IV. Enternasyonal’in 2025 yılında gerçekleştirilen 18. Kongresi’nde kabul edilen “Toplumsal hareketlerde yönelimimiz ve görevlerimiz” başlıklı metni yayınlıyoruz.
1. Toplumsal hareketler neden stratejik olarak önemlidir?
Uzun yıllardır Dördüncü Enternasyonal, toplumsal hareketlerin — tüm çeşitlilikleri içinde — sosyalizm mücadelesinde önemli bir rol oynayabileceği ve çoğu zaman oynayacağı yönünde bir pratik (ve az ya da çok gelişmiş bir teorik kavrayış) geliştirmiştir.
Sendikalar, mahalle hareketleri, köylü ve çiftçi hareketleri, ekoloji hareketleri, kadın hareketleri, LGBTQIA+ hareketleri, yerli halklar, ırksallaştırılmış gruplar, engelliler gibi çok sayıda toplumsal hareket mevcuttur. Bu toplumsal hareketler çoğu zaman birden fazla boyutu bir araya getirir: işyerinde sömürüye karşı mücadele, yaşam alanlarının ve canlılığın savunulması ve baskılardan kurtuluş (özellikle kadınlar, LGBTQIA+’lar, yerli halklar, ırksallaştırılmış gruplar ve engelliler açısından). Bizim yaklaşımımız, bu mücadelelerin tüm bu boyutlarını desteklemeyi, güçlendirmeyi ve farklı mücadele alanlarının açık bir biçimde, sömürüye, baskılara ve yaşam alanlarının ve canlılığın yıkımına dayanan egemen sınıflarla bütünlüklü bir karşılaşmaya yönelmesini hedefler.
Bu hareketler önemlidir çünkü kapitalist sistemi farklı biçimlerde sorgulayanların öz-örgütlenmeleridir. Öz-örgütlenme süreci — özellikle işyerlerinde ama aynı zamanda okullar, mahalleler, kırsal topluluklar gibi başka kolektif bağlamlarda ya da ortak bir baskı deneyimi temelinde — işverenler ve devlet karşısında kapitalist sistemin yarattığı zorluklara karşı sınıf bilincinin gelişmesini, politizasyonu ve kapitalist sistemi sorgulayan bir programın ve farklı bir toplum perspektifinin ilk unsurlarının şekillenmesini teşvik eder.
Antikapitalist bir parti, sömürülenlerin ve baskı altındakilerin en iyi çıkarlarını temel alan bir sınıf mücadelesi programını taleplerin sentezi olarak geliştirmeyi hedeflerken, bu taleplerin gelişimi ve formülasyonu, bunlara doğrudan dahil olanlar tarafından çok daha iyi yapılır.
Bu kavrayışı ilk olarak kadın hareketi içindeki çalışmamızla bağlantılı olarak geliştirmeye başladık. Bu yaklaşım, kadınların kurtuluşu mücadelesi ve kadın kurtuluş hareketlerinin inşasına yönelik yönelimimiz konusunda çeşitli kongrelerde ve yönetici organlarda kabul edilen metinlerde yer almaktadır.
(Sosyalist devrim ve kadınların kurtuluşu mücadelesi (1979), özellikle ikinci bölüm: IV. Enternasyonal ve kadınların kurtuluşu mücadelesi: Yönelimimiz.
Latin Amerika: kitle hareketlerinin ve feminist akımların dinamikleri (1991), özellikle III. bölüm: Yönelimimiz.
Batı Avrupa: kadınların kurtuluşu mücadelesinin evrimleri (1991).)
İlk metin, diğer şeylerin yanı sıra, solda kadınların baskısını yalnızca ücretli işçi olmalarına indirgemeye çalışanlarla ve ataerki ile sınıf ilişkilerini paralel süreçler olarak görenlerle — bugün “ikili sistemler teorisi” diye adlandıracağımız yaklaşımla — aramızdaki farkları ortaya koyar.
Metinde bu ilk soruya yanıt olarak şöyle denmektedir:
“Bu bakış açısından, kadınların yalnızca işyerlerinde işçi olarak yürüttükleri mücadelelere önem verirler. Kadınların sosyalist devrimle birlikte ‘yan ürün’ olarak özgürleşeceğini ve bu nedenle kendi talepleri için kadınlar olarak örgütlenmelerine gerek olmadığını düşünürler. Kadınların baskılarına karşı mücadele etmek için örgütlenme gerekliliğini inkâr ederek, işçi sınıfı içindeki bölünmeleri pekiştirir ve aşağı statülerine karşı isyan etmeye başlayan kadınlar arasında sınıf bilincinin gelişimini geciktirirler.”
Belgenin ikinci bölümünün temel yönelimi şu sloganla özetlenebilir:
Kadınların kurtuluşu olmadan sosyalist devrim olmaz; sosyalist devrim olmadan kadınların kurtuluşu olmaz.
Başlangıçtaki analizimiz fazla ölçüde gelişmiş kapitalist ülkelerdeki kadın hareketi deneyimimize dayanıyordu; bu durum özellikle Latin Amerika’daki kadın hareketi üzerine yapılan çalışmalarla düzeltilmiş ve geliştirilmiştir. Özgül baskıların yalnızca işyerindeki mücadeleyle, baskı altındaki grupların hareketlerinin aktif önderliği olmaksızın ortadan kaldırılamayacağına dair genel kavrayış, baskıların gerçekliğini görünür kılmak açısından çok daha yerindedir.
Daha sınırlı ölçüde ama yine de anlamlı biçimde, yoksul köylülerin ve tarım işçilerinin mücadelelerinden, LGBTQIA+ hareketlerinden, borç ve borca karşı mücadelelerden, küreselleşme ve savaş karşıtı hareketlerden, yerli/İlk Uluslar ve çevre hareketlerinden ve elbette sendikaların kalıcı rolünden dersler çıkaran metinleri de onayladık.
(Toplumsal sarsıntılar, direnişler ve alternatifler – 2018 Dünya Kongresi)
i)
Bu hareketlerin her birinin — ve diğerlerinin — kendi tarihi, kendi dinamikleri ve kendi güç dengeleri vardır. Baskı altındaki grupların toplumsal hareketleri ile daha genel toplumsal hareketler arasında önemli farklar bulunmaktadır. Bu metinde, aynı zamanda, bize önemli görünen bazı genel ilkeleri de ortaya koymayı amaçlıyoruz.
a) Toplumsal hareketler, işçi sınıfı ve halk sınıflarının — en çok sömürülen, baskı gören ve çoğu zaman marjinalleştirilen kesimleri dahil — toplumsal değişim için, hatta potansiyel olarak devrimci bir değişim için seferber edilmesinin temel araçlarıdır. Toplumsal hareketler, sosyal, demokratik ya da ayrımcılığa karşı konularda sisteme karşı savunmanın en temel örgütlenme biçimleridir. Bu anlamda, sömürülenlerin eylem çerçevesi olabilir ve toplumsal güçlerini temsil eder. İnsanlar kendi somut durumları etrafında harekete geçer ve bu deneyimden daha genel siyasal dersler çıkarırlar. Bu bakımdan, toplumsal hareketlerde çalışma bugün örgütlerimiz için temel bir kadro kazanım alanı olmalı ve özellikle daha marjinal gruplardan gelen yoldaşların kitle çalışması açısından eğitildiği bir alan olmalıdır.
Toplumsal hareketler birbirlerini etkileyebilir — örneğin iklim meseleleri, on yıl önce böyle değilken, bugün birçok yerde sendikal gündemin bir parçası olarak kabul edilmektedir.
Ortaya çıkan seferberlikler, kapitalistlerin ve hükümetlerinin politikalarına, baskı ve sömürü durumlarına karşı doğrudan çatışma alanları olduğu için, bu hareketler önemli bir siyasal rol oynar. Ekolojik, demokratik ve toplumsal krizlerin birikimi, toplumsal hareketlerin yerini ve ağırlığını daha da artırmaktadır.
b) Bu hareketler, halk sınıflarının kendi talepleri etrafında seferberliğinin, kapitalizme karşı siyasal güç dengelerinin ve sınıf mücadelesinin mayalandığı zemin olması nedeniyle bizim için stratejik önemdedir. Antikapitalist geçiş taleplerinin kaynağı burasıdır.
c) Ayrıca başka bir stratejik boyutları daha vardır: öz-örgütlenmenin, kendi çıkarlarını sahiplenmenin ve sömürülenler ile baskı altındakilerin doğrudan siyasal eyleminin okulu olmaları. Bu anlamda, konsey demokrasisine dayalı bir toplumun — işyerlerinde, mahallelerde, şehirlerde öz-örgütlenme yapılarının, birliklerin ve örgütlerin — ne olabileceğine dair bir taslak çizerler. Bu, bu hareketlerin tek başına konsey demokrasisini gerçekleştirebileceği anlamına gelmez — bu mutlaka devrimci bir örgütlenmeyi gerektirir — ancak bunun vazgeçilmez bir önkoşulunu oluştururlar.
Paris Komünü’nün ilkelerini (görevlerin rotasyonu, hesap verebilirlikte şeffaflık ve doğrudan demokrasi) savunuyoruz; buna ek olarak, hükümetlerle ve yetkililerle yürütülen tüm müzakere süreçlerinin canlı yayınla aktarılması kültürünün yeniden oluşturulmasını savunuyoruz. Amaç, antidemokratik gizlilik kültürüne son vermektir.
Bu nedenle, bu hareketlerin iktidar odaklarından ve sistemi dönüştürdüğünü iddia eden partilerden dahi bağımsızlıklarını koruması için mücadele ediyoruz. Lula, Syriza, Arap Baharı ve daha birçok deneyim, sömürülenlerin çıkarlarını güvence altına almak için kitlesel hareketin varlığının ne kadar hayati olduğunu göstermiştir.
ii)
Toplumsal hareketlerin inşasını teşvik ediyor ve onların içinde, işçi sınıfının çıkarlarını öne çıkaran talepler ve örgütlenme biçimleri için mücadele ediyoruz. Hareketin bütününde sınıf mücadelesi perspektifinin benimsenmesi için çalışıyoruz. Militanlarımız, her şeye cevabımız varmış gibi davranmak yerine, diğer militanları dinleyen ve onlardan öğrenen bir tutum benimser.
iii)
Toplumsal hareketler içinde mümkün olan en geniş demokrasiyi savunuyor, en çok sömürülenlerin ve baskı altındakilerin taleplerini ifade edebilmesini ve mümkün olduğunca temsil edilmesini istiyoruz. Bu, açık yetkilendirme ve temsil süreçleri için mücadele etmek anlamına gelir; hem “yapısızlığın tiranlığına” hem de bürokratikleşmeye karşı dururuz, çünkü en geniş katılımın yolu budur.
iv)
Hareketin genel birliğini savunurken, bazen daha soldaki güçlerle ortak bir müdahale geliştirmek için bir örgütlenmeye/gruplaşmaya/ağa katılır ya da bunu biz kurarız. Bunun ne zaman uygun olduğu kesin kurallarla belirlenemez; ancak mevcut önderliğin bürokratikleştiği ve harekete geçmediği durumlarda ve/veya özellikle gençler arasında önemli kesimlerin umutsuzluk nedeniyle geri çekilme riski olduğunda bu tür durumlar ortaya çıkabilir. Bir diğer durum da hareketin, örneğin yerli halkların/İlk Ulusların, göçmenlerin, transların taleplerine kulak vermediği anlardır. Bu tür yapıların kurulması ya da katılım kararları her zaman kendi örgütümüz içinde kolektif olarak alınmalıdır: ya bu alandaki çalışmayı koordine eden fraksiyonlar ya da komisyonlar tarafından ya da merkezî önderlik organlarımız tarafından. Düzenli olarak doğru bir hatta olup olmadığımızı, kendi fikirlerimizi bağımsız biçimde savunup savunamadığımızı ve bunun gerçekten anlamlı olup olmadığını değerlendirmeliyiz.
v)
Toplumsal hareketler arasında, belirli bir anda geniş biçimde anlaşılan ve anlam taşıyan benzer talepler ve temalar etrafında uluslararası düzeyde daha fazla koordinasyon için mücadele ediyoruz. Uluslararası düzeydeki yapıların yalnızca finansmana erişimi olan kesimleri yansıtmamasını sağlamaya çalışıyoruz — bu, çevrimiçi toplantılar ve çeviri olanaklarını geliştiren teknolojiler sayesinde kolaylaştırılabilir. Bu yapıların gerçekten uluslararası olmasını, dünyanın tüm bölgelerinin kaygılarını ve taleplerini yansıtmasını ve Kuzey’deki örgütler tarafından domine edilmemesini savunuyoruz.
vi)
Tüm toplumsal hareketlerin, kendi özgül taleplerini kaybetmeden kesişimsel bir yaklaşımı benimsemesi için mücadele ediyoruz.
vii)
Farklı toplumsal hareketler arasında işbirliği ve karşılıklı destek için mücadele ediyoruz. Dünya Sosyal Forumlarının gelişimini destekledik; bu forumlarda toplumsal hareketlerin genel meclisleri, sendikal hareketler de dahil olmak üzere, farklı hareketler arasındaki bağları ve ortak noktaları vurgulayan ortak bildirilerin ortaya çıkmasına imkân tanıdı. Bugün bu fikir daha çok “hareketlerin hareketi” kavramıyla özetlenmektedir — ancak bu fikir, en azından uluslararası düzeyde, henüz hiçbir yerde somutlaşmış değildir.
viii)
Farklı bağlamlarda, toplumsal hareketler şu durumla karşı karşıya kalabilir: Hareketlerin bizzat kendilerinin savunduğu yönelimleri benimseyen ve hareketlerin militanları ile önderlerinin de aktif olarak yer aldığı partiler, yerel ya da hatta ulusal düzeyde hükümetlerin kontrolünü ele geçirebilir. Bu durumda, hareketlerin önderleri, bu partilerin militanları olarak, söz konusu hükümetler içinde sorumluluk pozisyonları üstlenmeleri yönünde teklif alabilir ve bunu kabul edebilirler. Benzer şekilde, bu tür hükümetler, hizalanmamış hareket militanlarına da, onların hareketleri “temsil edeceklerini” ileri sürerek görevler önerebilir.
Biz, hareketlerin tutumunun tüm hükümet yapılarından bütünüyle bağımsız kalmak olması gerektiğini savunuyoruz. Bununla birlikte, halk desteğinden yararlanan ve hareketlerin taleplerini desteklediğini ve hayata geçirdiğini iddia eden bir hükümet karşısında, bağımsız bir kitlesel seferberliği sürdürmenin zorluklarıyla karşı karşıya kalınabilir.
ix)
Toplumsal hareketler içindeki örgütlenme tarzlarımızın tabana en yakın ve devlete karşı siyasal bağımsızlığı esas alan biçimler olmasını savunmakla birlikte, belirli koşullarda, sivil toplum örgütlerinin (STK/NGO) canlandırılmasına ya da hatta kurulmasına da ilkesel olarak karşı değiliz. Bunun yapılıp yapılmaması ve sürdürülüp sürdürülmemesi konusundaki değerlendirme, örgütümüzün demokratik yapıları aracılığıyla kolektif biçimde yapılmalıdır. Bu değerlendirme, söz konusu yapıların işleyiş kurallarının ve kamu finansmanına erişimin aşağıda belirtilen siyasal hedefleri güçlendirip güçlendirmediğini ya da tersine sınırlayıp sınırlamadığını göz önünde bulundurmalıdır.
x)
Toplumsal hareketlerin iktidar sorununu gündeme getirmesinden yanayız. Bunu yaparken aşırı solculuk ya da ikamecilik tuzaklarına düşmemeleri için, hareketlerin yeterince geniş olması; güçlerinin ve niteliklerinin, nesnel olarak egemen sınıfın iktidarıyla karşı karşıya gelebilecek düzeyde olması gerekir. Bu durum, örneğin Cezayir’deki Hirak’ta, Arap devrimlerinde, İspanya devletindeki Indignados hareketinde, Hindistan’daki köylü hareketinde ve Şili’deki halk seferberliğinde görülmüştür.
Geçtiğimiz yüzyılın büyük devrimci hareketleri geleneği içinde, özellikle proletaryanın öz-örgütlenme yapılarıyla donanmış kitlesel hareketlerin, burjuvazinin iktidarına alternatif bir iktidar biçimi oluşturduğunu savunuyoruz. Bu perspektifi savunmak için, klasik olarak, özellikle toplumsal talepler etrafında şekillenen geçiş talepleriyle bağlantılı Kurucu Meclis sloganını öne çıkarıyoruz — her ne kadar bu tür sloganların somut duruma göre uyarlanması gerekse de.
xi)
Demokratik toplumsal hareketlerin, iktidarın ele geçirilmesinden sonra da örgütlü kalmaya devam etmesi gerektiğini düşünüyoruz; hatta temel taleplerinin hayata geçirilmesinden ya da “ilerici” bir yönde hükümet değişikliğinden sonra bile. Örneğin Nikaragua’daki kadın hareketinin, ilk Sandinist devrimin yozlaşmasına karşı ve özellikle kadınların talepleri için yürüttüğü mücadele bu açıdan önemli bir deneyimdir. Brezilya’daki topraksızlar hareketinin, 2005/2006 yıllarında Lula hükümetine karşı gerçek bir toprak reformu için yürüttüğü mücadelenin karşılaştığı zorluklar da bir başka örnektir.
2. Gerici toplumsal hareketler
Geleneksel yaklaşımımızda, toplumsal hareketleri içkin olarak ilerici görme eğilimi baskın olmuştur. Ancak, radikal sağın da toplumsal meseleler etrafında örgütlenme geleneğine sahip olduğu gerçeğini göz ardı etmemeliyiz. Arap dünyasındaki yoldaşlar, devletin yerine getirmediği durumlarda en yoksul toplumsal kesimlere gıda, ilaç vb. sağlayan hizmetler örgütleyen fundamentalistlerden sıkça söz etmişlerdir. Bu durum Pakistan’daki yoldaşların ve daha da belirgin biçimde Hindistan’dakilerin deneyimidir — burada BJP ve onun öncülleri olan örgütler bu temelde inşa edilmiştir. Brezilyalı Evanjelikler de favelalarda “örgütlenerek” benzer bir yol izlemiştir.
Pegida buna bir başka örnektir; aynı şekilde Kuzey ülkelerindeki aşı karşıtı örgütlenmeler ve uluslararası düzeydeki kürtaj karşıtı hareketler de bu kapsamdadır. Genel olarak bu hareketler demokratik değildir; daha çok aşırı sağ partiler için vitrin örgütleri işlevi görürler. Temel talepleri gerici olduğunda, elbette onlarla hiçbir ortaklığımız olamaz. Ancak kimi durumlarda, desteklediğimiz talepler etrafında yürütülen ortak bir seferberliğin parçası olabiliriz; bunu yaparken, onların tabanını demokrasiye dayalı, daha dengeli ve olumlu bir programa sahip gerçek bir toplumsal harekete kazanmayı hedefleriz. Bazı başka durumlarda ise, içinde yer aldığımız toplumsal hareketler, aynı hedeflere ulaşmayı amaçlayan ama bu gerici hareketlerden bağımsız kendi seferberliklerini örgütlemeyi tercih edebilir. Burada belirleyici olan, güçler dengesinin doğru değerlendirilmesi ve bu gerici hareketlere herhangi bir meşruiyet kazandıracak adımlardan kaçınmaktır.
Her durumda bu tablo, toplumsal hareketlerin içinde yer almanın ve kapitalist politikalara ve toplumun kapitalist örgütlenişine meydan okuyan; demokrasi ve dayanışmayı esas alan talepler ve programlar için mücadele etmenin gerekliliğini daha da güçlendirmektedir. Bu, kapitalist çıkarları destekleyen ırkçı ya da gerici programlara ve aşırı sağ fikirleri hayata geçirmeye çalışan girişimlere karşı zorunludur.
3. Solun hataları
Ne yazık ki, toplumsal hareketlere yaklaşımımız radikal sol içinde evrensel değildir. Stalinist ve Maoist örgütler, temel amacı mücadeleyi ilerletmek değil, kendi partilerine aktarım kayışı işlevi görmek olan vitrin örgütler yaratma konusunda uzun bir geleneğe sahiptir; bu yaklaşım, birleşik toplumsal hareketler inşa etmekten ziyade bu örgütleri parti çıkarlarına tabi kılar.
Diğer bazı radikal sol örgütler bu yaklaşımı aynı şekilde teorize etmeseler de, IST (merkezinde Britanya SWP’sinin bulunduğu International Socialist Tendency) ve CWI (merkezinde Britanya Socialist Party’sinin bulunduğu Committee for a Workers’ International – İşçiler Enternasyonali Komitesi) çoğu zaman benzer bir yönteme başvurmuştur.
Bu son örneklerde bir başka eğilim de şudur: Bu projelere yönelen önder militan yatırımı genellikle kesintili olur ve aynı anda yalnızca tek bir meseleye odaklanır; mobilizasyonun gerçekleştiği konuların nesnel önemine değil, daha çok bu çalışmaların kadro kazanım potansiyeline göre belirlenir.
Bu durum, tam olarak aynı çerçevede yer almayan, ancak içinde bazı yoldaşlarımızın da çalıştığı kimi örgütler için de geçerlidir. Örneğin İsveç’teki Sol Parti, “hareketlerin sesi” olmaktan söz eder — ancak bunu, daha geniş oluşumlar yerine yalnızca kendi cepheleri üzerinden yapar.
Benzer olgular tüm kıtalarda ve muhtemelen tüm ülkelerde yaşanmaktadır. Bu durum sorunludur; çünkü hem ilgili hareketin potansiyel birliğini zayıflatır hem de toplumsal hareketler içinde yer alan radikal solun tamamına kötü bir itibar kazandırır.
Aynı zamanda, ters yöndeki tehlikeye karşı da uyanık olmalıyız: Toplumsal hareketlerin özerkliğini ve demokrasisini savunmamız, kendi bütünlüklü siyasetimizi savunmamıza ve militanları kendi davamıza kazanma çabamıza engel olmamalıdır.
4. Hareketler içindeki genel tehlikeler
a) Bürokratikleşme / demokrasi eksikliği
Her toplumsal harekette, tabanda aktif olanların örgütün yönelimi üzerinde gerçek bir etkiye sahip olmasını güvence altına alan canlı bir hassasiyet olmadığı sürece, ciddi bir bürokratikleşme tehlikesi mevcuttur. Bu durum, ücretli personelin bulunmadığı ya da ücretli personelin maddi koşullarının ücretsiz gönüllülerinkinden çok az farklı olduğu toplumsal hareketler için bile geçerlidir. Yeni örgütler genellikle acil ve ortak bir hedef etrafında kurulur; bu da pek çok kişinin bu tür meselelere yeterince dikkat etmemesine yol açar. Ancak bir kez hatalar yapıldığında, bunları sonradan düzeltmek daha zor olur ve bu hatalar örgütlerin uzun vadede ayakta kalma kapasitesini zayıflatabilir.
Örgütler büyüdükçe bu tehlike artar; çünkü yapılar daha ağır ve hantallaşmış hâle gelir. Ayrıca bazı örgütler, siyasetçiler ya da büyük STK’lar üzerinde lobi faaliyetlerine ve etki yaratmaya odaklandıkları için, bu tehlikelerden nasıl kaçınılacağına dair tartışmalara karşı düşmanca bir tutum geliştirebilir.
b) Klientelizm ve dayanışma/yardımlaşma
1991 Dünya Kongresi’nin Latin Amerika üzerine metni — “Kitle hareketlerinin ve feminist akımların dinamikleri” — klientelizmin (yani hareketin taleplerinin bir kısmına verilen desteğin, bunu sağlayan siyasi partiye destekle “ödüllendirilmesi” beklentisinin) ve dayanışma/yardımlaşmanın (hareketin, toplumun bütünü tarafından ücretsiz olarak sağlanması gereken hizmetleri sunması) tehlikelerine dikkat çekmiştir.
Metinde şöyle denmektedir:
“Toplumsal ve siyasal sorunlara ilişkin talepleri devlete yöneltmek, sorumluluğu ait olduğu yere — toplumun bütünü ve onun kurumlarına — yerleştirmesi bakımından büyük bir avantaja sahiptir ve bu sayede kitle eylemine daha kolay biçimde siyasal bir karakter kazandırır.
“Başarılı mücadeleler ve seferberlikler, genel bilinci olduğu kadar gücü ve kendi kapasitelerine duyulan güveni de ilerletir. Ancak deneyim bize göstermiştir ki bu yol tehlikelerden azade değildir: bir yandan klientelist bir dinamiği teşvik edebilir, öte yandan bazı taleplerin kazanılmasının ardından kadınlar, hizmetlerin sağlanmasına ilişkin idari görevlere hapsolabilir.”
Bize göre, metinde de vurgulandığı gibi, en iyi biçimde hareket içindeki en geniş demokrasi için mücadele edilerek karşı konulabilecek bu tehlikeler, özellikle Güney ülkelerinde olmak üzere, tüm toplumsal hareketlerin karşılaşabileceği zorluklardır.
Bununla birlikte, kimi zaman, nüfusun acil ihtiyaçlarına yanıt vermek üzere örgütlenen hareketlerin daha fazla gücü harekete çekmede hayati olabileceğinin de farkındayız. Örneğin Pakistan’daki yoldaşların, serbest bırakılan siyasi mahkûmlara — hapisteyken ailelerinin tek geçim kaynağı olup, serbest kaldıklarında başka hiçbir geçim imkânı bulunmayanlara — yiyecek sağlaması buna örnektir. Bu tür ön-figüratif pratikler, başka durumlarda, devlet üzerinde hizmetleri sürekli ya da daha geniş bir ölçekte sunması yönünde baskı kurulmasına da katkıda bulunabilir. Örneğin 1970’lerde Britanya’da, kadın kurtuluş grupları mahalle kreşleri için kampanya yürütmüş ve bazı durumlarda boş binaları işgal edip kendileri düzenlemişlerdir; bu da bir dizi yerel yönetimin bu tür hizmetleri hayata geçirmesine yol açmıştır.
c) Parçalanma
Mücadelelerin yakınlaşmasını ve karşılıklı desteği savunuyor olmamız — ki bu bazen “hareketlerin hareketi” olarak adlandırılır — hareketlerin her konuda talep ve tutum benimsemesi gerektiği anlamına gelmez. Örneğin La Via Campesina içinde kadın ve gençlik bölümlerinin bulunması ve toprak ve gıda egemenliği kampanyası çerçevesinde onların özgül ihtiyaçlarına yanıt veren özel etkinliklerin düzenlenmesi son derece olumludur.
Buna karşılık, Almanya’daki doğrudan eylemci ekoloji hareketi Ende Gelände içinde bazıları, hareketin tüm siyasal meselelerde tutum alması gerektiğini ileri sürmüştür; bu ise hareketi parçalama ve etkisini köreltme riski taşımaktadır.
d) Aşırı solculuk (gauchisme)
Toplumsal hareketler içinde aşırı solcu mantıklara karşı da mücadele etmeliyiz. Bu mantıklar şu özelliklerle tanımlanır: radikalliğin kendisi için sürekli bir radikallik arayışı (hem siyasal çizgide hem de mücadele yöntemlerinde); uzlaşmanın ve yeterince “radikal” görülmeyen diğer ilerici kesimlerle her türlü ittifakın reddi; kitlelerin sınıf bilincinden kopukluk ve onlara güvensizlik. Devrimci hareketlerin geri çekildiği bir dönemde, bu tür mantıklar, kitle hareketlerinin göreli zayıflığını soyut bir radikallikle telafi etmeye çalışarak daha fazla alan kazanma eğilimindedir.
5. Küreselleşme karşıtı hareketin yükselişi ve gerileyişi
Toplumsal hareketlerin uluslararası (ve bölgesel) düzeydeki koordinasyonunun şimdiye kadarki en yüksek noktası, Dünya Sosyal Forumları’nın (DSF/FSM) ve bunlara paralel olarak gelişen bölgesel forumların ortaya çıkışıyla yaşanmıştır. DSF ilk kez 2001 yılında Brezilya’nın Porto Alegre kentinde düzenlenmiş ve 2016’ya kadar her yıl gerçekleştirilmiştir. Dünya Kadın Yürüyüşü ile La Via Campesina’nın yaklaşık 2005 yılında DSF Dünya Konseyi’nden çekilmesi, hem bu sürecin bir yansıması hem de öneminin gerilemesinde etkili bir faktör olmuştur.
Forumlara katılım eğrisi düzensiz olmuştur; bu durum kısmen başlıca toplumsal hareketlerin iniş çıkışlarını, kısmen de daha genel siyasal gelişmeleri yansıtmaktadır. İlk bağlam 1995–2005 arasındaki mücadeleler döngüsüydü; ardından yeni bir döngü geldi. Dikkat çekicidir ki Indignad@s/Occupy hareketlerinin ortaya çıkmasına yol açan mücadele döngüsü ile Arap Baharı’nın yükselişi, DSF’yi başlıca bir referans noktası olarak almamış; ayrıca bunlar, uluslararası koordinasyona sahip kalıcı toplumsal hareketlerin ortaya çıkmasına da yol açmamıştır.
İlk forumların siyasal bağlamı, Latin Amerika’daki önemli gelişmeleri içeriyordu: bir yandan feminist hareketlerin Kıtasal Encuentro’larında (Buluşmalarında) biriken deneyimlere dayanıyor, diğer yandan bunları merkezileştiriyordu; ayrıca 1994’te Chiapas’taki Zapatista ayaklanmasının ve Brezilya’da PT’nin yükselişinin — ki bu 2003’te Lula’nın ilk kez seçilmesine yol açmıştır — etkisi belirgindi. Seattle’da DTÖ’ye karşı düzenlenen ve önemli bir sendikal katılım içeren kitlesel gösteri de büyük bir rol oynamıştır; aynı şekilde özellikle Kuzey Amerika ve Avrupa’da Dünya Bankası, IMF ve G8’e karşı mobilizasyonlar (Nisan 2000 Washington, Eylül 2000 Prag, Temmuz 2001 Cenova) da belirleyici olmuştur. 2002 sonbaharından itibaren Irak’ın işgaline karşı — Mart 2003’teki işgal öncesinde ve sonrasında — gelişen güçlü uluslararası savaş karşıtı hareket, ilk forumlar açısından üçüncü temel itkiyi oluşturmuştur. Berlin Duvarı’nın yıkılmasını izleyen siyasal gelişmelerin, kapitalizme alternatifler üzerine bir tartışmayı ne ölçüde açtığı ayrıca incelenmeyi hak etmektedir.
Bu akımlar, DSF’ye en başından itibaren dahil olan tek büyük örgütler değildi. Diğer kilit örgütler arasında şunlar sayılabilir: 1990’da Belçika’da kurulan CADTM, 1993’te Belçika’da kurulan La Via Campesina, 1998’de Fransa’da kurulan Attac ve 2000’de Québec’te kurulan Dünya Kadın Yürüyüşü.
Sendikalar ve sendikacılar da bu projeyi desteklemiştir: Brezilya’dan CUT, Güney Kore’den KCTU, Güney Afrika’dan WOSA; Avrupa’da ise Fransa’dan CGT ve FSU’nun yanı sıra Almanya’da DGB’ye bağlı IG Metall ve ver.di gibi sendikalar, Belçika konfederasyonları FGTB ve CSC, Britanya’da UNITE ve RMT, İtalya’da FIOM; Amerika Birleşik Devletleri’nde Labor Notes çevresindeki AFL-CIO sendikaları ve devrimci sendikalar ve sendikacılar akımı; İspanya devletinde CGT; İtalya’da COBAS, STI ve USB; Brezilya’da CONLUTAS; Arjantin’de CTA; Fransa’da Union syndicale Solidaires. Bu sendikalar bugün Uluslararası İşçi Dayanışma ve Mücadele Ağı’nın parçasıdır.
2001’deki ilk forumun ardından, forumu örgütleyen Brezilyalı kuruluşlar bir İlkeler Şartı kaleme aldılar. Bu metinde özellikle iki unsurun altı çizilmelidir. İlki, siyasi partilere yönelik tutumudur (metinde bunlar neredeyse her zaman hükümet partileriyle özdeşleştirilir):
“Forum’a, parti temsilcilikleri ile askerî örgütler bu sıfatlarıyla katılamaz. Ancak, bu Şart’ın taahhütlerini üstlenen yöneticiler ve parlamenterler, kişisel sıfatlarıyla davet edilebilir.”
Ayrıca partilerin forum çerçevesinde atölye düzenlemesi ya da forum alanında stant açması da yasaktı. Bununla birlikte, bu bildiri hareket içinde özerkçi fikirlerin güçlendiğini de yansıtıyordu: devletle yüzleşme ve onu dağıtma gerekliliği yerine, paralel bir iktidar fikrine vurgu yapılıyordu. Başka bir dünya mümkün sloganı, bu tartışma ve diğerleri konusunda farklı yaklaşımlara sahip akımlar tarafından desteklenebiliyor ve fiilen destekleniyordu.
İkinci bir bildiri, Forumların kendilerinin açıklama yapmasını ya da siyasal tutum almasını yasaklıyor; buna karşılık, bunu yapabilen ve fiilen yapan toplumsal hareketlerin bir araya gelmesi için bir alan yaratıyordu.
Dördüncü Enternasyonal, küreselleşme karşıtı harekete, savaş karşıtı harekete ve sosyal forumlar sürecine dâhil olan diğer hareketlere — ve bizzat Dünya Sosyal Forumu’na — önemli kaynaklar ayırmıştır. Özellikle yoldaşlarımız, 2005’ten 2015’e kadar önemli bildiriler yayımlayan Toplumsal Hareketler Meclisinin toplanmasında merkezi bir rol oynamışlardır. Bu bildiriler, forumun kendisinden bir ölçüde bağımsız olmakla birlikte, yine de kayda değer bir etki yaratmıştır.
Bu biçimiyle hareketin görece atrofisinin ne ölçüde uluslararası siyasal durumdaki değişimlerin bir sonucu olduğunu (örneğin “pembe dalga”nın — Latin Amerika’daki sözde ilerici hükümetlerin — gerilemesi, yeni bir aşırı sağın yükselişi, savaş karşıtı hareketin zayıflaması vb.) ve ne ölçüde harekete önderlik eden başlıca siyasal akımların stratejik hatalarının ürünü olduğunu değerlendirmeye çalışmalıyız.
6. Sonuç
Bu metin, sosyalizm mücadelesinde toplumsal hareketlerin önemine ilişkin önceki kolektif tartışmalarımıza dayanmaktadır: sömürülen ve baskı altındaki kesimlerin seferber edilmesi ve politizasyonundaki stratejik rolleri ile, kendi programımızı zenginleştiren programatik ve talepsel katkıları. Bu yaklaşım, akımımız açısından onlarca yıldır önemli bir ilerlemeyi temsil etmektedir ve bunu daha sistematik biçimde kodlamak önemli bir görevdir. Kongrenin ötesinde teorimizi ve pratiğimizi etkileyecek mümkün olan en açık sonuçları üretmek, örgütümüz içinde en geniş tartışmayı gerektirir. Bu çalışmadan çıkan teorik ve pratik sonuçlara ilişkin ek katkılar almak önemli olacaktır. Şimdiden geliştirilmeye açık bazı temaları sıralayabiliriz:
- yoksul köylülerin, tarım işçilerinin ve çiftçilerin hareketleri, ilk Marksistlerin proletarya ile köylülük arasındaki stratejik ilişkiye dair varsayımlarını zorlamaktadır;
- yerli toplulukların stratejik rolü ve kadın hareketleri ve/veya çevre hareketleri gibi diğer toplumsal hareketlere yaptıkları temel katkılar;
- borç karşıtı hareketin, diğer hareketlerin gerilediği ya da yönelimlerini ve/veya örgütlenme biçimlerini önemli ölçüde değiştirmek zorunda kaldığı bir dönemde, uluslararası ölçekte neden özellikle başarılı olduğu;
- gerici toplumsal hareketlerin rolü — belki özellikle Asya ve Kuzey Afrika’da;
- kadın ve LGBTQIA+ hareketleri içindeki akımlar arasındaki ilişkiler ve karşı karşıya olduğumuz yeni teorik meydan okumalar.
Ayrıca, kolektif tartışmamızın iki özgül baskı biçimi konusunda yeterince gelişmediğini tespit ediyoruz: ırkçılık ve ırksallaştırma ile engellilik ve sağlamcılık (ableism). İlki özellikle karmaşıktır; çünkü öz-örgütlenmenin tarihi yalnızca Güney’in farklı bölgelerinde değil, Kuzey’in kendi içinde de (farklı nüfusları kapsadığı için) büyük farklılıklar göstermektedir. Sömürge ilişkilerinin niteliği, sömürge öncesi yerli nüfusun varlığı, köleci ekonomilerden kaynaklanan Afro-kökenli nüfusun mevcudiyeti, göç hareketlerinin farklı biçimleri ve nedenleri gibi tarihsel ve güncel etkenler, ırkçılığın nasıl yaşandığını ve antirakçı mücadelelerin ve hareketlerin biçimlerini belirlemektedir. Aynı zamanda, Siyah radikalizm ve Siyah Marksizm’in ortaya koyduğu meydan okumalara verdiğimiz yanıtlar da yeterince gelişmiş değildir. Son olarak, örneğin Brezilya’da önemli olan, yerli ve Siyah öz-örgütlenmelerinin kesişimi konusunu da ele almadık. Bu başlıklarda da katkılar son derece değerli olacaktır.
Engellilik ve sağlamcılık meselelerine gelince: engelli hareketleri içinde, engelli bireyler tarafından geliştirilen çok sayıda Marksist teori olduğu gibi, bu alanda çalışan militanlar ve akademisyenler de vardır. Buna karşın, engelli hareketleri ile diğer toplumsal hareketler arasındaki kesişimler daha sınırlıdır; her ne kadar özellikle engelli kadın hareketleri gibi kesişimsel örgütlenmeler mevcut olsa da. Solun genel olarak engellilerin örgütlenmesi, engelli bireylerin katılımı ya da engelli hareketleriyle dayanışma konusundaki tarihsel zayıflıklarına rağmen, engelliliğin toplumsal modelinin tutarlı savunucuları olmamız önemlidir. Toplumsal model, engelli bireylerin baskı altına alınmasının nedeninin engellerin kendisi olmadığını savunur; engellilik, kapitalist toplumun ihtiyaçları nedeniyle engelli bireylerin toplumsal dışlanmasıdır. Engelli bireylerin özerk öz-örgütlenmesini destekliyoruz; ayrıca tüm toplumsal hareketlerin ve solun, engelli bireyler için mümkün olan en erişilebilir biçimde örgütlenmesi için mücadele etmeliyiz. Bu, engelli bireylerin ve örgütlerinin talepleriyle, seçtikleri taktikler ve taleplerle dayanışma içinde olmak anlamına gelir. Bu, bazı örgütlerimizin üzerinde çalıştığı ve fikirlerini geliştirdiği bir alandır — ve bu teori ve pratik üzerine katkıları memnuniyetle karşılıyoruz.
Toplumsal hareketler kaçınılmaz olarak kriz ve sarsıntı koşullarında doğar ve yeniden şekillenir; dolayısıyla ele alınabilecek pek çok yeni soru vardır. Özellikle, 7 Ekim 2023’ten bu yana Filistin halkıyla dayanışma hareketindeki büyük gelişmeyi ve İsrail devletinin soykırımcı yanıtını göz ardı etmemek gerekir. Bu hareketin güçlerini — uluslararası yaygınlığı, önderliğinin gençleşmesi ve kadınlaşması, Yahudi katılımının artan ağırlığı ve diğer toplumsal hareketlerle kurduğu olumlu ilişkiyi — değerlendirdik. Aynı zamanda zayıflıklarını da — özellikle Arap dünyasındaki görece güçsüzlüğünü ve elbette Filistin halkı açısından son derece olumsuz güçler dengesini — tespit ettik. Bu değerlendirmelerin, sonraki gelişmeler ışığında geliştirilmesi ve/veya güncellenmesi gerekmektedir.
Burada geliştirilen toplumsal hareketlere ilişkin kavrayış ve yönelim, Dördüncü Enternasyonal olarak ulusal ve uluslararası düzeyde yürüttüğümüz siyasal faaliyeti beslemektedir.
Ek 1
Feminist hareket
2021 yılında Dördüncü Enternasyonal, “Kadın hareketinin yeni yükselişi” başlıklı bir karar kabul etti. Bu karar, mevcut belgeden biraz önceye ait olsa da, hareketin bugünkü durumunu tamamlayıcı biçimde ele almak açısından hâlâ yararlıdır.
Ek 2
LGBTQIA+ hareketleri
Bu ek, LGBTQIA+ mücadelesinin ya da hareketinin durumuna dair kapsamlı bir tablo sunma iddiasında değildir. Amaç, kolektif fakat kısmi deneyimimize dayanarak, bugün hareketin ve solun karşı karşıya olduğu bazı kilit etkenleri görünür kılmaktır.
Egemen sınıfların tutumu düzeyinde, LGBTQIA+ politikaları açısından — diğer bazı toplumsal meselelerde olduğu gibi — çelişkili bir durumla karşı karşıyayız. Bir yandan, homofobik, mizojin ve özellikle transfobik politikalar, başlıca aşırı sağ hareketler için merkezi bir seferberlik unsuru hâline gelmiştir. Trump ve çevresindekiler bunun en görünür örnekleridir; ancak Afrika ve Latin Amerika’daki Hıristiyan Evanjelik akımların rolünü ya da Meloni’nin İtalya’sında eşcinsel çiftlerin ebeveynlik ve evlat edinme haklarına yönelik saldırıları küçümsememeliyiz.
Öte yandan, bazı devletler LGBTQIA+ haklarını “insan hakları” çerçevesinde savunduğunu iddia ederken, şu iki fikre odaklanmaktadır:
(1) LGBTQIA+ ailesi (heteroseksüel aile gibi) toplumsal yeniden üretimi güvence altına almak için kamusal hizmetlerin yerini alabilir;
(2) “gökkuşağı pazarı” kapital için kâr üretme açısından faydalıdır.
On yıllardır var olan bu eğilim, göç meselesindeki kadar grotesk olmasa da, aşırı sağın gündemine uyum sağlamaktadır. Aynı zamanda bu program, esas olarak cis eşcinsel erkeklere hitap etmekte ve onları gözetmektedir.
LGBTQIA+ hareketinin uluslararası düzeyde çok az sayıda yapısı ya da etkinliği vardır; bu durum, siyasal güçler dengesinin değerlendirilmesini zorlaştırmaktadır.
Bu tablo, radikal akımlara belirli bir görünürlük alanı sağlayan Dünya Sosyal Forumu ve bağlantılı bölgesel forumların artık eskisi gibi işlemediği gerçeğiyle daha da ağırlaşmaktadır.
Buna rağmen, bazı genel eğilimleri tespit edebiliriz:
- Olumsuz yönden, görünür bir antitrans akımın geliştiğini not etmeli — ve buna karşı daha etkili mücadele yolları bulmalıyız. Bu eğilim kesinlikle yalnızca lezbiyenler, geyler ve çok nadiren biseksüellerle sınırlı değildir; en görünür figürlerinin bir kısmı cis kadınlardır. Çoğu zaman aktivistler arasında azınlıkta kalsa da, son derece yıkıcıdır. Siyasal düzeyde, bunun daha geniş bir bağlama nasıl oturduğu görülebilmektedir: bazıları aşırı sağ militanlarla ortaklaşmaktan memnun görünmekte ve aynı zamanda cinsiyet ve cinselliği sabit (hatta kimi zaman Tanrı tarafından verilmiş) olarak ele alan, çocukları ve gençleri “koruma” gerekliliğine yaslanan ve derin biçimde bölücü olan bir “cinsel haklar” anlayışını teşvik etmektedir. Bu akımların çoğu aynı zamanda cinsellik karşıtıdır ve kendini seks işçisi olarak tanımlayanlara derin bir düşmanlık besler.
Bununla birlikte, daha olumlu bir açıdan bakıldığında kayda değer bazı gelişmeler de vardır.
- Gençler arasında, aşırı sağ fikirlerin yükselişine rağmen, birçok bağlamda cinselliği ve cinsiyet ifadesini keşfeden kişilere yönelik daha olumlu bir tutum gözlemlenmektedir. Bu durum, önceki dönemlerde aynı şekilde var olmayan non-binary ve agender kimlikler gibi yeni kimliklerin gelişmesine/yaygınlaşmasına yol açmıştır; ayrıca bazı bağlamlarda trans kadınlar ve trans erkekler için kısmen ayrı toplumsal oluşumlar ortaya çıkmıştır. Burada parçalanma riskleri mevcuttur — önceki mücadele dönemlerinden çıkarılan derslerin sağlam aktarım kanallarına sahip olmaması bu riski artırmaktadır. Ayrıca, ileri bir aşamadaki kapitalizmin en fazla marjinalleştirilmiş gruplara dayattığı atomizasyon ve izolasyon düzeyi, hayal kırıklığından beslenen bir sekterliğe yol açabilmektedir.
- Özellikle gelişmiş kapitalist ülkelerde HIV/AIDS etrafında ortaya çıkan bazı dersler ve örgütlenme biçimleri, covid-19 pandemisine yanıt olarak, devletin en risk altındaki kişileri koruması için yürütülen mücadelelerde, kolektivist ve olumlu bazı örgütlenmeler üzerinde etkili olmuştur. Maymun çiçeği aynı etkiyi yaratmamıştır; ancak çevresel krizin başka pandemileri kaçınılmaz kıldığı bir dünyada, bu deneyimlerden ilham almalıyız.
- Bedensel özerklik mücadelelerinin savunulması ve genişletilmesi kampanyalarında, çok sayıda queer aktivistin — trans ve lezbiyen aktivistler dâhil — görünür biçimde yer alması. Kürtaj hakkının yasada ve pratikte savunulması ve genişletilmesi mücadelesi, birçok bölge ve kıtada kritik olmaya devam etmektedir.
Aynı zamanda, queer aktivistlerin bu kampanyalara katılımı, özellikle genç transların yaşamı onaylayan sağlık hizmetlerine erişim mücadelesine daha geniş bir destek sağlanmasına da katkıda bulunmuştur.
- Black Lives Matter hareketi sırasında, siyah trans yaşamlarına yapılan özel vurgunun görünürlüğü özellikle cesaret vericiydi.
Ek 3
Irkçılık Karşıtlığı
Irkçılık ve ırksallaştırma konusunda, sonuç bölümünde belirtilen zorluklara rağmen, iki büyük küresel olayın bu hareketleri derinden etkilediğini ve böldüğünü not etmek yararlıdır: 2001 yılında Durban’da düzenlenen Birleşmiş Milletler Irkçılığa, Irksal Ayrımcılığa, Yabancı Düşmanlığına ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Dünya Konferansı ve 11 Eylül 2001 saldırıları.
Durban Konferansı sırasında sert tartışmalar ve çatışmalı talepler şu başlıklarda yoğunlaşmıştır:
Siyonizm bir ırkçılık biçimi midir? Antisemitizmin yükselişi, İsrail Devleti’nin farklı hükümetleri tarafından Filistinlilere uygulanan baskıdan mı kaynaklanmaktadır? Daha önce köleliğe bulaşmış her devletin bireysel olarak özür dilemesi talebi ve köleliğin insanlığa karşı suç olarak tanınması ile birlikte tazminatların gündeme getirilmesi; mültecilerin haklarının yeniden teyidi ve etnik, kültürel, dilsel ve dinsel azınlıkların gerekli korunması; Romanlara ve göçebe topluluklara yönelik ayrımcılık; cinsiyetçilik ile ırkçılık arasındaki bağın açık biçimde tanınması.
Buna ek olarak, New York’taki İkiz Kuleler’e yönelik saldırılar, bazı ülkelerde (Fransa ve Belçika gibi) tanınması son derece zor olan yeni bir ırkçılık biçimini büyütmek için bahane olarak kullanılmıştır: İslamofobi.
Irkçılıkla mücadelede iki büyük kırılmaya tanık oluyoruz:
1990’larda biyolojik ırkçılığın (insan ırkı diye bir şeyin olmadığı fikrinin) terk edilmesi ve bunun yerini kültürel, daha sonra da kült temelli bir ırkçılığın alması;
2000’li yıllarda ise, devlet antirakizmine ve yabancı düşmanlığına (stereotipler ve önyargılar) ve kişiler arası ayrımcılıklara karşı mücadeleye dayanan ahlaki bir antirakizmin aşılması ve bunun yerine, özellikle devlet, onun aygıtları ve hükümetleri tarafından üretilen kurumsal, sistemik ve yapısal ırkçılıkla yüzleşmek isteyen, ırksallaştırılmış genç kuşaklar tarafından taşınan daha radikal bir hareketin ortaya çıkması.
2020 yılında üçüncü bir olay, antirakizmin dengelerini sarstı: Black Lives Matter ile birlikte, 1960’lardan ve Afro-Amerikalıların sivil haklar mücadelesinden bu yana en büyük antirakist seferberliğe tanık olduk.
Dünyanın her yerinde yüz binlerce gösterici, siyahların ve Afro-soyluların toplumlarımızdaki yerine ilişkin köklü ve kalıcı değişimler talep etmek için sokaklara çıktı (zihniyetlerin, eğitimin, müzelerin ve kamusal alanların dekolonizasyonu). Bu mücadeleler özellikle polis şiddetini ve onun ırkçı pratiklerini görünür kıldı.
Antirakist mücadele artık tüm ırkçılık biçimlerini kapsamalıdır: etnik ve dinsel azınlıklara yönelik ırkçılık; göçmenlere / sığınmacılara ve başvurusu reddedilenlere yönelik ırkçılık; antisemitizm, İslamofobi, siyah karşıtlığı (négrophobie) ve Roman karşıtlığı (en azından Avrupa’da).
Irksallaştırılmış baskı altındaki kesimlerin öz-örgütlenmesini desteklerken, bu mücadeleleri, kesişimsel bir Marksist yaklaşımı savunarak, radikal, geniş, çoğulcu ve birleşik bir hareket içinde birleştirmeye çalışmalıyız (mücadelelerin birleşmesi).
Bizim görevimiz, şu bağlantıları kurmaktır: çokuluslu Batılı, Rus ve Çinli şirketler adına diktatörlükleri desteklemek ve hammaddeleri kontrol etmek ve/veya yağmalamak için yürütülen emperyalist politikalar ve savaşlar; Küresel Güney’deki yapısal uyum politikaları ve borçlar; iklim krizi vb. — bunların hepsi metropollere yönelik göçlerin farklı nedenleridir. Bu nedenle sınırların açılmasını, dolaşım ve yerleşme özgürlüğünün savunulmasını, aynı zamanda Küresel Güney ülkelerinin gelişebilmesini ve entelektüellerini elde tutabilmesini savunmak hayati önemdedir.
Son olarak, faşizmle mücadele etmek yalnızca aşırı sağ partilerle mücadele etmek anlamına gelmez; aynı zamanda onların varlığını ve fikirlerini siyasal alanda normalleştiren tüm yapılara (medya, devlet politikaları, hükümet partileri) karşı mücadeleyi de kapsar. Bu, faşist tehdide karşı hem stratejik (uzun vadeli) hem de taktik (kısa vadeli) olarak ittifaklarımızı düşünmek anlamına gelir. Antifaşist mücadelelerimizde esas olan, otoriterliğin ve devlet baskısının ilk hedefleri ile aşırı sağın özel hedefleri arasındaki bu bağlantıyı kurabilmektir: göçmenler ve ırksallaştırılmışlar, kadınlar, LGBTQIA+’lar, etnik ve dinsel azınlıklar ile sendikacılar ve diğer sol militanlar. Bu baskıları en şiddetli biçimde yaşayanların katılımı olmadan antifaşist mücadelelerimizi güçlendiremeyiz; bunun için de ırkçılığın hem toplum genelindeki hem de faşist ideoloji içindeki merkezi önemini kabul etmek gereklidir.
28 Şubat 2025
Kaynak: https://fourth.international/en/world-congresses/874/696
Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi