LGBTİ+ ve feminist hareketin yıllar içinde artan gücü sayesinde, kendine devrimci, sosyalist vb. diyen oluşumların cinsiyetçi ya da LGBTİ+fobik olamayacağı kabulü radikal sol içinde yaygınlaşmaya başladı. Bunun sonucu olarak da açık cinsiyetçi ya da fobik söylemleri radikal soldan daha az işitir olduk. Bunun pratikte ne kadar içselleştirildiği ayrı bir tartışma konusu olsa da en azından fikri bir kazanımdan söz edebiliriz. Ancak son dönemde bu kazanımı feminizm adı altında geçersizleştirmeye çalışan, esasen çok da tanıdık olan LGBTİ+fobik söylemlerin yeni bir sürümüyle karşı karşıyayız. Yasemin Varlık’ın 2 Temmuz 2020 tarihli Daktilo1984’te yayınlanan Transaktivizm ve Neoliberal Temellük: Eralp’e Cevap başlıklı yazısı da bu pozisyona iyi bir örnek.
Okuyacağınız yazı ise Varlık’ın yazısının transfobik olduğunu göstermeye yönelik bir malumun ilamı değil. Bu yazının amacı; transfobinin yükseldiği zihin dünyasının ne kadınların ne de insanlığın özgürleşme projesine bir katkısı olamayacağını, böylesi bir siyasi aklın ezilenler lehine herhangi bir toplumsal dönüşüme imkan bırakmadığını göstermek. Varlık’ın yazısı sanki çok devrimci, çok feministmiş gibi sunulan bir yığın basmakalıp fikrin yanı sıra oldukça orijinal çarpıtma, Marksist feminist bir bakış iddiası altında bolca reaksiyonerlik içeriyor. Bu haliyle de bir cevabı hakkediyor. Yazıda öne sürülen belli başlı argümanları gruplayarak başlıklar altında ele alacağım.
LGBTliler ya da varsa yoksa Transaktivizm
Öncelikle Varlık’ın yazısı boyunca birbirlerinden farklı kimlikler ve pozisyonlar, sanki hepsi bir ve aynı şeymiş, aynı anlama geliyormuş gibi birbirlerinin yerine kullanılıp duruyor. Trans aktivizm, kuir teori, akışkanlık, non-binary; hepsi aynı şeyi anlatıyor gibi. Sürekli harf ekleyip duruyorlar diyor bir yerde yazar ama hiçbir yerde LGBTİ+ demiyor. Yazının başlığında da transaktivizm geçiyor. Bazı insanlar cinsiyetini akışkan yaşadığını söylüyor, kendini öyle tanımlıyor. Kimileri ise iki cinsiyetin de kendini tanımlamadığını söylüyor. Harekete harfler de bu yüzden ekleniyor, hepsi aynı şey olmadığı için. Yazar ise inatla bu farklı pozisyonların hepsine birden trans aktivizm diyor. Onun derdi trans aktivistlerle; zaten onlar da hem non-binary hem akışkan hem de kuirler. Bu haliyle yazıdan çıkan; LGBTİ+ politika yok trans aktivizm var, o da eşittir kuir teori ya da feminizmi kuir teori işgal etti, bu da trans aktivizm ile oldu. Her halükarda trans aktivistlerin sanki hepsi kuir ya da kuir teoriyi savunuyor, üstüne bir de bu teori onlar eliyle feminizmi yerinden ediyor gibi bir anlam çıkıyor. Bu toptancı anlayış; trans aktivizmin sol liberalizmle eşlenmesi, dolayısıyla da trans aktivizmin neoliberalizmle kodlanmasıyla devam ediyor. Bu neoliberalizm konusuna sonra geleceğim, ancak öncesinde hatırlamakta fayda var. Bazı translar ikili cinsiyet sistemini kabul etmiyor, kendini kadın ya da erkek olarak tanımlamıyor. Ancak trans kadın aktivistler /feministler “kadınız” diye mücadele veriyorlar, cis kadınları merkezine alan bir feminizmle tartışıyorlar. Tabii ki bazı trans kadınlar kuir teoriyi savunuyor, birçok cis kadının da savunduğu gibi. Öte yandan birçok interseks ve trans bireyin de kuir teoriyi ve bizzat Judith Butler’ı eleştirdiğini de biliyoruz. Yani öyle Varlık’ın paketlediği gibi bir toptancı durum söz konusu değil.
Ancak bu arada dikkat çeken bir nokta şu ki trans aktivistler yazı boyunca her türlü musibetle özdeşleştiriliyorlar, ancak bir türlü feminist olamıyorlar. Keza yazının daha ilk cümlesi sürmekte olan tartışmayı “trans aktivistlerle feministler arasında süren” diyerek sunuyor. Trans kadın aktivistler feminist olamazken trans dışlayıcı bir pozisyon ise feminist olarak addedilebiliyor. İşte trans kadın aktivistler tam da kendilerini feminizmin öznesi görmeyen bu üstenci bakışla mücadele ediyorlar. Ayrıca Türkiye’de trans öz-örgütlerinin hangi ihtiyaç ve tartışmalarla kurulduğunu, ne temelde nasıl politika yaptıklarını merak edip bu tarihe göz atacak biri; böylesi “transaktivizm eşittir kuir teori, o da zaten neoliberalizm” gibi kolaycı şablonların gerçeği yansıtmadığını, bu basitleştirmelerin ancak kaba saba toptancı fikirleri güya bütüncül analiz diye yutturabilmek adına yapıldığını görecektir.
“Diğer feminizmler tamam da, şu kuir yok mu!”
Yazıda kuir teorinin feminizmin temel varsayımlarını, ön kabullerini yok saydığı ifade ediliyor. Bu ön kabullerin neler olduğu belirtilmese de iddia ediliyor ki siyah feminizm bu ön kabulleri başka alanlara yayarak genişletmiş, kuir teori ise bunları geçersiz kılmış. Öncelikle siyah feminizmin bu şekilde “zararsız”, bir dizi feminizmden biri olarak konumlandırılışı; onun beyaz feminizme karşı yürütmüş olduğu mücadelenin görünmez kılınmasının, eleştirel pozisyonunun nötralize edilmesinin bir aracı. Böylelikle de feminizm için açığa çıkardığı önemli soruların üzerinden atlanmış, gerektirdiği politik tartışma ve sorgulamalardan da yırtılmış olunuyor. Cinsiyet ve ırkın bir arada ele alındığı daha zorlu ve incelikli bir analiz yapılmasına da gerek kalmıyor. Yani siyah feminizmin bu depolitize edilmiş tanımı, tam da onu böyle tanımlayanlara yarıyor. Varlık’ın da böylesi işine geliyor ve ancak bu sayede içini boşalttığı siyah feminizmi kabul edebiliyor. Ancak hatırlayalım.
Siyah kadınlar beyaz kadınlardan farklı deneyimleri olduğunu, ancak var olan feminist teorinin/hareketin onların özgün sorunlarını ve deneyimlerini, yani onların kadınlık deneyimini kapsamadığını söyleyerek siyaset yaptılar, yapıyorlar. Yani feminist teorilerin ön kabullerini – artık ne ise o ön kabuller – ırk alanına filan yaymadılar. Var olan feminizmin kendi deneyimlerini mesele etmediğini, onların kadınlığını esas almadığını söylediler. Feminizmin dayandığı ve bu sayede var ettiği öznenin beyaz kadın olduğunu ifade ettiler. Feminizmdeki “kadın”ın sadece beyaz kadın olamayacağını savundular ve bu yüzden de hem bu beyaz kadınları hem de onları merkezine alan bir beyaz feminizmi eleştirerek teori ve politika ürettiler. Trans kadınlar da tam bunu yapıyor. Yazar ise böyle düşünmüyor. Ona göre “kuir teori diğer feminizmlerden farklı olarak, bir dizi feminizmden biri olarak kalmamış, feminizmin kolonlarını günbegün aşındırmış ve gelip merkeze oturmuştur”. Aslında yazarın kuir teoriye karşı duyguları –diyeceğim artık- biraz karışık. Ona göre büyük tehlike orası açık da, Varlık kolonları aşınan feminizme mi üzülüyor kendi yerinden edilmesine mi öfkeleniyor sanki biraz karışıyor. Yani feminizm gidiyor diye mi, yoksa elinden gidiyor diye mi kızıyor belli değil. O böyle “işgalci” olmasalar kuir aktivistlere de siyah feminizme verdiği gibi bir feminist köşe vermeye hazır oysa ki.
“Eyvah, feminizm elden gidiyor!”
Yazının nerdeyse tümüne de bu müphem “eyvah, feminizm elden gidiyor!” korkusu sirayet ediyor. Ancak feminizmin bir yere gittiği yok. Kuir teori; 1990lar itibariyle ortaya çıkmaya, 2000ler ile de daha geniş biçimde tartışılmaya başlandı. O günden bugüne de Polonya’dan Lübnan’a, Şili’den Türkiye’ye dünyanın çok çeşitli yerlerinde kadınlar; çeşitli taleplerle örgütlenmeye, kendi hayatları için güçlü biçimde mücadele etmeye devam ettiler, ediyorlar. Kuir teorinin yaptığı ise feminizm için önemli teorik soru(n)lar ortaya atmak ve bunlar üzerinden de feminist politikanın kapsam, tahayyül ve stratejileri üzerine bir tartışma açmaktı. Bu da hem eleştiren hem kendi üzerine düşünebilen, kadınların deneyiminden öğrenen, dönüşen, dönüştüren; gücünü de zaten buradan alan bir pratik olarak feminizm için verimli ve ufuk açıcı bir tartışma anlamına geliyordu.
Judith Butler da Cinsiyet Belası’nı bir çeşit feminizmin eleştirisi olarak yazdı; özcü, biyolojik indirgemeci, kimlikçi bir feminizmin eleştirisi olarak. Feminist siyaset yaparken yaslandığımız kadın kategorisinin kendisini de sorunsallaştırmamız gerektiğini, kimlik kategorilerinin her zaman normatif olarak tanımlandığından ve dolayısıyla dışlayıcı olduğundan hareketle sabit bir kadın tanımının, belli öznellikleri dışlayacağı ve feminizmin özgürleşme projesiyle çelişeceğini öne sürdü. Yani kadın kategorisinin evrensel, sabit, yekpare bir özne olarak inşasının, toplumsal cinsiyet ilişkilerinin farkında olunmadan bir şeyleştirilmesine yol açabileceğini, bu haliyle de feminizmin var olan eşitsiz toplumsal cinsiyet sistemini yıkma amacıyla çelişeceğine dikkat çekti. Kadın kategorisinin de, feminizmin yıkmak istediği iktidar yapıları tarafından üretildiği ve sınırlandırıldığını öne sürerek feminist politikanın kimliklere değil, bu kimliklerin üretilme süreçlerine bakması gerektiğini ifade etti. Bu bağlamda da politikayı önceleyen bir özne gerekliliğine karşı çıktı; özne kategorisinin tam da biyolojik, verili, bir öze dayanmayan niteliğinin failliği mümkün kıldığını savundu.
Bu bağlamda da kadınlar kategorisine dayanılarak taleplerde bulunup siyaset yapmak ile bu kadınlar kategorisinin de parçası olduğu cinsiyet sistemini aşma tahayyülü arasında bir çelişki olup olmadığı, eğer var ise nasıl aşılabileceği üzerine kafa yoruldu, yoruluyor. Feminizmin öznesinin kimler olduğu üzerine teorik ve politik bir tartışma yürütüldü. Sadece LGBTİ+ hareket değil bu hareket dışından çok sayıda feminist de bu tartışmayla ilgilendi, üzerine düşündü. Yani tartışmaya açık olanlar, eleştirel düşüncenin bu şekilde gelişeceğini bilenler tartıştılar. Kuir teori; feminizme düşman işgalci güç olmadığı gibi bu teoriyi benimseyen aktivistler de öyle feminizme ya da zaten siyasete hiç gerek yok diye oturmadılar. Cinsiyetin aşılması, cinsiyete/ cinsel yönelime dayalı eşitsizliğin ortadan kalkması için cinsel farkın, farklılığın eşitsizlik anlamına gelmeyeceği bir dünyanın nasıl kurulacağından hareketle birtakım tahayyüller, ona uygun da stratejiler geliştirmeye çalıştılar, çalışıyorlar. Sonuç olarak feminizmin topyekun elden gittiği filan yok. Feminizm tartışıyor, değişiyor, dönüştürüyor, güçleniyor. Ancak biyolojik indirgemeci, özcü bir tip feminizmin tüm bu tartışmalarla eski yerinden olduğu da doğru. Varlık da yerinin burası olduğunu bildiğinden, artık orta yere oturup köşelere de istediğini yerleştiremeyeceğinden, “feminizm elden gidiyor” diyor. Kendi korkusunu bütün kadınların korkusu olarak sunuyor.
Korku siyaseti
Zaten yazı boyunca korkular, adeta malum LGBTİ+ düşmanı medyanın yayınları gibi üstümüze boca edilip duruyor. Bu, bolca komplo teorisi de barındıran bildiğimiz korku siyaseti dili. Kuir çanlar çalıyor, kadın erkek birbirine karışıyor, feminizmin sonu geliyor… Yazar kendi korkusunu sanki tüm kadınların korkusuymuş gibi sunuyor. Onun kendi konumunu kaybetme korkusunu, tüm kadınlar kendi korkuları olarak yaşasınlar istiyor. Onun dışında kimse bir irade gösteremesin, özgürlük arayışında olmasın, onun büyük tehlike diye sunduğu korkusunun arkasında herkes sıraya girsin istiyor. Yaklaşan felaketi bir tek o görüyor, herkesi de göreve çağırıyor. Otoriter muhafazakar iktidar da kendini aynen böyle var ediyor.
Varlık, kendini konumlandırdığı bu yerden, hangi translara ne koşullarda müsaade ettiğini de açıklıyor. “Hiçbir zaman erkek gibi hissetmemiş, erkeklik değerlerini benimsememiş” trans kadınlar onu “korkutmuyor”. Zaten aslında o trans kadınlara güveniyor da, işte o kadın kılığına bürünecek erkeklere güvenmiyor. Tam bir “kızım ben sana güveniyorum, ama çevreye güvenmiyorum” hali. Karşındakinin özgürlüğünü kısıtlamanın, iradesini yok saymanın koruma adı altında meşrulaştırılmaya çalışıldığı çok iyi bildiğimiz patronize eden bir yöntem. Tabii “kızım, vallahi senin iyiliğin için”.
Yaklaşan büyük felaket senaryosu dolu dizgin bir transfobi eşliğinde devam ediyor. “Bakın, Batı’da başladı buraya da geliyor!”. “Yetişkin translarda beden geçişi için ücretsiz sağlık hizmeti talebi artık pek de konuşulmuyor” iftirası, “çünkü kostüme ve performansa yaslanmak mümkün” denilerek gerekçelendiriliyor. Toplumsal cinsiyet normlarına göre bedenlerini düzenlemeyen, o estetik değerlere göre kendine biçim ver(e)meyen ya da vajinoplasti ol(a)mayan kadınlar iktidarlarından, falluslarından vazgeçemeyenler oluyor. Transfobi dışında ne denir buna? Yazının burasından sonra zaten artık yazarın hızına da yetişilmiyor. “Bu yüzden, en başta ve hiç durmadan konuşulması gereken güvenlik meselesi kenara itiliyor. Çünkü, güvenlik kuir erkeklerin değil, kadınların ve trans kadınların sorunu” diyor. Artan güvenlik vurgusu ve güvenlikçi siyasetin neoliberalizmin şiarı olduğuna hiç değinmiyor tabii yazar. Arkasından trans erkeklere “kadın beden” demeler ve yine ağır transfobi derken BDSM’ye geliyoruz. Tabii hepsi yine kuir, bu BDSMcilerin de. Bu konu, belli ki apayrı bir yazıda en başından ele alınmayı gerektiriyor. Ben burada sadece olgusal bir düzeltmeyle yetineceğim. Varlık sayıyı yeterince vurucu bulmamış olacak ki BDSM pratiklerinde 10 yılda hayatını kaybeden 22 kadını, 1 yılda 22 kadın öldü olarak sunmuş.
Beyan meselesi
Gelelim esas meseleye. Yazar diyor ki birkaç yıl öncesine kadar translar “bedenim cinsiyetimle uyumsuz” diyordu ve bedenlerini değiştiriyordu. Ama artık bedenlerini değiştirmiyorlar, sadece beyanlarını değiştiriyorlar. Trans aktivizm de bunu savunuyor ve bunu oturtmaya çalışıyor. Bu ise trans kadın konumunu “tutarsız ve müphem” bir yere götürüyor. Evet, translar uzman adında bir takım otorite, iktidar ve devletler onları olmadık süreçlere tabi tutmasın diye cinsiyetin beyana dayalı olmasını istiyorlar. Mesela Türkiye’de cinsiyet geçişi yapabilmek için iki seneye kadar psikiyatra gitmek, trans kadınlar için belirli cm. bir rahim derinliğine sahip olmak, yakın bir tarihe kadar üreme yetisinden mahrum olmak, yani bir dünya baskıcı işlemden geçmek gerekiyor. Cis kadınların hiçbirinde bu biyolojik özellikler aynı değilken, bazı kadınlarda rahim bulunmazken trans kadınlardan iktidarın belirlediği bir kadın tanımı uyarınca kadın olmaları bekleniyor ve buna zorlanıyorlar. Translar da bu şiddeti reddediyor. Devlete “cinsiyet hissini ve deneyimini kanıtlamayı” reddediyorlar. Esasen burada öncelikle sorulacak soru: Nasıl oluyor da bir Marksist feminist; kadının erkeğin ne olduğunun, nasıl olacağının daha çok yakın bir tarihe kadar eşcinselliği hastalık sayan adı uzman olanlarca, iktidar ve devlet tarafından belirlenmesini savunabiliyor?
Biyolojik cinsiyet diye bir şey yoksa bu insanlar yukarıda saydığımız onca çileyi niye çekiyor diye soruyor yazar. Bu insanlar onca çileyi öncelikle yazar gibiler onların beyanını esas almadığı, illaha devletten tasdik istedikleri için çekiyor. Ayrıca cinsiyet için beyan esas alınsa dahi, birçok trans kadın ve erkeğin bedenlerini toplumsal kadınlık ve erkeklik normlarına göre düzenlemesi şaşırtıcı olmayacaktır. Yani onca çileyi çekebilirler; aynı cis kişilerin ağda, heteroseksüel evlilik gibi birçok işkenceyi çekmesi gibi. Çünkü kadınların bir yandan toplumsal cinsiyet rollerine göre bedenlerini, hayatlarını düzenlemesi ile diğer yandan cinsiyetsiz bir toplumu, yani cinsiyetin kişiler arasında bir iktidar ilişkisi anlamına gelmediği bir toplumu düşlemesi arasında bir çelişki yok. Böyle bir çelişki varsa da tüm feministler için var, sadece trans aktivistler için değil. Tüm kadınlar zaten bu çelişkili konumda yaşıyor. Ya da başka bir örnek verelim. Sınırlara karşı çıkıyoruz; bu anlamda devletlerin verdiği vatandaşlık, mültecilik vb. pozisyonlarla da sorunumuz var. Ancak bir göçmenin mültecilik hakkını destekliyoruz. Yani hem ezilenlerin içinde yaşadıkları somut koşulları iyileştirmeye ve onları bu koşullar karşısında güçlendirmeye çalışıyoruz hem de aynı zamanda o eşitsiz koşulları ortaya çıkaran dinamikleri yıkma yolları üzerine kafa yoruyoruz. Bu çelişik gibi görünen iki hattın beraber nasıl izleneceğini tartışmak, bunun için stratejiler geliştirmek de tam da zaten siyasetin kendisi.
Yazıya dönersek trans aktivistlerin söylediği; kadınlığımız, erkekliğimiz için birtakım otoritelere onların kafasındaki makul kadınlık/erkeklik tanımlarına uyduğumuzu kanıtlamak zorunda kalmayalım, beyanımız kabul edilsin. Varlık ise kimsenin beyanına, iradesine bırakılmasın, otoritelere “cinsiyet hissi ve deneyimi” kanıtlansın diyor. Sonra da madem cinsiyet yok niye bunu kanıtlamak zorunda kalıyorsunuz diye soruyor. Yani beyanı zaten baştan kabul etmiyor, sonra bir de sanki daha özgürlükçü bir argüman sunuyormuş gibi o kadar zorlu süreçlere ne gerek var diye soruyor.
Anlaşılamayan kurgusallık
Halihazırda ikili cinsiyet sisteminin iliklerimize kadar hissettirildiği bir toplumda yaşıyoruz. Cinsiyetin olmadığını olgusal düzeyde söylememiz pek mümkün değil yani. Biz cinsiyet yoktur derken cinsiyetin toplumsal olarak kurulduğunu söylüyoruz, dolayısıyla da kurgusaldır diyoruz. Ama kurgusal bir anda uydurulmuş demek değil. Kurgusal demek, cinsiyetin uzun tarihsel süreçler ve iktidar ilişkileri içinde kurulmuş olması demek; aynı ırkların, milliyetlerin de kurgusal olduğu gibi. Örnek verelim. Irkın olmadığını söylüyoruz. Ama “Ben Kürdüm” diyene “Irk yok, Kürt diye bir şey yok” demiyoruz. Yani cinsiyetin kurgusallığından kastımız tarihsel olduğu ve bu tarihin de değiştirilebilir olduğu. O da çokça karikatürize edildiği gibi “bir performansla, bir beyanla altüst ederiz” gibi bir iddiayla olmuyor. Zaten bu yüzden de LGBTİ+ hareketi yıllardır örgütleniyor, hakkını arıyor, siyaset yapıyor. Yani tam da zaten yazarın bahsettiği basitlikte yaşanamadığı için, “insanlar doğar, büyür ve hayatlarını cinsiyet ve yönelim beyanlarına göre yaşar gider” olmadığı için insanlar mücadele ediyor, böyle bir hayatın olabilmesi için.
“Kadın Alanlar”… “Erkek Alanlar”…
Varlık bu kafa karışıklığından hareketle “‘patriyarkayı performatif eylemlerle distabilize etmek’ isteyen bir aktivizm kadın alanlarını değil erkek alanlarını cinsiyet nötr mekanlar olarak seçerdi…. Fakat trans aktivizm sadece erkek alanları, olduğu gibi erkeklere bırakarak kadın alanlarına göz dikmeyi tercih etti” diyor. Bu iki cümle arasında bir de “trans aktivizmin non-binary ideolojisiyle uyumlu olarak üçüncü bir alan talep edilebilirdi” diyor. Burada yine bir çarpıtmayla trans aktivizm ile non-binary’yi eşitliyor. Tekrar edelim: trans kadınlar vardır, trans erkekler vardır, trans non-binaryler vardır. Yani trans eşittir non-binary diye bir şey yok. Yazar belli ki ancak bu basitleştirilmiş eşleştirmelerle düşünebiliyor, meseleyi ise ya hiç anlamıyor ya da anlamamazlıktan geliyor. Tabii bir de trans aktivizmin kadın alanlara göz diktiği gibi transfobik bir iddia da söz konusu.
Trans aktivizm, ya kadın ya da erkek alanlardan birini cinsiyet nötr olarak seçelim filan demiyor. Trans kadınların kadın olduğunu, dolayısıyla devlet diğer kadınlara ne yapıyorsa, nereye koyuyorsa onların da oraya konması gerektiğini söylüyor. Aslında bu da denilmiyor. Çünkü bizatihi bu senaryo, kendilerine kibarca trans dışlayıcı denilen TERF’lerin bir akıl yürütmesinin sonucu. Cinsiyet beyana dayalı olursa o zaman soyunma odaları, hapishaneler, spor müsabaka kategorileri gibi sadece kadınlara ait alanlara kendine kadın diyen erkekler girecek korkusu. Çünkü zaten bu insanların, iktidarın tanımladığı kadınlık ve erkeklik kategorileri ile bir problemleri yok. Dolayısıyla bu kategorilere uymayan insanların çektikleri de umurlarında değil. LGBTİ+ aktivistlerin ise bununla bir sorunu var. Devletin cinsiyete onay verecek kurum olması ile problemleri var. Ayrıca yazar yine bu mesele için “her iki tarafı da tatmin edecek, kamu yararını gözeten çözümler aramak varken” diye serzenişte bulunurken de Marksistliğine bir halel gelmiyor tabii ki. Bu şekilde taraflar üstü sunulan “kamu yararı”; tam da egemen sınıfın kendi çıkarını sanki toplumun ortak çıkarıymış gibi gösterip yekpare bir kamu varmış gibi kullanıma soktuğu, dolayısıyla mevcut düzende çıkarı olanların işine yarayan bir kavram. Burada da trans haklarını sınırlayabilmek adına devreye sokuluyor.
Ayrıca verilen örnek alanlar düşünüldüğünde cezalandırmanın hapsetme, sporun rekabet demek olduğu bir dünyayı aşmaya dönük bir ufkun olmadığı da açık. İnsan beyanı ve iradesini yok sayıp devlet tasdiki istemeleri de bundan. Bu beyanı şüpheli hale getirmeye yönelik akıl yürütmesi de aslında tanıdık. “Kadının beyanı esas da peki ama ya kadın …” Bu, aynı zamanda devletsiz bir toplum tahayyül edememenin de bir semptomu. İşte “peki ama sosyalizmde hiç suçlu olmayacak mı?” vs. Hep bir muhayyel suiistimalci arayarak olası toplumsal dönüşümü geçersizleştirme, olan düzeni ise sağlamlaştırma çabası.
Maddeci bir tını
Varlık yazıda bulaşık yıkama örneği üzerinden biyolojik indirgemeci olmadığını kanıtlamak, maddeci bir analiz yaptığını gösterebilmek adına hafiften maddeci bir tınısı da olan bir argüman atıyor ortaya. “Feminizm açısından maddi gerçeklik gökten düşmüş cinsiyet rollerinden değil, sömürü ilişkisi içinde oluşan eşitsizlikten oluşur. Üstelik beden de bu maddi gerçeklik içinde kurulur. Kadınların daha çok bulaşık yıkamasının sonuçları sadece toplumsal değildir… Sonuçta el, deneyimle yapılandırılır ve sosyal, cinsiyetli bir organdır” diyor. O zaman buradan hareketle yazara şu soruyu sorabiliriz: Hayatında hiç bulaşık yıkamamış ve hatta başka kadınlara yıkatmış üst sınıf kadınları da kadın saymayacak mıyız ya da mesela sıcak su olmadığından hep soğuk suda yıkamak zorunda kalmış olanlar daha mı kadın olacak? Birçok kadın “kadınlık görevlerini” başka kadınlara yaptırdığı için analize sınıf boyutunu da katıyoruz, o kadınları kadın olmaktan çıkarmıyoruz. Kadınların farklı sınıf ya da milliyetlere ait olması, bu farklı deneyimlere dayalı olarak da bedenlerinin farklı yapılanmış olması onların kadınlıklarında bir eksiklik olarak algılanmıyor, kadınlıklarına bir halel getirmiyorsa neden trans kadınlarınki getiriyor? Başka bir yerden şöyle de düşünebiliriz. Mesela günümüzde birçok (feminist) kadın doğurmuyor, delicesine temizlik yapmıyor, memesi var diye başı önünde yürümüyor, hanım hanımcık bir köşede sessiz oturmuyor ya da ne bileyim kıllarını almıyor vs. Yani kadınlık diye tarif edilegelen birçok bedensel deneyimi aslında yaşamıyor. Peki bu onların “erkekleştiği”, “erkek” olduğu anlamına mı geliyor? Biz bunlardan zaten kurtulmak istemiyor muyuz? Kadınlığımızı tarif eden şeyler bunlar olamaz demiyor muyuz? Peki şimdi bu deneyimlere sahip değil diye neden birilerini daha az kadın görüyoruz ya da hatta kadın olarak görmüyoruz? Bizim kadınlığımızın asla bir göstergesi sayılamayacak deneyimler, nasıl oluyor da başka kadınların kadınlığını ölçme kriterimiz olabiliyor?
“Kadının geleneksel özellikleri”?
Varlık bu sorulara kafa yormaktansa “Batıda” kadın konumunu işgal etmiş “kuir erkek kitlesi”nden bahsediyor. Yazara göre bu, “patriyarkanın erkeğe kazandırdığı bütün avantajları ve gücü koruyarak toplumda kadına tahsis edilen (bir kısmı geleneksel bir kısmı mücadeleyle kazanılmış) hak ve özellikleri temellük eden, iki cins arasında özgürce ve işine geldiği gibi seyahat edebilen bir öznellik”. Nedir bu “toplumda kadına tahsis edilen hak ve özellikler”? Bir kısmı mücadeleyle kazanılmış, bir kısmı da geleneksel imiş. Geleneksel olanlar hangileri acaba? Doğurmak mı mesela ki zaten hemen bir sonraki cümlede “tam da bu yüzden doğurganlık, regl vs. söz konusu olunca kıyametler kopuyor” diye yazıyor. Kıyamet kopmuyor, illallah geliyor.
1970lerden bu yana örneğin lezbiyen feministler, feminizmin daha ziyade heteroseksüel evlilik, boşanma, doğurma gibi meselelere odaklandığı ve de lezbiyenlerin deneyimlerini göz ardı ettiği saptamasıyla bir tartışma yürüttü; bu tartışmalar sonucu kendi öz örgütlerini kurdular. Bu, feminizm içinde hangi kadınların sorunlarının görünür kılındığı, hangilerinin dışarıda bırakıldığı üzerine bir tartışma idi. Kadın olmanın doğurganlığa, regl olmaya indirgenemeyeceği; farklı kadınlık deneyimleri olduğu söyleniyordu. Varlık ise feminizmin on yıllardır tartışma ve mücadelelerle genişlettiği bu tarihe bakmaya tenezzül etmeden 2020’de sanki ilk kez o çok enteresan bir şeymiş bulmuşçasına “geleneksel özellikler” diyor. Doğuran kadınların sorunlarını daha çok konuşalım filan da demiyor. Toplumda kadına tahsis edilen özellikler temellük ediliyor diyor. Bu artık bayağı anti-feminizm. Çünkü toplumun “geleneksel” olarak kadınlara “tahsis ettiği” özellikler; tam da feminizmin itiraz ettiği, kadın olmanın tanımı olarak sunulmasını kabul etmediği özellikler.
Dahası Varlık bir kadının başka kadınlara (burada trans kadınlara) kadınlık üzerinden tahakküm kurmasına da “cinsiyet temelli hak” diyebiliyor. Böylelikle J.K. Rowling’in aleni transfobisiyle tahakküm kurduğunu hem kabul etmiş oluyor hem de bir de üstüne “kadınların cinsiyet temelli hakları yoksa nereden ve nasıl tahakküm kuruyor” diye soruyor. Tahakküm kuruyor, çünkü kadınlığın esas öznesinin kendisi olduğunu sanıyor; kadın kimdir, kim değildir kendisi belirlemek; kadın saymadığını da dışarıda bırakmak istiyor. Nasıl erkeklerin kadınlar üzerinde kurduğu tahakküm “cinsiyet temelli hak” olarak adlandırılamazsa, bir kadının trans kadın üzerindeki tahakkümü de cis kadınların hakkı gibi sunulamaz. Tahakküm biyolojik bir öze dayanmaz, toplumsal güç ilişkileri ile dayandırılır.
Korumacı politikalar
Burada feminizm açısından tartışılması gereken diğer bir önemli husus da korumacı politikalar. Kadınlara özel korumacı politikaların yaşadığımız toplumdaki cinsiyet eşitsizliğinden dolayı kısa vadede gerekli olmakla birlikte feminizmin cinsiyet kategorilerini aşma hedefi ve özgürleşme projesi önünde bazı problemler ortaya çıkardığı kanısındayım. Yani kadınların sürekli korunması gereken varlıklar olarak ele alınması, onları bir yandan bu pozisyonda sabit tutuyor, ikincil konumlarını devam ettiriyor. Devlet de zaten kadınları korumacı yasaları patriyarkal sisteme balans olsun diye değil, kadınları korumaya muhtaç gördüğü için ve daha önemlisi kadınları aile kurumuna daha da mahkum kılmak için yapıyor. Kadınlar babaları, kocaları üzerinden sosyal hak elde ediyorlar.
Elbette kadınların mevcut eşitsiz koşullardaki somut durumunu göz ardı edemeyiz. Zaten bu yüzden de feminist hareket, heteroseksüel evlilikte kadının konumunda olduğu gibi kadınlar lehine bir iyileşme talep ediyor. Ancak aynı zamanda bizzat bu eşitsiz koşulları ortaya çıkaran dinamikleri yıkma ufkumuzun da olması gerekiyor. Bu eşitlik/farklılık çelişkisi diye de tabir edilen aslında bildiğimiz bir tartışmayla ilişkili ve ikisinden sadece birini seçmek zorunda değiliz elbette. Ancak korumacı politikalar ile özgürleşme ufku arasındaki gerilimi düşünmek, bunu nasıl aşacağımıza kafa yormak önemli. Bu noktada korumacı siyasetleri ne pahasına, neyin karşılığında, ne amaçla savunduğumuzu her zaman akılda tutmamız gerekiyor. Zaten eğer kadınları erkeklerden koruyacaksak öncelikle evlilik kurumuna karşı çıkarız. Kadınların ayrı tuvaletlere sevk edilerek erkeklerden korunması fikrinin benim feminist özgürlük tahayyülümde yeri yok açıkçası. Kadınlık pozisyonunun sürekli korunacak bir pozisyon olarak tutulmasının da özgürleştirici bir yanını göremiyorum. Bu demek değil ki mesela nafakaya karşı çıkalım ama nafakayı savunduğumuzdan daha fazla heteroseksüel evliliğe karşı çıkalım.
Aynı nakarat
Yazının temel iddialarından biri ise aslında çok bildik bir hikayeye dayanıyor. Sınıf siyasetinden, devrimci teoriden vazgeçilip söylem merkezli politikanın solun merkezine oturmasıyla, işte neoliberalizmle ve adeta neoliberalizmin ajanları olan trans aktivistler aracılığıyla kuir teori feminizmi temellük ediyor. Daha önce bu hikayenin feminist hareket, sonrasında LGBTİ+ hareketi versiyonlarını belirli sol gruplar tarafından bolca duymuştuk. Küçük burjuvalar, kapitalizmin artıkları, yok emperyalizmin oyunu vs. Bu hareketlerin sınıfsal sömürünün dışında ya da beraberinde başka tahakküm/ sömürü biçimlerini de mesele ettikleri, zaten cis hetero erkeklerin domine edegeldiği parti ve sendikalarda kendilerine yer bulamadıkları ve bu sebeplerle de kendi öz örgütlerini kurduklarından bahsedilmiyor; sınıfı böldükleri ya da zaten sınıftan kaçtıkları söyleniyordu. Tabii sınıfı bölen asla erkek egemenliği olmuyordu. Böylelikle erkeklerin kendi üzerlerine düşünmesine de gerek kalmıyordu. Kendi öz örgütlerini kuran feminist ve LGBTİ+lar zaten yeterince sosyalist, Marksist vs. olmadıkları için bunu yapıyordu. Aslında son yıllarda solcu cis hetero erkekler bile bu anlatıyı bir parça bırakmaya ve feminist eleştiriye kulak vermeye başladılar, daha doğrusu zorunda kaldılar. Ama ne hikmetse kendi bakışının Marksist feminist olduğunu iddia eden yazar, aynı serinin devamını bu sefer trans aktivizmle neoliberalizmi özdeşleştirerek yapıyor ve belli ki bu eski teraneyi devam ettirmeyi de çok akıllıca bir keşif sanıyor.
Bu trans dışlayıcı pozisyona karşı yapılan eleştiriler de, yazarın da addettiği üzere “linç ettirme” ya da “cadı listeleri hazırlama” olarak addedilip bertaraf edilmeye çalışılıyor. Zaten tartışmanın en başından beri bu kavramlar, ortaya çıktıkları eşitsiz güç ilişkileri yok sayılıp içleri boşaltılarak TERFlerin sözüm ona mağduriyetlerinin anlatılabilmesi için pervasızca kullanılıyor. Linç, beyazların siyahlara uyguladığı sistematik şiddetti, cadı avı erkeklerin kadınlara. Ama şimdi her nasılsa ikisi de, TERFlerin kendilerine yapılan itirazlara karşı kullandığı bir mağduriyet zırhına dönüştürülebiliyor. Hadsizlik bununla da kalmıyor. Dünyanın neresinde olursa olsun işçiler, kadınlar, ezilenler haklarını kazanırken ve bu da pek tabii ki o mücadelelerin bir kazanımı olurken iş LGBTİ+ hareketine gelince her ne hikmet ise onlar hak kazanmış olmuyor, hak onlara teslim edilmiş oluyor, çünkü zaten bunlar hak da değil, neoliberalizmin bir kandırmacası, ABD’nin bir oyunu. Bu devlet odaklı yukarıdan tarih anlatısına göre ileri kapitalist ülkelerdeki işçilerin kazanımları da yine kapitalizmin işine geldiğinden oluyor olmalıydı. Ama bu komplocu bakış LGBTİ+ hareketi söz konusu olunca devreye giriyor. Bu haliyle de malum medyanın söylemlerinden bir farkı kalmıyor.
Varlık zaten “zorunlu heteroseksüelliği” modernleşmenin bir “kazanımı” olarak görüyor. Bu önermenin anakronik, tarihçileri çileden çıkaracak karakterini bir kenara bırakalım. “Şimdiyse neoliberalizm, modernleşmenin bütün kazanımlarını tek tek yıkarak ilerliyor ve bu süreçte zorunlu heteroseksüelliğin tasfiyesi pek de sürpriz değil” diye hayıflanıyor. Heteroseksüellik bir yerlerde tasfiye edildi ya da hali hazırda tasfiye ediliyor da bizim mi haberimiz yok? Bin bir mücadeleyle elde edinilen eşcinsel çiftlerin evlilik hakkının tanındığı bazı ülkeleri mi kastediyor yoksa yazar? Marksist feminist bakış iddiasında olan yazarın, bu yasaların geçmemesi için uğraşan (aşırı) sağ partilerin sözcüleriyle tam da aynı şeyi söylüyor olması manidar. “Fakat bu tasfiye, patriyarkadan özgürleşme anlamına gelmiyor” diye de ekliyor Varlık. Çünkü ona göre “heteroseksüel yasayla patriyarkanın hiçbir zorunlu ilişkisi yok”. Varlık’ın aralarında zorunlu bir ilişkinin olmadığını öne sürdüğü heteroseksizm ile patriyarkanın nasıl birbiriyle iç içe gecen, birbirinden beslenen ve hatta bağımsız olarak anlaşılamayacak sistemler olduğunu analiz eden koskoca bir feminist literatür var. Ancak bu yazının konusu olmadığından sadece şunu söylemekle yetinelim: heteroseksist aile yapısı kadınları patriyarkal sistem içinde tutarak erkek tahakkümünün yeniden üretilmesini sağlayan en güçlü kurum olmakla kalmıyor, dünyanın her yerinde eşcinsellerin ve lezbiyenlerin yaşamlarını değersizleştirmeye de devam ediyor. Bu ikisinin birbirinden bağımsız olduğunu varsaymak en basit bir akıl yürütmesinin dahi askıya alınması demek.
Kabul edilmeyen ayrıcalıklar
Varlık’ın ayrıcalık meselesine yaklaşımının ne kadar sorunlu olduğunu da belirtmek gerekiyor. Feminizmin yada ırkçılık karşıtı hareketlerin, ezen gruplara ait bireylerin ekonomik, sosyal, kültürel vs. ayrıcalıklara sahip olmalarına yaptığı vurgu tam da ezme/ezilme, iktidar ve sömürü ilişkilerinin sonuçlarını görünür kılmak içinken, yazarsa bunu bir tehdit olarak algılıyor. Belli ki bu ayrıcalık meselesini hiç anlamamış, anlamamaktaki ısrarını da solculuktan sayıyor. Ona göre karşı tarafa “ayrıcalıklısınız” diyenler aslında kendileri ayrıcalık istiyor, sonra alınca da öbür tarafın tepesine çıkma niyetindeler. Oysa, feminist bakış açısıyla söyleyecek olursak, patriyarka erkeklerin ayrıcalıklarının yeniden üretilerek sürdürülmesini sağlayan dolayısıyla sosyal bir grup olarak erkeklerin çıkarlarına hizmet eden sistemin ta kendisi. Bir kadın olarak bunu tespit etmek, ayrıcalık istemek anlamına gelmiyor. Fakat ayrıcalıktan bahsetmek yapısal eşitsizliklerin kimi bireyleri maddi ve manevi birçok imkandan mahrum bırakıp diğerlerine bu imkanları altın tepside sunduğunu göstermeyi sağlıyor. Keza heteroseksüel olmak, vatandaş Türk olmak, iyi kabul edilen bir eğitim almış olmak söz konusu kişi her ne kadar sosyalist, feminist vs. olsa da bunları olmayanlara göre o kişilere kimi ayrıcalıklar sağlıyor. Bu kadar basit bir fikrin sanki neoliberalizmin karmaşık teorik bir buluşuymuş gibi sunulması komik.
Yazara göre “ayrıcalık kavramı… özgürlükleri bir grubun, bir diğerinin tarihsel kazanımlarını sorunsallaştırması olarak kodlayabiliyor. Ayrımcılık kavramı sadece ezilenleri piyasada dövüşmeye çağırıyor, kaynakları bölüştürmüyor”. Yazarın savunduğunun aksine, karşıdakini ayrıcalıklarının farkına varmaya davet etmek, karşıdakinin “tarihsel kazanımlarını sorunsallaştırma” filan değil. O zaman Türk olmaktan dolayı sahip olduğumuz ayrıcalıklar, biz Türklerin Türkler olarak tarihsel kazanımlarımızdan mı ileri geliyor ki, mesela bir Suriyeli göçmenin özgürlük talebi, biz Türklerin tarihsel kazanımlarını sorunsallaştırıyor olsun? Bu akıl yürütmeye göre bizim de Türkçü olmamız gerekiyor o zaman ya da Türklerin Suriyelilere göre bir ayrıcalığı olduğunu zaten hiç kabul etmememiz. Toplumda heteroseksüel olmanın sağlığa, eğitime, işe, sosyal haklara erişim konularında eşcinsel olmaya göre açık ayrıcalıkları var. Bu bir heteroseksüelin bir eşcinselden doğrudan bir çıkarı olduğu anlamına gelmiyor, ancak her heteroseksüelin heteroseksüel olarak heteroseksizmden çıkarı olduğu anlamına geliyor. Bu ayrıcalıkları inatla görmemek, tartışmaya açanları tehdit algılamak hatta onları ayrıcalık isteyenler olarak lanse etmeye çalışmak; ayrıcalıklı olan birinin elindekini de kaptırma korkusu olsa gerek. Bu, “ya kadın hakları var da, niye erkek hakları yok?” yollu erkeklerin komik sandıkları şakalarını andırıyor. Kendi ayrıcalıklarını asla görmeyen, aksine esas kendini mağdur gösteren bu bakış; biraz da “işçinin memurun hali yine iyi” diyen esnafı, “bizim temizlikçinin iki evi varmış” diye hayıflanan şirket çalışanını, “bu Suriyelilerin durumu bizden iyi vallahi” vs. diyenleri hatırlatıyor.
Varlık da bu ayrıcalık hususunda yine bir itibarsızlaştırma taktiği olarak olmadık şeyleri üst üste bindiriyor. “İslamcı kadınların görünürlük talepleri” ile baş örtüsü mücadelesinin kastedildiği anlaşılıyor. Yazara göre “küresel elit feministler”, gelecek tehlikeyi tahayyül edemedikleri için bu talebe destek verdi. “İslamcı kadınlar” ise sadece “sınıfsal yükseliş ve ayrıcalık” istiyordu ve korkulan (yazar içinse beklenen) oldu, buradan üst sınıf dinci bir kadın tipi oluştu. Sonunda yazarın haklı çıktığı, çarpıtmalarla dolu bir korku siyaseti kıssası daha. Öncelikle başörtüsü yasağına karşı mücadeleye destek veren feministler tüm “İslamcı kadınları” işçi sınıfından sandığı için destek vermedi. Başörtüsü yasağının kadınların kamusal alana çıkmasına engel olduğu, bu kadınlara karşı açık bir cinsiyetçi uygulama olduğu için yasağa karşı çıktılar. Ayrıca baş örtüsü mücadelesini yürüten kadınların tümünün yine toptancı biçimde “sınıfsal yükselme peşinde İslamcı kadın” ilan edilmesini ne yapmalı? Baş örtüsü takan herkesin “İslamcı kadın” addedildiği bir paketle karşı karşıyayız. Bu anlayışa göre işçi eylemlerinde sıklıkla gördüğümüz türbanlı kadınlar da sınıf atlama derdindeki İslamcılar olsa gerek. Bu kadınlar feminist olamaz mı, başka ideolojileri savunamaz mı? Kaldı ki mücadeleyi yürüten kadınlar içinde Müslüman feministler de vardı, ama yazarımızın onları feminist sayacağına pek ihtimal vermiyorum. Peki neden tüm bunları anlatıyor Varlık? Kıssadan hisse şöyle: “şimdi de trans kadınları savunursak bu sefer de onlar sınıf atlama hevesiyle tepemize çıkacak”. O tabii yine yaklaşan tehlikenin farkında.
“İşleri karıştıran hep bu kuir!”
Zaten Varlık’a göre “olan bitene Marksist Feminist bir lensten bakınca tablo çok da karmaşık değil”. Ne farklı tahakküm ilişkilerinin nasıl iç içe geçtiği üzerine kafa yormuş ne de Kemalist bakış açısının ötesine geçip içinde bulunduğumuz zamanı kendi özgün şartlarıyla düşünmeyi denemiş. Kendinden emin, halinden memnun. Ah bir de kadın performansı sergileyen erkekler olmasa! Çünkü işleri karıştıran tek unsur trans aktivizmin beyana dayalı cinsiyet talebi. “Trans bireylerin bütün varoluşları şu günlerde kuir paradigmanın kavramsal dünyasına asimile edilmiş durumda, ki bu işleri fena halde zorlaştırıyor” diyor yazar. Yazar basitleştirilmiş toptancı dünyasında; sınıf, cinsiyet ve ideolojilerden sabit bloklar oluşturmuş, yerlerinden oynasınlar istemiyor; hem bu haliyle tablo hiç karmaşık da olmuyor.
İlk basitleştirme; trans aktivist= non-binary=kuir teori = sol liberalizmin birbirinin yerine kullanılıp aynı şeylermiş gibi sunulması. Yani yazının ana konusu olan mesele dahi, sırf yarattığı hayali düşman istediğinden farklı bir yüze bürünmesin diye çarpıtılarak tarif ediliyor. Hadi kuir teori diye yekpare bir şey olduğunu kabul edelim. Trans aktivistlerin hepsi kuir mi? Hayır. Cis kadın kuirler yok mu? Var. Kuir teorinin feminizme, zaten çoğunlukla feminizmin içinden yönelttiği eleştiriler ile belli bir politik mücadele biçimi arasında zorunlu bir ilişki var mı? Yok. Peki niye bu ısrar? Toptancılık devam ediyor. Baş örtüsü mücadelesi = İslamcı kadın= dinci üst sınıf kadın ve bunlara özgürlük diye elini veren kolunu kaptırır akıl yürütmesi. Sonrasında trans aktivizm ve baş örtüsü mücadelesi arasında yapılan analoji üzerinden de translara potansiyel iktidar sahipleri olarak yaklaşalım diyor. Politik bilim kurgu janrında ödüle layık bir senaryo.
Ancak bu toptancılıklar kaba saba, güya bütüncül analiz yapmaya yarıyor da, gerçekliği anlamamıza hiç yardımcı olmuyor. Adeta “kadın kadınlığını erkek erkekliğini bilsin, biz de ağız tadıyla feminizmimizi yapalım” diyen yazar için, cinsiyet konumlarının başka iktidar ilişkileriyle beraber düşünülmesi gerektiği fikri pek kabul edilebilir görünmüyor. Yoksa keşke tabii fabrikada sömürülen işçi adam, aynı zamanda evde karısını döven adam olmasa, aynı adam Suriyeli işçiyi kendine tehdit de görmese, işler de karışmasa. Ama öyle değil. İşçi sınıfı arasında da milliyet, cinsiyet, alınan ücret, yapılan işe toplumsal olarak verilen değer vs. üzerinden farklılıklar var. Kadınların arasında da başkaca farklılıklar. Ne işçileri ne de kadınları bölen ise kendi aralarındaki bu farklılıklar değil, aksine bu farklılıkları görmeyi reddeden bakış. Biz bu farklılıkları yok sayınca yok olmuyorlar çünkü. Varlık ise bunlardan hiç bahsetmiyor. Zira onun basitleştirilmiş iktidar ilişkileri perspektifinden zaten bu sorunlar hiç görünmüyor.
Özetle Marksist feminist bir bakışla yazıldığı iddia edilen bu yazı, ne Marksist ne feminist ve pek tabii ki ne de Marksist feminist; yeri gelince Kemalist, her daim devletçi, güvenlikçi, gelenekselci ve reaksiyoner, devrimci bir ufkun olmadığı bir vasatlık. Böylesi komplocu, korku siyasetine dayanan, kadınların failliğini hiçe sayan devlet odaklı bir anlayış; kadınların özgürleşme, kendilerini gerçekleştirme mücadelesini anlayabilmekten de çok uzakta. Neyse ki feminizm kolonlarına yaslanıp sığındığımız bir mabet değil, her gün söküp yeniden kurmaya hem ihtiyacımızın hem de gücümüzün olduğu bir politik mücadele silahı, bize yol gösteren fikir ve pratikleri yazdığımız bir rehber. Bu anlamda trans kadınların yürüttüğü teorik/politik tartışma da yazarın bizi inandırmaya çalıştığının aksine feminizm için gerekli ve bir o kadar da öğretici. Çünkü kadın kategorisine dayanarak taleplerde bulunup siyaset yapmak ile bu kadın kategorisinin de parçası olduğu cinsiyet sistemini aşma tahayyülü arasındaki gerilim üzerine kafa yormak tam da feminizmin işi. Kadın kategorisinin kurgusallığı ile tarihsel özneler olarak kadınlar arasında çelişki gibi görünen cinsiyetin bu “iki anlamlılığı” feminizmi geçersizleştiren bir şey değil; tersine feminizmi öznesi üzerine düşünmeye, onu hem eleştirel hem de öz eleştirel olmaya zorlayan; dolayısıyla tam da gücünü aldığı hareket noktası.
Ne kadar zaman geçerse geçsin veya tarihin sona erdiği ne kadar sık ilan edilirse edilsin, sosyalist strateji ve örgütlenme üzerine tartışma hep geri dönmektedir. Bu kurucu sorun işçi hareketi on dokuzuncu yüzyılda henüz başladığı sırada rüşeym halinde belirmiş ve Lenin kendi perspektifini “plan olarak taktikler” şeklinde betimlediğinde ve devrimciler sosyal demokrasiyle Birinci Dünya Savaşı sırasında yollarını ayırdıklarında Lenin tarafından açıkça ortaya konmuştur[1].
Örgütsel sorunlar ile stratejik sorunlar ayrı düşünülebilecek olsalar da gerçeklikte (ve kaçınılmaz olarak teorik düzeyde) kendilerini birbiriyle ilişkili olarak gösterirler. Bu nedenle, bunlardan birini sistemli bir biçimde açıklamak için ikisini birden ele almak gerekir. Yirminci yüzyıl boyunca çeşitli bileşimler ve konjonktürel içerimler, devrimci örgütü neyin tanımladığı gibi, çokça tartışılmış reform mu yoksa devrim mi gibi, Halk Cephesi ve Birleşik Cephe oluşumları gibi, öncü partilere karşı kitle partileri, bir taktik olarak antrizm gibi ve Ayaklanmacı Genel Grev ile Uzatmalı Halk Savaşının sadece ikisini oluşturduğu büyük stratejik hipotezler gibi birçok tartışmanın ve somut formüllerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu metin bunların her birini gözden geçirmeye çalışmaktan çok, kendimizi teorik olarak ve siyasi pratiğimiz içinde yönlendirmemizi sağlayacak bazı temel araçlar sunmaktadır.
Bu kafa karıştırıcı zamanlarda, siyasi ufuk bulanıklaştığında, buna odaklanmalı ve biraz amaç netliğine ulaşmak için kendimizi nasıl örgütleyeceğimize kafa yormalıyız.
Bazı Temel Kavramlar
Stratejik kavrayışımız, başka fikirlerin üzerinde düzenlenebileceği bir teorik temel sağlayabilecek zorlu deneyimlerle geliştirilmiş birçok kavram dikkate alınarak güçlendirilebilir.
1915’te, İkinci Enternasyonalin Çöküşü sırasında, Lenin bir devrimci kriz kavrayışını geliştirmeye başlamıştı. Lenin’in kavrayışı “duruma yukarıdakilerin katlanamadığı, aşağıdakilerin katlanmayacakları, ortadakilerin ise tereddüt içinde kalıp aşağıdakilere doğru meylettikleri” bir durum şeklinde popülerleştirilmiştir ki böyle bir durum aynı zamanda bir ulusal siyasi kriz olarak meydana gelen konjonktürel bir toplumsal ilişkiler krizini varsayar. Bu kavrayış, devletin ve sistemin bütününün savunmasız hâle geldiği, dolayısıyla devrilebileceği tikel ve görece istisnai şartların olduğuna vurgu yapar. Etkenlerin bu şekilde bir araya gelişi öyle herhangi bir zamanda olmaz, dolayısıyla sınıf mücadelesinde bir ritim, krizin siyasal bir görüngü olarak anlaşılması açısından düşünülmesi gereken kesikleri ve süreksizlikleri içeren bir ritim vardır.
Lenin’in ikinci kavramı siyasal olay’dır. Lenin bir krizin belli sayıda olay tarafından tetiklenebileceğini, yani kapitalist sisteme içkin çelişkilerin tamamının kendisini, ilk bakışta önemsiz çatışmalar gibi görülebilecek hadiselerde yoğunlaşmış bir tarzda gösterebileceğini kavramıştı. Mesela öğrenci isyanlarının, demokratik taleplerin, kadın seferberliklerinin ve ulusal çatışmaların krizleri tetiklediğine tanık olduk. Bu basınç ve patlama uğrakları Lenin’in siyasal olaylar olarak adlandırdığı şeyi tanımlar. Bu tür olayların nasıl saptanacağını, çelişkilerden nasıl faydalanılıp bir krizin nasıl muzaffer biçimde çözüleceğini bilmek bilinçli müdahaleyi, yani politik örgütü gerektirir. Çünkü strateji tartışmaya başladığımız zaman bu zaten inisiyatif, karar-verme, net bir proje, emekçi sınıflar içinde örgütlenme ve belli bir güç dengesi anlamına gelir.
Siyasal zaman da bu nedenle ilerlemeye doğru çizgisel tarzda yol alan bir zaman değil, tersine, krizlerle ve normallikte kesintilerle belirginleşen, hazırlıklı olanların ve kendisine nasıl yaklaşılacağını bilenlerin önünde imkânlar açan kırılmış zamandır. Fransız devrimci sosyalist Daniel Bensaïd boş, tektürel (homojen) zamandan ve yoğun zamandan bahseder. Yani hiçbir şeyin olmadığı dönemler ve zamanın birdenbire hızlandığı ve birçok şeyin hepsinin birden olduğu dönemler vardır[2]. Devrimci politika bu tür siyasal zamana hâkim olma ustalığını, hızla değişen olaylara nasıl tepki verileceğini bilme ustalığını, Troçki’nin söylediği gibi “kitlelerin kendi kaderleri üzerinde hükümdarlık alanına zorla girmesi”ne hazırlanmayı gerektirir[3].
Stratejiye Dair
Radikal sol üzerine tekrarlanan tartışmalardan biri bir siyasi partiye mi yoksa bir kitle hareketine mi ihtiyacımız olduğu sorusu etrafında dönmektedir. Veya politik örgüt (parti) ile bir yüzyıl önce işçi hareketi olarak adlandırılan toplumsal hareket arasındaki ilişki nedir sorusu etrafında.
Gerçek dünya sorunlarını siyasi mücadelenin kıyısına itme yolunda bürokratik ve popülist girişimlere ve siyasetin toplumsal mücadele içinde çözünebilir olduğunu iddia eden post-otonomi teorisyenlerinin atıp tutmalarına rağmen açık olan şu ki toplumsal ve siyasi mücadeleler kendi tikel ritimlerine, karakteristiklerine ve gerçekliklerine sahip olsalar da aynı çabanın birbiriyle derinden ilişkili iki yönünü oluştururlar.
Doğru kavranmış siyasi mücadele toplumsal mücadelenin uzatılmasına veya yoğunlaştırılmasına indirgenemez. Siyasi mücadele açık konuşmak gerekirse iktidar için mücadeledir. Kaba veya “oy avcısı siyaset esnafının” kullandığı anlamda değil, en derin boyutunda. Antikapitalist ve devrimci bir stratejiyi inşa etmek iktidarın işçi sınıfı tarafından zapt edilmesinin mümkün olduğuna inanmayı gerektirir. Aksi halde sosyalist siyaset, kendisini (en iyi durum senaryosunda) tüm dönüştürücü hedeflerin terk edildiği günlük direnişin desteklenmesiyle sınırlayarak, sonuçta kaçınılmaz olarak başka bir yöne sapar.
Devrimci bir strateji devrimin güncelliği anlamına gelir[4]. Devrimin hemen yarın olacağı anlamında değil, sadece çağımızda devrimin mümkün olduğu anlamında. Devrimin güncelliği beraberinde bir öngörerek hazırlanma duygusunu, devrimi şimdiki zamana çekme ve şimdiki zamanı devrime götürme duygusunu getirir. Devrim bu bakımdan bizim bugünkü eylemlerimiz için düzenleyici bir ufuk işlevi görür; eğer devrim baştan itibaren siyasi ufkumuzun bir parçasını oluşturmazsa, ona yaklaşmamız pek olası değildir. Burada, kolektif kapasitemizi sınanacak stratejik hipotezler geliştirmeye adamamız gereken stratejik bir sanat olarak siyaset alanına giriyoruz[5]. Siyasi mücadele ne hayallerle ne de doğaçlamalarla iş görür; siyasi mücadele tersine güçlü bir hipoteze, başka bir deyişle sağlam temelli bir bahse dayanmalıdır. Bununla birlikte herhangi bir hipotez, ne kadar güçlü bir şekilde araştırılmış ve hazırlanmış olursa olsun, yine de bir bahis olmaya devam eder. Dolayısıyla, gerçeğe stratejik olarak yaklaşmak, bir garanti olmasa bile, zafer için bir ön koşuldur.
Siyasi mücadeleyi bu şekilde anlamak (devrimin güncelliği, düzenleyici bir ufuk olarak devrim, gerçeklik karşısında doğrulanan stratejik hipotezlerin geliştirilmesi) beraberinde iki birbiriyle ilişkili erdem getirir. Bunların ilki aşamacı bir siyasi mücadele görüşünden kurtulmaktır. Ki bu görüş klasik sosyal demokrasiye ait, görmüş olduğumuz gibi kırılmış siyasal zamanın gerçekliğine karşılık gelmekte başarısız olan bir tarihsel zaman kavrayışından mirastır. İkinci erdem ise bunun bizim, krizleri öngörmek, yoldaki çatallanmalara ve keskin virajlara hazırlanmak için bu kırılmış zamanın özgül ritimlerine başarıyla cevap vermemize olanak tanımasıdır.
Gelecek bu açıdan bakıldığında, basitçe bir sebepler zincirinin kaçınılmaz sonucu değildir. Aksine, geleceğin kendisi bize şimdiki zamanda bir kararı ya da ötekini seçmemize neden olan bir sebep, siyasi pratiğimizin düzenleyici ufkudur. Buna karşılık, şimdiki zamanı tahayyül etme yeteneğimiz geçmişi anlayışımız tarafından koşullanır (belirlenmez). Her şeyin kaçınılmaz olarak öyle olduğu, hiçbir şeyin başka türlü olamayacağı düz çizgisel (teleolojik) siyasetten kaçış, koşullanmayı belirlenmeyle karıştıran ve tarihin öznel etkenini ortadan kaldıran mekanik katılıktan kaçış stratejik düşünme açısından zorunlu bir ön koşuldur. Bensaïd bu algıyı her zaman sevdiğim şu cümleyle ifade etmiştir: “Geçmiş hiç gerçekleşmemiş şimdiki zamanlarla doludur.”
Büyük harfle Tarihi, o tarih çoktan meydana geldikten sonra bir kaçınılmazlık olarak yazanların tersine, Bensaïd ‘in bir gerçek olasılıklar yelpazesinin olduğu (ve bunun geçmişte de hep olduğu) önermesinin izinden gitmeliyiz. Bunlardan birinin sonuçta gerçekleşip gerçekleşmeyeceği esas olarak güçlerin korelasyonuna ve sınıf mücadelesinin düzeyine bağlıdır. Franco’nun faşist rejiminin son bulmasının ardından İspanya’da demokrasiye geçişin tipik anlatıları ve sık sık övülen Pactos de la Moncloaolmuş olanın, muhtemelen olabilecek yegane şey olduğu için vuku bulmuş olduğu söyleminin, belirli bir anda aynı şekilde mümkün başka sonuçları kısa devreye uğratmaya katkıda bulunan siyasi kararları ve eylemleri nasıl karartmış olduğunun iyi bir örneğini sunar.
Burada, bir yolu ya da diğerini zorlamak üzere örgütlenerek strateji alanına gireriz. Herhangi bir hipotezin doğru olup olmaması, başka şeylerin yanı sıra, tarihsel deneyim birikimine, güçlerin korelasyonuna, ulusal durumu tahlil yeteneğine, devletin gücüne, bir sosyalist örgütün kitle hareketi içinde örgütlü olmasına ve bu hareketle bağlantısına bağlı olacaktır. Ki bütün bunları hesaba kattıktan sonra yanılmak her zaman mümkündür.
Devrimci solun geleneklerinde, strateji militanların üzerinde bir araya getirildiği, örgütlendiği ve eğitildiği temeldir; strateji burjuva siyasal iktidarını devirmeyi hedefleyen bir projedir. Ve eğer siyaset iktidar için mücadeleyse, bu bir çoğunluk oluşturmak için çalışmak anlamına gelir. Başka bir deyişle, yalnızca kitleden farklılaşmakla kalmayıp, ona katılmak iradesine sahip olmak anlamına gelir. Salt alternatif bir siyasi ifade değil, Gramscici anlamda bir karşı-hegemonya projesi inşa etmek için hep farklı olma (ve kimse biz anlamıyor diye yakınma) azınlık kaderciliğini bırakmak anlamına gelir. Güçlerin korelasyonunu tersine çevirmeye çalışmak, her stratejik düşünmenin altında yatan sorunlardan biridir ve olası tek yöntem, deneyim biriktirme ve hataları düzeltme ruhu ile aşılanmış deneme yanılmadır. Burada işin içine örgütün rolü girer.
Örgüte dair
Lenin’e dönersek, onun başlıca katkılarından bir diğeri sınıf ile parti arasındaki sınırlandırmaydı. Ne Yapmalı?’dan başlayarak bu ikisi arasındaki tipik birbirine karıştırmayı açıklığa kavuşturmuştu: Parti sınıfın kendisine eşit değildir; o sadece, belli bir bilinç düzeyine sahip ve stratejiler üzerinde geniş anlamda mutabık bireylerden oluşan bir gruptur. Bundan kaynaklanan ve son yüzyıl boyunca solda tekrarlanan tartışmalara yol açan iki sorundan biri bir öncü partinin tasarımlarına ilişkin tartışma, ikincisi ise bu tür bir parti için diğerlerinden daha faydalı modeller olup olmadığı sorusudur. Buna daha sonra döneceğiz. Gerçek şu ki Lenin devrimci örgütün sınıfı bir bütün olarak temsil ettiğini hiçbir zaman iddia etmemiştir. Tersine, devrimci örgüt işçi sınıfının dönüştürücü gücünün optimum hâle getirilmesi için bir araç olarak hizmet edebilecek sınıf-tabanlı bir projeyi temsil eder.
Bundan çıkan önemli bir sonuç şudur: Eğer parti sınıfa göre sınırlıysa, birden çok partiye yer olmalıdır. Çoğulculuğun savunulması zorlu yirminci yüzyıl boyunca tüm devrimci Marksist hareketler için sarsılmaz bir ilke olmuştur. Bu en başta, sosyalist demokrasi ancak pratiği yapılarak öğrenilebileceği için doğrudur. İkinci olarak ki bu hiç de önemsiz bir sorun değildir, çoğulculuk kaçınılmaz değildir. Ne demek istediğimi açıklamaya çalışacağım.
Troçki partilerin, belli sınıfları veya sınıf kesimlerini temsil etme konusunda iyi bilinen özlemlerinin yanı sıra aynı zamanda ideoloji ve stratejik yönelimlerin de taşıyıcısı olduklarını öne sürüyordu. İşçi sınıfının ideolojik tektürelliği (homojenliği) imkânsız olduğundan ve kapitalizmin bizzat kendisi bunu teminat altına aldığından bu böyle olmak zorundadır. Bu gerçeklik ilk bakışta hâkim sınıfın bilinçli ve yoğun manipülasyonuna dayanmasa bile, ezilenlerin bilinçliliği üzerinde etkili olan ekonomik ve toplumsal mekanizmaların doğrudan sonucudur. Kitleler arasında genel sınıf bilincinin gerçekleşmesi ancak bir devrimci süreç sırasında ve o zaman dahi içinde çelişkiler barındırarak ortaya çıkar. O nedenle çoğulculuk yalnızca demokratik bakımdan arzu edilir olmakla kalmaz, aynı zamanda kaçınılmazdır da. Eğer kelimenin gerçek anlamında devrimci örgütler ideolojik-stratejik bahisleri ifade ediyorlarsa, o zaman birden fazla örgütün (ve bunların arasında rekabetin) varlığına hazır olunmalıdır.
Öncü kavrayışına ilişkin olarak, partinin sınıfa göre Leninist sınırlandırılması çok sık bir toptan ayrılma, yani aydınlanmış bireylerden oluşan sözde öncü grubun gerçek kitle hareketinden yalıtılması olarak yanlış anlaşılmıştır. Bolşevik Parti tarihinin bizzat kendisi, kendini öncü ilan etmek diye bir şey olmadığını tanıtlar. Tersine, öncü olarak eyleme tarihsel hakkı, Ernest Mandel’in dediği gibi, kazanılmalıdır. Ve bu hak ancak kitle hareketinin merkezinde yer alarak kazanılabilir. Bu pozisyon işçi sınıfının kitlesinin mücadelesinden kaynaklanmadıkça, kimse ne önder olabilir, ne de önder rolü oynayabilir.
Devrimci solun tarihinde en iyi teorisyenler her zaman önderler olmuştur ki en iyi önderlerin birçoğu da önemli teorik katkılar yapmıştır. Birkaç isim verecek olursak, Lenin, Gramsci ve Bensaïd’in bizzat kendisi buna örnektir. Aynısı Che Guevara gibi pratik önderlikleriyle tanınan kişiler için de geçerlidir. Kaldı ki Che’nin teorik üretimi genellikle düşünüldüğünden daha fazladır. Bu da partinin yani politik örgütün teori ile pratik arasında nasıl bir dolayım rolü oynadığını gösterir.
Parti stratejik hipotezlerin, öyle desteksiz değil, üyelerinin bileşik tarihsel deneyim birikimlerine dayanarak geliştirildiği araçtır. Bu biriktirilmiş deneyim – ve bu deneyimin, kendileri de farklı mücadelelerde yer alıp bu mücadelelerden öğrenen parti militanları tarafından özümsenmesi – örgütü iki yönlü bir aktarma kayışına dönüştürür. Parti bu bakımdan, kitle devrimci eyleminin üreticisi olduğu kadar, aynı zamanda ürünüdür.
Politik örgüt kavrayışımızın (partiyi teori ile pratik arasında dolayımlayıcı bir güç olarak doğru biçimde kavradıktan sonra) ikinci kritik yönü siyasi stratejidir. Stratejik bir parti, kitleleri eğitip onlara eşlik etmekle kalmayan, aynı zamanda ileri hamleleri ve geri çekilmeleri örgütleme, mücadeleden kaynaklanan ritimlere ve uğraklara bağlı olarak rota düzeltmeleri yapma yeteneğinde olan bir partidir. Yani, kırılmış, siyasal zamanda nasıl hareket edileceğini kavrayan bir partidir.
Son olarak, parti Gramsci’nin sivil toplum olarak adlandırdığı kesim içindeki ast sınıflara dayanan bir çeşitli örgüt biçimleri galaksisinden oluşan bir tarihsel blok içinde ilk planda bir rol oynamalıdır ki bu operasyon daha önce bahsettiğimiz, siyasal alandan ayrı bir düzey olan, toplumsal düzeyde gerçekleşir. Bu tarihsel bloka göndermede bulunurken, tikel çıkarları aşan, kendisinin bilincine varıp, egemen güçlerin karşısına çıkaran bir kolektif iradeyi tanımlamak için eşgüdüm (İspanyolca articulación) terimini kullanırız. Partinin görevi, ortak bir vizyon ve stratejik hipotez sunan örgütlenme merkezleri (centros de anudamiento) yaratarak bu eşgüdüm sürecini kolaylaştırmaktır.
Bu, ki bunu vurgulamak önemlidir, mücadeleye dışsal bir proje gerçekleştiren bir siyasi önderlik kurmak anlamına gelmez. Mandel’in bir öncü önderlik etme hakkını kazanmalıdır, bu hakkın ona ait olduğu kitleler tarafından tanınmalıdır sözünü hatırlayalım. Ayrıca politik örgütlerin bir çoğulluğu söz konusu olduğuna göre, aynı zamanda ideolojik tartışmaların ve rakip stratejik hipotezlerin ancak gerçeklikte kanıtlanabileceğini de anlamamız gerekir. Eğer rekabet hâlindeki örgütler kitle hareketleri içinde kök salmamışlarsa bu imkânsız bir şeydir. Parti o zaman bir tarihsel blokun siyasi önderliği olarak belirir ancak parti bu konuma, hedefi kitleler tarafından kendi hedefleri olarak kabul edilip benimsendiği için ulaşır.
Bu noktaya varınca, tekrar gözden geçirelim. Şimdiye kadar hep parti ile politik örgütten sanki bunlar her zaman eşanlamlıymış gibi söz ediyorduk. Ancak, partinin yanı sıra politik örgütün başka biçimleri olduğu açıktır.
Parti biçimi üzerinde tartışmada genellikle karşımıza çıkanlar ise tersine, aynı şekilde ideolojik sınırlar ve stratejik hipotezler temelinde örgütlenmiş olmakla birlikte parti değil lobi işlevi gören siyasi gruplar olmaktadır. Bu örgütler genellikle – hem içsel (kararları kimin, nasıl verdiği, tartışmaya katılma ve tartışma yapıları vb. bakımından) hem de dışsal olarak demokrasiden, kimin hangi kriterlere göre üye olduğunu kimsenin bilmemesi, çoğu zaman varlıklarını bile gizlemeleri bakımından saydamlıktan yoksundur.
Öte yandan, partinin (ya da partilerin), bir bütün olarak işçi hareketinin özel tarihsel uğraklarda yarattığı, siyasi mücadele için tasarlanmış kurumlarla karıştırılmaması gerekir. Bir bütün olarak sınıf kendisini bir devrimci alternatif olarak tanımladığında (yeni bir tarihsel blok belirip eklemlendiğinde) özerk ve üniter örgütlenme biçimlerine ihtiyaç ortaya çıkar ki bu tür kurumlar da kapitalist toplum içinde karşı-iktidar organları olarak hareket ederek ve kitlelerin sosyalist özyönetim eğitiminin araçları olarak ikili bir rol üstlenirler. Bu tür örneklerin en fazla tekrarlanan tarihsel örneği sovyetlerdir. Sovyet de şura kelimesinin Rusçasından başka bir şey değildir. Sovyet-benzeri kurumlar ortaya çıktığında, partiler (kaçınılmaz ve arzu edilir bir çoğulculuk temelinde) sovyetlerde müdahalede bulunur. Ancak, sovyetler bu partilerin toplamından çok daha fazlasıdır: Sovyetler, sınıfın kendi özgürleşmesi için yetkilendirdiği araçtır. Bunlar bu aşamada, sınıfın kendisi ile kendi bilinci arasında aracılık işlevi gören siyasi örgütlenme biçimidir.
Gramsci’nin Lenin yorumuna başvurarak, vurgunun doğrudan toplumsal etkene (agent) yani işçi sınıfına yapılması gerektiğini söyleyebiliriz. Partinin kendisini yalnızca sınıfa göre sınırlamakla kalmayıp aynı zamanda ondan ayrılmış ve ona yabancı bir yapıya dönüştürmesini önleyen bir siyasi önderlik ile sınıf arasında bir diyalektik ancak bu şekilde kurulabilir.
Burada iki uyarı eklenmelidir. Birincisi, çoğulculuk ve demokrasi sürekli bürokratizm tehlikesiyle karşı karşıyadır. Gerek dışsal çoğulculuk ve demokrasi (yani, sınıf kurumlarının meşruluğunun tanınması ve kitlelerin hareketine dürüstlükle ve sadakatle katılma yönünde bir taahhüt), gerek de içsel çoğulculuk ve demokrasi (taban denetimini, tartışmaları ve strateji geliştirmeyi anlama ve bunlara müdahalede bulunma yeteneğine sahip militanların sürekli eğitimini, seçilmişlerde görev süresi sınırlamasını, açık ve yoldaşça yayın organlarını, eğilim kurma hakkını, kararnamelerle yöneten bir önderliğin yokluğunu vb. içeren, yukarıda ana hatları verildiği şekliyle anlaşılmış demokratik merkeziyetçilik) bu her zaman mevcut tehlikeye karşı durmak için gereklidir. İkincisi, gerek toplumsal alanda, gerek de sivil toplumda, canlı hareketlerle güçlü bağlar ve bunların içinde örgütlü olmak, bürokratlaşmaya, devlet aygıtıyla bütünleşmeye ve yetkili organlarda mevcutlar tarafından kapitalist usul atama yoluyla görevlendirmeye (cooptation) karşı bir koruma işlevi görebilir.
Bir önerinin ana hatları
Buraya kadar, stratejiye ve örgüte ilişkin tartışmaların nasıl kesiştikleri ve iç içe geçtikleri, yani aynı zamanda örgütü niçin istediğimize kafa yormadan, bir örgüt türü hakkında düşünmenin imkânsız olduğu umarım netleşmiştir. Bensaïd meseleyi şöyle koyuyordu: Bir devrim mümkün müdür ve siz onun için savaşmak istiyor musunuz? Cevabınız evetse, hangi siyasi aracın gerekli olduğunu belirlemelisiniz çünkü devrimci örgütte biçim içeriğin parçasıdır.
Parti biçimi her zaman tarihsel olarak koşullanır, ama bu, daha iyi, daha devrimci modeller olup olmadığı sorusunu gündeme getirir ki bu, birçok sözde Marksist grubun tekrar tekrar kapıldığı, özünde son derece anti-Leninist bir fikirdir. Ancak, baştan belirlenmiş biçimler olmasa da günümüzde inşa etmemiz gereken parti tipinin kendi somut genel durumuzun, sınıflar arasındaki güçler dengesinin, içinde bulunduğumuz krizin özgüllüklerinin, işçi sınıfının ve toplumsal hareketlerin evriminin sonucu olduğunu akıldan çıkarmadığımız sürece, yararlı kriterler, referanslar ve kılavuzlar mevcuttur. Toplumsal devrimin karşı karşıya olduğu en büyük meydan okuma, tarihte kişinin hedefinin önceden farkında olmasını zorunlu olarak gerektiren ilk devrim olmasıdır. Bu nedenle, bir devrim yapmak için siyasi mücadele olmazsa olmazdır çünkü sınıf bilincini biçimlendirebilir, deneyim biriktirmenin bir aracıdır ve bir devrimci kriz başladığında güçler dengesini değiştirmek üzere harekete geçebilir. O hâlde, bilinçli önderlik toplumsal devrimin başarısı için mümkünlük koşullarının merkezinde yer alır.
Ve bu anlamda, ihtiyacımız olan parti türünün inşası için Lenin tarafından verilmiş olan kriterler, bunların modeller değil, kriterler olduğunu aklımızda tuttuğumuz sürece bugün hâlâ geçerli ve doğrudur.
Dalgalanan kolektif bilincin ortasında bir süreklilik öğesi olarak hareket eden sınırlanmış ve faal bir parti. Bu, parti üyeleri için her zaman aynı anlama gelmeyecektir ve günümüzde, geç kapitalizm şartlarındaki hayatımıza uyacak çeşitli uzlaşmalara izin verilmesi gerektiği açıktır. Ama militan bir çekirdeği ayakta tutmak ve devrimcilerin arasındaki bağların çözülmesini veya plesibiter formüllere bel bağlamayı kabullenmemek elzemdir.
Toplumun tamamında siyasi eyleme angaje olan bir parti. Parti ne kadar önemsiz görünürlerse görünsünler, adaletsizlikler karşısında pasif kalmamalı, salt somut çatışmaların kenarlarında kabuğuna çekilmeyip tüm yerel ve sektörel mücadelelere katılmalıdır. Ki bu, ekonomik/sendikal mücadele olsun veya seçilmiş ya da başka kurumlarda olsun tüm çalışma alanlarında doğrudur.
Öngörülmemiş olaylara cevap verme yeteneğine sahip çevik bir parti. Keskin dönüşler yaparken bile tutarlı olmaya devam etme yeteneğinde, demokratik tartışmaya eğitimli ve alışkın bir iç siyasi kültüre sahip bir parti.
Tümel bir vizyon sunma yeteneğine sahip bir parti. Başka bir deyişle, stratejik bir vizyonla hareket etme, stratejik hipotezler geliştirme ve toplumsal hareketlerdeki örgütlülüğüyle ve çalışmasıyla tarihsel blokun eşgüdümüne katkıda bulunma yeteneğine sahip bir parti.
Son olarak, somut dolayımlar ve örgütün çağdaş biçimleri hakkında düşünme yeteneğine sahip bir parti. Yani, devrimci ufku açıkça görülebilir şekilde gösterecek yazgısal bir senaryonun yokluğunda felç olmamayı sağlayacak şekilde özgül taktikler geliştirme yeteneğine sahip bir parti.
Bugün karşı karşıya kaldığımız büyük meydan okuma, siyasi eylemimize rehberlik edecek sorun, kendi parçalarının basit bir toplamından ibaret olmayıp, buna karşılık kendisini bir bütün olarak düşünme yeteneğinde, hâkim sınıflara karşı durabilecek yeni bir tarihsel blokun eşgüdümüne doğru nasıl ilerleneceğidir. Bunun mümkün olması için, sınıf yapılarını ve kurumlarını, sadece ekonomist anlamda değil, çok daha ileri gidecek ve bunların arasında bağlantıyı ve eşgüdümü kuracak şekilde inşa etmek elzemdir. Yalnızca (bu kriz döneminde çok önemli) kavgacı sendikacılığı değil, aynı zamanda toplumsal sendikacılığı, konut meclislerini, mahallelerdeki yardımlaşma ağlarını, sosyal merkezleri, feminist hareketi, topluluk bağlarının kurulduğu öz-örgütlenme alanlarının tamamını, sistemin çelişkilerini açığa çıkaran ve sınıf kendi farkındalığını ve öz eylemini geliştiren mücadeleleri güçlendirmeliyiz.
Ama aynı zamanda, parti yanlısı örgütlenme ruhunu da teşvik etmeliyiz. Parti basitçe katılımcı bir alan ya da listede fazladan bir kimlik değil, tersine siyasi mücadelenin cereyan ettiği örgüttür. Bizim yeni bir güçler korelasyonu oluşturmaya çalıştığımızda örgütleyici ve toplumsal merkezler yaratmak üzere bir araya geldiğimiz ve siyasi olarak örgütlendiğimiz yerdir.
İspanyolca aslı Viento Sur da yayımlanmıştır. No Borders News tarafından İngilizceye çevrilip iki bölüm hâlinde yayımlanmıştır: Part 1 ve Part 2.
Tarihçi Julia Camara Dördüncü Enternasyonal’in İspanyol Devleti’ndeki Seksiyonu Anticapitalistas’ın üyesidir. Son yıllarda kitlesel feminist seferberliklerin ve 8 Mart kadın grevlerinin örgütlenmesinde faal rol oynamıştır.
Aramızdan ayrılışının 25. Yılında Ernest Mandel’i, yirminci yüzyılın ikinci yarısının en önemli Marksist düşünürlerinden biri olan, IV. Enternasyonal’in bu tarihsel simasını çeşitli yazıları ve hayatından, mücadelelerinden kesitlerle anıyoruz.Jan Willem Stutje, Mandel biyografisinden alınan bu bölümde Ernest’in Paris 68’indeki deneyimlerini anlatıyor.
Ekim 1967’de, Les Temps Modernes dergisi, Mandel’den “Avrupa ve Amerika’nın gelişmiş ülkelerinde sosyalist devrimin gelişimi ve doğası” üzerine bir makale yazmasını istedi. Mandel bu fikri çok beğendi. Sosyal, politik ve psikolojik iklimin nasıl dönüştürülebileceğine dair soruları yüreğinde hissediyordu. İşçilerin pratikte kabul ettikleri, neo-kapitalist rejime sırtlarını nasıl döneceklerini ve devrim-öncesi koşullara varıp buradan da devrimci koşullara nasıl ulaşabileceklerini keşfetmeye çalışıyordu. Alaycı bir şekilde, “Sanırım böyle bir konu için pek fazla bir rekabet yok” demişti. Mandel’in söyledikleri gerçekdışı değildi.
Hiç kimse Batı Avrupa’da devrimin gündemde olduğunu iddia etmeye cesaret edemezdi. Hele de herhangi bir kronik ekonomik kriz yaşanmayan, umutsuz bir savaşa girişmemiş ve Batı Almanya veya Japonya’dakiyle karşılaştırılabilir bir öğrenci hareketi olmayan Fransa’da kesinlikle mümkün değildi. Ama işte Mayıs 1968’de bir volkan, işçi sınıfının işbirlikçiliğine dair tüm teorileri yalanlayarak patlayıverdi. Haziran 1968 gibi geç bir zamanda bile hala daha Les Temps Modernes’de yayımlanan bir yazıda, yaşananlara güvensizliğe/inançsızlığa dair bir not yer alıyordu, hem de dergideki yazılarda: “Artık bir Batı Avrupa ülkesinde sosyalist devrimin imkânsız olmadığını biliyoruz ve hatta muhtemelen iki veya üç ülkede” denmiş olmasına rağmen.
Mandel dergi için makalesini hiç yazmadı: basitçe bu çalkantı içinde hiç vakit yoktu. Lenin’in sözleri kesinlikle Mandel’e doğru geliyordu: “’Devrim deneyiminin’ içinden geçmek, onun hakkında yazmaktan çok daha faydalı ve daha keyiflidir. Ancak yine de konu hakkında teorik olarak donanımsız da değildi.
1960-61 Belçika genel grevi, Mandel’in Batı Avrupa devrimleri için yeni bir teori geliştirmesine yol açmıştı. 1918 Alman Devrimi veya 1941-53 Yugoslav Devrimi üzerine değil ama “1936 Haziran Fransa genel grevi” üzerine kurulu bir devrim tipolojisi geliştirdi; “Sol Halk Cephesi Hükümetinin iktidara gelişine fabrika işgalleri dalgasının eşlik ettiği döneme” ve nispeten daha az olmakla birlikte 1960-61 Belçika genel grevi modeline dayanıyordu. Haziran 1965’de yazdığı gibi, refah devletlerindeki işçiler de sosyal, siyasi, ekonomik, askeri, krizlere karşı radikalleşiyor ve;
“Bir kere radikalleşmeye başladılar mı, mücadele en sonunda rejimi devirecek veya bir ikili iktidar durumuna götürecek bir genel grev ile sonuçlanana kadar, kendi acil taleplerini anti-kapitalist yapısal reformlar programıyla bağlayacak yolda gitgide daha uzağı hedefleyen kampanyalar başlatıyorlar.”
Mandel’in teorisi tamamıyla 1968’de geliştirilmedi ama o zaman olan biteni anlayabilmek için yeterli malzemeyi sağlıyordu. Söz konusu bu an bir sürprizdi ama olayın kendisi bir sürpriz değildi.
Gençlerin ve işçilerin bu ayaklanmasında, sadece bir teorisyen ve siyasi analist olarak değil ama aynı zamanda bir ajitatör – Berlin’de olduğu gibi- olarak ve Paris’teki “barikatlar gecesinde” çatışmaların bir katılımcısı olarak da doğrudan yer aldı. Ayaklanmanın hedeflerinin izleri, Cezayir’deki kolonyal savaşa ve 1960’ların ortalarındaki işçilerin eylemlerine kadar sürülebilir. Amaçları basit ve güçlüydü: “Amerikan emperyalizmine son, Gaullizm’e son!” 3 Mayıs’da askerler Sorbonne’a girdi ve Vietnam Savaşına karşı ve anti-demokratik eğitim reformlarına karşı protestoların merkezi olan Nanterre Üniversitesi’nin kapatılmasını protesto eden öğrencileri tutukladılar. Nanterre Üniversitesi, aynı zamanda işçilerle öğrencilerin birliğinin ilk kez ortaya konduğu yerdi de. Sorbonne’a askerleri göndermek, Latin Mahallesinde haftalarca süren karşı karşıya gelişlere ve daha sonra neredeyse her işkolunda ve ülkenin her bölgesinde, yaklaşık 10 milyon işçinin katıldığı grevlere neden oldu.
9 Mayıs Perşembe akşamı, JCR, Mutualité’de bir miting düzenledi, diğerlerinin yanısıra, Daniel Bensaïd, Henri Weber ve Ernest Mandel katıldılar. Bensaïd ve Daniel Cohn-Bendit, Nanterre’de kurulan, 22 Mart Hareketinin sürükleyici güçleriydiler. Weber bir sosyologtu ve o sıralarda Alain Krivine’in sağ koluydu. Salonda Almanya, İtalya ve Belçika’dan gelen heyetler vardı. Yüzlerce öğrenci, Sorbonne’un karşısındaki meydanı tüm bir öğleden sonra boyunca işgal etmişlerdi. Bu, Cohn-Bendit’in olayları izleyen Louis Aragon’a KP’nin L’Humanité gazetesinde, kendisinin ultra-solcular dediği kişilere iftira atmaktan vazgeçmeyen “Stalinist paçavrada”, yazılanlar için hesap sorduğu o meşhur oturma eylemiydi. Anında, JCR, eylemi geniş bir birlik gösterisine dönüştürmeye karar verdi. Amblemlerini indirdiler ve Cohn-Bendit’i, “Gençlik: Ayaklanmadan Devrime” yazan bir pankartın altında kürsüde yer almaya çağırdılar. İçerisi, dışarısı, merdivenler ve koridorlar, her yer tıka basa doluydu.
Mandel kürsüye geldi. Şimdi kırk beş yaşını geçmişti, dalgalı saçları grileşmişti ve dost canlısı gözleri ciddi görünümlü gözlüklerinin arkasından parlıyordu, bir takım elbise ve kravat giyinmişti, görüntüsü sanki ayaklanmanın içine yanlışlıkla düşmüş gibiydi. Bir kere kürsünün arkasına geçti mi, bu imaj anında değişiverdi; çoşkusu ve heyecanıyla parladı ve göz kamaştırdı. Bolivya’da arazi işgalleri, İsviçre’de fabrika işgalleri, Prag’da eylemler – Fransız öğrenci eylemlerini, dünyanın etrafında bir kasırga gibi dolaşan tur ile bir yere oturttu. Kapanışta şöyle diyordu,
Bu evrensel mücadele yetişkin işçileri de kendisine katmayı başardığında, işte o zaman bugünün öncülerini kitlelerin ön saflarında yerini alabilecek güçlü bir devrimci partiye dönüştürebiliriz… Ancak birlik olursak yenilmez oluruz. Ancak birlik olduğumuzda, Ekim Devrimi ile 50 yıl önce başlayan bu büyük işi sonuçlandırabiliriz, sosyalist dünya devriminin zaferi!
Cohn-Bendit ve Bensaïd, bahtiyar izleyiciye yarın akşam Belfort Aslanı’nın ( Franko-Prusya Savaşındaki Fransız Direnişi anısına yapılan ve Place Denfert-Rochereau’da yeralan anıt) ayağında toplanma çağrısı yapmadan önce, hevesle birlik çağrısı yaptılar.
10 Mayıs öğleden sonrası, yaklaşık 35 bin öğrencinin geçiş töreni, bir polis ordusunun nezaretinde Lion’dan başladı. St-Michel Bulvarından geçerken sessizdi, kapalı olan Sorbonne’un ve Luxembourg bahçelerinin yanından geçti. Seine nehri üzerindeki köprüler kapatılmıştı ve Latin Mahallesi çevik kuvvet tarafından kuşatılmıştı. Kalabalık sürekli olarak “Nous irons jusqu’au bout!”(Sonuna Kadar Gideceğiz!) gibi sloganlar atıyordu; hiç kimse ayrılmayı düşünmedi. Aniden eylemcilerin kaldırımları kırmaya başladığını belli eden boğuk pat-küt sesleri gelmeye başladı. Çığlıklar kulaklarda çınladı: “Mahalle bizimdir” O andan itibaren, Paris Komünü tekrar hayata geldi. Panthéon’un arkasında, Rue Gay Lussac’dan Rue d’Ulm’e kadar, metrelerce yükseklikte barikatlar kuruldu, ancak kimin kimi kuşattığı belli değildi. Gece çökünce, kalabalığın ruh hali daha da güçlendi. Ağaçlar kesildi ve arabalar ters çevrildi. Sanki bir yarışmadaymışçasına, parke taşından barikatlar, açmakta olan çiçeklerin saksıları, kızıl ve kara bayraklar, pankartlar ve muhtelif süs eşyalarıyla dekore edildi. O gece Ernest ve Gisela, Latin Mahallesinin göbeğinde yer alan Rue Gay Lussac’daki barikatların kurulmasına yardımcı oldular. Yakınlarda benzer bir işi yapanlar arasında ise Alain Krivine, Pierre Rousset, Daniel Bensaïd, Henri Weber ve Janette Habel vardı. Janette’in yanında, bir dizi Latin Amerikalı gerilla ile birlikte Paris üzerinden Küba’ya gitmekte olan Arjantin Devrimci İşçi Partisinin (PRT) lideri Roberto Santucho vardı. Akşam 11.00’de, JCR kuşatma altındaki mahallede karargâhını kurmuştu. Bir sempatizanın seyahat acentesi işlettiği Rue Gay Lussac’da, büronun giriş katında indirilmiş perdelerin arkasında, barikatlarda olmadıkları zamanlarda bir araya geliyorlardı. Mesajlar gidip geliyordu. Dükkanın cephesinde yer alan hoparlörler, üniversite yetkilileri ile süren müzakerelere dair barikat inşa edenleri bilgilendiriyordu. “Bu yoldaşlar gecesi” Tanıdıklar ve yabancılar birbirlerini bağırlarına bastılar. “Sen de mi buradasın?”, “Bunu kaçıramazdım – o kadar uzun zaman oldu ki!” Mandel ve Nicos Poulantzas, birbirleri ile en son Eylül 1967’de Frankfurt Goethe Universitesinde düzenlenen üç günlük bir Marx kolokyumu sırasında konuşmuşlardı. Tartışma sırasında birbirlerine acımamışlardı. Barikatlarda durum farklıydı. “Teorik felsefenin ardından, pratik felsefe ve anlaşmazlığın ardından, birleşik cephe. Çok hoş, değil mi?” Perry Anderson buna kesinlikle katılıyordu.
Gecenin erken saatlerinde, polisten kaçan bir avuç yoldaş, Rue d’Ulm’daki Ecole Normale Supérieure’in orada birbirlerine denk geldiler, kullanılan göz yaşartıcı gaz bulutları yüzünden gözleri kıpkırmızı olmuştu. Aralarında Bensaïd, Weber, Rousset ve Krivine de vardı. Polis sabah 2:40’da saldırınca, Ernest ve Gisela da kaçtılar. Barikatların birinde Mandel, ateş ve yıkımın tiyatrosuna şahit oldu. Observer gazetesinden bir gazeteci onun bağırdığını duydu, “Ah! Ne güzel! Bu bir Devrim!” Gisela’nın arabası bir meşale gibi alev aldı ve yürüyerek devam ettiler yola. Yorulmuşlardı, en sonunda Bastille yakınındaki Rue Vincennes’deki dairelerine vardılar.
Mayıs 68 başladı. İki gün sonra, 13 Mayıs’da 10 milyon işçi greve gitti; fabrikalar işgal edildi; 1 milyon Parisli sokaklara döküldü. “Birlikte yenilmez oluruz.” Sadece siyaseten değil ama fiziken de Dördüncü Enternasyonal, savaşa hazır güçteydi. Grevler yüzünden yakıt yoktu. Belçikalı ve Alman yoldaşlar, iki günde bir benzin depoları dolu arabalarla geliyorlardı. Fransa’dan kaçmak zorunda kalanlar, Brüksel’de, Köln’de ve Frankfurt’da misafirperver bir şekilde karşılanıyorlardı.
Mandel’in 9 Mayıs konuşması, Latin mahallesi dışındaki mahallelerde de ilgi uyandırmıştı. Temmuz başında, İspanya’dan bir seyahatten dönen Ernest ve Gisela, erken bir saatte Narbonne’daki otel odalarında yataklarından sürüklenmişlerdi. 10 Haziran tarihli bir kararla, kendisine hiçbir haber verilmeden Mandel’in Fransa’ya girmesi yasaklandı. Gisela’nın seyahatine devam etmesine izin verildi ama Ernest polis merkezinde 12 saatten uzun süre tutuldu. Kendisine yemesi için sadece bir salamura domuz ayağı verildi kaşıkla beraber – bir çatal ve bıçak onu çok tehlikeli birisine dönüştürürdü. Birinci sınıf tren biletiyle Belçika sınırına bırakıldı, kendisine güvenlik servisinden iki memur eşlik ediyordu. Fransa’da ‘persona non grata’ (istenmeyen adam) statüsü ancak 1981 yılında kaldırıldı.
Paris St Petersburg’a dönüşmedi veya Mayıs 68, Ekim 1917’ye dönüşmedi; ayaklanma devrime dönüşmedi. Yine de, Avrupa solu, yıllarca başka ülkelerden haberleri takip ettikten sonra, devrimin neye benzediğini kendi gözleriyle görüyordu. Vietnam’daki mücadele, Küba ve Cezayir, hala “bizim mücadelelerimizdi” ama artık bu durum sadece sembolik değildi ama gerçekten de öyleydi, birbirlerine doğrudan etkileri her iki taraf tarafından da tanınmış ve kabul edilmişti.4
Siyasi kültürdeki bu dönüşüm nereden kaynaklanıyordu? Boyun eğmeden ayaklanmaya, itaatten başkaldırmaya bu değişimin nedeni neydi? Ve bir kez daha, nihai bir kopuşu ne engellemişti? Ayaklanma neden tamamlanamadı? İspanya’dan dönüşünde Mandel, Les Temps Modernes (Modern Zamanlar) ve New Left Review’da yayımlanan “ Mayıs 1968’in Dersleri” başlıklı makalesinde bu soruları sordu? Mayıs 68’in neo-kapitalizmin çelişkilerinin bir sonucu olduğunu savundu. Yaşam standardı yükseldi ama talepler daha da fazla arttı, özellikle de demokrasi talebi ve yabancılaşmanın sonlandırılması talepleri. Batı her ne kadar 1929 benzeri bir felaket yaşamamış olsa da, iktisadi buhranlardan da azade değildi. Mayıs 68 patlamasına neden olan üniversite eğitiminin krizine, uzun vadeli işçi maliyetlerini planlama hevesine gömülmüş bir sistem de eklenince, sendikaların eylemi için de herhangi bir alan kalmamıştı. Bu durum direnişi, patlayıcı ve şiddetli bir hale getirdi. Nesnel sosyoekonomik faktörleri analizinde Mandel, eski çalışmalarını detaylandırıyordu. Yeni olan şey ise devrim modeline dair fikirlerinin Mayıs 68 ile gözle görülür hale gelmiş olması oldu. Ayaklanma 1936’da Fransa’daki ve 1960-61’de Belçika’daki genel grevlerle benzerlik gösteriyordu. Mayıs 68, Mandel’in modelini dört açıdan olgunlaştırmasına yardımcı olmuştu.
Öncelikle, eylemlerin patlayıcı karakterine dikkat çekmişti, grevler, oturma eylemleri, fabrika işgalleri, eylemler ve baskı güçleriyle karşı karşıya gelişlerin bir kombinasyonuydu. O bunların hepsini, kendiliğinden gelişen direniş biçimleri olarak değerlendirmişti. Karşıtlarının ve KP’nin ve CGT’nin Komünistlerinin iddialarının aksine bu durumun öğrencilerin orta sınıf kökeniyle, siyasi olgunlaşmamışlıkla veya provokatörlerle bir alakası yoktu. İkinci olarak, proletaryanın aktif olmaya başladığında kendi gücünün farkına vardığını saptadı. Eski düzenin, burjuvazinin düzeni olduğunun ve karşıtının kurallarıyla oynadığı sürece yapılan her atağın boşuna olduğunu fark etmeye başlıyordu proletarya. Üçüncü olarak ise, özellikle daha genç işçilerin radikal eylem biçimlerini benimsediğini gözlemledi. Bu tüm devrimler tarafından teyit ediliyordu: deneyleri önce ufak bir azınlık yapar. Son olarak Mandel, Mayıs 68’in işçi kontrolünün adım adım kurumlar aracılığıyla kurulacağı veya diğer anti-kapitalist yapısal bir değişim fikrinin illüzyondan ibaret olduğunu gösterdiğini söyledi.
Mayıs patlamasının devasalığına rağmen, Gaulllist sistem gücünü pekiştirdi. Öncü, en bilinçli ve en aktif grup, daha geniş hareketle yeterince bağ kuramadı. Bununla beraber işçiler doğrudan ekonomik taleplerden daha fazlası ile ilgileniyorlardı. Örnek olarak, Paris’te matbaa işçileri Le Figaro’nun gerçekleri yansıtmayan başlıklarının düzeltilmesini talep etti ve La Nation’da yayınlanan greve zarar veren makaleleri basmayı reddettiler. Yine de Mandel, Perry Anderson’a bu durumun sınırları olduğunu vurgulamıştı:
“Sadece sendikal olan hedefleri içgüdüsel olarak reddettiler, ama genel olarak yerlerine ne koyacaklarını bilmiyorlardı. Geçiş talepleri için (anti-kapitalist yapısal reformlar) propaganda ve eğitim, (ajitasyon ve eylem de dahil) ücret taleplerinden işçi kontrolüne veya işçilerin iktidarına bir “bilinç sıçraması” sağlamak için krizden önce gerekliydi.”
Leninist ortodoksiye sadık olan Mandel, üniversitelerdeki etkisiyle kıyaslanabilir şekilde önemli fabrikalarda da etkisi olan bir öncünün eksikliğine işaret ediyordu. Ancak eğer öyle olsaydı bile Fransa’nın sosyalizme 24 saat uzaklıkta olduğunu veya bir Fransız “Ekiminin” hemen köşe başında beklediğini düşünmediğini de ekledi. Ama ikili iktidar koşullarına atılım sağlayacak bir tür Fransa “Şubatının” olabileceğini düşünüyordu. Mandel, eğer bu gerçekleşseydi Fransa ve Avrupa tarihinde belirleyici yeni bir sayfanın açılacağını düşünüyordu.
Aramızdan ayrılışının 25. Yılında Ernest Mandel’i, yirminci yüzyılın ikinci yarısının en önemli Marksist düşünürlerinden biri olan, IV. Enternasyonal’in bu tarihsel simasını çeşitli yazıları ve hayatından, mücadelelerinden kesitlerle anıyoruz.Jan Willem Stutje, Mandel biyografisinden alınan bu bölümde Ernest’in 1968’de Berlin’de Rudi Dutschke ile deneyimlerini anlatıyor.
9 Ekim 1967’de, dünya Ernesto Che Guevara’nın öldürüldüğü haberini aldı. Gerilla savaşının zafere giden tek yol olduğuna olan inancıyla, Bolivya’daki mücadeleye katılmıştı. Bedeni uzaktaki bir köyde tahrip edilmiş bir şekilde bulundu. Bu bir devrimcinin, modern zaman savaşçı şefinin ölümüydü. Sol yas tutuyordu, şairler sonu isyan çağrıları ile biten mersiyeler, ağıtlar yazdılar. Les Temps Modernes’in (Modern Zamanlar dergisinin) bir editörü olan Gerhard Horst (André Gorz’un müstear adı) ile yapılan bir mülakatta, Mandel, “şiddetli bir şok içindeyim, onu daha çok kişisel bir arkadaş olarak görürdüm” diyor. La Gauche’da ise, “büyük bir dost, örnek bir yoldaş, kahraman bir militan” diye anıyordu. Paris’in St-Michel bulvarında ve Berlin’in Kurfürstendamm’ında, Londra’da ve Milano’da, insanlar “Che, Che, Gue-va-ra!” diye bağırıyorlardı. Bölünmüş heceler, kurulu düzene karşı bir savaş narası oluşturuyorlardı. Ne Moskova, ne de Pekin, yalandan bile olsa bir sempati gösterisine dahi girişmediler. Üzüntülerini açıkça göstererek, İtalyan ve Fransız Komünist partileri halen daha az da olsa bir bağımsızlıkları olduğunu kanıtlamış oldular.
Komünist Öğrenciler Birliğinden kopan ve 1966’da kurulan radikal bir grup olan Fransız Devrimci Komünist Gençlik örgütündeki Mandel’in destekçileri ölümünü kabullenmeyi reddetiler. Daniel Bensaïd, “Maoist mistisizme karşı Che bizim en iyi panzehirimizdi” diye anımsıyor. Paris’in Latin Mahallesinde, Fransa işçi hareketinin mabedi olan Mutualité taşarcasına doluydu. Mandel, Havana’dan yeni dönen Maurice Nadeau ve Janette “Kübalı” Habel ile birlikte konuşuyordu. Che’yi, 1964’te tanımaya başladığı haliyle tasvir ediyordu. “Sen açlık çeken herkes için düştün” şarkısına geçmeden ve koro yüksek sesle “Zamanı gelecek ve halk kazanacak…” şarkısına başlamadan önce, katılımcıların 1905 Rus Devriminin ağıt marşı olan “Şehitler Marşını” mırıldanmasıyla duygu zirveye doğru yükselmeye başladı.
Berlin’de de insanlar çok derinden etkilenmişlerdi. SDS (Almanya Sosyalist Öğrenciler Federasyonu) eylemlerin yoğunlaştırılması çağrısı yaptı. Che, Rudi Dutschke’nin ilham kaynağıydı. SDS’den Şilili bir yoldaşı ve arkadaşı olan Gaston Salvatore ile birlikte Dutschke, Che’nin içinde “iki, üç, daha fazla Vietnam” çağrısı yer alan son açıklamasını İspanyolca’dan Almanca’ya çevirmişti. Che gibi Dutschke de, “devrim dışında bir hayat olmadığı” inancıyla yaşıyordu. Yeni doğan oğluna Hosea Che adını vermişti. Latin Amerika, Dutschke’nin peşini bırakmıyordu. 1968’de, Régis Debray, Castro ve K.S. Karol gibi figürlerin makalelerinin derlendiği, “Uzun Yürüyüş: Latin Amerika’da Devrimin Yolu” kitabına önsöz yazmıştı. Meschkat, Gisela’nın (ç.n. Mandel’in eşi) 1967 yazında Havana’dan kendisine gönderdiği mektupları kitapta basılı görünce şaşırmıştı. Onun bildiği kadarıyla Dutschke, bunları sadece okumak için izin istemişti.
Berlin 1968: Rudi Dutschke ile birlikte
1967 yazında, Mandel ve Dutschke yakınlaşırlar. Dutschke günlüğünde: “Gisela ve Ernest, Krahl (Adorno’nun öğrencisi Hans-Jürgen) vs ile örgütsel sorunlara dair tartışma ve Berlin’deki bir konferans için teorik ön-tartışmalar” diye not düşmüştü. Kısa süre öncesinde, Dutschke ve Krahl, Frankfurt üniversitesinin yemekhanesinde bir SDS konferansına örgütsel rapor başlığıyla bir rapor sunmuşlardı. Dutschke Berlin için neyse, Krahl da Frankfurt için oydu – tartışılmaz şef, teorisyen. SDS hızla büyüyordu, 2000 üye ve onun rahatlıkla birkaç katı kadar da sempatizan vardı, sadece üniversite öğrencileri değil ama aynı zamanda lise öğrencileri ve genç işçiler de katılıyorlardı. Üniversitelerin reformunu destekliyor ve Vietnam Savaşına karşı çıkıyorlardı, Yunanistan’daki diktatörlüğe ve “işkence imparatoru” İran’daki Şah Rıza Pehlevi’ye karşıydılar. Onların eylemlerine katılmak, 26 yaşındaki öğrenci Benno Ohnesorg’un hayatına malolmuştu. 2 Haziran 1967’de, Berlin’de polis tarafından vurularak öldürülmesi bir ay süren bir isyan başlatmıştı.
Bir zamanlar öğrencilerin sloganı “Pratik olmadan, teori olmaz” iken, şimdi sorun, SDS’in hangi stratejiyi izleyeceği ve nasıl bir örgütün buna uygun olduğuydu. Mandel 1967 yazında bunu Dutschke, Krahl, Meschkat, Altvater, Semler, Rabehl ve diğer öğrenci liderleri ile tartıştı. Önlerindeki görev, “en iyi yoldaşları seçerek SDS içinde bir örgüt oluşturmaktı …. kadro oluşturmak … ve sosyal demokratik federasyon içinden öncüyü inşa etmekti.”
Dutschke, esnekliği sayesinde konumunu koruyabildi. Meschkat’ın da, Mandel’e itiraf ettiği gibi “bu süreklilik için çok büyük bir tehlike ama aynı zamanda tartışmalar yoluyla adım adım bir anlaşmaya varabilmek için ise iyi bir fırsat” sağlıyordu. Mandel, Dutschke’yi Fransız JCR örneğini takip ederek, SDS’in Marksist kanadını bir devrimci sosyalist gençlik örgütüne dönüştürmesine ikna etmeyi amaçlıyordu. JCR, Guevaristlerin, Troçkistlerin ve anti-Stalinistlerin, isyancı gençlik üzerinde kayda değer bir etkisi olan hibrid oluşumuydu. Aralarında Catherine Samary, Janette Habel, Henri Weber, Daniel Bensaïd, Pierre Rousset ve Alain Krivine’in de olduğu 200 veya en fazla 300 muhaliften oluşuyordu. Bu kişilerin hepsi, değişim rüzgârını arkalarında hisseden ve Mayıs 1968’de dünyaya kendi işaretlerini bırakacak olan sözcülerdi. Mandel, JCR’ın kuruluşunda bulunmuştu, 1965 kışında Briançon’a yakın Alplerde yapılan bir toplantıydı. Dağ geçitini kullanmak için polisten izin alacak olan son arabanın sürücüleri arasında yolcusu Ernest Mandel ile birlikte Krivine de vardı. Kar taneleri ve sis görüşü engelliyordu. Takım elbisesi ve şık ayakkabılarıyla Mandel, Krivine’e yolu göstermek için diz boyu karda arabanın önünde bir saat yürümek zorunda kaldı. Vardıklarında her ikisi de içlerine kadar sırılsıklam haldeydiler.
Aralık 1967’de, Dutschke ve Mandel’in “genç kadroların en akıllı ve en devrimcilerinden birisi” diye tarif ettiği Krivine arasında bir toplantı olmuştu. Bundan birkaç gün önce Dutschke, Mandel’in deyişiyle “ gizlice konuştuğumuz belirli konularla ilgili…bazı uzmanlarla” buluşmuştu. Kastettiği, silah ve birliklerin sevkiyatını bloke ederek ve muhtemelen Alman limanlarından Vietnam’a askeri malzeme taşıyan gemileri havaya uçurarak Vietnam Savaşını sabote etme kararıydı. Milan’daki yayıncı Giangiacomo Feltrinelli, patlayıcıları sağlamıştı. Dutschke’nin on yıl sonra açıkladığına göre, bunu yürüten grubun Kızıl Ordu Fraksiyonuyla ( Bader-Meinhof Grubu) hiçbir ortak noktası yoktu. Onların planladıkları eylem, “eşyalara karşı şiddetti, insanlara karşı değil” ve riskin çok yüksek olduğuna karar verdiklerinde dinamitleri sessizce denize attılar.
Almanya’daki olaylardan, Mandel’in beklentisi çok yüksekti. Kasım’da Mandel, Berlin’de 1500 öğrenciye Küba ve Latin Amerika ile ilgili bir konuşma yaptı. İki gün sonra hepsi ellerinde Ekim Devriminin 50. Yılı anısına kırmızı bayraklar taşıyan 4000 kişiye konuştu. Tepe noktası ise, 17 ve 18 Şubat 1968 tarihlerinde Berlin Teknik Üniversitesi merkez oditoryumunda yapılan Vietnam Kongresiydi, burada Mandel, Dutschke’nin yanı sıra en önemli konuşmacılardan biriydi. Bu iki gün boyunca Batı Berlin, uluslararası Sol Muhalefetin merkezi olmuştu, Almanya ve komşu ülkelerden 5000 katılımcı buraya gelmişlerdi.
Hatta daha önce Ekim 1966’da, Liege’de savaş karşıtları bir eylem düzenlemişlerdi, bu eylem resmi olarak Sosyalist Gençlik Öncüleri (Socialist Young Guard) tarafından düzenlenmişti ama aslında örgütleyen 4. Enternasyonal’di. Orada da, sokaklarda eylemlere katılan farklı ülkelerden binlerce sempatizan vardı – Maoistsler, troçkistler, genç Komünistler ve provolar. (ç.n.: provolar: Hollanda’da 1960’ların ortasındaki bir karşı-kültür hareketi) Berlin 1967, entellektüellerin ve kültür dünyasının önde gelen kişilerinin desteği de eklenerek bu eylemlerin peşinden geliyordu.1 Salonda devasa bir bayrak asılıydı, Güney Vietnam Özgürlük Cephesi’nin pankartı ve altında Che’nin sözleri yer alıyordu: “Her devrimcinin görevi, devrimi gerçekleştirmektir.” İki gün sürecek olan hararetli konuşmalara uygun bir arkaplan oluşturmuşlardı.
Lahore doğumlu olan ama 1963’den beri Oxford’da yaşayan Tarık Ali, bir öğrenci lideri ve Troçkistti ve konuşmacılardan birisiydi. Konuşması sürekli olarak alkışlarla ve sloganlarla kesiliyordu. Platformda onun için çeviri yapan Mandel’in yanında oturuyordu. Kendi konuşmasında Mandel, dinleyicileri ABD’nin bir yenilgiyle karşılaşacağına temin ediyordu:
Karl Marx’ın, sermayenin baştan tırnağa kadar her bir gözenekten kan ve pislik damlatarak dünyaya geldiğine dair açık görüşünü biliyorsunuz. …. Bugün bu kapitalizmin çöküşüne şahitlik ediyoruz … baştan tırnağa her bir gözenekten kan ve pislik akıtarak ….. Sermaye ölüm cezasına mahkumdur. Bizim görevimiz pasif bir şekilde bu durumu izlemek değildir … ama aktif bir şekilde mücadeleye dahil olmaktır.
Yetkililerin şiddetini ve Springer yayın kuruluşu tarafından yayımlanan bir dizi iftirayı lanetlerken, dinleyicileri onun kendilerini desteklediğini biliyorlardı. “Birkaç teknik nokta” dedi Mandel, harareti arttırırken:
Bilmiyorum sizler Zangakuren öğrencilerinin Amerikan uçak gemisi Enterprise’a karşı, kasklar ve beyzbol sopalarıyla donanmış olarak giriştikleri yürüyüşün fotoğraflarını gördünüz mü? … Size sadece geçen hafta onların örneğinin Paris’teki radikal gençlik tarafından da takip edildiğini söyleyebilirim ve Batı Berlin öğrencilerine de aynısını yapmayı öneriyorum.2
Divan başkanının yanında oturan Dutschke’nin, masanın uzak köşesinde oturan Mandel ile konuşması boyunca göz teması kurup başıyla onaylaması, mutabık kaldıklarının bir göstergesiydi.
Düzenleyiciler, kongrenin ardından bir eylem ile Berlin-Dahlem’deki Amerikan askeri üssüne bir yürüyüş düzenlemeyi planlamışlardı. Koridor, asker ve polisin olası müdahalesine dair söylentilerle çalkalanıyordu. Dinleyiciler tartışmalarda yer almak ile biber gazı ile nasıl baş edilebileceği ve polis coplarına karşı korunmak için nasıl giyinmeleri gerektiğine dair hararetli tartışmalar arasında gidip geliyorlardı: “Ve kasklarınızı da unutmayın!”
JCR’ın (Devrimci Komünist Gençlik) kurucusu ve lideri Alain Krivine, Fransız öğrenci hareketini ve Paris’in radikal gençliğinin rolünü anlatmak üzere mikrofonu aldı. Hülyalı bakışları, öğrenci gözlüğü ve kravatıyla – anarşist alaycılığın bir nesnesi- Krivine’de romantik bir hava var gibiydi. Aslında, siyasete kesin bir yeteneği olan bir “hiperaktif pragmatist” idi.
Krivine kongre gecelerini Dutschke’nin evinde geçiriyordu. Kongre başlamadan önceki akşam yaklaşık 300 Fransız katılımcıyla bir tartışma yürütmüşlerdi. Orada Fransız delegeleri Dutschke’yi tanıma imkânı bulmuşlardı, ‘Berlin’, “Burjuvazinin Korkusu”, kısa boylu, deri ceketli atletik bir yapıya sahip, düz ve cansız saçları gözlerinin önüne düşüyordu. O kadar hızlı konuşuyordu ki, çevirmen yakalamakta güçlük çekti. Dutschke eylemin rotasını karatahtaya çizmişti, tehlikeli bölgeleri, güvenlik önlemlerini ve taktikleri açıklıyordu. Deneyimlerinden dolayı, JCR’ın uzmanlarına eylemcilerin güvenliğini sağlama görevi verildi.
18 Şubat Pazar öğleden sonrası, çoğunluğu gençlerden oluşan yaklaşık 15 bin kişilik bir eylemci kitlesi, şehrin içinde son derece militan bir yürüyüş için bir araya geldiler. Kızıl bayraklar denizinin üzerinde, Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht, Che Guevara ve Ho Chi Minh’in devasa portreleri dalgalanıyordu. Zaman zaman bir kortej durup, uyum içinde yüksek sesle sloganlarını bağırarak tekrar hızlanıyorlardı. 1930’lardan bu yana Berlin böylesi bir gösteriye tanıklık etmemişti.
11 Nisan 1968 akşamı saat 5:23’de, Berlin’deki Alman Basın Ajansı tarafından aşağıdaki haber dağıtıma sunuldu: “Perşembe öğleden sonra, SDS teorisyeni kimliği belirsiz bir kişi tarafından vuruldu.” Dutschke, yüzünden ölümcül olabilecek bir yara almıştı. Tetikçi, Josef Erwin Bauchmann, Münih’den vasıfsız bir ev boyacısıydı. Kurfürstendamm’daki SDS genel merkezinin yaklaşık 50 metre ilerisinde kurbanının gelmesini beklemişti. Tetiği çekerken öfkeyle, “Seni pis Komünist domuz” diye öfkeyle bağırmıştı.
Bir süredir, sağ çevreler şiddet dolu fantaziler kuruyorlardı. Springer yayıncılık tarafından cesaretlendirilen sağcı düşmanlık kişisel bir hal de alıyordu. Yirmi sekiz yaşındaki Dutschke, “1 Numaralı Halk Düşmanı” ilan edilmişti. Kendisinden hızlıca kurtulunmalıydı: “Dutschke’yi Gazlayın!” “Bu çeteye son!” “Siyasi düşman toplama kampına!” Aynı gün kendisine yönelik herhangi bir saldırıdan korkup korkmadığı sorulmuştu. Dutschke cevap verdi: “Korku değil. Böyle bir şey olabilir ama arkadaşlar erketede. Genellikle yalnız yolculuk yapmam. Tabii ki, bir nevrotik kişi veya bir meczup bir tür panik tepkisi içinde saldırabilir.” Birkaç saat sonra silah sesleri duyuldu.
Dutschke ameliyat masasında yedi saat yattı. Cadı-avcısı Springer gazetelerinin dağıtılmasını engellemek için öğrenciler sokaklara çıktılar. Paris’ten Mandel, Tarık Ali’yi aradı. Ertesi gün, 2 bin kişi, Londra’daki Alman büyükelçiliğinin ve Springer İngiltere ofisinin önünde eylemdeydi. Brüksel’de gençler dayanışmalarını sloganlarla dillendirdiler “İki, Üç, daha fazla Berlin!” Pariste de benzer bir görüntü vardı, üçyüz, dört yüz kadar JCR üyesi Alman büyükelçiliğini kuşattılar. St-Michel Bulvarında polisle çatışma vardı. Paskalya Cumartesine gelindiğinde, Dutschke artık tehlike altında değildi, ama kafasındaki mermiler onda ciddi bir konuşma engeli oluşturmuştu. İyileşmesi yavaş ilerliyordu ve periyodik epilepsi ataklarıyla yaşamayı öğrenmesi gerekiyordu.
Saldırıdan önceki Dutschke’nin son günlük notu ise: “Paris… hakkında çok mutluyum. Yoldaşlar …. başardılar: Fransız sol eğilimlerini bir masa etrafında toplayabildiler. 1 Mayıs’ta orada bir konuşma yapacağım…” Mayıs 1968 tarihe Fransa’daki gelmiş geçmiş en büyük grev ve protesto eylemi olarak geçti ama mücadele Dutschke olmadan başladı.
Almanya’dan ayrılmak ve felaketin yaşandığı yerden uzaklaşmak istedi. Önce kısa bir süre İsviçre’de kaldı, burada psikolog Thomas Ehleiter ile tedavisi üzerinde çalıştı. Daha sonra İtalya’ya, Roma’nın Güneyine Marino’ya, besteci Hans-Werner Henze’nin daveti üzerine gitti. Siyaset onun umduğundan daha kısa bir süre içinde tekrar onu çağırdı. Berlin’den kötü havadisler vardı: “Christian [Semler] aradı, Rusların pis numaralarından bahsetti – Çekoslavakya işgal edilmişti. Prag’da, bunun mümkün olmadığını düşünürdüm ama öğrenciler çok daha gerçekçiydiler.” “Ne biçim köpekler, ne biçim barbarlar, ne biçim hainler.”
Dutschke’nin Henze’nin villasında kalışı basından gizlenememişti – ve bir kere öğrendiler mi, ondan sonra hiç huzuru kalmamıştı. Ağustos’ta, eşi Gretchhen ona bir vize ayarlayabilmek için ABD’ye gitti. Bu sırada Dutschke kimseye görünmeden Brüksel’e seyahat etti, burada Mandel’in Rue Jose Impens’deki evinde kaldı. Gisela ve Ernest, Eylül’den Kasım’a kadar Kanada ve ABD’ye seyahat edecekleri için burası sadece ona kalan bir dinlendirici güvenli sığınaktı. Ernest yaklaşık yirmi beş üniversitede ders veriyordu. Gisela ise SWP’nin daveti üzerine, Avrupa öğrenci hareketleri üzerine konuşuyordu. Ernest annesinden Dutschke’nin bir kriz geçirdiğini öğrendi. Berlin’deki arkadaşları ona Kanada’nın vize vermeyi reddettiğini söylemişlerdi. Yetkililerin dinliyor olabilmesi ihtimalini görmezden gelerek, Dutschke Rue Josse Impens’deki evden, ABD’deki Gretchen’a ulaşmaya çalıştı. Ertesi gün, polis bir sınır dışı kararıyla beraber kapıya geldi. Anın stresi içinde Dutschke bir epilepsi krizi geçirdi. Arkadaşları testler için onu Berlin’e göndermeye karar verdiler. Mandel’e annesi: “Onu doktora arkadaşlarının götürdüğünü eşine söylemememiz konusunda beni ikna etmeye çalıştı; onun yerine oraya kadar kendisinin arabayı sürdüğünü söylememizi istedi. Lütfen bu hikayeye bağlı kal!!” dedi. Ernest’e kaygılarını aktarmak için Rosa devam etti;
Yalnızlığını daha kolay hale getirmek için herşeyi yaptım … Ancak hastalanacağından biraz korktum. Dostların yardıına ihtiyacı olduğu bariz! Sevgili Ernest, evdeki ilk yıllarından itibaren bizim her zaman dostlarımıza yardım ettiğimizi görmüşsündür! ‘
Ölümünden sonra yayımlanan anıları, Aufrecht Gehen: Eine fragmentarische Autobiographie (Yukarı doğru gitmek: Parçalı bir Otobiyografi) kitabında, Dutschke, Mandellerin evinde iki hafta kaldıktan sonra yetkililerin onu persona non grata ilan ettiğini söylüyordu.
Türk Ceza Kanunu (TCK)’nın 103’üncü maddesi kapsamındaki çocuk cinsel istismarcılarına af getirilmesi girişimlerine karşı 2016’da bir araya gelmiş olan TCK-103 Çocuk Cinsel İstismarı Affına Karşı Kadın Platformu, iktidarın çocuk ve kadın haklarını hedef alan girişimlerine karşı bir açıklama yayımladı. Yeniyol’dan Kadınlar‘ın da bileşeni olduğu platformun açıklaması şu şekilde:
TCK 103 Çocuk Cinsel İstismarı Affına Karşı Kadın Platformu’nu oluşturan kadın örgütleri olarak başlattığımız çocuk cinsel istismarcılarına yönelik af girişimleri ve İstanbul Sözleşmesi’nin karalanmasına karşı kampanyamız bütün ülkeye yayılıyor. 9 Temmuz Salı günü yaptığımız basın toplantısının akabinde, platform bileşeni kadın örgütlerinin sayısı iki günde ikiye katlanarak 300’ü; platformu destekleyen sendika, meslek örgütleri gibi sivil toplum örgütlerinin sayısı 150’yi aştı.
Platformu oluşturan ve destekleyen örgütler olarak 11 Temmuz günü 33 ilde basın açıklamaları yaparak bir kez daha kadınların kazanılmış haklarını tartışmaya açmaktan VAZGEÇİN dedik. Covid 19 önlemleri koşullarında, fiziksel mesafe korunarak ve maskeli olarak yapılan eylemler, kadınlar olarak kararlılığımızı ve mücadelemizi her koşulda sürdüreceğimizi bir kez daha gösterdi.
2016 yılında ilk kez gündeme getirildiğinde çocuk cinsel istismarı affını “aklınızdan bile geçirmeyin” demiş, pek çok il ve ilçede basın açıklamaları yapmıştık. 11 Temmuz 2020 Cumartesi günü ise “İstanbul Sözleşmesi’ni Uygulayın! Çocuk Cinsel İstismarı Affından VAZGEÇİN!” talepleriyle, Adana’dan, Edirne’ye, Hakkari’den İzmir’e 33 kentten tüm sorumlulara bir kez daha seslendik VAZGEÇİN!
Çocuk İstismarcılarına Af Girişimlerinin Gündemde Tutulması İstismarcılara Teşvik, Tüm Çocuklara Tehdittir
Kadınlar olarak, siyasi iktidarın cinsel istismarcılara af girişimlerini ertelemesinin, çocuk istismarı ve çocuk yaşta evlendirme sorununu çözmediği gibi daha da ağırlaştırdığının altını çizdik.
Çünkü bu af söylentisi gündemde tutulduğu sürece;
Türk Ceza Kanunu’ndaki 15 yaş altı çocuklarla hiçbir koşulda cinsel ilişkiye girilemeyeceği ve Türk Medeni Kanunu’ndaki 17 yaşın altında evlilik yapılamayacağı konusundaki yasal düzenlemeler kağıt üzerinde kalıyor, uygulanmıyor, uygulanamıyor. Gençler, aileler bu yasalar yokmuş gibi yaşamaya devam ediyor.
Çocuk cinsel istismarcıları işledikleri suçtan mahkum olsalar bile, kız çocuğunu ya da ailesini ikna edip resmi nikah yaptırdıkları takdirde cezadan kurtulabileceklerini düşünebiliyorlar.
Maalesef yargı da af propagandalarından etkilenerek giderek daha çok beraat kararı veriyor.
Toplum da gelenek, görenek diyerek ve af söylemlerinin de teşvikiyle çocuk evliliği adı altındaki çocuk cinsel istismarını ihbar yükümlülüğünü savsaklıyor.
Af söylentisi çeşitli kişi ve kurumların, kız çocuklarının evlendirilme yaşının 12 hatta 9 olabileceği yönündeki propagandalarının sürüp gitmesine neden oluyor.
İstanbul Sözleşmesi’nden Çekilmekten bahsetmek bile Şiddetçi Erkeklere Teşvik, Tüm Kadınlara Tehdittir
Kadınlar olarak görüyoruz ki,
TBMM Boşanma Komisyonu Raporu’ndan beri İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı yasaya karşı sistematik bir karalama kampanyası yürütülüyor. Bu saldırı nedeniyle ne İstanbul Sözleşmesi, ne de 6284 sayılı yasa etkili bir biçimde uygulanıyor. Devletin şiddetle ilgili yasaları ve sözleşmeleri uygulamaması, bu düzenlemelerin gerektirdiği şiddetle mücadele mekanizmalarını kurmaması nedeniyle ülkemizde her gün en az üç kadın hayatını kaybediyor.
İstanbul Sözleşmesi’nden Türkiye’nin imzasını çekme açıklamaları, sözleşmeyi ve yasayı uygulamamak için zaten direnmekte olan tüm kamu görevlilerine en üst düzeyden bağlayıcı bir “talimat” niteliği taşıyor. Bu gibi açıklamalar, şiddet uygulayan erkekleri teşvik ediyor; şiddete maruz kalan birçok kadının devlet mekanizmalarına başvurma cesaretlerini kırıyor; kamuda görevini yerine getirmeye çalışan az sayıdaki yargı ve kolluk görevlisinin de elini kolunu bağlamak gibi olumsuzluklara neden oluyor.
Bu nedenle kadınlar olarak yetkililerden acilen aşağıdaki taleplerimizin hayata geçirilmesini istiyoruz:
Kadınlara ve kız çocuklarına yönelik fiziksel, cinsel, psikolojik ve ekonomik şiddet ile ayrımcılığı körükleyen bu söylemlerinize son verin;
İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı yasanın etkin bir biçimde uygulanmasını ve işlevli bir Alo Şiddet Hattı, ülke çapında kadın danışma merkezleri, sığınaklar, cinsel şiddet kriz merkezleri ile şiddetle mücadelenin ulusal mekanizmalarının yeterli sayı ve nitelikli destek kapasitesine ulaştırılmasını sağlayın.
Ülkenin dört bir yanından 450’den fazla örgütten kadınlar olarak sesleniyoruz;
Kadınların ve çocukların hayatını siyaset malzemesi yapmaktan, kadının insan haklarını ve çocuk haklarını müzakere konusu etmekten VAZGEÇİN!
Mağdurlar İçin Adalet Platformu ve HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, işlerinden KHK’lerle ihraç edilen kişilerin anlatımlarına ve neler yaşadıklarına ilişkin 1500 sayfalık rapor hazırladı. KHK’li, hakim, savcı, öğretmen ve akademisyenlerin de aralarında bulunduğu mağdurların söylediği ortak bir cümle var: Aç kaldım, aç…
15 Temmuz darbe girişiminin ardından yayımlanan OHAL kararnamelerinin üzerinden 3 yıl geçti. Kamudan ihraç edilenlerinin durumuyla ilgilenen ve Meclis’te bunu gündeme getiren HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu ile Mağdurlar İçin Adalet Platformu’ndan Doç. Bayram Erzurumluoğlu, 3. yılında ‘OHAL’in Toplumsal Maliyetleri’ adlı raporun sonuçlarını kamuoyuyla paylaştı.
Gazete Duvar’dan Hacı Bişkin’in özel haberine göre, rapor 1500 sayfadan oluşuyor. 20 Temmuz 2019 ve 9 Eylül 20119 tarihleri arasında hazırlanan rapor, Türkiye’nin 81 ilinden 3 bin 104 kişi ve dünyanın 33 ülkesinden 201 kişinin katılımıyla hazırlandı. Gergerlioğlu yaptığı açıklamada, “Tüm toplumu etkileyen, sarsan bir kırımın, felaketin olduğunu görüyoruz. KHK’liler işlerinden ihraç edilmekle kalmadı. Özel sektörde de çalışmalarının önüne geçilen, sosyal yardımlaşma ödenekleri kesilen bir topluluktan bahsediyoruz” dedi.
ETKİLENENLER ANLATIYOR: SİMİT SATIYORUM
Raporun ilk bölümünde Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) işlerinden ihraç edilenlerin anlatımlarına yer verildi. Çoğu KHK’li ihraç edildikten sonra iş bulamadıklarını, sosyal ortamlardan uzaklaştıklarını belirtti.
Maddi ve manevi anlamda anlamda zorluk yaşayan KHK’liler yaşadıkları rapora şu sözlerle yansıdı: “Çalıştığım işyeri kapatıldı. Çalışma lisansım iptal edildi. Mesleğimi yapamıyorum. Simit satıyorum. Aç kaldım aç! Suçsuz yere mağdur edildim. Çocuklarımın rızkı gasp edildi. Ailemden ayrılıp yurt dışında yaşamak zorunda kaldım. 3 yıldır çocuklarımı göremiyorum. 2,5 yaşındaki çocuğumu hiç göremedim. Bir anda işsiz ve vasıfsız ilan edildik. Bir anlamda sosyal bir soykırım… Çalıştığım şirkete atanan kayyım tarafından işten çıkartıldım. İşten çıktıktan sonra e-devletteki çalışma bilgilerimde şüpheli yazıldı. Yeni doğan bebeğim ve çalışamayan eşimle birlikte işsiz ve ortada kaldık. Benim ailemin hayatı ve yaşama şansımız kalmadı. Yok olduk. Hangi birini yazayım bu alana sığmaz. Sivil ölüme mahkum edildim. Diri diri gömdüler. Polis kötü davranma konusunda hakikaten uzmanlaşmış. 19 Temmuz’da okula gittim. O bakışlar yetti hocam…”
Raporda anlatımları dikkat çeken 11 yıllık eski bir savcı şöyle diyor: “ByLock kullanmadığı tespit edildiğinden denilerek tahliye edildim. Çıktığımda kimse bana iş vermek istemedi. İş verirlerse devlet tarafından vergi müfettişleri gönderildiğini söyleyenler oldu. Şu an 150 tavuk aldım yumurta satarak geçinmeye çalışıyorum.”
Mağduriyetlerine dile getirenler arasında hakimler, savcılar, akademisyenler, polisler, öğretmenler, mühendisler ve daha birçok meslek örgütünden ihraç edilen kişiler var. Hepsinin ortak anlatımı: Aç kaldık, işsiz kaldık.
‘AVUKAT İTİRAFÇI OL DEDİ’
Raporda dikkat çeken başka bir konu ise gözaltına alınan kişilerin CMK tarafından atanan avukatlarla ilgili anlatımları oldu: “Avukat itirafçı olmam için baskı yaptı. Avukat uyuyordu ben ifade verirken. Avukat ve polisler psikolojik baskı uyguladılar. Avukat sadece oradaydı… Avukat ‘Ne biliyorsan anlat’ diyordu. İtirafçı olmamı istiyordu. Avukatın aleyhime ifade verdiğinin farkındaydım. CMK avukatı konu mankeni gibiydi. Avukat formaliteydi. Benim değil polisin tarafında idi. Ama tarafsızmış imajı veriyordu. Her şey göstermelikti. Beni görür görmez hadi itirafçı ol dedi.”
SORGU: EŞİN ELİMİZDE…
Raporda 15 Temmuz darbe girişiminin ardından gözaltına alınanların anlatımlarına da yer verildi. Bu kişiler işkence gördüklerini, aileleriyle tehdit edildiklerini ve kötü muameleyle karşılaştıklarını anlattı: “Eşin de elimizde, ona göre… Çocukların yetimhanede büyüyecek. Hapishanede çürüyeceksin. Bana cemaatten olmadığını ispat et. ‘İtirafçı olmazsan sen de terörist sayılırsın’ gibi baskılar yaşadım. Hâkim savcı ve polis sürekli küçük çocuğumun olduğunu hatırlatıp tehdit ettiler. Benim duyabileceğim şekilde konuşmazsa tutuklanır ve bebeği cezaevine alınmaz. Bebek annesizliğe alışsın şeklinde konuştular. Konuş ya da çocuğunu bir daha göremezsin.”
KHK’Lİ YAKINLARI NE YAŞADI?
Raporda detaylıca yer verilen bölümlerden biri de KHK’li yakınlarının yaşadıkları oldu. Bu bilgiler ise rapora şöyle yansıdı: “OHAL mağdurlarının çektikleri en büyük sıkıntılar, en yaygınından daha aza doğru, sırası ile şunlardır: Ekonomik Sıkıntılar, psikolojik sorunlar, itibarsızlık, toplumdan dışlanma, sosyal çevrenin dağılması, stres veya sıkıntılara dayanamayan aile fertlerinden en az birisinin hastalanması, yeni sağlık sorunlarının başlaması veya eski hastalıklarının nüksetmesi, ailenin bölünmesi…”
Aileler psikolog desteği alamadıklarını da raporda belirtti. Bunun gerekçesi ise maddi imkanlar olarak sıralandı.
GÖRDÜĞÜNÜZ MUAMELEYİ NASIL GÖRÜYORSUNUZ?
Raporda KHK’lilere ‘Toplumdan, yakın çevrelerinden gördüğünüz muameleyi nasıl değerlendiriyorsunuz?’ sorusu da soruldu. Yüzde 4’ü, ‘Şu ana kadar çevremden olumsuz bir tepki görmedim’, yüzde 3 ‘Yaşadıklarımı tamamen hak ettim, gördüğüm muameleye layığım’, yüzde 6.5 ‘Kişisel bir takım kusurlarım olabilir ama bu kadar cezalandırmayı da hak etmedim’, yüzde 86.5′ ise ‘Bana yaşatılanlar tamamen haksızlık ve zulümdür’ yanıtını verdi.
‘ALEVİ VE SOLCULAR YANIMDA DURDU AMA…’
Raporda KHK’lilere sorulan bir diğer konu ise, ‘Çevrenizde ne gibi sözler duydunuz?’ sorusu oldu. Bu soruya şöyle yanıtlar verildi: “Allah büyüktür, herkes bir gün ektiğini biçecek. Bir suçun olmasaydı devlet seni işinden etmezdi. Demek ki bir şeyler yapmışsın. Devlet bir yanlışlık yaptı, sabret düzelecek. Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır. Sen çok iyi birisin, diğerleri gibi değilsin. Kurunun yanında yaş da yandı… 40 yıllık komşumuza dedim ki artık bu hükümete oy vermeyin. Siz şahitsiniz ben ne zorluklarla okudum. Komşumuz; ‘Niye o mu attı sizi, adamın belki haber bile yok’ dedi. Bu cevaba gülsem mi, ağlasam mı bilemedim. Ablam sürekli; ‘Devletimiz işini bilir, suçsuz isen geri dönersin’, şeklinde konuşuyordu, birkaç imasına da denk geldim, ilişkilerim bozuldu ve artık görüşmüyorum. Akraba ve aile kelimeleri anlamını yitirdi. Ne kadar gaddar olabildiklerini gördüm. Alevi ve solcu olarak tanımladığım insanlar yanımızda iken, dindar olanlar ise çevremizden uzaklaştı.”
SONUÇ…
Raporun son bölümünde değerlendirmelere yer verildi: “Kamu güvenliği tehdit altında olan ülkelerin olağanüstü hal ilan ederek, belirli hak ve hürriyetleri sınırlandırmaları kabul edilebilen bir uygulamadır. Ancak bu tür uygulamaların, kamu güvenliğine karşı gelişen tehditlerin niteliğine uygun, temel insan hak ve hürriyetlerini yok saymayacak şekilde ölçülü, kapsam ve süre bakımından sınırlandırılmış olması da gerekmektedir. OHAL süreci, gelinen aşamada, kabul edilebilirlik sınırlarının çok ötesine geçmiş, sayıları 1.5 milyonu aşan Türkiye Cumhuriyeti yurttaşının bedensel ve ruhsal varlıklarının baskılanmasına ve hatta yok edilmesine yönelik bir tür adı konulmamış ‘sivil ölüm’ daha doğru bir ifadeyle ‘sosyal kırım’ programına dönüşmüş.”
OHAL’in olumsuz etkileri kendisini birçok alanda da gösterdi. Raporda bu etkiler şöyle sıralandı: Beyin göçü, finansal sermayenin kaçışı, sosyal kültürel güçte zayıflama, yeni üretim, modernizasyon, genişleme ve stratejik yatırımlarda kayıplar.
Achcar bu ters tepkiye (feministlerin kullandığı terimle ifade edecek olursak backlash) içkin çelişkileri hatırlatmakta özellikle haklıdır. Business as usual’a dönüş politikaları gerçekten de kendini tahrip etme ve ekonomileri zikzak çizen bir yolağa sürükleme tehlikesini barındırmaktadır. V şeklinde toparlanmanın iki dalı arasında garantili bir simetri mevcut değildir. Bir kez daha, “düşüş” homotetik tarzda meydana gelmemiştir: Dünya ekonomisinin tüm sektörleri ve bölgeleri aynı nispette etkilenmemiştir ve aynı orantılarda yeniden harekete geçmeyeceklerdir. Neoliberal politikaların yeniden canlandırılması eşgüdümlü bir şekilde gerçekleşmeyecek ki bu da şüphesiz yeni durgunluk biçimlerine yol açan zincirleme tepkimeleri tetikleyecektir. İlk örneği emek piyasası vermektedir. Unutmamak gerekir ki kârlılık da bundan nasibini almış, iktisatçı Eric Heyer’in açıkladığı gibi esaslı bir darbe yemiştir: “İşletmeler 40 milyar Avro zarara uğradılar. Bu da işletmelerin sekiz hafta zarfında François Hollande yönetiminin sağlamış olduğu Rekabet ve İstihdam Vergi Kredisi paketinin eşdeğerini kaybetmiş oldukları anlamına gelir. Bütün bu ekonomik çaba, devletin işletmelere bu transferi karantinada kaybolup gitmiştir. Bu, işletmelerin marj oranında 3 puanlık bir düşüşe tekabül eder ki bu devasa bir rakamdır.[1]”
Her şey, ücret payını işletme kârlılığını yeniden artırmaya imkân verecek başlıca düzeltici değişkenlerden biri hâline getirecek düzeneklere doğru yol alındığına delalet etmektedir. Kısmî işsizliğin azaltılması, istihdamı koruma anlaşmaları, çalışma saatlerinin uzatılması, hızlandırılmış otomasyon[2]; bu yönelimin bütün işaretleri şimdiden ortadadır. Demek oluyor ki istihdamsız bir toparlanma, yani çalışan sayısını azami ölçüde azaltarak ekonomiyi yeniden faaliyete geçirme hedeflenmektedir. Fakat bunun karşı etkisi tüketimin toparlanmasına bir fren olur: Gerçekten de bir yandan ücret payını dondurur, hatta azaltırken, “aynı zamanda” tüketimi yeniden başlatmak mümkün değildir. Tabii eğer tüketimleri “karantinada” iken gelirleri az çok korunmuş hane halklarının “zorunlu tasarruflarının” tüketime dönüşmesine bel bağlanmıyorsa. Talep tarafındaki bu durgunluk döngüsünden kaçınmanın tek yolu eşitsizlikleri, yeterli olacağına emin bile olmadığımız tarzda kalıcılaştırmak ve şiddetlendirmektir.
Bu kısır döngü Avrupa ekonomisinin, hatta dünya ekonomisinin tamamını kapsayabilir. Ekonomilerde eş zamanlılığın yitimi aslında buna getirilecek yanıtların eşgüdümü meselesini gündeme getirir. Sağlık düzleminde, eşgüdümün neredeyse hiç olmadığı açıktır: Virüs sınır tanımıyor gibi görünse bile her ülke kendi meşrebince ve elinden geldiğince tepki vermiştir. Elimizde bir aşı (ya da aşılar) olduğunda bu sorun yakıcı bir biçimde yeniden gündeme gelecektir. Avrupa Birliği bugüne dek araştırmalar konusunda, kamu yararından başka ölçütlerle yönlendirilen özel şirketlerle ortaklıklara güvendiğine göre bu konuda ancak endişe edilebilir[3].
Ekonomini yeniden faaliyete geçmesiyle birlikte, tüm ülkeler çok eşitsiz başarı şanslarına sahip olarak metaların mübadelesindeki toparlanmadan mümkün en önemli bölümü elde etmeye çalışacaklardır. Kısa vadede en uygun araç “ücret maliyetini” düşürerek rekabette kazanmaktır: Rekabet edebilme kuşkusuz başka birçok etkene bağlıdır ama bunlarla süratli biçimde oynamak mümkün değildir. O zaman kendimizi, herkesin ya da hemen herkesin bu küçük oyunda kaybettiği sonuçta klasik bir konfigürasyon içinde buluruz: Zaten yakın geçmişte bu tür politikalar yüzünden devletlerin “bizzat kendilerinin sebep olduğu” krizlere tanık olunmuştur.
Bu arada, Avrupa bütçe politikalarının eşgüdümündeki, kuşkusuz utangaç, ilerlemeler açısından güçlü bir düzeltici mevcuttur. Sahne önünde ayak sürüyerek de olsa borçlarını karşılamak için birlikte ödünç almaya razı olan aynı ülkeler, sahne arkasında pazar payı kazanmak veya mevcut paylarını korumak için şiddetli bir rekabette karşı karşıya geleceklerdir. Bu rekabet pekâlâ, küreselleşmenin baltaladığı bir egemenliği yeniden kazanma ihtiyacından dem vuran korumacı bir eğilimle bileşik hâle gelebilecektir. Sınaî yatırımların geri göçü tematiği meşru olmakla birlikte, egemenlikçi yozlaştırmalara hizmet edebilmesi bakımından yine de önemli sorunlar çıkarmaktadır. Ankete katılanların ezici çoğunluğunun Fransa’nın tarımsal özerkliğinin, sınaî işletmelerin geri göçünün ve Fransa’daki ilaç laboratuvarlarında araştırma ve üretimin desteklenmesi yolunda görüş bildirdiğini gösteren yakın tarihli bir anket[4]bunun kanıtıdır. Birçok ülke korumacı önlemler almıştır ve Trump’ın Çin’e karşı başlatmış olduğu bilek güreşinin sertleşmesi beklenmektedir. Bu tür önlemler, meşru olmalarından, hatta uygulanabilir olmalarından bağımsız olarak dünya ekonomisinin dinamiği üzerinde durgunlaştırıcı bir baskı uygulayacak, öte yandan dünya ekonomisinin de çok farklılaşmış etkileri olacaktır.
Hücumcu rekabetçilik ile savunmacı korumacılık arasındaki bu paradoksal bileşim dünya ekonomisinin düzensizleşmesinin kalıcı bir etkenidir. Ama bu bileşim nihayetinde günümüzde çok sayıda ülkenin “yönetişimini” karakterize eden neoliberalizm-otoriterlik karışımıyla yeterince bağlamlıdır (insicamlıdır).
Finansal Konsolidasyon Bumerangı
Şu anda Avrupa ülkeleri, kamu borcunun, her halükârda krize bağlı ilave borçlanmanın toplumsallaştırılması ve parasallaştırılması yolunda adım adım ilerlemektedir[5]. Ama ortodoks argümanların geri dönüşünü beklemek gerekir. Çok düşük, hatta negatif faiz oranları nedeniyle bular günümüzde pek az yankıya sahiptir. Bazıları kendileri de pek inanmadan enflasyon korkuluğunu elinde sallayıp durmaktadır. Fransa Merkez Bankası’nın iki iktisatçısı (muhtemelen Guvernörleri François Villeroy de Galhau’nun yönlendirmesiyle sipariş üzerine) “sihirli para” diye bir şey olmadığını göstererek ve “enflasyonist sarmal” riski konusunda uyararak pedagojik bir çalışma yapmaya çalışmışlardır[6]. Ortodoksluğun savunucularının geleneksel olmayan politikalara karşı ellerinde kalan yegâne argüman budur.
Bu argümanı gülünç duruma düşürmeye yetecek aşağıdaki Şekli buraya almanın ayartısına dayanamıyoruz: Burada Avrupa Merkez Bankası’nın (AMB) 2010’dan beri birbiri ardına gelen tahminlerinin (kesikli çizgiler) sistematik olarak enflasyonda (kendi hedefi %2’ye doğru) bir artış öngördüğü ve bu tahminlerin hepsinin yanlış çıktığı görülmektedir.
Şu an için finansal piyasalar devlet iç borçlanma senetlerini satın alarak oyunu kurallarına göre oynamaktadır ki AMB de bu borçlanma araçlarını hemen onlardan satın almaktadır. Gelgelelim bu “piyasalar” salt soyutlamalar değildir: Bunlar, Adam Tooze’un hatırlattığı gibi “birbirine uzmanlaşmış enformasyon ve mübadele ağlarıyla bağlı, bir ölçüde önemli oyunculardan oluşan gizli bir gruptan[7]” müteşekkildir. Tooze ayrıca, bunların geçmişteki müdahalelerinden sert sözlerle bahseder: “serbest rekabetin muhafızları rolünü oynamaktan çok, yetkililerin zımnî onayıyla hareket eden paramiliter ölüm mangalarının rolünü oynadılar.” Geleneksel olmayan politikalara şu andaki bağlamda katlanılmaktadır. Ama şayet bunlar piyasaların bugün kabul ettiği sınırın ötesine geçecek olursa, o zaman “piyasa disiplininin” geri dönüşüne tanık olunacak ve devletler bir kez daha Wolfgang Streeck’in[8]“piyasalar halkı” (Marktvolk) olarak adlandırdığı şeye boyun eğmek zorunda kalacaklardır.
Avrupa bütçe ortoksluğundan önemli sapmalar, bu ortodoksluğun en inançlı savunucularının damağında kuşkusuz acımtırak bir tat bırakmış olmalıdır. Bunların çok ileri gittiklerinin, mümkün olur olmaz “konsolidasyon”, başka bir deyişle kemer sıkma politikalarına dönmek gerektiğinin farkına varmaları için ne kadar zaman geçmesi gerekecektir ki? Ortodoksluğa dönüşün hemen olmayacağını düşünmek mümkün olsa da bu, gelecekteki ekonomik yolak üzerinde asılı duracak yeni bir Demokles kılıcıdır.
Kapitalizmi Düzeltmek mi?
Bir normale dönüşe ilişkin tüm belirsizlikler bizi küresel salgının zaten gelmekte olan bir krizi tetiklemekten başka bir şey yapmamış olduğu fikri üzerinde yeniden durmaya götürür. Bu çözümlemenin eleştirilmesi mümkün olsa da bu analizde, toparlanmanın zaten daha önce son derece sağlıksız olan bir sistemden başlayarak gerçekleşmesi gerekeceğinden çok daha kaotik olacağı anlamına gelmesi bakımından bir doğruluk payı vardır. 2008 krizi daha o zamandan daha önceki krizlere getirilen yanıtların bir kriz olarak çözümlenebiliyordu. O halde cari kriz “bir kare krizdir”.
Acaba bu kriz kapitalizm açısından kendisini yenilemek için bir fırsat mı olacaktır? Tarihçi Walter Scheidel’e göre[9]eşitsizliklerin azalması olayları tarihsel olarak bir ilk şok tarafından tetiklenir. Bu ilk şok ise dört biçim alır: Savaş, devrim, bir devletin yıkılması ve ölümcül bir küresel salgın. Bunlar ona göre “eşitlenmenin dört atlısıdır”, kısaca (zenginler için) “Mahşerin Dört Atlısı”.
Acaba şu andaki küresel salgınla birlikte bu senaryonun mu içindeyiz? Kapitalizm İkinci Dünya Savaşından sonra, emek piyasasında daha büyük bir düzenlemeyle ve çeşitli biçimlerde bir refah devletinin kurulmasıyla kendisini dönüştürmüştü. Ancak o zaman hüküm süren durum ve koşullar birçok bakımdan kendine özgüydü: Üretim aygıtının bir bölümü tahrip olmuştu, finansal varlıklar çökmüştü, potansiyel üretkenlik artışları önemliydi ve toplumsal düzene yönelik bir iç veya dış tehdit söz konusuydu.
Günümüzde bu malzemeler, en azından şokun bu ilk evresinde bir araya gelmiş değildir. Şu an için egemenlerin kendi bakış açılarından görüldüğünde dahi, bu tehlikeli durumu atlatmak için belli bir noktaya kadar görece büyük tavizler vermekte çıkarları vardır. Muhtemel ahlaki düşüncelere (veya toplumsal kabul edilebilirlik derecesinin hesaba katılmasına) ek olarak, sistemin bütününün yeniden üretimini tehlikeye atmadan herkesi cepheye göndermek mümkün değildi.
Gerçek şu ki hükümetler ekonominin işleyişini kurala bağlayan dogmaları terk ederek neoliberal ideolojinin tamamını yıpratmış oldular. Kuşkusuz zamanın nişanesi olsa gerek, Olivier Passet bu düşünceyi (tırnak işaretleri olmadan) “ilerici” olarak adlandırmayı tercih etmektedir. Fakat bu düşüncenin “iflasına” da dikkat çekmektedir: “Etkin bir ekonomi tasarımımızı [sic] oluşturan ne varsa derinden sarsıldı: Hayır, mesafelerin ortadan kaldırılması, değer zincirlerinin uzatılması, gittikçe daha da artan iş bölümü ekonomik etkinliğin tartışılmaz Evveli ve Ahiri değildir, vb[10]”
Burada belki kapitalizmin sadece ekonomik bir sistem değil, aynı zamanda bir toplumsal ilişki olduğunu hatırlatmak gerekir. Başka bir deyişle bu, bir toplumsal tabakanın yararına işleyen bir sistemdir. Kapitalizmin mevcut işleyişini düzeltmek sadece onun gerçek anlamda ekonomik mekanizmalarını değişime uğratmak anlamına gelmeyecek, aynı zamanda son kertede hâkim sınıfların ayrıcalıklarını da hedef almak anlamına gelecektir.
Bu nedenle kapitalizmin direnişe geçeceğini öngörmek kolaydır. Ücretlerin artırılmasına, emek piyasasının düzenlenmesine ve çevresel kısıtlamalara direniş: Çünkü kâr oranını yeniden tatmin edici bir seviyeye getirmek gerekir. Yatırımların geri göçüne de direniş: Çünkü çok uluslu şirketlerin kârı çevre ülkelerin emek gücünün ve doğal kaynaklarının sömürülmesine bağlıdır. Kendimizi – bir an için – küresel salgınla karşı karşıya gelen burjuvazinin yerine koyalım. İşyerinde emek gücüne ihtiyacı olduğunu ama insanları da (siyaseten) cepheye gönderemeyeceğini keşfeder; maskeleri, testleri önceden temin etmemiş ve o kadar hastane yatağı ortadan kaldırmıştır ki karantinadan başka bir şey öneremeyecek durumdadır. O zaman duruma eşlik etmek için kurallarından ve tabularından kısmen feragat etmeye mecbur kalır.
Bir süre sonra, şokun çıkarları üzerindeki etkisinin ölçüsünü alıp, “bunun yarınları” için piyonlarını ileri sürer. Genel ilke kargaşa içinde alınan istisnai önlemlerin geçici olduğunu güçlü ve inançlı bir şekilde vurgulamaktır. Bunun yanı sıra “düzeltici” önlemler alınması gerekeceğini söylemek için nabız yoklanır.
Büyük İfşaat
Bu krizin en dikkat çekici özelliklerinden biri açığa çıkarma etkileri yaratmış olmasıdır. Toplumsal ve ekonomik hayatın asgari bir düzeyi için “elzem” olan işlerde istihdam edilenlerin, Macron’un onlardan bahsederken “bir hiçtir” dediği insanlar olduğunu keşfettik ya da yeniden keşfettik. Kadın erkek bu emekçilere lütfedilen ücretler ile toplumsal yararları arasında hiçbir mütekabiliyet olmadığını keşfettik ya da yeniden keşfettik. Ayrıca çok sayıda açgözlü işverenin, aralarından bazıları kısmi işsizliğe kayıtlı olduğu hâlde, ücretlilerini salgın tehlikesine maruz bırakmaya hazır olduğunu görmüş olduk.
Marx’ın en büyük katkılarından biri onun meta fetişizmi çözümlemesidir. Antoine Artous bunun sentetik bir tanımını vermiştir: Bu, “insanların kendi aralarındaki toplumsal bir ilişkinin, kendisini şeylerin kendi aralarındaki bir ilişkiymiş gibi göstermesi olgusudur. Bu örnekte, mübadelenin onun aracılığıyla düzenlendiği metaların değeri, bu değer özgül üretim ilişkileri tarafından yaratıldığı hâlde, toplumsal olarak metaların sanki kendi doğal nitelikleriymiş gibi algılanır[11]”.
Marx “metanın fetiş karakteri ve bunun sırrı”nı, bunun “insanlar için şeyler arasındaki hayal ürünü bir ilişki biçimini alan, insanların kendilerinin belirli toplumsal ilişkisinden başka bir şey” olmadığını göstermek üzere Kapital’in 1. Cildinde ele alır (kutuya bkz.). Hemen biraz ileride değerlerin “toplumsal hareketi”nin (iktisadi dalgalanmalarını) “[üreticilerin] kontrol etmedikleri ama aksine kontrolüne tabi oldukları şeylerin bir hareketi biçimini” aldığını ekler. Birkaç pasajını aşağıdaki kutuda verdiğimiz bu gelişmeler günceldir. Bunlar, soyut ifadelerine rağmen krizin başlattığı konjonktürün meselelerinden birini aydınlatır. Kriz, toplumsal hayatın hakiki motorunun kadınların ve erkeklerin emeği olduğunu hatırlatmıştır. Ayrıca, elzem, yaşamsal faaliyetlerin büyük çoğunluğunun uzaktan çalışmayla yapılamayacağının da farkına varılmıştır.
Ama dahası da var. Bazı tüketimlerden, en azından geçici olarak, vazgeçilebileceği deneyimi, üretimin küreselleştirilmiş örgütlenmesinin kırılganlığının saptanması, eşitsizliklerin çırçıplak açığa çıkması, ekonomik yasaları saygısızca ihlal etmek zorunda kalınma ve edebilme tarzı; bütün bunlarmevcut toplumsal düzenin yararları ve değişmez karakteri ile ilgili dehşetengiz sorular sormaya katkıda bulunur. Özetle, örtünün bir ucu kaldırılmıştır ve Marx’ın sözcüklerini kullanacak olursak, insanlar şeylerin kontrolünü yeniden ele geçirmek isteyebileceklerdir.
Metanın Fetiş Karakteri ve Bunun Sırrı (Pasajlar[12])
O halde, meta biçimini alır almaz, emek ürününün anlaşılmaz bir karakter kazanması nereden kaynaklanıyor? Açık şekilde, bu biçimin kendisinden. İnsan emeklerinin eşitliği, emek ürünlerinin aynı değer nesnelliklerinin maddi biçimini alır; insan emek gücünün harcandığı süre boyunca harcanmasının ölçüsü, emek ürünlerinin değer büyüklüğü biçimini alır ve son olarak, üreticiler tarafından harcanan emeklerin toplumsal karakterinin ortaya çıkmasına aracılık eden üreticiler arası ilişkiler, emek ürünlerinin toplumsal bir ilişkisi biçimini alır.
Demek ki meta biçiminin esrarlı bir şey oluşunun nedeni, basitçe, insanlara, kendi emeklerinin toplumsal niteliğini, emek ürünlerinin nesnel nitelikleri olarak, bu şeylerin toplumsal doğal özellikleri olarak yansıtması ve dolayısıyla, üreticilerle toplam emek arasındaki toplumsal ilişkiyi de şeyler arasındaki, üreticilerin dışında var olan bir toplumsal ilişki olarak göstermesidir. Emek ürünlerinin metalar, yani duyusal olarak algılanamaz ya da toplumsal şeyler haline gelmesinin nedeni işte budur.
(…) Gerçekte, emek ürünlerinin değer olma nitelikleri, ancak bunların birbirlerinin karşısına değer büyüklükleri olarak çıkmaları ile kararlılık kazanır. Bu büyüklükler, mübadelede bulunanların iradelerinden, ön bilgilerinden ve eylemlerinden bağımsız olarak sürekli değişir. Mübadelede bulunanların kendi toplumsal hareketleri, onlar için, şeylerin bir hareketi biçimine sahiptir ve şeyleri denetlemek yerine, onlar tarafından denetlenirler.
Bunun Yarınlarında Mutlu Olacaklar mı?
Açığa çıkarma etkisi şunun gibi farkındalıklara yol açsa gerektir: “Yarın içinden geçmekte olduğumuz bu uğraktan dersler çıkarmamız, dünyamızın on yıllardır bağlı kaldığı ve kusurları apaçık ortaya çıkan gelişme modelini ve demokrasilerimizin zaaflarını sorgulamamız gerekecektir. (…) Bu küresel salgının ortaya koyduğu şey, piyasa yasalarının dışına çıkarılması gereken mal ve hizmetlerin olmasıdır.” Veya şunun gibi: “Belli bir küreselleşme fikri, mantığını ekonominin tamamına dayatan ve ekonomiyi sapkınlığa sürüklemeye katkıda bulunan finansal kapitalizmin sonuyla birlikte ömrünü doldurmaktadır. Hiçbir kuralla, hiçbir siyasi müdahaleyle engellenmemesi gereken piyasanın her şeye kadir olduğu fikri çılgınca bir fikirdi. Piyasaların her zaman haklı olduğu fikri çılgınca fikirdi”
Macron’a ait ilk demeç hiç kuşku yok tanıdık gelmiştir[13]. Ama bunun Nicolas Sarkozy tarafından 2008’de Toulon’da verilen söylevden[14]alıntılanan ikincisinden daha fazla bir etkiye sahip olacağını ciddi ciddi düşünmek mümkün müdür? Aslına bakılırsa, egemenler cenahında business as usual’a dönmeyi garanti altına almak için her şey yapılacaktır. Bireylerin kaderinin sistemin kaderine bağlı olduğunu, bu nedenle de faaliyetin eskisi gibi başlamasının istihdamın toparlanması için şart olduğunu göstermek için her şey yapılacaktır. Ve eğer ikna etmek yeterli olmazsa, istihdam şantajı gerisini halledecektir[15]. Üstelik bu normale dönme özlemi karantinaya bağlı travmaları unutmayı dileyen ve/veya gelir kayıplarını telafi etmeye ihtiyaç duyan, kısaca salgının açtığı her türlü yarayı sarmak isteyen çoğu kişi tarafından paylaşılmaktadır.
Peki, örtünün yeniden kapanmaması için ne gerekir? İlk olarak elbette krizden alınacak derslerden beslenen bir toplumsal dönüşüm perspektifi. Ki bu konuda öneriler eksik değildir; Başkan Mao’nun şiarı işitilmiştir: “Yüz çiçek açsın, yüz okul yarışsın!” Her şeye rağmen bu geliştirme çalışmasının kargaşa içinde yürütüldüğü, eşgüdümünün zayıf olduğu ve genellikle incir çekirdeğini doldurmayacak ya da teknik polemiklerde batağa sürüklendiği açıktır.
Bu tartışmalara – en azından burada – girmek yerine, burada görece yeni bir kuvvetler alt kümesi tarafından önerilen Krizden Çıkış Planı[16]ile başlatılan girişim üzerinde durmak istiyoruz. Bu plan, sendikaları (CGT, Solidaires, Köylü Konfederasyonu, FSU), ekolojist örgütleri (Greenpeace, Oxfam, Toprağın Dostları) veya Attac gibi alternatif- küreselleşmecileri bir araya getiren bir blok oluşumunu ana hatlarıyla betimler. Bu planın başlıca ilgisi sosyal hedeflerle çevreye ilişkin hedefleri bileştirmektir. Kriz, ekolojik geçiş için zorunlu yatırımları ertelemek (bütçenin istiap haddi doludur) veya istihdam adına düzenlemeleri gevşetmek için bahane olarak kullanılacağından, burada can alıcı bir konu söz konusudur.
Ama bu metnin ilgiye değer bir başka yönü de vardır, o da bir toplumsal dönüşüm projesinin farklı “katlarını[17]” eklemliyor olmasıdır: Hepsi bir “faaliyetlerin ekolojik ve toplumsal yeni koşullara uyumlulaştırılması” projesi içinde yer almak üzere karantinadan çıkış yöntemlerine ilişkin hemen alınması gereken önlemler ve daha yapısal toplumsal önlemler.
Bu çağrı elbette eksik, kimi zaman kaçamaklı ve kuşkusuz yeterince radikal değildir ama bu çağrının genel yönelimiyle hemfikir olmamak mümkün değildir. Her halükârda bu tür çalışmaları derinleştirmek gerekir. Acaba buna belki, bir Avrupa kolektifi tarafından ileri sürülen bir “Covid-19 Acil Durum Vergisi” gibi güçlü ve sentetik öneriler[18]eklemek mi gerekecekti? Ayrıca belki koşulluluk temasını bir enine eksen hâline mi getirmek gerekecektir? Devlet müdahalesinin itibarının iadesi için mücadele eden bir iktisatçı olan Mariana Mazzucato haklı olarak bu konu üzerinde ısrarla durmaktadır: Bu kez demektedir, “kurtarma önlemelerine mutlaka koşullar eşlik etmelidir. Devlet yine önemli bir rol oynadığından, enayi (patsy) yerine konmayıp, kahraman muamelesi görmelidir. Acil çözümler getirilmeli ancak bunlar uzun vadede kamu yararına hizmet edecek tarzda tasarlanmalıdır. Örneğin (…) bir kurtarma planından yararlanan işletmelerden işçi çıkarmamaları ve kriz geçer geçmez eğitime ve çalışma koşullarının iyileştirilmesine yatırım yapma garantisi talep edilmelidir.[19]”
Fransız hükümeti krizi, demokratik, parlamenter veya kurumsal denetimin her biçiminden özenle kaçınarak yönetmiştir. Yurttaşların çocuklaştırılmasını, Macron’un otoriter neoliberalizminin çok karakteristik bir özelliği olan bir baskıyla birleştirmeyi tercih etmiştir. Ama değişme özlemleri de karantinadan çıkabilir ki bu hükümetin korktuğu da budur. Radikal dönüşümleri dayatma yeteneğine sahip yeni bir toplumsal blokun oluşmasına tanık olma ihtimali, işte bu kontrolü yeniden ele alma iradesinde yatmaktadır.
[12]Karl Marx, Le Capital, Livre I, pp. 82-85. [Kapital, 1. Cilt, Almancadan Çevirenler: Mehmet Selik ve Nail Satlıgan, Yordam Kitap, İstanbul 2011, s. 82-85.
[17]Burada izninizle Sol Cephe [Front de Gauche] ile bağlantılı bir grup Fransız iktisatçıdan gelen, bizim de katkıda bulunduğumuz küçük bir yöntem metnine atıfta bulunuyoruz: « Transformation sociale : une fusée à trois étages », 28 Kasım 2011. Üç “kat” şunlardı: 1. Kontrolü yeniden eline almak: Kopuşu başlatmak, deneyimin meşruiyetini tesis etmek; 2. Makas değiştirmek: Dönüşümü kökleştirmek; 3. Yeniden yapılandırmak: Yeni bir gelişme tarzı başlatmak.
[18]Collectif, « Pour une taxe d’urgence Covid-19 », 12 Haziran 2020 (Eric Toussaint, Susan George, Catherine Samary, Miguel Urbán Crespo et al.).
Kapitalist üretim tarzının gelişmesinin üçüncü evresi olarak neokapitalizm, tıpkı kendisini önceleyen iki evre gibi teknolojik bir devrime dayanır. İlk teknolojik devrim buhar motorunu, ikincisi elektrik motorunu merkez alırken, bu devrimin ekseni otomasyon, elektronik ve nükleer enerjidir. Neokapitalizmin üretici güçlerin gelişmesinde yeni bir evreye imkân tanımış olması – ki bu gelişme 1966 – 67’den bu yana gitgide güdükleşmektedir – Birinci Dünya Savaşıyla açılan çağın genelde kapitalizmin çürüme çağı olarak nitelendirilmesini hiçbir şekilde yanlışlamaz. Üçüncü teknolojik devrim uluslararası kapitalizmin diriliğinin bir kanıtını oluşturmaz. Bu devrim yalnızca bilimin değil, aynı zamanda sınıflar mücadelesinin de ürünüdür.
Kapitalist üretim tarzının itici gücü kârın realizasyonu ve sermayeleştirilmesi yoluyla sermaye birikimidir. Bilimsel buluşlar ancak üretim sürecine uygulanmaları kârlı olduğu takdirde yeniliklere dönüşürler. Bu nedenle bilimin neokapitalizmde dolayımsız bir üretici güç haline geldiğini ileri sürmek yanlıştır. Bilimin uygulanması günümüzde, hiçbir zaman olmadığı kadar kârın buyruğuna tabi kılınmış durumdadır. Üçüncü teknolojik devrimin temelini oluşturan çok sayıda bilimsel buluş İkinci Dünya Savaşı öncesinde gerçekleştirilmiştir. Bu buluşların o zaman uygulanmamış olmalarının nedeni teknolojik engellerin varlığı değil, yetersiz kârlılıklarıdır. Emperyalizmin yirmi ya da yirmi beş yıllık durgunluğun [stagnasyonun] ardından, 1945’ten itibaren toparlanıp ayağa kalkmasına imkân tanıyan uluslararası işçi sınıfının faşizm, savaş ve “soğuk savaş” karşısında uğradığı büyük yenilgiler olmuştur. Bu yenilgiler kapitalistlerin artık-değer oranında ve bu sayede kâr oranında hatırı sayılır bir artışı olanaklı kılmıştır. Ekonomik büyümenin yeniden başlamasına imkân tanıyan ise kâr oranındaki bu artış olmuştur.
İşçi sınıfının otuzlu ve kırklı yıllardaki yenilgilerinin ürünü olan neokapitalizmin karşısına, uluslararası proletaryanın altmışlı yıllar boyunca vuku bulan ve 1968 devrimci patlamasının simgelediği yeni bir yükselişi çıkmaktadır. Ki bizzat bu yükseliş de nihayetinde, kendi mantığı gereği iktisadî ve toplumsal önceliklerin daimi bir tercihini, istihdamın ve maddi kaynakların dünya ölçeğinde toplumsal planlamasını gerektiren yeni teknolojik devrimin ürünüdür. Neokapitalizmin elinden sisteme içkin tüm çelişkileri derinleştirmekten başka bir şey gelmez. Meksikalılar olarak siz neokapitalizmin temel veçhelerinden birini, Latin Amerika, Asya ve Afrika ülkeleri ekonomilerine biraz olsun dengeli kalkınma sağlamaktaki yetersizliğini biliyorsunuz. Kuzey Yarımkürede maddi kaynakların giderek artan israfıyla Güney Yarımküre halklarının büyük çoğunluğunun paylaştığı sefalet, açlık, sağlıksız yaşam, okuryazar dahi olmama ve kronik işsizlik arasındaki tezat muazzam bir skandaldır. Emperyalist gelişme yarı-sömürge azgelişmişliğini belirlemekte ve beslemektedir. Üçüncü Dünya olarak adlandırılan ülkelerin yeni-sömürgeci sömürüye karşı neredeyse sürekli başkaldırısı emperyalist genişlemenin kaçınılmaz sonucudur.
Burada kapitalist üretim tarzının uluslararası ölçekte çürüme krizinin yalnızca bir veçhesi ele alınacaktır: kapitalist üretim ilişkilerinin ve özellikle entelektüel emeğin proleterleştirilmesinden kaynaklanan ve giderek artan çelişkilerin krizi. Tarihsel düzeyde, kapitalizmin gerilemesi beraberinde çağımızın karşılıklı olarak birbirini tamamlayan iki temel görüngüsünü getirmiştir: Üçüncü Dünya denilen kesimi geliştirmekte yetersizlik ve entelektüel emeği yani bilimi insanlığın hizmetinde üretim sürecine ahenkli ve yapıcı tarzda katmakta yetersizlik.
Kapitalizm üretimi ancak ve ancak kârın gerekleri doğrultusunda geliştirir. Rekabet kapitalist firmaların kâr oranlarını eşitleme eğilimindedir. Üretici güçlerin gelişmesi ortalama kâr oranını genel olarak azaltma eğilimindedir ve sermayelerin toplulaşması [temerküzü] büyük tekeller arasında aşırı-kârlar elde etmek için sürekli bir yarışa yol açar. Emperyalizmin klasik çağında yani XIX. yüzyılın son yirmi beş yılı ile XX. yüzyılın Birinci Dünya Savaşına kadar olan yıllarında, sömürge aşırı-kârları genel aşırı-kârın başlıca biçimi olmuştur. Sömürge aşırı-kârları günümüzde hâlâ varlıklarını sürdürmektedir ve mutlak rakam olarak çok sayıda tekel açısından 1939 öncesinden ya da hatta 1914 öncesinden de önemlidir. Buna karşın, bir yandan yarı-sömürge ülkelerin bu aşırı-kârları yaratmaya katkıda bulunmuş olan göreli yoksullaşması, diğer yandan anti-emperyalist devrimin ve bu devrimin sürekli devrime dönüşmesinin yaygınlaşması, sömürge aşırı-kârlarının emperyalist tekellerin toplam kârları içindeki göreli ağırlığını kaçınılmaz olarak azaltmak zorundadır. Günümüzde aşırı-kârlar arasında ilk sırayı teknolojik rantlara dayanan tekelci aşırı-kârlar almaktadır.
Neokapitalizm böylece kapitalist üretim tarzının teknolojik rant elde etmek için sürekli bir yarışla karakterize olan bir evresi olarak belirginleşmektedir. Kırklı yıllardan başlayarak ABD’de, 1948’den itibaren de geri kalan emperyalist ülkelerde teknolojik buluş/yenilikte bir hızlanmaya yol açan da bu yarış olmuştur. Teknolojik buluş/yenilikte bu hızlanmayla birlikte neokapitalizmin iki önemli veçhesi gerek iktisadî gerekse toplumsal düzeyde belirginleşir.
Bu hızlanma bir yandan makine ve donanımın kullanımdan daha çabuk kalkmasına yol açar. Bunların modası daha çabuk geçer. Buna karşın, emperyalist tekellerin bu kullanılmış makineleri Üçüncü Dünya ülkeleri olarak adlandırılan ülkelere ihraç etme olanaklarının baki kaldığı doğrudur. Yine de, keskinleşmiş tekelci rekabet çerçevesinde sabit sermayelerini her halükarda daha kısa zamanda amorti etmek mecburiyetinde kalacaklardır. Her tekelin bünyesinde amortismanların, yatırımların, maliyetlerin ve kârların daha titiz planlanması zorunluluğu da bundan kaynaklanır. Bu da burjuva devletlerinin bir iktisadî programlama çabası içinde olmasına, diğer bir deyişle tekellerin özel planlarının ulusal düzeyde eşgüdümünü sağlama girişiminde bulunmalarına yol açar. Devletin genel olarak iktisadî yaşama giderek artan bir müdahalesinin gerekliliği de aynı şekilde bundan kaynaklanır.
Diğer taraftan, teknolojik rant yarışı araştırma ve geliştirme harcamalarında muazzam bir artış anlamına gelir. Bu harcamalar ABD’de 1928’de 100 milyon dolardan, 1955’te 5 milyar dolara, 1959’da 12 milyar dolara ve 1970’te 21 milyar dolara yükselmiştir. Araştırma sektörüne sermaye yatırımlarındaki bu devasa artış, araştırma ve araştırma sonuçlarının teknolojik uygulamalarında çalışan personel sayısında, yatırımdaki artıştan aşağı kalmayan bir çoğalma anlamına gelir. Araştırma alanında çalışan Amerikan bilim insanı sayısının 1941’de 87.000 kişiden, 1967’de 387.000 kişiye ve 1970’te 500.000 kişiye yükselmesi bir tesadüf değildir.
Buna karşın, kapitalist rejimde, genelleşmiş meta üretimi rejiminde bu boyutta bir genişlemenin tekelci firmalarda yeni bir işbölümüne yol açması kaçınılmazdır. Sadece her büyük tekel bünyesinde araştırma/geliştirmede uzmanlaşmış bir bölümün ortaya çıkmasına tanık olunmakla kalınmamakta, dahası bu bölümler özerkleşebilmekte, buluşlarını ve keşiflerini en yüksek fiyatı ödeyenlere satan bağımsız laboratuarlara dönüşebilmektedirler. Böylece Marx’ın 1857 tarihli Grundrisse’de yer alan bir öndeyişi gerçekleşmiş olmaktadır. Marx Grundrisse’de kapitalizmin tüm bilimleri sermayenin tutsağı, buluşu ise bağımsız bir business haline getirme eğilimine işaret etmekteydi.
Neokapitalizmin vurguladığımız bu iki veçhesi, onun entelektüel emeği giderek daha da fazla proleterleştirme yönündeki karakteristik eğilimi üzerinde önemli sonuçlara sahiptir.
Teknolojik buluş/yenilikte hızlanma entelektüel emeğin üretim sürecine büyük ölçekte katılması anlamına gelir. Entelektüel emek kapitalizmin daha önceki evrelerinde büyük ölçüde toplumsal üstyapı alanıyla sınırlıyken, günümüzde gitgide toplumun altyapısına yönlendirilmektedir. Entelektüel emeğin üretim sürecine bu yeniden katılışı sadece hepsi üniversite eğitimine sahip ve büyük kapitalist firmalar tarafından istihdam edilen kimya mühendislerinin, fizikçilerin, iktisatçıların, sosyologların, hekimlerin, yöneticilerin daimi bir artışı biçimine bürünmez. Tüm bu üniversite mezunlarının faaliyetleri, kimilerinin diğerlerinden daha fazla olmak üzere, gerçek anlamda üretim sürecine bağlıdır.
Buna karşın, entelektüel emeğin [üretim sürecine] bu yeniden katılışı aynı şekilde sözcüğün en dar anlamında üretime katılan kişi sayısında da kendini açığa vurur (bunlar genellikle orta ve yüksek öğrenim görmüş ancak üniversite eğitimine sahip olmayan kişilerdir). Bunun en çarpıcı örneğine kuşkusuz emperyalistler-arası dünya ölçeğinde rekabetin son on yıl içinde tanık olduğu en büyük başarılardan birinde rastlanır: dünya talebinin %50’den fazlasını ele geçirmeyi başarmış olan Japon gemi inşa sanayiinin istihdam ettiği personelin yarısı üniversite ya da ön-lisans mezunlarından oluşmaktadır.
Ayrıca, bir yandan tekelci firma bünyesinde giderek artan planlamanın gerekleri, diğer yandan devletler düzeyinde iktisadî programlamanın gerekleri entelektüel emeğin yeniden-üretim alanlarında önem bakımından daha aşağı kalmayan bir artışına ve aynı zamanda statüsünün de kökten bir değişime uğramasına yol açmaktadır. Bu alanda faal entelektüel geçmişte serbest meslek sahiplerinin bir temsilcisi, bağımsız bir emekçiyken günümüzde bir ücretli haline gelmiştir.
Neokapitalizm üstyapının tüm alanlarının sistematik örgütlenmesi yönünde bir eğilim içermektedir. Yine burada da bilim, doğal bilimlerden ziyade hâlâ çoğunluğu itibariyle sınıf ideolojisi olan sosyal bilimler söz konusu olsa da, toplu biçimde işin içine girmektedir.
Firmaların yönetimi alanında bu saptama daha da aşikâr hale gelmektedir. Daha önceleri tek patron yöneticinin ya da bir anonim şirketin yönetim kurulunun yetki alanına tekabül eden ne varsa yapılanmış ve hiyerarşikleşmiş bir organizasyona dönüşmüştür. Yönetim faaliyetinin her alanı kendi uzmanlaşmalarını üretmektedir. Üretim mühendisleriyle üretim örgütlenmesi uzmanları, piyasa araştırması ya da marketing [pazarlama] uzmanlarından farklı bir üniversite eğitimi almaktadır. Parasal faaliyet, bankacılık, finans uzmanlarının, yabancı para birimleri üzerinde sürekli spekülasyonun örgütleyicilerinin – ve her büyük çokuluslu şirket el altında böylesi uzmanlara sahiptir – bırakalım endüstriyel design [tasarım]da, biçimler estetiği vb. alanlarda çalışanları, uygulamalı araştırmanın çeşitli alanlarında çalışan bilim insanlarıyla pek öyle ortak bir yanı yoktur. Çalışma hekimlerinin, çalışma psikologlarının, “insan ilişkilerin”de sözümona uzmanların – firmalar bazen kendi psikiyatristlerine ve managers [yönetici] boş zamanlarını organize eden uzmanlara dahi sahiptir – tatmin etmek zorunda oldukları ihtiyaçlar, sermayenin yeniden-üretimi uzmanlarının, bir sonraki yavru-şirketi hangi ülkede, bölgede, şehirde kurmanın daha faydalı olduğunu saptamak, bu yavru-şirketle ana-şirket arasında ortaya çıkacak iletişim ve ulaştırma sorunlarını belirlemek, kapitalist rejimde bu tercihe yön vermesi gereken finansman ve kârlılık hesaplarını incelemek üzere dünyanın dört bir yanını dolaşanların faaliyetlerini belirleyen gerekliliklere karşıttır.
Tüm bu uzmanlar gerçek anlamda üretim alanında yer alan firmaların bünyesine doğrudan özümsenmiş durumdadırlar. Buna karşın, çağdaş kapitalizmde teknolojik buluş/yenilik ritminin hızlanmasından kaynaklanan iktisadî programlama ve örgütlenme gerekleri kaçınılmaz olarak kendilerini toplumsal faaliyetin, kısacası toplumun, tüm alanlarının programlanması ve örgütlenmesinin gereklerine dönüştürecek raddede yaygınlaşır.
Neokapitalizm aynı anda ücret maliyetlerini planlamaksızın tüm maliyetleri planlayamaz. Ücret artışlarının programlanması olmaksızın herhangi bir iktisadî programlama mümkün olmaz. Kapitalist rejimde her daim kapitalist kârın gereklerine boyun eğen bu programlamanın haklılığını [yerindeliğini] işçilere kabul ettirmek gerekir. O halde, büyük iletişim araçlarını, mass media’yı (televizyon, radyo, basın, reklam), öğretimi, hatta sendika bürokrasisini tekelci kapitalist denetime ve örgütlenmeye tabi kılmak gerekir. Bunların tamamı, proletaryayı [düzenle] bütünleştirmek ve burjuva toplumunun çözülmesini engellemek amacıyla, emekçilerin kanaatlerini, ihtiyaçlarını, umutlarını ve düşlerini mümkün mertebe manipüle edecek ve onları sermayenin genişletilmiş yeniden-üretiminin gereklerine göre yönlendirecek tarzda örgütlenmelidir.
Gelgelelim kapitalist rejimin sınırları burada kendilerini bir kez daha ortaya koyarlar: kapitalizmin kendi çelişkilerini aşmaktaki yetersizliği. Göreli ve geçici etkinlikleri kuşkuya yer bırakmayan tüm bu bütünleştirme teknikleri ancak ve ancak entelektüelleri durmadan daha da fazla ücretli emekçiye dönüştürme koşuluyla, yani ücretli yelpazesini inanılmaz biçimde genişletmek ve proletaryanın kütlesini ve vasıflarını kayda değer ölçüde artırmak koşuluyla uygulanabilir. Vasıflı entelektüel emeğin gerek üretim alanında, gerekse yeniden-üretim ve üstyapı alanında genişleme eğilimi – neokapitalizmin karakteristik eğilimi – aynı zamanda entelektüel emeğin giderek artan proleterleşmesi eğilimidir. Neokapitalizm kapitalizmin, ücretli sisteminin aynı zamanda bizatihi üretim alanının dışında da eşitlenmeye başladığı gelişme evresidir. Neokapitalizm bir sanayi-sonrası toplum olmak şöyle dursun, tüm insan faaliyetlerinin durmadan daha da yetkin endüstrileştirilmesi anlamına gelir.
Endüstrileştirmenin temel karakteristikleri şunlardır: makinalaşma, durmadan daha da karmaşık donanım mallarının kullanılması, işbölümü ve bunun sonucunda bireysel emeğin her türlü özel, özerk karakterinin ortadan kaldırılması, bireysel emeğin hem küçük parçalara ayrılması hem de giderek artan toplumsallaşması. Çevremize bir göz atacak olursak, toplumsal yaşamın bir dizi alanında İkinci Dünya Savaşı öncesi mevcut olmayan ya da çok az var olan bu görüngülerin son yirmi beş yıl boyunca ortaya çıktıklarını görürüz.
Emperyalist ülkelerde tarımın endüstrileştirilmesi iyi bilinir. ABD’de zirai makinalara yatırılan sermaye on yıl içinde ekilebilir arazilere yatırılan sermayenin değerini aşmıştır. Büro emeğinin makinalaşması da yine iyi bilinen bir olgudur: elektronik hesap makinaları, para sayma makinaları, banka çeklerinin sahte olup olmadığını denetleyen makinalar gitgide çoğalmaktadır. Ticarette, satış otomatlarının sayısı günbegün artmaktadır. Hazır gıdalar beslenmede yerlerini almışlardır. Hukuki danışmanlık firmaları özel avukatlık bürolarının yerini almakta, pratisyen aile hekimleri yerlerini polikliniklerde çalışan uzman ekiplere bırakmaktadır. Makinalaşma sinemayla, televizyonla ve yarın bir gün video-kasetlerle sanat alanına girmektedir. Aynı teknikleri kullanarak öğretime de nüfuz etmektedir.
Entelektüel emeğin proleterleştirilmesinin yanı sıra ücretliliğin, meta ve para ekonomisinin genelleşmesiyle karşılaşılmaktadır. XIX. yüzyılda kendini kâr yasalarından kurtarmış olan bir dizi kişisel hizmet kapitalist girişimlere dönüşmektedir. Bu alanda en tipik örnek yerini buzdolabına, çamaşır makinasına, kalorifere ve klimaya kaptıran hizmetçidir. Buna karşın, bu eğilim daha da ileri gitmektedir. Tıp hizmetleri, kültür hizmetleri, sanat hizmetleri gibi en soylu addedilen kişisel hizmetler aynı makinalaşmış üretim girdabına sürüklenmekte ve sonuna kadar ticarileşmektedir.
Neokapitalizmde tüm insan faaliyetlerinin genelleşmiş endüstrileşmesinin bu doğasından ötürü emeğin proleterleştirilmesinin daha önceleri özellikle modern büyük fabrikadaki kol emeğine tam oturan geleneksel özellikleri günümüzde gitgide artan bir oranda entelektüel emeği, yani dar anlamında üretim alanının içerisinde ve hatta dışarısında gerçekleştirilen her türlü ücretli emeği ilgilendirmektedir.
Entelektüel emeğin proleterleştirilmesi, bu emeğin uzmanlaşması, hatta küçük parçalara ayrılması, sonuna kadar atomize edilmesi anlamına gelir. Uzmanların ululanması çağında, böylesi bir vasfı kazanmak ancak bilginin gitgide daha da daralan alanlarında olanaklıdır. Bir bilimsel dalın ufacık bir kesimini derinlemesine bilmek ama buna karşılık bu dalın tamamına dair ancak muğlâk verilere sahip olmak, başka bilimsel sahalarda ise her türlü bilgiden yoksun olmak: entelektüel emeğin mahkûm edildiği yazgı işte bundan ibarettir. Dilimlenmiş, parçalanmış içinde yer aldığı toplumsal faaliyetlere dair her türlü bütünsel görüşü yitirmiş böylesi bir entelektüel emek olsa olsa yabancılaşmış bir emek olabilir. Entelektüel emeğin ücretlilik koşullarında proleterleştirilmesi bu emeğin kaçınılmaz olarak yabancılaşmasına yol açar.
Bunu en dolayımsız maddi düzeyde tanıtlamak mümkündür. Entelektüel emeğin proleterleştirilmesi bu emeğin bir piyasasının ortaya çıkması anlamına gelir. Entelektüel emek-gücü bu piyasada, tıpkı kapitalizmin kökenlerinden bu yana kol emek-gücünün başına geldiği gibi bayağı bir metaymışçasına alınıp satılır. Entelektüel emek-gücü daha ileride göreceğimiz üzere bu emek-gücünün değerinin oluşturduğu bir eksen etrafında piyasa yasalarına göre yani arz/talep yasasına göre dalgalanan bir piyasa fiyatına sahip olur.
Ayrıca, burjuva siyasal iktisadının bu proleterleşmenin reel gelişimini izlediğini ve yansıttığını teslim etmek gerekir. Bu ideolojinin, Profesör Schultz ile “beşeri sermaye” kavramını geliştiren, bu “sermaye”nin “entelektüel vasıf-kazanma üretim süreci”, yani üniversite eğitimi boyunca “katma değerini” hesap eden yeni dalları doğmuştur. Profesör Ballogh’a gelince, o da “üniversite üretiminin” “etkinliğini” ve “üretkenliğini” tahmin etmektedir. Başkaları, bilhassa Prof. Harry Johnson ile Prof. Kershaw özgül entelektüel vasıfların arz ve talebinden bu faaliyetlerin değişken “marjinal ürününü” çıkarsarlar.
Böylece, bilim emekçilerinin – kuşkusuz tartışmaya yer bırakmayan – gitgide artan öneminden kalkınarak çarçabuk bu sözümona “teknoyapı”nın neo-kapitalist toplumun bağrında fiilen başat bir konum işgal etmekte olacağını çıkarsayan Profesör Galbraith’tan başlayarak teknokrasinin tüm savunucularının ve dar kafalı eleştirmenlerinin kapıldıkları yanılsamayı henüz gerçekleşirken yakalamak mümkün olur. ABD’de on binlercesi işsizliğe mahkûm, entelektüel işsizliğin en fazla vurduğu merkez Seattle’da Japonya’dan gönderilen erzak yardımlarına (!) muhtaç olan, çocuklarını doyurmak için sosyal yardımla (Welfare) geçinmek zorunda kalan eski fabrika müdürleri de dâhil havacılık-uzay sektörü yöneticilerinin, bilim insanlarının ve mühendislerinin şu an yaşadıkları acılı deneyim kapitalist rejimin, genişleme yılları boyunca onca ideolog tarafından unutulan şu temel yasasını doğrulamaktadır: hiyerarşideki konumu ne kadar yukarda olursa olsun, vasıfları ne kadar geçerli olursa olsun bir kapitalist firmanın hiçbir ücretlisi işini koruyacağından emin olamaz. Kapitalist rejimde sermaye sahipliğinden – özel bir servetin parasından – ileri gelen dışında hiçbir yaşam düzeyi güvencesi mevcut değildir. İşte bu nedenle, “yöneticiler devrimi”nin savunucularının iddialarının tersine, tekellerin en üst mevkilerini işgal eden görevlilerin hatta en güçlü yöneticilerin tek bir temel güdüsü vardır: kendilerini konjonktürel dalgalanmaların güvencesizliklerinden ve bu dalgalanmalardan kaynaklanan istihdam güvencesizliklerinden koruyabilecek hisse ya da başka kapitalist mülkiyet biçimlerini satın almak.
Buna karşın, entelektüel emeğin yabancılaşması, entelektüel emek-gücünün metaya dönüşmesi kendisini sadece günümüzde entelektüeli de aynı şekilde vuran proleterin klasik var oluş güvencesizliğinde dışa vurmaz. Bu bizatihi kendinde entelektüellerin ideolojileri, ahlakları ve bilinçleri düzeyinde son derece önemli sonuçlara sahiptir.
Öğrenciler kapitalizmi bir başlarına yıkamazlar. Öğrencilerin toplumsal gücü bunu başarmak için kesinlikle yetersizdir. Buna karşın, geçmiş yenilgilerin ve bürokrasinin rolünün kısmen atalete sürüklemiş olduğu bir proletaryanın uyanışına hatırı sayılır bir katkıda bulunarak bazı tayin edici aşamalara katılabilirler. İşçi sınıfının bağrında devrimci kadroların yetiştirilmesinin hızlanmasına önemli ölçüde katkıda bulunabilirler.
Genelleşmiş meta üretimini, evrensel ticarileştirmeyi iktisadî programlamanın talep ettiği örgütlenmeyle ve tüm toplumsal faaliyetlerin denetimiyle büyük tekellerin himayesinde birleştirme yolunda bir girişim olarak neokapitalizm, kısmî teknokratik rasyonaliteyle [akla uygunlukla] tümel toplumsal-iktisadî irrasyonalite [akıl-dışılık] arasında kırma ve çelişkilerle dolu bir bileşim oluşturur. Uzmanların ululanması mantıkî olarak bunların faaliyetlerinin “niçini” sorusunu sormanın reddiyle bileşir. Bu soru herhangi bir tartışmaya izin vermeyecek kesinlikte “ideoloji”nin, “politikleştirme”nin ya da “değer yargıları”nın alanına ait sayılarak mahkûm edilmiştir. Neo-pozitivist felsefe bu özürcü ve insanlık-dışı bileşimin “yüceltilmiş” fikirler alanında en mükemmel ifadesidir.
Neo-pozitivizmin kökleri metaın, meta üretiminin, kâr için üretimin bizatihi doğasına uzanır. İnsan ilişkilerinin meta üretiminden kopan şeyleşmesi gerçekten de her kısmî ve parçalanmış faaliyetin kendinde bir amaç sayılma eğiliminde olması, insanın toplumsal faaliyetine içkin her türlü temel amaçlar ve araçlar diyalektiğinin bozulması anlamına gelir.
Tekelin kısmî rasyonalitesiyle tümel toplumsal irrasyonalite arasındaki bu çelişkinin en trajik örneği, Ford tröstünün sabık teknokrat şefi MacNamara yönetiminde ABD’nin silahlanma üretimini aklileştirmek amacıyla girişilen çabalar olmuştur. Pentagon ABD’nin en prestijli iktisatçıları içinden bir dizi akademisyeni nükleer silah sistemleri de dâhil farklı askerî sistemlerin gerek finansal bakımdan gerekse tahrip güçleri bakımından verimliliklerini mümkün en büyük kesinlikle hesaplamak üzere görevlendirmişti. Bu profesörlerden biri, Frederic Sherer bu çalışmalara hasredilmiş kitabının girişinde dehşet silahlarının üretimini daha etkin kılmanın, yani insanlığın muhtemel intiharını daha “rasyonel” ve “daha düşük maliyetli” kılmanın herhangi bir anlam ifade edip etmeyeceğini dürüst biçimde kendisine sormaktadır. Bu soruyu sormakla beraber yanıtsız bırakıp, tam da bu örnekte apaçık ortada olan amaçla araçlar arasındaki aslında o denli temel ilişkiye kafasını daha fazla takmaksızın çalışmalarının sonuçlarını yayınlar.
Bu uç örneğin yanında acaba daha kaç örnek vermek mümkün olabilecektir? Kimya endüstrisi sabunun yerine deterjanı koyduğunda elbette insan soyunu daha temiz kılmayı amaçlamamaktadır; belli tröstlerin kârlarını artırmak söz konusudur. Kimya endüstrisi, çamaşır makinalarının devreye sokulmasının yarattığı kısmî teknik sorunları çözerken, ırmakların, okyanusların ve hatta atmosferin, doğrudan maliyetleri artırmadığı için kendisini ilgilendirmeyen şimdiden yoğunlaşmış kirlenmesinden soyutlama yapmaktadır.
Hastanelerin ve sosyal güvenlik harcamalarının “verimliliği” hesaplandığında daha yüksek bir sağlık düzeyi değil, bütçe harcamalarının daha iyi bir kullanımı amaçlanmaktadır. Böylece büyük bir Fransız hekimin kısa süre önce ifşa ettiği, hastaneleri en iyi “finansal verimi” sağlayan uygulama olduğu için bir yatağı mümkün en uzun süre asgarî bir bakımla tek ve aynı kişiye tahsis etmeye zorlayan o absürd durum noktasına gelinir.
Buna karşın entelektüel emeğin bizatihi doğası bu mesleğe girenlerin, öğrencilerin [akademisyenlerin] ve uygulamacıların kendilerini tevekküle ve uyuşukluğa kaptırmadıkları ölçüde kendi alanlarındaki emeğin bu parçalanmasının ve bu yabancılaşmasının absürd veçhesine son derece duyarlı olmalarını gerektirir. Entelektüel emeğin muhtevasıyla icrası arasında kol emeğinin muhtevasıyla icrası arasında olduğundan daha yakın bir bağ mevcuttur. Emeğin nesnesiyle yakın bir ilgi ilişkisi olmaksızın bilimin belli alanlarında bir vasıf edinmek neredeyse olanaksızdır, sanatsal bir vasıf kazanmak ise pratikte mümkün değildir.
Yine de, entelektüel emeğin küçük parçalara bölünmesi ve makinalaştırılması emeğin tikel biçimi ve özgül nesnesi bakımından proleterleşmiş kol emeğini uzun dönemden bu yana karakterize eden aynı kayıtsızlığa neden olma tehlikesini taşımaktadır. Entelektüel gençlik, bizatihi muhtevaları itibariyle muhafazakâr olan ve kapitalist artık-değerin istihracını ve korunmasını konu alan alanlarda kapalı kalmadığı sürece bu bayağılaşmayı kabul edemez.
Günümüz dünyasında öğrenci isyanı iktisadî ve toplumsal köklerini gösteren, esas olarak entelektüel emeğin meta toplumunda proleterleştirilmesinin yabancılaştırıcı sonuçlarına yönelmiş evrensel bir görüngüdür.
Bu başkaldırının önce toplumsal bilimler fakültelerinden ve okullarından başlaması şaşırtıcı değildir. Bu daldaki öğrenciler bizatihi öğrenimlerinin muhtevası nedeniyle görevlerin küçük parçalara bölünmesine toplumsal görüşün parçalanmasına doğal bilimler öğrencilerinden daha az maruz kalmaktadırlar. Toplumun bütünsel bir görüşüne daha kolay sahip olabilir, kendi sefaletlerini ve tikelliklerini toplumsal sefaletin bütünsel çerçevesine oturtabilir ve hoşnutsuzluklarını toplumsal sorunlarla ilişkilendirebilirler.
Bu isyanı başlatan genel olarak toplumsal bilimler öğrencileri olsa bile, isyanın yegâne kahramanları bunlar değildir. Bu başkaldırı giderek öğrenci dünyasının tamamına yayılmaktadır ve birçok emperyalist ülkede felsefe, sosyoloji veya iktisaty fakültelerinde olduğu gibi doğal bilimler fakültelerine, hatta muhafazakârlığın geleneksel kaleleri tıp fakültelerine ve mühendislik okullarına dek ulaşmıştır.
Böylece neokapitalizmin bir başka önemli çelişkisinin özüne geliyoruz. Tüm insan faaliyetlerinin ve hatta üstyapı faaliyetlerinin ticarileştirilmesi yönündeki neo-kapitalist eğilime dikkat çekmiştik. Çağdaş kapitalizmin Herbert Marcuse gibi kötümser eleştirmenleri buradan kapitalizmin tüm toplumsal faaliyetleri, hatta antikapitalist isyan ve başkaldırıları kendi bünyesinde eritme yeteneğinde olduğu sonucuna vardılar. Fakat bu yargılar kapitalizmi ve onun da ötesinde her türlü meta toplumunu karakterize eden mübadele-değeriyle kullanım-değeri arasında bir birbirine karıştırmayı yansıtmaktadır.
Lenin bu çelişkiyi geçmişte ironik bir üslupla kapitalistlerin kâr tutkusu o raddededir ki sondan bir önceki kapitalist son kapitalistin asılacağı ipi devrime satacaktır diyerek ifade etmişti.
Burada kapitalizmin kendisini devrimle bütünleştirme yeteneğinin bir kanıtını görmek abartılı olacaktır. Bu ipin sondan bir önceki kapitalistin bir kâr elde etmesine imkân tanıyan mübadele-değeri bir şeydir ama son kapitalist muhakkak ki ipin mübadele-değerinden çok kullanım-değeriyle ilgili olacaktır.
Cep kitaplarının veya televizyon yayınlarının devrimci teoriyi tüketim nesnesine dönüştürmekteki rolleri de aynı tarzda yorumlanabilecektir. Şu an için bu teori burjuva sınıfının bir fraksiyonunu hiç kuşku yok zenginleştiren bir mübadele-değeri kazanmaktadır. Buna karşın, bu tikel metanın kullanım-değeri teoriyi yaymak, bilinci derinleştirmek ve antikapitalist tutkuyu ateşlemektir. Bu kullanım-değeri gitgide çoğalan yığınları zaptederek, kendi mübadele-değeriyle hiçbir alakası olmayan antikapitalist seferberliklere yol açan hatta bunları tetikleyen kendine özgü bir mantık kazanır. Bu çelişkiyi kavrayamamak meta toplumunun yüzeysel görünüşlerine aldanmak, uyuşukluğa ve yazgıya boyun eğmeye sürüklenmek ve çağdaş bilimle tekniğin birikmesine katkıda bulunduğu akıl almaz antiemperyalist, antikapitalist ve anti-bürokratik potansiyeli yakalayamamak anlamına gelir.
Neokapitalizmin kitlelerin manipülasyonu ve toplumsal hayatın totaliter örgütlenmesi sorunlarına bu denli önem atfetmesi tesadüf değildir. Bu onun Troçki’nin kapitalizmin çürüme çağında tarihin tayin edici etmeninin öznel etmen olduğu yolundaki ifadesinin doğruluğunu teslim etme tarzıdır.
Proletarya günümüzde burjuva toplumuna karşı birlik içinde, ortaklaşa ve bilinçli tarzda hareket etmesi koşuluyla son derece güçlü potansiyel bir toplumsal güç oluşturmaktadır. Proletaryanın nüfusun diğer tabakaları üzerindeki çekim gücü bu şekilde karşı konulmaz hale gelebilir ve emperyalist ülkelerde sosyalist yolun önündeki engelleri ortadan kaldırabilir. Bizi sosyalizmin dünya ölçeğinde gelişinden ayıran dar marjın farkına varmak için Fransa’da Mayıs 1968’deki genel grevin karşı konulmaz gücünü yakından incelemek gerekir.
Bu dar marj, bu etmenlere büyük bir önem atfetmemek tam bir sorumsuzluk olsa da, ne sömürücülerin muktedirliğine ne de onların baskı aygıtlarının gücüne dayanmaktadır. Sosyalizmin dünya ölçeğinde zaferinin önündeki başlıca engel aslında burada değildir. Bu engel daha ziyade işçi sınıfının bilincinin yetersiz gelişiminde, onun öncüsünün ve devrimci örgütünün zayıflığındadır. Aynı şekilde, bu zorlukların üstesinden gelebilmek için zaman ve deneyim gerektiğini eklemek de gerekir. Bu noktada öğrenci başkaldırısı önemli bir rol oıynayabilir ve oynamalıdır.
Öğrenciler kapitalizmi bir başlarına yıkamazlar. Öğrencilerin toplumsal gücü bunu başarmak için kesinlikle yetersizdir. Buna karşın, geçmiş yenilgilerin ve bürokrasinin rolünün kısmen atalete sürüklemiş olduğu bir proletaryanın uyanışına hatırı sayılır bir katkıda bulunarak bazı tayin edici aşamalara katılabilirler. İşçi sınıfının bağrında devrimci kadroların yetiştirilmesinin hızlanmasına önemli ölçüde katkıda bulunabilirler. Lenin’in döneminde Rusya öğrencilerinin ve entelektüellerinin yaptıkları gibi devrimci bir örgütün oluşumunu hızlandırabilirler. Öğrenciler günümüzde işçi sınıfına maruz kaldığı emek parçalanmasının ürünü olan dar görüşlülüğü ve korporatizmi aşmakta ve onun sınıf bilincinin en üst seviyesine yani siyasî ve devrimci sınıf bilincine daha çabuk erişmesinde yardımcı olabilirler. Bilimsel bilgileri sayesinde işçi mücadelelerini ve aynı şekilde üniversiteden ayrıldıktan sonra devrimci bir pratik izlemeye çalışan genç entelektüel kesimini yükseltebilirler.
Bu anlamda, bugün neokapitalizmin en büyük zaferi gibi görünen entelektüel emeğin proleterleştirilmesi onun yıkılışını hızlandırmaya katkıda bulunabilir. Kapitalizm entelektüel emeği proleterleştirerek proletaryaya sömürü ve baskıya karşı daha büyük bir bilinçli başkaldırı yeteneği bahşeder. Kendiliğinden ve basit olduktan sonra bilinçli hale gelen başkaldırı ise sosyalist devrimin müjdecisidir.
Burjuva Üniversitesinin Krizi
Burjuva üniversitesinin krizi öncelikle üniversite patlamasının bir sonucu olarak birdenbire ortaya çıkıvermiştir. Birkaç sene içerisinde üniversiteler olağanüstü bir öğrenci akınına tanık olmuşlardır. Devasa bilimsel bilgi üretim fabrikaları olan üniversitelere on binlerce, yüz binlerce öğrenci katılmaktadır. Roma Üniversitesinde yüz bin, Madrid Üniversitesinde elli bin ve burada Mexico’da bugün yüz bini aşkın öğrenci vardır. Sadece en karakteristik örnekleri vermek gerekirse, toplam üniversite öğrencisi sayısı ABD’de altı milyona, Japonya’da iki milyona, Fransa’da ve İtalya’da altı yüz bine İsveç ve Hollanda gibi kimi küçük ülkelerde yüz bine ulaşmakta ve burada Meksika’da üç yüz bine yaklaşmaktadır.
Neokapitalist toplumda üniversite patlaması çifte bir toplumsal-iktisadî dönüşümün sonucu olarak ortaya çıkmaktadır: entelektüel olarak vasıflı emek-gücü arz ve talebinin eşzamanlı büyümesi.
Entelektüel emek-gücü arzındaki artış yalnızca ekonomik değişimlerin değil, aynı zamanda sosyal-psikolojik düzeydeki, çalışma güdüleri düzeyindeki değişimlerin de sonucudur. Müthiş bireysel toplumsal yükselme çabaları eğilimini yansıtmaktadır. Bu çaba orta sınıflarda geleneksel olsa da, en azından Avrupa ülkelerinin çoğu gibi sınıf bilincinin görece yüksek olduğu ülkelerde proletarya içinde oldukça yenidir.
İkinci Dünya Savaşı öncesinde olgunluğa erişen işçi nesli çocuklarının üniversite öğrenimi görmesine açık biçimde düşman bir tavra sahip olmuştu. Bu nesil bunda kesin bir sınıf aidiyetinden kopuş tehlikesi algılamaktaydı. O dönemin emekçileri “çocuklarımızın anne babalarından utanç duymasını istemiyoruz” diyorlardı. Diğer pek çoğu da “çocuklarımızın sınıf düşmanları haline gelip babalarını, yoldaşlarını sömürmelerini istemiyoruz” diye ekliyorlardı.
Böyle bir alanda bu son yirmi yıl boyunca gündeme gelen kökten tavır değişikliğinin çok sayıda nedeni bulunmaktadır. Sınıf bilincinin göreli ve geçici gerilemesi, tapon zevkleriyle “tüketim toplumu”nun yükselişi, daha fazla boş zamana erişim ve bunların yanı sıra tek-hücreli ailenin hızlanan çözülüşü bu değişime hiç kuşkusuz katkıda bulunmuştur. Emekçilerin yaşam düzeylerindeki göreli yükselme ve entelektüellerin toplumdaki yerinin dönüşüme uğraması, kol emeğiyle entelektüel emek arasındaki gediği daraltan bu iki etmen de bu noktaya varılmasında önemli bir role sahip olmuştur. Vasıflı işçiler için istihdam arzı daha yavaş artarken, hatta durgun seyreder veya azalırken üniversite mezunları için istihdam arzının hızla artması emek-gücünün genel arzının yönelimi üzerinde bir baskı uygulamıştır. İşçi aileleri giderek, çocuklarına eksik-istihdamın sefaletinden, dönemsel eksik-istihdamdan ve marjinal bir proleter-altı kesimin (drop out) mevcudiyetinden kurtulabilen bir gelecek garanti etmenin yegâne yolunu çocuklarının öğrenimlerini uzatmakta görmeye başlamışlardır. Öğrenim alanında ayrımcılığa ve seçmeciliğe karşı mücadelenin ABD’nin siyah ve Meksikalı kitlelerinin siyasî uyanışında bu denli önemli bir rol oynamasının nedenlerinden biri işte burada bulunmaktadır.
Buna karşın, proletaryanın yüksek öğrenime karşı bu tavır değişikliğinin belirleyeni olan entelektüel emeğin proleterleştirilmesi nesnel bir görüngüdür. Bu proleterleştirme gerçekleştiği ölçüde bu öğrenimin ifade ettiği bireysel yükselme içinden çıkılan sınıfla otomatik bir kpuş, gerçek anlamda toplumsal bir kopuş anlamına gelmemektedir. Tersine bu, en azından tarihsel olarak, proletaryanın gerek sayısal olarak gerekse vasıf ve bilgi bakımından bir güçlenmesi anlamına gelebilir ve gelmelidir.
Sanayî işçilerinin üniversiteye giren oğul ve kızlarının sayısına ilişkin görüngünün boyutunu elbette abartmamak gerekir. Emperyalist ülkelerin çoğunda bu sayı hâlâ son derece düşüktür. Ki bu da işçilerin maruz kaldıkları toplumsal baskıyı ve uğradıkları ayrımcılığı açıkça göstermektedir. İşçiler aktif nüfusun yüzde 50’sini oluşturdukları halde emperyalist ülkelerin çoğunda üniversite öğrencileri arasında işçi çocuklarının oranı ancak yüzde 5’tir; bu yüzde ABD’de ve İsveç’te kayda değer ölçüde daha yüksektir. Entelektüel emek-gücü arzının büyümesi özellikle proletaryanın ayrıcalıklı tabakalarını ve köylü tabakalarını, büro çalışanı, teknisyen ve küçük memur çocuklarını kapsamaktadır.
Yine de, bu dönüşümün sonucu olan üniversite öğrenci çevresinin toplumsal değişimi tereddüde yer bırakmayacak biçimde derin ve geri-çevrilemez bir değişimdir. Birinci Dünya Savaşı öncesinde öğrencilerin büyük çoğunluğu aristokrasiden, burjuvaziden ve en iyi ihtimalle orta ve küçük burjuvaziden gelmekteydi. Proletaryanın ayrıcalıklı tabakalarının oğul ve kızları asla üniversiteye kadar gelemiyorlardı. Günümüzde ise aristokrasinin, büyük ve orta burjuvazinin çocukları üniversite öğrencileri arasında bir azınlık (kimi ülkelerde küçük bir azınlık) haline gelmiş durumdalar.
Daha önce ilk bölümde çözümlediğimiz üzere, entelektüel emek-gücü talebinde meydana gelen değişimler neokapitalizmin içerdiği teknolojik ve toplumsal dönüşümlere yakından bağlıdır. Yine de, burada analizimiz boyunca sıklıkla karşımıza çıkacak çok önemli bir etmenin altını çizmek gerekir: neokapitalizmde entelektüel emeğin proleterleştirilmesi, en azından günümüze kadar geliştiği haliyle ilk evrede, kol emeğinin proleterleştirilmesinin kapitalizmin şafağında gerçekleştiği halden temel bir farklılık içerir. Kol emeğinin proleterleştirilmesi burjuvazinin işçi vasıflılığının özgül biçimine her zaman giderek artan kayıtsızlığı anlamına gelirken, bunun tersine entelektüel emeğin proleterleştirilmesi bu emek-gücüne talebin daima daha özgül bir talep haline gelmesini içerir. Buradan yalnızca entelektüel emeğin daha önce bahsettiğimiz parçalanması ve küçük parçalara ayrılması görüngüleri aniden belirmekle kalmaz, aynı zamanda bu emek-gücünün fiyatının şiddetle dalgalandığı birbirinden ayrı çeşitli entelektüel piyasaları da hâsıl olur. Bir mühendis “kıtlığı” bu meslek kategorisinin maaşlarını aniden artırabilir, buna karşın bir sosyoloji profesörü “fazlası” bu profesörlerin aylıklarında ve gelirlerinde bir düşüş yaratabilir. Elektrik teknisyenlerinin aşırı bolluğu ve işsizliği bir diş hekimi kıtlığıyla çakışabilir. Maden ve uçak mühendislerinin aşırı-üretimi, su ve köprü yol inşaat mühendislerinin şiddetli bir kıtlığıyla eşzamanlı olarak var olabilir.
Kapitalist rejimde konjonktürel dalgalanmaların araştırılmasında uzman olanlar geçmişte ünlü “domuz çevrimi”ni (hog circle) keşfetmişlerdir. Üretim talepteki ve fiyatlardaki dalgalanmalara her zaman gecikmeli tepki verdiğinden – zira domuz üretmek için belli bir biyolojik zaman gerekir – hiçbir zaman bir dengeye ulaşılamadan düzenli biçimde eksik-üretimden aşırı-üretime geçilir. Nezaketsiz kıyaslamalar yapmak istemesek de entelektüel vasıflılık çevrimi bu “hog circle”a çok yaklaşmaktadır. Tikel bir sektördeki kıtlık ücretlerde bir artışa yol açar ve bir öğrenci akınına tanık olunur. Gelgelelim bunlar öğrenimlerini ancak dört ya da beş yılın sonunda bitirirler ve kendilerini şimdiden doyuma erişmeyle karakterize olma rizikosu taşıyan bir entelektüel emek piyasasına sunarlar. Arz talebi aştığından işsizlik baş gösterir, ücretler düşer ve öğrenciler üretimin başka sektörlerine yönelirler. Fransa, Belçika, İngiltere ve ABD İkinci Dünya Savaşından bu yana bu tipte çok sayıda harekete tanık olmuşlardır.
Bunun öğrencinin toplumsal doğasına ilişkin sonuçları kayda değerdir. Öğrenim tercihleri, öğrencilerin bireysel tercihleri, yetenekleri ve özlemleriyle değil de gitgide daha da fazla piyasa yasaları, neokapitalizmin gereksinimleri tarafından belirlendiğinden öğrenciler giderek daha da yabancılaşmış çırak entelektüeller haline gelirler. Böylece, öğrenci isyanının yalnızca gerçek anlamında entelektüel emeğin yabancılaşmasının ürünü değil, aynı zamanda bizatihi öğrenci emeğinin yabancılaşmasının sonucu olduğu saptamasına varmış oluruz.
Öğrencilerin kesin toplumsal doğasının tanımlanması bir yandan Marksistler, diğer yandan genel olarak sosyologlar arasında sayısız anlaşmazlığa neden olmuştur. Öğrencinin değer üretmediği ve artık-değerden geçindiği için küçük burjuva olduğunu söylemek Marksist iktisat teorisinin bakış açısından vahim bir hatadır.
Neokapitalist çağın burjuva üniversitesi farklı bir işlevi yerine getirmek ve burjuva sınıfının başka ihtiyaçlarına cevap vermek zorundadır. Teknolojik buluş/yenilik yarışı, toplumsal yaşamın tüm alanlarının sistematik örgütlenmesi teknokratik uzmanların yetiştirilmesinde hep daha da belirginleşen bir uzmanlaşma gerektirmektedir. Bunun için, klasik liberalizmin yerini neopozitivist tavır alır. Böylece, burjuva kitle üniversitesi hakiki bir “diploma makinası”, hakiki bir uzmanlaşma fabrikası haline gelir.
Marx her türlü üretken emeğin ücretli emek olması gerekmediğini, buna karşın her ücretli emeğin de zorunlu olarak üretken emek olmadığını açık biçimde savunmuştur. Pazar için geçimlik ürünler üreten ve kendi toprağının sahibi olan köylü değer üreticisi, dolayısıyla üretken bir emekçi olmakla birlikte ücretli olmadığından proletaryanın değil küçük burjuvazinin bir parçasıdır. Buna karşılık, bir otobüs şoförü değer üretmese de bir küçük burjuva değil ücretli bir proleterdir.
Öğrencilik durumunun iki veçhesi onun toplumsal doğasının dakik bir tanımını son derece güçleştirir. Bir taraftan öğrencilik durumu çok büyük ölçüde geçicidir [bir ara durumdur]. Genel olarak, olsa olsa üç ya da dört yıl hadi diyelim en kabadayısı altı ya da yedi yıl üniversite öğrencisi olunur. O zaman öğrencinin toplumsal doğasını toplumsal geleceğinden ziyade toplumsal kökenlerine bakarak mı tanımlamak gerekecektir? Üniversiteye giden ve ücretli sanayi teknisyeni olarak mezun olacak bir köylü çocuğu kökenleri bakımından küçük burjuvaziye geleceği bakımından proletaryaya aitmiş gibi görünmektedir. Hiç kuşkusuz, artık bir köylü olmamakla birlikte henüz bir proleter de değildir. Öğrencinin toplumsal doğasını tanımlamaktaki zorluk temelde burada yatar.
Diğer yandan, bir öğrencinin faaliyeti melez bir faaliyettir. Emeğin vasıflılaşmasının üretimi öğrencinin kendi kişisel faaliyetinin değil, profesörlerin etkinliğinin sonucu olduğundan öğrencinin şimdiden bir üretici olduğu söylenemez. Buna karşın, onun öğrenimin ve bilgilerin salt edilgen bir tüketicisi olduğunu iddia etmek de mümkün değildir. Yüksek öğrenimin ve üniversite öğreniminin özgül doğası, ilk ve orta öğrenimin edilgen tüketiminden farklı kendine özgü belli bir etkinlik, belli bir özerklik içerir.
Öğrenci işte bu nedenle hiç kuşkusuz en fazla çırak kategorisiyle benzeşir. İşte bu nedenle sıklıkla çırak-emekçi-entelektüel ifadesini kullanmaktayız. Bu formülü öğrenim ânına ve tikel vasıflara göre uygulamak mümkündür. Öğreniminin sonuna gelmiş bir tıp ya da mühendislik fakültesi öğrencisi, bazı durumlarda sözgelimi bir hekimin mübadele-değeri üreten emeği gibi bir emek söz konusu olmasa da, gitgide daha fazla toplumsal olarak faydalı ve gerekli emek tarafından soğurulur. Öğrenimlerine henüz yeni başlamış edebiyat fakültesi öğrencileri için elbette böyle bir durum söz konusu değildir.
Öğrenci faaliyetinin melez karakteri, kimi fakültelerin normal meta üretimine giderek artan özümsenmeleri incelendiğinde açık biçimde belirginleşir. Bu bazen, ABD’deki veya İngiltere’deki üniversite laboratuarlarının ordu için biyolojik silah üretiminde yer almaları gibi insanı dehşete düşüren bir özümsenmedir. Bu laboratuarlarda çalışan öğrenciler mevcut ya da gelecekteki üretime şimdiden katılmakla birlikte henüz emek-güçlerini satmak mecburiyetinde değildirler. Gerçek anlamda proletaryaya nazaran sahip oldukları göreli özgürlük onlara, başka şeylerin yanı sıra, proletaryada mevcut olmayan kalıcı, devamlı bir isyan yeteneği kazandırır.
Öğrenci çevresini bir çıraklar-emekçiler-entelektüeller çevresi olarak tanımlamamız başlıca üç etmenin karşılıklı ilişkileri anlamına gelir:
İlk olarak, entelektüelleri küçük-burjuva olarak tanımlamak geçmişte doğru olsa da, entelektüel emeğin değişime uğramış toplumsal doğası gereği bugün artık doğru olmaktan çıkmıştır. Öğrencilerin çoğunluğu müstakbel küçük-burjuvalar değil, müstakbel proleterleşmiş emekçilerdir.
İkinci olarak, öğrenci varoluşu karakteristikleri değişkenlik gösteren ve sıklıkla çelişkili süreksiz, geçici bir varoluştur. Bu varoluştan son ve kesin halini almış toplumsal davranış karakteristikleri çıkarsamak hatalı olacaktır. Öğrencilerin önemli bir bölümünün kendilerini proletaryayla ve yoksul köylülükle özdeşleştirebildikleri doğrudur. Burada son derece önemli bir değişim söz konusudur. 1848’den 1948’e dek öğrenciler Avrupa’da, Japonya’da ve kısmen ABD’de siyasi bakımdan sağa yönelen bir güç, gitgide daha işçi-karşıtı, anti-sosyalist bir güç olmuşlardır. Olaylara sıklıkla grev kırıcılar olarak müdahil olmuşlardır. On yıldan beri bu durum kökten biçimde tersine dönmüştür. Öğrenciler neredeyse her yerde grev ve grev çadırı örgütleyicileri olarak müdahil olmakta ve neredeyse hiçbir zaman grev kırıcılığına soyunmamaktadır. Bu bana terse çevrilmesi mümkün olmayan bir olgu gibi gözükmektedir.
Yine de, hep daha bilinçli isyanları sonucu müstakbel sınıflarına doğru sürüklenen öğrencilerin yanında, aynı zamanda ister bireysel ideolojik güdüleri gereği, ister bizatihi öğrenimlerin muhtevası nedeniyle barikatın öbür tarafında kalmaya mahkûm öğrenciler de mevcuttur. Kapitalist rejimde hem yargıç olup hem de aynı zamanda burjuva toplumunun baskıcı önlemlerine karşı ve mahpuslar lehine çalışmak pek mümkün değildir. Bir yandan iş zamanının ve akışlarının kronometresini tutma işine talip olup, bir yandan da sistematik biçimde iş akış temposunu düşürmeye çalışmak olmaz.
Öğrenci kitlesinin mustarip olduğu kaçınılmaz bölünmeleri anlamak için, burjuvazinin öğrenci hareketini bölme ve onun en azından bir bölümünü uzun vadede kendisiyle bütünleştirme yolunda sınırlı ancak reel imkânlarını anlamak için üniversite öğreniminin ve yüksek öğrenimin muhtevasının toplumsal olarak melez doğasını kavramak gerekir.
Son olarak, üniversitenin kitlesel düzeyde büyümesinden, hakiki bir üniversite patlamasından ve üniversitenin demokratikleşmesinden sonra, bizatihi öğrenci çevresi ne kökenleri ne de toplumsal gelecekleri bakımından türdeş olan bir kitleyi türdeşleştirme eğilimindedir. Özgül ve türdeş bir öğrenci çevresi yaratma yönündeki bu eğilim, bu çevre son derece parçalanmış durumda olsa bile, öğrenci isyanının patlamasına katkıda bulunmuş etmenlerden biridir. Burada istisna kuralı doğrular: burjuvazinin öğrenci kitlesini parçalayarak üniversitenin bir kitle üniversitesi haline gelmesini kasten engellemeye kalkıştığı ülkelerden biri, aynı zamanda öğrenci isyanının mütevazı bir başlangıç eşiğini aşamadığı nadir ülkelerden biri olmuştur. İngiltere’den bahsediyorum.
Öğrenci çevresinin bu geçici türdeşleşmesinden mevcut üniversitenin öğrenci gereksinimlerine cevap vermekte yetersiz kalışının temel veçhelerinden biri doğar. Ayrıca bu öğrenci isyanının başlıca etmenlerinden biridir.
Burjuva üniversitesi bir zamanlar, burjuvazinin oğullarına, müstakbel burjuvalara veya bir sınıf olarak burjuvazinin müstakbel kadrolarına hizmet vermek için örgütlenmiş bir üniversite, burjuva öğrencilerin üniversitesiydi. Her şey mantıklıydı, her şey bu amaca uyarlanmaktaydı. Bütünün doğal bir insicamı vardı. Öğrencilerin doğrudan gereksinimlerini karşılamaya yarayan maddi bir altyapı mevcut değildi; öğrenci aileleri bu gereksinimleri karşılayabilmekteydiler. Tersine, öğrenim ihtiyaçlarını karşılayan çok büyük, kimi zaman epeyce zengin teknik bir altyapı mevcuttu. Toplumda yerine getirilmesi gereken toplumsal işlevler bu kaynaklara bağlıydı.
Öğrencilerin toplumsal [köken bakımından] seçimi radikal tarzda değişime uğradığında maddi altyapının yetersizliği kendisini çok sert bir şekilde hissettirdi. Çoğunlukla – aslında neredeyse hepsi – burslu öğrencilerin barınma, beslenme, boş zamanlarını değerlendirme ihtiyaçları vardı. Gelgelelim, burjuva üniversitesi bu gereksinimleri karşılamaktan tam anlamıyla acizdi. Teknik altyapı üniversitenin büyümesine uyarlanmadığından aynı şekilde teknik altyapı yetersizliği de kendisini hissettiriyordu. Öğrenci yabancılaşmasının bir başka biçiminin kökü işte buradadır: laboratuarlarda, amfilerde, ameliyathanelerde yer yetersizliğinden, kütüphanelerde kitap eksikliğinden kaynaklanan hakiki bir “hayat mücadelesi”. Sonuç olarak, ilk öğrenci patlamalarının kökeninde her zaman olmasa da sıklıkla kronik bir kaynak yokluğu, bir imkân yetersizliği bulunur.
Klasik burjuva üniversitesi müstakbel burjuvalar ve burjuvaziye müstakbel kapıkulları yetiştirmekle yükümlüydü. Bütünüyle bu toplumsal işleve yönelmişti. Kesin bilgilerin birikimi, – burjuva toplumuna yön veren değerlere uyarlanmış – yargıların oluşumundan ve özellikle de hâkim sınıfın ideolojisine uygun tepki verme yeteneğinin geliştirilmesinden daha az önem taşımaktaydı. Klasik liberal üniversite günümüzde miyopluktan mustarip teknokratların zaman zaman iddia ettikleri gibi burjuvazi için işe yaramaz değildi. Geçen yüzyılın [19. Yüzyıl] bir sanayicisi, bir bankacısı veya bir ihracatçısı açısından bu sanki-kendisi-burjuvaymışçasına yargılama/değerlendirme yeteneği ve özellikle de yeni ve bilinmeyen bir ortamda, daha önce karşılaşılmamış durumlar karşısında kendinden emin ve “ticari zihniyetle” tepki verme yeteneği, kimya, fizik ya da tarih yazımında [vakanüvislik] mevcut bilgilerin birikiminden çok daha faydalıydı.
Neokapitalist çağın burjuva üniversitesi farklı bir işlevi yerine getirmek ve burjuva sınıfının başka ihtiyaçlarına cevap vermek zorundadır. Teknolojik buluş/yenilik yarışı, toplumsal yaşamın tüm alanlarının sistematik örgütlenmesi teknokratik uzmanların yetiştirilmesinde hep daha da belirginleşen bir uzmanlaşma gerektirmektedir. Bunun için, klasik liberalizmin yerini neopozitivist tavır alır. Böylece, burjuva kitle üniversitesi hakiki bir “diploma makinası”, hakiki bir uzmanlaşma fabrikası haline gelir. Yalnızca gitgide daha da parçalanmış değil, aynı zamanda gitgide daha da oynak/kararsız uzmanlıklar söz konusu olduğundan, bu durumdan, bizatihi kapitalist sınıf bakış açısından dahi, geleneksel üniversitenin derin bir krizi doğar. Geleneksel üniversitenin idarî yapıları, öğretiminin muhtevası, alışageldik usulleri ve örgütlenmesi artık ne büyük tekellerin ne de öğrenci kitlesinin gereksinimlerine uymaktadır.
Öğrenci isyanıyla büyük sermayenin genel bir teknokratik üniversite reformuna girişme eğilimi arasındaki hiçbir şekilde rastlantısal olmayan çakışma bundan ileri gelmektedir. Her iki hareket de kökten biçimde farklı gereklere yanıt verirler. Yine de, bunların birleşen çabaları liberal ve geleneksel eski burjuva üniversitesini hemen hemen ortadan kaldırmıştır.
Acaba bu, öğrenci isyanının nesnel olarak ya da hatta bilinçli olarak üniversitenin teknokratik reformunun gerçekleştirilmesine yardımcı olduğu anlamına mı gelir? Bu denli kötümser ve ayrıca biraz da kinik bir sonuç çıkarmak için henüz erkendir. Şu an için, her iki hareketin yolları kesişmekte ve bunlar zaman zaman birbirlerine destek vermektedirler. Ancak daha sık çatışma içine girmektedirler. Hatta birçok ülkede, bilhassa Fransa’da, Almanya’da, Belçika’da öğrenci hareketinin üniversitenin teknokratik reformunun yabancılaştırıcı sonuçlarına karşı mücadelesinde – yoldaşım Daniel Bensaïd’in güzel bir ifadesiyle – “ikinci bir soluk” kazandığı dahi söylenebilir.
Bu reformun amacı çok açıktır: burjuva kitle üniversitesini dönüştürmek, entelektüel emek piyasasına uyarlanmamış bir işletmeden bu gereksinimlere yani büyük firmaların ve tekelci evrenin devletinin gereksinimlerine mükemmel biçimde uygun bir fabrika yaratmak. Öğrencinin her türlü bireysel özlemini ve tercihini göz ardı edip, burjuvazinin ihtiyaç duyduğu entelektüel vasıfları piyasa dalgalanmalarına göre kendini düzelten oranlarda imal etmek söz konusudur. Bu teknokratik reformdan doğan iktisadî, finansal ve örgütlenmeye ilişkin teknikler de çok iyi bilinmektedir. Yine de hatırlatmak için zikredelim: üniversite yatırımlarının sistematik biçimde kârlı hale getirilmesi yani harcamaların farklı fakülteler ve farklı disiplinler arasında emek piyasasının “ihtiyaçları”na göre bölüştürülmesi; farklı üniversite dallarından diploma alanlar için öngörülebilir gelirler; üniversitenin kapılarını bir aday kitlesinin yüzüne kapatmaya ve öğrencilerin önemli bir bölümünü şayet öğrenimleri katı biçimde sınırlanmış bir süre sonunda istenen “başarı” ile taçlanmazsa öğrenimlerine ara vermeye mahkûm etmeye eğilimli gitgide daha da katı, gitgide daha da yaygın bir seçme; bazı meslek gruplarının ölçüsüz maddi ayrıcalıklarını (ABD’deki hekimler örneği inanılacak gibi değildir) korumak ve genişletmek amacıyla giderek daha da artan sayıda fakülteye dayatılan akıldışı şartlar. Üniversitenin büyümesini toplumsal ihtiyaçlara uyarlamak yerine, bu büyüme üniversitede mevcut teknik donanımın azamî finansal kârlılığına uyarlanmaktadır.
Tüm bu veçheler burjuva üniversitesinin teknokratik reformunun karşısında sadece öğrencilerin büyük bir çoğunluğunun maddi çıkarlarını değil aynı zamanda ve özellikle onların toplumsal-siyasî yönelimlerini ve emekçi kitlelerin büyük çoğunluğunun çıkarlarını bulmasına yol açmaktadır. Burada, neokapitalizmin, en azından üstyapı bakımından sistemin mümkün bir patlayışını yoğunlaştıran yeni bir çelişkisini bir kez daha vurgulamak önemlidir.
Teknolojik rant arayışının tahakkümü altında bulunan, teknolojik buluş/yenilik temposunda bir hızlanma ile karakterize olan neokapitalist toplum zorunlu olarak bilime büyüyen ve evrensel bir ilgi yaratmaktadır. Mesela çocuk oyuncaklarının gelişimini, bilim-kurgu yazının gelişmesini, uzay yolculuklarına duyulan dizginsiz tutkuyu gözlemlemek yeter. Çağdaş toplumsal gerçekliğin her düzeyinde bir doğal bilim kültüne [tapınmasına] rastlanmaktadır. Şu ya da bu vasat metayı satmak için güya kanıtlanmış bilimsel kalitelerine teknik göndermede bulunmayı çok büyük ölçüde kullanan reklamcılık bunu çok iyi örnekler.
Akla gelebilecek herhangi bir temel ideolojik harekette olup bittiği gibi aslında söz konusu olan tabi ki kâra susamış tekelci patronların bir komplosu veya şeytanî bir entrikası değil, elle tutulur bir toplumsal gerçekliğin insanların zihninde yeniden-üretimi, belli sınıf çıkarlarına göre oluşmuş zihinsel yapıların süzgecinden geçtiğinden bilimsel değil ideolojik olan bir yeniden-üretimidir.
Çağdaş gençliğin bilim tutkusu, bazı kötümserler ne derlerse desinler son derece sağlıklıdır. Gençlik bilimin ve tekniğin muazzam özgürleştirici potansiyelini [imkânlarını], aynı bilimin ve aynı tekniğin piyasa toplumunun ve kâr için üretimin tahakkümü altında büründüğü ürkütücü, tahripkâr ve köleleştirici biçimlerle hiçbir ilgisi olmayan potansiyelini bir çırpıda kavrar.
Buna karşın, bu aşırı-doygun bilimcilik ortamında bilimsel bilgiye ulaşma yollarının üniversitenin teknokratik reform tarafından sert bir biçimde tıkanması ve numerus clausus [kapalı sayı – üniversiteye kabul edilecek öğrenci sayısını sınırlayan bir yöntem] üniversite öğretiminin giderek derinleşen parçalanması ve küçük dilimlere bölünmesini pekiştirmektedir ki bu da olsa olsa en azından bir öğrenci kesiminin derin ve kalıcı tepkilerine yol açabilir. Mass media’nın çağrısı herkesi bilimin harikalarına cezp etmektedir. Ancak hemen arkasından önseçim yemin cazibesine kapılanların yarısına ya da daha fazlasına “harikalar size göre değil” demektedir.
Öğretimin teknokratik reformu böylece gençlikte, gereğinden fazla reklam yetişkinlerde ne yaratıyorsa onu yaratmaktadır: zorunlu olarak sürekli bir endişe haline değilse bile derin bir bilinç ve ahlak krizine yol açması gereken sürekli bir tatminsizlik ve yoksunluk iklimi.
Bu endişe iki yoldan birini seçebilir: bilinçlenmeye, devrimci etkinlik ve örgütlenmeye götüren isyan ki bu olumlu çıkış kapısıdır ya da olumsuz çıkış kapısı yani ahlak bozukluğu, uyuşturucu, suç işleme veya sinir zafiyeti. Fakat bunların her ikisi de neokapitalist eğitimin krizinin meşru çocuklarıdır. Burjuvazi eğer bu eğilimlerin sorumlularını bulmaya kalkışacak olursa, ne ajitatörleri ne de tanrıtanımaz komünizmin peygamberlerini suçlayabilecektir. Burjuvazinin dönüp aynada kendi suretine bakması ve şu doğruyu kabul etmesi gerekecektir: “Devrimcileri doğuran benim, aynı şekilde yeryüzünde yarı-feodal rejimin çürümesinden bu yana görülmedik boyutta bir ahlaki çöküntüyü ve toplumsal şiddeti yaratan da benim.”
Böylece, burjuva üniversitesinin öğrenci dünyasının gereksinimlerine temel uyumsuzluğuna karşı isyanın içerisinden üniversite öğretiminin tekelci kârların azamileştirilmesinin ihtiyaçlarına uyarlanmasına karşı bir isyan gelişmektedir. Bu ister doğal bilimler öğretiminin aşırı parçalı hale getirilmesine ve bu bilimlerin her türlü bütünsel toplum görüşünden toptan kopuşuna karşı bir isyan olsun; ister bu öğretimin parçalarının kullanımına ve özel firmaların bencil çıkarlarına veya insanlık dışı devlet projelerine hayâsızca tabi kılınmasına karşı bir isyan olsun; ister sosyal bilimlerin neopozitivist, ideolojik ve özürcü saptırılmasına karşı bir isyan olsun, öğrenci hareketine onu dar korporatist çıkarlar adına basit bir talep kampanyasından farklılaştıran daha genel ve daha derin bir anlam kazandıran işte budur.
Öğrenci hareketleri daha fazla bedava ya da ucuz yurt ve üniversite yemekhanesi talep ettikleri sürece, daha fazla laboratuar ve daha fazla kütüphane, yüksek düzeyde öğretimin teknik imkânlarına daha kolay ve daha özgür erişim talep ettikleri sürece işçi mücadelelerinin ekonomizminin eşdeğeri olarak adlandırılabilecek bir alanın sınırlarının dışına çıkamazlar. Bu mücadeleler ilericidir ve ilksel bir bilinçlenme ve örgütlenme düzeyine ulaşmak için kesinlikle gereklidirler. Gelgelelim, bu mücadeleler bizatihi kendilerinde öğrenci isyanını tümel bir devrimci özgürleşim hareketinin içerisine sokmak açısından yetersizdirler.
Bu bağlamda zaman zaman kesişen birbirine paralel iki yol önden giderler. Bunların biri öğrenci öncüyü işçi örgütlerinin ister yozlaşma, ister zayıflık nedeniyle yeterince üstlenmedikleri genel siyasi davaları sahiplenmeye iten aşırı politikleşmedir. Bu bakımdan, Fransa’daki öğrenci hareketi Fransız emperyalizminin Cezayir’de sürdürdüğü sömürge savaşına karşı mücadelede bir öncü rolü oynamıştır. Öğrenci hareketi tüm dünyada ve en başta ABD’de yankee emperyalizminin Hindiçin halklarına karşı saldırı savaşına karşı mücadelede bir tetikleyici rolü oynamıştır. Öğrenci hareketinin yüksek düzeyde ilerici bu politikleşmesi devrimci örgütlerin inşasına ve güçlenmesine yol açar. Bu soruna daha ileride döneceğiz.
Öğrenci hareketinin ekonomist ve korporatist çerçevenin dışına bu ilk çıkışı zorunlu olarak oldukça az sayıda bir öncüyle sınırlı kalır. Buna karşın, öğrenci isyanı özellikle üniversitenin teknokratik biçimlerine cevap verdiğinde potansiyel olarak aşırı politikleşmiş ve radikalleşmiş öncüden çok daha geniş öğrenci tabakalarını harekete geçirme eğilimindedir. Bu büyük öğrenci tabakaları açısından, her ne kadar bu tabakalar öğrenci kitlesinin tamamı içerisinde bir azınlıktan başka bir şey olmasalar da, ekonomizmden daha öteye, anlık taleplerin ötesine götüren çıkış yolu idareye ve öğretim biçimine muhtevalarıyla aynı ölçüde yabancılaştırıcı öğelere karşı mücadeledir. Özetle mücadele ABD’deki ve Japonya’daki yoldaşlarımızın ve Avrupa’da bizlerin adlandırmış olduğumuz gibi kızıl üniversite için mücadeledir.
Burjuva toplumunun bağrında sosyalist bir üniversite kurmaya kalkışmak kapitalist bir ekonominin ortasında işçi yönetiminde yalıtık sosyalist fabrikalar kurmaya kalkışmak kadar ütopik bir hedeftir. Üniversite kendi kaynaklarını üretmez, buna karşın toplum tarafından kullanımına sunulan kaynaklardan geçinir.
Bu toplum hâkim sınıf tarafından yönetilir. Bu sınıfın tahakkümü onun, tam da öğretim gibi üstyapı faaliyetlerini finanse eden toplumsal artık-ürünün denetimini elinde bulundurmasıyla karakterize olur.
Sonuç olarak, zaman içerisinde üniversitenin hâkim sınıfın denetiminden, bu sınıf üniversitenin varoluş imkânlarını üniversiteden geri almadan kurtulması mümkün değildir. Burjuva toplumu bünyesinde öğrenciler, teknik personel ve öğretim üyeleri tarafından yönetilen bir üniversite, öğrencilerin yönetimlerini gitgide daha da sefil imkânlarla gerçekleştirmek zorunda kalacakları yani kendi sefaletlerini yönetmek zorunda kalacakları bir üniversitedir.
Buna karşın, üniversiteyi burjuva toplumunun bağrında sürekli tarzda yönetmenin öğrenciler açısından olanaksızlığı kesinlikle üniversitenin burjuvazinin çıkarlarına tabi kılınmasıyla genel olarak ve sınırlı bir süre için olsa da arada sırada şaşırtıcı başarılar kazanarak savaşmanın imkânsızlığı anlamına gelmez. Ve hatta öğrenci hareketi tam da burjuva üniversite öğretiminin içeriğine, biçimine, örgütlenmesine ve yapısına karşı böylesi bir kavga aracılığıyla toplumun gözünde bir başkaldırı, amacı yalnızca mülkiyet biçimlerin değil, aynı zamanda üretim ilişkilerini, tüm insan emeğinin muhtevasını, örgütlenmesini ve yapısını değiştirmek olan yükselen genel toplumsal başkaldırının hedeflerini ilan eden ve önceden sezilmesini sağlayan bir isyan değeri kazanır.
Öğrenci hareketinin öncüsü kârlılaştırmaya, seçmeye, üniversite öğretiminin küçük parçalara ayrılmasına ve her türlü akla uygun ve insanî toplumsal amaçtan uzaklaşmasına başkaldırırken entelektüelleri olduğu kadar işçileri de, profesörleri olduğu kadar üretici köylüleri de ilgilendiren evrensel önemde değerler ilan eder. Öğrenci öncüsü maddi kaynakların kullanımının temel önceliklerinin piyasa ve satın-alma gücüne sahip talep aracılığıyla belirlenmesinin insanlık-dışı akıl-dışı olduğunu haykırır. Aynı şekilde bilgi tutkusunun, savunmanın, sağlığın, temel gereksinimlerin karşılanmasının, insanlığın ve doğanın korunmasının sağlanmasının, lüks metalar, bazıları kişinin akıl sağlığını doğrudan etkileyen gereksiz, yapay ve sağlığa zararlı metalar üretimi üzerinde önceliğe sahip olması gerektiğini haykırır. Öğrenci öncüsü üretime ve ekonomiye yön vermesi gerekenin piyasa değil, insan aklı ve ortaklaşmış emekçiler topluluğu tarafından demokratik biçimde kararlaştırılmış bilinçli hedefler olduğunu ilan eder.
Öncü, öğrenci emeği de dâhil emeğin özgürleşiminin, Marx’ın ünlü ifadesini zikredecek olursak, üreticilerin ortaklaşması sayesinde gerçekleştirilmesi yani iktisadî mecburiyet tahtında değil, aslında egemen küçük bir azınlığı zenginleştirmeye yönelik görünüşte mukadder yasaların tahakkümü altında değil, ortaklaşa kararlaştırılmış ihtiyaçların karşılanması için özgürce çalışan emekçiler tarafından gerçekleştirilmesi gerektiğini haykırır. Öncü, üretimin biçimiyle içeriği arasında kaçınılmaz diyalektik bir etkileşim olduğunu, dış zorlamanın baskısı altında gerçekleşen emeğin onu gerçekleştiren insanın gerçekleşmesine asla yol açmayacağını ilan eder.
Öğrenci hareketi taşıyıcısı olduğu evrensel tarihî önemin bilincine varmayı öğreniyorsa eğer; mümkün en geniş, en demokratik, en evrensel tarzda örgütleniyorsa; devletten, hâkim sınıflardan ve burjuva değerlerden bağımsızlığını kararlı biçimde koruyorsa, mecburen geçici olan bu başarılar çok daha geniş halk kitlelerinin mücadele yolunu aydınlatan bir ışık olacaktır. Eğer öğrenciler hocalarını seçmeyi başarırlarsa, bu altı aydan ya da bir yıldan fazla sürmese bile, mekanik ve saçma zorlamaları ortadan kaldırıp bunların yerine özgürce kabul edilmiş bir öz-disiplin yerleştirmeyi başarırlarsa, işçiler kendilerinin de kendi işletmelerinin efendileri haline gelebileceklerini, kendi yönetim komitelerini seçip emek sürecinin ezici ve insanı bitip tüketen hiyerarşisini ilga edebileceklerini ve kendi ortaklaşmış toplulukları aracılığıyla iktisadî üretimin ve bir bütün olarak toplumsal yaşamın hedeflerini ve muhtevasını belirleyebileceklerini daha çabuk kavrayacaklardır.
Teori ile Pratiğin Birliği
Öğrenci isyanı her şeyden önce kendiliğinden [spontane] bir hareket biçimini alır. Bu çalışmanın ilk iki bölümünde bu isyanın genelde entelektüel emeğin özelde öğrenci emeğinin klasik ya da teknokratik burjuva üniversitesinin krizi sonucu artan proleterleşmesi ve yabancılaşması içindeki köklerini açığa çıkarmaya çalıştık. Öğrenci isyanı tüm kendiliğinden hareketlerde olduğu gibi her zaman aniden beliriverir. Bu ister üniversitenin öğrencilerin maddi ihtiyaçlarına uyumsuzluğuna bir tepki olsun, ister üniversite öğretiminin yapılarına ve muhtevasına bir tepki veya geleneksel siyasî örgütlerin yüzüstü bıraktığı, bir anda beliriveren siyasî ve toplumsal mücadeleleri sahiplenen bir hareket olsun öğrenci hareketi her daim anlık bir karaktere sahiptir.
Kendiliğinden öğrenci seferberliğinin bu anlık karakteri bu hareketin etkileyici sonuçları nedeniyle sıklıkla unutulur. Mayıs 68’de Paris’teki öğrenci isyanının o an için hedefinin polis tarafından tutuklanan birkaç öğrencinin serbest bırakılmasını sağlamak olduğunu hatırlatmaya gerek var mıdır? Bu hareket barikatlar gecesiyle, işçilerin öğrencilerle muazzam dayanışma gösterisiyle, ardından fabrika işgalleriyle genel grevle sonuçlandıysa eğer, bunun nedenini öğrenci çevresinin toplumsal doğasında bulmak mümkün değildir. Bu nedeni hareketi tetikleyen talebin doğasında bulmak ise daha da az olanaklıdır. Bu neden yeni bir kitlesel siyasî hareketin tikel bir toplumsal ve siyasî konjonktürde yerine getirebileceği ateşleyici işlevde saklıdır.
Aklı başında hiçbir kişinin, Bay Marcelin’in [68 Mayıs’ında atanan içişleri bakanı] hakikaten inanır göründüğü gibi, basit biçimde – tercihen yabancı – birkaç kışkırtıcının oyuncağı olduklarından ya da ülke – yine tercihen dış güçlerce hazırlanan – şeytanî bir komplonun kurbanı olduğundan, on milyon işçinin greve çıkıp fabrikalarını işgal ederek De Gaulle hükümeti gibi o denli istikrarlı bir hükümete meydan okuyarak Fransa’da devrimci-durum-öncesi bir durum yarattığına gerçekten inanması mümkün değildir. Böylesi bir boyuttaki toplumsal hareketler ancak ve ancak derin hoşnutsuzluklara yani uzun bir zaman zarfında biriken derin çelişkilere bağlanarak kavranabilirler. Bunların öğrenci isyanından itibaren patlak vermesi daha çok bu çelişkilerin uzun bir süre boyunca gün ışığına çıkmasını önleyen, bastıran, geciktiren etkisi bu çelişkilerden aşağı kalmayan güçlerin varlığını gösterir.
O halde, öğrenci isyanıyla emekçilerin büyük bölümünü içinde toplayan toplumsal güçler arasındaki bağ esasen aşağıdakinden ibarettir. Kendiliğinden öğrenci hareketi, yetersiz siyasî yapıların – ve hepsinden önce işçi hareketinin siyasî yapılarının – uzun süre gizledikleri yani toplumsal çelişkilerin ciddiyetine hiçbir şekilde tekabül etmeyen işin özüne dokunmayan reformlara kanalize etmeye çalıştıkları derin bir toplumsal rahatsızlığı açınlama ve ateşleme rolü oynamıştır.
Öğrenci hareketi neden bazı ânlarda çok daha büyük bir başkaldırı hareketinin açınlayıcısı ve ateşleyicisi rolünü oynayabilmektedir? Çünkü her şeyden önce, bu hareket o denli büyük boyutta bir kitle hareketidir ki bu hareketin eylemi toplumun bütünü üzerinde zorunlu olarak bir etki yaratmaktadır. Burada, neokapitalizmin gereksinimlerindeki, dolayısıyla bizatihi kapitalist üretim tarzının evrimindeki kökenlerine işaret ettiğimiz üniversite patlamasının ve bu öğrenci kitlesinin niteliksel büyümesinin yeni bir sonucunu karşımızda buluruz. Gösteri düzenleyen birkaç bin öğrenci görmezden gelinebilir. Ancak, Paris’in merkezinde barikatlar kuran otuz bin öğrenciyi yok saymak mümkün değildir.
İkinci olarak, çünkü bu kendiliğinden bir harekettir. Çağımızın temel sorunlarına uyum sağlayamadıkları açıkça ortada olduğu için gençlik nezdindeki itibarlarını yitirmiş geleneksel politik örgütler tarafından sınırlanmamakta, denetlenmemekte ve uzaktan kumanda edilmemektedir.
Öğrenci kitle hareketinin kendiliğindenliğinde muazzam bir özgürleşim potansiyeli kendini açığa vurmaktadır. Bu kendiliğinden özgürleşimci güç ortak bir paydadan, hareketi sürüklemiş olan anlık talepten yola çıkarak toplumun tüm katmanlarına yayılabilir. Emekçi halk tabakaları bir anda “kralın çıplak olduğunu” keşfederler. Öğrenciler, halkın belli belirsiz hissettiği fakat henüz ifade etmeye cesaret edemediği bir şeylerin açıkça farkına varmasına olanak tanıyacak biçimde bunu yüksek sesle haykırırlar. Böylece siyasî yaşamın tüm baskıcı yapılanmaları sorgulanır hale gelir ve en radikal talepler toplumsal çelişkilerin derinliklerinden su yüzüne çıkarlar.
Son olarak, öğrenci hareketi siyasî bir kitle hareketidir. Hareketin doğrudan hedef aldıkları üniversite yetkilileriyle veya ikincil siyasî yapılarla sınırlı kaldığı sürece, ateşleyici gücü de sınırlı kalır. Hareket burjuva devletine yani bir bütün olarak burjuva toplumuna meydan okuduğu andan itibaren bu meydan okuma tüm ateşleyici gücünü kazanır. Örnek oluşturma rolü burada önemlidir. Buna karşın, bu rolün ve bu rolün uyguladığı çekim gücünün ötesinde, anlık talep düzeyinden yola çıkıp durmaksızın yayılan ve hareketi kapitalist topluma karşı toptan bir mücadele gücüne dönüştüren kitle hareketinin hızla politikleşmesi mevcuttur. Bu mücadele de kendi payına yüksek düzeyde merkezileştirici bir rol oynar. Kendisini, içerdiği her şeyle birlikte establishment [müesses nizam] kutbunun karşıtı siyasî ve toplumsal güçlerin neredeyse devrimci kutbuna dönüştürerek, başka memnuniyetsiz toplumsal tabakaların taleplerini kendine çekip içinde toplama eğilimindedir.
Bu konuda mass media’nın çelişkili rolü, çağdaş uygarlığın kimi kötümser eleştirmenlerinin sandıklarından çok daha karmaşık rolü vurgulanabilir. Normal olarak, televizyonun konformizmin ve neokapitalist toplumsal bütünleşmenin etkili bir gücü olduğu doğrudur. Ama televizyon gazetecileri ve teknisyenleri, 68 Mayısında Fransa’da olduğu gibi mücadelenin genel hareketi içerisine sürüklendikleri ölçüde televizyon kendisine tanınmamış bir boyut kazanmaktadır. Televizyonun olay görüntülerini çok geniş bir yarıçap içinde naklen yayınlama yeteneği onu bir haber aracından bir seferberlik aracına dönüştürmektedir. 68 Mayısı milyonlarca kişinin gelişmelerden bir hafta ya da ertesi gün bile değil, her saat başı hatta her on beş dakikada bir haberdar olduğu tarihteki ilk devrimci harekettir. Bu şekilde, televizyonda bir gösterinin başlangıç görüntülerini görüp koşup bu gösteriye katılmak mümkün olabilmiştir.
Ancak diğer yandan siyasî kitle hareketi olarak öğrenci hareketinin tüm gizilgüçlülüklerinin hareketin bizatihi gücünün kaynağından gelen bir sınırı vardır. Her türlü kendiliğinden kitle hareketi bizatihi doğası gereği süreksizdir. Hatta hareket politikleştikçe çoklu ve birbirini tutmayan hedefler içerisinde kendisini tüketme eğiliminde olur. Kitle hareketinin merkezcil çekim gücünün, merkezileştirici yapıların yokluğunun yerini uzun zaman doldurması mümkün olmaz. Birkaç gün içinde olmasa da, birkaç hafta zarfında biriktirilen sermaye durum bir dönemece vardığında buharlaşma eğiliminde olur.
Peki, bu neden böyledir? Kapitalist üretim ilişkilerinin yapısal karakterini iki temel neden açıklar. Devrimci Marksizm özellikle kapitalist toplumun bu temel yapısal karakteri konusunda sahip olduğu kavrayıştan ötürü reformizmin farklı varyantlarının karşıtıdır. Bu somut olarak şu anlama gelir: kâr ortadan kalktığında kapitalist bir ekonominin işlemesi artık mümkün olmaz. Öyleyse, eğer işçiler fabrikaları işgal edip öğrencilerle omuz omuza burjuva toplumunun geleneksel mekanizmalarını felce uğratırlarsa ortada yalnız iki çözüm yolu kalır: ya ekonominin kapitalist yapısı ayakta kalır ya da yeni üretim ilişkileri eskilerinin yerini alırlar. İlk durumda tüm iktisadî yaşam ve özellikle de üretim derin bir kargaşa içindedir hatta tamamen durabilir. İkinci durumda üretim yeni bir toplumsal temelde yeniden başlayabilir.
Ne var ki eğer tüm üretim durursa hiçbir halk uzun süre hayatta kalmayı başaramaz. Başka toplumlarda doğrulanmış olan bu temel kural, son derece karmaşık tekniğin üretim aygıtını düzeneklerinin her türlü devre dışı kalışı karşısında daha kırılgan hale getirdiği, aşırı işbölümünün her yurttaşı bütününde üretim aygıtına çok daha bağımlı kıldığı çağdaş toplumda on kat daha geçerlidir. Dolayısıyla, kapitalist yapıların yerine yeni iktisadî yapılar konulmadığı takdirde normalliğe yani kapitalist üretime dönüş belli bir süre sonra hemen hemen kaçınılmaz olur.
Bu, kitlelerin savaşkanlığının kaçınılmaz biçimde sıfıra müncer olacağı veya siyasî ve toplumsal güçler arasındaki ilişkilerin yeniden devrimci patlama öncesi hallerine dönecekleri anlamına gelmez. Sıklıkla, ekonominin kapitalist işleyişine bu geri dönüşün ardından üretim faaliyetine tüm bir dizi kargaşa dayatan çok sert siyasî ve toplumsal mücadeleler gelir. Böylece, bazen çok uzun süren devrimci-durum-öncesi evrenin başlaması münkün olur.
Ne var ki bir devrimci-durum-öncesi evre devrim değildir, zira bir toplumsal devrim tam da kapitalist üretim ilişkilerinin yerine yeni üretim ilişkilerinin konulması anlamına gelir.
Bundan, gerek devlete gerekse kapitalist sınıfa karşı bir dizi tayin edici zafer kazanmayan bir kendiliğinden kitle hareketinin en azından geçici olarak geri çekilmeye mahkûm olduğu sonucunu çıkarmak mümkündür. Bunun yanı sıra tüm çabaların bir merkezde toplanmış birkaç hedef üzerinde toplulaştırılması milyonlarca değilse de yüz binlerce kişinin eyleminde yalnızca kendiliğindenliklerinin yaratamayacağı bir eşgüdüm ve etkinlik derecesi gerektirir. Bu iki örgütlenme yapısı gerektirir. İlk sırada tabanda seçilmiş komiteler yapısı, ortak bir anlaşmayla büyük kitleleri harekete geçirme yeteneğinde işçi, öğrenci, köylü konseyleri [şuraları] gelir. İkinci sırada ise ilk yapıyı ulaşılacak hedeflere ve bu hedefleri gerçekleştirecek imkân tanıyan yollara ilişkin net bir perspektifle donatma yeteneğinde devrimci parti yapısı yer alır.
Burada, her kendiliğinden hareketin takılıp kaldığı ikinci ve kaçınılmaz sınıra geliyoruz. Kendiliğinden bir hareket tıpkı siklonun yerde ne bulduysa havaya kaldırması gibi birbirleriyle tamamıyla çelişkili binlerce tutku, umut ve fikir uyandırır. Tüm bu ideolojik ve ahlaki güçlerin karşılıklı etkileşimi sonucu ortaya çıkan ortak paydaların devrimin nesnel hedeflerine tam olarak tekabül etmesinin hiçbir garantisi yoktur. Toplumun sosyalist dönüşümü yüksek düzeyde bilinçli bir görevdir, insan soyunun karşısına çıkıp çıkabilecek en bilinçli görevdir. Bu görevi toplumsal evrimin yasalarını derinlemesine bilmeden, kapitalist çürümenin derin nedenlerini, yeni toplumun üzerinde inşa edilmesi gereken temelleri bilmeden yani bilimsel sosyalizmin getirdiği ne varsa bunlardan soyutlama yaparak gerçekleştirmeye kalkışmak kesin bir felakete doğru hızla ilerlemek anlamına gelir.
Çağımızda muzaffer bir sosyalist devrim temel iki gücün birleşmesinin sonucundan başka bir şey olamaz: bir taraftan muazzam enerjileri ve halk inisiyatiflerinin, bireysel inisiyatiflerin hesaba sığmaz bir zenginliğini açığa çıkaran her seferinde daha da çoğalan kitlelerin kendiliğinden hareketi; diğer taraftan devrimci bir parti, diğer bir deyişle; geçmiş faaliyetleri sayesinde kitlelerin güvenini şimdiden kazanmış ve bu kitleleri örgütleyip devrimin zaferiyle sonuçlanan bir harekete doğru sürükleyebilecek yüksek sayıda kadroda ete kemiğe bürünen bilimsel, devrimci bir program.
Öğrenci hareketi kendisini bu doğada bir devrimci siyasî partiye ikame etmekten özü itibariyle aciz olduğundan, harekete geçmesine yardımcı olduğu kitle hareketinin karşısına çıkan görevleri kendi başına çözmekte yetersiz kalır. Eğer öğrenci hareketi devrimci bir örgütün inşasıyla ya da güçlendirilmesiyle sonuçlanmazsa, emekçilerin tamamının özgürleşimine katkısında başarısızlığa uğramış olacaktır.
Yavaş yavaş öğrenci hareketinden gelişen öncü kendisini şu ya da bu şekilde modern dünyanın kilit sorunuyla karşı karşıya bulur. Bu sorun tüm beşerî bilimlerin gelişiminde iki yüzyıldan beri büyük ölçüde en ön planda yer almış olan ve çözümü Marksizmde bulunan teori ile pratik arasındaki ilişkiler sorunudur. Burada bu sorunun epistemolojik (yani bilgi teorisiyle ilgili) veçhesini incelemeyeceğiz. Bugün bizi öncelikli olarak ilgilendiren devrimci teori ile devrimci pratik arasındaki ilişkiler olacak.
Öğrenci isyanının ve genelde gençliğin her türlü radikalleşmesinin çağımızın karakteristiği olan psikolojik etmenlerinden biri başta üstyapıdakiler gelmek üzere toplumsal faaliyetlerin çoğuna damgasını vuran ikiyüzlülüğün tartışmasız reddidir. Siyasî güçler, ahlakî değerler, toplumsal kurumlar… Bunların hepsi gizli etmenlerin maskeleri, toplumu gerçekten işler halde tutan hakiki mekanizmaları keşfetmek için öncelikle sökülmesi gereken maskeler olarak belirirler. Büyük ilkelerin gerisinde kişisel bencilliğin taşkınlıklarına ve doymak bilmez kâr tutkusuna; soylu ideallerin gerisinde rüşvete, kariyer yapma arzusuna, iktidara ve ayrıcalıklara doymazlığa rastlanır.
Tüm bu ikiyüzlülüğün temelinde ilkelerle pratik arasında, pratikten kopmuş ilkelerle ilkesiz pratikler ve bunu itiraf etmeye cüret edenler arasında gitgide derinleşen bir uçurum vardır. Programlarla, ilan edilmiş ideallerle, ahlakın temelleriyle gündelik pratiği aşılmaz bir duvar, herkesin gözüne görünür bir duvar ayırıyor gibidir. Rüşvet köklerini hiç kuşku yok burjuva toplumunun bizatihi doğasından alır ve gerek geleneksel işçi hareketini gerekse de sosyalist denilen ülkelerde iktidarda olan bürokrasilerin pratiklerini derinden etkilemiştir.
Gençlerin bu ikiyüzlülüğe isyanı tamamıyla sağlıklı ve övgüye değerdir. Sömürüsüz ve baskısız bir topluma doğru yürüyüşte tersine çevrilmez yeni bir atılımın mümkünlüğünü yaratır. Bu isyan övgüye değer olmakta aşağı kalmayan, toplumsal pratiği, özellikle de siyasî pratiği ideallerle uyuşturma iradesiyle sonuçlanır. Buna karşın, eğer bu isyan devrimci pratikle teori arasındaki, bu iki etkinliğin tüm karmaşık diyalektiğini kapsayan birlik üzerinde kurulmamışsa verimsizleşme tehlikesini taşır.
Toplumun sosyalist dönüşümünün insanlığın bugüne dek tasarlamış olduğu en bilinçli girişimi oluşturduğunu söylemiştik. Başarı şansına sahip olabilmesi için bu girişim toplumsal faaliyetin tüm kesimlerinin bütünsel bir kavranışından, diğer bir deyişle beşeri bilimlerin sonuçlarının bir bütünleştirilmesinden yola çıkmalıdır. Marksizm bugüne dek bu bütünleştirmeyi başarabilmiş yegâne akımdır. Hem zaten bu bütünleştirmenin de bizatihi doğası gereği kesin olarak elde edilmiş bir sonuç sayılması mümkün değildir. Tersine bu bütünleştirme bir yeniden sorgulama ve sürekli bir zenginleştirme gerektirir.
Çağdaş toplumun bu bütünsel perspektifinden, onu çürüten çelişkilerinden ve onun dönüşümünün itici güçlerinden yola çıkmayan bir devrimci pratik ampirizme, dogmatizme ve kısır eylemciliğe sürüklenme tehlikesi taşır. Bunun mebzul miktarda örneği bulunmaktadır. Ayrıca, devrimci teorinin bir özümsenmesiyle yönlendirilip uygulanmayan her devrimci pratiğin kaçınılmaz biçimde, umutsuzca başkaldırmaya çalıştığı burjuva ideolojilerinin önyargılarına tutsak düştüğü apaçık ortadadır.
1968’de yoldaşlarım ve ben Batı Almanya’daki ve ABD’deki öğrenci hareketleri içerisinde, bu ülkelerin işçi sınıfının neokapitalist toplumla kesin olarak bütünleşmiş olduğunu, başkaldırmaktan aciz olduğunu ve bu nedenle de artık devrimci dönüşümün temel gücü olamayacağını söyleyen herkese karşı sert bir siyasî mücadele vermek zorunda kaldık.
Bu fikirleri savunan devrimciler gerçekten samimiydiler ve iyi niyetle hareket ediyorlardı. Ne var ki aslında neokapitalist burjuvazinin tipik bir ideolojisinin tutsağı olduklarının farkına varmıyorlardı. Söz konusu ideolojiye göre neokapitalizm güya tüm iktisadî çelişkilerini aşmayı başarmıştı ve emekçilere durmaksızın yükselen bir yaşam düzeyi garanti etme ve böylelikle her türlü sınıf bilincini kesin olarak bastırma yeteneğindeydi.
Neokapitalist dinamiği belirleyen iktisadî ve toplumsal yasaların bütünsel bir görüşü bu toplumun çelişkilerinin en zengin emperyalist ülkelerde dahi derinleşeceğini öngörmeye imkân tanımaktaydı. Emekçilerin bu ülkelerde dahi emeğin yoğunlaştırılmasına, iş akışlarının hızlandırılmasına, grev özgürlüğünün sınırlandırılmasına, üretici ve tüketici olarak artan yabancılaşmalarına karşı, tüm bunlar kapitalizmin işleyişinin kaçınılmaz sonucu olduğundan, başkaldıracaklarını öngörmek mümkündü. Dolayısıyla, yeni bir işçi mücadeleleri dalgasının ve hatta patlayıcı işçi mücadelelerinin bu ülkelerde de vuku bulacağını öngörmek olanaklıydı.
Kapitalist toplumun bütünsel bir görüşü olmadığında, diğer bir deyişle devrimci Marksizmin bir özümsenmesi olmadığında, toplumsal güçlerin somut analizi hatalı hale gelmekte ve bu güçlerin gelecekteki davranışlarına ilişkin kendisi de hatalı bir görüşe ve yanlış bir siyasî yönelime yol açmaktaydı.
Diğer taraftan, devrimci pratik olmadan devrimci teori de aynı ölçüde verimsiz kalmaya mahkûmdur. Çok sayıda ülkede güçlü kitle hareketleri ortaya çıkıp gelişirken ve başka ülkelerde yadsınması mümkün olmayan bir devrimci potansiyele sahip önemli işçi mücadeleleri vuku bulurken, kimilerinin yaptıkları gibi, önce uzun bir süre boyunca teorik analizi derinleştirmek gerektiğini söylemek, kendini şu ya da bu şekilde bu potansiyelin muzaffer bir sosyalist devrimle sonuçlanmasını engellemek için çalışan kim varsa onun suç ortağı haline getirmektir. Daha da beteri, “saf teorinin” fildişi kulesine çekilmek bu teoriyi her defasında daha da az devrimci olmaya mahkûm etmek anlamına gelir. Zira daimi bir pratik doğrulamanın dolayımı olmadığında teori gerçeklikle ilişkisini yitirme tehlikesi taşır. Soyutlamalar öznel, keyfî ve nesnel gerçeklikten gitgide uzaklaşmış hale, kısaca yanlış hale gelebilir. Toplumsal gerçekliğin bütünsel görüşü devrimci pratik boyutunu kapsar ve bu boyut dışarıda bırakıldığında teorik analiz bütünsel olmaktan çıkıp kısmî hale gelir. Kısaca teori olmaktan çıkıp ideoloji haline gelir.
Buna karşın, devrimci teoriyle devrimci pratiğin birliği bireysel olarak gerçekleştirilemez. Ne kadar deha sahibi olursa olsun hiç kimsenin Marksist yöntemin yardımıyla beşeri bilimlerin tüm verilerini özümsemesi, yüzü aşkın farklı ülkedeki sınıflar mücadelesinin gerçekliğini takip etmesi ve kavrayışlarını pratiğin en yüce sınavına tabi tutmak için mücadeleye şahsen katılması mümkün değildir. Bu birliğe ulaşmaya imkân tanıyan pratikleri, deneyimleri ve gerekli bilgileri bütünleştirmeye yalnızca devrimci örgüt muktedirdir.
Radikalleşmiş gençlik hareketi günümüzde gerçeklikle ilan edilmiş idealler arasında mevcut radikal kopuşu ifşa ederek, evrensel sömürü ve baskının maskesinden başka bir şey olmayan evrensel ikiyüzlülüğe isyan ederek henüz teori ile pratik arasındaki bu sentezi düşlemekten başka bir şey yapmamaktadır. Teorinin zorunlu kıldığı bu sentezin gerçekleştirilmesi ancak devrimci pratik içinde, toplumun devrimci dönüşümü içinde yapılabilir.
Öğrenci hareketinin toplumsal krizde açınlayıcı ve ateşleyici bir rol oynama yeteneği burjuva üniversitesinin kriziyle kapitalist üretim ilişkilerinin krizi arasındaki benzeşmeye sıkı sıkıya bağlıdır. Günümüzde emperyalist ülke toplumlarını bölen bütün büyük çatışmaların temelinde kapitalist üretim ilişkilerinin krizi vardır. Bu krizin başlıca özellikleri şunlardır: meta ekonomisinin krizi, özel mülkiyetin ve kârın krizi, işletmelerin bünyesinde otoriter ve hiyerarşikleşmiş yapıların krizi, toplumsal işbölümünün krizi, aslında küçük parçalara dilimlenmiş ve yabancılaşmış emeğin krizi.
Bu genelleşmiş krize devrimci sosyalist çözüm üretim ve mübadele araçlarının kolektif kamulaştırılmasına, bunların ortaklaşmış üreticiler tarafından yönetilmesine, emekçilerin demokratik biçimde merkezileştirilmiş özyönetimine yönelir. Bu çözüm aynı şekilde maddi kaynakların kullanımında önceliklerin bilinçli olarak seçimine, üreticilerin kendi işlerini yönetmek için boş zamana sahip olmalarını sağlamak amacıyla profesyonel işgününün kökten biçimde kısaltılmasına, meta ve para ekonomisinin ve toplumsal işbölümünün tedricen ortadan kalkmasına yönelir.
Buna karşın, bu krizin her veçhesini ve bu krize tekabül etmesi gereken çözümün her veçhesini inceleyecek olursak, bu çözümün insanın toplumsal hayatının, günümüzde ekonomik gelişim tarafından sert biçimde birbirinden ayrılmış olan ve acilen birleştirilme ihtiyacı içinde olan çeşitli yönlerinin tedricen yeniden bir araya getirilmesinden, birleştirilmesinden ibaret olduğunu fark ederiz. Böylece, teoriyle pratiğin yeniden birleştirilmesinin nesnel olarak toplumsallaşmış emekle bilinçli planlamanın yeniden birleştirilmesinde, teknikle sosyal bilimlerin, teknolojinin tabi olmak zorunda olduğu toplumsal hedeflerin başatlığını dikte eden birleşmesinde, toplumsal pratikle her bireyin özlemleri ve yeteneklerinin gerçekleşmesinin birleşmesinde yer aldığını keşfederiz. Komünist Manifesto’nun ünlü ifadesi, genelleşebilmek için bir kitle üniversite öğretimine ihtiyaç duyan otomasyonun çağında tüm anlamına kavuşmuştur: her bir kişinin gelişmesi herkesin gelişmesinin koşulu haline gelir. Nihayet, bu yeniden birleşme öğretimin ve işin insan yaşamı boyunca birleşmesinin zorunluluğunda bulunur. Bu, yüksek üniversite öğretiminin evrensel uzatılması, katı biçimde dört ya da beş yılla sınırlanmış bir etkinliğin fasılalı tarzda tüm yaşam boyunca uzayan bir etkinliğe dönüştürülmesi anlamına gelir.
Radikalleşmiş gençliğin ikiyüzlülüğe ve kinizme karşı giriştiği mücadelede her ne kadar kısmî olsa da, insanlığın varlığını sürdürmesi açısından en tehlikeli çelişkilerin, kapitalizmin ürünü olan çelişkilerin aşılması bakımından kesinlikle temele ve öze değgin gereksinimlerin yansıması vardır. Devrimci teori ile devrimci pratiğin birliği için mücadele insanların gündelik hayatlarında teoriyle pratiğin yeniden birleşmesi için, entelektüel emekle kol emeğinin yeniden birleşmesi için, yabancılaşmış ve yabancılaştırıcı emeğin ortadan kalkıp, tüm insanların evrensel insanî bir pratiğinin bunun yerini alması için mücadelenin bir hazırlık aşamasından başka bir şey değildir.
Öğrenci hareketinin kökenlerinde ve dinamiğinde, emekçi kitlelerin özgürleşimi için mücadeleyi başlatan nedenlerle özdeş değilse bile benzer nedenler bularak, öğrenci hareketinin öncüsünün ilkesiz oportünizm içinde ve geleneksel işçi örgütlerinin bozguncu reformizmi içinde uzun zaman takılı kalan işçi hareketinin ve antiemperyalist hareketin yeni bir yükselişini otomatik biçimde garanti etmesi gerektiğini söylemiyoruz. Öğrenci hareketinin böylesi işlevleri gerçekleştirmesinin mümkünlüğünü tasarlamaktan başka bir şey yapmıyoruz. Gerisi devrimci pratiğe yani doğru devrimci bir teorinin özümsenmesine ye da daha çok geliştirilmesine bağlıdır.
Geleneksel işçi ve antiemperyalist hareketinin başarısızlığı toplumsal olarak bürokratikleşme – bu örgütlerin yönetiminin örgütlerin savunulmasını kendi çıkar ve ayrıcalıklarının savunulmasıyla özdeşleştiren ayrıcalıklı tabakalar tarafından gasp edilmesi – kategorisiyle sınırlanabilir. İdeolojik bakımdan nihaî hedefin gerçekleştirilmesini kısmî kazanımların savunulmasına tabi kılan kısmî kazanımların savunulmasının diyalektiğiyle karşı karşıyayız. Sosyolojik açıklama ideolojik eleştiriyle örtüşmektedir. Meta üretiminin tahakkümünde kalmaya devam eden bir dünyada, toplumsal yaşamın tikel bir işlevini cisimleştiren her kurum özerkleşme ve daha genel bir hedefe ulaşmak için ikincil bir araç olduğunun bilincine varacağına kendisini bizatihi bir hedef olarak tasavvur etme eğilimindedir. Bürokratikleşmiş kitle örgütlerini ve aynı şekilde dünya devriminin kısmî zaferlerinden doğan devletlere de damgasını vuran işte bu yazgı olmuştur.
Siyasî pratiğin, açık ifadesi sosyal-demokrat, Stalinci ve yarı-sömürge ülkelerde ulusalcı-küçük-burjuva reformizm olan bu parsellenmesinden kaçınmak için her şeyden önce genel hedefe doğru yönelimi muhafaza etmek gerekir. Anlık ve kısmî hedefler aynı ölçüde önemli olsa da insanlığın özgürleşimi sürekli devrim sürecinin dünya ölçeğinde amacına ulaşmasını gerektirir. Tüm kısmî kazanımlardan, gericilik cenahından gelen tüm karşı-devrimci kalkışmaların geri çekilmesinden şimdiye dek elde edilenlerin savunulması ne kadar önem taşırsa taşısın, gözleri ulaşılacak ufka dikmek, her geçiş aşamasını, her kısmî tatmini, her eksik zaferi aşmak ve rotayı nihaî hedefe doğru çevrili tutmak gerekir.
Burada devrimci teori kesinlikle temel önemdedir zira proletaryanın özgürleşim hareketlerine özgü tavizsiz eleştirel ve öz-eleştirel işleve imkân tanıyan devrimci teoridir. Devrimci teori olmadığında nihaî hedefin gerçekleştirilmesi hep erişilmez bir geleceğe ertelenir.
Gelgelelim, ufka dikilmiş bir bakış aşılması gereken engellere dair berrak bir bilinçle atbaşı gitmediği takdirde boş bir bakışa dönüşebilir. Tıpkı oportünizm gibi dogmatizm de engellere takılıp kalmaya mahkûmdur. Dolayısıyla, günlük pratik içinde Marksizm denilen devrimin bu bilimini kavramak gerekir. Bu bilim olmaksızın devrimci teoriyle pratiğin birliği oluş halinde bir gerçeklik değil, olsa olsa fata morgana [ufukta bir serap] olur.
Öğrenci hareketinin öncüsü kendi kaçınılmaz sınırlarını aşamak için bilinçli bir çaba harcadığı takdirde, yeni devrimci örgütlerin inşasında ve güçlendirilmesinde bir role sahip olabilecektir. Entelektüelin ve öğrencinin kapitalist toplum içindeki özgül yerini anlamak, her türlü emeğin sermaye tarafından proleterleştirilmesini anlamak, kapitalizmle emperyalizmin ve bunlarla savaşan özgürleşim hareketlerinin doğasını anlamak, çağdaş devrimlerin diyalektiğini ve bunların içinde öznel etmenin oynadığı temel rolü kavramak, bireysel kariyer arayışını bu geniş özgürleşim hareketine yapılabilecek katkıya tabi kılmak, kendini evrensel bir devrimci pratikten kalkınarak işleyen devrimci proleter örgütlerin inşasına adamak… Bu açıklığa kavuşturma sürecinin aşamaları işte bunlardır. Amacı tüm sömürülenlerin kurtuluşu olan öncü bir devrimci örgüt inşa etmek hiçbir şekilde öğrenci kitlelerinin öz-örgütlenmesine, öz-eğitimine yardımcı olma kısmî görevini bir kenara bırakma anlamına gelmez. Bu sadece bu kısmî görevi daha genel bir perspektife oturtma anlamına gelir.
Zamanımızın erkeklerine ve kadınlarına, hayatlarını kendi halklarının ve tüm halkların kurtuluşuna adamaktan daha fazla tatmin sağlayabilecek bir faaliyet mevcut değildir. Çağımızda, sömürüsüz, baskısız, ne savaşa ne de şiddete yer olan bir dünya, herkes için bir bolluk ve refah dünyası, insanlığın tarih-öncesine son verecek ve insanlığın bütün muhteşem ortaklaşa gücünü ilk kez ortaya çıkartacak bir dünya: sınıfsız toplumun dünyasını, sosyalizmin dünyasını kurmaktan daha coşku verici bir görev yoktur.
Başlığı OECD’den ödünç alınan[3]bu katkı aslında (metaforu uydurmak adına) çok bıçaklı tıraş makinesine ilişkindir. Öncelikle eş zamanlı (senkronize) bir toparlanmanın menzil dışı olduğunu ve bu toparlanmanın alacağı biçimin ziyadesiyle toplumsal bir mesele olduğunu göstermeye çalışacağız.[4]
Virüs meyvenin içinde miydi?
Corona virüsü gelip sağlıklı bir bünyeye saldırmadı. Kapitalizm 2008 krizinden beri, alternatif bir modelin yokluğunda bir önceki krize yol açan ne varsa hemen hepsini yeniden üreten istikrarsız bir tarzda işlemekteydi. Yeni bir durgunluğun uyarı işaretleri birikmekteydi, küreselleşme artık ilerlemiyordu, üretkenlik artışları en düşük, özel firmaların borçluluğu ise en yüksek seviyedeydi vb. Bütün bunlar doğrudur, burada bunların üzerinde tekrar durmayacağız.
Ama yine de Frédéric Boccara ile Alain Tournebise’in yaptıkları gibi “Corona virüs krizin hızlandırıcısıdır, sebebi değil” demek mümkün müdür? Onlara göre, “ivme artıran ya da hızlandıran etken (virüs) ile sebebi (finansal aşırı birikim) ayırt etmek[5]” gerekecektir. Hemen hemen aynı tutuma Michael Roberts’de rastlanır: “Bu felaket sona erdiğinde hâkim iktisat ile yetkililerin, kapitalist üretim tarzına içkin kusurlarla, toplumun sosyal yapısıyla hiç ilgisi olmayan dıştürel (exogène) bir krizin söz konusu olduğunu iddia edeceklerine eminim: Hep virüsün yüzünden! (…) Covid-19 da tıpkı bu finansal çöküş gibi gerçekte bir yıldırım çarpması yani büyümesi kendi içinde ahenkli olan kapitalist bir ekonomiyi vuran sözüm ona bir “şok” değildir.[6]” Eric Toussaint ise şunu söylemekteydi: “Hayır, borsa rayiçlerindeki düşüşün sorumlusu Corona virüsü değildir.[7]”
Öte yandan Marksizme sahip çıkan bu yazarlar kuşkusuz çok erken yazmışlardı (tarih Mart ayıydı). Ama bu refleks bu krizin özgüllüğünü hesaba katmaktaki zorluğu ortaya koymaktadır. Elbette, bir küresel salgının (pandemi) bizatihi mümkün olması üretimci tarımın ekosistemler üzerindeki etkilerine[8], kişilerin ve metaların gezegende bir uçtan bir uca yoğun dolaşımına göndermede bulunur. Ancak bu krizin “klasik” bir kriz olmadığı gerçeği değişmez. Dolayısıyla bu krizi ne klasik bir krizmiş gibi tahlil etmek, ne de bir önceki krizde yapılabildiği gibi “sonrası” için senaryolar öngörmek mümkündür.
Bu krizin daha önce görülmemiş başlıca ayırıcı niteliği bir sağlık kriziyle bir ekonomik krizin karantina şartlarında iç içe geçmesidir. Büyük Buhrandan (Çöküntü) sonra, IMF’nin terimini kullanacak olursak Great Lockdown[9], başka bir deyişle: Büyük Karantina. Geleneksel iktisatçıların pek sevdiği arz şoku ile talep şoku arasındaki sınıflandırma şayet vardıysa da anlamını yitirir. Bu ayrım ancak, iktisat öğrencilerinin çok aşina olduğu, bir arz eğrisinin bir talep eğrisini kestiği küçük klasik şema üzerinde akıl yürütüldüğü takdirde geçerlidir. Bu statik temsil sermayenin bir yeniden üretim süreci olan kapitalizmin gerçekliğine tekabül etmez ki bir “Nobel” iktisat ödülü sahibinin, Paul Krugman’ın[10]nasıl olup da arz ile talep arasındaki etkileşimleri “keşfeden” bir çalışmaya[11]hayranlık duyabildiğini gözlemlemek hayli tuhaftır.
Krizde … ve toparlanmada eş zamanlılık yitimi (desenkronizasyon)
Bu krizin temel ayırıcı niteliklerinden biri, ekonomiyi kırınıma uğratması, başka bir deyişle ekonominin farklı segmentlerini eşitsiz biçimde vurmasıdır. GSYH’deki gerilemenin küresel ölçümleri aslında çok farklılaşmış değişmelerin bir ortalamasından başka bir şey değildir. Bazı sektörler, özellikle temel ihtiyaç malları dışındaki perakende ticaret salt karantina önlemlerinden doğrudan etkilenirken, bazıları daha az etkilenmiştir. Fransız Ekonomik Konjonktürler Gözlemevi (OFCE) tarafından yapılan hesaplamalar[12]küresel ölçekte katma değer kaybının otel-lokanta işletmeciliği işkolunda %47’ye, tarımsal gıda endüstrisinde %7’ye ve kamu yönetiminde %3’e varacağını ortaya koymaktadır. Bir başka çalışma ise[13]faaliyetin en fazla gerilediği sektörlerin kaynaktaki, başka bir deyişle nihai talebe en uzak sektörler olduğunu belirlemektedir. Her şey sanki virüs nehrin akış yönünün tersine, denize döküldüğü yerden (“talep”) kaynağa (“arz”) geçerek, “kanalları (sektörleri) tırmanıyormuş” gibi cereyan etmektedir.
Demek ki hasar “hakkaniyetli bir şekilde” verilmemiştir. Örneğin, en fazla etkilenen hizmet sektörleri genellikle, uzaktan çalışmanın sıklıkla imkânsız olduğu, esnek sözleşmelerle düşük ücretli çok işgücü istihdam eden sektörlerdir. OECD’ye göre, işletmelerin üçte birinden fazlası üç aylık karantinadan sonra nakit sıkışıklığı sorunlarıyla karşı karşıya kalacaktır[14]. Destek önlemleri de (vergilerin ertelenmesi, borçların vadeye yayılması, ücretlerin kısmen üstlenilmesi) bu nedenle alınmaktadır. Ancak başka bir küçük nağme de duyulmaya başlar: Kriz ayakta kalmayı hak etmeyen “zombi” işletmeleri elemek için bir fırsat olmayacak mıydı? Hatta üç iktisatçı[15]bunların akıbetini bankaların tayin etmesini dahi önermiştir ki bu da onlara göre “zombi işletmeleri sübvanse etmeden, toplumsal olarak yaşayabilir işletmeleri koruyarak etkin bir elemeye” imkân verecektir.
Aynı çoktürellik (heterojenlik) ülkeler arasında görülür. OFCE’nin daha önce anılan çalışması GSYH’deki gerilemenin İspanya için %36’ya, Japonya için %12’ye vardığını göstermektedir. Ama burada değer zincirleri boyunca aktarımı hesaba katmak gerekir. Bir çalışma küresel tedarik zincirleri tarafından aktarılan şoklardan kaynaklanan GSYH azalmasını yaklaşık üçte bir olarak tahmin etmektedir. Bu azalma ortalama %31,5 olduğuna göre, “kendisi hiç karantina uygulamamış olan bir ülke, diğer ülkelerdeki karantinalar yüzünden GSYH’sinde ortalama %11 daralma yaşamış olacaktı[16]”. Ülke ülke akıl yürütmek işte bu nedenle mümkün değildir: Aşağıdaki infografik bu bakımdan özellikle aydınlatıcıdır. Fransa’da monte edilen araçların üretimine dahil edilen yabancı bileşenlerin kökenini ve değerini verir. “Eş zamanlı olmayan bir karantina-karantinanın kaldırılması bağlamında üretimi olanaksız kılan güçlü bir bölgesel bağımlılık (bileşenlerin %75’ten fazlası Avrupa’da üretilmektedir)” saptanmaktadır. “Zincirin bir noktasında üretimin durması üretimin geri kalanını felç etmekte ve sanayi, üretimde en ufak bir yavaşlamayı soğurmaya imkân vermeyen çok zayıf stok seviyeleriyle çalıştığı için bu çok daha hızlı olmaktadır.[17]”
Üst sıra soldan sağa: Egzoz borusu, hava yastığı, direksiyon, radyatör; alt sıra soldan sağa: tekerlek, vites kutusu, koruyucu tampon
Virüs ve kıtlıklar Güney’i vuruyor
Avrupa’da vaka sayısı da ölüm sayısı gibi gerilemekte. Ama aynı şey, dünyadaki yeni vaka sayılarını veren aşağıdaki Şekilde görüldüğü gibi, başka bölgelerin, özellikle Latin Amerika’nın ve Asya’nın bir bölümünün nöbeti bir bakıma devralmış olduğu küresel düzeyde geçerli değil[18].
Salgının yayılma alanının bu şekilde genişlemesi halihazırda zaten, hammadde fiyatlarının düşmesi, sermaye kaçışı, ulusal para birimlerinin çökmesi, borçlanmada artış gibi mevcut krizin daha da ağırlaştırdığı korkunç ekonomik zorluklarla karşı karşıya olan çok sayıda ülkeyi vurmaktadır. Sadece bir örnek vermek gerekirse, Afrika ülkeleri borçlarının faiz ödemelerine kamu sağlığına ayırdıklarından daha fazla harcama yapmaktadır. Bütün bunlara bir de faaliyetlerin kesintiye uğramasının tetiklediği ve özellikle enformel sektöre yönelik tamamlayıcı gelirlerin yokluğunun daha da vahim hâle getirdiği bir gıda krizi ve toplumsal kriz eklenmektedir. STK Grain’in dediği gibi, milyonlarca insan açlık ile Covid-19 arasında seçim yapmaya zorlanmaktadır[19].
Virüsün farklılaşmış saldırısı dengeli bir toparlanmayı, başka bir deyişle tüm sektörlerin aynı anda ve aynı tempoda yeniden faaliyete geçeceği bir toparlanmayı göz önüne almayı olanaksız kılmaktadır.
«Ciddi bir krizin boşa gitmesine asla izin verme»
«Ciddi bir krizin boşa gitmesine asla izin verme»(Never Let a Serious Crisis Go to Waste), Obama’nın Beyaz Saray Genel Sekreteri Rahm Emanuel tarafından 2008’de net bir şekilde ifade edilen kural buydu. Bu diyordu “daha önce yapamayacağınızı düşündüğünüz şeyleri yapma fırsatıdır”. Ki bu, iyi bir davadan dolayı zihnindeydi: “Sağlık alanında olsun, enerji, eğitim, maliye, düzenleyici reform alanında olsun, çok uzun zamandan beri ertelediğimiz onca şey şimdi gündemde[20]”. Milton Friedman hemen hemen aynı şeyi söylüyordu: “Gerçek değişmeyi yalnızca – gerçek veya algılanan – bir kriz yaratır. O kriz meydana geldiğinde atılacak adımlar dolaşımda olan fikirlere bağlıdır[21]”.
Gerçekten de hakiki bir büyük değişmeye tanık olmaktayız. Devletler ve kurumlar tüm ilkelerinden bir anda vazgeçtiler; hatta tepkilerinin krizin boyutuna yaraşır düzeyde olduğu dahi söylenebilir. Devletler ve kurumlar sanki hayatlarımız onların kârlarından daha değerliymiş gibi davrandılar. Alınan risk şu kışkırtıcı olumlama ile ölçülür ve bu olumlamanın, ardından gelenlerden bağımsız olarak alıntılanmayacağı umulur. Ama şu can sıkıcı konu üzerinde ısrarla durmaya devam edelim: Ekonominin çok büyük bir bölümünde faaliyet durduruldu, gelirler çoğunlukla korundu ve bütçe ortodoksluğunun tüm kuralları terkedildi. Kuşkusuz, bu olumlamaları mutlak saymamak görelileştirmek gerekir: Çok sayıda ücretli işe gitmeye az çok mecbur bırakılmış, güvencesiz emekçiler, bazı esnaf ve zanaatkârlar gelirlerinin dibe vurmaya yüz tuttuğunu görmüştür. Yine de gerçek şu ki krizin etkilerini telafi etmek için hatırı sayılır meblağlar dökülmüştür. Ayrıca söylemeye gerek yok, krizin yönetimi bilançosu ve tüm sonuçları çıkarılması gereken muazzam işlev bozukluklarını da görünür kılmıştır. Bununla birlikte gerçek apaçık ortadadır: “Kapitalizm” artık-değer kaynaklarını geçici olarak kurutmayı, yetkililer ise tükürdüklerini yalamak zorunda kalmayı kabul etmiştir.
Ancak heterodoks politikaların bu uygunsuz benimsenişinde madalyonun bir de öbür yüzü vardır: Sırası geldiğinde açığı kapatmak için her şey yapılacaktır. Tam da bu nedenle, alınan önlemlerin şiddetinin kapitalizmin vazgeçtiklerine eşdeğer boyutta olacağı bir tepkiye hazır olmak gerekir. Hatta kapitalizme bir kişilik atfetme riskini göze alarak, çekmek zorunda bırakıldıklarının “intikamını almak” isteyeceği dahi söylenebilir. Gerçekten de bir “V” toparlanma olacaktır ama bu daha çok neoliberal politikaların toparlanması olacaktır. Gilbert Achcar krizin yükünü emekçilerin sırtına yıkma girişiminden bahsetmekte tamamıyla haklıdır: “Bu daha ziyade, neoliberal hükümetlerin şu anda üstlenilen devasa borç yükünü, tıpkı Büyük Durgunluk ertesinde yaptıkları gibi, işçilerin sırtına yükleme girişimleri olacaktır ki bu da Adam Tooze’un uyardığı gibi halkın satın alma gücünü ve harcama eğilimini azaltarak dünyayı mevcut sürekli durgunluğun önemli ölçüde kötüleşmesine sürükleyecektir.[22]”
Türkçesi : Osman S. Binatlı
[1]Walter Benjamin, Paris, capitale du XIXe siècle : Le Livre des passages, cité par Razmig Keucheyan, La nature est un champ de bataille, 2018.
[20]Rahm Emanuel, « You never want a serious crisis to go to waste », The Wall Street Journal, video, 18 Kasım 2008. Bu ifade ironik tarzda Philip Mirowski tarafından dikkate değer bir çalışmasına başlık olarak seçilmişti, Never Let a Serious Crisis Go to Waste, 2013, kitabın altbaşlığı ise manidardı: «Neoliberalizm Finansal Erimekten Nasıl Kurtuldu?» (How Neoliberalism Survived the Financial Meltdown).
[21]Milton Friedman, Capitalism and Freedom, 1962.“Only a crisis—actual or perceived—produces real change. When that crisis occurs, the actions that are taken depend on the ideas that are lying around.”
Herkese İş ve Gelir Güvencesi kampanyası çerçevesinde 11 Temmuz günü saat 18.00’de Kadıköy’de “Emekçiler için kaynak var” denilerek bir basın açıklaması gerçekleştirildi.
Covid-19 salgını süresince hükümetler ve patronlar tarafından uygulanan kriz politikalarına karşı kampanyanın katılımcıları “Herkese iş ve gelir güvencesi için kaynak var” diyerek iktidarın uyguladığı ekonomi politikalarına karşı olduklarını belirtti. Fiziksel mesafe ve hijyen koşullarına özen gösterilen basın açıklamasında halka destek çağrısında bulunuldu.
Basın açıklamasında;
14 Şubat’ta iflas başvurusunda bulunan Atlas Global’in ne birikmiş maaşlarını ne de diğer haklarını alabilen çalışanları adına Tamer Ercan konuştu. Direnişlerinin herkese örnek olması gerektiğini söyleyen Ercan, tüm işçi ve emekçilere “iş işten geçmeden önce örgütlenmenin önemli doluğunu” hatırlattı. Tekstil İşçileri Birliği adına söz alan Hüseyin Çiçek ise sömürüye, işsizliğe ve yoksulluğa karşı birleşme çağrısında bulundu ve talepler için ortak bir mücadelenin var olması gerektiğini vurguladı.
Zeytinburnu Belediyesi’ndeki işinden çıkarılan Kenan Güngör, aldığı sözde 20 yıldır taşeron olarak çalıştığını ve taşeron düzenlemesiyle “ihtiyaç yok” denilerek işinden çıkarıldığını belirtti. İşine dönmek için mücadele verdiğini söyleyen Güngör “KHK’ler gidecek, biz kalacağız” diyerek, yapılan bu adaletsizliğe karşı mücadelesini sürdüreceğini ifade etti. “3. Yılında OHAL’in Toplumsal Maliyetleri” adlı raporun 13 Temmuz’da Kadıköy’de yapılacak olan açıklamasına davette bulundu.
Lojistik sektöründe çalışan İlyas Şentürk “pandemi sürecinde tıpkı savaşta cepheye en önde sürülen, gözden çıkarılmış askerler gibi endişe içinde olduklarını” belirtirken, arkadaşları ile beraber kampanyanın yaygınlaşması için çalışacaklarını ifade etti.
Basın açıklaması öncesinde, 2 yıldan fazla bir süredir mücadelelerini yürüten Cargill işçileri adına Suat Karlıkaya’nın mesajı okundu. Karlıkaya mesajında “Şunu herkes bilmelidir ki, işçi sınıfı ‘Herkese iş ve herkese gelir’ şiarından vazgeçmeyecektir ve mücadelemizi birleştirerek yükseltmeliyiz,” diyerek işçi sınıfıyla beraber omuz omuza ilerleyeceklerini ifade etti.
Bu konuşmaların ardından okunan basın açıklamasında ise pandemiye, işsizliğe ve yoksulluğa karşı emekçileri yaşatacak acil taleplere vurgu yapıldı.
Basın açıklamasının bütünü şöyle:
Herkese İş ve Gelir Güvencesi için #Kaynak Var
COVİD-19 salgını, hükümetler ve patronlar tarafından krizin yükünü işçi sınıfı ve halk kesimlerinin sırtına yüklemek için kullanılıyor. Bu süreçte tüm dünyada milyonlarca insan işini kaybetti veya ücret kesintisi yaşadı. Tüm kıtalarda yoksul nüfusun geniş kesimleri açlıkla karşı karşıya kaldı. Salgından en çok etkilenenler emekçiler olurken, yine salgının derinleştirmiş olduğu ekonomik ve toplumsal krizin bedeli de dünyanın ezilen, sömürülen ve güvencesiz kesimlerinin üzerine yüklenmeye çalışılıyor.
Salgının başlangıcından bu yana AKP iktidarı patronlara “kalkan” olup kredi, vergi ve prim destekleri açıklarken; emekçilere daha fazla işsizlik, yoksulluk ve güvencesizliği reva görüyor. Ekonomik krizle birlikte temel tüketim maddelerinin fiyatlarındaki artış emekçilerin alım gücünü yerle bir etmiş vaziyette. Bugün ve bundan sonraki süreçte emekçilerin en yakıcı gündemi işsizlik olacaktır. Salgından önce ülke tarihinin en büyük işsizlik rakamlarına zaten ulaşılmıştı. KHK’larla binlerce emekçinin iş ve gelir güvencesi elinden alındı, 2018’de patlak veren kriz işsizliği derinleştirdi ve bugün Nisan 2020 verileriyle geniş tanımlı işsizlik 17 milyonu aşmış durumda. Buna, emekçilerin büyük çoğunluğunun asgari ücret ve civarında ücretlerle geçinmeye çalıştıklarını eklediğimizde istihdam ve gelirde yaşanan bu büyük daralmanın muazzam bir yoksullaşma ile sonuçlanacağı ortadadır.
Böylesi bir durumda iktidar, “işten çıkarmaları yasaklıyoruz” yalanının arkasına sığınarak ücretsiz izne meşruluk kazandırıp işçilerin 1170 TL’lik sefalet ücretine rıza göstermesini bekliyor. Diğer yandan da iş güvencesinin son dayanağı olan kıdem tazminatını ortadan kaldırmaya, “tamamlayıcı emeklilik sistemi” adı altında işçinin ücretinin bir bölümü olan kıdem hakkına el koymaya hazırlanıyor.
İşsizlik de insanca yaşayacak bir gelirden mahrum bırakılmak da emekçilerin, kadınların ve ezilenlerin kaderi değildir! Pandemiye, işsizliğe ve yoksulluğa karşı emekçileri yaşatacak şu acil talepler etrafında birleşik emek mücadelesini yükseltmeye davet ediyoruz:
Güvencemiz olan kıdem tazminatımıza dokunulmasın!
Geliri olmayanlara koşulsuz bir yaşam geliri sağlansın!
Çalışma saatleri ücretlerde kesinti olmaksızın kısaltılsın, herkes insana yaraşır koşullarda çalışabilsin!
İşsizlik sorununu çözmek ve herkes için insanca yaşamayı olanaklı kılacak bir yaşam geliri sağlamak için gereken kaynak, servetlerin vergilendirilmesinden sağlanmalıdır. Milyonlarca insan her gün işsizlik ve yoksulluğu tecrübe ederken pandemi koşullarında dahi patronların servetlerine servet katmalarının hiçbir meşru açıklaması olamaz. Türkiye’nin en zengin yüzde 1’lik kesimi ülke toplam servetinin yüzde 45’ine sahipken, milyonlar yoksulluk sınırı altında yaşamaya mahkûm edilemez. Emekçilerin gelirleri sürekli aşınırken ve borçla yaşamak zorunda bırakılırken, köprü ve otoyol geçiş garantisi adına patronlara her yıl milyarlarca lira aktarılmasına ve işsizlik fonunun sermayeye destek olarak kullanılmasına göz yumulamaz.
Herkese iş ve gelir güvencesi için “kaynak yok” bahanesi kabul edilemez:
En zengin yüzde 1’den servet vergisi alınsın!
Yap-işlet-devret (YİD) işletmelerinin tüm ödemeleri durdurulsun, tamamı derhal kamulaştırılsın!
İşsizlik fonu işçilerin denetimine geçsin ve sadece emekçiler yararına kullanılsın!
Bu somut talepler etrafında tüm emekçileri herkese iş ve gelir güvencesi sağlamak için birleşik mücadeleye çağırıyoruz.
Kaynak: Gazete Nisan https://www.gazetenisan.net/2020/07/kadikoyde-isci-ve-emekciler-icin-kaynakvar-aciklamasi/