İmdat Freni

Ekososyalizm

Neoliberal İlahlaştırma: COP26 Yangın Borsasını Kapitalistlere Teslim Ediyor – Daniel Tanuro

Glasgow Konferansı’nın öncelik vermesi gereken konular şunlar olmalıydı: 1) ¨Kalkınmış¨ ülkelerin 2020 yılından itibaren Yeşil İklim Fonu’na yıllık en az yüz milyar dolar katkı sözlerini yerine getirmeleri ve bu paranın küresel Güney ülkelerinin iklim mücadelelerini desteklemesi[1]; 2) Yine bu kalkınmış ülkeleri küresel ısınmadan en çok zarar gören ¨en az kalkınmış ülkeler¨in ve küçük ada devletlerinin ¨kayıp ve hasarlar¨ını karşılamaya yönelik finansal müdahalelere zorlamak; 3) COP21’in (Paris 2015’te) benimsediği ¨sıcaklık artışlarını 2°C’nin altında tutmak ve endüstri öncesi döneme kıyasla 1,5°C aşmama¨ hedefini tutturabilmek için hükümetlerin ¨iklim çabalarını arttırması¨.

Denklem gayet açık: Glasgow, Paris’te benimsenen muğlak hedefi kâğıt üzerinde radikalleştirerek hedefe bir netlik getiriyor (artık hedef 1,5°C) ve fosil yakıtların sorumluluğuna değiniyor; fiiliyattaysa konferans faciayı durdurmak için hiçbir adım atmadı. Bazısı ¨doğru yönde bir adım¨ dedi. Aksine Kovid sonrası neoliberal toparlanma ve jeostratejik rekabetlerden başka bir şey düşünmeyen küresel efendiler şunlara karar verdiler: 1) Yüz milyar dolarlık Yeşil Fon sözlerini ötelemek; 2) ¨kayıp ve hasar¨ların tazminine hayır demek; 3) meydanı tamamen fosil yakıtlara terk etmek; 4) iklim dengelemeyi ¨karbon dengeleme¨ ve diğer teknolojiler için bir pazar olarak ele almak; 5) bu pazarı ¨kirletme hakları¨nın alım-satımının yapmaya yarayacak küresel bir mekanizmayla donatmak; 6) daha bitmedi, bu pazarın idaresini de finansal çevrelere – yani yatırımları ve yaşam biçimleri küresel ısınmaya sebep olan zenginlere – teslim etmek.

1,5°C Özel Raporu: UEA direksiyonu yeşil kapitalizme kırıyor

IPCC’nin 1,5°C Özel Raporu’nun (2019) işaret ettiği üzere 1,5°C’nin altında kalmak hayati bir zorunluluk.[2] Küresel ısınmanın getirdiği tehlikeler hafife alınıyor. 1,5°C’den sonra artı geribildirimler (positive feedbacks) dünyayı ‘‘sera gezegen’’ düzenine itecek.[3] Bununsa oldukça ciddi sonuçları olacak (deniz seviyelerinin en az 13 metre artışı dahil). Ortalama yüzey ısısı endüstri öncesi döneme kıyasla

1,1 ila 1,2°C arttı bile. Mevcut artış devam ederse 1,5°C eşiği 2030’a kadar geçilmiş olacak. Sonuç o ki: ‘‘net¨CO2’’ salımları 2030’dan önce en az %50 ve 2050’den önce %100 oranında azaltılmalı ve 2050 sonrasında salımlar negatif olmalıdır.

Bu rapor kötü bir sürpriz oldu. Kapitalist sınıfın öncüleri artık kafalarını kuma gömemiyorlar. Zerre kadar aklı olan sermayedarlar iklim krizinin kontrolden çıkarak kendi düzenlerini tehlikeye sokacağını kabul etmek zorundalar. Bu koşullardaysa ¨en iyi bilimi rehber alan¨ kapitalist politikalar¨, hatta bunları hayata geçirmeye çalışan Boris Johnson gibi neoliberaller dahi olsa, Paris anlaşmasındaki muğlaklığı ortadan kaldıracak gibi durmuyor…COP26’da İngiliz yetkilileri yegâne hedefin en fazla 1,5°C ısınma olması gerektiğini önerdi ve nitekim bu netlik önerisi de Glasgow’da onaylandı.

IPCC’nin sözü gayet sarih: fosil yakıtların kullanımı küresel ısınmada kilit önemde. 1,5°C Özel Raporu’nun şok dalgaları Uluslararası Enerji Ajansı’na (UEA) kadar ulaştı. UEA’nın 2021 yılında yayınladığı rapora göre 2050’de ¨karbon nötrlüğü¨nü sağlamak şimdiden çok sert önlemler almayı gerektiriyor: 2021’den itibaren yeni petrol ve doğal gaz sahalarının kuruluşunun ve yeni kömür madenlerinin açılmasının, var olan kömür madenlerinin genişlemesinin veya kömürle çalışan elektrik santrallerinin inşaat onaylarının yasaklanması; 2030’dan itibaren ¨kalkınmış¨ ekonomilerin kömürü tamamen terk etmeleri; ve 2040 yılından itibarense dünya genelinde kömür ve petrolle çalışan elektrik santrallerinin tamamen kapatılması.[4]

UEA’nın raporu da kötü bir sürpriz oldu. UEA her zaman ilerici bir ¨geçiş¨ öngörüsü geliştirmeye çalışırdı. Şimdiyse yenilenebilir teknolojiler etrafında şekillenen ¨yeşil kapitalizm¨e aniden direksiyonu kırdı. Paris anlaşmasındaki muğlaklığı sürdüremediği gibi, Glasgow zirvesi fosil yakıtların sorumluluğunu gizlemeye de daha fazla devam edemedi. 1992’den bu yana her COP enerji sektörü ve önde gelen fosil yakıcıların baskıları altında bu konuyu es geçti! Bu suskunluk artık katlanılır olmaktan çıktı. İngiliz yetkililerin temsilcilere ilettiği bildiri taslağı tarafları ¨kömürü ve fosil yakıtlara verilen teşvikleri tedricen terk edişi hızlandırma¨ya davet ediyor. Bu metnin nasıl etkisizleştirildiğine ileride değineceğim ama metnin nihai halinde fosil vurgusu var.

Boşlukları kapamak: her sene daha fazla iç karartan bir sınav

Paris anlaşması meşhur hedef (¨küresel ısınmayı falanca derecenin altında tumak vs. vs.¨) ve ulusal iklim planları veya ¨Ulusların Tayin Ettiği Katkılar¨ (UTEK) arasında bir ayrılık yarattı. UTEK’leri baz alan IPCC, 2100’e kadar yaklaşık 3,5°C ısınmanın gerçekleşeceğini öngörüyor. Bu ¨karbon salım boşluğu¨nu kapamak için COP21 her beş senede bir durumu gözden geçiriyor ki ¨daha fazla çabalamak¨ gereksin.

Eylül 2020’de bu boşluk, tüm gazlar dahil, 23 ve 27 Gigaton (Gt) CO2 arası bir seviyeye denk geliyordu.[5] 1,5°C’yi geçmemek için 2030 yılına kadar bu boşluğun kapatılması şart. Küresel salımların dolayısıyla yarıya indirilmesi gerekiyor. 2020 yılında zirve (pandemiden dolayı) iptal edilince artık hükümetler Glasgow’da ¨daha fazla çabalama¨ çağrısı yapmaya karar verdi. Sonuç: ilaveten 3,3 ila 3.7 Gt salım azaltımı. İklim Eylem Takibi’nin (Climate Action Tracker) öngörüsüne binaen bu +2,4°C bir artış demek (aralık olarak: +1,9’dan +3°C’ye).[6]

Postdam Enstitüsü müdürü Johann Rockström en güncel bilimsel çalışmalar doğrultusunda COP’a çok önemli on mesaj iletti. İlk olarak, başlı başına küresel CO2 salımları 2030’a kadar her sene 2Gt (%5) oranında azaltılmalı ki bu 1,5°C altında kalma ihtimali yarı yarıya olsun, eğer 4Gt (%10) oranında salım azaltılırsa bu ihtimal 2/3’ yükselir. Benzer bir azaltım metan ve azot oksit için de gerekli.[7] İş her beş senede bir gözden geçirilen UTEK’lere kaldıysa görünürde pek bir umut yok. Glasgow bu sebepten senelik artış oranlarına geçme kararı aldı. Bugünden bakınca senelik artışa geçişin başarılı olma ihtimali pek bir zayıf. Şimdiden görünense bunun bir yanılsamadan ibaret olduğu.

Bir: iklim adaleti hesaba katılmalı. Yüzde 5 ila 10 salım azaltımı ülkelerin ¨farklılaştırılmış sorumluluklar¨ı gözetilerek uyarlanacak küresel bir hedef. Rockström bu konuda güncel hesaplarını sundu: dünyanın en zengin %1’i salımlarını otuz kat azaltmak zorundayken aynı anda en fakir %50 salımlarını üç kart arttırabilir. İşte iklimin bir sınıf meselesi olduğunun bariz bir göstergesi, yani başat bir mesele olarak mal mülk sahibi azınlıkla mülksüzleştirilmiş çoğunluğun çatışması.

İki: senelik 2 veya 4Gt azaltım matematiksel anlamda doğrusal bir çizgi evet, ama iktisadi, toplumsal ve siyasi anlamda öyle değil. Daha kısa bir zaman diliminde salımlar ne kadar fazla azalttırılırsa (ya da azaltılmaya çalışılırsa) salım azaltma ufku daha da fazla kapitalist büyüme ve kâr talebiyle karşı karşıya geliyor. Bu oldukça somut: batık varlıklar¨ını (stranded assets) sınırlamak için enerji sektöründe patronlar fosil yakıt yatırımlarını azaltıyorlar. Fosil yakıtların ihtiyacın %80’ninden fazlasını karşıladığını düşünürsek, enerji arzındaki ciddi bir artışın enerji talebindeki ani bir artışı önceleyeceği hayli muhtemel. Bu da yüksek fiyatlar demek.[8] Fosil yakıt şirketleri için haberler güzel ama yüksek fiyat enflasyon demek bu da Kovid-sonrası toparlanmayı iyice zora sokuyor ve emekçi sınıfların sırtına yük bindiriyor. Emekçiler mücadele edebilir veya oylarını ulusal-populist kesimlere verebilirler. Her iki seçenek de istikrarsızlık yaratıyor. Fiyatları yumuşatmak ve kıtlıkları engellemek için fosil yakıt üretimini arttırmak gerekiyor. Çin kömüre daha fazla yüklendi ve Biden ise (her ne kadar başarısız olsa da) Suudi Arabistan ve Rusya’nın doğal gaz üretimlerini arttırmasını istedi. Ne demiştik fosil yakıtları arttırmak = salımları arttırmak…Malumun ilamı…

Bir yaman çelişki, karmaşanın kaynağı

Çin ve ABD COP’ta ortak ama hiçbir çıkar yol göstermeyen bir bildiri yayınladılar. Dostlar alışverişte görsün misali. İki büyük güç dünya ve iklim istikrarının güvencesimişçesine poz kesmeye merak sarmışlar. Belki iklim politikalarında (metan salımlarında mesela?) kısmi bir iş birliğine gitmeye çalışacaklar. Arka plandaki gerilimler öylesine güçlü ki çekişme daha da kızışacak gibi duruyor. ABD tarafında Demokrat çoğunluk diken üstünde: [Senator] Manchin, sıkı bir kömür destekçisi. Virgina eyalet idaresini kazanan Cumhuriyetçiler ara seçimlere gözlerini dikmiş durumdalar ve yüksek petrol fiyatlarına karşı kampanya yürütüyorlar. Kazanırlarsa işin seyri epey değişecek! Çin tarafındaysa bürokratik istikrar iki şeye bağlı: ortalama yaşam seviyesinin yükselmesine ve milliyetçi üstünlüğe. Kömürün yeniden yükselişi petroldeki artışı durdurmuyor. Pekin’in kendi iç meselelerine odaklanması için çok sebebi var hatta Tayvan’ı kendi idaresine alma tasarılarını hızlandırabilir. Büyük bir istikrarsızlık kapıda kısacası.

Sorunu hangi açıdan incelerseniz inceleyin kapitalist enerji geçişinin imkansızlığına tosluyorsunuz: hem %80 oranında fosil yakıtlara dayanan bir ekonomik büyüme olsun hem fosil yakıtları yenilenebilir teknolojilerle ikame edelim hem de salımları kısa vadede ciddi oranda düşürelim demek mümkün değil. Göz var izan var. Bu geçişi mümkün kılmak için ya üretimi kısacağız ya da GSYH artsın diye geçişi unutacağız. Gelgelelim ¨büyüme olmadan kapitalizmden bahsetmek kendi başına bir çelişki¨ (Schumpeter). Sonuç şu ki: devrimci bir düzen değişikliği olmadıkça bu çelişki çözülemez. Tarihsel bir ihtimal olarak devrim somut bir ihtimale dönüşmediği takdirde salımları azaltmaya çalışan her deneme bu çelişkiyi giderek daha fazla derinleştirecek.

Her sermayedar külfeti rakiplerine ve işçilere yıkmaya çalışıyor. Her sermaye sınıfı devletini aynı külfeti rakip devletlere ve onların emekçi sınıflarına yıkmaya çalışıyor. En çok kirleten devletlerse yoksulları tahakkümü altında tutan emperyalist devletler. Sonuç olarak iktisadi, toplumsal ve siyasi (hatta askeri) çalkantılar iklim kriziyle perçinlenecek. Bu çalkantıların bazı sebepleri şunlar olacak: 1) toplumsal gerilimlerin artışı, rejimlerin giderek artan meşruiyet krizleri, giderek artan siyasi istikrarsızlık ve otoriterleşme eğilimlerindeki artış; 2) Güney ülkelerindeki insanlara, özellikle de göçmenlere ve kadınlara, yönelik şiddette artışa sebep olacak neo-kolonyal politikalar; 3) kapitalistler ve kapitalist devletler arasında giderek şiddetlenen rekabet, özellikle de 4) ABD ve Çin arasında tırmanan jeostratejik gerilimler. Bu koşulların iklim uzlaşılarının her sene daha iyiye gitmesini teşvik edeceğini düşünmek Noel Baba’nın gerçekliğine inanmak kadar güç.

Devlet regülasyon zaman kazandırabilir, ama …

Bir konuda ısrar etmek gerek: toplumsal adaleti gözeten yapısal bir çözüm üretim, tüketim ve ulaşımın küresel ölçekte azalmasıyla ancak mümkün olur. ¨Daha az üretmek, daha az ulaşım, daha az tüketmek, daha çok paylaşmak¨ gerek (özellikle de refahı ve çalışma saatlerini paylaşmak).[9] Bu sebeple devlete de daha fazla rol biçecek kapitalist bir regülasyon krize alternatif teşkil edemez. Bir yandansa işleri kolaylaştırabilir, doğru. İşte ikinci çelişki de tam burada. Sermayenin böyle bir regülasyonda gönlü yok.

Ozon tabakasının korunmasına yönelik Montreal Protokolü etkin bir politika örneğiydi. 1987’de imzalanmasını takip eden iki yıl içerisinde KFKlerin (klorofluorokarbon) üretim ve kullanımını sonlandırmak üzere kampanya başlattı, belli bir zaman çizelgesinde Güney ülkelerine yardım için (zengin ülkelerin katkılarıyla) küresel bir fon kuruldu.[10] Takip eden yirmi yıl içerisinde salımlar %80 oranında düştü ve Dünya Meteroloji Örgütü stratosfer kademesinde ozon tabakasının ciddi ölçüde düzelmeye başlandığını duyurdu.[11]

Bu anlamda Montreal Protokolü iklim alanı için de bir emsal teşkil edebilir. Hatta emsal içinde başka bir emsalden de bahsetmek mümkün: 1996’da Kigali’deki görüşmeleri sırasında Ozon Protokolüne taraflar HFKlere (hidroflorokarbonlara) de son verilmesinde uzlaştı. Montreal’dan sonra HFK’ler KFK’lerin yerine geçmişti. HFK’ler ozon tabakasına zarar vermiyor ama tıplı KFK’ler gibi CO2’den bin kat daha fazla radyasyon gücüne sahipler.[12] Giderek artan HFK salımları, Ozon Tabakası Protokolü’nün dolaylı bir sonucu olarak iklime sunduğu katkıyı riske atıyordu. HFK’leri aşamalı terk etmeye karar vererek, hükümetler ozon tabakasının onarımını iklim değişimine karşı yürütülen mücadeleyle aynı saflara çekti. Bunun küresel ısınmaya etkisi çok değil: Kigali’nin öngörülere göre 2050 yılına kadar sera gazı salımları 90 Gt CO2’ye denk düşen bir oranda azalacak, bu da iki yıllık salıma karşılık geliyor. Tabii ki bu iki yıl çok önemli, hele ki gidişat her sene felaketten kıyamete geçiş ihtimalini arttırıyorken.[13]

Aynı yöntem hızlı bir şekilde metan salımlarını azaltmaya da yarayacaktır. Metanın sera etkisi CO2’den çok daha güçlü ama salımı azalacağı yerde giderek artıyor.[14] Ekosistemlerdeki – tarımdaki (özellikle pirinç üretiminde) ve hayvancılıktaki– salımları azaltmak azaltalım demekten daha zor. Ama doğal gaz dağıtım ağlarından, petrol kuyularından ve kömür madenlerinden sızıntıları azaltmak görece daha kolay neticede üretim sisteminde yapısal bir değişikliğe gerek duymuyor ve öngörüler ışığında sızıntıları engellemek ısınmayı 0,5°C oranında azaltabilir. Yani bunun için büyük teknolojik buluşlara ihtiyaç yok şirketleri gerekli yatırımları yapmaya zorlamak yeterli. Sorun da tam bu zaten: sermayedarları bir şeye zorlayamazsınız, onları ancak piyasa mekanizmalarıyla cesaretlendirebilirsiniz. Paris Anlaşmasında yüceltilen neoliberal kanaatin ta kendisi. Glasgow’un da Paris’ten zerre sapmayı aklına bile getirmeyeceğini hep beraber göreceğiz.

Metan ve Ormansızlaştırma: Heba edilen zaman mı aramıştınız?

¨Metan uzlaşısına¨ basın epey yer ayırdı. COP’ta 100’den fazla ülke metan salımlarını 2030’a kadar %30 oranında azaltma sözü verdiler. Eğer sözler tutulursa 2050 yılındaki ısınma oranı 0,2°C daha az olacak (yine de beklenen azalma oranının yarısından bile az). Tabii bu sadece bir niyet beyanı. Ülke başı kotalar yok, Güney ülkelerine fon ayrılmıyor, sözünü yerine getirmeyenlere yaptırım yok …ABD, AB ve Kanada doğrusu harekete geçmek istiyorlar, tabii bunun bariz sebepleri var: Trump dışında, kapitalist  liderler endişelenmeye başladılar. Metanı kısıtlamak da görece daha kolay bir iş. Yine de kat edilmesi gereken uzun bir yol var: Çin ve Rusya Glasgow’daki bu uzlaşıya imza atmadı. Çünkü neden: ikisi de ciddi metan salımından mesuller. Çin ve Rusya’nın dışarıda kalması diğer ülkelerin kapitalistlerine metan salımına karşı ayak diremek için güzel bir bahane olacak. Sonuç olarak bu iki ülkeye ufukta bir yaptırım görünmeyecek. Aksine bazı teşvikler ve vergiler devreye girecek ve temenniler yatırım maliyetlerinin tasarruf edilen gaz maliyetinin altına düşmesinden yana olacak. Faturayı da emekçiler ödeyecek.

Ormansızlaştırmada da benzer bir ikilem söz konusu. Rio (1992)’dan bu yana heba edilen zamanı bir miktar telafi etmenin yolları aranıyor, tabii yine üretim aygıtlarının yapısına tesiri olmayan bir yerden. Glasgow’da 131 ülke Glasgow Küresel Orman Finansman Taahhüdü (GKOFT)’ne 12 milyar dolar yatırım yapma sözü verdi. Hedef 2030’a kadar ¨orman kaybını durdurup ormanlaşmaya başlamak¨.[15] Bu taahhüt aslında 2014 yılında New York’ta verilene çok benziyor: 2030’a kadar ormansızlaştırmayı durdurmak, 2020’ye kadar ormansızlaştırmayı %50 oranında azaltmak. 2015-2017 yılları arasında ormansızlaştırma oranları %41 oranında arttı! Kimisi GKOFT’ye olumlu bakıyor neticede Rusya ve Brezilya, yani dünya ormanlarının %90’ından fazlasını barındıran iki ülke, altına imzalarını attı. Bu sözler işlerin etkili bir şekilde çözüleceğini garantilemiyor elbette. Aynı zamanda yerli halklara bir adalet sözü de vermiyor (GKOT mutlak surette yerlilerin hak ve esenliklerini tanıyor- tabii sadece kağıt üzerinde).

Etkililik konusuna dönersek, ¨orman kaybını durdurmak ve geriye çevirmek¨ ifadesi aslında göründüğü kadar berrak bir ifade değil. Kimisine göre bir ormanı yok etmek eğer yok edilen orman arazisi başka bir ekonomik faaliyet için kullanılmıyorsa ¨orman kaybı¨ SAYILMAZ. Tuhaf bir diyalektik: ¨orman kaybı¨na sebep vermeden ormandaki ağaçları kesebilirsin şayet endüstriyel ölçekte ¨karbon kredisi¨, pelet, odun kömürü, palmiye yağı üreteceksen. İşte Endonezya tam buna örnek. Dünya’daki üç büyük yağmur ormanı kütlesinden biri Endonezya’da ve ormanlar tıraşlanıp palmiye ağaçları dikiliyor. Endonezya’nın faaliyetleri geçici süreliğine kısıtlanmıştı ama COP’tan iki ay önce Cakarta bu kısıtlamaya daha fazla uymayacağını gösterdi. Endonezya heyeti Glasgow’da ¨orman kaybı¨nı durdurmaya tamam dedi ama ¨Endonezya’nın 2030 yılına kadar sıfır ormansızlaştırmaya ulaşacağını ummak açıkça yersiz ve adil değil¨ ve ¨karbon salımlarını veya ormansızlaştırmayı durdurmak adına¨ kalkınmaya ¨ket vurulmamalı¨ diye de ekledi. Yani, orman kaybını durdurmaya tamamlar, ama ormansızlaştırmaya tamam değiller. Yerli halkların akıbetine gelirsek, Brezilya’daki durum ise epey çarpıcı: Amazon ormanlarına ve orada yaşayan halklara savaş açan ve hiçbir şekilde sözüne itibar edilmez faşist Bolsonaro’nun GKOFT’yi neden imzaladığını birinin izah etmesi lazım.[16]

Boş vaatlerin ardında, ¨Pazar¨ Tanrı’nın egemen gücü

COP başlamadan ufukta pek çok mutabakat vardı: kömürü terk etmek, elektrikli arabalar, sınır ötesi fosil yakıt yatırımlarını veya ulusal sınırlar içinde fosil yatırımları durdurmak. Hatta bazı ülkeler pek gururlu ifadelerle ordularını yeşilleştireceklerini duyurdular ki bu sayede ¨[17]özellikle enerji alanında ekolojik ayak izlerini azaltabilsinler¨. Ne tuhaf…En azından böyle saçmalıklar, orduların aksine, cana kast etmiyor.

Tüm bu ¨mutabakatlar¨ boş birer vaatten ibaret. Somut önlemler alınmadan, ülkeler sözlerinde durmadan, sözünde durmayanlara yaptırımlar uygulanman bu mutabakatlar hiç bağlayıcı değil. O zaman ne işe yarıyorlar? Kısmen vaziyet şu, bazı ülkeler yeşil bir imaj çizmek adına tüm dikkatleri üzerlerine çekmek ve kapitalistlerin çıkarlarına halel getirmeden kamuoyunu tatmin etmek için COP’u bir fırsat olarak görüyorlar…[18] Bu da bizi daha köklü bir izaha mecbur kılıyor: boş vaatler neoliberal ideolojilerle bir ahenk içerisinde, neoliberal ideoloji de tek bir karar mercii tanır: Pazar, yani kâr, yani hissedarlar azınlığı.

Kömür ve diğer fosiller: gayet açık bir mesaj

Kömür ve diğer fosillere dair Glasgow anlaşmasının geçişi ile ilgili denemeler ve sıkıntılar oldukça aydınlatıcı. İlk örnekte (daha yumuşak ifadeler olsa da, IEA raporundan esinlenilmiştir): COP “Tarafları kömürün aşamalı olarak terk edilişini ve fosil yakıtlara yönelik sübvansiyonların [kaldırılışını] hızlandırmaya çağırır”. İkinci örnekte: COP, “Tarafları, teknolojilerin geliştirilmesini, kullanımını ve yaygınlaştırılmasını ve düşük salımlı enerji sistemlerine geçiş politikalarını hızlandırmaya çağırıyor: [bu politikalara] temiz enerji üretiminin ve kesintisiz kullanılmakta olan kömürü ve fosil yakıtlara verilen verimsiz teşvikleri aşamalı olarak terk edişin giderek hızlandırılması’’ dahil. Hava solunabilir hale geliyor, ancak hala kömürün “aşamalı terk edilme”si ve fosil yakıt teşviklerinin “aşamalı kaldırılması” konuşuluyor. Üçüncü örnekte: Hindistan delegasyonunun bir müdahalesini takiben, onay toplantısının ortasında “aşamalı çıkışı hızlandırmak”, “aşamalı yavaşlamaya yönelik çabaları hızlandırmak” ile değiştirildi.

Modi hükümetinin rolü kınanmalıdır. Ancak Hindistan kapitalist silahşörlerin desteğini arasına alarak hem gezegenin kömürcülerinin hem de tüm fosilcilerinin çıkarları doğrultusunda hareket etti.[19] Bu gruplar tam kadro COP’ta yerlerini aldılar ki, bir Fin patronun ifade ettiği üzere, konferans ‘‘düzenleme, kısıtlama ve vergilendirmeden ziyade yeşil kalkınmaya odaklı kalışı’’ temin edilsin.[20]

Teknik açıdan, fosillere dair olan maddenin kapsamı yeterince açık değil. ‘‘Salımları azaltma’’ muğlak bir kavram. OECD’ye göre, ‘‘Kirliliği azaltma, kirliliği ve/veya kirliliğin çevreye verdiği zararları azaltmak için kullanılan teknolojiye veya alınan önemlere karşılık gelir.’’ G7’ye göre, ‘‘kesintisiz kömür enerjisi kullanımı, CO2 salımlarını azaltan teknolojilere, mesela Karbon Yakalama Kullanım ve Depolama’ya (KYKD), başvurmadan kömür kullanımı demektir.’’[21] Bu tanımlamalar oldukça pahalı karbon yakalama ve depolamadan (KYD) başka kapitalistlerin önüne çok daha geniş seçenek sunuyor. Bir yandan KYD ile fosil yakıt kullanan tesislerden salınan CO2 yakalanıp [bu gazlar] başka sektörlerde başka ürün üretimine dahil edilecekler …yani bu gazlar nihayetinde salınacak… bazen hatta bir çırpıda (mesela gazlı içecekler). Öte yandan eğer hükümetler ormanlarca CO2 yutulmasını salım azaltımı olarak değerlendirirse (ABD ve AB’nin bu hususları çorbaya çevireceğini yakında göreceğiz!) o zaman [karbon] azaltımı sadece ve sadece ağaç dikmekten ibaret olacak.

Gelgelelim siyaseten iletilen mesaj oldukça açık. Özü itibariyle, enerji devlerinin hükümetlere ve insanlara söylediği şeyler var: 1) Fosil yakıtları bırakmayı aklınıza bile getirmeyin, geçer akçe ‘‘yeşil’’ teknolojileri geliştirmektir; 2) Kömür madenlerini faal tutmaktan ve yeni madenler açmaktan bizi alıkoymaya uğraşmayın, zaten CO2’nin etkisini azaltacak sistemleri kabul etmek konusunda halihazırda yapabileceğimizi yaptık; 3) [karbon] salım ‘‘azaltım’’ında asgari bir oranı dayatmaya çalışmakla veya bir azaltım yöntemini diğerine dayatmakla uğraşmayın; 4) Eğer gerçekten fosil yakıt teşviklerini kesmek istiyorsanız, gidin ‘‘verimsiz’’ olanlardan, yani katma değer katkısı olmayanlardan, başlayın.[22] İşte ‘‘bizim’’ hükümetlerimizin, nihai içeriği dahi danışılmadan, Glasgow’da onayladıkları mesaj buydu. Olan o ki fosil yakıtçılar gücü ele geçiriyorlar.

2050 karbon nötrlüğü koşusu

Piyasanın egemen gücü – yani kâr ve hissedarlar– kendini sadece ‘‘anlaşmalar’’da değil hükümetlerin ‘‘2050’ye kadar karbon nötrlüğü’’nü (diğer bir deyişle sıfır net emisyonu) sağlama koşusunda da belli ediyor. Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri, Güney Afrika, Brezilya, Rusya, Japonya, Suudi Arabistan…: herkes ortaya birer ‘‘strateji’’ atıyor. Glasgow yakınlaştıkça ‘‘2050’ye kadar net sıfır’’ vaatleri giderek artmıştı… ve bu vaatler kısa vadeli salım azaltımını, varsayımsal uzun vadeli karbon emilimiyle ikame etmeyi giderek daha fazla vurguluyordu. 2050’ye kadar ‘‘karbon nötrlüğü’’nü hedefledikleri ele güne haykıran bazı hükümetler[23] UTEK hedeflerini ve hatta bu hedeflerinden daha azını 2015’e kadar hayata geçirdiler![24] Yani olay, esas meseleyi kararmaktan ibaret.

İklim Eylem Takibi (İET) bir işe netlik getirelim dedi ve gerçekten uygulanan iklim politikaları, öne sürülen UTEKler, COP’ta verilen sözler ve ‘‘net sıfır’’ stratejileri arasındaki ayrımları ortaya koydu.[25] Bu makalenin başında belirtildiği üzere: mevcut politikalar devam ettirildiği takdirde, ortalama sıcaklıklar 2100’e kadar 2,7°C oranında artacak (referans aralığı: +2 ila 3,6°C). COP’ta verilen sözler ve ‘‘net sıfır’’ anlaşmaları ve stratejileri bu resme bir katkı sunmuyor, aksine zararı var. Genel anlamıyla ‘‘net sıfıra ulaşma yolunda ilerlemek namına hiçbir ülke yakın-vadeli politikaları yeterli ölçüde uygulamadı.’’

Bazı genel sonuçları özetlemek gerekirse:

-2030 hedeflerine göre, bu hedeflere ulaşıldığını varsayalım, öngörülen +2,4°C (referans aralığı: +1,9 ila +3°C);

-2030 hedeflerine ve COP’ta verilen sözlere göre, bu sözlerin yerine getirileceğini varsayalım, öngörülen +2,1°C (referans aralığı: +1,7 ila +2,6 °C);

-2050’ye kadar ‘‘karbon nötrlüğü’’ sağlanır sözünü de eklersek (rapora göre ‘‘iyimser senaryo’’) öngörü +1,8°C  (referans aralığı: +1,5 ila 2,4°C). ‘‘Bu senaryo Paris Anlaşması ile uyumlu değil’’ çünkü ‘‘+2,4 °C ısınmayı engelleyemiyor.’’

Dahası İklim Eylem Takibi ‘‘2050 net sıfır’’ stratejilerini de değerlendirdi.[26] Araştırmacılar on parametre seçtiler ve renk kodları (iyiden kötüye: yeşil, turuncu, kırmızı) belirlediler. Sonuçlar: Şili, Kosta Rika, Avrupa Birliği ve Birleşik Krallık’ın stratejileri ‘‘kabul edilebilir’’; Almanya, Kanada, ABD, Güney Kore’ninkiler ‘‘ortalama’’; Japonya, Çin, Avusturalya ve Yeni Zelanda ‘‘kötü’’; tüm diğerleri ‘‘eksik’’ (özellikle de Brezilya, Güney Afrika, Rusya, Suudi Arabistan…). Açık olan bir şey var ki ‘‘karbon nötrlüğü’’ kervanına katılan çoğu hükümet kendilerine yeşil bir süs veriyorlar ki Glasgow’da sırıtmasınlar.

Gelişmiş ülkeler ve Çin’in stratejilerinin değerlendirilmesi de dikkate değer. AB’nin iki parametrede kırmızı kodu var: muğlak bir hakkaniyet taahhüttü; ve salım azaltım ve terk ediş arasında hiçbir ayrım yapılmaması. Almanya’nın iki turuncusu üç tane de kırmızısı var: Almanya’nın ‘‘net sıfır’’ hedefleri uluslararası havacılık ve gemi taşımacılığından kaynaklı salımları kapsamıyor ve ulusal sınırları dışında ‘‘karbon denkleştirme’’yi resmin dışında tutuyor. ABD’nin aynı kırmızı kodları var, karbon emilimi ve azaltımını birbirine karıştırıyor, hakkaniyet taahhüttünde bir netlik yok (zaten ne bekliyoruz ki?). Çin’e gelirsek, altı parametrede kırmızı üç parametrede turuncu kodu var.

Bu tahlil, ekososyalistler ve diğer aktivistlerin ithamlarını bütünüyle doğruluyor: ‘‘net sıfır’’ stratejileri, ki böyle bir strateji gerçekten varsa veya içi azıcık bile doluysa, eksiktir, en iyi ihtimalle bile oldukça yanlı stratejilerdir. Tüm bu ‘‘net sıfır’’ lafları, 1,5°C ısınmayı geçip geçmeyeceğimizi belirleyecek olan önümüzdeki sekiz yıl içerisinde büyük bir kısmı azaltılması gereken 19 ila 23Gt CO2 salımının akıbetini süresiz olarak rafa kaldırdı. Şurası net ki bir aldatmacanın içindeyiz ve bu aldatmacanın sebebi bir o kadar bariz: bütün kısıtlamalardan, bütün denetimlerden, bütün planlamalardan uzak duralım.

Biz hiçbir şeye karar vermeyelim, her şeye karar verecek Piyasa’yı yaratalım

IPCC’nin 5. Değerlendirme Raporu’nu açıkça şöyle belirtiyor: ‘‘İklim modelleri tam işleyen piyasalar ve rekabetçi piyasa davranışı varsayar.’’[27] Bu varsayım haliyle piyasa araçlarıyla bir piyasa yaratılmasını ön koşul olarak görür. Kyoto Protokolü mekanizmalarını devralmak isteyen Paris, kendi Madde 6’sına göre, ‘‘Yeni Piyasa Mekanizması’’ ilkesini benimsemişti. Kapitalistler arası bir dizi çatışma COP25’te (Madrid) bu ilkenin hayata geçmesini engelledi ve COP25 bu anlamda başarısız oldu. Şükürler olsun Glasgow’da bir anlaşmaya varıldı. Tüm taraflar (devletler, bölgeler, şirketler) kirletme haklarının alım satımını yapabilecekler. Bu hakları üretmek dünyanın her yerinde yapılacak temiz yatırımlarla, ağaç dikimleriyle, var olan ormanların korunmasıyla, CO2 tecrit ve tutulmu (KTT) ve yakalama ve kullanımıyla (KYK) mümkün olacak.

Çözülmesi gereken ihtilaflar arasında şunlar var: emisyon haklarının mükerrer sayımından (satıcı ve alıcı tarafında) nasıl kaçınılır? Kyoto kapsamında oluşturulan kirletme hakları bu yeni sistem (ki bu hakların çoğu gerçek salım azaltımına karşılık gelmiyor) kapsamına girebilecek mi? Güney ülkelerinin küresel ısınmadan kaynaklı ‘‘kayıp ve zararlar’’ını karşılamaya yardım mahiyetinde bu söz konusu hakların alım-satımı vergilendirilecek mi?[28] Her birini tek tek incelemek için yeterli alan yok. Genel anlamıyla ‘‘Madde 6’nın mekanizmaları o kadar büyük gedikler açıyor ki dünyayı 1,5°C yoluna sokmak için elde kalan son şansları da yok ediyor.’’[29] COP’un aldığı kararlar mükerrer sayımdan kaçınmaya yetmeyebilir. Kyoto haklarındaki –ki bu haklardan 2013 ve sonrası oluşturulanlar [yeni sisteme] dahil edilebilir olacak—uzlaşı sıcak hava tacirleri için bir zafer (sıcak hava yanlış [karbon salım] azaltımları demek). Özellikle de Bolsanaro Brezilyası’nda bu tacirlerden çokça var.

Bir sonraki adım temiz, sorumluluk taşıyan yatırımları sıralamak olacak. Avrupa Birliği’nin listesi (kendi jargonunda ‘‘Sınıflandırma’’sı) yıl sonuna kadar hazırlanacak. Riskler yüksek: ‘‘sınıflandırma’’ yeşil finansın önünü açacak. Ama esas soru baki kalıyor: nükleer enerji resme dahil mi? Nükleer enerjiyi ‘‘sürdürülebilir enerji’’ olarak tanımlamak büyük bir saçmalık. Nükleer teknoloji için sürdürülebilir olan tek şey [nükleer] atık ki kimse bununla nasıl baş edeceğini bilmiyor. On binlerce yıl boyunca ve hatta daha da uzun süre nükleer atık çevreyi kirletecek. Amma ve lakin…piyasa, muazzam. Mesela Çin 150 [nükleer] reaktör inşa etmeyi planlıyor. Marx’ın dediği gibi her şeyi alt üst eden kapitalist bir bakış açısından bakarsak [nükleerin vaat ettiği] para ödülünü … ‘‘sürdülebilir’’ bir kâr kaynağını… es geçmek gerçekten saçmalık olurdu. Fransa’nın başını çektiği on ülke, nükleer enerjinin bu Sınıflandırma’ya dahil edilmesi için kampanya yürütüyor. Almanya dahil beş ülkeyse karşı çıkıyor. Kim kazanacak? Bekleyip görüyoruz…[30]

İklim finansmanı: ey yoksul insanlar, yatırımcılara cazip görünmeye çalışın!

Bu canice mantık ‘‘iklim finansmanı’’ noktasında kendi zirvesini buldu. İklim finansmanının iki bileşeni var: kamu akımları ve özel akımlar. Kamu akımları da kendi içinde iki bileşene ayrılıyor: Yeşil Fonlar ve kayıp ve zararların tazmini. COP’ta tüm bunlar genel kurulun toplandığı bir güne sığdı: Finans Gününe Hoş Geldiniz!

Yeşil Fonlar hususunda, Hazine Şansölyesi (İngiliz Maliye Bakanı) özü itibarıyla İYİ TAMAM dediyse de Kuzey [ülkeleri] sözünü tutmadı. Ne yapalım, üzgünüz. Fonda şimdi 80 milyar var, 2023’te 100 milyar olunca hedefleri aşıyoruz ve bu aşım önceki dönemlerdeki [fon] açıklarını da telafi edecek. Bakan bey Yeşil Fon’da hali hazırda sadece 20 milyar hibe olduğundan bahsetmedi. Yani geri kalan miktar kredi [olarak dağıtılacak]. Anlaşma, 2025’ten itibaren küresel ısınmaya uyum finansmanını iki katına çıkarmayı vaat ediyor. Gelecek yıl bir BM komitesi senelik 100 milyar dolar hedefine yönelik ilerleme hakkında bir rapor verecek. Esas nokta şu ki Güney ülkeleri yeni bir borçluluk sarmalıyla tehdit ediliyor.

Kayıp ve zararlar meselesi açık ara daha fena. Somali örneğine bakalım. Tarihsel iklim değişikliğine %0,00026’lık bir katkı sundu…gelgelelim küresel ısınmayla ilişkilendirilebilecek mükerrer kuraklıklardan mustarip. 2020 yılında 2,9 milyon insan gıda güvencesizliğiyle karşı karşıyaydı. Uluslararası yardım son derece yetersiz. Kenya, Etiyopya, Sudan ve Uganda da aynı dramı yaşıyor.[31] Bu maliyeti kim üstlenecek? Gelecekteki felaketlerin maliyetini kim üstlenecek? Hristiyan Yardım (Christian Aid) STK’sı, mevcut politikalar değişmezse iklim değişikliğinin en yoksul ülkeler GSYH’sini 2050 yılına kadar %19,6 oranında ve 2100 yılına kadar ise yıllık ortalama %63,9 düşüreceğinin tahmin ediyor. Eğer sıcaklık artışını 1,5°C’de tutarsak bu düşüşler sırasıyla %13,1 ve %33,1 olacak.[32]  Kayıp ve hasarlar faturasıysa bir çırpıda birkaç bin milyara yükselecek. Zengin ülkelerce finansman ilkesi BM İklim Değişikliği Çerçevesi Sözleşmesi’nde güvence altına alınıyor ama emperyalist hükümetler açıkça buna itimat etmeyi reddediyor. Nokta.

Mucize çözüm için gözler özel finans çevrelerine dikilmiş durumda. Goldman Sachs’ta çalışmış, İngiltere Merkez Bankası başkanlığı yapmış, G20 Finans İstikrar Kurulu başkanı olmuş Mark Carney şimdiyse BM tarafından iklim finansmanına ‘‘özel elçi’’ olarak atandı. Carney COP’tan hemen önce, Glasgow Finans Allicance for Net Zero’nun (GFanz – Net Sıfır İçin Glasgow Finans İttifakı) birkaç ‘‘’yeşil finans’ bileşenini bir araya getirdi. GFanz önde gelen 19 finans şirketinin CEOları tarafından yönetiliyor; bu CEOlar arasında Bank of America’dan Brian Moynihan, BlackRock’tan Larry Fink, Citigroup’tan Jane Fraser, HSBC’den Noel Quinn, Santander’dan Ana Botín ve Aviva’dan Amanda Blanc var. Amaç ‘‘sahadan uzman isimlerin öncülüğündeki bu forumda finans şirketleri önemli ve kesişen konularda iş birliği yaparak net sıfır hedefleriyle uyum teşkil edecek finansmanı, ve tüm şirketler, oluşumlar ve ülkelerin destek çabalarını hızlandıracak ve bu sayede Paris Anlaşması hedeflerine ulaşılacak.’’[33]

COP’ta Gfanz günün yıldızıydı. Bu konsorsiyumun değeri 130 milyar dolar. Maliye Bakanı gezegeni ve iklimi kurtarmaya hazır ve nazır ‘‘sermayenin tarihi duvarı’’nı överek herkese göz dağı veriyordu. Tercümesi şu: ‘‘yeşil’’ yatırımları, temiz kömürü, yeşil hidrojeni, ağaç dikimini, var olan ormanların korunmasını, CO2 tecrit ve tutmayı (KTT) ve CO2 yakalama ve kullanmayı (KYK) finanse etmeye hazırlar. Çeşit çeşit yeşil boyama ayağınıza gelir yeter ki parasını çıkarsın. Çünkü vaziyet ortada: ‘‘Geleneksel finansal kar ve zarar hesaplarındaki gibi yatırımcılar netliğe sahip olmalı ki bu işlere girişsinler.’’[34] Ey yoksul insanlar, yatırımcılara cazip görünmeye çalışın…

Reclaim Finance (Finansı Geri Al) STKsı bu finansörlerin yeşil maskesini düşürdü. Kabaca: GFanz’ın temel ölçütü (BM’nin Sıfıra Yarış ölçütü) fosillerin adını anmıyor; [Glasgow Finans] İttifakı üyeleri dolaylı salımlarını azaltmak zorunda değiller (fosil sektör salımlarının %88’inden mesul ‘‘Saha 3’’denilen  salımlar); salımlarda mutlak ve azaltım gerekli görülmüyor, göreli azaltım yeterli; GFanz ortaklarının hiçbiri [karbon] denkleştirmeyi yasaklamak veya kısıtlamaya yanaşmıyor; Asset Owner Alliance’ın (Varlık Sahipleri İttifakı-GFanz’ın bileşenlerinden biri) 58 üyesinden 34’ünün fosillere yatırım yapmasının önünde hiçbir engel yok.[35]

COP21’den birkaç ay önce François Hollande Paris’teki iş çevreleri iklim zirvesini şu sözlerle açtı: ‘‘İş çevreleri temel bileşenlerdir çünkü verilecek taahhütlerin öngöreceği değişiklikleri tercüme işi onlara düşüyor: enerji verimliliği, yenilenebilir enerjilerin yükselişi, enerji tüketmeden hareket etme kabiliyeti [metinde aynen!], enerji depolama, yaşam alanlarının inşa şekli, şehirlerin organizasyonu ve gelişmekte olan ülkelerin sürece uyumlarının sağlanması ve geçişe katılımları.’’[36]

‘‘Karamsar olmak için çok geç’’ şiarıyla yukarıdaki beyanı yorumlarsak şöyle bir anlam çıkar: ‘‘Sevgili kapitalistler, biz politikacılar size gezegeni, şehirleri ve ormanları, toprağı ve okyanusları bununla da kalmıyor Güney ülkelerinin sizin sebep olduğunuz ve dayattığınınız felakete uyumlulaştırılması piyasasını sunuyoruz; alın her şey sizin olsun: verilen mesaj budur.’’[37]

Sermaye açısından COP’un laf salatasından ibaret olduğunu söylemek yanlış olur. Daha ziyade COP neoliberalizmin canavarca ilahlaştırılmasıdır. Glasgow zirvesi büyük bir adım attı doğru, ama dünyanın, dünyadaki ekosistemlerin ve canlıların topyekûn metalaştırılması yönünde bir adım. Finansın yararına, doğanın ve insanların pahasına.

Sonuç olarak

Tüm siyasi liderler (ya da neredeyse tümü) şunu kabul ediyor: aciliyet tavan yaptı, riskler ölçülemez hale geldi, kaybedecek tek bir saniye dahi yok. Ama yine de, bir COP’tan diğerine ‘‘mevcut en iyi bilimin’’ rehberliğinde mücadele etmemiz gereken zaman sürekli boşa harcanıyor ve uçuruma giderek daha hızlı koşuyoruz. Bu çarpık, sanrılı ve ürkütücü gerçeklik şu ya da bu görevlinin ahmaklığından ya da gizli güçlerin oyunlarından kaynaklanmıyor: aksine Kapitalizmin temel yasalarından kaynaklanıyor ve bu yasalar ‘‘Bilimin en iyisini’’ çürütüyor. Kâr için rekabete dayanan bu üretim biçimi ekonomik ölüm sopasını göstererek milyonlarca kapitalisti, her an milyonlarca yatırım kararı vermeye zorluyor ki makineler vasıtasıyla emeğin verimliliği artsın. Bu rekabetin sebep olduğu kâr oranında azalma eğilimi üretilen malların kütlesinde bir artışla, emek gücünün ve başka doğal kaynakların sömürüsünün artışıyla telafi ediliyor. Bu sistem kontrolden çıkmış bir otomat gibi çalışıyor. Jaurès’in dediği gibi, bir bulut gibi sadece savaşı değil aynı zamanda sınırsız kalkınma, eşitsizlikte sınırsız bir büyüme ve uçsuz bucaksız bir ekolojik yıkım ihtimalini beraberinde getiriyor.

Zorla tekrar etmemiz gerekiyor: Bu sistemin ömrünü uzatmakla gezegeni yaşama ve insanlığa elverişli bir çevre olarak muhafaza etmek arasında aşılmaz bir uzlaşmazlık var. 1914’te savaş patlak verdiğinde Lenin’in yaptığı gibi her şeyden önce ve güç dengelerinden bağımsız bir şekilde şu teşhisi yapmaya cesaret etmeliyiz: koşullar ‘‘nesnel olarak devrimcidir.’’ Glasgow COP ile giderek daha acil hale gelen uyarıların kısa özeti karşımıza çıkıyor: ya toplumsal hareketlerin birbirleriyle yakınsamaları nesnel koşullar ile sömürülen ve ezilenlerin (‘‘öznel faktör’’) bilinç ve örgütlenme seviyeleri arasındaki muazzam uçurumu kapatmaya başlamayı mümkün kılacak, yoksa bu [kontrolden çıkmış] otomat bizi daha önce benzeri görülmemiş bir barbarlığa sürükleyecek.

17 Kasım 2021

Dördüncü Enternasyonal, A l’Encontre and Gauche anticapitaliste websiteleri için yazılmıştır

Çeviri: Anıl Aşkın


[1] Bu söz 2010 yılında Cancun’da toplanan COP’ta verilmişti.

[2] https://www.ipcc.ch/sr15/

[3] https://www.pnas.org/content/115/33/8252

[4] . UEA, “2050’de Net Sıfır. Enerji Sektörü için Bir Yol Haritasi” https://www.iea.org/reports/net-zero-by-2050

[5] Sera gazlarının gigaton hesabı her biri CO2’ymiş gibi hesaplanıyor.

[6] ¨Glasgow’un 2030 güvenilirlik açığı¨ https://climateactiontracker.org/publications/glasgows-2030-credibility-gap-net-zeros-lip-service-to-climate-action/

[7] https://www.youtube.com/watch?v=iW4fPXzX1S0

[8] Financial Times, 4 Kasım 2021 “COP26: dünya fosil yakıtlara sırt çevirse bile petrol fiyatları giderek artıyor”

[9] Daniel Tanuro, Karamsar Olmak İçin Çok Geç: Ekososyalizm Ya Da Barbarlık [Trop tard pour être pessimistes. Ecosocialisme ou effondrement], Textuel, Paris, 2020

[10] https://ozone.unep.org/treaties/montreal-protocol-substances-deplete-ozone-layer/text

[11] https://public.wmo.int/en/media/news/scientific-assessment-confirms-start-of-recovery-of-ozone-layer

[12] Bir gazın radyasyon gücü o gazın Dünya tarafından yayılan, ve böylece gezegeni yaşanabilir kılmaya yarayan sera etkisine katkı sunan, kızılötesi radyasyonu tutabilme ve saçabilme oranıdır.

[13] Daniel Tanuro, Kigali İklim Anlaşması: HFK Ağacından CO2 Ormanına  «L’accord de Kigali sur le climat: de l’arbre des HFC à la forêt du CO2 », Politique la revue http://www.europe-solidaire.org/spip.php?article39236

[14] Kısa vadede metanın radyasyon gücü CO2’ninken 80 kat daha fazla. Ama metan atmosferde hızlıca azaltılabilir (oksijenle kimyasal bir tepkimeye girerse). Bir yüz yıl sonra, metanın radyasyon gücünün CO2’ninkinin 30 katı olacağı hesaplanıyor.

[15] https://ukcop26.org/the-global-forest-finance-pledge/

[16] ¨COP26 Küresel Ormansızlaştırma Taahhüdü Gerçekten Ormanları Kurtabilecek Mi?¨, Kieran Mulvaney, National Geographic, 5 Kasım 2021

[17] https://www.dhnet.be/actu/monde/vingt-deux-pays-dont-la-belgique-s-engagent-a-cooperer-pour-adapter-leurs-armees-au-changement-climatique-618e96749978e25ff06207d9

[18] Misal Fransa Petrol ve Gazın Ötesinde (PvGO) iş birliğine katıldığı için pek gururlu. Diğer on bir ülkeyle beraber (ki bunlar çok küçük üreticiler), Fransa petrol veya gaz çıkarmama sözü veriyor…kendi toprakları üzerinde. Kamu kaynaklarıyla kendi sınırları ötesinde yeni fosil yakıt tesisleri kurmama ve salım azaltımlarını planlama sözü veren Birleşik Krallık ve diğerleriyle iş birliğinden imtina ediyor. Fransa’nın bu ikinci iş birliğinde, Birleşik Krallık’ınsa ilk iş birliğinde olmamasını izah etmenin yolu bir yandan Paris ve Total arasındaki bağlara diğer yandan da Londra’nın Kuzey Denizi’ndeki fosil çıkarlarına göz atmak.

[19]Global Witness’ın COP’taki yüzlerce fosil silahşöre dair incelemesi için bakınız: https://www.globalwitness.org/en/press-releases/hundreds-fossil-fuel-lobbyists-flooding-cop26-climate-talks/. Şuna da bakınız ‘‘Glasgow’daki COP26 Müzakerecileri Emisyonları Azaltmak İçin Ellerini Taşın Altına Koyuyorlar Ama Petrol ve Doğalgaz Yöneticilerine Rahat Nefes Aldırıyorlar’’, Climate News, 12 Kasım 2021: ‘‘Royal Dutch ve Chevron (…) ulusal yetkilileri veya sanayi gruplarını temsilen oradaydı. Suudi Arabistan ve diğer petro-devletler kendi petrol şirketlerinden temsilcileri getirdi ve haliyle Kanada da benzer bir şekilde Suncor’dan, Kanada’nın katran kumundaki en büyük üreticisinden, bir temsilciyi getirdi.’’

[20] Financial Times, 11 Kasım 2021.

[21] https://www.e3g.org/news/explained-what-does-unabated-coal-mean/

[22] Belçika’da ısınma için kullanılan petrole verilen kamu teşviki, mesela, bütünüyle ‘‘verimsiz’’.

[23] Çin için 2060, Hindistan için 2070.

[24] Carbon Action Tracker, aynı yerde

[25] Climate Action Tracker, ‘‘Glasgow’un 2030 güvenilirlik açığı: net sıfır’ın iklim eylemine sözde bağlılığı. Onlarca net sıfır salım hedefleri alandaki faaliyetlerle örtüşmedi’’ https://climateactiontracker.org/publications/glasgows-2030-credibility-gap-net-zeros-lip-service-to-climate-action/

[26] Climate Action Tracker, “Net sıfır hedefi değerlendirmeleri”, https://climat…

[27] AR5, GT3, Bölüm 6, s. 422.

[28] Financial Times, 11 Kasım 2021

[29] CLARA (Climate Land Ambition and Rights Alliance -İklim Toprak Azmi ve Haklar İttifakı) basın bildirisi: https://globalforestcoalition.org/climate-land-ambition-and-rights-alliance-statement-on-closing-of-cop-26/

[30] https://www.francetvinfo.fr/monde/environnement/cop26/cop26-cinq-pays-europeens-denoncent-le-classement-par-l-ue-du-nucleaire-comme-investissement-vert_4841371.html

[31] https://www.oxfam.org/fr/changement-climatique-cinq-catastrophes-naturelles-qui-demandent-une-action-durgence

[32] https://mediacentre.christianaid.org.uk/climate-change-could-cause-64-gdp-hit-to-worlds-vulnerable-countries/

[33]https://www.globalcapital.com/article/299y63wwjw04h50dqpds0/sri/gfanz-becomes-new-oversight-body-for-climate-finance

[34]https://inews.co.uk/news/politics/cop26-rishi-sunak-unveils-130-trillion-commitment-to-help-developing-nations-fight-climate-change-1281644

[35] https://reclaimfinance.org/site/wp-content/uploads/2021/11/FINAL_GFANZ_Report_02_11_21.pdf

[36] https://www.elysee.fr/declarations/article/discours-lors-de-l-ouverture-du-sommet-des-entreprises-pour-le-climat-unesco/.

[37] Aynı yerde.

Ortadoğu’da ‘İklim Değişikliği’ için Hiç Vaktimiz Yok – Vicken Cheterian

20 bin kadar delege ve ‘dünya lideri’, bazıları özel jetleri ile, iklimimizi nasıl koruyacağımızı tartışmak üzere Glasgow’a gitti. 31 Ekim ile 12 Kasım tarihleri arasında 26. Birleşmiş Millet İklim Değişikliği Konferansı için buluşacaklar. Glasgow zirvesinin amacı sera gazı emisyonunu azaltarak bu yüzyıl içinde sıcaklık yükselmesini 1,5 °C sınırları içinde tutabilmek.  

ABD Başkanı Joe Biden, Hindistan Başbakanı Narendra Modi ve Yunanistan Başbakanı Kyriakos Mitsotakis’in de içinde bulunduğu birçok dünya lideri zirveye katılırken, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin gibi bazı liderlerse katılmamayı tercih ettiler. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise Glasgow’a yapacağı seyahati son anda iptal etti. 

Ne var ki Ortadoğu’da bizim iklim değişikliğini tartışmak için hiç vaktimiz yok. Biz çok daha acil sorunlarla meşgulüz. Şu anda din savaşlarının ortasındayız, birçok kentimiz harap halde, ekonomilerimiz ise, eğer çoktan iflas etmediyse, çökmek üzere. Başka yerlerden gelen mülteciler eski yaşam tarzımızdan artakalanları tehdit ediyor. O kadar çok sorun var ki, “iklim değişikliği”ni tartışma lüksünü nasıl karşılayabiliriz? 

İklim değişikliği bizim sorunumuz değil, zengin ülkelerin sorunu. 

Ortadoğu’da bu kadar çok sorunla karşı karşıya olmasak belki biz de iklim değişikliğini ve iklim değişikliğinin hayatlarımız üzerindeki etkilerini tartışabilirdik. Amma velakin hayır, şimdi değil, biz bitmez tükenmez bir şekilde kendi kendimizi tüketmekle meşgulüz.

İklim değişikliğinin, özellikle de dünya yüzeyindeki ani ısınmanın Ortadoğu’yu, zengin ülkelerden daha fazla ilgilendirdiğini fark etmişsinizdir. Arap Yarımadası, Kuzey Afrika, Mezopotamya ve Orta Asya dünya üzerindeki en kurak bölgelerden bazıları. Her şeyden önce, daha geniş bir alanda yer alan Ortadoğu’da çok daha az su var ve kuzeyiyle güneyindeki diğer bölgelerden daha sıcak. Ne var ki haberler daha da kötüleşiyor; bilimsel tahminler 2050’ye kadar dünya yüzeyindeki ortalama ısınmanın 2 °C düzeyinde olacağını öngörüyorsa da, Ortadoğu bölgesinde ısınma riskinin bunun iki katına yani 4°C dereceye kadar çıkabileceğini tahmin ediyorlar. 

İklim değişikliği olmasa da bölgedeki su kaynakları büyük risk altında. Bunun en aleni kanıtı yok olan göller ve içdenizler. Aral Gölü felaketi oldukça iyi bilinir; Sovyet planlamacılar Orta Asya’daki kurak ovalarda pamuk üretebilmek için Ceyhan ve Seyhan nehirlerinin yönlerini değiştirerek Aral’ı gözden çıkardılar. İran’da tarım arazilerinin sulanması nedeniyle, Urmiye Gölü’nde su seviyesi 1995’ten beri düşüyor. Gölün yüzey alanı 1997’de 5.000 kilometrekare iken 2013’te onda birine, sadece 500 kilometrekareye indi ve daha da inmeye devam ediyor.  Her ne kadar yılda 7 cm ile daha az da olsa, Hazar Denizinde de su seviyesi düşüyor. Bu yüzyılın sonunda su seviyesi 10 metre kadar düşebilir, bunun da ekolojik ve ekonomik anlamda vahim sonuçları olacaktır. Devam etmekte olan felaketlere bir diğer örnek de son kırk yılda su seviyesi 40 metre azalan Lut Gölü (Ölü Deniz).  Ortadoğu’da mevcut olan ve yenilenebilir sudan çok daha fazlasını tüketiyoruz.  

Su sıkıntısı ülkeler arasında büyük sorunlara sebep oluyor. Örneğin Fırat ve Dicle nehirlerine bağımlı olan Irak’ı ele alalım; Türkiye’deki dağlardan Irak’a akan bu sular 1970’lere oranla %40 azaldı.  Bunun sebebi büyük oranda Türkiye’de 1990’ların başında başlayan ve 22 barajdan oluşan devasa bir proje olan “Güneydoğu Anadolu Projesi”dir. Bu sistem şu anda suları Türkiye’nin güneyinde tutmakta, Suriye ve özellikle de Irak’a akan suları her geçen gün azaltmakta. Bağdat da benzer şekilde İran’la ihtilafa düşmüş durumda; hatta yakın zamanda Bağdat, Irak’a doğru akan Karkheh, Alvand, Karun ve Sirvan nehirlerinin akışını tamamen kesen Tahran’ı Uluslararası Adalet Divanı’na götürmekle tehdit ediyor. Irak tarımı için bunun sonucu felaket; 1970’lerde Irak’taki ekilebilir arazi alanı 6 milyon hektar iken şu anda sadece 3,75 milyon hektar

Bu arada, yiyecek talebi de artmakta. Irak’ın nüfusu 1970’de sadece 10 milyonken 2021’de 41 milyon olduğu tahmin ediliyor. Irak, Ortadoğu’da nüfus patlaması yaşayan tek ülke değil. Dünyanın en fakir ülkelerinden biri olan Yemen’de nüfus on yıl önce 23 milyondu, şu anda nüfusu 30 milyonun üzerinde. 2011 yılında Arap Baharı patlak verdiğinde Mısır’ın nüfusu 82 milyondu, 2020’de Mısır’da nüfus 102 milyonu aştı. Cemal Abdülnasır’ın sloganlarından biri Mısır’ı tarımsal üretimde kendi kendine yeten bir ülke yapmaktı. 2011’e gelindiğinde Mısır, nüfusunun ihtiyacı olan yiyeceğin yarısını hanidir ithal etmekte, bu durum ülkeyi uluslararası piyasalardaki dalgalanmalara karşı savunmasız bırakmaktaydı.

Ülkenin iç kısmında su kaynakları gittikçe azalırken, deniz suyundaki yükselme kıyı bölgeleri tehdit diyor. Bu yüzyılın sonunda iklim değişikliği nedeniyle deniz seviyesindeki yükselmenin 3 ila 5 metre arasında olacağı tahmin ediliyor; bu durumda İstanbul’un bazı bölgeleri tehlike altındayken Mısır’ın 5 milyon nüfuslu İskenderiye kenti “batma” tehlikesiyle karşı karşıya.  

Halihazırda iklim değişikliği ile ilintili tüm bu riskler ve kaynakların tükenmesi Ortadoğu liderlerinin dikkatlerini çekmediyse, bunun nedeni çoğunu korkutan bir mesele: Karbonsuz ekonomiye geçiş. Pek çok ülke, diktatör, onların komşuları ve müttefikleri hidrokarbon ihracatından gelen petro-dolarlara güveniyor. Sadece Suudi Arabistan her gün günde 9,5 milyon varil petrolü topraktan çekiyor. Küresel petrol üretimi şu anda günde 96 milyon varil, bunun üçte biri Ortadoğu’da üretiliyor. Ortadoğu’nun bütün ekonomisini hidrokarbon endüstrisi etkiliyor, hatta petrol üretmeyen ülkeler bile büyük oranda kendi ekonomilerine yatırım yapılan petro-dolarlara bağımlılar. Hidrokarbon endüstrisinin yarattığı büyük paralar olmasaydı, bölgedeki bütün bu inşaat patlaması da olmazdı.

Ortadoğu bir yandan karbon temelli endüstrileşmenin yan etkilerini yönetirken, hidrokarbon bağımlılığını azaltacak yeni dönüşüme nasıl ayak uyduracak? Şu anda bu sorular Ortadoğu’da ciddiye alınmıyor çünkü bölgenin uğraşması gereken bir sürü acil sorunu var. 

(Agos için çeviren: Bürkem Cevher)

Görsel: Aral Gölü

İklim Krizi Bir Uygarlık Krizidir – Hasan Yıkıcı

A+A-

Gezegenin geleceğiyle ilgili kaygı duyanların gözü kulağı, İskoçya’da yapılan COP26 BM İklim Zirvesi’nde.

Her ne kadar son yıllarda dünya ‘liderleri’ tarafından da iklim kriziyle mücadelenin somutlaşması gerektiğine dair açıklamalar yapılsa da, bugüne dek kapitalist çıkarların savunucularının bu noktada güven verici ve ciddi adımlar attığına şahit olunmadı. Paris İklim Anlaşması, şu ana kadar yapılan uluslararası anlaşmalar içinde en iyi durumdaki anlaşma olmasına rağmen yine de bu anlaşmanın içeriğini oluşturan ülkelerin sera gazı emisyonlarının azaltılması yönündeki taahhütlerin bir bağlayıcılığı yok.

Dolayısıyla artık BM iklim zirvelerinden somut, bağlayıcılığı olan ve sistemli bir şekilde uygulanacak yol haritalarının çıkması gerekmekte. Küresel ısınmaya karşı ve iklim adaleti için mücadele eden kesimlerin, bilim insanlarının talep ve uğraşı da bu yönde.

Batı ülkeleri son yıllarda gelişen iklim odaklı toplumsal hareketler ve yaşanan ani iklim olaylarının şok etkisinden dolayı küresel ısınmayla ilgili hem farkındalık düzeyinde hem de siyasal kamuoyu özelinde duyarlılık geliştirdiğini gözlemleyebiliyoruz. Bu duyarlılık henüz net bir tavır alışa evrilemedi. Bunun sebepleri çok karmaşık da değil.

Bugün iklim krizine neden olan veya onu tetikleyen koşullar, kâr, büyüme ve ekonomik çıkar/güç odaklı insan merkezci serbest piyasa ve kapitalist akılın bir sonucu. İklim krizini yaratan akıldan vazgeçmeden, iklim kriziyle mücadele edilemeyeceği gün gibi ortadayken, COP26 gibi iklim zirvelerinin de içi boş ağdalı laflarla parlatılmaktan başka bir işlevi olmuyor. Elbette bu zirvelerin varlığını önemsizleştirmiyorum. Fakat sorunun bir tür ‘adım atmayan liderler sorunu’ değil, yaşadığımız insan merkezci kapitalist uygarlığın temel karakterinden kaynaklı bir sorun olduğunu düşünüyorum. İklim krizi ise aslında uygarlık krizinin en güçlü semptomlarından birisi…

***

İnsan, bir felaketi ancak o felaketin içinden kopmuş bir anının yıkıcılığıyla yüzleştiğinde idrak edebiliyor. Bir şey, suratımıza çarpıp hayatlarımızı mahvetmediği sürece, yaşamın olağan seyrinin içinde de yavaş yavaş hayatlarımızın mahvolduğunu kavrayamıyoruz. İklim krizi de böyle bir şey. Yağmur, aşırı sıcak, sel baskınları, kıtlık, kuraklık, gıda krizi vs. gibi ani iklim olayları yaşandığında bir panik ve çaresizlik, felaket bilinci de ortaya çıkıyor. Fakat sular geri çekildiğinde antroposenin gündelik hayat konformizmi de tekrar meydana çıkıyor.

Halbuki bugün yaşadığımız yeryüzü krizi, bizleri yaşam biçimlerimizde, tüketim alışkanlıklarımızda ve toplumsal üretim ilişkisi/biçimlerimizde radikal değişiklikler ve kopuşlar yapmaya çağırmakta. Bununla ilgili birçok politik ve ekonomik argüman öne sürülerek, desteklenebilir. Fakat benim her şeyden önce durduğum nokta, yaşamın, yeryüzünün ve geleceğin sorumluluğunu alabilmekle ilgili. Ancak böyle bir sorumluluk etiğiyle yeni bir yaşam tahayyül edebiliriz.

***

İklim değişikliğine karşı mücadelenin bir tarafı böylesine bir etik/politik sorumluluğu içerirken bir diğer tarafı da her anlamda çöküş üreten kapitalist uygarlığın yapıları ile mücadeleyi gerektirmektedir. Büyük fosil yakıt şirketleri, onların çıkarlarını savunan ‘liderler’, iklim krizi yokmuş gibi hakikati reddeden popülist hareketler… Bugüne dek sera gazı salınımlarının düşürülmesinin önündeki en büyük engel fosil yakıt şirketleri ve buna bağlı kuruluşlardır. En güncel raporlardan biri olan Dünya Enerji Görünüm Raporu’na göre 1.5 derecelik sıcaklık artışını aşmamak için hemen şu adımlar atılmalı:

  • Bu yıldan itibaren, yeni petrol ve gaz sahalarının, kömür madenlerinin veya maden genişlemelerinin onaylanmasına son verilmeli.
  • Bu yıl itibariyle, kömür yakıtlı yeni elektrik santrallerinin inşası durdurulmalı ve 2030 yılına kadar dünyada mevcut olan kömürlü elektrik filosunun yaklaşık %40’ı emekliye ayrılmalı.
  • Küresel ekonominin enerji yoğunluğunun bu on yılda yıllık %4 oranında düşmesi için enerji verimliliğine büyük yatırımlar yapılmalı.
  • 2030 yılına kadar küresel temiz enerji yatırımının üç katından fazlası, toplam enerji yatırımının ise %85’i temiz teknolojilere yönlendirilmeli.
  • Fosil yakıtlara bağlı metan emisyonları 2030 yılına kadar %75 oranında azaltılmalı.

İşin özü, etik sorumluluk, daha iyi ve mutlu bir yaşam için olmazsa olmazdır. Ama istediğiniz kadar işe bisikletle gidip hayvan tüketmeyip hanenizde az enerji tüketin; fosil yakıt üretimi ve fosil yakıt şirketlerinin faaliyetleri durdurulmazsa, kritik eşik olan dünya sıcaklık ortalaması 1.5 derecenin üzerine çıkmasına engel olunamayacak. Bu anlamda eko-sosyalist perspektifin sunduğu mücadele ve yani bir yaşam tahayyülünün, yeşil/çevreci/ekoloji hareketi için önemli bir güzergah olduğunu düşünüyorum.

***

Son bir meselenin altını daha çizelim ve kapatalım. BM Genel Sekreteri Guterres, COP26’nın açılışında “Kendi mezarımızı kazıyoruz” diye bir çıkış yaptı.  Guterres’in iklim meselesiyle ilgili daha önce de dikkat çekici açıklamaları oldu. Fakat eğer Akdeniz’deki fosil yakıt arama çalışmalarına dair net bir şekilde karşı çıkıp kamuoyunu yeni “fosil yakıt aramak demek kendi mezarımızı kazıyoruz demektir” diye uyarmazsanız, bu gibi ifadeler içi boş cilalanmış sözcüklerden başka bir şey olmaz. BM için de, Kıbrıs’taki yerel politik kesimler için de Akdeniz’deki fosil arama çalışmaları bir turnusol kağıdıdır. Doğal zenginliğiyle bilinen ve iklim değişikliğinden en az etkilenecek ülkelerden biri olan İskoçya’dan böyle soyut bir açıklama yapmak kolay. Fakat Guetters’i Kıbrıs’ta, Akdeniz’deki fosil arama çalışmalarının durdurulmasına, bunun kendi mezarımızı kazdığımız anlamına geldiğine ve bunun hemen durulmaması gerektiğine dair de bir açıklama yapmasını bekleriz.

COP26: Laf Salatası Yeter, Sadece Mücadele Sonuç Verir – Daniel Tanuro

 

Sayısı giderek artan iklim felaketlerinin müsebbibi dünyanın endüstriyel çağ öncesine göre “sadece” 1,1°C ila 1,2°C derece daha fazla ısınması. IPCC’nin 1,5°C özel dosyasını[1] okuyan her aklı selim kişi dünyanın 1,5° dereceden daha az ısınması için amasız fakatsız bir an önce ne gerekiyorsa yapılması gerektiği sonucunu çıkarır. Bu limitin üzerinde riskler artık hızla artıyor.[2] Hatta bir yığın pozitif [karbon] geri beslemesi neticesinde gezegenin geri dönüşü olmayan bir eşiği atlayıp “sera”ya döneceği ihtimali artıyor ki bu “sera”laşma nihayetinde deniz seviyelerinde bugüne kıyasla on üç ila on metreleri bulan bir artışa sebep olacak[3]. Yeryüzündeki yedi milyar insanı şöyle bir gözümüzün önüne getirirsek… bu gerçeğe ters düşen hayal etmesi bile güç bir distopya…

1992 Rio Dünya Zirvesi’nden -ve hatta [2015] Paris’ten– bu yana boşa geçen zamana bakılırsa, 1,5°C sınırı hala ciddiye alınır mı alınmaz mı belli değil (ki karbon salım oranları mevcut artışını sürdürürse 2030’da 1,5°C sınırı aşılacak). Kesin olan şey ise uçurumun kıyısına sürüklenişi durdurma ancak piyasa ekonomisine içkin üretimcilikten vazgeçmekle mümkün. Greta Thunberg’in dediği gibi “Günümüzün iklim ve ekoloji krizleri mevcut siyasi ve iktisadi sistemin içinden çözülemez. Bu bir görüşten ibaret değil, matematik ortada.”[4] Ancak COP26 ‘mevcut iktisadi ve siyasi sistemler çerçevesinde’ kaldığından, gidişat aslında gayet açık: Glasgow konferansı, felakete gidişatımıza önceki konferanslar ne kadar dur diyebilmişse ancak o kadar dur diyebilir.

Tabii bu İskoçya’da olanlara sırtımızı dönebileceğimiz anlamına mı geliyor? Hayır, zirvenin gündeminde bazı önemli konular var. Mesela, kaç ülke “iklim çabaları”nı daha da arttıracak?[5] Ülkelerin yapmayı taahhüt ettikleriyle iklimi kurtarmak adına küresel ölçekte yapılması gerekenler arasındaki fark nasıl kapanacak?[6] Büyük kirleticilerin taahhütleri göz önüne alındığında, her birinin salımlardaki fiili düşüşlerinin, “karbon dengeleme”ye (carbon offseting) oranla ve dengelemeye vesile olan ormanların karbon emilimine (forest sink), karbonun tutulumu saklanmasına ve Güney ülkelerine yapılacak sözde temiz yatırımlardaki paylarına kıyasla yeri ne olacak? COP21’de ilkesel olarak kabul edilen karbon için “yeni piyasa mekanizması” nasıl hayata geçirilerek ve nasıl uygulanacak?[7] Karbona küresel bir fiyat mı biçilecek yoksa zengin ülkeler sınırlarında karbon vergileri koyarak fiilen bir fiyat mı dayatacaklar?[8] Bu ülkeler nihayetinde bizleri şereflendirip, Güney ülkelerinin iklim mücadelesine destek veren Yeşil İklim Fonu’na senelik yüz milyar dolar ödeme sözlerini tutacaklar mı? Yoksa yoksul ülkelerin küresel ısınmanın halklarını mağdur eden ve giderek artan “zayiat ve hasarlar”ına karşı tazminat taleplerine kulak asmamaya devam mı edecekler? Vesaire vesaire.

Ekonomik çıkarlar ve jeostratejik rekabetlere bağlı olarak bu sorular devlet temsilcilerinin birbirleriyle kıyasıya güç yarışında önemli bir yer arz edecek. Toplumsal hareketlerin eylemleriyle belli konularda ve belli bir ölçekte sonuçları etkileyeceğini de hesaba katmamak olmaz. Mesela “karbon dengeleme”nin yoluna taş koymak önemli ve bu sistem kaldırılabilirse insanlar için çok önemli bir zafer olur. COP sonuçlarını detaylıca analiz edince kapitalizmin güncel durumuna ve kapitalizmin sistemik krizinin vahametine dair dersler çıkacak. Elbette bir yanılsama içinde olmamalıyız, Greta Thunberg’in de dediği gibi neticede COP26 “mevcut iktisadi ve siyasi sistemler çerçevesinde” kalacak. Öyleyse biz de gayet net ve açık olabiliriz: Glasgow HİÇBİR ŞEYE deva olamaz.

Daha çok yenilenebilir [teknoloji]… ve salımlar 

Bu radikal görüşe karşın, yenilenebilir teknolojilerdeki büyük buluşların krizden bir çıkış olabileceği dile getirilir bazen. Bu teknolojilerin ilerlediği ortada, özellikle de elektrik üretim sektöründe. Geçtiğimiz yirmi yıl içerisinde, yenilenebilir kaynakların küresel enerji bileşimi içindeki payı senelik %13,2 oranında arttı. Yeşil kWh’ın fiyatı gayet rekabetçi ve avantajlı hale geldi (özellikle de karasal rüzgârın ve fotovoltaik güneş pillerinin). Uluslararası Enerji Ajansı’na (UEA) göre önümüzdeki on yıl içerisinde elektrik üretimindeki yatırımların %80’ninden fazlası yenilenebilir alanlara olacak. Tabii bundan Avrupa Komisyonu’nun yakın zamanda ifade ettiği gibi “fosil yakıtların küresel olarak terk ediliş sürecinin halihazırda başladığı” sonucunu çıkarmak tamamen yanlış olur.[9] Hatta bu ifade büsbütün bir yalan. Geçtiğimiz on yılda fosil yakıtların küresel enerji bileşimindeki payı görünürde fark edilemeyecek kadar az azaldı –2009’da %80,3 iken 2019’da %80,2[10]; geçtiğimiz yirmi yılda kömürün payı yine belli belirsiz azaldı (her sene negatif %0,3); 2014-2019 arasındaysa doğal gazın payı %2,6 ve petrolün payı %1,5 arttı. Fosil yakıtların “küresel terk edilişi”ne dair en ufak bir emare bile yok! İşte bu yüzden küresel CO2 salımları önü alınamaz halde artıyor (2008 krizi ve 2020 pandemisi hariç). 

Peki o zaman aynı anda neden hem daha çok yenilenebilir enerji üretimi ve daha fazla fosil yakıt salımı var? Çünkü yenilenebilir üretim fosil yakıtları ikame edemiyor: sadece küresel enerji tüketimindeki artışı karşılayabiliyor. Tüketimdeki bu artış sermaye birikimiyle aynı doğrultuda ilerliyor (özellikle de dijitalleşmenin artışı ve uluslararası değer zincirlerinin karmaşıklığı enerji-yoğun iki dinamik)[11]. Burjuva iklim siyasetinin iki boyutu var, Janus’un iki yüzü gibi. Bir tarafta kapitalist hükümetler, “enerji geçişi” ve “en ileri bilimden ilham alan karbon-nötrlüğü” gibi başlıklar üzerine birbirinden hoş açıklamalar yapmada aşık atıyorlar. Ama verdikleri taahhütler iklimi kurtarmaktan çok yeşil teknoloji piyasasına hücum eden şirketleri kollamaktan ibaret. Tam da bu sebepten, aynı hükümetler gayri safi yurtiçi hasılanın (GSYG) büyümesi gerektiğinde yeşil “geçiş”e kolayca bir dur diyebiliyorlar. Ve böylece kâr yasası “en ileri bilim” olan fiziğin yasalarına ağır basıyor. Çin’deki enerji arzına dair gerilimler da tam olarak bunu ortaya çıkardı. 

Dünyanın imalathanesindeki enerji fiyatları artınca…

Neler olduğu cümlenin malûmu: Yükselen bir güç olarak Çin kendisini küresel bir jeostratejik lider olarak konumlandırmaya çalışıyor. Çin’in bu çabası yeşil kapitalizmi andıran “sağduyulu” bir iklim siyasetiyle el ele gidiyor. Şi Cinping bu sebepten Davos’ta Çin’in salımlarının 2030’dan önce düşeceğini vaat etmişti; kısa bir süre sonra Çin’in artık yurtdışında kömürle çalışan santraller inşa etmeyeceğini de eklemişti. Vaziyet pek de öyle değil gibi. Çin’in iklim hedeflerine yer veren gazetelerin mürekkebi henüz kurumamışken Pekin İç Moğalistan’daki kömür üretimini %10 arttırıyordu! Bu artışın sebebi “daha iddialı” iklim hedeflerinin COVID sonrası toparlanmayla kesişmesi deniyor. Çin üretimi mallara rağbet ve siparişin artması göreli bir elektrik kıtlığına sebep oluyor. Rusya’nın başta doğal gaz olmak üzere, ki doğal gaz Avrupa için de önemli bir konu, fosil yakıt ihracatı Çin’in ihtiyaçlarını karşılamaya yetmiyor. Sözün özü fiyatlar artıyor… Bu da küresel toparlanmayı tehdit ediyor. Durgunluk ve enflasyon (stagflation) tehlikesi var. Sonuç olarak Pekin kömür madenlerini tekrar açıyor. 

Financial Times’ın bu duruma dair tahlili çok net: “Kesinti ve kıtlıklarla boğuşan diğer enerji piyasalarında olduğu gibi Çin de faaliyetlerini sürdürmek için kömür kullanımıyla karbonsuzlaşma hedeflerine bağlılık arasında ‘dengeli bir seyirde ilerlemek zorunda.’ COP26 arifesinde bu her ne kadar kulağa rahatsız [!] edici gelse de kısa dönemli gerçek şu ki Çin’in ve birçok ülkenin elektrik ihtiyaçlarını karşılamak için kömür tüketimlerini arttırmak dışında başka seçenekleri yok.”[12]

Bahse değer bir başka şey, ABD ve Avrupa’nın Çin’in kömür kullanım tercihini eleştirmek noktasında temkinli oldukları. Bu temkinin bariz bir sebebi ise: dünyanın imalathanesinde enerji fiyatlarında kontrolsüz bir artış olursa bunun dünya için peş peşe gelen sonuçları olur. Çin yönetimiyse oldukça pragmatik: Canberra’yı Tayvan, Hong Kong ve başka konulardaki tutumu sebebiyle cezalandırmak adına Avusturalya kömürüne ambargo koyuyor ama Avusturalya yük gemilerinin Çin limanlarına kömür indirmesine göz yumuyor…Sözün özü şu ki: kapitalist siyasetçilerin ekolojik geçiş üzerine paylaştıkları iklim mesajlarına aldanmayın –kendilerini “komünizm” bayraktarları olarak sunsalar dahi. Günün sonunda, son sözü söyleyen sermaye oluyor, iklim değil. Çin Halk Cumhuriyeti’nde de durum böyle, diğer her yerde de. 

“Ekolojik geçiş” namına daha fazla fosil yakıt yakılıyor… 

Enerji piyasalarına dair bu gerilimler kapitalist “enerji geçişi”nin çözümsüz çelişkilerini iyice görünür kılıyor. Çin’in fotovoltaik güneş pillerinin dünya çapında temel tedarikçisi olduğu doğru (ki bu piller çoğunlukla Sincan’da zorla çalıştırılan insanlarca üretilir). Aynı zamanda “nadir element”lerin (rare earths) de başlıca üreticisi. Bu elementler hem birçok yeşil teknolojinin olmazsa olmazlarından hem de bu elementlerden faydalanmak ve dönüştürmek için yüksek miktarda enerji gerekiyor. İnsanlık iklim felaketinin eşiğindeyken kapitalist kâr mantığı bizleri nitekim şöyle bir abesliğe sürüklüyor: daha fazla kömür yakmak zorunlu, böylece fazla karbon salınacak… kârlar daim kılınmış olacak…çünkü yenilenebilir teknolojiler de bu kârlara bağlı! 

Çin “dünyanın imalathanesi” olduğundan sorunun kendisi de kaçınılmaz olarak küresel. Peki bu küresel iklim siyasetine nasıl etki edecek? COP26 “azmi yükseltecek” beklentisi olageldi. İnsanlara her şey kontrol altında mesajı vermek için kâğıt üzerinde iddialı laflar edebilirler. Ama bunların varacağı pek bir yer yok. Birleşmiş Milletler (BM), yakın zamanda çıkan bir raporunda on beş ülkenin (bunlara ABD, Norveç ve Rusya dahil) 2030 yılında öngördükleri fosil yakıt üretim seviyelerinin Paris Anlaşmasında tespit edilen sınırın iki katından fazla olacağına yer veriyor! Yani küresel ölçekte 2030 yılı için öngörülen sınırları kömür %240, petrol %57 ve doğal gaz da %71 oranında aşıyor olacak.[13]

Financial Times’ın alıntıladığı bir uzman “Çin’deki kömür kıtlığı ve enerji fiyatlarındaki yükselişin kısa vadeli ve dönemsel bir sorun” olmadığı kanaatinde. Aksine bu durumun “daha temiz enerji sistemlerine geçişteki uzun erimli yapısal zorluklar”a işaret ettiğini söylüyor. Haklı da. Yapısal zorluk şu: manevra alanı tükenmiş vaziyette, salımlar bir an önce radikal ölçekte azaltılmalı. Bu yüzden de yenilenebilir enerjiler fosil yakıtların yerini alacak gibi soyut ifadeler yeterli değil. Somut bir şekilde sorulması gereken soru işin başlarında yeşil enerji konvektörleri üretmek için kullanmamız gereken fosil yakıtların sebep olduğu ilave salımları nasıl telafi edeceğiz olmalı. Teknik açıdan yapılması gereken tek şey genel üretim ve ulaşımı kısmak.[14] Toplumsal açıdansa bu teknik çözümü tasavvur edebilmenin tek yolu gerekli işleri, zamanı ve refahı geniş ölçekte paylaşarak olabilir. Buna sonuçta tekrar değineceğiz. Ama şurası net ki çözümün iki kanadı da -teknik ve toplumsal- kapitalist piyasa rekabeti mantığıyla hiçbir şekilde uyuşmuyor. İşte tam da bu yüzden “karbon nötrlüğü” vaatleri gözden geçirilmeli. 

“Karbon nötrlüğü” ve “yeşil uzlaşılar”ın gerçek yüzü 

Trump, yönetimi Biden’a devrettiğinden bu yana dünyanın başlıca kirleticileri niyetlerinin 2050 yılına kadar türlü “yeşil uzlaşılar” vesilesiyle “karbon nötrlüğü”ne ulaşmak olduğunu ilan ediyorlar (Çin ve Rusya içinse hedef 2060). Bu karbon nötrlüğü aslında kamuoyunu yatıştırmak için anlatılan bir masaldan ibaret. Teorik olarak aslında bu kavram sera gazlarının kirli salımlarını tamamen engellemenin mümkün olmadığı ve dolayısıyla “artakalan” salımların atmosferden karbon tutularak telafi edileceği fikrine dayanıyor. Ama iş fiiliyata gelince kapitalistler ve siyasi temsilcilerinin bundan anladığı şey, acil ve etkili salım azaltmanın cehennemin dibine kadar yolu olduğu ve ne de olsa gelecekte bir noktada teknoloji hızır gibi yetişip atmosferden her sene sadece “artakalan”ları değil 5, 10 hatta 20Gt (gigaton) CO2’yi çekecek (güncel küresel salımlar yaklaşık 40Gt seviyesinde). Sonuç olarak AB ve ABD salımlarını 2030 yılına kadar en az %65 oranında azaltmalı (1,5°C’nin altında kalmak ve tarihsel sorumluluklarını yerine getirmek namına). Gelgelelim “karbon nötrlüğü” çerçevesinde taahhüt edilen AB’nin %55 ve ABD’nin %50-52 oranında salımları “azaltacak”ları.[15]

Bu stratejinin altındaysa tamamıyla akıldışı bir fikir var: “geçici aşım senaryosu”. Bu senaryo sıcaklıkların 1,5°C’nin üzerine çıkmasında bir beis görmüyorken bir yandan da “Bilim”in dünyayı ileride “negatif salım teknolojileri”yle (NST) soğutacağına bahse giriyor.[16] Gelgelelim vaziyet şu ki, (1) çoğu NST şu an ya prototip veya tanıtım aşamasında; (2) Grönland buz tabakası için kritik eşik aşılmak üzere, ki erirse tek başına deniz seviyesini yedi metre yükseltebilir[17]; (3) bu yüzden de NSTlerin işe yarayacağını varsaymak bu teknolojilerin devasa buz kütlelerinin halihazırda çözülmesi başladıktan sonra seferber edileceği ihtimalini ortaya seriyor. Bu senaryoda zarar zaten ortada: “geçici” aşım bizi daimî afetlere sürüklüyor…

Gelin epey kısıtlı bir geçici aşım düşünelim (her halükârda halihazırda tartışılandan daha keskin emisyon azaltımı gerekiyor zaten): bu durumda afetleri tufanları bir kenarı koyarsak dünya, “karbon nötrlüğü”nün “büyüme” stratejisiyle nasıl bir yer haline gelecek? Uluslararası Enerji Ajansı’nın (UEA) önerileri bize fikir verebilir.[18] Oldukça öğreticiler. Eğer 2050 yılına kadar “net sıfır salım”a ulaşmak istiyorsak UEA’ya göre ihtiyacımız olan şeyler: var olanın en az iki katı nükleer enerji santrali; dünyanın enerji ihtiyacının beşte birinin fosil yakıttan gelmeye devam edeceğini kabul etmek (senede 7,6Gt CO2 salımı demek); bu 7,6Gt CO2’yi tutmak ve yer altı jeolojik havzalarında depolamak (kesin su sızdırmaz denilemez); biyokütle enerjisinden faydalanmak üzere 410 milyon hektar ormanı endüstriyel monokültür ilan etmek (daimi olarak üzerinde ziraat yapılan tarımsal alanın üçte biri demek!); bu biyokütleyi enerji santrallerinde ve yanmayla çalışan kurulumlarda fosil yakıtlar yerine kullanmak (yine salınan CO2’yi tutmak ve yer altında depolamak demek); ileride suyun sınai ölçekte elektroliziyle fiyatı avantajlı hale gelecek “yeşil” hidrojen üretmek mümkün olur ne de olsa diyerek şimdilik kömürden “mavi” hidrojen üretmek (yine CO2 tutmak gerek!); büyük barajların sayısını ikiye katlamak; ve… “yeşil teknolojiler”e yapılacak devasa yatırımların olmazsa olmazlarından “nadir elementler’’i çıkarmak için her şeyi ama her şeyi -hatta Ay’ı bile- yok etmek. Kim böyle bir dünyada yaşamak ister?

Piyasa politikalarıyla toplumsal ve ekolojik felaket kapınızda

Herkesin türlü planları var, UEA’nın da bir planı var… ama bir planlamadan bahsetmek mümkün değil. Yasaklı kelime! Vergiler, teşvikler ve küresel salım ticaretiyle neoliberalizm sözde “karbon nötrlüğü’ne “geçişi” koordine edecekti. AB “55’e uygun” (Fit for 55) planıyla ön saflardaydı. AB başlıca sınai sektörlerinde salım haklarını (emission rights) uygulamaya geçirmede öncü bir yol oynadı ve şimdi bu hakları inşaat, tarım ve taşımacılık sektörlerine de taşıyor. Evin ısı izolasyonu ne kadar zayıfsa veya araba ne kadar çok kirletiyorsa, tüketicilerin ödeyecekleri fiyat o kadar yüksek olacak. Yani düşük geliri olanlar cezalandırılmış olacak. “Karbon dengeleme” ve karbon sınırı vergileriyle Güney ekonomiler de-ve haliyle buralardaki insanlar da- cezalandırılmış olacak.[19] Piyasa mekanizmalarıyla hedeflerinin bir kısmına dahi ulaşmaktan bile aciz sundukları plan bu işte, tabii biz bu oyunu bozarsak o başka.

Salımları %52 veya %55 oranında azaltmak hiç yoktan iyidir denilebilir. Bazı uzmanların beyanlarının aksine kim ne derse desin “55’e uygun” ve benzeri planlar “doğru yönü göstermiyor.”[20] İklim için 1,5°C ısınmayı geçmeyecek bir istikameti göstermiyor: halihazırda 2030’a kadar %55 azaltma ve %65 azaltma biçimleri arasında büyük bir uçurum var; bu uçurumdan kaynaklanan CO2 atmosferde biriktiğinden bu uçurum sonradan kapatılamayacak. Toplumsal olarak da “55’e uygun” gibi planlar doğru bir istikameti göstermiyor çünkü bu planlar sömürü mekanizmalarının tahakkümünü, doğanın metalaştırılmasını ve emekçi sınıfların sırtına binen neoliberal politikaları akla getiriyor. Ama hata yapma lüksümüz yok. “Doğru istikamette gitmek” için daha en başta yönümüzü tayin etmek gerek. 

Evet, matematik ortada

Bu makalenin başındaki Greta Thunberg alıntısını hatırlayalım. Genç İsveçli aktivist “matematik ortada” demekle çok haklı. İklim denklemindeki rakamlar çok net: 

1) 1,5°C’yi geçmemek için küresel net CO2 salımlarının 2030 yılına kadar %59 ve 2050 yılına kadar %100 oranında azalması lazım[21];

2) Karbon salımların %80,2’si fosil yakıtların yanmasından kaynaklı;

3 Fosil yakıtlar 2019 yılı itibarıyla insanlığın enerji ihtiyacının %84,3’ünü karşıladı (senelerdir yer altındaki enerji rezervlerinin %90’ının yer altında kalmaya devam etmesi gerektiğini biliyoruz ama kazı ve keşifler hiçbir şey olmamış gibi devam ediyor);

4) Fosil enerji altyapıları (madenler, boru hatları, rafineriler, doğal gaz terminalleri, enerji santralleri vb.) sermaye nazarında kırk yıllık yatırımlar demek ve bu altyapı inşaatlarının yavaşladığından dahi bahsetmek epey güç. 

5) Fosil yakıt enerji sistemlerinin değerinin dünya GSYH’sinin 1/5’ini meydana getirdiği, bu amorti edilsin edilmesin, bu sistemi ıskartaya çıkarmak şart çünkü yenilenebilir teknolojiler yeni bir sistemi gerekli kılıyor. 

Üç milyar insanın temel gereksinimlerinden yoksun olduğu ve dünyanın en zengin %10’unun küresel CO2’nin %50’sinden fazlasının salımından mesul olduğunu düşünürsek bunun önümüze kaçınılmaz olarak serdiği bir dizi politik çıkarım var:

-1,5°C’yi geçmemek için enerji sistemini değiştirirken fosil kaynakları yer altında bırakmak ve yoksul insanlara meşru haklarını kullanabilmeleri için daha fazla enerji tahsis etmek süregiden kapitalist birikimle ter düşüyor;

-felaketi durdurmanın yolu iki boyutlu bir eylemden geçiyor, bir yandan küresel üretim azaltılıp üretimi demokratik yöntemlerle belirlenmiş gerçek insan ihtiyaçlarının hizmetine sokmak için yönlendirmek ve aynı anda doğal sınırlara riayet etmek;

-bu ikili eylemin gerekli kıldığı şeylerden biri gereksiz ve zararlı üretimin ve fuzuli ulaşımın kısıtlanması ve büyük enerji, finans ve endüstriyel tarım tekellerinin kamulaştırılması; 

-sermayedarlar elbette bunu istemeyecekler ki kendi nazarlarında sermayeyi yok etmek suç teşkil eder, dehşet verici insani ve ekolojik afetleri önlemek pahasına bile olsa;

-Alternatif ise çarpıcı bir basitlikte kendini gösteriyor: ya devrim, insanlığın kendi varoluşunun üretim koşullarını yeniden eline alması için kapitalizmi yok etmesine izin verecek ya da kapitalizm kendi barbarca ilerleyişini ağır hasarlı ve hatta yaşanamaz bir gezegende sürdürmek pahasına milyonlarca masum insanı yok edecek. 

Bu stratejik ufuk tek bir ağızdan “tek yol devrim” deyip susalım demek değil. Neoliberal hükümetlerden, onların iklim konferanslarından (COP), sistemlerinden ve “yasalar”ından hiçbir şey beklememek gerekiyor demek. Otuz yılı aşkın süredir yönetenler ekolojik tehlikeyi anladıklarını iddia ettiler ama neredeyse hiçbir şey yapmadılar. 

Ya da, bizi iklim felaketinin kıyısına sürüklerken çok şey yaptılar: kemer sıkma politikaları, özelleştirmeler, deregülasyon, çokuluslu şirketlere kârlarını mümkün olduğu kadar büyütmek için yardımlar ve endüstriyel tarıma destek. Tüm bunlar akıl tutulması yarattı, dayanışmayı aşındırdı, biyo-çeşitliliği mahvetti ve ekosistemi bozdu. Bu siyasiler, günün sonunda sermayenin yok ediş mantığını ifa etmekle yükümlü yöneticilerden başka bir şey değiller. Onları başka bir politikaya ikna etmeyi ummak nafile: en iyi ihtimalle mevcut güç ilişkileri dahilinde geri adım atarlar. 

Mücadelede umuttur

Alternatife ihtiyaç var haliyle de talepleri hayata geçirecek bir programa. Yolu yordamı çoktan belli bir şeyden bahsetmiyoruz dolayısıyla gerçek bir eylemlilik başlatarak adım adım bu program üzerinde çalışmamız lazım. Bunu yapmak için emekçi sınıfların bilinç seviyesinden başlamamalı, öncelikli olarak iklim fiziğinin tanıladığı nesnel duruma kapsamlı bir küresel yanıt verme ihtiyacına odaklanmalıyız. Sözün özü şu ki: 1,5°C ısınmanın altında kalmak için fosilleri yerden çıkarmayan, geçici bir aşım yapmayan, karbon dengelememeye başvurmayan, biyoçeşitlilik dengelemeyi öngörmeyen; karbon tutulumu ve depolamasıyla biyoenerji elde etme (BECCS) ve nükleer gibi tehlikeli teknolojileri ihtimal dışı bırakan; demokrasiyi geliştiren, barışı hakim kılan, toplumsal ve iklim adaletini gözeten (farklılaştırılmış sorumluluk ve kabiliyet ilkesini gözeten); kamu sektörünü güçlendirip daha az üretimi, daha az ulaşımı, daha çok iş, refah ve kaynak paylaşımını  %1’e ödeten bir plana ihtiyacımız var. Bu plan, tüm gereksiz ve zararlı üretimi ortadan kaldırırken işçilerin ücret kaybı olmadan kolektif olarak yararlı faaliyetlere yönlendirilmesini temin etmeli; endüstriyel tarım ve et sektörünü bir an önce terk edip agroekolojinin önünü açmalıdır. Bu bariz bir şekilde anti-kapitalist bir plandır. En güçlü yanıysa kelimenin tam anlamıyla hayati olması: hayatı kurtarmak için elzem. 

Böyle bir plandan fersah fersah uzağız: bunu inkâr etmenin bir anlamı yok. Gerekli olan şeyse: bedelini ödediğimiz geçmiş yenilgileri bir yana bırakıp insanları ikna etmek için büyük bir kararlılık, sabır ve cesaret göstermek. Bu yenilgilerin üstesinden gelmenin önünde çok engel var. Böyle bir durumda ciddi bir ümitsizliğe düşme tehlikesi de göz ardı edilemez. Melankolik bir tutulma hiçbir şeyin çözümü değil. Gramsci’nin dediği gibi ancak mücadele tahmin edilebilir, sonuçları değil. 20. Yüzyılın bize öğrettiği korkunç dersleri hiç unutmayalım: kapitalizm koşullarında en kötüsü her zaman mümkün. Tekrar tekrar söylemeliyiz: sadece kolektif mücadele bu gidişatı tersine çevirebilir ve hiçbir zaman mücadele etmek için geç değil. Elbette kaybedilen kaybedilmiştir, nesli tükenen canlılar geri gelmeyecekler. Felakete ne kadar saplanmış olursak olalım mücadele her zaman bir umut kapısı aralar. 

Mücadele ederken sadece ürkütücü tehlikelerin değil alternatifi güçlendiren şeylerin de farkında olmalıyız. Çelişki şu ki tehlikenin devasa ölçeği bizleri güçlendirebilir çünkü bu bize gerekli bir devrimci değişim ihtimalini sunuyor. Sistemin ve temsilcilerinin çalkantıda olan meşruiyet krizi bizleri güçlendiriyor: haberleri olmasına rağmen hiçbir şey yapmayarak ekolojik felaketin büyümesine sebep olan bu insanlara itimat etmek zorunda değiliz. İklim değişikliği biliminin tanıları bizleri güçlendiriyor: bu tanılar yukarıda maddelendirilene benzeyen bir planın gerekliliğini nesnel olarak ortaya koyuyor. Uluslararası gençliğin giderek büyüyen örgütlülüğü bizleri güçlendiriyor: gelecekte yaşayacakları dünyanın şimdiden yıkılmasına karşı çıkıyorlar. Yeni feminist dalga bizleri güçlendiriyor: şiddete karşı verdikleri savaş var olan her şeyin metalaşmasının karşısına dikilen birbirini gözetme kültürünü yayıyor. Yerli halkların övgüye değer direnişleri bizleri güçlendiriyor: dünyaya bakış açıları bizlerin doğayla yeni ilişkiler icat etmesine yardım edebilir. Köylülerin mücadeleleri bizleri güçlendiriyor: endüstriyel tarım şirketlerine dur diyerek her gün alternatif üretim biçimlerini hayata geçiriyorlar. Ahlaki mücadeleyi kazanabilir ve yeri göğü titretebiliriz. 

Ahlaki mücadeleyi kazanabilir ve yeri göğü titretebiliriz. Bunu yapmak her türlü sömürü ve baskıya karşı yürütülen mücadeleleri ve bu mücadelelerin dolaşıma soktuğu birikimi birbirleriyle eklemlemeye ve birleştirmeye bağlı. Bu kesişim belirleyici önemde. Toplumun tek seferde ekolojik, sosyal, feminist ve ahlaki bakımlardan esaslı bir dönüşümünün somut bir ihtimal olduğunu bize gösterebilecek ölçekte bir toplumsal hareketi ancak bu kesişimle harekete geçirmek mümkün. Mevcut bağlamda, güçlü bir toplumsal dip dalga, işçi sınıfı ve işçi örgütlerinin kapitalist büyümeyi mümkün kılan üretimciliğe teslimiyetten kopuşları için vazgeçilmez olacaktır. Bu kopuş büyük bir mücadele: dünya için verdiğimiz bu mücadeleyi üretenler üretimciliğe karşı direnmezse kazanamayız. Bu başkaldırıya hazırlanmalıyız. Kızılı ve yeşili birleştiren konuşmalar ve talepleri (özellikle de çalışma saatlerinin ücret kaybı olmadan ciddi oranda azaltmayı) öne sürmeliyiz, ama bu da yetmez: küresel ölçekte işçi sendikalarını, ekolojik, feminist, köylü ve yerli solu bir araya getiren ve ağ kuran somut girişimleri çoğaltmalıyız.

İşte bu bağlamda doğayı ve insanları yok eden mega-projelere karşı yürütülen bölgesel mücadelelere özellikle dikkat kesilmemiz gerekiyor. Bu mücadelelerin olduğu yerlerde sermayenin toplumsal ve çevresel olanı birbirinden ayırmak üzere inşa ettiği engellerin üstesinden gelinebilir., İklim krizi üzerine kitabında Naomi Klein bu mücadelelere genel bir ifade olarak Barikatistan (Blockadia) demeyi öneriyor.[22] İşin özü itibarıyla bu “ekolojik Barikatistan,” “Sarı Yelekliler”inkine benzer “toplumsal Barikatistan”la birleştikçe Sermayenin her şeyi dümdüz edişine bir alternatif sunabilir: yani bu dünyada gayet de iyi var olabilecek, dünyayı sermayenin kirinden, pasından, lekelerinden temizlemek ve bizlere de nefes aldırmak için eko-sosyalist bir proje.

26 Ekim 2021

Dördüncü Enternasyonal internet sitesi için yazılan bu yazı Luttes écologiques et sociales dans le monde. Le rouge s’allie au vert (Dünyadaki Ekolojik ve Toplumsal Mücadeleler: Kızılın Yeşille Buluşması) başlıklı, Daniel Tanuro ve Michael Löwy’nin derlediği ve Ekim ayı sonunda Textuel’in basacağı, kitabın giriş bölümünden bazı parçalar almıştır.

Çeviren: Anıl Aşkın


Notlar

[1] https://www.ipcc.ch/sr15/

[2] Özellikle: aşırı hava olayları, yaşadığımız medeniyetin büyük şehirlerinin su altında kalıp yok alma riski, büyük alanların yüksek sıcaklık ve nemden dolayı yaşanamaz hale gelme riski. 

[3] Will Steffen ve diğerleri., “Trajectories of the Earth System in the Anthropocene”, PNAS, Ağustos. 2018. 

[4] https://twitter.com/gretathunberg/status/1274618877247455233?lang=en

[5] Şu ana dek on yedi ülke ve ilaveten Avrupa Birliği çabaları arttırıyor. https://www.nytimes.com/article/what-is-cop26-climate-change-summit.html#link-67cd21b3

[6] ‘Ulusal olarak belirlenmiş katkılar’a göre (yani ülkelerin tekil iklim planlarına göre), 2100 yılında ısınma 2,7 ila 3,5°C arasında olacak. 

[7] Bu “yeni piyasa mekanizması”nın Kyoto Protokolü dahilinde uygulanan çeşitli sistemlerinin birleştirip yerlerine geçmesi bekleniyor. Bu mekanizmanın çalışma esasları yurt içi salım azaltma yükümlülüklerinin ne ölçüde esnetilip esnetilemeyeceğini belirleyecek. Bu konudaki müzakereler COP25’in sonuçsuz kalmasına sebep oldu. 

[8] Karbona sınır vergileri Avrupa Komisyonu’nun önerdiği “55’e uygun” stratejisinin bir parçası. 

[9] AB Komisyonu, İletişim “55’e uygun”.

[10] https://www.reuters.com/business/environment/global-fossil-fuel-use-similar-decade-ago-energy-mix-report-says-2021-06-14/

[11] Bir hatırlatma yapalım: havacılık ve deniz ulaşımından kaynaklı salımlar hızlıca artıyor olmasına rağmen bunlar hiçbir devlete ait görülmüyor.

[12] Financial Times, 8 Ekim 2021.

[13] https://www.nytimes.com/2021/10/20/climate/fossil-fuel-drilling-pledges.html

[14] Bu konuya şurada değindim: Yeşil Kapitalizm: Neden İşe Yaramaz (Merlin/Resistance Books/IIRE, Londra, 2013). Smil Vaclav’ın da Enerji ve Medeniyet: Tarihten Bir Kesit (2018) kitabında dediği gibi şöyle bir “temel yasa” söz konusu: “Yeni bir enerji arzına her geçiş varolan enerji ve itici güçlerin yoğun seferberliğiyle mümkün olur: odundan kömüre geçişte insanın kas gücü devreye girdi, kömür yakılarak petrolün gelişimi sağlandı ve bugünün fotovoltaik güneş pilleri için ve rüzgar türbinlerine gereken metalleri eritip eğip bükmek, gerekli sentetik plastik ve yüksek enerji gerektiren diğer girdiler için fosil enerjilerin bu cisimleşmiş halleri gerekti.”

[15] “Azaltma”yı tırnak içinde kullanıyorum çünkü AB ve ABD yeşil uzlaşıları yurtiçi salımlardaki azaltımlar için alternatif mekanizmalara sıklıkla başvuruyor, mesela ağaç dikmek ve “karbon kredisi” satın almak gibi. 

[16] Negatif Salım Teknolojileri (NST) atmosferdeki CO2’yi alıyor, jeomühendislikle (ki bu şu ana kadar IPCC tarafından desteklenmiyor) güneş radyasyonunun bir kısmını tekrar uzaya yolluyor. Yani nükleer enerjiye başvurmak bu aşamada “düşük-karbonlu teknoloji” oldu. 

[17] IPCC’nin 1,5°C raporuna göre Grönland buz tabakası için kritik eşik endüstriyel çağ öncesi seviyelere kıyasla 1,5 ila 2°C ısınma seviyesinde. 

[18] https://www.iea.org/reports/net-zero-by-2050

[19] Kimsenin dikkat etmediği bir diğer mesele şu ki sınır vergisi Küresel Güney’e Kuzey’de belirlenmiş karbon fiyatını dayatacak. Bu yüzden de BM’nin İklim Değişikliği Kongresi’nde güvence altına alınan farklılaştırılmış yükümlülük ve kabiliyetler ilkesini ihlal edecek. 

[20] Mesela, François Gemenne (Professör – Liège Üniversitesi and Sciences Po, söyleşi in Le Soir, 18 Temmuz 2021) ve Jean-Pascal van Ypersele (former vice-chairman of the IPCC, Professör -the Catholic University of Lou-vain, RTBF’de söyleşi):https://www.rtbf.be/info/societe/detail_ des-inondations-extremes-le-giec-les-annoncait-en-1990-rappelle-jean-pascal- van-ypersele?id=10804972) 

[21] IPCC’nin 1,5°C raporu. Net salımlar hesaplanırken ormanlar ve toprağın karbon emilimi artışından, ki bu da açıkça teşvik edilen bir şey, CO2 salımları çıkarılıyor. Küresel hedef %59. Kuzey ve Güney ülkelerinin farklı yükümlülüklerini göz önüne alırsak gelişmiş ülkelerin 2030 yılına kadar karbon salımlarını daha sert bir şekilde azaltmaları (AB için en az %65) ve “net sıfır salım”a da 2050’den epey önce ulaşılması gerekecek. 

[22] 22. Naomi Klein, This Changes Everything. Capitalism vs the Climate [Bu Her Şeyi Değiştirir: Kapitalizm ve İklim], A. Knopf, 2014.

İklim Adaleti için COP26 Türkiye Koalisyonundan Çağrı

Kasım ayının başında Glasgow’da yapılacak olan COP26 İklim Zirvesi’nde dünya liderleri sömürü ve yağma düzenine dokunmadan iklim krizinin etkilerinin nasıl düşürülebileceğine dair istişarelerde bulunacak. Radikal bir dönüşüm olmadan gezegenimizin geleceğini kurtarmanın imkansız olduğunu ifade eden iklim adaleti hareketinin bileşenleri halkın taleplerini ifade etmek ve zirveye basınçta bulunmak üzere dünyanın dört bir yanında COP26 Koalisyonunda birleşiyor. Bu zeminin Türkiye ayağı olan COP26 Türkiye Koalisyonu zirveye hazırlık için düzenlediği çalıştaya katılım çağrısında bulunuyor. Çağrıyı olduğu gibi yayımlıyoruz. Ayrıca Türkiye Koalisyonu’nun sayfası da şu adresten ziyaret edilebilir: https://www.cop26trkoalisyonu.org

Gelin, COP26 İklim Zirvesi Öncesi Sözümüzü Birlikte Oluşturalım!

Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi, COP26, 7-10 Kasım’da Glasgow’da yapılacak. 2015 yılında yapılan bir önceki Taraflar Konferansı’ndan Paris Anlaşması çıkmıştı. Glasgow’da Paris Anlaşması masaya yatırılacak ve büyük ihtimalle sorunun çözümünü ülkelere ve niyetlere bırakan, yani yeşil göz boyamadan başka bir şey olmayan bir sonuç çıkacak.

COP26’ya hazırlık yapmak üzere, gezegenin ve türlerin geleceği için, yoksullara, yerlilere, kadınlara, bitki ve hayvanlara ödettirilen bedelleri daha fazla ödememek için dünyanın dört bir köşesinden insanlar, örgütler, COP26 Koalisyonu’nda bir araya geldi. Bizler de, bu koalisyonla bağlantılı olarak COP26 Türkiye Koalisyonunu oluşturduk.

Paris Anlaşması’nın iklim krizine şirketlerin gözünden baktığını bilen, bir çözüm getirmeyeceğine ve halkları oyaladığına inananlar, “Halkların Glasgow Anlaşması”nı geliştirdi ve bu anlaşmayı hayata geçirmek için mücadele ediyor. https://glasgowagreement.net/en/ , https://www.polenekoloji.org/glasgow-anlasmasi-halkin-iklim-sozlesmesi/

Bugüne kadar iki önemli atölye gerçekleştirdik. COP26 Alternatif Zirve’de yer almak üzere bir online etkinlik başvurusu yaptık. Bazı arkadaşlarımız da Glasgow’a giderek alternatif zirvelere katılmak için gerekli vize vb. işlemleri başlattı.

COP26 Türkiye Koalisyonu olarak bir politika metni oluşturmak ve Türkiye halkları olarak “İklim” konusundaki sözümüzü ve taleplerimizi Glasgow’a taşımak ve ulusal ve uluslararası kamuoyunda dile getirmek istiyoruz. Gelin, politika metnimizi birlikte oluşturalım.

Sizi, 18 Ekim Pazartesi günü saat 20.30’da yapacağımız çalıştaya davet ediyoruz. Katılımcılardan beklentimiz, ortak sözümüzü oluşturmak üzere hazırlayacakları somut önerilerle ve taleplerle gelinmesi. 3’er dakikayı geçmeyen konuşmalar olmasını arzu ediyoruz. 19 Ekim Salı günü saat 20.30’da yapacağımız ikinci toplantıda da ortak taslak metin üzerinde çalışmayı hedefliyoruz.

Tartışma başlıkları için önerilemiz; İklim adaletinin politik çerçevesi, sera gazı emisyonlarının kolektif olarak azaltılması ve fosil yakıtların yeraltında tutulması konusunda bizler ne yapabiliriz, bölgelemizdeki sera gazı salımlarından sorumlu unsurlar hakkında envanter oluşturulması, envantere dayalı bölgesel iklim gündemimiz, iklim mücadelesinde sivil itaatsizlik gibi yöntemler, ulusal ve uluslararası dayanışma ve ortaklaşma için yapılabileceklerimiz. 

Çevrimiçi çalıştaya katılım bağlantısı için lütfen sitemizin İletişim bölümüne mesaj bırakınız.

Gelecek: Ani Seller ve İklim Krizine Dayalı Mutenalaştırma- Phil Hearse

23 Ağustos’ta Yokoluş İsyanı (XR- Extinction Rebellion), iklim değişikliği konulu COP26 konferansı öncesinde, Londra’da hükümetin fosil yakıtlara, özellikle de Orkney’nin batısındaki planlanmış Cambo petrol sahasına ve Whitehaven yakınlarındaki Cumbria kömür madenine yönelik verdiği aralıksız desteğe karşı iki haftalık bir eylemler dizisi başlattı.

XR eylemlerinin başlamasından hemen önce Tennessee’deki ani sel ve ABD’nin doğu kıyısında dev bir tropikal fırtına meydana geldi. Bu yaz dünyanın dört bir yanındaki ani seller ve devasa fırtınalar, denizlerin ısınması ve küresel ısınmayla doğrudan bağlantılı. Küresel sıcaklık artışları fosil yakıtların kullanılmasının keskin bir şekilde azaltılması ve nihayetinde ortadan kaldırılmasıyla sınırlandırılmadığı sürece seller ve fırtınalar, tıpkı orman yangınları gibi daha da şiddetlenecek. Önümüzdeki hafta XR eylemleri, şirket değerinin tahmini %30’unun fosil yakıt kapitalistlerine bağlı olduğu Londra Menkul Kıymetler Borsası’nın mekanı olan City of London’a taşınacak.

21 Ağustos’ta, küçük Tennessee kasabası Waverley’i vuran sel baskınları, çoğunlukla toplu konutların bulunduğu Brookside’daki evlerin çoğunu yok etti. Son raporlarda 22 ölü ve düzinelerce kayıp olduğu söylendi. Ertesi gün BBC’de saat 10 haberlerinden bunu öğrenme imkanınız yoktu, çünkü bildirilmedi, her ne kadar doğu kıyısının geniş bir bölgesine yaklaşan Henri tropikal fırtınası haberciler tarafından takip edilmiş olsa da. Her iki olayın da kaynağı aynı; bu yaz Akdeniz ve Sibirya’daki yıkıcı orman yangınlarının da ironik bir şekilde ana nedeni olan yükselen deniz sıcaklıkları. Bu yangınlar Antalya ve Bodrum gibi Türk tatil beldelerine büyük zarar verdi ve ta Cezayir’deki dağ ormanlarını perişan etti. Yeni küresel ısınma krizinde yağmur ve ateş bir arada. Bu yaz uluslararası sel felaketlerinde 1000’den fazla kişi öldü.

Müteahhitler ve emlakçılar, kapitalist sınıfın rüşvetçi kesimleri arasındadır. Şimdi iklim krizine öngörülebilir bir yanıt buldular: Mutenalaştırma [gentrification/soylulaştırma]. Bu mutenalaştırmanın aldığı biçim, yoksul insanları daha yüksek yerlerden, sel ve tropikal fırtınalara karşı daha az savunmasız olan bölgelerden uzaklaştırmak, onları kiralık mülklerinden vazgeçmeye veya sahip oldukları mülkleri zenginlere satmaya zorlamak.

İklim krizi sebepli mutenalaştırma konusunda büyük bir tatbikat 2006’daki sel felaketinden sonra New Orleans’ta gerçekleştirilmişti. Mutenalaştırmanın buradaki kilit biçimi, çoğunlukla Siyahların oturduğu işçi mahallelerinin müteahhitler tarafından basit bir şekilde ele geçirilmesiydi; sel felaketiyle birlikte bu mahallelerin sakinlerinin sigortasız mülkleri harap olmuş ve dolayısıyla geri dönüşlerini imkânsız hale gelmişti. 

Ama yoksullar ve Siyah aileler gittikten sonra selden kurtulan evlerin fiyatlarının artmasıyla ikinci bir soylulaştırma dalgası geldi. CNN, Mississippi nehrinin yakınındaki yüksek bir yerde, bir evde yaşayan orta yaşlı bir kadın olan Ross Dyson’ın emlak vergisinin yılda 4.000 dolara yükselmesiyle evinden sürüldüğünü bildiriyor. İronik olarak, ABD’de vergi, Birleşik Krallık’taki sisteme çok benzer şekilde, bölgedeki evlerin değerine göre hesaplanıyor. Daha zengin, beyaz insanlar taşındıkça, yüksek arazilerdeki evlerin değeri arttı ve dolayısıyla 2006 selinden kurtulacak kadar şanslı olan yoksul insanların orada oturması çok daha zor hale geldi. Selden önce Ross Dyson’ın yaşadığı bölge %79 Siyahtı, şimdi %71 beyaz.

İklim değişikliğine dayalı mutenalaştırma Miami’ye de geliyor. Şehir son zamanlarda kasırgalar ve diğer tropik fırtınaların neden olduğu seller yaşadı ve en kötü etkilenen kıyı şeridi oldu. Zengin insanlar, daha önce çok revaçta olan kıyı şeridindeki mülklerinden uzaklaşmak ve yukarıya doğru taşınmak istiyor ve Haiti’den gelen yoksul göçmenlerin artan kiralar ve yıllık emlak ücretleri ile mücadele ettiği Küçük Haiti olarak bilinen bölgeye yerleşiyor. San Francisco’nun soylulaştırma örneğinin gösterdiği gibi, bu artan ücretler hanelerin yanı sıra küçük işletmeleri de vurdu, birçok yerin tüm doğasını değiştirdi, küçük dükkanları ve restoranları kovdu ve yerine Starbucks ve McDonalds geldi.

Kolayca su basan bölgelerden uzaklaşmak küresel bir fenomen haline geliyor, ancak birçok bölgede bu, yoksullar veya kent emekçileri için imkansız olacak. Her durumda, selin tam olarak nerede meydana geleceğini hesaplamak zordur. Örneğin, Londra’daki sel riski artık Thames ve kendi alanlarından taşan diğer nehirlerle sınırlı olamaz. Londra’nın Walthamstow semtinde, nispeten yüksek bir zeminde meydana gelen ağustos selleri, semtin Lea Nehri’ne olan yakınlığından ziyade ani seller ile başa çıkmak için yetersiz olan drenajla ilgiliydi.

25 Temmuz’da, dokuz Londra metro istasyonu ani sel nedeniyle kapanmak zorunda kaldı. Yolcular aniden istasyondan geçen ve bariyerleri sulan altında bırakan sağanak yağmurla karşı karşıya kaldılar. 25 Temmuz’daki ani sellere neden olan şiddetli yağmur, uzun bir sıcak hava dalgasının ortasında kısa bir araydı – tıpkı Belçika’daki kayıplarla birlikte 300’den fazla insanın hayatını kaybettiği, Kuzey Ren Vestfalya ve Rheinland Pfalz’da Temmuz ayı başlarında meydana gelen seldekine benzer tipik bir döngüydü bu da. 

2020’de İngiliz hava durumu iklimin nasıl değiştiğini gösterdi: Met Office tarafından hazırlanan bir rapor, 2020 yılının şimdiye kadar kaydedilen en sıcak, beşinci en yağışlı ve sekizinci en güneşli yıl olduğunu ortaya koydu. Isı dalgaları ve yıkıcı seller birlikte gelip gidiyor.

Aşırı sıcaklık ve aşırı yağış arasındaki etkileşim dünyanın farklı yerlerinde farklı olacak. Sahra Çölü, Cezayir kıyı tepelerine ve Yunan kırsalına saldırmak için kuzeye doğru ilerlerken, ısının yağış miktarını aşması muhtemel. Ancak Kuzey Avrupa gibi yerlerde aşırı sıcaklık ve aşırı yağışın yakın bir şekilde etkileşime girmesi muhtemeldir.

Almanya, Hollanda ve Belçika bu yaz aşırı yağış alan yegâne yerler değildi. Çin’in orta kesiminde, başta Zhengzhou kentinde olmak üzere selde 300’den fazla kişi öldü ve 14 kişi kaçamadıkları bir metro tren vagonunda boğuldu.

Çevreci ve sosyalist hareketlerin ani sellere tepkisi ne olmalıdır? Bu yaz yaşanan olaylar, doğrudan küresel ısınma sorunuyla cebelleşmek dışında genel bir çözüm olmadığını gösteriyor ve bu da emisyon hedeflerine ulaşmak, fosil yakıtları rüzgâr enerjisi gibi sürdürülebilir alternatiflerle değiştirmek anlamına geliyor. Ancak bu, hızla çözülemeyecek uzun vadeli bir projedir. New Orleans’ın hayli dramatik şekilde gösterdiği gibi, muhtemelen yoksullardan ve işçilerden oluşacak olan sel mağdurlarına yardım etmek için burada ve şimdi pratik çözümlere ihtiyacımız var.

İngiltere’deki ilk konu arazi ve taşkın yönetimidir. Bu, ağaç dikmeyi, turbalık araziyi restore etmeyi ve aynı zamanda sel suyu yönetimini içerir ve bu da çiftçilere sel sularını topraklarında depolamaları için ödeme yapmak anlamına gelir. Diğer seçenek, tüm sel sularının nehirlere akması ve feci etkilerle kasabaları ve köyleri süpüren aşağı yönde muazzam sel darbelerine neden olmasıdır.

Arazi ve sel suyu yönetimi, kasabalara ve şehirlere yönelen tüm sel baskınlarını durdurmaz, bu nedenle sel savunma planları hayati önem taşır. Hükümet 5,2 milyar sterlinlik bir sel savunma planı açıkladı, ancak ne kadar inşa edildiğini göreceğiz. Bu planların çoğu, bir topluluğu, bir bölgeyi savunurken sorunu bir sonraki topluluğa öteleme dezavantajından mustariptir.

Üçüncü soru kentsel drenajdır. İngiliz kasabalarındaki drenajın çoğu, 19. yüzyılın ikinci yarısındaki büyük belediyeleşme döneminde inşa edildi. Kasabalar ve şehirler artık çok daha büyük ve milyarlarca dolara mal olan devasa bir değişim süreci gerekiyor.

Dördüncü konu sigortadır. Sel felaketi olan birçok bölgede sigorta yaptırmak mümkün değil. Evler, mobilyalar ve eşyalar hasar gördüğü için bazı haneler her yıl büyük faturalarla karşı karşıya kalıyor. Sigorta şirketleri, müvekkillerini önemli taleplerde bulunduklarında onlardan kurtulmak yerine fiilen sigortalamaya mecbur bırakılmalıdır. Bu süreç çok sayıda işletmeyi ve ev sahibini, örneğin sigorta şirketlerinin düzenli olarak ödeme yapmaktan kaçınmanın yollarını bulduğu, çöküntüden etkilenen mülklerde yaşayan yüz binlerce kişiyi etkiler.

Genellikle küresel ısınmadan kaynaklanan su baskını tehditleri üzerine yapılan araştırmalar, yükselen deniz seviyelerine odaklanmıştır. Ancak sel baskınları, tropikal fırtınaların sayısındaki artışla aynı küresel ısınma sürecinin bir parçasıdır. Bu esas olarak denizin uyarısıdır.

Çok sayıda yorumcunun işaret ettiği gibi, COP26 konferansına ev sahipliği yapan İngiliz hükümeti, hedef ve vaatlerde uzun ama eylemde kısa bir performansa sahip. Önerilen Cambo petrol sahası, İngiltere’nin onlarca yıldır petrol üretip ihraç etmesi anlamına gelen dev bir girişim. Yeşil enerjiye geçiş yaparken fosil yakıtlara ihtiyacımız olduğu argümanı, gelecek hafta Londra Şehri’nde XR eyleminin hedefi olacak olan fosil yakıt kapitalistlerinin muazzam gücünü yansıtan bir dolandırıcılıktır.

Çeviri: Rıfat Hasret

Kaynak: https://anticapitalistresistance.org/the-future-flash-floods-and-climate-gentrification/

Görsel: Çin, Zhengzhou’daki ani sel baskını, Visual China Group via Getty Images

İklim Felaketini Yazmak: Kim Stanley Robinson ile Söyleşi

Türkiye’de Kızıl Mars ve Yağmurun Kırk İşareti kitaplarıyla tanınan Kim Stanley Robinson’un henüz Türkçeye tercüme edilmemiş olan The Ministry For The Future (Gelecek Bakanlığı) kitabı hakkında Rebecca Onion tarafından yazar ile yapılmış olan bu söyleşiyi okurlarımızın ilgisine sunuyoruz. 

Bu ayın başlarında roman yazarı Monica Byrne, Twitter’da “Arkadaş çevrem sanki Gelecek Bakanlığı’nın açılış bölümünü okuyanlar ve okumamış olanlar şeklinde bölünmüş gibi hissediyorum” diye yazdı. Değerli bilimkurgu yazarı Kim Stanley Robinson tarafından yazılan bu kitap 2020’de çıktı ve 2021 yazıma musallat oldu. Gelecek Bakanlığı, kimliği belirsiz bir STK için çalışan Amerikalı Frank May karakterinin, ülkedeki milyonlarca insanı öldüren aşırı sıcak dalgasından zar zor kurtulduğu, Hindistan’ın Uttar Pradesh bölgesindeki küçük bir kentte açılış yapıyor. Bu açılış içten içe o kadar üzücü ki, okuduktan sonra günlerce kendi içimde tedirginlik yaşadım, kitabı ters çevirdim, onu uzaklaştırmaya çalıştım – ve başaramadım.

Roman, korkunç, klostrofobik bir rüya gibi ortaya serilmeden önce, başka pek çoklarının ardından gelen çok sıcak ve nemli bir gün boyunca “Gittikçe ısınıyordu” diyerek başlıyor. Frank, dışarıda uyuyarak var olmayan serin bir gece havası almaya çalışan yaşlı, hasta veya genç aile üyelerini sabah uyandıklarında ölü halde bulan insanların şehrin çatılarından yükselen çığlıklarını duyuyor. Sonra elektrikler kesiliyor ve sorun gerçekten başlıyor. Frank, bazı insanları jeneratörle çalışan bir klima ünitesiyle kliniğe götürerek yardım etmeye çalışıyor; birazcık serinlemiş olan bu binada bile yaşlı bir adam ve ardından bir bebek ölüyor. Sonra silahlı adamlar kliniğin jeneratörü ve klima ünitesini çalıyor. Olay yerinden ayrılırken içlerinden biri Frank’e silah doğrultuyor ve “Siz” -Batılılar- “yaptınız bunu” diyor.

Çaresiz, Frank ve küçük grubu, rahatlama sağlayamayacak kadar sıcak olmasına rağmen kasabanın gölüne gidiyor ve kasabadaki herkesle birlikte içine giriyor. Bazısı sığ yerlerde oturuyor; diğerleri “şu ya da bu türden derme çatma sallar” üzerinde sürükleniyor. İnsanlar gece boyunca ölüyor, ancak onlar için ağlayamayacak kadar sıcaktan bunalmış olan diğer herkes, sadece vücutlarını gölün ortasına itebilecek kadar güç buluyor. Frank bu berbat gecenin sonunda uyandığında bedeni bitap, “haşlanmış, ağır ağır kaynamış ve pişmiş durumda.” Geriye kalan herkes ölmüş.

Kitabın geri kalanı, insanlığın iklim felaketinden nasıl kurtulabileceğine dair uzun bir düşünce deneyi. Los Angeles Review of Books için romanı inceleyen Gerry Canavan da kitabın yaklaşımını “John Dos Passos’tan ilham alan çok perspektifli yazı”, haber bültenleri, toplantı tutanakları, düzyazı şiirleri vb. gibi “başka düzyazı biçimleriyle geleneksel anlatı”nın bir pastişi olarak tanımladı. Her şeyin üstünde, Frank May karakterinin insani arkı hayati bir çapa görevi görüyor. May, yoğun ve felç edici bir TSSB (Travma Sonrası Stres Bozukluğu) ve hayatta kalma suçluluğu yaşıyor, çünkü kısmen, etrafındaki insanlardan zulada su saklayıp onlar bakmazken yudum yudum içmesi sayesinde geceyi atlattığından şüpheleniyor. Bu kaynak istifleme eylemi aklından çıkmıyor ve karbondan arındırma için küresel mücadelede katalizör bir güç haline geliyor.

Yakın zamanlarda, en son Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin feci raporunu özümsediğimiz ve Kuzeybatı Pasifik ve New England’ın bir başka sıcak gerilimle karşı karşıya kaldığı sıralarda Robinson’a bu ilk bölüm hakkında e-posta gönderdim.

Rebecca OnionBu açılış beni fena hırpaladı. (Yalnız olmadığımı da biliyorum.) Kitabı herhangi bir hazırlık yapmadan okudum -uyaran olmadı- uykularımı kaçırdı, düşüncelerimi ele geçirdi ve kitabı birkaç ay elimden bırakmama sebep oldu. Sonra tekrar elime aldım ve geri kalanının aslında üst üste felaketlerle ilgili bir kitaba göre oldukça iyimser olduğunu gördüm! Okuyucunun duygusal tepkisi göz önüne alındığında kitaba bu şekilde başlarken neyi amaçladınız?

Kim Stanley Robinson: Hemen hemen tarif ettiğiniz tepkiyi amaçlamıştım. Kurgu, insanları güçlü yaratıcı deneyimlerden geçirebilir; gerçek duygular yaratır. Bu yüzden açılış sahnesini okumanın zor olacağını biliyordum, yazması da zordu. Deneme amaçlı rastgele bir karar değildi. Bu türden bir felaketin yakın gelecekte gerçekleşmesinin çok muhtemel olduğunu hissettim. Bu ihtimal beni ürkütüyor, insanların da tehlikeyi anlamalarını istedim.

Kitapta iklim kaynaklı afetlerin içinde insan deneyimlerine dair birkaç başka birinci şahıs kısa öykü de mevcut: Los Angeles’ın sel altında kaldığını gören bir kadının seslendirdiği bölüm; mülteci kamplarında geçen bölümler vs. Neden kitabın açılış ortamı olarak bir sıcak hava dalgasını seçtiniz? Frank’in deneyimlediği felaket türü için alternatif fikirler düşünmüş müydünüz?

Hayır, ilk sahne ilk aklıma gelendi ve romanın çıkış noktasıydı. Alternatif bir başlangıç düşünmedim.

2018 yılında, yüksek ısı ve yüksek nemin birlikte bir indeksi olan “yaş termometre 35” sıcaklıklarının insan vücuduna yönelik tehlikesini anlatan bilimsel literatürdeki bazı makaleleri okumuştum. Yeterince yüksek bileşimler, klima tarafından korunmayan insanlar için ölümcül olabilirler ki klima da her zaman mevcut olmayabiliyor. Bu tür ısı dalgaları zaten oluyordu ve daha sıklaşıp daha da uzun süreli hale gelecekleri kesindi.

Bu bulgu, insanlığın mümkün olduğunca hızlı bir şekilde karbondan arınma ihtiyacına yeni bir aciliyet getirdi. Ortalama küresel sıcaklıktaki herhangi bir artışa uyum sağlayabileceğimizi savunan insanlar çok önemli bir gerçeği gözden kaçırmıştı. Bu haber bana inandırıcı biçimde işaret edilmesi gereken bir şey gibi göründü. Bu sebeple de kitabımın başlangıcı oldu.

Sanırım açılışın benim için bu kadar etkili olmasının bir nedeni de fizikselliğiydi. Isı dalgasından etkilenen insanlar, güneş tarafından bu hırpalanmayı çoğunlukla seyrek ve aralıklı olarak deneyimleyip ardından da rahatlamaya kavuşuyor. Hangi fiziksel detayları dahil edeceğinizi nasıl seçtiniz?

Doğrusunu söylemek gerekirse sahne yazmayı bir seçim meselesi olarak yaşamıyorum. Aklıma bir fikir geliyor, onu bir tür akış halinde yazmaya çalışıyorum. Ağır çekimde yaşamak gibi, ama yazabildiğimce hızlı biçimde. İlk taslak, onu yaşamanın bana göre nasıl bir şey olacağını gösteren notlar oluyor. Daha sonra çok fazla revizyon yapıyorum. Ancak genellikle, özellikle de yaşlandıkça, mevzu, akışa devam edip neler olacağını görme meselesine dönüyor. Sonrasındaysa sıklıkla şaşkınlık yaşıyorum çünkü nasıl olduğunu hatırlamıyorum.

İçeriği sebebiyle bu seferki farklıydı tabii. Anılarımın çok az yardımı oldu. Güney Kaliforniya’da büyüdüm ben, Akdeniz iklimidir, gayet konforludur – çok sıcak olabilmesine rağmen dünyadaki en insan dostu iklimlerden biridir. Çok rahatsız edici olmayan kuru bir sıcaktır. Daha sonra Pensacola yakınlarındaki Florida sahilinde birkaç yaz geçirdim ve D.C.’de dört yıl yaşadım. Oralar çok sıcak ve nemli olur. Bir keresinde ziyaret ettiğim Nepal’in ovalarındaki bir köy de öyleydi. Yani hatırlayabileceğim bazı anılarım vardı ama böyle bir sahneyi tasarlama işi çoğu zaman insanın kendisine “Nasıl olurdu?” diye sorması noktasına geliyor. Saunalar kıyas olabilir ve karakterim Frank gibi saunalara girmeyi sevmiyorum. Fikir vericiydi bu.

“Yüksek ısı ve yüksek nem tehlikelidir” ifadesinin bilimsel olarak açıklandığını duyabiliyorsunuz ancak hep (sanırım ayrıcalıklı bir Batılı gibi!) “eğer böyle bir şey olursa insanlar klimalı bir kamu binasına girebilirler” diye varsayımda bulunuyorsunuz. Bölüm, bu varsayımın aptallığını açığa çıkarıyor. Bu korkunç sıcağı deneyimlemek için Batılı bir karakter seçmişsiniz ki karakterin bu bölümdeki deneyiminin bir kısmı da bu korkunç durumda bu kadar çok insana yardımın elbette ki gelmesi gerektiği fikrine veda etmesiyle ilgili olduğundan ötürü bunun bilinçli olduğunu varsayıyorum. Karakter bu durumdan travmatize olmuş ve daha fazlasını arzulayarak, doğrudan eylemi arzulayarak çıkıyor.

Frank’in dönüşümü ve diğer karakterlerin insanları iklim felaketi tehlikesine ikna etmenin ne kadar zor olduğuna işaret ettiği kitabın diğer bazı bölümleri beni meraka itti: Bir tanesinin hemen eşiğindeyken, bu tarz olayların yol açtığı acıların boyutu ve oluşturdukları tehlikeleri gerçekten absorbe edebilmemiz için acaba elimizden ne gelir ki? Yoksa bunu yapacak güçte olmayışımız üzerinde takılıp durmamız aslında ters etki mi yapıyor? Hani “Yeter artık düşünme, sadece yap!” gibi…

Gittikçe daha fazla insan iklim değişikliğinin ve biyosfer çöküşünün ciddi tehlikelerini anlar oldu. Pandemi de büyük bir şok oldu ki sadece bir hikaye ya da teori değildi, son bir buçuk yılın küresel gerçekliğiydi.

Peki varoluşsal tehlikenin bu artan farkındalığını etkili bir değişime dönüştürmek için ne gerekecek? Bunu ben de merak ediyorum. Tek yanıtlı bir soru değil gibi geliyor bu bana. Bazıları iklim travması yaşayacak ve değişecekler. Başka pek çok insan ise kendi farkındalıkları ve ön bilgileri doğrultusunda değişmek zorunda kalacaklar. Dolaylı bir yol bu, fakat bildiğimiz şeyler içimizde çok güçlü duygular uyandırabilir.

Bu sorunları olabildiğince hızlı bir şekilde çözmek için, var olan kusurlu sistemimizi etkili biçimde kullanarak bastıracak siyasi çoğunlukların yaratılmasına acil bir ihtiyaç olacak elbette. Bu acil bir ihtiyaç ve bir sürü iyi fikir ve de motive olmuş insan mevcut. Herkese iş düşen bir durum bu.

Çeviri: Can Güler

Orijinal kaynak: slate.com. Başlık İmdat Freni tarafından konulmuştur.

Görsel: AFP

*31 Ağustos Salı günü, Future Tense, daha adil, sürdürülebilir topluluklar ve toplumlarda insan gelişimiyle alâkalı öyküleri tartışmak için yazar Kim Stanley Robinson’ın katılımıyla çevrimiçi bir etkinliğe ev sahipliği yapacak. Daha fazla bilgi için New America web sitesini ziyaret edin.

Future Tense, gelişen teknolojiler, kamu politikası ve toplumu inceleyen bir Slate, New America ve Arizona Eyalet Üniversitesi ortaklığıdır.

Kim Stanley Robinson ile ilgilenenler terrabayt.com’da yayımlanmış şu yazılara da ayrıca bakabilir:

Bilim-Kurgu Sosyalizmi Nasıl Şekillendirdi? Nick Hubble

Kızıl Mars: Ütopyayı Kurmak – Koray Kırmızısakal

Korona Virüsü Hayal Gücümüzü Yeniden Yazıyor – Kim Stanley Robinson

Ekososyalizm ve/veya Küçülme – Michael Löwy

Ekososyalizm ve küçülme hareketi ekolojik solun en önemli akımları arasında yer alıyor. Ekososyalistler, üretim ve tüketimde belirgin miktarda bir küçülmenin ekolojik yıkımdan kurtulmak için gerekli olduğunda mutabıklar. Fakat bu küçülme teorileri eleştiriliyor, zira “küçülme” kavramı,

  • alternatif bir programı tanımlamada yetersiz kalıyor,
  • küçülmenin kapitalist sistemde gerçekleştirilip gerçekleştirilemeyeceği meselesini netleştirmiyor,
  • azaltılması gereken faaliyetlerle geliştirilmesi gerekenleri birbirinden ayırmıyor.

Bilhassa Fransa’da etkin olan küçülme akımının homojen olmadığını dikkate almak önemli. Tüketim toplumu eleştirmenleri Henri Lefebvre, Guy Debord, Jean Baudrillard ile “teknik sistem”in eleştirmeni Jacques Ellul’den ilham alan bu akım, farklı siyasi görüşler ihtiva ediyor. Bunların içinde, karşıt demesek de birbirine oldukça uzak en az iki kutup var: bir tarafta, kültürel göreceliliğin (Serge Latouche) cezbettiği Batı Kültürü eleştirileri, diğer tarafta, evrenselci sol ekolojistler (Vincent Cheynet, Paul Ariés).

Tüm dünyada tanınan Serge Latouche en çok tartışılan Fransız küçülme teorisyenlerinden birisi. Onun bazı savları kesinlikle yerinde: “sürdürülebilir kalkınma” efsanesinin gizemini ortadan kaldırma, büyüme ve “ilerleme” dinin eleştirisi, kültür devrimi çağrısı. Ancak kendisinin, kültürel göreceliliği (evrensel değer yoktur) ve Taş Devri’ni aşırı kutsamasının yanı sıra Batı hümanizması, Aydınlanma ve temsili demokrasiyi tümüyle reddedişi eleştiriye oldukça açık. Fakat daha kötüsü de var. Küresel Güney ülkeleri için ekososyalist gelişim önerilerine —daha fazla temiz su, okul ve hastane — getirdiği “etnomerkezci,” “Batılılaştırıcı” ve “yerel hayat tarzını yok edici” şeklindeki eleştirileri gerçekten tahammülleri zorluyor.

Son fakat önemli bir nokta da onun, kapitalizm hakkında daha fazla konuşma gereği bulunmadığı zira bu eleştirinin “Marx tarafından çoktan ve layıkıyla yapıldığı” şeklindeki savının ciddi olmamayışı. Bu, sanki gezegenin üretimci[prodüktivist] anlayış tarafından yok edildiğini ifşa etmeye gerek yokmuş çünkü bu zaten yapılmış ve André Gorz (veya Rachel Carson) tarafından “layıkıyla yapılmış” demek gibi bir şey.

Bazı teorisyenleri (Vincent Cheynet, Paul Ariès) Fransız “cumhuriyetçiliğini” eleştirilebilecek olsa da, Fransa’da La Décroissance (Küçülme) dergisince temsil edilen evrenselci akım Sol’a daha yakın. Küçülme hareketinin ikinci kutbu, ilkinin aksine, zaman zaman tartışmalar yaşansa da, Küresel Adalet hareketleri (ATTAC), ekososyalistler ve radikal sol partilerle pek çok noktada birleşiyor: ücretsiz olanakların genişletilmesi [mal, hizmet veya ücretsiz tesis kullanımı], kullanım değerinin mübadele değerinin önüne geçmesi, çalışma saatlerinin düşürülmesi, toplumsal eşitsizliklerle mücadele, “piyasa dışı” faaliyetlerin geliştirilmesi, üretimin toplumsal ihtiyaca ve çevrenin korunmasına yönelik olarak yeniden düzenlenmesi.

Küçülme teorisyenlerinden pek çoğu, üretimciliğin [prodüktivizmin] tek alternatifinin büyümeyi tümüyle durdurmak ya da yerine negatif büyümeyi koymak olduğuna, başka bir deyişle, nüfusun aşırı miktardaki tüketiminin azaltılması, müstakil konutlar, merkezi ısıtma, çamaşır makinesi vb. şeylerden feragat etmeleri suretiyle harcadıkları enerjiyi sert bir biçimde yarıya düşürmek olduğuna inanıyor. Bu ve benzeri acımasız tasarruf tedbirlerinden bazıları, bunların halk tarafından hoş karşılanmama riski bulunduğundan dolayı—çok önemli bir yazar olan Hans Jonas dahil olmak üzere (Sorumluluk İlkesi kitabında yazdıklarıyla) — bir çeşit “ekolojik diktatörlük” fikrini değerlendiriyor.

Bu karamsar görüşler karşısında, sosyalist iyimserler teknik ilerleme ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımının sınırsız büyüme ve bolluğa imkân tanıyacağına ve böylece her bir bireyin “ihtiyacına göre” bunlardan faydalanabileceğine inanıyor.

Bana öyle geliyor ki her iki ekol de “büyüme”nin (pozitif ya da negatif) veya üretim güçlerin gelişiminin safi niceliksel bir anlayışına sahip. Ancak bana daha uygun gelen üçüncü bir görüş var: kalkınmanın niteliksel bir dönüşümü. Bu ise kapitalizmin büyük ölçekli işe yaramaz ve/veya zararlı ürün üretimine dayanan canavarca kaynak israfına son vermek anlamına geliyor: Silah sanayi buna iyi bir örnek fakat kapitalizm içinde üretilen bizatihi değersiz “malların” büyük bir kısmı büyük şirketlere kar getirmekten başka bir fayda sağlamıyor.

Mesele soyut bir “aşırı tüketim” değil, gösteriş için kazanç elde etme, muazzam israf, ticari yabancılaşma, takıntılı mal yığma ve “moda”nın sözde yeni diye dayattığı malları satın almadan duramama dürtüsüne dayanan yaygın tüketim tarzı esas meseledir. Yeni toplum ise üretimin yönünü “fi tarihinden beri” var olan —su, gıda, giyinme, barınma gibi— hakiki ihtiyaçların ve de sağlık, eğitim, ulaşım, kültür gibi temel hizmetlerin teminine doğru çevirecek.

Peki, hakiki olanı yapay, uydurma ve geçici olan ihtiyaçlardan nasıl ayırt edeceğiz? Bu son söylediklerim zihinle oynanarak yani reklamlarla telkin edilenler. Reklamcılık düzeni modern kapitalist toplumlarda insan hayatının her alanını istila etmiş durumda; yalnızca gıda ve giyim değil aynı zamanda spor, kültür, din ve siyaset de onun kurallarına göre şekil alıyor. Sokaklarımızı, posta kutularımızı, televizyon ekranlarımızı, gazetelerimizi ve peyzajlarımızı temelli, saldırgan ve sinsi bir biçimde istila ederek ihtiyaç dışı ve dürtüsel tüketim alışkanlıklarını besliyor. Dahası, petrol, elektrik, emek süresi, kâğıt, kimyasal ve başka hammaddeleri —ki bedelini tüketici ödüyor— sadece işe yaramaz olmakla kalmayıp insani açıdan gerçek toplumsal ihtiyaçlarla doğrudan çelişen bir “üretim” dalı içinde astronomik ölçüde israf ediyor.

Reklamın, kapitalist piyasa ekonomisinin vazgeçilmez bir parçası olduğu için sosyalizme geçiş toplumu içinde yeri yoktur. Onun yerine burada tüketici dernekleri mal ve hizmetlere dair bilgi vermektedir. Hakiki ihtiyacı yapay olandan ayıran ölçüt ise reklam ortadan kaldırıldıktan sonra, o ihtiyacın devam edip etmeyeceğidir (örneğin Coca Cola!). Elbette ki eski tüketim alışkanlıkları bir süre devam edecektir ve insanlara ihtiyaçlarının ne olduğunu söylemeye kimsenin hakkı yoktur. Tüketim davranışındaki değişim eğitsel bir mücadele olduğu kadar tarihsel bir süreçtir de.

Bazı metalar, mesela binek otomobil, daha karmaşık sorunlara yol açıyor. Özel araçlar tüm dünyada toplumun başına bela; her yıl binlerce insanı öldürüyor ya da sakat bırakıyor, büyük şehirlerde havayı kirletiyor, çocuk ve yaşlı sağlığı üzerinde vahim sonuçlara yol açıyor ve iklim değişikliği üzerindeki payı da oldukça büyük. Ne var ki bu araçlar gerçek bir ihtiyaca cevap veriyor; insanları işlerine, evlerine ya da eğlenmeye götürüyor. Ekolojik bakış açısına sahip yöneticileri olan bazı Avrupa şehirlerindeki yerel tecrübeler bunun mümkün olabildiğini ve tedavüldeki bireysel araç sayısının kademe kademe kısıtlanarak otobüs ve tramvayın artırılmasına nüfusun çoğunun onay verdiğini gösteriyor.

Ekososyalizme geçiş sürecinde, yer üstü veya altında bulunan toplu taşıma oldukça geniş kapsamlı ve kullanıcılara ücretsiz olacak, yaya ve bisikletliler için korumalı şeritler olacak ve özel araçların rolü, ısrarcı ve mütecaviz reklamlar neticesinde içinde bir prestij göstergesi, kimlik sembolü, fetişleşmiş bir metaya dönüştükleri burjuva toplumundakinden çok daha küçük olacak. ABD’de sürücü ehliyeti resmi bir kimliktir – ve araba da kişisel, toplumsal ve aşk hayatının merkezidir.

Yeni topluma geçişte malların tırlarla nakliyesini – ki korkunç kazalara ve yüksek oranda kirliliğe sebebiyet veriyorlar- ciddi biçimde azaltmak, onun yerine trenle nakliye veya Fransızların ferroutage dediği (bir kentten başka kente trenler tarafından taşınan tırlar) çok daha kolay olacaktır; tır sistemin tehlikeli büyümesi ancak saçma kapitalist rekabetçi mantık ile izah edilebilir.

Karamsarlar, peki fakat bireylerin denetlenmesi, kontrol edilmesi, müdahil olunması ve gerekirse de bastırılması gereken sonsuz sayıda arzu ve emelleri var ve bu durum demokraside bazı sınırların olmasını gerektirebilir, diyecekler. Şu anda ekososyalizm zaten Marx’ta bile mevcut olan bir iddiaya dayanıyor: sınıfların olmadığı, kapitalist yabancılaşmadan kurtulmuş bir toplumda “sahip olma”nın “var olma” üstünde hakimiyet kurmaması, yani, kişinin sonsuz sayıda mülkiyet edinme arzusu duymaktan ziyade kültürel, sportif, bilimsel, eğlenceli, erotik, sanatsal ve siyasi faaliyetler gibi kişisel gelişim için vakit ayırması anlayışının hakim olması.

Karşı konulamaz satın alma güdü, kapitalist sistemde içkin olan meta fetişizminin, hâkim ideoloji ve reklamın bir sonucu. Gerici söylemin inanmamızı istediğinin aksine bunun “ebedi insan doğası”nın bir parçası olduğunu kanıtlayacak hiçbir şey yok.

Ernest Mandel’in vurguladığı üzere “sürekli olarak gittikçe daha çok mal biriktirme (azalan “marjinal fayda”yla beraber) hiçbir şekilde evrensel ve baskın insan davranışı değildir. Yetenek ve yatkınlıkların gelişimi, sağlık ve yaşamın muhafazası, çocuklarla ilgilenme, zengin toplumsal ilişkilerin gelişmesi… Bütün bunlar temel maddi ihtiyaçlar karşılandığında büyük motivasyonlar haline gelir.”

Bu durum tartışmaların ortaya çıkmayacağı anlamına gelmiyor; bilhassa da geçiş döneminde, çevrenin korunması ile toplumsal ihtiyaçların gerektirdiği şeyler arasında, özellikle yoksul ülkelerde, ekolojik zorunluluklarla temel altyapıların geliştirilmesi gerekliliği arasında, halkın tüketim alışkanlıklarıyla kaynakların azlığı arasında pekala olacaktır. Bu tip çelişkiler kaçınılmaz olacak: sermayenin baskısından ve kar elde etme mecburiyetinden kurtulmuş ekososyalist bakış açısıyla, bunları çoğulcu ve açık tartışmalar yoluyla halkın kendi kararını kendisinin almasını sağlayarak çözmek demokratik planlamanın görevidir. Hata yapmayı engellemese de, halkın ortaklaşa bir şekilde bu hataları düzeltmesine izin veren böylesine tabandan ve katılımcı demokrasi tek yoldur.

Ekososyalistler ve küçülme hareketi arasındaki ilişki ne olabilir? Anlaşmazlıklara rağmen ortak hedefler etrafında etkin bir işbirliği sağlanabilir mi? Birkaç yıl önce yayımlanan bir kitapta [La décroissance est –elle souhaitable? (Küçülme arzu edilebilir midir?)] Fransız ekolojist Stéphane Lavignotte böyle bir birliktelik öneriyor. İki görüş arasında çok sayıda tartışmalı mesele olduğunun farkında. Toplumsal sınıf ilişkileri ve eşitsizlikle mücadeleyi veya üretimci güçlerin sınırsız büyümesini telin etmeyi öne çıkarmak gerekiyor mu? Hangisi daha önemli; bireysel girişimler, yerel tecrübeler, yalın gönüllülük ya da üretim aygıtını ve kapitalist “megamakine”yi değiştirmek mi?

Lavignotte seçim yapmayı reddederek bu iki tamamlayıcı uygulamayı birleştirmeyi öneriyor. Ona göre, buradaki zorluk çoğunluğun, yani sermaye sahibi olmayanların, ekolojik sınıf çıkarları için mücadelesini radikal kültürel dönüşüm için aktif azınlıkların siyasetiyle bir araya getirmek. Başka bir deyişle, kaçınılmaz olan anlaşmazlıkları gizlemeden gezegendeki hayatın ve bilhassa insanlığın sürdürülmesinin kapitalizm ve üretimcilikle çatıştığını ve bu nedenle de bu yıkıcı ve insanlıkdışı düzenden çıkışın yolunun aranmasını idrak etmiş bütün bu unsurlardan bir “siyasi bileşke” oluşturabilmek.

Bir ekososyalist ve Dördüncü Enternasyonal’ın bir üyesi olarak bu görüşü paylaşıyorum. Kapitalizm karşıtı ekolojinin tüm çeşitleri olarak bir araya gelmek mevcut uygarlığın intihara götüren gidişatını durdurmada – çok geç olmadan – acil ve zaruri vazifenin önemli bir adımıdır.

Bu yazı Selda Şen tarafından tercüme edilmiş ve ilk olarak El Yazmaları sitesinde yayımlanmıştır. Orijinali için https://www.letusrise.ie/rupture-articles/2wl71srdonxrbgxal9v6bv78njr2fb

Eko-Komünist bir Gelecek için Fosil Faşizmiyle Mücadele – Zetkin Kolektifi

“Anti-faşistlerin faşizmle gelebilecek çevresel yıkımı olduğu gibi çevresel yıkımla gelebilecek faşizmi de anlamaları gerekiyor. Ancak bu yakınlaşma aynı zamanda saldırgan da olmalıdır: ortak bir ekososyalist mücadelede hücuma geçilmeli. Hem iklim değişikliğini hem de faşizmi oluşturan temel süreçlerle yani kapitalizm ve krizleriyle ancak bu şekilde yüzleşebiliriz”.

Küresel iklim krizinin sonucu olarak dünyanın dört bir yanında orman yangınları patlak veriyor. Saray rejiminin yönetmekten adeta imtina ettiği bu kriz koşullarında, yine bu rejimin ayrılmaz bir parçası haline gelmiş olan nefret dilinin ve ayrımcılığın da sonucu olarak toplumun çeşitli kesimlerinde yangının yaşattığı dehşete karşı öfkenin Kürtlere ve göçmenlere yöneldiğini görüyoruz. Bu yaşanılanlar vesileye Andreas Malm ve Zetkin Kolektifiyle yapılmış, Serap Güneş tarafından tercüme edilen ve Dünyadan Çeviri sitesinde yayımlanan söyleşiyi İmdat Freni’ne de almayı gerekli gördük. İyi okumalar.

Kuzey Amerika’nın Batı Kıyısı bir kez daha yanıyor. Geçen ay, Phoenix, Arizona, art arda beş gün 46 santigrat derece sıcaklık kaydetti. Yeni bir rekor. Her öğleden sonra, beton ve asfaltın yüzey sıcaklığı 82 santigrat dereceye çıktı – üçüncü derece yanıklara neden olacak kadar sıcak. Sıcaklıkların marjinal olarak düşük olduğu Kaliforniya ve Teksas’ta, enerji şebekesi operatörleri, uzun süreli bir ısı dalgasının enerji altyapısına zarar vereceğinden ve geçen yıllardaki kesintilerin tekrarlanmasına neden olacağından korktular. Bunaltıcı sıcakta serin kalmak için klimaya bağımlı olan birçok kişi için bu durum sağlık sorunlarına ve hatta ölüme neden olabilir.

Kuzey Amerika’nın devam eden sıcak hava dalgası öncesinde, Batı Kıyısı’nda aylarca süren ve benzeri görülmemiş su kıtlığı, mahsul kıtlığı ve orman yangınları için koşulları oluşturan aylarca süren yağışsız hava dönemi olmuştu. Kaliforniya ve Arizona’nın orman yangını sezonu alışılmadık şekilde erken başladı. Arizona’nın ilk yangınlarından biri dört gün devam etti, 27 mil karelik kırsal alanı yakıp kül etti ve iki kasabayı tahliyeye zorladı. Bu röportaj yayına hazırlanırken, Batı Kıyısı’nda Portland’ın iki katı büyüklüğünde 60’tan fazla orman yangını sürüyordu. ABD’de olağan hale geldiği gibi, devlet yetkilileri mahkûmları alevlerle mücadele etmeleri için gönderiyor ve onlara saatte 1,50 dolar gibi düşük bir ücret ödüyor.

Zaten bu yıl Pakistan ve Kuzey Hindistan, 52 santigrat dereceye ulaşan sıcaklıklarla sarsıldı. Vancouver’ın 124 mil dışındaki küçük Lytton kasabası, Kanada’da şimdiye kadar kaydedilen en yüksek sıcaklık olan 49,6 santigrat dereceye ulaştı. Bu arada Brezilya, son 100 yılın en kötü kuraklığını yaşadı ve gıda fiyatlarının yukarı doğru fırlamasına yol açtı. Bu uç noktalarda, normal yaşam askıya alınır. İnsanlar ölür. Ekosistemler çöker. Ve kargaşanın içinden gerici toplumsal güçler harekete geçer.

Köklü göçmen karşıtı ve ırkçı mecazlar ile gerici bir inkarcı iklim gündeminin zehirli bir bileşimi sayesinde, aşırı sağ partiler ve toplumsal hareketler Avrupa ve Amerika’da artan bir etkiye sahip. Zetkin Kolektifi’nin White Skin, Black Fuel: The Danger of Fossil Fascism kitabı (Beyaz Deri, Kara Yakıt: Fosil Faşizmi Tehlikesi), bu hareketlerin ve fikirlerin yükselişinin haritasını çıkarıyor ve ufku gözeterek “fosil faşizminin” ortaya çıkışını öngörüyor.

Zetkin Kolektifi üyesi Andreas Malm’ın en son bireysel olarak kaleme aldığı eserleri How to Blow up a Pipeline (Bir Boru Hattını Nasıl Havaya Uçurursunuz) ve Corona, Climate, Chronic Emergency (Korona, İklim, Kronik Acil Durum), kesişen ekolojik, epidemiyolojik ve politik çıkmazlarımızın hızla yazılmış konjonktürel analizleriydi. Her iki kitap da, kapitalizmin ekolojik çöküşe doğru nefes kesen gidişatı ve kapitalist merkezlerdeki iklim hareketlerinin mücadele stratejilerinin sınırları hakkında gündeme kızıl-yeşil bir kama sokma çabası.

White Skin, Black Fuel, ırksal kapitalizm, fosil yakıt çıkarma, milliyetçilik ve iklim çöküşü arasındaki karşılıklı ilişkilerin ayrıntılı bir analizi. Kitap, bilimsel araştırmalarla nasıl angaje olunacağının en iyi örneği. Eko-komünist bir geleceği gerçekleştirmek için savaşırken karşımıza yığılmış gerici güçlerin güçlü bir hatırlatıcısı ve hareketlere açık bir çağrı.

Bu röportajda Kai Heron, Zetkin Kolektifi üyeleri Andreas Malm, Laudy van den Heuvel ve Ståle Holgersen ile Kolektifi’nin yazma süreci, iklim inkarı ve fosil faşizmine karşı direniş hakkında konuşuyor.

Kai Heron: White Skin, Black Fuel’nin (WSBF) tanıtım yazısına göre, Zetkin Kolektifi’nin yirmi bir üyesi kitap üzerinde işbirliği yaptı. Peki Zetkin Kolektifi nedir? Ve 20 kişiyle birlikte kitap yazmak nasıl bir şey? Dışarıdan, lojistik bir başarı gibi görünüyor!

Laudy van den Heuvel: Zetkin Kolektifi, ekoloji ve aşırı sağ konusunda her birinin kendi uzmanlık alanına sahip olduğu, oldukça çeşitlilik içeren bir akademisyen, öğrenci, mezun ve aktivist grubudur. Bazıları farklı üniversitelerde görev yapıyor ama çoğumuz gönüllü üyeyiz. Kitap için herkes kendi ilgi ve uzmanlık alanında araştırma yaptı ve bunu Andreas Malm’a iletti. O da bunları derledi ve tutarlı bir metne dönüştürdü.

Zetkin Kolektifi olabildiğince şeffaf ve demokratik olmaya çalışıyor. Bu yüzden kitabın hazırlık süreci epey uzun sürdü çünkü Andreas Zetkin üyelerinin sağladığı tüm bilgileri işledi, ardından tüm bilgilerin gerçekten de doğru, net ve olabildiğince iyi kullanılmış olduğundan emin olmak amacıyla onay, geribildirim, yorum vs. için hepimize geri verdi.

Bir grup olarak Zetkin Kolektifi, biz onunla ne yapıyorsak odur: hepimizin farklı odak noktaları var, ancak hepimiz kabaca aynı konu üzerinde çalışıyoruz. Ayrıca, şimdi eyleme ihtiyaç duyulduğuna inandığımız için, kolektifin açık bir aktivist temeli var. Bu aktivizmi ifade etme şeklimiz kişiden kişiye farklı olabilir, ancak oldukça tutarlı bir değerler setimiz var ve Zetkin Kolektifi, aynı konular üzerinde topluca çalışmanın yanı sıra, aynı vizyona sahip insanlarla bir araya gelebileceğiniz de bir yer.

Ståle Holgersen: Yazma süreci, yazarın başlığı kadar alışılmadık oldu. Kısacası şöyleydi: Kolektifin tüm üyeleri, aşırı sağ partiler arasındaki ilişkiler, ırkçılık/göç karşıtlığı ve derin bilgi sahibi oldukları ülkelerdeki ekoloji üzerine birkaç sayfa yazdılar. Andreas daha sonra bu bölümleri bugün okunabilecek bir senfoni haline getirdi.

Ayrıca, fosil faşizmi veya fosil yakıtın ırksal tarihi üzerine daha genel tartışmalar gibi, doğrudan güncel vaka incelemelerine dayanmayan bölümler, büyük ölçüde Andreas tarafından yazılmıştır. Sonra organik, kaotik ama yine de bir ölçüde yapılandırılmış bir şekilde, süreç boyunca herkes yorum ve değişiklikler yaptı, modifiye etti ve hatta bazen yazının bazı kısımlarını yeniden yazdı.

WSBF, “fosil faşizmi” dediği şeyin ortaya çıkışı konusunda uyarıyor. Fosil faşizmi nedir, 20. yüzyılın ortalarındaki faşizmden farkı nedir ve sizi bu konuda bir kitap yazmaya motive eden şey nedir?

LH: “Fosil faşizmi” terimi aslında Cara Daggett’in petro-erkeklik, fosil yakıtlar ve otoriter arzu konusundaki bir makalesinde ortaya atıldı ilk kez. WSBF’de, faşizm söz konusu olduğunda, faşizm üzerine ünlü bilim insanı Roger Griffin’in anladığı gibi, bir fikirler dizisi olarak faşizm ile, klasik örneği iki savaş arası dönemde gördüğümüz faşizm olan gerçek bir tarihsel güç olarak faşizm arasında bir ayrım yapılması gerektiğini savunuyoruz. Şu anda görebildiğimiz şey, aslında hiçbir zaman sönmemiş olsa da son yıllarda genel bir yeniden canlanma yaşayan aşırı sağ partilerin, eğilimlerin ve sempatilerin yükselişi.

Ancak faşizmin tarihsel bir güç olabilmesi için gerçek bir kriz olması ve faşistlerin iktidara gelmesi gerekiyor. Şu anda çevresel nitelikte olan muazzam bir krizle karşı karşıyayız ve aşırı sağ, fosil endüstrisini – fosil sermayesini – tüm gücüyle savunur vaziyette yükselişte. Bu, bir fosil faşizmine doğru ilerleme riski olduğu anlamına geliyor.

Andreas Malm: Çok basitleştirilmiş bir tanım vermek gerekirse, fosil faşizminin, beyaz ulusun düşmanı olarak tanımlanan ve o şekilde muamele gören beyaz olmayan insanlara karşı sistematik devlet şiddetiyle birlikte iklim krizinde sorgulanan ayrıcalıkların saldırgan bir şekilde savunulması olduğunu söyleyebilirim. Bunun incelediğimiz ülkelerin hiçbirinde var olmayan bir şey olduğunu vurguluyoruz – Trump yönetiminin faşist olduğunu ya da iktidardaki ya da iktidara yakın herhangi bir aşırı sağ partinin henüz bu nitelikte olduğunu iddia etmiyoruz – ama bu yöne işaret eden eğilimler görüyoruz. Ve iklim krizi daha da kötüleşecek. Derinleştikçe, iki ideal-tipik biçim alabileceğini iddia ediyoruz: Fosil yakıtların sorgulandığı ve onlardan hızlı ve radikal bir geçişin başlatıldığı bir hafifletme krizi; ya da iklimsel etkilerin, metropolün merkezindeki zenginlerin bolca sahip olduğu temel kaynaklara – bu toprak, su, esasen herhangi bir şey olabilir – erişimin yeniden dağıtılmasını ve açılmasını talep edecek kadar sert vurduğu bir adaptasyon krizi. Bu iki kriz biçiminin iç içe geçmiş şekilde gerçekleşmesi de mümkün. Aşırı sağın iktidara gelebileceği ve devlet şiddetinin ateşini beyaz olmayan insanlara doğru çevirerek sorgulanan ayrıcalıkları agresif bir şekilde savunabileceği çeşitli senaryoları değerlendiriyoruz. Ne yazık ki, bu senaryolar fazla zorlama görünmüyor, en azından bizim açımızdan.

SH: Faşizm araştırmacıları için temel araştırma sorularından biri, “ne tür bir kriz faşizmi mümkün kılar”? Kitapta, takip eden bariz soruyu inceliyoruz: İklim krizi böyle bir kriz olabilir mi? Elbette gelecek hakkında kesin bir şey bilemesek de, bazı açık işaretler var: Son derece istikrarsız bir dünyada, iklimsel etkiler nedeniyle potansiyel olarak artan sayıda göçmenle birlikte gelecekte organik krizler gelişecek. Onlara göre suçlu olanlar asla “zengin, beyaz adamlar” olamayacağı için, ırkçı aktörlerin sorunlar için suçlayacak adaylar bulması gerekecek.

“Faşizm” terimi geleneksel olarak iki spesifik devletle, iki savaş arası İtalya ve Almanya ile güçlü bir şekilde bağlantılı olduğundan, Adolf Hitler’in yeniden ortaya çıkmasını beklemek yerine, onun “dönüşünü,” özellikleri ve eğilimleri -ya da faşizm süreçleri- açısından tartışmamız gerekiyor. Bu bağlamda aklımızda tutmamız gereken bir şey, faşizmin her zaman kapitalizmi örgütlemenin son derece modern bir yolu olduğudur. Bu, faşizm konusundaki kimi söylemlerle keskin bir tezat oluşturur ve kapitalizmin doğa ile sürdürülebilir bir ilişkisinin olması ne kadar mümkünse, “eko-faşizm”in ekolojik bir toplum olmasının da o kadar mümkün olduğu anlamına gelir. “Modern” kapitalist toplumların inşasında fosil yakıtlar şimdiye kadar en önemli enerji kaynağı olmuştur. Kitapta incelediğimiz işte bu bağlantılar.

Geçen yıl fırtınalar, sel, kuraklık, orman yangınları ve artan iklim kaosunun diğer işaretleri nedeniyle 30 milyon insan daha yerinden oldu. Ekonomi ve Barış Enstitüsü, 2050 yılına kadar toplam 1,2 milyar iklim mültecisi olacağını tahmin ediyor. WSBF, göç ve aşırı sağ ekolojizm arasında büyüleyici bir ilişki kuruyor. Göçü aşırı sağ siyaset için iklim krizi de dahil olmak üzere, diğer tüm sorunlara bakışlarını belirleyen bir prizma olarak tanımlıyorsunuz. Bu fikri detaylandırabilir ve bizim için neden önemli olduğunu açıklayabilir misiniz?

LH: Kitabın anlattığı gibi, aşırı sağ, iklim değişikliği hakkında ne zaman bir şey söylese, göçmenlik hakkında da bir açıklama yapıyor. Bu çeşitli biçimler alıyor, örneğin, “bizim asıl sorunumuz iklim değil, göç” demek; bazıları, Afrika ve/veya Müslüman ülkelerin, yüksek doğum oranlarıyla dünyayı aşırı doldurdukları için suçlu olduklarını iddia etmek… Başka bazıları ise, göçün kendisinin Batı’yı aşırı nüfuslandırarak ve yoksul ülkelerden gelen göçmenleri Batı yaşam tarzını kopyalamaya [aşırı tüketimcilik, ÇN] davet ederek çevresel bozulmaya neden olacağını bile söyleyecektir. Tüm araştırmalar, bu tür ifadelerin saçmalıktan ibaret olduğunu gösteriyor, ancak özellikle Avrupa aşırı sağı için her toplumsal sorun (Müslüman) göçten türediği için, göç ana konu.

İnkar, WSBF’de tekrar eden bir tema. Kitabın son bölümünde Stanley Cohen’in “States of Denial: Knowing about Atrocities and Suffering” (İnkar Durumları: Vahşetleri ve Acıları Bilmek) başlıklı üç parçalı bir inkar sınıflandırması öneriyor: dümdüz inkar, yorumlayıcı inkar ve dolaylı inkar. İklim krizi söz konusu olduğunda, dümdüz inkar, ortada bir kriz olduğunu inkar etmek demek. Yorumlayıcı inkar, küresel ısınma gibi bir şeyin meydana geldiğini kabul ediyor ama önemini küçümsüyor, faillerini aklıyor, kapitalist üretimdeki kökenlerini gizliyor vb. En sinsisi olduğunu söylediğiniz dolaylı inkar ise, iklim değişikliğinin gerçeklerini kabul ediyor, ancak acilen harekete geçmeyi reddediyor. Daha önce olmasa da en azından Kyoto Protokolü’nden bu yana merkezci hükümetlerin ve çevre STK’lerinin genel tutumunun bu olduğunu söyleyebiliriz.

İlk olarak, bize inkarın neden aşırı sağ çevrecilik analizinde ele alınması gereken önemli bir konu olduğunu söyleyebilir misiniz? İkinci olarak, şu anda dördüncü tür bir inkarcılık gördüğümüzü kabul edip etmeyeceğinizi merak ediyorum. Krizin ciddiyetinin farkında olan ve tam da önemli olan hiçbir şeyin değişmemesi için -çoğunlukla çok hızlı- harekete geçen bir inkarcılık. Bu, yeşil kapitalizm, yeşil büyüme, eko-modernizm savunucularında ve hatta Yeşil Yeni Anlaşma’nın çoğu yinelemesinde bulduğumuz bir inkarcılıktır. Bu tür bir inkarcılığı, anlamlı siyasi eylemin önünde bir engel olarak görüyor musunuz? Ve eğer öyleyse, onunla nasıl mücadele etmeyi umabiliriz?

LH: Yeşil kapitalizm ve yeşil büyüme vb’nin, anlamlı siyasi eylemi engelleyen inkarcılık biçimleri ne ölçüde olduğu sorusunun ikinci bölümüne dair: Bu görüşü kesinlikle onaylarım. Bunlar, bir yandan yeşil bir cila çekerken, diğer yandan işi her zamanki gibi uzatmak için kullanılan stratejilerdir. Birçoğunu cezbeden güçlü bir anlatı: Gerçek bir değişiklik talep etmeden “sorunu” görünüşte çözmek. Fazla rahat bir görüntü. Michael Redclift, 2005’te sürdürülebilir büyümenin bir tezatlık olduğunu savunduğu bir makale yayınladı; kavramlar birbirine zıttır ve bu nedenle birlikte kullanılamazlar dedi. Aynısı yeşil büyüme için de geçerlidir. Şahsen, asıl sorunun “zenginliğin” yalnızca parasal bir ölçü olması ve genellikle soyut ve eksik GSYİH’lerle ifade edilmesi olduğunu düşünüyorum. Bu ekonomik önlemler, uzun vadeli çevresel etkiler gibi şeylerin gerçekmaliyetini asla gerçekten hesaba katmaz. Dolayısıyla bu gerçekten de bir inkar biçimi olarak kabul edilebilir.

AM: İnkarın aşamalarını ve biçimlerini saymayı unuttum… İnkar, gerçekten de içinde bulunduğumuz çıkmazın merkezinde yer alıyor ve yüzlerce farklı şekilde karşımıza çıkıyor. Ancak Yeşil Yeni Anlaşma’yı bu kategoride bildiğim herhangi bir yinelemeye dahil etmem. Dolaylı inkar, her zamanki gibi işlerin pratikte sürdürülmesi ve krizin varlığının resmi olarak tanınmasına rağmen, radikal emisyon kesintilerini reddetmektir. YYA, tam olarak radikal emisyon kesintilerine yönelik bir programdır ve doğası gereği, örneğin karbon borsasından, devam eden emisyonları karbon yakalama ile telafi etmeye yönelik çeşitli “net sıfır” vizyonlarından ve spektrumun yeşil kapitalizmin ucundaki bilinen diğer tüm olmasa bile çoğu programdan farklıdır. Elbette YYA çerçevesine yönelik çeşitli eleştiriler olabilir, ancak bunun herhangi bir tür iklim inkarcılığı olarak meşru biçimde nasıl etiketlenebileceğini anlamıyorum.

Şimdi, kitabımızda ele aldığımız bu inkarlar başlıca iki türlüdür: klasik nato kafa nato mermer dümdüz inkarcılık, Trump ve Bolsonaro’dan Vox ve AfD’ye kadar aşırı sağda hâlâ baskın olan konum budur; ve iklim krizinin varlığını sözde kabul eden ve ardından genel olarak beyaz olmayan insanları ve özel olarak göçmenleri suçlayan yeşil milliyetçilik.

İkincisini ikincil bir inkar olarak görüyoruz, çünkü (sözde) iklim biliminin ABC’lerini kabul ederken, küresel ısınmayı neyin tetiklediğine dair kanıtların bütününü reddediyor. Dolayısıyla, aşırı sağ, iki tür oldukça aşırı iklim inkarına derinden yatırım yapıyor. Bununla birlikte, vurguladığımız kilit nokta, bu yatırımın (YYA), kapitalist toplumların sınırların çok ötesinde, örgütlü aşırı sağın ötesinde işleyişinin mantıklı bir ürünü olduğudur. Aşırı sağın ve sermayenin inkarı birleşik kaplar gibi işler. Daha da derinden, ırkçılık ile fosil yakıtlı teknolojiler arasında kitapta uzun uzadıya incelediğimiz ilkel bir bağlantı var – ama yine de burada sadece yüzeyde kalıyoruz. Bu bağlantıda çok daha fazla araştırmaya ihtiyaç var ve neyse ki, hazırlanmakta olan epeyce iş var gibi görünüyor.

WSBF’nin sonuna doğru Ralph Miliband’dan faydalanarak, kapitalist devletin -şu anda var olduğu şekliyle- yapısal olarak iklim krizinin kapsamını kavramaktan, onunla mücadele etmekten bile aciz olduğunu iddia ediyorsunuz. Bunun sebebi, devletin birincil işlevi sermaye birikimini mümkün kılan toplumsal ilişkileri sürdürmek iken, iklim krizinin devletlerin sermayenin çıkarlarına aykırı hareket etmelerini gerektiren bir sorun olması. Ancak sermaye, birçoğu iklim krizini bir iş fırsatı olarak gören rakip sermayelerden oluşuyor.

Financial Times kısa süre önce, yeşil bir geçişin getirebileceği yatırım fırsatlarını değerlendiren “Yeşil İyidir” başlıklı bir makale yayınladı. Eskiden Birleşik Krallık’ın en şiddetli iklim inkarcı gazetesi olan The Express, şimdi eko-modernist, yeşil kapitalist bir geçişi destekliyor. En azından sermaye fraksiyonlarının fosil sermayeden sonra bir dünyaya hazırlanıyor olması ve kapitalist devletlerin de aynı yolu izlemesi mümkün görünüyor.

Sizce bu, kitap yazıldığından beri sermayenin stratejisinde bir değişikliğe işaret ediyor mu? Ve eğer öyleyse, WSBF bize devlet ve sermayenin bu olası yeniden bileşimi hakkında ne söyleyebilir?

SH: Tüm kapitalizm analizleri, sizin de belirttiğiniz gibi, sistemin oldukça esnek olduğu gerçeğinden başlamalıdır. Sermaye, mümkün olan her yerde birikmeye çalışacaktır: önce -200 yıldır yaptığı gibi- ekolojik krizi yaratarak, sonra onu en azından retorik olarak ve -on yıllardır yaptığı gibi- yeşil yıkama yoluyla çözmeye çalışarak ve sonra da, önümüzdeki yıllarda giderek daha önemli hale gelecek olan, ısınan bir dünyaya büyük ölçekli adaptasyonlar yoluyla. Prensip olarak, gezegendeki son beş kişiden dördü işçi, biri de işçilere bir hayatta kalma kiti daha üretmek için en son modern teknolojilerini kullanmalarını emreden bir kapitalist olabilir.

Kitap yazıldığından beri sermaye daha mı yeşil oldu? Belki retorik olarak, evet. Ama gerçekte? Pekala, burada “daha yeşil bir kapitalizme” yönelik her eğilim, diğer eğilimlerin ışığında görülmelidir: örneğin, pandemi öncesi petrol tüketiminin 2022’de aşılması bekleniyor.

AM: Elbette yenilenebilir enerjilerde, elektrikli arabalarda ve vegan yiyeceklerde falan iş fırsatları olabilir. Bununla birlikte, iklim felaketini en aza indirebilecek bir geçiş, temelde başka bir şeyle ilgilidir: tüm bir değer evrenini yok etmek. Binlerce rüzgar çiftliği ve milyarlarca güneş paneli inşa ederken, aynı zamanda genişlemeyi, petrol platformlarını ve kömürle çalışan enerji santrallerini ve fosil gaz terminallerini ve havaalanlarını ve diğer her şeyi sürdürürsek, iklim zerre kadar stabilize olmaz.

Şu ana kadar gördüğümüz şey bir geçiş değil (örneğin fosil yakıt kaynaklarını tamamen kapatmak ve değiştirilmesi gerekenleri yenilenebilir enerjiyle değiştirmek), hiçbir yerde terk edilmeye yakın bile görünmeyen bir fosil temelinin üzerine yeşil teknolojinin eklenmesi. Bunun nedeni, sermayenin, tüm bu yatırımları maksimum kârı elde etmeden önce öldürmeye cesaret edememesidir. Bunun kendiliğinden olabileceğine inanmak, sermayenin doğrudan intihar etmese bile uzuvlarını kesme arzusuna inanmaktır. Dolayısıyla, yenilenebilir enerji ve benzeri şeylerden kâr etmeye hazırlanan sermaye grupları olabilir, ancak hiçbirinin yarın ExxonMobil ve Total’i kapatmak için hazırlık yaptığını görmedim. Kapitalist devletler de bunu planlamıyor – sadece Biden’a, Trudeau’ya veya Macron’a veya benzer herhangi bir lidere ve bunların, petrol ve gazın daha da genişlemesine nasıl yeşil ışık yakmaya devam ettiklerine bakın.

Şimdiye kadar, o zaman, Miliband’ın yasası ne yazık ki geçerli görünüyor. Bu yasanın kontrol edilemeyen iklim felaketini önleyecek şekilde zamanında kırılması bir mucize olurdu. Alternatif, elbette, kapitalist devletin dışındaki ve egemen sınıfların herhangi bir fraksiyonunun dışındaki halk tabanlarından, böyle bir geçişi yapabilecek bir karşı-iktidar inşa etmektir. Ama bu alternatif, kitabımızın odak noktası değil. Düşmanın en saldırgan, en gelişmiş müfrezesini anlamakla ilgili kitabın derdi.

Son olarak, zorunlu “Ne yapmalı?” sorusu. WSBF, yükselişte olan bir aşırı sağ, fosil yakıt endüstrisi, beyaz üstünlüğü ve eko-milliyetçi hükümetlerin berbat bir koalisyonu konusunda uyarıyor. Ama kitabın kodasında bir umut ışığına da izin veriyorsunuz. “İyi haber,” yazıyorsunuz, “egemen ideoloji çaresizlik belirtileri gösteriyor.”

Fridays for Future ve Extinction Rebellion’ın popülaritesinden gördüğümüz gibi, ekolojik kriz, sermayenin insan ve insan dışı gelişmeyle uyumluluğu mitinde bir delik açma kapasitesine sahip. Karantinalar kalkmaya başladığında, iklim hareketinin yenilenen aciliyetle yeniden toparlanması gerekecek. WSBF’den ne öğrenmesini umuyorsunuz? Ve fosil faşizmi aparatını yıkmaya nasıl başlayabiliriz?

LH: Fosil faşizmi aparatının nasıl yıkılacağı – ya da daha doğrusu gerçekleşmesinin nasıl önleneceği – belki de en önemli, ancak yanıtlanması en zor soru, çünkü bunu yapmanın kolay bir yolu yok. Fridays for Future gösterileri doğru yönde atılan bir adım, Hollanda’da hükümetlere ve Shell’e karşı açılan davalar ve hidrolik kırma sahalarına, boru hatlarına veya kömür ocaklarına yönelik ablukalar da diğerleri. Yine de bu biraz, çimentoyu tırnaklarınızla kazıyarak bir duvarı yıkmaya çalışmak gibi. Buldozerlere ihtiyacımız var. Kitabın başında da bahsedildiği gibi: “İşler çirkinleşebilir. Aslında öyleler zaten.” Yine de krizler düzenli olarak değişimi teşvik eder ve bunu bazen -çok nadiren de olsa- ilerici bir yönde yaparlar. Değişimin çevresel adalet yönünde dönmesi için solun açıkça daha güçlü olması gerekiyor. Ve bu nasıl olabilir? Bu, kabul edilmelidir ki, kitapta cevaplamaya çalıştığımız bir şey değil.

SH: Kitap temelde iklime ve anti-faşist ve ırkçılık karşıtı hareketlere güçlerini birleştirme çağrısı. Hem savunmacı hem de saldırgan anlamda: iklim hareketinin, faşistler “yeşil” bir retoriğe sahip olduklarında neler olduğunu anlaması ve ısınan dünyamızı ırk ve ırkçılığın ne kadar derinden yapılandırdığını anlaması gerekiyor. Avrupa’da hareket ezici bir çoğunlukla beyaz ve çoğu zaman ırk politikalarına kör – bu değişmeli. Anti-faşistlerin ise faşizmle gelebilecek çevresel yıkımı olduğu gibi çevresel yıkımla gelebilecek faşizmi de anlamaları gerekiyor. Ancak bu yakınlaşma aynı zamanda saldırgan da olmalıdır: ortak bir ekososyalist mücadelede hücuma geçilmeli. Hem iklim değişikliğini hem de faşizmi oluşturan temel süreçlerle yani kapitalizm ve krizleriyle ancak bu şekilde yüzleşebiliriz.

Çeviri: Serap Güneş

Kaynak

Eko-sosyalist Bir Etik İçin – Michael Löwy

Sermaye muhteşem bir şeyleştirme makinesidir. Karl Polanyi’nin sözünü ettiğin Büyük Dönüşüm’den beri, yani kapitalist piyasa ekonomisi özerkleştiğinden, tabiri caizse toplumdan “kendini söküp çıkardığından” beri, yalnızca kendi yasalarıyla, kârın ve birikimin kişi-dışı yasalarıyla işliyor. Polanyi’nin altını çizdiği gibi, bu piyasa ekonomisi kaçınılmaz olarak “insan ilişkilerini altüst etmeye ve […] insanın doğal yaşam alanını yok etmeye” meyleden bir tertibat olan kendi kendini düzenleyen piyasa sayesinde, “toplumun doğal ve insanal özünün, tamtamına metalara dönüşümünü” gerektiriyor. Bu, mağdur tabakaların bireylerini “ilerleme denilen bu Jagannâth’ın at arabasının öldürücü tekerlerinin altına atan” acımasız bir sistemdir.1

Max Weber, daha önceleri, büyük eseri Ekonomi ve Toplum’da sermayenin “şeyleşmiş” mantığını mükemmel biçimde kavramıştı: “Piyasanın toplumsallaşması temeli üzerine kurulu ekonominin şeyleşmesi (Versachlichung) kesinlikle kendi nesnel yasallığını (sachlichen) takip etmektedir […] Kapitalizmin şeyleşmiş evreni (Versachlichte Kosmos) merhametli bir yönelime hiç yer bırakmamaktadır […]”. Weber, buradan kapitalist ekonominin etik kriterlerle yapısal açıdan bağdaşmas olduğu sonucuna varıyor: “Başka her türden egemenlikle karşıtlık içinde, sermayenin ekonomik egemenliği, “kişi-dışı karakteri” dolayısıyla, etik açıdan düzenlenemez. […] Rekâbet, piyasa, emek piyasası, para piyasası, besin piyasası, tek kelimeyle ne etik, ne etik karşıtı sadece etik-olmayan “nesnel” değerlendirmeler davranışı belirleyici noktada yönetiyor ve ilgili insanlar arasına kişi-dışı merciler sokuyor”2. Nötr ve angaje olmayan tarzıyla, Weber meselenin özüne parmak basıyor: Sermaye, doğası gereği, özü itibariyle, “etik-olmayan”dır.

Bu bağdaşmazlığın kökeninde, nicelleşme olgusunu buluruz. Rechenhaftigkeit’ten –Weber’in sözünü ettiği rasyonel hesap ruhundan– ilham alan sermaye, muhteşem bir nicelleştirme makinesidir. O yalnızca kâr ve zarar hesaplarını, üretim rakamlarını, fiyat, maliyet ve kazanç ölçülerini bilir. Ekonomiyi, toplumu ve insan yaşamını metanın değişim değerinin ve bunun en soyut ifadesi olan paranın egemenliğine tâbi kılar. 10, 100, 1 000, 1 000 000’larla ölçülen bu nicel değerler ne âdil olanı, ne adaletsiz olanı, ne iyiyi, ne kötüyü bilir: nitel değerleri çözer ve parçalar ve en başta da etik değerleri. Bu ikisi arasında “antipati” mevcuttur, kelimenin eski, simyasal anlamıyla –iki madde arasındaki yakınlık eksikliği.

Bugün, meta değerinin, nicel değerin, paranın, kapitalist finansın –esasında totaliter olan– bu total hakimiyeti, insanlık tarihinde bugüne dek görülmemiş bir seviyeye ulaşmıştır. Fakat sistemin mantığı, 1847’den itibaren kapitalizmin aklı başında bir eleştirmeni tarafından kavranılmıştı bile: “Sonunda öyle bir zaman geldi ki, insanların yabancılaştırılamaz olarak baktığı her şey bir mübadele, bir değişim nesnesi haline geldi ve yabancılaşabilir oldu. Bu, o güne kadar bildirilen fakat hiçbir zaman mübadele edilemeyen; verilen fakat hiçbir zaman satılamayan, edinilen fakat hiçbir zaman satın alınamayan –erdem, aşk, kanaat, bilim, bilinç, vs.– her şeyin ticarete döküldüğü bir zamandı. Bu, genel yozlaşmanın, evrensel alınır-satılırlığın zamanı, veya, ekonomi-politiğin terimleriyle konuşmak gerekirse, satın alma değerine dönüşmüş ahlâki veya fizîki her şeyin, en uygun değerine göre değer biçilmek üzere piyasaya çıkarıldığı zamandır”3.

Kapitalist ticarileşmeye karşı ilk tepkiler, ki işçilerin yanı sıra bunlar köylülerin ve halkın da tepkileridir, sermayenin ekonomi politiğinden daha meşru görülen kimi toplumsal değerler, kimi toplumsal ihtiyaçlar adına gösterilmiştir. 18.yüzyılda İngiltere’deki bu kalabalıkların hareketlerini, açlık ayaklanmalarını ve isyanları inceleyen tarihçi E.P. Thompson, plebin “ahlâki ekonomisi” ile (Adam Smith’de ilk büyük kuramcısını bulan) kapitalist piyasa ekonomisi arasındaki çatışmadan söz eder. Kadınların başlıca rolü oynadığı açlık ayaklanmaları –geleneksel cemaatsel normların eski “ahlâki ekonomisi” adına– piyasaya bir direniş biçimiydi. Fakat şunu da eklemek gerekir ki bu piyasanın da kendine özgü bir rasyonalitesi yok değildir ve bu da muhtemelen uzun vadede halk tabakalarını kıtlıktan kurtarmıştır.4

Modern sosyalizm, bu toplumsal tepkinin, bu “ahlâki ekonominin” mirasçısıdır. Üretimi piyasa ve sermaye kriterleri –“ödeme gücüne sahip talep”, verimlilik, kâr, birikim– üzerine değil fakat toplumsal ihtiyaçların karşılanması, “ortak mülkiyet”, toplumsal adalet üzerine kurmak ister. Bunlar, ticari ve parasal nicelleştirmeye indirgenemeyecek niteliksel değerlerdir. Üretimciliği reddederek, Marx sahip olma –mülkiyet– karşısında var olmanın –insanal potansiyellerin tamamen gerçekleşmesi– önceliği üzerinde duruyordu. Onun için, ilk toplumsal ihtiyaç, en zorunlu olanı, “Özgürlük Krallığı”nın kapılarını açan serbest zamandı, yani işgününün kısaltılması, bireylerin, oyun, araştırma, yurttaş etkinliği, sanatsal yaratım, aşk alanlarında kendini gerçekleştirmesi.

Bu toplumsal ihtiyaçlar arasında, bugün giderek daha belirleyici bir önem kazanan biri var  –ki Marx bunu o dönemler yeterince değerlendirmemişti (eserindeki kimi yalıtılmış pasajlar haricinde): doğal çevreyi muhafaza etme ihtiyacı, solunabilir bir hava, içilebilir bir su, kimyasal zehirden veya nükleer radyasyondan azâde bir besin ihtiyacı. Bu ihtiyaç, eğilimsel olarak, kapitalist üretimciliğin sonsuza kadar yayılmasının felaketsel sonuçlarının –sera etkisi, ozon tabakasının delinmesi, nükleer tehlike– ekolojik dengesini ciddi biçimde tehdit ettiği gezegenimiz üzerinde bizzat insan türünün varlığını koruma zorunluluğuyla özdeşleşmektedir.

Dolayısıyla sosyalizm ve ekoloji piyasaya indirgenemeyecek niteliksel toplumsal değerleri paylaşıyorlar. Aynı zamanda, “Büyük Dönüşüme” karşı, toplumlar karşısında ekonominin şeyleşmiş özerkleşmesine karşı bir isyanı, ekonomiyi yeniden bir toplumsal ve doğal çevreye “yeniden sokma” arzusunu paylaşıyorlar5. Fakat bu yöndeşme ancak marksistlerin geleneksel “üretici güçler”e dair kavrayışlarını eleştirel bir analize tâbi tutması –bu konuya tekrar döneceğiz– ve ekolojistlerin temiz bir “piyasa ekonomisi” yanılsamasından kopmasıyla mümkün olabilir. Bu çifte hamle, iki izlek arasında bir sentez gerçekleştirmeyi başaran bir akımın, eko-sosyalizmin eseridir.

Peki nedir eko-sosyalizm? Marksizmin temel kazanımlarını kapsayan –ve onu üretimci artıklarından kurtaran– bir ekolojik düşünce ve eylem akımıdır. Kapitalist piyasa ve kâr mantığının – ve bunun yanı sıra merhum “halk demokrasilerinin” tekno-bürokratik otoritarizminin mantığının da– çevrenin korunmasıyla uyuşamayacağını kavramış bir akım. Ve son olarak, işçi hareketinin hakim akımlarının ideolojisini eleştirmekle birlikte, emekçilerin ve örgütlerinin sistemin radikal bir dönüşümü için temel bir güç olduğunu bilen bir akım.

Eko-sosyalizm, 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başının kimi Rus öncülerinin araştırmalarından yola çıkarak, özellikle son yirmi beş yılda, Manuel Sacristan, Raymond Williams, André Gorz (ilk metinlerinde) çapında düşünürlerinden çalışmalarıyla gelişmiştir. Bununla birlikte James O’Connor, Barry Commoner, Juan Martinez-Alier, Francisco Fernandez Buey, Jean-Paul Déléage, Elmar Altvater, Frieder Otto Wolf, Joel Kovel ve daha başkalarının değerli katkılarını da anmak gerekir. Bu akım siyasal bakımdan homojen olmaktan uzaktır fakat temsilcilerinin çoğu belirli ortak temaları savunur. Üretimci ilerleme ideolojisinden –kapitalist ve/veya “reel sosyalist” olarak anılan bürokratik şeklinden- koparak ve çevre için yıkıcı bir üretim ve tüketim biçiminin sonsuza doğru yayılmasıyla karşıtlık içinde, eko-sosyalizm, ekolojik hareket içinde en ileri, emekçilerin ve Güney halklarının çıkarlarına en duyarlı, kapitalist piyasa ekonomisi çerçevesinde “sürdürülebilir bir gelişmenin” imkansızlığını anlamış eğilimi temsil eder. Kapitalist verimliliğin ve total piyasanın –bu evrensel satın alınabilirlik sisteminin (Marx)– yıkıcı ve kesinlikle “etik-olmayan” (Weber) mantığına radikal biçimde karşı çıkan bir eko-sosyalist etiğin temel unsurları ne olabilir? Burada tartışmayı açacak kimi varsayımlar, kimi başlangıç noktaları öneriyorum.

Bana öyle geliyor ki, her şeyden önce, söz konusu olan bir toplumsal etiktir: kişileri suçlamayı, çileciliği ve öz-sınırlamayı savunan bir bireysel tutumlar etiği değildir. Şüphesiz, bireylerin çevreye saygı ve israfın reddi yönünde eğitilmesi önemlidir, fakat meselenin esası başka bir noktadadır: kapitalist/ticari ekonomik ve sosyal yapıları değişmesi, yukarıda gördüğümüz gibi toplumsal ihtiyaçların göz önünde bulundurulmasına –özellikle de tahribata uğramamış bir doğal çevrede yaşamaya ilişkin hayati ihtiyaca– dayalı yeni bir üretim ve dağıtım paradigmasının oluşturulması. Bu, yalnızca iyi niyetli bireyler değil,  toplumsal aktörler, toplumsal hareketler, ekolojik örgütler, siyasal partiler gerektiren bir değişimdir.

Bu toplumsal etik, hümanist bir etiktir. Doğayla uyum içinde yaşamak, tehdit altındaki türleri korumak insani değerlerdir –tıpkı insan hayatına tecavüz eden canlı türlerinin (mikrop, virüs, parazit) tıp tarafından yok edilmesinin de insani değerler olduğu gibi. Sıtma sineği, bu hastalık tarafından tehdit edilen üçüncü dünya çocuklarıyla aynı “yaşama hakkına” sahip değildir: Onları kurtarmak için, bu sinek türünün, kimi bölgelerde kökünü kurutmak etik açıdan meşrudur…

Ekolojik kriz, çevrenin doğal dengesini tehdit ederek, yalnızca bitki örtüsünü ve hayvan türlerini değil, aynı zamanda ve de özellikle türümüzün sağlığını, yaşam koşullarını, bizzat hayatta kalışını tehlikeye sokmaktadır. Dolayısıyla biyo-çeşitliliğin veya nesli tükenmekte olan hayvan türlerinin savunusunda etik ve siyasi bir gereklilik görmek için hümanizme veya “insan-merkezciliğe” [anthropocentrisme] karşı savaşa girmeye gerek yok. Çevreyi kurtarmak için mücadele etmek, ki bu mecburen bir uygarlık değişimi için mücadeledir, hümanist bir zorunluluktur. Şu veya bu toplumsal sınıfın yanı sıra, bireylerin tümünü ilgilendirir.

Bu zorunluluk, çevreye yapılan tahribatın giderek denetlenemez hale gelen birikimi sonucu yaşanılmaz olan bir gezegeni miras alma tehlikesiyle karşı karşıya bulunan gelecek kuşakları ilgilendirir. Fakat ekolojist etiği özellikle bu gelecek tehlike üzerine kuran söylem bugün geride kalmıştır. Artık mesele çok daha acildir ve doğrudan mevcut kuşakları ilgilendirmektedir: 21. yüzyılın başında yaşayan bireyler şimdiden biyosferin kapitalist yıkımının ve zehirlenmesinin dramatik sonuçlarına maruz kalıyorlar ve yirmi veya otuz yıl sonra –en azından gençler için–  gerçek felaketlerle karşı karşıya kalınma tehlikesi söz konusudur.

Bu aynı zamanda eşitlikçi bir etiktir: ileri kapitalist ülkelerin, sınırsız birikim mantığına (sermayenin, kârların, metaların birikimi), kaynak israfına, gösterişçi tüketime, çevrenin hızlandırılmış yıkımına dayalı bugünkü üretim ve tüketim biçiminin, büyük çapta bir ekolojik krize sebep olmaksızın gezegenin bütününe yayılması kesinlikle mümkün değildir. Dolayısıyla bu sistem zorunlu olarak Kuzey ve Güney arasındaki apaçık eşitsizliğin muhafazasına ve derinleştirilmesine dayalıdır. Eko-sosyalist tasarı, zenginliklerin dünya çapında yeniden dağılımını ve yeni bir üretim paradigması sayesinde kaynakların ortak bir gelişimini hedeflemektedir.

Toplumsal ihtiyaçların karşılanmasına yönelik etik-sosyal talep ancak bir toplumsal adalet, eşitlik –ki bu türdeşleşme anlamına gelmez– ve dayanışma ruhuyla anlam kazanır. Son tahlilde, bu talep, üretim araçlarının kolektif temellükünü ve malların ve hizmetlerin “herkesin ihtiyacına göre” dağıtımını gerektirir. Bunun, –ekonomik ve toplumsal “serbest rekabet” savunucularının klasik argümanı olan– toplumsal eşitsizlikleri “hakkaniyetli bir fırsat eşitliği koşulları içinde herkese açık işlevlerle bağlantılı”6 olduğu ölçüde meşrulaştırmak isteyen liberal sözde ”hakkaniyetlilik”le  hiçbir ortak yönü yoktur.

Eko-sosyalizm ayın zamanda demokratik bir etiği de gerektirir: ekonomik kararlar ve üretim tercihleri bir kapitalistler, bankacılar ve teknokratlar oligarşisinin –veya devletleşmiş ekonomilerin merhum sisteminde, hiçbir demokratik denetime tâbi olmayan bir bürokrasinin– elinde kaldığı sürece, üretimciliğe, emekçilerin sömürüsüne ve çevrenin tahribatına dayalı kısır döngüden hiçbir zaman çıkılamaz. Üretici güçlerin toplumsallaşmasını gerektiren ekonomik demokratikleşme, üretim ve dağıtım konusundaki büyük kararların “piyasalar” veya bir politbüro tarafından değil, farklı önerilerin ve seçeneklerin karşı karşıya geldiği çoğulcu ve demokratik bir tartışmanın ardından bizzat toplum tarafından alınması anlamına gelir. Bu, bir başka sosyo-ekonomik mantığın ve doğayla farklı bir ilişkinin devreye girmesi için gerekli bir koşuldur.

Son olarak, eko-sosyalizm, kelimenin etimolojik anlamında radikal bir etiktir: kötülüğün kökenine inmeyi amaçlayan bir etik. Yarı-uygulamalar, yarı-reformlar, Rio konferansları, kirletme hakkı piyasaları bir çözüm üretmekten acizdir. Radikal bir paradigma değişimi, yeni bir uygarlık modeli, kısacası devrimci bir dönüşüm gerekiyor.

Bu devrim, toplumsal üretim ilişkilerinin –özel mülkiyet, işbölümü–yanı sıra üretici güçlere de dokunmalı. Değişimi sadece “üretici güçlerin serbest gelişiminin önünde bir engel oluşturan” kapitalist toplumsal ilişkilerin –hegelci Aufhebung anlamında– ortadan kaldırılması olarak algılayan belirli bir Marksizm yorumuna –ki bu, kurucunun kimi metinlerine dayanabilir– karşı, üretim sürecinin bizzat yapısı sorgulanmalıdır.

Marx’ın Paris Komünü sonrasında Devlet hakkındaki ünlü formülünü alıntılamak gerekirse: emekçiler, halk üretim aygıtını ele geçirip, onu kendi lehlerine kullanmakla yetinemez: onu “kırmalı” ve yerine bir başkasını koymalılar. Bu, üretimin teknik yapısının ve onu şekillendiren enerji kaynağının –esasen fosil yakıt veya nükleer enerji– derin bir dönüşümü anlamına gelir. Çevreye saygı duyan bir teknoloji ve yenilenebilir enerjiler –özellikle güneş enerjisi– eko-sosyalist projenin temelinde yatar.7

Ekolojik bir sosyalizmin, “bir güneş komünizminin”8 ütopyası, acil amaçlar için mücadele edilmemesi gerektiği anlamına gelmez. Bu amaçlar aynı değerlerden esinlenir ve geleceği ön-belirler:

Bireysel otomobil kullanımının korkunç yaygınlığı ve yol taşımacılığına karşı kamu taşımacılığını öne çıkarmak;

Nükleer tuzaktan çıkmak ve yenilenebilir enerji kaynaklarının arayışını geliştirmek;

“Kirletme hakları piyasası”nı reddederek Kyoto anlaşmasının uygulanmasını talep etmek;

Çokuluslu tohumculuk şirketleri ve GDO’larına karşı çıkarak biyolojik bir tarım için mücadele etmek.

Bunlar yalnızca bazı örnekler. Bütün bu talepleri ve benzerlerini, Chiapas dağlarında zapatistalar tarafından 1996’da neoliberalizme karşı ve insanlık için “galaksilerarası” konferansta ortaya çıkan ve tepkisel gücünü Seattle’da (1999), Prague’da, Quebec’te, Nice’te (2000), Cenova’da (2001) ve Barselona’daki (2002) sokak gösterilerinde kanıtlayan kapitalist küreselleşmeye ve neoliberalizme karşı uluslararası hareketin talepleri arasında buluruz. Bu hareket yalnızca sistemin ürünü olan korkunç toplumsal adaletsizliklerin eleştirisini yapmakla kalmıyor, aynı zamanda, örneğin Porto Alegre Dünya Sosyal Forumu’nda olduğu gibi (Ocak 2002) somut alternatifler de önerme yeteneğine sahip. Dünyanın metalaşmasını reddeden bu hareket, isyanının ve önerilerinin ahlâki ilhamını, burada sıraladıklarımıza yakın toplumsal ve ekolojik değerlerden esinlenmiş bir dayanışma etiğinden alıyor.

Contretemps, Sayı 4, Mayıs 2002.

Çev: Uraz Aydın

1 Karl Polanyi, La Grande Transformation. Aux origines politiques et économiques de notre temps, Paris, Gallimard, 1983, s.70.

2 Max Weber, Wirtschaft und Gesellschaft, Tübingen, J.C.B. Mohr, 1923, s.305, 708-709.

3 Karl Marx, Misère de la philosophie, Paris, Editions sociales, 1947, s.33.

4 E.P. Tohmpson, « Moral Economy Reviewed », Customs in Common, Londres, Merlin Press, 1991, s.267-268.

5 Bkz. Daniel Bensaid, Marx l’intempestif, Paris, Fayard, 1995, s.385-386, 396.

6 John Rawls, Libéralisme politique, Paris, PUF, 1995, s.29-30

7 Fosil enerji ile güney enerjisi arasındaki tercihin siyasal anlamı konusunda bkz. François Isselin, “Spécifités techniques de la production capitaliste”, Inprecor, no: 461-462, ağustos-eylül 2001, s.45-52

8 Bkz. David Schwartzman, « Solar Communism », Science and Society, vol. 60, no:3, fall 1996, s.307-331.