İmdat Freni

Blog

23 Aralık 2084 – Michael Löwy

Merhaba. Kış başlıyor ve burada, Grönland’da, 40 dereceyi aşmayan hoş bir kış sıcaklığına sahibiz. Ne yazık ki gezegenin geri kalanında durum böyle değil…

Grönland Gazetesi’nin editörleri benden, bu yüzyıl boyunca yaşanan dramatik olayların kısa bir anlatımını yazmamı istediler. Bu anlatım, burada doğmuş ve bu tarihi yaşamamış yeni kuşaklara yönelik olacak. Bunu yapabilirim; çünkü 2002 doğumlu biri olarak, BİF’nin, Büyük İklim Felaketi’nin hayatta kalan en yaşlı tanıklarından biriyim.

Gençliğim sırasında, 2020’li ve 2030’lu yıllarda, BİF’yi hâlâ önlemek mümkündü. Ancak bunun için fosil yakıtların kullanımının derhal durdurulması, farklı bir tarım modeline geçilmesi, üretimin önemli ölçüde azaltılması, tüketimciliğin terk edilmesi gibi acil ve radikal önlemler alınması gerekiyordu. Bunun da bankaların ve büyük şirketlerin kamulaştırılması, demokratik planlama uygulanması, kısacası kapitalist sistemle kopuş olmadan mümkün olmadığı ortaya çıktı.

Yine de küresel bir dönüşüm yönünde ilk adım olarak asgari bir ekolojik geçiş başlatılabilirdi. Nüfusun hatırı sayılır bir azınlığı – Kuzey’de gençler, çevreciler ve sendikacılar; Güney’de yerli halklar ve köylüler; ayrıca dünyanın birçok yerinde kadınlar – sosyo-ekolojik mücadeleler için seferber oldu. Ancak nüfusun büyük bir bölümü metanın fetişist yabancılaşmasının ya da kapitalistlerin istihdam şantajının esiri olmaya devam etti.

Daha da kötüsü, birçok ülkede ekolojik kriz ağırlaştıkça göçmen karşıtı ırkçılık güç kazandı ve bunun sonucunda açıkça ekokırımcı, iklim inkârcısı, neo-faşist nitelikte hükümetler iktidara geldi. Başka ülkelerde ise sıcaklık artışının 1,5 dereceyi aşmaması gerektiğini kabul eden “makul” hükümetler vardı; ancak onlar da gerekli acil önlemlerin hiçbirini almadılar.

Bunun yerine, “emisyon ticareti piyasaları”, “karbon dengeleme mekanizmaları” ya da çeşitli sahte teknolojik çözümler gibi tamamen etkisiz politikalar önerdiler. Petrol, kömür ve gaz şirketlerinin yanı sıra otomotiv, kimya ve plastik sanayilerinden oluşan büyük şirketler ile onlarla bağlantılı bankaları kapsayan fosil yakıt oligarşisi son derece güçlüydü ve her türden ciddi ilerlemeyi engellemeyi başardı.

2040’tan itibaren fırsat penceresi kapandı ve iklim değişikliği artık kontrol edilemez hâle geldi.

2050 ile 2080 yılları arasında, giderek büyüyen ve daha korkunç hâle gelen yangınların yuttuğu ormanların yavaş yavaş yok oluşuna tanıklık ettik. Aynı dönemde nehirler kurudu ve içme suyu giderek daha kıt hâle geldi. Şiddetli yağışlara ve ölümcül sellere rağmen çölleşme toprakları ele geçirirken, kıyı kentleri de deniz seviyesinin yükselmesiyle (kutup buzullarının erimesinin sonucu olarak) sular altında kaldı.

Ama en feci olanı sıcaklığın yükselmesiydi. Sıcaklık giderek 50 dereceye ve üzerine ulaştı; böylece önce ülkeler, sonra da kıtalar yaşanamaz hâle geldi. Aslında durum daha da kötü olabilirdi: Eğer 2050’den itibaren üretim – ve dolayısıyla sera gazı emisyonları – çökmeseydi, insan yaşamı için elverişsiz hâle gelen yalnızca bazı bölgeler değil, gezegenin tamamı olacaktı.

Bildiğiniz gibi, hayatta kalanlar kutuplara sığındı: Kuzey yarımkürenin sakinleri burada, Grönland’da; Güney yarımküreninkiler ise Antarktika’da. Bilim insanları, birkaç yüzyıl içinde atmosferdeki sera gazlarının önemli ölçüde azalacağını ve gezegenin sıcaklığının yavaş yavaş Holosen dönemindeki düzeyine döneceğini hesaplıyorlar. Bu iyimser öngörüyle teselli bulabiliriz; ancak kişisel olarak, kendi kuşağımdan bu kadar çok insanın Büyük İklim Felaketi’nin dehşetine kurban giderek yok olup gitmesini kabullenemiyorum.

Bu felaket kaçınılmaz değildi. Ancak uyarılarımız duyulmadı. Bizler – IPCC’nin (Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli) bilim insanları ve sistem karşıtı ekoloji akımlarının (ekososyalizm, toplumsal ekoloji, küçülme komünizmi vb.) savunucuları – birer Kassandra rolü oynadık. Ve Truva Savaşı’ndan beri bilindiği gibi, insanlar Kassandraları sevmez: onların felaket uyarıları pek rağbet görmez.

Bununla birlikte, kuşkusuz biz de hatalar yaptık. Çoğunlukları ikna edebilecek argümanları, dili ve önerileri bulmayı başaramadık. Bu mücadeleyi kaybettik.

Umarım birkaç yüzyıl sonra insanlık yeniden Dünya gezegeninin tamamında yaşayabilir; insanlar arasındaki dayanışmaya ve Toprak Ana’ya saygıya dayanan, daha uyumlu bir yaşam biçimiyle.

Michael Löwy

https://blogs.mediapart.fr/michael-lowy/blog/251224/23-decembre-2084

Tükçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Hitler’in Olimpiyatlarından Trump’ın Dünya Kupası’na: Çok Şey Anlatan bir Süreklilik! – Yorgos Mitralias

2026 Dünya Kupası’nın bize sunduğu ilk sürpriz, bu etkinliğe dahil olan herkesin — uluslararası medya da dahil olmak üzere — sergilediği etkileyici hafıza kaybıdır. Hiçbir yerde, tek bir kelimeyle bile, onun kötü şöhretli “atası” olan 1936 Berlin Olimpiyatları’na gönderme yapılmıyor. Oysa aralarında doksan yıl olmasına rağmen, Hitler’in Olimpiyatları ile Trump’ın Dünya Kupası arasındaki seçmeci yakınlıklar göz kamaştıracak kadar açıktır: aynı türden spor etkinliklerinin propaganda amacıyla kullanılması; aynı şekilde otoriter, ırkçı ve özgürlük düşmanı rejimler tarafından yönetilmeleri; ahlaki ve demokratik hiçbir sınır tanımayan, megaloman “yüce liderler” tarafından yönlendirilmeleri.

Bununla birlikte, tam da bu benzerlikler ve seçmeci yakınlıklar, Hitler’in Olimpiyatları ile Trump’ın Dünya Kupası arasındaki farkları daha iyi anlamamıza ve değerlendirmemize olanak tanıyor. Bunların ilki, her iki etkinliğin yarattığı toplumsal ve siyasal tepkilerle ilgili. 2026’da neredeyse hiçbir tepki yok; en azından devletler ve uluslararası örgütler düzeyinde. Sadece bazı sivil toplum kuruluşları ve toplumsal hareketlerden gelen, şurada burada görülen birkaç — oldukça sınırlı — protesto ve eleştiri söz konusu. Kısacası, “bu devasa sirke karşı ne yapılabilir ki?” şeklindeki kaderci anlayışın beslediği bir kayıtsızlık ve teslimiyet hâkim.

Berlin Olimpiyatları öncesinde ve sırasında yaşananlarla karşılaştırıldığında aradaki fark gerçekten çarpıcı. 2026’daki teslimiyetin aksine, 1936 Olimpiyatları’nın boykot edilmesi için Amerika Birleşik Devletleri’nde, Fransa’da, Büyük Britanya’da, Hollanda’da, İsveç’te ve Çekoslovakya’da binlerce insanı sokaklara döken hareketler ortaya çıkmıştı. Bu hareketler Berlin Olimpiyatları’nın düzenlenmesini engelleyemediler; ancak antifaşist davalarını geniş kitlelere anlatmayı başardılar, halkı uyardılar ve Olimpiyatları destekleyenlerle Hitler hayranlarına karşı sınıf temelli bir mücadele hattında ırkçılık karşıtı öncü güçleri seferber ettiler.

Buna karşılık, Halk Cephesi yönetimindeki İspanya Berlin Olimpiyatları’nı boykot etti. Dahası, daha sonra Franco faşistleri tarafından idam edilecek olan solcu Katalan hükümetinin başbakanı Lluís Companys, 49 ülkeden 6.000 sporcunun katılması planlanan Halklar Olimpiyatı’nı düzenledi. Ancak bu alternatif Olimpiyatlar hiçbir zaman gerçekleştirilemedi; çünkü açılış tarihi olan 19 Temmuz 1936, Franco’nun darbe girişiminin başlamasıyla çakıştı. Bu sporculardan bir kısmı ve alternatif Olimpiyatları izlemek için Barselona’ya gönderilen bazı spor gazetecileri, sol milislere katılarak savaştılar (tıpkı “1984”ün yazarı George Orwell’in POUM saflarında yaptığı gibi) ve bazıları antifaşist mücadelede hayatlarını kaybetti.

Hitler’in Olimpiyatları ile Trump’ın Dünya Kupası karşısındaki halk tepkilerinin karşılaştırılması son derece öğreticidir ve uluslararası solun ve halk hareketlerinin bugünkü (içler acısı) durumunu açıkça ortaya koymaktadır. Muhtemelen ilerici cephenin bu vahim hali, Trump’ın Dünya Kupası’nı Hitler’in Olimpiyatlarından bile daha açık biçimde ırkçı, baskıcı, özünde antidemokratik ve ultra zenginlerin hizmetinde bir etkinliğe dönüştürme konusunda kendisini büyük ölçüde serbest hissetmesine yol açmaktadır.

Gerçekten de Nazi rejimi, Olimpiyatlar sırasında patolojik antisemitizmini ve antidemokratik, baskıcı “aşırılıklarını” gizleyerek neredeyse liberal görünmeye özen göstermişti. Buna karşılık Trump ve rejimi, dizginlenmemiş ırkçılıklarını, yoksul ve özellikle de beyaz olmayan insanlığa yönelik küçümsemelerini, göçmenlere karşı acımasız avlarını (hatta stadyumlarda bile!) ve beyaz üstünlükçülüklerini neredeyse gururla sergilemektedir. Üstelik bunu yaparken kuralları ve kendi verdikleri sözleri umursamamakta; Üçüncü Dünya ülkelerinin taraftarlarının, hatta takım görevlilerinin ve Dünya Kupası maçlarını yönetmek üzere seçilmiş Afrikalı hakemlerin bile ABD’ye girişini yasaklayacak kadar ileri gitmektedirler.

Bununla birlikte şu da bir gerçektir ki ne Hitler ne de Trump, uluslararası spor yöneticilerinin coşkulu desteği olmadan bunları yapamazdı. Trump, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin Trump’a “Daddy” diye hitap edecek kadar ileri giden sadakatini bile gölgede bırakan komik denebilecek bir kulluk sergileyen FIFA Başkanı Gianni Infantino’nun sarsılmaz desteğine sahipken, Hitler’in de kendi “Infantino”ları vardı: Baron de Coubertin ve Avery Brundage.

Modern Olimpiyatların “babası” olarak tanınan, sömürgeci, ırkçı, antisemit ve kadın düşmanı Baron de Coubertin, “dostu” Adolf Hitler’e olan hayranlığını hiçbir zaman gizlemedi. Hitler’i “çağımızın en büyük kurucularından biri” olarak övdü; Nazi rejimini ve Berlin Olimpiyatları’nı büyük bir coşkuyla savundu.

Neredeyse yarım yüzyıl boyunca, prenslerin ve düşmüş aristokratların, aşırı gerici milyonerlerin ve profesyonel antikomünistlerin yuvası olarak ün salmış Uluslararası Olimpiyat Komitesi’ni yöneten Amerikalı ırkçı, beyaz üstünlükçü ve antisemit Avery Brundage ise, Amerikan Olimpiyat Komitesi Başkanı sıfatıyla Berlin Olimpiyatları boykotunu engellemek için elinden gelen her şeyi yaptı.

Bugün, Somalili hakem Abdulkadir Artan’ın ABD’ye alınmaması karşısında dünya kamuoyunun gösterdiği tepkiye karşı Gianni Infantino insanların “sakinleşmesini ve rahatlamasını” (“chill and relax”) isterken, Avery Brundage 1936’da boykot hareketini ve Nazilerin Yahudilere yönelik zulmünü teşhir eden herkesi bir “Yahudi komplosu”nun parçası olmakla suçluyordu.

Üstelik Brundage, o dönemde adı son derece manidar olan, izolasyoncu ve Nazi sempatizanı bir örgütün üyesiydi: America First.

Gerçekten de Trump yeni bir şey icat etmiş değil…

Nitekim haklı olarak “Paranın Dünya Kupası” diye adlandırılan bu turnuva da, devasa boyutu ve büyük sermaye güçlerinin tam hâkimiyeti dışında aslında yeni hiçbir şey icat etmiş değildir. Elbette bu güçlerin, Donald Trump gibi nazileşmiş bir Caligula’nın dizginsiz ırkçılığına ya da baskı takıntısına söyleyecek hiçbir sözü yoktur.

Eğer bütün bunlar bizi neredeyse bir yüzyıl geriye götürüyor, Berlin Olimpiyatları dönemini ve o günlerde bu Olimpiyatları alkışlayan aynı elitlerin bugün Trump’ın Dünya Kupası’nı da kutlamasını hatırlatıyorsa, bu dünyayı yönetenleri şaşırtacak ya da sarsacak hiçbir şey olmadığı da açıktır. Bunun son örneklerinden biri, Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin (IOC/CIO) tutumudur. Tarih boyunca gericiliğin kalelerinden biri olan bu kurum, kısa süre önce Üçüncü Reich’ı yücelten 1936 Olimpiyatları’nın resmî afişini taşıyan bir tişörtü yeniden basıp satışa sundu.

Bu da, geçmişe duydukları özlemi hiçbir zaman terk etmemiş olan bu çevrelerin temsil ettiği ölümcül tehdidi ciddiye almak ve buna uygun şekilde tepki vermek için bir neden daha oluşturmaktadır.

15 Haziran 2026

Yorgos Mitralias, emekli bir gazeteci, Dördüncü Enternasyonal’in Yunanistan seksiyonunun ve Syriza’nın eski bir militanıdır. Yunanistan Borç Karşıtı Komitesi’nin kurucularından ve yürütücülerinden biri olmuş, uluslararası CADTM (Üçüncü Dünya Borçlarının Kaldırılması Komitesi) ağının üyesi olarak faaliyet göstermiştir. Ayrıca, başta İngilizce ve Yunanca olmak üzere, ABD’deki toplumsal hareketlerin ve solun eylemleri hakkında günlük bilgiler sağlayan Europeans For Bernie’s Mass Movement adlı internet sitesinin yöneticiliğini yapmıştır.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Kaynak: https://inprecor.fr/des-jo-dhitler-au-mondial-de-trump-une-filiation-qui-en-dit-long-sur-letat-de-notre-monde

Sosyalistler ve Ordu: Askerlik Meselesi – Christian Zeller

Avrupa’da demokratik ve sosyal kazanımları, otoriter devletlerden ve güçlerden kaynaklanan iç ve dış tehditlere karşı savunma meselesi, bütün solu hazırlıksız yakalamış durumda. Orduların niteliği ve zorunlu askerlik konusu giderek gündemin ön sıralarına yerleşiyor. Oysa kendisini sosyalist olarak tanımlayan militanlar son otuz yılda bu mesele üzerine neredeyse hiç eğilmemiştir.

1990’da SSCB’de ve Doğu Avrupa’da bürokratik diktatörlüklerin çöküşünün ardından, Avrupa genelinde askerî harcamalar azaldı. Ordular küçültüldü, ancak buna paralel olarak yurtdışı operasyonlara daha etkin biçimde yönlendirildi. Bazı devletler zorunlu askerliği kaldırdı. Sermaye açısından büyük ordular artık fazla maliyetli ve verimsiz hale gelmişti. Ancak son yıllarda bu eğilim tersine döndü.

Militarizasyon ve Zorunlu Askerlik

Rusya 2014 yılında Ukrayna’ya karşı savaşı başlattı. 24 Şubat 2022’de Putin diktatörlüğü Ukrayna halkına karşı geniş çaplı bir işgal harekâtı başlattı. Ancak Ukraynalılar beklenenden çok daha güçlü bir direniş gösterdiler. Rusya bu direnişi kırmak istiyor ve saldırılarını sürdürüyor. Avrupa hükümetleri, Rusya’nın Ukrayna’daki savaşını ve Baltık devletleri ile Moldova’ya yönelik tehditlerini, zaten daha önce başlatmış oldukları devasa yeniden silahlanma programlarını hızlandırmak için bir gerekçe olarak kullanıyor.

Aralık 2025’te Almanya zorunlu bir nüfus yoklaması uygulamaya koydu; bu uygulama, gerektiğinde zorunlu askerliğin yeniden yürürlüğe sokulmasını kolaylaştıracak. Die Linke ve çok sayıda küçük radikal sol örgüt zorunlu askerliğin geri getirilmesine karşı çıkmakta. Birçok okulda grevler düzenlendi. Zorunlu askerliği hiç yaşamamış bir kuşağın buna karşı çıkması ve sokaklara dökülmesi, genel silahlanmaya karşı direniş kadar açık ve anlaşılır bir durumdur.

Ancak zorunlu askerliğin yeniden uygulanmasına karşı ileri sürülen argümanların eleştirel biçimde yeniden değerlendirilmesi gerekiyor. Bazıları bu karşı çıkışı temelden pasifist bir tutumla gerekçelendirirken, bazıları da bu burjuva devleti savunmak istemediğini söylemektedir. Pek çok kişi ise mevcut demokratik hakları ve toplumsal durumu – ister kendi ülkelerinde ister örneğin Ukrayna’da olsun – dikkate almadan, tamamen bireyci gerekçelerle karşı çıkmaktadır. Güvenlik meselesi Avrupa bağlamı içinde neredeyse hiç ele alınmamakta, dolayısıyla tartışma ulusötesi ve dayanışmacı bir perspektiften yürütülmemektedir. Ukrayna halkının her gün saldırılara maruz kaldığı konusunda hiçbir şüphe yoktur. Ancak Baltık ülkeleri ve Moldova halklarının da tehdit altında olabileceğini, ayrıca Rusya’nın ve diğer otoriter devletlerin ya da örgütlerin toplumlarımızı çeşitli hibrit savaş yöntemleriyle tehdit ettiğini kabul ediyorsak, o zaman bu konu üzerine daha ileri düzeyde düşünmek zorundayız.

Zorunlu askerliğin reddedilmesi, fiilen profesyonel bir ordunun kabul edilmesi anlamına gelir. İşçi hareketinin tarihi bize bu tutumun sorunlu olduğunu öğretmiştir. Zorunlu askerlik kaldırılmış olsa bile ordu, sermaye egemenliğinin bir aracı olarak kalmaya devam eder. Sözleşmeli askerlerin ve kariyer askerlerinin istihdamı ile orduların profesyonelleşmesi, hatta onların otoriter karakterini daha da güçlendirmiştir.

Profesyonelleşmiş ve bir subay kastı tarafından yönetilen bir ordu, toplumsal yaşama ve onun çelişkilerine daha az açıktır. Bu nedenle çok daha itaatkârdır ve toplumsal hareketlere karşı bir asayiş ve baskı gücü olarak ya da dünyanın başka bölgelerindeki emperyalist maceraların hizmetinde bir araç olarak kullanılabilir.

Bununla birlikte dikkat çekici olan, yurtdışındaki askerî müdahaleler konusunda uzun bir geleneğe sahip olan AB devletlerinin tam da zorunlu askerliği bulunmayan ya da 1990’ların sonlarından itibaren kaldırmış olan devletler olmasıdır. Bu ülkeler, bunun yerine daha otoriter ve daha etkin nitelikte profesyonel ordulara yönelmişlerdir. Bunlar arasında Almanya (2011’de kaldırıldı, 2026’dan itibaren zorunlu kayıt uygulaması getirildi), Fransa (1996’da kaldırıldı), İtalya, İspanya, Hollanda, Belçika ve Portekiz bulunmaktadır. Farklı nedenlerle tarafsız İrlanda, küçük Lüksemburg ve Malta’da da zorunlu askerlik yoktur. Benzer şekilde Polonya, Bulgaristan, Romanya, Slovakya, Slovenya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan gibi Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri de bürokratik diktatörlüklerin çöküşünün ardından zorunlu askerliği kaldırmıştır.

Buna karşılık Danimarka, Estonya, Finlandiya, Yunanistan, Hırvatistan (2026’dan itibaren), Letonya, Litvanya, Avusturya, İsveç (seçici biçimde) ve Kıbrıs’ta zorunlu askerlik uygulanmaktadır. AB üyesi olmayan devletler de bu tabloyu doğrulamaktadır. Norveç’te 2015 yılından beri cinsiyet ayrımı gözetmeyen bir zorunlu askerlik sistemi bulunmaktadır. Finlandiya ile birlikte İsviçre, muhtemelen Avrupa’da en kapsamlı ve halk desteği en yüksek zorunlu askerlik sistemine sahiptir; bu sistem düzenli yıllık tazeleme eğitimlerini de içermektedir. İsviçre ancak 1992 yılında alternatif sivil hizmet uygulamasını kabul etmiştir.

Büyük Britanya zorunlu askerliği daha 1960 yılında kaldırmıştır. Britanya ordusunun Kuzey İrlanda’da ve dünyanın başka bölgelerindeki müdahaleleri tamamen profesyonel bir ordu tarafından yürütülmüş ve yürütülmektedir. Profesyonel ordular tarih boyunca her zaman sermaye egemenliğinin güvenilir dayanakları olmuş, adeta burjuvazinin iktidarının son güvencesi işlevini görmüşlerdir.

Sosyalist örgütler zorunlu askerliği reddedip profesyonel orduyu “ehvenişer” olarak kabul ettiklerinde, fiilen toplumun bütünüyle demokratikleştirilmesi ve güç ilişkilerinin – ekonomi ve ordu dâhil olmak üzere – köklü biçimde dönüştürülmesi perspektifinden vazgeçmiş olurlar. Böylece emekçi sınıfların iktidarı ele geçirmesi perspektifinden de uzaklaşmış olurlar. Son tahlilde sermaye ve burjuvazi, profesyonel ordunun temsil ettiği iktidar aracına dayanacak ve bu aracı elden kaçırmamak için her şeyi yapacaktır.

Toplumsal bileşimi ve sosyal kökleri nedeniyle bir zorunlu askerlik ordusu, en azından potansiyel olarak, çok sayıda askerin – üniforma giymiş ücretliler olarak – emekçi sınıfların safına kazanılmasını mümkün kılar. Bununla birlikte İsviçre’deki genel zorunlu askerlik uygulaması, burjuva ordusunun bu özgül biçiminin, nüfusun mevcut düzene entegrasyonu açısından son derece önemli bir ideolojik işleve sahip olduğunu da göstermektedir.

Özgürleştirici Bir Askerî Politika – Mümkün mü?

Bizim amacımız “vatanı savunmak” değil; demokratik ve sosyal haklar ile kazanımları, otoriter devletlerin dışarıdan gelen saldırılarına ve gerici ya da faşist güçlerin içeriden yürüttüğü saldırılara karşı savunmaktır. Bu aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası tarafından tehdit edilen ülkelerdeki devrimci sosyalistlerin de tutumuydu. Bütün nüfusun katılımına dayanan bu savunma, toplumsal kurtuluş stratejisinin bir parçası olmalıdır. Savunma, bireycilik adına basitçe reddedilmemeli; demokratik biçimde örgütlenmeli ve yerel, bölgesel, ulusal ve kıtasal boyutları kapsamalıdır.

Devrimci ekososyalistlerin kendi askerî politikalarını geliştirmeleri acil bir ihtiyaçtır. Demokratik ve sosyal kazanımların savunulmasını bir orduya, hele ki profesyonel bir orduya devredemeyiz. Aynı şekilde, orduların basitçe ortadan kaldırılabileceğini de varsayamayız; bu, radikal bir toplumsal-ekolojik reform programına sahip hükümetler için bile geçerlidir.

Hem demokratik ve sosyal kazanımların savunulması hem de işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesine yönelik saldırgan perspektif açısından, aynı zamanda insansız hava aracı (dron) pilotu, geliştiricisi, üreticisi ve çeşitli dron ile savaş robotlarının kullanıcısı olabilecek yurttaşların yetiştirilmesi anlamlıdır. Eğitim, ekip dayanışması, “yumuşak becerilerin” geliştirilmesi ve bilgi paylaşımı, kısa süreli fakat düzenli toplantılar ve eğitimler gerektirir. Bu tür yeni bir savunma hizmeti, 1960’lar ile 1990’lar arasında askerlik yapan kuşakların yaşadığı yürüyüş talimleri ve geçit törenlerine dayalı sistem olmayacaktır. Askerlerin sendikal hakları, demokratik katılım ve öz-yönetim ile sürekli yenilikçilik, bu yeni askerî hizmetin temel pedagojik dinamikleri olmalıdır.

Zorunlu askerlik temelinde örgütlenen bir ordu, ideolojik olarak donmuş ve gerici bir sürekli profesyonel ordudan çok daha fazla, antikapitalist bir kopuşun ve ekososyalist bir geçişin başlangıcı için uygun koşullar sunar. Bu nedenle sosyalistler ve feministler, ordular içinde askerlerin özörgütlenmesine dayalı bir siyasal pratiğin nasıl geliştirilebileceği üzerine düşünmelidir. Avrupa’nın çeşitli ordularında 1970’lerde ve 1980’lerin başında ortaya çıkan demokratik asker hareketleri bu konuda önemli deneyimler sunmaktadır. Bu hareketler orduların içine toplumsal muhalefeti ve direniş ruhunu taşımıştır.

İsviçre’de de 1970’lerin ortalarından 1980’lerin başlarına kadar asker komiteleri ordu içinde ciddi rahatsızlık yaratmıştır. Bu komiteler, aktif hizmetteki askerlerin kendi gazetelerini yayımlamalarına yardımcı olmuş, keyfî emirler ve baskılara karşı hukuki destek sağlamış ve kamuoyunu bilgilendirmiştir. Birçok ülkede asker komiteleri ve asker sendikaları, askerlerin yaşam koşullarını iyileştirmeyi ve en azından asgari demokratik hakların tanınmasını sağlamayı başarmıştır. Daha da önemlisi, bu yapılarda yer alan askerler yoğun baskı koşulları altında kendilerini savunmayı ve örgütlenmeyi, kimi zaman da gizli faaliyet yürütmeyi öğrenmişlerdir. Normal koşullarda hiç karşılaşmayacakları farklı çevrelerden, yaşam deneyimlerinden, toplumsal sınıflardan ve bölgelerden insanlarla birlikte çalışarak son derece değerli deneyimler edinmişlerdir.

Ne yazık ki bu deneyimler büyük ölçüde unutulmuştur. Ancak dünya durumunun hızla değişmesi; iklim krizine bağlı felaketler, otoriter rejimlerin ve faşist hareketlerin yükselişi, savaşlar, hibrit savaş yöntemleri ve kitlesel toplumsal güvencesizlik gibi yeni güvensizlik biçimlerinin ortaya çıkması; ayrıca yeniden silahlanma ve toplumun militarizasyonuna yönelik eğilimler, bizi iki konuda düşünmeye zorlamaktadır: Bir yandan askerleri nasıl örgütleyebileceğimiz, diğer yandan da ekolojik, toplumsal ve askerî-fiziksel güvenliği birlikte ele alan bütünlüklü bir güvenlik anlayışını nasıl geliştirebileceğimiz.

12 Mayıs 2026 tarihinde Sozialismus.ch’de yayımlanmıştır. https://inprecor.fr/les-socialistes-et-larmee-le-defi-du-militaire

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Günümüzde Latin Amerika’da Aşırı Sağ – Thomas Posado

1960’lı ve 1970’li yılların askerî diktatörlükleri iktidara zor yoluyla gelmişti; bugün ise Latin Amerika’nın birçok ülkesinde, çoğu zaman açıkça o dönemlere nostalji duyan oluşumlar seçim sandıkları aracılığıyla iktidarın zirvesine ulaşıyor. Bu olgu, kıtanın 2000’li ve 2010’lu yıllarda bir sol dalga yaşamış olmasına rağmen hızla yayılıyor.

Yaklaşık on yıldır aşırı sağ partiler Latin Amerika’da baş döndürücü bir yükseliş yaşıyor. Bölgenin en büyük gücü olan Brezilya’da 2018-2022 yılları arasında Jair Bolsonaro ile iktidarda bulunan bu siyasal güçler, bugün Arjantin’de (Javier Milei), Şili’de (José Antonio Kast) ve El Salvador’da (Nayib Bukele) yönetimdeler. Ayrıca yakın gelecekte bölgedeki başka birçok ülkede de iktidara gelebilirler. Genel tabloya bakalım.

Aşırı Sağ Tarafından Hâlihazırda Yönetilen Üç Ülke

Aşırı sağı tanımlamak her zaman karmaşıktır. Bu, bilimsel bir kategori değil; belirli bir toplumda zaman ve mekâna göre içeriği değişen gündelik bir kullanım terimidir. Çoğu durumda, toplumsal düzenin sürdürülmesini gerekirse güç kullanarak sağlamaya en kararlı kesimi ifade eder; bunun için de alt sınıfları en baskıcı yöntemlerle ezmekten çekinmez.

Örneğin Arjantin’de Javier Milei’nin en çok öne çıkardığı tema ekonomik liberteryenizmdir ve kamu hizmetlerini “testereyle katletme” iradesidir.

Şili’de ise Avrupa’da yaşanana en çok benzeyen şema çerçevesinde, ülkedeki güvensizlikteki — aslında sınırlı düzeydeki — artıştan sorumlu tutulan Venezuelalılara yönelik yabancı düşmanlığı, Kast’a verilen oyun temel motorunu oluşturuyor.

El Salvador’da ise Nayib Bukele’nin popülaritesi, insan haklarını ihlal etme pahasına dünyadaki en yüksek tutukluluk oranına yol açan cezalandırıcı bir politika üzerine kuruldu.

Kıta Çapında Bir Dinamik

Bu örneklerin ötesinde, Latin Amerika aşırı sağlarının yükseliş dinamiği bölgenin diğer ülkelerinde de görülüyor. Uruguay’da bugün gerileme içinde olsa da 2019 genel seçimlerinde yüzde 11 alan Cabildo Abierto partisi, merkez sol Frente Amplio hükümetinin toplumsal cinsiyet ve cinsellik alanlarındaki ilerici adımlarına karşı bir tepkiyi temsil ediyor. 2020-2025 yılları arasında bu durum, Latin Amerika’da aşırı sağın sağcı bir hükümete ortak olduğu ilk örneği oluşturdu; parti kamu sağlığı ve konut bakanlıklarını üstlenirken parlamenter çoğunluğun sağlanmasında da belirleyici rol oynadı.

Venezuela’da ise Nobel Barış Ödülü sahibi María Corina Machado, her zaman chavizme karşı muhalefetin en radikal yüzü oldu. Onu öne çıkaran unsur toplumsal cinsiyet ya da cinsellik meseleleri değil; chavizmi sona erdirmek için benimsediği yöntemlerdir (kendi ülkesine dış müdahale çağrısı yapması), köklü antikomünizmi (chavizm karşıtlığıyla beslenen), tam ekonomik liberalizmi (Venezuela siyasetindeki geleneksel devlet müdahaleciliğinden kopuş) ve uluslararası ilişkiler ağıdır. Donald Trump’a açık bağlılık göstermesi ve bugün Şili Devlet Başkanı José Antonio Kast gibi liderlere desteğini sürdürmesi de buna dahildir — oysa bu iki lider kendi ülkelerinde Venezuelalı göçmenleri kriminalize etmektedir.

2026 yılı seçimleri, Latin Amerika aşırı sağlarının dinamiği açısından belirleyici öneme sahip. Kolombiya’da 31 Mayıs ve 21 Haziran’da seçmenler, ülkenin ilk solcu devlet başkanı Gustavo Petro’nun (2022’de seçilmişti) çizgisinin sürmesini tercih ederek şu an için favori görünen Iván Cepeda’yı seçme imkânına sahip olacaklar. Cepeda’nın iki temel rakibi ise, aşırı sağcı paramiliterleri ve uyuşturucu kaçakçılarını savunmasıyla tanınan avukat Abelardo de la Espriella ile eski başkan Álvaro Uribe’nin partisinin temsilcisi Paloma Valencia’dır. “Demokratik Merkez” gibi yanıltıcı bir isim taşıyan bu parti, Kolombiya’nın sert sağını temsil etmektedir.

Peru’da da bu ilkbaharda yapılacak başkanlık seçimleri, siyasal yelpazenin en sağındaki güçlerden bir adayın zaferine sahne olabilir. İnsan hakları ihlalleri nedeniyle mahkûm edilen eski otoriter lider Alberto Fujimori’nin kızı Keiko Fujimori — son üç başkanlık seçiminde (2011, 2016, 2021) ikinci turda kaybetmişti — oyların yüzde 17,05’ini alarak ilk turu önde tamamladı. Latin Amerika’nın başka yerlerinde görülen cezalandırıcı güvenlik siyasetinin savunucularından olan eski Lima belediye başkanı Rafael López Aliaga ise belediye düzeyindeki kötü güvenlik siciline rağmen oyların yüzde 11,9’unu aldı; ancak sol aday Roberto Sánchez’in birkaç bin oy gerisinde kalarak ikinci tura kalamadı.

Son olarak, ülkenin büyüklüğü göz önüne alındığında en önemli sınav Ekim ayında, Brezilya başkanlık seçimlerinde yaşanacak. Darbe girişimi nedeniyle yirmi yedi yıl hapis cezasına çarptırılan eski devlet başkanının en büyük oğlu Flávio Bolsonaro, anketlerde Lula ile başa baş görünüyor.

Washington’la Hizalanmış Partiler

Bu yükseliş yeni bir olgu. Birkaç yıl öncesine kadar aşırı sağ Latin Amerika’da etkili bir seçim gücü oluşturmuyordu. 1970’lerin devlet terörünü savunan otoriter hükümetleri — Şilili Pinochet’den Arjantinli Videla’ya, Paraguaylı Stroessner’den Uruguaylı Bordaberry ve Bolivyalı Banzer’e kadar — şiddetleri ve antikomünizmleri nedeniyle açık biçimde bu akımla ilişkilendirilebilir olsa da, bu liderler iktidara seçim yoluyla gelmemişlerdi. Ayrıca gördüğümüz gibi, bu aşırı sağ hareketler homojen değildir; kendi ulusal sorunlarına özgü meseleler üzerinden seçmenlerini seferber etmektedirler.

Bu hareketleri Avrupalı benzerleriyle karşılaştırmaya çalışırsak, hem benzer hem farklı oldukları görülür. Bir yandan güvenlik söylemi, ekolojik kaygıların reddi, toplumsal cinsiyet egemenliklerinin korunması ve cinsel çeşitliliklere yönelik küçümseme gibi temaları paylaşırlar. Öte yandan Latin Amerika’nın dünya sistemi içindeki “bağımlı” jeopolitik konumu temel farklılıklar yaratmaktadır. Latin Amerika aşırı sağları çoğu zaman ABD gücüne bağlılıklarıyla öne çıkmıştır.

Donald Trump’ın 7 Mart 2026’da Florida’da topladığı “Amerikalar Kalkanı” zirvesi bu eğilimin bir göstergesidir. Trump, burada daha önce anılan Arjantin, Şili ve El Salvador devlet başkanlarının yanı sıra; görünürde daha ılımlı bir sağa mensup Bolivya, Kosta Rika, Ekvador, Honduras, Panama, Paraguay, Dominik Cumhuriyeti ve Trinidad ve Tobago liderlerini de bir araya getirmeyi başardı.

Bununla birlikte Donald Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşünden bu yana ABD’nin Latin Amerika politikası Latin Amerikalıların lehine değildir. ABD başkanının adıyla, 1823’te Amerika kıtasında dış etkilerin engellenmesini savunan James Monroe’nun soyadını birleştiren “Donroe Doktrini”, Sam Amca’nın bölgenin tamamı üzerindeki vesayetini yeniden tesis etmeyi vaat ediyor.

Arjantin ve Honduras devlet başkanları, sırasıyla ara yasama seçimlerini ve başkanlık seçimlerini kazanmak için Trump’ın müdahalelerinden yararlandılar. Javier Milei, parlamentonun kontrolünü kaybetmemek için ekonomik bağımlılık içeren bir anlaşma karşılığında 20 milyar dolarlık (17 milyar avrodan fazla) bir krediyi kabul etti. Bu liderler, Çin’le olan ekonomik tamamlayıcılıklara rağmen kendilerini ABD’nin hizmetine sunuyor gibi görünüyorlar. Uzun vadede kendi ülkelerine zarar veren bu politikalar Latin Amerikalılar nezdinde popülerliğini yitirebilir.

Bu konuda daha fazla ayrıntı isteyenler için, koordinasyonunu yaptığım Recherches internationales dergisinin bu temaya ayrılmış özel dosyası kısa süre önce yayımlandı. Burada aşırı sağlar arasındaki kıtalararası ve Atlantik ötesi ilişkiler, Arjantin’deki siyasal yapı, Brezilya’daki evangelizm, Nayib Bukele’nin dijital diplomasi stratejileri ya da Kolombiya sağının yeniden yapılanması üzerine katkılar bulunabilir.

  • Metin ilk olarak 22 Nisan 2026’da çevrimiçi The Conversation sitesinde yayımlandı.

Thomas Posado, Rouen Normandie Üniversitesi’nde çağdaş Latin Amerika uygarlığı alanında öğretim üyesidir.

Kaynak: https://marx21.ch/les-extremes-droites-en-amerique-latine-aujourdhui/

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

İllüstrasyon: Klawe Rzeczy

Bolivya İşçi ve Köylüleriyle Dayanışma! – IV. Enternasyonal

Bolivya’da dört haftayı aşkın süredir devam eden toplumsal çatışmanın ve yoğun siyasi krizin ardından ve göreve başlamasının üzerinden henüz altı ay geçmişken, sağcı Devlet Başkanı Rodrigo Paz’ın hükümeti şimdiden savunmaya çekilmiş ve bölünmüş durumda. Madencilerin (ücretli işçiler ve kooperatif üyeleri), köylü topluluklarının, ulaştırma, sağlık ve eğitim emekçilerinin ve mahalle komitelerinin dahil olduğu büyük ayaklanma, ülke genelinde yaklaşık 80 yolu bloke ederken devlet başkanının istifasını talep etti. Buna ek olarak, hükümetin merkezi olan La Paz’da şiddetle bastırılmaya çalışılan ancak kesintisiz biçimde süren grevler ve protestolar yaşandı. Burjuva basın ve her eğilimden yorumcular, seferber olanların önemli bir bölümünün, 16 yıl boyunca Sosyalizme Doğru Hareket’i (MAS-Siyasal Araç, eski devlet başkanları Morales ve Luis Arce’nin parti-hareketi) destekledikten sonra Paz’a oy vermiş olan taban olduğunun altını çiziyor.

Bu, büyük çoğunluğu Keçuva ve Aymara halklarından oluşan işçi ve halk hareketinin, Kasım 2025’te seçilen siyasi ittifaka karşı ikinci büyük karşı çıkışı. İlki, yürütmenin iki kışkırtıcı kararname açıklamasının ardından Nisan ayında yaşanmıştı. Bunlardan 5503 sayılı kararname, Ocak ayında olağanüstü durum ilan ederek yakıt fiyatlarına verilen sübvansiyonların kaldırılmasını meşrulaştırdı; bunun sonucunda benzinin fiyatı %86, dizelin fiyatı ise %160 arttı. Aynı zamanda bu kararname, madencilik, sınai tarım ve altyapı alanlarında ultra-neoliberal karşı reformların önünü açtı.

İkinci kararname ise, geçtiğimiz 10 Nisan’da çıkarılan ve kırsal mülkiyetleri yeniden sınıflandıran (1720 sayılı yasa) düzenlemeydi. Bu düzenleme, büyük sınai tarım şirketleri ve yatırımcıların “orta büyüklükte” sayılan geniş arazi alanlarını ele geçirmelerini kolaylaştırmayı amaçlıyordu. Çevreciler ile Bolivya’daki köylü federasyonları ve konfederasyonlarına göre bu durum, geleneksel yerli köylü topluluklarının topraklarından mahrum bırakılmasına ve arazi kullanımının değiştirilmesi yoluyla ormansızlaşmanın hızlanmasına yol açacaktı.

Başka bir deyişle hükümet, şimdiye kadar hiçbir yerel neoliberal hükümetin teşebbüs etmeye dahi cesaret edemediği bir hedefi gerçekleştirmeye çalışıyordu: 1952 Devrimi’nin kazanımlarından biri olan 1953 Toprak Reformu’nu geri çevirmek. Daha önce Çokuluslu Yasama Meclisi (alt meclis) tarafından reddedilmiş olan bu kararname, ülkenin farklı bölgelerindeki köylü topluluklarının (Santa Cruz’daki bazı kesimler de dahil olmak üzere) öfkesini tetikledi ve onları La Paz’a doğru yürüyüşler örgütlemeye yöneltti. Kırsal bölgelerdeki hoşnutsuzluğa, kentlerde yakıt fiyatlarındaki artışa karşı biriken öfke de eklenmiş bulunuyordu.

Bu ay, Rodrigo Paz’ın Bolivya İşçi Merkezi (COB) ile %20’lik bir ücret artışı konusunda müzakere etmeyi reddetmesi ve 16 Mayıs’taki protestoların dört kişinin ölümüyle sonuçlanacak biçimde vahşice bastırılmasının ardından, işçilerin, köylülerin ve halkın öfkesi patlama noktasına ulaştı.

Hükümetin merkezi olan La Paz ile ülkenin ikinci büyük kenti olan ve Aymara kimliğinin güçlü olduğu, son yirmi yılın en köklü mücadele geleneklerinden birine sahip El Alto seferber oldu; ancak ülkenin diğer bölgelerinden fiilen yalıtılmış durumda kaldılar. Baskılar nedeniyle gerilemiş olan karayolu ve köy yolu blokajları (80’den fazla) son günlerde yeniden yaygınlaşmaya başladı.

COB ile Tupac Katari Köylü Merkezi’nin (El Alto) öncülüğünde binlerce işçinin katıldığı bir yürüyüş; MAS’ın kadın örgütü olan Bartolinaların, tüm And bölgesindeki köylü topluluklarının ve eski Devlet Başkanı Evo Morales’in toplumsal tabanının (Cochabamba’daki Chapare bölgesinden) desteğiyle, hükümete yönelik büyüyen tepkiyi daha da güçlendirdi ve hareket artık doğrudan Paz’ın istifasını talep etmeye başladı.

Paz bir haftadan uzun süre siyasi sahneden kayboldu; yakıtlar ve topraklarla ilgili kararnamelerin uygulanmasını erteledi. Ancak ülkenin en sanayileşmiş bölgesi olan Santa Cruz’daki iktidar sahibi oligarşilerin ve yeni faşist çevrelerin baskısı altında, COB ile ücret artışları konusunda müzakere etmeyi hâlâ reddediyor.

Köylü mücadelesi ile kentlerdeki mücadelenin birleşmesi, son 74 yılın büyük halk ayaklanmalarının temel özelliklerini yeniden ortaya çıkardı. Bu tarihsel miras; 1952 işçi devriminden, sırasıyla 2000 ve 2003 yıllarındaki su ve gaz savaşlarına; 1970-71 halk meclislerinden, 1980’lerde diktatörlüklere karşı mücadelelere; Hernán Siles Zuazo dönemindeki (1982-1985) hükümet-COB ikili iktidar deneyiminden, 1985 madenci ayaklanmasına ve Evo Morales’in ilk yıllarında Bolivya’yı çok uluslu bir devlet olarak tanıyan Plurinasyonel Devlet’i kuran Kurucu Meclis’in savunulması için verilen mücadelelere kadar uzanmaktadır.

Emperyalizm ve yerli burjuvazi bu tarihi iyi bilmektedir; bu nedenle hareketin genişliği ve radikalliği onları endişelendiriyor. Tepki gecikmedi: ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, yaşananları “Paz’a karşı bir darbe” olarak nitelendirdi. Santa Cruz sağcıları gerici bir “Yurttaş Yürüyüşü” çağrısı yaptı ve Amerikan Devletleri Örgütü’ne (OAS/OEA) baskı yaparak “hukuk devletinin savunulması” adına bir açıklama yayımlatmaya çalıştı (yani muhafazakâr Paz hükümetinin savunulması adına).

Hükümet, çatışmada arabuluculuk yapmayı öneren Gustavo Petro yönetimindeki Kolombiya ile diplomatik ilişkilerini kesti. Sürecin sonucu henüz belirlenmiş değildir. Ancak hükümet, hareketin önderlerine yönelik şiddetli bir baskı politikası uygulamakta ve krize, kan dökülmesi pahasına gerici bir çözüm dayatmaya çalışmaktadır.

Şu anda yol kapatma eylemlerine ve Başkanlık Sarayı’na ulaşmaya çalışan yürüyüşlere yönelik baskılar sürüyor. Bunun yanı sıra COB yöneticileri hakkında tutuklamalar ve kovuşturmalar yürütülüyor; COB, Bartolinalar ve Evo Morales’in önderlerine yönelik gözaltı tehditleri devam ediyor. Buna rağmen hükümet zayıflık belirtileri gösteriyor: Devlet Başkan Yardımcısı Lara, ücret artışları konusunda müzakere yürütülmesini desteklediğini açıkladıktan sonra Paz ile yollarını ayırdı. Paz, Ocak ve Nisan aylarında çıkardığı kararnamelerde geri adım atmak zorunda kaldı. Şimdi ise Santa Cruz ovalarındaki Valle Grande bölgesinin Aymara, Keçuva ve Guarani kökenli köylüleri mücadeleye katılmaya ve And bölgesindeki batı kesimlerine doğru yürümeye hazırlanıyor.

Kamu Denetçiliği, bir hükümet bakanı, Katolik Kilisesi ve parlamento grup başkanlarından oluşan bir diyalog komisyonu, hükümete baskıyı ve hareket önderlerine yönelik tutuklama emirlerini durdurma; harekete ise yol kapamaları askıya alma çağrısında bulundu. Ancak ne COB, ne Bartolinalar ne de köylü örgütleri müzakerelere katılıp katılmayacaklarına henüz karar vermiş durumda. Hükümet ise baskıyı sürdürürken, tehditler savururken ve aynı zamanda ABD’nin uyuşturucuyla mücadele kurumu DEA ile görüşmeler yürütürken, koka üretimine yönelik yeni bir baskı dalgasını da hazırlamaktadır.

Dördüncü Enternasyonal, Rodrigo Paz’ın neoliberal kemer sıkma planlarına karşı mücadele eden işçilere, yerli halklara, köylülere ve tüm Bolivya halkına en geniş desteğini ilan ediyor. Devam eden baskıları, Paz’ın Santa Cruz’daki aşırı sağ ile ve Trump’ın Amerika Birleşik Devletleri ile yakınlaşmasını kınıyor; sıkıyönetim ilan etmeye yönelik manevraları ise kesin bir biçimde reddediyor.

29 Mayıs 2026

Yaşasın yaşam ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi için mücadele eden Bolivya halkının mücadelesi!

Tarihsel mücadelelerle kazanılmış hakları ortadan kaldırmayı hedefleyen ultra-neoliberal karşı reformlara hayır!

Toprak reformunda hiçbir geri adım kabul edilemez! Ücretler derhal artırılsın! 5530 ve 1720 sayılı yasa tasarıları kesin olarak geri çekilsin!

Yaşasın COB, köylü merkezleri ve mahalle komiteleri!

Paz hükümetinin baskıları son bulsun! Tutuklanan tüm önderler ve göstericiler derhal serbest bırakılsın!

Marco Rubio, Trump ve OAS/OEA Bolivya’nın iç işlerinden elinizi çekin!

Sıkıyönetime hayır!

Dördüncü Enternasyonal Yürütme Bürosu Sekretaryası

Diyalektik ve Devrim – Daniel Bensaïd

2005 yılındaki bu konuşmasında Daniel Bensaïd, Fransız Marksizminde diyalektik düşünceye tepkinin tarihsel kökenlerini ele alırken, günümünüz koşullarında diyalektiğin hangi alanlar ve konular üzerinden çalıştırılması, geliştirilmesi gerektiğini tartışıyor.

Hakim akıl karşısında diyalektik akıl akılsızlıktır:

Onun maskesini düşürüp ötesine geçtiği vakit aklî hale gelir.

Theodor W. Adorno

“Fransa’da ve dünyada diyalektik düşüncenin durumu”. Bu yuvarlak masa toplantısının başlığı bir hayli iddialı. Dünyada? O topa girmem. Bertell Olmann Anglo-Sakson dünyada diyalektik araştırmaların durumu hakkında kışkırtıcı bir sunum yaptı. Daha özgül olarak Fransa’ya gelirsek, bu ülkenin felsefi kültürünün diyalektiğe inatçı bir karşıtlık içinde olduğu söylenebilir.

Giriş konuşmasında Lucien Séve, Lucien Goldmann’ı da ekleyebileceğim birçok isim zikrederek ellili yıllarda diyalektik düşünceye olan ilgiyi hatırlattı. Bu vaat yetmişli yıllarda birdenbire yitip gitmiş görünüyor. Fransız olan yalnızca dört diyalektikçiyi (Pascal, Rousseau, Mallarmé ve Lacan) kabul eden Alain Badiou kadar ileri gitmeden Fransa’da diyalektik düşüncenin geçmek bitmeyen sefaletini tespit etmek durumundayız. Özellikle Auguste Comte’a yönelik acımasız kısa yorumlarında Marx tarafından değinilen bu meselenin altı Troçki tarafından da çizilmiştir. Sürekli Devrim’de diyalektiğe dönük “Fransız sol çevrelerinde yaygın olan tiksinti”den söz ediyordu. Gramsci de Hapishane Defterleri’nde “Fransızın diyalektik ve somut biçimde devrimci bir zihniyete” sahip olmadığını belirtiyordu. Şüphesiz bu tiksinti Galyalılara özgü bir genetik acziyetin değil siyasal ve kültürel bir tarihin ürünüdür.

Muzaffer Stalinist bürokrasi tarafından otuzlu yıllarda bir devlet aklı mertebesine yükseltilmiş ortodoks Marksizm, bu durumdan faydalanarak işçi hareketi içinde dogmatikleştirilmiş ve kanonlaştırılmış diamat’ının ideolojik hakimiyetini sağlamakta zorluk çekmemiştir. Bu, diyalektiğin bir çeşit ikinci ölüm fermanı olmuştur.

“Düzen içinde ilerleme”nin düşüncesi olarak pozitivizmin üniversiter beşerî bilimlerdeki egemenliğinin ve Üçüncü Cumhuriyet’in üzerine kurulduğu cumhuriyetçi antlaşmada sahip olduğu hegemonyanın sonucudur. Lanson’ların, Lavisse’lerin ve Langlois’ların bu “entelektüel partisi”ne karşı isyan ediyordu genç Péguy veya Georges Sorel. Althusser ise, tam aksine, Marx İçin’de Comte’u hala “19’uncu yüzyılın tek büyük Fransız filozofu” olarak değerlendiriyordu. Oysa pozitivizm devrimci tehdidin ve onun yaratacağı sarsıntıların önünü almayı hedefleyen tipik bir Termidorcu ideolojidir. Yeni doğmakta olan işçi hareketinin bünyesinde Blanqui pozitivizmin bu methiyeci boyutunu kavrayan nadir şahsiyetlerden biri olmuştur. Bu konuda not defterlerinden sayfalarca alıntı yapılabilir. Dolayısıyla bir gericilik ideolojisidir pozitivizm. Devrimci cumhuriyetin değil, devrime karşı cumhuriyetin, kutsal öğretisi ve sivil diniyle Düzen içinde İlerleme’nin ideolojisi. Bu açıklanabilir: Almanlar, İtalyanlar ve tabii ki Ruslar kendi ulusal ve toplumsal özgürleşimlerini gerçekleştirmek için diyalektik eleştiriye ihtiyaç duyarken Fransız muhafazakâr ideolojisi, Haziran 1848’in ve Paris Komününün ardından ondan kurtulmak için elinden geleni ardına koymadı. Son metinlerinde Althusser’in hoş bir ifade ile başvurduğu “karşılaşmanın yeraltı maddeciliği”, Fransa’da Marx’ın alımlanışından bile önce yenilgiye uğramıştı. Ekonomik Belirlenimcilik’in yazarı Lafargue’ın ve Guesde’in doğmakta olan “bulunmaz Marksizmi[1]” daha başından itibaren pozitivizmle yoğrulmuştu. Tanımların tasnif edici mantığından, Marx’ın Kapital’de ustaca yürürlüğe koyduğu belirlenimlerin dinamik (diyalektik) mantığına geçmek zordu. Altmışlı yıllarda moda olan yapısalcılık, en sert biçimleri altında, olaydan ve öznellikten azade donmuş yapılar ve yüzyılın tarihini düşünmek acı verici hale geldiği oranda tarihten yoksun sistemler üzerinde durarak bu bastırma işlemini sürdürebilmiştir.

Muzaffer Stalinist bürokrasi tarafından otuzlu yıllarda bir devlet aklı mertebesine yükseltilmiş ortodoks Marksizm, bu durumdan faydalanarak işçi hareketi içinde dogmatikleştirilmiş ve kanonlaştırılmış diamat’ının ideolojik hakimiyetini sağlamakta zorluk çekmemiştir. Bu, diyalektiğin bir çeşit ikinci ölüm fermanı olmuştur. Karanlık Kharkov kongresinde[2] psikanalizin ve sürrealizmin mahkûm edilmesiyle öncülleri bariz hale gelen bir çeşit teori içindeki Termidor’dur bu. “Bilimin koro başı”, Tarihsel Maddecilik ve Diyalektik Maddecilik isimli o ölümsüz broşür bu Termidor’un öğretisinin temellerini atar. Dolayısıyla diyalektik, formel bir meta-mantık, her işi gören ve tuğla kırmazdan önce insan kıran bir devlet sofistiği haline bürünür[3]. Böylece eleştirel bilinç diyalektiği (Lukacs, Korsch) devlet aklının otoritesi karşısında gerilemek durumunda kalır.

Geçip giden yüzyılın trajedilerinin ardından, ilerleme ile felaketin o korkunç Benjaminci diyalektiğini yok sayarak ilerlemenin usul usul akan nehrinde yıkanamayız artık.

Teorideki bu gericilik, özellikle de Fransa’da bir başka sürece eklemlendi. Mitolojik alacakaranlıklar karşısında Aydınlanmanın rasyonalizmini savunma gerekçesiyle -ki bu belirli bir ölçüde ve belirli bir yere kadar meşrudur-, felsefedeki Halk Cephesi dediğim olgu gelip siyasetteki Halk Cephesini tamamlar. Yöntem Üzerine Konuşma’nın üç yüzüncü yıldönümü vesilesiyle Politzer için Descartes Fransa’ydı! Gayrı-diyalektik akla düzülen bu methiye aynı zamanda bu kutsal yöntemin diyalektikçi Pascal üzerindeki -geç gelen- zaferidir (Henri Lefebvre’ın onun hakkındaki cüretkâr savunusuna rağmen). Yakın zamanda keşfedilen kendiliğindenlik ve bilinç hakkındaki 1926 tarihli metnine kadar eleştirmenlerinin mahkemesine direnen Lukacs bile Aklın Yıkımı kitabına hevesle girişir (ancak savaştan sonra yayınlanacaktır). Bürokratik karşı-devrim üçüncü seçeneği dışlayan bir ikili mantık talep ediyor: “Benim yanımda bulunmayan karşımda bulunur…”, “Kurtlarla birlikte ulumamak lazım…” vs. Asimetrik biçimde de olsa iki cephede birden mücadele vermek söz konusu değildir bu anlayış açısından. Bu yıldırma ve suçlu hissettirme mantığı çok sayıda siyasal tahribata yol açar (Macaristan, Çekoslovakya, Polonya’da ve daha yakınlarda Afganistan’da veya Balkanlarda).

Lucien Sève diyalektik düşüncenin yeni bir atılımına tanık olduğumuza kani. Bu iyi bir işaret olur. Bu, rüzgârın yön değiştirdiğinin ve her koşulda “pozitif” düşünmeyi salık veren Carrefour-düşüncesine, konsensüs sağlama ve genel uzlaşma retoriklerine karşı negatifin, olumsuzlamanın çalışmaya başladığının işareti olur. Böyle olması için iyi ve kuvvetli nedenler mevcut: Zamanın havasına nakşolmuş bir eleştirel ve diyalektik düşünceye dönük acil bir ihtiyaç.

  1. Tarihsel bir neden, öncelikle. Geçip giden yüzyılın trajedilerinin ardından, ilerleme ile felaketin o korkunç Benjaminci diyalektiğini yok sayarak ilerlemenin usul usul akan nehrinde yıkanamayız artık. Özellikle de son yirmi yıldan beri şekillenen dünyanın belirsiz dönüşümlerinde. Bu diyalektik ihtiyacı kendini eleştirel ekolojide de hissettiriyor. Hem kapitalist küreselleşmenin esrikliklerine hem de derin ekolojinin karanlık eğilimlerine karşı iki cephede birden müdahale etmesi gereken bir ekoloji.
  2. Belirlenimci kaos, sistem teorisi, holistik veya karmaşık nedensellikler, canlının ve yükselen düzenin mantıkları konusundaki bilimsel tartışmaların ışığında diyalektik mantığın kategorilerinin yenilenmesi. Bir alandan diğerine temkinli biçimde geçme koşuluyla, farklı araştırma alanları arasında yenilenmiş bir diyalogu ve diyalektik mantıkların sınanmasını gündeme getiriyorlar.
  3. Küreselleşmeyi totalitenin/bütünlüğün (açık bir bütünselleştirmenin) bakış açısından düşünmeye dönük acil bir ihtiyaç. Bu, geç emperyalizmlerin yeni simalarını anlamanın ve gezegenin her zamankinden eşitsiz ve kötü bileşmiş gelişimine siyasal olarak müdahale etmenin önünü açar.
  4. Bir diğer acil ihtiyaç ise yüzyılı, toplumsal olarak üretilmiş, süreksiz bir zaman-mekân açısından düşünmek ve tarihi miskince post’ların ve ante’lerin (postkapitalizm, postkomünizm…) çizgisel kronolojik kategorileri üzerinden düşünmek yerine, zamansızlık ve aynı-çağdan-olmayış kategorilerini[4] temel alan özgül bir siyasal zaman ölçeğini kavramsallaştırmak.
  5. Etkin ilerlemeyi yalnızca nicel birikimin veya Henri Lefebvre’in haklı olarak eleştirdiği “gelişmesiz büyümenin” değil gelişmenin (veya Troçki’nin terminolojisiyle “evrilmenin” [transcroissance]) bakış açısından değerlendirmeye yönelik yine acil bir gereklilik.
  6. Son olarak, soğuk savaşın sona erişi ve çoklu çatışmaların karmaşık kesişimi bir anavatanın devlet hegemonyası altındaki “kamplardan” birini seçmeye (bu reel sosyalizmin kampı bile olsa) dönük ikili mantıktan çıkmaya ve Balkanlar veya Körfez’inki gibi çatışmalarda stratejik bir yönelime sahip olabilmek için bir üçüncü seçeneği tekrar devreye sokmaya zorluyor.

Eğer diyalektik düşüncenin bu güncelliği doğrulanırsa Komünizmin Kara Kitabı ile Psikanalizin Kara Kitabı’nın ardından bir “Diyalektiğin Kara Kitabı”nın yayınlanmasına hazırlıklı olmak (hatta bundan memnuniyet duymak) gerekebilir. Bu, uzlaşmaz çelişkinin bütünleyicilik biçimi altında etkisiz kılınmış veya “çelişkilerin değil ilintilerin karşıtlığı” içinde erimiş olmadığı anlamına gelir. Ve “hayır’ın felsefesinin”, olumsuzlama çalışmasının, totaliteden yola çıkan bakış açısının, Hegel’in Mantık’ına tuttuğu kenar notlarında Lenin tarafından kutsanan öngörülemez “sıçrayışların” kesinkes ehlileştirilmediğini gösterir. Çünkü diyalektik üzerinden hedef alınan bizzat Devrimin kendisidir. Tarih ve Sınıf Bilinci’nin ve Lenin’in Düşüncesi’nin Lukacs’ı bunu iyi kavramıştı. Doğrudur, bu fırtınanın tam ortasında meydana geliyordu, kriz yıllarında, ki bu mantıken diyalektik yoğunluk yıllarıdır da.

Çeviren: Uraz Aydın


[1] Daniel Linderberg’in Fransa’da marksizmin gelişimini incelediği “Le marxisme introuvable” (1975) adlı kitabına gönderme.

[2] Uluslararası Devrimci Yazarlar Birliği’nin 1930 yılında yapılan bu kongresinde tüm sapmalar belirlenip uluslararası çapta komünist hareket için doğru edebiyat çizgisi belirlenmiştir.

[3] René Viénet’in 1973 yapımı “Diyalektik Tuğla Kırabilir mi?” isimli filmine gönderme. 

[4] Marx’taki contretemps (beklenmedik, zamansız, vakitsiz) ve Ernst Bloch’taki non-contemporanéité (çağdaş-olmayış, aynı-çağdan-olmayış).

Dijital Örtü: Marx’ın Kapitalizm Eleştirisi Neden Hala Geçerli? – Piyamit Leelatham

1. Giriş: Sermayenin Kalıcı Mantığı

Çağdaş ekonomi politik sahnesinde, cezbedici ve nüfuz edici bir anlatı kök salmış durumda: temelde “post-kapitalist” veya “tekno-feodal” bir çağa geçiş yaptığımızın ilanı. Bu görüşün savunucuları verinin uçucu doğasının, küresel platformların her yeri saran hâkimiyetinin ve yapay zekânın öngörüsel gücünün, ekonominin kapitalist yasalarını hükümsüz kıldığını iddia etmektedir. Endüstriyel geçmişten epistemolojik bir kopuşun kanıtı olarak, küresel nüfusun %96’sının internete mobil cihazlar üzerinden eriştiği, sekiz milyarlık küresel nüfus içinde altı milyar mobil kullanıcıyı kapsayan çarpıcı bir demografinin parçası olan, bir dünyaya işaret ediyorlar.

Ancak Marksist iktisat teorisi açısından bu olgular kapitalizmden bir kopuşu değil, onun en yoğun, rafine ve teknolojik olarak dolayımlanmış tezahürünü temsil etmektedir. “Dijital Örtü” sermayenin temelindeki metabolizmayı gizleme işlevi görse de, algoritmanın pürüzsüz arayüzünün altında Karl Marx’ın tanımladığı hareket Yasaları küresel sistemin can damarı olmaya devam etmektedir. Dijital ekonominin sır perdesini aralamak için, “inovasyon” yüzeyselliğinin ötesine geçilmeli ve Değer Yasası ile Sermaye Döngüsü’nün stratejik çerçevesinden faydalanılmalıdır.

Bu analizin temel tezi, dijital ekonominin kapitalist üretim tarzının aşılması değil, gelişmiş değişmez sermaye aracılığıyla nihai olarak gerçekleşmesidir. P–M…Ü…M’–P’ (Para–Meta…Üretim…Artmış Meta–Artmış Para) formülüyle ifade edilen Sermaye Döngüsü, çağımızın değişmez yapısı olarak varlığını sürdürmektedir. Sermaye (P), içinde artı-değer barındıran ve zenginleştirilmiş metalar (M’) üretecek bir üretim sürecini başlatmak üzere üretim araçları (veri merkezleri, fiber optikler) ve işgücünden oluşan metaları (M) satın almak için yatırılır; ki bu da son aşamada artmış para (P’) olarak realize edilmelidir. Dijital altyapının tanımlanmasından, onun en öne çıkan muhaliflerinin eleştirisine kadar uzanan bu seyir, “yeni” ekonomiyi anlamak için öncelikle onun her hareketini yöneten değer yasasına tam anlamıyla hâkim olmamız gerektiğini ortaya koymaktadır.

2. Dijital Sınırı Tanımlamak: Taksonomi ve Evrim

Teknolojinin sınıf ilişkilerinden bağımsız olarak toplumsal biçimleri dikte ettiği yönündeki temelsiz bir inanç olan teknolojik determinizmin tuzaklarından kaçınmak için kesin bir taksonomiye (sınıflandırmaya) ihtiyaç vardır. Dijital ekonomi, toplumsal altyapıyı birbirinden farklı ancak birbirine kenetlenmiş dört değerlenme (valorization) katmanı üzerinden yeniden yapılandıran bir “Genel Amaçlı Teknoloji”dir:

  • Altyapı Katmanı: Bu katman, dijital sermayenin fiziksel temelini oluşturur. Küresel sinir sistemini meydana getiren denizaltı kablolarını, 5G baz istasyonlarını ve uyduları içerir. En önemlisi, veri işleme ve depolama için modern bir fabrika zemini işlevi gören devasa veri merkezlerini (AWS, Azure, Google Cloud) yani “Bulut Sermayesi”ni kapsar.
  • Platform Katmanı: Çağımızın “Gelişmiş Ticari Sermayesi” olarak işlev gören bu aracılar (Amazon, Uber, Airbnb), parçalanmış pazarları birbirine bağlar ve değişim koşullarını dikte eder. Temel mantıkları veri çıkarımıdır ve tüm piyasa faaliyetlerinin içinden geçmek zorunda olduğu dijital bir süzgeç görevi görürler.
  • Uygulama ve İçerik Katmanı: Burası, “Hizmet Olarak Yazılım” (SaaS) ve sosyal medyanın (Meta, TikTok) davranışsal verileri hasat ettiği kullanıcı arayüzünün bulunduğu yerdir. Tüketicinin sermaye döngüsüne entegre edildiği arayüzdür.
  • Zekâ Katmanı: Derin Öğrenme ve Büyük Dil Modellerinden (LLM’ler) oluşan algoritmik “beyin”dir (OpenAI, Gemini). Bu katman, ham veriyi eyleme dönüştürülebilir değere çevirerek hem endüstriyel hem de ticari aktörlere “Hizmet Olarak Zekâ” (Intelligence-as-a-Service) satar.

Web 1.0’dan (salt okunur bilgi erişimi çağı), Web 2.0’a (kullanıcı tarafından oluşturulan içeriğin ve hedeflenmiş reklamların “Platform Dönemeci”) ve nihayet mevcut algoritmik/Yapay Zekâ dönemecine uzanan evrim, sermayenin “Değişmez” bileşeninin giderek karmaşıklaşmasına işaret etmektedir. Bu üçüncü aşamada iş modeli, bilgi işlem gücünün ve karar verme yeteneklerinin kiralanmasına doğru kaymaktadır. Değer Yasası’nın yerini almaktan çok uzak olan bu katmanlar, söz konusu yasanın benzeri görülmemiş bir hızla işlediği modern “Değişmez Sermaye” olarak hizmet vermektedir. Bunlar, acımasız bir artı-değer arayışı için tasarlanmış bir sistemin fiziksel tecessümüdür.

3. Değer Yasası: Buhar Makinelerinden Yapay Zekâya

Marx’ın Sanayi Devrimi analizi, itici güç ister buhar ister silikon olsun uygulanabilen, kapitalist üretim tarzını yöneten mantıksal yasaların bir çıkarımıydı. Bu analizin temelinde, normal toplumsal koşullar altında, ortalama bir beceri ve yoğunlukla bir metayı üretmek için gereken zamanı niteleyen, “toplumsal bakımdan gerekli emek zamanı” yer alır. Dijital çağımızda, yazılım tabanlı bir hizmetin değeri de temel olarak hâlâ “soyut insan emeği”ne bağımlıdır.

Üretici güç ile değer biçimi arasındaki diyalektik, amansız bir rekabet zorunluluğu yaratır. Teknoloji üretkenliği artırdıkça, birim başına düşen toplumsal bakımdan gerekli emek zamanı azalır ve bu da bireysel metaların değerinin düşmesine neden olur. Bu durum, Ek Artı-Değerin ele geçirilmesini tetikler. Mekanizma kesindir: “yenilikçi” bir kapitalist, toplumsal ortalamanın altında bir bireysel maliyet fiyatı ile üretim yapmasına olanak tanıyan üstün bir yapay zekâ algoritmasını benimser. Piyasada, toplumsal ortalamanın dikte ettiği piyasa fiyatı üzerinden satış yaparak bir aşırı kâr elde eder. Bu “Bireysel Üretim Fiyatı” mantığı, tüm rakipleri aynı yolu izlemeye veya değersizleşip piyasadan silinmeye zorlayarak, üretim araçlarının kesintisiz bir şekilde modernizasyonunu garanti altına alır.

Ayrıca sermaye, bilimin uygulanması yoluyla üretim sürecini devrimcileştirir, böylece işçiyi özerkliğinden mahrum bırakır. İşçi artık aracın efendisi olmaktan çıkar ve sermayenin yalnızca “canlı bir uzantısı” hâline gelir. Marx bunu, emeğin Biçimsel Boyunduruğu’ndan, emeğin sermayeye Gerçek Boyunduruğu’na geçişi olarak tanımlamıştır. İlki, sermayenin mevcut emek süreçlerini kendi egemenliği altına almasını içerirken, “otomatik fabrika” ile karakterize edilen ikincisi, İngiltere’deki Sanayi Devrimi ile başlayan özgül olarak kapitalist bir üretim tarzının ortaya çıkışını oluşturur. Çağdaş dönemde, Yapay Zekâ ve Bulut bilişim bu gidişatın zirvesini temsil etmektedir. Entelektüel fail olma durumu (zihinsel inisiyatif), emeğin hızını, yoğunluğunu ve temel doğasını dikte eden ve her anın bütünüyle değerlenmesini (valorization) sağlayan dijital bir mimari olan algoritmanın içinde giderek daha fazla merkezileşmektedir.

4. Endüstriyel Verimliliğin Katalizörü Olarak Dijital Dönüşüm

Endüstriyel sermaye, hayatta kalmak, operasyonel maliyetleri düşürmek ve sömürü oranını artırmak için dijital dönüşüme muhtaçtır. Bu ampirik bir gerçekliktir: endüstriyel dijital dönüşüme yapılan yatırımlar her yıl %15-20 oranında büyümekte ve operasyonel maliyetlerde %10-30’luk bir düşüş sağlamaktadır.

Endüstriyel Dijital Dönüşümün Altı Boyutu:

  • Operasyonel Mükemmellik (Endüstriyel Nesnelerin İnterneti [IIoT] ve Büyük Veri): Sensörler “darboğazları” tespit ederek Siemens gibi şirketlerin üretimini sekiz katına çıkarmasına olanak tanır. Bu durum, boşa harcanan emek zamanını en aza indirir ve değer çıkarımını azami düzeye çıkarır.
  • Öngörücü Bakım (AI & Cloud): Rolls-Royce’un “TotalCare” sistemi jet motorlarını gerçek zamanlı olarak izler. Bu, pahalı makinelerin âtıl kalmasını veya arızalanmasını önleyerek Sabit Sermayenin Değersizleşmesini engeller.
  • İşbirlikçi Robotlar (Cobot): Tesla veya BMW fabrikalarında robotlar tekrarlayan görevleri üstlenerek işgücü maliyetlerini %20-30 oranında azaltır. Bu, üretici gücü artırarak bireysel maliyet fiyatlarını düşürür.
  • Algoritmik Yönetim: Amazon’un yazılımları çalışanların yürüme rotalarını en ince ayrıntısına kadar hesaplar. Bu, Göreli Artı-Değer arayışıdır. Aynı zaman dilimi içinde emeği yoğunlaştırarak her saniyeden değer sıkıştırıp çıkarmayı amaçlar.
  • Dijital İkizler: BioNTech, üretimi optimize etmek için simülasyonları kullanır. Bu, Ar-Ge’deki Toplumsal Bakımdan Gerekli Emek Zamanını azaltarak fiziksel üretim başlamadan önce sermaye kaybı riskini en aza indirir.
  • Bulut Tabanlı Tedarik Zinciri: Apple, ürünlerini satan binlerce tedarikçiyi gerçek zamanlı olarak yönetir. Bu, “Dolaşım Süresi”ni azaltarak artı-değerin mümkün olan en hızlı şekilde yeniden paraya dönüşmesini sağlar.

Bu teknolojiler Değer Yasası’nın yerini almaz, aksine onu doğrular. Bunlar, bireysel sermayelerin üretim maliyetlerini toplumsal ortalamanın altına çekerek ekstra kâr elde etmek için kullandıkları silahlardır. İster Foxconn’un nano-görüş yapay zekâsı ister Amazon’un rota hesaplama yazılımı olsun, amaç aynıdır: insan emeğinin, boşa harcanan zamanı en aza indiren algoritmik bir rejime tabi kılınması. Üretimden değerin gerçekleştirilmesine doğru yaşanan bu geçiş bizi platformun rolüne götürmektedir.

5. Gelişmiş Ticari Sermaye: Platformlar ve “Salto Mortale”

Marksist çerçevede değerin gerçekleşmesi, yani metanın yeniden paraya dönüşmesi süreci, “ölümüne bir sıçrayış” ya da Salto Mortale olarak tanımlanır. Eğer bir meta satılamazsa, onun içinde cisimleşen emek toplumsal açıdan boşa gitmiş olur ve sermaye kaybedilir. Dijital platformlar ise “Gelişmiş Ticari Sermaye” olarak işlev görür. Bunlar dolaşım süresini kısaltarak ve bu sıçrayışın başarıyla gerçekleşmesini sağlayarak endüstriyel sermaye için nihai güvenlik ağı hâline gelirler.

Bu tarihsel bir mutasyon değil, bir evrimdir. Tıpkı 19. yüzyılın büyük mağazalarının (Le Bon Marché gibi) ve Sears Kataloğu’nun (kendi döneminin “analog arama motoru”) tüketimi rasyonelleştirmek için Bilimsel Yönetimi (Taylorizm) kullanması gibi, modern platformlar da sermayenin devir hızını optimize etmek için veriyi kullanır. Platformlar, bir metanın depoda bekleme süresini kısaltarak endüstriyel sermayenin yatırımını daha sık devretmesine olanak tanır ve “yıllık kâr kütlesi”ni muazzam ölçüde artırır.

Bu aşamanın belirleyici özelliklerinden biri de verinin “Karşılıksız Armağan” (Free Gift) niteliğidir. Karl Marx, sermayenin şelaleler veya verimli topraklar gibi doğal güçleri “Doğanın Karşılıksız Armağanı” olarak değerlendirdiğini gözlemlemişti. Dijital çağda ise sosyal etkileşimler, aramalar ve konum bilgileri aracılığıyla toplanan tüketici verileri, “İnsan Yaşamının Karşılıksız Armağanı” olarak ele alınmaktadır. İnsan faaliyetinin bu yan ürünü, Hassas Hedefleme algoritmalarını besleyerek M’–P’ geçişinin neredeyse anlık hâle gelmesini sağlar. Küresel B2B e-ticaret hacminin 32 trilyon dolara ulaşması ve perakende e-ticaretin küresel payının %20’yi aşmasıyla birlikte, Salto Mortale’nin dijitalleşmesi modern ticari hâkimiyetin başlıca motoru hâline gelmiştir.

6. Diferansiyel Rant ve Burjuvazinin “Masonluğu”

Büyük teknoloji şirketlerine yapılan ödemeler (SaaS abonelikleri, kullanım başına ödeme modelleri ya da lisans ücretleri) çoğu zaman feodal haraçlar olarak yanlış yorumlanmaktadır. Aslında bunlar, kapitalist “Diferansiyel Rant”ın özgül bir biçimidir. Bu rant, bir kapitalistin (platform sahibinin), kiracıya (endüstriyel kapitaliste) toplumsal ortalamanın altında maliyetle üretim veya satış yapma imkânı sağlayan üstün bir üretim aracına (Bulut sistemi ya da mülkiyet altındaki bir algoritma gibi) tekelci biçimde sahip olmasından doğar. Ortaya çıkan “ekstra kâr” daha sonra rant biçiminde platform sahibiyle paylaşılır.

Bunlar, fiziksel toprak kıtlığından ziyade yüksek geçiş maliyetleri ve fikri mülkiyet yasaları tarafından muhafaza edilen “Yapay Tekeller”dir. Bu tekeller “uzatılmış geçici” durumlar olsalar da, Değer Yasası’na tabi olmaya devam ederler. Rekabet baskısı eninde sonunda teknolojinin “Genelleşmesini” zorunlu kılar (Açık Kaynak ve Google Docs’un Microsoft’un önceki hegemonyasına meydan okumasını düşünün) ve Merkeziyetsiz Bilişim (P2P, Blokzincir) gibi tahripkâr güçler, rant arayışındaki bu bariyerleri sürekli olarak yıkmakla tehdit eder.

Bu düzenlemenin en derin yönü, Marx’ın “Gerçek Bir Masonluk” (eine wahre Freimaurerei) olarak adlandırdığı şeydir. Bireysel kapitalistler “artı-değer pastası”ndaki dilimleri için “düşman kardeşler” gibi rekabet etseler de küresel işçi sınıfının kolektif sömürüsünde birleşik bir sınıf olarak kalırlar. Artı-değerin, fabrika sahibinden platform devine, yeniden dağıtımı, bu değerin kaynağını, yani işçinin ödenmemiş emeğini değiştirmez. Onların hepsi, sermayeyi büyütmeye yönelik metabolik ihtiyaçlarında birleşen küresel bir sömürü girişiminin hissedarlarıdır.

7. Tekno-feodalizmin Bir Eleştirisi: Varoufakis Neden Yanılıyor?

Yanis Varoufakis tarafından popülerleştirilen “Tekno-feodalizm” hipotezi, “Bulut”un “Piyasa”nın, “Rant”ın ise “Kâr”ın yerini aldığını ve bunun da kapitalizmin ölümü anlamına geldiğini ileri sürmektedir[1]. Retorik olarak keskin olsa da bu analiz, sermayenin en ileri aşamasını onun çöküşü olarak yanlış yorumlayan analitik bir başarısızlıktır.

Tekno-feodalizm TezleriMarksist Tahlil
Bulut Tımarları: Platformlar, ekonomik etkinliğin gerçekleştiği alan olarak piyasaların yerini almaktadır.Değişmez Sermaye: Bulut, piyasa rekabetini yoğunlaştırmak için kullanılan değişmez sermayenin (üretim araçlarının) devrimci bir evrimidir.
Bulut Rantı: Sistemin temel itici gücü olarak rant kârın yerini alır.Diferansiyel Rant: Rant, kârın yerine geçen bir unsur değildir, sanayi sektöründe zaten üretilmiş olan artı-değerin yeniden dağıtımıdır.
Bulut Serfleri: Ücretli işçinin yerini alan kullanıcılar, bedavaya değer üretir.Sömürülen Emek: Değer hâlâ üretken emeğe dayanır. Kullanıcı verisi yeni değerin kaynağı değil, tüketimin bir “Karşılıksız Armağanı” ya da yan ürünüdür.

Bulut Rantının yükselişi nedeniyle kapitalizmin ölümünü ilan etmek, sermaye döngüsündeki üretim sürecini görmezden gelmektir. “Bulut” feodal bir malikâne değildir, küresel üretimi koordine eden “duvarsız bir fabrika”dır. Amazon’a rant ödeyen endüstriyel kapitalist bir “vasal” değil, emeğin boyunduruk altına alınmasının daha verimli bir rejimindeki bir ortaktır. “Tekno-feodalizm”, algoritmanın bugüne kadar tasarlanmış en kapitalist araç olduğunu görememektedir.

8. Sonuç: Marksist Analizin Kalıcı Gücü

Dijital ekonomi, algoritmik karmaşıklığına ve arayüzlerinin “Dijital Örtü”süne karşın, sermayenin hareket yasaları tarafından yönetilmeye devam etmektedir. Modern burjuvazinin stratejisi 19. yüzyıldan bu yana değişmemiştir: Toplumsal Açıdan Zorunlu Emek Zamanını azaltmak, sermayenin devir hızını artırmak ve göreli artı değer çıkarımını azamileştirmek.

İster işçinin yapay zekâ sistemine “Gerçek Boyunduruğu” aracılığıyla olsun, ister verinin “Ücretsiz Armağanlar”ının ele geçirilmesi yoluyla olsun, sistem gerçek bir sömürü “Masonluğu” olarak varlığını sürdürmektedir. Araştırmacının görevi, dijital çağın “yeniliği” ile gözünün kamaşması değil, algoritmanın içinde barınan sermayenin asırlık mantığını ifşa etmektir. Dijital ekonomiyi kapitalizmin ileri bir aşaması olarak kavramak, gerçek mücadele alanlarını belirlemek için stratejik bir zorunluluktur. Marksist iktisatçının görevi varlığını açıkça korumaktadır: dijital örtüyü söküp atmak ve algoritmanın gizlemek üzere inşa edildiği sömürüyü açığa çıkarmak. İnsan yaşamının değeri için verilen mücadele, her zaman olduğu gibi, çağımızın temel çatışması olmaya devam etmektedir.

16 Mayıs 2026

Kaynak: https://anticapitalistresistance.org/the-digital-veil-why-marxs-critique-of-capitalism-remains-valid/

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi


[1] Varoufakis’in kitabının Türkçe çevirisi için bkz. Tekno-Feodalizm: Kapitalizmi Öldüren Neydi?, çev. Mustafa Güdük, Diplomat Yayınları, 2026.

Seleflerinden Çok Farklı Bir Post-Faşizm – Enzo Traverso

2026 yılında artık hiç kimse faşizmi yalnızca tarihyazımına ait bir mesele olarak göremez. İçinde yaşadığımız gerçekliği düşünmeden “faşizm nedir?” diye soramayız. Bu mesele yalnızca geçmişe değil, aynı zamanda ve her şeyden önce, aşırı sağın güçlü yükselişiyle damgalanan bugüne ilişkindir. Dünya çapında otoriter hükümetlerin yeni dalgası bu tartışmayı yeniden alevlendirdi; fakat Donald Trump, Javier Milei, Giorgia Meloni, Viktor Orbán ya da Marine Le Pen düşünüldüğünde akla kendiliğinden gelen bu sözcük, onları tanımlamak için açıkça yetersiz kalmaktadır. Eğer birçok tarihçinin açıkladığı gibi 21. yüzyılın faşizmi öncüllerinden bu kadar farklıysa, onu nitelemek için belki de yeni kavramlara ihtiyaç duyuyoruz.

Yeni Kavramlara Duyduğumuz İhtiyaç

Bu durum çağımızın başka birçok olgusu için de geçerlidir. Eski savaş kavramı da aynı şekilde sorunludur; dronlar ve yapay zekâyla yürütülen çatışmaların yeniliğini kapsamaz. Son on yılın devrimleri —özellikle Arap devrimleri— sosyalizme yapılan her türlü göndermeyi terk etmişti ve geçen yüzyılın devrimleriyle paylaştığı ortak yönler sınırlıydı. Büyük medya kuruluşlarına ve Batılı devlet adamlarının çoğuna göre antisemitizm ezici ölçüde yaygındır; fakat artık bu etiketi Yahudi halkına yönelik önyargıları tanımlamak için değil, İsrail’i eleştiren herkesi ayrım gözetmeden itibarsızlaştırmak için kullanıyorlar. Buna benzer daha pek çok kavram üzerinden devam edebiliriz.

Dolayısıyla Gramsci’nin 1930’larda Hapishane Defterleri’nde yazdığı gibi bir tür fetret döneminde yaşıyoruz: “Kriz tam da eskisinin ölmekte, yenisinin ise henüz doğmamış olmasından ibarettir; bu fetret döneminde çok çeşitli marazi belirtiler ortaya çıkar.” Her ne kadar bu cümle sık sık kötüye kullanılmış olsa da, bugünümüzü oldukça iyi yansıtıyor: tarihin tekrarına, geçmişe dönüşe tanıklık etmiyoruz; yeni sorunlar ve yeni tehditlerle karşı karşıyayız, fakat onları çözümlemek ve yorumlamak için yalnızca geçmişten miras kalan kavramlara sahibiz. Elbette bu durum hayal kırıklığı yaratıyor: bu sözcükler, korkunç bir fırtınayı haber veriyor gibi görünen çağımızın belirsizliğini yeterince tarif edemiyor.

Benim görüşüme göre karşı karşıya olduğumuz şey bir tür post-faşizmdir; bu kavram hem klasik faşizmle araya giren tarihsel mesafeyi hem de onun ideolojik, toplumsal ve siyasal konumlarındaki önemli dönüşümü ifade eder. Yeni heterojen aşırı sağ, farklı kökenlerden gelen ve farklı ideolojik referanslara sahip hareketler ile partilerden oluşan bir takımyıldızdır; bunların büyük çoğunluğu liberal demokrasinin kurumsal çerçevesini kabul ediyor görünmektedir. İstedikleri şey demokrasiyi dışarıdan değil içeriden yıkmaktır. Demokrasi için bir tehdittirler; ancak tarihsel faşizmin güçleriyle aynı biçimde hareket etmezler. Demokrasi ile faşizm arasındaki geleneksel ikiliği sorgularlar; üstelik bunu, demokrasinin kendisinin aşınmış, itibarsızlaşmış, içi boşalmış ve özgün erdemlerinden yoksun bırakılmış göründüğü bir dönemde yaparlar.

J. D. Vance, Münih’e Alternative für Deutschland’u (AfD) ile özgürlüğü eşitlemek için gidiyor; Giorgia Meloni, antif­aşizmde cisimleşen bir tehdide karşı İtalyan demokrasisini savunuyor; bütün Batılı hükümetler, barbar ve karanlıkçı unsurlarla çevrili demokratik bir ada olarak İsrail’i destekliyor; Avrupa ve Amerika kıtasındaki aşırı sağ hareketler, demokrasiyi İslami köktenciliğe karşı savunmak adına ırkçı ve yabancı düşmanı önlemler öneriyor; ABD’de yaşayan ve çalışan yüz binlerce göçmeni sınır dışı ederken Trump yönetimi, Güney Afrikalı beyaz üstünlükçülere mülteci statüsü tanıyarak insan haklarını savunduğunu söylüyor. Sözcükler, Orwellvari bir başkalaşım yoluyla anlam değiştirdi. On yıl önce bu eğilimler hâlâ embriyonik durumdaydı. Son iki-üç yılda ise ani bir hızlanma yaşadılar.

Şiddetle Nasıl Bir Bağ?

Faşizm ile post-faşizm arasındaki en büyük farkın çoğu zaman şiddet olduğu söylenir. Bu teşhisin doğru olduğunu düşünsem de, bunun nüanslandırılması gerektiğine inanıyorum. Elbette bugün radikal sağın liderlerinin çoğu televizyon ekranlarında görünmeye alışkın ve çevreleri de üniforma giymiyor. Yetmiş yıllık barış ve ekonomik istikrarın ardından liberal demokrasi, Batılı ülkelerde sağlam bir kurumsal çerçeve oluşturmuş görünüyordu. Şiddet —6 Ocak 2021’deki Kongre baskınını ya da iki yıl sonra Brezilya Kongresi’ne yapılan saldırıyı düşünelim— kuraldan çok istisna gibi görünüyordu; her ne kadar işler değişiyor olsa da.

Donald Trump’ın ikinci dönemi, siyasetin açık biçimde suç olarak gösterilmesi eğilimiyle karakterize edilmektedir: düzeni sağlamak için birçok büyük kente federal birlikler gönderdi ve Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi’ni (ICE), artık bir tür pretoryen muhafız gibi görünen paramiliter bir güce dönüştürdü. Bunlar, otoriterleşme yöneliminin en çarpıcı belirtileridir. ICE, hukuk devletinin tartışmalı hâle geldiği bir terör iklimi yaratıyor ve yalnızca düzensiz göçmenler değil, herkes kendini tehlikede hissediyor.

Elbette post-faşist şiddet, topyekûn savaşın harap ettiği bir kıtadaki klasik faşizmin şiddetiyle kıyaslanamaz; ancak bir dönüşümün işaretleri açık biçimde hissediliyor. Avrupa’da da otoriterlik büyüyor. Fransa ve İtalya’yı düşünelim: on yıl önce sendikal grevler ve gösteriler polis tarafından çevrelenirdi; polis ile grevcilerin bazı radikal kesimleri arasında marjinal çatışmalar yaşanabilirdi. Bugün ise işçi sendikaları ve sol tarafından örgütlenen yasal gösterilerin karşısında militarize olmuş polis güçleri bulunuyor. Polis karakollarında sistematik bir ırkçılık hüküm sürüyor.

Bu güç gösterisine geri dönüş sınırların ötesine de yayıldı. Batı, şiddeti başka yerlere, özellikle de Ortadoğu’ya ihraç etti; burada işgaller, savaşlar ve son olarak İsrailli müttefiki aracılığıyla bir soykırım gerçekleştirdi. Şimdi ise Trump yönetimi İran’ı bombaladı, Venezuela’da Nicolás Maduro’yu kaçırdı ve özellikle Grönland konusunda komşularını tehdit ederek NATO’yu sorguladı, en sadık Avrupalı müttefiklerini uyardı. Paradoksal biçimde bu, güçten çok zayıflığın belirtisidir. ABD, kıtasal bir süpergüç olma konumunu korumak ve güçlendirmek için Kanada ile Grönland’ı denetimi altına almak istiyor; fakat dünya ölçeğindeki geleneksel hegemonik emellerinden vazgeçmiş durumda. Soğuk Savaş’ın Amerikan merkezli bir dünya düzeni kurma hedefi artık geçerliliğini yitirdi. Çin, otuz yılı aşkın süre önce SSCB’nin yaptığı gibi çökmeyecektir.

Muhafazakar Bir Ufuk

İkinci bir fark da aynı ölçüde paradoksaldır: ortaya çıkan bu yeni aşırı sağın yeniliği, muhafazakâr karakteridir. Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda faşizm güçlü bir ütopyacı boyuta sahipti. Kendisini bir devrim olarak tasarlıyor, Yeni İnsan’dan, Bin Yıllık Reich’tan vb. söz ediyordu. Dünyanın tam bir çöküş içinde olduğunu söylüyor ve gelecek için bir alternatif öneriyordu. Başka bir deyişle, ütopyacı bir ufka sahipti.

Bugün ise post-faşizm bütünüyle muhafazakârdır. Batı uygarlığını tehdit eden büyük bir “yer değiştirmeden” (göçmenlerin yerleşik olanların yerini almasından -ÇN) söz eder ve geleneksel değerleri savunduğunu iddia eder: aile, egemenlik, ulusal kültürler, Yahudi-Hristiyan uygarlığı vb. Azınlık hakları alanındaki bütün ilerlemeleri sorgular ve en kırılgan kesimlere acımasızca saldırır: evraksız göçmenler, queer ve trans bireyler. Genel olarak bu hareketler, insanlara farklı bir gelecek hayal ettirme yeteneklerini kaybetmişlerdir; amaçları düzeni ve güvenliği (ekonomik, siyasal, kültürel ve psikolojik güvenliği) yeniden tesis etmektir. Donald Trump’ın en çok taraftarlarının hoşuna giden sloganı olan “Make America Great Again” bile bir fetih sloganı değildir; kaybedilmiş bir altın çağı geri getirme düşüne, ABD’nin güçlü ve müreffeh bir kuvvet olduğu döneme gönderme yapar.

Yeni olan —ve 1930’ları hatırlatan şey— post-faşizmin ekonomik elitlerle organik bağlar kurabilme kapasitesidir; bu durum Trump’ın göreve başlama töreninde çarpıcı biçimde görüldü. Önümüzdeki yıllarda en olası senaryo, muhtemelen otoriter bir neoliberalizm biçiminin yerleşmesidir. Şimdiye kadar post-faşist liderler ve hareketler, siyaset sınıfını sorgulayan ve neoliberalizme muhafazakâr bir alternatif öneren yeni yükselmiş figürler gibi görünüyordu; bugün ise AB’de, ABD’de ve aynı zamanda birçok Latin Amerika ülkesinde ekonomik elitlerin güvenilir muhataplarına dönüşmüş durumdalar.

Elbette post-faşizm ile neoliberalizm arasındaki bu ittifakın ne kadar süreceğini öngörmek zor. AB’de hâlâ Trump döneminde ortaya çıkan oligarşik iktidardan uzağız; fakat benzer bir eğilim mevcut. Açık olan şey, neoliberal elitlerin Mussolini İtalya’sı ya da Hitler Almanyası gibi total bir devlet istemediğidir; hedefleri, kendi iktidarlarını tesis ederek demokrasiyi askıya alan bir olağanüstü hâl devletidir. Bu siyasal iktidar, sermayenin özerkliği ilkesine dayanır; bu da siyasetin özerkliğinden farklıdır. Carl Schmitt bütünüyle unutulmuş değildir —post-faşist liderler, parlamentoları küçümseyip kararnamelerle yönetmeleri ve birçok anayasal normu tartışmalı hâle getirmeleri bakımından “kararcı’dırlar— ancak artık Schmitt, Friedrich von Hayek tarafından gözden geçirilmiş ve düzeltilmiştir.

Javier Milei, 2023’te seçildiğinde Arjantin’e özgü bir tür anomali gibi görünüyordu: aşırı, egzotik ve istisnai. Bugün ise liberteryenliğin paradigmatik bir figürüne dönüşmüş durumda; onun kemer sıkma reçeteleri de Elon Musk’ın Hükümet Verimliliği Bakanlığı (DOGE) tarafından daha ileri taşınmıştır. Otoriter siyasal iktidar (Schmitt’in egemenlik anlayışı) ile neoliberal kapitalizmin —devletin tamamen sermayeye tabi olduğu ve piyasa toplumunun bir aracına dönüştüğü bir düzenin (Hayek’in liberalizm anlayışı)— bu birlikteliğinin tarihsel tek örneği Pinochet Şili’sidir. Ve Pinochet Şili’si, savaşlar arası dönemin faşizminin basit bir tekrarı değildi. İşte bugünün post-faşizminin tarihsel arka planı budur.

Ekonomik Seçkinlerin Desteği

Bu strateji değişikliği açıkça kaçınılmaz değildi. Ekonomik elitler, daha önce güvenilir muhataplar gibi görünmeyen radikal sağ hareketlere ancak yakın dönemde güvenmeye ve onları desteklemeye başladılar. Geçmişte aşırı sağ liderler, neoliberal küreselleşmeyi teşhir ederek etkilerini artırmışlardı (örneğin Marine Le Pen’in Macron’u küreselci elitlerin temsilcisi olarak nitelemesi ya da Giorgia Meloni’nin benzer gerekçelerle bankacı Mario Draghi’yi damgalaması gibi). Bazen de Donald Trump ile Jair Bolsonaro örneklerinde olduğu gibi, 2016’da egemen sınıfların tercih ettiği adaylar olmamalarına rağmen iktidara geldiler.

Bugün ise aşırı sağ popülist hareketlerle küresel elitler arasındaki ittifak her yerde hâkim durumda. Bu saptamayı destekleyen olgular kesinlikle anekdot düzeyinde değildir. Burada toplumun en yoksul kesimleriyle en zengin kesimleri arasında tuhaf bir koalisyon şekillenmektedir. Bu muhtemelen post-faşizmin en büyük başarısı olmuştur: hem işçi sınıflarının geniş kesimlerinin desteğini kazanmak hem de güçlü fakat sayıca çok küçük olan küresel elitlerin güvenini elde etmek.

Radikal sağ, yozlaşmış elitlere karşı “iyi halk” şeklindeki klasik popülist paradigma üzerine kuruludur; ancak bunu önemli ölçüde yeniden formüle etmiştir. Geçmişte “gerçek halk”, etnik olarak homojen bir topluluk (beyaz, milliyetçi ve sözde toprağa derin köklerle bağlı insanlar) anlamına gelirken ve bunun karşısında düzensizlik ile güvensizliğin kaynağı olarak görülen yoksul ve marjinal kent nüfusları yer alırken, bugün beyaz işçi sınıfı sosyalist, komünist ve sol geleneklerle bağını kopardığı takdirde ulusal topluluğun bir bileşeni olarak kabul edilebilmektedir. Dış düşmanlar göçmenler, ırksallaştırılmış azınlıklar ve Müslümanlardır; iç düşmanlar ise feministlerden LGBTQ bireylere, ekolojistlerden Filistin’deki soykırımı teşhir edenlere kadar her türlü “woke” akımının temsilcileridir.

Michel Feher’in isabetli biçimde öne sürdüğü gibi, eski milliyetçilik, faşizm ve post-faşizm arasındaki süreklilik; üreticiler ile asalaklar arasındaki kalıcı hayali ikilikte yatmaktadır. İlk grup, çalışan erdemli kadınlar ve erkeklerden oluşur ve ikinci grup tarafından utanmazca sömürülür; bu ikinci grup ise finans elitlerinden, ev sahibi ülkelerde sosyal güvenlik ve refah yardımlarından yararlanan göçmenlere kadar uzanan heterojen bir kümedir. 20. yüzyılın ilk yarısında bu asalak kesimler, milliyetçi ve faşist tahayyülde Yahudilerin özelliklerini taşıyordu: Wall Street bankerleri ile Yahudi Bolşeviklerin garip koalisyonu. Bugün ise bunların yerini küreselci elitler ile Müslüman göçmenler almıştır.

Bununla birlikte post-faşist tahayyül —özellikle cinsellik konusundaki yaklaşımı— karşı-modellerin damgalanması ve günah keçileri aranmasının düşündürebileceğinden daha karmaşıktır. Neomuhafazakâr karakterine rağmen post-faşizm, burjuva normalliğine ve Viktoryen klişelere basit bir dönüş olarak yorumlanmamalıdır. Liberal demokrasinin kurumsal dokusu içinde, mülkiyetçi bireycilikle şekillenmiş piyasa toplumlarından doğan post-faşizm, faşist ideal tipten kopmuştur ve birçok durumda Aydınlanma mirasını sahiplendiğini iddia eder. İnsan hakları çağındaki bu post-totaliter dönemde, bu durum ona bir saygınlık kazandırmaktadır.

Post-faşizm, İslam’a karşı yürüttüğü savaşı artık emperyal yayılmacılığın ve doktriner ırkçılığın eski sahte argümanlarıyla değil, daha çok Aydınlanma mirasına dair kendi yorumuyla meşrulaştırmaktadır. Marine Le Pen, Giorgia Meloni ve Viktor Orbán, Akdeniz’i aşarak gelen göçmenlere karşı Avrupa halklarını savunmak istediklerini söylerken, aynı zamanda kadınları İslami karanlıkçılığa karşı koruduklarını da iddia etmektedirler. Homofobi ile homomilliyetçilik bu dönüşen radikal sağ içinde bir arada var olmaktadır. Hollanda’da feminizm ve eşcinsel hakları, önce açıkça eşcinsel olan Pim Fortuyn’un, ardından onun halefi ve eşcinsel hakları savunucusu Geert Wilders’ın öncülük ettiği şiddetli yabancı düşmanı kampanyanın bayrağı hâline geldi. AfD lideri Alice Weidel ise geleneksel aileye bağlılığını ilan eden ve eşcinsel evliliğe karşı çıkan bir lezbiyendir.

Bugün Aydınlanma mirası çoğu zaman yeni bir oryantalizm biçimi içinde çerçevelenmektedir; bu, uygarlık, rasyonalizm, ilerleme ve özgürlüğü barbarlık, fanatizm ve karanlıkçılığa karşıt olarak konumlandıran ikili bir dünya görüşüne dayanır. Aşırı sağ hareketler, geleneksel ırkçı, kadın düşmanı ve homofobik kimliklerinden vazgeçmeden bu ilerlemeci neo-oryantalist bakışa katılmaktadırlar. Geleneksel sömürgeci ve ırkçı söylemi —21. yüzyılda artık kabul edilebilir olmadığı için, her ne kadar Siyonist sömürgecilik gibi bazı dikkat çekici istisnalar bulunsa da— terk etmişlerdir; ancak Batı ile dünyanın geri kalanı arasında ontolojik bir kültürel uyumsuzluktan söz etmeye devam etmektedirler.

Devletle Nasıl Bir Bağ?

Faşizm ile post-faşizm arasındaki önemli farklardan biri, devlet anlayışlarıyla ilgilidir. Faşizm, Büyük Savaş’ın ardından, total devlet çağında, laissez-faire (“bırakınız yapsınlar”-ÇN) kapitalizminin son bulduğu ve ekonomide devlet müdahaleciliğinin yükseldiği bir dönemde doğdu: Keynesçilik, New Deal, faşizm ve Sovyet beş yıllık planları, devletçiliğin aynı tarihsel dönemine aittir. Post-faşizm ise tamamen farklı bir dönemde, serbest piyasa mesihçiliği ve neoliberal kapitalizm çağında ortaya çıkmıştır. Otoriter özellikleri, piyasa toplumuna duyulan kültle bir arada var olmaktadır.

Bu bağlamda ekonomik elitlerin desteği ağır bir bedel taşımaktadır: yani devletçiliğin terk edilmesi. Bugün artık Trump, Amerikan düzeninin temel direklerinden biri olan Cumhuriyetçi Parti’yi ele geçirmiş bir yabancı gibi görülmüyor. Aynı şekilde Avrupalı milliyetçi ve post-faşist hareketler de artık AB’nin yıkıcı ve tehlikeli düşmanları olarak görünmüyor. Meloni bir parya değil, aksine AB içinde etkili bir figürdür. Mussolini ve Hitler, iktidara gelmeden önce ülkelerinin mali ve sanayi elitlerinden bu kadar açık bir destek görmüyorlardı; onların durumu, Trump’ın çok sayıda milyarderden aldığı destekle ya da Le Pen’in Vincent Bolloré’nin (Fransız medya patronu-ÇN) kontrolündeki medya imparatorluğundan gördüğü destekle hiçbir şekilde kıyaslanamazdı. Küresel elitler birçok bakımdan, ne olup bittiğini anlamadan felakete sürüklenen 1914’ün “uyurgezerlerini”, yani Avrupa uyumunun şövalyelerini hatırlatmaktadır.

İki Dünya Savaşı arası dönemde liberal demokrasiler, faşizmin yükselişine anlam verememe ile hoşnutluk arasında gidip gelen bir tavırla bakmışlardı; bunun başlıca örnekleri Fransa ile Birleşik Krallık’ın İspanya İç Savaşı’na bilinçli biçimde müdahale etmemesi ve 1938 Münih Konferansı’nda Hitler’e verdikleri tavizlerdi. Bugün de benzer bir muğlaklık sürmektedir. Wolfgang Streeck’in isabetli biçimde belirttiği gibi, küresel elitlerin ekonomik ve kültürel kozmopolitizmi, tepki olarak “aşağıdan gelen anti-elitist bir milliyetçilik” üretmiştir; bu da Feher’in üreticiler ile asalaklar arasındaki ikiliğine dayanır. Post-faşizm, bu hoşnutsuzluğa siyasal bir ifade kazandırırken, aynı zamanda mali ve sanayi elitlerinin gözünde saygınlık ve güvenilirlik de elde etmektedir.

Bu çelişkili eğilimlerin ne kadar süre uzlaştırılabileceğini öngörmek zordur. Milei, Meloni, Orbán ve Trump, bu karşıt kutupları bir arada tutan becerikli akrobatlardır; fakat uzun vadede bu denge tehlikeli olabilir. Bir yandan elitlerle en yoksul toplumsal katmanlar arasındaki bu yakınlaşma, Gramsci’nin kastettiği anlamda gerçek bir tarihsel blok oluşturamaz; ancak geçici bir Bonapartizm biçimi olabilir. Öte yandan bu stratejiyi uygulamanın koşulu, hukuk devletinin ve liberal demokrasinin kurumsal çerçevesinin giderek yıkılmasıdır.

1990’lardan, yani Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana, gerek soldaki gerek sağdaki hükümet güçleri neoliberalizmi bir tür “tekil düşünce” olarak benimsediler. Bu durum, sonunda bir alternatif olarak ortaya çıkan aşırı sağın olağanüstü yükselişinin başlıca önkoşuludur. Wendy Brown’ın belirttiği gibi, radikal sağ; neoliberal mantığın yön verdiği demokrasiyi tasfiye sürecine verilen demokratik olmayan yanıttır. Max Horkheimer, 1939’daki ünlü aforizmalarından birinde şöyle yazmıştı: “Kapitalizm hakkında konuşmak istemiyorsanız, faşizm hakkında da susmalısınız.” Bugün biz de şöyle diyebiliriz: “Neoliberalizm hakkında konuşmak istemiyorsanız, post-faşizm hakkında da susmalısınız.” Neoliberalizm ile post-faşizm eşanlamlı olmasa da, bugün kırılgan müttefiklerdir. Bu eğilime karşı koymanın ve bu “marazi belirtileri” ortadan kaldırmanın tek yolu, solun yeniden doğuşudur: terk edilmişlik duygusuna kapılmak yerine, aşağıdan gelen toplumsal ve siyasal bir yanıtın; yeni bir proje, yeni semboller ve geleceğe dair yeni bir vizyon bulabilmesidir.

Bu makale, 20 Nisan 2026’da Viento Sur dergisinin 200. sayısında “Fascismo: pensamiento con historia” başlığıyla yayımlandı. Çeviri İspanyolcadan tarafımızca yapılmış; ara başlıklar ve görseller de bize aittir.

Enzo Traverso, Cornell Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan İtalyan bir tarihçidir ve çok sayıda kitabın yazarıdır.

Kaynak: https://marx21.ch/un-post-fascisme-si-different-de-ses-predecesseurs/

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

İlk İşçi Devletinin Bürokratikleşmesi – Lemmy K

Ekim Devrimi, sovyet demokrasisinin vaadini taşıyordu. Ancak “savaş komünizmi” demokrasiyi susturdu. İşçi demokrasisini yeniden kurma mücadeleleri ise Parti aygıtının güçlenmesiyle çatıştı.

Rusya’da, 1917’de olduğu gibi 1905 devriminde de, seçilmiş temsilcilerden oluşan ve ulusal ölçekte birleşen işçi ve asker sovyetleri kuruldu. 

Sovyetlerden “Kızıl Teröre”

Ekim Devrimi, Lenin’in Nisan Tezleri’ndeki “Tüm iktidar Sovyetlere” sloganını hayata geçirdi: Halk Komiserleri Konseyi sovyetlere karşı sorumluydu. Tarihinin büyük bölümünü yeraltında geçiren Bolşevik parti, yıllık kongreler, üyeler tarafından liderliğin seçilmesi ve yüksek derecede siyasi çoğulculuk ile kapsamlı bir iç demokratikleşme sürecinden geçti.

Haziran 1918’den itibaren, büyük emperyalist güçler ve uydu devletleri yeni kurulan Sovyet Rusya’yı kuşattı. Bolşevik Parti daha sonra sovyet demokrasisinin sonunu getiren “Kızıl Terör”ü başlattı. Sovyetler boş birer kabuk haline geldi. Parti içindeki demokrasi keskin bir şekilde geriledi: Liderlik kadrosu içinde elbette hararetli siyasi tartışmalar olsa da, artık sıradan üyelerin ara kademe liderleri seçmesi söz konusu değildi; bu liderler yukarıdan atanıyordu.

“Savaş komünizminin” siyasi maliyeti 

“Savaş komünizmi” Bolşevik rejimini kurtardı, ancak çok yüksek bir siyasi bedelle: nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan köylülük bir yana, işçi sınıfı tabanının büyük bir bölümüyle bağların kopması. Lenin bile, böylesine dramatik bir durumda kaçınılmaz olan, işçi devletinin ciddi bürokratik çarpıklıklardan mustarip olduğunu kabul etti. Bununla birlikte, dünyanın ilk proletarya devriminin kaderi, uluslararası izolasyonuna rağmen, mühürlenmedi. Parti içinde, özellikle Lenin ve Troçki önderliğinde, “işçi demokrasisinin” yeniden kurulması için mücadele başladı.

Demokratik kararlar etkisiz kaldı

Mart 1921’deki 10. Parti Kongresi, Partinin demokratikleştirilmesi ve sovyetlerin yeniden canlandırılması için önlemler aldı. Aralık 1923’te, özellikle “tüm önemli konularda tartışma özgürlüğü” ve “üyeler tarafından lider seçimi”ni içeren “parti aygıtının bürokratikleşmesiyle” mücadele ihtiyacı yeniden teyit edildi. Ancak bu demokratik kararlar kağıt üzerinde kaldı. Seçimler büyük ölçüde formaliteydi; Parti aygıtı (daimi yetkilileri) liderleri atamaya devam etti. Bu aygıt, İşçi ve Köylü Müfettişliği Halk Komiseri ve ardından 3 Nisan 1922’de Parti Genel Sekreteri olarak konumunu kullanarak destekçilerini içine yerleştiren Stalin tarafından giderek daha fazla kontrol edildi.
Lenin’in hastalığı ve ardından gelen ölümü, “son kavgasını” engelledi. Lenin’in ünlü vasiyetinde Stalin’i görevden alma önerisi hayata geçirilmedi. Stalin, Zinoviyev ve Kamenev’den oluşan bir üçlü, Parti’nin kontrolünü ele geçirdi ve Lenin ile birlikte Ekim Devrimi’nin başlıca lideri olan Troçki’yi devre dışı bıraktı. Söz konusu üçlü 1924 yılının ilk yarısında Parti üye sayısını ikiye katlayan “Lenin terfisi” ile geniş bir çoğunluk sağladı.

Kaynak: Haftalık L’Anticapitaliste – 795 (09/04/2026)

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Fotoğraf: Kızıl Muhafızlar, silahlı işçi müfrezesi, 1917

Hizbullah’ı Ne Bekliyor? – Joseph Daher

Joseph Daher, İsrail’in Lübnan’a karşı yürüttüğü yeni sömürgeci saldırı savaşını 7 Ekim 2023 sonrası bağlama yerleştirerek inceliyor; bu bağlam, İsrail sömürgeci devletinin yürüttüğü soykırımcı savaş ve Washington’un emperyalist hırslarıyla belirleniyor. İsrailli müttefikiyle birlikte bu iki güç, bölge üzerinde hegemonik tahakkümlerini dayatmaya çalışıyor. Aynı zamanda yazar, bu savaş içinde Hizbullah’ın kendi iç dinamiklerini ve kısıtlarını, ayrıca Lübnan devletinin siyasal çelişkilerini de ele alıyor. ABD ile İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü emperyalist savaş bölgeyi zaten istikrarsızlaştırdı ve bunun etkileri, İsrail’in yeni bir savaşına maruz kalan Lübnan’da güçlü biçimde hissediliyor. Ne İran’da ne Lübnan’da ne de başka bir yerde, ABD ile İsrailli müttefiki yerel halkların demokrasisini ya da refahını hedefliyor; amaçları, barbarca bir şiddet yoluyla Washington ve Tel Aviv’in egemen olduğu yeni bir bölgesel düzeni dayatmaktır. İsrail’in Lübnan’a karşı bu yeni savaşı, Lübnan’a yönelik uzun bir saldırılar tarihinin parçası; aynı zamanda Washington ile Tel Aviv’in bölgesel hegemonya kurma iradesinin şekillendirdiği siyasal bir bağlama da oturmakta.

Saldırının kaynağında İsrail devleti var

Kasım 2024’ten beri yürürlükte olan ateşkese rağmen, İsrail işgal ordusu Lübnan’a karşı neredeyse her gün saldırılar düzenledi; bu saldırılar yüzlerce insanın ölümüne, onlarca kişinin kaçırılmasına ve binlerce kişinin yaralanmasına yol açtı. Buna, İsrail işgal güçlerinin hem karadan, hem havadan, hem denizden gerçekleştirdiği 15 binden fazla ateşkes ihlalini de eklemek gerekir. Ayrıca Tel Aviv, 2024 saldırılarından sonra Lübnan’da en az beş bölgeyi işgal etmeyi sürdürdü ve o tarihten beri, özellikle yerle bir edilen bazı sınır köylerinin yeniden inşasını engelliyor. Böylece yerinden edilmiş on binlerce insanın evlerine dönmesi de engellendi. Dolayısıyla Lübnan’a karşı savaş, birçok bakımdan hiç sona ermedi; yalnızca farklı bölgelere göre farklı biçimlerde yaşandı ve hissedildi.

Lübnan’a karşı süren bu savaş bağlamında ve İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in İsrail ve ABD tarafından öldürülmesine yanıt olarak, Hizbullah’ın silahlı kanadı 2 Mart Pazartesi günü, Hayfa’nın güneyindeki bir İsrail füzesavar savunma tesisine füze ve insansız hava araçları fırlattığını açıkladı. Bu gelişmelerin ardından İsrail işgal ordusu Lübnan’daki savaşını ve işgalini genişletti.

Hizbullah’ın 2 Mart sabahı gerçekleştirdiği saldırıların ardından, İsrail işgal ordusu Beyrut’un güney banliyösünü (Dahiye), ayrıca güneydeki kent ve köylerle Bekaa Vadisi’ni yeniden yoğun biçimde bombaladı.

Ardından İsrail sömürgeci devleti, sınırdaki “güvenlik tampon bölgesini” genişletmek amacıyla Güney Lübnan’da yeni bir kara harekâtı başlattı; aynı zamanda bu toprakları nüfussuzlaştırmaya çalıştı. Güney Lübnan’daki Sur kentinin sakinlerine evlerini derhal boşaltmaları emredildi; Litani Nehri’nin güney kıyısını ülkenin geri kalanına bağlayan köprüler sistematik biçimde yıkıldı; güneyde kara askeri istilaları sürüyor… Tel Aviv, Lübnan’ın bu bölgesini işgal etmeye ve onu bir tür insansız bölgeye, bir “tampon bölgeye” dönüştürmeye kararlı görünüyor.

Güneyde Hizbullah savaşçıları ile İsrail işgal güçleri arasında doğrudan askeri çatışmalar yaşanırken, Hizbullah da Litani Nehri’nin kuzeyinden uzun menzilli balistik füzeler fırlattı. Aynı zamanda İsrail işgal ordusu geniş çaplı tahliye emirleri yayımlayarak fiilen Beyrut’un güney banliyösünde, Bekaa bölgesinde ve Litani Nehri’nin güneyindeki tüm alanda zorunlu kitlesel nüfus yer değiştirmelerine yol açtı; bu alan Lübnan topraklarının yaklaşık yüzde 14’ünü temsil ediyor. İsrail’in Lübnan’daki ölümcül hedefleri, ülke üzerindeki işgaliyle birlikte, gün geçtikçe daha da büyüyor gibi görünüyor.

2 ile 26 Mart 2026 arasında geçen bir hafta içinde bir milyondan fazla kişi yerinden edildi; Lübnan Sosyal İşler Bakanı Hanine el-Sayyed’e göre bunların yalnızca 125.000’i barınma merkezlerine yerleştirilebildi. Aynı dönemde 121’den fazla çocuk ve yaklaşık 40 kurtarma görevlisi dahil olmak üzere 1.140’tan fazla kişi öldürüldü ve yaklaşık 3.315 kişi yaralandı.

Hizbullah’ın askeri operasyonu, İsrail’in zaten planlarında bulunan mevcut saldırı için kuşkusuz bir bahane sağladı ve İsrail’e süregelen bir hedefini gerçekleştirmek için yeni bir fırsat sundu: Hizbullah’ı tüm düzeylerde (siyasal, ekonomik ve askeri) ciddi biçimde zayıflatmak ve tam silahsızlanmasını dayatmak. Bu amaçla hem sivil hem askeri üyeler ve kurumlar hedef alınıyor; buna Qard al-Hassan gibi finansal kurumlar da dahil. Aynı şekilde, Lübnan’da bulunan ve Hizbullah’ın faaliyetlerini denetleyen, mali, askeri, güvenlik ve istihbarat görevleri üstlenen İran Devrim Muhafızları’nın seçkin birimi Kudüs Gücü (Force al-Qods) üyeleri de hedef alınıyor. Ayrıca yoğun Şii nüfusun yaşadığı bölgeler geniş çaplı biçimde vurularak, parti ile toplumsal tabanı arasında ve daha genel olarak Lübnan halkı ile Hizbullah arasında bir kopuş yaratılmaya çalışılıyor.

Aynı zamanda İsrail hükümeti, Lübnan devletine baskı yaparak Hizbullah’ın silahsızlandırılması sürecini sürdürmesini ve Beyrut’tan yeni tavizler koparmayı hedefliyor; bunlar arasında iki ülke arasındaki ilişkilerin normalleşme sürecinin derinleştirilmesi de bulunuyor. Bu çerçevede Lübnan hükümeti, Hizbullah’ın askeri faaliyetlerini “yasa dışı” ilan eden, Lübnan ordusunu silah tekelini mümkün olan en kısa sürede ve “her türlü araçla” uygulamaya çağıran kararlar aldı[1]. Ayrıca İranlıların ülkeye girişine vize uygulanması ve İran Devrim Muhafızları’nın olası askeri faaliyetlerinin yasaklanması gibi adımlar da atıldı. Lübnan Enformasyon Bakanı da resmi medyadan Hizbullah için “direniş” terimini kullanmamalarını talep etti. Bu önlemler, 2025 yılının başından bu yana Lübnan cumhurbaşkanı ve hükümetinin izlediği siyasal yönelim çerçevesine oturmaktadır; bu yönelim, Batılı ve bölgesel güçlerin baskısı altında, silahsızlandırma sürecinde Hizbullah üzerindeki baskının artırılmasını[2] ve partiyle bağlantılı gayriresmî finansal devre ve ağlara karşı önlemlerin yoğunlaştırılmasını içermektedir.

İsrail savaşına karşılık olarak Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Aoun ve Başbakan Nawaf Salam, İsrail ile doğrudan müzakereler çağrısında bulundu; ancak Tel Aviv bunu şimdilik reddetti ve öncelikle Lübnan ve Hizbullah’a karşı savaşını sürdürerek hedeflerine ulaşmayı tercih ediyor. Bu bağlamda İsrail’in uyguladığı strateji, 2006 Lübnan savaşı sırasında geliştirilen meşhur “Dahiye doktrini”dir: düşman kabul edilen bir hükümeti ya da silahlı grubu baskı altına almak ve caydırmak için sivil altyapıyı geniş çapta yok etmek. Bu doktrin Gazze’de defalarca uygulandı ve bugün yeniden, ilk geliştirildiği yerde uygulanıyor.

Son olarak İsrail işgal ordusu, Lübnan’da kendisine düşman olarak gördüğü diğer siyasal aktörleri de hedef alıyor. Filistin İslami Cihadı ve Hamas üyelerinin öldürülmesi, Jamaa Islamiyah üyelerinin hedef alınması ve Sayda’daki bürolarının bombalanması bunun göstergesi. Aynı şekilde İsrail güçleri Lübnan ordusunu da hedef aldı; Bekaa’daki Nabi Şit kentinde gerçekleştirilen komandolar operasyonlarında askerler öldürüldü.

Daha genel olarak İsrail işgal ordusunun Lübnan’a karşı savaşı, 7 Ekim 2023 sonrasında Filistinlilere karşı yürütülen soykırımcı savaş, Lübnan ve İran’a karşı önceki savaşlar ve Suriye’de işgalin genişletilmesi bağlamında ABD ve İsrail’in bölgesel hedeflerini yansıtıyor. Amaç, ölümcül askeri güç yoluyla Washington ve Tel Aviv’in emperyalist çıkarlarına tabi bir bölgesel siyasal düzen dayatmaktır.

Yukarıda belirtilen hedeflere ulaşmak için, İsrail’in Lübnan’a karşı savaşı uzun bir süre devam edebilir; özellikle ABD’nin onayı ve belirleyici desteğiyle, hatta İran ile olası bir gelecekteki ateşkesten sonra bile, eğer böyle bir durum ortaya çıkarsa. Bununla birlikte Hizbullah’a yönelik tehditler yalnızca dışsal değildir; hareket aynı zamanda Lübnan hükümetinin partiyi silahsızlandırma yönündeki ek baskılarıyla ve ülke içindeki gerilimlerin artışıyla da karşı karşıyadır.

Hizbullah’ın örgütsel birliği çatlıyor mu?

Hizbullah, İsrail saldırıları ve Lübnan hükümetinin kararları karşısında bir birlik görüntüsü sergilese de, bu görünümün arkasında farklı görüş ve yönelimlerin var olması muhtemeldir. Bu ayrışmalar aslında 2024 savaşından beri birikmekteydi ve o tarihten sonra daha da derinleşti.

Eski genel sekreter Hassan Nasrallah’ın ve partinin çok sayıda siyasi ve askeri figürünün öldürülmesi, Hizbullah’ın liderliğini ve örgütsel yapısını ciddi biçimde sarstı. Aynı şekilde yeni genel sekreter Naim Kasım, selefi kadar güçlü bir siyasal etkiye ya da popülerliğe sahip görünmüyor.

Örneğin Hizbullah’ın tarihsel figürlerinden Vefik Safa’nın parti içindeki rolü önemli ölçüde azalmıştır. Safa, siyasi ve askeri birçok sorumluluğu olan kritik koordinasyon ve bağlantı biriminden istifa etti ve muhtemelen Hizbullah’ın Siyasi Konseyi’nde daha sembolik bir göreve atanacak. Ona yöneltilen eleştirilerden biri, Lübnan hükümetine ve Hizbullah’ın silahsızlandırılması taleplerine karşı oldukça sert ve uzlaşmaz bir tutumu teşvik etmesiydi. Bu yaklaşım, daha pragmatik bir çizgi izleyen genel sekreter Naim Kasım ve sivil kanattan bazı isimlerle — örneğin Hizbullah’ın parlamentodaki grubunun başkanı Muhammet Raad ve siyasi büro başkan yardımcısı Mahmud Komati — karşıtlık oluşturuyordu. Bu isimler de silahsızlanma sürecini reddediyor; ancak farklılık, bu baskılarla nasıl başa çıkılacağı konusundaki yöntemlerde ortaya çıkıyor.

Her ne kadar Naim Kasım ve diğer bazı parti yetkilileri Hizbullah’ın mevcut savaşa katılımını açıkça savunmuş ve silahlı direniş dışında bir alternatif olmadığını belirtmiş olsalar da, bazı gelişmeler iç tartışmaların varlığına işaret ediyor.

Örneğin eski Hizbullah bakanı Mustafa Bayram, 2 Mart Pazartesi günü gerçekleşen — aslında Hizbullah tarafından yapılan — roket saldırısının Tel Aviv tarafından organize edildiğini öne süren bir paylaşım yaptı; bunu İsrail’in planladığı saldırıları meşrulaştırma girişimi olarak yorumladı. Ancak Hizbullah’ın askeri kanadının saldırıyı üstlenmesinden sonra bu paylaşımı sildi. Ayrıca Hizbullah yetkilileri Muhammed Fneish ve Muhammed Raad’ın, Nabih Berri’ye (Amal hareketinin[3] lideri ve meclis başkanı) partinin bölgesel çatışmaya dahil olmayacağı yönünde güvence verdiği de iddia edilmektedir.

Bununla birlikte İsrail savaşı ve Lübnan hükümetinin Hizbullah’a yönelik siyasi kararları, parti içindeki söylem ve davranışları önemli ölçüde daha homojen ve daha radikal hâle getirmiştir. Birçok lider, bu savaşı hem Lübnan halkına hem de partiye karşı hiç durmamış bir düşmana karşı neredeyse varoluşsal bir mücadele olarak görmektedir. Bu bağlamda bazı Hizbullah yöneticileri, Lübnan hükümetine karşı söylemlerini de belirgin biçimde sertleştirmiştir.[4]

Hizbullah İran rejimine bağımlı

Aynı zamanda Hizbullah’ın, özellikle askeri kanadı açısından İran Devrim Muhafızları’na (İDMO) bağımlılığı, Ekim 2024’te İsrail’in Lübnan’a karşı başlattığı savaştan ve özellikle Aralık 2024’te Beşar Esad rejiminin düşüşünden sonra artan jeopolitik tehditlerle birlikte daha da güçlenmiştir.

Nitekim İDMO ile Hizbullah arasındaki artan işbirliği, Mart ayı ortasında Lübnanlı hareketin silahlı kanadının İran’la koordinasyon içinde yürüttüğü “Çiğnenmiş Saman” operasyonunda da görüldü; bu operasyon kapsamında İsrail topraklarına yaklaşık 200 roket ve 20 insansız hava aracı fırlatıldı.

İran’ın tarihsel olarak Hizbullah’a kritik silahlar ve siyasi destek sağlamasının[5] yanı sıra, Hizbullah askeri ve sivil kadrolarının maaşlarını ödemek ve kendi toplumsal tabanına sosyal hizmetler sunmak için de büyük ölçüde İran finansmanına bağımlı olmuştur. Bu durum, Hizbullah’ı Lübnan’da devletten sonra ikinci en büyük işveren haline getirmiştir.

Hizbullah, babasının 28 Şubat’taki suikastının ardından Uzmanlar Meclisi tarafından yeni dini lider olarak atanan Mücteba Hamaney’in seçilmesini tebrik etti ve partinin onun liderliğine sadık kalacağını açıkladı: “tıpkı şehit rehber İmam Hamaney’e ve kurucu imam Ruhullah Hümeyni’ye sadık kaldığımız gibi.” Dolayısıyla Hizbullah’ın geleceği ve mali-askeri kapasitesi büyük ölçüde İran İslam Cumhuriyeti’nin kaderine bağlıdır.

Hizbullah’ın 2 Mart’ta İsrail’e karşı başlattığı askeri operasyonlar, yalnızca İsrail işgal ordusunun Lübnan’a yönelik sürekli saldırılarına bir yanıt değil; aynı zamanda ABD-İsrail savaşının Tahran üzerindeki artan tehdidine karşı verilen mücadelenin de bir parçasıdır. Lübnan’da yeni bir cephe açılması, İsrail’in Lübnan egemenliğini ihlal eden sömürgeci saldırılarına karşı direnme işlevi görürken, aynı zamanda İDMO’nun çatışmayı bölgeselleştirme ve uzatma stratejisine de hizmet etmektedir. Amaç, savaşın maliyetini ABD ve İsrail için hem askeri hem ekonomik olarak artırmaktır.

Bu bağlamda İran, örneğin dünya deniz yoluyla petrol ticaretinin yaklaşık %20’sinin geçtiği stratejik bir hat olan Hürmüz Boğazı’nı kapatarak birçok şirketi daha uzun ve maliyetli alternatif rotalara yönelmeye zorladı. Brent petrolün varil fiyatı da 100 doların üzerine çıktı.

İran ayrıca İsrail’e yönelik bombardımanlarını ve Körfez monarşilerindeki Amerikan tesisleri ile petrol altyapılarına yönelik saldırılarını sürdürmektedir. Bu süreçte Hizbullah’ın askeri kanadındaki bazı unsurlar, İsrail’e karşı böyle bir askeri girişimin ve savaşın tırmanmasının, Lübnan hükümetinin partiyi silahsızlandırma çabalarını askıya alabileceğini düşünmüş olabilir. Aynı zamanda bu yaklaşım, İran’ın uzun süreli ve bölgesel bir savaş stratejisine dayanmakta; bu stratejinin sonunda ortaya çıkabilecek bir çözümün, Hizbullah dahil olmak üzere İran’ın bölgedeki etki ağları lehine sonuçlanabileceği varsayılmaktadır.

Daralan manevra alanları

Bu bağlamda Hizbullah, İsrail’e karşı başlattığı saldırının ardından başlangıçta kendi toplumsal tabanının bir kısmından eleştirilerle karşılaştı. Yeni savaşın yol açtığı yıkım ve kitlesel yerinden edilmeden bunalan birçok kişi, Hizbullah’ın İran’a karşı savaşın genel dinamiği üzerinde gerçekten etkili olup olamayacağından ve İsrail işgal ordusunun Lübnan’daki şiddetini sınırlayabilecek kapasiteye sahip olup olmadığından ciddi biçimde şüphe duyuyordu.

Gerçekten de parti, 2024’te İsrail’in Lübnan’a karşı yürüttüğü savaşın ardından askeri ve siyasi açıdan belirgin bir zayıflama yaşadı; bu zorluklar Aralık 2024’te Beşar Esad rejiminin çöküşüyle daha da derinleşti. Daha önce Suriye, para ve silah transferi için kritik bir hat işlevi görüyordu; ayrıca kaçakçılık, captagon ticareti[6] ve benzeri faaliyetler yoluyla bir sermaye birikimi alanı haline gelmişti. Ancak yeni Suriye hükümeti, ABD’ye yakınlaşma çabasıyla çok daha sıkı denetimler uygulamakta ve İsrail’in askeri operasyonunun başlangıcından beri sınırlardaki askeri varlığını güçlendirmiştir. Bu siyasal bağlam, Lübnan’da Batılı çıkarlarla daha uyumlu, Hizbullah’a ve silahlanmasına daha mesafeli bir cumhurbaşkanı ve hükümetin ortaya çıkmasını da kolaylaştırmıştır.

Buna karşın askeri düzeyde Hizbullah bu dönemde yeniden yapılanmaya gitmiş, yeni kadrolar oluşturmuş ve yerel silah üretimine daha fazla odaklanmıştır. Genel olarak roket, insansız hava aracı ve uzun menzilli balistik füze stoklarına sahiptir. Hareket, daimi ve seferber edilmiş unsurlar dahil olmak üzere yaklaşık 30.000–40.000 savaşçıdan oluşan bir gücü elinde bulundurmaktadır.

Ancak bu askeri yeniden yapılanma, Hizbullah’ın giderek artan siyasal ve coğrafi izolasyonunu kırmaya yetmemiştir. Parti her yönden baskı altındadır: sürekli İsrail tehdidi, ABD’nin hükümet ve ordu üzerindeki baskısı, finansal yaptırımlar, Suriye’deki iktidar değişimi ve ülke içinde geniş kesimlerin silahsızlanma çağrıları bu baskıyı beslemektedir.

Bu çerçevede, Hizbullah’ın geleneksel rakiplerinden Lübnan Kuvvetleri’nin partinin yasaklanması yönündeki çağrıları şaşırtıcı değildir; ancak müttefiki Amal Hareketi’nin, Hizbullah’ın askeri ve güvenlik faaliyetlerinin yasaklanmasına yönelik hükümet kararını desteklemesi önemli bir geri darbe anlamına gelmektedir. Bu durum, iki Şii siyasi güç arasındaki biriken ve artan gerilimleri de yansıtmaktadır.

Bununla birlikte Başbakan Nawaf Salam’ın Hizbullah’ın Lübnan ordusu tarafından derhal silahsızlandırılması çağrısı ciddi zorluklarla karşı karşıyadır. Özellikle ordunun üçte birinden fazlasının Şii olması nedeniyle bu adım, ordunun birliğini tehlikeye atabilir ve ülkede mezhepsel gerilimleri ve şiddeti tetikleyebilir. Nitekim Lübnan ordusu komutanı Rodolphe Haykal’ın, Hizbullah’a karşı güç kullanılmasına karşı çıktığı ve bunun bir kan dökülmesine ve ordunun bölünmesine yol açabileceği yönünde açıklamalar yaptığı belirtilmektedir. Bu açıklamaların ardından ABD, Haykal’ın görevden alınması yönünde baskıyı artırmak amacıyla Lübnan ordusuyla koordinasyonunu askıya almıştır; ancak bu talep şu ana kadar Cumhurbaşkanı Joseph Aoun tarafından reddedilmiştir.

Ayrıca Hizbullah’ın silahsızlandırılması kararının fiilen uygulanabilmesi için, Şii siyasi meşruiyet sağlamak adına Amal’ın onayı gerekmektedir. Ancak Nabih Berri hâlâ bu onayı vermeye hazır değildir; zira bu adım tüm Şii topluluğunu zayıflatabilir ve İran rejiminin, dolayısıyla Hizbullah’ın geleceğine dair belirsizlikler sürmektedir. Aynı mantıkla Berri, Lübnan hükümetinin arzuladığı doğrudan müzakereler gerçekleşse bile, İsrailli yetkililerle görüşecek olası bir Lübnan heyetine bir Şii temsilci atamayı da şimdilik reddetmektedir. Parlamento başkanı Berri ve Hizbullah, savaş sürerken İsrail devletiyle yapılacak herhangi bir müzakere formülünün Lübnan açısından fazla büyük tavizlere yol açacağını düşünmektedir.

Daha genel olarak Hizbullah’a yönelik öfke ve hayal kırıklığı, Lübnan nüfusunun geniş bir kesiminde daha da artmış; bununla birlikte ülkedeki mezhepsel gerilimler de derinleşmiştir. Bu gerilimler, özellikle İsrail devleti tarafından iç bölünmeleri artırmak amacıyla sürekli olarak kullanılmaktadır. Hizbullah, mevcut ulusal ve bölgesel istikrarsızlığın başlıca sorumlularından biri olarak görülmektedir. Partinin izolasyonu ve Lübnan’daki Şii topluluğun dışındaki popülaritesinin düşüşü, son yirmi yılda daha da belirginleşmiştir. Bunun nedenleri arasında hem iç politikadaki tutumu (özellikle 8 Mayıs 2008 olayları[7], 2019’daki Lübnan ayaklanmasına karşı çıkışı ve protestocuların bastırılmasına verdiği destek) hem de bölgesel politikaları (özellikle Suriye devriminin ardından Beşar Esad rejimine verdiği destek ve Suriye’ye askeri müdahalesi) yer almaktadır.[8]

Hizbullah’ın askeri operasyonuna yönelik eleştiriler Lübnan Komünist Partisi (LKP) tarafından da dile getirildi. Parti, İsrail sömürgeci devletini kınamakla birlikte şu değerlendirmeyi yaptı:

“Hizbullah’ın yanıtı hem özü hem de biçimi bakımından bir değerlendirme hatasıydı. Saldırısını sürdürmek için hiçbir bahaneye ihtiyaç duymayan Siyonist düşman, bu operasyonu Lübnan’a karşı barbar savaşını yoğunlaştırmak için kullandı.”[9]

LKP Genel Sekreteri Hanna Garib de çeşitli röportajlarında Hizbullah’ı, İsrail’e bu yeni savaşı başlatma bahanesini verdiği için sert biçimde eleştirdi. Direniş hakkını savunmakla birlikte ve Lübnan devletini de eleştirerek, direnişin mezhepsel olmaması gerektiğini; tek bir mezhep tarafından tekel altına alınmak yerine geçmişte olduğu gibi (Ulusal Direniş Cephesi – Jammoul örneğinde olduğu gibi) tüm mezhepleri kapsayan ulusal bir karakter taşıması gerektiğini vurguladı. Ayrıca direnişin, emekçi ve halk sınıflarını özgürleştirmeyi ve demokratik-ekonomik bir dönüşüm için mücadeleyi hedeflemesi gerektiğini, Hizbullah’ın ise bu boyutları ihmal ettiğini belirtti[10]. Bu eleştiriler, son İsrail saldırısından önce bile Lübnan solunun bir kesiminde yaygınlaşmıştı.[11]

Lübnan’ın ABD ile hizalanması ve çıkmazlar

Hizbullah gerçek bir varoluşsal tehdit ile karşı karşıya kalırken, Lübnan hükümeti ise İsrail’in aralıksız saldırıları nedeniyle zorla yerinden edilen ve yeni şiddet dalgalarına maruz kalan halkı güvence altına almakta başarısız olmaktadır. Hükümetin Hizbullah’ı silahsızlandırma isteği — ki bu istek İsrail, bölgesel ve Batılı güçler ile Lübnan toplumunun geniş bir kesimi tarafından da paylaşılmaktadır — hatalı bir mantığa dayanmaktadır: devlet egemenliğinin ancak şiddet tekelinin güçlendirilmesiyle yeniden tesis edilebileceği varsayımı.

Ayrıca Lübnan ordusunun — başta Amerika Birleşik Devletleri, Katar ve Fransa olmak üzere — dış finansmanı, ülkeyi dış tehditlere karşı koruyabilecek bir askeri güç olma kapasitesinden çok, Hizbullah’ı silahsızlandırmadaki rolüne bağlıdır. Hükümetin Lübnan ordusunu güneyden çekme ve önceliğini Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına verme kararı, bu dinamiği açıkça ortaya koymaktadır.

Hizbullah’ın silahsızlandırılması aynı zamanda İsrail ile bir normalleşme sürecine bağlanmakta; hükümet, bunun yeniden inşa için mali yardım akışını tetikleyeceğini ummaktadır. Ancak bu durum, Lübnan’ın egemenliğini fiilen dış koşulların kabulüne tabi kılmakta ve özellikle Washington’un baskısı altında, İsrail ile yapılacak her türlü “anlaşmayı” egemenliğin bir ifadesinden ziyade bir teslimiyete dönüştürmektedir.

İsrail’in bölgede yürüttüğü savaş bağlamında Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını, ülkenin siyasal ve ekonomik yapısında bir dönüşüm olmaksızın sürdürmeye yönelik her girişim, mezhepsel gerilimleri daha da artırma ve devleti zayıflatma riski taşımaktadır. Nitekim mevcut hükümet, ülkenin ekonomik yapısını kökten değiştirmeyi hedeflemiyor; bu yapı mezhepsel klientalizme, neoliberal rant mekanizmalarına (özelleştirmeler, devlet ihalelerinin dağıtımı, hizmet sektörü — özellikle finans/bankacılık, ticaret ve gayrimenkul) ve elitlerin iktidar üzerindeki hâkimiyetine dayanıyor. Hizbullah ise bu mezhepsel ve neoliberal siyasal sistemi hiçbir zaman gerçek anlamda karşısına almamış; aksine yirmi yılı aşkın bir süre boyunca en üst düzeyde bu sistemin parçası olmuş ve Lübnan burjuvazisinin farklı kesimlerinin çıkarlarını savunan bir aktöre dönüşmüştür.

Devlet egemenliğini neredeyse yalnızca güvenlik güçlerinin genişletilmesiyle sağlamaya çalışan bu yaklaşım, iki temel gerçeği göz ardı etmektedir. Birincisi, Lübnan Silahlı Kuvvetleri’nin ne sınırları bağımsız biçimde savunabilecek ne de Hizbullah’ın bıraktığı boşluğu doldurabilecek yeterli maddi ve mali kapasitesi vardır. Süregelen ekonomik kriz, yüksek enflasyon ve ulusal para biriminin çöküşü bağlamında, 2025 savunma bütçesinin neredeyse tamamı maaşlara ve temel operasyonlara gitmektedir. Bir askerin reel geliri rütbe ve ek ödeneklere bağlı olarak yaklaşık 250–400 dolar arasında olup, bu gelir artan yaşam maliyetleri karşısında yetersizdir; bu nedenle birçok asker ikinci iş aramakta, örneğin teslimat sektöründe çalışmaktadır.

İkincisi, Lübnan devleti merkezi bir savunma stratejisini sürdürebilecek toplumsal meşruiyetten yoksundur. Yıllar süren mezhepsel klientalizm, gerileyici vergi sistemi ve ekonomik dışlanma, devletin kendi yurttaşları nezdindeki güvenilirliğini aşındırmıştır.

Hizbullah’ın özerk askeri kapasitesi, geçmişte Suriye gibi bölge ülkelerindeki müdahaleleri ve İran ile olan siyasi bağları, egemen bir ulusal savunma politikasıyla açıkça çelişmektedir. Ancak hükümet, kararlarında partinin toplumsal tabanını görmezden gelemez. Zira bu destek büyük ölçüde devletin başarısızlıklarından, güvensizlik ortamından, sosyo-ekonomik marjinalleşmeden ve özellikle İsrail’in onlarca yıldır süren saldırı ve savaşlarından beslenmiştir. Hizbullah’ın silahları artık Şii nüfus için eskisi kadar bir güvenlik garantisi olarak görülmese de, hem ulusal siyasal sistem içinde hem de yeni, Hizbullah’a ve genel olarak Şiilere karşı düşmanca görülen bir elit tarafından yönetilen komşu Suriye karşısında bir güç unsuru olmaya devam etmektedir. Nitekim bu silahlar hiçbir zaman yalnızca İsrail’e karşı direniş amacıyla kullanılmamış; giderek artan biçimde İran’ın bölgesel nüfuz stratejisiyle bağlantılı iç ve dış hesaplara tabi olmuştur.

Ayrıca Lübnan hükümeti, hedef alınan ve yerinden edilen nüfusların ihtiyaçlarına gerçek anlamda yanıt vermemekte ve yıkıma uğrayan bölgeler için herhangi bir yeniden inşa planı da hayata geçirmemiştir.[12]

Şimdi ne yapılmalı?

Başka bir deyişle, devletin meşru, hızlı tepki verebilen ve kapsayıcı bir yapı olarak görülmesi gerekir; yalnızca tehditleri caydırabilen değil, aynı zamanda emekçi sınıfların ihtiyaçlarına yanıt verebilen bir yapı. Oysa Lübnan’daki mezhepsel ve neoliberal siyasal sistem ile kurumlarının halk nezdindeki meşruiyet eksikliği derindir; özellikle de Lübnan’daki emekçi sınıfların taleplerini temsil edebilecek gerçek bir demokratik alan yaratma ve geniş toplumsal kesimlere sosyal ve ekonomik hizmet sunma konusunda.

Öte yandan Hizbullah’ın toplumsal tabanının bazı kesimlerinde ortaya çıkan ilk hayal kırıklığı, hâlâ ülkede onları bir araya getirebilecek demokratik ve kapsayıcı bir siyasal alternatif ihtiyacını ortaya koymaktadır. Ancak bugün böyle bir alternatif hâlâ mevcut değildir. Bu koşullarda, iç ve dış tehditler ile Lübnan devletinin ihtiyaçlara yanıt verememesi bir araya geldiğinde, partinin toplumsal tabanında bir kopuş dinamiği gelişmesi kesin değildir; aksine Hizbullah etrafında birlik olma ve onun arkasında saf tutma eğilimi güçlenebilir.

İsrail işgal ordusunun savaşına karşı çıkmak — sömürgeci İsrail devletinin işgali ve saldırıları karşısında silahlı direniş de dahil olmak üzere — temel bir hak olarak savunulmalıdır. Ancak Lübnan’da bu direnişe siyasal bir yanıt üretme kapasitesi şu anda zayıftır. Bir direniş, yalnızca tek bir mezhebe ya da tek bir gruba dayanıyorsa ve demokrasi, toplumsal adalet ve eşitlik temelinde bir siyasal projeden yoksunsa, sürdürülebilir olamaz ve başarıya ulaşma ihtimali düşüktür.

Aynı şekilde demokratik ve toplumsal bir halk direnişi, kendi kaderini İran’daki otoriter bir rejime bağlayamaz. Bu rejim, kendi emekçi sınıflarını baskı altına almakta ve bölgesel düzeyde — özellikle Suriye’de (burada İran Devrim Muhafızları, Hizbullah ve Tahran yanlısı milisler Esad diktatörlüğünü desteklemiştir), Irak’ta, Lübnan’da ve Yemen’de — emperyal nitelikte bir politika izlemektedir. Bu eleştiri, ABD-İsrail’in İran’a, Lübnan’a yönelik emperyalist savaşlarını ya da Filistin halkına karşı yürütülen soykırımı kınamayı engellemez.

Lübnan hükümetinin “egemen bir ülke” söylemi de sorunludur; bu söylem, dış güçlerin baskısıyla desteklenen ve Lübnan’daki ve bölgedeki emekçi sınıfların çıkarlarıyla çelişen bir şekilde, Lübnan ordusu aracılığıyla zor kullanımına dayanır. Buna, mezhepsel ve neoliberal siyasal sistemin sona erdirilmesine yönelik bir planın ve devletin sosyal, ekonomik ve savunma kapasitesini geliştirmeye yönelik bir perspektifin yokluğu da eklenmektedir. Bu koşullar, ülkenin emekçi sınıflarının çıkarlarını ilerletmeyecektir.

Bu iki dinamiği birbirinden ayırmak, yalnızca Lübnan’da ve daha geniş ölçekte bölgede emekçi sınıfların daha fazla acı çekmesine yol açar. Başka bir deyişle, demokratik ve toplumsal mücadeleleri birleştirmek; tüm emperyalist ve alt-emperyalist güçlere karşı çıkarken, aynı zamanda “aşağıdan” bir siyasal ve toplumsal dönüşümü — emekçi sınıfların kendi kurtuluşlarının öznesi olduğu hareketlerin inşası yoluyla — savunmak gerekir. Bu da, yerel ve bölgesel düzeyde tüm mezhep ve etnik kökenlerden emekçi sınıflara dayanan, onların ortak sınıf çıkarlarını savunan gerçek bir toplumsal tabana sahip bir direniş projesi anlamına gelir.

10 Mart 2026

Bu makale ilk olarak Inprecor dergisinde yayımlanmış ve Contretemps için güncellenmiştir.

Joseph Daher, Dördüncü Enternasyonal üyesi, Suriye kökenli İsviçreli bir akademisyen ve Ortadoğu’nun ekonomi politiği konusunda uzmandır. Aralarında Le Hezbollah, un fondamentalisme religieux à l’épreuve du néolibéralisme (Hizbullah: Neoliberalizmin Sınavındaki Dinsel Fundamentalizm) (Syllepse, 2019), Syrie, le martyre d’une révolution (Suriye: Bir Devrimin Şehadeti) (Syllepse, 2022), La question palestinienne et le marxisme (Filistin Sorunu ve Marksizm) (La Brèche, 2024) ve Gaza, un génocide en cours, Palestine, Proche-Orient et internationalisme (Gazze: Süregelen Bir Soykırım – Filistin, Ortadoğu ve Enternasyonalizm) (Syllepse, 2025) başlıklı eserlerin de bulunduğu birçok kitabın yazarıdır. Başta İsviçre’deki Lozan Üniversitesi (burada sözleşmesi militan angajmanı nedeniyle feshedilmiştir) ve Belçika’daki Gent Üniversitesi olmak üzere çeşitli üniversitelerde ders vermiştir.


[1] Hizbullah’ın üç üyesi Lübnan ordusu tarafından tutuklandı, ancak daha sonra her biri silahların yasa dışı biçimde taşınması ve bulundurulması nedeniyle görece gülünç bir miktar olan 1.900.000 Lübnan lirası (yaklaşık 21 dolar) kefaletle serbest bırakıldı.

[2] Lübnan ordusunun silahsızlandırma planı birkaç aşamadan oluşuyor; bu aşamalar önce Litani bölgesinden, ardından Beyrut ve Dahiye dâhil olmak üzere Lübnan’ın geri kalanından geçiyor.

[3] Amal (Arapçada “umut”), “Lübnan direniş müfrezeleri” ifadesinin kısaltmasıdır; Şii bir siyasi partidir ve iç savaş sırasında eski bir milisti. 1974’te kurulmuştur. Parti 1980’den beri Nebih Berri tarafından yönetilmektedir.

[4] Hizbullah’ın Siyasi Konseyi başkan yardımcısı Mahmud Komati’nin şu ifadeleri kullandığı aktarılmaktadır: “Ülkeyi altüst etme ve hükümeti devirme kapasitesine sahibiz; sabrımızın da bir sınırı var… Vichy hükümeti direnişçileri tutukluyor ve infaz ediyordu; sonra devrildi ve hainleri infaz edildi. Allah’ın izniyle oraya varmayız… Savaşın ardından, sonucu ne olursa olsun, mevcut siyasi iktidarla doğrudan bir çatışma kaçınılmaz görünüyor. Lübnan hükümeti artık ülkeyi yönetme ehliyetine sahip değil ve tutumları yalnızca İsrail düşmanına hizmet ediyor. Dolayısıyla bir çatışma yakın ve hainler ihanetlerinin bedelini ödeyecek” (L’Orient-Le Jour, “Hizbullah ‘ülkeyi altüst edebilir ve hükümeti devirebilir’, diyor Komati”, 16 Mart 2026).

Daha sonra, partinin siyasi konsey üyesi olan Vefik Safa da şu açıklamayı yapmıştır: “Savaştan sonra partinin askerî faaliyetlerini yasaklama kararından hükümeti geri adım atmaya zorlayacağız; yöntem ne olursa olsun… Şimdilik hükümeti sokakta devirmeyeceğiz, ancak savaştan sonra hükümetin gündemi farklı olacak ve sokağa başvurabiliriz.”

[5] Hatırlatmak gerekirse, partinin örgütsel yapısında Cihad Konseyi’nde (askerî) bir İranlı danışman yer almaktadır; tıpkı Şura Konseyi’nde (karar organı) olduğu gibi.

[6] Amfetamin ailesine ait bir uyuşturucu; bugün Ortadoğu gençliği arasında en çok tüketilen maddedir.

[7] Mayıs 2008’de Hizbullah, Batı Beyrut’un bazı mahallelerini askerî olarak işgal etti ve başta Şuf olmak üzere başka bölgelerde silahlı çatışmalara girdi. Bu silahlı eylemler, Lübnan hükümetinin onun iletişim ağını dağıtmak istemesini açıklamasının ardından gerçekleşti. Şiddet bir hafta sonra sona erdi; bilanço 80’den fazla ölü ve 250 yaralıydı.

[8] Daha fazla ayrıntı için bkz. “Le Hezbollah, entre défis et résistances”, Inprecor, 5 Ekim 2025. https://inprecor.fr/le-hezbollah-entre-defis-et-resistances

[9] LKP üyelerinin Hizbullah’a yönelik eleştirilerine bakınız (“Lebanon’s Communists and the Disarming of Hezbollah”, Hanna Strid, 27 Şubat 2026, Jacobin, https://jacobin.com/2026/02/lebanon-hezbollah-communists-israel-iran).
Eylül 2025’te Halkçı Nasırcı Örgüt’ün başkanı ve Sayda milletvekili Oussama Saad, Lübnan Ulusal Direniş Cephesi’nin kuruluşunun 43. yıldönümünü anma töreninde (Arapça kısaltması Jammoul’dur) Hizbullah’ın direnişi “mezhepselleştirmesini” açıkça eleştirmişti. Ardından Ulusal Direniş Cephesi’nin, mücadeleyi sürdürerek kurtuluş için rolünü yerine getirmesinin engellendiğini söylemiş, bir zamanlar “ulusal ve birleştirici” olan bir direnişin “fraksiyonel” hale geldiğini belirtmişti. Şunu eklemişti: “Bu ağır hata, direnişi mezhepsel bir meseleye dönüştürdü ve Lübnanlıların ulusal sorumluluklarını kavramasını engelledi; sanki ülkenin kurtuluşu devleti, onun bileşenlerini ve halkını ilgilendirmiyormuş gibi.” Bkz. “Oussama Saad takes another step toward breaking with Hezbollah”, Yara Abi Akl, 18 Eylül 2025, L’Orient Today, https://today.lorientlejour.com/article/1477816/oussama-saad-takes-another-step-toward-breaking-with-hezbollah.html.

[10] Bkz. Joseph Daher, “Liban : structure de classe, néolibéralisme et Hezbollah”, 1 Kasım 2019, Contretemps.eu https://www.contretemps.eu/hezbollah-fondamentalisme-neo-liberalisme/

[11] Şu röportaja bakınız: https://www.facebook.com/reel/1237798481311991
Ayrıca Hanna Gharib’in Hizbullah’a çok eleştirel şu röportajına da bakınız: https://www.facebook.com/reel/1842938469703513

[12] Bkz. Joseph Daher, Le Hezbollah : un fondamentalisme religieux à l’épreuve du néolibéralisme (Éditions Syllepse, 2019, 288 sayfa); ayrıca bkz. https://shs.cairn.info/revue-confluences-mediterranee-2025-1-page-127?tab=resume ; veya https://carep-paris.org/recherche/hezbollah-entre-defis-et-resistance/