Achcar bu ters tepkiye (feministlerin kullandığı terimle ifade edecek olursak backlash) içkin çelişkileri hatırlatmakta özellikle haklıdır. Business as usual’a dönüş politikaları gerçekten de kendini tahrip etme ve ekonomileri zikzak çizen bir yolağa sürükleme tehlikesini barındırmaktadır. V şeklinde toparlanmanın iki dalı arasında garantili bir simetri mevcut değildir. Bir kez daha, “düşüş” homotetik tarzda meydana gelmemiştir: Dünya ekonomisinin tüm sektörleri ve bölgeleri aynı nispette etkilenmemiştir ve aynı orantılarda yeniden harekete geçmeyeceklerdir. Neoliberal politikaların yeniden canlandırılması eşgüdümlü bir şekilde gerçekleşmeyecek ki bu da şüphesiz yeni durgunluk biçimlerine yol açan zincirleme tepkimeleri tetikleyecektir. İlk örneği emek piyasası vermektedir. Unutmamak gerekir ki kârlılık da bundan nasibini almış, iktisatçı Eric Heyer’in açıkladığı gibi esaslı bir darbe yemiştir: “İşletmeler 40 milyar Avro zarara uğradılar. Bu da işletmelerin sekiz hafta zarfında François Hollande yönetiminin sağlamış olduğu Rekabet ve İstihdam Vergi Kredisi paketinin eşdeğerini kaybetmiş oldukları anlamına gelir. Bütün bu ekonomik çaba, devletin işletmelere bu transferi karantinada kaybolup gitmiştir. Bu, işletmelerin marj oranında 3 puanlık bir düşüşe tekabül eder ki bu devasa bir rakamdır.[1]”
Her şey, ücret payını işletme kârlılığını yeniden artırmaya imkân verecek başlıca düzeltici değişkenlerden biri hâline getirecek düzeneklere doğru yol alındığına delalet etmektedir. Kısmî işsizliğin azaltılması, istihdamı koruma anlaşmaları, çalışma saatlerinin uzatılması, hızlandırılmış otomasyon[2]; bu yönelimin bütün işaretleri şimdiden ortadadır. Demek oluyor ki istihdamsız bir toparlanma, yani çalışan sayısını azami ölçüde azaltarak ekonomiyi yeniden faaliyete geçirme hedeflenmektedir. Fakat bunun karşı etkisi tüketimin toparlanmasına bir fren olur: Gerçekten de bir yandan ücret payını dondurur, hatta azaltırken, “aynı zamanda” tüketimi yeniden başlatmak mümkün değildir. Tabii eğer tüketimleri “karantinada” iken gelirleri az çok korunmuş hane halklarının “zorunlu tasarruflarının” tüketime dönüşmesine bel bağlanmıyorsa. Talep tarafındaki bu durgunluk döngüsünden kaçınmanın tek yolu eşitsizlikleri, yeterli olacağına emin bile olmadığımız tarzda kalıcılaştırmak ve şiddetlendirmektir.
Bu kısır döngü Avrupa ekonomisinin, hatta dünya ekonomisinin tamamını kapsayabilir. Ekonomilerde eş zamanlılığın yitimi aslında buna getirilecek yanıtların eşgüdümü meselesini gündeme getirir. Sağlık düzleminde, eşgüdümün neredeyse hiç olmadığı açıktır: Virüs sınır tanımıyor gibi görünse bile her ülke kendi meşrebince ve elinden geldiğince tepki vermiştir. Elimizde bir aşı (ya da aşılar) olduğunda bu sorun yakıcı bir biçimde yeniden gündeme gelecektir. Avrupa Birliği bugüne dek araştırmalar konusunda, kamu yararından başka ölçütlerle yönlendirilen özel şirketlerle ortaklıklara güvendiğine göre bu konuda ancak endişe edilebilir[3].
Ekonomini yeniden faaliyete geçmesiyle birlikte, tüm ülkeler çok eşitsiz başarı şanslarına sahip olarak metaların mübadelesindeki toparlanmadan mümkün en önemli bölümü elde etmeye çalışacaklardır. Kısa vadede en uygun araç “ücret maliyetini” düşürerek rekabette kazanmaktır: Rekabet edebilme kuşkusuz başka birçok etkene bağlıdır ama bunlarla süratli biçimde oynamak mümkün değildir. O zaman kendimizi, herkesin ya da hemen herkesin bu küçük oyunda kaybettiği sonuçta klasik bir konfigürasyon içinde buluruz: Zaten yakın geçmişte bu tür politikalar yüzünden devletlerin “bizzat kendilerinin sebep olduğu” krizlere tanık olunmuştur.
Bu arada, Avrupa bütçe politikalarının eşgüdümündeki, kuşkusuz utangaç, ilerlemeler açısından güçlü bir düzeltici mevcuttur. Sahne önünde ayak sürüyerek de olsa borçlarını karşılamak için birlikte ödünç almaya razı olan aynı ülkeler, sahne arkasında pazar payı kazanmak veya mevcut paylarını korumak için şiddetli bir rekabette karşı karşıya geleceklerdir. Bu rekabet pekâlâ, küreselleşmenin baltaladığı bir egemenliği yeniden kazanma ihtiyacından dem vuran korumacı bir eğilimle bileşik hâle gelebilecektir. Sınaî yatırımların geri göçü tematiği meşru olmakla birlikte, egemenlikçi yozlaştırmalara hizmet edebilmesi bakımından yine de önemli sorunlar çıkarmaktadır. Ankete katılanların ezici çoğunluğunun Fransa’nın tarımsal özerkliğinin, sınaî işletmelerin geri göçünün ve Fransa’daki ilaç laboratuvarlarında araştırma ve üretimin desteklenmesi yolunda görüş bildirdiğini gösteren yakın tarihli bir anket[4]bunun kanıtıdır. Birçok ülke korumacı önlemler almıştır ve Trump’ın Çin’e karşı başlatmış olduğu bilek güreşinin sertleşmesi beklenmektedir. Bu tür önlemler, meşru olmalarından, hatta uygulanabilir olmalarından bağımsız olarak dünya ekonomisinin dinamiği üzerinde durgunlaştırıcı bir baskı uygulayacak, öte yandan dünya ekonomisinin de çok farklılaşmış etkileri olacaktır.
Hücumcu rekabetçilik ile savunmacı korumacılık arasındaki bu paradoksal bileşim dünya ekonomisinin düzensizleşmesinin kalıcı bir etkenidir. Ama bu bileşim nihayetinde günümüzde çok sayıda ülkenin “yönetişimini” karakterize eden neoliberalizm-otoriterlik karışımıyla yeterince bağlamlıdır (insicamlıdır).
Finansal Konsolidasyon Bumerangı
Şu anda Avrupa ülkeleri, kamu borcunun, her halükârda krize bağlı ilave borçlanmanın toplumsallaştırılması ve parasallaştırılması yolunda adım adım ilerlemektedir[5]. Ama ortodoks argümanların geri dönüşünü beklemek gerekir. Çok düşük, hatta negatif faiz oranları nedeniyle bular günümüzde pek az yankıya sahiptir. Bazıları kendileri de pek inanmadan enflasyon korkuluğunu elinde sallayıp durmaktadır. Fransa Merkez Bankası’nın iki iktisatçısı (muhtemelen Guvernörleri François Villeroy de Galhau’nun yönlendirmesiyle sipariş üzerine) “sihirli para” diye bir şey olmadığını göstererek ve “enflasyonist sarmal” riski konusunda uyararak pedagojik bir çalışma yapmaya çalışmışlardır[6]. Ortodoksluğun savunucularının geleneksel olmayan politikalara karşı ellerinde kalan yegâne argüman budur.
Bu argümanı gülünç duruma düşürmeye yetecek aşağıdaki Şekli buraya almanın ayartısına dayanamıyoruz: Burada Avrupa Merkez Bankası’nın (AMB) 2010’dan beri birbiri ardına gelen tahminlerinin (kesikli çizgiler) sistematik olarak enflasyonda (kendi hedefi %2’ye doğru) bir artış öngördüğü ve bu tahminlerin hepsinin yanlış çıktığı görülmektedir.
Şu an için finansal piyasalar devlet iç borçlanma senetlerini satın alarak oyunu kurallarına göre oynamaktadır ki AMB de bu borçlanma araçlarını hemen onlardan satın almaktadır. Gelgelelim bu “piyasalar” salt soyutlamalar değildir: Bunlar, Adam Tooze’un hatırlattığı gibi “birbirine uzmanlaşmış enformasyon ve mübadele ağlarıyla bağlı, bir ölçüde önemli oyunculardan oluşan gizli bir gruptan[7]” müteşekkildir. Tooze ayrıca, bunların geçmişteki müdahalelerinden sert sözlerle bahseder: “serbest rekabetin muhafızları rolünü oynamaktan çok, yetkililerin zımnî onayıyla hareket eden paramiliter ölüm mangalarının rolünü oynadılar.” Geleneksel olmayan politikalara şu andaki bağlamda katlanılmaktadır. Ama şayet bunlar piyasaların bugün kabul ettiği sınırın ötesine geçecek olursa, o zaman “piyasa disiplininin” geri dönüşüne tanık olunacak ve devletler bir kez daha Wolfgang Streeck’in[8]“piyasalar halkı” (Marktvolk) olarak adlandırdığı şeye boyun eğmek zorunda kalacaklardır.
Avrupa bütçe ortoksluğundan önemli sapmalar, bu ortodoksluğun en inançlı savunucularının damağında kuşkusuz acımtırak bir tat bırakmış olmalıdır. Bunların çok ileri gittiklerinin, mümkün olur olmaz “konsolidasyon”, başka bir deyişle kemer sıkma politikalarına dönmek gerektiğinin farkına varmaları için ne kadar zaman geçmesi gerekecektir ki? Ortodoksluğa dönüşün hemen olmayacağını düşünmek mümkün olsa da bu, gelecekteki ekonomik yolak üzerinde asılı duracak yeni bir Demokles kılıcıdır.
Kapitalizmi Düzeltmek mi?
Bir normale dönüşe ilişkin tüm belirsizlikler bizi küresel salgının zaten gelmekte olan bir krizi tetiklemekten başka bir şey yapmamış olduğu fikri üzerinde yeniden durmaya götürür. Bu çözümlemenin eleştirilmesi mümkün olsa da bu analizde, toparlanmanın zaten daha önce son derece sağlıksız olan bir sistemden başlayarak gerçekleşmesi gerekeceğinden çok daha kaotik olacağı anlamına gelmesi bakımından bir doğruluk payı vardır. 2008 krizi daha o zamandan daha önceki krizlere getirilen yanıtların bir kriz olarak çözümlenebiliyordu. O halde cari kriz “bir kare krizdir”.
Acaba bu kriz kapitalizm açısından kendisini yenilemek için bir fırsat mı olacaktır? Tarihçi Walter Scheidel’e göre[9]eşitsizliklerin azalması olayları tarihsel olarak bir ilk şok tarafından tetiklenir. Bu ilk şok ise dört biçim alır: Savaş, devrim, bir devletin yıkılması ve ölümcül bir küresel salgın. Bunlar ona göre “eşitlenmenin dört atlısıdır”, kısaca (zenginler için) “Mahşerin Dört Atlısı”.
Acaba şu andaki küresel salgınla birlikte bu senaryonun mu içindeyiz? Kapitalizm İkinci Dünya Savaşından sonra, emek piyasasında daha büyük bir düzenlemeyle ve çeşitli biçimlerde bir refah devletinin kurulmasıyla kendisini dönüştürmüştü. Ancak o zaman hüküm süren durum ve koşullar birçok bakımdan kendine özgüydü: Üretim aygıtının bir bölümü tahrip olmuştu, finansal varlıklar çökmüştü, potansiyel üretkenlik artışları önemliydi ve toplumsal düzene yönelik bir iç veya dış tehdit söz konusuydu.
Günümüzde bu malzemeler, en azından şokun bu ilk evresinde bir araya gelmiş değildir. Şu an için egemenlerin kendi bakış açılarından görüldüğünde dahi, bu tehlikeli durumu atlatmak için belli bir noktaya kadar görece büyük tavizler vermekte çıkarları vardır. Muhtemel ahlaki düşüncelere (veya toplumsal kabul edilebilirlik derecesinin hesaba katılmasına) ek olarak, sistemin bütününün yeniden üretimini tehlikeye atmadan herkesi cepheye göndermek mümkün değildi.
Gerçek şu ki hükümetler ekonominin işleyişini kurala bağlayan dogmaları terk ederek neoliberal ideolojinin tamamını yıpratmış oldular. Kuşkusuz zamanın nişanesi olsa gerek, Olivier Passet bu düşünceyi (tırnak işaretleri olmadan) “ilerici” olarak adlandırmayı tercih etmektedir. Fakat bu düşüncenin “iflasına” da dikkat çekmektedir: “Etkin bir ekonomi tasarımımızı [sic] oluşturan ne varsa derinden sarsıldı: Hayır, mesafelerin ortadan kaldırılması, değer zincirlerinin uzatılması, gittikçe daha da artan iş bölümü ekonomik etkinliğin tartışılmaz Evveli ve Ahiri değildir, vb[10]”
Burada belki kapitalizmin sadece ekonomik bir sistem değil, aynı zamanda bir toplumsal ilişki olduğunu hatırlatmak gerekir. Başka bir deyişle bu, bir toplumsal tabakanın yararına işleyen bir sistemdir. Kapitalizmin mevcut işleyişini düzeltmek sadece onun gerçek anlamda ekonomik mekanizmalarını değişime uğratmak anlamına gelmeyecek, aynı zamanda son kertede hâkim sınıfların ayrıcalıklarını da hedef almak anlamına gelecektir.
Bu nedenle kapitalizmin direnişe geçeceğini öngörmek kolaydır. Ücretlerin artırılmasına, emek piyasasının düzenlenmesine ve çevresel kısıtlamalara direniş: Çünkü kâr oranını yeniden tatmin edici bir seviyeye getirmek gerekir. Yatırımların geri göçüne de direniş: Çünkü çok uluslu şirketlerin kârı çevre ülkelerin emek gücünün ve doğal kaynaklarının sömürülmesine bağlıdır. Kendimizi – bir an için – küresel salgınla karşı karşıya gelen burjuvazinin yerine koyalım. İşyerinde emek gücüne ihtiyacı olduğunu ama insanları da (siyaseten) cepheye gönderemeyeceğini keşfeder; maskeleri, testleri önceden temin etmemiş ve o kadar hastane yatağı ortadan kaldırmıştır ki karantinadan başka bir şey öneremeyecek durumdadır. O zaman duruma eşlik etmek için kurallarından ve tabularından kısmen feragat etmeye mecbur kalır.
Bir süre sonra, şokun çıkarları üzerindeki etkisinin ölçüsünü alıp, “bunun yarınları” için piyonlarını ileri sürer. Genel ilke kargaşa içinde alınan istisnai önlemlerin geçici olduğunu güçlü ve inançlı bir şekilde vurgulamaktır. Bunun yanı sıra “düzeltici” önlemler alınması gerekeceğini söylemek için nabız yoklanır.
Büyük İfşaat
Bu krizin en dikkat çekici özelliklerinden biri açığa çıkarma etkileri yaratmış olmasıdır. Toplumsal ve ekonomik hayatın asgari bir düzeyi için “elzem” olan işlerde istihdam edilenlerin, Macron’un onlardan bahsederken “bir hiçtir” dediği insanlar olduğunu keşfettik ya da yeniden keşfettik. Kadın erkek bu emekçilere lütfedilen ücretler ile toplumsal yararları arasında hiçbir mütekabiliyet olmadığını keşfettik ya da yeniden keşfettik. Ayrıca çok sayıda açgözlü işverenin, aralarından bazıları kısmi işsizliğe kayıtlı olduğu hâlde, ücretlilerini salgın tehlikesine maruz bırakmaya hazır olduğunu görmüş olduk.
Marx’ın en büyük katkılarından biri onun meta fetişizmi çözümlemesidir. Antoine Artous bunun sentetik bir tanımını vermiştir: Bu, “insanların kendi aralarındaki toplumsal bir ilişkinin, kendisini şeylerin kendi aralarındaki bir ilişkiymiş gibi göstermesi olgusudur. Bu örnekte, mübadelenin onun aracılığıyla düzenlendiği metaların değeri, bu değer özgül üretim ilişkileri tarafından yaratıldığı hâlde, toplumsal olarak metaların sanki kendi doğal nitelikleriymiş gibi algılanır[11]”.
Marx “metanın fetiş karakteri ve bunun sırrı”nı, bunun “insanlar için şeyler arasındaki hayal ürünü bir ilişki biçimini alan, insanların kendilerinin belirli toplumsal ilişkisinden başka bir şey” olmadığını göstermek üzere Kapital’in 1. Cildinde ele alır (kutuya bkz.). Hemen biraz ileride değerlerin “toplumsal hareketi”nin (iktisadi dalgalanmalarını) “[üreticilerin] kontrol etmedikleri ama aksine kontrolüne tabi oldukları şeylerin bir hareketi biçimini” aldığını ekler. Birkaç pasajını aşağıdaki kutuda verdiğimiz bu gelişmeler günceldir. Bunlar, soyut ifadelerine rağmen krizin başlattığı konjonktürün meselelerinden birini aydınlatır. Kriz, toplumsal hayatın hakiki motorunun kadınların ve erkeklerin emeği olduğunu hatırlatmıştır. Ayrıca, elzem, yaşamsal faaliyetlerin büyük çoğunluğunun uzaktan çalışmayla yapılamayacağının da farkına varılmıştır.
Ama dahası da var. Bazı tüketimlerden, en azından geçici olarak, vazgeçilebileceği deneyimi, üretimin küreselleştirilmiş örgütlenmesinin kırılganlığının saptanması, eşitsizliklerin çırçıplak açığa çıkması, ekonomik yasaları saygısızca ihlal etmek zorunda kalınma ve edebilme tarzı; bütün bunlarmevcut toplumsal düzenin yararları ve değişmez karakteri ile ilgili dehşetengiz sorular sormaya katkıda bulunur. Özetle, örtünün bir ucu kaldırılmıştır ve Marx’ın sözcüklerini kullanacak olursak, insanlar şeylerin kontrolünü yeniden ele geçirmek isteyebileceklerdir.
Metanın Fetiş Karakteri ve Bunun Sırrı (Pasajlar[12])
O halde, meta biçimini alır almaz, emek ürününün anlaşılmaz bir karakter kazanması nereden kaynaklanıyor? Açık şekilde, bu biçimin kendisinden. İnsan emeklerinin eşitliği, emek ürünlerinin aynı değer nesnelliklerinin maddi biçimini alır; insan emek gücünün harcandığı süre boyunca harcanmasının ölçüsü, emek ürünlerinin değer büyüklüğü biçimini alır ve son olarak, üreticiler tarafından harcanan emeklerin toplumsal karakterinin ortaya çıkmasına aracılık eden üreticiler arası ilişkiler, emek ürünlerinin toplumsal bir ilişkisi biçimini alır.
Demek ki meta biçiminin esrarlı bir şey oluşunun nedeni, basitçe, insanlara, kendi emeklerinin toplumsal niteliğini, emek ürünlerinin nesnel nitelikleri olarak, bu şeylerin toplumsal doğal özellikleri olarak yansıtması ve dolayısıyla, üreticilerle toplam emek arasındaki toplumsal ilişkiyi de şeyler arasındaki, üreticilerin dışında var olan bir toplumsal ilişki olarak göstermesidir. Emek ürünlerinin metalar, yani duyusal olarak algılanamaz ya da toplumsal şeyler haline gelmesinin nedeni işte budur.
(…) Gerçekte, emek ürünlerinin değer olma nitelikleri, ancak bunların birbirlerinin karşısına değer büyüklükleri olarak çıkmaları ile kararlılık kazanır. Bu büyüklükler, mübadelede bulunanların iradelerinden, ön bilgilerinden ve eylemlerinden bağımsız olarak sürekli değişir. Mübadelede bulunanların kendi toplumsal hareketleri, onlar için, şeylerin bir hareketi biçimine sahiptir ve şeyleri denetlemek yerine, onlar tarafından denetlenirler.
Bunun Yarınlarında Mutlu Olacaklar mı?
Açığa çıkarma etkisi şunun gibi farkındalıklara yol açsa gerektir: “Yarın içinden geçmekte olduğumuz bu uğraktan dersler çıkarmamız, dünyamızın on yıllardır bağlı kaldığı ve kusurları apaçık ortaya çıkan gelişme modelini ve demokrasilerimizin zaaflarını sorgulamamız gerekecektir. (…) Bu küresel salgının ortaya koyduğu şey, piyasa yasalarının dışına çıkarılması gereken mal ve hizmetlerin olmasıdır.” Veya şunun gibi: “Belli bir küreselleşme fikri, mantığını ekonominin tamamına dayatan ve ekonomiyi sapkınlığa sürüklemeye katkıda bulunan finansal kapitalizmin sonuyla birlikte ömrünü doldurmaktadır. Hiçbir kuralla, hiçbir siyasi müdahaleyle engellenmemesi gereken piyasanın her şeye kadir olduğu fikri çılgınca bir fikirdi. Piyasaların her zaman haklı olduğu fikri çılgınca fikirdi”
Macron’a ait ilk demeç hiç kuşku yok tanıdık gelmiştir[13]. Ama bunun Nicolas Sarkozy tarafından 2008’de Toulon’da verilen söylevden[14]alıntılanan ikincisinden daha fazla bir etkiye sahip olacağını ciddi ciddi düşünmek mümkün müdür? Aslına bakılırsa, egemenler cenahında business as usual’a dönmeyi garanti altına almak için her şey yapılacaktır. Bireylerin kaderinin sistemin kaderine bağlı olduğunu, bu nedenle de faaliyetin eskisi gibi başlamasının istihdamın toparlanması için şart olduğunu göstermek için her şey yapılacaktır. Ve eğer ikna etmek yeterli olmazsa, istihdam şantajı gerisini halledecektir[15]. Üstelik bu normale dönme özlemi karantinaya bağlı travmaları unutmayı dileyen ve/veya gelir kayıplarını telafi etmeye ihtiyaç duyan, kısaca salgının açtığı her türlü yarayı sarmak isteyen çoğu kişi tarafından paylaşılmaktadır.
Peki, örtünün yeniden kapanmaması için ne gerekir? İlk olarak elbette krizden alınacak derslerden beslenen bir toplumsal dönüşüm perspektifi. Ki bu konuda öneriler eksik değildir; Başkan Mao’nun şiarı işitilmiştir: “Yüz çiçek açsın, yüz okul yarışsın!” Her şeye rağmen bu geliştirme çalışmasının kargaşa içinde yürütüldüğü, eşgüdümünün zayıf olduğu ve genellikle incir çekirdeğini doldurmayacak ya da teknik polemiklerde batağa sürüklendiği açıktır.
Bu tartışmalara – en azından burada – girmek yerine, burada görece yeni bir kuvvetler alt kümesi tarafından önerilen Krizden Çıkış Planı[16]ile başlatılan girişim üzerinde durmak istiyoruz. Bu plan, sendikaları (CGT, Solidaires, Köylü Konfederasyonu, FSU), ekolojist örgütleri (Greenpeace, Oxfam, Toprağın Dostları) veya Attac gibi alternatif- küreselleşmecileri bir araya getiren bir blok oluşumunu ana hatlarıyla betimler. Bu planın başlıca ilgisi sosyal hedeflerle çevreye ilişkin hedefleri bileştirmektir. Kriz, ekolojik geçiş için zorunlu yatırımları ertelemek (bütçenin istiap haddi doludur) veya istihdam adına düzenlemeleri gevşetmek için bahane olarak kullanılacağından, burada can alıcı bir konu söz konusudur.
Ama bu metnin ilgiye değer bir başka yönü de vardır, o da bir toplumsal dönüşüm projesinin farklı “katlarını[17]” eklemliyor olmasıdır: Hepsi bir “faaliyetlerin ekolojik ve toplumsal yeni koşullara uyumlulaştırılması” projesi içinde yer almak üzere karantinadan çıkış yöntemlerine ilişkin hemen alınması gereken önlemler ve daha yapısal toplumsal önlemler.
Bu çağrı elbette eksik, kimi zaman kaçamaklı ve kuşkusuz yeterince radikal değildir ama bu çağrının genel yönelimiyle hemfikir olmamak mümkün değildir. Her halükârda bu tür çalışmaları derinleştirmek gerekir. Acaba buna belki, bir Avrupa kolektifi tarafından ileri sürülen bir “Covid-19 Acil Durum Vergisi” gibi güçlü ve sentetik öneriler[18]eklemek mi gerekecekti? Ayrıca belki koşulluluk temasını bir enine eksen hâline mi getirmek gerekecektir? Devlet müdahalesinin itibarının iadesi için mücadele eden bir iktisatçı olan Mariana Mazzucato haklı olarak bu konu üzerinde ısrarla durmaktadır: Bu kez demektedir, “kurtarma önlemelerine mutlaka koşullar eşlik etmelidir. Devlet yine önemli bir rol oynadığından, enayi (patsy) yerine konmayıp, kahraman muamelesi görmelidir. Acil çözümler getirilmeli ancak bunlar uzun vadede kamu yararına hizmet edecek tarzda tasarlanmalıdır. Örneğin (…) bir kurtarma planından yararlanan işletmelerden işçi çıkarmamaları ve kriz geçer geçmez eğitime ve çalışma koşullarının iyileştirilmesine yatırım yapma garantisi talep edilmelidir.[19]”
Fransız hükümeti krizi, demokratik, parlamenter veya kurumsal denetimin her biçiminden özenle kaçınarak yönetmiştir. Yurttaşların çocuklaştırılmasını, Macron’un otoriter neoliberalizminin çok karakteristik bir özelliği olan bir baskıyla birleştirmeyi tercih etmiştir. Ama değişme özlemleri de karantinadan çıkabilir ki bu hükümetin korktuğu da budur. Radikal dönüşümleri dayatma yeteneğine sahip yeni bir toplumsal blokun oluşmasına tanık olma ihtimali, işte bu kontrolü yeniden ele alma iradesinde yatmaktadır.
[12]Karl Marx, Le Capital, Livre I, pp. 82-85. [Kapital, 1. Cilt, Almancadan Çevirenler: Mehmet Selik ve Nail Satlıgan, Yordam Kitap, İstanbul 2011, s. 82-85.
[17]Burada izninizle Sol Cephe [Front de Gauche] ile bağlantılı bir grup Fransız iktisatçıdan gelen, bizim de katkıda bulunduğumuz küçük bir yöntem metnine atıfta bulunuyoruz: « Transformation sociale : une fusée à trois étages », 28 Kasım 2011. Üç “kat” şunlardı: 1. Kontrolü yeniden eline almak: Kopuşu başlatmak, deneyimin meşruiyetini tesis etmek; 2. Makas değiştirmek: Dönüşümü kökleştirmek; 3. Yeniden yapılandırmak: Yeni bir gelişme tarzı başlatmak.
[18]Collectif, « Pour une taxe d’urgence Covid-19 », 12 Haziran 2020 (Eric Toussaint, Susan George, Catherine Samary, Miguel Urbán Crespo et al.).
Kapitalist üretim tarzının gelişmesinin üçüncü evresi olarak neokapitalizm, tıpkı kendisini önceleyen iki evre gibi teknolojik bir devrime dayanır. İlk teknolojik devrim buhar motorunu, ikincisi elektrik motorunu merkez alırken, bu devrimin ekseni otomasyon, elektronik ve nükleer enerjidir. Neokapitalizmin üretici güçlerin gelişmesinde yeni bir evreye imkân tanımış olması – ki bu gelişme 1966 – 67’den bu yana gitgide güdükleşmektedir – Birinci Dünya Savaşıyla açılan çağın genelde kapitalizmin çürüme çağı olarak nitelendirilmesini hiçbir şekilde yanlışlamaz. Üçüncü teknolojik devrim uluslararası kapitalizmin diriliğinin bir kanıtını oluşturmaz. Bu devrim yalnızca bilimin değil, aynı zamanda sınıflar mücadelesinin de ürünüdür.
Kapitalist üretim tarzının itici gücü kârın realizasyonu ve sermayeleştirilmesi yoluyla sermaye birikimidir. Bilimsel buluşlar ancak üretim sürecine uygulanmaları kârlı olduğu takdirde yeniliklere dönüşürler. Bu nedenle bilimin neokapitalizmde dolayımsız bir üretici güç haline geldiğini ileri sürmek yanlıştır. Bilimin uygulanması günümüzde, hiçbir zaman olmadığı kadar kârın buyruğuna tabi kılınmış durumdadır. Üçüncü teknolojik devrimin temelini oluşturan çok sayıda bilimsel buluş İkinci Dünya Savaşı öncesinde gerçekleştirilmiştir. Bu buluşların o zaman uygulanmamış olmalarının nedeni teknolojik engellerin varlığı değil, yetersiz kârlılıklarıdır. Emperyalizmin yirmi ya da yirmi beş yıllık durgunluğun [stagnasyonun] ardından, 1945’ten itibaren toparlanıp ayağa kalkmasına imkân tanıyan uluslararası işçi sınıfının faşizm, savaş ve “soğuk savaş” karşısında uğradığı büyük yenilgiler olmuştur. Bu yenilgiler kapitalistlerin artık-değer oranında ve bu sayede kâr oranında hatırı sayılır bir artışı olanaklı kılmıştır. Ekonomik büyümenin yeniden başlamasına imkân tanıyan ise kâr oranındaki bu artış olmuştur.
İşçi sınıfının otuzlu ve kırklı yıllardaki yenilgilerinin ürünü olan neokapitalizmin karşısına, uluslararası proletaryanın altmışlı yıllar boyunca vuku bulan ve 1968 devrimci patlamasının simgelediği yeni bir yükselişi çıkmaktadır. Ki bizzat bu yükseliş de nihayetinde, kendi mantığı gereği iktisadî ve toplumsal önceliklerin daimi bir tercihini, istihdamın ve maddi kaynakların dünya ölçeğinde toplumsal planlamasını gerektiren yeni teknolojik devrimin ürünüdür. Neokapitalizmin elinden sisteme içkin tüm çelişkileri derinleştirmekten başka bir şey gelmez. Meksikalılar olarak siz neokapitalizmin temel veçhelerinden birini, Latin Amerika, Asya ve Afrika ülkeleri ekonomilerine biraz olsun dengeli kalkınma sağlamaktaki yetersizliğini biliyorsunuz. Kuzey Yarımkürede maddi kaynakların giderek artan israfıyla Güney Yarımküre halklarının büyük çoğunluğunun paylaştığı sefalet, açlık, sağlıksız yaşam, okuryazar dahi olmama ve kronik işsizlik arasındaki tezat muazzam bir skandaldır. Emperyalist gelişme yarı-sömürge azgelişmişliğini belirlemekte ve beslemektedir. Üçüncü Dünya olarak adlandırılan ülkelerin yeni-sömürgeci sömürüye karşı neredeyse sürekli başkaldırısı emperyalist genişlemenin kaçınılmaz sonucudur.
Burada kapitalist üretim tarzının uluslararası ölçekte çürüme krizinin yalnızca bir veçhesi ele alınacaktır: kapitalist üretim ilişkilerinin ve özellikle entelektüel emeğin proleterleştirilmesinden kaynaklanan ve giderek artan çelişkilerin krizi. Tarihsel düzeyde, kapitalizmin gerilemesi beraberinde çağımızın karşılıklı olarak birbirini tamamlayan iki temel görüngüsünü getirmiştir: Üçüncü Dünya denilen kesimi geliştirmekte yetersizlik ve entelektüel emeği yani bilimi insanlığın hizmetinde üretim sürecine ahenkli ve yapıcı tarzda katmakta yetersizlik.
Kapitalizm üretimi ancak ve ancak kârın gerekleri doğrultusunda geliştirir. Rekabet kapitalist firmaların kâr oranlarını eşitleme eğilimindedir. Üretici güçlerin gelişmesi ortalama kâr oranını genel olarak azaltma eğilimindedir ve sermayelerin toplulaşması [temerküzü] büyük tekeller arasında aşırı-kârlar elde etmek için sürekli bir yarışa yol açar. Emperyalizmin klasik çağında yani XIX. yüzyılın son yirmi beş yılı ile XX. yüzyılın Birinci Dünya Savaşına kadar olan yıllarında, sömürge aşırı-kârları genel aşırı-kârın başlıca biçimi olmuştur. Sömürge aşırı-kârları günümüzde hâlâ varlıklarını sürdürmektedir ve mutlak rakam olarak çok sayıda tekel açısından 1939 öncesinden ya da hatta 1914 öncesinden de önemlidir. Buna karşın, bir yandan yarı-sömürge ülkelerin bu aşırı-kârları yaratmaya katkıda bulunmuş olan göreli yoksullaşması, diğer yandan anti-emperyalist devrimin ve bu devrimin sürekli devrime dönüşmesinin yaygınlaşması, sömürge aşırı-kârlarının emperyalist tekellerin toplam kârları içindeki göreli ağırlığını kaçınılmaz olarak azaltmak zorundadır. Günümüzde aşırı-kârlar arasında ilk sırayı teknolojik rantlara dayanan tekelci aşırı-kârlar almaktadır.
Neokapitalizm böylece kapitalist üretim tarzının teknolojik rant elde etmek için sürekli bir yarışla karakterize olan bir evresi olarak belirginleşmektedir. Kırklı yıllardan başlayarak ABD’de, 1948’den itibaren de geri kalan emperyalist ülkelerde teknolojik buluş/yenilikte bir hızlanmaya yol açan da bu yarış olmuştur. Teknolojik buluş/yenilikte bu hızlanmayla birlikte neokapitalizmin iki önemli veçhesi gerek iktisadî gerekse toplumsal düzeyde belirginleşir.
Bu hızlanma bir yandan makine ve donanımın kullanımdan daha çabuk kalkmasına yol açar. Bunların modası daha çabuk geçer. Buna karşın, emperyalist tekellerin bu kullanılmış makineleri Üçüncü Dünya ülkeleri olarak adlandırılan ülkelere ihraç etme olanaklarının baki kaldığı doğrudur. Yine de, keskinleşmiş tekelci rekabet çerçevesinde sabit sermayelerini her halükarda daha kısa zamanda amorti etmek mecburiyetinde kalacaklardır. Her tekelin bünyesinde amortismanların, yatırımların, maliyetlerin ve kârların daha titiz planlanması zorunluluğu da bundan kaynaklanır. Bu da burjuva devletlerinin bir iktisadî programlama çabası içinde olmasına, diğer bir deyişle tekellerin özel planlarının ulusal düzeyde eşgüdümünü sağlama girişiminde bulunmalarına yol açar. Devletin genel olarak iktisadî yaşama giderek artan bir müdahalesinin gerekliliği de aynı şekilde bundan kaynaklanır.
Diğer taraftan, teknolojik rant yarışı araştırma ve geliştirme harcamalarında muazzam bir artış anlamına gelir. Bu harcamalar ABD’de 1928’de 100 milyon dolardan, 1955’te 5 milyar dolara, 1959’da 12 milyar dolara ve 1970’te 21 milyar dolara yükselmiştir. Araştırma sektörüne sermaye yatırımlarındaki bu devasa artış, araştırma ve araştırma sonuçlarının teknolojik uygulamalarında çalışan personel sayısında, yatırımdaki artıştan aşağı kalmayan bir çoğalma anlamına gelir. Araştırma alanında çalışan Amerikan bilim insanı sayısının 1941’de 87.000 kişiden, 1967’de 387.000 kişiye ve 1970’te 500.000 kişiye yükselmesi bir tesadüf değildir.
Buna karşın, kapitalist rejimde, genelleşmiş meta üretimi rejiminde bu boyutta bir genişlemenin tekelci firmalarda yeni bir işbölümüne yol açması kaçınılmazdır. Sadece her büyük tekel bünyesinde araştırma/geliştirmede uzmanlaşmış bir bölümün ortaya çıkmasına tanık olunmakla kalınmamakta, dahası bu bölümler özerkleşebilmekte, buluşlarını ve keşiflerini en yüksek fiyatı ödeyenlere satan bağımsız laboratuarlara dönüşebilmektedirler. Böylece Marx’ın 1857 tarihli Grundrisse’de yer alan bir öndeyişi gerçekleşmiş olmaktadır. Marx Grundrisse’de kapitalizmin tüm bilimleri sermayenin tutsağı, buluşu ise bağımsız bir business haline getirme eğilimine işaret etmekteydi.
Neokapitalizmin vurguladığımız bu iki veçhesi, onun entelektüel emeği giderek daha da fazla proleterleştirme yönündeki karakteristik eğilimi üzerinde önemli sonuçlara sahiptir.
Teknolojik buluş/yenilikte hızlanma entelektüel emeğin üretim sürecine büyük ölçekte katılması anlamına gelir. Entelektüel emek kapitalizmin daha önceki evrelerinde büyük ölçüde toplumsal üstyapı alanıyla sınırlıyken, günümüzde gitgide toplumun altyapısına yönlendirilmektedir. Entelektüel emeğin üretim sürecine bu yeniden katılışı sadece hepsi üniversite eğitimine sahip ve büyük kapitalist firmalar tarafından istihdam edilen kimya mühendislerinin, fizikçilerin, iktisatçıların, sosyologların, hekimlerin, yöneticilerin daimi bir artışı biçimine bürünmez. Tüm bu üniversite mezunlarının faaliyetleri, kimilerinin diğerlerinden daha fazla olmak üzere, gerçek anlamda üretim sürecine bağlıdır.
Buna karşın, entelektüel emeğin [üretim sürecine] bu yeniden katılışı aynı şekilde sözcüğün en dar anlamında üretime katılan kişi sayısında da kendini açığa vurur (bunlar genellikle orta ve yüksek öğrenim görmüş ancak üniversite eğitimine sahip olmayan kişilerdir). Bunun en çarpıcı örneğine kuşkusuz emperyalistler-arası dünya ölçeğinde rekabetin son on yıl içinde tanık olduğu en büyük başarılardan birinde rastlanır: dünya talebinin %50’den fazlasını ele geçirmeyi başarmış olan Japon gemi inşa sanayiinin istihdam ettiği personelin yarısı üniversite ya da ön-lisans mezunlarından oluşmaktadır.
Ayrıca, bir yandan tekelci firma bünyesinde giderek artan planlamanın gerekleri, diğer yandan devletler düzeyinde iktisadî programlamanın gerekleri entelektüel emeğin yeniden-üretim alanlarında önem bakımından daha aşağı kalmayan bir artışına ve aynı zamanda statüsünün de kökten bir değişime uğramasına yol açmaktadır. Bu alanda faal entelektüel geçmişte serbest meslek sahiplerinin bir temsilcisi, bağımsız bir emekçiyken günümüzde bir ücretli haline gelmiştir.
Neokapitalizm üstyapının tüm alanlarının sistematik örgütlenmesi yönünde bir eğilim içermektedir. Yine burada da bilim, doğal bilimlerden ziyade hâlâ çoğunluğu itibariyle sınıf ideolojisi olan sosyal bilimler söz konusu olsa da, toplu biçimde işin içine girmektedir.
Firmaların yönetimi alanında bu saptama daha da aşikâr hale gelmektedir. Daha önceleri tek patron yöneticinin ya da bir anonim şirketin yönetim kurulunun yetki alanına tekabül eden ne varsa yapılanmış ve hiyerarşikleşmiş bir organizasyona dönüşmüştür. Yönetim faaliyetinin her alanı kendi uzmanlaşmalarını üretmektedir. Üretim mühendisleriyle üretim örgütlenmesi uzmanları, piyasa araştırması ya da marketing [pazarlama] uzmanlarından farklı bir üniversite eğitimi almaktadır. Parasal faaliyet, bankacılık, finans uzmanlarının, yabancı para birimleri üzerinde sürekli spekülasyonun örgütleyicilerinin – ve her büyük çokuluslu şirket el altında böylesi uzmanlara sahiptir – bırakalım endüstriyel design [tasarım]da, biçimler estetiği vb. alanlarda çalışanları, uygulamalı araştırmanın çeşitli alanlarında çalışan bilim insanlarıyla pek öyle ortak bir yanı yoktur. Çalışma hekimlerinin, çalışma psikologlarının, “insan ilişkilerin”de sözümona uzmanların – firmalar bazen kendi psikiyatristlerine ve managers [yönetici] boş zamanlarını organize eden uzmanlara dahi sahiptir – tatmin etmek zorunda oldukları ihtiyaçlar, sermayenin yeniden-üretimi uzmanlarının, bir sonraki yavru-şirketi hangi ülkede, bölgede, şehirde kurmanın daha faydalı olduğunu saptamak, bu yavru-şirketle ana-şirket arasında ortaya çıkacak iletişim ve ulaştırma sorunlarını belirlemek, kapitalist rejimde bu tercihe yön vermesi gereken finansman ve kârlılık hesaplarını incelemek üzere dünyanın dört bir yanını dolaşanların faaliyetlerini belirleyen gerekliliklere karşıttır.
Tüm bu uzmanlar gerçek anlamda üretim alanında yer alan firmaların bünyesine doğrudan özümsenmiş durumdadırlar. Buna karşın, çağdaş kapitalizmde teknolojik buluş/yenilik ritminin hızlanmasından kaynaklanan iktisadî programlama ve örgütlenme gerekleri kaçınılmaz olarak kendilerini toplumsal faaliyetin, kısacası toplumun, tüm alanlarının programlanması ve örgütlenmesinin gereklerine dönüştürecek raddede yaygınlaşır.
Neokapitalizm aynı anda ücret maliyetlerini planlamaksızın tüm maliyetleri planlayamaz. Ücret artışlarının programlanması olmaksızın herhangi bir iktisadî programlama mümkün olmaz. Kapitalist rejimde her daim kapitalist kârın gereklerine boyun eğen bu programlamanın haklılığını [yerindeliğini] işçilere kabul ettirmek gerekir. O halde, büyük iletişim araçlarını, mass media’yı (televizyon, radyo, basın, reklam), öğretimi, hatta sendika bürokrasisini tekelci kapitalist denetime ve örgütlenmeye tabi kılmak gerekir. Bunların tamamı, proletaryayı [düzenle] bütünleştirmek ve burjuva toplumunun çözülmesini engellemek amacıyla, emekçilerin kanaatlerini, ihtiyaçlarını, umutlarını ve düşlerini mümkün mertebe manipüle edecek ve onları sermayenin genişletilmiş yeniden-üretiminin gereklerine göre yönlendirecek tarzda örgütlenmelidir.
Gelgelelim kapitalist rejimin sınırları burada kendilerini bir kez daha ortaya koyarlar: kapitalizmin kendi çelişkilerini aşmaktaki yetersizliği. Göreli ve geçici etkinlikleri kuşkuya yer bırakmayan tüm bu bütünleştirme teknikleri ancak ve ancak entelektüelleri durmadan daha da fazla ücretli emekçiye dönüştürme koşuluyla, yani ücretli yelpazesini inanılmaz biçimde genişletmek ve proletaryanın kütlesini ve vasıflarını kayda değer ölçüde artırmak koşuluyla uygulanabilir. Vasıflı entelektüel emeğin gerek üretim alanında, gerekse yeniden-üretim ve üstyapı alanında genişleme eğilimi – neokapitalizmin karakteristik eğilimi – aynı zamanda entelektüel emeğin giderek artan proleterleşmesi eğilimidir. Neokapitalizm kapitalizmin, ücretli sisteminin aynı zamanda bizatihi üretim alanının dışında da eşitlenmeye başladığı gelişme evresidir. Neokapitalizm bir sanayi-sonrası toplum olmak şöyle dursun, tüm insan faaliyetlerinin durmadan daha da yetkin endüstrileştirilmesi anlamına gelir.
Endüstrileştirmenin temel karakteristikleri şunlardır: makinalaşma, durmadan daha da karmaşık donanım mallarının kullanılması, işbölümü ve bunun sonucunda bireysel emeğin her türlü özel, özerk karakterinin ortadan kaldırılması, bireysel emeğin hem küçük parçalara ayrılması hem de giderek artan toplumsallaşması. Çevremize bir göz atacak olursak, toplumsal yaşamın bir dizi alanında İkinci Dünya Savaşı öncesi mevcut olmayan ya da çok az var olan bu görüngülerin son yirmi beş yıl boyunca ortaya çıktıklarını görürüz.
Emperyalist ülkelerde tarımın endüstrileştirilmesi iyi bilinir. ABD’de zirai makinalara yatırılan sermaye on yıl içinde ekilebilir arazilere yatırılan sermayenin değerini aşmıştır. Büro emeğinin makinalaşması da yine iyi bilinen bir olgudur: elektronik hesap makinaları, para sayma makinaları, banka çeklerinin sahte olup olmadığını denetleyen makinalar gitgide çoğalmaktadır. Ticarette, satış otomatlarının sayısı günbegün artmaktadır. Hazır gıdalar beslenmede yerlerini almışlardır. Hukuki danışmanlık firmaları özel avukatlık bürolarının yerini almakta, pratisyen aile hekimleri yerlerini polikliniklerde çalışan uzman ekiplere bırakmaktadır. Makinalaşma sinemayla, televizyonla ve yarın bir gün video-kasetlerle sanat alanına girmektedir. Aynı teknikleri kullanarak öğretime de nüfuz etmektedir.
Entelektüel emeğin proleterleştirilmesinin yanı sıra ücretliliğin, meta ve para ekonomisinin genelleşmesiyle karşılaşılmaktadır. XIX. yüzyılda kendini kâr yasalarından kurtarmış olan bir dizi kişisel hizmet kapitalist girişimlere dönüşmektedir. Bu alanda en tipik örnek yerini buzdolabına, çamaşır makinasına, kalorifere ve klimaya kaptıran hizmetçidir. Buna karşın, bu eğilim daha da ileri gitmektedir. Tıp hizmetleri, kültür hizmetleri, sanat hizmetleri gibi en soylu addedilen kişisel hizmetler aynı makinalaşmış üretim girdabına sürüklenmekte ve sonuna kadar ticarileşmektedir.
Neokapitalizmde tüm insan faaliyetlerinin genelleşmiş endüstrileşmesinin bu doğasından ötürü emeğin proleterleştirilmesinin daha önceleri özellikle modern büyük fabrikadaki kol emeğine tam oturan geleneksel özellikleri günümüzde gitgide artan bir oranda entelektüel emeği, yani dar anlamında üretim alanının içerisinde ve hatta dışarısında gerçekleştirilen her türlü ücretli emeği ilgilendirmektedir.
Entelektüel emeğin proleterleştirilmesi, bu emeğin uzmanlaşması, hatta küçük parçalara ayrılması, sonuna kadar atomize edilmesi anlamına gelir. Uzmanların ululanması çağında, böylesi bir vasfı kazanmak ancak bilginin gitgide daha da daralan alanlarında olanaklıdır. Bir bilimsel dalın ufacık bir kesimini derinlemesine bilmek ama buna karşılık bu dalın tamamına dair ancak muğlâk verilere sahip olmak, başka bilimsel sahalarda ise her türlü bilgiden yoksun olmak: entelektüel emeğin mahkûm edildiği yazgı işte bundan ibarettir. Dilimlenmiş, parçalanmış içinde yer aldığı toplumsal faaliyetlere dair her türlü bütünsel görüşü yitirmiş böylesi bir entelektüel emek olsa olsa yabancılaşmış bir emek olabilir. Entelektüel emeğin ücretlilik koşullarında proleterleştirilmesi bu emeğin kaçınılmaz olarak yabancılaşmasına yol açar.
Bunu en dolayımsız maddi düzeyde tanıtlamak mümkündür. Entelektüel emeğin proleterleştirilmesi bu emeğin bir piyasasının ortaya çıkması anlamına gelir. Entelektüel emek-gücü bu piyasada, tıpkı kapitalizmin kökenlerinden bu yana kol emek-gücünün başına geldiği gibi bayağı bir metaymışçasına alınıp satılır. Entelektüel emek-gücü daha ileride göreceğimiz üzere bu emek-gücünün değerinin oluşturduğu bir eksen etrafında piyasa yasalarına göre yani arz/talep yasasına göre dalgalanan bir piyasa fiyatına sahip olur.
Ayrıca, burjuva siyasal iktisadının bu proleterleşmenin reel gelişimini izlediğini ve yansıttığını teslim etmek gerekir. Bu ideolojinin, Profesör Schultz ile “beşeri sermaye” kavramını geliştiren, bu “sermaye”nin “entelektüel vasıf-kazanma üretim süreci”, yani üniversite eğitimi boyunca “katma değerini” hesap eden yeni dalları doğmuştur. Profesör Ballogh’a gelince, o da “üniversite üretiminin” “etkinliğini” ve “üretkenliğini” tahmin etmektedir. Başkaları, bilhassa Prof. Harry Johnson ile Prof. Kershaw özgül entelektüel vasıfların arz ve talebinden bu faaliyetlerin değişken “marjinal ürününü” çıkarsarlar.
Böylece, bilim emekçilerinin – kuşkusuz tartışmaya yer bırakmayan – gitgide artan öneminden kalkınarak çarçabuk bu sözümona “teknoyapı”nın neo-kapitalist toplumun bağrında fiilen başat bir konum işgal etmekte olacağını çıkarsayan Profesör Galbraith’tan başlayarak teknokrasinin tüm savunucularının ve dar kafalı eleştirmenlerinin kapıldıkları yanılsamayı henüz gerçekleşirken yakalamak mümkün olur. ABD’de on binlercesi işsizliğe mahkûm, entelektüel işsizliğin en fazla vurduğu merkez Seattle’da Japonya’dan gönderilen erzak yardımlarına (!) muhtaç olan, çocuklarını doyurmak için sosyal yardımla (Welfare) geçinmek zorunda kalan eski fabrika müdürleri de dâhil havacılık-uzay sektörü yöneticilerinin, bilim insanlarının ve mühendislerinin şu an yaşadıkları acılı deneyim kapitalist rejimin, genişleme yılları boyunca onca ideolog tarafından unutulan şu temel yasasını doğrulamaktadır: hiyerarşideki konumu ne kadar yukarda olursa olsun, vasıfları ne kadar geçerli olursa olsun bir kapitalist firmanın hiçbir ücretlisi işini koruyacağından emin olamaz. Kapitalist rejimde sermaye sahipliğinden – özel bir servetin parasından – ileri gelen dışında hiçbir yaşam düzeyi güvencesi mevcut değildir. İşte bu nedenle, “yöneticiler devrimi”nin savunucularının iddialarının tersine, tekellerin en üst mevkilerini işgal eden görevlilerin hatta en güçlü yöneticilerin tek bir temel güdüsü vardır: kendilerini konjonktürel dalgalanmaların güvencesizliklerinden ve bu dalgalanmalardan kaynaklanan istihdam güvencesizliklerinden koruyabilecek hisse ya da başka kapitalist mülkiyet biçimlerini satın almak.
Buna karşın, entelektüel emeğin yabancılaşması, entelektüel emek-gücünün metaya dönüşmesi kendisini sadece günümüzde entelektüeli de aynı şekilde vuran proleterin klasik var oluş güvencesizliğinde dışa vurmaz. Bu bizatihi kendinde entelektüellerin ideolojileri, ahlakları ve bilinçleri düzeyinde son derece önemli sonuçlara sahiptir.
Öğrenciler kapitalizmi bir başlarına yıkamazlar. Öğrencilerin toplumsal gücü bunu başarmak için kesinlikle yetersizdir. Buna karşın, geçmiş yenilgilerin ve bürokrasinin rolünün kısmen atalete sürüklemiş olduğu bir proletaryanın uyanışına hatırı sayılır bir katkıda bulunarak bazı tayin edici aşamalara katılabilirler. İşçi sınıfının bağrında devrimci kadroların yetiştirilmesinin hızlanmasına önemli ölçüde katkıda bulunabilirler.
Genelleşmiş meta üretimini, evrensel ticarileştirmeyi iktisadî programlamanın talep ettiği örgütlenmeyle ve tüm toplumsal faaliyetlerin denetimiyle büyük tekellerin himayesinde birleştirme yolunda bir girişim olarak neokapitalizm, kısmî teknokratik rasyonaliteyle [akla uygunlukla] tümel toplumsal-iktisadî irrasyonalite [akıl-dışılık] arasında kırma ve çelişkilerle dolu bir bileşim oluşturur. Uzmanların ululanması mantıkî olarak bunların faaliyetlerinin “niçini” sorusunu sormanın reddiyle bileşir. Bu soru herhangi bir tartışmaya izin vermeyecek kesinlikte “ideoloji”nin, “politikleştirme”nin ya da “değer yargıları”nın alanına ait sayılarak mahkûm edilmiştir. Neo-pozitivist felsefe bu özürcü ve insanlık-dışı bileşimin “yüceltilmiş” fikirler alanında en mükemmel ifadesidir.
Neo-pozitivizmin kökleri metaın, meta üretiminin, kâr için üretimin bizatihi doğasına uzanır. İnsan ilişkilerinin meta üretiminden kopan şeyleşmesi gerçekten de her kısmî ve parçalanmış faaliyetin kendinde bir amaç sayılma eğiliminde olması, insanın toplumsal faaliyetine içkin her türlü temel amaçlar ve araçlar diyalektiğinin bozulması anlamına gelir.
Tekelin kısmî rasyonalitesiyle tümel toplumsal irrasyonalite arasındaki bu çelişkinin en trajik örneği, Ford tröstünün sabık teknokrat şefi MacNamara yönetiminde ABD’nin silahlanma üretimini aklileştirmek amacıyla girişilen çabalar olmuştur. Pentagon ABD’nin en prestijli iktisatçıları içinden bir dizi akademisyeni nükleer silah sistemleri de dâhil farklı askerî sistemlerin gerek finansal bakımdan gerekse tahrip güçleri bakımından verimliliklerini mümkün en büyük kesinlikle hesaplamak üzere görevlendirmişti. Bu profesörlerden biri, Frederic Sherer bu çalışmalara hasredilmiş kitabının girişinde dehşet silahlarının üretimini daha etkin kılmanın, yani insanlığın muhtemel intiharını daha “rasyonel” ve “daha düşük maliyetli” kılmanın herhangi bir anlam ifade edip etmeyeceğini dürüst biçimde kendisine sormaktadır. Bu soruyu sormakla beraber yanıtsız bırakıp, tam da bu örnekte apaçık ortada olan amaçla araçlar arasındaki aslında o denli temel ilişkiye kafasını daha fazla takmaksızın çalışmalarının sonuçlarını yayınlar.
Bu uç örneğin yanında acaba daha kaç örnek vermek mümkün olabilecektir? Kimya endüstrisi sabunun yerine deterjanı koyduğunda elbette insan soyunu daha temiz kılmayı amaçlamamaktadır; belli tröstlerin kârlarını artırmak söz konusudur. Kimya endüstrisi, çamaşır makinalarının devreye sokulmasının yarattığı kısmî teknik sorunları çözerken, ırmakların, okyanusların ve hatta atmosferin, doğrudan maliyetleri artırmadığı için kendisini ilgilendirmeyen şimdiden yoğunlaşmış kirlenmesinden soyutlama yapmaktadır.
Hastanelerin ve sosyal güvenlik harcamalarının “verimliliği” hesaplandığında daha yüksek bir sağlık düzeyi değil, bütçe harcamalarının daha iyi bir kullanımı amaçlanmaktadır. Böylece büyük bir Fransız hekimin kısa süre önce ifşa ettiği, hastaneleri en iyi “finansal verimi” sağlayan uygulama olduğu için bir yatağı mümkün en uzun süre asgarî bir bakımla tek ve aynı kişiye tahsis etmeye zorlayan o absürd durum noktasına gelinir.
Buna karşın entelektüel emeğin bizatihi doğası bu mesleğe girenlerin, öğrencilerin [akademisyenlerin] ve uygulamacıların kendilerini tevekküle ve uyuşukluğa kaptırmadıkları ölçüde kendi alanlarındaki emeğin bu parçalanmasının ve bu yabancılaşmasının absürd veçhesine son derece duyarlı olmalarını gerektirir. Entelektüel emeğin muhtevasıyla icrası arasında kol emeğinin muhtevasıyla icrası arasında olduğundan daha yakın bir bağ mevcuttur. Emeğin nesnesiyle yakın bir ilgi ilişkisi olmaksızın bilimin belli alanlarında bir vasıf edinmek neredeyse olanaksızdır, sanatsal bir vasıf kazanmak ise pratikte mümkün değildir.
Yine de, entelektüel emeğin küçük parçalara bölünmesi ve makinalaştırılması emeğin tikel biçimi ve özgül nesnesi bakımından proleterleşmiş kol emeğini uzun dönemden bu yana karakterize eden aynı kayıtsızlığa neden olma tehlikesini taşımaktadır. Entelektüel gençlik, bizatihi muhtevaları itibariyle muhafazakâr olan ve kapitalist artık-değerin istihracını ve korunmasını konu alan alanlarda kapalı kalmadığı sürece bu bayağılaşmayı kabul edemez.
Günümüz dünyasında öğrenci isyanı iktisadî ve toplumsal köklerini gösteren, esas olarak entelektüel emeğin meta toplumunda proleterleştirilmesinin yabancılaştırıcı sonuçlarına yönelmiş evrensel bir görüngüdür.
Bu başkaldırının önce toplumsal bilimler fakültelerinden ve okullarından başlaması şaşırtıcı değildir. Bu daldaki öğrenciler bizatihi öğrenimlerinin muhtevası nedeniyle görevlerin küçük parçalara bölünmesine toplumsal görüşün parçalanmasına doğal bilimler öğrencilerinden daha az maruz kalmaktadırlar. Toplumun bütünsel bir görüşüne daha kolay sahip olabilir, kendi sefaletlerini ve tikelliklerini toplumsal sefaletin bütünsel çerçevesine oturtabilir ve hoşnutsuzluklarını toplumsal sorunlarla ilişkilendirebilirler.
Bu isyanı başlatan genel olarak toplumsal bilimler öğrencileri olsa bile, isyanın yegâne kahramanları bunlar değildir. Bu başkaldırı giderek öğrenci dünyasının tamamına yayılmaktadır ve birçok emperyalist ülkede felsefe, sosyoloji veya iktisaty fakültelerinde olduğu gibi doğal bilimler fakültelerine, hatta muhafazakârlığın geleneksel kaleleri tıp fakültelerine ve mühendislik okullarına dek ulaşmıştır.
Böylece neokapitalizmin bir başka önemli çelişkisinin özüne geliyoruz. Tüm insan faaliyetlerinin ve hatta üstyapı faaliyetlerinin ticarileştirilmesi yönündeki neo-kapitalist eğilime dikkat çekmiştik. Çağdaş kapitalizmin Herbert Marcuse gibi kötümser eleştirmenleri buradan kapitalizmin tüm toplumsal faaliyetleri, hatta antikapitalist isyan ve başkaldırıları kendi bünyesinde eritme yeteneğinde olduğu sonucuna vardılar. Fakat bu yargılar kapitalizmi ve onun da ötesinde her türlü meta toplumunu karakterize eden mübadele-değeriyle kullanım-değeri arasında bir birbirine karıştırmayı yansıtmaktadır.
Lenin bu çelişkiyi geçmişte ironik bir üslupla kapitalistlerin kâr tutkusu o raddededir ki sondan bir önceki kapitalist son kapitalistin asılacağı ipi devrime satacaktır diyerek ifade etmişti.
Burada kapitalizmin kendisini devrimle bütünleştirme yeteneğinin bir kanıtını görmek abartılı olacaktır. Bu ipin sondan bir önceki kapitalistin bir kâr elde etmesine imkân tanıyan mübadele-değeri bir şeydir ama son kapitalist muhakkak ki ipin mübadele-değerinden çok kullanım-değeriyle ilgili olacaktır.
Cep kitaplarının veya televizyon yayınlarının devrimci teoriyi tüketim nesnesine dönüştürmekteki rolleri de aynı tarzda yorumlanabilecektir. Şu an için bu teori burjuva sınıfının bir fraksiyonunu hiç kuşku yok zenginleştiren bir mübadele-değeri kazanmaktadır. Buna karşın, bu tikel metanın kullanım-değeri teoriyi yaymak, bilinci derinleştirmek ve antikapitalist tutkuyu ateşlemektir. Bu kullanım-değeri gitgide çoğalan yığınları zaptederek, kendi mübadele-değeriyle hiçbir alakası olmayan antikapitalist seferberliklere yol açan hatta bunları tetikleyen kendine özgü bir mantık kazanır. Bu çelişkiyi kavrayamamak meta toplumunun yüzeysel görünüşlerine aldanmak, uyuşukluğa ve yazgıya boyun eğmeye sürüklenmek ve çağdaş bilimle tekniğin birikmesine katkıda bulunduğu akıl almaz antiemperyalist, antikapitalist ve anti-bürokratik potansiyeli yakalayamamak anlamına gelir.
Neokapitalizmin kitlelerin manipülasyonu ve toplumsal hayatın totaliter örgütlenmesi sorunlarına bu denli önem atfetmesi tesadüf değildir. Bu onun Troçki’nin kapitalizmin çürüme çağında tarihin tayin edici etmeninin öznel etmen olduğu yolundaki ifadesinin doğruluğunu teslim etme tarzıdır.
Proletarya günümüzde burjuva toplumuna karşı birlik içinde, ortaklaşa ve bilinçli tarzda hareket etmesi koşuluyla son derece güçlü potansiyel bir toplumsal güç oluşturmaktadır. Proletaryanın nüfusun diğer tabakaları üzerindeki çekim gücü bu şekilde karşı konulmaz hale gelebilir ve emperyalist ülkelerde sosyalist yolun önündeki engelleri ortadan kaldırabilir. Bizi sosyalizmin dünya ölçeğinde gelişinden ayıran dar marjın farkına varmak için Fransa’da Mayıs 1968’deki genel grevin karşı konulmaz gücünü yakından incelemek gerekir.
Bu dar marj, bu etmenlere büyük bir önem atfetmemek tam bir sorumsuzluk olsa da, ne sömürücülerin muktedirliğine ne de onların baskı aygıtlarının gücüne dayanmaktadır. Sosyalizmin dünya ölçeğinde zaferinin önündeki başlıca engel aslında burada değildir. Bu engel daha ziyade işçi sınıfının bilincinin yetersiz gelişiminde, onun öncüsünün ve devrimci örgütünün zayıflığındadır. Aynı şekilde, bu zorlukların üstesinden gelebilmek için zaman ve deneyim gerektiğini eklemek de gerekir. Bu noktada öğrenci başkaldırısı önemli bir rol oıynayabilir ve oynamalıdır.
Öğrenciler kapitalizmi bir başlarına yıkamazlar. Öğrencilerin toplumsal gücü bunu başarmak için kesinlikle yetersizdir. Buna karşın, geçmiş yenilgilerin ve bürokrasinin rolünün kısmen atalete sürüklemiş olduğu bir proletaryanın uyanışına hatırı sayılır bir katkıda bulunarak bazı tayin edici aşamalara katılabilirler. İşçi sınıfının bağrında devrimci kadroların yetiştirilmesinin hızlanmasına önemli ölçüde katkıda bulunabilirler. Lenin’in döneminde Rusya öğrencilerinin ve entelektüellerinin yaptıkları gibi devrimci bir örgütün oluşumunu hızlandırabilirler. Öğrenciler günümüzde işçi sınıfına maruz kaldığı emek parçalanmasının ürünü olan dar görüşlülüğü ve korporatizmi aşmakta ve onun sınıf bilincinin en üst seviyesine yani siyasî ve devrimci sınıf bilincine daha çabuk erişmesinde yardımcı olabilirler. Bilimsel bilgileri sayesinde işçi mücadelelerini ve aynı şekilde üniversiteden ayrıldıktan sonra devrimci bir pratik izlemeye çalışan genç entelektüel kesimini yükseltebilirler.
Bu anlamda, bugün neokapitalizmin en büyük zaferi gibi görünen entelektüel emeğin proleterleştirilmesi onun yıkılışını hızlandırmaya katkıda bulunabilir. Kapitalizm entelektüel emeği proleterleştirerek proletaryaya sömürü ve baskıya karşı daha büyük bir bilinçli başkaldırı yeteneği bahşeder. Kendiliğinden ve basit olduktan sonra bilinçli hale gelen başkaldırı ise sosyalist devrimin müjdecisidir.
Burjuva Üniversitesinin Krizi
Burjuva üniversitesinin krizi öncelikle üniversite patlamasının bir sonucu olarak birdenbire ortaya çıkıvermiştir. Birkaç sene içerisinde üniversiteler olağanüstü bir öğrenci akınına tanık olmuşlardır. Devasa bilimsel bilgi üretim fabrikaları olan üniversitelere on binlerce, yüz binlerce öğrenci katılmaktadır. Roma Üniversitesinde yüz bin, Madrid Üniversitesinde elli bin ve burada Mexico’da bugün yüz bini aşkın öğrenci vardır. Sadece en karakteristik örnekleri vermek gerekirse, toplam üniversite öğrencisi sayısı ABD’de altı milyona, Japonya’da iki milyona, Fransa’da ve İtalya’da altı yüz bine İsveç ve Hollanda gibi kimi küçük ülkelerde yüz bine ulaşmakta ve burada Meksika’da üç yüz bine yaklaşmaktadır.
Neokapitalist toplumda üniversite patlaması çifte bir toplumsal-iktisadî dönüşümün sonucu olarak ortaya çıkmaktadır: entelektüel olarak vasıflı emek-gücü arz ve talebinin eşzamanlı büyümesi.
Entelektüel emek-gücü arzındaki artış yalnızca ekonomik değişimlerin değil, aynı zamanda sosyal-psikolojik düzeydeki, çalışma güdüleri düzeyindeki değişimlerin de sonucudur. Müthiş bireysel toplumsal yükselme çabaları eğilimini yansıtmaktadır. Bu çaba orta sınıflarda geleneksel olsa da, en azından Avrupa ülkelerinin çoğu gibi sınıf bilincinin görece yüksek olduğu ülkelerde proletarya içinde oldukça yenidir.
İkinci Dünya Savaşı öncesinde olgunluğa erişen işçi nesli çocuklarının üniversite öğrenimi görmesine açık biçimde düşman bir tavra sahip olmuştu. Bu nesil bunda kesin bir sınıf aidiyetinden kopuş tehlikesi algılamaktaydı. O dönemin emekçileri “çocuklarımızın anne babalarından utanç duymasını istemiyoruz” diyorlardı. Diğer pek çoğu da “çocuklarımızın sınıf düşmanları haline gelip babalarını, yoldaşlarını sömürmelerini istemiyoruz” diye ekliyorlardı.
Böyle bir alanda bu son yirmi yıl boyunca gündeme gelen kökten tavır değişikliğinin çok sayıda nedeni bulunmaktadır. Sınıf bilincinin göreli ve geçici gerilemesi, tapon zevkleriyle “tüketim toplumu”nun yükselişi, daha fazla boş zamana erişim ve bunların yanı sıra tek-hücreli ailenin hızlanan çözülüşü bu değişime hiç kuşkusuz katkıda bulunmuştur. Emekçilerin yaşam düzeylerindeki göreli yükselme ve entelektüellerin toplumdaki yerinin dönüşüme uğraması, kol emeğiyle entelektüel emek arasındaki gediği daraltan bu iki etmen de bu noktaya varılmasında önemli bir role sahip olmuştur. Vasıflı işçiler için istihdam arzı daha yavaş artarken, hatta durgun seyreder veya azalırken üniversite mezunları için istihdam arzının hızla artması emek-gücünün genel arzının yönelimi üzerinde bir baskı uygulamıştır. İşçi aileleri giderek, çocuklarına eksik-istihdamın sefaletinden, dönemsel eksik-istihdamdan ve marjinal bir proleter-altı kesimin (drop out) mevcudiyetinden kurtulabilen bir gelecek garanti etmenin yegâne yolunu çocuklarının öğrenimlerini uzatmakta görmeye başlamışlardır. Öğrenim alanında ayrımcılığa ve seçmeciliğe karşı mücadelenin ABD’nin siyah ve Meksikalı kitlelerinin siyasî uyanışında bu denli önemli bir rol oynamasının nedenlerinden biri işte burada bulunmaktadır.
Buna karşın, proletaryanın yüksek öğrenime karşı bu tavır değişikliğinin belirleyeni olan entelektüel emeğin proleterleştirilmesi nesnel bir görüngüdür. Bu proleterleştirme gerçekleştiği ölçüde bu öğrenimin ifade ettiği bireysel yükselme içinden çıkılan sınıfla otomatik bir kpuş, gerçek anlamda toplumsal bir kopuş anlamına gelmemektedir. Tersine bu, en azından tarihsel olarak, proletaryanın gerek sayısal olarak gerekse vasıf ve bilgi bakımından bir güçlenmesi anlamına gelebilir ve gelmelidir.
Sanayî işçilerinin üniversiteye giren oğul ve kızlarının sayısına ilişkin görüngünün boyutunu elbette abartmamak gerekir. Emperyalist ülkelerin çoğunda bu sayı hâlâ son derece düşüktür. Ki bu da işçilerin maruz kaldıkları toplumsal baskıyı ve uğradıkları ayrımcılığı açıkça göstermektedir. İşçiler aktif nüfusun yüzde 50’sini oluşturdukları halde emperyalist ülkelerin çoğunda üniversite öğrencileri arasında işçi çocuklarının oranı ancak yüzde 5’tir; bu yüzde ABD’de ve İsveç’te kayda değer ölçüde daha yüksektir. Entelektüel emek-gücü arzının büyümesi özellikle proletaryanın ayrıcalıklı tabakalarını ve köylü tabakalarını, büro çalışanı, teknisyen ve küçük memur çocuklarını kapsamaktadır.
Yine de, bu dönüşümün sonucu olan üniversite öğrenci çevresinin toplumsal değişimi tereddüde yer bırakmayacak biçimde derin ve geri-çevrilemez bir değişimdir. Birinci Dünya Savaşı öncesinde öğrencilerin büyük çoğunluğu aristokrasiden, burjuvaziden ve en iyi ihtimalle orta ve küçük burjuvaziden gelmekteydi. Proletaryanın ayrıcalıklı tabakalarının oğul ve kızları asla üniversiteye kadar gelemiyorlardı. Günümüzde ise aristokrasinin, büyük ve orta burjuvazinin çocukları üniversite öğrencileri arasında bir azınlık (kimi ülkelerde küçük bir azınlık) haline gelmiş durumdalar.
Daha önce ilk bölümde çözümlediğimiz üzere, entelektüel emek-gücü talebinde meydana gelen değişimler neokapitalizmin içerdiği teknolojik ve toplumsal dönüşümlere yakından bağlıdır. Yine de, burada analizimiz boyunca sıklıkla karşımıza çıkacak çok önemli bir etmenin altını çizmek gerekir: neokapitalizmde entelektüel emeğin proleterleştirilmesi, en azından günümüze kadar geliştiği haliyle ilk evrede, kol emeğinin proleterleştirilmesinin kapitalizmin şafağında gerçekleştiği halden temel bir farklılık içerir. Kol emeğinin proleterleştirilmesi burjuvazinin işçi vasıflılığının özgül biçimine her zaman giderek artan kayıtsızlığı anlamına gelirken, bunun tersine entelektüel emeğin proleterleştirilmesi bu emek-gücüne talebin daima daha özgül bir talep haline gelmesini içerir. Buradan yalnızca entelektüel emeğin daha önce bahsettiğimiz parçalanması ve küçük parçalara ayrılması görüngüleri aniden belirmekle kalmaz, aynı zamanda bu emek-gücünün fiyatının şiddetle dalgalandığı birbirinden ayrı çeşitli entelektüel piyasaları da hâsıl olur. Bir mühendis “kıtlığı” bu meslek kategorisinin maaşlarını aniden artırabilir, buna karşın bir sosyoloji profesörü “fazlası” bu profesörlerin aylıklarında ve gelirlerinde bir düşüş yaratabilir. Elektrik teknisyenlerinin aşırı bolluğu ve işsizliği bir diş hekimi kıtlığıyla çakışabilir. Maden ve uçak mühendislerinin aşırı-üretimi, su ve köprü yol inşaat mühendislerinin şiddetli bir kıtlığıyla eşzamanlı olarak var olabilir.
Kapitalist rejimde konjonktürel dalgalanmaların araştırılmasında uzman olanlar geçmişte ünlü “domuz çevrimi”ni (hog circle) keşfetmişlerdir. Üretim talepteki ve fiyatlardaki dalgalanmalara her zaman gecikmeli tepki verdiğinden – zira domuz üretmek için belli bir biyolojik zaman gerekir – hiçbir zaman bir dengeye ulaşılamadan düzenli biçimde eksik-üretimden aşırı-üretime geçilir. Nezaketsiz kıyaslamalar yapmak istemesek de entelektüel vasıflılık çevrimi bu “hog circle”a çok yaklaşmaktadır. Tikel bir sektördeki kıtlık ücretlerde bir artışa yol açar ve bir öğrenci akınına tanık olunur. Gelgelelim bunlar öğrenimlerini ancak dört ya da beş yılın sonunda bitirirler ve kendilerini şimdiden doyuma erişmeyle karakterize olma rizikosu taşıyan bir entelektüel emek piyasasına sunarlar. Arz talebi aştığından işsizlik baş gösterir, ücretler düşer ve öğrenciler üretimin başka sektörlerine yönelirler. Fransa, Belçika, İngiltere ve ABD İkinci Dünya Savaşından bu yana bu tipte çok sayıda harekete tanık olmuşlardır.
Bunun öğrencinin toplumsal doğasına ilişkin sonuçları kayda değerdir. Öğrenim tercihleri, öğrencilerin bireysel tercihleri, yetenekleri ve özlemleriyle değil de gitgide daha da fazla piyasa yasaları, neokapitalizmin gereksinimleri tarafından belirlendiğinden öğrenciler giderek daha da yabancılaşmış çırak entelektüeller haline gelirler. Böylece, öğrenci isyanının yalnızca gerçek anlamında entelektüel emeğin yabancılaşmasının ürünü değil, aynı zamanda bizatihi öğrenci emeğinin yabancılaşmasının sonucu olduğu saptamasına varmış oluruz.
Öğrencilerin kesin toplumsal doğasının tanımlanması bir yandan Marksistler, diğer yandan genel olarak sosyologlar arasında sayısız anlaşmazlığa neden olmuştur. Öğrencinin değer üretmediği ve artık-değerden geçindiği için küçük burjuva olduğunu söylemek Marksist iktisat teorisinin bakış açısından vahim bir hatadır.
Neokapitalist çağın burjuva üniversitesi farklı bir işlevi yerine getirmek ve burjuva sınıfının başka ihtiyaçlarına cevap vermek zorundadır. Teknolojik buluş/yenilik yarışı, toplumsal yaşamın tüm alanlarının sistematik örgütlenmesi teknokratik uzmanların yetiştirilmesinde hep daha da belirginleşen bir uzmanlaşma gerektirmektedir. Bunun için, klasik liberalizmin yerini neopozitivist tavır alır. Böylece, burjuva kitle üniversitesi hakiki bir “diploma makinası”, hakiki bir uzmanlaşma fabrikası haline gelir.
Marx her türlü üretken emeğin ücretli emek olması gerekmediğini, buna karşın her ücretli emeğin de zorunlu olarak üretken emek olmadığını açık biçimde savunmuştur. Pazar için geçimlik ürünler üreten ve kendi toprağının sahibi olan köylü değer üreticisi, dolayısıyla üretken bir emekçi olmakla birlikte ücretli olmadığından proletaryanın değil küçük burjuvazinin bir parçasıdır. Buna karşılık, bir otobüs şoförü değer üretmese de bir küçük burjuva değil ücretli bir proleterdir.
Öğrencilik durumunun iki veçhesi onun toplumsal doğasının dakik bir tanımını son derece güçleştirir. Bir taraftan öğrencilik durumu çok büyük ölçüde geçicidir [bir ara durumdur]. Genel olarak, olsa olsa üç ya da dört yıl hadi diyelim en kabadayısı altı ya da yedi yıl üniversite öğrencisi olunur. O zaman öğrencinin toplumsal doğasını toplumsal geleceğinden ziyade toplumsal kökenlerine bakarak mı tanımlamak gerekecektir? Üniversiteye giden ve ücretli sanayi teknisyeni olarak mezun olacak bir köylü çocuğu kökenleri bakımından küçük burjuvaziye geleceği bakımından proletaryaya aitmiş gibi görünmektedir. Hiç kuşkusuz, artık bir köylü olmamakla birlikte henüz bir proleter de değildir. Öğrencinin toplumsal doğasını tanımlamaktaki zorluk temelde burada yatar.
Diğer yandan, bir öğrencinin faaliyeti melez bir faaliyettir. Emeğin vasıflılaşmasının üretimi öğrencinin kendi kişisel faaliyetinin değil, profesörlerin etkinliğinin sonucu olduğundan öğrencinin şimdiden bir üretici olduğu söylenemez. Buna karşın, onun öğrenimin ve bilgilerin salt edilgen bir tüketicisi olduğunu iddia etmek de mümkün değildir. Yüksek öğrenimin ve üniversite öğreniminin özgül doğası, ilk ve orta öğrenimin edilgen tüketiminden farklı kendine özgü belli bir etkinlik, belli bir özerklik içerir.
Öğrenci işte bu nedenle hiç kuşkusuz en fazla çırak kategorisiyle benzeşir. İşte bu nedenle sıklıkla çırak-emekçi-entelektüel ifadesini kullanmaktayız. Bu formülü öğrenim ânına ve tikel vasıflara göre uygulamak mümkündür. Öğreniminin sonuna gelmiş bir tıp ya da mühendislik fakültesi öğrencisi, bazı durumlarda sözgelimi bir hekimin mübadele-değeri üreten emeği gibi bir emek söz konusu olmasa da, gitgide daha fazla toplumsal olarak faydalı ve gerekli emek tarafından soğurulur. Öğrenimlerine henüz yeni başlamış edebiyat fakültesi öğrencileri için elbette böyle bir durum söz konusu değildir.
Öğrenci faaliyetinin melez karakteri, kimi fakültelerin normal meta üretimine giderek artan özümsenmeleri incelendiğinde açık biçimde belirginleşir. Bu bazen, ABD’deki veya İngiltere’deki üniversite laboratuarlarının ordu için biyolojik silah üretiminde yer almaları gibi insanı dehşete düşüren bir özümsenmedir. Bu laboratuarlarda çalışan öğrenciler mevcut ya da gelecekteki üretime şimdiden katılmakla birlikte henüz emek-güçlerini satmak mecburiyetinde değildirler. Gerçek anlamda proletaryaya nazaran sahip oldukları göreli özgürlük onlara, başka şeylerin yanı sıra, proletaryada mevcut olmayan kalıcı, devamlı bir isyan yeteneği kazandırır.
Öğrenci çevresini bir çıraklar-emekçiler-entelektüeller çevresi olarak tanımlamamız başlıca üç etmenin karşılıklı ilişkileri anlamına gelir:
İlk olarak, entelektüelleri küçük-burjuva olarak tanımlamak geçmişte doğru olsa da, entelektüel emeğin değişime uğramış toplumsal doğası gereği bugün artık doğru olmaktan çıkmıştır. Öğrencilerin çoğunluğu müstakbel küçük-burjuvalar değil, müstakbel proleterleşmiş emekçilerdir.
İkinci olarak, öğrenci varoluşu karakteristikleri değişkenlik gösteren ve sıklıkla çelişkili süreksiz, geçici bir varoluştur. Bu varoluştan son ve kesin halini almış toplumsal davranış karakteristikleri çıkarsamak hatalı olacaktır. Öğrencilerin önemli bir bölümünün kendilerini proletaryayla ve yoksul köylülükle özdeşleştirebildikleri doğrudur. Burada son derece önemli bir değişim söz konusudur. 1848’den 1948’e dek öğrenciler Avrupa’da, Japonya’da ve kısmen ABD’de siyasi bakımdan sağa yönelen bir güç, gitgide daha işçi-karşıtı, anti-sosyalist bir güç olmuşlardır. Olaylara sıklıkla grev kırıcılar olarak müdahil olmuşlardır. On yıldan beri bu durum kökten biçimde tersine dönmüştür. Öğrenciler neredeyse her yerde grev ve grev çadırı örgütleyicileri olarak müdahil olmakta ve neredeyse hiçbir zaman grev kırıcılığına soyunmamaktadır. Bu bana terse çevrilmesi mümkün olmayan bir olgu gibi gözükmektedir.
Yine de, hep daha bilinçli isyanları sonucu müstakbel sınıflarına doğru sürüklenen öğrencilerin yanında, aynı zamanda ister bireysel ideolojik güdüleri gereği, ister bizatihi öğrenimlerin muhtevası nedeniyle barikatın öbür tarafında kalmaya mahkûm öğrenciler de mevcuttur. Kapitalist rejimde hem yargıç olup hem de aynı zamanda burjuva toplumunun baskıcı önlemlerine karşı ve mahpuslar lehine çalışmak pek mümkün değildir. Bir yandan iş zamanının ve akışlarının kronometresini tutma işine talip olup, bir yandan da sistematik biçimde iş akış temposunu düşürmeye çalışmak olmaz.
Öğrenci kitlesinin mustarip olduğu kaçınılmaz bölünmeleri anlamak için, burjuvazinin öğrenci hareketini bölme ve onun en azından bir bölümünü uzun vadede kendisiyle bütünleştirme yolunda sınırlı ancak reel imkânlarını anlamak için üniversite öğreniminin ve yüksek öğrenimin muhtevasının toplumsal olarak melez doğasını kavramak gerekir.
Son olarak, üniversitenin kitlesel düzeyde büyümesinden, hakiki bir üniversite patlamasından ve üniversitenin demokratikleşmesinden sonra, bizatihi öğrenci çevresi ne kökenleri ne de toplumsal gelecekleri bakımından türdeş olan bir kitleyi türdeşleştirme eğilimindedir. Özgül ve türdeş bir öğrenci çevresi yaratma yönündeki bu eğilim, bu çevre son derece parçalanmış durumda olsa bile, öğrenci isyanının patlamasına katkıda bulunmuş etmenlerden biridir. Burada istisna kuralı doğrular: burjuvazinin öğrenci kitlesini parçalayarak üniversitenin bir kitle üniversitesi haline gelmesini kasten engellemeye kalkıştığı ülkelerden biri, aynı zamanda öğrenci isyanının mütevazı bir başlangıç eşiğini aşamadığı nadir ülkelerden biri olmuştur. İngiltere’den bahsediyorum.
Öğrenci çevresinin bu geçici türdeşleşmesinden mevcut üniversitenin öğrenci gereksinimlerine cevap vermekte yetersiz kalışının temel veçhelerinden biri doğar. Ayrıca bu öğrenci isyanının başlıca etmenlerinden biridir.
Burjuva üniversitesi bir zamanlar, burjuvazinin oğullarına, müstakbel burjuvalara veya bir sınıf olarak burjuvazinin müstakbel kadrolarına hizmet vermek için örgütlenmiş bir üniversite, burjuva öğrencilerin üniversitesiydi. Her şey mantıklıydı, her şey bu amaca uyarlanmaktaydı. Bütünün doğal bir insicamı vardı. Öğrencilerin doğrudan gereksinimlerini karşılamaya yarayan maddi bir altyapı mevcut değildi; öğrenci aileleri bu gereksinimleri karşılayabilmekteydiler. Tersine, öğrenim ihtiyaçlarını karşılayan çok büyük, kimi zaman epeyce zengin teknik bir altyapı mevcuttu. Toplumda yerine getirilmesi gereken toplumsal işlevler bu kaynaklara bağlıydı.
Öğrencilerin toplumsal [köken bakımından] seçimi radikal tarzda değişime uğradığında maddi altyapının yetersizliği kendisini çok sert bir şekilde hissettirdi. Çoğunlukla – aslında neredeyse hepsi – burslu öğrencilerin barınma, beslenme, boş zamanlarını değerlendirme ihtiyaçları vardı. Gelgelelim, burjuva üniversitesi bu gereksinimleri karşılamaktan tam anlamıyla acizdi. Teknik altyapı üniversitenin büyümesine uyarlanmadığından aynı şekilde teknik altyapı yetersizliği de kendisini hissettiriyordu. Öğrenci yabancılaşmasının bir başka biçiminin kökü işte buradadır: laboratuarlarda, amfilerde, ameliyathanelerde yer yetersizliğinden, kütüphanelerde kitap eksikliğinden kaynaklanan hakiki bir “hayat mücadelesi”. Sonuç olarak, ilk öğrenci patlamalarının kökeninde her zaman olmasa da sıklıkla kronik bir kaynak yokluğu, bir imkân yetersizliği bulunur.
Klasik burjuva üniversitesi müstakbel burjuvalar ve burjuvaziye müstakbel kapıkulları yetiştirmekle yükümlüydü. Bütünüyle bu toplumsal işleve yönelmişti. Kesin bilgilerin birikimi, – burjuva toplumuna yön veren değerlere uyarlanmış – yargıların oluşumundan ve özellikle de hâkim sınıfın ideolojisine uygun tepki verme yeteneğinin geliştirilmesinden daha az önem taşımaktaydı. Klasik liberal üniversite günümüzde miyopluktan mustarip teknokratların zaman zaman iddia ettikleri gibi burjuvazi için işe yaramaz değildi. Geçen yüzyılın [19. Yüzyıl] bir sanayicisi, bir bankacısı veya bir ihracatçısı açısından bu sanki-kendisi-burjuvaymışçasına yargılama/değerlendirme yeteneği ve özellikle de yeni ve bilinmeyen bir ortamda, daha önce karşılaşılmamış durumlar karşısında kendinden emin ve “ticari zihniyetle” tepki verme yeteneği, kimya, fizik ya da tarih yazımında [vakanüvislik] mevcut bilgilerin birikiminden çok daha faydalıydı.
Neokapitalist çağın burjuva üniversitesi farklı bir işlevi yerine getirmek ve burjuva sınıfının başka ihtiyaçlarına cevap vermek zorundadır. Teknolojik buluş/yenilik yarışı, toplumsal yaşamın tüm alanlarının sistematik örgütlenmesi teknokratik uzmanların yetiştirilmesinde hep daha da belirginleşen bir uzmanlaşma gerektirmektedir. Bunun için, klasik liberalizmin yerini neopozitivist tavır alır. Böylece, burjuva kitle üniversitesi hakiki bir “diploma makinası”, hakiki bir uzmanlaşma fabrikası haline gelir. Yalnızca gitgide daha da parçalanmış değil, aynı zamanda gitgide daha da oynak/kararsız uzmanlıklar söz konusu olduğundan, bu durumdan, bizatihi kapitalist sınıf bakış açısından dahi, geleneksel üniversitenin derin bir krizi doğar. Geleneksel üniversitenin idarî yapıları, öğretiminin muhtevası, alışageldik usulleri ve örgütlenmesi artık ne büyük tekellerin ne de öğrenci kitlesinin gereksinimlerine uymaktadır.
Öğrenci isyanıyla büyük sermayenin genel bir teknokratik üniversite reformuna girişme eğilimi arasındaki hiçbir şekilde rastlantısal olmayan çakışma bundan ileri gelmektedir. Her iki hareket de kökten biçimde farklı gereklere yanıt verirler. Yine de, bunların birleşen çabaları liberal ve geleneksel eski burjuva üniversitesini hemen hemen ortadan kaldırmıştır.
Acaba bu, öğrenci isyanının nesnel olarak ya da hatta bilinçli olarak üniversitenin teknokratik reformunun gerçekleştirilmesine yardımcı olduğu anlamına mı gelir? Bu denli kötümser ve ayrıca biraz da kinik bir sonuç çıkarmak için henüz erkendir. Şu an için, her iki hareketin yolları kesişmekte ve bunlar zaman zaman birbirlerine destek vermektedirler. Ancak daha sık çatışma içine girmektedirler. Hatta birçok ülkede, bilhassa Fransa’da, Almanya’da, Belçika’da öğrenci hareketinin üniversitenin teknokratik reformunun yabancılaştırıcı sonuçlarına karşı mücadelesinde – yoldaşım Daniel Bensaïd’in güzel bir ifadesiyle – “ikinci bir soluk” kazandığı dahi söylenebilir.
Bu reformun amacı çok açıktır: burjuva kitle üniversitesini dönüştürmek, entelektüel emek piyasasına uyarlanmamış bir işletmeden bu gereksinimlere yani büyük firmaların ve tekelci evrenin devletinin gereksinimlerine mükemmel biçimde uygun bir fabrika yaratmak. Öğrencinin her türlü bireysel özlemini ve tercihini göz ardı edip, burjuvazinin ihtiyaç duyduğu entelektüel vasıfları piyasa dalgalanmalarına göre kendini düzelten oranlarda imal etmek söz konusudur. Bu teknokratik reformdan doğan iktisadî, finansal ve örgütlenmeye ilişkin teknikler de çok iyi bilinmektedir. Yine de hatırlatmak için zikredelim: üniversite yatırımlarının sistematik biçimde kârlı hale getirilmesi yani harcamaların farklı fakülteler ve farklı disiplinler arasında emek piyasasının “ihtiyaçları”na göre bölüştürülmesi; farklı üniversite dallarından diploma alanlar için öngörülebilir gelirler; üniversitenin kapılarını bir aday kitlesinin yüzüne kapatmaya ve öğrencilerin önemli bir bölümünü şayet öğrenimleri katı biçimde sınırlanmış bir süre sonunda istenen “başarı” ile taçlanmazsa öğrenimlerine ara vermeye mahkûm etmeye eğilimli gitgide daha da katı, gitgide daha da yaygın bir seçme; bazı meslek gruplarının ölçüsüz maddi ayrıcalıklarını (ABD’deki hekimler örneği inanılacak gibi değildir) korumak ve genişletmek amacıyla giderek daha da artan sayıda fakülteye dayatılan akıldışı şartlar. Üniversitenin büyümesini toplumsal ihtiyaçlara uyarlamak yerine, bu büyüme üniversitede mevcut teknik donanımın azamî finansal kârlılığına uyarlanmaktadır.
Tüm bu veçheler burjuva üniversitesinin teknokratik reformunun karşısında sadece öğrencilerin büyük bir çoğunluğunun maddi çıkarlarını değil aynı zamanda ve özellikle onların toplumsal-siyasî yönelimlerini ve emekçi kitlelerin büyük çoğunluğunun çıkarlarını bulmasına yol açmaktadır. Burada, neokapitalizmin, en azından üstyapı bakımından sistemin mümkün bir patlayışını yoğunlaştıran yeni bir çelişkisini bir kez daha vurgulamak önemlidir.
Teknolojik rant arayışının tahakkümü altında bulunan, teknolojik buluş/yenilik temposunda bir hızlanma ile karakterize olan neokapitalist toplum zorunlu olarak bilime büyüyen ve evrensel bir ilgi yaratmaktadır. Mesela çocuk oyuncaklarının gelişimini, bilim-kurgu yazının gelişmesini, uzay yolculuklarına duyulan dizginsiz tutkuyu gözlemlemek yeter. Çağdaş toplumsal gerçekliğin her düzeyinde bir doğal bilim kültüne [tapınmasına] rastlanmaktadır. Şu ya da bu vasat metayı satmak için güya kanıtlanmış bilimsel kalitelerine teknik göndermede bulunmayı çok büyük ölçüde kullanan reklamcılık bunu çok iyi örnekler.
Akla gelebilecek herhangi bir temel ideolojik harekette olup bittiği gibi aslında söz konusu olan tabi ki kâra susamış tekelci patronların bir komplosu veya şeytanî bir entrikası değil, elle tutulur bir toplumsal gerçekliğin insanların zihninde yeniden-üretimi, belli sınıf çıkarlarına göre oluşmuş zihinsel yapıların süzgecinden geçtiğinden bilimsel değil ideolojik olan bir yeniden-üretimidir.
Çağdaş gençliğin bilim tutkusu, bazı kötümserler ne derlerse desinler son derece sağlıklıdır. Gençlik bilimin ve tekniğin muazzam özgürleştirici potansiyelini [imkânlarını], aynı bilimin ve aynı tekniğin piyasa toplumunun ve kâr için üretimin tahakkümü altında büründüğü ürkütücü, tahripkâr ve köleleştirici biçimlerle hiçbir ilgisi olmayan potansiyelini bir çırpıda kavrar.
Buna karşın, bu aşırı-doygun bilimcilik ortamında bilimsel bilgiye ulaşma yollarının üniversitenin teknokratik reform tarafından sert bir biçimde tıkanması ve numerus clausus [kapalı sayı – üniversiteye kabul edilecek öğrenci sayısını sınırlayan bir yöntem] üniversite öğretiminin giderek derinleşen parçalanması ve küçük dilimlere bölünmesini pekiştirmektedir ki bu da olsa olsa en azından bir öğrenci kesiminin derin ve kalıcı tepkilerine yol açabilir. Mass media’nın çağrısı herkesi bilimin harikalarına cezp etmektedir. Ancak hemen arkasından önseçim yemin cazibesine kapılanların yarısına ya da daha fazlasına “harikalar size göre değil” demektedir.
Öğretimin teknokratik reformu böylece gençlikte, gereğinden fazla reklam yetişkinlerde ne yaratıyorsa onu yaratmaktadır: zorunlu olarak sürekli bir endişe haline değilse bile derin bir bilinç ve ahlak krizine yol açması gereken sürekli bir tatminsizlik ve yoksunluk iklimi.
Bu endişe iki yoldan birini seçebilir: bilinçlenmeye, devrimci etkinlik ve örgütlenmeye götüren isyan ki bu olumlu çıkış kapısıdır ya da olumsuz çıkış kapısı yani ahlak bozukluğu, uyuşturucu, suç işleme veya sinir zafiyeti. Fakat bunların her ikisi de neokapitalist eğitimin krizinin meşru çocuklarıdır. Burjuvazi eğer bu eğilimlerin sorumlularını bulmaya kalkışacak olursa, ne ajitatörleri ne de tanrıtanımaz komünizmin peygamberlerini suçlayabilecektir. Burjuvazinin dönüp aynada kendi suretine bakması ve şu doğruyu kabul etmesi gerekecektir: “Devrimcileri doğuran benim, aynı şekilde yeryüzünde yarı-feodal rejimin çürümesinden bu yana görülmedik boyutta bir ahlaki çöküntüyü ve toplumsal şiddeti yaratan da benim.”
Böylece, burjuva üniversitesinin öğrenci dünyasının gereksinimlerine temel uyumsuzluğuna karşı isyanın içerisinden üniversite öğretiminin tekelci kârların azamileştirilmesinin ihtiyaçlarına uyarlanmasına karşı bir isyan gelişmektedir. Bu ister doğal bilimler öğretiminin aşırı parçalı hale getirilmesine ve bu bilimlerin her türlü bütünsel toplum görüşünden toptan kopuşuna karşı bir isyan olsun; ister bu öğretimin parçalarının kullanımına ve özel firmaların bencil çıkarlarına veya insanlık dışı devlet projelerine hayâsızca tabi kılınmasına karşı bir isyan olsun; ister sosyal bilimlerin neopozitivist, ideolojik ve özürcü saptırılmasına karşı bir isyan olsun, öğrenci hareketine onu dar korporatist çıkarlar adına basit bir talep kampanyasından farklılaştıran daha genel ve daha derin bir anlam kazandıran işte budur.
Öğrenci hareketleri daha fazla bedava ya da ucuz yurt ve üniversite yemekhanesi talep ettikleri sürece, daha fazla laboratuar ve daha fazla kütüphane, yüksek düzeyde öğretimin teknik imkânlarına daha kolay ve daha özgür erişim talep ettikleri sürece işçi mücadelelerinin ekonomizminin eşdeğeri olarak adlandırılabilecek bir alanın sınırlarının dışına çıkamazlar. Bu mücadeleler ilericidir ve ilksel bir bilinçlenme ve örgütlenme düzeyine ulaşmak için kesinlikle gereklidirler. Gelgelelim, bu mücadeleler bizatihi kendilerinde öğrenci isyanını tümel bir devrimci özgürleşim hareketinin içerisine sokmak açısından yetersizdirler.
Bu bağlamda zaman zaman kesişen birbirine paralel iki yol önden giderler. Bunların biri öğrenci öncüyü işçi örgütlerinin ister yozlaşma, ister zayıflık nedeniyle yeterince üstlenmedikleri genel siyasi davaları sahiplenmeye iten aşırı politikleşmedir. Bu bakımdan, Fransa’daki öğrenci hareketi Fransız emperyalizminin Cezayir’de sürdürdüğü sömürge savaşına karşı mücadelede bir öncü rolü oynamıştır. Öğrenci hareketi tüm dünyada ve en başta ABD’de yankee emperyalizminin Hindiçin halklarına karşı saldırı savaşına karşı mücadelede bir tetikleyici rolü oynamıştır. Öğrenci hareketinin yüksek düzeyde ilerici bu politikleşmesi devrimci örgütlerin inşasına ve güçlenmesine yol açar. Bu soruna daha ileride döneceğiz.
Öğrenci hareketinin ekonomist ve korporatist çerçevenin dışına bu ilk çıkışı zorunlu olarak oldukça az sayıda bir öncüyle sınırlı kalır. Buna karşın, öğrenci isyanı özellikle üniversitenin teknokratik biçimlerine cevap verdiğinde potansiyel olarak aşırı politikleşmiş ve radikalleşmiş öncüden çok daha geniş öğrenci tabakalarını harekete geçirme eğilimindedir. Bu büyük öğrenci tabakaları açısından, her ne kadar bu tabakalar öğrenci kitlesinin tamamı içerisinde bir azınlıktan başka bir şey olmasalar da, ekonomizmden daha öteye, anlık taleplerin ötesine götüren çıkış yolu idareye ve öğretim biçimine muhtevalarıyla aynı ölçüde yabancılaştırıcı öğelere karşı mücadeledir. Özetle mücadele ABD’deki ve Japonya’daki yoldaşlarımızın ve Avrupa’da bizlerin adlandırmış olduğumuz gibi kızıl üniversite için mücadeledir.
Burjuva toplumunun bağrında sosyalist bir üniversite kurmaya kalkışmak kapitalist bir ekonominin ortasında işçi yönetiminde yalıtık sosyalist fabrikalar kurmaya kalkışmak kadar ütopik bir hedeftir. Üniversite kendi kaynaklarını üretmez, buna karşın toplum tarafından kullanımına sunulan kaynaklardan geçinir.
Bu toplum hâkim sınıf tarafından yönetilir. Bu sınıfın tahakkümü onun, tam da öğretim gibi üstyapı faaliyetlerini finanse eden toplumsal artık-ürünün denetimini elinde bulundurmasıyla karakterize olur.
Sonuç olarak, zaman içerisinde üniversitenin hâkim sınıfın denetiminden, bu sınıf üniversitenin varoluş imkânlarını üniversiteden geri almadan kurtulması mümkün değildir. Burjuva toplumu bünyesinde öğrenciler, teknik personel ve öğretim üyeleri tarafından yönetilen bir üniversite, öğrencilerin yönetimlerini gitgide daha da sefil imkânlarla gerçekleştirmek zorunda kalacakları yani kendi sefaletlerini yönetmek zorunda kalacakları bir üniversitedir.
Buna karşın, üniversiteyi burjuva toplumunun bağrında sürekli tarzda yönetmenin öğrenciler açısından olanaksızlığı kesinlikle üniversitenin burjuvazinin çıkarlarına tabi kılınmasıyla genel olarak ve sınırlı bir süre için olsa da arada sırada şaşırtıcı başarılar kazanarak savaşmanın imkânsızlığı anlamına gelmez. Ve hatta öğrenci hareketi tam da burjuva üniversite öğretiminin içeriğine, biçimine, örgütlenmesine ve yapısına karşı böylesi bir kavga aracılığıyla toplumun gözünde bir başkaldırı, amacı yalnızca mülkiyet biçimlerin değil, aynı zamanda üretim ilişkilerini, tüm insan emeğinin muhtevasını, örgütlenmesini ve yapısını değiştirmek olan yükselen genel toplumsal başkaldırının hedeflerini ilan eden ve önceden sezilmesini sağlayan bir isyan değeri kazanır.
Öğrenci hareketinin öncüsü kârlılaştırmaya, seçmeye, üniversite öğretiminin küçük parçalara ayrılmasına ve her türlü akla uygun ve insanî toplumsal amaçtan uzaklaşmasına başkaldırırken entelektüelleri olduğu kadar işçileri de, profesörleri olduğu kadar üretici köylüleri de ilgilendiren evrensel önemde değerler ilan eder. Öğrenci öncüsü maddi kaynakların kullanımının temel önceliklerinin piyasa ve satın-alma gücüne sahip talep aracılığıyla belirlenmesinin insanlık-dışı akıl-dışı olduğunu haykırır. Aynı şekilde bilgi tutkusunun, savunmanın, sağlığın, temel gereksinimlerin karşılanmasının, insanlığın ve doğanın korunmasının sağlanmasının, lüks metalar, bazıları kişinin akıl sağlığını doğrudan etkileyen gereksiz, yapay ve sağlığa zararlı metalar üretimi üzerinde önceliğe sahip olması gerektiğini haykırır. Öğrenci öncüsü üretime ve ekonomiye yön vermesi gerekenin piyasa değil, insan aklı ve ortaklaşmış emekçiler topluluğu tarafından demokratik biçimde kararlaştırılmış bilinçli hedefler olduğunu ilan eder.
Öncü, öğrenci emeği de dâhil emeğin özgürleşiminin, Marx’ın ünlü ifadesini zikredecek olursak, üreticilerin ortaklaşması sayesinde gerçekleştirilmesi yani iktisadî mecburiyet tahtında değil, aslında egemen küçük bir azınlığı zenginleştirmeye yönelik görünüşte mukadder yasaların tahakkümü altında değil, ortaklaşa kararlaştırılmış ihtiyaçların karşılanması için özgürce çalışan emekçiler tarafından gerçekleştirilmesi gerektiğini haykırır. Öncü, üretimin biçimiyle içeriği arasında kaçınılmaz diyalektik bir etkileşim olduğunu, dış zorlamanın baskısı altında gerçekleşen emeğin onu gerçekleştiren insanın gerçekleşmesine asla yol açmayacağını ilan eder.
Öğrenci hareketi taşıyıcısı olduğu evrensel tarihî önemin bilincine varmayı öğreniyorsa eğer; mümkün en geniş, en demokratik, en evrensel tarzda örgütleniyorsa; devletten, hâkim sınıflardan ve burjuva değerlerden bağımsızlığını kararlı biçimde koruyorsa, mecburen geçici olan bu başarılar çok daha geniş halk kitlelerinin mücadele yolunu aydınlatan bir ışık olacaktır. Eğer öğrenciler hocalarını seçmeyi başarırlarsa, bu altı aydan ya da bir yıldan fazla sürmese bile, mekanik ve saçma zorlamaları ortadan kaldırıp bunların yerine özgürce kabul edilmiş bir öz-disiplin yerleştirmeyi başarırlarsa, işçiler kendilerinin de kendi işletmelerinin efendileri haline gelebileceklerini, kendi yönetim komitelerini seçip emek sürecinin ezici ve insanı bitip tüketen hiyerarşisini ilga edebileceklerini ve kendi ortaklaşmış toplulukları aracılığıyla iktisadî üretimin ve bir bütün olarak toplumsal yaşamın hedeflerini ve muhtevasını belirleyebileceklerini daha çabuk kavrayacaklardır.
Teori ile Pratiğin Birliği
Öğrenci isyanı her şeyden önce kendiliğinden [spontane] bir hareket biçimini alır. Bu çalışmanın ilk iki bölümünde bu isyanın genelde entelektüel emeğin özelde öğrenci emeğinin klasik ya da teknokratik burjuva üniversitesinin krizi sonucu artan proleterleşmesi ve yabancılaşması içindeki köklerini açığa çıkarmaya çalıştık. Öğrenci isyanı tüm kendiliğinden hareketlerde olduğu gibi her zaman aniden beliriverir. Bu ister üniversitenin öğrencilerin maddi ihtiyaçlarına uyumsuzluğuna bir tepki olsun, ister üniversite öğretiminin yapılarına ve muhtevasına bir tepki veya geleneksel siyasî örgütlerin yüzüstü bıraktığı, bir anda beliriveren siyasî ve toplumsal mücadeleleri sahiplenen bir hareket olsun öğrenci hareketi her daim anlık bir karaktere sahiptir.
Kendiliğinden öğrenci seferberliğinin bu anlık karakteri bu hareketin etkileyici sonuçları nedeniyle sıklıkla unutulur. Mayıs 68’de Paris’teki öğrenci isyanının o an için hedefinin polis tarafından tutuklanan birkaç öğrencinin serbest bırakılmasını sağlamak olduğunu hatırlatmaya gerek var mıdır? Bu hareket barikatlar gecesiyle, işçilerin öğrencilerle muazzam dayanışma gösterisiyle, ardından fabrika işgalleriyle genel grevle sonuçlandıysa eğer, bunun nedenini öğrenci çevresinin toplumsal doğasında bulmak mümkün değildir. Bu nedeni hareketi tetikleyen talebin doğasında bulmak ise daha da az olanaklıdır. Bu neden yeni bir kitlesel siyasî hareketin tikel bir toplumsal ve siyasî konjonktürde yerine getirebileceği ateşleyici işlevde saklıdır.
Aklı başında hiçbir kişinin, Bay Marcelin’in [68 Mayıs’ında atanan içişleri bakanı] hakikaten inanır göründüğü gibi, basit biçimde – tercihen yabancı – birkaç kışkırtıcının oyuncağı olduklarından ya da ülke – yine tercihen dış güçlerce hazırlanan – şeytanî bir komplonun kurbanı olduğundan, on milyon işçinin greve çıkıp fabrikalarını işgal ederek De Gaulle hükümeti gibi o denli istikrarlı bir hükümete meydan okuyarak Fransa’da devrimci-durum-öncesi bir durum yarattığına gerçekten inanması mümkün değildir. Böylesi bir boyuttaki toplumsal hareketler ancak ve ancak derin hoşnutsuzluklara yani uzun bir zaman zarfında biriken derin çelişkilere bağlanarak kavranabilirler. Bunların öğrenci isyanından itibaren patlak vermesi daha çok bu çelişkilerin uzun bir süre boyunca gün ışığına çıkmasını önleyen, bastıran, geciktiren etkisi bu çelişkilerden aşağı kalmayan güçlerin varlığını gösterir.
O halde, öğrenci isyanıyla emekçilerin büyük bölümünü içinde toplayan toplumsal güçler arasındaki bağ esasen aşağıdakinden ibarettir. Kendiliğinden öğrenci hareketi, yetersiz siyasî yapıların – ve hepsinden önce işçi hareketinin siyasî yapılarının – uzun süre gizledikleri yani toplumsal çelişkilerin ciddiyetine hiçbir şekilde tekabül etmeyen işin özüne dokunmayan reformlara kanalize etmeye çalıştıkları derin bir toplumsal rahatsızlığı açınlama ve ateşleme rolü oynamıştır.
Öğrenci hareketi neden bazı ânlarda çok daha büyük bir başkaldırı hareketinin açınlayıcısı ve ateşleyicisi rolünü oynayabilmektedir? Çünkü her şeyden önce, bu hareket o denli büyük boyutta bir kitle hareketidir ki bu hareketin eylemi toplumun bütünü üzerinde zorunlu olarak bir etki yaratmaktadır. Burada, neokapitalizmin gereksinimlerindeki, dolayısıyla bizatihi kapitalist üretim tarzının evrimindeki kökenlerine işaret ettiğimiz üniversite patlamasının ve bu öğrenci kitlesinin niteliksel büyümesinin yeni bir sonucunu karşımızda buluruz. Gösteri düzenleyen birkaç bin öğrenci görmezden gelinebilir. Ancak, Paris’in merkezinde barikatlar kuran otuz bin öğrenciyi yok saymak mümkün değildir.
İkinci olarak, çünkü bu kendiliğinden bir harekettir. Çağımızın temel sorunlarına uyum sağlayamadıkları açıkça ortada olduğu için gençlik nezdindeki itibarlarını yitirmiş geleneksel politik örgütler tarafından sınırlanmamakta, denetlenmemekte ve uzaktan kumanda edilmemektedir.
Öğrenci kitle hareketinin kendiliğindenliğinde muazzam bir özgürleşim potansiyeli kendini açığa vurmaktadır. Bu kendiliğinden özgürleşimci güç ortak bir paydadan, hareketi sürüklemiş olan anlık talepten yola çıkarak toplumun tüm katmanlarına yayılabilir. Emekçi halk tabakaları bir anda “kralın çıplak olduğunu” keşfederler. Öğrenciler, halkın belli belirsiz hissettiği fakat henüz ifade etmeye cesaret edemediği bir şeylerin açıkça farkına varmasına olanak tanıyacak biçimde bunu yüksek sesle haykırırlar. Böylece siyasî yaşamın tüm baskıcı yapılanmaları sorgulanır hale gelir ve en radikal talepler toplumsal çelişkilerin derinliklerinden su yüzüne çıkarlar.
Son olarak, öğrenci hareketi siyasî bir kitle hareketidir. Hareketin doğrudan hedef aldıkları üniversite yetkilileriyle veya ikincil siyasî yapılarla sınırlı kaldığı sürece, ateşleyici gücü de sınırlı kalır. Hareket burjuva devletine yani bir bütün olarak burjuva toplumuna meydan okuduğu andan itibaren bu meydan okuma tüm ateşleyici gücünü kazanır. Örnek oluşturma rolü burada önemlidir. Buna karşın, bu rolün ve bu rolün uyguladığı çekim gücünün ötesinde, anlık talep düzeyinden yola çıkıp durmaksızın yayılan ve hareketi kapitalist topluma karşı toptan bir mücadele gücüne dönüştüren kitle hareketinin hızla politikleşmesi mevcuttur. Bu mücadele de kendi payına yüksek düzeyde merkezileştirici bir rol oynar. Kendisini, içerdiği her şeyle birlikte establishment [müesses nizam] kutbunun karşıtı siyasî ve toplumsal güçlerin neredeyse devrimci kutbuna dönüştürerek, başka memnuniyetsiz toplumsal tabakaların taleplerini kendine çekip içinde toplama eğilimindedir.
Bu konuda mass media’nın çelişkili rolü, çağdaş uygarlığın kimi kötümser eleştirmenlerinin sandıklarından çok daha karmaşık rolü vurgulanabilir. Normal olarak, televizyonun konformizmin ve neokapitalist toplumsal bütünleşmenin etkili bir gücü olduğu doğrudur. Ama televizyon gazetecileri ve teknisyenleri, 68 Mayısında Fransa’da olduğu gibi mücadelenin genel hareketi içerisine sürüklendikleri ölçüde televizyon kendisine tanınmamış bir boyut kazanmaktadır. Televizyonun olay görüntülerini çok geniş bir yarıçap içinde naklen yayınlama yeteneği onu bir haber aracından bir seferberlik aracına dönüştürmektedir. 68 Mayısı milyonlarca kişinin gelişmelerden bir hafta ya da ertesi gün bile değil, her saat başı hatta her on beş dakikada bir haberdar olduğu tarihteki ilk devrimci harekettir. Bu şekilde, televizyonda bir gösterinin başlangıç görüntülerini görüp koşup bu gösteriye katılmak mümkün olabilmiştir.
Ancak diğer yandan siyasî kitle hareketi olarak öğrenci hareketinin tüm gizilgüçlülüklerinin hareketin bizatihi gücünün kaynağından gelen bir sınırı vardır. Her türlü kendiliğinden kitle hareketi bizatihi doğası gereği süreksizdir. Hatta hareket politikleştikçe çoklu ve birbirini tutmayan hedefler içerisinde kendisini tüketme eğiliminde olur. Kitle hareketinin merkezcil çekim gücünün, merkezileştirici yapıların yokluğunun yerini uzun zaman doldurması mümkün olmaz. Birkaç gün içinde olmasa da, birkaç hafta zarfında biriktirilen sermaye durum bir dönemece vardığında buharlaşma eğiliminde olur.
Peki, bu neden böyledir? Kapitalist üretim ilişkilerinin yapısal karakterini iki temel neden açıklar. Devrimci Marksizm özellikle kapitalist toplumun bu temel yapısal karakteri konusunda sahip olduğu kavrayıştan ötürü reformizmin farklı varyantlarının karşıtıdır. Bu somut olarak şu anlama gelir: kâr ortadan kalktığında kapitalist bir ekonominin işlemesi artık mümkün olmaz. Öyleyse, eğer işçiler fabrikaları işgal edip öğrencilerle omuz omuza burjuva toplumunun geleneksel mekanizmalarını felce uğratırlarsa ortada yalnız iki çözüm yolu kalır: ya ekonominin kapitalist yapısı ayakta kalır ya da yeni üretim ilişkileri eskilerinin yerini alırlar. İlk durumda tüm iktisadî yaşam ve özellikle de üretim derin bir kargaşa içindedir hatta tamamen durabilir. İkinci durumda üretim yeni bir toplumsal temelde yeniden başlayabilir.
Ne var ki eğer tüm üretim durursa hiçbir halk uzun süre hayatta kalmayı başaramaz. Başka toplumlarda doğrulanmış olan bu temel kural, son derece karmaşık tekniğin üretim aygıtını düzeneklerinin her türlü devre dışı kalışı karşısında daha kırılgan hale getirdiği, aşırı işbölümünün her yurttaşı bütününde üretim aygıtına çok daha bağımlı kıldığı çağdaş toplumda on kat daha geçerlidir. Dolayısıyla, kapitalist yapıların yerine yeni iktisadî yapılar konulmadığı takdirde normalliğe yani kapitalist üretime dönüş belli bir süre sonra hemen hemen kaçınılmaz olur.
Bu, kitlelerin savaşkanlığının kaçınılmaz biçimde sıfıra müncer olacağı veya siyasî ve toplumsal güçler arasındaki ilişkilerin yeniden devrimci patlama öncesi hallerine dönecekleri anlamına gelmez. Sıklıkla, ekonominin kapitalist işleyişine bu geri dönüşün ardından üretim faaliyetine tüm bir dizi kargaşa dayatan çok sert siyasî ve toplumsal mücadeleler gelir. Böylece, bazen çok uzun süren devrimci-durum-öncesi evrenin başlaması münkün olur.
Ne var ki bir devrimci-durum-öncesi evre devrim değildir, zira bir toplumsal devrim tam da kapitalist üretim ilişkilerinin yerine yeni üretim ilişkilerinin konulması anlamına gelir.
Bundan, gerek devlete gerekse kapitalist sınıfa karşı bir dizi tayin edici zafer kazanmayan bir kendiliğinden kitle hareketinin en azından geçici olarak geri çekilmeye mahkûm olduğu sonucunu çıkarmak mümkündür. Bunun yanı sıra tüm çabaların bir merkezde toplanmış birkaç hedef üzerinde toplulaştırılması milyonlarca değilse de yüz binlerce kişinin eyleminde yalnızca kendiliğindenliklerinin yaratamayacağı bir eşgüdüm ve etkinlik derecesi gerektirir. Bu iki örgütlenme yapısı gerektirir. İlk sırada tabanda seçilmiş komiteler yapısı, ortak bir anlaşmayla büyük kitleleri harekete geçirme yeteneğinde işçi, öğrenci, köylü konseyleri [şuraları] gelir. İkinci sırada ise ilk yapıyı ulaşılacak hedeflere ve bu hedefleri gerçekleştirecek imkân tanıyan yollara ilişkin net bir perspektifle donatma yeteneğinde devrimci parti yapısı yer alır.
Burada, her kendiliğinden hareketin takılıp kaldığı ikinci ve kaçınılmaz sınıra geliyoruz. Kendiliğinden bir hareket tıpkı siklonun yerde ne bulduysa havaya kaldırması gibi birbirleriyle tamamıyla çelişkili binlerce tutku, umut ve fikir uyandırır. Tüm bu ideolojik ve ahlaki güçlerin karşılıklı etkileşimi sonucu ortaya çıkan ortak paydaların devrimin nesnel hedeflerine tam olarak tekabül etmesinin hiçbir garantisi yoktur. Toplumun sosyalist dönüşümü yüksek düzeyde bilinçli bir görevdir, insan soyunun karşısına çıkıp çıkabilecek en bilinçli görevdir. Bu görevi toplumsal evrimin yasalarını derinlemesine bilmeden, kapitalist çürümenin derin nedenlerini, yeni toplumun üzerinde inşa edilmesi gereken temelleri bilmeden yani bilimsel sosyalizmin getirdiği ne varsa bunlardan soyutlama yaparak gerçekleştirmeye kalkışmak kesin bir felakete doğru hızla ilerlemek anlamına gelir.
Çağımızda muzaffer bir sosyalist devrim temel iki gücün birleşmesinin sonucundan başka bir şey olamaz: bir taraftan muazzam enerjileri ve halk inisiyatiflerinin, bireysel inisiyatiflerin hesaba sığmaz bir zenginliğini açığa çıkaran her seferinde daha da çoğalan kitlelerin kendiliğinden hareketi; diğer taraftan devrimci bir parti, diğer bir deyişle; geçmiş faaliyetleri sayesinde kitlelerin güvenini şimdiden kazanmış ve bu kitleleri örgütleyip devrimin zaferiyle sonuçlanan bir harekete doğru sürükleyebilecek yüksek sayıda kadroda ete kemiğe bürünen bilimsel, devrimci bir program.
Öğrenci hareketi kendisini bu doğada bir devrimci siyasî partiye ikame etmekten özü itibariyle aciz olduğundan, harekete geçmesine yardımcı olduğu kitle hareketinin karşısına çıkan görevleri kendi başına çözmekte yetersiz kalır. Eğer öğrenci hareketi devrimci bir örgütün inşasıyla ya da güçlendirilmesiyle sonuçlanmazsa, emekçilerin tamamının özgürleşimine katkısında başarısızlığa uğramış olacaktır.
Yavaş yavaş öğrenci hareketinden gelişen öncü kendisini şu ya da bu şekilde modern dünyanın kilit sorunuyla karşı karşıya bulur. Bu sorun tüm beşerî bilimlerin gelişiminde iki yüzyıldan beri büyük ölçüde en ön planda yer almış olan ve çözümü Marksizmde bulunan teori ile pratik arasındaki ilişkiler sorunudur. Burada bu sorunun epistemolojik (yani bilgi teorisiyle ilgili) veçhesini incelemeyeceğiz. Bugün bizi öncelikli olarak ilgilendiren devrimci teori ile devrimci pratik arasındaki ilişkiler olacak.
Öğrenci isyanının ve genelde gençliğin her türlü radikalleşmesinin çağımızın karakteristiği olan psikolojik etmenlerinden biri başta üstyapıdakiler gelmek üzere toplumsal faaliyetlerin çoğuna damgasını vuran ikiyüzlülüğün tartışmasız reddidir. Siyasî güçler, ahlakî değerler, toplumsal kurumlar… Bunların hepsi gizli etmenlerin maskeleri, toplumu gerçekten işler halde tutan hakiki mekanizmaları keşfetmek için öncelikle sökülmesi gereken maskeler olarak belirirler. Büyük ilkelerin gerisinde kişisel bencilliğin taşkınlıklarına ve doymak bilmez kâr tutkusuna; soylu ideallerin gerisinde rüşvete, kariyer yapma arzusuna, iktidara ve ayrıcalıklara doymazlığa rastlanır.
Tüm bu ikiyüzlülüğün temelinde ilkelerle pratik arasında, pratikten kopmuş ilkelerle ilkesiz pratikler ve bunu itiraf etmeye cüret edenler arasında gitgide derinleşen bir uçurum vardır. Programlarla, ilan edilmiş ideallerle, ahlakın temelleriyle gündelik pratiği aşılmaz bir duvar, herkesin gözüne görünür bir duvar ayırıyor gibidir. Rüşvet köklerini hiç kuşku yok burjuva toplumunun bizatihi doğasından alır ve gerek geleneksel işçi hareketini gerekse de sosyalist denilen ülkelerde iktidarda olan bürokrasilerin pratiklerini derinden etkilemiştir.
Gençlerin bu ikiyüzlülüğe isyanı tamamıyla sağlıklı ve övgüye değerdir. Sömürüsüz ve baskısız bir topluma doğru yürüyüşte tersine çevrilmez yeni bir atılımın mümkünlüğünü yaratır. Bu isyan övgüye değer olmakta aşağı kalmayan, toplumsal pratiği, özellikle de siyasî pratiği ideallerle uyuşturma iradesiyle sonuçlanır. Buna karşın, eğer bu isyan devrimci pratikle teori arasındaki, bu iki etkinliğin tüm karmaşık diyalektiğini kapsayan birlik üzerinde kurulmamışsa verimsizleşme tehlikesini taşır.
Toplumun sosyalist dönüşümünün insanlığın bugüne dek tasarlamış olduğu en bilinçli girişimi oluşturduğunu söylemiştik. Başarı şansına sahip olabilmesi için bu girişim toplumsal faaliyetin tüm kesimlerinin bütünsel bir kavranışından, diğer bir deyişle beşeri bilimlerin sonuçlarının bir bütünleştirilmesinden yola çıkmalıdır. Marksizm bugüne dek bu bütünleştirmeyi başarabilmiş yegâne akımdır. Hem zaten bu bütünleştirmenin de bizatihi doğası gereği kesin olarak elde edilmiş bir sonuç sayılması mümkün değildir. Tersine bu bütünleştirme bir yeniden sorgulama ve sürekli bir zenginleştirme gerektirir.
Çağdaş toplumun bu bütünsel perspektifinden, onu çürüten çelişkilerinden ve onun dönüşümünün itici güçlerinden yola çıkmayan bir devrimci pratik ampirizme, dogmatizme ve kısır eylemciliğe sürüklenme tehlikesi taşır. Bunun mebzul miktarda örneği bulunmaktadır. Ayrıca, devrimci teorinin bir özümsenmesiyle yönlendirilip uygulanmayan her devrimci pratiğin kaçınılmaz biçimde, umutsuzca başkaldırmaya çalıştığı burjuva ideolojilerinin önyargılarına tutsak düştüğü apaçık ortadadır.
1968’de yoldaşlarım ve ben Batı Almanya’daki ve ABD’deki öğrenci hareketleri içerisinde, bu ülkelerin işçi sınıfının neokapitalist toplumla kesin olarak bütünleşmiş olduğunu, başkaldırmaktan aciz olduğunu ve bu nedenle de artık devrimci dönüşümün temel gücü olamayacağını söyleyen herkese karşı sert bir siyasî mücadele vermek zorunda kaldık.
Bu fikirleri savunan devrimciler gerçekten samimiydiler ve iyi niyetle hareket ediyorlardı. Ne var ki aslında neokapitalist burjuvazinin tipik bir ideolojisinin tutsağı olduklarının farkına varmıyorlardı. Söz konusu ideolojiye göre neokapitalizm güya tüm iktisadî çelişkilerini aşmayı başarmıştı ve emekçilere durmaksızın yükselen bir yaşam düzeyi garanti etme ve böylelikle her türlü sınıf bilincini kesin olarak bastırma yeteneğindeydi.
Neokapitalist dinamiği belirleyen iktisadî ve toplumsal yasaların bütünsel bir görüşü bu toplumun çelişkilerinin en zengin emperyalist ülkelerde dahi derinleşeceğini öngörmeye imkân tanımaktaydı. Emekçilerin bu ülkelerde dahi emeğin yoğunlaştırılmasına, iş akışlarının hızlandırılmasına, grev özgürlüğünün sınırlandırılmasına, üretici ve tüketici olarak artan yabancılaşmalarına karşı, tüm bunlar kapitalizmin işleyişinin kaçınılmaz sonucu olduğundan, başkaldıracaklarını öngörmek mümkündü. Dolayısıyla, yeni bir işçi mücadeleleri dalgasının ve hatta patlayıcı işçi mücadelelerinin bu ülkelerde de vuku bulacağını öngörmek olanaklıydı.
Kapitalist toplumun bütünsel bir görüşü olmadığında, diğer bir deyişle devrimci Marksizmin bir özümsenmesi olmadığında, toplumsal güçlerin somut analizi hatalı hale gelmekte ve bu güçlerin gelecekteki davranışlarına ilişkin kendisi de hatalı bir görüşe ve yanlış bir siyasî yönelime yol açmaktaydı.
Diğer taraftan, devrimci pratik olmadan devrimci teori de aynı ölçüde verimsiz kalmaya mahkûmdur. Çok sayıda ülkede güçlü kitle hareketleri ortaya çıkıp gelişirken ve başka ülkelerde yadsınması mümkün olmayan bir devrimci potansiyele sahip önemli işçi mücadeleleri vuku bulurken, kimilerinin yaptıkları gibi, önce uzun bir süre boyunca teorik analizi derinleştirmek gerektiğini söylemek, kendini şu ya da bu şekilde bu potansiyelin muzaffer bir sosyalist devrimle sonuçlanmasını engellemek için çalışan kim varsa onun suç ortağı haline getirmektir. Daha da beteri, “saf teorinin” fildişi kulesine çekilmek bu teoriyi her defasında daha da az devrimci olmaya mahkûm etmek anlamına gelir. Zira daimi bir pratik doğrulamanın dolayımı olmadığında teori gerçeklikle ilişkisini yitirme tehlikesi taşır. Soyutlamalar öznel, keyfî ve nesnel gerçeklikten gitgide uzaklaşmış hale, kısaca yanlış hale gelebilir. Toplumsal gerçekliğin bütünsel görüşü devrimci pratik boyutunu kapsar ve bu boyut dışarıda bırakıldığında teorik analiz bütünsel olmaktan çıkıp kısmî hale gelir. Kısaca teori olmaktan çıkıp ideoloji haline gelir.
Buna karşın, devrimci teoriyle devrimci pratiğin birliği bireysel olarak gerçekleştirilemez. Ne kadar deha sahibi olursa olsun hiç kimsenin Marksist yöntemin yardımıyla beşeri bilimlerin tüm verilerini özümsemesi, yüzü aşkın farklı ülkedeki sınıflar mücadelesinin gerçekliğini takip etmesi ve kavrayışlarını pratiğin en yüce sınavına tabi tutmak için mücadeleye şahsen katılması mümkün değildir. Bu birliğe ulaşmaya imkân tanıyan pratikleri, deneyimleri ve gerekli bilgileri bütünleştirmeye yalnızca devrimci örgüt muktedirdir.
Radikalleşmiş gençlik hareketi günümüzde gerçeklikle ilan edilmiş idealler arasında mevcut radikal kopuşu ifşa ederek, evrensel sömürü ve baskının maskesinden başka bir şey olmayan evrensel ikiyüzlülüğe isyan ederek henüz teori ile pratik arasındaki bu sentezi düşlemekten başka bir şey yapmamaktadır. Teorinin zorunlu kıldığı bu sentezin gerçekleştirilmesi ancak devrimci pratik içinde, toplumun devrimci dönüşümü içinde yapılabilir.
Öğrenci hareketinin toplumsal krizde açınlayıcı ve ateşleyici bir rol oynama yeteneği burjuva üniversitesinin kriziyle kapitalist üretim ilişkilerinin krizi arasındaki benzeşmeye sıkı sıkıya bağlıdır. Günümüzde emperyalist ülke toplumlarını bölen bütün büyük çatışmaların temelinde kapitalist üretim ilişkilerinin krizi vardır. Bu krizin başlıca özellikleri şunlardır: meta ekonomisinin krizi, özel mülkiyetin ve kârın krizi, işletmelerin bünyesinde otoriter ve hiyerarşikleşmiş yapıların krizi, toplumsal işbölümünün krizi, aslında küçük parçalara dilimlenmiş ve yabancılaşmış emeğin krizi.
Bu genelleşmiş krize devrimci sosyalist çözüm üretim ve mübadele araçlarının kolektif kamulaştırılmasına, bunların ortaklaşmış üreticiler tarafından yönetilmesine, emekçilerin demokratik biçimde merkezileştirilmiş özyönetimine yönelir. Bu çözüm aynı şekilde maddi kaynakların kullanımında önceliklerin bilinçli olarak seçimine, üreticilerin kendi işlerini yönetmek için boş zamana sahip olmalarını sağlamak amacıyla profesyonel işgününün kökten biçimde kısaltılmasına, meta ve para ekonomisinin ve toplumsal işbölümünün tedricen ortadan kalkmasına yönelir.
Buna karşın, bu krizin her veçhesini ve bu krize tekabül etmesi gereken çözümün her veçhesini inceleyecek olursak, bu çözümün insanın toplumsal hayatının, günümüzde ekonomik gelişim tarafından sert biçimde birbirinden ayrılmış olan ve acilen birleştirilme ihtiyacı içinde olan çeşitli yönlerinin tedricen yeniden bir araya getirilmesinden, birleştirilmesinden ibaret olduğunu fark ederiz. Böylece, teoriyle pratiğin yeniden birleştirilmesinin nesnel olarak toplumsallaşmış emekle bilinçli planlamanın yeniden birleştirilmesinde, teknikle sosyal bilimlerin, teknolojinin tabi olmak zorunda olduğu toplumsal hedeflerin başatlığını dikte eden birleşmesinde, toplumsal pratikle her bireyin özlemleri ve yeteneklerinin gerçekleşmesinin birleşmesinde yer aldığını keşfederiz. Komünist Manifesto’nun ünlü ifadesi, genelleşebilmek için bir kitle üniversite öğretimine ihtiyaç duyan otomasyonun çağında tüm anlamına kavuşmuştur: her bir kişinin gelişmesi herkesin gelişmesinin koşulu haline gelir. Nihayet, bu yeniden birleşme öğretimin ve işin insan yaşamı boyunca birleşmesinin zorunluluğunda bulunur. Bu, yüksek üniversite öğretiminin evrensel uzatılması, katı biçimde dört ya da beş yılla sınırlanmış bir etkinliğin fasılalı tarzda tüm yaşam boyunca uzayan bir etkinliğe dönüştürülmesi anlamına gelir.
Radikalleşmiş gençliğin ikiyüzlülüğe ve kinizme karşı giriştiği mücadelede her ne kadar kısmî olsa da, insanlığın varlığını sürdürmesi açısından en tehlikeli çelişkilerin, kapitalizmin ürünü olan çelişkilerin aşılması bakımından kesinlikle temele ve öze değgin gereksinimlerin yansıması vardır. Devrimci teori ile devrimci pratiğin birliği için mücadele insanların gündelik hayatlarında teoriyle pratiğin yeniden birleşmesi için, entelektüel emekle kol emeğinin yeniden birleşmesi için, yabancılaşmış ve yabancılaştırıcı emeğin ortadan kalkıp, tüm insanların evrensel insanî bir pratiğinin bunun yerini alması için mücadelenin bir hazırlık aşamasından başka bir şey değildir.
Öğrenci hareketinin kökenlerinde ve dinamiğinde, emekçi kitlelerin özgürleşimi için mücadeleyi başlatan nedenlerle özdeş değilse bile benzer nedenler bularak, öğrenci hareketinin öncüsünün ilkesiz oportünizm içinde ve geleneksel işçi örgütlerinin bozguncu reformizmi içinde uzun zaman takılı kalan işçi hareketinin ve antiemperyalist hareketin yeni bir yükselişini otomatik biçimde garanti etmesi gerektiğini söylemiyoruz. Öğrenci hareketinin böylesi işlevleri gerçekleştirmesinin mümkünlüğünü tasarlamaktan başka bir şey yapmıyoruz. Gerisi devrimci pratiğe yani doğru devrimci bir teorinin özümsenmesine ye da daha çok geliştirilmesine bağlıdır.
Geleneksel işçi ve antiemperyalist hareketinin başarısızlığı toplumsal olarak bürokratikleşme – bu örgütlerin yönetiminin örgütlerin savunulmasını kendi çıkar ve ayrıcalıklarının savunulmasıyla özdeşleştiren ayrıcalıklı tabakalar tarafından gasp edilmesi – kategorisiyle sınırlanabilir. İdeolojik bakımdan nihaî hedefin gerçekleştirilmesini kısmî kazanımların savunulmasına tabi kılan kısmî kazanımların savunulmasının diyalektiğiyle karşı karşıyayız. Sosyolojik açıklama ideolojik eleştiriyle örtüşmektedir. Meta üretiminin tahakkümünde kalmaya devam eden bir dünyada, toplumsal yaşamın tikel bir işlevini cisimleştiren her kurum özerkleşme ve daha genel bir hedefe ulaşmak için ikincil bir araç olduğunun bilincine varacağına kendisini bizatihi bir hedef olarak tasavvur etme eğilimindedir. Bürokratikleşmiş kitle örgütlerini ve aynı şekilde dünya devriminin kısmî zaferlerinden doğan devletlere de damgasını vuran işte bu yazgı olmuştur.
Siyasî pratiğin, açık ifadesi sosyal-demokrat, Stalinci ve yarı-sömürge ülkelerde ulusalcı-küçük-burjuva reformizm olan bu parsellenmesinden kaçınmak için her şeyden önce genel hedefe doğru yönelimi muhafaza etmek gerekir. Anlık ve kısmî hedefler aynı ölçüde önemli olsa da insanlığın özgürleşimi sürekli devrim sürecinin dünya ölçeğinde amacına ulaşmasını gerektirir. Tüm kısmî kazanımlardan, gericilik cenahından gelen tüm karşı-devrimci kalkışmaların geri çekilmesinden şimdiye dek elde edilenlerin savunulması ne kadar önem taşırsa taşısın, gözleri ulaşılacak ufka dikmek, her geçiş aşamasını, her kısmî tatmini, her eksik zaferi aşmak ve rotayı nihaî hedefe doğru çevrili tutmak gerekir.
Burada devrimci teori kesinlikle temel önemdedir zira proletaryanın özgürleşim hareketlerine özgü tavizsiz eleştirel ve öz-eleştirel işleve imkân tanıyan devrimci teoridir. Devrimci teori olmadığında nihaî hedefin gerçekleştirilmesi hep erişilmez bir geleceğe ertelenir.
Gelgelelim, ufka dikilmiş bir bakış aşılması gereken engellere dair berrak bir bilinçle atbaşı gitmediği takdirde boş bir bakışa dönüşebilir. Tıpkı oportünizm gibi dogmatizm de engellere takılıp kalmaya mahkûmdur. Dolayısıyla, günlük pratik içinde Marksizm denilen devrimin bu bilimini kavramak gerekir. Bu bilim olmaksızın devrimci teoriyle pratiğin birliği oluş halinde bir gerçeklik değil, olsa olsa fata morgana [ufukta bir serap] olur.
Öğrenci hareketinin öncüsü kendi kaçınılmaz sınırlarını aşamak için bilinçli bir çaba harcadığı takdirde, yeni devrimci örgütlerin inşasında ve güçlendirilmesinde bir role sahip olabilecektir. Entelektüelin ve öğrencinin kapitalist toplum içindeki özgül yerini anlamak, her türlü emeğin sermaye tarafından proleterleştirilmesini anlamak, kapitalizmle emperyalizmin ve bunlarla savaşan özgürleşim hareketlerinin doğasını anlamak, çağdaş devrimlerin diyalektiğini ve bunların içinde öznel etmenin oynadığı temel rolü kavramak, bireysel kariyer arayışını bu geniş özgürleşim hareketine yapılabilecek katkıya tabi kılmak, kendini evrensel bir devrimci pratikten kalkınarak işleyen devrimci proleter örgütlerin inşasına adamak… Bu açıklığa kavuşturma sürecinin aşamaları işte bunlardır. Amacı tüm sömürülenlerin kurtuluşu olan öncü bir devrimci örgüt inşa etmek hiçbir şekilde öğrenci kitlelerinin öz-örgütlenmesine, öz-eğitimine yardımcı olma kısmî görevini bir kenara bırakma anlamına gelmez. Bu sadece bu kısmî görevi daha genel bir perspektife oturtma anlamına gelir.
Zamanımızın erkeklerine ve kadınlarına, hayatlarını kendi halklarının ve tüm halkların kurtuluşuna adamaktan daha fazla tatmin sağlayabilecek bir faaliyet mevcut değildir. Çağımızda, sömürüsüz, baskısız, ne savaşa ne de şiddete yer olan bir dünya, herkes için bir bolluk ve refah dünyası, insanlığın tarih-öncesine son verecek ve insanlığın bütün muhteşem ortaklaşa gücünü ilk kez ortaya çıkartacak bir dünya: sınıfsız toplumun dünyasını, sosyalizmin dünyasını kurmaktan daha coşku verici bir görev yoktur.
Başlığı OECD’den ödünç alınan[3]bu katkı aslında (metaforu uydurmak adına) çok bıçaklı tıraş makinesine ilişkindir. Öncelikle eş zamanlı (senkronize) bir toparlanmanın menzil dışı olduğunu ve bu toparlanmanın alacağı biçimin ziyadesiyle toplumsal bir mesele olduğunu göstermeye çalışacağız.[4]
Virüs meyvenin içinde miydi?
Corona virüsü gelip sağlıklı bir bünyeye saldırmadı. Kapitalizm 2008 krizinden beri, alternatif bir modelin yokluğunda bir önceki krize yol açan ne varsa hemen hepsini yeniden üreten istikrarsız bir tarzda işlemekteydi. Yeni bir durgunluğun uyarı işaretleri birikmekteydi, küreselleşme artık ilerlemiyordu, üretkenlik artışları en düşük, özel firmaların borçluluğu ise en yüksek seviyedeydi vb. Bütün bunlar doğrudur, burada bunların üzerinde tekrar durmayacağız.
Ama yine de Frédéric Boccara ile Alain Tournebise’in yaptıkları gibi “Corona virüs krizin hızlandırıcısıdır, sebebi değil” demek mümkün müdür? Onlara göre, “ivme artıran ya da hızlandıran etken (virüs) ile sebebi (finansal aşırı birikim) ayırt etmek[5]” gerekecektir. Hemen hemen aynı tutuma Michael Roberts’de rastlanır: “Bu felaket sona erdiğinde hâkim iktisat ile yetkililerin, kapitalist üretim tarzına içkin kusurlarla, toplumun sosyal yapısıyla hiç ilgisi olmayan dıştürel (exogène) bir krizin söz konusu olduğunu iddia edeceklerine eminim: Hep virüsün yüzünden! (…) Covid-19 da tıpkı bu finansal çöküş gibi gerçekte bir yıldırım çarpması yani büyümesi kendi içinde ahenkli olan kapitalist bir ekonomiyi vuran sözüm ona bir “şok” değildir.[6]” Eric Toussaint ise şunu söylemekteydi: “Hayır, borsa rayiçlerindeki düşüşün sorumlusu Corona virüsü değildir.[7]”
Öte yandan Marksizme sahip çıkan bu yazarlar kuşkusuz çok erken yazmışlardı (tarih Mart ayıydı). Ama bu refleks bu krizin özgüllüğünü hesaba katmaktaki zorluğu ortaya koymaktadır. Elbette, bir küresel salgının (pandemi) bizatihi mümkün olması üretimci tarımın ekosistemler üzerindeki etkilerine[8], kişilerin ve metaların gezegende bir uçtan bir uca yoğun dolaşımına göndermede bulunur. Ancak bu krizin “klasik” bir kriz olmadığı gerçeği değişmez. Dolayısıyla bu krizi ne klasik bir krizmiş gibi tahlil etmek, ne de bir önceki krizde yapılabildiği gibi “sonrası” için senaryolar öngörmek mümkündür.
Bu krizin daha önce görülmemiş başlıca ayırıcı niteliği bir sağlık kriziyle bir ekonomik krizin karantina şartlarında iç içe geçmesidir. Büyük Buhrandan (Çöküntü) sonra, IMF’nin terimini kullanacak olursak Great Lockdown[9], başka bir deyişle: Büyük Karantina. Geleneksel iktisatçıların pek sevdiği arz şoku ile talep şoku arasındaki sınıflandırma şayet vardıysa da anlamını yitirir. Bu ayrım ancak, iktisat öğrencilerinin çok aşina olduğu, bir arz eğrisinin bir talep eğrisini kestiği küçük klasik şema üzerinde akıl yürütüldüğü takdirde geçerlidir. Bu statik temsil sermayenin bir yeniden üretim süreci olan kapitalizmin gerçekliğine tekabül etmez ki bir “Nobel” iktisat ödülü sahibinin, Paul Krugman’ın[10]nasıl olup da arz ile talep arasındaki etkileşimleri “keşfeden” bir çalışmaya[11]hayranlık duyabildiğini gözlemlemek hayli tuhaftır.
Krizde … ve toparlanmada eş zamanlılık yitimi (desenkronizasyon)
Bu krizin temel ayırıcı niteliklerinden biri, ekonomiyi kırınıma uğratması, başka bir deyişle ekonominin farklı segmentlerini eşitsiz biçimde vurmasıdır. GSYH’deki gerilemenin küresel ölçümleri aslında çok farklılaşmış değişmelerin bir ortalamasından başka bir şey değildir. Bazı sektörler, özellikle temel ihtiyaç malları dışındaki perakende ticaret salt karantina önlemlerinden doğrudan etkilenirken, bazıları daha az etkilenmiştir. Fransız Ekonomik Konjonktürler Gözlemevi (OFCE) tarafından yapılan hesaplamalar[12]küresel ölçekte katma değer kaybının otel-lokanta işletmeciliği işkolunda %47’ye, tarımsal gıda endüstrisinde %7’ye ve kamu yönetiminde %3’e varacağını ortaya koymaktadır. Bir başka çalışma ise[13]faaliyetin en fazla gerilediği sektörlerin kaynaktaki, başka bir deyişle nihai talebe en uzak sektörler olduğunu belirlemektedir. Her şey sanki virüs nehrin akış yönünün tersine, denize döküldüğü yerden (“talep”) kaynağa (“arz”) geçerek, “kanalları (sektörleri) tırmanıyormuş” gibi cereyan etmektedir.
Demek ki hasar “hakkaniyetli bir şekilde” verilmemiştir. Örneğin, en fazla etkilenen hizmet sektörleri genellikle, uzaktan çalışmanın sıklıkla imkânsız olduğu, esnek sözleşmelerle düşük ücretli çok işgücü istihdam eden sektörlerdir. OECD’ye göre, işletmelerin üçte birinden fazlası üç aylık karantinadan sonra nakit sıkışıklığı sorunlarıyla karşı karşıya kalacaktır[14]. Destek önlemleri de (vergilerin ertelenmesi, borçların vadeye yayılması, ücretlerin kısmen üstlenilmesi) bu nedenle alınmaktadır. Ancak başka bir küçük nağme de duyulmaya başlar: Kriz ayakta kalmayı hak etmeyen “zombi” işletmeleri elemek için bir fırsat olmayacak mıydı? Hatta üç iktisatçı[15]bunların akıbetini bankaların tayin etmesini dahi önermiştir ki bu da onlara göre “zombi işletmeleri sübvanse etmeden, toplumsal olarak yaşayabilir işletmeleri koruyarak etkin bir elemeye” imkân verecektir.
Aynı çoktürellik (heterojenlik) ülkeler arasında görülür. OFCE’nin daha önce anılan çalışması GSYH’deki gerilemenin İspanya için %36’ya, Japonya için %12’ye vardığını göstermektedir. Ama burada değer zincirleri boyunca aktarımı hesaba katmak gerekir. Bir çalışma küresel tedarik zincirleri tarafından aktarılan şoklardan kaynaklanan GSYH azalmasını yaklaşık üçte bir olarak tahmin etmektedir. Bu azalma ortalama %31,5 olduğuna göre, “kendisi hiç karantina uygulamamış olan bir ülke, diğer ülkelerdeki karantinalar yüzünden GSYH’sinde ortalama %11 daralma yaşamış olacaktı[16]”. Ülke ülke akıl yürütmek işte bu nedenle mümkün değildir: Aşağıdaki infografik bu bakımdan özellikle aydınlatıcıdır. Fransa’da monte edilen araçların üretimine dahil edilen yabancı bileşenlerin kökenini ve değerini verir. “Eş zamanlı olmayan bir karantina-karantinanın kaldırılması bağlamında üretimi olanaksız kılan güçlü bir bölgesel bağımlılık (bileşenlerin %75’ten fazlası Avrupa’da üretilmektedir)” saptanmaktadır. “Zincirin bir noktasında üretimin durması üretimin geri kalanını felç etmekte ve sanayi, üretimde en ufak bir yavaşlamayı soğurmaya imkân vermeyen çok zayıf stok seviyeleriyle çalıştığı için bu çok daha hızlı olmaktadır.[17]”
Üst sıra soldan sağa: Egzoz borusu, hava yastığı, direksiyon, radyatör; alt sıra soldan sağa: tekerlek, vites kutusu, koruyucu tampon
Virüs ve kıtlıklar Güney’i vuruyor
Avrupa’da vaka sayısı da ölüm sayısı gibi gerilemekte. Ama aynı şey, dünyadaki yeni vaka sayılarını veren aşağıdaki Şekilde görüldüğü gibi, başka bölgelerin, özellikle Latin Amerika’nın ve Asya’nın bir bölümünün nöbeti bir bakıma devralmış olduğu küresel düzeyde geçerli değil[18].
Salgının yayılma alanının bu şekilde genişlemesi halihazırda zaten, hammadde fiyatlarının düşmesi, sermaye kaçışı, ulusal para birimlerinin çökmesi, borçlanmada artış gibi mevcut krizin daha da ağırlaştırdığı korkunç ekonomik zorluklarla karşı karşıya olan çok sayıda ülkeyi vurmaktadır. Sadece bir örnek vermek gerekirse, Afrika ülkeleri borçlarının faiz ödemelerine kamu sağlığına ayırdıklarından daha fazla harcama yapmaktadır. Bütün bunlara bir de faaliyetlerin kesintiye uğramasının tetiklediği ve özellikle enformel sektöre yönelik tamamlayıcı gelirlerin yokluğunun daha da vahim hâle getirdiği bir gıda krizi ve toplumsal kriz eklenmektedir. STK Grain’in dediği gibi, milyonlarca insan açlık ile Covid-19 arasında seçim yapmaya zorlanmaktadır[19].
Virüsün farklılaşmış saldırısı dengeli bir toparlanmayı, başka bir deyişle tüm sektörlerin aynı anda ve aynı tempoda yeniden faaliyete geçeceği bir toparlanmayı göz önüne almayı olanaksız kılmaktadır.
«Ciddi bir krizin boşa gitmesine asla izin verme»
«Ciddi bir krizin boşa gitmesine asla izin verme»(Never Let a Serious Crisis Go to Waste), Obama’nın Beyaz Saray Genel Sekreteri Rahm Emanuel tarafından 2008’de net bir şekilde ifade edilen kural buydu. Bu diyordu “daha önce yapamayacağınızı düşündüğünüz şeyleri yapma fırsatıdır”. Ki bu, iyi bir davadan dolayı zihnindeydi: “Sağlık alanında olsun, enerji, eğitim, maliye, düzenleyici reform alanında olsun, çok uzun zamandan beri ertelediğimiz onca şey şimdi gündemde[20]”. Milton Friedman hemen hemen aynı şeyi söylüyordu: “Gerçek değişmeyi yalnızca – gerçek veya algılanan – bir kriz yaratır. O kriz meydana geldiğinde atılacak adımlar dolaşımda olan fikirlere bağlıdır[21]”.
Gerçekten de hakiki bir büyük değişmeye tanık olmaktayız. Devletler ve kurumlar tüm ilkelerinden bir anda vazgeçtiler; hatta tepkilerinin krizin boyutuna yaraşır düzeyde olduğu dahi söylenebilir. Devletler ve kurumlar sanki hayatlarımız onların kârlarından daha değerliymiş gibi davrandılar. Alınan risk şu kışkırtıcı olumlama ile ölçülür ve bu olumlamanın, ardından gelenlerden bağımsız olarak alıntılanmayacağı umulur. Ama şu can sıkıcı konu üzerinde ısrarla durmaya devam edelim: Ekonominin çok büyük bir bölümünde faaliyet durduruldu, gelirler çoğunlukla korundu ve bütçe ortodoksluğunun tüm kuralları terkedildi. Kuşkusuz, bu olumlamaları mutlak saymamak görelileştirmek gerekir: Çok sayıda ücretli işe gitmeye az çok mecbur bırakılmış, güvencesiz emekçiler, bazı esnaf ve zanaatkârlar gelirlerinin dibe vurmaya yüz tuttuğunu görmüştür. Yine de gerçek şu ki krizin etkilerini telafi etmek için hatırı sayılır meblağlar dökülmüştür. Ayrıca söylemeye gerek yok, krizin yönetimi bilançosu ve tüm sonuçları çıkarılması gereken muazzam işlev bozukluklarını da görünür kılmıştır. Bununla birlikte gerçek apaçık ortadadır: “Kapitalizm” artık-değer kaynaklarını geçici olarak kurutmayı, yetkililer ise tükürdüklerini yalamak zorunda kalmayı kabul etmiştir.
Ancak heterodoks politikaların bu uygunsuz benimsenişinde madalyonun bir de öbür yüzü vardır: Sırası geldiğinde açığı kapatmak için her şey yapılacaktır. Tam da bu nedenle, alınan önlemlerin şiddetinin kapitalizmin vazgeçtiklerine eşdeğer boyutta olacağı bir tepkiye hazır olmak gerekir. Hatta kapitalizme bir kişilik atfetme riskini göze alarak, çekmek zorunda bırakıldıklarının “intikamını almak” isteyeceği dahi söylenebilir. Gerçekten de bir “V” toparlanma olacaktır ama bu daha çok neoliberal politikaların toparlanması olacaktır. Gilbert Achcar krizin yükünü emekçilerin sırtına yıkma girişiminden bahsetmekte tamamıyla haklıdır: “Bu daha ziyade, neoliberal hükümetlerin şu anda üstlenilen devasa borç yükünü, tıpkı Büyük Durgunluk ertesinde yaptıkları gibi, işçilerin sırtına yükleme girişimleri olacaktır ki bu da Adam Tooze’un uyardığı gibi halkın satın alma gücünü ve harcama eğilimini azaltarak dünyayı mevcut sürekli durgunluğun önemli ölçüde kötüleşmesine sürükleyecektir.[22]”
Türkçesi : Osman S. Binatlı
[1]Walter Benjamin, Paris, capitale du XIXe siècle : Le Livre des passages, cité par Razmig Keucheyan, La nature est un champ de bataille, 2018.
[20]Rahm Emanuel, « You never want a serious crisis to go to waste », The Wall Street Journal, video, 18 Kasım 2008. Bu ifade ironik tarzda Philip Mirowski tarafından dikkate değer bir çalışmasına başlık olarak seçilmişti, Never Let a Serious Crisis Go to Waste, 2013, kitabın altbaşlığı ise manidardı: «Neoliberalizm Finansal Erimekten Nasıl Kurtuldu?» (How Neoliberalism Survived the Financial Meltdown).
[21]Milton Friedman, Capitalism and Freedom, 1962.“Only a crisis—actual or perceived—produces real change. When that crisis occurs, the actions that are taken depend on the ideas that are lying around.”
Herkese İş ve Gelir Güvencesi kampanyası çerçevesinde 11 Temmuz günü saat 18.00’de Kadıköy’de “Emekçiler için kaynak var” denilerek bir basın açıklaması gerçekleştirildi.
Covid-19 salgını süresince hükümetler ve patronlar tarafından uygulanan kriz politikalarına karşı kampanyanın katılımcıları “Herkese iş ve gelir güvencesi için kaynak var” diyerek iktidarın uyguladığı ekonomi politikalarına karşı olduklarını belirtti. Fiziksel mesafe ve hijyen koşullarına özen gösterilen basın açıklamasında halka destek çağrısında bulunuldu.
Basın açıklamasında;
14 Şubat’ta iflas başvurusunda bulunan Atlas Global’in ne birikmiş maaşlarını ne de diğer haklarını alabilen çalışanları adına Tamer Ercan konuştu. Direnişlerinin herkese örnek olması gerektiğini söyleyen Ercan, tüm işçi ve emekçilere “iş işten geçmeden önce örgütlenmenin önemli doluğunu” hatırlattı. Tekstil İşçileri Birliği adına söz alan Hüseyin Çiçek ise sömürüye, işsizliğe ve yoksulluğa karşı birleşme çağrısında bulundu ve talepler için ortak bir mücadelenin var olması gerektiğini vurguladı.
Zeytinburnu Belediyesi’ndeki işinden çıkarılan Kenan Güngör, aldığı sözde 20 yıldır taşeron olarak çalıştığını ve taşeron düzenlemesiyle “ihtiyaç yok” denilerek işinden çıkarıldığını belirtti. İşine dönmek için mücadele verdiğini söyleyen Güngör “KHK’ler gidecek, biz kalacağız” diyerek, yapılan bu adaletsizliğe karşı mücadelesini sürdüreceğini ifade etti. “3. Yılında OHAL’in Toplumsal Maliyetleri” adlı raporun 13 Temmuz’da Kadıköy’de yapılacak olan açıklamasına davette bulundu.
Lojistik sektöründe çalışan İlyas Şentürk “pandemi sürecinde tıpkı savaşta cepheye en önde sürülen, gözden çıkarılmış askerler gibi endişe içinde olduklarını” belirtirken, arkadaşları ile beraber kampanyanın yaygınlaşması için çalışacaklarını ifade etti.
Basın açıklaması öncesinde, 2 yıldan fazla bir süredir mücadelelerini yürüten Cargill işçileri adına Suat Karlıkaya’nın mesajı okundu. Karlıkaya mesajında “Şunu herkes bilmelidir ki, işçi sınıfı ‘Herkese iş ve herkese gelir’ şiarından vazgeçmeyecektir ve mücadelemizi birleştirerek yükseltmeliyiz,” diyerek işçi sınıfıyla beraber omuz omuza ilerleyeceklerini ifade etti.
Bu konuşmaların ardından okunan basın açıklamasında ise pandemiye, işsizliğe ve yoksulluğa karşı emekçileri yaşatacak acil taleplere vurgu yapıldı.
Basın açıklamasının bütünü şöyle:
Herkese İş ve Gelir Güvencesi için #Kaynak Var
COVİD-19 salgını, hükümetler ve patronlar tarafından krizin yükünü işçi sınıfı ve halk kesimlerinin sırtına yüklemek için kullanılıyor. Bu süreçte tüm dünyada milyonlarca insan işini kaybetti veya ücret kesintisi yaşadı. Tüm kıtalarda yoksul nüfusun geniş kesimleri açlıkla karşı karşıya kaldı. Salgından en çok etkilenenler emekçiler olurken, yine salgının derinleştirmiş olduğu ekonomik ve toplumsal krizin bedeli de dünyanın ezilen, sömürülen ve güvencesiz kesimlerinin üzerine yüklenmeye çalışılıyor.
Salgının başlangıcından bu yana AKP iktidarı patronlara “kalkan” olup kredi, vergi ve prim destekleri açıklarken; emekçilere daha fazla işsizlik, yoksulluk ve güvencesizliği reva görüyor. Ekonomik krizle birlikte temel tüketim maddelerinin fiyatlarındaki artış emekçilerin alım gücünü yerle bir etmiş vaziyette. Bugün ve bundan sonraki süreçte emekçilerin en yakıcı gündemi işsizlik olacaktır. Salgından önce ülke tarihinin en büyük işsizlik rakamlarına zaten ulaşılmıştı. KHK’larla binlerce emekçinin iş ve gelir güvencesi elinden alındı, 2018’de patlak veren kriz işsizliği derinleştirdi ve bugün Nisan 2020 verileriyle geniş tanımlı işsizlik 17 milyonu aşmış durumda. Buna, emekçilerin büyük çoğunluğunun asgari ücret ve civarında ücretlerle geçinmeye çalıştıklarını eklediğimizde istihdam ve gelirde yaşanan bu büyük daralmanın muazzam bir yoksullaşma ile sonuçlanacağı ortadadır.
Böylesi bir durumda iktidar, “işten çıkarmaları yasaklıyoruz” yalanının arkasına sığınarak ücretsiz izne meşruluk kazandırıp işçilerin 1170 TL’lik sefalet ücretine rıza göstermesini bekliyor. Diğer yandan da iş güvencesinin son dayanağı olan kıdem tazminatını ortadan kaldırmaya, “tamamlayıcı emeklilik sistemi” adı altında işçinin ücretinin bir bölümü olan kıdem hakkına el koymaya hazırlanıyor.
İşsizlik de insanca yaşayacak bir gelirden mahrum bırakılmak da emekçilerin, kadınların ve ezilenlerin kaderi değildir! Pandemiye, işsizliğe ve yoksulluğa karşı emekçileri yaşatacak şu acil talepler etrafında birleşik emek mücadelesini yükseltmeye davet ediyoruz:
Güvencemiz olan kıdem tazminatımıza dokunulmasın!
Geliri olmayanlara koşulsuz bir yaşam geliri sağlansın!
Çalışma saatleri ücretlerde kesinti olmaksızın kısaltılsın, herkes insana yaraşır koşullarda çalışabilsin!
İşsizlik sorununu çözmek ve herkes için insanca yaşamayı olanaklı kılacak bir yaşam geliri sağlamak için gereken kaynak, servetlerin vergilendirilmesinden sağlanmalıdır. Milyonlarca insan her gün işsizlik ve yoksulluğu tecrübe ederken pandemi koşullarında dahi patronların servetlerine servet katmalarının hiçbir meşru açıklaması olamaz. Türkiye’nin en zengin yüzde 1’lik kesimi ülke toplam servetinin yüzde 45’ine sahipken, milyonlar yoksulluk sınırı altında yaşamaya mahkûm edilemez. Emekçilerin gelirleri sürekli aşınırken ve borçla yaşamak zorunda bırakılırken, köprü ve otoyol geçiş garantisi adına patronlara her yıl milyarlarca lira aktarılmasına ve işsizlik fonunun sermayeye destek olarak kullanılmasına göz yumulamaz.
Herkese iş ve gelir güvencesi için “kaynak yok” bahanesi kabul edilemez:
En zengin yüzde 1’den servet vergisi alınsın!
Yap-işlet-devret (YİD) işletmelerinin tüm ödemeleri durdurulsun, tamamı derhal kamulaştırılsın!
İşsizlik fonu işçilerin denetimine geçsin ve sadece emekçiler yararına kullanılsın!
Bu somut talepler etrafında tüm emekçileri herkese iş ve gelir güvencesi sağlamak için birleşik mücadeleye çağırıyoruz.
Kaynak: Gazete Nisan https://www.gazetenisan.net/2020/07/kadikoyde-isci-ve-emekciler-icin-kaynakvar-aciklamasi/
Emekçiler için #KaynakVar Herkese İş ve Gelir Güvencesi kampanyası taleplerini açıklamak ve birleşik mücadele çağrısı yapmak üzere Cumartesi 11 Temmuz 2020 günü bir basın açıklaması düzenliyor.
Hayır, eşit değiliz!
Covid-19 pandemisinin yarattığı sağlık krizinin de, derinleştirdiği ekonomik krizin de karşısında eşit olmadığımızı biliyoruz. Koronavirüs kol gezerken ekmeğimizi kazanmak için ölümle burun buruna gelen de biz emekçileriz, bugün ekonomik krizin bedeli de yine bizlere yüklenmeye çalışılıyor. Salgının başlangıcından bu yana AKP iktidarı patronlara “kalkan” olup kredi, vergi ve prim destekleri açıklarken, emekçilere daha fazla işsizlik, yoksulluk ve güvencesizliği reva görüyor.
Ancak biz biliyoruz ki, tüm dünyayı sarsan ve daha da sarsacak bu işsizlik tufanı içinde herkese iş ve insanca yaşayacak bir gelir sağlamak mümkün.
Bunun için yeterli kaynak var!
Yeter ki bu kaynaklar patronlar için değil, nüfusun ezici çoğunluğunu oluşturan biz emekçiler için kullanılsın,
KHK’lı akademisyen, Devrim Fikri Üzerine[1]kitabının yazarı, Praksis dergisi yayın kurulu üyesi Ali Yalçın Göymen ile pandemi konjonktürünün gerek kökenleri gerekse getirdiği dönüşümler bakımından Marksist teori ve felsefe çerçevesinde nasıl okunabileceğine dair söyleştik.
-Covid-19 krizi yaşattığı tüm dehşetle birlikte insanlığın kendi üzerinde düşünmek, gelmiş bulunduğu noktayı değerlendirmek için de, gecikmeli olsa bile bir imkan sunuyor. Bu çerçevede herhalde üzerine eğilmemiz gereken başlıca meselelerden biri insanın doğayla bugüne dek kurduğu ilişki olabilir. Kapitalist üretimin mantığı çerçevesinde, bilhassa da Marksist şeyleşme kategorisi bağlamında bu ilişkiyi nasıl okumak, değerlendirmek gerekir sence?
Bu imkânı ne yazık ki yeteri kadar değerlendirebildiğimizi düşünmüyorum. Aslında böyle olması da gayet anlaşılır çünkü düşünmek için sahip olduğumuz zaman çok kısa bir süre içerisinde yerini kaygılanmaya bıraktı. Kendimizi çok kısa bir süre içerisinde ihtiyaçlarımızı giderebileceğimiz nesnelere ulaşıp ulaşamayacağımız, işimizi kaybedip kaybetmeyeceğimiz ya da özgürlüklerimizi elimizde tutup tutamayacağımız hakkında kaygılanır bulduk. Bu da ne boş zamanımızda [eğer olduysa] yaptığımız işlerden zevk almayı ne de düşünme ve sorgulamayı mümkün kıldı.
Tabii bu durum geriye dönüp baktığımızda şunu açığa çıkarıyor; kaygılandığımız şeylerle -işimiz, ihtiyaçlarımız ve özgürlüğümüz- kurduğumuz ilişki hiç de burjuva dünya görüşünün bizi inandırdığı seçme ideolojisinin söylediği gibi doğrudan değil. İşimizi, özgürlüklerimizi ve ihtiyaçlarımızı tatmin etmek için kullanacağımız nesneleri kendimiz seçemiyoruz. Daima kendi seçmediğimiz çok katmanlı ilişkiler örüntüsü içinde sıkışıp kalmış durumdayız.
Covid-19 döneminin gündelik yaşamının getirdiği kaygıların ve eğlence endüstrisinin sağladığı uçucu keyfin bizi hapsettiği düşünce pratiğinin ötesine geçtiğimizde yukarıda bahsettiğim örüntüye dair bize sunulan denklemde 2 önemli değişkenin eksik olduğunu, bunların en azından çarpık bir biçimde varolduklarını, görüyoruz.
Söz konusu değişkenlerden ilki ekosistem. Doğamızın bir parçasını oluşturan ekosistemi “çevre” olarak yani bize mutlak anlamda dışsal olan kaynaklar dizisi olarak tanımlıyoruz. Onun üzerinde yarattığımız her türlü tahribatın sorumluluğunu reddediyoruz. İkinci eksiklik ise bir tür olarak insanın ekosistem içindeki varlığı yani kendisini nasıl organize ettiği. İnsanların kendilerini doğa ile kurdukları metabolik ilişki üzerinden yani üretim ilişkileri üzerinden organize ettiğini unutmamız isteniyor. Bu üretim ilişkilerinin neden mevcut biçimiyle kapitalizmin neoliberal biçimi olarak benimsendiğini ve nasıl işlediğini denklemden çıkarıyorlar. Üretim ilişkilerinin kurulduğu süreci ve bunun sonucunda insanlar arasında gelişen ilişkileri -doğa ve diğer insanlarla kurduğumuz en temel ilişkileri- metalar üzerinden tanımlamamızı istiyorlar. İşimizle, nesnelerle ve özgürlüklerimizle olan bağımızı metaları veri kabul ederek, metalar aleminin gereklilikleri üzerinden tanımlamamızı istiyorlar. Kendimizi metalar aleminin bir parçası; kendisi bizatihi diğer metaları isteyen bir meta olarak görmemizi istiyorlar. Sanırım şeyleşmenin anlamını burada bulabiliriz.
İklim krizinin, ekonomik çöküşün ve Covid-19’un bize gösterdiği şey doğa ile kurduğumuz ilişkiyi acilen yeniden tanımlamamız gerektiği. Üretim biçimimizi belirleyen toplumsal güçlerin, tahripkâr olmayan biçimde niteliksel gelişimi yolunda adımlar atmamız gerektiği.
-Bugün tüm devletler ekonominin işleyişini ve dolayısıyla sermaye birikiminin sürekliliğini sağlamak üzere koruma önlemlerini bir kenara bırakıp bir “normalleşme” sürecine geçmiş durumda. Ne var ki tehdidin bitmediği, yeni dalgaların birbirini takip etmesinin de söz konusu olduğu bilim çevreleri tarafından dillendiriliyor. Bu evlere kapanmış olarak geçirdiğimiz birkaç ay, bunun tekrar yaşanabilme olasılığıyla birlikte düşünüldüğünde, -senin de üzerinde düşündüğün, yazıp çizdiğin bir konu olan- yabancılaşma açısından nasıl okunabilir? Yeni yabancılaşma biçimlerinin yahut modern hayatın neoliberal evresinin getirdiği yabancılaşma hallerinin bir derinleşmesinin söz konusu olduğunu düşünüyor musun?
Kesinlikle düşünüyorum. Son bir ay içinde gizli sürü bağışıklığı politikalarından açık sürü bağışıklığı politikasına geçişin yarattığı dehşetle beraber yabancılaşma hallerindeki derinleşmenin 3 ayrı düzlemde belirginleştiğinden söz edebiliriz.
Bunlardan ilki biraz da yabancılaşma kavramının kelime anlamıyla da ilişkili olarak doğadan yabancılaşmayı barındırıyor. Giderek hem dışsal doğamızı oluşturan ekosistemden hem de içsel doğamız diyebileceğimiz toplumdan kopuş/ayrışma yaşıyoruz. Ekosistemi sırtını bizlere dönen, koronavirüs aracılığıyla bizleri cezalandıran normatif kararlar verme yetisine sahip bir entite olarak algılama meylimiz artıyor. Oysa ekosistem, bünyesindeki sonlu nesnelerin aralarındaki içsel ilişkilerin oluşturduğu dengenin bütünlüğü dışında bir varoluşa sahip değil. Bu nesnelerden biri olarak bizler gidip gıda endüstrisi üzerinden daha çok kar elde etme uğruna yabanıl hayatı tahrip ediyoruz ve bunun sonucunda gelişen mutasyon zincirini, kendisini bizi koruma misyonu üzerinden meşrulaştıran devletlerin yine şirketlerin karları azalmasın diye görmezden gelmesi sonucunda ölümler yaşanıyor. Toplumsal alandaki yabancılaşmayı da en iyi son 4 ayda hayatımıza giren sosyal mesafe kavramı ifade ediyor. Bu kavram zaten çokça eleştirildi ama yine de egemen mantığı son derece özlü biçimde özetleyen bir dil sürçmesi olarak algılanmalı. Topluluk içindeki fiziksel mesafe yerine sosyal mesafe tanımının kullanılması, diğerleri gibi bu da masum olmayan bir dil sürçmesi. Kapımızda bir felaket var ve sizler dayanışmayın, ortak çözüm üretme peşine düşmeyin ve diğerlerinin dertleri ile hemhal olmayın dendi. Fiziksel izolasyon yapmayın çünkü üretim birimleri durmasın ama toplumsallığınızdan vazgeçin demek anlamına geliyordu.
İkinci yabancılaşmanın çalışma ile hayat arasında kurulan zihinsel bağ çerçevesinde ortaya çıktığını düşünüyorum. Çok daha fazla sayıda insan için iyi bir yaşam için çalışıyorum algısının çalışmak için yaşıyormuşum meğer türünden bir hoşnutsuzluğa dönüştüğünü söyleyebiliriz. Bu durumun kendiliğinden sınıf bilincini yükseltmesi ya da toplumsal hareketleri ileri taşıması söz konusu olmayabilir ama bir farkındalık yaratması mümkün. İktidarların bu olasılığın farkında olduğunu ve söz konusu farkındalığı boğmaya çalıştığını düşünüyorum. Özellikle kamuoyunca başarılı bulunan Sağlık Bakanı’nın geliştirdiği tüm sorumluluğu teker teker bireylere yükleyen söylem oldukça kritik. Biz virüs geç gelmesine rağmen yeterli tedbirleri almadık ve ekonomiye -siz onu sermaye birikimi olarak anlayın- sizin canınızdan daha çok önem veriyoruz ama hasta olup olmama sorumluluğu sizde. Keza sağlık sistemini etkilemediği ölçüde inkârcı ve komplo teorisi kaynaklı görüşlerin yaygınlık kazanmasından hoşnut oldukları görülüyor.
Diğer yabancılaşma türünün ise özellikle evde kalabilenler için çok daha vurucu olduğunu söylemek mümkün. Bitmek bilmeyen online toplantılar ve fırsat kollarcasına eklenen iş yükü bu insanların çalışma ile sosyal hayat arasındaki ayrımı tamamen yitirmelerine neden oldu. Bunun sınıf farklılıklarını inkâr eden/gizleyen ve her bir bireyi sermaye üreten makineler olarak tanımlayan neoliberal mantığın dizginlerinden kurtulması ile alakası var. Zamanın ve dolayısıyla yaşamın ve de ev düzeninin şirket mantığı ile kurulması bireylerin zihinsel ve fiziksel yetilerini sermaye birikimi mantığı doğrultusunda seferber etmeleri anlamına geliyor. Bunların elbette kırılganlık ile borçluluk ile doğrudan ilişkisi var ama kişileri üzerinden çok daha derinden etkileri olduğunu düşünüyorum. Çalışmanın her şey olduğu bir yaşam formu bu. Lanet olsun deyip esnek bir biçimde çalışıp sonra işin etkilerinden bir ölçüde sıyrılabileceğiniz görece daha formel tahakkümden oldukça farklı. İnsanın zihniyetini tamamen artı-değer üretimi doğrultusunda formatlıyor, onu birer sermaye birikim otomatı haline getiriyor. Bu haliyle deneyimlenen yabancılaşma biçimine otomatlaşma da diyebiliriz.
–Devrim Fikri Üzerine çalışmanda müşterek anlayışının devrimci siyaset açısından önemini tartışıyorsun, devrimin kopuş-süreklilik diyalektiğindeki kilit konumuna işaret ediyorsun. İçinde adım atmayı sürdürdüğümüz, tehdidinden veya en azından tehdidinin gölgesinden kolay kolay çıkamayacağımız bu pandemi çağında devrimci bir müşterekler siyasetinin hangi yönlerini yeniden tartışmak, yenilemek veya daha fazla vurgulamak gerekir sence?
Müşterekler siyaseti bizde daha çok savunmacı karakteri ile tanınıyor. Neoliberalizmin doğal ve kentsel ortak zenginliklerimize karşı giriştiği talana karşı verilen dayanışmacı, yataylığı öne çıkaran eşitlikçi mücadeleler olarak biliniyor. Amazonların talanına karşı verilen yerli mücadeleleri ya da sermayenin kentin ortak alanlarına gerçekleştirdiği saldırılara karşı verilen kent hakkına dayalı mücadeleler gibi. Bu kavrayış doğru olmakla birlikte eksik. Son 30 yıl içerisinde müşterekler siyaseti bize kurucu bir siyaset biçimi olabileceğini de gösterdi. Gerek müşterekleştirme pratiği içerisinde yer alan insanları potansiyellerini gerçekleştirebildikleri, özgürlükçü bir öznelerarası eylemsellik içinde bir araya getirebileceğini göstermesi gerekse de hedeflenen dünya tahayyülünü canlı kılan, onun nüvelerini barındıran ilişkileri örebilmesi nedeniyle kurucu ve devrimci bir niteliğe sahiptir.
Bununla birlikte; müştereklerin normatif bir biçimde piyasa ve devlet dışında kalan alternatif bir üretim tarzı olarak tanımlanması ve bugüne kadar ortaya çıkan doğal ve kentsel müştereklerin önemli bir kısmının otonomilerini koruyamayarak sönümlenmelerinin yarattığı bir dizi sorun olduğunu düşünüyorum. Bu dışarıda olma hali ve arayışı bir yanıyla özellikle de bizlere kazandırdığı beceri, tecrübe ve duygulanım açısından düşünüldüğünde son derece kıymetli ama aynı zamanda kapitalizmin üretim ilişkilerinin ve devlet de dahil olmak üzere mülkiyet ilişkilerinin evrenselci mantığı düşünüldüğünde yerine getirilmesi neredeyse imkânsız bir görev koyuyor önümüze. Dışarısını yaratmak mümkün olsa da bunu korumak, hele de yabancılaşmanın etkileri düşünülürse dünyanın tüm yükünü şu ya da buradaki müşterek etrafında yan yana gelen insanın sırtına yüklüyor.
Burada bir açmaz var; müşterekleri piyasa ve devletin dışındaki alanlar olarak tanımlıyoruz ve bu dışarıyı örgütlediğimiz anda da kapitalizmin bu iki devasa makinesi tarafından ve de yabancılaşmış öznellikler tarafından kuşatılmış hale geliyoruz.
Bu açmazın üstesinden gelmek için müşterekler dediğimiz şeyleri ortak zenginlik kılan hususun ne olduğunu sorgulamak, diğer bir deyişle müşterek dediğimiz şeyin ne olduğunu sormamız gerektiğini düşünüyorum. Bu soruya şöyle bir yanıt verebiliriz: Birlikte yaşama zorunluluğunu yerine getirmek için bir araya gelen insanların siyasal bir topluluk olmalarını sağlayan eylemleri, bu eylemlerden doğan ortak sorumluluğu içeren kurucu ilke. İçinde yaşadığımız toplum da dahil olmak üzere, bu toplumun maddi olarak kurulmasını sağlayan ve bununla birlikte hepimiz için sonuçlar doğuran ortak zenginliklerimizi müşterek olarak adlandırmaktan yanayım. Bu nedenle müştereğin toplumsal emeği ve kamusallığımızı içerdiğini iddia ediyorum.
Müştereği emeği ve kamusallığı içeren kurucu politik ilke olarak tanımladığımızda, müşterekler siyasetinin yönünü bunların yabancılaşmış formları olan devlet ve piyasanın temellük ettiği alana çevirmiş oluyoruz. Tabii vurguyu bu yönde değiştirmek tek başına sorunu çözmüyor. Müştereği; müşterekler siyasetinin özgürleştirici/özneleştirici olma ve yarını bugünden kurma özelliklerini benimseyecek, onu mekânsal-zamansal sınırlılıktan kurtaracak ve devrimci bir toplumsal harekete dönüştürecek sınıfsal politik bir form geliştirmek gerekiyor. Bu anlamda konsey fikrinin katkı sunabileceğini düşünüyorum. Ama bu ucu açık ve oldukça uzun bir tartışma konusu tabi…
-Covid-19’un karşımıza çıkardığı bu yeni ya da en azından şu anda somutlaşmış olan sorunsallar yumağı içinde, yukarıda değinmiş olduğun meseleler dışında Marksist düşüncenin odaklanması gereken başka alanlar, konular, kavramlar var mı sence? Kısacası eklemek istediğin bir şey var mı?
Kuşaklar meselesi ve kapitalist üretim tarzının yeniden üretimi aklıma ilk gelen konulardan biri. K-Popçuların ve de ÖSYMzedelerin eylemlerine tanık olduk kısa bir süre önce. Bu da bir Z kuşağı tartışması yarattı. Bu tür adlandırmalar dikkate aldıkları olgunun özgünlüğünü anlamak açısından önemli olabileceği gibi sosyal fenomenleri birbirinden tamamen başkalaşmış kültürel varlıklar olarak görme eğilimi de yaratabiliyorlar. Oysa ki Z kuşağı da olsanız X kuşağı görünümlü Boomer da olsanız varolan kapitalizmin dişlileri arasında ezilme tehlikesi ile karşı karşıyasınız. Sürekli olarak proleterleşmenin, duyarsızlaşmanın ve yabancılaşmanın çeşitli türlerini tecrübe edeceğiniz bir hayat sizi bekliyor. Önemli olan her kuşağın kendince en konforlu biçimde bununla yüzleşerek kapitalizmi yeniden üretmeye devam mı edeceği yoksa birlikte dayanışma içinde örgütlenerek başka bir dünya mı kuracağımız.
Covid-19’un kaçınılmaz biçimde göz önüne serdiği şeylerden biri de ilkin kendimiz ve yakınlarımız üzerinden fark ettiğimiz sonluluk (finitüd) meselesi oldu. Sonluluk sadece birer organizma olarak bizler için söz konusu değil. Bireylerüstü (transindividüel) alanda da geçerli olduğu gibi siyasal iktidarlar için de geçerli. Son aylardaki gelişmeler zaten dağılmakta olan liberal demokratik konsensüsün sonunu hızlandırabilir. Sermaye birikimi açısından ve toplumsal sükunetin sağlanması açısından etkinliğini sağlayan rejimlerin hâkim sınıflarca tercih edileceği bir döneme giriyoruz. Bunu incelemeye ve karşı hatları icat etmeye ve örgütlemeye her zamankinden çok ihtiyacımız var.
Bu aynı zamanda “iktidar” için hazır olma ile de alakalı. Burada tabi bir tahakküm biçimi olarak iktidardan bahsetmiyorum. Ancak önümüzdeki dönemin ne tür bir ortam yaratacağını, pırtlak gibi biten otoriter popülist iktidarların birbirleri ile savaşıp savaşmayacağını bilemiyoruz. Ancak yine de olası koşulları dikkate alan temel ihtiyaçları karşılayabildiği gibi özgürlükleri de niteliksel olarak artıran bir programa ihtiyacımız var. Gelecek için gerçekten bir iddiamız olacaksa bunu kesinlikle ihmal etmemeliyiz.
Uzun yıllardan beri Kürt sorununun demokratik çözümü konusunda emek veren, Barış Meclisi’nin kurucularından ve sözcülerinden, halen de Barış Vakfı Genel Bakanlığı’nı yürüten Hakan Tahmaz İmdat Freni’nin sorularını yanıtlayarak ulusal ve bölgesel çerçevede Kürt meselesinin seyrine ilişkin gözlem ve değerlendirmelerini paylaştı.
1-2013 koşullarının yani Kürt meselesinde siyasal bir çözümün yeniden belirme ihtimali nedir? İçerde Kürt hareketinin sürekli kriminalizasyonuyla nereye kadar gidilebilir?
Cumhur İttifakı AKP ve MHP’nin siyasal yönelimi, angajmanları ve bölgesel gelişmeler yakın bir dönemde Kürt sorununun demokratik çözümüne, çatışmaların sona ermesine ilişkin ciddiye alınabilir bir gelişme olamayacağını gösteriyor.
Her şeyden önce AKP, 2015 sonrası tam anlamıyla her gün yeni bir sorun üreten bir parti oldu. MHP ile kurduğu ittifakla tek adam rejimi olarak adlandırılan “korku cumhuriyetini” otoriter rejim inşa etme sürecinde, bırakalım Kürt sorunu gibi büyük bir meselede açılım yapmayı, neredeyse bütün siyasi, sosyal, kültürel demokratik kazanımları ortadan kaldıran, düşünme, örgütlenme, ifade özgürlüklerini gasp eden politikalarla iktidarda kalmaya çalışıyor. Bugün toplumu kutuplaştıran, kendisini eleştirenleri ötekileştiren nefret söyleminden, ayrımcılıktan, cinsiyetçilikten ve dini ticarileştiren yöntem ve uygulamalardan medet uman, keyfiyete dayalı iktidar ittifakı bloğu ile karşı karşıyayız. Böylesi bir iktidarın barışa yönelmesi imkânsız gibi bir şey.
Çözüm sürecinin bitirilmesi salt Kürt meselesinde kırılma olarak tecelli etmedi. Devletin bekası ifadesinde anlamını bulan “Türklüğün yeniden ihya edilmesi”çok yönlü politikalarla gerçekleştirilmeye çalışılıyor. Türkiye’yi sarsan siyasal, sosyal ve kültürel büyük kırılmalar oldu. İçeride otoriter yönetim, bölgede Kürt karşıtlığı hayata geçirildi. Kürt siyasal hareketine karşı geliştirilen siyasal kırım savaşı, bölgede Kürtlerin her türden kazanımına karşı tecelli etti. Suriye’de ve Irak’ta Kürtler kazanmasın da, kim kazanırsa kazansız siyaseti hayata geçirildi.
Ortadoğu’da Kürtleri yanına çekme veya yedekleme siyasetinin istenen neticeyi vermemesinin sonucu Kürt düşmanlığı şeklinde tecelli etti. Türkiye, bölge Kürtlerinin hamisi olma savaşını kaybetti. Kürt karşıtlığını yaygınlaştırma ve derinleştirme yoluna girdi. Türkiye için sorunun sadece PKK olmadığı ortaya çıktı. Erbil referandumuna bölgede ve dünyada en sert karşı çıkan devlet olarak, Suriye’ye askeri ve siyasi müdahalelerle, Afrin’de olduğu gibi Kürtçe tabelaların yerine Türkçe tabela asarak, okullarda Türkçe dersler vermekle ve kaymakam atamakla bunu dünyaya gösterdi.
Bütün bunlar Kürtler nezdinde tarihten gelen güvensizliğin daha da kronikleşmesine yol açtığı gibi yakın dönemde gündeme gelebilecek bir çözüm arayışını da muhatapsız kaldı.
Siyasal kırım politikaları sonunda HDP’nin sandıkta gücü ciddi olarak azalmadı ama siyasal etkisi ve siyaset üretme becerisi büyük ölçüde yok edildi. Abdullah Öcalan’ın ise 31 Mart seçimlerinde iktidar tarafından aleni ve başarısız bir şekilde araçsallaştırılma girişimiyle artık eski rolünü sürdürmesinin imkansızlığı görüldü. PKK silahlı yapısı büyük askeri kayba uğradı, hareket kabiliyeti sınırlandırıldı ama siyasal yenilgiye uğratılamadı.
Dünyanın birçok ülkesinde çözüm sürecine benzer müzakere süreçlerinde de ciddi kırılmalar yaşanmıştır. Ancak yeni bir müzakere için kapalı devre ilişkiler sürdürülmüş, kontak noktaları tespit edilmiş, asgari düzeyde diyalog zeminleri korunmuş. Bizde ise çözüm süreci sonrası çok başka şeyler oldu. Şehirler yıkıldı, sokaklar mezarlığa dönüştürüldü, barış talep edenler işinden oldu, cezaevine konuldu. Barış yasaklandı.
AKP ve MHP ikilisine son iki yıl içinde Ergenekoncuların eklenmesiyle bölgesel nitelik kazanan Kürt sorununun çözümü uzun bir dönem ötelendi. Türkiye’nin Kürt sorununun çözümünün merkezi böylece İran, Rusya, ABD gibi ülkelere doğru kaymaya başladı. Artık Suriye’de normalleşme nasıl gelişirse ve kimler etkin ve belirleyici olursa Kürtlerin geleceğinin belirlenmesinde de ve doğal sonucu olarak da Türkiyelilerin geleceğinin de belirlenmesinde etkin olacak gibi görünüyor. Artık Kürt sorunun nabzı Suriye’nin çözüm sürecinde atacak gibi duruyor.
HDP, Eş Genel Başkanlığı Mithat Sansar’ın çözüm sürecinin yeniden başlatılması çağrısını, HDP’nin demokratik siyasette tutunma çabası ve barışın toplumsal zemini diri tutma çabası olarak anlamlandırmak gerek. Bunun ötesinde bir anlam yüklemeye çalışmak boşa çaba olur. HDP, siyasi oyun kurucu özelliğini yitirmiş, ancak sandık gücünü farklı nedenlerden dolayı büyük ölçüde koruyan bir parti. Buna rağmen Türkiye’nin siyasal krizinin demokratik zeminlerde ve demokratik bir yaklaşımla çözüm arayışlarına ciddi ve önemli katkı sunabilir durumda. Bunu muhalefet güçlerinin sağlıklı değerlendirmesi Türkiye’nin normalleşmesini hızlandıracaktır. Aynı zamanda 2013 yılındakine benzer bir çözüm sürecinin siyasal ve toplumsal zemininin yaratılmasının önünün açılmasına katkısı olacaktır. Barış veya çözüm için yeni bir siyasal odağın belirmesi muhalefetin yöneliminin Kürt sorununu kapsayan bir biçimde tanımlamasıyla mümkün olacaktır. Muhalefet Türkiye’de, Suriye’de, Irak’ta ve Libya’da barışı birlikte savunabilirse inandırıcı alternatif olabilir.
2-ENKS ile PYD görüşmelerinde ABD başta olmak üzere tarafların beklentisi ne?
Suriye meselesinin çözümü konusunda 2019 yılında beklenen ilerleme istenen düzeyde sağlanamadı. Astana görüşmelerinde de İran, Türkiye ve Rusya top çevirdiler. Suriye görüşmelerinde masada olan ülkeler kendi pozisyonlarını güçlendiremese de, diğer tarafı frenleme savaşı sürdürdüler. Türkiye’nin Kürt karşıtlığı politikası Suriye görüşmelerinde çok açık görünür oluyor. Kürtleri tehdit olarak gören Türkiye, sınır boylarını kontrol altına alma ve tampon bölge arzu ve girişimleri Kıbrıs konusunu akıllara getirmekte. Türkiye’nin tehdit algısını ve Suriye emelini paylaşan bir başka devlet yok. Başka bir ifadeyle Kürtlerin en az kazanımla çıkması konusundaki tutumunu paylaşan başka bir ülke yok. Aksine diğer ülkelerin her biri Kürtlerle ilişkilerini kontrollü bir biçimde canlı tutmaya, PYD’ye bir tür partner gibi davranmaya çalışıyorlar. Ancak ABD de Rusya da Türkiye’yi sert bir biçimde karşılarına almamaya özen gösteriyor. Bu çerçevede ABD ve Rusya arasındaki bilinen hamle yarışları Türkiye’yi tatmin edecek bir sonuç doğurmadı, istemleri hep havada kaldı.
Suriye krizin çözümde Kürtlerin kendi aralarındaki çelişkiler ve çekişmeler Kürtleri yıprattı, güçlerini, masadaki etkilerini azalttı. Daha da kötüsü, uluslararası ve bölgesel güçler bu çelişki ve çekişmeyi araçsallaştırarak bundan yararlandılar.
Türkiye’nin Rusya ve ABD‘nin de rızasıyla yaptığı siyasi ve askeri müdahale karşısında PYD’nin direnç gösterememesi bütün Kürtlerin kaybına yol açtı. ENKS Suriye Kürt bölgesinde etki alanını genişletmek amaçlarken, PYD pozisyonunu güçlendirmek, özerk yapıları kurumsallaştırmak istiyor.ABD’nin, bu iki Kürt gücü bir araya getirerek PYD’yi dizayn etme niyeti taşıdığı çok açık. Böylece, PYD’nin, PKK ile kurumsal ilişkisinin olabildiğince zayıflamasına yol açmayı ve Türkiye’nin rıza gösterebileceği bir PYD/Kürt bileşimi ortaya çıkarmayı murat ediyor. Bu ne kadar gerçekleşebilir kestirmek zor. Türkiye’nin ENKS ile PYD arasındaki ilişkileri bozmak ve görüşmelerin başarıyla sonuçlanmasını engellemek için KDP ve diğer Kürt siyasal güçler üzerinde müdahalede bulunduğu haberleri geliyor. Bu da Türkiye’nin ABD himayesinde başlayan süreçten rahatsız olduğunu gösteriyor.
PYD, Suriye Kürt bölgesinde inisiyatifini bütünüyle elden kaçırmadan ve yarattığı özerk kurumsallaşmayı mümkün olduğunca koruyarak bugünün koşullarında Kürtler için en iyi sonuca ulaşmak için ABD ile işbirliğini sürdürüyor. Bu ilişkinin uzun vadede ciddi handikaplar doğuracağı kesin ancak PYD’nin sıkışıklığını aşması kendisi için zorunluluk. Bu konuda başka bir tercih yapma şansları da yok. Kürtler arası işbirliğini geliştirmek ve ortak çözüm yolları üretmek Kürtlerin öncelikli sorunu. Bu konudaki gelişmelerin düzeyi hâlâ fazla iyimser olmamıza elvermiyor.
3-Irak Kürdistanı’nda yürütülen operasyonlar Suriye’deki gibi “kalıcı” bir yöneliş kazanabilir mi? Bu operasyonlar ABD’nin hilafına mı yönetiliyor?
Türkiye hedefinin Irak’ta da 30 km derinlikte bir “tampon bölge” kurmak olduğu anlaşılıyor. Görebildiğimiz kadarıyla Türkiye’nin, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetim bölgesinde PKK’ye askeri operasyon yapmasına karşı bölge veya uluslararası çevrelerde ciddi bir karşı duruş söz konusu değil. Bağdat ve Erbil yöneticilerinin yarım ağız operasyon karşıtı demeçleri dışında ciddiye alınabilecek veya caydırıcı bir tutum takınan yok. ABD’nin oluru var mıdır çok net değilse de, ciddi bir karşı duruşu söz konusu değil. Irak, ABD ve Türkiye arasında gizli bir mutabakattan söz ediliyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump PKK konusunda benzer siyasal tutuma sahipler. Bu nedenle PKK’nin varlığına yönelik askeri veya siyasi operasyonlar aralarında ciddi bir sorun yaratabilecek bir konu değil.
Burada sorun Türkiye’nin askeri operasyonları sürdürebilme kapasitesidir. Sıkışmış ve kriz içinde olan ekonominin askeri operasyonların ağır faturasını daha ne kadar kaldırabileceği önemli. Bu noktada Suriye’deki gibi kısmi sonuç dahi elde edilemeyen operasyonların “kalıcı” bir yöneliş kazanma olasılığı çok zayıf. Tampon bölge hayali gerçekleşemez.
Operasyonlarda PKK’nin büyük askeri kayıp verdiği bir gerçek. Ama askeri operasyonların siyasal sonuçlarının buna paralel ölçüde olmaması iktidar için büyük bir handikap oluşturmakta. Ancak Cumhur İttifakını bir arada tutan konulardan biri de PKK’ye karşı askeri operasyonlar ve Kürt sorununda izlenen siyaset olduğunu biliyoruz. İttifakın devamı için Recep Tayyip Erdoğan’ın ekonomik olanakları sonuna kadar zorlayarak ve siyasi risk ve gerilimleri göze alarak güvenlikçi politikalarda, askeri operasyonlarda ısrar etmekten başka çaresi yok.
Demokratik muhalefetin alternatif çözüm gücü olabilmesinin yolu bu türden güvenlikçi politikalar karşısında takınacağı tavır ve yaklaşımdan geçiyor. Kürt sorununun çözümüne hizmet eden politikalar geliştirmek, Irak’ta, Suriye’de, Kıbrıs’ta, Libya’da ve tabii ki Türkiye’debarışa bizi yaklaştıracak politikaları birlikte ve cesaretle savunmak inandırıcı siyasal çözüm odağı olmanın en önemli gereklerinden biridir.
4-Libya’ya kadar uzanan bir satranç tahtasında mı ele almak gerekir artık bu meseleyi?
Yukarıda da söz ettiğim gibi Türkiye barış sorunu veya başka bir ifadeyle Kürt sorununun çözümü artık her yönüyle bir Ortadoğu sorununa dönüşmüştür.Irak’ın işgaliyle Ortadoğu’nun yeniden dizayn hareketi, bölgede bütün taşları yerinden oynatmıştır. Vekalet savaşları dönemi başlattı. Akdeniz ve Ortadoğu sadece emperyalistlerin iştahlarını kabartmadı, Türkiye, İran ve İsrail gibi bölge devletlerini de fırsatı değerlendirmeye yöneltti. Türkiye’nin, Libya politikasını da bu çerçeve değerlendirmekte yarar var. Türkiye Libya konusuna askeri müdahalede bulunarak, aynı zamanda Libya konusunu Ortadoğu sorunun tam içine çekmiştir.
Ancak Türkiye, birçok cephede askeri operasyon yapabilecek ve herkesle didişerek kendine yol açabilecek güçte bir ülke olmadığı gibi bu türden askeri güçle ancak sorunlarını ağırlaştırabilir. Yeni Osmanlıcılık hayallerine kendini fazla kaptırmanın bedeli bir çok alanda bir de tepelenme sonucu doğurabilir. Başta Rusya ile olmak üzere birçok ülke ile yeni bir gerilim ve çatışma alanı yaratması Türkiye’nin başını her platformda ağrıtacak ve elini zayıflatacaktır.
Nitekim Suriye’deki kimi cihatçı silahlı grupları Libya’ya sevk ederek Suriye sorununu büyütmüştür. Türkiye, Kürt sorununun dallanıp budaklanmasına sebep olan politikalarla kendi ayaklarıyla çıkmaz sokağa girmiştir. Türkiye, bu satrancın kazananı olmaz.
Minneapolis’te George Floyd’un bir beyaz polis tarafından katledilmesine tepki olarak gelişen ırkçılık ve polis şiddeti karşıtı küresel hareket çerçevesinde, dünyanın birçok yerinde köleliğin ve sömürgeciliğin mirasını simgeleştiren çok sayıda heykel yıkıldı veya tahrip edildi.
İmdat Freni’nde daha önce çeşitli yazılarını yayınlamış olduğumuz araştırmacı-tarihçi ve IV. Enternasyonal’in simalarından Enzo Traverso tanık olduğumuz bu putkırıcı dalganın geçmişi reddetmekten ziyade onu egemenlerin denetiminden kurtarmayı amaçlayan bir “yeni tarihsel bilincin” taşıyıcısı olduğunu vurguluyor. Çeviri için Gerçeğin Günlüğü’ne teşekkür ediyoruz.
Irkçılık karşıtlığı, bir hafıza savaşımıdır. Minneapolis’te George Floyd’un öldürülmesinin ardından dünya genelinde yükselen protesto dalgasının en dikkat çekici özelliklerinden biri bu. Her yerde, ırkçılık karşıtı hareketler kölelik ve sömürgeciliğin mirasını temsil eden heykelleri hedef alarak geçmişi sorguladılar: Virginia’da konfederasyon ordusu generali Robert E. Lee, New York City’de Theodore Roosevelt, birçok ABD kentinde Kristof Kolomb, Brüksel’de Belçika Kralı II. Leopold , Bristol’de köle taciri Edward Colston, Fransa’da 14. Louis’nin Finans Bakanı ve utanç verici Code Noir’ın[1]yazarı Jean-Baptiste Colbert, modern İtalyan gazeteciliğinin babası ve faşist sömürgeciliğin geçmişteki propagandacısı Indro Montanelli ve daha başka heykeller.
İster devrilmiş, ister tahrip edilmiş, ister boyanmış, isterse üstüne graffiti çizilmiş olsun; bu heykeller mücadelenin yeni bir boyutunun örneğini veriyorlar: haklar ve hafıza arasındaki bağlantı. Damgalanmış ve gaddarca davranılmış azınlıklar olarak siyahların ve sömürgecilik-sonrası öznelerin statüsü ile onları ezenlere kamusal alanda –aynı zamanda gündelik yaşamlarımızda kentsel çevremizi de oluşturan bir alan- verilen simgesel yer arasındaki karşıtlığa ışık tutuyorlar.
Putkırıcılık Patlaması
Devrimlerin, bir “putkırıcı öfke”[2]barındırdığı iyi bilinir. İster İspanya İç Savaşı’nın ilk aylarında kiliselerin, haçların, kutsal emanetlerin tahrip edilmesi gibi kendiliğinden olsun, ister Paris Komünü sırasında Vendôme Sütunu’nun yıkılması gibi daha dikkatle planlanmış olsun, bu putkırıcılık patlaması yerleşik düzenin devrilmesini şekillendirir.
Yönetmen Sergei Eisenstein, Rus Devrimi’ne ilişkin başyapıtı Ekim filmini Çar 3. Alexandre’ın bir heykelini deviren kalabalığın görüntüsüyle açmıştı ve 1956 yılında Budapeşte’deki isyancılar Stalin’in heykelini tahrip etmişti. 2003 yılında –bu tarihsel kuralın ironik bir teyidi olarak- ABD güçleri, işgallerini bir halk ayaklanması kılığına büründürmek amacıyla çok sayıda iliştirilmiş televizyon kanalının da suç ortaklığıyla Saddam Hüseyin’in Bağdat’taki heykelinin devrilmesini tertiplediler.
Bu vakanın aksine, protesto hareketlerinin putkırıcılıklarının hakiki olduğu her yerde bu davranış daima öfkeli tepkiler canlandırır. Komünarlar, “vandallar” olarak tarif edilmişlerdi ve sütunun devrilmesinden sorumlu olanlardan biri olan Gustave Courbet cezaevine atılmıştı. İspanyalı anarşistlere gelirsek, onlar da acımasız barbarlar olarak suçlanmışlardı. Benzer bir öfke son haftalarda filizlendi.
Boris Johnson, Churchill’in heykellerinden birinin üstüne “ırkçı” –hem Afrikalıları tasviri hem de 1943 yılındaki Bengal kıtlığı ile ilişkili güncel tartışmalarla bağlantılı olarak bilimsel fikir birliğinin olduğu bir gerçek- yazıldığında rezalet çıkardı.
Emmanuel Macron, Fransız ulusuna, ırkçılığın kurbanlarının katiyen bahsi geçmeyen bir mesajda benzer putkırıcılıktan öfkeyle yakındı: “Sevgili yurttaşlarım; bu akşam size Cumhuriyet’in, kendi tarihin hiçbir izini ya da figürünü silmeyeceğini açık bir şekilde söylüyorum. Başarılarının hiçbirini unutmayacak. Hiçbir heykelini yıkmayacak.”
İtalya’da, Milano’daki bir parkta bulunan Indro Montanelli’nin heykelinin üstüne kırmızı boya atılması, Il Manifestoharicindeki gazetelerin ve medyanın ittifakıyla “faşist” ve “barbarca” bir eylem olarak kınandı. 1970’lerde solcu “teröristlerce” yaralanan Montanelli, demokrasi ve özgürlüğün kahraman savunucusu olarak kutsanmıştı.
Boya atanlar tarafından heykelinin maruz bırakıldığı “alçak saldırı”nın ardından Corriere Della Serra’nın editoryal yazarlarından biri, böylesi bir kahramanın “kutsal” bir figür olarak hatırlatılması gerektiği konusunda ısrar etti. Yine de bu “barbarca” eylem, Montanelli’nin “kutsal” başarılarının neler olduğunu birçok İtalyan için açığa vurma bakımından verimli oldu: 1930’larda genç bir gazeteci iken faşist imparatorluğu ve ırka dayalı hiyerarşileri övmüştü; Etiyopya’ya savaş muhabiri olarak gönderilmiş, cinsel ve ev yaşamına dair ihtiyaçlarını tatmin etmek üzere derhal 14 yaşındaki bir Eritreli kız çocuğunu satın almıştı. Pek çok yorumcuya göre bunlar “zamanın gelenekleri” idi ve bu nedenle sömürgeciliği, ırkçılığı ve cinsiyetçiliği desteklemeye dair bir suçlama haksız ve mesnetsizdir. Hatta, 1960’larda hâlâ Montanelli ırklar arası evliliği, doğrudan Arthur Gobineau’nın “İnsan Irklarının Eşitsizliği Üzerine Demene 1853-55”inden ödünç aldığı argümanlarla medeniyetin çöküşünün bir sebebi olarak mahkûm ediyordu. Bunlar aslında, aynı periyotta ABD’deki Yurttaş Hakları hareketine karşıtlığında Ku Klux Klan tarafından güçlü bir şekilde savunulan argümanların aynılarıydı. Her türlü kanıta karşın, iki nesil İtalyan gazeteciliğinin manevi babası, faşist ordunun Etiyopya Savaşı sırasında gaz bombardımanları gerçekleştirdiğini şiddetle reddetmişti. Milano “barbarları”, bizlere bu basit gerçekleri hatırlatmak istemişti.
Doğrusu, mevcut “vandalizm” dalgası ile öfkelenen çoğu siyasi liderin, entelektüelin ve gazetecinin, tekrar eden polis şiddeti vakalarına, ırkçılığa, adaletsizliğe ve protestonun doğrudan yöneldiği sistemik eşitsizliğe yönelik benzer bir öfkeyi asla ifade etmemiş olmalarını gözlemlemek ilgi çekici. Böylesi bir durumda kendilerini oldukça rahat hissettiler.
Birçoğu, 30 yıl önce Orta Avrupa’da Marx, Engels ve Lenin’in heykellerinin yıkıldığı bir diğer putkırıcı akımı övmüştü. Oysa bu tür heykellerle birlikte yaşama perspektifi katlanılamaz ve bunaltıcı iken onlara göre, Batı toplumlarının patrimonyal mirasını oluşturan konfederasyon ordusu generallerinin, köle tacirlerinin, soykırımcı kralların, beyaz üstünlükçülüğün kanuni mimarlarının ve faşist sömürgeciliğin propagandacılarının heykelleriyle hayli gurur duyuyorlar. Israrcı oldukları gibi “tarihimizden hiçbir izi ya da figürü silmeyeceğiz”.
Fransa’da, sömürgeciliğin ve köleliğin anıtsal kalıntılarını yıkmak çoğu zaman bir tür “cemaatçilik” [communautarisme] olarak tarif edilir –şu dönemde olumsuz anlam içeren bu kelime, dolaylı olarak bu tür kalıntıların, kamusal alanı çerçeveleyen estetik, tarihsel ve anıtsal normları saptayan beyaz çoğunluğu değil, özellikle kölelerin ve sömürgeleştirilenlerin torunlarını rahatsız ettiği anlamına gelir. Aslında, Fransa’nın sözde “evrenselliği”, çoğu zaman “beyaz cemaatçiliğin” nahoş tadını barındırır.
Atalarının yaptığı gibi, küresel çapta şehir şehir yayılan “putkırıcı öfke”, hoşgörü ve yurttaşların bir arada yaşamının yeni biçimlerini talep ediyor. Geçmişi silmek şöyle dursun, ırkçılık karşıtı putkırıcılık kent peyzajını kaçınılmaz bir şekilde etkileyen yeni bir tarihsel bilinç taşıyor. İtiraz edilen heykeller, kaldırılmalarını meşru kılan yalın bir gerçeklik olarak geçmişi ve onun aktörlerini övüyor. Kentler; ihtiyaçlara, değerlere ve sakinlerinin arzularına bağlı olarak değişim gösteren yaşayan bedenlerdir ve bu dönüşümler her zaman politik ve kültürel çatışmaların ürünüdürler.
Geçmişin egemenlerini anan heykelleri devirmek, bugünkü ırkçılığa ve baskıya karşı mücadelelere tarihsel bir boyut bahşediyor. Muhtemelen ondan daha fazlası anlamına geliyor. Bu, kentlerin tarihsel yerleşim alanlarının, maddeleştirilmiş ve fetişleştirilmiş yerleşim yerleri şeklinde başkalaşıma uğramasını beraberinde getiren şehirlerimizin soylulaştırılmasına karşı çıkmanın bir başka yolu. Bir kent, UNESCO tarafından “dünya mirası” olarak sınıflandırıldıktan sonra ölmeye mahkûmdur. Heykelleri deviren “barbarlar” tam olarak, eş zamanlı biçimde alt sınıfları kent merkezlerinden süren ve buraları donuk kalıntılara dönüştüren mevcut neoliberal politikalara karşı bir protestodur. Eski kölecilik ve sömürgeciliğin sembolleri, gayrimenkul kapitalizminin göz kamaştırıcı çehresiyle birleşmiş durumda –ve bunlar, protestocuların hedefleri.
Ezilenlerin Bakış Açısı
Daha sofistike ve sapkın bir argümana göre, ırkçılık karşıtı putkırıcılık, geçmişin reddine yönelik şuursuz bir arzuyu ifade ediyor. Geçmiş her ne kadar baskıcı ve rahatsız edici olsa da değiştirilemez, diyor bu argüman. Kesinlikle doğru. Ancak geçmişi çalışmak –özellikle de ırkçılık, kölelik, sömürgecilik ve soykırımlardan müteşekkil bir geçmişi-, devrilen heykellerin birçoğunun yaptığı gibi onu göklere çıkarmak anlamına gelmez.
Almanya’da, Nazi geçmiş, eziyet çektirenlerin yerine kurbanları anan anıtlarla kent meydanları ve sokaklarında çok kuvvetli bir şekilde sergileniyor. Berlin’de Holokost Anıtı, gelecek nesillere bir uyarı olarak dikilmektedir. SS’in suçları, Heinrich Himmler’i öven bir heykel aracılığıyla anılmıyor; bunun yerine, eski bir SS ofisinin yerinde bulunan “Terörün Topografyası” isimli açık ve kapalı bir sergi vasıtasıyla yapılıyor.
İşledikleri günahları hatırlamak için Hitler’in, Mussolini’nin ve Franco’nun heykellerine ihtiyacımız yok. Pedro Sánchez hükümetinin, Caudillo’dan[3]geriye kalanları anıt mezarından çıkarmaya karar vermesi, tam da İspanyolların, Frankoculuğu unutmamasındandır. Sadece, Valle de los Caídos’un[4]kutsallıktan arındırılmasıyla, unutkan olmayan demokratik bir toplumda bu faşist anıt hatıra âlemine sevk edilebilir.
Mevcut ırkçılık karşıtı putkırıcılığımıza, antik damnatio memoriae(hafızanın lanetlenmesi) niyeti atfedilmesi bu nedenle son derece yanlıştır. Antik Roma’da bu uygulama, mevcudiyetleri yeni hükümdarlarla çatışan imparatorların ya da başka kişiliklerin kamusal olarak anılmalarını ortadan kaldırmayı amaçlıyordu. Unutulmalıydılar.
Stalinizm döneminde Lev Troçki’nin resmi Sovyet fotoğraflarından silinmesi, damnatio memoriae’nin bir başka biçimiydi ve George Orwell’ın 1984’üne ilham vermişti. Kurgusal ülke Okyanusya’da, tarihin tamamen yeniden yazıldığını yazmıştır: “Heykeller, yazıtlar, anıtsal taşlar, sokak isimleri –geçmişe ışık tutabilecek her şey sistematik biçimde değiştirilmişti.”
Bu örnekler, yanıltıcı karşılaştırmalardır; çünkü geçmişin, güçlü olan tarafından silinmesinden bahseder. Zira, ırkçılık karşıtı putkırıcılık kışkırtıcı bir şekilde geçmişi onların elinden kurtarmayı, onu, galip gelenlerin değil, yönetilenlerin ve yenilgiye uğratılanların bakış açısından yeniden düşünerek “tarihin havını tersine taramayı” amaçlıyor.
Mimari ve sanatsal mirasımızın, tahakkümün mirasıyla yüklü olduğunu biliyoruz. Walter Benjamin’in ünlü aforizmasının belirttiği gibi, “Hiçbir medeniyet belgesi yoktur ki, aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmasın.” Heykelleri devirenler kör nihilistler değiller: Kolezyum’u ya da piramitleri yıkmayı istemiyorlar.
Bundan ziyade, Bertolt Brecht’in dikkat çektiği gibi, bu olağanüstü anıtların köleler tarafından inşa edildiğini unutmamayı tercih ederler. Edward Colston ve II. Leopold unutulmayacaklar: heykelleri müzelerde korunmalı ve sadece kim olduklarını ve olağanüstü başarılarını açıklayan şekillerde sergilenmemeli, şahıslarının neden ve nasıl erdemlilik ve insancıllığın, saygı nesnesinin örnekleri haline geldiği de –kısaca, medeniyetlerinin vücut bulmuş halleri de- açıklanmalı.
Dünya Çapında bir Dalga
Bu ırkçılık karşıtı putkırıcı dalga küreseldir ve hiçbir istisna kabul etmiyor. İtalyanlar (İtalyan-Amerikalılar da dâhil) ve İspanyollar Kolomb ile gurur duyuyor, fakat Amerika’yı “keşfeden” adamın heykelleri, yerliler için aynı sembolik anlamı taşımıyor.
Bu heykel kırıcılık, meşru bir şekilde kendi belleklerinin ve bakış açılarının kamusal olarak kabul ve kayıt edilmesini talep ediyor: dört yüzyıl süren bir soykırımı resmen başlatan “keşif”. Martinik’in başkenti Fort-de-France’da 22 Mayıs’ta Victor Schœlcher’in –geleneksel olarak Fransa Cumhuriyeti tarafından 1848 yılında köleliğin kaldırılmasının sembolü olarak kutsanan- iki heykeli yıkıldı. Sağcı gazete Le Figaro’nun bize söylediği şekliyle, “Yeni sansürcüler, gerçeğe sahip olduklarına ve erdemliliğin koruyucuları olduklarına inanıyorlar.”
Gerçekte, “yeni sansürcüler” (yani ırkçılık karşıtı genç eylemciler), Fransız “evrenselciliği”nin paternalist ve incelikli biçimde ırkçı geleneğinin sayfasının yerine yeni bir sayfa arzuluyorlar. Bu gelenek, aydınlanmış Cumhuriyet tarafından köleliğin kaldırılmasını, kölelere bir ödül olarak tarif etmiştir her daim –Macron’un yukarıda alıntılanan konuşmasında güzel bir şekilde özetlenen gelenek-.
“Yeni sansürcüler”, 1952 yılında Siyah Deri, Beyaz Maskelerkitabında bu klişeyi çözümleyen Frantz Fanon’un düşüncesini paylaşıyorlar: “Siyah insanın Beyaz insana karşı beslediği minnet duygusundan şikâyeti yok; bunun en güçlü ifadesi, Fransa’nın her yerinde ve kolonilerde meydanlara dikilen ve zincirlerinden yeni kurtulmuş sempatik Zencilerle, onların başlarını okşayan Beyaz efendilerin birlikte sergilendiği o etkileyici heykellerde görülür.” [5]
Geçmişi çalışmak, soyut bir görev ya da tamamen entelektüel bir çalışma değildir. Daha ziyade, kolektif çaba gerektirir ve politik eylemden ayrıştırılamaz. Son günlerdeki putkırıcılığın anlamı budur. Gerçekten de, küresel ırkçılık karşıtı seferberlik içinde ortaya çıkmasına karşın, bunun zemini, çok sayıda kuruluş ve eylemci tarafından yürütülen yılların anıt karşıtı kararlılığı ve tarihsel araştırma ile zaten hazırlanmıştı.
Bütün kolektif eylemler gibi, anıt kırıcılık da ilgiyi ve yapıcı eleştiriyi hak ediyor. Onu aşağılayarak damgalamak, adeta tahakküm tarihine kendini haklı gösterecek savunma sağlamaktır.
Not: Çeviri metninde İmdat Freni tarafından kimi değişiklikler yapılmıştır.
[1]Kara Kod, 14. Louis döneminde oluşturulan ve köleliğe yasal zemin sağlayarak kölelerin haklarını tanımlayan yasal düzenlemelere verilen isimdir; ç.n.
İktidar, pandemi sürecinin en başında, ortalıkta dolaşan yalan içerikler üzerinden başlatılan ahlaki paniği sahiplenmiş ve bu içerikleri paylaşan birtakım kullanıcıları gözaltına almış, “gerçekleri öğrenmek için sadece bizi dinleyin” diyerek hakikatin tek kaynağı olarak kendisini ilan etmişti. Sonrasında, AKP Tanıtım ve Medya Başkanlığı tarafından hazırlanan sosyal medya etik kuralları yayımlandı. Etik Kurul isimli bir Twitter hesabı tarafından yönetilen bu kampanyada, bu etik kurallara uyma sözü veren herkesin profiline yeşil top koyması istenmişti. Kampanyanın başlamasından birkaç hafta sonra, yeşil toplu profillerin nefret, tehdit ve hedef gösterme konusundaki yetkinliklerini kanıtlamasının da etkisiyle, her şey apar topar sona erdirildi. Mahir Ünal’ın açıklamasına göre bu kampanya çok olumlu sonuçlar vermiş, şimdi sıra bir sonraki aşamaya geçmeye gelmişti.
AKP’nin olağanüstü başarılı yeşil top harekatından sonraki durak “dijital farkındalık”tı. Dezenformasyonun ve kirli hesapların cirit attığı sosyal ağlarda, bütün bunların farkında olan bilinçli bir kullanıcı kitlesi hedefleniyordu. Hala bu aşamadayız. Ancak geçtiğimiz hafta Mahir Ünal tarafından Erdoğan’a sunulan “Dijital Dönüşüm ve Yeni Medya Düzeni” başlıklı rapor, önümüzdeki zekâ dolu kampanyaları görmek için heyecanla beklememizi gereksiz kıldı neyse ki. AKP’nin dijital politikalarının planlandığı 94 sayfalık rapor, bütün adımları sırasıyla anlatmakta ve varılmak istenen durağı açıkça ilan etmekte.
Dijital dönüşümü sansüre bağlamak
Rapor, AKP’nin yeni dijital politikasını dört aşamada özetliyor. Birinci ve ikinci aşama bildiğimiz gibi etik farkındalık ve dijital farkındalık kampanyaları. Raporun profesyonel dilinin ardına bakarsak, bu iki aşamanın diğer aşamalara geçiş için bir saha düzenlemesi, bir ahlaki panik yönetimi olduğu açıkça görülüyor. Büyük bir sansür yasası için hazırlık yapıyorsanız, bu sansürü gerekli ve meşru kılacak bir propaganda çalışmasına ihtiyacınız var. Sosyal medya yalan bilginin, dezenformasyonun, terör örgütlerinin, ahlaksızlığın, suç teşkil eden içeriklerin cirit attığı, kontrolsüz ve tehlikeli bir ortam olarak resmedilmeye çalışılıyor bu iki aşamada.
Üçüncü aşama ise yerel ve küresel farkındalık olarak adlandırılmış. Bu aşamada, sosyal medyanın ürettiği bütün bu rezilliğin sorumlusunun hepsi ABD’de bulunan bir avuç şirket olduğu anlatılıyor. Dünya beşten büyüktür sloganının dünya beş şirketten büyüktür şeklini aldığı bu bölümde, içerisinde bulunduğumuz tehlike şöyle özetleniyor: “Bu yeni bir egemenlik aygıtı olarak devlet otoritesine meydan okuyan bir içerik üretim endüstrisidir. Anlık, interaktif, kullanıcının aktör haline geldiği, atomize bireyi siber vatandaş sorumluluklarından ayrıştırabilen bir güce sahiptir”. Kişisel verilerin ve özel hayatın korunması gibi genel düzeyde kabul edilebilecek ilkeler öne sürülüp, verilerimizi sömüren bu dış mihraklara karşı milli bir siber mücadele çağrısı yapılıyor: Siber vatan savunması.
Yasal düzenlemeleri öngören son aşama ise, bunca kampanyanın sadece bu iki sayfaya varmak için üretildiğini gösteriyor. Bütün bu farkındalık ve milli mücadele retorikleri, AKP’nin sosyal medya alanını kontrol etmek için çıkartacağı yeni sansür yasasına bir altlık işlevi görüyor: “Ülkemizde de sosyal medyayı terör örgütlerinin amaçlarına hizmet edecek, nefret, tehdit, taciz, hedef gösterme gibi suçları işleyecek şekilde kullananlara karşı tedbirler öngören geniş bir kanun tasarısı hazırlama ihtiyacı hasıl olmuştur”.
Kullanıcı sayısı bir milyonu geçen sosyal medya mecralarının Türkiye’de temsilci bulundurmak zorunda olması ve bu mecralardan toplanan verilerin Türkiye’de bulundurulması gibi zorunlulukları içeren bu yasa tasarısı, konvansiyonel medyanın yüzde 90’ının iktidar tarafından ele geçirildiği bir ülkede, sosyal medyanın da sansür ve oto-sansür ile sessizleştirilmesini amaçlıyor. Bilindiği gibi Twitter, kendisinden istenen kullanıcı bilgilerini hükümetle paylaşmıyor. Bu nedenle anonim bir hesaptan iktidarı eleştiren bir kullanıcıyı tutuklamak istediklerinde hevesleri kursaklarında kalıyor. Aslında bu sadece Türkiye’deki yönetimi rahatsız eden bir durum değil. Tüm dünyada yönetimler, herkesin açık kimliğinin erişilebilir olduğu, siber ortamda gerçekleştirilen eylemlerin hesabının sorulabildiği bir internet ortamı hayal ediyor. MHP’nin, sosyal ağlara TC kimlik numarası ile kayıt olunsun önerisini de buradan anlamak gerekiyor.
Siber mücadele
İnternet, sanki hep varmış gibi hissetsek de, aslında çok yeni bir teknoloji. Sosyal medya ağlarıyla insanların hayatlarına bu denli nüfuz etmesi ise çok çok daha yeni. İnternetin bu kısa tarihini, ilk etapta kapitalist işleyişin bir miktar dışında bulunan bir alanın mülksüzleştirme yoluyla ekonomik alana katılmasının tarihi olarak da okuyabiliriz. Örneğin, eskinin karman çorman bir enformasyon yığını olan internetini, çeşitli algoritmalarla düzenleyen, bir katalog haline getiren, bu alanda erişimi organize eden Google, internet kullanımını büyük bir ekonomik değer haline getirmiştir. Eskinin dağınık ve kısıtlı değer üreten blog faaliyetini bünyesinde merkezileştiren Twitter, korsan Mp3 ve film furyasını büyük oranda bitiren Spotify ve Netflix, internetin kendi doğal akışında ortaya çıkan dinamikleri kapitalist işleyişe dahil etme konusunda oldukça başarılı, hatta tekel düzeyine ulaşmış örneklerdir.
Siber alemde yaşanan bu tekelleşme, öncü şirketlerin sahiplerini dünyanın en zenginleri listesine dahil ederken, kurucu bir rol de üstlenmiştir. Dijital ekonominin şeklini şemailini belirleyen bu şirketler, kendilerinin en tepede bulunduğu bir rant hiyerarşisini yaratmıştır. Günümüz interneti, bu şirketler için bir cennet gibidir. Ancak kapitalizmin tarihinden biraz haberdar olanlar için bu cennetten çiçek durumunun ilelebet sürmeyeceği de açıktır. Gerek siyasi işlevleri, gerekse ürettiği devasa ekonomi nedeniyle sosyal medya alanı hem devletlerin, hem de rakip girişimlerin yakın takibindedir. Ne Twitter’ın ne Instagram’ın adının anıldığı bir gelecek oldukça olasıdır. Yani dünya, gerçekten de, beş şirketten büyüktür.
Çin ve Rusya’dan öğrenmek
Bu siber mücadelelerin çıktıları bugün de görülebilmektedir. Örneğin Çin’de bildiğimiz sosyal medya uygulamalarının çok büyük bir bölümü kullanılmamaktadır. Buna rağmen sosyal medya kullanımının en yoğun olduğu ülkelerden birisi Çin’dir. Wechat, Weibo, Baidu gibi uygulamalar milyarı aşkın kullanıcıya sahiptir. Çin, Tiktok ile de dünya pazarına güçlü bir giriş yapmıştır. Rusya’da da, Ok.ru, VK, Rutube gibi uygulamaların kullanıcı sayıları egemen şirketlerin sahip olduğu uygulamalardan daha fazladır. AKP de bunlara özenip Yazbee gibi yerli ve milli uygulamalara tonla para yatırmış, ancak sonuç büyük hüsran olmuştur. Çünkü, Çin ve Rusya’da internetin önemi çok erken bir aşamada fark edilmiş, bu alanda güçlü adımlar atılmış ve en önemlisi bu ülkelerdeki siyasi yapılanma, böylesi bir sansür çemberini olanaklı kılmıştır. Tabii ki sansürün yanı sıra, internetin ekonomik potansiyeli de, bu devletler tarafından başarılı bir şekilde ülke içine yönlendirilmiştir.
Oysa AKP’nin raporu, Türkiye’de üretilen verinin ekonomik değerini yine ülke içinde değerlendirecek bir vizyondan tamamen yoksundur. Batının sadece tekniğini alma klişesinde olduğu gibi, iktidar Çin ve Rusya örneklerinde sadece sansürü görmekte ve onu aşırmaya çalışmaktadır. Siber vatan söylemi de, gelecek olan sansürü milliyetçi bir retorikle süslemekten başka bir anlam taşımamaktadır. Yani raporun çerçevesi tamamen siyasidir.
Yukarıda belirttiğimiz gibi ekonomik değeri günden güne artan siber alan üzerindeki rekabet, bu alanı sürekli yeniden şekillendirecek bir potansiyele sahiptir. Bir avuç şirketin bu alanda saltanatını kurması, sadece AKP’yi ve Trump’ı rahatsız etmemektedir. Bunun yanı sıra, bu alanın siyasi ve ideolojik gücü de dünyanın dört bir yanında tartışılmaktadır. İnternet ve sansür denince akla hemen Çin, Rusya ve İran’ın gelmesi bütünü görememek demektir. 2009’da İran’daki ayaklanmaları “Twitter Devrimi” diyerek coşkuyla alkışlayan ABD’li demokratların, Wikileaks şokuyla beraber daha fazla düzenleme ve denetim istemesi de, Snowden olayı da hatırlardadır. Otoriter yönetimlere sansür ve gözetleme konusunda yardımcı olanların ABD’li şirketler olduğu da atlanmamalıdır. Dünyaya özgürlüğü, tek amacı para kazanmak olan, tekelci şirketler getiremez, zaten öyle bir iddiaları da yok.
Ancak AKP’nin dijital politikaları bu vizyondan, tabii ki, yoksundur. İktidar, bu alandaki küresel tartışmalardan da, gündemden de tamamen bihaberdir. Onun tek amacı, iç siyasette muhaliflerin bütün nefes alma alanlarını yok etmek, kendisi dışında kimsenin sesinin çıkamadığı bir ortam yaratmaktır. Neyse ki tuttuğu bu yol, çokça sözünü ettiği Z kuşağını tamamen kaybetmenin en kesin yoludur. Umalım ki, yayımladıkları rapordan ve belirledikleri hedeflerden bir adım sapmasınlar!
Masis Kürkçügil’in 2006’da Sosyalist Demokrasi için Yeniyol dergisinde yayınlanan ve altmışlı yılların başından 12 Mart’a kadar, kendisinin de fiilen içinde bulunduğu sosyalist hareketin gelişimini programatik zemin, siyasal saflaşmalar ve işçi hareketiyle ilintisi bağlamında ele aldığı bu kapsamlı değerlendirmeyi bölümler halinde İmdat Freni okurlarının ilgisine sunuyoruz. Bir önceki bölüme şuradan ulaşabilirsiniz.
27 Mayıs 1960 ve İşçiler
Toplumsal alanda yansıması olan herhangi bir düşünsel birikim veya eylemin olmadığı bir dönemin ardından altmışlı yıllarda sosyalist hareketin kendi mücadelesinin ürünü olmayan ancak kendisine de bir milat yaşatanın ne olduğu tartışmalıdır. Yaygın kanı 27 Mayıs ve 1961 Anayasası’nın nisbi özgürlük ortamıdır. Öznesi belirsiz bu tespit sonunda iyi sıhhatte olsunlar’ın işçi sınıfının önünü açtığına varabilir. Partiler düzeyinde on yıl boyunca CHP-DP neredeyse oyları paylaşmış ancak ekonomik ve toplumsal gelişme sınıfların mevzilenmesinde anlamlı değişikliklere yol açmış (altmışlı yılların hemen başlarında bu gelişmeler daha da hızlanacaktır), bunun sonucunda nesnel gerçeklikte bir önceki dönemle kıyas kabul etmez bir değişim yaşanmıştır. Bu yeni malzemeyle birlikte geleneksel devletlu kesimlerden ve “gelişmekte olan” burjuvaziden açıkta kalan kesimlerin tarih sahnesine çıkışı gerçekleşmiştir. Buna uygun olarak aydın taifesinde de klasik TKP çizgisinden farklı batıdaki sosyal demokrat gelişmelerden de etkilenmiş yarı yolda bir entelijansiya oluşmuştur. Bu entelijansiya bir miktar üniversite hocası, gazeteci ve yazar çizerden; doğrudan doğruya sınıfın meselelerinden hareketle değil devlet planlama teşkilatı uzmanları formasyonuna sahip, ülkenin meselelerine vakıf kişilerden oluşmaktadır.
İşçi sınıfı ise bu saflaşmada ağırlıklı olarak DP’nin arkasındadır. Menderes’in 1 Mayıs 1960’da işçilerin bayramını kutlaması tarihsel bir ironi olarak hatırlanabilir.
Altmışlı yılların daha başlarında Saraçhane yürüyüşü ve Kavel greviyle sınıfın paldır küldür sahneye girişine tanık olunur. Sendikacılar bir büyüme döneminde, kendilerini mesleki kaygıların ötesinde bir toplumsal konum içinde bulmuşlardır.
Toplumun tarihiyle bir sol tarih anlatılacaksa, altmışlı yıllardaki siyasallaşmayı yalnızca kimilerinin öne çıkardığı üzere 27 Mayıs’ın nisbi özgürlük ortamında değil daha derinden birtakım gelişmelerin söz konusu olduğu dönüşümde, işçi hareketinin oluşumunda aramak gerekecek. Ancak “önce kelam vardı” idealist yaklaşımı egemen olduğu için sosyalist hareketin oluşumu emekçilerin gündelik hayatındaki değişimlerde değil yukarıdan ve oldukça tartışmalı “hayır”larda aramak gelenek haline gelmiştir. Sınıfın kendi iç dinamiklerini irdelemek yerine en küçük sektlerin kendi aralarındaki tartışmalar bile kimi zaman daha önemsenir olmuştur. Örneğin TİP’in oluşumunda sendikacıların ellerinde kalan partiyi birilerine teslim etmeye karar verdiklerinde birtakım kişilerden sonra Aybar’a gelmeleri çokça önemsenir. Ama genel olarak işçi hareketinin yükselişini ve sendikal hareketin önceki dönemlere oranla itibar kazanmasını, sosyalist solun emekçiler nezdinde göreli olarak da olsa ciddiye alınmasını TİP’in kurulmasına bağlamak biraz da tarihi tersten okumayı getirir. Burada dönüşümü yaratan unsur zaten var olan aydınlar ve sendikalar veya onların buluşması değil işçi hareketinin bir yenilenme çağında oluşudur.
Sosyalist solun ilginç bir paradoksu, karşı-devrimci diye nitelediği DP ve AP döneminde yeni bir emekçi kesiminin ortaya çıkmış olmasıdır. Bu yeni kesim tarih sahnesine kenardan da olsa girerken kendisine bu imkânı veren koşulları “ilerici” CHP’nin değil DP-AP geleneğinin sağladığı kanısındadır. İkinci bir 27 Mayıs sevdasında olanların neden işçi sınıfı için pek fazla bir şey ifade etmediğini anlamak için, bu kesime göre bunun ileri bir adım değil geriye dönüş olduğu akıldan çıkarılmamalıdır.
Yarım kalmış bir 27 Mayıs’ı tamamlama, askerlerle birlikte siyaset yapma eğilimi aslında tarihin yanlış okunmasından da kaynaklanmaktadır. 27 Mayıs’ın herhangi bir ulusalcı, anti-emperyalist yanı olmayıp kapitalist sistem içinde patlayan lastiğin değiştirilmesinden ibaret olduğu atlanıp, ona olmadık değerler vehmedilince –üstelik bunlar solda envaı çeşit oportünist ve revizyonist avının sınıf mücadelesinin başlıca uğraşı olarak görülürken– yeniden milli mücadele gibisine yeniden darbeye yönelinmiştir. Bu tür bellekte Yakup Cemiller, Enverler ve yakın zamandaki Aydemirler referans noktası olurken nesnel gerçeklikteki değişimler –hem de ülkenin tarihinde sınıflaşmanın en çok hızlandığı bir dönemde– es geçilmiş ve hatta büyük bir başarı ile görmezden gelinmiştir.