İmdat Freni

Blog

Utanmak için Geç Değil: Hrant Dink Cinayeti Dava Süreci – Gizem Karaköçek

Hrant Dink, yazdığı yazılar çarpıtılarak medya-devlet işbirliğiyle hedef gösterilmiş, mesnetsiz iddialardan yola çıkılarak açılmış davalarla halkın gözünde itibarsızlaştırılmaya çalışılmıştı. Bu süreçte aldığı sayısız tehditler için yaptığı şikayetler sonuçsuz kalmış, bu tehditler için son yazısında kendini güvercin tedirginliğinde resmetmişti: “Bir yanı dikkat, bir yanı ürkeklik. Tıpkı bir güvercin gibiyim… Onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış durumdayım. Başım onunki kadar hareketli… Ve anında dönecek denli de süratli.” Ve bu tehditlere rağmen gitmeyeceğini ifade edip şöyle bitiriyordu yazıyı: “Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler.”
19 Ocak’ta güvercin tedirginliğinde yaşayan bir gazeteciyi katlettiler. Hrant aramızdan ayrılalı 15 yıl geçti.

Hrant Dink Davası Süreci
20 Nisan 2007’de tetikçi Ogün Samast ve azmettiriciler hakkında “tasarlayarak öldürmek” suçundan dava açıldı.
Daha sonra düzenlenen ek iddianamelerle sanık sayısı 20 oldu ancak Ogün Samast, cinayeti işlediği tarihte 17 yaşında olduğu için yargılaması çocuk mahkemesinde yapılmak üzere dava dosyası ayrıldı. Yargılamanın sonucunda Ogün Samast, “tasarlayarak öldürmek” ve “ruhsatsız silah bulundurmak suçlarından 21 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.
Azmettiriciler Erhan Tuncel ve Yasin Hayal’in de içinde bulunduğu sanıkların yargılaması İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesinde yapıldı ancak bu yargılamaya ihmali olan kamu görevlileri dahil edilmedi.
Oysa soruşturma ve dava aşamalarında kamu görevlilerin bilgisinin olduğu ortaya çıkmıştı.  15 Şubat 2006’da “Yasin Hayal’in Hrant Dink’i öldüreceği” bilgisinin Trabzon İstihbarat Şubesi polisleri tarafından kayıt altına alındığı ve bu bilginin 17 Şubat 2006 tarihinde Ankara Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanlığı ve İstanbul Emniyet İstihbarat Şubesi’ne gönderildiği öğrenildi.
Kamu görevlilerinin soruşturulmasına izin verilmemesi nedeniyle Dink ailesinin avukatlarının yaptığı başvuruyu değerlendiren Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Eylül 2010’da devlet görevlilerinin Hrant Dİnk’in yaşamına yönelik bir tehlike bulunduğunu bilmelerine rağmen cinayeti engellemek üzere eyleme geçmediklerini  ve bu kişiler hakkında etkin bir soruşturma yürütülmediğini karara bağladı.
17 Ocak 2012’de yargılaması yapılan 19 sanık hakkında hükmü açıklayan mahkeme Yasin Hayal’in müebbet hapsine, Erhan Tuncel’in ise beraatine karar verdi. Ayrıca bu kararda “örgüt yok” denildi.
13 Mayıs 2013’te Yargıtay “örgüt yok” kararını bozarak “terör örgütü yok ama suç işlemek için oluşturulan bir örgütün varlığı söz konusu” dedi.
Yargıtay’ın bu kararı üzerine dava yeniden görülmeye başlandı. Mahkeme 30 Ekim 2014’te Yargıtay’ın bozma kararına uyulması yönünde karar verdi.
“Dördüncü Yargı Pakedi” adı verilen değişiklikle beraber AİHM tarafından etkin soruşturma yürütülmediğine karar verilen davalarda soruşturma açılması mümkün oldu. Bu değişiklikle Temmuz 2013’te Dink ailesi avukatları Trabzon Emniyet, Jandarma, İstanbul Valilik ve Emniyet görevlileri hakkında soruşturma açılması için başvuruda bulundu. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı İstanbul’daki emniyet görevlileri hakkında soruşturma izninin İstanbul Valiliğince karara bağlanmasını istedi. Valilik soruşturmaya izin vermedi. İstanbul Bölge İdare Mahkemesi’nce Dink ailesinin bu karara yönelik yapmış olduğu itiraz reddedildi. Bu kararlar üzerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma izni istenenler hakkında takipsizlik kararı verdi.
Dink ailesi avukatları soruşturma izni verilmemesi yönündeki kararlara karşı Anayasa Mahkemesine başvurdular.  21 Mayıs 2014’te İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın kovuşturmaya yer olmadığı yönündeki karar kaldırıldı. 17 Temmuz 2014 tarihinde ise Anayasa Mahkemesince oluşturulan ihlal kararında  İstanbul Valilik ile Bölge İdare Mahkemesi kararının hatalı ve hukuka aykırı olduğunu yönünde karar verildi.
1 Temmuz 2014 tarihinde HSYK kurulu tarafından Trabzon Emniyet ve Jandarma tarafından savcılık makamınca soruşturulma yürütülmesine yönelik karar oluşturuldu.
13 Ocak 2015’te yürütülen soruşturma kapmasında dönemin Trabzon Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şubesi görevlisi polis memurları Muhittin Zenit ve Özkan Mumcu tutuklandı.
18 Ocak 2015’te dönemin Trabzon Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şubesi görevlisi Ercan Demir tutuklandı.
6 Mart 2015’te dönemin Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Ramazan Akyürek, 28 Mayıs’ta Emniyet İstihbarat Dairesi C Şubeden Sorumlu Emniyet Müdür Yardımcısı Ali Fuat Yılmazer tutuklandı.
Savcılık tarafından 25 kamu görevlisi hakkındaki ilk iddianame hazırlandı. Kamu görevlilerinin ihmallerine ilişkin hazırlanan iddianamede, savcılık Fethullah Gülen Cemaatinin cinayeti bütün ayrıntılarıyla bildiğini iddianameye ekledi ve ‘yol verilen cinayet’ olarak tanımladı.
Kasım 2015’te, jandarmanın olay yerinde olduğuna dair kanıtlar savcılık dosyasına girdi. Jamdarmanın ihmali olduğu iddiaları ortaya atıldı. Ancak konuyla ilgili olarak kimse ifade vermeye çağırılmadı.
Savcı Gökalp Kökçü tarafından sunulan ancak başsavcılık tarafından reddilen iddianame savcının tekrar sunması ve ısrarıyla 4 Aralık 2015’te kabul edildi. Ancak Savcı Gökalp Kökçü, Dink cinayeti soruşturmasından alındı.
Nisan 2016’da kamu görevlileri hakkındaki yargılamaya başlandı. Kamu görevlileri hakkındaki dosya ile cinayetle ilgili ana dava birleştirildi.
15 Temmuz 2016’da yaşanan darbe girişimi sonrasında Savcı Gökalp Kökçü dosyaya yeniden atandı. Bu atamadan sonra dosyaya Fethullah Gülen ve Zekeriya Öz de eklendi.
Soruşturma yürütülürken Jandarma’ya yönelik operasyon başlatıldı. Dosyada ismi geçen jandarma görevlilerinden birkaçı darbe girişimine katıldıkları gerekçesiyle tutuklandı. Darbe girişimi sonrası ise Dink cinayetiyle ilgisi olduğu konusunda 30’u aşkın jandarma görevlisi gözaltına alırken 15 ‘e yakın jandarma görevlisi ise tutuklandı.
 Birleştirilen dosyayla beraber sanık sayısı 85’e yükseldi.  Eski Mülkiye Başmüfettişi Mehmet Ali Özkılınç hakkında hazırlanan iddianameyle cinayetin “FETÖ/PDY”nin “araç suçu” olduğu iddia makamınca eklendi.
13 Haziran 2019’daki duruşmada ana dava hükümlüleri Ogün Samast, Yasin Hayal ve Erhan Tuncel’in de aralarında bulunduğu 9 kişinin dava dosyası zamanaşımı ihtimali nedeniyle ayrıldı. 9 Temmuz 2019’da açıklanan kararla, dosyası ayrılan Erhan Tuncel 99 yıl 6 ay, Yasin Hayal 7 yıl 6 ay, Ogün Samast 2 yıl 6 ay, Zeynel Abidin Yavuz 14 yıl 22 gün, Tuncay Uzundal 16 yıl 10 ay 15 gün, Ahmet İskender ile Ersin Yolcu 1 yıl 10 ay 15’er gün hapisle cezalandırıldı, Salih Hacısalihoğlu ve Osman Hayal ise beraat etti.

76 sanıklı davanın 20 Şubat 2020’deki duruşmasında tanık olan Kürşat Yılmaz ise kendisine Hrant Dink’in resmini gösteren bazı kişilerin onu öldürmesini istediğini ancak bu teklifi, ‘Türkiye zor duruma düşer’ diye kabul etmediğini söylerek planlanmış cinayete yönelik itiraflarda bulundu. 

6 Kasım 2020’de Dink cinayetinin eski savcılarından ve şu an FETÖ suçlamaları nedeniyle firari durumda olan Muammer Akkaş hakkında Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından “FETÖ üyelerini koruma gayesiyle işlem yapmayarak dosyayı sürüncemede bıraktığı” gerekçesiyle, “silahlı terör örgütüne üye olmak ve görevi kötüye kullanmak” suçlarından 17 yıla kadar hapis istemiyle iddianame hazırlandı.

14 Aralık 2020’de savcılık tarafından sunulan esas hakkında mütalaada ise özellikle cinayetin FETÖ tarafından yapıldığı vurgulandı. Mütalaada en çok dikkat çeken noktalar ise cinayetin işleneceğine dair bilgilerin, raporların görevliler tarafından kasten gizlendiği ve cinayetin tetikçisinin isim ve detay bilgilerinin yer aldığı raporun kasten Trabzon İstihbarat Şube Müdürlüğü ve İstihbarat Daire Başkanlığı tarafından yok edildiği oldu. 

26 Mart 2021’de ise 76 sanığın yargılandığı dosya karar bağlandı. Mahkeme, aralarında Ramazan Akyürek ve Ali Fuat Yılmazer’in de bulunduğu 26 sanığı hapis cezalarına çarptırırken, aralarında eski İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun ve dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’ın da bulunduğu 39 sanık hakkında düşme ve beraat kararı verdi. 

76 sanık hakkında karar çıkan dosyada gerekçeli karar 14 Temmuz 2021’de açıklandı. Dink ailesi avukatları ise cezalandırılmaların eksik olduğunu, beraat ve düşme kararlarının hukuka aykırı olduğunu söyleyerek karara itiraz etti. Dosya istinafa gönderildi, istinafın dosyaya yönelik incelemeleri devam ediyor.


Bu cinayetin aydınlatılması Dink ailesinin avukatlarından Fethiye Çetin’in de dediği gibi ülkenin aydınlatılması demek. 15 yıl utanmak için hala geç değil! 

Birleşik Parti ve Seçimler: Portekiz’de Sol Blok – Jorge Costa ile Söyleşi

Portekiz Başbakanı Antonio Costa, parlamentoda sol partilere olan bağımlılığından kurtulmak amacıyla geçtiğimiz günlerde erken seçim çağrısında bulundu. Sol Blok’un [Bloco de Esquerda] lideri ve milletvekili Jorge Costa ile solun mevcut konjonktürdeki durumunu konuştuk.

Portekiz, son birkaç yıldır Sosyalist Parti (SP) tarafından tek başına yönetiliyor. Ancak hiçbir zaman mutlak çoğunluğa sahip olamayan SP, halk arasında “geringonça” [Portekizce’de mekanizma] olarak tabir edildiği üzere sol ile anlaşmaya varmak zorunda kalmıştı. Sosyalist Parti’nin, Sol Blok ve Komünist Parti’nin bütçe taleplerinde anlaşmayı reddetmesiyle kopuşa sürüklenen, gerilim ve çatışmalarla dolu bir deneyim… 

Bu durum, pandemi ve aşırı sağın yükselişinin damgasını vurduğu karmaşık bir senaryoda ülkeyi yeni seçimlere götürüyor. Portekiz’deki Sol Blok lideri ve milletvekili Jorge Costa ile seçimler, Portekiz siyasi bağlamının özgünlükleri, toplumsal hareketlerin ve partilerin rolü, ve içinde bulunduğumuz döneme kadar Avrupa’daki benzerleri kadar bir güce erişememiş yeni aşırı sağın büyümesi hakkında konuştuk.

Brais Fernández: Yıllardır var olan Sosyalist Parti hükümetinin ardından Portekiz yeni seçimlere doğru ilerliyor. Ne oldu? Portekiz siyasetini gün be gün takip etmeyenler için genel siyasi, toplumsal ve ekonomik manzara hakkında bize biraz bilgi verir misin?

Jorge Costa: Troyka’nın [Avrupa Komisyonu (AK), Avrupa Merkez Bankası (ECB) ve Uluslararası Para Fonu (IMF)] müdahalesinin ardından, 2015 seçimleri Portekiz’de yeni bir durum yaratmış idi. En çok oyu almasına rağmen, sağ koalisyon parlamentoda azınlık durumunda kalmıştı. O dönemde, Sol Blok ve Komünist Parti, sağcı bir hükümetin oluşumunu engellemeye ve o sırada kullandıkları tabir ile “yasama anlaşmaları perspektifinde” SP ile siyasi mutabakat için bir zemin aramaya istekli olduklarını açıklamıştı. Yasama anlaşması, hükümet anlaşmasından farklıdır. Yürütmeye katılım anlamına gelmez, ancak bir dizi programatik anlaşma karşılığında bir azınlık hükümetinin göreve gelmesi için güven oyu verileceği anlamına gelir. Bu mutabakat, yeni özelleştirme hamlelerini engellemenin yanı sıra, kamu çalışanları için 35 saatlik çalışma maaşları, asgari ücrette artış, iş için vergi indirimi, emekli maaşlarındaki devlet kısıtlamalarını gevşetme ve düşük emekli maaşlarında düzeltme gibi gelirlerin iyileştirilmesi için bir dizi önlemi ve bu önlemlerin gerçekleştirilmesine yönelik bir zaman çizelgesini önüne koydu. Bu çerçevenin istikrara kavuşturulması, solun yasama dönemi boyunca, güvencesiz devlet çalışanlarına iş güvencesi, “serbest meslek sahiplerine” sosyal koruma, üniversite harclarının düşürülmesi, yeni bir ilerici temel sağlık yasası ve yardımlı ölümün suç olmaktan çıkarılması süreci (süreç devam ediyor) gibi önemli alanlarda da ayrıca ilerlemeler elde etmesine olanak tanıdı.

Sağ tarafından “geringonça” (daha sonra anlaşmanın destekçileri tarafından da sahiplenilen bir tabir) olarak küçümseyici bir şekilde isimlendirilen bu siyasi çerçeve, sosyal yardım için yeni bir olanak ve özellikle kamu çalışanları ve güvencesiz işkollarındaki emekçiler arasında bir mücadele iradesi yarattı. 

Portekiz’de şimdiye kadar kayıtlara geçmiş en büyük feminist ve ırkçılık karşıtı gösterilerin yanı sıra, daha sonra pandemi tarafından kesintiye uğrayacak küresel hareketin bir parçası olan iklim adaleti için önemli gençlik seferberliğinin oluşturduğu yeni kitle hareketleri de yine bu dönemde ortaya çıktı.

SP ve sol arasındaki siyasi anlaşmanın ihtiva ettiği sınırların su yüzüne çıkması ise uzun sürmedi: Sosyalist Parti, Banco Espírito Santo örneğinde olduğu gibi banka çözümleme kurallarının uygulanması, kamu yatırımlarının önemli düzeylerde sınırlandırılması gibi kararların alınmasında Brüksel’den gelen emirlere itaat etti. Troyka kesintilerinden etkilenen kamu hizmetlerinin iyileştirilmesi için kayda değer bir şekilde müdahale etmekte yetersiz kaldı. Sosyalist Parti hükümeti döneminde iş kanunları, sağ tarafından Troyka dayatmalarının dahi ötesine geçtiği bir önceki dönemin gerilemelerine dokunmadı.

Bu kalıcı gerilemelere rağmen, turizmde artan talep ve Avrupa Merkez Bankası politikası sayesinde faiz oranlarındaki düşüşle birleşerek gelirlerde iyileşme, büyüme ve istihdamda hızlı bir toparlanma sağlandı ve bu da Sosyalist Parti’nin oy potansiyelinin genişlemesine imkan sundu.

2018/19’da, SP’nin, mutlak çoğunluğu elde etmek için sahneyi yeniden tertip etmesine olanak verecek bir siyasi çatışmaya doğru ilerlediği aşikar bir hale geldi. Parti başkanı Carlos César, sol güçlerden Sosyalistlerin iyi hükümeti önündeki “ayak bağları” olarak bahsetmeye başladı. Ancak bu söylem sonuç vermedi. Ekim 2019’daki seçimlerde, sol partiler konumlarını esasen korudular (aynı sayıda milletvekiliyle Sol Blok %9,5; PKP %6,3).  Sosyalist Parti, 108 milletvekili çıkarıp sağ partileri geride bıraktı, ancak yine de parlamentoda mutlak çoğunluğu elde etmekten yedi sandalye eksikti. Hemen yeni müzakereler başladı, ancak bu sefer SP’nin 2015 müzakerelerinde kullandığı “aciliyet durumu” olmadan. Portekiz Komünist Partisi, genel bir siyasi anlaşma olmadan yalnızca belirli müzakerelere girmeye istekliyken, Sol Blok SP ile genel bir anlaşmayı müzakere etmeyi önerdi. Ancak bir ön koşulla: Troyka tarafından iş mevzuatına getirilen geriletici önlemlerin ortadan kaldırılması: fazla mesai ücretinin değersizleştirilmesi, tatil günlerinin azaltılması, kıdem tazminatı hesabının her çalışma yılı için 30 günden 12 güne düşürülmesi ve diğer önlemler. Sol Blok ile görüşmeden sonraki gün, António Costa işveren konfederasyonlarıyla bir araya geldi. 

Yeni hükümetin İş Kanunu reformu konusunda bir anlaşmaya varamadığını belirtmek önemlidir. Azınlık hükümeti bir plan olmadan, bütçe ise bütçesiz devam etti. Costa, siyasi kriz ve erken seçimler üzerinden uyguladığı şantajını giderek daha açık bir şekilde dile getirdi ve sol partilere karşı birbiri ile çelişen tavırlar sergiledi: Sol Blok’a düşmanlık ve PKP’ye karşı tenezzül ve kendine tabi kılma teşebbüsü.

Sol Blok ve Komünist Parti’nin masaya koyduğu somut talepler nelerdir?

2019 seçimlerinden haftalar sonra, 2020 bütçesi, sağlığa yapılacak yatırımın önemli ölçüde güçlendirilmesi dolayısıyla Sol Blok ve PKP milletvekillerinin (ve İnsanlar-Hayvanlar-Doğa Partisi’nin seçilmiş üç temsilcisinin) çekimser kalmasıyla uygulanabilir kılındı. Ancak 2021 bütçesi, Troyka’nın iş kanunu düzenlemelerinin ve diğer yapısal sosyal politikaların ortadan kaldırılmasına yeniden odaklandığımız bir müzakerenin sonuçsuz kalmasının ardından, Sol Blok tarafından reddedildi.

Ayrıca, pandemiden çıkarılan derslerden hareketle, acil müdahale için oluşturulan olağanüstü fonların tadil edilmesi için ve de önceden var olan hükümleri güçlendirecek, keyfi bir şekilde mahrum bırakmaları önleyecek yoksulluğa karşı yeni bir sosyal yardım programının hazırlanması için öneriler sunduk. 

Pandeminin Ulusal Sağlık Hizmetinde (USH) ortaya çıkardığı zafiyeti göz önüne alarak, Sol Blok, özel hastaneler tarafından daha iyi teklifler yoluyla emilen USH’deki profesyonelleri cezbetmek ve elde tutmak için münhasıran sağlık profesyonelleri, özellikle doktorlar ve hemşireler için bir ücretlendirme planı önerdi.

Bütün bunları hükümet reddetti ve 2021 bütçesi yalnızca İHD partisi (İnsanlar-Hayvanlar-Doğa) ve PKP’nin çekimser oylarıyla onaylanmış oldu. PKP’nin ana kazanımı olağanüstü durumda işten çıkarılan işçilere temel ücretin %100’ünün ödenmesinin garanti altına alınması idi. Bu aşamada Komünistler, doğrudan bir şekilde bütçe meselesi olmayan iş kanunlarının, hükümet tarafından sendikalar ile müzakere edilmesi gerektiği görüşünü savunmaya devam etmişti.

PKP, 2022 bütçe müzakeresinde bu pozisyonunu değiştirdi. Sol Blok’un 2019’dan bu yana bütün gücü ile yapmakta olduğu gibi, PKP de asgari ücretteki artışın hızlandırılması ve Troykanın iş kanunlarının düzenlenmesinden çekilmesi yönünde bir pozisyon benimsemeye başladı. 

Bütçenin reddedilmesiyle karşı karşıya kalan ve solla müzakere etme mecburiyetinden kendisini azade kılmaya çalışmaktan asla vazgeçmemiş olan António Costa, mutlak çoğunluğu elde etmek için acele ile yeni seçimlerin yapılmasını talep etti. Tüm bunlar bütçe tartışmaları sırasında gerçekleşiyordu.

Sosyalist Parti, seçimler için oldukça güçlü görünüyor, ancak anketlere göre bu güç salt çoğunluğu elde etmek için yeterli değil. Böyle ise neden seçimleri zorlamaya karar verdi? SP siyasetini ve hükümetini nasıl nitelendiriyorsunuz?

Önümüzdeki seçimler bir plebisite dönüştü. Costa, erken seçime neden olduktan sonra, salt çoğunluğu kazanamazsa zorlu bir hayatta kalıp kalmama sınavıyla karşı karşıya kalacak. Costa’nın oynadığı bahis – ki çoğunluğu elde etmek için bu bahse girmesi gerekirdi – bütçeleri reddettikleri için sol partilerin cezalandırılması ve şu an liderlik için iç ihtilaflarla parçalanan ve aşırı sağın baskısının üzerinde musallat olduğu sağın başarısızlığı üzerine kuruludur. Örneğin, pek çok ılımlı seçmen, SP hükümetinden memnuniyetsiz olmalarına rağmen sürekliliği münavebeye tercih edebilir. Tüm bu hesaplar kanıtlanmayı bekliyor…

Daha önce de belirttiğim gibi, SP hükümetinin bir özelliği, Avrupa hüküm ve düzenlemelerine itâatkar olmasıdır. Troyka ile bütçe anlaşmasının hükümlerinin askıya alındığı istisnai bir durumda bile Portekiz, krize karşı kamu yatırımlarında gelişmiş ülkeler arasında en son sıralarda yer alıyor. Ve ilerleme sağlamak için bir miktar bütçe marjı olmasına rağmen, Avrupa düzenlemelerine uyum gösterilmesi, ister emlak sektöründe, ister elektrik şirketlerinin özelleştirilmesinde veya özel sağlıkta olsun, büyük sermayenin uygun bulmayacağı önlemlerin alınmasını engelliyor.

Portekiz deneyiminin, Avrupa’daki sosyalist partilerle ilişkilerin karmaşıklığını masaya yatırdığına inanıyorum. Bir yanda bu partiler duruma göre ilerici sosyal-liberal ya da neoliberal partilerdir. Öte yandan, tarihsel nitelikte bir krize gömülmüş olmalarına rağmen aşırı sağın yükselişi veya geleneksel sağın konsolidasyonu bağlamında, bu partiler solda geniş kesimler için bir seçenek olarak ortaya çıkıyorlar. Sizin SP ile nasıl bir ilişkiniz var?

Sol Blok’un SP ile olan ilişkisine her zaman yoğun bir siyasi çatışma damga vurmuştur. Sosyalist Parti, SDP gibi, ekonominin stratejik sektörlerinin özelleştirilmesinden, üretim sürecinde işçileri bastırmak için önlemlerin alınmasına ve bunların konsolide edilmesine kadar, ülkedeki kalıcı aksaklıkları yansıtan muhafazakâr modernleşme modelinin ana kahramanıdır. Yirmi yılı aşkın bir süredir, bazı önemli yakınlaşmaların (uyuşturucu kullanımının suç olmaktan çıkarılması, LGBT hakları) oluşması ile birlikte aramızdaki siyasi çatışma sosyal ve finansal politikaların kilit alanlarında devam etti.

Sol Blok, 2015’te diyelim ki yanlışlıkla programatik koşulların mevcut olduğuna inanarak kendi bakanlarını bir koalisyon hükümetine soksaydı, böyle bir hükümet sadece birkaç hafta sürebilirdi: Aralık 2015’te, seçimlerden sadece iki ay sonra, Sosyalist Parti, devlete ait bir banka olan Banif’i Portekiz devleti için 3 milyar avro zararla Banco Santander’e satıyordu. Hiçbir solcu bakan böyle bir kararnameyi onaylayamazdı.

“Geringonça” deneyimi (2015-2019 arasındaki SP ve sol arasındaki anlaşmalar) uluslararası tartışmalarda zaman zaman bir “model” gibi ele alındı. Bizim için bu durum çok özgün ulusal koşulların bir sonucu olduğu için basmakalıp bir model olarak düşünülemez. Mevcut olan, solun hükümeti değildi, bir merkez partinin azınlık hükümetiydi. Parlamenter tabanı, siyasi değişim taahhütlerinin sonucunda oluşmuştu: kemer sıkma politikalarının sona ermesi ve nüfusun gelirinin iyileştirilmesi. Bu zemin daha sonra tükendi ve Sosyalist Parti solun taleplerini kabul etmeyi reddetti. Sol, kaybedilen işçi haklarının geri alınması (ortalama ücretlerin uzun süreli durgunluğunu düzeltmek için asli idi) ve özel sermayenin saldırısı ile karşı karşıya kalan Ulusal Sağlık Sistemi’nin ayakta kalması için gerekli koşulların yaratılması karşılığında hükümete destek vermiş idi. 

Portekiz, öte yandan, Avrupa’da dikkate değer bir aşırı sağa sahip olmayan son ülkelerden biri gibi görünüyordu, ancak daha sonra Chega fenomeni patlak verdi. Bu durum, diktatörlüğün ordunun bazı kesimleri ve halk sınıfları arasındaki ittifak tarafından devrilerek Anayasasının oluşturulduğu bir ülkede şaşırtıcı bir şey… Portekiz aşırı sağı neye benziyor ve yükselişinin sebepleri nelerdir?

Portekiz sağının mevcut yeniden örgütlenmesinde, zenginler için vergi avantajlarına ve kamu hizmetlerinin özelleştirilmesine dayanan aynı iktisadi programı paylaşan biri aşırı sağ ve diğeri ultra liberal olmak üzere iki yeni kutup öne çıkıyor. Troykanın mirası, sosyal devlet düşmanı ve Chega partisi örneğinde açıkça ırkçı olan sağın bütününün radikalleşmesi, uluslararası boyutu olan bir süreçtir. Trump’ın Amerika Birleşik Devletleri’ndeki iktidarı, bu radikalleşmeye enerji sağlayan akıma kaynak ve bir kültür kazandırdı. Chega’nın piyasaya çıkmasını sağlayan her şeyden önce bu uluslararası dinamikti.

Bu enerji ile, aşırı sağ gruplardan bir avuç militan ve Sosyal Demokrat Parti (SDP)’den hoşnut olmayanlar (eski Başbakan Passos Coelho’nun görev süresinin sona ermesinden sonra partiden ayrılanlar) yeni partiyi kurmak için yola çıktı. Geleneksel partilerin muhafazakar kesimleri (SDP ve Demokratik ve Sosyal Merkez – Halk Partisi CDS) aşırı gerici ve ultra-liberal bir programı ileri sürmek için artık vaktin geldiğini düşündüler. Kısa sürede önemli bir bölgesel varlık elde etmek için, lümpen unsurları etraflarında toparlamayı ve aynı zamanda can çekişen CDS’nin seçmenlerini emmeyi yeterince başardılar ve böylece belediyelerde önemli seçim sonuçları elde ettiler. Chega’nın seçmenlerinin bir kısmı dezavantajlı marjinal bölgelerde ve çekimserlerden geliyor, ancak bir başka kısım da yıllarca geleneksel sağın bayrakları altına sığınan eski aşırı muhafazakar veya Salazarist seçmen. Chega’nın SDP’ye yapılacak kullanışlı oy çağrısı karşısında nasıl direneceğini göreceğiz, fakat Chega artık kendi alanını elde etmiş bir güç.

Portekizli seçmenlerin büyük çoğunluğu, neredeyse yarım yüzyıl önce sona eren diktatörlük ve savaşa dair doğrudan bir hafızaya sahip değil. Chega’nın çok erkek ve yaşlı bir seçmeni var, ancak söyleminin diktatörlük dönemine dair nostaljisi, örneğin Vox’unkinden çok daha az sahipleniliyor. Çeperlerdeki gerilimleri, çingenelere, Müslümanlara ve genel olarak “sübvansiyon bağımlıları” olarak adlandırdığı yoksullara yönelik nefreti istismar eden, saldırgan maçist bir sağdır Chega. 

Vahşice bireyci, anti-komünist, ve “meritokratik” bir retoriğe sahip bir sağ olan, Liberal İnisiyatif’in gençlik kesimleri içinde büyümesi daha belirgin oldu; o da SDP ve CDS içerisinden geliyor. 2019’da ilk kez seçimlerde yarıştı ve yalnızca bir milletvekili çıkartabildi, ancak büyümeye dair ümitleri mevcut.

Pandemi nüfusun çoğunluğunun refahı için açık bir tehdit iken ve de devletin sağlıkta, eğitimde veya istihdamın sürdürülmesindeki rolü sağın propagandasını sessizliğe mahkum ederken, Sol Blok, bu parçalı sağa, ortak mirasları olan Troyka politikalarından ve özelleştirme çılgınlıklarından başlayarak karşı koyuyor.

Chega’ya karşı mücadelede Sol Blok, partinin ekonomik elitlerin son derece istenmeyen kesimleriyle olan bağlantılarını ve oldukça fanatik ve tehlikeli inkarcılıklarını ifşa etmenin yanı sıra, göç, mülteciler, ırkçılık ve yakın zamanda gelişen vahşiyane ve revizyonist bir sağduyunun baskısı altında zayıflamasını reddettiğimiz tarihsel hafıza meselelerini gündemde tuttu. Kuzey Amerika’daki Black Lives Matter (Siyahların Hayatı Değerlidir)’den esinlenen, Sol Blok’un çok yakın ilişkiler sürdürdüğü çok genç, yeni bir siyah hareketinin toplumsal varlığını önemlidir.

Seçimler karşısında Sosyal Demokrat Parti (Portekiz’deki ana merkez sağ parti) ve sağın geri kalanının durumu nedir?

Bugün sağ, SDP’nin liderliği konusundaki çekişme, CDS’nin ortadan kalkması, yeni bir ultra liberal partinin ortaya çıkması ve SDP’den ayrılan biri tarafından yönetilen ve Vox’tan doğrudan ilham alan Chega’nın güçlü gösterişi ile bir parçalanma döneminden geçiyor. Bu parçalanmadan dolayı sağ, Troykanın müdahalesinden bu yana üçte birlik barajı aşamadı.

Bu nedenle, sağın iktidar ihtirasının pek karşılığı yok. Chega’nın yükselişi bu durumu daha da zorlaştırıyor, çünkü sağın liderleri kesinliği her ne kadar şüpheli de olsa, ırkçıların kendi hükümetlerinin bir parçası olmayacakları konusunda garanti veriyorlar. Çünkü, SP ve SDP arasında gidip gelen “merkez” seçmenin bir kısmı, geleneksel sağa yapılacak bir oylamanın sonunda aşırı sağı karar alma sahasına yerleştirmesinden korkuyor. Şimdilik, sağ için seçim umutları zayıf. 

Portekiz, biri daha Sovyet yanlısı (PKP) ve diğeri 68 sonrasında yeniden ortaya çıkan radikal geleneklerle bağlantılı (Sol Blok) iki sol akımın neoliberal dönemde konsolide olabildiği istisnai bir örnek. Bu iki akım arasındaki ilişkiler nasıl? 

Sol Blok ve PKP arasındaki ilişkiler mesafeli. PKP, dünya durumuna ilişkin son derece “kampçı” bir görüşe sahip ve bu kampçı görüş, partiyi Çin KP’sinden Putinizm’e, Suriye Esad hanedanlığından Angola oligarşisinin rezilliklerine kadar varan bir silsiledeki rejimleri savunmaya yönlendiriyor. Ayrıca hak ve özgürlükler konularında farklılıklarımıza bazı örnekler vereceğim: PKP ötenaziye veya esrarın yasallaştırılmasına karşıdır, seçim listelerinde toplumsal cinsiyet eşitliğini reddeder ve ülkede yapısal bir ırkçılık sorununun varlığını inkar ediyor. LGBT meseleleri üzerine kapsamlı bir programı ancak çok geç bir vakitte benimsedi. 

Bu farklılıklara rağmen, ekonomik veya sosyal nitelikteki parlamento oylamalarının büyük çoğunluğunda hemfikiriz. Bu durum, son yıllarda aramızda siyasi bir ilişki olasılığını yükseltebilirdi, ancak ne yazık ki PKP, SP ile mutabakatın geçerli olduğu sırada yalnızca SP ile üçlü görüşmeleri değil, onun çeşitli hareketlere ve müzakerelere katılmasına izin verecek periyodik ikili ilişki biçimlerini bile her zaman reddetti. Öte yandan, PKP’nin sendika liderleri son yıllarda Sol Blok ile ilişkisi olan militanları ve diğer sendika akımlarını liderlik pozisyonlarından dışlamaya ve CGTP (Portekizli İşçilerin Genel Konfederasyonu) liderliğindeki azınlıklar tarafından önerilen tartışmaları yürütmeyi reddetmeye özen gösterdiler.

Toplumsal hareketler alanındaki görünüm nedir? Solun, sosyal liberalizme karşı olduğu kadar sağa da bir alternatif oluşturabileceği, Portekiz’de mücadeleci bir gücün yeniden inşasında şu anda hangi hareketler ve kesimler ön saflarda yer alıyor?

Salgının toplumsal hareketler ve mücadeleler üzerinde çok büyük etkisi oldu. Art arda kapanmalar ve sosyal izolasyon, genel bir geri çekilmeye ve aktivistler arasındaki irtibatın kopmasına yol açtı.

Sağlık, kamu hizmetleri veya güvenlik ve temizlik gibi daha savunmasız sektörlerde seyrek de olsa bazı mücadeleler yaşandı. Özellikle kamu hizmetlerinde seçim hazırlıkları kapsamında yapılması planlanan çok sayıda grev askıya alındı. Pandeminin uzun dönemli sendikal zayıflama ve düşük dozlu toplumsal ihtilaflar döngüsünü daha da fenalaştırmasındaki etkisinin derinliğini değerlendirmek için henüz çok erken. Bu durum, parlamenter ve toplumsal düzeylerde çatışmaların örgütlenmesine, ortaya konulan öneriler için bir seferberliğe ve toplumda çoğunluk desteğine dayanması gereken mücadeleci bir sol için gayet zor meseleler ortaya koyuyor.

Geçtiğimiz aylarda iklim adaleti ve ırkçılık karşıtı hareketler ile Afrika kökenlilerin mücadelesinde (George Floyd’un 6 Haziran 2020’de öldürülmesine karşı küresel protestolarla bağlantılı olarak pandemi döneminin en büyük gösterilerini içeriyor) bazı toparlanma işaretleri görüldü. Ancak, örneğin, feminist hareket, Covid’den hemen önceki dönemde sahip olduğu, sokaklarda benzeri görülmemiş eylemlerle yukarıya doğru ilerleyen ritmine henüz kavuşabilmiş değil.

Son olarak, Avrupa sorununa ilişkin tartışmalar pandemide yeni bir ivme kazandı. Avrupa düzeyinde durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Pandemi krizi, tek para birimine bağlı devletler arasındaki asimetrileri derinleştiriyor. İktisadi toparlanma için ayrılan fonlar gecikiyor, yetersiz kalıyor ve çoğunlukla yeni borçlar yaratıyor. Şüphesiz, borcun karşılıklı hale getirilmesine yönelik Alman tabusu kısmen kırıldı. Ancak Alman ekonomisi büyük devlet yardımlarından yararlanırken, en borçlu ülkelerin hükümetleri gönüllü olarak bütçe boğmalarına boyun eğiyorlar. Çünkü şu anda izin verilen bütçe açıklarının yakın gelecekte kemer sıkma önlemini tetikleyeceği tahmininde bulunuyorlar. Henüz ne Avrupa Merkez Bankası’ndan devletlere doğrudan finansman sağlanmasına ilişkin tabu kırıldı ne de her bir yeni krizde ters etki yarattığı kanıtlanan bütçe kuralları çiğnendi. Bu kurallarla şu anda seferber edilen mali kaynaklar, Avrupa Birliği içinde halihazırda var olan asimetrileri daha da derinleştirebilir. Ulusal kriz müdahale planları arasındaki eşitsizlik bunun bir göstergesi.

Devlet borçlarının (özellikle Avrupa Merkez Bankası’nın elindeki borçların) yeniden yapılandırılmasını önüne koymayan ve kamu hizmetlerine ve devlet yatırımlarına saldıran neoliberal anlaşmalardan kopuşu içermeyen hiçbir yeniden yapılandırma programı yeterince geniş kapsamlı olmayacaktır.

10 Kasım 2021, https://fourth.international/en/europe/395

Mülakatı gerçekleştiren Brais Fernández, İspanya’da Antikapitalistler üyesi ve Viento Sur dergisinin yayın kurulunda yer alan bir militandır.

Bu mülakat Jacobin America Latina’da yayınlandı ve İngilizce’ye David Fagan tarafından tercüme edildi. 

İngilizce’den çeviren: Önder Akgül

IV. Enternasyonal ve Birleşik Parti Deneyimleri: Bir Bilanço

Aşağıda sunduğumuz metin IV. Enternasyonal’in 2018’de gerçekleştirilmiş 17. Kongresinin “IV. Enternasyonalin Rolü ve İnşa Görevleri” başlıklı sonuç metnidir. Bir süredir hem İmdat Freni’nde hem de başka zeminlerde Sosyalist Demokrasi için Yeniyol olarak sınıf mücadelesinde etkin olabilecek birleşik ve çoğulcu bir siyasal özne ihtiyacı üzerinde sürdürdüğümüz tartışmaya katkıda bulunması niyetiyle, yetmişli yılların sonundan beri Enternasyonalimizin ulusal örgütlerinin (seksiyonlarının) dahil olduğu çeşitli birleşik parti deneyimlerini hem de, bunlarla bağlantılı olarak IV. Enternasyonal’in birleşik inşa perspektifindeki dönüşümleri kapsamlı biçimde ele alan bu metni okurlarımızın ilgisine sunuyoruz.

  1. Giriş

Bugünkü görevimiz, sınıf mücadelesinde faydalı olacak partiler inşa etmektir. Yani sınıf mücadelesi anlayışı ve programı temelinde güç toplayabilecek, etkili eylem kararları alabilecek ve sınıf mücadelesini ilerletecek partiler. Bu partilerin nihai amacı, kimi zaman gayet genel ifadelerle telaffuz ediliyor olsa da mevcut kapitalist sistemden kurtulmak olmalı. Bu yaklaşım, Enternasyonal güçlerini, bu partilerin inşasının ve yönetiminin sadık ve ayrılmaz birer parçası olmaya yöneltir, yalnızca yeni üye kazanmak amacıyla orada bulunmaya veya olası ihanetleri teşhir etmek için beklemeye değil. Stratejik hedefimiz, devrimci kitle partilerinin ve devrimci bir kitlesel Enternasyonalin inşasıdır.

Bu çerçevedeki ana fikir, Dördüncü Enternasyonal’in ne yapması gerektiğine dair bir modeli genelleştiremeyeceğimizdir, her ne kadar daha başarılı olan bazı deneyimleri tekrar etme eğiliminin oluşacağı aşikâr olsa da. Ancak somut deneyimlerin birbirinden farklı olacağı ve belki de bazen birbirimizden farklı yönlere gideceğimiz bir durumda bulunmaya alışmalıyız. Karşılaştığımız sorunlardan biri, bazen yalnızca belirli kilit ülkelerde (örneğin birkaç yıl önce Fransa’da) neler olup bittiğini dikkate alma ve böylece düşüncemizi yeterince uluslararasılaştırmama konusundaki kasıtsız eğilimdir. Son Uluslararası Komite toplantıları [1]  sırasındaki farklı deneyimler üzerine yapılan tartışma, bakış açımızı daha da çoğul hale getirmek için faydalı oldu. Bu rol ve görevlerle ilgili kararın konusu da budur.

2. 1990’larda yeniden yönelim

1995 Dünya Kongresi’nde, Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ve Sovyet bloğunun çöküşünün yarattığı yeni durumda -örgütler arasındaki sınırları yeniden şekillendirirken- daha fazla gücü içerecek, sınıf mücadelesi üzerinde olumlu ve daha önemli bir etkiye sahip olacak radikal sınıf mücadelesi partileri inşa etmenin mümkün olduğuna karar verdik[2].

Karar, bağlamı şu şekilde tanımlıyordu: “Kapitalizme ve bürokratik ‘sosyalizmin’ feci deneyimlerine bir alternatif temsil eden sosyalist bir toplum projesi inandırıcılıktan yoksundur: Bu proje, Stalinizmin, sosyal demokrasinin ve “Üçüncü Dünya”daki popülist milliyetçiliğin bilançolarının yanı sıra bugün sosyalist bir tasarıma bağlı olanların zayıflığı tarafından ağır bir şekilde ipotek altına alınmıştır.”

“Birçok ezilen ülkede, büyük öncü güçler, emperyalizmden devrimci bir kopuşun başarı şansı ve yeni küresel güç ilişkileri çerçevesinde iktidarı ele geçirme ve onu elinde tutma olasılığı konusuna artık şüpheyle yaklaşıyor. (…) Bu koşullarda devrimci enternasyonalizm bir ütopya olarak görünmekte. “(Bölüm 1)

2018 Dünya Kongresi için hazırlanan raporların, güç ilişkilerinde veya politik sınıf bilinci düzeyinde herhangi bir niteliksel gelişme göstermediğini göz önünde bulundurmalıyız. Bu, durumun 1995’ten beri hiç değişmediği anlamına gelmez, siyasi bilince damgasını vuran önemli hareketler (diğerlerinin yanı sıra Zapatistalar, Küresel Adalet Hareketi, Bolivarcı Devrim, İşgal Et Hareketi, Arap devrimci süreci olmuştur; bunların yanı sıra kitlesel işyeri grevleri ve feminist seferberlikler de meydana gelmiştir) ama bunlar ardı arkası kesilmeyen saldırıları geri püskürtmeye yetmedi ve bu nedenle genel güç dengesini değiştirmedi. Solda oyunu değiştirebilecek güçlü bir siyasi akım ortaya çıkmadı, bu nedenle yeni partiler inşa etmek uygulanabilir bir perspektif oluşturmaya devam ediyor.

Bu türden bir parti inşası için geliştirilen iki yol şöyleydi (Bölüm 2): “Stalinist sistemin çöküşü, işçi sınıfının, sendikaların ve siyasal alandaki öncü kesimlerin saflarında bize karşı oluşmuş sekter önyargıları güçlü bir şekilde sarsmış olmak gibi olumlu bir sonuç doğurdu. Sermayenin zafer naraları, aynı zamanda, zayıflıklarının artık farkında olan tüm anti-kapitalistlerin birleşmesini teşvik etme etkisini de doğurdu. Bugün, geçmişte bizimle diyaloğa girme fikrine karşı duran güçlerle, militan dayanışma ve mücadele birliği ilişkileri kurmak için daha iyi bir konumdayız “… (Bölüm 3):” “Troçkist” olduklarını iddia etmeyen ve bizimle aynı tarihi sahiplenmeyen, ancak gerçek programatik yakınlaşma temelinde bize katılacak olan devrimci Marksist örgütlere saflarımızı açmak istiyoruz.”

“Ayrıca, bundan böyle yeni ideolojik ilgilerin ve deneyimlerin kriz içindeki kapitalizm tarafından bir kez daha teyit edilen geleneksel derslerle birleştirilmesi gereken “post-Stalinist” bir bağlamda hareket edecek olan genç militan nesillerin siyasi fikriyatının yeni temalarını da kendi çerçevemize dahil etmemiz gerekecek. Yeni temaları dahil etmek, sadece mücadeleci gençliğe yönelik bir “pedagoji” sorunu değil, çok daha temelde teorik tasarım, programatik yenilenme ve yeni siyasi deneyimlerin, orijinal mücadele biçimleri ve eksenlerinin, sosyo-ekonomik metamorfozların özümsenmesiyle ilgili bir sorundur. “

Belge daha sonra, örgütlenmelerimizi güçlendirme hedefine doğru ilerlemek için farklı olasılıkları belirtiyordu:

“A) Somut mücadelelerde ve kitle hareketlerinde birleşik cephe

B) Diğer devrimci örgütlerle birlik

C) Başka sol güçlerle daha geniş yeniden gruplaşma”.

Daha 1991’de, Latin Amerika ile ilgili kararda şöyle deniyordu: “Açıkçası, tüm seksiyonlarımız için tek bir yönelim belirlemek mümkün değildir. Kendinizi inşa etmek için her zaman, her yerde geçerli olan tek bir model veya tek yön yoktur. Nikaragua devrimi ve Brezilya’da PT’nin oluşumu (Emekçiler Partisi), bu deneyimleri tekrarlama girişimlerine ilham verdi. Büyük devrimci kitle partileri inşa etmeye çalışıyoruz. Ancak bunun nasıl başarılacağı konusunda sayısız varyasyon var. “

O sırada kuruluşlarımız tarafından seçilen farklı seçenekler sıralanıyordu:

• PT gibi bir kitlesel işçi partisinin ortaya çıkışı, bu parti içinde, inşası için azami sadakatle çalışan devrimci Marksist bir akımın gelişmesini mümkün kılmıştır.

• Kitle etkisine sahip bağımsız bir devrimci partinin gelişimi, temelde Meksika PRT örneğinde gerçekleşti. Neo-Cardenas’çılığın ortaya çıkmasından önce, devrimci solun büyük bir kısmını PRT etrafında toplamayı neredeyse başardık.

• Kolombiya seksiyonumuz tarafından seçilen yol, oluşum halindeki veya halihazırda geliştirilmiş olan devrimci projelere entegrasyondu. Yoldaşlarımızın A Luchar‘a entegrasyonu, bir dizi siyasi anlaşma temelinde yapıldı.

• Bağımsız bir varoluşu sürdürürken devrimci bir siyasi cepheye katılım, Uruguaylı yoldaşlarımızın Halk Katılım Hareketi’nin (MPP) oluşumuyla elde ettikleri çok önemli bir deneyimdir. İçinde çeşitli akımlar birleşiyor: MLN, PVP, MRO ve PST’nin yanı sıra bağımsızlardan oluşan geniş bir kesim.”

3. 2003 yılında şunları tekrar teyit ettik:

 “(1) Amacımız şu niteliklere sahip proletarya partilerini oluşturmaktır:

• anti-kapitalist, enternasyonalist, ekolojist ve feminist;

• geniş, çoğulcu ve temsili;

• toplumsal meseleye derinden bağlı ve emekçilerin toplumsal özlemlerine yönelik acil talepleri sınır koymadan geniş kesimlere aktaran;

• işçilerin mücadeleciliğini, kadınların kurtuluş iradesini, gençlik isyanını, uluslararası dayanışmayı ifade eden ve tüm adaletsizliklere karşı çıkan;

• stratejilerini proletaryanın ve ezilenlerin parlamento dışı mücadelesine, öz-faaliyetine ve öz-örgütlenmesine odaklayan;

• açıkça sermayenin mülksüzleştirilmesi ve (demokratik özyönetime dayalı) sosyalizmi savunan proletarya partileri.

Latin Amerika söz konusu olduğunda hedefimiz, anti-neoliberal direnişi kapitalist küreselleşmeye karşı mücadele çerçevesine eklemleyen, kökleri gerçekten proletarya ve toplumsal hareketlere dayanan geniş, çoğulcu anti-kapitalist partiler ve/veya gruplaşmalar inşa etmektir. Devrimci Marksist bir akım olarak solun “sert çekirdeğini” inşa etmekten yanayız. Stratejik düşünceyi, radikal eylemi ve cüretkâr girişimleri, sekter bir “kendi kendini olumlama” tutumu ve “kimliğimiz” muhafazakârlığı ile değiştirirsek, bu olasılık başarılı olamaz.

“(2) Bu tür partiler için verilecek mücadele, her ülkeye özgü olacak bir dizi aşama, taktik ve örgütlenme biçiminden geçecektir. Böylesi bir anti-kapitalist yeniden oluşum, hemen kilit bir hedefi kovalar: sosyal neoliberalizme bağlı tüm güçler (sosyal-demokrasi, post-Stalinizm, çevreciler, popülistler) karşısında etkili ve görünür bir kutuplaşma yaratarak onların krizini hızlandırmak ve olumlu bir sonuçla çözülmesini sağlamak.

Bu şunu gerektirir:

• Devrimci Marksist akımların, illa ki devrimci Marksist pozisyonlara ulaşmış olmasa da reformist partilerden kopmuş akımlarla veya önemli yahut sembolik temsilcilerle işbirliği yaptığı siyasi güçlerin varlığı;

• Saygılı ama yakın bir ilişki kurulan toplumsal hareketlerin taleplerini ve eylemlerini duyuran bir yapı;

• Toplumda sosyal-neoliberalizme bağlı partilerin tekelini kıran ve evrensel oy hakkı sayesinde yerel, bölgesel, ulusal, uluslararası düzeyde (Avrupa’da olduğu gibi) meclislerde temsilcilere sahip, tanınan-bilinen bir temsiliyet ;

• Devrimci Marksist bir akımın daha geniş olan yapının bünyesinde var olup işleyebilmesini sağlayacak, hem yakınlaşmayı hem tartışmayı destekleyen, basit bir iç demokrasinin ötesine geçen çoğulcu bir işleyiş;  

4. 2010’da halihazırda var olan farklı türden sol güçlerle olası ilişkilerden ziyade solu yeniden inşa etmeye daha fazla vurgu yaptık.

“Bu yüzyılın meydan okumasına karşı yeni bir sol yaratmak ve işçi hareketini, yapılarını, sınıf bilincini, siyasi ve kültürel düzeyde burjuvaziden bağımsızlığını yeniden inşa etmek için şu türden bir yeniden yapılanmayı sağlamak istiyoruz:

● antikapitalist, enternasyonalist, ekolojist, feminist bir sol;

● sosyal demokrasiye ve hükümetlerine açıkça karşı çıkan ve kendini bir seçenek olarak sunan bir sol;

● 21. yüzyılın özyönetimci ve demokratik sosyalizmi için mücadele eden ve bunu başarmak için tutarlı bir program benimseyen bir sol;

● bu amaca ulaşmak için kapitalizmden ve mantığından kopması gerektiğinin ve dolayısıyla bu kopuşu yaşamak istemeyen siyasal temsiliyetlerle birlikte kapitalizmi yönetmemesi gerektiğinin bilincinde olan bir sol;

● işçilerin mücadeleciliğini, kadınların kurtuluş ve özgürleşme mücadelelerini, LGBT hareketini ve ekolojik mücadeleleri bütünleştiren, toplumsal hareketlerde ve emek dünyasında kök salmış çoğulcu bir sol;

● stratejisini proletaryanın ve tüm ezilenlerin öz-örgütlenmesine, işçilerin kurtuluşunun işçilerin kendi eseri olacağı ilkesine dayandıran kurumsal olmayan bir sol;

● işçilerin ve halk sınıflarının her türlü öz-örgütlenmesini teşvik eden, düşünme, karar verme, kendi hesabına ve kendi kararıyla hareket etme kapasitesini destekleyen ve teşvik eden bir sol;

● yalnızca eskiyi kullanarak yeni bir şeyler yapamayacağımızdan yeni sosyal sektörleri, dünya sosyal forumları tarafından ifade edilenler gibi yeni temaları ve her şeyden önce yeni nesilleri bütünleştiren, kendine dahil eden bir sol;

● tahakküme ve savaşa karşı ve halkların kendi kaderini tayin hakkı için savaşan ve kitlesel ve demokratik bir Enternasyonalin çerçevesini çizen, enternasyonalist ve anti-emperyalist bir sol;

● eleştirel ve devrimci Marksizmin değerli mirasını feminist, ekososyalist veya Latin Amerika’nın yerli hareketlerinin teorik-siyasal açılımlarıyla ilişkilendirme yeteneğine sahip bir sol;

● krize karşı en geniş eylem birliği ve işçilerin ve tüm ezilenlerin hakları, kazanımları ve özlemleri için savaşan bağımsız ve sınıfçı bir sol.

Mevcut sistemle savaşmak için yararlı yeni anti-kapitalist politik araçlar inşa etmek için kendimize verdiğimiz bu kriterler ve genel içeriktir. “

Yeni Antikapitalist Parti (Fransa)

5. Aynı hedeflere giden farklı yollar, kırılmalar ve çatallanmalar

Bu kararlarda tekrarladığımız gibi, verili bir ülkede verili bir zamanda, yukarıda verilen tanımlamalara en fazla karşılık gelen siyasi aracın ne olduğuna dair karar, durumun somut biçimde kavranışına – dinamiklere, mevcut güçlere – dayanmalıdır. Hangi etikete sahip olursa olsun dışarıdan gelen herhangi bir reçete, reel durumu kavramanın yerini tutamaz.

Siyasal bir aracın yararlılığı ancak bu somut durumun kavranışıyla belirlenebileceğinden, durum değiştiğinde ihtiyaç duyulan siyasal aracın türü de değişebilir.  En iyi senaryo, oluşturmaya çalıştığımız aracın değişen ihtiyaçlara uyum sağlamasıdır; bu yüzden parçası olduğumuz partilerin siyasi-programatik zeminini geliştirmek için mücadele ediyoruz.

Ancak durum böyle olmayabilir ve gerçekte böyle bir parti gerekli olana artık karşılık düşmüyor olabilir. Bu durumda, siyasi muharebeyi kaybettiğimize karar verdiğimizde, kopmaya ve yeni bir enstrüman oluşturmaya hazır olmalıyız. Herhangi bir siyasi seçimde başarısızlık riski her zaman mevcuttur.

Ancak bu, önceki tercihin yanlış olduğu anlamına gelmez (Bolşevik devriminin tüm programına sahip çıktığını ilan eden partilerin de ihanet edebileceğini / reformist olabileceğini biliyoruz). Kuruldukları anda ve ilk dönemlerinde bu partilerin ulusal durum üzerinde olumlu bir etkisi olup olmadığını değerlendirmeliyiz.

Bu nedenle, Brezilya PT’sinin veya İtalya’daki Rifondazione’nin (PRC- Komünist Yeniden Kuruluş Partisi) evriminin nihayetinde hiçbir yere varmadığı değerlendirmesini yapmak mümkünse de, bu, onlara katılmakla yanlış yaptığımız veya belirli bir dönem boyunca sistem çapında değişim isteyenlerin özlemlerinin olumlu bir ifadesi olmadıkları ya da somut kazanımlar sağlamadıkları anlamına gelmez.

Ayrıca, siyasi aracın kendisinin geçici olduğu ve amacının yeni bir siyasi parti yaratma savaşına öncülük etmek olması gerektiği çok hızlı bir şekilde ortaya çıkabilir.

Gerekli siyasi aracın doğasının duruma göre değiştiğini söylediğimiz için, devrim ufukta olduğunda, bu fırsatı anlayabilecek ve değerlendirebilecek bir partiye ihtiyacımız olduğunu biliyoruz. Bununla birlikte, bugün devrimci partinin ilanının, çoğu durumda, sınıf mücadelesinde yararlı olması için belirlediğimiz kriterlerin karşılanması anlamına gelmediğini de biliyoruz.

Bu, kendilerini açıkça devrimci olarak nitelendiren partilerin gerçek bir etkiye sahip olduğu anları dikkate almadığımız anlamına gelmez: ABD’de savaş karşıtı harekette SWP, Fransız LCR veya hareketimizin dışında İngiliz SWP’sinin 1970’lerde Anti-Nazi Birliği’ni başlatması. Bununla birlikte, etkileri belirli bir siyasal durumun ürünüdür ve ancak bu bağlamda anlaşılabilir. Buna ek olarak, etkileri yine de sınırlıydı ve bu partiler (varlığının son on yılında, 2002 ve 2007’de Cumhurbaşkanı adayı Olivier Besancenot kampanyasındaki LCR dışında), ülkelerinin siyasi yaşamında kritik bir ağırlığa ulaşamadılar.

6. 1990’ların başından beri deneyimlerimizin bilançosu

Dördüncü Enternasyonal’in ulusal örgütlerinin neredeyse tamamı – kendi ulusal durumlarına uygun olduğunu düşündükleri şekilde – daha büyük siyasi oluşumlar inşa etmeye ve bunların parçası olmaya çalıştılar. Bu deneyimlere dair hem ulusal seksiyonlarımızın içinde hem de Enternasyonal bünyesinde birbirinden farklı değerlendirmeler yapılmıştır ancak sonuçta ısrar etmektense bunlardan öğrenmek daha faydalıdır.

İlk deneyimler 1980’lerde yapıldı ve birçok farklı şekil aldı. Brezilya’dan yoldaşlar, 1980’den itibaren Emekçiler Partisi’nin kurulmasına ve güçlendirilmesine katıldılar. Amerika Birleşik Devletleri’nde 1986’da devrimci solun üç örgütünün birleşmesiyle oluşan Solidarity’yi anmak lazım. Danimarka Komünist Parti, Sosyalist Sol Parti[3] ve bizim kendi seksiyonumuz arasındaki bir anlaşma ile 1989’da Kızıl Yeşil İttifak kuruldu. On yıl sonra, 1999’da, Portekiz’deki Sol Blok da, bir KP akımı, bir Maoist örgüt ve Dördüncü Enternasyonal’in seksiyonu tarafından yaratıldı.

Asya’da, diğer akımlardan gelen önemli örgütler 1990’larda ve 2000’lerde bize katıldı (Filipinli yoldaşlar Maoculuktan kopmuştu, Pakistanlı yoldaşlar daha önce Militant akımında bulunmuştu, Sri Lanka’daki yoldaşların kökenleri 1964 öncesi eski Sri Lanka seksiyonuna dayanıyordu, aynı zamanda bir müddet CWI’da da bulunmuşlardı).

Bu örgütler farklı şekillerde de olsa aşırı şiddet durumlarıyla karşı karşıya kaldılar. Filipinler’de tehdit altındaki toplulukların öz-örgütlenmesini sağladılar ve hükümetle müzakereyi destekleyen bir yeraltı silahlı örgütüne sahipler. Pakistan’da ise siyasal bakımdan açık (yeraltından yürütülmeyen) bir kampanya faaliyetiyle Devlet ve Taliban şiddetini mahkûm ettiler.

Ulusal örgütlerimizden bazıları, özellikle Avrupa’da ama sadece orada değil, bu on yıllar boyunca kalıcı geniş örgütler inşa etme girişimlerine katıldılar, örneğin İtalya’da veya Büyük Britanya’da ve ayrıca Güney Afrika ve Porto Riko’da. Brezilyalı yoldaşlar da PT’nin ihanetinin ardından PSOL’un inşasına katılıyor.

Devrimci akımları birleştirmeye yönelik bazı girişimler (İspanyol devletinde Maocu MC / MKE ile, Almanya’da post-Stalinistlerle VSP’de) az ya da çok hızlı bir şekilde başarısız olurken, ABD’de Solidarity veya İngiltere’de Socialist Resistance gibi diğerleri 15 yıl sonra hala devam ediyor. Bilançonun can alıcı noktası, ulusal duruma dair görevler üzerinde bir anlaşma sağlandığında bu girişimlerin hayatta kalmasıdır.

Başka deneyimler de umulan potansiyele ulaşmada başarılı olamadı; en dikkate değerlerinden biri, 2009’da Fransız seksiyonu tarafından Yeni Anti-Kapitalist Parti’nin (NPA) veya 2014’te Büyük Britanya’da Sol Birlik’in kurulmasıydı. Her iki durumda da, bir faktör, sosyal demokrasi içinde (Fransa’da Sol Parti, Büyük Britanya’da Corbyn fenomeni) bu yeni projelerin dinamiklerini tehlikeye atan bir sol akımın beklenmedik şekilde ortaya çıkmasıydı. Ancak, bu vakaların hiçbirinde bu örgütsel gelişmelerin kalıcı, inandırıcı ve radikal yeni birer siyasi araç olduğu henüz kanıtlanmadı. Öte yandan bu, düşüşte olmasına rağmen, Sosyal Demokrasinin henüz ölmediğini gösteriyor. (Bu, NPA krizinin yalnızca bu faktörden kaynaklandığı anlamına gelmez.)

Aynı zamanda, Danimarka Kızıl-Yeşil İttifakı ve Portekiz’deki Sol Blok, kendi ülkelerinde sol partiler olarak bir rol ve etkiye sahip olmaya devam ediyor – tıpkı momentumu ve temeli Öfkeliler hareketini karakterize eden radikalleşme ve spontane direniş hareketlerinin gelişimine çok daha fazla bağlı olan Podemos gibi.

Podemos, bu noktada, ABD’de Sanders’a veya İngiltere’de Corbyn’e verilen destekle birkaç ortak noktası olmasına rağmen, bu tür bir hareketin ürünü olarak nitelendirilebilecek tek siyasi güçtür. Bununla birlikte, bu son fenomenler, yeni radikalleşmelerin ayırt edici özelliklerinden biriyle çelişiyor gibi görünüyor: genel olarak siyasi partilerin reddi, ki bu da çoğu kez yerleşik partilerin yarattığı hayal kırıklığından kaynaklanır, ancak kimi zaman özellikle daha radikal unsurlar bakımından bu reddiye devrimci grupların toplumsal hareketler karşısındaki sekter ve elitist tutumlarından da kaynaklanabilir.

Ancak Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’nde son dönemde, partilere yönelik şüpheler devam etse de, çeşitli faktörler nedeniyle siyasi-seçim arenasına doğru stratejik bir kaymanın gerçekleştiğini not etmek mümkündür: siyasi / ekonomik / sosyal krizin derinliği; hükümetleri ve rejimleri devirmeyi amaçlayan Arap devrimleri örneği; zaferleri yalnızca toplumsal mücadele yoluyla elde etmenin zorlukları; ve bir zayıflık imajı çizen siyasi elitin artan biçimde itibar kaybına uğraması.

Trajik bir şekilde, Arap devrimci süreci, Tunus’taki Halk Cephesi’nin kısmi istisnası dışında, kitle hareketine liderlik edebilecek güçlü örgütlü siyasi güçler oluşturamadı.

Sınıf mücadelesi için yararlı partiler yaratma konusundaki deneyimlerimiz, azınlık partileri olmalarına rağmen (genellikle %10’dan daha düşük oy yüzdesi, birkaç bin militan) ülkelerinde bir miktar etkisi olan partilere katılma biçimini almıştır. Çünkü göreli bir istikrarın olduğu, geleneksel partilerin çöküşünü öngörmenin mümkün olmadığı ve “iktidara gelme meselesinin” söz konusu olmadığı ya da yalnızca sosyal demokrasiyle ilgili olarak ortaya konulduğu bir evre yaşanıyordu. Ancak, başka potansiyeller sunan ve başka sorunlar ortaya çıkaran başka türden bir duruma dahil olduğumuz birkaç vaka var: Yönetimde olmayan sınıf partilerinin bir siyasal çoğunluk oluşturduğu, hükümet kurduğu vs. siyasal kriz durumları. PT’nin, Podemos’un ve Syriza içinde bulunan ve bizim de yoldaşlık ilişkisi içinde bulunduğumuz DEA grubunun durumu budur. Aynıca Venezüella’da birkaç yıl PSUV’de kalan Marea Socialista da var, ancak bu durumda uzun süredir iktidarda olan bir sol hükümet süreci var.

Farklı ülkelerin tüm farklı deneyimlerini listelemek çok uzun sürer ve özellikle Inprecor ve International Viewpoint’te (4) bir dizi inceleme yapılmış ve yayınlanmıştır. Ancak genel sonuç olarak diyebiliriz ki, önemli atılımlara yol açmış bir model çıkmadıysa da, sınıf mücadelesi güçlerinin toplanmasında niteliksel veya niceliksel bir ilerleme gerçekleştirilebileceği zaman ortaya çıkan fırsatları değerlendirememenin, kalıcı olumsuz etkileri olacaktır.

Yukarıda belirtildiği gibi, ulusal düzeydeki görevlere ilişkin bir anlaşmanın olması, özellikle de, örneğin kendine devrimci diyen grupların birleşmesiyle oluşacak bir resmi “programatik” anlaşmanın mevcudiyeti, kalıcı olabilecek yeni partilerin yaratımı için vazgeçilmez bir etkendir. Ulusal bir durumda kilit görevin ne olduğunu anlama yeteneği, örneğin 1999’da Portekiz’de kürtajın yasallaştırılması için yapılan referandum sorunu (Sol Blok’un yaratılmasında kilit bir faktör olan anlaşma), bizim diğer güçler karşısındaki yönelimimizi tanımlamak için temel bir öneme sahiptir.

Sol Blok (Portekiz)

7. İncelemelerden alınan dersler

Bu farklı deneyimlerden toplu olarak çıkardığımız dersler, dünya kongrelerinin kararlarında ve 2010 Dünya Kongresi’nden bu yana Uluslararası Komite toplantılarında yer alan bilanço tartışmalarına yapılan katkılarda tarif edilmiştir.

Bir dizi programatik ilke üzerine inşa ettiğimiz siyasi güçler içinde siyasi mücadeleler verme ihtiyacı etrafında dönüyorlardı. Bu ilkeler, nihai biçimleriyle, yeni bir siyasi güç inşa etmek için mutlaka bir ön koşul değildir, ancak bu tür tartışmaları yürütmek ve ilerlemek için bu temeller olmadan, sınıf için yararlı olan gerçek bir parti yaratma olasılığı çok azdır. Bu noktaların her biri üzerinde ilk başta gerekli olan anlaşma düzeyi, işbirliği yapacağımız mevcut siyasi akımların doğası ve yeni partinin seslendiği kesimler temelinde değerlendirilmelidir.

Öne sürdüğümüz noktalar şunlardır:

• Toplumsal hareketlere ve ezilenlerin ve sömürülenlerin mücadelelerine, dışarıdan müdahale eden bir siyasi elit olarak değil, analizler ve siyasal talepler geliştirerek ve bu talepler için sonuna kadar mücadeleye devam ederek bu hareketlerin ve mücadelelerin organik bir parçası olarak katılmak. Bu süreçte, tıpkı feminizm, ekoloji, LGBTQI konularında yaptığımız gibi, kendi gündemimizi derinleştirmeyi ve zenginleştirmeyi de bu hareketlerden öğreniyoruz.

• İster mevcut sendikalarda faaliyette bulunarak, ister gerekli ve uygun olduğunda yeni sendikalar kurarak aktif, radikal ve “sınıf mücadeleci” sendikaların inşası. Sendikalarda işverenlere, hükümetlere ve partilere karşı tam özerklik ve bağımsızlık içinde hareket etmek ve yapıların ve faaliyetlerin içinde demokratik işleyişi sağlamak. Bürokratik makinenin sınırlarına ve sendikaları devlete bağlayan yasaya meydan okumak. Mümkün olduğu kadar demokrasi ve birlik yönünde sendikalara katılmak ve sendikaları güçlendirmek, ancak bürokratizme, hükümetlerle ittifaka ve sınıf işbirliğine karşı savaşmak. Bu mücadelenin sendikaların ve onların yapılarının ötesine geçtiğini anlamak.

• İşçi sınıfının çeşitliliğini gözeten alanlar yaratmak, toplumsal hareketler, enformel sektör emekçileri, kooperatifler, güvencesiz çalışanlar, taşeronlar, işsizler, evsizler ve zanaatkarların yanı sıra yerli halklar ile, ırkçılıkla, LGBTfobi ve maçolukla mücadele edenler ile, ekolojiyi savunanlar ile birlikte örgütlenmek gerekiyor

• Devlete, kurumlara karşı tutum: faaliyetimizin ağırlık merkezi olması gereken kitle hareketindeki faaliyete destek olacak biçimde hareket ederek seçimlere katılmak. Seçilmiş temsilcilerin rolü ve parti ile ilişkisi: genellikle partinin en görünür temsilcileridir, eylemleri ise (oylamalar aracılığıyla) en etkili eylemler olarak algılanır ve çoğu zaman kısa vadede “faydalı” olmaya odaklanır. Seçilmiş temsilcilerin eylemlerinin siyasi çerçevesini belirlemek partinin sorumluluğundadır.

• Dördüncü Enternasyonal’e katılımın yanı sıra uluslararası kampanyalar ve dayanışma faaliyetlerine yöneltecek şekilde dünya siyasi durumuna ilişkin uluslararası ve enternasyonalist bir anlayışın önemi.

• Dikey işleyişe karşı eğilim hakkı da dahil olmak üzere geniş bir demokrasiye sahip, üyelerin partinin faaliyetlerine ve karar alma süreçlerine katılımı esasına dayalı olarak demokratik ve şeffaf bir işleyiş ihtiyacı ve bunu sağlamak için gerekli örgütsel yapılar; Kadınlara ve başkalarına yönelik tüm özel baskı biçimlerine karşı olduğunu iddia eden partilerde bile var olmaya devam eden baskıların bilincinde olmak ve bunlarla mücadele etmek için gerekli yapıların, işleyişin ve prosedürlerin geliştirilmesi.

• Ezilenlerin ve sömürülenlerin mücadelelerinde ve tepkilerinde ortaya çıkan “yeni” sorunları ele almanın önemi (bilhassa feminizm, ekoloji, LGBTQI… )

• Parti, özerk bir kadın hareketi inşa etme stratejik hedefi anlayışıyla, sınıf mücadelesi temelli gruplara, kampanya ve hareketlere katılım bağlamında, kadınların ezilmesine karşı mücadele eden kampanyalara ve taleplere dayalı siyasi faaliyet yürütmeyi taahhüt eder. Parti, sürekli olarak bu konularda eğitim ve önlem alma kaygısı içindedir, kitle faaliyeti düzeyi düştüğünde dahi bunları bir kenara bırakmaz.

Parti, yalnızca kadınları katılmaya teşvik etmek için değil, aynı zamanda içeride de yönetimde olumlu bir kadın imajı oluşturmak için hem içeride hem de dışarıda feminist bir profil inşa etmeye çalışmalıdır.

Partinin demokratik işleyişinin yukarıda belirtildiği gibi tüm üyelerinin parti içi süreçlere tam olarak katılmasını sağlamanın yanı sıra, parti, toplumsal dinamiklerin kadınları siyasi katılımdan dışlama eğiliminde olduğunun da farkındadır. Bu nedenle, kadınların katılımını ve daha ileride aşılması gereken sorunların bilincine varılmasını teşvik eden belirli mekanizmalara (karma olmayan toplantılar, kadınlara tartışmalarda konuşma önceliği, vb.) duyulan ihtiyacı kabul eder.

Parti, cinsiyetçi (veya transfobik ya da homo/lezbofobik) davranışların hiçbir biçimine müsamaha göstermez. Bu siyasi pozisyonun uygulanması partinin sorumluluğundadır. Parti sadece bu konularda siyasi eğitim sağlamakla kalmaz, aynı zamanda ortaya koyduğumuz yapılar, işleyiş ve prosedürler, kurduğumuz partiler kapitalist bir dünyada “birer sosyalizm adacığı” olmayacaksa da bu partilerin arzuladığımız toplumu şekillendirmek için mücadele etmesini sağlar.

• Dayanışma ve birlik temelinde yerli halklar karşısındaki düşmanlığa, antisemitizme, İslamofobiye karşı ve göçmenlerin serbest dolaşımını savunmak da dahil olmak üzere her türlü ırkçılığa karşı amansız bir mücadele.

• Radikalleşme sürecindeki gençlerin kazanılması ve genç radikalleşmiş aktivistlerin gençlik sorunlarıyla ilgili konular etrafında bir araya gelebilecekleri, kendi deneyimlerini paylaşabilecekleri, kendi çalışmalarını ve siyasi programlarını geliştirebilecekleri özerk gençlik sektörleri aracılığıyla partiye entegrasyonları için açık ve dinamik bir tavırla örgütlerimizi yenilemenin önemi.

• Devlet veya İktidar meselesi gibi stratejik konular ve uluslararası meseleler dahil olmak üzere sürekli eğitim programlarına duyulan ihtiyaç.

Kızıl-Yeşil İttifak (Danimarka)

8. Dördüncü Enternasyonal’in önemi

Brezilya Emekçiler Partisindeki (PT) Sosyalist Demokrasi akımının yaşadıklarından çıkardığımız dersler başta olmak üzere bilançolardan ortaya çıkan can alıcı bir unsur, Dördüncü Enternasyonal’in çerçevesini bir fikri alışverişi, yaklaşım mukayesesi ve tartışma zemini olarak ulusal ve uluslararası düzeyde sürdürmeye yönelik mutlak ihtiyaçtır. Bu sadece dünyadaki siyasi durumu anlamamız için değil, aynı zamanda siyasi örgütler inşa etme konusundaki gerçek deneyimlerimiz için de gerekli. Bu, Dördüncü Enternasyonalciler olarak örgütlü olmak, – mevcut deneyimler temelinde yenilenmeye tabi tutulacak- bu siyasi çerçeveyi paylaşan yoldaşlar arasında tartışma imkanını korumak ve özerk siyasi kararlar alma olanağını korumak anlamına geliyor. Önümüzdeki yıllarda, daha büyük örgütlerde çalışırken programatik ve organik bir kolektifin nasıl korunacağına dair bu deneyimleri tartışmaya devam edeceğiz.

Tarihsel programımızın tamamını paylaşmayan güçler ve bireylerle aktif olarak örgütler inşa etmeye çalışıyoruz, her ne kadar bu programın asli unsurları üzerine temellenen bir siyasal güç yaratma perspektifine sahip olsak da.

Bununla birlikte, özellikle Marksist düşünce ve analizin ilk katkılarından başlayan ve günümüzün deneyimlerine ve katkılarına kadar uzanan tüm tarihsel ve siyasi olaylar tarafından şekillendirilen ortak siyasi çerçevemizin, verimli bir tartışma için yeri doldurulamaz bir çerçeve oluşturduğunu düşünüyoruz. Ulusal deneyimin ağırlığının başka deneyimler tarafından dengelenebileceği, deneyimlerin ve görüşlerin paylaşılmasının farklı ulusal bağlamlarda bulunan yoldaşlarımız için perspektif oluşturmaya yardımcı olabilecek bir zemin. Bu nedenle, Uluslararası Komite toplantılarında, mümkün olduğunca çok sayıda seksiyonumuzun ve buraya davet edecek kadar yoldaşlık ilişkilerimiz bulunanların temsilcileri arasındaki yıllık fiziksel tartışmalar vazgeçilmezdir.

Ulusal düzeyde, bu tartışmaların biçimleri ve bunlara karşılık gelen örgütsel biçimler, tıpkı daha geniş siyasi örgütlenme biçimleri gibi farklılaşacaktır. Bir yanda, yeni partilerin inşasına en başından katılmış olan siyasi akımların siyasi sınırlarının ötesine geçmek -ki bu mevcut örgütlerin lağvedilmesi anlamına gelecek-  ile diğer yanda, daha önce belirttiğimiz nedenlerden dolayı bir IV. Enternasyonal çerçevesinin muhafaza edilmesi gerektiği inancımız arasında bir gerilim olacaktır. Bu gerilimi her bir özgül bağlama uygun şekilde çözmek, bizi bekleyen meydan okumalarından biridir.

(…)

9. Yeni bir Enternasyonal’e Doğru mu?

Ulusal düzeyde yeni örgütler kurmanın zorlukları, uluslararası düzeyde, hiç şüphesiz daha da büyük olacaktır. Bununla birlikte, radikal sol siyasi örgütler arasındaki uluslararası temaslar bizim için bir önceliktir. Bu, ya radikal solun geleneksel örgütleri ya da yeni ortaya çıkan akımlar gibi farklı örgütlerle bireysel ilişkilerimizi geliştirerek yapılabilir.

Aynı zamanda, başkaları tarafından düzenlenen bu tür organizasyonların forumlarına katılıyoruz ve hatta bu tür forumları geliştirmek için kendimiz inisiyatif alıyoruz. Sosyal Forum hareketinin gerilemesi ile birlikte, 2000’li yıllara göre buluşma imkanları daha sınırlı oluyor. Ancak katıldığımız partilerin uluslararası düzeyde başka örgütlerle bir araya gelip işbirliği yapmasını aktif olarak önermeli ve bu konuda inisiyatif almalıyız.


[1] 2010 Dünya Kongresi’ndeki bir önerge, “geniş partiler” inşa etme yöneliminin bilançosunun çıkarılması konusunda bir seminer düzenlenmesine karar verdi. Danimarkalı yoldaşların önerisi üzerine, 2011 Uluslararası Komitesi bunu düzenli toplantıları çerçevesinde yapmaya karar verdi ve 2013’te bazı geçici sonuçlara ilişkin genel bir tartışmanın ardından “seminer” tartışmalarına devam etme kararı aldı. Toplamda, Uluslararası Komite aşağıdaki deneyimlerin sonuçlarını tartıştı:

• 2012’de: PT (Brezilya), Kızıl-Yeşil İttifak (Danimarka), Sol Blok (Portekiz), Rifondazione / Sinistra Critica (İtalya);

• 2013’te: LPP / AWP (Pakistan), LCR → Antikapitalistler (İspanya Devleti), LCR → NPA (Fransa);

• 2014’te: RPM-M (Filipinler), RESPECT → Sol Birlik (Left Unity) (Büyük Britanya), Antarsya / Syriza (Yunanistan);

• 2015’te: Podemos (İspanya Devleti);

• 2016’da: Podemos (İspanya Devleti), Sol Blok (Portekiz).

[2] 1968’de, gençliğin küresel radikalleşmesinin analizine dayanan 9. Dünya Kongresi’nin kararı, yalnızca partiyle bağlantılı devrimci gençlik örgütleri kurmaya odaklandı. 1974’te, “niteliksel olarak daha güçlü devrimci örgütler” inşa etmek için “yeni kitle öncüleri” aracılığıyla “hegemonya kazanmaya” doğru ilerledik. 1979’da, sanayiye yönelerek işçi sınıfına dayalı devrimci partilerin inşasına odaklanıldı. Bu yönelim 1985 yılında halka, kadınlara ve gençlere yönelerek geliştirildi.

[3] “Sol Sosyalist Parti en başından beri yeni solun tüm unsurlarının bir karışımıydı: hippiler, anarşistler, Maoistler, Troçkistler, diğer kendi kendini Leninistler ilan eden, anti-emperyalistler ve düzen karşıtı muhalefetin diğer birçok tonu » SAP’den Michael Voss (Dördüncü Enternasyonal’in Danimarka seksiyonu), bkz. Inprecor n ° 577/578, Ekim-Kasım 2011’den.

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Geleceksizlik Günlerinde Fütürizm – Oğulcan Yiğit Özdemir

Paylaşılan bir gelecek muhayyilesinin yokluğu çağımızda kronik midir? İnsanlığın tüm seferberliğini yönelttiği bir ufkun varlığı her ne kadar tarihsel ilerlemenin, tanrıların ve benzeri öykülerin yatağı olmuş olsa da esasında her halükârda bir icat olsa gerek. Bizi birleştiren ve aynı zamanda ayrıştıran, ancak her seferinde öznelerin eylemlerinin anlamlı bir amaç ufkuna yöneldiği izlenimini verecek olan bu anlatıların yokluğu, yaşadığımız ekolojik felaketin gerilimleri ve sinsi tedirginlikleriyle de birleşince işler epey zorlaşıyor.

Sanat akımları için de benzer bir şey söz konusu, sanıyorum. Benzer muhayyileleri insan toplumlarına tanıtan ve onları belli başlı amaçlar için seferber eden siyasalar gibi, sanat akımları da insanlığın ufkunu ve belleğini eğip bükmüş, uzun vadeli amaçlar için mücadeleye angaje fedakâr sayılabilecek öznelerden oluşur. Her biri bir amaç ve sorunsal etrafında bütünleşmiş bir kapsamı ifade eder. Konu fütürizm olduğunda ise gerçekleşmesi istenen şeyin yalnızca geleceğe itilmesiyle değil, aynı zamanda gerçekleşmesi istenenin bizatihi gelecek olması fenomeniyle karşılaşırız.

Peki içerisinden geçtiğimiz ne ilerleme ülküsünün ne de tanrıların ilgimizi çektiği, yıkıntılarla dolu bir geçmiş ve belirsiz bir geleceği devraldığımız bugünlerde gelecekçilik bize ne gibi bir imkân sunabilir?

Bir zar atımı ancak zarlar ejderhanın karnında

Öyleyse nasıl olup bittiğini tam olarak kestiremediğimiz bir “lanetli geçmiş”ten kopma arzusu, belki cepte sayılabilir. Bu geçmiş ki, her seferinde muktedirler tarafından eğilip bükülecek, çarpıtılıp kendi çıkarları doğrultusunda servis edilecek, bunlara bilimsel olarak karşı çıkmak orta vadede hiçbir şey ifade etmeyecektir. Egemenlerin bilgiyi servis etme hızı o kadar yüksektir ki, karşımızdakiler büyülü güçlere sahip tanrılardan neredeyse farksız.

Peki öyleyse, hangi gelecek? Kesinlikle, bir gelecekten, Latince adıyla futurus, varoluş kipimizi geleceğe fırlatmanın ötesinde, bizzat gelecekte öngördüğümüz felaketlere yönelen, neredeyse önlemeye çalışmak yerine onların bir an önce içerisinden yürümek isteyen gözü kara bir hız, bir ivmelenmedir burada kastedilen. Kısacası her anlamda manipüle edemeyeceğimiz aşikare bile olsa, geleceği ve geçmişte olup bitenlere dair yepyeni, gelecekten günümüze yönelen gözlerle bakmayı istemek. 

İtalyan fütüristleri o gün için yeni olan otomobilleri, uçakları, telgraf ve telefonları Antik Yunan’ın büyülü mitolojisinin gerçekleşmesi olarak görüyorlardı. Onlar savaşı, hızı ve kimi zaman vahşeti yüceltiyorlardı. “Savaş dünyanın sağlığıdır” diyorlardı. Ancak hangi savaş? Onlar için bu savaş Mussolini’nin acımasızca yürüttüğü savaştı belki, ancak biz bunu sınıf savaşı olarak düşünebiliyorsak, aynı Bolşeviklerle hareket eden Rus Fütüristleri gibi, bu gerçekten de doğru değil midir? Sınıf savaşının dinamikleri gerçekten de toplumsal ruh ve beden sağlığımız için en önemli şeyler değil midir?

Peki bunu hızlandırmaya ne dersiniz?

“Eklem yerinden oynamış bir zamanda”, Shakespeare bu sözcükleri handiyse 400 küsur sene önce yazıyordu. Ancak bu sefer işler değişiyor, dünyayı kurtarsak bile onunla ne yapabileceğimiz muğlak. İlerleme masalı adına onu eşitlikçi bir biçimde dahi olsa talan edemeyeceğimiz ortada, yapay zekâ ve robotik teknolojisi savaş mefhumunun kapitalist ekonomilerde ne gibi bir boyut kazanabileceğine dair şüphe uyandırıyor. Öyleyse, geleceği, daha bir geleceği istemek ve onun karanlık boğumlarını, yani yakın geleceği hızla, bir ateşe atılır gibi atlayarak atlatmak, gerçekten de “dünyanın sağlığı” için en uygunu olmaz mıydı?

El Lissitzky Proun 1 D. 19

Donmuş bir öpücük

Peki böylesi öngörülerin, hesaplamaların ve düşünüp taşınmaların, kısacası bizi bekleyen felaketlerle ilgili öngörülerin dahi onu yaratanlar tarafından bizimle alay edercesine önümüze koyulduğu ve edilgenleştiğimiz bu gezegensel koşullarda, bir gelecek ortaklaşmasından söz edilmemesi mümkün olabilir mi? Bu gerçekten de hayatta kalmak savaşımıyla yüksek ideallerin birbirine düğümlendiği yer. Faşist ve otoriter, alaycı ve küstah yönetimlerle işimizi bitirecek olan hamleleri hızlandırmak demek, belirsiz olan geleceği bize yaklaştırmak vesilesiyle onu bükme becerisine sahip olmak anlamına geliyor.

Böylesi koşullarda, küresel genel grev, tüketmeme günleri, evrensel dans etme günü gibi eylemler çok uzakta görünmüyor. Zizek bir kitabında insan üretiminin doğal döngülerle çok fazla iç içe geçtiğinden, neredeyse onun bir parçası olduğundan, dolayısıyla onda yaşanan ani bir değişim ve/veya duraklamanın doğal felaketleri tetikleyebileceğinden bahsediyordu. Bunu arzu etmeye ne dersiniz? Doğal felaketleri olması gerekenden sonraya ertelemek yerine önceye çekmek neden daha az “etik” olsun? En azından benim eko-Leninizm’den anladığım bir veçhesiyle de bu.

Mevcut olan biten paylaşım kavgaları bize Afrika’nın kaderinin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Afrika kıtası, insanlık macerasının başladığı bu kara kutu daha şimdiden Çin ve AB ülkeleri arasındaki “yenilenebilir enerji” üretmek için gerekli olan madenleri elde etmek üzere verilen paylaşım kavgalarına sahne olmakta. O halde yerkürenin koca bir Afrika’ya dönüşmemesi için, bizim savaşan bir doğaya dönüşmemiz gerekliliği son derece “gerçek” değil midir?

Gezi biraz içimizden hariç olmayan Afrika kıtasının, içimizdeki üçüncü dünyanın ayaklanması değildi de neydi? Öyleyse bizi bir arada tutan şey canlılığın imgeleri kadar, felaketin kaçınılmazlığı da olabileceği akılda tutulursa, buna dair imgeler sunan dizelere göz atmakta fayda var. Bu sefer Nazım’dan, Fazıl Say tarafından da yorumlanan Yaşamaya Dair’den:

Bu dünya soğuyacak, 

yıldızların arasında bir yıldız, 

                       hem de en ufacıklarından, 

mavi kadifede bir yaldız zerresi yani, 

                       yani bu koskocaman dünyamız. 

Bu dünya soğuyacak günün birinde, 

hatta bir buz yığını 

yahut ölü bir bulut gibi de değil, 

boş bir ceviz gibi yuvarlanacak 

                       zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız. 

Şimdiden çekilecek acısı bunun, 

duyulacak mahzunluğu şimdiden. 

Böylesine sevilecek bu dünya 

“Yaşadım” diyebilmen için… 

Kapak görseli: Antonio Sant’Elia (1888–1916) La Città Nuova, detay (1913-1914)

Renkli Devrim mi İşçi Ayaklanması mı?: Kazakistan Sosyalist Hareketinden Aynur Kurmanov ile Söyleşi

“Pek çok siyasi analist onu bu şekilde sunmaya çalışsa da, burası Ukrayna tipi Maydan değil. Bu şaşırtıcı öz-örgütlenme nereden geldi? Bu, emekçilerin deneyimi ve geleneğidir. İşçiler, özelleştirmenin ve yabancı kapitalistlerin egemenliğinin nelere yol açtığını kendi gözleriyle gördüler”. 2 Ocak 2022 gününden itibaren gaz fiyatlarındaki ani artışın ardından patlayan halk protestoları Kazak rejimi tarafından şiddetle bastırılıyor. Kazakistan Sosyalist Hareketi’nin sözcülerinden Aynur Kurmanov’un Zanovo-media’ya verdiği yanıtları, ardından da Kazakistan Sosyalist Hareketi tarafından yapılan açıklamanın haberini aktarıyoruz[1].  

“Zhanaozen işçileri ilk ayaklananlardı. Benzin fiyatındaki artış, halk protestoları için yalnızca bir tetikleyiciydi. Ne de olsa, toplumsal sorunlar yıllardır dağ gibi birikiyordu. Geçen sonbaharda Kazakistan bir enflasyon dalgasıyla sarsıldı. Ürünlerin Mangistau bölgesine ithal edildiği ve orada her zaman 2-3 kat daha pahalı olduğu dikkate alınmalıdır. Ancak 2021’in sonunda yükselen bir fiyat dalgasında, gıda maliyeti daha da ciddi bir ölçüde arttı. Ülkenin batısının yoğun bir işsizlik bölgesi olduğunu da hesaba katmalıyız. Neoliberal reformlar ve özelleştirme sürecinde oradaki işletmelerin çoğu kapatıldı. Burada hala işleyen tek sektör petrol üretimi. Ancak büyük bir kısmı yabancı sermayeye aittir. Kazakistan petrolünün yüzde 70’e kadarı batı pazarlarına ihraç ediliyor, kârların çoğu da yabancı sahiplere gidiyor.”

“Bölgenin kalkınmasına neredeyse hiç yatırım yok: bu, tam bir yoksulluk alanı. Ve geçen yıl bu işletmeler büyük ölçekli optimizasyona girmeye başladı. İşler kesildi, işçiler maaşlarını, ikramiyelerini kaybetmeye başladı, birçok işletme sadece hizmet şirketlerine dönüştü. Atyrau bölgesinde Tengiz Oil şirketinin aynı anda 40 bin işçiyi işten çıkarması, tüm Batı Kazakistan için gerçek bir şok oldu. Devlet bu tür toplu işten çıkarmaları önlemek için hiçbir şey yapmadı. Ve şunu bilmek lazım ki, bir petrol işçisi 5-10 aile üyesini besler. Bir işçinin işten çıkarılması otomatik olarak tüm aileyi açlığa mahkum eder. Burada petrol sektörü ve onun ihtiyaçlarına hizmet eden sektörler dışında iş yok.”

“Kazakistan’da kapitalizmin hammadde ihracına dayalı modeli inşa edildi. Nüfus birçok toplumsal sorun biriktirdi, çok büyük bir toplumsal tabakalaşma var. “Orta sınıf” mahvoluyor, reel sektör yok ediliyor. Milli hasılanın eşit olmayan dağılımının önemli bir yolsuzluk bileşeni var. Neoliberal reformlar sosyal güvenlik ağını ortadan kaldırdı. Ulusötesi şirketlerin sahipleri, “petrol borusuna” hizmet etmek için sadece 5 milyon nüfusa ihtiyaç olduğunu hesapladılar, onlara göre Kazakistan’a 18 milyonluk nüfus zaten fazla. Bu nedenle, birçok yönden, bu ayaklanma doğası gereği sömürgecilik karşıtıdır. Mevcut protestoların sebebi kapitalizmdir: sıvılaştırılmış gazın fiyatı elektronik borsada ciddi oranda arttı. Gazı yurt dışına ihraç edip gaz kıtlığı yaratmak ve iç piyasada artan fiyatlardan yararlanmak isteyen tekelcilerin bir komplosu söz konusudur. Dolayısıyla bu protestoları kışkırtan da kendileridir. Mevcut toplumsal patlamanın, son 30 yılda gerçekleştirilen tüm kapitalist reform politikasına ve bunların yıkıcı sonuçlarına yönelik olduğu belirtilmelidir.”

“Pek çok siyasi analist onu bu şekilde sunmaya çalışsa da, burası Ukrayna tipi Maydan değil. Bu şaşırtıcı öz-örgütlenme nereden geldi? Bu, emekçilerin deneyimi ve geleneğidir. 2008 yılından bu yana grevler Mangıstau ilini sarstı ve 2000’li yıllarda grev hareketi başladı. Aynı zamanda, petrol şirketlerinin kamulaştırılması talep edildi, hem de Komünist Partinin veya sol grupların hiçbir etkisi olmaksızın. İşçiler, özelleştirmenin ve yabancı kapitalistlerin egemenliğinin nelere yol açtığını kendi gözleriyle gördüler. Bu konuşmalar sırasında büyük bir mücadele ve dayanışma tecrübesi birikmiştir. Çöldeki yaşam bile insanları birbirine bağlıyor. Bu arka plana karşı, işçi sınıfı ile nüfusun geri kalanı arasında bir bağ vardı. Janaözen ve Aktau’daki işçilerin gösterileri, ülkenin diğer bölgelerinin gidişini belirledi. Protestocuların şehirlerin ana meydanlarına kurmaya başladığı yurtlar ve çadırlar, Euromaidan deneyiminden alınmadı, hepsi geçen yıl Mangıstau bölgesinde yerel grevler sırasında kurulmuştu. Ve halkın kendisi protestoculara su ve yiyecek getirdi.”

Aynur Kurbanov

“Bugün itibariyle Kazakistan’da yasal bir muhalefet yok, tüm siyasi alan temizlendi. 2015 yılında en son tasfiye edilen Kazakistan Komünist Partisi oldu. Geriye sadece 7 iktidar yanlısı parti kaldı. Ancak ülkede Batı yanlısı bir gündemi teşvik etmek için yetkililerle aktif olarak işbirliği yapan STK’lar var. En sevdikleri konular 1930’ların Holodomor’u, İkinci Dünya Savaşı sırasında Basmacı hareketinin üyelerinin ve işbirlikçilerinin rehabilitasyonu vb. STK’lar da Kazakistan’da tamamen hükümet yanlısı olan milliyetçi hareketi geliştirmek için çalışıyor. Milliyetçiler, Çin ve Rusya’ya karşı devlet desteğinde mitingler düzenliyorlar.”

“Son olayların arkasında olabileceği iddia edilen sinsi İslamcılar da Kazakistan’da son derece zayıf ve kötü organize olmuş durumdalar. Modern Kazakistan tek etnili bir devlet inşa etme yolunda bir yol almıştır ve milliyetçilik onun resmi ideolojisidir. Rusya’nın Mir TV kanalının Kazakistan’ın “Sovyet yanlısı” olduğu hakkındaki tüm haberleri gerçekdışıdır.Daha 2017 yılında, Kızıl-Orda’da Wehrmacht’ın Türkistan Lejyonu’nun esin kaynağı olan Mustafa Çokay’ın anıtı dikildi. Bugün devlet, tarihini kökten gözden geçiriyor. Bu süreç özellikle Nursultan Nazarbayev’in birkaç yıl önce Amerika Birleşik Devletleri’ne yaptığı ziyaretten sonra yoğunlaştı. Pan-Türk hareketi de daha aktif hale geliyor. En son 12 Kasım 2021’de Nursultan Nazarbayev’in girişimiyle İstanbul’da Türk Devletleri Teşkilatı kuruldu. Elbette bu projenin başlatıcıları Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere ve Türkiye oldu. Kazakistan seçkinleri ana varlıklarını Batı’da tutuyor. Bu nedenle mevcut rejimin çöküşü emperyalist devletler için hiç kârlı değil – rejim zaten tamamen onların tarafında.”

“Nazarbayev’in cumhurbaşkanlığını bırakıp Güvenlik Konseyi başkanlığına geçmesi, Batı da dahil olmak üzere demokrasi görünümünü yaratma arzusu tarafından belirlenmişti. Aslında, o aynı zamanda, hükümetin tüm dalları üzerinde tam kontrol kazandı ve sadece gücünü arttırdı, ancak sorumluluktan tamamen kaçtı. Başkan Tokayev dekoratif bir figür, yönetici aile içinde bir piyon. Kuşkusuz yaşanan olaylar, bazı grupların saray darbesi veya benzeri eylemler gerçekleştirmeye çalışmasına neden olabilir. Her şey komplo teorilerine indirgenemez. Ancak, mevcut protesto hareketini idealize etmeye de gerek yoktur. Evet, bu hareket işsizler ve başka toplumsal tarafından desteklenen, işçilerin öncü rolü ile tabandan gelen bir toplumsal harekettir. Ama içinde çok farklı güçler iş başında. Aynı zamanda, emekçilerin kendi partileri, sınıf sendikaları, çıkarlarını tam olarak karşılayan net bir programı yoktur. Kazakistan’da var olan sol gruplar daha çok çevreler gibidir ve olayların gidişini ciddi şekilde etkileyemezler. Oligarşik ve dış güçler bu hareketi kendi amaçları için sürmeye ve kullanmaya çalışacaklardır. Bunların zaferi durumunda, mülkiyetin yeniden dağıtılması ve burjuvazinin çeşitli grupları arasında açık bir “herkesin herkese karşı savaşı” başlayacaktır. Ancak, her durumda, emekçiler belirli özgürlükleri kazanabilecekler ve gelecekte hakları için mücadele etmelerini kolaylaştıracak kendi partilerinin ve bağımsız sendikaların kurulması da dahil olmak üzere yeni fırsatlar elde edeceklerdir.”

Kazakistan Sosyalist Hareketi çağrı yaptı: Örgütlü direniş, genel grev, uluslararası dayanışma!

Kazakistan’daki halk protestoları ile ilgili bir açıklama yayımlayan Kazakistan Sosyalist Hareketi, işçi eylemleriyle başlayan ve tüm ülkeye yayılarak siyasi iktidarın ve anayasanın değişmesi talepleriyle genişleyen hareketin devlet tarafından şiddetle bastırılmasına tepki gösterdi. Genel grev çağrısı yapılan açıklamada, “Asker ve polis terörüne karşı örgütlü direnişi sağlamak için toprak ve üretim bazında birleşik eylem komitelerinin oluşturulması acildir” denildi.

Açıklamada dünyadaki işçi hareketleri, komünist ve sol hareketlere de dayanışma çağrısı yapıldı.

“GERÇEK BİR HALK AYAKLANMASI YAŞANIYOR”

Socialismkz.com sitesinde yayımlanan ve “Kazakistan’da bugün gerçek bir halk ayaklanması var” denilen 6 Ocak tarihli açıklamada sıvılaştırılmış gaz (LPG) fiyatının ikiye katlanmasının sabrı taşıran son damla olduğuna dikkat çekildi. “Protestolar en başından beri sosyal ve sınıfsal nitelikteydi. Gösteriler tam da tüm protesto hareketinin bir tür siyasi merkezi haline gelen Janaozen’de petrol işçilerinin inisiyatifiyle başladı” denildi.

Sosyal bir protesto olarak başlayan hareketin daha sonra genişlemeye başladığına ve işçi kolektiflerinin ücretlere yüzde 100 zam, çalışma koşullarının iyileştirilmesi, sendikal özgürlük gibi kendi talepleriyle de gösteriler düzenlediğine vurgu yapılan açıklamada, “Sonuç olarak, 3 Ocak’ta, tüm Mangistau bölgesi, komşu Atırau bölgesine de yayılan bir genel grevle sarsıldı” denildi.

4 Ocak’ta salı günü ABD’li Chevron enerji tekelinin hisselerinin çoğunluğuna sahip olduğu Tengizchevroil şirketinde çalışan petrol işçilerinin, katılımın yüzde 75’e ulaştığı bir grev gerçekleştirmesinin önemine değinilen açıklamada, “Burası, geçen yıl aralık ayında 40 bin işçinin işten çıkarıldığı ve yeni bir dizi işten çıkarmanın planlandığı yerdi. Daha sonra gün boyunca Aktobe ve Batı Kazakistan ile Kızılorda bölgelerinin petrol işçileri tarafından desteklendiler” denildi.

Açıklamada “Ayrıca, aynı günün akşamı Karaganda bölgesinde ArcelorMittal Temirtau şirketinin maden işçilerinin grevleri başladı ve ülkenin tüm madencilik endüstrisinde genel bir grev olarak kabul edilebilecek şekilde Kazakhmys şirketi bakır dökümcüleri ve maden işçilerinin grevleri başladı. Ve burada da maaşların yükseltilmesi, emeklilik yaşının düşürülmesi, sendikal örgütlenme ve grev hakkı talepleri öne sürülüyor” bilgileri de verildi.

Salı günü aynı zamanda Atırau, Uralsk, Aktyubinsk, Kızılorda, Taraz, Taldikorgan, Turkestan, Çimkent, Ekibastuz’da; Almatı bölgesindeki şehirlerde ve Almatı’da süresiz mitinglerin başladığı belirtilen açıklamada 4-5 Ocak gecesi bütün sokakların dolduğu belirtildi. Polisle göstericilerin çatışması sonucunda şehir yönetim binasının geçici olarak ele geçirildiği ve bunun üzerine Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev’in olağanüstü hal ilan ettiği kaydedildi.

ALMATI’DA İŞSİZ GENÇLER, YERLİ GÖÇMEN İŞÇİLER SOKAĞA ÇIKTI

Açıklama şöyle devam etti:

“Almatı’daki bu gösterilere ağırlıklı olarak işsiz gençlerin ve metropolün banliyölerinde yaşayan, geçici veya düşük ücretli işlerde çalışan yerli göçmenlerin katıldığı belirtilmelidir. Mangistau bölgesi ve Almatı için ayrı ayrı gaz fiyatını 50 tengeye indirerek vaatlerle onları sakinleştirme girişimleri de kimseyi tatmin etmedi.”

“Tokayev’in hükümeti ve ardından Nursultan Nazarbayev’i Güvenlik Konseyi başkanlığı görevinden alma kararı da protestoları durdurmadı, 5 Ocak’ta daha önce protestoların olmadığı Kuzey ve Doğu Kazakistan’ın bölgesel merkezlerinde, Petropavlovsk, Pavlodar, Ust-Kamenogorsk ve Semipalatinsk’te de kitlesel protesto mitingleri başladı. Aynı zamanda, Aktube, Taldikorgan, Çimkent ve Almatı’daki bölgesel valiliklerin binalarına girmek için girişimlerde bulunuldu”

“Janaozen’de, süresiz mitinglerinde işçiler yeni talepler formüle ettiler: Görevdeki cumhurbaşkanının ve tüm Nazarbayev yetkililerinin istifası, 1993 Anayasasının restorasyonu ve buna bağlı olarak parti, sendika kurma hakkı, siyasi mahkumların serbest bırakılması ve baskıya son verilmesi. Burada bir ‘aksakallar’ konseyi oluşturuldu ve bu da fiili yönetim organı haline geldi. Böylece artık farklı il ve bölgelerde kullanılan talepler ve sloganlar tüm harekete seslenmeye başladı ve mücadele siyasi bir içerik kazandı. Mücadeleyi koordine edecek komiteler ve konseyler oluşturmak için sahada da girişimlerde bulunuluyor.”

HALKA ATEŞ ETMEYE BAŞLADILAR: ÇOK SAYIDA ÖLÜM VAR

Kazakistan Sosyalist Hareketi’nin açıklamasında, Mangistau bölgesi kentlerinde daha önce askerler halk ateş etmeyi kabul etmezken 5-6 Ocak gecesi özel kuvvetlerin devreye sokulduğu ve halka ateş açıldığı belirtildi. İsyancı gruplar tarafından ele geçirilen hava alanı ve mahallelerde “temizlik” başlatıldığı ve göstericilerden alınan bilgilere göre çok sayıda insanın öldürüldüğü kaydedilerek, “Bu durumda, tüm protesto ve grevlerin şiddetle bastırılması tehlikesi mevcuttur ve burada ülkeyi genel grevle tamamen felç etmek gerekmektedir. Bu nedenle asker ve polis terörüne karşı örgütlü direnişi sağlamak için toprak ve üretim bazında birleşik eylem komitelerinin oluşturulması acildir” denildi.

ULUSLARARASI DAYANIŞMA ÇAĞRISI

Kazakistan Sosyalist Hareketi, dünyadaki tüm işçi hareketleri ve komünist hareketlere, sol örgütlere uluslararası dayanışma çağrısı da yaptı.

Açıklamada hareketin talepleri ise şöyle sıralandı:

  • Halka karşı düşmanlıklar derhal sona ersin ve birlikler şehirlerden çekilsin!
  • Cumhurbaşkanı Tokayev dahil tüm Nazarbayev yetkilileri derhal istifa etsin!
  • Tüm siyasi hükümlü ve tutuklular serbest bırakılsın!
  • İşçilere kendi sendikalarını, siyasi partilerini kurma, grev ve gösteri yapma hakkı!
  • Yasaklı Kazakistan Komünist Partisi ve Kazakistan Sosyalist Hareketinin faaliyetleri yasallaştırılsın!
  • Ülkenin tüm işçilerini ve emekçilerini, Janaozen’in (2011 ayaklanmasında) katledilen petrol işçilerinin taleplerini hayata geçirmeye; ülkenin tüm madenciliğini ve büyük ölçekli sanayisini işçi kolektiflerinin kontrolü altında kamulaştırmaya çağırıyoruz!

[1] Aynur Kurmanov ile söyleşinin büyük kısmı Candan Badem tarafından Gazete Manifesto için çevrilmiştir. Kazakistan Sosyalist Hareketinin açıklamasını ise Evrensel gazetesinden aktarıyoruz. Başlık olarak Zanovo Media’nın orijinal başlığı kullanılmıştır.

Kapak görseli: Valery Sharifulin/TASS

Rus Marksizmi Hakkında Tarih Notları – Michael Löwy

Rus Marksizmi uluslararası işçi hareketinin en büyük düşünürlerinden ikisini yaratmıştır: Lenin ve Troçki. Paradoksal biçimde, bu ikisinin ideolojik hegemonyası Rusya’da gerçek anlamda çok kısa bir dönem etkin olmuştur: 1917’den 1923’e. Bu ara dönemin öncesinde ve sonrasında, Rus Marksizmi ortak çekim merkezi vülger maddecilik ve kaderci belirlenimcilik olan farklı teorik akımların hakimiyeti altında olacaktır. Günümüzün resmi Sovyet doktrininin tarihsel kaynaklarını oluşturan Rus Marksizminin içindeki bu Leninizm öncesi ve sonrası eğilimlerin ve ideolojilerin şaşırtıcı birliğini göstermeye çalışacağız.

Bir entelektüel ve siyasal hareket olarak Rus Marksizmi 19. yüzyıl sonunda popülizme karşı yürütülen şiddetli bir ideolojik mücadele içinde ortaya çıkmıştır. Bu mücadelenin yöneticisi ve “Rus Marksizminin babası”, Georgi Valentinoviç Plehanov, Narodniklerin öznelciliğinin, bir köylü sosyalizmine dair romantik hayallerinin ve iradeciliklerinin karşısına nesnel sosyo-ekonomik gerçekliğin yani Rusya’da kapitalist gelişme sürecinin Marksist bir analizini koydu. Bununla birlikte, Narodnik iradeciliğin topyekûn reddine kendini kaptıran Plehanov, felsefi, siyasi ve hatta estetik eserlerini karakterize eden Marksizmin mekanist-belirlenimci bir yorumuna meyletti.

En önemli felsefi metni, Marksizmin Temel Meseleleri’nde (1908) Plehanov, modern maddeciliğin temsilcisi olarak “Marx ve Engels’in Spinozacılığı”ndan söz eder. Elbette, bunun “ilahi boyutundan kurtulmuş” bir spinozacılık olduğunu ekler, fakat bu “boyutun” dışında Marx’ın düşüncesiyle Spinoza’nınki arasında hiçbir temel fark görmüyor gibidir… Monist Tarih Anlayışı’nda (1895) Plehanov Spinoza’nın insanların bir taştan fazla özgürlüğünün olmadığını kanıtlama çalıştığı metafizik belirlenimci bir argümanını sahiplenir: “Bir dış neden, bir taşa belirli miktarda hareket [kapasitesi] sağlamıştır… Şimdi taşın kendi hareketinin bilincinde olduğunu, bundan zevk aldığını, fakat bunun nedenlerini bilmediğini, hatta bu hareketin herhangi bir dışsal nedeni olduğunun bile bilincinde olmadığını varsayın. O halde bunu nasıl algılayacaktır? Kesinlikle kendi arzusunun, kendi özgür iradesinin sonucu olarak: Hareket etmek istediği için hareket ettiğini söyleyecektir”. Plehanov bu açıklamanın “birçok okura”, “kaba bir maddeciliğin” ürünü gibi geleceğini kabul eder; fakat ona göre bu açıklama doğrudan ve sava destek olarak insan düşüncesinin “beyin hücrelerinin belirli bir hareketi”yle açıklanabileceğinin altını çizer… (Plehanov, Œuvres Philosophiques, Yabancı dilde yayın, Moskova, s.605.)

Plehanov’un Menşevik siyasal teorisi (“kaba maddeciliğe” hayli yakın olan) felsefesiyle kesin biçimde tutarlı: Nesnel ekonomik koşullar Rusya’da bir devrimin gerçekleşmesi için yeterince olgunlaşmamıştır, böylesi bir dönüşümün maddi önvarsayımları eksiktir, vs…

Georgi Plehanov

Plehanov’un sanat ve estetik hakkındaki yazıları bile aynı belirlenimci-kaderci vurguya sahiptir: “Bir elma ağacı elma, bir armut ağacı armut vermek zorundaysa… bir çöküş çağının sanatı bir çöküş sanatı olmak zorundadır” (Plehanov, L’art de la vie sociale, Ed. Sociales, Paris, 1949, s.145). Marx’ın sanat ile toplumsal ilerleme veya çöküş arasındaki ilişki hakkındaki görüşü çok daha nüanslıydı: “Sanat konusunda, sanatsal üretim bakımından bazı parlak dönemlerin hiçbir biçimde toplumun genel gelişimiyle ilişkili olmadığını biliyoruz…” (Grundrisse der Kritik der Politischen Okonomie, Europaische Verlaganstalt, s.30). Meyve ağaçlarıyla yapılan karşılaştırmalar, doğa yasalarına benzer “nesnel yasalarla” yönetilen, ve insanal irade veya praksisten bağımsız bir süreç olarak algılanan “şeyleşmiş” bir maddeci tarih anlayışında tipiktir. Bir sosyalist devrim için “olgunlaşmış” veya “olgunlaşmamış” toplum kavramı aynı toplumsal-doğalcı sorunsala dayanır.

Plehanov’un fikirleri, Lenin’in 1917’deki zaferine kadar Rus Marsizmi’ne hakim olmuştur – ve yeni ve farklı bir biçimle Vladimir Ilyiç’in 1924’deki ölümünün ardından yeniden ortaya çıkmıştır. Lenin’in teorik akıl yürütmesi, Rus Marksist düşüncesinde bir çeşit istisnai ara-hakimiyet olarak değerlendirilebilir. Lenin, belirlenimcilik-iradecilik antitezini aşmaya ve nesnel-olan ile öznel-olanı, Rusya’da kapitalist gelişim ile sınıf bilincinin, örgütlenmenin ve devrimci eylemin rolünü diyalektik bir sentezde birleştirmeye çalışmıştır. Plehanov gibi popülist geleneği bir tabula rasa ile tümüyle silmemiştir. Narodnizm eleştirisi soyut bir reddiyeyi değil diyalektik bir aşmayı (Aufhebung) içerir. Bunun yanı sıra, ilk ideolojik polemikleri Rus sosyal demokrasisi içinde beliren ekonomist eğilimlere yöneltilmişti (Ne Yapmalı?, 1902). Lenin ile Plehanov arasındaki felsefi ayrımlar ilk yazılarından itibaren mevcuttu, fakat 1914’ten sonra, Lenin Felsefe Defterleri’nde Plehanov’un vülger maddeciliğini ve Hegelci diyalektiği kavrayamamasını eleştirdiğinde daha açık ve keskin hale gelir. Siyasal düzeyde, Lenin tarafından 1905 ve 1917’de savunulan devrimci strateji ve taktik ile Plehanov’un pasif ve kaderci görüşleri arasındaki karşıtlık bilinmekte, bunları burada açıklamamıza gerek yoktur.

Troçki ise Marksizmle, Marx / Hegel ilişkisini düzgün biçimde anlamış ve pozitivizmi eleştirmiş dönemin nadir filozoflarından Labriola’nın eserleri aracılığıyla tanışmıştı. Troçki’nin siyasal metinleri, diyalektik nitelikleriyle ilk başından itibaren Rus sosyal-demokrasisindeki hakim eğilimlerden farklılaşır. Metodolojik bakımdan totalite (ulusal sınırları aşan bir bütün olarak dünya ekonomisi) ve çelişkili birlik (eşitsiz ve bileşik gelişme yasası) kategorilerine dayanan sürekli devrim teorisi ancak Rus Marksizmi üzerinde ağırlığını hissettiren metafizik maddeciliğin ideolojik cenderesini aşabilmiş bir düşünce tarafından tasarlanabilirdi. Troçki’nin Marksist yöntemi 1929’da yazılmış muhteşem bir formülle özetlenebilir: “Skolastik, mekanik belirlenimcilik (kadercilik) ile öznel keyfilik arasında maddeci diyalektiğin olduğunu anlamak istemiyor”. (Trotsky, L’Internationale après Lénine, Presses Universitaires de France, Paris, 1970, s.70. Bu konuda bkz. Denise Avenas’ın mükemmel eseri, Economie et Politique dans la pensée de Trotsky, Maspero, Paris, 1979)

Fakat Lenin ve Troçki’nin düşüncesinin Rus Marksizminde hegemonik olduğu kısa dönemde bile (1917-1923), bizzat Bolşevik Partisi’nin içinde, her şeyden önce Nikolay Buharin tarafından temsil edilen diyalektik öncesi maddeci eğilimler mevcuttu. 1928’e kadar Buharin genel olarak Parti’nin başlıca ideologu ve Marksist düşünürü olarak görülüyordu. Lenin’in kendisi de ona değer atfediyor ve ünlü Vasiyetinde onu “Partinin en büyük ve en değerli kuramcısı” olarak tanımlıyordu; ne var ki aynı zamanda felsefi fikirleri konusunda büyük çekinceleri de vardı ve aynı metinde şunu ekliyordu: “Diyalektiği hiçbir zaman öğrenmedi ve öyle sanıyorum ki onu hiçbir zaman gerçekten anlamadı”.

Nikolay Buharin

Benzer bir eleştiri, Buharin’in temel felsefi eseri Tarihsel Materyalizm Teorisi’ne (1921) karşı George Lukacs tarafından da getirilmiştir. Lukacs’a göre Buharin’in bakış açısı tehlikeli biçimde burjuva, seyre dayalı, “doğal bilimci” maddeciliğe yakındır; bu, özellikle, Buharin’in tarihsel ve toplumsal gelişimi ekonomik teknikle belirlenmiş olarak açıklama eğiliminde ve doğa bilimlerinin yöntemini toplum bilgisi alanında eleştirelliği sınırlı, diyalektik olmayan ve tarih-dışı kullanımında görülebilir (bkz. Lukacs, “N. Bucharin, Theorie des historischen Materialismus, Hamburg, 1922 (Literaturbericht)” Archiv für die Geschichte des Sozialismus und die Arbeiterbewegung, XI, Leipzig, 1925, ss216-218, 224.)

Buharin’in –kelimenin gerçek anlamıyla– mekanik maddeci yönteminin ve tarih ile topluma dair kaderci yorumunun güzel bir örneği, Preobrazhensky’yle birlikte yazdığı ve en çok bilinen eseri Komünizmin ABC’sinde bulunabilir:

“Herhangi bir makineyi, örneğin bir saati incelediğimiz şekilde, Marx, sanayiciler ile toprak sahiplerinin hüküm sürdüğü ve işçiler ile köylülerin ezildiği kapitalist düzeni incelemiştir. Saati gözlemlerken, çarklardan birinin diğerine iyi takılmadığını ve her bir tur attıklarında daha da fazla iç içe geçtiklerini varsayalım; bu durumda saatin kırılıp duracağını öngörebiliriz… Kapitalist toplum, bir kısmının diğerinin üstüne bindiği, iyi monte edilmemiş bir mekanizmaya benzer. Bu nedenledir ki er ya da geç bu makine, kaçınılmaz olarak parçalanacaktır (Bukharin and Preobrazhensky, The ABC of Communism, Penguin, 1969, ss.66, 113). “Eski” materyalizmin, 18. yüzyılın burjuva materyalizminin metodolojik bakış açısı tam da budur; Sieyés, “Tiers Etat Nedir?”  (1789) isimli kitapçığında şöyle yazıyordu: “Eğer toplumu sıradan bir makine gibi incelemeye girişmezsek, toplumsal mekanizmayı asla anlayamayız…”

1928’den 1953’e kadar Sovyetlerin ideolojik evreni Buharin’in eski müttefiğinin egemenliği altındaydı: Jozef Visaryanoviç Stalin. “Sol” ve “sağ” dönemleri arasındaki gidiş gelişleriyle Stalin’in düşüncesinin pragmatik, “muğlak” ve değişken karakteri Stalinizmin felsefi anlamının kesin bir tanımı yapmayı güçleştiriyor. Bununla birlikte, Stalin’in kimi eserlerindeki iradeci temaların varlığına karşın, Herbert Marcuse’nin analizi, temelde doğru geliyor bize: Stalinci felsefe tarihsel süreci bireyler üzeri nesnel yasalar tarafından yönetilen “doğal” bir süreç olarak algılar. O yasalar ki kapitalizmin yanı sıra sosyalist toplumu da yönetecektir. (H. Marcuse, Soviet Marxism, Vintage Books, New York, 1961, s.134)

Bu “kötü” materyalizm, ilkinden sonuncusuna kadar Stalin’in teorik yazılarının tümünde mevcuttur. Gençlik eserlerinden biri olan Anarşizm mi Sosyalizm mi? (1906-1907) kitapçığında, maddi tarafta bulunan, dışsal koşullardaki değişimlerin zorunlu olarak fikri tarafta bulunan bilincin değişimini zorunlu olarak öncelediğini kategorik olarak savunur; öncelikle maddi koşullar dönüşür, ve ancak, bundan sonradır ki, bu değişimin bir sonucu olarak insanların düşüncesi, alışkanlıkları, dünyayı kavrayışı değişir. Stalin’e göre Marx’ın maddeci monizminin maddi tarafla fikri tarafın birbirini takip etmediği, fakat birlikte, paralel olarak geliştiğini iddia eden “saçma paralellik”le hiçbir ilişkisi yoktur (Staline, Œuvres, I, Ed. Sociales, Paris, 1953, ss.262, 264, 272). Oysa Marx, Feuerbach üzerine III. tezde, devrimci praksiste “koşulların değişimi ile insanın kendi kendini değiştirmesi arasında bir çakışma” olduğunu açıkça ilan eder. İnsanal praksis hem verili bir somut durum tarafından koşullandırılmıştır hem de yeni koşullar ve yeni bir durum yaratır. Praksis nesnel ve öznel olanın, maddi koşullar ile insanal iradenin, ekonomik temel ile ideolojik güçlerin diyalektik birliğidir. Stalin’in kendi savına destek olarak alıntılayabileceği Marx’ın tek metni Kutsal Aile’nin (1844) bir bölümüdür, yani hala belirli bir anlamda “pre-marksist” olan ve tam da Marx’ın 18. yüzyıl Fransız maddeciliği ile neredeyse tümüyle özdeşleştiği yegane metindir.

Stalin’in son büyük kitabı SSCB’de Sosyalizmin Ekonomik Sorunları’nda (1952), tarihin nesnelci, “doğa-bilimci” kavrayışının tamamen klasik bir sunumunu buluruz. Stalin, burada, ekonomi-politiğin yasalarının, sosyalizmde dahi, nesnel karakteri konusunda ısrar eder. Ona göre, “toplumun veya doğanın nesnel süreçlerini yansıtan “ bilimin yasalarıyla “insanların iradesiyle yapılmış” hükümetlerce ilan edilen yasaları birbirinden kökten ayırmak gerekir. Bundan şu sonuç çıkar ki, onun için insanların iradesinin toplumun nesnel süreçleri üzerinde hiçbir gücü yoktur… Gerçekten de, Stalin’e göre, “Marksizm, bilim yasalarını –doğa biliminin veya ekonomi-politiğin yasaları olsun– insanların iradesinden bağımsız olarak gelişen nesnel bir sürecin yansıması olarak kavrar. İnsan bu yasaları keşfedebilir, bilebilir, inceleyebilir, faaliyetlerinde göz önünde bulundurabilir ve toplumun çıkarına kullanabilir fakat onları değiştiremez veya ortadan kaldıramaz. Yeni bilim yasaları oluşturabilmesi veya yaratabilmesi ise hiç sözkonusu değildir…” (Stalin, Economic Problems of Socialism in the USSR, Moscow, 1952, ss.5-6.). Bir kez daha, tıpkı doğalcı ve seyre dayalı maddecilik ve burjuva ekonomi-politiği açısından olduğu gibi, ekonomik-sosyal süreç de etkin insanlar arasındaki  bir toplumsal ilişkiler bütünü, bir tarihsel-toplumsal praksis olarak değil de, “doğal yasalarca” yönetilen bir nesne olarak kavranılıyor.

Stalin ve Kruşçev

Çağımızın Sovyet ideolojisi, Rus Marksizminin “nesnelci” eğiliminin doğrudan mirasçısıdır. Maddi-ekonomik-nesnel koşulların belirleyici rolü, son on yılların sovyetik siyasal açıklamalarının leitmotivi ve sosyalizmin inşasına dair anlayışlarının ve dünya işci hareketinin “genel çizgisinin” oluşturucu ilkesidir. Bu, nesnel doğa yasası, nesnel piyasa yasaları, nesnel kâr kriteri, ticari kategorilerdeki ısrarın anlamı ve ifadesidir ve sosyalist ekonomi içindeki maddi uyarıcıdır. Krutçev’in Amerikan ekonomisinin Rus ekonomisi tarafından aşılması sayesinde komünizmin dünya çapındaki zaferi konusundaki doktrinini bu bakış açısından anlamak ve açıklama gerekir: “Toplumsal gelişmenin tüm seyri, Lenin’in özellikle galip muzaffer sosyalizm ülkelerinin ekonomik inşasının dünya devriminin gelişimini etkilediğine dair öngörüsünü tasdik eder. Barışçıl ekonomik rekabet, sosyalist ve kapitalist sistemlerin çarpıştığı temel arenadır.” (Nikita Khrouchtchev, Le communisme est la paix et le bonheur des hommes, Moscou, 1963, Cilt 2, s.272, italikler bize ait) Kruşçev’in yazılarında (tıpkı nice sovyetik iktisat eserinde olduğu gibi) kaçınılmaz olarak sistemin çöküşüne yol açacak kapitalizmin bir genel krizinin derinleşmesinden söz edilir. Kruşçev için, tıpkı Plehanov veya Buharin açısından olduğu gibi, toplumsal evrimin yasaları “eyleminin nesnel olması anlamında, doğanınkiler kadar yanılmazdır”. (a.g.e., s.401)

Tesadüfen, son döneme ait herhangi bir Sovyet metnini alırsak, her yerde aynı sorunsalı buluruz. Örneğin, Andrey Kirilenko (SBKP’nin Politbüro üyesi) Mayıs 1972 tarihli bir makalesinde, “Partinin tüm otoritesiyle”, “nesnel olarak gelişen ilerici eğilimleri” destekleyen SBKP’nin ekonomi politikasının “derin biçimde gerçekçi” karakterinin altını çizmekte. SSCB’nin dış politikasına gelince, “belirmekte olan olumlu eğilimleri sağlamlaştırma” göreviyle yükümlüdür. (A. Krilenko: “Un an après le 24. Congrès”, La nouvelle revue internationale, mai, 1972, ss13, 22.) Bir kez daha, bu dünya görüşü açısından, ekonomik ve politik yönetimin rolü, bir müdahale, inisiyatif, altüst etme rolünden (Engels’in bahsettiği, “umwälzende praxis”) ziyade, kendiliğinden gelişen “nesnel eğilimleri” destekleme ve sağlamlaştırma rolü oluyor.

Çeviren: Uraz Aydın

Kaynak: Michael Löwy, Dialectique et Revolution. Essais de sociologie et d’histoire du marxisme. Editions Anthropos, 1973. Daha önce Yeniyol dergisinde yayımlandı.

Bir Uluslararası İşbirliği Deneyimi: Londra Bürosu – Ernest Mandel

Hitler’in iktidarı ele geçirmesi ve Alman Sosyalist Partisi (SPD) ile Alman Komünist Partisi (KPD)’nin Nazi cellatları karşısındaki mücadelesiz teslimiyeti Avrupa işçi hareketi üzerinde bir travma etkisi yarattı. Her yerde şu çığlık yankılanıyordu: Bir daha asla.

İşçi hareketinin geniş bir öncü kesimi, gerektiğinde silaha da sarılarak, her koşulda faşizmin yükselişine karşı koymaya karar verdi. Avusturya’daki Schutzbund’un Şubat 1934’deki kahramansı ayaklanması bunun bir örneği. Bir tereddüt anının ardından Fransa’daki aşırı sağ tehdidine karşı sosyal demokrat parti SFIO ile Fransız Komünist Partisi (PCF) arasında birleşik cephe kuruldu. İşçi ittifakının sonucu olarak İspanya’da Ekim 1934 ayaklanması yaşandı.

Daha öncesinden bu dönemeci sezen Lev Troçki buradan daha genel stratejik sonuçlar çıkarır. 30 Ocak 1933’te Nazilerin iktidara gelişi ve Komünist Enternasyonal’in Stalinist fraksiyonunun bundan gerekli sonuçları çıkarmayı ısrarla reddetmesi, II. Enternasyonal’in 4 Ağustos 1914’teki iflasına tekabül ediyordu. III. Enternasyonal, dünya devriminden geçtik, proletaryanın çıkarlarını dünya çapında savunmakla yükümlü bir araç olarak ruhunu teslim etmişti. “Tek ülkede sosyalizmin inşası” girişimine baş koymuş olan Sovyet bürokrasisine tâbi oluşu onun sonunu getirmişti. Yeni bir Enternasyonal’in, bir IV. Enternasyonal’in inşasına yönelmek icap ediyordu artık.

Yaşanmakta olan yeni radikalleşmenin başarısını sağlamak için; emekçilerin kendiliğinden gelişen antifaşist tepkisinin bir kez daha sınıf ittifakı uygulamalarına doğru saptırılmasını önlemek için; faşizme karşı gelişen mücadelenin başta İspanya ve Fransa olmak üzere, potansiyel olarak bir dizi başka ülkede de yeniden doğmakta olan sosyalist devrim imkanlarını boğmaya dönük pratiklere doğru çekilmesini engellemek için yeni bir Enternasyonal vazgeçilmezdi.

Troçki’nin gözünde yeni partilerin ve yeni bir Enternasyonal’in yaratılmasına yönelmek önemli bir stratejik değişiklik teşkil eder. Sovyetler Birliği’ndeki parti içinde oluşan Sol Muhalefet olsun, Komünist Enternasyonal’in içindeki Uluslararası Sol Muhalefet olsun, bu örgütler yeni bir parti ve yeni bir Enternasyonal kurmaya dönük çizgiyi reddedip KP’lerin reformlar aracılığıyla düzeltilmesi yönelimini benimsemişti. Troçki’nin ve mücadele arkadaşlarının 1933’ten itibaren fikir değiştirmesinin sebepleri üzerinde burada durmayacağız.

Başından itibaren Troçki yeni Enternasyonal’i sekter ve dışlayıcı olmayan bir yapı olarak tasarlamıştır. Bu çabayı yalnızca Troçkist fraksiyonla sınırlı tutma ve yeni Enternasyonal’in bu fraksiyonun çizgisel büyümesiyle güçleneceği fikrini kesinlikle paylaşmıyordu.

II. ve III. Enternasyonallerin utanç verici teslimiyetine karşı, iflas eden bu iki Enternasyonal’in arasında bulunan merkezci yapılar içinde, sosyal demokrat gençlik örgütleri saflarında ve mütevazı olmakla birlikte KP’lerin sol kanatlarında yükselen isyanın bilincinde olarak, Troçki bir uluslararası örgütün temellerini atmak için bu güçlerin olabildiğince geniş bir kesimini bir araya getirmenin tüm imkanlarını yoklamıştır.

Bu çaba Alman işçi hareketinin üçüncü büyük yapısı olan ve SPD’den solcu bir kopuşun ürünü olan Sosyalist İşçi Partisi (SAP)’nde yankı uyandırır (daha kısıtlı güçlere sahip olmasına karşın 1917’deki USPD’ye benzer bir kopuştur bu).

KP muhalefetinin Brandler tarafından yönetilen ve “sağ” olarak adlandırılan bir kanadı SAP’a katılmıştı. Başlıca yöneticileri, en önemli Alman komünist sendika liderlerinden biri olan Walcher (müstear ismi Schwab) ve Paul Levi’nin ihracından beri KP’nin tanık olduğu en yetenekli politik yönetici olan Paul Frölich’tir. Frölich uzun yıllardan beri Troçki’ye hayranlık duyuyordu.

Paul Frölich (1884-1953)

Troçki Walcher’le birkaç görüşme yapar. Ağustos 1933’teki yeni bir Enternasyonalin kuruluşuna dönük “Dörtler Açıklaması” bu görüşmeler sonucunda gerçekleşir. Bu açıklamaya Uluslararası Sol Muhalefet’in ve SAP’ın yanı sıra, Hollanda’dan iki yapı katılır: Troçki’nin dostu olan ve Hollanda donanmasındaki isyancı denizcileri cesurca savunmasının ardından Amsterdam milletvekili seçilmiş olan Sneevliet’in yönettiği RSP ile sosyal-demokrasi saflarında yaşanan bir kopuşun ürünü olan ve P. Schmidt tarafından yönetilen OSP.

Fakat bu “Dörtlü” sol sosyalist bir yapının varlığıyla karşı karşıyaydı, II. Enternasyonal’den kopan Internationale Arbeitsgemeinschaft (IAG). 1933 Ağustos sonunda, IAG’yi oluşturan yapılar Paris’te, “Dörtlü”nün de yeni bir Enternasyonal’e dönük çağrısını sunacağı bir konferans düzenlemeye karar verir. Paris Konferansında IAG’nin kapsadığı coğrafi alan bir miktar genişler, “maksimalist” İtalyan Sosyalist Partisi’nden, Fransız PUP’den, Joaquim Maurin tarafından yönetilen Federacion Comunista Iberica’dan temsilcilerin yanı sıra bir İsveç partisinden ve ABD sosyalist partisinden gözlemciler katılır. Toplamda 11 ülkeden gelen 14 örgüt, 39 delege ve sekiz misafir tarafından temsil edilir.

“Dörtlü” yeni bir Enternasyonal’e dair çağrısını konferansta seçime sunmaya çalışır fakat başarısız olur. En başta Norveç sosyalist partisiyle Britanya Bağımsız Emekçi Partisi (ILP)’ sinin amansız direnişiyle karşılaştı.

Asgari bir programatik çerçeveye dayalı bir uluslararası örgüt fikri, basit bir işbirliği yapısı lehine reddedildi.

Ağustos 1933’ten sonra Londra Bürosu tarihi uluslararası dört konferansa dayanır: Ocak 1934 Londra konferansı ve resmi olarak Brüksel Bürosu’nun oluşturulduğu Paris Şubat 1935 konferansı; Kasım 1936 Brüksel konferansı ve Şubat 1937 Paris konferansı.

Görünürde Londra Bürosu güçlü örgütleri birleştirir. Norveç İşçi Partisi (DNA) ülkenin başlıca kitle partisiydi. 1933 seçimlerinde %40’ın üzerinde oy almıştı. Hükümeti oluşturmaya hazırlanıyordu.

İsveç Sosyalist Partisi’nin ­–KP’nin Kilbom tarafından yönetilen eski “sağ” fraksiyonu- dört milletvekiline ve sağlam bir sendikal tabana sahiptir. Gücünü ciddi ölçüde yitirmeye başlamasına rağmen köklü bir geleneğe sahip olan Büyük Britanya ILP’sinin de dört milletvekili vardı. Maurin’in İşçi Köylü Bloğu (BOC) ve sonrasında BOC ile Sol Muhalefet’in birleşmesiyle oluşan POUM, İspanyol devletinin temel sanayi bölgesini oluşturan Katalonya’da KP’den daha güçlüydü. Polonya’nın küçük sol sosyalist partisini, NSSP, diğerlerinden daha zayıf olmakla birlikte kimi bölgelerde ciddi bir güce sahipti. Hollanda’daki iki parti binlerce üyeye sahipti. SAP’a gelince, vahşi bir Nazi saldırısına maruz kalmasına rağmen III. Reich sırasında reel bir yeraltı faaliyetini sürdürmeyi başarmış ve sürgünde bulunan çok sayıda yerel gruba sahipti. Partinin gençliği Willy Brandt tarafından yönetiliyordu.

“Görünürde” dememizin sebebi “birleşme” tabirine ilişkindi. Çünkü Londra Bürosu’nda toplanan on civarındaki örgüt birleşmiş olmaktan fersah fersah uzaktı. Hatta o kadar birleşmemişlerdi ki en ufak bir ortak somut eylemde bulunmaktan acizlerdi.

Belirli zorunluluklara tabi tutan bir uluslararası örgütsel çerçeveyi benimsemeyi reddetmeleri, öncelikli olarak “merkezileştirilmiş Enternasyonallere” dönük bir kuşkudan veya “ulusal özerkliği” (“ulusal” sosyalizmi veya “ulusal” komünizmi) savunmaya dönük soyut bir arzudan kaynaklanmıyordu. Gündelik siyasal pratik içinde birlikte ilerlenmeyeceği inancını yansıtıyordu. Bu gerçekçi bir inançtı.

Aslında bu, Londra Bürosu üyelerinin birbirlerine karşı duyduğu hatta yarattıkları uluslararası örgüte duyduğu sınırlı saygının pratik sonucuydu.

Londra Bürosu’nun sekretaryası kendi kaderlerine terk edilmiş, her türden araçtan mahrum üç-dört kişilik bir çekirdekten oluşuyordu. Tüm bir 1935 yılı boyunca toplamda 47 sterlinlik bir bütçeye sahipti –resmi olarak Büro’nun saflarında görünen yüz milletvekilinin bir tekinin gelirinden bile az! Basit bir bilgilendirme bülteninin ve uluslararası konferansların tutanaklarının yayınlanması bile neredeyse çözülmesi imkânsız sorunlar çıkarıyordu. Bu genelde altı ay sürüyordu.

Londra Bürosu’nu oluşturan partiler arasındaki ayrımlar, “seküler” teorik soyut meselelere değil dönemin merkezi stratejik sorunlarına dayanıyordu: kapitalizmin durumu ve olası yönelimleri (krizin doğası); işçi hareketinin durumu ve olası yönelimleri (yani krizden çıkmanın koşulları).

Troçki ve Uluslararası Sol Muhalefet, kapitalizmin yapısal krizinin son derece derin olduğundan emin oldukları için yeni bir Enternasyonal’in yaratılmasını savundular. Kapitalizm, Avrupa ülkelerinin birçoğunda faşizmden (veya yarı faşist rejimlerden) ve savaştan başka çıkış yolu bulamayacaktı. İşçi sınıfıysa buna karşı koymaya hazırdı. Fakat barbarlığa doğru bu gidişat ancak sosyalist devrimin zaferiyle durdurulabilirdi. İşçi sınıfının karşı saldırısını, faşizmin yükselişine karşı oluşturulacak bir birleşik işçi cephesi sağlayabilirdi. Ancak sosyalist devrime yönelmediği, sınıf ittifakı tarafından soğurulduğu takdirde işçi hareketi kesin bir mağlubiyet yaşayacaktı. Bu durumda da savaşa giden yol açık olacaktı.

Faşizmin yükselişine karşı birleşik işçi cephesinin gerekliliği konusunda genel bir mutabakata varmış olan Londra Bürosu’nu oluşturan partiler birbirine tamamen zıt iki yönelim belirlemişti.

Uluslararası Sol Muhalefet, BOC, RSP, OSP ve başlarda SAP, yeni devrimci sosyalist (komünist) partilerin inşasına yöneldi. DNA ve ILP ise SSP’nin bir kısmını peşine takarak, bir eylem birliği döneminin ardından sosyalist partilerin ve KP’lerin birliğinin sağlanmasına yöneldiler.

Kitlelerin birlik arzularını, mevcut örgütlerin muhafaza edilmesi, hatta bunlar arasında bir organik birlik arzusu olarak yorumladılar. Yeni partilerin ve yeni bir Enternasyonal’in kurulmasının bir bölünme operasyonu olarak algılanacağını düşünüyorlardı.

Esasında DNA İsveç ve Danimarka sosyal-demokrasisiyle giderek daha yakın bir işbirliği kurarak II. Enternasyonal’e katılmak istiyordu. ILP, KP’yle neredeyse tamamen kurumsallaşmış bir birleşik cephe kurmak istiyordu; SSP de benzer bir yönelimin özlemini duyuyordu.

Komünist Enternasyonal’in VII. Kongresi’nde burjuva liberal partilerle halk cepheleri oluşturma kararı alındıktan sonra, bir tereddüt süresinin ardından SAP da yön değiştirir.

Bu yönelim değişikliğinin hemen öncesinde II. Enternasyonal’in yeniden oluşturulan sol kanadıyla uzatmalı bir flört; Belçika’daki Spaak’la, burjuvaziyle bir koalisyon hükümetinde bakan olmaya varacak bir yakınlaşma; Fransa’da, ilerleyen zamanlarda Stalin yanlısı Zymomsky eğilimini ve Marceau Pivert’in Devrimci Sol grubunu oluşturacak olan akımları bünyesinde birleştiren Bataille Socialiste grubuyla bir yakınlaşma yaşanmıştı.

Marceau Pivert (1895-1958)

Bu sırada RSAP’de birleşmiş olan RSP ve OSP bu eğilime direnmeyi başardı. POUM, bir yandan sosyalist devrim yönelimini muhafaza edip öte yandan da resmi olarak Halk Cephesi’ne katılarak ikircikli bir tutum almıştı.

Gündelik siyasal pratik düzleminde bunlar uzlaşmaz pozisyonlardı. Stratejik yönelim ve gündelik siyaset konusundaki ayrımlar Stalinizm karşısında tamamıyla zıt tutumların alınmasıyla daha da derinleşiyordu. Bu dönemde Stalinizm, SSCB’de Kirov’un öldürülmesinin ardından kitlesel temizlik harekatıyla ve Moskova duruşmalarıyla, Avrupa’daysa İspanyol devrimi ve Fransa’daki devrimci yükseliş karşısındaki tutumuyla karşı-devrimin belirleyici evresine girmişti.

Londra Bürosu’nun yalnızca Stalin yanlısı kanadının değil, en sosyal-demokrat kanadının dahi Troçkistlere ve eski Bolşeviklere karşı Stalinist baskıyı mahkûm etmeyi reddetmesi son derece anlamlıdır. Norveç’te DNA hükümeti ve bizzat, uğursuz bir tip olan Trygve Lie, Stalin’in cürümlerini teşhir etmesini önlemek için Troçki’yi ülkede kapalı tuttu. ILP ve SSP (tıpkı Brandlerciler gibi) ilk Moskova mahkemesini mahkûm etmeyi reddetti. POUM ve RSAP daha onurlu bir tutum aldılar. SAP iki pozisyon arasında gidip geldi.

Fakat bu uzlaşmaz yönelimleri iyiden iyiye belirginleştiren İspanya iç savaşıdır. Mayıs 1937 günlerinin ardından POUM’a karşı kitlesel baskı ve saldırı ânına kadar Londra Bürosu’na dahil olan örgütler (POUM dâhil olmak üzere) liberal burjuvaziyle İspanyol Devrimini boğacak olan “antifaşist birlik” stratejisini pratikte sorgulamayı reddettiler. Ülkede meydana gelenler konusunda gayet huzurlu, aşırı iyimser, yanlış bir bakışa sahiptiler. Yalnızca “antifaşist” güçlerin yükselişini görüyorlardı, halbuki giderek yükselen karşı-devrimin kendisiydi.

İspanya Devriminde POUM militanları

Karşı-devrimin, POUM’un yanı sıra CNT’yi ve genel olarak işçi hareketini hedef alan baskı ve saldırılarıyla birlikte iyice açığa çıkması karşısında hazırlıksız yakalandılar ve kuvvetli bir tepki vermekten aciz kaldılar. Yalnızca, POUM ile hayli etkili bir uluslararası dayanışma eylemi düzenleyebildiler.

Bu trajik yanılgı, kendini sembolik olarak şu şekilde gösterdi: Kasım 1936 konferansında yani nüfuzunun zirveye ulaştığı noktada, POUM’un 1936 Temmuz ve Ağustos’taki kahramanca mücadelesiyle edindiği uluslararası devrimci itibarı da arkasına alarak Londra Bürosu, 1937’nin mayıs ayı için Barselona’da Avrupalı devrimci sosyalistlerin toplanacağı bir konferans çağrısı yapmayı önerir. Bu tam da “demokratik” karşı-devrimin Cumhuriyetçi İspanya’da zafere ulaşacağı ve POUM’a karşı kitlesel bir saldırının başlayacağı zamandır.

Bu koşullarda, Brüksel konferansının başarısını, neredeyse tam bir faaliyetsizlik döneminin sonucu olarak Londra Bürosu’nun ilk dağılma emarelerinin görüleceği Şubat 1938 Paris konferansının takip etmesinde şaşırılacak bir şey yok (ki bu sırada DNA ihraç edilmiş ve SSP Bürodan çekilmişti).

Bu uluslararası örgütlenmedeki ciddiyet sorunu kendini zaten şu şekilde göstermişti: Londra Bürosu, kâğıt üzerinde POUM’u en önemli örgütü, İspanyol Devrimini de tüm Avrupa’da devrimin patlak vereceği en önemli olay olarak değerlendirirken, Ekim 1936 ve Mayıs 1937 arasında İspanya meselesini ve Barselona konferansının düzenlenişini ele almak için yalnızca bir kez toplanmıştır!

Eğer Londra Bürosu başarısız olduysa da bu Troçkistlerin sekter tutumundan kaynaklanmaz, her ne kadar Troçki’nin ve bazı yoldaşlarının bu türden yadsınamaz hataları olduysa da. Olayları bu şekilde değerlendirmek soyut tartışmalara aşırı bir önem vermekten ileri gelir. Londra Bürosu’nu mecalsizliğe mahkûm eden günün büyük sorunları karşısında ortak bir yönelim benimseme ve eylemde bulunma noktasındaki kifayetsizliktir. Programatik anlaşmazlıklar yalnızca stratejik hataların yoğunlaşmış ifadesidir. Bu ayrımlar daha “kardeşçe” bir üslupla veya (etkisiz kalmaya mahkum ancak karşı kanadı sıkıştırmaya yarayacak) daha sistematik ortak eylem önerileriyle aşılamazdı. 

Londra Bürosu’nun katılımcıları üzerinde etkili olan toplumsal güçler (sosyal-demokrat bürokrasi, Stalinist bürokrasi ve savaşın son hazırlık evresinde “demokratik” emperyalizmler­), gerçekten proleter ve devrimci sosyalist (komünist) güçler tarafından etkisiz hale getirilemeyecek kadar güçlüydü. Londra Bürosu’nun başarısızlığının temel sebebi budur.

Kaynak: Quatrieme Internationale, no.39, Aralık 1990-Ocak 1991.

Çeviri: Uraz AYDIN

Metinde geçen siyasal parti ve gruplar:

BOC: Bloque Obrero Campesino-İşçi Köylü Bloğu, Joaquin Maurin tarafından kurulur; İberya Komünist Federasyonu’na bağlıdır. 1935’te Andreu Nin’in İspanya Komünist Solu’yla (ICE) birleşip POUM’u oluşturur.

DNA (Der Norske Arbeiderpartei-Norveç İşçi Partisi): II. Enternasyonal’e üye olan parti 1919’den 1923’e kadar III. Enternasyonal’e katılır, 1927’de sosyal-demokratlarla tekrar birleşir ve 1932’te IAG’nin kuruluşuna katılır. Hükümete katılmadan kısa zaman önce, 1935’te IAG’den çekilir.

IAG (Internationale Arbeitsgemeinschaft-Uluslararası Emek Topluluğu): Sol sosyal-demokrat, muhalif komünist ve merkezci örgütlerden oluşan topluluk. 1932’de kurulur ve Londra Bürosu tarafından koordine edilir.

ILP: Independent Labour Parti (Bağımsız Emek Partisi), 1893’te sosyalist bir program üzerinden kurulur, Britanya İşçi Partisi’nin oluşturucu unsurlarından biri; giderek sola kayması sonucu İşçi Partisi tarafından 1932’de ilişkileri kesilir; o zaman 5 milletvekili vardı ve Londra Bürosu’na zemin oluşturmuştur.

Italyan Maksimalistler: İtalyan Sosyalist Partisi’nin otuzlu yıllarda Angelica Balabanov tarafından yönetilen bir akımı; iki Enternasyonal’in birleşmesini savunuyor.

OSP: Onafhankelijk Socialistische Partij-Hollanda Bağımsız Sosyalist Partisi, Sosyal-demokrat partiden bir sol kopma sonucu 1932’de P.J. Schmidt tarafından kurulur.

POUM: Partido Obrero de Unificacion Marxista (Birleşik Marksist İşçi Parti), 1935’te ICE ile BOC’nin birleşmesi sonucu oluşur, Katalonya’da önemli bir kitle tabanına sahipti.

RSAP: Revolutionair Socialistische Arbeiders Partij – Hollanda Devrimci Sosyalist İşçi Partisi. OSP ile RSP’nin birleşmesinden oluşur, LCI’yle ilişkilidir.

RSP: Revolutionair Socialistische Partij – Devrimci Sosyalist Parti, 1929’da Hollanda’da Sneevliet tarafından sol komünist ve sendikalist temellere dayanarak kurulan parti. OSP’yle birleşip RSAP’ı oluşurdu.

SAP: Sozialistiche Arbeiterpartei Deutschlands – Almanya Sosyalist İşçi Parti, sol sosyalist milletvekillerinin SPD’den ihraç edilmesinin ardından 1931’de kuruldu.

Schutzbund: Cumhuriyetçi Savunma Birliği, 1918’den 1934’e Sosyalist Parti’ye bağlı Viyana işçi milisleri.

SFIO: Section Française de l’Internationale Ouvriere – İşçi Enternasyonali Fransa Seksiyonu, Leon Blum tarafından yönetilen sosyalist (sosyal-demokrat) parti.

USPD: Unabhängige Sozialdemokratische Partei Deutschlands- Almanya Bağımsız Sosyal-Demokrat Partisi, SPD’den 1917’de savaş karşıtlığı üzerinden kopar; Çoğunluğu 1920’de KPD’yle birleşirken, geri kalan kesim kısa zaman sonra sosyal-demokrasiye katılır.

Gizli Bir Cezalandırma Yöntemi: Hasta Tutsakların Ölüme Terk Edilmesi – Gizem Karaköçek

İnsan Hakları Derneğinin verilerine göre 2020 yılının başından bu yana 64 hasta tutsak hayatını kaybetti. Hazırladıkları hak ihlalleri raporuna göre hasta tutsakların tedaviye erişimleri kısıtlanıyor ve hasta tutsaklar adeta ölüme terk ediliyor. Hasta mahkumlar özellikle siyasi bir nedenden cezaevinde ise ilaçlara erişemiyor, hastalığı nedeniyle cezaevinde kalamayacak durumdayken bile tahliye edilmiyor. İnsan Hakları Derneği (İHD) Diyarbakır Şubesi’nin cezaevleriyle ilgili yıllık raporuna göre Türkiye cezaevlerinde 604’ü ağır 1605 hasta mahpus var. 

CHP İnsan Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Gulizar Biçer Karaca’nın cezaevlerindeki hak ihlalleri üzerine hazırladığı rapor son 25 yılın hasta mahkumlar açısından nasıl geçtiğini özetler nitelikte. Son 25 yılda cezaevlerinde hayatını kaybeden hasta mahkûm sayısı hazırlanan rapora göre 2 bin 670. Hasta mahkumların tedaviye ulaşması, doğru ilaçları kullanması engelleniyor ve hastalıklarının ilerlemesine göz yumuluyor.

Sorun elbette ki hem yasal düzenlemede hem de uygulamada. Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’a göre hapis cezasının infazı, mahkûmun hayatı için kesin bir tehlike teşkil ediyorsa mahkûmun cezaevinde kalmasının hayatı için tehlike arz ettiğine dair Adlî Tıp Kurumunca düzenlenen ya da Adalet Bakanlığınca belirlenen tam teşekküllü hastanelerin sağlık kurullarınca düzenlenip Adlî Tıp Kurumunca onaylanan raporla ancak hasta mahkûmun cezasının ertelenmesine karar verilebilir. Ancak bilindiği gibi Adli Tıp Kurumu bağımsız bir kurum değil aksine kadrosu mevcut iktidarın bakanlığı tarafından belirleniyor. Malumun ilamı olacak belki ama Adli Tıp Kurumu hasta mahkumlar için inceleme yaparken elbette yargılandıkları dosyalara bakmayı ve raporu buna göre hazırlamayı da ihmal etmiyor. Geçtiğimiz yıl bu zamanlarda Adalet Bakanı Abdülhamit Gül tarafından yapılan açıklamaya göre tam teşekküllü hastanelerden rapor alan 1330 mahkûmun ağır hastalık raporları Adli Tıp Kurumu tarafından onaylanmadı. Adli Tıp Kurumu’nun siyasi otoritelerden bağımsız bir karar alması günümüz Türkiye’si için bir hayalden başka bir şey değil. 

Maalesef tek sorun taraflı bir Adli Tıp Kurumu’nun verdiği raporlar da değil. Adli Tıp Kurumu’nun “cezaevinde kalamaz” raporunun ardından hasta mahkûm “toplum güvenliği bakımından tehlike oluşturmayacağı” değerlendirmesine de tabi tutuluyor ve zaman zaman Adli Tıp Kurumu tarafından “cezaevinde kalamaz” raporu verilse bile toplum güvenliği bahane edilerek mahkumların cezasının infazının ertelemesi gerçekleşmiyor.

Yargılamalarında ve cezaevlerinde maruz kaldıkları hak ihlalleri yetmezmiş gibi bir de hasta tutsaklar tedavilerinin aksatılması, ilaçlara ulaşımlarının engellenmesi gibi insan haklarına aykırı tutumlarla karşılaşmaya devam ediyor ve yaşamları tehlikeye girse bile cezaevlerinde ölüme mahkûm ediliyorlar. Hasta tutsaklar derhal serbest bırakılıp tedavileri en elverişli koşullarda sürdürülmeli. En acil şekilde hasta tutsaklar için insan haklarını gözeten ve vicdanları yaralamayan bir düzenlemenin getirilmesi ve kurumların bağımsızlaştırılması gerekiyor.

Fotoğraf: Evrensel

Çoğulcu Bir Sosyalist Özne İhtiyacı – Masis Kürkçügil ile Söyleşi

Bir süredir sosyalist hareketin farklı kesimleri arasında yürütülen strateji tartışmalarına dair kaleme aldığımız metinlerde emekçilerin özgüvenlerini arttıracak, sınıf bilinçlerinin yeniden şekillenmesine yardımcı olacak birleşik bir antikapitalist siyasal odağın inşasının elzem olduğunu vurguladık. Çoğulculuk ilkesinin herhangi bir siyasal mücadele aracının inşasında olduğu gibi böylesi bir odağın inşasının da önünü açacağını ve dolayısıyla sosyalistler tarafından alamet-i farika düzeyinde sahiplenilmesi ve geliştirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu vesile ile Türkiye sosyalist hareketinde birleşik parti inşası açısından en gelişkin deneyimler olan BSP ve ÖDP içerisinde yer almış Masis Kürkçügil ile Türkiye’de ve dünyada, tarihte ve gelecekte birleşik parti ve parti içi çoğulculuk meselesi üzerine konuştuk.

İmdat Freni: Birleşik parti tecrübelerinden, özellikle de BSP ve ardından ÖDP deneyimlerinden Türkiye sosyalist hareketi pek fazla ders çıkarmaya gayret etmedi. Bir başka deyişle, BSP-ÖDP deneyiminin kapsamlı bir bilançosunun çıkarıldığını söylemek pek mümkün değil. Odaklanılan nokta bu deneyimin başarısızlık ile sonuçlanmış olması ve genel kanı ise “başarısızlığının” nedeninin parti içinde farklı geleneklerden gelen grupların varlığından kaynaklandığı yönünde. Sen hem BSP hem de ÖDP süreçlerinde yer aldın, senin değerlendirmen nedir?

Masis Kürkçügil: İşçi sınıfının, emekçilerin birliğinden söz edip darmadağınık bir sosyalist hareketin “birleşik” olmasını garipsemeyi garipserim. Birleşik Sosyalist Parti ve onun Geleceği Birlikte Kuralım-Parti Girişimi ile birleşmesiyle oluşan ÖDP’nin bir muhasebesi ancak geleceğin nasıl tahayyül edildiği ile birlikte ele alınabilir. Eğer “ayrışık” bir parti, monolitik bir parti tahayyül ediliyorsa buradan çıkarılacak herhangi bir ders yoktur. Bu durumda birileri nesnel gerçekliği, yani sosyalist hareketin parçalı bohça halini, bu da yetmezmişçesine sayıları kendine sosyalist diyen en büyük birkaç örgüt kadar olabilecek partisizleri de bir kenara koyup kendilerinin doğrusal gelişimi ile 84 milyonluk bir toplumun önemli bir kısmını kucaklayacaklarını iddia edebilirler. Bu iddiayı doğrulamak için ise muzafferane tiratlar yerine çok somut göstergelere ihtiyaç vardır. Abartılacak üye sayıları bile bu göstergelerin içini dolduramaz. Toplumsal etkinlik açısından örneğin son dönem işçi mücadelesinin simgesi haline gelen Metal Fırtına’da toplam sosyalist tahrik ve teşvikin bile kıymeti harbiyesi olmadığı bilinmekte.

Öte yandan “başarısızlık” yalnızca “birleşik” faaliyetler için değil “ayrışıklar” için de geçerli. ÖDP başarısız oldu, peki, ama başarılı olan var mı? Tek başına yürümeyi önüne koyup da bu işi becerdiğini söyleyebilecek olan? Tarihsel ve siyasal bir muhasebe yapacaksanız sosyalist hareketin bir unsuruna değil, bütünün gelişimine bakmak durumundasınız.

Eğer çoğulcu bir antikapitalist, anti-emperyalist, feminist, ekolojist, özyönetimci, enternasyonalist, kendi geleceğini belirleme hakkını kabul eden bir parti inşası hedefleniyorsa karınca kaderince BSP-ÖDP deneyiminden çıkarılacak önemli dersler vardır. Elbette ciddi hatalar da var. Ve esas olarak da dersler bu hatalar üzerinden çıkarılabilir.

Bunların arasında farklı geleneklerden gelenlerin yeni sorunlar, yeni görevler etrafında yeniden şekillenmesinde ciddiye alınabilir bir yol kat edilmemesi gelmekte. Yani partinin oluşumunda ve kuruluşunda katkıları olanların sınırlı adımlardan sonra kaynaşması (füzyonu) mümkün olmamıştır.

BSP’de örneğin öyle bir seçim sistemi vardı ki gruplar kendileriyle sınırlı oy kullandıklarında oylarının değeri düşüyordu. Şeklen de olsa önemli bir adımdı bu. Kadın kotasının ilk kez bu partinin ilk kongresinde karar altına alınıp uygulandığı da eklenmeli. Ayrıntısına burada giremezsek de yaklaşık 4 bin kişilik, büyük miktarda bir veya iki darbeyi göğüslemiş insanların ağırlıkta olduğu bir partiydi. Bileşenlerin hızla derlendiği ve güç kazandığı bir evreden sonra bu derlenme partinin organikleşmesine değil de bileşenlerin iç sorunlarının önemsenmesine yol açınca tıkanma başladı; Aralık 1995 seçimlerine BSP katılma hakkını kaybettiğinde HADEP ile ittifak kararı alındığında bir yarılma oldu.

ÖDP’nin kuruluşundan sonra da bileşenler açısından yeniden bir derlenme oldu. Üye sayısı 20 bine yaklaştı.  Başta en yakın olacağı beklenen iki bileşen [Kurtuluş ve Devrimci Yol’dan gelenler] arasındaki gerilim giderilemediği gibi her ikisi de kendi içinde gerilimler yaşadı. Yarılma 1999 seçimleri arifesinde yine “ittifak” konusunda açığa çıktı denebilir. İlk 2 yıl faaliyet bakımından yoğun geçerken (Sultanahmet meydanında HADEP ile birlikte yapılan “Ne RefahYol Ne Hazır Ol!” büyük mitingi, Fenerbahçe stadındaki “Demokrasi” buluşması gibi kitlesel gösteriler) seçim sonuçları itibarıyla beklenenin altında kalınsa da henüz aşılmamış bir orana ulaşıldı. Sonraki 5 yılda da içselleştirilmemiş önemli programatik adımlar atılmış, savaş karşıtı gösteriler başta olmak üzere önemli katkılar gerçekleşmiştir.

ÖDP’de aşılamayan bir durum fluluktu. Birliğin harcı olarak sanki belirsizliğe mahkûm olunmuştu. Partinin kendini yenilemesi, emekçilerle kaynaşması için yapılması gereken tartışmalar yerine eylem kapasitesini düşüren içe dönük, partiyi felçleştiren bir fraksiyon kemikleşmesini aşma imkânı bulunamadı. Örneğin seçim meselesi bir taktik mesele olmasına rağmen ilkesel bir sorun gibi ele alındı.

Oysa 1999 seçimlerinde tek başına seçime giren partide “ittifak” meselesi bir yarılmaya neden olmuşken 2002 genel seçimlerinde herhangi bir organ kararı olmadan Sema Pişkinsüt’ün partisiyle ittifak yapılabildi ve 2004 yerel seçimlerinde de DEHAP ve SHP dahil bir ittifaka gidilebildi. 2007 seçimlerinden söz etmeye bile gerek yok!

Çoğulcu parti meselesi sol kamuoyunda sanki 90 sonrasının bir yeniliği imiş gibi algılanıyor. Uluslararası işçi hareketi tarihine baktığımızda, farklı akımların yan yana duruşu, parti içi eğilim, tartışma serbestisi gibi meseleler konusunda nasıl bir birikimden, ne türden deneyimlerden bahsedilebilir?

Çoğulcu partiden kastettiğimizin parti içi demokrasi olduğunun altını çizmek gerek. Tabii parti içi demokrasi kongreden kongreye merkezden hazırlanan birtakım metinlerin oylanmasından oldukça farklı, her bir üyenin tekil olarak veya aynı görüşte olan üyelerin farklı farklı pozisyonları parti içinde tartışabilme ve ikna etme imkânıdır. Lenin’in, Lassalle’ın Marx’a yazdığı bir mektubundan kitabının başına koyduğu alıntı hatırlanabilir.  (Bu alıntının kendisi parti içi tartışmaların önemine değindiğine göre “monolitik” bir partiden söz edilmediğinin anlaşılması gerekir.)

Çoğulculuk kakofoni anlamına gelmez aksine parti içi demokrasi ne kadar gelişkin olursa üyelerin bir bütün olarak iradelerini yansıtmaları o kadar imkân dahilinde olur. Yani eylem kapasitesini yükselten parti içi demokrasidir. Partiyi güçlendiren de budur, diyor Lassalle Marx’a, Lenin’in yaptığı alıntıda.

Galiba bilinçlenme dediğimiz, hâkim ideolojiye karşı mücadelenin yanı sıra Marksizm hakkında üstünkörü bilgilerle de bir hesaplaşma.

Marx’ı Blanqui, Lassalle ve hatta Bakunin gibi devrimcilerin safında düşünmek, onu sırça köşkte bir ilim irfan insanı olarak ters yüz etmemek gerek. Paris Komünü günlerinde Blanqui’nin Fransız proletaryasını temsil ettiği, Marx’ın Blanqui’yi Enternasyonal’e katmak için çabaladığı hatırlanmalı. Birinci Enternasyonal “çoğulcu” muydu sorusunun cevabı sanırım açık. Proudhon da orda. Proudhon ile alabildiğine sert bir polemik yapıyor ama “tasfiye” etmiyor.

Örgüt deyince Lenin’in Ne Yapmalı’sı akla geliyor ama diyebiliriz ki yakın zamanlarda Lars T. Lih’in kitabı (Lenin’i Yeniden Keşfetmek) çıkana kadar derinlemesine bir okumadan ziyade alıntılar arasında sıkışıp kalındı. Öte yandan, Lenin’in de daha sonra ifade edeceği gibi bu kitapta tarif edilen örgütlenme biçimi son derece özgün koşullara karşılık düşer.

Bilindiği gibi 1920’de İngiliz komünistlerinin Labour Party’ye katılabileceği, orada örgütlenebileceğini söyler. Yani örgütlenme ve inşa konularında esnektir Lenin ve tabiri caizse kitaba bağlı kalmayaraktan mevcut güçler ilişkisi içinde sınıf mücadelesine ne katkı sağlayacaksa oraya yönelmekten kaçınmaz.

Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisinin kendisinin çoğulculuğu (“Bolşevik hizip”!) bir yana Bolşevik Partisinde Lenin’in her söylediğinin ayet gibi kabul edildiğini kim iddia edebilir ki? Şubat Devrimi’nden sonra bu devrimin burjuva aşamada kalmayıp sosyalizme yönelmesi gerektiğini ilan ettiği “Uzaktan Mektuplar”ının Pravda’da Stalin ve Kamenev tarafından yayınlanmadığını hatırlayalım. Ya da Brest Litovsk görüşmeleri sırasında farklı görüşlerin bulunması bir yana, bu antlaşmaya karşı olan Sol Komünistlerin “Komünist” diye gazete çıkardıkları da malum.

Komünist Enternasyonal kurulurken katledilmiş olan Devrimin Kartalı olarak bilinen Rosa Luxemburg’un Lenin ile bir dizi konuda ayrı düştüğü de bilinir. Bir dizi başka örnek verilebilir.

Peki, dünyanın diğer coğrafyalarında yaşanan birleşik ve çoğulcu parti deneyimleri arasında, hem problemleriyle hem de kazanımlarıyla anlamlı örneklerden söz edebilir misin?

Bir döküm çıkarmak gerekirse, yetmişli yılların ortalarından itibaren sosyalizm iddiasında olan çeşitli kesimlerin ciddi bir güç kaybına uğradığı, birçoklarının tarihten silindiği söylenebilir. Tabii dünya işçi hareketi derken, sendikalar da bu dönemden sonra eski güçlerini kaybettiler, geleneksel sektörler çöktü, işçi sınıfı yeniden şekillendi. Ellilerdeki, altmışlardaki yapılanmalar krizden çıkamadı.

Ancak çalışan kitlelerin mücadelesi durmadı. Geçmişten çok farklı biçimler altında yeni arayışlar ortaya çıktı.

Denebilir ki 90’lı yıllardan sonra düne kadar çok farklı gelenekten gelenler bir partide buluştular. Örneğin İtalya’da Komünist Partinin Avro-Komünizmi benimseyip ABD’deki Demokrat Parti’ye benzer bir partiye yöneldiği bir ortamda solda kalanlar, Maocu hareket (Democrazia Proletaria) ve Dördüncü Enternasyonal İtalyan Seksiyonu, Komünist Yeniden Oluşum’da (Rifondazione Comunista-PRC) bir araya geldiler. Danimarka’da hâlâ sürmekte olan Kızıl Yeşil İttifak iyice “benzemezleri” yan yana getirdi. Latin Amerika’nın motor gücü Brezilya’da askeri diktatörlükten çıkışta önemli bir rol oynayan ve kuruluşunu işçi önderlerinin gerçekleştirdiği Emekçiler Partisi (PT) ilk on yılından sonra sağa kaydı. Bugün faşizan Bolsonaro’yu devirmek için en güçlü aday ama yine kendi sağına bakıyor. Partinin sağa kayışı karşısında ayrılanların 2004’te oluşturduğu Sosyalizm ve Özgürlük Partisi de (PSOL) çoğulcu bir parti (10 milletvekilleri var).

Portekiz’de Bloco de Esquerda (Sol Blok) KP’den ayrılan Politica XX1, Maocular ve Troçkistlerin birlikte oluşturduğu bir blok iken bugün parti haline gelmiş durumda ve KP’den daha fazla oy alıyor (%10).

Arjantin’de dört Troçkist örgütün kurduğu cephe (FIT-U) son seçimlerde yine önemli bir başarı elde etti (%6) ve seçmen sağa kayarken bile oylarını artırmayı becerdi. Pakistan’da, Rusya’da bu tür girişimler devam ediyor.

Yani geleceğe yönelik görevler konusunda (program) anlaşmış farklı geleneklerden gelen sosyalistlerin bir partide mücadele etmesine geçtiğimiz 30 yılda çokça rastlandığı gibi önümüzdeki dönemde daha da fazla rastlayacağımız kesindir. Birçok siyasal hareket kendi geleneğinden çok farklı yerlerde arayışlarını sürdürmekte.

Ama bir model aramak yerine, her ülkenin güç ilişkileriyle şekillenen ihtiyaçlarına göre emekçilerin, ezilenlerin kurtuluşu için mümkün ve hatta muhtemel gücü bir araya getirmek zorunludur. Kurtuluş gününe hazırlanmak için önce emekçilerin, ezilenlerin gündelik hayatlarında onlarla birlikte inandırıcı bir alternatif inşa etmek gerek. Elli yıllık darmadağınıklığı sınıf mücadelesinde parti veya cephe ama mutlaka bir birleşik güç haline getirmeden gidermek mümkün değildir. “Birleşik” partiden ziyade bir partinin doğrusal gelişmesine yönelik beklentiler yoğun olmuştur. “Birleşik” partiden ayrılan her birim de 20 yılda birleşik partinin gücü bir yana o partideyken sahip olduğu gücünün yarısı kadar bile güç toparlayamamıştır.

Türkiye sosyalist hareketi az rastlanır bir bölünmüşlüğe sahip. Bunun tarihsel nedenleri nelerdir sence ve bunun üstesinden gelmenin, çoğulcu bir siyasal kültürü inşa etmenin yollarına dair ne diyebilirsin?

Bizdeki dağınıklık dünya rekoruna gidebilir. Bunu herhangi bir dile çevirmeye kalktığınızda muhatabınız hemen birçok hareketi birbirine indirgemeye başlayabilir. Ayrım noktalarının ne kadarının birbiriyle telif edilemeyecek olduğuna dair bir araştırma şaşırtıcı sonuçlar verecektir. Örneğin 80 öncesi kaç tane belli merkezleri (SSCB, Çin, Arnavutluk gibi) esas alan hareket vardı ve sonunda ne oldu sorusu bir anahtar olabilir. Açık söylenmesi gerekirse ayrımların ne kadarının tarihin süzgecinden geçtiği de tartışmalıdır.

Bizim dünya Marksist literatürüne katkıda bulunan bir sosyalist kültürümüz yok. Yani “izm”ler babında bu kadar ayrışmanın meşruiyeti yok.

Öte yandan sınıf dinamiğinin nispeten düşük bir seyir izlemesi, gruplaşmaların hizaya gelmesine imkân sağlayacak, onları nesnel gerçeklikle yüzleşerek bir eğitimden geçilmesine pek imkân tanımadı. Bu bapta anılabilecek en önemli olayın, 15-16 Haziran 1970 işçi direnişinin dönemin önde gelen hareketlerinden herhangi birini yeniden düşünmeye sevk etmediğini de yeniden düşünmek gerekir.

12 Mart sonrasındaki onlarca akımın had safhaya varan rekabetinin de emekçiler tarafından makul karşılandığını ve derlenip toparlanmaya katkıda bulunduğunu söyleyebilecek kimsenin olabileceğini sanmıyorum.

Lenin’in Sol Komünizm-Bir Çocukluk Hastalığı kitabını okumakla başlanabilir, ancak sınıf hareketiyle bir kaynaşma gerçekleşmeden hizaya gelmek de pek mümkün gözükmüyor.  Hapishanede koğuşu, karavanayı, haysiyeti paylaşmak zorunda kalanlar bu dayanışmayı daha önce sınıf düşmanlarına karşı neden gösteremediklerini de sorgulamış olmalılar.

Haziran Direnişi, tıpkı 15-16 Haziran gibi sosyalistleri fenersiz yakaladı. Buradan çıkarılacak ders orada bulunan milyonların birbirlerine pasaport, kimlik sormadan hareket etmelerindeki saiki iradeye dönüştürecek bir stratejiyi öne çıkarmaktır.

Marksistler uzun yıllar Paris Komününün (çok az Marksist, bolca Blanquist, bir miktar Proudhon’cu) derslerini rehber edindiler; sonra 1905 Devrimi geldi ve ardından 1917 Devrimleri. Eski kuşak 15-16 Haziran’ı değerlendiremedi, 2013 Haziran Direnişinin üzerinden de az zaman geçmedi. Ama elde üzerinde düşünülmesi gereken o kapsamda bir deneyim de olmadığına göre, ya duvara karşı bildiğimizi okuyacağız ya da orada açığa çıkan özlemlerin gerçekleştirilmesi, emekçilerin kurtuluşunun kendi eserleri olması için hem parti içinde hem parti dışında sosyalist hareketin çoğulculuğunu göz önünde tutacağız.

Şili’de Sol Zafer – Dave Kellaway

Otoriter Sağ, Şili’de cumhurbaşkanlığı seçimlerinde 36 yaşındaki eski bir öğrenci aktivisti tarafından yenildi.

Gabriel Boric, Şili’de cumhurbaşkanlığı seçimlerinin belirleyici ikinci turunda faşist Pinochet destekçisi José Antonio Kast’ı mağlup etti. Büyük kalabalıklar, Allende yıllarının eski şarkısını söyleyerek şehirlerin meydanlarını dolduruyor: El Pueblo unido jamas sera vencido (“Birleşmiş halk asla yenilmez”). Kast’ın bir ay önceki seçimlerin ilk turunda Boric’i iki puan geride bırakmasına ve bazı anketlerin iki aday arasındaki oy farkının yakın olabileceğini öne sürmesine rağmen, Boric %55’in üzerinde bir oy alarak Kast’ın %44.5’ine karşılık seçimi kazandı.

İki tur arasında katılım oranı %45’ten %55’e yükseldi, bu da Boriç’in seçimlerin ilk turuna katılmak konusunda çekimser olan insanları harekete geçirebildiğini gösteriyor. Boric ilk tura kıyasla iki milyon daha fazla oy aldı ve ilk turda önde olanın her zaman ikinci turu da kazanacağı kaidesini bozguna uğrattı.

Kast, Sichel’in ana akım sağ partisinin oylarını ve tüm kampanyasını Amerika Birleşik Devletleri’nden yürüten başıboş işadamı Parisi’den çokça oy toplamayı başardı. 2019’da Bolivya’da yaşanandan farklı olarak, herhangi bir Trumpiyan kafa tutma olmayacak: hem Kast hem de Sichel, Boric ile kişisel telefon görüşmesi yapmayı kabul etmek zorunda kaldılar.

Gabriel Boric kimdir?

Gabriel Boric 36 yaşında, cumhurbaşkanlığına aday olmaya daha yeni hak kazandı. Şili’nin gelmiş geçmiş en genç ve en çok oy almış cumhurbaşkanı olacak. Mapuçe yerli dilini kullanarak başladığı zafer mitinginde ve Twitter’da yaptığı ilk açıklama şöyle:

Biz birliğiz. Biz umuduz. Birleştiğimizde daha büyüğüz. Bir tarihsel devir değişikliği ile karşı karşıyayız. Daha ileri gidelim… Sadece sarayın dört duvarı arasında çalışmayacağız… Halk cumhurbaşkanlığı sarayına girdi.

Konuşmasında, çok tartışılan yeni bir bakır madeninin çevresel etkisi nedeniyle engellenmesi çağrısını yineledi ve  Allende tarafından 1973’te ifade edilen bazı sözleri kullandı.

Boric, uzak güney’deki Punta Arenas bölgesinden geliyor, Hırvat ve Katalan kökenli ebeveynlerinin oğlu. Hukuk okumak için Santiago’ya taşındıktan sonra kendini 2011’in büyük öğrenci eylemlerine attı. Öğrenci federasyonunun lideri oldu ve neticede geleneksel reformist Sosyalist ve Komünist Partilerin solundaki bir akımın parçası olarak milletvekili oldu.

İkinci kez seçildikten sonra, kemer sıkmaya ve özelleştirilmiş eğitim, refah ve emeklilik modeline karşı 2019’un kitlesel yükselişine katıldı. Şili devleti bu kitlesel harekete şiddetli bir baskıyla karşılık verdi – yüzlerce göstericiyi öldürdü veya sakatladı.

Önemli sayıda aktivist, Boric’in Başkan Pinera ile anayasa referandumu müzakerelerindeki rolüne karşı çıktı. Aynı zamanda, kendi siyasi partisinde bir bölünme yaşanıyordu. Buna rağmen, kurucu meclis için referandumu ve müteâkip seçimleri Sol kazandı. Kurucu meclise seçilen çoğu ilerici delege geleneksel reformist sol partilerin dışından geliyordu. Dünkü seçim zaferi solun bu ilerleyişini sürdürüyor ve Boric’in anayasal referandum stratejisini doğruluyor gibi görünüyor.

Yeni Kuşak

Boric, Pinochet döneminden geçişi yöneten, Sosyalist ve Komünist Partiler de dahil olmak üzere aşırı ılımlı Concertacion partilerine eleştirel yaklaşan bir siyasi kuşağı temsil ediyor. Geçiş, Pinochet’nin siyasi rolünü sona erdirmesine ve olumlu demokratik değişiklikler getirmesine rağmen, askeriyeyi tasfiye etmedi ya da işçi sınıfı karşıtı neoliberal iktisadi modeli temelden değiştirmedi.

Tüm solun adayı olabilmek için Boric’in Komünist Parti adayını ön seçimde yenmesi gerekti. Boric, İspanya’daki radikal sol grup Podemos ile ortaya çıkışından bu yana yakın temas halinde. Podemos’un ılımlı PSOE (İspanyol Sosyalist İşçi Partisi) ile koalisyon hükümetindeki mevcut yaklaşımı muhtemelen Boric’in bugünkü genel siyasetini yansıtıyor. Boric’in yaklaşımının olumlu bir özelliği, bazı Latin Amerika sol güçlerinin aksine, Ortega’nın Nikaragua’daki baskıcı rejimi gibi tek adam modelini kesin olarak reddetmesidir.

Boric’in zaferi, milyonlarca insana sosyal ve demokratik reformlar için çoğunluğu kazanabileceklerine dair güven verecek. İkinci turda kendisine destek sağlamak için ülke çapına yayılan binlerce siyasi aktivistin moralini güçlendirecek. Kurucu meclisteki ilerici çoğunluğun cumhurbaşkanlığı mevkiinde bir müttefiki olacak ve bu zafer yeni bir anayasa için gelecekteki oylamalarda Solu güçlendirecek.

Zaferin tüm Latin ve Orta Amerika üzerinde olumlu bir etkisi olacak. Peru, Bolivya ve Honduras’taki sol zaferler Şili’dekinden önce geldi ve Brezilya’da çok önemli bir seçim yaklaşıyor; anketler Lula’nın Bolsonaro’yu yenebileceğini gösteriyor. Yeni bir “pembe” dalga yükseliyor.

Önümüzdeki zorluklar

Seçimlere katılım oranı Şili tarihinde, şimdiye kadarki en iyi orandı, ancak hala seçmenlerin yüzde 45’i oy kullanmıyor, dolayısıyla siyasi sürece yabancılaşmış milyonlarca insan var. Faşistler ve ana akım sağ, hala kendilerine oy veren %45’i harekete geçirebilir ve bahsi geçen çekimserler havuzunda balık tutabilirler.

Şiddetli eşitsizlik ve yoksulluk Şili toplumunda yaralar açıyor. Yeni cumhurbaşkanının reformları bu problemi ciddi bir şekilde ele almazsa, sağcı popülistler kendilerine yeni bir destek kazanabilirler. Bolsonaro’nun, emekçilerin bir kesimini kendi demagojik siyasetine kazanmayı nasıl başardığını gördük. Aynı şekilde, Şili’de Mapuçe yerli azınlığına veya diğer Latin Amerika ülkelerinden gelen göçmenlere karşı ırkçılık, sağcılar tarafından yeni hükümete muhalefet oluşturmak için kullanılabilir.

Boric’in kendi koalisyonunu yönetmesi kolay olmayacaktır. Koalisyon içerisinden konumunu yumuşatmak veya radikalleştirmek için baskılarla karşılaşacaktır. Boric’in Convergencia Social adlı grubu hegemonik değil. Boric’in kendi siyasi akımı parlamentoda azınlık durumda, sağ ve merkezci siyaset ise değişimi engellemek ya da aksatmak için yeterli desteğe sahip.

Faşistler oyların yüzde 45’ini aldılar ve özellikle ordu ve polis içerisinde güçlü bir desteğe sahipler. Kapitalist egemenler, kolay kâr elde etme ve düşük vergi ödeme avantajlarını korumak için savaşacaktır. Seferberlik ve provokasyonları finanse etmek için de bol miktarda paraya sahipler. Boric sermayeye ve emperyalist çıkarlara karşı daha radikal meydan okumalara liderlik etmiş olsaydı, ABD ve CIA da yeni hükümetin ayağını kaydırmak için uğraşabilir, tarih tekerrür edebilirdi.

Boric, kapitalizmi devirme çağrısında bulunmuyor. Seçimin iki turu arasında, daha fazla merkez seçmeni yanına çekebilmek için, hukuk ve düzeni daha ciddiye alacağının ve yasadışı göçü kontrol altında tutacağının sinyallerini verdi. Corbyn gibi, Boric de uygulandığı takdirde toplumsal eşitsizliği azaltacak ve çalışan sınıflar için daha fazla iyileştirme için güven verecek, sosyal demokrat bir programa sahip.

Ancak, Corbyn’inkinde olduğu gibi, bu program da, güncel koşullarda sermayenin hükümranlığına bir meydan okumayı temsil ediyor. Şili’de çıkarlarını korumak isteyen kapitalistler, Boric’in reformlarını mahvetmek için ellerinden geleni yapacaktır. Faşist oyların gücü, bu kapitalist çıkarlara önemli bir politik zemin sağlıyor.

Boric’in siyasi projesi için kilit önemdeki mesele, 2019’da ortaya çıkan öz-örgütlenme deneyimini canlandırıp canlandırmayacağı ve daha fazla geliştirip geliştirmeyeceği olacaktır. Bir yandan, daha adil ve eşit bir toplum tasavvurunu desteklemek için sahip olduğu kurumsal gücü ve platformları kullanmalıdır. Bunu yaparken odak noktası neoliberal modelin en kötü yönlerini sonlandırmak olabilir. Örneğin, Şili’de eğitim ve sosyal devlet uygulamaları son derece sınırlandırılmış, emeklilik özelleştirilmiştir.

Diğer yandan ise, bu reformların uygulanabilmesi için halkın bunlara sahip çıkması gerekiyor. Boric’in, halkın geniş kesimlerini bu reformları biçimlendirme ve savunma aşamasına dahil etmesi gerekiyor. Her şeyi parlamentodaki müzakerelere bırakırsa, sağcı bir karşı-saldırı karşısında savunmasız kalacaktır.

Yerli halkları, çevrecileri, feministleri ve kurucu meclisteki farklı toplulukları temsil eden bağımsız örgütler arasında halihazırda devam eden anlaşmazlıklar var. Umuyoruz ki, Boric’in zaferi, solun bütününü müşterek bir siyasi projede bir araya getirmenin içerdiği bazı sorunların  aşılmasına yardımcı olacaktır.

Gelecekte çeşitli zorluklar görünse de, bugün Şilili erkek ve kız kardeşlerimizin kutlamasına ortak olmalıyız. Başkan Allende’nin, ozan Victor Jara’nın, devrimci lider Miguel Enriquez’in ve Pinochet’ye karşı mücadelede ölen 30.000 eylemcinin anılarını onurlandırmalıyız. Onların, başka bir dünyanın mümkün olduğuna dair düşleri hala yaşıyor. Viva Chile! Viva el Pueblo!

20 Aralık 2021, https://anticapitalistresistance.org/left-victory-in-chile/

Çeviri: Önder Akgül, Emre Tansu Keten