Son iki yıl içinde sömürgeci söylem, 7 Ekim olaylarını ve ardından İsrail Devleti tarafından gerçekleştirilen soykırımı bağlamından kopararak sunmuştur; sanki şiddete başvurmanın hiçbir nedeni yokmuş gibi, sanki bu olay Filistin halkına yönelik yüz yıllık Siyonist sömürgeleştirmenin doğrudan sonucu değilmiş gibi. 7 Ekim olayları, öncesinde yaşananların bütünü dikkate alınmadan anlaşılamaz.
Bugün Filistin üzerine düşünmek
Bir yüzyıldan uzun süredir Filistin – toprağı ve halkı – küresel güçler ve rejimler tarafından kurulan ve desteklenen sömürgeci, emperyalist ve soykırımcı bir projeye maruz kalmaktadır. Bu süreç, XIX. yüzyılın sonlarında Filistin topraklarında ilk Siyonist yerleşimlerle başlamış, 1917’de Balfour Deklarasyonu ile devam etmiştir – bu deklarasyon, Avrupa’dan gelen yerleşimcilerin sömürgeci hedefleri uğruna Filistinli yerli halkın haklarını yok saymıştır – ve 1948’deki Nakba ile sürmüştür. Bugün ise Gazze’de soykırımın yoğunlaşması ve özellikle Batı Şeria’da tüm Filistin genelinde Siyonist sömürgeci şiddetin tırmanmasıyla devam etmektedir.
XIX. yüzyılda başlayıp günümüze kadar süren bu süreç, kalıcı bir Nakba’dır: Filistinlilerin varlığını ortadan kaldırmak ve onların evlerinin ve bedenlerinin yıkıntıları üzerinde emperyal bir yapı kurmak amacıyla, zorla yerinden etme, toprak gaspı, Filistin kimliğinin silinmesi ve etnik temizlikten oluşan, süreklilik arz eden bir projedir.
İsrail, ırksal kapitalizmin yapıları içinde yer alan Siyonist ve sömürgeci bir rejim olarak anlaşılmalıdır. Kapitalizm özünde ırksallaşmıştır. Varlığı ırksal hiyerarşiden ayrı düşünülemez; bu hiyerarşi, ırksallaştırılmış insanların, beyaz olmayanların ve Güney toplumlarının sistematik baskı ve sömürüsüne yol açar. Bu, söz konusu toplulukların sürekli boyunduruk altına alınması ve her düzeyde sömürülmesi olmadan varlığını sürdüremeyen bir ekonomik sistemdir; bu da onun temelde adaletsiz ve eşitsiz yapısını açıkça ortaya koyar.
Apartheid ise yerleşimci sömürgeciliğe içkin olan şiddetin bir başka tezahürüdür ve derin biçimde kök salmış ırksal baskı ve sömürü dinamikleri dikkate alınmadan ele alınamaz. Filistin’de, başlangıcından bu yana, kapitalizmden bağımsız bir yerleşimci sömürgecilik hiçbir zaman var olmamış, aynı şekilde ırksallaştırma boyutu olmadan bir kapitalizm de olmamıştır.
Bu nedenle, analitik bir bakış açısından, liberal perspektifteki apartheid ve insan hakları çerçevesinin derin ve radikal bir biçimde sorgulanması gerektiğini düşünüyorum. Apartheid’i kendi başına bir son olarak ele almak sınırlayıcıdır; çünkü bu kavram, çok daha geniş ve derin bir yapısal şiddet sisteminin parçasıdır. Hukuki bir ayrımcılık durumunu tanımlar, ancak dayandığı sömürgeci projeyi açıklamaz. Güney Afrika’da olduğu gibi hukuki ve kurumsallaşmış bir ayrım ve baskı rejimine işaret eder; ancak Filistin söz konusu olduğunda İsrail Devleti yalnızca ayrımcılık ve segregasyon uygulamakla kalmaz, aynı zamanda yerli nüfusu yerinden eder, ortadan kaldırır ve yerine başkalarını koyar. Bu, yerli nüfusu silerek yerine başka bir nüfus yerleştirmeyi amaçlayan yerleşimci sömürgecilik olarak adlandırılır. Apartheid sistem içinde ayrımcılığı örgütlerken, yerleşimci sömürgecilik sistemin temeli olarak yerli nüfusu ortadan kaldırmayı hedefler.
Gerçekten de hukuki dil, Filistin’deki deneyimin bütününü yansıtmaz; çünkü tüm bu süreçler, doruk noktasını Nakba’da bulan sömürgeci yerleşim rejimine yönelir. Rabea Eghbariah’ın belirttiği gibi:
“Nakba’yı bir suç olarak anlamak ve ona uluslararası hukuk çerçevesinde tanınma sağlamak gerekir (…) Filistin, ancak kalıcı Nakba kavramı üzerinden doğru biçimde anlaşılabilir; bu, apartheid, soykırım ve süresiz işgal suçlarıyla iç içe geçen, ancak aynı zamanda kendi temelleri, yapıları ve amaçları olan silinmez bir trajediyi ifade eden, insanlığa karşı açık bir suçtur. Filistin sorununun gerçekten çözülebilmesi için uluslararası toplumun kalıcı Nakba gerçeğiyle yüzleşmesi gerekir. Nakba’nın evrensel bir kavram olarak – uluslararası normlar tarafından tanınan ve yasaklanan bir kavram olarak – kabul edilmesi, Filistin’de adil ve kalıcı bir çözümün ilk adımıdır.” (Rabea Eghbariah, 2024)
Filistin’de feminist hareket
Feminizm Batı’ya özgü bir icat değildir: Özgünlük ile gelenek, ithal feminizmler ile yerel feminizmler
Filistin bağlamında feminist mücadele, her zaman sömürgecilik karşıtı kurtuluş mücadelesinin temel bir unsuru olmuştur: Biri diğerinden hiçbir zaman bağımsız var olmamıştır. Bu nedenle, yerel ve konumlanmış bir Filistin feminist hareketi üzerine düşünmek, onun her zaman içinde yer aldığı sömürgecilik karşıtı mücadele bağlamı dikkate alınmadan mümkün değildir. Dolayısıyla ulusal mücadele ile toplumsal mücadele arasında bir karşılıklı ilişki ya da diyalektik bir gerilim bulunmaktadır. (Kandiyoti, 1991; Sayigh, 1981)
Ulusal kurtuluş hareketi, bazı bağlamlarda, ulusal özgürlük mücadelesinin toplumsal ve toplumsal cinsiyet gündeminin önüne geçmesi durumunda, feminist örgütler için bir engel teşkil etmiştir. Ayrıca, toplumsal cinsiyete dair geleneksel ve ataerkil bir anlayış, karma mücadele alanlarında da varlığını sürdürmüştür; burada kadın militanlar, direnişin örgütlenmesinde temel bir rol oynamalarına rağmen, bakım ya da ev içi emekle ilişkilendirilen görevlere itilmişlerdir. Bu sorumluluklar hem yaşamın yeniden üretimini hem de hareketin sürekliliğini güvence altına almıştır. (Giacaman, Sabbagh, 1996’da aktarıldığı üzere; Hasso, 2005; Jad, 2018; Kuttab, 1989; Taraki, 2006)
Bu gerçeklikle karşı karşıya kalan Filistinli kadınlar, 1978’den itibaren, kendi feminist programlarını formüle edebilmek için karma olmayan alanlar kurmuşlardır. Bu program ulusal kurtuluş mücadelesiyle bağlantılı olmakla birlikte ona tabi değildir. Bunun en sembolik örneği, laik ve Marksist sol bir çerçevede faaliyet gösteren Filistin Kadın Eylem Komiteleri Federasyonu’nun kurulmasıdır. Bu yapı daha sonra FKÖ’nün dört ana ideolojik ve siyasi akımında temsil edilmiştir (Jad, 2018): Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC), Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi (FDHKC), Komünist Parti ve El Fetih; bunların her biri kendi kadın komitelerine ve karma olmayan örgütlenme alanlarına sahipti. (Kuttab, 1993: 73)
Bu direniş çerçevesi, kadın militanlar arasında feminist bir bilincin ortaya çıkmasını teşvik eden siyasal öz-örgütlenme alanları açmış ve böylece feminist hareketin daha önce benimsediği biçimlere kıyasla bir dönüm noktası oluşturmuştur. 1903’ten 1948’e kadar uzanan önceki dönem, belirgin biçimde yardım odaklı bir karakter taşımaktaydı: Bu dönemde üst-orta sınıf kentli kadınlardan oluşan hayır kurumları, mülteci ailelere ve tutuklulara destek sunuyordu.
Buna karşılık, 1970’lerin sonlarında gelişen feminist bilinç, sınıf, toplumsal cinsiyet ve ulus meselelerini eşzamanlı ve birbirine bağımlı biçimde ele alan bir perspektif etrafında şekillenmiş ve bu yaklaşım günümüze kadar varlığını sürdürmüştür. (Giacaman, 1996; Jad, 2018; Kuttab, 2010) Bu feminist bilinç, Birinci İntifada sırasında zirveye ulaşmış, bu dönemde Filistinli kadın hareketi hem siyasal direnişte hem de toplumsal alternatiflerin inşasında hayati bir rol oynamıştır. Halk komiteleri ve özellikle sol ile bağlantılı taban örgütleri aracılığıyla kadınlar, yalnızca mücadelenin koordinasyonunda kilit sorumluluklar üstlenmekle kalmamış, aynı zamanda karşılıklı dayanışma ve öz-yeterlilik ağları da kurmuşlardır; özellikle sokağa çıkma yasaklarından etkilenen kırsal bölgelerde. Bu girişimler arasında alternatif eğitim, cinsel sağlık ve üreme sağlığı, şehit ve tutuklu ailelerine destek, topluluk bahçeleri ve İsrail ürünlerine yönelik boykotlar yer almaktadır.
Bu bağlamda güçlenme, soyut ya da liberal bir teoriden hareketle değil, kolektif ve gündelik pratikler aracılığıyla hayata geçirilmiş; kadınların özerklik hakkı, hareket özgürlüğü ve kamusal katılımı merkeze alınmıştır. Feminist strateji, sınıf, toplumsal cinsiyet ve sömürgeci işgal boyutlarını aynı anda ele alan kesişimsel ve birbirine bağlı bir perspektif benimsemiş; kentli, kırsal ve mülteci kadınları ortak bir özgürleşme projesi etrafında bir araya getirmiştir.
Bu kolektif güçlenme süreci – aşağıdan yukarıya, dönüştürücü ve sömürgecilik karşıtı bir nitelik taşıyan – aynı anda hem toprağın özgürleşmesini hem de toplumsal ve toplumsal cinsiyet ilişkilerinin dönüşümünü hedeflemiştir. Kadınların üretim kooperatiflerine, okuryazarlık programlarına ve mesleki eğitim faaliyetlerine katılımı sayesinde, hareket hem kamusal alanda hem de özel alanda ataerkil hiyerarşileri sorgulamıştır.
Böylece, feminist talepleri çoğu zaman ikincilleştiren baskın ulusal gündemle yaşanan gerilimlere rağmen, kadınlar seferberliğin açtığı alanlardan yararlanarak toplumsal cinsiyet bilincini mücadeleye dahil etmişlerdir. İşgalin maddi koşulları tarafından inşa edilen ve biçimlendirilen bu radikal biçimde bağlamsal feminizm, güçlenme kavramını kişisel ve siyasal kurtuluşun kolektif ve diyalektik bir süreci olarak yeniden tanımlamıştır. Bu yaklaşım, mücadelede kitlesel ve yaygın bir halk seferberliğini hedeflemiştir. Sonuç olarak, Peteet’in (1991) vurguladığı gibi, kadınların siyasal katılımı yalnızca kadınlar ile erkekler arasındaki ilişkileri değil, kadınların kendi aralarındaki ilişkileri de derinden dönüştürmüştür.
“Bu devrimci yıllarda, feminist toplumsal gündem teorik terimlerle tartışılmıyordu; somut olarak hayata geçiriliyordu. Örneğin kadınların hareket etme hakkı talebi. Gece yarısına ya da birlere kadar dışarıda kalıyor, sokaklarda dolaşıyorduk; gösterilerde kadınlar vardı. Bir yerden diğerine seyahat ediyorduk. Feminist taleplerimizin gerçek bir uygulanışı söz konusuydu.” (Soraida Hussein ile yapılan görüşme)
Öte yandan Filistinli akademisyenler, İsrail baskı yapılarının Filistin toplumunun kadınlarla ve cinsel/toplumsal cinsiyet muhalefeti içindeki kişilerle olan ilişkilerini nasıl engellediğini uzun uzun teorize etmişlerdir; bu gruplar ayrımcılığa maruz kalmakta ve en ağır yükleri taşımaktadır. (Hammami, 1995) Bu durum, çifte bir baskı sisteminden kaynaklanır: Bir yandan işgal ve yerleşimci sömürgecilik tarafından dayatılan şiddet ve sürgün, diğer yandan toplumun kendi içindeki ataerkillik.
Örneğin birçok çalışma, yoğun İsrail kontrolü dönemlerinde (yol kontrolleri, kitlesel tutuklamalar, sokağa çıkma yasakları ve toplu cezalandırmalar gibi) ataerkil şiddet oranlarının daha yüksek olduğunu göstermiştir. Ayrıca bazı yazarlar, İsrail’in politik olarak aktif kadınlara yönelik baskısının artması nedeniyle, işgalin kadınların geleneksel toplumsal cinsiyet rollerine daha fazla tabi kılınmasını güçlendirdiğini ya da bunun zeminini hazırladığını ileri sürmektedir.
Bu bağlamda, cinsel taciz, tehditler ve hapsedilme, İsrail Ordusu tarafından halk direnişini engellemek amacıyla yaygın olarak kullanılan pratikler haline gelmektedir. (Abdo, 2014; Hawari, 2019)
Aynı zamanda feminist epistemoloji ve aktivizm, “teröre karşı savaş” sırasında pekişen küresel İslamofobi çerçevesinin son derece farkındadır. Bu çerçevede, Oryantalizm ve onun mirası güçlü biçimde eleştirilmiştir; çünkü bunlar Batı’nın üstünlüğünü kuran ve Avrupa egemenliğini meşrulaştıran eski sömürgeci mantrayı pekiştirmiştir. Oryantalizmin dogmaları – geri kalmışlık, harem, egzotizm, gelenek, muhafazakârlık, din – yalnızca Batı’yı Doğu karşısında ahlaki olarak üstün bir konuma yerleştirmekle kalmaz, aynı zamanda askeri kontrolü, sömürgeciliği, hegemonya kurmayı ve askeri müdahaleleri de meşrulaştırmıştır; bu müdahalelerin insanların maddi yaşamı üzerindeki etkileri günümüze kadar sürmektedir.
Arap feministleri, özellikle de Filistinli olanlar, Oryantalizmle açıklanan “ötekilik” inşasının, Arap ve Müslüman kadınların ve LGBTQI+ bireylerin bedenleri ve özerklikleri üzerinden nasıl kurulduğunu incelemişlerdir. Bu nedenle hem akademik alanda hem de aktivizm içinde, “Arap kadını pasif bir kültür ve din kurbanıdır” mitini yıkmak için çalışmışlar; Arap kadınlarının çok yönlü eylem biçimlerini ortaya koymuş ve liberal kavramları eleştirel ve sömürgecilik karşıtı bir perspektifle sorgulamışlardır.
Aynı şekilde, feminist epistemoloji ve toplumsal hareketler aracılığıyla, baskıdan kurtuluşun ve güçlenmenin Filistin’de farklı anlamlara sahip olduğunu göstermektedirler. Baskı altında olmak ne demektir? Güçlenmiş olmak ne demektir? Siyasal eylem kavramını kim tanımlar? Bu kavram hangi programa hizmet eder? Bu kategoriler, üretildikleri bağlamın dışına taşındıklarında ne gibi etkiler yaratır?
“Özgürleşme, eşitlik ve haklar evrensel bir dilin parçası mıdır? Farklı insan grupları için daha anlamlı olabilecek başka özlemler olabilir mi; örneğin savaşsız ve şiddetsiz bir yaşam?” (Lughod, 5: 2006)
Oryantalist ikiliklerin ve kadınların özgürleşme eksikliğini sözde muhafazakâr kültüre ve İslam’a bağlayan Batılı kültürelci bakışın ötesinde, sömürgecilik sonrasına odaklanan feministler, kadınların baskısını anlamak için başka analiz alanları ortaya koymaktadır: Otoriterlik, ataerkillik, devlet, askeri müdahaleler, emperyalizm ve kültürle eleştirel bir ilişki kurma gerekliliği. Feminizmler, modern ile geleneksel arasındaki katı karşıtlıkları reddederek, neoliberal ve yeni muhafazakâr program ve politikalara yönelik radikal bir eleştiriden doğan kendine özgü bir feminizm arayışı içinde hareket eder. Bu feminizm, toplumsal cinsiyeti jeopolitik bir savaş alanının işareti olarak eleştirel biçimde analiz eder ve eşitsizliklerin ancak sömürgeleştirme ve askeri müdahaleler bağlamında anlaşılabileceğini vurgular.
Filistin’de feminist hareketin birinci İntifada’dan bu yana nasıl evrildiğini ve o dönemde ortaya çıkan eylem ve güçlenme yapılarının günümüze kadar nasıl sürdüğünü anlamak için, “Oslo” olarak adlandırılan anlaşmalar üzerinde durmak gerekir.
Neoliberal barış paradigması, STK’laşma, Filistin Yönetimi ve Oslo: Tarihin nasıl tekrar ettiği
Oslo Anlaşmaları, 1993 yılında Filistin Kurtuluş Örgütü ile İsrail Devleti arasında imzalanmış ve bir barış süreci olarak sunulmuştur; ancak gerçekte Filistin direnişini etkisizleştirmeyi, Siyonist sömürgeci yapıları pekiştirmeyi ve Filistin toprakları üzerindeki kontrol ile şiddeti yoğunlaştırmayı amaçlayan yeni bir sömürgeci strateji olarak işlev görmüştür. Bu anlaşmalar, Birinci İntifada’nın kesin sonunu işaret etmiş ve daha derin bir Siyonist sömürgeciliğin temellerini atmıştır; bu süreç, İkinci İntifada’nın patlak vermesinde belirleyici bir etken olarak yorumlanmıştır.
Dolayısıyla Oslo, İsrail’in neoliberal barış söylemini araçsallaştırdığı neoliberal paradigmanın yürürlüğe girişini simgeler. Bu durum, çatışmanın sona erdiği, “çatışma sonrası” bir döneme girildiği ve artık uzlaşmaya odaklanılması gerektiği fikrine yanıt olarak STK’ların sayısında dramatik bir artışa yol açmıştır.
Böylece Filistin halkının özgürleşmesine yönelik devrimci mücadele çerçevesinden, İsrail ile ilişkilerin normalleştirilmesine ve fiilen onun tanınmasına geçilmiştir. Bu anlamda Oslo, Tabar’ın ifade ettiği gibi, başka araçlarla yürütülen bir savaş anlamına gelmiştir. Ve nihayetinde bu süreç, barışsız, haksız, adaletsiz ve sömürgecilikten arınmadan yoksun bir süreç olarak kalmıştır.
Oslo Anlaşmaları ve feminist hareket üzerindeki etkisi
Oslo, aktivizm ve feminist hareket üzerinde, onu STK’lar etrafında yeniden yapılandırarak olumsuz bir etki yaratmıştır. “STK’laşma” olarak adlandırılan profesyonelleşme süreci nedeniyle, feminist harekette ve taban hareketlerinde önemli bir çözülmeye yol açmıştır. Bu süreç, sözde kalkınma endüstrisi ve bağışçı rejimiyle bağlantılı olup, yeni kurulan Filistin Yönetimi’nin sürdürülmesi ve korunması amacıyla şekillenmiştir.
STK’laşma ile kastettiğimiz şey yalnızca söylemde ve taleplerde neoliberal eğilimlerin benimsenmesi değil, aynı zamanda hangi önceliklerin ve siyasi gündemin “en önemli” sayılacağının kontrol altına alınmasıdır. Bu süreç, Birinci İntifada sırasında ortaya çıkan özerk feminist ve taban mobilizasyonu yapılarından uzaklaşarak, “politik” ile “teknik” olan arasında bir ayrım yapma mantrası üzerinden piyasa odaklı ve kapitalist bir yaklaşımı dayatmıştır. Böylece, kendi bağlamına kök salmış kolektif ve halk temelli bir güçlenme anlayışından (Birinci İntifada örneğinde olduğu gibi), neoliberal kapitalizme özgü bireysel bir boyuta geçilmiştir.
O dönemde hâkim olan söylem şöyleydi:
“Siyaseti siyasetçilere bırakın ve kendi profesyonel deneyiminize odaklanın. Kadınları hukuk yoluyla, eğitim yoluyla güçlendirmeliyiz. Kadınların kapasitelerini geliştirin, ancak Siyonist sömürgecilikten, ırkçılıktan ya da ataerkillikten söz etmeyin. Sadece erkek şiddetinden bahsedin.” (Samia Butmeh, 2023)
Günümüzde başlıca eğilimler ve toplumsal cinsiyet projelerindeki yaklaşım hataları: Erkek şiddetinin aşırı görünür kılınmasının sömürgeci şiddeti nasıl gölgelediği
“Görünüşe göre bu kurumların bazıları, kadınların özgürleşmesinin ne anlama geldiğine dair yanlış bir anlayışa sahip; çünkü her şeyi siyasal katılım fikrine indirgemektedirler. Bence artık Gazze’deki feministlerden, Arap ülkelerinden, Müslüman ülkelerden feminizmin ne anlama geldiğini öğrenmelerinin zamanı geldi. Bizim için feminizm adalet demektir, topraklarımızın özgürleşmesi demektir; çünkü kendi ülkemde iki kilometreden fazla hareket edemiyorsam, haklarımı nasıl geliştirebileceğimi hayal edemem.” (Raya Ziadah ile yapılan görüşme, 2023)
Çok taraflı kurumların belirlediği güçlenme kriterleri önemli eksiklikler barındırmaktadır. Kavramın kendisi, 1970’lerde feminist hareketlerle bağlantılı oldukça radikal fikirlerle ortaya çıkmış olsa da, zamanla hem ekonomik hem de siyasi açıdan bireyci bir yöne evrilmiştir. Arap İnsani Gelişme Raporu’na göre, Arap kadınlarının güçlenmesi için üç temel unsur teşvik edilmelidir: İşgücü piyasasına katılım, eğitim ve bireysel haklar.
Ancak burada şu sorular ortaya çıkmaktadır: Eğitimden söz ettiğimizde, kamusal ve nitelikli bir eğitim mi kastediyoruz? Çalışma dediğimizde, ücretli istihdam mı yoksa kayıt dışı ve güvencesiz ekonomi mi? Bireysel hakların savunusu, Filistin gibi devletin ve kamusal hizmetlerin bulunmadığı bağlamlarda, kolektif ve toplumsal yaşam için hayati öneme sahip olan karşılıklı dayanışma ağlarını ve aile temelli destek sistemlerini göz ardı etmektedir.
Sorun, bu eksenlerin kendisinde değil; bu programlar başka bir bağlamda uygulandığında, onları yaratan ve tasarlayanların o toplulukların kadınları olmaması, aksine Avrupa bağlamında geliştirilmiş ve sonra evrenselleştirilerek her yere uygulanmaya çalışılan, siyasal eylemliliğe dair önkabullere dayanmasıdır; üstelik bu yapılırken yerel özgüllükler dikkate alınmaz.
Örneğin Filistin’de “eylemlilik” meselesi kadınların kendisinde değildir. Sorun, kadınları çevreleyen ve onları marjinalleştiren yapılardadır; sahip oldukları becerilerden bağımsız olarak. Samia Buthmeh’in de savunduğu gibi, tüm Filistinli kadınların doktora derecesine sahip olduğunu varsaysak bile, erişebilecekleri bir işgücü piyasası olmadığı için bu piyasaya dahil olamazlar. Ayrıca, işgücü piyasasına katılımın kendiliğinden özgürleştirici olduğu fikri de sorunludur; çünkü bu, kişisel tatmini işinde bulan ve kendisine bağımsızlık sağlayan bir gelire sahip olan Avrupalı orta sınıf kadın modeline dayanmaktadır. Oysa emek kendi başına özgürleştirici değildir; ancak emek haklarıyla birlikte olduğunda bu niteliği kazanabilir. (Tabar, 2005; Abu Lughod, 2013)
Bir diğer önemli eğilim, toplumsal cinsiyet eşitliğini biçimsel ve kurumsal siyasal katılım olarak anlamaktır. Bu nedenle projeler, kadınların siyasal savunuculuk alanında eğitilmesini içermiştir. Ancak gerçek şu ki, kadınlar haklarının farkında olsalar bile, içinde bulundukları yerleşimci sömürgecilik bağlamı nedeniyle yapısal dönüşüm olanakları sınırlıdır; ayrıca Filistin Yönetimi, Siyonizmle kurduğu ittifak çerçevesinde cinsel ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti bir siyasal caydırma aracı olarak kullanmaktadır.
Öte yandan, erkek şiddetinin aşırı görünür kılındığı bir durum söz konusudur. Son yıllarda Filistinli STK’lar, akademik çevreler ve uluslararası bağışçılar arasında, toplumsal cinsiyete dayalı şiddetle mücadeleye diğer meselelerin önüne geçecek biçimde öncelik verilmesi yönünde bir eğilim ortaya çıkmıştır; bu yaklaşım özellikle “Aile Statüsü Yasası”nın reformuna ve CEDAW’a odaklanmaktadır. Ancak hukuki çerçeveye aşırı bağımlılık, Filistinli mücadelenin ve siyasal tahayyülün sınırlandırılması ve daraltılması gibi zararlı sonuçlar doğurmuştur. Bunun çarpıcı bir örneği, “Filistinlilerin mülksüzleştirilmesinin sömürgeci projenin bir parçası olarak değil, bir insan hakları ihlali olarak tanımlanmasıdır” (Lena Meari Al Assad, 2022).
Daha derine inildiğinde, cinsel ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddetle mücadeleye odaklanan insan hakları söyleminin aşırı görünürleşmesi, misogin şiddetin görünür hale geldiği algı alanlarını basitleştiren bir yaklaşım olarak ortaya çıkar.
Daha önce toplumsal cinsiyet şiddetinin farklı biçimlerinin ciddiyeti ve bu zararları çevreleyen sessizlik üzerine marjinal feminist kaygılar olarak kalan meseleler, bugün yönetişim, insan hakları, kalkınma ve insani yardım alanlarını yeniden tanımlayan güçlü küresel kurumlar ve pratikler ağının merkezine yerleşmiştir; bu durum 11 Eylül sonrası küresel güvenlik mantıklarıyla uyumludur. Dolayısıyla, küresel toplumların giderek daha fazla güvenlikçi hale gelmesi ve 11 Eylül sonrası “Teröre Karşı Savaş” olarak bilinen süreçte jeopolitik düzeyde özgürlüklerin daralması ile toplumsal cinsiyete dayalı şiddetle mücadeleye odaklanan insan hakları söyleminin aşırı görünürleşmesi arasında doğrudan bir ilişki vardır. (Kevorkian, Hammami, Abu Lughod, 2023)
Toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, uluslararası yönetişim ve hukuk içinde güçlü bir gündem haline gelmiştir. Devlet egemenliği ve küresel güvenlik pratiklerine giderek daha fazla entegre edilmiştir. Ancak bu durum, ırk, toplumsal cinsiyet ve şiddet hakkında daha derin gerçeklikleri örten bir dizi varsayımı da beraberinde getirir. Günümüzde, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve failleri çoğu zaman uzak, “vahşi” ve ırksallaştırılmış coğrafyalara yerleştirilir; mağdurlar bedenlerine yönelik tekil bir ihlal olan şiddete maruz kalan kişiler olarak temsil edilir ve liberal Batı (işgalci orduları ve barış gücü birlikleri dâhil) onları koruyacak ve kurtaracak aktör olarak sunulur. (Abu Lughod, Hammami, Kevorkian, 2023) Böylece “uluslararası toplum”, Irak, Suriye ya da Kongo Demokratik Cumhuriyeti gibi çatışmaların tarihsel analizi aksini gösterse de, bu şiddetten bağımsız ve masum bir özne olarak görünür. (Abu Lughod, Hammami, Kevorkian, 2023)
Son yirmi yılda gelişen ve kadınlara yönelik toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti düzenlemeyi hedefleyen düzenleyici/biyopolitik proje, ontolojik ayrımları yeniden üretmektedir. Artık yalnızca “beyaz kadınların kahverengi kadınları kahverengi erkeklerden kurtarması” (Spivak) anlatısı değil; Birleşmiş Milletler bürokratlarından uluslararası STK’lara, insani yardım çalışanlarından özel güvenlik şirketlerine, askeri uzmanlardan BM barış misyonlarına, insan hakları hukukçularından üst düzey yönetişim uzmanlarına kadar uzanan geniş bir aygıt bu gündemi şekillendirmektedir. (Abu Lughod, Hammami, Kevorkian, 2023)
Sonuç olarak, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet gündemi, feminist aktivistlerin önlemeye, hafifletmeye ya da ortadan kaldırmaya çalıştıkları şiddetin üretiminde emperyalizmle doğrudan ya da dolaylı biçimde kurulmuş olan ortaklığı gizleme işlevi de görmektedir (Abu Lughod, Hammami, Kevorkian, 2023).
Filistin’de toplumsal cinsiyet projelerinin dikkate alması gereken iyileştirme önerileri
Maddi gerçekliği dikkate almak, iktidarın kapsamlı bir analizini yapmak ve “işgücü piyasasına katılım ne kadar artarsa ve mesleki beceriler ne kadar gelişirse, toplumsal cinsiyet özgürleşmesi de o kadar artar” şeklindeki neoliberal feminizm varsayımında kalmamak gerekir. (Butmeh, 2023; Assad, 2023; Tabar, 2023) Görüldüğü gibi, yalnızca işgücü piyasasına katılım ve siyasal savunuculuk eğitimi, burada ayrıntılandırılan yapısal şiddetin köklerini ele almamakta; bu da Filistinli kadınların eylemliliği önünde bir engel oluşturmaktadır.
Küresel Güney feminizmleri ve ulusötesi feminizmin mücadeleleri sayesinde (Talpade Mohanty, 2003), artık Küresel Güney’den kadınların pasif kurbanlar olarak temsil edilmediği yönünde somut değişimler gözlemlenmektedir. Kadınların koşullara göre karar alma ve seçim yapma kapasitesine giderek daha fazla dikkat çekilmektedir. Ancak bu yönelim, kalkınmanın içkin ırksal ve kapitalist hiyerarşilerini sorgulamadığı sürece, dar bir “eylemlilik” vurgusuna hapsolabilir; böylece şiddeti üreten yapıları dönüştürmek yerine, baskıcı bir sistem içinde hayatta kalmanın yönetilmesiyle sınırlı kalır.
Bu nedenle eylemliliği farklı bir biçimde anlamak zorunludur: Neoliberal bireyci meritokrasiden ziyade kolektif olarak işleyen ve kök salan bir süreç olarak. Bu bağlamda, neoliberal modele karşı çıkan, kaynakların yeniden dağıtımını talep eden, piyasa mekanizmalarını sorgulayan ve neoliberal demokratik devletin şiddetiyle yüzleşen hareketlerin gelişimini teşvik etmek esastır. (Wilson, 2017).
Bu çerçevede, hesap verebilirlik, sömürgecilikten arınma ya da kalkınmanın dönüştürülmesi için bir araç olarak dahil edilmelidir (Linda Tabar, 2017); ayrıca tazminat ve telafi politikaları üzerine düşünmeye başlanmalıdır.
Aynı şekilde, yerel bağlamı yabancılaştıran “güçlenme” projeleri terk edilmeli; bunun yerine kolektif bilgi ve öğrenmeyi, hayatta kalma stratejilerini, karşılıklı dayanışmayı ve siyasileşmeyi güçlendiren projelere öncelik verilmelidir. Bu noktada, Birinci İntifada sırasında ortaya çıkan öz-yönetimli kooperatif deneyimlerine geri dönmek önemlidir: Bu deneyimler, toprak özgürleşmesi ve toplumsal cinsiyet özgürleşmesi hareketleri içinde, sömürgecilik karşıtı özgürleşmenin özgün ve pratik bir biçimini temsil eder. Bu çerçevede, kendi ekonomisini kurma fikri yalnızca yatırım/kâr gibi ekonomik terimlerle değil; İsrail ürünlerini boykot etmek ve alternatif olarak kendi üretimini gerçekleştirmek için bir öz-yönetim ve egemenlik biçimi olarak kavranmıştır. Ayrıca bu yapılar, antikapitalist bir çerçevede ekonomik ve toplumsal bir dayanışma ağına dönüşmüştür. Bu nedenle Birinci İntifada modeline dönmek, özgün bir eylemlilik ve sömürgecilik karşıtı mücadele biçimi sunar.
Dolayısıyla, kadınların güçlenmesini mevcut hiyerarşiler içinde bir yükselme olarak değil, bu yapıları sorgulayan bir kaldıraç olarak gören yerli, kolektif bilgi ve deneyimlerin yeniden kazanılması hayati önemdedir. Feminist mücadelenin tutukluların ve şehitlerin savunusunu, sendikal mücadeleyi, kır-kent bağlantısını, Siyonizm tarafından yıkılan evlerin yeniden inşası için dayanışma ağlarının kurulmasını, alternatif eğitimi, toprağın savunusunu ve geniş tabanlı sürekli halk seferberliğini öncelediği yerel mücadele biçimlerine yeniden dönmek gereklidir.
Filistinli kadınları ve cinsel/toplumsal cinsiyet muhalefetini yalnızca “hak talep eden” öznelermiş gibi görmekten vazgeçmek, onları toprağın, bedenin ve sınıfın özgürleşmesini hedefleyen daha geniş bir mücadelenin siyasal öznesi olarak anlamak gerekir. Gücü kesişimsel ve sistemik biçimde ele alan, yerel, köklü ve radikal bir özgürleşmeci feminizmi desteklemek esastır. Özellikle de Fayrouz Sharqawi’nin belirttiği gibi, uluslararası hukukun “elitist bir biçimde işlediği, halktan kopuk olduğu ve beyaz bir kamuya hitap edecek şekilde tasarlandığı; Avrupa’nın ise İsrail’in büyük bir ortağı olduğu” bir bağlamda.
Bu nedenle feminist ve toplumsal cinsiyet perspektifine sahip projeler, müdahalelerinin merkezine toprağın savunusunu yerleştirmelidir: Filistin tarımını ayakta tutanların direncini güçlendirmek ve onları İsrail işgalinden kaynaklanan çok yönlü şiddete karşı desteklemek gerekir. Ayrıca, tarımsal topluluklarda gelişmiş ve bugün hâlâ uygulanan yerli dayanışma ve direniş sistemleri desteklenmelidir. Çünkü Samia Butmeh’in ifade ettiği gibi, “toprak mücadelenin merkezindedir, çatışma toprak üzerinedir; onu korumazsan kaybedersin. Bu politik bir meseledir.”
Dolayısıyla bu baskı sistemlerini ortadan kaldırmak ve sömürgecilik ve ırkçılık karşıtı bir pratik temelinde küresel karşılıklılık yapıları inşa etmek zorunludur; Filistin’in, Batı dünyasını kesen sömürgeci, otoriter, güvenlikçi ve faşizan yönelimi somutlaştırdığı kabul edilmelidir. Sömürgecilikten arınma ve Filistin’in özgürleşmesi ile bugün sömürgecilik, ırkçılık ve ırksal kapitalizmin şiddetine maruz kalan tüm Küresel Güney halklarının kurtuluşu için eleştirel bir anlayışın ve kolektif eylemin geliştirilmesi hayati önemdedir.
Bu tarihsel anda, sömürgecilik karşıtlığı Siyonist ve sömürgeci aygıtın bütünüyle tasfiyesini, aynı zamanda Filistin Yönetimi ve onun neoliberal rejiminin ortadan kaldırılmasını ve toprakların iadesinin sağlanmasını gerektirir. (Tabar, 2017: 11) Ve her şeyden önce, Filistin halkının özgürlük mücadelesine ilişkin taleplerine, anlatısına ve mücadelesine saygı göstermek gerekir. Samia Butmeh’in belirttiği gibi, Filistinli kadınlar olarak “barışı istediğimiz için değil, özgürleşme ve özgürlük istediğimiz için – silahlı, silahsız mücadele ve boykot yoluyla – sömürgeciliğe direnmeliyiz.” Biz müttefikler için bu yaklaşımı esas almak zorunludur.
Leila Serra Badran, Filistinli-Katalan bir araştırmacı ve aktivisttir. Beşeri Bilimler (UPF) mezunudur ve Sosyal Hareketler ile Uluslararası Çatışmalar alanında yüksek lisans yapmıştır. (UAB) Orta Doğu’da Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları (SOAS) ile LGBTQI+ mücadelelerinin araçsallaştırılması, homonasyonalizm ve “pinkwashing” konularında uzmanlaşmıştır.
Viento Sur için Katalancadan çeviren: Loles Oliván Hijós
Kaynakça
Abdo-Zubi, Nahla (2014) Captive Revolution: Palestinian Women’s Anti-Colonial Struggle within the Israeli Prison System. Londra: Pluto Press.
Abu-Lughod, Lila (2009).
(2013) Do Muslim Women Need Saving? Harvard University Press.
Abu-Lughod, Lila; Hammami, Rema; Selhoub Kevorkian (2023) The Cunning of Gender Violence. Duke University Press, Durham ve Londra.
Eghbariah, Rabea (2024) “Toward Nakba as a legal concept.” Columbia Law Review 124.4: 887–992.
Giacaman, Rita; Islah Jad ve Penny Johnson (1996) “For the Common Good? Gender and Social Citizenship in Palestine”. Middle East Report, no. 198: 11–16.
Hanafi, Sari ve Linda Tabar (2005) “The Emergence of a Palestinian Globalized Elite: Donors, International Organizations and Local NGOs”. Kudüs: Institute of Jerusalem Studies.
(2006) “The Women and Development Discourse and Donor Intervention in Palestine”. Gender in Conflicts: Palestine, Israel, Germany 3: 199.
Hasso, Frances S. (2014) “Bargaining with the Devil: States and Intimate Life”. Journal of Middle East Women’s Studies 10, no. 2: 107–34.
(2005) “Resistance, Repression, and Gender Politics in Occupied Palestine and Jordan”. Gender, Culture, and Politics in the Middle East. Syracuse, N.Y.: Syracuse University Press.
Hawari, Yara (2019) “The Political Marginalisation of Palestinian Women”.
Jad, Islah (1995) “Claiming Feminism, Claiming Nationalism: Women’s Activism in the Occupied Territories”.
(2007) “NGOs: Between Buzzwords and Social Movements”. Development in Practice 17, no. 4–5: 622–29.
(2010) “The Conundrums of Post-Oslo Palestine: Gendering Palestinian Citizenship”. Feminist Theory 11, no. 2: 149.
Kandiyoti, Deniz (1991) Women, Islam and the State, ed. Deniz Kandiyoti, 1–21. Londra: Palgrave Macmillan.
Kuttab, Eileen (1989) “Community Development under Occupation: An Alternative Strategy”. Journal of Refugee Studies 2: 131.
Lughod, Lila (2019) “The Romance of Resistance: Tracing Transformations of Power Through Bedouin Women”, https://www.jstor.org/stable/645251
Meari, Lena (2012) “Carceral politics in Palestine & Beyond: Gender, Vulnerability, Prison”. Center for Palestine Studies, Columbia University, 16 Nisan.
Peteet, Julie (2016) “Language Matters: Talking about Palestine”. Journal of Palestine Studies.
Sabbagh, Suha, ed. (1996) Arab Women: Between Defiance and Restraint. New York: Olive Branch Press.
Sayigh, Rosemary (1981) “Encounters with Palestinian Women under Occupation”. Journal of Palestine Studies 10, no. 4: 3–26. https://doi.org/10.2307/2536386
Shalhoub-Kevorkian, Nadera ve Sana Khsheiboun (2009) “Palestinian Women’s Voices Challenging Human Rights Activism”. Women’s Studies International Forum, özel sayı: Women, War and Conflict, 32, no. 5: 354–62.
Taraki, Liza ve Līzā Tarākī (2006) Living Palestine: Family Survival, Resistance, and Mobility Under Occupation. Syracuse University Press.
Kaynak: Viento Sur, Sayı no: 200, Mart 2026,
Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi
