İmdat Freni

Blog

Amerikan İmparatorluğu’nun Orta Doğu’daki Savaşları – Gilbert Achcar

Geçtiğimiz yüzyıldan beri, daha doğrusu Birinci Dünya Savaşı’nın sonundan beri, Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Doğu’daki emperyalist hamlelerinin incelenmesi, petrolle ilgili ekonomik güdülerinin ve dolayısıyla onu yönlendiren hegemonik hırsın temel tutarlılığını ortaya koymaktadır. Bu tutarlılık yeni yüzyılda da değişmemiştir; aksine, Beyaz Saray’daki kişinin eşsiz profilinden kaynaklanan iniş çıkışlara rağmen teyit edilmiştir.

Yine de, son çeyrek yüzyılda Washington’da birbirinin yerini alanların profilleri özellikle zıtlık göstermiştir: George W. Bush’tan Barack Obama ve Donald Trump’a, ardından Joe Biden ve tekrar Donald Trump’a kadar, Raymond Aron’un “emperyal cumhuriyet [1]” olarak adlandırdığı şeyin sürekliliği içinde mizaç ve yönetimler açısından daha büyük bir süreksizlik hayal etmek zordur. Bununla birlikte, Amerikan emperyalizminin mekanizmaları aynı dönemde çok az değişmiştir. Başlıca yenilik, yapay zekâ (YZ) çağında yeni teknolojilerin büyük patronları tarafından temsil edilen, giderek daha baskın hale gelen bir kapitalizm kesiminin ortaya çıkması olmuştur; bu ortaya çıkış, bilgi ve iletişim teknolojilerindeki önceki devrimle bağlantılı kapitalist çıkarların ortaya çıkışından bile daha çarpıcıdır.

Bu yeni oyuncular, ABD’nin Orta Doğu’daki emperyalist çıkarları için Arap Körfezi monarşilerinin önemini daha da artırdı. Bol miktarda ucuz enerjiye ve bol paraya sahip olan bu monarşilerle kurmaya başladıkları ortaklıklar, Körfez bölgesinin hidrokarbon zenginliğine yönelik ekonomik ve stratejik çıkarların eski güçlerini ve Arap monarşilerinin on yıllar boyunca biriktirdiği ve biriktirmeye devam ettiği önemli sermaye fazlalıklarının güçlü cazibesini daha da güçlendirdi.

Özellikle Obama yönetiminin ünlü “Asya’ya yönelme” politikasından bu yana, Amerika Birleşik Devletleri’nin bölgeden çekilme yolunda olduğuna dair birçok yüzeysel yorumun aksine, Washington’ın Orta Doğu’ya ve özellikle Körfez bölgesine olan ilgisinin devam ettiği, bu bölgenin ABD’nin siyasi ve askeri kaygılarının merkezinde yer alması ve İran’a karşı yürüttükleri savaşla bir kez daha gösterildiği gibi, buradaki sürekli etkileşimleriyle teyit edilmiştir.

“Asya’ya yönelme” ifadesi, o zamanki Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın Ekim 2011’de Foreign Policy dergisinde yayınlanan bir makalesinde ortaya çıktı [2]. Obama yönetimi, Irak fiyaskosu ve önceki yönetimden miras aldığı Afganistan bataklığıyla boğuşuyordu; ABD’nin Irak’tan çekilmesi o yılın sonunda tamamlanmıştı, Barack Obama’nın başkanlığının ilk iki yılında emrettiği Afganistan’daki ABD asker yığılması ise tersine dönmeye başlamıştı. Yönetim ayrıca, iç savaşın kontrolden çıktığı Libya’daki müdahalesinin fiyaskosuyla da karşı karşıyaydı. Clinton, Irak ve Afganistan’a atıfta bulunarak, “Bu savaşlar sona ererken, yeni küresel gerçeklere uyum sağlama çabalarımızı hızlandırmamız gerekecek” diye yazdı. Bu yeni küresel gerçekler, Güney Asya’dan Amerika kıtasına uzanan Asya-Pasifik bölgesi olarak tanımlanıyordu [3].

Ancak, üç yıldan kısa bir süre sonra, 2014’te, “İslam Devleti”nin Suriye’den Irak’a yıldırım hızıyla yayılması, Barack Obama’yı terör örgütüne karşı doğrudan askeri bir harekat başlatarak aktif göreve dönmeye zorladı; bu harekatta öncelikle Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri ve uzun menzilli vuruş yetenekleri kullanıldı. Aynı yıl, Libya ve Yemen’de patlak veren iç savaşlar (ikincisinde Suudi Arabistan liderliğindeki ve Washington’ın bölgesel müttefiklerinden oluşan bir koalisyonun büyük ölçekli müdahalesiyle), Obama’yı başlangıçtaki, her ne kadar geçici olsa da, niyetinden vazgeçmeye mecbur etti.

Selefi Donald Trump, ABD Başkanı olarak ilk resmi yurt dışı gezisi için Mayıs 2017’de Körfez bölgesini ziyaret ederek bu bölgeye verdiği önceliği gösterdi. İkinci döneminde de aynı şeyi yaptı. Bu arada Joe Biden, selefinin İsrail ile Arap devletleri, özellikle de Suudi Arabistan Krallığı arasındaki ilişkileri “normalleştirme” çabalarını sürdürmeye çalıştı. Bu amaçla, gururunu bir kenara bırakıp Riyad’a giderek, başkanlık kampanyası sırasında dışlanmış biri olarak muamele edeceğine söz verdiği ve başkanlığının ilk on sekiz ayında da buna göre davrandığı Veliaht Prensi selamlamak zorunda kaldı. Ardından, 7 Ekim 2023 saldırısının ardından, Trump göreve gelene kadar, Biden, İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırım savaşında İsrail’in yanında yer aldı.

Ortadoğu, tartışmasız bir şekilde ABD’nin küresel politikasının merkezinde yer almaya devam etti. Obama’nın bölgeye yaklaşımının inceliklerini incelerken, “petrol” faktörünün belirleyici olduğu sonucuna varmamak zor. Zira, özellikle Irak işgaline karşı çıktığını övünerek dile getirmesine rağmen (uzaktan saldırılar ve “yargısız infazlar” kullanmaktan çekinmese de), Obama yine de 2011’de Libya’ya müdahaleye öncülük etti. Suriye’de 2013’ten itibaren İran ve bölgesel müttefiklerinin, 2015’ten itibaren de Rusya’nın katılımıyla yıkıcı bir savaş sürerken, asgari düzeyde bile olsa askerî müdahalede bulunmaya yanaşmamıştı. Üstelik bu savaşın insani bilançosu korkunç boyutlara ulaşmıştı: en az yarısı sivil olmak üzere yarım milyondan fazla insan öldü ve Suriye nüfusunun yarısından fazlası yerinden edildi, beş milyondan fazla mülteci ülke sınırları dışında kaldı. Bu durum, 2015 yılında Avrupa’ya doğru büyük bir göç dalgasına yol açtı ve bu da kıtada yabancı düşmanlığı ve ırkçılık yanlısı güçlerin yükselişini körükledi.

Suriye’de sözde İslam Devleti’nin (IŞİD) kurulması ve katliamları ile diğer barbarlık gösterileri, Amerikan başkanını fazla etkilememiş gibi görünüyordu. Terör örgütü 2014’te Suriye-Irak sınırını tekrar geçtiğinde tavrı kökten değişti. Bölgedeki ortalama bir gözlemci için hemen göze çarpan şey, Libya ve Irak’ın ortak noktasının ve Suriye’nin sahip olmadığı şeyin muazzam petrol zenginliği olduğuydu. Bu da bizi yeni yüzyılda Orta Doğu’daki Amerikan emperyalist politikasında petrolün merkezi rolünün yeniden teyit edilmesine geri götürüyor. Hidrokarbonlar, en azından fosil yakıtlar küresel enerji üretiminde baskın olmaya devam ettiği sürece, Washington’ın dünyanın bu bölgesindeki önemli ilgisini belirlemeye devam edecektir.

Bu bağlamda, İsrail Devleti Amerika Birleşik Devletleri için son derece değerli bir stratejik müttefiktir, ancak bölgesel politikasında belirleyici faktör değildir. Herhangi bir müttefik gibi, kendi çıkarları “büyük kardeşinin” çıkarlarından farklılaştığında bir sorun haline bile gelebilir; bu durum, yakın zamanda ABD ile İran arasındaki çatışmanın yarattığı Trump yönetimi ile Benjamin Netanyahu hükümeti arasındaki gerilimlerde veya daha önce Netanyahu ile Barack Obama arasındaki neredeyse gizlenemeyen düşmanlıkta görüldü. Sonuç olarak, İsrail’in Amerika Birleşik Devletleri’ne olan kaçınılmaz bağımlılığı ve modern bir Sparta olarak, operasyonel askeri konularda emsalsiz bölgesel uzmanlığa sahip olması, iki ortak arasında ara sıra yaşanan anlaşmazlıkların ötesinde gerçek bir ayrılık olasılığını önemli ölçüde sınırlayan bir tür karşılıklı bağımlılık yaratmaktadır.

Amerikan kamuoyunun, özellikle de genç nesil olmak üzere Amerikan Yahudileri arasında, İsrail’e yönelik eleştirilerin artmaya devam etmesi durumunda, Siyonist devletin rotasını değiştirmek ve Filistin halkına karşı tutumunu önemli ölçüde yumuşatmaktan başka seçeneği kalmayacaktır. Nitekim Gazze’deki soykırımın ve 1967’de işgal edilen iki Filistin toprağında devam eden, şimdi de Güney Lübnan’a yayılan etnik temizliğin yarattığı son derece karanlık yakın vadeli tablonun ötesinde, Ortadoğu için en önemli umut ışığı da budur.

* * *

ABD’nin Ortadoğu’daki askerî müdahalelerinin son derece emperyalist niteliği, bunların demokrasi veya dünya barışı adına yürütülen birer sefer olduğuna inanılmadığı sürece, açıkça, hatta apaçık görülebilir. Bu durum, dünya kamuoylarında geniş çaplı bir tepkiye yol açmıştır. Söz konusu tepki, Soğuk Savaş koşullarına ve “komünizmin” önünü kesme yönündeki ilan edilmiş hedefe rağmen, ABD’nin Vietnam Savaşı’nın kendi döneminde yarattığı tepkiyi andırmaktadır.

ABD’nin Ortadoğu’ya doğrudan askerî müdahalelerinin başladığı dönem, aynı zamanda Soğuk Savaş’ın sona erdiği yıllara denk gelir. SSCB’nin egemenliği altındaki Doğu Avrupa devlet sisteminin çöküşünü, 1991 yılı boyunca Sovyetler Birliği’nin yaşadığı ve sonunda dağılmasına yol açan nihai kriz izlemiştir. İşte bu süreçte ABD, 1990 yazından itibaren silahlı kuvvetlerini Körfez’de seferber etmiş (“Çöl Kalkanı”), ardından Ocak ve Şubat 1991’de Irak’a karşı ilk savaşını başlatmıştır (“Çöl Fırtınası”). Bu gelişmeler, ABD’nin bölgede büyük çaplı askerî varlık bulundurduğu ve o tarihten bu yana neredeyse kesintisiz askerî faaliyet yürüttüğü uzun bir dönemin başlangıcı olmuştur. Bu dönemde düşük yoğunluklu askerî operasyonlar ile önce Irak’ta, ardından İran’a karşı yürütülen yüksek yoğunluklu savaşlar birbirini izlemiştir.

Ancak Vietnam’ın aksine, Amerika Birleşik Devletleri Orta Doğu’da gerçek halk seferberliğine dayanan rejimlerle karşı karşıya kalmadı. Vietnam halkının kahramanca direnişi dünya çapında hayranlık ve sempati toplarken, Washington’ın Soğuk Savaş sonrası Orta Doğu’da siyasi veya askeri olarak savaştığı düşmanlar, halklarıyla olan ilişkileri açısından pek de çekici değildi: Irak’taki Saddam Hüseyin’in acımasız diktatörlüğünden Libya’daki Muammer Kaddafi’nin despotizmine ve Suriye’deki Beşar Esad’ın hanedanlık otokrasisine; sözde İslam Devleti’nin barbarlığından İran’daki askeri-dinî kompleksin teokratik tiranlığına kadar. Dolayısıyla ABD’nin bu askerî seferlerinden hiçbirinin, hedef aldığı taraflarla halk düzeyinde bir dayanışma dalgası yaratmamış olması şaşırtıcı değildir.


15 Şubat 2003’te Irak’ın yaklaşan işgaline karşı düzenlenen devasa uluslararası protesto dalgası bir yana bırakılırsa, Vietnam Savaşı’nın yol açtığıyla ölçek bakımından karşılaştırılabilecek tek büyük küresel savaş karşıtı hareket, İsrail devletinin Gazze’de yürüttüğü korkunç soykırım kampanyasının yarattığı hareket olmuştur. Bu kampanya, ABD’nin dolaylı olarak yürüttüğü bir savaş niteliğindeydi. Öte yandan, 2003’teki büyük gösteri dalgasının devamı gelmemişti. Üstelik Saddam Hüseyin’in devrilmesi, Irak’ta halkın duygularını yansıtan rahatlama gösterileriyle karşılanmıştı; ki bunların bir kısmı otantikti. Gazze söz konusu olduğunda ise dayanışmanın temelinde Filistin halkına duyulan yakınlık yatmaktadır. Bu dayanışma, Hamas’ın 7 Ekim’de gerçekleştirdiği operasyonun çok geniş bir çoğunluk tarafından kınanmasına rağmen ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla 2007’den bu yana Gazze Şeridi’ni yöneten İslamcı köktendinci örgüte verilen bir destek söz konusu değildir.

Bu yeni şekillenme, anti-emperyalist hareketi bir ikilem içine soktu. Emperyalist müdahalelere karşı çıkmak, hedef alınan ülkelerin hükümetlerini, ne kadar tiran olurlarsa olsunlar, desteklemeye veya en azından onları eleştirmekten kaçınmaya mı yol açmalıdır? Yoksa bunun yerine, aynı hükümetler tarafından ezilen halklarla dayanışma içinde mi olmalıdır? Bu kritik soru, kendini anti-emperyalist ilan edenler arasında derin bir bölünmenin mihenk taşı olmuştur. Bu durum, toplumsal ilerlemenin taşıyıcısı olma iddiasındaki “solu” tanımlayan etik değerler sorununu keskin bir biçimde gündeme getirdi. Vladimir Putin’in Rusya’sının Şubat 2022’de Ukrayna’yı işgal etmesiyle birlikte ayrışma daha da derinleşti. Zira Rusya, SSCB’nin kurucusu Lenin’in tanımladığı biçimi de dâhil olmak üzere, “emperyalizm” kavramının bütün anlamlarıyla emperyalist niteliği artık inkâr edilemeyecek bir devlettir. Üstelik Ukrayna’ya yönelik saldırısını tipik bir sömürgeci söylemle meşrulaştırmaya çalışmıştır. Böylece yeni bir temel ayrım noktası ortaya çıktı: Anti-emperyalizm yalnızca ABD’ye ve müttefiklerine karşı çıkmakla mı sınırlı kalmalı, yoksa hangi devlet tarafından gerçekleştirilirse gerçekleştirilsin her türlü emperyalist saldırıya karşı durmayı mı gerektirmelidir?

* * *

Aşağıdaki çalışma, yukarıda belirtilen tüm konuları ele almaktadır. Yeniden basılmış ve daha önce yayınlanmamış metinlerden oluşan bir seçki içermektedir. Birinci bölüm, yüzyılın başından Donald Trump’ın İran’a karşı başlattığı savaşa kadar Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Doğu’daki emperyalist müdahalesine odaklanmaktadır. İkinci bölüm ise 21. yüzyılda anti-emperyalizm etrafındaki ilgili tartışmaları ele almaktadır [4].

* Gilbert Achcar’ın son kitabı olan “Amerikan İmparatorluğu’nun Orta Doğu’daki Savaşları”nın ( Paris, La Dispute, 2026) giriş bölümünden alınmıştır. 

Gilbert Achcar, Ortadoğu, uluslararası ilişkiler ve sosyal hareketler konusunda uzmanlaşmış Fransız-Lübnanlı bir akademisyen ve deneme yazarıdır. Londra Üniversitesi’ndeki SOAS’ta (Doğu ve Afrika Çalışmaları Okulu) profesör olan Achcar, Arap dünyası, siyasi İslam ve çağdaş çatışmalar üzerine kapsamlı yayınlar yapmıştır. Kitapları arasında * BarbalıklarÇatışması *, * Araplar ve Holokost* ve *Halk İstiyor*, “Yeni Soğuk Savaş” yer almaktadır.    

Notlar

[1] Raymond Aron, İmparatorluk Cumhuriyeti. Dünyada Birleşik Devletler (1945-1972) , Paris, Calmann-Lévy, 1973.

[2] Hillary Clinton, “Amerika’nın Pasifik Yüzyılı”, Foreign Policy, 11 Ekim 2011.

[3] “Asya’ya yönelme”nin değerlendirilmesi için bkz. Gilbert Achcar, Yeni soğuk savaş. Kosova’dan Ukrayna’ya Amerika Birleşik Devletleri, Rusya ve Çin, Vulaines-sur-Seine, éditions du Croquant, 2023, s. 308-315.

[4] Yazar, bu çalışmanın oluşturulmasını öneren ve editörlük tavsiyeleri yazımında paha biçilmez olan La Dispute ekibine teşekkür eder.

Kaynak: https://marx21.ch/les-guerres-de-lempire-americain-au-moyen-orient/

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

“Lula Presidente!”: Aşırı Sağı Durdurmak ve İkinci turda Lula’yı Seçtirmek için Seferber Olalım! – IV. Enternasyonal

IV. Enternasyonal Yürütme Bürosu’nun açıklaması:

Brezilya’da 4 Ekim’de yapılan devlet başkanlığı seçimlerinin ilk turuna, Lula’nın üçüncü görev döneminin sonunda aşırı sağın seçimlerde yeniden atağa geçmesi damgasını vurdu. Lula’nın %45,16’lık oy oranına karşılık oyların %47,03’ünü alan Flávio Bolsonaro, Lula’yı iki milyondan fazla oy farkıyla geride bırakarak ilk turu önde tamamladı. Aşırı sağ, parlamentoda ve eyaletlerde de ilerleme kaydetti: Bolsonaro’nun partisi, Temsilciler Meclisinde (toplam 513 sandalyeden) 121 sandalye kazandı ve Senatodaki en büyük siyasi güç hâline geldi.

Bu sonuçlar, Jair Bolsonaro’nun yenilgisinden dört yıl sonra, aşırı sağın en radikal kanadının (Bolsonarizmin) kök salmış olduğunu doğruluyor. Jair Bolsonaro bugün, 2023’teki darbe girişimine katıldığı gerekçesiyle cezaevinde bulunuyor. Ancak bu sonuçlar aynı zamanda Brezilya siyasal sisteminin, özellikle de ayrıcalıklar ve yolsuzluk şüpheleri batağına saplanmış olan yargının en üst kademelerinde yaşanan derin krizi de yansıtıyor. Nitekim yargının üst düzey mensuplarından birçoğu, dolandırıcılıkla suçlanan bir bankacıyla ilişkilerini konu alan bir skandala karışmış durumda. Yüksek Mahkeme (Supremo Tribunal Federal), daha önce Bolsonaro’nun aşırılıklarını dizginlemede ve darbe girişimi nedeniyle yargılanmasını sağlamada ilerici bir rol oynamış olduğundan, halkın bazı kesimleri bu kurumu hükümetle özdeşleştirmeye ve dolayısıyla her ikisini de reddetmeye başladı.

Dahası, Lula’nın ılımlı ve uzlaşmacı politikaları halkın beklentilerine yanıt vermedi. Bu da aşırı sağın kendisini sistem karşıtı bir güç olarak sunarak yararlanmayı başardığı hoşnutsuzluğu körükledi.

Bolsonaro klanının – başlangıçta Rio de Janeiro’daki suç örgütleriyle bağlantılı milislerle ilişkili olan mafyatik bir ailenin – projesi, tarım sanayisinin, bankaların ve finans fonlarının, büyük ticaret şirketlerinin, sanayicilerin en aşırı neoliberal ve antidemokratik kesimleriyle aşırı muhafazakâr dinî akımlar arasında kurulan bir ittifaka dayanıyor. Bu ittifak, silahlı kuvvetlerin alt rütbeli subaylarının ve militarize polis güçlerinin mensuplarının bir bölümünden destek alıyor. Söz konusu proje, sosyal hakların, emekçilerin, kadınların ve LGBTİ+ bireylerin haklarının acımasızca tasfiye edilmesini öngören bir ekonomik programı, demokratik özgürlüklere ve çevreye, özellikle de Amazon ve Cerrado’nun geniş biyomlarına yönelik bir saldırıyla birleştiriyor.

Bu mücadelenin önemi Brezilya sınırlarını çok aşıyor. Latin Amerika’ya yönelik müdahalelerini yoğunlaştıran ve Orta Amerika’dan kıtanın en güneyine kadar kendi müttefiklerinin seçimleri kazanmasını sağlayan Donald Trump, Flávio Bolsonaro’da başlıca müttefiklerinden birini bulmayı hedefliyor. Bolsonaro klanının zaferi, Latin Amerika’nın en büyük ve stratejik açıdan en önemli ülkesinin egemenliğini tehlikeye atacak ve bölgenin tamamını tehdit edecektir.

Bolsonaro ailesinin iktidara dönüşünü istemeyen ülke nüfusunun yarısının ilk tepkileri, Brezilya toplumunun bu duruma boyun eğmediğini gösteriyor. Ayın başında binlerce lise ve üniversite öğrencisi, büyük ve orta ölçekli kentlerde faşizme karşı gösteriler düzenledi. Lula’nın seçim kampanyası sosyal medyada yeniden ivme kazandı. PSOL (Sosyalizm ve Özgürlük Partisi) listelerinden seçilenler de dâhil olmak üzere, toplumsal hareketlerin önderleri ve sol milletvekilleri sokaklarda ve mahallelerde “seçim seferberliği” ekipleri oluşturuyor, mitinglere katılıyor ve ilk turda sandığa gitmeyenleri Lula’ya oy vermeye çağırıyor.
Brezilya halkının aşırı sağa karşı, sosyal haklar, özgürlükler ve Amerikan emperyalizmi karşısında bağımsızlık için yürüttüğü mücadele aynı zamanda bizim de mücadelemizdir. Bugün öncelikli hedefimiz, kazanılmış haklardan geri adım atılmasını engellemektir. Emekçilerin, gençlerin, siyahların, yerli halkların ve ezilen tüm Brezilyalıların mücadele etme ve kendilerini ifade etme haklarını korumalarını sağlamaktır. Aynı zamanda Brezilya’nın Washington’a boyun eğdirilmesini engelleyebilmelerinin koşullarını güvence altına almaktır. İşte bu nedenle bugün mücadelemiz, Lula’nın yeniden seçilmesi içindir.

25 Ekim’de Lula’yı Başkan Seçtirelim!

12 Ekim 2026

İspanya: Maricarmen, Genel Grev ve Gerici Bloğun Seçim Zaferi Tehdidi – Jaime Pastor

“Bugün, kentsel toprak rantı arayışı yoldaşımız Maricarmen’i sonunda ölüme götürmeyi başardı”

Alicia del Río

Maricarmen’in tahliyesine karşı verdiği mücadelede son gününe kadar yanında olan Kiracılar Sendikası’nın sözcülerinden birinin dile getirdiği bu suçlama, onun geçtiğimiz 7 Ekim’de gerçekleşen ölümünün İspanya devleti sınırlarının çok ötesinde, toplumun geniş ve farklı kesimlerinde yarattığı sarsıntıyı son derece çarpıcı biçimde ifade ediyor. Hem akbaba yatırım fonunun hem de siyasi, yargısal ve medyatik gerici blokun Maricarmen’e karşı sergilediği, yalan haberlerle körüklenen acımasızlık ve amansız saldırganlık, hiçbir mazerete yer bırakmayacak biçimde bütün çıplaklığıyla açığa çıktı. 23 Eylül’den bu yana tahliyesine karşı düzenlenen gösterilerde ortaya konan öfke ve infial artık benzeri görülmemiş boyutlara ulaşıyor ve her geçen gün güçlenen bir hareketin sürdürülmesinin haklılığını, buna hâlâ ihtiyaç varsa, daha da pekiştiriyor. Nitekim hareketin simgesi hâline gelen Maricarmen’le dayanışma amacıyla İspanya devletinin dört bir yanında kurulan kamplar ve gerçekleştirilen yeni eylemler de bunu şimdiden gösteriyor. Bütün bu gösterilerde, Sol Meydanı’ndaki kamptan kaleme alınan bir metinde de belirtildiği gibi, “Maricarmen hepimiz için, insanca barınma hakkı mücadelesi ve haklarımızı savunmak üzere örgütlenmeye devam etme çabamız açısından bir simge ve örnek oldu, olmaya da devam edecek. O, önüne geçilemez bir mücadele ateşini tutuşturan fitil oldu.”

Bu acı ve üzücü haber, Pedro Sánchez’in, konut sorunu etrafında patlak veren toplumsal öfkenin sol seçmenleri yeniden harekete geçirmek ve neredeyse bütün kamuoyu yoklamalarının öngördüğü PP-Vox koalisyonunun mutlak çoğunlukla seçimleri kazanması ihtimalini bertaraf etmek için kendisine mümkün olan en elverişli fırsatı sunabileceğine inanarak 29 Kasım’da genel seçim yapılması kararı almasının ardından geldi. Bu gelişme aynı zamanda, Kiracılar Sendikası’nın 11 Kasım tarihi için kararlaştırılmış olan genel grev örgütleme girişimine, gerek ülke çapında gerekse özerk topluluklar düzeyinde faaliyet gösteren sendikaların neredeyse tamamının destek vermesiyle aynı döneme denk geliyor.

Pedro Sánchez’in seçimleri erkene alma yönündeki nihai kararı, Junts’un (Katalonya İçin Birlik; tarihsel lideri Carles Puigdemont olan parti) konutla ilgili ilk kararnameyi reddetmesinin ve genel bütçenin parlamentoda çoğunluğun desteğini almasına yönelik hiçbir umut kalmamasının ardından zaten neredeyse kaçınılmaz hâle gelmişti. Sánchez ayrıca, enflasyonun yükselmeye devam ettiği (şu anda %4,9) ve yargı yoluyla yürütülen tacizlerin sona ermeyeceği göz önüne alındığında, önümüzdeki aylarda bundan daha elverişli bir konjonktürle karşılaşmasının pek mümkün olmayacağını da hesaba katmak zorundaydı: Zapatero davası kapsamında, 17 Haziran 2026’da bu sosyalist lider nüfuz ticareti ve kara para aklama suçlamalarına ilişkin bir soruşturmada Ulusal Mahkeme tarafından “ifadesi alınmak üzere” çağrıldı; eski sosyalist militan Leire Díez ve yakın çevresindeki bazı kişiler ise yargı dosyalarına müdahale ettikleri iddiasıyla yürütülen bir soruşturmanın hedefindeler. Bu nedenle Sánchez, erken seçim kararını açıklarken bir kez daha elit karşıtı söyleme başvurduğu, toplumsal alanda hayata geçirdiği bazı ılımlı önlemlerle ve ekonomik büyümeye ilişkin olumlu verilerle övündüğü bir konuşma yapmayı tercih etti. Oysa bu veriler, işçi sınıfının büyük çoğunluğunun maddi yaşam koşullarındaki kötüleşmeyle —özellikle ücretler, konut ve fiyatlar alanında, sağlık ve eğitimden söz etmeye bile gerek yok— çelişmeye devam ediyor.

Bunun yanı sıra Sánchez, parlamentoda yürürlükten kaldırılmış olan iki kararnameyi[1], bazı değişikliklerle birlikte Bakanlar Kurulunda yeniden kabul etmeyi tercih etti. Böylece en azından ilk kararnamenin bir ay içinde Parlamentonun Daimî Komisyonu tarafından onaylanmasını sağlamayı amaçlıyor. Sánchez bu yolla, konut hakkı hareketinin uyguladığı baskıyı dikkate almaya devam ettiğini göstermeyi ve kendisini PP, Vox, Junts ve UPN (Navarra Halk Birliği) karşısında bu hareketin müttefiki olarak sunmayı hedefliyor.

Bununla birlikte Sánchez’in, Temmuz 2023’te olduğu gibi güçlü bir geri dönüş gerçekleştirmesi o kadar kolay olmayacak. Üstelik bu kez çok daha büyük bir başarı elde etmesi gerekiyor, çünkü başta Vox olmak üzere sağın yükselişini tersine çevirmek pek mümkün görünmüyor. Buna ek olarak, PSOE-Sumar koalisyon hükümetine yönelik hoşnutsuzluk da çok sayıda emekçi arasında önemli ölçüde arttı. Bunun nedeni, hükümetin sekiz yıllık iktidarı boyunca gerek konut alanında gerekse “Mordaza” (Susturma) Yasası’nın [kamu güvenliğini koruma gerekçesiyle çıkarılmış baskıcı yasa] yürürlükten kaldırılması konusunda uyguladığı ya da hayata geçirmeyi başaramadığı çok sayıda politika oldu. [Sumar, 23 Temmuz 2023 seçimleri için Yolanda Díaz liderliğinde kurulmuş “ilerici” bir koalisyondur. Díaz, başbakan yardımcısı ve çalışma bakanıdır.]

PP ve Vox’un erken seçim kararına tepkisi, başlangıçta yaşadıkları şaşkınlığa rağmen gecikmedi. Zira Maricarmen’in evinden tahliye edilmesine kadar, ırkçı kampanyaları ve seçim umutları açısından kendilerine en elverişli zemini Ceuta krizi sunuyordu.[2] Bununla birlikte PP Genel Başkanı Alberto Núñez Feijóo, kendisini “nihayet” geleceğin başbakanı olarak gördüğü için memnuniyetini dile getirdi. Ancak bundan tamamen emin görünmüyor olmalı ki, Trumpçılığın iki sadık vasalı olan Isabel Díaz Ayuso’nun [2019’dan bu yana Madrid Özerk Topluluğu Başkanı, PP] ve Vox’un izinden giderek seçim hilesi tehdidini yeniden gündeme getirdi. Buna karşılık PP liderinin, Sánchezcilik döneminde gerçekleştirilen ilerici nitelikteki her şeyi yürürlükten kaldırma isteğinin, hastalık izinlerine yönelik takıntısının ve “Ya PSOE ya demokrasi” ya da “İspanya PSOE’ye karşı” gibi sloganların ötesinde, somut programatik önerilerden söz ettiği pek duyulmuyor.

Ancak bir kez daha en açık ifadeleri kullanan kişi, 1996 Mayıs’ından 2004 Nisan’ına kadar başbakanlık yapmış olan José María Aznar oldu. Aznar, 29 Kasım seçimlerine tarihsel bir önem atfederek, monarşinin başında bulunduğu 1978 rejiminin geleceğinin tehlikede olduğunu ve bu nedenle söz konusu seçimlerin Demokratik Geçiş sürecinden bu yana yapılan en önemli seçimler olduğunu ileri sürmeye kadar vardı…

Vox’a gelince, ilan ettiği temel siyasi yönelimler —“ulusal öncelik, kuralsızlaştırma ve tersine göç”— iktidara gelmesi hâlinde ne yapacağı konusunda hiçbir kuşkuya yer bırakmıyor: Irkçı, yoksul düşmanı, erkek egemen, iklim değişikliğini inkâr eden ve aşırı neoliberal bir politika dayatmak. Bu yönelim, kilit önemdeki bir konuda da artık doğrulanmış durumda: 2019’dan bu yana milletvekili olan ve Ceuta’da göçmenlerin avlanması çağrısında bulunan uğursuz José María Figaredo’nun daha önce duyurduğu emeklilik karşı reformu. Dolayısıyla, bugün Almanya ve Brezilya’da da gördüğümüz gibi, gerici enternasyonalin güç kazandığı bir bağlamda bu partilerin iktidara gelmesi hâlinde bizi bekleyen şey, siyasal, toplumsal ve kültürel alanlarda gerçek bir karşı reform dalgasıdır.

Öte yandan erken seçim kararı, ülke çapında PSOE’nin solunda yer alan ve bu partiyle birlikte hükümette görev almış siyasi güçleri kendi aralarındaki bir anlaşmazlığın ortasında yakaladı. Bu anlaşmazlık, artık Frente Amplio (Geniş Cephe) adını alan Sumar koalisyonunun gelecekteki liderinin kim olacağı ve Podemos ile bir anlaşmaya varılıp varılamayacağı etrafında dönüyor. Kamuoyu yoklamalarının da işaret ettiği üzere, bu siyasi akımın potansiyel seçmen tabanı son sekiz yılda önemli ölçüde daraldı. Ayrı ayrı seçime girmeleri hâlinde, bu tabanın PSOE lehine ya da sandığa gitmeme yönünde daha da küçülmesi muhtemel.

Bunların dışında, bölgesel düzeyde egemenlik yanlısı sol güçler bulunuyor: EH Bildu [Bask Ülkesi], BNG [Galiçya Milliyetçi Bloku], ERC [Katalonya Cumhuriyetçi Solu], Compromís [Valensiya Özerk Topluluğu’ndaki sol koalisyon], Chunta Aragonesista [Aragon’daki sol ve ekolojist parti], Més per Mallorca [Mayorka Adası’ndaki koalisyon] ve Adelante Andalucía gibi. Bu partiler, bulundukları bölgelerde güçlü bir toplumsal ve siyasi tabana sahipler ve seçimlere kendi adlarıyla katılacaklar. Ancak bugüne kadar PSOE karşısında az ya da çok sürdürdükleri bağımlı konumdan uzaklaşarak siyasi bir yön değişikliğine gitme iradesi taşıyıp taşımadıklarını değerlendirebilmek için, hangi programla ve nasıl bir söylemle seçime gireceklerini görmek gerekiyor. Antikapitalist bir Endülüsçülüğü savunan Adelante Andalucía ile ulusal yönetimi seçimlere katılmama kararı alan (ancak bu kararın parti içi referandumla onaylanması gerekiyor) CUP ise bu durumun istisnalarını oluşturuyor.

Öte yandan bu seferberliklerde görünür hâle gelen bir başka olgu da, önceki kuşakların önemli kesimleriyle birlikte yeni bir radikalleşme sürecini ifade eden yeni bir toplumsal ve siyasal aktivist kuşağının ortaya çıkmasıdır. Bu süreç, hâlâ hegemonik konumda bulunan sosyal liberalizmden bağımsız, düzenle köklü bir kopuşu savunan sol güçlere duyulan acil ihtiyacı ortaya koyuyor.[3]

Genel grevi hazırlamak ve örgütlemek

Her hâlükârda, 11 Kasım genel grevinin hazırlıkları, grev çağrısı yapan örgütler arasında mümkün olan en geniş eylem birliğini gerektiriyor. Kiracılar Sendikası’nın ve diğer sendikal, feminist, ekolojist ve genel olarak toplumsal örgütlerin hâlihazırda önerdiği gibi, İspanya devletinin dört bir yanında mahalle komitelerinin, işyerlerinde ve eğitim kurumlarında komitelerin kurulması gerekiyor. Bu grev, 8 Mart 2018 feminist genel grevinde başarıyla önerildiği gibi, “üretim, bakım emeği, tüketim ve öğrenci grevi” olmalıdır. Gerçi o dönemde, başlıca sendikaların yalnızca iki saatlik iş bırakma eylemleri çağrısında bulunması nedeniyle grevin fabrikalardaki etkisi sınırlı kalmıştı.

Dolayısıyla, bu çağrı etrafında sağlanan mutabakatın neredeyse tüm faaliyetlerin duracağı bir genel grevin koşullarını yaratma yönünde ilerlemeyi mümkün kılacağını ummak için yeterince neden var. Bu, bir seçim kampanyasının başlamasının hemen öncesinde benzeri görülmemiş bir gelişme olacaktır. Üstelik bu süreç, Fransa ve Belçika’da şimdiden görüldüğü üzere, uzun zamandır yaşanmamış olası bir Avrupa çapında “sıcak sonbahar” bağlamında gerçekleşiyor.

Elbette bu blok içerisinde farklı akımlar ve stratejiler mevcut. Bu nedenle, seferberliğin seçimci amaçlarla araçsallaştırılmasını önlemek için çaba göstermek gerekiyor. Bunun yolu da harekete, insanca barınma ve ücret talepleri ile adil fiyatlar mücadelesinden hareketle daha ileriye uzanan, rantçı, spekülatif ve yağmacı kapitalizmi hedef alan ortak amaçlar kazandırmaktan geçiyor.

Bu seferberlik, sağın seçim zaferinin oluşturduğu tehdide karşı da kayıtsız kalmamalıdır. Bu tehdide bütün kolektif gücümüzle karşı koymamız gerekecek. Ancak bunu yaparken hareketin özerkliğini ve hangi düzeyde olursa olsun, iktidarda hangi hükümet bulunursa bulunsun, 29 Kasım öncesinde ve sonrasında mücadeleyi sürdürme iradesini savunmak gerekiyor. Hele ki konut alanındaki başlıca yetkilerin, çoğunlukla PP tarafından yönetilen ve birçoğunda Vox’un da koalisyon ortağı olduğu özerk toplulukların ve belediyelerin elinde bulunduğu düşünüldüğünde, bu daha da büyük önem taşıyor.

Gerici blokun, patronların ve rantçı lobilerin giderek artan saldırganlığının —özellikle de Junts karşısında şantaj kapasitelerini ortaya koymuş olmalarının ardından— genel grevin mevcut güçler dengesini değiştirebilecek bir başarıya dönüşmesini engellemek için kirli savaşın mümkün olan bütün araçlarına başvurmaktan geri durmayacağı belirleyici haftalara giriyoruz.

Jaime Pastor

[1] Bu kararnamelerin bazı sınırları ve çelişkileri ile “oturma amacı dışında konut satın alınmasının yasaklanması” gerekliliği üzerine bkz. Gloria Marín ve María Gómez, “Vivienda: una situación insostenible”, Viento Sur, 3 Ekim 2026. İspanya’daki gayrimenkul modeline, 1997-2007 yılları arasındaki emlak balonuna ve bunun günümüze kadar uzanan sonuçlarına ilişkin tarihsel bir değerlendirme için bkz. José Manuel Naredo, “Urbanismo con burbujas, auge de las operaciones y declive del planeamiento”, Viento Sur, 7 Ekim 2026. Ayrıca bkz. Fátima Martín, “Con la carne de gallina: Desbandada de los fondos buitre, la desregulación y la vivienda”, Viento Sur, 10 Ekim 2026.

[2] Maricarmen’in tahliyesinin ve erken seçim kararının ardından, 7-8 Ekim tarihlerinde gerçekleştirilen ve 9 Ekim’de El País gazetesinde yayımlanan bir seçim anketine göre, PP (%31,9) ve Vox’tan (%18,9) oluşan blok oyların %50,8’ini alırken PSOE %28,1, Sumar %5,3 ve Podemos %2,3 düzeyinde kalıyor. Bu sonuçlar PP ve Vox’a yaklaşık 200 milletvekilliği kazandırırken ilerici koalisyon 130 sandalyeye bile ulaşamıyor. Buna, ülke çapında örgütlenmeyen sol siyasi güçlerin kazanabileceği sandalyeleri de eklemek gerekiyor. Ancak aradaki fark, 2023 seçim kampanyasının başlangıcına kıyasla yine de çok daha büyük.

[3] Maricarmen’in yarattığı etkiden önce bile kamuoyu yoklamaları bu eğilime işaret ediyordu: “Los votantes de izquierda se sitúan más a la izquierda en una España que gira a la derecha” (Sağa kayan bir İspanya’da sol seçmenler daha da sola yöneliyor), Público, 19 Eylül 2026.

Jaime Pastor, siyaset bilimci ve Viento Sur yayın kurulu üyesidir.

10 Ekim 2026’da Viento Sur tarafından yayımlandı.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Fransa: Benzeri Görülmemiş bir Hareketin Başlangıcı – E. Colonges/A. Larrache

6 Ekim seferberlik günü olağanüstüydü. Öğrenci Birliği’ne (Union étudiante) göre üniversitelerin yüzde 90’ından fazlasında, Liseliler Sendikal Birliği’ne (Union syndicale lycéenne) göre ise 1800 lisede blokaj gerçekleştirildi. Böylece hareket, gençliğin son büyük ve zaferle sonuçlanan mücadelesi olan 2006’daki İlk İş Sözleşmesi’ne (CPE) karşı hareketten ilk başlangıcından itibaren daha güçlü olduğunu gösterdi. Bu hareketin geleceği ise belki de daha büyük bir önem taşıyor.

Bu hareket, liseli gençlerin ülkedeki en ağır eğitim ve yaşam koşullarıyla karşı karşıya kaldığı emekçi mahallelerinde başladı. Personel yetersizliği ve okul binalarının kötü durumu gibi kaynak eksiklikleri gençlerin eğitim görme olanaklarını tehdit ederken, özellikle Parcoursup sistemiyle somutlaşan toplumsal ayrımcılığa sürekli bir ırkçılık ve otoriterlik eşlik ediyor. Hareketin gençliğin bütününe yayılmasına yol açan ise İçişleri Bakanı’nın kendi ifadesiyle “hiçbir kısıtlama olmaksızın” uygulanan baskı oldu. Bununla polisin insanları sakat bırakmasına, gözlerini kaybetmelerine neden olmasına, işkence etmesine, dövmesine, gözaltına alıp hapsetmesine izin verildiğini anlamak gerekiyor… Son yıllarda sendikal ve siyasal aygıtlar seferberlik başlatmakta ne kadar isteksiz davrandıysa, gençlik de gösterdiği dayanışmacı tepkiden o kadar gurur duyabilir. Gençlik toplumsal mücadeleyi, ırkçılık karşıtlığını ve Filistin’le dayanışmayı öne çıkarıyor.

Kendi bağlamı içinde anlaşılması gereken bir seferberlik

Bu seferberlik, Fransa’daki toplumsal durum ve sürmekte olan siyasal çatışmalar ile sınıf mücadeleleri analiz edilmeden anlaşılamaz. Özellikle gıda ve enerji fiyatları nedeniyle alım gücü ciddi biçimde gerilerken, kamu hizmetlerinin niteliği de giderek kötüleşiyor (ulaşım, barınma, eğitim, sağlık!). Buna karşılık hükümetin meşruiyeti son derece zayıf. Kamu emekçileri alanında gerçekleştirilen ve etkisi sınırlı kalan ilk mücadele gününün (29 Eylül) ardından, alım gücü için 17 Ekim ve 5 Kasım tarihlerinde yeni seferberlikler planlanmıştı.

Hükümetin uyguladığı şiddet de bu bağlam içinde anlaşılmalı: İktidar korkuyor; hareketin yayılabileceğini ve toplumsal ve siyasal öfkenin genel bir dışavurumuna dönüşebileceğini çok çabuk kavradı. Otoriter ve ırkçı atmosferin bu baskıyı kabul ettirmesine olanak sağlayacağını düşündü, ancak hesabını yanlış yaptı. Liselerin önünde toplanmayı kitlesel biçimde yasaklayarak 6 Ekim seferberliğini frenlemeye çalıştı. Bu, daha önce benzeri görülmemiş, son derece otoriter bir önlemdi. Ancak hükümet bir kez daha hem bu yasağı uygulatmakta başarısız oldu hem de seferberliğin boyutu karşısında bütünüyle çaresiz kaldı. Bu önlem ayrıca diktatörlük tehlikesinin yalnızca Ulusal Birlik’ten (RN) gelmediğini bir kez daha gösteriyor. Hatta mevcut krizi çözmek için egemen sınıfın sağ ile aşırı sağ arasında bir ittifaka hazır olması da mümkün.

Peki şimdi ne olacak? İnşa etmek!

Olağanüstü bir hareketin sağlamlaşması gerekir ve hiç kuşkusuz sağlamlaşacaktır. Hükümetin önümüzdeki günlerde liselerde bu meselelere hasredilmiş tartışma saatleri ayırma girişimi feci biçimde başarısızlığa uğrayacaktır. Çünkü bu girişim, gençliğin kurumsal kalıplara sıkıştırılmadan özgürce kendini ifade etme ihtiyacına karşılık gelmiyor ve hareket şimdiden liselerin sınırlarını çoktan aşmış durumda.

Hareketin sağlamlaşması için birkaç nokta hayati önem taşıyor:

• Talepler. Hareket, öncelikle yoksulluktan çıkışı sağlayacak, örneğin 20 milyar avroluk bir ek bütçe düzenlemesini (FSU, 10 yıl boyunca yılda 5 milyar avroluk bir acil eylem planı talep ediyor) ve sınıf mevcutlarının en fazla 25 öğrenciyle sınırlandırılmasını içeren bir talepler dizisi benimsemeye çalışmalıdır. Her türlü elemeye ve seçmeye dayalı sisteme kesinlikle karşı çıkılmalıdır: Parcoursup ve MonMaster sistemlerine son verilmeli ve “her öğrencinin, istediği üniversitede, istediği bölüme kayıt yaptırma hakkı vardır” ilkesine (1984 Savary Yasası) geri dönülmelidir. Hareket içinde kaynaklar, eğitim yöntemleri, Filistin, ırkçılık ve ekoloji konularında başka talepler de ortaya çıkacaktır. Ancak bunları kazanım elde etmeyi sağlayacak somut bir güce dönüştürmek zor olabilir. Polisin silahsızlandırılması ise ileri sürülebilecek somut taleplerden biri olabilir.

• Öz-örgütlenme, kitleselleşme ve birlik. Her hareket, kitlelerin kendi inisiyatifleriyle eyleme geçmesini mümkün olan en üst düzeye çıkarmayı hedeflemelidir. Bu hedef, öz-örgütlenme ile örgütlerin birliği arasında, bir azınlığın radikalleşmesi ile herkesi harekete katma gerekliliği arasında, öz-örgütlenme yapıları ile mevcut örgütler arasında sürekli gerilimler yaratır. Militanların sorumluluğu, yalnızca bir azınlığı bir araya getirmekle yetinmeyen, sürekli olarak daha geniş kesimleri birlik içinde harekete katmaya çalışan demokratik öz-örgütlenme yapılarının inşası için çaba göstermektir. Bu da uzlaşmalar yapmayı gerektirir. Uzlaşmalar sağlayabilmek ve siyasal düzeyde harekete geçmeyi mümkün kılacak demokratik bir temsil mekanizması oluşturabilmek için ulusal koordinasyonlar ve merkezi bir grev komitesi kurmaya çalışmak gerekir.

• Genel grev ihtimalini iktidar için bir tehdit hâline getirmek. Kırk yılı aşkın bir süredir hiçbir hareket –özellikle de gençlik hareketleri– iktidara mücadelenin genel greve dönüşebileceği korkusunu yaşatmadan kazanım elde edemedi. Dolayısıyla hareketin öncelikleri arasında ücretli emekçilere seslenmek de yer almalı. Ancak bu, gençliğin kendi mücadele alanını terk etmesi anlamına gelmemeli – liselileri kendi mücadelelerinden koparıp yalnızca işyerlerinin önünde bildiri dağıtmaya göndermemeliyiz. Bununla birlikte, özellikle hareketin temposuna ilişkin tartışmalarda ve tabandan tepeye sendikal örgütlere yönelik çağrılarda büyük bir kararlılık gösterilmelidir. İlk aşama eğitim alanında bir grev örgütlemektir; çünkü azınlıkta kalan grupların gerçekleştirdiği blokajlar yeterli olmayacak ve hükümet uzaktan eğitim gibi yöntemlerle bunları aşmanın yollarını bulacaktır.

Gençliğin dışında ise militanların ve örgütlerin sorumluluğu, gençlik hareketinin temel taleplerini yalnızca sahiplenip yaygınlaştırmak değil, bunları ücretlere, emeklilik haklarına, bütün gelir türlerine ve kamu hizmetlerine ilişkin taleplerle genişletmektir. Net ücretlere 400 avro zam yapılması ve kamu hizmetlerinde bir milyon kişinin işe alınması, hareketi genişletebilecek ve sağlamlaştırabilecek taleplerdir.

Siyasal bir çatışmayı inşa etmek

Seferberlik şimdiden güçlü bir siyasal içerik taşıyor: Filistin’den, ırkçılıktan, sınıfsal ayrışmalardan, hükümetin ve Macron’un meşruiyetinden söz ediyor. Siyasallaşma, somut taleplerin ve hareketi sağlamlaştıracak taban eylemlerinin gerekliliğini unutturmadığı sürece hareket için bir avantajdır.

Bu mücadelede bazı sol sekterler, sendikal aygıtları ya da 2027’de seçilmek isteyen siyasetçileri suçlayarak veya toplumsal devrim çağrısı yaparak bölünmelere yol açmak isteyeceklerdir. Diğer tarafta ise bazı örgüt aygıtları müzakere etmeye, durumu istikrara kavuşturmaya çalışacak ya da Macron’un gitmesi çağrısında bulunmayı reddedeceklerdir.

Ancak siyasallaşma, hareketin belirli bir andaki olgunlaşma düzeyinin somut ifadesi olmalıdır. Marx’ın söylediği gibi, insanlık kendi önüne ancak çözebileceği sorunları koyar. Şimdilik hem somut talepler konusunda kazanım elde etmek hem de iktidarın meşruiyetini yitirdiğini ortaya koymak için, özellikle baskı meselesinden hareketle, hareketin olgunlaşma düzeyine bağlı olarak “Macron defol!” ya da “Lecornu hükümeti istifa!” gibi talepleri adım adım geliştirmek; mücadeleyi daha genel olarak bütçe sorununa, toplumsal ihtiyaçlarla savaşa yöneliş arasındaki karşıtlığa genişletmek; genel grevi (herkesin bildiği gibi, genel grev ilan edilmez, inşa edilir) ve bir kurucu meclis talebini gündeme getirmek vb. mümkün görünüyor.

Devlet bütçesinin oylanmasına yönelik hazırlıklar şimdiden tehlikeye girmiş durumda ve bu çok olumlu bir gelişme: Hareket, bütün siyasal güçler üzerinde baskı oluşturacaktır. Bugünden itibaren, özellikle Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) olmak üzere, düzenle köklü bir kopuşu savunan solun bütününe seslenmeliyiz ki birlik yalnızca seçimlerle sınırlı kalmasın, toplumsal mücadele alanında da kurulsun. Bütçe meselesi, geçen yıl olduğu gibi Ulusal Meclis’in duvarları arasına hapsolmamalı. Mecliste temsil edilen siyasal örgütlerin, sokaktaki toplumsal hareketle bağ kurma sorumluluğu bulunuyor.

Mevcut seferberlik her şeyi sorgulamaya açıyor: Bir dizi çelişkinin patlak vermesi anlamında bir kriz söz konusu. Dolayısıyla bu hareket, Ulusal Birlik’in (RN) konumundan işçi hareketinin diğer sınıflarla arasındaki güç ilişkilerine kadar her şeyi değiştirebilir. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonucunu da. Bu nedenle hareket son derece ciddiye alınmalı; çünkü zafer ya da yenilgi (ki yenilgi, müzakerelerden sol sekter bir ileri kaçışa kadar pek çok farklı biçim alabilir), önümüzdeki aylar, hatta yıllar açısından birçok şeyi belirleyecektir. Üstelik İspanya devletinde hükümetin düşmesine yol açan seferberlikler ile Belçika liselerindeki eylemler de bu yolun açılmasına katkıda bulunuyor.

6 Ekim 2026

Kaynak: https://inprecor.fr/france-un-debut-de-mouvement-sans-precedent

Tercüme: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Brezilya: İkinci Turda Neofaşizme karşı Oylar Lula’ya – MES/PSOL

Trump’ın yardakçısı olan aşırı sağa karşı mücadelenin en ön saflarında yer alacağız. Önümüzdeki günlerin mücadelesi budur: Bizi bekleyenlere hazırlanmak üzere militan güçleri yeniden örgütlemek için stratejik tartışmaya ve fikirler mücadelesine ağırlık vermek. Gelecek şimdi belirleniyor.

Lula ikinci turda kazanabilir ve seçilebilir: Eksik olan oyları kazanmak için önümüzde 20 günden az bir süre kaldı. Öte yandan, ilk tur sonuçlarının ülke genelinde aşırı sağın önemli bir zafer kazandığını ortaya koyduğu da bir gerçek. Dolayısıyla Flávio Bolsonaro’nun yarışa bir adım önde başladığı ikinci tur mücadelesinin son derece çetin geçeceği görülüyor. Seçim sonuçlarına ilişkin ilk değerlendirmelerimizi yaparken zaman kaybetmiyor, bu mücadele için militan hareketin bütününü örgütlemek ve seferber etmek üzere şimdiden kolları sıvamış bulunuyoruz. Bu hafta için toplantılar, genel kurullar, yürüyüşler ve başka seferberlik faaliyetleri hazırlanmaya başlandı bile.

PSOL tarihî bir seçim başarısı elde ederek parlamento gruplarını hem güçlendirdi hem de nitelik bakımından geliştirdi. Birçok eyalette en fazla oy alan partiler arasına girdi ve ülke genelinde en çok oy alan beş parlamenterden bazıları da PSOL saflarından çıktı. Buna rağmen, bolsonarizmin güçlenmesine katkıda bulunan ve çoğulculuğu kısıtlayan mevcut siyasal rejimin antidemokratik mekanizmaları şimdi de PSOL’a karşı kullanılma tehdidi oluşturuyor. Bu ünlü seçim barajı[1], her şeyden önce antikapitalist solun gelişmesini engellemek amacıyla oluşturuldu. Espírito Santo eyaletinde Sosyal Demokrat Parti’nin (PSD) kadın kotalarının uygulanmasında yaptığı usulsüzlükler ve Sergipe eyaletinde PSOL’a karşı alınan antidemokratik önlemler olmasaydı, parti bu kısıtlamaları aşmak için ihtiyaç duyduğu dokuzuncu eyalette de gerekli başarıyı elde etmiş olacaktı.

PSOL’un seçim sonuçlarındaki tek önemli çelişki budur. PSOL’un halk için gerekli bir parti olduğu apaçık ortadayken, bu engel saçmalık sınırına dayanıyor. Seçim barajı gibi önlemlerle getirilen kısıtlamalar, ancak demokrasi düşmanlarının savunabileceği bir saldırı niteliğindedir. Bu mesele artık hem siyasi hem de hukuki bir mücadelenin konusu hâline gelmiştir.

Önümüzdeki haftalarda örgütümüzün yetkili organları, içinden geçtiğimiz siyasal sürecin, seçimlerden çıkarılan ilk derslerin ve genel dinamiklerin daha kapsamlı bir değerlendirmesini yapmak üzere toplanacaktır. Burada amacımız, MES ve PSOL militanlarını seçim sonucunu tersine çevirmek, Lula’nın yeniden seçilmesini sağlamak ve neofaşizmin iktidara gelmesini engellemek için durmaksızın mücadele etmeye yönlendirmeyi sürdürmektir. Şimdi mücadele zamanı, şimdi siyasal savaş zamanı.

4 Ekim’de aşırı sağın zaferi

Flávio Bolsonaro ve aşırı sağ, ilk turun en büyük galipleri oldu. Bolsonaro ailesini ve Tarcísio Freitas’a bağlı akımı bir araya getiren aşırı sağ blok ezici bir zafer kazandı. Flávio, bütün anketlerin aksine, geçerli oyların %47’sini alırken Lula %45’te kaldı. Aradaki fark iki milyonun biraz üzerinde gerçekleşti. Eyalet valilikleri ve Senato seçimleri de bu büyük zaferi doğruladı. Önemli eyaletlerin neredeyse tamamında sonuçlar ilk turda belirlendi. PL (Liberal Parti) 7 vali çıkardı ve Flávio’nun destekçileri şu eyaletlerde seçimi kazandı: Rio Grande do Sul (Zucco), Santa Catarina (Jorginho), Paraná (Moro), Mato Grosso do Sul (Riedel), Mato Grosso (Pivetta), São Paulo (Tarcísio), Minas Gerais (Cleitinho), Pará (Dr. Daniel), Roraima (Arthur), Rondônia (Marcos). Tarcísio ve Cleitinho’nun zaferlerinin yanı sıra, Rio’da Ruas’ın beklenmedik yükselişinin de altını çizmek gerekir. Garotinho’nun oylarının iptal edilmesi durumunda Ruas’ın galip ilan edilmesi mümkün. PL, Senato’da yenilenen 54 sandalyenin 19’unu kazanarak bu meclisin en büyük grubunu oluşturdu. Ayrıca Temsilciler Meclisi’nde 121 milletvekiliyle bugüne kadar seçilmiş en büyük parlamento grubunu oluşturarak Kongre’de tarihî bir rekor kırdı. Bunlar, gerçek bir “silindir gibi ezip geçme” etkisini yansıtan çarpıcı rakamlar.

Seçimlere ilişkin ilk değerlendirme, güç dengelerinde olumsuz bir değişimin yaşandığını şimdiden gösteriyor.

Flávio ve aşırı sağ, “Kolombiya usulü” bir zafer kazandı. Başka bir deyişle, seçmenlere ulaşma kapasiteleri sayesinde yeterince isabetli olmayan anketlerin birkaç puan üzerine çıkarak yeni bir güç dengesi dayattılar. Böylece Lula etrafında oluşan siyasal bloka birden fazla cephede yenilgi yaşattılar. Bu sonuç, ilk turda zafer kazanmayı umacak kadar ileri giden PT (İşçi Partisi) yöneticilerinin gerçekçilikten uzak analizleriyle keskin bir karşıtlık oluşturdu.

Seçim kampanyası, hükümeti zayıflatan ve daha önce INSS/Lulinha skandalı etrafında yoğunlaşan rejime yönelik suçlamaları daha da güçlendiren Federal Yüksek Mahkeme (STF) krizinin patlak vermesine kadar sakin bir ortamda ilerledi. Moraes’in ve STF’nin hedef alınması, Dark Horse olayının ilk kez ortaya çıkmasıyla Flávio’nun içine düştüğü savunma pozisyonunu tamamen ortadan kaldırdı. Böylece “Vorcaro” kozu etkisizleşerek doğrudan “Yeni Cumhuriyet” rejiminin kendisine karşı dönen bir unsura dönüştü. (*)

Seçim kampanyasının son düzlüğünde bir dizi siyasal önlem hayata geçirildi: Bolsa Família programının kapsamının genişletilmesi, çevrimiçi bahislerin yasaklanması, borçların yeniden yapılandırılmasına yönelik yeni bir Desenrola (borçların müzakeresi) programı, Brezilya Ulusal Piskoposlar Konferansı (CNBB) ile ittifak kurulması ve STF’deki tartışmanın yasaklanması. Bunlara, militanların seferberliğinin artırılması ve seçim kampanyası tarafından, bizzat Lula’nın da katılımıyla düzenlenen büyük sokak gösterileri eklendi. Bu da seçmenlerin ve destekçilerin sokaklardaki görünürlüğünü artırdı.

Bolsonarizm ise önceki dönemlerden farklı olarak daha geri planda kalmayı tercih etti ve sessiz çoğunluğa bel bağladı. Centrão’nun (merkez partiler koalisyonu) bazı kesimlerini ve klientelist partileri kendi safına çekerek güçlü bir seçim çoğunluğu elde etti. Sağcı adayların varlığı Flávio’nun yükselişini durdurmaya yetmedi. STF krizinin ardından Cury’nin desteği eridi ve Renan’ın gösterdiği direnç bile yaklaşık %2’lik bir tavana takıldı.

PT, önceki seçimlere kıyasla daha düşük bir düzeyde olsa da Kuzeydoğu’daki hegemonyasını koruyarak yönetimde olduğu üç eyalette, Piauí, Ceará ve Bahia’da zafer kazandı. Yine PT’nin yönetimde olduğu Rio Grande do Norte eyaletinde ise partinin adayı Cadu, seçim kampanyasının son düzlüğünde iyi bir performans göstererek ikinci tura kalabilecek bir konuma yükseldi. Amapá ve Pará eyaletlerinde ise iktidarın adayları yenilgiye uğradı.

Lula, attığı ürkek adımlarla hükümetine yönelik hoşnutsuzluk eğilimini tersine çevirmeyi başaramadı. Medya, özellikle Globo’daki tartışma krizinin ardından, Globo, Folha ve Estadão gibi çoğunlukla Bolsonaro yanlısı olmayan kuruluşlar da dahil olmak üzere, hükümet üzerinde baskı kuran bir çizgi benimsedi. Daha sert bir kemer sıkma politikasını savunmak ve gelecekteki bir hükümeti vesayet altına almak amacıyla yöneltilen eleştirileri öne çıkardı.

Bu sonucu anlamak için Lula’nın yıpranmasının, zaman zaman savunma konumuna düşse de dirençliliğini koruyan aşırı sağı nasıl beslediğini kavramak gerekir. Jair’in hapiste olduğu, Flávio’nun burjuvaziyi ve onun partilerini birleştirmeyi başaramadığı unutulmamalıdır. Lula’nın ve onun etrafında oluşan siyasal kampın yenilgisi, hem genel hem de özgül etkenlerden kaynaklanmaktadır. Genel etkenler açısından üçlü bir tükenişten söz edebiliriz: (I) Liberal aydın Maria Hermínia Tavares’in birkaç hafta önce Folha’da isabetli biçimde yazdığı gibi, STF krizinin grotesk bir tezahürünü oluşturduğu Yeni Cumhuriyet rejiminin tükenişi; (II) siyasal bir figür olarak Lula’nın kendisinin (ve dolayısıyla partisinin) tükenişi, bir tür “malzeme yorgunluğu”; (III) PT’nin Yeni Cumhuriyet döneminden bu yana benimsediği, sınıf çatışmalarını “kurumsal” yollarla çözmeye dayanan stratejinin tükenişi.

Yeni Cumhuriyet’in son dayanakları da sarsıldı: 8 Ocak’taki darbe girişimi ve Trump’ın müdahaleleri karşısında ilerici bir rol oynamış olan STF ile bütçe ödeneklerine ilişkin değişiklikler sayesinde güç kazanmış olan “Centrão”. Ancak gücünü yitirmeye başlayan Centrão, seçmenlerin cezalandırıcı oylarıyla karşı karşıya kaldı ve aşırı sağın etkisi altına girdi. Bu durum, birkaç yıl önce São Paulo’da PSDB’nin Tarcísio karşısında yaşadığı sürece benzerlik göstermektedir.

Brezilya tarihinin en büyük devlet adamı, ülkenin yakın dönem siyasal tarihini tek başına temsil eden bir figür olan Lula, perspektif eksikliğinin yarattığı zayıflamayla birlikte, aşırı sağın yükselişini durdurabilecek kadar güçlü bir dinamik yaratmak üzere yeniden inisiyatif almayı başaramıyor.

Son olarak, sınıflar arası uzlaşma stratejisi, yozlaşmış bir STF’ye ve Centrão’ya bağımlılık yarattığı gibi, hükümetin Merkez Bankası Başkanı Gabriel Galípolo tarafından yürütülen ve halkın taleplerine yanıt veremeyen kemer sıkma politikasına da bağımlılık yaratmıştır. Başka bir deyişle, PT karşıtlığının başlıca dayanağını oluşturan Flávio ve destekçilerine verilen halk oylarının büyük bölümü, hükümetin halkın yaşam koşullarındaki kötüleşmeye yanıt verememesi nedeniyle duyulan tepkinin sonucudur. Aynı zamanda bu oylar, bütünüyle yozlaşmış olarak algılanan rejime yönelik bir tepkiyi de yansıtmaktadır. Flávio ise “sisteme” karşı yürüttüğü ikiyüzlü söylemle bu tepkiyi körüklemektedir.


Lula, kurduğu ittifakların sınırları içinde iktidarını sürdürüyor ve halkta bir tepkiye yol açıyor. Bu tepki de aşırı sağ muhalefeti ve Centrão ile burjuvazinin bir kesiminin hükümet üzerindeki vesayetini güçlendirerek, trajik biçimde kendini tekrarlayan bir kısır döngü yaratıyor.

Flávio, Tarcísio’yu geride bırakarak Bolsonaro Klanı’nın adayı olarak kendisini kabul ettirdi ve babasını 2018’de iktidara taşıyan toplumsal ittifakı yeniden etrafında topladı. Bu ittifak, burjuvazinin ve finans çevrelerinin bir kesiminden tarım endüstrisinin büyük güçlerine, doğal kaynakların çıkarılmasına (ekstraksyonuna) dayalı sektörlerdeki ve madencilikteki büyük şirketlerden teknoloji şirketlerine, askerî ve sivil baskı aygıtlarının bir bölümünden Moro ve benzerleri gibi devlet aygıtının muhafazakâr katmanlarına ve Evanjelik çevrelerin geniş kesimlerine kadar uzanıyor.

Teknoloji şirketlerinin bu ittifaktaki varlığı, günümüz siyasetinin kurucu unsurlarından biridir. Meta, Starlink ve diğer büyük teknoloji şirketleri (Big Tech), Lula’yı yenilgiye uğratmak ve Flávio’nun seçilmesini sağlamak için faaliyet yürütüyor ve yürüttüler. Peter Thiel, Buenos Aires’ten Brezilya’daki gelişmeleri takip ediyor ve birkaç ay önce São Paulo’ya da gitti. Burada, Cebrap araştırmacılarının tanımladığı şekliyle, “yeni türden bir parti”yi, bir “dijital bolsonarist parti” fikrini destekleyen örgütlü bir faaliyet söz konusu.

Trump da bu mücadele için seferber oldu ve Brezilya’daki mücadele dünya çapındaki mücadelenin bir parçasını oluşturuyor. Büyükelçiliklerin kapatılması alınan önlemlerden biriydi, ancak gerçek şu ki Trump, bir yıldır Lula’yı seçimler yoluyla iktidardan uzaklaştırmak için kararlılıkla hareket ediyor. Milei’yi kullanıyor, ancak milyarderler tarafından finanse edilen, bir tür mücadele odaklı düşünce kuruluşu olan BlackBridge şirketinin finansmanı gibi başka araçlara da sahip. Moraes ve Pix üzerindeki baskılar: Trump ve siyonizm zamana karşı bir yarış içinde. Yaklaşan ABD seçimlerinin belirsiz görünümü ve bölgedeki aşırı sağ hükümetlerin yıpranması karşısında “Brasília’nın fethedilmesi” bu proje açısından hayati önem taşıyor. Bunun bir domino etkisi olacaktır: Şili, Venezuela, Peru, Kolombiya ve şimdi de Brezilya.

Bu sürecin daha derin olduğunu kavramak gerekiyor. Çünkü Flávio ve aşırı sağ, yalnızca iktidara gelmekle sınırlı olmayan, daha kapsamlı bir stratejiye sahip. Bu, gerçekte bir karşıdevrim olan bir “devrim” stratejisidir.

Senatörleri seçtirerek Yüksek Mahkeme’yi kuşatmak, iktidarı klanın elinde yoğunlaştırmak, Jair için af çıkarmak ve otoriter önlemleri hayata geçirmek; böylece ülkeyi kendi stratejileri ve programları doğrultusunda yeniden şekillendirerek bir sömürge gibi Trump’a teslim etmek: Yeni hükümetin eylem planı budur.

Nunes Marques, Bolsonaro’nun affını şimdiden gündeme aldı. Buna, geçen pazar günkü seçim sonuçları karşısında borsalarda ve finans dünyasında yaşanan coşkunun da gösterdiği üzere, piyasalardan gelen işaretleri eklemek gerekiyor.

Bu süreci açıklayan özgül etkenler arasında PT’nin siyasal yönelimindeki ciddi hatalar, ilk turda zafer kazanma olasılığına ilişkin yanlış değerlendirmesi, özellikle Rio Grande do Sul ve São Paulo eyaletlerinde felaketle sonuçlanan, zayıf adaylar etrafında oluşturulan “geniş cephe” stratejisi ve Minas Gerais eyaletinde adayın belirlenmesinde yaşanan gecikme gibi unsurlar yer alıyor.

Bununla birlikte, bize göre, ulusal düzeyde ve eyaletlerde en çok oy alan adaylar arasında solun da yer aldığı bir kutuplaşma söz konusu. Bu mücadele aynı zamanda kuşaklar arası bir boyut da taşıyor: Nikolas Ferreira ve Pavanato’nun karşısında Érika Hilton ve Sâmia Bomfim; Minas Geraisli genç Ana Elise’nin PT açısından bütün oy rekorlarını kırması; Federal Bölge’de (DF) en fazla oy alan adayın Fábio Felix olması… Bunların hepsi, “redpill” çevrelerinin muhafazakâr oylarına karşıt ideolojik örnekler oluşturuyor.

Kitle hareketinin çoğunluk eğilimlerini temsil eden önderliklerin kaygıları ve yönelim kaybı nedeniyle etkisi sınırlansa da canlı bir enerji mevcut. Bu enerji, örneğin Lula’nın kazandığı São Paulo ve Porto Alegre gibi eyalet başkentlerinde kendini gösteriyor. Seçim kampanyasının son düzlüğünde düzenlenen mitinglerde, “Klan”ın yeni bir hükümetinin neofaşist niteliğinin farkına varılmasında ve aynı zamanda Lulacı stratejinin sınırlarına ilişkin belirli bir bilincin gelişmesinde bu enerjiyi görmek mümkün.

PSOL ve seçim barajına karşı mücadele

PSOL seçim barajına karşı mücadele etmelidir. Seçim sonuçlarının çelişkisi burada yatıyor: PSOL, seçilmiş temsilcileriyle sandıktan zaferle çıkmış, böylece kitlelerin belirli kesimlerinin siyasette yenilenme ve radikallik arzusunu ifade etmiş olmasına rağmen, seçim barajını aşamadığı gerekçesiyle bir dizi hakkını kaybetmesine yol açabilecek, partinin işleyişini kısıtlayıcı önlemlerin uygulanması tehdidiyle karşı karşıya bulunuyor. Geçen haftaki başyazımızda[2] bu mücadelenin Lula’nın ve adaylarımızın seçilmesini sağlama mücadelesi kadar önemli olduğunu vurgulamıştık:

Aynı derecede önemli olan ikinci görev, seçmenleri milletvekilliği ve senatörlük için PSOL adaylarına oy vermeye ikna etmektir. PSOL, rejimin çok sayıdaki antidemokratik mekanizmasından biri olan seçim barajını aşmalıdır.

Sergipe eyaletinde PSOL/Rede federasyonunun aday listesinin bu duruma özgü olarak geliştirilmiş hukuki bir hileyle geçersiz kılınmasının ardından, zorluk, dokuzuncu eyalet için geriye yalnızca üç ya da dört seçeneğin kalmış olmasından kaynaklanıyordu. Bunlar arasında PSOL yönetimi tarafından en yüksek olasılığa sahip görülen eyalet Santa Catarina’ydı. Burada alınan olumsuz sonuç, bizi Espírito Santo’ya bel bağlamak zorunda bıraktı. Bu eyalette ilk oy sayımında yalnızca 185 oy farkla yarışın dışında kaldık. Şimdi hâlâ gündemde olan mesele, eyaletteki klientelist partilerin toplumsal cinsiyet kotasına ilişkin gerçekleştirdiği çeşitli usulsüzlüklerin ortaya çıkarılmasıdır. Bu usulsüzlüklerin tespit edilmesi, oyların yeniden sayılmasına ve PSOL’un Espírito Santo eyaletinde Temsilciler Meclisi seçimleri için gerekli %1,50 oy oranına ulaşmasına olanak sağlayacaktır. Benzer bir dava birkaç yıl önce olumlu sonuçlanmış, zorunlu kadın kotasında usulsüzlük yapan bir aday listesinin iptal edilmesinin ardından oyların yeniden sayılması sayesinde PSOL, Belém Belediye Meclisi’nde bir sandalye daha kazanmıştı.

Neofaşizme karşı geleceğe dönük bir projeyi temsil eden ve milyonlarca Brezilyalının dayanışma ve desteğine sahip olan PSOL’a karşı bu son derece ağır önlemin uygulanmasını engellemek için var gücümüzle mücadele ediyoruz.

Partimiz parlamenter düzeyde gelişme kaydetti: Rede partisiyle oluşturduğumuz federasyon, ülkenin beş coğrafi bölgesinden dördünde ilk kez olmak üzere toplam 15 federal milletvekili çıkardı. Lulacılığın doğduğu ve ülkenin başlıca ekonomik merkezi olan São Paulo eyaletinde PT’nin oluşturduğu federasyonu geride bıraktık. Partimiz, gerici güçlerle mücadele eden ve kolektif mücadeleye ağırlık veren tutarlı ve mücadeleci bir alternatif olarak, feminist ve ırkçılık karşıtı bir kimlikle gelişti. Eyalet yasama meclislerinde de ilerleme sağlayarak birçok eyalette parlamento gruplarını güçlendirdi.

Bu çelişki karşısında, Espírito Santo’daki seçim usulsüzlüklerine ilişkin kanıtları göz önünde bulundurarak, PSOL’un televizyon ve radyodaki yayın sürelerini koruyabilmesi, faaliyetlerini eksiksiz sürdürebilmesi ve Ulusal Kongre’de bütün haklarını kullanabilmesi için Brezilya toplumuna yönelik büyük bir kampanya çağrısında bulunuyoruz. PSOL’u, Brezilya halkının büyük mücadelelerini sahiplenen, vazgeçilmez bir parti olarak güçlendirelim ve bu niteliğini ortaya koyalım.

Bugünün mücadelesi geleceği belirliyor – MES/PSOL içindeki rolümüz

Şimdiden bütün militanlarımızı ve sempatizanlarımızı ikinci tur seçim kampanyasına daha güçlü biçimde katılmaya çağırıyoruz. Emekçi halkın bilincine dayanarak, Lula ile Flávio arasındaki oy farkını kapatmak için mücadele edecek sürekli bir kolektif hareket yaratmak üzere toplumsal enerjiyi büyütmeli ve geliştirmeliyiz. Üniversitelerin sürece dahil edilmesi ve geniş katılımlı genel toplantıların düzenlenmesi izlenmesi gereken örneklerdir.

Söylemimiz basit olmalı ve kentlerin çeperlerinde yaşayanlara, ne Lula’ya ne de Flávio’ya oy verenlere, hatta hiç oy kullanmamış olanlara seslenmelidir: Ya hep ya hiç, ya evet ya hayır! Haftada altı gün çalışma ve bir gün dinlenmeye dayalı 6×1 sistemine son vermek için, kadınların yaşamları için, Brezilya’nın Trump’ın himayesi altındaki bir ülkeye dönüşmemesi için, Brezilya ekonomisinin çökmesini ve yeniden kemik kuyruklarına (fila do osso) mahkûm olmamızı önlemek için, Bolsa Família programını kısıtlayabilecek ya da ortadan kaldırabilecek, sendikaları kapatmak ve üniversiteleri kuşatmak isteyen güçleri durdurmak için mücadele etmeliyiz. Gençler arasında eğitim, demokratik özgürlükler ve iklim krizinin aciliyeti üzerine tartışmayı da ihmal etmeden, borç batağına saplanmış, yüksek faiz oranlarının ve finans kapitalin esiri hâline gelmiş milyonlarca Brezilyalının yüreğine ve zihnine nasıl ulaşabiliriz?

Bu çağrıyı, MES’in elde ettiği sonuçlardan gurur duyarak, başımız dik bir şekilde yapıyoruz. Örgütümüz, radikalliği geniş bir toplumsal erişimle birleştirmeye ağırlık verdiği için gelişti. Üç federal milletvekili seçtirdik: Sâmia, Fábio ve Fernanda. Sâmia, yaklaşık 600 bin oyla Brezilya’nın en çok oy alan beş kadın milletvekili arasına girerek gerçek bir başarıya imza attı. Fernanda Melchionna, eyaleti kasıp kavuran aşırı sağ seçim dalgasına rağmen oylarını artırarak 276 bin oyla Rio Grande do Sul’un en çok oy alan adayları arasına girdi. Fábio Felix, Federal Bölge’nin (DF) tamamında en çok oy alan aday olurken, oy oranı bakımından da ülke genelinde en yüksek desteği alan adaylar arasında yer aldı.

Üç eyalet milletvekilini yeniden seçtirdik: Luciana Genro ve Camila Valadão, sırasıyla Rio Grande do Sul ve Espírito Santo eyaletlerinde en çok oy alan adaylar arasında yer aldı. Mônica Seixas ve Pretas (kolektif milletvekilliği), 200 bin oya yaklaşarak önceki bütün seçim sonuçlarını geride bıraktı.

Bazı gerilemeler de yaşadık. Örneğin Rio’nun mücadeleci milletvekili Josemar Carvalho, oylarını artırıp 40 bin sınırını aşmasına rağmen yeniden seçilemedi. Rio Grande do Sul eyaletinde PSOL, ikinci bir sandalye kazanmak için gereken oy sayısına çok az farkla ulaşamadı. Roberto Robaina ise partinin bu eyalette en çok oy alan ikinci adayı oldu.

İki yeni kadın milletvekili seçtirdik: Filodaki rolüyle uluslararası düzeyde tanınan ve 124 binden fazla oy alarak MES’in São Paulo’daki parlamento grubunu güçlendiren Mariana Conti ile Federal Bölge Yasama Meclisi’nde sandalye kazanan ilk siyah solcu kadın olan, MES ve PSOL yöneticisi Keka Bagno.

Seçilememiş olsalar da Vivi ve öğretmen Ângela, Pará ve Paraná eyaletlerinde önemli oy oranlarına ulaşarak parti açısından başlıca referans isimler arasında yerlerini aldılar. Ayrıca MES ve PSOL bayrağı altında milletvekilliği ve senatörlük seçimlerine katılan onlarca yoldaşımızla, seçim kampanyalarını desteklediğimiz ve aktif biçimde katıldığımız diğer yoldaşlarımızla da gurur duyuyoruz.

Kutuplaşma, dünyanın her yerinde olduğu gibi devam edecek ve keskinleşecektir. Trump, ABD’de yaklaşan Kongre seçimlerini kaybedebilir; gençliğin yeni seferberlikleri İspanya ve Fransa’yı sarsıyor; siyasal uçlar güç kazanıyor. Almanya’da neofaşistler AfD ile yeniden kitlesel bir ağırlık kazanırken Berlin, Die Linke’nin zaferiyle buna yanıt veriyor. ABD’de DSA (Amerika’nın Demokratik Sosyalistleri), Trump’a karşı mücadele ediyor ve kitlesel bir siyasal güç olarak gelişiyor. Keiko Fujimori’nin Peru’sunda solcu lider Verónika Mendoza, kısa süre önce Cusco valisi seçildi. Burada, Brezilya’da ise PSOL’a bağlanan umutlar, yenilenmiş bir antikapitalist sola duyulan arzuyu ifade ediyor.

Trump’ın yardakçısı neofaşist Flávio’ya karşı en ön saflarda mücadele edeceğiz. Önümüzdeki günlerde verilmesi gereken mücadele budur: Bizi bekleyenlere hazırlanmak üzere stratejik tartışmaya, fikirler mücadelesine ve militan güçlerin yeniden örgütlenmesine ağırlık vermek. Gelecek şimdi belirleniyor.

MES-PSOL Ulusal Sekreterliği (Sosyalist Sol Hareketi, PSOL’un kurucu siyasi örgütlerinden biri).

6 Ekim 2026 tarihinde Revista Movimento tarafından yayımlanmıştır.

(*) INSS skandalı, Brezilya Ulusal Sosyal Güvenlik Kurumu üzerinden emeklilerin aylıklarından usulsüz kesintiler yapılmasına ilişkin yolsuzluk soruşturmasıdır. Soruşturma kapsamında Lula’nın oğlu Lulinha hakkında da nüfuz ticareti iddiaları gündeme gelmiştir. Dark Horse olayı ise Jair Bolsonaro hakkında hazırlanan aynı adlı filmin, mali usulsüzlüklerle suçlanan Banco Master’ın eski sahibi Daniel Vorcaro tarafından finanse edilmesine ve Flávio Bolsonaro’nun bu finansmandaki rolüne ilişkin skandaldır. “Vorcaro kozu”, bu bağlantıların Flávio’ya karşı siyasal bir silah olarak kullanılmasını ifade eder. Ancak Vorcaro ile Federal Yüksek Mahkeme yargıcı Alexandre de Moraes arasındaki ilişkilerin ortaya çıkması, tartışmanın yönünü değiştirerek yargının kendisini hedef hâline getirmiştir. (Ç-N)

1. Kamu kaynaklarına ve radyo-televizyon yayın sürelerine erişimi belirleyen, belirli bir asgari sayıdaki eyalette ulaşılması gereken oy barajı (cláusula de barreira).

2. “Her oy önemlidir” (Cada voto importa), Israel Dutra, 2 Ekim 2026, Revista Movimento.

Tercüme: İmdat Freni Çeviri Kolekifi

Fransa: Gençlik Ayakta, İktidar Panikte – Emre Öngün ile Söyleşi

Birgün gazetesi tarafından Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) Uluslararası Komisyonu üyesi, aynı zamanda IV. Enternasyonal’den yoldaşımız olan Emre Öngün’le Fransa’da giderek büyüyen toplumsal hareket ve kökenleri üzerine yapılmış söyleşiyi yayınlıyoruz.

İmdat Freni

Fransa’da öğrenci protestoları, hükümetin kemer sıkma politikalarına karşı isyana dönüştü. İktidar ve aşırı sağın hedefindeki LFI’dan Öngün’e göre şeytanlaştırma kampanyasının hedefi önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçimi.

Fransa’da geçen hafta Paris banliyölerinde eğitime daha fazla kaynak için başlayan lise öğrencilerinin protestoları giderek büyüyor. Eğitim sistemine olan tepki, hükümetin kemer sıkma bütçesi gibi politikalarına karşı daha geniş bir isyana dönüştü. Nisan ayında cumhurbaşkanlığı seçimine gidecek ülkede özellikle gençler ve göçmenler arasında popülaritesi giderek artan Boyun Eğmeyen Fransa (LFI), ise hem aşırı sağın hem de hükümetin hedefinde.

Fransa’nın başkenti Paris’te haftalar önce başlayan lise protestoları, sendikaların çağrısıyla tüm ülkeye yayıldı.

Öğretmen eksikliği, aşırı kalabalık sınıflar, bakımsız binalar ve eğitim bütçesindeki kesintilere karşı genel seferberlik çağrısının ardından grevler ve okul işgalleri kısa sürede ülke genelinde 300’den fazla eğitim kurumuna yayıldı.

Dijon, Lyon, Strasbourg, Lille, Marsilya ve Nice gibi kentler de eylemlere sahne olurken perşembe günü üniversite öğrencileri ve sendikaları da lise öğrencilerinin protestolarına dâhil oldu. Öğrenci örgütlerine göre ülke genelinde yaklaşık 30 üniversite kampüsünde blokaj eylemleri düzenlendi.

POLİSİN SERT MÜDAHALESİ

Paris’te cuma günü kentin güneyindeki Leonard de Vinci Lisesi ile güneydoğusundaki Gaston-Bachelard Lisesi’nin girişlerinde yangın çıktı. Öğrenciler, Nantes kentindeki Nelson Mandela Lisesi’ni de sabah saatlerinde ateşe verdi, okul çevresindeki yollar geçici olarak trafiğe kapatıldı. Birçok kentte polis, öğrencilere biber gazı ile sert müdahalede bulundu.

Bazı yerlerde şiddet olaylarına sahne olan protestolarda çoğu öğrenci yaklaşık 2 bin kişinin gözaltına alındığı bildirildi. Fransa Eğitim Bakanlığı, yaklaşık 400 okulun kapalı kalacağını ve öğrencilerine uzaktan eğitim vereceklerini açıkladı. Eğitim Bakanı Edouard Geffray, eylemler başladığından bu yana 170 öğrencinin ve 65 eğitim mensubunun yaralandığını kaydetti.

Fransa’da Genel İş Konfederasyonu (CGT), İşçi Gücü (FO), Birleşik Sendikalar Federasyonu (FSU) ve Solidaires sendikaları, öğrencilere destek için 6 Ekim’de ülke genelinde eğitim koşullarının iyileştirilmesi talebiyle düzenlenecek gösterilere katılacaklarını duyurdu.

AŞIRI SAĞ DA HEDEF ALIYOR

Fransa Başbakanı Sébastien Lecornu perşembe günü ülke geneline yayılan protestolara yönelik bir kriz toplantısı düzenledi. Gösterilerin “kentsel şiddete” dönüştüğünü savunan hükümet, “istihbarat servislerine dayanarak” olayların arkasında “radikal sol” olarak nitelediği Jean-Luc Mélenchon’un Boyun Eğmeyen Fransa’sının (LFI) bulunduğunu öne sürdü.

Merkez sağ Cumhuriyetçilerin cumhurbaşkanı adayı Bruno Retailleau ise eylemlerden LFI’yi sorumlu tutarak partinin kapatılmasını talep etti. Aşırı sağcı Ulusal Birlik’in (RN) lideri ve cumhurbaşkanı adayı Marine Le Pen, “profesyoneller tarafından organize edilen ve LFI tarafından yönlendirilen isyanlar” olduğunu söyledi. Le Pen, gösterilere karşı hükümetten “isyan karşıtı ve güvenlik güçlerine daha geniş yetkiler veren yasalar” talebinde bulundu.

MELENCHON’DAN TEPKİ

Melenchon ise Retailleau’yu “gülünç” bulduğunu savunarak “Fikirlerimizi beğenmediği için bizi (partimizi) yasaklamak istiyor” ifadesini kullandı. Retailleau’nun tavrının “saçma” olduğunu belirten Melenchon, partisinin herhangi bir üyesinin bir lisede eylem hareketi başlatmaya yönelik bir yazılı açıklaması, konuşması veya çağrısı olmadığının altını çizdi.

Melenchon, partisine yönelik suçlama hakkında “Bu onlar için, liselerdeki sorunu çözmenin yolu. Herhangi bir sorun yokmuş gibi davranıyorlar” dedi. LFI lideri, bu değerlendirmeyi hangi istihbarat biriminin yaptığının açıklanmasını talep etti. Partisinin şiddet içermeyen mücadele yöntemlerini savunduğunu söyleyen Melenchon, öğrencilere şiddet olaylarından uzak durma çağrısı yaparak “Bu sadece düşmanlarımızın çıkarına olur” dedi. Gençlere yönelik polis şiddetinden endişe ettiğini söyleyen Melenchon, bu şiddetin “kabul edilemez” olduğunu vurguladı.

BÜTÇE ÖFKEYİ KÖRÜKLEDİ

Protestolar artan hayat pahalılığı ve yüksek enflasyonun gölgesinde gerçekleşirken hükümetin daha fazla kemer sıkma öngören 2027 bütçesini açıklamasıyla gerilim daha da tırmandı. Fransa hükümeti, tarihinin en yüksek kamu borcu seviyelerine ulaşması nedeniyle 2027 yılı için 54 milyar avroluk devasa bir kemer sıkma bütçe teklifini meclise sundu. “Jeopolitik riskler” nedeniyle savunma bütçesinde artışa giden hükümetin sunduğu teklif, kamu sektörü, emeklilik ve sosyal yardımlarda geniş kesintiler ve yeni vergiler öngörüyor.

Nisan-Mayıs 2027’deki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin en güçlü adayı olarak görülen aşırı sağcı Le Pen, uluslararası sermayeye “mali açıdan sorumlu” bir lider imajı çizmek için kemer sıkma bütçesine “şartlı destek” vereceğinin sinyalini verdi. Son dönemde özellikle gençler arasında popülaritesi giderek artan ve mayıs ayındaki ikinci tur cumhurbaşkanlığı seçiminde Le Pen’in rakibi olması öngörülen Melenchon ise 2027 bütçe taslağının ekonomik ve sosyal krizi derinleştireceğini belirterek bütçeyi mecliste düşüreceklerini söyledi.

∗∗∗

YILLARDIR BİRİKEN ÖFKE PATLADI

Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) Uluslararası Komisyon Üyesi Emre Öngün, Fransa’daki öğrencilerin sokağa taşıdığı toplumsal öfkeyi, protestolarla derinleşen siyasi gerilimi ve partiye yönelik “şeytanlaştırma” kampanyasını BirGün’e değerlendirdi:

“Bugün sokakta gördüğümüz öfkenin hem uzun hem kısa vadeli sebepleri var. Uzun vadeli sebep, Macron hükümetlerinin yıllardır uyguladığı katı kemer sıkma politikalarının eğitim ve sağlık gibi kamu sektörlerini çökme noktasına getirmesi yatıyor. Son 20 yılda öğretmenlerin alım gücünün %20 oranında erimesi personel açığına yol açarken, bütçesizlikten dolayı okulların fiziki şartları tuvaletlerinde tavan bile bulunmayan üçüncü dünya ülkelerini andıracak kadar kötüleşmiş durumda. Bu, her geçen yıl daha da kötüleşen yılların birikimi olan bir süreç.

Kısa vadeli tetikleyici ise meclise sunulan ve ordu ile polis dışında kalan tüm alanlarda daha sert kesintiler öngören yeni bütçe tasarısı oldu. Zaten bu haftanın başında, salı günü, bütçeye karşı kamu sektöründe bir grev günü vardı ve aslında olaylar orada başladı. Kamu çalışanlarının yanında öğrenciler de harekete geçti. Sendikaların grev kararı yeni bütçeyle alakalıydı ancak mevcut eylemler, artık “yeter” noktasına gelindiği için alevlenen uzun bir sürecin son noktası.

Şu aşamada eylemlerin tüm ülkeyi durduracak bir genel greve dönüşmesi için henüz erken. Fakat 6 Ekim’de eğitim sektörü sendikalarının aldığı geniş çaplı grev kararı, hareketin eğitim ayağında kararlılıkla devam edeceğini gösteriyor.

ŞEYTANLAŞTIRMA KAMPANYASI

Öfkenin bu kadar sıcak yaşandığı bir dönemde yeni bütçenin meclise sunulması tepkileri şüphesiz daha da körükleyecektir. Ancak hükümetin geri adım atmak veya zenginleri vergilendirmek gibi bir vizyonu yok. Tek yapabildikleri muhalefeti, özellikle de Boyun Eğmeyen Fransa (La France Insoumise – LFI) partisini şeytanlaştırmak.

Küresel çapta gençlerin derin bir geleceksizlik hissi yaşadığı bir gerçek. Bu umutsuzluk ortamında partimizin lideri Jean-Luc Mélenchon, gençler ve özellikle azınlık kökenli kesimler arasında açık ara en popüler lider konumuna yükseldi. Partimizin hedef alınmasının kırılma noktası, 2019 yılında Fransa’daki sol partiler arasında bir ilki gerçekleştirerek İslamofobiye açıkça karşı çıkmamız oldu. 7 Ekim sonrası Filistin’de yaşanan soykırıma karşı durmamız ve Filistinli bir avukatı Avrupa Parlamentosu’na seçtirmemizle egemen sınıfın saldırıları zirveye ulaştı.

‘RİSK ALMIYORLAR’

Bugün iktidar medyası partimizi “Yahudi düşmanı” veya “Cumhuriyet düşmanı” ilan ederken, İçişleri Bakanı sokaktaki münferit şiddet olaylarından doğrudan bizi sorumlu tutuyor. Hükümet mecliste bütçeye karşı oy vermeyeceğini açıklayan aşırı sağcı Le Pen cephesiyle el ele verirken, sokaklarda ise faşist gruplar eylemci öğrencilere saldırıyor.

Bu şeytanlaştırma kampanyasının asıl hedefi önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçimleridir. Mélenchon’un ikinci tura kalıp aşırı sağa karşı yarışma ihtimali çok yüksek olduğu için, merkez cephe toplumu “sol gelirse kaos olur” söylemiyle korkutmaya çalışıyor. Ne yazık ki diğer sol partiler de bu süreçte sağlam bir duruş sergileyemiyor. Sosyalist Parti risksiz siyaset yapmayı seçerken, Yeşil Parti kendi içinde bölünmüş, Komünist Parti ise mecliste iyice zayıflamış durumda.

Kaynak: https://www.birgun.net/haber/genclik-ayakta-iktidar-panikte-738322

İspanya’nın Yeni Protesto Hareketi Sınıf Siyasetini Merkeze Taşıyor – Paolo Gerbaudo

Madrid’deki Puerta del Sol Meydanı’nın konut hakkı için protesto gösterileri düzenleyenler tarafından işgal edilmesi, 2011’de başlayan kemer sıkma karşıtı isyanı yeniden hatırlattı. Ancak 2011’de Indignados hareketi genel ve popülist bir dil kullanırken, bu yeni hareket sınıf meselesine odaklanan, belirgin biçimde sol bir çizgiye sahip.

On beş yıl bir kuşak için yeterli bir süre değil; ancak görünen o ki bir “siyasal döngü” için doğru süre. İspanya’da aktivistler ve ilerici akademisyenler son yıllarda, Indignados protestolarıyla başlayan, 15-M olarak bilinen (adını protestoların ilk günü olan 15 Mayıs 2011’den alan) ve Podemos’un kuruluşu ve hızlı yükselişiyle devam ederek 2019’da geniş sol koalisyon hükümetinin kurulmasına uzanan siyasal döngünün tükendiğinden sıkça söz ediyorlar.

Bu döngü pek çok sonuç doğurdu ve istikrarlı bir ekonomik büyüme dönemine başkanlık eden, kendisini “ilerici hükümet” olarak tanımlayan bir yönetimin ortaya çıkmasını sağladı. Ancak pek çok mesele çözümsüz kaldı ve İspanyol toplumunda yeni gerilimler ortaya çıktı. Bunlar, kurumsal sola yönelik hoşnutsuzluğu ve hükümet politikalarının sınırlarını daha görünür hale getirdi. Konut meselesi, bunu en açık biçimde ortaya koyan sorun.

Bugün nihayet yeni bir siyasal döngünün başlangıcına tanıklık ediyor olabiliriz: Karl Marx’ın ifadesini uyarlayacak olursak, önceki siyasal döngünün giysilerine bürünen, ancak gerçekte daha radikal bir içerik taşıyan bir döngü. İlginçtir ki, 26-S protestolarının başlangıç noktası (26 Eylül’den, kiracılar sendikası Sindicato de Inquilinas tarafından çağrılan kitlesel protestoların ardından meydanların işgal edilmeye başlandığı ilk günden itibaren) 15-M’nin sembolik buluşma noktasıyla aynı: Madrid’in merkezindeki Puerta del Sol.

Ancak bu seferki mobilizasyon, o tarihsel protesto hareketine yönelik göndermelerle dolu olsa da, bir yatırım fonunun seksen yedi yaşındaki Maricarmen Abascal’ı evinden tahliye etmesiyle tetiklenen hareket, kendisinden önceki hareketten dikkat çekici ölçüde farklıdır. Bu durum, 2011’den bu yana ne kadar yol kat edildiğinin ve hâlâ ne kadar yol alınması gerektiğinin kusursuz bir özeti niteliğindedir. Daha da önemlisi, bugün 29 Kasım için çağrısı yapılmış olan seçimler sırasında ve sonrasında halk hareketlerinin önünde nasıl bir yol uzanabileceğini bize gösteriyor.

Aynı Yer, Farklı Hikâye

Puerta del Sol’da ortaya çıkan yeni kampı ziyaret eden 15-M gazileri için burası hem tam bir déjà vu duygusu yaratıyor hem de belirgin biçimde yabancı geliyor.

İkonik saat kulesinin altında kümelenen derme çatma çadırlar, 2008 finansal krizinin ve ardından uygulanan kemer sıkma politikalarının tetiklediği mobilizasyonu hatırlatıyor. O dönemde bu süreç, Arap Baharı’ndan ilham alan ve Yunanistan, İspanya, Britanya, Amerika Birleşik Devletleri ve başka yerlerde kemer sıkma karşıtı ve demokrasi yanlısı kampların kurulmasına yol açan büyük bir protesto dalgasını tetiklemişti. Aynı mavi branda örtüler, benzer biçimde gelişigüzel bir yerleşim düzeni içinde yine karşımızda. Ancak tabelalar ve pankartlardaki mesajlardan sloganlara ve meclislerde tartışılan konulara kadar pek çok şey, 2011’dekinden çarpıcı biçimde farklı.

Bu farklılık, bugünkü İspanya’nın finansal krizden çıkan İspanya’dan ne kadar farklı olduğunu gösteriyor. Bunu, meydanın kenarlarında toplanan kalabalığın önünde yapılan çok sayıdaki doğaçlama konuşmada açıkça görmek mümkün. Madrid’in işçi sınıfı mahallelerinden birinde faaliyet gösteren bir kiracılar sendikası örgütlenme uzmanı, genç profesyonellerin bölgeye akınıyla tetiklenen soylulaştırma dalgasının ortasında tahliyelere karşı verilen zorlu mücadeleyi anlatıyor. Bu genç profesyoneller de Madrid’in merkezinde yükselen fiyatlardan kaçarak bu bölgelere geliyor. Sendikacı, kısa süre önce benzer bir tahliyenin bölge sakinlerinin güçlü mobilizasyonu sayesinde engellendiğini aktarıyor ve bu deneyimlerden çıkarılması gereken dersi özetleyerek ekliyor: İhtiyacımız olan şey “işçi sınıfının örgütlenmesi.” Arka plandaki büyük bir pankartta, spekülasyona verilecek tek yanıtın işgal olduğu yazıyor (okupa hareketinin “k” harfiyle). Konuşma, kalabalığın sloganlarıyla iç içe geçiyor: “Yaşasın işçi sınıfının mücadelesi”, “Polis olsaydım kendimden utanırdım”, “İşte antifaşistler burada.”

Kampın her yanında Confederación Nacional del Trabajo (CNT) gibi örgütlü sol grupların pankartlarını, anarşizmin çember içine alınmış “A” sembolünü, radikal solcu Coordinadora Juvenil Socialista’nın flamalarını, Filistin ve İspanya Cumhuriyeti bayraklarını görüyoruz. Çadırların arasındaki dar geçitlere ise Mihail Bakunin ve Rosa Luxemburg gibi isimler verilmiş. Geleneksel sol ile kurulan bu açık bağlantı, on beş yıl önce burada görülen manzaradan çok farklı bir sembolik ve siyasi manzara ortaya çıkartıyor.

Lidersiz Hareketten Örgütlü Sınıfa

15-M protestoları içgüdüsel olarak popülistti ya da daha doğru bir ifadeyle, “yurttaşçı”ydı. Sınıfsal kökeni ve siyasi görüşleri ne olursa olsun neredeyse her yurttaşı kapsama umudunu taşıyordu. Oysa bu yeni protesto dalgası, geleceğinin elinden alındığı duygusuyla tanımlanan bir işçi sınıfına açıkça referans veriyor. Bu durum özellikle yağmacı bir konut piyasasında kendini gösteriyor. Bu, 15-M gibi demokrasi ve kemer sıkma karşıtlığı etrafında şekillenen bir hareket değil, konut meselesi etrafında şekillenen bir hareket. Turist kalabalıkları ve kısa süreli kiralama platformlarıyla kuşatılmış büyük kentlerde bu, özellikle yakıcı bir sorun. Aynı zamanda, sekiz yıllık merkez sol hükümete rağmen hâlâ yolunda gitmeyen her şeyin bir özeti niteliğinde.

15-M örgütlenme bakımından büyük ölçüde anarşikti. Liderleri ve kurumsallaşmış yapıları reddediyor, buna karşılık birbirinden çok farklı görevleri üstlenen çok sayıda komite ve çalışma grubunun yer aldığı bir meclis demokrasisini benimsiyordu. 26-S ise örgütsel olarak bir kiracılar sendikası etrafında yapılandırılmış durumda. Liderleri, sözcüleri ve son derece koordineli bir stratejisi var. 15-M protestolarında “saygınlık” kaygısı önemliydi. Hareketin fazla radikal veya militan görünmemesine ve mümkün olduğunca sözlü ya da fiziksel çatışmadan kaçınmaya özen gösteriliyordu. Konut protestoları ise bunun tersine, güçlü bir antagonizma tarafından şekilleniyor. Bu antagonizma kimi zaman güvenlik güçlerine karşı açık bir meydan okuma biçimini alıyor ve kötüleşen yaşam koşullarının yarattığı derin bir öfke ve hayal kırıklığından besleniyor.

Belki de en belirgin fark, bunun sola ait olduğunu gizlemeyen bir hareket olması. Kendi tarihinden ve sembollerinden gurur duyuyor. 15-M hareketi ise geleneksel siyasi sembollerden özellikle uzak durmaya çalışıyordu. Çünkü bunların fazla kimlikçi olduğu ve siyasallaşmamış çoğunluğu dışlayabileceği düşünülüyordu.

Elbette 15-M protestolarıyla bugünkü protestolar arasında pek çok süreklilik unsuru da var. Öncelikle her iki hareket de sağcı bir hükümet döneminde değil, sosyalist bir hükümet döneminde ortaya çıktı ve iktidardaki solun yetersizliklerine yönelik hoşnutsuzluk tarafından harekete geçirildi. Ayrıca her ikisi de İspanyol halk hareketlerinin uzun mirasından, 1930’ların İkinci Cumhuriyetine ilişkin hatıralardan ve İspanyol toplumunun iyi bilinen birlikte yaşama ve dayanışma kültüründen besleniyor.

Ancak diğer pek çok açıdan bu hareket, 15-M’nin son derece kapsayıcı ve militanlık karşıtı ruhundan köklü bir kopuş gibi görünüyor.

Bu durum, insanların 2008’de deneyimlediklerinden radikal biçimde farklı koşullara işaret ediyor. Sorun artık kemer sıkma politikaları ve giderek artan işsizlik değil (İspanya şu anda ekonomik bir patlama döneminin ortasında ve istihdamda rekor seviyelere ulaşıyor). Asıl sorun, bazı ilerici hükümet politikalarına rağmen yaşam koşullarının ve konut durumunun daha da kötüleşmiş olması. Üstelik bunun bir nedeni de mevcut ekonomik büyümenin kendisi. Konut fiyatları ve kiralar ölçüsüz biçimde yükseliyor.

Kiracılar artık gelirlerinin yüzde 70’ine varan bölümünü kira olarak ev sahiplerine ödemek ya da turistlere, varlıklı göçmenlere ve dijital göçebelere yer açmak için büyüdükleri mahallelerden taşınmak zorunda kalıyor.

Başbakan Pedro Sánchez, Avrupa’nın en hızlı büyüyen ekonomisinde hükümetinin elde ettiği etkileyici makroekonomik performansla elbette övünebilir. Ancak pek çok kişi bu tür bir soldan derin bir hayal kırıklığı duyuyor. İşte bu hareketin ruhu da buradan kaynaklanıyor: sert bir antagonizma ile siyasetçiler üzerinde aralıksız baskı kurma stratejisinin birleşiminden.

Öncekilerden aynı anda daha radikal ve daha az idealist olan bu protestolar artık demokrasiyle değil, iktidarla ilgili. Aynı zamanda, sağlam bir örgütlenme olmadan hiçbir şeyin değiştirilemeyeceği iddiasını taşıyorlar. Bu durum toplumun diğer kesimlerini rahatsız ediyorsa, varsın etsin!

Umut ve Başarısızlıklar

“İlerici hükümet nerede?” diye soruyordu bir başka slogan. Bu, Sánchez’in koalisyon hükümeti için tercih ettiği ifadeye yönelik ironik bir taşlamaydı. 29 Kasım’da yapılması öngörülen erken seçimler, onun iktidardaki döneminin sonunu pekâlâ getirebilir. Yeni protesto dalgası, büyük ölçüde, önceki siyasal döngünün seçim siyaseti stratejisiyle elde ettiği sonuçlara, çözülemeyen çok sayıdaki soruna ve giderek büyüdüğü görülen yeni toplumsal sorunlara yönelik hoşnutsuzluktan besleniyor.

Bu hoşnutsuzluk, İspanya dışındaki insanlar ve İberya’daki muadilleri kadar şanslı olamamış sol hareketler açısından şaşırtıcı gelebilir. Gerçekten de 15-M siyasal döngüsü, birçok açıdan Batı’daki 2008 sonrası sol mobilizasyonların en etkileyici ve sonuçları en kapsamlı gelişmeler zinciri oldu. Sokaklardan başlayıp yeni bir sol partinin kurulmasına ve bir koalisyon hükümetinin oluşmasına uzandı. Aynı zamanda asgari ücretteki önemli artış gibi görece ilerici sosyal politikaları hayata geçirdi. Ancak görece ilerici bir hükümetin iktidarda olduğu dönemde daha da açık hale gelen şey şu: birçok toplumsal sorun öylesine derinleşmiş durumdaki, Sánchez’in Sosyalist Partisi’nin (PSOE) teknokrat politika yapıcılarının sunduğu ılımlı reform politikaları gerçek bir çözüm olmaktan çok uzak.

Konut politikası, PSOE’nin mevcut güçlerle kopuş yaşamaya ve kararlı biçimde çalışan insanların tarafını tutmaya ne kadar isteksiz olduğunun en açık göstergesi. Kitlesel turizmin geleneksel olarak emlak balonlarıyla el ele gittiği bir ülkede PSOE, büyük yatırım fonlarını ve konut sahiplerini karşısına almaktan duyduğu endişeyi sürdürdü. Hükümetteki en az sevilen bakanlardan biri olan ve kendisinin de birden fazla dairesi bulunan Konut Bakanı Isabel Rodríguez, 2024’te konut krizinin çözümünün ev sahiplerinin gönüllü olarak fiyatları düşük tutmasından geçeceğini öne sürmesi nedeniyle yoğun eleştirilere maruz kaldı.

Bu arada radikal sol partiler Podemos ve Sumar, büyük ölçüde genç ve kentli tabanlarını doğrudan etkileyen konut meselesine giderek daha fazla ağırlık verirken, hem strateji hem de taktik konusunda sürekli olarak birbirlerinden ayrıştılar.

Sánchez’in protestolara yanıtı iki kararname çıkarmak oldu: Bunlardan biri daha ılımlı, diğeri ise daha radikal önlemler içeriyordu. İlk kararname için sağcı Katalan milliyetçisi Junts partisinin desteğini kazanmayı, ikinci kararnameyle ise sola sembolik bir taviz vermeyi amaçladı. Ancak sonunda Junts ilk kararnameyi de reddetti ve Sánchez’i erken seçim çağrısı yapmak zorunda bıraktı.

29 Kasım’da seçim kararı almak, Sánchez açısından büyük bir kumar. Zira yeniden yükselişe geçen bir lider olarak edindiği itibar ciddi bir sınavdan geçecek. Son kamuoyu yoklamalarına göre sağcı Partido Popular ve Vox partileri yüzde 50’nin üzerinde desteğe sahip. Alternatif sol partiler ise son derece bölünmüş ve hazırlıksız durumda. Bu partiler bir kez daha son dakika bir “ittifak listesi” oluşturmayı deneyecek, bu kez Frente Amplio (Geniş Cephe) adını kullanacaklar. Ancak kendi tabanlarını heyecanlandırmakta zorlanacaklar.

Sánchez, radikal solun oylarının bir bölümünü kendisine çekmeyi umuyor. Ancak sekiz yıllık iktidarı boyunca konut meselesinde neden böylesine kararsız kaldığını açıklamakta zorlanacak. Bunun temel nedenlerinden biri, PSOE’nin kendileri de konut fiyatlarındaki artıştan faydalanmış çok sayıda ev sahibini temsil etmesi. PSOE son yıllarda daha ilerici bir çizgiye yönelmiş olsa da mülkiyetin kutsallığına ve “serbest piyasanın” üstünlüğüne ilişkin neoliberal inançtan kopma noktasından hâlâ çok uzakta.

Dolayısıyla yaklaşan seçimler hem halk hareketleri hem de kurumsal sol açısından önemli bir sınav olacak. Sonuç ne olursa olsun, yeni bir siyasal döngünün başlangıcına benzeyen bir sürece tanıklık ediyoruz: konut meselesinden başlayarak maddi sorunlara ve sınıfsal eşitsizliğe güçlü biçimde odaklanan ve toplumsal adaletsizliğin tek çözümünün sınıf örgütlenmesi, strateji ve ısrar olduğuna dayanan bir süreç.

Bu, 15-M sonrası dönemden ve Podemos yıllarından oldukça farklı bir siyasal anlayış. Ancak çağımızın yeni meydan okumalarına da bir o kadar uygun görünüyor.

Kaynak: https://jacobin.com/2026/10/spain-housing-protests-sanchez-class

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Brezilya Seçimleri: “Mücadele Çok Çetin Geçecek” – Valerio Arcary

Brezilya cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turu 4 Ekim’de yapılacak. Tarihçi ve militan Valério Arcary, Luiz Inácio Lula da Silva ile Bolsonaro kampını karşı karşıya getiren ve birbirine zıt iki siyasi ve medeniyet projesini temsil eden bu seçimin önemini analiz ediyor.

Bu seçim, Latin Amerika’nın en büyük ülkesi için olduğu kadar tüm kıta için de belirleyici olacak. On üç adayın yarıştığı seçimde, tüm anketlerde diğerlerinden çok önde olan iki isim arasında bir mücadele yaşanacak: 80 yaşında dördüncü dönem için İşçi Partisi’nden (PT) aday olan mevcut başkan Luiz Inácio Lula da Silva; ve onun karşısında, aşırı sağın himayesindeki, Liberal Parti (PL) üyesi ve eski başkan Jair Bolsonaro’nun (2019-2023) oğlu 45 yaşındaki Flavio Bolsonaro. 

“Lulizm” ve “Bolsonarizm” arasındaki çatışma üzerine yeni bir kitap yayınlayan Valerio Arcary’ye göre, seçimlere gidecek ülke parçalanmış bir ülke. Ülke, radikal solun bakış açısından bir dizi sınırlamaya sahip olan PT (İşçi Partisi) tarafından uygulanan demokratik ve sosyal reformları derinleştirmek ile Donald Trump, Javier Milei ve Benjamin Netanyahu tarafından desteklenen Bolsonaro klanının savunduğu devasa bir geri adım arasında seçim yapmak zorunda kalacak.

Bu röportaj Guy Zurkinden tarafından Le Courrier için yapılmış  ve  28 Ağustos 2026 tarihinde yayınlanmıştır. 

***

Başkanlık seçimleri Lula ve Flavio Bolsonaro arasında geçecek. İlk turdan altı hafta önce bir eğilim belirleyebilir miyiz?

Valerio Arcary:  Sonuç tamamen açık. Anketler hızla geliyor. İlk turda Lula’nın açık bir üstünlüğü olduğunu gösteriyorlar. Ancak ikinci turda iki aday başa baş gidiyor. Bu şaşırtıcı değil, çünkü Brezilya derin bir bölünmüşlük içinde. 

Flavio Bolsonaro erkek oylarının çoğunluğuna güvenebilecekken, kadınların %50’sinden fazlası Lula’yı destekliyor; görevdeki başkan [Lula] siyah ve melez nüfusun oylarını alırken, Bolsonaro kendini beyaz olarak tanımlayanların oylarını alıyor. Lula, asgari ücretin iki katından (500 euroya denk geliyor) daha az kazanan işçiler arasında çok popülerken, Bolsonaro daha yüksek gelir grupları tarafından tercih ediliyor; Lula Katolikler arasında kazanırken, Bolsonaro Evanjeliklerin desteğine sahip, vb. 

Bu parçalanma, 210 milyondan fazla nüfusa sahip bu ülke-kıtayı oluşturan farklı bölgeler arasında da görülüyor. Hegemonya kuzeydoğuda Lula ve sol kanatta, güneyde ise Bolsonaro’da.  

Bu bağlamda, seçim kampanyasının geleceğine dair beklentiler nelerdir?

Önümüzdeki haftalarda yaşanacak siyasi mücadele belirleyici olacak. Brezilya’da bir seçim kampanyası, tanımı gereği tahmin edilemezdir. Son aylarda, Bolsonaro ailesini finanse eden bankacı Daniel Vorcaro’yu içeren büyük bir skandala; Bolsonaro’nun seçim ortağı Alfredo Gaspar’a yönelik tecavüz iddialarına; ve Lula’nın oğluna karşı açılan polis soruşturmasına zaten tanık olduk. 

Ve bu, özellikle ikinci tura kalma ihtimali yüksek olan bir seçimde, oldukça çetin geçecek bir mücadelenin sadece başlangıcı. Jair Bolsonaro’nun Ocak 2023’te darbe planlamak suçlamasıyla şu anda gözaltında olduğunu ve siyasi kampının intikam hırsıyla yanıp tutuştuğunu hatırlamakta fayda var. Bu yıl yıkıcı olması beklenen El Niño fenomeniyle bağlantılı iklim olayları da seçim kampanyasında rol oynayabilir.

Rekabet halindeki siyasi programlar nelerdir?

Lula, kendi mirasını, Flavio’nun kendi mirası olarak sahiplendiği Jair Bolsonaro’nun felaketlerle dolu başkanlık dönemiyle karşılaştırarak savunacak. Açlık ve yoksullukla mücadele, eğitime ve üniversitelere erişimin iyileştirilmesi ve kamu sağlık sisteminin güçlendirilmesindeki başarılarını vurgulayacak. Ayrıca, düşük ve orta gelirli çalışanlar için vergi muafiyetleri gibi daha yeni başarıları da vurgulayacak ve eğer Kongre tarafından seçiminden önce onaylanırsa, işçi hareketinin uzun süredir devam eden bir talebi olan çalışma haftasının kısaltılmasını da gündeme getirecek. 

Lula, seçim kampanyasının başlangıcında, özellikle eğitim alanında reformların derinleştirileceğini duyurdu. Kadın cinayetleriyle mücadeleyi ön plana çıkardı ve Brezilya’nın egemenliğini savundu. Aynı zamanda, aşırı sağın bir dönem daha iktidarda kalmasının büyük bir tehlike oluşturacağının altını çizdi.

Flavio Bolsonaro neyi savunuyor?

Milei’nin programına benzer bir programı savunuyor; devlete saldırıyor ve kamu harcamalarında kesintiler ile borç azaltımı vaat ediyor. Aynı zamanda, kendisini hukuk ve düzen ile baskının garantörü olarak göstermeye çalışacak: polise daha fazla yetki, yüksek güvenlikli hapishanelerin inşası, cinsel suçluların kimyasal hadım edilmesi vb.

Dış politikada Donald Trump ile tam bir uyum içinde. Bolsonaro özellikle Pentagon’un himayesinde 18 Latin Amerika devletinden oluşan “Amerika Kalkanı” koalisyonuna katılmayı amaçlıyor. Organize suçla mücadele adı altında bu işbirliği, ABD’nin kıtaya askeri müdahalesini kolaylaştıracak.

Flavio Bolsonaro, şu anda hapiste olan babası Jair’den daha “ılımlı” biri olarak kendini göstermeye çalışıyor. Bu inandırıcı mı?

Hayır. Flavio, proto-faşist bir hareket olan Bolsonar hareketinin bir parçasıdır. Amacı açık: 1984’te askeri diktatörlüğün sona ermesinden sonra elde edilen tüm demokratik ve sosyal kazanımlara saldırmak. 

Bu, büyük ölçekli özelleştirmeleri, kamu sağlığı ve eğitim sistemlerine, emeklilik sistemine yönelik saldırıları ve yarın da “Bolsa Família” gibi sosyal programların geriletilmesini (2003 yılında başlatılan ve on milyonlarca Brezilyalıyı aşırı yoksulluktan kurtaran gelir transfer programı, editörün notu) içeriyor.

Bu programı uygulamak, örgütlü ve mücadeleci kalmaya devam eden sol kesime, sendikalara ve halk hareketlerine, ayrıca 2013’ten bu yana önemli bir canlanma yaşayan feminist, LGBTQ+, çevre, siyah hareket gibi sosyal hareketlere tarihi bir yenilgi yaşatmayı gerektiriyor. Eğer Flavio seçilirse, Covid-19 pandemisi nedeniyle geri kalan babasından daha ileri gidecektir.

Bu girişimde Flavio, Lula’ya ve İşçi Partisi’ne karşı derin bir kin besleyen Brezilya iktidar sınıfının büyük çoğunluğunun desteğine güvenebilir. 

Bu kızgınlığın temelinde ne yatıyor?

PT, 2016 ile 2022 yılları arasındaki kesinti dışında, 2003’ten bugüne kadar Brezilya’yı yönetti. Bu dönem, iki büyük dönüşüme denk geldi.

Ülke tarihinde ilk kez, sivil ve sendikal özgürlükleri güvence altına alan ve solun yasal olarak seçimlere katılabildiği demokratik bir rejimin sağlamlaşmasına tanık olduk.

Lula, paralel olarak, sınırlılıklarına rağmen gerçek sosyal reformları hayata geçirmeyi başardı. Dünyanın en eşitsiz ülkelerinden biri olmaya devam etse de, Brezilya 25 yıl öncesine göre daha az yoksul. Kamusal, evrensel ve ücretsiz sağlık sistemi, kırılganlığını korusa da güçlendirildi. Son olarak, emekli maaşlarının asgari ücrete endekslenmesi, emeklilik yaşına ulaşmış 41 milyon insanın yaşam koşullarında önemli bir iyileşme sağladı. Bu büyük bir değişiklik: 1980’lerde Brezilya’da ortalama yaşam süresi 45 yıldı.

Ancak egemen sınıfın gözünde, bu demokratik ve sosyal ilerlemeler çok yüksek bir bedelle geliyor. Buna ek olarak, Brezilyalı kapitalistlerin işçi sınıfına karşı duyduğu derin korku da var. Bu burjuvazi, işçilerin aşırı sömürülmesine dayanarak olağanüstü ayrıcalıklar biriktirmiştir. Onların gözünde, eski bir metal işçisinin başkan olması bir tehdit oluşturuyor.

Dolayısıyla iktidardaki sınıfın çoğunluğu “Lulaizm”e son vermek istiyor. Ancak bu elit kesim de bölünmüş durumda: Bazıları isteksizce de olsa Lula’ya oy verecek, çünkü demokrasiye daha bağlılar ve Bolsonaro ailesinin Brezilya burjuvazisinin en geri ve acımasız kesimini temsil ettiğinin farkındalar. 

Anketlere göre, nüfusun yaklaşık %40’ı ikinci turda Flavio Bolsonaro’ya oy verecek. Babası Jair’in iktidarı döneminde açlık patlaması, çevresel felaket ve pandemi sırasında 700.000 Brezilyalının ölümü yaşanmışken, bu kadar yüksek bir oran nasıl açıklanabilir?

Bolsonarizm gerçekten de kitlesel bir bileşene sahip. Küçük mülk sahipleri ve esnaflardan oluşan orta sınıf içinde çoğunluk görüşü olmakla birlikte, işçi sınıfının belirli kesimlerinde de yaygın. İşçi sınıfı ise aslında derin bir bölünme içinde. Toplumun en yoksul kesimleri arasında Lula, neredeyse mesihvari bir desteğe sahip. Buna karşılık, yüksek gelir elde eden ve sosyal güvenlikten yararlanan işçilerin önemli bir kısmı aşırı sağa oy veriyor.

Bu kadar yaygın bir şekilde radikal sağa yönelmenin nedenini nasıl açıklayabiliriz?

Daha yüksek gelirleri sayesinde, işgücünün bu kesimi tüketim mallarına daha kolay erişebiliyor. Bu da onlara özel sağlık sigortası satın alma ve çocuklarını özel okullara gönderme olanağı tanıyarak kamu sektörünün eksikliklerini gidermelerini sağlıyor. Bu işçiler, egemen sınıfların savunduğu ideolojiyle daha güçlü bir şekilde özdeşleşiyorlar. Hatta bazıları, toplumun en yoksul kesimine fayda sağlayan sosyal yardım programlarını bile eleştiriyor.

Son on yılda, nüfusun bu kesimi ekonomik durgunluk ve enflasyondan ağır şekilde etkilendi ve bu durum yaşam koşullarını olumsuz yönde etkiledi. Tüm bunlar, partiyi yolsuzlukla suçlayan sağ kanattan gelen yaygın bir kampanya ile körüklenen PT’ye karşı hoşnutsuzluğu artırıyor.

Buna ek olarak, aşırı sağla bağlantılı neo-Pentekostal kiliselerin etkisi de söz konusu. Brezilya’da yetişkin nüfusun %27,5’i artık kendisini Evanjelik olarak tanımlıyor. Yapısal ırkçılık da önemli bir etken. 

Bolsonarizm’e verilen destekte ırkçılığın rolü nedir?

Brezilya, 1888’de köleliği kaldıran dünyadaki son ülkelerden biriydi. Ülke, Afrika dışında en büyük siyah nüfusa sahip olmasına rağmen, bu nüfus uzun süre yoksulluğa mahkum edildi. Bu durum, Brezilya’da siyah bir orta sınıfın ortaya çıkmasıyla son yirmi beş yılda değişti. 

Bu ilerleme, ülkedeki ekonomik dönüşümlerle bağlantılıdır. Ancak öncelikle, tarihsel olarak ayrımcılığa uğramış nüfusların yüksek öğrenime erişimini kolaylaştıran PT hükümetleri tarafından uygulanan kota sisteminden kaynaklanmaktadır. Siyahlar artık doktor, mühendis, mimar ve öğretmen gibi pozisyonlarda yer alıyorlar. Tüketim mallarına erişebiliyorlar, uçakla seyahat edebiliyorlar, pembe dizilerde merkezi roller üstleniyorlar ve benzeri imkanlara sahipler.

Bu gelişme, ayrımcılığa dayalı mahallelerde yaşamaya ve siyahi insanları ev hizmetçileri olarak görmeye alışmış beyaz burjuvazinin ve orta sınıfın bir kesimi için kabul edilemezdir. Bu ırkçılık, onları Bolsonaro’ya oy vermeye itiyor.

Sol, aşırı sağın zaferini nasıl engelleyebilir?

Hazır bir tarif yok.

Seçimlerin büyük ölçüde ülkenin güneydoğusunda, São Paulo, Minas Gerais ve Rio de Janeiro eyaletlerinin oluşturduğu stratejik üçgen içinde belirleneceği biliniyor. Solun bu yoğun nüfuslu eyaletlerin başkentlerinde zemin kazanabilmesi, bölgenin geri kalanındaki zayıflığını telafi etmek için çok önemli olacak.

Lula için kadın seçmenler arasındaki çoğunluğunu artırmak da önemli olacak. Aynı zamanda, PT adayı, yoksul seçmenlerden oluşan sosyal tabanına hitap etmeye devam etmeli ve işçi sınıfı içindeki bölünmeleri aşmaya çalışmalıdır. Bunu yapmak için sadece kendi geçmişini anlatmak yeterli olmayacak: Lula, daha derin reformlar için mücadele etme ve Brezilyalılar için daha iyi bir yaşamı garanti etme konusundaki kararlılığını da göstermelidir.

Başka bir deyişle, kesinlikle sol görüşlü bir kampanya yürütmeli. Ve Bolsonaro’nun bir dönem daha iktidarda kalmasının, son elli yılda zorlukla kazanılan demokratik, ekonomik ve sosyal haklara nasıl bir tehdit oluşturacağını açıklamalı. Bunlar, birbirine zıt iki dünya görüşünün çarpışmasıdır. 

Brezilya’daki başkanlık seçimleri, önemli ölçüde değişen bir Latin Amerika siyasi ortamında gerçekleşiyor… 

Kıta genelinde, ilerici güçler olumsuz bir siyasi bağlamla karşı karşıya. 2025’te aşırı sağ, Ekvador ve Bolivya’daki başkanlık seçimlerini ve Arjantin’deki yasama seçimlerini kazandı. 2026’da ise Trump’ın müttefikleri José Antonio Kast, Keiko Fujimori ve Abelardo de la Espriella, Şili, Peru ve Kolombiya’nın başına geçti.

3 Ocak’ta Amerika Birleşik Devletleri Caracas’ı bombaladı ve Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ile eşi Cilia Flores’i gözaltına aldı. O zamandan beri Delcy Rodrigues hükümeti üzerinde kontrol kurdular. Bu arada Donald Trump, Küba’ya eşi benzeri görülmemiş bir enerji kısıtlaması uygulayarak ülkeye diz çöktürüyor. Böylece, tüm Amerikan kıtasının ABD egemenliği altında olması gerektiğini savunan “Monroe Doktrini”ni uygulamaya koyuyor.

Bu gelişmeler küresel bir eğilimin parçasıdır: İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden sonra marjinalleşen aşırı sağ, şimdi iktidarı ele geçirmeyi hedefleyen kitlesel seçim partilerine sahip.

Bu bağlamda, Brezilya seçimlerine yabancı müdahale riski var mı?

Evet. Donald Trump, birkaç aydır Brezilya’ya karşı provokasyonlarını ve müdahalelerini artırıyor. 

Temmuz 2025’te, Brezilya’dan ABD’ye yapılan ithalata %50 gümrük vergisi uygulama tehdidinde bulundu. O zamanki amacı Jair Bolsonaro’nun mahkumiyetini engellemekti. Daha sonra geri adım attı. Ancak bu yaz, Brezilya ürünlerinin neredeyse dörtte birine %25 ve %12,5 oranında gümrük vergisi uygulayacağını duyurdu. Örtük mesajı şu: Eğer Lula seçilirse, misillemeler olacaktır. Bu, nüfusun bir kesiminde korku salmaya yardımcı oluyor.

Lula kazanırsa, Flavio Bolsonaro büyük olasılıkla seçim sonuçlarına itiraz edecektir. Ve Donald Trump’ın da ona katılması mümkün. Bu büyük bir değişimi temsil eder: 2022’de Başkan Joe Biden, PT adayının zaferini hızla tanıdı; ancak Jair Bolsonaro, askeri yüksek komuta içindeki bir fraksiyonun desteğiyle 8 Ocak 2023’te bir darbe girişimi planladı. Trump’ın desteğiyle, böyle bir senaryonun tekrarlanma tehlikesi gerçektir.

Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei’nin Lula’ya defalarca yönelttiği hakaretler, onun da sürece müdahale etmek istediğini gösteriyor. 

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Berlin’de Die Linke’nin Tarihî Zaferi: Tavizsiz Bir Duruş İhtiyacı – Hermann Nehls

Die Linke, Berlin’de seçmenleri ikna etmeyi başardı. Berlin Temsilciler Meclisi seçimlerinde tarihî bir sonuç elde edildi: Parti yüzde 25,7 oyla (468.060 oy) tüm beklentilerin üzerine çıktı. 2023’e kıyasla oy oranını 13,4 puan artırdı. Böylece Die Linke, tarihinde ilk kez Berlin’in birinci siyasi gücü oldu ve 158 sandalyeli mecliste 47 sandalye kazandı.

Die Linke özellikle Friedrichshain-Kreuzberg’de yüzde 44,2, Mitte’de yüzde 35,9 ve Neukölln’de yüzde 33 ile çok güçlü sonuçlar aldı. Bu üç ilçenin her birinde oy oranını yaklaşık 20 puan artırdı.

Saksonya-Anhalt ve Mecklenburg-Vorpommern’de seçimlede katılımdaki yüksek oranı esas olarak AfD’nin işine yararken, Berlin’de artan seçmen mobilizasyonundan en fazla yararlanan parti Die Linke oldu. Parti en büyük artışı daha önce sandığa gitmeyenler arasında kaydetti: Önceki seçimlerde oy kullanmamış 75.000 kişi bu kez oyunu Die Linke’ye verdi. Buna, daha önce Yeşiller’e oy veren 57.000 ve SPD’ye oy veren 39.000 seçmen de eklendi. Hatta daha önce CDU’ya oy veren 16.000 kişi de bu kez Die Linke’yi tercih etti. Buna karşılık yalnızca 10.000 seçmen Die Linke’den BSW’ye geçti.

Die Linke gençler arasında da son derece güçlü sonuçlar elde etti. İlk kez oy kullananların yüzde 39’u Die Linke’yi tercih etti; 25-34 yaş grubunda ise bu oran yüzde 48’e ulaştı. Ekonomik durumunu kötü olarak değerlendirenlerin yüzde 34’ü, işsizlerin yüzde 35’i ve işçilerin yüzde 26’sı Die Linke’ye oy verdi — ne yazık ki işçiler arasındaki bu oran AfD’nin yalnızca çok az üzerindeydi.

Kamulaştırma temel bir talep

Saksonya-Anhalt ve Mecklenburg-Vorpommern seçimlerinde gözlemlenenin aksine, Die Linke Berlin’de köklü değişimler hedefleyen bir parti olarak kendisini açık biçimde kabul ettirmeyi başardı. Bu durum özellikle büyük emlak şirketlerinin kamulaştırılması (“toplumsallaştırılması”, orijinal metindeki bu ifade yalnızca kamu/devlet mülkiyetine geçirilmekle sınırlı olmayan bir toplumsal mülkiyet ve denetimi içeriyor -ÇN) talebi ve sosyal alandaki bütçe kesintilerine karşı çıkış açısından geçerliydi. “Berlin’i herkes için yaşanabilir ve karşılanabilir bir kent haline getirmek” sloganı tam isabet etti ve toplumdaki güçlü bir hassasiyete dokundu. Elif Eralp, bu siyasi hedefleri temsil eden ve geniş kesimlere ulaşmayı başaran güçlü bir liste başı adayıydı.

Die Linke her şeyden önce kiracıların partisi olarak algılandı. Berlinli seçmenlerin onda dördü ve Die Linke seçmenlerinin yüzde 86’sı, kiracıların yanında duran ve federal hükümetin sözde sosyal reformlarına karşı çıkan tek partinin Die Linke olduğunu düşünüyor.

Kiraların patlaması Berlin’de toplumsal bir krize yol açıyor. Berlin bir kiracılar kenti: Nüfusun yüzde 85’i kirada yaşıyor. Son on yılda yeni kiraya verilen konutların kiraları yüzde 69 arttı. 2016’da Berlin’de talep edilen çıplak kira metrekare başına 9,02 avroyken, bugün bu rakam 15,25 avroya ulaşmış durumda. Berlin’de her dört kişiden biri kullanılabilir gelirinin yüzde 30’undan fazlasını kiraya ayırıyor.

Die Linke, kira meselesini öne çıkararak temel bir soruna parmak bastı: Kira ve sosyal sorunlar seçimin belirleyici meseleleri arasında yer aldı. İlçe düzeyinde ise bu başlıklar, sahadaki gelişmelere ve üyelerin kaygılarına karşılık gelen talepler ve sloganlarla tamamlandı. Neukölln örgütü açısından bunlar arasında “Savaşa ve soykırıma karşı”, “Faşizme karşı birlikte” ve “Bundeswehr okullardan çıksın” talepleri de yer alıyordu. Eyalet parlamentosu adaylarının “Sosyal. Dayanışmacı. Antifaşist.” sloganı da Neukölln’de büyük afişlerde ve seçim bildirgesinde yer alarak merkezi bir rol oynadı.

Taban aktivistleri ve yeni üyeler özellikle aktifti

Taban aktivistlerinin ve çok sayıda yeni üyenin yoğun katılımı, bu güçlü seçim sonucunun önemli unsurlarından birini oluşturdu. Mahallelerde ve evlerin kapılarında aktif biçimde sahaya çıktılar; toplamda 250 bin kapı çalındı. Saksonya-Anhalt ve Mecklenburg-Vorpommern’de ise bu tür bir seferberlik ancak büyük kentlerde mümkün olabilmişti.

Bu seçimde eyalet çapındaki listeler yerine ilçe listelerinin oluşturulmuş olması da kuşkusuz bu güçlü aidiyet duygusuna katkıda bulundu. Adaylar kendi ekiplerini kurdu; bu ekipler özerk biçimde örgütlendi ve kampanyanın temel görsel kimliğini esas alan kendi materyallerini hazırladı. Sosyal medyada yürütülen yoğun çalışmanın da ayrıca altını çizmek gerekiyor; bunun da seçim başarısına katkıda bulunduğu kuşkusuz.

Medyadan sert saldırılar

Seçimden önceki haftalarda ve özellikle son günlerde medya ile bazı partiler, Die Linke’yi defalarca antisemit bir parti olarak göstermeye çalıştı. Bunun arka planında, Die Linke Neukölln örgütünün tiyatro yönetmeni Volker Lösch ile birlikte düzenlediği “Kapitalizme karşı öfke” etkinliği vardı. Etkinlik sırasında rapçi Dahabflex, “Stop the Genocide” adlı şarkıyı seslendirmişti.

Burjuva basınının bir bölümü bunu Yahudilere yönelik düşmanlığın bir ifadesi ve sivillerin öldürülmesine yönelik bir çağrı olarak yorumladı. Ancak bu polemiğin Die Linke’ye verilen desteğe zarar verebileceği yönündeki kaygılar doğrulanmadı. Hem kapı kapı yürütülen görüşmelerde hem de seçim sonrası anketlerde, bu tartışmanın oy verme tercihinde neredeyse hiç kimse açısından belirleyici olmadığı görüldü.

Hükümete katılım meselesi

Geçmiş deneyimler göz önüne alındığında, yoldaşlar arasında hükümete katılmaya yönelik kuşkuculuk oldukça yaygın. Özellikle daha genç üyeler, son yıllarda partiye katılanlar ve çeşitli yerel örgütler hükümete katılım konusunda eleştirel bir tutum sergiliyor.

25 Eylül’de yapılacak eyalet parti kongresinde, ön görüşmeleri yürütecek müzakere heyetinin yalnızca eyalet yönetim kurulu üyelerinden oluşmaması, tabandaki aktivistlerin de bu heyette yer alması yönünde talepler dile getirilecek. Ön görüşme heyetinin, olası koalisyon ortaklarını rahatsız edebilecek tutumları savunabilmesi ve aslında direnmenin gerekli olduğu noktalarda geri adım atmaması için parti içinde güçlü bir dayanağa sahip olması vazgeçilmez görünüyor.

İnandırıcı bir sosyalist politika, açık kırmızı çizgiler ve asgari koşullar gerektirir. Die Linke hiçbir koşulda toplum karşıtı bütçe kesintilerinin uygulayıcısı haline gelmemeli ve hareket etme kapasitesini kapitalizmin sözde nesnel zorunluluklarına feda etmemelidir. Berlin açısından her şeyden önce büyük emlak şirketlerinin kamulaştırılması, yani Deutsche Wohnen & Co.’nun kamulaştırılmasını öngören yasa tasarısının hayata geçirilmesi öncelik taşıyor.

Bunun yanı sıra, yeterli düzeyde kamusal hizmet sunulabilmesi için gerekli mali kaynakların sağlanması, giderek sertleşen baskıcı politikalara son verilmesi ve polis yetkilerinin genişletilmesinin durdurulması gerekiyor; çünkü bütün bunlar toplantı ve ifade özgürlüğünün kısıtlanmasına katkıda bulunuyor. Şunun herkes tarafından açıkça görülmesi gerekir: Sol bir toplumsal kamp parlamentoda değil, her şeyden önce parlamento dışındaki hareketler içinde inşa edilir. Ve Berlin’de bu hareketlerin eksikliği çekilmiyor.

24 Eylül 2026

*ISO tarafından yayımlanmıştır.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Trump’ın Filistin’deki soykırım dönemindeki “Barış Konseyi”


Bu makalede Éric Toussaint, Donald Trump’ın “Barış Konseyi”ni hem Filistin’in sömürgeleştirilmesi için bir organ hem de uluslararası hukukun önemli kazanımlarını yok etmeyi amaçlayan bir politikanın somutlaşmış hali olarak analiz ediyor.

Eric Toussaint

Donald Trump’ın ikinci dönemi, güç kullanımında bir azalma anlamına gelmekten çok uzak, ABD askeri harcamalarında bir ivme artışı, acımasız silahlı kuvvetlere daha fazla bağımlılık ve Washington’ın uluslararası hukuku, savaş hukukunu ve insan haklarını ihlal etmesinde bir artışla birlikte geldi. Bu eğilim, yeni uluslararası çatışmaların patlak vermesine ve tırmanmasına zaten katkıda bulundu ve daha fazla çatışma riskini, hatta küresel bir boyut kazanabilecek savaşların genişlemesini artırıyor.

Donald Trump tarafından barışı tesis etme aracı olarak sunulan Barış Konseyi, nihayetinde başarısızlıkla sonuçlansa bile, yeni yönetiminin en tehlikeli girişimlerinden biridir. Ancak daha da ileri gitmeliyiz: Barış Konseyi sömürgeci bir kurumdur.

Başlıca işlevi, İsrail’in sömürgeci savaşıyla harap ettiği Gazze’nin siyasi, güvenlik ve ekonomik kontrolünü ABD, İsrail ve müttefiklerinin ele geçirmesini sağlamaktır. Bu nedenle, mevcut çok taraflı mekanizmaları atlatmak için tasarlanmış yeni bir kurum değildir. Aksine, “barış” kisvesi altında Filistin topraklarının boyunduruk altına alınmasını ve sömürgeleştirmenin yeni bir aşaması için siyasi koşulların yaratılmasını amaçlayan bir mekanizmadır.

Gazze’deki savaş ve Washington’ın İsrail’in soykırım politikalarına verdiği destek bu konuda çok önemli göstergelerdir: bunlar, bu yeni kurumun teşvik etmeyi amaçladığı “barış” türünü ortaya koymaktadır. Barış Konseyi’nin kurulması, aslında II. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan Birleşmiş Milletler, Dünya Sağlık Örgütü (WHO), UNESCO, Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC), Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR), UNRWA ve diğerleri gibi uluslararası kurumları zayıflatmayı, devre dışı bırakmayı ve baltalamayı amaçlayan sistematik bir saldırının parçasıdır.

Ancak bu saldırıyı, tutarlı ve özünde ilerici bir uluslararası sisteme yönelik basit bir saldırı olarak sunmak yetersiz kalır. BM’nin tarihi de kendi içinde çelişkiler barındırmaktadır. Ezilen halkların mücadeleleri için önemli bir çerçeve sağlamış, ancak aynı zamanda bazı belirleyici anlarda tahakküm ilişkilerinin meşrulaştırılmasına da katkıda bulunmuştur. Filistin tarihi bunun en çarpıcı örneklerinden birini sunmaktadır.

Tehlikede olan şeyin ne olduğunu anlamamız gerekiyor.

Birleşmiş Milletler, uluslararası hukuk ve bunların tarihsel çelişkileri

1945’ten sonra, tüm sınırlamalarına ve büyük güçlerin sürekli egemenliğine rağmen, Birleşmiş Milletler ve uluslararası sözleşmeler, bir dizi temel ilkenin hukuka geçirilmesini mümkün kıldı: saldırganlığın yasaklanması, devletlerin egemen eşitliği, halkların kendi kaderini tayin etme hakkı, halkların tüm zenginlikleri ve doğal kaynakları üzerindeki tam egemenliğe ilişkin devredilemez hakkı[1], soykırım ve insanlığa karşı suçların yasaklanması, savaş zamanlarında sivil nüfusun korunması.

Ancak bu ilkeler gökten inmedi, BM’yi kuran büyük güçlerin özverili iradesinin de sonucu olmadı. BM, ilk yıllarında büyük ölçüde eski sömürgeci güçlerin egemenliği altında kaldı. Filistin sorunu bunun en önemli örneklerinden biridir. Kasım 1947’de Genel Kurul, Filistin Mandası’nın biri Arap diğeri Yahudi olmak üzere iki devlete bölünmesini ve Kudüs için uluslararası bir rejim kurulmasını tavsiye eden 181 sayılı kararı kabul etti.

Bu karar, Filistin nüfusunun çoğunluğu Filistinli iken, Filistinlilerin kendi kaderini tayin etme özlemlerine karşı alınarak verildi. 181 sayılı Karar, böylece dışarıdan dayatılan bir bölünmenin uluslararası meşruiyetine katkıda bulundu ve Siyonist güçlerin sömürgeci girişimlerini sürdürebilecekleri siyasi bir çerçeve sağladı. Bu kararın ardından, Siyonist milisler yüz binlerce Filistinlinin toplu olarak yerinden edilmesine ve yüzlerce Filistin yerleşiminin yıkılmasına başladı. Bu, Nakba, Filistin felaketidir.

1947’deki bu BM kararı, özellikle önemli bir emsal teşkil etmektedir. Siyonist hareketin yarım yüzyıllık aktif sömürge politikası sonrasında, Yahudiler Filistin nüfusunun yalnızca üçte birini oluştururken ve Filistin topraklarının çok küçük bir bölümüne sahipken, BM’nin 181 sayılı kararı Filistin’in %56’sını gelecekteki Yahudi devletine tahsis ederek, Filistin halkının kendi kaderini tayin etme temel hakkını ciddi şekilde baltalamıştır.

181 sayılı Karar, henüz var olmayan İsrail Devleti’ni “tanımamaktadır” ve tek başına sonrasında yaşanan olayları açıklamak için yetersizdir. Bununla birlikte, Siyonist projeye önemli ölçüde uluslararası meşruiyet kazandırmakta ve Filistin’in önemli bir bölümünde bir Yahudi devletinin kurulmasının yolunu açmaktadır. Bunu takip eden aylarda, Siyonist güçler, bölüşme planıyla kendilerine tahsis edilenlerin çok ötesindeki toprakları kademeli olarak kontrol altına alırken, yüz binlerce Filistinli sürgün edildi veya kaçmaya zorlandı. 181 sayılı Karar ile öngörülen Arap devleti hiçbir zaman gerçekleşmedi. BM’nin kendisi daha sonra İsrail’in Mandater Filistin topraklarının yaklaşık %77’sini kapsayacak şekilde genişlediğini ve Filistin nüfusunun yarısından fazlasının sürgün edildiğini kabul edecekti.

11 Mayıs 1949’da Genel Kurul, 273 sayılı Karar ile İsrail’i BM üyesi olarak kabul etti. Bu karar, özellikle Filistinli mültecilerin geri dönüş hakkını teyit eden 1947 tarihli 181 sayılı kararı ve Aralık 1948 tarihli 194 sayılı kararı açıkça hatırlatıyordu. Böylece BM, İsrail’in uluslararası düzene entegrasyonuna katkıda bulunurken, Filistin halkı 181 sayılı karar ile kendilerine vaat edilen devletten mahrum bırakıldı ve nüfuslarının büyük bir kısmı mülteci durumuna düştü.

Dolayısıyla, BM’nin tarihini, kuruluşundan itibaren Filistin halkının haklarını güvence altına alan bir kurumun tarihi olarak sunmak son derece yanıltıcı olurdu. Bu konuda BM, aksine, 1947’den beri Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını ihlal eden ve Siyonist projenin uluslararası meşruiyetine katkıda bulunan bir sömürgeci sürecin katılımcısı olmuştur.

Ancak bu tarihsel sorumluluk, Filistin ulusal haklarının tanınması için BM içinde yürütülen sonraki mücadeleleri silmeye yol açmamalıdır. Fakat bu, BM’yi Filistin sorununun tarafsız ve çıkarsız bir hakemi haline getirmeyi de engeller. Ayrıca, Donald Trump’ın Barış Konseyi’nin neden daha uzun bir tarihsel bağlam içine yerleştirilmesi gerektiğini anlamamıza yardımcı olur: Filistin halkına barış, güvenlik veya hukuk adına dayatılan, ancak temel haklarının ihlal edildiği uluslararası düzenlemeler bağlamı.

Dolayısıyla, BM’nin bu olaylar zincirindeki tarihsel sorumluluğu göz ardı edilemez. Filistinliler ve Arap dünyasının büyük bir kısmı için BM, sadece halkların kendi kaderini tayin hakkını ilan eden bir kurum olarak değil; aynı zamanda 1947’de Filistin’in bölünmesini meşrulaştırmaya yardımcı olan ve 1949’da İsrail Devleti’ni tanıyıp yapısına dahil eden bir kurum olarak da görülmektedir. Bu çelişki, mevcut durumu anlamak için temeldir. Trump’ın Barış Konseyi şimdi Gazze’nin yönetimini, güvenliğini ve yeniden inşasını üstlendiğini, Filistin halkı ise kendi gelecekleriyle ilgili herhangi bir karardan dışlandığını iddia etmektedir.

Dolayısıyla, 1947’de Filistin’in bölünmesini dayatan uluslararası karar ile Gazze’nin geleceğinin dışarıdan belirlenmesine yönelik mevcut girişim arasında çarpıcı bir tarihsel paralellik bulunmaktadır. Ancak BM, yalnızca emperyal güçlerin bir aracı değildir. Sömürgeciliğin sona ermesiyle birlikte, örgütün yapısı derinden değişmiştir. Eskiden boyunduruk altında olan düzinelerce halk bağımsızlığını kazanmış, devlet kurmuş ve uluslararası temsil elde etmiştir.

1950’ler, 1960’lar ve 1970’lerde bu yeni devletler, sömürgeciliğe, apartheid’e, ırkçılığa ve emperyalist egemenliğe karşı ilkeler ve kararlar benimseterek BM’nin dönüşümüne katkıda bulundular. BM’nin kurumsal alanını, halkların kendi kaderini tayin etme hakkının, doğal kaynaklar üzerindeki kalıcı egemenliğin ve ulusal kurtuluş hakkının tanınmasını sağlamak için kullandılar.

Başka bir deyişle, uluslararası hukukun ilerici ilkeleri büyük güçler tarafından bahşedilen “haklar” değildir: bunlar, sömürgecilik karşıtı mücadelelerin ve sömürgecilikten kurtulma sürecinde halkın kendisinin yarattığı güç ilişkilerinin ürünüdür.

Bugün savunulması gereken boyut işte budur; çünkü haklar ve kazanımlar kırılgandır. Çelişkilidirler ve çok eşitsiz bir şekilde uygulanırlar, ancak keyfi iktidar kullanımına karşı yasal ve siyasi engeller oluştururlar. Trump’ın (ve diğer büyük güçlerin) bunlara saldırmasının nedeni tam olarak budur.

Hiç kimse BM’yi idealize etmemelidir. 1945’ten beri, büyük güçler, Şart’ta yer almasına yardımcı oldukları ilkeleri defalarca ihlal etmişlerdir. Güvenlik Konseyi’nin beş daimî üyesinin veto yetkisi, temel bir eşitsizlik oluşturmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri, sayısız yasadışı savaş ve müdahaleyi cezasız bir şekilde yürütmüş veya desteklemiştir.

Filistin tarihi, BM’nin halkların kendi kaderini tayin hakkına aykırı kararları meşrulaştırmak için kullanıldığını da göstermektedir. Ancak bu çelişki, uluslararası çerçevenin yok edilmesini hiçbir şekilde haklı çıkarmaz. Çünkü uluslararası hukukun temel bir özelliği vardır: Kusurlu uygulansa bile, halklar tarafından güçlü uluslara karşı kullanılabilir.

Trump projesinin zayıflatmayı veya yok etmeyi amaçladığı şey tam olarak budur. Dünyanın önde gelen gücünün, çıkarlarıyla bağdaşmaz hale geldiğinde uluslararası kısıtlamaları daha da aşmasına olanak tanıyan mekanizmalar yaratmayı hedefliyor. Ancak Gazze daha da spesifik bir şeyi ortaya koyuyor: sözde “yeniden yapılanmayı” sömürgeci bir tahakküm aracı haline dönüştürmeyi amaçlıyor.

Soykırım sırasında, Trump’ın başkanlığını yaptığı “Barış Konseyi” kuruldu

Barış Konseyi’nin gerçekte ne anlama geldiğini anlamak için Gazze’den başlamak gerekir. Bu Konseyin Ocak 2026’da kurulması, bir soykırımın devam ettiği bir dönemde gerçekleşti ve Amerika Birleşik Devletleri’nin İsrail’e verdiği askeri, mali ve diplomatik destek sayesinde mümkün oldu.

Birleşmiş Milletler tarafından Filistin Sağlık Bakanlığı’ndan alıntı yapılan verilere göre, Ekim 2023 ile Ağustos 2026 arasında Gazze’de 73.000’den fazla Filistinli öldürüldü. Bunların arasında on binlerce kadın ve çocuk da bulunuyor. 31 Aralık 2025 itibarıyla, Gazze Sağlık Bakanlığı tarafından tespit edilen 71.444 ölümün 21.283’ü çocuk, 10.983’ü ise kadın olup, bu oran tespit edilen ölümlerin %45’inden fazlasını temsil etmektedir. Reuters’e göre, Ocak 2026’da İsrail ordusu, Gazze’de öldürülen yaklaşık 70.000 Filistinli rakamının genel olarak güvenilir olduğunu ilk kez kabul etti [2] .

Ancak bu değerlendirme bile eksiktir.

Resmi ölü sayısı tek başına kesin olarak kabul edilemez. Binlerce Filistinli hâlâ kayıp ve muhtemelen enkaz altında gömülü. Bağımsız tahminler, kayıp ve ölü olduğu varsayılanların sayısını yaklaşık 10.000 olarak belirtiyor. Bu nedenle, Gazze Sağlık Bakanlığı’nın Ağustos 2026’da ortaya koyduğu 7.400 rakamı, aile raporlarına dayalı bir asgari rakam olarak kabul edilmeli ve enkaz altındaki gerçek ölüm sayısının bir tahmini olarak değerlendirilmemelidir. Bakanlığın ölüm kayıtlarının başındaki kişi, özellikle bazı saldırıların tüm aileleri yok etmesi ve kayıplarını bildirecek hiçbir hayatta kalan bırakmaması nedeniyle, gerçek rakamın muhtemelen birkaç bin daha yüksek olduğunu tahmin etti.

Dolayısıyla savaşın gerçek ölüm sayısı, fiilen sayılan ceset sayısından daha yüksektir. Ve ölüler felaketin sadece bir kısmını temsil etmektedir. Dünya Bankası, BM ve Avrupa Birliği’nin Nisan 2026’da yayınladığı ortak değerlendirmeye göre[3], Gazze nüfusunun yaklaşık %60’ını oluşturan 1,2 milyondan fazla insan evsiz kalmıştır. Yüz binlerce ev hasar görmüş veya yıkılmış, sağlık, eğitim, su ve enerji altyapısı harap olmuştur.

İsrail, askeri operasyonlarının Hamas ve İslami Cihad’ı hedef aldığını ve sivil kayıpların bu örgütlerin altyapıyı ve kentsel alanları kullanmasından kaynaklandığını iddia ediyor. Bu iddia tamamen kabul edilemez. İsrail ordusu iki yıldır, yüzlerce kilogram patlayıcı içeren mühimmat kullanarak yerleşim bölgelerini, mülteci kamplarını, okulları, hastaneleri ve nüfusun hayatta kalması için hayati önem taşıyan altyapıyı yoğun bir şekilde bombalıyor.

Uluslararası insancıl hukuk, özellikle siviller ve savaşçılar arasında ayrım yapılmasını, orantılılık ilkesine saygı gösterilmesini ve sivil nüfusu korumak için mümkün olan tüm önlemlerin alınmasını gerektirir.

10 Ekim 2025’te yürürlüğe giren ateşkes, İsrail ordusunun Gazze’deki Filistinlileri öldürmesine son vermedi. Reuters’e göre[4], 20 Ağustos 2026 itibarıyla Filistin sağlık yetkilileri, ateşkesin yürürlüğe girmesinden bu yana en az 1.283 Filistinlinin öldürüldüğünü bildirdi. Birleşmiş Milletler İnsani İşler Koordinasyon Ofisi’ne (OCHA) göre[5], ateşkesin ilan edildiği 10 Ekim 2025 ile 22 Temmuz 2026 tarihleri ​​arasında 1.180 ölüm kaydedildi. Binlerce kişi daha yaralandı ve ateşkese rağmen İsrail saldırıları devam etti.

Kullanılan silahların niteliği de dikkate alınmalıdır.

İsrail, 500, 1.000 ve 2.000 poundluk bombalar da dahil olmak üzere ABD yapımı mühimmatı yaygın olarak kullanmıştır. MK-84 gibi 2.000 poundluk bombalar yaklaşık 900 kg ağırlığındadır ve 400 kg’dan fazla patlayıcı içerir. Bunlar önemli patlama ve parçalanma etkileri yaratır: ABD Hava Kuvvetlerine göre, bir MK-84 yaklaşık 366 metre yarıçapında ölümcül parçalar fırlatabilir. Reuters, Haziran 2024’te savaşın başlangıcından bu yana 14.000’den fazla 2.000 poundluk MK-84 bombası ve 6.500 adet 500 poundluk bombanın teslim edildiğini bildirmiştir.[6]

Bu silahlar, sivil nüfusun neredeyse hiç güvenli sığınağının olmadığı, küçük ve yoğun nüfuslu bir bölgede kullanıldı. Bu noktayı netleştirmek önemlidir: yüksek güçlü bir bombanın kullanılması, tek başına hedefin sivil olduğunu veya saldırının yasadışı olduğunu yasal olarak kanıtlamaz. Ancak bir ordu, bu tür silahları yoğun nüfuslu mahallelerde tekrar tekrar kullandığında, tüm konut binalarını yıktığında ve tüm aileleri uykularında öldürdüğünde, bunların kasıtlı olarak planlanmış katliamlar olduğu kesinlikle ortaya çıkar.

İnsan Hakları İzleme Örgütü ve Oxfam, 2024 gibi erken bir tarihte sivil nüfusa karşı ayrım gözetmeyen ve orantısız saldırıları ve toplu cezalandırma biçimlerini belgeledi. Uluslararası Af Örgütü ise, ABD’nin JDAM mühimmatının sivillerin yaşadığı evlere yönelik saldırılarda kullanıldığını tespit etti ve bu saldırıların savaş suçu olarak soruşturulmasını istedi.

Uydu radar görüntüleri temel alınarak yapılan bilimsel bir çalışma, savaşın ilk yılının sonunda 191.263 binanın hasar gördüğünü veya yıkıldığını, bunun da Gazze Şeridi’nde savaştan önce kaydedilen binaların %57,9’unu temsil ettiğini tahmin etti[7].

Bu yıkım, Amerika Birleşik Devletleri olmasaydı bu ölçekte mümkün olmazdı. Hem Joe Biden hem de Donald Trump döneminde Washington, İsrail’e uçak, füze, bomba, mühimmat ve yedek parça tedarik etmeye devam etti. Amerika Birleşik Devletleri ayrıca İsrail’e hayati önem taşıyan diplomatik koruma sağladı. Washington, soykırımcı bir askeri harekat yürütmek için gerekli silahları sağlarken, aynı zamanda İsrail’i uluslararası kurumlarda uygulanan bazı baskılardan korudu.

Dolayısıyla paradoks çarpıcıdır: Amerika Birleşik Devletleri şimdi Gazze’de barış ve yeniden yapılanmayı organize ettiğini iddia ederken, Gazze’nin yıkımında kullanılan silahların önemli bir kısmını da kendisi sağlamıştır. Barış Konseyi bu durumda, Washington’ın büyük ölçüde katkıda bulunduğu bir yıkımın siyasi sonuçlarını yönetmekle görevli kurum gibi görünmektedir.

Filistinlilerin insanlıktan çıkarılması: 2023’te başlamayan bir hikaye

Filistinlilerin insanlıktan çıkarılması Ekim 2023’te aniden ortaya çıkmadı. Bu, Siyonist sömürge projesi ve Filistinlilerin bölgenin fethi ve sömürgeleştirilmesine engel olarak gösterilmesiyle bağlantılı çok daha uzun bir tarihin parçasıdır. 19. yüzyılın sonlarından 20. yüzyıl boyunca, Siyonist hareketin liderleri ve ideologları, Arap ve Filistin varlığının, bir Yahudi devletinin kurulması ve genişlemesine olanak sağlamak için çözülmesi gereken bir sorun olarak görüldüğü teoriler geliştirdiler.

1948 Nakba’sı bu açıdan çok önemli bir dönüm noktasıydı: Filistinlilerin kitlesel olarak sürülmesi, sayısız yerleşimin yıkılması veya boşaltılması ve mültecilerin geri dönüşünün engellenmesi Filistin’i derinden değiştirdi. Bu nedenle insanlıktan çıkarma, yalnızca çağdaş bir retorik olgu değildir. Bu, temel ilkelerinden biri Filistinlilere kendi topraklarında kendi kaderini tayin etme hakkına sahip bir halk olarak tam statülerini inkar etmek olan bir sömürgeci girişimle bağlantılıdır. Ekim 2023’ten bu yana bu mantık, özellikle açık bir vahşetle ifade edilmektedir.

Ekim 2023’ten bu yana, Filistinlilerin insanlıktan çıkarılması, üst düzey görevlerde bulunan İsrailli siyasi ve askeri yetkililer tarafından defalarca dile getirildi. 9 Ekim 2023’te, o zamanki Savunma Bakanı Yoav Gallant, Gazze’nin tamamen kuşatıldığını ilan etti ve şunları söyledi:

“İnsan hayvanlarıyla savaşıyoruz ve buna göre hareket ediyoruz.” Aynı gün,o dönemde Eğitim Bakanı ve hükümet üyesi olan Yoav Kiş, Filistinliler hakkında şunları söyledi: “Bunlar hayvan, var olmaya hakları yok.[… ] Yok edilmeleri gerekiyor.”

10 Ekim’de , Filistin topraklarındaki hükümet faaliyetlerini koordine etmekten sorumlu İsrail askeri birimi COGAT’ın başkanı Tümgeneral Ghassan Alian , Gazze ve Hamas sakinlerine hitaben şunları söyledi:

“ İnsan canavarlarına canavar muamelesi yapılmalıdır. [Gazze’de] elektrik ve su olmayacak, sadece yıkım olacak. Cehennemi istediniz, cehennemi alacaksınız.” [8]

Üç gün sonra, 13 Ekim 2023’te, İsrail Devlet Başkanı Isaac Herzog Gazze ile ilgili olarak şunları söyledi:

“Sorumluluk tüm bir ulusa ait. Sivillerin habersiz olduğu, olaya karışmadığı yönündeki söylemler doğru değil. Kesinlikle doğru değil.“

Bu ifade özellikle ciddidir çünkü savaşçılar ve sivil nüfus arasındaki temel ayrımı sorgulamaktadır [9]. Bu ifadeler, fiilen işlenen eylemlerle karşılaştırıldığında açık bir anlam kazanmaktadır: sivillerin katledilmesi, kitlesel bombalamalar, kuşatmalar, yiyecek, su ve elektrikten mahrum bırakma, evlerin ve hayati altyapının yıkılması ve zorla yerinden edilme. Tam olarak yetkili konumdakilerin ifadeleri ile gerçekleştirilen eylemler arasındaki örtüşme, soykırım niyetinin analizinde , özellikle Francesca Albanese’nin raporlarında [10] ve Güney Afrika temsilcilerinin Uluslararası Adalet Divanı önünde sunduğu argümanlarda kilit bir unsur oluşturmaktadır.

İnsanlıktan çıkarma, yıkım ve sürgün söylemi 2023’te sona ermedi. Mart 2025’te, o zamanki İsrail Savunma Bakanı Israel Katz, Gazze sakinlerine “son uyarı”da bulunarak alternatifin  “mutlak yıkım“ olduğunu duyurdu ve aynı zamanda diğer ülkelere gitmelerinden de bahsetti.[11] Mayıs 2025’te Maliye Bakanı ve Savunma Bakan Yardımcısı Bezalel Smotrich şunları söyledi:

“Bölgeyi işgal edip temizliyoruz ve orada kalıyoruz,” diye ekliyor: “Şeridin kalan her şeyini yok ediyoruz” ve Gazze’nin “dumanlı harabeler, dünyada daha önce hiç görülmemiş tam bir yıkım“ içinde bırakılacağını belirtiyor [12].

11 Mayıs 2025’te, Knesset’in Dış İlişkiler ve Savunma Komitesi toplantısında Başbakan Benjamin Netanyahu şunları söyledi:

“Gittikçe daha fazla evi yıkıyoruz, geri dönecek yerleri yok. Tek mantıklı sonuç Gazzelilerin Şeritten göç etme isteği olacaktır. Başlıca sorunumuz kabul eden ülkelerde.”[ 13]

Bu ifadeler, bölgenin tahribatını, nüfusun yerinden edilmesini ve geri dönüşünün engellenmesi arzusunu açıkça birbirine bağlamaktadır .

Ağustos 2025’te , özellikle önemli bir açıklama, çok yüksek rütbeli bir askeri yetkiliden geldi: İsrail askeri istihbaratının eski başkanı ve Nisan 2024’e kadar Askeri İstihbarat Müdürlüğü’nü yöneten Aharon Haliva. 15 Ağustos 2025’te kamuoyuna açıklanan bir kayıtta, Filistinli kurbanlarla ilgili olarak şunları söyledi:

“Çocuk olmaları önemli değil, ” diyerek ekledi ki, “ zaman zaman bedelini hissetmeleri için bir Nakba’ya ihtiyaçları var.” Aynı kayıtta, ölü sayısının “ gelecek nesiller için bir mesaj ” olarak gerekli olduğunu açıkladı.[14]

Son olarak, Ağustos 2026’da , Ekim 2025’ten beri resmi olarak yürürlükte olan ateşkes İsrail ordusu tarafından düzenli olarak ihlal edilirken ve Filistinlileri her gün öldürmeye devam ederken, insanlıktan uzaklaştırma hükümet içinde açıkça savunulmaya devam ediyor. Ulusal Güvenlik Bakanı ve Benjamin Netanyahu’nun güvenlik kabinesinin bir üyesi olan İtamar Ben-Gvir, 17 Ağustos 2026’da kamuoyuna açıklanan bir röportajda şunları söyledi :

“Bence Gazze’de hedefli suikastler düzenlenmeli, her gece 30 ila 40 kişi öldürülmeli.”

Şunları da ekledi:

“Orada yaşamaya layık olmayan insanlar var . Yaşamamalılar. Onlar insan bile değiller.” Ve ekledi: “ Gazze’nin tamamını bizim olarak görüyorum, ” diyerek Şeridin tamamında İsrail yerleşimlerinin kurulmasını ve Filistinlilerin göçünün teşvik edilmesini savundu.[15]

Ekim 2023’teki “insan hayvanları“ndan Ağustos 2026’daki “onlar insan bile değil” ifadelerine kadar, süreklilik çarpıcıdır. Bu ifadeler, insanlıktan çıkarmadan var olma hakkının reddine, toplu cezalandırmadan açıkça öldürme çağrılarına ve yıkımdan sürgüne ve sömürgeleştirmeye kadar uzanmaktadır. Yazarlarının benimsediği pozisyonlar ve özellikle Gazze’de işlenen eylemlerle (sivillerin katliamı, kitlesel bombalamalar, kuşatma, kıtlık, hayati altyapının yıkımı ve zorla yerinden edilme) örtüşmeleri, İsrail hükümetinin soykırım niyetini göstermektedir.

Trump ve yönetimi İsrail’i ve başbakanını destekliyor.

Trump’ın İsrail’e desteği, Benjamin Netanyahu ile olan kişisel ilişkisiyle sınırlı değil, ancak bu inkar edilemez bir gerçek. 13 Ekim 2025’te Trump, Benjamin Netanyahu hakkında basına şunları söyledi:

“O bir savaş zamanı başkanıydı ve çok iyi bir iş çıkardı. […] Bence harika bir iş çıkardı. Bence doğru zamanda doğru kişiydi.”[16]

Aynı gün, Knesset’te yaptığı konuşmada Trump, İsrail Başbakanı hakkında şunları söyledi:

“Onunla anlaşmak kolay değil, ama onu harika yapan da bu.” Şunları da ekledi: “Bu, İsrail ve dünya için inanılmaz bir zafer,” ve ardından şunları duyurdu: “Bu, İsrail’in altın çağı ve Orta Doğu’nun altın çağı olacak.”[17]

Bu vizyon, yönetiminin resmi doktrininin bir parçasıdır. Ocak 2026 Ulusal Savunma Stratejisi, İsrail’i açıkça “örnek bir müttefik” olarak tanımlamakta ve Amerika Birleşik Devletleri’nin artık “kendini savunması ve ortak çıkarlarımızı geliştirmesi için onu daha da güçlendirme” fırsatına sahip olduğunu belirtmektedir.

Aynı belge, İsrail ile Körfez’deki Amerikalı ortakları arasındaki entegrasyonun güçlendirilmesini savunmaktadır.[18] Dolayısıyla İsrail, Washington’un korumayı amaçladığı bir devlet olarak sunulmakla kalmıyor; aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri’nin ortak çıkarlarını savunmak için gerekli araçları vermek istediği Ortadoğu’daki ABD stratejik mimarisinin bir sütunu olarak da kabul ediliyor.

Trump’ı “barış başkanı” olarak gösterme iddiası artık Washington’ın resmi doktrininde yerleşmiş durumda. Aralık 2025 tarihli Ulusal Güvenlik Stratejisi, “Başkan Trump, Barış Başkanı olarak mirasını kesin olarak kurmuştur” diyor. Özellikle Trump’ı “Gazze’deki savaşı, hayatta kalan tüm rehinelerin aileleriyle yeniden bir araya gelmesine izin vererek sona erdirmekle” övüyor [19]. Ancak, öldürülen on binlerce Filistinli, İsrail tarafından gözaltına alınan binlerce Filistinli veya Ekim 2025’ten bu yana İsrail’in ateşkesi tekrar tekrar ihlal etmesi, Filistinli sivillere yönelik suikast ve saldırıların devam etmesi hakkında tek bir kelime bile edilmiyor.

Beyaz Saray’ın “barış” anlatısı, insanlık felaketini ve şiddetin devamını Trump için kişisel bir başarıya dönüştürürken , Filistinli kurbanları bu anlatının dışında bırakıyor.

Trump, İsrail ve uluslararası hukukun yıkımı

Trump ve Netanyahu arasında Filistin topraklarının geleceği konusunda Gazze ile ilgili görüş ayrılıkları mevcut. Ancak bunlar kimseyi yanıltmamalı. Washington’ın İsrail’e sağladığı devasa siyasi, diplomatik, askeri ve mali desteğe kıyasla bunlar ikincil öneme sahip.

Trump yönetimi, İsrail ile olan stratejik ittifakı sorgulamıyor. Washington’da tanımlanan, savaş sonrası dönemi kontrol etmeyi ve Orta Doğu’daki gücünü artırmayı amaçlayan bir stratejiyi İsrail hükümetine dayatmaya çalışıyor. Bu nedenle Trump, savaşın nasıl yürütüleceği veya sonucunun nasıl organize edileceği konusunda Netanyahu ile aynı fikirde olmasa bile, İsrail Devleti’ne olan Amerikan desteğini tehlikeye atmadan bunu yapabilir.

Bu ayrım çok önemlidir, çünkü İsrail uluslararası hukukun yalnızca münferit ihlallerini işlemez. İşgali ve sömürgeleştirmesi, uluslararası kuruluşlar tarafından onlarca yıldır kınanmaktadır. Gazze’de yürütülen savaş, son derece ciddi suçlamalara yol açmış ve BM Bağımsız Uluslararası Soruşturma Komisyonu tarafından soykırım olarak sınıflandırılmasıyla sonuçlanmıştır. Bu koşullar altında, Washington’ın İsrail’e verdiği destek, BM sistemi içindeki mevcut krizden ayrı düşünülemez.

Barış Konseyi, gerçek uluslararası müzakereler sonucunda ortaya çıkmamıştır. Bu, ABD Başkanı Donald Trump’ın bir ürünüdür; kendisi konseyin başkanlığını yapmaktadır ve Güvenlik Konseyi’nin onayını almıştır.

Nitekim Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 17 Kasım 2025’te kabul edilen 2803 sayılı kararında, özellikle Rusya ve Çin’in çekimser kalması ve Amerika Birleşik Devletleri’nin güçlü diplomatik baskısı bağlamında, “uluslararası hukuk kişiliğine sahip ve Gazze’nin yeniden inşasına rehberlik etmekle görevli bir geçiş idaresi olan Barış Konseyi’nin kurulmasını” memnuniyetle karşıladı[20]. Bu kararı kabul ederek, Güvenlik Konseyi, Gazze’deki geçiş için planlanan sömürgeci düzenlemeye BM meşruiyeti kazandırdı ve Filistin halkının kendi kaderini tayin etme hakkını çiğnedi. 

2803 sayılı Kararın sömürgeci niteliği, özellikle Gazze’nin yönetimi ve güvenliği ile ilgili hükümlerinde açıkça görülmektedir. 4. paragraf, Barış Konseyi’ne “geçici bir yönetimi güvence altına alma” ve bölgenin günlük işlerinden sorumlu “teknokratik ve apolitik” bir Filistin komitesini denetleme yetkisi vermektedir.

Dolayısıyla Filistinliler kendi topraklarının siyasi özneleri olarak tanınmıyor: yönetimleri dış bir otoritenin kontrolüne bırakılıyor. “Siyaset dışı” bir komitenin seçilmesi, iktidardaki gücün ve müttefiklerinin kararlarını uygulamakla görevli, tamamen itaatkâr bir Filistin yönetiminin yolunu açıyor.

7. paragraf bu mantığı pekiştiriyor. “Uluslararası İstikrar Gücü”, Gazze’yi askerden arındırmak, askeri altyapısını yok etmek ve silahlı grupları kalıcı olarak silahsızlandırmak için “gerekli tüm önlemleri” almakla görevlendirilmiştir. Her şeyden önce, İsrail ve Mısır ile “yakından istişare ve işbirliği içinde” hareket etmeli ve sınırların güvenliğini sağlamak için onlarla işbirliği yapmalıdır.

Gazze’nin büyük yıkımından sorumlu işgalci güç İsrail’e böyle bir rol verilmesi kesinlikle kabul edilemez. Ancak, diktatörlük rejimi Washington’ın yardımına bağımlı olan ve Filistin halkının çıkarlarına aykırı olarak İsrail ile işbirliği yapan Mısır’ın da bölgenin güvenlik kontrolüne katılmaya çağrılması da aynı derecede zararlıdır. Bu karar, Filistin halkının baskıya ve soykırımcı ve ilhakçı politikaların devamına karşı direnme yeteneğini kesin olarak sona erdirme girişimidir.  

Konsey, harap olmuş Filistin topraklarının kontrolünü ele geçirdiğini, yönetimini, yeniden inşasını ve güvenliğini organize ettiğini iddia ederken, Filistinlileri kendi gelecekleriyle ilgili temel kararlardan dışlamaktadır. Bu bir vesayet yapısıdır.

Trump’ın bu iddiası, bu ele geçirmenin, toprakların büyük bir bölümünü yok eden, nüfusunun çoğunu yerinden eden ve on binlerce insanın ölümüne neden olan bir savaşın ardından gelmesi nedeniyle daha da önem kazanıyor.

Bu nedenle Filistin halkı silahsızlanmayı, yeni bir yönetimi ve uluslararası denetimi kabul etmelidir. Ancak temel soru şu: İşgal, sömürgeleştirme, toprakların ilhakı, zorla yerinden edilmeler, sivillere karşı işlenen suçlar ve Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkı ne olacak? Tazminat hakkı ne olacak? Faillerin adalete teslim edilmesi ve mahkum edilmesi ne olacak?

Ve en önemlisi: Kim karar veriyor? Filistinliler fiilen yok sayılıyor.

2012’den beri BM’de üye olmayan gözlemci devlet statüsüne sahip olan Filistin, Konsey’e katılmaya davet edilmedi. Trump, Barış Konseyi ile diyalog kurmaya istekli olduğu Filistinliler arasında kimin irtibat görevlisi olarak hareket edeceğine karar verme hakkını kendine mal etti[21]. Bu, meşruiyeti Gazze’nin yıkımından sonra yeniden inşası ihtiyacından kaynaklandığı şeklinde sunulan, ABD liderliğinde uluslararası bir sömürge yönetimine denk gelmektedir. Felaketi yaratan güç ilişkilerini ele almadan, harap olmuş bir bölgenin yönetimini organize ederek adil bir barış inşa edilemez.

Yeniden yapılanma, sömürgeleştirmenin yeni adı haline geldi.

Barış Konseyi Yürütme Kurulu’nun bileşimi oldukça dikkat çekici. Dokuz üyesinden beşi Donald Trump’ın işbirlikçisi veya yakın çevresinden: ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio (yani ABD diplomasisinin baş yetkilisi); ABD Özel Temsilcisi Steve Witkoff; Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert Gabriel Jr.; Başkan Trump’ın Genelkurmay Başkanı Susie Wiles; ve eski Trump danışmanı ve damadı Jared Kushner.

Onların yanında, 2003 Irak işgalini aktif olarak destekleyen ve o zamandan beri finans dünyasında adını duyuran eski İngiliz Başbakanı Tony Blair; Dünya Bankası Grubu Başkanı ve Mastercard’ın eski CEO’su Ajay Banga; ve dünyanın en büyük alternatif varlık yöneticilerinden biri olan ve 2025 yılı sonu itibariyle yaklaşık 950 milyar dolarlık varlığı yöneten Apollo Global Management’ın kurucu ortağı, CEO’su ve başkanı Marc Rowan yer alıyor .

Ve göreceğimiz gibi, Donald Trump, Barış Konseyi başkanı olarak orada aşırı yetkilere sahip.

Diplomasi, askeri güç, uluslararası finans ve özel çıkarlar böylece Amerika Birleşik Devletleri Başkanı’nın yetkisi altında yer alan bir yapının tepesinde bir araya getiriliyor. Üyelik yöntemi bile oldukça açıklayıcı: Trump, kendi seçtiği devletleri katılmaya davet ediyor ve Tüzüğe göre, bir devlet Barış Konseyi’ne bir milyar dolar ödeyerek görev süresini üç yıldan fazla uzatabiliyor.

Trump’ın liderliğindeki Washington, çok taraflı bir çerçevede daha zor olan bir şeyi yapmaya çalışıyor: Amerika Birleşik Devletleri’nin liderliğinde ve etrafında bir koalisyon kurmak, hedefler belirlemek, mali ve askeri kaynakları seferber etmek ve mevcut uluslararası kurumların prosedürlerine, ilkelerine ve olası engellemelerine boyun eğmek zorunda kalmadan “savaş sonrası” dönemi organize etmek.

Ancak Gazze örneğinde, “savaş sonrası dönemi organize etmek” her şeyden önce, Filistinli nüfusunun yeni bir vesayet biçimi altına alınması gereken bir bölgede, yıkım ve sürgün sonrası dönemi organize etmek anlamına gelir. Gazze, bu yeni mimarinin ilk büyük laboratuvarını oluşturmaktadır.

Barış Konseyi’nin kuruluş tüzüğüne göre, Trump’ın bu yaratımının hedefleri Gazze sınırlarının çok ötesine uzanarak tüm dünyayı kapsıyor. Bu nokta çok önemli: Gazze’nin sömürge yönetimi, Trump’ın uluslararası güç aracı haline getirmeyi amaçladığı bir sistem için bir deneme alanı görevi görüyor. Mantık açık: Bir bölge savaşla harap olduğunda, Amerika Birleşik Devletleri ve müttefikleri, mevcut çok taraflı mekanizmaları atlayarak barışı, yeniden yapılanmayı, güvenliği ve yönetimi kendileri organize etme hakkını talep edebilirler. Bu, Trump’ın yeni bir kurumsal çerçeve kazandırmaya çalıştığı güçlü olanın yasasıdır.

Barış Konseyi’nin yetkili başkanı Trump’ın etrafında bir araya gelen ülkeler koalisyonu

Ağustos 2026 itibarıyla Konseye toplamda sadece 28 ülke katılmıştı : Arnavutluk, Arjantin, Ermenistan, Azerbaycan, Bahreyn, Belarus, Bulgaristan, Kamboçya, Mısır, El Salvador, Macaristan, Endonezya, İsrail, Ürdün, Kazakistan, Kosova, Kuveyt, Moğolistan, Fas, Pakistan, Paraguay, Katar, Suudi Arabistan, Türkiye, Birleşik Arap Emirlikleri, Özbekistan, Vietnam ve Amerika Birleşik Devletleri.

Birçoğu otoriter veya diktatörlük rejimlerine sahip, bağımlı veya fırsatçı ortak ülkelerdir. Putin’in Rusya’sı, Trump’ın Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Rus varlıklarına uyguladığı dondurmayı kaldırması halinde daimi üye olarak katılmaya hazırdır; bu da Moskova’nın 1 milyar dolarlık katkı payını ödemesine olanak tanıyacaktır. İsrail kurucu üyedir ( Konseyin resmi web sitesi 12 Şubat 2026’da katılımını duyurdu). Batı Avrupa ülkeleri ve Kanada [22] Konseye katılmayı reddetti. Çin, Hindistan, Brezilya veya Meksika da katılmadı.   

Konseyin yapısı nihayetinde projeyi özetliyor. Trump başkanlığını yapıyor. Etrafında diplomasi ve güvenlikten sorumlu Amerikalı yetkililer, kendi siyasi çevresi, ailesinin üyeleri, eski bir İngiliz Başbakanı, Dünya Bankası başkanı ve büyük özel finans kuruluşlarının bir temsilcisi bulunuyor.

Kesin olarak söylemek gerekirse, Şartnameye [23] dayanarak, Donald Trump’a Barış Konseyi Başkanı olarak verilen yetkilerin, uluslararası bir örgütün işleyişini yöneten olağan ilkeler ışığında aşırı olduğunu söylemek güvenlidir. Şartname, öncelikle ona Konseyin alt organlarını oluşturma, değiştirme veya feshetme konusunda münhasır yetki verir (Madde 3.2(b)) ve alt komiteler oluşturmasına ve bunların yetki, yapı ve yönetim kurallarını kendisinin belirlemesine izin verir (Madde 3.4).

Yürütme organının bileşimini doğrudan kontrol eder; Yürütme Konseyi üyelerini atar ve onların yetkisini de geri alabilir (Madde 4.1 ab), ayrıca Genel Müdürü de atar ve Genel Müdürün atanması sadece Yürütme Konseyi çoğunluğunun onayıyla yeterlidir (Madde 4.1 c). Bu yürütme organının kararları, çoğunlukla alınmış olsa bile, her zaman kullanabileceği veto hakkına tabidir (Madde 4.1 e).

Trump, Barış Konseyi’nin kararları üzerinde de belirleyici bir güce sahiptir: Üye devletlerin çoğunluğunun hazır bulunup oy kullandığı kararlar onun onayına tabidir (Madde 3.1(e)), ayrıca Yürütme Konseyi tarafından belirlenen gündemi onaylayarak toplantıların gündemini kontrol eder (Madde 3.1(c)). Ayrıca, Barış Konseyi’nin görevini yerine getirmek için onun adına kararlar veya diğer direktifler de alabilir (Madde 9).

Dahası, Tüzüğün anlamı, yorumlanması ve uygulanması konusunda, iç anlaşmazlıkların çözümü de dahil olmak üzere, nihai yetkili mercidir (Madde 7). Son olarak, örgütün devamlılığı üzerinde istisnai bir yetkiye sahiptir: istifa veya yetersizlik durumunda derhal göreve gelecek olan halefini istediği zaman belirleyebilir (Madde 3.3) ve gerekli veya uygun gördüğü zaman Barış Konseyini feshedebilir; aksi takdirde, Konsey her tek sayılı takvim yılının sonunda onun tarafından yenilenmelidir (Madde 10.2).

Dolayısıyla Tüzük, ona aynı anda başkan, ana liderleri atayan, direktif yoluyla yasama yetkisine sahip olan, veto yetkisini elinde bulunduran, Tüzüğün en üst düzey yorumlayıcısı ve örgütün ortadan kaldırılmasına karar verebilecek kişi haline getiren bir yetki yoğunlaşması bahşetmektedir.

Bu mimari, ABD’nin jeostratejik çıkarlarını, başta Başkan Trump ve yakın çevresi olmak üzere özel ekonomik çıkarlarla harmanlıyor. Her şeyden önemlisi, ABD’ye bir bölgenin yıkımını kendi kontrolü altında siyasi, güvenlik ve ekonomik yeniden yapılanma fırsatına dönüştürme aracı sunuyor.

Trump’ın ICC’ye yönelik politikası, projenin doğasını daha da açık bir şekilde ortaya koymaktadır. 2 Eylül 2020’de yönetimi, aralarında Amerikalı personelin de bulunduğu kişileri hedef alan Mahkeme soruşturmalarına karışmaları nedeniyle o zamanki ICC Başsavcısı Fatou Bensouda ve Başsavcılık Ofisi’nin Yargı, Tamamlayıcılık ve İşbirliği Bölümü Başkanı Phakiso Mochochoko’ya yaptırımlar uyguladı[24].

İki yetkili, ABD’nin mali yaptırımlara ve vize kısıtlamalarına tabi kişiler listesine alınmıştı. Bu yaptırımlar, Biden yönetimi tarafından Nisan 2021’de kaldırıldı. Ancak Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşünden sonra, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (ICC) yönelik saldırılar yeniden başladı ve önemli ölçüde yoğunlaştı. 6 Şubat 2025’te Trump, Mahkemeye karşı yaptırım rejimini yeniden yürürlüğe koydu; ardından 2026’da yönetimi, ICC yetkililerine yönelik yaptırımları artırdı. 18 Ağustos 2026’da Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ICC Başkanı Tomoko Akane ve Mahkeme Başsavcı Yardımcısı Abdoulaye Seye’ye yaptırımlar uygulandığını duyurdu. Şunları ekledi :

“Trump yönetimi açıkça belirtmiştir: Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), yetkisini kötü niyetle kötüye kullanan ve yetki sınırlarını aşan, yozlaşmış ve son derece siyasallaşmış uluslarüstü bir mahkemedir . (…) UCM’nin ulusal egemenliğe yönelik tehdidini ortadan kaldırmaya yönelik küresel hükümet kampanyamız geniş kapsamlı olacak ve diğer ülkelerin de bu siyasallaşmış, herhangi bir denge ve denetim mekanizması bulunmayan mahkemeye fon sağlamayı ve katılmayı sona erdirerek kampanyamıza katılmalarını bekliyoruz. (…) Trump yönetimi, gerekirse, UCM’nin ABD egemenliğini tehdit edemez hale gelene kadar sistematik olarak ortadan kaldırılması için daha fazla adım atmaya hazırdır.”[25] 

Amerika Birleşik Devletleri, bir düzineden fazla UCM yetkilisi ve personelini yaptırım altına aldı. ABD’nin kararına karşılık olarak UCM, bir basın açıklamasında bu yeni yaptırımların “hukukun üstünlüğünü zayıflattığını” belirtti. Açıklamada ayrıca, “Hukukun uygulanması nedeniyle yargı aktörleri tehdit edildiğinde, tehlikeye atılan uluslararası hukuk düzeninin kendisidir” denildi. [26]

Dolayısıyla Amerika Birleşik Devletleri’nin aldığı önlemler, Mahkemenin yargı yetkisine yönelik basit bir hukuki meydan okuma teşkil etmemektedir: doğrudan Mahkemenin yargıçlarını, savcılarını ve onunla işbirliği yapanları hedef almaktadır; üstelik bu önlemler, Mahkemenin Gazze’de işlenen suçları soruşturduğu ve Benjamin Netanyahu ile Yoav Gallant hakkında tutuklama emri çıkardığı bir anda atılmıştır.

Çözüm

Dolayısıyla Barış Konseyi çok daha geniş bir bağlamda ele alınmalıdır. Trump sadece Gazze’ye kendi iradesini dayatmaya çalışmıyor. Uluslararası hukukun ABD gücüne getirebileceği sınırları zorluyor. Uluslararası yargı kurumlarına saldırıyor. ABD çıkarlarına meydan okuyanları tehdit ediyor veya yaptırım uyguluyor. Evrensel mekanizmalar yerine güç dengelerini, ikili anlaşmaları veya geçici koalisyonları önceliklendiriyor .

Barış Konseyi bu perspektiften anlaşılmalıdır. Ancak Gazze bu saldırıya özellikle somut bir boyut kazandırıyor: Barış Konseyi, kitlesel yıkımdan sonra Filistin topraklarının boyunduruk altına alınmasını organize etmeyi amaçlayan sömürgeci bir kurumdur.

Gazze’nin yeniden inşası olarak adlandırılan projenin ardında, İsrail’i silahlı kanadı olarak gören Amerika Birleşik Devletleri’nin egemenliği altında Ortadoğu’yu siyasi ve jeostratejik olarak yeniden düzenleme girişimi yatmaktadır. Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne karşı yapılan saldırının ardında ise Amerika Birleşik Devletleri liderlerini ve müttefiklerini uluslararası adalet mekanizmalarından koruma arzusu bulunmaktadır.

Ancak, 1945’te kurulan uluslararası düzeni, olduğu gibi savunulması gereken homojen bir yapı olarak sunmamaya dikkat etmeliyiz. Bu düzenin kendisi de emperyal ve sömürgeci egemenlik ilişkileriyle şekillenmiştir. BM Genel Kurulu’nun Filistin’in bölünmesine ilişkin 1947 tarihli 181 sayılı Kararı ve İsrail’in BM üyeliğine kabulüne ilişkin 11 Mayıs 1949 tarihli 273 sayılı Kararı, halkların kendi kaderini tayin hakkına gösterilen saygısızlığın en trajik örneklerinden birini oluşturmaktadır.

Ancak sömürgeleştirilmiş ve yeni bağımsızlıklarını kazanmış halklar bu düzeni kademeli olarak değiştirdiler. 1950’lerde, 1960’larda ve 1970’lerde BM’den sömürgesizleştirmenin, kendi kaderini tayin hakkının, doğal kaynaklar üzerindeki egemenliğin ve sömürgecilik ve ırkçılıkla mücadele gibi temel ilkelerin tanınmasını sağladılar.

Bunlar savunulması ve güçlendirilmesi gereken kazanımlardır. Bu, halkların kazandığı uluslararası hakları savunmak ve genişletmekle birlikte, büyük güçlerin ayrıcalıklarını sürdüren kurumları kökten dönüştürmek veya değiştirmek meselesidir.

Trump’ın saldırısı karşısında verilecek yanıt, elbette büyük güçlerin egemenliğindeki ve veto ile felç olmuş bir BM’yi savunmak olamaz. Aksine, uluslararası sistemi derinden demokratikleştirmeli, halkların haklarını güçlendirmeli, emperyal ayrıcalıkları ortadan kaldırmalı ve uluslararası hukukun istisnasız tüm devletlere ve tüm halklara uygulanmasını garanti altına almalı, tabandan gelen uluslararasıcılığı geliştirmeli, anti-faşist ve anti-emperyalist mücadeleyi güçlendirmeli ve kökeni ne olursa olsun emperyalist ve neo-kolonyal saldırganlıkla mücadele etmeliyiz.

Bu aynı zamanda Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını, özgürlük ve egemenlik hakkını, mültecilerin geri dönüş hakkını, tazminat hakkını ve sömürgeci egemenliğe maruz kalan halkların özgürlükleri için mücadele etme hakkını savunmak anlamına da gelir.

Filistin’de gerçek barış, sömürgeci egemenliğin sona ermesini, Filistin halkının haklarının tanınmasını ve uluslararası hukuku ihlal eden güçlerin cezasız kalmasının son bulmasını gerektirir.

Notlar

[1] Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 4 Aralık 1986 tarihli 41/128 sayılı kararıyla kabul edilen Kalkınma Hakkı Bildirgesi , kalkınmanın devredilemez bir insan hakkı olduğunu ilan etmektedir, https://www.ohchr.org/fr/instruments-mechanisms/instruments/declaration-right-development , erişim tarihi 23 Ağustos 2026. Ayrıca bakınız: Éric Toussaint, “Dünya Bankası, IMF ve İnsan Hakları”, CADTM, 23 Ekim 2024 tarihinde yayınlandı, https://www.cadtm.org/La-Banque-mondiale-le-FMI-et-les-droits-humains#nb2-32 , erişim tarihi 23 Ağustos 2026.

[2] Reuters, “İsrail ordusunun Gazze’de yaklaşık 70.000 ölü sayısını kabul ettiği bildirildi”, 30 Ocak 2026 tarihinde yayınlandı, https://www.reuters.com/world/middle-east/israel-military-reported-accept-death-toll-around-70000-gaza-2026-01-30/ , 23 Ağustos 2026 tarihinde erişildi.

[3] Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler ve Dünya Bankası, “  Gazze Şeridi Hızlı Hasar ve İhtiyaç Değerlendirmesi (RDNA)” , 20 Nisan 2026 tarihinde yayınlandı , https://www.un.org/unispal/document/report-gaza-strip-rapid-damage-20apr26 25 Ağustos 2026 tarihinde erişildi.

[4] Reuters , “Gazze arabulucuları, İsrail’in son saldırılarının kritik aşamada çatışmayı sona erdirme çabalarını baltaladığını söylüyor”, 20 Ağustos 2026 tarihinde yayınlandı, https://www.reuters.com/world/middle-east/turkey-egypt-qatar-condemn-israeli-attacks-gaza-call-israel-comply-with-2026-08-20/ , 26 Ağustos 2026 tarihinde erişildi.

[5] Birleşmiş Milletler İnsani İşler Koordinasyon Ofisi (OCHA), “ İnsani Durum Raporu”, 23 Temmuz 2026 tarihinde yayınlandı , https://www.ochaopt.org/content/humanitarian-situation-report-23-july-2026 , 26 Ağustos 2026 tarihinde erişildi.

[6] Reuters , “ABD, 7 Ekim’den bu yana İsrail’e binlerce 2.000 poundluk bomba gönderdi”, 29 Haziran 2024 tarihinde yayınlandı,  https://www.reuters.com/world/us-has-sent-israel-thousands-2000-pound-bombs-since-oct-7-2024-06-28 25 Ağustos 2026 tarihinde erişildi.

[7] Corey Scher ve Jamon Van Den Hoek, “ İsrail-Hamas Savaşı sırasında Gazze’deki bina hasarının aktif InSAR ile izlenmesi ”, 17 Haziran 2025, https://arxiv.org/abs/2506.14730 erişim tarihi 25 Ağustos 2026. Çalışma, Sentinel-1 interferometrik radar verilerini ve uzun zamansal yay tutarlı değişim tespiti (LT-CCD) yöntemini kullanmaktadır.

[8] Gianluca Pacchiani, “COGAT şefi Gazalılara sesleniyor: ‘Cehennemi istediniz, onu alacaksınız’” Times of Israel , 10 Ekim 2023 tarihinde yayınlandı,    https://fr.timesofisrael.com/liveblog_entry/le-chef-du-cogat-sadresse-aux-gazaouis-vous-avez-voulu-lenfer-vous-laurez/   erişim tarihi 23 Ağustos 2026.

[9] İsrail Devleti Başkanı İshak Herzog’un açıklamasından alıntı, 13 Kasım 2025’te Kongre Üyesi Raşida Tlaib ve diğer 20 Kongre üyesi tarafından Amerika Birleşik Devletleri Temsilciler Meclisi’ne sunulan bir karar taslağından gelmektedir. ” Gazze’deki Filistin halkına yönelik soykırımı tanıma” başlıklı bu metin, Dış İlişkiler Komitesi’ne sevk edilmiş ancak Meclis tarafından kabul edilmemiştir. Referans: Amerika Birleşik Devletleri Temsilciler Meclisi, 119. Kongre, 1. Oturum, H. Res. 876, “Gazze’deki Filistin halkına yönelik soykırımı tanıma “, 13 Kasım 2025, s. 8. www.govinfo.gov/content/pkg/BILLS-119hres876ih/pdf/BILLS-119hres876ih.pdf , erişim tarihi 23 Ağustos 2026. İngilizce versiyonu için: ABD Temsilciler Meclisi, 119. Kongre, 1. Oturum, H. Res. 876, Gazze’deki Filistin halkına yönelik soykırımı tanıma , Temsilci Rashida Tlaib ve diğerleri tarafından sunuldu, 13 Kasım 2025, s. 8.

[10] Francesca Albanese, 1967’den beri işgal altındaki Filistin topraklarındaki insan hakları durumuyla ilgili Birleşmiş Milletler Özel Raportörüdür. Bu görevi BM İnsan Hakları Konseyi’nin özel prosedürleri kapsamında yürütmektedir . Mayıs 2022’de üç yıllık bir süre için atanmış olup, 2025’te yenilenebilir. Görevi, işgal altındaki Filistin topraklarındaki insan hakları durumunu araştırmak, bilgi toplamak ve analiz etmek ve bulgularını İnsan Hakları Konseyi ve Genel Kurul’a sunmaktır. Bakınız: Francesca Albanese, Bir Soykırımın Anatomisi , 1967’den beri işgal altındaki Filistin topraklarındaki insan hakları durumuna ilişkin Özel Raportörün Raporu, A/HRC/55/73, Temmuz 2024, https://docs.un.org/en/A/HRC/55/73 “Bir Soykırımın Anatomisi”, A/HRC/55/73, 1 Temmuz 2024, https://docs.un.org/fr/A/HRC/55/73 (erişim tarihi: 23 Ağustos 2026).

[11] The Times of Israel , Emanuel Fabian, “Gazlılara ‘son uyarı’da Katz, çatışma bölgelerinden tahliyelerin yakında başlayacağını söylüyor,” 19 Mart 2025 tarihinde yayınlandı. https://www.timesofisrael.com/liveblog_entry/in-final-warning-to-gazans-katz-says-evacuations-from-combat-zones-will-start-soon Erişim tarihi: 25 Ağustos 2026.

[12] Bezalel Smotrich’in 19 Mayıs 2025 tarihli alıntısı, Birleşmiş Milletler, Güvenlik Konseyi, S/2025/560/Rev.1, “Güney Afrika’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi’nin Genel Sekreter’e hitaben yazdığı 18 Ağustos 2025 tarihli mektup”, https://digitallibrary.un.org/record/4088573?v=pdf adresinde 25 Ağustos 2026 tarihinde incelenmiştir.

[13] Benjamin Netanyahu’nun bu alıntısı yukarıda referans verilen belgeden alınmıştır.

[14] Amerika Birleşik Devletleri Temsilciler Meclisi, 119. Kongre, 1. Oturum, H. Res. 876, “Gazze’deki Filistin halkına yönelik soykırımı tanıma”, 13 Kasım 2025’te sunulan karar, s. 7–8. https://www.govinfo.gov/content/pkg/BILLS-119hres876ih/pdf/BILLS-119hres876ih.pdf 23 Ağustos 2026’da erişildi. İngilizce versiyonu için: ABD Temsilciler Meclisi, 119. Kongre, 1. Oturum, H. Res. 876, “ Gazze’deki Filistin halkına yönelik soykırımı tanıma ”, Temsilci Rashida Tlaib ve diğerleri tarafından sunuldu, 13 Kasım 2025, s. 7–8.

[15] CBS , “Üst düzey İsrailli yetkili Gazze’de her gece ‘30 ila 40’ kişinin öldürülmesini istiyor: ‘Onlar insan bile değil’”, 17 Ağustos 2026 tarihinde yayınlandı,  https://www.cbsnews.com/news/israel-ben-gvir-gaza-netanyahu-kill-every-night/ 23 Ağustos 2026 tarihinde erişildi

[16] Donald J. Trump, basın tarafından derlenen açıklamalar, 13 Ekim 2025 tarihli Pool Raporları , Amerikan Başkanlığı Projesi, 13 Ekim 2025, https://www.presidency.ucsb.edu/documents/pool-reports-october-13-2025 , erişim tarihi 26 Ağustos 2026.

[17] Donald J. Trump, 13 Ekim 2025’te Kudüs, İsrail’deki Knesset’e yaptığı konuşma . Konuşmanın resmi metni Amerikan Başkanlığı Projesi arşivlerinde mevcuttur; İsrail Knesset’i de metni yayınlamıştır. https://www.presidency.ucsb.edu/documents/remarks-the-knesset-jerusalem-israel-0 , erişim tarihi 26 Ağustos 2026.

[18] ABD Savunma Bakanlığı, 2026 Ulusal Savunma Stratejisi , 23 Ocak 2026, https://media.defense.gov/2026/Jan/23/2003864773/-1/-1/0/2026-NATIONAL-DEFENSE-STRATEGY.PDF , erişim tarihi 26 Ağustos 2026.

[19] Beyaz Saray, Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Güvenlik Stratejisi , Kasım 2025, s. 8, bölüm IV, “Strateji”, alt bölüm “Prensipler”. https://www.whitehouse.gov/wp-content/uploads/2025/12/2025-National-Security-Strategy.pdf erişim tarihi 26 Ağustos 2026.

[20] 17 Kasım 2025’te Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Çin ve Rusya’nın çekimser oylarıyla birlikte 13 oyla 0’a karşı 2803 sayılı kararı kabul etti. BM, “Güvenlik Konseyi’nin 10046. toplantısında 17 Kasım 2025’te kabul edilen 2803 sayılı Karar (2025)”, https://digitallibrary.un.org/record/4093207?ln=en&v=pdf   , erişim tarihi 26 Ağustos 2026. Ayrıca Birleşmiş Milletler basın açıklamasına bakınız: https://press.un.org/en/2025/sc16225.doc.htm, erişim tarihi 26 Ağustos 2026.

[21] Beyaz Saray , Barış Kurulu Yürütme Konseyi üyesi Nickolay Mladenov’un , Konsey ile Trump tarafından atanan bir Filistin komitesi arasında sahada irtibat görevlisi olacağını belirtti. Mladenov’a Gazze Yüksek Temsilcisi unvanı verildi ( bkz. https://boardofpeace.org/ohr ). Beyaz Saray , “Başkan Trump’ın Gazze Çatışmasını Sonlandırmaya Yönelik Kapsamlı Planı Hakkında Açıklama”, 16 Ocak 2026 tarihinde yayınlandı, https://www.whitehouse.gov/briefings-statements/2026/01/statement-on-president-trumps-comprehensive-plan-to-end-the-gaza-conflict/ , erişim tarihi 24 Ağustos 2026.

[22] Trump’ın başlangıçta Kanada’yı Barış Konseyi’ne katılmaya davet ettiğini ve Mark Carney’nin de prensipte daveti kabul ettiğini belirtmek gerekir. Ancak, Kanada Başbakanı’nın 20 Ocak 2026’da Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu’nda yaptığı ve diğer şeylerin yanı sıra büyük güçler tarafından ekonomik entegrasyonun bir silah olarak ve tarifelerin bir baskı aracı olarak kullanılmasını kınadığı son derece eleştirel konuşmasının ardından Trump, 22 Ocak’ta daveti geri çekti. Bir gün önce Trump, Carney’i Amerika Birleşik Devletleri’ne yeterince “minnettar” olmamakla eleştirmişti. Reuters, “Trump, Kanada’nın Barış Kurulu’na katılma davetini geri çekti”, 23 Ocak 2026’da yayınlandı, https://www.reuters.com/world/americas/trump-says-he-is-withdrawing-canadas-invitation-board-peace-2026-01-23/ erişim tarihi 26 Ağustos 2026.

[23] Le Grand Continent, 20 Ocak 2026’da tüzüğün Fransızca çevirisini yayınladı ve yorumlar ekledi: https://legrandcontinent.eu/fr/2026/01/20/charte-du-conseil-de-la-paix-de-trump-texte-integral/ (erişim tarihi 23 Ağustos 2026). Tüzüğün İngilizce hali: https://boardofpeace.org/charter

[24] Michael R. Pompeo, Dışişleri Bakanı, “ABD Personelini Uluslararası Ceza Mahkemesi Tarafından Yürütülen Gayrimeşru Soruşturmadan Koruma Eylemleri”, 2 Eylül 2020 tarihinde yayınlandı https://2017-2021.state.gov/actions-to-protect-us-personnel-from-illegitimate-investigation-by-the-international-criminal-court/?safe=1 , 24 Ağustos 2026 tarihinde erişildi.

[25] “Trump Yönetimi açıkça belirtti: Uluslararası Ceza Mahkemesi (UAD), yetkisini kötü niyetle kötüye kullanan ve yetki sınırlarını aşan, yozlaşmış ve ölümcül derecede siyasallaşmış uluslarüstü bir mahkemedir. (…) UAD’nin ulusal egemenliğe yönelik tehdidini ortadan kaldırmaya yönelik tüm hükümet kampanyamız kapsamlı olacak ve daha fazla ülkenin bu siyasallaşmış ve hesap verilemez mahkemeye fon sağlamayı ve katılmayı sonlandırarak kampanyamıza katılmasını bekliyoruz. (…) Trump Yönetimi, gerekirse, UAD’yi Amerikan egemenliğini tehdit edemez hale gelene kadar sistematik olarak ortadan kaldırmak için ek önlemler almaya hazırdır.” Marco Rubio, “Uluslararası Ceza Mahkemesinin Oluşturduğu Tehdide Karşı ABD Kampanyasını İlerletmek”, 18 Ağustos 2026 tarihinde yayınlandı,  https://ebs.publicnow.com/view/17E60CC41D304BF5D1D8FFB1EE3804438DEAD35F 24 Ağustos 2026 tarihinde erişildi.

[26] Euronews , “Uluslararası Ceza Mahkemesi, üst düzey yetkililere yönelik yeni ABD yaptırımlarının ardından misillemede bulundu,” https://fr.euronews.com/2026/08/18/la-cpi-replique-apres-de-nouvelles-sanctions-americaines-contre-des-hauts-responsables , erişim tarihi 24 Ağustos 2026. https://ebs.publicnow.com/view/17E60CC41D304BF5D1D8FFB1EE3804438DEAD35F

Kaynak: https://www.contretemps.eu/le-conseil-de-la-paix-de-trump-au-temps-du-genocide-en-palestine/

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi