İmdat Freni

admin

Planlama ve Ekolojik-Toplumsal Geçiş – Michaël Löwy

Ekonomik planlamanın gerekliliği, Yeşil partilerin “piyasa ekonomisinin” ekolojik bir varyantını, yani bir “yeşil kapitalizmi” destekleyen geleneksel pozisyonlarıyla tezat hâlinde, her ciddi ve radikal toplumsal-ekolojik geçiş sürecinde gitgide daha fazla kabul görmektedir.

Naomi Klein son kitabında, iklimsel tehdide karşı her ciddi tepkinin “on yıllar süren acımasız liberalizm döneminde kötülenen bir sanatın, planlama sanatının ustalığının yeniden kazanılması” gerektiğine dikkat çeker. Bu ona göre sınai bir planlamayı, bir arazi kullanımı planlamasını, tarımsal bir planı, geçiş sürecinde meslekleri işe yaramaz hâle getirilmiş emekçiler için bir istihdam planını vb. içermektedir, “O hâlde, ekonomilerimizi artık kârlılık ölçütlerine göre değil, kolektif önceliklerimize göre planlamayı yeniden öğrenmemiz söz konusudur.”[1]

Demokratik bir Planlama

Ekososyalist bir alternatife doğru toplumsal-ekolojik geçiş başlıca üretim araçlarının kamusal kontrolü ve demokratik bir planlama anlamına gelir: Yatırıma ve teknolojik değişmeye ilişkin kararları verme yetkisi, bunların ortak yarara ve çevreye saygıya hizmet etmesi isteniyorsa, bankalardan ve kapitalist işlenmelerden alınmalıdır.

Peki bu kararları kim verecektir? Bu soruya sosyalistlerin verdiği cevap genellikle şu olmuştur: Emekçiler. Kapital’in 3. Cildinde Marx, sosyalizmi “birleşmiş üreticilerin doğayla mübadelelerini (Stoffwechsel)akla uygun biçimde düzenledikleri” bir toplum olarak betimler. Oysa Kapital’in ilk cildinde daha geniş bir yaklaşıma rastlanır: Sosyalizm “ortak üretim (gemeinschaftlichen)araçlarıyla çalışan özgür insanların (Menschen)birliği[2]” olarak kavranmıştır. Çok daha yerinde bir kavrayış söz konusudur: Üretim ile tüketim yalnızca “üreticiler” tarafından değil, aynı zamanda tüketiciler ve aslında, ister üretken, ister “üretken-olmayan” nüfus (öğrenciler, gençlik, ev kadınları -ve erkekleri-, emekliler vb.) olsun toplumun tamamı tarafından akla uygun biçimde düzenlenmelidir.

Bu anlamda, toplumun tamamı tercih edilecek üretim hatlarını ve eğitime, sağlığa veya kültüre yatırılması gereken kaynakları demokratik olarak seçmekte özgür olacaktır. Malların fiyatlarının kendisi artık arz ve talep yasasına cevap vermeyecek, buna karşılık mümkün mertebe toplumsal, siyasi ve ekolojik ölçütlere göre belirlenecektir.

Demokratik planlama kendi içinde “despotik” olmak şöyle dursun, toplumun tamamının karar verme özgürlüğünün kullanılmasıdır. Kendini “iktisadi yasalardan” ve kapitalist ve bürokratik yapılardaki yabancılaştırıcı ve şeyleşmiş “demir kafeslerden” kurtarmak için gerekli bir özgürlük kullanımı. Çalışma zamanının azaltılmasıyla birleşmiş demokratik planlama insanlığın Marx’ın “özgürlüğün krallığı” dediği şeye doğru devasa bir adımı olacaktır: Serbest zamanın artırılması aslında emekçilerin demokratik tartışmaya ve toplumun yönetimine de ekonominin yönetimine de katılmalarının bir koşuludur.

Serbest piyasa taraftarları düzenlenmiş ekonominin her biçimine kategorik karşıtlıklarını gerekçelendirmek için bıkıp usanmadan Sovyet planlamasının başarısızlığını kullanmaktalar. Sovyet deneyiminin başarıları ve başarısızlıkları hakkında bir tartışmaya girmeden, György Markus ile Budapeşte Okulu’ndaki meslektaşlarının kullandığı ifadeyi alıntılayacak olursak bunun “ihtiyaçlar üzerinde diktatörlüğün” bir biçimi olduğunu biliyoruz. Bu, kararların tekelini sınırlı bir teknokrat-bürokrat oligarşisine veren demokratik olmayan ve otoriter bir sistemdi. Diktatörlüğe götüren şey planlama değildi. Gitgide daha otoriter ve demokratik olmayan bir planlama sistemine yol açan, Lenin’in ölümünden sonra Sovyet Devletinde demokrasinin giderek artan sınırlandırılması ve bürokratik ve totaliter bir iktidarın kurulmasıydı. Eğer sosyalizm üretim süreçlerinin emekçiler ve genel olarak nüfus tarafından kontrolü olarak tanımlanıyorsa, Stalin ve ardıllarının yönetimindeki Sovyetler Birliği bu tanıma uymaktan çok uzaktı.

SSCB’nin başarısızlığı, verimsizliği ve keyfi karakteri bariz biçimde ortada olan bir bürokratik planlamanın sınırlarını ve çelişkilerini örnekler. Bu başarısızlık gerçekten demokratik bir planlamanın uygulanmasına karşı bir argüman olarak kullanılamaz. Planlamanın sosyalist kavranışı ekonominin radikal biçimde demokratikleştirilmesinden başka bir şey değildir: Siyasal kararları verme yetkisinin küçük bir seçkin yöneticiler grubuna ait olmaması gerektiğinden eminsek, aynı ilkeyi niçin ekonomik kararlara uygulamayalım ki? Piyasa mekanizmalarıyla planlamanınkiler arasında denge sorunu kuşkusuz karmaşık bir meseledir: Yeni toplumun ilk evrelerinde piyasalar hiç kuşkusuz hâlâ önemli bir yere sahip olacaktır ama sosyalizme doğru geçiş ilerledikçe planlama gitgide daha önemli bir hâle gelecektir.

Kullanım değeri kapitalist sistemde mübadele değerine ve kârlılığa tabi kılınmış bir araçtan – ve sıklıkla bir hileden – başka bir şey değildir (ki bu da aslında toplumumuzda niçin bu kadar çok hiçbir yarara sahip olmayan ürün olduğunu açıklar). Planlanmış bir sosyalist ekonomide mal ve hizmetlerin üretimi yalnızca kullanım değeri ölçütüne cevap verir ki bu da ekonomik, toplumsal ve ekolojik düzeyde muhteşem ölçekte sonuçlara yol açar.

Elbette, demokratik planlama, yerel restoranların, bakkalların, fırınların, küçük dükkanların, zanaat işletmelerinin veya hizmetlerin yönetimiyle değil, ana ekonomik tercihlerle ilgilidir. Aynı şekilde, planlamanın emekçilerin kendi üretim birimlerindeki özyönetimiyle çelişkili olmadığını da vurgulamak gerekir. Mesela bir binek otomobil fabrikasını bir otobüs ya da tramvay üretim birimine dönüştürme kararını vermek toplumun tamamına ait olacakken, fabrikanın örgütlenmesi ve iç işleyişi işçilerin kendileri tarafından demokratik biçimde yönetilecektir. Planlamanın “merkeziyetçi” ya da “ademi merkeziyetçi” karakteri üzerinde uzun uzadıya tartışılmıştır ama önemli olan planın, yerel, bölgesel, ulusal, kıta ölçeğinde – ve umalım ki gezegen ölçeğinde çünkü iklimsel ısınma gibi ekolojik temalar küresel olduklarından ancak bu düzeyde ele alınabilirler – tüm düzeylerde demokratik denetimidir. Bu öneri “küresel demokratik planlama” olarak adlandırılabilecektir. Böyle bir düzeyde dahi, sıklıkla “merkezi planlama” olarak betimlenen şeye karşı çıkan bir planlama söz konusudur zira ekonomik ve toplumsal kararlar herhangi bir “merkez” tarafından verilmemekte, buna karşılık ilgili topluluklar tarafından demokratik biçimde belirlenmektedir.

Özyönetimin olduğu kuruluşlarla yerel demokratik yönetimler ve daha geniş toplumsal gruplar arasında gerilimler, çelişkiler elbette olacaktır. Müzakere mekanizmaları bu tür çoğu çatışmayı çözmeye yardımcı olabilir ama son tahlilde görüşlerini dayatma hakkını uygulamak, yalnızca çoğunlukta olmaları hâlinde, en geniş ilgili gruplara aittir. Bir örnek vermek gerekirse: Özyönetimin olduğu bir fabrika zehirli atıklarını bir akarsuya boşaltmaya karar verir. Bütün bir bölge nüfusu bu kirlilik tarafından tehdit edilmektedir. O zaman bu nüfus demokratik bir tartışmanın ardından bu birimin üretiminin, atıklarının denetimi açısından tatminkâr bir çözüm bulunana kadar durdurulması gerektiğine karar verebilir. Tabii ekososyalist bir toplumda ideal olan, fabrika emekçilerinin bizzat kendilerinin, çevre açısından, yerel nüfusun sağlığı açısından tehlikeli kararlar vermekten kaçınmaya yetecek bir ekolojik bilince sahip olmalarıdır. Bununla birlikte, önceki örnekte olduğu gibi daha genel çıkarları savunmak için topluluğun karar verme gücünü teminat altına alan araçların getirilmesi, iç yönetime ilişkin sorunların fabrika, okul, mahalle, hastane veya köy düzeyinde yurttaşların buyruğuna tabi olmaması gerektiği anlamına gelmez.

Ekososyalist planlama her karar düzeyinde demokratik ve çoğulcu bir tartışma üzerine kurulmalıdır. Planlama organlarının, partiler, platformlar veya başka herhangi bir siyasi hareket hâlinde örgütlenmiş olan delegeleri seçilir ve çeşitli öneriler ilgili herkese sunulur. Başka bir deyişle, temsili demokrasi kişilere, yerel, ulusal ve sonunda uluslararası düzeyde farklı öneriler arasında doğrudan seçim yapma imkânı tanıyan doğrudan demokrasi tarafından zenginleştirilir ve iyileştirilir. O zaman, toplu taşımanın ücretsiz olmasına, toplu taşımayı sübvanse etmek için özel otomobil sahiplerinden özel bir vergi alınmasına, fosil enerjiyle rekabet edebilir hâle getirmek için güneş enerjisinin sübvanse edilmesine, üretimde bir azalmaya yol açsa bile çalışma zamanının haftada 30, 25 ya da daha az saate indirilmesine dair kararları nüfusun tamamı alacaktır.

Planlamanın demokratik karakteri onu uzmanların katılımıyla bağdaşmaz kılmaz. Çünkü uzmanların demokratik karar verme süreci sırasındaki rolü karar vermek değil ama – sıklıkla birbirinden farklı, hatta birbirinin karşıtı – argümanlar sunmaktır. Ernest Mandel’in dediği gibi: “Hükümetler, siyasi partiler, planlama şuraları, bilim insanları, teknokratlar veya her kim olursa olsun öneriler yapabilir, inisiyatifler sunabilir ve insanları etkilemeye çalışabilir… Ancak, çok partili bir sistemde, bu tür teklifler asla oy birliğiyle kabul edilmeyecektir: İnsanlar tutarlı alternatifler arasından seçim yapacaklardır. Bu nedenle, kararları bilfiil alma hakkı ve gücü üreticilerin/tüketicilerin/yurttaşların çoğunluğuna ait olmalı, başka kimseye ait olmalıdır. Bu duruşta paternalist veya despotik olan bir şey var mıdır?”[3]

Akla şu soru gelir: Kişilerin, bunun bedeli tüketim alışkanlıklarının bir bölümünü değiştirmek olsa bile, çevreyi koruyacak iyi tercihleri yapacaklarının bir garantisi var mıdır? Böyle bir garanti yoktur, sadece tüketim malları fetişizmi bir kez ortadan kaldırıldığında demokratik kararların rasyonalitesinin (ussalığının) galebe çalacağına dair makul ihtimal vardır. Halkın kötü tercihlerde bulunarak hatalar yapacağı açıktır, peki ama uzmanların kendileri de hata yapmamakta mıdır? Halkın çoğunluğu, kendi mücadeleleri, öz eğitimi ve toplumsal deneyimi sayesinde büyük bir sosyalist ve ekolojik bilinç düzeyine ulaşmadıkça, yeni bir toplumun inşasını tasavvur etmek imkânsızdır. O hâlde, çevresel ihtiyaçlarla bağdaşmayan kararlar da dâhil vahim hataların düzeltileceğini düşünmek akla uygundur. Her halükârda, alternatiflerin – acımasız piyasa, “uzmanların” ekolojik bir diktatörlüğü – bütün sınırlarıyla birlikte demokratik süreçten çok daha tehlikeli olup, olmadıkları sorusu da cevaplanmaya muhtaçtır…

Hiç kuşkusuz, planlamanın işlevsel olması için kararları uygulamaya koyacak yürütme organları ve teknik organlar gerekir. Ancak, bunların yetkileri, emekçilerin özyönetiminin demokratik yönetim sürecinde gerçekleştiği aşağıdaki düzeyler tarafından uygulanan sürekli ve demokratik denetimle sınırlandırılacaktır. Nüfusun çoğunluğunun boş zamanının tamamını özyönetimde veya katılımcı toplantılarda kullanması elbette beklenemez. Ernest Mandel’in belirttiği gibi: “Özyönetim delegeler aracılığıyla gerçekleyen temsilin ortadan kaldırılması sonucunu doğurmaz, ancak bu, kararların yurttaşlar tarafından alınmasıyla delegelerin kendi seçmenleri tarafından daha sıkı denetlenmesinin bir bileşimidir […]”[4]

Uzun ve Çelişkilerden Azade Olmayan bir Süreç

Kapitalist sistemin “yıkıcı ilerleme”sinden ekososyalizme geçiş tarihsel bir süreç, toplumun, kültürün ve zihniyetlerin devrimci ve daimî bir dönüşümüdür – ve yukarıda tanımlandığı şekliyle geniş anlamda siyaset inkâr edilemez biçimde bu sürecin merkezindedir. Bu tür bir gelişmenin toplumsal ve siyasi yapıların devrimci bir değişimi olmadan ve nüfusun büyük bir çoğunluğunun ekososyalist programa aktif desteği olmadan doğamayacağını belirtmek önemlidir. Sosyalist ve ekolojik bilincin oluşması, belirleyici etkenleri toplulukların yerel düzeyde kısmi çatışmalardan başlayarak toplumun radikal bir değişimi perspektifine doğru ilerleyen deneyimi ve ortaklaşa mücadeleleri olan bir süreçtir. Bu geçiş yalnızca yeni bir üretim tarzıyla, demokratik ve eşitlikçi bir toplumla sonuçlanmayacak, aynı zamanda, reklamlarla yapay biçimde tahrik edilen tüketim alışkanlıklarıyla ve faydasız ve/veya çevreye zararlı malların sınırsız üretimiyle paranın padişahlığının ötesinde gerçek anlamda bir ekososyalist uygarlığı da beraberinde getirecektir.

Kimi ekolojistler üretimciliğin tek alternatifinin büyümeyi tamamıyla durdurmak ya da büyümenin yerine – Fransa’da “décroissance” olarak adlandırılan-  eksi büyümeyi getirmek olduğunu düşünüyorlar. Bunu yapmak için nüfusun aşırı tüketim düzeyini şiddetli biçimde düşürmek ve enerji tüketimini yarı yarıya azaltmak için başkalarının yanı sıra özel ev sahipliğinden, merkezi ısıtmadan ve çamaşır makinesinden vazgeçmek gerekir. Bu aşırı sert kemer sıkma önlemleri ve benzerleri büyük hoşnutsuzluk yaratmaya gebe olduğundan, eksi büyümenin bazı savunucuları bir çeşit “ekolojik diktatörlük” fikriyle oynamaktadır[5]. Bu denli kötümser görüşlere karşı kimi sosyalistler kendilerini teknik ilerlemenin ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılmasının sınırsız bir büyümeye ve herkesin “ihtiyaçlarına göre” nimetleneceği bir refaha imkân vereceğini düşünmeye götüren bir iyimserlik sergilemektedirler.

Bana bu iki okul – artı veya eksi – “büyümenin” ve üretici güçlerin gelişmesinin tamamen nicel bir kavrayışını paylaşıyor gibi geliyor. Bana daha uygun görünen bir üçüncü duruş olduğunu düşünüyorum: Gelişmenin gerçek anlamda nitel bir dönüşümü. Bu, kapitalizmin yol açtığı, yararsız ve/veya zararlı ürünlerin büyük ölçekte üretimi üzerine kurulu, kaynakların canavarca israfına bir son verilmesi anlamına gelir. Silahlanma endüstrisi ve aynı şekilde – programlanmış demode olmalarıyla birlikte – kapitalist sistemde imal edilen, büyük firmalara kâr yaratmaktan başka faydası olmayan bütün bu “ürünler” bunun iyi bir örneğidir.

Sorun soyut biçimde “aşırı tüketim” değil, daha ziyade başlıca karakteristikleri malların gösterişçi mülkiyeti, kitlesel israfı, takıntılı biriktirilmesi ve “moda” tarafından dayatılan sahte yeniliklerin zorlayıcı edinimi olan tüketim tipidir. Yeni bir toplum, üretimi, su, gıda, giysi, konut gibi “Eski Ahitten kalma” olarak nitelenebilecek ama sağlık, eğitim, kültür ve ulaşım gibi temel hizmetleri de kapsayan otantik ihtiyaçlara yöneltecektir.

Bu ihtiyaçların karşılanmaktan uzak olduğu ülkelerin, yani güney yarımküre ülkelerinin, demiryollarının, hastanelerin, kanalizasyon ve başka altyapıların inşası bakımından sanayileşmiş ülkelerden çok daha fazla “kendilerini kalkındırması” gerekeceği açıktır ama bunun yenilenebilir, dolayısıyla çevreye zararlı olmayan enerjilere dayalı bir üretim sistemiyle bağdaşır olması gerekecektir. Bu ülkeler şimdiden açlıktan mustarip olan nüfusları için büyük miktarda gıda üretmeye ihtiyaç duyacaklardır ancak burada – Via Campesina ağıyla uluslararası düzeyde örgütlenmiş olan köylü hareketlerinin yıllardır savunduğu gibi – ilkesi yoğun pestisit, kimyasal ve GDO kullanımı olan kapitalist tarım işletmeciliğinin (agrobusiness) yıkıcı ve anti-sosyal yöntemleriyle değil, aile birimlerinde, kooperatiflerde veya kolektif çiftliklerde örgütlenmiş köylü biyolojik tarımı aracılığıyla çok daha kolay ulaşılacak bir hedef söz konusudur.

Günümüzün iğrenç borç ve Güneyin kaynaklarının kapitalist sanayileşmiş ülkeler tarafından emperyalist sömürüsü sistemi yerini Kuzeyden Güneye doğru bir teknik ve ekonomik destek dalgasına bırakacaktır. Bazı bağnaz ve sofu çevrecilerin inanıyor göründüklerinin aksine, Avrupa ve Kuzey Amerika nüfuslarının yaşam düzeylerini mutlak anlamda düşürmeye hiç gerek olmayacaktır. Bu nüfusların yalnızca hiçbir gerçek ihtiyacı karşılamayan ve takıntılı tüketimi kapitalist sistem tarafından desteklenen yararsız ürünlerden kurtulmaları gerekecektir. Bir yandan tüketimlerini azaltırken, yaşam düzeyi kavrayışını aslında daha zengin bir hayat tarzına yer açmak üzere yeniden tanımlayacaklardır.

Otantik ihtiyaçları yapay, sahte veya taklit ihtiyaçlardan nasıl ayırt etmek gerekir? İhtiyaçlar üzerindeki etkisini zihinsel yönlendirme aracılığıyla icra eden reklam endüstrisi modern kapitalist toplumların insan hayatının bütün alanlarına nüfuz etmiş durumdadır. Sadece yiyecekler, giyecekler değil, aynı zamanda spordan kültüre, dinden siyasete çeşitli alanlarda her şey onun kurallarına göre biçimlendirilmektedir. Reklam, sinsi, sürekli ve saldırgan bir tarzda sokaklarımızı, posta kutularımızı, televizyon ekranlarımızı, gazetelerimizi ve manzaralarımızı istila etmiştir. Bu sektör gösterişçi ve takıntılı tüketim alışkanlıklarına doğrudan katkıda bulunmaktadır. Üstelik, olağanüstü bir petrol, elektrik, emek zamanı, kâğıt ve birçok hammaddenin yanı sıra kimyasal madde israfına yol açmakta ve bunların hepsi tüketiciler tarafından ödenmektedir. Yalnızca insani açıdan yararsız olmakla kalmayıp, aynı zamanda gerçek toplumsal ihtiyaçlarla çelişkili bir “üretim” dalı söz konusudur. Reklam bir kapitalist piyasa ekonomisinde vazgeçilmez bir boyut olduğu hâlde, sosyalizme geçiş hâlindeki bir toplumda kendisine yer bulmayacaktır. Onu yerini tüketici dernekleri tarafından sağlanan ürün ve hizmet bilgileri alacaktır. Otantik bir ihtiyacı yapay bir ihtiyaçtan ayırmanın ölçütü, reklamın ortadan kaldırılmasından sonraki kalıcılığı olacaktır. Eski tüketim alışkanlıklarının belli bir süre boyunca devam edeceği açıktır çünkü insanlara neye ihtiyaçları olduğunu söylemeye kimsenin hakkı yoktur. Tüketim modellerinin değişmesi tarihsel bir süreç ve eğitimsel bir meydan okumadır.

Özel otomobil gibi kimi ürünler daha karmaşık sorunlar çıkarır. Özel otomobiller kamusal açıdan zararlıdır. Gezegen ölçeğinde her yıl yüzbinlerce kişiyi öldürmekte ya da sakat bırakmaktadırlar. Çocuk ve yaşlı sağlığı üzerinde zararlı sonuçlarıyla birlikte büyük kentlerin havasını kirletmekte ve iklimsel değişmeye önemli ölçüde katkıda bulunmaktadırlar. Öte yandan, binek otomobil kapitalizmin cari koşullarında gerçek ihtiyaçlara cevap vermektedir. Yetkililerin çevre kaygısına sahip olduğu Avrupa şehirlerinde, nüfusun çoğunluğu tarafından onaylanan yerel deneyimler, özel otomobilin yerini otobüsler ve tramvaylar lehine kademeli olarak sınırlamanın mümkün olduğunu göstermektedir. Bir ekososyalizme geçiş sürecinde toplu ulaşım – yer üstünde olduğu gibi yer altında da – geniş ölçüde yaygın ve ücretsiz olacak, yollar ise yayalar ve bisikletçiler için korunacaktır. Dolayısıyla özel otomobil, ısrarlı ve saldırgan reklamlarla tanıtılan fetiş bir ürün hâline geldiği burjuva toplumundakinden çok daha az önemli bir rol oynayacaktır. Otomobil bir prestij sembolü, bir kimlik göstergesidir (sürücü belgesi Birleşik Devletlerde kimlik belgesi olarak kabul edilmektedir). Kişisel, toplumsal ve erotik hayatın merkezindedir. Yeni bir topluma bu geçişte, metaların – trajik kazaların ve aşırı yüksek kirliliğin sorumlusu – karayoluyla taşınmasını sert biçimde azaltmak ve onun yerine demiryolu veya demiryolu-karayolu melez taşımacılığını getirmek çok daha kolay olacaktır: Kamyon taşımacılığının şu andaki gelişmesini yalnızca kapitalist “rekabetçiliğin” saçma mantığı açıklar.

Bu önerilere kötümserler şu cevabı verecektir: Evet ama bireyler denetlenmesi, çözümlenmesi, baskılanması hatta gerekirse bastırılması gereken sonsuz özlem ve arzularla güdülenmiştir. O zaman demokrasi bazı kısıtlamalara tabi olabilecektir. Oysa ekososyalizm Marx’ın da zamanında savunduğu makul bir hipotez üzerine kuruludur: Kapitalist olmayan bir toplumda, “olma”nın “sahip olma”ya baskın çıkması, yani serbest zamanın sayısız nesneye sahip olma arzusu üzerindeki önceliği: Gerçek anlamda kültürel, sportif, bilimsel, erotik, sanatsal ve siyasi faaliyetler yoluyla kişisel gerçekleşme.

Meta fetişizmi kapitalist sisteme özgü ideoloji ve reklam aracılığıyla takıntılı satın almaya teşvik eder. Bunun “insanın ebedi doğası”nın bir parçası olduğuna dair hiçbir kanıt yoktur. Ernest Mandel bunu vurguluyordu: “Gitgide artan sayıda (‘marjinal faydası’ düşmekte olan) malın sürekli biriktirilmesi hiçbir şekilde insan davranışının evrensel veya daimî bir özelliği değildir. Temel ihtiyaçlar bir kez karşılandığında, ana motivasyonlar evrilir: Kişisel tatmin sağlayan yeteneklerin ve yatkınlıkların geliştirilmesi, sağlığın ve yaşamın muhafazası, çocukların korunması, zenginleştirici toplumsal ilişkilerin geliştirilmesi…”[6].

Yukarıda bahsettiğimiz gibi bu, özellikle geçiş dönemi boyunca, çevrenin korunması gereksinimleri ile toplumsal ihtiyaçlar arasında, ekoloji konusundaki yükümlülükler ile özellikle yoksul ülkelerde temel altyapıları geliştirme gereği arasında, popüler tüketim alışkanlıkları ile kaynakların yetersizliği arasında çatışmaların hiç olmayacağı anlamına gelmez. Sınıfsız bir toplum çelişkisiz, çatışmasız bir toplum değildir. Çelişkiler ve çatışmalar kaçınılmazdır: Bunları, toplumun kendisini kararları almaya götüren açık ve katılımcı tartışmalar sayesinde, sermayenin ve kârın kısıtlarından kurtulmuş bir ekososyalist perspektifte çözmek demokratik planlamanın görevi olacaktır. Ortak ve katılımcı böyle bir demokrasi, hata yapmaktan kaçınmanın olmasa da bu hataların sosyal topluluğun kendisi tarafından düzeltilmesinin tek yoludur.

Yeşil bir sosyalizmi veya bazılarının kelimeleriyle bir güneş komünizmini hayal etmek ve bu hayal için mücadele etmek, somut ve acil reformları uygulamak için çaba göstermediğimiz anlamına gelmez. “Temiz bir kapitalizm” üzerine yanılsamalara kapılmamak gerekse de, yine de zaman kazanmaya çalışmalı ve kamu yetkililerine birkaç temel değişikliği dayatmalıyız: Genetiği değiştirilmiş organizmalar üzerinde genel bir moratoryum, sera gazı emisyonlarında sert bir azaltma, endüstriyel balıkçılığın ve endüstriyel tarım üretiminde pestisitlerin kimyasal madde olarak kullanılmasının katı bir biçimde düzenlenmesi, toplu taşımacılığın önemli oranda geliştirilmesi, kamyonların yerini kademeli olarak trenlerin alması.

Bu acil ekolojik-toplumsal talepler, “rekabetçiliğin” gereklerine adapte edilmemeleri koşuluyla bir radikalleşme sürecine yol açabilir. Marksistlerin bir “geçiş programı” olarak adlandırdıkları programın mantığına göre her küçük zafer, her kısmi ilerleme hemen daha önemli bir talebe, daha radikal bir hedefe yol açar. Somut sorunlar etrafındaki bu mücadeleler, yalnızca kısmi zaferler kendi başlarına faydalı olduklarından değil, aynı zamanda bunlar ekolojik ve sosyalist bir bilinç kazanılmasına katkıda bulundukları için önemlidir. Üstelik bu zaferler aşağıdan faaliyeti ve öz örgütlenmeyi teşvik eder: Bunlar, dünyanın radikal, yani devrimci bir dönüşümüne ulaşmak için gerekli ve belirleyici iki ön koşuldur.

Radikal, sosyalist ve ekolojik bir programa bağlı güçler, Antonio Gramsci’nin anladığı anlamda hegemonyasını kurmadıkça radikal dönüşüm olmayacaktır. Bir bakıma, zaman bizim müttefikimizdir çünkü – iklim değişikliği gibi –  gitgide yaklaşan tehditlerle durumu daha da ağırlaşan çevre sorunlarını çözme yeteneğine sahip yegâne değişiklik için çalışıyoruz. Ama diğer yandan da zamanımız daralmaktadır ve birkaç sene içinde – kimse kaç yıl olduğunu söyleyememektedir – verilen zararlar geri döndürülemez hâle gelebilecektir. İyimserlik için bir sebep yoktur: Sistemin başında bulunan şu andaki seçkinlerin gücü muazzamdır, radikal muhalefet güçleri ise hâlâ mütevazıdır. Yine de bu güçler kapitalizmin “yıkıcı ilerlemesine” bir fren koymak için sahip olduğumuz tek umuttur.

Çeviri: Osman S. Binatlı

Orijinal kaynak için bakınız.

Yazar hakkında

Michaël Löwy Brezilya kökenli bir Fransız filozof ve sosyolog olup, CNRS’te onursal araştırma direktörüdür. Ekososyalizm kuramcısı ve yakın tarihli Devrim İmdat Frenidir: Walter Benjamin Üzerine Denemelerbaşlıklı kitabın yazarıdır.La révolution est le frein d’urgence : Essais sur Walter Benjamin, Éd. de l’Éclat, coll. « Philosophie imaginaire », 2019.


[1]N. Klein, Plan B pour la planète : le New Deal vert, Paris, Actes sud, 2019, p. 117. [Naomi Klein, On Fire: The Burning Case for a Green New Deal (Random House, 2019), pp. 95, 98.]

[2]K. Marx, Das Kapital, Cilt 3, Berlin : Dietz Verlag, 1968, p. 828 ve Cilt 1, p. 92.

[3]E. Mandel, Power and money, Verso, Londres, 1991, p. 209. [İktidar ve Para, Yazın Yayıncılık, çeviri Bülent Tanatar, İstanbul, Mart 1996, s. 274]

[4]E. Mandel, Power and money, op. cit., p. 204.[İktidar ve Para, Yazın Yayıncılık, İstanbul]

[5]Alman filozof Hans Jonas (Le principe responsabilité, Éd. du Cerf, 1979) doğayı kurtarmak için « hayırsever bir tiranlıktan » bahsetmekteydi ; Finlandiyalı eko-faşist Pentti Linkola (Voisiko elämä voittaa. Helsinki, Tammi, 2004) ise her türlü ekonomik büyümeyi engelleme yeteneğinde bir diktatörlük taraftarıydı.

[6]E. Mandel, Power and money, op. cit., p. 206.[İktidar ve Para, Yazın Yayıncılık, İstanbul, s. 269]

Twitter’da Politik “Tartışma” ve Hapsolduğumuz Odalar – Emre Tansu Keten

Black Mirror’ın üçüncü sezonunun ilk bölümü olan Nosedive, bize Facebook, Instagram, Foursquare karışımı bir sosyal medya uygulamasıyla herkesin birbirine puan verdiği bir dünyayı anlatır. Bu puan verme işlemi sadece birileri bir şey paylaştığında değil, gerçek yaşamdaki her karşılaşmada yapılması zorunlu bir ritüel haline gelmiştir ve herkes yüksek puan almak için birbirine yapmacık lütuflarda bulunmaktadır.

Bütün zamanlarını birbirlerinin hesaplarında iz sürmekle (stalk) geçiren insanlar, itinayla kurguladıkları sanal kişiliklerine birebir uygun kurgusal hayatlar yaşarlar. Bu öyle bir düzenleme halini almıştır ki, insanların işledikleri küçük suçlar nedeniyle puanları düşer, ev satarken, araba kiralarken herkes bu puanlarına göre değerlendirilir ve puanı 1’in altına düşenler ise hapse atılır. Puanlama sistemi, herkesi belli başlı davranış kurallarında eşitler, yaşam bir zorunluluklar bütünü olarak deneyimlenir.

Twitter’da “tartışmak”

Ne zaman Twitter’da bir tartışma gündem haline gelse aklıma dizinin bu bölümü gelir. Yaşanan her şey birebir dizinin kurgusuna uymasa da, genel tartışma havası bu puanlama sistemine benziyor. Herhangi bir konuda başlayan tartışma, önce politik ve teorik olarak bilinen argümanların sıralanmasıyla, ardından ise bu argümanların bir kenara bırakılıp kişiliklerin hedef alınmasıyla sürüyor.

Taraflar birbirlerinin puanlarını düşürüyor bir bakıma. Ancak bu azar azar bir puan düşürme işleminden çok, karşı tarafın puanını bir anda 1’in altına indirip, çevresindeki herkesten bu kişinin aforoz edilmesini istemekle devam ediyor. Bu da yetmiyor, ilgili kişiyi takip edenler de aynı torbaya atılıyor, takip etme eylemi bir kefillik gibi kodlanıyor. Bazı örneklerde ilgili kişinin tweetlerini beğenenler, tek tek stalk’lanıp engelleniyor. Herkes bu tartışmanın bir yerinde konumlanmak zorunda bırakılıyor. Buradan da karşılıklı olarak puanlar dağıtılıyor.

Örneğin, genç bir akademisyenin makalesinde beklenen düzeyde referans kullanmamasının alaycı bir şekilde eleştirilmesi, bu konu üzerine başlayan atışmaların ardından, genç akademisyenin hayatının toptan değersizleştirilmesine, bu kişinin bütün akademik olumsuzlukların simgesi haline getirilmesine varıyor. Genç akademisyenin kişiliği git gide gözden düşerken, bunu ortaya çıkartan profesör akademik duvarın gece bekçisi olarak puanları topluyor. Herkes herkesin foyasını meydana çıkartmaya çalışıyor, Twitter alemi ve doğal olarak gerçek hayat, büyük bir sahtekârlar toplamı olarak tahayyül ediliyor.

Yankı odalarına hapsolmak

Böylece, sosyal medyada teşkil edilen yankı odaları, çok daha sabit ve kapalı bir hale geliyor. Spesifik bir tartışma üzerinden kurulan yankı odaları, bu gruba dahil olmuş kişilerin diğer başlıklarda gruptan farklı bir şey düşünmesinin ve söylemesinin de önüne geçiyor. Mark Fisher’ın Vampirler Şatosu’ndan Kaçmak başlıklı yazısında belirttiği gibi “Vampirler Şatosu’nu bir arada tutan, dayanışma değil, karşılıklı korkudur – aforoz edilme, ifşa edilme ve kınanma sırasının kendilerine geldiği korkusu…”

Bu bir bakıma kolaylık da sağlıyor. Tartışılan konu hakkında ciddi okumalar yapmak, meselenin birkaç tarafına birden kulak vermek, bunun üzerine düşünmek emek isterken, basit bir destek mesajıyla ya da retweetle, çetrefilli bir konunun tarafı olunabiliyor. Sanal benlik zahmetsiz bir şekilde bir kimlik halesiyle, bir düşünce setiyle güçlendirilebiliyor.

Her gün karanlığını biraz daha artıran bir iktidarın saldırısı altında, yan yana durmamızı sağlayacak büyük aynılıklarımız ortada dururken, odaklanılan, öne çıkartılan ve emek harcanan küçük farklılıklarımız oluyor. Yine Mark Fisher’a kulak verecek olursak: “Vampirler Şatosu, herkesin kimlikçi sınıflandırmalardan kurtulduğu bir dünyanın peşinde koşacağına, insanları kimlik kamplarına tıkmaya çalışıyor – insanların, ilelebet egemen gücün terimleri üzerinden tanımlandıkları; aşırı bir özfarkındalıkla sakatlandıkları ve aynı kimlik grubuna ait olmadığımız sürece birbirimizi anlayamayacağımız konusunda direten bir tekbencilik mantığıyla yalnızlaştırıldıkları kamplar”.

Like ekonomisi

Bu tablonun oluşmasında Fisher’ın sözünü ettiği politik yenilgi ortamının payı çok büyük. Bunun yanında Twitter’ın teknik yapısının da bunu beslediğini söyleyebiliriz. 280 karakter sınırıyla etraflı bir tartışmanın gerçekleştirilmesinin zorluğu bir yana, böylesi uzun ve sıkıcı mesajlar paylaşmanın bir “getirisi” de yok. Bu mecralarda öne çıkabilmenin yolu, güçlü argümanları sıralamak değil iyi “laf çakmak”, karşı tarafı “tokatlamak”, “lafı gediğine koymak”. Bu nedenle hakkında yüzlerce kitap yazılmış bir konunun tartışması ancak laf oyunlarıyla, konudan uzaklaşıp karşı tarafın toptan değersizleştirilmesiyle yürüyebiliyor.

Bunun yanında, Twitter’da yaratılan bir tartışmanın ya da ortaya atılan bir eleştirinin özgül değerini, içerdiklerinin ağırlığı, gerçeğe yakınlığı, mantığa uygunluğu değil, aldığı retweet/beğeni sayısı belirliyor. Örneğin, bir kitabın çevirisi üzerine yapılan bir tartışmada, kimin ne dediği, çeviride ne kadar usta olduğu, dediklerinin karşılığının olup olmadığı, aldığı etkileşimden daha önemsiz hale geliyor. Bütün bunların sonucu olarak da, bir Twitter kullanıcısı, belli bir zaman içerisinde, bütüncül ve tutarlı eleştiri geliştirmek yerine, tek tek olaylardan çıkmış, reaksiyoner ve kendisinden önce ve sonra geleni güçlendirmeyen gündelik atışmaların üreticisi konumunda kalıyor.

Fisher’ın dediği gibi “maksat, insanları, halihazırda zaten var olan eşdeğerlik zincirlerine hapsetmek değil, her tür eklemlenmeyi geçici ve yapay görmekti. Her zaman yeni eklemlenmeler meydana gelebilir. Hiç kimse özü itibariyle şu ya da bu değildir”. İnsanların eşdeğerlik zincirlerine hapsolduğu yankı odaları, bu yan yana durma halinden tutarlı ve bütüncül bir eleştiri çıkartamıyor. Tam aksine, bunu önleyen, birilerine karşı olmak üzerinden kurulan konforlu alanlar yaratıyor. Black Mirror’daki gibi genel bir sistem olmadığından (neyse ki), günün sonunda elimizde, herkesin -birileri için- puanının 1’in altına düştüğü bir ortam kalıyor.

Başka bir sosyal medya

Peki Twitter’ın hiç mi olumlu bir işlevi yok? Tabii ki var. Bu mecra sayesinde, belki de hiç öğrenemeyeceğimiz, yüzlerce taciz vakası ifşa oldu. İş cinayetleri, hak gaspları ortaya çıktı. Hayvanlara yönelik zulüm görünür oldu. Örnekleri çoğaltabiliriz. Ancak yukarıda aktardığımız tablo, sosyal medyanın böylesi etkili kullanımını da riske atan, bu mecrada kullanılan yöntemlerin gücünü azaltan bir tehlike barındırıyor.

Bu tablonun içerisinde hepimiz varız. Bunu eleştirmek kişiyi genel işleyişin dışında bırakmıyor. Ama başka bir iletişimi, başka bir tartışma tarzını, başka bir sosyal medya ortamını yaratacak olanlar da yine biziz. Bu politik bir görev aynı zamanda. Diğer politik görevlerimizin yanında bunu başarmak o kadar da zor görünmüyor. Ancak siyaset gerçek hayatta kurulduğu için, bunu başarmanın yolu da gerçek hayatta verilecek mücadeleden, burada kurulacak verimli tartışma alanlarından geçiyor.

Fisher’ın sözleriyle bitirelim: “dışlanma ve aforoz edilme korkusu yaşamadan fikir ayrılığına düşebileceğimiz koşulları yaratmalıyız”.

Kaynak: Gazete Pencere

Ayasofya’nın Fısıldadıkları- Taci Keser

Ayasofya hadisesi beklendiğinden fazla gürültü kopardı. Açılışı bir tarikatlar resmigeçidine büründüren AKP’nin bunda rolü büyük. Allah’tan ki, CHP önderliği “büyük oyunu” gördü ve iktidarın gündem değiştirme tuzağına düşmedi… Anlaşılan CHP, bölüm sonu canavarı piyasaya çıkana dek bonus toplama peşindeki teenager rolünden hayli memnun.

CHP’nin rutin kayıtsızlığı laik kesimin öfkesini ve düş kırıklığını artırıyor. Aldığı oy oranına kıyasla bu denli etkisiz bir parti, modern dünya tarihinde pek de sıradan bir vaka olmasa gerek doğrusu. 1990’lı yıllarda medya ve ana akım siyasiler İslami kesimin popüler isimlerini bol keseden takiye yapmakla suçlardı. Malum, takiye sözcüğü mezhebini gizleme ve olduğundan farklı görünme gibi anlamlar barındırır. Bu kez takiye sırası CHP kurmaylarına geldiğinden mi nedir, kimisi yeni camilerini gururla sahiplendi. Kimisi güllü dallı seccadesi üstünde bolca fotoğraf verdi. Kimisi de laikliğe atılan her tokatta adet olduğu üzere, başını göğe dikip boş gözlerle ufku taradı. İktidar kendi kendini yiyip bitiriyordu nasılsa. Hele bir seçimler kazanılsındı, nasıl olsa laik kesimin gazını alacak üç beş adım atılırdı. Onlar müsterih olsunlardı. CHP henüz bir sonuç alamamasına karşın ısrarla takip ettiği laiklikten taviz politikasını ilmek ilmek örüp, ince ince işleyerek önümüzdeki seçimde mütedeyyin seçmeni kazanacaktı inşallah…

Laik kesiminin değerlerine ve gelecek tasavvuruna yönelik meydan okumalar düpedüz kitlesel bir aşağılama eylemi halini aldı. Buna karşın ana muhalefetin bu meydan okumaları her seferinde sükûtla karşılanması insanda, başkası adına utanma, acıma ve öfke karışımı hisler uyandırıyor. CHP önderliği insanları, bildiği bir şey olduğuna inandırmak istiyor. Bildiği, sakin adımlarla izini sürdüğü, üzerine titrediği, ama her ne hikmetse geniş kesimlerle paylaşmaktan imtina ettiği bir şey bu. Fısıltıyla dile getirilen, ama bir üçüncü şahıs belirince, hamasetin bulanık sularına gizleniveren büyülü bir sözcük belki de…  

Ana muhalefetin uzun öğlen uykusu nüfusun en az yarısını oluşturan devasa kitleyi siyaseten olduğu kadar söylemsel açıdan da silahsız bırakıyor.  Azgın din simsarlığı karşısında laik kesimin teorik bagajı acınası durumda doğrusu. Taşralı nineden devşirilmiş dini menkıbelere karşı, birkaç on yıl öncesinin ortaokul ders kitaplarından devşirilmiş ırkçı hamaset kullanılıyor. Ortadoğulu çapulcu sürülerinin yağmacılığı ve şekilsizliğine karşı, tek parti zamanından kalma resmi ve evcilleştirilmiş bir İslam anlayışı çıkarılıyor. Her taşın ardında ateist komplosu gören paranoyaya karşı, iktidarın her başarısını ABD desteğine bağlayan bir öğrenilmiş çaresizlik söz konusu. İktidarın eklektik ve tutarsız teorisyenlerine karşı, üç beş muhalif televizyon yorumcusu laik kahramanlar haline getiriliyor. Hepsi bu…

Oysa bütün bu hamasi karşıtlıkların ötesine geçince karşımıza dikilen kesif, buram buram tüten bir sınıfsal nefret halesidir. Kültürel terimlerle ifade edilen bir sınıfsal nefrettir bu. Yeşil sarığın altında, son derece zayıf bir kültürel ve sosyal sermayeyle yola koyulmasına karşın himayecilik ilişkileri, hemşerilik ve partizanlıkla kestirmeden yükselmenin tadını almış bir kesim toplanmaktadır. Ortak kültürel kodları, atadan dededen tevarüs etmiş şekilsel dini pratikler ve kulaktan dolma masallar manzumesidir. Ancak bu masalların inandırıcılık dozu, bir zamanların ortaokul ders kitaplarında anlatılan modern masallardan hiç de az değildir. Öyleyse sağlıklı yükselecek bir muhalefete düşen, kültürel terimlerin gizlediği sınıfsal nefreti doğal kanalına yönlendirebilmek için çaba göstermek olacaktır.

Ernest Mandel’in İktisatı, Dün ve Bugün – Michel Husson

Ernest Mandel’in ölümünden (20 Temmuz 1995) çeyrek yüzyıl sonra bu makale onun anısına bir saygı yazısı olarak tasarlanmamıştır. Kendisine ait yaşayan Marksizm anlayışı içinde burada daha çok onun iktisat yazılarının, gündeme getirdikleri eski ya da yeni sorunları ana hatlarıyla ele almakla birlikte, hâlâ ne bakımdan güncel olduklarını göstermekle yetinilecektir[1]

Marksizmin Yayılması

Her zaman iktisadi çözümlemeyle militan eylem arasında bir bağ kurma endişesiyle hareket eden Mandel, Stalinci eski püskülerinden arındırılmış bir Marksizmin yayılmasında anahtar bir rol oynamıştır. Onun ilk önemli katkısı 1962’de yayımlanmış olan Marksist Ekonomi El Kitabı’dır. Bu sentez, geniş bir uluslararası dağıtımdan faydalanmış ve yakın tarihli gelişmeleri kapsama kaygısı taşıyan yaşayan bir Marksizmin yenilenmesine katkıda bulunmuştur. Dönemsel krizlere ayrılmış XI. Bölüm bunun iyi bir örneğini verir: Mandel orada daha o zamandan, Harrod Kuznets, Samuelson, Goodwin, Kalecki veya Joan Robinson gibi iktisatçılara atıfta bulunarak, eksik-tüketim ve orantısızlık üzerine bina edilen teorilerin bir sentezini ana hatlarıyla ortaya koyar. Bu teorileri “aşırı ölçüde basitleştirilmiş” bulsa da bunların “önemli malzemeler getirdiklerini” söyler.

Mandel 1963’te PSU’nun (Birleşik Sosyalist Parti) Paris Federasyonunun düzenlediği bir hafta sonu eğitimi boyunca bir dizi konferans verir. Bu konferanslar meyvesini, sonradan birçok baskısı yapılacak bir broşürle, Marksist Ekonomi Teorisine Girişile verecektir. Bu, açıkça güncellenmeyi hak edecek bir metin olsa da dikkat çekici, çok eğitsel ve Mandel’in en talepkâr teori ile militanların eğitimi arasında köprüler inşa etme daimi kaygısını fazlasıyla ortaya koyan bir metin söz konusudur.

Mandel 1967’de Karl Marx’ın İktisadi Düşüncesinin Oluşumu’nu yayımlar. Bu kitap özellikle Marx’ın temel bir eserini – Grundrisse– Roger Dangeville tarafından yapılan ilk Fransızca çevirisi erişilebilir dahi olmadan tanıtması bakımından ilgiye değerdir. Bu kitabın çalışma zamanının azaltılması tematiğine mükemmel bir giriş olan “çalışma zamanı ile serbest zaman diyalektiği”ne ayrılmış bölümünü özellikle okumak gerekir.

Mandel’in kendisini Marx’ın iktisadi düşüncesini, her zaman onun dogmatik olmayan bir versiyonunu sunarak yaymaya adadığını anlamış olduk. O hâlde Kapital’in İngilizce basımının (Pelican) önsözünün yazılmasının ondan istenmesi bir tesadüf değildir ki bu arada Mandel’in Anglosakson dünyadaki ne derece tanınır olduğu da böylece görülür. Kapital’in üç cildine bu girişler İspanyolcaya çevrilip sırasıyla El Capital. Cien Años de Controversias En Torno a la Obra de Karl Marxbaşlıklı bir kitapta bir araya getirilip yayımlandıkları hâlde, Fransızcada erişilebilir değildir. Bunlar Marx’ın başyapıtına parlak bir giriş oluştururlar. [Marx’ın Kapitali, Yazın Yayıncılık, İstanbul, 2008]

Marx Kapital - GittiGidiyor

“Dönüşüm Sorunu”

Bu girişten değerlerin fiyatlara dönüştürülmesi denilen soruna ayrılmış bir pasaj alıntılanabilir. Bu teorik sorun  önemlidir çünkü Marx’ın değer teorisinin bir eleştirisine yol açmıştır: Kapital’in (değerlerin emek harcamalarıyla orantılı olduğu) 1. Cildi ile (fiyatların yatırılan sermaye ile orantılı olduğu) 3. Cildi arasında üstesinden gelinmesi mümkün olmayan bir çelişki olacaktır.

Mandel’in cevabı Marx’ın eleştirmenlerinin girdilerin (inputs) üretim fiyatlarının çıktı (outputs) fiyatlarına eşit olduğunu varsayan temel hipotezini reddetmekten ibarettir: “Cari üretim çevrimlerindeki girdilerçevrimin başlangıcında bilinen verilerdirve bu çevrim boyunca çeşitli üretim dallarında kâr oranının eşitlenmesi üzerinde bir geriye dönük düzeltme etkisine sahip değildirler. Herhangi bir tutarsızlığın ortadan kalkması için bunların benzer şekilde değerler cinsinden değil, üretim fiyatları cinsinden hesaplandığını ama bu üretim fiyatlarının öncekiüretim çevrimi boyunca kâr oranlarının bir eşitlenmesinin bir sonucu olduğunu varsaymak yeterlidir (…) Hammaddelerin üretim fiyatları, üretimde kullanılan diğer tüm girdilerin fiyatları gibi (…) önceki dönemde meydana gelen kâr oranlarının eşitlenmesinin sonucudur” (Bkz. Marx’ın Kapitali, s. 252-3). Böylece çözüm birkaç kelimeyle verilmiş olur. Fakat Mandel tuhaf biçimde bu pozisyonunu geliştirmez: Ricardo, Marx, Sraffabaşlıklı kolektif çalışmada bu sorunu sadece altının ve paranın rolü açısından ele alır.

Kapitalizmin Yolağı

Kapitalizmin savaş sonrası başarımları (zayıf işsizlik, satın alma gücünde artış) Stalinci iktisatçılar tarafından savunulan kaçınılmaz çöküş veya proletaryanın yoksullaşması tezlerinin tersine gitmekteydi. Mandel bu yeni konfigürasyonu çözümlemek için neo-kapitalizmden söz eder (ki bu daha sonra reddedeceği bir terimdi) ama uzun dalga fikrini seferber etmeye başlamıştır.

Mandel 1963’ten itibaren – daha önce anılan Marksist Ekonomi Teorisine Girişbaşlıklı kitabında – Kondratief’e atıfta bulunur ve ardından “İkinci Dünya Savaşı ile başlamış olan ve hâlâ içinde olduğumuz uzun vadeli dalganın – diyelim 1940-1965 ya da 1940-1970 dalgasının – tersine, genişlemeyle karakterize olduğunu” vurgular. Bu dalga “emekçilerin yaşam standartlarında eğilimsel bir yükselmeye” imkân vermektedir. Demek ki gelecekteki terse dönüşe ilişkin uzak görüşlü bir öngörü söz konusudur ki bu öngörü 1964’te Les Temps Modernes’de yayımlanan, Mandel’in, o zamanlar “Muhteşem Otuzlar” olarak adlandırılmayan savaş sonrası genişlemenin yakındaki sonunu önceden tahmin ettiği “Neo-kapitalizmin Zirvesi ve Yarınları” başlıklı parlak bir makalede açık biçimde belirtilecektir.

Mandel uzun dalgalar teorisiyle yirminci yüzyıl başının teorik geliştirmelerini, özellikle Parvus ile Troçki’ninkileri devam ettirir. Aşağıda Troçki’nin 1923 tarihli makalesindeki[2]orijinal eğriyi ve transkripsiyonunu veriyoruz. Bu eğri daha o zamandan uzun dalgalar teorisinin anahtar fikrini, yani kapitalizmin tarihsel dönemlerden geçişini ana hatlarıyla ortaya koyar: “20 yıllık çok tedrici kapitalist gelişme (A-B); 40 yıllık enerjik yükseliş (B-C); 30 yıllık uzun süreli kriz ve gerileme (C-D) ve Troçki Kondratief’in hatalı olarak düşündüğü gibi çevrimlerin söz konusu olmadığını çünkü “bunların karakteri ve süresinin kapitalist güçlerin iç işleyişi tarafından değil, gelişmelerinin temelini oluşturan dış koşullar tarafından belirlendiğini” belirtir.

8 Courbe Trotski
Kapitalist Gelişme Eğrisi (Tablonun türkçesi için şuraya bakınız)

page2image456633248

Kâr Oranı

Mandel her zaman kâr oranında eğilimsel azalma yasasının klasik formülasyonuna başvurmuştur. Örneğin “Kısmen bağımsız değişkenler ve klasik Marksist çözümlemedeki iç mantık” balıklı metninde bunu anlatımı da bunun kanıtıdır: “Sermayenin organik bileşiminin artışı ortalama kâr oranının eğilimsel düşüşüne yol açar (…) Uzun vadede, artık-değer oranı sermeyenin organik bileşimin artış oranıyla orantılı olarak artamaz ve karşıt-eğilimlerin çoğuna gelince onlar da en azından dönemsel olarak (ve aynı zamanda çok uzun vadede) yerinden edilme eğilimindedir.”

Oysa bu geleneksel formülasyon tartışmalıdır çünkü sermayenin fiziki bileşimindeki (ücretli başına “makine” sayısındaki) itiraz edilemeyecek artış zorunlu olarak (değer cinsinden) organik bileşiminde bir artışa yol açmaz zira bunların arasında emek üretkenliği vardır. Yine de uzun dalgaların seyrinin kâr oranıyla bir ilgisi olduğu doğrudur. Ama bu genişleme evresinin kâr oranı belli bir eşiği aşar aşmaz otomatik olarak tetiklendiği anlamına gelmez. Bu gerekli ancak yeterli olmayan bir koşuldur. Kâr oranının düzelme tarzının aynı zamanda başka sorunlara, özellikle ürünün realizasyonuna ilişkin sorunlara yeterli bir cevap getirmesi gerekir.

Bununla birlikte, kâr oranı, Mandel’in vurguladığı gibi, kapitalizmin ikili zamansallığının iyi bir sentetik göstergesidir. Bağlamlı bir üretken düzenin kurulmuş olması kendisini kâr oranının yüksek ve az çok “garanti” bir düzeyde tutulmasıyla gösterir. Belirli bir süre sonra, sistemin temel çelişkilerinin işleyişi bu durumu bozar ve kriz her zaman ve her yerde kâr oranında önemli bir düşüşle belirginleşir. Bu ise sermayenin organik bileşiminde bir artış eğiliminden çok, kapitalizmin emekçileri sömürme derecesini yeniden üretmede ve metaların realizasyonun güvence altına almakta ikili bir yetersizliğini yansıtır. Bize göre kâr oranının eğilimsel düşüş yasasını bu şekilde yeniden formüle etmekte fayda vardır: Kâr oranı sürekli biçimde düşmez ama onu düşmeye iten mekanizmalar önünde sonunda Marx’ın karşıt-eğilimler olarak adlandırdıklarına galebe çalarlar. Terse dönüş içtüreldir (endojen) ve dolayısıyla üretken düzenin elden geçirilme gereği dönemsel olarak tekrar ortaya çıkar.

Her halükarda, Mandel bu yasayı hiçbir zaman krizlerin açıklamasının evveli ve ahiri hâline getirmemiştir. La Crise: 1974-1982başlıklı kitabının bu soruna ayrılmış bölümünde çeşitli Marksist okullar tarafından bahsedilen sebepleri sıralar: “Sermayenin aşırı birikimi mi? Hiç kuşkusuz (…) Kitlelerin eksik tüketimi mi? Hiç kuşkusuz (…) Üretim anarşisi ve farklı dallar arasında orantısızlık mı? Hiç kuşkusuz (Kâr oranının düşmesi mi? Hiç kuşkusuz.” Son yaklaşıma ilişkin olarak şunu belirtir: “Ama kelimenin doğrusal bir nedensel  zincir öneren mekanikçi anlamında da değil”. Mandel böylece krizin her tek-sebepli açıklamasını, özellikle de kimi Marksistlerin gözünde ortodoksluğun teminatı olan (tek sebep olarak) kâr oranının eğilimsel düşüşünü açıkça reddeder.

Hangi dalgadayız?

Mantıken sorulması gereken soru nerede bulunduğumuz sorusudur. Bu soruya cevabımız hâlâ 1974-75 genelleşmiş durgunluğuyla başlayıp, 1981-82 durgunluğuyla hareket geçirilen durgunluğun hâkim olduğu uzun dalga içinde olduğumuzdur. Bu birkaç netleştirme gerektirir.

Birincisi, Mandel’in teorisi her uzun dalganın 25-30 yıl sürmesi gerekeceğini asla ön doğru kabul etmemiştir. Kuşkusuz geçmişte durum az çok böyle olmuştur ama bu saptama bunun kural olması gerektiği anlamına gelmez, basit bir nedenle, çünkü uzun dalga çevrim değildir. Mesela Düzenleme Okulu denilen okulun kurucularından biri olan Robert Boyer’in yazdıklarına rastlanacak bu hatalı özümsemeyi kesinlikle reddetmeliyiz: “ N. D. Kondratief tarafından önerilip yakın tarihte E. Mandel tarafından devam ettirilen ve kapitalizmin tarihini yaklaşık çeyrek yüzyıl süreli güçlü ve zayıf birikim dalgalarının birbirini izlemesi olarak betimleyen hayli mekanik yorumla yetinmemiz mümkün değildir (…) Hiçbir düz çizgisel (teleolojik) ilke, yükselme ve alçalma evrelerinin mekanik bir biçimde birbirinin yerine geçmesini, ne de esas itibariyle kapsamlı (ekstansif) bir birikim rejiminden, ağırlıklı olarak yoğun (entansif) bir birikim rejimine otomatik geçişi garanti eder.”[3]

Kapitalist Gelişmenin Uzun Dalgaları | Ürünler | Boyut Sahaf

Burada, Mandel’in uzun dalgalar üzerine kitabının 1980’deki ilk versiyonundan itibaren açıkladığıyla karşılaştırıldığında kaba bir okuma hatası söz konusudur: “Yeni bir genişlemeci uzun dalganın ortaya çıkması bu nedenle, süresi ve şiddeti ne olursa olsun bir önceki depresif uzun dalganın bir içtürel (endojen) – az çok kendiliğinden, mekanik, özerk – ürünü olarak görülemez. Bu kritik dönüm noktasını belirleyen kapitalizmin gelişme yasaları değil, bütün bir tarihsel dönem boyunca sınıf mücadelesinin sonuçlarıdır. Başka bir deyişle, tezimiz şu şekilde ifade edilir: Tarihsel gelişme nesnel ve öznel etkenlerin bir diyalektiğinden geçer. Burada öznel etkenler göreli bir özerkliğe sahiptir. Bunlar daha öncesinde sermaye birikiminin temel eğilimleri bakımından, teknolojik değişme eğilimleri bakımından veya bu eğilimlerin işin örgütlenme sürecinin kendisi üzerindeki etkisi bakımından meydana gelen gelişmeler tarafından doğrudan ve kaçınılmaz biçimde önceden belirlenmez.”

Ya da özetlersek: “Uzun dalgalar kapitalist ekonomilerin büyüme oranlarındaki basit yükselme ve alçalma hareketlerinden daha fazlasıdır. Bunlar, kelimenin tam anlamıyla, özgül tarihsel dönemlerdir.”

Kapitalizmin 1980’ler dönemecinden bu yana izlediği yolağı işte bu bakış açısıyla çözümlemek gerekir. Kâr oranı, her halükarda 2008 krizine kadar, düzelmiştir ancak bu yeterli değildir. Aslında hiçbir şey teoriye, yeni bir genişlemeci evreyi başlatmak için belli bir kârlılık eşiğine ulaşmanın yeterli olacağını varsaymak kadar yabancı değildir. Yeni olan şey, kâr oranında (kimi Marksist yazarların itiraz ettiği) bu düzelmeye, birikimde, büyümede veya üretkenlik artışlarında bir toparlanmanın eşlik etmiyor oluşudur. Bu son nokta bize göre can alıcı bir öneme sahiptir: üretkenlik artışlarının yavaşlaması, hatta tükenmesi bir sermaye dinamizmi kaybının en anlamlı göstergesidir.

Oysa büyük teknolojik yeniliklerin getirilmesi bu üretkenlik artışlarına imkân vermektedir. Uzun dalgalar teorisinde, uzun dalgaların birbirini izlemesi ile bilimsel ve teknik devrimlerin birbirini izlemesi arasında organik bir bağ vardır. Tabii bu ilişkilendirmenin Schumpeter’den esinlenmiş, tek başına yeniliğin yeni bir uzun dalganın açılışının anahtarı olduğunu savunan bir görüşe indirgenmemesi koşuluyla. Bu açıdan, yeni teknolojilere bağlı mutasyonlar hiç kuşkusuz yeni bir “teknik-ekonomik paradigma” oluştururlar ama bu, yeni bir genişlemeci evre kurmaya yetmez. Sürekli durgunluk üzerine, tüm alanlardaki önemli yeniliklerin üretkenlik artışları yaratmadığı gözleminden hareket eden bütün tartışma bundan ibarettir.

Marx'ın İktisadi Düşüncesinin Oluşumu , Ernest Mandel - Fiyatı ...

Otomasyon

Bazıları yeni teknolojilerin, aynı zamanda istihdamda sert azalmalar anlamına gelecek, bir üretkenlik artışı potansiyelinin taşıyıcısı olduğuna inanmaktadır. Bu öngörünün doğrulandığı kabul edildiğinde, bu dönüşümlere eşlik edecek toplumsal modeli de sorgulamak gerekecektir. Bu noktada Mandel’in 1986 tarihli temel bir metnine atıfta bulunmakta fayda vardır. Mandel “Marx, Güncel Kriz ve İnsan Emeğinin Geleceği” başlıklı bu metinde kapitalist otomasyonun etkilerinin çok karamsar – ama hayli uyarıcı – bir tablosunu çizer. Şöyle bir ikili toplum ihtimaline işaret eder: “Mevcut proletaryayı, bir tarafta artık-değer üretim sürecine, yani kapitalist üretim sürecine  (ücretlerin azaltılması yönünde bir eğilimle birlikte) katılmaya devam edenler, diğer tarafta bu süreçten dışlanıp, emek güçlerini kapitalistlere veya burjuva devletine satmak dışında her yola – sosyal yardımlar, “bağımsız” faaliyetlerde artış, küçük çiftçilik ya da zanaatkarlık, ev işlerine dönüş, “oyun” toplulukları vb. – başvurarak ayakta kalanlar ve metaları üretmeyip, kapitalistlerden satın alanlar olmak üzere karşıt iki bloka bölecek ikili bir toplum. ‘Normal’ üretim sürecine nazaran marjinalleşmeye bir geçiş biçimi, özellikle kadınları, genç emekçileri, göçmenleri vb. etkileyen esnek çalışmada, yarı zamanlı çalışmada, kayıtsız çalışmada bulunur.”

Mandel ve Korona Virüsü

Başlıktaki anakronizm kasıtlıdır: Mandel’in iktisat yazılarının öneminin yalnızca önerdiği çözümlemelerden değil ama aynı zamanda bize sunduğu yöntembilimsel araçlardan ileri geldiği vurgulanmak istenmektedir. Bunların okunması veya yeniden okunması, Mandel’in  ölümünden çeyrek asır sonra işte bu nedenle faydalı olmaya devam etmektedir. Uzun dalgalar teorisi büyük ölçüde (sistemin “normal” işleyişine ve iç çelişkilerine göndermede bulunan) içtürel (endojen) etkenler ile (bir şekilde sisteme dışsal olan) dıştürel (ekzojen) etkenler arasında bir ayrıma dayanmaktadır. Mandel düşüncelerinin büyük bölümünü bu ayrıma ayırmıştır ki bu konuda Francisco Louçã’nın “Ernest Mandel ve Tarihin Nabzı” başlıklı makalesine göndermede bulunuyoruz. Ancak bu tartışma bugün hâlâ geçerlidir: Korona Virüsü krizini dıştürel bir kriz saymalı mı yoksa saymamalıyız? Philippe Légé yakın tarihli bir makalesinde[4]bu soruya olumlu bir yanıt vermektedir.

Yine de kapitalizmin maruz kaldığı her dıştürel şok ona yeni bir genişlemeci evreye doğru sıçrama imkânı vermez. Kapitalizm kuşkusuz business as usual’ın bir biçimine dönmek için tepki vermek zorunda kalacaktır. Yegâne barometresi kâr oranı olduğundan, hedefi elbette onu düzeltmek olacaktır. Ücretlerin ve sosyal harcamaların dondurulması ya da azaltılması, hızlandırılmış otomasyon, çalışan sayısının azaltılması: Toparlanmanın hangi yöne yöneldiği şimdiden çok iyi görülmektedir. Ancak, bir bakıma kapitalizmin kendine özgü refleksleri olan bu tepkiler krizin patlak vermesinden önce bile zaten işbaşında olan çelişkileri hiçbir şekilde azaltmayacaktır.

Mandel’in katkısı burada bir kez daha seferber edilmelidir: Bir genişlemeci dalganın kendini göstermesi için kâr oranının düzelmesi veya teknolojik yeniliklerin ortaya çıkması yetmez. Sistemin yeniden üretiminin koşullarını teminat altına alacak üretken bir düzenin kurulması gerekir. Oysa bu koşullar bize göre temel bir sebep, yani üretkenlik artışlarının tükenmesi nedeniyle bir araya gelmemiştir. İtici gücüne ve göreli meşruiyetinin kaynağına bir türlü yeniden kavuşamayan kapitalizm, istikrarsız ve esasen anti-sosyal bir yeniden üretime mahkumdur. Bu, virüsten önce de doğruydu, virüsten sonra daha da doğrudur.

Türkçesi: Osman S. Binatlı

Kaynak: http://alencontre.org/marxisme/leconomie-dernest-mandel-hier-et-aujourdhui.html


[1] Mandel’in farklı yabancı dillerdeki metinlerini, bağlantılarıyla birlikte şu sayfada bulabilirsiniz

[2]Léon Trotsky, « La courbe du développement capitaliste », 1923 ; Critiques de l’économie politique, n° 20, avril-juin 1975.[‘Kapitalist Gelişme Eğrisi’, Lev Troçki, Gündelik Hayatın Sorunları, Bilim ve Kültür Üzerine Diğer Yazılar, Çeviren: Yılmaz Öner, Yazın Yayıncılık, İstanbul, 2000 içinde s. 306]

[3]Robert Boyer, « La crise actuelle : une mise en perspective historique », Critiques de l’Economie Politique, nouvelle série n°7-8, 1979.

[4]Philippe Légé, « Une crise mixte aux conséquences décisives », juin 2020.

Marksist Feminist İddia Altında Bir TERFlik Savunusu – Başak Kocadost

LGBTİ+ ve feminist hareketin yıllar içinde artan gücü sayesinde, kendine devrimci, sosyalist vb. diyen oluşumların cinsiyetçi ya da LGBTİ+fobik olamayacağı kabulü radikal sol içinde yaygınlaşmaya başladı. Bunun sonucu olarak da açık cinsiyetçi ya da fobik söylemleri radikal soldan daha az işitir olduk. Bunun pratikte ne kadar içselleştirildiği ayrı bir tartışma konusu olsa da en azından fikri bir kazanımdan söz edebiliriz. Ancak son dönemde bu kazanımı feminizm adı altında geçersizleştirmeye çalışan, esasen çok da tanıdık olan LGBTİ+fobik söylemlerin yeni bir sürümüyle karşı karşıyayız. Yasemin Varlık’ın 2 Temmuz 2020 tarihli Daktilo1984’te yayınlanan Transaktivizm ve Neoliberal Temellük: Eralp’e Cevap başlıklı yazısı da bu pozisyona iyi bir örnek.

Okuyacağınız yazı ise Varlık’ın yazısının transfobik olduğunu göstermeye yönelik bir malumun ilamı değil. Bu yazının amacı; transfobinin yükseldiği zihin dünyasının ne kadınların ne de insanlığın özgürleşme projesine bir katkısı olamayacağını, böylesi bir siyasi aklın ezilenler lehine herhangi bir toplumsal dönüşüme imkan bırakmadığını göstermek. Varlık’ın yazısı sanki çok devrimci, çok feministmiş gibi sunulan bir yığın basmakalıp fikrin yanı sıra oldukça orijinal çarpıtma, Marksist feminist bir bakış iddiası altında bolca reaksiyonerlik içeriyor. Bu haliyle de bir cevabı hakkediyor. Yazıda öne sürülen belli başlı argümanları gruplayarak başlıklar altında ele alacağım. 

LGBTliler ya da varsa yoksa Transaktivizm

Öncelikle Varlık’ın yazısı boyunca birbirlerinden farklı kimlikler ve pozisyonlar, sanki hepsi bir ve aynı şeymiş, aynı anlama geliyormuş gibi birbirlerinin yerine kullanılıp duruyor. Trans aktivizm, kuir teori, akışkanlık, non-binary; hepsi aynı şeyi anlatıyor gibi. Sürekli harf ekleyip duruyorlar diyor bir yerde yazar ama hiçbir yerde LGBTİ+ demiyor. Yazının başlığında da transaktivizm geçiyor. Bazı insanlar cinsiyetini akışkan yaşadığını söylüyor, kendini öyle tanımlıyor. Kimileri ise iki cinsiyetin de kendini tanımlamadığını söylüyor. Harekete harfler de bu yüzden ekleniyor, hepsi aynı şey olmadığı için. Yazar ise inatla bu farklı pozisyonların hepsine birden trans aktivizm diyor. Onun derdi trans aktivistlerle; zaten onlar da hem non-binary hem akışkan hem de kuirler. Bu haliyle yazıdan çıkan; LGBTİ+ politika yok trans aktivizm var, o da eşittir kuir teori ya da feminizmi kuir teori işgal etti, bu da trans aktivizm ile oldu. Her halükarda trans aktivistlerin sanki hepsi kuir ya da kuir teoriyi savunuyor, üstüne bir de bu teori onlar eliyle feminizmi yerinden ediyor gibi bir anlam çıkıyor. Bu toptancı anlayış; trans aktivizmin sol liberalizmle eşlenmesi, dolayısıyla da trans aktivizmin neoliberalizmle kodlanmasıyla devam ediyor. Bu neoliberalizm konusuna sonra geleceğim, ancak öncesinde hatırlamakta fayda var. Bazı translar ikili cinsiyet sistemini kabul etmiyor, kendini kadın ya da erkek olarak tanımlamıyor. Ancak trans kadın aktivistler /feministler “kadınız” diye mücadele veriyorlar, cis kadınları merkezine alan bir feminizmle tartışıyorlar. Tabii ki bazı trans kadınlar kuir teoriyi savunuyor, birçok cis kadının da savunduğu gibi. Öte yandan birçok interseks ve trans bireyin de kuir teoriyi ve bizzat Judith Butler’ı eleştirdiğini de biliyoruz. Yani öyle Varlık’ın paketlediği gibi bir toptancı durum söz konusu değil.

Ancak bu arada dikkat çeken bir nokta şu ki trans aktivistler yazı boyunca her türlü musibetle özdeşleştiriliyorlar, ancak bir türlü feminist olamıyorlar. Keza yazının daha ilk cümlesi sürmekte olan tartışmayı “trans aktivistlerle feministler arasında süren” diyerek sunuyor. Trans kadın aktivistler feminist olamazken trans dışlayıcı bir pozisyon ise feminist olarak addedilebiliyor. İşte trans kadın aktivistler tam da kendilerini feminizmin öznesi görmeyen bu üstenci bakışla mücadele ediyorlar. Ayrıca Türkiye’de trans öz-örgütlerinin hangi ihtiyaç ve tartışmalarla kurulduğunu, ne temelde nasıl politika yaptıklarını merak edip bu tarihe göz atacak biri; böylesi “transaktivizm eşittir kuir teori, o da zaten neoliberalizm” gibi kolaycı şablonların gerçeği yansıtmadığını, bu basitleştirmelerin ancak kaba saba toptancı fikirleri güya bütüncül analiz diye yutturabilmek adına yapıldığını görecektir.

“Diğer feminizmler tamam da, şu kuir yok mu!”

Yazıda kuir teorinin feminizmin temel varsayımlarını, ön kabullerini yok saydığı ifade ediliyor. Bu ön kabullerin neler olduğu belirtilmese de iddia ediliyor ki siyah feminizm bu ön kabulleri başka alanlara yayarak genişletmiş, kuir teori ise bunları geçersiz kılmış. Öncelikle siyah feminizmin bu şekilde “zararsız”, bir dizi feminizmden biri olarak konumlandırılışı; onun beyaz feminizme karşı yürütmüş olduğu mücadelenin görünmez kılınmasının, eleştirel pozisyonunun nötralize edilmesinin bir aracı. Böylelikle de feminizm için açığa çıkardığı önemli soruların üzerinden atlanmış, gerektirdiği politik tartışma ve sorgulamalardan da yırtılmış olunuyor. Cinsiyet ve ırkın bir arada ele alındığı daha zorlu ve incelikli bir analiz yapılmasına da gerek kalmıyor. Yani siyah feminizmin bu depolitize edilmiş tanımı, tam da onu böyle tanımlayanlara yarıyor. Varlık’ın da böylesi işine geliyor ve ancak bu sayede içini boşalttığı siyah feminizmi kabul edebiliyor. Ancak hatırlayalım.

Siyah kadınlar beyaz kadınlardan farklı deneyimleri olduğunu, ancak var olan feminist teorinin/hareketin onların özgün sorunlarını ve deneyimlerini, yani onların kadınlık deneyimini kapsamadığını söyleyerek siyaset yaptılar, yapıyorlar. Yani feminist teorilerin ön kabullerini – artık ne ise o ön kabuller – ırk alanına filan yaymadılar. Var olan feminizmin kendi deneyimlerini mesele etmediğini, onların kadınlığını esas almadığını söylediler. Feminizmin dayandığı ve bu sayede var ettiği öznenin beyaz kadın olduğunu ifade ettiler. Feminizmdeki “kadın”ın sadece beyaz kadın olamayacağını savundular ve bu yüzden de hem bu beyaz kadınları hem de onları merkezine alan bir beyaz feminizmi eleştirerek teori ve politika ürettiler. Trans kadınlar da tam bunu yapıyor. Yazar ise böyle düşünmüyor. Ona göre “kuir teori diğer feminizmlerden farklı olarak, bir dizi feminizmden biri olarak kalmamış, feminizmin kolonlarını günbegün aşındırmış ve gelip merkeze oturmuştur”. Aslında yazarın kuir teoriye karşı duyguları –diyeceğim artık- biraz karışık. Ona göre büyük tehlike orası açık da, Varlık kolonları aşınan feminizme mi üzülüyor kendi yerinden edilmesine mi öfkeleniyor sanki biraz karışıyor. Yani feminizm gidiyor diye mi, yoksa elinden gidiyor diye mi kızıyor belli değil. O böyle “işgalci” olmasalar kuir aktivistlere de siyah feminizme verdiği gibi bir feminist köşe vermeye hazır oysa ki.

“Eyvah, feminizm elden gidiyor!”

Yazının nerdeyse tümüne de bu müphem “eyvah, feminizm elden gidiyor!” korkusu sirayet ediyor. Ancak feminizmin bir yere gittiği yok. Kuir teori; 1990lar itibariyle ortaya çıkmaya, 2000ler ile de daha geniş biçimde tartışılmaya başlandı. O günden bugüne de Polonya’dan Lübnan’a, Şili’den Türkiye’ye dünyanın çok çeşitli yerlerinde kadınlar; çeşitli taleplerle örgütlenmeye, kendi hayatları için güçlü biçimde mücadele etmeye devam ettiler, ediyorlar. Kuir teorinin yaptığı ise feminizm için önemli teorik soru(n)lar ortaya atmak ve bunlar üzerinden de feminist politikanın kapsam, tahayyül ve stratejileri üzerine bir tartışma açmaktı. Bu da hem eleştiren hem kendi üzerine düşünebilen, kadınların deneyiminden öğrenen, dönüşen, dönüştüren; gücünü de zaten buradan alan bir pratik olarak feminizm için verimli ve ufuk açıcı bir tartışma anlamına geliyordu.

Judith Butler da Cinsiyet Belası’nı bir çeşit feminizmin eleştirisi olarak yazdı; özcü, biyolojik indirgemeci, kimlikçi bir feminizmin eleştirisi olarak. Feminist siyaset yaparken yaslandığımız kadın kategorisinin kendisini de sorunsallaştırmamız gerektiğini, kimlik kategorilerinin her zaman normatif olarak tanımlandığından ve dolayısıyla dışlayıcı olduğundan hareketle sabit bir kadın tanımının, belli öznellikleri dışlayacağı ve feminizmin özgürleşme projesiyle çelişeceğini öne sürdü. Yani kadın kategorisinin evrensel, sabit, yekpare bir özne olarak inşasının, toplumsal cinsiyet ilişkilerinin farkında olunmadan bir şeyleştirilmesine yol açabileceğini, bu haliyle de feminizmin var olan eşitsiz toplumsal cinsiyet sistemini yıkma amacıyla çelişeceğine dikkat çekti. Kadın kategorisinin de, feminizmin yıkmak istediği iktidar yapıları tarafından üretildiği ve sınırlandırıldığını öne sürerek feminist politikanın kimliklere değil, bu kimliklerin üretilme süreçlerine bakması gerektiğini ifade etti. Bu bağlamda da politikayı önceleyen bir özne gerekliliğine karşı çıktı; özne kategorisinin tam da biyolojik, verili, bir öze dayanmayan niteliğinin failliği mümkün kıldığını savundu.

Bu bağlamda da kadınlar kategorisine dayanılarak taleplerde bulunup siyaset yapmak ile bu kadınlar kategorisinin de parçası olduğu cinsiyet sistemini aşma tahayyülü arasında bir çelişki olup olmadığı, eğer var ise nasıl aşılabileceği üzerine kafa yoruldu, yoruluyor. Feminizmin öznesinin kimler olduğu üzerine teorik ve politik bir tartışma yürütüldü. Sadece LGBTİ+ hareket değil bu hareket dışından çok sayıda feminist de bu tartışmayla ilgilendi, üzerine düşündü. Yani tartışmaya açık olanlar, eleştirel düşüncenin bu şekilde gelişeceğini bilenler tartıştılar. Kuir teori; feminizme düşman işgalci güç olmadığı gibi bu teoriyi benimseyen aktivistler de öyle feminizme ya da zaten siyasete hiç gerek yok diye oturmadılar. Cinsiyetin aşılması, cinsiyete/ cinsel yönelime dayalı eşitsizliğin ortadan kalkması için cinsel farkın, farklılığın eşitsizlik anlamına gelmeyeceği bir dünyanın nasıl kurulacağından hareketle birtakım tahayyüller, ona uygun da stratejiler geliştirmeye çalıştılar, çalışıyorlar. Sonuç olarak feminizmin topyekun elden gittiği filan yok. Feminizm tartışıyor, değişiyor, dönüştürüyor, güçleniyor. Ancak biyolojik indirgemeci, özcü bir tip feminizmin tüm bu tartışmalarla eski yerinden olduğu da doğru. Varlık da yerinin burası olduğunu bildiğinden, artık orta yere oturup köşelere de istediğini yerleştiremeyeceğinden, “feminizm elden gidiyor” diyor. Kendi korkusunu bütün kadınların korkusu olarak sunuyor.

Korku siyaseti

Zaten yazı boyunca korkular, adeta malum LGBTİ+ düşmanı medyanın yayınları gibi üstümüze boca edilip duruyor. Bu, bolca komplo teorisi de barındıran bildiğimiz korku siyaseti dili. Kuir çanlar çalıyor, kadın erkek birbirine karışıyor, feminizmin sonu geliyor… Yazar kendi korkusunu sanki tüm kadınların korkusuymuş gibi sunuyor. Onun kendi konumunu kaybetme korkusunu, tüm kadınlar kendi korkuları olarak yaşasınlar istiyor. Onun dışında kimse bir irade gösteremesin, özgürlük arayışında olmasın, onun büyük tehlike diye sunduğu korkusunun arkasında herkes sıraya girsin istiyor. Yaklaşan felaketi bir tek o görüyor, herkesi de göreve çağırıyor. Otoriter muhafazakar iktidar da kendini aynen böyle var ediyor.

Varlık, kendini konumlandırdığı bu yerden, hangi translara ne koşullarda müsaade ettiğini de açıklıyor. “Hiçbir zaman erkek gibi hissetmemiş, erkeklik değerlerini benimsememiş” trans kadınlar onu “korkutmuyor”. Zaten aslında o trans kadınlara güveniyor da, işte o kadın kılığına bürünecek erkeklere güvenmiyor. Tam bir “kızım ben sana güveniyorum, ama çevreye güvenmiyorum” hali. Karşındakinin özgürlüğünü kısıtlamanın, iradesini yok saymanın koruma adı altında meşrulaştırılmaya çalışıldığı çok iyi bildiğimiz patronize eden bir yöntem. Tabii “kızım, vallahi senin iyiliğin için”.

Yaklaşan büyük felaket senaryosu dolu dizgin bir transfobi eşliğinde devam ediyor.  “Bakın, Batı’da başladı buraya da geliyor!”. “Yetişkin translarda beden geçişi için ücretsiz sağlık hizmeti talebi artık pek de konuşulmuyor” iftirası, “çünkü kostüme ve performansa yaslanmak mümkün” denilerek gerekçelendiriliyor. Toplumsal cinsiyet normlarına göre bedenlerini düzenlemeyen, o estetik değerlere göre kendine biçim ver(e)meyen ya da vajinoplasti ol(a)mayan kadınlar iktidarlarından, falluslarından vazgeçemeyenler oluyor. Transfobi dışında ne denir buna? Yazının burasından sonra zaten artık yazarın hızına da yetişilmiyor. “Bu yüzden, en başta ve hiç durmadan konuşulması gereken güvenlik meselesi kenara itiliyor. Çünkü, güvenlik kuir erkeklerin değil, kadınların ve trans kadınların sorunu” diyor. Artan güvenlik vurgusu ve güvenlikçi siyasetin neoliberalizmin şiarı olduğuna hiç değinmiyor tabii yazar. Arkasından trans erkeklere “kadın beden” demeler ve yine ağır transfobi derken BDSM’ye geliyoruz. Tabii hepsi yine kuir, bu BDSMcilerin de. Bu konu, belli ki apayrı bir yazıda en başından ele alınmayı gerektiriyor. Ben burada sadece olgusal bir düzeltmeyle yetineceğim. Varlık sayıyı yeterince vurucu bulmamış olacak ki BDSM pratiklerinde 10 yılda hayatını kaybeden 22 kadını, 1 yılda 22 kadın öldü olarak sunmuş.

Beyan meselesi

Gelelim esas meseleye. Yazar diyor ki birkaç yıl öncesine kadar translar “bedenim cinsiyetimle uyumsuz” diyordu ve bedenlerini değiştiriyordu. Ama artık bedenlerini değiştirmiyorlar, sadece beyanlarını değiştiriyorlar. Trans aktivizm de bunu savunuyor ve bunu oturtmaya çalışıyor. Bu ise trans kadın konumunu “tutarsız ve müphem” bir yere götürüyor. Evet, translar uzman adında bir takım otorite, iktidar ve devletler onları olmadık süreçlere tabi tutmasın diye cinsiyetin beyana dayalı olmasını istiyorlar. Mesela Türkiye’de cinsiyet geçişi yapabilmek için iki seneye kadar psikiyatra gitmek, trans kadınlar için belirli cm. bir rahim derinliğine sahip olmak, yakın bir tarihe kadar üreme yetisinden mahrum olmak, yani bir dünya baskıcı işlemden geçmek gerekiyor. Cis kadınların hiçbirinde bu biyolojik özellikler aynı değilken, bazı kadınlarda rahim bulunmazken trans kadınlardan iktidarın belirlediği bir kadın tanımı uyarınca kadın olmaları bekleniyor ve buna zorlanıyorlar. Translar da bu şiddeti reddediyor. Devlete “cinsiyet hissini ve deneyimini kanıtlamayı” reddediyorlar. Esasen burada öncelikle sorulacak soru: Nasıl oluyor da bir Marksist feminist; kadının erkeğin ne olduğunun, nasıl olacağının daha çok yakın bir tarihe kadar eşcinselliği hastalık sayan adı uzman olanlarca, iktidar ve devlet tarafından belirlenmesini savunabiliyor?

Biyolojik cinsiyet diye bir şey yoksa bu insanlar yukarıda saydığımız onca çileyi niye çekiyor diye soruyor yazar. Bu insanlar onca çileyi öncelikle yazar gibiler onların beyanını esas almadığı, illaha devletten tasdik istedikleri için çekiyor. Ayrıca cinsiyet için beyan esas alınsa dahi, birçok trans kadın ve erkeğin bedenlerini toplumsal kadınlık ve erkeklik normlarına göre düzenlemesi şaşırtıcı olmayacaktır. Yani onca çileyi çekebilirler; aynı cis kişilerin ağda, heteroseksüel evlilik gibi birçok işkenceyi çekmesi gibi. Çünkü kadınların bir yandan toplumsal cinsiyet rollerine göre bedenlerini, hayatlarını düzenlemesi ile diğer yandan cinsiyetsiz bir toplumu, yani cinsiyetin kişiler arasında bir iktidar ilişkisi anlamına gelmediği bir toplumu düşlemesi arasında bir çelişki yok. Böyle bir çelişki varsa da tüm feministler için var, sadece trans aktivistler için değil. Tüm kadınlar zaten bu çelişkili konumda yaşıyor. Ya da başka bir örnek verelim. Sınırlara karşı çıkıyoruz; bu anlamda devletlerin verdiği vatandaşlık, mültecilik vb. pozisyonlarla da sorunumuz var. Ancak bir göçmenin mültecilik hakkını destekliyoruz. Yani hem ezilenlerin içinde yaşadıkları somut koşulları iyileştirmeye ve onları bu koşullar karşısında güçlendirmeye çalışıyoruz hem de aynı zamanda o eşitsiz koşulları ortaya çıkaran dinamikleri yıkma yolları üzerine kafa yoruyoruz. Bu çelişik gibi görünen iki hattın beraber nasıl izleneceğini tartışmak, bunun için stratejiler geliştirmek de tam da zaten siyasetin kendisi.

Yazıya dönersek trans aktivistlerin söylediği; kadınlığımız, erkekliğimiz için birtakım otoritelere onların kafasındaki makul kadınlık/erkeklik tanımlarına uyduğumuzu kanıtlamak zorunda kalmayalım, beyanımız kabul edilsin. Varlık ise kimsenin beyanına, iradesine bırakılmasın, otoritelere “cinsiyet hissi ve deneyimi” kanıtlansın diyor. Sonra da madem cinsiyet yok niye bunu kanıtlamak zorunda kalıyorsunuz diye soruyor. Yani beyanı zaten baştan kabul etmiyor, sonra bir de sanki daha özgürlükçü bir argüman sunuyormuş gibi o kadar zorlu süreçlere ne gerek var diye soruyor.

Anlaşılamayan kurgusallık

Halihazırda ikili cinsiyet sisteminin iliklerimize kadar hissettirildiği bir toplumda yaşıyoruz. Cinsiyetin olmadığını olgusal düzeyde söylememiz pek mümkün değil yani. Biz cinsiyet yoktur derken cinsiyetin toplumsal olarak kurulduğunu söylüyoruz, dolayısıyla da kurgusaldır diyoruz. Ama kurgusal bir anda uydurulmuş demek değil. Kurgusal demek, cinsiyetin uzun tarihsel süreçler ve iktidar ilişkileri içinde kurulmuş olması demek; aynı ırkların, milliyetlerin de kurgusal olduğu gibi. Örnek verelim. Irkın olmadığını söylüyoruz. Ama “Ben Kürdüm” diyene “Irk yok, Kürt diye bir şey yok” demiyoruz. Yani cinsiyetin kurgusallığından kastımız tarihsel olduğu ve bu tarihin de değiştirilebilir olduğu. O da çokça karikatürize edildiği gibi “bir performansla, bir beyanla altüst ederiz” gibi bir iddiayla olmuyor. Zaten bu yüzden de LGBTİ+ hareketi yıllardır örgütleniyor, hakkını arıyor, siyaset yapıyor. Yani tam da zaten yazarın bahsettiği basitlikte yaşanamadığı için, “insanlar doğar, büyür ve hayatlarını cinsiyet ve yönelim beyanlarına göre yaşar gider” olmadığı için insanlar mücadele ediyor, böyle bir hayatın olabilmesi için.

“Kadın Alanlar”… “Erkek Alanlar”…

Varlık bu kafa karışıklığından hareketle “‘patriyarkayı performatif eylemlerle distabilize etmek’ isteyen bir aktivizm kadın alanlarını değil erkek alanlarını cinsiyet nötr mekanlar olarak seçerdi…. Fakat trans aktivizm sadece erkek alanları, olduğu gibi erkeklere bırakarak kadın alanlarına göz dikmeyi tercih etti” diyor. Bu iki cümle arasında bir de “trans aktivizmin non-binary ideolojisiyle uyumlu olarak üçüncü bir alan talep edilebilirdi” diyor. Burada yine bir çarpıtmayla trans aktivizm ile non-binary’yi eşitliyor. Tekrar edelim: trans kadınlar vardır, trans erkekler vardır, trans non-binaryler vardır. Yani trans eşittir non-binary diye bir şey yok. Yazar belli ki ancak bu basitleştirilmiş eşleştirmelerle düşünebiliyor, meseleyi ise ya hiç anlamıyor ya da anlamamazlıktan geliyor. Tabii bir de trans aktivizmin kadın alanlara göz diktiği gibi transfobik bir iddia da söz konusu.

Trans aktivizm, ya kadın ya da erkek alanlardan birini cinsiyet nötr olarak seçelim filan demiyor. Trans kadınların kadın olduğunu, dolayısıyla devlet diğer kadınlara ne yapıyorsa, nereye koyuyorsa onların da oraya konması gerektiğini söylüyor. Aslında bu da denilmiyor. Çünkü bizatihi bu senaryo, kendilerine kibarca trans dışlayıcı denilen TERF’lerin bir akıl yürütmesinin sonucu. Cinsiyet beyana dayalı olursa o zaman soyunma odaları, hapishaneler, spor müsabaka kategorileri gibi sadece kadınlara ait alanlara kendine kadın diyen erkekler girecek korkusu. Çünkü zaten bu insanların, iktidarın tanımladığı kadınlık ve erkeklik kategorileri ile bir problemleri yok. Dolayısıyla bu kategorilere uymayan insanların çektikleri de umurlarında değil. LGBTİ+ aktivistlerin  ise bununla bir sorunu var. Devletin cinsiyete onay verecek kurum olması ile problemleri var. Ayrıca yazar yine bu mesele için “her iki tarafı da tatmin edecek, kamu yararını gözeten çözümler aramak varken” diye serzenişte bulunurken de Marksistliğine bir halel gelmiyor tabii ki. Bu şekilde taraflar üstü sunulan “kamu yararı”; tam da egemen sınıfın kendi çıkarını sanki toplumun ortak çıkarıymış gibi gösterip yekpare bir kamu varmış gibi kullanıma soktuğu, dolayısıyla mevcut düzende çıkarı olanların işine yarayan bir kavram. Burada da trans haklarını sınırlayabilmek adına devreye sokuluyor.

Ayrıca verilen örnek alanlar düşünüldüğünde cezalandırmanın hapsetme, sporun rekabet demek olduğu bir dünyayı aşmaya dönük bir ufkun olmadığı da açık. İnsan beyanı ve iradesini yok sayıp devlet tasdiki istemeleri de bundan. Bu beyanı şüpheli hale getirmeye yönelik akıl yürütmesi de aslında tanıdık. “Kadının beyanı esas da peki ama ya kadın …” Bu, aynı zamanda devletsiz bir toplum tahayyül edememenin de bir semptomu. İşte “peki ama sosyalizmde hiç suçlu olmayacak mı?” vs. Hep bir muhayyel suiistimalci arayarak olası toplumsal dönüşümü geçersizleştirme, olan düzeni ise sağlamlaştırma çabası. 

Maddeci bir tını

Varlık yazıda bulaşık yıkama örneği üzerinden biyolojik indirgemeci olmadığını kanıtlamak, maddeci bir analiz yaptığını gösterebilmek adına hafiften maddeci bir tınısı da olan bir argüman atıyor ortaya. “Feminizm açısından maddi gerçeklik gökten düşmüş cinsiyet rollerinden değil, sömürü ilişkisi içinde oluşan eşitsizlikten oluşur. Üstelik beden de bu maddi gerçeklik içinde kurulur. Kadınların daha çok bulaşık yıkamasının sonuçları sadece toplumsal değildir… Sonuçta el, deneyimle yapılandırılır ve sosyal, cinsiyetli bir organdır” diyor. O zaman buradan hareketle yazara şu soruyu sorabiliriz: Hayatında hiç bulaşık yıkamamış ve hatta başka kadınlara yıkatmış üst sınıf kadınları da kadın saymayacak mıyız ya da mesela sıcak su olmadığından hep soğuk suda yıkamak zorunda kalmış olanlar daha mı kadın olacak? Birçok kadın “kadınlık görevlerini” başka kadınlara yaptırdığı için analize sınıf boyutunu da katıyoruz, o kadınları kadın olmaktan çıkarmıyoruz. Kadınların farklı sınıf ya da milliyetlere ait olması, bu farklı deneyimlere dayalı olarak da bedenlerinin farklı yapılanmış olması onların kadınlıklarında bir eksiklik olarak algılanmıyor, kadınlıklarına bir halel getirmiyorsa neden trans kadınlarınki getiriyor? Başka bir yerden şöyle de düşünebiliriz. Mesela günümüzde birçok (feminist) kadın doğurmuyor, delicesine temizlik yapmıyor, memesi var diye başı önünde yürümüyor, hanım hanımcık bir köşede sessiz oturmuyor ya da ne bileyim kıllarını almıyor vs. Yani kadınlık diye tarif edilegelen birçok bedensel deneyimi aslında yaşamıyor. Peki bu onların “erkekleştiği”, “erkek” olduğu anlamına mı geliyor? Biz bunlardan zaten kurtulmak istemiyor muyuz? Kadınlığımızı tarif eden şeyler bunlar olamaz demiyor muyuz? Peki şimdi bu deneyimlere sahip değil diye neden birilerini daha az kadın görüyoruz ya da hatta kadın olarak görmüyoruz? Bizim kadınlığımızın asla bir göstergesi sayılamayacak deneyimler, nasıl oluyor da başka kadınların kadınlığını ölçme kriterimiz olabiliyor?

“Kadının geleneksel özellikleri”?

Varlık bu sorulara kafa yormaktansa “Batıda” kadın konumunu işgal etmiş “kuir erkek kitlesi”nden bahsediyor. Yazara göre bu, “patriyarkanın erkeğe kazandırdığı bütün avantajları ve gücü koruyarak toplumda kadına tahsis edilen (bir kısmı geleneksel bir kısmı mücadeleyle kazanılmış) hak ve özellikleri temellük eden, iki cins arasında özgürce ve işine geldiği gibi seyahat edebilen bir öznellik”. Nedir bu “toplumda kadına tahsis edilen hak ve özellikler”? Bir kısmı mücadeleyle kazanılmış, bir kısmı da geleneksel imiş. Geleneksel olanlar hangileri acaba? Doğurmak mı mesela ki zaten hemen bir sonraki cümlede “tam da bu yüzden doğurganlık, regl vs. söz konusu olunca kıyametler kopuyor” diye yazıyor. Kıyamet kopmuyor, illallah geliyor.

1970lerden bu yana örneğin lezbiyen feministler, feminizmin daha ziyade heteroseksüel evlilik, boşanma, doğurma gibi meselelere odaklandığı ve de lezbiyenlerin deneyimlerini göz ardı ettiği saptamasıyla bir tartışma yürüttü; bu tartışmalar sonucu kendi öz örgütlerini kurdular. Bu, feminizm içinde hangi kadınların sorunlarının görünür kılındığı, hangilerinin dışarıda bırakıldığı üzerine bir tartışma idi. Kadın olmanın doğurganlığa, regl olmaya indirgenemeyeceği; farklı kadınlık deneyimleri olduğu söyleniyordu. Varlık ise feminizmin on yıllardır tartışma ve mücadelelerle genişlettiği bu tarihe bakmaya tenezzül etmeden 2020’de sanki ilk kez o çok enteresan bir şeymiş bulmuşçasına “geleneksel özellikler” diyor. Doğuran kadınların sorunlarını daha çok konuşalım filan da demiyor. Toplumda kadına tahsis edilen özellikler temellük ediliyor diyor. Bu artık bayağı anti-feminizm. Çünkü toplumun “geleneksel” olarak kadınlara “tahsis ettiği” özellikler; tam da feminizmin itiraz ettiği, kadın olmanın tanımı olarak sunulmasını kabul etmediği özellikler.

Dahası Varlık bir kadının başka kadınlara (burada trans kadınlara) kadınlık üzerinden tahakküm kurmasına da “cinsiyet temelli hak” diyebiliyor. Böylelikle J.K. Rowling’in aleni transfobisiyle tahakküm kurduğunu hem kabul etmiş oluyor hem de bir de üstüne “kadınların cinsiyet temelli hakları yoksa nereden ve nasıl tahakküm kuruyor” diye soruyor. Tahakküm kuruyor, çünkü kadınlığın esas öznesinin kendisi olduğunu sanıyor; kadın kimdir, kim değildir kendisi belirlemek; kadın saymadığını da dışarıda bırakmak istiyor. Nasıl erkeklerin kadınlar üzerinde kurduğu tahakküm “cinsiyet temelli hak” olarak adlandırılamazsa, bir kadının trans kadın üzerindeki tahakkümü de cis kadınların hakkı gibi sunulamaz. Tahakküm biyolojik bir öze dayanmaz, toplumsal güç ilişkileri ile dayandırılır.

Korumacı politikalar

Burada feminizm açısından tartışılması gereken diğer bir önemli husus da korumacı politikalar. Kadınlara özel korumacı politikaların yaşadığımız toplumdaki cinsiyet eşitsizliğinden dolayı kısa vadede gerekli olmakla birlikte feminizmin cinsiyet kategorilerini aşma hedefi ve özgürleşme projesi önünde bazı problemler ortaya çıkardığı kanısındayım. Yani kadınların sürekli korunması gereken varlıklar olarak ele alınması, onları bir yandan bu pozisyonda sabit tutuyor, ikincil konumlarını devam ettiriyor. Devlet de zaten kadınları korumacı yasaları patriyarkal sisteme balans olsun diye değil, kadınları korumaya muhtaç gördüğü için ve daha önemlisi kadınları aile kurumuna daha da mahkum kılmak için yapıyor. Kadınlar babaları, kocaları üzerinden sosyal hak elde ediyorlar.

Elbette kadınların mevcut eşitsiz koşullardaki somut durumunu göz ardı edemeyiz. Zaten bu yüzden de feminist hareket, heteroseksüel evlilikte kadının konumunda olduğu gibi kadınlar lehine bir iyileşme talep ediyor. Ancak aynı zamanda bizzat bu eşitsiz koşulları ortaya çıkaran dinamikleri yıkma ufkumuzun da olması gerekiyor. Bu eşitlik/farklılık çelişkisi diye de tabir edilen aslında bildiğimiz bir tartışmayla ilişkili ve ikisinden sadece birini seçmek zorunda değiliz elbette. Ancak korumacı politikalar ile özgürleşme ufku arasındaki gerilimi düşünmek, bunu nasıl aşacağımıza kafa yormak önemli. Bu noktada korumacı siyasetleri ne pahasına, neyin karşılığında, ne amaçla savunduğumuzu her zaman akılda tutmamız gerekiyor. Zaten eğer kadınları erkeklerden koruyacaksak öncelikle evlilik kurumuna karşı çıkarız. Kadınların ayrı tuvaletlere sevk edilerek erkeklerden korunması fikrinin benim feminist özgürlük tahayyülümde yeri yok açıkçası. Kadınlık pozisyonunun sürekli korunacak bir pozisyon olarak tutulmasının da özgürleştirici bir yanını göremiyorum. Bu demek değil ki mesela nafakaya karşı çıkalım ama nafakayı savunduğumuzdan daha fazla heteroseksüel evliliğe karşı çıkalım.

Aynı nakarat

Yazının temel iddialarından biri ise aslında çok bildik bir hikayeye dayanıyor. Sınıf siyasetinden, devrimci teoriden vazgeçilip söylem merkezli politikanın solun merkezine oturmasıyla, işte neoliberalizmle ve adeta neoliberalizmin ajanları olan trans aktivistler aracılığıyla kuir teori feminizmi temellük ediyor. Daha önce bu hikayenin feminist hareket, sonrasında LGBTİ+ hareketi versiyonlarını belirli sol gruplar tarafından bolca duymuştuk. Küçük burjuvalar, kapitalizmin artıkları, yok emperyalizmin oyunu vs. Bu hareketlerin sınıfsal sömürünün dışında ya da beraberinde başka tahakküm/ sömürü biçimlerini de mesele ettikleri, zaten cis hetero erkeklerin domine edegeldiği parti ve sendikalarda kendilerine yer bulamadıkları ve bu sebeplerle de kendi öz örgütlerini kurduklarından bahsedilmiyor; sınıfı böldükleri ya da zaten sınıftan kaçtıkları söyleniyordu. Tabii sınıfı bölen asla erkek egemenliği olmuyordu. Böylelikle erkeklerin kendi üzerlerine düşünmesine de gerek kalmıyordu. Kendi öz örgütlerini kuran feminist ve LGBTİ+lar zaten yeterince sosyalist, Marksist vs. olmadıkları için bunu yapıyordu. Aslında son yıllarda solcu cis hetero erkekler bile bu anlatıyı bir parça bırakmaya ve feminist eleştiriye kulak vermeye başladılar, daha doğrusu zorunda kaldılar. Ama ne hikmetse kendi bakışının Marksist feminist olduğunu iddia eden yazar, aynı serinin devamını bu sefer trans aktivizmle neoliberalizmi özdeşleştirerek yapıyor ve belli ki bu eski teraneyi devam ettirmeyi de çok akıllıca bir keşif sanıyor. 

Bu trans dışlayıcı pozisyona karşı yapılan eleştiriler de, yazarın da addettiği üzere “linç ettirme” ya da “cadı listeleri hazırlama” olarak addedilip bertaraf edilmeye çalışılıyor. Zaten tartışmanın en başından beri bu kavramlar, ortaya çıktıkları eşitsiz güç ilişkileri yok sayılıp içleri boşaltılarak TERFlerin sözüm ona mağduriyetlerinin anlatılabilmesi için pervasızca kullanılıyor. Linç, beyazların siyahlara uyguladığı sistematik şiddetti, cadı avı erkeklerin kadınlara. Ama şimdi her nasılsa ikisi de, TERFlerin kendilerine yapılan itirazlara karşı kullandığı bir mağduriyet zırhına dönüştürülebiliyor. Hadsizlik bununla da kalmıyor. Dünyanın neresinde olursa olsun işçiler, kadınlar, ezilenler haklarını kazanırken ve bu da pek tabii ki o mücadelelerin bir kazanımı olurken iş LGBTİ+ hareketine gelince her ne hikmet ise onlar hak kazanmış olmuyor, hak onlara teslim edilmiş oluyor,  çünkü zaten bunlar hak da değil, neoliberalizmin bir kandırmacası, ABD’nin bir oyunu. Bu devlet odaklı yukarıdan tarih anlatısına göre ileri kapitalist ülkelerdeki işçilerin kazanımları da yine kapitalizmin işine geldiğinden oluyor olmalıydı. Ama bu komplocu bakış LGBTİ+ hareketi söz konusu olunca devreye giriyor. Bu haliyle de malum medyanın söylemlerinden bir farkı kalmıyor.

Varlık zaten “zorunlu heteroseksüelliği” modernleşmenin bir “kazanımı” olarak görüyor. Bu önermenin anakronik, tarihçileri çileden çıkaracak karakterini bir kenara bırakalım.  “Şimdiyse neoliberalizm, modernleşmenin bütün kazanımlarını tek tek yıkarak ilerliyor ve bu süreçte zorunlu heteroseksüelliğin tasfiyesi pek de sürpriz değil” diye hayıflanıyor. Heteroseksüellik bir yerlerde tasfiye edildi ya da hali hazırda tasfiye ediliyor da bizim mi haberimiz yok? Bin bir mücadeleyle elde edinilen eşcinsel çiftlerin evlilik hakkının tanındığı bazı ülkeleri mi kastediyor yoksa yazar? Marksist feminist bakış iddiasında olan yazarın, bu yasaların geçmemesi için uğraşan (aşırı) sağ partilerin sözcüleriyle tam da aynı şeyi söylüyor olması manidar. “Fakat bu tasfiye, patriyarkadan özgürleşme anlamına gelmiyor” diye de ekliyor Varlık. Çünkü ona göre “heteroseksüel yasayla patriyarkanın hiçbir zorunlu ilişkisi yok”. Varlık’ın aralarında zorunlu bir ilişkinin olmadığını öne sürdüğü heteroseksizm ile patriyarkanın nasıl birbiriyle iç içe gecen, birbirinden beslenen ve hatta bağımsız olarak anlaşılamayacak sistemler olduğunu analiz eden koskoca bir feminist literatür var. Ancak bu yazının konusu olmadığından sadece şunu söylemekle yetinelim: heteroseksist aile yapısı kadınları patriyarkal sistem içinde tutarak erkek tahakkümünün yeniden üretilmesini sağlayan en güçlü kurum olmakla kalmıyor, dünyanın her yerinde eşcinsellerin ve lezbiyenlerin yaşamlarını değersizleştirmeye de devam ediyor. Bu ikisinin birbirinden bağımsız olduğunu varsaymak en basit bir akıl yürütmesinin dahi askıya alınması demek.

Kabul edilmeyen ayrıcalıklar

Varlık’ın ayrıcalık meselesine yaklaşımının ne kadar sorunlu olduğunu da belirtmek gerekiyor. Feminizmin yada ırkçılık karşıtı hareketlerin, ezen gruplara ait bireylerin ekonomik, sosyal, kültürel vs. ayrıcalıklara sahip olmalarına yaptığı vurgu tam da ezme/ezilme, iktidar ve sömürü ilişkilerinin sonuçlarını görünür kılmak içinken, yazarsa bunu bir tehdit olarak algılıyor. Belli ki bu ayrıcalık meselesini hiç anlamamış, anlamamaktaki ısrarını da solculuktan sayıyor. Ona göre karşı tarafa “ayrıcalıklısınız” diyenler aslında kendileri ayrıcalık istiyor, sonra alınca da öbür tarafın tepesine çıkma niyetindeler. Oysa, feminist bakış açısıyla söyleyecek olursak, patriyarka erkeklerin ayrıcalıklarının yeniden üretilerek sürdürülmesini sağlayan dolayısıyla sosyal bir grup olarak erkeklerin çıkarlarına hizmet eden sistemin ta kendisi. Bir kadın olarak bunu tespit etmek, ayrıcalık istemek anlamına gelmiyor. Fakat ayrıcalıktan bahsetmek yapısal eşitsizliklerin kimi bireyleri maddi ve manevi birçok imkandan mahrum bırakıp diğerlerine bu imkanları altın tepside sunduğunu göstermeyi sağlıyor. Keza heteroseksüel olmak, vatandaş Türk olmak, iyi kabul edilen bir eğitim almış olmak söz konusu kişi her ne kadar sosyalist, feminist vs. olsa da bunları olmayanlara göre o kişilere kimi ayrıcalıklar sağlıyor. Bu kadar basit bir fikrin sanki neoliberalizmin karmaşık teorik bir buluşuymuş gibi sunulması komik.

Yazara göre “ayrıcalık kavramı… özgürlükleri bir grubun, bir diğerinin tarihsel kazanımlarını sorunsallaştırması olarak kodlayabiliyor. Ayrımcılık kavramı sadece ezilenleri piyasada dövüşmeye çağırıyor, kaynakları bölüştürmüyor”. Yazarın savunduğunun aksine, karşıdakini ayrıcalıklarının farkına varmaya davet etmek, karşıdakinin “tarihsel kazanımlarını sorunsallaştırma” filan değil. O zaman Türk olmaktan dolayı sahip olduğumuz ayrıcalıklar, biz Türklerin Türkler olarak tarihsel kazanımlarımızdan mı ileri geliyor ki, mesela bir Suriyeli göçmenin özgürlük talebi, biz Türklerin tarihsel kazanımlarını sorunsallaştırıyor olsun? Bu akıl yürütmeye göre bizim de Türkçü olmamız gerekiyor o zaman ya da Türklerin Suriyelilere göre bir ayrıcalığı olduğunu zaten hiç kabul etmememiz. Toplumda heteroseksüel olmanın sağlığa, eğitime, işe, sosyal haklara erişim konularında eşcinsel olmaya göre açık ayrıcalıkları var. Bu bir heteroseksüelin bir eşcinselden doğrudan bir çıkarı olduğu anlamına gelmiyor, ancak her heteroseksüelin heteroseksüel olarak heteroseksizmden çıkarı olduğu anlamına geliyor. Bu ayrıcalıkları inatla görmemek, tartışmaya açanları tehdit algılamak hatta onları ayrıcalık isteyenler olarak lanse etmeye çalışmak; ayrıcalıklı olan birinin elindekini de kaptırma korkusu olsa gerek. Bu, “ya kadın hakları var da, niye erkek hakları yok?” yollu erkeklerin komik sandıkları şakalarını andırıyor. Kendi ayrıcalıklarını asla görmeyen, aksine esas kendini mağdur gösteren bu bakış; biraz da “işçinin memurun hali yine iyi” diyen esnafı, “bizim temizlikçinin iki evi varmış” diye hayıflanan şirket çalışanını, “bu Suriyelilerin durumu bizden iyi vallahi” vs. diyenleri hatırlatıyor.

Varlık da bu ayrıcalık hususunda yine bir itibarsızlaştırma taktiği olarak olmadık şeyleri üst üste bindiriyor. “İslamcı kadınların görünürlük talepleri” ile baş örtüsü mücadelesinin kastedildiği anlaşılıyor. Yazara göre “küresel elit feministler”, gelecek tehlikeyi tahayyül edemedikleri için bu talebe destek verdi. “İslamcı kadınlar” ise sadece “sınıfsal yükseliş ve ayrıcalık” istiyordu ve korkulan (yazar içinse beklenen) oldu,  buradan üst sınıf dinci bir kadın tipi oluştu. Sonunda yazarın haklı çıktığı, çarpıtmalarla dolu bir korku siyaseti kıssası daha. Öncelikle başörtüsü yasağına karşı mücadeleye destek veren feministler tüm “İslamcı kadınları” işçi sınıfından sandığı için destek vermedi. Başörtüsü yasağının kadınların kamusal alana çıkmasına engel olduğu, bu kadınlara karşı açık bir cinsiyetçi uygulama olduğu için yasağa karşı çıktılar. Ayrıca baş örtüsü mücadelesini yürüten kadınların tümünün yine toptancı biçimde “sınıfsal yükselme peşinde İslamcı kadın” ilan edilmesini ne yapmalı? Baş örtüsü takan herkesin “İslamcı kadın” addedildiği bir paketle karşı karşıyayız. Bu anlayışa göre işçi eylemlerinde sıklıkla gördüğümüz türbanlı kadınlar da sınıf atlama derdindeki İslamcılar olsa gerek. Bu kadınlar feminist olamaz mı, başka ideolojileri savunamaz mı? Kaldı ki mücadeleyi yürüten kadınlar içinde Müslüman feministler de vardı, ama yazarımızın onları feminist sayacağına pek ihtimal vermiyorum. Peki neden tüm bunları anlatıyor Varlık? Kıssadan hisse şöyle: “şimdi de trans kadınları savunursak bu sefer de onlar sınıf atlama hevesiyle tepemize çıkacak”. O tabii yine yaklaşan tehlikenin farkında.

“İşleri karıştıran hep bu kuir!”

Zaten Varlık’a göre “olan bitene Marksist Feminist bir lensten bakınca tablo çok da karmaşık değil”. Ne farklı tahakküm ilişkilerinin nasıl iç içe geçtiği üzerine kafa yormuş ne de Kemalist bakış açısının ötesine geçip içinde bulunduğumuz zamanı kendi özgün şartlarıyla düşünmeyi denemiş. Kendinden emin, halinden memnun. Ah bir de kadın performansı sergileyen erkekler olmasa! Çünkü işleri karıştıran tek unsur trans aktivizmin beyana dayalı cinsiyet talebi. “Trans bireylerin bütün varoluşları şu günlerde kuir paradigmanın kavramsal dünyasına asimile edilmiş durumda, ki bu işleri fena halde zorlaştırıyor” diyor yazar. Yazar basitleştirilmiş toptancı dünyasında; sınıf, cinsiyet ve ideolojilerden sabit bloklar oluşturmuş, yerlerinden oynasınlar istemiyor; hem bu haliyle tablo hiç karmaşık da olmuyor.

İlk basitleştirme; trans aktivist= non-binary=kuir teori = sol liberalizmin birbirinin yerine kullanılıp aynı şeylermiş gibi sunulması. Yani yazının ana konusu olan mesele dahi, sırf yarattığı hayali düşman istediğinden farklı bir yüze bürünmesin diye çarpıtılarak tarif ediliyor. Hadi kuir teori diye yekpare bir şey olduğunu kabul edelim. Trans aktivistlerin hepsi kuir mi? Hayır. Cis kadın kuirler yok mu? Var. Kuir teorinin feminizme, zaten çoğunlukla feminizmin içinden yönelttiği eleştiriler ile belli bir politik mücadele biçimi arasında zorunlu bir ilişki var mı? Yok. Peki niye bu ısrar? Toptancılık devam ediyor. Baş örtüsü mücadelesi = İslamcı kadın= dinci üst sınıf kadın ve bunlara özgürlük diye elini veren kolunu kaptırır akıl yürütmesi. Sonrasında trans aktivizm ve baş örtüsü mücadelesi arasında yapılan analoji üzerinden de translara potansiyel iktidar sahipleri olarak yaklaşalım diyor. Politik bilim kurgu janrında ödüle layık bir senaryo.

Ancak bu toptancılıklar kaba saba, güya bütüncül analiz yapmaya yarıyor da, gerçekliği anlamamıza hiç yardımcı olmuyor. Adeta “kadın kadınlığını erkek erkekliğini bilsin, biz de ağız tadıyla feminizmimizi yapalım” diyen yazar için, cinsiyet konumlarının başka iktidar ilişkileriyle beraber düşünülmesi gerektiği fikri pek kabul edilebilir görünmüyor. Yoksa keşke tabii fabrikada sömürülen işçi adam, aynı zamanda evde karısını döven adam olmasa, aynı adam Suriyeli işçiyi kendine tehdit de görmese, işler de karışmasa. Ama öyle değil. İşçi sınıfı arasında da milliyet, cinsiyet, alınan ücret, yapılan işe toplumsal olarak verilen değer vs. üzerinden farklılıklar var. Kadınların arasında da başkaca farklılıklar. Ne işçileri ne de kadınları bölen ise kendi aralarındaki bu farklılıklar değil, aksine bu farklılıkları görmeyi reddeden bakış. Biz bu farklılıkları yok sayınca yok olmuyorlar çünkü. Varlık ise bunlardan hiç bahsetmiyor. Zira onun basitleştirilmiş iktidar ilişkileri perspektifinden zaten bu sorunlar hiç görünmüyor.

Özetle Marksist feminist bir bakışla yazıldığı iddia edilen bu yazı, ne Marksist ne feminist ve pek tabii ki ne de Marksist feminist; yeri gelince Kemalist, her daim devletçi, güvenlikçi, gelenekselci ve reaksiyoner, devrimci bir ufkun olmadığı bir vasatlık. Böylesi komplocu, korku siyasetine dayanan, kadınların failliğini hiçe sayan devlet odaklı bir anlayış; kadınların özgürleşme, kendilerini gerçekleştirme mücadelesini anlayabilmekten de çok uzakta. Neyse ki feminizm kolonlarına yaslanıp sığındığımız bir mabet değil, her gün söküp yeniden kurmaya hem ihtiyacımızın hem de gücümüzün olduğu bir politik mücadele silahı, bize yol gösteren fikir ve pratikleri yazdığımız bir rehber. Bu anlamda trans kadınların yürüttüğü teorik/politik tartışma da yazarın bizi inandırmaya çalıştığının aksine feminizm için gerekli ve bir o kadar da öğretici. Çünkü kadın kategorisine dayanarak taleplerde bulunup siyaset yapmak ile bu kadın kategorisinin de parçası olduğu cinsiyet sistemini aşma tahayyülü arasındaki gerilim üzerine kafa yormak tam da feminizmin işi. Kadın kategorisinin kurgusallığı ile tarihsel özneler olarak kadınlar arasında çelişki gibi görünen cinsiyetin bu “iki anlamlılığı” feminizmi geçersizleştiren bir şey değil; tersine feminizmi öznesi üzerine düşünmeye, onu hem eleştirel hem de öz eleştirel olmaya zorlayan; dolayısıyla tam da gücünü aldığı hareket noktası.

Kaynak: https://www.kaosgl.org/gokkusagi-forumu-kose-yazisi/marksist-feminist-iddia-altinda-bir-terflik-savunusu

Antikapitalist Strateji ve Örgütlenme Sorunu – Julia Camara

Ne kadar zaman geçerse geçsin veya tarihin sona erdiği ne kadar sık ilan edilirse edilsin, sosyalist strateji ve örgütlenme üzerine tartışma hep geri dönmektedir. Bu kurucu sorun işçi hareketi on dokuzuncu yüzyılda henüz başladığı sırada rüşeym halinde belirmiş ve Lenin kendi perspektifini “plan olarak taktikler” şeklinde betimlediğinde ve devrimciler sosyal demokrasiyle Birinci Dünya Savaşı sırasında yollarını ayırdıklarında Lenin tarafından açıkça ortaya konmuştur[1].

Örgütsel sorunlar ile stratejik sorunlar ayrı düşünülebilecek olsalar da gerçeklikte (ve kaçınılmaz olarak teorik düzeyde) kendilerini birbiriyle ilişkili olarak gösterirler. Bu nedenle, bunlardan birini sistemli bir biçimde açıklamak için ikisini birden ele almak gerekir. Yirminci yüzyıl boyunca çeşitli bileşimler ve konjonktürel içerimler, devrimci örgütü neyin tanımladığı gibi, çokça tartışılmış reform mu yoksa devrim mi gibi, Halk Cephesi ve Birleşik Cephe oluşumları gibi, öncü partilere karşı kitle partileri, bir taktik olarak antrizm gibi ve Ayaklanmacı Genel Grev ile Uzatmalı Halk Savaşının sadece ikisini oluşturduğu büyük stratejik hipotezler gibi birçok tartışmanın ve somut formüllerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu metin bunların her birini gözden geçirmeye çalışmaktan çok, kendimizi teorik olarak ve siyasi pratiğimiz içinde yönlendirmemizi sağlayacak bazı temel araçlar sunmaktadır.

Bu kafa karıştırıcı zamanlarda, siyasi ufuk bulanıklaştığında, buna odaklanmalı ve biraz amaç netliğine ulaşmak için kendimizi nasıl örgütleyeceğimize kafa yormalıyız.

Bazı Temel Kavramlar

Stratejik kavrayışımız, başka fikirlerin üzerinde düzenlenebileceği bir teorik temel sağlayabilecek zorlu deneyimlerle geliştirilmiş birçok kavram dikkate alınarak güçlendirilebilir.

1915’te, İkinci Enternasyonalin Çöküşü sırasında, Lenin bir devrimci kriz kavrayışını geliştirmeye başlamıştı. Lenin’in kavrayışı “duruma yukarıdakilerin katlanamadığı, aşağıdakilerin katlanmayacakları, ortadakilerin ise tereddüt içinde kalıp aşağıdakilere doğru meylettikleri” bir durum şeklinde popülerleştirilmiştir ki böyle bir durum aynı zamanda bir ulusal siyasi kriz olarak meydana gelen konjonktürel bir toplumsal ilişkiler krizini varsayar. Bu kavrayış, devletin ve sistemin bütününün savunmasız hâle geldiği, dolayısıyla devrilebileceği tikel ve görece istisnai şartların olduğuna vurgu yapar. Etkenlerin bu şekilde bir araya gelişi öyle herhangi bir zamanda olmaz, dolayısıyla sınıf mücadelesinde bir ritim, krizin siyasal bir görüngü olarak anlaşılması açısından düşünülmesi gereken kesikleri ve süreksizlikleri içeren bir ritim vardır.

Lenin’in ikinci kavramı siyasal olay’dır. Lenin bir krizin belli sayıda olay tarafından tetiklenebileceğini, yani kapitalist sisteme içkin çelişkilerin tamamının kendisini, ilk bakışta önemsiz çatışmalar gibi görülebilecek hadiselerde yoğunlaşmış bir tarzda gösterebileceğini kavramıştı. Mesela öğrenci isyanlarının, demokratik taleplerin, kadın seferberliklerinin ve ulusal çatışmaların krizleri tetiklediğine tanık olduk. Bu basınç ve patlama uğrakları Lenin’in siyasal olaylar olarak adlandırdığı şeyi tanımlar. Bu tür olayların nasıl saptanacağını, çelişkilerden nasıl faydalanılıp bir krizin nasıl muzaffer biçimde çözüleceğini bilmek bilinçli müdahaleyi, yani politik örgütü gerektirir. Çünkü strateji tartışmaya başladığımız zaman bu zaten inisiyatif, karar-verme, net bir proje, emekçi sınıflar içinde örgütlenme ve belli bir güç dengesi anlamına gelir.

Siyasal zaman da bu nedenle ilerlemeye doğru çizgisel tarzda yol alan bir zaman değil, tersine, krizlerle ve normallikte kesintilerle belirginleşen, hazırlıklı olanların ve kendisine nasıl yaklaşılacağını bilenlerin önünde imkânlar açan kırılmış zamandır. Fransız devrimci sosyalist Daniel Bensaïd boş, tektürel (homojen) zamandan ve yoğun zamandan bahseder. Yani hiçbir şeyin olmadığı dönemler ve zamanın birdenbire hızlandığı ve birçok şeyin hepsinin birden olduğu dönemler vardır[2]. Devrimci politika bu tür siyasal zamana hâkim olma ustalığını, hızla değişen olaylara nasıl tepki verileceğini bilme ustalığını, Troçki’nin söylediği gibi “kitlelerin kendi kaderleri üzerinde hükümdarlık alanına zorla girmesi”ne hazırlanmayı gerektirir[3].

Stratejiye Dair

Radikal sol üzerine tekrarlanan tartışmalardan biri bir siyasi partiye mi yoksa bir kitle hareketine mi ihtiyacımız olduğu sorusu etrafında dönmektedir. Veya politik örgüt (parti) ile bir yüzyıl önce işçi hareketi olarak adlandırılan toplumsal hareket arasındaki ilişki nedir sorusu etrafında.

Gerçek dünya sorunlarını siyasi mücadelenin kıyısına itme yolunda bürokratik ve popülist girişimlere ve siyasetin toplumsal mücadele içinde çözünebilir olduğunu iddia eden post-otonomi teorisyenlerinin atıp tutmalarına rağmen açık olan şu ki toplumsal ve siyasi mücadeleler kendi tikel ritimlerine, karakteristiklerine ve gerçekliklerine sahip olsalar da aynı çabanın birbiriyle derinden ilişkili iki yönünü oluştururlar.

Doğru kavranmış siyasi mücadele toplumsal mücadelenin uzatılmasına veya yoğunlaştırılmasına indirgenemez. Siyasi mücadele açık konuşmak gerekirse iktidar için mücadeledir. Kaba veya “oy avcısı siyaset esnafının” kullandığı anlamda değil, en derin boyutunda. Antikapitalist ve devrimci bir stratejiyi inşa etmek iktidarın işçi sınıfı tarafından zapt edilmesinin mümkün olduğuna inanmayı gerektirir. Aksi halde sosyalist siyaset, kendisini (en iyi durum senaryosunda) tüm dönüştürücü hedeflerin terk edildiği günlük direnişin desteklenmesiyle sınırlayarak, sonuçta kaçınılmaz olarak başka bir yöne sapar.

Devrimci bir strateji devrimin güncelliği anlamına gelir[4]. Devrimin hemen yarın olacağı anlamında değil, sadece çağımızda devrimin mümkün olduğu anlamında. Devrimin güncelliği beraberinde bir öngörerek hazırlanma duygusunu, devrimi şimdiki zamana çekme ve şimdiki zamanı devrime götürme duygusunu getirir. Devrim bu bakımdan bizim bugünkü eylemlerimiz için düzenleyici bir ufuk işlevi görür; eğer devrim baştan itibaren siyasi ufkumuzun bir parçasını oluşturmazsa, ona yaklaşmamız pek olası değildir. Burada, kolektif kapasitemizi sınanacak stratejik hipotezler geliştirmeye adamamız gereken stratejik bir sanat olarak siyaset alanına giriyoruz[5]. Siyasi mücadele ne hayallerle ne de doğaçlamalarla iş görür; siyasi mücadele tersine güçlü bir hipoteze, başka bir deyişle sağlam temelli bir bahse dayanmalıdır. Bununla birlikte herhangi bir hipotez, ne kadar güçlü bir şekilde araştırılmış ve hazırlanmış olursa olsun, yine de bir bahis olmaya devam eder. Dolayısıyla, gerçeğe stratejik olarak yaklaşmak, bir garanti olmasa bile, zafer için bir ön koşuldur.

Siyasi mücadeleyi bu şekilde anlamak (devrimin güncelliği, düzenleyici bir ufuk olarak devrim, gerçeklik karşısında doğrulanan stratejik hipotezlerin geliştirilmesi) beraberinde iki birbiriyle ilişkili erdem getirir. Bunların ilki aşamacı bir siyasi mücadele görüşünden kurtulmaktır. Ki bu görüş klasik sosyal demokrasiye ait, görmüş olduğumuz gibi kırılmış siyasal zamanın gerçekliğine karşılık gelmekte başarısız olan bir tarihsel zaman kavrayışından mirastır. İkinci erdem ise bunun bizim, krizleri öngörmek, yoldaki çatallanmalara ve keskin virajlara hazırlanmak için bu kırılmış zamanın özgül ritimlerine başarıyla cevap vermemize olanak tanımasıdır.

Gelecek bu açıdan bakıldığında, basitçe bir sebepler zincirinin kaçınılmaz sonucu değildir. Aksine, geleceğin kendisi bize şimdiki zamanda bir kararı ya da ötekini seçmemize neden olan bir sebep, siyasi pratiğimizin düzenleyici ufkudur. Buna karşılık, şimdiki zamanı tahayyül etme yeteneğimiz geçmişi anlayışımız tarafından koşullanır (belirlenmez). Her şeyin kaçınılmaz olarak öyle olduğu, hiçbir şeyin başka türlü olamayacağı düz çizgisel (teleolojik) siyasetten kaçış, koşullanmayı belirlenmeyle karıştıran ve tarihin öznel etkenini ortadan kaldıran mekanik katılıktan kaçış stratejik düşünme açısından zorunlu bir ön koşuldur. Bensaïd bu algıyı her zaman sevdiğim şu cümleyle ifade etmiştir: “Geçmiş hiç gerçekleşmemiş şimdiki zamanlarla doludur.”

Büyük harfle Tarihi, o tarih çoktan meydana geldikten sonra bir kaçınılmazlık olarak yazanların tersine, Bensaïd ‘in bir gerçek olasılıklar yelpazesinin olduğu (ve bunun geçmişte de hep olduğu) önermesinin izinden gitmeliyiz. Bunlardan birinin sonuçta gerçekleşip gerçekleşmeyeceği esas olarak güçlerin korelasyonuna ve sınıf mücadelesinin düzeyine bağlıdır. Franco’nun faşist rejiminin son bulmasının ardından İspanya’da demokrasiye geçişin tipik anlatıları ve sık sık övülen Pactos de la Moncloa olmuş olanın, muhtemelen olabilecek yegane şey olduğu için vuku bulmuş olduğu söyleminin, belirli bir anda aynı şekilde mümkün başka sonuçları kısa devreye uğratmaya katkıda bulunan siyasi kararları ve eylemleri nasıl karartmış olduğunun iyi bir örneğini sunar.

Burada, bir yolu ya da diğerini zorlamak üzere örgütlenerek strateji alanına gireriz. Herhangi bir hipotezin doğru olup olmaması, başka şeylerin yanı sıra, tarihsel deneyim birikimine, güçlerin korelasyonuna, ulusal durumu tahlil yeteneğine, devletin gücüne, bir sosyalist örgütün kitle hareketi içinde örgütlü olmasına ve bu hareketle bağlantısına bağlı olacaktır. Ki bütün bunları hesaba kattıktan sonra yanılmak her zaman mümkündür.

Devrimci solun geleneklerinde, strateji militanların üzerinde bir araya getirildiği, örgütlendiği ve eğitildiği temeldir; strateji burjuva siyasal iktidarını devirmeyi hedefleyen bir projedir. Ve eğer siyaset iktidar için mücadeleyse, bu bir çoğunluk oluşturmak için çalışmak anlamına gelir. Başka bir deyişle, yalnızca kitleden farklılaşmakla kalmayıp, ona katılmak iradesine sahip olmak anlamına gelir. Salt alternatif bir siyasi ifade değil, Gramscici anlamda bir karşı-hegemonya projesi inşa etmek için hep farklı olma (ve kimse biz anlamıyor diye yakınma) azınlık kaderciliğini bırakmak anlamına gelir. Güçlerin korelasyonunu tersine çevirmeye çalışmak, her stratejik düşünmenin altında yatan sorunlardan biridir ve olası tek yöntem, deneyim biriktirme ve hataları düzeltme ruhu ile aşılanmış deneme yanılmadır. Burada işin içine örgütün rolü girer.

Örgüte dair

Lenin’e dönersek, onun başlıca katkılarından bir diğeri sınıf ile parti arasındaki sınırlandırmaydı. Ne Yapmalı?’dan başlayarak bu ikisi arasındaki tipik birbirine karıştırmayı açıklığa kavuşturmuştu: Parti sınıfın kendisine eşit değildir; o sadece, belli bir bilinç düzeyine sahip ve stratejiler üzerinde geniş anlamda mutabık bireylerden oluşan bir gruptur. Bundan kaynaklanan ve son yüzyıl boyunca solda tekrarlanan tartışmalara yol açan iki sorundan biri bir öncü partinin tasarımlarına ilişkin tartışma, ikincisi ise bu tür bir parti için diğerlerinden daha faydalı modeller olup olmadığı sorusudur. Buna daha sonra döneceğiz. Gerçek şu ki Lenin devrimci örgütün sınıfı bir bütün olarak temsil ettiğini hiçbir zaman iddia etmemiştir. Tersine, devrimci örgüt işçi sınıfının dönüştürücü gücünün optimum hâle getirilmesi için bir araç olarak hizmet edebilecek sınıf-tabanlı bir projeyi temsil eder.

Bundan çıkan önemli bir sonuç şudur: Eğer parti sınıfa göre sınırlıysa, birden çok partiye yer olmalıdır. Çoğulculuğun savunulması zorlu yirminci yüzyıl boyunca tüm devrimci Marksist hareketler için sarsılmaz bir ilke olmuştur. Bu en başta, sosyalist demokrasi ancak pratiği yapılarak öğrenilebileceği için doğrudur. İkinci olarak ki bu hiç de önemsiz bir sorun değildir, çoğulculuk kaçınılmaz değildir. Ne demek istediğimi açıklamaya çalışacağım.

Troçki partilerin, belli sınıfları veya sınıf kesimlerini temsil etme konusunda iyi bilinen özlemlerinin yanı sıra aynı zamanda ideoloji ve stratejik yönelimlerin de taşıyıcısı olduklarını öne sürüyordu. İşçi sınıfının ideolojik tektürelliği (homojenliği) imkânsız olduğundan ve kapitalizmin bizzat kendisi bunu teminat altına aldığından bu böyle olmak zorundadır. Bu gerçeklik ilk bakışta hâkim sınıfın bilinçli ve yoğun manipülasyonuna dayanmasa bile, ezilenlerin bilinçliliği üzerinde etkili olan ekonomik ve toplumsal mekanizmaların doğrudan sonucudur. Kitleler arasında genel sınıf bilincinin gerçekleşmesi ancak bir devrimci süreç sırasında ve o zaman dahi içinde çelişkiler barındırarak ortaya çıkar. O nedenle çoğulculuk yalnızca demokratik bakımdan arzu edilir olmakla kalmaz, aynı zamanda kaçınılmazdır da. Eğer kelimenin gerçek anlamında devrimci örgütler ideolojik-stratejik bahisleri ifade ediyorlarsa, o zaman birden fazla örgütün (ve bunların arasında rekabetin) varlığına hazır olunmalıdır.

Öncü kavrayışına ilişkin olarak, partinin sınıfa göre Leninist sınırlandırılması çok sık bir toptan ayrılma, yani aydınlanmış bireylerden oluşan sözde öncü grubun gerçek kitle hareketinden yalıtılması olarak yanlış anlaşılmıştır. Bolşevik Parti tarihinin bizzat kendisi, kendini öncü ilan etmek diye bir şey olmadığını tanıtlar. Tersine, öncü olarak eyleme tarihsel hakkı, Ernest Mandel’in dediği gibi, kazanılmalıdır. Ve bu hak ancak kitle hareketinin merkezinde yer alarak kazanılabilir. Bu pozisyon işçi sınıfının kitlesinin mücadelesinden kaynaklanmadıkça, kimse ne önder olabilir, ne de önder rolü oynayabilir.

Devrimci solun tarihinde en iyi teorisyenler her zaman önderler olmuştur ki en iyi önderlerin birçoğu da önemli teorik katkılar yapmıştır. Birkaç isim verecek olursak, Lenin, Gramsci ve Bensaïd’in bizzat kendisi buna örnektir. Aynısı Che Guevara gibi pratik önderlikleriyle tanınan kişiler için de geçerlidir. Kaldı ki Che’nin teorik üretimi genellikle düşünüldüğünden daha fazladır. Bu da partinin yani politik örgütün teori ile pratik arasında nasıl bir dolayım rolü oynadığını gösterir.

Parti stratejik hipotezlerin, öyle desteksiz değil, üyelerinin bileşik tarihsel deneyim birikimlerine dayanarak geliştirildiği araçtır. Bu biriktirilmiş deneyim – ve bu deneyimin, kendileri de farklı mücadelelerde yer alıp bu mücadelelerden öğrenen parti militanları tarafından özümsenmesi – örgütü iki yönlü bir aktarma kayışına dönüştürür. Parti bu bakımdan, kitle devrimci eyleminin üreticisi olduğu kadar, aynı zamanda ürünüdür.

Politik örgüt kavrayışımızın (partiyi teori ile pratik arasında dolayımlayıcı bir güç olarak doğru biçimde kavradıktan sonra) ikinci kritik yönü siyasi stratejidir. Stratejik bir parti, kitleleri eğitip onlara eşlik etmekle kalmayan, aynı zamanda ileri hamleleri ve geri çekilmeleri örgütleme, mücadeleden kaynaklanan ritimlere ve uğraklara bağlı olarak rota düzeltmeleri yapma yeteneğinde olan bir partidir. Yani, kırılmış, siyasal zamanda nasıl hareket edileceğini kavrayan bir partidir.

Son olarak, parti Gramsci’nin sivil toplum olarak adlandırdığı kesim içindeki ast sınıflara dayanan bir çeşitli örgüt biçimleri galaksisinden oluşan bir tarihsel blok içinde ilk planda bir rol oynamalıdır ki bu operasyon daha önce bahsettiğimiz, siyasal alandan ayrı bir düzey olan, toplumsal düzeyde gerçekleşir. Bu tarihsel bloka göndermede bulunurken, tikel çıkarları aşan, kendisinin bilincine varıp, egemen güçlerin karşısına çıkaran bir kolektif iradeyi tanımlamak için eşgüdüm (İspanyolca articulación) terimini kullanırız. Partinin görevi, ortak bir vizyon ve stratejik hipotez sunan örgütlenme merkezleri (centros de anudamiento) yaratarak bu eşgüdüm sürecini kolaylaştırmaktır.

Bu, ki bunu vurgulamak önemlidir, mücadeleye dışsal bir proje gerçekleştiren bir siyasi önderlik kurmak anlamına gelmez. Mandel’in bir öncü önderlik etme hakkını kazanmalıdır, bu hakkın ona ait olduğu kitleler tarafından tanınmalıdır sözünü hatırlayalım. Ayrıca politik örgütlerin bir çoğulluğu söz konusu olduğuna göre, aynı zamanda ideolojik tartışmaların ve rakip stratejik hipotezlerin ancak gerçeklikte kanıtlanabileceğini de anlamamız gerekir. Eğer rekabet hâlindeki örgütler kitle hareketleri içinde kök salmamışlarsa bu imkânsız bir şeydir. Parti o zaman bir tarihsel blokun siyasi önderliği olarak belirir ancak parti bu konuma, hedefi kitleler tarafından kendi hedefleri olarak kabul edilip benimsendiği için ulaşır.

Bu noktaya varınca, tekrar gözden geçirelim. Şimdiye kadar hep parti ile politik örgütten sanki bunlar her zaman eşanlamlıymış gibi söz ediyorduk. Ancak, partinin yanı sıra politik örgütün başka biçimleri olduğu açıktır.

  1. Parti biçimi üzerinde tartışmada genellikle karşımıza çıkanlar ise tersine, aynı şekilde ideolojik sınırlar ve stratejik hipotezler temelinde örgütlenmiş olmakla birlikte parti değil lobi işlevi gören siyasi gruplar olmaktadır. Bu örgütler genellikle – hem içsel (kararları kimin, nasıl verdiği, tartışmaya katılma ve tartışma yapıları vb. bakımından) hem de dışsal olarak demokrasiden, kimin hangi kriterlere göre üye olduğunu kimsenin bilmemesi, çoğu zaman varlıklarını bile gizlemeleri bakımından saydamlıktan yoksundur.
  2. Öte yandan, partinin (ya da partilerin), bir bütün olarak işçi hareketinin özel tarihsel uğraklarda yarattığı, siyasi mücadele için tasarlanmış kurumlarla karıştırılmaması gerekir. Bir bütün olarak sınıf kendisini bir devrimci alternatif olarak tanımladığında (yeni bir tarihsel blok belirip eklemlendiğinde) özerk ve üniter örgütlenme biçimlerine ihtiyaç ortaya çıkar ki bu tür kurumlar da kapitalist toplum içinde karşı-iktidar organları olarak hareket ederek ve kitlelerin sosyalist özyönetim eğitiminin araçları olarak ikili bir rol üstlenirler. Bu tür örneklerin en fazla tekrarlanan tarihsel örneği sovyetlerdir. Sovyet de şura kelimesinin Rusçasından başka bir şey değildir. Sovyet-benzeri kurumlar ortaya çıktığında, partiler (kaçınılmaz ve arzu edilir bir çoğulculuk temelinde) sovyetlerde müdahalede bulunur. Ancak, sovyetler bu partilerin toplamından çok daha fazlasıdır: Sovyetler, sınıfın kendi özgürleşmesi için yetkilendirdiği araçtır. Bunlar bu aşamada, sınıfın kendisi ile kendi bilinci arasında aracılık işlevi gören siyasi örgütlenme biçimidir.

Gramsci’nin Lenin yorumuna başvurarak, vurgunun doğrudan toplumsal etkene (agent) yani işçi sınıfına yapılması gerektiğini söyleyebiliriz. Partinin kendisini yalnızca sınıfa göre sınırlamakla kalmayıp aynı zamanda ondan ayrılmış ve ona yabancı bir yapıya dönüştürmesini önleyen bir siyasi önderlik ile sınıf arasında bir diyalektik ancak bu şekilde kurulabilir.

Burada iki uyarı eklenmelidir. Birincisi, çoğulculuk ve demokrasi sürekli bürokratizm tehlikesiyle karşı karşıyadır. Gerek dışsal çoğulculuk ve demokrasi (yani, sınıf kurumlarının meşruluğunun tanınması ve kitlelerin hareketine dürüstlükle ve sadakatle katılma yönünde bir taahhüt), gerek de içsel çoğulculuk ve demokrasi (taban denetimini, tartışmaları ve strateji geliştirmeyi anlama ve bunlara müdahalede bulunma yeteneğine sahip militanların sürekli eğitimini, seçilmişlerde görev süresi sınırlamasını,  açık ve yoldaşça yayın organlarını, eğilim kurma hakkını, kararnamelerle yöneten bir önderliğin yokluğunu vb. içeren, yukarıda ana hatları verildiği şekliyle anlaşılmış demokratik merkeziyetçilik) bu her zaman mevcut tehlikeye karşı durmak için gereklidir. İkincisi, gerek toplumsal alanda, gerek de sivil toplumda, canlı hareketlerle güçlü bağlar ve bunların içinde örgütlü olmak, bürokratlaşmaya, devlet aygıtıyla bütünleşmeye ve yetkili organlarda mevcutlar tarafından kapitalist usul atama yoluyla görevlendirmeye (cooptation) karşı bir koruma işlevi görebilir.

Bir önerinin ana hatları

Buraya kadar, stratejiye ve örgüte ilişkin tartışmaların nasıl kesiştikleri ve iç içe geçtikleri, yani aynı zamanda örgütü niçin istediğimize kafa yormadan, bir örgüt türü hakkında düşünmenin imkânsız olduğu umarım netleşmiştir. Bensaïd meseleyi şöyle koyuyordu: Bir devrim mümkün müdür ve siz onun için savaşmak istiyor musunuz? Cevabınız evetse, hangi siyasi aracın gerekli olduğunu belirlemelisiniz çünkü devrimci örgütte biçim içeriğin parçasıdır.

Parti biçimi her zaman tarihsel olarak koşullanır, ama bu, daha iyi, daha devrimci modeller olup olmadığı sorusunu gündeme getirir ki bu, birçok sözde Marksist grubun tekrar tekrar kapıldığı, özünde son derece anti-Leninist bir fikirdir. Ancak, baştan belirlenmiş biçimler olmasa da günümüzde inşa etmemiz gereken parti tipinin kendi somut genel durumuzun, sınıflar arasındaki güçler dengesinin, içinde bulunduğumuz krizin özgüllüklerinin, işçi sınıfının ve toplumsal hareketlerin evriminin sonucu olduğunu akıldan çıkarmadığımız sürece, yararlı kriterler, referanslar ve kılavuzlar mevcuttur. Toplumsal devrimin karşı karşıya olduğu en büyük meydan okuma, tarihte kişinin hedefinin önceden farkında olmasını zorunlu olarak gerektiren ilk devrim olmasıdır. Bu nedenle, bir devrim yapmak için siyasi mücadele olmazsa olmazdır çünkü sınıf bilincini biçimlendirebilir, deneyim biriktirmenin bir aracıdır ve bir devrimci kriz başladığında güçler dengesini değiştirmek üzere harekete geçebilir. O hâlde, bilinçli önderlik toplumsal devrimin başarısı için mümkünlük koşullarının merkezinde yer alır.

Ve bu anlamda, ihtiyacımız olan parti türünün inşası için Lenin tarafından verilmiş olan kriterler, bunların modeller değil, kriterler olduğunu aklımızda tuttuğumuz sürece bugün hâlâ geçerli ve doğrudur.

  1. Dalgalanan kolektif bilincin ortasında bir süreklilik öğesi olarak hareket eden sınırlanmış ve faal bir parti. Bu, parti üyeleri için her zaman aynı anlama gelmeyecektir ve günümüzde, geç kapitalizm şartlarındaki hayatımıza uyacak çeşitli uzlaşmalara izin verilmesi gerektiği açıktır. Ama militan bir çekirdeği ayakta tutmak ve devrimcilerin arasındaki bağların çözülmesini veya plesibiter formüllere bel bağlamayı kabullenmemek elzemdir.
  2. Toplumun tamamında siyasi eyleme angaje olan bir parti. Parti ne kadar önemsiz görünürlerse görünsünler, adaletsizlikler karşısında pasif kalmamalı, salt somut çatışmaların kenarlarında kabuğuna çekilmeyip tüm yerel ve sektörel mücadelelere katılmalıdır. Ki bu, ekonomik/sendikal mücadele olsun veya seçilmiş ya da başka kurumlarda olsun tüm çalışma alanlarında doğrudur.
  3. Öngörülmemiş olaylara cevap verme yeteneğine sahip çevik bir parti. Keskin dönüşler yaparken bile tutarlı olmaya devam etme yeteneğinde, demokratik tartışmaya eğitimli ve alışkın bir iç siyasi kültüre sahip bir parti.
  4. Tümel bir vizyon sunma yeteneğine sahip bir parti. Başka bir deyişle, stratejik bir vizyonla hareket etme, stratejik hipotezler geliştirme ve toplumsal hareketlerdeki örgütlülüğüyle ve çalışmasıyla tarihsel blokun eşgüdümüne katkıda bulunma yeteneğine sahip bir parti.
  5. Son olarak, somut dolayımlar ve örgütün çağdaş biçimleri hakkında düşünme yeteneğine sahip bir parti. Yani, devrimci ufku açıkça görülebilir şekilde gösterecek yazgısal bir senaryonun yokluğunda felç olmamayı sağlayacak şekilde özgül taktikler geliştirme yeteneğine sahip bir parti.

Bugün karşı karşıya kaldığımız büyük meydan okuma, siyasi eylemimize rehberlik edecek sorun, kendi parçalarının basit bir toplamından ibaret olmayıp, buna karşılık kendisini bir bütün olarak düşünme yeteneğinde, hâkim sınıflara karşı durabilecek yeni bir tarihsel blokun eşgüdümüne doğru nasıl ilerleneceğidir. Bunun mümkün olması için, sınıf yapılarını ve kurumlarını, sadece ekonomist anlamda değil, çok daha ileri gidecek ve bunların arasında bağlantıyı ve eşgüdümü kuracak şekilde inşa etmek elzemdir. Yalnızca (bu kriz döneminde çok önemli) kavgacı sendikacılığı değil, aynı zamanda toplumsal sendikacılığı, konut meclislerini, mahallelerdeki yardımlaşma ağlarını, sosyal merkezleri, feminist hareketi, topluluk bağlarının kurulduğu öz-örgütlenme alanlarının tamamını, sistemin çelişkilerini açığa çıkaran ve sınıf kendi farkındalığını ve öz eylemini geliştiren mücadeleleri güçlendirmeliyiz.

Ama aynı zamanda, parti yanlısı örgütlenme ruhunu da teşvik etmeliyiz. Parti basitçe katılımcı bir alan ya da listede fazladan bir kimlik değil, tersine siyasi mücadelenin cereyan ettiği örgüttür. Bizim yeni bir güçler korelasyonu oluşturmaya çalıştığımızda örgütleyici ve toplumsal merkezler yaratmak üzere bir araya geldiğimiz ve siyasi olarak örgütlendiğimiz yerdir.

İspanyolca aslı Viento Sur da yayımlanmıştır. No Borders News tarafından İngilizceye çevrilip iki bölüm hâlinde yayımlanmıştır: Part 1 ve Part 2.

Tarihçi Julia Camara Dördüncü Enternasyonal’in İspanyol Devleti’ndeki Seksiyonu Anticapitalistas’ın üyesidir. Son yıllarda kitlesel feminist seferberliklerin ve 8 Mart kadın grevlerinin örgütlenmesinde faal rol oynamıştır.

http://internationalviewpoint.org/spip.php?article6599

Türkçesi: Osman S. Binatlı


[1] Bkz. Lenin Ne Yapmalı ve Oportünizm ve İkinci Enternasyonal’in Çöküşü, Gençlik yayınları.

[2] Daniel Bensaïd, “Sıçrayışlar, Sıçrayışlar, Sıçrayışlar. Lenin ve Siyaset”, Köstebek ve Lokomotif içinde, Yazın yayıncılık, 2006.

[3] Lev Troçki, Rus Devriminin Tarihi, Yazın yayıncılık, 2017.

[4] Georg Lukacs, Lenin’in Düşüncesi, Devrimin Güncelliği, Belge yayınları, 2017.

[5] Daniel Bensaïd, “Siyasal-Stratejik Meselenin Geri Dönüşü”, Köstebek ve Lokomotif içinde.

1968’de Ernest Mandel: Paris – Jan Willem Stutje

Aramızdan ayrılışının 25. Yılında Ernest Mandel’i, yirminci yüzyılın ikinci yarısının en önemli Marksist düşünürlerinden biri olan, IV. Enternasyonal’in bu tarihsel simasını çeşitli yazıları ve hayatından, mücadelelerinden kesitlerle anıyoruz. Jan Willem Stutje, Mandel biyografisinden alınan bu bölümde Ernest’in Paris 68’indeki deneyimlerini anlatıyor.

Ekim 1967’de, Les Temps Modernes dergisi, Mandel’den “Avrupa ve Amerika’nın gelişmiş ülkelerinde sosyalist devrimin gelişimi ve doğası” üzerine bir makale yazmasını istedi.  Mandel bu fikri çok beğendi. Sosyal, politik ve psikolojik iklimin nasıl dönüştürülebileceğine dair soruları yüreğinde hissediyordu. İşçilerin pratikte kabul ettikleri, neo-kapitalist rejime sırtlarını nasıl döneceklerini ve devrim-öncesi koşullara varıp buradan da devrimci koşullara nasıl ulaşabileceklerini keşfetmeye çalışıyordu. Alaycı bir şekilde, “Sanırım böyle bir konu için pek fazla bir rekabet yok” demişti. Mandel’in söyledikleri gerçekdışı değildi.

Hiç kimse Batı Avrupa’da devrimin gündemde olduğunu iddia etmeye cesaret edemezdi. Hele de herhangi bir kronik ekonomik kriz yaşanmayan, umutsuz bir savaşa girişmemiş ve Batı Almanya veya Japonya’dakiyle karşılaştırılabilir bir öğrenci hareketi olmayan Fransa’da kesinlikle mümkün değildi. Ama işte Mayıs 1968’de bir volkan, işçi sınıfının işbirlikçiliğine dair tüm teorileri yalanlayarak patlayıverdi. Haziran 1968 gibi geç bir zamanda bile hala daha Les Temps Modernes’de yayımlanan bir yazıda, yaşananlara güvensizliğe/inançsızlığa dair bir not yer alıyordu, hem de dergideki yazılarda: “Artık bir Batı Avrupa ülkesinde sosyalist devrimin imkânsız olmadığını biliyoruz ve hatta muhtemelen iki veya üç ülkede”  denmiş olmasına rağmen.

Mandel dergi için makalesini hiç yazmadı: basitçe bu çalkantı içinde hiç vakit yoktu. Lenin’in sözleri kesinlikle Mandel’e doğru geliyordu: “’Devrim deneyiminin’ içinden geçmek, onun hakkında yazmaktan çok daha faydalı ve daha keyiflidir. Ancak yine de konu hakkında teorik olarak donanımsız da değildi.

1960-61 Belçika genel grevi, Mandel’in Batı Avrupa devrimleri için yeni bir teori geliştirmesine yol açmıştı. 1918 Alman Devrimi veya 1941-53 Yugoslav Devrimi üzerine değil ama “1936 Haziran Fransa genel grevi” üzerine kurulu bir devrim tipolojisi geliştirdi;  “Sol Halk Cephesi Hükümetinin iktidara gelişine fabrika işgalleri dalgasının eşlik ettiği döneme” ve nispeten daha az olmakla birlikte 1960-61 Belçika genel grevi modeline dayanıyordu. Haziran 1965’de yazdığı gibi, refah devletlerindeki işçiler de sosyal, siyasi, ekonomik, askeri, krizlere karşı radikalleşiyor ve; 

“Bir kere radikalleşmeye başladılar mı, mücadele en sonunda rejimi devirecek veya bir ikili iktidar durumuna götürecek bir genel grev ile sonuçlanana kadar, kendi acil taleplerini anti-kapitalist yapısal reformlar programıyla bağlayacak yolda gitgide daha uzağı hedefleyen kampanyalar başlatıyorlar.”

Mandel’in teorisi tamamıyla 1968’de geliştirilmedi ama o zaman olan biteni anlayabilmek için yeterli malzemeyi sağlıyordu. Söz konusu bu an bir sürprizdi ama olayın kendisi bir sürpriz değildi.

Gençlerin ve işçilerin bu ayaklanmasında, sadece bir teorisyen ve siyasi analist olarak değil ama aynı zamanda bir ajitatör – Berlin’de olduğu gibi- olarak ve Paris’teki “barikatlar gecesinde” çatışmaların bir katılımcısı olarak da doğrudan yer aldı. Ayaklanmanın hedeflerinin izleri, Cezayir’deki kolonyal savaşa ve 1960’ların ortalarındaki işçilerin eylemlerine kadar sürülebilir. Amaçları basit ve güçlüydü: “Amerikan emperyalizmine son, Gaullizm’e son!”  3 Mayıs’da askerler Sorbonne’a girdi ve Vietnam Savaşına karşı ve anti-demokratik eğitim reformlarına karşı protestoların merkezi olan Nanterre Üniversitesi’nin kapatılmasını protesto eden öğrencileri tutukladılar. Nanterre Üniversitesi, aynı zamanda işçilerle öğrencilerin birliğinin ilk kez ortaya konduğu yerdi de. Sorbonne’a askerleri göndermek, Latin Mahallesinde haftalarca süren karşı karşıya gelişlere ve daha sonra neredeyse her işkolunda ve ülkenin her bölgesinde, yaklaşık 10 milyon işçinin katıldığı grevlere neden oldu.

9 Mayıs Perşembe akşamı, JCR, Mutualité’de bir miting düzenledi, diğerlerinin yanısıra, Daniel Bensaïd, Henri Weber ve Ernest Mandel katıldılar. Bensaïd ve Daniel Cohn-Bendit, Nanterre’de kurulan, 22 Mart Hareketinin sürükleyici güçleriydiler. Weber bir sosyologtu ve o sıralarda Alain Krivine’in sağ koluydu. Salonda Almanya, İtalya ve Belçika’dan gelen heyetler vardı. Yüzlerce öğrenci, Sorbonne’un karşısındaki meydanı tüm bir öğleden sonra boyunca işgal etmişlerdi. Bu, Cohn-Bendit’in olayları izleyen Louis Aragon’a KP’nin L’Humanité gazetesinde, kendisinin ultra-solcular dediği kişilere iftira atmaktan vazgeçmeyen “Stalinist paçavrada”, yazılanlar için hesap sorduğu o meşhur oturma eylemiydi. Anında, JCR, eylemi geniş bir birlik gösterisine dönüştürmeye karar verdi. Amblemlerini indirdiler ve Cohn-Bendit’i, “Gençlik: Ayaklanmadan Devrime” yazan bir pankartın altında kürsüde yer almaya çağırdılar. İçerisi, dışarısı, merdivenler ve koridorlar, her yer tıka basa doluydu.

Mandel kürsüye geldi. Şimdi kırk beş yaşını geçmişti, dalgalı saçları grileşmişti ve dost canlısı gözleri ciddi görünümlü gözlüklerinin arkasından parlıyordu, bir takım elbise ve kravat giyinmişti, görüntüsü sanki ayaklanmanın içine yanlışlıkla düşmüş gibiydi. Bir kere kürsünün arkasına geçti mi, bu imaj anında değişiverdi; çoşkusu ve heyecanıyla parladı ve göz kamaştırdı. Bolivya’da arazi işgalleri, İsviçre’de fabrika işgalleri, Prag’da eylemler – Fransız öğrenci eylemlerini, dünyanın etrafında bir kasırga gibi dolaşan tur ile bir yere oturttu. Kapanışta şöyle diyordu, 

Bu evrensel mücadele yetişkin işçileri de kendisine katmayı başardığında, işte o zaman bugünün öncülerini kitlelerin ön saflarında yerini alabilecek güçlü bir devrimci partiye dönüştürebiliriz… Ancak birlik olursak yenilmez oluruz. Ancak birlik olduğumuzda, Ekim Devrimi ile 50 yıl önce başlayan bu büyük işi sonuçlandırabiliriz, sosyalist dünya devriminin zaferi! 

Cohn-Bendit ve Bensaïd, bahtiyar izleyiciye yarın akşam Belfort Aslanı’nın ( Franko-Prusya Savaşındaki Fransız Direnişi anısına yapılan ve Place Denfert-Rochereau’da yeralan anıt) ayağında toplanma çağrısı yapmadan önce, hevesle birlik çağrısı yaptılar.   

10 Mayıs öğleden sonrası, yaklaşık 35 bin öğrencinin geçiş töreni, bir polis ordusunun nezaretinde Lion’dan başladı. St-Michel Bulvarından geçerken sessizdi, kapalı olan Sorbonne’un ve Luxembourg bahçelerinin yanından geçti. Seine nehri üzerindeki köprüler kapatılmıştı ve Latin Mahallesi çevik kuvvet tarafından kuşatılmıştı.  Kalabalık sürekli olarak “Nous irons jusqu’au bout!”(Sonuna Kadar Gideceğiz!) gibi sloganlar atıyordu; hiç kimse ayrılmayı düşünmedi.  Aniden eylemcilerin kaldırımları kırmaya başladığını belli eden boğuk pat-küt sesleri gelmeye başladı. Çığlıklar kulaklarda çınladı: “Mahalle bizimdir”  O andan itibaren, Paris Komünü tekrar hayata geldi. Panthéon’un arkasında, Rue Gay Lussac’dan Rue d’Ulm’e kadar, metrelerce yükseklikte barikatlar kuruldu, ancak kimin kimi kuşattığı belli değildi. Gece çökünce, kalabalığın ruh hali daha da güçlendi. Ağaçlar kesildi ve arabalar ters çevrildi. Sanki bir yarışmadaymışçasına, parke taşından barikatlar, açmakta olan çiçeklerin saksıları, kızıl ve kara bayraklar, pankartlar ve muhtelif süs eşyalarıyla dekore edildi. O gece Ernest ve Gisela, Latin Mahallesinin göbeğinde yer alan Rue Gay Lussac’daki barikatların kurulmasına yardımcı oldular. Yakınlarda benzer bir işi yapanlar arasında ise Alain Krivine, Pierre Rousset, Daniel Bensaïd, Henri Weber ve Janette Habel vardı. Janette’in yanında, bir dizi Latin Amerikalı gerilla ile birlikte Paris üzerinden Küba’ya gitmekte olan Arjantin Devrimci İşçi Partisinin (PRT) lideri Roberto Santucho vardı. Akşam 11.00’de, JCR kuşatma altındaki mahallede karargâhını kurmuştu. Bir sempatizanın seyahat acentesi işlettiği Rue Gay Lussac’da, büronun giriş katında indirilmiş perdelerin arkasında, barikatlarda olmadıkları zamanlarda bir araya geliyorlardı. Mesajlar gidip geliyordu. Dükkanın cephesinde yer alan hoparlörler, üniversite yetkilileri ile süren müzakerelere dair barikat inşa edenleri bilgilendiriyordu. “Bu yoldaşlar gecesi” Tanıdıklar ve yabancılar birbirlerini bağırlarına bastılar. “Sen de mi buradasın?”, “Bunu kaçıramazdım – o kadar uzun zaman oldu ki!” Mandel ve Nicos Poulantzas, birbirleri ile en son Eylül 1967’de Frankfurt Goethe Universitesinde düzenlenen üç günlük bir Marx kolokyumu sırasında konuşmuşlardı. Tartışma sırasında birbirlerine acımamışlardı. Barikatlarda durum farklıydı. “Teorik felsefenin ardından, pratik felsefe ve anlaşmazlığın ardından, birleşik cephe. Çok hoş, değil mi?” Perry Anderson buna kesinlikle katılıyordu.

Gecenin erken saatlerinde, polisten kaçan bir avuç yoldaş, Rue d’Ulm’daki Ecole Normale Supérieure’in orada birbirlerine denk geldiler, kullanılan göz yaşartıcı gaz bulutları yüzünden gözleri kıpkırmızı olmuştu.  Aralarında Bensaïd, Weber, Rousset ve Krivine de vardı. Polis sabah 2:40’da saldırınca, Ernest ve Gisela da kaçtılar. Barikatların birinde Mandel, ateş ve yıkımın tiyatrosuna şahit oldu. Observer gazetesinden bir gazeteci onun bağırdığını duydu, “Ah! Ne güzel! Bu bir Devrim!” Gisela’nın arabası bir meşale gibi alev aldı ve yürüyerek devam ettiler yola. Yorulmuşlardı, en sonunda Bastille yakınındaki Rue Vincennes’deki dairelerine vardılar.   

Mayıs 68 başladı. İki gün sonra, 13 Mayıs’da 10 milyon işçi greve gitti; fabrikalar işgal edildi; 1 milyon Parisli sokaklara döküldü. “Birlikte yenilmez oluruz.” Sadece siyaseten değil ama fiziken de Dördüncü Enternasyonal, savaşa hazır güçteydi. Grevler yüzünden yakıt yoktu. Belçikalı ve Alman yoldaşlar, iki günde bir benzin depoları dolu arabalarla geliyorlardı. Fransa’dan kaçmak zorunda kalanlar, Brüksel’de, Köln’de ve Frankfurt’da misafirperver bir şekilde karşılanıyorlardı. 

Mandel’in 9 Mayıs konuşması, Latin mahallesi dışındaki mahallelerde de ilgi uyandırmıştı. Temmuz başında, İspanya’dan bir seyahatten dönen Ernest ve Gisela, erken bir saatte Narbonne’daki otel odalarında yataklarından sürüklenmişlerdi. 10 Haziran tarihli bir kararla, kendisine hiçbir haber verilmeden Mandel’in Fransa’ya girmesi yasaklandı.  Gisela’nın seyahatine devam etmesine izin verildi ama Ernest polis merkezinde 12 saatten uzun süre tutuldu. Kendisine yemesi için sadece bir salamura domuz ayağı verildi kaşıkla beraber – bir çatal ve bıçak onu çok tehlikeli birisine dönüştürürdü. Birinci sınıf tren biletiyle Belçika sınırına bırakıldı, kendisine güvenlik servisinden iki memur eşlik ediyordu. Fransa’da ‘persona non grata’ (istenmeyen adam) statüsü ancak 1981 yılında kaldırıldı.

Paris St Petersburg’a dönüşmedi veya Mayıs 68, Ekim 1917’ye dönüşmedi; ayaklanma devrime dönüşmedi. Yine de, Avrupa solu, yıllarca başka ülkelerden haberleri takip ettikten sonra, devrimin neye benzediğini kendi gözleriyle görüyordu.  Vietnam’daki mücadele, Küba ve Cezayir, hala “bizim mücadelelerimizdi” ama artık bu durum sadece sembolik değildi ama gerçekten de öyleydi, birbirlerine doğrudan etkileri her iki taraf tarafından da tanınmış ve kabul edilmişti.4

Siyasi kültürdeki bu dönüşüm nereden kaynaklanıyordu? Boyun eğmeden ayaklanmaya, itaatten başkaldırmaya bu değişimin nedeni neydi? Ve bir kez daha, nihai bir kopuşu ne engellemişti? Ayaklanma neden tamamlanamadı? İspanya’dan dönüşünde Mandel, Les Temps Modernes (Modern Zamanlar) ve New Left Review’da yayımlanan “ Mayıs 1968’in Dersleri” başlıklı makalesinde bu soruları sordu?  Mayıs 68’in neo-kapitalizmin çelişkilerinin bir sonucu olduğunu savundu. Yaşam standardı yükseldi ama talepler daha da fazla arttı, özellikle de demokrasi talebi ve yabancılaşmanın sonlandırılması talepleri. Batı her ne kadar 1929 benzeri bir felaket yaşamamış olsa da, iktisadi buhranlardan da azade değildi.  Mayıs 68 patlamasına neden olan üniversite eğitiminin krizine, uzun vadeli işçi maliyetlerini planlama hevesine gömülmüş bir sistem de eklenince, sendikaların eylemi için de herhangi bir alan kalmamıştı. Bu durum direnişi, patlayıcı ve şiddetli bir hale getirdi. Nesnel sosyoekonomik faktörleri analizinde Mandel, eski çalışmalarını detaylandırıyordu. Yeni olan şey ise devrim modeline dair fikirlerinin Mayıs 68 ile gözle görülür hale gelmiş olması oldu. Ayaklanma 1936’da Fransa’daki ve 1960-61’de Belçika’daki genel grevlerle benzerlik gösteriyordu. Mayıs 68, Mandel’in modelini dört açıdan olgunlaştırmasına yardımcı olmuştu.  

Öncelikle, eylemlerin patlayıcı karakterine dikkat çekmişti, grevler, oturma eylemleri, fabrika işgalleri, eylemler ve baskı güçleriyle karşı karşıya gelişlerin bir kombinasyonuydu. O bunların hepsini, kendiliğinden gelişen direniş biçimleri olarak değerlendirmişti. Karşıtlarının ve KP’nin ve CGT’nin Komünistlerinin iddialarının aksine bu durumun öğrencilerin orta sınıf kökeniyle, siyasi olgunlaşmamışlıkla veya provokatörlerle bir alakası yoktu.  İkinci olarak, proletaryanın aktif olmaya başladığında kendi gücünün farkına vardığını saptadı. Eski düzenin, burjuvazinin düzeni olduğunun ve karşıtının kurallarıyla oynadığı sürece yapılan her atağın boşuna olduğunu fark etmeye başlıyordu proletarya. Üçüncü olarak ise, özellikle daha genç işçilerin radikal eylem biçimlerini benimsediğini gözlemledi. Bu tüm devrimler tarafından teyit ediliyordu: deneyleri önce ufak bir azınlık yapar. Son olarak Mandel, Mayıs 68’in işçi kontrolünün adım adım kurumlar aracılığıyla kurulacağı veya diğer anti-kapitalist yapısal bir değişim fikrinin illüzyondan ibaret olduğunu gösterdiğini söyledi. 

Mayıs patlamasının devasalığına rağmen, Gaulllist sistem gücünü pekiştirdi. Öncü, en bilinçli ve en aktif grup, daha geniş hareketle yeterince bağ kuramadı. Bununla beraber işçiler doğrudan ekonomik taleplerden daha fazlası ile ilgileniyorlardı. Örnek olarak, Paris’te matbaa işçileri Le Figaro’nun gerçekleri yansıtmayan başlıklarının düzeltilmesini talep etti ve La Nation’da yayınlanan greve zarar veren makaleleri basmayı reddettiler.  Yine de Mandel, Perry Anderson’a bu durumun sınırları olduğunu vurgulamıştı:  

“Sadece sendikal olan hedefleri içgüdüsel olarak reddettiler, ama genel olarak yerlerine ne koyacaklarını bilmiyorlardı. Geçiş talepleri için (anti-kapitalist yapısal reformlar) propaganda ve eğitim, (ajitasyon ve eylem de dahil) ücret taleplerinden işçi kontrolüne veya işçilerin iktidarına bir “bilinç sıçraması” sağlamak için krizden önce gerekliydi.”

Leninist ortodoksiye sadık olan Mandel, üniversitelerdeki etkisiyle kıyaslanabilir şekilde önemli fabrikalarda da etkisi olan bir öncünün eksikliğine işaret ediyordu. Ancak eğer öyle olsaydı bile Fransa’nın sosyalizme 24 saat uzaklıkta olduğunu veya bir Fransız “Ekiminin” hemen köşe başında beklediğini düşünmediğini de ekledi. Ama ikili iktidar koşullarına atılım sağlayacak bir tür Fransa “Şubatının” olabileceğini düşünüyordu. Mandel, eğer bu gerçekleşseydi Fransa ve Avrupa tarihinde belirleyici yeni bir sayfanın açılacağını düşünüyordu.

Çeviri: Eyüp Özer

1968’de Ernest Mandel: Berlin – Jan Willem Stutje

Aramızdan ayrılışının 25. Yılında Ernest Mandel’i, yirminci yüzyılın ikinci yarısının en önemli Marksist düşünürlerinden biri olan, IV. Enternasyonal’in bu tarihsel simasını çeşitli yazıları ve hayatından, mücadelelerinden kesitlerle anıyoruz. Jan Willem Stutje, Mandel biyografisinden alınan bu bölümde Ernest’in 1968’de Berlin’de Rudi Dutschke ile deneyimlerini anlatıyor.

9 Ekim 1967’de, dünya Ernesto Che Guevara’nın öldürüldüğü haberini aldı. Gerilla savaşının zafere giden tek yol olduğuna olan inancıyla, Bolivya’daki mücadeleye katılmıştı. Bedeni uzaktaki bir köyde tahrip edilmiş bir şekilde bulundu. Bu bir devrimcinin, modern zaman savaşçı şefinin ölümüydü.  Sol yas tutuyordu, şairler sonu isyan çağrıları ile biten mersiyeler, ağıtlar yazdılar. Les Temps Modernes’in (Modern Zamanlar dergisinin) bir editörü  olan Gerhard Horst (André Gorz’un müstear adı)  ile yapılan bir mülakatta, Mandel, “şiddetli bir şok içindeyim, onu daha çok kişisel bir arkadaş olarak görürdüm” diyor.  La Gauche’da ise, “büyük bir dost, örnek bir yoldaş, kahraman bir militan”  diye anıyordu. Paris’in St-Michel bulvarında ve Berlin’in Kurfürstendamm’ında, Londra’da ve Milano’da, insanlar “Che, Che, Gue-va-ra!” diye bağırıyorlardı. Bölünmüş heceler, kurulu düzene karşı bir savaş narası oluşturuyorlardı. Ne Moskova, ne de Pekin, yalandan bile olsa bir sempati gösterisine dahi girişmediler. Üzüntülerini açıkça göstererek, İtalyan ve Fransız Komünist partileri halen daha az da olsa bir bağımsızlıkları olduğunu kanıtlamış oldular. 

Komünist Öğrenciler Birliğinden kopan ve 1966’da kurulan radikal bir grup olan Fransız Devrimci Komünist Gençlik örgütündeki Mandel’in destekçileri ölümünü kabullenmeyi reddetiler.  Daniel Bensaïd,  “Maoist mistisizme karşı Che bizim en iyi panzehirimizdi” diye anımsıyor.  Paris’in Latin Mahallesinde, Fransa işçi hareketinin mabedi olan Mutualité taşarcasına doluydu. Mandel, Havana’dan yeni dönen Maurice Nadeau ve Janette “Kübalı” Habel ile birlikte konuşuyordu. Che’yi, 1964’te tanımaya başladığı haliyle tasvir ediyordu.  “Sen açlık çeken herkes için düştün” şarkısına geçmeden ve koro yüksek sesle “Zamanı gelecek ve halk kazanacak…” şarkısına başlamadan önce, katılımcıların 1905 Rus Devriminin ağıt marşı olan “Şehitler Marşını” mırıldanmasıyla duygu zirveye doğru yükselmeye başladı. 

Berlin’de de insanlar çok derinden etkilenmişlerdi. SDS (Almanya Sosyalist Öğrenciler Federasyonu) eylemlerin yoğunlaştırılması çağrısı yaptı. Che, Rudi Dutschke’nin ilham kaynağıydı. SDS’den Şilili bir yoldaşı ve arkadaşı olan Gaston Salvatore ile birlikte Dutschke, Che’nin içinde “iki, üç, daha fazla Vietnam” çağrısı yer alan son açıklamasını İspanyolca’dan Almanca’ya çevirmişti. Che gibi Dutschke de, “devrim dışında bir hayat olmadığı” inancıyla yaşıyordu. Yeni doğan oğluna Hosea Che adını vermişti. Latin Amerika, Dutschke’nin peşini bırakmıyordu. 1968’de, Régis Debray, Castro ve K.S. Karol gibi figürlerin makalelerinin derlendiği, “Uzun Yürüyüş: Latin Amerika’da Devrimin Yolu” kitabına önsöz yazmıştı. Meschkat, Gisela’nın (ç.n. Mandel’in eşi) 1967 yazında Havana’dan kendisine gönderdiği mektupları kitapta basılı görünce şaşırmıştı. Onun bildiği kadarıyla Dutschke, bunları sadece okumak için izin istemişti.

Berlin 1968: Rudi Dutschke ile birlikte

1967 yazında, Mandel ve Dutschke yakınlaşırlar. Dutschke günlüğünde: “Gisela ve Ernest, Krahl (Adorno’nun öğrencisi Hans-Jürgen) vs ile örgütsel sorunlara dair tartışma ve Berlin’deki bir konferans için teorik ön-tartışmalar” diye not düşmüştü. Kısa süre öncesinde, Dutschke ve Krahl, Frankfurt üniversitesinin yemekhanesinde bir SDS konferansına örgütsel rapor başlığıyla bir rapor sunmuşlardı. Dutschke Berlin için neyse, Krahl da Frankfurt için oydu – tartışılmaz şef, teorisyen. SDS hızla büyüyordu, 2000 üye ve onun rahatlıkla birkaç katı kadar da sempatizan vardı, sadece üniversite öğrencileri değil ama aynı zamanda lise öğrencileri ve genç işçiler de katılıyorlardı. Üniversitelerin reformunu destekliyor ve Vietnam Savaşına karşı çıkıyorlardı, Yunanistan’daki diktatörlüğe ve “işkence imparatoru” İran’daki Şah Rıza Pehlevi’ye karşıydılar. Onların eylemlerine katılmak, 26 yaşındaki öğrenci Benno Ohnesorg’un hayatına malolmuştu. 2 Haziran 1967’de, Berlin’de polis tarafından vurularak öldürülmesi bir ay süren bir isyan başlatmıştı.

Bir zamanlar öğrencilerin sloganı “Pratik olmadan, teori olmaz” iken, şimdi sorun,  SDS’in hangi stratejiyi izleyeceği ve nasıl bir örgütün buna uygun olduğuydu. Mandel 1967 yazında bunu Dutschke, Krahl, Meschkat, Altvater, Semler, Rabehl ve diğer öğrenci liderleri ile tartıştı. Önlerindeki görev, “en iyi yoldaşları seçerek SDS içinde bir örgüt oluşturmaktı …. kadro oluşturmak … ve sosyal demokratik federasyon içinden öncüyü inşa etmekti.”

Dutschke, esnekliği sayesinde konumunu koruyabildi.  Meschkat’ın da, Mandel’e itiraf ettiği gibi “bu süreklilik için çok büyük bir tehlike ama aynı zamanda tartışmalar yoluyla adım adım bir anlaşmaya varabilmek için ise iyi bir fırsat” sağlıyordu. Mandel, Dutschke’yi Fransız JCR örneğini takip ederek, SDS’in Marksist kanadını bir devrimci sosyalist gençlik örgütüne dönüştürmesine ikna etmeyi amaçlıyordu.  JCR, Guevaristlerin, Troçkistlerin ve anti-Stalinistlerin, isyancı gençlik üzerinde kayda değer bir etkisi olan hibrid oluşumuydu. Aralarında Catherine Samary, Janette Habel, Henri Weber, Daniel Bensaïd, Pierre Rousset ve Alain Krivine’in de olduğu 200 veya en fazla 300 muhaliften oluşuyordu. Bu kişilerin hepsi, değişim rüzgârını arkalarında hisseden ve Mayıs 1968’de dünyaya kendi işaretlerini bırakacak olan sözcülerdi. Mandel, JCR’ın kuruluşunda bulunmuştu, 1965 kışında Briançon’a yakın Alplerde yapılan bir toplantıydı. Dağ geçitini kullanmak için polisten izin alacak olan son arabanın sürücüleri arasında yolcusu Ernest Mandel ile birlikte Krivine de vardı. Kar taneleri ve sis görüşü engelliyordu. Takım elbisesi ve şık ayakkabılarıyla Mandel, Krivine’e yolu göstermek için diz boyu karda arabanın önünde bir saat yürümek zorunda kaldı. Vardıklarında her ikisi de içlerine kadar sırılsıklam haldeydiler.

Aralık 1967’de, Dutschke ve Mandel’in “genç kadroların en akıllı ve en devrimcilerinden birisi” diye tarif ettiği Krivine arasında bir toplantı olmuştu. Bundan birkaç gün önce Dutschke, Mandel’in deyişiyle “ gizlice konuştuğumuz belirli konularla ilgili…bazı uzmanlarla”  buluşmuştu. Kastettiği, silah ve birliklerin sevkiyatını bloke ederek ve muhtemelen Alman limanlarından Vietnam’a askeri malzeme taşıyan gemileri havaya uçurarak Vietnam Savaşını sabote etme kararıydı. Milan’daki yayıncı Giangiacomo Feltrinelli, patlayıcıları sağlamıştı. Dutschke’nin on yıl sonra açıkladığına göre, bunu yürüten grubun Kızıl Ordu Fraksiyonuyla ( Bader-Meinhof Grubu) hiçbir ortak noktası yoktu.  Onların planladıkları eylem, “eşyalara karşı şiddetti, insanlara karşı değil” ve riskin çok yüksek olduğuna karar verdiklerinde dinamitleri sessizce denize attılar.

Almanya’daki olaylardan, Mandel’in beklentisi çok yüksekti. Kasım’da Mandel, Berlin’de 1500 öğrenciye Küba ve Latin Amerika ile ilgili bir konuşma yaptı. İki gün sonra hepsi ellerinde Ekim Devriminin 50. Yılı anısına kırmızı bayraklar taşıyan 4000 kişiye konuştu. Tepe noktası ise, 17 ve 18 Şubat 1968 tarihlerinde Berlin Teknik Üniversitesi merkez oditoryumunda yapılan Vietnam Kongresiydi, burada Mandel, Dutschke’nin yanı sıra en önemli konuşmacılardan biriydi. Bu iki gün boyunca Batı Berlin, uluslararası Sol Muhalefetin merkezi olmuştu, Almanya ve komşu ülkelerden 5000 katılımcı buraya gelmişlerdi.

Hatta daha önce Ekim 1966’da, Liege’de savaş karşıtları bir eylem düzenlemişlerdi, bu eylem resmi olarak Sosyalist Gençlik Öncüleri (Socialist Young Guard) tarafından düzenlenmişti ama aslında örgütleyen 4. Enternasyonal’di. Orada da, sokaklarda eylemlere katılan farklı ülkelerden binlerce sempatizan vardı – Maoistsler, troçkistler, genç Komünistler ve provolar. (ç.n.: provolar: Hollanda’da 1960’ların ortasındaki bir karşı-kültür hareketi)  Berlin 1967, entellektüellerin ve kültür dünyasının önde gelen kişilerinin desteği de eklenerek bu eylemlerin peşinden geliyordu.1 Salonda devasa bir bayrak asılıydı, Güney Vietnam Özgürlük Cephesi’nin pankartı ve altında Che’nin sözleri yer alıyordu: “Her devrimcinin görevi, devrimi gerçekleştirmektir.” İki gün sürecek olan hararetli konuşmalara uygun bir arkaplan oluşturmuşlardı.

Lahore doğumlu olan ama 1963’den beri Oxford’da yaşayan Tarık Ali, bir öğrenci lideri ve Troçkistti ve konuşmacılardan birisiydi. Konuşması sürekli olarak alkışlarla ve sloganlarla kesiliyordu. Platformda onun için çeviri yapan Mandel’in yanında oturuyordu. Kendi konuşmasında Mandel, dinleyicileri ABD’nin bir yenilgiyle karşılaşacağına temin ediyordu:  

Karl Marx’ın, sermayenin baştan tırnağa kadar her bir gözenekten kan ve pislik damlatarak dünyaya geldiğine dair açık görüşünü biliyorsunuz. …. Bugün bu kapitalizmin çöküşüne şahitlik ediyoruz … baştan tırnağa her bir gözenekten kan ve pislik akıtarak ….. Sermaye ölüm cezasına mahkumdur. Bizim görevimiz pasif bir şekilde bu durumu izlemek değildir … ama aktif bir şekilde mücadeleye dahil olmaktır.

Yetkililerin şiddetini ve Springer yayın kuruluşu tarafından yayımlanan bir dizi iftirayı lanetlerken, dinleyicileri onun kendilerini desteklediğini biliyorlardı. “Birkaç teknik nokta” dedi Mandel, harareti arttırırken:

Bilmiyorum sizler Zangakuren öğrencilerinin Amerikan uçak gemisi Enterprise’a karşı, kasklar ve beyzbol sopalarıyla donanmış olarak giriştikleri yürüyüşün fotoğraflarını gördünüz mü? … Size sadece geçen hafta onların örneğinin Paris’teki radikal gençlik tarafından da takip edildiğini söyleyebilirim ve Batı Berlin öğrencilerine de aynısını yapmayı öneriyorum. 2

Divan başkanının yanında oturan Dutschke’nin, masanın uzak köşesinde oturan Mandel ile konuşması boyunca göz teması kurup başıyla onaylaması, mutabık kaldıklarının bir göstergesiydi.  

Düzenleyiciler, kongrenin ardından bir eylem ile Berlin-Dahlem’deki Amerikan askeri üssüne bir yürüyüş düzenlemeyi planlamışlardı. Koridor, asker ve polisin olası müdahalesine dair söylentilerle çalkalanıyordu. Dinleyiciler tartışmalarda yer almak ile biber gazı ile nasıl baş edilebileceği ve polis coplarına karşı korunmak için nasıl giyinmeleri gerektiğine dair hararetli tartışmalar arasında gidip geliyorlardı: “Ve kasklarınızı da unutmayın!”  

JCR’ın (Devrimci Komünist Gençlik) kurucusu ve lideri Alain Krivine, Fransız öğrenci hareketini ve Paris’in radikal gençliğinin rolünü anlatmak üzere mikrofonu aldı. Hülyalı bakışları, öğrenci gözlüğü ve kravatıyla – anarşist alaycılığın bir nesnesi- Krivine’de romantik bir hava var gibiydi. Aslında, siyasete kesin bir yeteneği olan bir “hiperaktif pragmatist” idi.  

Krivine kongre gecelerini Dutschke’nin evinde geçiriyordu. Kongre başlamadan önceki akşam yaklaşık 300 Fransız katılımcıyla bir tartışma yürütmüşlerdi. Orada Fransız delegeleri Dutschke’yi tanıma imkânı bulmuşlardı, ‘Berlin’, “Burjuvazinin Korkusu”, kısa boylu, deri ceketli atletik bir yapıya sahip, düz ve cansız saçları gözlerinin önüne düşüyordu. O kadar hızlı konuşuyordu ki, çevirmen yakalamakta güçlük çekti. Dutschke eylemin rotasını karatahtaya çizmişti, tehlikeli bölgeleri,  güvenlik önlemlerini ve taktikleri açıklıyordu. Deneyimlerinden dolayı, JCR’ın uzmanlarına eylemcilerin güvenliğini sağlama görevi verildi.        

18 Şubat Pazar öğleden sonrası, çoğunluğu gençlerden oluşan yaklaşık 15 bin kişilik bir eylemci kitlesi, şehrin içinde son derece militan bir yürüyüş için bir araya geldiler. Kızıl bayraklar denizinin üzerinde, Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht, Che Guevara ve Ho Chi Minh’in devasa portreleri dalgalanıyordu. Zaman zaman bir kortej durup, uyum içinde yüksek sesle sloganlarını bağırarak tekrar hızlanıyorlardı. 1930’lardan bu yana Berlin böylesi bir gösteriye tanıklık etmemişti.

11 Nisan 1968 akşamı saat 5:23’de, Berlin’deki Alman Basın Ajansı tarafından aşağıdaki haber dağıtıma sunuldu: “Perşembe öğleden sonra, SDS teorisyeni kimliği belirsiz bir kişi tarafından vuruldu.”  Dutschke, yüzünden ölümcül olabilecek bir yara almıştı. Tetikçi, Josef Erwin Bauchmann, Münih’den vasıfsız bir ev boyacısıydı. Kurfürstendamm’daki SDS genel merkezinin yaklaşık 50 metre ilerisinde kurbanının gelmesini beklemişti. Tetiği çekerken öfkeyle, “Seni pis Komünist domuz” diye öfkeyle bağırmıştı.

Bir süredir, sağ çevreler şiddet dolu fantaziler kuruyorlardı. Springer yayıncılık tarafından cesaretlendirilen sağcı düşmanlık kişisel bir hal de alıyordu. Yirmi sekiz yaşındaki Dutschke, “1 Numaralı Halk Düşmanı” ilan edilmişti. Kendisinden hızlıca kurtulunmalıydı: “Dutschke’yi Gazlayın!” “Bu çeteye son!” “Siyasi düşman toplama kampına!” Aynı gün kendisine yönelik herhangi bir saldırıdan korkup korkmadığı sorulmuştu. Dutschke cevap verdi: “Korku değil. Böyle bir şey olabilir ama arkadaşlar erketede. Genellikle yalnız yolculuk yapmam. Tabii ki, bir nevrotik kişi veya bir meczup bir tür panik tepkisi içinde saldırabilir.” Birkaç saat sonra silah sesleri duyuldu. 

Dutschke ameliyat masasında yedi saat yattı. Cadı-avcısı Springer gazetelerinin dağıtılmasını engellemek için öğrenciler sokaklara çıktılar. Paris’ten Mandel, Tarık Ali’yi aradı. Ertesi gün, 2 bin kişi, Londra’daki Alman büyükelçiliğinin ve Springer İngiltere ofisinin önünde eylemdeydi. Brüksel’de gençler dayanışmalarını sloganlarla dillendirdiler “İki, Üç, daha fazla Berlin!” Pariste de benzer bir görüntü vardı, üçyüz, dört yüz kadar JCR üyesi Alman büyükelçiliğini kuşattılar. St-Michel Bulvarında polisle çatışma vardı. Paskalya Cumartesine gelindiğinde, Dutschke artık tehlike altında değildi, ama kafasındaki mermiler onda ciddi bir konuşma engeli oluşturmuştu. İyileşmesi yavaş ilerliyordu ve periyodik epilepsi ataklarıyla yaşamayı öğrenmesi gerekiyordu.

Saldırıdan önceki Dutschke’nin son günlük notu ise: “Paris… hakkında çok mutluyum. Yoldaşlar …. başardılar: Fransız sol eğilimlerini bir masa etrafında toplayabildiler. 1 Mayıs’ta orada bir konuşma yapacağım…” Mayıs 1968 tarihe Fransa’daki gelmiş geçmiş en büyük grev ve protesto eylemi olarak geçti ama mücadele Dutschke olmadan başladı.

Almanya’dan ayrılmak ve felaketin yaşandığı yerden uzaklaşmak istedi. Önce kısa bir süre İsviçre’de kaldı, burada psikolog Thomas Ehleiter ile tedavisi üzerinde çalıştı. Daha sonra İtalya’ya, Roma’nın Güneyine Marino’ya, besteci Hans-Werner Henze’nin daveti üzerine gitti. Siyaset onun umduğundan daha kısa bir süre içinde tekrar onu çağırdı. Berlin’den kötü havadisler vardı: “Christian [Semler] aradı, Rusların pis numaralarından bahsetti – Çekoslavakya işgal edilmişti. Prag’da, bunun mümkün olmadığını düşünürdüm ama öğrenciler çok daha gerçekçiydiler.” “Ne biçim köpekler, ne biçim barbarlar, ne biçim hainler.”

Dutschke’nin Henze’nin villasında kalışı basından gizlenememişti – ve bir kere öğrendiler mi, ondan sonra hiç huzuru kalmamıştı. Ağustos’ta, eşi Gretchhen ona bir vize ayarlayabilmek için ABD’ye gitti. Bu sırada Dutschke kimseye görünmeden Brüksel’e seyahat etti, burada Mandel’in Rue Jose Impens’deki evinde kaldı.  Gisela ve Ernest, Eylül’den Kasım’a kadar Kanada ve ABD’ye seyahat edecekleri için burası sadece ona kalan bir dinlendirici güvenli sığınaktı. Ernest yaklaşık yirmi beş üniversitede ders veriyordu. Gisela ise SWP’nin daveti üzerine, Avrupa öğrenci hareketleri üzerine konuşuyordu. Ernest annesinden Dutschke’nin bir kriz geçirdiğini öğrendi. Berlin’deki arkadaşları ona Kanada’nın vize vermeyi reddettiğini söylemişlerdi. Yetkililerin dinliyor olabilmesi ihtimalini görmezden gelerek, Dutschke Rue Josse Impens’deki evden, ABD’deki Gretchen’a ulaşmaya çalıştı. Ertesi gün, polis bir sınır dışı kararıyla beraber kapıya geldi. Anın stresi içinde Dutschke bir epilepsi krizi geçirdi. Arkadaşları testler için onu Berlin’e göndermeye karar verdiler. Mandel’e annesi: “Onu doktora arkadaşlarının götürdüğünü eşine söylemememiz konusunda beni ikna etmeye çalıştı; onun yerine oraya kadar kendisinin arabayı sürdüğünü söylememizi istedi. Lütfen bu hikayeye bağlı kal!!”  dedi. Ernest’e kaygılarını aktarmak için Rosa devam etti;

Yalnızlığını daha kolay hale getirmek için herşeyi yaptım … Ancak hastalanacağından biraz korktum. Dostların yardıına ihtiyacı olduğu bariz! Sevgili Ernest, evdeki ilk yıllarından itibaren bizim her zaman dostlarımıza yardım ettiğimizi görmüşsündür! ‘

Ölümünden sonra yayımlanan anıları,  Aufrecht Gehen: Eine fragmentarische Autobiographie (Yukarı doğru gitmek: Parçalı bir Otobiyografi) kitabında, Dutschke, Mandellerin evinde iki hafta kaldıktan sonra yetkililerin onu persona non grata ilan ettiğini söylüyordu.

 Jan Willem Stutje, Ernest Mandel: A Rebel’s Dream Deferredhttps://www.versobooks.com/blogs/3825-just-short-of-the-conscious-leap-ernest-mandel-in-1968 sitesinde yayımlanan kitap bölümünden çevrilmiştir.

Çeviri: Eyüp Özer

Çocuk Cinsel İstismarcılarına Yönelik Af Girişimlerinden ve İstanbul Sözleşmesi’ni Karalamaktan VAZGEÇİN!

Türk Ceza Kanunu (TCK)’nın 103’üncü maddesi kapsamındaki çocuk cinsel istismarcılarına af getirilmesi girişimlerine karşı 2016’da bir araya gelmiş olan TCK-103 Çocuk Cinsel İstismarı Affına Karşı Kadın Platformu, iktidarın çocuk ve kadın haklarını hedef alan girişimlerine karşı bir açıklama yayımladı. Yeniyol’dan Kadınlar‘ın da bileşeni olduğu platformun açıklaması şu şekilde:

TCK 103 Çocuk Cinsel İstismarı Affına Karşı Kadın Platformu’nu oluşturan kadın örgütleri olarak başlattığımız çocuk cinsel istismarcılarına yönelik af girişimleri ve İstanbul Sözleşmesi’nin karalanmasına karşı kampanyamız bütün ülkeye yayılıyor. 9 Temmuz Salı günü yaptığımız basın toplantısının akabinde, platform bileşeni kadın örgütlerinin sayısı iki günde ikiye katlanarak 300’ü; platformu destekleyen sendika, meslek örgütleri gibi sivil toplum örgütlerinin sayısı 150’yi aştı. 

Platformu oluşturan ve destekleyen örgütler olarak 11 Temmuz günü 33 ilde basın açıklamaları yaparak bir kez daha kadınların kazanılmış haklarını tartışmaya açmaktan VAZGEÇİN dedik. Covid 19 önlemleri koşullarında, fiziksel mesafe korunarak ve maskeli olarak yapılan eylemler, kadınlar olarak kararlılığımızı ve mücadelemizi her koşulda sürdüreceğimizi bir kez daha gösterdi.

2016 yılında ilk kez gündeme getirildiğinde çocuk cinsel istismarı affını “aklınızdan bile geçirmeyin” demiş, pek çok il ve ilçede basın açıklamaları yapmıştık. 11 Temmuz 2020 Cumartesi günü ise “İstanbul Sözleşmesi’ni Uygulayın! Çocuk Cinsel İstismarı Affından VAZGEÇİN!” talepleriyle, Adana’dan, Edirne’ye, Hakkari’den İzmir’e 33 kentten tüm sorumlulara bir kez daha seslendik VAZGEÇİN!

Çocuk İstismarcılarına Af Girişimlerinin Gündemde Tutulması İstismarcılara Teşvik, Tüm Çocuklara Tehdittir

Kadınlar olarak, siyasi iktidarın cinsel istismarcılara af girişimlerini ertelemesinin, çocuk istismarı ve çocuk yaşta evlendirme sorununu çözmediği gibi daha da ağırlaştırdığının altını çizdik.

Çünkü bu af söylentisi gündemde tutulduğu sürece;

  • Türk Ceza Kanunu’ndaki 15 yaş altı çocuklarla hiçbir koşulda cinsel ilişkiye girilemeyeceği ve Türk Medeni Kanunu’ndaki 17 yaşın altında evlilik yapılamayacağı konusundaki yasal düzenlemeler kağıt üzerinde kalıyor, uygulanmıyor, uygulanamıyor. Gençler, aileler bu yasalar yokmuş gibi yaşamaya devam ediyor.
  • Çocuk cinsel istismarcıları işledikleri suçtan mahkum olsalar bile, kız çocuğunu ya da ailesini ikna edip resmi nikah yaptırdıkları takdirde cezadan kurtulabileceklerini düşünebiliyorlar. 
  • Maalesef yargı da af propagandalarından etkilenerek giderek daha çok beraat kararı veriyor.
  • Toplum da gelenek, görenek diyerek ve af söylemlerinin de teşvikiyle çocuk evliliği adı altındaki çocuk cinsel istismarını ihbar yükümlülüğünü savsaklıyor. 
  • Af söylentisi çeşitli kişi ve kurumların, kız çocuklarının evlendirilme yaşının 12 hatta 9 olabileceği yönündeki propagandalarının sürüp gitmesine neden oluyor. 

İstanbul Sözleşmesi’nden Çekilmekten bahsetmek bile Şiddetçi Erkeklere Teşvik, Tüm Kadınlara Tehdittir

Kadınlar olarak görüyoruz ki, 

TBMM Boşanma Komisyonu Raporu’ndan beri İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı yasaya karşı sistematik bir karalama kampanyası yürütülüyor. Bu saldırı nedeniyle ne İstanbul Sözleşmesi, ne de 6284 sayılı yasa etkili bir biçimde uygulanıyor. Devletin şiddetle ilgili yasaları ve sözleşmeleri uygulamaması, bu düzenlemelerin gerektirdiği şiddetle mücadele mekanizmalarını kurmaması nedeniyle ülkemizde her gün en az üç kadın hayatını kaybediyor. 

İstanbul Sözleşmesi’nden Türkiye’nin imzasını çekme açıklamaları, sözleşmeyi ve yasayı uygulamamak için zaten direnmekte olan tüm kamu görevlilerine en üst düzeyden bağlayıcı bir “talimat” niteliği taşıyor. Bu gibi açıklamalar, şiddet uygulayan erkekleri teşvik ediyor; şiddete maruz kalan birçok kadının devlet mekanizmalarına başvurma cesaretlerini kırıyor; kamuda görevini yerine getirmeye çalışan az sayıdaki yargı ve kolluk görevlisinin de elini kolunu bağlamak gibi olumsuzluklara neden oluyor.

Bu nedenle kadınlar olarak yetkililerden acilen aşağıdaki taleplerimizin hayata geçirilmesini istiyoruz:

Kadınlara ve kız çocuklarına yönelik fiziksel, cinsel, psikolojik ve ekonomik şiddet ile ayrımcılığı körükleyen bu söylemlerinize son verin;

İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı yasanın etkin bir biçimde uygulanmasını ve işlevli bir Alo Şiddet Hattı, ülke çapında kadın danışma merkezleri, sığınaklar, cinsel şiddet kriz merkezleri ile şiddetle mücadelenin ulusal mekanizmalarının yeterli sayı ve nitelikli destek kapasitesine ulaştırılmasını sağlayın.

Ülkenin dört bir yanından 450’den fazla örgütten kadınlar olarak sesleniyoruz; 

Kadınların ve çocukların hayatını siyaset malzemesi yapmaktan, kadının insan haklarını ve
çocuk haklarını
müzakere konusu etmekten VAZGEÇİN!

Platform imzacı listesi için: https://www.tck103kadinplatformu.net/platform-imzacilari/

KHK’lilerin OHAL Raporu Açıklandı:”Aç Kaldım, Aç!”

Mağdurlar İçin Adalet Platformu ve HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, işlerinden KHK’lerle ihraç edilen kişilerin anlatımlarına ve neler yaşadıklarına ilişkin 1500 sayfalık rapor hazırladı. KHK’li, hakim, savcı, öğretmen ve akademisyenlerin de aralarında bulunduğu mağdurların söylediği ortak bir cümle var: Aç kaldım, aç…

15 Temmuz darbe girişiminin ardından yayımlanan OHAL kararnamelerinin üzerinden 3 yıl geçti. Kamudan ihraç edilenlerinin durumuyla ilgilenen ve Meclis’te bunu gündeme getiren HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu ile Mağdurlar İçin Adalet Platformu’ndan Doç. Bayram Erzurumluoğlu,  3. yılında ‘OHAL’in Toplumsal Maliyetleri’ adlı raporun sonuçlarını kamuoyuyla paylaştı.

Gazete Duvar’dan Hacı Bişkin’in özel haberine göre, rapor 1500 sayfadan oluşuyor. 20 Temmuz 2019 ve 9 Eylül 20119 tarihleri arasında hazırlanan rapor, Türkiye’nin 81 ilinden 3 bin 104 kişi ve dünyanın 33 ülkesinden 201 kişinin katılımıyla hazırlandı. Gergerlioğlu yaptığı açıklamada, “Tüm toplumu etkileyen, sarsan bir kırımın, felaketin olduğunu görüyoruz. KHK’liler işlerinden ihraç edilmekle kalmadı. Özel sektörde de çalışmalarının önüne geçilen, sosyal yardımlaşma ödenekleri kesilen bir topluluktan bahsediyoruz” dedi.

ETKİLENENLER ANLATIYOR: SİMİT SATIYORUM

Raporun ilk bölümünde Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) işlerinden ihraç edilenlerin anlatımlarına yer verildi. Çoğu KHK’li ihraç edildikten sonra iş bulamadıklarını, sosyal ortamlardan uzaklaştıklarını belirtti.

Maddi ve manevi anlamda anlamda zorluk yaşayan KHK’liler yaşadıkları rapora şu sözlerle yansıdı: “Çalıştığım işyeri kapatıldı. Çalışma lisansım iptal edildi. Mesleğimi yapamıyorum. Simit satıyorum. Aç kaldım aç! Suçsuz yere mağdur edildim. Çocuklarımın rızkı gasp edildi. Ailemden ayrılıp yurt dışında yaşamak zorunda kaldım. 3 yıldır çocuklarımı göremiyorum. 2,5 yaşındaki çocuğumu hiç göremedim. Bir anda işsiz ve vasıfsız ilan edildik. Bir anlamda sosyal bir soykırım… Çalıştığım şirkete atanan kayyım tarafından işten çıkartıldım. İşten çıktıktan sonra e-devletteki çalışma bilgilerimde şüpheli yazıldı. Yeni doğan bebeğim ve çalışamayan eşimle birlikte işsiz ve ortada kaldık. Benim ailemin hayatı ve yaşama şansımız kalmadı. Yok olduk. Hangi birini yazayım bu alana sığmaz. Sivil ölüme mahkum edildim. Diri diri gömdüler. Polis kötü davranma konusunda hakikaten uzmanlaşmış. 19 Temmuz’da okula gittim. O bakışlar yetti hocam…”

Raporda anlatımları dikkat çeken 11 yıllık eski bir savcı şöyle diyor: “ByLock kullanmadığı tespit edildiğinden denilerek tahliye edildim. Çıktığımda kimse bana iş vermek istemedi. İş verirlerse devlet tarafından vergi müfettişleri gönderildiğini söyleyenler oldu. Şu an 150 tavuk aldım yumurta satarak geçinmeye çalışıyorum.”

Mağduriyetlerine dile getirenler arasında hakimler, savcılar, akademisyenler, polisler, öğretmenler, mühendisler ve daha birçok meslek örgütünden ihraç edilen kişiler var. Hepsinin ortak anlatımı: Aç kaldık, işsiz kaldık.

‘AVUKAT İTİRAFÇI OL DEDİ’

Raporda dikkat çeken başka bir konu ise gözaltına alınan kişilerin CMK tarafından atanan avukatlarla ilgili anlatımları oldu: “Avukat itirafçı olmam için baskı yaptı. Avukat uyuyordu ben ifade verirken. Avukat ve polisler psikolojik baskı uyguladılar. Avukat sadece oradaydı… Avukat ‘Ne biliyorsan anlat’ diyordu. İtirafçı olmamı istiyordu. Avukatın aleyhime ifade verdiğinin farkındaydım. CMK avukatı konu mankeni gibiydi. Avukat formaliteydi. Benim değil polisin tarafında idi. Ama tarafsızmış imajı veriyordu. Her şey göstermelikti. Beni görür görmez hadi itirafçı ol dedi.”

SORGU: EŞİN ELİMİZDE…

Raporda 15 Temmuz darbe girişiminin ardından gözaltına alınanların anlatımlarına da yer verildi. Bu kişiler işkence gördüklerini, aileleriyle tehdit edildiklerini ve kötü muameleyle karşılaştıklarını anlattı: “Eşin de elimizde, ona göre… Çocukların yetimhanede büyüyecek. Hapishanede çürüyeceksin. Bana cemaatten olmadığını ispat et. ‘İtirafçı olmazsan sen de terörist sayılırsın’ gibi baskılar yaşadım. Hâkim savcı ve polis sürekli küçük çocuğumun olduğunu hatırlatıp tehdit ettiler. Benim duyabileceğim şekilde konuşmazsa tutuklanır ve bebeği cezaevine alınmaz. Bebek annesizliğe alışsın şeklinde konuştular. Konuş ya da çocuğunu bir daha göremezsin.”

KHK’Lİ YAKINLARI NE YAŞADI?

Raporda detaylıca yer verilen bölümlerden biri de KHK’li yakınlarının yaşadıkları oldu. Bu bilgiler ise rapora şöyle yansıdı: “OHAL mağdurlarının çektikleri en büyük sıkıntılar, en yaygınından daha aza doğru, sırası ile şunlardır: Ekonomik Sıkıntılar, psikolojik sorunlar, itibarsızlık, toplumdan dışlanma, sosyal çevrenin dağılması, stres veya sıkıntılara dayanamayan aile fertlerinden en az birisinin hastalanması, yeni sağlık sorunlarının başlaması veya eski hastalıklarının nüksetmesi, ailenin bölünmesi…”

Aileler psikolog desteği alamadıklarını da raporda belirtti. Bunun gerekçesi ise maddi imkanlar olarak sıralandı.

GÖRDÜĞÜNÜZ MUAMELEYİ NASIL GÖRÜYORSUNUZ?

Raporda KHK’lilere ‘Toplumdan, yakın çevrelerinden gördüğünüz muameleyi nasıl değerlendiriyorsunuz?’ sorusu da soruldu. Yüzde 4’ü, ‘Şu ana kadar çevremden olumsuz bir tepki görmedim’, yüzde 3 ‘Yaşadıklarımı tamamen hak ettim, gördüğüm muameleye layığım’, yüzde 6.5 ‘Kişisel bir takım kusurlarım olabilir ama bu kadar cezalandırmayı da hak etmedim’, yüzde 86.5′ ise ‘Bana yaşatılanlar tamamen haksızlık ve zulümdür’ yanıtını verdi.

‘ALEVİ VE SOLCULAR YANIMDA DURDU AMA…’

Raporda KHK’lilere sorulan bir diğer konu ise, ‘Çevrenizde ne gibi sözler duydunuz?’ sorusu oldu. Bu soruya şöyle yanıtlar verildi: “Allah büyüktür, herkes bir gün ektiğini biçecek. Bir suçun olmasaydı devlet seni işinden etmezdi. Demek ki bir şeyler yapmışsın. Devlet bir yanlışlık yaptı, sabret düzelecek. Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır. Sen çok iyi birisin, diğerleri gibi değilsin. Kurunun yanında yaş da yandı… 40 yıllık komşumuza dedim ki artık bu hükümete oy vermeyin. Siz şahitsiniz ben ne zorluklarla okudum. Komşumuz; ‘Niye o mu attı sizi, adamın belki haber bile yok’ dedi. Bu cevaba gülsem mi, ağlasam mı bilemedim. Ablam sürekli; ‘Devletimiz işini bilir, suçsuz isen geri dönersin’, şeklinde konuşuyordu, birkaç imasına da denk geldim, ilişkilerim bozuldu ve artık görüşmüyorum. Akraba ve aile kelimeleri anlamını yitirdi. Ne kadar gaddar olabildiklerini gördüm. Alevi ve solcu olarak tanımladığım insanlar yanımızda iken, dindar olanlar ise çevremizden uzaklaştı.”

SONUÇ…

Raporun son bölümünde değerlendirmelere yer verildi: “Kamu güvenliği tehdit altında olan ülkelerin olağanüstü hal ilan ederek, belirli hak ve hürriyetleri sınırlandırmaları kabul edilebilen bir uygulamadır. Ancak bu tür uygulamaların, kamu güvenliğine karşı gelişen tehditlerin niteliğine uygun, temel insan hak ve hürriyetlerini yok saymayacak şekilde ölçülü, kapsam ve süre bakımından sınırlandırılmış olması da gerekmektedir. OHAL süreci, gelinen aşamada, kabul edilebilirlik sınırlarının çok ötesine geçmiş, sayıları 1.5 milyonu aşan Türkiye Cumhuriyeti yurttaşının bedensel ve ruhsal varlıklarının baskılanmasına ve hatta yok edilmesine yönelik bir tür adı konulmamış ‘sivil ölüm’ daha doğru bir ifadeyle ‘sosyal kırım’ programına dönüşmüş.”

OHAL’in olumsuz etkileri kendisini birçok alanda da gösterdi. Raporda bu etkiler şöyle sıralandı: Beyin göçü, finansal sermayenin kaçışı, sosyal kültürel güçte zayıflama, yeni üretim, modernizasyon, genişleme ve stratejik yatırımlarda kayıplar.

Dilerseniz raporun tamamına burayı tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Kaynak: Khkliplatformlarıbirligi.org