Son yıllarda, dizi sektörünün görünmeyen emekçileri olan ‘set çalışanları’nın çalışma koşulları epeyce konuşulmaya başlandı. Gerek uzun çalışma süreleri, gerek sigortasız çalıştırılmaları, gerekse de ücretlerini zamanında alamamaları birkaç yerde yazıldı çizildi. Hatta yetmedi, ‘ünlü oyuncular’ dahi zaman zaman ‘emekçi kardeşlerimiz’ diyerek bu insanları onore etmeye çalıştı… Sonra zaman geçti. Dünyada bir salgın çıkıverdi. Hayat eve sığar denildi. İyi de işçi sınıfı için hayat eve sığar mı? Sığmaz. Sığamaz. Bu çalışma koşullarında nasıl mümkün olabilir ki? Fabrikadan, atölyeye, bağ bahçeden, setlere kadar her alanda işçiler çalışmaya mahkumdur! Çünkü işçi sınıfının bir günlük zorunlu karantinası bile ülke ekonomilerini zora sokacak kadar büyük bir etkiye sahip. Çünkü hayatı var eden işçilerdir…
* * *
Şimdi de yazının odaklanmaya çalıştığı; ‘set işçilerinin pandemi koşullarındaki çalışma şartları nasıldı?’ sorusuna geri dönelim. Malum, hayatı eve sığdırmaya çalıştığımız ‘şu zor günlerde!’ insan soyunun hızlıca tüketmeye başladığı en önemli araç/araçlar, dijital medya platformlarının içerikleri oldu. Aylık ücret karşılığı içeriklerini tükettiğimiz, tüketmeye zorlandığımız bu platformların içeriklerini çokça önemser hale gelmiş olmamız da başka bir yazının konusu olabilir belki de! Neyse konuyu dağıtmayalım… Tüketilen onlarca, yüzlerce içerikten sonra yeni bir şey üretme arzusu hem yapımcıların, hem kanal yöneticilerinin hem de dijital platformların ket vuramadığı bir duygu oldu. İyi güzel de covid-19 sürecinde insan bağışıklığının ne kadar önemli olduğu artık aşikar! Setler günde sekiz saat mi çalışacak? Bölüm yetişmez! Kanal bekler! İşler planlanandan daha uzun sürer!
Konu hakkında fikirlerine başvurduğum ve bilgi vermekten çekinmeseler de, isim soy isimlerini kullanmaktan imtina ile kaçındığım üç arkadaşımın yaptığımız mülakatta verdikleri cevapları sizlerle paylaşacağım.
A.C. :Sektörde mevcut 3 farklı iş kolu var; reklam, sinema ve dizi. Ve hepsinin koşulları bambaşka. Sadece sinema ve dizi biraz benziyor. Mesela sinemada mesai hariç günde 12 saat çalışılıyor. Reklamda mesaiyle birlikte toplam 16 saat gibi gibi. Diziler en müdahale edilemeyen ve sömürünün en sertini gördüğümüz yerler. Haftada 160 dakika çekiliyor, artık yetişilemediği için iki ekibe çıkmak zorunda kaldılar. Tabii bu saatlere ışık, kamera, set gibi grupların paydos verildikten sonraki toplanma süresi dahil değil. Yani paydos deyince iş bitmiyor bizde ama bu mesaiden sayılmıyor. Mesela sabah kahvaltı ile sete başlanıyor ancak sinemada mesai kahvaltıdan sonra sayılmaya başlanıyor. Farklı düzenlemeler mevcut ama asla yeterli değil. Eskisine göre daha iyi olabilir ama diğer iş kollarının pek çoğunun koşullarına göre çok gerideyiz. Biz hala sendika toplantılarında “eve gitmek istiyoruz, uyumak istiyoruz” gibi çok temel talepler istiyoruz. Günlük çalışma saatlerinin insani şartlara çekilmesi demek, fazladan çekim günü demek. Bu da yapımcıya ekstra maliyet demek o yüzden o mali yükü onlar karşılamıyor. Bizim üzerimize o yükü bindiriyorlar. Bunun sonucu olarak ilk bir kaç sene geçtikten sonra meslek hastalıkları başlıyor tabii herhangi bir iş kazası geçirip hayatımızı kaybetmezsek. Bel ve boyun ağrısı, fıtık vb. birçok kas ve sinir hastalığı oluşuyor. Psikolojik etkileri de cabası. Günlerce uykusuz ve yorgun bir şekilde ambale olarak çalışıyoruz, bu da bir zaman sonra dikkat eksikliğine yol açıyor ve iş kazalarına açık hale geliyoruz.
Görüldüğü gibi pandemi koşulları haricinde de insani olmayan çalışma koşulları söz konusu. Bu şartların pandemide devam etmesi demek, Covid-19 virüsüne yakalanma riskinin daha fazla olması anlamına gelir.
M. A. : Set işçilerinin günlük çalışma saatleri ortalama on iki saat. Fakat şikayet edilmediği sürece bir denetim yok. Bu nedenle bölüm yetiştirelim, stok yapıp ilerleyen zamanlarda rahat edelim gibi bahanelerle set saatleri 15 saate kadar uzayabiliyor. Özellikle pandemi süreci ve işsizlik korkusu da set işçileri üzerinde baskı oluşturuyor. Bu durum sesini çıkarma, ekmeğine bak algısını güçlendiriyor. Elbette haftanın altı günü on iki ve on beş saat arası bir mesai çok ama çok fazla.
Sağlık konusunda ise, pandemi süresince zaten risk altındayız. Bunun üzerine uzayan mesai saatleri de eklenince vücut direncimiz düşüyor. Çünkü sette saatlerce ayakta bekleniyor ve çoğu zamanlar ağır malzemeler taşımak zorundayız. Burada çalışmanın karşılığında beslenmenin de doğru dürüst karşılanamadığı kanısındayım.
M. D. : Günlük ortalama 14-15 saat gibi bir çalışma süremiz var. Bu süre tabii ki fazla, gün geliyor insanın duş almaya fırsatı olmuyor, doğru düzgün temel ihtiyaçlarını bile karşılayamıyor. Sosyal hayatın eksikliğinden bahsetmiyorum bile. Bu kadar yoğun tempoda çalışan kişilerin düzenli uyku, sağlıklı beslenme gibi şansları olmadığı için ister istemez sağlık problemleri de beraberinde geliyor. Ayrıca bu tempoda yoğunluk ve yorgunluktan kaynaklı iş kazalarından kaçmak mümkün olmayacaktır.
Özellikle set çalışanlarının maruz kaldığı iş kazalarının çoğu yorgunluk ve ağır tempoya bağlı vücut direnci ve dikkat azalmasından dolayı oluyor. Olaya bir de salgın koşullarından bakacak olursak, gün içinde mesafe ve hijyen koşullarına dikkat etmeye çalışan bir set işçisinin ilerleyen saatlerde dikkati elbette dağılacak ve belki de bu onun virüse daha açık hale gelmesine sebep olacaktır.
Pandeminin yarattığı ‘olumsuz durumları’ set işçisi dostlarım şu şekilde ifade etti:
M. A. : Pandemi sürecinde setlerde en önemli sorun, salgına karşı yeterli tedbirin alınamıyor oluşudur. Setler birçok insanın bir arada çalışmak zorunda olduğu yerlerdir. Setlerde salgınla alakalı maske zorunluğu dışında kayda değer bir önlem alınmıyor. Dizilere ara verilince set çalışanları işsiz kalıyor ama ara verilmezse de salgın riski altındalar. Setlerde düzenli covid testi yapılmıyor. Ancak şüpheli görünen kişilerin sete gelmemesi isteniyor. Ki bu kişiler eğer Covidse zaten tedavisi uzakta devam ediyor. Salgın süreci karmaşık olduğu için bunun fırsata çevrildiği durumlar doğuyor. Salgın yüzünden işler durmasın diye canhıraş bir çalışma set işçilerine dayatılıyor. Örneğin daha uzun set saatleri ve daha az kişiyle çok iş yapılması gibi.
A.C. :Pandemide en büyük sorunumuz maddiyatla ilgili oldu. Setler durdu, aylarca iş alamadık sonradan başladığında da zaten üç kuruş olan kaşelerimiz bu bahaneyle iyice düştü. Esnek zamanlı-proje başı çalıştığımız için işsizlik maaşı ya da kısa çalışma ödeneği gibi şeylerden faydalanamadık. Bir tek Netflix’in (o da herkese değil) bir yardımı oldu tek seferliğine o kadar. Onun dışında çalışma bakanlığından herhangi bir düzenleme ve yardım görmedik. Keza yapımcılardan da aynı şekilde. Netflix’in düzenlediği gibi bir yardım kampanyasını gayet rahat düzenleyebilirlerdi. Milyonlarcasını kazanıyorlar.
M.D. :Pandemi sürecinde işsiz kalan birçok arkadaşım var. Kiralarını ödeyemedikleri için birçoğu memleketine geri dönmek zorunda kaldı. İşine devam edenlerinse yaşadıkları sıkıntı ayrı trajedi. Setlerde ne yazık ki bir süreden sonra maske – mesafe kurallarına uyulmuyor. Yeterince kalabalık olan set ortamlarında ekstra dikkat edilmeliyken işin yoğunluğundan kaynaklı bu kurallar çoğu zaman göz ardı dahi ediliyor.
Görüldüğü gibi set işçisi dostlarımın ifadeleri bize bir yerlerden tanıdık geliyor. Kapitalist piyasanın üretim alanında yani arka planında var olan sömürü düzeni setlerde de her zaman vardı. Salgında da fütursuzca devam ettiğini söylemek mümkün. O halde çözüm, -yine- çalışanların birlik içinde hareket edip, ekonomik-sosyal haklarını elde edebilmek adına direnmesinde yatıyor.
Özellikle televizyon dizileri için söylenmiş olan şu güzel sloganı da yeniden hatırlamakta fayda var: YERLİ DİZİ YERSİZ UZUN!
1960’ların siyasal karmaşasından sonra, ileri kapitalizm görünüşte bir dinginliğe kavuşmuşa benziyor. Bu nasıl olabildi? Günümüzün koşulları yirmi yıl öncesinden daha kötü değil mi? Zaten, olan bitenler gerçek miydi? Kendi yanılsamalarımızın kurbanı olmayalım? 1960’ların umutları ve idealizmi nereye gitti?
Bunlar birbirleriyle ilintisiz sorular değil, ama soranların büyük bölümü, gerçekte cevaplarını istemiyor. Cevaplar, soruların içinde gizli. 1970’lerin sonları ve 1980’li yılların Avrupa’sında 1960’larla dalga geçmek, gözde bir eğlence. Bu, yenilgilerimiz adına küçük bir bedel oldu. Fransa’nın “flambée soixante huitard”larının (ateşli 68’lilerin) çoğu öylesine tarihin ihanetine uğradıkları duygusuna kapıldılar ki, geçmişlerini inkâr ettiler Bu hep böyle olmuştur, her zaman da böyle olacaktır.
Devrimci dalgalar her gerileyişinde artlarında hem iz, hem de bol miktarda enkaz bırakmışlardır. Pek çok sabık devrimci, gerileme ve çekiliş dönemlerinde, ters kutuplara dönmüştür. 1640 İngiliz Devrimi’nin önemli tarihçilerinden Christopher Hill, kitabı The Experience of Defeat’de Commonwealth ve Restorasyon’un son yıllarında, radikallerden bazıları da dahil olmak üzere çok sayıda devrimci ideologun Stuart hanedanının Avrupa’da sürgünde bulunan başıyla nasıl uzlaştığını anlatır. Milton, tavrından taviz vermemiştir, ama çağdaşlarından bazıları akıntıya kürek çekmeyi zor bulmuşlardır. Benzer bir süreç 1789’dan sonra Fransa’da da yaşanmış, özellikle Napoleon’un iktidarı ele geçirmesinden sonra eski Jakabonler’in bir bölümü bir gecede anti-Jakoben’e dönüşmüştür. Coleridge ve Wordsworth, bu akımın Britanya’daki en önde gelen örnekleridir; Coleridge Avam Kamarası’nda hayvanlara kötü davranmayı yasaklayan bir yasayı “yasamacı Jakobenizm’in en güçlü örneklerinden biri” olarak eleştirecek denli ileri gitmiştir. Isaac Deutscher, The God That Failed (Koestler, Silone, Gide, Louis Fischer, Richard Wright ve Stephen Spender’in, yeni dünya görüşlerini açıklayan ortak yapıtları) için kaleme aldığı bir tanıtma yazısında, “eski komünistimizin, en iyi gerekçelerle en kötü şeyleri yaptığı”nı anlatır. “Her cadı avında en öndedir. Eski idealine duyduğu kör nefret, çağdaş tutuculuğun mayasıdır. En ılımlı ‘refah devleti’ çağrılarını dahi ‘yasamacı Bolşevizm’ olarak mahkûm etmekte duraksamaz… Garip gösterisi, kendisini içinde bulduğu açmazı yansıtmaktadır. Ama bu açmaz yalnızca ona özgü değildir, bütün bir kuşağın tutarsız ve aldırışsız bir hayat sürdürdüğü bir çıkmaz sokaktır bu.” Reagan’cı Amerikan dergisi Commentary’nin yayın kadrosu, tamamen değilse bile, çoğunlukla önceki kuşağın radikallerinden oluşmaktaydı.
Fransa’da, 1968 Mayısı’ndan on yıl sonra yeni bir grup ortaya çıkarak Le Monde’un kültür ve inceleme sayfalarını devraldı. Bunlar, önderleri bir zamanlar Stalin’in mirasıyla son kez kesin olarak hesaplaşma yolundaki bütün girişimlere şiddetle karşı çıkmış olan eski Stalinci ve Maoculardan oluşan, “yeni filozoflar”dı. 1970’lerin sonuna doğru birden Gulag’ları ve kovuşturmaların ölçeğini keşfetmişlerdi. Bir zamanlar Marksist Sol’dan her türlü Stalinizm eleştirisini sert tepkilerle karşılayanlar, şimdi Slav milliyetçisi Soljenitsin’i yeni guruları kabul etmişlerdi. “Çağımızın Dante’si,” diyordu Bernard-Henri Levy, büyük bir coşkuyla; eski “halkın dostu” ve bir zamanlar Fransız Maoculuğunun teorisyeni olan Andre Glueksman, Marksizm’in temerküz kampları dünyası demek olduğunu söylüyordu. Stalin tek gerçek Marksist ve sosyalist olarak görülmekteydi. Yeni felsefenin en ağırlıklı etkiyi medya üzerinde yapması şaşırtıcı değildi. Bu felsefe benzersiz bir popülerlik kazandı. Time dergisi Fransız aydınlarına yeni bir ilgi peydahlamıştı. The Sunday Times ve The Observer’da uzun makaleler yayınlanıyordu, Amerika ve Avrupa televizyonlarında bunlarla yapılan birkaç yüz röportaj çıktı. Yeni, ya da onlarca yıldır Encounter gibi dergilerde yayınlananların dışında bir şey söylemiyorlardı. Bunlara değer kazandıran şey, “68”e duydukları nefretti. Çoğu harekete şu ya da bu biçimde katılmış olduğundan, gelecekte de bütün sosyalist “illüstrasyonlar”ı mahkûm etmeleri yararlıydı. Bir zamanlar Sol’un Mekke’si olan Paris, 1980’lerin başında Avrupa gericiliğinin merkezi olmuştu. Mitterand ile “yeni filozoflar”ın karışımı, Thatcher’ın İngiltere’sinden çok daha alçakça bir biçimde sağcı bir atmosfer yaratmaktaydı.
Fransa’da aynı ölçüde demoralize olmakla birlikte yeni bunalımdan kurtulmak için başka bir yol seçenler de vardı. İntihar ediyorlardı. Nicos Poulantzas Kamboçya’da olayların gelişiminden büyük bir bunalıma düşmüştü. Fransa’da kasvetli ufuklar Pol Pot’un uyguladığı dehşete eklenince, 1968’de barikatların kurulmasına yardım eden ve sonrasında Devlet üzerine birçok önemli yapıt üreten bu adam artık dayanamamıştı. Çok parlak bir zekâsı olduğunu görmek için onunla aynı fikirde olmak gerekmiyordu. Fransa’daki yakın dost ve yoldaşlarımdan hiçbiri “yeni filozoflar”dan imza almak üzere kuyruğa girmedi. JCR’in önde gelen liderlerinden Henri Weber kendini, aşırı-sol örgütünce reddedilmiş ve harcanmış hissediyordu. Yuppi’lere katıldı, ardından da tam seçim yenilgisinin arifesinde Fransa’nın sosyalist başbakanına danışman oldu. Weber de “68”de iktidarı ele geçirmediğimiz için çok sevinenler arasındaydı, ama yolculuğunun kendisini nereye götürdüğünü yaşayan görecek.
Régis Debray, dort yıl hapis yatacağı Camiri’de (Bolivya) bir basın konferansında (29 août 1967) Photo Gamma-Keystone. Getty Images
Regis Debray de Fransa cumhurbaşkanı Mitterrand’ın danışmanı oldu. Bu görevi sırasında bir gün Elysee Sarayı’ndan onu arayıp Fransa’ya girme yasağımın hâlâ yürürlükte olduğunu, bu yasağın kaldırılması durumunda minnettar kalacağımı söyledim. Durumun böyle olmasına şaşırmıştı, ama ertesi gün Londra’daki Fransa Büyükelçiliği’nden arayarak dilediğim zaman Fransa’ya gidebileceğimi bildirdiler. Ne var ki, bu nezaket gösterisini başka bir şeye yormak aşırı öznellik olur! Acı gerçek şuydu ki, Devrim İçinde Devrim’in yazarı, Camiri’de hücre hapsine mahkûm olmuş bir adam, şimdi Fransız milliyetçiliğinin tutsağıydı. Üçüncü Dünya ülkelerini dolaşıp bütçeleri askeri harcamalarla şişirilmiş rejimlere Fransız füzeleri ve Mirage jetleri pazarlamaya çalışıyordu. 1982 Mayısı’nda Paris’te onunla karşılaşan bir arkadaş, Paris’teki ziyafetlerden ve büyük ihtimalle iktidarın nimetlerinden tombullaşmış olduğunu yazıyordu. Debray’nin Fransa’nın Afrika’daki emperyalist iddialarını utanmazca haklı gösterme çabalarını tanımladıktan sonra aynı kişi, şunları söylemekteydi:
Kendisine Mitterrand rejiminin destek sağlamak için ne yaptığını sordum. Debray’nin cevabı: Kimsenin desteğini sağlamaya uğraşmıyoruz, yeni ve kalıcı bir şeyler kurmaya çalışıyoruz… Çıkmaya hazırlanırken Elizabeth [Debray’nin eski siyasal görüşlerini bugün de savunan karısı] ona elle yazılmış kısa bir mektup gösterdi ve sanırım bir konuda müdahalesini istedi. Debray’nin bunu gönülsüzce kaydedip âdeta yok sayışındaki hava tarife gelmez biçimde, ama korkunç derecede resmiydi.
Debray’nin ayrılmasından sonra Elizabeth bana mektubun, Regis Camiri’deyken kendisine yardımcı olan ve onu konuk eden Bolivyalı bir yazardan geldiğini ve yalnızca kitabı basıldığı sırada Fransa’ya girebilmek için vize istediğini anlattı. Bu güruh berbat, diyordu Elisabeth, ülkeye girmek isteyen Latin Amerikalılara davranışları öncekilerden farksız. Kibirleri insanı ürkütüyor…
Bu dönemde sapkın olmak, örneğin 1930’larda olduğundan çok daha kolaydı. Hitler’in zaferi, genellikle umut dolu kişilerde dahi karamsarlık yaratmıştı. Alman eleştirmen Walter Benjamin ertesi gün Gestapo’ya teslim edileceğini öğrenince, 1940 Eylül ayında Fransa-İspanya sınırında Port Bou’da intihar etmişti. Dostu Brecht’in “Hitler’in Alman yazınına verdiği ilk büyük zarar” olarak nitelediği ölümü, oyun yazarını derinden sarsmıştı. Brecht, Benjamin’in intiharını öğrendiğinde şunları yazdı:
Armut ağacının gölgesinde satrançmasası başında
Yıpratma taktiklerine bayılırdın
Seni kitaplarından kopartandüşman
Bizim gibilerce yıpratılamayacak.
Brecht’in karamsarlığının sebeplerinden birisi, Stalin Rusyası’nda olup bitenleri bilmesiydi. Kovuşturmalar Kızıl Ordu’nun, Sovyet askeri stratejistlerine verdiği bir dizi konferansta yeni Almanya’nın gelmekte olan savaşta kullanacağı yöntem ve tarzı öngören efsanevi Mareşal Tukaçevsky’nin de aralarında bulunduğu en iyi komutanlarını tasfiyeye uğratmıştı.
Ozan Mayakovski, tiyatro ustası Meyerhold, yetenekli siyasetçi Adolphe Joffe, hepsi 1920’lerde intihar ettiler. Stalinci geleceği sezinlemişlerdi ve görüntü dayanılmazdı. Sonraki yıllarda Kremlin’deki diktatör, insanlara kendi hayatlarına son verme şansını da pek tanımayacaktı. İntihar lüks görünüyordu. Puşkin’in gerçek varisi Osip Mandelstam “Stalin Taşlaması”nı yalnızca dostları arasında okuyordu, ama şiir öylesine güçlüydü ki ağızdan ağıza yayıldı. Mandelstam bu “suçu” yüzünden öldürüldü, Stalin’in Sovyet yazınını uğrattığı pek çok kayıptan biri de budur. Şiirin mesajı yalındı:
Hayatlarımızın altındaki zemin kaydı.
On adımdan duyamıyorsunsözcüklerimizi.
Ama ne zaman bir bir dil sürçmesi olsa
Kremlin’deki dağcıya bulaşıyor,
parmakları on tombul solucan,
sözcükleri kile,
üst dudağında gülen devasa hamamböcekleri,
çizmelerinin pırıltısı.
Tavuk boyunlu patronların gübreleriyleçevrili
yarım-adamların dalkavukluklarıylaoynuyor.
Biri ıslık çalıyor, miyavlıyor diğeri,
üçüncüsü burnunu çekiyor.
Uzatıyor parmağını ve yalnızca kendisipatlıyor.
At nalları gibi sırayla emirnamelerdiziyor,
biri kasığa, alna diğeri, şakağa, göze,
İdamları çilekler gibi yuvarlıyor dilinde
Yurdundan gelme eski dostlar gibi
kucaklaşmak istiyor onlarla.
Sapkınlık bu yıllarda, Avrupa’nın büyük bölümünde ölüm anlamına gelmeye başladı. Bizim son onyılda yaşadığımızsa, faşizmin yol açtığı sarsıntılı yenilgilerle kıyaslanamayacak gerilemelerdi. Yeni gericilik, “radikalizm” adı altında bütün Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da savaş-sonrası reformların kazanımlarını yıkmaya koyulmuştu. Başkan Reagan ya da Margaret Thatcher gibi bazı liderler, sıradan insanların Devlet’ten kurtulmak istediklerini söyleyerek bunu kendi hanelerine geçirmeye çalıştılar. Refah devletinden, çağdaş kamu hizmetlerinden kurtuluş ve birçok hizmetin özelleştirilmesi, merkezi bürokrasiye karşı zaferler olarak sunuldu. Benzeri önlemler Fransa’da Mitterrand, İspanya’da Gonzales, Yunanistan’da radikal popülist Papandreau gibi sosyal-demokrat liderlerce gündeme getirildi.
Bütün bunlar üzüntü verecek durumlar, ama Batıdaki en gerici rejimi dahi faşizme benzetmek ölçüsüzlük olur. Gerçekte bir bilanço çıkartılacak olursa, faşizmin bunamış haleflerinin gerek İspanya gerekse Portekiz’de yerlerini daha geleneksel burjuva-demokratik rejimlere bıraktığını, Yunanistan’daki faşizm-yanlısı NATO işkencecileri rejimininse seçilmiş bir hükümetle değiştirildiğini vurgulamak gerekir. İşkence laboratuvarı, artık, fiili bir askeri rejimle yönetilen tek ülke olarak kalan Türkiye’ye kaydı.
Tabii ki zamanlar değişti. 1960’ların siyaseti yirmi yıldan çok daha uzak görünüyor. Hiçbir şey değişmemiş gibi davranmayı yeğleyen kişi ve siyasal örgütlerin batıklarını, Avrupa’nın çeşitli kentlerinde görmek mümkün. 75 sonrası dönem, tarihin dayattığı duraklamalardan biri, örüntüsü ve zamanı kestirilemeyen yeni dalgadan önce düşünmemiz için bizlere tanıdığı bir süreydi.
[Aynı dönemde] Ernest Mandel, benim Dördüncü Enternasyonal’den ayrılmamdan hiç hoşnut olmadı. Oysa ben bitmez tükenmez fraksiyon kavgalarından bezmiştim. Bir dizi onulmaz hata yaptıklarını düşünüyordum. Küçük bir örgüt içinde bir kez daha bir iç çekişmeyi sürdürme düşüncesinden dehşet duyuyordum. Kamuya bir açıklama yapmadan çekildim. New Left Review’un 1987’de onuruna verdiği bir yemekten sonra Mandel bana, “Sizin kuşağınızda bizdeki dayanıklılık yok,” dedi. Belki de haklıydı, ama sorun yalnızca dayanıklılıkta mı? Mandel’in kendisi 1939’da Belçika’da on altı yaşındayken militan olmuştu. Yahudi bir ailenin çocuğu olarak sağcı Yahudi örgütlerinin Hitler’e karşı savaşma ya da onu yenmedeki yetersizliğinden düş kırıklığına uğramıştı. Babası Henri, Alman Komünist Partisi üyesiydi; genç Mandel, erken yaşlarda pek çok eski komünist kitabı okumuştu. Babasının kenarına notlar düştüğü yeni yapıtları da görmüştü. Notlar, genellikle tek sözcükten ibaretti: “Yalanlar!” Dolayısıyla Mandel, komünist partiye değil de, liderleri Abram Leon’un On The Jewish Question adlı klasik bir yapıtı kaleme aldığı küçük bir Belçikalı komünistler grubuna katılmıştı. Grubun tamamı Direniş Hareketi’nde yer aldı, Leon ise Gestapo’nun eline geçerek idam edildi. Böylesi gruplardan nefret ediliyordu, çünkü onlar bütün Almanları Nazi olarak değerlendirmemekteydiler. Mandel’in yoldaşları düzenli olarak askerlere, faşizmin hayvansal yüzünü açığa çıkartan ve ordudan ayrılmaları çağrısını yapan Almanca propaganda bildirileri dağıtıyorlardı. Mandel’in kendisi de iki kez Nazilerce tutuklanmıştı. Birincisinde kaçmayı başardı. Yeniden tutuklandı, bir Nazi mahkemesi önünde “yargılandı” ve 1944’te Almanya’da bir Nazi temerküz kampına gönderildi. O yılın başlarında Dördüncü Enternasyonal’in gizli seksiyonlarının birinci Avrupa konferansına katılmıştı. Müttefiklerin zaferi pek çok kişinin yanı sıra, onun da hayatını kurtardı. Bu deneyim 1968’de Batı Avrupa’da yaşananlardan çok farklıydı. Belki de Batı’daki “dayanıksızlık” bununla açıklanabilir.
Ne ki var benim için, 1968’in en bunaltıcı yan etkisi siyasetle bağlantılı değildi. Rudi Dutschke Danimarka’daki evinde yıkanırken öldü. Eski kurşun yarası iyileşmiş, ama doktorları kendisine bayılma tehlikesinin süreceği ve gözetimsiz sıcak suyla yıkanmaması gerektiği konusunda uyarmışlardı. Doktorlar pek çok şey söylerler, Dutschke de suikast girişiminden sonra hiç bayılmadığı için bu tavsiyeyi kulak ardı etmişti. Ama o gün yorgundu ve bayıldı. Ölümü hızlı ve acısız oldu, ama arkasında doldurulmaz bir boşluk bıraktı. Ölümünden birkaç ay önce kendisiyle Londra’da, ikimizin de konuşmacı olarak katıldığımız bir konferansta karşılaşmıştım. O geldiğinde ben ayrılmak üzereydim, durup kucaklaşmıştık. Konuşmamızda ısrar etmiş, bir süre High Holborn’daki bir kafede söyleşmiştik. “Ya sen?” diye sormuştu, “Sen iyi misin? Değişmedin mi?” Coşkusunda en ufak bir azalma yoktu. Yakın dostu ve kendisini çok etkileyen Mandel’den uzun uzadıya söz ettik. “Şaşırtıcı bir insan,” diyordu Dutschke, “hiç değişmiyor”. Danimarka’ya bir dahaki gelişimde kendisini ziyaret etmem için benden söz aldı, Kopenhag’a son kez geldiğimde onu görmeyişime biraz bozuk çaldı. Ölümü Almanya’da büyük bir boşluk yarattı. Yeşillerin meydan okumasına ve kendi fikirlerinin bu saflarda ifade edilmesine ne denli sevinirdi…
Rudi Dutschke
Dutschke’nin ölümünün hüzünlü bir dipnotu daha var. Gazetesi Dutschke’yi mahkûm eden Alman basın kralı Axel Springer’in oğlu, yaralı öğrenci liderinin hayranları arasına katılmıştı. Dutschke tedavi için yurtdışında olduğu sıralar genç Springer “çocukların giysileri” için cömert bir bağışta bulunmuştu. Dutschke’nin ölümünden kısa bir süre sonra, dostlarına yaşamanın artık bir anlamı olmadığını söyleyerek intihar etti. Babası bu sarsıntıyı hiçbir zaman atlatamadı.
Malcolm Caldwell, Pol Pot Kamboçya’sının başkentinde öldü. Pol Pot’un Batı’daki birkaç destekçisinden biriydi ve kendisiyle birçok kez tartışmıştık. Kamboçya’lı diktatörle buluşmasından bir gün önce kaldığı konuk evinin salonunda esrarlı biçimde tabancayla vuruldu. Rakip bir fraksiyonun işi miydi? Bunu hiçbir zaman öğrenemedik, Pol Pot da kısa bir süre sonra devrildi.
Ama beni en fazla etkileyen ve hayatımda büyük boşluk yaratan ölüm, Clive Goodwin’inki oldu. 1977’de Los Angeles’a hareketinden bir gün önce bir şey isteyip istemediğimi sormak üzere beni aramış, LA’nın “cennet ve cehennemi bir arada barındıran” yönünden bahsetmiş ve döner dönmez bu konuda uzun bir makale yazmaya söz vermişti. Ama dönmeyecekti. Trevor Griffiths adına Warren Beatty’le görüşmeye gitmişti. Griffiths’in Kızıllar filmi için hazırladığı senaryoyu konuşacaklardı. Clive her zamanki gibi giyinmişti: bir tişört ve blucin; bu Beatty’nin dairesinin bulunduğu Beverly Wiltshire’ın desteklediği bir giyim tarzı değildi. Clive rahatsızlandığında görüşmeleri tamamlamış, oteline dönüyordu. Sendeleyerek tuvalete girdi. Yere düştü. Otel yönetimi, sarhoş olduğunu düşünerek cankurtaran yerine LA polisine haber verdi. Polisler onu Beverly Hills karakoluna götürerek bir hücreye kapattılar. Dostum Clive o sırada beyin kanaması geçiriyordu. O gece hiçbir tedavi görmeden öldü. Robin Blackburn beni arayıp haberi ilettiğinde Orta Galler’de bir arkadaşın evinde bir kitap üzerinde çalışıyordum. İki gün felç oldum. Kendi başıma uzun yürüyüşlere çıktım, uygun bir köşeye gizlenip ağladım. Yıllar boyu, bilincinde olmadan ahizeyi kaldırıp numarasını çevirdim durdum. Birbirimizi yitirdiğimiz yıllar gözümde daha da iğrenç bir hal aldı. (…)
Son günlerde bana sık sık 1960’larla ilgili herhangi bir üzüntü duyup duymadığımı soruyorlar. Bazıları kibarca, her şeyi unutup, günümüz üzerinde yoğunlaşmayı yeğleyip yeğlemediğimi bilmek istiyor. Anlarlar mı, anlamazlar mı bilemiyorum ama, soruları geçmişe değil, geleceğe yönelik. Ben hiçbir şeyden pişman değilim. Kendim dahil pek çok kişi ve grup, hatalar yaptık. Bu döneme ilişkin pek çok şey gizeme ve düşe büründürüldü. Ama başat tema, yeni bir dünyaya ihtiyaç duyduğumuzdu. Günümüzde de insan bundan farklı bir şey düşünebilir mi? Dünya Orwell’vari bir karabasanın pençesine düşmedi. Hollywood dışında, Vietnam’ın verdiği dersler tamamen unutulmuş değil. Beyaz Saray’ın siyasal unutkanlığı teşvik etmek için harcadığı bütün çabalara karşın, ABD nüfusunun büyük bölümü hâlâ Nikaragua Sandinist Cumhuriyeti’nde askeri bir müdahaleye karşı çıkıyor. Reagan yönetiminin Nikaragua’daki ancien régime artığı bir grup gangster, kokain kaçakçısı ve işkenceciyi özgürlük savaşçıları olarak sunma girişimi fena halde geri tepti. New Yorker dergisi, ustalıkla kaleme alınmış bir makalede Watergate’in Nixon’a Hindiçin’i yüzüne gözüne bulaştırması karşısında verilmiş bir ceza olduğu gibi, Irangate’in de Reagan’a Nikaragua siyaseti için biçilmiş bir ceza olduğunu belirtiyordu. (…)
Bütün dönüş ve gerilemelerine karşın tarihin bu ileri akışı karşısında insan nasıl edilgen ya da kinik bir maske ardına gizlenebilir ki? Bu kitapta sözünü ettiğim insanlardan pek azı döneklerin saflarına katıldı. İçlerinden pek çoğunun bugün siyasal örgütlerin üyeleri olmadığı doğru, ama birbirimizle ne zaman karşılaşsak, bu bir sapkınlar buluşması oluyor. 1986 Aralık ayında Los Angeles’ta Ralph Schoenman’la karşılaştım. Tıpkı yirmi yıl öncesinden aklımda kaldığım gibiydi. Taklit edilmesi mümkün olmayan tarzıyla Kudüs’ten Tel Aviv’e düzenlemeyi düşündüğü Barış Yürüyüşü’nün nasıl bazı kişi ve kurumlarca baltalandığını anlattı. Kuzey Amerika’da önde gelen Yahudi kökenli aydınları, İsrail’in yayılmacı siyasetine muhalefetlerini dile getirmek üzere örgütlemişti. Bunun sonucu olarak da İsrail’e girmesi yasaklanmıştı. “Sanırım,” diyordu gururlu bir gülümsemeyle, “tanınmış bir Mafya şefinin dışında İsrail’e girmesi yasak olan tek Yahudi benim”. Ne yazık ki ona, bir zamanların önde gelen Marksist öğretim üyelerinden ve Ramparts’ın yayıncılarından olup, sonradan Reagan’ın dış siyaseti ve utanmasız kapitalizm savunuculuğuna terfi eden David Horowitz’in neler yaptığını sormayı unuttum.
Başkaları da var. Fransa’da JCR’in merkezi liderlerinden Henri Weber, şimdi Fransa’nın eski başbakanlarından Fabius’un salonunda sürekli bir mobilya oldu ve kendi geçmişiyle dalga geçiyor. Pat Jordan siyasal bir toplantıda alçakça yaralanana dek konumunu koruyabildi. Şimdi bir yanı felçli, hâlâ okuyup konuşabiliyor. Yaşama iradesini yitirmedi. Robin Blackburn ve Perry Anderson yine New Left Review’u yayınlıyorlar ve yayın kurulu toplantılarında onlarla düzenli olarak bir araya geliyoruz. Perry Anderson, Bolivya günlerinden bu yana Kadim Dünya ve Marksizm üzerine dört şaşırtıcı kitap yayınladı, ünü eskisinden de fazla. Blackburn de Yeni Dünya’da kölelik tarihi ve zamanla bunu tasfiye eden güçler üzerine hayatının yapıtını tamamlamak üzere.
Alman ozanı Erich Fried, Anschluss’dan sonra Avusturya’ya kaçıp İngiltere’den sığınma hakkı istedi ve bu ülkeyi ana üssü haline getirdi. Fried, büyük Alman siyasal taşlama geleneğini sürdürüyor ve Heine ve Brecht’in varisi olarak görülüyor. Altmışlı yaşlarında, ama hâlâ bizim 1960’larımızın savunuculuğunu yapıyor. Erich’le zaman zaman geçmişten ve günümüzden söz ediyoruz, kanser ameliyatlarına karşın iyimserliğini sürdürüyor ve çağdaş siyasetin genç sahtekârlarından daha genç gözüküyor. 1987’de bir kez karşılaşıp Rudi Dutschke ve döneklik olgusundan söz ettik. Fransız, Çinli ve İspanyol öğrenciler bir kez daha sokağa dökülmüşlerdi, genel hava 68’dekinden farklı olmakla birlikte kimi zaferler de kazanmışlardı.
68 ideallerinden ricatın en aşırı örneklerini simgeleyen Fransız entelijansiyasının değişken davranışından söz ederken, “Nasıl bu kadar çabuk vazgeçebildiler?” diye soruyordu.
Erich Fried günümüzde Alman dilinde yazan yaşayan en büyük ozan olarak değerlendiriliyor. Şiirleri Berlin Duvarı’nın her iki yanında kolayca dolaşıyor ve ülkenin her iki kesiminde de geniş bir okur kitlesi buluyor. 1986’da Paris’te prestijli bir edebiyat toplantısına çağrıldığını anlattı bana. Yüzlerce gliterati* bulunuyordu toplantıda. Fried bu toplantı için, kendi gözetimi altında özenle Fransızcaya çevrilen bir şiir yazmıştı. Bu şiiri bana önce Almanca olarak okudu, sonra da İngilizceye çevirdi. Hepsini defterime kaydedebilmek için onunla yarıştım. O akşamüstü Fried’ın bana okuduğu şiirin adı “Sol İçin Dua”ydı, şöyle bir şeydi:
Hâlâ inanmadığım sevgili Tanrı
Bir kez daha bir mucize yarat
Çünkü zamanıdır
Ya da aynı anda birkaç mucize birden
(Çünkü bir tanesi az gelebilir)
Ve terk ettiğin bu Fransız aydınlarına
Sonunda her aydın modasınıizlememeyi
Moda kıl.
Onları bir saniyede
İyi ve yararlı sapkınlardan
Sefil döneklere dönüştüren
Üslûpçu ivmeyi yitirmelerini sağla
Parlak ifadeleriyle gözleri körleşmesin
İçeriğin yoksulluğunu kavratmayacakkertede
Bu denli iyi olmasınlar şeytanınavukatlığında
Boynuzları çıkacak, ayaklarıtoynaklanacak
Ve artlarında uzun bir kuyruk oluşacakadar!
Yeryüzündeki hiçbir söylemin
Züppeliği, kibir ve ırkçılığı,
Örneğin anti-Semitizm ya da Arapdüşmanlığını
Bağışlatacak kadar zekice olamayacağınıkavrat onlara.
Ve Sol’un aptallık, suç ve hatalarınınhaklı
hiçbir eleştirisinin
Hiçbir şekilde gericiliğe sapmayı haklı
gösteremeyeceğini de
Çünkü Sağ’ın yöneldiği ya da kaydığı yön
Ne Fransa ne de dünya için çıkışolabilir.
Marchais bakışlarına engel de olsa
Gorbaçov’un Stalin olmadığını
Ve Afganistan’daki girişim ne denlifeci de olsa,
Nikaragua ya da Güney Afrika sözkonusu olduğunda,
Afganistan ya da Gulag yaygaralarıkoparmanın,
Ya da bu yolla bir şeyler eldeedilebileceğini sanmanın,
Hâlâ budalaca bir suç olduğunugörmelerini sağla.
Alamaz çünkü Reagan ya da Weinberger
İnsanları ve dünyayı kurtarma yolundaki
Safdil arayışların yerini.
”Peki,” dedim, “bitirdiğinde tepkileri ne oldu?” Kafasına şarap kadehlerini fırlatıp onu alçaklık, budalalık, hilekârlık, aptallıkla suçlayıp salonu terk mi etmişlerdi? “Hayır,” diye cevapladı Fried, “ben de şaşırdım ama, çoğu coşkuyla alkışladı”.
Tarih, sonuna yaklaşan bu yüzyıla ilişkin hükmünü henüz vermedi. Dünyanın büyük bölümü kötü günler geçiriyor, ama gerçekleştirilen ilerlemeler ne denli kırılgan ve bozulabilir görünse de, umudun kendisinden vazgeçilemez.
Çeviri: Osman Yener
Bu Tarık Ali’nin Sokak Savaşı Yılları kitabının (İletişim, 1995; Agora, 2008) son bölümünden alınmıştır. Daha önce Mesele dergisinin 17. sayısında yayımlanmıştır.
“Teşhir etmek” sol siyasetin önemli işlerinden biridir. Ki bu teşhir faaliyeti görünenin ve gösterilenin arkasındaki mekanizmaları ortaya çıkarmayı, iktidarların anlattığı çarpık hikayeleri ters yüz etmeyi, dünyayı ezilenlerin bakış açısından yorumlamayı ve hayatın ezilenler tarafından değiştirilebilirliğini göstermeyi hedefler. Yalnızca bir takım güçlerin ne kadar zalim, ahlaksız ve ikiyüzlü, onun karşısında da ezilenlerin ne kadar masum ve zavallı olduğunu kanıtlamaya çalışmaz: Çıkış yolu arar, ezilenleri siyaset yapmaya ve örgütlenmeye çağırır.
Günümüzün hâkim muhalefet etme tarzı ise herhangi başka amaç taşımayan, kendinden menkul bir teşhir faaliyetiyle sınırlanmış durumda. Herkes her gün, başta iktidar olmak üzere her türlü kötülüğü teşhir ediyor. Zulmü, hırsızlığı, yolsuzluğu daha çok teşhir eden muhalefet etme görevini daha çok yerine getiriyor. Sanki tek başına teşhir etmek, bir şeyleri görünür ve bilinir kılmak kendiliğinden bir şeyleri düzeltecekmiş gibi. Bu tarz bir muhalefet örneğini Kemal Kılıçdaroğlu’nun günlerce yolsuzluk tapelerini meclis kürsüsünden okumasında ve bunun AKP’ye herhangi bir zarar vermemesinde gördük.
Katliamları, yoksulluğu, ekolojik krizi, iktidarların yolsuzluğunu, işverenlerini zulmünü vs. ortaya koymakla sınırlı, ezilenlere siyaseten alan açma, çıkış yolu bulma ve kolektif direnişi örgütleme kaygısı gütmeyen bir muhalefetin alttan alta örgütlediği şey aslında umutsuzluktur. Kendi örgütlenmesi ve eylemi üzerine düşünmekten ziyade sürekli olarak egemenlerin yarattığı felaketleri, rezillikleri konuşmak egemenin gücünü teyit eder, değişimin mümkünlüğüne olan inancı zayıflatır. Covid 19 gibi musibetler tek başına komünizme yol açmayacağı gibi, bir takım gerçeklerin ortaya çıkması da kitlelerin bilincinde otomatik bir dönüşüme neden olmaz.
Büyük Oyunların Teşhiri
Etik ve politik sorumluluğun yeterli koşulu kötülükleri teşhir etmek olduğunda entelektüelliğin, bilgiçliğin, siyaseten yetkinliğin göstergesi de kimselerin göremediği büyük oyunları görmek, fark edilmeyen ilişkileri deşifre etmek haline geliyor. Medyada ve sosyal ağlarda arz-ı endam eden komplocu tarzın giderek yaygınlaştığına, yalnızca büyük meseleleri değil her şeyi ve herkesi açıklamak için kullanıldığına tanık oluyoruz. Artık her konudaki büyük-küçük oyunları, derin ilişkileri görmeye fark edilmeyeni fark etmeye, şüphe edilmeyen gerçekleri anında yerle bir etmeye çalışan eksiksiz, sarsılmaz ve bilirkişi öznelerle doldu sosyal medya.
Tek siyasi faaliyeti deşifre etmek olan bu narsistik ve paranoyak özneler yalnızca büyük Ötekiler tarafından planlanan büyük oyunları değil popüler bir diziden dünyanın herhangi bir yerindeki kitlesel bir başkaldırıya, feministlerden sosyalistlere her şeyin ve herkesin ardındaki kötülüklere, hakikate işaret ediyor. Arap Baharının emperyalistlerin kışkırtmasıyla ortaya çıktığını, sol grupların bir takım güçlerle kirli ilişkilerini, Kürtlerin IŞİD’le yakınlığını, Avrupa solunun ne kadar işe yaramaz olduğunu kendilerinden öğreniyoruz mesela. Herkese ve her şeye içkin olan kötülüğü, gizli ajandaları, gerçek niyetleri, esas failleri ancak bu yeni ruhban sınıfı görebiliyor ve biz saf kullara bildiriyor.
Bu sinik ve paranoyak bilirkişiler, değişim için bir çıkış yolu bulma kaygısı gütmek, örgütlenmeye ve eylemeye dair herhangi bir sorumluluk taşımak şöyle dursun ezilenlerin eşitsizliğe, baskıya karşı mücadelelerini, bir araya gelişlerini değersizleştiriyor büyük oyunlar içinde. Büyük güçlerin, yalnızca kendilerinin bildiği tanrıların failliği karşısında sıradan insanların ne hükmü olabilir ki! Siz küçüksünüz diyor, tanrılar büyük. Ve tabii kendilerinin sözü çok önemli.
Son yazılarında, Covid 19 aşısıyla ilgili “gerçekleri” yazıyor mesela Soner Yalçın. Birilerinin virüsü laboratuvarda ürettiğini ima ederek, tam da sürü bağışıklığının gelişmeye başladığı bir zamanda aşının dayatılmasını manidar buluyor. Covid 19 virüsüne dair her şey bir takım özel güçlerin işi kendisine göre: Virüsün ortaya çıkması, yayılması ve aşının bulunması çok ilginç. Her zamanki gibi kimsenin konuşmaya cesaret edemediğini konuşuyor, olayların arkasındaki bir takım tanrıları işaret ediyor.
Virüsün Wuhan pazarında kendiliğinden ortaya çıkmasının, Amerika tarafından üretilip Çin’e havale edilmesinin veya Çin emperyalizmi tarafından laboratuvarda üretilmesinin kapitalizmin normal-rezil işleyişi içinde yeri yokmuşçasına sözüm ona olağanüstü- acayip işlere, öznelere dikkat çekiyor Soner Yalçın. Bu tatsız işlere, işleyişe ve bir takım güçlere karşı mücadele hiçbir biçimde gündeminde değil elbette. Büyük oyunu deşifre etmesi yeterli!
Covid 19 aşısında veya genel olarak ilaçlarda patent hakkının kaldırılması mücadelesini konuşmaktansa egemenlerin biyolojik savaşlarını konuşmak sadece Soner Yalçın için değil herkes için daha konforlu aslında. Yalnızca “büyük aktörlerin” kötülüklerini, oyunlarını ortaya koymakla sınırlı bir muhalefet kimseye etik ve politik sorumluluk ve görev yüklemiyor zira.
Özet: COVID-19 pandemisinin semptomlarından biri olduğu ekolojik kriz, 21. yüzyılın en önemli sosyal ve siyasi meselesi ve önümüzdeki aylarda ve yıllarda daha da önemli hale gelecek. Gezegenin ve dolayısıyla insanlığın geleceğine önümüzdeki yıllarda karar verilecek. Üretkenliğe, tüketimciliğe, “pazar payı” için şiddetli mücadeleye, sermaye birikimine ve kârları maksimize etmeye büsbütün adanmış bir sistem olan kapitalizm çerçevesinde ekolojik krize bir çözüm yok. Kapitalizmin doğası gereği sapkın mantığı, kaçınılmaz olarak ekolojik dengenin bozulmasına ve ekosistemlerin yok olmasına yol açıyor.
I. COVID-19 pandemisi, en iyi uzmanlara göre, doğal çevrenin modern tarım tarafından işgal edilmesinin ve vahşi hayvan türlerinin pazarlanmasının bir sonucudur. Ekolojik krizin dünya çapındaki pek çok boyutundan biridir. Gezegende bireylerin ve metaların büyük çapta taşınmasıyla beraber küreselleşme virüsün hızla yayılmasını sağlamıştır.
II. Ekolojik kriz hâlihazırda 21. yüzyılın en önemli sosyal ve siyasi meselesi ve önümüzdeki aylarda ve yıllarda daha da önemli hale gelecek. Gezegenin ve dolayısıyla insanlığın geleceğine önümüzdeki yıllarda karar verilecek. Bazı bilim insanlarının 2100 yılı senaryolarına ilişkin hesaplamaları iki nedenden ötürü pek yararlı değil: 1) bilimsel açıdan: Hesaplanması imkânsız olan tüm geri bildirim etkilerini göz önünde bulundurarak bir yüzyılı aşkın projeksiyonlar yapmak çok risklidir; 2) siyasi açıdan: Yüzyılın sonunda hepimiz, çocuklarımız ve torunlarımızla geçip gitmiş olacağız, öyleyse bu kimin umurunda?
III. IPCC’nin [Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli] açıkladığı gibi, ortalama sıcaklık, sanayi öncesi dönemleri 1,5° aşarsa, geri dönüşü olmayan bir iklim değişikliği sürecini başlatma riski var. 1. Ekolojik krizin tehlikeli sonuçları olan birkaç yönü var, ancak iklim meselesi şüphesiz en dramatik tehdit. Peki sonuçları ne olacak? Yalnızca birkaç örnek: Avustralya’daki gibi büyük yangınların çoğalması; nehirlerin yok olması ve kara alanlarının çölleşmesi, kutup buzlarının eriyip yerinden oynaması ve deniz seviyesinin onlarca metreye ulaşabilecek şekilde yükselmesi. Sonunda Bangladeş, Hindistan ve Tayland’ın geniş bölgeleri ve insan uygarlığının büyük şehirleri -Hong Kong, Kalküta, Venedik, Amsterdam, Şangay, Londra, New York, Rio- iki metre denizin altında kalacak. Sıcaklık ne kadar yükselebilir? Bu gezegendeki insan yaşamı hangi sıcaklıkta tehdit altında olacak? Kimsenin bu sorulara bir cevabı yok.
IV. Bunlar insanlık tarihinde eşi görülmemiş bir felaketin riskleridir. İklim değişikliğinden dolayı gelecekte gerçeğe dönüşebilecek koşullara benzer iklim koşullarını bulmak için milyonlarca yıl önceki Pliyosen çağa geri dönülmesi gerekir. Çoğu jeolog gezegendeki koşullar insan eylemi tarafından değiştirildiğinde yeni bir jeolojik döneme, Antroposen’e girdiğimizi düşünüyor? Hangi eylem? İklim değişikliği 18. yüzyıl Sanayi Devrimi ile başladı, ancak 1945’ten sonra neoliberal küreselleşmeyle nitel bir sıçrama yaptı. Başka bir deyişle, modern kapitalist sanayi uygarlığı, atmosferdeki CO₂ birikiminden, dolayısıyla küresel ısınmadan sorumludur.
V. Kapitalist sistemin gerçekleşmesi yakın felaketteki sorumluluğu geniş çapta kabul ediliyor. Papa Francis, Encyclical Laudato Si adlı kitabında, “kapitalizm” kelimesini telaffuz etmeden, hem toplumsal adaletsizliğin hem de Ortak Yuvamız olan Doğanın yıkımının sorumlusu olarak, yalnızca “kâr maksimizasyonu ilkesine” dayanan yapısal olarak sapkın bir ticaret ve mülkiyet ilişkileri sistemi aleyhine konuştu. Tüm dünyada ekolojik gösterilerde evrensel olarak atılan bir slogan var: “İklimi Değil, Sistemi Değiştir!”. Bu sistemin eski tas eski hamam yanlısı başlıca temsilcileri -milyarderler, bankacılar, “uzmanlar”, oligarklar, siyasetçiler- tarafından gösterilen tavır, 15. Louis’ye atfedilen şu ifadeyle özetlenebilir: “Benden sonrası tufan”.
VI. Meselenin sistemik doğası hükümetlerin davranışlarıyla acımasızca resmediliyor. Hepsi (çok nadir durumlar dışında) sermaye birikimine, çok uluslu şirketlere, fosil oligarşisine, genel metalaştırmaya ve serbest ticarete hizmet ediyor. Bazıları -Donald Trump, Jair Bolsonaro, Scott Morrison (Avustralya)- açık bir şekilde ekoloji ve iklim inkârcısı. Diğerleri, “makul” olanlar, müphem bir “yeşil” retoriği ve bütünüyle eylemsizliği içeren yıllık COP (Taraflar Konferansı ya da Periyodik olarak Düzenlenen Sirkler?) toplantılarının atmosferini belirliyor. En başarılısı, emisyon azaltımında rol alan tüm hükümetlerin verdiği resmi sözlerle sonuçlanan Paris’teki COP 21 idi, birkaç Pasifik adası hariç bu söz tutulmadı. Bilim insanlarının hesaplarına göre, verilen sözler tutulsa bile sıcaklık 3,3° daha yükselecek…
VII. “Yeşil kapitalizm”, “karbon piyasaları”, “tazminat mekanizmaları” ve sözde “sürdürülebilir piyasa ekonomisinin” diğer manipülasyonları tamamen işe yaramaz hâle geldi, “yeşillendirme” devam ederken emisyon hızla artıyor ve felaket gittikçe yaklaşıyor. Üretkenliğe, tüketimciliğe, “pazar payı” için şiddetli mücadeleye, sermaye birikimine ve kârları maksimize etmeye büsbütün adanmış bir sistem olan kapitalizm çerçevesinde ekolojik krize bir çözüm yok. Kapitalizmin doğası gereği sapkın mantığı, kaçınılmaz olarak ekolojik dengenin bozulmasına ve ekosistemlerin yok olmasına yol açıyor.
VIII. COVID-19 pandemisi sırasında, meta üretiminde ve taşınmasında önemli bir düşüş oldu. Bu durum karbon emisyonlarını azalttı, ancak yalnızca çok sınırlı bir ölçekte. Salgın -bir aşının bulunması sayesinde- kontrol altına alınır alınmaz “işlerin her zamanki haline” hemen geri dönülecektir. COVID-19 krizinden sonra “her şeyin değişeceği” ve önceki duruma geri dönüş olmayacağı yanılsaması olmamalıdır.
IX. Felaketten kaçınmayı sağlayabilecek etkili alternatifler yalnızca radikal alternatiflerdir. “Radikal”, kötülüğün köküne saldırmak anlamına gelir. Kökünde kapitalist sistem varsa, sistem karşıtı alternatiflere, yani eko-sosyalizm gibi 21. yüzyılın zorluklarına uygun anti-kapitalist alternatiflere, ekolojik bir sosyalizme ihtiyacımız var. Eko-feminizm, toplumsal ekoloji (Murray Bookchin), André Gorz’un politik ekolojisi veya küçülme gibi diğer radikal alternatiflerin eko-sosyalizmle pek çok ortak yanı var: son yıllarda karşılıklı etki ilişkileri geliştirilmiş durumda.
X. Sosyalizm nedir? Pek çok Marksist için, üretici güçlerin özgürce gelişmesine izin vermek için üretim ilişkilerinin -üretim araçlarının kolektif olarak temellük edilerek- dönüştürülmesidir. Eko-sosyalizm Marx’a sahip çıkar, ancak bu yaklaşımdan ve Stalinist fikre ait sözümona “gerçekte var olan sosyalizmin” üretken ve anti-ekolojik modelinden açıkça ayrılır. Elbette kolektif mülkiyet zorunludur, ancak aynı zamanda: a) enerji kaynakları değiştirilerek (fosil yakıtlar yerine yenilenebilir enerji); b) küresel enerji tüketimi azaltılarak; c) mal üretimi azaltılarak (“küçülme”) ve yararı olmayan faaliyetler (reklam) ile zararı olanlar (böcek ilaçları, savaş silahları vb.) ortadan kaldırılarak; d) planlı eskitmeye bir son verilerek üretici güçlerin kendileri de dönüştürülmelidir. Eko-sosyalizm aynı zamanda bir demokratik tartışma süreci sonrasında tüketim modellerinin, ulaşım biçimlerinin, şehirciliğin ve “yaşam biçimlerinin” dönüşümü de içerir. Kısacası, mülkiyet biçimlerinin değişmesinden çok daha fazlasıdır: dayanışma, demokrasi, eşitlik ve doğaya saygı değerlerine dayanan bir uygarlık değişimidir. Eko-sosyalist uygarlık, daha kısa çalışma süresi adına üretkenlik ve tüketimcilikten kopar, böylece sosyal, siyasi, eğlence ile ilgili, sanatsal, erotik ve diğer faaliyetlere daha fazla boş zaman ayrılmış olur. Marx bu hedefe “özgürlük alanı” terimiyle atıfta bulunur.
XI. Eko-sosyalizme geçişi sağlamak için şu iki kriter tarafından yönlendirilen demokratik bir planlama gereklidir: gerçek ihtiyaçların karşılanması ve gezegenin ekolojik dengesine saygı. Halkın kendisi -reklam saldırısı ve kapitalist piyasanın yarattığı tüketim takıntısı ortadan kalktığında- gerçek ihtiyaçlarının ne olduğuna demokratik bir şekilde karar verecektir. Eko-sosyalizm, halk sınıflarının demokratik rasyonalitesi üzerine yapılan bir bahistir.
XII. Bu durum gerçek bir sosyal devrimi gerektirir. Eko-sosyalist projeyi gerçekleştirmek için kısmi reformlar yeterli olmayacak. Böyle bir devrim nasıl tanımlanabilir? Walter Benjamin’in Tarih Kavramı Üzerine Tezleri’nin (1940) kenarına iliştirdiği bir notuna atıfta bulunabiliriz: “Marx devrimlerin dünya tarihinin lokomotifleri olduğunu söylemişti. Ancak belki de olaylar kendilerini bambaşka biçimde sunar. Belki de devrimler bu trende seyahat eden insanlığın imdat frenini çekme eylemidir.”* 21. yüzyıl terimleriyle bunun tercümesi şudur: Hepimiz ismi Modern Kapitalist Sanayi Uygarlığı olan, intihara doğru giden bir trenin yolcusuyuz. Bu tren katastrofik bir uçuruma, iklim değişikliğine doğru gidiyor. Devrimci eylem, çok geç olmadan onu durdurmayı amaçlıyor.
XIII. Eko-sosyalizm, hem gelecek için bir proje hem de şu anki mücadele için bir stratejidir. “Koşulların olgunlaşmasını” beklemek söz konusu değildir. Sosyal ve ekolojik mücadeleler arasında yakınlaşmayı kışkırtmak ve sermayenin hizmetindeki güçlerin en yıkıcı girişimleriyle mücadele etmek gerekiyor. Naomi Klein’ın Blockadia dediği şey bu. Bu tür seferberlikler içinde, mücadeleler sırasında anti-kapitalist bir bilinç ve eko-sosyalizme bir ilgi ortaya çıkabilir. Yeşil Yeni Düzen gibi öneriler, fosil enerjilerinden etkin bir şekilde feragat etmeyi gerektiren radikal biçimleriyle bu mücadelenin bir parçasıdır – ancak “yeşil kapitalizmi” geri dönüştürmekle sınırlı olanlar değildir.
XIV. Bu mücadelenin öznesi kim? Bir önceki yüzyılın işçici/sanayici dogmatizmi artık geçerli değil. Şu anda çatışmanın ön saflarında yer alan güçler gençler, kadınlar, Yerliler ve köylüler. Greta Thunberg’in çağrısıyla başlatılan ve gelecek için en büyük umut kaynaklarından biri olan müthiş gençlik ayaklanmasında kadınlar oldukça fazla yer alıyor. Eko-feministlerin bize açıkladığı üzere, kadınların hareketliliğe bu büyük katılımı sistemin çevreye verdiği zararın ilk kurbanları olmalarından kaynaklanıyor. Sendikalar da tek tük dahil olmaya başlıyor. Bu önemli, çünkü son tahlilde nüfusun çoğunluğunu oluşturan kentsel ve kırsal işçilerin aktif katılımı olmadan sistemin üstesinden gelemeyiz. Her hareketin ilk koşulu, ekolojik hedefleri (kömür madenlerini veya petrol kuyularını veya kömürle çalışan elektrik santrallerini kapatmak vb.) ilgili işçiler için güvenceli istihdam ile ilişkilendirmektir.
XV. Çok geç olmadan bu savaşı kazanma şansımız var mı? Felaketin kaçınılmaz olduğunu ve herhangi bir direnişin nafile olduğunu haykıran sözde “çöküş bilimcilerinin” aksine, geleceğin açık olduğunu düşünüyoruz. Bu geleceğin eko-sosyalist olacağına dair hiçbir garanti yok: Tüm güçlerimizi bir “belirsizlik emeği” olarak adadığımız, Paskalcı anlamda bir bahsin amacıdır bu. Ancak Bertolt Brecht’in büyük ve sade bir bilgelikle söylediği gibi: “Savaşan kaybedebilir, savaşmayansa çoktan kaybetmiştir.”
* Michael Löwy, Walter Benjamin: Yangın Alarmı, “Tarih Kavramı Üzerine” Tezlerin Bir Okuması, İstanbul: Versus, 2007, s. 83.
İngilizce Kaynak: https://crisiscritique.org/uploads/24-11-2020/michael-lowy.pdf
2001 krizi koptuğunda 57. Türkiye Hükümeti iktidara geleli henüz iki yıl bile olmamıştı. Hem de arkasında % 55,57 gibi güçlü bir seçmen desteğiyle gelen bir hükümetti bu. Ancak şu eski kısır döngü devam ediyordu. Tıpkı 1978 ve 1994 krizlerindeki gibi sarpa saran ekonomik göstergelerin sorumluluğu iktidarın sosyal demokrat ayağının sırtına yüklendi ve Ecevit Hükümeti yolcu edildi. Koalisyon ortaklarının bir sonraki seçimde toplam oyu 14,71’e düşerken, büyük paydaş DSP 1,22 ile dibe vurdu. Açıkça talan edilip içi boşaltılan batık bankalar dönemin simgesi olarak haber spotlarına demir attı. -Bu krizde sadece finans sektöründe 50 bine yakın kişi işsiz kalmıştı!-
Muazzam bir yolsuzluk zinciri söz konusuydu. Gerçi 1996 yılındaki meşhur “Susurluk kazası”, bu ilişkiler zincirinin üç ayağını, mafya, siyaset ve bürokrasiyi açıkça teşhir etmişti. Ticari ya da finansal ayak da pek uzaklarda olmasa gerekti. Yine de ekonomi, 1980 sonrası adet olduğu üzere, müstakil bir bilim dalı olarak, bu ilişkilerin sıçrattığı zifostan Maradonavari bir çalımla sıyrılmayı becermişti işte. 3 Kasım 2002 günü AKP iktidara geldi ve hepsi de ilelebet unutuldu…
Pastoral tabloların ve cumbalı kasabaların saflığı artık iktidardaydı. Kültürü hor görülmüş, aksanıyla alay edilmiş halkın temsilcileri iktidardaydı. Eşrafıyla, kıyıya köşeye atılmış kasaba avukatıyla, badem bıyıklı dershanecisiyle, imamıyla, ağası ve marabasıyla taşra, yekpare bir mevsimdi artık. En azından popüler algı bu yöndeydi. Yukarıdaki tabloda eksik olan koalisyon bileşenleri hayli bir yekûn tutuyordu oysa. Her seçimde iktidar partisinde saf tutmayı becermiş, bir dönemin ANAP, DYP, MHP ve MSP’li siyaset eşrafı, devlet ihaleleri peşinde koşan müteahhit takımı, güce tapmayı amentü bellemiş burjuvazi, devletin kirli işlerini gördüğünü ima etmekten inanılmaz bir haz duyan lümpen membaı mafya taifesi ve bilcümle tarikat ehli…
İşin aslı, yukarıdaki paragrafta adı geçen koalisyon bileşenleri hala daha 1950’den beri Türkiye’de “siyaset yapmanın” o en bilindik tarzıyla hareket ediyordu. Malum, Türkiye’de muteber siyasetçi demek, mümkün olduğunca fazla kesimle pazarlık yapan ve masadan anlaşarak kalkmayı başaran siyasetçi demekti. Arazi yağmasına göz yummaya söz verirdi mesela ya da filan bakanlıkta kadrolaşma talebini karşılardı seçmeninin. Kızına beleşe diploma, aptal oğluna makam sözü verirdi. Bu pazarlıktan başarıyla çıkmak halk nezdinde zekâ göstergesiydi, takdire şayandı. Mühim olan, bir yerel cemaatin, bir aşiretin, bir etnik aidiyetin ya da bir çıkar grubunun önde gelen isimlerini kendilerini desteklemeye ikna etmekti.
İşte bu pazarlığın kendisine özgü bir hukuku vardır. Mafyöz bir hukuktur bu. Açığa çıktığı anda büyüsü kaybolur zira. Olup bitenin herkes farkındadır. Ancak ocak başı sohbetlerinde, taksi duraklarında, otel lobilerinde, lise bahçelerinde dahi fısıldanan pazarlık koşulları siyasetçilerin kamuoyu önündeki tartışmalarına ve üniversite kürsülerine yansımaz. Onlar parti tabanlarını hala daha ordunun silah kapasitesi ve kıta sahanlığı ya da din ve milliyetçilik üzerinden ayrışan sosyolojik kategoriler olarak göstermeye devam ederler. Bu okumanın tamamen hatalı olduğu söylenemez gerçi. Ama en masum ifadeyle eksik bir okumadır bu.
Herkesin bilip, kimsenin yüksek sesle dile getirmediği bu kirli pazarlıklar 2002 yılından önce çoktan kurumsallaşmıştı. AKP yapısal ve zımni bir ahlaksızlığı miras almış, kimi zaman yeni oyuncuları da dâhil etmiş, kimilerini dışlamış ve oyun masasını kendi meşrebince sürekli yeniden kurmuştur. Seçimler yoluyla kaynakların başına geçme olasılığı zayıflayan hasımların çoğu bu süreçte teslim olmuş, kendilerine uygun görülen izbe salonda barbut atmaya fit olmuşlardır. Pazarlıkta suyun başını tutan, tok satıcıyı oynayan AKP giderek güçlenmiş, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın bütün neo-patrimonyal rejimlerinin yaptığı gibi, siyasetin paydaşları arasındaki toplumsal kaynakların geçici kullanım hakkı ilişkisini rafa kaldırmış, onların ezeli ve ebedi sahibi rolüne bürünmüştür. Bir diğer deyişle devleti kendisine mal etmiştir. Pazarlık artık yönetenlere biat etmiş çıkar grupları arasında gerçekleşmektedir.
Günümüze özgü olan, başkanlık sistemiyle birlikte bu pazarlıkları sözde görünmez kılan rasyonel-legal çerçevenin çatlamasıdır. Parlamenter sistemin sağladığı meşruiyet görüntüsü, başkanlık sisteminde hukuki zeminin keyfi dokunuşlarla her gün yeni baştan dokunduğu bir düzene dönüşmüştür. Kısacası, hukuki mekanizmanın reformu tartışmalarını bu tarihsel çerçeveyi göz önünde tutarak değerlendirmek gerekiyor.
1 Ocak 1994 günü Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (ALENA) uygulamaya konarak Meksika, Chiapas’ta Ya basta!çığlığının yankılandığı ayaklanmayı tetikler. Ayaklanmaya önderlik eden Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu (EZLN) yerli halkların haklarına saygı ve demokrasi talep etmektedir. Bu isyanı önceleyen onlarca yılı “başarısız bir toplumsal deney” olarak nitelendiren EZLN kendi topraklarında yabancı aktörlerce yürütülen ve kalkınmayı hedefleyen müdahalelere karşı çıkar. Ülke tarihine damgasını vurmuş olan beş yüz yıllık sömürgeci tahakküme son verilmesi çağrısında bulunurlar. ALENA’ya karşı çıkarak Zapatistaların “Ya basta!”sı Chiapas’ın yerli halklarının kendi ortak topraklarına kavuşabilme, kadim yönetim biçimlerini canlandırma ve son olarak el konulmuş olan haysiyetlerini tekrar kazanma umudunu ifade eder.
Bu yazının girişinde EZLN’den söz edilse de amacı Chiapas’taki çatışmayı incelemek veya bir bilanço çıkarmak değil. Daha ziyade 1994 ayaklanmasını bir başlangıç noktası olarak alıp Zapatista hareketine has bir kavramı devreye sokarak gelişme/kalkınma anlayışını sorgulamayı hedefliyor: Çoğul-evren [plurivers]. Un mundo donde quepan muchos mundos yani birçok dünyayı içinde taşıyan bir dünya anlamını ifade eden bu terim kapsayıcılığı simgeliyor. Bir görüş olarak çoğul-evren dünyayı farklı algılama biçimlerinin hiyerarşik olmayan şekilde bir arada var olabilmesini savunuyor. Böylece çoğul-evrensellik hiçbir topluluğun yaşam tarzı, dini veya kâinat algısı nedeniyle aşağılanmaya, sömürülmeye veya yok olmaya tabi bırakılmaması gerektiği anlamına geliyor.
Başka Dünyaları içinde Taşıyan Bir Dünya
Çoğul-evren kavramı, homojen olmaktan ziyade çeşitlilik içeren stratejilere ve standartlara ulaşmaya dayanan, dünya çapında bir refahın mümkünatına inanıyor. Dolayısıyla çoğunlukla Batılı bir iktisadi ve ekstraktivist[1] yönü de olan, kalkınmayı desteklemeyi amaçlayan ortodoks pratiklerden uzaklaşan bir anlayış. Çoğul-evrencilik dünya çapındaki toplulukların kendi refahlarını ve yaşadıkları topraklarınkini sağlamak üzere geliştirdiği çeşitli iktisadi, siyasal, toplumsal ve ekolojik pratiklere eşit düzeyde değer vermektedir.
Bununla birlikte Abya Yala’nın (üzerinde yaşayan ilk halklar tarafından Amerika kıtalarına verilen ad) yerli halkları için o “içinde birçok dünya taşıyan dünya” kazanılmış olmaktan uzak. Orta Amerikalı bir ekolojist olan Ronaldo Lec’e göre Maya’ların kadim bilgilerinin yok edilişi hâkim eğitsel, iktisadi ve siyasal sistemlerin müdahalesiyle yıllar içinde gerçekleşmiştir. “Maya’larca geliştirilmiş olan bilgi Guatemala’da bugün geri kalmışlık olarak değerlendiriliyor. Gelişmeye zararlı olduğu düşünülüyor halbuki gerçekte sadece bir başka yaşam tarzını temsil ediyorlar”. Ronaldo’ya göre Merkez ve Güney Amerika’nın yerli halklarının binyıllık kültürel ve düşünsel zenginliği kalkınma politikaları tarafından görmezden geliniyor. “Gelişme anlayışı ne halkların ve kültürlerin çeşitliliğini ne de bu çeşitliliğin barındırdığı potansiyeli kabul ediyor”.
Sumak kawsay’ı ifade eden grafik
Oysa bugün Güney’de olduğu kadar Kuzey’de de gelişmenin ve refahın neyi ifade ettiği konusunda muazzam bir çeşitliliğe sahip anlayışlar mevcut. Abya Yala halkları için özellikle sumak kawsay’ı veya İspanyolca buen vivir’i düşünelim, Dünyanın haklarını, karşılıklılığı ve artık ürünün paylaşımını da kapsayan bir samimiyet anlayışıdır bu. Hindistan’da swaraj sağlıklı yönetimi ve toplulukların kendi kendine yeterli oluşunu öne çıkaran bir kolektif işleyiş modelini öneriyor. Güney Afrika’da “ben varım çünkü biz varız” anlamına gelen ubuntu kavramı ise bir topluluğu birleştiren karşılıklılık ilişkilerini tarif ediyor. Kuzey yarımkürede ise küçülme ve kaynakların müşterekleştirilmesi de alternatif iktisat, huzur ve gelişim anlayışlarını temsil ediyor. Burada andıklarımız Ashish Kothari’nin ve diğer katkıda bulunanların “Pluriverse : A Post-Development Dictionnary” çalışmasında anılan yüz civarındaki modelden bazıları.
Yokluğun İnşası
Uluslararası dayanışma ağlarının en önemli görevlerinden biri hâkim ve ortodoks gelişme modeline karşı çıkan bu alternatiflerin varlığını tanımak olmamalı mıdır? Yokluklar sosyolojisiyle ilgilenen Boaventura de Sousa Santos var olmayanın yokluğunun bizzat suskunluk ve dışlama mekanizmaları aracığıyla inşa edildiğini iddia ediyor. Homojenleştirici düşüncenin uygulanabilir alternatiflerin ve seçeneklerin ortadan kalkmasına yol açarak yokluklar yarattığını öne sürüyor. Bu belki de buen vivir, ubuntu, swaraj ve daha yüzlerce terimin var olmalarına rağmen gelişme sözlüğünde yer almamalarını açıklar.
Güney Afrika’daki Ubuntu anlayışını temsil eden grafik
Bununla birlikte uluslararası dayanışma çevrelerindeki çok sayıda aktör, yukarıda andığım esere katkıda bulunanlar dahil olmak üzere, dünya çapında karşı karşıya bulunduğumuz iktisadi ve toplumsal meydan okumaların üstesinden gelebilmek için gelişme politikalarının dayanıklılık ve uygulanabilirlik açısından öncelikle yerel düzeyde yerli topluluklarda kök salması gerektiğini düşünüyorlar. Stratejiler küresel uzmanlar ve memurlar tarafında dikte edilmek yerine yerel geleneklerden ve bilgilerden ilham almalıdır aksi takdirde verdikleri tavsiyeler ilgili topluluklarda çoğunlukla yaşanılan gerçeklikle bir uyumsuzluk duygusu yaratıyor.
İşte Zapatistaların çoğul-evren kavramı burada yolumuzu açıyor. Alternatif yaklaşımlara ilgi duyarak, onları orijinal isimleriyle anarak ve sohbetlerimizle tartışmalarımıza dahil ederek yoklukların yaratımını tersine çevirmek ve daha kapsayıcı ve çeşitlenmiş bir diyalog ortamını kışkırtmak mümkün hale gelir. Nahuatl[2] dilinden gelen nepantla kelimesi de bizlere ilham kaynağı olabilir. Fransızcada karşılığı olmayan bu kelime iki mekân arasındaki uzamı, iki dünya arasındaki mesafeyi ifade ediyor eşanlı olarak. Bizler, uluslararası dayanışma çevresinin pratisyenlerin, araştırmacıları ve aktivistleri de birer nepantlera ve nepantlero olarak hareket ediyoruz yani dünyaları ve bakışları birbirine yakınlaştıran bağ kurucular olarak. Yoklukları yaratan politikalardan ve pratiklerden uzaklaşıp bir çoğul-evrenin, başka dünyaları bünyesinde barındıran bir dünyanın (yeniden) doğumuna katkıda bulunduğumuzda neler olabileceğini düşünelim.
Çeviri: Uraz Aydın
14 Eylül 2020
Marie-Claude Savard UQAM (Montreal Quebec Üniversitesi) Uluslararası Araştırma Enstitüsü’nden.
Ermeni kamuoyu şokta. 27 Eylül’den önce tahayyül edilen dünya ile savaşın feci sonucu arasındaki boşluk kapatılamayacak kadar geniş. Birçokları suçlayacak hainler, komplocular bulmaya çalışıyor. Bu taşınması güç acının en açık hedefi, siyasi liderlik ve Nikol Paşinyan’ın şahsı.
Ciğerlerini yırtarcasına “hain” diye bağırmanın bir faydası yok. Yaşanan yenilgi çok daha derin. Her şeyden önce askerî bir yenilgiydi bu. Ermenistan silahlı kuvvetlerinin, mecbur bırakıldığı bu savaşa hazır olmadığı, açıkça görüldü. Yenilgi aynı zamanda diplomatikti; Ermenistan kendini inanılmaz bir yalnızlık içinde buldu. Her şeyin ötesinde, stratejik bir nitelik taşıyordu yenilgi; bazıları açık açık tartışılan, ancak çoğu sessiz bir uzlaşmayla genel kabul gören kanıların ve varsayımların birçoğunun hatalı olduğu ortaya çıktı.
‘Hainler’i bulmak için sürdürülen cadı avı, gereken özeleştirinin yapılması açısından bir işe yaramayacak. ‘Hain’, tanım itibariyle, ‘bizden’miş gibi davranan ötekidir, dışarlıklı, yabancı olandır. Komplo aramanın tek sonucu sansür uygulayarak tartışmaları bastırmak, geçmişte yapılan hataları anlayıp yeni, çok daha karmaşık bir geleceğe hazırlanmaya dönük her türlü olasılığı ortadan kaldırmaktır.
Askerî yenilgi, stratejik başarısızlığın bir sonucuydu. Ermenistan kendini bir anda, sayılar ve teçhizat itibariyle üstün olan Azerbaycan’ın silahlı kuvvetleriyle karşı karşıya buldu. Dahası Azerbaycan, Türkiye ordusunun yanı sıra Suriyeli paralı askerlerin de savaşa katılmasını, bir yandan da Rusya’nın müdahale etmemesini sağlamayı başardı. Yenilgi, bu olasılıkların görülememiş ve bunları engellemek için gereken her şeyin yapılmamış olmasında. Böyle bir güç birliği karşısında, buna denk bir ittifaktan yoksun Ermenistan’ın askerî olarak alt edilmesi birkaç günlük bir işti.
Kaçırılmış fırsatlar Birinci Karabağ Savaşı ile İkinci Karabağ Savaşı arasında 26 yıl gibi uzun bir süre ve anlaşmazlığın müzakerelerle çözülmesi konusunda kaçırılmış birçok fırsat var. Yenilgi, yanlış politikalara yol açan yanlış kanılarda, yanlış düşüncelerde aranmalı.
Karabağ çatışma bölgesinde uzun yıllar göreli bir istikrar yaşandı ama bu arada bölgenin etrafındaki dünya hızla ve tehlikeli bir şekilde değişiyordu. Kafkasya’ya hiç de uzak olmayan Irak ve Suriye’deki savaşları düşünün. 2016 Nisanı’nda yaşanan ‘Dört Gün Savaşı’nda, Karabağ’da 22 yıl süren statükonun sona erdiği, savaş tehlikesinin gerçekten var olduğu ve bir sonraki savaşın, Birinci Karabağ Savaşı’ndan daha fazla zayiata yol açacağı net bir şekilde ortaya çıkmıştı.
2008’deki savaşla Rusya geri çekilmeyi bırakıp iddialı, genişlemeci bir politika izlemeye başladı. Moskova’nın, Karabağ bölgesinde de askerinin olmasını istediği, sır değildi. Türkiye’de de çarpıcı bir değişim oldu; 2016’daki başarısız darbe girişiminin ardından ülkenin politikası hem içeride, hem de yurtdışındaki bir dizi harekât çerçevesinde sert bir yön aldı. Moskova ve Ankara birbiriyle sık sık zıt düşse de, ikisi de bölgesel küçük ortakları adına anlaşmalar yapmayı başardı. Karabağ çatışması 1988 yılında, Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi’nde yaşayan Ermeni nüfusun kendi kaderini tayin etme mücadelesi olarak başlamıştı. Ardından, 1991-1994 arasında, Karabağ halkının sırtına savaş yükü bindi. İlk savaşta Karabağ birkaç kez savaşı kaybetme ve yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. 1992 yazında, milliyetçi lider Ebulfez Elçibey’in yönetimindeki Azerbaycan güçlerinin, Karabağ topraklarının yaklaşık %40’lık bir kısmını işgal etmesi, böyle bir durumdu. 1993 yılında olayların akışını tersine çevirip Kelbecer’in ve diğer bölgelerin işgal edilmesini mümkün kılan, bedeli yüksek, sert direnişti.
Kırılma noktası Müzakereler yıllar boyu, bu bölgelerin iade edilmesi ve karşılığında Karabağ’da Ermenilerin kendi kaderini tayin hakkının tanınması çerçevesinde yürütüldü. Bir noktada anlatı değişti. Bu tavır hiçbir zaman açık bir şekilde konuşulmadı, hiçbir zaman tam olarak sahiplenilmedi fakat karşılıklı tavizlerle bir ara çözüm, bir uzlaşma aramak, Ermenistan’a –ve Azerbaycan’a– her yıl milyonlarca dolara mal olan bir gerginliğe son vermeye çalışmak yerine, gençleri Birinci Dünya Savaşı’nı andıran siperlere yollamak yerine, yeni sloganlar üretildi: “Hiçbir toprağı, asla iade etmeyeceğiz.” Bu, Azerbaycan’ın, Karabağ’ın kendi kaderini tayin etme iradesini kabul etmemesinin yanıtıydı; öyle görülüyordu. İşgal edilen toprakları iade etmeyi reddetmek, her tür olası müzakereye son vermek demekti. Müzakerelere son verilerek, yeni bir savaşa giden yolda ilk adım atılmış oldu. Paşinyan yönetimi bölgesel jeopolitik değişimleri okumak, tehlike çanlarını duymak, ülkeyi ateşten uzaklaştırmak yerine ateşe sürükledi.
Simgesel topraklar Peki, birçoklarının iade edilmesine karşı çıktığı bu topraklarda ne vardı? İlk savaşta zorla yerlerinden edilen Azerbaycanlıların geride bıraktıkları, metruk, harap olmuş şehirler ve köyler… Artık kimse yaşamıyordu bu topraklarda; askerlerin gençliklerini geçirmek üzere gönderildikleri siperlerden başka bir şey yoktu. Birçok ‘şahin’in geri vermeyi reddettiği toprak, gerçek toprak değildi, simgesel topraktı. Bir diaspora halkının, küreselleşme çağında, toprak konusunda bu kadar saplantılı olması, olsa olsa bir ironi olarak değerlendirilebilir.
Toprak, boş toprak, sembolik toprak, insanlardan daha önemli hâle geldi. Bunun sonucu olarak bir dizi siyasi hata yapıldı. Tek bir örnekle yetineceğim: Vladimir Putin’in son zamanlarda verdiği birkaç söyleşiye bakılırsa, Bakü’nün savaştan önceki taleplerinden biri, Azeri sivillerin Şuşi/Şuşa’ya dönmesiydi; Yerevan bunu reddetmişti. Talebin kabul edildiğini, Azerilerin Ermenilerle yan yana yaşamak üzere şehre döndüğünü, şehir yönetiminin onları entegre etmek için iki dilli eğitim veren okullar açtığını, belediye işlerinin beraber yürütüldüğünü hayal edin. Çatışma mantığından çıkıp bir arada var olmayı ve günlük rutin işleri paylaşmayı öğrenmeye dönük ilk sağlıklı adım olurdu bu. İki topluluğun mensuplarının yan yana yer aldığı idari, siyasi ve kültürel yapılar inşa etmek için denemeler yapılabilirdi; bu konuda kaçırılan tüm fırsatları düşünün. İmkânsız değil; 20. yüzyılın başında, hem Ermeni hem de Azeri, ayrıca Kürt, Gürcü, Rus ve İranlı üyeleri olan siyasi partiler bile vardı.
Bu tür denemelere, bir arada var olmaya ve çoğulculuğa son veren, 20. yüzyıl başlarında yaşanan korkunç olaylardı. Geri dönüp geçmişin hatalarını düzeltmenin zamanı gelmedi mi?
Ağır bedel Ermenistan tarafı savaşın bedelini binlerce gencin ölümü, yenilgi ve toprak kaybıyla, ağır ödedi. Diğer yandan, ülke, hiç olmadığı kadar güçlü bir şekilde Rusya’nın koruması altında. Azerbaycan savaşı kazandı ama bu galibiyet ona pahalıya mal oldu. Yalnızca çok sayıda savaş kurbanı verdiği için değil… Azerbaycan, Türkiye’nin yardımının ve Rusya’nın 44 gün süren savaş boyunca sürdürdüğü ‘tarafsızlığın’ bedelini ödemek durumunda.
Şu anda, Azerbaycan’ın batı kısmında Rus birlikleri bulunuyor; Bakü, Sovyetler Birliği’nden bağımsızlığını kazandığından beri bunu engellemeye çalışıyordu. Rus askerlerinin yeniden gelişi, Azerbaycan’da birçoklarını kaygılandırıyor. Bakü’de üzerine daha az konuşulan bir diğer mesele ise, Türkiye’nin gitgide yükselen etkisinin sonuçları ve Azerbaycan topraklarında Türkiye askerlerinin konuşlandırılması olasılığı.
Kaç ülkenin topraklarında aynı anda hem Rusya, hem de Türkiye’nin askerî üssü var? Bunun sonuçları neler? Savaş bitti; bir galip, bir de mağlup var. Fakat uzun vadede iki ülke de, şu anda, 27 Eylül 2020 öncesine göre daha az egemen olduğunu anlayacak.
Yenilgi nerede? Yeni ‘kesinlikler’ yaratmayalım. 9 Kasım’da imzalanan, hem bir ateşkes antlaşması, hem de siyasi bir antlaşma. Süresi beş yıl. Aktif bir yanardağı –geçici olarak– durdurdu. Bu durum bir nihai çözüm olarak görülmemeli. Rusya’nın varlığının ‘ilelebet’ süreceği düşünülüp buna güvenilmemeli. Sovyetler Birliği’nin bile günü geldiğinde bu bölgeyi terk ettiği unutulmamalı.
İkinci Karabağ Savaşı önlenebilirdi. Yenilgi, 26 yıl boyunca barışçıl bir çözüm bulunmamış, bu sürenin boşa gitmiş olmasında. Uzaktan bakıldığında, yalnızca Ermenistan değil, Azerbaycan da çok küçük bir ülke. İki taraf sorunlarını birbiriyle konuşarak çözmeyi reddetmeyi sürdürürse, bu işi onların yerine emperyal emelleri olan devletler halledecek. Artık Ermeniler ve Azerilerin birbiriyle konuşmasının zamanı gelmedi mi? (1)
İngilizceden çeviren: Altuğ Yılmaz
(1)Yaptığım diyalog çağrısı için bkz. Agos, 10 Temmuz 2019 (http://www.agos.com.tr/en/article/23008/time-for-armenian-and-azerbaijani-diasporas-to-talk-to-each-other). Yazının Türkçe çevirisi: Agos, 11 Ekim 2109 (http://www.agos.com.tr/tr/yazi/23038/ermeni-ve-azeri-diasporalari-icin-diyalog-zamani)
1970’li yıllarda hegemonya kavramı, “avrokomünist” partilerce proleterya diktatörlüğünün ciddi bir tartışma yapılmaksızın terk edilebilmesi açısından teorik bir bahane olarak iş gördü. Buna karşın, o dönemde Perry Anderson’ın da hatırlattığı üzere, Gramsci’de bu kavram devrimci kopuşun gerekliliğini ve stratejik savunmanın (mevzi savaşı) stratejik taarruza (manevra savaşı) dönüşmesini dışarıda bırakmıyordu.[1]
Sorunun Kökeni
Hegemonya kavramı ilk olarak Marx’ın 1848 devrimleri üzerine düşüncelerinde kendini göstermiştir. Marx’a göre Ledru Rollin demokratik küçük burjuvazinin ve Raspail devrimci proletaryanın öne çıkan isimleriydi. Burjuvazinin koalisyonu ile karşı karşıya kalan küçük burjuvazi ve köylülüğün devrimci unsurları hegemonik blok oluşturmak için devrimci proletarya ile ittifak kurmalıydı: “Fransız köylüsü Napolyon’un restorasyonundan uğradığı hayal kırıklığıyla küçük arazisine olan imanını terkediyor, bu küçük arazi üzerine kurulu devlet binası çöküyor ve proleter devrimi korosuna kavuşuyor; o koro olmazsa, tüm köylü ulusların arasında, proleteryanın solo şarkısı bir ölüm şarkısına dönüşecektir.”[2]. Muzaffer “koro” ile cenaze “solo”su arasındaki bu karşıtlık 1871’de karşımıza çıktı. Paris Komünü o dönemde “Fransız toplumunun tüm sağlıklı unsurlarının hakiki temsiliyeti” olarak tanımlanıyor ve “komün devrimi”, “toplumda başkalarının emeği üzerinden geçinmeyen tüm sınıfları” temsil ediyordu.
19. yüzyılın sonundan sonra, Rus devrimcileri hegemonya kavramını otokrasiye karşı kurulmuş bir köylü ve işçi ittifakında proletaryanın öncü rolünü ve burjuva demokratik devrimindeki ilişkisini karakterize etmek için kullandılar. 1898’den itibaren Parvus, proletaryanın sadece şehirlerdeki heterojen nüfus üzerindeki çoğunluk iktidarıyla yetinmeyip kendi “ahlaki hegemonya”sını da inşa etmesi gerektiğini düşünmekteydi. Tam da bu nedenle Lenin’e göre sosyal demokratlar, “toplumun tüm sınıflarına seslenmeliydi”; çünkü “eğer işçiler, hangi sınıfları etkiliyor olursa olsun, zorbalık, baskı, zor ve suistimalin her türlüsüne karşı tepki göstermede eğitilmemişlerse[…] işçi sınıfı bilinci, gerçek bir siyasal bilinç olamaz”dı. “Kim, işçi sınıfının dikkatini, gözlemini ve bilincini, tamamıyla hatta esas olarak işçi sınıfı üzerinde yoğunlaştırıyorsa, böylesi, sosyal-demokrat değildir; çünkü kendini iyi tanıyabilmesi için, işçi sınıfının, modern toplumun bütün sınıfları arasında karşılıklı ilişkiler konusunda tam bir bilgiye sahip olması gerekir” diyordu Lenin. Bu haliyle tutumu “halis sosyalizm”in avukatı Guesde’den ziyade Dreyfus davasındaki Jaures’e yakındır.
Hegemonya kavramı Jaures ve Guesde’nin Dreyfus davasında takındıkları pozisyonda görünür olmasa bile, kavramın mantığı bu ihtilafta yine de mevcuttur[3]. Bazı dönemlerde diye ifade eder Jaures, “Burjuvazinin kendi zihni ve ahlaki çöküşünün yaratacağı toplumsal şiddeti engellemek proletaryanın kısmi çıkarına olabilir […] ve işte tam da bu yüzden, proletarya kendine, medeniyete ve insanlığa karşı olan görevini gerçekleştirirken; burjuvazinin muhafaza etmeye gücünün yetmediği burjuva özgürlüklerinin savunuculuğunun vesayetini de üzerine alır.” Jaures haklıydı, ancak burjuva sınıfının egemen olduğu hükümete katılmanın olası sonuçlarına dair uyarılarda bulunan Guesde de tamamen haksız sayılmazdı. Jaures partinin toplumsal kapsamı genişledikçe, sorumluluğun da aynı ölçüde büyüdüğünü savunuyordu. “Burjuva hükümetlerindeki koltukların elde edileceği, burjuva toplumunun mekanizmalarının denetim altına alınacağı ve reformların hazırlanmasına olabildiğince katkıda bulunulacağı” zaman gelecekti ve ona göre bunlar “devrimin kurucu eserleri”ydi. Guesde’ye göreyse aksine burjuva hükümetindeki bir sosyalist rehineden başka şey değildi. Tarihin ironisi sonucu uzlaşmaz muhalif Guesde kendi serüvenini ulusal ve vatansever birlik hükümetinin bakanı olarak sonlandırırken, Jaures ise bu birliğin muhtemel engeli olacağı düşünülerek katledilecekti.
Gramsci, birleşik cephe sorununun kapsamını genişletir ve bunun hedefini modern ulusun inşa sürecinde siyasi ve kültürel hegemonyanın fethi olarak belirler: “Modern prens fikri ve manevi bir reformu geliştirip örgütlemek zorundadır. Bu da ulusal-halkçı bir kamusal çağdaş uygarlığın üstün ve topyekün bir biçimini gerçekleştirmek üzere, ilerideki gelişmesine yol açmak anlamına gelir.”[4] Bu yaklaşım, “Doğu”da devrimci mücadelenin karakteristik olarak manevra savaşından Batı’da ise ancak mevzi savaşından geçebileceğine ilişkin bir perspektif içinde yer alır. “Bana göre birleşik cephe bu anlama gelmektedir; ancak İlyiç’in (Lenin) bu formülü geliştirecek zamanı olmadı.”[5]
Hegemonyanın bu genişletilmiş kavranışı, devrimci durumun karşıt sınıfların bir bütün olarak karşı karşıya gelmelerine indirgenmez olduğu fikrini belirginleştirmeye olanak verir. Söz konusu olan, bir bütün olarak ulusun geleceğine ilişkin bir perspektif içinde, toplumun tüm bileşenleri arasındaki karşılıklı ilişkilerde açığa çıkan genel krizin çözülmesidir. İskra’yı, “tüm Rusya’nın gazetesi” haline dönüştürmek için mücadele veren Lenin’in bu savaşı sadece etkili bir kolektif örgütleyici için ısrar etmekle sınırlı kalmıyor, aynı zamanda tüm ülke sathında devrimci bir projeyi gerçekleştirmek noktasında engel teşkil eden komitacıların korporatif yerelciliğine de muhalefet ediyordu.
1923’teki Alman devriminin başarısızlığı ve akabinde gelen devrimci dalganın bozguna uğratılmasının ardından devrimci hedef artık, mevcut duruma ilişkin kesintisiz devrimci kalkışmalar ve sürekli taarruzlar ile bezeli beyanatların savunusunu yapmaktan ziyade; siyasal ve sendikal olarak ciddi anlamda bölünmüş, ezilen ve sömürülen Avrupa işçi sınıfı hareketlerini fethedecek bir hegemonyanın inşasında uzun erimli bir mücadeleyi üstlenmek anlamına geliyordu. “Birleşik işçi cephesi” taktiği bu hedefe cevap verecek birlik halinde bir seferberliğin yollarını aramalıydı. Gündelik kaygılardan yola çıkıp “geçiş taleplerine” doğru ilerleyen programatik tartışmaların siyasi iktidar sorusunu ortaya koyması, bu dönüşümün doğrudan bir sonucuydu. Aslında, bu tartışma, zamanında Komünist Enternasyonal’in Beşinci Kongresi’nde Buharin ve Thalheimer arasında gerçekleşen, öncelikle ikincil düzeyde öneme indirilen ve Sovyetler Birliği’nde ve Enternasyonal’deki başarılı tasfiyeler sonucunda giderek siyasi gündemden silinen bir polemiğin konusu olmuştu.
Proletarya diktatörlüğüne karşı çıkarak “hegemonya” kavramını basitçe parlamenter demokrasinin veya mevcut kurumların uzun vadede genişletilmesine indirgeyen avrokomünistler Hapishane Defterleri’ni sulandırmıştır. Oysa Gramsci, türlü akıntıların devrimci güç denemelerinde strateji düşüncesinin alanını genişleterek proletarya diktatörlüğünü hegemonya sorunsalına eklemlemişti. “Batı” toplumlarında, öncelikle hegemonya fethedilmeksizin iktidarın ele geçirilmesi tahayyül dahi edilemez. Başka bir deyişle yeni tarihsel bloğun içerisindeki egemen yahut öncü rolü muhafaza etme kabiliyetine sahip olmadan yalnızca belli bir sınıfın özgün çıkarlarını savunarak tüm toplumsal ilişkilerin krizine ilişkin bütünlüklü bir cevap geliştirilemez.
Devrim, artık yalnızca toplumsal devrim değil; aynı zamanda ve bundan ayrılmaz bir biçimde hem ulus hem halk düzeyinde bir iradeyi biçimlendirmeyi hedeflemiş “bir fikri ve manevi reform”dur. [6]. Bu perspektif, “devletin sönümlenmesi” kavramını taze bir solukla yeniden ele almayı gerektirir; artık devrimci moment devletin ortadan kaldırılmasına değil, eski tip korporatist devlete karşı yeni bir siyasi ve ahlaki devletin kurulmasına işaret etmektedir.
Böylece Gramsci için hegemonya kavramı;
ayrıştırılmamış hoşnutsuzluk kategorilerinin basit bir toplamı değil, yönetici bir sınıf etrafında tarihsel bloğun eklemlenmesi,
toplumsal ilişkiler bütününün ve ulusun tarihsel krizini çözme kabiliyetine sahip bir siyasal projenin formülasyonu anlamlarına gelir.
Bunlar, hegemonya kavramının daha az katı bazı kullanımlarıyla bugün kaybolmaya yüz tutmuş iki düşüncedir.
Hegemonya Postmodern Bulamaçta Eriyebilir mi?
1970’lerin sonunda hegemonya kavramına yapılan karmaşık geri dönüş yalnıza devrimci değişimin çağdaş koşullarına bir cevap verebileceğini değil, aynı zamanda yeterince tartışılmamış proletarya diktatörlüğü hedefinin tasfiye edilmesi ile açığa çıkan boşluğu dolduracağını da iddia ediyordu[7]. Devletin veya partinin ortodoks marksizminin soluğu da böylece kesilmiş oluyordu. Hegemonya sorunu 90’lı yıllarda farklı bir bağlamda tekrar ortaya çıkmaktaydı. Muzaffer neoliberalizmin daralttığı siyasi ufukta gedik açmaya çalışan Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe hegemonyayı, toplumsal faillerin birbiriyle kuvvetli ilişkilerle bağlı olmadığı ve ilkesel anlamda varsayılan başat çelişkiye toplumsal özneler olarak tabi olmayı reddettikleri bir kavrama eşitliyor ve eğreti bir yorumla yeniden tanımlıyorlardı. Bundan böyle ittifak kompozisyonu içerisindeki ayrıcalıklı sınıfın hegemonyasını “toplumsal öznelerin özdeş zinciri” ile ikame etmeyi uygun görüyorlardı: “Cinsiyetçiliğe, ırkçılığa, ekolojik tahribata ve her türlü dışlamaya karşı verilen mücadelelerin yeni bir sol hegemonik proje kurmak için işçi sınıfının mücadelesine eklemlenmek zorunda olduğunu savunuyoruz.” Bu eklemlenme kipliğinin barındırdığı zorluklara ilişkin yanıt arayan Bourdieu farklı sosyal alanlarda işleyen eşmantık (homoloji) kavramını öne sürmekteydi. Ancak, eğer alanların -ve tabi kendi kendine oluşan sermaye- kadir-i mutlak bir mantık tarafından topyekûn ve mütemadiyen inşa edildiği iddiasından feragat edilecekse, eşmantık ve eklemlenme fikri yalnızca öncü sınıfı yahut etik bir iradeciliği temsil edecektir. Bu durum, Laclau ve Zizek arasındaki ihtilafın da kalbinde yer almaktadır. Laclau, çoğul kimliklerin temsil edildiği yeni toplumsal hareketlerle uzlaşan sınıf kategorisini muhafaza eden bir strateji tasarlar ve sonsuz sayıdaki toplumsal özne zincirinin içine yerleştirir ( “Bizim eskide kalmış iyi huylu işçi hareketini unutmaksızın” ırk, toplumsal cinsiyet, etnik kimlik vb…)! İşçi sınıfının kendi ayrıcalıklı rolünden vazgeçse ve bu sonsuz sayıdaki zincirin içerisinde basit bir halka olmayı kabul etmek zorunda kalsa bile, marksist sınıf kavramını bu zincire eklemek yine de oldukça güçtür. İşçi sınıfını toplumsal yarıkları hesaba katmadan sadece ücretli emekçiler kategorisinin ergimesine tabi tutan veya sadece insanlar olarak tanımlayan bu alternatif stratejinin riskli arayışı böylece bu sınıfın stratejik işlevinin kaybına da sebep olacaktır.
Yeni toplumsal hareketler, işçi sınıfını temel alan sosyalizmin tanımını ve büyük D harfi ile yazılan Devrimi ciddi bir sınava tabi tutmaktadır. Slavoj Zizek, sınıf savaşımının merkeziliğini sözüm ona ikincil öneme düşürecek siyasi öznelliklerin çoğulluğu iddiasına karşın bu durumun küresel kapitalizmin somut bağlamında devam eden sınıf savaşının bir sonucu olduğu yanıtını verir. Başka bir deyişle sınıf savaşımı, kimlik ve komünitelerin kaleydeskopunda rengini yitirmez veya hegemonya kavramı Prévert tarzı bir eşitler çıkınının içerisinde eriyip gidemez.
Toplumsal Aktörlerin Siyasal Başkalaşımı
Amerikalı bir gazeteciye verdiği bir mülakatta Stalin, bir toplum için tek parti fikrini sınıflar arasındaki sınırların güya silinmekte olmasıyla gerekçelendirmiştir. Troçki, İhanete Uğrayan Devrim kitabında bu iddiaya cevaben şöyle der: “ Buradan anlaşılan şey sınıfların türdeş olduğu, sınıf çizgilerinin bir defada ve kesin olarak çizildiği, bir sınıfın bilincinin onun toplum içindeki yeri ile birebir çakıştığıdır. Partinin sınıf özelliği konusundaki marksist öğreti böylelikle bir maskaraya çevrilmektedir. Yönetimsel düzen çıkarları için siyasal bilinç dinamiği tarihsel sürecin dışında bırakılmaktadır. Gerçekte ise sınıflar türdeş değildir; iç uzlaşmazlıklarla kaynarlar ve ortak sorunlarında çözüme varmaları, ancak eğilimler, gruplar, partiler arasındaki iç mücadeleyle olur. Belli nitelendirmelerle ‘partinin sınıfın parçası’ olduğunu teslim etmek olanaklıdır. Ama sınıfın -kimi geriye kimi ileriye bakan- birçok ‘parçası’ olduğuna göre hep aynı sınıf birden fazla parti yaratabilir. Aynı nedenle bir parti değişik sınıfların parçalarına da dayanabilir. Bir sınıfa tekabül eden bir partinin siyasal tarihin tamamında örneği yoktur-kuşkusuz polis yalanını gerçeklik olarak kabul edecek olursanız.”[8] Böylelikle Troçki yeni bir siyasi güzergâha meyleder. Eğer ki sınıf, çoğul siyasi temsillere karşı fazlasıyla duyarlıysa, toplumsal ve siyasal arasında karşılıklı bir etkileşim olmalıdır.
1. Enternasyonal teorisyenleri sınıfların iktisadi bölünmüşlüğünün, aralarındaki bütünlüğün sağlanmasında engel teşkil ettiğini ve siyasi yeniden yapılanmayı gerekli kıldığını saptamışlardı; ancak bu tip bir yapılanmanın toplumsal aktörlerin sınıf karakterinin inşa edilmesi noktasında yetersiz kalacağından hayıflanmaktaydılar. Hegemonya kavramı, bu boşluğu kapatmak üzere müdahil olur. Mekanik ilerleme ve tek yönlü tarihsel zamansallık yanılsamalarından kopuşla tarihsel belirsizliğin göz önünde bulundurulmasını gerektirir. Ne mücadeleyi ne de onun kaynağını öngörebiliriz der Gramsci.
Hâlbuki siyasal ve toplumsal arasındaki mesafenin korunması, kendi içinde bölünmüş sınıfların eklemlenişini tasarlamak açısından bir belirli bir ihtimale imkân tanır. Troçki tam da bu yüzden muarızlarını kendilerini “tarihin canlı kuvvetlerinin değerini bilmek yerine kendini katı toplumsal kategorilere” hapsetmekle suçlamaktadır. Siyasetin, sosyolojinin formel kategorilerine sıvanmasının teorik bir pranga olduğunu hissetmiştir. Buna karşın (bonapartizm ve totalitarizme ilişkin kuvvetli sezgilerine rağmen) siyaseti kendine ait kategorilerle kavramaya kadar gitmenin yoksunluğuyla şu gizemli “canlı tarihsel güçler”e başvurmakla ve onları canlı olanın yaratıcılığına havale etmekle yetinir. Lenin için olduğu gibi, Troçki için de bu durumda Rus Devrimini bir anomali, ne pahasına olursa olsun Almanya’da ve Avrupa’da gerçekleşemeyecek olan devrimleri bekleme zorunluluğuna mahkum edilmiş zamansız bir devrim olarak görmekten başka çıkar yol yoktu.
Leninist söylemde hegemonya sınıfların ittifakı içerisinde bir siyasi liderlik anlamına geliyordu. Fakat siyasal alan, önceden varsayılan toplumsal çıkarların temsili, doğrudan ve tekanlamlı bir yansıması olarak doğrudan ve açık bir şekilde temsili olarak algılanmaya devam etti. Yine de Lenin (öğrenci mücadeleleri ve demokratik gösteriler gibi) sistemdeki çelişkilerin öngörülemez biçimlerde, beklenmedik bir yerde baş verdiği türden kaymalardan ve yoğunlaşmalardan oluşan bir oyun olarak icra edilen siyasetin, elverişli anların ve konjonktürün üstadıydı. Dünya Savaşı’nı basit bir sapma, iktidarı süpürecek olan sosyalizme doğru ilerleyen yürüyüşte üzücü bir duraksama olarak gören ortodoks sosyalistlerin aksine Lenin, savaşı özgül müdahale gerektiren ölümcül bir kriz olarak düşünme kabiliyetine sahipti. Tam da bu nedenle, toplumsal taban ile siyasal liderlik arasında doğal bir uyumun olduğunu iddia eden ortodoks sosyalistlerin tersine leninist hegemonya, “potansiyel olarak II. Enternasyonal geleneğindeki her şeyden daha demokratik” bir siyaset kavramı varsayar.[9]
Aslında parti ve işçi sınıfı arasındaki kurucu ayrım, göreceli bir özerklik ve çoğulcu siyaset perspektifine kapı açar. Parti sınıfa karışmadığı müddetçe, sınıf çoğul temsiliyete sahip olur. 1921 yılında yürütülen bir tartışmada Lenin, mantıki olarak devlet aygıtları ile olan ilişkisinde sendikaların bağımsızlığa sahip olması gerektiğini düşünenlerle aynı yerde saf tutmuştur. Bu pozisyonun tüm sonuçları tamamına erdirilmese bile, ortaya konulan problematik “karşıtlıkların çoğulluğunu ve kopuş noktalarını” tanıdığını ima etmiştir. Pratikte varolan ama nadasa bırakılmış hegemonya meselesi, “otoriter bir dönemeçe” ve sınıfın partiyle ikame edilmesine bu şekilde varabilmiştir. İşin esası, hegemonya kavramının muğlâklığı ya demokratik radikalleşmeye ya da otoriter pratiğe yönelecektir.
Demokratik anlamıyla hegemonya, bir karşıtlıklar çoğulluğunu derlemeye olanak verir. Öyleyse demokratik görevlerin yalnızca devrimci sürecin burjuva aşamasına özgü olmadığını kabul etmek gerekir. Hegemonya kavramının otoriter anlamında ise aksine her talebin sınıf doğası a priori bir biçimde (burjuva, küçük burjuva ve proletarya) ekonomik altyapı tarafından tespit edilir. Böylece hegemonya kavramı, koşulların akışına bırakılmış yüzergezer ve değişken ittifakların “oportunist” taktiğine indirgenmiş olur. Oysa eşitsiz ve bileşik gelişim kuramı “halis sosyalizm”in tahribatına karşı “hegemonik görevlerin durmaksızın genişletilmesini” gerektirir.
Hegemonya ve Toplumsal Hareketler
Gramsi’nin hegemonya kavramı, demokratik siyasi pratiği “tarihsel öznelerin çoğulluğu ile uyumlu bir şekilde” bütünleşecek bir zemini hazırlar. Bu, aynı zamanda Walter Benjamin’in de incelediği üzere geçmişin; evvelki zaman olarak sadece tarihsel bir şekilde çalışılmasından ziyade, siyasi kategorilerin de yardımıyla siyasileştirilmesi gerekir iması ile benzeşmektedir.[10] Siyaset artık, tarih yasalarının veya toplumsal belirlenimlerin güncellenmesi değil, belirli alandaki güçlerin karşılıklı çatışarak biçimlendirdiği bir alandır. Gramsci’nin hegemonya kavramı tam da bu siyasal çokluğu varsayar. Günümüzde, işçi sınıfının homojenliği ön kabulünü iddia etmek giderek güçleşmektedir. Kautsky ve Lenin’in çok önceden de idrak ettikleri üzere, sınıf, kendi bilincine bir anda (doğrudan) ulaşmaz, aksine sınıf bilinci, muhtelif kurucu tecrübeler ve ilişkilenmeler ile oluşur. Kautsky’e göre ilişkilenme, entelektüellerin kararlı müdahilliği ile proletaryaya bu bilimi dışarıdan taşımaları ile temsil edilirken, Lukacs’da bu görev, kendinde sınıftan kendi için sınıfa dönüştüren parti ile ikame edilir.
Hegemonya kavramının uygulanması sosyalist tasarı ile sosyalizmi gerçekleştirmeye yatkın toplumsal güçler arasındaki ilişkiyi değiştiren bir perspektifi içinde barındırır. Diğer yandan bir ulvi Özne mitinden ve onun kurtuluşu iddiasından feragat gerektirir. Aynı zamanda, “işçi sınıfının merkeziliğine” tabi olan “periferik” toplumsal hareketler kavramını değiştirerek, kendi özgün rollerinin, güçlerin bileşimindeki (ya da hegemonik eklemlenmedeki) yerlerine bağlı olan, ayrı aktörler olarak kavramsallaştırır. Son olarak bu pozisyon, birbiriyle uyumsuz, basit ve parçalı bir toplumsallık iddiasını teslim etmekten kaçınır ve böyle bir toplumsallık tarifini, sermayeyi, kendine ait tüm parçaları belirleyen yekpare bir sistem veya yapı olarak tahayyül eden bir teorik darbeyle ortadan kaldırmaya çalışır.
Muhakkak ki, sosyologların da söylediği üzere sınıf, “inşa edilmiş” veya Bourdieu’nun da iddia ettiği üzere “muhtemel sınıflar” tanımlarını içinde barındırır. Fakat sosyologların sınıfın “inşa” edildiği iddiasının geçerliliği nasıl bir zemin üzerinde yükselir? Neden sınıflar “muhtemel” olmak yerine, gayr-ı muhtemel değildir? Sınıfın imkânlılığı, gerçekliğini keskin bir inatla genel söylemin içerisine yerleştirdiği andan itibaren geçerlidir. Kategorilerin inşasını dil ile gerçekleştirme hususundaki ısrar, ırk ve etnik kökenin özcü temsillerine direnmek için yardımcı olabilir. Sınıfın inşa edilme biçimi için ise hala daha uygun bir malzemenin, yönteme dâhil edilmesi gereklidir, aksi takdirde iki yüzyıldır sınıfların süregelen kanlı ve hakiki mücadelesinin, siyasal alanının müdavimliğine nasıl da muktedir olduğunu anlamak güçleşecektir.
Laclau ve Mouffe, hegemonik öznelerin, toplumdaki başat sınıfların temeli üzerine kurulduğunu ve her hangi bir toplumsal oluşumun tek bir hegemonik merkezde inşa edildiğini iddia eden Gramsci’ye karşı mesafeli bir pozisyon aldıklarını kabul etmişlerdir. Aktörlerin çoğulluğu, farklı hegemonyaların varlığını kabul etmeyi mi zorunlu kılar? Böylesi parçalı bir hegemonya tarifi, bir tahakküm kurma ve meşruiyet aracı veyahut “önderlik kapasitesine” işaret eden hegemonya kavramının özgün stratejik muhteviyatı ile çelişir. Laclau ve Mouffe’un pozisyonuna göre, verili toplumsal oluşumda sayısız başat hegemonya ağları var olmalıdır. Laclau ve Mouffe, bütünlük ve çokluk, tekillik ve evrensellik arasındaki basitçe tahrip ettikleri ilişkilerde, çokluk kavramının artık herhangi bir açıklamasını yapmaya gerek duymaz veya bu kavramın genel bir toplumsal analizin neden çıkış noktası olduğuna ilişkin bir sorumluluğu barındırmazlar.
Toplumsalın Çokluğu veya Parçalı Toplum
Basit çelişkiler (halk/müesses nizam, burjuvazi/işçi sınıfı, dost/düşman) çağının geçişiyle birlikte, giderek karmaşıklaşan toplumlarda siyasi uzlaşmazlıkların başat mevzileri sağlamlığını yitirmektedir. Tam da bu nedenle sınıfların çelişkisi artık, tüm toplumsal yapının iki belirgin kamp içerisinde bölündüğü iddiasına izin vermemektedir. Dolayısıyla, yeni toplumsal hareketlerin, ortak yanı kendilerini işçi sınıfından ayrıştırarak, yeni tahakküm biçimlerine ve toplumsal yaşamın metalaşma sürecine karşı çıkmaya gayret göstermeleridir.
Sonuç ise özerk taleplerin çokluğu ve kuvvetli kültürel içerikle donatılmış yeni kimliklerin oluşturulmasıdır. Bu yeni “demokratik tahayyül” yeni bir eşitlikçiliğin de taşıyıcısı olarak “neo-muhafazakarların” gözlerinde endişe uyandırmalıdır. Laclau ve Mouffe’a göre, tekil bir özne mitinin reddi, belirli çelişkilerin tanınmasını mümkün kılacaktır. Bu reddiye, yeni bir radikal çoğulculuk algısının yeni çelişkileri, yeni hakları ve direnişlerin çoğulluğunu güncellemeye imkan verecektir. Örnek verecek olursak, feminizm veya ekoloji, çelişkinin söylemsel olarak inşa ediliş biçimine bağlı olarak muhtelif biçimler alır. Erkeklere karşı olan bir feminizm olduğu gibi, kadınlığı yeniden değerli kılmaya çalışan bir farklılık feminizmi ve kapitalizmin patriyarkadan ayrılamaz bir biçimde esas düşman olarak görüldüğü bir Marksist feminizm de mevcuttur. Dolayısıyla, kadının üzerindeki tahakkümün farklı açılarına dayanan çelişkilerin çoğulcu bir formülasyonu mevcuttur. Benzer bir şekilde, ekolojik mücadele de anti-kapitalist, üretim karşıtı, otoriter, sosyalist, muhafazakar vb. olabilir. Dolayısıyla bir karşıtlığın dile getiriliş biçimleri önceden tanımlanmış olmaktan uzak ve bir hegemonya mücadelesinin sonucudur. Ancak, böylesi bir çoğulculuk hoşgörüsünün arkasında evrensellik iddiasına asla erişemeyecek olan bir “çok-tanrılı değerler hayaleti” gezinmektedir. Tanrıların savaşı artık pek de uzakta değildir.
Mevcut çelişkileri toplumsal ilişkiler alanında birbirine bağlamak yerine, Laclau ve Mouffe, mülkiyet ve sömürü ilişkilerinin, o geniş sosyal kaleydoskopta diğer resimlerden sadece biri olduğu basit bir “demokratik genişleme” prensibine dayanırlar. Artık, solun görevi liberal demokratik ideoloji ile savaşmak değil, “radikal ve çoğulcu demokrasiyi genişletmek ve derinleştirmek” olmalıdır. Toplumsal ve ahlaki krizin kızıştırdığı farklı çelişkiler yine de dünyanın sıkıntılarıyla, genelleştirilmiş meta üretiminin sorunlarıyla, değerler yasasının düzensizleştirmeleriyle, kısmi rasyonelleşme iddiası altında daha fazla akıl dışılık üretilmesiyle alakalıdır. Sosyal forumlarda bir araya gelen farklı toplumsal hareketlerin yakınlaşmasının veya savaş karşıtı hareketin en büyük nedeni sermayenin ta kendisi değilse nedir?
Laclau ve Mouffe tezlerini doğal olarak, yeni bir iktidarın tesis edildiği ve toplumun rasyonel ölçütlerle yeniden organize edileceği diye anlamlandırdıkları bir devrim fikrinin eleştirisi ile neticelendirirler. Onlara göre, devrim fikri kendi özünde çoğulculuk iddiası ile uyuşmamaktadır. Hoş geldin çokluk, elveda devrim! Farklı feminist veya ekolojist söylemler arasında tercihi imkânlı kılacak kerteriz noktasını neye göre belirleyeceğiz ve bunları nasıl “eklemlenebilir” hale dönüştüreceğiz? Daha doğrusu neye eklemleyeceğiz? Toplumsal mücadelelerin ihtiva ettiği çokluğun biçemsiz bir magmada erime tehlikesini nasıl önleyeceğiz?
Radikal demokrasi projesi, Laclau ve Mouffe için, kendini kararlı bir biçimde toplumsallığın çokluğu fikrinin kutsanmasıyla sınırlı tutar. Dolayısıyla siyasetin özgün alanından, alanların ve toplumsal öznelerin sayısız çokluğundan elde edilecek fayda uğruna feragat edilir. Peki, birbiriyle zinhar ilişkiyle geçmeyen bu özerk toplumsal öznelerin karşılıklı bir özdeşliği beraberce inşa etmek yerine, bencilce kendi çıkarlarının öncelikli muhasebesini yapmasına nasıl mani olacağız? Böylesi bir “hegemonya mantığı” izlenerek ırkçılık, cinsiyetçilik ve kapitalizm karşıtlığı arasındaki eklemlenme içinde farklı cephelerin birbirilerini destekleyip, güçlendireceğini varsayılır. Yine de bu mantık, toplumsal hareketlere ait özerk alanların tek ve birbirine kenetlenmiş bir mücadele içerisinde silinip gitmesi tehlikesini de içinde taşımaktadır. “Özerklik veya özgüllük” iddiasının mantığı aksine, her bir toplumsal mücadelenin birbirinden uzaklaşmaya meylettiği ve yeni bir toplumsal kapanmanın gerçekleşmesi pahasına, toplumsal mücadelelerin özgünlüğünü savunmaktadır. Ancak, farklı toplumsal ilişkilerin özdeşliğini kuramayan bu özerklik iddiası, toplumsal kimlikler temelinde saptanan farklıları bir nevi korporatist yanyanalık içerisinde hizalamaya çalışmaktadır.
Stratejik düzeyde ele aldığımızda, hegemonya kavramını basit bir envantere veya birbirine eşitlenebilen toplumsal çelişkilere indirgeyemeyiz. Hegemonya kavramı, Gramsci için ilkesel olarak, çeşitli toplumsal güçlerin sınıf mücadelesi etrafında toplanmasıdır. Bu toplumsal çelişkilerin sınıf temelli ilişkilere eklemlenmesi; bunların hiyerarşik düzeyde birincil veya ikincil toplumsal çelişkiler olarak sınıflandırılması veya özerk toplumsal hareketlerin (feminist, ekolojist, kültürel) proletarya mücadelesinin merkeziyetine mutlak surette teslimiyeti iddia etmez. Eğer böyle olsaydı, Latin Amerika’daki yerli halkların mücadelesinin meşruiyetinden şüphe etmemiz gerekecekti. Tarihsel olarak, topraklarından edilmiş, kültürel olarak baskılanmış, konuştukları dil yasaklanmış, küresel ölçekte gerçekleşen metalaşma sürecinin dayattığı kültürel yalınkat bütünlüğün kurbanı olan bu halklar, bugün kendi geleneklerini savunmak, ekolojik tahribata karşı durmak ve toplumsal mülkiyetin savusunu yapmak için isyan ediyorlar. Küreselleşmenin vahşetine karşı direnen dini ve etnik temelli mücadeleler, modernitenin devrimci eleştirisini yapmakla eski günlerin nostaljisinden güç alan muhafazakâr bir kalkışma arasında gidip gelen yirminci yüzyılın romantik başkaldırıları ile benzer bir muğlâklığı ortaya koyuyorlar. Bu iki eleştiri arasındaki ortaklık, onların, emek ve sermaye arasındaki karşıtlıkla bütünleşmiş toplumsal çelişkilerle olan ilişkisi tarafından belirlenir. Bu, toplumsal hareketlerin, kendisi sürekli inşa halinde olan işçi sınıfına tabiyeti değil; bizzat sermayenin aktif ilkesi, büyük birleştirici öznesi olduğu bir yakınlaşma anlamına gelir.
Hegemonya kavramı bugün, özellikle çokluk halindeki toplumsal hareketleri bir araya getirme tasarılarını imkânlı kılabilmek için yardımcı bir kavramdır. Öte yandan, mevcut mücadele alanları ve iktidar biçimlerini zapt etmeye yardımcı olacağı varsayılan hegemonya perspektifinin mevcut alanları ve iktidarı tanımlayan bir eşdeğere indirgenmesi; kavramı bir sorunsala dönüştürmektedir.
Çeviri: Aykut T. Kılıç
[1] Perry Anderson, “Gramsci Hegemonya Doğu Batı Sorunu ve Strateji”, Salyangoz Yayınları, İstanbul, 2007.
[2] Karl Marx, “Louis Bonaparte’ın On Sekiz Brumaire’i”, İletişimYayınları, İstanbul, 2010, s. 170.
[6] “Fikri ve manevi bir reform” düşüncesi kaynağını Renan ve Peguy’den alır ve İtalya’da yankısını Sorel aracılığıyla bulur.
[7] Bkz. Etienne Balibar, Sur la dictature du prolétariat, Paris, Maspero, 1976; Louis Althusser and Etienne Balibar, Ce qui ne peut plus durer dans le Parti communiste, Paris, Maspero; Ernest Mandel, Critique de l’eurocommunisme, op. cit., and Réponse à Louis Althusser et Jean Ellenstein, Paris, La Brèche, 1979
[8] Lev Troçki, İhanete Uğrayan Devrim, Yazın Yayıncılık, İstanbul, 1998, s. 248.
[9] Erneto Laclau ve Chantal Mouffe, Hegemonya ve Sosyalist Strateji, Birikim Yayınları, İstanbul, 1992, s. 71. Bkz. Daniel Bensaïd, “La politique comme art stratégique”, in Un Monde à changer, Paris, Textuel, 2003.
[10] Bkz. Benjamin, “Paris: Capital of the Nineteenth Century”, New Left Review, I/48, March-April 1968.
Sosyalist Demokrasi için Yeniyol (SDY)’dan Kadınlar tarafından bu sene 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü vesilesiyle yayımlanan bildiriyi okurlarımızın ilgisine sunuyoruz.
25 Kasım; 60 sene önce Dominik Cumhuriyeti’nde diktatörlüğe karşı mücadelenin sembolü olan Mirabel kardeşlerin işkence edilerek öldürüldüğünün ortaya çıktığı gün. “Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması İçin Uluslararası Mücadele Günü” olarak kabul edilen 25 Kasım’a giderken, her sene olduğu gibi bu sene de yine sokaklarda haklarımız için mücadele edeceğiz, dayanışmayı büyüteceğiz!
Salgın sürecinde evlerdeki şiddet artarken, seçimlerden önce kadınlara verilen hiçbir sözün tutulmadığı bu günlerde kadınlar yine şiddet failleriyle aynı evde yaşamaya mecbur bırakılıyor, yine öldürülüyor! Geçtiğimiz 10 ayda erkek şiddeti nedeniyle 246 kadının hayatı ellerinden çalınırken, 151 kadın ise henüz tespit edilemeyen nedenlerle hayatını kaybetti. Binlerce kadın pandemi süreci boyunca şiddet gördükleri evde öldürülme korkusuyla yaşamak zorunda bırakıldı.
Şiddetin arttığı bu dönemde bir yandan da İstanbul Sözleşmesi’ne yönelik saldırılar başladı. Kadınlar kazanılmış hakları için mücadele etti ve saldırıları geçiştirmeyi şimdilik başardı. AKP hükümeti kadına karşı şiddeti ve kadın cinayetlerini önlemek, yasaları uygulamak, imzaladığı sözleşmelerin yükümlülüklerini yerine getirmek şöyle dursun kadınların haklarına saldırmayı birincil görevlerinden biri olarak benimsemiş durumda. Her zaman olduğu gibi yine teyakkuzda kalmak zorunda olduğumuzun bilinciyle, 25 Kasım’da isyanımızı mücadelemize katık ederek şiddeti, kazanılmış haklarımıza olan saldırıları protesto etmek için sokaklarda olacağız.
İstanbul Sözleşmesinden vazgeçmiyoruz!
Geceleri de, sokakları da, meydanları da terk etmiyoruz!
İspanya devriminin önderlerinden, anarşist, liberter militan Buenaventura Durruti 20 Kasım 1936’da Madrid’de nereden geldiği belli olmayan bir kurşunla vurularak öldürüldü. İspanya’daki antifaşist ve devrimci mücadelenin önemli anarşist gücü CNT-FAI’nin etkili, popüler ve gerektiğinde kendi örgütüne karşı -özellikle burjuva hükümete katılımı konusunda- eleştirel de davranabilen sol-kanat yöneticilerinden olan Durruti, tarih boyunca salt anarşist hareket için değil, devrimin kararnamelerle değil kitlelerce yapılacağına inananlar için kışkırtıcı bir esin kaynağı olmuştur.
Durruti’ye ilişkin Daniel Guérin, Michael Löwy ve Olivier Besancenot’den alıntılar ve anarşist hareketin en önemli simalarından Emma Goldman’ın daha önce yayınlanmış olan bir metniyle, biz de Buenaventura Durruti’yi, bu büyük devrimciyi, fikirleriyle, yaşamıyla ve mücadelesiyle anıyoruz.
“Yıkıntılardan korkmuyoruz. Bizler inşa etme yeteneğine de sahibiz. İspanya’nın, Amerika’nın ve dünyanın dört bir köşesinin saraylarını ve şehirlerini bizler inşa ettik. Biz işçiler bunların yerini alacak şehirler inşa edebiliriz. Ve bunları çok daha iyi inşa edeceğiz; yıkıntılardan da korkmuyoruz. Tüm dünya miras kalacak bize. Burjuvazi Tarih’in sahnesini terk etmeden kendi dünyasını yakıp yıkabilir istediği gibi. Bizler kalbimizde yeni bir dünyayı taşıyoruz. Ve o şu anda bile büyümekte”.
Buenaventura Durruti
“İspanya devrimi, kısa zamanda bir yabancı müdahale ile daha da derinleşecek olan bir iç savaşın trajik koşullarına rağmen, kentte olduğu gibi kırsalda da özyönetimin dikkat çekici biçimde başarılı olabileceğini göstermiştir. Gösterdiği bir diğer şey ise hiyerarşisiz ve rütbesiz, serbest gönüllülüğe dayalı bir askeri disiplin aracılığıyla anarşist ilkelerle devrimci savaşın gereklerini uyumlulaştırmaya dönük liberter çabadır. Bu arayışı, büyük bir anarşist savaşçı hem pratiğe dökebilmiş hem de onun simgesi haline gelmiştir: Durruti”.[1]
Daniel Guérin
“Durruti, Andreu Nin ile birlikte Stalinizm tarafından ihanete uğrayan İspanya devriminin iki büyük isminden biriydi. İspanyol anarşistlerine dönük özel bir şefkat duyduğu söylenemeyecek olan Troçki, CNT’yi ‘proletaryanın en mücadeleci unsurlarının’ içinde bulunduğu ‘temel devrimci güç’ olarak görüyordu. Daha da şaşırtıcı olanı ise, Durruti’yi 1937’de, son derece sert bir şekilde eleştirdiği CNT’nin geri kalanında ayırıyor olmasıydı: ‘Neden anlayışlarımız ve eylemlerimiz arasındaki her türden yakınlık (Durruti, Andreu Nin…) stalinizmin gangsterlerini kanlı bir baskıya başvurmaya zorluyor?’
Bu ‘yakınlığa’ farklı kuşaklardan devrimci Marksistler tarafından sahip çıkılıyor. Bugün İspanya’da IV. Enternasyonal’in fikirlerini yaşatan Antikapitalist Sol’daki yoldaşlarımız için geçerlidir mesela bu. Sitelerinde Durruti’nin sözlerine bir dizi gönderme bulmak mümkün, tıpkı şunun gibi: ‘Bizler kalbimizde yeni bir dünyayı taşıyoruz’.[2]
Bir ay önce Madrid sokaklarında mücadelede gördüğüm Durruti yaşamını yitirdi.
İspanya’daki devrimci ve anarşist hareketin bu fırtınalı kuşağına dair önceki bilgilerim sadece yaptığım okumalara dayanıyordu. Barselona’ya vardığımda Durruti ve onun birliği hakkında birçok büyüleyici hikaye öğrendim. Bu hikayeler beni Durruti’nin faşizme karşı cesur ve yürekli milislerle birlikte mücadele ettiği Aragon cephesine gitmeye teşvik etti.
Uzun ve zorlu bir yol aşarak Durruti’nin bulunduğu karargaha akşama doğru tükenmiş bir halde geldim. Durruti ile birkaç dakika geçirmek canlandırıcı ve dinçleştirici bir iksir gibiydi. Montserrat kayalarından yontulmuş gibi güçlü vücuduyla Durruti, İspanya’ya geldiğimden beri gördüğüm anarşistler arasında en dikkat çekici figürlerden biriydi. Beni heyecanlandıran olağanüstü enerjisi, yakınındaki herkesi etkiliyor gibi görünüyordu.
Durruti’yi faaliyetin gerçek arı kovanında buldum. İnsanlar geldiler ve gittiler, telefonlar sürekli Durruti için çalıyordu. O sırada yeni, ahşap bir kulübe inşa eden işçilerin çekiç sesleri sağır ediciydi. Bütün bu gürültünün ve sürekli çalan telefonların arasında Durruti sakin ve sabırlıydı. Faşizme karşı ölüm kalım mücadelesi veren birinden zerafet ve sıcakkanlılık beklemiyordum ama beni sanki hayatı boyunca tanıyormuş gibi karşıladı.
Durruti’nin adıyla anılan birliğin ustalığı hakkında çok şey duymuştum. Daha önce en ufak askeri eğitimi ya da deneyimi olmayan 10,000 gönüllüyü askeri disiplin olmaksızın nasıl bir arada tutmayı başardığını öğrenmek konusunda oldukça meraklıydım. Durruti benim gibi yaşlı bir anarşistin bu soruyu sormasına şaşırmış görünüyordu.
“Bütün hayatım boyunca anarşisttim.” diye cevapladı. “Öyle de kaldığımı umuyorum. Doğrusu iyice düşünmem gerekiyor, askeri sopasıyla milislerini yöneten bir generale mi dönüştüm? Bize gönüllü olarak katıldılar, antifaşist mücadelemizde yaşamlarını ortaya koymaya hazırlar. Özgürlüğe -her zaman olduğu gibi- inanıyorum. Sorumluluk duygusuna dayanan bir özgürlük. Disiplinin zaruri olduğunu düşünüyorum ama ortak bir amaç ve güçlü bir yoldaşlık duygusuyla motive edilen bir ‘iç disiplin’in.” İnsanların güvenini ve bağlılığını kazanmıştı çünkü hiç kimseyle ast-üst ilişkisi kurmamıştı. O, onlardan biriydi. Onlar gibi yemek yiyor, onlar gibi uyuyordu. Kendi payına düşen yemeği, genellikle zayıf ve hasta olanlar için reddediyor; onların daha fazla ihtiyacı olduğunu söylüyordu. Her savaşta onlarla aynı tehlikeleri paylaşıyordu. Durruti’nin başarısının sırrı kesinlikle birliğiydi. İnsanlar ona hayrandı. Sadece talimatlarını yerine getirmiyorlardı, faşizmi geri püskürtmek için en tehlikeli girişimlerde bile onu takip etmeye hazırlardı.
Oraya vardığım akşam, ertesi sabah gerçekleştirecekleri atağa hazırlanıyorlardı. Şafakla beraber bütün milisler gibi Durruti de omzunda tüfeğiyle yola koyuldu. Birliği ile birlikte faşistleri dört kilometre geri püskürttüler. Ayrıca düşmanın kaçarken arkasında bıraktığı kayda değer miktardaki cephaneliği de ele geçirmeyi başardılar.
Durruti’nin insanlar üzerindeki etkisinin tek açıklaması eşitliğe dayanan ahlak anlayışı değildi. Bir tane daha vardı; milislerde antifaşist mücadelenin derin anlamına dair farkındalık yaratabilme kapasitesi. Bu derin anlamı kendi yaşamında içselleştirmiş ve bunu yoksullara, ezilenlere aktarmayı öğrenmişti.
Durruti bana, cephede en çok ihtiyaç duyulduğu sırada izin isteyen milislere nasıl bir yaklaşım sergilediğini anlattı. İnsanlar belli ki onu iyi tanıyordu. Kararlılığını, çelikten iradesini biliyorlardı. Ama sert görünüşünün altında gizli olan duygudaşlığını ve nezaketini de biliyorlardı. İnsanlar ona evde hasta çocukları, eşleri olduğunu söylediğinde Durruti onlara nasıl karşı koyabilirdi ki?
Durruti, Temmuz 1936’nın şanlı günlerinden önce vahşi bir canavar gibi ülkeden ülkeye izi sürülen. Bir suçlu gibi hapishaneye kapatılan. Hatta idama mahkum edilen. Nefret edilen anarşist; uğursuz tiranlığın, burjuvazinin, kilisenin ve devletin nefret ettiği. Bütün kapitalist şeytanların “hissedebilme yetisinden uzak evsiz berduş” ilan ettiği Durruti. Onu ne kadar az tanımışlar. Onun sevgi dolu kalbini ne kadar az anlamışlar.
Hiçbir zaman yoldaşlarının ihtiyaçlarına kayıtsız kalmamıştı. Şimdi ise faşizme karşı devrimi savunan mücadelede herkesin yanında olmasına ihtiyacı vardı. Kesinlikle zor bir durumdu bu. Ancak Durruti’nin yaratıcılığı bütün zorlukların üstesinden geldi. Bütün kederli hikayeleri sabırla dinledi ve yoksullar arasındaki hastalığın sebeplerini ortaya koydu; fazla çalışma, yetersiz beslenme, havasızlık, neşesizlik…
“Görmüyor musun yoldaş? Seninle benim verdiğimiz mücadele devrimimizi savunmak için, devrimimizse yoksulların acılarını ortadan kaldırmak için. Faşist düşmanlarımızı yenmeliyiz. Kazanmalıyız. Sen bunun önemli bir parçasısın. Görmüyor musun, yoldaş?” Durruti’nin yoldaşları ‘gördü’ ve mücadeleyi sürdürdü.
Anarşist Durruti, bilgisini kendisine saklamayan, düşünceli ve hassasiyet sahibi bir yoldaş, hepsi bir arada. Ve şimdi Durruti öldü Kalbi artık atmıyor. Güçlü vücudu kocaman bir çınar gibi devrildi. Ama hayır, Durruti henüz ölmedi. 22 Kasım 1936 Pazar günü Durruti’ye karşı son görevini yerine getiren yüzbinlerce kişi buna tanıklık etti.
Hayır Durruti ölmedi. O’nun alevli ruhunun ateşi kendisini tanıyan herkesi heyecanlandırmıştır. Ve içimizdeki bu ateş asla söndürülemez. Yoldaşları, Durruti’nin elinden düşen ateşi kaldırdılar bile. Durruti’nin yıllar boyunca aydınlattığı yolda şimdi onlar taşıyor meşaleyi, coşkuyla. Durruti’nin idealinin zirvesine giden yolda. Bu ideal, Durruti’nin yaşamının tutkusu olan anarşizmdi. Son anına kadar anarşizm için yapması gerekeni yaptı, son nefesine kadar bu ideale sadık kaldı.
Onları ziyaretim sırasında güvenliğim için duyduğu endişe, Durruti’nin hassasiyetini apaçık gösteriyordu. Birliğin bulunduğu yerde geceyi geçirebileceğim bir yer yoktu. En yakın köy Pina’ydı. Ama Pina defalarca faşistler tarafından bombalanmıştı. Durruti beni oraya gönderme fikrinden tiksindi. Ben orada kalabileceğim konusunda ısrar ettim. Herkes bir gün ölür. Yüzünden okunuyordu, yaşlı yoldaşının korkmaması sebebiyle gururlandığı. Koruma altında gitmeme yol verdi.
Ona minnettardım çünkü Pina’ya gitmek bana az rastlanır bir şans -onun birlikteki diğer yoldaşlarla ve köylülerle tanışma şansı- verdi. Faşizmin birçok kez kurban etmeyi denediği bu insanların ruhu en etkileyici olandı.
Düşman Pina’nın yakınında, hemen derenin karşı tarafındaydı. Ama o insanlar arasında korkudan ya da acizlikten eser yoktu. Korkusuzca dövüştüler. “Faşizmle yönetilmektense ölürüz.” dediler “Tek birimiz kalana dek Durruti ile birlikte antifaşist saflarda mücadele ederiz.”
Pina’da sekiz yaşlarında bir çocukla tanıştım, faşist bir ailenin ayak işlerinde koşturulmuş yetim bir çocukla. Küçük elleri kıpkırmızıydı ve şişmişti. Gözleri dehşet doluydu, Franco’nun paralı askerleri tarafından yaşatılan korkunç travmalarla dolu. Pina halkı oldukça yoksuldu. Herkes bu kötü muameleye maruz kalmış çocuğa daha önce görmediği ilgiyi ve şefkati gösteriyordu.
Avrupa basını, antifaşist mücadelenin başından beri, İspanyol özgürlük savaşçılarına çamur ve iftira atmak konusunda birbiriyle yarışıyor. Avrupa faşizmi, geçtiğimiz dört ay boyunca devrimci güçlerin yayınladığı, detayları vahşete varan raporları yazmadı elbette. Bu “sarı” sayfaların okurları her gün (faşist saldırılardan hiç bahsedilmeden!) Barselona ve diğer kentlerdeki isyanlara ve bozulan düzene dair haberlerle kandırıldı.
Katalonya, Aragon ve Levante’nin tamamını dolaşmış; yoldaki bütün kentlere ve köylere uğramış biri olarak tanıklık edebilirim ki İngiliz ve Avrupa basınından okuduğum şeyin insanın kanını donduran gerçeklikle en ufak bir alakası yok. Bunun son örneği, antifaşist mücadelenin cesur anarşisti Buenaventura Durruti’nin ölümünün ardından yayınlanan haberdir. Bu son derece saçma açıklamaya göre Durruti’nin ölümü ile birlikte Barselona’daki yoldaşları arasında son derece şiddetli bir ihtilaf ortaya çıkmış.
Bu absürd haberi kim yazdıysa Barselona’da hiç bulunmamış demektir. Buenaventura Durruti’nin CNT ve FAI üyelerinin yüreklerindeki yeri hakkında hiçbir fikri yok demektir. Aslında yüreklerindeki yeri ve -fikir farklılıklarına bakılmasızın- onun politik ve sosyal alandaki düşüncelerinin nasıl değerlendirildiği hakkında.
Gerçekte olan şuydu; Durruti’nin ölüm haberinin alındığı andan defnedildiği ana kadar Katalonya cepheleri -daha önce hiç olmadığı kadar- yekvücut oldu.
İspanyol faşizmine karşı mücadele eden her politik eğilimden her bir örgüt Buenaventura Durruti’ye olan saygısını göstermek için çağrıda bulundu. Yalnızca Durruti’nin yoldaşları ya da antifaşist mücadelenin yüzbinlerce müttefiki değil Barselona nüfusunun neredeyse tamamı, ardı arkası kesilmeyen bir insan seli oluşturmuştu.
Hepsi uzun ve zahmetli defin sürecinde rol almaya geldi. Barselona asla bu kadar sessiz, kederli ama tam anlamıyla ahenk içinde bir insan akınına sahne olmamıştı.
Durruti’nin yoldaşlarına gelince; onunla aynı idealleri paylaşan, onunla birlikte mücadele eden cesur yoldaşlarına. Onların sevgisi, özverisi ve saygısı herhangi bir ihtilafa ya da uyumsuzluğa yer bırakmıyordu. Onlar da Durruti’nin uğruna yaşadığı ve son nefesini verdiği faşizme karşı mücadelenin farkındalığıyla, devrimi gerçekleştirme kararlılığıyla yas tuttular.
Hayır, Durruti ölmedi. Hayatta olduğundan daha çok yaşıyor. Onun deneyimi Katalan işçileri ve köylüleri tarafından, ezilenler tarafından sahiplenildi. Durruti’nin cesareti ve dayanıklılığı, faşizm yok edilene dek onlara eşlik edecek. Sonra asıl iş başlayacak. Yeni sosyal yapıyı insani değerler üzerine, adalet ve özgürlük üzerine kurma işi.
[1]Pour un communisme libertaire, Spartacus, 2003.
[2]Affinités révolutionnaires. Nos étoiles rouges et noires, Mille et Une Nuits, 2014. Troçki’nin buradaki sözleri için bkz Lev Troçki, İspanyol Devrimi (1931-1939), çeviri: Emrah Dinç, Umut Konuş, Yazın yayıncılık, 2000.
[3] Bu yazı daha önce meydan.org sitesinde yayınlanmıştır.