İmdat Freni

Blog

Uluslararası Antikapitalist Yaz Kampı – Emil Höllein

18-25 Temmuz tarihleri arasında İsviçre’den Sosyalizm Hareketi (BfS), Almanya’daki Internationale sozialistische Organisation (ISO) ile birlikte Dördüncü Enternasyonal’in 41. Yaz Kampı’nı düzenliyor.

Dördüncü Enternasyonal Gençlik Yaz Kampı, ilk kez 1984 yılında düzenlendiği Almanya’ya 40 yıl sonra geri dönüyor. O dönemde de ISO’nun öncülü olan GIM (Uluslararası Marksistlerin Grubu) ile BfS’nin öncülü olan Sosyalist İşçi Partisi birlikte çalışıyordu.

Bu yaz kampının amacı, devrimci Marksist gelenekten gelen örgütlerin genç üyelerinin (30 yaşına kadar), sempatizanlarının ve bu gelenekle ilgilenenlerin bir araya gelmesini ve uluslararası bağlar kurmasını sağlamaktır.

Kamp, mali dayanışma ilkesine göre işliyor: Zengin ülkelerden gelen katılımcılar, daha yoksul ülkelerden gelenlere göre daha yüksek katılım ücreti ödüyor. Ayrıca kampta, delegasyonların geldikleri ülkelerdeki ücret düzeylerine göre belirlenen kur üzerinden işleyen özel bir kamp para birimi de bulunuyor.

Program, bu hedefi farklı düzeylerde gerçekleştirmeyi amaçlıyor.

Dördüncü Enternasyonal’e bağlı ya da ona yakın militanlar tarafından sunulan konferansların yanı sıra, yaz kampındaki farklı delegasyonlar tarafından düzenlenen atölyeler de yer alıyor. Bu atölyeler teorik tartışmalardan militan deneyimlerinin paylaşımına, hatta halk mutfağı örgütleme gibi son derece pratik konulara kadar uzanıyor.

Bunun yanı sıra farklı delegasyonlar arasında karşılıklı deneyim paylaşımı toplantıları düzenleniyor. Bu toplantılarda delegasyonlar kendi ülkeleri, örgütleri ve mücadele ettikleri siyasal koşullar hakkında bilgi alışverişinde bulunuyor. Ayrıca belirli başlıklarda karşılıklı öğrenmeyi amaçlayan sürekli komisyonlar da bulunuyor.

Programın bir diğer önemli boyutu ise ilişkilerin güçlenmesini sağlayan daha gayriresmî etkinliklerdir: Farklı ülkelerden devrimci şarkıların birlikte söylendiği bir gece, çeşitli konularda konuşmaların yapıldığı buluşmalar ve tematik akşam etkinlikleri bunlar arasında yer alıyor.

Yaz kampı son yıllarda önemli değişimler geçirdi. Bir yandan eskiden oldukça büyük olan İspanya Devleti, Fransa ve İtalya delegasyonları küçülürken, diğer yandan daha küçük delegasyonların ağırlığı görece arttı. Bu durum delegasyonlar arasındaki bağların güçlenmesine katkıda bulundu.

Bu yıl kampa İspanya Devleti, Almanya, Fransa, İngiltere, İskoçya, İrlanda, Danimarka, İsveç, Avusturya, Portekiz, Romanya, Ukrayna, Hollanda, Malta, Sırbistan, Türkiye ve Arjantin başta olmak üzere birçok ülkeden yoldaş katılıyor.

Irak, Cezayir, Fas, Pakistan ve Filipinler’den yoldaşların da katılabilmesi için yoğun çaba harcanıyor. Ancak dünya genelinde dolaşım özgürlüğüne getirilen ağır kısıtlamalar nedeniyle katılımları vize alabilmelerine bağlı olacak.

Belirli baskı biçimlerine maruz kalan yoldaşlar için oluşturulan çok sayıdaki güvenli tartışma alanı da uzun yıllara yayılan siyasal mücadelenin ürünüdür. Örneğin ırksallaştırılmış ve trans yoldaşlar için özel paylaşım alanları bulunmaktadır. Bu sayede farklı baskı biçimlerine ilişkin Marksist tartışmalar daha da geliştirildi. Aynı zamanda, kendi örgütlerimiz de dahil olmak üzere sol örgütler içinde baskı biçimlerinin yeniden üretimi üzerine yürütülen tartışmaların güçlenmesine katkı sağladı ve sağlamaya devam ediyor.

Bu yılın programı anti-emperyalizm ve antifaşizm günüyle başlıyor. Bu tercih, son aylar ve yıllarda yaşanan gelişmelerin ve emperyalist gerilimlerdeki büyük tırmanışın devamı niteliğindedir. Buna verdiğimiz yanıt dayanışmacı bir anti-emperyalizmdir: Örneğin hem ABD ve İsrail’in terör niteliğindeki bombardımanlarına hem de bu yılın başlarında binlerce cesur göstericiyi katleden İran rejimine karşı çıkıyoruz.

Neofaşizm, aşırı sağ ve otoriter yönetim biçimleri birçok ülkede yükselişte. Giderek daha fazla ülkede aşırı sağ iktidara geliyor. Başka ülkelerde ise kendisini “daha ılımlı” olarak tanımlayan hükümetler, birkaç yıl öncesine kadar haklı olarak aşırı sağa ait görülen politikaları hayata geçiriyor.

Bu gelişmeler karşısında bunların neden ortaya çıktığını ve nasıl mücadele edilebileceğini birlikte analiz etmeye çalışıyoruz. Ayrıca Belçika’nın Kongo’daki sömürgecilik tarihi, Sırbistan’daki hükümet karşıtı protesto hareketi ve bu yıl Évian’da gerçekleştirilen G7 Zirvesi karşıtı eylemler gibi konularda da çok sayıda atölye düzenleniyor.

İkinci gün feminizm ve queer özgürleşmesi temasına ayrılmış durumda. Bu kapsamda ailenin ortadan kaldırılması perspektifi tartışılacak. Ayrıca feminist özsavunma, İran’daki feminist hareket ve Arjantin’deki transfeminist hareket üzerine atölyeler gerçekleştirilecek.

Ekolojiye ayrılan üçüncü günde, yenilenebilir enerjiye yönelik gerici tepkilerin yükselişine ilişkin tartışmanın devamı olarak ekofaşizm kavramı ele alınacak. Atölyelerde gıda güvenliği ve sınıfsal ekoloji politikaları gibi başlıklar işlenecek.

Dördüncü gün, sosyal demokrasiden aşırı sağa kadar uzanan geniş bir siyasal yelpazede ırkçı propagandanın tamamen normalleştiği bir dönemde ırkçılık karşıtı mücadelelerin önemine odaklanacak. Aynı gün yeni uluslararası faşist hareketin yükselişi ve buna karşı stratejimiz de tartışılacak. Irkçı polis şiddeti, İslamofobi ve herkes için serbest dolaşım hakkı üzerine atölyeler düzenlenecek.

Yaz kampı, beşinci gün sendikal mücadeleye, altıncı gün ise strateji ve örgütlenme sorunlarına ayrılan oturumlarla sona erecek. Bu çerçevede Katalonya’daki kiracılar sendikası, eski Doğu Bloku ülkelerindeki toplumsal mücadeleler ve Podemos gibi büyük sol partiler içinde yürütülen militan faaliyetin eleştirel değerlendirmesi üzerine atölyeler gerçekleştirilecek.

Uluslararası antikapitalist yaz kampı, yaşayan bir enternasyonalizm, karşılıklı deneyim paylaşımı ve uluslararası ağların kurulması mekânıdır. Burada kurulan kalıcı ilişkiler, uluslararası düzeyde bağların güçlenmesi, tartışmaların sürdürülmesi ve ortak çalışmaların geliştirilmesi açısından önemli bir temel oluşturmaktadır.

Faaliyetlerimiz her zaman desteğinize bağlıdır. Bu nedenle özellikle Batı ve Orta Avrupa dışından mümkün olduğunca çok yoldaşın katılımını sağlayabilmek için yapacağınız bağışlardan büyük memnuniyet duyacağız.

Emil Höllein, Zürih’te yaşıyor ve Sosyalizm Hareketi’nin (BfS) üyesidir. Gençlik örgütünde faaliyet yürütmekte ve yaz kampının organizasyon komitesinde yer almaktadır.

Aşağıdan Tarih: Lev Troçki’nin Rus Devrim Tarihi – Neil Davidson

Jacobin dergisinin internet sitesinde Rus Devrimi’ni anlatan makaleler dizisi sona ererken, dikkatimizi bu dönemin en etkileyici anlatımına çevirmeliyiz. Devrimin kilit katılımcılarından biri olan Lev Troçki tarafından yazılan Rus Devriminin Tarihi, Troçki’nin Rusya’dan sürgün edildikten kısa bir süre sonra Türkiye’de yaşadığı sırada, 1930 yılında tamamlanmıştır.

Uzunluğuna rağmen, bu çalışma Şubat-Ekim 1917 aylarına odaklanmaktadır. Kitabın teorik çerçevesini ve tarihsel bağlamını açıklayan altı giriş bölümü ve altı “ek” bölümü dışında… Birinci cilt Şubat-Haziran aylarını, ikinci cilt Temmuz-Eylül aylarını, üçüncü cilt ise Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmesinden hemen sonra sona eren Ekim ayını kapsıyor.

Konuyla ilgili başka hiçbir tarihsel çalışma [o dönemde ve Şubat ve Ekim devrimlerinin kilit isimlerinden biri tarafından yazılmışken] bu düzeyde ayrıntı kullanmamıştır. Tahmin edilebileceği gibi, ilk cilt hemen “uzun uzadıya anlatımı” nedeniyle eleştirildi ve Troçki buna “İkinci ve Üçüncü Ciltlere Giriş”te şöyle yanıt verdi:

“Bir elin fotoğrafını bir sayfada gösterebilirsiniz, ancak dokularının mikroskobik incelemesinin sonuçlarını sunmak için koca bir cilt gerekir. Yazar, araştırmasının eksiksizliği veya tamamlanması konusunda hiçbir yanılsamaya sahip olmasa da, çoğu zaman kameradan ziyade mikroskoba daha yakın yöntemler kullanmak zorunda kalmıştır.”

Tarih anlatısal bir biçim alır, ancak Troçki “mikroskobunu” kullanarak titiz bir analiz yapar ve zaman zaman anlatıyı keserek sonradan ortaya çıkan sorunları ele alır. Genellikle, örgütlenme noktaları (“Şubat Ayaklanmasını Kim Yönetti?”), olası alternatif çözümler (“Bolşevikler Temmuz Ayında İktidarı Ele Geçirebilir miydi?”), yeni durumlar (“İkili İktidar”), çözülmemiş sorunlar (“Milliyetler Sorunu”) ve devlet iktidarını ele geçirme eylemi (“Ayaklanma Sanatı”) gibi sorulara tüm bölümleri ayırır. Bu gelişmeler tarihin akışını kesmez veya yönünü değiştirmez; aksine, anlatıya dönmeden önce olaylara dair anlayışımızı zenginleştirir.

Bu analizleri destekleyen belirli bir teorik çerçeve mevcuttur. Gerçekten de, Marksist tarih yazımının az sayıda eseri Tarih kadar kararlı bir teorik yön taşır ve Troçki’nin ilk bölümde yaptığı gibi yeni bir teorik kavram ortaya koyan eser sayısı daha da azdır.

Troçki’nin Marksizme stratejik açıdan en önemli katkısı “sürekli devrim”in kendine özgü versiyonu olsa da, teorik açıdan en önemli katkısı “eşitsiz ve bileşik gelişme”dir. Bu ikinci kavramı geliştirirken, öncelikle Rusya’da, ardından Çin’den başlayarak benzer koşulların geçerli olduğu diğer ülkelerde sürekli bir devrimin hangi koşullar altında gerçekleşebileceğini açıklamayı amaçlamıştır.

Yirmi beş yıl önce Troçki, Rusya’da kapitalist üretim ilişkilerinin kurulmuş ve hatta belki de egemen hale gelmiş olmasına rağmen, kapitalist bir devletin kurulması anlamında burjuva devriminin henüz gerçekleşmediğini savunmuştu. Nitekim, militan bir işçi sınıfının varlığı göz önüne alındığında, burjuvazi kendi çıkarı için bir devrim başlatmak istememişti; çünkü bu durumun devrim üzerindeki kontrolünü hızla kaybetmesine yol açacağından korkuyordu.

Ancak işçi sınıfı, kapitalizm öncesi devlete karşı devrimi gerçekleştirebilir ve -en azından Troçki’nin sürekli devrim anlayışında- olaylar başarılı bir uluslararası devrimci hareket çerçevesinde geliştiği sürece doğrudan sosyalizmin inşasına geçebilir.

Troçki, Tarih adlı eserinde Rusya’daki kapitalizmin dengesiz ilerleyişini incelemeye çalışmıştır. Batılı güçlerden gelen askeri rekabet, çarları en azından kısmen modernleşmeye zorlamıştı. Troçki bir konferansta şöyle demişti : “Dünya emperyalizminin çelişkilerinin bir sonucu olan Büyük Savaş [1914-1918] , farklı gelişim aşamalarında olan ülkeleri girdabına çekti, ancak bu savaş tüm katılımcılar üzerinde aynı etkileri yarattı.” Rus devleti, geri kalmışlığını, yani dengesiz gelişimini aşma umuduyla bileşik bir gelişme yarattı. Ancak Troçki, Çin devrimi üzerine yazdığı bir denemede şöyle diyor:

Tarihsel gerilik, İngiltere veya Fransa gibi gelişmiş ülkelerin gelişiminin bir, iki veya üç yüzyıllık bir gecikmeyle basitçe yeniden üretilmesi anlamına gelmez. Bu, teknolojinin ve kapitalist yapının en son kazanımlarının feodal veya feodal öncesi barbarlık ilişkilerine dayandığı, onları dönüştürdüğü ve boyun eğdirdiği ve belirli sınıf ilişkileri yarattığı tamamen yeni bir ‘bileşik’ toplumsal oluşum üretir.”

Feodal veya bağımlı toplumlara özgü istikrar, kapitalist sanayileşmenin ve beraberinde getirdiği her şeyin (hızlı nüfus artışı, kontrolsüz kentleşme ve dramatik ideolojik değişimler) gelişiyle çöktü. Bileşik gelişme, geri kalmış bölgelerin yalnızca belirli alanlarda kısmi ilerleme kaydedebileceği, gelişmiş ekonomilerin genel deneyimini tekrarlayamayacağı anlamına geliyordu. Troçki, Tarih adlı eserinde bu ödünç almaların kısmi doğasını vurgular:

“Rusya diğer ülkelerin çok gerisindeydi ve en azından bazı alanlarda onları geçmek zorunda kaldı… Sağlam bir sosyal çerçeve ve geleneklerin yokluğu, geri kalmış ülkenin –en azından belirli sınırlar içinde– uluslararası teknoloji ve düşüncedeki son yeniliklere son derece açık olduğu anlamına gelir. Ancak bu, geri kalmış olmaktan çıktığı anlamına gelmez.” [vurgu eklenmiştir]

Ancak bu sınırlar dahilinde, geri kalmış toplumlar, yerleşik rakiplerine kıyasla daha üstün bir gelişmişlik düzeyine ulaşabilirler. Troçki şöyle devam ediyor:

“Devrime kadar köylü kültürünün tamamı 17. yüzyıldaki seviyesinde kalmışken, Rus sanayisi kapitalist teknoloji ve yapı bakımından gelişmiş ülkeler seviyesindeydi ve bazı yönlerden onları bile geride bırakmıştı.” [vurgu eklenmiştir]

Bu ödünç almalar devleti illa ki zayıflatmadı, çünkü “[geri kalmış] ulus … yurtdışından ödünç alınan bilgiyi kendi daha ilkel kültürüne uyarlama sürecinde sıklıkla değersizleştirir .” Gerçekten de, en azından başlangıçta, bu “çarpıtılmış uyarlama” kapitalizm öncesi Rus devletinin korunmasına yardımcı oldu.

1861’den itibaren Çarlık rejimi, feodal mutlakiyetçiliği savunmak için silah üretmek zorunda kaldı ve bu nedenle tekelci kapitalizmin karakteristik tekniklerini kullanan fabrikalar kurdu. Ancak bu üretimi beslemekle görevli işçiler devlete bir tehdit oluşturuyordu. Bu sanayi işçileri, herhangi bir mutlakiyetçi veya ilkel kapitalist devletin şimdiye kadar karşılaştığından daha yetenekli ve politik olarak bilinçli bir gruptu.

Eşitsiz ve bileşik gelişim, nüfusun yalnızca azınlığını temsil etmesine rağmen, olağanüstü düzeyde devrimci militanlığa sahip bir Rus işçi sınıfı yarattı. Kapitalizmin bu “çarpıtılmış uyarlaması”nın koruması gereken antidemokratik devlet, işçi sınıfını onu yok etmeye itti.

Dolayısıyla, Troçki’ye göre, eşitsiz ve bileşik gelişme, yalnızca işçilerin siyasi ve endüstriyel örgütlenmesi üzerinde değil, aynı zamanda teorik anlayışları ve devrimci faaliyetleri üzerinde de potansiyel olarak olumlu bir etkiye sahipti. Bu, zaferi garantilemek için yeterli değildi; zaferin elde edilmesi için stratejik zekaya sahip bir devrimci partiye ve daha gelişmiş ülkelerdeki devrimlerin maddi olarak geri kalmış Rusya’ya yardım sunabileceği küresel bir bağlama ihtiyaç vardı; ancak bu, devrim ve Troçki’nin anlatısı için gerekli başlangıç ​​noktasıydı.

İlk Marksist tarihçi

İlk bölümün olağanüstü başarısının ardından Tarih hakkında yapılacak herhangi bir değerlendirme, öncelikle eserin Marksist geleneğe özgün, hatta emsalsiz bir şekilde uymasını vurgulamalıdır; çünkü bu eser tam da bir tarih çalışmasıdır. Marksizmin en yaygın eş anlamlısının tarihsel materyalizm olduğu göz önüne alındığında, 1930’dan önce çok az Marksist tarihyazımı eseri yazılmış olması ilginçtir.

Marx ve Engels’in 1850’lerin başlarındaki ilk yazıları – Fransa’daki Sınıf MücadeleleriAlmanya’daki Devrim ve Karşı DevrimLouis Bonaparte’ın On Sekiz Brumaire’i ve daha sonra Marx’ın Paris Komünü’nü savunması (Fransa’da İç Savaş) – genellikle Troçki’nin katkıda bulunduğu varsayılan geleneğin başlatıcıları olarak gösterilir. Ancak bunlar tarih yazımı değil, olaylardan hemen sonra yazılmış parlak gazetecilik analizleridir. Troçki’nin eserleri arasında, 1905 (1907) belki de bunlara en çok benzeyenidir; çünkü konusuyla karşılaştırılabilir bir kronolojik yakınlıkta yer alır ve benzer yenilgi ve sürgün koşulları altında yazılmıştır.

Elbette, Marksizmin kurucuları tarihsel bir gelişme teorisi formüle etmiş ve argümanlarını açıklamak ve desteklemek için her zaman tarihsel örneklere başvurmuşlardır; ancak tüm eserleri arasında yalnızca Engels’in Almanya’daki Köylü Savaşı (1850) ciddi anlamda tarihsel bir eser olarak kabul edilebilir ve bu kitap nispeten uzak geçmişte yaşanan bir olayı ele almaktadır ve açık amacı, koşullar olgunlaşmadan önce iktidarı ele geçirmeye çalışmanın tehlikelerine karşı uyarmaktır.

Bu durum, 1889’da İkinci Enternasyonal’in ortaya çıkmasıyla da kökten değişmedi. Sorunun bir kısmı, 1871 Paris Komünü ile 1905 Rus Devrimi arasında proletarya devrimine benzer bir şeyin olmaması nedeniyle, burjuva devrimlerinin Marksistler için başlıca tarihsel konular haline gelmiş olmasıydı. Bu tür çalışmalar, İngiliz Devrimi’nde olduğu gibi, ya çağdaş sosyalist düşüncenin soy ağaçlarını kurmaya ya da daha önceki binyılcı hareketlerde komünizm örneklerini ortaya çıkarmaya yöneliyordu.

Kitlesel katılım açısından burjuva devrimlerinin en önemlisi olan Fransız Devrimi’nin tarihine dair eserler bir asırdan fazla bir süredir mevcuttu – François Mignet’in [ Histoire de la révolution française de 1789 à 1914 ] ve Adolphe Thiers’in [ Histoire de la Révolution française, 1823-1824’te yayınlandı] ilk çalışmaları 1820’lerde ortaya çıkmıştı – ancak ilk sosyalist, ancak tam olarak Marksist olmayan anlatının yayınlanması 20. yüzyılın başlarına kadar beklemek durumunda kaldı: Jean Jaurès’in L’Histoire socialiste de la Révolution française adlı eseri .

Kısacası, Troçki’nin yararlanabileceği çok az Marksist model vardı. Biçimine gelince, Tarih bu nedenle 19. yüzyıl burjuva öncüllerinin eserlerine daha çok benziyor. Özellikle, Thomas Babington Macaulay’ın VII. James’in Tahta Çıkışından Devrime Kadar İngiltere Tarihi  (1848–1853) ile çarpıcı biçimsel benzerlikler taşıyor. Her iki yazar da devrimin arifesine kadar ulusal gelişmenin genel bir özetini vererek başlıyor ve ardından olayların neredeyse günlük bir anlatımına odaklanıyor; her ikisi de tarihsel aktörlerin karakterizasyonunda aynı derinliği gösteriyor; ve her ikisi de eserlerine belirli bir tarih teorisi aşılıyor. Dolayısıyla, Whigcilik [17. yüzyılda “mutlakiyetçi” kraliyet gücüne karşı güçlü bir parlamentoyu savunan “parti”], Macaulay için Marksizm kadar önemli bir düzenleyici ilkedir.

Marx’ın kendisi de Macaulay hakkında pek olumlu bir görüşe sahip değildi ve onu “tarihi sistematik olarak tahrif eden biri” olarak nitelendirmişti; Troçki ise ondan biraz daha az sertti (“bazen ilginç ama her zaman yüzeysel”). Ancak tarihleri ​​arasında gerçekten de paralellikler mevcuttur.

Üslup açısından bakıldığında, Troçki, Macaulay’den oldukça farklı olsa da, başka bir Viktorya dönemi İskoçyalısını anımsatıyor. Nitekim, Isaac Deutscher, Troçki hakkındaki klasik biyografisinin üçüncü cildinde, A.L. Rowse’u takip ederek Troçki’yi Thomas Carlyle [1795–1881] ile karşılaştırıyor.

İlk bakışta garip görünse de, Deutscher iki yazar arasında gerçek bir benzerlik tespit etti: Her ikisi de tarihsel ironiyi vurguluyor, akademik tarihin yavan repertuarını reddederek anlattıkları olaylara uygun bir dil kullanıyor ve her ikisi de kolektif bilinçteki dönüşümleri tasvir ediyor. Aşağıdaki pasajları karşılaştırmak ilginç olacaktır:

Carlyle, Bastille’in ele geçirilmesinin arifesinde, Temmuz 1789’da Paris halkında yaşanan radikal değişim hakkında şunları yazmıştı:

“Karanlık çöktüğünde karşımıza çıkan bu Paris de ne böyle! Eski düzenlerini ve organizasyonlarını aniden terk edip yeni biçimler arayışında kargaşa içinde bir araya gelen bir Avrupa metropolü. Gelenekler ve alışkanlıklar artık insanlara yol göstermeyecek; her birey, kendine özgü bakış açısıyla, düşünmeye başlamalı veya düşünenleri takip etmeli. Yedi yüz bin insan birdenbire eski yollarının, eski hareket ve karar verme biçimlerinin bir anda yok olduğunu keşfediyor… Pazartesi günü, büyük şehir her zamanki haftalık faaliyetlerine değil, tamamen farklı bir şeye uyandı! İşçi bir savaşçı oldu; tek bir arzusu var: silahlanmak.”

Troçki, Şubat Devrimi’nin birinci ve ikinci günleri hakkında şunları yazmıştı:

“Fabrika işçisi olmayan birçok kadın, ekmek talebiyle Şehir Meclisine akın etti. Sanki keçi sağmak gibiydi. Şehrin çeşitli yerlerinde, işçilerin otokrasi veya savaş değil, ekmek istediğini gösteren sloganlar taşıyan kızıl pankartlar belirdi. Kadınlar Günü, coşkuyla ve can kaybı olmadan başarıyla kutlandı. Ancak gece çöktüğünde bile, bu olayların neyi gizlediğini kimse tahmin edememişti. Ertesi gün, hareket azalmak yerine ikiye katlandı. Petrograd’ın sanayi işçilerinin yaklaşık yarısı 24 Şubat’ta grevdeydi. Sabah işçiler fabrikalara gittiler; işe gitmek yerine toplantılar düzenlediler ve ardından şehir merkezine doğru yürüyüşler başlattılar. Yeni mahalleler ve yeni insan grupları harekete katıldı. ‘Ekmek!’ sloganları, daha güçlü sloganlar tarafından bir kenara itildi veya gölgede bırakıldı: ‘Otokrasiye son!’ ‘Savaşa son!’”

Troçki’nin üslubu hâlâ anlaşılırken, Carlyle’ın barok üslubu artık öyle değil. Bununla birlikte, her iki adamın da tarih yazımına aynı yaklaşımı paylaştığı açıkça görülüyor; bu yaklaşım, Carlyle’ın “Kuru Toz Profesörleri” olarak adlandırdığı ve kendi yaşamı boyunca tarihçilik mesleğine hakim olmaya başlayanların yaklaşımından çok farklı.

Perry Anderson, Troçki’yi haklı olarak “ilk büyük Marksist tarihçi” olarak tanımlar ve şunları belirtir: “Rus Devriminin Tarihi, tarihsel materyalizm literatüründe uzun süre benzersiz kalmıştır.”

Üçüncü şahıs

Dahası, bu çalışma Marksist tarih yazımının normları içinde istisnai bir nitelik taşımaktadır. Neden? Öncelikle, Troçki’nin bizzat kendisinin anlattığı süreçte oynadığı rol nedeniyle.

Önceki dönemlerin siyasi figürleri, devrimci olaylara katılımlarına dair sıklıkla kayıtlar bırakmışlardır. Alexis de Tocqueville’in 1848-1849 Fransız Devrimi hakkındaki anlatısını ele alalım. Ancak 1917’den beri sosyalist devrimlerin yenilgisinin bir sonucu -emperyalist sömürü, baskı ve savaşın devam etmesinden daha az önemli olsa da- çok az katılımcı tarihçinin bunları kaydetmiş olmasıdır. Troçki’nin halefleri yoktur çünkü konusu benzersizliğini korumaktadır.

Elbette, 1917 olayları ve onu takip eden yıllar hakkında yazılmış birçok kronik vardı. Troçki kitabını yazarken, sadece Nikolay Suhanov gibi Menşevik muhaliflerden değil, aynı zamanda Aleksandr Şlyapnikov gibi Bolşevik yoldaşlardan ve Petrograd’da bulunan John Reed gibi dışarıdan sempatizanlardan da birinci elden bilgilere erişebiliyordu. Özellikle Reed’in anlatımları Troçki’nin amaçları için çok faydalıydı, çünkü Lenin onu desteklemişti, komünist hareket onu geniş çapta okumuştu ve Stalinist bürokrasinin inkar etmeye çalıştığı bir dönemde Troçki’nin rolünü vurgulamıştı. Ancak bu eserler, Troçki’nin alıntıladığı diğer birçok anlatım gibi, öncelikle yazarlarının kişisel deneyimleri veya gözlemleriyle ilgilidir; süreci bir bütün olarak yeniden yapılandırmaya çalışmazlar.

Bu açıdan Tarih’e en çok benzeyen eser belki de Prosper-Olivier Lissagaray’ın  Histoire de la Commune de Paris (1876) adlı eseridir; bu eser, barikatlarda savaşmış ve faaliyetleri nedeniyle sürgüne gitmek zorunda kalmış biri tarafından yazılmıştır. Ancak Lissagaray “ne bir üye, ne bir subay, ne de komünün bir yetkilisi” idi.

Öte yandan Troçki, Bolşevik Merkez Komitesi’nde yer aldı, Petrograd Sovyeti’nin başkanlığını yaptı ve Sovyet Askeri Devrim Komitesi’nin ayaklanmayı etkili bir şekilde başlatmasından esasen sorumluydu.

Ancak eserleri başka bir düzeyde de birbirine benziyor. Lissagaray kendisini “beş yıl boyunca kanıtları incelemiş; kanıt toplamadan tek bir iddiada bulunmamış” biri olarak tanımladı. Bu araştırmayı kısmen eserinin bireysel hatalar temelinde reddedilmesini önlemek için, ama her şeyden önce işçi sınıfının gerçeğe ihtiyacı ve hakkı olduğu için üstlendi: “İnsanlara devrimci efsaneler anlatan, onları sansasyonel hikayelerle eğlendiren kişi, denizciler için sahte haritalar çizen coğrafyacı kadar suçludur.”

Troçki, Rus Devrimi’nin belirleyici dönüm noktalarında hazır bulunmasına rağmen, aynı yaklaşımı benimseyerek, anlatımını kendi anılarına ve izlenimlerine dayandırmayı reddetti:

“Bu çalışma hiçbir şekilde kişisel anılara dayanmayacaktır. Yazarın olaylara katılmış olması, anlatısını tarihsel olarak doğrulanmış belgelere dayandırma yükümlülüğünden onu kurtarmaz. Yazar, olayların gidişatı gerektirdiği ölçüde, kendisinden üçüncü şahıs olarak bahseder. Ve bu sadece edebi bir araç değildir: otobiyografilerde veya anılarda kaçınılmaz olan öznel ton, bir tarih çalışmasında kabul edilemez. Bununla birlikte, yazarın mücadeleye katılmış olması, yalnızca bireysel ve kolektif olarak etkili olan güçlerin psikolojisini değil, aynı zamanda olaylar arasındaki içsel bağlantıları da anlamasını açıkça kolaylaştırır.”

Troçki’nin kendisinden üçüncü şahıs olarak bahsetmesi, yazar rolünü aktör rolünden ayırır; bu bir modernite işareti olmakla birlikte, metni Komünist ManifestoTarih ve Sınıf Bilinci (Georg Lukács) ve Tarih Kavramı Üzerine (Über den Begriff der Geschichte, Walter Benjamin) gibi edebi modernizmle damgalanmış bir eser olarak da nitelendirir.

Ancak Troçki’nin sözlerine tamamen inanmamalıyız. Lenin hakkındaki kendi anılarını (Nisan 1924, 1925’te Fransızca olarak Lénine, Librairie du Travail adıyla yayınlandı – Türkçesi Suda yayınları, 1975)) alıntılıyor ki bunlar tam olarak “kişisel anılar”dır ve bunların değişmemiş halleri kanıt olarak gösteriliyor. Ve zaman zaman okuyucu, basılı bir belgeye açıkça atıfta bulunmadan tartışmalara veya hatta konuşmalara katkıları yeniden üretebilen hafızanın yeteneklerini sorgulamalıdır. Tarih’in resmi bir akademik organizasyonu yoktur, ancak Troçki genellikle kaynaklarını metinde belirtir ve nadir durumlarda belirtmediği takdirde, kendi hafızasına dayandığından şüphe edilebilir.

Bununla birlikte, genellikle basılı veya yayınlanmamış belgelere atıfta bulunur. Bu bağlamda, Troçki’yi Deutscher’in onu karşılaştırdığı yazarlardan bir diğeri olan Winston Churchill ile, özellikle de İkinci Dünya Savaşı Tarihi ile karşılaştırmak yerinde olacaktır .

Bu karşılaştırma, Churchill’in de anlattığı olaylarda önemli bir siyasi rol oynamış olması ve Troçki’ninkinden çok farklı olsa da kendine özgü bir dünya görüşüne sahip olması bakımından önemlidir. Bununla birlikte, Churchill anlatısını açıkça kendi bakış açısından kurgular ve çoğu zaman olayları herhangi bir kanıt sunmadan anlatır; özellikle de kendisi ve Stalin’in savaştan sonra Doğu Avrupa ve Balkanlar’da devletlerinin nasıl bir etki yaratacağına karar verdikleri meşhur olayda olduğu gibi.

Sorun, bu olayın yanlış aktarılmış olması değil; aslında, bu iki haydutun üzerinde anlaşabileceği türden antidemokratik bir parçalanmaydı ve istemeden de olsa Churchill’in savaş sonrası İngiliz gücünün kapsamı hakkındaki yanılsamalarını ortaya koyuyordu. Ancak Churchill, kanıt kullanımına ilişkin akademik normlara çok daha sıkı bağlı kalan Troçki’den tamamen farklı bir yaklaşım benimsiyor.

Eleştirmenler, Troçki’nin bazen başka yerlerde yanlışlık veya bilgisizlik nedeniyle eleştirdiği kaynaklara atıfta bulunduğuna dikkat çekmişlerdir. Ancak Troçki genellikle belirli bir yazara neden güvendiğini veya güvenmediğini açıklar.

Örneğin, Reed’in Lenin’in İkinci Rus Sovyetler Kongresi’ne sunduğu raporuna nasıl başladığına dair anlatımını takip ediyor: “Şimdi sosyalist düzenin inşasına geçeceğiz.” Ancak aynı zamanda Kongre tutanaklarının kalmadığını, sadece “önyargılı” gazete makalelerinin olduğunu da açıklıyor: “John Reed’in Lenin’in ağzına koyduğu bu açılış konuşması hiçbir gazete haberinde yer almıyor. Ancak bu, konuşmacının niyetiyle tamamen uyumlu. Reed bunu uydurmuş olamaz.” Daha sonra, Reed’in 21 Ekim’de tamamen hayali bir “ikinci tarihi konferans”ı nasıl icat edebildiğini açıklıyor.

“Reed, devrimin belirleyici günlerinin duygularını ve tutkularını kitabının sayfalarına aktarabilen, olağanüstü derecede motive olmuş bir gözlemciydi… Ancak olayların ateşi içinde yürütülen çalışma, koridorlarda, sokaklarda, kamp ateşlerinin yanında alınan notlar, anlık olarak yakalanan konuşmalar ve cümle parçaları, bir de tercüman ihtiyacı – tüm bunlar kaçınılmaz olarak bazı hatalara yol açtı.”

Troçki kaynaklarını gösterebilse ve aralarında ayrım yapabilse bile, bu onların güvenilir kaynaklar olduğu anlamına gelmez. Kitap iki açıdan taraftarca yazılmış bir eserdir.

Her şeyden önce ve oldukça açık bir şekilde, Troçki, önderlik etmesine yardımcı olduğu devrimci harekete mensuptu. Aslında, Max Weber’in “değer yargısından azade” sosyal bilimler olarak tanıtmaya başladığı görüşü açıkça reddetti [bu görüş, 1918’de “Bir Meslek Olarak Bilim” (Wissenschaft als Beruf) adlı konferansında geliştirilmeye başlanmıştı]. Troçki’nin de belirttiği gibi, bu açık önyargı, eserinin bilimsel değerini ortadan kaldırmaz:

“Ciddi ve eleştirel okuyucu, sadakatsiz tarafsızlığı kabul etmeyecektir… ancak sempati ve antipatilerini -açık ve gizlenmemiş bir şekilde- dürüst bir analizle gerçeklerin incelenmesini, gerçek bağlantılarının belirlenmesini ve hareketlerinin nedensel yasalarının vurgulanmasını desteklemeyi amaçlayan bilimsel bir uygulamayı kabul edecektir.”

Troçki, bir yandan siyasi görüşten tamamen arınmış olmayan herkes için imkansız olan tarafsızlık ile diğer yandan propagandacı rolü oynamakla yetinmeyecek herkes için bir zorunluluk olan nesnellik arasında bir ayrım kurar .

Ancak Troçki başka bir anlamda da taraflıydı. Devrimin nasıl zafer kazandığına, bundan sorumlu toplumsal gruplara ve bireysel katılımcılara ve aralarındaki ilişkilere dair özel bir yorumu vardı. Burada, geçmişi anın siyasi taleplerini karşılamak için şekillendirilecek ve yeniden şekillendirilecek ham madde olarak gören Stalinist rejimin açıklamalarını itibarsızlaştırmaya çalıştı. Bu bağlamda şöyle yazdı: “Bürokrasi efsanelerini” oluşturmakla görevli “bürokrat-tarihçi”, “tarihi yeniden yazar, biyografileri dönüştürür, itibar yaratır. Stalin’in hükümdar olabilmesi için devrimin bürokratikleştirilmesi gerekiyordu.”

Troçki’nin bu ikinci anlamdaki taraflı doğasının çarpıtmalara yol açmadığını iddia etmek yanlış olur. Gerçeği ortaya koyma ihtiyacı, bazen onu Lenin ile Bolşevik Partisi’ndeki diğer tüm figürler ve özellikle Stalin arasındaki farklılıkları abartmaya yöneltmiştir.

Buradaki sorun, Lenin’in belirleyici rolüne olan ısrarı değil. Troçki, iki önemli bölümde (“Partinin Yeniden Silahlanması” ve “Lenin’in Ayaklanma Çağrısı”), Lenin’in Nisan 1917’de gelişi ve Eylül ayı boyunca iktidarı ele geçirmenin gerekliliğine olan ısrarı olmasaydı, Ekim Devrimi’nin gerçekleşmeyeceğini iddia ediyor:

“Lenin olmasaydı, oportünist liderlerin kaçınılmaz olarak kışkırtacağı kriz son derece şiddetli ve uzun süreli olurdu. Ancak savaş ve devrim koşulları, partiye misyonunu yerine getirmek için uzun bir süre tanımazdı. Bu nedenle, yönünü şaşırmış ve bölünmüş bir partinin devrimci fırsatı yıllarca kaçırması tamamen mümkündür.”

Troçki, Bolşeviklerin Lenin olmadan doğru stratejiye asla ulaşamayacaklarını veya devrimci olasılığın asla geri dönmeyeceğini iddia etmiyor. Sadece devrimci durumlarda zamanın çok önemli olduğunu ve Lenin olmadan partinin fırsat penceresini kaçırmış olabileceğini kastediyor.

Troçki’nin bireylerin rolüne ilişkin tartışması, insanların kendi seçimleri dışında koşullar altında tarih yazdıkları yönündeki klasik Marksist ilkelerle örtüşmektedir; ancak aynı zamanda, tarihi ne ölçüde değiştirebileceklerinin tarihsel bir sürecin sonucu olduğunu da göstermektedir.

Tarih kitabının ilk bölümlerinde ikilemleri tekrar tekrar karşımıza çıkan karakterlerden birini ele alalım: Sonu mahkum bir sistemin son temsilcisi olan Çar II. Nikolay.

“Monarşinin tarihine yatay bir bakış açısıyla bakıldığında, Nikolay hanedan zincirinin son halkasıdır. O dönemde bir aile, bir kast ve bürokratik bir topluluk içinde gruplanmış olan, ancak aynı zamanda daha büyük bir topluluğun parçası olan en yakın ataları, eski toplumsal düzeni yaklaşan kaderinden korumak için çeşitli önlemler ve yönetim yöntemleri kullandılar. Ancak yine de Nikolay’a, zaten devrim tohumlarını içeren kaotik bir imparatorluk miras bıraktılar. Ona kalan tek seçenek, yıkıma giden yolu seçmekti.”

Gücün çaresizce elden kayıp gitmesini izlemek yerine onu ele geçirebilecek bir sınıfın temsilcisi olan Lenin’in daha fazla manevra alanı vardı. Ancak Lenin’in kendisi de Rusya’daki gelişmelerden etkilenmişti:

“Olayın dış görünüşü, bu durumda kişi, kahraman, dahi ile nesnel koşullar, kitleler, parti arasında mekanik bir karşıtlık kurmayı kolaylaştırıyor. Gerçekte, böyle bir karşıtlık tamamen tek taraflıdır. Lenin, tarihsel gelişmede tesadüfi bir olay değil, Rus tarihinin tamamının bir ürünüydü. Ona derinden kök salmıştı. Sanki önceki çeyrek yüzyılda işçi öncülerinin verdiği mücadeleleri yaşamış gibiydi.”

Ancak Troçki’nin Lenin hakkındaki argümanı bir sorun teşkil ediyor: Troçki, Bolşevik Parti’nin devrimin başarısı için hayati önem taşıdığını ve müdahaleci devrimci partilerin gelecekteki tüm devrimler için gerekli bir koşul olduğunu defalarca savunuyor. Bununla birlikte, Bolşevikler hakkındaki kendi anlatımı -ya da en azından liderleri hakkındaki anlatımı- onların durumu sıklıkla yanlış anladıklarını, mevcut ancak alakasız kalıplara bağlı kaldıklarını ve sağa doğru çekildiklerini gösteriyor.

Troçki’ye göre, Lenin sürgüne gönderilmeseydi bu durum daha az sorun yaratırdı:

“Lenin’in Bolşevik liderlik çevrelerinden ayrılması, partinin geleceği ile geçmişi arasında bir mücadele anlamına geliyordu. Eğer Lenin, göç ve savaş koşullarıyla partiden yapay olarak ayrılmasaydı, krizin dış mekanizmaları bu kadar dramatik olmazdı ve partinin içsel gelişiminin sürekliliğini bu kadar tamamen gölgede bırakmazdı.”

Bu, partinin hâlâ hatalar yaptığını, ancak Lenin’in bunları daha kolay düzeltebileceğini söylemek anlamına gelir. Başka bir yerde Troçki, Bolşevik hatalarının düzeltilmesini kısmen “aşağıdaki işçilerin baskısına” ve kısmen de “Lenin’in yukarıdan gelen eleştirisine” bağlar. Düzenli düzeltmelere ihtiyaç duyan bir parti, kelimenin tam anlamıyla bir “öncü” değildir. Bu, Troçki’nin belirli Stalinist mitolojileri zayıflatma arzusunun, devrimci partinin rolü hakkındaki kendi argümanlarını baltaladığı nadir durumlardan biridir.

Tarih politik olarak etkileşimli bir eser olmasına rağmen, son araştırmalar Troçki’nin değerlendirmelerinin ve yorumlarının çoğunu, hatta tamamını doğrulamaktadır. Robert Service gibi acımasız biyografi yazarları bile

[bkz. 2009 tarihli Troçki ]

“yanlışlıkları nedeniyle nadiren eleştirildiğini” kabul etmek zorundadır. Troçkizm veya genel olarak Marksizm’e sempati duymakla suçlanamayacak bir diğer yeni biyografi yazarı Ian D. Thatcher [ Troçki, Routledge, 2002], daha da ileri giderek Tarih’ in son araştırmaların beklentilerini fazlasıyla karşıladığını ve hatta yeni araştırma yolları önermeye devam ettiğini öne sürmüştür.

“Troçki’nin 1917’yi açıklamak için vurgulamak zorunda kaldığı faktörlerin özeti, Rus Devrimi üzerine araştırma gündemimizi hâlâ oluşturmaktadır… Rus Devriminin Tarihi ile karşılaştırıldığında, en ‘modern’ araştırma bile nihayetinde o kadar ‘modern’ görünmemektedir.”

Bu, 85 yıl önce yazılmış bir kitap için dikkat çekici bir değerlendirme: Macaulay’ın İngiltere Tarihi’ni veya Carlyle’ın Fransız Devrimi’ni, edebi nitelikleri veya yazarlarının ideolojik varsayımları hakkında ortaya koydukları şeyler için okuruz, 1688 veya 1789’u anlamamıza yardımcı oldukları için değil. Troçki’nin Tarihi’ni de bu şekilde okuyabiliriz, ancak 1917’nin ciddi bir bibliyografyasında da önemli bir yere sahiptir.

Rus Devrimi hakkında, özellikle 1960’ların sonlarından itibaren devrimci ve devrim sonrası süreçte Rus sosyal bağlamının karmaşıklıklarını tanımlamaya odaklanan “revizyonist” sosyal tarihçilerin paha biçilmez çalışmaları sayesinde, 1930’da kimsenin bilemeyeceği kadar çok şey biliyoruz. Ancak bu tarihçiler, Troçki’nin çalışmalarının yerini almak yerine, onu tamamladılar. Revizyonistlerin aşağıdan tarih anlayışına olan ilgisini paylaşırken, Troçki bunu yukarıdan tarih anlayışıyla dengeleme ihtiyacını da fark etti. Rus toplumunun yapılarının açıklanmasıyla da aynı derecede ilgilenen Troçki, bu yapıları etkileyen ve şekillendiren daha geniş bir sistemin içine yerleştirdi.

Bu son husus bizi Troçki’nin başlangıç ​​noktasına -ki bu aynı zamanda bizim de başlangıç ​​noktamızdır- geri götürüyor: eşitsiz ve bileşik gelişme.

Yaşayan Tarih

Troçki, Tarih adlı eserinin ilk sayfasında, yol gösterici hipotezlerinden birini açıklıyor:

“Bir devrimin en belirgin özelliği, kitlelerin tarihsel olaylara doğrudan müdahalesidir… Bizim için bir devrimin tarihi, her şeyden önce kitlelerin kendi kaderlerini belirleme alanına zorla girmesinin tarihidir.”

Devrimlerin genel bir tanımlaması olarak bu yetersizdir: 1848’den sonra gerçekleşen burjuva devrimlerinin çoğu, tam olarak “kitlelerin girişini” engellemek amacıyla yukarıdan yönlendirilmiştir. Bununla birlikte, sosyalist devrimin mükemmel bir tanımlamasıdır ve acilen yeniden teyit etmemiz gereken bir tanımlamadır.

1917’yi anma törenlerimiz, Troçki’nin Tarih‘ini yazdığı dönemde henüz tam olarak ortaya çıkmamış olan, sonrasında yaşanan olayları görmezden gelmemize izin vermez. 1928’deki Stalinist karşıdevrimi ve sonrasında onu örnek alan rejimler, sosyalizmden en fazla yarar görecek insanların bile bu fikre kuşkuyla yaklaşmasının en azından bir ölçüde sorumlusudur.

Tarih kitabının yaygın bir şekilde okunmasını teşvik etmek için birçok neden var, ancak belki de en önemlisi, işçi sınıfının yaratıcılığını ve gücünü sosyalizmin gerçek temeli olarak tanımlamasıdır. Umuyoruz ki, iki yüzüncü yıldönümünde Troçki’nin kitabı artık kitap raflarımızda böyle yalnız bir yer işgal etmeyecek ve 1917 devrimine, kendi tarihçilerine ihtiyaç duyacak diğer sosyalist devrimler de katılmış olacaktır. ( 12 Ocak 2018’de Jacobin dergisinde yayınlanan makale)

____

Neil Davidson, Glasgow Üniversitesi’nde sosyoloji dersleri vermektedir. En son yayınları arasında şunlar yer almaktadır: Burjuva Devrimleri Ne Kadar Devrimciydi?(Haymarket Books, 2012); Gerçeklik Kadar Radikal: Marksizm ve Gelenek (Haymarket Books). 2015 yılında ise Tarihten Kaçamayız (Haymarket Books) adlı kitabını yayınlamıştır.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

23 Aralık 2084 – Michael Löwy

Merhaba. Kış başlıyor ve burada, Grönland’da, 40 dereceyi aşmayan hoş bir kış sıcaklığına sahibiz. Ne yazık ki gezegenin geri kalanında durum böyle değil…

Grönland Gazetesi’nin editörleri benden, bu yüzyıl boyunca yaşanan dramatik olayların kısa bir anlatımını yazmamı istediler. Bu anlatım, burada doğmuş ve bu tarihi yaşamamış yeni kuşaklara yönelik olacak. Bunu yapabilirim; çünkü 2002 doğumlu biri olarak, BİF’nin, Büyük İklim Felaketi’nin hayatta kalan en yaşlı tanıklarından biriyim.

Gençliğim sırasında, 2020’li ve 2030’lu yıllarda, BİF’yi hâlâ önlemek mümkündü. Ancak bunun için fosil yakıtların kullanımının derhal durdurulması, farklı bir tarım modeline geçilmesi, üretimin önemli ölçüde azaltılması, tüketimciliğin terk edilmesi gibi acil ve radikal önlemler alınması gerekiyordu. Bunun da bankaların ve büyük şirketlerin kamulaştırılması, demokratik planlama uygulanması, kısacası kapitalist sistemle kopuş olmadan mümkün olmadığı ortaya çıktı.

Yine de küresel bir dönüşüm yönünde ilk adım olarak asgari bir ekolojik geçiş başlatılabilirdi. Nüfusun hatırı sayılır bir azınlığı – Kuzey’de gençler, çevreciler ve sendikacılar; Güney’de yerli halklar ve köylüler; ayrıca dünyanın birçok yerinde kadınlar – sosyo-ekolojik mücadeleler için seferber oldu. Ancak nüfusun büyük bir bölümü metanın fetişist yabancılaşmasının ya da kapitalistlerin istihdam şantajının esiri olmaya devam etti.

Daha da kötüsü, birçok ülkede ekolojik kriz ağırlaştıkça göçmen karşıtı ırkçılık güç kazandı ve bunun sonucunda açıkça ekokırımcı, iklim inkârcısı, neo-faşist nitelikte hükümetler iktidara geldi. Başka ülkelerde ise sıcaklık artışının 1,5 dereceyi aşmaması gerektiğini kabul eden “makul” hükümetler vardı; ancak onlar da gerekli acil önlemlerin hiçbirini almadılar.

Bunun yerine, “emisyon ticareti piyasaları”, “karbon dengeleme mekanizmaları” ya da çeşitli sahte teknolojik çözümler gibi tamamen etkisiz politikalar önerdiler. Petrol, kömür ve gaz şirketlerinin yanı sıra otomotiv, kimya ve plastik sanayilerinden oluşan büyük şirketler ile onlarla bağlantılı bankaları kapsayan fosil yakıt oligarşisi son derece güçlüydü ve her türden ciddi ilerlemeyi engellemeyi başardı.

2040’tan itibaren fırsat penceresi kapandı ve iklim değişikliği artık kontrol edilemez hâle geldi.

2050 ile 2080 yılları arasında, giderek büyüyen ve daha korkunç hâle gelen yangınların yuttuğu ormanların yavaş yavaş yok oluşuna tanıklık ettik. Aynı dönemde nehirler kurudu ve içme suyu giderek daha kıt hâle geldi. Şiddetli yağışlara ve ölümcül sellere rağmen çölleşme toprakları ele geçirirken, kıyı kentleri de deniz seviyesinin yükselmesiyle (kutup buzullarının erimesinin sonucu olarak) sular altında kaldı.

Ama en feci olanı sıcaklığın yükselmesiydi. Sıcaklık giderek 50 dereceye ve üzerine ulaştı; böylece önce ülkeler, sonra da kıtalar yaşanamaz hâle geldi. Aslında durum daha da kötü olabilirdi: Eğer 2050’den itibaren üretim – ve dolayısıyla sera gazı emisyonları – çökmeseydi, insan yaşamı için elverişsiz hâle gelen yalnızca bazı bölgeler değil, gezegenin tamamı olacaktı.

Bildiğiniz gibi, hayatta kalanlar kutuplara sığındı: Kuzey yarımkürenin sakinleri burada, Grönland’da; Güney yarımküreninkiler ise Antarktika’da. Bilim insanları, birkaç yüzyıl içinde atmosferdeki sera gazlarının önemli ölçüde azalacağını ve gezegenin sıcaklığının yavaş yavaş Holosen dönemindeki düzeyine döneceğini hesaplıyorlar. Bu iyimser öngörüyle teselli bulabiliriz; ancak kişisel olarak, kendi kuşağımdan bu kadar çok insanın Büyük İklim Felaketi’nin dehşetine kurban giderek yok olup gitmesini kabullenemiyorum.

Bu felaket kaçınılmaz değildi. Ancak uyarılarımız duyulmadı. Bizler – IPCC’nin (Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli) bilim insanları ve sistem karşıtı ekoloji akımlarının (ekososyalizm, toplumsal ekoloji, küçülme komünizmi vb.) savunucuları – birer Kassandra rolü oynadık. Ve Truva Savaşı’ndan beri bilindiği gibi, insanlar Kassandraları sevmez: onların felaket uyarıları pek rağbet görmez.

Bununla birlikte, kuşkusuz biz de hatalar yaptık. Çoğunlukları ikna edebilecek argümanları, dili ve önerileri bulmayı başaramadık. Bu mücadeleyi kaybettik.

Umarım birkaç yüzyıl sonra insanlık yeniden Dünya gezegeninin tamamında yaşayabilir; insanlar arasındaki dayanışmaya ve Toprak Ana’ya saygıya dayanan, daha uyumlu bir yaşam biçimiyle.

Michael Löwy

https://blogs.mediapart.fr/michael-lowy/blog/251224/23-decembre-2084

Tükçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Hitler’in Olimpiyatlarından Trump’ın Dünya Kupası’na: Çok Şey Anlatan bir Süreklilik! – Yorgos Mitralias

2026 Dünya Kupası’nın bize sunduğu ilk sürpriz, bu etkinliğe dahil olan herkesin — uluslararası medya da dahil olmak üzere — sergilediği etkileyici hafıza kaybıdır. Hiçbir yerde, tek bir kelimeyle bile, onun kötü şöhretli “atası” olan 1936 Berlin Olimpiyatları’na gönderme yapılmıyor. Oysa aralarında doksan yıl olmasına rağmen, Hitler’in Olimpiyatları ile Trump’ın Dünya Kupası arasındaki seçmeci yakınlıklar göz kamaştıracak kadar açıktır: aynı türden spor etkinliklerinin propaganda amacıyla kullanılması; aynı şekilde otoriter, ırkçı ve özgürlük düşmanı rejimler tarafından yönetilmeleri; ahlaki ve demokratik hiçbir sınır tanımayan, megaloman “yüce liderler” tarafından yönlendirilmeleri.

Bununla birlikte, tam da bu benzerlikler ve seçmeci yakınlıklar, Hitler’in Olimpiyatları ile Trump’ın Dünya Kupası arasındaki farkları daha iyi anlamamıza ve değerlendirmemize olanak tanıyor. Bunların ilki, her iki etkinliğin yarattığı toplumsal ve siyasal tepkilerle ilgili. 2026’da neredeyse hiçbir tepki yok; en azından devletler ve uluslararası örgütler düzeyinde. Sadece bazı sivil toplum kuruluşları ve toplumsal hareketlerden gelen, şurada burada görülen birkaç — oldukça sınırlı — protesto ve eleştiri söz konusu. Kısacası, “bu devasa sirke karşı ne yapılabilir ki?” şeklindeki kaderci anlayışın beslediği bir kayıtsızlık ve teslimiyet hâkim.

Berlin Olimpiyatları öncesinde ve sırasında yaşananlarla karşılaştırıldığında aradaki fark gerçekten çarpıcı. 2026’daki teslimiyetin aksine, 1936 Olimpiyatları’nın boykot edilmesi için Amerika Birleşik Devletleri’nde, Fransa’da, Büyük Britanya’da, Hollanda’da, İsveç’te ve Çekoslovakya’da binlerce insanı sokaklara döken hareketler ortaya çıkmıştı. Bu hareketler Berlin Olimpiyatları’nın düzenlenmesini engelleyemediler; ancak antifaşist davalarını geniş kitlelere anlatmayı başardılar, halkı uyardılar ve Olimpiyatları destekleyenlerle Hitler hayranlarına karşı sınıf temelli bir mücadele hattında ırkçılık karşıtı öncü güçleri seferber ettiler.

Buna karşılık, Halk Cephesi yönetimindeki İspanya Berlin Olimpiyatları’nı boykot etti. Dahası, daha sonra Franco faşistleri tarafından idam edilecek olan solcu Katalan hükümetinin başbakanı Lluís Companys, 49 ülkeden 6.000 sporcunun katılması planlanan Halklar Olimpiyatı’nı düzenledi. Ancak bu alternatif Olimpiyatlar hiçbir zaman gerçekleştirilemedi; çünkü açılış tarihi olan 19 Temmuz 1936, Franco’nun darbe girişiminin başlamasıyla çakıştı. Bu sporculardan bir kısmı ve alternatif Olimpiyatları izlemek için Barselona’ya gönderilen bazı spor gazetecileri, sol milislere katılarak savaştılar (tıpkı “1984”ün yazarı George Orwell’in POUM saflarında yaptığı gibi) ve bazıları antifaşist mücadelede hayatlarını kaybetti.

Hitler’in Olimpiyatları ile Trump’ın Dünya Kupası karşısındaki halk tepkilerinin karşılaştırılması son derece öğreticidir ve uluslararası solun ve halk hareketlerinin bugünkü (içler acısı) durumunu açıkça ortaya koymaktadır. Muhtemelen ilerici cephenin bu vahim hali, Trump’ın Dünya Kupası’nı Hitler’in Olimpiyatlarından bile daha açık biçimde ırkçı, baskıcı, özünde antidemokratik ve ultra zenginlerin hizmetinde bir etkinliğe dönüştürme konusunda kendisini büyük ölçüde serbest hissetmesine yol açmaktadır.

Gerçekten de Nazi rejimi, Olimpiyatlar sırasında patolojik antisemitizmini ve antidemokratik, baskıcı “aşırılıklarını” gizleyerek neredeyse liberal görünmeye özen göstermişti. Buna karşılık Trump ve rejimi, dizginlenmemiş ırkçılıklarını, yoksul ve özellikle de beyaz olmayan insanlığa yönelik küçümsemelerini, göçmenlere karşı acımasız avlarını (hatta stadyumlarda bile!) ve beyaz üstünlükçülüklerini neredeyse gururla sergilemektedir. Üstelik bunu yaparken kuralları ve kendi verdikleri sözleri umursamamakta; Üçüncü Dünya ülkelerinin taraftarlarının, hatta takım görevlilerinin ve Dünya Kupası maçlarını yönetmek üzere seçilmiş Afrikalı hakemlerin bile ABD’ye girişini yasaklayacak kadar ileri gitmektedirler.

Bununla birlikte şu da bir gerçektir ki ne Hitler ne de Trump, uluslararası spor yöneticilerinin coşkulu desteği olmadan bunları yapamazdı. Trump, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin Trump’a “Daddy” diye hitap edecek kadar ileri giden sadakatini bile gölgede bırakan komik denebilecek bir kulluk sergileyen FIFA Başkanı Gianni Infantino’nun sarsılmaz desteğine sahipken, Hitler’in de kendi “Infantino”ları vardı: Baron de Coubertin ve Avery Brundage.

Modern Olimpiyatların “babası” olarak tanınan, sömürgeci, ırkçı, antisemit ve kadın düşmanı Baron de Coubertin, “dostu” Adolf Hitler’e olan hayranlığını hiçbir zaman gizlemedi. Hitler’i “çağımızın en büyük kurucularından biri” olarak övdü; Nazi rejimini ve Berlin Olimpiyatları’nı büyük bir coşkuyla savundu.

Neredeyse yarım yüzyıl boyunca, prenslerin ve düşmüş aristokratların, aşırı gerici milyonerlerin ve profesyonel antikomünistlerin yuvası olarak ün salmış Uluslararası Olimpiyat Komitesi’ni yöneten Amerikalı ırkçı, beyaz üstünlükçü ve antisemit Avery Brundage ise, Amerikan Olimpiyat Komitesi Başkanı sıfatıyla Berlin Olimpiyatları boykotunu engellemek için elinden gelen her şeyi yaptı.

Bugün, Somalili hakem Abdulkadir Artan’ın ABD’ye alınmaması karşısında dünya kamuoyunun gösterdiği tepkiye karşı Gianni Infantino insanların “sakinleşmesini ve rahatlamasını” (“chill and relax”) isterken, Avery Brundage 1936’da boykot hareketini ve Nazilerin Yahudilere yönelik zulmünü teşhir eden herkesi bir “Yahudi komplosu”nun parçası olmakla suçluyordu.

Üstelik Brundage, o dönemde adı son derece manidar olan, izolasyoncu ve Nazi sempatizanı bir örgütün üyesiydi: America First.

Gerçekten de Trump yeni bir şey icat etmiş değil…

Nitekim haklı olarak “Paranın Dünya Kupası” diye adlandırılan bu turnuva da, devasa boyutu ve büyük sermaye güçlerinin tam hâkimiyeti dışında aslında yeni hiçbir şey icat etmiş değildir. Elbette bu güçlerin, Donald Trump gibi nazileşmiş bir Caligula’nın dizginsiz ırkçılığına ya da baskı takıntısına söyleyecek hiçbir sözü yoktur.

Eğer bütün bunlar bizi neredeyse bir yüzyıl geriye götürüyor, Berlin Olimpiyatları dönemini ve o günlerde bu Olimpiyatları alkışlayan aynı elitlerin bugün Trump’ın Dünya Kupası’nı da kutlamasını hatırlatıyorsa, bu dünyayı yönetenleri şaşırtacak ya da sarsacak hiçbir şey olmadığı da açıktır. Bunun son örneklerinden biri, Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin (IOC/CIO) tutumudur. Tarih boyunca gericiliğin kalelerinden biri olan bu kurum, kısa süre önce Üçüncü Reich’ı yücelten 1936 Olimpiyatları’nın resmî afişini taşıyan bir tişörtü yeniden basıp satışa sundu.

Bu da, geçmişe duydukları özlemi hiçbir zaman terk etmemiş olan bu çevrelerin temsil ettiği ölümcül tehdidi ciddiye almak ve buna uygun şekilde tepki vermek için bir neden daha oluşturmaktadır.

15 Haziran 2026

Yorgos Mitralias, emekli bir gazeteci, Dördüncü Enternasyonal’in Yunanistan seksiyonunun ve Syriza’nın eski bir militanıdır. Yunanistan Borç Karşıtı Komitesi’nin kurucularından ve yürütücülerinden biri olmuş, uluslararası CADTM (Üçüncü Dünya Borçlarının Kaldırılması Komitesi) ağının üyesi olarak faaliyet göstermiştir. Ayrıca, başta İngilizce ve Yunanca olmak üzere, ABD’deki toplumsal hareketlerin ve solun eylemleri hakkında günlük bilgiler sağlayan Europeans For Bernie’s Mass Movement adlı internet sitesinin yöneticiliğini yapmıştır.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Kaynak: https://inprecor.fr/des-jo-dhitler-au-mondial-de-trump-une-filiation-qui-en-dit-long-sur-letat-de-notre-monde

Sosyalistler ve Ordu: Askerlik Meselesi – Christian Zeller

Avrupa’da demokratik ve sosyal kazanımları, otoriter devletlerden ve güçlerden kaynaklanan iç ve dış tehditlere karşı savunma meselesi, bütün solu hazırlıksız yakalamış durumda. Orduların niteliği ve zorunlu askerlik konusu giderek gündemin ön sıralarına yerleşiyor. Oysa kendisini sosyalist olarak tanımlayan militanlar son otuz yılda bu mesele üzerine neredeyse hiç eğilmemiştir.

1990’da SSCB’de ve Doğu Avrupa’da bürokratik diktatörlüklerin çöküşünün ardından, Avrupa genelinde askerî harcamalar azaldı. Ordular küçültüldü, ancak buna paralel olarak yurtdışı operasyonlara daha etkin biçimde yönlendirildi. Bazı devletler zorunlu askerliği kaldırdı. Sermaye açısından büyük ordular artık fazla maliyetli ve verimsiz hale gelmişti. Ancak son yıllarda bu eğilim tersine döndü.

Militarizasyon ve Zorunlu Askerlik

Rusya 2014 yılında Ukrayna’ya karşı savaşı başlattı. 24 Şubat 2022’de Putin diktatörlüğü Ukrayna halkına karşı geniş çaplı bir işgal harekâtı başlattı. Ancak Ukraynalılar beklenenden çok daha güçlü bir direniş gösterdiler. Rusya bu direnişi kırmak istiyor ve saldırılarını sürdürüyor. Avrupa hükümetleri, Rusya’nın Ukrayna’daki savaşını ve Baltık devletleri ile Moldova’ya yönelik tehditlerini, zaten daha önce başlatmış oldukları devasa yeniden silahlanma programlarını hızlandırmak için bir gerekçe olarak kullanıyor.

Aralık 2025’te Almanya zorunlu bir nüfus yoklaması uygulamaya koydu; bu uygulama, gerektiğinde zorunlu askerliğin yeniden yürürlüğe sokulmasını kolaylaştıracak. Die Linke ve çok sayıda küçük radikal sol örgüt zorunlu askerliğin geri getirilmesine karşı çıkmakta. Birçok okulda grevler düzenlendi. Zorunlu askerliği hiç yaşamamış bir kuşağın buna karşı çıkması ve sokaklara dökülmesi, genel silahlanmaya karşı direniş kadar açık ve anlaşılır bir durumdur.

Ancak zorunlu askerliğin yeniden uygulanmasına karşı ileri sürülen argümanların eleştirel biçimde yeniden değerlendirilmesi gerekiyor. Bazıları bu karşı çıkışı temelden pasifist bir tutumla gerekçelendirirken, bazıları da bu burjuva devleti savunmak istemediğini söylemektedir. Pek çok kişi ise mevcut demokratik hakları ve toplumsal durumu – ister kendi ülkelerinde ister örneğin Ukrayna’da olsun – dikkate almadan, tamamen bireyci gerekçelerle karşı çıkmaktadır. Güvenlik meselesi Avrupa bağlamı içinde neredeyse hiç ele alınmamakta, dolayısıyla tartışma ulusötesi ve dayanışmacı bir perspektiften yürütülmemektedir. Ukrayna halkının her gün saldırılara maruz kaldığı konusunda hiçbir şüphe yoktur. Ancak Baltık ülkeleri ve Moldova halklarının da tehdit altında olabileceğini, ayrıca Rusya’nın ve diğer otoriter devletlerin ya da örgütlerin toplumlarımızı çeşitli hibrit savaş yöntemleriyle tehdit ettiğini kabul ediyorsak, o zaman bu konu üzerine daha ileri düzeyde düşünmek zorundayız.

Zorunlu askerliğin reddedilmesi, fiilen profesyonel bir ordunun kabul edilmesi anlamına gelir. İşçi hareketinin tarihi bize bu tutumun sorunlu olduğunu öğretmiştir. Zorunlu askerlik kaldırılmış olsa bile ordu, sermaye egemenliğinin bir aracı olarak kalmaya devam eder. Sözleşmeli askerlerin ve kariyer askerlerinin istihdamı ile orduların profesyonelleşmesi, hatta onların otoriter karakterini daha da güçlendirmiştir.

Profesyonelleşmiş ve bir subay kastı tarafından yönetilen bir ordu, toplumsal yaşama ve onun çelişkilerine daha az açıktır. Bu nedenle çok daha itaatkârdır ve toplumsal hareketlere karşı bir asayiş ve baskı gücü olarak ya da dünyanın başka bölgelerindeki emperyalist maceraların hizmetinde bir araç olarak kullanılabilir.

Bununla birlikte dikkat çekici olan, yurtdışındaki askerî müdahaleler konusunda uzun bir geleneğe sahip olan AB devletlerinin tam da zorunlu askerliği bulunmayan ya da 1990’ların sonlarından itibaren kaldırmış olan devletler olmasıdır. Bu ülkeler, bunun yerine daha otoriter ve daha etkin nitelikte profesyonel ordulara yönelmişlerdir. Bunlar arasında Almanya (2011’de kaldırıldı, 2026’dan itibaren zorunlu kayıt uygulaması getirildi), Fransa (1996’da kaldırıldı), İtalya, İspanya, Hollanda, Belçika ve Portekiz bulunmaktadır. Farklı nedenlerle tarafsız İrlanda, küçük Lüksemburg ve Malta’da da zorunlu askerlik yoktur. Benzer şekilde Polonya, Bulgaristan, Romanya, Slovakya, Slovenya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan gibi Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri de bürokratik diktatörlüklerin çöküşünün ardından zorunlu askerliği kaldırmıştır.

Buna karşılık Danimarka, Estonya, Finlandiya, Yunanistan, Hırvatistan (2026’dan itibaren), Letonya, Litvanya, Avusturya, İsveç (seçici biçimde) ve Kıbrıs’ta zorunlu askerlik uygulanmaktadır. AB üyesi olmayan devletler de bu tabloyu doğrulamaktadır. Norveç’te 2015 yılından beri cinsiyet ayrımı gözetmeyen bir zorunlu askerlik sistemi bulunmaktadır. Finlandiya ile birlikte İsviçre, muhtemelen Avrupa’da en kapsamlı ve halk desteği en yüksek zorunlu askerlik sistemine sahiptir; bu sistem düzenli yıllık tazeleme eğitimlerini de içermektedir. İsviçre ancak 1992 yılında alternatif sivil hizmet uygulamasını kabul etmiştir.

Büyük Britanya zorunlu askerliği daha 1960 yılında kaldırmıştır. Britanya ordusunun Kuzey İrlanda’da ve dünyanın başka bölgelerindeki müdahaleleri tamamen profesyonel bir ordu tarafından yürütülmüş ve yürütülmektedir. Profesyonel ordular tarih boyunca her zaman sermaye egemenliğinin güvenilir dayanakları olmuş, adeta burjuvazinin iktidarının son güvencesi işlevini görmüşlerdir.

Sosyalist örgütler zorunlu askerliği reddedip profesyonel orduyu “ehvenişer” olarak kabul ettiklerinde, fiilen toplumun bütünüyle demokratikleştirilmesi ve güç ilişkilerinin – ekonomi ve ordu dâhil olmak üzere – köklü biçimde dönüştürülmesi perspektifinden vazgeçmiş olurlar. Böylece emekçi sınıfların iktidarı ele geçirmesi perspektifinden de uzaklaşmış olurlar. Son tahlilde sermaye ve burjuvazi, profesyonel ordunun temsil ettiği iktidar aracına dayanacak ve bu aracı elden kaçırmamak için her şeyi yapacaktır.

Toplumsal bileşimi ve sosyal kökleri nedeniyle bir zorunlu askerlik ordusu, en azından potansiyel olarak, çok sayıda askerin – üniforma giymiş ücretliler olarak – emekçi sınıfların safına kazanılmasını mümkün kılar. Bununla birlikte İsviçre’deki genel zorunlu askerlik uygulaması, burjuva ordusunun bu özgül biçiminin, nüfusun mevcut düzene entegrasyonu açısından son derece önemli bir ideolojik işleve sahip olduğunu da göstermektedir.

Özgürleştirici Bir Askerî Politika – Mümkün mü?

Bizim amacımız “vatanı savunmak” değil; demokratik ve sosyal haklar ile kazanımları, otoriter devletlerin dışarıdan gelen saldırılarına ve gerici ya da faşist güçlerin içeriden yürüttüğü saldırılara karşı savunmaktır. Bu aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası tarafından tehdit edilen ülkelerdeki devrimci sosyalistlerin de tutumuydu. Bütün nüfusun katılımına dayanan bu savunma, toplumsal kurtuluş stratejisinin bir parçası olmalıdır. Savunma, bireycilik adına basitçe reddedilmemeli; demokratik biçimde örgütlenmeli ve yerel, bölgesel, ulusal ve kıtasal boyutları kapsamalıdır.

Devrimci ekososyalistlerin kendi askerî politikalarını geliştirmeleri acil bir ihtiyaçtır. Demokratik ve sosyal kazanımların savunulmasını bir orduya, hele ki profesyonel bir orduya devredemeyiz. Aynı şekilde, orduların basitçe ortadan kaldırılabileceğini de varsayamayız; bu, radikal bir toplumsal-ekolojik reform programına sahip hükümetler için bile geçerlidir.

Hem demokratik ve sosyal kazanımların savunulması hem de işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesine yönelik saldırgan perspektif açısından, aynı zamanda insansız hava aracı (dron) pilotu, geliştiricisi, üreticisi ve çeşitli dron ile savaş robotlarının kullanıcısı olabilecek yurttaşların yetiştirilmesi anlamlıdır. Eğitim, ekip dayanışması, “yumuşak becerilerin” geliştirilmesi ve bilgi paylaşımı, kısa süreli fakat düzenli toplantılar ve eğitimler gerektirir. Bu tür yeni bir savunma hizmeti, 1960’lar ile 1990’lar arasında askerlik yapan kuşakların yaşadığı yürüyüş talimleri ve geçit törenlerine dayalı sistem olmayacaktır. Askerlerin sendikal hakları, demokratik katılım ve öz-yönetim ile sürekli yenilikçilik, bu yeni askerî hizmetin temel pedagojik dinamikleri olmalıdır.

Zorunlu askerlik temelinde örgütlenen bir ordu, ideolojik olarak donmuş ve gerici bir sürekli profesyonel ordudan çok daha fazla, antikapitalist bir kopuşun ve ekososyalist bir geçişin başlangıcı için uygun koşullar sunar. Bu nedenle sosyalistler ve feministler, ordular içinde askerlerin özörgütlenmesine dayalı bir siyasal pratiğin nasıl geliştirilebileceği üzerine düşünmelidir. Avrupa’nın çeşitli ordularında 1970’lerde ve 1980’lerin başında ortaya çıkan demokratik asker hareketleri bu konuda önemli deneyimler sunmaktadır. Bu hareketler orduların içine toplumsal muhalefeti ve direniş ruhunu taşımıştır.

İsviçre’de de 1970’lerin ortalarından 1980’lerin başlarına kadar asker komiteleri ordu içinde ciddi rahatsızlık yaratmıştır. Bu komiteler, aktif hizmetteki askerlerin kendi gazetelerini yayımlamalarına yardımcı olmuş, keyfî emirler ve baskılara karşı hukuki destek sağlamış ve kamuoyunu bilgilendirmiştir. Birçok ülkede asker komiteleri ve asker sendikaları, askerlerin yaşam koşullarını iyileştirmeyi ve en azından asgari demokratik hakların tanınmasını sağlamayı başarmıştır. Daha da önemlisi, bu yapılarda yer alan askerler yoğun baskı koşulları altında kendilerini savunmayı ve örgütlenmeyi, kimi zaman da gizli faaliyet yürütmeyi öğrenmişlerdir. Normal koşullarda hiç karşılaşmayacakları farklı çevrelerden, yaşam deneyimlerinden, toplumsal sınıflardan ve bölgelerden insanlarla birlikte çalışarak son derece değerli deneyimler edinmişlerdir.

Ne yazık ki bu deneyimler büyük ölçüde unutulmuştur. Ancak dünya durumunun hızla değişmesi; iklim krizine bağlı felaketler, otoriter rejimlerin ve faşist hareketlerin yükselişi, savaşlar, hibrit savaş yöntemleri ve kitlesel toplumsal güvencesizlik gibi yeni güvensizlik biçimlerinin ortaya çıkması; ayrıca yeniden silahlanma ve toplumun militarizasyonuna yönelik eğilimler, bizi iki konuda düşünmeye zorlamaktadır: Bir yandan askerleri nasıl örgütleyebileceğimiz, diğer yandan da ekolojik, toplumsal ve askerî-fiziksel güvenliği birlikte ele alan bütünlüklü bir güvenlik anlayışını nasıl geliştirebileceğimiz.

12 Mayıs 2026 tarihinde Sozialismus.ch’de yayımlanmıştır. https://inprecor.fr/les-socialistes-et-larmee-le-defi-du-militaire

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Günümüzde Latin Amerika’da Aşırı Sağ – Thomas Posado

1960’lı ve 1970’li yılların askerî diktatörlükleri iktidara zor yoluyla gelmişti; bugün ise Latin Amerika’nın birçok ülkesinde, çoğu zaman açıkça o dönemlere nostalji duyan oluşumlar seçim sandıkları aracılığıyla iktidarın zirvesine ulaşıyor. Bu olgu, kıtanın 2000’li ve 2010’lu yıllarda bir sol dalga yaşamış olmasına rağmen hızla yayılıyor.

Yaklaşık on yıldır aşırı sağ partiler Latin Amerika’da baş döndürücü bir yükseliş yaşıyor. Bölgenin en büyük gücü olan Brezilya’da 2018-2022 yılları arasında Jair Bolsonaro ile iktidarda bulunan bu siyasal güçler, bugün Arjantin’de (Javier Milei), Şili’de (José Antonio Kast) ve El Salvador’da (Nayib Bukele) yönetimdeler. Ayrıca yakın gelecekte bölgedeki başka birçok ülkede de iktidara gelebilirler. Genel tabloya bakalım.

Aşırı Sağ Tarafından Hâlihazırda Yönetilen Üç Ülke

Aşırı sağı tanımlamak her zaman karmaşıktır. Bu, bilimsel bir kategori değil; belirli bir toplumda zaman ve mekâna göre içeriği değişen gündelik bir kullanım terimidir. Çoğu durumda, toplumsal düzenin sürdürülmesini gerekirse güç kullanarak sağlamaya en kararlı kesimi ifade eder; bunun için de alt sınıfları en baskıcı yöntemlerle ezmekten çekinmez.

Örneğin Arjantin’de Javier Milei’nin en çok öne çıkardığı tema ekonomik liberteryenizmdir ve kamu hizmetlerini “testereyle katletme” iradesidir.

Şili’de ise Avrupa’da yaşanana en çok benzeyen şema çerçevesinde, ülkedeki güvensizlikteki — aslında sınırlı düzeydeki — artıştan sorumlu tutulan Venezuelalılara yönelik yabancı düşmanlığı, Kast’a verilen oyun temel motorunu oluşturuyor.

El Salvador’da ise Nayib Bukele’nin popülaritesi, insan haklarını ihlal etme pahasına dünyadaki en yüksek tutukluluk oranına yol açan cezalandırıcı bir politika üzerine kuruldu.

Kıta Çapında Bir Dinamik

Bu örneklerin ötesinde, Latin Amerika aşırı sağlarının yükseliş dinamiği bölgenin diğer ülkelerinde de görülüyor. Uruguay’da bugün gerileme içinde olsa da 2019 genel seçimlerinde yüzde 11 alan Cabildo Abierto partisi, merkez sol Frente Amplio hükümetinin toplumsal cinsiyet ve cinsellik alanlarındaki ilerici adımlarına karşı bir tepkiyi temsil ediyor. 2020-2025 yılları arasında bu durum, Latin Amerika’da aşırı sağın sağcı bir hükümete ortak olduğu ilk örneği oluşturdu; parti kamu sağlığı ve konut bakanlıklarını üstlenirken parlamenter çoğunluğun sağlanmasında da belirleyici rol oynadı.

Venezuela’da ise Nobel Barış Ödülü sahibi María Corina Machado, her zaman chavizme karşı muhalefetin en radikal yüzü oldu. Onu öne çıkaran unsur toplumsal cinsiyet ya da cinsellik meseleleri değil; chavizmi sona erdirmek için benimsediği yöntemlerdir (kendi ülkesine dış müdahale çağrısı yapması), köklü antikomünizmi (chavizm karşıtlığıyla beslenen), tam ekonomik liberalizmi (Venezuela siyasetindeki geleneksel devlet müdahaleciliğinden kopuş) ve uluslararası ilişkiler ağıdır. Donald Trump’a açık bağlılık göstermesi ve bugün Şili Devlet Başkanı José Antonio Kast gibi liderlere desteğini sürdürmesi de buna dahildir — oysa bu iki lider kendi ülkelerinde Venezuelalı göçmenleri kriminalize etmektedir.

2026 yılı seçimleri, Latin Amerika aşırı sağlarının dinamiği açısından belirleyici öneme sahip. Kolombiya’da 31 Mayıs ve 21 Haziran’da seçmenler, ülkenin ilk solcu devlet başkanı Gustavo Petro’nun (2022’de seçilmişti) çizgisinin sürmesini tercih ederek şu an için favori görünen Iván Cepeda’yı seçme imkânına sahip olacaklar. Cepeda’nın iki temel rakibi ise, aşırı sağcı paramiliterleri ve uyuşturucu kaçakçılarını savunmasıyla tanınan avukat Abelardo de la Espriella ile eski başkan Álvaro Uribe’nin partisinin temsilcisi Paloma Valencia’dır. “Demokratik Merkez” gibi yanıltıcı bir isim taşıyan bu parti, Kolombiya’nın sert sağını temsil etmektedir.

Peru’da da bu ilkbaharda yapılacak başkanlık seçimleri, siyasal yelpazenin en sağındaki güçlerden bir adayın zaferine sahne olabilir. İnsan hakları ihlalleri nedeniyle mahkûm edilen eski otoriter lider Alberto Fujimori’nin kızı Keiko Fujimori — son üç başkanlık seçiminde (2011, 2016, 2021) ikinci turda kaybetmişti — oyların yüzde 17,05’ini alarak ilk turu önde tamamladı. Latin Amerika’nın başka yerlerinde görülen cezalandırıcı güvenlik siyasetinin savunucularından olan eski Lima belediye başkanı Rafael López Aliaga ise belediye düzeyindeki kötü güvenlik siciline rağmen oyların yüzde 11,9’unu aldı; ancak sol aday Roberto Sánchez’in birkaç bin oy gerisinde kalarak ikinci tura kalamadı.

Son olarak, ülkenin büyüklüğü göz önüne alındığında en önemli sınav Ekim ayında, Brezilya başkanlık seçimlerinde yaşanacak. Darbe girişimi nedeniyle yirmi yedi yıl hapis cezasına çarptırılan eski devlet başkanının en büyük oğlu Flávio Bolsonaro, anketlerde Lula ile başa baş görünüyor.

Washington’la Hizalanmış Partiler

Bu yükseliş yeni bir olgu. Birkaç yıl öncesine kadar aşırı sağ Latin Amerika’da etkili bir seçim gücü oluşturmuyordu. 1970’lerin devlet terörünü savunan otoriter hükümetleri — Şilili Pinochet’den Arjantinli Videla’ya, Paraguaylı Stroessner’den Uruguaylı Bordaberry ve Bolivyalı Banzer’e kadar — şiddetleri ve antikomünizmleri nedeniyle açık biçimde bu akımla ilişkilendirilebilir olsa da, bu liderler iktidara seçim yoluyla gelmemişlerdi. Ayrıca gördüğümüz gibi, bu aşırı sağ hareketler homojen değildir; kendi ulusal sorunlarına özgü meseleler üzerinden seçmenlerini seferber etmektedirler.

Bu hareketleri Avrupalı benzerleriyle karşılaştırmaya çalışırsak, hem benzer hem farklı oldukları görülür. Bir yandan güvenlik söylemi, ekolojik kaygıların reddi, toplumsal cinsiyet egemenliklerinin korunması ve cinsel çeşitliliklere yönelik küçümseme gibi temaları paylaşırlar. Öte yandan Latin Amerika’nın dünya sistemi içindeki “bağımlı” jeopolitik konumu temel farklılıklar yaratmaktadır. Latin Amerika aşırı sağları çoğu zaman ABD gücüne bağlılıklarıyla öne çıkmıştır.

Donald Trump’ın 7 Mart 2026’da Florida’da topladığı “Amerikalar Kalkanı” zirvesi bu eğilimin bir göstergesidir. Trump, burada daha önce anılan Arjantin, Şili ve El Salvador devlet başkanlarının yanı sıra; görünürde daha ılımlı bir sağa mensup Bolivya, Kosta Rika, Ekvador, Honduras, Panama, Paraguay, Dominik Cumhuriyeti ve Trinidad ve Tobago liderlerini de bir araya getirmeyi başardı.

Bununla birlikte Donald Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşünden bu yana ABD’nin Latin Amerika politikası Latin Amerikalıların lehine değildir. ABD başkanının adıyla, 1823’te Amerika kıtasında dış etkilerin engellenmesini savunan James Monroe’nun soyadını birleştiren “Donroe Doktrini”, Sam Amca’nın bölgenin tamamı üzerindeki vesayetini yeniden tesis etmeyi vaat ediyor.

Arjantin ve Honduras devlet başkanları, sırasıyla ara yasama seçimlerini ve başkanlık seçimlerini kazanmak için Trump’ın müdahalelerinden yararlandılar. Javier Milei, parlamentonun kontrolünü kaybetmemek için ekonomik bağımlılık içeren bir anlaşma karşılığında 20 milyar dolarlık (17 milyar avrodan fazla) bir krediyi kabul etti. Bu liderler, Çin’le olan ekonomik tamamlayıcılıklara rağmen kendilerini ABD’nin hizmetine sunuyor gibi görünüyorlar. Uzun vadede kendi ülkelerine zarar veren bu politikalar Latin Amerikalılar nezdinde popülerliğini yitirebilir.

Bu konuda daha fazla ayrıntı isteyenler için, koordinasyonunu yaptığım Recherches internationales dergisinin bu temaya ayrılmış özel dosyası kısa süre önce yayımlandı. Burada aşırı sağlar arasındaki kıtalararası ve Atlantik ötesi ilişkiler, Arjantin’deki siyasal yapı, Brezilya’daki evangelizm, Nayib Bukele’nin dijital diplomasi stratejileri ya da Kolombiya sağının yeniden yapılanması üzerine katkılar bulunabilir.

  • Metin ilk olarak 22 Nisan 2026’da çevrimiçi The Conversation sitesinde yayımlandı.

Thomas Posado, Rouen Normandie Üniversitesi’nde çağdaş Latin Amerika uygarlığı alanında öğretim üyesidir.

Kaynak: https://marx21.ch/les-extremes-droites-en-amerique-latine-aujourdhui/

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

İllüstrasyon: Klawe Rzeczy

Bolivya İşçi ve Köylüleriyle Dayanışma! – IV. Enternasyonal

Bolivya’da dört haftayı aşkın süredir devam eden toplumsal çatışmanın ve yoğun siyasi krizin ardından ve göreve başlamasının üzerinden henüz altı ay geçmişken, sağcı Devlet Başkanı Rodrigo Paz’ın hükümeti şimdiden savunmaya çekilmiş ve bölünmüş durumda. Madencilerin (ücretli işçiler ve kooperatif üyeleri), köylü topluluklarının, ulaştırma, sağlık ve eğitim emekçilerinin ve mahalle komitelerinin dahil olduğu büyük ayaklanma, ülke genelinde yaklaşık 80 yolu bloke ederken devlet başkanının istifasını talep etti. Buna ek olarak, hükümetin merkezi olan La Paz’da şiddetle bastırılmaya çalışılan ancak kesintisiz biçimde süren grevler ve protestolar yaşandı. Burjuva basın ve her eğilimden yorumcular, seferber olanların önemli bir bölümünün, 16 yıl boyunca Sosyalizme Doğru Hareket’i (MAS-Siyasal Araç, eski devlet başkanları Morales ve Luis Arce’nin parti-hareketi) destekledikten sonra Paz’a oy vermiş olan taban olduğunun altını çiziyor.

Bu, büyük çoğunluğu Keçuva ve Aymara halklarından oluşan işçi ve halk hareketinin, Kasım 2025’te seçilen siyasi ittifaka karşı ikinci büyük karşı çıkışı. İlki, yürütmenin iki kışkırtıcı kararname açıklamasının ardından Nisan ayında yaşanmıştı. Bunlardan 5503 sayılı kararname, Ocak ayında olağanüstü durum ilan ederek yakıt fiyatlarına verilen sübvansiyonların kaldırılmasını meşrulaştırdı; bunun sonucunda benzinin fiyatı %86, dizelin fiyatı ise %160 arttı. Aynı zamanda bu kararname, madencilik, sınai tarım ve altyapı alanlarında ultra-neoliberal karşı reformların önünü açtı.

İkinci kararname ise, geçtiğimiz 10 Nisan’da çıkarılan ve kırsal mülkiyetleri yeniden sınıflandıran (1720 sayılı yasa) düzenlemeydi. Bu düzenleme, büyük sınai tarım şirketleri ve yatırımcıların “orta büyüklükte” sayılan geniş arazi alanlarını ele geçirmelerini kolaylaştırmayı amaçlıyordu. Çevreciler ile Bolivya’daki köylü federasyonları ve konfederasyonlarına göre bu durum, geleneksel yerli köylü topluluklarının topraklarından mahrum bırakılmasına ve arazi kullanımının değiştirilmesi yoluyla ormansızlaşmanın hızlanmasına yol açacaktı.

Başka bir deyişle hükümet, şimdiye kadar hiçbir yerel neoliberal hükümetin teşebbüs etmeye dahi cesaret edemediği bir hedefi gerçekleştirmeye çalışıyordu: 1952 Devrimi’nin kazanımlarından biri olan 1953 Toprak Reformu’nu geri çevirmek. Daha önce Çokuluslu Yasama Meclisi (alt meclis) tarafından reddedilmiş olan bu kararname, ülkenin farklı bölgelerindeki köylü topluluklarının (Santa Cruz’daki bazı kesimler de dahil olmak üzere) öfkesini tetikledi ve onları La Paz’a doğru yürüyüşler örgütlemeye yöneltti. Kırsal bölgelerdeki hoşnutsuzluğa, kentlerde yakıt fiyatlarındaki artışa karşı biriken öfke de eklenmiş bulunuyordu.

Bu ay, Rodrigo Paz’ın Bolivya İşçi Merkezi (COB) ile %20’lik bir ücret artışı konusunda müzakere etmeyi reddetmesi ve 16 Mayıs’taki protestoların dört kişinin ölümüyle sonuçlanacak biçimde vahşice bastırılmasının ardından, işçilerin, köylülerin ve halkın öfkesi patlama noktasına ulaştı.

Hükümetin merkezi olan La Paz ile ülkenin ikinci büyük kenti olan ve Aymara kimliğinin güçlü olduğu, son yirmi yılın en köklü mücadele geleneklerinden birine sahip El Alto seferber oldu; ancak ülkenin diğer bölgelerinden fiilen yalıtılmış durumda kaldılar. Baskılar nedeniyle gerilemiş olan karayolu ve köy yolu blokajları (80’den fazla) son günlerde yeniden yaygınlaşmaya başladı.

COB ile Tupac Katari Köylü Merkezi’nin (El Alto) öncülüğünde binlerce işçinin katıldığı bir yürüyüş; MAS’ın kadın örgütü olan Bartolinaların, tüm And bölgesindeki köylü topluluklarının ve eski Devlet Başkanı Evo Morales’in toplumsal tabanının (Cochabamba’daki Chapare bölgesinden) desteğiyle, hükümete yönelik büyüyen tepkiyi daha da güçlendirdi ve hareket artık doğrudan Paz’ın istifasını talep etmeye başladı.

Paz bir haftadan uzun süre siyasi sahneden kayboldu; yakıtlar ve topraklarla ilgili kararnamelerin uygulanmasını erteledi. Ancak ülkenin en sanayileşmiş bölgesi olan Santa Cruz’daki iktidar sahibi oligarşilerin ve yeni faşist çevrelerin baskısı altında, COB ile ücret artışları konusunda müzakere etmeyi hâlâ reddediyor.

Köylü mücadelesi ile kentlerdeki mücadelenin birleşmesi, son 74 yılın büyük halk ayaklanmalarının temel özelliklerini yeniden ortaya çıkardı. Bu tarihsel miras; 1952 işçi devriminden, sırasıyla 2000 ve 2003 yıllarındaki su ve gaz savaşlarına; 1970-71 halk meclislerinden, 1980’lerde diktatörlüklere karşı mücadelelere; Hernán Siles Zuazo dönemindeki (1982-1985) hükümet-COB ikili iktidar deneyiminden, 1985 madenci ayaklanmasına ve Evo Morales’in ilk yıllarında Bolivya’yı çok uluslu bir devlet olarak tanıyan Plurinasyonel Devlet’i kuran Kurucu Meclis’in savunulması için verilen mücadelelere kadar uzanmaktadır.

Emperyalizm ve yerli burjuvazi bu tarihi iyi bilmektedir; bu nedenle hareketin genişliği ve radikalliği onları endişelendiriyor. Tepki gecikmedi: ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, yaşananları “Paz’a karşı bir darbe” olarak nitelendirdi. Santa Cruz sağcıları gerici bir “Yurttaş Yürüyüşü” çağrısı yaptı ve Amerikan Devletleri Örgütü’ne (OAS/OEA) baskı yaparak “hukuk devletinin savunulması” adına bir açıklama yayımlatmaya çalıştı (yani muhafazakâr Paz hükümetinin savunulması adına).

Hükümet, çatışmada arabuluculuk yapmayı öneren Gustavo Petro yönetimindeki Kolombiya ile diplomatik ilişkilerini kesti. Sürecin sonucu henüz belirlenmiş değildir. Ancak hükümet, hareketin önderlerine yönelik şiddetli bir baskı politikası uygulamakta ve krize, kan dökülmesi pahasına gerici bir çözüm dayatmaya çalışmaktadır.

Şu anda yol kapatma eylemlerine ve Başkanlık Sarayı’na ulaşmaya çalışan yürüyüşlere yönelik baskılar sürüyor. Bunun yanı sıra COB yöneticileri hakkında tutuklamalar ve kovuşturmalar yürütülüyor; COB, Bartolinalar ve Evo Morales’in önderlerine yönelik gözaltı tehditleri devam ediyor. Buna rağmen hükümet zayıflık belirtileri gösteriyor: Devlet Başkan Yardımcısı Lara, ücret artışları konusunda müzakere yürütülmesini desteklediğini açıkladıktan sonra Paz ile yollarını ayırdı. Paz, Ocak ve Nisan aylarında çıkardığı kararnamelerde geri adım atmak zorunda kaldı. Şimdi ise Santa Cruz ovalarındaki Valle Grande bölgesinin Aymara, Keçuva ve Guarani kökenli köylüleri mücadeleye katılmaya ve And bölgesindeki batı kesimlerine doğru yürümeye hazırlanıyor.

Kamu Denetçiliği, bir hükümet bakanı, Katolik Kilisesi ve parlamento grup başkanlarından oluşan bir diyalog komisyonu, hükümete baskıyı ve hareket önderlerine yönelik tutuklama emirlerini durdurma; harekete ise yol kapamaları askıya alma çağrısında bulundu. Ancak ne COB, ne Bartolinalar ne de köylü örgütleri müzakerelere katılıp katılmayacaklarına henüz karar vermiş durumda. Hükümet ise baskıyı sürdürürken, tehditler savururken ve aynı zamanda ABD’nin uyuşturucuyla mücadele kurumu DEA ile görüşmeler yürütürken, koka üretimine yönelik yeni bir baskı dalgasını da hazırlamaktadır.

Dördüncü Enternasyonal, Rodrigo Paz’ın neoliberal kemer sıkma planlarına karşı mücadele eden işçilere, yerli halklara, köylülere ve tüm Bolivya halkına en geniş desteğini ilan ediyor. Devam eden baskıları, Paz’ın Santa Cruz’daki aşırı sağ ile ve Trump’ın Amerika Birleşik Devletleri ile yakınlaşmasını kınıyor; sıkıyönetim ilan etmeye yönelik manevraları ise kesin bir biçimde reddediyor.

29 Mayıs 2026

Yaşasın yaşam ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi için mücadele eden Bolivya halkının mücadelesi!

Tarihsel mücadelelerle kazanılmış hakları ortadan kaldırmayı hedefleyen ultra-neoliberal karşı reformlara hayır!

Toprak reformunda hiçbir geri adım kabul edilemez! Ücretler derhal artırılsın! 5530 ve 1720 sayılı yasa tasarıları kesin olarak geri çekilsin!

Yaşasın COB, köylü merkezleri ve mahalle komiteleri!

Paz hükümetinin baskıları son bulsun! Tutuklanan tüm önderler ve göstericiler derhal serbest bırakılsın!

Marco Rubio, Trump ve OAS/OEA Bolivya’nın iç işlerinden elinizi çekin!

Sıkıyönetime hayır!

Dördüncü Enternasyonal Yürütme Bürosu Sekretaryası

Diyalektik ve Devrim – Daniel Bensaïd

2005 yılındaki bu konuşmasında Daniel Bensaïd, Fransız Marksizminde diyalektik düşünceye tepkinin tarihsel kökenlerini ele alırken, günümünüz koşullarında diyalektiğin hangi alanlar ve konular üzerinden çalıştırılması, geliştirilmesi gerektiğini tartışıyor.

Hakim akıl karşısında diyalektik akıl akılsızlıktır:

Onun maskesini düşürüp ötesine geçtiği vakit aklî hale gelir.

Theodor W. Adorno

“Fransa’da ve dünyada diyalektik düşüncenin durumu”. Bu yuvarlak masa toplantısının başlığı bir hayli iddialı. Dünyada? O topa girmem. Bertell Olmann Anglo-Sakson dünyada diyalektik araştırmaların durumu hakkında kışkırtıcı bir sunum yaptı. Daha özgül olarak Fransa’ya gelirsek, bu ülkenin felsefi kültürünün diyalektiğe inatçı bir karşıtlık içinde olduğu söylenebilir.

Giriş konuşmasında Lucien Séve, Lucien Goldmann’ı da ekleyebileceğim birçok isim zikrederek ellili yıllarda diyalektik düşünceye olan ilgiyi hatırlattı. Bu vaat yetmişli yıllarda birdenbire yitip gitmiş görünüyor. Fransız olan yalnızca dört diyalektikçiyi (Pascal, Rousseau, Mallarmé ve Lacan) kabul eden Alain Badiou kadar ileri gitmeden Fransa’da diyalektik düşüncenin geçmek bitmeyen sefaletini tespit etmek durumundayız. Özellikle Auguste Comte’a yönelik acımasız kısa yorumlarında Marx tarafından değinilen bu meselenin altı Troçki tarafından da çizilmiştir. Sürekli Devrim’de diyalektiğe dönük “Fransız sol çevrelerinde yaygın olan tiksinti”den söz ediyordu. Gramsci de Hapishane Defterleri’nde “Fransızın diyalektik ve somut biçimde devrimci bir zihniyete” sahip olmadığını belirtiyordu. Şüphesiz bu tiksinti Galyalılara özgü bir genetik acziyetin değil siyasal ve kültürel bir tarihin ürünüdür.

Muzaffer Stalinist bürokrasi tarafından otuzlu yıllarda bir devlet aklı mertebesine yükseltilmiş ortodoks Marksizm, bu durumdan faydalanarak işçi hareketi içinde dogmatikleştirilmiş ve kanonlaştırılmış diamat’ının ideolojik hakimiyetini sağlamakta zorluk çekmemiştir. Bu, diyalektiğin bir çeşit ikinci ölüm fermanı olmuştur.

“Düzen içinde ilerleme”nin düşüncesi olarak pozitivizmin üniversiter beşerî bilimlerdeki egemenliğinin ve Üçüncü Cumhuriyet’in üzerine kurulduğu cumhuriyetçi antlaşmada sahip olduğu hegemonyanın sonucudur. Lanson’ların, Lavisse’lerin ve Langlois’ların bu “entelektüel partisi”ne karşı isyan ediyordu genç Péguy veya Georges Sorel. Althusser ise, tam aksine, Marx İçin’de Comte’u hala “19’uncu yüzyılın tek büyük Fransız filozofu” olarak değerlendiriyordu. Oysa pozitivizm devrimci tehdidin ve onun yaratacağı sarsıntıların önünü almayı hedefleyen tipik bir Termidorcu ideolojidir. Yeni doğmakta olan işçi hareketinin bünyesinde Blanqui pozitivizmin bu methiyeci boyutunu kavrayan nadir şahsiyetlerden biri olmuştur. Bu konuda not defterlerinden sayfalarca alıntı yapılabilir. Dolayısıyla bir gericilik ideolojisidir pozitivizm. Devrimci cumhuriyetin değil, devrime karşı cumhuriyetin, kutsal öğretisi ve sivil diniyle Düzen içinde İlerleme’nin ideolojisi. Bu açıklanabilir: Almanlar, İtalyanlar ve tabii ki Ruslar kendi ulusal ve toplumsal özgürleşimlerini gerçekleştirmek için diyalektik eleştiriye ihtiyaç duyarken Fransız muhafazakâr ideolojisi, Haziran 1848’in ve Paris Komününün ardından ondan kurtulmak için elinden geleni ardına koymadı. Son metinlerinde Althusser’in hoş bir ifade ile başvurduğu “karşılaşmanın yeraltı maddeciliği”, Fransa’da Marx’ın alımlanışından bile önce yenilgiye uğramıştı. Ekonomik Belirlenimcilik’in yazarı Lafargue’ın ve Guesde’in doğmakta olan “bulunmaz Marksizmi[1]” daha başından itibaren pozitivizmle yoğrulmuştu. Tanımların tasnif edici mantığından, Marx’ın Kapital’de ustaca yürürlüğe koyduğu belirlenimlerin dinamik (diyalektik) mantığına geçmek zordu. Altmışlı yıllarda moda olan yapısalcılık, en sert biçimleri altında, olaydan ve öznellikten azade donmuş yapılar ve yüzyılın tarihini düşünmek acı verici hale geldiği oranda tarihten yoksun sistemler üzerinde durarak bu bastırma işlemini sürdürebilmiştir.

Muzaffer Stalinist bürokrasi tarafından otuzlu yıllarda bir devlet aklı mertebesine yükseltilmiş ortodoks Marksizm, bu durumdan faydalanarak işçi hareketi içinde dogmatikleştirilmiş ve kanonlaştırılmış diamat’ının ideolojik hakimiyetini sağlamakta zorluk çekmemiştir. Bu, diyalektiğin bir çeşit ikinci ölüm fermanı olmuştur. Karanlık Kharkov kongresinde[2] psikanalizin ve sürrealizmin mahkûm edilmesiyle öncülleri bariz hale gelen bir çeşit teori içindeki Termidor’dur bu. “Bilimin koro başı”, Tarihsel Maddecilik ve Diyalektik Maddecilik isimli o ölümsüz broşür bu Termidor’un öğretisinin temellerini atar. Dolayısıyla diyalektik, formel bir meta-mantık, her işi gören ve tuğla kırmazdan önce insan kıran bir devlet sofistiği haline bürünür[3]. Böylece eleştirel bilinç diyalektiği (Lukacs, Korsch) devlet aklının otoritesi karşısında gerilemek durumunda kalır.

Geçip giden yüzyılın trajedilerinin ardından, ilerleme ile felaketin o korkunç Benjaminci diyalektiğini yok sayarak ilerlemenin usul usul akan nehrinde yıkanamayız artık.

Teorideki bu gericilik, özellikle de Fransa’da bir başka sürece eklemlendi. Mitolojik alacakaranlıklar karşısında Aydınlanmanın rasyonalizmini savunma gerekçesiyle -ki bu belirli bir ölçüde ve belirli bir yere kadar meşrudur-, felsefedeki Halk Cephesi dediğim olgu gelip siyasetteki Halk Cephesini tamamlar. Yöntem Üzerine Konuşma’nın üç yüzüncü yıldönümü vesilesiyle Politzer için Descartes Fransa’ydı! Gayrı-diyalektik akla düzülen bu methiye aynı zamanda bu kutsal yöntemin diyalektikçi Pascal üzerindeki -geç gelen- zaferidir (Henri Lefebvre’ın onun hakkındaki cüretkâr savunusuna rağmen). Yakın zamanda keşfedilen kendiliğindenlik ve bilinç hakkındaki 1926 tarihli metnine kadar eleştirmenlerinin mahkemesine direnen Lukacs bile Aklın Yıkımı kitabına hevesle girişir (ancak savaştan sonra yayınlanacaktır). Bürokratik karşı-devrim üçüncü seçeneği dışlayan bir ikili mantık talep ediyor: “Benim yanımda bulunmayan karşımda bulunur…”, “Kurtlarla birlikte ulumamak lazım…” vs. Asimetrik biçimde de olsa iki cephede birden mücadele vermek söz konusu değildir bu anlayış açısından. Bu yıldırma ve suçlu hissettirme mantığı çok sayıda siyasal tahribata yol açar (Macaristan, Çekoslovakya, Polonya’da ve daha yakınlarda Afganistan’da veya Balkanlarda).

Lucien Sève diyalektik düşüncenin yeni bir atılımına tanık olduğumuza kani. Bu iyi bir işaret olur. Bu, rüzgârın yön değiştirdiğinin ve her koşulda “pozitif” düşünmeyi salık veren Carrefour-düşüncesine, konsensüs sağlama ve genel uzlaşma retoriklerine karşı negatifin, olumsuzlamanın çalışmaya başladığının işareti olur. Böyle olması için iyi ve kuvvetli nedenler mevcut: Zamanın havasına nakşolmuş bir eleştirel ve diyalektik düşünceye dönük acil bir ihtiyaç.

  1. Tarihsel bir neden, öncelikle. Geçip giden yüzyılın trajedilerinin ardından, ilerleme ile felaketin o korkunç Benjaminci diyalektiğini yok sayarak ilerlemenin usul usul akan nehrinde yıkanamayız artık. Özellikle de son yirmi yıldan beri şekillenen dünyanın belirsiz dönüşümlerinde. Bu diyalektik ihtiyacı kendini eleştirel ekolojide de hissettiriyor. Hem kapitalist küreselleşmenin esrikliklerine hem de derin ekolojinin karanlık eğilimlerine karşı iki cephede birden müdahale etmesi gereken bir ekoloji.
  2. Belirlenimci kaos, sistem teorisi, holistik veya karmaşık nedensellikler, canlının ve yükselen düzenin mantıkları konusundaki bilimsel tartışmaların ışığında diyalektik mantığın kategorilerinin yenilenmesi. Bir alandan diğerine temkinli biçimde geçme koşuluyla, farklı araştırma alanları arasında yenilenmiş bir diyalogu ve diyalektik mantıkların sınanmasını gündeme getiriyorlar.
  3. Küreselleşmeyi totalitenin/bütünlüğün (açık bir bütünselleştirmenin) bakış açısından düşünmeye dönük acil bir ihtiyaç. Bu, geç emperyalizmlerin yeni simalarını anlamanın ve gezegenin her zamankinden eşitsiz ve kötü bileşmiş gelişimine siyasal olarak müdahale etmenin önünü açar.
  4. Bir diğer acil ihtiyaç ise yüzyılı, toplumsal olarak üretilmiş, süreksiz bir zaman-mekân açısından düşünmek ve tarihi miskince post’ların ve ante’lerin (postkapitalizm, postkomünizm…) çizgisel kronolojik kategorileri üzerinden düşünmek yerine, zamansızlık ve aynı-çağdan-olmayış kategorilerini[4] temel alan özgül bir siyasal zaman ölçeğini kavramsallaştırmak.
  5. Etkin ilerlemeyi yalnızca nicel birikimin veya Henri Lefebvre’in haklı olarak eleştirdiği “gelişmesiz büyümenin” değil gelişmenin (veya Troçki’nin terminolojisiyle “evrilmenin” [transcroissance]) bakış açısından değerlendirmeye yönelik yine acil bir gereklilik.
  6. Son olarak, soğuk savaşın sona erişi ve çoklu çatışmaların karmaşık kesişimi bir anavatanın devlet hegemonyası altındaki “kamplardan” birini seçmeye (bu reel sosyalizmin kampı bile olsa) dönük ikili mantıktan çıkmaya ve Balkanlar veya Körfez’inki gibi çatışmalarda stratejik bir yönelime sahip olabilmek için bir üçüncü seçeneği tekrar devreye sokmaya zorluyor.

Eğer diyalektik düşüncenin bu güncelliği doğrulanırsa Komünizmin Kara Kitabı ile Psikanalizin Kara Kitabı’nın ardından bir “Diyalektiğin Kara Kitabı”nın yayınlanmasına hazırlıklı olmak (hatta bundan memnuniyet duymak) gerekebilir. Bu, uzlaşmaz çelişkinin bütünleyicilik biçimi altında etkisiz kılınmış veya “çelişkilerin değil ilintilerin karşıtlığı” içinde erimiş olmadığı anlamına gelir. Ve “hayır’ın felsefesinin”, olumsuzlama çalışmasının, totaliteden yola çıkan bakış açısının, Hegel’in Mantık’ına tuttuğu kenar notlarında Lenin tarafından kutsanan öngörülemez “sıçrayışların” kesinkes ehlileştirilmediğini gösterir. Çünkü diyalektik üzerinden hedef alınan bizzat Devrimin kendisidir. Tarih ve Sınıf Bilinci’nin ve Lenin’in Düşüncesi’nin Lukacs’ı bunu iyi kavramıştı. Doğrudur, bu fırtınanın tam ortasında meydana geliyordu, kriz yıllarında, ki bu mantıken diyalektik yoğunluk yıllarıdır da.

Çeviren: Uraz Aydın


[1] Daniel Linderberg’in Fransa’da marksizmin gelişimini incelediği “Le marxisme introuvable” (1975) adlı kitabına gönderme.

[2] Uluslararası Devrimci Yazarlar Birliği’nin 1930 yılında yapılan bu kongresinde tüm sapmalar belirlenip uluslararası çapta komünist hareket için doğru edebiyat çizgisi belirlenmiştir.

[3] René Viénet’in 1973 yapımı “Diyalektik Tuğla Kırabilir mi?” isimli filmine gönderme. 

[4] Marx’taki contretemps (beklenmedik, zamansız, vakitsiz) ve Ernst Bloch’taki non-contemporanéité (çağdaş-olmayış, aynı-çağdan-olmayış).

Dijital Örtü: Marx’ın Kapitalizm Eleştirisi Neden Hala Geçerli? – Piyamit Leelatham

1. Giriş: Sermayenin Kalıcı Mantığı

Çağdaş ekonomi politik sahnesinde, cezbedici ve nüfuz edici bir anlatı kök salmış durumda: temelde “post-kapitalist” veya “tekno-feodal” bir çağa geçiş yaptığımızın ilanı. Bu görüşün savunucuları verinin uçucu doğasının, küresel platformların her yeri saran hâkimiyetinin ve yapay zekânın öngörüsel gücünün, ekonominin kapitalist yasalarını hükümsüz kıldığını iddia etmektedir. Endüstriyel geçmişten epistemolojik bir kopuşun kanıtı olarak, küresel nüfusun %96’sının internete mobil cihazlar üzerinden eriştiği, sekiz milyarlık küresel nüfus içinde altı milyar mobil kullanıcıyı kapsayan çarpıcı bir demografinin parçası olan, bir dünyaya işaret ediyorlar.

Ancak Marksist iktisat teorisi açısından bu olgular kapitalizmden bir kopuşu değil, onun en yoğun, rafine ve teknolojik olarak dolayımlanmış tezahürünü temsil etmektedir. “Dijital Örtü” sermayenin temelindeki metabolizmayı gizleme işlevi görse de, algoritmanın pürüzsüz arayüzünün altında Karl Marx’ın tanımladığı hareket Yasaları küresel sistemin can damarı olmaya devam etmektedir. Dijital ekonominin sır perdesini aralamak için, “inovasyon” yüzeyselliğinin ötesine geçilmeli ve Değer Yasası ile Sermaye Döngüsü’nün stratejik çerçevesinden faydalanılmalıdır.

Bu analizin temel tezi, dijital ekonominin kapitalist üretim tarzının aşılması değil, gelişmiş değişmez sermaye aracılığıyla nihai olarak gerçekleşmesidir. P–M…Ü…M’–P’ (Para–Meta…Üretim…Artmış Meta–Artmış Para) formülüyle ifade edilen Sermaye Döngüsü, çağımızın değişmez yapısı olarak varlığını sürdürmektedir. Sermaye (P), içinde artı-değer barındıran ve zenginleştirilmiş metalar (M’) üretecek bir üretim sürecini başlatmak üzere üretim araçları (veri merkezleri, fiber optikler) ve işgücünden oluşan metaları (M) satın almak için yatırılır; ki bu da son aşamada artmış para (P’) olarak realize edilmelidir. Dijital altyapının tanımlanmasından, onun en öne çıkan muhaliflerinin eleştirisine kadar uzanan bu seyir, “yeni” ekonomiyi anlamak için öncelikle onun her hareketini yöneten değer yasasına tam anlamıyla hâkim olmamız gerektiğini ortaya koymaktadır.

2. Dijital Sınırı Tanımlamak: Taksonomi ve Evrim

Teknolojinin sınıf ilişkilerinden bağımsız olarak toplumsal biçimleri dikte ettiği yönündeki temelsiz bir inanç olan teknolojik determinizmin tuzaklarından kaçınmak için kesin bir taksonomiye (sınıflandırmaya) ihtiyaç vardır. Dijital ekonomi, toplumsal altyapıyı birbirinden farklı ancak birbirine kenetlenmiş dört değerlenme (valorization) katmanı üzerinden yeniden yapılandıran bir “Genel Amaçlı Teknoloji”dir:

  • Altyapı Katmanı: Bu katman, dijital sermayenin fiziksel temelini oluşturur. Küresel sinir sistemini meydana getiren denizaltı kablolarını, 5G baz istasyonlarını ve uyduları içerir. En önemlisi, veri işleme ve depolama için modern bir fabrika zemini işlevi gören devasa veri merkezlerini (AWS, Azure, Google Cloud) yani “Bulut Sermayesi”ni kapsar.
  • Platform Katmanı: Çağımızın “Gelişmiş Ticari Sermayesi” olarak işlev gören bu aracılar (Amazon, Uber, Airbnb), parçalanmış pazarları birbirine bağlar ve değişim koşullarını dikte eder. Temel mantıkları veri çıkarımıdır ve tüm piyasa faaliyetlerinin içinden geçmek zorunda olduğu dijital bir süzgeç görevi görürler.
  • Uygulama ve İçerik Katmanı: Burası, “Hizmet Olarak Yazılım” (SaaS) ve sosyal medyanın (Meta, TikTok) davranışsal verileri hasat ettiği kullanıcı arayüzünün bulunduğu yerdir. Tüketicinin sermaye döngüsüne entegre edildiği arayüzdür.
  • Zekâ Katmanı: Derin Öğrenme ve Büyük Dil Modellerinden (LLM’ler) oluşan algoritmik “beyin”dir (OpenAI, Gemini). Bu katman, ham veriyi eyleme dönüştürülebilir değere çevirerek hem endüstriyel hem de ticari aktörlere “Hizmet Olarak Zekâ” (Intelligence-as-a-Service) satar.

Web 1.0’dan (salt okunur bilgi erişimi çağı), Web 2.0’a (kullanıcı tarafından oluşturulan içeriğin ve hedeflenmiş reklamların “Platform Dönemeci”) ve nihayet mevcut algoritmik/Yapay Zekâ dönemecine uzanan evrim, sermayenin “Değişmez” bileşeninin giderek karmaşıklaşmasına işaret etmektedir. Bu üçüncü aşamada iş modeli, bilgi işlem gücünün ve karar verme yeteneklerinin kiralanmasına doğru kaymaktadır. Değer Yasası’nın yerini almaktan çok uzak olan bu katmanlar, söz konusu yasanın benzeri görülmemiş bir hızla işlediği modern “Değişmez Sermaye” olarak hizmet vermektedir. Bunlar, acımasız bir artı-değer arayışı için tasarlanmış bir sistemin fiziksel tecessümüdür.

3. Değer Yasası: Buhar Makinelerinden Yapay Zekâya

Marx’ın Sanayi Devrimi analizi, itici güç ister buhar ister silikon olsun uygulanabilen, kapitalist üretim tarzını yöneten mantıksal yasaların bir çıkarımıydı. Bu analizin temelinde, normal toplumsal koşullar altında, ortalama bir beceri ve yoğunlukla bir metayı üretmek için gereken zamanı niteleyen, “toplumsal bakımdan gerekli emek zamanı” yer alır. Dijital çağımızda, yazılım tabanlı bir hizmetin değeri de temel olarak hâlâ “soyut insan emeği”ne bağımlıdır.

Üretici güç ile değer biçimi arasındaki diyalektik, amansız bir rekabet zorunluluğu yaratır. Teknoloji üretkenliği artırdıkça, birim başına düşen toplumsal bakımdan gerekli emek zamanı azalır ve bu da bireysel metaların değerinin düşmesine neden olur. Bu durum, Ek Artı-Değerin ele geçirilmesini tetikler. Mekanizma kesindir: “yenilikçi” bir kapitalist, toplumsal ortalamanın altında bir bireysel maliyet fiyatı ile üretim yapmasına olanak tanıyan üstün bir yapay zekâ algoritmasını benimser. Piyasada, toplumsal ortalamanın dikte ettiği piyasa fiyatı üzerinden satış yaparak bir aşırı kâr elde eder. Bu “Bireysel Üretim Fiyatı” mantığı, tüm rakipleri aynı yolu izlemeye veya değersizleşip piyasadan silinmeye zorlayarak, üretim araçlarının kesintisiz bir şekilde modernizasyonunu garanti altına alır.

Ayrıca sermaye, bilimin uygulanması yoluyla üretim sürecini devrimcileştirir, böylece işçiyi özerkliğinden mahrum bırakır. İşçi artık aracın efendisi olmaktan çıkar ve sermayenin yalnızca “canlı bir uzantısı” hâline gelir. Marx bunu, emeğin Biçimsel Boyunduruğu’ndan, emeğin sermayeye Gerçek Boyunduruğu’na geçişi olarak tanımlamıştır. İlki, sermayenin mevcut emek süreçlerini kendi egemenliği altına almasını içerirken, “otomatik fabrika” ile karakterize edilen ikincisi, İngiltere’deki Sanayi Devrimi ile başlayan özgül olarak kapitalist bir üretim tarzının ortaya çıkışını oluşturur. Çağdaş dönemde, Yapay Zekâ ve Bulut bilişim bu gidişatın zirvesini temsil etmektedir. Entelektüel fail olma durumu (zihinsel inisiyatif), emeğin hızını, yoğunluğunu ve temel doğasını dikte eden ve her anın bütünüyle değerlenmesini (valorization) sağlayan dijital bir mimari olan algoritmanın içinde giderek daha fazla merkezileşmektedir.

4. Endüstriyel Verimliliğin Katalizörü Olarak Dijital Dönüşüm

Endüstriyel sermaye, hayatta kalmak, operasyonel maliyetleri düşürmek ve sömürü oranını artırmak için dijital dönüşüme muhtaçtır. Bu ampirik bir gerçekliktir: endüstriyel dijital dönüşüme yapılan yatırımlar her yıl %15-20 oranında büyümekte ve operasyonel maliyetlerde %10-30’luk bir düşüş sağlamaktadır.

Endüstriyel Dijital Dönüşümün Altı Boyutu:

  • Operasyonel Mükemmellik (Endüstriyel Nesnelerin İnterneti [IIoT] ve Büyük Veri): Sensörler “darboğazları” tespit ederek Siemens gibi şirketlerin üretimini sekiz katına çıkarmasına olanak tanır. Bu durum, boşa harcanan emek zamanını en aza indirir ve değer çıkarımını azami düzeye çıkarır.
  • Öngörücü Bakım (AI & Cloud): Rolls-Royce’un “TotalCare” sistemi jet motorlarını gerçek zamanlı olarak izler. Bu, pahalı makinelerin âtıl kalmasını veya arızalanmasını önleyerek Sabit Sermayenin Değersizleşmesini engeller.
  • İşbirlikçi Robotlar (Cobot): Tesla veya BMW fabrikalarında robotlar tekrarlayan görevleri üstlenerek işgücü maliyetlerini %20-30 oranında azaltır. Bu, üretici gücü artırarak bireysel maliyet fiyatlarını düşürür.
  • Algoritmik Yönetim: Amazon’un yazılımları çalışanların yürüme rotalarını en ince ayrıntısına kadar hesaplar. Bu, Göreli Artı-Değer arayışıdır. Aynı zaman dilimi içinde emeği yoğunlaştırarak her saniyeden değer sıkıştırıp çıkarmayı amaçlar.
  • Dijital İkizler: BioNTech, üretimi optimize etmek için simülasyonları kullanır. Bu, Ar-Ge’deki Toplumsal Bakımdan Gerekli Emek Zamanını azaltarak fiziksel üretim başlamadan önce sermaye kaybı riskini en aza indirir.
  • Bulut Tabanlı Tedarik Zinciri: Apple, ürünlerini satan binlerce tedarikçiyi gerçek zamanlı olarak yönetir. Bu, “Dolaşım Süresi”ni azaltarak artı-değerin mümkün olan en hızlı şekilde yeniden paraya dönüşmesini sağlar.

Bu teknolojiler Değer Yasası’nın yerini almaz, aksine onu doğrular. Bunlar, bireysel sermayelerin üretim maliyetlerini toplumsal ortalamanın altına çekerek ekstra kâr elde etmek için kullandıkları silahlardır. İster Foxconn’un nano-görüş yapay zekâsı ister Amazon’un rota hesaplama yazılımı olsun, amaç aynıdır: insan emeğinin, boşa harcanan zamanı en aza indiren algoritmik bir rejime tabi kılınması. Üretimden değerin gerçekleştirilmesine doğru yaşanan bu geçiş bizi platformun rolüne götürmektedir.

5. Gelişmiş Ticari Sermaye: Platformlar ve “Salto Mortale”

Marksist çerçevede değerin gerçekleşmesi, yani metanın yeniden paraya dönüşmesi süreci, “ölümüne bir sıçrayış” ya da Salto Mortale olarak tanımlanır. Eğer bir meta satılamazsa, onun içinde cisimleşen emek toplumsal açıdan boşa gitmiş olur ve sermaye kaybedilir. Dijital platformlar ise “Gelişmiş Ticari Sermaye” olarak işlev görür. Bunlar dolaşım süresini kısaltarak ve bu sıçrayışın başarıyla gerçekleşmesini sağlayarak endüstriyel sermaye için nihai güvenlik ağı hâline gelirler.

Bu tarihsel bir mutasyon değil, bir evrimdir. Tıpkı 19. yüzyılın büyük mağazalarının (Le Bon Marché gibi) ve Sears Kataloğu’nun (kendi döneminin “analog arama motoru”) tüketimi rasyonelleştirmek için Bilimsel Yönetimi (Taylorizm) kullanması gibi, modern platformlar da sermayenin devir hızını optimize etmek için veriyi kullanır. Platformlar, bir metanın depoda bekleme süresini kısaltarak endüstriyel sermayenin yatırımını daha sık devretmesine olanak tanır ve “yıllık kâr kütlesi”ni muazzam ölçüde artırır.

Bu aşamanın belirleyici özelliklerinden biri de verinin “Karşılıksız Armağan” (Free Gift) niteliğidir. Karl Marx, sermayenin şelaleler veya verimli topraklar gibi doğal güçleri “Doğanın Karşılıksız Armağanı” olarak değerlendirdiğini gözlemlemişti. Dijital çağda ise sosyal etkileşimler, aramalar ve konum bilgileri aracılığıyla toplanan tüketici verileri, “İnsan Yaşamının Karşılıksız Armağanı” olarak ele alınmaktadır. İnsan faaliyetinin bu yan ürünü, Hassas Hedefleme algoritmalarını besleyerek M’–P’ geçişinin neredeyse anlık hâle gelmesini sağlar. Küresel B2B e-ticaret hacminin 32 trilyon dolara ulaşması ve perakende e-ticaretin küresel payının %20’yi aşmasıyla birlikte, Salto Mortale’nin dijitalleşmesi modern ticari hâkimiyetin başlıca motoru hâline gelmiştir.

6. Diferansiyel Rant ve Burjuvazinin “Masonluğu”

Büyük teknoloji şirketlerine yapılan ödemeler (SaaS abonelikleri, kullanım başına ödeme modelleri ya da lisans ücretleri) çoğu zaman feodal haraçlar olarak yanlış yorumlanmaktadır. Aslında bunlar, kapitalist “Diferansiyel Rant”ın özgül bir biçimidir. Bu rant, bir kapitalistin (platform sahibinin), kiracıya (endüstriyel kapitaliste) toplumsal ortalamanın altında maliyetle üretim veya satış yapma imkânı sağlayan üstün bir üretim aracına (Bulut sistemi ya da mülkiyet altındaki bir algoritma gibi) tekelci biçimde sahip olmasından doğar. Ortaya çıkan “ekstra kâr” daha sonra rant biçiminde platform sahibiyle paylaşılır.

Bunlar, fiziksel toprak kıtlığından ziyade yüksek geçiş maliyetleri ve fikri mülkiyet yasaları tarafından muhafaza edilen “Yapay Tekeller”dir. Bu tekeller “uzatılmış geçici” durumlar olsalar da, Değer Yasası’na tabi olmaya devam ederler. Rekabet baskısı eninde sonunda teknolojinin “Genelleşmesini” zorunlu kılar (Açık Kaynak ve Google Docs’un Microsoft’un önceki hegemonyasına meydan okumasını düşünün) ve Merkeziyetsiz Bilişim (P2P, Blokzincir) gibi tahripkâr güçler, rant arayışındaki bu bariyerleri sürekli olarak yıkmakla tehdit eder.

Bu düzenlemenin en derin yönü, Marx’ın “Gerçek Bir Masonluk” (eine wahre Freimaurerei) olarak adlandırdığı şeydir. Bireysel kapitalistler “artı-değer pastası”ndaki dilimleri için “düşman kardeşler” gibi rekabet etseler de küresel işçi sınıfının kolektif sömürüsünde birleşik bir sınıf olarak kalırlar. Artı-değerin, fabrika sahibinden platform devine, yeniden dağıtımı, bu değerin kaynağını, yani işçinin ödenmemiş emeğini değiştirmez. Onların hepsi, sermayeyi büyütmeye yönelik metabolik ihtiyaçlarında birleşen küresel bir sömürü girişiminin hissedarlarıdır.

7. Tekno-feodalizmin Bir Eleştirisi: Varoufakis Neden Yanılıyor?

Yanis Varoufakis tarafından popülerleştirilen “Tekno-feodalizm” hipotezi, “Bulut”un “Piyasa”nın, “Rant”ın ise “Kâr”ın yerini aldığını ve bunun da kapitalizmin ölümü anlamına geldiğini ileri sürmektedir[1]. Retorik olarak keskin olsa da bu analiz, sermayenin en ileri aşamasını onun çöküşü olarak yanlış yorumlayan analitik bir başarısızlıktır.

Tekno-feodalizm TezleriMarksist Tahlil
Bulut Tımarları: Platformlar, ekonomik etkinliğin gerçekleştiği alan olarak piyasaların yerini almaktadır.Değişmez Sermaye: Bulut, piyasa rekabetini yoğunlaştırmak için kullanılan değişmez sermayenin (üretim araçlarının) devrimci bir evrimidir.
Bulut Rantı: Sistemin temel itici gücü olarak rant kârın yerini alır.Diferansiyel Rant: Rant, kârın yerine geçen bir unsur değildir, sanayi sektöründe zaten üretilmiş olan artı-değerin yeniden dağıtımıdır.
Bulut Serfleri: Ücretli işçinin yerini alan kullanıcılar, bedavaya değer üretir.Sömürülen Emek: Değer hâlâ üretken emeğe dayanır. Kullanıcı verisi yeni değerin kaynağı değil, tüketimin bir “Karşılıksız Armağanı” ya da yan ürünüdür.

Bulut Rantının yükselişi nedeniyle kapitalizmin ölümünü ilan etmek, sermaye döngüsündeki üretim sürecini görmezden gelmektir. “Bulut” feodal bir malikâne değildir, küresel üretimi koordine eden “duvarsız bir fabrika”dır. Amazon’a rant ödeyen endüstriyel kapitalist bir “vasal” değil, emeğin boyunduruk altına alınmasının daha verimli bir rejimindeki bir ortaktır. “Tekno-feodalizm”, algoritmanın bugüne kadar tasarlanmış en kapitalist araç olduğunu görememektedir.

8. Sonuç: Marksist Analizin Kalıcı Gücü

Dijital ekonomi, algoritmik karmaşıklığına ve arayüzlerinin “Dijital Örtü”süne karşın, sermayenin hareket yasaları tarafından yönetilmeye devam etmektedir. Modern burjuvazinin stratejisi 19. yüzyıldan bu yana değişmemiştir: Toplumsal Açıdan Zorunlu Emek Zamanını azaltmak, sermayenin devir hızını artırmak ve göreli artı değer çıkarımını azamileştirmek.

İster işçinin yapay zekâ sistemine “Gerçek Boyunduruğu” aracılığıyla olsun, ister verinin “Ücretsiz Armağanlar”ının ele geçirilmesi yoluyla olsun, sistem gerçek bir sömürü “Masonluğu” olarak varlığını sürdürmektedir. Araştırmacının görevi, dijital çağın “yeniliği” ile gözünün kamaşması değil, algoritmanın içinde barınan sermayenin asırlık mantığını ifşa etmektir. Dijital ekonomiyi kapitalizmin ileri bir aşaması olarak kavramak, gerçek mücadele alanlarını belirlemek için stratejik bir zorunluluktur. Marksist iktisatçının görevi varlığını açıkça korumaktadır: dijital örtüyü söküp atmak ve algoritmanın gizlemek üzere inşa edildiği sömürüyü açığa çıkarmak. İnsan yaşamının değeri için verilen mücadele, her zaman olduğu gibi, çağımızın temel çatışması olmaya devam etmektedir.

16 Mayıs 2026

Kaynak: https://anticapitalistresistance.org/the-digital-veil-why-marxs-critique-of-capitalism-remains-valid/

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi


[1] Varoufakis’in kitabının Türkçe çevirisi için bkz. Tekno-Feodalizm: Kapitalizmi Öldüren Neydi?, çev. Mustafa Güdük, Diplomat Yayınları, 2026.

Seleflerinden Çok Farklı Bir Post-Faşizm – Enzo Traverso

2026 yılında artık hiç kimse faşizmi yalnızca tarihyazımına ait bir mesele olarak göremez. İçinde yaşadığımız gerçekliği düşünmeden “faşizm nedir?” diye soramayız. Bu mesele yalnızca geçmişe değil, aynı zamanda ve her şeyden önce, aşırı sağın güçlü yükselişiyle damgalanan bugüne ilişkindir. Dünya çapında otoriter hükümetlerin yeni dalgası bu tartışmayı yeniden alevlendirdi; fakat Donald Trump, Javier Milei, Giorgia Meloni, Viktor Orbán ya da Marine Le Pen düşünüldüğünde akla kendiliğinden gelen bu sözcük, onları tanımlamak için açıkça yetersiz kalmaktadır. Eğer birçok tarihçinin açıkladığı gibi 21. yüzyılın faşizmi öncüllerinden bu kadar farklıysa, onu nitelemek için belki de yeni kavramlara ihtiyaç duyuyoruz.

Yeni Kavramlara Duyduğumuz İhtiyaç

Bu durum çağımızın başka birçok olgusu için de geçerlidir. Eski savaş kavramı da aynı şekilde sorunludur; dronlar ve yapay zekâyla yürütülen çatışmaların yeniliğini kapsamaz. Son on yılın devrimleri —özellikle Arap devrimleri— sosyalizme yapılan her türlü göndermeyi terk etmişti ve geçen yüzyılın devrimleriyle paylaştığı ortak yönler sınırlıydı. Büyük medya kuruluşlarına ve Batılı devlet adamlarının çoğuna göre antisemitizm ezici ölçüde yaygındır; fakat artık bu etiketi Yahudi halkına yönelik önyargıları tanımlamak için değil, İsrail’i eleştiren herkesi ayrım gözetmeden itibarsızlaştırmak için kullanıyorlar. Buna benzer daha pek çok kavram üzerinden devam edebiliriz.

Dolayısıyla Gramsci’nin 1930’larda Hapishane Defterleri’nde yazdığı gibi bir tür fetret döneminde yaşıyoruz: “Kriz tam da eskisinin ölmekte, yenisinin ise henüz doğmamış olmasından ibarettir; bu fetret döneminde çok çeşitli marazi belirtiler ortaya çıkar.” Her ne kadar bu cümle sık sık kötüye kullanılmış olsa da, bugünümüzü oldukça iyi yansıtıyor: tarihin tekrarına, geçmişe dönüşe tanıklık etmiyoruz; yeni sorunlar ve yeni tehditlerle karşı karşıyayız, fakat onları çözümlemek ve yorumlamak için yalnızca geçmişten miras kalan kavramlara sahibiz. Elbette bu durum hayal kırıklığı yaratıyor: bu sözcükler, korkunç bir fırtınayı haber veriyor gibi görünen çağımızın belirsizliğini yeterince tarif edemiyor.

Benim görüşüme göre karşı karşıya olduğumuz şey bir tür post-faşizmdir; bu kavram hem klasik faşizmle araya giren tarihsel mesafeyi hem de onun ideolojik, toplumsal ve siyasal konumlarındaki önemli dönüşümü ifade eder. Yeni heterojen aşırı sağ, farklı kökenlerden gelen ve farklı ideolojik referanslara sahip hareketler ile partilerden oluşan bir takımyıldızdır; bunların büyük çoğunluğu liberal demokrasinin kurumsal çerçevesini kabul ediyor görünmektedir. İstedikleri şey demokrasiyi dışarıdan değil içeriden yıkmaktır. Demokrasi için bir tehdittirler; ancak tarihsel faşizmin güçleriyle aynı biçimde hareket etmezler. Demokrasi ile faşizm arasındaki geleneksel ikiliği sorgularlar; üstelik bunu, demokrasinin kendisinin aşınmış, itibarsızlaşmış, içi boşalmış ve özgün erdemlerinden yoksun bırakılmış göründüğü bir dönemde yaparlar.

J. D. Vance, Münih’e Alternative für Deutschland’u (AfD) ile özgürlüğü eşitlemek için gidiyor; Giorgia Meloni, antif­aşizmde cisimleşen bir tehdide karşı İtalyan demokrasisini savunuyor; bütün Batılı hükümetler, barbar ve karanlıkçı unsurlarla çevrili demokratik bir ada olarak İsrail’i destekliyor; Avrupa ve Amerika kıtasındaki aşırı sağ hareketler, demokrasiyi İslami köktenciliğe karşı savunmak adına ırkçı ve yabancı düşmanı önlemler öneriyor; ABD’de yaşayan ve çalışan yüz binlerce göçmeni sınır dışı ederken Trump yönetimi, Güney Afrikalı beyaz üstünlükçülere mülteci statüsü tanıyarak insan haklarını savunduğunu söylüyor. Sözcükler, Orwellvari bir başkalaşım yoluyla anlam değiştirdi. On yıl önce bu eğilimler hâlâ embriyonik durumdaydı. Son iki-üç yılda ise ani bir hızlanma yaşadılar.

Şiddetle Nasıl Bir Bağ?

Faşizm ile post-faşizm arasındaki en büyük farkın çoğu zaman şiddet olduğu söylenir. Bu teşhisin doğru olduğunu düşünsem de, bunun nüanslandırılması gerektiğine inanıyorum. Elbette bugün radikal sağın liderlerinin çoğu televizyon ekranlarında görünmeye alışkın ve çevreleri de üniforma giymiyor. Yetmiş yıllık barış ve ekonomik istikrarın ardından liberal demokrasi, Batılı ülkelerde sağlam bir kurumsal çerçeve oluşturmuş görünüyordu. Şiddet —6 Ocak 2021’deki Kongre baskınını ya da iki yıl sonra Brezilya Kongresi’ne yapılan saldırıyı düşünelim— kuraldan çok istisna gibi görünüyordu; her ne kadar işler değişiyor olsa da.

Donald Trump’ın ikinci dönemi, siyasetin açık biçimde suç olarak gösterilmesi eğilimiyle karakterize edilmektedir: düzeni sağlamak için birçok büyük kente federal birlikler gönderdi ve Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi’ni (ICE), artık bir tür pretoryen muhafız gibi görünen paramiliter bir güce dönüştürdü. Bunlar, otoriterleşme yöneliminin en çarpıcı belirtileridir. ICE, hukuk devletinin tartışmalı hâle geldiği bir terör iklimi yaratıyor ve yalnızca düzensiz göçmenler değil, herkes kendini tehlikede hissediyor.

Elbette post-faşist şiddet, topyekûn savaşın harap ettiği bir kıtadaki klasik faşizmin şiddetiyle kıyaslanamaz; ancak bir dönüşümün işaretleri açık biçimde hissediliyor. Avrupa’da da otoriterlik büyüyor. Fransa ve İtalya’yı düşünelim: on yıl önce sendikal grevler ve gösteriler polis tarafından çevrelenirdi; polis ile grevcilerin bazı radikal kesimleri arasında marjinal çatışmalar yaşanabilirdi. Bugün ise işçi sendikaları ve sol tarafından örgütlenen yasal gösterilerin karşısında militarize olmuş polis güçleri bulunuyor. Polis karakollarında sistematik bir ırkçılık hüküm sürüyor.

Bu güç gösterisine geri dönüş sınırların ötesine de yayıldı. Batı, şiddeti başka yerlere, özellikle de Ortadoğu’ya ihraç etti; burada işgaller, savaşlar ve son olarak İsrailli müttefiki aracılığıyla bir soykırım gerçekleştirdi. Şimdi ise Trump yönetimi İran’ı bombaladı, Venezuela’da Nicolás Maduro’yu kaçırdı ve özellikle Grönland konusunda komşularını tehdit ederek NATO’yu sorguladı, en sadık Avrupalı müttefiklerini uyardı. Paradoksal biçimde bu, güçten çok zayıflığın belirtisidir. ABD, kıtasal bir süpergüç olma konumunu korumak ve güçlendirmek için Kanada ile Grönland’ı denetimi altına almak istiyor; fakat dünya ölçeğindeki geleneksel hegemonik emellerinden vazgeçmiş durumda. Soğuk Savaş’ın Amerikan merkezli bir dünya düzeni kurma hedefi artık geçerliliğini yitirdi. Çin, otuz yılı aşkın süre önce SSCB’nin yaptığı gibi çökmeyecektir.

Muhafazakar Bir Ufuk

İkinci bir fark da aynı ölçüde paradoksaldır: ortaya çıkan bu yeni aşırı sağın yeniliği, muhafazakâr karakteridir. Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda faşizm güçlü bir ütopyacı boyuta sahipti. Kendisini bir devrim olarak tasarlıyor, Yeni İnsan’dan, Bin Yıllık Reich’tan vb. söz ediyordu. Dünyanın tam bir çöküş içinde olduğunu söylüyor ve gelecek için bir alternatif öneriyordu. Başka bir deyişle, ütopyacı bir ufka sahipti.

Bugün ise post-faşizm bütünüyle muhafazakârdır. Batı uygarlığını tehdit eden büyük bir “yer değiştirmeden” (göçmenlerin yerleşik olanların yerini almasından -ÇN) söz eder ve geleneksel değerleri savunduğunu iddia eder: aile, egemenlik, ulusal kültürler, Yahudi-Hristiyan uygarlığı vb. Azınlık hakları alanındaki bütün ilerlemeleri sorgular ve en kırılgan kesimlere acımasızca saldırır: evraksız göçmenler, queer ve trans bireyler. Genel olarak bu hareketler, insanlara farklı bir gelecek hayal ettirme yeteneklerini kaybetmişlerdir; amaçları düzeni ve güvenliği (ekonomik, siyasal, kültürel ve psikolojik güvenliği) yeniden tesis etmektir. Donald Trump’ın en çok taraftarlarının hoşuna giden sloganı olan “Make America Great Again” bile bir fetih sloganı değildir; kaybedilmiş bir altın çağı geri getirme düşüne, ABD’nin güçlü ve müreffeh bir kuvvet olduğu döneme gönderme yapar.

Yeni olan —ve 1930’ları hatırlatan şey— post-faşizmin ekonomik elitlerle organik bağlar kurabilme kapasitesidir; bu durum Trump’ın göreve başlama töreninde çarpıcı biçimde görüldü. Önümüzdeki yıllarda en olası senaryo, muhtemelen otoriter bir neoliberalizm biçiminin yerleşmesidir. Şimdiye kadar post-faşist liderler ve hareketler, siyaset sınıfını sorgulayan ve neoliberalizme muhafazakâr bir alternatif öneren yeni yükselmiş figürler gibi görünüyordu; bugün ise AB’de, ABD’de ve aynı zamanda birçok Latin Amerika ülkesinde ekonomik elitlerin güvenilir muhataplarına dönüşmüş durumdalar.

Elbette post-faşizm ile neoliberalizm arasındaki bu ittifakın ne kadar süreceğini öngörmek zor. AB’de hâlâ Trump döneminde ortaya çıkan oligarşik iktidardan uzağız; fakat benzer bir eğilim mevcut. Açık olan şey, neoliberal elitlerin Mussolini İtalya’sı ya da Hitler Almanyası gibi total bir devlet istemediğidir; hedefleri, kendi iktidarlarını tesis ederek demokrasiyi askıya alan bir olağanüstü hâl devletidir. Bu siyasal iktidar, sermayenin özerkliği ilkesine dayanır; bu da siyasetin özerkliğinden farklıdır. Carl Schmitt bütünüyle unutulmuş değildir —post-faşist liderler, parlamentoları küçümseyip kararnamelerle yönetmeleri ve birçok anayasal normu tartışmalı hâle getirmeleri bakımından “kararcı’dırlar— ancak artık Schmitt, Friedrich von Hayek tarafından gözden geçirilmiş ve düzeltilmiştir.

Javier Milei, 2023’te seçildiğinde Arjantin’e özgü bir tür anomali gibi görünüyordu: aşırı, egzotik ve istisnai. Bugün ise liberteryenliğin paradigmatik bir figürüne dönüşmüş durumda; onun kemer sıkma reçeteleri de Elon Musk’ın Hükümet Verimliliği Bakanlığı (DOGE) tarafından daha ileri taşınmıştır. Otoriter siyasal iktidar (Schmitt’in egemenlik anlayışı) ile neoliberal kapitalizmin —devletin tamamen sermayeye tabi olduğu ve piyasa toplumunun bir aracına dönüştüğü bir düzenin (Hayek’in liberalizm anlayışı)— bu birlikteliğinin tarihsel tek örneği Pinochet Şili’sidir. Ve Pinochet Şili’si, savaşlar arası dönemin faşizminin basit bir tekrarı değildi. İşte bugünün post-faşizminin tarihsel arka planı budur.

Ekonomik Seçkinlerin Desteği

Bu strateji değişikliği açıkça kaçınılmaz değildi. Ekonomik elitler, daha önce güvenilir muhataplar gibi görünmeyen radikal sağ hareketlere ancak yakın dönemde güvenmeye ve onları desteklemeye başladılar. Geçmişte aşırı sağ liderler, neoliberal küreselleşmeyi teşhir ederek etkilerini artırmışlardı (örneğin Marine Le Pen’in Macron’u küreselci elitlerin temsilcisi olarak nitelemesi ya da Giorgia Meloni’nin benzer gerekçelerle bankacı Mario Draghi’yi damgalaması gibi). Bazen de Donald Trump ile Jair Bolsonaro örneklerinde olduğu gibi, 2016’da egemen sınıfların tercih ettiği adaylar olmamalarına rağmen iktidara geldiler.

Bugün ise aşırı sağ popülist hareketlerle küresel elitler arasındaki ittifak her yerde hâkim durumda. Bu saptamayı destekleyen olgular kesinlikle anekdot düzeyinde değildir. Burada toplumun en yoksul kesimleriyle en zengin kesimleri arasında tuhaf bir koalisyon şekillenmektedir. Bu muhtemelen post-faşizmin en büyük başarısı olmuştur: hem işçi sınıflarının geniş kesimlerinin desteğini kazanmak hem de güçlü fakat sayıca çok küçük olan küresel elitlerin güvenini elde etmek.

Radikal sağ, yozlaşmış elitlere karşı “iyi halk” şeklindeki klasik popülist paradigma üzerine kuruludur; ancak bunu önemli ölçüde yeniden formüle etmiştir. Geçmişte “gerçek halk”, etnik olarak homojen bir topluluk (beyaz, milliyetçi ve sözde toprağa derin köklerle bağlı insanlar) anlamına gelirken ve bunun karşısında düzensizlik ile güvensizliğin kaynağı olarak görülen yoksul ve marjinal kent nüfusları yer alırken, bugün beyaz işçi sınıfı sosyalist, komünist ve sol geleneklerle bağını kopardığı takdirde ulusal topluluğun bir bileşeni olarak kabul edilebilmektedir. Dış düşmanlar göçmenler, ırksallaştırılmış azınlıklar ve Müslümanlardır; iç düşmanlar ise feministlerden LGBTQ bireylere, ekolojistlerden Filistin’deki soykırımı teşhir edenlere kadar her türlü “woke” akımının temsilcileridir.

Michel Feher’in isabetli biçimde öne sürdüğü gibi, eski milliyetçilik, faşizm ve post-faşizm arasındaki süreklilik; üreticiler ile asalaklar arasındaki kalıcı hayali ikilikte yatmaktadır. İlk grup, çalışan erdemli kadınlar ve erkeklerden oluşur ve ikinci grup tarafından utanmazca sömürülür; bu ikinci grup ise finans elitlerinden, ev sahibi ülkelerde sosyal güvenlik ve refah yardımlarından yararlanan göçmenlere kadar uzanan heterojen bir kümedir. 20. yüzyılın ilk yarısında bu asalak kesimler, milliyetçi ve faşist tahayyülde Yahudilerin özelliklerini taşıyordu: Wall Street bankerleri ile Yahudi Bolşeviklerin garip koalisyonu. Bugün ise bunların yerini küreselci elitler ile Müslüman göçmenler almıştır.

Bununla birlikte post-faşist tahayyül —özellikle cinsellik konusundaki yaklaşımı— karşı-modellerin damgalanması ve günah keçileri aranmasının düşündürebileceğinden daha karmaşıktır. Neomuhafazakâr karakterine rağmen post-faşizm, burjuva normalliğine ve Viktoryen klişelere basit bir dönüş olarak yorumlanmamalıdır. Liberal demokrasinin kurumsal dokusu içinde, mülkiyetçi bireycilikle şekillenmiş piyasa toplumlarından doğan post-faşizm, faşist ideal tipten kopmuştur ve birçok durumda Aydınlanma mirasını sahiplendiğini iddia eder. İnsan hakları çağındaki bu post-totaliter dönemde, bu durum ona bir saygınlık kazandırmaktadır.

Post-faşizm, İslam’a karşı yürüttüğü savaşı artık emperyal yayılmacılığın ve doktriner ırkçılığın eski sahte argümanlarıyla değil, daha çok Aydınlanma mirasına dair kendi yorumuyla meşrulaştırmaktadır. Marine Le Pen, Giorgia Meloni ve Viktor Orbán, Akdeniz’i aşarak gelen göçmenlere karşı Avrupa halklarını savunmak istediklerini söylerken, aynı zamanda kadınları İslami karanlıkçılığa karşı koruduklarını da iddia etmektedirler. Homofobi ile homomilliyetçilik bu dönüşen radikal sağ içinde bir arada var olmaktadır. Hollanda’da feminizm ve eşcinsel hakları, önce açıkça eşcinsel olan Pim Fortuyn’un, ardından onun halefi ve eşcinsel hakları savunucusu Geert Wilders’ın öncülük ettiği şiddetli yabancı düşmanı kampanyanın bayrağı hâline geldi. AfD lideri Alice Weidel ise geleneksel aileye bağlılığını ilan eden ve eşcinsel evliliğe karşı çıkan bir lezbiyendir.

Bugün Aydınlanma mirası çoğu zaman yeni bir oryantalizm biçimi içinde çerçevelenmektedir; bu, uygarlık, rasyonalizm, ilerleme ve özgürlüğü barbarlık, fanatizm ve karanlıkçılığa karşıt olarak konumlandıran ikili bir dünya görüşüne dayanır. Aşırı sağ hareketler, geleneksel ırkçı, kadın düşmanı ve homofobik kimliklerinden vazgeçmeden bu ilerlemeci neo-oryantalist bakışa katılmaktadırlar. Geleneksel sömürgeci ve ırkçı söylemi —21. yüzyılda artık kabul edilebilir olmadığı için, her ne kadar Siyonist sömürgecilik gibi bazı dikkat çekici istisnalar bulunsa da— terk etmişlerdir; ancak Batı ile dünyanın geri kalanı arasında ontolojik bir kültürel uyumsuzluktan söz etmeye devam etmektedirler.

Devletle Nasıl Bir Bağ?

Faşizm ile post-faşizm arasındaki önemli farklardan biri, devlet anlayışlarıyla ilgilidir. Faşizm, Büyük Savaş’ın ardından, total devlet çağında, laissez-faire (“bırakınız yapsınlar”-ÇN) kapitalizminin son bulduğu ve ekonomide devlet müdahaleciliğinin yükseldiği bir dönemde doğdu: Keynesçilik, New Deal, faşizm ve Sovyet beş yıllık planları, devletçiliğin aynı tarihsel dönemine aittir. Post-faşizm ise tamamen farklı bir dönemde, serbest piyasa mesihçiliği ve neoliberal kapitalizm çağında ortaya çıkmıştır. Otoriter özellikleri, piyasa toplumuna duyulan kültle bir arada var olmaktadır.

Bu bağlamda ekonomik elitlerin desteği ağır bir bedel taşımaktadır: yani devletçiliğin terk edilmesi. Bugün artık Trump, Amerikan düzeninin temel direklerinden biri olan Cumhuriyetçi Parti’yi ele geçirmiş bir yabancı gibi görülmüyor. Aynı şekilde Avrupalı milliyetçi ve post-faşist hareketler de artık AB’nin yıkıcı ve tehlikeli düşmanları olarak görünmüyor. Meloni bir parya değil, aksine AB içinde etkili bir figürdür. Mussolini ve Hitler, iktidara gelmeden önce ülkelerinin mali ve sanayi elitlerinden bu kadar açık bir destek görmüyorlardı; onların durumu, Trump’ın çok sayıda milyarderden aldığı destekle ya da Le Pen’in Vincent Bolloré’nin (Fransız medya patronu-ÇN) kontrolündeki medya imparatorluğundan gördüğü destekle hiçbir şekilde kıyaslanamazdı. Küresel elitler birçok bakımdan, ne olup bittiğini anlamadan felakete sürüklenen 1914’ün “uyurgezerlerini”, yani Avrupa uyumunun şövalyelerini hatırlatmaktadır.

İki Dünya Savaşı arası dönemde liberal demokrasiler, faşizmin yükselişine anlam verememe ile hoşnutluk arasında gidip gelen bir tavırla bakmışlardı; bunun başlıca örnekleri Fransa ile Birleşik Krallık’ın İspanya İç Savaşı’na bilinçli biçimde müdahale etmemesi ve 1938 Münih Konferansı’nda Hitler’e verdikleri tavizlerdi. Bugün de benzer bir muğlaklık sürmektedir. Wolfgang Streeck’in isabetli biçimde belirttiği gibi, küresel elitlerin ekonomik ve kültürel kozmopolitizmi, tepki olarak “aşağıdan gelen anti-elitist bir milliyetçilik” üretmiştir; bu da Feher’in üreticiler ile asalaklar arasındaki ikiliğine dayanır. Post-faşizm, bu hoşnutsuzluğa siyasal bir ifade kazandırırken, aynı zamanda mali ve sanayi elitlerinin gözünde saygınlık ve güvenilirlik de elde etmektedir.

Bu çelişkili eğilimlerin ne kadar süre uzlaştırılabileceğini öngörmek zordur. Milei, Meloni, Orbán ve Trump, bu karşıt kutupları bir arada tutan becerikli akrobatlardır; fakat uzun vadede bu denge tehlikeli olabilir. Bir yandan elitlerle en yoksul toplumsal katmanlar arasındaki bu yakınlaşma, Gramsci’nin kastettiği anlamda gerçek bir tarihsel blok oluşturamaz; ancak geçici bir Bonapartizm biçimi olabilir. Öte yandan bu stratejiyi uygulamanın koşulu, hukuk devletinin ve liberal demokrasinin kurumsal çerçevesinin giderek yıkılmasıdır.

1990’lardan, yani Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana, gerek soldaki gerek sağdaki hükümet güçleri neoliberalizmi bir tür “tekil düşünce” olarak benimsediler. Bu durum, sonunda bir alternatif olarak ortaya çıkan aşırı sağın olağanüstü yükselişinin başlıca önkoşuludur. Wendy Brown’ın belirttiği gibi, radikal sağ; neoliberal mantığın yön verdiği demokrasiyi tasfiye sürecine verilen demokratik olmayan yanıttır. Max Horkheimer, 1939’daki ünlü aforizmalarından birinde şöyle yazmıştı: “Kapitalizm hakkında konuşmak istemiyorsanız, faşizm hakkında da susmalısınız.” Bugün biz de şöyle diyebiliriz: “Neoliberalizm hakkında konuşmak istemiyorsanız, post-faşizm hakkında da susmalısınız.” Neoliberalizm ile post-faşizm eşanlamlı olmasa da, bugün kırılgan müttefiklerdir. Bu eğilime karşı koymanın ve bu “marazi belirtileri” ortadan kaldırmanın tek yolu, solun yeniden doğuşudur: terk edilmişlik duygusuna kapılmak yerine, aşağıdan gelen toplumsal ve siyasal bir yanıtın; yeni bir proje, yeni semboller ve geleceğe dair yeni bir vizyon bulabilmesidir.

Bu makale, 20 Nisan 2026’da Viento Sur dergisinin 200. sayısında “Fascismo: pensamiento con historia” başlığıyla yayımlandı. Çeviri İspanyolcadan tarafımızca yapılmış; ara başlıklar ve görseller de bize aittir.

Enzo Traverso, Cornell Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan İtalyan bir tarihçidir ve çok sayıda kitabın yazarıdır.

Kaynak: https://marx21.ch/un-post-fascisme-si-different-de-ses-predecesseurs/

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi