İmdat Freni

Blog

Estetik Bir Makine olarak Gezi – Oğulcan Yiğit Özdemir

Barış Acar’ın soL portala verdiği söyleşiyi dinliyorum bu yazıyı yazarken. Aslında son 10 senedir politika ve sanat alanında, Gezi’den önce, sırasında ve bilahare parmak basılan ve hala tartışılmadığını ifade ettiği pek çok konuya da ufak bir giriş bağlamında bu satırları düzmeye başladığımı söyleyebilirim.

Kategorik öznelliklerin, kısaca popüler ve klişeleşmiş tabirle “aktivizm”lerin kendi otomat biçimlerinin dışarısına sıçrayan ortak aklın ne olduğunu soruyor Barış Gezi özelinde söyleşi boyunca ve ekliyor, “bunun üzerine yeterince düşünmedik”.

Kendi adıma bu eksikliği kapamak için ne yapabiliriz diye sordum ve Barış’ın eleştirisini verdiği yerden alarak, bizim tam da hazmedilemeyen, kendisinin 19. yy’ın ikinci yarısına ait olarak kodladığı Courbet’nin realist estetik politikasıyla başlayan hattı, nesnel bir silsile içerisinde sunarak belki en azından bu “olay”a daha berrak bir bakış elde edebiliriz diye düşündüm. Elbette ki sanatı ve politikayı belli bir zaman ölçeğinde düğümlemiş bu paradigmaların felsefi aksiyomlarının ne olduğuna da kısaca değinerek.

Ardından Gezi’de “ne olduğuna” dair fikirler ortaya attım.

1. 1848-1871 arası ve kuluçka dönemi

Sanat bu dönemde Acar’ın da altını çizdiği gibi mekanist bir materyalizmi düstur alarak örgütleniyor, topluma bakışı da tam da bu ilk sanayi devriminin maddi şablonlarıyla mülhem. Halk, aydın/sanatçı ve egemen sınıf peyzajında halk kendisini yöneten güçlere tabi, ancak onun üzerinde kendisinin sahip olduğu etkiyi bilmeyen, kısacası uykudaki bir kuvvet olarak tasvir edilir. Dolayısıyla sanatçının görevi her şeyden önce bu halkı kurmak (tabi o bunu bilmez, o gerçekten de var sanıyordur, bu anlamıyla realizmin sanatçı öznelliğindeki romantizm kalıntısıdır bu), kendi koşulları konusunda aydınlatmak ve kendi kaderini eline almasına aracılık etmek, olarak üç adımlı bir şekilde inşa edilmiştir.

Klasik aydın modelinin bu teslise uygun bir biçimde, bilinci şekillendiren ve kısaca, öznelliği yontan konumunun eleştirel ve çelişkileri serimleyen okumaları da sanat tarihinin görevi olagelir. Courbet Komüne katılmış, bildiri yazmıştır, ancak ardından İsviçre kralından sığınma talep eder. Rimbaud ise kaçak hayatı sürer, Verlaine alkolik olur. Hiçbir şey başladığı gibi gitmez, her şeyden öte, bu tip özne merkezli bir bakış bizi dönemin ortak aklına, ortak diline dair de odak kaymasına uğratır.

Sonunda önümüzde popüler kültürün iç edeceği bir dedikodu ve kahramanlıklar, deha manzumeleri kalakalır. Dolayısıyla sanatçı/aydın figürü üzerine vurulan bu öznel nüansı sorgulamak, daha sonraki kuşaklara düşecek. Bunun için her şeyden önce, halkın kendisini –ki siyaset sahnesinde Volk olarak arz-ı endam etmesi 1848 ihtilalleriyledir- “halk” olarak feshedebildiği momentlerin tarih sahnesinde, iktidar olma ve uygulama pratikleri içerisinden kurulabilmesi gerekir. Paris Komünü bunun ilk örneği, Ranciereci anlamda gündelik gerçekliğin uzlaşmazlık (dissensus) çatlaklarıyla barikatlandığı politikanın bir görünümüdür.

Dolayısıyla bu dönemin sanatı fazla aydın/sanatçı öznelliğini ve duyarlığını merkeze alan, mekanist tabiatı sebebiyle işçi sınıfının kendi özgürlük alanlarına müdahil olarak orayı “düzeltmeyi” ve düzenlemeyi hedef edinen, tam da bu sebeple sınıfın öznellik alanlarını kaba bir düzeyde ihlal etmeye götüren bir tabiatı içerir. Ancak en önemlisi, boş zaman pratiği ve meyvesi olarak sanatın, kendisini çalışmanın kutsandığı burjuva toplumsallığın karşısına dikme fırsatı bulmuş olması.

2. Kuluçka döneminin ardından, 1917’ye kadar ve İkinci Savaşın Bitimi

Bu dönemde daha kompleks bir özne kategorisi geliştirilmiştir. Halk kategorisine yüklenen romantik-ahlaki anlam büyük ölçüde feshedildi, çünkü bu kategori ne bir topluluğu açıklayabiliyor, ne de kategorik bağlamının dışarısında etik bir pratiği örgütlemeye yardımcı olabiliyordu. Halka Romantik akımlarla birlikte yüklenen özlemli-aydın yüklem geride kalmaya başlamıştır. Onun yerine Freudyen temalar ağır basmaya başlar. Kısacası, öznenin kendi bilinçlilik haline değil, bilinçdışı kulvarlarına seslenmeye dair bir sanat gerekli hale gelir. 

Aydın/sanatçı kendisini Promethe olarak trajik bir varoluşa sürüklemiştir çoğun, bu dönemde. Dolayısıyla bir anlamıyla politik avangardla avangardın politikasının iç içe geçtiği, adeta bir sanatçı yürütme kurulu gibi işleyen yarı-disiplinci ortaklıklar içinde bilenmiştir artık sanatçıların öfkesi. 1. Savaşın kıyımının bakiyesi, işçi sınıfı sosyalizminin kurtarıcılığına dair naif, kendiliğindenci-evrimci toplumsal umutları da söndürmesi olur.

Halka rağmen söylenmesi gereken şeylerin de olduğunun, soyut yapıların kontrolünde kolaylıkla kasaba dönüşülebildiğinin, “tabular” ve idée fixe’lerin hedef tahtasına konulmadan huzur bulunamayan bir dönemdir sanatçılar için. Yeniden-üretim mekanizmalarının, ahlakın ve aktörenin çarpık yörüngelerinden sonsuzluğa fırlamak gerekir. Dolayısıyla mekanist olmamakla birlikte, maddi ve gayrı-maddi arasında tuhaf bir sentez oluşturma çabasındadır bu dönemde sanatçılar.

Aydın/sanatçının bilmediği şey, ihtilal, işçi sınıfının bilinçdışında Parti eliyle kuluçkalanır. Sanatçının görevi ise bu şeye olan şahitliğini içkin bir düzen içerisinde sahiplenmek, şansa, olanaklara vaiz tınısıyla hükmetmek olur. 

3. İkinci Savaş sonrası, yeni-avangard ve post-modern durum

Savaş sonrasında, kimilerine göre küresel iç-savaşın ikinci dalgası sona ermişti. Bu, yeni, öznelliğin merkezlerindeki mercanları hızla döven havanların, balistik füzelere ve atom bombalarına evrildiği çağda, insan aklının uykusu değil, uyanıklığı ve çıkarcılığının da kendi kâbusu olabileceği anlaşılmıştı. Aydınlanmanın kendisi bir kriz halindeyken, işçi sınıfının kurtuluşçu potansiyelinin bereketli bir yekten kurtuluşa bindirilmesi için aydın/sanatçının seferberliği, şüpheliydi artık.

Dolayısıyla, dilin, parçalı yapıların eksiltili gramerinin ve hakikat rejimlerinin ontolojik temellerinin sorgulandığı ve yeniden inşa edildiği bir sürece ayak basmış olduk. Bu, bir anlamda avangardın soyutlandığı ve ilk dönemindeki ethos ve ikinci dönemindeki telosun eleştirel bir süzgeçten geçtiği, daha akılcı, kendi edimleri ve edinimlerine karşı logosun yürürlükte olduğu yapısökümcü bir süreç idi.

Pişmanlık, sınıfın ataletle muzaffer anıtların mihrabını kötülüğün sancaklarına da taşıyabildiğini görmekten kaynaklanmıyordu yalnızca. İnsanın kendisinin de basitliği, hatta bir anlamda da otoriteye karşı biraz da basit, sindirilemez ve ufak, parazitvari kalması gerektiğine dair bir inanç, bir direniş sistematiği kurmak gerektiği düşüncesi oluşuyordu yavaş yavaş. Şehri politikanın temel sahası olarak ele alırken, politikanın kendisini polise hükmetmekten, bir oyun alanı olarak görmeye kaydıran sitüasyonistler de bu sapakta arz-ı endam ediyorlardı.

Bu minör kontratak, bir karşı-dalga halinde sistemli düşüncelerin altını oyacak, internetle birlikte zirvesine ulaşacak ancak sosyal medyayla beraber günümüzdeki tekelleşmeyle birlikte kapma aygıtları tarafından anarşik güzelliği körletilecekti.

İşte Gezi, tam bu ara, geçiş momentinin ürünü.

Göstergelerin estetik kuramı: Gezi’deki otomaton ya da Gölgelerin Gücü Adına

Bu şekilde bakıldığında, Gezi’yi türevi ayaklanmalardan ayıran şey tam da açtığı estetik bayrak olsa gerek. Kendi öznesiz yürütme kurulunun varlığını borçlu olduğu şey ise bir ide, bir otomaton, yani neredeyse özerk bir biçimde çalışan, Kunderacı bir şaka makinesi. Ama tam da bu anlamıyla artık sanatçı bir alıcı-vericiden başka bir şey değildir. Üst-dil/alt-dil hiyerarşisinde ister istemez yer tutan entelektüelin, aktivistin görevi de, politikayı biçimlendirmek değil, Makyavelist bir tarzda fortunaya, beklenmedik yatakların akışına tabi kılmak/olmak olabilir.

Sinyalleri gönderilmesi gereken yerlere ulaştıran, daha genel anlamıyla kozmik bilincin içerisindeki küçük direniş devreleridir sanatçı, o halde. Sloganların subversif doğası, onları aynı anda hem estetik, hem de erotik olarak yüklemler. “Satanist Tayyip”, “Mustafa Keser’in askerleriyiz” vb. dil oyunları aynının kategorisine farkı sonuna kadar zerk ederek yatay antagonizmayı, yani ortak fark kesenini vurgular, yani sınıfı, içeriden ve silinmemecesine. Devlet haznesinde hala belleklerde taze olmasının sebeplerinden biri de bu olsa gerek Gezi’nin.

Bu sürekli altı üste ve üstü alt haline getiren yıkıcı otomat (subversive automaton) aynı zamanda devrimci halk hareketlerinde şimdiye dek görmediğimiz mizahi yan, yani aslında iktidarın kötülüğüne eklemlediği kendi rızasını üstlenerek onu merkezi dişilleştirmeye, oymaya kadar götüren bu edim, aynı zamanda çokluğun libidinal olarak kendisini üstlenmesi haline de gelir. Bu, daha geniş anlamıyla komünlerin ortak özelliği olan “dünyada-olmaklık” haline denk düşen bir erotik güçler ortaklığı, aynı zamanda.

Kısacası alt-dil ve üst-dil arasındaki bilinç alma ve vermeye, “karşılıklı etkileşime” ve “oyun kuramlarına” dair son derece spesifik önermelerin ötesindeki yeni bir diyalektik uzamdır bu. İktidarı hedeflemeden sonsuzu düşünen bir politik-estetik uzamın sonluların agencyliğinde iktidarın boş (null) karakterine hayret eden kahkahası.

Dolayısıyla Spinoza’nın öznel/ateist metodolojisine ve geometrisine de indirgenemeyen, pek de klasik olmayan bir birliktelik vardır burada. Şu noktadan sonra klasik birliğe uyarlı olan Courbetci formülün fazla kaba, 20. yy’daki sürrealist formülün fazla dramatik, son 50 yıldaki dil-merkezci bakışın ise fazla edilgen ve sinik kalacağı anlamına da gelir bu. Ancak bu üç aşamaya şu üç şeyi borçludur Gezi’deki estetik makine:

1. “Ben bir başkasıdır”, egaliteryen arzu ya da Öteki’yle özdeşliğin mantığı [Rimbaud]

2. “Uzay araştırıldı, ne Tanrı ne de melek bulunabildi”, aşkınlık istenci ya da kozmik mekansal birlik, ideolojik mekansallığın çözünmesi, gündelik yaşam pratiklerinin nispi yeniden öz-örgütlenmesi [Mayakovski]

3. “Zeki Müren’i seviniz” trans bilinç, transgresif aşındırma, dilin maddiliği ve sıradan, öznesiz bir makine olduğu düzeyin ön-kabulü [Özger]

Sadece beden ve zihin arasında değil, sınıfların kültürel-siyasal zıtlığını da oynaklaştıran bir bütün kavrayışı bu. Bu anlamıyla kendisini, egemen sınıfların devlet aklını oyarak hareket eden ve ettikçe de oyan bu öznelliğin, artık genel anlamıyla evrensel aydına ve onun partisinin içkin ontolojisine de ihtiyacı olamaz, en azından “iktidar olmaktan” anladığı şeyi sorgulamadığı müddetçe.

Evden Çalışanlar Haklarını İstiyor!

Banka ve Finans Emekçileri Dayanışma Ağı, Bilişim Emekçileri Dayanışma Ağı, Kaç Bize Gel, Ofissizler, Öğretmen Dayanışması, Plaza Eylem Platformu, Politeknik, Toplumcu Mühendis ve Mimarlar Meclisi, Ücretli ve İşsiz Mimarlar, Uzaktan Çalışma Yönetmeliği’ne karşı ortak açıklama yayımladı.

Evden çalışma uygulamasının patronların lehine bir çalışma düzenini hakim kılmasına karşı bir araya gelen emek örgütlerinin açıklaması şu şekilde:

Dünya Sağlık Örgütü, 11 Mart 2020 tarihinde Covid-19 salgınının bir pandemi olduğunu ilan etmiş, bunun üzerine evden çalışma bir önlem olarak uygulanmaya başlamıştır. Bu dönemde evden çalışma sistemini emek yönetimi ve masraflar açısından kârlı bulan büyük şirketler bu sistemi kalıcılaştırma niyetlerini beyan etmişlerdir.

Bu bağlamda 10 Mart 2021 tarihinde, pandeminin ilanından 1 yıl sonra Uzaktan Çalışma Yönetmeliği yayınlanmıştır.

Evden çalışanların haklarını koruması gereken bu yönetmelik iş hukukuna aykırı bir biçimde düzenlenmiştir. Evden çalışmayla ilgili işçinin haklarını koruyacak alt sınırları belirtecek hükümlerden uzaktır. İşçinin evden çalışma koşulları patronla yapacağı iş sözleşmesine havale edilmiş, bu sözleşmenin işçinin aleyhine maddelerle düzenlenebilmesinin önü açılmıştır. Dahası işçinin evden çalışmaya geçme talebi işverenin onayına tabidir. Bu durum salgında ciddi bir halk sağlığı sorununu ortaya çıkarmıştır. Dolayısıyla Dünya Sağlık Örgütü dünya çapında pandemin etkisinin geçtiğini ilan edinceye kadar çalışan, evden çalışma talebini yazılı sunduğu takdirde işveren bunu kabul etmelidir. Çünkü işçi sağlığı kamu sağlığı sorunudur.

Sonuçta bu yönetmelik tüm yükü çalışanın omuzlarına bindirmiş, işverene evlerimizde ve hayatlarımızda geniş bir yetki alanı tanımıştır.

Evden çalışan işçiler olarak bizlere danışılmadan hazırlanan bu yönetmeliği hukuksuz buluyor ve tanımıyoruz!

Bu nedenle aşağıda sıraladığımız yasal ve meşru haklarımızı içeren düzenlemenin derhal yapılmasını talep ediyoruz.

Evden çalışanlar olarak taleplerimiz:

Sağlığım önce gelir.

1-Evden çalışma düzeni ile evlerine hapsedilen işçilerin sosyal iyilik halleri tehdit altına girmektedir. Evden çalışma saatleri ve koşulları psiko-sosyal risklere fırsat vermeyecek şekilde düzenlenmelidir. İşveren işçinin ruhsal iyilik halini korumak ve yeniden tesis etmek üzere gereken psikolojik destek ve gözetimi sağlamalıdır.

Bağlantıyı kesme hakkım var.

2-Evden çalışmayla birlikte iş ve iş dışı arasındaki sınırlar ortadan kalkmıştır. İşçilere mesai saatleri dışında bağlantıyı kesme hakkı tanınmalı (erişilememe hakkı), mesai saatleri ve ara dinlenmeleri kesin sürelere bağlanmalı, fazla çalıştırmanın önüne geçilmelidir.

İşveren masraftaki payını ödemeli.

3-Evden çalışan işçinin ev masrafları artmıştır. İşveren, evden çalışma ile ortaya çıkan maddi yükümlülüklerde (doğal gaz, elektrik, internet, su) çalışana herhangi bir ilave yük yaratmayacak miktarda kendine düşen payı ödemelidir.

Fazla çalışmalarım ödenmeli.

4-Evden çalışma düzeninde fazla çalışma yapılmadığına ilişkin ispat yükü işverene ait olmalı ve bu konuda yasal düzenleme getirilmelidir. Fazla çalışma yapıldığı karine olarak kabul edilmeli ve aksi işverence ispatlanmalıdır.

Ofis giderleri bana yüklenmemeli.

5-Evden çalışma düzeninde işin devamlılığı açısından gerekli tüm ekipmanlar (bilgisayar, telefon, yazıcı vs.) işveren tarafından karşılanmalı ve çalışma düzeninin oluşturulması işveren sorumluluğunda olmalıdır.

Gizlilik hakkım var.

6-Evden çalışma düzeninde işçilerin kamera ile izlenmesi, ses kaydı alınması, denetlenmesi uygulamalarına son verilerek kişisel haklarının korunması sağlanmalıdır.

Kreş şart, bakım haktır.

7-İş Kanunu mevzuatı gereğince kreş açma zorunluluğu bulunan işyerleri, çocuk bakımı yapacak işçinin ikematgâhına en yakın kreşin giderlerini karşılamalıdır. Mevzuatta bu zorunluluğa sahip olmayan işyerleri için de bakım işinin hafifletilmesi için çözüm geliştirilmelidir.

Evde de işçi sağlığı ve iş güvenliği

8-Evden çalışmayla evler işyeri olmuştur. Evden çalışma esnasında yaşanabilecek her kaza iş kazasıdır. İşveren evden çalışan işçiyi iş sağlığı ve güvenliği önlemleri hususunda bilgilendirmek, gerekli eğitimleri vermek, sağlık gözetimini sağlamak ve ev koşullarını işçi sağlığı ve güvenliğine uygun hale getirmekle sorumlu olmalıdır.

Sağlığın telafisi olmaz.

9-Evden çalışma düzeninde denkleştirme ve telafi çalışması olmamalı ve gece çalışması yasaklanmalıdır.”

Ayrıca 9 beyaz yakalı örgüt uzaktan çalışma haklarının tartışılacağı bir forum düzenleyeceklerini duyurdu. Forum 12 Haziran Cumartesi günü saat 15:30’da, Beşiktaş Abbasağa Parkı’nda gerçekleştirilecek.

Türkiye: Plastik Vatan! – Ekin Güvençoğlu

Geçtiğimiz günlerde İngiltere kaynaklı bir haber ülkemizde de ciddi yankı buldu. Hatta bunun üzerine çeşitli bakanlar istifa etti, sorumlular hakkında soruşturmalar açıldı demek isterdim fakat AKP dönemindeyiz, ne yazık. Konumuz, geçtiğimiz yıl İngiltere’nin Türkiye’ye yolladığı 210 bin ton plastik atık ve akıbetinin bilinmemesi. Ta ki AFP muhabirleri çöplerin akıbetini araştırırken bunların Adana’da vahşi bir biçimde doğaya atıldığını keşfedene kadar. Bu olay İngiltere’de Başbakan Boris Johnson’a kadar varan ciddi eleştiri ve soruşturmalara sebep olurken, Türkiye’de sorumlu iktidar ve Çevre Bakanı alışageldiğimiz bir şekilde sessizliğini uzun bir süre korudu. Gelin Türkiye ve Batı açısından neler olduğuna, ne yapabileceğimize bakalım.

AKP çöp sorununu inkâr ediyor

Doğaya veya sahil kesimine gittiğimizde hepimiz yerlere saçılmış çöplerden veya denizin kirliliğinden yakınırız. Bu aslında devletin ve iktidarın çevreye ve çöp sorununa bakışının net bir özeti. Çevrenin kirletilmesi çok ciddi bir sorun haline gelinceye kadar görmezden geliniyor veya bireysel bir sorunmuş gibi gösteriliyor. 2018 yılında TÜİK’in yayımladığı atık raporunda, belediyeler tarafından 32 milyon 209 bin ton atık toplandığı açıklandı. Yani kişi başı günlük 1,16 kg atık. Fakat bu atığın sadece yüzde 12,3’ü geri kazandırılıyor, geri kalanı ya depolanıyor ya belediye çöplüğüne atılıyor ya da yakılıyor.

Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum ise İngiltere ifşasından sonra başta Türkiye’nin çöp ithalatını yapmadığını iddia ederken, sonra plastik çöplerde yoğun olarak kullanılan etilen polimerin yasaklandığını duyurdu. Bu aslında halkın nasıl kandırıldığına net bir örnek.

Daha çok plastik için

Türkiye Avrupa’nın 2. büyük plastik üreticisi. Türkiye sadece 2019 yılında 9,46 milyon ton plastik üretti, fakat bunun 1,830 milyon tonu geri dönüşümle üretildi. Yani her sene yaklaşık 7,5 milyon ton plastik atık fazlası veriyoruz. Ayrıca plastik üretimi için de hammadde sıkıntısı çekmekteyiz. Hem katı atık ayrıştırmanın maliyetli olması hem de döviz kurundan ötürü atık ithal etmenin avantajlı hale gelmesinden dolayı, Türkiye kontrolsüz bir biçimde Avrupa’nın baş çöp ithalatçısı haline geldi. Peki iktidar bunlara neden olurken, Avrupa ve İngiltere’nin hiç mi suçu yok?

Batı’nın ikiyüzlülüğü

Aslında Avrupa ve İngiltere çöp ve atıklarını uzun süredir başka ülkelere yolluyor. Çin 2018 yılına kadar plastik atık ithalatında birinciydi, fakat çevresel kirlenmeleri bahane göstererek bundan vazgeçti. Onun yerini bir süre Güney Asya ülkeleri devralmaya çalışsa da aynı sorunu gerekçe göstererek caydılar. Yukarıda belirttiğim gerekçelerden dolayı Türkiye bu atıklar için cennet haline geldi ve sadece bir senede 600 bin ton plastik geri dönüşüm adı altında ülkemize sokuldu. Nasıl takip edildikleri ise muamma. Buradaki ikiyüzlü kısım ise, Almanya’nın veya diğer batılı ülkelerin neredeyse yüzde 50’ye yakın plastik ayrıştırması yapmasına rağmen, plastiklerin nasıl geri kazanıldığını takip etmemesi. Yani “bizden uzak olsun da ne olursa olsun” anlayışı var.

Ne yapmalı?

Akdeniz’i en çok kirleten ülkelerden biriyiz. Türkiye’de tutulan balıkların yüzde 44’ünün midesinde tek kullanımlık polimere, hatta çiftlik üretimi olmayan midyelerin tamamında plastik izine rastlanmış durumda. Çöp dağlarından beton şehirlere hatta atık dolu nehirlere ve denizlere, neoliberal politikalar ve bunu uygulayan AKP iktidarı sebep oluyor. Bunca kötülüğe rağmen ne yapılabilir? Öncelikle plastik ve türevi atıkların ithali durdurulmalı. Geri dönüştürülemez ve doğaya zararlı madde üretiminden vazgeçilmeli. Vahşi atık toplama merkezleri kapatılmalı. Geri dönüşüm merkezleri denetlenmeli. Geri dönüştürülmüş atıkların kullanımı teşvik edilmeli. Atıklarını doğaya atan kurum ve kişilere ağır cezalar verilmeli. İvedilikle adım atılmadığı her an doğa tahribatı geri döndürülemez boyuta gelecek ve bugün Marmara Denizi’nde olan, yarın tüm ülke çapında gerçekleşecek.

Kaynak: Gazete Nisan

Çevre Mühendisleri Odası’ndan Acil Eylem Planı

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO) İstanbul Şubesi ‘Müsilaj ve Etkilerinin Azaltılmasına İlişkin Acil Eylem Planı Önerilerimiz’ başlıklı bir açıklama yayımladı.

ÇMO denizin kurtarılması için şu önerilerde bulundu:

1-Atıksuların tamamının ileri biyolojik arıtılması yapıldıktan sonra derin deniz deşarjı yapılması.

Marmara Denizi`ndeki atıksu deşarjı kaynaklı kirliliğin önüne geçilebilmesi için kesin çözüm budur. Ancak; bu tesislerin planlamasına başlanmış olsa bile tamamlanıp tüm Marmara`daki belli başlı atıksu deşarj noktalarının tamamının biyolojik arıtmadan sonra deşarjının sağlanması uzun yıllar alacak bir süreci gerektirmektedir. Bu nedenle, en öncelikli olarak bu planların yapılması, bu sürede ise halihazırdaki kirliliğe yönelik aşağıda sunduğumuz diğer çalışmaların yapılması gerekmektedir.

2-Marmara Denizi etrafındaki derin deniz deşarjları, ön arıtmalar ve endüstriyel atıksu arıtma tesisleri ile sanayi atıksuları en kısa sürede denetlenmelidir. Atıksu debisi ve su analizleri yapılarak, halihazırda çalışan tesislerde gerekli ön arıtma koşulları sağlanmalı ve ivedilikle ön arıtmaların doğru şekilde çalışmaları emniyete alınmalıdır. Her ön arıtma ve deniz deşarjı sisteminde yeterli sayıda uzman çevre mühendisi bulundurmalı ve bu tesislerde Çevre Mühendisleri Odası işletme denetimi sağlamalıdır. Ayrıca Marmara Havzası için kısıtlayıcı deşarj kriterleri acil olarak belirlenmelidir.

3-Ön arıtma tesislerinde yağ tutucular işletmeye uygun hale getirilmelidir. Askıdaki katı madde çökeltme işlemi etkin bir biçimde sağlanmalıdır. Müsilajın oluşum kapasitesini, askıdaki katı madde ve yağ birleşiminin artırdığı düşünülürse, acil müdahale ile ön arıtma ve yağ tutucuların yüksek verimlilikte çalıştırılması elzemdir.

4-Endüstriyel ve kentsel atıksu arıtma tesisleri için atıksu geri kazanım sistemleri kurularak Marmara Denizi`ne deşarj edilen atıksu miktarının azaltılması gerekmektedir.

5-Dengeleme ve/veya dinlendirme bölümlerinde bulunan atıksu, oksijen bakımından olabildiğince zengin hale getirilmelidir.

6-Dip akıntı ölçümleri yapılarak, dip akıntılarının ölçümlerinin sonucuna göre derinlik, kıyı mesafesi ve difüzör yapıları kontrol edilmeli ve tüm deşarj noktaları batimetrik ortak haritaya işlenmeli, atıksu seyrelme tarlaları oluşumları incelenmelidir. Yeni veriler ışığında akıntı hali ve sakin su hali difüzör ve seyrelme faz analizleri ayrı ayrı yapılmalıdır. Bu incelemelerin sonucuna göre; gerekli difüzör yenileme ve ilave hat işlemleri en kısa sürede gerçekleştirilmelidir.

7-Karadeniz`e giren kirlilik yükü arttığından, oksijensiz taban tabakası kalınlığı artarak yüzeye biraz daha yaklaşmıştır. Bu durum dip akıntılarını etkileyici faktör olacaktır. Ayrıca Karadeniz`i besleyen derelerden gelen yağmur sularının bu yıl az olması, Karadeniz statik yüksekliğini düşük tutmuş, bu durum yüzey akıntılarını olumsuz etkilemiştir. Bununla beraber, Karadeniz kıyısı boyunca kentsel atıksu arıtma tesisleri tarafından gerçekleştirile derin deniz deşarjlarının da hem Karadeniz`de kirlilik yaratmamak hem de bu kirliliğin Marmara Denizi`ne akışına engel olmak için sıkı bir biçimde denetlenmesi gerekmektedir.  Bu durumda; dip akıntıları yetersiz oluştuğundan, seyrelme tarlaları Marmara Denizi içine doğru genişlemekte ve birbirlerine olan girişimlerini artırmaktadır. Bu nedenle, difüzör noktalarında revizyon şart görülmektedir.

8-Ergene`den Marmara Denizi`ne deşarja acilen son verilmelidir. Ergene havzasının atıksu toplayıcı sisteminin Marmara Denizi`ne bırakıldığı nokta ivedi olarak incelenmeli, derin deniz deşarjı ön arıtma ile birlikte ele alınmalı ve sıkı bir şekilde denetlenmelidir. Ortak olarak çalıştırılacak atıksu arıtma tesisleri en kısa sürede devreye alınmalı ve Ergene`ye atıksu deşarjı yapan tüm sanayi tesislerinin atıksu parametre değerleri sıkı denetim altına alınmalıdır.

9-Marmara Denizi`ndeki kirliliği direkt olarak artırıcı etkiye sahip dip tarama çamurlarını Marmara Denizi`ne dökmek yerine, çamurların karasal bertarafının yapılması ve bunun gerçekleşebilmesi için ilgili yönetmelikte değişiklik yapılması gerekmektedir.

10-Müsilaj veya deniz salyası, yaşadığımız iklim değişikliği krizi ve deniz kirliliğinin bileşimiyle büyük doğa felaketlerinin eşiğinde olunduğunu göstermiştir. Bununla birlikte, artık tek ve kaçınılmaz yolun, arıtma tesislerinin kesintisiz ve doğru çalıştırılması olduğu görülmektedir. Başta sanayi tesislerinde olmak üzere, arıtma tesisleri doğru ve çevre mühendislerince işletilmelidir. Arıtma tesislerinin kesintisiz ve doğru çalıştırılmasının teşviki için; arıtma tesislerinde kullanılan elektrik ücretinin en düşük tarifeden ücretlendirilmesi, vergi muafiyeti, özel işletme arıtma tesislerinde çalıştırılacak çevre mühendisinin vergi ve Sosyal Güvenlik Kurumu giderlerinde indirim gibi hususların ivedi hayata geçirilmesi ve denetim noktasında Çevre Mühendisleri Odasının sürece dahil olması gerekmektedir.

11-Su kaynaklarının ve denizlerimizin korunmasının artık ötelenemeyecek noktaya gelmesi nedeniyle içme suyu temin, atıksu ve yağmur suyu toplanması işlerinin, planlama ve yatırımında yapılacak tüm işlerin sadece inşa faaliyeti olarak görülmesinden vazgeçilerek, çevre mühendisliğinin bilgi ve uzmanlığının tüm çevre ve altyapı yatırımlarında etkinleştirilmesi gerekmekte olup, çevre mühendislerinin söz konusu işlerde çalıştırılmasının zorunlu hale getirilmesi ivedilikle gereklidir.

Yukarıda anlatılan ön arıtma sistemi iyileştirmeleri başta olmak üzere kısa vadeli çözüm yolu önerilerimizin Marmara Denizi`nin tükeniş ömrünü uzatacağı kesindir. Bu aşamada biyolojik arıtma tesislerinin hızla inşası hayata geçirilmeli ve Marmara Denizi çevresindeki sanayileşme ve nüfus artışının durdurulması için Bakanlıklar tarafından acil çalışmalar yapılması gerekmektedir. Halihazırda yaşanabilir nüfusun çok daha üzerinde bir nüfusu barındıran İstanbul`da mega projelerden vazgeçilmelidir. İstanbul`daki mega projelerde gördüğümüz ve yıllardan beri ısrarla, güçlü bir şekilde söylediğimiz mega projelerin çevresel etkilerinin azımsandığı bir kez daha Marmara Denizi ve müsilaj problemiyle ortaya çıkmıştır. Atıksuyunu biyolojik olarak arıtmadan Marmara Denizi`ne deşarj eden bir kente, Kanal İstanbul ve Yenişehir Rezerv alanları ile milyonlarca kişinin daha çekilmeye çalışılması intihardır.

Sonuç olarak; ön arıtma iyileştirmeleri acil yapılarak doğru bir şekilde çalıştırılmalıdır. Derin deniz deşarjı ve difüzör noktalarına yönelik revizyon çalışmaları acil olarak yapılmalı ve bunların hayata geçirilmesi için gerekli imkanlar sağlanmalıdır. Bu takdirde belirli bir süre zarfından sonra sonuç alınmaya başlanacaktır. Ancak önümüzdeki dönem iyi değerlendirilmeli ve biyolojik arıtma tesisleri inşası ivedilikle başlamalıdır. Çevre Mühendisleri Odası ve 15 binden fazla üyesinin bilimsel ve teknik bilgi birikimi başta olmak üzere Marmara Denizi paydaşları mutlaka sürece dahil edilmeli ve sorunda ortaklaşıldığı gibi çözümde de ortaklaşılmalıdır.

Müzeler Herkese Açık mı? – Yıldız Öztürk

Yazının başlığındaki soruyu tartışmaya başlamadan önce bir adım geriye giderek “müze nedir?”, “müze deyince ne hissediyoruz, gözümüzün önüne ne tür imgeler geliyor?” üzerine düşünmek istiyorum. 18. yüzyılda kamu müzelerinin doğuşundan 20. yüzyılın ortalarına kadar, toplumun büyük kesiminin müzeler hakkındaki genel intibası bu alanların sıkıcı, loş, eski eşyaların tıkıştırıldığı bir arka oda ya da mezarlık hissi uyandıran alanlar olduğudur. Bu hissiyatın altında yatan nedenlerden biri müzeyi çoğunlukla arkeoloji müzeleri, doğa tarihi müzeleri ve güzel sanatlar müzeleri ile eşitleme eğiliminin olmasıdır. Müze denince tahayyül edilen nesnelerin bitki ve hayvan fosilleri, lahit, Antik Çağ heykeli, Rönesans dönemine ait tablo ya da heykel ile sınırlı kalmasında ise bu eğilimin katkısı olduğu söylenebilir. İçinde alay tınısı barındıran ve ölü bir geçmişe gönderme yapan “müzelik” ve “müze gibi” ifadeler de müzenin güncelle bağı olmayan köhne mekânlar olduğu imajını pekiştirmektedir. Peki, bu düşünceler gerçeği yansıtıyor mu(ydu)? Müzeler aslında nasıl yerler(di)?

         Karsten Schubert (2004: 24), 19. yüzyılda müzelerinin kronolojiyi temel alan sergileme politikalarını değerlendirirken şu ifadeye yer verir: “Sergilerin bütünlüğü o kadar önemliydi ki, koleksiyonda eksikliği hissedilen parçaların yerine alçı kopyalar kullanılması hoş karşılanırdı.” 1904 yılında David Murray müzenin, ilginç ve antik eserlerin bilimsel yöntemler kullanılarak toplandığı, tasnif edildiği ve sergilendiği koleksiyonları barındırdığını söylüyordu. Halil Edhem (1932: 532) I. Türk Tarih Kongresi’nde gerçekleştirdiği “Müzeler” başlığındaki sunumda halkın eğitimi için işlevsel mekânlar olarak da gördüğü müzeyi şu şekilde tarif ediyordu: “(…) Müzeler şu binalardır ki onlarda ilim, fen ve san’atların her şubesine mahsus âsar ve eşyadan mürekkep koleksiyonlar teşhir ve muhafaza olunur.” Düzen ve ilerlemenin, nesnellik ve aklın görsel temsiline odaklanan dönemin müze tasvirleri çağın ruhunu yansıtıyordu ancak aynı çağın ruhunda radikal devrimci hareketlerin varlığı da söz konusuydu. Kültür ürünlerinin müzelere kapatılmaması ve bu ürünlerin herkesin erişimine imkân veren yöntemlerle sergilenmesine ilişkin meseleler de aynı dönemin tartışmalarıydı. Örneğin 1871’de Paris Sanatçılar Federasyonu Manifestosu’nda, konuya dair en etkileyici ve radikal talepleri görmek mümkündü. 1871 yılında Komün yönetimi müzelerin demokratikleştirilmesi girişiminde bulundu. Sanat Kurulu Başkanı Gustave Courbet, “(…) seçilmiş bir sanatçılar meclisinin müze yöneticilerini ve küratörlerini atamasını (…)” öneriyordu (Darcel, 1872’den akt. Nochlin, 2006: 23). Tings Chak’in (2021: 28) aktardığı gibi Paris Sanatçılar Federasyonu’nun amaçları arasında “(…) eğitim, anıtlar, müzeler aracılığıyla geleceği yeniden kurmak için bugünün ihtiyaçlarına ışık tutmak (…)” da yer almaktaydı. Bunun için “yeni ve daha demokrat bir müze personelinin atanması, müzelerin halkın çıkarları doğrultusunda elden geçirilip yeniden düzenlenmesi gerekiyordu (…)” (Nochlin, 2006: 23). Paris Sanatçılar Federasyonu Manifestosu (2021: 125) ise şu sözlerle sona eriyordu: 

“Son olarak, sözle, fırçayla, kalemle, başyapıtların yaygın röprodüksiyonuyla ve Fransa’nın en mütevazı köylerinin idare binalarına kadar gidecek ve buralarda sergilenecek maharet ürünü ve zarif imgeler aracılığıyla, komite yeniden kuruluşumuz için, ortak servetin paylaşılması için, parlak bir gelecek için ve Cumhuriyet için çalışacaktır.” 

         Kristin Ross’un değerlendirmesiyle (2016), “Komün’ün ölçeğinde bakıldığında onların benim ‘ortak lüks’ olarak anladığım ve manifestolarının sonunda yer alan ‘kamusal güzellik’ talebi bir ayrıntı gibi gözükebilir” fakat bu, Komün’ün sanatsal güzellikler dahil bütün güzellikleri herkesin paylaşması ve “büyük şehirlerden en küçük köylere kadar her yerin hoşa giden bir sanatsal boyutu olma[sı]” düşüncesiyle örtüşmekteydi. 

         Komün’den ve diğer radikal toplumsal-siyasal dönüşüm anlarından bugüne taşınan tarihsel miras kültürel üretim, erişim, paylaşım hakkının belirli bir toplumsal grupla sınırlı kalmasını her daim sorunsallaştırmıştır. Bu nedenle güncel sorunlara karşı verilen mücadelelerde geçmişin hafıza kaydının olduğunu hatırlamak önemli. Söz konusu hatırlama eylemi canlılığını yitirmiş bir hatırlama değil, aksine şimdiyi ve geleceği dönüştürmeye açık bir eylemdir. “Geçmişin yeniden harekete geçirilmesi”, şimdinin dönüştürülmesiyle alakalıdır. Enzo Traverso (2018: 304), Walter Benjamin’in tarih anlayışından söz ederken geçmiş ve şimdinin birlikteliğini şu şekilde aktarır: “(…) geçmiş, şimdiyi hiçbir zaman bırakmaz; şimdiye musallat olur ve ondan ayrılamaz. Bizimle kalır ve sonuç olarak yeniden harekete geçirilebilir.” 

        Benjamin’in tarih anlayışı yaygın bir çıkarım olan toplumsal-siyasal kazanımların iktidarlar tarafından çatışma ve çelişki olmaksızın “verildiği” düşüncesinin kofluğunu göstermesi açısından da önemlidir. Bugün bazı özel müzelerin haftada bir gün ücretsiz bir şekilde ziyarete açık olması bu kurumların izleyicilere bahşettiği bir hak değil, tarihsel mücadeleler sonucunda elde edilen bir kazanımdır. Ayrıca günümüzde sanat kurumları toplumsal prestijleri açısından da izleyici geliştirme çalışmalarında eşit erişim hakkını temel alan uygulamalara yer vermek durumundadır.

Müzeler demokratikleşti mi?

        Bugün üzerinde uzlaşılan tek bir müze tanımı mevcut değil. Müzenin tanımı, kapsamı ve işlevleri hem toplumsal ve siyasal dönüşümlerden hem de müzeoloji alanındaki gelişmelerden etkilenerek değişiyor. Günümüzde eleştirel müzeoloji literatürünün zenginleşmesinde, müze tanımının ve müzenin işlevlerinin toplumsal ihtiyaçlar kapsamında genişlemesinde “şimdiye musallat” olan geçmişin de etkili olduğunu söylemek gerekiyor. Müzeye tarih üstü anlam atfeden ve müzenin kutsal mekân gibi muhafaza edilmesini destekleyen yaklaşımlar yerini, geçmişin hâkim siyasal gücünü simgelese de müzeyi tarihsel çelişkileriyle ele alan eleştirel yaklaşımlara bırakıyor. Kurumsal düzeyde de dönüşüm yaşanıyor. Uluslararası Müzeler Konseyi (ICOM)’nin 1946’taki müze tanımı süreç içinde değişti ve ihtiyaçlar doğrultusunda güncellendi. Son olarak 2019 yılında oylamaya sunulan güncel müze tanımı[1] ise henüz resmi olarak onaylanmasa da müze tanımına ilişkin tartışmalar devam ediyor. Önerilen tanımda müzelere erişimde eşitlik ilkesinin altının çizildiği, “insan onuru” ve “toplumsal adalet” gibi toplumun bütününü ilgilendiren kavramların ön plana çıktığı görülüyor. Dolayısıyla müzelerin şu anki işlevinin eserlerin ve nesnelerin toplandığı, belgelendiği, korunduğu ve sergilendiği donuk geçmişe dair arşivcilik anlayışını aşan bir noktaya vardığı söylenebilir. Güncel müzecilik yaklaşımları kapsamında uygulanan kamusal programlar katılımı ve paylaşımı desteklemektedir. Eleştirel müzecilik pratikleri ise geçmişle yüzleşme, hatırlama atölyeleri ve benzeri yöntemlerle ziyaretçilerin toplumsal ve kültürel çeşitliliğini artırmaya çalışmaktadır. Yasalar ve uluslararası sözleşmeler kültürel katılımı teşvik etmektedir. Bununla birlikte kültürel hakların kullanımının, örneğin kültür ürünleriyle kendiliğinden karşılaşmanın ya da müzeleri ziyaret etmenin sınıfsal bağlamları olduğu da aşikârdır. Cinsiyet temelli ayrımlar da katılımın önündeki en büyük engellerden biridir. Müzelerde feminist pedagojinin[2] uygulanması kadınların katılımını olumlu yönde etkileyecektir. Kültürel katılım literatürü incelendiğinde müzelere ziyaretin önündeki engellerin genellikle şu başlıklar altında toplandığı görülür:

  1. Ekonomik yetersizlikler, 
  2. Kültürel alışkanlıklar, 
  3. Fiziksel engeller (ulaşım zorlukları, mekânın herkesin kullanımına uygun olmayan yapısı, mimari yapının birey üzerindeki olumsuz etkileri) 
  4. Psikolojik engeller (çekinme, yabancılaşma) 
  5. Bilişsel engeller.

         Beğeniler, alışkanlıklar ve kültürel tüketim ile sınıfsal konumlanmalar arasındaki ilişkiselliği araştırmaya yönelik yapılan çalışmalar, bireysel bir tercih gibi görünen davranışların toplumsal ve kültürel dinamiklerle bağlantısını ortaya koymuştur. Aynı zamanda kültürel hayata katılan izleyicilerin nötr bir bütünlük içinde ele alınamayacağı sonucuna varılmıştır. Pierre Bourdieu ve Alain Darbel’in 1969 tarihli Sanat Sevdası kitabı ile Bourdieu’nün kültür sosyolojisi alanında klasik haline gelmiş Ayrım: Beğeni Yargısının Toplumsal Eleştirisi (1979) başlıklı kitabı kültürel pratikler ile sınıfsal konumlamalar arasındaki ilişkiselliği anlatan ilk araştırma örneklerindendir. Culture, Class, Distinction (Bennett vd., 2009) kitabında anlatılan Britanya’da gerçekleştirilmiş araştırmanın sonuçları da beğenilerin ve kültürel tercihlerin toplumsal yarıkların izlerini takip ettiğine işaret eder. Sözü edilen araştırmaların ortaya koyduğu gibi, mekanik bir işleyiş söz konusu olmasa da kültürel pratikler sınıfsal ayrımların ve toplumsal eşitsizliklerin açık bir şekilde gözlemlendiği alanlardandır. Doğal olduğu varsayılan bu pratiklerin bireylerin doğup büyüdüğü toplumsal ortamla yani ekonomik ve kültürel sermayeleriyle doğrudan ilişkili olması söz konusudur.

Pandemi ve Müzelere Erişim

        Pandeminin başından itibaren sanatın “iyileştirici gücü”ne sıkça vurgu yapıldı. Bu vurgu kimi zaman, emekçi sınıflar için gerçekleşmesi mümkün olmayan “evde kal” söylemiyle birlikte süreci romantize ettiği ve pandeminin sınıfsallığını görmezden geldiği için eleştirildi. Bu eleştirilere katılmakla birlikte çeşitli ülkelerden paylaşılan sanatsal içerikli videoları izlerken, pandeminin başından itibaren kimi zaman dönüşümlü kimi zaman da tam zamanlı bir çalışan olarak yine de heyecanlanmamak, duygulanmamak ve her şeye rağmen umutlanmamak benim için mümkün değildi. Bir dönem en ağır koşullarda yaşam mücadelesi veren İtalya, Bandiera Rossa versiyonlarıyla gönlümde ayrı bir yer edindi. Fiziksel ortamın sınırlı kullanımı ise mekânların anlamını -iyi ya da kötü- hepimiz için değiştirdi. Evlerden ve balkonlardan yayınlar yapıldıkça, sanat etkinlikleri kayıtları sosyal medyadan paylaşıldıkça tanımadığımız insanların kişisel mekânlarına dahil olmaya başladık. Bu tarz paylaşımlar ilk kez pandemi sürecinde yapılmadı elbette ama “sanatçı” olan ya da olmayan bireylerin/grupların, bu kadar yaygın bir biçimde kayıt yapması ve yayınlaması, kayıtların bu kadar yaygın bir şekilde izlenip paylaşılması, ulaşılan insan sayısı ve bölgesel ölçeğin genişliği itibariyle yeni bir durumla karşılaştığımız söylenebilir. Türkiye’de eğitimin çevrimiçi olarak devam etmesi, internet üzerinden alışveriş yapma eğiliminin artması gibi etmenler bireylerin internet kullanım oranını da artırdı. TÜİK’in Hanehalkı Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması Ağustos 2020 sonuçlarına göre, hem internet kullanım oranında hem de evden internete erişimde önceki yıla göre artış yaşandı: “İnternet kullanım oranı 2020 yılında 16-74 yaş grubundaki bireylerde %79 oldu. Bu oran, bir önceki yıl %75,3’tü. (…) Hanelerin %90,7’sinin evden internete erişim imkânına sahip olduğu gözlendi. Bu oran bir önceki yılda %88,3 idi.” 

        Bu süreçte yüz yüze hizmet veren birçok kurum gibi müzelerin de dijitalleşmesi kaçınılmazdı. Pandemi öncesinde de çoğu müze web sitesi ve sosyal medya kanalları aracılığıyla izleyicilere ulaşıyordu. Ayrıca sanal turlar, kamuya açık söyleşiler ve film gösterimleri düzenleyerek dijital ortamı kullanıyorlardı. Ancak dünyanın pek çok bölgesinde uzun zamanlara yayılan sürelerle kapalı kalan müzeler bütün faaliyetlerini çevrimiçine uyarlamak zorunda kaldı. Alt yapısı uygun olan müzeler güncel teknolojileri kullanarak dijitalleşti ve izleyici erişimini artırmaya çalıştı. Ancak UNESCO, ICOM, Amerikan Müzeler Birliği (AAM) ve benzeri kurumların yaptığı araştırmalar pandemi sürecinde müzelerin ve müze çalışanlarının oldukça zor koşullarda var olmaya çalıştıklarını gösterdi. UNESCO 26 Şubat – 29 Mart 2021 tarihleri arasında pandeminin müzeler üzerindeki etkilerini araştırmak üzere üye devletlere yönelik anket uyguladı. Nisan 2021’de yayımlanan rapora göre, araştırmaya dahil olan müzeler aynı protokollerle ve aynı dönemlerde kapatılmasa da 2020 yılında müzelerin sadece %16’sı açık kalabilmiştir. Aynı raporda ziyaretçi sayısında ortalama %70 düşüş yaşandığı ifade edilmektedir. Pandemi nedeniyle kapalı kalan müzelerin ise %13’ünün bir daha açılmama ihtimali bulunmaktadır (UNESCO ve ICOM, 2020). Aynı raporlarda, müzelerin dayanıklılığının ve sürdürülebilirliğinin zayıfladığı da vurgulanmaktadır. Uzmanlar ABD’deki müzelerin günlük toplam ekonomik kaybının en az 33 milyon dolar olduğunu (Bishara, 2020a), ABD’nin en eski müzeleri arasında yer alan Metropolitan Sanat Müzesi (1870)’nin ise 2020 Haziran sonunda 60 milyon dolar civarında gelir kaybı tahmininde bulunduğunu (Pogrebin, 2020) ifade etmiştir. Müzelerdeki gelir kaybı, müze çalışanlarını da doğrudan etkiledi ve güvencesiz koşulların artmasına sebep oldu. Bu süreçte, Metropolitan Sanat Müzesi, 81 çalışanın işine son verdi (Bishara, 2020b). Valentina Di Liscia (2021), Whitney Müzesi’nin (1930) pandeminin başlangıcından bu yana toplam personelin %20’sini işten çıkardığını açıklamıştır. Buna karşılık Mayıs 2021’de, müzenin farklı departmanlarında görev yapan yaklaşık 185 müze çalışanı, pandemiyle birlikte artan güvencesiz çalışma pratiklerini ve eşitsiz ücret uygulamalarını gündeme getirerek sendikalaşmaya gitmiştir. AAM’nin uyguladığı anketin sonuçlarına göre (2021), işten çıkarmalar çalışanların mental sağlığında ciddi hasarlar meydana getirmiştir. Yine bu araştırmaya göre, güvencesizliğin kendini kadın olarak tanımlayan ve beyaz olmayan bireylerde daha ağır bir şekilde deneyimlendiği ortaya çıkmıştır.

        Bütün bunlar yaşanırken diğer yandan teknoloji sayesinde kültürel hayata yeni katılım olanaklarının ortaya çıkmasıyla erişimin kolaylaştığı, müzelerin dijitalleşmesiyle her kesimden bireyin katılabildiği daha demokratik bir ortamın oluştuğu görüşü yaygınlaştı. Bu görüşün oldukça haklı yanları var: Zaman tasarrufu, çoğu etkinliğine ücretsiz erişim imkânı, zaman ve mekân sınırlamasının ortadan kalkması, ulaşım kolaylığı, sergilenen nesneler hakkında daha fazla bilgiye ulaşma… Dijitalleşmenin katılımcılar açısından fırsatlar sunduğu çok açık ancak sınırlı internet erişimi olan ya da internete erişimi olmayan gruplar için alternatif erişim olanakları da tartışılmalı bir konu haline geliyor. Geçen yıl UNESCO ve ICOM’un yaptığı, üye devletleri kapsayan araştırmanın sonuçlarına göre, Afrika ve Gelişmekte Olan Küçük Ada Devletlerinde müzelerin sadece %5’inin izleyicilerine çevrimiçi içerik sunabildiği ifade edilmiştir. Bununla birlikte internete erişimi olsa da bazı bireylerin müzelerin çevrimiçi içeriklerinden haberi olmama ihtimali mevcut. UNESCO’nun raporunda da değinildiği üzere (2021), dijitalleşme izleyicilerin dışlanmasını pekiştirebilir. Çoğu zaman müzeleri sanal olarak ziyaret edenlerin önceden de müze ziyaretinde bulunan bireyler olduğu görülmektedir. Yani “önceden bilgi sahibi olma” katılımı olumlu yönde etkilemektedir (İKSV, 2017: 30). Türkiye gibi kültürel harcamaların[3] çok düşük olduğu ülkelerde dijitalleşen müzelere erişim oranının ne düzeyde olacağı muğlak bir mesele. Dünyanın bir bölümü için nasıl ki en az 20 saniye boyunca ellerini yıkamak bir lüks ise kültüre erişimin, kültürel üretimin ve paylaşımın da bu grup için lüks olduğu görünüyor. Müzelerin herkese açık olduğunu varsaysak bile kültürel hayata katılımda görünmez eşiklerin varlığı, bu alanın toplumun belirli bir bölümü tarafından “çitlendiği” gerçeği ile karşı karşıya kalıyoruz. 

        Özellikle radikal toplumsal dönüşüm anlarında müzeler güncel siyasi tartışmaların ortasında yer almıştır. Bir taraftan yeni bir toplum kurmanın gereği olarak müzelerin sonu ilan edilmiş, geçmişi temsil eden bu yapıların yıkılması gerektiği söylenmiştir. Diğer taraftan müzelerdeki nesnelerin insanlığa ait olduğu ve her şeye rağmen bu tarihi mirasın eleştirel yöntemlerle muhafaza edilmesi gerektiği düşüncesi desteklenmiştir (Nochlin, 2006). Benjamin (2001: 42), kültürel zenginliklerin kökenine bakıldığında dehşet duygusuna kapılmamanın mümkün olmadığını söyler ve şöyle devam eder: “Varlıklarını sadece onları yaratan büyük dehaların çabalarına değil, aynı zamanda o çağda yaşamış adı sanı bilinmeyen insanların katlandığı külfetlere borçludurlar. Hiçbir kültür ürünü yoktur ki, aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmasın.” Bu zihin açıcı yorumun izlerini, 1871’de Vendôme Sütunu’nun yıkımında ya da 2020’de Edward Colston’ın heykelinin yerinden sökülüp suya atılmasında yani, radikal toplumsal-siyasal dönüşümlere açık anlarda bulmak mümkün. Bugün müzelerin herkese açık olup olmadığı sorusuna cevap ararken beyaz, Batılı, erkek merkezli estetik hiyerarşinin, ırkçılığın, güvencesizliğin, sömürgelerden çalınan nesnelerin ve sanatla aklanmaya çalışılan kirli paraların üzerine de düşünmemiz gerekiyor. Bu düşünme pratiğinin içine herkesi dahil edebilmek için de müzeyle tanışıp yüzleşmek gerekiyor. Kültürel hayata etkin katılım bütün toplumsal eşitsizlikleri bir anda yok edecek sihirli bir buluş değil ama toplumsal eşitsizlikler, estetik ve eleştirel yaklaşımlar üzerine düşünmemizi sağlayabilecek yollardan biri. Bu nedenle, kamu ve özel müzelerden erişim engellerinin kaldırılmasına yönelik tarihsel talepleri güncelleyerek dile getirmekten geri durmamalıyız.

Kaynaklar

AAM. (2021). Measuring the impact of Covid-19 on people in the museum field.             https://www.aam-us.org/wp-content/uploads/2021/04/Measuring-the-Impact-of- COVID-19-on-People-in-the-Museum-Field-Report.pdf. (Erişim tarihi: 1 Haziran         2021).

Benjamin, W. (2001). Tarih kavramı üzerine. (N. Gürbilek Çev.). Son bakışta aşk içinde (s.       39-49). İstanbul: Metis.

Bennett, T. et al. (2009). Culture, class, distinction. New York: Routledge.

Bishara, H. (2020a). 13% of museums worldwide may close permanently due to Covid-19,         studies say. https://hyperallergic.com/565254/covid-19-unesco-icom-study/ (Erişim   tarihi: 1 Haziran 2021).

 Bishara, H. (2020b). Metropolitan museum looks toward reopening in late August.        https://hyperallergic.com/573013/metropolitan-museum-looks-toward-reopening-in-   late-august/ (Erişim tarihi: 1 Haziran 2021).

Bourdieu, P. & Darbel, A. (2011). Sanat sevdası: Avrupa sanat müzeleri ve ziyaretçi kitlesi.      (S. Canbolat Çev.). İstanbul: Metis.

Chak, T. (2021). Parlayan bir çiçek. (E. Kaya Çev.). V. Prashad (Ed.) Paris Komünü 150           içinde (s. 27-29). İstanbul: Yordam. 

Di Liscia, V. (2021). Citing job insecurity, Whitney museum workers are unionizing.      https://hyperallergic.com/646835/whitney-museum-workers-are-unionizing/ (Erişim       tarihi: 1 Haziran 2021).

Edhem, H. (1932). Müzeler. I. Türk tarih kongresi tutanakları içinde (s. 531-566). Ankara             https://drive.google.com/file/d/0B7liBn5XLsAfb1AyQUdNRS1pOEU/view (Erişim      tarihi: 1 Haziran 2021).

İKSV. (2017). Kültür-sanatta katılımcı yaklaşımlar. A. İnce (Haz.) İstanbul: İKSV.

Murray, D. (1904). Museums: Their history and their use. Glasgow: James MacLehose &          Sons.

Nochlin, L. (2006). Müzeler ve radikaller: bir olağanüstü durumlar tarihi. (R. Akman Çev.).      A. Artun (Ed.) Tarih sahneleri sanat müzeleri 2: Müze ve eleştirel düşünce içinde       (s.11-48) İstanbul: İletişim.

Paris Komünü Sanatçılar Federasyonu’nun Manifestosu. (2021). (E. Kaya Çev.). V. Prashad      (Ed.) Paris Komünü 150içinde (s. 121-125). İstanbul: Yordam.

Pogrebin, R. (2020). Met museum prepares for $100 million loss and closure till July.    https://www.nytimes.com/2020/03/18/arts/design/met-museum-coronavirus- closure.html (Erişim tarihi: 1 Haziran 2021).

Ross, K. (2016). 150. yıldönümünde Paris Komünü’nün siyasi muhayyilesi: Bir saray yakmak   ve kamusal güzellik.(Söyleşi, U. Atayurt ve D. Ş. Dinler).           https://www.birartibir.org/a-dan-x-e/1087-bir-saray-yakmak-ve-   kamusal-guzellik        (Erişim tarihi: 1 Haziran 2021).

Schubert, K. (2004). Küratörün yumurtası. (R. Smith Çev.). İstanbul: İstanbul Sanat Müzesi      Vakfı.

Traverso, E. (2018). Solun melankolisi: Marksizm, tarih ve bellek. (E. Ersavcı Çev.).      İstanbul: İletişim.

TÜİK. (2020). Hanehalkı bilişim teknolojileri kullanım araştırması.          https://tuikweb.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=33679 (Erişim tarihi: 1 Haziran         2021). 

UNESCO & ICOM. (2020). Covid-19: UNESCO and ICOM concerned about the situation       faced by the world’s museums. https://en.unesco.org/news/covid-19-unesco-and-icom-      concerned-about-situation-faced-worlds-museums (Erişim tarihi: 1 Haziran 2021).

UNESCO. (2021). Museums around the world in the face of Covid-19.     https://unesdoc.unesco.org/ark:/48223/pf0000373530 (Erişim tarihi: 1 Haziran 2021).


[1] ICOM’un alternatif müze tanımı için bkz.: https://icom.museum/en/news/icom-announces-the-alternative-museum-definition-that-will-be-subject-to-a-vote/ (Erişim tarihi: 1 Haziran 2021).

[2] Konuyla ilgili kapsamlı bir çalışma için bkz., Akkent, M. ve N. Kovar (Ed.). (2019). Feminist pedagoji: Müzeler, hafıza mekânları ve hatırlama pratikleri. İstanbul: İstos.

[3] TÜİK’in Temmuz 2020’de açıkladığı “Hanehalkı Tüketim Harcaması, 2019” raporuna göre, “toplam tüketim harcamalarında en düşük payı alan harcama türleri arasında (…) %3,1 ile eğlence ve kültür harcamaları” bulunmaktadır. Ayrıntılar için bkz. https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Hanehalki-Tuketim-Harcamasi-2019-33593 (Erişim tarihi: 1 Haziran 2021).

Paris Komünü: Kaplanın Geçmişe Sıçrayışı – Michael Löwy

18 Brumaire’de Marx proleter devrimlerin, burjuva devrimlerinin aksine, şiirlerini geçmişten değil gelecekten aldığını ifade ediyordu. Haklıydı da muhtemelen: Toplumsal devrimler her zaman için beklenmedik ve yenilikçidir, yeni örgütlenme ve mücadele biçimleri icat ederler. Fakat aynı zamanda Marx’ın yanıldığını düşünüyorum: Her devrim ilhamını, şiirini geçmiş devrimlerden çekip çıkarır. Walter Benjamin’in vurguladığı gibi her devrim bir “kaplanın geçmişe sıçrayışı”dır: 1871 Paris Komünü için bu durum bilhassa geçerlidir; başlıca referanslarından birini 1793-94’ün Paris Komünü teşkil etmiştir. Daha ileride göreceğimiz gibi aynı durum, 1871 Paris Komünü’nden ilham alan Rus devrimi için de geçerli olmuştur. 

Tarihin tüm büyük devrimleri gibi Komün de, Daniel Bensaid’in Marx ve Engels’in 1871 hakkındaki yazılarına yazdığı o güzel girizgahta[1] gözlemlediği gibi, günlerin olağan seyrini durduran bir hadise, duvar saatlerinin mekanik zamanından bir kopuş, geçmişin, şimdinin ve geleceğin görevleri arasında patlayıcı bir bileşim oluşturmuştur.

Immanuel Kant’ın Fransız Devrimi hakkındaki değerlendirmesinde yazdığını Paris Komünü’ne uyarlayabiliriz:

“Elverişli koşulların meydana gelmesi vesilesiyle halklar tarafından tekrar anılmamak ve bu türden yeni teşebbüslerde referans alınmamak için fazlasıyla büyük, insanlığın çıkarlarına fazlasıyla bağlı bir hadise”.

Komünün 2021’deki 150’nci yılı 1871 savaşçılarını anmak için ama aynı zamanda onların bu teşebbüsünün bugünün mücadeleleri bakımından taşıdığı önem hakkında düşünmek için de bir fırsat oluşturuyor. 

  1. Ezilenlerin Geleneği

Paris’teki Père Lachaise mezarlığında, “Federe’ler Duvarı” adıyla bilinen bir duvar vardır. Mayıs 1871’de Versay birlikleri tarafından Paris Komünü’nün son savaşçıları burada kurşuna dizilmiştir. Her sene, binlerce –ve bazen de, 1971’de olduğu gibi on binlerce– insan, Fransa’nın yanı sıra dünyanın dört bir yanından gelerek, işçi hareketinin bu önemli hafıza mekanını ziyaret eder. Tek başlarına veya yürüyüşler kapsamında, kızıl bayraklar ve çiçeklerle gelirler, bazen de Komünarların ezgisi haline gelmiş eski bir aşk şarkısını söylerler: “Kiraz Mevsimi”. Burada anılan bir insan, bir kahraman veya bir büyük düşünür değil, unutmayı reddettiğimiz, bilinmeyen, tanınmayan bir insan kalabalığıdır.

Walter Benjamin’in “Tarih Kavramı üzerine” tezlerinde (1940) söylediği gibi, özgürlük mücadelesi geleceğin yanı sıra mağlup kuşaklar adına da verilir; köleleştirilmiş ataların ve onların mücadelelerinin anısı devrimci düşüncenin ve eylemin ahlaki ve siyasal büyük ilham kaynaklarından biridir.

Dolayısıyla Paris Komünü, Benjamin’in “ezilenlerin geleneği” olarak adlandırdığı ve madun sınıfların, bir an için tarihin sürekliliğini, tahakkümün sürekliliğini kırmayı başardığı ayrıcalıklı (“mesiyanik”) uğraklardan biridir. Bunlar, her seferinde yeni mücadeleler için kerteriz noktası ve örnek teşkil edecek kısa –fazla kısa–  hürriyet, özgürleşim ve adalet dönemleridir. Komün, 1871’den beri devrimcilerin tefekkürünü ve pratiğini beslemiştir, öncelikle Marx’ın –ve de Bakunin’in–, daha sonra da, 20.nci yüzyılda Troçki’nin ve Lenin’in.

2. Marx ve 1871 Komünü

Birinci Enternasyonal içindeki anlaşmazlıklarına rağmen, Marksistler ve liberterler Paris Komünü’ne, modern tarihin bu ilk büyük “proleter iktidarı” girişimine destek verme konusunda kardeşçe işbirliği içinde olacaktır. Elbette Marx’ın ve Bakunin’in bu devrimci olay konusundaki tahlilleri karşıt kutuplarda bulunuyordu. Marx’ın tezlerini şöyle özetleyebiliriz: 

“Komüne katılan az sayıdaki inanmış sosyalistin durumu son derece zordu… Versay’ın hükümetinin ve ordusunun karşısına devrimci bir hükümet ve orduyla çıkmaları gerekmişti”.

İki hükümeti ve iki orduyu karşı karşıya getiren Fransa’daki iç savaşın bu okumasına karşılık, Bakunin’in devlet-karşıtı bakış açısı son derece açıktı:

“Paris Komünü bizzat devlete karşı, toplumun bu doğaüstü yaratığına karşı yapılmış bir devrimdi”.

Dikkatli ve bilgili okur kendiliğinden düzeltmiştir: ilk başta aktardığım görüş… Bakunin’in “Paris Komünü ve Devlet kavramı”ndan alınmıştır. İkincisi ise Marx’ın “Fransa’da İç Savaş, 1871”’in ilk taslağından bir alıntıdır. Marx ile Bakunin, Marksistler ile liberterler arasındaki –elbette gerçekten varolan– ayrımların düşünüldüğü kadar basit ve belirgin olmadığını göstermek üzere böyle bir oyuna başvurduk.

Hatta Marx, Komün olayları sırasında Proudhoncuların üstadlarının tezlerini unutmuş olmasından memnuniyet duyarken, bazı liberterler de Marx’ın Komün üzerine yazılarında merkeziyetçiliğin federalizm lehine unutulmuş olmasını keyifle gözlemler.

Karl Marx Uluslararası İşçi Birliği’nin (UİB-Birinci Enternasyonal’in) merkezi siyasal sloganı olarak, bu örgütün 1864’deki Açılış Hitabesi’ne de geçireceği şu sözleri önermiştir: “Emekçilerin kurtuluşu kendi eserleri olacaktır”. 1871 Komünü, onun gözünde bu denli önem taşıyorsa, bu tam da modern işçi ve sosyalist hareketinin bu kurucu ilkesinin ilk devrimci tezahürü olmasından ileri gelir.

1871’de Birinci Enternasyonal adına kaleme aldığı “Fransa’da İç Savaş” adıyla bilinen Hitabe’de (ve hazırlık notlarında), Marx Komünün bir partinin veya grubun iktidarı değil, ama “esasen işçi sınıfının yönetimi”, “halkın halk tarafından yönetimi”, yani “halk tarafından ve halk için bizzat kendi toplumsal yeteneğinin yeniden ele geçirilmesi” olduğunu yazar. Bu nedenle mevcut devlet aygıtını yalnızca fethetmekle yetinilemezdi: onu “kırıp” yerine yeni bir siyasal iktidar biçimi konulmalıydı, tıpkı Komünarların hazırladıkları ilk kararnameyle, sürekli orduyu feshedip yerine silahlanmış halkın konulmasıyla yaptıkları gibi.

Marx, dostu Kugelmann’a 17 Nisan 1871 tarihli, yani Komünün ilk haftalarında yazdığı bir mektupta şöyle diyordu: “18 Brumaire’imin son bölümünde, eğer tekrar okursan fark edebileceğin gibi, Fransa’da önümüzdeki ilk devrim teşebbüsünün, şimdiye dek olduğu gibi bürokratik ve askeri aygıtın el değiştirmesine değil, onun yok edilmesine dayanması gerektiğini belirtiyorum. Bu kıtadaki her gerçek halk devriminin ilk koşuludur. Paris’teki kahraman yoldaşlarımızın da yaptığı budur”.

Marx için belirleyici olan, Komünün sosyal yasalarının yanı sıra –ki sahipleri tarafından terkedilen fabrikaların işçi kooperatiflerine dönüştürülmesi gibi bazı uygulamalar sosyalist bir dinamiğe sahipti–, bir emekçiler iktidarı olarak onun siyasal anlamıydı. 1871 Hitabesi’nde yazdığı gibi, “modern devlet aygıtını kıran bu yeni Komün”, “kendi ‘doğal amirlerinin’ yani mülk sahiplerinin yönetsel ayrıcalıklarına ilk kez dokunmaya cüret eden” “sıradan işçilerin” eseri olmuştur.

Komün ne bir komplo ne de bir darbeydi, “kendi için ve kendiliğinden harekete geçen halk” idi. Daily Newsgazetesinin muhabiri “yüksek otoriteyi” uygulayan hiçbir şefin bulunmadığını gözlemlediğinde, Marx ironik bir yorumla yanıt verir : “Bu durum, siyasal idollere ve ‘büyük adamlara’ muazzam bir ihtiyaç duyan burjuvayı şaşkınlık içinde bırakır”. Elbette ki Birinci Enternasyonal’in militanları bu olaylar sırasında önemli bir rol oynamıştır, fakat Komün bir öncü grubun müdahalesiyle açıklanamaz. Ayaklanmayı UİB tarafından gizlice hazırlanmış bir fesat olarak sunan gericiliğin iftiralarına cevaben, Marx şöyle yazıyordu : “Polisiye ruhun içine işlediği Burjuva zihniyeti doğal olarak Uluslararası İşçi Birliği’ni, merkezi yönetiminin çeşitli ülkelerde zaman zaman patlamalar düzenleyen bir çeşit gizli fesat olarak görmektedir. Esasında Birliğimiz, uygar dünyanın çeşitli ülkelerindeki en ileri işçileri bir araya getiren uluslararası bağdan başka bir şey değildir. Sınıf mücadelesi nerede, hangi koşullarda ve hangi şekil altında yoğunluk kazanırsa kazansın, Birliğimizin üyelerinin en ön saflarda yer alması gayet doğaldır”.

Eğer Marx kimi zaman işçilerden kimi kez de “halk”tan söz ediyorsa, bu onun Komünün yalnızca dar anlamda proleter sınıfın eseri olmadığının bilincinde olmasından kaynaklanmaktadır. Komün aynı zamanda, kızıl bayrağın ve bir sosyal cumhuriyet hayalinin etrafında birleşmiş yoksullaşmış orta sınıfların bazı kesimlerinin, aydınların, çeşitli toplumsal tabakalardan gelen kadınların, öğrencilerin ve askerlerin de eseridir. Ve de tabii, hareketin içinde yer almayan, fakat desteği olmaksızın Paris ayaklanmasının ancak yenilgiyle sonuçlanacağı köylülerin.

Paris Komünü’nün Marx’ın üzerinde durduğu bir diğer boyutu, enternasyonalist karakteridir. Elbette ki Paris halkı 1871’de Bismarck ve Prusya ordusuyla barışan teslimiyetçi burjuva siyasetçilerine karşı ayaklanmıştır. Fakat bu ulusal tepki hiçbir biçimde milliyetçi bir şekle bürünmez; bu bir yanıyla Birinci Enternasyonal’in Fransa Seksiyonunun militanlarının oynadığı rolden kaynaklanmaktadır, ama aynı zamanda, Komünün tüm ulusların savaşçılarına çağrıda bulunmasından ileri gelir. Uluslararası İşçi Birliği’nin gösterdiği dayanışma ve sosyalist işçilerin inisiyatifiyle Breslau’da ve başka Alman şehirlerinde düzenlenen destek mitingleri, Paris halkının ayaklanmasının bu enternasyonalist anlamının ifadesidir. Mart 1872’de Komünün yıldönümünü kutlamak üzere düzenlenecek bir miting için kabul edilen bir karar metninde Marx’ın yazacağı gibi, komünarlar, “evrensel proletaryanın tehdit edici ordusunun… kahraman öncüleriydiler”.

3. Kaplanın Geçmişe Sıçrayışı: Ekim 1917

Walter Benjamin’e göre, yine 1940 tezlerinde, ezilenlerin mücadelesindeki mevcut bir ân ile, geçmişin belirli bir olayı, bu geçmişin eğer fark edilip tanınmazsa yok olup gidecek eşsiz bir imgesi arasında bir küme vardır. 1905 Rus devriminde olan da budur. Yalnızca Lev Troçki 1871 Komünü ile 1905’te Rus sovyetlerinin mücadelesi arasındaki kümeyi algılamıştır : Aralık 1905’te Marx’ın Komün üzerine kaleme aldığı yazıların Rus baskısına yazdığı önsözde 1871 örneğinin, « ekonomik açıdan daha geri bir ülkede, proletaryanın gelişkin bir kapitalist ülkeden daha önce iktidara gelebileceğini » gösterdiğini gözlemler. Fakat, bir kez iktidara geldiklerinde, Rus emekçileri, tıpkı Komününkiler gibi, mutlakiyetçiliğin tasfiyesi ile sosyalist devrimi iç içe geçiren tedbirler almaya yöneleceklerdir.

1905-1906’da Rus devrimi için 1871’in model alınmasını savunma noktasında Troçki tümüyle yalıtılmış bir haldeydi. Lenin bile, Menşeviklerin Çarlık-karşıtı burjuvaziye destek taktiğine yönelttiği eleştirilere rağmen, Komünü Rusya işçi hareketi için bir örnek olarak değerlendirmeyi reddediyordu. 1905’te yazdığı Sosyal-Demokrasinin İki Taktiği çalışmasında, Paris Komünü’nü, “Cumhuriyet için mücadelenin hedefleriyle sosyalizm için mücadeleninkileri birbirine karıştırdığı” için eleştirir ; bu nedenle Komünün yönetim biçimi “bizimkinin [geleceğin Rus devrimci-demokratik hükümetinin] benzememesi gereken bir hükümettir”.

1917’de ise olaylar tümüyle farklı gelişir. Nisan Tezleri’nden itibaren Lenin Paris Komünü’nü Sovyetler Cumhuriyeti için bir model olarak görür ve tam da demokratik cumhuriyet için mücadeleyle sosyalizm için mücadele arasındaki diyalektik bileşimi gerçekleştirdiği için, onu Rus devrimcileri için bir hedef olarak önerir. Bu fikir aynı zamanda Devlet ve İhtilal’de ve 1917 yılı boyunca Lenin’in kaleme aldığı tüm diğer yazılarda etraflıca geliştirilir. Komünarlar ile özdeşleştirme o denli kuvvetliydi ki, çağdaşlarının anılarına gore, Lenin Sovyet iktidarının 1871 Komününden bir gün fazla ayakta kaldığı günü –Ekim 1917’den birkaç ay sonra– gururla kutlamıştır.

Dolayısıyla Ekim ihtilali Walter Benjamin tarafından tezlerinde önerilen şu fikrin çarpıcı bir örneğidir: her otantik devrim geleceğe doğru bir sıçrama teşkil etmenin yanı sıra, “geçmişe doğru bir kaplan sıçrayışı”, geçmişin “şimidinin zamanıyla” (Jetztzeit) yüklü bir ânına doğru diyalektik bir sıçramadır.

Marx kadar Engels, Lenin veya Troçki Komünün bazı siyasal veya stratejik hatalarını eleştirmiştir: örneğin, Fransa Bankası’nın parasına el koymamak, Versay’a saldırmamak, düşmanı her bir mahallenin barikatlarının ardında beklemek. Bununla birlikte, bu olayda, modern tarihin daha önce görülmedik bir ânını, “gökyüzünü fethetme’ye” dönük ilk teşebbüsü, ezilen sınıfların ilk toplumsal ve siyasal özgürleşim deneyimini görmekten de geri kalmadılar.

4. 21. Yüzyılda Paris Komünü’nün Güncelliği

Her kuşağın, kendi tarihsel deneyimine, güncel mücadelesinin ihtiyaçlarına, onu motive eden özlemlere ve ütopyalara göre, 1871 Komünü’ne dair özgün bir okuması, özgün bir yorumu vardır. Chiapas’taki Zapatistlerden alternatif küreselleşme hareketine, oradan da liberter Rojava’ya kadar, 21. Yüzyılın başının radikal solunun ve toplumsal-siyasal hareketlerinin bakış açısından Komünün güncelliğini oluşturan nedir?

Hiç kuşkusuz, bugünün militanlarının ve aktivistlerinin büyük çoğunluğu Komün hakkında pek bir fikre sahip değil. Bununla birlikte, 1871 Paris baharının deneyimiyle bugünün mücadeleleri arasında öne çıkarılması gereken kimi yakınlıklar ve yankılanmalar mevcuttur.

a) Komün bir öz-özgürleşme, öz-örgütlenme, aşağıdan inisiyatif hareketiydi. Hiçbir parti kendini halk sınıflarına ikame etmeye girişmedi, hiçbir öncü grup emekçilerin yerine “iktidarı almak” istemedi. Birinci Enternasyonal’in Fransa Seksiyonunun militanları halk ayaklanmasının en etkin taraftarları arasında yer alıyordu, ama kendilerini hiçbir zaman hareketin “önderliği” olarak ilan etmediler, hiçbir zaman iktidarı tekellerine almaya veya başka siyasal akımları marjinalleştirmeye teşebbüs etmediler. Komünün temsilcileri demokratik olarak ilçelerden seçildiler ve halk tabanlarının daimî denetimine tabi oldular.

b) Bir başka ifadeyle: 1871 Komünü çoğulcu ve birleşik bir hareket oldu. Bu harekete Proudhon’un veya (daha nadir olmakla birlikte) Marx’ın taraftarları, liberterler ve jakobenler, Blanquiciler ve “sosyal cumhuriyetçiler” katılıyordu. Elbette ki Komünün demokratik olarak seçilmiş kademelerinde tartışmalar ve ayrımlar vardı, kimi zaman da siyasal çatışmalar. Fakat pratikte birlikte hareket ediliyor, farklı akımlar karşılıklı olarak birbirine saygı duyuyor, silahlar anlaşmazlık içinde olunan mücadele kardeşlerine değil düşmana yöneltiliyordu. Ortak hedefler, çeşitli akımların ideolojik dogmalarından daha ağır basıyordu: toplumsal özgürleşim, sınıf ayrıcalıklarının kaldırılması. Bizzat Marx’ın da ifade ettiği gibi, jakobenler otoriter merkeziyetçiliklerini, Proudhoncular ise “siyaset-karşıtı” ilkelerini unutmuştu.

c) Daha yukarıda gördüğümüz gibi, bu, çeşitli ülkelerden savaşçıların katılımıyla otantik biçimde enternasyonalist bir hareket olmuştur. Komün milisinin yönetimine Polonyalı bir devrimci (Dombrowicz) seçilir; Macar-Alman bir işçi (Leo Frankel) Çalışma Komiseri olur. Hiç şüphesiz Prusya işgaline direniş Komünün oluşmasında belirleyici bir rol oynamıştır, fakat Fransız asilerin, “Avrupa Birleşik Devletleri” ütopyasından ilham alarak Alman halkına ve sosyal-demokrasisine yaptığı çağrı bu enternasyonalist hassasiyete tanıklık eder.

d) Halk kültüründe patriarkanın ağırlığına rağmen, Komün kendini, kadınların aktif ve mücadeleci katılımıyla ayırt eder. Liberter militan Louise Michel ve Rus devrimci Elisabeth Dmitrieff en tanınanlar arasındadır fakat –Versay gericiliği tarafından öfke ve nefretle [olaylar sırasında çıkardıkları yangınlara göndermeyle–çn] “petrolcü” olarak adlandırılan– daha binlerce başka kadın Nisan-Mayıs 1871 mücadelelerine katılmıştır.

13 Nisan’da, kadın yurttaşların delegeleri Komünün Yürütme Komisyonu’na çok sayıda kadının Paris’in savunusuna katılma iradesini gösteren bir belge gönderir. Metinde şöyle yazar: “Her türden ayrıcalığın, her türden eşitsizliğin yok edildiğini ilan eden büyük ilkenin temsilcisi olduğu için, Komün, hiçbir cinsiyet ayrımı yapmadan –ki bu ayrım egemen sınıfların ayrıcalıklarının dayandığı uzlaşmaz karşıtlığın ihtiyaçları tarafından yaratılmış ve sürdürülmektedir– nüfusun tümünün haklı taleplerini göz önünde bulundurmaya angajedir”.

Bu çağrı kadın yurttaşların Merkez Komintesinin üyesi olan delegeler tarafından imzalanmıştır: Adélaïde Valentin, Noëmie Colleville, Marcand, Sophie Graix, Joséphine Pratt, Céline Delvainquier, Aimée Delvainquier, Elisabeth Dmitrieff.

e) Kesin bir sosyalist programa sahip olmamakla birlikte, Komünün sosyal tedbirleri –örneğin patronları tarafından terk edilen fabrikaların işçilerin eline geçmesi– radikal bir antikapitalist dinamiğe sahipti.

Çağımızın halk ayaklanmalarının karakteristiklerinin – Latin Amerika’dan birkaç örnek vermek gerekirse 1994 Zapatist ayaklanması, 2001 Buenos Aires halkının isyanı veya 2002’de Venezüella’da Chavez karşıtı darbe girişimini yenilgiye uğratan veya 2019’da Şili’de alçak Başkan Pinera’ya karşı ayaklanma– 1871’in asi Paris’ininkilerinden çok farklı olduğu aşikardır. Fakat ezilenlerin bu ilk toplumsal özgürleşim teşebbüsünün birçok yönü şaşırtıcı bir güncellik taşımaya devam etmekte ve yeni kuşakların düşüncesini beslemeyi hak etmektedir. Geçmişin ve mücadelelerinin hafızası olmaksızın geleceğin ütopyası için mücadele de olmayacaktır.

Çeviri: Uraz Aydın

Bu yazı 2009 yılında Karl Marx’ın Paris Komünü hakkındaki yazılarının İtalyanca baskısına önsöz olarak kaleme alındıktan sonra yazar tarafından Komünün 150. Yılı vesilesiyle kısmi bir düzenlemeyle tekrar yayınlanmıştır. Türkçede ilk hali, Marx’ın Fransa’da İç Savaş’ına önsöz olarak basılmıştır (Yazın Yayıncılık, Mart 2011).



[1] Daniel Bensaïd, “Politiques de Marx”, in Karl Marx, Friedrich Engels, Inventer l’inconnu. Textes et correspondances autour de la Commune, Paris, La Fabrique, 2008, pp.15-16.

Mafya Devleti, Helalleşmeci Siyaset ve Antikapitalist Müdahale – Yeniyol’un Sözü

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, bir süredir Sedat Peker’in hedefinde olan Soylu’ya arka çıkmasıyla birlikte, haftalardır Türkiye’nin temel gündemi olan mesele farklı bir boyut kazandı. AKP içinde tam olarak ne olduğu, kimlerin kimlerle çıkar çatışmasına girdiği, Soylu-Ağar-Bahçeli-Çakıcı hattının gerçekten de, partiden ve Erdoğan’dan bağımsız bir ajandasının olup olmadığı üzerine birçok spekülasyon ortaya atıldı. 

Aslında Peker, öncesinde Pelikan ve Ağar’ı, sonrasında “pislik” açıklamasıyla birlikte, Soylu’yu hedef aldığı açıklamalarında bu konuda somut bir ifşada da bulunmadı. Anladığımız, Soylu’nun Peker’i bir dönem Albayrak’a karşı kullandığı, sonrasında ise onu yalnız bıraktığı, dönüş bileti olmaktan vazgeçtiği. Ancak bunlar bile AKP diye bir partinin kalmadığını, Erdoğan’ın çeşitli çıkar gruplarını idare etmekte zorlandığını kanıtlar nitelikte. 

Bunun dışında, 90’lardan itibaren derin devletin içerisinde yer almış Peker’in özellikle Ağar’la ilgili ifşaları, bulunduğu konumlar, birlikte hareket ettiği insanlar, kendisine emir veren güçler dikkate alındığında oldukça önemlidir. Sosyalistler, bir suçlunun itiraflarını, Kürt illerinden Kıbrıs’a uzanan kontrgerilla faaliyetleri başta olmak üzere suçlulardan hesap sorma çabasının aracı haline getirip, karanlıkta kalan eylemlerin aydınlatılması için mücadele etmelidir. 

Karşımızda hiçbir meşruiyeti kalmamış, deyim yerindeyse suçlarıyla ayakta kalan, herkesin suç ortağı ya da karşı tarafın suçunu bilen sıfatıyla yerini koruduğu parçalı bir yapı vardır. Bu suçlar İkizdere’den Bodrum’a, Latin Amerika’dan offshore adalarına dek o denli uzanmış, birbiriyle kanlı bıçaklı o kadar insanı fail kılmıştır ki, bütün bu yapıyı ayakta tutmanın tek yolu olan iktidarı kaybetmemek bu isimlerin tek amacı haline gelmiştir. Bu yolda, burjuva demokrasisinin en temel kurumları ve değerleri, Türkiye devletinin teamülleri ve göstermelik işleyişi seneler öncesinden bir hiç haline getirilmiş, bu da meşruiyet kaybının önemli bir nedeni olmuştur. 

Meşruiyet kaybının ikinci bir nedeni tam da bahsettiğimiz bu zoraki ittifakın sürekli ortaya çıkardığı siyasi krizlerdir. Ahbap çavuş kapitalizminin çıktısı olan ganimet siyaseti, AKP’yi ve çevresini bir çıkarlar ringine çevirmiştir. Özellikle Gezi İsyanı sonrası başlayan süreçte, AKP için bitirilen ortaklıklar kadar yeni kurulan ortaklıklar da, giden isimler kadar yeni gelen isimler ve içeride kalanlar da hep bir gerilim kaynağı olmuştur. Sonuç olarak vaat edilen pasta sınırsız değildir. En büyük payı almak için süregelen kavgada kimisi mafyayı, kimisi orduyu, kimisi gazeteciliği kullanmış; bu yıllarda bütün sektörler, kurumlar, şehirler, medya, ekonomi, üniversite, doğa ve toplum bu yağma harekâtından payını kötü bir şekilde almıştır. 

Peki, AKP, artık bir zorunluluk halini alan bu siyasi krizlerle ve meşruiyet kaybıyla uğraşırken burjuva muhalefet ne yapmaktadır? Çok basit bir mantıkla, meşruiyet kaybını derinleştirmesi gereken muhalefet, tam aksine AKP’den kopan kararsızları ürkütmeme, Erdoğan’ın 2023’te kaybedeceğini söyleyen anketlerin verdiği güvenle seçimleri bekleme, bu süreçte eline geçen fırsatları değerlendirmeme “siyaseti” izlemektedir. Erdoğan’ın yanaşmayacağını bilerek erken seçim isteyen, ona “helalleşme” çağrısı yapan, onu emekli olmaya davet eden muhalefet, işlenen bunca suça rağmen bütün toplumu sıradan bir burjuva demokrasisinde yaşadığına ikna etmeye çalışmaktadır.  

Güler yüzlü, uzlaşmacı, helalleşmeci siyasetin mimarları, topluma “bu iki senede işlenen suçları da boşverelim, nasıl olsa gidecekler, haklıyken haksız duruma düşmeyelim” aklını vermektedir. Durum buyken, toplumu Peker’in videolarını dizi izler gibi izlemekle, bunun mizahını yapmakla suçlamanın bir siyasi karşılığı yoktur. 

Bunun yanı sıra, AKP’den şimdilik kopmuş ve kararsızlar bölgesinde bekleyen seçmen için, AKP hala meşru bir partidir. Bu meşruluğun en önemli kaynağı ise muhalefet partilerinin helalleşmeci siyasetidir. Mafya ifşalarıyla ortalığa saçılanlar, kardeş kavgalarında meydana serilenler ya da artık gizlenmesine ihtiyaç bile duyulmayan olaylar bu meşruluğun çoktan kaybedildiğini kanıtlasa da, muhalefet partileri bu meşruluğu alıp AKP’nin üzerine geçirmektedir. Toplumun “bu kadar da olmaz” dediği yerde her şey hızla normalleşmektedir. 

Bu siyasetin getireceği, kararsızlar bölgesinde konaklayan seçmenin bu alana yerleşmesi, toplumun muhalif kesiminin ve işçi sınıfının bu partileri daha az ciddiye alması, bu partilerin bir alternatif olma konusunda inandırıcılığını yitirmesidir. Tam da burada, çeşitli sol-sosyalist partilerin bir araya gelerek yaptıkları açıklama oldukça kıymetlidir. İktidar bileşenlerini “suçlular ittifakı” olarak tanımlayan ve herkesi bu yapıya karşı mücadeleye davet eden bu bir araya geliş -ki altındaki imzaların ötesine de uzanan bir karşılığı bulunmaktadır- kapsamını genişleterek bir talepler dizisi etrafında örgütlenecek yeni bir hat ortaya çıkarmalıdır. AKP sonrasında yeni isimlerin benzer kavgalarını dizi gibi izlememizi engelleyecek olan aşağıdakilerin kendi hikâyesini yazmaya başlaması olacaktır ancak. Bu da bugünden itibaren karşımızdaki mafya devletinin can damarı olan yağma düzenine, ahbap-çavuş kapitalizmine, neoliberal gasp rejimine karşı işçi sınıfının ve ezilen kitlelerin çıkarları doğrultusunda örgütlenecek bir antikapitalist müdahaleyi gerekli kılmaktadır. 

Sosyalist Demokrasi için Yeniyol

Mafya-Medya-Akademya – Emre Tansu Keten

Sedat Peker’in Hadi Özışık’la yaptığı görüşme kaydını Twitter’dan yayımlamasıyla beraber, mafya-siyaset çevresinde dönen tartışmalara medya da dahil olmuş oldu. Peker’in iddiasına göre Özışık, kendisiyle Süleyman Soylu arasında aracılık rolüne soyunmuştu. Görüşme kaydından da anlaşıldığı gibi, Peker ile Özışık kardeşler arasında uzun süredir devam eden bir ahbaplık söz konusuydu. Bütün bu gelişmeler üzerine, Özışık kardeşler halihazırda çalıştıkları medya kurumlarından kovuldu. Hatta, Hadi Özışık Türkiye Gazeteciler Cemiyeti üyeliğinden de çıkarıldı. Özışık’ın gazeteci kimliğine yakışmayan eylemleri, medya etiği çerçevesinde tartışıldı.

Şantaj Gazeteciliği

Oysa, Özışık gazetecilik etiği çerçevesinde tartışılabilecek bir isim olmaktan oldukça uzak. Bu olay aslında, AKP gazeteciliği diyebileceğimiz bir “iş yürütme şekli”nin oldukça açıklayıcı bir örneği. AKP’nin medya alanının yüzde 90’ına yakınını ele geçirmesinin ardından sayısı oldukça artan AKP’li gazetecilerin yaptıkları iş, üstlendikleri görev, yüklendikleri işlev aslında tam da Özışık olayında açıkça ortaya çıkanlara denk düşüyor. Kimisi bunu daha gizli kapaklı, kimisi çok daha açıkça, çok daha mafyavari yöntemlerle yapıyor. Bunları iş takipçisi, propagandacı, ortacı vs. gibi isimlerle tanımlayabiliriz, ama bunları hala gazeteci olarak anmanın gerçeklikle bir ilgisi olmadığını düşünüyorum.

Özışık 86 yılında Türkiye gazetesinde başlıyor “gazeteciliğe”. Birkaç kurum değiştirdikten sonra 2000 yılında internethaber.com sitesini kuruyor. Fatih Tezcan’ın iddiasına göre Özışık kardeşler bu site üzerinden birçok belediye başkanına şantaj yapıyor, ellerindeki medya gücünü bir silah olarak kullanarak, hedefledikleri insanlardan para koparıyor. Aslında bunu geçen sene Didim belediye başkanına yönelik karalama kampanyasında da gördük. Kardeşler, işi gücü bırakıp aylarca belediye başkanıyla uğraşmış, sosyal medyayı da bu doğrultuda harekete geçirmeye çalışmıştı. İddialara göre, işin içinde, belediye başkanı ile ihtilaflı bir iş adamı da vardı. Kısacası Özışık, medya alanına adım attığı günden beri aynı işi yapan, gazeteciliği bir paravan olarak kullanıp, bir yerlere çökmenin yollarını arayan birisi sadece.

Üniversiteye Çökmek

Sedat Peker’in yakın dostu Hadi Özışık’ın CV’sine baktığımızda, 2012-2013 yıllarında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde internet gazeteciliği dersi verdiğini görüyoruz. Şaka gibi ama gerçek. Aynı okulda yüksek lisans öğrencisi ve yeni asistan olduğum bu dönemde, öğretim görevlisi titriyle ders veren iktidar yandaşı tek ismin Özışık olmadığını gayet iyi hatırlıyorum. Cemil Barlas, Hasan Öztürk, Bedrettin Uğur, Selahattin Sevi, Nuh Yılmaz, Ersoy Dede gibi iktidar sözcülüğü yapan birçok isim, uzun bir dönem boyunca Marmara İletişim’de öğrencilere gazetecilik dersi verdi. 

Türkiye’nin en eski basın okullarından birisi olan ve efsane dekanı Ünsal Oskay’la birlikte anılan Marmara İletişim nasıl bu hale geldi peki? Tabii ki yine bir çökme hikâyesiyle. 2011 yılında Yeditepe’de doçent olarak çalışmakta olan Yusuf Devran, bir anda Marmara İletişim’e atandı ve ışık hızıyla önce profesör, sonra bölüm başkanı hemen ardından dekan yapıldı. Takdir edersiniz ki bu pek görmeye alıştığımız bir yükseliş hikayesi değil. Hangi ilişki ağları çerçevesinde bunun gerçekleştiğini de umarım ilerideki zamanlarda, kendini kurtarmaya çalışanların birbirini satmaktan başka bir çaresinin kalmadığı bir dönemde görürüz. Devran’ın dekan olduktan sonra ilk işi, okulun geleneksel yapısına, hocalarına ve öğrencilerine saldırmak oldu. Birçok akademisyen bu süreçte başka okullara geçerken, muhalif öğrenciler Devran tarafından, muhalif akademisyenler ülkücü öğrenciler tarafından Twitter’dan hedef gösterildi. Yüksek lisans, doktora ve asistan alımlarındaki usulsüzlükler bu dönem ayyuka çıktı. Fişlemelere ve bu usülsüz alımlara karşı koyan hocalar tehdit edildi, fiziksel şiddete uğradı ve mesai saatleri dışında odalarına çilingirle gildi… Öğrencilerden tek ricası “ülkenin aleyhine haber yazmamak” olan Devran’ın fakültesinde kadrolaşma o kadar vahşice yapıldı ki, çok kısa bir süre içerisinde okulun yapısı, onarılmaz bir şekilde, değiştirildi.

Devran’ın, AKP’li ve cemaatçi isimleri okula doldurmasının bir nedeni (kendisinin de Samanyolu geçmişi olduğunu hatırlatalım), okulun geleneğini yok etmekse, diğer bir nedeni de, kendi siyasi kariyeri için bu isimleri birer ilişki olarak görmesi, arasını bu çevreyle daha da iyi yapmak istemesiydi. Zaten çok geçmeden AKP’den milletvekili aday adayı oldu, ama o kadar çabası, araya insan koyması işe yaramamış olacak ki, aday gösterilmedi. Dekanlığı da bu arada tekrar uzatılmadı. Onun o makama kimler tarafından nasıl getirildiği de, neden bir anda gözden düşürüldüğü de ancak Peker’inkine benzer ifşalarla öğrenebileceğimiz soru işaretleri. 

Çöken Kurumlar

Bu yazıda geçen bütün isimleri birleştiren kelime “çökmek” aslında. Sedat Peker’den Hadi Özışık’a, oradan malum dekana uzanan bir hat var. Birisi belli işletmelere, diğeri belediyelere, ötekisi ise bir fakülteye çökerek daha zengin olmanın, iktidar içerisinde daha güçlü olmanın yollarını arıyor. Bunu yaparken, var oldukları alanları ve kurumları çürütmeyi de ihmal etmiyorlar.

Barış için Akademisyenler’in “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisini yayımlamasının hemen ardından da bu birlikteliği görmüştük. İmzaların açıklanmasının hemen ertesi günü, akademisyenleri manşetlerden hedef gösteren yandaş medyayı, “Kanlarında duş alacağım” diye tehdit eden Sedat Peker takip etmişti. Aynı yerden işaret alan Ak-ademisyenler de alelacele imza toplayıp, akademisyenleri hedef gösteren, onları terörist olmakla suçlayan bir bildiri yayımlayarak Peker’e yetişmişlerdi. Mafya-Medya-Akademya kol kola akademisyenlerin karşısına dikilmişti. 

Sonuç olarak bütün bunları birbirlerinden ayrı değerlendiremeyiz. Peker’in ifşa ettikleriyle, medyanın bugünkü hali ve üniversitelerin çöküşün eşiğine gelmesi aynı saldırının çıktıları. Saldırının failleri suçlarıyla birbirlerine bağlanmış, çıkarları kesiştikçe dost, çıkarları çatıştıkça düşman olan isimler. Bütün kurumları çürüten bu yapı var olmaya devam ettikçe, hiçbir alan kendi başına kurtulamaz. 

Bu yazının daha kısa bir versiyonu Gazete Pencere’de yayımlandı. 

Dijital Apartheid veya Egemen Kim? – Hasan Yıkıcı

İsrail devletinin, Filistin halkına karşı bitmeyen kıyım ve savaşı geçtiğimiz haftalarda tekrar yükseldi. Adeta bir döngü gibi belli zaman aralıklarında ve hiç durmaksızın İsrail devletinin yıkıcı şiddetine şahit oluyoruz, ardından dünyanın çeşitli ülkelerinde eylemler ve kınama mesajları yükseliyor, ardından şiddet devam ediyor, kısa bir ara veriliyor, sonra tekrar aynı döngü sürüyor. Fakat her defasında Filistinlilerin yaşam alanları hem coğrafi hem de varoluşsal olarak daralıyor, kısıtlanıyor. İsrail zamana yayılmış bir soykırım örgütlüyor adeta. Ve artık bu aşikar bir dehşetle, göstere göstere yaşanıyor.

Gecenin karanlığı üzerine renkli çizgiler çekerek gökyüzünde hareket eden füzeleri hepimiz ya videolarda ya da fotoğraflarda gördük. Bu estetize edilmiş şiddet görüntülerinin ardında ise yok olup giden insan hikayeleri, yıkım ve kırım var. Sosyal medya akışlarından tüm bu seyrekleştirilmiş ve seyirleştilmiş soykırımı izlerken, yine bu mecralarda başka bir yok sayma, yasaklama ve apartheid eylemi gerçekleşiyordu.

Al Jazeera’de yayınlanan Omar Zahzah imzalı makalede Facebook, Zoom ve Twitter gibi sosyal medya mecralarında Filistinlilere yönelik gittikçe artan bir sansür ve yasaklama uygulamalarının olduğu bahsedilmekte.

Zahzah, makalesinde Filistinlilerin sosyal medyada sessizleştirildiğini ifade ederek örnekler veriyor.

Makalede, Nisan ayında Zoom, Facebook ve Youtube, San Francisco Devlet Üniversitesi’nin Arap ve Müslüman Etnisiteler ve Diasporalar çalışmaları (AMED) Programı, Kaliforniya Üniversitesi Fakülte Dernekleri Konseyi (CUFCA) ve Kaliforniya Üniversitesi Beşeri Bilimler Araştırma Enstitüsü (UCHRI) tarafından desteklenen “Kimin Anlatıları? Filistin için Hangi İfade Özgürlüğü?” başlıklı online akademik etkinliği engellediği bilgisi verilmekte.  

Etkinlikte Filistin’in direniş ikonu Leyla Halid ve Güney Afrika’nın Afrika Ulusal Kongresi (ANC) eski askeri lideri Ronnie Kasrils de dahil olmak üzere dünya genelinden apartheid karşıtı aktivistlere yer verilecekti.

Bu etkinlik 2020 yılında yine Zoom tarafından sansürlenen bir dersin tekrarıydı.

Zahzah’ın makalesinde aktardığına göre sosyal medya şirketlerinin söz konusu etkinliği yasaklamasının gerekçesi ‘terör.’ Filistin’in direniş ikonu Leyla Halid’in ABD’nin terör listesinde olduğu gerekçe gösterildi. Bu karar hukuksal bir dayanağı olmadığı savunularak hukukçulardan ve aktivistlerden tepki çekti. Zoom şirketine doğrudan yazılan mektupta şu ifadelere yer verildi:

ifade özgürlüğü ve akademik özgürlüklere yönelik tehlikeli bir saldırı ve kamu üniversiteleri sistemlerimizle yapmış olduğunuz sözleşmelerin bir ihlalidir. “[Zoomun] temel bir kamu hizmeti statüsünde olması size ülkenin derslerinin ve kamusal etkinliklerinin içeriği üzerinde veto yetkisi vermez.”

Fakat tepkilere rağmen sosyal medya şirketleri Filistinlileri sessizleştirmeye devam etti.

Zoom şirketi tekrarı yapılması planlanan “Kimin Anlatıları?” etkinliğine izin vermedi. Facebook ise bir adım daha öne giderek, önce etkinliğin görsellerini sayfalardan kaldırdı ardından ise etkinliğin organizatörlerinden AMED çalışmaları programının sayfalarını kapadı. AMED Facebook sayfasının kapatılmasıyla birlikte sayfada bulunan Filistin halkının mücadelesi ve dünyadaki özgürlük hareketleriyle ilgili içerikler de silinmiş oldu.

Daha bitmedi. En son İsrail saldırılarını paylaşan pek çok kişi Facebook, Twitter ve Instagram’ın içeriklerini “ sistematik bir biçimde sansürlediklerini” de bildirdi.

Sosyal medya özgürlük alanı mı?

Sosyal medya platformları da tıpkı Batı/ABD merkezli ana akım medya kuruluşları gibi Filistinlilerin kendi hikayeleri ve seslerini duyurmalarını engelliyor. Makalenin yazarı Omar Zahzah buna Dijital Apartheid diyor, hak vermemek elde değil! Dijitalleşme süreçlerine dair “dijital sömürgeleştirme” veya “ dijital emek” kavramlarından sonra “Dijital Apartheid” kavramı da üzerinde durulması ve geliştirilmesi gereken bir kavram.

Ana akım medyanın, iktidar, sermaye ve güç ilişkileri içerisinde her zaman egemen olanın dışladığı, baskıladığı veya sömürdüğü, yok saydığı kesimleri sessizleştirdiğini veya ancak bir tehdit unsuru olarak temsillerine yer verdiğini biliyoruz. Fakat söz konusu sosyal medya olduğunda, bu mecraları iktidar ve mülkiyet ilişkileri içinde düşünemiyoruz. Belki de sosyal medyanın yarattığı en güçlü işlev, bir özgürlük yanılsamasıdır.

Sosyal medya söz konusu olduğunda unuttuğumuz veya hatırlamak istemediğimiz belirleyici bir nokta var. Byung Chul Han, “Kapitalizm ve Ölüm Dürtüsü” kitabında, Carl Schmitt’in meşhur “egemen olağan üstü hale karar verendir” cümlesine göndermede bulunarak şöyle yazar: “Günümüzün dijital rejiminde egemenlik cümlesi bir kez daha revize edilmelidir: “Ağdaki verinin sahibi kimse, egemen olan odur.”

Çoğumuz sosyal medya mecralarının özgürlük veya ifade özgürlüğü sunduğuna inanırız. Sadece Filistinlilerin yaşadığı bu örnek, sosyal medyayı mülkiyet ve iktidar ilişkilerinin dışında konuşamayacağımızı ve o iktidar ilişkilerini ürküttüğümüz anda fişimizin verilerin sahipleri tarafından kapatılabileceğini çarpıcı bir şekilde gösteriyor.

Yazıyı bitirirken meselenin daha iyi anlaşılması için kısa bir ek: İsrail Adalet Bakanlığı eski direktörlerinden Emi Palmor, şu an Facebook’un gözetim kurulu üyesi. Filistinlilerin sosyal medya platformlarında ‘sessizleştirilmesinin’ de mimarlarından biri. 


Kaynaklar:

https://www.aljazeera.com/opinions/2021/5/13/social-media-companies-are-trying-to-silence-palestinian-voices

Kapitalizm ve Ölüm Dürtüsü – Byung Chul Han

Bu yazı ilk olarak Yeni Düzen sitesinde yayımlandı: Dijital Apartheid veya Egemen Kim? – Hasan Yıkıcı

İsrail Saldırganlığı, İslamcı Nefret ve Enternasyonal Dayanışma – Sanem Öztürk

Doğu Kudüs’ün Sheikh Jarrah mahallesinde altı Filistinli ailenin evlerinden çıkarılmasına yönelik İsrail yüksek mahkeme kararının ardından yoğunlaşan ve Gazze’ye doğru genişleyen İsrail saldırılarıyla, bir kez daha dünya takviminde o zamanlara gelip çattık; İsrail’in sömürgeci saldırganlığına karşı Filistin halkı yüzyıllardır yaşadığı, işlediği, beslendiği topraklarda özgürce yaşamak için direnirken, dünyanın gözleri yeniden bölgeye çevrildi.

Filistin, Türkiye solunun 70’ler nostaljisine ya da İslamcıların “din kardeşlerimize el uzatalım” söylemine konu olduğu zamanları saymazsak, pek çokları için böyle zamanlarda görünür olan bir kara parçası. Biber gazları, mermiler, bombalar ortada yokken hayatın “normale” döner gibi olduğu varsayılan, en azından dünyanın acil durum listesinden bir süreliğine düşen bir garip ülke. Oysa daha bir iki gün önce protestolarda gördüğümüz o pankartta yazdığı gibi: “1948’den beri nefes alamıyor” Filistin. Çünkü hepimizin bildiği üzere işgal yalnızca topla, tüfekle, mermiyle olmuyor. Gündelik hayatın her hücresinde artarak varlığını sürdürüyor.

Sömürgeci Rejim ve Uluslararası Laf Kalabalığı

İsrail devleti, 1948’den bu yana ırkçılığı derinleşen sömürgeci apartheid rejimiyle, Filistinlileri gettolarda ya da kendi topraklarında veya başka ülkelerdeki mülteci kamplarında yaşamaya zorluyor örneğin; en temel ihtiyaçlara, temiz suya, istihdam olanaklarına, okullara, hastanelere erişimlerini engelliyor. Daha geçen hafta tanık olduğumuz gibi, Filistinlileri yerinden ediyor, evlerine, topraklarına el koyuyor ve 1948’den beri sınırlarını genişletiyor. Büyük ölçüde ABD sponsorluğunda, ama yalnızca onunla sınırlı kalmayacak şekilde, arada bir “one minute” demeyi ihmal etmeyen bölge rejimlerinin de suç ortaklığıyla yapıyor bunu. Saldırganlığının bir sonucu, bir yaptırımı olmayacağını bilerek, her gün, her dakika uluslararası hukuku ve insan haklarını ezip geçiyor.

Öte yandan Filistin halkının on yıllardır defalarca kez yaşadığı hayal kırıklığının tek bir kaynağı yok. Sayısız ve sonuçsuz Birleşmiş Milletler kararına, Edward Said’in altını çizdiği gibi “eşit taraflar” arasında geçmediğini bildiğimiz Oslo müzakerelerine, tünelin ucunda hiçbir ışık olmadığı baştan belli olan Camp David’e, ikiyüzlü bölge rejimlerinin para, zaman ve enerji israfından başka hiçbir anlamı olmayan göstermelik zirvelerine aşina olmayanlar, milyonlarca kaynaktan fikir edinebilir; aşina olanlar için ise süreç büyük ölçüde uluslararası laf kalabalığından ibaret.

Hamas Çözümsüzlüğün Tarafı

Öte yandan Filistin içindeki siyasetin Filistin halkını nasıl çaresizlik ve çözümsüzlük hissine sürüklediğini de görmek gerekiyor.

2000’li yıllarda El Fetih’in yarattığı hayal kırıklığı, ayyuka çıkan yolsuzluk ve adaletsizlik, yıllardır yönetimde olan statükocu kanatla İslamcı kanat arasındaki ayrımın derinleşmesi, Filistin solunun bütün unsurlarının gittikçe sönümlenmesi, İslamcı kanadın Hamas’la birlikte yükselişe geçmesi… Bütün bu süreci okurken şunu unutmamak gerek: Filistin halkı, bilhassa Gazze Şeridi, işgalin ve kuşatılmışlığın ağırlaştırdığı ciddi boyutta bir yoksullukla yaşamaya çalışıyor. 2020 rakamlarına göre Gazze Şeridi’nde işsizlik oranı yüzde 43’ün üzerinde. Yani her canı istediğinde müdahaleyi kendinde hak gören, askeri güçle gelmediğinde psikolojik savaşı sürdüren İsrail bir yana, işsizlik, güvencesizlik, temiz su ve gıda yetersizliği, sağlıksız barınma koşulları, eğitim ve sağlık hizmetlerine erişim gibi pek çok sorun da Filistin halkı için gündelik hayatın yükünü katlanılmaz boyutlara taşıyor. On yıllardır koltuklarını terk etmeyen yönetim kadroları ve gittikçe görünmez hale gelen radikal sol karşısında Hamas’ın güç kazanması şaşırtıcı değil. Ancak çözümün değil, çözümsüzlüğün tarafı olduğu da aşikâr. Zira “benden olmayanı burada yaşatmayacağım” zihniyetinin bir ucundan da o tutuyor.

Antisemitizm Değil Boykot, Tecrit, Yaptırım!

Bu esnada Türkiye’de, İsrail’e yönelik hiçbir gerçek yaptırım politikası izlemeyen, hatta her fırsatta İsrail devletiyle ekonomik, askeri, siyasi ilişkilerini geliştirmeyi ihmal etmeyen AKP, seçim malzemesi olarak da faydasını göreceğini umduğu “Filistin davasına ve din kardeşlerine” sahip çıkıyor. Hani nasıl derler? Yersen… Üstelik İslamcı siyaset, her daim hazırda patlamayı bekleyen antisemit dilini daha da pervasızlaştırarak, Filistin meselesini Yahudi düşmanlığıyla eş tutan o bildiğimiz nakaratı tekrarlamayı, Türkiye’deki Musevilere yönelik yansımalarının neler olabileceğini bildiği nefreti yeniden üretmeyi ihmal etmiyor.

Bizler için Filistin meselesi, İslamcı zihniyetin yakınından bile geçemeyeceği, yalnızca Sünni Müslüman Filistinlileri değil, bu coğrafyanın bütün halklarını kapsayan bir eşitlik, özgürlük ve birlikte yaşama mücadelesi. Ve Türkiye’de ve dünyanın dört bir yanında bizler için boykot, tecrit ve yaptırım, İsrail’i politik, ekonomik ve diplomatik yollarla politika değişikliğine zorlayacak şekilde yalnızlaştıracak, eşitsiz güç ilişkilerini halkların dayanışmasıyla dengeleyebilecek önemli bir dayanışma aracı.

Bunun ötesinde, Filistin ve İsrail’de barış mücadelesi verenlere, “benden olmayanı burada yaşatmayacağım” diyenlere değil, “büyükannem Auschwitz’den Gazze’yi bombalamak için sağ kurtulmadı” pankartıyla yürüyenlere kulak verelim. Ve elbette işgalin sona ermesi, halkların kendi kaderini tayin hakkı, mültecilerin topraklarına geri dönüş hakkı, tecrit ve utanç duvarının yıkılması, halkların eşit hakları temelinde, askeri değil, gerçek bir siyasi çözüm sürecinin başlaması talebimizi her fırsatta dile getirelim. Enternasyonal dayanışma yaşatır!

Görsel: CNN