İmdat Freni

Blog

“Komünizmin Kara Kitabı”na Bir Cevap – Daniel Bensaïd

“Böylesi bir olgu, insanlık tarihinde unutulmazdır, çünkü o, insanın doğasında gelişmeye değin öylesi bir elverişliliği, öylesi bir yeteneği ortaya çıkarmıştır ki, hiçbir siyasa, tüm inceliklerine karşın, olayların daha önceki gelişiminden onu çıkaramazdı: salt, insan ırkında birleşmiş olan doğa ve özgürlük, adaletin içsel ilkelerini izleyerek, bu gelişmeyi ilan edecek durumdaydı, olsa olsa belirsiz bir şekilde ve tali bir olay olaak. Ancak, bu olayın hedefine henüz varılmamış olunsa, veya bir halkın Anayasasının devrimi veya reformu sonuçta başarısızlığa uğrasa, ya da hatta, belirli bir zaman sonra, (bugün bazı siyasetçilerin iddia ettiği gibi) her şey eskisine dönse bile, bu felsefi kehanet gücünden hiçbir şey kaybetmeyecektir. Çünkü bu olay, elverişli koşullar kendini gösterdiğinde, halkların hafızasına yeniden sokulmamak ve bu tipteki yeni girişimlerde yeniden hatırlatılmamak için fazlasıyla önemli, insanlığın çıkarlarıyla fazlasıyla iç içe geçmiş ve dünyanın tüm bölgeleri üzerindeki etkisi fazlasıyla büyüktür.”

Emmanuel Kant, Yetilerin üç bölümde çelişkisi, 1798.

“İşte çözülmesi gereken sorun şudur, olayların seyrinde, gerçekten de bir süreklilik var mıdır, yoksa söz konusu olan birbirine temelde bağlı, ama herşeye rağmen iki ayrı siyasi ve ahlaki dünyaya gönderme yapan iki olaylar dizisi mi? Eğer bu sorunu çözmeyi başaramazsak, bugün bile, hâlâ kazara tehlikeli hale gelebiliriz. Çünkü üzerine düşünülmemiş geçmiş, en kötü önyargıları yeniden canlandırır ve tarih bilincinin siyasi alana nüfuz etmesini engeller”

Mikhaïl Guefter, “Stalin dün öldü” in L’Homme et la sociét´, 1987

1798’de, tam bir gericilik dönemi içerisindeyken, Emmanuel Kant, Fransız Devrimi hakkında, yenilgilerin ve gerilemelerin ötesinde, böylesi bir olayın unutulamayacağını yazıyordu. Çünkü, bu zamanın yırtılışının ardında, kaçak biçimde de olsa, özgürleşmiş bir insanlık vaadi belirmişti. Kant haklıydı. Bugünkü sorunumuz, bizzat Ekim ismine bağlı bu büyük vaadin, dünyanın sarsılışının, ilk dünya kıyımı döneminde cehennemde beliren bu ışıltının da, halkların “hafızasına yeniden sokulup” sokulamayacağıdır. Bu, bir “hafıza ödevinin” değil (ki bu terim bugün artık eskimiştir), bir hafıza çalışması ve mücadelesinin hedefidir.

1917 Ekim’inin 80. yıldönümü sessiz geçme tehlikesini taşıyordu. Komünizmin Kara Kitabı‘nın, en azından “Ekim olayını”, ardından bir daha barışılamayacak o büyük tartışmaları yeniden açmak gibi bir yararı olmuştur. Eser sahibi olan Stephane Courtois’nın da açıkça belirttiği gibi, bu çalışmanın hedefi komünizm ile stalinizm, Lenin ile Stalin, devrimin başlangıçtaki parıltısı ile, Gulag’ın soğuk alacakaranlığı arasında tam bir uyum, kesin bir süreklilik kurmaktı: “Stalinist ve komünist, aynı şeydir“, diye yazıyor Journal du Dimanche‘ta (9 Kasım 1997).

Büyük sovyet tarihçisi Mikhaïl Guefter tarafından sorulan soruya cevap vermek son derece önemlidir: “İşte çözülmesi gereken sorun şudur, olayların seyrinde, gerçekten de bir süreklilik var mıdır, yoksa söz konusu olan birbirine temelde bağlı, ama herşeye rağmen iki ayrı siyasi ve ahlaki dünyaya gönderme yapan iki olaylar dizisi mi?” Gerçekten de biten yüzyılın anlaşılabilirliği kadar, yaklaşan fırtınalı yüzyıldaki angajmanlarımıza da hakim olacak, belirleyici bir soru: eğer stalinizm, bazılarının savunduğu veya bahşettiği gibi, komünist projeden sadece bir “sapma” ise ya da onun “trajik bir uzantısı” ise, o zaman bizzat bu proje hakkında en radikal sonuçları çıkarmak gerekir.

I. Bir asrın sonu davası

Aslında, Kara Kitap‘ın yazarlarının amaçladığı tam da budur. Gerçekten de, Stephane Courtois’nın ve basında çıkan bazı makalelerin soğuk savaş tonuna şaşabiliriz. Kibarca “piyasa demokrasisi” olarak yeniden tanımlanan kapitalizm, SSCB’nin çözülüşü sonrasında, kendisini alternatifsiz ve yüzyıl sonunun kesin galibi olarak ilan ederken, bu hırs, aslında, bastırılmış bir korkuyu dile getirmektedir: bu, bürokratik ikizi ile birlikte en iyi gerekçesinin de yok olmasıyla, düzenin yaralarının ve kusurlarının ortaya çıkması korkusudur. Dolayısıyla farklı bir gelecek olanağının görülmesine yol açacak herşeyin önceden şeytanlaştırılması son derece önemlidir. Gerçekten de, iflası sonucu kendi stalinist taklidinin ortadan kalkmasıyla, bürokrasi tarafından ele geçirilişinin sona ermesiyle birlikte, komünizmin hayaleti dünyada yeniden kol gezebilir.

Eski gayretli stalinistlerden kaç tanesi, stalinizm ile komünizm arasındaki farkı anlayamamış olmaktan dolayı, stalinizm ile birlikte komünizmden de vazgeçerek, din değiştirmişlerin tutkusuyla liberal davaya katılmıştır? Stalinizm ile komünizm, birbirinden farklı olmaktan öte, kesinlikle birbirine karşıtdır. Ve aralarındaki bu farkı hatırlatmak, stalinizmin mağduru olan binlerce komüniste karşı en asgari görevimizdir.

Stalinizm, komünizmin bir çeşidi değil, bürokratik karşı devrimin ismidir. Nazizme karşı mücadelenin aciliyeti içerisinde bulunan, veya iki dünya savaşı arası dönemdeki küresel bunalımının sonuçlarına karşı savaşan birçok samimi militanın, bunun bilincine bir an evvel varmaması ve parçalanmış varlığını mertçe feda etmesi hiçbir şeyi değiştirmez. Eğer Mikhaïl Guefter’in sorusuna cevap vermek gerekirse, söz konusu olan hakikaten de, birbirinden ayrı ve uzlaşamaz “iki siyasi ve ahlaki dünya“. Bu cevap, Stephane Courtois’nın Kara Kitap‘ta vardığı sonuçların tam diğer ucunda bulunmaktadır.

Courtois, kimi zaman, komünizmin bir Nüremberg’ini istemiş olduğunu reddediyor, muhtemelen sayın Le Pen’e ait olan bu görüşü savunmanın rahatsızlığıyla. Bununla birlikte, Kara Kitap‘ın amacı, nazizm ile komünizm arasındaki farkları silmenin yanı sıra, bunların tamamıyla sayısal ve “objektif” karşılaştırılmasının birincisinin lehine döndüğünü ifade ederek, nazizmi sıradanlaştırmayı da içermektedir: 25 milyona karşı 100 milyon ölü, 20’ye karşı 60 terör yılı. Kitabın etrafına sarılı olan ilk tanıtım bandı “100 milyon ölü” diye yaygara koparıyordu. Yazarların sayımına göre 85 milyon ölü var. Ama sayın Courtois için 15 milyon eksik ya da fazla pek fark etmiyor. Cesetleri kepçeye doldurup oynuyor sanki. İlkeleri, dönemleri, nedenleri ve tarafları birbirine karıştıran bu iç karartıcı toptancı saymanlıkta, aslında bizzat kurbanlara karşı son derece saygısız ve utanmazca bir şeyler var.

Sovyetler Birliği örneğinde, toplam 20 milyon kurbandan söz ediliyor ancak bu rakamın tam olarak neye tekabül ettiği anlaşılamıyor. Kara Kitap‘a yaptığı katkıda, Nicolas Werth bu yaklaşık tahminleri alçaltarak düzeltiyor. Belli arşivlere dayanarak tarihçilerin 1936-38 büyük temizliğinin kurbanlarının sayısını 690 bin olarak saptadığını belirtiyor. Bu, korkunçluğun ötesinde, devasa bir rakkam. Ayrıca Gulag’ta tutuklu olan insan sayısının yılda ortalama iki milyon olduğunu ifade ediyor ve bunların tahmin edilenin ötesinde bir oranının, yeni gelenlerin yerlerini almasıyla serbest bırakıldığını açıklıyor. Toplam 20 milyon ölüye ulaşılması için, tasfiyelere ve Gulag’a bir de iki büyük kıtlık dönemini (1921-22’de beş milyon ve 1932-33’de altı milyon ölü), ve iç savaşınkileri de eklemek gerekir. Ne var ki Kara Kitap‘ın yazarları, iç savaşta ölenler için “komünizmin cinayetleri”nden, diğer bir deyişle soğuk kanlılıkla karar verilmiş bir yok etme harekâtından söz edemezler.

Böylesi ideolojik yöntemlerle, Sermayenin Suçlarının Kızıl Kitabı‘nı yazmak pek zor olmazdı. Hem dünün hem de bugünün sömürgeci yağmalamaların ve halkları yok etmenin, dünya savaşlarının, iş kazalarının, salgın hastalıkların, sürekli kıtlıkların kurbanlarını toplamak yeterdi. Sırf yirminci yüzyıl için bile yüz milyonlarca kurban sayılabilirdi. Üçlemesinin fazla sık unutulan ikinci bölümünde, Hannah Arendt, modern emperyalizmde totalitarizmin ilk örneğini ve Afrika’daki sömürgeci toplama kamplarında, bir takım başka kamplarının ilk belirtisini görüyordu.

Söz konusu olan, rejimleri, dönemleri, belirli çatışmaları incelemek değil de, bir düşünceye saldırmak ise, kim bilir kaç ölüm yükleyebiliriz asırlar boyunca, Hristiyanlığa ve İncil’e, liberalizme ve “bırakınız yapsınlar” anlayışına? Sayın Courtois’nın hayali sayımlarını kabul etsek bile, bu yüzyılda iki dünya savaşı sırasında, kapitalizm 20 milyondan fazla ölüme sebep olmuştur Rusya’da.

Stalinizmin suçları, zaten üzerine eklemeye gerek olmayacak ölçüde dehşetengiz, kitlesel ve tüyler ürperticidir. Kuşkusuz, amaç, tarihin izleri kasten karıştırmak olmadığı sürece. Tıpkı, Fransız Devrimi’nin iki yüzüncü yıldönümü dolayısıyla bazı tarihçilerin, Devrimi, Terör dönemi ve Vendée’nin yanı sıra beyaz terörden, birleşik müdahaleye karşı savaştan, hatta Napolyon savaşlarının neden olduğu ölümlerden de sorumlu tutması gibi!

Nazizm ile stalinizmi karşılaştırmanın gerekli ve meşru olduğu düşüncesi yeni değil –Troçki de Hitler ve Stalin’den “ikiz yıldızlar” olarak söz etmiyor muydu? Ancak insan her sakallıyı babası sanmamalı, bir karşılaştırmada benzerlikler kadar farklılıklar da önem taşır. Nazi rejimi, programını tamamladı ve karanlık vaatlerini yerine getirdi. Stalinist rejim, komünist özgürleşim projesine karşı gelerek kendisini oluşturdu. Vücut bulmak için kendi militanlarını boğmak zorunda kaldı. İki dünya savaşı arası dönemde kaç tane ayrışma, kaç tane muhalefet örneği, bu trajik dönüşü göstermektedir? Mayakovski’nin, Yoffe’nin, Tuçolski’nin, Benjamin’in intiharlarını hatırlayalım. Nazilerde de, şekilsizleşmiş ve ihanete uğramış bir idealin yıkıntıları karşısında böylesi bilinç bunalımları sayabilir miyiz? Hitler Almanyası’nın, Stalin Rusyası gibi bir “büyük yalan ülkesi“ne dönüşmeye ihtiyacı yoktu: Naziler, yarattıkları eserden memnundular, bürokratlar ise komünizmin aynasında kendi yüzlerine bakamıyorlardı.

Somut tarihin zamanda ve uzayda eritilmesi ve bu tarihin bilinçli olarak depolitize edilmesi (Nicolas Werth, bağlamlar dışı bir baskılar tarihinin çizgisel seyrinin daha iyi izlenebilmesi için açıkça “politik tarihin ikinci plana atılması”nı talep etmekte) yönteminin tercih edilmesi sonucu ortada bir tek gölge oyunu kalmaktadır. Artık söz konusu olan, bir rejimin, bir dönemin, tanımlanmış cellatların davasının değil, bir düşüncenin davasının soruşturmasını yapmaktır: öldüren düşünce. Bu konuya, bazı gazeteciler canla başla katıldılar. Jacques Amalric, memnuniyet içerisinde, “öldürücü bir ütopyanın doğurduğu gerçeklik”ten söz ediyor (Liberation, 6 Kasım 1997). Philippe Cusin ise kavramsal bir kalıtımsallık uyduruyor: “Bu komünizmin genlerinde yazılı: öldürmek doğaldır” (Le Figaro, 5 Kasım 1997). Suçun genine karşı kavramsal ötenazi ne zamana kadar?

Bir davanın soruşturmasında olgular, somut suçlar değil de bir düşünce aramak, kaçınılmaz olarak kolektif bir suçluluk ve bir niyet suçu oluşturmaktır. Curtois’ya göre tarihin mahkemesi sadece geriye dönük değildir. “Devrim fikrinin matemine yönelik çalışmanın tamamlanmaktan uzak olması”na üzülmeye ve “açıkça devrimci olan grupların halen aktif olması ve kendilerini ifade etmelerinin yasal olması” karşısında öfkeye kapılmaya başladığında, koruyuculuğu tehlikeli hale geliyor!

Kuşkusuz pişmanlık bu aralar moda. Sayın Furet veya Le Roy Ladurie, Bayan Kriegel ya da Bay Curtois’nın kendi matem çalışmalarını bitirememiş olmaları, dönmüş eski stalinistler olarak rahatsız vicdanlarını ayaklarına bağlı bir gülle gibi taşımaları, cezalarını hınçla rınlarında çekmeleri, bu onların sorunudur. Ancak, hiçbir zaman halkların küçük babasını kutlamadan, ya da büyük yol göstericinin küçük kızıl kitabını ezbere okumadan komünist kalmış olanların neden pişmanlık duymasını istiyorsunuz, Bay Courtois? Kuşkusuz onlar da kimi zaman hatalar yapmışlardır. Ancak, dünyanın bugünkü haline baktığımızda, ne dava, ne de düşman konusunda hata yapmadıkları kesin.

Sona eren yüzyılın trajedilerini anlamak ve gelecek için gerekli dersler çıkarmak için, ideolojik sahnenin ötesine gidip, orada oynayan gölgeleri bir kenara bırakıp, tarihin derinliklerine dalmak ve çeşitli olasılıkların arasında seçim yapılan siyasi çatışmaların mantığını takip etmek gerekir.

2. Devrim mi darbe mi?

Ekim 80. yıldönümü nedeniyle Rus devrimine geriye dönük eleştirel bir bakış, tarihsel olduğu kadar programatik düzeyde de birçok soruyu gündeme getiriyor. Bunları yanıtlamak oldukça önemlidir. Bu tamamiyle devrimci atılıma açık bir geleceği yaratma kapasitemizle bağlantılı, çünkü her geçmişin geleceği aynı olmayabiliyor.

Oysa, sovyet arşivlerinin açılışıyla birlikte ulaşılabilir hale gelen yeni belgeler yığınına girmeden bile önce (ki kuşkusuz bunlar birçok tartışmada bir yenilenmeye yol açacaktır), konuya ışık tutacak ve tartışmalarda egemen ideolojik hazır düşüncenin duvarına çarpıyor. Fransois Furet’ye, kısa zaman önce, çeşitli tarafların anlaşmasıyla yapılan anma bunun boyutlarını göstermektedir. Bu karşı-reform ve gericilik dönemlerinde, Lenin ve Troçki isimlerinin, Restorasyon döneminde Robespierre ve Saint-Just’ünküler kadar telaffuz edilemez oluşuna şaşırmamak gerek.

Alanı temizlemeye, bugün geniş oranda kabul edilen şu üç düşünceyi sayarak başlayalım.

  1. Ekim, aslında, bir devrimden çok, ilk baştan, yeni bir seçkin kesimin yararına otoriter toplumsal örgütlenme anlayışı tepeden dayatan bir azınlık komplosu veya darbesidir.
  2. Ekim Devrimi’nin tüm gelişiminin ve aldığı totaliter yönün, bir nevi ilk günah şeklinde tohum halinde devrimci fikirde (Furet’ye göre tutkuda) varolduğu düşüncesi: böylece tarih, büyük reel çatışmalar, devasa olaylar ve her türlü mücadelenin baştan belirsiz olan sonuçları önemsenmeden, bu sapkın devrimci düşüncenin gelişimine ve yerine getirilmesine indirgenir.
  3. Nihayet, tarihin “prematüre” bir doğum yapmasıyla meydana gelen Rus devrimi, tarihin ritmini ve gidişatını zorlama girişiminin sonucu olarak tüm bu vahşete mahkumdu. Halbuki kapitalizmin aşılması için gerekli “somut koşullar” henüz yoktu: Bolşevik yöneticiler, sağduyulu bir şekilde projelerini sınırlamak yerine bu zamansızlığın aktif unsurları olmuştur.

3. Gerçek bir devrimci atılım

Rus devrimi, bir komplonun değil, çarlık rejiminin otokratik muhafazakârlığının biriktirdiği çelişkilerin, bir savaş çerçevesi dahilinde patlamasıdır. Yüzyıl başında Rusya, tıkanmış bir toplum, tam bir “eşitsiz ve bileşik gelişme” örneğiydi. Köleliğin resmi olarak elli yıldan kısa bir zamandır kalkmış olduğu bir köyün feodal çizgileri ile son derece yoğun bir kentsel sanayi kapitalizminin çizgilerini bünyesinde birleştiren hem egemen hem bağımlı bir ülkeydi. Büyük bir güç olsa da teknolojik ve mali açıdan dışa bağımlıydı (eğlenceli çağrışımlar yapan rus borcu). 1905 devrimi sırasında, Papaz Gapon tarafından sunulan şikayet defteri çarların ülkesinde varolan sefaleti gösterir. Reform girişimleri, oligarşinin tutuculuğu, despotun inadı ve yeni doğan bir işçi hareketi tarafından itelenen burjuvazinin kararsızlığı sonucu hızla engellendi. Demokratik devrimin görevleri böylece bir çeşit tiers-état’ya kalıyordu. Ancak Fransız devriminden farklı olarak, burada, henüz azınlık olsa bile proletarya daha o zamandan bu kesimin en dinamik kanadını teşkil etmekteydi.

Tüm bu nedenlerden dolayıdır ki, “kutsal Rusya”, emperyalist zincirin “en zayıf halkasını” oluşturuyordu. Savaş sınavı ise bu barut fıçısını ateşledi.

Şubat ve Ekim 1917 arası devrimci sürecin gelişimi, bunun azınlık halindeki bir profesyonel ajitatörler grubunun komplosunun değil, siyasi bir deneyimin hızla kitleler tarafından özümsenmesinin, bilinçlerdeki dönüşümün ve güç dengelerinin açıkça değişmesinin sonucu olduğunu göstermektedir. Troçki, o şahane eseri Rus devriminin tarihi‘nde, sendikal seçimden sendikal seçime, yerel seçimden yerel seçime, işçilerde, askerlerde ve köylülerdeki bu radikalleşmeyi dikkatlice inceler. Haziran’daki sovyet kongresinde bolşevikler delegelerin %13’ünü temsil ederken, durum, Temmuz günlerinde ve Kornilov’un darbe girişiminden sonra hızla değişiyor: Ekim ayında yapılan 2. Kongrede %45 ile %60 arası bir oy oranına sahipler.

Ayaklanma, birden bire yapılmış bir oyundan çok, yoksul kitlelerin ruh halinin her zaman partilerin ve kurmaylarının solunda olduğu (bu Sosyal Devrimcilerin yanı sıra Bolşevik Parti ve kimi yöneticileri için de geçerli, ve buna isyan kararı da dahil), yıl içerisinde olgunlaşan bir güç sınavının sona erişini ve geçici olarak çözümünü teşkil etmektedir.

Tarihçiler, genellikle, Ekim ayaklanmasının, Bastille’in ele geçirilişinden hiç de daha şiddetli olmayan bir biçimde, eski rejimin bir seçimin içerisinde çözülüşünün son noktası olduğunu kabul ederler. Bundan dolayı da o zamandan beri tanık olduğumuz şiddetle karşılaştırıldığında, insan hayatı açısından pek de pahalıya mal olmamıştır. Bolşevikler tarafından iktidarın ele geçirilişinin bu görece “kolaylığı”, Rus burjuvazisinin Şubat ile Ekim arasında Çarlığın yıkıntıları üzerinde modern bir ulus projesi inşa etmekteki yeteneksizliğini göstermektedir. Artık tercih, devrimle kestirmece bir demokrasi arasında değil, devrimle Kornilov veya bir benzerinin askeri diktatörlüğü arasındaydı. Eğer “devrim”den anladığımız, aydınlanmış bir seçkinler topluluğu tarafından tasarlanmış muhteşem bir planın uygulanması değil de, aşağıdan, halkın derin özlemlerinden gelen bir değiştirme atılımı ise, o zaman hiç kuşku yoktur ki, Rus devrimi, terimin gerçek anlamıyla, barış ve toprak ihtiyaçlarından yola çıkarak gerçekleşen hakiki bir devrimdir. Söz konusu olanın, koşulların baskısıyla kimi zaman tasarlanandan daha hızlı, hatta bazen istenilenin de ötesinde, iktidar ve mülkiyet ilişkilerinin radikal bir altüst oluşu olduğunu anlamak için ilk aylarda ve ilk sene içerisinde yeni rejim tarafından oluşturulan yeni yasalara bakmak yeterlidir. Dünya düzenindeki bu kırılmaya ve uluslararası düzeyde anında duyulan yankısına tanıklık eden bir çok kitap vardır (John Reed’in Dünyayı sarsan on günü¹³ ve Ekim devrimi ve Avrupa işçi hareketi).

Marc Ferro’nun da altını çizdiğini gibi (1917 devrimi ve Rusya’da komünist rejimin doğuşu ve yıkılışı), o zamanlar, çarlık rejimini arayan ve son despotun ardından ağlayan pek kimse olmamıştı. Tam tersine, otantik bir devrimine özgü olan, gündelik yaşamın ayrıntılarına kadar yansıyan bir dünya değişiminden söz ediyor: Odessa’da öğrenciler hocalarına yeni bir tarih programı yazdırıyorlar; Petrograd’da işçiler, patronların, “yeni işçi hukuk”nu öğrenmeye zorluyorlar, orduda askerler; “hayatına yeni bir anlam vermesi” için rahibi toplantılarına çağırıyorlar; kimi okullarda çocuklar, büyüklere kendi seslerini duyurmak ve onlardan saygı görmek için boks öğrenim hakkını talep ediyorlar…

4. İç savaş sınavı

Baştaki devrimci atılım, o feci koşullara rağmen 1918 yazından itibaren, iç savaş sırasında da sürüyordu. Nicolas Werth, yazısında, yeni düzenin mücadele etmek zorunda kaldığı tüm güçleri, belgelere dayanarak sayıyor: Kolçak ile Denikin’in beyaz ordularının ve Fransız-İngiliz yabancı müdahalesinin yanı sıra ürünlerine el koyulmasına karşı çıkan köylülerin kitlesel ayaklanmaları ve yemek dağıtımının yetersizliğini protesto eden işçi isyanları. Ancak, böylesi güçlü hasımları yenebilme gücünü, devrimci iktidarın nereden bulabildiğini yazıda anlayamıyoruz. Anlaşıldığı kadarıyla bu güç, azınlığın terörü ve her şeye hazır bir lumpen proletaryanın Çeka (gizli polis. ÇN)’ya alınmasından gelmekteydi. Bu neden, Kızıl Ordu’nun birkaç ayda örgütlenişini ve zaferlerini açıklayabilmek için biraz fazla kısa. İç savaşa gerçek anlamını vererek, onun karşıt toplumsal güçlerin amansız bir mücadelesini ifade ettiğini kabullenmek daha gerçekçi görünüyor.

Kara Kitap‘ın¹⁷ yazarlarına göre, iç savaş, bolşevikler tarafından istenmiş ve 1918 yazından itibaren uygulanan terör, o zamandan beri komünizmin adına işlenen tüm suçların ana örneğini oluşturuyordu. Çatışmalardan, mücadelelerden, belirsizliklerden, zaferlerden ve yenilgilerden oluşan reel tarih, dünyayı düşüncenin meydana getirdiğine, kavramın kendi kendine geliştiğine dair o karanlık efsaneye indirgenemez.

İç savaş istenmiş değil, öngörülmüştü. Fransız devriminden bu yana tüm devrimler bu acı dersi vermiştir: özgürleşme hareketleri muhafazakâr tepkilerle karşılaşır; 1792’de Brunswick birlikleri Paris’e yürüdüğünde, 1848 Haziran katliamlarında (burjuvazinin vahşeti üzerine Michelet, Flaubert, Renan okunabilir), 1871 Kanlı haftasında olduğu gibi, devrimi, gölgesiymişcesine karşı-devrim takip eder. 1936’daki Frankocu pronunciamento (askeri darbe. ÇN)’dan Suharto’nun darbesine (Endonezya’da 1965’de 500 bin insan öldürülmüştü), oradan da 1973’te Şili’de Pinochet’nin darbesine, bu güne kadar bu kural hiç yalanlanmadı. Rus devrimcileri, 1792’de Fransız devrimcilerinden daha fazla istemiş değildi iç savaşı. Kendilerini devirmeleri için Fransız ve İngiliz birliklerini çağırmadılar! 1918 yazından itibaren, diye anlatıyor Nicolas Werth, Beyaz ordular üç cepheye sağlam biçimde yerleşmişti ve bolşevikler ancak “tarihi Moskova’nın boyutlarına düşmüş bir alanı denetim altında tutuyorlardı”. Terör uygulama kararları 1918’de Ağustos-Temmuz’da yabancı saldırıların ve iç savaşın başlamasıyla alındı. Aynı şekilde, Fransız devriminde Danton, Brunswick birliklerinin ilerlemesinin Paris açısından oluşturduğu tehdit karşısında Eylül katliamlarıyla patlayan kendiliğinden (spontane) halk terörünü kanalize edebilmek için terör ilan etmişti.

Dolayısıyla Nicolas Werth iç savaşın başlamasının sorumluluğunu devrim taraftarlarında olmadığını kabul ediyor. Werth’e göre, iç savaşın korkunçlukları “kızıllar” ile “beyazlar” arasında paylaşıldıysa da, gelecek tüm terörlerin ilk örneği, köylülüğe karşı yürütülen gizli bir savaşta, savaş içerisinde bir savaşta bulunuyordu. 1921-22 kıtlığının kurbanlarının komünizmin suçları hanesine yazabilmek için, Werth, zaman zaman bu kıtlığı, köylülüğün yok edilmesi konusunda bilinçli bir tercihin ürünü olarak sunma eğiliminde. Köylere yapılan baskı üzerine belgeler gerçekten dehşet verici. Ancak, yine de bu iki sorunu, iç savaşla tarım sorununu ayrı tutmak mümkün mü?

Saldırılara karşı koyabilmek için, Kızıl Ordu birkaç ayda, donatılıp beslenmesi gereken 4 milyon savaşçıyı hareket geçirdi. İki yılda Moskova ve Petrograd nüfuslarının yarısını kaybetti. Dağılmış olan sanayi hiçbir şey üretmiyordu. Bu koşullarda, kentleri ve orduyu beslemek için tarım ürünlerine elkoymaktan başka ne gibi bir çözüm vardı? Kuşkusuz bugünden bakınca, farklı çözümler düşünülebilir, siyasi bir polisin oluşturulmasının mantığı, kendiliğinden ortaya çıkan küçük tiranların keyfi bürokratik uygulamaları tehlikesi hesaba katılabilir. Ancak bu, gerçek zorluklar karşısında siyasi tercihler, düşünülebilecek alternatifler üzerine bir tartışma, soyut bir yargılama değil.

İç savaşın sonunda, artık tavanı taban taşımıyor, tavanın iradesi tabanı sürüklemeye çalışıyordu. İkamecilik mekaniği ise bu noktada gelişiyor: halkın yerini parti, partinin yerini bürokrasi ve tümünün yerini kutsal adam alıyor. Bu süreç içerisinde, eski rejimden miras kalan ve yeni yöneticilerin hızlandırılmış toplumsal terfii sonucu, yeni bir bürokrasi doğuyor. 1924’te “Lenin Kampanyası” [ölümünden sonra vasıfsız ikiyüz bin insanın partiye alınması-çn] sırasında ki kitlesel örgütlenme atılımından sonra, aralarında “zaferin” yardımına koşan kariyeristler ve eski rejimin yönetim kadrolarının da bulunduğu yüzbinlerce yeni bolşeviğin karşısında, Ekim devriminden kalan birkaç bin militanın parti mevcudu içerisinde pek bir ağırlığı kalmıyor.

5. İç savaşın ağır mirası

İç savaş korkunç bir kurucu deneyim teşkil etmekte. Dünya savaşınınkine eklenerek, şiddetin en uç ve insanlık dışı biçimlerine bezgin bir alışkanlık yaratıyor iç savaş. Gürcü komünistlerle yaşanan kriz vesilesiyle Lenin’in farkına varacağı ve Troçki’nin Stalin adlı eserinde aktaracağı bir bürokratik sertlik mirası oluşturuyor. “Lenin’in vasiyeti” ve “Sekreterlerinin günlüğü”, (bkz. Moshe Lewin Lenin’in son mücadelesi) ölüm döşeğinde, Lenin’in sorunun acı bilincine vardığına tanıklık ediyor. Devrim, halkların ve kalabalıkların işi iken, Lenin, hasta yatağında artık herşeyin onlara bağlı göründüğü bir avuç yöneticinin iyi ve kötü yönlerini tartma durumuna varıyor.

Sonuç olarak, iç savaş “geriye doğru büyük bir sıçrayış”ın, ülkenin 1914’te varmış olduğu gelişme seviyesine göre “arkaikleşmesini” ifade ediyor. Ülke kan kaybetmiş durumda. Devrimin başında Moskova ve Petrograd’da yaşayan 4 milyon insandan, iç savaşın sonunda geriye 1,7 milyon kalmıştı. Petrograd’da 380 bin işçi üretimi bırakmış, geriye 80 bin işçi kalmıştı. Yıkılmış kentler, zorla besin toplamalarına yol açan, tarım parazitleri haline gelmiş. Kızıl Ordu mevcudu 4 milyon olmuştu. “Yeni rejim nihayet, ülkeyi amaçladığı hedefe doğru götürebileceği vakit, diye yazıyor Moshe Lewin, başlangıç noktası, 1917 hatta belki de 1914’ten daha gerideydi“. İç savaş sırasında devletçi ve “geri bir sosyalizm” oluşuyor, yıkıntıların üzerine inşa edilen yeni bir devlet: “Aslında, devlet, gerileyen bir toplumsal gelişme temeli üzerine kendini oluşturuyor“. (M.Lewin Russia, URSS, Russia)

Lenin dahil, kimi sovyet yöneticileri, onu engelleyemeyecekleri umutsuzluğunu düşerek, erkenden bilincine vardıkları bürokratikleşmenin temel kökeni işte bu nedenlerde yatmaktadır. Bu noktada koşulların korkunç ağırlığı ve demokratik bir kültürün eksikliği bu nedenlerin etkilerini çoğaltıyor. Kuşkusuz iktidarın fethinden itibaren, devlet, parti ve işçi sınıfı arasında, devletin umulan hızlı sönümlenişi ile halkın içerisindeki çelişkilerin yok olması konusunda süren anlaşılmazlık, devlet işlerinin toplumsallaşmasından çok, büyük ölçüde toplumun devletleştirilmesine yardımcı oluyordu.

Demokrasinin öğrenilmesi uzun ve zor bir iştir. Bu, ekonomik reform kararları kadar hızlı gidemiyor, ki üstelik ülke neredeyse hiçbir parlamenter ve çoğulcu geleneğe sahip değildi. Bu öğrenimin zamana, enerjiye ve de araçlara ihtiyacı vardı. 1917 yılında komiteler ve sovyetlerdeki kaynama, böylesi bir öğrenimin ilk adımlarını teşkil ediyor ve sivil toplum bu dönemde oluşmaya başlıyordu. İç savaş sırasında, kolay çözüm, halk iktidarı organlarını, konseylerin ve sovyetlerin yerine aydınlanmış bir vasinin geçmesiydi: bu vasi partiydi. Bu çözüm, sorumluların seçilmesi ve denetlenmesi yerine, bunların parti tarafından atanmasını -kimi durumlarda 1918’den itibaren- içeriyordu. Bu mantık, demokratik hayat için gerekli olan siyasi çoğulculuğu ve düşünce özgürlüğünün kalkmasına, ve sistematik olarak hukukun yerine zorun ikame edilmesine yol açıyordu.

Bu çarkın işleyişini daha da korkunç yapan, bürokrasinin salt tepeden bir manipülasyon şeklinde çalışması değildir. Kimi zaman, demokratik tartışmaların, siyasi hareketliliğin ve kendilerinden sürekli sorumluluk istenmesinin rahatsız ettiği tabandan gelen, savaşın ve iç savaşın bıkkınlığından, yoksunluktan ve yıpranmışlıktan doğan bir düzen ve sakinlik talebine de cevap vermekteydi, bürokrasi. Marc Ferro, kitaplarında bu korkunç diyalektiğin altını sıkça çiziyor. Devrimin başında iki odağın var olduğunu, “tabanda demokratik-otoriter, tepede merkeziyetçi-otoriter”, “1939’da ise artık tek bir odağın kaldığı”nı hatırlatıyor. Ancak onun için, sorun birkaç ay içerisinde 1918 veya 1919’dan itibaren, mahalle ve fabrika komitelerinin kaldırılması veya emirlere uymaya zorlanması ile zaten çözülmüştü. Benzer bir yaklaşımla, filozof Philippe Lacoue-Labarthe, bolşevizmin “1920-21’den itibaren karşı devrimci” olduğunu açıkça ilan ediyor (yani Kronstadt’tan da önce).

Bu son derece önemli bir meseledir. Sanki sovyetler ülkesinde hiçbir çürüme başlamamış gibi “Lenin döneminde leninizm”in altın efsanesiyle Stalin döneminde leninizmi, parıltılı 20’li yıllar ile karanlık 30’lu yılları, mekanik bir biçimde, madde madde karşılaştırmak söz konusu değil. Tabi ki bürokratikleşme hemen başlamıştı, tabi ki Çeka’nın polisiye faaliyetlerinin kendi mantığı var, tabi ki Solovki adalarındaki siyasi hapishane iç savaşın sonundan itibaren ve Lenin’in ölümünden önce açılmıştı, tabi ki 1921’deki X. kongreden itibaren parti çoğulculuğu kaldırılmış, ifade özgürlüğü sınırlanmış ve parti içerisinde demokratik haklar kısıtlanmıştı.

Ancak bürokratik karşı devrim diye adlandırdığımız süreç, basit, tarihi saptanabilir, Ekim devrimine simetrik bir olay değildir. Bu bir günde gerçekleşmez. Bazı tercihlerden, çatışmalardan, olaylardan geçer. Bürokratikleşmeyi yaşayanlar bile karşı devrimin bir döneme oturtulması üzerine durmadan tartıştılar. Bu, onların tarihsel kesinliğe olan meraklarından değil, bu olaydan siyasi görevler çıkarmak içindi. Rosmer, Eastman, Souvarine, İstrati, Benjamin, Zamiyatin ve Bulganov (Stalin’e yazdıkları mektupta) gibi tanıklar, Mayakovski’nin şiiri, Mandelstam veya Tsetayeva’nın sıkıntıları, Babel’in defterleri vs., bu fenomenin çeşitli yönlerini, gelişimini, ilerleyişini aydınlatmaya katkıda bulunabilirler.

Böylece Kronstadt’ın o korkunç bastırılışı 1921 baharında yeni bir ekonomik politik yöneliminin gerekliliği bilincine vardırmışken, iç savaş zaferle sonuçlanmışken, demokratik özgürlükler genişletileceğine yeniden kısıtlanıyordu: partinin X. Kongresi eğilimleri ve fraksiyonları yasaklıyordu.

Bugünden bakarak, bu temsili demokrasi, siyasi çoğulculuk, sansür, Kurucu Meclisin lağvedilmesi meseleleri üzerine geri dönmek, sosyalizmin kurucularının karşı karşıya kaldığı sorunları kuramsal olarak ifade etmek ve bundan dersler çıkarmak gerekmektedir. Kuşkusuz, çarlık rejiminin mirasının, 15 milyondan fazla askerin katıldığı 4 senelik dünya vahşetinin, iç savaşın şiddeti ve gaddarlığının, devrimci rejimin geleceği üzerindeki etkisi, –ne kadar önemli olsalar da– yöneticilerinin öğretisel hatalarından kat be kat büyük olmuştur.

Pravda‘da 1 Aralık 1917’de (!) yayınlanan “Devrim ve Hukuk” makalesinde, geleceğin Eğitim Bakanı Anatol Lunaçarski, şu tespitle başlıyordu: “Bir toplum tek bir bütün gibi birleşmiş değildir“. Bir hayli zamanın ve trajedinin geçmesi gerekmiştir bu küçük cümleden gerekli sonuçları çıkarabilmek için. Bir toplum, tek bir bütün gibi birleşik olmadığı içindir ki, eski düzenin yıkılışından sonra bile, bir karar yayınlayarak, toplumu devletleştirme tehlikesi yaşanmadan, devleti toplumsallaştıramayız. Toplum tek bir bütün gibi birleşik olmadığı içindir ki, sendikalar devletten ve partilerden, partiler ise devletten bağımsız olmalıdır. Toplumdaki mevcut çıkarlar arasındaki çelişkiler, bağımsız bir basın ve temsil biçimlerinin çoğulculuğu aracılığıyla kendilerini ifade edebilmeli. Ve yine bu nedenle, hukuki norm ve yapının özerkliği, hukuku, iktidarın sonsuz keyfiliklerine indirgemeyeceğini garanti altına almalıdır.

Dolayısıyla, siyasi çoğulculuğun savunusu, çeşitli durumlara bağlı bir mesele değil, sosyalist demokrasinin temel bir koşuludur. Troçki’nin de İhanete uğrayan devrim‘de deneyiminden çıkardığı sonuçtur bu: “Aslında sınıflar heterojen değildir, iç karşıtlıklarca parçalanmışlardır ve ortak amaçlara ancak eğilimler, gruplar ve partiler arası bir mücadele sonucu varabilirler”. Bu, kolektif iradenin, kurumsal yapılar ne olursa olsun, doğrudan katılımcı demokrasi ile temsili demokrasiyi bileştiren özgür bir seçim süreci aracılığıyla kendisini ifade edebileceği anlamına gelmektedir.

Bürokratikleşmeye ve iktidarın mesleki tehlikelerine karşı mutlak bir garanti oluşturmasa da, yine de bu deneyimden birtakım cevaplar ve yönelimler çıkarılabilir:

•Sınıflar, partiler ve devlet arasındaki ayrım, sadece iktidarın yerel makamlarından gelen basit bir görüş alış verişi değil de, toplumun tüm büyük sorunları hakkındaki çeşitli tercihler ve programlar arası mücadeleyi sağlayabilecek tek biçim olan siyasal ve sendikal çoğulculuğun kabulünde tercümesini bulabilir.

•Partilerin yanı sıra sendikaların, derneklerin ve kadın hareketlerinin de doğrudan ifade ve denetim hakkının bulunduğu üretim konseyleri ve yerel konseyleri bileştiren bir demokrasi biçimi.

•Seçilmiş meclislerin tartışarak karar verme işlevini tamamıyla engelleyecek bir dayatmacı vekalet sistemi değil, seçenlerin seçilenleri geri çağırabilmesi ve sorumluluklarını üstlenmesini içeren bir sistem.

•Seçim vekaletlerinin biriktirilmesinin ve yenilenmesinin sınırlanması; iktidarın bireyselleşmesi ve meslek haline gelmesini engellemek üzere seçilenin maaşının vasıflı işçi veya bir kamu hizmet memurunun maaşı seviyesinde tutulması.

•İktidarın ademi merkezileşmesi ve yetkilerin yurttaşlara en yakın olan yerel, bölgesel veya ulusal düzeylere dağıtılması; alt makamların, kendilerini doğrudan ilgilendiren konularda karar alımını durdurmaya yönelik veto hakkı ve halkı referanduma çağırma imkânı.

Özgürce birleşmiş üreticilerin demokrasisi, genel oy uygulaması ile tamamiyle uyumludur. Mahalli konseyler veya bölgesel halk meclisleri, üretim ve yaşam birimlerinin temsilcilerinden oluşup, her önemli karar için ilgili nüfusun oylamasına başvurabilir.

Kısa zaman önce gerçekleşen bazı deneyimler, 1980-81 Polonya ve 1984 Nikaragua, biri genel oyla seçilmiş, diğeri işçilerin, köylülerin ve daha genel olarak halk iktidarına katılan çeşitli yapıların temsilcilerinden oluşan çift meclisli bir sistemi gündeme getirdi. Bu formül, (ki çok uluslu devletlerde bir de uluslar meclisi içerebilir) hem genel oy talebini, hem de mümkün olan en dolaysız biçimiyle bir halk demokrasisi kaygısını teorik bakımdan tatmin edebilir. Bu çözüm, özyönetimin gelişip yayıldıkça ve genelleştikçe sönümlenmesi beklenen devlet alanı ile toplumun gerçekliğini karıştırmamayı sağlar.

Bu büyük yönelimler, acı bir tarihin derslerini özetlemekte. Ancak, ne iktidarın mesleki tehlikelerine karşı mutlak bir silah, ne de her somut koşul için bir reçete teşkil ediyorlar. Geri doğru bakıp, Kurucu Meclis’in bolşeviklerce lağvedilmesinin sonuçlarını, bu meclis ile Sovyetler Kongresi’nin 1917 sonundaki mevcut temsiliyetlerini, daha uzun bir süre boyunca bu ikili temsil biçimini muhafaza etmenin tercih edilebilir olup olmadığını (yani bir şekilde ikili iktidar durumunun uzatılmasını) tartışabiliriz. Aynı şekilde, askeri olarak yenilmiş Beyazların, bir yıkım ve uluslararası baskı ortamında iktidara geçebilme tehlikesini göze alıp iç savaşın sonundan itibaren özgür seçimler düzenlemek gerekip gerekmediği sorusunu da sorabiliriz. Her farklı durum, ulusal, uluslararası ve özgün güç dengelerine bağlıdır. Ama her tarihsel deneyim de, Rosa Luksemburg’un daha 1918’de yaptığı uyarıyı olumlamaktadır: “Genel seçimler, sınırsız ifade ve toplanma özgürlüğü olmadan, tüm kamusal kurumlarda hayat sararır ve solar, tek aktif unsur olarak bürokrasi kalır“. En geniş demokrasinin varlığı, özgürlük sorunu ve ekonomik etkililik koşuluna sıkı sıkıya bağlıdır: ancak demokrasi, piyasanın özdevinimleri karşısında özyönetimci planlamanın üstünlüğünü sağlayabilir.

6. Bir yetke arzusu mu yoksa bürokratik bir karşı-devrim mi?

İlk sosyalist devrimin yazgısı, stalinizmin zaferi, totaliter bürokrasinin suçları, yüzyılın en önemli olaylarını teşkil etmektedir.

Kimilerine göre, kötülüğün temeli, insan doğasının derinliklerinde, karşı konulamaz bir yetke arzusunda yatmaktadır. Bu arzu, çeşitli yüzler altında kendisini ifade edebilmektedir ve buna, mükemmel bir kentin hazır şemalarını halka dayatma, halklara rağmen onları mutlu edebilme iddiası da dahil.

Kara Kitap‘ın polemik amacı, Lenin ve Stalin arasında tam süreklilik kurmak ve bunu yaparak “Stalin tarafından ihanete uğrayan Ekim Devrimi’ne dair o efsaneyi” yıkmak: “Stalinizmin vahşetleri Leninizm ile aynı tözdendir” (Jacques Amalric); “Erken gelişen suç eğilimi Lenin’de bulunuyor” (Eric Conan, L’Express, 6 Kasım 1997). Kendi geçmişlerinin eleştirisini, Rus devrimini sert bir dönemleştirme sınavına götürememiş, 20’li ve 30’lu yıllar boyunca birbiriyle mücadele eden yönelimleri sorgulayamamış olmalarından dolayı, Fransız Komünist Partisi’nin sorumluları, mutlak bir özeleştiriyle yetinip stalinizmin suçlarından, devrimin “trajik uzantısı” olarak söz ediyorlar (Claude Cabanes, l’Humanité, 7 Kasım 1997). Eğer, böylesi felaketleri içerisinde taşıyan, çaresi olmayan bir kader ilk günden itibaren yürürlükte idiyse; kendilerini neden hâlâ komünist olduğunu iddia ediyorlar?

7. Yirmili yıllar: “duraklama” mı, yol ayrımı mı?

Erkenden “devrimi dondurmaya” başlayan bürokratik tepkiye rağmen, kıtlıklara ve kültürel gerilemeye rağmen, yirmili yıllar boyunca, devrimci atılım, tüm girişimlerde kendini hissettiriyordu: eğitim ve pedagoji reformu, aileye dair yasalar, kentsel ütopyalar, grafik ve sinematografik icatlar. Hâlâ savaş arası dönemde acı içerisinde gerçekleştirilen “büyük değişim”in bürokratik terör ile devrimci umudun enerjisinin iç içe geçtiği iki sarsıcı çelişki ve belirsizliklerini açıklayan da budur. Bu olayın anlamının ve tarihsel öneminin bilincine varılması azımsanmayacak zorlukta olmuştur.

Dolayısıyla, toplumsal örgütlenmede, burada oluşan ve çatışan güçlerde, kimi zaman “stalinizm fenomeni” diye adlandırılan olayın derin köklerini ve enerjisini kavramak gerekmektedir. Stalinizm, belirli somut tarihsel koşullarda, her modern toplumda işlerlikte olan bürokratikleşmenin daha genel bir ifadesidir. Bürokratikleşme, temel olarak toplumsal işbölümü (özellikle el emeği ile entelektüel emek arasında)’nden ve kendi özünde bulunan “iktidarın mesleki tehlikeleri”nden beslenmektedir. Sovyetler Birliği’nde, bürokratikleşme, bir yıkım, kıtlık, kültürel arkaizm zemini üzerinde ve demokratik geleneklerin yokluğunda geliştiğinden, bu dinamik daha da güçlü ve hızlı olmuştur.

Başından itibaren, devrimin toplumsal tabanı hem geniş hem de dardı. Ezici toplumsal çoğunluğu oluşturan işçi ve köylülerin bir ittifakına dayanması bakımından geniş; savaşın olumsuz sonuçları ve iç savaşın kayıpları tarafından, azınlıkta olan işçi bileşeninin hızla ezilmesi bakımında da dar. Bürokratik sertlik, toplumsal tabanının kırılganlığıyla orantılıdır. Bu, onun asalaklık işlevinin bir parçasıdır.

Ancak yine de, iç politikada olduğu kadar uluslararası politikada da 20’li yılların başı ile o korkunç 30’lu yıllar arasında karşı gelinemez bir kopuş, bir kesiklik yaşanmıştır. Kuşkusuz otoriter eğilimler daha önceden üstün gelmeye başlamıştı. Emperyalist saldırı ve kapitalist restorasyonun oluşturduğu “esas düşman” takıntısı (her ne kadar reel olsa da), bolşevik yöneticilerin, kendilerini içten kemiren ve sonunda onları yutan “ikincil düşman”ı, bürokrasiyi görmemelerine sebep oldu. O güne dek hiç görülmemiş bu senaryonun hayal edilmesi zordu. Bunu anlamak, yorumlamak ve sonuçlar çıkarmak için zaman gerekti. Eğer Lenin, Kronstadt krizinin teşkil ettiği alarm sinyalini, yeni ve derin bir ekonomik yönelim başlatma derecesinde sezinlemiş diyse de, Troçki, çok daha sonraları, İhanete uğrayan devrimde, (iktidarın fethinden sonra dahil) siyasi çoğulculuk ilkesini bizzat proletaryanın heterojenliğine dayandırmayı başaracaktır.

Sovyetler Birliği veya bizzat Bolşevik Parti üzerine belgelerin ve tanıklıkların çoğu, süreklik ve kopuşun o dar bileşimi içerisinde 30’lu yıllardaki büyük dönemeci görmezden gelmemize olanak vermiyor. Milyonlar ve milyonlarca açlıktan ölümün, sürgünün, davaların ve tasfiyelerin kurbanlarının da teyid ettiği kopuş, açık farkla kazanıyor. Böylesi bir şiddetin kopması gerekmiştir, 1934’teki “muzafferler kongresi”ne ve bürokratik iktidarın kemikleşmesine varabilmek için.

8. Büyük dönemeç

İç savaşın terörüyle 30’lu yılların büyük terörü arasında Nicolas Werth bir süreklilik olduğunu savunuyor. Bunun için yirmili yılların anlamını, ortaya çıkan çeşitli tercihleri, parti içerisindeki yönelim çatışmalarını temel niteliklerinden arındırıp, onları iki terorist atılım arasında basit bir “duraklama” veya “ara verme”ye indirgemek zorunda. Ne var ki, kendisi de, baskı düzeyindeki (nicel) bir değişim ile içeriğindeki (nitel) bir değişime tanıklık eden öğeleri veriyor. 1929’da, “kitlesel kolektifleştirme”, 13 milyon işletmenin zorla kolektifleştirilmesini amaçlıyordu. Bu operasyon, 1932-1933 yıllarının büyük kıtlıklarını ve kitlesel sürgünlerine yol açar: “1933 baharı, kuşkusuz, 1929 sonunda ‘kulaksızlaştırma atılımı ile başlayan ilk büyük terör döneminin doruğunu oluşturmaktadır.” Petrograd’da parti yöneticisi olan Kirov’un öldürülmesinden sonra 1934’de, büyük duruşmaların ve özellikle, kurban sayısı 690 bin olarak tahmin edilen 1936-38 “büyük temizliğin” damgasını vurduğu ikinci büyük terör dönemi başlar. Zorla kolektifleştirme ve hızlı sanayileşme, nüfusun kitlesel bir göçünü, kentlerin “köyleşmesini” ve Gulag’ın kitleselleşmesini getirir.

Bu süreç içerisinde, baskıcı yasama gücü gelişir ve güçlenir. 1929 Haziranı’nda, kitlesel kolektifleştirmeyle birlikte, tutukluluk sisteminde temel bir reform yapılır: 3 seneden fazla hapis cezasına mahkûm edilenler, artık çalışma kamplarına gönderilirler. İç göçlerin denetlenemez önemi karşısında, 1932 Aralık’ında alınan bir kararla iç pasaport taşıma yükümlülüğü getirilir. Kirov’un öldürülmesinden birkaç saat sonra Stalin, “1 Aralık 1934 kararı” olarak bilinen ve hızlandırıcı yöntemleri yasallaştıran kararı yayınlıyor ve böylece büyük terörün ayrıcalıklı aracını sağlıyordu.

Kentsel ve köylü halk hareketlerini bastırmaktan öte bu bürokratik terör, Ekim’in mirasından geriye kalanı da tasfiye etti. Davaların ve tasfiyelerin, parti ve ordu saflarında kesin kalıplar yonttuklarını biliyoruz. Devrim döneminin kadrolarının ve yöneticilerinin birçoğu sürgüne gönderildi veya idam edildi. Ukrayna Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin 200 üyesinden geriye 3’ü kalmıştı. Orduda, 178 bin kadrodan 30 bini tutuklanmıştı. Paralel biçimde bu baskıcı uygulamalar ve devletleştirilmiş ekonomiyi yönetmek için gerekli olan idari aygıtta bir patlama gerçekleşir. Moshe Lewin’e göre, idari personel 1928’de 1 milyon 450 binden 1939’da 7 milyon 500 bine yükselmiş, beyaz yakalıların bütünü ise 3 milyon 900 binden 13 milyon 800 bine çıkmış. Bürokrasi içi boş bir kelime değil. Toplumsal bir güç haline geliyordu: Devletin bürokratik aygıtı, parti militanlarından geriye kalanı da yutuyordu.

Bu karşı-devrim, etkilerini tüm alanlarda hissettirdi, ekonomi politikalarından (zorla kolektifleştirme ve Gulag’ın büyük çapta gelişmesi), uluslararası politikaya (Çin’de, Almanya’da, İspanya’da), kültürel politikadan (bkz. Varlam Chalamov’un, hâlâ köpürdeyen yıllarla, o korkunç otuzlu yıllar arasındaki kontrastın altını çizen Yirmili yıllar adlı kitabı) Troçki’nin “Ailede termidor” diye adlandırdığı gündelik hayata ve ideolojiye (bir devlet ortodoksluğunun kristalleşmesi, “diamat“ın –diyalektik materyalizmin– kodlanması ve Parti’nin Resmi Tarihi‘nin yazılması) kadar her alanda.

Bir kediye kedi, bir karşı-devrime de karşı-devrim demek gerekir. Bu, iç savaşın ateşi içerisinde alınan otoriter önlemlerden (her ne kadar kaygı verici olsalar da), daha kitlesel, daha görünür, daha yıkıcıdır. Nicolas Werth’e gelince, o, 30’lu yıllardaki bu kökten yeniliklerin kabulü ile, Ekim’in devrimci vaadi ve muzaffer stalinist tepki arasında bir süreklilik kurma isteği arasında sıkışıp kalıyor. Böylece, Werth, baskıcı sistemin yerleştirilmesinin “belirleyici bölümü“nden veya “1918-1922 arası başlayan çatışmanın en son bölümü“nden söz ediyor. Belirleyici dönemeç mi yoksa bölüm mü, bir seçim yapmak gerekir.

Süreklilik önyargısı, 20’li yılların ve o dönemdeki tartışmalarla beklentilerin, sanki basit bir parantezmişcesine, üzerinden atlanmasına yol açıyor. Böylece baskının çizgisel anlatısı bağlamından çıkıyor. Gerek uluslararası politika (Çin devrimindeki yönelim, nazizmin yükselişi karşısındaki tavır, İspanya savaşındaki karşıtlıklar), gerek siyaset (zorla kolektifleştirmeye troçkist olduğu kadar buharinci muhalefet, bir başka düşünce.., komünist düşünce adına önerilen ekonomik ve sosyal alternatifler) alanında yapılacak belirleyici tercihler konusundaki çatışmaları dağınık bir arka plan atıyor.

9. Karşı-devrim ve restorasyon

Karşı-devrim fikri, geçmiş düzenin yeniden kurulmamış olması gerekçesiyle kimilerini rahatsız ediyor. Tarihsel zaman, mekanik fizik gibi geriye döndürülebilir değildir. Film geriye oynatılamıyor. Termidor’dan sonra, Fransız devrimi döneminde muhafazakâr bir ideolog ve gericilik konusunda oldukça bilgili olan Joseph de Maistre, bir karşı-devrimin ters yönde giden bir devrim değil, ama bir devrim karşıtı olduğunu, ta o zamanlar ustaca fark ediyordu. Bu iki süreç simetrik değildir. Böylece, bir karşı-devrim yeni ve hiç görülmemiş bir şey ortaya koyabilir. 1848 devrimlerinden sonra Bismark Almanyası’nda olan de budur. Aynı şekilde, Termidor da henüz Restorasyon değildir. İmparatorluk, devrimci özlemlerle yeni bir düzenin kemikleşmesinin iç içe geçtiği uzun ve gri bir alan oluşturuyor.

Birçok samimi komünist militan da, bedelini bilmeden ve hesaplamadan “sosyalizmin anavatanı“nın başarıları tarafından etkilenerek, benzer bir gri alanda kaybolmuştur. 30’lu yıllarda stalinist terör hakkında herşey bilinmese de, istemek kaydıyla birçok şey öğrenilebilirdi. Victor Serge’in, Ante Ciliga’nın tanıklıkları, John Dewey tarafından yönetilen karşı-dava, İspanya’da POUM ve anarşistlere karşı yürütülen baskıların tanıklıkları vardı. Ancak bu anti-faşist mücadele ve (Isaac Deutscher’in deyimiyle) “bürokratikleşmiş kahramanlık” yıllarında hem temel düşmanla, hem de o kadar da ikincil olmayan ve içeriden çökerten düşmanla birden savaşmak çoğunlukla zor olmuştu.

O dönemi yaşayan birçok kişi (Jan Valtin, Elizabeth Poretsky, Jules Fourier, Charles Tillon, Kızıl Orkestra’dan geriye kalanlar ve daha birçoğu) “bu parçalanmış varlık“lara tanıklık ediyor.

Gerçekten de Stalin iktidarı altındaki Sovyetler Birliği, Brejnev dönemindeki durgunlukla bir değildi. Girişken bir bürokrasinin kamçısı altında, ülke hızla değişiyordu. Bu enerjinin sırrı, kuşkusuz, Chateaubriand’ı büyüleyen Napolyoncu enerjinin sırrıyla ilişkisiz değildir: “Bonapart’ın bültenlerinin, söylevlerinin, demeçlerinin ve açıklamalarının ayırdedici yönü onlardaki enerjiyse de, bu enerji salt ona özgü değildi; o zamana aitti, devrimci ilhamdan kaynaklanıyordu, o ilham ki devrim özleminin tersi yönünde yürüyen Bonapart’ta gücünü yitiriyordu“. Ancak bu, iki kişilik arasındaki çarpıcı tek benzerlik değil: “Napolyon’un sütannesi olan devrim, ona düşmanı gibi görünmekte gecikmez: durmadan onunla mücadele eder“.

Hiçbir zaman, hiçbir ülke firavunvari bir bürokrasinin baskısı altında 30’lu yılların Sovyetler Birliği kadar sert bir dönüşüm geçirmemiştir: 1926 ile 1939 yılları arasında kentlerin nüfusu 30 milyon artacak ve toplam nüfusa oranları %18’den %33’e yükselecek; tek birinci beş yıllık plan süresince büyüme oranları % 44, yani 1897 ile 1926 yılları arasındaki döneme eş durumda; ücretli iş gücü iki mislinin üzerinde artacak (10’dan 22 milyona yükselecek); tüm bunlar kentlerin kitlesel düzeyde “köyleşmesini”, devasa bir okuma yazma öğrenme ve eğitim çabasını, cebri yürüyüşle bir iş disiplinin dayatılmasını ifade ediyor. Bu büyük dönüşümü, milliyetçiliğin yeniden doğuşu, kariyerizmin gelişmesi ve yeni bir bürokratik konformizmin ortaya çıkışı takip ediyor. Bu büyük altüst oluş sırasında, diyor alayla Moshe Lewin, toplum bir şekilde “sınıfsız” idi çünkü tüm sınıflar şekilsiz ve kaynaşma içerisindeydi.

Mikhaïl Guefter’in temel sorusuna –Ekim’le Gulag arasında “sürekli bir ilerleyiş” mi yoksa “iki ayrı siyasi ahlaki dünya” mı–, stalinist karşı-devrim analizi açık cevap getirmekte. Rus devriminin ve karşı-devriminin dönemlere ayrılması salt tarihsel bir merak değil. Siyasi duruşları, yönelimleri ve görevleri gerektiriyor: başta, düzeltilmesi gereken hatalardan, aynı proje içerisinde alternatif yönelimlerden söz edebiliriz; sonra ise, artık çatışan farklı güçler ve projeler, örgütsel tercihler var. Olaylar yaşandıktan sonra, kurbanlarla cellatları birleştiren bir “komünist çoğulcuğun” kanıtı olarak dünün kurbanlarını ortaya dökmeyi sağlayan bir aile kavgası değildir bu. O yılları kesin bir şekilde dönemlere ayırmak, Guefter’in formülünü kullanacak olursak, “tarih bilincinin, siyasi alana nüfuz etmesini” sağlayacaktır.

10. “Prematüre” bir devrim mi?

Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla, bir tez yeniden önem kazandı: devrimin, prematüre olduğu [erken doğum geçirdiği-çn] için daha baştan sonu umutsuz olduğu tezi. Henri Weber bu tezi savunuyor Le Monde’daki bir makalesinde (14 Kasım 1997). Bu tezin kökeni çok daha erken bir dönemde, 1921’den itibaren bizzat Rus menşeviklerinin söylemlerinde ve Kautsky’nin analizlerinde bulunuyor: bu kadar kan, gözyaşı ve yıkıntı önlenebilirdi “eğer bolşevikler de, menşeviklerin o öz sınırlama anlayışına sahip olsalardı, ustalık da buradan anlaşılır.” diye yazıyor o zamanlar Kautsky.

Bu sözler oldukça açıklayıcı. Kautsky, öncü parti anlayışına karşı polemik yapıyor, ancak, rahatlıkla Tarih’in ritmini ve ilerleyişini kendisine uydurabilecek pedagog ve öğretici bir usta-parti tahayyül edebiliyor. Sanki mücadele ve devrimlerin kendilerine has bir mantıkları yokmuş gibi. Ortaya çıktıkları vakit onları “öz sınırlama” isteyenler, kurulu düzenin tarafına kolayca geçebiliyorlar. Söz konusu olan artık, partinin amaçlarının “öz sınırlanması” değil, açıkça kitlelerin özlemlerini sınırlamak oluyor. Bu anlamda sosyal-demokratlar, Ebertler ve Noskeler, Rosa Luxemburg’u öldürerek ve Bavyera sovyetlerini ezerek, “öz sınırlama”nın virtüozu olduklarını gösterdiler.

1917’de iktidarın ele geçirilişi, liberal burjuvaların ve reformistlerin, şubattan beri, toplumun ve Devletin krizine bir çözüm getirmedeki yeteneksizliğinden kaynaklanıyordu. “1917’de başka bir seçenek var mıydı?” sorusuna Mikhaïl Guefter’in cevabı, “prematürite” tezinden daha zengin ve daha inandırıcı görünüyor: “Bu çok temel bir soru. Bu sorun üzerinde çok düşündüğüm için kategorik bir cevap verme hakkını görüyorum kendimde: başka seçenek yoktu. Orada yapılanlar, inanılmaz derecede daha kanlı bir değişimi, anlamsız bir yıkımı engelleyebilecek tek çözümdü. Yapılacak tercih sonradan ortaya çıktı. Toplumsal rejim hakkında, izlenecek tarihsel yol hakkında değil, ama bu yol içerisinde bir tercihti bu. Ne zirveye ulaşmak için değişkeler (sorun çok daha genişti), ne de çıkılacak basamaklar, sadece bir kavşak, birçok kavşak.”

Bu kavşaklar, bu yol ayrımları hiç durmadan ortaya çıktılar, her seferinde farklı ve zıt cevaplara yol açarak: 1923’te Alman devrimi karşısında, NEP ve ekonomik politika üzerine, zorla kolektifleştirme, hızlı sanayileşme ve planlama biçimleri üzerine, ülke içi ve parti içi demokrasi, faşizmin yükselişi, İspanya savaşı, Alman-Sovyet anlaşması üzerine. Bu sınavlardan her birinde, olası farklı tercihleri ve gelişimleri kanıtlayan çeşitli öneriler, programlar ve yönelimler arasında çatışmalar yaşandı.

Aslında, prematürite tezi, karşı konulamaz biçimde, bir duvar saati gibi, her şeyin saatinde, zamanında gerçekleştiği, düzenli, ayarlı bir tarih fikrine götürüyor. Marksistlerin sık sık eleştirildiği, altyapının dar bir biçimde, uygun üstyapıyı belirlediği kesin bir tarihsel determinizme yol açıyor. Bu fikir, tarihin, bir kaderin gücüne sahip olmadığı gerçeğini, kuşkusuz tüm olasılıkların olduğu bir yelpazeyi değil ama, belirli bir olasılıklar ufku açan olaylarla delinmiş olduğu gerçeğini yok sayıyor.

Bugün, Kara Kitap‘ın yazarlarını okuduğumuzda, sanki bolşeviklerin, bir kere Ekim harekatını başardıktan sonra, iktidara sırf iktidar için sıkı sıkıya sarıldıklarını zannediyoruz. Bu, bolşeviklerin, Rus devrimini hiçbir zaman tek başına bir macera olarak değil, bir Avrupa, bir dünya devriminin birinci öğesi olarak tasavvur ettiklerini unutmak olur. Eğer Lenin, söylendiği gibi, iktidarın fethinin 73. gününde karda dans ettiyse, bu, onun, ilk başta, Paris Komünü’nden daha uzun süre dayanabileceklerini düşünmediğindendir. Onun gözünde, Rus devrimin geleceği, devrimin Avrupa düzeyine, özellikle de Almanya’ya yayılmasına bağlıydı.

Almanya’yı, İtalya’yı, Avusturya’yı, Macaristan’ı 1918 ile 1923 arası sarsan hareketler, gerçek bir Avrupa krizini işaret ediyordu. Alman devriminin veya İspanya savaşının yenilgileri, Çin devriminin gelişimi, İtalya’da ve Almanya’da faşizmin zaferi önceden yazılı değildi. Rus devrimcileri herhalde, Fransız ve Alman sosyal-demokratlarının istifalarından ve alçaklıklarından da sorumlu değildirler.

1923’ten itibaren, kısa vadede devrimin Avrupa’ya yayılmasına güvenemeyecekleri kesinleşmişti. Kökten bir yeni yönelim ihtiyacı kendini dayatıyordu. Bu yeni yönelim, 20’li yılların ortasında partiyi ikiye bölen “tek ülkede sosyalizm” ile “sürekli devrim” tezleri arasındaki çatışmanın konusu olmuştur.

Rus devriminin başlangıçtaki meşruiyetini reddetmeden, bazıları onun hatalı bir teşhis ve imkânsız bir iddiaya dayandığını savunuyorlar. Ne var ki, bir öngörü değil, savaşın sonuçlarını ortadan kaldırmak üzere, savaşa yol açan düzeni yıkmayı amaçlayan bir yönelimdi, söz konusu olan. Savaşın sonunda, 1918’den 1923’e sarsıntı dalgası doğrulanmıştır. Ancak, Alman Ekimi’nin yenilgisinden sonra durum uzun süreliğine durulmuştu. O zaman, ne yapmalı? Yıkılmış olan bir ülkede, “tek ülkede sosyalizmi kurma” yanılsamasına kapılmadan zaman kazanmaya çalışmak mı? İşte 20’li yılların mücadelelerinin ve tartışmalarının konusu budur. Sorunun tüm siyasi boyutu, konunun can alıcı noktası budur. Ekonomik ve toplumsal düzeyde, NEP belirli bir çözüm getirmiştir. Ancak onu, savaş komünizminin baskıcı yöntemleriyle yetişmiş olandan daha farklı bir kültüre sahip bir personel tarafından uygulatmak gerekirdi. Siyasi düzeyde, sovyetik bir çoğulculuğun seçim aracılığıyla ifadesi sayesinde çoğunluğun meşrulaştırmasını arayan, demokratik bir yönelim gerekirdi. Uluslararası düzeyde, Komintern aracılığıyla çeşitli komünist partileri ve bunların siyasetlerini Sovyet Devleti’nin çıkarlarına tabi kılmayan, enternasyonalist bir politika gerekirdi. Bu seçenekler, en azından kısmen, ortaya konmuştu. Ama sakin tartışmalar değil, acımasız çatışmalar şeklini aldılar.

Bu mücadelelerin yenilenleri haksız değildi. Çünkü, eğer devrimlerin ölüm hesabını tutarsak, başarısız olan veya bastırılan devrimlerin maliyetini tahmin etmek daha da zor olmaktadır: 1918-1923 –gerçekleşememiş– Alman devrimi ve 1937 yenilgiye uğramış İspanyol devrimi, nazizmin zaferi ve ikinci dünya savaşının felaketleriyle alakasız değildir.

Gerçek sorumlulukları saptayabilmek için, tarihi, büyük siyasi alternatifler etrafından dönemleştirmek gerekmektedir, işte yeniden izlenmesi ve yeniden incelenmesi gereken yol budur. Sadece prematüre devrimden söz etmek ise, çatışmanın iç mantığını ve orada mücadele halindeki politikaları kavramak yerine, tam tersine, tarihsel bir mahkemenin kararını açıklamaktır. Çünkü, zaferler doğruluğun kanıtları olmadığı gibi, yenilgiler de hatanın ispatları değildir: *”Eğer başarı, masumiyet olarak bilinseydi; eğer gelecek kuşaklara dahi ayartarak, onları zincirleriyle yükleseydi; eğer, köle bir geçmişin doğurduğu geleceğin kölesi olan bu baştan çıkarılmış kuşaklar, kazanan kim olursa olsun onun işbirlikçisi olsaydı, onca fedakarlığın bedeli, adaleti nerede olurdu? İyilik ve kötülük göreceli olduklarından, her türlü ahlak anlayışı, insan eyleminden silinirdi.”

Eğer tarihte, son yargı günü yoksa, adım adım, her büyük tercihin, her büyük yol ayrımının önünde, farklı muhtemel bir tarihin izleri çizilmelidir. Geçmişin anlaşılabilirliğini muhafaza eden ve ondan gelecek için dersler çıkarmamızı sağlayan budur.

Dünyayı, on günde sarsan olay, tarihten silinemez. Olayın kısa ateşi sırasında doğan insanlık, evrensellik, özgürleşme vaatleri, unutulabilmek için “insanlığın çıkarlarıyla fazla iç içe geçmiştir”. Konformizmin tehdit ettiği bir mirası devralan ve onun sorumluları olan bizler, bu mirasın “yeniden hafızalara” yükleme koşullarını yaratma yükümlülüğünü taşıyoruz.

Çeviri: Uraz Aydın

Kaynak: Sosyalist Demokrasi için Yeniyol, Yeni Dizi, Sayı: 4, Haziran 2000, ss. 91-120

Arjantin: Askeri darbeden 50 yıl sonra, diktatörlüğün mirası nedir? – Florencia Oroz

24 Mart 1976’da, yani elli yıl önce, silahlı kuvvetler Arjantin’de bir darbeyle iktidarı ele geçirdi. Ancak bu tarih, ülkenin son sivil-askeri diktatörlüğünün başlangıcını (1930’dan bu yana yarım yüzyıldan kısa bir sürede birbirini izleyen altı diktatörlüğün sonuncusu) işaret etmekle kalmıyor; aynı zamanda, her şeyden önce, tarihsel bir sürecin şiddetle kesintiye uğradığı anı da belirliyor: tüm çelişkileri, iç kırılmaları ve eşitsiz taahhütleriyle, siyaseti, kurmak istediği dünya çapında açık bir çatışma alanı olarak algılayan bir toplumun süreci.

Bu dönem idealize edilmemelidir. Darbeden hemen önceki yıllar, olağanüstü halk seferberliğiyle, aynı zamanda artan siyasi kutuplaşma ve devlet dışı şiddetle damgalanmıştı; bu durumun yoğunlaşmasına José López Rega’nın Üçlü A’sı [1] (1916-1989) önderliğindeki Peronist sağ belirleyici bir şekilde katkıda bulundu. Bu sürecin birincil sorumluluğu, 1974’ten beri “Isabella” (1931-) olarak bilinen María Estela Martínez de Perón’un elinde bulunan devlet iktidarını elinde tutanlara aittir. Ancak bu kargaşanın ortasında bile, otantik ve indirgenemez bir şey kaldı: Toplumun geniş kesimlerinde yaygın olarak paylaşılan, mevcut düzenin dönüştürülebileceği ve dönüştürülmesi gerektiği ve bu dönüşümün onların elinde olduğu inancı.

Darbe bunu yok etti. Ve bunu, ne örtmecelere ne de eksikliklere yer bırakmayacak şekilde yaptı: otuz bin kişi kayboldu, ülke genelinde gizli gözaltı merkezleri kuruldu, akıl almaz işkenceler, ölüm uçuşları, sansür, zulüm, on binlerce insanın zorla sürgüne gönderilmesi, bebeklerin sistematik olarak kaçırılması ve kimliklerinin gasp edilmesi.

Arjantin’de sermayenin karşı devriminin aldığı biçim devlet terörizmiydi. 1970’lerin başında en büyük korkusunun giderek doğrulandığını gören sermaye, on yıllarca süren şiddet, otoriterlik ve yasaklama dönemlerinden sonra ve ardı ardına gelen hükümetlerin kalıcı bir ulusal projeyi hayata geçirme konusundaki tekrarlanan başarısızlığıyla karşı karşıya kaldığında, Arjantin toplumunun büyük bir kesimi için artık geleneksel partilerden hangisinin devlet aygıtının kontrolünü ele geçireceği sorusu değil, devletin bizzat doğasının giderek sorgulanması söz konusuydu.

Serbest bırakılan şiddetin vahşeti, algılanan tehditle orantılıydı. Ancak diktatörlüğün mirası, ne kadar büyük olursa olsun ve hiçbir bahane altında görecelendirilemez olsa da, suçlarının dehşetiyle sınırlı değildir. Daha az görünür ve belki de daha kalıcı boyutlara uzanır: Bu deneyimin, uzun vadede, Arjantin toplumunun siyaset hakkında düşünmeyi öğrendiği çerçeveleri nasıl yeniden yapılandırdığıyla ilgili boyutlar. Elli yıl sonra, bu sessiz yeniden yapılandırma, birçok açıdan, meselenin özünü oluşturmaya devam ediyor.

Gerçek bir sınıf projesi

Diktatörlük tesadüf değildi. Ülkenin egemen sektörlerinin, uluslararası sermayenin coşkulu desteği ve Washington’un onayıyla, önceki dönemde benzeri görülmemiş bir seferberlik ve örgütlenme kapasitesi sergileyen bir işçi sınıfının yükselişine karşı organize edilmiş bir yanıtıydı. 1969’daki Cordobazo [2] , sonraki yıllardaki grevler ve fabrika işgalleri, resmi sendika bürokrasilerinden nispeten bağımsız olarak faaliyet gösteren işçi koordinasyon organlarının [3] ortaya çıkışı : tüm bunlar, egemen sektörlerin kurtarmaya çalıştığı parçalanmış bir toplumsal düzene somut bir tehdit oluşturuyordu.

Ancak diktatörlük de bir başlangıç ​​noktası değildi. Zaten devam etmekte olan süreçlerin aşırı radikalleşmesiydi. Yasadışı baskı, siyasi suikastlar ve Üç A’nın eylemleri bu dizinin bir parçasıydı. 24 Mart 1976’yı belirleyen şey, daha seçici ama aynı derecede sistematik bir biçimde zaten işleyen bir şiddetin devlet politikasına dönüşmesiydi. Darbe, niteliksel bir sıçramayı temsil ediyordu: şiddet, epizodik olmaktan çıkıp, geniş kapsamlı bir toplumsal yenilgiyi üretmek üzere tasarlanmış bir imha mekanizması haline geldi.

Bu sürekliliği fark etmek, hem yaşananların büyüklüğünü hem de onu mümkün kılan koşulları anlamak için elzemdir. Açıklanamaz bir şekilde, işleyen bir demokrasinin üzerine gökten düşen bir diktatörlük olarak tasavvur edilen bir yönetim, paradoksal olarak, halihazırda devam eden bir hegemonya krizine planlı bir yanıt olarak anlaşılan bir yönetimden daha az faydalıdır.

Bu durum, diktatörlüğün sadece bir terör rejimi olmadığı, aynı zamanda ekonomik ve sosyal bir dönüşüm rejimi olduğu için daha da önemlidir. 1976 ile 1981 yılları arasında Ekonomi Bakanı José Alfredo Martínez de Hoz (1925-2013), Latin Amerika’daki ilk ve en kapsamlı neoliberal deneylerden birini hayata geçirdi: sermaye hesabının açılması, finansal liberalleşme, kasıtlı sanayisizleşme, ücret dondurmaları ve büyük dış borçlanma.

Baskıcı komandolar gizli merkezlerde faaliyet gösterirken, finansal sistem tamamen yeni temeller üzerinde yeniden örgütleniyordu. Tablita cambiaria [4] yıllarının “düzgün parası“, rejimin politikalarının öngörülemeyen bir sonucu değildi: rejimin görünür yüzüydü, işgücünü disipline etmeyi ve kentli orta sınıfların bir kısmını yeni düzenin geçici ve kısa ömürlü yararlanıcıları olarak entegre etmeyi amaçladığı mekanizmaydı.

Sonuç, iki yönlü bir kopuş oldu. Bir yandan, devlet terörizminin yol açtığı demografik ve kuşaksal kopuş: militanların, entelektüellerin ve sendikacıların tüm bir kuşağı ortadan kaldırıldı, hapsedildi veya sürgüne zorlandı. Diğer yandan, rejimin ekonomik politikalarının getirdiği yapısal kopuş: sanayi dokusunun yıkılması ve Arjantin’in sosyal yapısının radikal olarak yeni temeller üzerine yeniden kurulması.

Bu iki kopuş birbirini güçlendirdi. Birincisi, ikincisine direnebilecek halk örgütlerini dağıttı. İkincisi ise bu örgütlerin kendilerini yeniden kurabilecekleri maddi koşulları değiştirdi. Rejimin sonunda kırk milyar doları aşan dış borç, bu dönüşümü pekiştiren ve askeri hükümetin kronolojik sınırlarının çok ötesine uzanan bir boyun eğdirme aracı oldu. Bu bir metafor değil: Arjantin demokrasisi kelimenin tam anlamıyla ipotek edilmiş olarak geri verildi.

Demokrasi kendi başına bir amaç haline geldiğinde

Raúl Alfonsín (1927-2009) Aralık 1983’te oyların %52’sini alarak başkanlık görevini üstlendiğinde, Arjantin toplumunda derin ve kalıcı bir değişiklik yaşanmıştı. Sadece –hatta öncelikle– demokratik açılımın sonucu olan kurumsal dönüşümlerden bahsetmiyorum. Ölçülmesi daha zor, ancak bir o kadar da gerçek olan bir şeyden bahsediyorum: Toplumun büyük kesimlerinin demokrasinin değerini ve siyasetin anlamını algılama biçimindeki bir değişim.

1976 öncesinde, işçi sınıfı çevrelerinde ve solun büyük bir bölümünde demokrasi öncelikle bir araç olarak algılanıyordu: bir mücadele alanı, toplumsal dönüşümün daha geniş hedeflerine doğru ilerlemek için diğer örgütlenme ve mücadele biçimleriyle birlikte kullanılabilecek bir dizi kurum. Bu anlayış, demokrasinin değerinin düşürülmesi anlamına gelmiyordu, aksine göreceli, araçsal bir değer biçilmesi anlamına geliyordu: değeri, insanların ne inşa etmelerini sağladığına bağlıydı.

Diktatörlük deneyimi, demokrasiye bakış açısında gerçek ve anlaşılabilir bir değişime yol açtı. Devlet terörizminden kurtulanlar, sürgünü tanıyanlar, akrabalarının, arkadaşlarının ve yoldaşlarının ortadan kaybolduğunu görenler, demokrasiye farklı bir değer biçmek için somut nedenlerden daha fazlasına sahipti: artık bir araç değil, bir amaç; artık bir alet değil, kendi başına bir değer, korunması ve onu zayıflatabilecek her türlü tehdide karşı savunulması gereken bir “en yüce iyilik” olarak.

Bu değişim son derece olumlu sonuçlar doğurdu. Karşılaştırmalı bir bakış açısından gerçekten istisnai olan, insan haklarının savunulması etrafında geniş ve sağlam bir fikir birliğinin oluşturulmasına olanak sağladı. 1985’te askeri cuntaların yargılanması, CONADEP’in kurulması ve Nunca Más raporunun [5] yayınlanması, insan hakları örgütlerinin yorulmak bilmeyen çalışmaları… Bütün bunlar, diğer şeylerin yanı sıra, 1983’ten itibaren oluşturulan demokratik fikir birliğinin tutarlılığı ve derinliği sayesinde mümkün oldu. Arjantin’in sonraki on yıllarda geliştirdiği hafıza, hakikat ve adalet politikalarının dünyada az sayıda benzeri vardır ve şüphesiz yakın tarihinin en parlak bölümlerinden birini oluşturmaktadır.

Ancak bu aynı değişim, zamanla daha belirsiz sonuçlar doğurdu. Demokrasinin nihai ve kesin değer olarak kutsanması, siyasi olarak düşünülebilir olanın alanına yavaş yavaş ama ısrarla sınırlar koyma eğilimindeydi. Eğer demokrasi her şeyden önce korunması gereken bir değer ise, onu dönüştürmeyi, sorgulamayı veya siyasi ve sosyal olarak nasıl ifade edildiğini sorgulamayı amaçlayan herhangi bir proje baştan reddedilir.

Böylece dönüşüm ufku daralır ve siyaset giderek statükoyu yönetme meselesi haline gelir. Çatışma, demokratik yaşamın itici gücü olarak kabul edilmek yerine, kurumsal istikrara yönelik potansiyel bir tehdit olarak şüpheyle karşılanmaya başlanır. Bu etki ne kasıtlıydı ne de herhangi bir komplonun ürünüydü. Gerçek bir tarihsel deneyimin, toplumsal dokuda silinmez izler bırakan bir sosyal ve siyasi yenilginin sonucuydu.

Kirchnercilik ve uzlaşmanın sınırları

On yıldan uzun bir süre boyunca Kirchnerizm, bu geçişsel uzlaşmayı terk etmeden, ona meydan okumaya çalışan başlıca siyasi deneyi oluşturdu. İnsanlığa karşı suçlar için yargılamaların yeniden başlatılması—sonluluk ve itaat yasalarından [6] ve Carlos Menem (1930-2021) döneminde verilen aflardan sonra—insanlık politikaları, Devlet figürünün yeniden dağıtımcı bir unsur olarak yeniden kazanılması ve yoğunlaşmış güçlere karşı açıkça çatışmacı söylem, demokratik siyasete dönüştürücü kapasitesinin bir kısmını geri kazandırmaya yönelik kısmi ve çelişkili ancak büyük ölçüde samimi bir girişimdi.

Bu dönüm noktasının dikkat çekmeyi hak eden ek bir boyutu daha vardı. Davaların yeniden açılması ve insan hakları politikalarına verilen merkezi rol, Nunca Más’ın mirasını yeniden şekillendirdi ve bu mücadeleye eşi görülmemiş bir maddi güç kazandırdı. Ancak aynı zamanda, yıllar içinde kırılganlığını göstermeye başlayan bir değişime de yol açtı: Devlet terörüne karşı özerk bir mücadelenin ifadesi olarak doğan insan hakları örgütleri, yavaş yavaş kurumsallaştırıldı ve devletin sembolik ve siyasi mimarisine entegre edildi.

Devlete entegrasyon, uzun zamandır gecikmiş bir tarihsel tanınmayı oluştururken, bu kurumların örgütsel ve halk nezdindeki temelini zayıflatma eğilimindeydi. Devlet el değiştirdiğinde, bu değişim onun tüm kırılganlığını ortaya çıkardı: gerileme sadece kurumsal değil, aynı zamanda siyasi ve kültüreldi. Devlet tarafından özümsenen fikirler, diller ve uygulamalar, devlet dışında kendilerini korumakta zorluklarla karşılaştı.

Bu girişimin sınırlılıkları şimdi her zamankinden daha belirgin. Kirchnerizm, diktatörlükten miras kalan ve Menemizm döneminde daha da geliştirilen ekonomik modeli yapısal olarak dönüştürmeyi asla hedeflemedi ve bunu aşırı bulduğu çatışmaları tetiklemeden yapamazdı. Serveti yeniden dağıttı, hakları genişletti ve 2001 kriziyle parçalanan toplumsal dokuyu yeniden inşa etti. Ancak modelin temelleri -finansal bağımlılık, tarımsal ihracat yapısı, birincil ürün ekonomisi- bozulmadan kaldı. Uluslararası rüzgarlar değiştiğinde ve paylaşılacak pasta küçüldüğünde, sistem işlemeye başladı ve yapısal dönüşüm eksikliği gizlenemez hale geldi.

Buna ek olarak, Kirchnerizm’in, her alanda kapsayıcı olduğunu iddia eden herhangi bir projenin doğasında var olan çelişkilerle nasıl başa çıktığı -ya da daha doğrusu başa çıkamadığı- ile ilgili, daha politik ve ideolojik nitelikte bir başka soru daha var. Yeniden dağıtım olanakları azalmaya başladığında ve modelin çözemediği sınıf gerilimleri daha büyük bir güçle ortaya çıktığında, Kirchnerizm bu çelişkilerle doğrudan yüzleşmekten daha katlanılabilir görünen bir yer değiştirme yoluna başvurdu: bunları kendi halk kampı içinde kaydırmak.

“Sağcıların oyununa gelmemek” mantığı -belirli bağlamlarda meşru ve gerekli olabilen bir siyasi operasyon- yavaş yavaş ve kalıcı olarak iç disiplinin temel mekanizması haline geldi. Soldan veya tabandan gelen her türlü eleştiri, rakibi güçlendirmek suçlaması altında yutuldu. Kültürel ve kimlik politikaları -anlamlar, semboller ve anlatılar için verilen mücadele- yapısal dönüşümün dolduramadığı veya doldurmak istemediği alanı işgal etti.

Sonuç, Peronizmin halk seferberliğiyle olan tarihsel ilişkisini sadakatle yansıttı: muhalefetten gelen seferberliği teşvik etmek, hükümet içinden gelen seferberliği yönlendirmek veya kontrol altında tutmak. Böylece, en azından kısmen halk seferberliğinden doğan ve meşruiyetini siyaseti bir dönüşüm aracı olarak yeniden sahiplenmeye dayandıran bir hareket, eleştirdiği mantığı kendi içinde yeniden üretti: üretken çatışmanın yerini savunma birliği talebi, tartışmanın yerini öz koruma zorunluluğu aldı. Dışarıdan ele alınmayan çelişkiler nihayetinde içsel olarak – figürler, bloklar ve sadakatler arasında – çözüldü ve bugün bildiğimiz parçalanmayı üretti; sağ kanat da bundan faydalanabildi.

2015’te Mauricio Macri’ye (1959-) karşı alınan yenilgi, bu tükenmişliğin ilk görünür belirtisiydi. Ancak Kirchnerizm -ya da en azından baskın varyantları- bunu bir kaza, kanıtların ağırlığıyla düzeltilecek bir anormallik olarak yorumladı: insanlar Macri hükümetinin etkilerini gördüklerinde, sandık başına döneceklerdi. 2019’da, bir ölçüde, bu gerçekleşti. Ancak Alberto Fernández (1959-) hükümeti, sorunun daha derine indiğini gösterdi: halkın taleplerini inandırıcı bir dönüşüm ufku içinde dile getirebilecek bir plan olmadan, önceki yenilginin nedenlerinin samimi bir değerlendirmesi olmadan, hükümet eylemi mümkün olan en kötü kombinasyona doğru kaydı -fiili kemer sıkma ve ilerici söylem- hem kendi tabanının hem de geri kazanmayı hedeflediği kesimlerin güvenini aşındırdı.

Milei ve fikir birliğinin aşınması

Bu bağlamda, Javier Milei (1970-) bir anormallik değil, bir semptomdur. Onun ifade ettiklerini anlamak, muhtemelen bugün Arjantin solunun en acil siyasi görevlerinden biridir.

Öncelikle Milei, demokratik geçiş sırasında kurulan siyasi ve kültürel uzlaşmanın aşınmasını dile getiriyor. On yıllarca kamuoyu tartışmalarını yapılandıran ve siyasette neyin söylenebileceğinin ve yapılabileceğinin sınırlarını belirleyen bu uzlaşma, 1990’ların ortalarından itibaren sessizce parçalanmaya başladı. Dönüştürülebilirlik ve çöküşü, 2001’deki “hepsi gitmeli” söylemi, Kirchnerci döngünün tükenmesi, Macri deneyi ve başarısızlığı: bu olayların her biri, olası ve güvenilir bir gelecek ufku sunabilecek bir siyaseti hiç deneyimlememiş yeni bir neslin yetişkinliğe ulaşmasına kadar yeni bir hayal kırıklığı katmanı ekledi.

Milei bu hayal kırıklığını alıp belirli bir yöne yönlendirdi: herhangi bir yönelime değil, diktatörlük sonrası tüm siyasi ve kurumsal yapıya açık bir meydan okuma. Söylemi klasik anlamda liberal veya muhafazakâr değil; tamamen kopuşu temsil eden, geri dönülmez bir şekilde başarısız olduğu düşünülen bir “sistem”e radikal bir alternatif olarak kendini sunan bir söylemdir. Bu anlamda Milei, “hepsi gitmeli”nin simetrik karşıtıdır: aynı öfke, ancak ters yöne yönlendirilmiş.

Mevcut durumu özellikle endişe verici kılan şey, Milei hükümetinin sadece diktatörlük sonrası ekonomik uzlaşmaya saldırmakla kalmaması (ki bu, cumhurbaşkanının öne sürdüğü nedenlerden dolayı olmasa da, eleştiri için meşru bir hedef olabilir), aynı zamanda bu saldırıyı insan hakları ve hafıza etrafında inşa edilen siyasi ve kültürel uzlaşmaya da genişletmesidir. Kayıp sayısını küçümseyen veya doğrudan inkar eden açıklamalar, askeri rejimin örtük olarak rehabilite edilmesine yönelik jestler ve insan hakları örgütlerinin sistematik olarak baltalanması: tüm bunlar, kırk yılı aşkın demokrasi sürecinde geliştirilen demokratik anlaşmanın temellerini yıkmayı amaçlamaktadır.

Elli yıl ve açık bir soru

Holokost inkârına, tarihsel olarak inşa edilmiş demokratik uzlaşmayı savunarak karşılık verme eğilimi anlaşılabilir ancak tehlikelidir. Hafıza politikalarını savunmak, yargılamaları savunmak, istatistikleri savunmak, mahkumiyetleri savunmak… Bu savunma, şimdi her zamankinden daha gerekli. Ancak eğer burada durursa, bu uzlaşmanın tükenmesine katkıda bulunan sorunun aynısını yeniden üretme riski taşır: bir düzeni korumaya indirgenmiş bir siyaset, zaten elde edilmiş olanın sınırları içinde kalan bir ufuk.

Demokrasi dokunulmaz hale gelip toplumsal olarak güçsüzleştiğinde, demokratik sistemin içinden hakları, yaşam koşullarını ve kolektif örgütlenme kapasitelerini baltalayan projelere karşı etkili bir engel olmaktan çıkar. Dahası, bir zamanlar onu arzu edilir kılan şeyi kaybetme riskiyle karşı karşıyadır: siyasetin statükonun yönetimi dışında bir şey olabileceği vaadi.

Sorun, hafızanın geçmişe çok fazla odaklanması değil; sonuçta bu, hafızanın asıl amacıdır. Sorun, bunu nasıl yaptığında yatmaktadır. Hafıza kendini yalnızca kınama olarak örgütlediğinde, devlet terörizmini ve politikalarını, onları mümkün kılan tarihsel süreçlerden izole etme eğilimindedir. Ve yalnızca dehşet açısından tasavvur edilen bir diktatörlük, tanklar veya askeri cuntalar olmadan, projesinin temel unsurlarının yeniden ortaya çıktığı bir bugünü anlamak için daha az yararlıdır.

Dolayısıyla soru, bu geçmişin bugün ne ölçüde geri döndüğü değil; bu geçmişi, bugünü etkileyebilecek ve geleceği dönüştürebilecek bir siyasi çerçeveye nasıl entegre edeceğimizdir. Bu, sadece bir formül olmaktan çok, dağılmış, yaralı ve ardı ardına gelen yenilgilerin derin derslerini hâlâ öğrenememiş Arjantin halk kampının nasıl örgütleneceği ve hareket edeceği konusunda çok somut sonuçlar doğurmaktadır.

Bu, diğer şeylerin yanı sıra, çok uzun zamandır ertelediğimiz şeylerin muhasebesini yapmaya cesaret etmeyi gerektirir: sadece diktatörlüğün suçları değil, aynı zamanda onu takip eden demokrasinin sınırlılıkları; sadece geçmişin dehşetleri değil, aynı zamanda bugünün sorumlulukları. Özellikle, Milei’nin yakaladığı öfkenin boş yere ortaya çıkmadığını ve yalnızca medya veya sermayenin propaganda makinesi tarafından üretilmediğini kabul etmeyi gerektirir. Bu, yıllar geçtikçe siyasi vaatlerin boş sözler olarak kaldığını, eşitsizliklerin devam ettiğini ve olanakların azaldığını gören gerçek insanların gerçek deneyiminin ürünüdür.

Bu öfke, aşırı sağın gelişmesi için zemin hazırlamıştır. Bu zeminde ona meydan okumak için ilk adım, onu görmezden gelmeyi ve küçümsemeyi bırakmaktır. İkinci adım ise gerçekten farklı bir şey sunabilecek bir politika oluşturmaktır: artık işe yaramayan şeyleri restore etmek değil, yeni bir ufuk açmak.

24 Mart 1976, alternatifleri hayal etme olasılığını zorla sona erdirdi. Elli yıl sonra, görev sadece geçmişle bugün arasındaki benzerlikleri vurgulamak ve bunun sandıkların görevini yerine getirmesini ve bizi daha az vahim bir duruma geri döndürmesini sağlamak için yeterli olacağını ummak olamaz. Elli yıl sonra, görev, tamamen farklı koşullar altında, uğruna savaşmaya gerçekten değer bir şeyi nasıl inşa edebileceğimizi kendimize sormak olmalıdır.

Notlar

[1] Üçlü A —  Alianza Anticomunista Argentina  — 1970’lerde aktif olan, Peronist sağın bazı kesimleriyle ve José López Rega’nın çevresiyle bağlantılı aşırı sağcı bir paramiliter örgüttü. 1976 darbesinden önce bile solcu aktivistlere, sendikacılara, entelektüellere ve siyasi muhaliflere karşı saldırılar, suikastler ve zulümler gerçekleştirdi.

[2] Cordobazo , Mayıs 1969’da Córdoba’da General Juan Carlos Onganía’nın diktatörlüğüne karşı patlak veren işçi ve öğrenci ayaklanmasını ifade eder. Genel grevle tetiklenen ve işçi ve öğrenci hareketlerinin birleşmesiyle beslenen bu seferberlik şiddetle bastırıldı. Tahminler farklılık gösteriyor: Resmi rakamlar yok, ancak çeşitli kaynaklar yaklaşık yirmi ölüm, üç yüzden fazla yaralanma ve yüzlerce tutuklamadan bahsediyor. Cordobazo, 1960’ların sonlarında Arjantin’in sosyal ve siyasi radikalleşmesinde bir dönüm noktası oldu ve askeri rejimin zayıflamasına katkıda bulundu. Buenos Aires eyaletinin öğretmenler sendikası SUTEBA’ya (CTERA’ya bağlı, Arjantin Cumhuriyeti Eğitim İşçileri Konfederasyonu), ” 29 de mayo: el Cordobazo “ya bakın: https://www.suteba.org.ar/29-de-mayo-el-cordobazo-12102.html

[3] Burada “işçi koordinasyonu” terimi, özellikle Buenos Aires ve çevresindeki büyük sanayi merkezlerinde 1970’lerde ortaya çıkan işçi örgütlenmesi biçimleri olan fabrikalar arası koordinatörleri ifade etmektedir . Bu koordinatörler, genellikle resmi Peronist sendika liderliğiyle çatışma halinde olan çeşitli fabrikalardan delegeleri ve taban militanlarını bir araya getirmiş ve 1976 darbesinden önce gelen grevlerde ve işçi seferberliklerinde önemli bir rol oynamıştır. Bkz. Facundo Aguirre ve Ruth Werner, “ La insurgencia obrera en el corazón de la industria ” , La Izquierda Diario , 8 Temmuz 2019: https://www.izquierdadiario.es/La-insurgencia-obrera-en-el-corazon-de-la-industria

[4] Tablita cambiaria, Ekonomi Bakanı José Alfredo Martínez de Hoz tarafından 1978 yılının sonundan itibaren uygulanan sisteme atıfta bulunur: devlet, enflasyonu dizginleme amacını öne sürerek, peso’nun devalüasyon oranını önceden duyurdu. Gerçekte, bu mekanizma peso’da keskin bir değer artışına yol açtı, doları nispeten ucuz hale getirdi, ithalatı artırdı ve finansal spekülasyonu teşvik etti – “finansal bisiklet”. O dönemde popülerleşen ve Fernando Ayala’nın (1920-1997) 1982’deki aynı adlı filminde kullanılan plata dulce ifadesi, ucuz dolara erişim, ithal tüketim ve kısa vadeli finansal karlarla bağlantılı bu kolay zenginleşme yanılsamasına işaret ederken, sanayi ve ücretler ciddi şekilde etkilendi. https://repositoriosdigitales.mincyt.gob.ar/vufind/Record/CONICETDig_925877de889d60e7531e3ce80b3c772a

[5] CONADEP ( Ulusal Kayıp Kişiler Komisyonu), diktatörlük döneminde işlenen zorla kaybetmeleri araştırmak üzere Aralık 1983’te Başkan Raúl Alfonsín tarafından kuruldu. Yazar Ernesto Sábato başkanlığındaki komisyon, Nunca Más (Bir Daha Asla) olarak bilinen nihai raporunu 20 Eylül 1984’te sundu. Komisyon tarafından toplanan tanıklıklar ve belgeler, 1985’te açılan ve diktatörlüğün birçok üst düzey yetkilisinin mahkumiyetiyle sonuçlanan askeri cuntaların yargılanmasında önemli deliller olarak kullanıldı.

[6] Raúl Alfonsín’in başkanlığı sırasında kabul edilen “Son Nokta” ( Punto Final , 1986) ve “Gerekli İtaat” ( Obediencia Debida , 1987) yasaları, diktatörlüğün suçlarından sorumlu olanların yargılanmasını ciddi şekilde sınırlandırdı. Carlos Menem’in 1989 ve 1990 yıllarında verdiği aflar, daha sonra mahkum edilmiş veya yargılanmış birçok askeri personele fayda sağladı. Bu cezasızlık mekanizmaları 2000’lerin başlarında kademeli olarak sorgulanmaya başlandı ve insanlığa karşı suçlar için yargılamaların yeniden başlamasının önünü açtı.

Florencia Oroz, tarihçi, öğretmen ve Jacobin América Latina’nın yayın koordinatörüdür. Arjantin ve Latin Amerika siyasi tarihi, demokrasi, halk kampının yeniden yapılanması, diktatörlüğün hatırası ve yeni sağ kanat üzerine çeşitli metinler ve röportajlar yayınlamış veya ortak yazarlığını yapmıştır.

Orijinal olarak Jacobin América Latina’da yayımlanmıştır.

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

1936 İspanya Devrimi Üzerine Düşünceler – Andy Durgan

İspanya İç Savaşı hakkındaki geniş literatürde, bu savaş çoğunlukla demokrasi ile faşizm arasındaki bir mücadele olarak gösterilir. Bu görüş, çoğu tarihsel olarak Stalinizmden etkilenmiş sol kesimler arasında neredeyse hegemonik bir konumdadır. Ancak bu yaklaşım, 1930’ların İspanyasının sosyopolitik gerçekliğiyle çelişmektedir.

Demokrasinin çöküşü

İç Savaş öncesindeki yıllarda İspanyol Devleti’nde yaşanan toplumsal, ekonomik ve siyasi kutuplaşma ile burjuva demokrasisinin bunun sonucunda çöküşü, hem silahlı çatışmanın hem de devrimin patlak vermesine neden oldu.[1] Halk Cephesi’nin Şubat 1936’daki seçim zaferi, yeni bir toplumsal reformlar döneminin kapılarını açmak yerine, cumhuriyetçi demokrasinin, iktidarlarına yönelik herhangi bir meydan okumayı önlemeye kararlı egemen sınıfları yenilgiye uğratma konusundaki yetersizliğini gözler önüne serdi. Halk Cephesi’nin zaferi hem kentli hem de kırsal emekçi kitlelerin yeni bir seferberlik dalgasını tetikledi. Cumhuriyet hükümeti ise, tıpkı 1931’de olduğu gibi, bunu bastırmaya çalıştı. Sağ kanat ise kendi adına, Cumhuriyetçi demokrasiyi içeriden yıkma umudunu tamamen terk ederek bir askeri darbe seçeneğine yöneldi.

Cumhuriyet’in geleceği yalnızca onun sağcı düşmanlarına değil, işçi hareketine de bağlıydı. Sosyalistlerin cephesinde, Largo Caballero’nun önderlik ettiği devrimci kanat, 1931-1933 deneyimini tekrarlamayı reddetti ve PSOE’nin (İspanyol Sosyalist İşçi Partisi) yeni hükümete katılmaması konusunda ısrar ederek “burjuva devrimini tamamlama” görevini cumhuriyetçilere bıraktı. Marksizm’in bu şematik anlayışı, Largo Caballero ve takipçilerinin iktidarı ele geçirmeye yönelik bir stratejiden yoksun kalmasına ve cumhuriyetçilerin bir sosyalist hükümete zemin hazırlamasını pasif bir şekilde beklemelerine yol açtı. Buna karşılık, İspanya Komünist Partisi (PCE) tarafından desteklenen Indalecio Prieto’nun daha sosyal demokrat kanadı, Cumhuriyetçi reformist programı tamamlamak için bir koalisyon hükümetine dönülmesi gerektiğini savundu. İç Savaş’ın tam ortasında sosyalist hareketin benimsediği tutum işte bu sonuncusuydu. PSOE’nin sol kanadı ise, tabanının bir kısmını Stalinizm’e kaptırmış olması nedeniyle —özellikle Sosyalist Gençlik’in (FJS), Komünist Gençlik Birliği ile birleşerek Birleşik Sosyalist Gençlik’i (JSU) kuracak olması— gelişmelerin gerisinde kaldı ve sonunda sosyal-demokrat rakipleriyle aynı konumu kabul etmek zorunda kaldı.

İç Savaş’ın arifesinde, anarko-sendikalist Ulusal Emek Konfederasyonu (CNT), İber Yarımadası’nın en önemli işçi hareketi olan Katalan işçi hareketi içinde hatırı sayılır bir güce sahip olmaya devam etti ve Endülüs, Aragon ve Valensiya Topluluğu’nda önemli bir varlık gösterdi. Ayrıca, sosyalistlerin tarihsel olarak işçi hareketi içinde çoğunluğu elinde tuttuğu Asturias ve Madrid’de, CNT önemli bir güce sahipti.[2]

Aktivistler ve sendika liderleri, anarko-sendikalistler ile en önemlisi İber Anarşist Federasyonu (FAI) olan, daha saf anarşist kesimler arasında bölünmüştü. Tüm bu eğilimler ortak bir özelliği paylaşıyordu: apolitizm. Ancak, baskılar nedeniyle zayıflamış ve ideolojik olarak bölünmüş olan CNT, 1936’nın ilk aylarında diğer sol hareketlerle ilişkilerinde daha uzlaşmacı bir tutum benimsedi. Bu durum, CNT’nin savaş sırasında hükümete doğrudan katılacak olmasının ilk adımı olarak değerlendirilebilir.

1936 Şubat seçimlerinde CNT, binlerce tutuklu üyesinin serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla, 1933’te yaptığı gibi, boykot kampanyası yürütmedi ve örgütün “oy kullanma özgürlüğü” tutumu, Halk Cephesi’nin zaferine katkıda bulunan faktörlerden biri oldu. Mayıs 1936’da CNT, Zaragoza’da Dördüncü Kongresini düzenledi. Bu kongre, hem ideolojik açıdan hem de işçilerin birliği yönündeki açık çağrısı nedeniyle örgüt tarihinde bir dönüm noktası oldu. Ekim 1934’teki Asturias komününün bastırılmasının yarattığı sarsıntıyla delegeler, toplumsal devrime giden ilk adım olarak sosyal demokrat Genel İşçi Sendikası (UGT) ile devrimci bir ittifakı savundular. Ancak Kongre, CNT’nin siyasete açıklığının sınırlarını da ortaya koydu. Özgürlükçü komünizmin doğası hakkında uzun ve soyut bir tartışma yaşanırken, mevcut durum veya askeri darbe tehdidi hakkında hiçbir tartışma yapılmadı.

Yeni kurulan POUM (Marksist Birleşik İşçi Partisi) da işçi birliğini savundu, ancak bunu 1934 devrimci hareketinde kilit rol oynayan İşçi İttifakları’nın (Alianza Obrera) yeniden örgütlenmesi yoluyla yapıyordu. POUM, kapitalizmi aşmak için temel bir unsur olan İşçi İttifakı’nı, küçük burjuva cumhuriyetçiliğine tabi siyasi bir ittifak olan Halk Cephesi ile tezat bir konuma yerleştirdi.

Aynı zamanda, 1934 hareketini başarısızlığa mahkûm eden eksik bir unsur olan büyük bir devrimci partiye duyulan ihtiyaç konusunda ısrar etti. Yeni parti, sosyalistlerin en radikal kesimlerini, özellikle de gençleri kazanmayı umuyordu. 1936 baharında Sosyalist Gençlik Federasyonu’nun Stalinist etki altına girmesi, bu umuda ölümcül bir darbe vurdu.

Devrim

Temmuz 1936’daki askeri ayaklanmaya tepki olarak patlak veren devrim, 1917’deki Bolşevik zaferiyle başlayan devrimci döngünün sonunu işaret ediyordu. Sadece birkaç gün içinde, Andreu Nin’in de ifade edeceği gibi, silahlanmış işçi sınıfı, “liberal burjuvazinin” beş yılda çözmeyi başaramadığı “temel sorunları”—tarım sorunu, Kilise sorunu, Ordu sorunu ve Katalonya sorunu—çözüme kavuşturmuştu. İşçi sınıfı demokratik bir cumhuriyet için değil, sosyalist bir devrim için savaşıyordu.[3]

İşçi hareketi tarihinde benzersiz bir öz-yönetim deneyimi olan bu devrimin temel unsuru, sanayinin ve toprağın kolektifleştirilmesiydi. Çoğu durumda, şirketlerin veya toprakların ele geçirilmesi, işçi örgütlerinin sonradan desteğiyle gerçekleşen kendiliğinden bir süreçti.[4] Kentsel kolektifleştirme, CNT’nin kontrolü altındaki ve İspanya sanayisinin yarısının yoğunlaştığı Katalonya’da daha da ileri boyuta ulaştı. Valensiya Topluluğu’nda da kolektifleştirme, özellikle tarımda oldukça yaygındı. Valensiya’dakilerin yanı sıra en çok bilinen tarım kolektifleri, doğu Aragon’da anarşistler tarafından örgütlenenlerdi. Her ne kadar bölgedeki CNT milislerinin varlığı bu kolektifleştirmeler için önemli olsa da, girişim genellikle yerel düzeydeydi. Özellikle de Aralık 1933’teki anarşist ayaklanma sırasında özgürlükçü komünizmin kurulduğunun ilan edildiği kasabalarda. Tarım kolektifleşmesi, Endülüs ve Kastilya’ya da yayıldı.

Devrim aynı zamanda, binalara el konulması ve bunların anti-faşist örgütlerin karargahlarına, okullara, hastanelere ve halk yemekhanelerine dönüştürülmesiyle kentsel alanın geniş çapta işgal edilmesi anlamına da geliyordu. Dahası, birçok kadın için devrim ve savaş, geleneksel olarak eve kapatılmalarından bir kopuşa vesile olmuş ve onlara “ilk defa kolektif bir kamusal görünürlük kazandırmıştı”.[5] Kadınlar ilk olarak anti-faşist kadın örgütlerine kitlesel düzeyde katılarak, fabrikalarda çalışarak ve daha nadir olsa da silahlı mücadeleye katılarak siyasi faaliyete adım attılar.

Sadece devrimin en güçlü olduğu yerlerde değil, askeri ayaklanmaya karşı gösterilen tüm direnişin merkezinde işçi örgütleri yer alıyordu. Sendikalar ve işçi partileri, Cumhuriyetçi bölge genelinde isyancılarla savaşmak için milisler örgütlediler. 1936 yazında, çeşitli cephelerde savaşan yaklaşık 150 bin milis bulunuyordu. Katalonya ve Valensiya Bölgesi’nin devrimci merkezlerinin ötesindeki diğer alanlarda da sendikalar sanayiye müdahale ederek farklı biçimlerde işçi denetimi kurmuşlardı.

Savaş ve devrim karşısında Halk Cephesi

Uluslararası faşist güçler tarafından yoğun bir şekilde desteklenen isyancıların askeri üstünlüğü karşısında, Halk Cephesi’nin ana partileri olan Cumhuriyetçiler, Sosyalistler ve Komünistler, orta sınıfların desteğini korumak ve başta Büyük Britanya ve Fransa olmak üzere Batılı demokrasilerden askeri yardım sağlamak amacıyla savaşı burjuva demokrasisinin bir savunması olarak sunmanın gerekli olduğunu savundular. Bu tutum, Cumhuriyetçi bölgenin önemli bir bölümünde sürmekte olan sosyal devrimi bastırmak veya en azından gizlemek anlamına geliyordu.

Hem o dönemde hem de tarih yazımında, orta sınıfların veya en azından bu sınıfın bir kesiminin sol eğilimli cumhuriyetçi partiler tarafından temsil edildiği kabul ediliyordu. Bu partilerin 1931 ve 1936’daki cumhuriyetçi hükümetlerde merkezi bir rol oynamış olması, siyasi önemlerine dair düşünceyi pekiştirmiştir. Ancak, sosyal ve seçmen tabanları oldukça kısa ömürlüydü. Kitlesel desteğe sahip oldukları tek yer olan Katalonya (Esquerra Republicana de Catalunya, Katalonya Cumhuriyetçi Solu veya ERC) dışında, sol Cumhuriyetçiliğin sosyal tabanı epey sınırlıydı ve temelde kentsel küçük burjuvazi ile öğretmenler gibi çok belirli kesimlerden oluşuyordu.

Cumhuriyet yılları boyunca elde edilen seçim sonuçları, gördükleri desteğin sınırlarını açıkça ortaya koymaktadır. 1931’de, Katalonya hariç tutulduğunda, PSOE ve Radikal Parti ile ittifak halinde 111 solcu Cumhuriyetçi milletvekili seçilirken, 1936’da Halk Cephesi’nin bir parçası olarak 129 milletvekili seçilmiştir. 1933’te ise ülke çapında bir koalisyonun parçası olmadan (Katalonya’daki 21 sandalyeye karşılık) yalnızca 14 sandalye kazanabilmişlerdir; bunların dokuzu Radikallerle yapılan yerel anlaşmalar, beşi ise PSOE’nin yine yerel düzeydeki desteği sayesinde elde edilmiştir.[6]

Uluslararası alanda, Cumhuriyet’in görünüşte doğal müttefikleri liberal demokrasiler, Meksika’nın dikkate değer istisnası dışında, meşru hükümete kendini savunması için gerekli silahları göndermeyi reddederek onu terk etmekle kalmadılar, aynı zamanda cumhuriyetçi İspanya’nın neredeyse tamamen izole olmasına yol açan “müdahale etmeme” politikası adlı bir maskaralığı da desteklediler. Almanya ve İtalya’nın Müdahale Etmeme Komitesi’ne katılımı, bu rezil politikanın alaycılığının en açık örneğiydi.

Gerçekte, ne Fransa’nın ne de Büyük Britanya’nın ciddi bir siyasi ve sosyal radikalleşme ortamında zayıf görünen bir hükümeti desteklemeye niyeti vardı. Egemen sınıflar, askeri liderlik ve İngiliz emperyalizmi tarafından köşeye sıkıştırılan Fransız Halk Cephesi hükümeti, Cumhuriyet’e silah gönderme niyetinden hızla vazgeçti. İngiliz hükümeti, İkinci İspanyol Cumhuriyeti’nin Başbakanı (1931-1933 ve 1936), 1935’teki Halk Cephesi’nin örgütleyicisi ve Cumhuriyet’in son Cumhurbaşkanı (1936-1939) olan Manuel Azaña’yı “İspanya’nın Kerenski’si” olarak görüyor ve İç Savaş başladığında Bolşevizmin iktidarı ele geçirmek üzere olduğuna inanıyordu. Bakanları arasında, İngiltere’nin emperyalist ve kapitalist çıkarlarını korumak için Franco’nun en iyi seçenek olduğuna dair açıklamalar yapanlar bolca mevcuttu. [7]

Stalinizm

Rus Devrimi’nin yozlaşması ve Stalin’in iktidarı ele geçirmesiyle komünist partiler, tamamen Moskova’nın politik ihtiyaçlarına tabi hale gelmişti. Komintern’in Halk Cephesi politikasına yönelmesi, öncelikle Nazi Almanyası’nın bizzat SSCB’nin bekasına yönelttiği tehdidi kontrol altına alma ihtiyacından kaynaklanıyordu. Bu tehdit, faşist güçlere karşı demokrasilerle, özellikle de Fransa ile uluslararası bir ittifak kurmayı acil hale getirdi. Böylece Halk Cephesi, Sovyet dış politikasının ulusal düzeydeki ifadesi haline geldi. Bu yeni yönelimin söz konusu dönemde komünist partiler tarafından tek tip bir şekilde benimsenmesi, her bir ülkenin sosyopolitik durumuna dair herhangi bir analize dayanmıyordu.

Ancak, sosyal demokrat partileri sosyal faşizmle özdeşleştiren ve onları işçi sınıfı için en büyük tehlike olarak gören önceki felaket çizginin aksine, Halk Cephesi aşırı sağ tehdidiyle yüzleşme ihtiyacıyla uyumluydu ve İspanya Devleti de dahil olmak üzere birçok ülkede komünistlerin siyasete etkisinde ani bir artışa yol açtı. Savaşın patlak vermesiyle birlikte PCE, Cumhuriyetçi bölgedeki en güçlü siyasi parti haline geldi. Parti, 1937’nin ortalarına gelindiğinde 300 bin üyeye ulaşmıştı (Temmuz 1936 öncesinin on katı), öte yandan Katalonya’daki kolu olan Partit Socialista Unificat de Catalunya (Katalonya Birleşik Sosyalist Partisi veya PSUC) 50 binden fazla ve partinin gençlik grubu olan Juventudes Socialistas Unificadas (Birleşik Sosyalist Gençlik veya JSU) ise yaklaşık 250 bin üyeye sahipti.

Komünist Parti’nin böylesine güçlenmesinin birkaç nedeni vardı. Komünistlerin Halk Cephesi’ni kararlı bir şekilde savunması, devrimin aşırılıklarından ve özel mülkiyete yönelik saldırılardan korkan küçük burjuva kesimler de dahil olmak üzere, askeri ayaklanmaya ve faşizme karşı çıkan yeni siyasallaşmış insanları partiye çekti. Askeri merkezileşmeyi ve sıkı disiplini savunan komünistler, Cumhuriyet’e sadık kalmış olan birçok profesyonel askerin de desteğini kazandılar. Ancak her şeyden önce, SSCB’nin Cumhuriyet’e verdiği askeri destek PCE’nin prestijinin artmasına katkıda bulundu.

Komünist etkinin artışını açıklarken sıklıkla göz ardı edilen bir faktör de “Rus Devrimi’nin partisi” imajının kalıcılığı ve kendilerini devrimci olarak tanımlamalarıydı. PCE’nin, cumhuriyetçi demokrasiyi savunma taahhüdüne rağmen “yeni tip bir demokrasi”, “halk devrimi” ve “ulusal devrimci savaş” ihtiyacından bahsetmesi, Cumhuriyetçi bölgedeki siyasi ve sosyal gerçekliklerin bir yansımasıydı. Kasım 1936’da Madrid halkını harekete geçirmek için Sovyet imgelerinin ve devrimci yöntemlerin yaygın olarak kullanılması, komünistler ile burjuva demokrasisi arasındaki görünürde kafa karıştırıcı olan ilişkinin bir başka örneğidir. Dolayısıyla, Halk Cephesi’nin sosyalizmin kurulması için gerekli bir taktiksel ara dönem, bir ön aşama olduğu sonucuna varmak zor değildi. Bu tür belirsizlikler, Stalinizmin, PCE’ye katılan Federación de Juventudes Socialistas’ın (Sosyalist Gençlik Federasyonu) önemli bir kesimi için yarattığı cazibeyi açıklamaya yardımcı olmaktadır.[8]

Sonuç olarak, liberal ve reformist kesimler değil, disiplini ve Leninist yapısıyla yalnızca PCE (ve Katalonya’da PSUC), hem Cumhuriyetçi bölgede sürmekte olan sosyal devrimi sona erdirmeyi hem de Halk Cephesi’nin savaş çabalarını siyasi olarak yönlendirmeyi başarabildi.

İktidara karşı Anarşizm

İspanya topraklarının neredeyse üçte ikisinde askeri ayaklanmanın bastırılmasının ardından, iktidar, çoğu Halk Cephesi’ne bağlı olan ve CNT’nin doğrudan katılımıyla faaliyet gösteren sayısız komite tarafından yürütülüyordu. Katalonya’da ise komiteler, devrimin etkisini yansıtıyordu. Genellikle “devrimci” veya “antifaşist” komiteler olarak anılan bu komitelerin yapısı, çeşitli örgütlerin yerel güçlerine bağlıydı. Genellikle üyeler, kendi örgütleri tarafından atanır, çok azı yerel halk tarafından seçilirdi.[9]

Cumhuriyetçi bölgede, ilk haftalarda yaşanan, koordinasyon eksikliğini ve iktidarın parçalanmışlığını aşmak için şehir ve bölge ölçeğinde farklı türde komiteler örgütlendi. Bunların neredeyse tamamı yerel düzeydeki Halk Cephesi örgütleri tarafından destekleniyor, CNT de buna eklemleniyordu. Bu komitelerin özerklik düzeyleri ve radikalizmleri bulundukları yere göre değişiklik gösteriyordu. Bunların en önemlisi Katalonya’daki Anti-Faşist Milisler Merkez Komitesi’ydi (CCMA). Durumu idare edemeyen Katalan hükümeti, işçi ve cumhuriyetçi güçlere, isyancı güçlere karşı mücadeleyi koordine edecek birleşik bir komitenin kurulmasını önerdi. Böylece 21 Temmuz’da, yeni komitenin kararları devrimin gücünü yansıtmasına karşın, Halk Cephesi’nin çoğunlukta olduğu CCMA kuruldu.[10] Askeri örgütlenmenin yanı sıra CCMA; ayaklanmayı destekleyen kişilerin banka hesaplarını dondurarak ve işçilerin sahip olduğu işletmelerin ücret ödemeye devam etmesine yardımcı olacak önlemler alarak ekonomiyi kontrol altına almanın ilk adımlarını attı.

Cumhuriyetçi bölgenin büyük bir kısmında, İç Savaş’ın ilk haftalarında, CCMA gibi, fiilen iktidarı elinde tutan komiteler kuruldu. Bu komitelerin çoğunun siyasi yönelimi, Halk Cephesi örgütlerinin etkisini yansıtıyordu. Ancak durum o kadar kutuplaşmıştı ki, Cartagena, Gijón, Málaga, Valensiya’daki komitelerde ve özellikle Ekim ayında kurulan ve anarşistlerin hâkim olduğu Aragon Konseyi’nde olduğu gibi, birçok yerde bu komiteler belirgin bir şekilde radikal bir tutum sergiledi.

Ancak, tamamen parçalanmış halde kalan komitelerin iktidarı sağlamlaştırılamadığı için devrim tam anlamıyla başarılı olamadı. Bu gerçeklik göz önüne alındığında, devrimin geleceği, savaş sırasında üye sayısını ikiye katlayarak bir buçuk milyon üyeye ulaşan CNT’ye bağlıydı. Anarşistler açısından devrim, İspanya’nın ileride Cumhuriyetçi bölgeyi oluşturacak kesiminin büyük bölümünde işçi sınıfının sokakları, fabrikaları ve toprakları kontrol etmesi anlamında bir gerçeklikti. Ancak işçi örgütleri iletişimi, dış ticareti veya bankacılığı kontrol etmiyordu. Hepsinden önemlisi, 1936 sonbaharında Halk Ordusu’nun kurulmasıyla birlikte savaşın ve devrimin temel unsuru olan silahlı kuvvetlerin de kontrolünü kaybettiler.

Cumhuriyetçi Devlet’in neredeyse tamamen çözülmesinin yarattığı boşluk karşısında, anarşistler kısa süre içinde bir ikilemle karşı karşıya kaldılar. Barselona’da askerî isyancıların yenilgiye uğratılmasının ertesi günü, 21 Temmuz’da Katalan CNT’sinin bölgesel genel kurulunda, radikal anarşizmin en etkili liderlerinden biri olan Juan García Oliver, CNT’nin önünde iki seçenek bulunduğunu ifade etti: “ya her şeyi göze almak” ve bunun sonucunda “bir anarşist diktatörlük” kurmak ya da diğer anti-faşist güçlerle işbirliği yapmak. “Diktatörlük” anarşistler için kabul edilemez olduğundan ve özellikle Katalonya dışında diğer güçlerin (bilhassa sosyalistlerin) önemli bir varlığı bulunduğundan, “işbirliği” seçeneğini tercih ettiler. Böylece anarşist liderler, daha başlangıçtan itibaren devrimi savunmaları ile devletle işbirliği yapma pratikleri arasındaki çelişkinin içinde kaldılar. Gerçekte ikilem “diktatörlük” ile “işbirliği” arasında değildi: Asıl ikilem, iktidarın ele geçirilmesi için anarşist safların ötesine geçen bir işçi birliği ile er ya da geç devrimin sonu anlamına gelecek olan Halk Cephesi’ne tabi olma arasındaydı.

Yeni bir devlet kurmaya karşı çıkan anarşistler, sonunda mevcut devletle, daha doğrusu 1936 İspanya’sının koşullarında Cumhuriyetçi devletin yeniden inşasıyla işbirliği yapar hale geldiler. Askerî durumun giderek kritikleştiği Kasım 1936’nın başlarında, dört anarşist Cumhuriyetçi hükümete katıldı.

Cumhuriyetçi bölge içindeki karşı devrimci süreç, 1937 Mayıs’ının başlarındaki sokak çatışmalarıyla zirveye ulaştı.[11] Bir hafta sonra, ılımlı sosyalist Juan Negrín başkanlığında, anarşistlerin katılımı olmadan bir hükümetin kurulması, burjuva devletinin kesin olarak güçlenmesini ve başta Stalinizmin şiddetli karalama kampanyasının kurbanı olan POUM olmak üzere en devrimci kesimlerin bastırılmasını temsil ediyordu. Devrimin son kalesi, anarşistlerin kontrolünde olan ve ağustos ayında feshedilen Aragon Konseyi’ydi. Şubat 1938’e gelindiğinde, Cumhuriyetçi devlet ile işbirliği yapmaya tamamen ikna olmuş olan CNT, hükümete geri döndü.

Devrimci bir alternatif mümkün müydü?

Halk Cephesi’nin, sosyal devrimi feda ederek demokrasiyi savunmak amacıyla savaş yürütme yaklaşımına bir alternatif olup olmadığını değerlendirmek gerekir. Cumhuriyetçi hükümetin askeri stratejisi, kısmen kendi bölgesindeki siyasi durumun kontrolünü elinde tutma ve dünyaya kendini liberal bir hükümet olarak sunma ihtiyacından dolayı, alışılmışın dışında veya devrimci taktiklerin kullanılmasını reddediyordu. Ancak düşmanın büyük maddi üstünlüğü göz önüne alındığında, Cumhuriyetçi hükümetin geleneksel askeri stratejiye bağlı kalmasının başarı şansı oldukça düşüktü. Halk Cephesi’nin ve devrimin yok edilmesinin, yalnızca Cumhuriyet’in askeri ihtiyaçlarından kaynaklanan “pratik” bir tutum olduğu düşüncesi bir yanılgıdır.

Halk Cephesi politikalarının, özellikle de emperyalist çıkarlara tabi olmasının askeri sonuçları oldu. Örneğin, İngiliz hükümetinin baskısıyla donanma filosunun daha en başından Cebelitarık Boğazı’ndan çekilmesi, isyancı güçlerin binlerce askeri Kuzey Afrika’dan İber Yarımadası’na geçirmesi için yolu açık bıraktı. Ayrıca, Fransız emperyalizminin çıkarlarına zarar vermemek adına Fas’ın bağımsızlığını ilan etmeyi ve faşistlerin cephe gerisinde milliyetçi bir ayaklanmayı desteklemeyi reddetmeleri de isyancı güçlerin işine yaradı.

Alternatif bir strateji, nüfusun (Kasım 1936’daki Madrid Muharebesi’nde olduğu gibi) kitlesel seferberliğini, savunmaya dayalı bir mevzi savaşını ve gerilla savaşıyla harmanlanmış daha sınırlı, ani baskınların kullanımını içerebilir, böylece kapasiteleri arasında belirgin bir eşitsizlik bulunan iki ordu arasındaki devasa çarpışmaların önüne geçilebilirdi. Aynı zamanda, Fas’ın bağımsızlığının ilan edilmesi ve Fas bağımsızlık hareketine askeri destek verilmesi ya da köylülere toprak dağıtımının duyurulması gibi adımlar, düşmanın cephe gerisinin zayıflatılmasına katkı sağlayabilirdi.[12]

Elbette, Madrid savunması bu konuda açıklayıcı bir örnek teşkil etse de, devrimci bir savaş stratejisinin başarıya ulaşıp ulaşamayacağını bilmek imkansızdır. Dahası, hem komünist hem de sosyal demokrat partilerin önemli bir nüfuza sahip olduğu uluslararası durum elverişli olmaktan çok uzaktı. İspanya’da devrimci bir iktidarın varlığının, kendi sınırlarının ötesindeki işçi hareketleri üzerinde nasıl bir etki yaratacağını bilmek imkansızdır. 1917 örneği, bunun bir katalizör işlevi görebileceği ve sonuç olarak diğer siyasi akımların sınıf mücadelesi üzerinde daha büyük bir etkiye sahip olmasının önünü açabileceği ihtimalini doğurmaktadır.

Savaş ve devrim

İspanya İç Savaşı tarih yazımı, genellikle antifaşist güçler arasındaki bölünmeyi, savaşa öncelik vermek isteyenler (komünistler, cumhuriyetçiler ve sosyalistler) ile devrimin çıkarlarını savaşın çıkarlarının önüne koyan CNT ve POUM arasındaki bir bölünme olarak sunar: savaş mı devrim mi ikilemi. Aslında durum hiçbir zaman böyle olmadı. Hem CNT hem de POUM, savaşı ve devrimi eşzamanlı olarak yürütmenin, yani devrimci bir savaş yürütmenin gerekliliğini savunuyordu. İkisi birbiriyle iç içe geçmişti. Özellikle POUM, Rus İç Savaşı sırasındaki Sovyet Kızıl Ordusu’nu örnek alarak devrimci bir ordunun kurulmasını öneren net bir askeri politikaya sahipti. Ancak böyle bir ordu, işçiler, köylüler ve milislerden oluşan komiteler aracılığıyla, alttan gelen demokrasiye dayalı bir devrimci hükümet olmadan kurulamazdı.[13]

POUM, en azından Katalonya’da devrimi pekiştirmek için işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesi gerektiğini savunuyordu. Ancak CNT olmadan böyle bir hedefe ulaşmak imkânsızdı. CNT’yi veya en azından bir kısmını buna ikna etmek çok geçmeden POUM’un temel siyasi meselesi haline geldi, ancak görüldüğü üzere, anarşistlerin herhangi bir devrimci iktidar veya devlet biçiminin kaçınılmaz olarak bir diktatörlüğe yol açacağına dair inancını aşması gerekiyordu.

Nihayetinde İspanyol devrimindeki en büyük eksiklik, iktidarın ele geçirilmesine öncülük edecek gerekli güce sahip devrimci bir örgütün bulunmamasıydı. Andreu Nin’e göre “devrimin tek partisi” olan POUM’un böylesi bir örgüt haline gelmesinin önünde bir dizi engel vardı. Kendi hatalarının ötesinde, Katalonya dışında bir tabanının bulunmaması ve kısa geçmişi –henüz bir yıl önce kurulmuştu– aşılması zor engellerdi. Ve siyasi bir liderlik olmadan, devrim yenilgiye mahkûmdu.

Dipnotlar

[1] Cumhuriyet’in başarısızlığı üzerine bkz: Maurin (2023) and Durgan (2021).

[2] İç Savaş öncesinde ve sırasında anarşizm üzerine yazılmış kapsamlı kaynakça listeleri arasında şu eserlere başvurulabilir: Peirats (1989), Casanova (2010) ve Ealham (2026).

[3] Durgan (2025) ss. 88-89.

[4] Kolektifleştirme sürecine ilişkin en kapsamlı tarihçe hâlâ şudur: Bernecker (1982).

[5] Nash (2006) s. 92.

[6] Durgan (1992).

[7] Moradiellos (1996).

[8] Halk Cephesi’ne ilişkin komünistlerin tutumundaki çelişkilerin örnekleri için bkz. Fraser (1979), Cilt II, s. 30 ve Durgan (2022), s. 30, 43-44.

[9] Komitelerle ilgili olarak, örneğin şu kaynaklara bakınız: Pozo (2012) ve Durgan (2017).

[10] Beş Cumhuriyetçi delege vardı, ayrıca üçü CNT’den, üçü UGT’den, ikisi FAI’den ve POUM, PSUC ile Katalan tarım sendikası Unió de Rabassaires’ten birer kişi.

[11] Mayıs Olayları ile ilgili kaynakçalar arasında özellikle dikkat çekenlerden biri Guillamón (2018) çalışmasıdır.

[12] Devrimci savaş seçeneğine ilişkin tartışma için bkz.: Claudin (1975), s. 210-242; Guillén (1980); Fraser (1979), cilt II, s. 27-38; Beevor (2005), s. 464; Durgan (2013).

[13] Durgan (2025) ss.113-118.

Referanslar

Bernecker, Walther (1982) Colectividades y revolución social. El anarquismo en la Guerra Civil española. 1936-1939. Barcelona: Crítica.

Beevor, Antony (2005) La Guerra Civil española. Barcelona: Crítica.

Casanova, Julián (2010) De la calle al frente. El anarcosindicalismo en España. Barcelona: Crítica.

Claudin, Fernando (1975) The Communist Movement. From Comintern to Cominform. Harmondsworth: Penguin.

Durgan, Andy (1992) “The 1933 elections in Spain and the Defeat of the Left”, Journal of the Association of Contemporary Iberian Studies, vol. 5, n º 2. Londres.

(2013) “The People in Arms: Spain 1936”, en Gonzalez, Mike & Barekat, Houman (eds.), Arms and the People. Popular Movements and the Military from the Paris Commune to the Arab Spring, Londres: Pluto Press: pp. 123-148.

(2017) “La democracia de los trabajadores en la Revolución española, 1936-1937”, en Azzellini, Darío & Ness, Immanuel (eds.), Poder Obrero. Autogestión y control obrero desde La Comuna hasta el presente. Madrid: La Oveja Negra: pp. 211-242.

(2021) “90 aniversario de la II República. Razones de un fracaso”, viento sur, 175: 99–108.

(2022) Voluntarios por la revolución. La milicia internacional del POUM en la Guerra Civil Española. Barcelona: Laertes.

(2025) El POUM. República, revolución y contrarrevolución. Barcelona: Sylone- viento sur.

Ealham, Chris (2026) La lucha por Barcelona. Clase, cultura y conflicto 1898-1937. Madrid: Ediciones La Tormenta.

Fraser, Ronald (1979) Recuérdalo tú y recuérdalo a otros. Historia oral de la Guerra Civil española. Barcelona: Crítica.

Guillamón, Augustín (2017) Insurrección. Las sangrientas jornadas del 3 al 7 del mayo del 1937. Barcelona: Editorial Descontrol.

Guillén, Abraham (1980) El error militar de las “izquierdas”. Barcelona: Hacer.

Maurin, Joaquin (2023) Hacia la segunda revolución. Toledo: El Perro Malo.

Moradiellos, Enrique (1996) La perfidia de Albión. El gobierno británico y la guerra civil española. Madrid: Siglo Veintiuno.

Nash, Mary (2006) Rojas. Las mujeres republicanas en la Guerra Civil. Madrid: Taurus.

Peirats, José (1989) La CNT en la revolución española. Madrid: Hamelyn.

Pozo González, Josep Antoni (2012), Poder legal y poder real en la Cataluña revolucionaria de 1936. Sevilla: Espuela de Plata.

Kaynak: https://internationalviewpoint.org/Reflexions-on-the-Spanish-Revolution-of-1936

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Ceuta’daki Olaylara İlişkin Açıklama – Anticapitalistas

Saatler geçtikçe Ceuta’daki trajedinin boyutları daha da ağırlaşıyor. Şimdiden 90’dan fazla kişinin yaşamını yitirdiğinden söz ediliyor ve önümüzdeki saatlerde bu sayının daha da artacağı anlaşılıyor. Vurgulamak istediğimiz ilk nokta şudur: Kuzey Afrika’daki sınır rejiminin acımasızlığı, küresel nüfusun en yoksul ve en kırılgan kesimlerinin yaşamına mal olmaktadır. Bu sistemin dayattığı kayıtsızlık ve insanlıktan çıkarma karşısında açıkça ifade etmeliyiz ki, bu her şeyden önce insanların yaşamına mal olan adaletsiz bir trajedidir.

Bu ölümler, Akdeniz’in bir toplu mezara dönüşmesiyle birlikte her yıl yaşamını yitiren yüzlerce insanın arasına katılmaktadır. Bu sınır rejimi, Avrupa Birliği ve İspanya devleti tarafından yönlendirilmekte, Fas devleti ise buna suç ortağı olarak eşlik etmektedir.

Alevi hanedanlığının rejimi ile Fas’ı yöneten oligarşinin bu trajedide büyük bir sorumluluk taşıdığı açıktır. Kendi çıkarları doğrultusunda, halkları içinde tuttukları ağır koşullardan sonuna kadar istifade ediyor ve kendi amaçlarına hizmet edecek belirli nüfus hareketlerini teşvik ediyorlar. ABD ve İsrail ile olan ilişkileri, Cezayir ile tarihsel çatışmaları kadar iyi bilinmektedir. Fas rejimi, Batı Sahra’yı sömürgeleştirmekten, Rif halkı gibi halkları ve kendi nüfusunun protestolarını bastırmaktan çekinmeyen rezil bir diktatörlüktür.

Bununla birlikte, Alevi rejiminin halkının çaresizliğini kendi çıkarları için kullanmış olması gerçeği değiştirmez. Yoksulluk ve geleceksizlik nedeniyle çaresizliğe sürüklenen pek çok insan, daha iyi bir yaşam umuduyla emperyalist merkez ülkelerine göç etmeye çalışmaktadır. Yeni sömürgecilik ve yerel oligarşiler tarafından yoksullaştırılan bu insanlar bir işgal ordusu değil; küresel proletaryanın bir parçasıdır ve sınıfsal açıdan dayanışmamızı ve insani yaklaşımımızı hak etmektedir. Bugün bu konuda tereddüt dile getiren ve meseleyi yalnızca bir komplodan ibaret gören tek taraflı bir yaklaşımı benimseyen soldaki çevreler ise, İspanya devleti ile Avrupa Birliği’nin bu trajedinin tamamındaki sorumluluğunu aklamaya çalışmaktadır. Daha Haziran 2022’de ilerici koalisyon hükümeti, Fas güçleriyle birlikte yürüttüğü operasyon sonucunda Melilla sınır çitindeki trajedide 22 kişinin ölümüne ve yüzlerce kişinin kaybolmasına yol açmıştı.

Bu olayda da kamuoyu tartışmalarına militarist söylem hâkim olma eğilimindedir. “İşgal” ya da “ulusal egemenliğin ihlali” gibi kavramlara dayanan söylemlerin benimsenmesi, sağın ve aşırı sağın toplum genelinde yaymaya çalıştığı fikirlerin, kendisini ilerici olarak gören kesimlere kadar nüfuz ettiğini göstermektedir.

Emekçileri ulusal sınırlar temelinde karşı karşıya getirilmesi karşısında, bu durumdan çıkar sağlayan her iki ülkedeki ekonomik ve siyasal elitleri açıkça teşhir etmeliyiz. Sınırlar göçü engellemez; onu daha acımasız hâle getirir ve göçmenleri disipline ederek burjuvazinin onları daha yoğun sömürmesi için daha elverişli koşullar yaratır. Böylece işçi sınıfının genel yaşam standartları aşağı çekilir. İspanyol burjuvazisi ise düşük ücretlerden utanmazca yararlanarak kârlarını sürdürmektedir.

Bu ilişkinin son derece somut bir ekonomik boyutu da bulunmaktadır. Acciona, Indra ve Repsol gibi büyük şirketler ile Santander gibi finans kuruluşları, işgal altındaki Batı Sahra’nın kaynaklarının sömürülmesinden ve Fas’ın ekonomik modelinin ayakta tutulmasından kâr sağlamaktadır. Aynı zamanda Fransa, İspanya ve ABD bakımından Fas tarım, bakım hizmetleri ve hizmet sektörüne ucuz emek sağlayan temel ülkelerden biri olmayı sürdürmektedir. “İyi komşuluk” söyleminin ardında ekonomik, jeopolitik ve şirket çıkarları üzerine kurulu bir ittifak yatıyor. Bu ittifak içinde zaman zaman gerilimler ve çıkar farklılıkları ortaya çıksa da, nihayetinde aynı sistemik modele ve aynı sınıfsal çıkarlara hizmet etmektedir.

Bizim tutumumuz nettir. Göç için yasal ve güvenli yolların açılmasını, sınırların militarize edilmesine son verilmesini ve göçmenlerin insan haklarının merkeze alınmasını savunuyoruz. İnsani felaketleri önleyecek ve aynı zamanda göçün bir şantaj aracı olarak kullanılmasına son verecek olan da budur. Irkçılığa karşı sürekli mücadele ediyor, kökeni ne olursa olsun işçi sınıfının ortak örgütlenmesini savunuyoruz. İspanya devleti ile Fas’ın ekonomik çıkarlarını ve siyasal düzenlerini teşhir ediyor, bunlara karşı mücadele ediyor ve temel sorunların ancak halklar arasındaki dayanışmayla çözülebileceğine inanıyoruz.

Ayrıca saf değiliz. Bu kapitalist ve emperyalist sistem altında bazı kazanımlar elde etmek mümkündür ve uçuruma sürüklenmemek için bunlar uğruna mücadele etmek zorunludur. Ancak halklar arasında, birkaç gücün ekonomik ve jeopolitik çıkarlarının aracılık etmediği federatif, dayanışmacı ve ortaklaşmacı ilişkiler kuracak sosyalist ve enternasyonalist bir dönüşüm, gerçekten güvenli ve açık serbest dolaşım biçimlerinin hayata geçirilmesini mümkün kılacaktır. Bu hedef uğruna mücadele ederken, tüm göçmenlerin insan haklarını tavizsiz biçimde savunmalı; bu vahim durumun sorumlusu olan bütün ülkelerin egemen sınıflarını teşhir etmeli ve onlara karşı mücadele etmeliyiz.

Bu nedenle, güç dengelerini bugün ve burada değiştirebilmek için şu talepler etrafında mücadele edilmesini zorunlu görüyoruz:

  • Yabancılar Yasası’nın yürürlükten kaldırılması,
  • Avrupa Göç ve İltica Paktı’na son verilmesi ve Frontex’in dağıtılması,
  • Karşılama ve kabul sisteminin derhal güçlendirilmesi,
  • Derhal geri göndermelere son verilmesi.

Sınırların acımasızlığına, ırkçılığa ve halklar arasındaki çatışmaya karşı: enternasyonalist ve sınıf dayanışması!

Anticapitalistas, IV. Enternasyonal’in İspanya Devleti’ndeki seksiyonudur.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Cammu ve Keşmir’deki İlerici Örgütlerden Uluslararası Dayanışma Çağrısı

Aşağıdaki örgütler, Pakistan yönetimi altındaki Cammu ve Keşmir halkıyla dayanışma çağrısı yapan ortak bir açıklama yayımladı:

  • Jammu Kashmir National Students Federation (JKNSF)
  • Jammu Kashmir National Awami Party (JKNAP)
  • Jammu Kashmir Liberation Front (JKLF/Sagheer)
  • Jammu Kashmir Liberation Front (JKLF/Yasin)
  • Jammu Kashmir Students Liberation Front (JKSLF)
  • Peoples Revolutionary Front (PRF)
  • Daily Jeddojehad.com
  • South Asian Solidarity Network USA (SASN)

Pakistan yönetimi altındaki Cammu ve Keşmir (PaJK) halkı, yakın tarihin en kanlı devlet baskısı dalgalarından biriyle karşı karşıya bulunuyor. Ekonomik ve demokratik talepler etrafında doğan kitlesel hareket; sokağa çıkma yasakları, iletişim kesintileri, gerçek mermilerle ateş açılması ve toplu cezalandırma uygulamalarıyla bastırılmaya çalışıldı.

PaJK yönetimi, bir kez daha Pakistan devletinin bir kuklası olduğunu göstererek, halkın demokratik taleplerine yanıt vermek yerine İslamabad’ın dayattığı politikaları uyguladı. Cammu ve Keşmir Ortak Halk Eylem Komitesi (JAAC), ekonomik ve demokratik talepler etrafında aylarca süren seferberliğin ardından 9 Haziran’da bir “Uzun Yürüyüş” düzenleyeceğini ilan etmişti. Devlet, bu meşru taleplere yanıt vermek yerine 5 Haziran’da geniş çaplı bir baskı operasyonu başlattı. İnternet ve mobil telefon hizmetleri kesildi, polis baskınları ve gözaltılar yoğunlaştı, güvenlik güçleri hareket daha da büyümeden ezmeye çalıştı.

5 Haziran ile 27 Temmuz arasında en az 45 kişi hayatını kaybetti. Tüm bu baskıya rağmen binlerce kişi Rawalakot kentinin girişlerinde oturma eylemleri düzenledi ve yetkililerin onları zorla dağıtma girişimlerine rağmen eylemlerini sürdürdü. Bu süreç boyunca JAAC, krizin barışçıl diyalog ve müzakereler yoluyla çözülmesi yönündeki iradesini sürekli yineledi. Pakistan devleti ise müzakereleri defalarca zaman kazanma manevrası olarak kullanırken baskıyı sürdürdü ve yeni şiddet saldırıları hazırladı.

27 Temmuz’da Uzun Yürüyüş başladı. Sokağa çıkma yasağına ve devletin yıldırma girişimlerine rağmen binlerce kişi Rawalakot’a doğru yürüdü. Güvenlik güçleri silahsız göstericilere ateş açtı ve 21 kişi yaşamını yitirdi.

Bu katliama rağmen halk, paramiliter Rangers birliklerini geri püskürtmeyi başardı ve yürüyüşünü sürdürdü. 28 Temmuz’da katliam daha da ağırlaştı; Rawalakot, Mirpur ve PaJK’nin diğer kentlerinde 14 kişi daha öldürüldü. Baskı yalnızca ölümcül güç kullanımından ibaret değildi. Pakistan devleti, gıda tedarikine erişimi bilinçli biçimde kısıtladı ve Rawalakot’taki hastanelere ulaşımı engelleyerek Cammu ve Keşmir halkını hareketi kırmayı amaçlayan toplu cezalandırmaya maruz bıraktı. Bu uygulamalar, temel demokratik hakların ve en temel insan onurunun ağır ihlalidir.

Uluslararası işçi sınıfını, öğrencileri, akademisyenleri, sendikaları ve demokratik, ilerici ve sosyalist örgütleri Cammu ve Keşmir halkıyla dayanışmaya çağırıyoruz.

Dünyanın dört bir yanındaki örgütleri ve aktivistleri, kendi ülkelerindeki Pakistan büyükelçilikleri ve konsoloslukları önünde protesto gösterileri düzenlemeye; Pakistan Dışişleri Bakanlığına, Keşmir ve Gilgit-Baltistan’dan sorumlu Federal Bakana (iletişim bilgileri aşağıdadır) ve Pakistan diplomatik temsilciliklerine protesto mektupları veya e-postaları göndermeye çağırıyoruz. Bu çağrılarda şu talepler dile getirilmelidir:

  • Katliamın derhal durdurulması,
  • Güvenlik güçlerinin sokaklardan çekilmesi,
  • İnternet ve mobil iletişim hizmetlerinin yeniden sağlanması,
  • Gıda ve sağlık hizmetlerine engelsiz erişimin güvence altına alınması,
  • Gözaltındaki tüm göstericilerin serbest bırakılması,
  • Ölümler hakkında bağımsız bir soruşturma yürütülmesi.

Cammu ve Keşmir halkı olağanüstü bir devlet baskısına karşı büyük bir cesaretle direnmektedir. Onların mücadelesi, işçilerin, öğrencilerin ve demokrasiye ve ezilen halkların kendi geleceklerini belirleme hakkına bağlı olan herkesin aktif dayanışmasını hak etmektedir.

E-posta adresleri:

Keşmir ve Gilgit-Baltistan’dan sorumlu Federal Bakan: info@kagbsafron.gov.pk

Pakistan Dışişleri Bakanlığı: spokesperson.office1@mofa.gov.pk

Hamamböceği Protestoları, Hindistan’ın Sarsılan Demokrasisini Yeniden Canlandırıyor – Komal Mohite

Hindistan’daki öğrenci protestolarının kökeni, “Hamamböceği Halk Partisi” (Cockroach Janta Party – CJP) adlı hiciv amaçlı kurulmuş bir sosyal medya sayfasına dayanıyor. Aktivist Abhijeet Dipke bu sayfayı, hükümeti eleştirdikleri için genç aktivistleri hamamböceklerine benzeten Hindistan başyargıcının aşağılayıcı sözlerine tepki olarak oluşturmuş.

Çevrimiçi bir kampanya olarak başlayan bu hareket, kısa sürede Ulusal Test Ajansı (NTA) tarafından yürütülen sınavlardaki usulsüzlüklere ve özellikle de ülke çapında üniversite hayali kuran birçok öğrencinin intiharına yol açan Ulusal Uygunluk ve Giriş Testi (NEET) soru kitapçıklarının sızdırılmasına karşı ülke çapında bir protesto hareketine dönüştü.

Ladakhlı deneyimli eğitimci ve sosyal aktivist Sonam Wangchuk’un kampanyaya katılması ve Eğitim Bakanı Dharmendra Pradhan’ın istifasını talep ederek süresiz açlık grevi başlatmasıyla eylemler büyük bir ivme kazandı ve 25 Temmuz günü Pradhan’ı istifaya zorlama başarısını gösterdi.

Sosyal Medyadan Sokaklara

Başlangıçtaki hareket tek bir gündem maddesine odaklanmış olsa da, şu anda CJP ve gençler öncülüğünde, iktidardaki sağcı otoriter Bharatiya Janata Partisi (BJP) hükümetinden hesap sormayı amaçlayan daha geniş çaplı bir yolsuzluk karşıtı harekete dönüşmüş durumda. On binlerce öğrencinin CJP’nin 20 Temmuz 2026’da Yeni Delhi’deki Parlamento’ya yürüyüş çağrısına yanıt vermesiyle birlikte bu eylem, Hindistan’da son yılların en büyük toplumsal hareketlerinden biri haline geldi.

Hareket, sol partiler de dahil olmak üzere geniş bir muhalefet yelpazesinin yanı sıra önde gelen tanınmış kişiler ve ünlülerden de destek topladı. Ayrıca viral sosyal medya kampanyaları ile bağımsız medya kuruluşları ve yabancı basının geniş çaplı haberleri sayesinde, 2020-2021 çiftçi protestolarından bu yana görülmemiş bir ölçekte uluslararası düzeyde de büyük dikkat çekti.

BJP ve destekçileri, protestocuları “anti-milli”, “yabancılar tarafından fonlanan”, “Hindu karşıtı”, “terörist” ve benzeri sıfatlarla yaftalayarak, eylemlere bilinen baskıcı tarzlarıyla ve iftira kampanyasıyla karşılık verdi. Protestoları karalamaya yönelik tüm bu çabalar başarısız olunca BJP, Sonam Wangchuk’u, Jantar Mantar Yolu’ndaki protesto alanından gözaltına alarak polis şiddetine başvurdu. Wangchuk, bir devlet hastanesine kapatılarak ailesinden ve siyasi müttefiklerinden izole edildi.

CJP’nin 20 Temmuz’daki Parlamento’ya yürüyüş çağrısının ardından, İçişleri Bakanı Amit Shah, Jantar Mantar Yolu ve çevresinde toplanan öğrencileri şiddet kullanarak dağıtmak üzere polis ve paramiliter güçleri devreye soktu. Bu müdahale, protesto alanı yakınında internet hizmetlerinin kesilmesini, sokaktakilere karşı biber gazı kullanılmasını, ayrıca öğrencilerin polis coplarıyla dövülmesini, onlara taş atılmasını ve keyfi gözaltılara maruz bırakılmasını içeriyordu.

Ayrıca çok sayıda kadın öğrenci polis tarafından cinsel şiddete maruz kaldı. Çevik kuvvet ekipleri tarafından hava silahları kullanıldığı bildirildi. Delhi polisi bu tür silahların kullanıldığını reddetse de, en az iki protestocu saçma yaralarıyla hastaneye kaldırıldı. Çok sayıda öğrenci ağır şekilde yaralandı.

Modi Döneminde Muhalefet

Bu baskı, BJP hükümetinin muhalefete karşı defalarca uyguladığı, özellikle de Hindistan’daki Müslüman toplumunun önemli bir bölümünü vatandaşlık haklarından mahrum etmeyi amaçlayan 2019-2020 vatandaşlık değişikliği yasalarına karşı yapılan eylemler sırasında görülen tanıdık bir taktiğin parçasıydı.

Bu taktik, eylemcilerle diyalog kurmayı tamamen reddetmeyi, onlara karşı (BJP’nin bilişim hücresi tarafından daha da büyütülen) sürekli karalama kampanyaları yürütmeyi ve gösterileri bastırmak için aşırı polis gücü kullanılmasını, son olarak da aktivistlerin Yasadışı Faaliyetleri ÖnlemeYasası (UAPA) gibi acımasız terörle mücadele yasaları kapsamında tutuklanmasını içeriyor.

Ancak BJP’nin saldırgan yaklaşımı bu kez görülmemiş bir şekilde geri tepti. 20 Temmuz’daki baskının ardından kalabalıklar giderek büyümeye devam etti ve eylemci gençler şimdi Başbakan Narendra Modi’nin istifasını talep ediyor. BJP’nin anlatıyı kontrol etmekte zorlanması, kısmen öğrenci hareketinin sınıf, kast ve dini ayrımları aşarak Hintli gençlerin ortak endişelerini harekete geçirmiş olmasından kaynaklanıyor. Protestocuların önemli bir kısmı, Modi’nin Hindutva (Hindu milliyetçiliği) politikalarını güçlü bir şekilde destekleyen Hindu orta sınıf ailelerden geliyor.

Bununla beraber, mevcut eylemleri geçici bir “Z Kuşağı” fenomeni veya yalnızca orta sınıf kaygılarıyla yönlendirilen bir hareket olarak nitelendirip geçiştirmek bir hata olur. Nepal ve Bangladeş gibi komşu ülkelerdeki son gençlik hareketleriyle belirli ortak özellikler taşısa da bu hareket kuvvetli bir şekilde, BJP hükümeti tarafından eğitim sisteminde yürütülen kapsamlı neoliberal reformlara karşı muhalefete dayanıyor.

Kamusal Eğitimin Tasfiyesi

Hamamböcekleri hareketi, eğitim konusundaki taleplerini kamu otoritelerinin hesap verebilirliğinin sağlanmasıyla sınırlı tutsa da, bu hoşnutsuzlukların temelinde BJP’nin hayata geçirdiği daha kapsamlı neoliberal dönüşüm politikaları yatmaktadır. BJP tarafından 2020 yılında yürürlüğe konulan Ulusal Eğitim Politikası (NEP), eğitimin hem ticarileştirilmesini hem de merkezileştirilmesini hızlandırmıştır. Bu politika, devletin kamusal eğitime yönelik taahhüdünden önemli ölçüde geri çekildiğini göstermekte, şirketlere ve büyük bilgi teknolojileri firmalarına eğitim sistemini yeniden yapılandırma olanağı tanımaktadır.

Eleştirel akıl yürütme ve analitik yazmayı vurgulayan beşerî ve sosyal bilimler disiplinleri de dahil olmak üzere, bilgisayar tabanlı testlere artan bağımlılık ve çoktan seçmeli sınavların yaygınlaşması, eğitimdeki değerlendirmelerin standartlaştırılmasına ve dijitalleştirilmesine yönelik daha geniş çaplı yönelimi örneklemektedir. NEP 2020 ayrıca merkezi hükümetin eğitim kurumları ve düzenleyici kurullar üzerindeki kontrolünü güçlendirerek kurumsal özerkliklerini azalttı ve atamalar ile karar alma süreçleri üzerinde daha fazla siyasi etki kurulmasını kolaylaştırdı.

Bu gelişmeler, BJP’nin Hindu üstünlükçü ideolojisini kalıcı hale getirmek amacıyla müfredatı yeniden düzenleme girişimlerine de yardımcı oldu. Genel olarak bu politika, kaliteli eğitime erişimi giderek artan bir oranda özel kaynaklara bağımlı hale getirerek mevcut sınıf ve kast eşitsizliklerini derinleştirdi, böylece eğitimin alt ve orta gelir grupları arasında sosyal hareketlilik sağlayan tarihi rolünü zayıflatmış oldu.

Birlik hükümeti, BJP iktidarı döneminde alışıldık hâle geldiği üzere uzun bir gecikmenin ardından, Tüm Hindistan Yükseköğretim Araştırması (All India Survey on Higher Education – AISHE) verilerine dayanan bir rapor yayımladı. Rapora göre Hindistan’da 2022-2024 yılları arasında sanat, fen ve ticaret gibi temel alanlarda lisans düzeyindeki öğrenci kayıtlarında ülke genelinde belirgin bir düşüş yaşandı. Bu durum, lisans düzeyindeki kayıtların, lisansüstü programlar, diploma programları ve diğer sertifika eğitimlerini de kapsayan toplam yükseköğretim kayıtlarının yaklaşık yüzde 75’ini oluşturduğu düşünüldüğünde daha da çarpıcı bir nitelik taşımaktadır.

Aynı dönemde, AISHE araştırmasına katılan yükseköğretim kurumlarının sayısında da kayda değer bir artış meydana gelmiş, bu da özel üniversitelerin yaygınlaştığına işaret etmiştir. Buna karşılık, yoksul ve orta sınıflara sübvansiyonlu eğitim sağlayan ve tarihsel olarak ezilen Dalitler ile diğer geri kast grupları için kontenjan ayırmakla anayasal olarak yükümlü olan kamu yükseköğretim kurumlarının sistematik biçimde tasfiye edildiğine tanık olunmuştur. Ülkede giderek artan işsizlik oranıyla birlikte değerlendirildiğinde, bu gelişmeler Hindistan ekonomisinin derin bir kriz içinde bulunduğunu göstermekte ve hükümete yönelik kitlesel hoşnutsuzluğu daha da körüklemektedir.

Krizdeki Hindistan Ekonomisi

Ülkedeki işsizlik oranı, özellikle üniversite mezunları ve lisansüstü eğitim almış kesim arasında oldukça yüksektir. Örneğin, 2025 yılında, devlete ait Hindistan Demiryolları şirketindeki 8.868 açık iş pozisyonuna yaklaşık on iki milyon aday başvurmuştur. Dikkat çekici bir şekilde, bu işlere başvuran adaylar işin gerekliliklerine kıyasla genellikle gereğinden fazla kalifiye olma eğilimindedir. Jaipur’daki 53 bin odacı kadrosu için başvuran 2,5 milyon kişinin birçoğu üniversite mezunuydu ve hatta bazılarının doktorası bile vardı.

İşsizlik krizi, yüksek yaşam maliyetleri, gaz ve benzin fiyatlarındaki artışlar ile çalışan kesim için hayatı özellikle çekilmez hale getiren sıcak hava dalgaları ve hava kirliliği gibi aşırı iklim koşullarıyla daha da içinden çıkılmaz bir hal almaktadır. İşçi sınıfından birçok Hintli, çocuklarının kendilerinden önceki nesillerin yaşadığı aynı zorlukları yaşamaması adına daha iyi bir gelecek talep etmek için CJP protestosuna katıldı.

Mahatma Gandhi Ulusal Kırsal İstihdam Garantisi Yasası (MGNREGA) gibi sosyal güvenlik programlarının zayıflatılması ve iktidar tarafından son derece dışlayıcı iş kanunlarının uygulanması, başta kayıt dışı sektördekiler olmak üzere pek çok işçiyi son derece güvencesiz bir durumda ve işyeri sömürüsüne karşı savunmasız bıraktı. Hükümet, kuzey Hindistan’ın sanayi kasabalarında son dönemde yaşanan işçi eylemlerine CJP protestosunun karşılaştığına benzer bir baskıyla yanıt verdi ve mücadele eden işçilere destek veren çok sayıda genç aktivist ile öğrenci tutuklandı.

Hükümete ve onun zengin destekçilerine karşı halkın öfkesini körükleyen bir diğer önemli faktör de, iktidar ve çevresinin önde gelen figürlerinin birçoğunun çocuklarının yurtdışında okuması ve oraya yerleşmiş olması gerçeğidir. Eğitim bakanının kızı şu anda Tufts Üniversitesi’nde öğrenciyken, babası kendi ülkesindeki çökmekte olan eğitim sistemini yönetmektedir. Hint elitleri, ülkenin çalışan kesiminin karşı karşıya olduğu acı gerçeklerden izole bir şekilde yaşamaya devam etmektedir.

Bu durum aynı zamanda, elit kesimin ister yurtdışına taşınarak ister iç büyümeye ve istihdama katkıda bulunmayan ithal lüks malların yoğun tüketimi yoluyla olsun, Hindistan ekonomisinden “çıkış yapması” şeklindeki daha geniş çaplı bir eğilimin de yansımasıdır. Hindistan hükümeti, yabancı malların ithalatındaki gümrük vergilerini (tarifeleri) düşürerek bu eğilimleri desteklemektedir.

Örneğin, önerilen Hindistan-ABD Ticaret Anlaşması, Hindistan’ın Amerikan malları üzerindeki halihazırda yüzde 14,6 gibi düşük bir seviyede olan gümrük vergilerini daha da azaltmasıyla sonuçlanabilir. Gümrük vergilerinin düşürülmesi çok sayıda küçük ölçekli çiftçiyi ve küçük işletmeyi olumsuz yönde etkileyebilir. Nitekim çiftçi grupları bu anlaşmaya karşı eylemlerini yoğunlaştırmaya hazırlanıyor ve bu durum da hükümeti daha da fazla baskı altına alıyor.

Tek Talepli Bir Protestodan Çok Daha Fazlası

Hamamböceği protestoları, tam da gençler, çiftçiler, işçi sınıfı ve hükümetin kaynak sömürüsüne dayalı politikaları nedeniyle evlerinin ve yaşam alanlarının geniş çaplı yıkımıyla karşı karşıya kalan yerli halklar arasında BJP’ye karşı için için kaynayan öfkeyi başarıyla harekete geçirdiği için ulusal çapta büyük bir etki yarattı. Bu, tek bir talebe odaklanan bir hareketin BJP ve Modi karşıtı bir eyleme dönüştüğü ilk örnek gibi görünüyor.

Önceki hareketler arasında dışlayıcı vatandaşlık yasası değişikliklerine karşı ülke çapındaki protestolar yer alıyordu. Bunlar ülke geneline yayılmış olsa da asla tam anlamıyla BJP karşıtı bir harekete dönüşemedi. Son zamanların en çarpıcı eylemi, 2020 yılında çiftçilerin yeni Tarım Yasası taslağına karşı harekete geçmesiydi. Kadınların ve Dalit işçilerin taleplerini de dahil ederek eylemi genişletebilmiş olsalar da, çiftçilerin protestosu doğrudan hükümetin kendisine karşı bir muhalefete dönüşmedi. CJP hareketinin ise bunu başardığı görülüyor.

Ülkeyi kasıp kavuran ve ufukta bir rahatlama belirtisi de görünmeyen ekonomik krizin ezici ağırlığı, eğitim sektörünün çok ötesinde endişelere sahip olan, büyük bir insan grubunu bir araya getirmiş gibi görünüyor. Bu durum, CJP protestosunu Modi’ye ve BJP’ye karşı kitlesel bir harekete dönüştürerek başbakanın kişi kültüne ağır bir darbe indirdi. Önemli bir nokta da, hareketteki genç katılımcıların BJP’nin bölücü, Müslüman karşıtı politikalarını kesin bir dille reddederek laikliği savunmalarıdır.

Modi hükümeti, öğrenci hareketini ezmek için elindeki tüm araçları kullanıyor. Polise yüz tanıma için mahremiyeti ihlal eden yapay zekâ destekli gözetim sistemlerini kullanma yetkisi veriyor. Kimliği tespit edilen aktivistlerin pasaportlarını iptal etmekle ve onları keyfi olarak uzun süre gözaltında tutmakla tehdit ediyor.

Hindistan solunun birleşmesi ve kadrolarını ve sendikalarını büyük sayılarla protesto hareketine katılmaları için seferber etmesi şarttır. Hindistan’ın önde gelen komünist partilerinin öğrenci kollarının, hareketin en başından beri katılımcı olması dikkate değerdir. Öğrenci hareketini tek gündem maddesinden öteye taşıyıp radikal ve dönüştürücü potansiyelini gerçekleştirmesini ancak sol sağlayabilir.

2020 çiftçi eylemlerinde de olduğu gibi, bu protestoların da somut seçim sonuçlarına dönüşüp dönüşmeyeceği oldukça belirsizdir. Bununla birlikte, bu durum sola söz konusu hareketler içinde daha derin bir biçimde yerleşme ve eğitim sisteminin neoliberal yeniden yapılandırılmasına karşı verilen mücadeleleri kapitalizm karşıtı bir ufka doğru taşıyarak bunların kapsamını genişletme olanağı sunmaktadır.

26 Temmuz 2026

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Kaynak: https://jacobin.com/2026/07/india-cockroach-protests-education-democracy

Nikaragua’nın Kapitalist ve Otoriter Rejimi Seçimleri “Yasaklıyor” – IV. Enternasyonal

Ortega-Murillo hanedanı aşırı sağa ve emperyalizme hizmet ediyor.

Geçtiğimiz 19 Temmuz’da diktatör Daniel Ortega’nın, “artık seçim olmayacak; böylece onlar (muhalefet) hükümeti ve iktidarı ele geçirmeye çalışamayacaklar” açıklaması, Ortega’nın hükümetinin eşi Rosario Murillo ile birlikte monarşik bir rejim kurmaya hazırlandığının şimdiye kadarki en aleni itirafıdır.

2007 yılında yeniden iktidara dönüşünden bu yana Ortega-Murillo hükümeti, yargıyı ve kurumsal aygıtı kendi hizmetine sokmak amacıyla tasfiye etmiştir. Ekonominin stratejik sektörlerini denetimi altına almış, toplumsal muhalefete yönelik suç niteliğindeki baskılar, insan hakları ihlalleri, Daniel Ortega’yı tecavüz veya cinsel tacizle suçlayan kadınlara yönelik zulüm ve tecavüz vakalarında dahi terapötik kürtajın suç sayılması yoluyla mutlak bir kapitalist iktidar kurmuştur. Buna seçim sahtekârlığı, muhalefet adaylarının kriminalize edilmesi ve Sandinist saflarda, Mónica Baltodano, Dora María Téllez, Herty Lewites, Sergio Ramírez, Ernesto Cardenal, Víctor Hugo Tinoco, Gioconda Belli ve Carlos Mejía Godoy gibi devrimin tarihsel önderlerinin de aralarında bulunduğu çok sayıda isme karşı en saf totaliter yöntemlerle yürütülen tasfiye eklenmektedir.

Bugünkü Nikaragua ve onun otoriter hükümeti, 1979’da Sandinista Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin (FSLN) önderliğinde Anastasio Somoza diktatörlüğünü deviren, ABD emperyalizminin çıkarlarına karşı duran ve ülkede halk hükümetini kurarak önemli demokratik, sosyal ve toplumsal cinsiyet eşitliği reformlarını hayata geçiren büyük silahlı devrimden olabilecek en uzak noktadadır.

Ortega-Murillo rejiminin işlediği suçları savunanların iddialarının aksine, seçim karşıtı önlemler burjuva gericiliğine ve emperyalizme karşı işçilerin ve halkın öz örgütlenmesine dayanan halk iktidarı kurumlarını korumayı amaçlamıyor. Bunlar yalnızca piyasaya hizmet eden oligarşik bir iktidarı sağlamlaştırmaya yöneliktir. Bu iktidara karşı yıllardır her türlü halk direnişi meşrudur ve en temel demokratik haklar uğruna dahi mücadele edebilmek için ona karşı bağımsız bir toplumsal güç inşa etmek gerekiyor.

Daha da vahimi, seçimlere son veren kararname, sözde “demokratik” bir gerekçe sağlayarak Nikaragua’ya, bölgeye ve tüm Latin Amerika’ya saldırmak isteyen Trump yönetimindeki ABD emperyalizmine büyük bir hizmet sunuyor. Bu karar, neofaşizme yeni bir bahane veriyor. Ülkedeki rejimin otoriterleşmesinde gelinen bu yeni aşama, gerek ülke içinde gerekse bölgesel düzeyde, Latin Amerika topraklarına yönelik yeni bir ABD askeri müdahalesine karşı koyabilecek siyasal ve toplumsal koşulları aşındırmaktadır. Böyle bir müdahale, “Amerikalar Kalkanı” çerçevesinde ve Trump yönetiminin “aşırı sol” olarak gördüğü tüm güçlere karşı ilan ettiği haçlı seferi kapsamında, bizzat Ortega-Murillo hükümetini hedef alacak şekilde dahi gündeme gelebilir.

Dördüncü Enternasyonal, Ortega-Murillo çiftinin diktatörlük rejimine karşı açıkça tavır alan ve direnen Nikaragua halkıyla dayanışmasını ifade eden Latin Amerika ve Karayipler’deki sol ve ilerici kesimlerin çeşitli açıklamalarına katılmaktadır. Olası bir emperyalist saldırı, hiçbir diktatörlüğü meşrulaştırmanın bahanesi olamaz. Tam tersine, etkili bir anti-emperyalist mücadelenin yolu, işçilerin, köylülerin, kadınların, yerli halkların ve tüm emekçi halkın mümkün olan en geniş demokratik katılımı ve örgütlenmesinden geçmektedir. Ulusal egemenlik ve sosyalizm mücadelesi ancak direnenlerin mümkün olan en geniş demokratik öz örgütlenmesi etrafında yükseldiği ölçüde başarıya ulaşabilir.

Ortega-Murillo diktatörlüğüne karşı yaşasın Nikaragua halkının direnişi!

Latin Amerika’da emperyalist müdahalelere hayır!

Dördüncü Enternasyonal Yürütme Bürosu’nun açıklaması
24 Temmuz 2026

Sıcak Hava Dalgaları: Öfke, Hüzün ve … Umut – Christine Poupin ve Daniel Tanuro

Avrupa, iki aydan kısa bir süre içinde; erken başlaması, şiddeti, süresi ve coğrafi yaygınlığı bakımından istisnai nitelikte üç büyük sıcak hava dalgasıyla karşı karşıya kaldı.

Sağlık üzerindeki etkileri çok sayıda ve son derece ağır oldu: Özellikle içten yanmalı motorlardan salınan azot oksitlerin etkisiyle oluşan ozon nedeniyle ortaya çıkan solunum rahatsızlıkları (Haziran ayında 450 milyon Avrupalının yaklaşık 300 milyonu için ozon tehlike eşiği aşıldı); kalp ve damar hastalıkları; bulaşıcı hastalıklar; akut böbrek yetmezlikleri; orman yangınlarının dumanlarının yol açtığı hava kirliliği. Bu sonuçlar, barınma, ulaşım, çalışma koşulları ve gelir düzeyinden kaynaklanan toplumsal eşitsizlikleri daha da derinleştiriyor. Ek ölümler binlerle ifade ediliyor. Sıcaktan ve hava kirliliğinden korunma imkânlarının en sınırlı olduğu en yoksul bölgelerde, aşırı ölüm oranları yüzde 80’e yaklaşarak COVID-19 dönemindeki düzeylere ulaşıyor.

Acı çeken ve ölen yalnızca insanlar değil. Çiftlik hayvanları da ağır bir bedel ödüyor; özellikle de fizyolojik olarak bu sıcaklıklara uyum sağlayamayan sığırlar ve kümes hayvanları. Endüstriyel “et fabrikalarında” on binlerce hayvan telef oldu. Bu kitlesel ölümün yarattığı etik sarsıntının ötesinde, yaşananlar sıcak hava dalgalarının tarımsal üretim ve gıda egemenliği üzerindeki ağır etkilerinin bir parçası. Bunun da tüketici fiyatları üzerinde zincirleme sonuçları oluyor; fiyatlar zaten Trump-Netanyahu’nun İran’a karşı yürüttüğü savaş nedeniyle yükselmiş durumdaydı. Burada da en ağır yükü emekçi sınıflar taşıyor.

Karasal ve sucul doğal yaşam üzerindeki etkiler de en az bunlar kadar yıkıcı. Aşırı sıcaklar, şiddetli kuraklıklar ve yangınlar kuşları, böcekleri, balıkları, amfibileri ve memelileri kitlesel olarak öldürüyor. Karasal ekosistemlerdeki (özellikle ormanlar, çitlerle çevrili tarım alanları ve sulak alanlar) tahribat en görünür olanı; ancak deniz ekosistemlerindeki dönüşümün hızlanması da son derece kaygı verici. Genel olarak bakıldığında, zaten tarım tekelleri, endüstriyel balıkçılık ve turizm endüstrisi tarafından büyük ölçüde zayıflatılmış olan biyolojik çeşitlilik yeni ve ağır bir darbe alıyor. Bir tür bumerang etkisiyle, bu sektörlerin kendileri de şimdi geri tepen bu yıkımdan etkileniyor; bunun küresel ekonomi açısından da ciddi sonuçları olacak.

Bu sıcak hava dalgaları, dünyanın dört bir yanında giderek sıklaşan aşırı hava olaylarının yaşandığı bir dönemin parçası. Yakın dönemden yalnızca birkaç örnek vermek gerekirse: Hindistan’da mayıs ayında sıcaklık 45°C’ye ulaştı; Çin’de olağanüstü şiddetli tayfunlar Guangşi bölgesinde büyük sellere yol açarken, Xinyang sıcak hava dalgasının etkisi altına girdi; Antarktika Yarımadası ise güney yarımkürede kış mevsiminin ortasında +5°C sıcaklık gördü; bu değer mevsim normallerinin 20°C üzerindeydi.

Bilim insanları bu konuda son derece net: Bu olayların büyük bölümü küresel ısınma olmadan meydana gelemezdi. Küresel ısınmanın başlıca nedeni, fosil yakıtların yakılması sonucu ortaya çıkan devasa miktardaki CO₂’nin atmosferde birikmesidir. Mekanizma çok iyi bilinmektedir: CO₂ ve diğer sera gazlarının atmosferdeki yoğunluğu arttıkça Dünya sistemi giderek büyüyen bir enerji dengesizliği yaşamaktadır; bu da giderek daha şiddetli “denge arayışlarına” yol açmaktadır. Üstelik yaşananlar yalnızca bir başlangıçtır. Fazla enerjinin yüzde 90’ını okyanuslar emmektedir. Okyanusların yılın ilk altı ayında şimdiye kadar kaydedilen en yüksek sıcaklıklara ulaşmış olması, gelecekte daha da büyük felaketlerin yaşanacağının habercisidir. Kısa vadede ise etkiler, El Niño’nun gelişiyle daha da katlanacaktır (doğal bir olgu olan El Niño’nun bu denli güçlü seyretmesi, okyanus sularındaki ısınmayla da bağlantılı).

Sonuç açıktır: Küresel ısınma, bugün itibarıyla Dünya’yı insanlık zaman ölçeğinde geri döndürülemez bir felakete doğru sürüklüyor. Bu felaket en ağır biçimde yoksul ülkelerin yoksullarını ve “zengin” denilen ülkelerin emekçi sınıflarını vuruyor. Sıcak hava dalgalarının ilk mesajı budur.

Bu durum öngörülebilir nitelikteydi ve özellikle IPCC’nin (Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli) art arda yayımladığı raporlarda defalarca dile getirildi. Çözüm de biliniyor: Sera gazı emisyonlarını derhal ve radikal biçimde azaltmaya başlamak ve fosil yakıt kullanımını mümkün olan en kısa sürede sona erdirmek gerekiyor. Ancak 2015 Paris Anlaşması’ndaki büyük vaatlere (“sıcaklık artışını 2°C’nin oldukça altında tutmak ve 1,5°C’yi aşmamak için çabaları sürdürmek”) rağmen “her zamanki işleyiş” devam etti. Üstelik anlaşmada fosil yakıtlardan hiç söz edilmediğini hatırlatmak gerekir. İklimin istikrara kavuşturulacağı vaadi, yüzde 95 oranında karbon yakalama ve depolama, emisyon denkleştirme, jeomühendislik, “temiz kömür” ve “karbonsuz nükleer” gibi teknolojilerin kitlesel biçimde devreye sokulmasını öngören senaryolara dayanıyordu. Bu sahte teknolojik çözümleri pazarlayanların tek amacı, fosil yakıtları yeraltında bırakmadan da iklimin dengelenebileceğine insanları inandırmaktı. Sonuç ortada…

Yüzde yüz yenilenebilir kaynaklara dayanan, enerji tasarruflu bir sistem; demokratik ve dayanışmacı biçimde belirlenen gerçek insani ihtiyaçları, ekolojik sınırlar içinde karşılayabilir. Ancak bunun için nihai enerji tüketiminin azaltılması, gereksiz üretim ve taşımacılığın ortadan kaldırılması gerekir. Oysa sermaye tam da bunu hiçbir koşulda istemiyor. Demokrasi, dayanışma, gerçek ihtiyaçların karşılanması ve ekolojik sınırlara saygı, kâr için rekabete dayalı piyasa mantığıyla her zamankinden daha fazla çelişiyor. Doğası gereği üretimci olan ve tarihsel olarak fosil enerjiye dayanan kapitalist sistem, kâr oranlarının düşme eğilimine karşı koyabilmek için sürekli daha fazla üretmek, daha fazla makineye yatırım yapmak, emeği ve doğayı daha yoğun sömürmek zorundadır. Bu nedenle gerçek anlamda bir “enerji dönüşümü”nden söz etmek mümkün değildir. 1992 Rio Dünya Zirvesi’nin üzerinden otuz yılı aşkın süre geçmesine rağmen fosil yakıtların küresel enerji karmasındaki payı hâlâ yüzde 80 civarındadır ve yıllık emisyonlar artmaya devam etmektedir. Kontrolden çıkmış bir otomatın saçma mantığı insanlığı uçuruma sürüklüyor.

Sıcak hava dalgalarının ikinci mesajı işte budur: Sanayi Devrimi’nden bu yana kapitalizm fosil yakıtlara dayanmaktadır; bugün de öyledir ve bunun insani ya da ekolojik bedeli ne olursa olsun böyle kalmayı istemektedir.

Son yıllarda genel olarak çevre politikalarında, özel olarak ise iklim politikalarında yaygın bir gerileme yaşanıyor (“green backlash” – yeşil geri tepme). COP28’de (2023) isteksizce de olsa “fosil yakıtlardan çıkışı hedefleyen bir geçiş” (“transitioning away from fossil fuels”) benimsendi. Laf kalabalığından ibaret. Petrol, kömür ve doğal gaza yapılan yatırımlar hiçbir şey olmamış gibi sürüyor. Hatta en büyük 65 banka bu yatırımları 2024 ve 2025 yıllarında daha da artırdı.

Bu geri çekiliş elbette ABD’de çok sert yaşanıyor ve yalnızca Trump’ın ikinci döneminden beri değil; her ne kadar Trump inkârcılığın ve en kaba gericiliğin en ileri temsilcisi olsa da. Ancak gerileme yalnızca ABD ile sınırlı değil ve Ocak 2025’ten önce başlamıştı. IPCC’nin 2022 tarihli Üçüncü Çalışma Grubu raporu, 2050 yılına kadar 1,5°C sınırının altında kalabilmek (ya da bu eşiği çok fazla aşmamak) için kömür, petrol ve doğal gaz kullanımının 2019’a kıyasla sırasıyla yüzde 95, yüzde 60 ve yüzde 45 oranında azaltılması gerektiğini ortaya koymuştu. Hükümet temsilcileri ise bu temel rakamları 2023’te yayımlanan “Karar Vericiler İçin Özet”ten çıkardı. Yerine, karbon yakalama ve depolama teknolojileriyle yenilenebilir enerjileri aynı kefeye koyan muğlak bir ifade yerleştirildi. Rusya’da Putin, 2025 yılında emisyonların 2035’e kadar beşte bir oranında artırılmasını öngören bir kararname imzaladı. Petrol monarşilerinin devasa yatırımlarını sürdürmesi ise şaşırtıcı değil.

Bu gerilemeden sözde “iklim şampiyonları” da muaf değil. Çin kirletici üretimleri Güney Asya’ya kaydırıyor, petrol ve gaz ithalatındaki kısıtlamaları telafi etmek için kömür yakıyor ve 2025 sonunda emisyonların zirve yapacağı yönündeki sözünü tutamadığını gizlemek amacıyla karbonsuzlaşma göstergelerini değiştiriyor. Avrupa Komisyonu da hükümetlerle anlaşarak ve sanayi çevrelerinin baskısıyla kendi son derece yetersiz “Yeşil Mutabakat” düzenlemelerini tek tek buduyor. 2035 sonrasında içten yanmalı motorlu araç satışının yasaklanması, metan sızıntılarıyla mücadele etmeyen ülkelerden LNG ithalatına yönelik önlemler, ETS kapsamındaki büyük şirketlere ücretsiz emisyon kotası verilmesinin sona erdirilmesi ve Arktik’in koruma altına alınması gibi uygulamaların tümü “sadeleştirme” adı altında geri çekiliyor. Üstelik Komisyon, sıcak hava dalgasının tam ortasında iş jeti üretimini bile “sürdürülebilir üretim” ilan etti.

Ekonomik kriz karşısında büyük ya da orta ölçekli bütün güçler, veri merkezleri gerçek birer iklim bombası olan yapay zekâyı geliştirmek için birbirleriyle yarışıyor. Hepsi aile çiftçiliği, kırsal topluluklar, yerli halklar ve ekosistemler pahasına tarım tekellerini destekliyor. Aynı zamanda silahlanma yarışı da hızlanıyor. Oysa fosil yakıtların önemli bir rol oynadığı savaşların iklim ve ekosistemler üzerinde de çok ağır yıkıcı etkileri var. Silah sanayisinin ve orduların faaliyetlerinin (raporlama yükümlülüğüne tabi olmayan) toplam emisyonlarının, küresel emisyonların yüzde 5,5’ine ulaştığı tahmin ediliyor. Bu oran, sivil havacılık ile deniz taşımacılığının toplamından daha yüksektir.

Utanç verici olan ise şudur: Kapitalist gelişmiş ülkeler bu felaketin başlıca sorumluları olduğu hâlde; Asya, Afrika ve Latin Amerika’da yüz milyonlarca insan yılda elli ila yüz gün boyunca fiziksel varlığını tehdit eden sıcaklıklara maruz kalırken; büyük ve orta ölçekli güçlerin hükümetleri göçmenlere yönelik takip, toplu gözaltı, kriminalizasyon, kapatma ve geri itme politikalarında birbirleriyle yarışıyor. Ne çocuklar ne de hamile kadınlar bundan muaf tutuluyor.

Göçmenleri günah keçisi ilan etmenin amacı açıktır: Kapitalist iklim politikalarının başarısızlığından dikkati başka yöne çekmek. UNEP’e (Birleşmiş Milletler Çevre Programı) göre, 21. yüzyılda 1,5°C eşiğinin altında kalma olasılığı – Uluslararası Adalet Divanı’nın da hukuki bir yükümlülük olarak tanımladığı hedef – mevcut politikalar sürerse yüzde 0, bütün devletler “net sıfır” vaatlerini gerçekten yerine getirirse ise en fazla yüzde 21’dir. Oysa bu vaatlerden de büyük bir rahatlıkla vazgeçiliyor. 2°C’nin altında kalma ihtimali de pek iç açıcı değildir. Bugünkü politikalar devam ederse bu yüzyıl içinde 3°C’lik bir ısınmaya ulaşacağız.

Hükümetlerin aldığı bu kararlar bilinçli ve bilgi sahibiyken alınmış kararlardır. Bunlar basit bir sorumsuzluk değil, iklim suçudur (bkz. Le Monde gazetesinde 6 Temmuz 2026 tarihinde yayımlanan ortak bildiri). Bu, mahkeme kararlarını – özellikle de UAD’nin (Uluslararası Adalet Divanı) kararlarını – açıkça hiçe sayan pervasız kapitalist haydutların suçudur. Devlet eliyle işlenen; sınıfsal, ırkçı ve erkek egemen bir suçtur. Giderek daha fazla aşırı sağla ittifak kurmaya yönelen bir suçtur (çünkü tarihin dersi açıktır: Kitlesel cinayet söz konusu olduğunda faşistlerden daha kullanışlısı yoktur). İnsan uygarlığını ve doğanın zenginliklerini en iğrenç kâr hırsı uğruna feda etmeye hazır, mutlak ve anlamsız bir nihilizmin suçudur. Cehalet içindeki süper zenginler kendilerini üstün bir tür sanıyor; ölümsüz olacaklarına ve ölüm saçan düzenlerini Mars gezegeninde de sürdürebileceklerine inanıyorlar. Marx’ın öngördüğü gibi, yeraltı dünyasının çeteleri bugün burjuva toplumunun en üst katlarında, finans dünyasında yerlerini almış durumda.

Sıcak hava dalgalarının üçüncü mesajı budur: Burjuva demokrasisine ve onun sözde “değerlerine” sırtını dönen itibarsızlaşmış sağ, fosil yakıt sektörünün, finansın, tarım tekellerinin ve aşırı zenginlerin ahlak dışı lüksünün hizmetinde; emekçi sınıfların sırtından yıkıcı, savaşçı ve neoliberal politikaları daha da derinleştirmek için aşırı sağla ittifak kuruyor.

Orta ve uzun vadede geri dönüş olmayacak. Kaybedilen geri gelmeyecek. Yok olan türler yeniden ortaya çıkmayacak. Parçalanan buzullar yeniden oluşmayacak. Okyanuslar bir yüzyıl önceki seviyelerine dönmeyecek (deniz seviyesindeki yıllık yükselme hızı bugün, 1956-1975 döneminde gözlenenin iki katından fazladır!). İnsan uygarlığının gelişmesine olanak sağlayan jeolojik çağ olan Holosen artık sona ermiştir.

Nereye doğru sürükleniyoruz? Yakın tarihli bir araştırmaya göre, “yönetilebilir bir Antroposen” öngören iyimser senaryo – 2100 yılına kadar 2°C’nin altında bir ısınma ve 2200’e doğru Holosen dönemine kıyasla yalnızca biraz daha yüksek (yaklaşık +1°C) sıcaklıklara geri dönüş – artık pamuk ipliğine bağlı. Gerçekte ise kapitalist politika bizi bambaşka bir yola sürüklüyor: “tehlikeli Antroposen.” Bu senaryoda 2100’e doğru yaklaşık +3°C, 2200’e doğru ise +3,5°C’lik bir ısınma öngörülüyor. Bugün, yalnızca +1,4°C’lik küresel ısınmada yaşanan felaketler bile bu tehlikenin ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor. Ama daha kötüsü de mümkün. Örneğin ormanların CO₂ emme kapasitesinde ani bir düşüş gibi birkaç beklenmedik gelişme bile, gezegenin 2100’den önce +4°C’nin üzerine savrulmasına yol açabilir ve bu noktadan sonra hiçbir insan müdahalesi bunu durduramaz. Araştırmanın yazarları buna “yönetilemez Antroposen” adını veriyor.

Bu tür çalışmaların yarattığı kaygı anlaşılabilir. Ancak bu kaygıya teslim olmamak gerekir. Çünkü bu projeksiyonlar, IPCC’nin tamamı birincil enerji tüketiminin, maddi üretimin ve taşımacılığın sürekli büyümesini varsayan senaryolarına dayanmaktadır. Başka bir deyişle, bunlar yalnızca şu gerçeği doğrulamaktadır: Yeryüzündeki yaşam koşullarını korumak ile kapitalist birikimin sürdürülmesi kesin biçimde bağdaşmamaktadır. “İyimser” denilen senaryo bile, bu çelişkiden ancak karbon yakalama ve depolama gibi “çırak büyücü” teknolojilerinin kitlesel biçimde uygulanacağını varsayarak kısmen kaçabilmektedir. Oysa büyüyen eşitsizlikler üreten kapitalist birikim zorunluluğunu ortadan kaldırırsanız; ekonomiyi gerçek insani ihtiyaçların karşılanmasına dayandırmayı kabul ederseniz; insanlara ve doğaya ihtimam göstermeyi öncelik haline getirirseniz; gereksiz ve zararlı üretim ile taşımacılığı ortadan kaldırırken herkes için iş ve gelir güvencesini sağlarsanız… O zaman bütün tablo değişir; tünelin ucunda gerçekten bir ışık görünür. Elbette bunu söylemek tek başına yeterli değildir. Ama yine de bunu söylemek zorundayız; çünkü bu gerçeğin dışında umut yoktur.

Sıcak hava dalgalarının dördüncü mesajı budur: Teslim olmaktan daha kötü hiçbir şey olamaz. Hâlâ harekete geçmek için zaman var. Mücadele eden kaybedebilir; ama felaketin her aşamasında mücadele, dayanışma ve karşılıklı yardımlaşma belirleyici fark yaratır.

Felaketin artık başlamış olduğunu ve durumun değişip kötüleştiğini kabul ediyoruz. Bundan sonra uyum sağlama ile emisyon azaltımını birlikte düşünmek zorundayız; yani iklim krizinin yıkıcı etkilerine karşı derhal korunmayı, aynı zamanda da başta fosil yakıtların yakılması olmak üzere ormansızlaşma ve endüstriyel tarım gibi temel nedenlerle mücadeleyi birlikte yürütmeliyiz. Ancak uyum sağlama kapasitesinin de sınırları vardır. Mercan resifleri için bu sınırlar şimdiden aşılmaktadır. +3°C’lik bir dünyaya uyum sağlamanın ise hiçbir yolu yoktur. Gerçek şudur ki, küresel sıcaklıktaki her onda birlik derece artış bile hem toplumların hem de ekosistemlerin uyum kapasitesini azaltmaktadır.

Kapitalistlerin emisyon azaltımından kaçınmak için öne sürdüğü “uyum” anlayışının tersine – ki IPCC bunun aslında “kötü uyum” (maladaptation) olduğunu söylüyor – biz her ikisini de aynı anda hayata geçirmeyi savunuyoruz. Bu da gelecekteki iklim gelişmeleri hakkında neredeyse kesin olarak bildiklerimizi öngören; kamusal, demokratik, sosyal ve feminist bir uyum politikası anlamına gelir. Emisyon azaltım hedefleriyle uyumlu bir uyum politikası; bireysel ve yüksek enerji tüketimine dayanan sahte çözümler değil. Bu ikili aciliyeti dayatabilecek tek güç ise kitlesel ve kararlı bir toplumsal seferberliktir.

Hem toplumsal adalet hem iklim adaleti için kitlesel, enternasyonalist bir hareket inşa etmek

Üretimci büyüme çılgınlığının toplumsal, insani ve sağlık alanındaki sonuçlarını en ağır biçimde yaşayan insanların acil ihtiyaçlarına doğrudan yanıt verebilen bir hareket.

Finansın, enerji şirketlerinin ve tarım tekellerinin iklim suçlularına teslim olmayan; gerçekten insani ve ekososyalist başka bir toplum perspektifine dayalı kapsamlı bir politikanın ön koşulu olarak bu güçlerin etkisizleştirilmesini talep eden bir hareket.

En zenginlerin tüketimini (özel jetler, süper yatlar, hava yolculuğu kotaları vb.) öncelikli hedef alan; gereksiz ve yıkıcı projelere (otoyollar, dev ticaret merkezleri, ulaşım ve spor altyapıları vb.) karşı mücadeleleri birleştirip büyüten; ücretsiz toplu ulaşım, agroekoloji gibi hem ekolojik hem de sosyal talepler etrafında kampanyalar örgütleyen bir hareket.

Ve aynı zamanda – çünkü yeni sıcak hava dalgaları mutlaka yaşanacak – bundan en ağır etkilenenleri (yaşlılar, çocuklar, hamile kadınlar, kronik hastalar vb.) korumak için doğrudan onların katılımıyla hazırlanmış bir acil eylem planını savunabilecek bir hareket: Okullar, hastaneler ve kamu binalarından başlayarak kapsamlı bina yalıtımı; ısı adalarını azaltmak amacıyla kentlerin yeşillendirilmesi; insanların serinleyebileceği kütüphane, park, bahçe ve yüzme havuzlarının halka açılması ve çalışma saatlerinin buna göre düzenlenmesi; parçacık madde, ozon ve azot oksit kirliliğini azaltmak amacıyla otomobil trafiğini düşürecek ücretsiz ve erişilebilir toplu ulaşım.

Yeni ittifaklar hem zorunlu hem de mümkün

Ekososyalist mücadeleler zaten var. Gençler ve köylüler bu mücadelelerin önemli bir parçasını oluşturuyor. Bu yıl öğrenciler, adeta kaynayan kazanlara dönüşen okullarında eğitim yılını tamamladılar ve daha da kötüsü, “belki de hayatımızın geri kalanındaki en serin yazı yaşıyoruz” diye düşünüyorlar. Çiftçiler ise yalnızca üretim araçlarının değil, mesleklerinin ve yaşam biçimlerinin de zarar gördüğünü, hatta yok olduğunu görüyor.

Kadınlar bu mücadelelerde çoğunluğu oluşturuyor ve çoğu zaman öncülük ediyor. Sıcak hava dalgaları onları yaşam ve sağlık koşullarındaki kötüleşmeyi telafi etme konusunda daha da ön saflara itiyor. Ayrıca sıcak hava dalgaları ataerkil şiddeti yaratmasa da, zaten var olan şiddet biçimlerinin ağırlaşmasını kolaylaştıran koşulları oluşturuyor. Birleşmiş Milletler’in bir araştırmasına göre, küresel ısınmanın 2°C’ye ulaşması halinde 2090 yılına kadar her yıl fazladan 40 milyon kadın ve kız çocuğu aile içi şiddetin mağduru olabilir. İklim mücadelesi olmadan feminizm olmaz; feminizm olmadan da iklim mücadelesi olmaz!

Tekrarlayan sıcak hava dalgaları yeni birleşik mücadelelerin koşullarını yaratıyor

Geçmişte iklim hareketi işçi hareketiyle gerçek anlamda bağ kurmakta zorlandı.

Bugün ise çalışma, çalışma koşulları ve işçi sağlığı nesnel olarak merkezi bir önem taşıyor. Zaten ağır olan açık hava işleri (inşaat, altyapı çalışmaları, tarım vb.) artık gerçekten katlanılmaz, tehlikeli hatta ölümcül hale geliyor. İşyerleri aşırı sıcaklara uygun değil; ev ile iş arasındaki ulaşım koşulları da giderek kötüleşiyor. Sendikaların burada çok önemli bir rolü var: Çalışma koşullarını kolektif, mücadeleci ve seferber edici bir biçimde gündeme taşımak; işçilerin kendi örgütlenmelerini teşvik ederek uygun çözümleri birlikte geliştirmelerini ve bunları hayata geçirmelerini sağlamak. İşten kaçınma hakkı, çalışma saatlerinin azaltılması, öğleden sonra 14.00’ten (güneş öğlesinden) sonra çalışmama, her saat başı on dakikalık mola, uzaktan çalışma ve ücret güvencesi gibi talepler bunun parçalarıdır.

Daha da önemlisi, işçi hareketi işçi sağlığını genel sağlık meselesiyle ilişkilendirme ve bunu bütün sektörlerde temel bir mücadele başlığı haline getirme konusunda belirleyici bir role sahiptir.

Bazı sanayi sektörlerinde bugünkü krizin son derece somut ve doğrudan hissedilen niteliği, yalnızca çalışma koşullarını değil, yapılan üretimin toplumsal yararını da sağlık, çevre ve iklim açısından sorgulama olanağı yaratıyor. Bu durum, sendikaları hâlâ istihdamı koruma adına ekokırım niteliğindeki üretimleri savunmaya bağlayan üretimci uzlaşmayı kırmak için değerlendirilmesi gereken önemli bir fırsattır.

Hizmet sektörlerinde ise mücadele, çalışma koşullarındaki kötüleşmeyle hizmet alanların – okullardaki öğrencilerin, toplu taşıma kullanıcılarının vb. – maruz kaldığı hizmet kalitesindeki bozulmayı birlikte ele almalıdır.

Sağlık ve bakım bir toplum tercihi meselesidir

Hastaneler ile sağlık ve bakım hizmetleri (evde bakım, bağımlı kişilere yönelik bakım vb.), yıllardır süren neoliberal politikalar, kaynak yetersizliği ve sağlık çalışanlarına, hizmet alanlara ve hastalara yönelik değersizleştirici yaklaşım nedeniyle ağır biçimde yıpratılmıştır.

Sıcak hava dalgaları, tıpkı diğer sağlık felaketleri gibi, kamusal hizmetlerin tasfiye edilmesinin, rekabetin ve piyasalaştırmanın yıkıcı sonuçlarını yalnızca daha görünür hale getiriyor. Sistem çatırdıyor. Zaten çok büyük olan sağlık eşitsizlikleri ve sağlık hizmetlerine erişimdeki adaletsizlikler daha da büyüyor.

Koruyucu sağlık hizmetlerini, tedaviyi ve yeterli kaynak ile personelle donatılmış kamusal sağlık hizmetlerine erişimi; işçi sağlığını ve çevre sağlığını birlikte ele alan bir sağlık ve bakım seferberliği, sosyal ve iklim adaletinin temel unsurlarından biridir.

Bilim ile sermaye arasındaki büyüyen çatlak

En radikal iklim inkârcılarının bilime karşı açık bir savaş yürüttüğü, siyasi karar alıcıların bilimsel uzlaşıya dayanan bütün uyarıları küçümsediği bir dönemde, giderek daha fazla araştırmacı siyasal ve toplumsal tercihler karşısında tarafsız kalamayacağını düşünüyor. Bilim ile sermaye arasında giderek derinleşen bu ayrışma önemli bir stratejik fırsat sunuyor.

Nitekim onlarca bilim insanı, doktor, araştırmacı, filozof ve sanatçı, acil bir iklim yasası çıkarılmasını talep ediyor. Böyle bir yasa, diğer önlemlerin yanı sıra, Fransız şirketlerinin Fransa’da ya da başka ülkelerde yeni herhangi bir fosil yakıt projesine – ister kömür madeni, ister petrol kuyusu, ister doğal gaz sahası olsun – katılmasını yasaklayacak ve fosil yakıtlara verilen bütün kamu desteklerini kaldıracaktır.

Bu tür girişimlerin rolü çok büyüktür. Bunlar, demokratik karar alma süreçlerinin ve özörgütlenmenin yerine geçmeden, ekososyalist bir alternatife yönelik mücadelelere güçlü bir meşruiyet ve inandırıcılık kazandırabilir.

Son olarak, iklim inkârcılığı ile farklı biçimleriyle aşırı sağ arasında çok sayıda bağ bulunmaktadır. Trump’tan Milei’ye, Putin’den Avrupa’daki aşırı sağ partilere kadar hepsi ihbarda bulunanları ve bilimsel uyarıları susturuyor, bütünüyle dezenformasyona adanmış medya organlarını destekliyor; fosil yakıtların ve madenciliğe dayalı ekstraktivizmin ekonomi modelinin ateşli savunuculuğunu yapıyor; yapay zekânın, otomotiv ve havacılık sanayilerinin, silah endüstrisinin fanatik destekçileri olarak hareket ediyor. Elbette bunlar bu politikaların tek temsilcileri değildir; ancak iktidara gelişleri her zaman daha da kötü bir dünyaya doğru niteliksel bir sıçrama anlamına gelir: Kendi ayrıcalıklı azınlıklarının çıkarına, bizzat sorumlusu oldukları felakete seçici bir uyum politikası uygularlar. Cinsiyetçilikleri, ırkçılıkları, göçmen düşmanlıkları ve “güçlü olan haklıdır” anlayışına dayalı ideolojileri, üretimci kapitalizmin yarattığı en büyük krizle başa çıkabilmek için insanlığın ihtiyaç duyduğu her şeyin tam karşısındadır. İklim mücadelesi ile antifaşist mücadele birlikte yürütülmelidir.

Eski dünyaya dönmeyeceğiz; ama Dünya’nın güzelliğine özen göstererek yaşamaya ve iyi yaşamaya hâlâ imkânımız var

Kapitalist hükümetlerden bekleyecek hiçbir şey yoktur. Sıcak hava dalgaları ve diğer iklim felaketleri bunu bir kez daha doğruluyor: Bu sistemden ve onun mantığından kopmak zorundayız. Bu aşırı dönemlerde yaşadığımız acıdan, kederden, dehşetten, öfkeden ve kayıplardan; mücadeleye, kararlılığa ve yaratıcılığa dönüşecek gücü hep birlikte çıkarmalıyız. Ayağa kalkalım, birleşelim; bugün ve gelecek kuşaklar için yaşanabilir bir dünyayı koruyalım. Mücadelelerimiz ve demokratik örgütlenmemiz sayesinde, bütün varlığını bu yaşamsal hedefe adamış siyasal bir alternatifi birlikte dayatalım.

13 Temmuz 2026

Christine Poupin ve Daniel Tanuro, Dördüncü Enternasyonal Ekoloji Komisyonu üyeleridir.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Uluslararası Antikapitalist Yaz Kampı – Emil Höllein

18-25 Temmuz tarihleri arasında İsviçre’den Sosyalizm Hareketi (BfS), Almanya’daki Internationale sozialistische Organisation (ISO) ile birlikte Dördüncü Enternasyonal’in 41. Yaz Kampı’nı düzenliyor.

Dördüncü Enternasyonal Gençlik Yaz Kampı, ilk kez 1984 yılında düzenlendiği Almanya’ya 40 yıl sonra geri dönüyor. O dönemde de ISO’nun öncülü olan GIM (Uluslararası Marksistlerin Grubu) ile BfS’nin öncülü olan Sosyalist İşçi Partisi birlikte çalışıyordu.

Bu yaz kampının amacı, devrimci Marksist gelenekten gelen örgütlerin genç üyelerinin (30 yaşına kadar), sempatizanlarının ve bu gelenekle ilgilenenlerin bir araya gelmesini ve uluslararası bağlar kurmasını sağlamaktır.

Kamp, mali dayanışma ilkesine göre işliyor: Zengin ülkelerden gelen katılımcılar, daha yoksul ülkelerden gelenlere göre daha yüksek katılım ücreti ödüyor. Ayrıca kampta, delegasyonların geldikleri ülkelerdeki ücret düzeylerine göre belirlenen kur üzerinden işleyen özel bir kamp para birimi de bulunuyor.

Program, bu hedefi farklı düzeylerde gerçekleştirmeyi amaçlıyor.

Dördüncü Enternasyonal’e bağlı ya da ona yakın militanlar tarafından sunulan konferansların yanı sıra, yaz kampındaki farklı delegasyonlar tarafından düzenlenen atölyeler de yer alıyor. Bu atölyeler teorik tartışmalardan militan deneyimlerinin paylaşımına, hatta halk mutfağı örgütleme gibi son derece pratik konulara kadar uzanıyor.

Bunun yanı sıra farklı delegasyonlar arasında karşılıklı deneyim paylaşımı toplantıları düzenleniyor. Bu toplantılarda delegasyonlar kendi ülkeleri, örgütleri ve mücadele ettikleri siyasal koşullar hakkında bilgi alışverişinde bulunuyor. Ayrıca belirli başlıklarda karşılıklı öğrenmeyi amaçlayan sürekli komisyonlar da bulunuyor.

Programın bir diğer önemli boyutu ise ilişkilerin güçlenmesini sağlayan daha gayriresmî etkinliklerdir: Farklı ülkelerden devrimci şarkıların birlikte söylendiği bir gece, çeşitli konularda konuşmaların yapıldığı buluşmalar ve tematik akşam etkinlikleri bunlar arasında yer alıyor.

Yaz kampı son yıllarda önemli değişimler geçirdi. Bir yandan eskiden oldukça büyük olan İspanya Devleti, Fransa ve İtalya delegasyonları küçülürken, diğer yandan daha küçük delegasyonların ağırlığı görece arttı. Bu durum delegasyonlar arasındaki bağların güçlenmesine katkıda bulundu.

Bu yıl kampa İspanya Devleti, Almanya, Fransa, İngiltere, İskoçya, İrlanda, Danimarka, İsveç, Avusturya, Portekiz, Romanya, Ukrayna, Hollanda, Malta, Sırbistan, Türkiye ve Arjantin başta olmak üzere birçok ülkeden yoldaş katılıyor.

Irak, Cezayir, Fas, Pakistan ve Filipinler’den yoldaşların da katılabilmesi için yoğun çaba harcanıyor. Ancak dünya genelinde dolaşım özgürlüğüne getirilen ağır kısıtlamalar nedeniyle katılımları vize alabilmelerine bağlı olacak.

Belirli baskı biçimlerine maruz kalan yoldaşlar için oluşturulan çok sayıdaki güvenli tartışma alanı da uzun yıllara yayılan siyasal mücadelenin ürünüdür. Örneğin ırksallaştırılmış ve trans yoldaşlar için özel paylaşım alanları bulunmaktadır. Bu sayede farklı baskı biçimlerine ilişkin Marksist tartışmalar daha da geliştirildi. Aynı zamanda, kendi örgütlerimiz de dahil olmak üzere sol örgütler içinde baskı biçimlerinin yeniden üretimi üzerine yürütülen tartışmaların güçlenmesine katkı sağladı ve sağlamaya devam ediyor.

Bu yılın programı anti-emperyalizm ve antifaşizm günüyle başlıyor. Bu tercih, son aylar ve yıllarda yaşanan gelişmelerin ve emperyalist gerilimlerdeki büyük tırmanışın devamı niteliğindedir. Buna verdiğimiz yanıt dayanışmacı bir anti-emperyalizmdir: Örneğin hem ABD ve İsrail’in terör niteliğindeki bombardımanlarına hem de bu yılın başlarında binlerce cesur göstericiyi katleden İran rejimine karşı çıkıyoruz.

Neofaşizm, aşırı sağ ve otoriter yönetim biçimleri birçok ülkede yükselişte. Giderek daha fazla ülkede aşırı sağ iktidara geliyor. Başka ülkelerde ise kendisini “daha ılımlı” olarak tanımlayan hükümetler, birkaç yıl öncesine kadar haklı olarak aşırı sağa ait görülen politikaları hayata geçiriyor.

Bu gelişmeler karşısında bunların neden ortaya çıktığını ve nasıl mücadele edilebileceğini birlikte analiz etmeye çalışıyoruz. Ayrıca Belçika’nın Kongo’daki sömürgecilik tarihi, Sırbistan’daki hükümet karşıtı protesto hareketi ve bu yıl Évian’da gerçekleştirilen G7 Zirvesi karşıtı eylemler gibi konularda da çok sayıda atölye düzenleniyor.

İkinci gün feminizm ve queer özgürleşmesi temasına ayrılmış durumda. Bu kapsamda ailenin ortadan kaldırılması perspektifi tartışılacak. Ayrıca feminist özsavunma, İran’daki feminist hareket ve Arjantin’deki transfeminist hareket üzerine atölyeler gerçekleştirilecek.

Ekolojiye ayrılan üçüncü günde, yenilenebilir enerjiye yönelik gerici tepkilerin yükselişine ilişkin tartışmanın devamı olarak ekofaşizm kavramı ele alınacak. Atölyelerde gıda güvenliği ve sınıfsal ekoloji politikaları gibi başlıklar işlenecek.

Dördüncü gün, sosyal demokrasiden aşırı sağa kadar uzanan geniş bir siyasal yelpazede ırkçı propagandanın tamamen normalleştiği bir dönemde ırkçılık karşıtı mücadelelerin önemine odaklanacak. Aynı gün yeni uluslararası faşist hareketin yükselişi ve buna karşı stratejimiz de tartışılacak. Irkçı polis şiddeti, İslamofobi ve herkes için serbest dolaşım hakkı üzerine atölyeler düzenlenecek.

Yaz kampı, beşinci gün sendikal mücadeleye, altıncı gün ise strateji ve örgütlenme sorunlarına ayrılan oturumlarla sona erecek. Bu çerçevede Katalonya’daki kiracılar sendikası, eski Doğu Bloku ülkelerindeki toplumsal mücadeleler ve Podemos gibi büyük sol partiler içinde yürütülen militan faaliyetin eleştirel değerlendirmesi üzerine atölyeler gerçekleştirilecek.

Uluslararası antikapitalist yaz kampı, yaşayan bir enternasyonalizm, karşılıklı deneyim paylaşımı ve uluslararası ağların kurulması mekânıdır. Burada kurulan kalıcı ilişkiler, uluslararası düzeyde bağların güçlenmesi, tartışmaların sürdürülmesi ve ortak çalışmaların geliştirilmesi açısından önemli bir temel oluşturmaktadır.

Faaliyetlerimiz her zaman desteğinize bağlıdır. Bu nedenle özellikle Batı ve Orta Avrupa dışından mümkün olduğunca çok yoldaşın katılımını sağlayabilmek için yapacağınız bağışlardan büyük memnuniyet duyacağız.

Emil Höllein, Zürih’te yaşıyor ve Sosyalizm Hareketi’nin (BfS) üyesidir. Gençlik örgütünde faaliyet yürütmekte ve yaz kampının organizasyon komitesinde yer almaktadır.

Aşağıdan Tarih: Lev Troçki’nin Rus Devrim Tarihi – Neil Davidson

Jacobin dergisinin internet sitesinde Rus Devrimi’ni anlatan makaleler dizisi sona ererken, dikkatimizi bu dönemin en etkileyici anlatımına çevirmeliyiz. Devrimin kilit katılımcılarından biri olan Lev Troçki tarafından yazılan Rus Devriminin Tarihi, Troçki’nin Rusya’dan sürgün edildikten kısa bir süre sonra Türkiye’de yaşadığı sırada, 1930 yılında tamamlanmıştır.

Uzunluğuna rağmen, bu çalışma Şubat-Ekim 1917 aylarına odaklanmaktadır. Kitabın teorik çerçevesini ve tarihsel bağlamını açıklayan altı giriş bölümü ve altı “ek” bölümü dışında… Birinci cilt Şubat-Haziran aylarını, ikinci cilt Temmuz-Eylül aylarını, üçüncü cilt ise Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmesinden hemen sonra sona eren Ekim ayını kapsıyor.

Konuyla ilgili başka hiçbir tarihsel çalışma [o dönemde ve Şubat ve Ekim devrimlerinin kilit isimlerinden biri tarafından yazılmışken] bu düzeyde ayrıntı kullanmamıştır. Tahmin edilebileceği gibi, ilk cilt hemen “uzun uzadıya anlatımı” nedeniyle eleştirildi ve Troçki buna “İkinci ve Üçüncü Ciltlere Giriş”te şöyle yanıt verdi:

“Bir elin fotoğrafını bir sayfada gösterebilirsiniz, ancak dokularının mikroskobik incelemesinin sonuçlarını sunmak için koca bir cilt gerekir. Yazar, araştırmasının eksiksizliği veya tamamlanması konusunda hiçbir yanılsamaya sahip olmasa da, çoğu zaman kameradan ziyade mikroskoba daha yakın yöntemler kullanmak zorunda kalmıştır.”

Tarih anlatısal bir biçim alır, ancak Troçki “mikroskobunu” kullanarak titiz bir analiz yapar ve zaman zaman anlatıyı keserek sonradan ortaya çıkan sorunları ele alır. Genellikle, örgütlenme noktaları (“Şubat Ayaklanmasını Kim Yönetti?”), olası alternatif çözümler (“Bolşevikler Temmuz Ayında İktidarı Ele Geçirebilir miydi?”), yeni durumlar (“İkili İktidar”), çözülmemiş sorunlar (“Milliyetler Sorunu”) ve devlet iktidarını ele geçirme eylemi (“Ayaklanma Sanatı”) gibi sorulara tüm bölümleri ayırır. Bu gelişmeler tarihin akışını kesmez veya yönünü değiştirmez; aksine, anlatıya dönmeden önce olaylara dair anlayışımızı zenginleştirir.

Bu analizleri destekleyen belirli bir teorik çerçeve mevcuttur. Gerçekten de, Marksist tarih yazımının az sayıda eseri Tarih kadar kararlı bir teorik yön taşır ve Troçki’nin ilk bölümde yaptığı gibi yeni bir teorik kavram ortaya koyan eser sayısı daha da azdır.

Troçki’nin Marksizme stratejik açıdan en önemli katkısı “sürekli devrim”in kendine özgü versiyonu olsa da, teorik açıdan en önemli katkısı “eşitsiz ve bileşik gelişme”dir. Bu ikinci kavramı geliştirirken, öncelikle Rusya’da, ardından Çin’den başlayarak benzer koşulların geçerli olduğu diğer ülkelerde sürekli bir devrimin hangi koşullar altında gerçekleşebileceğini açıklamayı amaçlamıştır.

Yirmi beş yıl önce Troçki, Rusya’da kapitalist üretim ilişkilerinin kurulmuş ve hatta belki de egemen hale gelmiş olmasına rağmen, kapitalist bir devletin kurulması anlamında burjuva devriminin henüz gerçekleşmediğini savunmuştu. Nitekim, militan bir işçi sınıfının varlığı göz önüne alındığında, burjuvazi kendi çıkarı için bir devrim başlatmak istememişti; çünkü bu durumun devrim üzerindeki kontrolünü hızla kaybetmesine yol açacağından korkuyordu.

Ancak işçi sınıfı, kapitalizm öncesi devlete karşı devrimi gerçekleştirebilir ve -en azından Troçki’nin sürekli devrim anlayışında- olaylar başarılı bir uluslararası devrimci hareket çerçevesinde geliştiği sürece doğrudan sosyalizmin inşasına geçebilir.

Troçki, Tarih adlı eserinde Rusya’daki kapitalizmin dengesiz ilerleyişini incelemeye çalışmıştır. Batılı güçlerden gelen askeri rekabet, çarları en azından kısmen modernleşmeye zorlamıştı. Troçki bir konferansta şöyle demişti : “Dünya emperyalizminin çelişkilerinin bir sonucu olan Büyük Savaş [1914-1918] , farklı gelişim aşamalarında olan ülkeleri girdabına çekti, ancak bu savaş tüm katılımcılar üzerinde aynı etkileri yarattı.” Rus devleti, geri kalmışlığını, yani dengesiz gelişimini aşma umuduyla bileşik bir gelişme yarattı. Ancak Troçki, Çin devrimi üzerine yazdığı bir denemede şöyle diyor:

Tarihsel gerilik, İngiltere veya Fransa gibi gelişmiş ülkelerin gelişiminin bir, iki veya üç yüzyıllık bir gecikmeyle basitçe yeniden üretilmesi anlamına gelmez. Bu, teknolojinin ve kapitalist yapının en son kazanımlarının feodal veya feodal öncesi barbarlık ilişkilerine dayandığı, onları dönüştürdüğü ve boyun eğdirdiği ve belirli sınıf ilişkileri yarattığı tamamen yeni bir ‘bileşik’ toplumsal oluşum üretir.”

Feodal veya bağımlı toplumlara özgü istikrar, kapitalist sanayileşmenin ve beraberinde getirdiği her şeyin (hızlı nüfus artışı, kontrolsüz kentleşme ve dramatik ideolojik değişimler) gelişiyle çöktü. Bileşik gelişme, geri kalmış bölgelerin yalnızca belirli alanlarda kısmi ilerleme kaydedebileceği, gelişmiş ekonomilerin genel deneyimini tekrarlayamayacağı anlamına geliyordu. Troçki, Tarih adlı eserinde bu ödünç almaların kısmi doğasını vurgular:

“Rusya diğer ülkelerin çok gerisindeydi ve en azından bazı alanlarda onları geçmek zorunda kaldı… Sağlam bir sosyal çerçeve ve geleneklerin yokluğu, geri kalmış ülkenin –en azından belirli sınırlar içinde– uluslararası teknoloji ve düşüncedeki son yeniliklere son derece açık olduğu anlamına gelir. Ancak bu, geri kalmış olmaktan çıktığı anlamına gelmez.” [vurgu eklenmiştir]

Ancak bu sınırlar dahilinde, geri kalmış toplumlar, yerleşik rakiplerine kıyasla daha üstün bir gelişmişlik düzeyine ulaşabilirler. Troçki şöyle devam ediyor:

“Devrime kadar köylü kültürünün tamamı 17. yüzyıldaki seviyesinde kalmışken, Rus sanayisi kapitalist teknoloji ve yapı bakımından gelişmiş ülkeler seviyesindeydi ve bazı yönlerden onları bile geride bırakmıştı.” [vurgu eklenmiştir]

Bu ödünç almalar devleti illa ki zayıflatmadı, çünkü “[geri kalmış] ulus … yurtdışından ödünç alınan bilgiyi kendi daha ilkel kültürüne uyarlama sürecinde sıklıkla değersizleştirir .” Gerçekten de, en azından başlangıçta, bu “çarpıtılmış uyarlama” kapitalizm öncesi Rus devletinin korunmasına yardımcı oldu.

1861’den itibaren Çarlık rejimi, feodal mutlakiyetçiliği savunmak için silah üretmek zorunda kaldı ve bu nedenle tekelci kapitalizmin karakteristik tekniklerini kullanan fabrikalar kurdu. Ancak bu üretimi beslemekle görevli işçiler devlete bir tehdit oluşturuyordu. Bu sanayi işçileri, herhangi bir mutlakiyetçi veya ilkel kapitalist devletin şimdiye kadar karşılaştığından daha yetenekli ve politik olarak bilinçli bir gruptu.

Eşitsiz ve bileşik gelişim, nüfusun yalnızca azınlığını temsil etmesine rağmen, olağanüstü düzeyde devrimci militanlığa sahip bir Rus işçi sınıfı yarattı. Kapitalizmin bu “çarpıtılmış uyarlaması”nın koruması gereken antidemokratik devlet, işçi sınıfını onu yok etmeye itti.

Dolayısıyla, Troçki’ye göre, eşitsiz ve bileşik gelişme, yalnızca işçilerin siyasi ve endüstriyel örgütlenmesi üzerinde değil, aynı zamanda teorik anlayışları ve devrimci faaliyetleri üzerinde de potansiyel olarak olumlu bir etkiye sahipti. Bu, zaferi garantilemek için yeterli değildi; zaferin elde edilmesi için stratejik zekaya sahip bir devrimci partiye ve daha gelişmiş ülkelerdeki devrimlerin maddi olarak geri kalmış Rusya’ya yardım sunabileceği küresel bir bağlama ihtiyaç vardı; ancak bu, devrim ve Troçki’nin anlatısı için gerekli başlangıç ​​noktasıydı.

İlk Marksist tarihçi

İlk bölümün olağanüstü başarısının ardından Tarih hakkında yapılacak herhangi bir değerlendirme, öncelikle eserin Marksist geleneğe özgün, hatta emsalsiz bir şekilde uymasını vurgulamalıdır; çünkü bu eser tam da bir tarih çalışmasıdır. Marksizmin en yaygın eş anlamlısının tarihsel materyalizm olduğu göz önüne alındığında, 1930’dan önce çok az Marksist tarihyazımı eseri yazılmış olması ilginçtir.

Marx ve Engels’in 1850’lerin başlarındaki ilk yazıları – Fransa’daki Sınıf MücadeleleriAlmanya’daki Devrim ve Karşı DevrimLouis Bonaparte’ın On Sekiz Brumaire’i ve daha sonra Marx’ın Paris Komünü’nü savunması (Fransa’da İç Savaş) – genellikle Troçki’nin katkıda bulunduğu varsayılan geleneğin başlatıcıları olarak gösterilir. Ancak bunlar tarih yazımı değil, olaylardan hemen sonra yazılmış parlak gazetecilik analizleridir. Troçki’nin eserleri arasında, 1905 (1907) belki de bunlara en çok benzeyenidir; çünkü konusuyla karşılaştırılabilir bir kronolojik yakınlıkta yer alır ve benzer yenilgi ve sürgün koşulları altında yazılmıştır.

Elbette, Marksizmin kurucuları tarihsel bir gelişme teorisi formüle etmiş ve argümanlarını açıklamak ve desteklemek için her zaman tarihsel örneklere başvurmuşlardır; ancak tüm eserleri arasında yalnızca Engels’in Almanya’daki Köylü Savaşı (1850) ciddi anlamda tarihsel bir eser olarak kabul edilebilir ve bu kitap nispeten uzak geçmişte yaşanan bir olayı ele almaktadır ve açık amacı, koşullar olgunlaşmadan önce iktidarı ele geçirmeye çalışmanın tehlikelerine karşı uyarmaktır.

Bu durum, 1889’da İkinci Enternasyonal’in ortaya çıkmasıyla da kökten değişmedi. Sorunun bir kısmı, 1871 Paris Komünü ile 1905 Rus Devrimi arasında proletarya devrimine benzer bir şeyin olmaması nedeniyle, burjuva devrimlerinin Marksistler için başlıca tarihsel konular haline gelmiş olmasıydı. Bu tür çalışmalar, İngiliz Devrimi’nde olduğu gibi, ya çağdaş sosyalist düşüncenin soy ağaçlarını kurmaya ya da daha önceki binyılcı hareketlerde komünizm örneklerini ortaya çıkarmaya yöneliyordu.

Kitlesel katılım açısından burjuva devrimlerinin en önemlisi olan Fransız Devrimi’nin tarihine dair eserler bir asırdan fazla bir süredir mevcuttu – François Mignet’in [ Histoire de la révolution française de 1789 à 1914 ] ve Adolphe Thiers’in [ Histoire de la Révolution française, 1823-1824’te yayınlandı] ilk çalışmaları 1820’lerde ortaya çıkmıştı – ancak ilk sosyalist, ancak tam olarak Marksist olmayan anlatının yayınlanması 20. yüzyılın başlarına kadar beklemek durumunda kaldı: Jean Jaurès’in L’Histoire socialiste de la Révolution française adlı eseri .

Kısacası, Troçki’nin yararlanabileceği çok az Marksist model vardı. Biçimine gelince, Tarih bu nedenle 19. yüzyıl burjuva öncüllerinin eserlerine daha çok benziyor. Özellikle, Thomas Babington Macaulay’ın VII. James’in Tahta Çıkışından Devrime Kadar İngiltere Tarihi  (1848–1853) ile çarpıcı biçimsel benzerlikler taşıyor. Her iki yazar da devrimin arifesine kadar ulusal gelişmenin genel bir özetini vererek başlıyor ve ardından olayların neredeyse günlük bir anlatımına odaklanıyor; her ikisi de tarihsel aktörlerin karakterizasyonunda aynı derinliği gösteriyor; ve her ikisi de eserlerine belirli bir tarih teorisi aşılıyor. Dolayısıyla, Whigcilik [17. yüzyılda “mutlakiyetçi” kraliyet gücüne karşı güçlü bir parlamentoyu savunan “parti”], Macaulay için Marksizm kadar önemli bir düzenleyici ilkedir.

Marx’ın kendisi de Macaulay hakkında pek olumlu bir görüşe sahip değildi ve onu “tarihi sistematik olarak tahrif eden biri” olarak nitelendirmişti; Troçki ise ondan biraz daha az sertti (“bazen ilginç ama her zaman yüzeysel”). Ancak tarihleri ​​arasında gerçekten de paralellikler mevcuttur.

Üslup açısından bakıldığında, Troçki, Macaulay’den oldukça farklı olsa da, başka bir Viktorya dönemi İskoçyalısını anımsatıyor. Nitekim, Isaac Deutscher, Troçki hakkındaki klasik biyografisinin üçüncü cildinde, A.L. Rowse’u takip ederek Troçki’yi Thomas Carlyle [1795–1881] ile karşılaştırıyor.

İlk bakışta garip görünse de, Deutscher iki yazar arasında gerçek bir benzerlik tespit etti: Her ikisi de tarihsel ironiyi vurguluyor, akademik tarihin yavan repertuarını reddederek anlattıkları olaylara uygun bir dil kullanıyor ve her ikisi de kolektif bilinçteki dönüşümleri tasvir ediyor. Aşağıdaki pasajları karşılaştırmak ilginç olacaktır:

Carlyle, Bastille’in ele geçirilmesinin arifesinde, Temmuz 1789’da Paris halkında yaşanan radikal değişim hakkında şunları yazmıştı:

“Karanlık çöktüğünde karşımıza çıkan bu Paris de ne böyle! Eski düzenlerini ve organizasyonlarını aniden terk edip yeni biçimler arayışında kargaşa içinde bir araya gelen bir Avrupa metropolü. Gelenekler ve alışkanlıklar artık insanlara yol göstermeyecek; her birey, kendine özgü bakış açısıyla, düşünmeye başlamalı veya düşünenleri takip etmeli. Yedi yüz bin insan birdenbire eski yollarının, eski hareket ve karar verme biçimlerinin bir anda yok olduğunu keşfediyor… Pazartesi günü, büyük şehir her zamanki haftalık faaliyetlerine değil, tamamen farklı bir şeye uyandı! İşçi bir savaşçı oldu; tek bir arzusu var: silahlanmak.”

Troçki, Şubat Devrimi’nin birinci ve ikinci günleri hakkında şunları yazmıştı:

“Fabrika işçisi olmayan birçok kadın, ekmek talebiyle Şehir Meclisine akın etti. Sanki keçi sağmak gibiydi. Şehrin çeşitli yerlerinde, işçilerin otokrasi veya savaş değil, ekmek istediğini gösteren sloganlar taşıyan kızıl pankartlar belirdi. Kadınlar Günü, coşkuyla ve can kaybı olmadan başarıyla kutlandı. Ancak gece çöktüğünde bile, bu olayların neyi gizlediğini kimse tahmin edememişti. Ertesi gün, hareket azalmak yerine ikiye katlandı. Petrograd’ın sanayi işçilerinin yaklaşık yarısı 24 Şubat’ta grevdeydi. Sabah işçiler fabrikalara gittiler; işe gitmek yerine toplantılar düzenlediler ve ardından şehir merkezine doğru yürüyüşler başlattılar. Yeni mahalleler ve yeni insan grupları harekete katıldı. ‘Ekmek!’ sloganları, daha güçlü sloganlar tarafından bir kenara itildi veya gölgede bırakıldı: ‘Otokrasiye son!’ ‘Savaşa son!’”

Troçki’nin üslubu hâlâ anlaşılırken, Carlyle’ın barok üslubu artık öyle değil. Bununla birlikte, her iki adamın da tarih yazımına aynı yaklaşımı paylaştığı açıkça görülüyor; bu yaklaşım, Carlyle’ın “Kuru Toz Profesörleri” olarak adlandırdığı ve kendi yaşamı boyunca tarihçilik mesleğine hakim olmaya başlayanların yaklaşımından çok farklı.

Perry Anderson, Troçki’yi haklı olarak “ilk büyük Marksist tarihçi” olarak tanımlar ve şunları belirtir: “Rus Devriminin Tarihi, tarihsel materyalizm literatüründe uzun süre benzersiz kalmıştır.”

Üçüncü şahıs

Dahası, bu çalışma Marksist tarih yazımının normları içinde istisnai bir nitelik taşımaktadır. Neden? Öncelikle, Troçki’nin bizzat kendisinin anlattığı süreçte oynadığı rol nedeniyle.

Önceki dönemlerin siyasi figürleri, devrimci olaylara katılımlarına dair sıklıkla kayıtlar bırakmışlardır. Alexis de Tocqueville’in 1848-1849 Fransız Devrimi hakkındaki anlatısını ele alalım. Ancak 1917’den beri sosyalist devrimlerin yenilgisinin bir sonucu -emperyalist sömürü, baskı ve savaşın devam etmesinden daha az önemli olsa da- çok az katılımcı tarihçinin bunları kaydetmiş olmasıdır. Troçki’nin halefleri yoktur çünkü konusu benzersizliğini korumaktadır.

Elbette, 1917 olayları ve onu takip eden yıllar hakkında yazılmış birçok kronik vardı. Troçki kitabını yazarken, sadece Nikolay Suhanov gibi Menşevik muhaliflerden değil, aynı zamanda Aleksandr Şlyapnikov gibi Bolşevik yoldaşlardan ve Petrograd’da bulunan John Reed gibi dışarıdan sempatizanlardan da birinci elden bilgilere erişebiliyordu. Özellikle Reed’in anlatımları Troçki’nin amaçları için çok faydalıydı, çünkü Lenin onu desteklemişti, komünist hareket onu geniş çapta okumuştu ve Stalinist bürokrasinin inkar etmeye çalıştığı bir dönemde Troçki’nin rolünü vurgulamıştı. Ancak bu eserler, Troçki’nin alıntıladığı diğer birçok anlatım gibi, öncelikle yazarlarının kişisel deneyimleri veya gözlemleriyle ilgilidir; süreci bir bütün olarak yeniden yapılandırmaya çalışmazlar.

Bu açıdan Tarih’e en çok benzeyen eser belki de Prosper-Olivier Lissagaray’ın  Histoire de la Commune de Paris (1876) adlı eseridir; bu eser, barikatlarda savaşmış ve faaliyetleri nedeniyle sürgüne gitmek zorunda kalmış biri tarafından yazılmıştır. Ancak Lissagaray “ne bir üye, ne bir subay, ne de komünün bir yetkilisi” idi.

Öte yandan Troçki, Bolşevik Merkez Komitesi’nde yer aldı, Petrograd Sovyeti’nin başkanlığını yaptı ve Sovyet Askeri Devrim Komitesi’nin ayaklanmayı etkili bir şekilde başlatmasından esasen sorumluydu.

Ancak eserleri başka bir düzeyde de birbirine benziyor. Lissagaray kendisini “beş yıl boyunca kanıtları incelemiş; kanıt toplamadan tek bir iddiada bulunmamış” biri olarak tanımladı. Bu araştırmayı kısmen eserinin bireysel hatalar temelinde reddedilmesini önlemek için, ama her şeyden önce işçi sınıfının gerçeğe ihtiyacı ve hakkı olduğu için üstlendi: “İnsanlara devrimci efsaneler anlatan, onları sansasyonel hikayelerle eğlendiren kişi, denizciler için sahte haritalar çizen coğrafyacı kadar suçludur.”

Troçki, Rus Devrimi’nin belirleyici dönüm noktalarında hazır bulunmasına rağmen, aynı yaklaşımı benimseyerek, anlatımını kendi anılarına ve izlenimlerine dayandırmayı reddetti:

“Bu çalışma hiçbir şekilde kişisel anılara dayanmayacaktır. Yazarın olaylara katılmış olması, anlatısını tarihsel olarak doğrulanmış belgelere dayandırma yükümlülüğünden onu kurtarmaz. Yazar, olayların gidişatı gerektirdiği ölçüde, kendisinden üçüncü şahıs olarak bahseder. Ve bu sadece edebi bir araç değildir: otobiyografilerde veya anılarda kaçınılmaz olan öznel ton, bir tarih çalışmasında kabul edilemez. Bununla birlikte, yazarın mücadeleye katılmış olması, yalnızca bireysel ve kolektif olarak etkili olan güçlerin psikolojisini değil, aynı zamanda olaylar arasındaki içsel bağlantıları da anlamasını açıkça kolaylaştırır.”

Troçki’nin kendisinden üçüncü şahıs olarak bahsetmesi, yazar rolünü aktör rolünden ayırır; bu bir modernite işareti olmakla birlikte, metni Komünist ManifestoTarih ve Sınıf Bilinci (Georg Lukács) ve Tarih Kavramı Üzerine (Über den Begriff der Geschichte, Walter Benjamin) gibi edebi modernizmle damgalanmış bir eser olarak da nitelendirir.

Ancak Troçki’nin sözlerine tamamen inanmamalıyız. Lenin hakkındaki kendi anılarını (Nisan 1924, 1925’te Fransızca olarak Lénine, Librairie du Travail adıyla yayınlandı – Türkçesi Suda yayınları, 1975)) alıntılıyor ki bunlar tam olarak “kişisel anılar”dır ve bunların değişmemiş halleri kanıt olarak gösteriliyor. Ve zaman zaman okuyucu, basılı bir belgeye açıkça atıfta bulunmadan tartışmalara veya hatta konuşmalara katkıları yeniden üretebilen hafızanın yeteneklerini sorgulamalıdır. Tarih’in resmi bir akademik organizasyonu yoktur, ancak Troçki genellikle kaynaklarını metinde belirtir ve nadir durumlarda belirtmediği takdirde, kendi hafızasına dayandığından şüphe edilebilir.

Bununla birlikte, genellikle basılı veya yayınlanmamış belgelere atıfta bulunur. Bu bağlamda, Troçki’yi Deutscher’in onu karşılaştırdığı yazarlardan bir diğeri olan Winston Churchill ile, özellikle de İkinci Dünya Savaşı Tarihi ile karşılaştırmak yerinde olacaktır .

Bu karşılaştırma, Churchill’in de anlattığı olaylarda önemli bir siyasi rol oynamış olması ve Troçki’ninkinden çok farklı olsa da kendine özgü bir dünya görüşüne sahip olması bakımından önemlidir. Bununla birlikte, Churchill anlatısını açıkça kendi bakış açısından kurgular ve çoğu zaman olayları herhangi bir kanıt sunmadan anlatır; özellikle de kendisi ve Stalin’in savaştan sonra Doğu Avrupa ve Balkanlar’da devletlerinin nasıl bir etki yaratacağına karar verdikleri meşhur olayda olduğu gibi.

Sorun, bu olayın yanlış aktarılmış olması değil; aslında, bu iki haydutun üzerinde anlaşabileceği türden antidemokratik bir parçalanmaydı ve istemeden de olsa Churchill’in savaş sonrası İngiliz gücünün kapsamı hakkındaki yanılsamalarını ortaya koyuyordu. Ancak Churchill, kanıt kullanımına ilişkin akademik normlara çok daha sıkı bağlı kalan Troçki’den tamamen farklı bir yaklaşım benimsiyor.

Eleştirmenler, Troçki’nin bazen başka yerlerde yanlışlık veya bilgisizlik nedeniyle eleştirdiği kaynaklara atıfta bulunduğuna dikkat çekmişlerdir. Ancak Troçki genellikle belirli bir yazara neden güvendiğini veya güvenmediğini açıklar.

Örneğin, Reed’in Lenin’in İkinci Rus Sovyetler Kongresi’ne sunduğu raporuna nasıl başladığına dair anlatımını takip ediyor: “Şimdi sosyalist düzenin inşasına geçeceğiz.” Ancak aynı zamanda Kongre tutanaklarının kalmadığını, sadece “önyargılı” gazete makalelerinin olduğunu da açıklıyor: “John Reed’in Lenin’in ağzına koyduğu bu açılış konuşması hiçbir gazete haberinde yer almıyor. Ancak bu, konuşmacının niyetiyle tamamen uyumlu. Reed bunu uydurmuş olamaz.” Daha sonra, Reed’in 21 Ekim’de tamamen hayali bir “ikinci tarihi konferans”ı nasıl icat edebildiğini açıklıyor.

“Reed, devrimin belirleyici günlerinin duygularını ve tutkularını kitabının sayfalarına aktarabilen, olağanüstü derecede motive olmuş bir gözlemciydi… Ancak olayların ateşi içinde yürütülen çalışma, koridorlarda, sokaklarda, kamp ateşlerinin yanında alınan notlar, anlık olarak yakalanan konuşmalar ve cümle parçaları, bir de tercüman ihtiyacı – tüm bunlar kaçınılmaz olarak bazı hatalara yol açtı.”

Troçki kaynaklarını gösterebilse ve aralarında ayrım yapabilse bile, bu onların güvenilir kaynaklar olduğu anlamına gelmez. Kitap iki açıdan taraftarca yazılmış bir eserdir.

Her şeyden önce ve oldukça açık bir şekilde, Troçki, önderlik etmesine yardımcı olduğu devrimci harekete mensuptu. Aslında, Max Weber’in “değer yargısından azade” sosyal bilimler olarak tanıtmaya başladığı görüşü açıkça reddetti [bu görüş, 1918’de “Bir Meslek Olarak Bilim” (Wissenschaft als Beruf) adlı konferansında geliştirilmeye başlanmıştı]. Troçki’nin de belirttiği gibi, bu açık önyargı, eserinin bilimsel değerini ortadan kaldırmaz:

“Ciddi ve eleştirel okuyucu, sadakatsiz tarafsızlığı kabul etmeyecektir… ancak sempati ve antipatilerini -açık ve gizlenmemiş bir şekilde- dürüst bir analizle gerçeklerin incelenmesini, gerçek bağlantılarının belirlenmesini ve hareketlerinin nedensel yasalarının vurgulanmasını desteklemeyi amaçlayan bilimsel bir uygulamayı kabul edecektir.”

Troçki, bir yandan siyasi görüşten tamamen arınmış olmayan herkes için imkansız olan tarafsızlık ile diğer yandan propagandacı rolü oynamakla yetinmeyecek herkes için bir zorunluluk olan nesnellik arasında bir ayrım kurar .

Ancak Troçki başka bir anlamda da taraflıydı. Devrimin nasıl zafer kazandığına, bundan sorumlu toplumsal gruplara ve bireysel katılımcılara ve aralarındaki ilişkilere dair özel bir yorumu vardı. Burada, geçmişi anın siyasi taleplerini karşılamak için şekillendirilecek ve yeniden şekillendirilecek ham madde olarak gören Stalinist rejimin açıklamalarını itibarsızlaştırmaya çalıştı. Bu bağlamda şöyle yazdı: “Bürokrasi efsanelerini” oluşturmakla görevli “bürokrat-tarihçi”, “tarihi yeniden yazar, biyografileri dönüştürür, itibar yaratır. Stalin’in hükümdar olabilmesi için devrimin bürokratikleştirilmesi gerekiyordu.”

Troçki’nin bu ikinci anlamdaki taraflı doğasının çarpıtmalara yol açmadığını iddia etmek yanlış olur. Gerçeği ortaya koyma ihtiyacı, bazen onu Lenin ile Bolşevik Partisi’ndeki diğer tüm figürler ve özellikle Stalin arasındaki farklılıkları abartmaya yöneltmiştir.

Buradaki sorun, Lenin’in belirleyici rolüne olan ısrarı değil. Troçki, iki önemli bölümde (“Partinin Yeniden Silahlanması” ve “Lenin’in Ayaklanma Çağrısı”), Lenin’in Nisan 1917’de gelişi ve Eylül ayı boyunca iktidarı ele geçirmenin gerekliliğine olan ısrarı olmasaydı, Ekim Devrimi’nin gerçekleşmeyeceğini iddia ediyor:

“Lenin olmasaydı, oportünist liderlerin kaçınılmaz olarak kışkırtacağı kriz son derece şiddetli ve uzun süreli olurdu. Ancak savaş ve devrim koşulları, partiye misyonunu yerine getirmek için uzun bir süre tanımazdı. Bu nedenle, yönünü şaşırmış ve bölünmüş bir partinin devrimci fırsatı yıllarca kaçırması tamamen mümkündür.”

Troçki, Bolşeviklerin Lenin olmadan doğru stratejiye asla ulaşamayacaklarını veya devrimci olasılığın asla geri dönmeyeceğini iddia etmiyor. Sadece devrimci durumlarda zamanın çok önemli olduğunu ve Lenin olmadan partinin fırsat penceresini kaçırmış olabileceğini kastediyor.

Troçki’nin bireylerin rolüne ilişkin tartışması, insanların kendi seçimleri dışında koşullar altında tarih yazdıkları yönündeki klasik Marksist ilkelerle örtüşmektedir; ancak aynı zamanda, tarihi ne ölçüde değiştirebileceklerinin tarihsel bir sürecin sonucu olduğunu da göstermektedir.

Tarih kitabının ilk bölümlerinde ikilemleri tekrar tekrar karşımıza çıkan karakterlerden birini ele alalım: Sonu mahkum bir sistemin son temsilcisi olan Çar II. Nikolay.

“Monarşinin tarihine yatay bir bakış açısıyla bakıldığında, Nikolay hanedan zincirinin son halkasıdır. O dönemde bir aile, bir kast ve bürokratik bir topluluk içinde gruplanmış olan, ancak aynı zamanda daha büyük bir topluluğun parçası olan en yakın ataları, eski toplumsal düzeni yaklaşan kaderinden korumak için çeşitli önlemler ve yönetim yöntemleri kullandılar. Ancak yine de Nikolay’a, zaten devrim tohumlarını içeren kaotik bir imparatorluk miras bıraktılar. Ona kalan tek seçenek, yıkıma giden yolu seçmekti.”

Gücün çaresizce elden kayıp gitmesini izlemek yerine onu ele geçirebilecek bir sınıfın temsilcisi olan Lenin’in daha fazla manevra alanı vardı. Ancak Lenin’in kendisi de Rusya’daki gelişmelerden etkilenmişti:

“Olayın dış görünüşü, bu durumda kişi, kahraman, dahi ile nesnel koşullar, kitleler, parti arasında mekanik bir karşıtlık kurmayı kolaylaştırıyor. Gerçekte, böyle bir karşıtlık tamamen tek taraflıdır. Lenin, tarihsel gelişmede tesadüfi bir olay değil, Rus tarihinin tamamının bir ürünüydü. Ona derinden kök salmıştı. Sanki önceki çeyrek yüzyılda işçi öncülerinin verdiği mücadeleleri yaşamış gibiydi.”

Ancak Troçki’nin Lenin hakkındaki argümanı bir sorun teşkil ediyor: Troçki, Bolşevik Parti’nin devrimin başarısı için hayati önem taşıdığını ve müdahaleci devrimci partilerin gelecekteki tüm devrimler için gerekli bir koşul olduğunu defalarca savunuyor. Bununla birlikte, Bolşevikler hakkındaki kendi anlatımı -ya da en azından liderleri hakkındaki anlatımı- onların durumu sıklıkla yanlış anladıklarını, mevcut ancak alakasız kalıplara bağlı kaldıklarını ve sağa doğru çekildiklerini gösteriyor.

Troçki’ye göre, Lenin sürgüne gönderilmeseydi bu durum daha az sorun yaratırdı:

“Lenin’in Bolşevik liderlik çevrelerinden ayrılması, partinin geleceği ile geçmişi arasında bir mücadele anlamına geliyordu. Eğer Lenin, göç ve savaş koşullarıyla partiden yapay olarak ayrılmasaydı, krizin dış mekanizmaları bu kadar dramatik olmazdı ve partinin içsel gelişiminin sürekliliğini bu kadar tamamen gölgede bırakmazdı.”

Bu, partinin hâlâ hatalar yaptığını, ancak Lenin’in bunları daha kolay düzeltebileceğini söylemek anlamına gelir. Başka bir yerde Troçki, Bolşevik hatalarının düzeltilmesini kısmen “aşağıdaki işçilerin baskısına” ve kısmen de “Lenin’in yukarıdan gelen eleştirisine” bağlar. Düzenli düzeltmelere ihtiyaç duyan bir parti, kelimenin tam anlamıyla bir “öncü” değildir. Bu, Troçki’nin belirli Stalinist mitolojileri zayıflatma arzusunun, devrimci partinin rolü hakkındaki kendi argümanlarını baltaladığı nadir durumlardan biridir.

Tarih politik olarak etkileşimli bir eser olmasına rağmen, son araştırmalar Troçki’nin değerlendirmelerinin ve yorumlarının çoğunu, hatta tamamını doğrulamaktadır. Robert Service gibi acımasız biyografi yazarları bile

[bkz. 2009 tarihli Troçki ]

“yanlışlıkları nedeniyle nadiren eleştirildiğini” kabul etmek zorundadır. Troçkizm veya genel olarak Marksizm’e sempati duymakla suçlanamayacak bir diğer yeni biyografi yazarı Ian D. Thatcher [ Troçki, Routledge, 2002], daha da ileri giderek Tarih’ in son araştırmaların beklentilerini fazlasıyla karşıladığını ve hatta yeni araştırma yolları önermeye devam ettiğini öne sürmüştür.

“Troçki’nin 1917’yi açıklamak için vurgulamak zorunda kaldığı faktörlerin özeti, Rus Devrimi üzerine araştırma gündemimizi hâlâ oluşturmaktadır… Rus Devriminin Tarihi ile karşılaştırıldığında, en ‘modern’ araştırma bile nihayetinde o kadar ‘modern’ görünmemektedir.”

Bu, 85 yıl önce yazılmış bir kitap için dikkat çekici bir değerlendirme: Macaulay’ın İngiltere Tarihi’ni veya Carlyle’ın Fransız Devrimi’ni, edebi nitelikleri veya yazarlarının ideolojik varsayımları hakkında ortaya koydukları şeyler için okuruz, 1688 veya 1789’u anlamamıza yardımcı oldukları için değil. Troçki’nin Tarihi’ni de bu şekilde okuyabiliriz, ancak 1917’nin ciddi bir bibliyografyasında da önemli bir yere sahiptir.

Rus Devrimi hakkında, özellikle 1960’ların sonlarından itibaren devrimci ve devrim sonrası süreçte Rus sosyal bağlamının karmaşıklıklarını tanımlamaya odaklanan “revizyonist” sosyal tarihçilerin paha biçilmez çalışmaları sayesinde, 1930’da kimsenin bilemeyeceği kadar çok şey biliyoruz. Ancak bu tarihçiler, Troçki’nin çalışmalarının yerini almak yerine, onu tamamladılar. Revizyonistlerin aşağıdan tarih anlayışına olan ilgisini paylaşırken, Troçki bunu yukarıdan tarih anlayışıyla dengeleme ihtiyacını da fark etti. Rus toplumunun yapılarının açıklanmasıyla da aynı derecede ilgilenen Troçki, bu yapıları etkileyen ve şekillendiren daha geniş bir sistemin içine yerleştirdi.

Bu son husus bizi Troçki’nin başlangıç ​​noktasına -ki bu aynı zamanda bizim de başlangıç ​​noktamızdır- geri götürüyor: eşitsiz ve bileşik gelişme.

Yaşayan Tarih

Troçki, Tarih adlı eserinin ilk sayfasında, yol gösterici hipotezlerinden birini açıklıyor:

“Bir devrimin en belirgin özelliği, kitlelerin tarihsel olaylara doğrudan müdahalesidir… Bizim için bir devrimin tarihi, her şeyden önce kitlelerin kendi kaderlerini belirleme alanına zorla girmesinin tarihidir.”

Devrimlerin genel bir tanımlaması olarak bu yetersizdir: 1848’den sonra gerçekleşen burjuva devrimlerinin çoğu, tam olarak “kitlelerin girişini” engellemek amacıyla yukarıdan yönlendirilmiştir. Bununla birlikte, sosyalist devrimin mükemmel bir tanımlamasıdır ve acilen yeniden teyit etmemiz gereken bir tanımlamadır.

1917’yi anma törenlerimiz, Troçki’nin Tarih‘ini yazdığı dönemde henüz tam olarak ortaya çıkmamış olan, sonrasında yaşanan olayları görmezden gelmemize izin vermez. 1928’deki Stalinist karşıdevrimi ve sonrasında onu örnek alan rejimler, sosyalizmden en fazla yarar görecek insanların bile bu fikre kuşkuyla yaklaşmasının en azından bir ölçüde sorumlusudur.

Tarih kitabının yaygın bir şekilde okunmasını teşvik etmek için birçok neden var, ancak belki de en önemlisi, işçi sınıfının yaratıcılığını ve gücünü sosyalizmin gerçek temeli olarak tanımlamasıdır. Umuyoruz ki, iki yüzüncü yıldönümünde Troçki’nin kitabı artık kitap raflarımızda böyle yalnız bir yer işgal etmeyecek ve 1917 devrimine, kendi tarihçilerine ihtiyaç duyacak diğer sosyalist devrimler de katılmış olacaktır. ( 12 Ocak 2018’de Jacobin dergisinde yayınlanan makale)

____

Neil Davidson, Glasgow Üniversitesi’nde sosyoloji dersleri vermektedir. En son yayınları arasında şunlar yer almaktadır: Burjuva Devrimleri Ne Kadar Devrimciydi?(Haymarket Books, 2012); Gerçeklik Kadar Radikal: Marksizm ve Gelenek (Haymarket Books). 2015 yılında ise Tarihten Kaçamayız (Haymarket Books) adlı kitabını yayınlamıştır.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi