İmdat Freni

Sınıf

Aşağıdan Tarih: Lev Troçki’nin Rus Devrim Tarihi – Neil Davidson

Jacobin dergisinin internet sitesinde Rus Devrimi’ni anlatan makaleler dizisi sona ererken, dikkatimizi bu dönemin en etkileyici anlatımına çevirmeliyiz. Devrimin kilit katılımcılarından biri olan Lev Troçki tarafından yazılan Rus Devriminin Tarihi, Troçki’nin Rusya’dan sürgün edildikten kısa bir süre sonra Türkiye’de yaşadığı sırada, 1930 yılında tamamlanmıştır.

Uzunluğuna rağmen, bu çalışma Şubat-Ekim 1917 aylarına odaklanmaktadır. Kitabın teorik çerçevesini ve tarihsel bağlamını açıklayan altı giriş bölümü ve altı “ek” bölümü dışında… Birinci cilt Şubat-Haziran aylarını, ikinci cilt Temmuz-Eylül aylarını, üçüncü cilt ise Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmesinden hemen sonra sona eren Ekim ayını kapsıyor.

Konuyla ilgili başka hiçbir tarihsel çalışma [o dönemde ve Şubat ve Ekim devrimlerinin kilit isimlerinden biri tarafından yazılmışken] bu düzeyde ayrıntı kullanmamıştır. Tahmin edilebileceği gibi, ilk cilt hemen “uzun uzadıya anlatımı” nedeniyle eleştirildi ve Troçki buna “İkinci ve Üçüncü Ciltlere Giriş”te şöyle yanıt verdi:

“Bir elin fotoğrafını bir sayfada gösterebilirsiniz, ancak dokularının mikroskobik incelemesinin sonuçlarını sunmak için koca bir cilt gerekir. Yazar, araştırmasının eksiksizliği veya tamamlanması konusunda hiçbir yanılsamaya sahip olmasa da, çoğu zaman kameradan ziyade mikroskoba daha yakın yöntemler kullanmak zorunda kalmıştır.”

Tarih anlatısal bir biçim alır, ancak Troçki “mikroskobunu” kullanarak titiz bir analiz yapar ve zaman zaman anlatıyı keserek sonradan ortaya çıkan sorunları ele alır. Genellikle, örgütlenme noktaları (“Şubat Ayaklanmasını Kim Yönetti?”), olası alternatif çözümler (“Bolşevikler Temmuz Ayında İktidarı Ele Geçirebilir miydi?”), yeni durumlar (“İkili İktidar”), çözülmemiş sorunlar (“Milliyetler Sorunu”) ve devlet iktidarını ele geçirme eylemi (“Ayaklanma Sanatı”) gibi sorulara tüm bölümleri ayırır. Bu gelişmeler tarihin akışını kesmez veya yönünü değiştirmez; aksine, anlatıya dönmeden önce olaylara dair anlayışımızı zenginleştirir.

Bu analizleri destekleyen belirli bir teorik çerçeve mevcuttur. Gerçekten de, Marksist tarih yazımının az sayıda eseri Tarih kadar kararlı bir teorik yön taşır ve Troçki’nin ilk bölümde yaptığı gibi yeni bir teorik kavram ortaya koyan eser sayısı daha da azdır.

Troçki’nin Marksizme stratejik açıdan en önemli katkısı “sürekli devrim”in kendine özgü versiyonu olsa da, teorik açıdan en önemli katkısı “eşitsiz ve bileşik gelişme”dir. Bu ikinci kavramı geliştirirken, öncelikle Rusya’da, ardından Çin’den başlayarak benzer koşulların geçerli olduğu diğer ülkelerde sürekli bir devrimin hangi koşullar altında gerçekleşebileceğini açıklamayı amaçlamıştır.

Yirmi beş yıl önce Troçki, Rusya’da kapitalist üretim ilişkilerinin kurulmuş ve hatta belki de egemen hale gelmiş olmasına rağmen, kapitalist bir devletin kurulması anlamında burjuva devriminin henüz gerçekleşmediğini savunmuştu. Nitekim, militan bir işçi sınıfının varlığı göz önüne alındığında, burjuvazi kendi çıkarı için bir devrim başlatmak istememişti; çünkü bu durumun devrim üzerindeki kontrolünü hızla kaybetmesine yol açacağından korkuyordu.

Ancak işçi sınıfı, kapitalizm öncesi devlete karşı devrimi gerçekleştirebilir ve -en azından Troçki’nin sürekli devrim anlayışında- olaylar başarılı bir uluslararası devrimci hareket çerçevesinde geliştiği sürece doğrudan sosyalizmin inşasına geçebilir.

Troçki, Tarih adlı eserinde Rusya’daki kapitalizmin dengesiz ilerleyişini incelemeye çalışmıştır. Batılı güçlerden gelen askeri rekabet, çarları en azından kısmen modernleşmeye zorlamıştı. Troçki bir konferansta şöyle demişti : “Dünya emperyalizminin çelişkilerinin bir sonucu olan Büyük Savaş [1914-1918] , farklı gelişim aşamalarında olan ülkeleri girdabına çekti, ancak bu savaş tüm katılımcılar üzerinde aynı etkileri yarattı.” Rus devleti, geri kalmışlığını, yani dengesiz gelişimini aşma umuduyla bileşik bir gelişme yarattı. Ancak Troçki, Çin devrimi üzerine yazdığı bir denemede şöyle diyor:

Tarihsel gerilik, İngiltere veya Fransa gibi gelişmiş ülkelerin gelişiminin bir, iki veya üç yüzyıllık bir gecikmeyle basitçe yeniden üretilmesi anlamına gelmez. Bu, teknolojinin ve kapitalist yapının en son kazanımlarının feodal veya feodal öncesi barbarlık ilişkilerine dayandığı, onları dönüştürdüğü ve boyun eğdirdiği ve belirli sınıf ilişkileri yarattığı tamamen yeni bir ‘bileşik’ toplumsal oluşum üretir.”

Feodal veya bağımlı toplumlara özgü istikrar, kapitalist sanayileşmenin ve beraberinde getirdiği her şeyin (hızlı nüfus artışı, kontrolsüz kentleşme ve dramatik ideolojik değişimler) gelişiyle çöktü. Bileşik gelişme, geri kalmış bölgelerin yalnızca belirli alanlarda kısmi ilerleme kaydedebileceği, gelişmiş ekonomilerin genel deneyimini tekrarlayamayacağı anlamına geliyordu. Troçki, Tarih adlı eserinde bu ödünç almaların kısmi doğasını vurgular:

“Rusya diğer ülkelerin çok gerisindeydi ve en azından bazı alanlarda onları geçmek zorunda kaldı… Sağlam bir sosyal çerçeve ve geleneklerin yokluğu, geri kalmış ülkenin –en azından belirli sınırlar içinde– uluslararası teknoloji ve düşüncedeki son yeniliklere son derece açık olduğu anlamına gelir. Ancak bu, geri kalmış olmaktan çıktığı anlamına gelmez.” [vurgu eklenmiştir]

Ancak bu sınırlar dahilinde, geri kalmış toplumlar, yerleşik rakiplerine kıyasla daha üstün bir gelişmişlik düzeyine ulaşabilirler. Troçki şöyle devam ediyor:

“Devrime kadar köylü kültürünün tamamı 17. yüzyıldaki seviyesinde kalmışken, Rus sanayisi kapitalist teknoloji ve yapı bakımından gelişmiş ülkeler seviyesindeydi ve bazı yönlerden onları bile geride bırakmıştı.” [vurgu eklenmiştir]

Bu ödünç almalar devleti illa ki zayıflatmadı, çünkü “[geri kalmış] ulus … yurtdışından ödünç alınan bilgiyi kendi daha ilkel kültürüne uyarlama sürecinde sıklıkla değersizleştirir .” Gerçekten de, en azından başlangıçta, bu “çarpıtılmış uyarlama” kapitalizm öncesi Rus devletinin korunmasına yardımcı oldu.

1861’den itibaren Çarlık rejimi, feodal mutlakiyetçiliği savunmak için silah üretmek zorunda kaldı ve bu nedenle tekelci kapitalizmin karakteristik tekniklerini kullanan fabrikalar kurdu. Ancak bu üretimi beslemekle görevli işçiler devlete bir tehdit oluşturuyordu. Bu sanayi işçileri, herhangi bir mutlakiyetçi veya ilkel kapitalist devletin şimdiye kadar karşılaştığından daha yetenekli ve politik olarak bilinçli bir gruptu.

Eşitsiz ve bileşik gelişim, nüfusun yalnızca azınlığını temsil etmesine rağmen, olağanüstü düzeyde devrimci militanlığa sahip bir Rus işçi sınıfı yarattı. Kapitalizmin bu “çarpıtılmış uyarlaması”nın koruması gereken antidemokratik devlet, işçi sınıfını onu yok etmeye itti.

Dolayısıyla, Troçki’ye göre, eşitsiz ve bileşik gelişme, yalnızca işçilerin siyasi ve endüstriyel örgütlenmesi üzerinde değil, aynı zamanda teorik anlayışları ve devrimci faaliyetleri üzerinde de potansiyel olarak olumlu bir etkiye sahipti. Bu, zaferi garantilemek için yeterli değildi; zaferin elde edilmesi için stratejik zekaya sahip bir devrimci partiye ve daha gelişmiş ülkelerdeki devrimlerin maddi olarak geri kalmış Rusya’ya yardım sunabileceği küresel bir bağlama ihtiyaç vardı; ancak bu, devrim ve Troçki’nin anlatısı için gerekli başlangıç ​​noktasıydı.

İlk Marksist tarihçi

İlk bölümün olağanüstü başarısının ardından Tarih hakkında yapılacak herhangi bir değerlendirme, öncelikle eserin Marksist geleneğe özgün, hatta emsalsiz bir şekilde uymasını vurgulamalıdır; çünkü bu eser tam da bir tarih çalışmasıdır. Marksizmin en yaygın eş anlamlısının tarihsel materyalizm olduğu göz önüne alındığında, 1930’dan önce çok az Marksist tarihyazımı eseri yazılmış olması ilginçtir.

Marx ve Engels’in 1850’lerin başlarındaki ilk yazıları – Fransa’daki Sınıf MücadeleleriAlmanya’daki Devrim ve Karşı DevrimLouis Bonaparte’ın On Sekiz Brumaire’i ve daha sonra Marx’ın Paris Komünü’nü savunması (Fransa’da İç Savaş) – genellikle Troçki’nin katkıda bulunduğu varsayılan geleneğin başlatıcıları olarak gösterilir. Ancak bunlar tarih yazımı değil, olaylardan hemen sonra yazılmış parlak gazetecilik analizleridir. Troçki’nin eserleri arasında, 1905 (1907) belki de bunlara en çok benzeyenidir; çünkü konusuyla karşılaştırılabilir bir kronolojik yakınlıkta yer alır ve benzer yenilgi ve sürgün koşulları altında yazılmıştır.

Elbette, Marksizmin kurucuları tarihsel bir gelişme teorisi formüle etmiş ve argümanlarını açıklamak ve desteklemek için her zaman tarihsel örneklere başvurmuşlardır; ancak tüm eserleri arasında yalnızca Engels’in Almanya’daki Köylü Savaşı (1850) ciddi anlamda tarihsel bir eser olarak kabul edilebilir ve bu kitap nispeten uzak geçmişte yaşanan bir olayı ele almaktadır ve açık amacı, koşullar olgunlaşmadan önce iktidarı ele geçirmeye çalışmanın tehlikelerine karşı uyarmaktır.

Bu durum, 1889’da İkinci Enternasyonal’in ortaya çıkmasıyla da kökten değişmedi. Sorunun bir kısmı, 1871 Paris Komünü ile 1905 Rus Devrimi arasında proletarya devrimine benzer bir şeyin olmaması nedeniyle, burjuva devrimlerinin Marksistler için başlıca tarihsel konular haline gelmiş olmasıydı. Bu tür çalışmalar, İngiliz Devrimi’nde olduğu gibi, ya çağdaş sosyalist düşüncenin soy ağaçlarını kurmaya ya da daha önceki binyılcı hareketlerde komünizm örneklerini ortaya çıkarmaya yöneliyordu.

Kitlesel katılım açısından burjuva devrimlerinin en önemlisi olan Fransız Devrimi’nin tarihine dair eserler bir asırdan fazla bir süredir mevcuttu – François Mignet’in [ Histoire de la révolution française de 1789 à 1914 ] ve Adolphe Thiers’in [ Histoire de la Révolution française, 1823-1824’te yayınlandı] ilk çalışmaları 1820’lerde ortaya çıkmıştı – ancak ilk sosyalist, ancak tam olarak Marksist olmayan anlatının yayınlanması 20. yüzyılın başlarına kadar beklemek durumunda kaldı: Jean Jaurès’in L’Histoire socialiste de la Révolution française adlı eseri .

Kısacası, Troçki’nin yararlanabileceği çok az Marksist model vardı. Biçimine gelince, Tarih bu nedenle 19. yüzyıl burjuva öncüllerinin eserlerine daha çok benziyor. Özellikle, Thomas Babington Macaulay’ın VII. James’in Tahta Çıkışından Devrime Kadar İngiltere Tarihi  (1848–1853) ile çarpıcı biçimsel benzerlikler taşıyor. Her iki yazar da devrimin arifesine kadar ulusal gelişmenin genel bir özetini vererek başlıyor ve ardından olayların neredeyse günlük bir anlatımına odaklanıyor; her ikisi de tarihsel aktörlerin karakterizasyonunda aynı derinliği gösteriyor; ve her ikisi de eserlerine belirli bir tarih teorisi aşılıyor. Dolayısıyla, Whigcilik [17. yüzyılda “mutlakiyetçi” kraliyet gücüne karşı güçlü bir parlamentoyu savunan “parti”], Macaulay için Marksizm kadar önemli bir düzenleyici ilkedir.

Marx’ın kendisi de Macaulay hakkında pek olumlu bir görüşe sahip değildi ve onu “tarihi sistematik olarak tahrif eden biri” olarak nitelendirmişti; Troçki ise ondan biraz daha az sertti (“bazen ilginç ama her zaman yüzeysel”). Ancak tarihleri ​​arasında gerçekten de paralellikler mevcuttur.

Üslup açısından bakıldığında, Troçki, Macaulay’den oldukça farklı olsa da, başka bir Viktorya dönemi İskoçyalısını anımsatıyor. Nitekim, Isaac Deutscher, Troçki hakkındaki klasik biyografisinin üçüncü cildinde, A.L. Rowse’u takip ederek Troçki’yi Thomas Carlyle [1795–1881] ile karşılaştırıyor.

İlk bakışta garip görünse de, Deutscher iki yazar arasında gerçek bir benzerlik tespit etti: Her ikisi de tarihsel ironiyi vurguluyor, akademik tarihin yavan repertuarını reddederek anlattıkları olaylara uygun bir dil kullanıyor ve her ikisi de kolektif bilinçteki dönüşümleri tasvir ediyor. Aşağıdaki pasajları karşılaştırmak ilginç olacaktır:

Carlyle, Bastille’in ele geçirilmesinin arifesinde, Temmuz 1789’da Paris halkında yaşanan radikal değişim hakkında şunları yazmıştı:

“Karanlık çöktüğünde karşımıza çıkan bu Paris de ne böyle! Eski düzenlerini ve organizasyonlarını aniden terk edip yeni biçimler arayışında kargaşa içinde bir araya gelen bir Avrupa metropolü. Gelenekler ve alışkanlıklar artık insanlara yol göstermeyecek; her birey, kendine özgü bakış açısıyla, düşünmeye başlamalı veya düşünenleri takip etmeli. Yedi yüz bin insan birdenbire eski yollarının, eski hareket ve karar verme biçimlerinin bir anda yok olduğunu keşfediyor… Pazartesi günü, büyük şehir her zamanki haftalık faaliyetlerine değil, tamamen farklı bir şeye uyandı! İşçi bir savaşçı oldu; tek bir arzusu var: silahlanmak.”

Troçki, Şubat Devrimi’nin birinci ve ikinci günleri hakkında şunları yazmıştı:

“Fabrika işçisi olmayan birçok kadın, ekmek talebiyle Şehir Meclisine akın etti. Sanki keçi sağmak gibiydi. Şehrin çeşitli yerlerinde, işçilerin otokrasi veya savaş değil, ekmek istediğini gösteren sloganlar taşıyan kızıl pankartlar belirdi. Kadınlar Günü, coşkuyla ve can kaybı olmadan başarıyla kutlandı. Ancak gece çöktüğünde bile, bu olayların neyi gizlediğini kimse tahmin edememişti. Ertesi gün, hareket azalmak yerine ikiye katlandı. Petrograd’ın sanayi işçilerinin yaklaşık yarısı 24 Şubat’ta grevdeydi. Sabah işçiler fabrikalara gittiler; işe gitmek yerine toplantılar düzenlediler ve ardından şehir merkezine doğru yürüyüşler başlattılar. Yeni mahalleler ve yeni insan grupları harekete katıldı. ‘Ekmek!’ sloganları, daha güçlü sloganlar tarafından bir kenara itildi veya gölgede bırakıldı: ‘Otokrasiye son!’ ‘Savaşa son!’”

Troçki’nin üslubu hâlâ anlaşılırken, Carlyle’ın barok üslubu artık öyle değil. Bununla birlikte, her iki adamın da tarih yazımına aynı yaklaşımı paylaştığı açıkça görülüyor; bu yaklaşım, Carlyle’ın “Kuru Toz Profesörleri” olarak adlandırdığı ve kendi yaşamı boyunca tarihçilik mesleğine hakim olmaya başlayanların yaklaşımından çok farklı.

Perry Anderson, Troçki’yi haklı olarak “ilk büyük Marksist tarihçi” olarak tanımlar ve şunları belirtir: “Rus Devriminin Tarihi, tarihsel materyalizm literatüründe uzun süre benzersiz kalmıştır.”

Üçüncü şahıs

Dahası, bu çalışma Marksist tarih yazımının normları içinde istisnai bir nitelik taşımaktadır. Neden? Öncelikle, Troçki’nin bizzat kendisinin anlattığı süreçte oynadığı rol nedeniyle.

Önceki dönemlerin siyasi figürleri, devrimci olaylara katılımlarına dair sıklıkla kayıtlar bırakmışlardır. Alexis de Tocqueville’in 1848-1849 Fransız Devrimi hakkındaki anlatısını ele alalım. Ancak 1917’den beri sosyalist devrimlerin yenilgisinin bir sonucu -emperyalist sömürü, baskı ve savaşın devam etmesinden daha az önemli olsa da- çok az katılımcı tarihçinin bunları kaydetmiş olmasıdır. Troçki’nin halefleri yoktur çünkü konusu benzersizliğini korumaktadır.

Elbette, 1917 olayları ve onu takip eden yıllar hakkında yazılmış birçok kronik vardı. Troçki kitabını yazarken, sadece Nikolay Suhanov gibi Menşevik muhaliflerden değil, aynı zamanda Aleksandr Şlyapnikov gibi Bolşevik yoldaşlardan ve Petrograd’da bulunan John Reed gibi dışarıdan sempatizanlardan da birinci elden bilgilere erişebiliyordu. Özellikle Reed’in anlatımları Troçki’nin amaçları için çok faydalıydı, çünkü Lenin onu desteklemişti, komünist hareket onu geniş çapta okumuştu ve Stalinist bürokrasinin inkar etmeye çalıştığı bir dönemde Troçki’nin rolünü vurgulamıştı. Ancak bu eserler, Troçki’nin alıntıladığı diğer birçok anlatım gibi, öncelikle yazarlarının kişisel deneyimleri veya gözlemleriyle ilgilidir; süreci bir bütün olarak yeniden yapılandırmaya çalışmazlar.

Bu açıdan Tarih’e en çok benzeyen eser belki de Prosper-Olivier Lissagaray’ın  Histoire de la Commune de Paris (1876) adlı eseridir; bu eser, barikatlarda savaşmış ve faaliyetleri nedeniyle sürgüne gitmek zorunda kalmış biri tarafından yazılmıştır. Ancak Lissagaray “ne bir üye, ne bir subay, ne de komünün bir yetkilisi” idi.

Öte yandan Troçki, Bolşevik Merkez Komitesi’nde yer aldı, Petrograd Sovyeti’nin başkanlığını yaptı ve Sovyet Askeri Devrim Komitesi’nin ayaklanmayı etkili bir şekilde başlatmasından esasen sorumluydu.

Ancak eserleri başka bir düzeyde de birbirine benziyor. Lissagaray kendisini “beş yıl boyunca kanıtları incelemiş; kanıt toplamadan tek bir iddiada bulunmamış” biri olarak tanımladı. Bu araştırmayı kısmen eserinin bireysel hatalar temelinde reddedilmesini önlemek için, ama her şeyden önce işçi sınıfının gerçeğe ihtiyacı ve hakkı olduğu için üstlendi: “İnsanlara devrimci efsaneler anlatan, onları sansasyonel hikayelerle eğlendiren kişi, denizciler için sahte haritalar çizen coğrafyacı kadar suçludur.”

Troçki, Rus Devrimi’nin belirleyici dönüm noktalarında hazır bulunmasına rağmen, aynı yaklaşımı benimseyerek, anlatımını kendi anılarına ve izlenimlerine dayandırmayı reddetti:

“Bu çalışma hiçbir şekilde kişisel anılara dayanmayacaktır. Yazarın olaylara katılmış olması, anlatısını tarihsel olarak doğrulanmış belgelere dayandırma yükümlülüğünden onu kurtarmaz. Yazar, olayların gidişatı gerektirdiği ölçüde, kendisinden üçüncü şahıs olarak bahseder. Ve bu sadece edebi bir araç değildir: otobiyografilerde veya anılarda kaçınılmaz olan öznel ton, bir tarih çalışmasında kabul edilemez. Bununla birlikte, yazarın mücadeleye katılmış olması, yalnızca bireysel ve kolektif olarak etkili olan güçlerin psikolojisini değil, aynı zamanda olaylar arasındaki içsel bağlantıları da anlamasını açıkça kolaylaştırır.”

Troçki’nin kendisinden üçüncü şahıs olarak bahsetmesi, yazar rolünü aktör rolünden ayırır; bu bir modernite işareti olmakla birlikte, metni Komünist ManifestoTarih ve Sınıf Bilinci (Georg Lukács) ve Tarih Kavramı Üzerine (Über den Begriff der Geschichte, Walter Benjamin) gibi edebi modernizmle damgalanmış bir eser olarak da nitelendirir.

Ancak Troçki’nin sözlerine tamamen inanmamalıyız. Lenin hakkındaki kendi anılarını (Nisan 1924, 1925’te Fransızca olarak Lénine, Librairie du Travail adıyla yayınlandı – Türkçesi Suda yayınları, 1975)) alıntılıyor ki bunlar tam olarak “kişisel anılar”dır ve bunların değişmemiş halleri kanıt olarak gösteriliyor. Ve zaman zaman okuyucu, basılı bir belgeye açıkça atıfta bulunmadan tartışmalara veya hatta konuşmalara katkıları yeniden üretebilen hafızanın yeteneklerini sorgulamalıdır. Tarih’in resmi bir akademik organizasyonu yoktur, ancak Troçki genellikle kaynaklarını metinde belirtir ve nadir durumlarda belirtmediği takdirde, kendi hafızasına dayandığından şüphe edilebilir.

Bununla birlikte, genellikle basılı veya yayınlanmamış belgelere atıfta bulunur. Bu bağlamda, Troçki’yi Deutscher’in onu karşılaştırdığı yazarlardan bir diğeri olan Winston Churchill ile, özellikle de İkinci Dünya Savaşı Tarihi ile karşılaştırmak yerinde olacaktır .

Bu karşılaştırma, Churchill’in de anlattığı olaylarda önemli bir siyasi rol oynamış olması ve Troçki’ninkinden çok farklı olsa da kendine özgü bir dünya görüşüne sahip olması bakımından önemlidir. Bununla birlikte, Churchill anlatısını açıkça kendi bakış açısından kurgular ve çoğu zaman olayları herhangi bir kanıt sunmadan anlatır; özellikle de kendisi ve Stalin’in savaştan sonra Doğu Avrupa ve Balkanlar’da devletlerinin nasıl bir etki yaratacağına karar verdikleri meşhur olayda olduğu gibi.

Sorun, bu olayın yanlış aktarılmış olması değil; aslında, bu iki haydutun üzerinde anlaşabileceği türden antidemokratik bir parçalanmaydı ve istemeden de olsa Churchill’in savaş sonrası İngiliz gücünün kapsamı hakkındaki yanılsamalarını ortaya koyuyordu. Ancak Churchill, kanıt kullanımına ilişkin akademik normlara çok daha sıkı bağlı kalan Troçki’den tamamen farklı bir yaklaşım benimsiyor.

Eleştirmenler, Troçki’nin bazen başka yerlerde yanlışlık veya bilgisizlik nedeniyle eleştirdiği kaynaklara atıfta bulunduğuna dikkat çekmişlerdir. Ancak Troçki genellikle belirli bir yazara neden güvendiğini veya güvenmediğini açıklar.

Örneğin, Reed’in Lenin’in İkinci Rus Sovyetler Kongresi’ne sunduğu raporuna nasıl başladığına dair anlatımını takip ediyor: “Şimdi sosyalist düzenin inşasına geçeceğiz.” Ancak aynı zamanda Kongre tutanaklarının kalmadığını, sadece “önyargılı” gazete makalelerinin olduğunu da açıklıyor: “John Reed’in Lenin’in ağzına koyduğu bu açılış konuşması hiçbir gazete haberinde yer almıyor. Ancak bu, konuşmacının niyetiyle tamamen uyumlu. Reed bunu uydurmuş olamaz.” Daha sonra, Reed’in 21 Ekim’de tamamen hayali bir “ikinci tarihi konferans”ı nasıl icat edebildiğini açıklıyor.

“Reed, devrimin belirleyici günlerinin duygularını ve tutkularını kitabının sayfalarına aktarabilen, olağanüstü derecede motive olmuş bir gözlemciydi… Ancak olayların ateşi içinde yürütülen çalışma, koridorlarda, sokaklarda, kamp ateşlerinin yanında alınan notlar, anlık olarak yakalanan konuşmalar ve cümle parçaları, bir de tercüman ihtiyacı – tüm bunlar kaçınılmaz olarak bazı hatalara yol açtı.”

Troçki kaynaklarını gösterebilse ve aralarında ayrım yapabilse bile, bu onların güvenilir kaynaklar olduğu anlamına gelmez. Kitap iki açıdan taraftarca yazılmış bir eserdir.

Her şeyden önce ve oldukça açık bir şekilde, Troçki, önderlik etmesine yardımcı olduğu devrimci harekete mensuptu. Aslında, Max Weber’in “değer yargısından azade” sosyal bilimler olarak tanıtmaya başladığı görüşü açıkça reddetti [bu görüş, 1918’de “Bir Meslek Olarak Bilim” (Wissenschaft als Beruf) adlı konferansında geliştirilmeye başlanmıştı]. Troçki’nin de belirttiği gibi, bu açık önyargı, eserinin bilimsel değerini ortadan kaldırmaz:

“Ciddi ve eleştirel okuyucu, sadakatsiz tarafsızlığı kabul etmeyecektir… ancak sempati ve antipatilerini -açık ve gizlenmemiş bir şekilde- dürüst bir analizle gerçeklerin incelenmesini, gerçek bağlantılarının belirlenmesini ve hareketlerinin nedensel yasalarının vurgulanmasını desteklemeyi amaçlayan bilimsel bir uygulamayı kabul edecektir.”

Troçki, bir yandan siyasi görüşten tamamen arınmış olmayan herkes için imkansız olan tarafsızlık ile diğer yandan propagandacı rolü oynamakla yetinmeyecek herkes için bir zorunluluk olan nesnellik arasında bir ayrım kurar .

Ancak Troçki başka bir anlamda da taraflıydı. Devrimin nasıl zafer kazandığına, bundan sorumlu toplumsal gruplara ve bireysel katılımcılara ve aralarındaki ilişkilere dair özel bir yorumu vardı. Burada, geçmişi anın siyasi taleplerini karşılamak için şekillendirilecek ve yeniden şekillendirilecek ham madde olarak gören Stalinist rejimin açıklamalarını itibarsızlaştırmaya çalıştı. Bu bağlamda şöyle yazdı: “Bürokrasi efsanelerini” oluşturmakla görevli “bürokrat-tarihçi”, “tarihi yeniden yazar, biyografileri dönüştürür, itibar yaratır. Stalin’in hükümdar olabilmesi için devrimin bürokratikleştirilmesi gerekiyordu.”

Troçki’nin bu ikinci anlamdaki taraflı doğasının çarpıtmalara yol açmadığını iddia etmek yanlış olur. Gerçeği ortaya koyma ihtiyacı, bazen onu Lenin ile Bolşevik Partisi’ndeki diğer tüm figürler ve özellikle Stalin arasındaki farklılıkları abartmaya yöneltmiştir.

Buradaki sorun, Lenin’in belirleyici rolüne olan ısrarı değil. Troçki, iki önemli bölümde (“Partinin Yeniden Silahlanması” ve “Lenin’in Ayaklanma Çağrısı”), Lenin’in Nisan 1917’de gelişi ve Eylül ayı boyunca iktidarı ele geçirmenin gerekliliğine olan ısrarı olmasaydı, Ekim Devrimi’nin gerçekleşmeyeceğini iddia ediyor:

“Lenin olmasaydı, oportünist liderlerin kaçınılmaz olarak kışkırtacağı kriz son derece şiddetli ve uzun süreli olurdu. Ancak savaş ve devrim koşulları, partiye misyonunu yerine getirmek için uzun bir süre tanımazdı. Bu nedenle, yönünü şaşırmış ve bölünmüş bir partinin devrimci fırsatı yıllarca kaçırması tamamen mümkündür.”

Troçki, Bolşeviklerin Lenin olmadan doğru stratejiye asla ulaşamayacaklarını veya devrimci olasılığın asla geri dönmeyeceğini iddia etmiyor. Sadece devrimci durumlarda zamanın çok önemli olduğunu ve Lenin olmadan partinin fırsat penceresini kaçırmış olabileceğini kastediyor.

Troçki’nin bireylerin rolüne ilişkin tartışması, insanların kendi seçimleri dışında koşullar altında tarih yazdıkları yönündeki klasik Marksist ilkelerle örtüşmektedir; ancak aynı zamanda, tarihi ne ölçüde değiştirebileceklerinin tarihsel bir sürecin sonucu olduğunu da göstermektedir.

Tarih kitabının ilk bölümlerinde ikilemleri tekrar tekrar karşımıza çıkan karakterlerden birini ele alalım: Sonu mahkum bir sistemin son temsilcisi olan Çar II. Nikolay.

“Monarşinin tarihine yatay bir bakış açısıyla bakıldığında, Nikolay hanedan zincirinin son halkasıdır. O dönemde bir aile, bir kast ve bürokratik bir topluluk içinde gruplanmış olan, ancak aynı zamanda daha büyük bir topluluğun parçası olan en yakın ataları, eski toplumsal düzeni yaklaşan kaderinden korumak için çeşitli önlemler ve yönetim yöntemleri kullandılar. Ancak yine de Nikolay’a, zaten devrim tohumlarını içeren kaotik bir imparatorluk miras bıraktılar. Ona kalan tek seçenek, yıkıma giden yolu seçmekti.”

Gücün çaresizce elden kayıp gitmesini izlemek yerine onu ele geçirebilecek bir sınıfın temsilcisi olan Lenin’in daha fazla manevra alanı vardı. Ancak Lenin’in kendisi de Rusya’daki gelişmelerden etkilenmişti:

“Olayın dış görünüşü, bu durumda kişi, kahraman, dahi ile nesnel koşullar, kitleler, parti arasında mekanik bir karşıtlık kurmayı kolaylaştırıyor. Gerçekte, böyle bir karşıtlık tamamen tek taraflıdır. Lenin, tarihsel gelişmede tesadüfi bir olay değil, Rus tarihinin tamamının bir ürünüydü. Ona derinden kök salmıştı. Sanki önceki çeyrek yüzyılda işçi öncülerinin verdiği mücadeleleri yaşamış gibiydi.”

Ancak Troçki’nin Lenin hakkındaki argümanı bir sorun teşkil ediyor: Troçki, Bolşevik Parti’nin devrimin başarısı için hayati önem taşıdığını ve müdahaleci devrimci partilerin gelecekteki tüm devrimler için gerekli bir koşul olduğunu defalarca savunuyor. Bununla birlikte, Bolşevikler hakkındaki kendi anlatımı -ya da en azından liderleri hakkındaki anlatımı- onların durumu sıklıkla yanlış anladıklarını, mevcut ancak alakasız kalıplara bağlı kaldıklarını ve sağa doğru çekildiklerini gösteriyor.

Troçki’ye göre, Lenin sürgüne gönderilmeseydi bu durum daha az sorun yaratırdı:

“Lenin’in Bolşevik liderlik çevrelerinden ayrılması, partinin geleceği ile geçmişi arasında bir mücadele anlamına geliyordu. Eğer Lenin, göç ve savaş koşullarıyla partiden yapay olarak ayrılmasaydı, krizin dış mekanizmaları bu kadar dramatik olmazdı ve partinin içsel gelişiminin sürekliliğini bu kadar tamamen gölgede bırakmazdı.”

Bu, partinin hâlâ hatalar yaptığını, ancak Lenin’in bunları daha kolay düzeltebileceğini söylemek anlamına gelir. Başka bir yerde Troçki, Bolşevik hatalarının düzeltilmesini kısmen “aşağıdaki işçilerin baskısına” ve kısmen de “Lenin’in yukarıdan gelen eleştirisine” bağlar. Düzenli düzeltmelere ihtiyaç duyan bir parti, kelimenin tam anlamıyla bir “öncü” değildir. Bu, Troçki’nin belirli Stalinist mitolojileri zayıflatma arzusunun, devrimci partinin rolü hakkındaki kendi argümanlarını baltaladığı nadir durumlardan biridir.

Tarih politik olarak etkileşimli bir eser olmasına rağmen, son araştırmalar Troçki’nin değerlendirmelerinin ve yorumlarının çoğunu, hatta tamamını doğrulamaktadır. Robert Service gibi acımasız biyografi yazarları bile

[bkz. 2009 tarihli Troçki ]

“yanlışlıkları nedeniyle nadiren eleştirildiğini” kabul etmek zorundadır. Troçkizm veya genel olarak Marksizm’e sempati duymakla suçlanamayacak bir diğer yeni biyografi yazarı Ian D. Thatcher [ Troçki, Routledge, 2002], daha da ileri giderek Tarih’ in son araştırmaların beklentilerini fazlasıyla karşıladığını ve hatta yeni araştırma yolları önermeye devam ettiğini öne sürmüştür.

“Troçki’nin 1917’yi açıklamak için vurgulamak zorunda kaldığı faktörlerin özeti, Rus Devrimi üzerine araştırma gündemimizi hâlâ oluşturmaktadır… Rus Devriminin Tarihi ile karşılaştırıldığında, en ‘modern’ araştırma bile nihayetinde o kadar ‘modern’ görünmemektedir.”

Bu, 85 yıl önce yazılmış bir kitap için dikkat çekici bir değerlendirme: Macaulay’ın İngiltere Tarihi’ni veya Carlyle’ın Fransız Devrimi’ni, edebi nitelikleri veya yazarlarının ideolojik varsayımları hakkında ortaya koydukları şeyler için okuruz, 1688 veya 1789’u anlamamıza yardımcı oldukları için değil. Troçki’nin Tarihi’ni de bu şekilde okuyabiliriz, ancak 1917’nin ciddi bir bibliyografyasında da önemli bir yere sahiptir.

Rus Devrimi hakkında, özellikle 1960’ların sonlarından itibaren devrimci ve devrim sonrası süreçte Rus sosyal bağlamının karmaşıklıklarını tanımlamaya odaklanan “revizyonist” sosyal tarihçilerin paha biçilmez çalışmaları sayesinde, 1930’da kimsenin bilemeyeceği kadar çok şey biliyoruz. Ancak bu tarihçiler, Troçki’nin çalışmalarının yerini almak yerine, onu tamamladılar. Revizyonistlerin aşağıdan tarih anlayışına olan ilgisini paylaşırken, Troçki bunu yukarıdan tarih anlayışıyla dengeleme ihtiyacını da fark etti. Rus toplumunun yapılarının açıklanmasıyla da aynı derecede ilgilenen Troçki, bu yapıları etkileyen ve şekillendiren daha geniş bir sistemin içine yerleştirdi.

Bu son husus bizi Troçki’nin başlangıç ​​noktasına -ki bu aynı zamanda bizim de başlangıç ​​noktamızdır- geri götürüyor: eşitsiz ve bileşik gelişme.

Yaşayan Tarih

Troçki, Tarih adlı eserinin ilk sayfasında, yol gösterici hipotezlerinden birini açıklıyor:

“Bir devrimin en belirgin özelliği, kitlelerin tarihsel olaylara doğrudan müdahalesidir… Bizim için bir devrimin tarihi, her şeyden önce kitlelerin kendi kaderlerini belirleme alanına zorla girmesinin tarihidir.”

Devrimlerin genel bir tanımlaması olarak bu yetersizdir: 1848’den sonra gerçekleşen burjuva devrimlerinin çoğu, tam olarak “kitlelerin girişini” engellemek amacıyla yukarıdan yönlendirilmiştir. Bununla birlikte, sosyalist devrimin mükemmel bir tanımlamasıdır ve acilen yeniden teyit etmemiz gereken bir tanımlamadır.

1917’yi anma törenlerimiz, Troçki’nin Tarih‘ini yazdığı dönemde henüz tam olarak ortaya çıkmamış olan, sonrasında yaşanan olayları görmezden gelmemize izin vermez. 1928’deki Stalinist karşıdevrimi ve sonrasında onu örnek alan rejimler, sosyalizmden en fazla yarar görecek insanların bile bu fikre kuşkuyla yaklaşmasının en azından bir ölçüde sorumlusudur.

Tarih kitabının yaygın bir şekilde okunmasını teşvik etmek için birçok neden var, ancak belki de en önemlisi, işçi sınıfının yaratıcılığını ve gücünü sosyalizmin gerçek temeli olarak tanımlamasıdır. Umuyoruz ki, iki yüzüncü yıldönümünde Troçki’nin kitabı artık kitap raflarımızda böyle yalnız bir yer işgal etmeyecek ve 1917 devrimine, kendi tarihçilerine ihtiyaç duyacak diğer sosyalist devrimler de katılmış olacaktır. ( 12 Ocak 2018’de Jacobin dergisinde yayınlanan makale)

____

Neil Davidson, Glasgow Üniversitesi’nde sosyoloji dersleri vermektedir. En son yayınları arasında şunlar yer almaktadır: Burjuva Devrimleri Ne Kadar Devrimciydi?(Haymarket Books, 2012); Gerçeklik Kadar Radikal: Marksizm ve Gelenek (Haymarket Books). 2015 yılında ise Tarihten Kaçamayız (Haymarket Books) adlı kitabını yayınlamıştır.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Çin’de Biriken Gerilimler: Halk Hareketleri ve Sistemik Yarılmalar – Andrea Ferrario

Mayıs sonu ile Haziran 2025 başı arasında Çin’i kat eden gösteriler, ülkenin toplumsal dokusunda derin gerilimleri ve artan bir istikrarsızlık dinamiğini görünür kılıyor.

Mayıs ayının sonundan Haziran 2025’in başına kadar Çin’de kayda geçen toplumsal seferberliklerin analizi, ülkenin tamamına yayılan sistemik gerilimlere işaret ediyor. Yalıtık olgular olmaktan uzak olan bu gelişmeler, ekonomik sıkıntıların siyasal nitelikli yapısal sorunlarla ve temel özgürlüklerin artan ihlalleriyle iç içe geçtiği mevcut toplumsal durumda derin yarılmaları ortaya koyuyor.

İncelenen dönem, 4 Haziran 1989’daki Tiananmen’in bastırılmasının 36. yıldönümüyle sembolik olarak doruğa ulaşırken, bir haftayı biraz aşkın bir sürede toplumun farklı kesimlerine yoğun biçimde yayılan olağanüstü bir protesto yoğunlaşmasına sahne oldu: sanayi üretimi, inşaat, eğitim, sağlık ve hatta cezaevi sistemi. Bu çapraz mobilizasyonların hızla art arda gelişi, protestoların nedenlerinin belirli sektörel sorunlara indirgenemeyeceğini; tersine, eşzamanlı gelişen daha derin sistemik dinamiklere bağlı olduğunu gösteriyor.

Ayrıntılı biçimde incelenen sekiz “örnek” gün –26 Mayıs–3 Haziran– ayrıca Guangdong’un sanayi eyaletinden kuzeydoğu bölgelerine uzanan ülke çapında bir coğrafi dağılım sergiliyor. Bu da olgunun belirli ekonomik alanlarla sınırlı olmadığını, çağdaş Çin toplumunun dokusundaki yarılmaların genelleşmiş bir dışavurumu olduğunu ortaya koyuyor.

Ödenmeyen ücretlerin birikmesi olgusu: boyutlar ve özellikler

Belgelendirilen protestoların büyük çoğunluğunda ortak payda olarak ücret birikmeleri öne çıkıyor. China Labour Bulletin verilerine göre, 2024’teki toplu protestoların en az %88’i ücretlerin ödenmemesiyle bağlantılıydı; bu da sorunun Çin ekonomisinde ne denli endemik hâle geldiğini gösteriyor. Kuruluş ayrıca, “ücret birikmelerinin 2011’den bu yana grev haritasındaki olayların %76’sını oluşturduğunu” belirtiyor; bu da olgunun on yılı aşkın süredir kalıcı olduğunu gösteriyor.

Chengdu’daki Yunda Express işçilerinin eylemi, bu dinamiklerin karmaşıklığını ve çatışmaların nasıl gelişip kimi zaman nasıl çözüldüğünü gözler önüne seriyor. 30 Mayıs–2 Haziran arasında süren çatışma, yalnızca ücret meselelerinden değil, şirketin dağıtım merkezini tek taraflı olarak Ziyang kentine, Lezhi ilçesine taşıma kararından da kaynaklandı; bu taşınmaya karşılık çalışanlara herhangi bir tazminat ya da alternatif istihdam sunulmadı. İşçiler, araçların giriş-çıkışını engellemek için dağıtım merkezinin girişini kapatarak şirket faaliyetlerini felce uğrattı.

Eylemin seyri gerilimin tırmanışını ortaya koyuyor: 31 Mayıs gecesi polis göstericileri zor kullanarak dağıtmaya çalıştı ve işçilerin tanıklıklarına göre müdahale sırasında bazı çalışanlar darp edildi. Günler süren direniş ve sert müzakerelerin ardından şirket, 2 Haziran’da belirli bir matematiksel formüle göre tazminat ödemeyi kabul etti: bu, ortalama ücret artı 6.000 yuanın hizmet yılıyla çarpılmasıydı. Bu sonuç, baskıcı bağlama rağmen, sürdürülen kolektif baskının –nadiren de olsa– somut kazanımlar sağlayabildiğini gösteriyor.

Üretim sektöründe, Çin ekonomisinin yapısal zorluklarını yansıtan çok sayıda huzursuzluk yaşandı. Örneğin Zhejiang’daki Ningbo’da Rockmoway Clothing işçileri, şirketin maaşlarının %40’ını keyfî biçimde alıkoyma kararına karşı 2–3 Haziran’da iki gün boyunca eylem yaptı. Benzer şekilde, Guangdong’daki Donghai’de BASF şantiyelerinde olduğu gibi, ücret birikmeleri nedeniyle birçok fabrikada uzun süreli grevler görüldü; burada inşaat işçileri 2 Haziran’da ücretlerin ödenmemesini protesto etmek için işi durdurdu.

Sanayideki protestoların coğrafyası, Çin ekonomisinin “motoru” sayılan Guangdong eyaletinde belirgin bir yoğunlaşma gösteriyor. Eyalet, Nisan 2025’te 37 vaka kaydetmişti; bu, tüm bölgeler arasında açık ara en yüksek sayıydı. Bu yoğunlaşma, Çin’in imalat kalbini oluşturan ve ihracata dönük sanayilerin üzerinde artan baskıyı yansıtıyor.

Ticaret savaşının etkisi ve sanayi emeğinin dönüşümü

ABD ile Çin arasındaki ticari gerilimlerin tırmanması, işçilerin koşulları üzerinde doğrudan ve ölçülebilir etkiler yarattı. ABD gümrük vergilerindeki artış –üçüncü ülkelerde Çinli şirketlerce üretilen malları da hedef alarak– belirsizlikleri büyüttü ve işçilerin karşı karşıya olduğu krizi derinleştirdi. Veriler, imalat sektöründe seferberliklerin Mart 2025’te 25 vakadan Nisan’da 39 vakaya yükseldiğini gösteriyor; bu artış, ihracata dönük sanayiler üzerindeki baskının arttığını yansıtıyor.

Gösteriler coğrafi olarak “Çin’in güneybatısındaki, çok sayıda fabrikanın bulunduğu Guangdong eyaletinden, kuzeydoğudaki Jilin eyaletinin Tongliao kentine kadar” yayıldı ve olgunun ulusal ölçekteki dağılımını ortaya koydu. Workers’ Solidarity’nin belirttiği gibi, “bu durum, Çin ekonomik sisteminin sorunlarının uluslararası faaliyetlere de uzandığını yansıtıyor”; nitekim yurtdışındaki projelerde çalışan Çinli işçiler 29 Mayıs’ta Suudi Arabistan ve Umman’da ücretlerini talep etmek için greve gitti.

Dünyanın en büyük üreticilerinden biri olan ve Apple için iPhone tedarik eden Foxconn’daki protestolar özellikle dikkat çekici. Hengyang tesisinde işçiler, sosyal yardımların ve fazla mesai saatlerinin azaltılmasına karşı greve çıktı; Taiyuan tesisinde ise üretim tesislerinin üç saat uzaklıktaki Jincheng’e taşınması planlarını protesto ettiler. Sokak eylemleri sırasında işçiler “Haklarımızın korunmasını istiyoruz” diye haykırdı.

BYD, Çin’in başlıca elektrikli otomobil üreticisi, önemli çalkantılarla da karşı karşıya kaldı. 28 Mart’ta Wuxi fabrikasında 1.000’den fazla işçi, ücret kesintileri, doğum günü primlerinin kaldırılması ve diğer ödeneklerdeki azaltmaları protesto etmek için greve çıktı. Birkaç gün sonra Chengdu fabrikasındaki işçiler de istihdam güvencesi, taşınma süreçlerine ilişkin şeffaflık ve adil tazminat talebiyle eylem yaptı.

Farklı sektörler arasında, hazır giyim ve ayakkabı sanayi krizden özellikle ağır biçimde etkilendi; bu sektörlerde çalışan işçiler sıklıkla ücretlerin ödenmemesinden zarar gördü. Bu endüstriler çoğu zaman küçük ölçekli ve aynı bölgelerde yoğunlaşmış durumda olduğundan, kârlılıktaki düşüş nedeniyle ücretlerin ödenmemesi ya da faaliyetin askıya alınması genellikle birbirine yakın yerlerde ve aynı zamanlarda yaşanıyor. 2024’te imalat sanayisindeki grevler arasında hazır giyim sektörü, elektrik ve elektronik sektöründen (109 vaka) sonra ikinci sırada yer aldı (90 vaka).

“Brother 800” olayı: sistemik umutsuzluğun sembolü

20 Mayıs 2025’te Pingshan ilçesinde Sichuan Jinyu Tekstil Şirketi’ne ait fabrikanın yanması, olayın yerel boyutunu çok aşan sembolik bir anlam kazandı. 27 yaşındaki işçi Wen, kendisine ödenmeyen toplam 5.370 yuan tutarındaki ücretleri nedeniyle işyerini ateşe verdi; medyada ilk etapta aktarılan ve daha sonra polis tarafından yalanlanan 800 yuan değil, bu daha yüksek meblağ söz konusuydu.

Olayların yeniden kurgulanması, bu aşırı eyleme yol açan dinamiklerin karmaşıklığını ortaya koyuyor. Wen, 30 Nisan’da istifasını sunmuştu ve Ücretlerin Ödenmesine İlişkin Geçici Hükümler’in 9. maddesine göre, işten ayrılmanın hemen ardından tüm ücret alacaklarını alması gerekiyordu. 15 Mayıs’ta istifa işlemlerini tamamladığında fabrikanın Wen’e 5.370 yuan (yaklaşık 760 dolar) borcu vardı. Wen derhal ödeme talep etti; ancak mali işler birimi, iç onay prosedürlerini gerekçe göstererek bunu reddetti. Üst amirinden de sonuç alamayınca, polis raporunun ifadesiyle Wen’de bir “intikam arzusu” gelişti.

Yangın, on milyonlarca yuanla ifade edilen ekonomik zarara yol açtı ve failin tutuklanmasıyla sonuçlandı; ancak olay Çin sosyal medyasında “Brother 800” etiketiyle viral hâle geldi. Başta dile getirilen 800 yuan ile gerçekte borçlu olunan 5.370 yuan arasındaki fark, sosyal ağlarda tartışmaları alevlendirdi; pek çok kullanıcı Wen’le dayanışma ifade ederek onu bir suçlu değil, “çaresiz bir kahraman” olarak gördü.

Bu vaka, hukuki koruma mekanizmalarının yapısal işlevsizliğini gözler önüne seriyor. Bir tanığın ironik biçimde belirttiği gibi: “Ücretleri ödenmeyenler hukuki yardım istediğinde hâkimler ortadan kayboldu, çalışma bakanlığı personeli de görünmez oldu. Ama Wen fabrikayı ateşe verdiğinde polis hemen geldi ve savcılar yeniden ortaya çıktı.” Bu eleştiri, sistemin kamu düzeni ihlallerine hızlı tepki verirken, işçilerin haklarının sistematik ihlalleri karşısında atıl kaldığını vurguluyor.

Wen’in aile durumuna ilişkin betimleme –yoksulluk, hasta bir anne, acil para ihtiyacı– bireysel ekonomik sıkıntıların yeterli sosyal korumanın yokluğuyla nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. China Labour Bulletin, olayın “işçileri desteklemek üzere tasarlanmış hukuki ve kurumsal sistemlerde bir kopuşu” temsil ettiğini vurgulayarak, mevcut sendikal yapıların bu süreç boyunca “sessiz kaldığını” ve yetersizliğini ortaya koyuyor.

Kamuoyunun tepkisi, bu sistemik aksaklıklara yönelik yaygın bir öfkeyi yansıtıyor. İnternette viral olan bir yorum şöyle soruyordu: “Bir insan 800 yuan için neden bir fabrikayı yakmak zorunda kalsın? Bu, kelimenin tam anlamıyla aç olduğu anlamına gelmez mi?” Diğerleri ise çifte standardı teşhir etti: protesto eden işçiler “düzen bozucu” diye damgalanırken, ücretleri alıkoyan işverenler yetkililer tarafından tolere ediliyor.

İnşaat ve emlak sektöründeki kriz: aşağı doğru bir sarmal

İnşaat sektörü, Nisan 2025’teki tüm toplu protestoların %54,48’ini oluşturdu; bu oran, Çin emlak piyasasında süregiden krizi yansıtıyor. İnşaat sektöründeki bu yoğunlaşma, 2021’de Evergrande vakasıyla başlayan ve tüm sektöre, hatta genel olarak ekonomiye yayılan emlak krizinin, çalışma koşulları üzerinde yıkıcı etkiler yaratmaya devam ettiğini gösteriyor.

Yarım kalan projeler, yalnızca sektörde çalışan işçileri değil, birikimlerini konut satın almaya yatırmış yurttaşları da ilgilendirdiği için toplumsal gerilimlerin özel bir kaynağı hâline gelmiş durumda. Örneğin Shaanxi eyaletine bağlı Xianyang’da, 30 Mayıs’ta Sunac Shiguang Chenyue projesindeki tamamlanmamış binaların sahipleri, yerel şikâyet merkezinin önünde gösteri düzenleyerek hükümeti inşaat için ayrılan fonları başka amaçlarla kullanmakla suçladı; bu eylem polis tarafından yapılan çok sayıda gözaltıyla sonuçlandı. Shandong eyaletinin Qingdao kentinde ise, 31 Mayıs’ta Heda Xingfucheng adlı yarım kalmış emlak projesinin yüzlerce sahibi Chengyang ilçesinde toplu bir protesto düzenledi; trafiği kapattı ve inşaat sahasına zorla girdi. Birçok mülk sahibi polis şiddetine maruz kaldı.

Bu örnekler, emlak krizinin yalnızca sektör aktörlerini değil, tasarruflarını konut alımına yatırmış olan ve genellikle “orta sınıf” olarak tanımlanan yurttaşları da kapsadığını; dolayısıyla hoşnutsuzluğun toplumsal tabanını genişlettiğini gösteriyor. Ekonomik kriz ile boşa çıkan toplumsal beklentilerin kesişimi, özellikle istikrarsızlaştırıcı bir unsur oluşturuyor.

Protestoların kamu sektörüne yayılması: öğretmenler, doktorlar ve sağlık emekçileri

Yetkililer, geleneksel olarak daha istikrarlı ve sisteme daha bağlı kabul edilen kamu sektörüne protestoların yayılmasından özellikle kaygı duyuyor. Shandong eyaletinde sözleşmeli öğretmenler altı aydır maaşlarını alamıyor. Bir ilkokul öğretmeni durumu şöyle ifade ediyor: “Aylık maaşımız yalnızca yaklaşık 3.000 yuan (400 doların biraz üzerinde) ve altı aydır borç parayla yaşıyoruz.”

Shanxi bölgesinden bir öğretmen, okulunun 2021’den bu yana personele ödenmiş yıl sonu primlerinin geri istenmesini ve ayrıca ders dışı etkinlikler için alınan ücretlerin bir kısmının iade edilmesini talep ettiğini bildirdi. Bu uygulamalar, Xiaohongshu (RedNote) adlı sosyal ağda paylaşılan mesajların da gösterdiği üzere, yaygın bir hoşnutsuzluğa yol açtı.

Sağlık emekçileri de benzer sorunlarla karşı karşıya. Ülkenin kuzeybatısındaki Gansu eyaletinde bir kamu hastanesinde çalışan bir hemşire, aylık maaşının yalnızca 1.300 yuan (200 ABD dolarından az) olduğunu ve performans priminin dört aydır ödenmediğini söyledi. Jiangxi eyaletine bağlı Fuzhou kentinde ise Dongxin No. 6 Hastanesi’nde çalışan doktorlar ve hemşireler, yedi aydır bloke edilen bir primin ödenmesi talebiyle 7 Nisan’da Fuzhou belediye hükümet binasının önünde toplandı.

Guizhou Üniversitesi’nden emekli bir öğretim üyesi olan Zhang’ın da belirttiği gibi: “Geçmişte maaş talep edenler göçmen işçiler ve sanayi işçileriydi; bugün ise öğretmenler, doktorlar ve çöp işçileri de bu durumdan etkileniyor. Bu, Çin’in ‘istikrarlı yapısının’ kırılganlaşmaya başladığını gösteriyor.”

Bu gözlem, niteliksel açıdan temel bir değişime işaret ediyor: Toplumsal hoşnutsuzluğun, kamu sektöründe geleneksel olarak daha ayrıcalıklı kabul edilen kesimlere de yayılması, konjonktürel ekonomik sıkıntıların ötesine geçen bir meşruiyet krizine işaret ediyor.

Cezaevi sisteminde insan hakları ihlalleri: Liu Xijie’nin tanıklığı

Yargı ve cezaevi sistemi, sistematik istismarları açığa çıkaran son derece ağır şiddet vakalarına sahne oldu. Anhui’nin Bozhou kentinden olan ve 2011–2024 yılları arasında Liaoning’deki Fushun 1 No’lu Cezaevi’nde tutulan Liu Xijie, cezaevi polisinin sistematik şiddetini kamuoyu önünde ve isim vererek teşhir etme cesaretini gösterdi; suçlanan görevlilerin adlarını tek tek açıkladı.

Ayrıntılı tanıklığına göre, 2022 Şubat’ı civarında 200’den fazla mahkûm farklı derecelerde işkenceye maruz kaldı. Bunlar arasında elektrikli coplarla yapılan işkenceler, hakaretler ve; yönetmeliğe uygun olmayan yanıtlar, uygunsuz duruşlar ya da battaniyelerin yanlış katlanması gibi küçük “ihlaller” gerekçe gösterilerek uygulanan dayaklar yer alıyordu. Tanıklıklar, bazı cezaevi görevlilerinin bu kötü muamelelerden haz aldığına dair ürpertici ayrıntılar içeriyor: yaşlıların ayaklar altında çiğnenmesi, copların tutukluların ağzına sokulması, mahkûmların dışkı kaçırmasına yol açacak kadar şiddetli elektrik verilmesi gibi.

En ağır vaka, Fan Hongyu’ya ilişkin olanıdır. Fan Hongyu, cezaevi yönetmeliğini ezberlemediği gerekçesiyle defalarca işkence gördükten sonra 19 Şubat 2022’de hayatını kaybetti. Toplumsal gerilimin yüksek olduğu bir anda kamuoyuna açıklanan bu tanıklık, baskı aygıtının temel insan haklarını sistematik biçimde ihlal eden yöntemlere başvurduğunu ve bunun da toplumsal hoşnutsuzluğu besleyen genel baskı iklimine katkıda bulunduğunu ortaya koyuyor.

Öğrenci protestoları: Xuchang vakası ve Tiananmen’in hafızası

Öğrenci hareketlerinin analizi, özellikle anlamlı dinamiklere işaret ediyor. 3 Haziran’da Hunan eyaletinin Changning kentinde, Shangyu Lisesi’nden yüzlerce öğrenci, üniversite giriş sınavlarının yarattığı stresi atmak için kampüs içinde kendiliğinden bir gösteri düzenledi. Başlangıçta barışçıl olan ve rahatlatıcı sloganlarla karakterize edilen etkinlik, okul yönetiminin gençlerin “aşırı coşkusunu” gerekçe göstererek yetkilileri haberdar etmesiyle hızla siyasal bir boyut kazandı.

Polisin müdahalesi ve üç “olası organizatörün” gözaltına alınmasıyla durum hızla tırmandı: öğrenciler, polis araçlarının ayrılmasını engellemek için insan zinciri oluşturdu; “okuldan ayrılalım, parayı geri verin” gibi sloganlar atarak gözaltına alınan arkadaşlarının serbest bırakılmasını talep etti. Gösterilen kararlılığa rağmen polis, öğrenci barikatını zor kullanarak dağıttı ve üç genç erkeği arkadaşlarının çaresiz bakışları altında götürdü.

Bu olay, 4 Haziran 1989 yıldönümüne zamansal yakınlığı nedeniyle özellikle hassastır; bu tarih Çinli yetkililer için hâlâ son derece duyarlı bir dönüm noktasıdır. Henan’daki Xuchang 6 No’lu Lise örneğinde ise, bir öğrencinin bir öğretmenin uyguladığı zorbalık nedeniyle intihar etmiş olabileceği iddiası üzerine binlerce öğrenci ve yurttaş okul önünde protesto düzenledi; kampüse girildi, bazı ofisler tahrip edildi ve ancak polisin müdahalesiyle olaylar bastırıldı. Tayvan Strateji Derneği Genel Sekreteri Wu Jianzhong’a göre, olayın 4 Haziran gibi hassas bir tarihe yakın gerçekleşmesi nedeniyle yetkililer son derece temkinli davrandı; zira bunun toplumsal huzursuzluğu tetikleyip yangın gibi hızla yayılmasından endişe ediliyordu.

Toplumsal kontrol ve baskı: Tiananmen’in yıldönümü

Tiananmen’in 36. yıldönümü kapsamında yetkililer, “Tiananmen Anneleri” grubuna karşı benzeri görülmemiş denetim önlemleri uyguladı. Grubun tarihinde ilk kez, dış dünyayla tüm iletişim kesildi; Haidian’daki Wan’an Mezarlığı’ndaki anma sırasında cep telefonları ve fotoğraf makineleri yasaklandı.

31 Mayıs’ta Tiananmen Anneleri, aralarında 108 kurban yakınının imzası bulunan bir açık mektup yayımladı. Mektup, son bir yıl içinde yaşamını yitiren üyeleri anarken taleplerini yineledi: olaylara ilişkin tarafsız bir soruşturma, hayatını kaybedenlerin isimlerinin açıklanması, ailelere tazminat ödenmesi ve sorumluların cezalandırılması. 87 yaşındaki Zhang Xianling birkaç gün önce yayımlanan bir videoda duygularını şöyle dile getirdi: “36 yıldır yetkililerle diyalog aramaktan vazgeçmedik, ama karşılığında yalnızca denetim ve baskı gördük.”

Bu denetim tırmanışı, yetkililerin 1989 olaylarıyla bağlantılı her türlü kolektif hafızaya karşı özel bir hassasiyet taşıdığını gösteriyor; bu da rejimin, güncel protestolar ile geçmişteki toplumsal seferberlik örnekleri arasında kurulabilecek bağlara karşı duyduğu kırılganlık hissine işaret ediyor.

Dijital sansür ve bilgi kontrolü

Protesto olaylarına ilişkin bilginin yönetimi, kamusal söylemi denetlemek için geliştirilen sofistike stratejileri ortaya koyuyor. Xuchang 6 No’lu Lise olayı sırasında yetkililer, sosyal medyada yayımlanan tüm içerikleri hızla sildi; Weibo’daki Xuchang 6 No’lu Lise başlığı tamamen ortadan kayboldu. Öğrenciler paylaşımlarının yayılmadığını fark edince, öfkelerini okulun kendisine yöneltmekten başka çare bulamadı ve bu durum açık bir çatışmaya dönüştü.

Aynı zamanda Çin’in siber uzayında olağandışı tepkiler gözlendi. Haziran başında Tencent’in “Golden Spatula Wars” oyununda tüm WeChat kullanıcı avatarları tek tip yeşil penguenlerle değiştirildi ve bu avatarlar değiştirilemez hâle getirildi; bu durum tüm oyuncuların dikkatini çekti. Bir internet kullanıcısı X’te şöyle yakındı: “Penguenler aslında eğlencenin simgesiydi, ama şimdi sansürün simgesi hâline geldiler.”

Ayrıca her yıl 4 Haziran civarında olduğu gibi, Çinli sosyal medya platformları “meydan”, “tanklar”, “8964” [Not: 4 Haziran 1989] gibi anahtar kelimeleri engelliyor; ilgili içerikler derhâl siliniyor ve bunları paylaşan hesaplar yasaklanma riskiyle karşı karşıya kalıyor. 4 Haziran günü insan hakları avukatı Pu Zhiqiang, X’te yayımladığı anma konuşmasını silmesi için polis tarafından uyarıldı.

Etkili direnişin dinamikleri: Dongguan örneği

Otoriter denetime rağmen, bazı örnekler toplumsal seferberliğin, belirli bir ölçeğe ulaştığında ve somut ekonomik talepler dile getirdiğinde, yerel yetkililerin kararlarını etkileme kapasitesini koruduğunu gösteriyor. Dongguan vakası, işçilerin kendiliğinden ve başarılı bir seferberliğinin simgesel bir örneği.

2 Haziran’da Dalang kasabasına bağlı Yangyong köyünde yaşayan yüzlerce göçmen işçi, ekonomik olarak katlanılmaz buldukları bir geçiş ücreti sisteminin uygulanmasına karşı çıktı. Saat 18.00 sularında gişe bariyerlerinin kapatılmasıyla başlayan kolektif eylem, giderek “bariyerleri kaldırın” sloganları atan yüzlerce kişinin katıldığı bir protestoya dönüştü.

Göstericilerin sürdürdüğü baskı karşısında, toplumsal istikrarı sağlamakla görevli polis saat 22.00 civarında geri adım atmak zorunda kaldı ve gişedeki tüm ekipmanların sökülmesi için personel gönderdi. Bir gün önce yürürlüğe giren ücretlendirme politikası geçersiz ilan edildi; bu durum, ekonomik zorlukların alt sınıfları giderek daha örgütlü ve etkili direnme biçimlerine ittiğini gösteriyor.

Protesto stratejileri ve toplumsal örgütlenmenin evrimi

Analiz, protestoların örgütlenme biçiminde, çağdaş teknolojik ve baskıcı çerçeveye uyumu yansıtan bir evrim olduğunu ortaya koyuyor. Xuchang’daki öğrenciler örneğinde, cep telefonları ve internetin kullanımı, hızlı bağlantılar kurulmasını ve kısa sürede toplanmaların gerçekleşmesini sağladı; bu da dijital teknolojilerin, devlet denetimine rağmen, kolektif eylemin çarpanları olarak işlev görebildiğini gösteriyor.

Tayvan’daki Çin Demokratik Akademik Derneği Direktörü Zeng Jianyuan, “Çin’deki baskıcı yönetim ve siyasi tasfiyeler ikliminde, yalnızca apolitik meseleler, geniş ölçekli kolektif toplanmaların örgütlenmesine olanak tanıyan bir meşruiyet elde edebiliyor” diyor. Ancak Zeng’e göre Çin Komünist Partisi de “bu hareketliliğin yalnızca bir okula ya da münferit bir olaya destek jesti olmadığını, aynı zamanda iki daha derin sorunu yansıttığını” açıkça görüyor.

Zeng’e göre bunlardan ilki, “Xi Jinping yönetimi altında Çin toplumunun kolektif bir duygusal sıkıntı dalgası yaşaması ve pek çok insanın bir çıkış yolu araması.” İkincisi ise, “Xuchang olayı, yerel yetkililerin toplumsal kontrolünde bir gevşemeyi ortaya koyuyor: öğrenciler cep telefonları ve internet sayesinde hızla koordine olup bir araya gelebildiler; bu da istikrarı koruma mekanizmalarının başarısızlığını gösteriyor.”

Açık olan şu ki, en son protestolar, belirli adaletsizliklere verilen basit ve kendiliğinden tepkiler olarak okunamaz; aksine, görünürde apolitik meseleler üzerinden kendine ifade kanalları arayan daha geniş bir “kolektif duygusal sıkıntı dalgası”nın tezahürleri olarak değerlendirilmelidir.

Yerel otoritelerin meşruiyet krizi

Belgelendirilen protestolar, merkezi ekonomik baskılar ile yerel toplumsal ihtiyaçları etkili biçimde uzlaştıramayan yerel otoritelerin giderek derinleşen bir meşruiyet krizine sürüklendiğini ortaya koyuyor. Yerel düzeyde keyfî vergi ve harçların dayatılması, bu dinamiğin çarpıcı bir örneğini oluşturuyor.

Zhejiang eyaletinin Gushan kentindeki Pingtang köyü örneğinde, köy komitesi 10 Mayıs’tan itibaren tüm sürekli sakinler ve köyde çalışanlar için “çevre-sağlık yönetim ücreti” ile “otopark ücreti” alınacağını duyuran bir bildiri yayımladı: yetişkinler için yılda 80 yuan, çocuklar için 40 yuan; otomobil ve üç tekerlekli araçlar için ise 500 yuan. Bildiride ayrıca, zamanında ödeme yapmayanların 1 Haziran’dan itibaren “denetim altına alınacağı”, 100 ila 200 yuan arasında ek ödeme yapacakları, araçlarının kilitleneceği ve kilitleri zorla açanların “kamu mallarına zarar verme” suçundan işlem göreceği belirtildi.

Köy sakini Li, “Bu ücret köylülerle hiçbir zaman kararlaştırılmadı ve hiçbir açık toplantıda görüşülmedi. Burada yaşıyorum ve bu ücreti onaylayan bir köy toplantısı yapıldığını hiç duymadım” dedi. Bazı köylüler kararı “alenen haraç” olarak nitelendirdi. Bir başka köylü, Zhang Shun (takma ad), şunları söyledi: “Ailem beş kişiden oluşuyor ve yılda 400 yuan ödememiz isteniyor. Bunu kesinlikle karşılayamayız. Burası hâlâ Komünist Parti tarafından yönetilen bir ülke mi?” Aktivist Jia Lingmin ise köy komitesinin özerk bir halk örgütü olduğunu ve tüm harçların bir “harç izni” alması gerektiğini; aksi hâlde bu uygulamaların yasa dışı olduğunu vurguladı.

Bu olay, mali sıkıntıların baskısı altındaki yerel yönetimlerin gelir toplamak için giderek daha çaresiz ve gayrimeşru yöntemlere başvurduğunu; bunun da halk nezdinde meşruiyetlerini daha da aşındırdığını gösteriyor. Guizhou Üniversitesi’nden emekli bir öğretim üyesi olan Zhang’ın gözlemi durumu özetliyor: “Yerel borç düzeyinin yüksekliği ve merkezi politikaların sertleşmesi, yerel mali yönetimi ciddi biçimde etkiledi. En doğrudan mağdurlar ise sürekli ve sözleşmeli emekçilerdir.”

Çin’in toplumsal dokusundaki dönüşümler

Sichuanlı akademisyen Tang Gang, süregiden toplumsal dönüşümleri son derece isabetli biçimde analiz ediyor: Çin toplumu, “uzlaşmanın mümkün olduğu, karşılıklı hoşgörü ve birlikte yaşamanın sağlanabildiği geleneksel bir toplumdan; sert çatışmaların yaşandığı, konumların uzlaşmaz hâle geldiği ve birlikte yaşamanın imkânsızlaştığı bir topluma” evriliyor. Tang, bu dönüşümü Xi Jinping yönetimi altında son on yılda yaşanan değişimlere bağlıyor ve bunun, belirli ekonomik sorunların ötesine geçen niteliksel bir toplumsal ilişki bozulmasına işaret ettiğini söylüyor.

Guizhou’da çalışma ilişkileri alanında araştırmacı olan Xue ise, işçiler ile patronlar arasındaki çatışmaların keskinleşmesine katkıda bulunan bir dizi etkeni sıralıyor: “Öncelikle, bazı işletmelerde sendika yöneticileri doğrudan patronlar tarafından atanıyor; bu da sendikaların işçilerin çıkarlarını gerçekten temsil etmesini engelliyor. Bu durum, çalışanların haklarını savunmayı zorlaştırıyor ve gerilimleri besliyor. İkinci olarak, sermaye ile emek arasındaki ilişki büyük ölçüde piyasa mantığına göre şekillenmiş durumda; ancak gelirlerin adil bir paylaşımı yok. Ayrıca birçok fabrikada, işçilere ilişkin konuların yönetiminde şeffaflık bulunmuyor; bu da çelişkileri daha da derinleştiriyor.”

Xue’nin analizi, sorunların yalnızca ekonomik olmadığını; Çin’in endüstri ilişkileri sistemindeki yapısal yetersizlikleri yansıttığını ortaya koyuyor. Bağımsız ve temsil gücü olan sendikaların yokluğu, işçileri çatışmaların çözümü için etkili kanallardan mahrum bırakıyor; bu da onları giderek daha doğrudan ve zaman zaman daha uç protesto biçimlerine yöneltiyor.

Artan istikrarsızlık senaryolarına doğru

Mayıs sonu–Haziran 2025 başı döneminde belgelenen gerilimlerin birikimi, günümüz Çin’inin, rejimin geleneksel olarak başvurduğu baskıcı mekanizmalarla tek başına çözülemeyecek, sistemik nitelikte toplumsal meydan okumalarla karşı karşıya olduğunu gösteriyor. Protestoların sektörler arası yaygınlığı, ülke çapındaki coğrafi genişliği ve öğretmenler ile sağlık emekçileri gibi geleneksel olarak “istikrarlı” kabul edilen kesimlerin sürece dâhil olması, mevcut sorunların konjonktürel dalgalanmalar değil; daha derin yapısal çelişkilerin tezahürleri olduğunu ortaya koyuyor.

Yerel otoritelerin halkın taleplerine etkili biçimde yanıt verme kapasitesinin sınırlı olması, nüfusun geniş kesimlerinde artan ekonomik çaresizlikle birleştiğinde potansiyel olarak patlayıcı koşullar yaratıyor. “Brother 800” vakasının gösterdiği üzere, çatışmaların çözümü için hukuki yollar etkisiz kaldığında, yurttaşlar giderek daha uç ve yıkıcı protesto biçimlerine yönelebiliyor.

Tiananmen Anneleri’nin tecrit edilmesinde ve protesto anlarının hızla sansürlenmesinde görülen baskı önlemlerinin yoğunlaşması, rejimin kendi kırılganlığının farkında olduğuna işaret ediyor; ancak bu durum paradoksal biçimde yeni gerilimleri de besleyebilir. Bilgi kontrolüne dayalı strateji kısa vadede etkili olsa bile, yurttaşların taleplerini kurumsal kanallar aracılığıyla iletmenin imkânsızlığını fark etmeleri, hayal kırıklığını ve radikalleşmeyi artırma riski taşıyor.

Çinli yetkililer giderek daha zor bir konumda görünüyor: bir yandan toplumsal denetim talepleri, diğer yandan ekonomik istikrarı sürdürme zorunluluğu arasında denge kurmak zorundalar. Burada incelenen kısa dönemin deneyimi, bu gerilimin kritik eşiklere ulaştığını ve sonuçlarının, ele alınan tekil olay ya da sektörün çok ötesine taşabilecek nitelikte olduğunu düşündürüyor.

5 Haziran 2025

Bu makale Yesterday, Radio Free Asia, China Labour Bulletin, AsiaNews ve Workers’ Solidarity kaynaklarından derlenen bilgilere dayanmaktadır. https://andreaferrario1.substack.com/p/la-cina-sotto-pressione-mobilitazioni

İtalyancadan Pierre Vandevoorde ve Pierre Rousset tarafından ESSF için çevrildi.

https://www.europe-solidaire.org/spip.php?article75304

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Ukrayna: İşçi Denetimi altında Bir Kamulaştırma için – Sotsialnyi Rukh/Toplumsal Hareket

Kamulaştırılmasını izleyen iki yıl içinde Ukrnafta, özel sektörün elinde bulunduğu 20 yıl boyunca elde ettiğinden daha fazla kâr üretmiştir.

5 Kasım 2022’de, halka açık anonim şirket “Ukrnafta” devlet mülkiyetine devredildi.

2022’ye kadar Ukrnafta, oligark İhor Kolomoyskiy’e aitti. 2022–2023 yılları arasında Ukrnafta’nın kârları neredeyse 1 milyar ABD dolarına ulaştı; bu rakam, şirketin İhor Kolomoyskiy’in mülkiyetinde bulunduğu tüm dönem boyunca elde ettiği kârı aşmaktadır.

Kamulaştırılmasından bu yana Ukrnafta ayrıca:

  • 75 milyar grivna tutarında rekor düzeyde vergi ödemiştir;
  • 11 yıl aradan sonra ilk kez sismik etütler gerçekleştirilmiştir;
  • 13 yıl aradan sonra ilk kez yeni bir petrol kuyusu açılmış ve önümüzdeki yıllarda 10 yeni kuyunun daha açılmasını öngören bir sondaj projesi başlatılmıştır.

Ukrnafta örneği, büyük işletmelerin kamulaştırılmasının kârların, vergi gelirlerinin ve sektördeki yeniliklerin artmasına pekâlâ yol açabileceğini göstermektedir. Neoliberal mitlerden türeyen sözde “etkin mülk sahibi”, gerçekte çoğu zaman savurgan ve el koyucu biridir; bildiği tek şey vergiden kaçınarak servetini vergi cennetlerine aktarmaktır.

1990’ların yağmacı özelleştirmeleri sonucunda oligarklar tarafından haksız biçimde edinilen tüm varlıkların kamulaştırılması çağrısını tutarlı biçimde sürdürmeye devam ediyoruz. Bu varlıklar Ukrayna halkından gasp edilmiştir ve halka iade edilmelidir.

Bununla birlikte, kamulaştırma adil bir toplum inşasında yalnızca ilk adımdır ve tüm sorunlar için sihirli bir çözüm değildir. Kamulaştırılan işletmelerin beceriksiz bürokratlar tarafından yağmalanmaması ya da çökertilmemesi için işçilerin denetimine tabi olmaları gerekir.

Personelin, şirket yönetimi üzerinde etkide bulunabileceği araçlara sahip olması gerekir; böylece işletme yeni bir yolsuzluk kaynağına dönüşmez.

Ukrnafta örneği, simgesel işletmelerin oligark etkisinden arındırılmasının, uzun vadede ekonominin toparlanmasına yol açabileceğini göstermiştir.

Bir sonraki adım, Kryvyi Rih demir-çelik kombinasının ve savaş koşulları nedeniyle mali zorluklara sürüklenmiş diğer işletmelerin kamulaştırılması olmalıdır. Ekonomik güvenliği yeniden tesis etmenin zamanı gelmiştir.

6 Ocak 2026

Toplumsal hareket Sotsialnyi Rukh, Dördüncü Enternasyonal’in Ukrayna’daki sempatizan seksiyonudur. İnternet sitesi: https://rev.org.ua.

Kaynak: Inprecor

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Bağımsız İran Sendikalarının Savaş Politikalarına Karşı Ortak Açıklaması

17 Haziran 2025,Altı sendika örgütü tarafından

İran ve bölgedeki mevcut istikrarsız ve tehlikeli durum göz önüne alındığında, bu bildiriye imza atan örgütler ortak bir tutum benimsemeyi görev bilmişlerdir.

Ahvaz Çelik Fabrikası işçileri grevde, Aralık 2023. Mayıs 2025’te kamyon şoförleri grevdeydi

İranlı işçiler – işçiler, öğretmenler, hemşireler, emekliler ve diğer çalışanlar – hiçbir zaman savaşa, militarizmin yayılmasına, ülkenin bombalanmasına veya otoriter ve sömürücü politikalara ilgi duymadılar ve duymayacaklar.

İsrail ordusunun İran’ın çeşitli bölgelerinde altyapı, işyerleri, rafineriler ve yerleşim alanları da dahil olmak üzere yüzlerce hedefe yönelik saldırıları ve bombalamaları, vatandaşların, özellikle de işçilerin canlarıyla ve geçimleriyle bedel ödediği bir savaş çığırtkanlığı projesinin parçasıdır.

İsrail’in İran halkına karşı hiçbir düşmanlığı olmadığı iddiası yalandan ve siyasi propagandadan başka bir şey değildir. Daha dün, İsrail Savunma Bakanı [Israel Katz] “Tahran’ı yakmakla” tehdit etti. Trump ve diğer ABD yetkililerinden gelen tekrarlanan tehditler ve Batılı hükümetlerin bu tür eylemlere koşulsuz desteği, bölgedeki gerginliği, güvensizliği ve yıkımı artırdı.

İsrail ve Amerikan hükümetleri, Gazze’deki devam eden soykırımdan ve bölgedeki ve dünyadaki sayısız diğer suçtan birincil olarak sorumludur. Bu vahşetlere sessiz kalırken kendilerini ikiyüzlü bir şekilde barış savunucuları olarak sunan Birleşmiş Milletler ve uluslararası kurumlar, aynı egemenlik sisteminin bir parçasıdır. Küresel kapitalist sistem bir bütün olarak, kâr odaklı mantığı ve emperyalist güçler, savaşların, insani felaketlerin ve çevresel yıkımın başlıca nedenleri arasındadır.

İran işçi sınıfı savaştan hiçbir fayda sağlamadığı gibi, bu savaşlar doğrudan onların hayatlarını ve güvenliklerini hedef alıyor. Devam eden ekonomik yaptırımlar, devasa askeri bütçelerin tahsisi ve özgürlüklerin kısıtlanması, yoksulluğun kötüleşmesine, baskının artmasına, açlığa, ölüme ve milyonlarca insanın yerinden edilmesine yol açıyor.

Biz, bağımsız İranlı sendikalar, taban örgütleri ve militanlar olarak, ABD ve İsrail’in bize özgürlük, eşitlik ve adalet getirme arzusu konusunda hiçbir yanılsamaya sahip değiliz; tıpkı İslam Cumhuriyeti’nin baskıcı, müdahaleci, maceracı ve işçi karşıtı doğası ve uygulamaları konusunda da hiçbir yanılsamaya sahip olmadığımız gibi.

Yıllardır İran işçileri olarak asgari haklarımızı ve temel yaşam koşullarını elde edebilmek için hapis, işkence, idam, işten çıkarma, tehdit ve dayak gibi ağır bedeller ödedik ve örgütlenme, toplanma, kendimizi özgürce ifade etme hakkımızdan mahrum bırakılmaya devam ediyoruz.

Ülkenin işçileri, kırk yıldan fazla bir süredir bizim pahasına astronomik zenginlikler biriktiren ve bizi sürekli haklardan yoksun ve güvensiz bir durumda tutan İslam Cumhuriyeti rejimine ve kapitalistlere haklı olarak öfkeli ve tiksinti duyuyorlar. İran işçilerinin, kadınlarının, gençlerinin ve ezilen insanlarının bastırılması ve öldürülmesinde yer alan tüm yetkililer ve kurumlar, ezilen insanlar tarafından yargılanmalı ve cezalandırılmalıdır.

İşçiler olarak mücadelemiz toplumsal ve sınıfsal bir mücadeledir. Bu mücadele, özellikle “Ekmek, İş, Özgürlük” ve “Kadın, Yaşam, Özgürlük” için son yıllardaki hareketlerle uyumlu olarak, kendi gücümüzden yararlanarak ve özgürlüğü seven ve eşitliği arayan işçi sınıfının ve hümanist güçlerin uluslararası desteğiyle birlikte devam edecektir.

Mevcut savaşın devam etmesi yalnızca daha fazla yıkıma, geri döndürülemez çevresel hasara ve insan felaketlerinin tekrarına yol açacaktır. İran’ın işçi sınıfı ve dezavantajlı nüfusları, bölgedeki diğer ülkelerdeki ezilenler gibi, bu durumun başlıca kurbanları arasındadır.

Bu bildiriyi imzalayan örgütler, dünyanın dört bir yanındaki tüm sendikaları, insan hakları örgütlerini, barış gruplarını, çevre aktivistlerini ve barış güçlerini, savaşa, bombalamalara, masum insanların katledilmesine ve çevresel tahribata derhal son verilmesi talebinde birleşmeye ve İran halkının ve bölgenin soykırım, savaş kışkırtıcılığı ve baskıya son verme mücadelesini desteklemeye çağırıyor.

Ortadoğu halklarının, bölgesel ve küresel güçler arasındaki yıkıcı gerginliklerin ve çatışmaların sona ermesine ve adil ve kalıcı bir barışa; örgütlenme, kitle hareketleri, yaygınlaşan protestolar ve doğrudan ve evrensel katılım yoluyla kendi kaderlerini belirlemelerine olanak tanıyan bir barışa ihtiyacı vardır.

Savaşa hayır, savaş çığırtkanlığı politikalarına hayır,

Acil ateşkes talebimiz acildir

İmzacılar:

– Tahran ve Çevresindeki Otobüs Şirketi İşçileri Sendikası (Vahed)

– Haft Tapeh Şeker Kamışı İşçileri Sendikası

– Huzistan Emekli İşçileri

– Emekliler İttifakı (Ettehad Bazneshastegan)

– Sendikal örgütlerin kurulmasına yardımcı olmak için koordinasyon komitesi

– Emekliler İttifakı Grubu

Not:

• Orijinal Farsça açıklamaya bağlantılar:
https://www.instagram.com/p/DK_8H4PxUMd/?igsh=MWNhcWVhZXE5M3cwMw==

Ernest Mandel’in Düşüncesinde Genel Grev ve Devrimci Strateji – Manuel Kellner

Karl Marx, bir toplumda egemen ideolojinin her zaman o toplumu yöneten sınıfın ideolojisi olduğunu belirtmişse ve öte yandan işçi sınıfının kurtuluşunun yalnızca kendi bilinçli eseri ilan etmişse, burada bir çelişki var gibi görünmektedir. Gerçekten de, kapitalist toplumda egemen ideoloji burjuva ideolojisi olduğuna göre – çünkü burjuvazi bu tür bir toplumu yönetmektedir – işçi sınıfı burjuva ideolojisiyle yoğrulmuşken, burjuvazinin egemenliğini nasıl bilinçli bir şekilde devirebilir?

Karl Marx’ın (Feuerbach Üzerine Tezler’inde) yanıtı, yalnızca devrimci pratik (“Praxis”) yoluyla bu çelişkinin çözülebileceğidir. Bu süreç, bilincin gelişmesini sağlayan bir pratiği içerir; burada kitlelerin kendi dayanışmacı eylemleri yoluyla gerçekleştirdikleri öz-eğitim, aynı zamanda “eğiticileri” de eğitir. Bu, Aydınlanma geleneğiyle bir kopuşu ifade eder, ancak onların özgürleştirici mirasına sadık kalır: “aydınlanmış” kişiler – bizim durumumuzda, sınıflı toplumlara özgü sömürüye, tahakküme ve yabancılaşmaya son vermek için sosyalist devrim ihtiyacının bilincinde olan siyasi azınlıklar – işçilerin ve emekçilerin ortak özgürleştirici eylemlerinden ileri gelen deneyimi sayesinde hızla bilinç kazanan geniş kitleler tarafından geçilmekte ve onların bilinci tarafından aydınlatılır.

Bir filozofun ruhu, “Sorun ortaya konmuş ve çözülmüştür” diyerek memnuniyet duyabilir. Ancak bir devrimcinin ruhu şu soruyu sorar: Marx’ın önerdiği çözüm, hangi tür deneyimlere uygulanabilir? Bu soruya Ernest Mandel’in genel grevin anlamı ve özgürleştirici potansiyelleri üzerine tartışmalara yaptığı katkılar yanıt verir.

Devrimin Hidrası[1]

Ernest Mandel, İşçi Denetimi, İşçi Konseyleri, Özyönetim adlı antolojisinin girişinde Prusyalı bakan von Puttkamer’in şu sözünü alıntılar: “Her grev kendi içinde devrimin hidrasını gizler.” Bu elbette bir polis abartısıdır, ancak Mandel’e göre bu ifadenin içinde bir gerçeklik unsuru vardır. Bir yandan işçi grevleri, kapitalist sistemin bir parçasıdır – emek gücünün fiyatındaki dalgalanmalar: ücretler, çalışma koşulları, çatışmalar yaratır. Ancak öte yandan, greve giden çalışanlar, sömürü nesnesi olmayı bırakıp, kaderlerini kolektif bir şekilde belirleyen aktif özneler haline gelirler.

Mandel’e göre, bir grev hareketinin özgürleştirici potansiyelini değerlendirmenin temel ölçütü, katılımcıların aktiflik derecesidir. Eğer grev sadece evde kalmaktan ibaretse, bu potansiyel sıfıra yakındır. Ancak çalışanlar genel kurul toplantıları düzenler, kolektif eylemleri örgütler, tartışır, kendi temsilcilerini seçer ve denetler, talepleri, mücadele biçimlerini ve sonuçları kendileri belirlerse, bu tamamen farklı bir durumdur. Özellikle grev hem zaman hem de mekân açısından yayılırsa ve acil taleplere politik, geçişsel (örneğin dayanışmacı çözümler veya patronların egemenliğine karşı çıkış) ya da doğrudan devrimci talepler eklenirse (örneğin iktidarın ele geçirilmesi), bu durum daha da önem kazanır.

Ernest Mandel, 1960-1961 kışında Valonya’da, özellikle de Liège’deki büyük genel grev sırasında geniş bir kitlesel hareketin devrimci potansiyelini deneyimledi. Yukarıda sıralanan tüm unsurlar bu süreçte mevcuttu. Mücadelenin kendi mantığı, hareketi çeşitli ihtiyaçlara yanıt verebilecek kendi kendini örgütleyen organlar geliştirmeye yöneltti: tartışmaların organizasyonu, karar alma mekanizmaları, erzak temini, trafik, ulaşım, kreş hizmetleri, etkinlikler, kültürel faaliyetler ve hatta kamu güvenliğine kadar.

İkili İktidar Meselesi

Mandel, Liège’deki hareketin yükselişi sırasında sendika üyelik kartını göstermeden bankalardan para çekilemediğini vurgulamayı severdi. Ona göre, 1917’de Rusya’nın Petrograd kentinde olduğu gibi, grev komitelerinin delegeleri kitleleri harekete geçirerek, “sovyet” veya “konsey” tipi aşağıdan gelen karşı-iktidar organları yarattılar. Bu organlar, burjuva devletine alternatif bir iktidar yapısına dönüşerek otoritelerini ve meşruiyetlerini demokratik ve temsil edici niteliklerinin üstünlüğüne ve nüfusun büyük çoğunluğuna derin biçimde kök salmış olmalarına dayandırdılar.

Bu tür durumlarda – örneğin 1974-1975’teki Portekiz Devrimi veya 2001’deki Arjantin’de olduğu gibi – bir süre boyunca “ikili iktidar” durumu yaşanır ve sonunda yalnızca bir taraf galip gelebilir. Sosyalist devrim, geniş bir genel grev hareketine katılanlar tarafından aşağıdan yaratılan bu öz-örgütlenme organları aracılığıyla iktidarın ele geçirilmesi anlamına gelir.

Bu sosyalist devrim anlayışı, Marx ve Engels’in, daha da önemlisi sosyal demokrat takipçilerinin eleştirdiği anarşist veya anarko-sendikalist pozisyonlara oldukça yakın görünmektedir. Örneğin, Almanya Sendikalar Birliği (ADGB) liderlerinden efsanevi Karl Legien, “Genel grev, genel bir aptallıktır” (“Generalstreik ist Generalunsinn”) demiştir. Bu yargının arkasındaki mantık şuydu: Eğer tüm işçi sınıfı harekete geçebiliyorsa, zaten genel greve ihtiyaç kalmaz; iktidar doğrudan alınabilir. Ancak 1920’de aynı sendika lideri, Kapp/Lüttwitz darbe girişimine karşı başarılı bir genel grev çağrısı yapmıştır!

Bu iki olay arasında, Rosa Luxemburg 1905 Rus Devrimi’nden dersler çıkarmıştı. Kitlesel grev hareketleri, parti ya da sendika liderliklerinin emir veya çağrısıyla başlamaz. Kitleler, katman katman harekete geçer, yeni deneyimlere dayanarak yollarını bulmaya çalışır, tereddüt eder, geri çekilir, sonra yeniden ilerler… Başlangıçta politik olarak bilinçli unsurlar yalnızca küçük bir azınlıktır. Bu azınlık, hareketin içinde yer almalı, önerilerde bulunmalı ve kendi görüşlerini tartışmalara dahil etmelidir.

Öz-örgütlenmenin Merkeziliği

Ernest Mandel’in anlayışı, Rosa Luxemburg ve Lev Troçki’nin teorik kazanımlarını yeniden ele alır. Bu anlayışta, proletaryanın demokratik öz-örgütlenmesi devrimci stratejinin merkezinde yer alır. Öz-örgütlenme organlarında başlangıçta reformist ve uzlaşmacı akımlar baskın olur. Devrimci örgütler veya partiler, bu karşı-iktidar organlarında çoğunluğu elde etmeye çalışmalıdır – hem genel fikirleri hem de somut önerileri açısından çoğunluğu kazanmak esastır.

Aynı zamanda, gündelik hayatın boyun eğdiren ve yabancılaştıran rutininden çıkılarak tartışma ve düşünme fırsatı sunulan bir durumda, bilinçlenmenin kitlesel ölçekte hızlı gelişimi çoğu zaman “öncüyü” kendi pozisyonlarını düzeltmeye zorlar. İşte, eğitmenlerin genel bir özgürleşme sürecinde eğitildikleri bir durum! Mandel’in anlayışı ile anarşistlerin anlayışı arasındaki fark da buradadır: Farklı siyasi partiler ve akımlar arasında fikir düzeyinde bir mücadele gereklidir ve devrimciler için, kitlelerin öz-örgütlenme organlarında çoğunluğu kazanmak vazgeçilmezdir – çünkü uzlaşmacı ve fırsatçı bir çoğunluk, karşı-iktidar organlarının yenilgiye ve çözülmeye mahkûm olmasına yol açar.

Mandel’e göre sanayileşmiş ülkelerde işçi sınıfı, nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturur: Geçimlerini sağlamak ve yaşamlarını sürdürmek için yalnızca emek güçlerini satmak zorunda olan herkes. Ancak öte yandan, Mandel’in geliştirdiği devrim modeli, büyük fabrikalarda yoğunlaşmış bir işçi sınıfına dayanır; bu da onun görüşüne göre kolektif dayanışma eylemleri için özellikle elverişli bir çerçeve sunar. Hepimiz biliyoruz ki, uzun yıllardır bu “klasik proleter” ortam parçalanmaya, toplum içinde ağırlığını kaybetmeye ve çeşitli bölünme etkilerine maruz kalmaya eğilimlidir.

Ernest Mandel’in stratejik düşüncesinin günümüzün somut koşullarına uyarlanmasına yönelik bir değerlendirme yapılırken bu göz önünde bulundurulmalıdır. Örneğin, mahalle, apartman, kamusal alan veya sokak gibi çeşitli bölgesel öz-örgütlenme biçimlerinin geçmişe kıyasla daha önemli bir rol oynayaması son derece mümkündür. Bu nedenle, Arap ülkelerinde, İspanya’da ve Yunanistan’da gerçekleşen güncel kitlesel hareketlerin incelenmesi gereklidir. Ernest Mandel’in düşüncesi özünde hâlâ günceldir. Rutin tarafından hipnotize olmamak önemlidir – kapitalist toplumun yapısal kriz içindeki çelişkileri, kitleleri periyodik olarak harekete geçmeye iter ve o noktada her şey, organize bir devrimci akımın açıklığına ve farkındalığına bağlıdır.

Çeviri: İmdat Freni

Manuel Kellner, Internationale Sozialistische Linke (ISL, Almanya’daki Dördüncü Enternasyonal’in iki örgütünden biri olan Uluslararası Sosyalist Sol) üyesi, Ernest Mandel’in düşüncesi üzerine bir doktora tezi kaleme almıştır: Kapitalizme ve Bürokrasiye Karşı: Ernest Mandel’de Sosyalist Strateji Üzerine, Neuer ISP Verlag, 2009. Kaynaklar:
 –İşçi Denetimi, İşçi Konseyleri, Özyönetim – Antoloji, Maspero, Paris, 1970, s. 7; burada Alman versiyonuna dayanmaktayım: Arbeiterkontrolle, Arbeiterräte, Arbeiterselbstverwaltung. Eine Anthologie, Frankfurt/Main, 1971.

-1960/1961 Belçika grevi üzerine Guy Van Sinoy’un yazısına bakılabilir.

İmdat Freni’nde Ernest Mandel’in üç bölüm halinde yayınlanmış Genel Grev yazısına bakılabilir. https://imdatfreni.org/genel-grev-1-kokeni-ve-turleri-ernest-mandel/

Çeviri Kaynağı: https://npa-lanticapitaliste.org/opinions/social/greve-generale-et-strategie-revolutionnaire-dans-la-pensee-dernest-mandel (ilk yayınlanma yılı 2011)


[1] Hidra, çok başlı mitolojik yaratık (ç.n.)

Genel Grev/3- Reformizmden Kopuş ve Özsavunma – Ernest Mandel

Üç bölüm halinde aktardığımız ve daha önce Sosyalist Demokrasi için Yeniyol dergisinde yayımlanmış olan bu metin Ernest Mandel’in 1974’te bir kadro eğitim çalışmasında yaptığı sunumun yazıya dökülmüş halidir.

8. İşçi Sınıfının Geleneksel Örgütlere Sadakati ve İktidarı Alma Sorunu

Söz konusu olan şu ana dek genel grevden doğan ikili iktidarın gelişmesi üzerine söylediklerimle, işçi sınıfının ünlü geçiş hükümeti sorunuyla sonuçlanan haydi diyelim geleneksel siyasî bağlılıkları arasındaki eklemlenmedir. En saf ve en yüksek biçimiyle temel çelişkiyle karşı karşıyayız.

Genel grev sorunu nesnel olarak siyasî iktidar sorununu gündeme getirir. Federe [federasyon oluşturmuş] grev komiteleri nesnel olarak ikili iktidar organlarıdır. Grev yönetmekten başka yetkiler üstlenmeye başlayan federe grev komiteleri nesnel olarak iktidar organları olarak iş görmeye başlarlar. Ama ne yazık ki bunların hepsi diğer görüngüyle, yani bu komiteleri seçen ve bunlara destek veren emekçilerin çoğunluğunun, işçi hareketi tarihinin akışı içerisinde tam da böylesi bir durumda karşı-devrimci karakterlerini en dokuncalı tarzda açığa vuran reformist partilere destek vermeye devam etmesiyle bağdaşabilir.

Bu konuda tarihin hükmünün kesinlikle açık olduğunu da söylemek gerekir: bu her defasında böyle olmuştur. Rus işçileri 1917 Şubat-Martında her yerde sovyetler seçmişler ve bu sovyetlerde Menşevik ve sağ SR yani reformist bir çoğunluk seçmişlerdir. Alman işçileri 1918 Kasımında işçi konseyleri seçmiş ve bu konseylerde sosyal-demokrat bir çoğunluk seçmişlerdir. İspanyol işçileri 1936 Temmuzunda İspanya’nın her yerinde komiteler oluşturmuşlarsa da bu komitelerin üyelerinin büyük çoğunluğu sosyal-demokratlardan, anarşistlerden ve KP üyelerinden yani, haydi iktidarın bu komiteler tarafından zaptedilmesinin zorunluluğunu anlamayan demesek de, ikili iktidarın doğasını kavrayamayan örgütlerin üyelerinden oluşmuştur. Bu çelişkiyi kavramak zorundayız. Bu çelişkiyi lafla inkâr etmemiz mümkün değildir.

Şunu söyleyemeyiz: “işçiler bilinçli biçimde reformizmden kopmadıkça sovyetleri kurmaları mümkün değildir”. Tarih bunun yanlış olduğunu göstermiştir. Şunu söylememizse daha da az mümkündür: “işçiler reformizmden kopmadıkça sovyetleri kurmamaları gerekecektir” ki Maocuların teorisi de neredeyse budur. Çünkü işçiler ancak ve ancak sovyetleri kurarak ve devrimci bir durum içinde bulunarak sonunda çoğunlukla reformizmden kopacaklardır. O halde hakikî zorluk, en net ifadesini iktidar sorununda bulan hakikî çelişki işte burada bulunur.

Çünkü eğer bu iktidar işçilerin hâlâ sadık oldukları partilerin karşısına çıkarılacak olursa onları bu organların bütün iktidarı almaları gerektiğine ikna etmek mümkün olmayacaktır. Buna karşın, bu partilerin emekçilerin baskısı altında sonunda iktidarı alacakları yanılsamasına kapılmak da mümkün değildir. Bu marjinal olasılığı peşinen ihtimal dışı bırakamayız ama bu ihtimal son derece olasısızdır, Batı Avrupa’da ise ihtimal dâhilinde değildir.

Devrimci hareket bu çelişkiden çıkmak için şimdiye dek iki çözüm öne sürmüştür. Sorunu çözmek için öneriler olan bu çözümler hâlâ geçerli olan yegâne çözümlerdir.

  1. Bu, propaganda düzeyinde 1917’nin Bolşeviklerinin ünlü ve klasik taktiğidir. Bolşevikler emekçilere şunu söylemekteydiler: “İşçi şuralarında örgütlenmiş durumdasınız ve bu şuraların iktidarı almasını istiyorsunuz. Aynı zamanda hâlâ sosyal-demokrat partiye dair yanılsamalarınız var. Partinizden ısrarla sovyetler çerçevesinde tüm iktidarı almasını isteyin”.

Böyle bir ajitasyonun ikili iktidar organlarının şimdiden mevcut olduğu bir devrimci durumda, işçileri işçi partilerine oy vermeye çağıran bir taktikten, İngiltere’de İşçi Partisinin seçimler yoluyla iktidara gelmesini talep eden bir taktikten bütünüyle farklı bir dinamiğe sahip olduğunu ısrarla vurguluyorum. Bu taktik de propaganda amaçları açısından faydalı olmakla birlikte dinamiği itibariyle tamamen farklıdır. Sanırım biz de gelecekte aynı yoldan geçmekten muaf tutulmayacağız. Bu aşamanın atlanabileceği yegâne ihtimal devrimci örgütlerin işçi sınıfı içinde ta başından itibaren çoğunluğu oluşturması olacaktır ki biz bu ihtimalin önümüzdeki yıllarda imkânsız değilse bile çok az muhtemel olduğunu düşünüyor ve dışarıda bırakıyoruz.

Bununla birlikte, bu geçiş hükümeti şiarının kesin formülasyonuna dikkat etmek gerekir zira bunun işçi sınıfının sadakatinin gerçekliğine tekabül etmesi gerekir. Bu ise değişkenlik gösterebilir. Batı Avrupa’da bugün – belki de bizim Belçika’da diğer ülkelerdeki yoldaşlardan önce saptadığımız – işçi sınıfının sadakatinin eski geleneksel partilerden sendikalara doğru belli bir aktarımı yönünde bir eğilim mevcuttur. Belçika gibi bir ülkede klasik geleneksel reformist biçim Belçika Sosyalist Partisinden çok daha fazla FGTB, İtalya’da ise haydi sosyal-demokrat parti demeyelim KP’den çok daha fazla sendikalardır.

O halde, bunu geçiş hükümeti şiarının formüle edilmesinde hesaba katmak gerekir: her halükarda buna sendikaları dâhil etmek ve bazı durumlarda sendikal örgütleri geleneksel politik örgütlerden önce dâhil etmek gerekir. Belçika’da bizim 1960 genel greviyle başlayan tüm bir dönem boyunca geçiş hükümeti şiarı olarak “sendikalara dayanan işçi hükümeti” şiarını benimsediğimiz hatırlanacaktır. Bu şiar Belçika’da işçi sınıfının, işçi hareketinin bir gerçekliğine karşılık gelmekteydi. Gelecek konusunda önyargılı olmamak gerekir zira bu sorun çok somuttur ve işçi sınıfının gerçeklikleriyle değişime uğrar. Bunun bir şemadan ya da 40 yıl önce kaleme alınmış bir metinden çıkmaması, buna karşın her ülkede içinde bulunulan aşamanın somut gerçekliğine uygun düşmesi gerekir.

2. Bu çelişkinin çözümünün diğer veçhesi, örgütsel veçhedir. Çok şiddetli bir devrimci kriz olduğunda, tüm ülkeyi hakikaten felce uğratan ve ikili iktidar organları yaratan bir genel grev olduğunda işçi sınıfı ve işçi hareketi içerisinde olağanüstü hızlı bir yeniden kümelenme, olağanüstü hızlı bir yeniden diziliş [bileşme] gerçekleşir. Bu, işçi hareketi tarihinde merkezciliğin büyük ânıdır. Genellikle mücadele içinde hayli çabuk ortak bir paydada buluşan çeşitli ufuklardan, çeşitli çıkış noktalarından merkezci güçler beliriverir. Ki bu da olumlu bir şeydir – burada olumsuz anlamda merkezcilikten değil, reformizmden devrime doğru yol alan güçler söz konusu olduğundan olumlu anlamda merkezcilikten bahsediyorum.

O zaman, devrimcilerle merkezciler arasında işçi iktidarının doğuşu için birkaç kilit mesele etrafında bir eylem birliğinin oluşturulması görevi genellikle en önemli örgütsel görev haline gelir. İspanyol Devriminde bunlar anarşist sol, sosyalist sol, POUM ve Troçkistlerdi. Alman Devriminde Bağımsız Sosyalist Partinin sol kanadı, KP ve bazı anarko-sendikalist güçler, Rus Devriminde ise Bolşevik Parti ve Sosyalist-Devrimci Partinin  [SR] soluydu.

 Hiç kuşku yok ideal durum – yine – devrimci partinin baştan beri bu bir araya geliş içinde hegemonyaya sahip olmasıdır, bu durumda fazla sorun çıkmaz ve yaşanacak olan Rus gelişiminin bir taklidi olabilir. Ancak kötümser bir tahmin yapmakta bir sakınca görmüyorum. Bunun Batı Avrupa’da sıklıkla tekrar edileceğini sanmıyorum. Bunu doğuştan bir kötümserlikle değil, Rusya’daki bu istisnaî durum izah edilmesi gereken bir geçmişin ürünü olduğu için söylüyorum. Bolşevik Parti Rus radikal-solu içinde hegemonyasını, tüm işçi sınıfı içinde on yıl öncesinden hegemonyaya sahip olduğu için kurabilmişti.

Bolşevik Parti, Birinci Dünya Savaşının arifesinde Rus işçi hareketi içinde gerek seçmen kitlesi gerekse basın bakımından, hem sendikalardaki ağırlık hem de üye sayısı açısından kesinlikle hegemonik konumdaydı. Bu konuda, 1914 başında Sosyalist Enternasyonal Bürosu adına Rusya’yı ziyaret eden Emile Vandervelde’nin, azılı bir Bolşevik düşmanı olmasına rağmen, Bolşeviklerin Rus işçi sınıfı içinde her bakımdan çoğunlukta olduklarını teslim eden ünlü anketi zikredilebilir.

Rusya’da olup biten günümüzde Batı Avrupa’da var olandan bütünüyle farklı bir şeydir. Rus işçi sınıfı gerçeklikte çok az aktif olduğunda bu sınıf bağrında hegemonyaya sahip olan devrimci akım, bu hegemonyasını Şubat-Mart 17’de devrimci dalga halkın tamamına yayıldığında geçici olarak yitirmekle birlikte, altı ay sonrasında oldukça hızlı bir şekilde yeniden kurmuştu. Bunu başarabilmesini ise her fabrikada işçi kadrolara sahip olmasına ve işçi sınıfı içinde kök salmış olmasına, geçmişteki bu kazanıma borçluydu.

Batı Avrupa’nın hiçbir ülkesinde devrimci öncünün durumu kesinlikle bu değildir. Bu koşullarda, bir devrimci yükselişin yardımıyla dahi, güçlerimizi onla ya da hatta elliyle çarpacağımızı düşünsek dahi – ki böyle bir yükselişte bu mümkündür – çok çok daha önemli bir güç oluşturan büyük kitle akımlarından çıkan merkezci akımlardan bir çırpıda daha güçlü hale gelmemiz pek az muhtemeldir. Alman KP’si Halle Kongresine dek 1919, 1920’de 15 ila 25.000 üyeye sahipken, bağımsız sosyalistlerin sol kanadı 300 ila 500.000 kişiden oluşuyordu. Güç ilişkileri işte bu durumdaydı. İspanya’da – getirilebilecek tüm eleştirilerle birlikte – POUM ve Troçkistler 4 ila 6.000 kişiyken, sosyalist sol ile anarşistlerin sayısı 200 ila 300.000’di. Aynı güç ilişkileri söz konusuydu.

Gelecekte devrimci bir yükselişin başında bundan kökten biçimde farklı güç ilişkilerine tanık olmamız çok az muhtemeldir. Bu da, sol akımlara karşı her türlü sekterlikten kaçınmanın devrimin zaferi açısından hayatî bir sorun olduğu, işçi örgütlerinin birleşik cephesi bünyesinde devrimcilerin bir birleşik cephesinin kurulmasının örgütsel biçimlerinin bulunması gerektiği anlamına gelir. Devrimcilerin Birleşik Cephesi derken devrimci partiyle merkezcilerin cephesini kastediyorum; çünkü devrimci parti içinde yer almayan kim varsa tanımı itibariyle merkezcidir.

Bu Fransa’da Mayıs 68 sırasında somutlanmıştır: bir tür devrimciler cephesi işlerlik kazanmıştır. Tüm eylem inisiyatiflerini alan bu cephe olmuştur. Büyük gösteriler, mitingler vesaire. Yoldaşlarımız bu oluşumlarda her türlü sekterlikten uzak örnek bir rol oynamışlardır. Bu da zaten onların Fransız radikal-solu içinde hegemonik bir siyasî güç olarak olağanüstü gelişmelerinin başlangıcını oluşturmuştu. Mesela İtalya’da bu gerçekleşmedi. 69’da grevlerin büyük yükselişi sırasında devrimci grup ve grupçuklar kendi aralarında asgarisinden bir birleşik cephe kurmayı hiçbir zaman başaramadılar. Bunu şimdi bir geri çekilme döneminde, üstelik sağcı bir hatta gerçekleştiriyorlar ama bu klasik bir durum. Bunun ise İtalya’da felaket kabilinden sonuçları oldu.

En yıkıcı örneği alıyorum. 69 sonunda radikal-sol grupların inisiyatifiyle Fiat’ta ilk işçi delegeleri konseyi kurulduğunda, bir ulusal işçi konferansı 3.000 devrimci işçiyi bir araya getirmişti. Bu konferansta çok küçük bir azınlık oluşturan yoldaşlarımız bir mesele üzerinde, Fiat’ta yapılanın aynısının başka İtalyan işletmelerinde de yapılması için tüm devrimcilerin inisiyatif alması için “ölümüne” mücadele verdiler. Bunu yapmanın imkânı vardı zira mevcut güçler bunu yapmaya muktedirdi. Maocu ve kendiliğindenci grupların hepsi buna aptalca ve tipik ultra-sol argümanlarla karşı çıktılar: “hepimiz delegeyiz”, “delegeye ihtiyacımız yok”, “biz kitleyi özgürleştirmek istiyoruz” vesaire.

Bunun sonucu: sendikal bürokrasi sonunda devrimci öncü yerine komitelerin kuruluşunu yaygınlaştırdı ve böylece başka türlü bütünüyle elinden kaçırabileceği bir hareketin denetimini yeniden sağlayabilmiş oldu. Bunun mantikî sonucuna gelince: 69’da “hepimiz delegeyiz” diye bağıranlar bugün işçi konseylerini sendikal aygıta entegre etme manevrasında sendikal bürokrasiye destek olmaktalar.

Ayrıca bu örnek Birleşik İşçi Cephesi mücadelesi çerçevesinde radikal-solun birleşik cephesi mücadelesinin sekterliğin olmamasını gerektirdiğini gösterdiği gibi, aynı şekilde bu âlemde raslanılan farklı varyantlar tarafından savunulabilen ultra-solcu ve oportünist tutumlarda mekanik ve kuyrukçu hizalanmaların olmamasını da gerektirdiğini göstermektedir.

Devrimcilere böylelikle tanınan şans nedir? Birkaç tarihsel örnek vermek isterim. 1922’de Bağımsız Sosyalist Partinin sol kanadıyla KP’nin ortaklığı Almanya’da metal işçileri sendikası (en büyük Alman sendikası) içinde, yönetim de dâhil olmak üzere, çoğunluğun elde edilmesine imkân tanımıştır. 1936’nın Eylül ve Ekim aylarında POUM, anarko-sendikalist sol ve sosyalist sol Katalonya’daki milis komiteleri içinde tartışılmaz bir çoğunluğa sahip olmuştur. Biz POUM’u ya da Alman KP’nin sağ yönetimini eleştirdiğimizde onları, işçi sınıfının çoğunluğunu kazanmak için vaz geçilmez olan bu aşamalardan geçtikleri için değil, bu şansları iktidar sorununu koymak ve çözmek için kullanmadıkları için eleştiriyoruz. Bu sorunu çözmenin başka bir yolu yoktur. Bu sorun emperyalist ülkelerdeki işçi sınıfının çoğunluğuna karşı küçük bir azınlıkla çözülmeyecektir.

9. İşçi Sınıfının Silahlanması ve Özsavunma

Radikal-sol işçi konseylerinde şimdiden çoğunluğa sahip olduğunda dahi, burjuvazi derin bir moral bozukluğu ve dağınıklık içinde olduğunda dahi, orta sınıflar kazanacağına inandıkları için giderek artan sayıda işçi sınıfı safına geçiyor olduğunda dahi – ki tüm bunlar olgunlaşan bir devrimci krizin karakteristikleridir – eğer silahlanma sorunu çözülmemişse iktidarın alınması sorunu çözülmeyecektir. Silahlanma sorunu ise çözmek için birbirine bağlanması gereken iki veçheye sahiptir:

  1. İşçi sınıfının silahlanması sorunu
  2. Burjuva ordusunun dağılması sorunu

Bunların biri olmadan diğeri de olmaz. İşçi sınıfının silahlanmasında bir başlangıç olmadan, burjuva ordusunun dağılması asgarî bir eşiği aşamayacaktır. Troçki bu konuda söylenmesi gereken her şeyi, burjuva ordusu içindeki disiplinin gücüne dair söylenecek klasik ne varsa söylemiştir: bu disiplinin bütünüyle parçalanması ancak ve ancak tekil askerin başka bir yerde, silahlı savunma da dâhil bir savunma bulması halinde mümkündür. Diğer taraftan, eğer burjuva ordusunda büyük ölçekte bir dağılma yoksa işçi özsavunması da oldukça ilkel belli bir asgarî eşiği aşmayacaktır.

Bu sorunun esas itibariyle teknik değil siyasî bir sorun olduğunu kavramak gerekir. Bu soruyu teknik bir sorunmuşçasına koymayı deneyen herkes er ya da geç devrimin imkânsız olduğu sonucuna varır. Şili Devriminden dersler çıkaran Régis Debray’in tutumu budur: “Yeterince savaş uçağı pilotumuz yoktu (pilotları kim yetiştirecekti? – EM). Yeterince pilot 73’te de yoktu, 72’de de yoktu, 71’de de yoktu. Eğer işçiler daha erken silahlandırılmaya başlansaydı, pilotlar daha önce vuracaklardı”. Son tahlilde bu, Belçika KP’nin yöneticileriyle girdiğimiz tartışmalarda Stalincilerin açıklamasıdır. Şili sorununa girmek istemiyorum, konu bu değil.

Eğer emekçiler Mayıs 1968’de iktidar sorununu koymaya başlamış olsalardı neler olacağına dair, hiç kuşkusuz akademik, benzer bir tartışma yaşadık. Temel sorun teknik değil politik bir sorundur. Ayrıca bu, zorluğu anlaşılması gereken, teknik çözümleri öne çıkaranların çoğunun bunu aslında daha ileri giderek esas zorluktan kaçmaya çalıştıkları için yaptıklarının anlaşılması gereken çok zor bir problemdir.

Peki, zorluk nedir? Bu daha önce parlamento konusunda işaret ettiğim zorlukla aynı zorluktur. Muhtemel İspanya istisnası dışında Batı Avrupa’daki işçi hareketi geleneğinin tamamına bağlı olarak emekçiler silaha sarılmaya hazır değildirler. Bu onlara kendi gerçek deneyimlerinden bütünüyle kopuk bir kaygı gibi gelir. Gerçekten de kopuktur, bundan zerre kadar kuşku duyulamaz! O halde onları deneyime ve anlayışa sokmak için gerekli dolayımları bulmak gerekir. Özsavunma probleminin, anti-faşist mücadele sorununun, belirgin grev çadırı deneyimlerinin ve bunların yayılmasının önemi işte buradadır.

Çünkü bu ancak bu deneyimler aracılığıyla daha geniş bir kitle için daha somut hale gelir. Üzerine yeterince mürekkep akıtılmış olan kadroların hazırlanması ve bu konuda devrimci örgütün rolü sorununu bir kenara bırakıyorum. Çok büyük olan bu zorluk bir kez daha hasmın bizzat kendisi tarafından kısmen azaltılır. Eğer burjuvazi ile devlet, fabrika işgallerinin olduğu, işçi şuralarının [konseylerinin] kurulmuş olduğu ve üretimin bizatihî işçiler tarafından örgütlenmeye başlandığı, telekomünikasyon merkezlerinin işgal edildiği bir genel greve karşı bütünüyle pasif biçimde tavır alırlarsa, bu durumda bilinç silahlanma yolunda fazla bir ilerleme kaydetmeyecektir. Ne var ki tüm bu koşullar kısaca sıralandığında bunun pek az muhtemel olduğu anlaşılacaktır:  burjuvazinin oldukça çabuk bir karşı saldırısı kesinlikle kaçınılmazdır. Bu karşı saldırı önce küçük başlayıp gitgide büyüyen bir silahlı provokasyon biçimini alır. Devrimci öncünün silahlı özsavunma düzleminde emekçilerin bilincinde ve örgütlenmesinde sıçramalar yaratmak için bu deneyimlerin her birini bir fırsata çevirmekteki rolü bu noktada önem kazanır.

Fabrika işgallerinin ve ikili iktidar organlarının doğuşunun gerçekleştiği genel grev böylece silahlı ayaklanmanın ve iktidarın ele geçirilmesinin gündeme getirilmeye başladığı bir durumu yakınlaştırır. Bu konuda devrimcilerin hazırlığı ise her şeyden önce teknik veçhesi ihmal edilmeye gelmez olmakla birlikte ikincil olan politik bir hazırlıktır.

Batı Avrupada son elli yıl boyunca gerçekleşen devrimlerin başarısızlığının nedeni çok az teknik hazırlığın olması değil, siyasî düzlemde eksikliklerin, boşlukların olmasıdır. İspanyol işçi sınıfı büyük şehirlerdeki neredeyse bütün kışlaları silahsızlandırmayı başarabildiyse eğer, bunun nedeni pek de öyle teknik zenginliğe sahip olması değildi. İspanyol işçi sınıfı bunu muazzam bir baskınla başarmıştı. Buna karşın, eğer aynı sınıf iktidarı ele geçirme fırsatını kullanamadıysa, bunun nedeni işçilerin Temmuzda sahip oldukları teknik imkânlardan Eylülde yoksun olmaları değil, bu konuda siyasî anlayıştan, öncüden ve politik önderlikten yoksun olmalarıydı.

Sunuşumu, Alman Devriminden iktidarın zaptedilmesi sorununun somut biçimde konduğu iki uğrak olan iki örnekle bitirmek istiyorum:

Bu örneklerin ilki General Kapp’ın 1920’deki darbe girişimine karşı yapılan genel grevdir. Darbe girişiminin neden olduğu telaş ve bu darbe girişiminin üç günlük bir genel grev sonrası akamete uğratılmasından doğan muazzam özgüven, sosyal-demokrat partinin ve özellikle sendikanın bile, Almanya’da ilk ve son kez, bir işçi hükümeti sorununu gündeme getirmelerine yol açmıştı.

Alman sendikasının genel sekreteri Legin sendikalardan, sosyal-demokrat partiden, bağımsız sosyalist partiden ve komünist partiden oluşan bir hükümetin kurulmasını gündeme getiriyordu. KP bu fırsatın üzerine atlamamakla, bu talebin derhal hayata geçirilmesi için bir ajitasyon kampanyası başlatmamakla muazzam bir hata işledi. Üstelik Almanya’nın bir bölümünde (Ruhr ve Saksonya) işçiler darbeye karşı koymak için bir kez daha silahlanmışlardı. Bu belirlenmiş ânda bir yarma hareketi mümkündü. Dolayısıyla, bu dönüm noktasının yakalanmamasında belirleyici olan bir silah ve teknik güç eksikliği değil, bir siyasî akıl eksikliği olmuştu.

İkinci örnek Eylül-Ekim 1923 örneğidir. Avrupa tarihinde bir dönüm noktası oluşturan 1923 yılı üzerinde daha önce çok konuştum ve burada bu yılın tam bir betimlemesini yapmam mümkün değil. Alman işçi sınıfı 1923 yazında bir genel grevle Şansölye Kuno’nun muhafazakâr hükümetini düşürür. KP o sırada büyük sendikalarda ve çok sayıda işletme konseyinde çoğunluğu ele geçirmekle meşguldür. KP önderi Brandler’in bir iktidarı alma projesi mevcuttur. Bu tehlikeli olmakla birlikte aptalca olmayan bir projedir. Bu üç evreli bir projedir. KP önce iki eyalette, Saksonya ve Thuringe’de sosyalist solla bir koalisyon hükümeti kurar. İkinci olarak, KP bu hükümetler içindeki mevzileri silahlı işçi milisleri kurmak için kullanır ve üçüncü olarak Almanya’nın tamamında ayaklanmayı hazırlamak için bu “kızıl muhafızlar”dan destek alır.

Tabii bu gizli bir proje değildir; herkes, burjuvazi bile bundan haberdardır, proje KP basınında ayan beyan tartışılmıştır. Projenin ikinci evresini kırılgan hale getiren ise hiç kuşku yok burjuvazinin komünist bakanlar işçilerin silahlandırılmasını hayata geçirir geçirmez harekete geçecek olmasıdır. Aynen böyle olmuştur! “Kızıl Muhafızlar”ın kurulması için ilk önlem alınır alınmaz Reichwehr (Alman Ordusu) Saksonya’ya ve Thuringe’ye girip her iki hükümeti de fesh etmiştir. Bu sorunun teknik bir veçhesidir; bunu tartışmak mümkündür.

Peki, öyleyse uzak ara belirleyici olan siyasî veçhe nedir? Saksonya ile Thuringe sol sosyal-demokrat başbakanlar tarafından yönetilen iki Länder (eyalet) idi. Her iki hükümet de sendikaların tam desteğine sahipti. Ordunun bu iki hükümete silahlı saldırısı bir aşağılama, Almanya’da örgütlü işçi hareketine karşı başlatılmış hakikî bir saldırıydı. KP’yi ve işçi öncüyü ulusal düzeyde, silahlanma düzeyi de dâhil bir güç sınamasına sistematik bir biçimde hazırlamış olmak koşuluyla, bu iki Länder’deki ayrıca ikincil olan bu küçük taktik başarıyı dönüştürmek mümkündü.

Yoldaş Brandler’in yapmadığı da buydu. Bu konuda ve özellikle de durumun bir güç sınaması için olgun olup olmadığı konusunda tereddüt içindeydi. Klasik merkezci tarzda zorluğun çevresinden dolandı: bir işçi şuraları [konseyleri], fabrika komiteleri kongresi toplayarak onlara şu soruyu yöneltti: “Reichwehr’e silahla direnmeye hazır mısınız?”. Sorunun cevabı baştan belliydi. Durumun sıradışı olgunluğunun bir kanıtı olduğundan bu tür bir kongrede katılanların yaklaşık %40’ının silahlı direnişten yana olduğunu söylemek zorundayım.

Lakin, Troçki’nin durumu özetlerken söylediği gibi: “Eğer tereddüt içinde bir militan işçi kitlesi karşılarında kendilerine ‘sizi izlemeye hazırım; ne tür bir inisiyatif alıyorsunuz’ diye soran tereddüt içinde bir önder bulacak olurlarsa, elbette onların iktidarı almaya koşmalarını beklememek gerekir”. Gereken hiç kuşkusuz tam tersi bir ilişkiydi: tek bir çıkış yolu olduğu konusunda hâlâ tereddüt eden bir kitleyi ikna etmesi ve bu çıkışı bu yönde gerekli inisiyatifleri alarak çok açık biçimde işaret etmesi gereken çok kararlı bir önderlik. Bolşeviklerin 1917’de yaptıkları da işte buydu.

Kesin olarak belirleyici olan, burjuvaziyle tayin edici bir güç sınamasının gerekliliğini işçi sınıfının çoğunluğuna benimsetmek için gerekli öznel koşulların hazırlanmasıdır.

Bu sunumun bütün mantığı, bir genel grevin, aktif bir genel grevin, işçi şurası seçimlerini olanaklı kılan bir genel grevin böylesi bir güç sınamasını hazırlaması ve işçi tarafında muazzam kozların olduğudur. Bir ülke ne kadar çok sanayileşmişse, toplumsal süreçlerin teknikliği ne denli ilerlemişse, işçi cenahında o kadar çok koz bulunur.

Buna karşın, son tahlilde belirleyici etmen eylemde inisiyatif alan cenah olmaya devam eder. Bir gün için dahi olsa eylemde inisiyatif almak, hasmı belirleyici bir ânda yenilgiye uğratmak, işte bu güç ilişkilerini tamamen değiştirir. Tarihin akışını değiştirmekte devrimci partinin ve öznel etmenin bütün önemi işte burada görülür!

Türkçesi: Osman S. Binatlı

Kaynak: http://www.ernestmandel.org/fr/ecrits/txt/inconnu/la_greve_generale.htm

Görsel: İspanya Devrimi

Genel Grev/2- Grev Komitelerinden İkili İktidara – Ernest Mandel

Üç bölüm halinde aktardığımız bu metin Ernest Mandel’in 1974’te bir kadro eğitim çalışmasında yaptığı sunumun yazıya dökülmüş halidir.

5. Grev Komitelerinden İşçi Şuralarına [Konseylerine/Sovyetlerine]

Grev komitesi – hatta grev merkez komitesi, Fransa’da Mayıs 68’de Lambertist yoldaşlarla bir polemiğe neden olduğundan bu konuya daha sonra döneceğim – henüz grev alanı dışına, yani burjuvazinin siyasî (devlet) iktidarına henüz reel olmayan, potansiyel bir karşı çıkış alanının dışına taşmaz.

Grev komitelerinden işçi şuralarına nasıl geçilecektir? İşçi şurası, ayrıca ilk Petrograd Sovyeti gibi, 100 örneğin 99’unda grev komitesinden doğmuş olsa bile bunların arasındaki niteliksel fark nedir? Şimdiye kadar tarihsel deneyim temelinde – yine de ihtiyatlı olunmalıdır zira gelecekteki deneyim geçmişteki deneyimden daha zengin olabilir – bu dönüşümde iki unsur belirleyici olmuş gibi görünmektedir:

  1. Federasyon, yani bir fabrika düzeyinde doğan işçi iktidarı rüşeyminin [tohumunun] parçalanmasına son verilmesi: Lip bir bütün olarak burjuva ekonomisine veya burjuva devletine karşı çıkış değildir ama federasyon oluşturup iki ya da üç sanayi koluna taşan 50 Lip, işte bu niteliksel olarak farklı bir şeydir! Özellikle de bu kısmen bankacılık sistemini, elektrik dağıtımını, kamu toplu taşıma araçlarını vesairi kapsadığı takdirde. Yatay veya dikey yani bir kentte veya bir sanayi kolunda federasyon – bu arada karşı çıkışçı karakteri keskinleştirme eğiliminde olduğundan kent sanayi kolundan önemlidir – eğer bu federasyon belli bir düzeyi aşacak olursa mantığı gereği bu grev komitelerini ikili iktidar organlarına dönüştürür.
  2. Federasyonda yalnızca imkân olarak ihtiva edilen ama henüz gerçekleştirilmemiş olan ikinci unsur da aynı ölçüde olmazsa olmazdır: grev komiteleri federasyonunun bu organları, grev yönetimi yetkilerini aşan yetkilere sahip olurlar. Grevi örgütlemekle, grevcilere para veya erzak dağıtmakla ve ajitasyona yönelik bir grev gazetesi çıkarmakla yetinen bir grev merkez komitesinin nihayetinde burjuvazinin bölünmez iktidarıyla bağdaşması hâlâ mümkündür. Bu giderek zorlaşır, bu sınır bir durumdur ancak bunu tahayyül etmek hâlâ mümkündür. Buna karşın, yalnızca grev örgütlemenin ötesinde yetkiler üstlenip üretimi, bankalarda kredi finansman dağıtımını, toplu taşımacılığı, elektrik dağıtımını örgütlemeye başlayan, tek kelimeyle fiilî yetkiler kullanan bir grev merkez komitesi, böyle bir komite artık bir grev komitesi olmaktan çıkıp bir işçi şurası, işlemeye başlayan bir iktidar organı haline gelmiştir.

Bir ikili iktidar organının doğuşu kendisini, burjuva toplumunda normal olarak ya burjuvazi veya bankacılık sistemi gibi kendi araçları ya da burjuva devleti eliyle kullanılan yetkilerin bu organlar tarafından üstlenilmeye başlanmasıyla açığa vurur. Bu asgarî düzeyde olabilir; benim dünyada değilse de Avrupa’da yaymaya çalıştığım ve bu yüzden Liyejli [Belçika’nın Valon bölgesinde önemli bir kent – Liège] yoldaşları müthiş kızdırdığım hikâyeyi [anekdotu] herkes bilir: 1950 ve 1960’taki iki genel grevde Liège kentinde trafiği düzenleyen ve FGTB damgası taşımayan araçların [binek otomobillerin, kamyonların] trafiğe çıkmasını yasaklayan FGTB Liège yönetimi fiilen bir kamu yetkisi kullanmaktaydı. Kamyoncular böylece, burjuva devlet iktidarından tamamen farklı işçi kaynaklı bir kamu gücünü kabul etmiş oluyorlardı. Bu son derece rüşeym halinde olmakla birlikte gerçekti.

Bir kez daha anekdotun kendisi çok az önem taşır; önemli olan buna benzer örnekleri işçi sınıfının kolektif belleğine ve imgelemine aktarmaktır. Bu, kafa yapısına bir alışkanlık kazandırmak demektir zira bir sonraki genel grevde bu tür örnekler çoğalıp, genelleşebilir ve burjuva iktidar organlarına karşıt işçi sınıfı iktidar organlarının, işçi şuralarının hakikaten doğmasını sağlamak için muazzam bir pratik öneme sahip olabilirler.

6. Ekonomik İkili İktidar ve Siyasî İkili İktidar 

İkili iktidar kavramı geleneksel olarak münhasıran siyasî bir kavram sayılmıştır – ve “Zinovyevci-Stalinist” okul da bu konuda işçi sınıfı içinde çok büyük bir etkide bulunmuştur. Maocu yoldaşlar günümüzde bunun karikatürleşmiş ürünüdür. Bunların elinde kolaycı ve kesinlikle saydam bir şema vardır: “Troçkistler sovyetlerin yalnızca bir devrimci durumda var olduğunu ve bunların devrimci iktidarın organları olduğunu anlamamışlardır. Günümüzde devrimci bir durum yoktur, o halde işçi denetimi üzerine, ikili iktidar üzerine gevezelik etmek boşa konuşmak ya da daha beteri reformizmdir” vesaire.

Bu akıl yürütmede sakat olan yanı anlıyoruz: bu akıl yürütme yaygınlaşan ve genelleşen bir işçi mücadelesinin en karakteristik durumunu, yani bir devrimci durumu ve devrimcilerin devrimci-durum-öncesi bir duruma ne şekilde müdahale edebileceklerini ve etmek zorunda olduklarını hesaba katmayı bütünüyle reddeder. Maocu kavramın gerisinde aslında, üzerinde işçi öncünün eyleminin hiçbir etkisinin olamayacağı nesnel koşullar tarafından belirlenen, gökten zembille inen kaderci, mekanikçi, Kautskici ve anti-Leninist bir eski devrimci durum geleneği vardır.

Biz bunun tersine işçi denetimi deneyimlerini özendirerek, işçi denetimini genelleştirerek, bu müdahale yoluyla devrimci-durum-öncesi bir durumu bir devrimci duruma dönüştürdüğümüzü, devrimci bir durumun doğması için cisimleştirme etmeni, katalizatör etmen vazifesi gördüğümüzü iddia ediyoruz. Troçki ise büyük iktisadî buhranın başlancında Almanya’ya ilişkin olarak daha cesur ve daha yenilikçi bir düşünceye sahipti: “İkili iktidarı ve ikili iktidar organlarını 1917 Devriminden gelen klasik tipte sovyetlerle özdeşleştirmekten kaçınmalıyız. 1930 Almanyasının somut durumunda, sendikaların hâkimiyetindeki işletme konseylerinin (burjuva Weimar Anayasası çerçevesinde legal organlar E.M.) nesnel olarak ikili iktidar organları haline gelebilmeleri ihtimal dışı değildir”.

Şu an için bu konuda oldukça açık fikirli olmalıyız. İkili iktidarın Rus Devrimininkilerle veya Alman Devrimininkilerle tam olarak aynı tipte sovyet tarzı organlarla özdeşleştirmenin düşülmemesi gereken bir hata olduğu açıktır. Büyük ölçekli en azından bir tarihsel deneyim yaşanmıştır: Temmuz 1936’da İspanya’da sovyetlerinkinden başka bir kökenden, başka bir tutumdan kaynaklanan ve kesinlikle apaçık ikili iktidar organları olan milis komiteleri. Ayrıca, en muhtemel örneği alıyorum, İngiliz işçi hareketinin tikel yapısı dikkate alındığında, Büyük Britanya’da klasik sovyetten oldukça farklı bir tipte organların ikili iktidar organları rolü oynayabilmeleri ihtimal dışı bırakılamaz.

İngiliz yoldaşlarımız bugün en azından yerel planda, İngiltere’de bir değişmez haline gelen bir şeyden destek alıyorlar: yerel düzeyde çok gergin bir mücadele durumu her ortaya çıktığında, hepsini olmasa da en savaşkan fabrika delegelerini, hepsini olmasa da yörenin en savaşkan sendikal örgütlerini, bazen hepsini olmasa da işçi partisinin [Labour Party] yerel örgütlerini ve yerel olarak örgütlü ve etki sahibi devrimci örgütlerin temsilcilerini bir araya getiren “ad hoc” [anlık amaca yönelik] birleşik cephe organları doğmakta.

İngiltere’de söylendiği puddingin pudding olduğunun kanıtı yenildiğinde elde edilir [ya da Başkan Mao’nun dediği gibi “armut tadılarak tanınır” çn.]. Eğer bu organ yörenin işçi sınıfının tamamını harekete geçirmeye muktedirse bu yerel bir sovyetle aynı şeye tekabül eder. Eğer sadece öncüyü çatısı altında toplayan ve işçi sınıfının %10 ila 15’ini seferber eden bir organ söz konusuysa, bu bir sol (ya da bizim Belçika’da adlandıracağımız gibi antikapitalist) birleşik cephedir. İşçi sınıfının ezici bir çoğunluğunun hâlâ şu ya da bu şekilde geleneksel örgütler içinde yetişmiş [eğitilmiş] olduğu ülkelerde bu tür organların ortaya çıkma olasılığını göz ardı etmemeliyiz; bu hiç kuşkusuz bu tipte bir bir-araya-gelişin sovyet tarzı bir yapıyla aynı rolü oynayabilmesinin koşuludur.

Söylemiş olduğum “örgütlenmiş” sözünün altını çizmek isterim zira bu durum Avrupa’da çok sıradışıdır. Sanırım İngiltere – belki benim az bildiğim İsveç – dışında başka bir örnek yoktur; Fransa’da durum kesinlikle bu değildir. Eğer yukarıda sözünü ettiklerimin hepsi Fransız şehirlerinin çoğunda bir araya getirilecek olsaydı, bu işçi sınıfının üçte birini ya da dörtte birini temsil edecekti. Aynı şey İtalya, Belçika için de geçerlidir. Bu, İngiltere’de bütünüyle istisnaî olan bir işçi sınıfı örgütlenme ve eğitim düzeyini – oy atıyor olmayı değil, örgütlü olmayı ve [örgütün] çağrısına uymayı – önvarsayar. Büyük sanayî merkezlerinin çoğunda işçi sınıfının tamamının şu ya da bu biçimde sendikalarda ve sendikalar bu parti içinde oldukları için işçi partisinde örgütlü olduğunu söylemek neredeyse mümkündür. Aklımınn gerisindekini söylemem gerekirse, ben daha çok, İngiltere’de bile bir genel grev halinde ortaya çıkacak olanın bu tür organlardan ziyade seçilmiş grev komiteleri olacağı kanısındayım. Ancak, İngiliz işçi hareketinin belli bir mantığı içinde kaldığından böyle bir ihtimali de bütünüyle dışarıda bırakmamak gerekir.

İşlevi belli ekonomik yetkileri üstlenmek olan – seçilmiş ya da değil, burada belirleyici olan bu değildir – organlarla, burjuva devlet iktidarına karşı çıkışa geçiş arasında ayrım yapmak o halde çok önemlidir. Peki, bu sorun neden bu kadar belirleyici ve zordur? Çünkü karşımıza nesnel bir eğilimle bilinçte belli bir niteliksel sıçrama arasındaki ayrım çıkmaktadır. Olayların baskısı altında, neredeyse sezdirmeden, salt hareketin iç mantığıyla sosyal-demokrat işçilerin veya Hruşçovçu eğitimden geçmiş işçilerin, kendilerine rağmen, aktif grev de dâhil, grevcilere ödeme yapmak için banka gişelerini tekrar açmak da dâhil (1’den 4’e maddeleri) benim daha önce tarif ettiğim tüm bir dizi şeyi yapmaya sürüklenebileceklerini söylemek mümkündür. Gelgelelim bunun imkânsız değilse bile güç bir hale geldiği bir sınır mevcuttur: bu da burjuva demokrasisinin kurumlarıyla bilerek ve bilinçli bir çatışma yolunda bir seçim yapıldığında ortaya çıkar. Bugüne dek Batı Avrupa’da tüm devrimlerin kaybedilmesine neden olan da budur.

Bunun klasik bir örneği vardır, en bilineni budur çünkü söz konusu ülke aynı zamanda hadiselerin en sert biçimde gerçekleştiği ülkedir: bu İngiltere örneğidir. İngiliz işçi hareketinin gücünün zirvesine vardığı anda, Birinci Dünya Savaşının hemen ertesinde, bütünüyle farklı bir tarihsel bağlamda 1926’dakinden çok çok daha güçlü bir genel grevle sonuçlanabilecek ortak grev yapma kararı almış en büyük üç sendika (metal işçileri, madenciler ve taşımacılık işçileri) arasında meşhur üçlü ittifak varken – (yarı-sovyetik tipte) “shop-steward” [demokratik seçimle gelmiş işyeri sendika temsilcileri] hareketi İngiliz fabrikalarında büyük bir yaygınlık kazanmışken, İngiliz burjuvazisinin en zeki önderi Lloyd Georges “üçlü ittifak” sendikalarının başlıca üç önderini evine çağırıp onlara şunu söylemişti: “Tüm ülkeyi felç etme yeteneğine sahip olduğunuzu, bizden çok daha güçlü olduğunuzu ve hatta askerlerin çoğu kışlalarından çıkmayı reddedeceğinden orduyu size karşı kullanamayacağımızı biliyoruz ama bir tercihte bulunmak zorundasınız: Ben ulusun, parlamentonun çoğunluğunu temsil ediyorum; ulusun, parlamentonun çoğunluğuna karşı bir genel grev yapmaya hazırsanız, bunu ancak kendinizi bu çoğunluğa ikame etmeye ve parlamentoyla genel oyunkinden başka bir iktidar, başka bir devlet yapısı kurmaya hazır olduğunuz takdirde yapabilirsiniz. Bunu yapmaya hazır mısınız?” Bu sendika bürokratlarının ne cevap verdiğini herhalde uzun uzadıya anlatmama gerek yok, sanırım herkes anlamıştır.

Bu aynı mantığın en trajik (İngiltere’dekinin traji-komedi olduğunu söylemek mümkündür zira hiçbir şey olmamıştır – zaten Lloyd Georges’un istediği de buydu) ifadesi Almanya örneğidir. Almanya’da hemen her kentin neredeyse her fabrikasında işçi şuraları [konseyleri] vardı, burjuva devlet aygıtı neredeyse çökmüştü (yani iktidar gerçekte işçi sınıfının elindeydi) ne var ki bu işçi şuralarındaki sosyal-demokrat çoğunluk hiç tereddüt etmeden bir burjuva parlamentosu için genel seçim çağrısında bulunma ve elindeki iktidarı bu burjuva parlamentosuna devretme kararı aldı. Sadece canice değil aynı zamanda ahmakça! Çünkü bu parlamento seçimlerinde çoğunluğu elde edeceklerine inanıyorlardı. Bunu bile elde edemediler (oyların %44’ünü aldılar). İşçi şuraları iktidarını sosyal-demokratlara dahi devredemediler, burjuva partilerine teslim ettiler.

Böylece Alman Devrimi üç ayda tasfiye edilmiş oldu (18 Kasım – 19 Şubat): Weimer Kurucu Meclisinin toplantıya çağrılmasından sonra ortada sovyet movyet kalmamıştı. Bu geri dönüşü olmayan nokta, belli sayıda iktisadî yetkiyi üstlenmeye başlayan işçi şuralarını, burjuva devletinin burjuva demokratik parlamenter kurumlarının iktidarını bilinçli biçimde olumsuzlayan organlara dönüştürmek bilinçte niteliksel bir sıçramayı gerektirir; bunun ayırdına varmadan işçilerin çoğunluğunu sosyalist devrim yapmaya götürmek olanaksızdır; bu tam bir yanılsamadır.

O halde, işçi sınıfının çoğunluğunun bilinç düzeyinde, reformist bir düzeyden devrimci veya yarı-devrimci bir düzeye belirleyici bir dönüşüm olması gerekir. Bunun olması için bir dizi elverişli koşul vardır:

  1. Bir devrimci durum sırasında olayların deneyiminde ve bilincine varılmasında genel hızlanma – ki bu öyle hafife alınacak bir şey değildir. Lenin’le Troçki’nin söylediklerini herkes bilir: “Devrim sırasında işçiler devrimci olmayan bir durum döneminin bir ya da beş yılında öğrendiklerinden fazlasını bir günde öğrenirler”. İşçiler daha fazlasını öğrenirler çünkü daha fazla kitle etkinliği vardır – devrimci bir dönemi karakterize eden de hiç kuşkusuz budur.
  2. Bu durum ve koşullarda devrimci partinin rolü tamamen belirleyicidir. Devrimci partinin aktif ve önder rolü olmaksızın işçi sınıfının çoğunluğunun antikapitalist ve devrimci bir bilinç kazanabilmesini tasavvur etmek mümkün değildir – ve bunun geçmişte bir örneği yoktur. Yine burada da, devrimci bir dönemde devrimci parti kendisini dönüştürüp, görece sakin bir dönemdekinden katbekat daha hızlı bir tempoda büyüyebilir.
  3. Ne kadar tuhaf gözükürse gözüksün ben tüm bu süreçte belirleyici rolü yine de üçüncü bir etmene, düşmandan kaynaklanan etmene vereceğim.

Son derece zor olan yegâne durum, düşmanın hiçbir şey yapmadığı durumdur. Bunun tarihsel bir örneği mevcuttur: kuzey İtalya işçileri bölgedeki tüm büyük fabrikaları işgal ettiğinde, ünlü 1920 Kasım büyük grevi sırasındaki İtalyan burjuvazisi örneği. Tıpkı [İngiltere’de] Lloyd Georges gibi İtalyan burjuvazisinin en kurnaz önderlerinden biri olan devrin İtalyan Başbakanı Giolitti o sırada şunu söylemişti: “İşçiler fabrikaları işgal ettiler, silahlılar (en azından Torino’dakiler – E.M.): bu, devletin ayakta kalmasına yönelik bir tehdittir. Yapabileceğimiz işe yarar tek şey hiçbir şey yapmamaktır”. Diğer bir deyişle, ‘umalım ki işçiler ileri doğru belirleyici bir hamle yapmak için kendiliklerinden belirleyici bir inisiyatif alamasınlar’. Aynen öyle oldu: sendika yönetimleri, sosyalist parti önderliği – komünistler hâlâ SP içindeydiler -, işçi şuraları 1, 2, 5, 6 gün boyunca toplantılar yaptılar. Vurgunun nereye yapılacağının belirlenmesi tartışıldı: işçi denetimi olacak mı, olmayacak mı, patronlardan, hükümetten ne talep edilecek vesaire. Sonuçta hareket iç tartışmalar, yerinde saymalar, hiçbir şey yapamamaz hale gelme, yukarıda tarif ettiğim dönüşümü gerçekleştirmek için kesin sonuca götürecek bir inisiyatif almaktan acz içinde eriyip gitti.

Eğer İtalyan burjuvazisi o sırada fabrikaların üzerine faşist sürüleri salma veya askerî bastırmaya girişme hatasını işlemiş olsaydı, devrim olacağı hemen hemen kesindi: işçiler silahlıydı, iktidarı almak için, karşı cenahtan gelecek herhangi bir kışkırtmaya karşılık vermek için maddi güce sahiptiler. Lakin, iş kışkırtma olmadan kendiliklerinden inisiyatif almaya, burjuva demokrasisinin kurumlarından kendiliklerinden vazgeçmeye geldiğinde, bunun ne bilincine, ne iradesine ne de önderliğine sahiptiler.

Bundan, itiraz edilmekle birlikte Batı Avrupa’daki genel grevlerin tüm deneyiminden çıkan çok önemli bir sonuç çıkarmak gerekir: genel grevden doğan işçi iktidarı organlarının varlıklarını sürdürmesi, varlığını sürdüren bir ikili iktidar yapısının olması ve başlamakta olan bir ikili iktidar döneminin olması için çaba sarfetmek tayin edici önemdedir. Çünkü bunları idame ettirmekte başarılı olunduğu andan itibaren hasmın er ya da geç bunlara saldırmaya mecbur kalması ve karşılık vermek için gerekli inisiyatiflerin hazırlanabilmesi, henüz daha yeni ileri doğru devasa bir örgütsel sıçrama yapmış bu işçilerden, kararlarının tüm siyasî ve devrimci sonuçlarını bir çırpıda anlamaları istenecek olsaydı – ki bu, en azından işçi sınıfının reformist veya neo-reformist etki altında olduğu ülkelerin çoğunluğunda pek az muhtemeldir – olabileceğinden çok daha etkin bir tarzda merkezileştirilebilmesi hemen hemen kaçınılmazdır.

Diğer bir deyişle en olası değişke [varyant] hakikî bir ikili iktidardır; yani – sovyetik iktidarın ruşeymi – işçi şuraları bir geçiş dönemi boyunca burjuva parlamentosu ve kurumlarıyla yan yana var olacaklardır. O zaman, emekçilerin çoğunluğunun burjuva parlamentosu ve kurumlarından tereddütsüz biçimde ve bilinçli olarak vaz geçip, işçi şuralarına dayanmaya hangi anda, hangi biçimde ve hangi bahaneyle götürüleceğini belirlemek söz konusu olacaktır.

Tüm bunlar eğer emekçilerin çoğunluğu hâlâ reformist veya neo-reformist ideolojinin etkisi altındaysa geçerlidir. Şayet işçilerin çoğunluğu ikili iktidar doğmadan önce bile çoktan komünist, antikapitalist, Troçkist, devrimci, Maoist vb. ise artık bunların hiçbiri uygulanmaz, işçiler işçi şuralarını açık biçimde sovyetlere dönüştürecek ve iktidarı fethetmeye gideceklerdir. Gelgelelim böyle bir durum, Avrupa ülkelerin neredeyse tamamında – yine de çok temkinli olmak kaydıyla olası İspanya istisnasıyla – son derece zayıf bir ihtimaldir.

7. Merkezileşme

Burada karşımızda, çok büyük bir psikolojik önemi haiz ve Lenin’in Rus Devriminin belli sayıda deneyimini Batı Avrupa bağlamına oturtmak istediğinde hiç kuşku yok küçümsemiş olduğu bir görüngüyü buluyoruz: Batı Avrupa işçi sınıfı çok uzun zamandan beri sendikal ve siyasî işçi örgütlerinde merkezileşmiş durumdadır. Posadas yoldaş Avrupa’ya gelip işçilerin omuzlarına vurarak onlara “Biliyor musunuz, merkezileşmeyi öğrenmelisiniz” dediğinde, bu işçilere 75 yıldır bildikleri bir şeyi öğretiyordu.

İşçilerin bu alandaki deneyimi hem ikili hem de en azından olumsuzdur: merkezileşme gücü tartışmasız biçimde artırmakla birlikte merkezileşmenin somut biçimi aynı zamanda bürokratikleşmeyi de güçlendirmiştir; günümüzde bir kitle örgütü ne kadar merkezileşirse o kadar bürokratikleşmektedir, bu kuralın Avrupa’nın hiçbir yerinde istisnası bulunmamaktadır.

Oysa bir genel grevde olumlu olan yanın tam da büyük ölçüde, genel grevin işçi sınıfı ve işçi hareketi üzerinde bürokratik denetimi tartışma konusu yapabilen işçi özerkliği güçlerini serbest bırakacak olması olduğunu açıklamıştık. Bu işçi özerkliğinin başlangıçta ihmal edilemeyecek bir adem-i merkeziyet derecesiyle karakterize olması neredeyse kaçınılmazdır. Bu, burjuvaziye ve devletine olmaktan çok bürokrasiye bir başkaldırıdır. Gelgelelim bu ikisi eşyanın tabiatı gereği birbirine çok yakından bağlıdır.

Bu da alınacak bütün inisiyatiflerin merkezileşmesinin bir Troçkistin söylemindeki veya bir kadro okulundaki kadar apaçık bir şey olmayacağı anlamına gelir. İspanyol Devriminden çıkan bir örneği alalım (bu devrime sık sık başvurmak gerekir zira bu devrim emperyalist ülkelerde şimdiye dek tanık olduğumuz en zengin deneyimdir). Devrimin ilk günlerinde emekçiler tarafından spontane biçimde yaratılan sovyetik tipte organlar farklı şehirlerde aynı ismi dahi taşımıyorlardı. Hareketin en ilerlemiş olduğu Katalonya’da bunlara genellikle (ama her yerde değil) “milis komitesi” deniyordu; ülkenin diğer kısımlarında farklı biçimde adlandırılıyorlardı: “üretim komitesi”, “yerel komite”, “fabrika komitesi”, “işçi konseyi”, “birleşik cephe komitesi” vesaire. Bu isim bir kentten diğerine değişiyordu. Adlandırma yalnızca biçimsel bir sorun değildi, aynı zamanda farklı bir işlevi, farklı bir bileşimi, içinde yer alan kişilerin bu komitelerin neyi temsil ettiğine dair farklı özbilinçlerini de kapsıyordu. Bu komitelerin hepsini 24 saat içinde tek bir ulusal Kongrede federasyon halinde birleştirmek ise yalnızca imkânsız değildi, ama aynı zamanda olmadı da ve bunun olmaması bir tesadüf değildi!

Bu merkezileşmenin gelişebileceği birkaç yola işaret etmek isterim:

  1. Çok önemli bir yol daha önce bahsetmiş olduğum ekonomik veya ekonomist yoldur: aktif greve geçildikçe, aktif grevin mantığında vurgulamamız gereken muazzam bir merkezileştirici güç bulunur. Nakliye, hammadde, dağıtım, enerji şirketleriyle temas kurulmadan bir işletmede üretimi başlatmak olanaksızdır. Burada neredeyse otomatik biçimde doğan bir merkezileşme, eşgüdüm gücü vardır. Bu, sürecin başındaki bir genel grevi sosyalist devrime doğru dönüştürmek açısından aktif greve geçmenin önemini göstermek için bir başka argümandır.
  2. Hâlâ küçümseme eğiliminde olduğumuz çok önemli bir diğer etmen iletişimin merkezileşmesidir. Günümüzde toplumun sinir merkezleri bundan 60 yıl öncekilerle aynı merkezler değildir. Mesela tren garı değildir: 1917 işçileri için mantıklı bir fikir olan garı işgal etme fikri, bugün azımsanamayacak sayıda ülkede kimsenin aklına gelmeyecektir. Şu andaki sinir merkezleri, telekomünikasyon, radyo, TV ve bunlarla bağlantılı merkezlerdir: matbaalar (özellikle para basılan matbaanın önemini küçümsememek gerekir), bankalar, posta çekleri vesaire.

Bu birkaç öğeye bakılacak olursa, bir genel grevde doğabilecek merkezileştirici güçler görülür. Bir sosyalist devrimin mümkünlüğü bakış açısından, Mayıs 68 genel grevinin dönüm noktasını hemen hiç kimse farketmemiştir: grevin ilk günlerinde telekomünikasyon şirketleri de dâhil işletmelerin tamamı emekçilerin işgali ve denetimi altındaydı. Paris’te artık grevciler tarafından kontrol edilmeyen – İçişleri ve Savunma Baknalıklarınınkiler de dâhil – tek bir telekomünikasyon anteni kalmamıştı. De Gaule hükümetinin tek askerî müdahalesi İçişleri Bakanlığı için Paris’te bir anteni boşaltmak için yapıldı: bunun için 100 CRS’in [ Cumhuriyetçi Güvenlik Bölükleri – çevik kuvvet polisinin] müdahalesi yetti.

Grevde başka bir önderlik olsaydı – olsayla bulsayla elbette çok şey yapmak mümkün – işçilerde başka bir bilinç olsaydı, hadiselerin belirleyici önemini kavramış olsalardı bu antenin ele geçirilmesine direnirlerdi. Hiç kuşkusuz muzaffer olacak böyle bir direnişten ne doğabileceğini ise izah etmeye gerek yok.

Bu doğaya sahip merkezileşme önlemlerini alan bir genel grevin burjuva devletine dayatacağı felçe uğrama derecesinin geçmişte tanık olunanlardan niteliksel olarak üstün olduğunu kavramak gerekir. Burada çağdaş teknolojinin tekyanlı ve yanlış eleştirisini yapıp, çağdaş teknolojiyi salt bir ezme ve sömürme gücü olarak – ki kapitalist rejimde budur – gören ve bu teknolojinin burjuva toplumunu tam da teknikçi olduğundan tüm ücretlilerin toplu ve genelleşmiş eylemi karşısında geçmişe oranla çok çok daha kırılgan hale getirdiğini anlamayanların kavrayışsızlığının en şaşırtıcı yanlarından biri ortaya çıkar.

50 ya da 60 yıl önce burjuva zorla bastırması neydi? Halkın üzerine salınan birkaç bin paralı askerdi; o sırada yapılacak tek şey vardı: silaha silahla karşılık vermek. Günümüzde toplum çok daha kırılgandır; yüksek hareket yeteneğine sahip olmakla birlikte hepsi birbirlerine çok sınırlı sayıda sinir merkeziyle bağlı birimler söz konusudur. Bütün telekomünikasyon antenlerini ele geçirin, yayın yapma imkânlarını kesin, on beş dakika sonra merkezileşme proletarya cephesine, devrim cephesine geçer, karşı-devrim ise bütünüyle merkezsiz kalır.

Fransa’da Mayıs 68 genel grevinin ilk günlerinde İçişleri Bakanının valilerle hiçbir iletişim imkânının kalmadığı bir duruma varılmıştı; valiliklerin sekreterleri, daktilo yazıcıları, memurları dahi grevde olduğundan durum acayip bir hal almıştı. Yani sorun valilerle iletişim kuramıyor olması bile değildi; bunun bir işe yaramamasıydı. İçişleri Bakanının doğrudan valiyle ya da yardımcılarından biriyle iletişim kurması gerekiyordu, yoksa mesaj iletilmiyordu.

Burjuva ve karşı-devrim cephesini kıpırdayamayacak hale getirmek ve merkezileşmenin işçi cephesine geçmesini sağlamak açısından bütün bu telekomünikasyon araçlarının oluşturduğu bu yeni sinir merkezlerinin öneminin anlaşılması çok kritiktir. Bu alanlarda pasif grevin aktif greve dönüştürülmesi otomatik bir merkezileşme demektir. Radyo-TV çalışanların genel grevi sırasında aktif greve geçiş olduğunu düşünün. Bu, radyo-TV’nin tarifi imkânsız bir merkezileştirme gücüyle birlikte grevin hizmetine girmesi anlamına gelir. Karşı-devrim bunun tam olarak bilincindedir: son 15 yılın her karşı-devrimci darbesi her şeyden önce radyo-TV’yi ele geçirmeyi hedeflemiştir. Karşı-devrimciler, şayet radyo-TV halkın ve emekçilerin elinde olsaydı, bunun bir işçi iktidarının merkezileşmesi açısından geçmişte hiçbir zaman var olmamış devasa bir güç sağlayacağını biliyorlardı.

Bundan geleceğe dair sonuçlar çıkarmak ise kesinlikle mümkündür: ilk güç sınamaları işte bu merkezler etrafında patlak verecektir. Belçika jandarması önce grevcileri Cockerill ya da ACEC fabrikalarından çıkartmaya uğraşmakla oyalanmayacaktır – böyle bir şey yapmak için akıllarını yitirmiş olmaları gerekir. Güçlerini Waremme garı ya da Haine-Saint-Pierre sınır istasyonuna da yoğunlaştırmayacaklardır. Daha ziyade RTB’ye (Belçika Radyo Televizyonu), posta çeki şubelerine, büyük bankalara yöneleceklerdir. Bir cenahın ya da diğerinin denetiminde kalmaları halinde olayların genel seyrini bir dönem için belirleyebilecek merkezler aslında bunlardır.

Emekçilerin çok daha büyük bir kitlesinin bilinç kazanmasının alevlenebilmesi ve az çok soyut ve genel tarzda konulduklarında anlaşılmayan belli sayıda şeyin gerekliliğinin kavranabilmesi tam da, doğaları gereği iktidarın epeyce büyük oranda bir cenahtan diğerine geçmesini sağlayan bu tür kurumların özsavunması sorunu etrafında mümkündür.

Türkçesi: Osman S. Binatlı

Kaynak: http://www.ernestmandel.org/fr/ecrits/txt/inconnu/la_greve_generale.htm

Genel Grev/1- Kökeni ve Türleri-Ernest Mandel

Üç bölüm halinde aktaracağımız bu metin Ernest Mandel’in 1974’te bir kadro eğitim çalışmasında yaptığı sunumun yazıya dökülmüş halidir.

Genel grevi ele alıp işliyorsak eğer, bunun nedeni genel grevin emperyalist ülkelerde sosyalist devrimin en olası modeli olduğunu düşünüyor olmamızdır. Bu elbette tek olanaklı model değildir; genel grev belli sayıda doğrulanmış başlangıç hipotezini önvarsayar:  önümüzdeki yıllarda bir dünya savaşının olmaması, emperyalist ülkelerde faşizmin ya da askerî-yarı-faşist bir diktatörlüğün zafer kazanmış olmaması, bu ülkelerde ücretlilerle Sermaye arasında şu anda kurulmuş olan güç ilişkilerinin fazla değişikliğe uğramadan olduğu şekliyle muhafaza edilmesi. Bu güç ilişkileri geçmişte hiçbir zaman tanık olunmadığı kadar ezici biçimde işçi sınıfı lehinedir; demek istediğimiz şu ki nüfusun yüzde 80 ila 85’i, kimi ülkelerdeyse %90’ı ücretlilerden oluşmaktadır.

Bu başlangıç hipotezleri elbette sonsuza dek garanti edilmiş değildir. Yoldaşlar X. Dünya Kongresinde hareketimiz tarafından ne söylendiğini ve hangi kararların oylanıp kabul edildiğini biliyorlar, bununla birlikte makul bir zaman sınırında kalmak kaydıyla, kendimizi hazırladığımız önümüzdeki yıllarda, bu başlangıç hipotezlerinin muhtemelen korunacağını düşünüyoruz. Bu başlangıç hipotezlerinin benimsenmesinde bir spekülasyon değil, bir akıl yürütme, bir iç mantık söz konusu: yukarıda işaret ettiğim üç alanda nitel bir değişimin ancak ve ancak öncesinde işçi sınıfının ağır bir yenilgiye uğramış olmasıyla mümkün olduğundan kesinlikle eminiz.

Dolayısıyla akıl yürütmemiz şu şekildedir: bu yenilgi şu anda genel greve doğru giden yükselişin olumsuz biçimde son bulmasını önvarsayar. Bunun tersine, sonu genel greve varacak bu işçi yükselişinin bir zaferle sonuçlanmasını, bu yenilgiyi önlemesini sağlayacak imkânların hangileri olduğunu çözümlemek ise bütünüyle yerindedir. Bu nedenle, bir genel grevin sosyalist devrimlerin zaferine dönüşmesini mümkün kılacak koşulların değişime uğratılmalarının çözümlenmesi de aynı şekilde bütünüyle yerindedir.

Gelecekteki Sosyalist Devrimin Modeli Olarak Genel Grevin Kökeni

Genel grev sorunsalının gelecekteki sosyalist devrimin modeli üzerine tartışmanın merkezine konulması işçi hareketi tarihinde ilk kez olmamaktadır. Bu konuda ilk tartışma XIX. Yüzyılın sonunda gerçekleşmiş ve anarşist, özellikle anarko-sendikalist eğilimler tarafından, üstelik o dönemde Marksistlerin çoğu tarafından benimsenen sosyal-demokrat seçim mücadelesi ve parlamenter mücadele taktiğiyle kararlı bir karşıtlık içinde başlatılmıştır.

Marksistler o dönemde anarko-sendikalist tezlere, hâlâ bir doğruluk payı taşımaya devam eden ve bizim de vazgeçmeye hazır olmadığımız bir eleştiri getirdiler. Bu devrimci-sendikalist genel grev tezinin Marksist eleştirisinin temel doğruluk payı bu tezin siyasi iktidar sorununu hafife alması ve bu burjuva toplumunun çökmesi için işçi sınıfının iktisadî planda çalışmayı durdurmasının, iktisadî yaşam düzeyinde ise işletmelerin yönetimini kendi önderliğinde devralmasının yeterli olduğunu sanmasıdır. Devlet sorununun, hükümet sorununun, silahlanma sorununun, genel grevin bir ayaklanmaya dönüştürülmesinin zorunluluğu sorununun vahim, hatta sonu felakete varabilecek biçimde küçümsenmesi söz konusudur. Eski genel grev tezinin Marksist eleştirisinin bu bölümünün tamamı hiç kuşkusuz doğru olmaya devam eder.

Ama bir genel grev bir sosyalist devrimin başlangıcı olabilir. Emperyalist ülkelerde XX. Yüzyıl tarihi devrimci-sendikalist tezin bu yanına dair günümüzde kesinlikle ikna edici olan bir hüküm vermiştir: sanayileşmiş bir ülkede bir genel grev bir sosyalist devrimin başlangıcı olabilir ve muhtemelen de öyle olacaktır. Bu konuda Marksistlerin, özellikle de müstakbel reformistlerin XIX. Yüzyıl sonunda söyledikleri, Alman sosyal-demokrat sendikalarının ünlü “Genel grev, genel enayiliktir” ifadesinde özetlenen, yani kapitalist rejimde bir genel grevin olanaksız olduğunu öngören tez, bunların hepsinin bütünüyle yanlış olduğu ortaya çıkmıştır. Sosyal-demokratların akıl yürütmelerinin kesinlikle yanlış olduğu XX. Yüzyıl işçi hareketi tarihi boyunca ortaya çıkmıştır.

Yalnızca kapitalist rejime çoktan entegre olmuş kişilerin kötü niyeti değil de bir akıl yürütme söz konusu olduğuna göre bu akıl yürütme neydi? Bu sosyal-demokrat savın gerisindeki akıl yürütme neydi?

Bu, bütün bir dizi sürecin sözde eşzamanlılığına dair kesinlikle mekanikçi bir görüştü: bir genel grevin başarılı olması için tüm işçilerin örgütlü olması, şimdiden sosyalist olması gerekir; işçilerin hepsi örgütlüyse ve sosyalistse, bir genel greve ihtiyaçları yoktur, parlamentoda çoğunluğa ve devlet içinde iktidara sahip olurlar diyorlardı. Akıl yürütme buydu. Mücadele yeterliği, örgütlenme yeterliği ve bilinç yeterliği üçlü sürecindeki sözümona eşzamanlılık hiç kuşkusuz bütünüyle yanlıştır: hâlâ azınlıkta örgütlü ve henüz görece sınırlı bir azınlıkta sosyalist bir işçi sınıfı bir genel grev yapma yeteneğine sahip olduğunu tarihsel olarak göstermiştir. Bu üç görüngü arasında zorunlu bir düşümdeşlik [zaman çakışması] yoktur.

Bu mekanikçi kavrayışın altında yatan yöntembilimsel hataya gelince,  bu hata bilinç kaynağı olarak eylemin son derece kesin küçümsenmesidir. Bu, işçilerin belli bir bilinç düzeyine erişme yeteneğine kavuşmaları için önce onları bireysel propaganda temelinde ikna etmek gerektiği fikridir. Oysa deneyim, işçi sınıfının bireysel eğitim ve propaganda yoluyla sınıf bilincine erişemeyen bütün bir kesiminin, bu sınıf bilincine tam da büyük siyasî kitle grevleri içerisinde, genel grevler içerisinde gözlerini açtıklarını veya uyandıklarını ve son derece savaşkan hale geldiklerini göstermiştir.

Bu hata sonucunda varılan nokta ise yüzyılın başından beri Avrupa işçi hareketinin solu ile sağı arasında süregiden tartışmada değişmez bir eğilimdir. Bu, Rosa Luxemburg’un Lenin veya Troçkiden bile daha fazla belirleyici bir rol oynadığı tartışmadır: Rosa işçi sınıfının örgütlü bir öncüyle örgütsüz bir artçı arasında bölünmesinin gerçekliğin haddinden fazla kolaycı ve dar bir görümü olduğunu kavramıştı. Örgütlü bir öncünün var olduğu ve örgütsüz işçiler olduğu doğru olmakla birlikte, gerçekliği anlamak için bu çözümlemeye en azından üçüncü bir öğe katmak gerekir: örgütsüz işçilerin öyle bir kesimi vardır ki, bir kitle mücadelesinde örgütlü işçi sınıfının, işçi örgütlerinin bürokratikleşmesine bağlı olarak mücadelede bürokrasinin şiarlarını izleme eğiliminde olacak ve böylece mücadelede öncü olmaktan çıkacak bir kesimini aşabilir.

Rosa Luxemburg’un bu tezi, kendiliğindenci bir tez olarak yanlış yorumlanmıştır. Bu tam olarak doğru değildir. Doğrusu bir kendiliğindencilik öğesi mevcuttur ama yalnızca bir öğe; yani “örgütlü” olmanın “ileri” olmakla özdeş olmak zorunda olmadığının kavranması ki bu da günümüzde gerçeğin ta kendisidir, kimse buna itiraz etmeyecektir. Rosa Luxemburg örgüte asla düşman değildi. Örgüte, devrimci örgüte fazlasıyla taraftardı. Sadece örgütle öncü arasında her an ve özellikle de bir genel grev sırasında zorunlu olarak özdeşlik olmadığını kavramıştı.

Lenin’in bunu kavraması birkaç sene aldı, ama 1914’ten itibaren anlamıştı. Sosyal-demokratların bu tarihten sonra Lenin’e “Ama sen örgütü yıkıyorsun, bu senin 20 yıl boyunca savunduğun her şeyin revizyonu demek” diyerek saldırmış olmaları da ayrıca manidardır. Lenin uluslararası sosyal-demokrasiye karşı polemik yazılarından birinde şu cevabı veriyordu: “yozlaşmanın belli bir aşamasında bazı bürokratikleşmiş örgüt biçimleri gerçekten de engeller haline gelebilir, örgütsüz işçiler ise bürokratikleşmiş örgütlerin tutsağı olmaya devam eden işçilerin bilinç düzeyinden daha yüksek bir bilinç düzeyine ulaşabilirler. O zaman yeni bir örgüt inşa etmek gerekir. II. Enternasyonal ölmüştür, III. Enternasyonali inşa etmek gerekir”. Troçki ise III. Enternasyonal partilerinin Hitler’in zaferinin ardından ıslah edilebilir olmaktan çıktıklarına karar verdikten sonra, Lenin’in 1914’ten sonra kullandıklarıyla ve Rosa’nın aynı tezi savunmak için 1905 – 1914 yılları arasında Almanya’da daha o zamandan kullandıklarıyla neredeyse tıpa tıp aynı sözcükleri seçmiştir.

Şimdi bugün kendisini ortaya koyduğu haliyle genel grev sorunsalına gelelim. Önce tarihsel değil analitik tarzda hareket edeceğiz. Bir genel grevin mekanizmasını çözümlemeye ve genel grevin sosyalist devrimin zaferine doğru, bu zafer de dâhil ilerleyişini düşünsel düzeyde tasarlamaya imkân tanıyan on öğeyi tartışmaya çalışacağız. Sunumun son bölümünde özellikle Belçika işçi hareketinden birkaç tarihsel örneği gözden geçirip, her seferinde bu aşarak-gelişmenin gerçekleştirilmesi açısından eksik kalan etmenleri tartışacağız.

  1. Bir Genel Grev Nedir?

Bir genel grevin ilk ve belki de tam bir kesinlikle tanımlanması en zor karakteristik özelliği şu soruya verilecek cevaba bağlıdır: genel grevi büyük bir grevden farklı kılan nedir? Bu cevaplanması zor bir sorudur çünkü bu soruya salt niceliksel tarzda yanıt vermek mümkün değildir. Hiç kuşkusuz bir genel grev tüm işçilerin katıldığı bir grev değildir, böyle bir şey hiçbir zaman olmamıştır ve asla olmayacaktır! Bir greve genel grev demek için son işçinin de greve katılmasını beklemek saçmalıktır. 1960’ta Belçika’da haklı olarak genel grevden söz ediyorduk: diyelim ki bir milyon grevci vardı, bu bizim ileri sürdüğümüz rakamdı ve sanırım biraz abartılıydı. Belçika’da besbelli bir milyondan fazla, iki buçuk milyon işçi vardı. Yine de adlandırma bütünüyle yerindeydi.

Bir genel grev, salt büyük bir grevden nerede ayrılır?

Genel grevin başlıca karakteristiklerinden birkaçı şunlardır:

  1. Grev yalnızca katılım bakımından değil, aynı zamanda hedefleri bakımından da büyük ölçüde farklı işkollarını kapsar.
  2. Özel sektörden çok büyük ölçüde taşıp, sadece fabrikaları değil bütün bir dizi devlet kurumunu da – demiryolları, gaz, elektrik, su vb. – işlemez hale getirecek şekilde tüm kamu kesimi emekçilerinin kararlı unsurlarını kapsar.
  3. Ve atmosfer; bu elle tutulur olmamakla birlikte belki de en önemli etmendir. Ülkede yaratılan atmosfer sınıflar arasında genel bir çatışma atmosferidir, yani bu bir sektörün patronlarıyla bir sektörün işçileri arasında bir çatışma değildir. Buna karşın toplumun tüm sınıfları, bu greve emekçilerin katılımı %100’e ya da %90’a varmasa da bunun bir bütün olarak burjuvaziyle bir bütün olarak işçi sınıfı arasında bir çatışma olduğu izlenimini edinir.

Bu sorunla uğraşan Marksist militanlar ve teorisyenler tarafından çok sık eklenen başka bir karakteristiği eklememiş olmam belki gözünüzden kaçmamıştır. Neden? Bir genel grev bir bütün olarak burjuvaziyle ve burjuva devletiyle çatışma demek olduğundan nesnel olarak siyasidir ama işin başından beri bunun bilincinde olması gerekmez. Avrupa’da bunu doğrulayan büyük bir tarihsel örnek, 68 Mayısına gelinceye dek belki de en büyük örnek bulunmaktadır. Bu örnek, hiçbir siyasî talebin öne sürülmediği, işçilerin fabrikaları işgal edip, görünürde yalnızca ekonomik tipte (çalışma saatlerinin azaltılması, ücretli izin vesaire ve en fazlasından işçi denetimi) talepler öne sürmekle yetindiği Haziran 36 örneğidir. Ama bizzat Troçki ve bu hareketi biraz olsun dürüstlükle inceleyenlerin hepsi, bu emekçilerin temelde dile getirebildiklerinden çok çok daha fazlasını talep ettiklerinin ayırdına varıyorlardı. Bir grevin doğası hakkında bu greve belirli bir anda önderlik edenlerin bilinçli ifade yeteneklerine bakarak bir yargıya varmak çok vahim bir hata olacaktır.

Bir grevin ancak siyasî talepler öne sürdüğü takdirde bir genel grev olacağına inanmak şunu söylemek demektir: “bir grev ancak ve ancak eğer onu yönetenler ve taleplerini dile getirenler grevin tam olarak ne ifade ettiğinin bilincinde olurlarsa genel grev olur”. Bu, genel grev kavramının uygulanmasını tehlikeli bir biçimde kısıtlar. Bundan çıkan sonuç, devrimci öncünün hareketin başından itibaren grevin siyasî doğasını, falanca sektörün ekonomik veya kendine özgü hedeflerini aşan hedeflerini dile getirmeye çalışması ve öncünün politikleştirme çabasının gündelik olma zorunluluğudur.

  • Pasif [Edilgen] Genel Grev

Pasif grevin tarihte, hatta en parlak olanları arasında bile birkaç örneği vardır. Batı Avrupa’da tanık olunan en büyük genel grev, en etkili genel grev Alman işçi sınıfının General Kapp’ın 1920 darbe girişimine karşı genel grevidir. Tüm ekonomik ve kamusal yaşamı durduran ve etkinlik ve etki bakımından kesinlikle tam olan bu genel grev pasifti: birkaç bölge ve istisnaî birkaç örnek dışında, işçiler fabrikaları işgal etmediler, evlerine döndüler.

İşçilerin yalnızca çalışmayı durdurmakla yetindikleri büyük ölçüde pasif bir genel grevi, sınıfın gücünü bir araya getirmeye imkân tanıdığından (ekonomik veçheleri şimdilik bir kenara bırakıyorum, bunlara birazdan döneceğim) hiç kuşkusuz muazzam bir ileri adım oluşturan fabrika işgalleriyle gelişen bir genel grevden ayırt etmek gerekir. Pasif bir genel grev sınıfın gücünü dağıtan bir grevdir: her işçi evine gider. Ne ona dokunmak ne de onunla konuşmak mümkündür.

İşgallerin olduğu bir genel grev işletmelerde kendileriyle her an konuşulabilecek, herkesin evinde kaldığı bir genel grevinkinden hiç kuşkusuz nitelik bakımından üstün bir güce ve bir sınıf insicamına [ahenk ve bağlılığına] sahip yüzbinlerce veya ülkenin boyutuna bağlı olarak milyonlarca işçinin toplanması demektir.

Sonuç burada pratiktir: biz işgal fikrini sistematik bir biçimde yayıyoruz, zaten basınımızı okumak yeter. Bizim öncüyü ikna etmeye çalıştığımız genel grev modeli ise fabrika işgallerinin olduğu bir genel grevdir. İşgalden doğan ve işgallerin olduğu bir genel grevi, hakikî bir devrim için bir yola çıkış noktasına dönüştürmekte belirleyici halkalar olan son derece önemli örgütsel veçhelere daha sonra döneceğim.

  • Aktif [Etken] Genel Grev

Aktif genel grev fikri de yine – bu konuda haklarını teslim etmek lazım – anarko-sendikalist kökenli olmakla birlikte, devrimci-sendikalistlerin bu fikre, hiç kuşkusuz 1936 devrimi sırasında İspanya’dakiler dışında çok az örnek, uygulama getirmiş oldukları söylenebilir.

Bu fikir ne anlama gelir? Emekçiler Haziran 1936’da ya da daha büyük ölçüde Mayıs 68’de yapıldığı gibi fabrikayı yiyip içip eğlenerek işgal etmekle yetinmezler. Yani yalnızca tartışma, sinema ve kâğıt oyunu seansları düzenlemezler – çalışanların işgalindeki (ki çalışanların işyerini işgal ettikleri bir grev Belçika tarihinde ilk kez olmaktaydı: Aralık 71 – Ocak 72) Cockerill’e geldiğimizde tanık olduğumuz manzara buydu. İşçiler resmî bir LRT (Devrimci Emekçiler Birliği – 1980’de POS Sosyalist İşçi Partisi, 2008’de LCR Devrimci Komünist Birlik adını alan IV. Enternasyonal Belçika Seksiyonu) heyetini konuk etmekteydiler; çalışanların kâğıt oynadıklarını gördüğümüzde yine de biraz hayal kırıklığına uğramıştık. Bu elbette bir işgaldir, ancak hiç kuşku yok burada işgalin en ilkel düzeyi söz konusudur.

Bunun tersine “aktif grev” ne demektir? İşçiler üretimi kendi yönetimleri altında bizzat kendileri örgütlerler. Yalnızca bir genel grev olmakla kalmayıp hakikî bir devrim olan 1936 İspanyol Devrimi deneyimi dışında geçmişte bunun çok az örneği vardır. Batı Avrupa işçi sınıfında şu anda son derece önemli bir dönüm noktası yaşanmakta: Fransa’da Lip, İngiltere’de Clyde, Belçika’da Glaverbel işçilerin bir fabrika işgal edildiğinde kültürel etkinlikten veya kâğıt oynamaktan fazlasının yapılabileceği, yönetimin kendileri tarafından ötgütlenebileceği fikrini benimsemeye hazır hale gelmeye başladıklarını göstermektedir ki bu da muazzam bir ileri adımdır.

Bu örneklere bu denli önem veriyorsak eğer, bunun nedeni sosyalizmin tek fabrikada inşa edilmesinin mümkün olduğuna inanıyor olmamız değil, bugün henüz yalıtık olan bu örneklerin genel grev halinde yaygınlaşabileceğini ve genelleşebileceğini düşünüyor olmamızdır. Bütün fabrikaların işçilerinin, Lip veya Glaverbel işçilerinin yaptıklarını yaptıkları bir genel greve gelince, işte bu bütünüyle başka bir şeydir! Bu, geçmişte genel grev olarak bildiğimiz her şeyden niteliksel olarak üstün bir tarihsel düzeydir. Bununla birlikte her türlü mekanikçi akıl yürütmeden sakınmak ve aktif greve geçişin çok farklı güdülenme ve bilinç noktalarından kalkındığının iyice ayırdına varmak gerekir. En iyi durum, bunun emekçilerin üretim araçlarını kendi ellerine alma yani kapitalizmi yıkma yönünde az çok bilinçli istencini dile getirdiği durumdur. Eğer bu gerçekleşecek olursa kuşkusuz çok mutlu oluruz.

Ama mümkün başka varyantlar da mevcuttur. Bunların ikisine değinmek isterim:

  1. Aktif greve geçiş genel grevin iç mantığı diyebileceğimiz bir şeyin, yani salt genel grevde daha başarılı olma istencinin sonucu olabilir. Bu bir savaşım yöntemi güdülenmesidir; genel grev, daha uzun erimli hedeflerinden bağımsız olarak sadece mücadeleyi daha etkin kılmak için gerekli hale gelebilir. Burada, Fransa’da Mayıs 68’e ilişkin sunumlarda sıklıkla karşımıza çıkan birkaç örnek vereceğim:
  1. Pasif bir grev olan bir ulaşım genel grevinin çok büyük bir şehirde belli bir andan itibaren grev kırıcı bir etmen haline geleceği açıktır: Londra, Paris ya da Roma gibi bir kentte eğer metro, otobüs, banliyö trenleri işlemez hale gelirse bu, işçi sınıfının artık bir araya gelemeyeceği, insanların bir gösteri amacıyla toplanmak için 20, 30 ya da 50 kilometre yol gitmelerinin olanaksız olduğu anlamına gelir. O zaman devrimciler tarafından da savunulması gereken şu fikir doğabilir: burjuva ekonomik hayatını karmakarışık hale getirmek ve felce uğratmak için ulaşım genel grevini sürdürelim ama işçi sınıfı şehirde merkezî bir gösteri çağrısı yaptığında, işçileri mitinge getirebilmek için ve yalnızca bu amaçla, toplu taşıma araçlarını bunların sadece bu amaçla kullanılmasını gözeten grev komitesi denetiminde çalışır hale getirelim.
  2. Kapitalist toplumun kutsallarının kutsalına dokunduğu ölçüde daha üstün bir başka örnek bankalarda, tasarruf sandıklarında vesairede bir genel grevdir. Böylesi bir pasif grev burjuva ekonomik hayatını felce uğratmak açısından yaşamsal bir araç olmakla birlikte, grev uzadığı takdirde işçilere karşı dönebilir. Gerçekten de, işçilerin çok büyük bir bölümü küçük tasarruflarını bir sandıkta, işçi örgütlerinin tasarruf sandıklarında (yardımlaşma sandıkları, koperatifler) veya çek yazılabilir banka hesaplarında tutmaktadır ve eğer bu paraya dokunamayacak olursa malî direnç yeteneği azalır. Aktif bir genel grevde, finansal kurum çalışanları gişeleri belli anlarda kendi grev komiteleri denetiminde açarak, grevci olduklarını kanıtlayan bir belge ibrazı halinde grevcilere belli bir miktar ödeme yaparlar. Bu ise çok önemlidir: bu çalışanların banka ve finans sistemini yönetmeye başlamaları demektir.
  3. Aktif grevin genel grev çerçevesinde başka bir güdülenmesi genel grevin iktisadî mantığı olarak adlandırılabilecek bir mantıktan kaynaklanır. Bu mantık tüm ekonomik yaşamı felce uğratır. Gelgelelim (birkaç günden bir şey çıkmaz ama) ekonomik yaşamın tamamının uzun süre kıpırdayamaz hale gelmesi bizzat grevcileri de doğrudan ilgilendiren yaşamsal sorunlar ortaya çıkarır. Her zaman verilen en basit örneği alalım: bir hafta süren kesinlikle tam, yani yiyecek bir lokma ekmek dahi bulamaz hale geldikleri bir genel grev. Bu hiç kuşkusuz İtalyancada söylendiği gibi bütünüyle “contraproducente”dir [beklenenin tam tersi sonuç verir]. Düzeneklerin belli bir andan itibaren işçi sınıfının fizikî varlığını sürdürebilmesi için asgarî bir işleyişe izin verecek şekilde emekçilerin yönetiminde çalışmaya başlaması gerekir. Bunun bilinen ve çok önemli marjinal örnekleri zaten daha önce uygulanmıştır: Belçika’da Gazelco (gaz, elektrik şirketi) işçileri uzun zamandan beri grev hali kuralını uygulamakta, işletmelerin, kamu kurumlarının, bankaların vesairenin elektriklerini keserken, hanelerin elektriğinin kesilmesini önlemek üzere elektrik dağıtımını kendileri kontrol etmektedirler. Çünkü hanelerin elektriğinin kesilmesi işçi sınıfını bölme ve grevin işçi sınıfının kimi kesimlerinde popülerliğini yitirmesi tehlikesini taşır. Buna karşılık, eğer üretim, ekonomik yaşamın felç edilmesi etkisinin tüketiciler kitlesinin çıkarları fazla zarar görmeden devamını güvence altına alan grevcilerin denetiminde sürdürülürse grevin etkinliği güçlü biçimde artmış olur.

Aynı akıl yürütme tarzı Mayıs 68’de özellikle Nantes kentinde küçük ölçekte uygulanmıştır – bu arada bu küçük örneklerin önemini küçümsememek gerekir. Nantes kentinde grev komiteleri, öncü işçi grupları grevcilerin yiyecek gereksinimin karşılanmasını köylülerle bir ürün değiş-tokuşu [mübadelesi] sağlayarak organize etmek istemişlerdi. Ki bu da yeterince yiyeceğe erişebilmek için grevcilerin yönetiminde üretimin yeniden başlaması ya da devamı, mevcut stokların eritilmesi, her türden iktisadî etkinlik anlamına geliyordu.

Yine, büyük işçi mücadelelerinin gelişiminde henüz bir öneme sahip olmamakla birlikte, iktisadî gelişimin genel eğilimi göz önünde bulundurulduğunda gitgide daha da önemli gelebilecek marjinal bir örnek vermek mümkündür. Bu, bugün İngiltere’de hemşire greviyle gündeme gelen örnektir. Bu çok tehlikeli bir grevdir zira bu bir bakım/tedavi grevidir: hastalar eksik tedavi görebilecek ya da ölebileceklerdir. Ki bu da grevi geniş bir kamuoyu nezdinde itibarsızlaştıracak ve burjuvazi tarafından grev hakkına, sendikalara, işçi militanlığına karşı kampanyasında kullanılabilecektir. Dolayısıyla, hemşireler hastalara zarar vermekten kaçınan ama aynı zamanda vurucu güçlerini de gösteren grev biçimleri bulmak zorunda kalmışlardır! Sağlık Bakanlığının yönetimi. Uygulanan çözümlerden biri (ki şimdiden gerçekleşmiş aynı türden vakalar mevcuttur) bir ödeme grevi olmuştur; yani herkesi tedavi etme ama hiçbir kayıt, muhasebe tutmama, kimseye bir kuruş para ödetmeme grevi olmuştur. İşte size halk tarafından son derece tutulan bir çözüm! Hem de gereken finansal ve yönetsel karmaşa yaratma etkinliğine sahip bir çözüm! Daha da ileri bir veçhe, bazı İngiliz kentlerinde aralarında madencilerin ve taşımacılık işçilerinin de bulunduğu işçi gruplarının bu grevi desteklemesi ve işçilere hemşirelerin davalarını desteklemek için greve gitmeyi önermeleri olmuştur. İşte size sınıf dayanışmasında çok önemli bir ileri adım!

Tüm bunların önemi ne? Bu anekdotları neden öne çıkarıyorum? Bunlar [tek başlarına] önemli olduklarından değil elbet. Bunları, komünist bilincin bir hastanede olağanüstü gelişimine, sosyalizmin tek bir fabrikada örgütlenmesine inandığımızdan değil, bu örneklerin çoğalmasının, popülerleşmesinin bunların genel grevlerden birinde genelleşmesini hazırlayan koşulları yarattığını düşündüğümüz için anlatıyorum.

Ayrıca, şimdiye dek Avrupa’da böylesi örneklerin gerçekten de genelleşmediği tek bir genel greve dahi tanık olmadığımızı belirtmek gerekir. Peki, toptan bir değişim nasıl olacaktır? İşçi sınıfı kesimlerinin çoğunun tüm bu teknikleri en geniş anlamda uygulayacakları, Mayıs 68’deki gibi az çok tam bir genel grevin nasıl bir şey olacağını kafasında canlandırması için kişinin hayal gücünü biraz zorlaması gerekir: bu toplumsal bir devrimin başlangıcı olacaktır. Bütün bu hayli bölük pörçük anekdot kabili örnekleri işte bu nedenle öne çıkarıyorum. Önemli olan bunların parçalı ya da anekdotlar şekilde olması değil, örneğin belli bir zihniyet değişikliğine yol açacak şekilde yaygınlık kazanmasıdır. İşçi sınıfının gitgide artan sayıda kesimleri bu sorunsalı bir kez kavradığında bütünüyle yeni bir şey doğabilir ve biz de bu yolda çaba sarfediyoruz.

  • Özyönetimli Genel Grev Ya da Geleneksel İşçi Örgütü Tarafından Yönetilen Genel Grev

Yeni sorunsal: geleneksel işçi örgütleri tarafından az çok bürokratik tarzda yönetilen bir grev mi, yoksa özyönetimli, yani tabanda grevi yöneten örgütlenmelerin belirmesiyle işçi özerkliğini açığa çıkaran bir genel grev mi gerekir? Yoldaşlar bu sorunsalı bildiklerinden ve bu sorunsalı propagandamızda ve hatta gündelik ajitasyonumuzda durmaksızın ayrıntılarıyla anlattığımızdan bunun üzerinde fazla durmuyorum. Yine de bir gerçeği iyice vurgulamak gerekir: bizim yaptığımız sekter bir tarafgirlik değildir. Biz emekçilerin kendileri tarafından yönetilen genel grevden (ve genelde her türlü grevden) yana tavır alıyorsak eğer, bunun nedeni bizim FGTB’nin [Belçika Genel Emekçi Federasyonu – sosyal-demokrat] ya da CSC’in [Sosyal-Hristiyan Sendikalar Konfederasyonu] yöneticilerinden hoşlanmıyor olmamız değildir. CGT’nin [(Fransa) Genel Emekçiler Konfederasyonu – FKP çizgisinde] ya da FGTB’nin yönetimi münhasıran IV. Enternasyonal üyelerinden oluşmuş olsaydı bile, biz yine özyönetimli grev biçimlerinden yana olacaktık. Çünkü bir genel grevin ancak ve ancak işletmelerde seçilmiş grev komiteleri yaratılarak, mümkün en fazla sayıda emekçiyi grevin yönetimine ortak ederek başarılı olabileceğine inanıyoruz.

Küçük bir aygıt tarafından, isterse siyasî bakımdan dünyanın en iyi insanlarından oluşsun tepede düğmelere basan küçük bir kurmay heyeti tarafından yönetilen bir genel grev fikri, yalnızca ütopik bir fikir olmakla kalmaz, aynı zamanda siyasî bakımdan da, toplumsal bakımdan da temelli yanlış bir fikirdir. Bu fikir işçi sınıfının ve burjuva toplumunun ne olduğunun kavranmasına karşılık gelmez; bu fikir temelde 1900’lerin sosyal-demokratlarının daha önce söz ettiğim mekanikçi karıştırmalarıyla aynı karıştırmayı, her türlü sürecin gerçekliğe tekabül etmeyen bir eşzamanlılığını önvarsayar.

Fransa’da 10 milyon işçinin katıldığı bir grevin gerçek anlamda başarılı olması için, tepede 15, 20 olağanüstü parlak yöneticiden oluşan bir kurmay heyetinin olması yetmez, aynı zamanda en fazla sayıda savaşçının bu grevin yönetimine hem de tüm kademelerde azamî biçimde ortak edilmesi de gerekir. İkili iktidar organlarının birden ortaya çıkıvermesini ve bunun yanısıra, bürokrasinin burjuva toplumundan alıp işçi hareketine yeniden soktuğu şeflerle kitleleler arasındaki işbölümünü kıran ve – Lenin’in “Devlet ve Devrim”deki şura tipi örgütlenme üzerine düşüncesinin temelini oluşturan – sovyet tipi örgütlenme fikrini, yani mümkün en fazla sayıda emekçinin, halktan insanın kendi işlerinin gündelik yönetimine işbölümü olmaksızın, dolaysız biçimde, doğrudan ortak olduğu örgütlenme fikrini devralan bir sosyalist devrimin mümkünlüğünün birdenbire belirivermesini biz bu şekilde anlıyoruz.

Ortaya attığımız ideal modeli biliyorsunuz:

  1. Grevcilerin oluşturduğu bir genel kurul tarafından bir grev komitesi seçilmesi,
  2. Grev komitesinin her bir üyesini görevden alma hakkına ve olanağına sahip genel kurulun düzenli aralıklarla toplanması,
  3. Genel kurula katılanlar arasından mümkün en fazla sayıda militanı her türden işleve – propaganda, iaşe temini, finansman, iletişim, kültürel faaliyet vb. – ortak etmek üzere grev komitesi tarafından kendi üye sayısının üzerinde üyeye sahip biz dizi komisyonun seçilmesi. Tüm bunlar üzerinde daha önce çokça konuştuğumuz şeyler.

Buna karşın, “tüm koşulların bir araya gelmesini bekleyen [ultimaliste] şemadan” sakınmak gerekir: bu ideal modeli her yerde aynı anda gerçekleştirmeyi muhtemelen başaramayacağız. Bu ideal biçimin, modelin uygulanması devrimci militanların alanda hazır bulunmasını, oldukça yüksek bir bilinç düzeyini önvarsayar. Çok büyük sayıda işletmede grev komitesi seçimi olsa, bu bizim fazlasıyla mutlu olmamız için çoktan yeterli olacaktır. Bu en azından niteliksel bir ileri adımdır.

Şunu daha önce çok söyledik: Mayıs 68’de [bırakalım öteki koşulları] yalnızca tüm işletmelerde grev komitesi seçimi – bunların federasyonu – olsaydı, [bu] devrimin başlangıcı olacak, durumda niteliksel bir değişim meydana gelecekti. İdeal modeli teşvik ediyorsak eğer, bunun nedeni, bu modelin avantajlarının apaçık ortada olmasıdır: bu [model] örgütlenme, öz-örgütlenme ve ençok sayıda emekçinin grevin yönetimine katılması ve işçi sınıfı açısından en iyi koşullarda devrimci bir durumun doğması için en uygun koşulları oluşturur.

Aynı şekilde, aktif grev yönünde baskıyla grevin özörgütlenmesi arasındaki yakın bağ da anlaşılacaktır. Aktif grevin [bir kez başladığında] artık bir sendika sekreteryası ya da sürekli çalışanı tarafından yönetilemeyeceği açıktır: bir fabrikada üretimin, yiyecek, içecek ve diğer gündelik gereksinimlerin sağlanmasının, hammadde tedarikçisi işletmelerle bağlantının vesairin bir ya da iki kişi tarafından örgütlenmesi ne mümkündür, ne de bu kişiler bunları becerebilirler. Bunun mümkünü yoktur: aktif greve geçilir geçilmez grevin yönetimine ve bütün bir dizi yetki gerektiren kararın alınmasına çok büyük sayıda emekçiyi ortak etmek zorunda kalınır. Aktif grevin bizzat kendisi, Lip, Glaverbel-Gilly örneklerinin ve son aylardaki azımsanamayacak sayıda başka örneğin gösterdiği gibi grevin özörgütlenmesi için çok güçlü bir uyarıcıdır.

Türkçesi: Osman S. Binatlı

Kaynak: http://www.ernestmandel.org/fr/ecrits/txt/inconnu/la_greve_generale.htm

ABD: Starbucks’ta Sendikalaşma Muharebeleri – Sharon Zhang

21 Şubat Pazartesi günü, Starbucks Workers United, şirketin sendikaları çökertme çabalarını hızlandırmasına rağmen, sendika temsilciliği için 100’den fazla mağazada başvuru yapıldığını duyurdu. 

Sendika, “Artık resmileşti – 100 mağazaya ulaştık” diye tweet attı. “103 mağaza (tam olarak) NLRB’ye [Ulusal Çalışma İlişkileri Kurulu’na] Starbucks Workers United hareketine katılmak için dilekçe verdi!”

Virginia’daki üç mağazada ve Wisconsin’deki bir mağazadaki yeni başvurularla birlikte 26 eyalette 100’ün üzerinde sendikalaşma başvurusu yapılmış bulunuyor. Şimdiye kadar iki mağaza başarılı bir şekilde sendikalaştı ve binlerce işçi mağazalarında sendikal örgütlenme kampanyaları düzenliyor.

Sendikaya göre, sendikalaşma için başvuran mağaza sayısı sadece son üç haftada ikiye katlandı; Ocak ayı sonunda yaklaşık 50 mağaza sendikalaşma başvurusunda bulundu.

Workers United’ın uluslararası başkanı Lynne Fox yaptığı açıklamada, “Hatadan kaçınalım, iyi bir başlangıç yaptık” dedi. “Her zaman Kevin Johnson [Starbucks CEO’su] ile bir görüşmeyi memnuniyetle karşılarım. Çalışma ilişkileri düşmanca değil, işbirliğine dayalı olmalıdır. İşçinin sesi duyulmadan başarı olmaz.”

Şirket, sendikalaşma hareketine karşı giderek daha düşmanca tavır alıyor ve hareket büyüdükçe daha umutsuz hamleler yapıyor. Şubat ayının başlarında şirket, Tennessee, Memphis’te sendikalaşan bir mağazada yedi işçiyi işten çıkardı. İşten atılan işçilerin hepsi mağazanın örgütlenme komitesinde bulunuyordu.

Son zamanlarda şirket, sendikalaşma kampanyasının başladığı ilk yer olan New York, Buffalo’da önde gelen bir örgütleyici işçiyi işten çıkardı. Eski Starbucks çalışanı Cassie Fleischer, sendikanın girdiği Buffalo mağazalarındaki ilk sözleşmelerin imzalanması için şu anda şirketle müzakerelerde bulunan komitenin bir üyesiydi.

Fleischer, Facebook’ta “sendikanın örgütlenme ve müzakere komitelerinin bir yöneticisi ve Covid-19 güvenliği konusundaki grevin düzenlenmesine katkıda bulunmuş biri olarak, bir şeylerin değiştiğini biliyorum” dedi. Bu, 2017’de imza attığım şirket değil ve bu, mağazalarımızda sendikaya ihtiyacımız olduğunu daha da güçlü biçimde kanıtlıyor.”

Bir şirketin, sendika kurma hakkını kullanan işçilere misilleme yapması yasa dışıdır. Ancak, işverenin haksız uygulamalarına ilişkin itirazların Ulusal Çalışma İlişkileri Kurulu (NLRB) tarafından işleme koyması yıllar alabilir. Ayrıca, şirketin sendikalı bir çalışanını geçerli bir sebep olmaksızın işten çıkararak yasaları ihlal ettiği tespit edilirse, şirket için esasen herhangi bir ceza yoktur, şirket yalnızca çalışanı yeniden işe almak ve kaybedilen zaman için ücretlerini ödemekle– veya çalışanı kovmasaydı, şirket için normal işletme maliyeti ne ise onu ödemekle- yükümlü olacaktır.

Üç hafta önce şirket ayrıca Arizona, Mesa’da sendikalaşan bir mağaza için oy sayımını geciktirmeye çalıştı ve sebep olarak sendika seçimlerinin mağaza bazında yapılmaması gerektiği argümanını tekrarladı. NLRB bu kez şirket aleyhine karar verdi, çünkü şirket oy sayımını erteleme amacıyla iddialarını çok geç sunmuştu. Mağazanın gelecekte sendikalaşacağından emin olan sendika için oylama sonucunda çok ucu ucuna bir zafer gerçekleşti. Mesa’daki kafenin vardiya amiri Michelle Hejduk düzenlediği basın toplantısında, “Bu bizim için inanılmaz bir hayal kırıklığı oldu, ancak esas zaferi ileride elde edeceğimizi biliyoruz” dedi.

Şirket, Mesa ve Buffalo’daki seçimleri geciktirme veya durdurma girişimlerinde daha önce mağaza bazında seçimlere karşı çıkmaya çalıştı, ancak NLRB her seferinde onlara karşı karar verdi.

Bu taktikler, şirketin sendikalaşmaya karşı yürüttüğü diğen manevralara ekleniyor. Mesa’da işçiler, sendikalaşma kampanyası başladığında şirketin mağazaya beş yönetici ve çok sayıda çalışan eklediğini söylüyor. Ve ülke çapındaki işçiler, şirketin her sendikalaşan kafenin çalışanlarıyla onları yıldırmaya dönük zorunlu toplantılar düzenlendiğini bildirdi.

Şirket ayrıca Buffalo’da işçilerin sendikaya katıldığı kafelerdeki toplu sözleşme görüşmelerini etkilemeye çalışıyor [Starbucks kendini tek bir şirket gibi sunuyor ve dolayısıyla mağaza bazında yapılan sendikalaşmaya ve sözleşmere karşı çıkıyor]. 

Şirket örgütlenen çalışanlarına bir sendikaya oy vermeden önce müzakerelerin sonuçlarını beklemelerini söylüyor –  ki muhtemelen gerekirse müzakereleri yıllarca uzatacağını çok iyi biliyor. 

Bu arada çalışanlar, Starbucks’tan sendika karşıtı kampanyasını durdurması ve sözde ilerici bir şirket olarak köklerine geri dönmesini talep ediyor.

Tercüme: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Kaynak: Truthout

Görsel: JASON REDMOND / AFP VIA GETTY IMAGES

Sokakta, Mahallede, İşyerinde Yoksullaştırmaya karşı Emeğin Birleşik Kampanyasını Örelim! – Yeniyol’un Sözü

Saray Rejimi tüm toplumu, en kırılgan kesimlerin en ağır biçimde etkileneceği kahredici bir felaketin eşiğine kadar getirmiş durumda.

İşçi sınıfının kazanımlarına yirmi senedir saldırıp, sermaye sınıfını güçlendirirken, diğer yandan da bürokrasi ve yandaş sermayeyi kapsayan ve yağma harekatıyla kendisine bağlı zenginleşmiş bir kast oluşturan rejim sınıfsal karakterini usulen bile gizleme zahmetine katlanmıyor artık. Oylarını eriten siyasi ve ekonomik krizle birlikte bu saldırıları ve talan operasyonlarını, ideolojik perdelerin arkasına daha az saklama ihtiyacı duyarak, açıkça pervasızlaştırıyor. 

TL’nin döviz karşısında değersizleşmesini neredeyse teşvik eden faiz kararları, işçi sınıfının kölelik koşullarına mahkûm edilmesinin AKP’nin temel hedefi olduğunu ortaya koydu. Özelleştirmelerle, grev yasaklarıyla, polis şiddetiyle emekçilere aralıksız bir şekilde saldıran iktidar, bu son hamlesiyle, halkın bizzat asgari yaşam koşullarına karşı topyekûn bir taarruz başlatmıştır. Doların halihazırdaki durumuyla emekçilere reva görülen asgari ücret, ucuz emek ve vahşi sömürü konusunda dünyaya örnek olan Çin’den bile geriye düşmüş, en ucuz emek cennetlerinden Vietnam’la eşitlenmiştir. 

Emeğe Topyekun Saldırı

AKP, bugüne kadar kamu iktisadi teşebbüslerinden akarsularına, koylarından dağlarına, hazine arazilerine kadar ülkeyi baştan sonra yağmalamış, sıra işçinin emekçinin alın terinin son damlalarına gelmiştir. 

Saray rejimi uzun bir süre boyunca milliyetçi-muhafazakâr sağ seçmeni hedefleyerek oluşturduğu ideolojik söylemini, artık özensiz ve biçimsiz bir şekilde ve sadece kendi kemik seçmen tabanını gözeterek kotarmaktadır. Erdoğan ve AKP kurmayları, dövizdeki bu tırmanışı bir yandan dış güçlerin saldırılarına bağlarken, diğer yandan yüksek dövizin istihdam ve büyüme için olumlu olduğunu söylemekte; emir alan troll’ler ise “1 dolara ülkemizi satmayız” saçmalıklarıyla sosyal medyayı doldurmaktadır. 

AKP’nin böylesine pervasız adımlar atması ve bunun altını güçlü bir propaganda ile doldurmaya dahi çalışmaması, elleri ceplerinde 2023 seçimlerini bekleyen düzen muhalefeti için titizlikle değerlendirilmesi gereken göstergelerdir. 

Emeğe karşı başlatılan bu topyekûn saldırının sonuçları emekçilerin hayatında birkaç gün içinde kendini göstermektedir. En temel gıda maddelerinden ulaşıma, kiradan faturalara kadar neredeyse bütün kalemler işçi sınıfının yaşamını gözle görülür bir şekilde ve çok kısa bir sürede fakirleştirmektedir. Durum buyken, emeği odağına alan bir siyasi özneleşme süreci, her zamankinden daha kaçınılmaz bir şekilde kendini dayatmaktadır. 

Acil Yaşamsal Talepler Ekseninde Bir Kampanya

Sol kamuoyunda bir süredir devam eden ve çeşitli örgütlerin görüşmelere başlamasına evrilen solun strateji ve birlik tartışmaları son derece değerli. Bu görüşmelerin, seçim ittifakıyla sınırlı olmaması, birleşik, bağımsız ve politik bir sınıf odağını yaratma hedefiyle sürmesi; bunun yanında seçimlere de emek temelli bir üçüncü ittifak ile hazırlanılması gerekmektedir. 

Ancak sosyalistler olarak şu anda önümüzde duran görev, işçi sınıfına karşı başlatılan bu taarruza karşı, yaşamsal bir dizi talep etrafında örgütlenen, solun geniş kesimlerini kapsayan ve emekçileri bu taarruza karşı bütünleşik bir özne haline getirmeyi hedefleyen bir kampanya örgütlemektir. 

-Asgari ücretin insanca yaşamayı sağlayacak bir seviyeye çekilmesi 

-İşsizlere iş yaratılması için ücretler düşürülmeden çalışma saatlerin azaltılması

-Elektrik, su, ısınma, ulaşım gibi temel ihtiyaçların ücretsiz ve kamusal hale getirilmesi

-En zengin kesimlerden alınacak bir servet vergisiyle tüm yurttaşlara asgari bir yaşam gelirinin sağlanması gibi talepleri içerecek bir faaliyet yalnızca merkezi eylemlerle sınırlı kalmayıp emekçilerin çalışma ve yaşam alanlarında adım adım inşa edilmelidir.

Böyle bir faaliyet, hem soldaki birleşik zemin tartışmalarına pratik bir katkı sağlayacak, hem halihazırda yaşanan siyasi ve ekonomik krizin sorumlusunun temelde kapitalizm olduğu gerçeğini yayacak, hem de düzen partilerinin AKP sonrası için hazırladığı ve emeğinin haklarının dışlanacağı aşikâr olan restorasyon dönemine bir sınıf siyaseti devredecektir. 

Erdoğan rejiminin son bulması önemlidir. Ancak bu sonda işçi sınıfının ve sosyalistlerin güçlü bir imzasının bulunması, gelecek için, çok daha önemlidir.

Sosyalist Demokrasi için Yeniyol

Görsel Kaynağı