İmdat Freni

Feminizm

Kadınların ve Tarihin Mağluplarının Silinmiş Tarihini Hatırlamak – Eleni Varikas ile Söyleşi

Üniversite hayatınız ve entelektüel yolculuğunuzdan bahseder misiniz?

Eleni Varikas: Aslında bu iki yol çok erken bir dönemde kesişti. Yunanistan’da doğdum ve ilk üniversite eğitimimi orada, edebiyat ve felsefe fakültesinde yaptım. Zor bir siyasal dönemde, radikal sol bir ailede büyüdüm. Bütün bunlar belirleyici oldu. Bir yandan, siyasal baskıdan zarar görmüş bir aile ortamından geliyorum (örneğin sürgün). Savaş sırasında direnişte mücadele etmiş grupların tasfiye edilmesinden sonra, Yunanistan’da otoriter bir rejim kuruldu.

Bunları özellikle vurguluyorum, çünkü hem militan hem de akademik yolculuğumun kökeninde bunlar var ve bu süreçler beni etkiledi. Şunu söylemeliyim ki ailem beni hiçbir zaman radikal sol bir eğitim izlemeye zorlamadı, ama kitaplar oradaydı, ne olursa olsun. Öte yandan, Nisan 1967’de başlayan “Albaylar Cuntası” da benim yolculuğumda önemli bir rol oynadı. Elbette Yunanistan’dan ayrılma isteğim çok güçlüydü ve bu nedenle Fransa’da okumaya karar verdim.

Paris’te, Georges Haupt’un yönetiminde eğitimime devam ettim ve Yunanistan’da daha sonra komünist hale gelen ilk sosyalist partinin oluşumuyla ilgilendim. Ayrıca Mayıs 1968’in bir bölümünü yaşadığımı da belirtmeliyim. Elbette 1968 hareketi yalnızca Fransa’da değil, dünyanın farklı bölgelerinde gelişti ve birçok insanın radikalleşmesi için uygun bir zemin yarattı. 1968, feministlerle yapılan ilk tartışmaların da çerçevesini oluşturdu.

Feminizme yönelimimin, benim için bir tür kahraman olan büyükanneme duyduğum hayranlıktan da kaynaklandığını düşünüyorum. Cuntanın sonuna doğru (1974), bazı gruplar birleşerek “Kadınların Kurtuluş Hareketi”ni kurdu.

Fransa’daki eğitimimi tamamladıktan sonra, devrimci mücadeleye katkıda bulunmak için Yunanistan’a geri döndüm. Bu dönemde bazı radikal sol örgütlerde faaliyet yürüttüm. Elbette bu kolay olmadı; bu yıllar boyunca birçok hukuki süreçle karşı karşıya kaldım. Militanlığı teşvik eden çok yoğun bir atmosfer vardı. Adım yükseköğretimdeki “kara liste”ye alınmış olduğundan, özel bir lisede öğretmenlik yapmak dışında bir seçeneğim yoktu. Bunun benim kişisel geçmişimden çok, babamın siyasal angajmanıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Ama bu cezayı hak etmeye çalıştığımı da söyleyebilirim (gülüyor).

Bununla birlikte sendika üyesiydim ve Devrimci Komünist Cephe’nin bir parçasıydım. Hatta Fransa’da François Maspero tarafından yayımlanan “İlkokul ve lise öğrencileri için Küçük Kırmızı Kitap”ı çevirdiğim ve güncellediğim için [1], Kilise’nin girişimiyle bana karşı dava açıldı. İşimi kaybetmiş olsam da sonunda beraat ettim. Mahkeme başkanı Christos Sartzetakis’ti [2]. Bu da geçmişimin bir parçası.

Elbette Fransa’da bulunduğum süre boyunca feminizme büyük ilgi duydum. Cité internationale universitaire’de feminizm çok konuşuluyordu. Aynı zamanda Yunanistan’da, 1974’ten yaklaşık 1984’e kadar metinler yayımlayan bir feminist yayınevinin kurulmasına katıldım. Aslında bazı Yunan feminist grupları bu yayın projesinden doğdu. Yunanistan’da projemize hem sağdan hem de soldan gelen muhalefetle karşı karşıya kaldık. Grubumuz birçok farklı feminist eğilimi bir araya getiriyordu, ancak bunu diktatörlük sonrası ve özgürleşme ruhu içinde yapıyordu. O dönemde karşı karşıya olduğumuz temel sorun, feminizme adanmış hiçbir yayının bulunmamasıydı.

Bu yüzden işe bazı tarihsel metinleri yayımlamakla başladık. Yunanistan’da feminizm 1987’de ortaya çıktı. Bu konuda henüz kimse yazmamıştı. Arşivler yoktu… Yunanistan’ın birçok iç savaş yaşadığını hatırlatmak gerekir. Bu nedenle, farklı ülkelerden pek çok önemli belgeyi kamuya açmaya karar verdik; çünkü biz enternasyonalisttik ve elbette tüm çeviri, düzeltme ve yayına hazırlama çalışmaları bizzat bizim tarafımızdan yapılıyordu. Yayımladığımız yazarlar arasında Mary Wollstonecraft da vardı.

“Önemli ve Önemsiz Şeyler. Tekil Deneyim ve Toplumsal Cinsiyetin Tarihselliği” (Tumultes, no. 23, 2004) başlıklı makalenizde, eleştirel teorinin, özellikle de Theodor Adorno’nun düşüncesinin, tahakküm ile bilimsel söylem arasındaki bağı eleştirme konusunda feminist düşünceye nasıl katkı sunabileceğini gösteriyorsunuz. Ancak queer perspektifin bazı eğilimleri bazen tarihin rolünü, özellikle de tekil deneyimleri ihmal edebiliyor. Argümanınızı biraz daha açabilir misiniz?

Eleni Varikas: Bana göre günümüzde queer teori, hem tarihsel hem de öznel deneyime oldukça fazla önem veriyor. Bu metinde eleştirdiğim şey daha çok postmodern eğilimdi. Bu ikisi aynı şey değil. Queer teori ilginç bir şekilde ortaya çıkıyor, çünkü “biz neysek oyuz” ve kimsenin bizi tanımlayamayacağını gösteriyor. Benim eleştirimde vurgulamak istediğim nokta, dilin tek başına yeterli olduğu fikriydi. Eleştirim, bazı eğilimlerin baskının ve yaşantının maddi deneyimini ihmal etmesine yönelikti. Bence feminizm içinde de bu tür bir eğilim zaman zaman görülebiliyor.

Eleştirel teori ile feminizm arasındaki ilişkiye gelince, 1968’den itibaren Monique Wittig gibi önemli feministlerin ortaya çıktığını düşünüyorum; kendisi çok iyi bir şairdir ve Herbert Marcuse’ün Tek Boyutlu İnsan kitabını Fransızcaya çevirmiştir. Almanya’da öğrenciler ile Theodor Adorno arasında bir kopuş yaşanmış olsa da, 1968 hareketi Frankfurt Okulu’nun ruhunu yeniden sahiplendi.

Şunu da belirtmek gerekir ki birçok farklı feminizm vardır. Ancak bugün feminizmin bazı kesimleri eleştirel teoriyle ilgilenmektedir. Feminizm içinde gelişen isyan ruhu, Frankfurt Okulu’nun çalışmalarına, özellikle de Theodor Adorno’nun düşüncesine doğal olarak bir ilgi doğuruyor. Siyaset Bilimi Enstitüsü’nde —ki feminizmiyle özellikle öne çıkan bir kurum değildir— bu konuyla ilgilenen birçok öğrenciyle karşılaştığımı hatırlıyorum. Bana göre feminizm ile eleştirel teori arasında, burjuva feminizmini, kapitalizmi, kaba erkek egemenliğini vb. reddetme temelinde bir “seçmeci yakınlık” vardır. Günümüzde çok okunan birçok feminist, örneğin Wendy Brown, Frankfurt Okulu’nun çalışmalarından beslenmiştir…

Angela Davis de yükseköğrenimini Herbert Marcuse’ün yanında yapmıştı…

Eleni Varikas: Elbette. Angela Davis, Marcuse’ün en sevdiği öğrencisiydi. Bu açıdan Berkeley çok önemli bir rol oynadı.

Sık sık Theodor Adorno’nun şu sözünü anıyorsunuz: “her şeyleşme bir unutmadır”[3]. Bu bağlamda, Walter Benjamin’in kavrayışıyla, Sojourner Truth örneğini özgürleşme anlatısının kilit bir anı olarak hatırlatıyorsunuz. Güney feminizmi bu tür tarihsel anlardan nasıl ilham alabilir?

Eleni Varikas: Penser le sexe et le genre kitabımda, bir yandan Sojourner Truth figürünü, diğer yandan Simone de Beauvoir’ı ele alıyorum; çünkü “neye dönüştüğümüz” fikri bana çok önemli görünüyor. Bizi ilgilendiren tam da bu “oluş” sürecidir. Benim eleştirdiğim feminizm, bunu unutma eğiliminde olan feminizmdir. Her ülkede feminizmin başlangıcı, geçmişe dönüp bugünlere nasıl gelindiğini anlamaya çalışmaktır; yani kadınların nasıl nesne olmaktan çıkıp özne haline geldiklerini kavramaktır. Elbette bu tarihsel bir yöntemdir…

Gerçekten de hatırlama sürecinde anımsama (anamnez) çalışmasının önemini vurguluyorsunuz…

Eleni Varikas: Elbette, bunun tarihçi olmamın nedenlerinden biri olduğunu düşünüyorum. Yunanistan’da yazdığım ilk kitabım La Révolte des Dames [4]’de (Hanımların İsyanı-çn) (burada söz konusu olan kadınlar burjuva kökenliydi ve ayrıca bu başlık, “hanım” teriminin içerdiği çelişki nedeniyle solcu yoldaşlarımıza yönelik bir provokasyondu), amacım şu soruya yanıt aramaktı: 19. yüzyılda kadınların otuz yıl boyunca yayımlanan bir feminist gazete kurmuş olmaları nasıl göz ardı edilebilirdi? Oysa Fransa’da bu kadar uzun süre yayımlanan böyle bir gazete hiç olmamıştı.

Hatırlama, kanonik anlatının tamamen yok ettiği ya da gizlediği bir manzarayı yeniden açığa çıkarır. Elbette kadınların silinmiş tarihi yalnızca kadınlara özgü değildir; başka bir çalışmamda da gösterdiğim gibi, tarihin tüm mağlup edilmişlerine aittir [5].

Penser le sexe et le genre’de, toplumsal cinsiyetin siyaseti kurduğunu ve aynı zamanda siyaset tarafından kurulduğunu gösteriyorsunuz. Bu bağlamda, feminizmin bazı eğilimlerinin diğer tahakküm ilişkilerini unuttuğunu eleştiriyorsunuz. Bu fikri biraz açabilir misiniz?

Eleni Varikas: Elbette, toplumsal cinsiyet, diğer her türlü baskı biçimi gibi bu ilişkiler tarafından kurulur ve aynı zamanda onları kurar. Bu mesele bazen unutuluyor. Tarihi “satanlar” aslında tarihe sahip olanlardır, çünkü onu yazan onlardır. Simone de Beauvoir “kadın doğulmaz, kadın olunur” dediğinde, varoluşçuların ruhunu ifade ediyordu. Ancak bunun ne anlama geldiğini düşünmek gerekir; başka bir deyişle, “nasıl olunur?” sorusunu sormak gerekir. İnsan, farklı düzeylerde güç ilişkilerinin bulunduğu bir toplumda “olur” (tarihsel, ideolojik, deneyimsel vb.). Mesele yalnızca tarihsel bir unutma değildir. Tarihsellik olmadan, insanları şekillendiren güç ilişkilerini göstermek imkânsızdır.

Öte yandan, Perulu sosyolog Aníbal Quijano’nun çalışmalarını biliyorsunuz ve onu yazılarınızdan birinde de anıyorsunuz[6]. “İktidarın sömürgeselliği” kavramının feminist perspektife, özellikle de Avrupa’da gelişen feminizme katkısı nedir?

Eleni Varikas: Elbette “iktidarın sömürgeselliği” yalnızca kadınları ilgilendiren bir mesele değildir. Kadınların baskı altına alınması, sömürgeleştirmenin şiddetiyle yakından bağlantılıdır. “Merkez”in (Avrupa ya da Kuzey Atlantik) iktidarı, fetih süreci içinde kurulmuş ve onun ayrılmaz bir parçası olmuştur: şiddet, katliamlar vb. Bu süreklilik kazanan şiddet, bir “bumerang etkisi” olarak Avrupa’ya geri döner. Aşırı şiddet üretildikçe, insanlar da insandışılaşır. Bu bağlamda Rosa Luxemburg, emperyalizm ve militarizasyon üzerinden şiddetin rolünü vurgulamıştır. Sömürgeleştirme bu şiddetin kurucu unsuruydu; çünkü başka toprakların fethedilmesi gerekiyordu ve elbette halklar bu tahakküme her zaman direndi.

“İktidarın sömürgeselliği” çok faydalı bir kavramdır ve özellikle ırkçılığın, mülteci karşıtlığının ve “beyazlık” dışında kalan her şeye yönelik reddin hızla arttığı bir dönemde daha da derinleştirilmesi gerekir. Aslında bu beklenmedik bir durumdur; çünkü 1968’den sonra her şeyin değişeceği düşünülüyordu. Bugün Avrupa’da yaygın olan İslamofobiye bakın; başörtüsü etrafındaki tüm tartışmalara bakın (ben başörtüsüne ne karşıyım ne de yanayım, insanlar istedikleri gibi giyinir). Kadınlar istedikleri gibi giyinmelidir. Bu ırkçılık, bu sömürgesellik ile bağlantılı olarak gelişir; örneğin siyah bir kamu görevlisini temsil etmek için maymun imgesinin kullanılması gibi.

“İktidarın sömürgeselliği” aynı zamanda şu tür durumlarda da kendini gösterir: Bir öğrenci tezini savunmaya alışılmışın dışında bir kıyafetle geldiğinde ciddiye alınmaz. Pek çok kez, çok ilginç projelere sahip olmalarına rağmen bazı öğrencilerin yalnızca “doğru” şekilde giyinmedikleri için doktora programlarına kabul edilmediğine tanık oldum. Elbette bu bir dünya görüşünü yansıtır; ama bu dünya görüşü sömürgeleştirme olgusundan ayrı düşünülemez. Avrupa gücünü nasıl elde etti? Fetih ve servet birikimi yoluyla.

Ötekine, yani eski sömürgeleştirilmiş olana yönelen şiddet, aynı zamanda kadınlara yönelir. Örneğin Yunanistan’da aşırı sağ parti Altın Şafak kadınlara karşı şiddet uygulamaktadır. “İktidarın sömürgeselliği”, ırkçılık, erkek egemenliği, yabancı düşmanlığı, İslamofobi vb. dinamikleri anlamak için son derece güçlü bir çerçeve sunar.

  •  

Bu söyleşi, sosyolog Luis Martínez Andrade tarafından derlenen « Feminismos a la Contra. Entre-vistas al Sur Global » (La Vorágine, 2019) adlı eserde İspanyolca olarak yayımlanmıştır. Röportajı gerçekleştiren kişi Luis Martínez Andrade’dir.

Notlar

[1] İlkokul ve lise öğrencileri için Küçük Kırmızı Kitap, başlangıçta Danimarka’da yayımlanmış bir monografiydi; daha sonra İspanyolcaya çevrilmiş ve İspanya’da Geçiş süreci sırasında gizlice yayımlanmıştır. Bu kitap, Marksist bir bakış açısıyla mevcut eğitim sistemini eleştirdiği için birçok ülkede yasaklanmıştır.

[2] Christos Sartzetakis, Grigóris Lambrákis davasında sorgu yargıcıydı (bu dava Z romanına ve filmine ilham vermiştir); daha sonra 1985–1990 yılları arasında, PASOK adına Helen Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı olmuştur.

[3] Eleni Varikas, Penser le sexe et le genre, PUF, Paris, 2006, s. 65

[4] Eleni Varikas, La Révolte des Dames. Formation d’une conscience féministe en Grèce, Archives Historiques, Atina, 1987.

[5] Eleni Varikas, Les rebuts du monde. Figures du paria, Stock, Paris, 2007.

[6] Eleni Varikas, « L’intérieur et l’extérieur de l’État-nation. Penser… outre », Raisons politiques, no. 21, 2006, s. 5-19.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Filistin’de Sömürgeleştirme ve Feminist Hareket – Leila Serra Badran

Son iki yıl içinde sömürgeci söylem, 7 Ekim olaylarını ve ardından İsrail Devleti tarafından gerçekleştirilen soykırımı bağlamından kopararak sunmuştur; sanki şiddete başvurmanın hiçbir nedeni yokmuş gibi, sanki bu olay Filistin halkına yönelik yüz yıllık Siyonist sömürgeleştirmenin doğrudan sonucu değilmiş gibi. 7 Ekim olayları, öncesinde yaşananların bütünü dikkate alınmadan anlaşılamaz.

Bugün Filistin üzerine düşünmek

Bir yüzyıldan uzun süredir Filistin – toprağı ve halkı – küresel güçler ve rejimler tarafından kurulan ve desteklenen sömürgeci, emperyalist ve soykırımcı bir projeye maruz kalmaktadır. Bu süreç, XIX. yüzyılın sonlarında Filistin topraklarında ilk Siyonist yerleşimlerle başlamış, 1917’de Balfour Deklarasyonu ile devam etmiştir – bu deklarasyon, Avrupa’dan gelen yerleşimcilerin sömürgeci hedefleri uğruna Filistinli yerli halkın haklarını yok saymıştır – ve 1948’deki Nakba ile sürmüştür. Bugün ise Gazze’de soykırımın yoğunlaşması ve özellikle Batı Şeria’da tüm Filistin genelinde Siyonist sömürgeci şiddetin tırmanmasıyla devam etmektedir.

XIX. yüzyılda başlayıp günümüze kadar süren bu süreç, kalıcı bir Nakba’dır: Filistinlilerin varlığını ortadan kaldırmak ve onların evlerinin ve bedenlerinin yıkıntıları üzerinde emperyal bir yapı kurmak amacıyla, zorla yerinden etme, toprak gaspı, Filistin kimliğinin silinmesi ve etnik temizlikten oluşan, süreklilik arz eden bir projedir.

İsrail, ırksal kapitalizmin yapıları içinde yer alan Siyonist ve sömürgeci bir rejim olarak anlaşılmalıdır. Kapitalizm özünde ırksallaşmıştır. Varlığı ırksal hiyerarşiden ayrı düşünülemez; bu hiyerarşi, ırksallaştırılmış insanların, beyaz olmayanların ve Güney toplumlarının sistematik baskı ve sömürüsüne yol açar. Bu, söz konusu toplulukların sürekli boyunduruk altına alınması ve her düzeyde sömürülmesi olmadan varlığını sürdüremeyen bir ekonomik sistemdir; bu da onun temelde adaletsiz ve eşitsiz yapısını açıkça ortaya koyar.

Apartheid ise yerleşimci sömürgeciliğe içkin olan şiddetin bir başka tezahürüdür ve derin biçimde kök salmış ırksal baskı ve sömürü dinamikleri dikkate alınmadan ele alınamaz. Filistin’de, başlangıcından bu yana, kapitalizmden bağımsız bir yerleşimci sömürgecilik hiçbir zaman var olmamış, aynı şekilde ırksallaştırma boyutu olmadan bir kapitalizm de olmamıştır.

Bu nedenle, analitik bir bakış açısından, liberal perspektifteki apartheid ve insan hakları çerçevesinin derin ve radikal bir biçimde sorgulanması gerektiğini düşünüyorum. Apartheid’i kendi başına bir son olarak ele almak sınırlayıcıdır; çünkü bu kavram, çok daha geniş ve derin bir yapısal şiddet sisteminin parçasıdır. Hukuki bir ayrımcılık durumunu tanımlar, ancak dayandığı sömürgeci projeyi açıklamaz. Güney Afrika’da olduğu gibi hukuki ve kurumsallaşmış bir ayrım ve baskı rejimine işaret eder; ancak Filistin söz konusu olduğunda İsrail Devleti yalnızca ayrımcılık ve segregasyon uygulamakla kalmaz, aynı zamanda yerli nüfusu yerinden eder, ortadan kaldırır ve yerine başkalarını koyar. Bu, yerli nüfusu silerek yerine başka bir nüfus yerleştirmeyi amaçlayan yerleşimci sömürgecilik olarak adlandırılır. Apartheid sistem içinde ayrımcılığı örgütlerken, yerleşimci sömürgecilik sistemin temeli olarak yerli nüfusu ortadan kaldırmayı hedefler.

Gerçekten de hukuki dil, Filistin’deki deneyimin bütününü yansıtmaz; çünkü tüm bu süreçler, doruk noktasını Nakba’da bulan sömürgeci yerleşim rejimine yönelir. Rabea Eghbariah’ın belirttiği gibi:

“Nakba’yı bir suç olarak anlamak ve ona uluslararası hukuk çerçevesinde tanınma sağlamak gerekir (…) Filistin, ancak kalıcı Nakba kavramı üzerinden doğru biçimde anlaşılabilir; bu, apartheid, soykırım ve süresiz işgal suçlarıyla iç içe geçen, ancak aynı zamanda kendi temelleri, yapıları ve amaçları olan silinmez bir trajediyi ifade eden, insanlığa karşı açık bir suçtur. Filistin sorununun gerçekten çözülebilmesi için uluslararası toplumun kalıcı Nakba gerçeğiyle yüzleşmesi gerekir. Nakba’nın evrensel bir kavram olarak – uluslararası normlar tarafından tanınan ve yasaklanan bir kavram olarak – kabul edilmesi, Filistin’de adil ve kalıcı bir çözümün ilk adımıdır.” (Rabea Eghbariah, 2024)

Filistin’de feminist hareket

Feminizm Batı’ya özgü bir icat değildir: Özgünlük ile gelenek, ithal feminizmler ile yerel feminizmler

Filistin bağlamında feminist mücadele, her zaman sömürgecilik karşıtı kurtuluş mücadelesinin temel bir unsuru olmuştur: Biri diğerinden hiçbir zaman bağımsız var olmamıştır. Bu nedenle, yerel ve konumlanmış bir Filistin feminist hareketi üzerine düşünmek, onun her zaman içinde yer aldığı sömürgecilik karşıtı mücadele bağlamı dikkate alınmadan mümkün değildir. Dolayısıyla ulusal mücadele ile toplumsal mücadele arasında bir karşılıklı ilişki ya da diyalektik bir gerilim bulunmaktadır. (Kandiyoti, 1991; Sayigh, 1981)

Ulusal kurtuluş hareketi, bazı bağlamlarda, ulusal özgürlük mücadelesinin toplumsal ve toplumsal cinsiyet gündeminin önüne geçmesi durumunda, feminist örgütler için bir engel teşkil etmiştir. Ayrıca, toplumsal cinsiyete dair geleneksel ve ataerkil bir anlayış, karma mücadele alanlarında da varlığını sürdürmüştür; burada kadın militanlar, direnişin örgütlenmesinde temel bir rol oynamalarına rağmen, bakım ya da ev içi emekle ilişkilendirilen görevlere itilmişlerdir. Bu sorumluluklar hem yaşamın yeniden üretimini hem de hareketin sürekliliğini güvence altına almıştır. (Giacaman, Sabbagh, 1996’da aktarıldığı üzere; Hasso, 2005; Jad, 2018; Kuttab, 1989; Taraki, 2006)

Bu gerçeklikle karşı karşıya kalan Filistinli kadınlar, 1978’den itibaren, kendi feminist programlarını formüle edebilmek için karma olmayan alanlar kurmuşlardır. Bu program ulusal kurtuluş mücadelesiyle bağlantılı olmakla birlikte ona tabi değildir. Bunun en sembolik örneği, laik ve Marksist sol bir çerçevede faaliyet gösteren Filistin Kadın Eylem Komiteleri Federasyonu’nun kurulmasıdır. Bu yapı daha sonra FKÖ’nün dört ana ideolojik ve siyasi akımında temsil edilmiştir (Jad, 2018): Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC), Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi (FDHKC), Komünist Parti ve El Fetih; bunların her biri kendi kadın komitelerine ve karma olmayan örgütlenme alanlarına sahipti. (Kuttab, 1993: 73)

Bu direniş çerçevesi, kadın militanlar arasında feminist bir bilincin ortaya çıkmasını teşvik eden siyasal öz-örgütlenme alanları açmış ve böylece feminist hareketin daha önce benimsediği biçimlere kıyasla bir dönüm noktası oluşturmuştur. 1903’ten 1948’e kadar uzanan önceki dönem, belirgin biçimde yardım odaklı bir karakter taşımaktaydı: Bu dönemde üst-orta sınıf kentli kadınlardan oluşan hayır kurumları, mülteci ailelere ve tutuklulara destek sunuyordu.

Buna karşılık, 1970’lerin sonlarında gelişen feminist bilinç, sınıf, toplumsal cinsiyet ve ulus meselelerini eşzamanlı ve birbirine bağımlı biçimde ele alan bir perspektif etrafında şekillenmiş ve bu yaklaşım günümüze kadar varlığını sürdürmüştür. (Giacaman, 1996; Jad, 2018; Kuttab, 2010) Bu feminist bilinç, Birinci İntifada sırasında zirveye ulaşmış, bu dönemde Filistinli kadın hareketi hem siyasal direnişte hem de toplumsal alternatiflerin inşasında hayati bir rol oynamıştır. Halk komiteleri ve özellikle sol ile bağlantılı taban örgütleri aracılığıyla kadınlar, yalnızca mücadelenin koordinasyonunda kilit sorumluluklar üstlenmekle kalmamış, aynı zamanda karşılıklı dayanışma ve öz-yeterlilik ağları da kurmuşlardır; özellikle sokağa çıkma yasaklarından etkilenen kırsal bölgelerde. Bu girişimler arasında alternatif eğitim, cinsel sağlık ve üreme sağlığı, şehit ve tutuklu ailelerine destek, topluluk bahçeleri ve İsrail ürünlerine yönelik boykotlar yer almaktadır.

Bu bağlamda güçlenme, soyut ya da liberal bir teoriden hareketle değil, kolektif ve gündelik pratikler aracılığıyla hayata geçirilmiş; kadınların özerklik hakkı, hareket özgürlüğü ve kamusal katılımı merkeze alınmıştır. Feminist strateji, sınıf, toplumsal cinsiyet ve sömürgeci işgal boyutlarını aynı anda ele alan kesişimsel ve birbirine bağlı bir perspektif benimsemiş; kentli, kırsal ve mülteci kadınları ortak bir özgürleşme projesi etrafında bir araya getirmiştir.

Bu kolektif güçlenme süreci – aşağıdan yukarıya, dönüştürücü ve sömürgecilik karşıtı bir nitelik taşıyan – aynı anda hem toprağın özgürleşmesini hem de toplumsal ve toplumsal cinsiyet ilişkilerinin dönüşümünü hedeflemiştir. Kadınların üretim kooperatiflerine, okuryazarlık programlarına ve mesleki eğitim faaliyetlerine katılımı sayesinde, hareket hem kamusal alanda hem de özel alanda ataerkil hiyerarşileri sorgulamıştır.

Böylece, feminist talepleri çoğu zaman ikincilleştiren baskın ulusal gündemle yaşanan gerilimlere rağmen, kadınlar seferberliğin açtığı alanlardan yararlanarak toplumsal cinsiyet bilincini mücadeleye dahil etmişlerdir. İşgalin maddi koşulları tarafından inşa edilen ve biçimlendirilen bu radikal biçimde bağlamsal feminizm, güçlenme kavramını kişisel ve siyasal kurtuluşun kolektif ve diyalektik bir süreci olarak yeniden tanımlamıştır. Bu yaklaşım, mücadelede kitlesel ve yaygın bir halk seferberliğini hedeflemiştir. Sonuç olarak, Peteet’in (1991) vurguladığı gibi, kadınların siyasal katılımı yalnızca kadınlar ile erkekler arasındaki ilişkileri değil, kadınların kendi aralarındaki ilişkileri de derinden dönüştürmüştür.

“Bu devrimci yıllarda, feminist toplumsal gündem teorik terimlerle tartışılmıyordu; somut olarak hayata geçiriliyordu. Örneğin kadınların hareket etme hakkı talebi. Gece yarısına ya da birlere kadar dışarıda kalıyor, sokaklarda dolaşıyorduk; gösterilerde kadınlar vardı. Bir yerden diğerine seyahat ediyorduk. Feminist taleplerimizin gerçek bir uygulanışı söz konusuydu.” (Soraida Hussein ile yapılan görüşme)

Öte yandan Filistinli akademisyenler, İsrail baskı yapılarının Filistin toplumunun kadınlarla ve cinsel/toplumsal cinsiyet muhalefeti içindeki kişilerle olan ilişkilerini nasıl engellediğini uzun uzun teorize etmişlerdir; bu gruplar ayrımcılığa maruz kalmakta ve en ağır yükleri taşımaktadır. (Hammami, 1995) Bu durum, çifte bir baskı sisteminden kaynaklanır: Bir yandan işgal ve yerleşimci sömürgecilik tarafından dayatılan şiddet ve sürgün, diğer yandan toplumun kendi içindeki ataerkillik.

Örneğin birçok çalışma, yoğun İsrail kontrolü dönemlerinde (yol kontrolleri, kitlesel tutuklamalar, sokağa çıkma yasakları ve toplu cezalandırmalar gibi) ataerkil şiddet oranlarının daha yüksek olduğunu göstermiştir. Ayrıca bazı yazarlar, İsrail’in politik olarak aktif kadınlara yönelik baskısının artması nedeniyle, işgalin kadınların geleneksel toplumsal cinsiyet rollerine daha fazla tabi kılınmasını güçlendirdiğini ya da bunun zeminini hazırladığını ileri sürmektedir.

Bu bağlamda, cinsel taciz, tehditler ve hapsedilme, İsrail Ordusu tarafından halk direnişini engellemek amacıyla yaygın olarak kullanılan pratikler haline gelmektedir. (Abdo, 2014; Hawari, 2019)

Aynı zamanda feminist epistemoloji ve aktivizm, “teröre karşı savaş” sırasında pekişen küresel İslamofobi çerçevesinin son derece farkındadır. Bu çerçevede, Oryantalizm ve onun mirası güçlü biçimde eleştirilmiştir; çünkü bunlar Batı’nın üstünlüğünü kuran ve Avrupa egemenliğini meşrulaştıran eski sömürgeci mantrayı pekiştirmiştir. Oryantalizmin dogmaları – geri kalmışlık, harem, egzotizm, gelenek, muhafazakârlık, din – yalnızca Batı’yı Doğu karşısında ahlaki olarak üstün bir konuma yerleştirmekle kalmaz, aynı zamanda askeri kontrolü, sömürgeciliği, hegemonya kurmayı ve askeri müdahaleleri de meşrulaştırmıştır; bu müdahalelerin insanların maddi yaşamı üzerindeki etkileri günümüze kadar sürmektedir.

Arap feministleri, özellikle de Filistinli olanlar, Oryantalizmle açıklanan “ötekilik” inşasının, Arap ve Müslüman kadınların ve LGBTQI+ bireylerin bedenleri ve özerklikleri üzerinden nasıl kurulduğunu incelemişlerdir. Bu nedenle hem akademik alanda hem de aktivizm içinde, “Arap kadını pasif bir kültür ve din kurbanıdır” mitini yıkmak için çalışmışlar; Arap kadınlarının çok yönlü eylem biçimlerini ortaya koymuş ve liberal kavramları eleştirel ve sömürgecilik karşıtı bir perspektifle sorgulamışlardır.

Aynı şekilde, feminist epistemoloji ve toplumsal hareketler aracılığıyla, baskıdan kurtuluşun ve güçlenmenin Filistin’de farklı anlamlara sahip olduğunu göstermektedirler. Baskı altında olmak ne demektir? Güçlenmiş olmak ne demektir? Siyasal eylem kavramını kim tanımlar? Bu kavram hangi programa hizmet eder? Bu kategoriler, üretildikleri bağlamın dışına taşındıklarında ne gibi etkiler yaratır?

“Özgürleşme, eşitlik ve haklar evrensel bir dilin parçası mıdır? Farklı insan grupları için daha anlamlı olabilecek başka özlemler olabilir mi; örneğin savaşsız ve şiddetsiz bir yaşam?” (Lughod, 5: 2006)

Oryantalist ikiliklerin ve kadınların özgürleşme eksikliğini sözde muhafazakâr kültüre ve İslam’a bağlayan Batılı kültürelci bakışın ötesinde, sömürgecilik sonrasına odaklanan feministler, kadınların baskısını anlamak için başka analiz alanları ortaya koymaktadır: Otoriterlik, ataerkillik, devlet, askeri müdahaleler, emperyalizm ve kültürle eleştirel bir ilişki kurma gerekliliği. Feminizmler, modern ile geleneksel arasındaki katı karşıtlıkları reddederek, neoliberal ve yeni muhafazakâr program ve politikalara yönelik radikal bir eleştiriden doğan kendine özgü bir feminizm arayışı içinde hareket eder. Bu feminizm, toplumsal cinsiyeti jeopolitik bir savaş alanının işareti olarak eleştirel biçimde analiz eder ve eşitsizliklerin ancak sömürgeleştirme ve askeri müdahaleler bağlamında anlaşılabileceğini vurgular.

Filistin’de feminist hareketin birinci İntifada’dan bu yana nasıl evrildiğini ve o dönemde ortaya çıkan eylem ve güçlenme yapılarının günümüze kadar nasıl sürdüğünü anlamak için, “Oslo” olarak adlandırılan anlaşmalar üzerinde durmak gerekir.

Neoliberal barış paradigması, STK’laşma, Filistin Yönetimi ve Oslo: Tarihin nasıl tekrar ettiği

Oslo Anlaşmaları, 1993 yılında Filistin Kurtuluş Örgütü ile İsrail Devleti arasında imzalanmış ve bir barış süreci olarak sunulmuştur; ancak gerçekte Filistin direnişini etkisizleştirmeyi, Siyonist sömürgeci yapıları pekiştirmeyi ve Filistin toprakları üzerindeki kontrol ile şiddeti yoğunlaştırmayı amaçlayan yeni bir sömürgeci strateji olarak işlev görmüştür. Bu anlaşmalar, Birinci İntifada’nın kesin sonunu işaret etmiş ve daha derin bir Siyonist sömürgeciliğin temellerini atmıştır; bu süreç, İkinci İntifada’nın patlak vermesinde belirleyici bir etken olarak yorumlanmıştır.

Dolayısıyla Oslo, İsrail’in neoliberal barış söylemini araçsallaştırdığı neoliberal paradigmanın yürürlüğe girişini simgeler. Bu durum, çatışmanın sona erdiği, “çatışma sonrası” bir döneme girildiği ve artık uzlaşmaya odaklanılması gerektiği fikrine yanıt olarak STK’ların sayısında dramatik bir artışa yol açmıştır.

Böylece Filistin halkının özgürleşmesine yönelik devrimci mücadele çerçevesinden, İsrail ile ilişkilerin normalleştirilmesine ve fiilen onun tanınmasına geçilmiştir. Bu anlamda Oslo, Tabar’ın ifade ettiği gibi, başka araçlarla yürütülen bir savaş anlamına gelmiştir. Ve nihayetinde bu süreç, barışsız, haksız, adaletsiz ve sömürgecilikten arınmadan yoksun bir süreç olarak kalmıştır.

Oslo Anlaşmaları ve feminist hareket üzerindeki etkisi

Oslo, aktivizm ve feminist hareket üzerinde, onu STK’lar etrafında yeniden yapılandırarak olumsuz bir etki yaratmıştır. “STK’laşma” olarak adlandırılan profesyonelleşme süreci nedeniyle, feminist harekette ve taban hareketlerinde önemli bir çözülmeye yol açmıştır. Bu süreç, sözde kalkınma endüstrisi ve bağışçı rejimiyle bağlantılı olup, yeni kurulan Filistin Yönetimi’nin sürdürülmesi ve korunması amacıyla şekillenmiştir.

STK’laşma ile kastettiğimiz şey yalnızca söylemde ve taleplerde neoliberal eğilimlerin benimsenmesi değil, aynı zamanda hangi önceliklerin ve siyasi gündemin “en önemli” sayılacağının kontrol altına alınmasıdır. Bu süreç, Birinci İntifada sırasında ortaya çıkan özerk feminist ve taban mobilizasyonu yapılarından uzaklaşarak, “politik” ile “teknik” olan arasında bir ayrım yapma mantrası üzerinden piyasa odaklı ve kapitalist bir yaklaşımı dayatmıştır. Böylece, kendi bağlamına kök salmış kolektif ve halk temelli bir güçlenme anlayışından (Birinci İntifada örneğinde olduğu gibi), neoliberal kapitalizme özgü bireysel bir boyuta geçilmiştir.

O dönemde hâkim olan söylem şöyleydi:

“Siyaseti siyasetçilere bırakın ve kendi profesyonel deneyiminize odaklanın. Kadınları hukuk yoluyla, eğitim yoluyla güçlendirmeliyiz. Kadınların kapasitelerini geliştirin, ancak Siyonist sömürgecilikten, ırkçılıktan ya da ataerkillikten söz etmeyin. Sadece erkek şiddetinden bahsedin.” (Samia Butmeh, 2023)

Günümüzde başlıca eğilimler ve toplumsal cinsiyet projelerindeki yaklaşım hataları: Erkek şiddetinin aşırı görünür kılınmasının sömürgeci şiddeti nasıl gölgelediği

“Görünüşe göre bu kurumların bazıları, kadınların özgürleşmesinin ne anlama geldiğine dair yanlış bir anlayışa sahip; çünkü her şeyi siyasal katılım fikrine indirgemektedirler. Bence artık Gazze’deki feministlerden, Arap ülkelerinden, Müslüman ülkelerden feminizmin ne anlama geldiğini öğrenmelerinin zamanı geldi. Bizim için feminizm adalet demektir, topraklarımızın özgürleşmesi demektir; çünkü kendi ülkemde iki kilometreden fazla hareket edemiyorsam, haklarımı nasıl geliştirebileceğimi hayal edemem.” (Raya Ziadah ile yapılan görüşme, 2023)

Çok taraflı kurumların belirlediği güçlenme kriterleri önemli eksiklikler barındırmaktadır. Kavramın kendisi, 1970’lerde feminist hareketlerle bağlantılı oldukça radikal fikirlerle ortaya çıkmış olsa da, zamanla hem ekonomik hem de siyasi açıdan bireyci bir yöne evrilmiştir. Arap İnsani Gelişme Raporu’na göre, Arap kadınlarının güçlenmesi için üç temel unsur teşvik edilmelidir: İşgücü piyasasına katılım, eğitim ve bireysel haklar.

Ancak burada şu sorular ortaya çıkmaktadır: Eğitimden söz ettiğimizde, kamusal ve nitelikli bir eğitim mi kastediyoruz? Çalışma dediğimizde, ücretli istihdam mı yoksa kayıt dışı ve güvencesiz ekonomi mi? Bireysel hakların savunusu, Filistin gibi devletin ve kamusal hizmetlerin bulunmadığı bağlamlarda, kolektif ve toplumsal yaşam için hayati öneme sahip olan karşılıklı dayanışma ağlarını ve aile temelli destek sistemlerini göz ardı etmektedir.

Sorun, bu eksenlerin kendisinde değil; bu programlar başka bir bağlamda uygulandığında, onları yaratan ve tasarlayanların o toplulukların kadınları olmaması, aksine Avrupa bağlamında geliştirilmiş ve sonra evrenselleştirilerek her yere uygulanmaya çalışılan, siyasal eylemliliğe dair önkabullere dayanmasıdır; üstelik bu yapılırken yerel özgüllükler dikkate alınmaz.

Örneğin Filistin’de “eylemlilik” meselesi kadınların kendisinde değildir. Sorun, kadınları çevreleyen ve onları marjinalleştiren yapılardadır; sahip oldukları becerilerden bağımsız olarak. Samia Buthmeh’in de savunduğu gibi, tüm Filistinli kadınların doktora derecesine sahip olduğunu varsaysak bile, erişebilecekleri bir işgücü piyasası olmadığı için bu piyasaya dahil olamazlar. Ayrıca, işgücü piyasasına katılımın kendiliğinden özgürleştirici olduğu fikri de sorunludur; çünkü bu, kişisel tatmini işinde bulan ve kendisine bağımsızlık sağlayan bir gelire sahip olan Avrupalı orta sınıf kadın modeline dayanmaktadır. Oysa emek kendi başına özgürleştirici değildir; ancak emek haklarıyla birlikte olduğunda bu niteliği kazanabilir. (Tabar, 2005; Abu Lughod, 2013)

Bir diğer önemli eğilim, toplumsal cinsiyet eşitliğini biçimsel ve kurumsal siyasal katılım olarak anlamaktır. Bu nedenle projeler, kadınların siyasal savunuculuk alanında eğitilmesini içermiştir. Ancak gerçek şu ki, kadınlar haklarının farkında olsalar bile, içinde bulundukları yerleşimci sömürgecilik bağlamı nedeniyle yapısal dönüşüm olanakları sınırlıdır; ayrıca Filistin Yönetimi, Siyonizmle kurduğu ittifak çerçevesinde cinsel ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti bir siyasal caydırma aracı olarak kullanmaktadır.

Öte yandan, erkek şiddetinin aşırı görünür kılındığı bir durum söz konusudur. Son yıllarda Filistinli STK’lar, akademik çevreler ve uluslararası bağışçılar arasında, toplumsal cinsiyete dayalı şiddetle mücadeleye diğer meselelerin önüne geçecek biçimde öncelik verilmesi yönünde bir eğilim ortaya çıkmıştır; bu yaklaşım özellikle “Aile Statüsü Yasası”nın reformuna ve CEDAW’a odaklanmaktadır. Ancak hukuki çerçeveye aşırı bağımlılık, Filistinli mücadelenin ve siyasal tahayyülün sınırlandırılması ve daraltılması gibi zararlı sonuçlar doğurmuştur. Bunun çarpıcı bir örneği, “Filistinlilerin mülksüzleştirilmesinin sömürgeci projenin bir parçası olarak değil, bir insan hakları ihlali olarak tanımlanmasıdır” (Lena Meari Al Assad, 2022).

Daha derine inildiğinde, cinsel ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddetle mücadeleye odaklanan insan hakları söyleminin aşırı görünürleşmesi, misogin şiddetin görünür hale geldiği algı alanlarını basitleştiren bir yaklaşım olarak ortaya çıkar.

Daha önce toplumsal cinsiyet şiddetinin farklı biçimlerinin ciddiyeti ve bu zararları çevreleyen sessizlik üzerine marjinal feminist kaygılar olarak kalan meseleler, bugün yönetişim, insan hakları, kalkınma ve insani yardım alanlarını yeniden tanımlayan güçlü küresel kurumlar ve pratikler ağının merkezine yerleşmiştir; bu durum 11 Eylül sonrası küresel güvenlik mantıklarıyla uyumludur. Dolayısıyla, küresel toplumların giderek daha fazla güvenlikçi hale gelmesi ve 11 Eylül sonrası “Teröre Karşı Savaş” olarak bilinen süreçte jeopolitik düzeyde özgürlüklerin daralması ile toplumsal cinsiyete dayalı şiddetle mücadeleye odaklanan insan hakları söyleminin aşırı görünürleşmesi arasında doğrudan bir ilişki vardır. (Kevorkian, Hammami, Abu Lughod, 2023)

Toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, uluslararası yönetişim ve hukuk içinde güçlü bir gündem haline gelmiştir. Devlet egemenliği ve küresel güvenlik pratiklerine giderek daha fazla entegre edilmiştir. Ancak bu durum, ırk, toplumsal cinsiyet ve şiddet hakkında daha derin gerçeklikleri örten bir dizi varsayımı da beraberinde getirir. Günümüzde, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve failleri çoğu zaman uzak, “vahşi” ve ırksallaştırılmış coğrafyalara yerleştirilir; mağdurlar bedenlerine yönelik tekil bir ihlal olan şiddete maruz kalan kişiler olarak temsil edilir ve liberal Batı (işgalci orduları ve barış gücü birlikleri dâhil) onları koruyacak ve kurtaracak aktör olarak sunulur. (Abu Lughod, Hammami, Kevorkian, 2023) Böylece “uluslararası toplum”, Irak, Suriye ya da Kongo Demokratik Cumhuriyeti gibi çatışmaların tarihsel analizi aksini gösterse de, bu şiddetten bağımsız ve masum bir özne olarak görünür. (Abu Lughod, Hammami, Kevorkian, 2023)

Son yirmi yılda gelişen ve kadınlara yönelik toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti düzenlemeyi hedefleyen düzenleyici/biyopolitik proje, ontolojik ayrımları yeniden üretmektedir. Artık yalnızca “beyaz kadınların kahverengi kadınları kahverengi erkeklerden kurtarması” (Spivak) anlatısı değil; Birleşmiş Milletler bürokratlarından uluslararası STK’lara, insani yardım çalışanlarından özel güvenlik şirketlerine, askeri uzmanlardan BM barış misyonlarına, insan hakları hukukçularından üst düzey yönetişim uzmanlarına kadar uzanan geniş bir aygıt bu gündemi şekillendirmektedir. (Abu Lughod, Hammami, Kevorkian, 2023)

Sonuç olarak, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet gündemi, feminist aktivistlerin önlemeye, hafifletmeye ya da ortadan kaldırmaya çalıştıkları şiddetin üretiminde emperyalizmle doğrudan ya da dolaylı biçimde kurulmuş olan ortaklığı gizleme işlevi de görmektedir (Abu Lughod, Hammami, Kevorkian, 2023).

Filistin’de toplumsal cinsiyet projelerinin dikkate alması gereken iyileştirme önerileri

Maddi gerçekliği dikkate almak, iktidarın kapsamlı bir analizini yapmak ve “işgücü piyasasına katılım ne kadar artarsa ve mesleki beceriler ne kadar gelişirse, toplumsal cinsiyet özgürleşmesi de o kadar artar” şeklindeki neoliberal feminizm varsayımında kalmamak gerekir. (Butmeh, 2023; Assad, 2023; Tabar, 2023) Görüldüğü gibi, yalnızca işgücü piyasasına katılım ve siyasal savunuculuk eğitimi, burada ayrıntılandırılan yapısal şiddetin köklerini ele almamakta; bu da Filistinli kadınların eylemliliği önünde bir engel oluşturmaktadır.

Küresel Güney feminizmleri ve ulusötesi feminizmin mücadeleleri sayesinde (Talpade Mohanty, 2003), artık Küresel Güney’den kadınların pasif kurbanlar olarak temsil edilmediği yönünde somut değişimler gözlemlenmektedir. Kadınların koşullara göre karar alma ve seçim yapma kapasitesine giderek daha fazla dikkat çekilmektedir. Ancak bu yönelim, kalkınmanın içkin ırksal ve kapitalist hiyerarşilerini sorgulamadığı sürece, dar bir “eylemlilik” vurgusuna hapsolabilir; böylece şiddeti üreten yapıları dönüştürmek yerine, baskıcı bir sistem içinde hayatta kalmanın yönetilmesiyle sınırlı kalır.

Bu nedenle eylemliliği farklı bir biçimde anlamak zorunludur: Neoliberal bireyci meritokrasiden ziyade kolektif olarak işleyen ve kök salan bir süreç olarak. Bu bağlamda, neoliberal modele karşı çıkan, kaynakların yeniden dağıtımını talep eden, piyasa mekanizmalarını sorgulayan ve neoliberal demokratik devletin şiddetiyle yüzleşen hareketlerin gelişimini teşvik etmek esastır. (Wilson, 2017).

Bu çerçevede, hesap verebilirlik, sömürgecilikten arınma ya da kalkınmanın dönüştürülmesi için bir araç olarak dahil edilmelidir (Linda Tabar, 2017); ayrıca tazminat ve telafi politikaları üzerine düşünmeye başlanmalıdır.

Aynı şekilde, yerel bağlamı yabancılaştıran “güçlenme” projeleri terk edilmeli; bunun yerine kolektif bilgi ve öğrenmeyi, hayatta kalma stratejilerini, karşılıklı dayanışmayı ve siyasileşmeyi güçlendiren projelere öncelik verilmelidir. Bu noktada, Birinci İntifada sırasında ortaya çıkan öz-yönetimli kooperatif deneyimlerine geri dönmek önemlidir: Bu deneyimler, toprak özgürleşmesi ve toplumsal cinsiyet özgürleşmesi hareketleri içinde, sömürgecilik karşıtı özgürleşmenin özgün ve pratik bir biçimini temsil eder. Bu çerçevede, kendi ekonomisini kurma fikri yalnızca yatırım/kâr gibi ekonomik terimlerle değil; İsrail ürünlerini boykot etmek ve alternatif olarak kendi üretimini gerçekleştirmek için bir öz-yönetim ve egemenlik biçimi olarak kavranmıştır. Ayrıca bu yapılar, antikapitalist bir çerçevede ekonomik ve toplumsal bir dayanışma ağına dönüşmüştür. Bu nedenle Birinci İntifada modeline dönmek, özgün bir eylemlilik ve sömürgecilik karşıtı mücadele biçimi sunar.

Dolayısıyla, kadınların güçlenmesini mevcut hiyerarşiler içinde bir yükselme olarak değil, bu yapıları sorgulayan bir kaldıraç olarak gören yerli, kolektif bilgi ve deneyimlerin yeniden kazanılması hayati önemdedir. Feminist mücadelenin tutukluların ve şehitlerin savunusunu, sendikal mücadeleyi, kır-kent bağlantısını, Siyonizm tarafından yıkılan evlerin yeniden inşası için dayanışma ağlarının kurulmasını, alternatif eğitimi, toprağın savunusunu ve geniş tabanlı sürekli halk seferberliğini öncelediği yerel mücadele biçimlerine yeniden dönmek gereklidir.

Filistinli kadınları ve cinsel/toplumsal cinsiyet muhalefetini yalnızca “hak talep eden” öznelermiş gibi görmekten vazgeçmek, onları toprağın, bedenin ve sınıfın özgürleşmesini hedefleyen daha geniş bir mücadelenin siyasal öznesi olarak anlamak gerekir. Gücü kesişimsel ve sistemik biçimde ele alan, yerel, köklü ve radikal bir özgürleşmeci feminizmi desteklemek esastır. Özellikle de Fayrouz Sharqawi’nin belirttiği gibi, uluslararası hukukun “elitist bir biçimde işlediği, halktan kopuk olduğu ve beyaz bir kamuya hitap edecek şekilde tasarlandığı; Avrupa’nın ise İsrail’in büyük bir ortağı olduğu” bir bağlamda.

Bu nedenle feminist ve toplumsal cinsiyet perspektifine sahip projeler, müdahalelerinin merkezine toprağın savunusunu yerleştirmelidir: Filistin tarımını ayakta tutanların direncini güçlendirmek ve onları İsrail işgalinden kaynaklanan çok yönlü şiddete karşı desteklemek gerekir. Ayrıca, tarımsal topluluklarda gelişmiş ve bugün hâlâ uygulanan yerli dayanışma ve direniş sistemleri desteklenmelidir. Çünkü Samia Butmeh’in ifade ettiği gibi, “toprak mücadelenin merkezindedir, çatışma toprak üzerinedir; onu korumazsan kaybedersin. Bu politik bir meseledir.”

Dolayısıyla bu baskı sistemlerini ortadan kaldırmak ve sömürgecilik ve ırkçılık karşıtı bir pratik temelinde küresel karşılıklılık yapıları inşa etmek zorunludur; Filistin’in, Batı dünyasını kesen sömürgeci, otoriter, güvenlikçi ve faşizan yönelimi somutlaştırdığı kabul edilmelidir. Sömürgecilikten arınma ve Filistin’in özgürleşmesi ile bugün sömürgecilik, ırkçılık ve ırksal kapitalizmin şiddetine maruz kalan tüm Küresel Güney halklarının kurtuluşu için eleştirel bir anlayışın ve kolektif eylemin geliştirilmesi hayati önemdedir.

Bu tarihsel anda, sömürgecilik karşıtlığı Siyonist ve sömürgeci aygıtın bütünüyle tasfiyesini, aynı zamanda Filistin Yönetimi ve onun neoliberal rejiminin ortadan kaldırılmasını ve toprakların iadesinin sağlanmasını gerektirir. (Tabar, 2017: 11) Ve her şeyden önce, Filistin halkının özgürlük mücadelesine ilişkin taleplerine, anlatısına ve mücadelesine saygı göstermek gerekir. Samia Butmeh’in belirttiği gibi, Filistinli kadınlar olarak “barışı istediğimiz için değil, özgürleşme ve özgürlük istediğimiz için – silahlı, silahsız mücadele ve boykot yoluyla – sömürgeciliğe direnmeliyiz.” Biz müttefikler için bu yaklaşımı esas almak zorunludur.

Leila Serra Badran, Filistinli-Katalan bir araştırmacı ve aktivisttir. Beşeri Bilimler (UPF) mezunudur ve Sosyal Hareketler ile Uluslararası Çatışmalar alanında yüksek lisans yapmıştır. (UAB) Orta Doğu’da Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları (SOAS) ile LGBTQI+ mücadelelerinin araçsallaştırılması, homonasyonalizm ve “pinkwashing” konularında uzmanlaşmıştır.

Viento Sur için Katalancadan çeviren: Loles Oliván Hijós

Kaynakça

Abdo-Zubi, Nahla (2014) Captive Revolution: Palestinian Women’s Anti-Colonial Struggle within the Israeli Prison System. Londra: Pluto Press.

Abu-Lughod, Lila (2009).
(2013) Do Muslim Women Need Saving? Harvard University Press.

Abu-Lughod, Lila; Hammami, Rema; Selhoub Kevorkian (2023) The Cunning of Gender Violence. Duke University Press, Durham ve Londra.

Eghbariah, Rabea (2024) “Toward Nakba as a legal concept.” Columbia Law Review 124.4: 887–992.

Giacaman, Rita; Islah Jad ve Penny Johnson (1996) “For the Common Good? Gender and Social Citizenship in Palestine”. Middle East Report, no. 198: 11–16.

Hanafi, Sari ve Linda Tabar (2005) “The Emergence of a Palestinian Globalized Elite: Donors, International Organizations and Local NGOs”. Kudüs: Institute of Jerusalem Studies.
(2006) “The Women and Development Discourse and Donor Intervention in Palestine”. Gender in Conflicts: Palestine, Israel, Germany 3: 199.

Hasso, Frances S. (2014) “Bargaining with the Devil: States and Intimate Life”. Journal of Middle East Women’s Studies 10, no. 2: 107–34.
(2005) “Resistance, Repression, and Gender Politics in Occupied Palestine and Jordan”. Gender, Culture, and Politics in the Middle East. Syracuse, N.Y.: Syracuse University Press.

Hawari, Yara (2019) “The Political Marginalisation of Palestinian Women”.

Jad, Islah (1995) “Claiming Feminism, Claiming Nationalism: Women’s Activism in the Occupied Territories”.
(2007) “NGOs: Between Buzzwords and Social Movements”. Development in Practice 17, no. 4–5: 622–29.
(2010) “The Conundrums of Post-Oslo Palestine: Gendering Palestinian Citizenship”. Feminist Theory 11, no. 2: 149.

Kandiyoti, Deniz (1991) Women, Islam and the State, ed. Deniz Kandiyoti, 1–21. Londra: Palgrave Macmillan.

Kuttab, Eileen (1989) “Community Development under Occupation: An Alternative Strategy”. Journal of Refugee Studies 2: 131.

Lughod, Lila (2019) “The Romance of Resistance: Tracing Transformations of Power Through Bedouin Women”, https://www.jstor.org/stable/645251

Meari, Lena (2012) “Carceral politics in Palestine & Beyond: Gender, Vulnerability, Prison”. Center for Palestine Studies, Columbia University, 16 Nisan.

Peteet, Julie (2016) “Language Matters: Talking about Palestine”. Journal of Palestine Studies.

Sabbagh, Suha, ed. (1996) Arab Women: Between Defiance and Restraint. New York: Olive Branch Press.

Sayigh, Rosemary (1981) “Encounters with Palestinian Women under Occupation”. Journal of Palestine Studies 10, no. 4: 3–26. https://doi.org/10.2307/2536386

Shalhoub-Kevorkian, Nadera ve Sana Khsheiboun (2009) “Palestinian Women’s Voices Challenging Human Rights Activism”. Women’s Studies International Forum, özel sayı: Women, War and Conflict, 32, no. 5: 354–62.

Taraki, Liza ve Līzā Tarākī (2006) Living Palestine: Family Survival, Resistance, and Mobility Under Occupation. Syracuse University Press.

Kaynak: Viento Sur, Sayı no: 200, Mart 2026,

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

8 Mart: Aşırı Sağa Karşı Yaşasın Kadınların Mücadelesi! – IV. Enternasyonal

Dünyanın dört bir yanında kadınlar, ister ev içi şiddet, ister emperyalist askeri şiddet ya da faşist şiddet olsun, her türlü şiddete karşı dayanışma ağları, korunma ve teşhir biçimleri geliştiriyor. Kadınlar kendi bölgelerinde açlığa, yoksulluğa, savaşlara, ekstraktivizme, iklim çöküşüne ve hak gasplarına karşı direniş biçimleri inşa ediyor.

Uluslararası Kadınlar Günü, işte bu çerçevede, faşist otoriterliğe karşı dünyanın dört bir yanında sokakların ve yaşam alanlarının işgaliyle gerçekleşecektir. Anti-emperyalist, sosyalist, ırkçılık karşıtı, patriyarka karşıtı ve ekososyalist mücadelelerden ilham alarak yürüyeceğiz. Sesimiz, kârlarını artırmak için kadın emeğini giderek daha fazla sömüren milyarderler ve onların ulusötesi şirketlerine karşı yankılanacak. Bu nedenle haykırıyoruz: Tüm canlar ve doğanın müşterek varlıkları, sermaye kazançlarından daha değerlidir.

Yürüyeceğiz:

  • Amerika Birleşik Devletleri’nde ve dünya genelinde göçmenlere, Siyahlara, kadınlara ve LGBTQIAPN+ nüfusa zulmeden Donald Trump’ın ABD emperyalizmine karşı;
  • Putin’in eşit derecede kadın düşmanı, homofobik ve kana susamış rejimine ve Ukrayna’yı işgaline karşı;
  • İran’ın katil ve zalim rejimine karşı;
  • Netanyahu ve Trump tarafından, Avrupa hükümetlerinin suç ortaklığıyla gerçekleştirilen Filistin halkına yönelik soykırıma karşı.

Latin Amerika ve Karayipler’i savunmak için yürüyeceğiz; Küba halkına dayatılan suç niteliğindeki ablukayı ve Venezuela’ya yönelik siyasi ve askeri müdahaleyi teşhir edeceğiz. Aşırı sağın, muhafazakârlığın, ırkçılığın ve kadın düşmanlığının fikirlerini yayan dijital sosyal medya platformlarını kontrol ederek dünya halklarının egemenliğine saldıran büyük teknoloji şirketlerine ve ABD’nin askeri-endüstriyel kompleksine karşı yürüyeceğiz.

Üreme adaleti için, kürtajın suç olmaktan çıkarılması için, güvenli, yasal ve ücretsiz kürtaj için yürüyeceğiz. Bedenlerimizin özgürlüğü, kendi kaderimizi tayin hakkımız ve cinsel yönelimimizi ve cinsiyet kimliğimizi seçme özgürlüğü için yürüyeceğiz.

Kadın grevinin, toplumu ayakta tutan ve yaşamın tüm biçimlerini koruyan üretken ve yeniden üretim emeğinin rolünü görünür kılan bir araç olarak önemini kavrayarak yürüyeceğiz. Halkların kendi kaderini tayin hakkı için, barış ve yaşamın askersizleştirilmesi için yürüyecek, dünyadaki tüm süregiden savaşlara karşı mücadele edeceğiz.

Filistinli, Venezuelalı, Kübalı, Rus, Ukraynalı, İranlı, Kürt, Afgan, Sudanlı ve Kongolu kadınlarla ve işgal ile silahlı çatışmalara direnen dünyanın tüm kadınlarıyla dayanışma içindeyiz. Toprakları yağmalayan, bedenlerimizi ihlal eden ve en zenginlerin ayrıcalıklarını sürdüren emperyalist müdahalelerin sona ermesini ve barışı talep ediyoruz.

Dördüncü Enternasyonal Uluslararası Komitesi tarafından kabul edilmiştir.
25 Şubat 2026

ELENI VARIKAS (1949–2026): “Arkasında Zengin Bir Düşünsel ve Siyasal Miras Bıraktı” – Michael Löwy

Eleni Varikas, 9 Ocak 2026’da aramızdan ayrıldı. O, 45 yıl boyunca hayat arkadaşım oldu. Neredeyse yarım yüzyıl boyunca sevinçleri ve acıları paylaştık, birlikte mücadeleler verdik, zaman zaman birlikte yazılar kaleme aldık. Ayrılmazdık; özellikle son beş yılda. Onun kesin yokluğunu kabullenmek benim için zor, son derece zor.

O, isyankâr, boyun eğmeyen, eleştirel bir ruhtu; ama aynı zamanda incelikli ve derindi. Enerji dolu olmakla birlikte çok da kırılgandı. Cömert, sıcak, neşeliydi; gülümsemesi yüreklerimizi ısıtırdı. Şarkı söylemeyi severdi ve dünyanın dört bir yanından, Yunanca, Fransızca, İngilizce, İspanyolca, İtalyanca ve hatta Almanca söylediği çok geniş bir şarkı repertuvarı vardı. Yaşamının son gününde, hastanede, birlikte eski İtalyan anarşist şarkıları söylüyorduk.

Atina’da doğdu. Annesi, Küçük Asya’dan sürgün edilmiş bir Yunan olan Joanna Askitopoulou; babası ise edebiyat eleştirmeni ve gazeteci Vassos Varikas’tı – 1930’larda Yunanistan’da Stalin karşıtı sol muhalefetin kurucularından biri. Eleni, 1971’de, uluslararası sosyalizm tarihçisi Georges Haupt ile birlikte Yunan Komünist Partisi’nin kökenleri üzerine bir araştırma yapmak üzere Paris’e gitti. Haupt’un semineri sırasında tanıştık.

1974’te, albaylar diktatörlüğünün çöküşüyle birlikte Yunanistan’a döndü ve bir grup gençle birlikte Devrimci Komünist Cephe’yi kurdu. Bu örgütün gazetesi Odophragma’yı (Barikat) yayımladı; yazılarını “Vera Gracco” takma adıyla imzalıyordu. 1976’da, İlkokul ve Lise Öğrencileri için Küçük Kırmızı Kitap’ın Yunanca bir versiyonunu yayımladığı için yargılandı ve birkaç ay hapis cezasına çarptırıldı; bu karar, temyizde yargıç Sartzetakis tarafından bozuldu (Costa Gavras’ın Z filmindeki “küçük yargıç”).

1978’den itibaren bu ilk siyasi angajmanlarından uzaklaştı ve kararlı bir biçimde feminizme yöneldi. Costoula Sklavenitis ve diğer arkadaşlarıyla birlikte Kadınlar Yayınevi’ni kurdu; bu yayınevi feminizmin birçok klasik metnini çevirdi.

1981’de Eleni Varikas, Michelle Perrot yönetiminde Yunan feminizminin kökenleri üzerine bir doktora tezine başlamak üzere Paris’e geldi. İşte o sırada yeniden bir araya geldik ve hayatımızı paylaşmaya karar verdik. Baştan sona yoğun ve bütünleşmiş bir ilişkiydi bu. Hanımların İsyanı. XIX. Yüzyıl Yunanistan’ında Feminist Bir Bilincin Doğuşu (1833–1908) başlıklı tezi, 1986’da Paris VII Üniversitesi’nde savunuldu ve jüri tarafından oybirliğiyle “çok üstün başarı” derecesi ve jüri övgüsüyle kabul edildi. Tez, 1987’de Yunanistan’da Archives Historiques yayınevi tarafından yayımlandı. Bu konudaki yetersizliğim nedeniyle Eleni’ye araştırmasında fazla yardımcı olamadım, ama tezinin başlığını ona ben önermiştim…

Misafir öğretim üyesi olarak Brüksel Özgür Üniversitesi ve Lozan Üniversitesinde ders verdikten, Paris’teki üniversitelerde çeşitli güvencesiz işlerde çalıştıktan sonra Eleni, nihayet 1991’de Paris 8 Üniversitesinin (Vincennes–Saint-Denis) Siyaset Bilimi Bölümünde doçent kadrosuna alındı. Fransız üniversite dünyasında “metekler” için tipik olan, engebeli bir kariyerdi bu… Dersleri kolay değildi; öğrencilerine karşı oldukça talepkârdı, ama onlar kendisine büyük bir hayranlık duyuyorlardı.

İzleyen yıllarda, feminizmi muhalif, eleştirel ve konformizm karşıtı bir bakış açısından ele alan denemeleri dünyayı dolaştı ve ona sayısız davet kazandırdı: Harvard’daki Center for European Studies, Floransa’daki Avrupa Üniversite Enstitüsü vb. Bu yolculuklarda ben ona eşlik ederdim; o da Brezilya üniversitelerindeki konaklamalarımda bana eşlik ederdi. Yazıları yalnızca Fransa ve Yunanistan’da değil; Amerika Birleşik Devletleri’nde, Brezilya’da, İtalya’da, İspanya’da ve başka yerlerde de okunuyor, inceleniyor, tartışılıyordu.

Eleni, Frankfurt Okuluna–özellikle de büyük bir yakınlık duyduğu T. W. Adorno’ya–çok ilgi duyardı. Adorno üzerine birlikte bir deneme yazdık: “‘Dünya ruhu bir füzenin kanatlarında’. Adorno’da ilerleme eleştirisi” (Revue des Sciences Humaines, Lille, sayı 229, Ocak–Mart 1993). İngilizceye çevrilen bu makale, Amerika Birleşik Devletleri’nde kayda değer bir ilgi gördü.

Derinlemesine evrenselci bir zihin olan Eleni, yalnızca kadınlarla değil, tüm ezilenlerle ilgilenirdi: köleler, Yahudiler, proleterler… Ustalık eseri kitabı Les rebuts du monde. Figures du paria (“Dünyanın Artıkları: Parya Figürleri”, Stock, 2007), parya muamelesi gören ya da kendilerini parya olarak tanımlayan farklı toplumsal gruplar üzerine bir tefekkür sunar; Flora Tristan ya da Bernard Lazare’ın yazı/tanıklıklarını, Max Weber ve Hannah Arendt’in analizlerini tartışır. Bu, sosyolojik literatürde benzeri olmayan bir kitaptır.

2005’te Eleni habilitasyonunu tamamladı ve 2006’dan 2012’ye kadar Paris 8 Üniversitesinde siyaset teorisi ve toplumsal cinsiyet çalışmaları profesörü oldu. Penser le sexe et le genre (“Cinsiyeti ve Toplumsal Cinsiyeti Düşünmek”, PUF, 2006) başlığıyla yayımlanan habilitasyon tezi, cinsiyet ve toplumsal cinsiyetler arasındaki farkı, bunların özgül olarak politik boyutu içinde analiz etmeyi amaçlıyordu. Saygısız (irrévérencieux) ruhuna özgü bir jestle Eleni, “akademik” yazının mükemmel örneği sayılan bu habilitasyon metnine, genç Eleni’nin kendisiyle özdeşleştirdiği mitik Zorro karakterine ölçüsüz bir övgüyle başlar; “Zorro’nun nişanlısı” gibi cinsiyetlendirilmiş bir rolü reddeder.

Bu yıllarda Eleni, dostları ve meslektaşlarıyla birlikte iz bırakacak iki antoloji hazırladı: Platon’dan Derrida’ya Kadınlar: Eleştirel Bir Antoloji (Plon, 2000, 829 s.; F. Collin ve E. Pisier ile birlikte) ve Sosyal Bilimlerin Altında Toplumsal Cinsiyet: Max Weber’den Bruno Latour’a Eleştirel Okumalar (Paris, La Découverte, 2010; D. Chabaud, V. Descoutures, A.-M. Devreux ile birlikte).

Aynı zamanda araştırma çalışmalarını sürdürdü ve çeşitli laboratuvarlarda yönetsel görevler üstlendi: örneğin 2010–2012 yılları arasında CNRS/Paris 8 bünyesindeki GTM (Toplumsal Cinsiyet, Emek ve Hareketlilikler) ekibinin/CRESPPA’nın önce yardımcı direktörlüğünü, ardından direktörlüğünü yaptı. 15 Nisan 2013’te, CNRS’nin Pouchet Yerleşkesi’nde ona atfen bir çalışma günü düzenlendi. Toplumsal Cinsiyet, feminizm ve politika – Eleni Varikas’ın çalışmaları etrafında başlığını taşıyan bu etkinlik, CNRS’nin GTM/CRESPPA ekibi tarafından organize edildi.

Eleni’nin angajmanı yalnızca entelektüel değildi. Nitekim 2003’te, Yunanlı bir devrimci (“Troçkist”) olan Theologos Psaradellis’in, mahkemelerce haksız yere terör eylemlerine katılmakla suçlanmasına karşı yürütülen dayanışma kampanyasının örgütleyicilerinden biri oldu. Kampanya sayesinde Psaradellis sonunda beraat etti. Birkaç yıl sonra ise, Fransa’da sürgünde yaşayan fakat İtalyan polisi tarafından aranan İtalyan öğrencisi Paolo Persichetti’nin savunulması için seferber oldu; bu kez ne yazık ki iadesini engelleyemedi…

Eleni ile Max Weber’e duyduğumuz ilgiyi paylaşıyorduk; sosyalist ya da feminist olmayan bu büyük düşünür, yine de düşüncemize çok şey katıyordu. Weber üzerine birlikte birkaç deneme kaleme aldık. Sonuncusu, “Max Weber and Anarchism” başlıklı makale, Max Weber Studies dergisinde (Temmuz 2022) yayımlandı ve daha sonra Yunanca, Portekizce, İspanyolca ve Fransızcaya çevrildi.

2017’de Elsa Dorlin ve Isabelle Clair, Eleni’nin bazı yazılarını bir araya getirme fikrini ortaya attı; her metnin başına da bir dostunun ya da meslektaşının yorumu eklendi. Bu kitaba ben de, bu yazılardan biri üzerine kısa bir yorumla katkıda bulundum: Eleni Varikas: siyasal olanın feminist bir teorisi için (Éd. iXe, 2017). Aşağıda bu yorumu yeniden yayımlıyorum.

Eleni, Ocak 2026’da aramızdan ayrıldı; Bu, 1981’den beri hayatını paylaştığı kişi için onarılamaz bir kayıp. Ama geride, derinlemesine hümanist, evrenselci ve yıkıcı (subversif) nitelikte, zengin bir entelektüel ve politik miras bırakıyor.
Michael Löwy


“KADINLARIN CANAVARCA İMPARATORLUĞU”

Delphine Gardey ve Ilana Löwy (der.), Doğal Olanın İcadı: Bilimler ve Eril ile Dişilin İnşası, Paris, EAC, 2000 içinde yer alan “Klasik siyasal teoride tahakkümün doğallaştırılması ve meşru iktidar” başlıklı deneme üzerine kısa bir yorum.

Eleni Varikas bu denemede bizi, modern siyasal teorinin iki yüzyılı boyunca uzanan büyüleyici bir yolculuğa davet ediyor. Rönesans’ın görkemli Floransa’sını (Pico della Mirandola, Machiavelli), din savaşlarının kasıp kavurduğu Paris’i (Bodin) ya da İç Savaş sırasındaki Londra’yı (Hobbes) ziyaret ediyor; Bordeaux Parlamentosu’na (Montaigne!) uğramayı da ihmal etmiyor. Bu “kanonik” metinlerin bazılarını yeni, özgün ve bütünüyle konformizm karşıtı bir yaklaşımla ele alıyor.

Deneme, tarih ya da siyaset bilimi alanındaki pek çok çalışmanın düştüğü bir dizi tuzaktan olağanüstü bir ustalıkla kaçınmasıyla öne çıkıyor. Bunlar modern sosyal bilimin (kapsamlı olmayan) sekiz ölümcül günahıdır:

1) (Pozitivist) “bilimsel tarafsızlık” ya da “değer yargılarından arınmış nesnellik” tuzağı. Deneme, Marx, Mannheim ve feministler (Christine Delphy, Nancy Hartsock ve daha niceleri) arasında ortak olan bakış açısı teorisini tereddütsüz sahiplenir:
“Bilginin özneleri farklı bakış açılarına ve tutkulara sahip oldukları için, toplumsal ilişkiler içinde farklı konumlarda yer aldıkları için (…) siyasal ilkelerin üzerine oturtulabileceği, şeylerin doğasına ilişkin tartışmasız bir bilgi olamaz” (s. 93).
“Tartışmasız” bir bilgi olmadığına göre, tartışma açıktır! Deneme kategorik “hükümler” vermek yerine, toplumsal hiyerarşileri meşrulaştıran söylemler üzerine eleştirel ve gizem çözücü bir bakış geliştirmeye çalışır.

2) Disiplinerlik tuzağı; akademik disiplinlerin zorlayıcı deli gömleğine pek çok çalışmayı hapseden ve bunun sonucunda araştırmayı ciddi biçimde yoksullaştıran tuzak. Deneme, bu yapay sınırları neşeyle ihlal eder; sosyal tarih, siyasal felsefe, toplumsal cinsiyet teorisi ve antropolojiyi bir araya getiren “disiplinsiz” bir yaklaşımla ilerler. Yalnızca edebiyat eksiktir; ama o da aynı yazarın diğer çalışmalarında fazlasıyla mevcuttur.

3) “Zihniyetler” teorisi (Annales Okulu) ya da “episteme” (Foucault) tuzağı. Bu yaklaşımlar, belirli bir dönemin kavrayışlarının zorunlu olarak aynı kültürel ufka ya da aşılamaz bir epistemolojik paradigmanın içine ait olduğunu ileri sürer. Deneme ise, aynı dönemin, aynı ülkenin, hatta bazen aynı kentin yazarlarının çok farklı –hatta birbirleriyle çelişen–biçimlerde düşündüklerini gösterir. Pico della Mirandola’nın insan doğasının çoklu potansiyellerine dair iyimser varsayımları, bir başka ünlü Floransalı olan Niccolò Machiavelli’nin acı ve kötümser varsayımlarının tam karşıtı değil midir? Ya da 17. yüzyıl İngiltere’sinden bir örnek vermek gerekirse, Mary Astell gibi bir figür, o dönemin “zihniyetinin” kadınların “doğal” aşağılığının sorgulanmasını kabul edemeyeceği yönündeki varsayıma kategorik bir yalanlama getirmeye yetmez mi? Jean Bodin ile Étienne de La Boétie’yi yalnızca birkaç on yıl ayırır; ama “çokluğun Bir’in iradesine doğal tabiyeti” varsayımını meşrulaştırma (birincisi) ya da reddetme (ikincisi) biçimlerinde ortak bir “episteme”yi paylaşmaz.

4) Toplumsal cinsiyet körü (gender-blind) sosyal bilim tuzağı: Toplumda ve siyasal teoride cinsiyet boyutuna karşı sağır ve kör kalan yaklaşım. 17. yüzyıl İngiliz siyasal filozoflarının “halk” kavramını, James Tyrell’in–Locke’un yakın dostu, Whig (liberal) büyük düşünür ve 1688 “Şanlı Devrimi”nin övgücüsü– Patriarcha non monarcha’da (1681) sertçe ifade ettiği üzere halkın “kadınlar ve çocuklardan oluşan ayırt edilmemiş sürüyü” dışladığını hesaba katmadan tartışmak mümkün değildir. Deneme, kadınların tabiyeti meselesinin modernitenin tüm “klasik” siyasal düşüncesini kat ettiğini gösterir.

5) Toplumsal hiyerarşilerin ya da siyasal kurumların doğallaştırılması tuzağı; bu, 16. ve 17. yüzyıl siyasal teori yazarlarıyla sınırlı olmaktan çok uzaktır. Deneme, sözde-bilimsel bu natüralizmin altın çağının 19. yüzyıl olduğunu hatırlatır; ancak yazarın diğer çalışmalarında da görüldüğü üzere, bu düşünme biçimi 20. ve 21. yüzyıllarda da güçlü biçimde varlığını sürdürmektedir. Bu paradigmanın eleştirisi, denemenin başlıca konusudur.

6) Cadı avı gibi olguları yalnızca dinsel fanatizm ya da batıl inanç gibi “irrasyonel” etkenlerle açıklama tuzağı. Deneme, 16. yüzyılın sonundan 17. yüzyılın başına kadar Avrupa’da bir milyon can alan, “kadınların canavarca imparatorluğu”na (John Knox) karşı yürütülen bu imha savaşında “rasyonel” siyasal hesapların oynadığı belirleyici rolü ortaya koyar. Mutlakiyetçi devletin ve dinî hoşgörünün büyük rasyonel kuramcısı Bodin, aynı zamanda bir demonoloji risalesinin yazarı ve cadı avının ateşli bir savunucusu değil miydi? Ginevra Odorisio’nun aynı Bodin üzerine gösterdiği gibi, egemenliğin gerekleri ile cadıların uğradığı zulmün arasında çarpıcı bir teorik süreklilik vardır: “kadınların kamusal tehlikeliliği”nin temsil ettiği tehdit. Aynı dönemde, aynı ülkede Montaigne ise, cadıların işkenceyle itirafa zorlanmasını reddeder ve yargıçların keyfî yetkisini eleştirir; “polislerimizin ihtiyacı”na karşı “evrensel adaleti” seçer–yani kraliyet iktidarına yararlı olanı değil, dürüst olanı.

7) Bodin ya da Hobbes gibi yazarların eserlerini soyut, biçimsel ve salt “mantıksal” bir okumaya indirgeme tuzağı. Bu metinler büyük bir entelektüel titizlik ve tutarlılık taşır; ancak denemenin vurguladığı gibi, tarihsel bağlamdan, devrede olan siyasal ve toplumsal çıkarlardan ve her şeyden önce egemen elitler üzerinde “çok başlı çokluk”un oluşturduğu tehditten soyutlandıklarında anlaşılmaz hâle gelirler. İtaatsizlik, sapkınlıklar (hérésie) ve toplumsal huzursuzluklar karşısında –Putnam (1647) ve Whitehall (1648) tartışmalarının tanıklık ettiği özgürlük ve eşitlik fikirlerinin çoğalmasından, hatta Kral Charles Stuart’ın başının kesilmesinin somut kanıtından söz etmeden bile– mutlakiyetçi düşünürler, iktidarın ilahi hakla meşrulaştırılmasının artık işlemediğini fark ederler; egemen Leviathan’ın mutlak kudretini güvence altına alacak başka doktriner temelleri acilen bulmaları gerekir.

8) Akıl, bilim ve sekülerleşmenin daha fazla eşitlik ve özgürlüğe götürdüğünü savunan,  doğrusal bir ilerleme anlayışına dayanan tarih yaklaşımının oluşturduğu tuzak. Bu tuzak belki de en yaygın olanıdır: gazetecilerle akademisyenler, sağla sol, muhafazakâr filozoflarla ilericiler tarafından paylaşılır; kısacası, meşrulaştırmaya bile gerek duyulmayan,  “apaçık” bir varsayımdır bu.

Bu makale ise, akıl ve bilimin eşitsizliklerin ve tahakkümün doğallaştırılmasının hizmetine sokulma biçimlerini görünür kılar. Yazar, Fransız kültürünün bazı “Büyük Adam” heykellerini sarsmaktan çekinmez; örneğin René Descartes’a göre “Tanrı matematik yasalarını, kralın kendi krallığında yasaları koyduğu gibi koyduğunu” hatırlatır. Ancak mutlak egemenliğin tek sağlam temelinin insan doğasına ilişkin “bilimsel bilgi” olduğunu en iyi kavrayan kuşkusuz Hobbes’tur. Eğer insan “doğası gereği” insanın kurduysa, onları Behemoth’tan –yani bitmeyen iç savaş hayaletinden– yalnızca Leviathan kurtarabilir. Yazarın gözlemlediği gibi, Hobbes’un bu sert ifadeleri, “siyasal otoritenin yeniden kutsallaştırılması ile modern bilimin gelişimi arasındaki seçmeli yakınlıkları” açığa çıkarmayı sağlar.

Erkeğin kadın üzerindeki evlilik içi iktidarına gelince, ona rasyonel ve bilimsel meşruiyet kazandıran liberal Locke’tur: erkek doğası gereği “daha yetkin ve daha güçlü”dür. Doğaya dayandırılan bu erkek egemenliği, özel mülkiyetin ve onun kalıtsal aktarımının güvencesidir. Sekülerleşme ve rasyonelleşme, tahakkümün meşruiyetini din alanından doğa alanına kaydırmış; fakat toplumsal ve siyasal hiyerarşileri sorgulamamıştır.

Bu makale –Eleni Varikas’ın tüm yapıtı gibi– egemen doktrinlerin havını tersine taramaktan çekinmeyen, heretik ve azınlık bir geleneğin parçasıdır; yazarın sonuçta hatırlattığı üzere, bu yazı “tahakkümün (cinsiyetlerin, ırkların, halkların, sınıfların) doğallaştırılmasını, bir güç ilişkisi ürünü, şiddet tekeline ait bir kiplik olarak görme” ısrarını sürdürür.

Michael Löwy

Kaynak: https://blogs.mediapart.fr/michael-lowy/blog

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

“Irksal, Cinsel, Sınıfsal Tahakkümler İç İçe Geçiyor”- Combahee Nehri Kolektifi Bildirisi

Siyah Feminizmin kurucu metinlerinden biri olan Combahee Nehri Kolektifinin 1977’de kaleme aldığı ve kesişimsellik tartışmalarının dayandığı bu mühim metni, Fehmiye Ceren Akçabay Karataş ile İlayda Tuana Öztunçel çevirisiyle yayınlanıyoruz.

İmdat Freni’nde daha önce yayımlanan bir metinde Combahee Nehri Kolektifi’nin bildirisinin önemi ve güncelliği şöyle ifade edilmişti:

“1977 yılında ABD’de Combahee River Collective adlı siyah feminist bir grup etkileyici bir bildiri yayınlar. Bütün kadınlar adına konuşan beyaz batılı kadın hareketinin ırkçılığını ve bu ırkçılığın aşılması için herhangi bir çaba gösterilmemesini eleştirirler. Siyah, Üçüncü Dünyalı ve işçi sınıfı kadınları başından itibaren feminist hareketin içindedirler ama büyük gerici güçlerin yanı sıra feminist hareket içindeki elitizm ve ırkçılık bu kadınları dilsiz ve görünmez kılmıştır. 

Collective, yalnız beyaz kadın hareketine değil siyah özgürleşme hareketinin cinsiyetçiliğine karşı da sert bir tutum alır. Ama cinsiyetçiliğe karşı tüm kadınlarla, ırkçılığa karşı siyah erkeklerle birlikte mücadele edeceğini beyan ederek özcü ve ayrılıkçı bir mücadeleyi reddeder.  Zira onlara göre, ırksal, cinsel, heteroseksüel ve sınıfsal tahakküm sistemleri birbirinden koparılamaz ve herhangi bir tahakküm sistemi diğer tahakküm sistemleri ortadan kalkmadan çözülemez. Hem beyaz kadınla hem de siyah erkekle çelişki ilişkileri olsa da esas karşıtlığı bunlarla değil beyaz heteroseksüel erkekle kurarlar. Bu çerçevede sosyalist olduklarını ve neden kapitalizme, emperyalizme ve patriyarkaya karşı eş zamanlı ve birlikte bir mücadele yürütülmesi gerektiğinin altını çizerler.

Bugün geldiğimiz noktada kaybedilen her şeyden önce Combahee River Collective’in koyduğu kapsayıcı, kendi kurtuluşunu insanlığın kurtuluşunda gören ve daralmayı değil çoğalmayı önüne koyan, ölümü değil dönüşümü hedefleyen bir siyasi perspektif”.

Siyah feminizmi, Combahee Nehri Kolektifi ve kesişimsellik hakkında ayrıca yayımladığımız şu yazıya da bakılabilir.

Çevirinin daha önce yer aldığı Okan Üniversitesi Hukuk Fakültesi bültenine buradan, metnin orijinaline ise şuradan ulaşılabilir. İyi okumalar.

İmdat Freni

Biz, 1974’ten beri biraraya gelen Siyah feminist bir kolektifiz. [1] Politikamızı belirleme ve netleştirmeye yönelik süreçte, hem kendi grubumuz bünyesinde hem de diğer progresif örgüt ve hareketlerle koalisyon halinde politik çalışmalar yaptık. Mevcut şekliyle politikamızın en geniş ifadesi ırka, cinsiyete, heteroseksüelliğe ve sınıfa dayalı tahakküme karşı aktif bir şekilde mücadele etmemiz ve asli tahakküm sistemlerinin iç iç içe geçmiş yapısına dayalı bütüncül tahlil ve uygulamaların geliştirilmesini başlıca görevimiz olarak görmemiz. Yaşam koşullarımızı bu tahakkümlerin birleşimi oluşturuyor. Siyah kadınlar olarak renkli kadınların tamamının karşı karşıya kaldığı çeşitli ve eşzamanlı tahakkümlerle mücadele etmeye uygun politik hareketin Siyah feminizm olduğunu düşünüyoruz.

Bu yazıda dört temel başlığı tartışıyor olacağız: (1) modern Siyah feminizmin doğuşu; (2) bizim neye inandığımız, başka bir deyişle politikamızın özgülendiği alan; (3) kolektifimizin [feminist bir bakış açısıyla aktarılan] kısa tarihi2 de dahil olmak üzere Siyah feministlerin örgütlenmesindeki sorunlar; ve (4) Siyah feminist meseleler ve uygulamalar.

1. Moden Siyah Feminizmin Doğuşu
Siyah feminizmde yaşanan yeni gelişmelere bakmadan önce, kökenimizi tarihsel bir gerçeklik olan Afro-Amerikalı kadınların hayatta kalma ve özgürlük için verdikleri daimi ölüm kalım mücadelesine dayandırdığımızı beyan etmek istiyoruz. Siyah kadınların Amerikan politik sistemiyle (beyaz erkek egemenliği sistemi) son derece olumsuz şekilde süregelen ilişkisi, tahakküm altındaki iki kasta, ırksal ve cinsel kastlara üyeliğimiz tarafından belirlendi. Angela Davis’in “Siyah Kadının Köle Topluluğundaki Rolü Üzerine Düşünceler”de işaret ettiği gibi, Siyah kadınlar her zaman, sadece fiziksel bir yolla olsa dahi, beyaz erkek egemenliğine karşı bir duruş gösterdi ve hem çarpıcı hem incelikli yollarla kendilerine ve topluluklarına yönelik saldırılara bilfiil direndi. Cinsel ve ırksal kimliklerinin birleşiminin yaşamlarının tamamını ve özgün politik mücadelelerinin odağını belirlediğine dair ortak bir bilince sahip olan Sojourner Truth, Harriet Tubman, Frances E. W. Harper, Ida B. Wells Barnett ve Mary Church Terrell gibi tanınan ve tanınmayan binlerce Siyah kadın aktivist her zaman varoldu. Modern Siyah feminizm annelerimiz ve kız kardeşlerimizin nesillerdir sürdürdüğü kişisel fedakarlıkların, kararlılık ve çalışmalarının bir sonucu.

En belirgin Siyah feminist tavır, 1960’ların sonlarında başlayan Amerikan kadın hareketinin ikinci dalgasıyla bağlantılı olarak gelişti. Feminist hareketin başlangıcından beri Siyah kadınlar, üçüncü dünya ülkesi kadınları ve işçi kadınlar harekete dahildi ancak hem dıştan gelen gerici baskılar hem de hareketin kendi içindeki ırkçılık ve elitizm, katılımımızın yok sayılmasına sebep olmuştu. 1973’te, New York’taki Siyah feministler, ayrı bir Siyah feminist topluluk oluşturma gerekliliği hissettiler. Bu topluluk sonrasında Ulusal Siyah Feminist Örgütü (NBFO) haline geldi. 

Diğer bir yandan Siyah feminist politika, özellikle 1960 ve 1970’li yıllardaki, Siyah özgürlük hareketleri ile açık bir ilişkiye sahip. Birçoğumuz bu hareketlerde (Sivil Haklar, Siyah ulusalcılık, Siyah Panterler) yer aldık ve hayatlarımız bu hareketlerin ideolojilerinden, amaçlarından ve amaçlara yönelik taktiklerden fazlasıyla etkilendi ve değişti. Bu özgürlük hareketleri içindeki deneyim ve hayal kırıklıklarımız, tıpkı Beyaz erkek sol çeperindeki deneyimlerimiz gibi beyaz kadınlarınkinden farklı bir ırkçılık karşıtı politika ve Siyah ve beyaz erkeklerinkinden farklı bir cinsiyetçilik karşıtı politika geliştirme ihtiyacını açığa çıkardı.

Siyah Feminizmin inkar edilemez bir kişisel kaynağı da var, bu kaynak Siyah kadınların bireysel hayatlarından, görünürde özel olan tecrübelerinden gelen politik farkındalık. Siyah feministler ve kendilerini feminist olarak tanımlamayan pek çok Siyah kadın, cinsiyete dayalı tahakkümü gündelik yaşamın değişmez bir unsuru olarak deneyimliyor. Oğlanlardan farklı olduğumuzu ve farklı muamele gördüğümüzü çocukluğumuzda fark ettik. Örneğin, bize hem “hanımefendi” olabilmek için hem de beyaz insanlar tarafından daha az uygunsuz görülmemiz için susmamız söylendi. Büyüdükçe erkekler tarafından fiziksel ve cinsel olarak istismar edilme tehdidinin farkına vardık. Ancak gerçekte bizim için çok belirgin olanı, yaşanmakta olduğunu bildiklerimizi kavramsallaştırmamızı sağlayacak hiçbir yönteme sahip değildik. 

Siyah feministler biz kadınların tahakkümle mücadele için politik çözümleme ve uygulamada kullandığı cinsel politika, patriarkal düzen, en önemlisi de feminizm gibi bazı kavramların bilincine varmadan önce duydukları delilik hissinden sıklıkla bahsederler. Gerçek şu ki ırk politikası ve elbette ırkçılık yaşamlarımıza nüfuz ederek kendi deneyimlerimize daha derinden bakmamızı, paylaşmamızı, bilinçlenmemizi ve bu sayede yaşamlarımızı değiştirecek ve üzerimizde kurulan tahakkümü tamamen ortadan kaldıracak bir politika inşa etmemizi engelleyen etmenler. Pek çok Siyah kadın bakımından bu durum hala geçerli. Gelişimimiz Siyahların mevcut ekonomik ve siyasi konumlarına da zorunlu olarak bağlı. Öncesinde Siyahlara tamamen kapalı olan belirli eğitim ve istihdam seçeneklerinden asgari düzeyde ilk pay alabilenler, İkinci Dünya Savaşı sonrası nesildeki Siyah gençlerdi. Ekonomik olarak Amerikan kapitalist ekonomisinin hala en altında yer alsak da aramızdan bir avuç insan, eğitim ve istihdamdaki sembolik uygulamaların neticesinde mevcut tahakküme karşı daha etkili bir mücadele potansiyeli içeren bazı araçlara sahip olmayı başardı.

Başlangıçta bizi yan yana getiren, ırkçılık ve cinsiyetçilik karşıtlığını birleştiren bir duruştu ve politik olarak geliştikçe heteroseksizme ve kapitalizmin neden olduğu ekonomik tahakküme de yöneldik.

2. Neye İnanıyoruz
Herşeyden önce, politikamız Siyah kadınların varoluşları gereği değerli olduğu ve özgürlüğümüzün başkalarının iznine tabi olmadığı, birer insan olarak özerkliğe duyduğumuz ihtiyacın bir gereği olduğuna dair ortak inancımızın ürünüdür. Bu kulağa saçma gelecek ölçüde açık bir gerçek olsa da, ilerici görünen başka hiçbir hareketin bize özgü tahakkümü bir öncelik olarak görmediği veya bu tahakkümün sona ermesi için ciddi bir şekilde çalışmadığı aşikar. Gördüğümüz zalim, çoğu zaman ölümcül muameleyi kayda geçmek bir yana sadece Siyah kadınlara atfedilen aşağılayıcı klişeleri sıralamak (siyah dadı, reis kadın, Safir, fahişe, kaslı lezbiyen) dahi Batı yarım kürede geçen dört yüzyıllık esaret içinde hayatlarımıza ne kadar az değer verildiğini gösteriyor. Özgürlüğümüz için istikrarlı şekilde çalışacak ölçüde bizi önemseyenin yalnızca kendimiz olduğunu fark ettik. Politikamız kendimize, kız kardeşlerimize ve mücadele ve çalışmalarımızı sürdürmemizi sağlayan topluluğumuza duyduğumuz kuvvetli sevgi ile gelişiyor.

Bize yönelik tahakküm bakımından odağımız, kimlik politikaları kavramıyla şekillendi. En derin ve potansiyel olarak en radikal politikanın, başkasının yaşadığı tahakküme son vermeye çalışmak yerine, doğrudan kendi kimliğimizden yola çıkmak olduğuna inanıyoruz. Siyah kadınlar söz konusu olduğunda bu özellikle aykırı, tehlikeli, tehdit edici ve dolayısıyla devrimci bir düşünce, çünkü bizden önce gelen bütün politik hareketler göz önünde bulundurulduğunda, herhangi birinin özgürleşmeye bizden daha layık kabul edildiğini açıkça görüyoruz. Altyapı oluşturmayı, kraliçeliği ve on adım geride yürümeyi reddediyoruz. İnsan olarak, eşit insanlar olarak kabul görülmek yeterli. 

Patriarkanın cinsel politikasının Siyah kadınların yaşamlarına sınıf ve ırk siyaseti kadar nüfuz ettiğine inanıyoruz. Yaşamlarımızda çoğunlukla eşzamanlı olarak deneyimlediğimiz için ırk, sınıf ve cinsiyet tahakkümünü birbirinden ayırmakta sıklıkla zorlanıyoruz. Salt ırksal ya da cinsel tahakküme karşılık gelmeyen ırksal-cinsel tahakküm diye bir şeyin var olduğunu biliyoruz, politik bir baskı aracı olarak beyaz erkeklerin Siyah kadınlara tecavüz tarihi bunun bir örneği.

Feminist ve Lezbiyen olmamıza rağmen, ilerici Siyah erkeklerle dayanışma içindeyiz ve ayrılıkçı beyaz kadınların talep ettiği türde bir bölünmeyi savunmuyoruz. Siyahlar olarak durumumuz, ırk gerçeği etrafında bir dayanışmayı zorunlu kılıyor. Şüphesiz ezen ırk olarak olumsuz bir dayanışma içinde yer almak istemiyorlarsa beyaz kadınların beyaz erkeklerle bu tür bir ırk dayanışması sürüdürmesine gerek yok. Bizler, siyah erkeklerle birlikte ırkçılığa karşı mücadele ederken, aynı zamanda cinsiyetçilik konusunda Siyah erkeklere karşı mücadele ediyoruz.

Tahakküm altındaki tüm insanların özgürleşmesi için patriarkayla birlikte, ekonomi-politik sistemler olan kapitalizm ve emperyalizmin de ortadan kaldırılması gerektiğinin farkındayız. Bizler sosyalistiz, çünkü çalışmanın patronların kârı değil, çalışanların ve üretenlerin ortak yararı doğrultusunda örgütlenmesi gerektiğine inanıyoruz. Maddi kaynaklar, bu kaynakları yaratanlar arasında eşit olarak dağıtılmalı. Bununla birlikte, aynı zamanda feminist ve ırkçılık karşıtı bir devrime karşılık gelmeyen sosyalist bir devrimin özgürlüğümüzü garanti edeceğine inanmıyoruz. İçinden geçtiğimiz kendine has süreçte her ne kadar bazılarımız beyaz yakalı ve profesyonel işler için birer sembol olarak görülerek çifte talep görsek de, Siyah kadınlar genelde iş gücü içinde marjinal bir pozisyonda. Bu durumdan kaynaklanan özgün sınıfsal konumu dikkate alan bir sınıfsal ilişki anlayışı geliştirmenin gerekli olduğu düşüncesindeyiz. Irksız ve cinsiyetsiz işçiler olarak görülmeyen aksine iş/ekonomik yaşamları ırksal ve cinsel tahakkümün belirleyiciliğinde şekillenen insanların gerçek sınıfsal konumlarını görünür kılmamız gerekiyor. Marx’ın teorisine, yine Marx tarafından analiz edilmiş oldukça özgün ekonomik ilişkiler çerçevesinde, temelde katılıyor olsak da Siyah kadınlar olarak kendi özgün ekonomik konumumuzu anlayabilmek için onun değerlendirmelerinin daha ileriye taşınması gerektiğini biliyoruz.

Halihazırda yaptığımızı düşündüğümüz politik katkı, kişisel olan politiktir şeklindeki feminist ilkesinin genişletilmesidir. Örneğin yaptığımız bilinç yükseltme toplantılarında, pek çok yönden beyaz kadınların yaptığı çıkarımların ötesine geçtik çünkü cinsiyetin yanı sıra ırk ve sınıfın etkileriyle de karşı karşıyayız. Deneyimlerimizi Siyah kadın tavrıyla Siyah dilinde aktarmamızın/beyan etmemizin bile kültürel ve politik yankıları var. İçinde bulunduğumuz tahakkümün kültürel ve deneyimsel doğasını araştırmak için çok fazla enerji harcamak zorunda kaldık çünkü bu konuların hiçbiri daha önce incelenmemişti. Siyah kadınların yaşamlarının çok katmanlı dokusunu daha önce kimse araştırmadı. Bu tür bir çıkarımın/kavramsallaştırmanın bir örneği bir toplantı esnasında erken dönem düşünsel meraklarımıza kendi grup üyelerimiz, özellikle Siyah erkekler tarafından hangi şekillerde saldırıldığını tartışırken ortaya çıktı. Hepimizin “zeki” olduğumuz için “çirkin”, yani “zeki-çirkin” olarak kabul edildiğini keşfettik. “Zeki-çirkin” adlandırması, çoğumuzun zihnimizi geliştirmek için “sosyal” yaşamlarımızda büyük bedeller ödemeye zorlandığımızı gösterdi. Siyah ve beyaz topluluklarda, Siyah kadın düşünürlere yönelik tepki, beyaz kadınlara, özellikle de eğitimli orta-üst sınıftan olanlara göre nispeten daha yüksek.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, bizim için geçerli bir politik tahlil veya strateji olmadığı için Lezbiyen ayrılıkçı tutumu reddediyoruz. Bu tutum, başta Siyah erkekler olmak üzere kadınları, çocukları ve çok fazla sayıda insanı dışlıyor. Erkeklerin, destekledikleri şeyler, davranış ve tahakküm şekilleriyle yani bu toplumun bir parçası olmak için toplumsallaştırıldıkları şeylerle ilgili fazlasıyla olumsuz eleştirimiz var hatta bunlara karşı nefret duyuyoruz. Ancak onları oldukları hale getirenin erkeklikleri -başka bir deyişle biyolojik erkeklikleri- olduğu gibi yanlış bir düşünceye sahip değiliz. Siyah kadınlar olarak, herhangi bir biyolojik belirlenimcilik biçiminin, üzerine bir politika inşa edilemeyecek kadar tehlikeli ve gerici bir temel olduğunu düşünüyoruz. Sınıf ve ırk gerçeklerini inkar ederek kadınlara uygulanan tahakkümün cinsel kaynakları dışındaki kökenlerini tamamen reddeden Lezbiyen ayrılıkçılığının, onu uygulayanlar açısından dahi yeterli ve ilerici bir politik tahlil ve strateji olup olmadığını da sorgulamalıyız.

3. Siyah Feministlerin Örgütlenmesindeki Sorunlar
Siyah feminist bir kolektif olarak birlikte geçirdiğimiz yıllar boyunca başarıyı ve hayal kırıklığını, neşeyi ve acıyı, zaferi ve yenilgiyi tecrübe ettik. Siyah feminist meseleler etrafında örgütlenmenin çok zor olduğunu, hatta Siyah feministler olduğumuzu ilan etmenin bile bazı bağlamlarda zor olduğunu gördük. Bilhassa beyaz kadın hareketi gücünü ve birçok yönde gelişimini sürdürdüğü için, yaşadığımız zorlukların nedenlerini anlamaya çalıştık. Bu bölümde, karşılaştığımız örgütlenme sorunlarının bazı genel nedenlerini tartışacağız, ayrıca özelde kendi kolektifimizin örgütleme aşamalarından bahsedeceğiz.

Politik çalışmamızdaki zorluğun en büyük nedeni, tahakküme karşı sadece bir ya da iki cephede savaşmak yerine, farklı tahakküm biçimlerini bir arada ele almaya çalışmamız. Ne güvenebileceğimiz ırksal, cinsel, heteroseksüel ya da sınıfsal bir ayrıcalığa sahibiz, ne de bu gruplardan birine ait olan bir kişinin sahip olduğu ayrıcalıklara, kaynaklara ve güce en düşük ölçekte sahibiz.

Siyah bir kadın olmanın psikolojik ağırlığı ve bunun politik bilinç kazanırken ve politik çalışma yaparken yaratttığı zorluklar asla küçümsenemez. Hem ırkçı hem de cinsiyetçi olan bu toplumda Siyah kadınların varlıklarının bir kıymeti yoktur. Grubumuzun ilk üyelerinden birinin bir defasında dediği gibi, “Hepimiz yalnızca Siyah kadınlar olduğumuz için zarar görmüş insanlarız.” Psikolojik olarak ve diğer bütün yönlerden zapt edildik, buna rağmen tüm Siyah kadınların koşullarını değiştirmek için mücadele etme zorunluluğu hissediyoruz. “Bir Siyah Feministin Kız Kardeşlik Arayışı”nda Michele Wallace şu sonuca varıyor:

Biz Siyah kadınlar olarak, feminist kadınlar olarak var oluyoruz, şu an için sıkışmış halde birbirimizden bağımsız bir şekilde emek sarfediyoruz çünkü bu toplumda mücadelemiz bakımından asgari ölçüde uygun şartlar dahi yok–çünkü, en alttakiler olarak hiç kimsenin yapmadığını yapmak ve tüm dünyayla savaşmak zorundayız. [2]

Wallace, Siyah feministlerin konumuyla ilgili değerlendirmesinde, özellikle de çoğumuzun neredeyse tipik olarak karşı karşıya kaldığı yalnızlaştırmaya ilişkin vurguda, karamsar ama gerçekçidir. Bununla birlikte, devrimci eyleme doğru net bir sıçrama yapmak için en alttaki konumumuzu kullanabiliriz. Özgürlüğümüz tüm tahakküm sistemlerinin yok edilmesine bağlı olduğu için Siyah kadınlar özgür olsaydı, bu herkesin özgür olması gerektiği anlamına gelirdi.

Bununla birlikte feminizmde, varoluşumuza dair en temel varsayımlardan bazılarının, örneğin cinsiyetin güç ilişkilerinde bir etken olması gerekliliğinin sorgulanması Siyah insanların çoğunluğu açısından çok endişe vericidir. 1970’lerin başlarında yazılan Siyah ulusalcı bir broşürde erkek ve kadın rolleri şu şekilde tanımlanmıştı:

Evin reisinin şimdi de geleneksel olarak da erkek olduğunun bilincindeyiz. Erkek evin/ulusun lideridir çünkü erkeğin dünya bilgisi daha geniştir, farkındalığı daha fazladır, anlayışı daha derindir ve bu bilgileri uygulama biçimi daha akıllıcadır… Evini koruyup kollayarak devamlılığını sağlayabileceği için erkeğin evin reisi olması mantıklı tek seçenektir. Kadınlar erkeklerle aynı şeyleri yapamazlar–doğaları gereği farklı işlevleri vardır. Erkekler ve kadınların eşitliği soyut bir dünyada dahi gerçek olamayacak bir şeydir. Erkekler diğer erkeklerle yetenekleri, deneyimleri ve hatta anlayışları açısından eşit değildir . Erkeklerin ve kadınların değeri altın ve gümüşün değeri gibi düşünülebilir–eşit değildir ama ikisi de çok değerlidir. Kadın ve erkeğin birbirinin tamamlayıcısı olduğunu anlamalıyız çünkü erkek ve karısı olmadan ev/aile olmaz. Her ikisi de herhangi bir yaşam biçiminin gelişimi için gereklidir. [3]

Maddi koşulları, çok az Siyah kadını yaşamlarına az da olsa istikrar getirdiği varsayılan ekonomik ve cinsel düzenlemelere karşı çıkmaya yönlendirir. Çok sayıda Siyah kadın hem cinsiyetçilik hem de ırkçılık konusunda iyi bir kavrayışa sahiptir, ancak hayatlarının olağan kısıtları nedeniyle, her ikisiyle birden mücadele etme riskini alamazlar.

Bilindiği gibi, Siyah erkeklerin feminizme tepkisi oldukça olumsuz olmuştur. Siyah feministlerin kendi ihtiyaçları etrafında örgütlenme ihtimali elbette, Siyah erkeklerin Siyah kadınlardan daha fazla tehdit altında hissetmelerine yol açmıştır. Yalnızca kendi mücadelelerinde yer almış önemli ve çalışkan müttefiklerini kaybetmekle kalmayıp, aynı zamanda Siyah kadınlarla etkileşime girerken ve onları tahakküm altına alırken kullandıkları alışılmış cinsiyetçi yöntemleri değiştirmek zorunda kalabileceklerinin de farkındalar. Siyah feminizmin Siyah mücadelesini böldüğüne dair suçlamalar, özerk bir Siyah kadın hareketinin büyümesine karşı güçlü birer caydırıcı etmendir.

Yine de üç yıllık süreçte, yüzlerce kadın farklı zamanlarda topluluğumuzda faal olarak yer aldı. Ve aramıza katılan her Siyah kadın, hayatlarında daha önce mevcut olmayan bir olasılığa duydukları güçlü bir arzu ile gelişti.

NBFO3’nun ilk bölgesel doğu konferansının ardından 1974’ün başlarında bir araya gelmeye başladığımızda, bir örgütlenme stratejimiz, hatta bir odak noktamız bile yoktu. Sadece elimizdekileri görmek istedik. Aylarca görüşmediğimiz bir dönemin ardından, yılın sonlarında tekrar buluşmaya başladık ve yoğun bir şekilde bilinç-yükseltme yapmaya başladık. Sahip olduğumuz en baskın duygu, yıllar, yıllar sonra nihayet birbirimizi bulmuş olmaktı.Topluluk olarak politik çalışmalar yapmaya başlamasak da üyelerimiz Lezbiyen politikasına, kısırlaştırmanın kötüye kullanımı ve kürtaj hakkı çalışmalarına, Üçüncü Dünya Kadınlarının Uluslararası Kadınlar Günü faaliyetlerine ve Dr. Kenneth Edelin, Joan Little ve Inéz García hakkında açılan davalara yönelik destek eylemlerine katılmayı sürdürdü. Üye sayımızın önemli ölçüde düştüğü ilk yaz döneminde, geri kalanlarımız Siyah topluluk içinde şiddet görmüş kadınlar için bir sığınak açma olasılığına yönelik ciddi tartışmalara yoğunlaştı. (O zamanlar Boston’da sığınak bulunmuyordu.) NBFO’nun burjuva-feminist duruşuyla ve net bir politik odaktan yoksunluğuyla ciddi anlaşmazlıklarımız mevcut olduğu için bağımsız bir kolektif olmaya da o dönemde karar verdik.

O dönem aynı zamanda kürtaj hakkı faaliyetlerinde birlikte çalıştığımız ve bizi Yellow Springs’deki Ulusal Sosyalist Feminist Konferansı’na katılmaya teşvik eden sosyalist feministlerle iletişim halindeydik. Bir üyemiz Konferans’a katıldı ve bu konferans, öne çıkan ideolojinin darlığına rağmen, ekonomik koşullarımızı anlamamızı ve kendi ekonomik tahlillerimizi yapma ihtiyacını daha fazla hissetmemizi sağladı.

Sonbaharda bazı üyelerimiz geri döndüğünde, birkaç ay süren göreceli bir durgunluk dönemi yaşadık ve başlangıçta Lezbiyen-heteroseksüel ayrılığı olarak kavramsallaştırılan ama aynı zamanda sınıfsal ve politik farklılıkların sonucu olan bazı iç anlaşmazlıklarımız oldu. Yaz boyunca bir araya gelmeyi sürdürenler, bilinç-yükseltme ve salt duygusal destek topluluğu olarak faaliyet yürütmenin ötesine geçerek politik çalışma yapma konusunda kararlıydılar. 1976’nın başında, politik çalışma yapmak istemeyen ve görüş ayrılıklarını da dile getiren kadınların bir kısmı kendi istekleriyle aramızdan ayrılınca yeni bir odak arayışına girdik. Yeni üyelerin katılımıyla bir çalışma grubu haline gelme kararı aldık. Okumalarımızı birbirimizle her zaman paylaşıyorduk ve bu kararın alınmasından aylar önce bazılarımız topluluk tartışmaları için Siyah feminizm hakkında bazı yazılar kaleme almıştı. Bir çalışma grubu olarak çalışmaya ve yolumuza Siyah feminist bir yayınla devam etmenin imkanlarını tartışmaya başladık. İlkbaharın sonlarında hem politik tartışmaları hem de kişilerarası meselelerimizi çözmek için kendimize biraz zaman tanıdık. Şu anda Siyah feminist yazıları bir arada toplayacağımız bir derleme planlıyoruz. Politikamızın gerçekliğini diğer Siyah kadınlara göstermenin çok önemli olduğunu düşünüyoruz ve bunu çalışmalarımızı kaleme alıp yayararak yapabileceğimize inanıyoruz. Ülkenin her yerinde Siyah feministlerin birbirlerinden soyutlanmış halde yaşaması ve sayımızın azlığına rağmen yazma, basım ve yayıncılık konusunda bazı becerilerimizin olması, bu tür projeleri bir örgütlenme aracı olarak gerçekleştirme isteği duymamıza neden oldu. Siyah feministler olarak diğer gruplarla koalisyon halinde siyasi çalışmalar yapmaya da devam ediyoruz.

4. Siyah Feminist Meseleler ve Planlar
Birlikte geçirdiğimiz süre boyunca, Siyah kadınları özellikle ilgilendiren birçok meseleyi tespit ederek üzerinde çalıştık. Politikamızın kapsayıcılığı bizi kadınların, Üçüncü Dünya’nın ve emekçilerin yaşamlarını etkileyen tüm konularla ilgili hale getiriyor. Elbette bilhassa tahakkümde eşzamanlı unsurlar olan ırk, cinsiyet ve sınıf mücadeleleri üzerinde çalışmaya odaklamış durumdayız. Örneğin, Üçüncü Dünya kadınlarını istihdam eden bir fabrikada işyeri örgütlenmesine katılabilir ya da bir Üçüncü Dünya topluluğuna zaten yetersiz şekilde sağlanan sağlık hizmetini vermeyi kesen bir hastaneye karşı grev örgütleyebiliriz veya bir Siyah mahallesinde tecavüz kriz merkezi kurabiliriz. Sosyal yardım ve kreş için örgütlenmek de çalışmalarımızın odak noktası olabilir. Yapılması gereken çalışmaların çokluğu ve bunlara neden olan sayısız mesele, içinde bulunduğumuz tahakkümümün yaygınlığını bir nebze de olsa gösteriyor.

Kolektif üyelerinin hali hazırda üzerinde çalıştığı konular ve projeler; kısırlaştırmanın kötüye kullanılması, kürtaj hakları, şiddet gören kadınlar, tecavüz ve sağlık hizmetleridir. Bunların yanı sıra, üniversite kampüslerinde, kadın konferanslarında ve son süreçte liseli kadınlara yönelik olarak Siyah feminizm konusunda çok sayıda atölye ve eğitim gerçekleştirdik. 

Bizim için büyük bir endişe kaynağı olan ve kamuoyunda ele almaya başladığımız konulardan biri de, beyaz kadın hareketinin içindeki ırkçılık. Siyah feministler olarak, beyaz kadınların ırkçılıklarını anlamak ve bununla mücadele etmek için ne kadar az çaba harcadıklarını üzüntüyle görüyoruz; bu durum başka bir çok hususun yanı sıra ırk, renk ve Siyah tarihi ve kültürü hakkında yüzeysel bile denemeyecek bir kavrayışa sahip olmalarından kaynaklanıyor. Beyaz kadın hareketinde ırkçılığı ortadan kaldırmak, tanımı gereği beyaz kadınların yapması gereken bir iş, ancak bu konuda konuşmaya ve sorumluluk alınmasını talep etmeye devam edeceğiz.

Politikamızın uygulaması, amacın araçları her zaman haklı çıkardığına dair bir inanca dayanmıyor. “Doğru” politik amaçlara ulaşma gayesi adına çok sayıda yıkıcı ve gerici eylem gerçekleştirildi. Feministler olarak insanlara politika namına zarar vermek istemiyoruz. Kendi topluluğumuz içinde ve devrimci toplum vizyonumuzda, kolektif işleyişe ve gücün hiyerarşik olmayan bir şekilde bölüşümüne inanıyoruz. Uygulamamızın temel yönü olan eleştiri ve özeleştiri yoluyla gelişecek politikamızı sürekli olarak sorgulamaya kararlıyız. Kızkardeşlik Güçlüdür’ün girişinde Robin Morgan şöyle yazar:

Beyaz heteroseksüel erkeklerin devrimci rolü nasıl üstlenebilecekleri konusunda en ufak bir fikrim yok, çünkü onlar gerici-yerleşik-çıkar-gücünün tam olarak somutlaşmış hali.

Siyah feministler ve Lezbiyenler olarak oldukça belirgin bir devrimci görevimiz olduğunu biliyoruz ve bizi bekleyen yaşam boyu sürecek çalışma ve mücadeleye hazırız.

[1]Bu ifade Nisan 1977 tarihlidir.

[2] Wallace, Michele. “A Black Feminist’s Search for Sisterhood,” The Village Voice, 28 July 1975, s. 6-7.

[3] Mumininas of Committee for Unified Newark, Mwanamke Mwananchi (The Nationalist Woman), Newark, N.J., ©1971, s. 4-5.

Çevirenlerin Notları:

1 Kolektif ismini, ABD’de kölelik karşıtı mücadelenin önemli safhalarından biri olan Amerikan İç Savaşı sırasında eski bir kadın köle olan Harriet Tubman önderliğinde gerçekleştirilen ve Güney Carolina’da 750 kölenin özgürleştirilmesini sağlayan Combahee Nehri Baskınından almıştır. Bildiride siyah feminist hareketin öncüleri arasında sayılan Tubman aynı zamanda iç savaş öncesinde “Yeraltı Demiryolu” olarak adlandırılan, güneydeki köleleri kuzeye kaçırarak özgürleştiren hareketin önde gelen bir üyesidir. (Ç.N.)

2 Metnin aslında tarih kelimesi “history” yerine “herstory” olarak kullanılmıştır. Eril dilde değişim çabasının bir örneği olan bu anlatım farkı, cümleye parantez içindeki “feminist bir bakış açısıyla aktarılan” ifadesi eklenerek çeviriye aktarılmaya çalışılmıştır.( Ç.N.)

3 NBFO, National Black Feminist Organization (Ulusal Siyag Feminist Örgüt)’ün kısaltmasıdır. (Ç. N.)

Rus Feministlerden Savaş Karşıtı Manifesto

Bu metin, Ukrayna’daki işgale ve savaşa karşı birleşen Rus feministlerin manifestosudur. Feminizm, Rusya’da Vladamir Putin tarafından başlatılan zulüm dalgasının altında yok edilemeyen az sayıdaki muhalif hareketten biri. Şu an Rusya’da en az 30 kentte bir kaç düzine feminist grup örgütlü bulunuyor. Bu metinde, Rusya çapındaki savaş karşıtı hareket içinde yer alan feministler, tüm dünyadaki feministlere Putin hükümeti tarafından başlatılan askeri saldırganlık karşısında birleşme çağrısı yapıyor.

Çeviri: Çatlak Zemin

Kaynak: Jacobin

Bu harekatın hazırlığı uzun bir süredir yapılmaktaydı. Rus birlikleri aylardır Ukrayna sınırına doğru hareket halindeydi. Ülkemiz hükümetiyse askeri bir saldırı olasılığını inkar ediyordu. Şimdi bunun bir yalan olduğunu görüyoruz.

Rusya komşusuna savaş ilan etti. Ukrayna’ya ne kendi kaderini tayin hakkını ne de barışçıl bir yaşam umudu tanıdı. Bizler—bir kez daha—son 8 yılda Rusya hükümetinin inisiyatifiyle bir savaşın yürütülegeldiğini ifşa ediyoruz. Donbas’taki savaş, Kırım’ın yasal olmayan ilhakının bir sonucu. Luhansk ve Donetesk halklarının hiçbir zaman Rusya ve liderinin umurunda olmadığına, 8 yıl sonra bu cumhuriyetlerin tanınmasının Ukrayna’yı özgürleştirme kisvesi altında işgal etmenin bahanesi olduğuna inanıyoruz.

Rusya vatandaşları ve feministler olarak bu savaşı kınıyoruz. Politik bir güç olarak feminizm, saldırgan bir savaşın ve askeri işgalin yanında olamaz. Rusya’daki feminist hareket; kırılgan gruplar için, içinde şiddete ve askeri çatışmalara yer olmayan, fırsat ve imkan eşitliğinin tesis edildiği, adil bir toplum kurma mücadelesi vermekte.

Savaş şiddet, yoksulluk, zorla yerinden etme, darmadağın olan hayatlar, güvensizlik ve geleceksizlik demek. Savaşın feminist hareketin temel değerleri ve hedefleri ile uzlaştırılması mümkün değil. Savaş toplumsal cinsiyet eşitsizliğini katlar ve yıllar içinde edinilmiş insan hakları alanındaki kazanımları geriletir. Savaş beraberinde sadece bombaların ve kurşunların şiddetini değil, cinsel şiddeti de getirir: Tarihin bize gösterdiği gibi, savaşlar sırasında tecavüze uğrama riski her kadın için katbekat artar. Bunlar ve daha birçok başka sebeple Rus feministleri ve feminist değerleri paylaşanlar, ülkemiz yönetimi tarafından başlatılan bu savaşa karşı güçlü bir karşı çıkış geliştirmelidir.

Bu savaş, Putin’in konuşmalarından anlaşıldığı üzre, hükümet ideologlarının öne sürdüğü “geleneksel değerler” uğruna başlatıldı—Rusya’nın sözümona tüm dünyada bu değerlere biat etmeyi reddedenlere ya da başka değerleri benimseyenlere karşı şiddet kullanımını da içerecek şekilde misyonerliğini yapmaya soyunduğu değerler uğruna. Bu “geleneksel değerler”in toplumsal cinsiyet eşitsizliğini, kadınların sömürülmesini ve patriyarkanın katı normlarına uymayan herhangi bir yaşam, kendini-tanımlama ve eyleme biçimine karşı devlet baskısını içerdiği, eleştirel düşünce kapasitesine sahip olan herkes için apaçık. Komşu bir ülkeyi işgalin meşrulaştırma aracının bu çarpık normları dayatma arzusu ve bir “özgürleştirme” demagojisi olması, Rusya çapında tüm feministlerin bütün enerjileriyle bu savaşa karşı durmaları için bir başka sebep.

Bugün feministler Rusya’da aktif kalabilen birkaç politik güçten biri. Uzun bir zamandır Rus yetkililer bizi tehlikeli bir politik hareket olarak görmedi, dolayısıyla diğer politik gruplara nazaran bir süreliğine devlet baskısından görece az etkilendik. Şu an Kaliningrad’dan Vladivostok’a, Rostov-on-Don’dan Ulan-Ude ve Murmansk’a kadar ülke çapında 45’den fazla farklı feminist grup örgütlü faaliyetini sürdürüyor. Rusya’daki tüm feminist grupları ve bağımsız feministleri Savaşa Karşı Feminist Direniş’e katılmaya ve aktif biçimde savaşa ve bu savaşı başlatan hükümete karşı durmaya, dünya çapında tüm feministleri de bu direnişimize katılmaya çağırıyoruz. Çoğuz; birlikte çok şey başarabiliriz. Feminist hareket son on yılda inanılmaz bir medya ve kültür gücüne ulaştı; şimdi bunu politik bir güce dönüştürmenin zamanı. Savaşa, otoriteryanizme ve militarizme karşı muhalefet biziz. Gelmekte olan gelecek, bizleriz.

Tüm dünya feministlerine çağrımızdır:

  • Ukrayna’daki savaşa ve Putin diktatörlüğüne karşı barışçıl gösterilere katılın, çevrim-içi veya çevrim-dışı kampanyalar başlatın ya da kendi eylemlerinizi gerçekleştirin. Savaşa Karşı Feminist Direniş sembolünü ve #FeministAntiWarResistance, #FeministsAgainstWar hashtag’lerini materyal ve yayınlarınızda kullanabilirsiniz.
  • Ukrayna’daki savaş ve Putin’in saldırganlığı hakkındaki bilgileri yayın. Şu anda tüm dünyanın Ukrayna’yı desteklemesine ve her koşulda Putin’in rejimini reddetmesine ihtiyacımız var.
  • Bu manifestoyu başkalarıyla paylaşın. Feministlerin bu savaşa ve herhangi bir savaşa karşı olduklarını göstermemiz gerek. Putin rejimine karşı birleşmeye hazır Rus aktivistlerinin olduğunu göstermemiz de elzem. Hepimiz şu anda devletin zulmüne karşı tehlike içindeyiz ve desteğinize ihtiyacımız var.

Savaş Karşıtı Feminist Direniş

Başlık İmdat Freni tarafından değiştirilmiştir.

Savaşa Karşı Feminist Direniş’in daha fazla bilgi paylaştığı (Rusça) bir telegram kanalı mevcut.

Görsel:   © Avtozaklive

İstanbul Sözleşmesi’ne Yönelik Saldırılara Karşı UlusÖtesi Bir Yanıt – EAST

11 Nisan tarihinde Türkiye, Polonya, Yunanistan, İtalya, Bulgaristan ve Romanya’dan EAST (Essential Autonomous Struggles Transnational- UlusÖtesi Hayati Özerk Mücadeleler) üyeleri, kadınlar ve LGBTİ+ bireyler, Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı üzerine kamuya açık bir toplantıda bir araya geldiler. Bu toplantı kadınların ve LGBTİ+ bireylerin özgürlüğü mücadelemizi ulusötesi düzeyde örgütlemek için yapıldı.

Erdoğan’ın bir gece yarısı kararıyla İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesi tüm kadınlara gönderilmiş net bir mesajdır: “kadınlara karşı erkek şiddeti ailenin ve aile düzeninin ana ilkesi olarak kabul edilmelidir”. EAST, Türkiye’de mücadele eden kadınlarla birlikte, tüm kadınları,  temel işkollarındaki işçileri, göçmenleri ve LGBTİ+ bireyleri Avrupa’nın dört bir köşesinde ve daha da ötesinde yaşamakta olduğumuz patriyarkal saldırılara karşı hep birlikte ulusötesi bir tepkiyi örgütlemeye çağırmaktadır. İstanbul Sözleşmesi’nin onaylanması, ilkelerinin uygulandığı anlamına gelmediği gibi, anlaşmanın uygulanmaması karşısında herhangi bir yaptırım sunmayan böyle bir belge de patriyarkal şiddete karşı bir çözüm olmayacaktır. Ancak, söz konusu belgenin yıllardır süren ulusötesi feminist mücadelelerin sonucu olarak ortaya çıktığını ve sözleşmeden geri çekilmenin de hepimize karşı doğrudan bir saldırı olduğunu biliyoruz.

Erdoğan’ın kadınların özgürlüğüne yönelik saldırısı yalıtılmış bir olay değildir. Saldırılar İstanbul Sözleşmesi ile başlamadığı gibi, kadınların bin bir zorlukla kazanılmış hak ve özgürlüklerine yönelik diğer saldırıları devam ettirmektedir ve kadınların hayatları üzerindeki kritik etkileri de ortaya çıkmaya başlamıştır: tedbir kararlarının alınabilmesi zorlaşmış ve uzaklaştırma kararlarının süresi de kısalmıştır. Patriyarkal şiddet biz konuşurken bile yoğunlaşmaktadır. Bu saldırı Avrupa çapında ve ötesindeki muhafazakâr siyasal figürlerin ve hükümetlerin kadınlara ve LGBTİ+ bireylere yönelik olarak sürdürdükleri örgütlü bir politikalar ve eylemler setinin tam ortasına denk gelmiştir. Polonya’da, hükümet yakın zaman önce yasal kürtaj olma hakkını daha da kısıtlayan bir yasayı kabul ederken, kadınlar buna ulusötesi yankılar yaratan olağanüstü bir tepki ile yanıt verdiler. 30 Mart’ta, Polonya Parlamentosu, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmeye yol açacak alternatif bir sözleşmeyi tasarlamak üzere, “Aileye Evet, toplumsal cinsiyete hayır” adı verilen bir yasayı kabul etti. Tüm Doğu ve Orta Avrupa’da, Sözleşme 2017 sonundan bu yana saldırıya uğruyor ve Bulgaristan, Slovakya, Macaristan gibi ülkelerde, kadın örgütlerinin ev içi ve toplumsal cinsiyet temelli şiddete karşı yürüttükleri uzun vadeli mücadelelere rağmen, onaylanmamış durumda. Bütün bunlar Yunanistan, İtalya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti ve diğer bazı ülkelerde uygulanan ve geleneksel aileyi kadınların özgürlüğünün önüne koyma fikrini hakim kılmak için tasarlanan politikalarla ele ele gidiyor. Birçok yerde, şiddetten kaçan kadınlara yönelik kadın sığınaklarının finansmanı kesiliyor ve artık boşanmak veya kadınların tacize uğradıkları ilişkilerde velayet almak giderek zorlaşıyor. Birçok yerde, ücretsiz ve yasal kürtaj olmak neredeyse imkânsız.

Avrupa çapında ve ötesinde yaşanmakta olan bu koordine saldırı küresel bir pandeminin tam ortasında meydana gelmektedir. Birçokkadın açısından, kapatma ölümcül bir kafesin içinde yaşamak anlamına gelmiştir. Pandemi hükümetler tarafından kadınları “geleneksel” yerlerine: eve, ailenin bakımına geri döndürmek için bir fırsat olarak kullanılmıştır. Bizler, sağlık bakımında, temizlikte, ev içi işlerde, toplumu ayakta tutan en temel işleri yerine getirenler olduğumuzdan bu durum daha da katlanılamaz niteliktedir. Kapitalist toplumlar bizim bu sektörlerdeki düşük ücretli emeğimize olduğu kadar, evdeki karşılıksız emeğimize de ihtiyaç duyuyorlar. Bu saldırılar elbette açıkça bizim “doğal” yükümlülüklerimiz sayılan şeylerden kaçma girişimlerimize yönelik saldırılardır. Ayrıca, temel işlerde çalışmayanlarımız da kitlesel biçimde işten çıkartılmış, bu da partnerlerimize olan ekonomik bağımlılığımızı, güvencesizliğimizi ve yalıtılmışlığımızı pekiştirmiştir.

İlerici ve liberal Batı ve geri kalmış ve gayrı medeni Doğu arasındaki sömürgeci kültürel çatışma retoriğini reddediyoruz. Ortak ama farklı ezilmişlik deneyimlerimiz, sürekli olarak, dünyanın her yerinde kapitalist birikim süreçlerini korumak için uygulanan yapısal mekanizmaların saldırısı altında olduğumuzu göstermektedir. Bu bağlamda, Avrupa Birliği de, Erdoğan rejimi mültecileri AB sınırları dışında tuttuğu sürece, kadınlara yönelik bu saldırılara gözlerini kapatmaya hazırdır. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı, erkek şiddetinden kaçan kadınların sığınma elde etme imkânını ortadan kaldıracaktır ve Avrupa sınırlarındaki, Libya’dan Fas’a, Türkiye’den Balkan Rotası’na uzanan bir alandaki gözetim kamplarında, gebe kadınlara yönelik erkek ve devlet şiddeti gün be gün artmaktadır. Avrupa sınırlarını geçtiklerinde ise, oturum izni ve ailevi durum veya çalışma sözleşmesi arasındaki bağlantılar, kadınları – şiddet uygulasalar bile- partnerlerine veya aile üyelerine bağlı tutmakta ve katlanılamaz çalışma ve ücret koşullarına mahkûm etmektedir.

Batı Avrupa’daki birçok ülkedeki refah sistemlerinin, özellikle Orta ve Doğu Avrupa’dan gelen, yüz binlerce göçmen kadının ucuz ev içi emeği olmadan çökeceğinin farkındayız. Bu kadınlar hükümetleri tarafından ailelerinin rahatını bozmakla suçlanmaktadır. Aynı zamanda, sömürüldükleri, taciz edildikleri ve kurumsal ırkçılığa maruz bırakıldıkları varış ülkelerinde de, daha iyi koşullarla karşılaşmıyorlar. AB’nin kadınların ve LGBTİ+ bireylerin haklarının savunucusu olarak hareket ettiği yalanını kabul etmiyoruz, çünkü AB hükümetleri her gün öldürülmemize ve tecavüze uğramamıza, sömürülmemize, aşırı çalıştırılmamıza ve ayrımcılığa uğramamıza imkân sunmaktadır.

LGBTİ+ bireylere ve “toplumsal cinsiyet ideolojisi” olarak adlandırdıkları kavrama yönelik tüm saldırıları kınıyoruz; LGBTİ+ bireylerin ve toplumsal cinsiyet ideolojisi denilen kavramın kriminalize edilmesi “geleneksel aileyi” herkesin kaçınılmaz kaderi olarak savunmak ve güçlendirmek anlamına gelmektedir; oysakadınlar, özellikle de göçmen kadınlar ve LGBTİ+ bireyler zaten pratikte buna isyan etmektedir. Neoliberal ve muhafazakarlar, ailenin, sadece sembolik bir kurum olarak değil, dağılmakta olan refah sistemleri karşısında yoksulluğa çözüm olarak şiddet yoluyla yeniden üretilmesini teşvik ediyorlar. Bu koşullar altında, toplumsal cinsiyet rollerinin pekiştirilmesi demek, erkeklerle kadınlar arasındaki hiyerarşinin korunması demektir: erkek şiddetinin İstanbul Sözleşmesi’nin iptali yoluyla meşrulaştırılması, erkeklere ve patriyarkal kurumlara anneler, eşler veya kız evlatlar olarak kendilerine biçilen “doğal” rollere uymadıklarında kadınları cezalandırma yetkisi verilmesi demektir.

Yüksek sesle ilan ediyoruz ki kadınların aile içindeki baskılara, LGBTİ+ bireylerin suçlu ilan edilmelerine karşı ve cinsel özgürlükler için verdiğimiz mücadele, ortak bir mücadeledir ve ortak bir hedefe sahiptir: patriyarkal toplumun neo-liberal yeniden üretimini yerle bir etmek!

Korkmuyoruz çünkü bizler her gün şiddete karşı mücadele ediyoruz. Bugün bu mücadelenin Doğu’dan Batı’ya, Kuzey’den Güney’e daha güçlü bir ulusötesi örgütlenmeyi gerekli kıldığı her zamankinden daha açıktır. Yeminli düşmanlarımıza diyoruz ki: Kaç, kaç, kaç, kadınlar geliyor!

Yazdan önce güçlerimizi birleştirmek ve ulusötesi bir seferberliği örgütlemek için, 23 Mayıs günü yeniden toplanacağız (daha fazla bilgi için bizleri facebook adresinden takip edebilirsiniz: https://www.facebook.com/EASTEssentialStruggles)

Bu açıklamayı imzalamak isteyen kolektifler ve örgütler şu adrese imzalarını gönderebilirler: essentialstruggles@gmail.com

Kaynak: https://www.transnational-strike.info/2021/04/28/istanbul-sozlesmesine-yonelik-saldirilara-karsi-ulusotesi-bir-yanit/?fbclid=IwAR0EscfXT9jOoQucr7uZNKqKRN_7cu4E0NMsmbEHSxUDfPQNWM1QBGKyvvA

Bir Adım Dahi Geri Atmayacağız! Dünyayı Kazanacağız! -Yeniyol’dan Kadınlar

Her günümüzün haklarımız, yaşamımız ve geleceğimiz için mücadele ederek geçtiği şu dönemde dayanışmamızı büyüterek meydanları doldurduğumuz 8 Mart’ta da taleplerimizi ve isyanımızı bir kez daha haykırıyoruz. Haykırmaktan, mücadele etmekten asla vazgeçmeyerek eşit ve özgür bir yaşamı kuracağımızı biliyoruz. 

Dünyayı saran kadın ve queer hareketinin kazanımlarıyla elde ettiğimiz hakları yok etmek isteyenlere karşı geri adım atmayacağımızı bildiriyoruz. Seçim malzeme yaptıkları İstanbul Sözleşmesi’nden de özgürce girdiğimiz üniversitelerden de vazgeçmeyeceğiz ve hayatımızı savunacağız, kadın üniversitesi gericiliğinin önünde dimdik duracağız! LGBTİ+ fobik siyasete ve söylemlere izin vermeyeceğiz. Bir kimsenin yaşamının bir diğerinden değerli atfedildiği ataerkil düzeni yıkıyoruz, tamamen yok olana kadar da savaşımızı sürdüreceğiz! Emeğimizi yok sayanlara, bizleri evlere hapsetmeye çalışanlara geçit vermeyeceğiz. Şiddetin her türlüsüyle olan mücadelemizi yükseltiyoruz, yükseltmeye de devam edeceğiz. İşyerlerinde cinsiyetimiz, yönelimimiz, yaşam biçimimiz nedeniyle uğradığımız tüm ayrımcılıkların misliyle hesabını soracağız! Pandemi sürecinde bile öncelikli olarak kadınların, LGBTİ+’ların yaşamlarını değersizleştirerek haklarını uygulamamak için elinden geleni yapan tüm devletlerle ve politik figürlerle olan mücadelemiz sürüyor ve sürecek! 6 Mart’ta gözaltına alınan translara yönelik uygulanan ayrımcı politikaları da tanıyor ve biliyoruz, bu ayrımcı politikaları tarihten sileceğiz! Alışın buradayız; yaşamımızı savunmaktan vazgeçmiyoruz!

İstanbul Sözleşmesini uygulatacağız!

Boğaziçi Üniversitesi’nde onurlu bir direniş yürüten tüm arkadaşlarımızı geri alacağız!

Kayyumlar gidecek biz kalacağız!

Mücadelemizden bir adım geri atmayacağız!

Yeniyol’dan Kadınlar 

“Kazanımla Sonuçlanması Çok Tehlikeliydi”: Kadıköy Grevini İşçi Kadınlar Anlatıyor

Kadıköy Belediyesine bağlı olarak çalışan DİSK’li kadın temsilciler geçtiğimiz hafta yaşanan grev sürecine dair ayrıntılı bir açıklama yayınladı.

Sendikanın bir siyasi partinin talimatı doğrultusunda temsil ettiği işçinin iradesini yok saydığının vurgulandığı açıklamada “koltuk kavgası yapanların, işçiye ihanet etmiş bir sendikanın yöneticilerini eleştirmeye cesaret edemeyip temsilcileri istifaya çağırmasına kulak asmayacağız; meydanı, işçi sınıfını arkadan vuranlara bırakmayacağız” denildi.

Açıklamanın tam metnini okurlarımızın ilgisine sunuyoruz.

Biz, DİSK’e bağlı Genel-İş Sendikası Anadolu Yakası 1 No’lu Şube üyesi kadınlarız. Aralık 2019’da yapılacak şube yönetimi seçimi için salt erkeklerden oluşan blok listeler hazırlanmasının cinsiyetçilik olduğunu dile getirdik ve sendikanın ataerkil yapısına dikkat çekmek amacıyla Mor Liste adında, salt kadınlardan oluşan bir blok listeyle seçime girdik. Seçimi kazanamadık ama birkaç ay sonra yapılan temsilci seçimlerinde daha çok kadının aday olup seçilmesini sağladık. Bu metni, o temsilciler olarak kaleme alıyoruz. 

Temmuz 2020’de, Kadıköy Belediyesi’nin, daha önce taşeron şirket çalışanı olup 2018’de KHK ile belediye şirketi KASDAŞ’a geçirilen işçiler ve KHK’dan sonra işe girenlerle birlikte toplam 2.300 işçisinin yeni toplu iş sözleşmesi (TİS) süreci başladı. Temsilciler olarak, TİS taslağı üzerinde çok çalıştık. Temsilci kadınlar olarak ise, taslağı toplumsal cinsiyet eşitliği bakımından ele aldık ve yoğun bir çalışma sonucunda bazı talepler belirledik. Eşit temsil talebimiz en başta elense de, 7 ay süren müzakerelerde, talep ettiğimiz hakların pek çoğunu elde ettik. Kadın erkek tüm personelin çocuklarına ücretsiz kreş hakkı, kadın istihdamı açısından elde ettiğimiz en önemli kazanım oldu. 

Gelgelelim bu ve benzeri idari maddeler uzun uzun tartışılırken, müzakere masasında Kadıköy Belediyesi’ni temsil eden Sosyal Demokrat Kamu İşverenleri Sendikası SODEMSEN ücret maddeleri ile ilgili ayrıca bir paket hazırladığını ve bize onu sunacağını söyleyerek bizi açıkça oyaladı. Dahası, her maddeyi elden geçirmiş olduğumuz, talep ettiğimiz ücretlerin çok yüksek olduğu ve müzakerelere temsilci katılımının fazla olduğu gerekçeleriyle masadan kalktı ve müzakereler bu yüzden 2 ay kesintiye uğradı. 

TİS’ten beklentimiz, haliyle, ücretlerin ve sosyal hakların iyileştirilmesiydi. Çalışanların maaşları arasındaki uçurumun kapanmasını, eşit işe eşit ücret politikasının hayata geçirilmesini istiyorduk. Ayrıca haftalık 40 saat çalışma süresinin tüm işçileri kapsamasını ve Cumartesi’nin de hafta tatili sayılmasını talep ettik. Ücretlerde uçurumun kapanması için bir taban ücret belirlendi. Şube yönetimi, 696 sayılı KHK ile taşerondan belediye şirketi KASDAŞ’a geçerken hak kaybına uğrayan işçilerin yaşadığı kaybı az da olsa telafi edecek bir taban ücret belirledi. Ayrıca birinci yıl %20, ikinci yıl %20 zam talep ettik. Türkiye’de resmî enflasyon oranı %15, gerçek enflasyon oranı ise %35 ila %50’dir. 

Tüm uzlaşma çabalarımıza karşın TİS süreci tıkandı ve 5 Şubat itibarıyla grev kararını astık. Greve çıkmak için yasal süre olan 15 Şubat gecesine dek işverenin masaya makul ücret maddeleriyle döneceğine dair umudumuzu yitirmedik. 15 Şubat günü kurulan müzakere masasında bize en düşük ücret olarak sunulan rakam, geçen TİS ile aldığımız net 275 TL’lik seyyanen zammın yedirilmiş olduğu 3.100 TL’ydi. Zam oranı olarak da %7 teklif edildi. İşçinin iradesi doğrultusunda bu rakamları kabul etmediğimiz için SODEMSEN masadan tamamen kalktı ve biz de 16 Şubat 00.01’de resmen greve çıktık. 

Bunun üzerine Kadıköy Belediye Başkanı sosyal medya üzerinden kamuoyuna duyuruda bulunarak, işçinin, teklif edilen 4.972 TL ücret ve %38 zammı kabul etmeyerek greve çıktığını duyurdu. Bu duyuru üzerine şube yönetimi ve onlarca temsilci bir araya gelerek hesap kitap yapmaya ve başkanın masada konuşulan rakamlardan bu rakama nasıl ulaştığını bulmaya çalıştık ama kendisinin yaptığı gibi her türlü ek ödemeyi içine katsak da işin içinden çıkamadık.

Bu süreçte başta İstanbul Büyükşehir Belediyesi olmak üzere CHP’li ilçe belediyelerin çöp toplama araçları grevi kırmak üzere Kadıköy’e yönlendirildi. Onlara bu grevin yalnızca bizim haklarımız için değil onların hakları için de yapıldığını anlattık. Nitekim, söz konusu belediye yönetimleri Kadıköy’de işçinin kazanımıyla sonuçlanacak bir hak mücadelesinin kendi belediyelerine de sirayet edeceğini gayet iyi biliyordu. Fakat biz, 29 Ocak 2021 tarihinde önce DİSK Genel Merkezi’nde, ardından 14 belediye başkanının da katılımıyla CHP İstanbul İl Başkanlığı’nda yapılan toplantılarda sendika şube yöneticilerimizle tam olarak ne konuşulduğunu elbette bilmiyoruz. Yine de, belediye işçilerini temsil eden bir işçi sendikasının, özellikle de süregelen gergin bir TİS sürecinde, işveren tarafını en üst düzeyde temsil eden aktörlerle bir araya gelmesinden büyük rahatsızlık duyduk. Partinin belirlediği asgari ücret 3.100 TL olduğu için sendikanın bu çizgiyi aşmaması yönünde uyarıldığını tahmin ediyoruz. İşçiyi her-şey-dahil bir asgari ücrete ikna etmek elbette sendikanın göreviydi. 

17 Şubat günü sabaha karşı Genel-İş Genel Merkezi’nden Engin Sezgin, Çetin Çalışkan ve Nevzat Karataş geldi. Şube yönetimi ve temsilciler olarak onlarla bir araya geldik. Müzakerenin artık doğrudan belediye başkanı ile kendileri arasında yürüyeceğini fakat işçinin ve temsilcilerin onaylamadığı hiçbir şeyin altına asla imza atmayacaklarını vurguladılar. Grev konusunda içimizin rahat olmasını söylemeleri üzerine sendikanın bize grev fonundan bir ödeme yapıp yapmayacağını sorduğumuzda ise öyle bir fon olmadığını, tüzükte böyle bir şey bulunmadığını (Genel-İş Tüzüğü, 57. Madde Grev Fonu), zaten buna elveren bir bütçeleri de olmadığını belirttiler.

17 Şubat günü, teklif edilen ücret ve zam teklifine ilişkin dezenformasyonu dağıtmak ve işçi tarafı olarak hakikatleri dile getirmek için büyük çaba sarf ettik. Sosyal medya sayesinde sesimizi duyurmayı başardık. İşçiye karşı kışkırtılan Kadıköy halkı başta olmak üzere, öğrenciler, sol partiler ve STK’lar bizimle dayanışma içinde olduklarını açıklamaya başladı. Kadıköy halkı belediye binasına gelerek bizimle dayanışmak için örgütlendi. Greve çıkan fabrika işçisi nasıl üretimi durdurarak üretimden gelen gücünü kullanıyorsa, belediye işçisi de hizmet üretmeyi durdurur ve bu, o belediyenin hizmet götürdüğü halkın yaşam kalitesini kısa sürede düşürür. Kadıköy halkının, üretimden gelen gücünü kullandığı ve yaşam kalitesini düşürdüğü için belediye işçisine tavır alacağı hesaplanmıştı fakat Kadıköy halkı, Kadıköy’ü emeğiyle yaşanır kılan işçiyi emekçiyi sahiplendi, onun yanında yer aldı. İlerleyen günlerde, kendileri de TİS sürecinde olan Ataşehir, Kartal ve Maltepe belediye işçileri ve başka belediyelerin işçilerinin Kadıköy Belediyesi binasının bahçesinde bir araya gelmesi kaçınılmaz görünüyordu. Fakat bu, Türkiye’nin hak mücadelesi tarihine geçecek büyüklükte bir direniş olurdu. 

18 Şubat günü sabaha karşı sendika şube yöneticileri biz temsilcileri yine toplantıya çağırdı. Şube yöneticileri, genel merkezin, biz istesek de istemesek de 3.200 TL ve %8 zammı içeren sözleşmenin altına imza atacağını bildirdiğini, belki de çoktan atmış olduğunu iletti. Hepimiz yıkılmıştık. Genel merkezin kendilerini ezip geçtiğini, kendilerinin de artık köprüleri yaktığını ve ertesi gün toplu istifa edeceklerini söylediler. Biz de temsilciler olarak toplu istifa edeceğimizi, temsil yetkimizin gasp edildiği bu durumda en doğrusunun bu olduğunu söyledik. Açıklama yapmak üzere işçi saat 10.00’da belediye binasının bahçesine çağrıldı.

Açıklama sırasında şube yönetimi tarafından işçiye, 5.570 TL ücret teklif edildiği aktarıldı ve bunun fena bir sözleşme olmadığı ama yine de şubenin bunu kabul etmeyeceği, müzakerenin sürdüğü söylendi. Biz temsilciler olarak, daha birkaç saat önce duyduklarımızla ilgisi olmayan bu sözler karşısında şaşkına döndük. Müzakere çoktan bittiği halde işçiye müzakerenin devam ettiği söylendi. Şube yönetimi bize gözyaşları içinde aktardığı yenilgiyi birkaç saat sonra işçiye kazanım olarak yansıttı. Genel merkezin dahlini kısmen açıklayarak kendisinin bu işte hiçbir payı olmadığını vurguladı. Hiçbir şube yöneticisi istifa etmedi.

İşçiye sözleşmenin imzalandığı beyan edildikten sonra tekrar toplandık. Yasal fakat meşruiyeti olmayan bu sürecin ifşa edilip edilmeyeceği kendilerine sorulduğunda, edilmesi gerektiğinde hemfikir olduklarını söylediler fakat gerek müzakere masasında gerekse grev boyunca temsilcilerle yapılan toplantılarda telaffuz edilen 3.200’ün işçiyi iyi bir sözleşme imzalandığına ikna etmek için 5.500’e nasıl çıkarıldığının açıklaması yapılamadı. Net ücret hesaplanırken yol ve yemeğin bu ücrete katılamayacağını net bir şekilde vurgulayan şube yönetimi, işçiyi muhtemelen çoktan imzalanmış olan sözleşmeye ikna etmek için telaffuz ettiği ücrete yol, yemek, ne varsa katmıştı. 

19 Şubat sabahı boyunca işçi, imzalanan sözleşme sonucunda ne kadar ücret alacağını hesaplamaya çalıştı fakat işçi de bu şaibeli hesabın içinden çıkamadı. Ancak öğlen saatlerinde elimize ulaşan tutanakta 30 günlük taban ücretin 3.455,70 TL, zam oranının ise %8 olduğunu gördük.

Bu süreç bize her şeyin sınıfsal olduğunu bir kere daha tüm çıplaklığıyla gösterdi. Kamuoyu desteğinin önüne geçmek için karalama kampanyasına maruz bırakıldık. Kadıköy Belediyesi işçisi her gün emek verdiği Kadıköy’ün halkıyla karşı karşıya getirildi. Sendikamız, bir siyasi partinin talimatı doğrultusunda temsil ettiği işçinin iradesini yok saydı. Kadıköy Belediyesi işçilerinin grevi, başta diğer CHP’li belediyelerin işçileri olmak üzere tüm işçiler için emsal teşkil etme potansiyeline sahipti, işçi lehine kazanımla sonuçlanması çok tehlikeliydi. Bu nedenle yukarıdan müdahaleyle önüne geçildi, bastırıldı. 

Genel-İş Genel Merkezi ve şube yöneticilerimizin gerek yukarıdan gelen baskı gerekse kendi çıkarları doğrultusunda sonlandırdıkları bu TİS sürecinin greve evrilmesi, işçinin inancını ve güvenini arkasında hisseden temsilcilerin çabasıyla oldu. Öte yandan temsilciler olarak deneyimsizlikten kaynaklandığını düşündüğümüz hatalar da yaptık. Bunları da burada dile getirmenin, ileride hem bizim hem de diğer belediyelerin aynı hataları tekrarlamasının önüne geçeceğini umuyoruz. Birincisi, greve çıktığımız anda daha örgütlü olmalıydık. Görev dağılımı iyi yapılmış bir grev komitesi hazır olmalıydı. Bu komitenin en az iki üyesi, şubenin katıldığı toplantılara katılmalı, bu şekilde şeffaflık sağlanmalıydı. İkincisi, sendika genel merkezinin sürece dahil olmasına en başta itiraz etmeliydik. Üçüncüsü, temsilciler olarak istifa etmeyi düşünmemiz yanlıştı. Deneyim kazanmış temsilciler olarak kalmalı ve bu durumun sorumlusu olan aktörlerden hesap sormalı, yapıyı dönüştürmek için mücadele etmeliyiz. Koltuk kavgası yapanların, işçiye ihanet etmiş bir sendikanın yöneticilerini eleştirmeye cesaret edemeyip temsilcileri istifaya çağırmasına kulak asmayacağız; meydanı, işçi sınıfını arkadan vuranlara bırakmayacağız. 

Gelinen nokta, biz işçileri ümitsizliğe, yılgınlığa sevk etmemeli. Sürecin kendisi bize umut verdi. 2.300 işçiden tek bir kişi bile grev kırıcı olmadı, dahası greve etkin bir şekilde katıldı. -3 derece soğukta, karda kışta yüzlerce işçi bir araya gelerek grevine, hak mücadelesine sahip çıktı. Biz, Türkiye tarihi boyunca şiddetle veya şiddetsiz bastırılan işçi direnişlerinin hangi korkuyla bastırıldığını ilk elden gördük. İşçinin karşısında, irili ufaklı çıkarları doğrultusunda saf tutanlar korkmakta haklı. Bilin ki örgütlü emek, karşısında duran hiçbir kişi, kurum ya da örgüte pabuç bırakmayacak. İşçi kadınlar olarak sözümüze güvenebilirsiniz. 

8 Mart için Hayati Grev Manifestosu – E.A.S.T.

Bizler tüm dünyayı pandemiden kurtarmak için hayati rol oynayan kadınlarız. Hayati işleri yapıyoruz, ancak kendimiz sefil koşullarda yaşıyoruz: Emeğimiz düşük ücretlendiriliyor, hak ettiği değeri görmüyor; haddinden fazla çalışıyoruz ya da işsiziz; fazlasıyla kalabalık yerleşimlerde yaşamaya, oturma izinlerimizi ve resmi belgelerimizi sürekli yenilemeye zorlanıyoruz. Evlerimizde ve işyerlerimizde eril şiddete karşı her gün mücadele veriyoruz. Bu şiddet ve sömürü koşullarından bıktık ve sessiz kalmayı reddediyoruz! Orta, Batı ve Doğu Avrupa’da mücadele eden kadınları, göçmenleri ve emekçileri bir araya getiren bir ağı hep birlikte örgütlemeye başladık: Ulusaşırı Hayati Otonom Mücadeleler (E.A.S.T.) ağı. 8 Mart’ta kapitalist, patriyarkal ve ırkçı şiddete karşı mücadele veren herkesi greve katılmaya çağırıyoruz!

8 Mart’ta üretimde ve yeniden üretimde emeğimizin sömürülmesine karşı grevdeyiz! Hemşireler, temizlik işçileri, öğretmenler, market işçileri, lojistik işçileri, mevsimlik işçiler, ücretli ve ücretsiz ev işi ve çocuk, hasta ve yaşlı bakımı emekçileri olarak bizler, hayati önem taşıyan emeğimizle toplumu ayakta tutuyoruz. Bilhassa okulların ve kreşlerin kapanmasıyla, ev işleri ve çocuk bakımı bizim omuzlarımızda. Pandemi sürecinde pek çoğumuz işimizi kaybettik, çünkü bakmaktan sorumlu olduğumuz çocuklarımız ve yapmamız gereken ev işleri vardı. Evlerde ve işyerlerinde yaptığımız iş hayati, ancak bu işlere düşük değer biçiliyor.

8 Mart’ta artan patriyarkal şiddete karşı grevdeyiz! Hükümetler pandemiyi patriyarkal şiddetin kıskaçlarını güçlendirmek için bir fırsat olarak kullanıyor: Polonya’da kürtaj hakkını daha da kısıtlama teşebbüsleriyle, Türkiye’de İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kalkışmasıyla; Macaristan’da trans haklarına yönelik kısıtlamalarla ve LGBTI+ karşıtı gündemlerle. “Evde kalıp güvende olmamız” söylenirken çoğumuzun bir evi bile yok. İstismarcı partnerlerle ve ailelerle yaşayan, izolasyonda iyice artan ev içi şiddetle mücadele eden pek çoğumuz için evler güvenli alan olmaktan uzak. Bizleri toplumun köleleri, evlerde ikincil, emek piyasasında sömürülen olma rolüne sıkıştırmaya yönelik açık bir saldırı var.

8 Mart’ta ırkçı ve sömürüye dayalı göç rejimlere karşı grevdeyiz! Pandemi süresince Doğu Avrupalı bakım işçileri ve mevsimlik işçilerin, hayati işleri yerine getirmek için Batı ülkelerine erişmesine “izin verildi”; ancak işçiler bunu koruma ya da sosyal güvence olmadan, kendilerini riske atarak yapmak zorunda kaldılar. Emeğimiz Batı’nın (sağlık) sistemini ayakta tutarken, Doğu’da aşırı çalıştırılan ve eksik donanımlı emekçilerin omuzlarında sağlık sistemleri çöküyor. Avrupa Birliği içinde ve dışında göçmen ve mülteciler, fazlasıyla kalabalık koğuşlarda, kamplarda, yaşamaya terk ediliyor ve yerel topluluklara verilen parasal yardım hakkına asla erişemeden, güvenli olmayan işlerde çalışıyor. Avrupa’nın eşitsiz bölünmüş haritasında göçmenler, sömürünün en ağır bedelini ödedikleri gibi, pandeminin de en ağır bedelini ödüyorlar.

Sömürülmeyi ve ezilmeyi reddediyoruz! Geçmişteki ve süregelen mücadelelerden ilham alarak, Uluslararası Kadın Grevi’nin, Polonyalı kadınların grevinin ve Arjantin’de kürtaj hakkı için verilen feminist mücadelenin izlerini takip ediyoruz. Bulgaristan’da, Gürcistan’da, Avusturya’da, Romanya’da, Birleşik Krallık’ta, İspanya’da, İtalya’da, Almanya’da ve Fransa’daki hemşirelerin, doktorların, çocuk bakım emekçilerinin, lojistik işçilerin, mevsimlik işçilerin, protestolarını ve grevlerini örnek alıyoruz. Romanya’da eğitimde ‘toplumsal cinsiyet’ tartışmalarını yasaklayan kanuna karşı verilen mücadeleden, göçmenlerin ulusaşırı hareketlerinden, Siyah yaşamlar için yapılan gösterilerden öğreniyoruz. Bu kolektif mücadele deneyimlerini ve statükoya meydan okumaları ileri taşıyarak, 8 Mart günü kadınları, emekçileri, göçmenleri, LGBTI+ları hayati grevimizde bize katılmaya çağırıyoruz. Grevimizle, mevcut tahakküm koşullarını parçalamaya ve yeniden inşa edeceğimiz hayatın öznesi olmaya kararlıyız! Grevimizle şu talepleri yükseltiyoruz:

Bütün biçimleriyle patriyarkal şiddetten kurtulmak! Kadına yönelik şiddeti münferit bir olay olarak değil, bizleri bakıcı rolüne sıkıştırmak isteyen bütün bir patriyarkal sistemin bir parçası olarak görüyoruz. Şiddet ve istismar yoluyla bize dayatılan hayati iş yükünü sırtlamayı reddediyoruz. Ultra-muhafazakâr hükümetlerin saldırılarına karşı çıkıyor, her ülkede güvenli, yasal ve ücretsiz kürtaj ve doğum kontrolü hakkı talep ediyoruz. LGBTI+ topluluklara yönelik siyasi ve hukuki saldırıların derhal son bulmasını talep ediyoruz.

Herkes için daha yüksek ücret! Ücretlere dair feminist mücadelemiz yalnızca cinsiyete dayalı ücret uçurumuna karşı mücadeleden ibaret değil; cinsiyetler ve etnisiteler, uluslar ve bölgeler arasında katman katman ücret hiyerarşileri yaratan ve bunları yeniden üreten kapitalist koşullara karşı. Zenginler pandemiyi daha fazla servet biriktirmek için bir fırsat olarak görürken, kemer sıkma yükünün altında bırakılan bizler olduk. Yeter! Yalnızca cinsiyetler arasında ücret eşitliği değil, bütün emekçiler için daha yüksek ücretler talep ediyoruz! Refahın hem ulusal hem ulusaşırı düzeyde yeniden dağıtılmasını talep ediyoruz! Gelin bizim olanı geri almaya başlayalım!

İyi finanse edilmiş ve kapsayıcı, ulusaşırı refah! Onyıllardır refah kesintilerinin mali yükünü kadınların ve göçmenlerin üzerine yüklemeye devam eden ekonomiyi yeniden yapılandırma planlarını reddediyoruz. Refah, yardımlar ve sosyal güvence için mücadeleler arasında ulusaşırı bağlantılar, ilişkiler kurmak istiyoruz. Refah koşulları ülkeden ülkeye farklılık gösterse de, her yerde cinsiyete ve ırka dayalı iş bölümüne ve farklı uluslardan kadınlar arasında hiyerarşiler yaratan ücret farklarına dayanıyor. Bu hiyerarşileri, global patriyarkal refah ekonomisine karşı ortak bir mücadeleye dönüştürmek istiyoruz!

Bütün göçmenlere, mültecilere ve sığınmacılara Avrupa’da koşulsuz oturma izni! Hükümetlerin ve patronların göçmenlere oturma izni alabilmek ya da yenileyebilmek için temin etmesi imkânsız olan ekonomik ve kurumsal şartlar dayatarak şantaj yapmasını reddediyoruz. Bu durum göçmenleri, özellikle de AB dışından gelenleri, kabul edilemez koşullarda çalışmaya zorluyor.

Herkes için daha iyi ve güvenli barınma! Pandemi 2020 Mart’ında başladığında hâlihazırda ciddi bir barınma krizinin içindeydik. Pandemi boyunca evlerimiz, irademizin ve rızamızın da ötesinde siyasallaştı! Herkes için yeterli, mali olarak erişilebilir, aşırı kalabalık ve güvencesiz koşullardan uzak barınma talep ediyoruz! Ev içi şiddete maruz kalanlara derhal yeni konut sağlanmasını talep ediyoruz!

Hayati grevimizle, hayatlarımızın ve mücadelelerimizin hayati olduğunu göstermek istiyoruz! Dolayısıyla güçlerimizi sınırların ötesinde birleştirmemiz gerekiyor. 8 Mart’ta herkesi hayati emeğin gücünü görünür kılmaya ve pandemi sonrası düzeni inşaya yönelik şartlarımızı öne sürmek için hayati emeği silah olarak kullanmaya çağırıyoruz!

Herkesi işyerlerinde veya işyeri dışında grevler, gösteriler, yürüyüşler, birliktelikler, sürpriz performanslar, sembolik eylemler örgütlemeye, renkli bandanalar takmaya, ses çıkarmaya çağırıyoruz. Kadın grevine destek vermeleri için sendikalar üzerinde baskı kuralım! Gelin, farklı mücadelelerimizi görünür kılma ve onları sınırlar ötesinde birleştirme yollarını hep birlikte hayal edelim!

Vizyonumuzu ve taleplerimizi paylaşan bütün kadınları, göçmenleri ve emekçileri, 21 Şubat 2021’de hayati grevimizin ufkunu derinleştireceğimiz halk meclisimize katılmaya çağırıyoruz!

Bu manifestoyla özdeşleşen herkesi imza vermeye ve daha fazla kadına, göçmene ve işçiye ulaşabilmesi için yaygınlaştırmaya ve kendi dillerine çevirmeye çağırıyoruz.

Emeğimiz hayati, yaşamlarımız hayati! Grevimiz hayati!

Manifestoyu imzalamak için: https://forms.gle/zpNnciKrGZikBHB79
Manifestoyu farklı dillerde görmek için: https://www.transnational-strike.info/2021/01/25/essential-strike-manifesto-for-the-8th-of-march/

Bizimle Facebook’ta veya email yoluyla bağlantıya geçmek için: EAST – Essential Autonomous Struggles Transnational ve essentialstruggles@gmail.com.