İmdat Freni

admin

Altmışlarda Sosyalist Hareketin Oluşumu-IX: Evrensellik mi Millilik mi? – Masis Kürkçügil

Masis Kürkçügil’in 2006’da kaleme almış olduğu ve altmışlı yılların başından 12 Mart’a kadar, kendisinin de fiilen içinde bulunduğu sosyalist hareketin gelişimini programatik zemin, siyasal saflaşmalar ve işçi hareketiyle ilintisi bağlamında ele aldığı bu kapsamlı değerlendirmeyi bölümler halinde İmdat Freni okurlarının ilgisine sunuyoruz. Önceki bölüme şuradan ulaşabilirsiniz. 

12 Mart 1971

Sosyalist hareket, yaşadığı dünyayı anlamak, güç ilişkilerini değerlendirmek ve düzende mümkün bir gedikten kendisine yol açmak açısından fukaralığı hamasetle gidermeye çalışmıştır. 12 Mart’a doğru hızlı adımlarla ilerlenirken sanki gidişatı durdurmak yerine hızlandırmak için koşuşturuluyordur. Muhtıranın verildiği gün TÖB-DER, DİSK ve Dev-Genç’in “reformları” destekleyen deklarasyonun ardından ne kadar bir 9 Mart beklentisi olursa olsun kendi işini başkasına gördürme sanısıyla başkasının işini görme marifeti bulunmaktadır. Bunun bir diğer anlamı yaklaşan felaketi anlamaktan acizlik ve dolayısıyla felakete karşı bir savunmayı örgütlemek yerine tam gaz felakete dalmaktır.

12 Mart’a gidişin okunması konusunda yaşanan miyopluğun benzerinin 12 Eylül’de de tekrarlandığı göz önüne alınırsa siyasal analiz (somut durumun somut tahlili), belli bir çalışma varsayımı içinde mücadele etme konusunda çocukluk evresini bir türlü geçmemiştir sosyalist hareket. Bu güç ilişkilerini değerlendirme fukaralığı, darbeye giderken devrim beklentisi sosyalist hareketin elindeki avucundakini hesapsız kitapsız harcamasına varmıştır.

12 Mart döneminde bu durum yalnızca gençler açısından değil örneğin TİP ve MDD’nin eskileri ve de en eskileri açısından da geçelidir (Kıvılcımlı “Ordu Kılıcını Attı” derken trajik sonunu hiç beklemiyordu herhalde). 12 Mart’ın nasıl karşılandığına ilişkin tartışmalar bir yana konsa da birilerinin uzun süre 141-142 koşullarında sosyalist parti kurmak mümkün değildir diye TİP’e solculuk sattıktan sonra tam da darbeye kıl payı kala yasal parti hazırlığına girişmesi, bir diğerlerinin on yıllık partinin gövdesini doktriner bir değişime uğratarak hamle yapmaya yeltenmeleri gibi hususlar Marksizm konusunda katedilen mesafenin de göstergeleridir.

Güç ilişkilerini yukarıdan değerlendirmeyi marifet sayanlar kendilerini de bir anda güçlerinin çok ötesinde bir siyasal misyonla donanmış hissetmişlerdi. Bunun bir diğer anlamı kitlelerden hareketle değil kendi hayallerine göre siyaset yapmaktır.

Evrensellik mi millilik mi?

1968’in böylece düşünsel bir yenilenmeye neden olmadığı hatta o güne kadar kemikleşmiş bir Stalinizmden söz etmenin mümkün olmadığı açıkken giderek ideolojik netlik adına Stalinizmin iki türünü yeniden ürettiği görülür: Maoizmin dünya ölçeğindeki popülaritesiyle öne çıkan radikal söylemli Stalinizm ve daha ziyade geleneksel SSCB referansıyla beliren aslına daha sadık bir Stalinizm. Hatta ortada bir Troçkizm heyulası olmamasına rağmen, sıkı Leninistlik taslamanın bir gereği olarak Troçkizme saldırılar mecburi addedilmiştir.[1]

Che’nin solun her kesiminde hüsnü kabul gördüğü bu evrede siyasal görüşlerinin hemen hemen hiçbir karşılık görmediği, “ya bir sosyalist devrim ya da bir devrim karikatürü” ifadesini anlamayarak zorlama ve eklektik formülasyonlar üretmenin marifet sayılması bunun en belirgin örneğidir.[2]

Bu durumda kesinlikle bir önceki dönemin ideolojik konumlanışından bir kopuşun söz konusu olmadığı rahatlıkla söylenebilir. Altmışlı yılların sonlarında belirmeye başlayan hızlandırılmış bir şekilde kitapları karıştırma ihtiyacı bir yenilenme için gereken ardalandan yoksun olunduğu ve de sanıldığının aksine bir kitlesel deneyimin yarattığı sorunlarla cebelleşilmediği için başka dünyalarda az rastlanır bileşimler ortaya çıkmaktadır. Örneğin Emek dergisindeki yazılarda Marxism Today gibi bir dergiden kaynak gösterilmesi makul iken yanında da genellikle Latin Amerika’da merkezci-radikal hareketlere yakın Monthly Review girebilmektedir (Hal Draper “bağımsız ama yine de amorf bir Stalinist politika savunulmaktadır” der MR için).[3]

Üç beş kitaplık bir sosyalizm yazınının söz konusu olduğu bir devirde herhangi bir ideolojik hesaplaşmadan söz etmek oldukça zor olacaktır. Altmışlı yılların sonlarına kadar solun o günün dünya Marksizmine değmediğini anlamak gerekir. Batı veya Doğu Marksizmi ile değil tabii ki evrensel Marksizmle yapılacak herhangi bir paralel okuma o türden meseleler üzerine bir tartışmanın değil bir okumanın bile olmadığını gösterir.

Bu durumda altmışların solunun kendisini Marksizm aynasında mı gördüğü yoksa yerel-ulusal bir çerçevede mi ifade ettiği açıklık kazanır. Doğan Avcıoğlu’nun Türkiye’nin Düzeni’nin ortalama bir solcunun fikrî cephanesini oluşturduğu, İlhan Selçuk okumalarının azımsanmayacak bir öneme sahip olduğu bir solun henüz geleneksel soldan koptuğunu iddia etmek 12 Mart’ta girilen kıskacın yalnızca dışarıdan oluştuğu zehabını da uyandırır. 

TİP’in ideolojisinde Marksizmi, sosyal-demokrasiyi ve Kemalizmi bir arada görenler bunu bir zenginlik olarak sunsalar bile bu üçünden tutarlı bir bileşim oluşturmak kimseye nasip olmadığı gibi real politik-kritik tutumlarda sistemden bir kopuş değil tam tersi gerçekleşmiştir. Dolayısıyla paradoksal bir biçimde sosyalizme ülke çapında bir inandırıcılık kazandırırken aslında çok radikal değildir, ancak sistemin bu düzeyde bir solu bile kabullenmesi mümkün olmadığından kendi eyleminin içeriği gereği değil kendisine reva görülen muameleden ötürü daha solda gözükmüştür.

Altmışlı yılların ortalarından itibaren Latin Amerika radikal soluna (devrimci soluna) bakıldığında bizdeki en radikal hareketlerin oralardaki geleneksel partilerin görüşlerinden farksız bir durumda oldukları anlaşılır. Bir başka deyişle bizdeki radikal oradaki reformistlerin söylemine, reformistler neredeyse oradakilerin radikallerin söylemine daha yakındır.  Örneğin Latin Amerika’da bizdeki Kemalizmle paralel ele alınabilecek olan popülizmden bir kopuş söz konusu iken bizde daha sıkı bir Kemalist söylem ulusal kurtuluş adına öne çıkar. Milli burjuvazinin bağımsız bir politik özne oluşu Latin Amerika solu için reformizmle ayrışmanın asgari unsuru olarak görülürken, bizde ya bir yerlerde vardır şeklinde bir önkabul gelişti veya askerlerle ikamesi tercih edildi; en önemlilerinden biri de kapitalizm öncesi ayakbağlarına vurgu yapmaktan çok bağımlı kapitalizmin kendisine yönelim öne çıktı. Tabii bir de sayfalar boyu karşı çıkılan sosyalist devrim Latin Amerika solunun alameti farikası iken bizde aşamalı devrimin varyasyonları, ulusal demokratik devrim, demokratik halk devrimi formülasyonları en uç hareketlerin bile kalkanları haline geldi.

Aybar’ın gerek Milli Mücadeleyi değerlendirişi, gerekse İttihatçı politikaları savunusu, Kıbrıs konusunda hükümete savaş yetkisinin verilmesini kabul etmesi gibi hususlar aslında ulusalcılığın yalnızca bir meşruiyet aracı olarak değil ideolojik olarak benimsendiğini göstermektedir. Kıbrıs meselesinde üstelik de Behice Boran’ın dediği gibi anti emperyalist bir gerekçe ile oy verilmişse durum daha vahimdir. 

Bu açıdan “hürriyetçi sosyalizm”in bazı özellikleri oldukça milli yani başkaları için hayırlı olmayan bir çerçevede kalmaktaydı. İnsanlık kimi zaman Aybar’ın gözünde dar bir toprak parçasına sığabiliyordu.

12 Mart’ta Aybar’ın Erim hükümetine Anayasayı tam olarak uygulayacağına inanıp güven oyu vermesi kendisinin o güne kadar alameti farikası olan kimi görüşlerinin kâğıt üzerinde kaldığını göstermektedir.

Birçok ülkeye bakıldığında altmışlı yılların deneyimleri bugün için önemli anlamlar ifade ederken, ayakta kalan siyasetleri veya onların parçalarını açıklarken kırk yıl sonra 12 Mart öncesi için genel olarak, açık söylemek gerekirse TİP’in de kendisinin çok bilinçli olarak kurgulamadığı ancak bir tür çoğulculuğu (ki bu siyasal olmaktan çok sektörel –sendikacılar, Kürtler ve aydınlar– bir çoğulculuktur) sürdürebildiği, hemen hemen hareketin birliğinin meşruiyetini temsil eder gibi olduğu, sosyalizme özellikle 1965 seçimleri ile kazandırdığı inandırıcılığın sağladığı imkânlarla TİP deneyiminden söz edilmektedir. 

Dev-Genç ise hızla kendi içinde ayrıştığı ve farklı siyasal yönelişlere ihtiyari bir durak olduğu için bağımsız bir deneyim olarak öne çıkmamıştır. Bir başka ifadeyle kimse Dev-Gençli değildir veya herkes Dev-Gençlidir. Ancak insanlar öncelikle yetmiş sonunda ortaya çıkan örgütlerle kendilerini ifade eder. Moda tabirle bir üst kimlik değil alt kimliktir. 

Manevi olarak 12 Mart’ta düzenin acımasızca katlettiği önderlerine sahip çıksalar da yetmişli yılların oluşumları kendilerine has ve bir önceki dönemden çok daha belirgin yönelişlere sahip olurlar. 


[1] Bu konudaki ilginç teorik açılımlardan biri Ant dergisinde Stalin’in Leninizmin İlkeleri’nden alıntıyla beslenen Mao’yu da ihmal etmeyen Kesintisiz Devrim tartışmaları sırasında (Sayı 3, Temmuz 1970 “Sosyalizmin Zaferi için Kesintisiz Devrim”) gerekli gereksiz Troçki göndermeleri yapılırken bu arada Ernest Mandel’in Marksist Ekonomi El Kitabı da  “….bütün dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de devrimcilerin mutlaka okumaları gereken temel eserlerden biri” diye takdim edilebilmesidir.

Tabii daha ilginci özgün teorisiyen diye kabul edilen Dr. Hikmet’in giderayak Nazım Hikmet’e belden aşağı saldırırken onun Troçkistliğine gösterdiği sağlam gerekçelerde (!) görmek mümkündür. Bu da hem etik hem de teorik olarak bulunulan yeri gösterir. “O, sosyal ve psikolojik yapısı ile, Troçkizmi bilmeden Troçki idi.” Kim Suçlamış, Yol Yayınları, 1979, s. 60.

[2] “…yerli burjuvazi, emperyalizme karşı –eğer bir zamanlar gerçekten vardıysa– direnme yeteneğini kaybetmiştir ve şimdi sadece onun dümen suyunda gitmektedir. Başka bir seçenek yoktur: Ya sosyalist devrim ya da bir devrim karikatürü.” (Üçüncü Dünya Halklarına Mesaj)

[3] Yetmişli yıllarda teorik bir yenilenme için öne çıkarılan Althusser aslında altmışlı yılların sonunda kriz karşısında TİP’te ortodoks Marksizme sarılan Emek çevresinde takdim edilmiştir. Kenan Somer’in “Neden Althusser?” başlıklı sunuşuyla Althusser’in “Marksist İlkeleri Nerede Bulacağız?” yazısı iki sayıda yayınlanır (16 Haziran 1969 ve 30 Haziran 1969). 1 Mayıs sayısında ise yine Kenan Somer “sosyalist teoriye yanaşabilmek için ilk elde okunmasında yarar gördüğü” kitapları sıralar. Liste  Kuusinen, Politzer, Stalin, Mao, Nikitin diye devam ederken üç de telif bulunmaktadır. Sadun Aren’in 100 Soruda Ekonomi El Kitabı, Fethi Naci’nin Emperyalizm Nedir’i ve Stalin’in Diyalektik ve Tarihi Materyalizm’i ile nasıl telif edilebileceği anlaşılamayacak olan Selahattin Hilav’ın Diyalektik Düşüncenin Tarihi.

Althusserciliğin Latin Amerika’daki ilginç macerası için bkz. M. Löwy, “Note sur la réception de l’Althussérisme en Amérique Latine”, Contre Althusser Pour Marx içinde s. 311 (ikinci baskı. Türkçesi Althusser’e Karşı, Marx İçin kitabının içinde, Yazın yayıncılık, 2010, çeviri: Osman S. Binatlı ).

Emek dergisindeki teorik keşmekeşin en belirgin göstergesi daha radikal hareketlerin teorik cephanesine yakışacak olan Leo Huberman, Henry Magdoff, Baran gibi Monthy Review yazarlarının Sedat Özkol ve M. Kutlay’ın yazılarında arzı endam etmesidir.

Kıbrıs’ın Kuzeyinde Seçimler… Zamanın Ruhuna Uygun bir ‘Mağlubiyet’ – Hasan Yıkıcı

Akdeniz’in doğusundaki bu küçük ada yarısı da zamanın ruhundan nasibini alacaktı elbet. Çünkü her ne kadar kaçmaya çalışsanız da, onu aşmaya çalışsanız da sizi kıskıvrak yakalamadan önce ayaklarınızla bastığınız zemine sirayet etmiş, nefes alıp verdiğiniz bağlamı şekillendirmiştir. Dünyadaki sağ popülist, milliyetçi, otoriter liderlik örneklerine yeni bir figür daha; öfke ve duygu politikaları hakimiyeti zincirine bir halka daha eklendi. Politik ve toplumsal kutuplaşma %50-%50 bandına yerleşti, yeni bir meşruiyet krizinin kapısı aralandı… Bununla birlikte yine %50’ye yakın “biat değil özgürlük” diyen ve Ankara’nın müdahalelerine karşı direniş potansiyeli taşıyan bir kesimin varlığı gözler önüne serildi. Kıbrıslı Türklerin seçim sandığından zamanın ruhu çıktı. Şimdi artık mesele zamanın ruhunun bize ne yapacağı veya bizim zamanın ruhu ile ne yapacağımız… 

I.
Mustafa Akıncı ve Ersin Tatar’ın ikinci tura kaldığı seçimlerde, sandıktan %48.3 oy ile Akıncı mağlup çıkarken, %51.69 ile Ersin Tatar galip çık(artıl)dı. Tüm seçim süreci boyunca Türkiye’den adaya gelen AKP ve MHP’li yetkililerin çalışmaları, bölge bölge gezip Türkiyeli nüfusu sandığa götürmek için sergiledikleri çaba, reklam ekipleri ve sahaya dökülen paralara rağmen söz konusu sonuç galip gelen kesimleri tatmin etti mi bilinmez. Fakat ortada bir gerçek var ki, seçimleri Türkiye’deki müesses nizam kazandı. AKP iktidarı çok net bir şekilde, kendisine biat etmeyen ve Türkiye ile ilişkileri ana vatan-yavru vatan değil, eşitlik ve kardeşlik temelinde bir ilişki biçimine dönüştürmeye çalışan Mustafa Akıncı’yı devirmek için ciddi bir efor sarf etti. Kıbrıs’ın kuzeyindeki seçimlere her daim Türkiye müdahalesi olmuştur. Bu AKP iktidarı ile de başlamadı. Fakat ilk kez bu dönem aleni, açık ve pervasız bir müdahale söz konusu oldu. Tüm bu müdahaleler, son 10 yılda daha da bir hissedilir olan Kıbrıslı Türklerin kimliğine ve hayat tarzına dair kaygılar ile de birleşince seçim süreci sadece bir adayın seçilmesi değil aynı zamanda biat ile özgülük, entegrasyon ile federasyon, laiklik ile asimilasyon arasında tercih yapılan bir referanduma dönüştü. Türkiye’den gelen ekiplerin ilk turda sandığa gitmeyen sağ seçmene dair yaptıkları çalışma sonucunda, ikinci turda özellikle Türkiyeli nüfusun yoğunluklu yaşadıkları bölgelerde seçime katılım oranını artarak Ersin Tatar’ın az bir farkla kazanmasını sağladılar. 

II. 

Kıbrıslı Türklerin seçme hakkına ve iradesine bu denli müdahale edilmesi, Türkiye’deki müesses nizamın Kıbrıs’ın kuzeyinde kazanması, %50-%50’lik toplumsal kutuplaşma ve Kıbrıslı Türklerin kimliklerine dair kaygılarının daha da artması yeni bir dönemin başlangıcı olarak okunabilir. Bu sonuçları bir kırılma anı olarak değerlendirmek için henüz erken. Fakat Türkiyeli okur bu sonuçlara ve toplumsal konumlanışlara yabancı değil. AKP’nin, bu sonuçlarla birlikte Türkiye içinde ve bölgede izlediği yıkıcı ve agresif politikalaları, Kıbrıs’ın kuzeyinde de kendi hegemonyasını ve tahakküm ağlarını daha da bir tesis etmek için arttırarak sürdüreceği beklenmekte. Tam da bundan dolayı AKP her dediğinin yerine getirileceği, kayıtsız şartsız kendisine biat edeceği ve kendi sözünün-eylemini taşıyıcısı olabilecek bir isim olarak Ersin Tatar’ı seçtirtmek için elinden geleni yaptı. Daha şimdiden Ersin Tatar AKP sözcüsü, UBP ise AKP Kuzey Kıbrıs şubesine dönüşmüş bulunmakta.

III.

AKP’nin bu seçimlerdeki zaferi bir nevi yıllardır uygulanan asimilasyon politikalarının nasıl işlevsel olabileceğini de gösterdi. Türkiyeli nüfusun yoğunluklu olarak yaşadığı bölgelerde AKP ve MHP’liler tarafından yapılan çalışmalar sonucunda Ersin Tatar’a %75 dolaylarında oy çıktı. Sakın yanlış anlaşılmasın, “Türkiye’den gelen göçmenler olduğu gibi Ersin Tatar’ı destekledi” diye bir algı oldukça sorunlu olur. Fakat özellikle merkezden uzak ve taşra bölgelerinde sol tarafından da kendi haline bırakılmış kesimlerin bu tür siyasi istismar ve müdahalelere ne kadar açık olduğunu, hatta bunun bu seçimlerde olduğu gibi bir toplumun kaderini dahi belirleyebilecek potansiyeli taşıdığına dehşetle şahit olduk. Ancak seçimlerden çıkan bir diğer sonuç da, özellikle bundan sonraki dönemde de Kıbrıslı Türklerin AKP politikalarıyla barışık olmayacağı, Erdoğan’ın her istediğini rahat bir şekilde yaptıramayacağı yönünde oldu. Mustafa Akıncı’nın aldığı % 48.3’lük oy Ankara’nın politikalarına karşı ciddi bir direniş ve reaksiyon potansiyeli taşımakta. 

IV.
% 48.3’lük kesim kurucu bir karşı dalganın sürükleyicisi olabilecek mi? Yoksa yıllardır devam ettiği gibi reaksiyoner ve duygular siyasetine devam mı edecek? Kıbrıs’ın kuzeyinde, AKP müdahaleleriyle birlikte özellikle son 10 yıllık süreçte kimliğe, yaşam tarzına ve Kıbrıslı Türklerin siyasal kurumlarına dair artan müdahaleler karşısında, reaksiyoner tavırların dışında kurucu bir sol siyasal hat inşa edilemedi. Fakat buna rağmen güçlü bir demokratik-özgürlükçü ve Kıbrıs’ta barış yanlısı bir potansiyel varlığını koruyabildi. Bu potansiyel daha çok Kıbrıslı Türklerin, AKP’nin sorumlusu olduğu başlarına gelen kötü olaylara dair tepki göstermesi noktasındaki başarısıyla korunabildi. Kıbrıslı Türklerin kendi özgün varoluşlarına dair korku, kaygı, endişe ve statüsüzlüğün getirdiği huzursuzluklar, bu reaksiyonların da güçlenmesine, hassas bir toplumsal sinir haritası oluşmasına yol açtı. Son seçim süreci de zaten, her iki aday tarafında da bu duygu politikasının hat safhaya çıkartıldığı bir süreç olarak deneyimlendi. Evet duygular üzerinden siyaset yapmanın riskleri var, ancak duyguların da toplumsal dayanakları olduğunu ve gerçekten deneyimlendiğini göz ardı etmemek de gerek. Önemli olan duyguları yaratan koşulları konuşmak, onların ortaya çıkmasını sağlayan süreçlerle yüzleşmek. Akıncı seçilmiş olsaydı, bu süreçlerle yeni bir yüzleşme deneyimi yaşanabilirdi. AKP’nin en çok korktuğu da, Kıbrıs’ın kuzeyindeki bu tahakküm mekanizmalarının sorgulanması ve etkilerinin zayıflatılması idi. Belki seçim sonuçları itibariyle AKP’nin korktuğu başına gelmedi. Fakat % 48.3’lük kesimin huzursuz nefesi müesses nizamı rahatsız etmeye devam edeceği de aşikar. 

V.

“Türkiye Kıbrıs’ın kuzeyini ilhak eder mi?” Son zamanlarda sık sık gündeme gelen ve yine seçimlerin ardından dillendirilmeye başlanan bir başka huzursuz soru. Fakat bunu tersten soralım, “Türkiye Kıbrıs’ın kuzeyini neden ilhak etsin?” Kendi tahakküm mekanizmalarını yaratmış, siyasal figüranlarını seçtirtmiş ve Kıbrıslı Türklerin kurumlarını da, yaşam tarzını da hali hazırda dönüştürmeye devam eden AKP, neden “ilhak” gibi bir belaya bulaşsın? Zaten hali hazırda Kıbrıs’ın kuzeyinde de-facto bir ilhak ve entegrasyon süreci yaşanıyor. Tanınmayan, statüsüzlüğe mahkûm bırakılan, iradesi bir türlü oluşmamış ve her türlü gasp edilen Kıbrıslı Türkler, hali hazırda resmî ideoloji tarafından şekillendirilen bir ilhak ve entegrasyon süreci yaşıyor. Dolayısıyla tehlikeli ve korkutucu olan, gelecekteki belirsiz ve aşkın bir tarihi anda birilerinin çıkıp ilhak ilan etmesi değildir; esas dehşet verici olan şey ilhak ve entegrasyon çarklarının gündelik hayat ve yaşamın akışı içerisinde zaten hali hazırda işliyor oluşu, dehşet verici olan şeyi içkin bir hal kazanmasıdır.  

Madenciyle Yürü – Timur Soykan

İstanbul Maslak’ta 301 madencinin devasa mezar taşıdır bir gökdelen.

‘Soma Faciası’nın yaşandığı madenin sahibi Alp Gürkan tarafından inşa ettirildi.

Açgözlülükle, para hırsıyla ölümüne çalıştırılan madencilerin ucuz emeğiyle harcı karıldı.

Madenciler toprağı kazarak derine indikçe kat kat yükseldi. 

İşçileri yerin yedi kat dibindeki karanlığa götüren asansörler cam gökdelende ferah evlere, ofislere tırmandı.

İşçi odun desteklerin arasında iki büklüm kazma salladı. Onun kömür bulaşmış alın terinden çalınanlarla yapılmış manzaralı, geniş daireler milyonlarca dolara satıldı.

400 metre derinde yandı işçiler, açgözlü patronun 191 metrelik binası oldu. Üstelik imar planını katlarca aşmıştı, adını da ‘Spine’, (Türkçesi; Omurga) koymuştu.

6.5 yıl geçti Türkiye tarihinin en büyük iş faciasının üzerinden.

Metrekaresi 12 bin dolara satılan ‘mezar taşı’nda hayat günlük gülistanlık.

Otoparkı lüks otomobillerle dolu, ofislerinde büyük şirketlerin bol sıfırlı anlaşmaları imzalanıyor. 2 artı 1 dairenin 3.5 milyon TL’ye satılıp 16 bin 500 TL’ye kiralandığı rezidansında sakinlerini ağırlıyor. 

301 madencinin mezarlığında ise birkaç gün önce meslektaşları sabahlıyordu. Mezar taşlarındaki isimlerin hepsi aynı ölüm korkusunu, aynı ekmeği yıllarca paylaştıkları arkadaşları.

Bağımsız Maden İş Üyesi Soma ve Ermenek’teki madenciler, başlarında sarı baretleri, üzerlerinde ‘Köle değiliz’ yazan yelekleriyle Ankara’ya yürümek istiyor. 

Tek talepleri; annelerinin ak sütü kadar helal, yıllarca birikmiş emeklerinin karşılığı tazminatlarının verilmesi.

7 gündür yollardalar ama her kilometreyi Soma’da ölen işçilere adayacakları yürüyüşe izin vermiyor devlet.

Gaz ve plastik mermiyle müdahale etti jandarma yürüyüşün ilk günlerinde. 

Oysa Anayasa Mahkemesi (AYM) bir ay önce ‘Şehirlerarası karayollarında gösteri ve yürüyüş anayasal haktır’ diye karar vermişti. Hani İçişleri Bakanı Süleyman Soylu çok kızıp AYM Başkanı hakkında sert konuşmuştu. İşte yine tanımıyorlar yüksek mahkemenin kararını, hakkı, hukuku.

Ne de olsa burası maden patronlarının ‘200 tane asker yığarım’ diyerek köylüleri tehdit ettiği, Kanadalı maden şirketlerinin Kazdağlarını kesip biçtiği ‘yerli ve milli’ bir ülke.

3 gün önce jandarmalar, Salihli’de sardı işçilerin etrafını. Çadırlarına baskın yapıp gözaltına aldılar.

Serbest kalınca işçiler yine döndü jandarma barikatının önüne.

O madencilerden ikisi; Ali Kandemir (40) ve İdris Sarıkaya (47).

13 yıl önce Soma’da Uyar Madencilik’e ait ocakta, 350 metre derindeydiler. Tedbirsiz patlatılan dinamit Ali Kandemir’in iki gözünü kör etti. 27 yaşından beri ne güneşin doğduğunu ne ağaçların yeşerdiğini ne tek evladının yüzünü ne de adaleti gördü.

Vücudunda 43 kırık oluşan İdris Sarıkaya’nın iki bacağı sakat kaldı. 13 yıldır koltuk değneksiz tek adım atamadı. 

Şirket, sobalı evlerinde yakmaları için 4’er ton kömür verdi sadece. Malulen emekli olup üç kuruş maaş ile evlerini geçindirmeye çalışırken hukuk mücadelesi verdiler.

Tazminat kazandılar ama alamadılar. Çünkü Uyar Madencilik sürekli isim değiştiriyor, şirket bir akrabadan ötekinin üzerine geçerek faaliyete devam ediyordu. Ali Kandemir ve İdris Sarıkaya ise kömür alacak paraları olmadığı için aileleriyle soğuk evde yaşıyordu.

Yıllar sonra, 28 Ekim 2014’te onların mücadele ettiği şirkete ait Ermenek’teki madende 18 işçi boğuldu. Madencinin annesi “Benim oğlum yüzme bilmezdi ki suyun içinde ne yaptı” diyerek ağıt yakmıştı. Madencinin babası yırtık kara lastik ayakkabılarıyla Türk bayrağına sarılmış tabutun önünde zor ayakta duruyordu.

Madenciler Soma’da yanıp Ermenek’te boğulurken köle gibi çalıştırılıp patlatılan dinamitlerle sakat kalırken ortalıkta görünmeyen devlet şimdi işçilerin karşısında bütün heybetiyle. 

Gecenin karanlığında jandarmaların karşısında bağırıyor madenci:

“Yerin yedi kat altında alın teriyle yaşamını devam ettirmek durumunda kalıp kör edilenlerden, sakat bırakılanlardan, ciğerleri çürütülenlerden hesap sormasın devlet. Devlet bunları yapanlardan hesap sorsun gücü yetiyorsa. Bir tane kıçı kırık patrondan hesap sormayı beceremeyen devlet bizden hesap soracak öyle mi… Öyle mi tabur komutanı… Şimdi bize güç göstereceksiniz, biz de korkacağız öyle mi… Vallahi de korkmuyoruz billahi de korkmuyoruz sizden.”

Ve hepimize sesleniyor hakları için direnenler:

“Madenciyle yürü…”

Kaynak: https://www.birgun.net/haber/madenciyle-yuru-319678

Sınırsız, Sınıfsız, Sürgünsüz, Sömürüsüz Bir Dünya!

17 Ekim Göçmenlerin Ulusötesi Mücadele Günü vesilesiyle Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi ve yirminin üzerinde kurumun çağrısıyla Kadıköy Süreyya Operası önünde bir basın açıklaması düzenlendi. Basın açıklamasının metnini aşağıda yayınlıyoruz.

Sınırsız, Sınıfsız, Sürgünsüz, Sömürüsüz bir Dünya İçin 17 Ekim’de Alanlardayız!

Dünyanın dört bir yanında bugün yüz binlerce kişi sokaklara çıkarak mültecilerin ve göçmenlerin karşı karşıya kaldığı, sömürü, ayrımcılık, ırkçılık, şiddete karşı, “Sınırsız, Sınıfsız, Sürgünsüz, Sömürüsüz bir Dünya” talebini haykırıyor. Biz de İstanbul’dan bu sese destek olmak ve taleplerimizi birlikte yükseltmek için bir araya geldik.

Bu Ulusötesi Eylem Günü, Türkiye’de de mültecilere ve göçmenlere yönelik ırkçı saldırıların ve baskıların giderek arttığı bir döneme denk geliyor. Neredeyse her gün göçmenlerin ve mültecilerin ölüm haberlerine tanıklık ediyoruz.

Türkiye’nin mültecilerin yasal statüsünü tanımamasının bir sonucu olarak, tehlikeli yolculuklara girişmek zorunda kalan göçmenler kitlesel olarak ölüme sürükleniyor. Van Gölü göçmen ölümlerinin simgelerinden birisine dönüşüyor. Ağustos ayı başında batan teknede en az 61 göçmen hayatını kaybetti. Geçtiğimiz hafta ise aynı bölgede, 15 kişilik minibüste 72 mültecinin sınırı geçmeye çalışırken 2 mültecinin havasızlıktan hayatını kaybettiği haberini aldık. Bunların sadece basına yansıyan haberler olduğunu unutmayalım. Her yıl yüzlerce mülteci hükümetin sınır politikalarından dolayı hayatını kaybetmekte. 

AKP hükümeti bir yandan Suriye sınırına ördüğü duvarla yüz binlerce mülteciyi savaşın kaderine terk ederken, Batı sınırında Avrupa Birliği’nin sınır bekçiliğini üstlenerek Türkiye’deki mültecilerin iltica hakkını da engelliyor. Mülteciler AB ile pazarlıkta bir koz olarak kullanılmaya devam ediyor. AKP Sözcüsü Ömer Çelik’in geçtiğimiz günlerde “Yaptırımlar olursa mülteciler konusunda AB işbirliği beklemesin” açıklaması, bu durumun açık bir özetiydi. Bu işbirliğinin sonucu ise bu yılın başından beri en az 37 mültecinin Ege Denizi’nde sınırı geçmeye çalışırken hayatını kaybetmesi oldu. Ege Bölgesinde 17 bin mültecinin sınırı geçme girişimi durduruldu ve Yunanistan’ın geri ittiği 125 mülteciyi Türkiye sınır dışı etme kararı aldı.

Hatırlayalım. Bundan yaklaşık 7 ay önce hükümet sınırların açıldığı yalan haberiyle binlerce göçmenin Pazarkule sınır kapısına yığılmasını teşvik etmiş, Türk ve Yunan polis güçleri arasında sıkışan göçmenler günlerce sınırı aşmaya çalışmıştı. Hükümetin AB ile gerilimi düşürmeye karar vermesinin ardından ise göçmenler geri gönderme merkezlerine ve spor salonlarına kapatılmıştı. 

Bu trajedilerin son bulması için Türkiye ve AB arasındaki Geri Kabul Anlaşması derhal sonlandırılmalı ve hem Türkiye hükümeti hem de Avrupa ülkeleri mültecilerin iltica hakkını koşulsuz biçimde tanımalıdır!

Öte yandan göçmenlere dönük ırkçı saldırılar giderek yaygınlaşıyor. Geçtiğimiz ay 16 yaşındaki Suriyeli göçmen Eymen Hammamı Samsun’da ırkçı bir grubun saldırısı sonucunda bıçaklanarak öldürüldü. Daha öncesinde ise Bursa’da 17 yaşındaki Hamza Acan benzer bir ırkçı saldırı sonucu hayatını kaybetmişti. 2020 içerisinde 3’ü çocuk olmak üzere 7 kişi ırkçı saldırılarda yaşamını yitirdi, 32 kişi yaralandı. 

Irkçılığın yaygınlaşmasındaki asıl sorumlunun, hükümetin göçmenleri kendi kaderlerine terk eden ikiyüzlü politikaları olduğunu bir kez daha vurguluyoruz. Hükümet Türkiye’de yaşayan milyonlarca göçmen ve mülteciye herhangi bir kalıcı yasal statü tanımayarak bu kesimlerin temel sosyal haklardan faydalanmasını engelleyerek onları kendi kaderlerine terk ediyor. Dahası, hükümet sözcüleri göçmenler için on milyarlarca dolar harcandığı yalanını her fırsatta tekrarlamaktan geri kalmıyorlar. Düzen siyasetçileri ise tüm bu sorunları görmezden gelmekle kalmıyor, Türkiyeli işçilerin günlük hayatta yaşadıkları sorunların mesuliyetini göçmenlere ve mültecilere yükleyerek, göçmenlere yönelik ırkçılığı kışkırtmaktan geri durmuyorlar. 

Göçmenlere dönük saldırıların cezasız bırakılması ise ırkçılığı adeta ödüllendiriyor. Festus Okey cinayetinin üzerinin ısrarla örtülmesi ve faillerin ceza almaması bu politikanın bir simgesi niteliğinde. Irkçılık bir insanlık suçudur! Nefret söyleminden işlenmiş cinayetlere dek hiçbir suç cezasız kalmamalıdır!

Türkiye’de yaşayan mülteciler ve göçmenler emek sömürüsünün en yoğun olduğu alanlarda çok daha düşük ücret karşılığında iş bulabilmekteler. Herhangi bir sosyal güvenceye sahip olmadan en riskli alanlarda çalışan göçmen işçilerden yüzlercesi her yıl iş cinayetlerine kurban gitmekteler. Pandemi süreci ise göçmen işçiler üzerinde daha da büyük bir yıkım yaratmış durumda. Bu dönemde işini ilk kaybedenler göçmen işçiler oldu. Kayıtsız çalıştırılmanın sonucu olarak ücretsiz izin ödeneği ve kısa çalışma ödeneği hakkı gibi haklardan da faydalanamıyorlar. Bu durum göçmenlerin fiilen açlıktan ölüme terk edilmesi anlamına geliyor. Göçmen işçilerin çalışma, sosyal güvenlik, sendikalı olma gibi tüm hakları tanınmalı, pandemi döneminde dağıtılan sosyal yardımlardan göçmenler de yararlanmalıdır.

Kadın ve LGBTİ+  göçmenlerin ise göçmen oldukları için yaşadıkları cinsiyetçilik, ayrımcılık, sömürü ve maruz kaldıkları şiddet  daha da arttığı halde görünmez kılınıyor, hepimizin bildiği Nadira Kadirova cinayetinde olduğu gibi üzeri örtülmeye çalışılıyor. Pandemi sürecinde artan ev içi erkek şiddetine karşı gerekli önlemler alınmıyor; aksine hükümetin İstanbul Sözleşmesini kaldırma girişimleri, cinsiyetçiliğin ve LGBTİ+ düşmanlığının bizzat iktidarın söylemleriyle körüklenmesi ve bu suçların cezasız bırakılması kadın ve LGBTİ+ göçmenlerin hayatlarını daha da korumasız hale getiriyor.

Dile getirdiğimiz bu sorunlar, yalnızca Türkiye’ye özgü değil, pek çok ülkede göçmenler benzer sorunlarla karşı karşıya. Geçtiğimiz ay Yunanistan’ın Midilli adasındaki Moria kampında çıkan yangın, AB ülkelerinin göçmen politikasının sonuçlarını yansıtan acı bir örnekti. Yüz binlerce mülteci en temel insani gereksinimlerin karşılanmadığı toplama kamplarında tutuluyor ve iltica hakkı AB tarafından fiilen ortadan kaldırılıyor. AB’nin sınırlarına ördüğü duvarlar sonucunda, sadece 2020 içinde en az 500 kişi Akdeniz’de batan teknelerde hayatını kaybetti. Bu durum karşısında AB’nin projesi ise Yeni Göç ve İltica Planlı altında mevcut hakları daha da geriye götürmekten ibaret.

Bu nedenle, bizler de bu Ulusötesi Eylem Gününde, Fransa, İtalya, İspanya, Almanya, Slovenya, Makedonya, Yunanistan, Fas ve Lübnan’da sokağa çıkan yüz binlerle birlikte, öldüren sınır politikalarına, göçmenlere yönelik ırkçılığa, baskılara, sömürüye karşı eşit haklarla Birlikte Yaşama talebimizi bir kez daha dile getiriyoruz.

*Savaştan kaçarak Türkiye sınırına sığınan göçmenler için sınırlar açılmalı, göçmenlerin yaşam ve sığınma hakkına saygı gösterilmelidir.

*Türkiye, Cenevre Mülteci Sözleşmesi’ne koyduğu sınırlamayı kaldırmalı, zulümden kaçan herkese mültecilik statüsü tanınmalıdır.

*Avrupa devletleri, Türkiye’yi sınır bekçisi olarak tutma politikasına son vermeli ve kapılarını göçmenler için açmalıdır.

*Göçmenleri Türkiye’ye hapseden AB-Türkiye arasındaki geri kabul anlaşması iptal edilmelidir.

*Göçmenlerin pazarlık aracı olarak kullanılmasına son verilmeli, hükümet göçmenleri güvensiz geçiş yollarına yönlendirmekten vazgeçmelidir.

*Tüm göçmenlerin beslenme, barınma, sağlık, eğitim, çalışma, serbest dolaşım ve yerleşim hakları tanınmalı, insani ihtiyaçları derhal karşılanmalıdır.

*Hiç kimse nedensiz göçmez, bütün sınırlar açılmalıdır.

Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi

Göçmenlerin Ulusötesi Mücadele Günü için Eylem Çağrısı

Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi’nin yanı sıra çok sayıda siyasal parti, örgüt ve derneğin çağrısıyla 17 Ekim “Göçmenlerin Ulusötesi Mücadele Günü”nde ırkçılığa, baskılara, sömürüye karşı eşit haklarla Birlikte Yaşama talebini dile getirmek için basın açıklaması düzenlenecek. İmzacı kurumlarla birlikte çağrı metnini bütününü aşağıda yayınlıyoruz:

17 Ekim, “Göçmenlerin Ulusötesi Mücadele Gününde” Dünya’nın dört bir yanında yüzbinlerce kişi sokaklara çıkarak mültecilerin ve göçmenlerin karşı karşıya kaldığı, sömürü, ayrımcılık, ırkçılık, şiddete karşı, “Sınırsız, Sınıfsız, Sürgünsüz, Sömürüsüz bir Dünya” talebini haykıracak.
Bu Ulusötesi Eylem Günü, Türkiye’de de mültecilere ve göçmenlere yönelik ırkçı saldırıların ve baskıların giderek arttığı bir döneme denk geliyor. Neredeyse her gün gazetelerde, göçmenlerin ve mültecilerin ölüm haberleri yer alıyor. Bu haberlerde, Türkiye’de yaşayan mültecilerin ve göçmenlerin işçi olarak çalıştıkları işyerlerinde en riskli, en tehlikeli işleri herhangi bir sosyal güvenceye sahip olmadan yürütürken iş cinayetine kurban gittikleri veya sabah işe giderken, sınır dışı edilme korkusuyla polisten kaçarken bir polis kurşunuyla veya akşam işten döndüğünde yaşadığı mahallede bir ırkçı saldırı sonucu yaşamlarını yitirdiği yer alıyor. Zaman zaman ise yakın zamanda Van’da olduğu gibi, herhangi bir yasal statüye sahip olamama nedeniyle tehlikeli yollarla yolculuk yapmak zorunda kalan göçmenler kitlesel olarak ölüme sürükleniyorlar. Çoğu zaman ise mültecilerin ve göçmenlerin yaşadığı baskılar haberlerde bile yer almıyor. Kadın ve LGBTİ+ göçmenlerin ise, göçmen oldukları için yaşadıkları cinsiyetçilik, ayrımcılık, sömürü ve karşı karşıya kaldıkları şiddet daha da arttığı halde görünmez kılınıyor, üstü örtülüyor. Türkiye’de yaşayan milyonlarca göçmen ve mülteci, herhangi bir kalıcı yasal statüye sahip olmadıklarından sağlık, eğitim, barınma, çalışma gibi temel sosyal haklardan faydalanamıyor, kendi kaderlerine terk ediliyorlar. Düzen siyasetçileri ise tüm bu sorunları görmezden gelmekle kalmıyor, Türkiyeli işçilerin günlük hayatta yaşadıkları sorunların mesuliyetini göçmenlere ve mültecilere yükleyerek, göçmenlere yönelik ırkçılığı kışkırtmaktan geri durmuyorlar.

Lefteris Pitarakis / AP / The Telegraph


Ancak maalesef bu sorunlar, Türkiye’ye özgü değil, bir çok ülkede göçmenler benzer sorunlarla karşı karşıya. Bu nedenle, bizler de bu Ulusötesi Eylem Gününde, Fransa, İtalya, İspanya, Almanya, Slovenya, Makedonya, Yunanistan, Fas ve Lübnan’da sokağa çıkacak yüzbinlerle birlikte, öldüren sınır politikalarına, göçmenlere yönelik ırkçılığa, baskılara, sömürüye karşı eşit haklarla Birlikte Yaşama talebimizi bir kez daha dile getireceğiz.
Herkesi, Dünya’nın dört bir yanında sokaklarda “Sınırsız, Sınıfsız, Sürgünsüz, Sömürüsüz bir Dünya” talebini dile getiren göçmenlerin sesine sesimizi katmak için 17 Ekim 2020 – Cumartesi günü saat: 14.00’de Kadıköy Süreyya Operası önünde yapılacak açıklamamıza katılmaya davet ediyoruz. 

Tarih: 17 Ekim Cumartesi saat 14.00
Yer: Kadıköy Süreyya Operası önü

Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi
Başlangıç
Demokratik Alevi Dernekleri
Demokratik Bölgeler Partisi
EMEP
Göç Platformu
Halkevleri
Halkların Köprüsü Derneği 
HDK Göç ve Mülteciler Meclisi 
HDP Göç ve Mülteciler Komisyonu 
Hevi LGBTI Derneği
İHD İstanbul Şubesi
İşçi Demokrasisi Partisi
Mor Dayanışma Kadın Derneği
Özgürlük için Hukukçular Derneği
Polen Ekoloji
Sosyalist Dayanışma Platformu
Sosyalist Demokrasi için Yeniyol
Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi
Toplumsal Özgürlük Partisi
Yeşil Sol Mültecilerle Dayanışma Çalışma Grubu

Kapak Foto via Flickr Natalia Tsoukala/ Caritas International

Enzo Traverso: “Ütopyasız Bir Şimdicilikten Kurtulmak için Hafızaya İhtiyaç Var”

Tarihçi-akademisyen Enzo Traverso, European Observatory on Memories dergisi ile gerçekleştirdiği söyleşide, geçmişin suçlarının faillerinin hatıralarına, aşırı sağın yükselişine ve Avrupa’nın hafıza politikalarının durumuna değindi. Türkçe’de yayımlanan son kitabı “Sol Melankoli. Marksizm, Tarih ve Bellek”e de göndermelerde bulunan Traverso, solun melankolisinin zarar verici olmadığını, aksine, hem yitirilen yoldaşların yasını tutmak hem de kolektif eylem vasıtasıyla toplumsal dönüşümün neşeli ve kardeşçe anlarını hatırlamak anlamına gelen” bu melankoliye ihtiyaç olduğunu belirtiyor.   

 Faillerin hafızasına dair neden çok az çalışma var?

Christopher Browning ve Harald Welzer’in çalışmalarını hesaba katarsak, faillere dair birçok çalışma mevcut ve bazıları son derece önemli. Faillerin hafızası, edebi kurmacanın konusu olmuştur; örneğin Jonathan Littell’in Les Bienveillantes (Şefkatliler) kitabı –ancak mevcut olan anı ve tanıklık külliyatı sınırlıdır. Failler, suçlarını sergilemek ve anımsatmaktan hoşlanmazlar; bunları gizlemeyi tercih ederler. “Toplum önüne çıkma” örnekleri sınırlıdır (örneğin, General Aussaresses’in, Cezayir savaşı sırasındaki işkencelere dair anıları). Bu şaşırtıcı değil. Fail anılarının kıtlığı (ve dolayısı ile bunlarla ilgilenen çalışmalardaki kıtlık),  kurbanların anılmasının toplumlarımızda ve kolektif hafızamızda sürekli artan rolünün diyalektik olarak tersine çevrilmesidir.   

–          Faile değil, yalnızca kurbana odaklanmış bir bellek politikasının, bugün işlenen suçlara yönelik bir çeşit körlüğü teşvik edebileceğine inanıyor musunuz?

Açıkçası, kendimizi bu ayna oyunundan ve kitlesel kurbanlara dayanan bir tarihsel bilinçten kurtarmamız gerektiğine inanıyorum. Geçmişi, failler ile kurbanlar arasındaki ikili bir çatışmaya indirgenemeyecek olan tüm karmaşıklığıyla birlikte kavramaya çalışmalıyız. Geçmişin mücadelelerinin ve özgürleşim gibi davalara yönelik politik adanmışlıkların hafızasının çok az bilinirliği vardır. 20. yüzyıl yalnızca savaşlardan, soykırımlardan ve totalitarizmden ibaret değil. Aynı zamanda devrimlerin, bağımsızlık savaşlarının, demokrasinin kazanılmasının ve büyük kolektif mücadelelerin yüzyılıydı. Bu hafıza bugünlerde gayrimeşru kılınmış, gizli ve örtülü hale gelmiş durumda. Engizisyon zamanında İspanyol krallığındaki Marranolarınki gibi gizlenmiş bir yeraltı hafızası olduğu için ben buna “Marrano* hafıza” diyorum. Bana öyle geliyor ki, “şimdicilik” –ne ütopyası ne de ileriye bakacak kapasitesi olan ve şimdi’ye hapsolmuş bir dünya- kafesini kırmak için bu hafızaları muhafaza etmek gerekiyor. Kolektif hareketlerin belleği, bireyciliğin ve rekabetin egemen olduğu neoliberal çağa karşı anti-konformist, belki de yıkıcı bir açı benimsemeli. 

          Aşırı sağın yeni politik ve toplumsal hareketlerini tanımlamak ve bunların 1930’ların faşizmi ya da 20. yüzyıl sonlarının neofaşizmi ile ayrımını koymak için “post-faşizm”den bahsediyorsunuz. Post-faşizmin ne getirdiğini bize anlatabilir misiniz?

“Post-faşizm”den bahsediyorum, çünkü yeni aşırı sağ, en azından siyasi yaşamda önemli bir oyuncu haline geldiği ülkelerde faşizmle arasına mesafe koymuş durumda. İdeolojik düzeyde, post-faşizm dil, örgütlenme ve hareketlenme bakımlarından geleneksel faşizmden çok farklı. Artık faşist değil ama tamamen farklı ve yeni bir şey haline gelmiş de değil. Bir çeşit geçiş formudur bu, ki bu da post-faşizm kavramını meşrulaştırıyor. Baskın özellikleri milliyetçilik ve yabancı düşmanlığı, özellikle de İslamofobi şeklinde. Bugünlerde artık temel amacını anti-komünizm ve antisemitizmde bulmuyor. Odak değişmiş durumda. Bununla birlikte, avronun ve Avrupa kurumlarının vb. dağılmasını da beraberinde getirecek büyük bir ekonomik kriz, yöneliminde bir değişime ve geleneksel faşizme dönüşe sebep olabilir. Bu tabii ki Avrupa dışında da gerçekleşebilir. ABD’de Donald Trump’ın seçilmesinin ardından, Brezilya’da faşist lider olmanın tüm gerekliliklerini yerine getiren Jair Bolsonaro seçildi. Bu, uluslararası bir eğilimi gösteriyor.  

           Faşizmi, modası geçmiş karşılaştırmalarla sıradanlaştırma yoluna başvurmadan, mevcut aşırı sağın tehlikelerine dair farkındalığa yol açacak birtakım bellek politikaları neler olabilir?

Tüm düzen siyasetçileri aşırı sağı damgalamakta ancak sıklıkla söylemini meşrulaştırmaktadır. Avrupa’yı inşa etmenin kemer sıkma politikasını benimsemeyi içerdiği, piyasalar tarafından devreye sokulan kısıtlamaların tartışmasız olduğu, çok fazla göçmen olduğu ve ülkelere yasadışı girenlerin yasal hale getirilmek yerine sınır dışı edilmeleri gerektiği, İslam’ın Batı demokrasisiyle uyumsuz olduğu ve terörizme karşı mücadelenin kişisel özgürlükleri azaltan özel yasalarla sürdürülmesi gerektiği –bütün hükümetlerin 10 yıldan beri söylediği üzere- fikrini kabul edersek, tek gelişen aşırı sağ olacaktır. Onun ilerleyişini durdurmak için öncelikle gerçek bir tartışma yapmak ve gerçeği söylemek gerekir. Göçmenleri ve mültecileri kabul etmek ahlâki bir görevdir; son iki yüzyılda milyonlarca Avrupalı göç ettiği ve otoriter rejimlerden kaçtığı için ve toplumsal bir zorunluluk olarak; hem ekonomik hem de demografik nedenlerle onlara ihtiyaç duyduğumuz için. Küresel bir çağda toplumlarımız kapalı, etnik ve kültürel açıdan homojen oluşumlar olarak varlığını sürdüremez. 

Bellek politikaları açısından, 21. yüzyıl faşizminin, 1930’lardakinden çok farklı olduğunu kabul etmeliyiz. Tarihten çıkarmamız gereken ders, demokrasilerin bozulabilir ve yıkılabilir olduğudur. Faşizmi deneyimleyen ülkelerde –İtalya, Almanya, İspanya ve başka birkaç ülkeyi aklımdan geçiriyorum- bu dersi özümsemeyen bir demokrasi kırılgan ve dayanıksız olacaktır. Bu bağlamda, antifaşist bellek bana gayet güncel gelmektedir. 

         Diktatörlükler bir miras ve birtakım anma yerleri bıraktı. Demokrasiler tarafından bu yerlere yaklaşım, en hafif tabir ile tartışmalı bir konu. İspanya’daki Valle de los Caídos (Diktatör Franco’nun anıt mezarı; ç.n.) benzeri yerlere ne yapılabilir?

“Uzlaşma” ve “ortak anma” mitine inanmıyorum. Güçlü bir demokratik toplum düşmanlarından korkmamalı ve onlara yasalar çerçevesinde ifade özgürlüğü vermeli. İtalya’da faşizm ve İspanya’da Frankoculuk’un anılmasına gelirsek, bunları örtbas etmek yerine varlıklarını kabul etmek daha iyi olacaktır. Demokratik bir devlet, onları hiçbir şekilde benimsemeden ya da kendi kurumlarına entegre etmeden onlara tahammül edebilir. Demokratik bir devlet, geçmişe dair resmi bir bakış oluşturmamalıdır (diktatörlüklerde olduğu gibi), fakat kendi sorumluluklarını kabul etme görevi vardır. Örneğin, Chirac’ın,Fransız devletinin Yahudileri sınır dışı etmekteki sorumluluğu kabullenmesi veya Macron’un, Cezayir savaşı sırasında uygulanan işkenceyi kabul etmesi memnuniyet vericidir. İspanya’da, “Tarihsel Hafıza Yasası” sınırlarına rağmen bu doğrultuda işlemektedir. 

Valle de los Caídos’un ne yapılacağı sorusu karmaşıktır. Benim görüşüm, kat’iyen sihirli çözümleri olduğunu iddia etmeyen bağımsız bir gözlemcinin görüşüdür. Bana göre, Pedro Sánchez’in, Franco’nun kalıntılarını mezardan çıkarma ve onları Valle de los Caídos’tan çıkarma kararı iyi bir tercih. Bununla birlikte, orayı “kutsallıktan arındırmak” için bu yerin tepesindeki devasa haçı da kaldırmak gerekiyor. Bunun ardından orası, ülke tarihinin eleştirel bir sunumunu yapan bir anıt ve müzeye dönüştürülebilir.  Alman Mahnmal/Holokost Anıtı gibi bir anıt olurdu (gelecek nesiller için bir uyarı). Cumhuriyetçilerin ve Frankoculuğa özlem duyanların ulusal uzlaşma adına “kardeşçe” bir araya gelebilecekleri ortak anma yeri yaratılma olasılığına inanmıyorum. İç savaşın bütün kurbanlarını aynı düzeye ve aynı yere koyarak hatırlatacak bir anıta da inanmıyorum. Bu, demokratik bir devletin bellek politikası değil, ikiyüzlü bir tercih olacaktır. Bu durumda, tüm kalıntıları (Frankocu askerlerin olduğu kadar sınır dışı edilen Cumhuriyetçilerinkileri de) başka bir noktaya, yanına ya da başka yerlere, gömmek için bulundukları yerden çıkarmaktan kaçınmak zor olacaktır. Bununla birlikte, yapılan tüm önerilerden haberdar değilim ve pozisyonum, konuya dair derinlemesine bir çalışmanın ve kapsamlı düşünmenin sonucu değil. 

–      Neoliberalizm, zaman algımızı nasıl bozdu? Geçmiş, bugün ve gelecek bakışımızı nasıl etkiliyor?

Neoliberalizm, yaşamlarımızı sonsuz bir şimdiki zamana sıkıştırıyor; sosyal ve ekonomik temeller sabit kalsa da, hızlanmanın egemen olduğu ve bize daimi bir değişim izlenimi veren bir dünyaya. Serbest piyasa toplumu, bize yaşamlarımızı, kurumlarımızı ve toplumsal ilişkilerimizi şekillendiren toplumsal ve antropolojik model bağlamında bütün arzularımızın –ütopyalarımız bireysel ve “özelleştirilmiş” hale geliyor- tatminini vadediyor. Neoliberal bir toplumda geçmiş basite indirgenmiştir ve anı, kültür endüstrisi tarafından şekillendirilen ve yaygınlaştırılan bir tüketim ögesine dönüştürülmüştür. Bellek politikası –müzeler ve anma törenleri- bahsi geçenle aynı şeyleştirme kriterine –kârlılık, medyada yer alma, baskın zevklere uyum sağlama vb.- maruz bırakılmıştır. Farklı zaman dilimleri icat etmek ve özellikle bunları uygulamaya koymak kolay bir görev değildir. Geçmişin zamansallığıyla bağlantı kurmak (Walter Benjamin’in meşhur tasvirine göre, zamanı durdurmak için kilise kulelerindeki saatlere ateş etmek**) veya serbest piyasa toplumunun kurallarına tâbi olmayan zaman dilimleri icat etmek, bütün alternatif projeler için karşı karşıya olunan başlıca zorluktur. Son yıllardaki 15M, Wall Street’i İşgal Et, Nuit Debout vb. toplumsal hareketler bu bakımdan ilgi çekici deneyimler olmuştur. 

         “Solun melankolisi” nedir ve bellek, nasıl toplumsal dönüşümün aracı haline gelebilir?

Solun melankolisi her zaman var olmuştur. Bu, kolektif hareketlerin başarısızlıklarının ve devrim umutlarının çöküşünün sonucunda oluştu. Ne pasiflik ne de vazgeçme amacındadır ve geçmişin, duygusal boyutunu koruyabilen bir eleştirel yeniden değerlendirmesini yapabilir. Bu, hem yitirilen yoldaşların yasını tutmak hem de kolektif eylem vasıtasıyla toplumsal dönüşümün neşeli ve kardeşçe anlarını hatırlamak anlamına gelir. Hafıza ile desteklenen ve solun yeniden etkinleşmesi önünde engel teşkil etmeyen bu melankoliye ihtiyacımız var. 

–          Avrupa Birliği tarafından şu ana kadar uygulanan bellek politikasını nasıl tanımlarsınız ve bunun başlıca zorlukları nelerdir?

Avrupa Birliği’nin bellek politikasının asli amacı, öncelikli olarak araçsal ve dekoratif olmuştur: toplum karşıtı politikalar benimserken erdem göstermek. Bir yandan Yunanistan’ı yoksullaştırırken diğer yandan Holokost anmaları organize etmek; bir yandan troyka iktidarını, herhangi bir demokratik meşruiyetten yoksun ülkeler üstü bir iktidarı uygularken diğer taraftan insan haklarını yere göğe sığdıramamak; bir yandan totalitarizm ve soykırım kurbanlarına adanmış müzeleri ve anma törenlerini finanse etmek, diğer yandan özenle sınırları kapatmak ve mültecileri nezaketle karşılamak doğrultusunda ortak bir politika benimsemeyi reddetmek. Bu ikiyüzlülüğün sadece zararlı sonuçları olabilir. Aşırı sağın yükselişi de bunun kanıtı. 

 * Marranolar, Orta Çağ’da, İber Yarımadası’nda yaşayan ve zorla Hıristiyanlığa döndürülmelerine rağmen gizli bir şekilde asıl inançlarını yaşamaya, bunun gereklerini yapmaya devam eden İspanyol ve Portekizli Yahudilerdir. Marrano kelimesi, o dönemin İspanyolcasında “domuz” anlamına gelmektedir.

** Walter Benjamin, Paris’te 1830 Temmuz Devrimi sırasında işçilerin, eski zamanın sona erdiğini ve yeni zamanın başladığını simgelemek üzere saat kulelerine birbirlerinden habersiz biçimde ateş ederek saatleri durdurduklarını anlatır. 

https://europeanmemories.net/magazine/about-the-complexity-of-the-past/adresinde yayımlanan söyleşiden Gerçeğin Günlüğü tarafından yapılmış tercüme esas alınmış, kimi değişikler yapılmıştır. Gerçeğin Günlüğü’ne teşekkür ediyoruz. Başlık İmdat Freni tarafından konulmuştur.

Kapak görseli: Dali Atomicus (1948), Philippe Halsman

Koç Asistanları Yurt Dayatmasına Karşı Çıkıyor, Barınma Haklarını Savunuyor

Koç Üniversitesinin, kendi bünyesinde çalışan 400 asistanı, kendilerine tahsis edilmiş evlerden çıkarıp yurda sevk etmek istemesine üniversite asistanları karşı çıkıyor. Pandeminin yayılmaya devam ettiği koşullarda yemek, banyo ve çamaşır temizliği ihtiyaçları için ortak alanları kullanmak zorunda kalacaklarını belirten asistanları bu dayatmaya tepki gösteriyor.

Koç Üniversitesi asistanlarının yazılı açıklamasını okurlarımızın ilgisine sunuyoruz:

Koç Üniversitesi’nde eğitimlerini ve asistanlık görevlerini aktif olarak sürdüren lisansüstü öğrenciler olarak, üniversitenin tarafımıza tahsis etmiş olduğu – sözleşmeyle güvence altına alınmış – evlerimizden çıkartılıp üniversitenin Batı Kampüsü yurduna sevk edileceğimize dair bir süredir duyumlar almaktaydık. 

Henüz netlik kazanmamış bu durumu teyit etmek ve detayları öğrenmek için üniversitenin ilgili yöneticileri ile irtibata geçtik. Yaklaşık 200’den fazla asistanın ortaklaştığı soruları, yönetime toplu e-posta aracılığıyla ilettik ve en kısa sürede cevap istediğimizi bildirdik. Taşınma işleminin esas muhatabı olan biz asistanlar karar alma sürecine dâhil edilmeyi talep ettik ve sürecin olabildiğince şeffaf bir şekilde yürütülmesi gerektiğini önemle vurguladık.  Bu talebi daha görünür kılmak adına sosyal medya aracılığıyla yaşadığımız durumu kamuoyu ile paylaştık. Okul yönetimi ısrarlı çabalarımıza rağmen, her nedense bizleri yok saymayı uygun gördü.  Görüşme isteğimizi yanıtsız bırakan yönetim, tepeden inme bir kararla taşınma planını duyuracağını ilan etti. 6 ve 7 Ekim 2020 tarihlerinde fakülteler ile düzenlediği görüntülü toplantılarda, evlerin kapatılacağını ve neredeyse 400 asistanın Batı Yurtlarına yerleştirileceğini doğrulamış oldu. 

Yönetim, taşınma planının bir sağlık komitesinin onayıyla karara bağlandığını ve bu ekibin danışmanlığında sürecin yürütüldüğünü ilan etti. Koronavirüs salgınının hızla yayılmaya devam ettiği bu kritik donemde, alınan kararın hangi bilimsel gerekçelere dayandırıldığı konusunda bizlere ikna edici herhangi bir açıklama yapılmadı. Toplantıda bu sürecin Aralık ayının sonuna kadar tamamlanacağı ve taşınması planlanan asistanlara kararın en az 10 gün öncesinden bildirileceği ifade edildi. Hemen sonrasında bazı arkadaşlarımıza evlerini 3 gün içerisinde boşaltmaları gerektiğine ilişkin e-posta atılması ise, endişelerimizde ne denli haklı olduğumuzun kanıtıdır.

Yurt yerleşkesinde yemek, banyo ve çamaşır temizliği ihtiyaçları için ortak alanları kullanmak zorunda olduğumuz tarafımıza bildirildi. 400’e yakın kişinin yaşaması beklenen bu binalarda, fiziksel etkileşimin ne kadar yoğun yaşanacağı açıktır. Yönetim, yurt planlamasında alınan önlemlere ilişkin detaylı bir açıklama yapmaktan kaçınmaktadır. Olası bir salgın durumunda ise sadece karantina alanı olarak kullanılacak bir binanın tahsis edileceği ve bu binada doktorların hazır bulunacağı bilgisi paylaşıldı. Karantina binasının kapasitesine, tıbbi müdahale imkânlarına ve görevli olacak sağlık personelinin sayısına dair net bir bilgi sağlanmadı. Ayrıca, bu toplantılarda üniversite yönetiminin yurt düzenine ilişkin çelişkili ifadeler ortaya koyması, yaşadığımız güvensizliği ve kaygıyı artırmaktadır. Bu şartların sağlığımızı an be an tehdit edeceğini ve hatta hayati bir tehlike altında yaşamak zorunda kalacağımızı düşünmekteyiz. 

Okul yönetimi, yurt yerleşkesine taşınma kararını bizlere sözüm ona bir seçenek olarak sunmaya çalışmakta. Fakat kabul etmediğimiz takdirde, cüzi bir maddi destek sağlayacağını ilan etmiştir. Kampüse yakın olan evlerimizde yaşamaya devam etmek için ödememiz gereken kira ve ek masrafları karşılamak için bu destek katiyen yeterli değildir. Ortada bir seçenek esasen yoktur, taşınma süreci bir dayatmaya dönüşmüştür. Çoğu asistan için yurda taşınmak bir zorunluluk haline gelmiştir. 

Bizlerden, gelişigüzel kotarılan bu taşınma planının sağlık sebepleri dolayısıyla kararlaştırıldığına inanmamızı beklemekteler. Yaklaşık iki ay önce Rektörümüz Prof. Dr. Umran İnan 5 Ekim 2020 tarihinde kampüsün açılacağını ilan etmişti. Yüksek Öğretim Kurumu, salgının seyrinin riskli bir seviyeye ulaştığını gözlemleyerek üniversitelere bir öneri manzumesi iletti. Koç Üniversitesi ise bu önerge doğrultusunda 2020-2021 Akademik Yılı Güz Döneminde kampüsü kapalı tutmaya karar verdi. Hal böyle iken, lisans öğrencilerinden yurt konaklaması için elde edilmesi öngörülen kaynak akışı gerçekleşmedi. Dolayısıyla bu durum, taşınma planının ne yazık ki maddi kaybı telafi etmek adına yapılmış kaba bir tasarruf hesabından öteye gitmediğini açık etmektedir. 

Koç Üniversitesi’nin sürdürdüğü bilimsel faaliyetlerin yükünü üstlenen; ulusal ve uluslararası alanda saygıdeğer bir konuma erişmesine büyük katkı sağlayan biz asistanlar bu dayatmayı asla kabul etmiyoruz. Salgın koşullarında can sağlığımızı tehlikeye atacak bu kararın durdurulmasını talep ediyoruz. 

Altmışlarda Sosyalist Hareketin Oluşumu – VIII: Tartışmaların Dökümü – Masis Kürkçügil

Masis Kürkçügil’in 2006’da kaleme almış olduğu ve altmışlı yılların başından 12 Mart’a kadar, kendisinin de fiilen içinde bulunduğu sosyalist hareketin gelişimini programatik zemin, siyasal saflaşmalar ve işçi hareketiyle ilintisi bağlamında ele aldığı bu kapsamlı değerlendirmeyi bölümler halinde İmdat Freni okurlarının ilgisine sunuyoruz. Önceki bölüme şuradan ulaşabilirsiniz. 

Bu dönemdeki sosyalist kültürümüzün manzarayı umumiyesi için Çetin Yetkin’in Soldaki Bölünmeler kitabı yeterince anlamlıdır. 15-16 Haziran öncesi hazırlanan ve daha genel bir ibare ile 12 Mart sonrasında bir dizi hareketin sahiplendiği çizgiler henüz biçimlenmeden yapılan görüşmeleri de içeren bu kitaptaki tartışmalar bir dönemin bilançosu için malzemenin beş aşağı beş yukarı ne olduğunu göstermektedir. 

Tarık Zafer’in Meşrutiyet için Cumhuriyetin laboratuvarı demesi gibi altmışlı yılları da sosyalist hareketin sonrasının bir laboratuvarı gibi görmek oldukça yaygın. Ancak bu laboratuvara bakıldığında deneylerin el yordamıyla yapıldığı, önceden hazırlanmış birtakım siyasal görüşlerin ve hele hele gelişkin bir programın ve iktidar perspektifinin bulunmadığı gözlenmekte. Bir önceki ve bir sonraki dönemden farklı olarak ise bu dönemin başlarında kalem oynatanların önemli bir kısmı Marksizmin rahlei tedrisinden geçmemiş olsalar da hiç değilse kendi alanlarında toplumda hatırı sayılır aydınlar (gazeteci, yazar, hukukçu, mimar olarak mesleklerinin erbabı; Marksizmle tanışıklıkları sınırlı olsa da memleket meseleleri hakkında donanımlı) iken ilk kez açıkça bugünlerde yola yeni çıkanlar da görülür.  

Kabaca altmışların tartışma konuları şöyle özetlenebilir:

Gelenek: Bu genel olarak dünya sosyalist geleneğinden çok eski tüfeklerle ilişkilidir. Yoksa kimsenin Gramscici veya Luxemburgcu diye nitelendiği sanılmasın. TKP’nin kemik kadrosu TİP’in gelişiminin dışında kalınca bir tür hak iddiasında bulunmuşlar, TİP’liler de onları dıştalamanın yollarını aramışlardır. Ancak tasnifi daha kategorik hale getiren Dr. Hikmet Kıvılcımlı en eskilik mertebesini kendisine ve Şefik Hüsnü’ye ayırarak, eski, yeni ve en yeni diye siyasi olmaktan hayli uzak bir rütbe ayarlamasıyla bu işin ne kadar gayrı siyasi olduğunu göstermiştir (Rusya’da olsa en eski Plehanov olacaktır!). TİP’in gelişimine kadar bütün bu ayrımların siyasi anlam ve önemi ise açıkta kalmaktadır. Hatta Şefik Hüsnü ile Dr. Hikmet’i değil Mihri Belli’yi yan yana getirmek belki daha makuldür.

Toplumsal formasyon/sınıfların konumlanışı: Altmışlı yılların en önemli tartışmalarından birini oluşturmakta. O günlerde, geride ciddiye alınabilir herhangi bir çalışma bulunmadığından Türkiye’de kapitalizmin gelişme seyri ve ondan önce de Osmanlı toplum yapısı üzerine bir tartışma neredeyse hayati bir önem kazanmıştır. Aslında tartışmanın masumiyetinin göstergesi çığır açıcı tartışmanın mantıken olması gereken en son yerde Yön dergisinde başlamış olmasıdır. Selahattin Hilav’ın başlattığı tartışma o gün itibarı ile siyasal sonuçları kestirilmese de Kemalist geleneğin zeminini sorgulamaktadır. Bu tartışma kapitalizmin gelişkinliği, dolayısıyla milli burjuvazinin varlığı yokluğu ve Kemalistlerle ittifak meselesine kadar uzanmıştır. Osmanlı toplum yapısını merkezi feodal olarak görmeyenler ülkenin yarı feodal olmadığını, milli burjuvazinin bulunmadığını ve de asker sivil aydın zümrenin hayırlı bir şey addedilemeyeceği konusunda büyük miktarda hemfikirdirler. Toplumun tarihinde kapitalist ilişkilerin sıçrama kaydettiği bir dönemde nesnel gerçekliği irdelemekten aciz, kafasındaki kırk yıllık yarı-feodal, yarı-sömürge şablonu hayata dayatan bir siyasetin acısı sonraki yıllarda da çekilecektir.

Mücadele: Sınıfların konumlanışını değerlendirmeye göre ille de şart olmamasına rağmen sınıf mücadelesindeki taraflar ve buna uygun ittifaklar çizilmektedir. Gecikmiş ve yarım kalmış bir demokratik (burjuva) devrimin sahibi milli burjuvaziyi es geçerek yapılamayacağı göz önüne alınırken, örneğin Rusya’dakine benzer bir liberal burjuvaziden bile söz edilemeyecek bir ortamda Kemalistler, asker-sivil aydın zümre başlığı altında kategorileştirilerek acilen öncülüğe görevlendirilmişlerdir (Milli burjuvazi örneklemeleri ise makarna ve şarap sektörü ile sınırlı kalmıştır!). TİP’te somutlanan genel hat ise bu karmaşık yollara sapmadan işçi sınıfının öncülüğünde sosyalizmi kurma hedefidir. Ancak bu hedefe ilişkin yollar kurumsal çerçeve içinde doğrusal gelişmeden ibarettir. Sosyalizm sınırlı bir çevreye sesleneceğinden seçmenin toplumsal-sınıfsal bileşiminde kırsala doğru bir genişleme makul görülür ve böylece köylülük umut haline gelir.

Siyasal ortamın değerlendirilmesi konusunda ortaklaşılan 27 Mayıs kutsaması olsa da buradan çıkan sonuç tam ters noktalara uzanmaktadır. Anayasanın tam olarak uygulanması ilkesinde anlaşık olanlardan TİP örneğin 1965 seçimlerinden sonra 1969’da başa güreşmeyi mümkün görürken, MDD’ciler Filipin tipi demokraside sosyalist bir mücadele verilemeyeceğini söylemeye kadar vardırmaktadırlar (bu kesim Ekim 1970 tarihinde yine de bir yasal parti kurma girişiminde bulanarak yıllardır söylediklerini tekzip etmek durumunda kalmıştır). Ancak gündelik eylem hattı meselesinde TİP özellikle meşruiyet sınırları içinde kalmaya özen gösterirken MDD’ciler bu namüsait ahval ve şerait altında toplumsal talepler çerçevesinde değil de polisle çatışma türünden sokak eylemlerini mümkün ve gerekli görebilmektedirler.

Milli Demokratik Devrim ve Sosyalist Devrim tartışması bir program tartışması değildir (program meselesini TİP’te ilk önemseyenlerden İdris Küçükömer 1968 kongresinde her kanadın katılımıyla programın sosyalist bir program haline getirilmesini önerir). Çünkü esas olarak her iki kesim de demokratik görevlerin ağırlıkta olduğu bir “devrim”den söz etmektedirler. Tabii ki bu devrimin öznesinin, öncüsünün kim olacağı her iki cenahta zıt yorumlara neden olmuştur. Ancak devlet ve devrim babında, devrimcilerin devletle bir kan uyuşmazlıkları olduğu söylenemez.

Altmışlı yıllardaki sınıf mücadelesi yeni bir evreye doğru evrilirken eski dönemin emektarları, kırklı ve ellili yıllarda siyasal formasyonlarını almış olanlar bu gelişme dinamiğinin dışında eski ve büyük miktarda kendiliğinden tükenmiş sorunsalların çerçevesine sıkışıp kalmışlardır. Ancak yeni evrenin sözcüleri gibi gözükenlerin de kendi deneyimlerini gerçekleştirebilme aralığının darlığı ve hazırlıksızlıkları aslında bir sonraki evreye, yani yetmişli yıllara taşınan siyasal ve ideolojik mirasın on yılın birikimiyle orantısız derecede zayıf olmasını getirdi. 

Model arayışı: Yetmişli yılların eşiğine kadar bir model tartışması yoktur. İlginç bir biçimde geleneksel olması gereken Ekim modeli Maoizmin keşfedilmesine denk gelen dönemde benimsendiğinden değil rekabet olsun diye ortaya çıkmıştır. Aslında Milli Demokratik Devrim-Sosyalist Devrim tartışması ittifaklar politikası açısından belli farklılıklar taşısa da, cuntacılık aradan çıkarıldığında birdenbire anlamsızlaşır. Hem TİP’in programının sosyalist bir program olmaması hem de 1965 seçimlerinden çıkarılan dersler doğrultusunda giderek köylülüğe önem verilmesi nedeniyle zaten mevcut durumla sosyalist devrim arasında bir köprü kurmaktan uzak olan talepler demokratik düzeyle sınırlı kalmaktadır.  Esas farklılıklar program meselesinde ve hatta sınıfların mevzilenmesinde, toplumsal formasyon değerlendirmesinde değil mücadele tarzındadır. Yoksa iki Stalinist hizbin demokratik devrim-sosyalist devrim tartışması dünyanın herhangi bir yerinde rastlanmayan tarihsel bir garabettir. Bu garabetin bir uzantısı bugün de bu geleneği sürdürdüklerini iddia edenlerde görülmektedir.

Model arayışında partikülarizme dudak ısırtan bir olay Maoizmin başına gelenlerdir. 1967 Kültür Devrimi’nin yarattığı ortamda Maoizmin yeni çehresini irdelemekten aciz olanlar tarihte belki de ilk ve son kez Stalin’den Leninizmin ilkeleri ile, Kültür Devrimi Maoizmiyle Guevarizmi yan yana getirmişler, Kemalizmi de ihmal etmeyerek radikal bir sol harekete girişmişlerdir.

Maoizmin Türkiye’de varolan ideolojik kalıplara göre nasıl çarpıtıldığına ilişkin “içeriden” bir değerlendirme var.[1]Kabaca Kemalist önkabullerin aslında Maoist olmaktan çok Menşevik bile olmayan bir zihniyetle sürdürüldüğü ilk Maoist çıkışlar sözde radikal gibi gözükse de fiiliyatta karşı çıktığı TİP’in her açıdan sağında yer almaktaydı. Radikal Maoist akımlar ise –örneğin TİKKO– başta yapısal tespitlerde değil mücadele tarzında esas olarak farklılaşmışlardır. Bu kesimin, Kemalizm konusunda kopuşları önemli olmakla birlikte resmi Maoizmin neredeyse statükoyu meşrulaştıran hegemonyasına karşı her hâl ve şerait altında kelam etmenin yerine mücadeleye yönelmeleri önemli olmuştur. (Maoist kesimde, bugün de aşağıdan siyaset yapmanın yollarını arayanların büyük politika yapma geleneğinden gelmediği hatırlanmalıdır.)


[1] Aydın Çubukçu, Praksis, Sayı 6.

Azerbaycanlı Solcu Gençlik’ten Savaş Karşıtı Açıklama

Dağlık Karabağ çatışması, 1988’de Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin bu vilayetinin çoğunluğu etnik Ermenilerden oluşan nüfusunun Ermenistan ile birliği talep etmesinden bu yana bizimle birlikte. Bunu takip eden savaş, 1994 yılında Dağlık Karabağ ve ona komşu bazı Azerbaycan topraklarının Ermeni kontrolü altına girmesi ve yaklaşık bir milyon kişinin mülteci olmasıyla sona erdi. O zamandan beri, Azerbaycan kaybedilen toprakları geri almaya çalışırken ve dönem dönem yapılan müzakereler sonuçsuz kalırken, 2016 Dört Gün Savaşı’nda olduğu gibi bu çatışmada dönemsel artışlar oldu; ancak çatışma hiçbir zaman son birkaç gündür şahit olduğumuz, her iki taraftan da yüzlerce askerin (ve birçok sivilin) öldüğü boyuta ulaşmamıştı. Her iki ülkedeki milliyetçi propaganda da hararetin doruklarına ulaşırken ve zaten çok az olan savaş karşıtı faaliyet ağır sözlerle boğulmakla kalmayıp tutuklamalarla cezalandırılırken, LeftEast genç Azerbaycan solcularının bu açıklamasını paylaşmaktan gurur duyuyor.

Dağlık Karabağ’da Azerbaycan ve Ermenistan arasında son dönemde yaşanan çatışmadaki tırmanışlar, ulus-devlet çerçevesinin mevcut gerçekler için ne kadar da modası geçmiş olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. İnsanları yalnızca doğum yerlerine göre insanlar ve insan olmayanlar diye ayıran ve daha sonra belirli bir bölgesel sınırlar içinde yaşam için tek olası senaryo olarak “insanların” insanlık dışı “ötekilere” üstünlüğünü kurmaya devam eden düşünce biçimini aşamamak, mücadele etmemiz gereken tek işgalcidir. Yırtıcı milliyetçi hükümetlerimizin bize dayattığı anlatıların ve hayatı tahayyül etme biçimlerinin ötesinde düşünme becerimizi ve zihinlerimizi işgal etmiştir. “Ulus” kendisini “düşmandan” korumamız için çağrı yapar yapmaz, kendi ülkelerimizde hayatta kalmamızın sömürücü koşullarından bizi bihaber kılan da bu düşünce biçimidir. Düşmanımız ise, hayatımızda hiç karşılaşmadığımız ve muhtemelen asla tanımayacağımız sıradan bir Ermeni değildir. Düşmanımız, yirmi yılı aşkın süredir ülkemizin kaynaklarını olduğu kadar sıradan insanları da kendi çıkarları için sömüren ve yoksullaştıran iktidardaki isimleri belli olan kişilerdir. Herhangi bir siyasi muhalefete karşı hoşgörüsüzdürler; muhalifleri devasa güvenlik aygıtları aracılığıyla ciddi şekilde ezdiler. Doğal alanları, deniz kenarlarını, maden kaynaklarını zevkleri ve kullanımları için işgal ettiler ve sıradan vatandaşların bu alanlara erişimini kısıtladılar. Doğamızı yok ediyorlar, ağaçları kesiyorlar, suyu kirletiyorlar ve “mülksüzleştirme yoluyla birikim” yapıyorlar. Ülke çapında tarihi ve kültürel alanların ve eserlerin ortadan kaybolmasında suç ortağıdırlar. Kaynakları eğitim, sağlık hizmetleri ve sosyal refah gibi zorunlu alanlardan orduya aktararak emperyalist özlemlere sahip kapitalist komşularımıza – Rusya ve Türkiye – kar sağlıyorlar. İşin garibi, her bir birey bu gerçeğin farkındadır; ancak Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki temas hattına ilk kurşun atıldığı anda ani bir hafıza kaybı dalgası herkesi vurur. Körleşmişler, tıpkı Saramago’nun aynı adlı romanındaki karakterler gibi, hemen kendi kendilerine zarar vermeye başlıyorlar, “kutsal” dava için “şehitlik” adına gençlerimizin ölümlerini alkışlıyorlar. Bu dava, hiçbir zaman hem Azerbaycan hem de Ermenistan hükümetlerinin koltuklarında kalmasını sağlayan ve daha fazla şiddet ve ölüm arayışıyla birlikte toplumların bitmek bilmeyen askerileştirilmesinin gerekçesi olarak hizmet eden varoluşsal bir platformdan başka bir şey olmamıştır.

Halkı suçlamıyoruz: Savaşı ve iki ulus arasındaki çatışmayı anlamlandırmak için alternatif bir yorumun yokluğunda, milliyetçi ideoloji tartışılmadan kabul görmüş oluyor. Eğer düşük bütçeli eğitim kurumlarımızın başardığı tek bir şey varsa, o da nefreti öğretmek ve milliyetçi propagandayı yaymaktır. Çünkü nefret asla bireysel aklın bir ürünü değildir; belirli güç ilişkileri içinde inşa edilir ve üretilir. ‘Nefret’ ve ‘nefret edilen’ arasında doğrudan temasın olmadığı bir bağlamda, ‘nefret eden’ kitle, kaynakların ve hizmetlerin eşit şekilde yeniden dağıtımını reddeden sistem içinde gündelik ekonomik hayatta kalma derdiyle, kendi meseleleriyle daha çok ilgilenmeye başladığında ve gün geçtikçe daha fazla sefalet biriktirirken, “nefret eden” izleyicilere “nefret edilenlerden” nefret etmelerini ve nefretlerini yeniden üretmelerini sürekli olarak hatırlatmaya daha çok ihtiyaç vardır.
 Nefretin hayata geçirilmesi gerekir. “Bizim” topraklarımızı çaldılar deriz, bu nedenle nefret ederiz. Sadece tek bir grubun üzerinde tartışmasız bir mülkiyet hakkı bulunmaksızın o topraklarda yaşamanın sayısız başka yolu olması gerektiğini düşünmeyiz hiç.

Yurtdışındaki Ermeni bir çalışma arkadaşımızla planlanan bir toplantının haberini alınca, genç bir kardeşimiz şaşkınlıkla “Gerçek bir Ermeni mi göreceksin?” diye sordu. Gelin bunu bir düşünün; yüzyıllardır aynı mekânda birlikte yaşadıklarımızla nesillerdir hiç temas etmeden bir boşlukta büyüdüler. Bu tür bir varoluş izolasyonu, aklımıza ve yaratıcı yeteneklerimize nasıl bir şiddet uygular? Söylemeye gerek bile yok; aynı zamanda da “öteki”nin insanlıktan çıkarılması için mükemmel bir reçetedir. Tüm kötü nitelikleri, hayatımda hiç etkileşime girmediğim insanlara atfetmekten daha kolay ne olabilir?

Taraflar arasında ateşkes ile sonlanan Bişkek Anlaşması’nın (1994) imzalanmasının ardından gelen yıllarda, Ermenistan ve Azerbaycan Hükümetleri çok ciddi miktarlarda ölümcül silahlar biriktirdirler ve şu anda bu silahları birbirlerine karşı kullanmayı planlıyorlar. İki ülkenin bir barış anlaşmasına en son yaklaştığı zaman, 2001 yılında, Minsk Grubu eşbaşkanlarının – Fransa, Rusya ve ABD – arabuluculuğuyla yapılan Key-West barış görüşmeleriydi.  Ancak, hâkim milliyetçi ruh hali ve her iki taraftaki liderlerin uzlaşmaya hazır olmamaları nedeniyle barış görüşmeleri başarısız oldu. Ve hiçbir zaman da 21. yüzyılın başında olduğu kadar kararlı bir şekilde yeniden başlamadı. 

Mevcut durumda bölgede başka bir savaştan kaçınmanın yollarını aramayı son derece zor buluyoruz. Her iki tarafta da, özellikle televizyon kanalları, resmi açıklamalar veya endişe verici yoğunlukta dolaşan sosyal medya paylaşımlarında anlatıya hâkim olan, artan yaygın nefret söylemini gözlemliyoruz. Her iki taraftan doğrulanması zor olan ve dolayısıyla bir korku, karşılıklı nefret ve güvensizlik ortamı yaratan iddialarda bulunuluyor.

Her iki tarafta da halk, salgın ve ekonomik krizden dolayı zorluklar yaşarken ve krizlerin yarattığı zorluklara ayak uydurmaya çalışırken, şimdi de bir de Dağlık Karabağ’da herhangi bir potansiyel yapıcı çözümü geciktiren askeri bir çatışmanın içine sürükleniyorlar. Ayrıca çatışmayı sürdürmek için büyük miktarda ekonomik kaynağa ve insan kaynağına ihtiyaç duyuluyor ki, her iki tarafın elitleri de bu çatışmadan yararlanmaya devam edebilsin. Azerbaycan’ın 2020 askeri bütçesi 2,3 milyar dolara yükselirken, Ermenistan için bu rakam 634 milyon dolardır ve her iki ülkede de GSYİH’nın yüzde 5’ini oluşturmaktadır.

Azerbaycanlı ve Ermeni gençleri olarak, bu çatışmanın çözümünü kendi ellerimize almamızın zamanı geldi de geçiyor bile. Artık bu mesele, amacı çatışmanın çözümü değil, kendi ekonomik ve politik sermaye birikimleri olan takım elbiseli adamların ayrıcalığı olmamalı. Tarihin çöplüğüne ait olan bu çirkin ulus-devlet örtüsünü sıyırmalı, ortak ve barışçıl bir arada yaşamanın yeni yollarını hayal etmeli ve yaratmalıyız. Bu amaçla, barış görüşmelerini ve işbirliğini yeniden tesis etmek için öncelikli olarak sıradan yerel vatandaşlardan oluşan politik, tabandan gelen girişimleri canlandırmak çok önemlidir. Bizler, Azerbaycan’daki sol aktivistler, ülke gençliğinin bu anlamsız savaşa daha fazla seferber edilmesini hiçbir şekilde desteklemiyoruz ve diyaloğu yeniden kurmayı birincil hedefimiz olarak görüyoruz.

Biz kendi geleceğimizi veya çatışmanın çözümünü askeri gerginliklerde ve karşılıklı nefretin yayılmasında görmüyoruz. Dağlık Karabağ’daki son zamanlarda yaşanan askeri çatışmalar, bölgede barışın tesisine herhangi bir fayda sağlamıyor. Toplumlarımız ve gelecek nesiller için ne tür etkileri olabileceğini bildiğimiz için tam ölçekli bir savaşa sürüklenmenin risklerini tasavvur etmek bile istemiyoruz. İki halk arasındaki çatışmayı uzatacak ve nefreti derinleştirecek her hareketi şiddetle kınıyoruz. Geçmişe bakmak ve toplumlarımız, gençlerimiz arasındaki güveni yeniden inşa etmek için gerekli adımları atmak istiyoruz. Bu topraklarda tekrar bir arada yaşama ihtimalimizi dışlayan her türlü milliyetçi anlatıyı ve savaş durumu anlatısını reddediyoruz. Barışın inşası ve dayanışma girişimleri çağrısında bulunuyoruz. Karşılıklı saygı, barışçıl tavır ve işbirliği ile bu çıkmazdan alternatif bir çıkış yolu bulabileceğimize inanıyoruz.

İmzacılar:

Vusal Khalilov

Leyla Jafarova

Karl Lebt

Bahruz Samadov

Giyas Ibrahim

Samira Alakbarli

Toghrul Abbasov

Javid Agha

Leyla Hasanova


Çeviri: Eyüp Özer

Bu bildiri, 30 Eylül 2020 tarihinde LeftEast’te yayınlanmıştır. https://www.criticatac.ro/lefteast/anti-war-statement-of-azerbaijani-leftist-youth/

Nor Zartonk: Kafkaslar’da Savaşa Hayır, Barış Hemen Şimdi!

Türkiye Ermenilerinin örgütlerinden Nor Zartonk tarafından yapılan açıklamada Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki savaşın kazananı olmayacağı, halklar için ölüm ve yoksulluktan başka bir anlamı olmadığı ifade edildi.

Açıklamanın bütününü okurlarımızın ilgisine sunuyoruz:

Artsakh’ta (Dağlık Karabağ) savaş yaklaşık 30 senedir devam ediyor. Büyük bölümü ateşkes rejimi altında geçen bu süreçte diplomatik çabalar ne yazık ki barışı sağlayabilmiş değil. Kafkasya’nın merkezinde kapanmayan bu yara bölgeye nüfuz etmek isteyen üçüncü devletlerin, enerji ve silah ticaretinin bir enstrümanı olarak dönem dönem kanatılmakta ve Artsakh (Dağlık Karabağ) halkı belirsizliğe ve ölüme mahkûm edilmektedir. 27 Eylül sabahı ateşkesin bozulması ile başlayan şiddetli çatışmalar hala sürmekte. Çatışmaları büyük üzüntü ve endişeyle takip ediyoruz. 

Çatışmalar başlamadan Türkiye’de Ermeni karşıtı haberlerin yaygınlaştığına şahit olduk. Çatışmaların başlaması ile birlikte yoğun bir propaganda ve dezenformasyon tüm medya kanallarını sardı. Anadolu Ajansı çatışmaları Ermeni tarafının başlattığı bilgisini servis etti. Oysa temelde savunma pozisyonunda olan Artsakh kuvvetlerinin böyle bir girişiminin rasyonel olmadığı ve Azeri kuvvetlerinin halihazırda geniş çaplı bir taarruz hazırlığı içinde olduğu aşikârdı. Meselenin tarihi arka planı konusunda da ciddi bir dezenformasyon söz konusu. 1991 yılında Artsakh’ta (Dağlık Karabağ) yapılan halkoylamasına halkın yüzde 82’si katılım göstermiş ve yüzde 99 evet oyu ile ulusların kendi kaderini tayin hakkı ilkesi çerçevesinde bağımsızlık kararı alınmıştır.

Öte yandan, tüm dünya tarafları ateşkese davet ederken, devletin çeşitli kademelerinden ve bizzat Tayip Erdoğan’ın ağzından savaşı körükleyen ve taraf bildiren açıklamalar yapıldı. Erdoğan hükümeti bugün içinde bulunduğu sıkışmışlığı içte ve dışta baskı ve şiddet temelli saldırgan politikalarla aşmaya çalışmakta. Bu yaşananlar Türkiye’nin Suriye, Libya ve Doğu Akdeniz’de sürdürdüğü politikaların bir devamı niteliğinde. Nitekim uluslararası haber ajanslarına da yansıyan şekliyle Türkiye Azerbaycan’a sadece silah ve askeri eğitim desteği sağlamamakta aynı zamanda Suriye’den devşirdiği ve maaşa bağladığı cihatçıları da bölgeye sevk etmekte.

Ne yazık ki Türkiye’de HDP dışında kalan “muhalefetteki” düzen partileri bu yayılmacı politikaların ve hamaset söyleminin destekçisi olmuş, şikayetçi oldukları AKP rejimine emperyal hayallerle el vermişlerdir. Bu siyaset halklara sadece daha fazla yoksulluk, kan ve gözyaşı vaadetmekte, silah tüccarlarının ve diktatörlerin cebini doldurmaktadır. Halklar birbirine kırdırılarak, düşmanlık tohumları ekilerek sömürü düzeni baki kılınmaya çalışılmaktadır. 

Tüm bu yaşananlardan elbette en çok etkilenen gruplardan biri de Türkiye Ermenileri olmuştur. Zaten hâlihazırda Türkiye’de nefret söyleminin bir numaralı öznesi olan Ermeniler tarafı olmadıkları bir çatışmanın dolayında yine ötekileştirilmekte ve bolca nefret söylemine maruz kalmaktadır. 

Bizler, Türkiye‘nin savaşı kutsayan ve destekleyen tavrını kınıyoruz. Savaşın kazananı olmayacağını, halklar için ölüm ve yoksulluktan başka bir anlamı olmadığını bir kez daha haykırıyoruz.

Bu bağlamda başta Türkiye olmak üzere tüm dünyadan savaş karşıtlarını ateşkes ve kalıcı bir barış için harekete geçmeye davet ediyoruz.