facebook adresinden takip edebilirsiniz: https://www.facebook.com/EASTEssentialStruggles)

Bu açıklamayı imzalamak isteyen kolektifler ve örgütler şu adrese imzalarını gönderebilirler: essentialstruggles@gmail.com

Kaynak: https://www.transnational-strike.info/2021/04/28/istanbul-sozlesmesine-yonelik-saldirilara-karsi-ulusotesi-bir-yanit/?fbclid=IwAR0EscfXT9jOoQucr7uZNKqKRN_7cu4E0NMsmbEHSxUDfPQNWM1QBGKyvvA

Onların Medeniyeti, Bizler için Barbarlık! 1 Mayıs’la Birleşik Mücadeleye! – Yeniyol’un Sözü

Bu 1 Mayıs, salgının etkisi altında girdiğimiz ikinci 1 Mayıs olacak. Son bir yılda dünya genelinde bir avuç dolar milyarderinin servetlerini yüzde 54 arttırıp, bu servete 4 trilyon ABD doları daha eklerken, dünya genelinde işçi sınıfının da bu dönemde buna çok yakın bir miktar, 3,7 trilyon dolar gelir kaybına uğradığı ve dünya genelinde 255 milyon iş kaybı yaşandığı tahmin ediliyor.  Türkiye’de ise bu dönemde, 7 milyondan fazla işçi bırakın geçinmeyi açlık sınırının bile altında bir ücretsiz izin ödeneğine veya kısa çalışma ödeneğine mahkûm edildi. Türkiye işçi sınıfının geri kalanı ise hastalanmak ve hatta ölmek pahasına çalışmaya devam etmek zorunda kaldı. İSİG Meclisinin derlediği verilere göre 2020 yılında Türkiye’de 2427 işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi. Öte yandan pandemi sürecinde ilk olarak ücretsiz izne çıkarılanlar kadınlar oldu. Ev içi emek ve bakım yükünü sırtladığı için güvencesiz bir şekilde yarı zamanlı ya da evden çalışan kadınlar bu süreçte işsizlik ödeneği alamadı. Cinsiyet eşitsizliği devlet politikalarının da etkisiyle daha da derinleşti; kadınlar sosyal yardımlara mahkûm bırakıldı. 

Pandemi nedeniyle son bir yıl içerisinde 3 milyon 140 bin kişi hayatını kaybetti. Dünya genelinde aşısı geliştirilmiş, hem de bir değil, birden fazla farklı aşısı geliştirilmiş bir salgın hastalık yüzünden hala her gün binlerce insan ölmeye devam ediyor. Bu ölümlerin nedeni artık salgın değil, hepimizin yaşamını bir korku filmine döndüren kapitalizmdir.

Saray rejiminin pandemiyle mücadele yürütme konusunda ise alkışlanabilecek tek yönü herhalde sınıf karakterini yansıtma noktasındaki dobralığıdır. “Hamdolsun üretim tarafında çarklar dönmeye” devam ederken salgının faturasının, tartışmaya mahal vermeyecek biçimde emekçilere kesildiğine her gün, her atılan adımda tanık oluyoruz. Halk sağlığının zerre kadar umursanmadığı bu a la Erdoğan salgın yönetiminin başta işçi hareketi olmak üzere toplumsal muhalefetin tüm kesimlerini zapturapt altında almanın vesilesi olarak kullanıldığını da 29 Nisan’dan itibaren başlatılan sıfır destekle tam kapanma koşullarında 1 Mayıs gösterilerinin fiilen yasaklanmasıyla bir kez daha görmek mümkün. 

Ucuza ekmek almak kendilerine yasaklanırken “fakir fukara” ile “garip gureba”ya milli törenle dağıtılan patates-soğanın, günün düşmanı seçilenlere göstermelik efelenmelerin, soykırım, terör, beka çıkışlarının işsizliğin pençesindeki emekçilerin, Kod 29 ahlaksızlığıyla işinden edilen işçilerin, makine parçası kadar değer verilmeyen sanayi, sağlık, inşaat, büro emekçilerinin, uzaktan çalışma rejiminde mesai saatleri tüm yaşamını kaplamış kadınların, gençlerin, emeklilerin ne açlığını ne de öfkesini dindirdiği aşikâr.

Tam da böylesi bir dönemde girilen 1 Mayıs ise maalesef işçilerin mücadele, birlik ve dayanışma günü değil bir anma gününe dönüştürülmüş durumda. 8 saatlik işgünü talepleri için direnen işçilerin katledilmesiyle başlayan 1 Mayıs geleneği, maalesef bugün Türkiye’de bu geleneğin aksine herhangi bir talebi olmayan, emekçileri harekete geçirmeye çalışmayan, hatta işçi sınıfının önemli bir kesimi için herhangi bir anlam taşımayan, siyasal akımların görünürlüklerini arttırmayı önüne koyduğu bir tür anma günü olarak geçiştiriliyor. Bu durum pandemi gerekçesiyle açıklanamaz. Salgın koşullarında gerçekleşen bu 1 Mayıs’ta, milyonlarca işçiyi eylemlerin dışında tutan, 1 Mayıs’ın uzaktan birer izleyicisi ya da sadece sosyal medya destekçisi konumuna getiren eylem/etkinlik organizasyonları, aslında yıllardır süren bu tutumun bir devamcısıdır.

Halbuki işçi sınıfının her gün kelimenin gerçek manasıyla canını vererek çalışmak zorunda kaldığı bir dönemde, 8 saatlik işgününü kazananların yolundan, işsizliğe karşı çalışma sürelerinin radikal bir şekilde kısaltılması, herkese ücretsiz aşılama yapılması, herkese bir yaşam geliri sağlanarak tam kapanma gibi talepler etrafında bir hareketlilik yaratmak için imkan olarak değerlendirilebilirdi bu 1 Mayıs. 

12. Cumhurbaşkanı yine bir “Medeniyet Şahlanışı” müjdelerken, onların medeniyetinin bizler için barbarlık olduğunu akıldan çıkarmadan, 1 Mayıs’ı ve akabinde yapılacak tartışmaları sosyalist hareketin en geniş kesimlerinin, irili ufaklı tüm emek örgütlerinin acil bir eylem programı çerçevesinde bir araya gelmesinin koşullarını zorlamak için vesile edelim. Birleşik mücadele, sınıf içinde kökleşme, sosyalist perspektif: Yolumuz bu olmalıdır.

Yaşasın 1 Mayıs!

Yaşasın Sınıf Dayanışması!

Yaşasın Proletarya Enternasyonalizmi!

Sosyalist Demokrasi için Yeniyol

Bir Ece Ayhan Yazısı: Cumhuriyet’in Karası – Oğulcan Yiğit Özdemir

Ayhan, epritilmesi uzun süre mümkün olmayan bir konu. Üzerinde dolaşan sessizlik haresi sesini kısmak bir kenara, yan masada atılan dobra bir kahkaha veya sunturlu bir küfür gibi daha da pesleştiriyor. Özgün eserlerinden verdiği röportajlara, bir sözün kırk farklı hali onun lügatinde hala berceste.

Peki, onu bu kadar ünik yapan şeylerin başında gelen ne, tam olarak? Onda bir yaşam coşkusunu kırılganlaştıran, ötekinin yüzüne, tarihine atılan bakışı bulmamız mı? Yoksa ortalıktan sıvışır gibi kendi cenazesini uzun bir ölüm gibi kurmuş olması mı? Her halükarda bastırılan söz ne ise, onun su yüzüne çıktığı dizeleri görmezden gelemeyiz. “Ayhancı” olmak, bir an için bile olsa, işten değildir.

I. Bastırılanın dönüşü olarak şiir

Şiir sanatı üzerine daha önce de yazılar kaleme aldım, ancak mesele Ayhan’ın corpus’u olduğunda insan yaş notaya basmadan bu müziği nasıl duyuracağını bilemiyor. Her halükarda, sözü onun dizelerine bir an olsun bırakmakta fayda var.

“Evet, kimse artık onun peşinde değil. Peki ama gerçeklik nereye gidiyor? Aşk ve şiir nereye?”

Ayhan’ın şiirden bahis açıldığında “iyi yaşam”, “mutluluk”, “insanlık” değil de, kaygı duyduğu mesel olarak “gerçekliği” işaret etmesi boşuna değil. Onun açısından gerçekten de şiire gerçeklik binasıyla cebelleşme misyonu yüklenmiştir. Gerçi bu cebelleşme, var olan yapılara, harc-ı alem tabirle “yamuk bakmaların”, çatlaklardan yürümelerin bir sonucu olarak ortaya çıkar.

Dil denilen inşa da -ki belki hatırlatmakta fayda var, Farisi literatürde bugünkü poetika sözcüğü yerine inşa sözcüğü kullanılırdı- elbette kimi sözü bastırır, kimi hoşuna giden sözceleme yol verir. Oysa hakikatin sırrının göründüğü yer, binada dönen Ece Ayhan’ın tabiriyle “cumhur sikişi”ni yakaladığımız perde arası bakış, şairin gözüne aittir. Tekrar, Ece Ayhan’dan.

“Gerçeklikte şiir fuhuşla iç içe gider. Böyle yaşayabilir ancak. Benim senli-benli deyişim budur.”

Bu haliyle bakıldığında Mao’nun “muzdarip olduğumuz hastalığın adı Tarih’tir”, kim bilir belki de bu frengidir, sözünü hatırlamamak mümkün mü? Arka odada fısıldanan söze kulak kabartmadan, poker masasındaki bahsin de bir gerçekliği olmayacağı aşikâr.

II. “Şair bir tarihçi midir?”

Evet, genelde Ece Ayhan’a simgelenen soru buydu. Şairin görevi tarihçiliğe soyunmak mıdır? Bugünkü popüler tabirle, ezilenin öteki tarih yazımını “kolsuz bir hattat” misali kâğıda kazımak mıdır şairin yazgılı olduğu icra?

Buna “hayır” cevabı verecek insan, edebiyatçı çok olsa da Ayhan’ın esasen hiçbir zaman tarihçi olmaktan yüksünmemesi bir yana, öyle bir iddiası da olmamış. Girift dizelerini okurken tarihten meselelere ve mesellere sıkça tersinden bir panorama sunması, onun alamet-i farikalarından elbet. Ancak öyleyse bile, şiirin günübirlikle olan alışverişinde, ölümsüzü aradığı radde olarak Tarihin seyrini bulduğu için onu suçlayabilir miyiz?

Bugünün yenilenleri, onun satırlarında, dizelerinde belirdiğinde, gelecekteki bir başka mücadele için de işaret fişeği fitilleniyor. Bunu unutmadığı (Eloğlu’nun deyimiyle “hiç unutmam hiç unutmam”) için Ayhan’ı yer altı frekanslarından mülhem, ebcet işi şiirlerin yazarı demeye getirebilir miyiz? Şu düzyazı şiire bir göz atalım:

Gözkapaksız, şeytandan biri, çekiyor tramvay paramı benim. Arada sırada böylecik kente inip uzun üzüldüğüm ve sarsıldığım olur. Otelde, onun (Ceset’imin) yatağında yatarım. (…) Kolaylıkla sever, bir kemerin altından geçer, kolaylıkla unutur bir ne gizli yahudiyimdir ben.

Gizli Yahudi, Bakışsız bir Kedi Kara, 1965

Bu iç burkucu kadifeden şarap rengi şiirlerin beyliğini çektiği bir başka an için:

Ey orta ikiden ölerek ayrılan çocuklar! aslında başlayan

askerler tabiatta hala tramvayda Sirkeci’de mi inerler?

süsüne kaçılmamış bir cenaze törenine gitmek için.

Orta İkiden Ayrılan Çocuklar İçin Şiirler, Devlet ve Tabiat ya da Orta İkiden Ayrılan Çocuklar İçin Şiirler, 1973

İlk bakışta kapalı görünse de, temelden bir derdi olduğunu söylemek hala mümkün bu şiirin, insanın kurduğu harami düzenin, doğa karşıtı edinimleriyle. Hâlbuki Ayhan, beğendiği, bir kuramcı olarak gördüğü İdris Küçükömer’in teorilerini denemelerinden de anlarız ki oldukça karikatürize etmiştir. Kaba bir avam-seçkin çelişkisiyle okunmasına rağmen, ona şair içgüdüleri halk, Cihat Burak’ın kimi deyimiyle süfail-i failun ile seçkin tabaka arasındaki çelişkilerin esasında başka bir tarihsel periyoda açılacak bir gedik olacağını hissettirmiştir.

Ancak Le Guin’in dediği gibi “gerçek yolculuk geri dönüştür”.

III. Bir polemikçi olarak Ayhan

Ayhan’ın insana ve topraktan biter gibi bir havaya bürünen Tarih’e sırnaşmamasının, kötümser girift tabiatıyla da birleşince marazi bir yaşlılığa dönüştüğü doğrudur. Pek çok ismi acımasızca, alayla karışık yermiş, kendi mıntıkasına zeval vereceğini düşündüğü her türlü otu, kaknem sesi ötelemiştir.

Çoğu zaman hıyarlık derecesine varan bu kibir, en nihayetinde kötücül bir tabiata sürüklemiştir onu. İçerisindeki hakikat çizgisine sadık kalmakla, bu çizgiyi silikleştirir gördüğü herkese marazlanmak arasında gidip gelse de, bunu fazla büyütmekte bir fayda yoktur. Yaşar Kemal’e taktığı “İbrahim Tatlıses” takısı gerçekten yakışıksız olsa da, onun buyurduğu yerden bir anlamı olsa gerek. 

Ayhan, tavizsiz bir eleştirmen, cengi kalemiyle yürüten bir bıçkın olagelecektir.

Size Ermeni Soykırımı’nı Hatırlatmak İstiyorum – Vicken Cheterian

Yine 24 Nisan geldi. Size Ermeni Soykırımı’nı hatırlatmak istiyorum.

Ermeni Soykırımı’nın tarihini anlatmayacağım, çünkü bu konuda bilginiz olduğunu tahmin ediyorum. 106 yıl önce olanlarla ilgili bir kitap, belki bir-iki makale okumuş bile olabilirsiniz. Size soykırımla ilgili hikâyeler de anlatmayacağım, çünkü 1915 yazında, ‘Büyük Savaş’ kisvesi altında Suriye Çölü’ne sürülen bir halkın, sıcaktan, açlıktan, susuzluktan ya da süngülerin ucunda can vereceği ‘ölüm yürüyüşleri’nden kareler görmüşlüğünüz vardır muhtemelen.

Size Ermenilerin yok edilişini hatırlatmak istiyorum, ama içiniz rahat olsun, sizden istediğim hiçbir şey yok.

Herhangi bir iyilik istemiyorum. Yapacağınız iyiliklerin bana bir faydası dokunmaz.

Sizden adalet talep etmeyeceğim, çünkü biliyorum ki sizin adaletiniz suçların en büyüğüyle yüzleşemiyor. Milyonlarca insanın yerinden edilmesi, kiliselerinin, okullarının, evlerinin, bahçelerinin, hatta mezarlıklarının gasp edilmesi karşısında insani adalet ne yapabilir ki? Her iki ferdinden biri hunharca katledilmiş, yüz binlerce kadını kaçırılmış ve tecavüze uğramış, yüz binlerce yetimi zorla başka bir dine geçirilmiş, başka bir dil konuşmaya, başka bir kimliğe mensupmuş gibi davranmaya mecbur bırakılmış bir halk için nasıl bir adalet söz konusu olabilir? Bunun davası için mahkemeye kaç sayfalık dilekçe yazmak gerekir? Kurbanları savunmak için kaç avukat gerekir?

Soykırım’dan sonra insani adalet mümkün mü? Sizin adaletiniz aciz.

Geçmişte yaşanmış bir olayın tarihsel gerçekliğini tanımanızı, kabul etmenizi bile istemeyeceğim sizden. Eğer insanlık, bir uygarlığın yok edilmesi gibi bir olayı yüz yıldan uzun bir süredir kabul edemiyorsa, senin gecikmiş kabulünün ne kıymeti olacak?

Kabul mü? Ne için?

O içi boş “Bir daha asla!” klişesini de tekrar etmeyeceğim.

Biliyorum ki yine olacak. Benim açımdan yine oldu zaten. Geçen yıl Türkiye Ordusu F-16’larıyla, Bayraktarlarıyla, Karabağ Savaşı’na katıldığında açık yaralarım yeniden sızlamaya başladı. Yüz yıllık bir cezasızlık böyle bir şey işte. Enver Paşa kahraman sanılınca, olan bu. Uygar ülkelerin soykırım gerçeğini “tanımış” olması, kurbanların bir kez daha saldırıya uğramasını engellemedi. 

Bakü’de “Savaş Ganimetleri Müzesi”

Yine olacak. Bakü’de yeni kurulan ‘park’a bakarken, bunu biliyorum. ‘Zincire vurulmuş Ermeni’, ‘can çekişen Ermeni’, ‘çengel burunlu ve düz kafalı Ermeni’ heykellerinin teşhir edildiği, ölüm temalı bir eğlence parkı… Pazar günleri, anne-babaların çocuklarını ‘Ermeni öldürmece’ oynamaları için götürdükleri bir park… Bunlar bugün oluyor, ‘Nasyonal Sosyalizm’ zamanlarında değil.

Yine olacak. Olduğunda, günümüzün ahlak bekçisi uluslararası bürokratlar ve kendini insan hakları savunucusu ilan etmiş kişiler, “o öyle dedi, bu böyle dedi”lerle dolu raporlar yazmakla meşgul olacaklar. Suriye’den Orta Afrika’ya, Myanmar’dan Sincar Dağı’na, birçok yerde yaşanan yeni ‘yok etme’ savaşlarına kurban gidenlerin çocuklarına söyleyebileceğim tek bir şey var: Mücadele etmekten, kayıtsız kalan insanlığın yüzüne haykırmaktan başka bir seçeneğiniz yok. Mücadeleniz uzun sürecek ve yalnız olacaksınız, fakat tek seçeneğiniz bu.

Size Ermenilerin yok edilişini hatırlatırken, ahlakın mumla arandığı bir dünyada ahlaki üstünlük taslamak gibi bir amacım da yok. Filistinlilere sorun. Çoğu Holokost’tan sağ kurtulmuş insanlar tarafından kurulmuş bir devlet olan İsrail, bir başka halkı işgal altında tutuyor. İsrail devleti, ‘Holokost’tan önceki Holokost’u tanımıyor, Ermenilerin soykırıma uğradığını inkâr ediyor. İsrail, Karabağ’daki savaş sırasında, genç Ermeni askerleri öldürmek üzere, ileri teknoloji ürünü silahlarından tonlarca göndermekten geri durmadı. İsrail, Ermenistan’a insani yardım teklifinde de bulundu.

Ağdam’dan kalan yıkıntıları gördüğümde, ahlaki üstünlük bütün anlamını yitirdi.

Modern zamanların ilk soykırımına yüz yıldan uzun bir süre boyunca aldırış etmediyseniz, bunun nedeni bilmemeniz değildi. Nedeni, umurunuzda olmamasıydı. Nedeni, o acıyı hissetmemenizdi. Nedeni, başkalarının acısını uzaktan seyretmeniz ve canınızın sıkılmasıydı.

Bugün yalnızca, size yüz yıl önce yaşanan soykırımı hatırlatmak istiyorum.

Size verebileceğim tek bir mesaj var, başka da bir şey yok, çünkü biliyorum. 

Benim başıma geldiyse, sizin başınıza da gelebilir.

İşte o zaman acıyı hissedersiniz.

Agos için İngilizceden çeviren: Altuğ Yılmaz

Deus Ex Machina. Bedenin Mekanikleşmesine Karşı Direnişler – Michael Löwy

Antik tiyatroda Olimpos’un tanrıları çatışmaları çözmek veya trajik çıkmazlara bir çözüm bulmak üzere gökten inerlerdi: Mekanik bir çark sistemi bu kurtarıcı müdahaleyi sahneye koymayı sağlıyordu. Gayet iyi bilinen deus ex machina ifadesi buradan gelir. Modern kapitalist medeniyette bu mizansenin doğası değişti; şimdi machina’nın kendisi deus rolünü oynuyor, gerçek bir ilahmışçasına diz çökerek tapınılıyor ona ve tüm zorluklara mucizevi bir çözüm getirmesi bekleniyor. Olabildiğince hoşgörüsüz bir tekno-bilimsel ruhban sınıfı tarafından ritüelleri ihtişamlı bir şekilde gerçekleştirilen makine dini çağında yaşıyoruz. Yeni deus machina, ataları Baal veya Moloch’la karşılaştırılamayacak ölçekte insanların kurban edilişine ihtiyaç duymaktadır. Ve tüm ilahlar gibi, insanları kendi suretine, yani makinenin suretine göre şekillendirmeyi amaç olarak koyar önüne. 

Dolayısıyla bu makine dininin ilk emri insanların Aygıtlara tabi kılınması ve son tahlilde bedenlerin ve ruhların tümüyle mekanikleşmesi. René Descartes’ı bu yeni tapıncın kurucusu olarak görebiliriz. Metafizik Düşünceler’inde “insanı çarklardan ve yaylardan meydana gelen bir saat” gibi gördüğünü yazıyordu. Mekanik rasyonalitenin Kartezyen ruhu daha iyi özetlenemezdi. Elbette 18. Yüzyılın Sanayi Devrimi metafizik spekülasyonlar aşamasından pratik çalışmalarınkine geçmeyi sağladı. “Liberal ve insancıl” müteşebbis Josiah Wedgwood’un güzel ve kuvvetli ifadeleriyle amaç “insanları hata yapması mümkün olmayan makinelere dönüştürmek”tir. Peki ulaşılabildi mi bu hedefe? Kısmen evet diyebiliriz sanırım. 

İngiltere’de şair Heinrich Heine şu gözlemde bulunuyordu: “Makineler insanlara, insanlar da makinelere benziyor”. Atalarımız olan Luddistler’in gayet iyi kavradığı gibi bu yeni makinelerin amacı insanların çalışmasını hafifletmek değil işçileri Üretim Aygıtının çarkları haline getirmekti. Zor Zamanlar’da Charles Dickens daha o zamanlardan mekanik döngülere zincirlenmiş işçilerin koşullarını tasvir ediyordu; fabrikadaki buhar makinelerinin pistonlarının hareketini tarif etmek üzere “melankoliden delirmiş bir filin kafası gibi tekdüze biçimde inip kalkan” bir ritimden söz ediyor. Güzel olmasına güzel bir imge, fakat hiçbir şekilde gerçekliğe uymayan bir mukayese: Hiçbir fil, ne denli delirmiş veya melankoliye kaptırmış olsa da kendini, mekanik hareketin sonsuz, bitmek bilmeyen o ezici tekdüzeliğini tekrar edemez… 

Bu yöndeki köleleştirmede, bu kez devasa sayılabilecek bir diğer adım Henri Ford tarafından atılır. Aldous Huxley’in tarif ettiği cesur yeni dünyanın iyi yurttaşlarının dualarında “Our Ford” olarak geçen Henri Ford hem iğrenç bir makineyi, insanların hayatları boyunca tutsak kalacağı tekerlekli bir demir kafesi kitlesel biçimde üretti, hem de işbirlikçisi Taylor ile birlikte bant sistemine dayalı üretim yöntemini, emekçileri Makinenin tekerrür eden hareketlerine bütünüyle tabi kılan bilimsel şaheserini icat etti.

Kaptan Ludd’un dostları uğursuz makinelere çekiç ve baltalarla saldırırken kültürel alanda insan yaşamının mekanikleşmesi kabusuna ilk isyan edenler romantikler olmuştur. Romantizmin liberter ve devlet-karşıtı ruhu, 1797’de “Alman İdealizminin En Eski Sistemi” adlı anonim (fakat muhtemelen Schelling tarafından kaleme alınmış) bir belgede ifade edilen şu inançtan ilham alıyordu: “Her devlet özgür insanlara mecburi olarak bir mekanik çarklar sistemi gibi muamele eder”. 

Hoffmann’ın Kum Adam’ının Opera Uyarlaması

Romantik yazarlar bedenlerin topyekûn otomatikleştirilmesi kabusunu iliklerine kadar hissediyorlardı. E.T.A Hoffmann Kum Adam’da, güzel Olympia’ya çılgınca âşık olan bir adamı anlatır. Fakat bu kişi, harikulade biçimde şarkı söyleyen ve dans eden Olympia’nın hareketlerinin ve sözlerinin “makinenin işleyişini anımsatan düzenli ve nahoş bir ritme sahip” olduğunu fark etmiyordu. Hikâye dramatik biçimde bu otomat-kuklanın, gözlerinin fiyatı hakkında tartışan iki şeytani yaratıcısı tarafından parçalarına ayrılmasıyla sona erer. Hoffmann hakkında bir değerlendirmesinde (1930) Walter Benjamin masallarının otomatik ile şeytani olanın özdeşliğine dayalı olduğunu, yazara göre modern insanın yaşamının “içindeki Satan tarafından yönetilen rezil bir suni mekanizmanın ürünü” olduğunu gözlemler. 

Benjamin içinse şeytandan ziyade ne boynuzu ne kuyruğu olan fakat kuvvetle muhtemeldir ki çatallı dile sahip bir başka efendi Aziz Mekaniğin iplerini çekiştirmektedir: Sermaye. Tamamlanmamış büyük eseri Pasajlar Kitabı’nda, hiç şüphesiz Marx’ın analizlerinden esinlenerek şöyle yazar: Makinelerin verdiği terbiye sonucu emekçiler “hareketlerini otomatın tekdüze ve kesintisiz hareketine uyumlandırmak” zorundadır. İşçi derin bir haysiyet kaybına uğrar ve “çalışması deneyime tümüyle kapalı” hale gelir. Deneyim yitimi, Benjamin’in gözünde, bireylerin robota dönüşümüyle yakından ilintilidir: Makineyle boğuşan emekçilerin anlamdan yoksun, tekrar eden ve mekanik hareketlerini Edgar Alan Poe ve E.T.A Hoffmann tarafından tarif edilen, kalabalık içinde yürüyenlerin otomatı andıran hareketlerinde de bulabiliriz. Her iki kesimin de davranışları tepkimeye dayalıdır, tıpkı “hafızalarını tümüyle tasfiye etmiş” çarklı kuklalar gibi. Otomat alegorisi, kapitalist sanayi medeniyetinde bireylerin yaşamının mekanik, tekdüze, boş ve tekerrüre dayalı karakterine dair keskin algı Benjamin’in son yazılarını kat eden büyük işrak[1] temalarından biridir.

Bedenlerin ve ruhların mekanikleşmesi aynı zamanda cyborg’ların, bedenleri “bilgisayara bağlanmış” insanların yaratımıyla “bilimsel” bir biçim alabilir. Kimi zaman da “asosyal” davranışları denetlemek için beyne elektrotların yerleştirilmesine dayalı deneylerle “tıbbi” bir şekle bürünebilir. Yetmişli yılların liberter esinli muazzam bir romanı olan Zamanın Kıyısındaki Kadın’da Amerikalı yazar Marge Piercy Meksika kökenli bir kadının isyanını anlatır. Zihinsel yolla gelecekte seyahat etme kabiliyetine sahip olan bu karakter akıl hastası olduğu iddia edilerek bir psikiyatri kliniğine kapatılır; beyin cerrahisine ve iradenin elektronik kontrolüne ilişkin bilimsel deneyler için bir denek haline gelecektir. Ancak laboratuvar şeflerinin kahve makinesine zehir dökerek kaçmayı başaracaktır…

Bireylerin çalışma süreçlerinde, “serbest zamanlarında”, toplumsal ve kültürel hayatlarında ve hatta duygusal ilişkilerinde makinelere tabi kılınmasına karşı, insanların mekanik kuklalara dönüşmesine karşı bazı sürrealistler tepki gösterir. Bu mücadelede gizli silah olarak kara mizahı kullananlara karşı özel bir yakınlık duyuyorum. Birçok örnek arasından bilhassa çarpıcı olan bir tanesini nakledeyim: Jan Svankmajer’in Sürrealist Medeniyet (1976) adlı derlemede yayınlanmış olan kısa metni “Gelecek Mastürbasyon Makinelerinin”. Zanaatkârane versiyonunda bu makine, erkekler için, doğal boyutlarda bir kadın biçimine sahiptir fakat “çok orijinal bir mekanizma”yla donatılmıştır: Mastürbasyoncu kişi penisini “vajinal orifis niyeti gören” bir gediğe “kendisinin harekete geçirdiği bir sarkaç sayesinde mastürbe edilmek amacıyla sokar”. Stadyumlarda, garlarda, otellerde vs. kamunun hizmetine sunulmuş olan otomatik versiyonunda ise mastürbasyon makinesi deliğinden içeri atılan bir madeni parayla çalışır ve tıpkı telefon kulübelerindeki gibi devam edebilmek için üç dakikada bir yenisini atmak gerekir. Bu muhteşem icat kişiyi “partnere dönük usanç verici adımları atmaktan ve kur yapma zorunluluğundan kurtarır”.

Hans Bellmer, “The Doll” (Bebek), 1949.

Sürrealistlerin bedenin mekanikleşmesine ilişkin (olumsuz) tutumunu şiirsel bir şeklî dönüşüm nesnesi haline gelmiş mankenlere -Chirico’nun “Tedirgin Edici Esin Perileri”- veya -Hans Bellmer tarafından erotik imalarla uzuvları farklı biçimlerde birleştirilmiş- oyuncak bebeklere yönelik hayranlıklarıyla karşılaştırmak ilginç olurdu. Bu iki figürde makineleşme değil söz konusu olan, Pygmalion mitindeki gibi heykelin canlı bir bedene sihirli dönüşümüdür. Ody Saban’ın ateşli pentürleriyle Virginia Tentindo’nun leziz heykellerini en büyüleyici ifadeleri arasında sayabileceğimiz şiirsel erotizm, makine tapıncının dondurucu soğukluğuna karşı sunulmuş par excellence sürrealist alternatiftir.

Bireysel ve kolektif serbest öznelliğin en üst ifadesi olan otomatik yazım[2], öznenin modern “otomasyon” süreci tarafından yıkıma uğratılmasına karşı radikal bir sürrealist misilleme değil midir? En azından ben öyle olduğunu düşünüyorum. Enfes beden, motor yağı değil de yeni şarabı içmeyi sürdürdükçe umut tükenmemiş demektir…[3]

Çeviri: Uraz Aydın

Ody Saban, Aşka Gülümsüyoruz, 1999

[1][1] Rasyonel olmayan, daha çok dini-mistik bir aydınlanmayı, bir içedoğuşu ifade eden illumination’ın Türkçesi için tasavvufta aynı anlamı taşıyan “işrak”ı kullanıyoruz. (Ç.N.)

[2] Bilincin veya iradenin herhangi bir biçimde müdahale edemediği, düşüncenin serbest akışının “otomatik” olarak aktarıldığı yazım (veya çizim) biçimi. Bu, sürrealizmin temel tanımıyla iç içe geçen bir kurucu pratik olarak görülebilir. André Breton Sürrealizm Manifesto’da (1924) sürrealizmi şöyle tanımlıyordu: “Kişinin, düşüncenin gerçek işleyişini sözel, yazılı ya da başka herhangi bir şekilde ifade etmeyi seçtiği katıksız ruhsal otomatizm; Estetik veya ahlaki kaygılardan arınmış olarak, mantık tarafından uygulanan hiçbir kontrolün geçerli olmadığı, düşüncenin kendini ortaya koyduğu bir düzlem”. (Ç.N.)

[3] Yazar burada Leziz Ceset adıyla anılan sürrealist oyuna gönderme yapar. Herkesin sırayla, diğerlerinden habersiz birer unsurunu ekleyerek (kim, nerede, ne zaman…) cümle oluşturmaya dayalı bu oyun ilk oynandığında ortaya çıkan ve oyuna da adını veren sonuç şöyledir: “Leziz ceset yeni şarabı içecektir”. (Ç.N.)

Lenin, Berman Ve Günümüze Dair Notlar – Yener Çıracı

Her şeyin bir şaşırma dürtüsü değil de kafa karışıklığı uyandırdığı dertli çağımızda, antik diyalektikçiler bize her şeyi “naif” (yani iddiasız) bir biçimde sorgulamayı, doğal tarihsel evrenle karşılaşıldığında şaşırma sanatını öğretmektedirler.

Lenin, Felsefe Defterleri

Neoliberal kapitalizmin derin bir krizde olduğu, proleterleşme ve mülksüzleşmenin sınırlarına dayandığı, doğanın sınırsız bir yağmasıyla iç içe geçen sermaye birikim sürecinin gezegeni tehdit eder boyuta geldiği yaklaşık on yıldır çeşitli biçimlerle tartışılıyor. Bununla birlikte Arap Baharı ile başlayan isyanlar, neoliberal kapitalizmin “olağan” biçimlerle sürdürülme sürecini bir kenara bırakıyor ve “olağanüstü” durumları (faşizmin yükselişi) olağanlaştıran bir sürecin kapısını aralıyor.

Doğal alanların yağmalanıp metalaştırmanın bir sonucu olarak ortaya çıkan Covid-19 pandemisi devletlerin ve sermayenin egemenliklerinin yeniden pekiştirip, sermaye birikimini akıl almaz boyutlara çıkarabileceği gibi[1] cılız da olsa dayanışma kanalları yaratmanın örneklerini ortaya çıkarmaktadır. Pandeminin ortaya çıkmasıyla yaşanan kısa süreli şokun ardından bugün büyük şirketler ve devletler için pandemi sürecinin nasıl kullanılacağı dair bir kafa karışıklığı belirtisi görünmemektedir. Aşısı olan bir hastalıktan her gün binlerce insan ölüyor, ilaç şirketleri ve patent sahipleri bu ölümler üzerinden servet biriktiriyor, ağırlıklı olarak hizmet sektörü olmak üzere toplumun bir bölümü acımasız ve sağlıksız koşullarda çalıştırılıyor, diğerleri ise eve kapatılarak tüketmeye sevk ediliyor. Aynı zamanda ülkemizde dahil olmak üzere on yıldan fazladır büyük isyan deneyimleri yaşayan devletler askeri, teknolojik ve biyopolitik her türlü egemenlik biçimini olası isyanları kuşatacak ve bastıracak bir biçimde yeniden yapılandırıyor.

Böylesi devrimci bunalım çağları, mevcut düşünselliği ya da teoriyi, günün çelişkilerine yanıt üretebilmesi için zorluyor. “Korku içinde geçmişin ruhlarını çağırmak” ve “eski oldukları için saygı duyulan giysilerle ve devralınan bir dille oynamak üzere, onların adlarını, savaş sloganlarını ve kostümlerini ödünç alanlar” tam da böylesi dönemlerde yeniden ortaya çıkıyor. Bu yüzden “bırakın ölüler kendi ölülerini gömsünler!” çıkışı bize bugünün çelişkilerini anlamayı ve aşmayı hedefleyen bir düşünsel sürecin adımları için zorluyor.

***

Kevin B. Anderson, Lenin üzerine yaptığı bir çalışmasında Felsefe Defterleri’nin ve özel olarak da Hegel okumanın Lenin’in teorisinde bir kopuşu beraberinde getirdiğini iddia ediyor. Hatta bu iddiasını Lenin’in “Batı Marksizmi” olarak bilinen Hegelci Marksistlere yolu açanlardan biri olduğunu söyleyecek kadar ileri götürüyor. İddiayı bir kenara bırakıp Lenin’in neden böyle bir çaba içinde olduğuna kısaca bakabiliriz.

“Büyük Savaş”ın patlaması, Avrupa’nın en örgütlü ve güçlü işçi partisi olan Alman Sosyal Demokratların Alman burjuvazisine savaş için destek vermesi, 2. Enternasyonal’in çöküşü gibi tarihsel olayla oldukça bilinir durumdadır. Az bilinen şeylerden birisi ise Lenin’in böyle bir cendere içinde kendini bir kütüphaneye kapatması, dışarıyla temasını sınırlandırması ve yaklaşık 8 ay boyunca diyalektik çalışmasıdır. Bu süre zarfında özellikle Hegel’in Mantık Bilimi üzerinde duracaktır.

Savaşın yarattığı büyük yıkım, bütün işçi sınıfı örgütlerinin emperyalizmin paylaşım savaşları altında zayıflaması ve dahası Enternasyonal’in çökmesi Lenin’i bugünün dünyasında aşina olduğumu anlamda güncel sorunlara gündelik olarak hızlıca yanıt vermeye çalışan bir aceleciliğe itmemiş görünmektedir. Aynı zamanda bütün bu karmaşanın ve devrimci bunalım çağının içinde “ölülere” de sığınmamış ya da bildiğimiz anlamda sığınmamıştır.

Anderson, Felsefe Defterleri’nin Lenin’in teorisinde diyalektik bir kopuşu beraberinde getirdiğini söyler. Buna göre bu kopuş, Lenin’in teorisinde üç ana ekseni ortaya çıkarır. Birincisi kapitalizmin en yüksek aşaması ve savaşın da temellendirilmesi açısından Emperyalizmin temellendirilmesi, ikincisi devrimci öznenin kapasitesini genişletecek biçimde ulusal kurtuluş üzerine yazıları ve son olarak siyasal iktidar hedefinin açık ve net bir şekilde ortaya konduğu “Devlet ve Devrim.” Her biri Lenin’in Marksist teoriye kattığı önemli eserlerdir.

Lenin, Marksist düşünce içerisinde en fazla efsanelere konu olan insanlardan biridir. Teorisini aynı zamanda devrim pratiğiyle birleştirmesi, teori içerisindeki otoritesini sarsılmaz bir biçimde sağlamlaştırmaktadır. Oysa tarihe biraz daha yakından bakıldığında Lenin’in düşüncelerinin gelişiminin lineer bir çizgide olmadığı, inişli çıkışlı ve daha da önemlisi kimi yerlerde eski düşüncelerini yeniden gözden geçirdiği görülecektir. Örneğin uzun yıllar örgüt teorisinde temel alınan “Ne Yapmalı”nın (1902) örgüt modeli ve kimi tartışmaları bizzat Lenin tarafından 1905’lerden itibaren pratikte değiştirilmeye başlanır. Bu değişimi sağlayan en temel etken ise 1905 devrimidir. Devrim, işçi sınıfının potansiyelini ortaya çıkardığı için Lenin, Parti’ye işçi sınıfının katılmasına ve tüm örgütü bu şekilde yeniden dizayn etmeye çalışır. Geriye sadece Lenin’in bu önerisi karşısında Bolşevik Parti içerisinde Lenin’e karşı çıkışlar, yeni döneme uygun olarak önerdiği yeni örgütsel biçimler ve Lenin’in önerisini “Ne Yapmalı”dan hareketle reddeden Bolşeviklerin tartışması kalır.[2] Lenin, kendi söylediklerini bile kimi zaman tersine çevirme özelliğiyle ünlüdür. Bu yüzden Marksizme ana ilke olarak “somut durumların somut tahlilini” yerleştirmeye çalışır.

Günümüzde, belki de Lenin’i istisna olarak kabul etmek gerekir. Yaşadığı dönem içerisinde işçi sınıfının ve devrimin çıkarlarını temel alması Lenin’in karmaşık süreçlerle baş etmesini ve kimi zaman şaşırtıcı ve kafa karıştırıcı durumlar olsa da (Lenin Alman Sosyal Demokratların Alman burjuvazisine destek verdiğine ilk anda inanmamıştır) yolunu bulmayı başarabilmiştir. Ancak bu sarsılmaz otoritedir ki Lenin’i bugün “geçmişin ölüsü” yapabilecek bir tehlikeyi barındırmaktadır.

Belki de ihtiyacımız olan günümüzdeki bu karmaşık bunalım çağında Lenin’in kıyafetlerini giymek ve sloganlarını benimsemek değildir. Onun geçmişle kurduğu yaratıcı ilişkiyi kurabilmektir. Örneğin Fransa’da İç Savaş ve Paris Komünü üzerine alıntı ve tartışmalarla dolu olan Devlet ve Devrim’in aslında Sovyetler üzerine konuşuyor olmasıdır. Ya da Emperyalizm öncesi kapitalizminin devrimci öznesi olarak kabul edilen işçi sınıfının yanına Emperyalizmle birlikte sömürgecilik karşıtı mücadeleyi, ulusal kurtuluş hareketlerini de eklemesiyle devrimci öznenin kapasitesini artırmaya çalışmasıdır. Belki de Lenin ile kuracağımız ilişki böyle yaratıcı bir biçimde olabilir. Bugünün dünyasını, dinamiklerini ve somut koşullarını görmeye çalışan, siyasal iktidar ve kapitalizm karşıtı potansiyel taşıyan her özne ve hareketten korkup geri çekilen değil de “şaşırma dürtüsü” ile ele almak vs.

***

Katı olan her şey buharlaşıyor!” Marshall Berman, Komünist Manifesto’nun en akılda kalıcı cümlelerinden olan bu çıkarımı, 1980’li yıllarda yazdığı kitabına isim olarak vermiştir. Avrupa’da “komünizm hayaletinin” dolaştığı ve 1848 devrimlerinin hemen öncesinde yazılan Manifesto, yeni bir dünyada mücadelenin nerede ve kimler arasında gerçekleşeceğini öngörür. Berman’ın kitabı ise işçi sınıfı hareketlerinin bin bir türlü yolla bastırıldığı, yeni bir sermaye birikim modeli olarak neoliberalizmin ortaya çıktığı, birkaç yıl sonra “Tarihin sonu”nun geldiği söylenen bir atmosferde, Reagan Amerika’sında geçer. Tüm bunların ve Marksizmin geri çekilmesiyle ortaya çıkan postmodernizme karşı Berman, modernizmin ve modernist düşüncenin hala devam ettiğini iddia eder. Berman’ın kitabı şöyle başlar:

Bugün, dünyanın her köşesindeki insanlarca paylaşılan haya­ti bir deneyim tarzı; başka bir deyişle uzay ve zamana, ben ve ötekilere, yaşamın imkânları ve zorluklarına ilişkin bir deneyim tarzı var. Bu deneyim yığınını modernlik diye adlandır­mak istiyorum. Modern olmak, bizlere serüven, güç̧, coşku, gelişme, kendimizi ve dünyayı dönüştürme olanakları vaat eden; ama bir yandan da sahip olduğumuz her şeyi, bildiğimiz her şeyi, olduğumuz her şeyi yok etmekle tehdit eden bir ortamda bulmaktır kendimizi. Modem ortamlar ve dene­yimler coğrafi ve etnik, sınıfsal ve ulusal, dinsel ve ideolojik sınırların ötesine geçer; modernliğin, bu anlamda insanlığı birleştirdiği söylenebilir. Ama, paradoksal bir birliktir bu, bö­lünmüşlüğün birliğidir: Bizleri sürekli parçalanma ve yeni­lenmenin, mücadele ve çelişkinin, belirsizlik ve acının girda­bına sürükler. Modem olmak, Marx’ın deyişiyle “katı olan her şeyin buharlaşıp gittiği” bir evrenin parçası olmaktır.

Bu paragraf Berman’ın düşüncesinin özünü oluşturur. Ona göre Modernizm, iç içe geçen katmanları, insanlığın gelişmesiyle yıkımı, birleşmeyle bölünmüşlüğünü aynı anda barındırır.

Bu iç içe geçmiş çelişkilerin günümüzde varlığını devam ettirmesi, Berman’ın tezinde öne sürdüğü temellerden biridir. Bununla birlikte Modernizmin gündelik bir deneyim olarak yaşanması da söz konusudur. Perry Anderson’ın kitabına yazdığı eleştiriye verdiği yanıtta öğrencilerinin ve tanıdığı insanların gündelik deneyimlerinden verdiği örnekler bu şekilde değerlendirilebilir. Berman, gündelik hayata dokunmayan bir teorinin etkisiz olduğunu düşünür.

Kitap, Modernizmi dönemlere ayırmakla birlikte Berman’ın üzerinde durduğu esas isimler 19. Yüzyıl düşünürleridir. Berman’ın bu yüzyılın insanlarını seçmesinin arkasında yatan sebep bu düşünürlerin Modernliğin karmaşıklığını, zenginliğini ve çelişkilerini kavramış olmalarıdır. Bir tarafta Avrupa’yı saran ve insanlığın kurtuluşunu saran Devrim vardır, diğer taraftan onun geri çekilmesiyle birlikte ortaya çıkan Gericilik. Diyalektiğin özünde bulunan “her şey karşıtına gebedir” ifadesi Berman’ın da kitabının ana temalarından biridir. Ve Berman 19. Yüzyıl düşünürlerinin hepsinin bu görüşü paylaştığını ve her şeyi olduğu gibi kavrama yeteneklerinin olduğunu düşünür.

Marx ve Nietzsche’nin paylaştıkları sesin kendine özgü ve dikkate değer yanı sadece yorulmak bilmez bir koşuşturma, yanıp tutuşan bir enerji, imgelem zenginliği değildir. Bu ses ani ve çarpıcı ton ve vurgu değişimleriyle, kendine dönmeye, tüm söylediklerini sorgulamaya ve yadsımaya; kendini uyumlu ya da uyumsuz seslerden oluşan geniş̧ bir diziye dönüştürmeye; elinden gelenin ötesine, daha geniş̧ bir menzile uzanmaya; her şeyin karşıtına gebe olduğu ve “katı olan her şeyin buharlaşıp gittiği” bir dünyayı dile getirip kavramaya her an hazırdır. Bu ses zaman zaman, kendini keşfetme ile kendini alaya alma, kendinden haz duyma ile kendinden kuşkulanma arasında gider gelir. Acıyı ve zorluğu bilen bir sestir, bunların üstesinden gelecek gücü̈ olduğuna da inanır. Büyük tehlike her yerdedir, her an başa gelebilir, ama en de­rin yaralar bile enerjiyle dolup tasmasını engelleyemez. İronik ve çelişkilidir, çok sesli ve diyalektiktir. Modem hayatı bizzat modernliğin yarattığı değerler adına mahkûm eder. Ya­rın ve yarından sonranın modernliklerinin, günümüz mo­dern insanını çökerten yaralan sağaltacağını umar – üstelik çoğu kez de umuda karşı çıkarak… 19. yüzyılın tüm büyük modernistleri -Marx ve Kierkegaard, Whitman ve Ibsen, Ba­udelaire, Melville, Carlyle, Stirner, Rimbaud, Strindberg, Dostoyevski ve daha birçokları- benzer ritimlerle ve bu min­valde konuşurlar.

Berman’ın kitabını yazmasında postmodernizm oldukça önemli bir rol oynar. Bunun yanında bir şekilde 21. Yüzyıl için düşünsel bakış açısı sağlamaya çalışır ve bunu da 19. Yüzyıl düşünürlerine dönüş yapılarak elde edilebileceğini iddia eder. Neden Berman için 19. Yüzyıl düşünürleri bu kadar önemlidir? Peki ya 20. Yüzyıl düşünürleri?

Berman’a göre 19. Yüzyıl düşünürleri modern hayata hem hayran hem de düşmandır. Aynı zamanda yorulmak bilmeden onun belirsizliği ve çelişkileriyle boğuşurlar. Bütün bu iç gerilimler, onların yaratıcılıklarının da kaynağıdır. Ama 20. Yüzyıldaki düşünürler öyle değildir. Onlar daha çok kutupsallıklarla ve bütüncülleştirmeyle, genelleştirmeyle uğraşır. Berman’a göre bu düşünürler ya Modernizmi körü körüne kucaklamıştır ya da bütünüyle aşağılamıştır. Berman’a göre her iki durumda da dünyayı değiştiren insan öznesi ortadan kalkmaktadır. İnsanı özne kılan ve yapma edimi veren 19. Yüzyıl düşünürlerinin aksine 20. Yüzyıl düşünürleri insan etkinliğine ve öznesine bütünüyle kapalı, değiştirilemez bir biçim ortaya çıkarır.

Berman’ın insan öznesini yeniden etkin kılma ve yaşadığımız dünyayı bütün çelişkileriyle görme isteği duyduğu için 19. Yüzyıl düşünürlerini bu kadar vurguladığı söylenebilir. Çünkü insanı öznellikten çıkaran gelenekler o kadar güçlüdür ki Berman’a göre bu durum Hegel ve Marx’ı sahiplendiğini söyleyen Yeni Sol’a bile sirayet etmiştir.

Berman bu geleneklere yol açan insanların başında Weber’i görmektedir. Weber’in -ister burjuva ister aristokrat ister devrimci- insana karşı çok az inanç beslediğini söyler. Bu yüzden onun tarzı bir tür muğlak liberalizmdir. Ve Weber çok sağda bir siyaset biçimi ortaya koymuştur. Berman bu sağcı siyasetin birçok düşünür tarafından benimsendiğini de belirtir. Bu siyaset biçimi o kadar güçlü bir haldedir ki Herbert Marcuse gibi Yeni Sol temsilcilerine kadar uzanır. Berman bunu şöyle aktarır:

Bu paradigmaya göre hem Marx hem de Freud miatlarını doldurmuştur: Sadece sınıfsal ve toplumsal mücadeleler değil, psikolojik çatışma ve çelişkiler bile “toptan yönetim” devletince ortadan kaldırılmıştır. Kitlelerin egoları, idleri yoktur, ruhları iç gerilim ve dinamizmden yoksundur: Düşünceleri, ihtiyaçları, hatta düşleri “kendilerine ait değildir”; içsel yaşantıları, ancak ve ancak toplumsal sistemin karşılayabileceği arzuları üretecek şekilde “toptan olarak yönetilmekte”, “programlanmaktadır”. “İnsanlar kendilerini metalarda tanırlar; ruhlarını otomobillerinde, müzik setlerinde, dubleks evlerinde, mutfak araç̧ gereçlerinde bulurlar.

Berman bu düşüncelerin modernliği seven ya da nefret edenlerce paylaşılan ortak şey olduğunu söyler. “Modernlik makinalarca oluşturulmaktadır ve modern insanlar sadece mekanik kopyalardır.” Berman bu düşüncesiyle Marcuse’un Hegel ve Marx’ın eleştirel geleneğinden koptuğunu düşünür.

Kısacası Berman’a göre 20. Yüzyıl düşünürlerinde “tek boyutlu” bir paradigma vardır ve bu paradigma insana özne olma, kendi hayatı üzerinde denetimsizliği beraberinde getiren bir paradigmadır. Ve 1960’ların genç radikaller kendi hayatlarının kontrolünü ele almak için mücadele ederken bile, bu paradigmada kendi içinde değişim göstermemiştir.

Berman, 20. yüzyılda modernliğe dair söylenebilecek son sözü olanın Foucault olduğunu düşünür. Ama onun söylediklerinin de Weber’in değiştirilemez paradigması ya da demir kafesinden çok daha kapsamlı bir kafes olduğunu söyler. Foucault’nun hapishanelere, tımarhanelere, hastanelere kafayı taktığını, buralardan iktidar tartışması yürüttüğünü ama onun teorisinde de herhangi boşluk ya da özgürlük alanı olmadığını belirtir.

İşte tüm bunlardan hareketle Berman, 19. Yüzyıl düşünürlerinin 21. Yüzyıl dünyası için söyleyeceklerinin olduğunu ve onların birbiriyle çelişkili şeyleri aynı anda gören gözlerine günümüz dünyasında ihtiyaç olduğunu düşünür.

***

Perry Anderson, Berman’ın kitabına dair bir eleştiri yazısı yazar. Başlangıçta kitabın hakkını teslim etmekle birlikte sonradan ne yaptığı kafa karıştırıcıdır. Öyle ki Berman bile bu eleştirileri nasıl değerlendirmesi gerektiğini düşünemez. Anderson bir dizi sanat eseri ve modernlik gelişmiyle Berman’ın tezine kimi yerlerde karşı çıkıyor gibi görünmektedir. İkisi de postmodernizme karşı Marksizmin savunulması konusunda ortaklaşır ama bu ortaklıkta kimi farklılaşmalar da söz konusudur. Ki Berman’ın Anderson’a yazdığı sonraki eleştirisi buna örnek verilebilir.

Eleştiriye geçmeden önce Anderson ve yöntemiyle ilgili kısa bir bahsin söz konusu olması, ikisi arasındaki tartışmaya biraz daha açıklık kazandırabilir. E. P. Thompson, bütünüyle polemiklerle dolu olan kitabı Teorinin Sefaleti’nde Perry Anderson’ı tarih incelemesinde “model” oluşturmakla daha özel olarak da Fransız Devrimi’nin model almakla suçluyordu. Buna göre Anderson İngiliz tarihini ele alıyor ancak İngiliz tarihini incelerken tarihsel gelişimi Fransız Devrimi’nin gelişim modeliyle inceliyordu. Yani İngilizleri incelerken kafasında Fransızlar vardı. Hatta Thompson, Anderson’ın İngiliz tarihini Fransız tarihine benzemediği için küçümsediğini söylüyordu. Anderson’ın tarihsel okuması Berman’a verdiği eleştiriye de yansımış görünmektedir. Bu yüzden Berman Anderson’ı eleştirdiği sonraki makalesine “Sokağı Okuyabilmek” adını vermiştir.

Berman’ın bir romantik olduğu söylenebilir. Bu yüzden umut etmek, yeni düşler keşfetmek onun için oldukça önemlidir. Çağlar boyunca ayakta kalmamızın, bunca yıkıma rağmen yaşamaya devam etmemizin arkasında da bu düşüncenin yattığını düşünmektedir. “İnsanlık, şimdiye dek tarihin yoluna diktiği duvarlar karşısında peşin bir mağlubiyeti kabullenmeye yanaşsaydı, tarihimiz çoktan so­na ermiş̧ olurdu.” Berman bu anlamda Anderson’un “soğuk” bir teorisyen olduğunu düşünür. Genel geçer teorilerin, yüksek bir perdeden konuşmaların kimseye yararı olmadığı görüşündedir. Bu yüzden cevap yazısı bütünüyle öğrencileri ve tanıdıklarının gündelik hayata tutunma, mücadele etme biçimleriyle örülüdür.

Anderson ile Berman arasındaki devrim fikri tartışmasının kritik ayrımı da tam olarak burasıdır. Anderson’a göre devrim en temelde siyasal iktidarın ele geçirilmesidir. Bu yüzden tanımını çok net sınırlarla çizer. Berman ise sıradan insanların, sokaktaki gündelik yaşamın değişim ve dönüşümünü ele alacak bir perspektifle bu tanımı genişletmeye çalışır. Anderson’ın siyaset deyince sadece tarihe damgasını vurmuş devrimleri gördüğünü söyler. Tıpkı “kültür deyince sadece başyapıtları görmesi gibi” diyerek de ekler. Ve son olarak Anderson’ı fildişi kulelerden teori yapmakla eleştirir. Araştırmaların gündelik ve gerçek hayattan kopuk bir şekilde, sayılara, kavramlara ve istatistiklerle incelenen bir nesneye dönüşmesini, sıradan insanların neler yaşadığını ve hissettiğini bilmeden teori üretmenin yeterli olmayacağını belirtir. Ve son olarak “sokağı okumayı bilmedikten sonra Kapital’i hatmetmiş olsak neye yarar?” diyerek makalesini bitirir.

***

Berman ve Anderson arasındaki tartışma aslında bir döneme damgasını vuran, özellikle 1990’lı yıllardan sonra ülkemizde de hızlıca görünür olan bir tartışmanın bir parçasıdır. Sovyetler Birliği çöktükten sonra devrim fikrinin kendisinde çok ciddi bir tahribat söz konusu olmuştur. Anderson’ın savunduğu çizginin bu kadar net olmasının sebebi yaklaşan postmodernizme karşı bir barikat çekmek ve Marksist siyaset biliminin sınırlarının korunmasına yönelik bir savunma geliştirmek olduğu söylenebilir. Bununla birlikte özellikle Sovyetler Birliği’nin bürokratik iktidar yapısı, siyasal iktidarın doğasına, yozlaştırıcılığına ve kötülüğüne dair hem duygusal hem de teorik bir geri çekilişin yolunu açmıştır. Bir başka deyişle siyasal iktidar fikrinden vazgeçiş, dünyayı değiştirmenin başka yollarını arama ve devrimi gündelik hayata yayan bir biçimi savunmayı beraberinde getirmiştir. Berman ve Marksist teoride bu fikriyatı geliştirmeye dönük önemli katkılar olmakla birlikte gündelik ve sıradan mücadelelerinin teorik halkası beklendiği gibi Marksizmle dolmamış, her ikisinin de eleştirdiği postmodern bir perspektifi egemen hale getirmiştir. Elbette ki bunun bu kısa yazıya sığmayacak bir dizi yapısal ve öznel sebepleri vardır.

Yaşadığımız dünya toplumsal çelişkilerle sınıfsal çelişkilerin büyük bir hızla iç içe geçtiği ve birbirinden ayrı düşünülemez hale gelmeye başladığı bir duruma doğru gitmektedir. Bu yüzden bu çelişkilerin ertelenmesi, ötelenmesi ya da görünmez hale getirilmesi artık mümkün değildir. Dolayısıyla sadece siyasal iktidara odaklanan, gündelik hayatın dönüşümü ve değişiminden uzak bir perspektifi benimsemenin yolu bir anlamda Berman’ın bahsettiği “fil dişi kuleler” benzetmesine çıkacaktır. Politik doğruculuk ya da haklı olmak, teorinin pratikte kanıtlanması için yeterli olmadığını defalarca göstermiş ve göstermeye devam etmektedir. Son 10 yıldır dünya genelinde kesintisiz bir ayaklanma çağında yaşıyoruz ancak yüksek teori buraya ne kadar etki ediyor bilmiyoruz. Bununla birlikte devrim fikrinin, siyasal iktidarı ele geçirme perspektifinden ayrılarak tahribata uğratılması, sıradan, gündelik olana yayılması yaygın kanının aksine dönüşüm için yeterli olmadığını gösterdiği söylenebilir. Çünkü son kertede bilinmektedir ki gündelik ve sıradan dönüşüm illa ki devlet ile karşı karşıya gelmektedir. Bu yüzden bir dönemin toplumsal hareketler içerisindeki hakim eğilimi “iktidar olmadan dünyayı değiştirme” fikri, hayatın doğal akışı ve pratik deneyimlerle gözden düşmüştür. Çünkü neoliberal kapitalizm krizine “olağanüstü durumları olağan durumlara dönüştürerek” başka bir deyişle devletleri güçlendirip faşizmi yükselterek cevap vermektedir. Dolayısıyla hayatın kendisi siyasal iktidarı hedefleyen bir mücadeleyi zorunlu kılmaya başlamıştır.

Sonuç olarak her iki yaklaşım da ayrı ayrı ele alındığında geldiğimiz bugünlerde başarısız sayılabilir. Yüksek teori ve politik doğruculuk ya da Berman’ın dediği gibi Kapital’i hatmetme tek başına kaldığında, öznesini yitirdiğinde zayıf durumdadır. Aynı şekilde gündelik hayata yayılmış her dönüşüm ve değişim mücadelesi siyasal iktidar hedefi olmaksızın gerilemeye ve yenilmeye açıktır. Bugün, ikisinin de gerekliliği reddedilemeyecek durumdadır. O halde her ikisini de içererek aşacak şekilde bir devrim fikri ve teorisi nasıl inşa edilebilir?

Kaynakça

  • Kevin B. Anderson (2014), Lenin, Hegel ve Batı Marksizmi, İstanbul; Yordam Yayınları, (Çev. E. Günçiner).
  • Marshall Berman (2013), Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, İstanbul; İletişim Yayınları (Çev. Ü. Altuğ, B. Peker).
  • Marshall Berman (2014), Marksizmle Maceram, İstanbul; İletişim Yayınları, (Çev. A. Ülçer)
  • Perry Anderson (2003), Tarihten Siyasete Eleştiri Yazıları, İstanbul; İletişim Yayınları, (Çev. S. Coşar)

[1] Forbes dergisinde yayınlanan en zenginler listesi ve pandemi dönemlerindeki servet artışına bakılabilir.

[2] Tony Cliff, Lenin Cilt 1: Partinin İnşası, İstanbul; Z Yayınları, sf. 187-188

Sapkın – Gey Normalleşmesi ve Queer Antikapitalizm – Peter Drucker’dan bir kitap

LGBTİ+ aktivisti ve IV. Enternasyonal’de çeşitli düzeylerde görev alan Peter Drucker’ın Sapkın. Gey Normalleşmesi ve Queer Antikapitalizm kitabı geçtiğimiz günlerde Ayrıntı yayınları tarafından Ege Acar’ın tercümesiyle yayımlandı. Aşağıda bu kitabının tanıtım yazısını sunduğumuz Drucker’in aralarında Queer bir Marksizme Doğru(?) ve Queer Cinsellik Emek ve Ulus ‘un da bulunduğu yazıları daha önce Yeniyol, KaosGL ve İmdat Freni sitelerinde yayımlanmıştı. Çeşitli defalar Türkiye’yi ziyaret etmiş olan Peter Drucker LGBTİ+ Onur Haftası vesilesiyle 2017 yılında Kaos GL tarafından Ankara’da düzenlenen Homofobi ve Transfobi Karşıtı Uluslararası Toplantıda da konuşma yapmıştı.

“Sekülerleşme yolunda farklı hızlarda gerçekleşen ilerlemeler de LGBT toplulukların daha hızlı ya da daha yavaş ortaya çıkmasında bir başka etkendi. ABD’de aşırı tutucu Protestanlar ile Latin Amerika’da Katolik Kilisesi’nin, sürecin Kuzey Avrupa’daki en seküler toplumların gerisinde kalmasında payı oldu. Bununla birlikte, Belçika ve İspanya gibi isimde Katolik olan ülkeler, isimde Lüterci İskandinavya’yı hızla yakaladı. İstanbul, Ankara ve İzmir gibi Türkiye kentleri örneği, İslam dünyasında LGBT kimliklerin ortaya çıkışında sekülerleşmenin (Türkiye örneğinde sömürge karşıtı devrimin bir sonucudur) önemini gösterdi. Bu ülkedeki ticari faaliyet alanlarının ve örgütlenme çabalarının, ta 1990’ların sonlarına değin, Kahire ve Karaçi gibi belli başlı metropollerde bile bir benzeri görülmedi.” 

Peter Drucker, Türkiye LGBTİ+ hareketini yakından takip ediyor. Drucker, bu kitapta queer’in bir tarihini sunarken aynı zamanda radikal queer’in radikal solla, yani anti-kapitalizmle harmanlanmasını öneren bir ütopya sunuyor. Queer tarihinin “homoseksüel” kavramı icat edilmeden önceki biçimlerini efeboli, kuşaklar arası cinsellik örüntüsü gibi kavramlara dayanarak ele alırken, bunlara efemine-egemen formasyon diyor. Liberalizm ve sömürgecilik rejimlerine dayanan ve “homoseksüel” kavramının icadına denk düşen dönemi ters-egemen formasyon olarak nitelendirirken, hareketin daha sonraki zaman zarfında geçirdiği evreleri Fordist ekonomi ile neoliberalizm temelinde sırasıyla şu formasyonlar üzerinden tarihselleştiriyor: gey-egemen formasyon ile homonormatif-egemen formasyon. Yazar, bu ekonomik yapıların gey/lezbiyen cemaati giderek gettolaştırmasına dikkat çekiyor. Homonormatif örüntünün homo-nasyonalizmle, yani özünde ırkçılıkla flörtünün ve gey/lezbiyen çiftlerin giderek daha çok heteroseksüel çekirdek aile modeline özenmesinin tehlikelerine işaret ederken, bu tip bir çekirdek aileleşme sürecinin yerine Poliamori/queer yoldaşlık idealini koyuyor. Drucker bu kapsamlı çalışmasında queer cinselliğinin merkez/çevre, sınıf ve ırkçılık gibi parametreler dışında ele alınamayacağını, bunların birbirleriyle girift biçimde iç içe geçtiğini gösteriyor. Cinselliği ele alırken sadece queer kurama değil, önde gelen sosyalist feminist Kollontay’ın aşk ve cinsellikle ilgili çekirdek aile karşıtı görüşlerine yer verirken, Kollontay’ın içinde yaşadığı Sovyet düzeni içerisinde nasıl dışlandığını da gösteriyor. Yazar, solun günümüzde hâlâ queer’i dışlamaya eğilimli olmasını eleştirirken, queerlerin de giderek marjinalleşmesi tehlikesine karşı anti-kapitalizm şemsiyesi altında birleşilmesi gerektiğini öne sürüyor. 

İki Müzisyen, İki Amerika: Mimaroğlu ve Oğur – O. Yiğit Özdemir

Bu yazı, iki çok farklı telden çalar gibi duran, yolları sanki Birleşik Devletler bandırası ve transatlantik bir seyahat dışarısında kesişmemiş gibi gelebilecek iki ayrı müzisyenin iki farklı Amerika deneyimini, Türk kimliğinin kaybı ve yeniden bulunması anlamında irtibatlandırmaya çalışacak.

Konu umman, aynı yolculuğun kendisi gibi. Sahi, Türk müzisyenler, ki onlara bu adı kendi jeopolitik konumlarından ötürü takıyorum -yoksa etnik aidiyetlerinden ötürü değil-, yani dünyanın onları o şekilde tanımış olması anlamında, ne zamandan itibaren Amerika’yla bir öyküsel birliktelik arayışında oldular?

Aslında Türkiye’de modern müziğin resepsiyonu, bilhassa da Caz, Blues ve elektronik müziğin tarihiyle ilgilenenler bilirler ki biraz da Amerikan askerlerinin balo resepsiyonlarının tarihidir. Trompetçi Muvaffak Falay daha henüz Kuş Adası’nda bir çocukken eline geçen enstrümanlar, o dönem ülkede yeni yeni kurulmaya başlanan bahriyeli bandolarının dolabından aşırmadır.

Caz müziğinin politik misyonerlik faaliyetleriyle ne kadar iç içe olduğu konusu bu yazının haritasının sınırlarını elbette ki aşar. O yüzden biz dosdoğru, iki farklı müzisyenin nasıl olup da Amerika’da kaldıklarına ve Birleşik Devletlerden ne ile döndüklerine ve dönmediklerine odaklanalım.

İki Amerika, iki bavul, iki Orient

Oğur dönmeden önce önemli ulusal Caz dergilerinin kapaklarında selamlanmıştı bile, onu Türkiye’ye geri savuran neydi sorusunu cevaplandıracak kadar Oğur’u tanımasam da, yurtdışında yaşayan ve bir müddet üreten sanatçıların kimisinin neden orada kalıp, göçü ve vaat edilen toprakları benimseyip, kimisinin neden sıla hasreti çektiği konusu Türkiyeli sanatçılara özgü bir konu değil. Edebiyat tarihi sürgün temasını boydan boya kat eden yazarların hayat deneyimleri ve birikimleriyle dolu. Kimisi Ithaka’ya geri iltica ediyor, çünkü kendisi de çoktan değişmiştir, kimisi ise Truva’da kalıyor.

Mimaroğlu ise zaten bir nevi Amerika’ya karşı bir Amerika fikriyle, hayat arkadaşı Güngör Mimaroğlu’nun kaydını tuttuğu üzere bir çeşit “dünya vatandaşlığı” fikriyle kıtaya adımını atıyor. Oğur’daki “dünyadan kayırılmışlık” hissi onda yok, o zaten sesini antenler vasıtasıyla herkese duyurmak üzere yola çıkmış.

Çok içeriden bir yerden Oğur’un yolunu Birleşik Devletler’e düşüren sebebin, bir anlamda “gurbette pişmek” isteği olduğu da söylenebilir. Sonra orada edinilen kabuklar, giysiler yurda dönüşle birlikte, fezaya gönderilen bir uzay aracı misali döküldüğünde, geriye “Erkan Oğur” kalıyor.

Ancak nasıl oluyor da, halk ozanlığını modern bir forma kavuşturan bir isimle, dijital müziğin “yerel” ve “kozmopolit” öncüllerinden Mimaroğlu aynı potada eriyebilir? İşte esaslı zor soru burada yatıyor. İki farklı Amerika kadar, iki farklı Doğu’nun da söz konusu olduğunu göreceğiz bu noktadan sonra.

Politik bir müziğin inşacısı olarak Mimaroğlu

Öyle ya, iki farklı hattan, iki farklı bilet koçanından, dolayısıyla iki farklı “konumdan” bahsettik. Peki Mimaroğlu politik müzik yaptığında, kendisini konumlandırdığı yer neresi? Aslına bakılırsa bu tam olarak endüstriyel bir toplumun kozmopolit bireyselliğinin konuşlandığı bir hat ve onun komünalist etiği ve politikası.

Bu ise koca bir parantezle birlikte gerçekleşebilir ancak, Mimaroğlu henüz İstanbul’dayken adeta dünyaya meraklı bir “Tanzimat beyefendisi”dir, işte tam olarak bu kimliğin hilafına ancak kozmopolit bir New Yorker’a dönüşür ve bir New Yorker da olarak bu müziği icra ve ifşa edebilir.

Eğer bu kimliği paranteze almasaydı, ondan beklenen şey ancak Oriental ezgileri dillendirmesi olacaktı. ‘Uzak diyarların’ bir müzisyeni, bir çeşit etnosantrik kültürelci özneye dönüşmesi gerekirdi. Aynı Putamayo Records’dan anonimleşmiş kayıtları çıkan pek çok Kübalı ve Arjantinli müzisyenin, ya da Avrupa’da başarısını eline alan Kürt müzisyenlerin başına geldiği gibi. O ise bireyselliğini talep ediyordu. İşte bu “birey”in hayatta kalabilmesi için, adını taşıyan belgeselin başında kendisiyle yaptığı röportajda belirttiği gibi tam “dört intihar” gerçekleştirmesi gerekmiştir.

Üstelik bu Oriental ezgiler çoktandır Amerika’nın popüler kültür neferleri tarafından Afganistan ve Hindistan’a yapılan Uzak Doğu seferleriyle haşhaşın yanında ganimet olarak getirilmişti. Bir de Mimaroğlu’nun orada “Türklük” pazarlamasına gerek yoktu. 

Dolayısıyla Birleşik Devletler’in bu ganimetlerden nasiplenmiş popüler kültürünü, ‘Doğu’ya Seyahat’ini iç bükey bir aynada, gerisingeri Amerika’ya kendi üçüncü dünyasını izleterek kat etmesi anlamında, Mimaroğlu gerçekten de, kelimenin politik anlamıyla devrimcidir. Mimaroğlu’ndan Türk, Yörük, Anadolu ya da Mezopotamya ezgilerini beklemek boşunadır. O tam da bunları askıya asarak kendi kozmopolit hırkasını üstüne giyebilir, ikisi birden adamı terletir.

Peki bu Mimaroğlu’nun özgül başarısı olmanın yanında, biraz da çağın getirisi midir? Evet, bu başarı biraz da politik dalgaların mendirekteki boyunun ölçüsüdür. Ancak ne fark eder? Çağı ve insanı bu kadar ayrıştırmak günümüzün çetrefil bir açmazı değil de nedir ki?

Postmodern bir dervişan

Öyleyse, Oğur’un portresi ebrunun üzerindeki bu yağı biraz akıttığımızda zaten kendiliğinden ortaya çıkıyor. Oğur, ABD’ye hakikaten de belli bir anlamda, son derece şahsi bir anlamıyla bir “başarı”, bir “ispat” öyküsü için gider. Tam da bu yüzden onu edindiği anda sıla hasreti bastırır, geri dönme gereği baş gösterir.

Kopuz ezgilerine blues trafiğiyle modern bir omurga vermek, bu geminin dümen tutan elleri için gerçekten de yorucu bir çaba olmamıştır. Döndüğünde Oğur gerçekten de küçük çaplı bir müzik tarikatı önderi, bir şıx muamelesi görecektir. Halk müziğine ondan sıkılmış dinleyiciler için, aynı Mercan Dede’nin yaptığına benzer bir şekilde postmodern bir twist katacak, başarıyı bir de kendi ülkesinde yakalayacaktır. Film müzikleri, müzik yapımcılığı, luthierolmak, bunlar ise 10 parmağında on marifet bir ustanın yüzüklerinden yalnızca bir kaçıdır.

Ancak bir röportajında, Oğur ağzından enstantane bir söz kaçırır. Ülkemizde de takipçileri ve taklitçilerinden geçilmeyen Jimi Hendrix’le ilgili fikri sorulduğunda -evet bir zamanlar müzik kanalları böyle röportajlar yapıyordu bu ülkede- ilginç bir şey söyler: “önemli sesler çıkarmış bir müzisyendi”. Gerçekten de sufice bir cevap olarak, zihnimizde yerini alır bu sözüyle de Oğur. Gerçekten de gök kubbenin altında hoş bir sada olabilmekten başka ne gibi bir kaderi olabilir ki müzisyenin?

Walt Whitman’ın dediği gibi “ben güzün nazikçe yağan yağmurum/…/ben geceleri parıldayan pamuktan yıldızlarım/mezarımda durup ağlamayın/ben orada değilim, ben ölmedim”.

Antiemperyalizmin Ahmakça Taklitlerinden Sakınınız! – Gilbert Achcar

Son otuz yıl, anti-emperyalizmin anlamı hakkında giderek artan bir siyasi kafa karışıklığına tanık oldu; ki bu kavram daha önce aslında çok da fazla tartışılmamıştı. Bu kafa karışıklığını açıklayabilecek iki temel neden var: İkinci Dünya Savaşı sonrası sömürgeciliğe karşı verilen mücadelelerin çoğunun zaferle sonuçlanması ve Sovyetler Birliği’nin (SSCB) çöküşü. Soğuk Savaş sırasında, ABD ve müttefik sömürgeci Batılı güçler, ulusal kurtuluş hareketlerine ya da rejimlerine karşı birçok kez doğrudan savaştılar, ayrıca daha sınırlı askeri müdahalelerde de bulundular ya da vekalet yoluyla savaşlar yürüttüler. Bu vakaların çoğunda, Batılı güçler büyük bir halk tabanı tarafından desteklenen yerel bir hasımla çatıştılar. Dolayısıyla bu tarz bir emperyalist müdahaleye karşı durmak ve hedef aldığı kesimleri desteklemek, ilericiler için bariz bir seçim gibi görünüyordu. Tek tartışma, bu desteğin eleştirel mi yoksa kayıtsız şartsız mı olması gerektiğiydi.

Soğuk Savaş döneminde antiemperyalistler arasındaki temel bölünme, komünist partilerin ve yakın müttefiklerinin “sosyalizmin anavatanı” olarak gördükleri SSCB’ye karşı tutumdan kaynaklanıyordu. Bu partiler, kendi siyasi konumlarını büyük ölçüde Moskova ve “sosyalist kampın” siyasi duruşuna uyumlu olacak şekilde belirliyorlardı; bu tavır o dönem “kampçılık” olarak tanımlanıyordu. Washington’la arasındaki küresel rekabet nedeniyle Moskova’nın Batı emperyalizmine karşı yürütülen mücadelelerin çoğuna verdiği destek, böyle bir tutum almayı kolaylaştırıyordu. Moskova’nın Avrupa’daki kendi egemenlik alanındaki işçi ve halk isyanlarına karşı yaptığı müdahalelere gelince, kampçılar bu konuda Kremlin’in avukatı rolüne soyundular ve Washington tarafından kışkırtıldıklarını iddia ettikleri bu isyanlara karşı çıkmayı seçtiler.

Demokratik hakların savunulmasının solun en önemli ilkesi olduğuna inananlar ise, Batı emperyalizmine karşı yürütülen tüm mücadelelerin savunulmasının yanı sıra, Sovyetler Birliği egemenliğindeki ülkelerdeki yerel diktatörlüklere ve Moskova’nın hegemonyasına karşı halk isyanlarını da desteklediler. Üçüncü bir kategori de 1960’lardan başlayarak SSCB’yi “sosyal-faşist” olarak niteleyen Maocular tarafından oluşturuldu ve bu kesimler SSCB’yi ABD emperyalizminden daha kötü olarak tanımlayarak bazı durumlarda işi -tıpkı Pekin’in Afrika’nın güneyinde yaptığı gibi- Washington’un yanında saf tutmaya kadar vardırdılar.

Bununla birlikte, Güney yarım küredeki halk hareketlerine karşı Batılı emperyalist güçlerin yürüttükleri savaşlarla belirlenen bu durum, SSCB’nin 1945’ten bu yana yürüttüğü bu tarzdaki ilk savaşla birlikte değişmeye başladı: Söz konusu savaş Afganistan savaşıydı (1979-89). Ayrıca, o zamanlar “emperyalist” olarak tanımlanan devletlerin marifeti olmayan iki savaş, Vietnam’ın 1978’de Kamboçya’yı işgali ve Çin’in 1979’da Vietnam’a saldırısı, küresel antiemperyalist solun pusulasının ciddi bir şekilde şaşmasına yol açtı.

Bir sonraki büyük komplikasyon ise, Saddam Hüseyin’in Irak’ına karşı 1991’de ABD öncülüğünde yürütülen savaş oldu. Burada söz konusu olan, diktatörlükle yönetilmekle birlikte yine de halk yanlısı bir rejim değil, Orta Doğu’nun en acımasız ve kanlı rejimlerinden biriydi: O kadar ki, kendi ülkesinde binlerce Kürt’ü [Halepçe’de] kimyasal silahlarla katletmişti ve bu olay Irak’ın İran’a karşı yürüttüğü savaş sırasında gerçekleştiği için buna göz yuman Batı’nın da suç ortaklığıyla yaşanmıştı. O zamana kadar antiemperyalist solun mensubu olan tanımış birkaç kişi, bu vesileyle ABD liderliğindeki savaşı destekleyerek saf değiştirdi. Gelgelelim, antiemperyalistlerin büyük çoğunluğu, bu savaşın Moskova’nın da onayını alan bir BM kararıyla yürütülüyor olmasına rağmen bu müdahaleye karşı çıktı. Nüfusunun çoğunluğu tüm haklarından yoksun bırakılmış göçmenlerden oluşan bir eski İngiliz sömürgesinin ille Kuveyt Emiri tarafından yönetilmesini savunmaya pek yatkın değildiler. Bununla birlikte, çoğu Saddam Hüseyin hayranı da değildiler: ABD öncülüğündeki emperyalist savaşa karşı çıkmakla birlikte, bir yandan Saddam’ı da acımasız bir diktatör olarak ifşa ettiler.

Çok geçmeden yeni bir komplikasyon daha çıktı ortaya. ABD öncülüğündeki savaş operasyonları Şubat 1991’de sona erdikten sonra, rejimin çökmesinden ve bunun İran’a yaramasından çekinen George H.W. Bush yönetimi, kasıtlı olarak dokunmadığı Saddam Hüseyin’in elit birliklerin diktatör tarafından Irak’ın güneyindeki halk ayaklanmasını bastırmak ve kuzeydeki dağlık bölgelerdeki Kürt isyanını ezmek üzere konuşlandırmasına göz yumdu. Hatta bu ikinci vakada rejimin helikopter kullanmasına da izin verdi. Bunun sonucunda büyük bir Kürt mülteci kitlesi sınırı geçerek Türkiye tarafına yöneldi. Bu göç akımını durdurmak ve mültecilerin geri dönmesine imkân tanımak amacıyla Washington bu kez Kuzey Irak üzerinde uçuşa yasak bir bölge ilan etti (no-fly zone: NFZ). Bu NFZ’a karşı neredeyse hiçbir antiemperyalist kampanya yürütülmedi, çünkü bunun tek alternatifi, rejimin Kürtlere yönelik acımasız baskısının sürdürülmesi olurdu.

NATO’nun 1990’larda Balkanlar’da yürüttüğü savaşlar da benzer bir ikileme yol açtı. Slobodan Miloseviç rejimine sadık Sırp güçleri, Bosnalı ve Kosovalı Müslümanlara karşı canice saldırılar düzenlemekteydiler. Oysa Washington, bu katliamları önleyecek ve eski Yugoslavya’da müzakere temelli bir çözümü dayatmayı sağlayabilecek tüm diğer yöntemleri kasıtlı olarak kenara atmıştı. Çünkü ABD’nin amacı, NATO’yu bir savunma ittifakı olmaktan çıkarıp müdahaleci savaşlara girişen bir “güvenlik örgütüne” dönüştürmekti. Bu dönüşümün bir sonraki adımı ise, 11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında NATO’yu Afganistan müdahalesine dahil etmek oldu. Böylece ittifakın en başından beri Atlantik bölgesiyle sınırlandırılmış olan etkinlik alanı fiilen genişletilmiş oldu.  Daha sonra da 2003’te Irak’ın işgali geldi: Bu da tüm antiemperyalistlerin hep birlikte karşı çıktıkları ABD liderliğindeki son müdahale oldu.

Bu arada, Soğuk Savaş “kampçılığı” yeni bir biçime bürünerek hortladı: Artık SSCB’nin çizgisiyle hizalanmak değil, Washington’un düşman olduğu her rejim ya da siyasi güce doğrudan ya da dolaylı destek verilmesi söz konusuydu. Başka bir deyişle, “dostumun (SSCB) düşmanı benim düşmanımdır” mantığından, “düşmanımın (ABD) düşmanı dostumdur” (ya da en azından eleştiriden muaf tutmam gereken biridir) mantığına geçilmiş oldu. İlki bazı garip yakınlaşmalara yol açarken, ikinci mantık aslında zincirlerinden boşalmış bir kinizmin bahanesi oldu. Bu mantığı savunanlar, salt ABD yönetimine yönelik bir nefrete odaklanarak Washington’un küresel arenadaki tüm tavırlarına karşı sistematik bir muhalefete savruldular, o kadar ki, Rusya’nın kötücül, kapitalist ve emperyalist rejimi gibi (ki bu terimin tüm tanımlarına göre bu rejim emperyalisttir) ya da İran’ın teokratik rejimi gibi, hatta Miloseviç ve Saddam Hüseyin’in ardılları gibi tamamen gerici ve antidemokratik rejimlere bile gözü kapalı destek verir hale geldiler.

Bugün ilerici anti-emperyalizmin karşı karşıya olduğu sorunların karmaşıklığını göstermek için (neo-kampçılığın her şeyi basite indirgeyen mantığıyla asla içinden çıkılamayacak bir karmaşıklıktır bu) 2011 Arap Baharından doğan iki savaşı ele alalım: 2011’in başlarındaki halk ayaklanmaları Tunus ve Mısır cumhurbaşkanlarını defetmeyi başardığında, her iki ülke de Batı müttefiki rejimlere sahip olduğu için, kendini anti-emperyalist ilan eden tüm güçler yelpazesi tam bir birlik ve beraberlik içinde olanlara alkış tuttu. Ancak devrimci şok dalgası Libya’ya ulaştığında, ki hem Mısır hem de Tunus ile sınırdaş olan bir ülke için böyle olması kaçınılmazdı, neo-kampçıların tadı kaçtı. Son derece otokratik olan Muammer Kaddafi rejiminin Batılı devletler tarafından on yıllar boyunca haydut devlet ilan edildiğini hatırlayıverdiler. Belli ki bu rejimin 2003’ten bu yana çarpıcı bir biçimde ve tümüyle ABD ve çeşitli Avrupa devletleriyle olağanüstü bir işbirliğine yöneldiğinden bihaberdiler.

Kaddafi kendi çizgisinden hiç sapmadı ve gösterileri kanlı bir şekilde bastırdı. İsyancılar Libya’nın ikinci büyük kenti Bingazi’yi ele geçirdiler. Kaddafi ise onları “lağım fareleri” ve “uyuşturucu bağımlıları” olarak tanımladı ve hafızalarda yer edecek bir biçimde “ülke tüm kirlerinden ve pislikten tamamen arınıncaya kadar Libya’yı santim santim, ev ev, hane hane, sokak sokak, kişi kişi” temizlemeye yemin ettikten etti, ardında da bu kente karşı bir saldırı hazırlığı kapsamında silahlı kuvvetlerinin tüm yelpazesini kentin çevresine konuşlandırdı. Büyük çaplı bir katliam olasılığı çok yüksekti. Ayaklanmadan on gün sonra BM Güvenlik Konseyi (BMGK), Libya’yı Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne sevk eden bir kararı oybirliğiyle kabul etti.

Bingazi halkı dünyaya seslenerek koruma altına alınmak için adeta yalvardı, ancak ülkeye yabancı askerlerin girmesini istemediğini de vurguladı. Arap Birliği bu talebi destekledi. Dolayısıyla BMGK Libya için uçuşa yasak bölge (NFZ) ilan edilmesine izin veren bir karar aldı ve sivillerle sivil bölgelerin koruması için “gerekli tüm tedbirlerin” alınmasını istedi. Bununla birlikte, Libya topraklarının herhangi bir yerinde yabancı bir işgal gücünün ne şekilde olursa olsun konuşlanmasının söz konusu olmaması gerektiğini de belirtti. Ne Moskova ne de Pekin bu kararı veto etti: Her ikisi de çekimser kaldılar çünkü önceden ilan edilen bir katliamın sorumluluğunu üstlenmek istemediler.

Batılı antiemperyalistlerin çoğu, BMGK kararını 1991 yılında Irak’a yapılan saldırıyı onaylayan karara benzettikleri için kınadılar. Bunu yaparken Libya örneğinin aslında Kuveyt’i özgürleştirme bahanesiyle Irak’a yapılan genel saldırıdan çok, Kuzey Irak’a [Kürtleri korumak amacıyla] dayatılan NFZ’a benzediği gerçeğini göz ardı ettiler. Öte yandan, BMGK kararı açıkça kusurluydu, çünkü NATO güçlerinin Libya iç savaşına uzun süreli müdahalesine izin verecek bir yoruma da açıktı. Bununla birlikte, yaklaşan katliamı önlemenin alternatif bir yolu olmadığından, Moskova ve Pekin’i çekimserliğe iten nedenlerden ötürü onlar da ilk aşamasında NFZ’a neredeyse hiç karşı çıkamadılar.

NATO’nun Kaddafi’yi hava kuvvetlerinin ve tanklarının çoğundan mahrum etmesi için birkaç gün yetti. İsyancıların elinde Kaddafi’nin kalan cephaneliğine karşı koymak için gereken silahlar olsaydı, doğrudan dış müdahale olmadan da mücadelelerini sürdürebilirlerdi. Gelgelelim NATO, onları doğrudan kendi müdahalesine bağımlı halde tutmayı tercih etti, çünkü bu sayede onları kontrol edebileceğini umuyordu.  Sonunda isyancılar Kaddafi’nin devletini tamamen dağıtmak suretiyle NATO’nun planlarını hüsrana uğrattılar ve böylece Libya’daki mevcut kaotik durumu yarattılar.

Daha da karmaşık olan ikinci vaka ise Suriye vakasıdır. Orada Obama yönetimi hiçbir zaman bir NFZ dayatmak niyetinde olmadı. BMGK’ne sunulacak bu yönde bir tasarıyı Rusya ve Çin’in veto etmesi kaçınılmaz olduğu için, bunu yapabilmenin tek yolu, George W. Bush yönetiminin Irak’ı işgal ederken yaptığına benzer şekilde uluslararası yasallığın ihlal edilmesiydi (oysa o zamanlar senatör olan Obama bu işgale karşı çıkmıştı). Dolayısıyla Suriye savaşında Washington düşük profilli bir çizgide kalmaya özen gösterdi. Ne zaman ki sözde İslam Devleti (İŞİD) Irak sınırını aşarak büyük bir saldırı başlattı, ABD müdahalesini ancak o zaman yoğunlaştırdı, ardından da doğrudan müdahalesini İŞİD’le mücadeleyle kısıtladı.

Bununla birlikte, Washington’un Suriye savaşı üzerindeki en belirleyici etkisi doğrudan askeri müdahalesi olmadı. Bu zaten Batı emperyalizminin dışında bir şey görmemeye yeminli neo-kampçıların dışında kimsenin gözünde en önemli unsur değildi. Aksine ABD’nin asıl etkisi, bölgesel müttefiklerine Suriyeli isyancılara uçaksavar silahlar teslim edilmesini yasaklamasıydı. Bu kararı da esas olarak İsrail’in muhalefeti nedeniyle aldı. Bunun sonucunda da Esad rejimi tüm ihtilaf süresince havada dilediği gibi at oynattı ve hatta helikopterler tarafından salınan yıkıcı varil bombalarının kapsamlı kullanımına başvurabildi. Bu durum, Moskova’yı da 2015’ten itibaren Suriye ihtilafına doğrudan hava kuvvetlerini dahil etmeye teşvik etti.

Antiemperyalistler Suriye konusunda acı bir şekilde bölündüler. ABD’deki United National Antiwar Coalition ve US Peace Council gibi neo-kampçılar, özel ve tek taraflı bir “antiemperyalizm” anlayışı adına sadece Batılı güçlere odaklandılar. Bunu yaparken de Rus emperyalizminin diğerleriyle kıyaslanamayacak derecede önemli müdahalesini, dahası İran destekli İslami köktendinci güçlerin müdahalesini ya desteklediler ya da görmezden geldiler (bir de Birleşik Krallıktaki Stop the War Coalition örneğinde olduğu gibi, çekingen bir biçimde buna değinmekle birlikte, aleyhinde kampanya yapmayı reddettiler). Bu makalenin yazarı da dahil olmak üzere, ilerici ve demokrat antiemperyalistler ise katil Esad rejimini ve onun yabancı emperyalist ve gerici destekçilerini kınadılar. Buna ek olarak da Batılı emperyalist güçlerin çatışmaya doğrudan müdahale etmelerine karşı çıkmakla birlikte, Suriye halkının kaderine kayıtsız kalmalarını kınadılar. Bir yandan da Suriye muhalefeti içindeki gerici güçleri destekleyen Körfez monarşilerinin ve Türkiye’nin olumsuz rolünü de ifşa ettiler.

Gücünü arttırmakta olan İŞİD’in, Suriye topraklarında faaliyette olan tek ilerici silahlı güç olan Suriyeli sol milliyetçi Kürt hareketini tehdit etmesi, durumu daha da karmaşık hale getirdi. Washington, İŞİD’e karşı bir yandan bombardımanlar yoluyla, bir yandan da Irak’ta İran’a bağlı milisler ve Suriye’de Kürt sol güçleri gibi yerel güçlere hiç yüksünmeden destek vererek savaştı. İŞİD, Kürt güçlerinin elindeki Kobanî şehrini ele geçirmeye kalktığında, Kürt güçlerini ABD’nin bombardımanları ve hava yoluyla onlara silah yollaması kurtardı. Antiemperyalistlerin hiçbir kesimi Washington’un bu bariz müdahalesini kınamaya yönelik belirgin bir tavır almadı. Çünkü apaçık ki bunun alternatifi, Türkiye’de tüm solun geleneksel olarak desteklediği sol milliyetçi bir hareketle bağlantılı olan bu [Kürt] gücün ezilmesi olacaktı.

Daha sonrasında Washington, Kürtlerin liderliğindeki Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) desteklemek, silahlandırmak ve eğitmek için Suriye’nin kuzey doğusunda bölgeye kara gücü konuşlandırdı. ABD’nin bu rolüne karşı çıkan tek çatlak ses, Kürt halkının en büyük kesimini ulusal düzeyde ezen NATO üyesi Türkiye’den geldi. Antiemperyalistlerin çoğu, 2011’de Libya konusundaki tutumlarının aksine sessiz kalmayı yeğlediler (bu da çekimser kalmaya eşdeğerdi). Sanki Washington’un bir halk ayaklanmasına destek vermesi sadece bu ayaklanmayı sol güçler yönettiğinde hoş görülebilirmiş gibi.  Ve Donald Trump, Türk başkanının baskısıyla ABD askerlerini Suriye’den çekme kararını açıkladığında, Judith Butler, Noam Chomsky, merhum David Graeber ve David Harvey dahil olmak üzere Amerikan solunun önde gelen birçok ismi, ABD’nin “SDG’ye askeri desteği sürdürmesini” talep eden bir bildiri yayınladı (ancak bunu yaparken, ABD’nin kara gücüyle doğrudan müdahalesinin yine de söz konusu olmaması gerektiğini belirttiler). Neo-kampçılar arasında bile çok az kişi bu açıklamayı kamuoyu önünde kınadı.

Anti-emperyalizmin son dönemde yaşadığı komplikasyonları bu şekilde kısaca gözden geçirdiğimizde, üç yol gösterici ilke ortaya çıkmaktadır:

– Birincisi ve en önemlisi: Kızıla boyadıkları diktatörlere methiye düzenlerin yaptığının tam tersine, gerçekten ilerici tavır almak demek, halkların kendi kaderini demokratik olarak tayin etme haklarını esas alır. Bu da emperyalist bir gücün yaptığı her şeye her ne koşulda olursa olsun sistematik biçimde karşı çıkarak yapılamaz. Antiemperyalistler “kafalarını çalıştırmayı” öğrenmek zorundadır.

– İkincisi: İlerici bir antiemperyalizm, istisnasız tüm emperyalist devletlere karşı çıkmayı gerektirir, birilerine karşı diğerlerinin saflarında yer almayı değil.

– Son olarak da: Emperyalist bir gücün müdahalesinin özgürleştirici bir halk hareketine fayda sağladığı istisnai durumlarda bile -ve bu müdahale bu tür bir hareketi kanlı bir katliamdan kurtarmak için mevcut tek seçenek olduğunda bile- ilerici antiemperyalistler, söz konusu emperyalist güce karşı tümüyle kuşkucu  bir tavır takınılmasını savunmalı ve yapacağı müdahalenin, kurtarıyormuş gibi yaptığı kesimlere kendi egemenliğini dayatma kapasitesini kısıtlayacak biçimler ve sınırlar içinde kalmasını talep etmelidir.

Yukarıdaki ilkeler üzerinde uzlaşabilen ilerici antiemperyalistler arasında devam edebilecek olan görüş ayrılıkları/tartışmalar, esasen taktik meselelerle ilgilidir. Buna karşılık, neo-kampçılarla neredeyse hiç tartışma mümkün değildir: Geçmiş yüzyıldaki öncüllerinin geleneğine uygun olarak, onların her zamanki davranış biçimi hakaret etmek ve iftira atmaktan ibarettir.

Çeviri: Yiğit Bener

Bu yazı ilk olarak artigercek.com sitesinde yayımlandı.

Not: Gilbert Achcar, Londra Üniversitesi SOAS’ta (Londra Üniversitesi Oryantal ve Afrika Çalışmaları Okulu) öğretim üyesidir. Türkçede yayımlanan eserleri: Marksizm, Oryantalizm, Kozmopolitanizm; Barbarlıklar Çatışması; Tehlikeli güç: ABD’nin Dış siyaseti ve Orta-Doğu; Kaynayan Orta-Doğu: Marksist Aynada Orta-Doğu; Halk İstiyor: Arap İsyanı Üzerine Radikal Bir İnceleme; İsrail’in Hizbullah’a Karşı Savaşı. Bu makale ise The Nation’ın internet sitesinde 6 Nisan 2021’de yayımlandı ve Türkçeye Yiğit Bener tarafından çevrildi.

“Çalışma Hakkımızı Alacağız Fişlerinizi Yırtacağız!”: Kent Emekçileri Dayanışması’ndan Açıklama

Kamuya atanacaklar için güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasını zorunlu hale getiren kanun teklifinin kapsamı genişletilerek AKP ve MHP oylarıyla yasalaşmasının üzerine Kent Emekçileri Dayanışması bir açıklama yayınladı. “Milyonlarca genç işsizken kamuya kendiniz gibi iş takipçisi pudra şekercileri doldurmanıza izin vermeyeceğiz” denilen açıklamada en büyük güvenlik sorununun halkın geçim derdi olduğu vurgulandı.

Açıklamanın bütününü aşağıda yayımlıyoruz.

Dün TBMM Genel Kurulu’nda, AKP’nin ve ortaklarının defalarca çıkarmaya çalıştığı fişleme kanunu teklifi (tam adı “Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Kanun Teklifi”) kabul edildi. 

 Fişleme Kanunu’nun temeli, 15 Temmuz sonrası OHAL sürecinde çıkarılan 29 Ekim 2016 tarihli 676 sayılı KHK ve 6 Ocak 2017 tarihli 680 sayılı KHK ile atılmıştır. Yapılan iki düzenleme ile kamuda ve kamu iktisadi teşebbüslerindeki kadrolu ve sözleşmeli personel istihdamında, güvenlik soruşturması ve/veya arşiv araştırılması getirilmiştir. Anayasa Mahkemesi güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasını masumiyet karinesi ihlali ve kişisel verilerin korunması hakkına aykırı olduğu gerekçesiyle yürürlükten kaldırmıştır. 

 AKP’nin topluma dayattığı mevcut düzenlemede, ise arşiv araştırması, memuriyete alım ve kamu atamalarında genel bir usul olarak getirilirken; güvenlik soruşturması, milli güvenliği ilgilendiren kurumlarda işe alımlarda yapılacak bir uygulama olarak düzenlenmektedir. 

 Burada sorumuz şudur: Kimin güvenliği? Milyonlarca insan işsizken, kamuda çalışmayı, yandaşlarına pazarlayanların mı?   

Üniversiteli işsiz oranı yüzde 30’a dayanmışken kısıtlı kadrolara bile kendi “pudra şekerci” insanları atayabilmek için kurulmuş bir düzen bu

 Uyarıyoruz! En büyük güvenlik sorunu halkın geçim derdidir! Hep söylediğimiz gibi: Ekmek Yoksa Barış da Yok! 

 Fişleme Kanunu, AKP ve ortaklarının kamuyu çitleme harekâtının en dışlayıcı adımlarından biridir. Kamusal alanı otoriter, tekçi, faşizan bir anlayışla şekillendirme arzusunun net ifadelerinden biridir. 

 Kanuna son anda eklenen bir düzenleme ile kamuya atanacak öğretmenlerin de güvenlik soruşturması geçirecek olması tam bir aymazlık, pervasızlık örneğidir.  

 12 Eylül Darbesi’yle topluma giydirilmeye çalışılan deli gömleğinin terziliği misyonunu, bugün AKP ve ortakları devralmıştır. 12 Eylül’de bile varlığı bilinmesine rağmen açıktan kabul edilmeyen uygulama şimdi yasalaşmıştır. 

Fişleme Kanunu, eşit vatandaşlık ilkesinin kağıt üzerindeki son kalıntılarının da köküne kibrit suyu dökerek bu misyonu sürdürmektedir. Bu zihniyet “pudra şekerciler” dışındaki herkesin kamuda çalışma hakkını elinden almaktadır. O kamu ki; bu ülkenin emekçilerinin yarattığı değer ile ayakta durmaktadır.  

 Pandemi sarsıntılarıyla katmerlenen ekonomik kriz koşullarında milyonlarca insan bir yandan halk sağlığı mücadelesi bir yandan geçim mücadelesi vermektedir. Es kaza iş bulabilenler nakdi sefalet ücreti ile ücretsiz izindeyken; pandemiye işsiz girenler ve kayıt dışı çalışanlar açlıkla sınanmaktadır. Kod-29 uygulaması zulüm halini almıştır. 

 Bu koşullarda, bir de Fişleme Kanunu ile çalışma hakkımızın elimizden alınmasına izin vermeyeceğiz! Kamuda çalışma kriterinin iktidara yandaşlık olmasını kabul etmeyeceğiz! 

 Demokratik, meşru mücadele yürüten arkadaşlarımız hakkında tuttuğunuz bütün fişleri yırtıp atacağız!