Üniversite hayatınız ve entelektüel yolculuğunuzdan bahseder misiniz?
Eleni Varikas: Aslında bu iki yol çok erken bir dönemde kesişti. Yunanistan’da doğdum ve ilk üniversite eğitimimi orada, edebiyat ve felsefe fakültesinde yaptım. Zor bir siyasal dönemde, radikal sol bir ailede büyüdüm. Bütün bunlar belirleyici oldu. Bir yandan, siyasal baskıdan zarar görmüş bir aile ortamından geliyorum (örneğin sürgün). Savaş sırasında direnişte mücadele etmiş grupların tasfiye edilmesinden sonra, Yunanistan’da otoriter bir rejim kuruldu.
Bunları özellikle vurguluyorum, çünkü hem militan hem de akademik yolculuğumun kökeninde bunlar var ve bu süreçler beni etkiledi. Şunu söylemeliyim ki ailem beni hiçbir zaman radikal sol bir eğitim izlemeye zorlamadı, ama kitaplar oradaydı, ne olursa olsun. Öte yandan, Nisan 1967’de başlayan “Albaylar Cuntası” da benim yolculuğumda önemli bir rol oynadı. Elbette Yunanistan’dan ayrılma isteğim çok güçlüydü ve bu nedenle Fransa’da okumaya karar verdim.
Paris’te, Georges Haupt’un yönetiminde eğitimime devam ettim ve Yunanistan’da daha sonra komünist hale gelen ilk sosyalist partinin oluşumuyla ilgilendim. Ayrıca Mayıs 1968’in bir bölümünü yaşadığımı da belirtmeliyim. Elbette 1968 hareketi yalnızca Fransa’da değil, dünyanın farklı bölgelerinde gelişti ve birçok insanın radikalleşmesi için uygun bir zemin yarattı. 1968, feministlerle yapılan ilk tartışmaların da çerçevesini oluşturdu.
Feminizme yönelimimin, benim için bir tür kahraman olan büyükanneme duyduğum hayranlıktan da kaynaklandığını düşünüyorum. Cuntanın sonuna doğru (1974), bazı gruplar birleşerek “Kadınların Kurtuluş Hareketi”ni kurdu.
Fransa’daki eğitimimi tamamladıktan sonra, devrimci mücadeleye katkıda bulunmak için Yunanistan’a geri döndüm. Bu dönemde bazı radikal sol örgütlerde faaliyet yürüttüm. Elbette bu kolay olmadı; bu yıllar boyunca birçok hukuki süreçle karşı karşıya kaldım. Militanlığı teşvik eden çok yoğun bir atmosfer vardı. Adım yükseköğretimdeki “kara liste”ye alınmış olduğundan, özel bir lisede öğretmenlik yapmak dışında bir seçeneğim yoktu. Bunun benim kişisel geçmişimden çok, babamın siyasal angajmanıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Ama bu cezayı hak etmeye çalıştığımı da söyleyebilirim (gülüyor).
Bununla birlikte sendika üyesiydim ve Devrimci Komünist Cephe’nin bir parçasıydım. Hatta Fransa’da François Maspero tarafından yayımlanan “İlkokul ve lise öğrencileri için Küçük Kırmızı Kitap”ı çevirdiğim ve güncellediğim için [1], Kilise’nin girişimiyle bana karşı dava açıldı. İşimi kaybetmiş olsam da sonunda beraat ettim. Mahkeme başkanı Christos Sartzetakis’ti [2]. Bu da geçmişimin bir parçası.
Elbette Fransa’da bulunduğum süre boyunca feminizme büyük ilgi duydum. Cité internationale universitaire’de feminizm çok konuşuluyordu. Aynı zamanda Yunanistan’da, 1974’ten yaklaşık 1984’e kadar metinler yayımlayan bir feminist yayınevinin kurulmasına katıldım. Aslında bazı Yunan feminist grupları bu yayın projesinden doğdu. Yunanistan’da projemize hem sağdan hem de soldan gelen muhalefetle karşı karşıya kaldık. Grubumuz birçok farklı feminist eğilimi bir araya getiriyordu, ancak bunu diktatörlük sonrası ve özgürleşme ruhu içinde yapıyordu. O dönemde karşı karşıya olduğumuz temel sorun, feminizme adanmış hiçbir yayının bulunmamasıydı.
Bu yüzden işe bazı tarihsel metinleri yayımlamakla başladık. Yunanistan’da feminizm 1987’de ortaya çıktı. Bu konuda henüz kimse yazmamıştı. Arşivler yoktu… Yunanistan’ın birçok iç savaş yaşadığını hatırlatmak gerekir. Bu nedenle, farklı ülkelerden pek çok önemli belgeyi kamuya açmaya karar verdik; çünkü biz enternasyonalisttik ve elbette tüm çeviri, düzeltme ve yayına hazırlama çalışmaları bizzat bizim tarafımızdan yapılıyordu. Yayımladığımız yazarlar arasında Mary Wollstonecraft da vardı.
“Önemli ve Önemsiz Şeyler. Tekil Deneyim ve Toplumsal Cinsiyetin Tarihselliği” (Tumultes, no. 23, 2004) başlıklı makalenizde, eleştirel teorinin, özellikle de Theodor Adorno’nun düşüncesinin, tahakküm ile bilimsel söylem arasındaki bağı eleştirme konusunda feminist düşünceye nasıl katkı sunabileceğini gösteriyorsunuz. Ancak queer perspektifin bazı eğilimleri bazen tarihin rolünü, özellikle de tekil deneyimleri ihmal edebiliyor. Argümanınızı biraz daha açabilir misiniz?
Eleni Varikas: Bana göre günümüzde queer teori, hem tarihsel hem de öznel deneyime oldukça fazla önem veriyor. Bu metinde eleştirdiğim şey daha çok postmodern eğilimdi. Bu ikisi aynı şey değil. Queer teori ilginç bir şekilde ortaya çıkıyor, çünkü “biz neysek oyuz” ve kimsenin bizi tanımlayamayacağını gösteriyor. Benim eleştirimde vurgulamak istediğim nokta, dilin tek başına yeterli olduğu fikriydi. Eleştirim, bazı eğilimlerin baskının ve yaşantının maddi deneyimini ihmal etmesine yönelikti. Bence feminizm içinde de bu tür bir eğilim zaman zaman görülebiliyor.
Eleştirel teori ile feminizm arasındaki ilişkiye gelince, 1968’den itibaren Monique Wittig gibi önemli feministlerin ortaya çıktığını düşünüyorum; kendisi çok iyi bir şairdir ve Herbert Marcuse’ün Tek Boyutlu İnsan kitabını Fransızcaya çevirmiştir. Almanya’da öğrenciler ile Theodor Adorno arasında bir kopuş yaşanmış olsa da, 1968 hareketi Frankfurt Okulu’nun ruhunu yeniden sahiplendi.
Şunu da belirtmek gerekir ki birçok farklı feminizm vardır. Ancak bugün feminizmin bazı kesimleri eleştirel teoriyle ilgilenmektedir. Feminizm içinde gelişen isyan ruhu, Frankfurt Okulu’nun çalışmalarına, özellikle de Theodor Adorno’nun düşüncesine doğal olarak bir ilgi doğuruyor. Siyaset Bilimi Enstitüsü’nde —ki feminizmiyle özellikle öne çıkan bir kurum değildir— bu konuyla ilgilenen birçok öğrenciyle karşılaştığımı hatırlıyorum. Bana göre feminizm ile eleştirel teori arasında, burjuva feminizmini, kapitalizmi, kaba erkek egemenliğini vb. reddetme temelinde bir “seçmeci yakınlık” vardır. Günümüzde çok okunan birçok feminist, örneğin Wendy Brown, Frankfurt Okulu’nun çalışmalarından beslenmiştir…
Angela Davis de yükseköğrenimini Herbert Marcuse’ün yanında yapmıştı…
Eleni Varikas: Elbette. Angela Davis, Marcuse’ün en sevdiği öğrencisiydi. Bu açıdan Berkeley çok önemli bir rol oynadı.
Sık sık Theodor Adorno’nun şu sözünü anıyorsunuz: “her şeyleşme bir unutmadır”[3]. Bu bağlamda, Walter Benjamin’in kavrayışıyla, Sojourner Truth örneğini özgürleşme anlatısının kilit bir anı olarak hatırlatıyorsunuz. Güney feminizmi bu tür tarihsel anlardan nasıl ilham alabilir?
Eleni Varikas: Penser le sexe et le genre kitabımda, bir yandan Sojourner Truth figürünü, diğer yandan Simone de Beauvoir’ı ele alıyorum; çünkü “neye dönüştüğümüz” fikri bana çok önemli görünüyor. Bizi ilgilendiren tam da bu “oluş” sürecidir. Benim eleştirdiğim feminizm, bunu unutma eğiliminde olan feminizmdir. Her ülkede feminizmin başlangıcı, geçmişe dönüp bugünlere nasıl gelindiğini anlamaya çalışmaktır; yani kadınların nasıl nesne olmaktan çıkıp özne haline geldiklerini kavramaktır. Elbette bu tarihsel bir yöntemdir…
Gerçekten de hatırlama sürecinde anımsama (anamnez) çalışmasının önemini vurguluyorsunuz…
Eleni Varikas: Elbette, bunun tarihçi olmamın nedenlerinden biri olduğunu düşünüyorum. Yunanistan’da yazdığım ilk kitabım La Révolte des Dames [4]’de (Hanımların İsyanı-çn) (burada söz konusu olan kadınlar burjuva kökenliydi ve ayrıca bu başlık, “hanım” teriminin içerdiği çelişki nedeniyle solcu yoldaşlarımıza yönelik bir provokasyondu), amacım şu soruya yanıt aramaktı: 19. yüzyılda kadınların otuz yıl boyunca yayımlanan bir feminist gazete kurmuş olmaları nasıl göz ardı edilebilirdi? Oysa Fransa’da bu kadar uzun süre yayımlanan böyle bir gazete hiç olmamıştı.
Hatırlama, kanonik anlatının tamamen yok ettiği ya da gizlediği bir manzarayı yeniden açığa çıkarır. Elbette kadınların silinmiş tarihi yalnızca kadınlara özgü değildir; başka bir çalışmamda da gösterdiğim gibi, tarihin tüm mağlup edilmişlerine aittir [5].
Penser le sexe et le genre’de, toplumsal cinsiyetin siyaseti kurduğunu ve aynı zamanda siyaset tarafından kurulduğunu gösteriyorsunuz. Bu bağlamda, feminizmin bazı eğilimlerinin diğer tahakküm ilişkilerini unuttuğunu eleştiriyorsunuz. Bu fikri biraz açabilir misiniz?
Eleni Varikas: Elbette, toplumsal cinsiyet, diğer her türlü baskı biçimi gibi bu ilişkiler tarafından kurulur ve aynı zamanda onları kurar. Bu mesele bazen unutuluyor. Tarihi “satanlar” aslında tarihe sahip olanlardır, çünkü onu yazan onlardır. Simone de Beauvoir “kadın doğulmaz, kadın olunur” dediğinde, varoluşçuların ruhunu ifade ediyordu. Ancak bunun ne anlama geldiğini düşünmek gerekir; başka bir deyişle, “nasıl olunur?” sorusunu sormak gerekir. İnsan, farklı düzeylerde güç ilişkilerinin bulunduğu bir toplumda “olur” (tarihsel, ideolojik, deneyimsel vb.). Mesele yalnızca tarihsel bir unutma değildir. Tarihsellik olmadan, insanları şekillendiren güç ilişkilerini göstermek imkânsızdır.
Öte yandan, Perulu sosyolog Aníbal Quijano’nun çalışmalarını biliyorsunuz ve onu yazılarınızdan birinde de anıyorsunuz[6]. “İktidarın sömürgeselliği” kavramının feminist perspektife, özellikle de Avrupa’da gelişen feminizme katkısı nedir?
Eleni Varikas: Elbette “iktidarın sömürgeselliği” yalnızca kadınları ilgilendiren bir mesele değildir. Kadınların baskı altına alınması, sömürgeleştirmenin şiddetiyle yakından bağlantılıdır. “Merkez”in (Avrupa ya da Kuzey Atlantik) iktidarı, fetih süreci içinde kurulmuş ve onun ayrılmaz bir parçası olmuştur: şiddet, katliamlar vb. Bu süreklilik kazanan şiddet, bir “bumerang etkisi” olarak Avrupa’ya geri döner. Aşırı şiddet üretildikçe, insanlar da insandışılaşır. Bu bağlamda Rosa Luxemburg, emperyalizm ve militarizasyon üzerinden şiddetin rolünü vurgulamıştır. Sömürgeleştirme bu şiddetin kurucu unsuruydu; çünkü başka toprakların fethedilmesi gerekiyordu ve elbette halklar bu tahakküme her zaman direndi.
“İktidarın sömürgeselliği” çok faydalı bir kavramdır ve özellikle ırkçılığın, mülteci karşıtlığının ve “beyazlık” dışında kalan her şeye yönelik reddin hızla arttığı bir dönemde daha da derinleştirilmesi gerekir. Aslında bu beklenmedik bir durumdur; çünkü 1968’den sonra her şeyin değişeceği düşünülüyordu. Bugün Avrupa’da yaygın olan İslamofobiye bakın; başörtüsü etrafındaki tüm tartışmalara bakın (ben başörtüsüne ne karşıyım ne de yanayım, insanlar istedikleri gibi giyinir). Kadınlar istedikleri gibi giyinmelidir. Bu ırkçılık, bu sömürgesellik ile bağlantılı olarak gelişir; örneğin siyah bir kamu görevlisini temsil etmek için maymun imgesinin kullanılması gibi.
“İktidarın sömürgeselliği” aynı zamanda şu tür durumlarda da kendini gösterir: Bir öğrenci tezini savunmaya alışılmışın dışında bir kıyafetle geldiğinde ciddiye alınmaz. Pek çok kez, çok ilginç projelere sahip olmalarına rağmen bazı öğrencilerin yalnızca “doğru” şekilde giyinmedikleri için doktora programlarına kabul edilmediğine tanık oldum. Elbette bu bir dünya görüşünü yansıtır; ama bu dünya görüşü sömürgeleştirme olgusundan ayrı düşünülemez. Avrupa gücünü nasıl elde etti? Fetih ve servet birikimi yoluyla.
Ötekine, yani eski sömürgeleştirilmiş olana yönelen şiddet, aynı zamanda kadınlara yönelir. Örneğin Yunanistan’da aşırı sağ parti Altın Şafak kadınlara karşı şiddet uygulamaktadır. “İktidarın sömürgeselliği”, ırkçılık, erkek egemenliği, yabancı düşmanlığı, İslamofobi vb. dinamikleri anlamak için son derece güçlü bir çerçeve sunar.
Bu söyleşi, sosyolog Luis Martínez Andrade tarafından derlenen « Feminismos a la Contra. Entre-vistas al Sur Global » (La Vorágine, 2019) adlı eserde İspanyolca olarak yayımlanmıştır. Röportajı gerçekleştiren kişi Luis Martínez Andrade’dir.
Notlar
[1] İlkokul ve lise öğrencileri için Küçük Kırmızı Kitap, başlangıçta Danimarka’da yayımlanmış bir monografiydi; daha sonra İspanyolcaya çevrilmiş ve İspanya’da Geçiş süreci sırasında gizlice yayımlanmıştır. Bu kitap, Marksist bir bakış açısıyla mevcut eğitim sistemini eleştirdiği için birçok ülkede yasaklanmıştır.
[2] Christos Sartzetakis, Grigóris Lambrákis davasında sorgu yargıcıydı (bu dava Z romanına ve filmine ilham vermiştir); daha sonra 1985–1990 yılları arasında, PASOK adına Helen Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı olmuştur.
[3] Eleni Varikas, Penser le sexe et le genre, PUF, Paris, 2006, s. 65
[4] Eleni Varikas, La Révolte des Dames. Formation d’une conscience féministe en Grèce, Archives Historiques, Atina, 1987.
[5] Eleni Varikas, Les rebuts du monde. Figures du paria, Stock, Paris, 2007.
[6] Eleni Varikas, « L’intérieur et l’extérieur de l’État-nation. Penser… outre », Raisons politiques, no. 21, 2006, s. 5-19.
Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi
