İmdat Freni

admin

Emekçilerin Öz-özgürleşmesi: Alman ve İspanyol Devrimlerinden Dersler – Uraz Aydın

Aşağıdaki metin Halkların Demokratik Kongresi tarafından 8-9 Kasım 2025 tarihlerinde düzenlenen Sosyalizm Yeniden konferansının “Tarihte Ezilenlerin Kendi Kendini Yönetme Deneyimi” başlıklı oturumunda yapılan sunumun yazıya geçirilmiş halidir.

Bazı oyunlar vardır, hani bir adaya düştüğünüzde yanınızda hangi üç kitabı götürürsünüz veya hangi iki hangi arkadaşınızı alırsınız diye. Şimdi Marksizm’e baktığımızda da, Marksizm’in tezlerine baktığımızda da, bunlardan bir tanesini kurtaracak olsak, Marksizm’in veya Marksist literatürün hangi tezini seçersiniz diye sorulsa, bu benim için Birinci Enternasyonal’in tüzüğünün en başında yer alan “işçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır” önermesi olurdu. Bunun Marksizm’in temsil ettiği sosyalizm anlayışının kendisinden önceki tüm devrimci düşüncelerle arasındaki en temel kopuş, en temel kırılma noktası olduğunu düşünüyorum. Çünkü burjuva devrimci siyaset felsefesine de, sonrasındaki başka sosyalist akımlara da baktığımızda, bir çeşit “üstün kurtarıcı” miti hakimdir. Yani Machiavelli’den Rousseau’ya, Voltaire’den Hegel’e baktığımızda ya bir prens ya bir imparator veya bir yasa koyucu vardır. “At üzerine binmiş dünyanın ruhu” der Napolyon için mesela Hegel. Bir çeşit yukarıdan bir kurtarılış meselesi söz konusudur.

Sosyalist akımlar için de geçerlidir bu. Ütopik sosyalizmde yaratıcı hayal gücünün son derece etkin bir şekilde işlediği birtakım toplum modelleri söz konusudur. Ama bunları gerçekleştirecek özne yoktur. Zaten burada siyasal iktidarın fethi için bir strateji de yoktur. Fourier, Owen, Saint-Simon imparatorlarla, çarlarla, krallarla yazışırlar. Çünkü aslında kendi projelerini yukarıdan kurabilecek bir güce ihtiyaçları vardır, bir özneye. Özne hep yukarıdan kurgulanan bir şeydir. Bir diğer önemli olan akım diyelim ki işte Babeuf, Buonarotti, Blanqui’de tabii çok fazla görebiliyoruz bunu ve başka bir dizi devrimci derneğe, gizli devrimci örgüte baktığımızda, çoğunlukla aslında çok iyi hazırlanmış devrimci, kararlı ve proletarya adına hareket eden bir azınlığın iktidarı geçirmesi perspektifi vardır. Aslında bir çeşit devrimci darbecilik söz konusudur. Niyetleri halisane ama bu kitlelerin devreye girdiği bir süreç olarak görülmez.

Praksis’in “Dehası”

Şimdi Marx’ta baktığımızda tam da bu kırılmayı görüyoruz. Yani esas mesele işçi sınıfının özgürleşmesinin kendi eseri, kendi faaliyetinin ürünü olmasıdır. Dostum Doğan Çetinkaya da uzun uzun anlattı, kitlelerin kendi iradeleriyle, kendilerini var olan koşullardan özgürleştirme dinamiğine işaret eder Marx. Bunu keşfetmesi tabii ki büyük bir deha olmasından kaynaklanmıyor. Yani deha dediğimiz şey de -yine Marx’ın Rönesans ressamı Rafaello’nun yaratıcılığı hakkında söylediği gibi- toplumsal koşulların bir ürünüdür nihayetinde. Ama işçi hareketinin daha fazla gelişmeye başladığı, işte Silezya’da, Lyon’da, orada burada dokuma işçilerinin eylemleri, 1830-32 ayaklanmaları; bütün bunları gözlemleyerek aslında şekillenen, giderek daha fazla mücadeleye giren, kitle mücadelesi içerisinde pişen bir işçi sınıfıyla karşı karşıya olduğu için, dolayısıyla pratik deneyimlerden de beslendiği için bu öz-özgürleşme perspektifini geliştirebiliyor. Burada Alman felsefesi, Fransız sosyal düşüncesi ve İngiliz ekonomi-politiğinin yanı sıra, özellikle Michael Löwy’nin vurguladığı gibi Paris’te olduğu dönem içinde özellikle işçi dernekleriyle, gruplarıyla olan teşrik-i mesainin, yakın temaslarının da belirleyici bir etkisi var. Bu gerçekten çok ciddi bir siyasal, stratejik, metodolojik kırılma.

Tabii ki bunu ayrıca praksis anlayışıyla da yan yana koymamız gerekiyor. Kitleler nasıl burjuvazinin hakimiyetinden kendilerini kurtarabilecek? Madem bir toplumdaki egemen fikirler egemen sınıfın fikirleri, bu ideolojik hegemonya nasıl kırılacak? Bunun en temel ipucunu Feuerbach üzerine üçüncü tezde bulabiliriz. İnsanların bilincinin dönüşümüyle toplumsal koşulların dönüşümünün tekabül ettiği süreçler vardır der. Bu da devrimci praksis olarak yani devrimci mücadele içinde kendini gösterir. Kitleler başını kaldırdıkça, kendi hakları için mücadeleye girdikçe bilinç dönüşür. Bilinç dönüştükçe, bilinçli kitleler koşulları da dönüştürür. Koşulların değişmesiyle mi bilinç değişir, bilincin kendisi mi koşulları değiştirir şeklindeki karşıtlığı aşar. Aslında burada hem soyut bir idealizmle hem de bir çeşit kaba maddecilikle tartışma vardır. Aslında bunları hem eleştirir hem belli yönlerini kapsar ve bir üst düzeyde -Hegelci Aufhebung anlamında- diyalektik bir sıçramayla bunları aşarak praksis anlayışını geliştirir Marx.

Konseyler, Evrensel Bir Biçim

Bu temel kırılma noktasını temel alacaksak birçok şeyin buradan neşet edebileceğini düşünüyorum. Özellikle stratejik açıdan baktığımızda. Şimdi bu kitlelerin kendi kendilerini özgürleştirme pratikleri nasıl gerçekleşiyor? Tarihte şimdiye kadar hep konseyler şeklinde, sovyetler şeklinde, şuralar şeklinde örgütlenmekle oluyor. Bunu da kimse onlara böyle yapın falan demiyor. Yani biraz içgüdüsel, biraz koşullardan kaynaklı olarak belli bir toplumsal öfkenin patladığı ve emekçilerin, aşağıdakilerin, ezilenlerin örgütlenmeye başladıkları anlarda diğer organlar, diğer aygıtlar yani partiler ve sendikalar yeterli gelmiyor. Yani partiler zaten dar ve çok fazla saflaşmış durumda. Zaten çok fazla parti var, bir partiler çokluğu var diyelim; sendikalar ise yeterince geniş değil ve dolayısıyla hem esnek hem farklı koşullara uyabilecek ama herkesin bir şekilde katılabileceği, sözünü söyleyebileceği, dahil olabileceği bir model olarak görülüyor konseyler. 1905 devrimi bunun herhalde ilk temel örneğidir. Ama sonrasında bunu bir dizi yerde görüyoruz. Nerede? Tabii ki Ekim’de görüyoruz. Alman devriminde görüyoruz, Macar devriminde görüyoruz. İtalya’daki konsey hareketlerinde görüyoruz. Sonrasında İspanya’da, Bolivya’da, Cezayir’de ve mesela yine 1956’da Macaristan’da, birçok yerde emekçiler ayaklandığında ilk olarak bu türden örgütlenmeleri kuruyorlar. Ernest Mandel’in vurguladığı gibi, bir kez, iki kez olunca, dersin tesadüf, üçüncüde artık biraz tuhaf olmaya başlar ama tarih içinde 10-15 yerde tekerrür ediyorsa bu durum, yani emekçiler bu şura, konsey tipi örgütlenme biçimine yöneliyorsa devrimci durumlarda, demek ki bu işçi sınıfının doğal ve evrensel örgütlenme modelidir. Üstelik belli bir demokratik temsil mekanizması içerisinde de farklı ölçeklere göre, daha mahalli, bölgesel, ulusal düzeyde de bu konseyleri şekillendirme, koordine etme imkânı doğuyor.

Almanya’da Konseyler Devrimi

Şimdi tabii ki 1905 ve Ekim çok önemli örnekler ama ben daha az konuşulan iki örneğe değinmek isterim. Esas konseyler konusunda, işçi konseyleri konusundaki en temel örnek Alman devrimi. Bugün de sadece Rus devriminin 108 yılı değil, Alman devriminin de 107. Yılı, 8 Kasım 1919. O devrimi yaratanları ve uğruna düşenleri saygıyla selamlıyoruz. Bu muazzam bir devrim tabii ki. Yani aslında Ekim’in de beklediği, Bolşeviklerin de beklediği devrim. Hep şuna bakıyorlar, bir sanayileşmiş ülkede, güçlü bir işçi sınıfına sahip bir ülkede de bir devrim olması lazım ki biz burada sıkışıp kalmayalım diye.

Tabii ki bu devrim aslında 18’den başlayıp 23’e kadar, yani Alman proletaryası, Alman komünistleri yenilgiye uğrayana kadar, devrimci dalga sönene kadar süren bir süreç ama ilk birkaç ayı esasen önemli. Çünkü Alman devriminde elbette mesele savaş; yani devrimlerde her zaman bir dış siyasal etken, genelde ya bir işgal ya bir darbe girişimi ya bir savaş, savaşın ortaya çıkardığı yoksulluk, sefalet gibi etkenler belirleyicidir. Burada da biten, bitmiş olan ama bitemeyen bir savaş söz konusu. Ve elbette ilk askerlerde, bahriyelilerde başlıyor konseylerin kurulması. Ama karaya çıktıklarında karadaki işçilerle kardeşleşiyorlar. Bunlar Kasım ayının başında, yani birkaç günlük bir şeyden bahsediyorum. Birkaç günde bu konsey biçimi bir anda bütün Almanya’ya her tarafa yayılıyor. Yani 10.000’e yakın işçi ve asker konseyi kuruluyor. Muazzam bir şey. Ve sokaklarda bir yandan da tabii ki 1848 hafızası hala nispeten canlı. Dolayısıyla bir yandan genel grev, bir yandan sokaklarda bayraklar, gösteriler; işçiler silahlanıyor, kışlalara saldırıyorlar ve ordu geri çekiliyor. Ordunun geri çekilmesiyle tabii ki muazzam bir aşağıdan yönetim imkânı doğuyor. İmparatorluk dağılmış, devlet organları iflas etmiş durumda. Dolayısıyla bu konseyler aslında yerel yönetimlerin tüm işlevlerini yerine getirmeye başlıyor. Bu birkaç günlük hareket içerisinde Sosyal Demokrat Parti (SPD) hâkim olmak için elinde geleni yapıyor, hareketin peşinden koşuyor adeta, yetişmek ve kumandasını alabilmek için. SPD çok büyük gücü olan, aslında sağ sosyal demokrat bir parti; çünkü onlardan ayrılan bir de daha sol sosyal demokratlar var diyelim ki, bağımsız sosyal demokratlar (USPD). Roba Luxemburg’lar, Spartakistler henüz bu USPD’nin içinde, ama Kautsky ve Bernstein da burada. Ve diyor ki SPD “devrim tabii ki hepimizin devrimi. Bir cumhuriyet, bir emekçiler cumhuriyeti kuracağız burada. Dolayısıyla gelin bütün bu konseylerin bir üst temsilini kuralım. Bir çeşit kendimize göre bir hükümet kuralım”. Dolayısıyla biçimsel bakımdan burjuva devletinden bağımsız bir hükümet kuruyorlar. Oy veriyor herkes de, hem SPD hem bağımsız sosyal demokratlar katılıyor. Adı da Konseyler Yürütme Komitesi gibi bir isim. Fakat burjuva devlet aygıtının personelinin hiçbir şeyine dokunulmuyor. Devlet aygıtı olduğu yerde duruyor. Sadece adı değişiyor.

Sosyal demokratlar hemen konseylerin içerisinde nüfuz ediyor. Kadrolarını içerisine sokuyor. Halihazırda, özellikle asker konseylerinde olan gücünü pekiştiriyor. Büyük bir coşku hala devam ediyor ve SPD sürece bırakıyor biraz. Vaatlerde bulunuyorlar. “Kamulaştırma yapacağız. Her şeyi kamulaştıracağız”. Afişlerle donatılıyor sokaklar, kararlar alınıyor, ama hiçbir şey olmuyor. Sonuçta birkaç ay içerisinde işçiler fark ediyor ki aslında değişen bir şey yok ortalıkta. Yani aygıt olduğu gibi duruyor. Askeri komuta bile eski üst düzey askeri personelde. Burjuva ordusu yeniden şekilleniyor. Giderek bu konseyler belediye meclislerine dönüştürülüyor. Dolayısıyla tümüyle sistemin içerisine sokuluyor. Kurucu meclis seçimleri oluyor ve tümüyle burjuva devleti tam da kendilerini emekçi sınıflar ve işçi konseyleri adına hareket ettiğini söyleyenler tarafından yeniden kuruluyor. Tabii ki buna karşı çıkanlar var, Devrimci Delegeler dediğimiz öncü metal işçileri ağı var -çok önemli rolleri olmuştur devrimde-, Spartakistler veya USPD’nin sol kanadı kanla bastırılıyor. Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht, Leo Jogiches gibi Spartakist önderler katlediliyor bildiğiniz gibi. Başka yerlerde bazı konseyler silahları teslim etmeyi reddediyor. Bunlar bastırılıyor. Sonrasında yine alt üst oluşlar, devrimci hareketin yükselişleri ve düşüşleri devam edecek ama konsey hareketinin bütün o dinamiği sonuçta burjuva aygıtına herhangi bir şekilde dokunmadan, mülkiyet ilişkilerine ciddi biçimde dokunmadan bir şekilde sönümleniyor gidiyor ve bu tam da bir işçi partisi, işçiler adına davranan bir parti tarafından gerçekleştiriliyor. Bunun önemli bir ders olduğunu düşünüyorum.

Devrimci İspanya ve Komiteler

Bir diğer örneğimiz İspanya. İspanya devrimine baktığımızda, iç savaş ve devrim aslında iç içe geçmiş durumda. Burada da aslında birkaç yıldan beri devrimci işçi ayaklanmaları söz konusu. Bunun üzerine bir Halk Cephesi yani sol partilerin çoğunlukta olduğu bir hükümet kuruluyor. Buna karşı tabii ki oligarşi, toprak sahipleri, kilise bir darbe girişimde bulunuyor. Özellikle Franco eliyle yürütülen bir askeri ayaklanma. Fakat bunun bir karşı devrim niteliğinde olması gerekiyorken, yani güçlenen işçi hareketini, solu engellemesi gerekirken aksine devrimi kışkırtıyor. Askerlere karşı her tarafta işçiler, köylüler silahları ele alıyor. Ülkenin büyük bir kısmında zaten devlet aygıtı büyük oranda çökmüş durumda ve buralarda da komiteler oluşuyor. Halihazırda çok politikleşmiş bir sınıf hareketi mevcut. İspanya’da özellikle anarşistlerin de çok yoğun bir etkisinin olduğunu vurgulamak lazım. Biraz daha farklı bir örgütlenme bu; kitlesel tabana sahip siyasi örgütlerin bölgesel ağırlıklarına göre şekillenen ama aşağıdakilerin aktif katılımıyla politik olarak oluşturulan komiteler. Ama sürekli aşağısının yani tabanın denetimine bağlı olarak anarşistlerin, sosyal demokratların, SSCB çizgisindeki komünist partinin, yer yer cumhuriyetçilerin yer aldığı  -bilhassa Katalonya’da- komiteler oluşuyor. On binlerce komite her tarafta şekilleniyor. Bunlar da devletin, yerel yönetimlerin bütün işlevlerini ellerine alıyorlar. Yakılmayan kiliselerin içine hastaneler koyuyorlar. Malikanelerin yerine okul yapıyorlar. Bütün araçlara el koyuyorlar. Hem bir yandan faşizme direnişi sürdürüyorlar hem de devrimci dinamik içerisinde toprakları ele geçiriyorlar.

Muazzam bir kolektifleştirme söz konusu. Önce gerici Franco’cu toprak ağalarının, kaçan toprak ağalarının toprakları ve fabrikatörlerin fabrikaları ele geçiriliyor. Sonra giderek daha da genişliyor bu hareket ve tüm işletmeler neredeyse kolektifleştiriliyor. Mesela özellikle bunu Katalonya’da ve anarşistlerin yoğun olduğu yerlerde görebiliyoruz. Barselona’da işletmelerin %80’i kolektifleştiriliyor. Katalonya genelinde ise %40’ı. Çok ciddi bir devrimci dalga söz konusu. Fakat bu giderek çeşitli güçleri rahatsız ediyor. Çünkü şöyle bir ikilem oluşuyor. Biz burjuva cumhuriyetinin savunusuyla mı faşizmi yeneceğiz? Yoksa cumhuriyeti savunmak için alt sınıfların iradesine güveneceksek buradaki bu devrimci dalgayı da destekleyecek miyiz? Ve elbette uluslararası güç ilişkileri devreye giriyor. Cumhuriyetçi İspanya’yı Sovyetler Birliği en fazla destekliyor silah açısından, ama bir yandan da İngiltere ve Fransa’yla da ilişkisini bozmak istemiyor SSCB. 1936-37’deyiz. Dolayısıyla özel mülkiyete dokunulmaması talepleri geliyor Sovyetler Birliği’nden. Devrimci dinamikle birlikte milislerin içerisinde çok ciddi eşitlikçi bir işleyiş söz konusu, mesai saatlerinden sonra selam vermek yasaklanıyor, rütbeler arasındaki maaş farkı ortadan kalkıyor. Bu aslında toplumun geneline yayılan eşitlikçi işleyişler. İşte bunlar da giderek sınırlanıyor.  

Bunu nerede görebiliriz? George Orwell’in Katalonya’ya Selam kitabında net görebiliriz ve Ken Loach’ın Land and Freedom, Toprak ve Özgürlük filminde bütün bu süreci çok iyi görebiliyoruz. Şimdi o filmde Türkiye’de Ülke ve Özgürlük diye çevrildi. Bu da zaten aslında bütün bir stratejik tartışmayı özetliyor. Çünkü öncelikli mesele ülke değil toprağı ele geçirmek. Daha doğrusu toprak sahiplerini mülksüzleştirerek “ülkeyi” kurtarmak. Yani mülkiyete el koymak. Aslında İspanya İç Savaşı’nın ve devriminin içinde sıkışıp kaldığı bütün o gerilimler bir çeviri hatasıyla ifade edilmiş olunuyor Türkiye’de. Milisler giderek devlet aygıtı içerisine entegre ediliyor. Daha radikal bir kanat olan POUM gibi SSCB’den bağımsız anti-stalinist solcular yasa dışı ilan ediliyor. Andreu Nin başta olmak üzere önderleri, militanları katlediliyor. Kolektivizasyonlar, kolektifleştirilmiş çiftlikler devlet yasallığı içine çekiliyor. Asli dinamik giderek soğruluyor ve emiliyor. Bunun ötesinde daha başka bir dizi şeyde de bunu görebiliyoruz, toprağına el konulan kişilere belli tazminatlar ödeme kararı gibi. Dolayısıyla özel mülkiyete bir çeşit saygı tekrar geri geliyor. Devrimci dalga kanla ve daha bürokratik manevralarla da bastırıldıktan sonra sonuçta faşist güçler giderek daha hâkim hale geliyor. Uluslararası müdahale de artıyor ve iki sene sonrasında Franco Cumhuriyetçi İspanya’nın tümünde hâkim hale gelerek bir faşist diktatörlük inşa ediyor.

Bu iki deneyimin, 20. yüzyıl işçi hareketi tarihinin, stratejik bakımdan en önemli örneklerinden olduğunu, aslında tarihimizdeki güç ilişkilerini kökünden değiştirebilecek mücadeleler olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle yenilgileri daha da trajik olmuştur. Başka bir dizi örnek de tabii böyle tartışılabilir ama burada özellikle burjuva devlet aygıtı ortadan kaldırılmadığı sürece ve mülkiyet ilişkilerine dokunulmadığı takdirde konsey hareketinin sağladığı devrimci dinamiğin kesildiğini; aşağıdan gelen, emekçi sınıfların, işçilerin, köylülerin öz-özgürleşme, özyönetim imkanlarının olabildiğince daraldığını ve nihayetinde mağlubiyete uğradığını görmek mümkün. Tarihimizdeki bu türden devrimci ayaklanma, direniş, konsey deneyimlerine tekrar tekrar dönüp çalışmamız gerekiyor ki gelecek mücadeleler için daha donanımlı olalım.

Savaş Avrupa’sına Hayır – Avrupa’nın Yeniden Silahlanmasına Hayır – IV. Enternasyonal

Kapitalizmin tarihsel krizi artık her düzeyde görünür etkiler yaratmaya başladı. Bölgesel güçler tarafından yürütülen emperyalist ve emperyalistler arası çatışmalar açık savaşlara yol açıyor.

Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı Avrupa burjuvazisinin yeniden militarizasyonunu körüklüyor. İsrail’in başlattığı soykırım savaşı Filistin’de yeni-sömürgeci “barış anlaşmaları”yla sonuçlanırken, Amerikan emperyalizmi Küba’ya karşı insanlık dışı bir abluka uyguluyor ve Latin Amerika’da bir kez daha askeri baskı araçlarına başvuruyor. Yemen’de, Myanmar’da, Sudan’da, Kongo’da, Suriye’de ve Afrika Sahel’inde halklara ve azınlıklara karşı başka savaşlar da yürütülüyor.

ABD’nin Venezuela’da Maduro’yu ve eşini kaçırması ve Ocak 2026’da Grönland’ı işgal etmekle tehdit etmesi gibi eylemler dünyanın istikrarsızlaşmasına katkıda bulunuyor ve yeniden silahlanmanın gerekli olduğu fikrini güçlendiriyor.

Dördüncü Enternasyonal ve seksiyonları, kitle imha silahlarının daha da yaygın bir şekilde konuşlandırılmasını gerektiren kapitalist “güvenlik” kavramını reddediyor. Avrupa zaten ağır bir biçimde militarize olmuş durumda ve yıllardır süren kemer sıkma politikalarından ve kamu hizmetlerindeki kesintilerden mustarip; ancak konu silah sanayisini finanse etmek olduğunda kaynak sıkıntısı çekilmiyor.

Liberal “demokrasiler” giderek daha otoriter bir hal alıyor; iş dünyası liderleri, kârlılık konusunda yaşadıkları yapısal krizden çıkmanın yollarını arıyor ve toplumsal kalkınmaya yansımadan daha fazla kâr elde etmeyi garanti altına alıyor; güçlülerin vaat ettiği yeşil dönüşüm ise, herhangi bir kamusal tartışma yapılmaksızın, uluslararası düzeyde askeri harcamalarda katlanarak artan bir seyir izliyor.

Savaşa doğru gidiş, kıtada ırkçılık ve faşizmin yükselişinden ya da Frontex’in ve İltica ve Göç Paktı’nın genişlemesinden ayrı düşünülemez; iklim krizi derinleştikçe ve toplum istikrarını yitirdikçe, egemen sınıfın hepimiz için planladığı şey kitlesel gözetim, sınırların askeri hale getirilmesi ve mültecilere yönelik saldırılardır. Avrupa’da ırkçılık ve faşizm yükselişte ve kapitalist devletler güçleniyor. Avrupa’da bu durum, göçmenlere karşı politikaların sertleşmesine yol açıyor.Sadece sınırlarda değil, Avrupa ülkeleri içinde ve bu ülkelere giden yollarda da durum böyle.

Aslında Avrupa Birliği, askeri harcamalarda eşi benzeri görülmemiş bir artışın ortasında: dört yıl içinde 800 milyar Euro’ya varan bir artış. Bu amaçla, her zaman geçerli olan mali disiplin kurallarını gevşetmeyi, 27 üye devletin borçlanmasına izin vermeyi; Avrupa Yatırım Bankası’nın (EIB) reformu yoluyla devletlere yeni krediler verilmesini teşvik etmeyi; hatta uyum fonları için ayrılmış parayı askeri harcamalara aktarmayı öneriyor. Sosyal bir Avrupa’nın karşılanamaz olduğunu söyleyenler şimdi savaş, militarizm ve dikenli tellerden oluşan bir Avrupa’yı savunuyor.

Bu, yalnızca askeri harcamaları artırmayı değil, Avrupa’nın yeniden sanayileşmesini askeri bir çerçeve içinde teşvik etmeyi amaçlayan gerçek bir paradigma değişimidir. Üstelik kamu hizmetleri ve sosyal koruma sistemleri tahrip edilmeye devam ederken.

Güvenlik ve Savunma için Stratejik Pusula belgesinde ortaya konan Avrupa savunma vizyonu, artık barışın korunmasına değil, kritik altyapının korunmasına, enerji güvenliğine, sınır kontrolüne ve “kilit ticaret yollarının” korunmasına dayanmaktadır. Başka bir deyişle, AB’nin “stratejik özerkliğini” güvence altına alarak Avrupa’nın sömürgeci çıkarlarını korumayı hedeflemektedir; ancak bu özerklik nihayetinde Amerikan imparatorluğunun ve onun silahlı kolu olan NATO’nun tasarılarına tabi kalmaktadır. Aynı Avrupa Birliği, Filistin halkına karşı yürütülen soykırım için İsrail’e silah sevkiyatını çeşitli yollarla kolaylaştırmaya devam etmiştir.

Böylece üretim modelinin çokça ilan edilen dönüşümü ve karbonsuzlaşma planlarına uyum sağlamak için gerekli enerji dönüşümü bombaların altında gömülmüş oluyor. Ancak Avrupa’daki silahlanma yarışı, “yeşil yıkama”nın başarısızlığını ortaya koymanın yanı sıra, iklim acil durumunun uçurumuna doğru bir hızlanma anlamına geliyor. Kritik ve nadir hammaddeler artık Avrupa’nın yeniden silahlanma planlarında da kullanılacak; oysa bu kaynaklara ekososyalist bir geçişi sağlamak için ihtiyaç var. Avrupa’nın yeniden silahlanması, üretken yapay zeka yarışı gibi, iklim uçurumuna doğru gerçek anlamda hızlanan bir yarışa işaret ediyor.

Küresel çoklu kriz bağlamında, yeniden silahlanma ve sınırların kapatılması, şimdiye kadar hakim olan piyasa dogmatizmini tamamlayarak, yeni “güç olarak Avrupa” projesinin temel taşı haline geldi. Putin’in emperyalist işgali, güçlü bir güvensizlik duygusunun yaratılmasına dayanan Avrupa’nın yeniden silahlanma hamlesi için bir katalizör görevi gördü.

Avrupalı elitler, savaş davullarının çaldığı bir ortamda şok stratejisini, sadece uzun süredir hedefledikleri Avrupa askeri entegrasyonunu gerçekleştirmek için değil, aynı zamanda oligarşik ve teknokratik federalizm modelini pekiştirmek için de kullanıyor.

Mücadelemiz, kendi emperyalist ve sömürgeci stratejisini pekiştirmeye dayanan, ABD, Rusya ve Çin’den bağımsız bir AB için değil, diğer halklarla dayanışma ve karşılıklı destek ilişkisi kuran ekososyalist bir Avrupa ufku inşa etmek içindir.

Bağımsız bir enternasyonalist politika olmadan, Avrupa işçi sınıfı ve halkları büyük güçlerin elinde birer kukla olmaya mahkumdur; ekonomi askeri sanayiye ve ekolojik yağmalamaya daha da fazla odaklanacak ve işçi sınıfı, savaş çığırtkanı hükümetlerin elinde birer kurban olmaktan öteye gidemeyecektir.

Tüm bu nedenlerle, Avrupa halklarını AB ve hükümetleri tarafından teşvik edilen yeniden silahlanma ve savaş ekonomisine karşı ayaklanmaya çağırıyoruz. Yeni bir dünya savaşı riski ve ufukta beliren nükleer tehditle yüzleşmek için enternasyonalist ittifakların kurulması gerekiyor.

Emperyalizmin tüm biçimlerini reddeden antimilitarist ve enternasyonalist bir politika izlemeliyiz.

Milliyetçiliği ve ulusal önyargıları reddediyoruz. Siyasi projemiz, Avrupa halklarını — Rusya’dan İrlanda’ya, Norveç’ten İtalya’ya kadar — kendi kapitalist hükümetlerine ve emperyalizme karşı ortak bir mücadelede birleştirmektir.

Ülkelerimizde askeri bütçelerin her türlü artışına karşı çıkmalı ve militarizasyon sürecinin bir parçası olan yeni zorunlu askerlik projelerine karşı enternasyonalist bir mücadele yürütmeliyiz.

İklim mücadelesini militarizme karşı mücadeleyle birleştirmeliyiz; çünkü ekososyalist bir gelecek, emperyalist yeniden silahlanma süreçleriyle bağdaşmaz.

Silah ticaretinin sona ermesi için mücadele ediyoruz; silah üretimi toplumsal üretime dönüştürülmelidir.

NATO ve Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nün (KGAÖ/OTSC) askeri bloklarının dağıtılmasını talep ediyoruz.

Bu durumda “savaşa karşı savaş”, “militarist bütçelere hayır” ve “zorunlu askerliğe karşı” gibi sloganlar, antimilitarist bir hareketi politik olarak güçlendirmeye hizmet etmelidir. Böyle bir hareket, burjuvazilerimizin aşırı sağın büyümesini teşvik eden, içerde ve sınırda baskıyı artıran ve savaş olasılığını yükselten yeniden silahlanma politikalarını ilerletme kapasitesini sınırlamayı hedeflemeli.

Savaş tehdidine son verebilecek olan yalnızca ekososyalist bir dünyadır. Bunun yerine insanlığın çabalarını herkesin yaşamını iyileştirmeye yöneltmeli; kaynakların demokratik ve adil biçimde dağıtılmasını sağlayarak, sonsuz sömürü ve otoriter baskıdan uzak daha iyi bir yaşamı güvence altına almalıyız.

İtalya gibi ülkelerde işçi örgütlerinin yürüttüğü emperyalist yeniden silahlanmaya karşı mobilizasyonları ve grevleri desteklemeliyiz. Ayrıca Almanya’nın birçok kentinde 5 Mart’ta ve Roma’da 28 Mart’ta gerçekleşecek mobilizasyonlar gibi eylemleri de desteklemeliyiz.

Savaşa karşı savaş: dünyanın dört bir yanındaki işçi sınıfı ve ezilenler arasında enternasyonalizm ve dayanışma için.

25 Şubat 2026

IV. Enternasyonal Uluslararası Komitesi

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Porto Alegre Antifaşist Konferansı – Aşırı Sağı Yenmek için Mücadeleleri Birleştirmek – Israel Dutra

Halkların egemenliği ve antifasizm için Birinci Uluslararası Konferans, 26–29 Mart tarihleri arasında Porto Alegre’de düzenlenecek. Konferans, aşırı sağın farklı biçimlerinin, özellikle de neofaşist akımların önünü kesme gerekliliği çerçevesinde gerçekleştiriliyor.

PSOL- Sosyalizm ve Özgürlük Partisi, PT-Emekçiler Partisi, MST -Topraksız Köylü Hareketi ve CADTM-Üçüncü Dünya Borçlarının İptali Komitesi ile yapılan toplantı ve tartışmalar temelinde diğer partiler tarafından organize edilen konferansın aslında 2024’te yapılması planlanmıştı; ancak Porto Alegre’yi harap eden sel felaketleri nedeniyle ertelenmek zorunda kaldı.

Konferansın dayanak noktalarından biri, CADTM tarafından hazırlanan ve Annie Ernaux, Jean-Luc Mélenchon, Zarah Sultana, Jeremy Corbyn, Frei Betto, João Pedro Stédile gibi beş kıtadan önde gelen isimler tarafından imzalanan manifesto-çağrı oldu.

Porto Alegre kenti, Dünya Sosyal Forumu’nun kültürel mirasını taşımakta ve uluslararası aktivizm açısından bir referans noktası olarak görülmektedir.

Aşırı sağın yükselişi

2008 ekonomik krizinden bu yana çok boyutlu bir krize dönüşen kapitalizm krizi karşısında aşırı sağ, hayal kırıklığı ve hoşnutsuzluğu seferber ederek güce dayalı bir çözüm dayatmaya çalışmaktadır.

Gezegenin çevresel koşullarının kötüleşmesiyle birleşen bu kriz, aşırı sağ ideolojisinin kitle hareketlerinin bir bölümüne sızmasını kolaylaştırmıştır. Bu ideoloji, kâr marjlarını yeniden yükseltmek ve kriz içindeki bir dünyada kendi acil ve tarihsel çıkarlarını korumak için daha otoriter bir rejim dayatmak isteyen küresel burjuvazinin bazı kesimlerine dayanmaktadır.

Trump tarafından teşvik edilen MAGA hareketi, uluslararası düzeyde koordine edilen aşırı sağ ekosisteminin ifadelerinden biridir. Aşırı sağ, beş kıtanın tamamında varlık göstermekte ve baskıcı bir programla hareket etmektedir; kendisini “halkçı” göstermeye çalışırken başlıca hedef olarak göçmenleri seçmekte ve sosyal ağlar aracılığıyla yanlış ve panik yaratmaya yönelik bilgiler yaymakta.

Liberal demokrasinin başarısızlığı — hatta kendilerini “ilerici” olarak tanımlayan hükümetlerin bile neoliberal kapitalizm krizini yönetmek ve bunun sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalması — işçi sınıfının bazı kesimlerinin aşırı sağ parti ve örgütlere oy vermesinin ve destek vermesinin yolunu açmaktadır.

Aynı politikanın farklı yüzleri

Aşırı sağın siyasal ve seçimsel büyümesi dikkat çekicidir. İtalya’da Meloni örneğinde olduğu gibi zaten iktidarda olduğu ülkelerin yanı sıra Avrupa’nın birçok yerinde hızla büyüyen bir seçim alternatifi olarak ortaya çıkmaktadır. Portekiz’de Chega partisinden André Ventura ikinci turda yüzde 30’un üzerine çıkmış, İspanya’da Vox, Fransa’da RN ve Almanya’da AfD güç kazanmaktadır.

Latin Amerika’da Milei, “motosierra” (elektrikli testere) olarak adlandırılan baskıcı kemer sıkma planını uygulamasıyla aşırı sağın bir laboratuvarı hâline gelmiştir. Buna artık Şili’de başkanlık seçimlerini kazanan Pinochetçi Kast da eklenmiştir. Trump ise Honduras ve Kosta Rika’da seçim kazanan adayları desteklemiştir.

Aşırı sağın ön cephesinde ise neofaşizmin en uç ifadesi yer almaktadır: Gazze’de soykırım uygulayan ve Filistin’i yok etmek isteyen Netanyahu’nun politikası.

Bunlar ortak bir planın farklı ifadeleridir. Bu planın temel unsurları arasında göçmenlere saldırı, silahlanma ve askerî çözümlerin desteklenmesi, iklim ve bilim inkârcılığı, hakların ortadan kaldırılması ve kitle iletişimi ile sosyal ağları kontrol edip manipüle etmek için büyük teknoloji şirketlerinin ağır ve örgütlü müdahalesi yer almaktadır.

Bu koordinasyon farklı biçimlerde gerçekleşmektedir: düzenli toplantılar ve görüşmeler yoluyla. Bannon ve Musk gibi önde gelen isimler bu süreçlerde rol almakta ve ulusal süreçlere açıkça müdahale etmektedir. Arjantin seçimleri arifesinde Trump’ın ekonomik şantajını veya Musk’ın Almanya’daki AfD mitinglerine ve İngiltere’deki Reform UK partisinin toplantılarına çevrim içi katılımını hatırlamamak mümkün mü?

Küresel neofaşist lider olarak Trump

Amerikan emperyalizminin krizinin bir ifadesi olan Trump, ikinci başkanlık döneminde, daha saldırgan bir neokolonyal çizgi ile daha açık bir neofaşist politikayı birleştirme stratejisini daha net biçimde ortaya koymaktadır.

Trump iki cephede hareket ediyor: ülkeler arasındaki uluslararası ilişkiler çerçevesini yıkmak ve ABD’de rejimi değiştirerek göçmen ve ırksallaştırılmış işçi sınıfını hedef almak istiyor. Bunun için başlıca aracı ICE (ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Servisi) olmuştur. Bu kurum, siyasi polis ile yarı-paramiliter bir milis arasında bir hibrit yapı olarak tanımlanmakta ve Trump yanlısı yorumcu Joe Rogan tarafından Nazi Almanyası’nın Gestapo’suna benzetilmektedir. Öyle ki görevden alınan sınır polisi yetkilisi Gregory Bovino, Nazi jestlerini, tavırlarını ve üniformalarını yeniden kullanmıştır.

Trumpçı projenin bir “şok” yaratma perspektifi daha da yoğunlaşmıştır. Nicolas Maduro ve Cilia Flores’in kaçırılması, Grönland’a yönelik tehditler, Küba’ya uygulanan abluka ve soykırımcı sömürge projesinin güçlendirilmesi bu sürecin parçalarıdır.

Buna iç politikada göçmenlere karşı yürütülen siyasi, askerî ve ideolojik saldırı eşlik etmektedir. Amaç rejimi sertleştirmek ve yıl sonunda yapılacak ara seçimleri kazanmaktır. Göçmenlere yönelik aşırı şiddetin yanı sıra, Rene Good ve Alex Pettri adlı iki aktivistin öldürülmesinin görüntülerinin sosyal medyada dolaşıma sokulması, çocukların gözaltında tutulduğu görüntülerin yayılması ve Trump’ın söyleminde yayılan ırkçı nefret bu politikanın parçalarıdır. Trump ayrıca BM’de Somali topluluğu gibi çeşitli göçmen topluluklarını hedef alarak hoşgörüsüzlüğü ve zulmü teşvik etmiştir.

Trump saldırırken, direniş de örnek niteliğindedir. Minneapolis ve St. Paul şehirlerinde ICE’ye karşı gerçek bir sivil isyan yaşanmış, göçmenlere yönelik baskınlara karşı özsavunma mobilizasyonları gerçekleşmiştir.

23 Ocak’ta, –23 °C sıcaklıkta, Minneapolis sokakları “Hakikat ve Özgürlük Günü” sloganıyla sendikalar, dini gruplar ve topluluk örgütleri tarafından çağrılan tarihsel bir genel grevle dolmuştur.

50 binden fazla kişi yürüyüşe katılmış, birçok işyeri ve dükkân kapanmıştır. Birçok şehirde de gösteriler yapılmıştır. Gösterilerden bir gün sonra 37 yaşındaki hemşire Alex’in öldürülmesi büyük bir öfke yaratmış ve Trump’ı geri adım atmaya zorlamıştır. Yeni bir ulusal protesto dalgası tehdidi, New York’taki hemşire grevleri gibi mücadelelerle birleşebilecek daha radikal bir sürecin kapısını aralayabilir.

Antifaşist mücadele geleneği

Bu bağlamda Porto Alegre Konferansı’nın çağrısı yeni bir anlam kazanmaktadır. Annie Ernaux, Mireille Fannon, Mélenchon, Nancy Fraser, João Pedro Stedile, Daniel Jadue, Éric Toussaint, Zarah Sultana gibi isimlerin de aralarında bulunduğu 565 dünya şahsiyetinin imzaladığı antifaşist koordinasyon çağrısı küresel ölçekte büyük yankı uyandırmıştır.

Brezilya’da Andes ve CNTE gibi etkili sendikaların ve federasyonların resmî katılımıyla destekler artmaktadır. Bu durum konferansın özellikle Trump’a karşı uluslararası mücadele için bir dayanak noktası hâline gelebileceğini göstermektedir. ABD’den aktivistlerin yanı sıra Arjantin başta olmak üzere 35’ten fazla ülkeden delegasyonların Porto Alegre’ye gelmesi beklenmektedir.

Trump’ı yenebilmemiz ancak seferberlik, uluslararası koordinasyon ve işçi sınıfının ve halkların gücüne dayanarak mümkün olacaktır.

Antifaşist birleşik cephe için mücadele etmek Troçkist geleneğin miraslarından biridir. Bu yalnızca temel bir teorik katkı değil, aynı zamanda Brezilya solunun ortak bir geleneğidir. 1934 Ekim’inde São Paulo’daki Praça da Sé’de faşist “yeşil gömleklileri” püskürten gerçek antifaşist birleşik cepheyi başlatanlar Troçkistlerdi.

Bugün de birlik çağrısı yaparken bağımsız politik konumumuzu koruyoruz. Özellikle önemli anlaşmazlıklarımızın bulunduğu iki kesim vardır.

Birincisi “ilerici” hükümetlerdir. Birlikte mücadele etmek için birlikten vazgeçmeden, bu hükümetlere katılmıyoruz ve Lula hükümetine karşı bağımsız bir program savunuyoruz; PSOL için de savunduğumuz çizgi budur.

İkinci kesim ise kampçılıkla diyalog kuran akımlardır. Farklılıkları silmek istemiyoruz; enternasyonalist konumlarımızı savunuyoruz. Özellikle Rus saldırganlığına karşı Ukrayna direnişinin savunusunu Porto Alegre’ye taşımak ve Ukrayna Sosyal Hareketi’nden yoldaşların katılımını sağlamak istiyoruz.

Porto Alegre Konferansı’nın başarısı, anti-emperyalist ve antifaşist mücadeleyi öne çıkararak enternasyonalist mücadele geleneğini yeniden canlandırma yolunda bir adım olacaktır. Bu mücadelenin ön saflarında yer almak devrimcilerin görevidir.

20 Şubat 2026

Israel Dutra bir sosyologdur; Sosyalizm ve Özgürlük Partisi PSOL’un toplumsal hareketlerden sorumlu sekreteri, partinin ulusal yönetiminin üyesi ve Sosyalist Sol Hareketi’nin (MES/PSOL) üyesidir.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Emperyalist Saldırganlar Yenilmeli! İsrail-ABD’nin İran’a karşı Yürüttüğü Savaşa Son!– IV. Enternasyonal

İsrail-ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü savaşın ikinci haftasında durum daha da ağırlaşıyor. Bunun nedeni, Trump’ın İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki petrol akışını kontrol etmeye devam etmesi hâlinde ülkeyi daha da sert biçimde vurmakla tehdit etmesidir. Trump’ın Venezuela’ya yönelik saldırısından, Küba’ya yönelik tehditlerinden ve Grönland üzerindeki emellerinden sonra – Filistin halkına karşı süren soykırımı da unutmadan – emperyalist hırsının bu yeni aşaması özellikle Ortadoğu halkları için, ama bunun çok ötesinde de derin bir tehdit oluşturmaktadır.

İran’a yönelik saldırı, Siyonistlerin Filistin’e karşı yürüttüğü saldırıyla doğrudan bağlantılıdır. İsrail Gazze’ye yönelik saldırısını sürdürmekte ve insani yardımın girişini engellemeye devam etmektedir.

İsrail ayrıca Lübnan’a karşı askeri operasyonlarını yoğunlaştırmıştır. Ülkenin güneyindeki bombardımanlar ve tahliye emirleri şimdiden yüzlerce kişinin ölümüne yol açmış, yüz binlerce insanın yerinden edilmesine neden olmuştur. Her şey İsrail hükümetinin bölgesel savaşı, “Büyük İsrail” stratejik projesini pekiştirmek için kullanmaya çalıştığını göstermektedir.

28 Şubat’tan bu yana İsrail-ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü savaş İran’da 200’ü çocuk olmak üzere 1300’den fazla kişinin ölümüne ve sağlık çalışanlarından onlarcasının hayatını kaybetmesine yol açmıştır. İran ise saldırılara Ortadoğu’daki ABD askeri üslerini vurarak karşılık vermiştir; Hizbullah İran’ı savunmak için İsrail’e saldırmıştır; İsrail ise Lübnan’da 500’den fazla kişiyi öldürmüş ve binlerce kişinin daha yerinden edilmesine yol açmıştır.

İran tarafından ABD ve müttefiklerinin askeri üslerine, ayrıca Amerikan-İsrail saldırısını destekleyen altyapıya yönelik gerçekleştirilen taarruzlar, böylesi bir saldırganlık karşısında meşru bir yanıttır. İran’ın ABD ve İsrailli gangsterlere karşı kendini savunma hakkını desteklediğimizi vurguluyoruz. ABD ve İsrail saldırgan taraflardır ve saldırılarını durdurarak bu savaşı her an sona erdirebilirler.

ABD ve İsrail güçleri yalnızca askeri ve stratejik tesisleri hedef aldıklarını iddia ederek, saldırılarının başlıca hedeflerinden biri olanİslam Devrim Muhafızları Ordusu’nun (IRGC) sıradan bir askeri birlik olmanın çok ötesine geçtiği gerçeğini gizlemektedir. Bu yapı İran GSYH’sinin üçte birinden fazlasını kontrol eden devasa bir toplumsal ve ekonomik kuruma dönüşmüştür; ona bağlı vakıflar tarımdan gıda üretimine, inşaattan birçok sektöre kadar pek çok alanı domine etmektedir. İran kırk yılı aşkın süredir toplumsal hayatın tüm sektörlerine kök salmış güçlü biçimde kurumsallaşmış bir İslami rejim tarafından yönetilmektedir; bu durum saldırıların yalnızca “hedefli saldırılar” olduğu iddiasını savunulamaz kılmaktadır.

İran’a yönelik saldırı aynı zamanda bir ekolojik felakete yol açmıştır. Özellikle Tahran petrol rafinerisinin bombalanması gökyüzünü hidrokarbonlar, kükürt oksitleri ve azot bileşikleri yüklü siyah bir dumanla kaplamıştır; bunların tümü zehirlidir. İranlıların akciğerlerini dolduran bu duman, doğayı zehirleyen bir savaşın yalnızca son örneğidir. Bu savaşın örnekleri arasında Gazze’deki eko-yıkım ve 2023’te Rus bombardımanları sonucu Ukrayna’daki Kahovka barajının yıkılması da yer almaktadır; oysa doğa tüm insanlığın ortak yaşam temelidir.

Bu iki hafta boyunca Trump’ın İsrail-ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü savaşın amaçları ve hedefleri konusundaki tutarsız ve alaycı söylemi sürekli değişmiştir: saldırı bir yandan İranlıların demokrasi mücadelesine destek olarak sunulmuş, bir yandan İran’ın nükleer programına karşı “önleyici bir savaş” olarak gerekçelendirilmiş, öte yandan da bütün bir ulusu yok etme tehdidi dile getirilmiştir.

86 yaşındaki liderini öldürerek ya da şehirlerini yıkarak İran İslam Cumhuriyeti gibi sağlam biçimde yerleşmiş otoriter bir rejimin devrilemeyeceği açıktır. ABD’nin asıl aradığı şeyin, kanlı bir yıkımı sona erdirmek adına “ehvenişer” olarak sunulacak yeni bir otoritenin kabul edileceği kaotik bir durum yaratmak olduğu anlaşılmaktadır. Tarih belki de bu anı, halk ayaklanmasının savaş ve katliam yoluyla saptırılması olarak kaydedecektir.

İran halkının tiranlığa karşı mücadelesini destekliyoruz

İranlılar onlarca yıldır baskıcı rejimlerine karşı mücadele etmektedir. Bunun önemli örnekleri arasında 1999’daki öğrenci ayaklanmaları, 2009’daki Yeşil Hareket ve 2022’deki “Kadın, yaşam, özgürlük” hareketi yer almaktadır. İranlılar rejime yalnızca kitlesel gösterilerle değil, mümkün olan her yerde sivil toplum kurumları oluşturarak ve ağır baskılara rağmen toplumsal cinsiyet eşitliği için mücadele ederek karşı koymuşlardır.

Bu seferki mobilizasyon dalgasının son bölümü 2025’in son günlerinde başladı ve İran rejimi tarafından son derece sert biçimde bastırıldı. Tahminlere göre 10.000 ile 30.000 arasında insan hayatını kaybetti. Rejimin aşırı baskıcı niteliği nedeniyle bu sayı doğrulanamıyor. Eğer bu tahminler doğruysa, bu olay İran rejiminin onlarca yıldır gerçekleştirdiği en büyük katliam olacaktır.

Kitlelerin öz-örgütlenmesine ve kendi kendilerini özgürleştirmesine dayanan bir siyasi perspektif açısından bakıldığında, Hamaney ya da Pehlevi gibi hanedanvari liderliklerin dayatılmasıyalnızca durumu daha da kötüleştirecek ve İranlıların on yıllardır sosyal adalet ve demokrasi için yürüttükleri mücadeleyi bir kez daha tıkayacaktır. İranlıların otoriter rejime karşı mücadelesini saptıran yabancı müdahaleler yeni değildir.

1921’de Pehlevi’nin ilk darbesine verilen Britanya desteğinden, 1941’de müttefik güçlerin baskısıyla tahtı oğlu Muhammed Rıza Pehlevi’ye bırakmasına; petrolü millileştiren demokratik olarak seçilmiş başbakan Musaddık’a karşı ABD ve Britanya’nın 1953’te örgütlediği darbeye; ve bugünkü rejime karşı onlarca yıldır uygulanan ekonomik yaptırımlara kadar — ki bu yaptırımlar hükümeti zayıflatmak yerine milyonlarca İranlının toplumsal ve ekonomik yaşamını ağır biçimde etkilemiştir — emperyalist müdahaleler İran için demokratik bir geleceğin olanaklarını ezmiş ve İslam Cumhuriyeti’nin ortaya çıkmasının ve egemenliğinin koşullarını yaratmıştır.

Savaş koşullarında özgürleşmenin hiçbir imkânı yoktur. Şehirler yıkılırken ve binlerce insan öldürülürken demokratik bir hareket kurma olasılığı daha da zorlaşmaktadır. Dördüncü Enternasyonal’in temel pusulası her zaman emekçi kitlelerin kendi kendilerini özgürleştirmesi perspektifi olmuştur. Tarih bize defalarca göstermiştir ki, yukarıdan “özgürlük adına” yürütülen her müdahale — ister uzlaşmalarla ister bombalarla yapılsın — işçiler, kadınlar ve gençler için yalnızca yeni bir barbarlık biçimi üretir.

1979 devriminden sonra yaşanan İran-Irak savaşında gördüğümüz gibi, savaşların dayattığı olağanüstü hâl muhalefeti daha da ezmenin koşullarını yaratır. Bugün İran’daki demokrasi yanlısı güçler — binlerce siyasi tutuklu da dahil olmak üzere — İslamcı rejimin başlıca hedefleri arasındadır ve savaş bahanesiyle yaşamları tehdit altındadır.

Bu nedenle İran’a yönelik bu emperyalist saldırının derhal sona ermesini talep ediyoruz; İran halkının baskıcı İslamcı rejime karşı yürüttüğü mücadeleye desteğimizi yeniden ifade ediyoruz ve İran’ın ABD ve İsrailli gangsterlere karşı kendini savunma hakkını savunuyoruz.

Kahrolsun ABD emperyalizmi!
ABD ve İsrail’in savaşına son
!
İran’daki siyasi tutsaklara özgürlük
!
Bu savaşa karşı uluslararası bir muhalefet inşa edelim – demokrasi ve kadın hakları için mücadele edenlere destek
verelim!
Ne savaş ne diktatör – İran’
dan ellerinizi çekin!

Bu açıklama IV. Enternasyonal Yürütme Bürosu tarafından 12 Mart 2026’da karar altına alınmıştır.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Çin ve İran: Ortaklığın Sınırları – Andrea Ferrario

Orta Doğu alevler içindeyken, Pekin’in güçsüzlüğü gün ışığına çıkıyor. Gizli sevkiyatlar ile stratejik geri çekilmeler arasında gidip gelen Çin, çatışma açık savaşa dönüştüğünde etkide bulunamayan bir ülkenin kırılganlığını ortaya koyuyor.

Aşağıdaki metin, önce kronolojik sonra tematik bir bakışla, Çin ile İran arasındaki ilişkilerin,  özellikle de Haziran 2025’teki Amerikan-İsrail bombardımanlarından bu yana geliştiği bağlamın genel bir özetini sunmaktadır. 28 Şubat’ta yeni başlayan savaş nedeniyle Çin’in tutumuna dair kapsamlı bir değerlendirme yapmak henüz erken olacaktır. Bu nedenle kendimi, çatışmadan önceki olguları ve dinamikleri yeniden kurmakla sınırlayacağım; umarım bu çaba, okuyucuların durumu daha iyi kavramasına yardımcı olur. Bu hikâye, görkemli açıklamalar ile muğlak davranışların; gizli askeri sevkiyatlar ile kritik anlarda gözle görülür yoklukların; yaptırımların etrafından dolaşarak süren devasa bir petrol ticaretinin ve pratikte giderek eşitler arasında bir ittifaktan çok bir müşteri-tedarikçi ilişkisine benzeyen bir ortaklığın hikâyesidir.

Başlangıç noktası 13 Haziran 2025’tir: İsrail, İran’ın nükleer ve askeri tesislerine karşı büyük çaplı hava saldırıları başlatmış; İran ise İsrail şehirlerine fırlattığı füzeler ve insansız hava araçlarıyla karşılık vermiştir. Dokuz gün sonra, 22 Haziran’da, Amerika Birleşik Devletleri Midnight Hammer Operasyonu ile müdahale etmiş; B-2 bombardıman uçakları ve sığınak delici bombalar kullanarak Natanz, Fordow ve İsfahan’daki nükleer tesisleri hedef almıştır. Ateşkes 24 Haziran’da, yaklaşık 610 kişinin İran’da ve 28 kişinin İsrail’de hayatını kaybettiği on iki günlük çatışmanın ardından yürürlüğe girmiştir.

Pekin’in tepkisi ihtiyatıyla dikkat çekiciydi. Wang Yi, İranlı ve İsrailli mevkidaşlarını arayarak itidal göstermeleri çağrısında bulundu; Xi Jinping ise söylemlerini uyumlaştırmak için Putin’le görüştü. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) İsrail saldırılarını kınadı, ancak Hindistan bu kınamadan hemen ayrıldığını açıkladı. Çin, Rusya ve Pakistan ile birlikte Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne ateşkes çağrısı yapan bir karar tasarısı sundu. Ancak Çin’in o sırada yapmadıkları da en az yaptıkları kadar anlamlıydı: Pekin Tahran’a hiçbir maddi ya da askeri destek sağlamadı, somut bir diplomatik girişimde bulunmadı ve Xi Jinping şahsen Washington’u açık biçimde kınamadı. Çin devlet başkanı ilk açıklamalarında İsrail’i doğrudan anmaktan bile kaçındı; en sert sözlerini Putin’le yaptığı özel görüşmeye saklamayı tercih etti.

Çin’deki kamusal tartışma, sansür tarafından filtrelenmiş olsa da, Tahran’a yönelik genel bir kuşkuculuk hissini açığa vuruyordu. Çin sosyal medyasında en çok paylaşılan yorumlar İran’ı askeri açıdan yetersiz ve siyasi olarak güvenilmez bir ülke olarak tasvir ediyor, Pekin’den dayanışma talep ederken ortaklığa gerçek bir bağlılık göstermediğini öne sürüyordu. WeChat’te geniş biçimde dolaşıma giren bir mesaj, hâkim tonu çarpıcı bir ifadeyle özetliyordu: İran, Çin’in kendi yerine kurşunları üstlenmesini istiyordu ve bu ancak bir fantezi olabilirdi.

Yazdan kışa: petrol, silahlar ve Amerikan baskısı arasında

Ateşkesin hemen ardından geçen günlerde pek dikkat çekmeyen bir gelişme üzerinde durmaya değer. 24 Haziran’da Trump, Çin’in İran petrolü satın almaya devam edebileceğini açıkladı. Bu açıklama, ABD Hazine Bakanlığı ve Dışişleri’ndeki kendi yetkililerini bile şaşırttı ve muhtemelen ikili ticaret müzakereleri çerçevesinde Pekin’e verilmiş bir taviz olarak tasarlanmıştı. Bu beyan, Washington–Pekin–Tahran üçgeninin temelde ne kadar işlemsel (transactionnel) bir karakter taşıdığını da ortaya koyuyordu: İran petrolü, birden fazla cephede oynanan bu oyunda bir değişim aracı olarak işlev görüyordu.

Petrol, Çin ile İran arasındaki ekonomik ilişkilerin bel kemiğini oluşturur. Pekin, İslam Cumhuriyeti’nin ihraç ettiği ham petrolün %80 ile %90’ını satın almaktadır; bu miktar 2025’te günde 1,3 ile 1,9 milyon varil arasında dalgalanmış ve Çin’in toplam petrol ithalatının yaklaşık %13–14’üne karşılık gelmiştir. Mekanizma iyi kurulmuştur ve gri bir alanda işler: transponderlerini kapatan bir gemi filosu, Malezya açıklarında uluslararası sularda yapılan gemiden gemiye aktarmalar, Malezya ya da Umman petrolü olarak yeniden etiketlenen sevkiyatlar ve Şandong eyaletindeki küçük bağımsız rafinerilerden oluşan bir ağ — “çaydanlık rafinerileri” diye adlandırılan bu tesisler, piyasa fiyatlarına kıyasla varil başına yedi ile on dolar arasında değişen indirimler sayesinde çok düşük kâr marjlarıyla faaliyet gösterir. Sinopec, PetroChina ve CNOOC gibi büyük kamu şirketleri ise Amerikan misillemeleri riskinden kaçınmak için bu ticaretten titizlikle uzak durmaktadır.

2025 yazı ve sonbaharı, askeri tedarik cephesinde hızlanmaya sahne oldu. On iki günlük savaş sırasında İran’ın hava savunma sistemlerinin uğradığı aşağılanma — Rus yapımı S-300’lerin Amerikan bombardıman uçaklarına karşı etkisiz kalması — Tahran’ı başka tedarik kaynakları aramaya itti. İran, Mayıs 2025’te Hindistan ile Pakistan arasındaki çatışmada Çin silah sistemlerinin performansını dikkatle izlemişti; yaz aylarında İran Savunma Bakan Yardımcısı Oraei, HQ-9 hava savunma sistemleri ile J-10 savaş uçaklarının satın alınmasına ilişkin görüşmeleri hızlandırmak amacıyla Çin’e gizli bir ziyaret gerçekleştirdi. Aynı zamanda Wall Street Journal, İran’ın Çin’den katı yakıtlı füze sistemleri için vazgeçilmez bir bileşen olan binlerce ton amonyum perklorat sipariş ettiğini; bunun yaklaşık 800 füze üretmeye yetecek miktarda olduğunu bildirdi. Eylül ayında Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan, büyük askeri geçit töreni vesilesiyle Pekin’de ağırlandı; Xi Jinping bu sırada Çin’in İran’ın “egemenliğini ve ulusal onurunu savunma” konusundaki desteğini teyit etti. Tahran’da siyasi bir taahhüt olarak yorumlanan bu ifade, Pekin’de görünüşe göre daha çok diplomatik bir nezaket jesti olarak değerlendirilmişti.

Sonbahar aynı zamanda dış baskıların yoğunlaşmasıyla da karakterize edildi. Eylül ayında Birleşmiş Milletler, 2015’te nükleer anlaşma kapsamında askıya alınmış olan İran’a yönelik silah ambargosunu Avrupa’nın girişimiyle yeniden yürürlüğe koydu. Çin, Rusya ve İran bu kararı ortak bir mektupla hukuken geçersiz olarak nitelendirerek itiraz etti. Aynı dönemde Washington, ilk kez Şandong’daki bazı “çaydanlık” rafinerilerine, Rizhao liman terminaline ve “gölge filo”ya ait birkaç gemiye doğrudan yaptırım uyguladı; böylece petrol ticareti zincirinin en kırılgan halkasını hedef aldı. 2024’te 13,4 milyar dolara ulaşmış olan Çin-İran ikili ticareti, 2025’in ilk on bir ayında yaklaşık 9 milyar dolara gerilemişti; bu da yaptırımların etkisini göstermeye başladığını ortaya koyuyordu. Aralık ayında ise ABD, Hint Okyanusu’nda İran’a gitmekte olan Çin’e ait bir kargo gemisine el koydu; gemi, füze programları ve konvansiyonel silah sistemleri için kullanılabilecek çift kullanımlı bileşenler taşıyordu.

Aralık 2025, Ocak 2026: tatbikatlar, protestolar ve sessizlik

2025’in son iki ayı ve 2026’nın başlangıcı, işleyen dinamiklerin özellikle açıklayıcı bir görünümünü sundu. Aralık ayında İran, tarihinde ilk kez kendi topraklarında “Sahand 2025” adı verilen Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) askeri tatbikatlarına ev sahipliği yaptı; bu tatbikatlara Çin, Rusya, Hindistan, Pakistan ve altı başka ülkenin birlikleri katıldı.

Birkaç hafta sonra, Ocak 2026’nın başında Çin, Güney Afrika açıklarında düzenlenen BRICS deniz tatbikatı “Will for Peace 2026”ya katıldı; İran donanmasının en büyük gemisi olan Makran da bu tatbikatta yer aldı. İran’ın dışlanması için Güney Afrika’ya yönelik Amerikan baskıları sonuçsuz kaldı. Biçimsel düzeyde, İran’ın Çin ve Rusya tarafından yönlendirilen çok taraflı güvenlik yapıları içindeki entegrasyonu kesintisiz biçimde devam ediyordu: 2023’ten beri ŞİÖ üyesi ve 2024’ten beri BRICS üyesi olan Tahran, uluslararası örgütlere katılımını artırmayı sürdürüyordu.

Aynı dönemde başka bir olay da Çin-İran ilişkilerini sınadı. Geçtiğimiz 28 Aralık’ta İran’da riyalin çökmesi ve fiyat artışları nedeniyle kitlesel protestolar patlak verdi. Baskı son derece sertti ve kullanılan teknolojik araçların önemli bir kısmı Çin kaynaklıydı. Huawei, ZTE, Tiandy ve Hikvision gibi şirketler yıllardır kitlesel gözetim için ekipman ve teknik bilgi sağlayarak devlet kontrolündeki ulusal internet sistemi Ulusal Bilgi Ağı (NIN)’in kurulmasına katkıda bulunmuşlardı.

Ocak ayındaki protestolar sırasında İranlı yetkililer iki haftadan uzun süre tam internet kesintisi uyguladı; göstericileri tespit etmek için yüz tanıma teknolojileri ve kalabalıkları kontrol etmek için dronlar kullandı. Bu yöntemler, Çin’in daha önce Sincan bölgesinde denediği ve daha sonra ortaklarıyla paylaştığı bir modele dayanıyordu. Starlink’e erişim girişimlerini engellemek için — büyük olasılıkla Çin veya Rusya yapımı — iletişim karıştırıcı cihazlar da kullanıldı. Pekin ise protestoları yalnızca “durumu yakından izlediğini” belirten kısa bir açıklamayla yorumladı ve her zamanki gibi “iç işlerine müdahaleye karşı olduğu” yönündeki formülünü tekrarladı.

Aynı ay içinde, zaten oluşmakta olan bir izlenimi güçlendiren başka bir gelişme daha yaşandı. Amerika Birleşik Devletleri, Çin’in yaklaşık yirmi yıl boyunca onlarca milyar dolar yatırım yaptığı Venezuela’da Nicolás Maduro’yu devirdi. Suriye’de Aralık 2024’te Beşar Esad’ın düşüşü sırasında olduğu gibi Pekin, bir partnerini korumak için parmağını bile kıpırdatmadı. Böylece artık tanıdık hale gelen bir model yeniden ortaya çıktı: Çin ortakları, yatırımları ve niyet beyanlarını biriktiriyor; ancak durum kötüleştiğinde geri çekiliyor. Ve bu model Tahran’dan da açıkça görülebiliyordu; İranlı yöneticilerin bundan hangi sonuçları çıkardığını tahmin etmek zor değil.

Bu arada askerî bağlam daha da karmaşık hâle geldi. Ocak 2025’te Rusya ile İran, savunma alanında işbirliğini de içeren yirmi yıllık bir stratejik ortaklık anlaşması imzaladı. Aralık 2025’te ise Middle East Monitor’a göre iki ülke, Haziran’daki çatışmada ağır hasar gören İran hava savunma sistemlerinin yeniden inşası için 589 milyon dolarlık bir anlaşma yaptı. Ancak Rus yardımı yaklaşmakta olan savaşa yetişecek kadar hızlı gelmedi.

Ocak 2026’da Çin, Rusya ve İran ayrıca siyasi işbirliğini güçlendirmek ve ekonomik entegrasyonlarını derinleştirmek amacıyla üçlü bir stratejik pakt imzaladı. Bu adım biçimsel olarak önemliydi, ancak içeriği ve somut kapsamı hâlâ belirsizliğini koruyordu.

Şubat: müzakereler, silahlar ve savaşın önsözü

4 Şubat’ta Xi Jinping ile Donald Trump arasında yapılan telefon görüşmesi, Çin’in müzakere mantığına dair bir ipucu verdi. Trump İran meselesini gündeme getirdiğinde, Xi Tayvan’ın “en önemli mesele” olduğunu vurgulayarak yanıt verdi. Bu, İran konusunda verilecek tavizlerin Tayvan ve gümrük tarifeleri gibi başlıklarda elde edilecek karşılıklarla bağlantılı olacağı yönündeki açık bir hesaplamayı yansıtıyordu. Aynı gün Xi, tutumlarını uyumlaştırmak amacıyla Putin’le de görüştü. Nisan başında Trump’ın Pekin’i ziyaret etmesinin ve sonbaharda Xi’nin ABD’ye gitmesinin planlandığı bir dönemde, İran’a yönelik diplomasi daha geniş bir ikili çerçeve içinde ele alınıyordu. Bu çerçevede Tahran, başka satranç tahtalarında oynanan bir oyunun — önemli ama yine de bir piyon — parçasıydı.

Şubat ayı, birbirine zıt yönlerde ilerleyen iki paralel dinamiğe sahne oldu. Bir yandan ABD ile İran arasındaki dolaylı müzakereler, Umman’ın arabuluculuğunda Cenevre’de hız kazandı; 6, 17, 22 ve 26 Şubat’ta art arda dört tur görüşme yapıldı. Saldırıların arifesinde, 27 Şubat’ta Umman, İran’ın nükleer maddeler stokunu “mümkün olan en düşük seviyeye” indirmeyi kabul ettiğini açıkladı. Trump ise diplomatik yolu tercih ettiğini söylemekle birlikte “tüm seçeneklerin masada olduğunu” yineledi.

Öte yandan İran’ın Çin’in yardımıyla yürüttüğü askerî güçlendirme hız kesmeden devam ediyordu. 24 Şubat’ta Straits Times’ta yayımlanan ve müzakereler hakkında bilgi sahibi altı kaynağa dayanan bir araştırmaya göre İran, Çin’in China Aerospace Science and Industry Corporation (CASIC)şirketi tarafından üretilen süpersonik CM-302 gemisavar füzelerini satın almak üzere anlaşmaya çok yaklaşmıştı. Yaklaşık 290 kilometre menzile sahip olan bu sistemler, düşük irtifada ve yüksek hızda uçarak deniz savunmalarını aşmak üzere tasarlanmıştı. En az iki yıldır görüşülen bu anlaşma, on iki günlük savaşın ardından belirleyici biçimde hız kazanmıştı.

İran ayrıca GPS yerine Çin’in BeiDou uydu navigasyon sistemini benimsemiş, YLC-8B anti-stealth radarını ve HQ-9B füze sistemlerini ithal etmişti.

Aynı haftalarda Çin gemileri de bölgede konuşlandı. Resmî olarak bilimsel araştırma gemisi sınıfına giren Da Yang Yi Hao, Ocak ayında Umman Denizi’ne ulaştı ve uzaktan USS Abraham Lincoln uçak gemisi muharebe grubunu izledi. Uzay izleme görevine sahip bir deniz platformu olan Liaowang-1 ise destroyerler eşliğinde Umman Körfezi’ne geldi. Her iki gemi de Amerikan deniz hareketlerini izleme ve istihbarat toplama kapasitesi sağlıyordu; çeşitli analizlere göre bu veriler Tahran ile paylaşılıyordu. Nitekim Çin ticari uydu görüntüleri daha önce Ürdün’de Amerikan THAAD (Yüksek İrtifa Füze Savunma Sistemi) konuşlandırmasını da ortaya çıkarmıştı.

11 Şubat’ta Trump ile Netanyahu Beyaz Saray’da İran petrolünün Çin’e satışını azaltmak için baskı yapılması konusunda anlaştılar. Böylece Pekin üzerindeki baskı iki taraftan da artıyordu. Çin Dışişleri Bakanlığı buna hem ihtiyatlı hem de dolaylı bir ifadeyle karşılık verdi:
“Uluslararası hukuk çerçevesinde yürütülen ülkeler arasındaki normal işbirliği makul ve meşrudur; saygı görmeli ve korunmalıdır.”

28 Şubat’ta saldırı gerçekleşti ve bununla birlikte “Yüce Lider” Hamaney’in öldürülmesi de yaşandı. 1 Mart’ta Lavrov ile yaptığı telefon görüşmesinde Wang Yi, saldırıları ve egemen bir devletin liderinin öldürülmesini “kabul edilemez” olarak nitelendirdi; ayrıca Trump’ın rejim değişikliğini teşvik eden girişimlerini kınadı ve çatışmanın Orta Doğu’yu “tehlikeli bir uçuruma” sürükleyebileceği uyarısında bulundu.

Çin’in resmî haber ajansı Xinhua ise bir başyazısında bunu “egemen bir ulusa karşı utanmaz bir saldırı” olarak tanımladı. Dikkat çekici olan nokta, en sert ifadelerin ikili diplomatik bir görüşme sırasında dile getirilmiş olmasıdır; bu tür açıklamalar doğası gereği resmî ve kamuya açık bir tutum almaktan daha az bağlayıcıdır. Buna karşılık Çin Dışişleri Bakanlığı’nın yayımladığı resmî bildiri daha ölçülü kaldı. Bu satırlar yazılırken Xi Jinpinghenüz kamuya açık hiçbir açıklama yapmış değildir.

Meseleler: petrol, kaçırılmış ittifaklar ve Pekin’in uzun vadeli oyunu

Çin’in tutumunu anlamak için bakışımızı son sekiz ayın güncel gelişmelerinin ötesine genişletmek ve bu ilişkinin yapısal yönlerini incelemek gerekir. Bunların başında da ilişkinin temel asimetrisi gelir. Çin, İran’ın birinci ticaret ortağıdır; ancak İran, Çin’in ancak otuz sekizinci ticaret ortağıdır. Çin-İran ticaretinin hacmi, Pekin’in Körfez Arap ülkeleriyle yürüttüğü ticaretle karşılaştırıldığında önemsiz kalır; oysa yatırımlar, dev altyapı projeleri ve enerji alımları çok daha büyük ölçekte bu ülkelere yönelmektedir.

Aynı zamanda Çin’in ithal ettiği petrolün %45’i ve doğal gazın %30’u Hürmüz Boğazı’ndan geçmektedir. Bu durum, Basra Körfezi’ndeki herhangi bir tırmanışı Çin’in enerji güvenliği için doğrudan bir tehdit hâline getirir. Pekin böylece çözülmesi zor bir çelişkiyle karşı karşıyadır: İran bu boğazı kapatabilecek tek ülkedir, ancak Çin’in bölgedeki çıkarları — başta ticaret hacmi çok daha büyük olan Suudi Arabistan olmak üzere — İran’ın komşularıyla iyi ilişkiler sürdürmesini zorunlu kılar. İran için Çin her şeydir; Çin için ise İran, açık bir ham petrol tedarikçisi ve Amerikan karşıtı jeopolitik bulmacada faydalı bir parçadır — ama hiçbir durumda uğruna risk alınacak bir müttefik değildir.

Bu asimetri, en çarpıcı biçimde 2021’de imzalanan Çin-İran kapsamlı stratejik işbirliği anlaşmasında görüldü. Bu anlaşma, enerji, altyapı, telekomünikasyon ve güvenlik alanlarında 25 yıl boyunca 400 milyar dolarlık Çin yatırımı vaat ediyordu. Ancak pratikte Çin’in İran’daki doğrudan yatırımları 2023 sonunda 4 milyar doların altında kaldı. Büyük kamu şirketleri Amerikan yaptırımlarından çekindikleri için uzak durdu; tamamlanan projeler ise Tahran’da birkaç metro hattı, Haziran 2025’te Orta Asya üzerinden açılan bir demiryolu koridoru ve enerji sektöründe çoğu kâğıt üzerinde kalan birkaç girişimle sınırlı kaldı.

İki ülke arasındaki resmî askerî işbirliği 2005’ten beri fiilen donmuş durumdaydı ve tam teşekküllü silah sistemlerinin son satışı bundan da eski bir döneme dayanıyordu. Son yıllardaki sevkiyatlar ise daha çok çift kullanımlı bileşenler, kimyasal öncül maddeler ve gözetim teknolojileri gibi kalemlerden oluşuyordu — yani fazla dikkat çekmeden devredilebilecek türden malzemeler.

Mart 2023’te Çin’in aracılığıyla varılan İran–Suudi Arabistan anlaşması, Orta Doğu’da Çin diplomasisi açısından görünürde bir dönüm noktası olmuştu. Pekin bunu, sorumlu bir uluslararası arabulucu olarak hareket edebildiğinin ve Amerikan modelindeki Abraham Anlaşmalarına güvenilir bir alternatif sunabildiğinin kanıtı olarak takdim etti. Gerçekte ise yıllarca süren hazırlık müzakerelerini Irak ve Umman yürütmüş, Çin yalnızca son aşamada resmî garantör olarak devreye girmişti; böylece başkalarının inşa ettiği bir sürecin siyasi prestijini toplamış oldu. Anlaşma, büyükelçiliklerin yeniden açılmasını ve 1998 ile 2001’de imzalanmış ikili anlaşmaların uygulanmasını öngörüyordu.

İsrail’in Gazze’deki soykırımı, Lübnan’daki çatışma, Suriye’de Esad’ın düşüşü ve on iki günlük savaş gibi gelişmelere rağmen anlaşmanın resmen ayakta kalmış olması şaşırtıcıdır; hatta Aralık 2025’te Tahran’da üçüncü bir üçlü toplantı bile yapılmıştır. Ancak 28 Şubat saldırısına yanıt olarak İran füzelerinin Suudi Arabistan’ı vurmasıyla birlikte bu anlaşma, Çin’in diplomatik hırslarının bölgenin gerçekleriyle çarpışmasının bir simgesi gibi görünmektedir.

Batı’da sıkça “çok kutuplu cephe” olarak adlandırılan — daha saldırgan bir kısaltmayla CRINK (Çin, Rusya, İran, Kuzey Kore) — oluşumun akıbeti de değerlendirilmelidir. Bu kısaltma yapılandırılmış bir ittifak izlenimi verir; oysa gerçekte ortada, merkezinde Moskova ve Pekin’in bulunduğu bir dizi pragmatik ikili ilişki vardır. Moskova ile Tahran son aylarda stratejik bir ortaklık ve İran hava savunmasının yeniden inşası için bir plan resmileştirmiştir; ancak belirleyici anlarda yardım — görüldüğü üzere — yetersiz ve gecikmiş kalmıştır.

Haziran 2025’te İran bombalandığında, Ukrayna savaşına saplanmış olan Rusya yalnızca sözlü dayanışma sunmuş, Çin basın açıklamalarıyla yetinmiş, Kuzey Kore ise rutin propaganda açıklamaları yayımlamıştır. Temmuz 2025’te Rio de Janeiro’da yapılan zirvede BRICS, iç bölünmelerini açıkça ortaya koymuş; Hindistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Güney Afrika Washington’a karşı çıkmayı reddetmiştir. Suudi Arabistan ise üyeliği hiçbir zaman resmen kabul etmemiştir. Şanghay İşbirliği Örgütü’ne gelince, İsrail saldırılarını kınamak onun elde edebildiği en ileri sonuç olmuş; ancak örgütün başlıca üyelerinden Hindistan bu kınamadan hemen uzaklaşmıştır.

Başka bir deyişle CRINK, Batılı analizlerin yarattığı bir kavramsal inşadır; birbirinden oldukça farklı dört ülkeye gerçekte sahip olmadıkları bir stratejik tutarlılık atfeder. Çin tüm kıtalarda çıkarları bulunan küresel bir ekonomik güçtür; Rusya Avrupa’daki bir savaşın içine saplanmış askerî bir güçtür; İran sürekli kriz içinde bulunan bir bölgesel güçtür; Kuzey Kore ise marjinal bir ekonomiye sahip nükleer bir rejimdir. Bu ülkelerin her biri kendi hedeflerinin peşinden gitmektedir ve onları birbirine yaklaştıran Amerikan karşıtı yakınlaşma, ortak bir projeden çok konjonktürel bir refleks niteliği taşımaktadır.

Analistler arasında hâkim yorum, Pekin’in uzun vadeli bir oyun oynadığı yönündedir. Zayıflamış bir İran Çin’e daha bağımlı hâle gelirken, ABD’nin Orta Doğu’da uzun süre meşgul kalması Pasifik’ten kaynak ve dikkat saptıracaktır. Gerçekte bunlar oldukça kırılgan hesaplamalardır; ancak Pekin, üzerinde sınırlı etkisinin bulunduğu bir durum karşısında bunlara dayanmak zorunda kalmaktadır. Zaten Orta Doğu, Çin’in öncelikler hiyerarşisinde özel bir yere sahiptir; “ikincil bölgeler içinde başlıca bölge” denebilecek bir konum. Tayvan, Güney Çin Denizi veya Sincan gibi alanların aksine burada hiçbir “hayati çıkar” söz konusu değildir. Bu nedenle bölgeye yönelik politika tarihsel olarak bakanlık bürokrasilerine bırakılmış, nadiren en üst siyasi liderlik düzeyine taşınmıştır.

Çin’in Tahran üzerinde askerî bir baskı aracı yoktur; hiçbir ortağıyla karşılıklı savunma anlaşması imzalamamıştır ve bölgede güç projeksiyonu yapabilecek durumda değildir. Buna karşılık teknoloji sağlayabilir, indirimli petrol satın alabilir, Birleşmiş Milletler’de diplomatik destek sunabilir ve 28 Şubat’tan önceki haftaların gösterdiği gibi, casus gemileri konuşlandırıp istihbarat verileri paylaşarak Amerikan askerî planlarını zorlaştırabilir — ancak doğrudan müdahale eşiğini asla aşmadan.

İran ise hiçbir zaman bütünüyle Çin’e teslim olmuş değildir. İran toplumunda her türlü otoriterliğe karşı derin bir düşmanlık vardır; yönetici sınıf — en azından düne kadar — Avrupa ve Washington’dan beklentiler beslemeye devam ediyordu; Çinli akademisyenlerin giderek artan bir hayal kırıklığıyla gözlemlediği bir durumdur bu. Güçlü ulusal bağımsızlık duygusu da Tahran’ın Pekin’in kendisine biçtiği ikincil ortak rolünü kabul etmesini zorlaştırmaktadır. Aslında aynı durum Esad’ın düşüşünden önce Suriye ve Maduro’nun devrilmesinden önce Venezuela için de geçerliydi: bu örneklerin hepsinde Çin yatırım yaptı, dayanışma beyan etti, altyapılar ve paralel finans ağları kurdu; fakat “hakikat anı” geldiğinde başka yerdeydi.

28 Şubat’ın arifesinde ortaya çıkan tablo şuydu: Çin bir yandan radarlar, füzeler, uydu verileri ve deniz gözetimi yoluyla İran’ın askerî kapasitesini sessizce güçlendiriyor; öte yandan itidal ve diyalog çağrısını sürdürüyordu. Bu, uzun vadeli hesabıyla tutarlı bir ikili stratejidir: İran’ı Amerikan planlarını zorlaştıracak kadar dirençli kılmak, fakat Washington ile doğrudan bir çatışma riskine asla girmemek.

Bununla birlikte savaş, Çin’i içerde oldukça kırılgan bir anda yakalamıştır. 4 Mart’ta her yıl düzenlenen “iki oturum” başlıyor: Ulusal Halk Kongresi ile Çin Halk Siyasi Danışma Konferansı’nın toplantıları. Bu iki parlamenter nitelikli organ her yıl ülkenin başlıca siyasi ve ekonomik kararlarını resmileştirir. Bu yıl toplantıların, ciddi zorluklar içindeki bir bağlamda, on yılın geri kalanı için ekonomik yönelimleri belirleyecek yeni beş yıllık planı kabul etmesi gerekecek.

Ocak ve Şubat ayları boyunca ülkede maaşların ödenmemesine karşı protestoların yeniden artması dikkat çekti. Bu protestolar yalnızca özel sektör işçilerini değil, büyük kamu şirketlerinin çalışanlarını da etkiledi; bu da büyümenin yavaşlamasıyla giderek daha zor kontrol edilen yapısal gerilimlere işaret ediyor. Durumu daha da karmaşıklaştıran bir başka unsur ise son aylarda orduyu sarsan geniş çaplı tasfiyeler oldu. En son tasfiyeler savaşın başlamasından hemen önce gerçekleşti; bu da dışarıdan boyutunu değerlendirmek zor olan iç siyasi çatlakların varlığına işaret ediyor.

Uluslararası düzeyde ise, daha önce de belirtildiği gibi, Trump’ın Nisan başında Pekin’e gitmesi ve teoride gümrük savaşları, teknolojik rekabet ve çözülmemiş diğer dosyalar nedeniyle gerilen Çin-ABD ilişkilerini yeniden rayına oturtması beklenen bir zirve yapılması öngörülüyor. Marco Rubio ile Kuzey Kore lideri arasındaki karşılıklı diplomatik açılımların ardından, Trump’ın Kim Jong Un ile görüşmek üzere Pyongyang’a olası bir ziyareti de gündeme gelmiştir. Kuzey Kore lideri, İşçi Partisi’nin önemli beş yıllık kongresinin kapanışında daha yatıştırıcı açıklamalar yapmıştı. Bu da “çok kutuplu cephe” olarak adlandırılan yapbozun yeniden tanımlanabilecek başka bir parçasını oluşturabilir.

Bu sırada dünya dikkatini Orta Doğu’ya çevirmişken, Pakistan ile Afganistan arasında da açık bir savaş patlak verdi. Özellikle Kabil’i hedef alan yoğun karşılıklı bombardımanlar çok sayıda can kaybına yol açtı. Bu iki ülke, Pekin’in büyük yatırımlar yaptığı yerlerdir: 60 milyar dolarlık Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru’ndan, Taliban’ın yeniden iktidara dönüşünden sonra başlatılan Afganistan altyapı projelerine kadar birçok girişim Çin’in Orta ve Güney Asya’daki hegemonik genişleme stratejisinin parçaları olarak tasarlanmıştı.

Ancak her iki ülkede de Çinli personel ve altyapılar daha önce defalarca ölümcül saldırıların hedefi oldu: Afganistan’daki İslamcı gruplar ve Pakistan’ın Belucistan bölgesindeki bağımsızlık yanlısı hareketler bu saldırıları gerçekleştirdi. Bu durum, Çin’in bölgedeki varlığının sahada hâlâ kırılgan ve tartışmalı olduğunu gösteriyor. Mevcut savaş bu planları da raydan çıkarma riski taşıyor.

Çin diplomasisi Pakistan ile Afganistan arasında bir arabuluculuk rolü oynayamadı; bu durum son aylarda Tayland ile Kamboçya arasındaki çatışmada da görülmüştü. Bu örnekler, krizler söylem düzeyinden silahlı çatışma aşamasına geçtiğinde Pekin’in etkisinin sınırlı kaldığını doğrulamaktadır.

Orta Doğu’daki savaşın bütün bu gelişmeler üzerinde ne tür sonuçlar doğuracağını şimdilik öngörmek imkânsız. Savaş daha yeni başladı.

Notlar

  1. Gemilerde bulunan ve otomatik olarak sinyal göndererek kimliklerini ve konumlarını bildiren elektronik cihazlar (AIS sistemi). Transponderin kapatılması, bir geminin deniz trafiği takibinden kaybolmasına imkân verir.
  2. Malların (burada petrolün) bir gemiden diğerine açık denizde, limana uğramadan aktarılması. Bu yöntem yükün gerçek menşeini gizlemeye yardımcı olur.

Yazarın blogunda 2 Mart’ta yayımlandı. ESSF için Pierre Vandevoorde tarafından DeeplPro’nun yardımıyla çevrildi.

Kaynak: https://inprecor.fr/chine-et-iran-le-partenariat-de-la-limite

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Sosyalistler ve Toplumsal Hareketler: Yönelimimiz ve Görevlerimiz– IV. Enternasyonal

IV. Enternasyonal’in 2025 yılında gerçekleştirilen 18. Kongresi’nde kabul edilen “Toplumsal hareketlerde yönelimimiz ve görevlerimiz” başlıklı metni yayınlıyoruz.

1. Toplumsal hareketler neden stratejik olarak önemlidir?

Uzun yıllardır Dördüncü Enternasyonal, toplumsal hareketlerin — tüm çeşitlilikleri içinde — sosyalizm mücadelesinde önemli bir rol oynayabileceği ve çoğu zaman oynayacağı yönünde bir pratik (ve az ya da çok gelişmiş bir teorik kavrayış) geliştirmiştir.

Sendikalar, mahalle hareketleri, köylü ve çiftçi hareketleri, ekoloji hareketleri, kadın hareketleri, LGBTQIA+ hareketleri, yerli halklar, ırksallaştırılmış gruplar, engelliler gibi çok sayıda toplumsal hareket mevcuttur. Bu toplumsal hareketler çoğu zaman birden fazla boyutu bir araya getirir: işyerinde sömürüye karşı mücadele, yaşam alanlarının ve canlılığın savunulması ve baskılardan kurtuluş (özellikle kadınlar, LGBTQIA+’lar, yerli halklar, ırksallaştırılmış gruplar ve engelliler açısından). Bizim yaklaşımımız, bu mücadelelerin tüm bu boyutlarını desteklemeyi, güçlendirmeyi ve farklı mücadele alanlarının açık bir biçimde, sömürüye, baskılara ve yaşam alanlarının ve canlılığın yıkımına dayanan egemen sınıflarla bütünlüklü bir karşılaşmaya yönelmesini hedefler.

Bu hareketler önemlidir çünkü kapitalist sistemi farklı biçimlerde sorgulayanların öz-örgütlenmeleridir. Öz-örgütlenme süreci — özellikle işyerlerinde ama aynı zamanda okullar, mahalleler, kırsal topluluklar gibi başka kolektif bağlamlarda ya da ortak bir baskı deneyimi temelinde — işverenler ve devlet karşısında kapitalist sistemin yarattığı zorluklara karşı sınıf bilincinin gelişmesini, politizasyonu ve kapitalist sistemi sorgulayan bir programın ve farklı bir toplum perspektifinin ilk unsurlarının şekillenmesini teşvik eder.

Antikapitalist bir parti, sömürülenlerin ve baskı altındakilerin en iyi çıkarlarını temel alan bir sınıf mücadelesi programını taleplerin sentezi olarak geliştirmeyi hedeflerken, bu taleplerin gelişimi ve formülasyonu, bunlara doğrudan dahil olanlar tarafından çok daha iyi yapılır.

Bu kavrayışı ilk olarak kadın hareketi içindeki çalışmamızla bağlantılı olarak geliştirmeye başladık. Bu yaklaşım, kadınların kurtuluşu mücadelesi ve kadın kurtuluş hareketlerinin inşasına yönelik yönelimimiz konusunda çeşitli kongrelerde ve yönetici organlarda kabul edilen metinlerde yer almaktadır.
(Sosyalist devrim ve kadınların kurtuluşu mücadelesi (1979), özellikle ikinci bölüm: IV. Enternasyonal ve kadınların kurtuluşu mücadelesi: Yönelimimiz.
Latin Amerika: kitle hareketlerinin ve feminist akımların dinamikleri (1991), özellikle III. bölüm: Yönelimimiz.
Batı Avrupa: kadınların kurtuluşu mücadelesinin evrimleri (1991).)

İlk metin, diğer şeylerin yanı sıra, solda kadınların baskısını yalnızca ücretli işçi olmalarına indirgemeye çalışanlarla ve ataerki ile sınıf ilişkilerini paralel süreçler olarak görenlerle — bugün “ikili sistemler teorisi” diye adlandıracağımız yaklaşımla — aramızdaki farkları ortaya koyar.

Metinde bu ilk soruya yanıt olarak şöyle denmektedir:
“Bu bakış açısından, kadınların yalnızca işyerlerinde işçi olarak yürüttükleri mücadelelere önem verirler. Kadınların sosyalist devrimle birlikte ‘yan ürün’ olarak özgürleşeceğini ve bu nedenle kendi talepleri için kadınlar olarak örgütlenmelerine gerek olmadığını düşünürler. Kadınların baskılarına karşı mücadele etmek için örgütlenme gerekliliğini inkâr ederek, işçi sınıfı içindeki bölünmeleri pekiştirir ve aşağı statülerine karşı isyan etmeye başlayan kadınlar arasında sınıf bilincinin gelişimini geciktirirler.”
Belgenin ikinci bölümünün temel yönelimi şu sloganla özetlenebilir:
Kadınların kurtuluşu olmadan sosyalist devrim olmaz; sosyalist devrim olmadan kadınların kurtuluşu olmaz.

Başlangıçtaki analizimiz fazla ölçüde gelişmiş kapitalist ülkelerdeki kadın hareketi deneyimimize dayanıyordu; bu durum özellikle Latin Amerika’daki kadın hareketi üzerine yapılan çalışmalarla düzeltilmiş ve geliştirilmiştir. Özgül baskıların yalnızca işyerindeki mücadeleyle, baskı altındaki grupların hareketlerinin aktif önderliği olmaksızın ortadan kaldırılamayacağına dair genel kavrayış, baskıların gerçekliğini görünür kılmak açısından çok daha yerindedir.

Daha sınırlı ölçüde ama yine de anlamlı biçimde, yoksul köylülerin ve tarım işçilerinin mücadelelerinden, LGBTQIA+ hareketlerinden, borç ve borca karşı mücadelelerden, küreselleşme ve savaş karşıtı hareketlerden, yerli/İlk Uluslar ve çevre hareketlerinden ve elbette sendikaların kalıcı rolünden dersler çıkaran metinleri de onayladık.
(Toplumsal sarsıntılar, direnişler ve alternatifler – 2018 Dünya Kongresi)

i)

Bu hareketlerin her birinin — ve diğerlerinin — kendi tarihi, kendi dinamikleri ve kendi güç dengeleri vardır. Baskı altındaki grupların toplumsal hareketleri ile daha genel toplumsal hareketler arasında önemli farklar bulunmaktadır. Bu metinde, aynı zamanda, bize önemli görünen bazı genel ilkeleri de ortaya koymayı amaçlıyoruz.

a) Toplumsal hareketler, işçi sınıfı ve halk sınıflarının — en çok sömürülen, baskı gören ve çoğu zaman marjinalleştirilen kesimleri dahil — toplumsal değişim için, hatta potansiyel olarak devrimci bir değişim için seferber edilmesinin temel araçlarıdır. Toplumsal hareketler, sosyal, demokratik ya da ayrımcılığa karşı konularda sisteme karşı savunmanın en temel örgütlenme biçimleridir. Bu anlamda, sömürülenlerin eylem çerçevesi olabilir ve toplumsal güçlerini temsil eder. İnsanlar kendi somut durumları etrafında harekete geçer ve bu deneyimden daha genel siyasal dersler çıkarırlar. Bu bakımdan, toplumsal hareketlerde çalışma bugün örgütlerimiz için temel bir kadro kazanım alanı olmalı ve özellikle daha marjinal gruplardan gelen yoldaşların kitle çalışması açısından eğitildiği bir alan olmalıdır.

Toplumsal hareketler birbirlerini etkileyebilir — örneğin iklim meseleleri, on yıl önce böyle değilken, bugün birçok yerde sendikal gündemin bir parçası olarak kabul edilmektedir.

Ortaya çıkan seferberlikler, kapitalistlerin ve hükümetlerinin politikalarına, baskı ve sömürü durumlarına karşı doğrudan çatışma alanları olduğu için, bu hareketler önemli bir siyasal rol oynar. Ekolojik, demokratik ve toplumsal krizlerin birikimi, toplumsal hareketlerin yerini ve ağırlığını daha da artırmaktadır.

b) Bu hareketler, halk sınıflarının kendi talepleri etrafında seferberliğinin, kapitalizme karşı siyasal güç dengelerinin ve sınıf mücadelesinin mayalandığı zemin olması nedeniyle bizim için stratejik önemdedir. Antikapitalist geçiş taleplerinin kaynağı burasıdır.

c) Ayrıca başka bir stratejik boyutları daha vardır: öz-örgütlenmenin, kendi çıkarlarını sahiplenmenin ve sömürülenler ile baskı altındakilerin doğrudan siyasal eyleminin okulu olmaları. Bu anlamda, konsey demokrasisine dayalı bir toplumun — işyerlerinde, mahallelerde, şehirlerde öz-örgütlenme yapılarının, birliklerin ve örgütlerin — ne olabileceğine dair bir taslak çizerler. Bu, bu hareketlerin tek başına konsey demokrasisini gerçekleştirebileceği anlamına gelmez — bu mutlaka devrimci bir örgütlenmeyi gerektirir — ancak bunun vazgeçilmez bir önkoşulunu oluştururlar.

Paris Komünü’nün ilkelerini (görevlerin rotasyonu, hesap verebilirlikte şeffaflık ve doğrudan demokrasi) savunuyoruz; buna ek olarak, hükümetlerle ve yetkililerle yürütülen tüm müzakere süreçlerinin canlı yayınla aktarılması kültürünün yeniden oluşturulmasını savunuyoruz. Amaç, antidemokratik gizlilik kültürüne son vermektir.

Bu nedenle, bu hareketlerin iktidar odaklarından ve sistemi dönüştürdüğünü iddia eden partilerden dahi bağımsızlıklarını koruması için mücadele ediyoruz. Lula, Syriza, Arap Baharı ve daha birçok deneyim, sömürülenlerin çıkarlarını güvence altına almak için kitlesel hareketin varlığının ne kadar hayati olduğunu göstermiştir.

ii)

Toplumsal hareketlerin inşasını teşvik ediyor ve onların içinde, işçi sınıfının çıkarlarını öne çıkaran talepler ve örgütlenme biçimleri için mücadele ediyoruz. Hareketin bütününde sınıf mücadelesi perspektifinin benimsenmesi için çalışıyoruz. Militanlarımız, her şeye cevabımız varmış gibi davranmak yerine, diğer militanları dinleyen ve onlardan öğrenen bir tutum benimser.

iii)

Toplumsal hareketler içinde mümkün olan en geniş demokrasiyi savunuyor, en çok sömürülenlerin ve baskı altındakilerin taleplerini ifade edebilmesini ve mümkün olduğunca temsil edilmesini istiyoruz. Bu, açık yetkilendirme ve temsil süreçleri için mücadele etmek anlamına gelir; hem “yapısızlığın tiranlığına” hem de bürokratikleşmeye karşı dururuz, çünkü en geniş katılımın yolu budur.

iv)

Hareketin genel birliğini savunurken, bazen daha soldaki güçlerle ortak bir müdahale geliştirmek için bir örgütlenmeye/gruplaşmaya/ağa katılır ya da bunu biz kurarız. Bunun ne zaman uygun olduğu kesin kurallarla belirlenemez; ancak mevcut önderliğin bürokratikleştiği ve harekete geçmediği durumlarda ve/veya özellikle gençler arasında önemli kesimlerin umutsuzluk nedeniyle geri çekilme riski olduğunda bu tür durumlar ortaya çıkabilir. Bir diğer durum da hareketin, örneğin yerli halkların/İlk Ulusların, göçmenlerin, transların taleplerine kulak vermediği anlardır. Bu tür yapıların kurulması ya da katılım kararları her zaman kendi örgütümüz içinde kolektif olarak alınmalıdır: ya bu alandaki çalışmayı koordine eden fraksiyonlar ya da komisyonlar tarafından ya da merkezî önderlik organlarımız tarafından. Düzenli olarak doğru bir hatta olup olmadığımızı, kendi fikirlerimizi bağımsız biçimde savunup savunamadığımızı ve bunun gerçekten anlamlı olup olmadığını değerlendirmeliyiz.

v)

Toplumsal hareketler arasında, belirli bir anda geniş biçimde anlaşılan ve anlam taşıyan benzer talepler ve temalar etrafında uluslararası düzeyde daha fazla koordinasyon için mücadele ediyoruz. Uluslararası düzeydeki yapıların yalnızca finansmana erişimi olan kesimleri yansıtmamasını sağlamaya çalışıyoruz — bu, çevrimiçi toplantılar ve çeviri olanaklarını geliştiren teknolojiler sayesinde kolaylaştırılabilir. Bu yapıların gerçekten uluslararası olmasını, dünyanın tüm bölgelerinin kaygılarını ve taleplerini yansıtmasını ve Kuzey’deki örgütler tarafından domine edilmemesini savunuyoruz.

vi)

Tüm toplumsal hareketlerin, kendi özgül taleplerini kaybetmeden kesişimsel bir yaklaşımı benimsemesi için mücadele ediyoruz.

vii)

Farklı toplumsal hareketler arasında işbirliği ve karşılıklı destek için mücadele ediyoruz. Dünya Sosyal Forumlarının gelişimini destekledik; bu forumlarda toplumsal hareketlerin genel meclisleri, sendikal hareketler de dahil olmak üzere, farklı hareketler arasındaki bağları ve ortak noktaları vurgulayan ortak bildirilerin ortaya çıkmasına imkân tanıdı. Bugün bu fikir daha çok “hareketlerin hareketi” kavramıyla özetlenmektedir — ancak bu fikir, en azından uluslararası düzeyde, henüz hiçbir yerde somutlaşmış değildir.

viii)

Farklı bağlamlarda, toplumsal hareketler şu durumla karşı karşıya kalabilir: Hareketlerin bizzat kendilerinin savunduğu yönelimleri benimseyen ve hareketlerin militanları ile önderlerinin de aktif olarak yer aldığı partiler, yerel ya da hatta ulusal düzeyde hükümetlerin kontrolünü ele geçirebilir. Bu durumda, hareketlerin önderleri, bu partilerin militanları olarak, söz konusu hükümetler içinde sorumluluk pozisyonları üstlenmeleri yönünde teklif alabilir ve bunu kabul edebilirler. Benzer şekilde, bu tür hükümetler, hizalanmamış hareket militanlarına da, onların hareketleri “temsil edeceklerini” ileri sürerek görevler önerebilir.

Biz, hareketlerin tutumunun tüm hükümet yapılarından bütünüyle bağımsız kalmak olması gerektiğini savunuyoruz. Bununla birlikte, halk desteğinden yararlanan ve hareketlerin taleplerini desteklediğini ve hayata geçirdiğini iddia eden bir hükümet karşısında, bağımsız bir kitlesel seferberliği sürdürmenin zorluklarıyla karşı karşıya kalınabilir.

ix)

Toplumsal hareketler içindeki örgütlenme tarzlarımızın tabana en yakın ve devlete karşı siyasal bağımsızlığı esas alan biçimler olmasını savunmakla birlikte, belirli koşullarda, sivil toplum örgütlerinin (STK/NGO) canlandırılmasına ya da hatta kurulmasına da ilkesel olarak karşı değiliz. Bunun yapılıp yapılmaması ve sürdürülüp sürdürülmemesi konusundaki değerlendirme, örgütümüzün demokratik yapıları aracılığıyla kolektif biçimde yapılmalıdır. Bu değerlendirme, söz konusu yapıların işleyiş kurallarının ve kamu finansmanına erişimin aşağıda belirtilen siyasal hedefleri güçlendirip güçlendirmediğini ya da tersine sınırlayıp sınırlamadığını göz önünde bulundurmalıdır.

x)

Toplumsal hareketlerin iktidar sorununu gündeme getirmesinden yanayız. Bunu yaparken aşırı solculuk ya da ikamecilik tuzaklarına düşmemeleri için, hareketlerin yeterince geniş olması; güçlerinin ve niteliklerinin, nesnel olarak egemen sınıfın iktidarıyla karşı karşıya gelebilecek düzeyde olması gerekir. Bu durum, örneğin Cezayir’deki Hirak’ta, Arap devrimlerinde, İspanya devletindeki Indignados hareketinde, Hindistan’daki köylü hareketinde ve Şili’deki halk seferberliğinde görülmüştür.

Geçtiğimiz yüzyılın büyük devrimci hareketleri geleneği içinde, özellikle proletaryanın öz-örgütlenme yapılarıyla donanmış kitlesel hareketlerin, burjuvazinin iktidarına alternatif bir iktidar biçimi oluşturduğunu savunuyoruz. Bu perspektifi savunmak için, klasik olarak, özellikle toplumsal talepler etrafında şekillenen geçiş talepleriyle bağlantılı Kurucu Meclis sloganını öne çıkarıyoruz — her ne kadar bu tür sloganların somut duruma göre uyarlanması gerekse de.

xi)

Demokratik toplumsal hareketlerin, iktidarın ele geçirilmesinden sonra da örgütlü kalmaya devam etmesi gerektiğini düşünüyoruz; hatta temel taleplerinin hayata geçirilmesinden ya da “ilerici” bir yönde hükümet değişikliğinden sonra bile. Örneğin Nikaragua’daki kadın hareketinin, ilk Sandinist devrimin yozlaşmasına karşı ve özellikle kadınların talepleri için yürüttüğü mücadele bu açıdan önemli bir deneyimdir. Brezilya’daki topraksızlar hareketinin, 2005/2006 yıllarında Lula hükümetine karşı gerçek bir toprak reformu için yürüttüğü mücadelenin karşılaştığı zorluklar da bir başka örnektir.


2. Gerici toplumsal hareketler

Geleneksel yaklaşımımızda, toplumsal hareketleri içkin olarak ilerici görme eğilimi baskın olmuştur. Ancak, radikal sağın da toplumsal meseleler etrafında örgütlenme geleneğine sahip olduğu gerçeğini göz ardı etmemeliyiz. Arap dünyasındaki yoldaşlar, devletin yerine getirmediği durumlarda en yoksul toplumsal kesimlere gıda, ilaç vb. sağlayan hizmetler örgütleyen fundamentalistlerden sıkça söz etmişlerdir. Bu durum Pakistan’daki yoldaşların ve daha da belirgin biçimde Hindistan’dakilerin deneyimidir — burada BJP ve onun öncülleri olan örgütler bu temelde inşa edilmiştir. Brezilyalı Evanjelikler de favelalarda “örgütlenerek” benzer bir yol izlemiştir.

Pegida buna bir başka örnektir; aynı şekilde Kuzey ülkelerindeki aşı karşıtı örgütlenmeler ve uluslararası düzeydeki kürtaj karşıtı hareketler de bu kapsamdadır. Genel olarak bu hareketler demokratik değildir; daha çok aşırı sağ partiler için vitrin örgütleri işlevi görürler. Temel talepleri gerici olduğunda, elbette onlarla hiçbir ortaklığımız olamaz. Ancak kimi durumlarda, desteklediğimiz talepler etrafında yürütülen ortak bir seferberliğin parçası olabiliriz; bunu yaparken, onların tabanını demokrasiye dayalı, daha dengeli ve olumlu bir programa sahip gerçek bir toplumsal harekete kazanmayı hedefleriz. Bazı başka durumlarda ise, içinde yer aldığımız toplumsal hareketler, aynı hedeflere ulaşmayı amaçlayan ama bu gerici hareketlerden bağımsız kendi seferberliklerini örgütlemeyi tercih edebilir. Burada belirleyici olan, güçler dengesinin doğru değerlendirilmesi ve bu gerici hareketlere herhangi bir meşruiyet kazandıracak adımlardan kaçınmaktır.

Her durumda bu tablo, toplumsal hareketlerin içinde yer almanın ve kapitalist politikalara ve toplumun kapitalist örgütlenişine meydan okuyan; demokrasi ve dayanışmayı esas alan talepler ve programlar için mücadele etmenin gerekliliğini daha da güçlendirmektedir. Bu, kapitalist çıkarları destekleyen ırkçı ya da gerici programlara ve aşırı sağ fikirleri hayata geçirmeye çalışan girişimlere karşı zorunludur.

3. Solun hataları

Ne yazık ki, toplumsal hareketlere yaklaşımımız radikal sol içinde evrensel değildir. Stalinist ve Maoist örgütler, temel amacı mücadeleyi ilerletmek değil, kendi partilerine aktarım kayışı işlevi görmek olan vitrin örgütler yaratma konusunda uzun bir geleneğe sahiptir; bu yaklaşım, birleşik toplumsal hareketler inşa etmekten ziyade bu örgütleri parti çıkarlarına tabi kılar.

Diğer bazı radikal sol örgütler bu yaklaşımı aynı şekilde teorize etmeseler de, IST (merkezinde Britanya SWP’sinin bulunduğu International Socialist Tendency) ve CWI (merkezinde Britanya Socialist Party’sinin bulunduğu Committee for a Workers’ International – İşçiler Enternasyonali Komitesi) çoğu zaman benzer bir yönteme başvurmuştur.

Bu son örneklerde bir başka eğilim de şudur: Bu projelere yönelen önder militan yatırımı genellikle kesintili olur ve aynı anda yalnızca tek bir meseleye odaklanır; mobilizasyonun gerçekleştiği konuların nesnel önemine değil, daha çok bu çalışmaların kadro kazanım potansiyeline göre belirlenir.

Bu durum, tam olarak aynı çerçevede yer almayan, ancak içinde bazı yoldaşlarımızın da çalıştığı kimi örgütler için de geçerlidir. Örneğin İsveç’teki Sol Parti, “hareketlerin sesi” olmaktan söz eder — ancak bunu, daha geniş oluşumlar yerine yalnızca kendi cepheleri üzerinden yapar.

Benzer olgular tüm kıtalarda ve muhtemelen tüm ülkelerde yaşanmaktadır. Bu durum sorunludur; çünkü hem ilgili hareketin potansiyel birliğini zayıflatır hem de toplumsal hareketler içinde yer alan radikal solun tamamına kötü bir itibar kazandırır.

Aynı zamanda, ters yöndeki tehlikeye karşı da uyanık olmalıyız: Toplumsal hareketlerin özerkliğini ve demokrasisini savunmamız, kendi bütünlüklü siyasetimizi savunmamıza ve militanları kendi davamıza kazanma çabamıza engel olmamalıdır.

4. Hareketler içindeki genel tehlikeler

a) Bürokratikleşme / demokrasi eksikliği

Her toplumsal harekette, tabanda aktif olanların örgütün yönelimi üzerinde gerçek bir etkiye sahip olmasını güvence altına alan canlı bir hassasiyet olmadığı sürece, ciddi bir bürokratikleşme tehlikesi mevcuttur. Bu durum, ücretli personelin bulunmadığı ya da ücretli personelin maddi koşullarının ücretsiz gönüllülerinkinden çok az farklı olduğu toplumsal hareketler için bile geçerlidir. Yeni örgütler genellikle acil ve ortak bir hedef etrafında kurulur; bu da pek çok kişinin bu tür meselelere yeterince dikkat etmemesine yol açar. Ancak bir kez hatalar yapıldığında, bunları sonradan düzeltmek daha zor olur ve bu hatalar örgütlerin uzun vadede ayakta kalma kapasitesini zayıflatabilir.

Örgütler büyüdükçe bu tehlike artar; çünkü yapılar daha ağır ve hantallaşmış hâle gelir. Ayrıca bazı örgütler, siyasetçiler ya da büyük STK’lar üzerinde lobi faaliyetlerine ve etki yaratmaya odaklandıkları için, bu tehlikelerden nasıl kaçınılacağına dair tartışmalara karşı düşmanca bir tutum geliştirebilir.

b) Klientelizm ve dayanışma/yardımlaşma

1991 Dünya Kongresi’nin Latin Amerika üzerine metni — “Kitle hareketlerinin ve feminist akımların dinamikleri” — klientelizmin (yani hareketin taleplerinin bir kısmına verilen desteğin, bunu sağlayan siyasi partiye destekle “ödüllendirilmesi” beklentisinin) ve dayanışma/yardımlaşmanın (hareketin, toplumun bütünü tarafından ücretsiz olarak sağlanması gereken hizmetleri sunması) tehlikelerine dikkat çekmiştir.

Metinde şöyle denmektedir:

“Toplumsal ve siyasal sorunlara ilişkin talepleri devlete yöneltmek, sorumluluğu ait olduğu yere — toplumun bütünü ve onun kurumlarına — yerleştirmesi bakımından büyük bir avantaja sahiptir ve bu sayede kitle eylemine daha kolay biçimde siyasal bir karakter kazandırır.

“Başarılı mücadeleler ve seferberlikler, genel bilinci olduğu kadar gücü ve kendi kapasitelerine duyulan güveni de ilerletir. Ancak deneyim bize göstermiştir ki bu yol tehlikelerden azade değildir: bir yandan klientelist bir dinamiği teşvik edebilir, öte yandan bazı taleplerin kazanılmasının ardından kadınlar, hizmetlerin sağlanmasına ilişkin idari görevlere hapsolabilir.”

Bize göre, metinde de vurgulandığı gibi, en iyi biçimde hareket içindeki en geniş demokrasi için mücadele edilerek karşı konulabilecek bu tehlikeler, özellikle Güney ülkelerinde olmak üzere, tüm toplumsal hareketlerin karşılaşabileceği zorluklardır.

Bununla birlikte, kimi zaman, nüfusun acil ihtiyaçlarına yanıt vermek üzere örgütlenen hareketlerin daha fazla gücü harekete çekmede hayati olabileceğinin de farkındayız. Örneğin Pakistan’daki yoldaşların, serbest bırakılan siyasi mahkûmlara — hapisteyken ailelerinin tek geçim kaynağı olup, serbest kaldıklarında başka hiçbir geçim imkânı bulunmayanlara — yiyecek sağlaması buna örnektir. Bu tür ön-figüratif pratikler, başka durumlarda, devlet üzerinde hizmetleri sürekli ya da daha geniş bir ölçekte sunması yönünde baskı kurulmasına da katkıda bulunabilir. Örneğin 1970’lerde Britanya’da, kadın kurtuluş grupları mahalle kreşleri için kampanya yürütmüş ve bazı durumlarda boş binaları işgal edip kendileri düzenlemişlerdir; bu da bir dizi yerel yönetimin bu tür hizmetleri hayata geçirmesine yol açmıştır.

c) Parçalanma

Mücadelelerin yakınlaşmasını ve karşılıklı desteği savunuyor olmamız — ki bu bazen “hareketlerin hareketi” olarak adlandırılır — hareketlerin her konuda talep ve tutum benimsemesi gerektiği anlamına gelmez. Örneğin La Via Campesina içinde kadın ve gençlik bölümlerinin bulunması ve toprak ve gıda egemenliği kampanyası çerçevesinde onların özgül ihtiyaçlarına yanıt veren özel etkinliklerin düzenlenmesi son derece olumludur.

Buna karşılık, Almanya’daki doğrudan eylemci ekoloji hareketi Ende Gelände içinde bazıları, hareketin tüm siyasal meselelerde tutum alması gerektiğini ileri sürmüştür; bu ise hareketi parçalama ve etkisini köreltme riski taşımaktadır.

d) Aşırı solculuk (gauchisme)

Toplumsal hareketler içinde aşırı solcu mantıklara karşı da mücadele etmeliyiz. Bu mantıklar şu özelliklerle tanımlanır: radikalliğin kendisi için sürekli bir radikallik arayışı (hem siyasal çizgide hem de mücadele yöntemlerinde); uzlaşmanın ve yeterince “radikal” görülmeyen diğer ilerici kesimlerle her türlü ittifakın reddi; kitlelerin sınıf bilincinden kopukluk ve onlara güvensizlik. Devrimci hareketlerin geri çekildiği bir dönemde, bu tür mantıklar, kitle hareketlerinin göreli zayıflığını soyut bir radikallikle telafi etmeye çalışarak daha fazla alan kazanma eğilimindedir.


5. Küreselleşme karşıtı hareketin yükselişi ve gerileyişi

Toplumsal hareketlerin uluslararası (ve bölgesel) düzeydeki koordinasyonunun şimdiye kadarki en yüksek noktası, Dünya Sosyal Forumları’nın (DSF/FSM) ve bunlara paralel olarak gelişen bölgesel forumların ortaya çıkışıyla yaşanmıştır. DSF ilk kez 2001 yılında Brezilya’nın Porto Alegre kentinde düzenlenmiş ve 2016’ya kadar her yıl gerçekleştirilmiştir. Dünya Kadın Yürüyüşü ile La Via Campesina’nın yaklaşık 2005 yılında DSF Dünya Konseyi’nden çekilmesi, hem bu sürecin bir yansıması hem de öneminin gerilemesinde etkili bir faktör olmuştur.

Forumlara katılım eğrisi düzensiz olmuştur; bu durum kısmen başlıca toplumsal hareketlerin iniş çıkışlarını, kısmen de daha genel siyasal gelişmeleri yansıtmaktadır. İlk bağlam 1995–2005 arasındaki mücadeleler döngüsüydü; ardından yeni bir döngü geldi. Dikkat çekicidir ki Indignad@s/Occupy hareketlerinin ortaya çıkmasına yol açan mücadele döngüsü ile Arap Baharı’nın yükselişi, DSF’yi başlıca bir referans noktası olarak almamış; ayrıca bunlar, uluslararası koordinasyona sahip kalıcı toplumsal hareketlerin ortaya çıkmasına da yol açmamıştır.

İlk forumların siyasal bağlamı, Latin Amerika’daki önemli gelişmeleri içeriyordu: bir yandan feminist hareketlerin Kıtasal Encuentro’larında (Buluşmalarında) biriken deneyimlere dayanıyor, diğer yandan bunları merkezileştiriyordu; ayrıca 1994’te Chiapas’taki Zapatista ayaklanmasının ve Brezilya’da PT’nin yükselişinin — ki bu 2003’te Lula’nın ilk kez seçilmesine yol açmıştır — etkisi belirgindi. Seattle’da DTÖ’ye karşı düzenlenen ve önemli bir sendikal katılım içeren kitlesel gösteri de büyük bir rol oynamıştır; aynı şekilde özellikle Kuzey Amerika ve Avrupa’da Dünya Bankası, IMF ve G8’e karşı mobilizasyonlar (Nisan 2000 Washington, Eylül 2000 Prag, Temmuz 2001 Cenova) da belirleyici olmuştur. 2002 sonbaharından itibaren Irak’ın işgaline karşı — Mart 2003’teki işgal öncesinde ve sonrasında — gelişen güçlü uluslararası savaş karşıtı hareket, ilk forumlar açısından üçüncü temel itkiyi oluşturmuştur. Berlin Duvarı’nın yıkılmasını izleyen siyasal gelişmelerin, kapitalizme alternatifler üzerine bir tartışmayı ne ölçüde açtığı ayrıca incelenmeyi hak etmektedir.

Bu akımlar, DSF’ye en başından itibaren dahil olan tek büyük örgütler değildi. Diğer kilit örgütler arasında şunlar sayılabilir: 1990’da Belçika’da kurulan CADTM, 1993’te Belçika’da kurulan La Via Campesina, 1998’de Fransa’da kurulan Attac ve 2000’de Québec’te kurulan Dünya Kadın Yürüyüşü.

Sendikalar ve sendikacılar da bu projeyi desteklemiştir: Brezilya’dan CUT, Güney Kore’den KCTU, Güney Afrika’dan WOSA; Avrupa’da ise Fransa’dan CGT ve FSU’nun yanı sıra Almanya’da DGB’ye bağlı IG Metall ve ver.di gibi sendikalar, Belçika konfederasyonları FGTB ve CSC, Britanya’da UNITE ve RMT, İtalya’da FIOM; Amerika Birleşik Devletleri’nde Labor Notes çevresindeki AFL-CIO sendikaları ve devrimci sendikalar ve sendikacılar akımı; İspanya devletinde CGT; İtalya’da COBAS, STI ve USB; Brezilya’da CONLUTAS; Arjantin’de CTA; Fransa’da Union syndicale Solidaires. Bu sendikalar bugün Uluslararası İşçi Dayanışma ve Mücadele Ağı’nın parçasıdır.

2001’deki ilk forumun ardından, forumu örgütleyen Brezilyalı kuruluşlar bir İlkeler Şartı kaleme aldılar. Bu metinde özellikle iki unsurun altı çizilmelidir. İlki, siyasi partilere yönelik tutumudur (metinde bunlar neredeyse her zaman hükümet partileriyle özdeşleştirilir):
“Forum’a, parti temsilcilikleri ile askerî örgütler bu sıfatlarıyla katılamaz. Ancak, bu Şart’ın taahhütlerini üstlenen yöneticiler ve parlamenterler, kişisel sıfatlarıyla davet edilebilir.”

Ayrıca partilerin forum çerçevesinde atölye düzenlemesi ya da forum alanında stant açması da yasaktı. Bununla birlikte, bu bildiri hareket içinde özerkçi fikirlerin güçlendiğini de yansıtıyordu: devletle yüzleşme ve onu dağıtma gerekliliği yerine, paralel bir iktidar fikrine vurgu yapılıyordu. Başka bir dünya mümkün sloganı, bu tartışma ve diğerleri konusunda farklı yaklaşımlara sahip akımlar tarafından desteklenebiliyor ve fiilen destekleniyordu.

İkinci bir bildiri, Forumların kendilerinin açıklama yapmasını ya da siyasal tutum almasını yasaklıyor; buna karşılık, bunu yapabilen ve fiilen yapan toplumsal hareketlerin bir araya gelmesi için bir alan yaratıyordu.

Dördüncü Enternasyonal, küreselleşme karşıtı harekete, savaş karşıtı harekete ve sosyal forumlar sürecine dâhil olan diğer hareketlere — ve bizzat Dünya Sosyal Forumu’na — önemli kaynaklar ayırmıştır. Özellikle yoldaşlarımız, 2005’ten 2015’e kadar önemli bildiriler yayımlayan Toplumsal Hareketler Meclisinin toplanmasında merkezi bir rol oynamışlardır. Bu bildiriler, forumun kendisinden bir ölçüde bağımsız olmakla birlikte, yine de kayda değer bir etki yaratmıştır.

Bu biçimiyle hareketin görece atrofisinin ne ölçüde uluslararası siyasal durumdaki değişimlerin bir sonucu olduğunu (örneğin “pembe dalga”nın — Latin Amerika’daki sözde ilerici hükümetlerin — gerilemesi, yeni bir aşırı sağın yükselişi, savaş karşıtı hareketin zayıflaması vb.) ve ne ölçüde harekete önderlik eden başlıca siyasal akımların stratejik hatalarının ürünü olduğunu değerlendirmeye çalışmalıyız.


6. Sonuç

Bu metin, sosyalizm mücadelesinde toplumsal hareketlerin önemine ilişkin önceki kolektif tartışmalarımıza dayanmaktadır: sömürülen ve baskı altındaki kesimlerin seferber edilmesi ve politizasyonundaki stratejik rolleri ile, kendi programımızı zenginleştiren programatik ve talepsel katkıları. Bu yaklaşım, akımımız açısından onlarca yıldır önemli bir ilerlemeyi temsil etmektedir ve bunu daha sistematik biçimde kodlamak önemli bir görevdir. Kongrenin ötesinde teorimizi ve pratiğimizi etkileyecek mümkün olan en açık sonuçları üretmek, örgütümüz içinde en geniş tartışmayı gerektirir. Bu çalışmadan çıkan teorik ve pratik sonuçlara ilişkin ek katkılar almak önemli olacaktır. Şimdiden geliştirilmeye açık bazı temaları sıralayabiliriz:

  • yoksul köylülerin, tarım işçilerinin ve çiftçilerin hareketleri, ilk Marksistlerin proletarya ile köylülük arasındaki stratejik ilişkiye dair varsayımlarını zorlamaktadır;
  • yerli toplulukların stratejik rolü ve kadın hareketleri ve/veya çevre hareketleri gibi diğer toplumsal hareketlere yaptıkları temel katkılar;
  • borç karşıtı hareketin, diğer hareketlerin gerilediği ya da yönelimlerini ve/veya örgütlenme biçimlerini önemli ölçüde değiştirmek zorunda kaldığı bir dönemde, uluslararası ölçekte neden özellikle başarılı olduğu;
  • gerici toplumsal hareketlerin rolü — belki özellikle Asya ve Kuzey Afrika’da;
  • kadın ve LGBTQIA+ hareketleri içindeki akımlar arasındaki ilişkiler ve karşı karşıya olduğumuz yeni teorik meydan okumalar.

Ayrıca, kolektif tartışmamızın iki özgül baskı biçimi konusunda yeterince gelişmediğini tespit ediyoruz: ırkçılık ve ırksallaştırma ile engellilik ve sağlamcılık (ableism). İlki özellikle karmaşıktır; çünkü öz-örgütlenmenin tarihi yalnızca Güney’in farklı bölgelerinde değil, Kuzey’in kendi içinde de (farklı nüfusları kapsadığı için) büyük farklılıklar göstermektedir. Sömürge ilişkilerinin niteliği, sömürge öncesi yerli nüfusun varlığı, köleci ekonomilerden kaynaklanan Afro-kökenli nüfusun mevcudiyeti, göç hareketlerinin farklı biçimleri ve nedenleri gibi tarihsel ve güncel etkenler, ırkçılığın nasıl yaşandığını ve antirakçı mücadelelerin ve hareketlerin biçimlerini belirlemektedir. Aynı zamanda, Siyah radikalizm ve Siyah Marksizm’in ortaya koyduğu meydan okumalara verdiğimiz yanıtlar da yeterince gelişmiş değildir. Son olarak, örneğin Brezilya’da önemli olan, yerli ve Siyah öz-örgütlenmelerinin kesişimi konusunu da ele almadık. Bu başlıklarda da katkılar son derece değerli olacaktır.

Engellilik ve sağlamcılık meselelerine gelince: engelli hareketleri içinde, engelli bireyler tarafından geliştirilen çok sayıda Marksist teori olduğu gibi, bu alanda çalışan militanlar ve akademisyenler de vardır. Buna karşın, engelli hareketleri ile diğer toplumsal hareketler arasındaki kesişimler daha sınırlıdır; her ne kadar özellikle engelli kadın hareketleri gibi kesişimsel örgütlenmeler mevcut olsa da. Solun genel olarak engellilerin örgütlenmesi, engelli bireylerin katılımı ya da engelli hareketleriyle dayanışma konusundaki tarihsel zayıflıklarına rağmen, engelliliğin toplumsal modelinin tutarlı savunucuları olmamız önemlidir. Toplumsal model, engelli bireylerin baskı altına alınmasının nedeninin engellerin kendisi olmadığını savunur; engellilik, kapitalist toplumun ihtiyaçları nedeniyle engelli bireylerin toplumsal dışlanmasıdır. Engelli bireylerin özerk öz-örgütlenmesini destekliyoruz; ayrıca tüm toplumsal hareketlerin ve solun, engelli bireyler için mümkün olan en erişilebilir biçimde örgütlenmesi için mücadele etmeliyiz. Bu, engelli bireylerin ve örgütlerinin talepleriyle, seçtikleri taktikler ve taleplerle dayanışma içinde olmak anlamına gelir. Bu, bazı örgütlerimizin üzerinde çalıştığı ve fikirlerini geliştirdiği bir alandır — ve bu teori ve pratik üzerine katkıları memnuniyetle karşılıyoruz.

Toplumsal hareketler kaçınılmaz olarak kriz ve sarsıntı koşullarında doğar ve yeniden şekillenir; dolayısıyla ele alınabilecek pek çok yeni soru vardır. Özellikle, 7 Ekim 2023’ten bu yana Filistin halkıyla dayanışma hareketindeki büyük gelişmeyi ve İsrail devletinin soykırımcı yanıtını göz ardı etmemek gerekir. Bu hareketin güçlerini — uluslararası yaygınlığı, önderliğinin gençleşmesi ve kadınlaşması, Yahudi katılımının artan ağırlığı ve diğer toplumsal hareketlerle kurduğu olumlu ilişkiyi — değerlendirdik. Aynı zamanda zayıflıklarını da — özellikle Arap dünyasındaki görece güçsüzlüğünü ve elbette Filistin halkı açısından son derece olumsuz güçler dengesini — tespit ettik. Bu değerlendirmelerin, sonraki gelişmeler ışığında geliştirilmesi ve/veya güncellenmesi gerekmektedir.

Burada geliştirilen toplumsal hareketlere ilişkin kavrayış ve yönelim, Dördüncü Enternasyonal olarak ulusal ve uluslararası düzeyde yürüttüğümüz siyasal faaliyeti beslemektedir.

Ek 1

Feminist hareket

2021 yılında Dördüncü Enternasyonal, “Kadın hareketinin yeni yükselişi” başlıklı bir karar kabul etti. Bu karar, mevcut belgeden biraz önceye ait olsa da, hareketin bugünkü durumunu tamamlayıcı biçimde ele almak açısından hâlâ yararlıdır.

Ek 2

LGBTQIA+ hareketleri

Bu ek, LGBTQIA+ mücadelesinin ya da hareketinin durumuna dair kapsamlı bir tablo sunma iddiasında değildir. Amaç, kolektif fakat kısmi deneyimimize dayanarak, bugün hareketin ve solun karşı karşıya olduğu bazı kilit etkenleri görünür kılmaktır.

Egemen sınıfların tutumu düzeyinde, LGBTQIA+ politikaları açısından — diğer bazı toplumsal meselelerde olduğu gibi — çelişkili bir durumla karşı karşıyayız. Bir yandan, homofobik, mizojin ve özellikle transfobik politikalar, başlıca aşırı sağ hareketler için merkezi bir seferberlik unsuru hâline gelmiştir. Trump ve çevresindekiler bunun en görünür örnekleridir; ancak Afrika ve Latin Amerika’daki Hıristiyan Evanjelik akımların rolünü ya da Meloni’nin İtalya’sında eşcinsel çiftlerin ebeveynlik ve evlat edinme haklarına yönelik saldırıları küçümsememeliyiz.

Öte yandan, bazı devletler LGBTQIA+ haklarını “insan hakları” çerçevesinde savunduğunu iddia ederken, şu iki fikre odaklanmaktadır:
(1) LGBTQIA+ ailesi (heteroseksüel aile gibi) toplumsal yeniden üretimi güvence altına almak için kamusal hizmetlerin yerini alabilir;
(2) “gökkuşağı pazarı” kapital için kâr üretme açısından faydalıdır.

On yıllardır var olan bu eğilim, göç meselesindeki kadar grotesk olmasa da, aşırı sağın gündemine uyum sağlamaktadır. Aynı zamanda bu program, esas olarak cis eşcinsel erkeklere hitap etmekte ve onları gözetmektedir.

LGBTQIA+ hareketinin uluslararası düzeyde çok az sayıda yapısı ya da etkinliği vardır; bu durum, siyasal güçler dengesinin değerlendirilmesini zorlaştırmaktadır.

Bu tablo, radikal akımlara belirli bir görünürlük alanı sağlayan Dünya Sosyal Forumu ve bağlantılı bölgesel forumların artık eskisi gibi işlemediği gerçeğiyle daha da ağırlaşmaktadır.

Buna rağmen, bazı genel eğilimleri tespit edebiliriz:

  • Olumsuz yönden, görünür bir antitrans akımın geliştiğini not etmeli — ve buna karşı daha etkili mücadele yolları bulmalıyız. Bu eğilim kesinlikle yalnızca lezbiyenler, geyler ve çok nadiren biseksüellerle sınırlı değildir; en görünür figürlerinin bir kısmı cis kadınlardır. Çoğu zaman aktivistler arasında azınlıkta kalsa da, son derece yıkıcıdır. Siyasal düzeyde, bunun daha geniş bir bağlama nasıl oturduğu görülebilmektedir: bazıları aşırı sağ militanlarla ortaklaşmaktan memnun görünmekte ve aynı zamanda cinsiyet ve cinselliği sabit (hatta kimi zaman Tanrı tarafından verilmiş) olarak ele alan, çocukları ve gençleri “koruma” gerekliliğine yaslanan ve derin biçimde bölücü olan bir “cinsel haklar” anlayışını teşvik etmektedir. Bu akımların çoğu aynı zamanda cinsellik karşıtıdır ve kendini seks işçisi olarak tanımlayanlara derin bir düşmanlık besler.
    Bununla birlikte, daha olumlu bir açıdan bakıldığında kayda değer bazı gelişmeler de vardır.
  • Gençler arasında, aşırı sağ fikirlerin yükselişine rağmen, birçok bağlamda cinselliği ve cinsiyet ifadesini keşfeden kişilere yönelik daha olumlu bir tutum gözlemlenmektedir. Bu durum, önceki dönemlerde aynı şekilde var olmayan non-binary ve agender kimlikler gibi yeni kimliklerin gelişmesine/yaygınlaşmasına yol açmıştır; ayrıca bazı bağlamlarda trans kadınlar ve trans erkekler için kısmen ayrı toplumsal oluşumlar ortaya çıkmıştır. Burada parçalanma riskleri mevcuttur — önceki mücadele dönemlerinden çıkarılan derslerin sağlam aktarım kanallarına sahip olmaması bu riski artırmaktadır. Ayrıca, ileri bir aşamadaki kapitalizmin en fazla marjinalleştirilmiş gruplara dayattığı atomizasyon ve izolasyon düzeyi, hayal kırıklığından beslenen bir sekterliğe yol açabilmektedir.
  • Özellikle gelişmiş kapitalist ülkelerde HIV/AIDS etrafında ortaya çıkan bazı dersler ve örgütlenme biçimleri, covid-19 pandemisine yanıt olarak, devletin en risk altındaki kişileri koruması için yürütülen mücadelelerde, kolektivist ve olumlu bazı örgütlenmeler üzerinde etkili olmuştur. Maymun çiçeği aynı etkiyi yaratmamıştır; ancak çevresel krizin başka pandemileri kaçınılmaz kıldığı bir dünyada, bu deneyimlerden ilham almalıyız.
  • Bedensel özerklik mücadelelerinin savunulması ve genişletilmesi kampanyalarında, çok sayıda queer aktivistin — trans ve lezbiyen aktivistler dâhil — görünür biçimde yer alması. Kürtaj hakkının yasada ve pratikte savunulması ve genişletilmesi mücadelesi, birçok bölge ve kıtada kritik olmaya devam etmektedir.
    Aynı zamanda, queer aktivistlerin bu kampanyalara katılımı, özellikle genç transların yaşamı onaylayan sağlık hizmetlerine erişim mücadelesine daha geniş bir destek sağlanmasına da katkıda bulunmuştur.
  • Black Lives Matter hareketi sırasında, siyah trans yaşamlarına yapılan özel vurgunun görünürlüğü özellikle cesaret vericiydi.

Ek 3

Irkçılık Karşıtlığı

Irkçılık ve ırksallaştırma konusunda, sonuç bölümünde belirtilen zorluklara rağmen, iki büyük küresel olayın bu hareketleri derinden etkilediğini ve böldüğünü not etmek yararlıdır: 2001 yılında Durban’da düzenlenen Birleşmiş Milletler Irkçılığa, Irksal Ayrımcılığa, Yabancı Düşmanlığına ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Dünya Konferansı ve 11 Eylül 2001 saldırıları.

Durban Konferansı sırasında sert tartışmalar ve çatışmalı talepler şu başlıklarda yoğunlaşmıştır:
Siyonizm bir ırkçılık biçimi midir? Antisemitizmin yükselişi, İsrail Devleti’nin farklı hükümetleri tarafından Filistinlilere uygulanan baskıdan mı kaynaklanmaktadır? Daha önce köleliğe bulaşmış her devletin bireysel olarak özür dilemesi talebi ve köleliğin insanlığa karşı suç olarak tanınması ile birlikte tazminatların gündeme getirilmesi; mültecilerin haklarının yeniden teyidi ve etnik, kültürel, dilsel ve dinsel azınlıkların gerekli korunması; Romanlara ve göçebe topluluklara yönelik ayrımcılık; cinsiyetçilik ile ırkçılık arasındaki bağın açık biçimde tanınması.

Buna ek olarak, New York’taki İkiz Kuleler’e yönelik saldırılar, bazı ülkelerde (Fransa ve Belçika gibi) tanınması son derece zor olan yeni bir ırkçılık biçimini büyütmek için bahane olarak kullanılmıştır: İslamofobi.

Irkçılıkla mücadelede iki büyük kırılmaya tanık oluyoruz:
1990’larda biyolojik ırkçılığın (insan ırkı diye bir şeyin olmadığı fikrinin) terk edilmesi ve bunun yerini kültürel, daha sonra da kült temelli bir ırkçılığın alması;
2000’li yıllarda ise, devlet antirakizmine ve yabancı düşmanlığına (stereotipler ve önyargılar) ve kişiler arası ayrımcılıklara karşı mücadeleye dayanan ahlaki bir antirakizmin aşılması ve bunun yerine, özellikle devlet, onun aygıtları ve hükümetleri tarafından üretilen kurumsal, sistemik ve yapısal ırkçılıkla yüzleşmek isteyen, ırksallaştırılmış genç kuşaklar tarafından taşınan daha radikal bir hareketin ortaya çıkması.

2020 yılında üçüncü bir olay, antirakizmin dengelerini sarstı: Black Lives Matter ile birlikte, 1960’lardan ve Afro-Amerikalıların sivil haklar mücadelesinden bu yana en büyük antirakist seferberliğe tanık olduk.

Dünyanın her yerinde yüz binlerce gösterici, siyahların ve Afro-soyluların toplumlarımızdaki yerine ilişkin köklü ve kalıcı değişimler talep etmek için sokaklara çıktı (zihniyetlerin, eğitimin, müzelerin ve kamusal alanların dekolonizasyonu). Bu mücadeleler özellikle polis şiddetini ve onun ırkçı pratiklerini görünür kıldı.

Antirakist mücadele artık tüm ırkçılık biçimlerini kapsamalıdır: etnik ve dinsel azınlıklara yönelik ırkçılık; göçmenlere / sığınmacılara ve başvurusu reddedilenlere yönelik ırkçılık; antisemitizm, İslamofobi, siyah karşıtlığı (négrophobie) ve Roman karşıtlığı (en azından Avrupa’da).

Irksallaştırılmış baskı altındaki kesimlerin öz-örgütlenmesini desteklerken, bu mücadeleleri, kesişimsel bir Marksist yaklaşımı savunarak, radikal, geniş, çoğulcu ve birleşik bir hareket içinde birleştirmeye çalışmalıyız (mücadelelerin birleşmesi).
Bizim görevimiz, şu bağlantıları kurmaktır: çokuluslu Batılı, Rus ve Çinli şirketler adına diktatörlükleri desteklemek ve hammaddeleri kontrol etmek ve/veya yağmalamak için yürütülen emperyalist politikalar ve savaşlar; Küresel Güney’deki yapısal uyum politikaları ve borçlar; iklim krizi vb. — bunların hepsi metropollere yönelik göçlerin farklı nedenleridir. Bu nedenle sınırların açılmasını, dolaşım ve yerleşme özgürlüğünün savunulmasını, aynı zamanda Küresel Güney ülkelerinin gelişebilmesini ve entelektüellerini elde tutabilmesini savunmak hayati önemdedir.

Son olarak, faşizmle mücadele etmek yalnızca aşırı sağ partilerle mücadele etmek anlamına gelmez; aynı zamanda onların varlığını ve fikirlerini siyasal alanda normalleştiren tüm yapılara (medya, devlet politikaları, hükümet partileri) karşı mücadeleyi de kapsar. Bu, faşist tehdide karşı hem stratejik (uzun vadeli) hem de taktik (kısa vadeli) olarak ittifaklarımızı düşünmek anlamına gelir. Antifaşist mücadelelerimizde esas olan, otoriterliğin ve devlet baskısının ilk hedefleri ile aşırı sağın özel hedefleri arasındaki bu bağlantıyı kurabilmektir: göçmenler ve ırksallaştırılmışlar, kadınlar, LGBTQIA+’lar, etnik ve dinsel azınlıklar ile sendikacılar ve diğer sol militanlar. Bu baskıları en şiddetli biçimde yaşayanların katılımı olmadan antifaşist mücadelelerimizi güçlendiremeyiz; bunun için de ırkçılığın hem toplum genelindeki hem de faşist ideoloji içindeki merkezi önemini kabul etmek gereklidir.

28 Şubat 2025

Kaynak: https://fourth.international/en/world-congresses/874/696

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

İran’da İsyan. Neoliberalleşme, Yaptırımlar, Baskı – Kayhan Valadbaygi

Bu yazı 22 Ocak’ta yayınlanmış olup bugün İran’a yönelik emperyalist-siyonist saldırının öncesinde meydana gelen ayaklanma sürecinin arka planını bilhassa sermaye fraksiyonları arasındaki ilişkiler babında inceliyor.

İmdat Freni

22 Ocak’ta Phenomenal World web sitesinde yayımlanan bu makalede Kayhan Valadbaygi, İran ayaklanmasını ve acımasızca bastırılmasını ülkenin siyasi ekonomisi ve sosyal yapısı perspektifinden analiz ediyor. Böylece burjuvazinin iki fraksiyonu arasındaki dinamik mücadeleyi vurguluyor: Biri yabancı, özellikle de Amerikan sermayesine açık, diğeri ise yaptırımlar sıkılaştıkça güçlenen, saldırgan, Doğu’ya (özellikle Çin’e) yönelmiş bir iç burjuvazi.

İran’daki son ayaklanmalar, 2017’den bu yana yaşanan dördüncü büyük ayaklanmayı işaret ediyor [1] . Tahranlı esnafın para birimindeki keskin düşüşü protesto etmek için dükkanlarını kapatmasıyla tetiklenen huzursuzluk, hızla ülke geneline yayıldı ve giderek baskıcı hale gelen devlet yetkilileriyle çatışan öğrencilerden ve işletme sahiplerinden kent yoksullarına kadar nüfusun büyük bir kesimini kapsadı. Sonraki üç hafta boyunca kaos daha da kötüleşti: internet kesintileri, artan ölüm sayısı, Mossad’ın protestolara görünür şekilde sızması ve Washington’dan gelen bombalama ve rejim değişikliği tehditleri.

Ardından, birkaç gün içinde ivme kayboldu. Hükümet, bir analistin “protesto hareketini kuşatmak ve tüketmek için sistematik bir strateji” olarak tanımladığı yöntemle kontrolü yeniden ele geçirmiş gibi görünüyor. Şimdilik, iç muhalefet onu devirecek kadar güçlü olmadığı ve Amerika Birleşik Devletleri büyük bir müdahale riskini almak istemediği için, dinî yönetim yerinde kalacak gibi görünüyor.

Ancak baskı, ülkenin siyasi ekonomisi ve sosyal yapısında yatan bu ayaklanmanın temel nedenlerini çözmekte hiçbir işe yaramadı. Bunlar, son on yıllarda iki ana güç tarafından yeniden şekillendirildi: 1990’ların başından beri devrim sonrası devletin neoliberalleşmesi ve 2012’den beri uluslararası yaptırımların çok güçlü bir şekilde genişlemesi. Bu, İran’daki birikim modellerini yeniden yapılandırarak, başta İslam Devrim Muhafızları (İDM) ve dini-devrimci vakıflar olmak üzere küçük bir aktör grubunun güçlerini pekiştirmesine olanak sağladı.

Diğer herkes için koşullar kötüleşti. Eşitsizlik ve yoksulluk artıyor. İş güvencesizliği ve ücret baskısı her yerde mevcut. Sosyal yardımlar kesildi, orta sınıf daha da yoksullaştı ve eğitimli gençlerin giderek artan bir kısmı işsiz veya eksik istihdam ediliyor. Sonuç, düzenli olarak gün yüzüne çıkan gizli bir meşruiyet krizidir. Aşağıda, derin siyasi ve ekonomik dönüşümlerin bu ayki [Ocak 2026] olaylar için nasıl bir zemin oluşturduğunu ve bunların İran rejiminin geleceği için önemini inceleyeceğim. İçeriden sarsılan ve dışarıdan tehdit edilen bir rejimin hayatta kalma şansı nedir?

Savaşçı Refah Devleti

1979’da Şah’ın devrilmesinden sonra, karizmatik Ayetullah Humeyni’ye bağlı ve nüfusun büyük bir kesimi tarafından desteklenen İslamcı güçler, devrimci rakiplerini ezmek için şiddet yöntemlerini kullanarak komünistleri, milliyetçi liberalleri ve ulusal azınlıkları bastırmaya çalıştılar. Yeni İslam Devrim Devleti üç ana kurumdan oluşuyordu: Yüce Lider, Cumhurbaşkanı ve Başbakan. Cumhurbaşkanı halk tarafından doğrudan seçilmesine rağmen, gerçek yürütme gücü büyük ölçüde hükümetin başında bulunan Başbakan’daydı.

Bu iktidar aygıtı daha sonra iki ana sütuna dayalı bir ekonomik program geliştirdi: Amerika Birleşik Devletleri’nden bağımsızlık ve “mirastan mahrum bırakılmış” veya “ezilmiş” (mostazafan) kesimler için sosyal adaleti teşvik etmek amacıyla servetin yeniden dağıtımı. Millileştirmeyi bu hedefler için elzem gören Devrim Konseyi, eski elitlerin varlıklarının müsadere edilip yeniden dağıtıldığı bir devlet devralma dalgası başlattı. Bu varlıklar ya doğrudan bakanlıklar tarafından yönetilen hükümet malı (dolati) ya da Yüce Liderin yetkisi altında bulunan kamu malı (umumi) olarak sınıflandırıldı.

Dolati varlıkları —özel bankalardan sigorta şirketlerine ve ağır sanayiye kadar uzanan— böylece, Başbakan tarafından atanan liderleriyle, yürütme organının bir parçası olan yeni oluşturulan devrimci bakanlıkların kontrolüne geçti. Öte yandan umumi varlıkları, bonyad adı verilen vakıflara devredildi: Mirastan Mahrum Bırakılanlar Vakfı, Şehitler Vakfı, İmam Hümeyni Yardım Komitesi, 15. Khordad Vakfı ve Setad (İmam Hümeyni’nin Emrinin İnfazı). Resmi olarak kamuya ait olan bu kuruluşlar, Yüce Liderin kişisel yetkisi altında faaliyet gösteriyordu ve bu nedenle hükümet kontrolünün dışındaydı. Amaçları, mostazafan’ı destekleyerek sosyal adaleti teşvik etmekti .

Bonyadların kaynaklara erişimi ve hükümetten bağımsızlıkları, hızla büyümelerine olanak sağladı. İran-Irak Savaşı sırasında faaliyetleri, büyük çaplı yardım ve yeniden yapılanma çalışmalarını da kapsayacak şekilde genişledi. Birkaç yıl içinde, önemli ekonomik ve sosyal etkiye sahip, genişleyen yarı özel tekellere dönüştüler.

Bu durum, iktidardaki devrimci blok içinde hizipsel bir bölünmeye yol açtı. Bir tarafta, devlet bakanlıklarının yetkisi altında devlet işletmelerini kontrol eden bürokratlar vardı. Devletteki bu bürokratik fraksiyon, bireysel mülkiyet haklarını devletin algılanan çıkarlarına tabi kılmayı savunuyordu. Siyasi olarak, İslamcı Sol tarafından temsil ediliyordu. Diğer tarafta ise, geleneksel çarşı tüccar sınıfıyla yakın kurumsal ve sosyal bağları olan bonyadlar etrafında oluşan grup vardı. Bu bonyad -çarşı ağı, İslam hukukunun muhafazakâr bir yorumunu ve hayırsever faaliyetleri destekliyor ve ekonomik işlerine artan devlet müdahalesine direniyordu. Bu fraksiyon, geleneksel Sağ tarafından temsil ediliyordu.

İki taraf da alt sınıfların desteğini kazanmak için yarıştı ve devrimin vaatlerini yerine getireceklerini söyledi. Ancak Şah devrilmiş olmasına rağmen, ithal ikameci sanayi politikasını tersine çevirmek için çok az şey yapılmıştı. İran ekonomisi, tüketim malları üreten yerli sanayilere büyük ölçüde bağımlı kaldı ve bu sanayiler de ithal teknoloji ve malzemelere bağımlıydı. Bu modelin ciddi zorluklarla karşılaşması uzun sürmedi. Irak ile yaşanan çatışma, İran’ı petrol gelirlerinin büyük bir kısmını savaş çabalarına yönlendirmeye zorlarken, aynı zamanda gıda karneleri, nakit yardımları ve kamu hizmetlerine erişimin genişletilmesi yoluyla yoksullara büyük bir servet dağıtımına girişmesine neden oldu. Bu dinamik, genişleyen bir refah devleti yarattı; ancak bunu sürdürecek sağlam bir ekonomik temeli yoktu.

Ülkenin petrol altyapısı siyasi çalkantılar ve ABD yaptırımları nedeniyle zarar gördükçe, ithalatı finanse etmek için yeterli döviz elde etmek zorlaştı. Tarımsal üretim durgunlaştı, sanayi kapasitesi yetersiz kullanıldı ve işsizlik arttı. 1976 ile 1989 yılları arasında kişi başına düşen reel GSYİH %46 oranında düştü. Bu birikim kriziyle karşı karşıya kalan, Haşemi Rafsancani liderliğindeki devletin bürokratik fraksiyonu içindeki güçlü bir grup, tek geçerli yol olarak piyasa liberalleşmesini ve Soğuk Savaş sonrası küresel ekonomiye entegrasyonu savundu. İthal ikamesine hâlâ sadık olan bürokratları dışlamak için Rafsancani ve müttefikleri bonyad (çarşı) ağıyla ittifak kurdu. 1990’ların başlarından itibaren İslamcı Solu dışlamayı ve İran için yeni bir ekonomik rota çizmeyi başardılar.

Neoliberal Dönemeç

Haziran 1990’da onaylanan İran’ın Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, bu neoliberal dönemin başlangıcını işaret etti. 1997 yılına kadar iktidarda kalan Rafsancani ve ardından 2005 yılına kadar görev yapan halefi Muhammed Hatemi’nin başkanlığı döneminde devlet, bir dizi piyasa yanlısı politika başlattı. Daha önce farklı sektörler ve işlemler için uygulanan çoklu döviz kurlarını kaldırdı ve tek, piyasa temelli bir kur oluşturdu. Finans sektörünü yeniden yapılandırmayı, fiyatları rasyonelleştirmeyi ve vergi yükünü azaltmak için enerji sübvansiyonlarını kademeli olarak ortadan kaldırmayı taahhüt etti. Tarife dışı engellerin tarifelerle değiştirilmesi ve ortalama tarifelerin Dünya Ticaret Örgütü (WTO) standartlarına uygun olarak düşürülmesi için çabalar sarf edildi. Yabancı doğrudan yatırımı çekmek için yasal ve kurumsal reformlar uygulandı. Tahran Borsası yeniden açıldı. Petrol dışı ihracatı teşvik etmek için bir dizi politika tasarlandı.

Özelleştirme bu yeni stratejinin temel taşı olarak sunulsa da, hiçbir zaman tam olarak uygulanmadı. İhracata yönelik sanayileşmeyi desteklemek amacıyla sermaye, teknoloji ve pazar erişimini çekmek için devlet kontrolündeki sanayilerin kısmen Batılı çokuluslu şirketlere açılması yönünde çabalar sarf edildi. Rafsancani 391 devlet işletmesinin satışını denetlerken, bunların çoğu kendilerini hükümet dışı iş grupları olarak tanıtan bankacılık sektörü ve emeklilik fonları içindeki yatırım şirketlerine devredildi. Bu şirketler, onlarca holding ve yüzlerce yan kuruluşu kontrol eden İran’ın en büyük çeşitlendirilmiş şirketlerinden bazıları haline geldi. Hatemi, 339 şirketi daha özelleştirerek ve rekabetçi sektörlerde yeni özel girişimlere lisans vererek bu eğilimi hızlandırdı. Ulusal İran Petrol Şirketi’nden türetilen yüzden fazla şirket, kamu sermayesiyle faaliyet göstermeye devam eden, görünüşte özel şirketler olarak kuruldu.

İran’da tam özelleştirme yerine, genellikle bürokratlar ve onların ortaklarıyla bağlantılı, hükümet içindeki güçlü kişilerle anlaşmalar yapabilen, bakanlıkların ve devlet kuruluşlarının iştirakleri olan bu “yarı özel” şirketlerin çoğalması görüldü. Sonuç, devlet kontrolünün ortadan kaldırılması değil, yarı özel holdingler ağı aracılığıyla yeniden kurulması oldu. Bu durum, siyasi ve bürokratik elitlerin piyasa reformu kisvesi altında güçlerini pekiştirmelerine olanak sağladı.

Sonuç olarak, bir zamanlar devrimci devletin bürokratik fraksiyonu, iktidardaki blok içinde yeni, Batı odaklı bir fraksiyona dönüştü. Bu grup öncelikle İran’ı OECD ekonomilerinin, özellikle Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’nın finansal, ticari ve kurumsal ağlarına entegre etmeyi amaçlıyordu. Siyasi temsilini Yeni Sağ’da—özellikle Yeniden Yapılanma Hizmetkarları Partisi’nde—ve ayrıca Katılım Cephesi ve İslam Devrimci Mücahitler Örgütü gibi reformist partilerde buldu.

Askeri-Bonyad Kompleksi

Batı yanlısı fraksiyonun gücü, kısa süre sonra zorlu bir rakipler dizisiyle karşılaşacaktı. Bu neoliberal rejim altında, eski düzenin çeşitli kurumları olduğu gibi kaldı. Bonyad (çarşı) ağı etkisini korudu ve özelleştirme programından kaçmayı başardı. Devrim Muhafızları da Irak savaşı sonrasında yeniden yapılanma ve diğer ekonomik faaliyetlere katılarak devlet ve sivil toplum içindeki rolünü güçlendirdi. Hatta Hatemi bile, “Doğu” yönelimleri, devletin Batı’ya açılma programıyla çelişen bu özerk aktörlerin gücünü dizginleyemedi. Bu güçler, Mahmut Ahmedinecad’ın 2005’te iktidara gelmesinden sonra daha da kökleşti ve İran’ın siyasi ekonomisinde hem geleneksel Sağ’ı hem de Yeni Sağ’ı zayıflatan büyük bir değişime yol açtı.

Eski bir Devrim Muhafızları komutanı olan Ahmedinecad, Devrim Muhafızları ve bonyadlarla yakın ilişkiler sürdürdü. İlk kabinesinin neredeyse üçte ikisi askeri ve güvenlik teşkilatından geliyordu. Bonyadların ekonomik rollerini genişletmelerine olanak tanıyan koşulları yarattı; bu dönüşüm, sadece kâr elde etmekle kalmayıp, Doğu Asya’nın büyük şirket yapılarından açıkça esinlenerek ulusal kalkınmaya da katkıda bulunmayı amaçlayan büyük holdinglere dönüşmelerini sağladı. Böylece, özelleştirmenin yeni ve daha agresif bir aşaması başlamış oldu.

Bu, 1979 Anayasası’nın 44. maddesinin reformuyla mümkün oldu. Madde başlangıçta İran ekonomisinin öncelikle devlet tarafından kontrol edildiğini, kooperatif ve özel sektörlerin ise ikincil roller üstlendiğini öngörüyordu. Ancak, 2004 yılında Yüksek Lider tarafından onaylanan bu maddenin yeniden yorumlanması, hükümetin rolünü değiştirerek, doğrudan mülkiyet ve yönetimi, politika oluşturma, denetim ve kontrolle değiştirdi. İki yıl sonra, bu durum “devlet dışı kamu kuruluşları ve organları, kooperatif ve özel sektörlerin” bankacılık, sigorta, enerji, telekomünikasyon, ulaşım ve hatta savunma dahil olmak üzere büyük devlet işletmelerinde hisselerin %80’ine kadar yatırım yapmasına, sahip olmasına ve yönetmesine izin verecek şekilde genişletildi. Böylece Ahmedinecad yönetimi, önemli kamu varlıklarını devlet bakanlıklarından Devrim Muhafızları ve bonyadlarla bağlantılı şirketlere devretmek için yasal bir çerçeveye sahip oldu.

Kanun, devlet varlıklarının borsada rekabetçi bir şekilde açık artırmaya çıkarılmasını şart koşsa da, hükümet teklif verenlerin yanıt vermediğini ve bu nedenle “yükümlülük tasfiyesi” adı verilen bir mekanizma kullanarak doğrudan devir işlemlerine devam etmek zorunda olduğunu savundu. Bu, fiilen büyük şirketlerin alacaklılarına, ki bunların çoğu bonyadlar ve Devrim Muhafızları’na bağlı firmalardı, devredilmesi anlamına geliyordu. Borç ödemesi olarak sunulan şey aslında bir tür varlık devri işlevi görüyordu.

Varlıklar ayrıca, hükümetin büyük şirketlerin hisselerinin %40’ını düşük gelirli hanelere, gazilere, şehit ailelerine ve Besiç üyelerine tahsis ettiği “adalet hisseleri” yoluyla da devredildi. Bu hisseler önemli indirimlerle, hatta ücretsiz olarak dağıtıldı ve geri ödemesi şirketlerin kârlarından on yıl içinde yapılacaktı. Yaklaşık 49 milyon kişi bu programa uygun görüldü ve programı yönetmek için 30 bölgesel yatırım şirketi kuruldu. Hisselerin yönetimi yine Bonyadlarla bağlantılı kurumlarda, örneğin İmam Humeyni Yardım Komitesi ve Mirastan Mahrumlar Vakfı’nda yoğunlaştı. Böylece sosyal yardım dağıtımı, devletin satılmasının bir başka yolu haline geldi ve Bonyadların ve ordunun ekonomi üzerindeki hakimiyetini daha da güçlendirdi.

2005 ile 2013 yılları arasında Ahmedinecad hükümeti, Hatemi dönemindeki özelleştirme oranının neredeyse elli katı daha hızlı bir şekilde varlık transferi gerçekleştirdi. Bu, önceki yönetimlerin izlediği aynı “liberalleşme” dinamiğinin bir parçası olarak sunuldu. Ancak etkileri tamamen farklı oldu. İran’ı örnek bir neoliberal ülke haline getirmeyi amaçlayan Batı yanlısı fraksiyonun hayallerini gerçekleştirmek yerine, Ahmedinecad’ın reformları gelenekçi yarı devlet kuruluşlarının gücünü pekiştirdi ve ekonomik önemlerini artırdı; bu da İslam Cumhuriyeti içindeki muhafazakar ve Doğu yanlısı unsurların üstünlük kazanmasına olanak sağladı.

Devrim Muhafızları, bağlı finans şirketleri ağı aracılığıyla özelleştirmenin bu yeni aşamasından hızla faydalandı. Sepah Kooperatif Vakfı, Ansar Finans ve Kredi Kurumu ve Silahlı Kuvvetler Sosyal Refah Örgütü (AFSWO) gibi gruplar Tahran Borsası’nda büyük hisseler edindi. Sepah, Tose’eh E’temād Mobin gibi yatırım gruplarının kontrolünü ele geçirdi; AFSWO düzinelerce şirket satın aldı; ve Ansar, altı milyon müşteriye hizmet veren 600 şubeli bir kredi ağına dönüştü. Bir zamanlar sokak paramiliter gücü olan Besiç bile kendisini borsa oyuncusu olarak yeniden yapılandırdı. Tüm Devrim Muhafızları işletmelerinin gelirleri, yoksullukla mücadele girişimlerini finanse etme bahanesiyle vergi ve denetimden muaf tutuldu. [2]

Bonyadlar da benzer bir yörünge izledi. Mostazafan Vakfı küçük işletmeleri ortadan kaldırdı ve stratejik sektörlere yeniden yatırım yaparak Sina Bankası ve Sina Finans ve Yatırım Şirketi’ni kurdu. On büyük holdingi ve 200’den fazla iştirakiyle tarım, enerji, madencilik, inşaat, hizmet ve finans alanlarında güçlü bir varlık oluşturdu. Benzer bir çeşitlendirmeyi izleyen İmam Reza Türbesi Vakfı, kontrolünü 150’den fazla şirkete ve 400.000 hektarlık araziye genişletirken, Şehitler Vakfı da Ahmedinecad döneminde siyasi bağlarını güçlendirirken finans ve sanayi alanlarına da genişledi. Setad, finans, ilaç ve tarımı kapsayan bir yatırım koluna sahip devasa bir holdingşirketine dönüştü. Kırsal kalkınmaya destek verdiğini iddia ederek vergi ayrıcalıklarını savundu.

Böylece, özelleştirme, hayırseverlik ve ulusal kalkınma olarak sunulan şey, gerçekte bu devasa yarı devlet imparatorluğunun pekişmesiydi. Borç anlaşmaları, vergi muafiyetleri ve şeffaf olmayan ağlar aracılığıyla, Devrim Muhafızları ve müttefik vakıfları, devletin geri çekilmesini tekelci bir güce dönüştürerek, refah ile yağmacılık arasındaki çizgiyi bulanıklaştırdı. Bunu yaparken, geleneksel müttefiklerini, yani çarşı tüccar sınıflarını (2026 ayaklanmalarını başlatan aynı grup) marjinalleştirdiler. Yaptırımlar, İran’ın ticaret kısıtlamalarını aşmak için kaçakçılık yolları ağı geliştirmek zorunda kalması ve Devrim Muhafızlarının kontrolündeki limanları ve havaalanlarını sömürmesine olanak sağlamasıyla, güç dengesindeki bu değişimlere daha da katkıda bulundu.

2000’li yılların sonuna doğru, bu birbirine bağlı holdinglerin ve yan kuruluşların yükselişi son derece güçlü bir fraksiyon yarattı: siyasi temsilcileri “Prensipçiler” [Principlists] olarak bilinen askeri- bonyad kompleksi. Geleneksel Sağ, çarşıyla bağlarını korurken, bu yeni grup hem yönetici sınıfı hem de devlet aygıtını domine ederek, bizzat Yüce Lider ile yakın ilişkiler kurdu.

Yaptırımlar ve Jeopolitika

Batı yanlısı fraksiyon ile askeri-bonyad kompleksi arasında birkaç ortak nokta bulunmaktadır: Her ikisi de devlet kurumlarını kullanarak kamu varlıklarını “yarı özel” holdinglere aktararak güçlerini artırmış ve böylece kamu ve özel sermaye arasındaki çizgiyi bulanıklaştırmıştır. Bununla birlikte, ikisinin uluslararası sermaye ve dış ilişkilere yaklaşımları tamamen farklıdır. Batı yanlısı fraksiyon, özellikle Avrupa merkezli çokuluslu şirketlerin stratejik, devlet egemenliğindeki sektörlerde daha büyük bir rol oynamasını desteklemekte ve bunu İran için en uygun finansman, teknoloji ve ihracat pazarlarına erişim kaynağı olarak görmektedir.

Bu bakış açısı, Rafsancani, Hatemi ve daha sonra Hasan Ruhani yönetimlerinde görüldüğü gibi, dış politikayı doğal olarak daha Batı yanlısı bir yöne itmektedir. Ayrıca, Soğuk Savaş sonrası dünya düzenine entegrasyonun örtük ifadeleri olarak “çoğulculuk” ve “iyi yönetişim”i vurgulayan daha “demokratik” bir İslam yorumuyla da uyumludur. Bu fraksiyon içinde, serbest seçimlere ve kurumsal reformlara destek, ideolojik olmaktan ziyade öncelikle taktikseldir: esasen askeri- bonyad kompleksinin ezici gücüne karşı koyma girişimidir. İkincisi, yargı, Anayasa Koruma Konseyi, bonyadlar ve silahlı kuvvetler gibi seçilmemiş bir dizi kurumun Yüksek Lider tarafından kontrol edildiği İslam Cumhuriyeti’nin hibrit yapısından yararlandığı için, daha fazla demokratik açıklık çağrıları, bu fraksiyonel hegemonyaya meydan okumanın bir yoludur. [3]Askeri- Bonyad kompleksi ise kendisini 1979 devriminin koruyucusu olarak sunmakta ve Batı sermayesiyle daha fazla ilişki kurmanın devrimci “öz yeterlilik” idealini tehdit edeceğini savunmaktadır. Yabancı şirketlerin teknoloji getireceği veya üretim maliyetlerini düşüreceği fikrini reddetmekte ve yabancı doğrudan yatırımı destekleyen politikaları Batı egemenliğinin araçları olarak göstermektedir. Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri ile daha yakın ilişkiler kurmayı amaçlayan Rafsancani ve Hatami yönetimlerinin aksine, Ahmedinecad Batı ile daha fazla entegrasyonu sınırlamayı amaçlayan güvenlik odaklı bir dış politika izlemiştir. Washington’ın yeni yaptırımlarını “değersiz bir kağıt parçası” olarak nitelendirirken, Yüce Lider bunları ekonomik bağımsızlığı geliştirme fırsatı olarak sunmuştur.

Askeri-bonyad  kompleksi, Çin’in ekonomik yükselişini ve Rusya’nın artan jeopolitik iddialılığını, tartışmasız Amerikan egemenliği döneminden hoş bir ayrılış olarak gördü. Bunun İran’a stratejik konumundan yararlanmak için yeni fırsatlar sunabileceğine inanıyordu. Ahmedinecad yönetimi, kendisini bölgenin ABD’nin erişemeyeceği tek “bağımsız ve güvenli” tedarikçisi olarak sunarak, İran’ın enerji rezervlerinin önemine Pekin’i ikna etmeye çalıştı. Askeri- bonyad kompleksi, inşaat, sözleşmeler, geliştirme, telekomünikasyon gibi inşaat sektöründeki varlığını genişletirken ve demiryolları, otoyollar ve barajlar da dahil olmak üzere büyük altyapı projelerine hâkim olurken, Çin sermayesi için ideal bir ortak olarak kendini sundu; hatta Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’ni başlattığı dönemde bile. Prensipçiler, Doğu’nun yükselişini, kuşatma altındaki devrimci devletlerini güçlendirmenin bir aracı olarak gördüler.

Çöküş

Ahmedinecad’ın ayrılmasından bu yana, bu iki fraksiyon iktidar için mücadele etmeye devam etti. 2012’de, İran’ın enerji ve bankacılık sektörlerine yönelik benzeri görülmemiş ABD ve Avrupa yaptırımları, petrol ihracatını ciddi şekilde kısıtlayarak ülkeyi bir krize sürükledi ve bu da Batı yanlısı “reformcu” Ruhani’nin seçilmesine ve Obama yönetimiyle Ortak Kapsamlı Eylem Planı’nın uygulanmasına zemin hazırladı. Ancak Donald Trump’ın seçilmesinden sonra, Washington’ı yatıştırmanın pek bir umudu olmadığı anlaşıldı ve Washington, rejimi istikrarsızlaştırmak ve nihayetinde devirmek umuduyla Tahran’a karşı acımasız bir “azami baskı” kampanyası yürüttü.

Bu durum, reformculara karşı siyasi bir tepkiye yol açarak askeri-bonyad kompleksinin etkisini güçlendirdi ve “Doğuya yönelimi” hızlandırdı. Bu yeniden yönelim, İran’ın 2021’de Çin ile 25 yıllık bir iş birliği anlaşması imzalaması, 2023’te Şanghay İşbirliği Örgütü’ne katılması, 2024’te BRICS’in bir parçası olması ve 2025’te Rusya ile 20 yıllık stratejik ortaklık anlaşması imzalamasıyla sonuçlandı. Mevcut cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Batı yanlısı kamp tarafından desteklenmesine rağmen, bu eğilimi tersine çeviremedi ve bunu yapmak istemedi. Hem İran içindeki güç dengesi hem de ABD-İsrail geriliminin dinamikleri, böyle bir karara karşı çıkmaktadır.

Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, ne Batı odaklı ne de Doğu odaklı blok, ekonomik yeniden canlanma vaatlerini yerine getirmeyi başarabildi. Başlangıçtan itibaren, bu yönetici elitlerin ayrıcalıklarını korumak ile devrimin işçileri ve yoksulları destekleme vaadi arasında bir çelişki vardı. Ekonomi kuşatma altına alındıkça bu ikilem önemli ölçüde yoğunlaştı. Hem reformculara hem de muhafazakarlara bağlı yerleşik çıkar grupları, bunun genel halk lehine çözülememesini sağladı.

Bunun yerine, serveti yukarıya doğru yeniden dağıtan neoliberal bir gündemi sürdürdüler. Piyasa reformu adı altında, devlet varlıkları yarı devlet holdinglerine devredildi. Yaptırımların baskısı altında, ticaret, finans ve altyapıya erişim, her türlü denetimden muaf kurumlar tarafından tekelleştirildi. “Öz yeterlilik” ve “ekonomik direniş” adı altında, zorlayıcı güç ekonomik ayrıcalıkla iç içe geçti. Bunun etkisi, alt sınıfları derinden yeniden şekillendirmek oldu.

İşgücü piyasasının serbestleştirilmesi, günümüzde işgücünün en büyük kesimini oluşturan bir güvencesiz işçi sınıfının ortaya çıkmasına neden oldu: 1990’da işçilerin sadece %6’sı geçici sözleşmelerle çalışırken, bu oran 2000’lerin sonunda %90’a yükseldi. 2021’de işçilerin %97’si altı aydan kısa süreli sözleşmelere sahipti. Ekonomik yeniden yapılanma, özellikle 15-30 yaş arası genç üniversite mezunları arasında işsizliği de önemli ölçüde artırdı. Ortalama yaşın 32 olduğu bir ülkede, bu yaş grubu nüfusun en büyük payını oluşturuyor. Bu yeni ortaya çıkan sosyal grubun toplam işsiz nüfus içindeki oranı sürekli olarak artarak 2001’de %10’dan 2005’te %20’ye; 2015’te %42’den 2010’ların sonunda %50’nin üzerine çıktı.

Geleneksel yoksulların yoksunluğu giderek kötüleşiyor. Temel gıda ve enerjiye yönelik sübvansiyonlardaki kesintiler, sürekli enflasyon ve ulusal para biriminin değer kaybı, kırsal kesimdeki, küçük kasabalardaki ve büyük şehirlerdeki kırsal göçmenleri orantısız bir şekilde etkiledi. Bazıları sosyal yardım kuruluşları tarafından kısmen desteklenmeye devam edilse de, sübvansiyonların ve satın alma gücünün aşınması, yaşam standartlarını ciddi şekilde tehlikeye attı. Sonuç, eşitsizlikte bir patlama oldu. 1994’ten beri, nüfusun en zengin %10’u, en yoksul %10’undan ortalama on beş kat daha fazla kazanırken, en zengin %20’si toplam gelirin neredeyse yarısını elde ediyor; en yoksul %20’si ise sadece %5,5’ini alıyor. 2010’ların sonuna doğru, resmi tahminler nüfusun %25’inin aşırı yoksulluk sınırının altında yaşadığını gösterdi (gerçek rakamın daha yüksek olduğuna inanılıyor).

Neoliberal dönem boyunca İranlı işçiler, işten çıkarmalara, kısa süreli ve geçici sözleşmelere, kötü çalışma koşullarına ve düşük ücretlere karşı grevler ve protestolar düzenlediler. Sübvansiyon kesintileri, enflasyon ve düşen yaşam standardı nedeniyle de isyanlar patlak verdi. Ancak 2017’den sonra, İran muhalefetinde hem niteliksel hem de niceliksel bir değişim yaşandı; bu değişim, artan toplumsal huzursuzluk ve ülke çapında dört ayaklanmanın patlak vermesiyle kendini gösterdi.

Dey protestoları olarak bilinen ilk dalga, temel gıda maddelerinin fiyatlarında ani bir şekilde %40’lık bir artışın tetiklediği Meşhed’de başladı ve Aralık 2017’den Ocak 2018’e kadar sürdü. Ardından, hükümetin yakıt fiyatlarına ani bir zam duyurusunun ardından Kasım 2019’da Kuzistan eyaletinde Aban protestoları geldi. Daha sonra, Mahsa Amini’nin polis gözetimindeyken ölmesinin ardından Eylül 2022’de Kürdistan’da “Kadın, Yaşam, Özgürlük” hareketi başlatıldı. Son olarak, en son dalga 28 Aralık 2025’te Tahran’ın tarihi çarşısında, para biriminin çöküşünün tetiklediği bir şekilde başladı.

Bir ayaklanmadan diğerine, hem protestoların coğrafi kapsamı hem de devlet karşıtı duyguların düzeyi artmıştır. 2017 protestoları yaklaşık 75 şehirde gerçekleşirken, en son protestolar 31 ilin tamamında 200 noktaya yayılmıştır. Eş zamanlı olarak, devlet baskısının boyutu artmış ve neredeyse tamamen iletişim kesintisi yaşanmıştır. 2017’de yaklaşık 20 ölüm ve 4.000 tutuklama varken, bu rakamların 2026’ya kadar yaklaşık 4.500 ölüm ve 26.000 tutuklamaya yükseleceği tahmin edilmektedir. Bu yükseliş eğilimi, on yıllarca süren neoliberalleşme, ekonomik kötü yönetim ve uluslararası yaptırımların neden olduğu büyüyen bir yapısal krizi göstermektedir. Bu süreçler, sorumsuz bir askeri- bonyad kompleksini güçlendirmiş, devrim sonrası devletin zayıf sosyal korumalarını ortadan kaldırmış ve ekonomik şoklara karşı savunmasız, büyük bir kırılgan işçi ve genç nüfusu ortaya çıkarmıştır.

Gıda fiyatlarındaki artış, yakıt maliyetlerindeki yükseliş, polis şiddeti veya para biriminin değer kaybı gibi nedenlerle tetiklenen her protesto dalgası, birikmiş toplumsal hayal kırıklığını ifade etmiştir. Her biri bir öncekinden daha büyük, coğrafi olarak daha yaygın ve toplumsal olarak daha çeşitli olmuştur. İslam Cumhuriyeti’nin yanıtı, sokakların kontrolünü şimdilik yeniden ele geçirmeyi başarmış gibi görünen muazzam baskı kapasitesini sergilemiştir. Ancak baskı tek başına istikrarı yeniden sağlayamaz veya rejimin uzun vadeli sürdürülebilirliğini garanti edemez.

Notlar

[1] Bu makalenin ampirik temeli, Çağdaş İran’da Kapitalizm: Sermaye birikimi, devlet oluşumu ve jeopolitika (Manchester University Press, 2026 [2024]) adlı kitabımdan alınmıştır .

[2] Devrim Muhafızları’na bağlı inşaat holdingi Ghorb, bu yükselişe mükemmel bir örnek teşkil etmektedir. 2017 yılında Ghorb, otoyollar ve metro hatlarından barajlara, hastanelere ve tarımsal kalkınma planlarına kadar 2.500’den fazla projeyi tamamladığını iddia etti. Yaptırım rejimi, Ghorb’un konumunu zayıflatmak yerine güçlendirmeye yardımcı oldu. Shell ve Total, Güney Pars projesinden çekildiğinde, Ghorb iştiraklerine rekabetçi ihale yapılmadan sözleşmeler verildi. Yoğun bir iştirakler, paravan şirketler ve hayır kurumları ağıyla gizlenen Ghorb’un faaliyetlerinin gerçek boyutunu değerlendirmek zordur. Bununla birlikte, 2010 yılında holdingin 800’den fazla kayıtlı şirketi kontrol ettiği anlaşılmaktadır.

[3] Devrimin ilk on yılından farklı olarak, 1989 anayasal reformlarının Başbakanlık makamını kaldırdığı ve yürütme gücünü Cumhurbaşkanının elinde topladığı belirtilmelidir.

Kayhan Valadbaygi, Birleşik Krallık’taki Nottingham Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde doktora derecesine sahiptir. Orta Doğu siyaseti ve ekonomisi, özellikle de İran üzerine uzmanlaşmış bir düşünce kuruluşu olan Middle East Risk & Reform Advisory’nin kurucusu ve yöneticisidir. Ayrıca Manchester University Press tarafından yayımlanan “Capitalism in Contemporary Iran: Capital Accumulation, State Formation and Geopolitics” adlı kitabın yazarıdır.

Kaynak: https://www.contretemps.eu/liran-en-revolte-neoliberalisation-sanctions-repression/

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

8 Mart: Aşırı Sağa Karşı Yaşasın Kadınların Mücadelesi! – IV. Enternasyonal

Dünyanın dört bir yanında kadınlar, ister ev içi şiddet, ister emperyalist askeri şiddet ya da faşist şiddet olsun, her türlü şiddete karşı dayanışma ağları, korunma ve teşhir biçimleri geliştiriyor. Kadınlar kendi bölgelerinde açlığa, yoksulluğa, savaşlara, ekstraktivizme, iklim çöküşüne ve hak gasplarına karşı direniş biçimleri inşa ediyor.

Uluslararası Kadınlar Günü, işte bu çerçevede, faşist otoriterliğe karşı dünyanın dört bir yanında sokakların ve yaşam alanlarının işgaliyle gerçekleşecektir. Anti-emperyalist, sosyalist, ırkçılık karşıtı, patriyarka karşıtı ve ekososyalist mücadelelerden ilham alarak yürüyeceğiz. Sesimiz, kârlarını artırmak için kadın emeğini giderek daha fazla sömüren milyarderler ve onların ulusötesi şirketlerine karşı yankılanacak. Bu nedenle haykırıyoruz: Tüm canlar ve doğanın müşterek varlıkları, sermaye kazançlarından daha değerlidir.

Yürüyeceğiz:

  • Amerika Birleşik Devletleri’nde ve dünya genelinde göçmenlere, Siyahlara, kadınlara ve LGBTQIAPN+ nüfusa zulmeden Donald Trump’ın ABD emperyalizmine karşı;
  • Putin’in eşit derecede kadın düşmanı, homofobik ve kana susamış rejimine ve Ukrayna’yı işgaline karşı;
  • İran’ın katil ve zalim rejimine karşı;
  • Netanyahu ve Trump tarafından, Avrupa hükümetlerinin suç ortaklığıyla gerçekleştirilen Filistin halkına yönelik soykırıma karşı.

Latin Amerika ve Karayipler’i savunmak için yürüyeceğiz; Küba halkına dayatılan suç niteliğindeki ablukayı ve Venezuela’ya yönelik siyasi ve askeri müdahaleyi teşhir edeceğiz. Aşırı sağın, muhafazakârlığın, ırkçılığın ve kadın düşmanlığının fikirlerini yayan dijital sosyal medya platformlarını kontrol ederek dünya halklarının egemenliğine saldıran büyük teknoloji şirketlerine ve ABD’nin askeri-endüstriyel kompleksine karşı yürüyeceğiz.

Üreme adaleti için, kürtajın suç olmaktan çıkarılması için, güvenli, yasal ve ücretsiz kürtaj için yürüyeceğiz. Bedenlerimizin özgürlüğü, kendi kaderimizi tayin hakkımız ve cinsel yönelimimizi ve cinsiyet kimliğimizi seçme özgürlüğü için yürüyeceğiz.

Kadın grevinin, toplumu ayakta tutan ve yaşamın tüm biçimlerini koruyan üretken ve yeniden üretim emeğinin rolünü görünür kılan bir araç olarak önemini kavrayarak yürüyeceğiz. Halkların kendi kaderini tayin hakkı için, barış ve yaşamın askersizleştirilmesi için yürüyecek, dünyadaki tüm süregiden savaşlara karşı mücadele edeceğiz.

Filistinli, Venezuelalı, Kübalı, Rus, Ukraynalı, İranlı, Kürt, Afgan, Sudanlı ve Kongolu kadınlarla ve işgal ile silahlı çatışmalara direnen dünyanın tüm kadınlarıyla dayanışma içindeyiz. Toprakları yağmalayan, bedenlerimizi ihlal eden ve en zenginlerin ayrıcalıklarını sürdüren emperyalist müdahalelerin sona ermesini ve barışı talep ediyoruz.

Dördüncü Enternasyonal Uluslararası Komitesi tarafından kabul edilmiştir.
25 Şubat 2026

ABD/İsrail İran’dan Elini Çek! ABD Bombalarıyla Özgürlük Gelmez! – IV. Enternasyonal

Dördüncü Enternasyonal Yürütme Bürosu tarafından 28 Şubat 2026’da kabul edilen açıklama.

1. İran’a yönelik askeri saldırı tehdidinde bulunan çeşitli ABD yönetimlerinin ardından, ABD İsrail’le ittifak halinde ülkeye füze ve bomba saldırıları başlattı. Trump, İran ordusuna teslim olma ya da “kesin ölümle” karşı karşıya kalma çağrısında bulundu. İran ise Körfez genelindeki ABD askeri üslerine saldırılarla karşılık verdi ve şimdi daha geniş çaplı bir bölgesel savaş tehdidi söz konusu.

2. Bu savaşın bahanesi, İran’ın nükleer programı etrafındaki “sonuçsuz” müzakereler ve Trump’ın İran’ın Avrupa’yı hatta ABD’yi vurabilecek uzun menzilli füzeler inşa ettiği iddiasıdır. Bu, 2003’te George W. Bush ve Tony Blair’in Irak’ın Batı hedeflerini yalnızca “45 dakikalık uyarıyla” vurabileceğini iddia ettikleri dönemdeki söylemin aynısıdır. Küresel saldırı kapasitesine ve nükleer silahlara sahip en güçlü askeri güçlerin, New York kadar uzak yerlerdeki insanlar için İran’ın anlamlı bir tehdit oluşturduğunu iddia etmelerindeki ikiyüzlülük ortadadır. İran, uranyum zenginleştirme programında bazı tavizler vermeyi ve gaz ile petrolünü ABD şirketlerine açmayı teklif etmişti – ancak kendisine tam kişisel ve jeopolitik boyun eğiş talep eden Trump gibi bir zorba ve savaş kışkırtıcısı için bu yeterli değildi.

3. Askeri eylemler, neoliberal ve küreselleşmeci düzen çözülürken emperyalizmler arasında kaynaklara doğrudan erişim için artan rekabet bağlamında, neofaşist bir hükümet altındaki ABD’nin açıkça saldırgan ve sömürgeci yönelimi çerçevesinde değerlendirilmelidir. Venezuela’da Nicolas Maduro ve Cilia Flores’in kaçırılması ve bunun sonucunda ülke yönetimi üzerinde kurulan kontrol; Trump’ın Grönland’a yönelik tehditleri; Filistinlilere karşı süren soykırım ve Gazze’nin planlanan “yeniden inşası”; Batı Şeria’nın ilhakı; ve şimdi Tahran’a yağan bombalar – tümü bu yeni dünya düzeninin parçalarıdır. İlk füzeler başlangıçta İsrail tarafından fırlatılmış, ardından bölgedeki savaş gemileri ve uçak gemilerinden ABD askeri mühimmatı devreye girmiştir. Bu durum iki ülke arasındaki sıkı askeri ve siyasi bağı bir kez daha göstermektedir.

4. Bu son saldırganlık, Trump yönetiminin uluslararası hukuka, ulusların egemenliğine yönelik küçümseyici tutumunu ve “ABD çıkarları” olarak gördüğü hedefleri ilerletmek için tehdit ve fiili şiddet kullanımını sürdürmektedir. Ancak Trump’ın İran’a saldırısı, ABD’nin İran’a ve halkına yönelik uzun saldırganlık tarihinin yalnızca son bölümüdür. ABD, 1979’daki halk devrimiyle ABD destekli baskıcı komprador Şah rejiminin devrilmesini hiçbir zaman affetmemiştir. O tarihten bu yana tüm ABD başkanları ülkeye karşı ekonomik boykotlar ve zaman zaman askeri eylemler kullanmıştır. Hepsi, bölgeyi ve petrol kaynaklarını kontrol etme arzusunu örtmek için, mollaların diktatörlüğüne karşı İran halkını desteklediklerini ikiyüzlü biçimde iddia etmiştir.

5. İran hükümetine karşı yakın dönemdeki halk ayaklanması ve İran’daki teokratik rejimin bunu acımasızca bastırması, bazı kişilerin rejim değişikliği umuduyla ABD/İsrail saldırısına sempati duymasına yol açabilir. Güce geri dönme fırsatı sezen sürgündeki İranlı monarşist lider Rıza Pehlevi’nin destekçileri, askeri saldırıları memnuniyetle karşılamıştır. 1979 devriminde ailesi devrilen Pehlevi, Nisan 2023’te İran’da rejim değişikliğini görüşmek üzere İsrail’i ziyaret etmiş ve Netanyahu’nun restorasyon planlarına yardımcı olabileceği yönündeki umudunu gizlememiştir.

6. Bombalar düşmeye başlarken Trump, İran halkına “Özgürlüğünüzün saati geldi” diye seslenmiştir. Bu saldırı özgürlükle ilgili değildir ve Gazze ve başka yerlerde elleri kana bulanmış ABD ya da İsrail’in insan özgürlüğü ya da mutluluğuyla ilgilendiğine kimse inanmamalıdır. Bu, ABD emperyalizminin güçlerinin bölge üzerinde daha fazla kontrol sağlamak için yürüttüğü jeopolitik stratejik bir hesaplamadır. 5 Ocak tarihli açıklamamızda söylediğimiz gibi: “Trump ve Netanyahu’nun, monarşist hareketi finanse ederek ve İran’a karşı daha fazla askeri müdahale tehdidinde bulunarak yukarıdan bir çözüm dayatmaya çalışan ‘rejim değişikliği’ planlarını reddediyoruz. Trump’ın planlarının arkasında, Venezuela örneğinde açıkça ifade ettiği gibi, fosil yakıt rezervleri üzerinde denetim kurma hedefi yatmaktadır.”

7. İran’ın emekçi ve yoksul kitleleri yıllardır İran’daki teokratik hükümeti devirmek için mücadele etmektedir. Özellikle İranlı kadınlar bu hareketlerin ön saflarında yer almıştır; en belirgin örnek 2022’deki “Kadın, Yaşam, Özgürlük” hareketidir. İran, özellikle petrol sektöründe mücadele eden geniş bir işçi sınıfına ve sendikalara sahiptir. Öğrenciler ise rejimin Ocak ayında binlerce kişiyi katletmesinin ardından en son kitlesel protestolarla sokağa çıkmıştır. İran hükümeti zayıftır; yalnızca şiddet ve korku yoluyla ayakta durmaktadır.

8. İran rejimini devirmek İran halkının kendi görevidir ve Dördüncü Enternasyonal, oradaki anti-emperyalist ve sınıf mücadelesi temelindeki demokratik güçleri mücadelelerinde destekler.

Savaş karşıtı seferberlikler için dünya çapında harekete!
ABD ve İsrail’in İran’a karşı savaşına hayır!

İran halkıyla dayanışma!

ABD emperyalizmine ve İsrail sömürgeciliğine son!

Suriye’de Neoliberal Politikalara karşı Gösteriler Yoğunlaşıyor – Joseph Daher

Şubat ayının ilk haftaları, hükümetin ekonomik yönelimlerine ve yaşam ile çalışma koşullarındaki kötüleşmeye karşı toplumsal muhalefet hareketinin belirgin biçimde yoğunlaşmasına sahne oldu. Başkent Şam’da ve ülkenin diğer bölgelerinde, elektriğe yapılan ve %5.000 ile %6.000’i aşan tarihî zam artışlarına karşı Ocak ayının sonundan bu yana gösteriler ve protestolar sürüyor.

Enerji Bakanlığı’nın yeni tarifeleri gözden geçirebileceği ve elektrik fiyat artışı kararını yeniden incelemek üzere yeni bir komisyon kurulduğu yönünde söylentiler dolaşsa da, şu ana kadar resmî bir karar alınmış değil.

Tartus ve Lazkiye kentlerindeki öğretmenler, Eğitim Bakanlığı’nın bu iki bölgeye yerleşmiş ve mesleki durumlarını resmîleştirmek için gerekli işlemleri tamamlamış öğretmenleri kendi memleketlerine geri gönderme kararına karşı bir haftadan uzun süredir protestolarını sürdürüyor. Öğretmenler bu kararı sert biçimde kınayarak, çoğunun yıllardır bu iki bölgede yaşadığını ve memleketlerine geri dönmelerini sağlayacak mali ve toplumsal imkânlara sahip olmadığını vurguladı.

Göstericiler bu uygulamayı meslekleri için “idam kararı” olarak nitelendirdi ve bunun binlerce öğretmenin toplu işten çıkarılmasının habercisi olduğunu belirtti. Tartus’taki öğretmenler sendikasının yerel şube başkanı Yakup Muhammed Halid, sendikanın sözleşmeli öğretmenlerin “meşru” taleplerini desteklediğini, onların ihtiyaçlarına yanıt vermek ve çıkarlarını yasa çerçevesinde savunmakla yükümlü olduğunu ifade etti. Özellikle, öğretmenlerin göreve alındıkları vilayete geri gönderilmeleri kararı sonrasında mali ve psikolojik zarar gördüklerini dile getirdi.

Öte yandan kamyon şoförleri de, taleplerinin yetkililer tarafından dikkate alınmaması üzerine süresiz greve gittiklerini ve vilayetler arası yük taşımacılığını durdurduklarını açıkladı. Şoförler, “taşıma ücretlerinin resmî tarifesini belirleyen büronun kaldırılmasını” protesto ederek, bu büronun yeniden faaliyete geçirilmesini talep etti. Taşıma fiyatlarının sosyal medyadaki aracılar tarafından belirlenmesinin şoförlerin çalışmalarını olumsuz etkilediğini belirttiler.

Diğer talepleri arasında sendikaların yeniden etkinleştirilmesi ve bir dayanışma fonu kurulması da yer aldı. Ancak devlet, yalnızca yabancı kamyonların ülkeye girişini askıya almak suretiyle taleplere kısmi bir yanıt verdi.

Suriye’nin kuzeyinde, özellikle İdlib ve Halep kırsalında, daha sınırlı ölçüde ise Hama kırsalında öğretmenler kadrolu istihdam, işten çıkarılanların geri alınması ve yaşam maliyetlerindeki artışa paralel bir maaş zammı talebiyle geniş çaplı greve gitti.

Bu bölgelerde bin 700’den fazla okul kapandı. Öğretmenler grevlerine, yetkililerin maaş artışı ve çalışma koşullarının iyileştirilmesine dair sözlerini yerine getirmemesine yanıt olarak “Onur Grevi” adını verdi. Öğretmenler 2025 yılının sonunda da kitlesel gösteriler düzenlemişti.

“Özgür Suriyeli Öğretmenler” adlı bağımsız bir grup, öğretmenlerin %200 oranında maaş artışı talep ettiğini açıkladı. Daha önce duyurulan ve bu yılın başında yürürlüğe girmesi gereken %100’lük maaş artışının uygulanmadığını, bunun da hayal kırıklığını artırarak güveni zedelediğini vurguladı.

Dera ve Hama kırsalında da dayanışma eylemleri bildirildi. Öğretmenler, maaşlara ilişkin taahhütler yerine getirilene ve temel eğitim malzemeleri sağlanana kadar grevin açık uçlu olduğunu ve sınıflarına dönmeyeceklerini ilan etti.

İdlib’de İl Millî Eğitim Müdürü, art arda üç gün devamsızlık yapan her öğretmene (işten çıkarma dâhil) idari yaptırımlar uygulanacağı tehdidinde bulunmasının ardından öğretmenlere ait bir WhatsApp grubundan çıkarıldı. Bu durum büyük bir öfkeye yol açtı. Grev, Suriyeli Öğretmenler Sendikası’nın desteğini aldı. Sendika, talepleri “personelin yaşam, eğitim ve sosyal koşullarını iyileştirmeye yönelik meşru talepler” olarak nitelendirdi ve “bu talepleri desteklediğini ve karşılanmaları için çalışmayı sürdüreceğini” açıkladı.

Açıklamada ayrıca, “haklarını talep eden meslektaşlara yönelik her türlü tehdidin ve cezai uygulamanın” reddedildiği belirtildi. Ancak grev ikinci haftasına girerken, yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve maaş artışı taleplerinin görmezden gelinmesini protesto etmek amacıyla birçok eğitim yöneticisi istifa etti.

Ülkede başka toplumsal hareketler de yaşandı. Lazkiye Limanı işçileri işten çıkarılmalarını protesto etti; Deyrizor’daki fabrika işçileri ise yatırımcı tarafından dayatılan maaş kesintisini reddetti.

Halep’te seyyar satıcılar, 1 Şubat’ta yerel makamların faaliyetlerini yasaklama ya da bazı durumlarda tezgâhlarını sökme kararına karşı sokağa çıktı. Halep’in doğusundaki Bazaa’da belediye çalışanları da maaşlarının üç aydır ödenmemesini protesto etmek için gösteri düzenleyip greve gitti.

Bu eylemler, Suriye hükümetinin izlediği ve yeniden inşa ile kalıcı bir ekonomik toparlanma için gerekli temelleri sağlamayan ekonomi politikalarına karşı halk sınıflarındaki artan hoşnutsuzluğu yansıtıyor.

Güneydeki Kuneytra vilayetinde, Tarımsal Araştırma Merkezi çalışanları 65 keyfi işten çıkarmayı protesto etmek için yürüyüş düzenleyerek kararın iptalini talep etti. Yerel işçi sendikası başkanı Bassam el-Said, bu kararı “özellikle bu zorlu yaşam koşullarında adaletsiz, keyfi, kabul edilemez ve kınanması gereken bir uygulama” olarak nitelendirdi. Kuneytra’nın “siyonist düşmanla ön cephede bulunması nedeniyle halkın topraklarını kullanmasını engelleyen özel bir duruma sahip olduğunu” vurguladı.

Kuneytra Araştırma Merkezi’nin resmî olarak 600 çalışana ihtiyaç duyduğunu, ancak hâlihazırda yaklaşık 300 kişinin çalıştığını, buna rağmen hükümetin personel sayısını azaltmaya devam ettiğini ifade etti.

Palmira kentinde yurttaşlar, temel hizmetlerin sağlanmaması ve sağlık ile kamu hizmetlerine destek verilmemesi dâhil olmak üzere halkın taleplerinin sürekli göz ardı edilmesini protesto etti.

İdlib kırsalındaki Dana kentinde de hizmetlerin düşüklüğü ve bölgenin süregelen marjinalleştirilmesine karşı kitlesel gösteriler düzenlendi. Göstericiler, Şam’daki geçiş hükümeti yetkililerinin görevden alınmasını talep etti.

İdlib vilayetinin geniş bölgelerinde temel hizmetlerde belirgin bir gerileme yaşanıyor. Nüfus özellikle elektrik temininin iyileştirilmesini, yolların onarılmasını, kamu hizmetlerinin geliştirilmesini ve yaşam koşullarının düzeltilmesini talep ediyor. Bu talepler, vilayetin çeşitli bölgelerini ve Suriye’nin diğer alanlarını etkileyen sel felaketlerinin ardından daha da güçlenmiş durumda.

Rakka’da ve daha sınırlı ölçüde Deyrizor’da, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) çekilmesinin ve kentin Şam hükümetine bağlı silahlı güçlerin kontrolüne geçmesinin ardından öğretmenler neredeyse her gün gösteriler düzenliyor. Bölgedeki okullarda kadrolu istihdam ve önceki yıllarda kaybettikleri öğretmenlik haklarının iadesini talep ediyorlar.

Ayrıca Deyrizor vilayetinden bir grup aktivist ve yurttaş, “#كفى_ديرالزور_منكوبة” (Deyrizor felaket olmaktan çıksın) etiketiyle geniş çaplı bir kampanya başlattı. Kampanya, vilayette yaşam koşulları ve hizmetlerin çöküşüne yol açtığını belirttikleri “sistematik marjinalleştirmeye” karşı başlatıldı.

Kampanya öncüleri, Cumhurbaşkanlığı’na ve hükümete hitaben yayımladıkları bildiride, Deyrizor’un muazzam petrol ve tarım zenginliklerine rağmen %80’den fazla oranda “felaket bölgesi” hâline geldiğini belirtti. Protestocular, Deyrizor’un resmen “felaket bölgesi” ilan edilmesini, bunun da acil planların ve olağanüstü önlemlerin hayata geçirilmesini gerektirdiğini ifade etti ve bu benzeri görülmemiş ekonomik ve toplumsal kötüleşmeden hükümet yetkililerini doğrudan sorumlu tuttu.

Talepler arasında, vilayet topraklarından çıkarılan petrol ve gaz gelirlerinden belirli bir payın yerel kalkınma ve hizmet projelerine ayrılması, köprülerin ve ana yolların derhâl onarılması yer aldı. Bildiride ayrıca karar alma süreçlerine yerel toplumun ve gerçek uzmanlıkların dâhil edilmesinin önemi, yerel kadroların güçlendirilmesi ve sembolik projeler yerine sürdürülebilir kalkınma projelerinin başlatılması gerektiği vurgulandı; böylece kaynakların yurttaşların yaşamına doğrudan etki etmesi amaçlanıyor.

Kemer sıkma önlemleri ve devletin rolünün azaltılması

Bu gösteriler, Suriye hükümetinin yeniden inşa ve kalıcı bir ekonomik toparlanma için gerekli temelleri sağlamayan ekonomi politikalarına karşı halk sınıflarında büyüyen hoşnutsuzluğu yansıtıyor. Şam yönetimi, ticaretin serbestleştirilmesine, devlet varlıklarının özelleştirilmesine, doğrudan yabancı yatırımların çekilmesine, sert kemer sıkma önlemlerine ve kamu sektörünün küçültülmesine dayalı neoliberal bir ekonomik model benimsedi. Suriyeli yetkililer, kamu işletmelerinin daha fazla özelleştirilmesini ve devletin rolünün azaltılmasını savunmayı sürdürüyor. Bu bağlamda Maliye Bakanı Muhammed Yasser Barna, geçen Ekim ayında verdiği bir röportajda, “Hedefimiz daha küçük bir kamu sektörü ve daha düşük bir bütçeye sahip olmaktır” demişti.

Hatırlanacağı üzere Suriye makamları Ocak 2025’te kamu çalışanlarının üçte birine kadarının işten çıkarılabileceğini açıklamıştı. Ancak işten çıkarmalar veya geçici görevden uzaklaştırmalar için herhangi bir kriter ya da yasal prosedür belirlenmedi. Bu da keyfî tasfiyelere dair kaygıları artırdı.

Ağustos ayı sonunda yetkililer, kamu kurumlarına geçici sözleşmelerin yalnızca zorunlu hâllerde yenilenmesi, personelin uzun süreli izinlerinin sonlandırılması ve memurların 1 Eylül 2025 itibarıyla görevlerine dönmesi talimatını verdi. Ancak birçok bakanlık ve kurumda, çeşitli gerekçeler ileri sürülerek personelin görevine iadesi reddedildi.

Kamu çalışanlarının işten çıkarılması süreci devam ediyor. Yılbaşından bu yana çeşitli bakanlıklar dalgalar hâlinde tasfiyeler gerçekleştirdi: Lazkiye’de tarım müdürlüklerinde 300’den fazla kişi, Lazkiye Tahıl Kurumu şubesinde 40’tan fazla kişi, Tartus vilayetindeki Tarım Bakanlığı’nda 200 kişi, Suriye İnşaat ve Kalkınma Şirketi’nde 400 çalışan, Humus, Lazkiye ve Hama’daki elektrik müdürlüklerinde yüzlerce kişi, Enformasyon Bakanlığı’nda onlarca kişi işten çıkarıldı. Ayrıca bazı çalışanların sözleşmeleri yenilenmedi; örneğin yılın başında Halep Belediye Meclisi’nde 180’den fazla çalışanın sözleşmesi uzatılmadı.

Bu önlemler, ekonomik gücün yeni yönetici elitin ve onun iş ağlarının elinde daha fazla yoğunlaşmasını pekiştiren politika ve kararlarla birlikte hayata geçirildi. Oysa Suriyelilerin büyük çoğunluğu yoksulluk içinde yaşamaya ve alım gücünü kaybetmeye devam ediyor.

Aynı zamanda, emeğin çıkarları yerine sermayeye öncelik verilmesi, 2026 tarihli 29 sayılı kararname ile bir kez daha ortaya çıktı. Bu kararname, yürürlüğe giriş tarihinden itibaren bir yıl içinde ödenmesi koşuluyla, işverenleri sigorta primlerinin gecikmesine ilişkin faiz ve cezalardan muaf tutuyor.

Bu düzenleme, kamu sigorta kurumunu zayıflatarak emeklilik maaşlarının iyileştirilmesi için gerekli nakit kaynaklardan mahrum bırakıyor. Kararname işverenleri korurken, işçileri sosyal güvence ağından, iş kazası tazminatlarından ve emeklilik maaşından yoksun bırakmış durumda.

Tabandan örgütlü halk seferberliği olanakları nelerdir?

Sendika yöneticilerinin büyük çoğunluğu fiilen devlet yetkilileriyle uyumlu hareket etmektedir. Yeni Suriye yönetimi, neoliberal ekonomik yönelimi ve kemer sıkma politikalarına paralel olarak, tıpkı devlet kurumlarında yaptığı gibi ekonomik ve toplumsal aktörler üzerindeki denetimini pekiştirecek adımlar atmıştır. Sendikaların ve meslek örgütlerinin başına, yeni bir yönetimin seçimle belirlenmesine olanak tanımadan kendi sadık isimlerini atamıştır. Öğretmenler sendikası, kuzeydeki meslektaşlarına verdiği desteğin hiçbir şekilde Suriye devletine karşı olumsuz bir tutum anlamına gelmediğini açıklamıştır.

Bununla birlikte, bazı sendika ve meslek örgütleri daha fazla bağımsızlık elde etmek için girişimlerde bulunmuştur; öğretmenler sendikası buna örnektir.

Örneğin Suriye Gazeteciler Derneği, Enformasyon Bakanlığı’nın Şubat ortasında bir “mesleki etik kuralları” yayımlama niyetini yakın zamanda kınamıştır. Dernek bunu, “geçiş dönemi anayasal bildirgesinin ruhuna ve lafzına aykırı”, “tanınmış mesleki standartlara saygısızlık” ve mesleki bağımsızlığa ilişkin anayasal bildirgede yer alan “uluslararası taahhütlerin ihlali” olarak değerlendirmiş; ayrıca “özgürlükler alanındaki kazanımların gerilemesi” tehlikesine karşı uyarmıştır. Bu sürecin “tamamen mesleki bir mesele” olduğunu ve Suriye Gazeteciler Derneği ile Suriye Gazeteciler Sendikası’nın, gazetecilerin meşru temsilcileri olarak Uluslararası Gazeteciler Federasyonu’yla eşgüdüm içinde yürütmesi gereken bir alan olduğunu savunmuştur. Dernek, Enformasyon Bakanlığı’nın bir “ahlaki denetim organına” dönüştürülmesi riskine dikkat çekerek bunun özgür araştırmacı gazeteciliğin önünü keseceğini ve sansür sistemini yeniden üreteceğini belirtmiştir. Bağımsız olmayan sendikalardan çıkan her türlü etik kuralının “mesleki meşruiyetten yoksun” olacağını vurgulamıştır.

Neoliberal yönelim ve kemer sıkma politikalarıyla eşzamanlı olarak yeni yönetim, ekonomik ve toplumsal aktörler üzerindeki kontrolünü, devlet kurumlarında yaptığı gibi, sistematik biçimde güçlendirmiştir.

Bu çerçevede, iktidardaki devlet otoritelerinden bağımsız, demokratik ve kitlesel sendikal örgütlenmeler için mücadele, hem halkın yaşam ve çalışma koşullarını iyileştirmek hem de daha genel olarak demokratik hakları ve toplumsal adalet ile eşitliğe dayalı bir ekonomik sistemi savunmak açısından hayati önemdedir.

Sendikalardan feminist örgütlere, yerel topluluk inisiyatiflerinden ilerici siyasal partilere ve ulusal yapılara kadar halk örgütlerinin inşa edilmesi ve yeniden inşa edilmesi yönünde yaygın bir ihtiyaç bulunmaktadır. Aynı zamanda bu yapıların birbirleriyle birleşik bir hat oluşturması gerekmektedir.

Nitekim demokrasinin sosyal, ekonomik, kültürel ve ulusal haklar alanına genişlemesi tarihsel olarak her zaman tabandan yürütülen ve başarıya ulaşan mücadelelerin ürünü olmuştur: ekonomik ve sivil haklar, oy hakkı, sendikalaşma, toplumsal cinsiyet eşitliği gibi kazanımlar bu şekilde elde edilmiştir. Sömürü ve baskıya karşı mücadeleleri birbirine bağlamak, halk sınıflarının çıkarlarına dayanan bir siyasal alternatif inşa etmenin temel yoludur.

Joseph Daher

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi