İmdat Freni

Blog

Rusya’da Siyasi Terör: Savaş Karşıtı Aktivistlerle Dayanışma Çağrısı

Hatırlamak, savaşmaktır! 

Ukrayna’daki emperyal saldırganlığa ve Rusya’daki siyasi teröre karşı! 

On yılı aşkın bir süredir, Rus antifaşistleri 19 Ocak’ı dayanışma günü olarak anıyorlar. 2009 yılında bu tarihte, Moskova’nın merkezinde solcu aktivist ve insan hakları savunucusu Stanislav Markelov ile gazeteci ve anarşist Anastasia Baburova neo-Naziler tarafından vurularak öldürüldü. 

Markelov ve Baburova cinayeti, 2000’li yıllarda yüzlerce göçmeni ve düzinelerce anti-faşisti öldüren aşırı sağcı terörün doruk noktası oldu. Uzun yıllar, hâlâ mümkün olduğunda, Rus aktivistler 19 Ocak’ta “Hatırlamak mücadele etmektir!” sloganıyla anti-faşist gösteriler ve mitingler düzenlediler.

Bugün, Putin rejimi Ukrayna’yı işgal edip savaşa karşı çıkan kendi vatandaşlarına benzeri görülmemiş bir baskı uygularken, 19 Ocak tarihi yeni bir anlam kazanıyor. O zamanlar tehlike, genellikle yetkililerin göz yummasıyla hareket eden neo-Nazi grupları tarafından temsil ediliyordu. 

Bugün sağcı radikallerin ideoloji ve pratikleri, Ukrayna’yı işgal ederken hızla faşist bir rejime dönüşen bizzat Rus rejiminin ideolojisi ve pratikleri haline geldi. 

Vladimir Putin, sadece Ukrayna halkına karşı değil, saldırganlığa direnen Rus sivil toplumuna karşı da savaş yürütüyor.Acımasız baskılar, diğerlerinin yanı sıra sol hareketi de vurdu: sosyalistler, anarşistler, feministler, sendikacılar. 

Yılbaşından hemen önce Rusya’nın en ünlü solcu politikacısı, demokratik sosyalist Mihail Lobanov tutuklandı ve dövüldü. Oluşturduğu “Adaylık” platformu, Eylül 2022’de Moskova belediye seçimleri sırasında savaş karşıtı muhalefeti birleştirdi. 

Kurye sendikasının lideri ve ünlü solcu video blog yazarı Kirill Ukraintsev, Nisan ayından bu yana gözaltında. Bu tutuklama, kuryelerin çalışma koşullarını iyileştirmek için düzenlediği gösteriler ve grevlerden kaynaklandı.

Savaş karşıtı semboller dağıtan feminist, sanatçı ve savaş karşıtı aktivist Alexandra Skochilenko, uzun bir hapis cezasıyla karşı karşıya. 

Altı anarşist – Kirill Brik, Deniz Aydın, Yuri Neznamov, Nikita Oleinik, Roman Paklin, Daniil Chertykov – “Tyumen olayı” ile bağlantılı olarak tutuklandı. Sabotaj için hazırlık yaptıklarına dair itirafları alınmaya çalışılırken acımasızca işkence gördüler. 

Solcu “Direniş” grubundan bir aktivist olan Daria Polyudova, geçtiğimiz günlerde “aşırılık çağrısı” yapmaktan dokuz (!) yıl hapis cezasına çarptırıldı. Sol görüşlü gazeteci Igor Kuznetsov, savaş karşıtı ve Putin karşıtı görüşleri nedeniyle “aşırıcılık”la suçlanarak bir yıldır cezaevinde. 

Bu liste, son zamanlarda inançları nedeniyle hapsedilen veya zulüm gören Rus solundaki aktörlerin kapsamlı bir listesi değildir. Siyasi nedenlerle Rusya’yı terk etmek zorunda kalan Rus aktivistler olarak, yabancı yoldaşlarımızı ve ilgilenen herkesi 19 Ocak anti-faşist eylemine şu sloganlarla destek vermeye çağırıyoruz: 

Savaşa, faşizme ve Putin diktatörlüğüne hayır! Tüm Rus siyasi tutsaklarına özgürlük! Rus anti-faşistleriyle dayanışma! 

Hatırlamak, savaşmaktır!

4 Ocak 2023 

Rusya Sosyalist Hareketi (RSD) 

19-24 Ocak haftası boyunca her türden dayanışma eylemi – grev, açık toplantı, çevrimiçi tartışmalar ve hatta dövizli kişisel fotoğraf da olabilir- hakkında bilgi göndermenizi rica ediyoruz. E-posta: rsdzoom@proton.me.

Görsel: Moskova Devlet Üniversitesinde Matematik hocası ve önceki seçimlerde milletvekili adayı Mihail Lobanov evinin kapısı kırılarak ve dövülerek tutuklandı.

Masis Kürkçügil’le Söyleşi: “Lenin Ekim Devrimi’ni dünya devriminin bir parçası olarak gördü”

Masis Kürkçügil ile yapılan bu söyleşi Praksis dergisinin 46. sayısında yayımlanmıştır.

Rusların devrim yılını, 1917’yi, Şubat ve Ekim Devrimini konuşacağız. Bazı sorularımız olacak. Soruların hepsine cevap vermek zorunda değilsiniz, seçerek de cevap verebilirsiniz. Ama bundan önce, bir kolektif kaynak dökümü yapmak istiyoruz. O yüzden, ilk sorumuz, Stalin başkanlığındaki heyetin (Gorkiy, Voroşilov, Kirov, Jdanov)  resmi tarihini (Türkçe’de Evrensel Basım Yayım tarafından yayınlandı), meşhur Kısa Tarih’i (ki bu, Komintern tarihinde, biliyorsunuz, Komünist Manifesto’dan daha fazla basılıp dağıtılan bir eser), Troçki’nin Rus Devrimi adlı üç cildini ve İhanete Uğrayan Devrim’ini, Isaac Deutscher’in artık klasik statüsündeki biyografilerini ve eserlerini, Eric Hobsbawm’ı ve Türkçe’de de çok okunan Edward Hallett Carr’ın Bolşevik Devrimi adlı üç cildini, Ernest Mandel’in Ekim 1917: Sosyal Devrim mi Darbe mi? adlı broşürünü ve nihayet Rusya’da Devlet Kapitalizmi tezinin sahibi Tony Cliff’in tarihini elde var bir sayarsak, devrim tarihi ya da yorumu bakımından, mutlaka anmak isteyeceğiniz, Türkçe de yazılmış olabilir elbette, bir kaç eser sorsak, anacağınız ilk ikisi hangileri olur?

Genel bir çerçeve için Marcel Liebman’ın Rus Devrimi hâlâ vazgeçilmez. Yarım yüzyıl önce Türkçeye çevrilmiş olan (şimdi Ayrıntı yayınlarında) bu eserin bizim literatürümüzde yer almamış olması büyük kayıp. Rabinoviç’in üçlemesi ise (Yordam yayınları) devrimi ve ilk yılını ve bu arada Temmuz günlerini başlı başına incelemesiyle öne çıkıyor. Henüz çevrilmemiş olanlar arasında Victor Serge’in Devrimin I. Yılı ve Sukhanov’un Anıları büyük bir eksiklik olarak kalmakta.

1917 yılı, Rus tarihinde iki ayrı devrimin gerçekleştiği bir dönemeç. Şubat Devrimi ile başlayalım. Birinci Dünya Savaşı bu devrimin önemli amillerinden biri. Çarlığın iktisadi koşullarındaki kötüleşmenin savaşı sürdürmekte yarattığı güçlükler, açlığa varan yoksulluk, yaygınlaşan asker kaçaklığı, yüksek enflasyon ve ücretlerdeki düşüş, yiyecek sorunu vb. Şubat Devrimini gerçekleştiren kendiliğinden hareketin nedenleri arasında sayılıyor. Elbette bunlara eklenecek Bursilov Harekatındaki ağır yenilgi gibi daha özgül nedenler de vardır. Ne oldu, 1917 Şubat ayında Rusya’da?

Bütün devrimler sanki ha bugün ha yarın bekleniyormuş sanılmasın. Şubat devrimi de 8 Mart Dünya Kadınlar gününde patlak verdiyse milyonlarca insanın birbirinden habersiz hoşnutsuzluğuna, öfkesine bir hedef aramasının ürünü olarak ortaya çıktı. Savaş elbette önemli bir etmendi; bir anlamda çarlığın toplumsal ve siyasal çelişkilerinin alabildiğine keskinleşmesine vesile olmuştu. Tutuşturma gücünden yoksunmuş gibi beliren kıvılcımlar, gösteriler beş günde Çarlığa diz çöktürdü (Dünyayı Sarsan On gün Ekim’i imlerse, Şubat’ın da böyle beş günü var.) Ama savaşın hayat pahalılığı, yüz dirhem ekmeğe muhtaç olunması gibi sonuçlarını; köylülerin bundan ayrı düşünülemeyecek olan toprak talebini gözden ırak tutmamak gerek.

Şubat’ta –Lenin’in bir devrim için saydığı koşullar arasında genellikle unutulan– yukardakilerin artık yönetemez duruma gelişi tescil edildi. 300 yıllık Romanov hanedanlığı yalnızca aşağıdakiler katında değil yukardakiler katında da artık hiçbir şey ifade etmiyordu. Çarlık tarihin çöplüğüne atılınca geriye iki seçenek kalıyordu: Ya gerici bir askeri diktatörlük ya da bir sosyalist devrim.

Şubat Devrimi büyük oranda kendiliğinden bir hareketin ürünü, ancak devrimle birlikte bir çok siyasal parti görünür hale geliyor. Anayasal Demokratlar (Kadetler), Sosyalist Devrimciler, Menşevikler ve kısmen Bolşevikler vb. Şubat Devrimi, sol, sosyalist yazında burjuva devrimi olarak nitelendiriliyor. Size göre, bu bir burjuva devrimi mi, bir burjuva devrimi ise özgüllükleri nelerdir? Özellikle, Şubat Devriminde oluşan Sovyetlerin, diğer burjuva devrimlerinde gördüğümüz türden organlar olmadığını ilk bakışta teşhis edebiliyoruz. Sizce?

Sovyetlerin Rusya’da 1905 gibi bir geleneği vardı (bu arada Oscan Anweiller’in kendi alanında eşsiz olan Rusya’da Sovyetler kitabını da anmak gerekir). Sovyetlerin rolü üzerine sosyalist literatürde ciddi tartışmalar var. Ancak  Prens Lvov hükümeti karşısında sovyetler, yani ikili iktidar dediğimiz durum olmasaydı siyaset kurumsal çerçevede tıkanıp kalırdı. Sovyetlerin olmadığı bir devrimi tahayyül etmek mümkün değil. O güne kadar Paris Komünü derslerine özel bir önem atfedenler de dahil olmak üzere –ne de olsa Paris Komününde siyasal partilerden söz etmek mümkün değildi– “konseyci” olmaktan çok particiydiler. Proleter demokrasisinin  vazgeçilmez kaynağı olan Sovyetler partilerin zorlamasıyla değil kendiliğinden ve geniş kitlelerin iradesiyle ortaya çıktı.

Ayrıca sayılan partilerin yanı sıra azımsanmayacak başka siyasal gruplar da var ama daha önemlisi bu partiler kendi içlerinde çok hızlı ve yoğun dağılma ve yeniden yapılanmalara uğruyorlardı.

“İkili iktidar” aynı zamanda “iktidarsızlık” demektir. Lenin Şubat Ekim’in başlangıcından başka bir şey değildir diyor. Nisan Tezleri herhalde bu “sosyalist yazın”ın eleştirisiyle başlar işe. Ne Prens Lvov ne Kerenskiy hükümetleri  işçiler, askerler ve köylüler katında eğreti bir meşruiyete sahiptiler.

Şubat Devrimi ile açığa çıkan siyasal partilerin hepsi Devrimi sahipleniyor, Bolşevikler de bunlar arasında. Bu partilerin genel doğrultusu demokratik bir burjuva cumhuriyeti kurmak yönünde değil mi? Bolşevikler de o tarihte, sürekli/kesintisiz devrimden çok burjuva devriminin yerleşmesinden yanalar. Nisan ayına kadar da bu devam edecek gibi görünüyor. Bu dönemde partilerin arasında yaygın kanaat nedir? Sadece devrime ve sonuçlarına ilişkin olarak değil, savaş vb. konularda da bu partiler neleri savunuyorlar?

Sol partilerin önder kadroları olayların başlangıcında sürgünde.  Çarlığın devrilmesi öylesine beklenmedik bir biçimde ve aniden gerçekleşiyor ki neredeyse hepsi de statükoyu korumayı marifet sayıyor. Bu arada Rusya’nın bir anda savaşan ülkeler arasında en demokratik ülke mertebesine yükseldiği de eklenmeli. Şubat devrimi patlak verdiğinde birkaç yıl sonra İşçi Muhalefetinin başlıca yöneticisi olacak olan Şliyapnikov’un da dahil olduğu Merkezi Komite Rusya bürosu Geçici Hükümeti “kapitalistlerin ve toprak sahiplerinin hükümeti” olarak nitelendirmiş ve bir “Geçiçi Devrimci hükümetin” oluşumunu talep etmişti. Mart ortasında Sibirya’dan gelen iki Merkezi Komite üyesi (Kamanev ve Stalin) duruma el koyarlar ve sağa çark ederler. Bunun için Mart başındaki Pravda’ya ve açıklamalara bakmak yeterlidir. Başta Viborg bölgesi işçileri olmak üzere her ikisinin partiden ihracını bile isteyen bir sol muhalefet söz konusuydu.

Ayrıca kabaran kitle hareketi karşısında bir acizlik de söz konusuydu. Bolşeviklerin özellikle Şubat Devriminden sonra Petrograd’a ilk gelen yöneticilerin de en azından fazlasıyla tutuk davrandıkları kesin. Lenin’in Uzaktan Mektuplar gibi yazılarının Pravda’da fazla solcu bulunup yayımlanmadığını hatırlamakta yarar var (beş yazıdan yalnızca biri o da Lenin Petrograd’da geldiği gün yayımlanmıştı). Nisan başında Finlandiya garına indiğinde kendisini karşılayan Kamanev’in önünde konuşmasını “Yaşasın Dünya Sosyalist Devrimi” diye bitirdiğini hatırlamakta yarar var. Hatta hiç unutmamakta müthiş bir yarar var. Nedense kimsenin hatırlamak istemediği ama Lenin için devrimin başarısı için hayati olan bir hedef. “Uluslararası sosyalist devrim başlamış bulunuyor” diyor aynı konuşmada.

Bolşevik partisinde Lenin’in Nisan Tezleri “eski Bolşevik formülasyonlara karşı” ilan edilmiştir! Yani parti içi bir çekişmenin ürünüdür ve ilan edildiği zaman da bir bomba etkisi yaratmış olsa da iş bitmemiştir. Burada uzun uzun üzerinde durulması gereken bir hususun altını çizmek gerek.  Bolşevik Partisi devrimin başından sonuna kadar çelik disiplinli, son derece merkezileşmiş, vs. bir örgüt olarak sunuluyor. Oysa tam tersine stratejik ve teorik çatışmalarla parçalı bir durumda olan Bolşevik partisinin yönetici kademeleri son derece bölünmüştü ve belirgin bir siyaset gütme kapasitesinden yoksundu. Bu durum yalnızca devrimin başlangıç günlerinde değil Temmuz Günleri gibi kritik bir dönemde bile devam edecek ve örneğin Bolşeviklerin askeri örgütü bir yanda, öte yanda Petrograd komitesi Merkezi Komiteye danışmadan harekete geçmiştir.

Çok kaba gözükse de iktidarın alınmasını sürekli frenleyen (iktidar arifesinde de bütün sosyalistlerin katılacağı bir iktidar formülüne saplanan) Kamanev, Rıkov, Nogin ve daha sonra katılacak olan Zinoviev’in dahil olduğu bir sağ kanadın yanı sıra; anarko komünist Bleichman’ın formülasyonu ile “sokak bizi örgütleyecektir” diyen aşırı sol bir kanat yer alıyordu. Bu iki kanadın Haziran ve Temmuz olayları sırasındaki tavrı açıklıkla görülebilir. Lenin ise  güç ilişkilerine bakarak henüz Petrogard dışında taşra ve cephelerde durumun elverişli olmadığını belirterek  “provokasyona düşmemek”, “dikkatli olmak” konusunda ısrar ediyordu.

Bolşeviklerin devrim formülasyonundaki belirsizlikler Şubat devrimindeki ikircikliklerin de bir nedeni oldu. Lenin Nisan Tezleri ile bu belirsizliklere bir son verme mücadelesine girdi. Che’nin on yıllar sonrasındaki formülasyonunu kullanırsak ya bir karikatür devrim olacaktı yada bir sosyalist devrim!

Savaş meselesi Bolşevikler arasında değil ama Menşevikler ve Sosyalist Devrimciler arasında çok ciddi yarılmalara yol açtı. Unutmamak gerekir ki anarşist Kropotkin de savaş sırasında bir yurtsever pozisyon almıştı.

Savaş Şubat devrimini hazırlayan koşullar arasında yer alırken Haziran’da ilkin başarılı gözükürken iki hafta sonra Almanların karşı saldırısıyla felakete dönüşen Galiçya saldırısının da Ekim’e giden yolda önemli bir dönemez olduğu eklenmeli.

Peki Nisan ayında ne oluyor? Şunları biliyoruz: Lenin, Nisan Tezleri diye bilinen tezleri yazıyor, tezler Pravda’da yayınlanıyor ve partiye sunuluyor. Bu tezlerdeki görüşler doğrultusunda parti içinde bir mücadele başlıyor. Lenin’in partisini yeniden fethettiğini söyleyen yazarlar var. Bu arada ülkeye de dönüyor. Nasıl döndü? Nisan Tezleri’nin önemi nedir sizce? Öyle ise, Lenin, neden partisini yeniden fethetmek zorunda kalıyor?

Şubat devriminden sonra diyebiliriz ki gündelik işlerin girdabında devrimin teorik sorunları üzerine düşünen Lenin ve Troçki’den başka kimse yok. Nisan Tezleri hiçbir tartışmayı sonlandırmıyor, aksine yeni bir tartışma açıyor. Hatta Bolşevik saflarda ciddi savrulmalar yaşandı (Lenin’in “troçkist” olarak itham edildiği günler!). Stratejik tartışmanın daha keskin bir hal alması şartların olgunlaşmaya yüz tuttuğu Eylül’de başlar ve Ekim’de artık saflar belirginleşir.

Menşevik ve SR cephesindeki gelişmeler çok daha az biliniyor. Oysa burada büyük çatırdamalar oluyor. Genellikle anılmayan, anarşistlerin, anarko komünistlerin üye sayısı birkaç bini geçmese de belli merkezlerde ağırlığını da hesaba dahil etmek gerek.

Bolşevik kadroların 1916’dan 1917’ye geçirdiği köklü dönüşüme bakılırsa diğer işçi partilerinden ve tabii özellikle o güne kadar herhangi bir partiye üye olmayanlardan büyük bir akın var. Yalnızca parti üye sayısı artmıyor yönetim kademelerinde de çok önemli değişiklikler oluyordu. Yani yeni görevlere uygun olanlar öne çıkıyordu. Bunun en belirgin örneği kendilerine “enternasyonalist RSDİP” diyen Troçki, Lunaçarski ve İoffe gibi daha sonra Merkezi Komitede yer alacak olan, Temmuz’da yani o zor günlerde Bolşevik partisine katılan ve Petrograd’da 4000 militanı temsil eden Mejrayontsı grubu.

Lenin’in savaş sırasında yaptığı Hegel çalışmaları (Kevin B.Andreson, Michael Lowy gibi yazarların önemle üzerinde durduğu bir husus) bir dizi konuda olduğu gibi devrim konusunda da düşüncelerinin olgunlaşmasına imkan verdi. İki Taktik’in belirsiz formülasyonları artık yerini açıkça sosyalist devrime bırakmıştı. Onun çalışmalarının uzağında kalanlar ise Çarlığın baskısı kalkınca sanki “normal” bir burjuva demokratik bir devrimin gerçekleşebileceğini düşünüyorlardı ve Finlandiya garında altı çizilen dünya devrimi perspektifinden de afallamışlardı.

Nisan Tezleri önce Bolşevik Partisi içindeki bir mücadeleyi kışkırttı ve partiye bir yörünge kazandırdı. Böyle bir yörünge olmadan Ekim’e varmak mümkün değildi; tabii Şubat’ta da kalmak mümkün olmadığı için koyu bir gericiliğin hüküm sürmesi kaçınılmazdı. Amiyane tabirle Lenin önce partisini terbiye etti. Partisini terbiye ettiği oranda da “Bütün İktidar Sovyetlere” sloganı ete kemiğe bürünmeye başladı.

Temmuz ayına kadar devam eden, nispeten sakin dönem var. Bu dönemde Sovyetler içinde etkin olan siyasi güçler hangileri? Lenin Sovyetleri, ikili iktidar organlarından biri olarak lanse ediyor ancak, Sovyetler içinde iktidarı almaya dönük bir eğilim mevcut değil henüz. Sovyetler, geçici hükümeti, Kerenski’yi destekliyor. Biraz Sovyetler üzerinde duralım. İşçi Sovyetleri var, Asker Sovyetleri var. Bunlar en bilinenler. Sovyetler nasıl oluşmuştu, hangi toplumsal sınıflara ve kesimlere dayanıyordu, ne kadar yaygındı?

Sovyetlerin delege sayısı 3000’e çıkmıştı. Bir karar merciinden ziyade tartışma, nutuk ortamı vardı. Esas güç 30 kişilik yürütme komitesindeydi. Nisan ayında yapılan sovyet ulusal konferansına bu heyete yeni isimler katıldı ve 80 küsur kişi oldu. Aralarından on kişi önemli bir karar mercii oluşturdular. Başlangıçta askerlerin temsil gücü daha fazlaydı ve dolayısıyla “sağ” kuvvetliydi.

Haziranda bile Bolşevikler Sovyetler Kongresindeki 822 kişilik delegasyonda 105 delegeye sahipti (Menşevikler 248, Sosyalist Devrimciler ise 285 temsilciye). Martov’un Solcu Menşevikler’in bile 70 sandalyesi vardı.

Haziran olayları patlak verdiğinde Sovyet yürütmesi ile Petrograd kitlesi arasındaki uçurum belli oldu. Beklenmedik bir biçimde Bolşeviklerin başta “Bütün İktidar Sovyetlere”, “Kahrolsun on kapitalist bakan” gibi temel sloganları merkezin belirlediği etliye sütlüye dokunmayan sloganları ezici bir biçimde bastırdı. Petrograd proletaryası Bolşeviklerin safındaydı.

Böylece yirmi binin biraz üzerinde üyeye sahip olan Bolşevikler Nisan’da 80 bin üyeye varmışlardı ki bu da yetersizdi. Nitekim Ağustosta bu sayı 200 bine varacaktır. Nisandan Ağustosa Petrograd’daki üye sayısı üçe katlanmıştı.

Ne iyi ki Sovyetler hakkında Oskar Anweiler’in kitabı Türkçede var. Denebilir ki 1905 ve 1917 (1921’e kadar) devrimlerini bu işçi demokrasisi kurumlarını anlamadan değerlendirmek mümkün değildir. Siyasal mücadelelerin yürütüldüğü temel alan   Sovyetlerdeki güç ilişkilerindeki değişimi izlemek sanki devrimin barometresini izlemek gibi.  Oluşumundaki belirsizlikler ne olursa olsun (temsil meselesi, icra gücünün nerede olduğu gibi) parlamenter bir geleneği olmayan (Duma’yı atlamakta beis yok) bir ülkede insanların her kademede sözlerini söyleyebildikleri ve çoğulcu (bütün işçi partilerinin katıldığı bir organdan söz ediyoruz) yapılan olarak Sovyetler devrimin şaha kalkmasının da nefesinin tıkanmasının da resmini vermektedir.

Bolşevikler, Temmuz ayına kadar “Bütün İktidar Sovyetlere!” propagandası yapıyorlar mı? Propaganda, daha çok “ekmek, barış, toprak” gibi somut taleplere mi dayanıyor? Bolşeviklerin Temmuz günlerine kadar durumu nedir?

Lenin çok açık bir biçimde çoğunluğu elde etmeden iktidarı ele geçirmeye çalışmanın bir macera olduğunu belirtiyordu. Bir dizi tartışmada bu husus maalesef unutuluyor. Haziran’daki güç gösterisi onun için de beklenmedik bir durumdu. “Ekmek, barış, toprak” Şubat devriminin sloganı, ama bir iktidar perspektifi yok. Kim sağlayacak bunları? İkili iktidar durumu var olduğu sürece ne savaşa son vermek ne de diğer talepleri gerçekleştirmek mümkündü. Sovyetler burjuvazinin nüfuzundan arındırılarak bu talepleri karşılayacak iktidarı oluşturabilirdi. Bunun için “Kahrolsun on kapitalist bakan!” sloganı, temel sloganlardan biriydi.

Temmuz ayında, Bolşeviklerin de ardından sürüklenmek sorunda kaldığı bir isyan dalgası var. Doğrudan geçici hükümeti hedef alıyor. Bolşeviklerin askeri örgütünün içinde yer aldığı bir isyan bu. Ancak parti, ikircikli davranıyor. İsyan, kanlı bir şekilde bastırıldığında fatura Bolşeviklere kesiliyor. Bolşevik basın tekrar yer altına çekilmek zorunda kalıyor. Eylül ayına kadar sürecek bir bozgun havası var gibi. Temmuz günlerinde ve sonrasında neler oldu?

Temmuz’daki hamle Geçici Hükümetten Anayasacı Demokratların istifasıyla başladı. Bu durumda burjuva partilerin olmadığı bir hükümet kurulma ihtimali vardı, ama Sovyet yönetimi bunu göze alamadı. İkili iktidar durumunda Sovyetler aleyhine bir gelişme oldu. Bahriyeliler, işçiler büyük gösteriler yapmaya başladığında Sovyet yönetimi yetim kaldı. Temsil ettiğini iddia ettiği güç sokaktaydı ve kendisi itidal çağrısında bulunmak durumundaydı. Açıkçası Petrograd fiilen göstericilerin elindeydi ancak kimsenin aklına bir takım stratejik mevkileri ele geçirmek gelmedi. Gösteriler durulmaya yüz tutarken destek geldi ve “derin devlet” diye anabileceğimiz Çarlığın karanlık güçleri ile askeri öğrenciler cadı kazanını kaynattılar.

Bu daha önce çeşitli vesilelerle Lenin’in devrimin barışçı yollarla gerçekleşebilme ihtimalinin de ortadan kalktığını gösteriyordu. Şubat’ın getirdiği “demokratik” haklar berhava olmuş, devrimin başlangıcından bu yana proletarya ilk kez bozguna uğramıştı.

Eylül ayında Bolşevikler büyük oranda toparlanmakla kalmıyor, Sovyetler içinde de çoğalıyorlar değil mi?

Lenin Temmuz günlerinden sonra Stolıpin gericiliğine benzer bir dönemin de mümkün olabileceğini düşünmüştür. Sokağa çıkan yığınlar Geçici Hükümet dahil birtakım yerleri rahatlıkla el koyabilecekken geri çekildiler ve ardından Geçici Hükümetin emrine giren bir alay, Bolşeviklere karşı bir saldırı başlattı. Lenin Alman ajanı ilan edildi, Troçki hapse atıldı. Pravda’nın matbaası imha edildi.

-Bolşevikler arasında bütün bir Eylül ve hatta Ekim boyunca süren “iktidarı alıp almama” tartışması ile Temmuz yenilgisinin bir ilgisi var mı? Bu tartışmanın özü nedir? Bir çok yazar, bu tartışmanın Nisan Tezleri’ndeki sürekli/kesintisiz devrim perspektifinin Bolşevikler tarafından içselleştirilememiş olmasından doğduğunu ileri sürüyor. Katılır mısınız?

Temmuz yenilgisinden ziyade Kamanev-Zinoviev örneğinde olduğu gibi bütün sosyalist partilerin katılımıyla bir iktidar oluşturmak isteyenler var. Ama bu Şubattan Ekime kemik bir eğilim değil. Arada tavır değiştirenler var. Nisan Tezleri henüz Bolşeviklerin çok güçlü olmadığı bir dönemde deklare edilmişti. Üstelik Şubat’ın yarattığı bir sarhoşluk da vardı. Temmuz günleri ve Kornilov’un başkomutan olarak atanmasıyla iki arada bir derede formülasyonların zemini iyice daraldı.

Bu arada Geçici Hükümet ile Sovyet yönetimini de özdeşleştirmemek gerek. Hatta Geçici Hükümet ile Kornilov darbesi arasında da bir ayrım var. Kerenskiy Kornilov’a el çektirmek istedi; Kornilov ise sadece Bolşevikleri değil bütün sol partileri temizlemek niyetindeydi.

Bu arada Bolşevikler dışındaki partilerin ve geçici hükümetin durumu nedir? Özellikle Sovyetler içinde yer alan partilerin.

Sovyetler içindeki partilerin durumlarını Sovyet seçimlerinden izlemek mümkün. Böylece kitlelerin nasıl sola kaydığı da görülebilir. Örneğin Petrograd ve Moskova bu açıdan anlamlı. Ayrıca Petrograd ve Moskova belediye seçimlerinde Bolşeviklerin öne çıkması rahatlıkla gözlenebilir. Bu arada özellikle cepheye ve büyük kentlere yakın asker sovyetlerinde benzer bir radikalleşme söz konusu.

Ekim Devriminin ön gününe gelelim. Diyelim bir hafta öncesi, bir tablo çizmek isterseniz, nasıl çizersiniz?

Eylül’den itibaren Bolşevikler derlenip; toparlanıyorlar. Eylül ortasından itibaren Lenin ayaklanma için bastırıyor. Diğer partiler ataletten malul denebilir. Troçki Petrograd Sovyeti başkanı oluyor ve bu mevkii devrimi örgütlemenin bir aracı haline getiriyor. Şubat’a bakarak Ekim çok sakin. Sanki her şey tabii mecrasında cereyan ediyor. Birçok tarihçi  neredeyse patırtısız gürültüsüz bir devrimden söz eder. Bolşeviklerin işi ağırdan aldığı izlenimi Petrograd işçilerinde yaygındı. Her ne kadar Kerenskiy ayaklansınlar da bir güzel tepelim modunda olsa da aslında ayaklanmaya karşı çıkacak herhangi bir güç yoktu.

Bolşeviklerin Merkez Komitesi’nde yürütülen meşhur tartışma var. Lenin’in “dün erkendi yarın geç olacak” dediği rivayet edilen bu tartışma sonunda, Kamenev ve Zinovyev, iki Merkez Komitesi üyesi, bu kararı açıktan eleştiriyorlar. Bu karar ve tartışma neydi? Dolayısı ile alenen örgütlenmiş bir devrim diyebilir miyiz?

İşin teknik yanı bir yana politik olarak bunu görmemek için kör olmak gerekirdi. Ama bir sınıf körlüğü de var tabii egemenler açısından.

Merkezi Komitede iki türlü tartışma var. İlki sözünü ettiğiniz devrime değil de bu şekliyle iktidarın alınmasına karşı çıkanlar, yani daha geniş bir sosyalist partiler koalisyonu ile iktidarın ele alınabileceği kanısında olanlar. Diğer tartışma iktidarın meşruiyetinin sağlanması için bir sovyet kararı ile alınması yönündeki Troçki’nin görüşü.

Şu meşhur devrim mi darbe mi tartışması için neler söylersiniz? Ekim olayı, bir devrim mi bir darbe mi?

Tek kişinin bile neredeyse burnu kanamamış. Şubat’tan farklı olarak kansız bir devrim. John Reed gündelik hayatın nasıl normal seyrini sürdürdüğünü çok iyi anlatır. Bir azınlığın gayri meşru yollardan iktidara el koyması kast ediliyorsa Sovyet seçimlerinin sonuçlarına bakmak yeterlidir. Bir de ortada bir gayri meşruluk varsa bu herhalde Geçici Hükümete aitti. Kerameti kendinden menkul bir meşruiyeti vardı. Çarlık çökmüş, askeri diktatörlük kapıda bekliyor, Geçici Hükümetin hiçbir dayanağı yok.

Ekim Devriminden bir hafta sonrası diye soralım bu kez. Tablo nasıl?

Hemen devrimin akabinde Lenin Sovyette söz alır ve Nisan başında Finlandiya garındaki konuşmasını sürdürür: “Yaşasın dünya sosyalist devrimi!” Menşeviklerin, sosyalist devrimcilerin Sovyeti terk etmesi (atılması değil!) önemli bir gelişmeydi. Kalanlar duruma ayak uydurdular. Halk Komiserleri  Konseyi kuruldu. Devrimin kaderi açısından çok önemli olan  toprak kararnamesi çıkarıldı. Ama bakanlıkları komiserliğe dönüştürmekle iş bitmiyordu.  Memurlar direndiler ve birçok halk komiserliği işlemez hale geldi. Herhalde ilk haftaya damgasını vuran olay bu olmalı.

1918 yılının Ocak ayında Kurucu Meclis seçimleri yapılacaktı. Yaygın görüş, Bolşeviklerin bu seçimleri yaptırmadığı. Kurucu Meclis seçimlerinin yapılmaması önemli eleştirilere konu ediliyor. Sizin görüşünüz nedir, Kurucu Meclis seçilseydi Devrimin kaderini ne yönde etkilerdi?

Seçimler yapıldı ve sonuçlar Sovyetlerdeki güç ilişkilerinden tamamıyla farklı çıktı (unutmamak gerekir ki Rusya gibi koca bir ülkede üstelik o günkü imkanlarla sonuçlar aylar öncesini yansıtıyordu). Petrograd ve Moskova gibi en önemli iki merkezde Bolşevikler Anayasal Demokratlarla Sosyalist Devrimcilerin toplamından fazla oy alırken, ülke genelinde oyların yarısından fazlasını Sosyalist Devrimciler aldı. Ancak garip bir durum vardı; Sosyalist Devrimciler sağ ve sol kanatlar olarak kesinlikle bölünmüş olmalarına rağmen tek bir parti gibi seçimlere girmişlerdi. Sol kanat çok cılız bir temsiliyet kazanmıştı. Oysa kısa bir süre sonra yapılan köylü sovyetleri seçimlerinde çok büyük bir üstünlük kazanacaklardı. Bu arada Sosyalist Devrimciler Sovyet iktidarına ve temsilcilerine karşı bir takım hareketlere giriştiler ki bunların en önemlisi 2 Ocak 1918’de Lenin’e yapılan suikasttir (birkaç ay sonra Bolşevik yönetici Volodorskiy ve Uritskiy öldürülecektir).

Kurucu Meclis devrimden neredeyse 100 gün sonra toplandığında ilk işi Bolşeviklere meydan okumak oldu. Kaldırıldığında da herhangi bir tepki olmadı. Ancak sosyalist demokrasi açısından bu mesele hayatidir. Biri genel oya dayanan (Kurucu Meclis) diğeri çalışanların iradesini beyan eden (Sovyetler) iki organ, bir ikili iktidar durumu (yani felçleşme) yaratmadan birlikte var olabilmeliydi. Rosa Luxemburg’un ikazını bu bapta mutlaka anmak gerekir. “Bütün ülkede siyasal yaşam boğulunca ister istemez Sovyetler de giderek felçli duruma düşer” diyen Rosa’yı tarih haklı çıkarmıştır.

Eğer Kurucu Meclis o gün geçmişteki güç ilişkilerini temsil ediyorduysa o koşullarda (iç savaş) yeni bir seçime gidilemezse bile iç ve dış düşmanlar yenilgiye uğratıldıktan sonra Lenin’in Nisan’da dediğine uygun olarak halkın çoğunluğunu temsil edebilecek bir organ ve tabii buna uygun ilişkiler kurulmalıydı. 

Slogan “Bütün İktidar Sovyetlere!” olmakla birlikte, kısa sürede Bolşevikler sadece hükümeti fethetmiyor, bütün bir devlet aygıtını, bazı yazarlara göre, onun temeline Sovyetleri koymaksızın ele geçiriyorlar. Durum bu mu? Nasıl oluyor bu?

Sovyetler özellikle iç savaş sürecinde köklü bir değişme uğruyor. Kabaca devrimi yapan işçi sınıfı artık ya cephede ya da kıtlık dolayısıyla kırlara çekilmiş durumda. Tabii önde gelenlerin önemli bir kısmı ise yeni devletin kademelerine yerleşmekte.

Petrograd ve Moskova’nın nüfusunda ciddi düşüşler olduğu gibi buna paralel olarak örneğin sanayi işçilerini sayısı da üçte bire düşmüştü.

Ayrıca partiye katılanlar da çarlık döneminde olduğu gibi değil de artık iktidar olan bir partiye üye oluyorlardı. 1924’ten sonra ise artık parti üyelerinden beklenen “devrimci” olmaları da değildi. Sonuçta devlet  kademesinde yer edinmek için parti üyeliği bir basamak haline geldi ve yıllar sonra Buharin’in hayıflandığı gibi partiyle devletin kaynaşması partinin felaketi oldu. Lenin ve Troçki 1922’de bu tehlikenin altını çizmeye başladılar. Lenin’in son yazıları bu açıdan hem bir bilanço, özeleştiri hem de uzak görüşlülük açısından çok önemli

Brest-Litovsk Barışı’nın ertesi yılı, 1919’da ikibuçukuncu enternasyonal kurulacak. Zimmerwald Enternasyonali. Daha sonra Üçüncü Enternasyonal oluşacak. Bu bağlamda, özellikle Bolşevikler arasında Ekim Devriminin ilk gününden itibaren bir Dünya Devrimi tartışması da var, değil mi? Lenin’in kendisi dahil, Alman Devriminin kendilerini izleyeceği beklentisine sahipler.

Lenin ta başından itibaren dünya devriminin bir parçası olarak görüyor Rus Devrimi’ni. Hatta Troçki ile birlikte denebilir ki  izole kaldığı takdirde başına gelebilecekleri bile kestirebiliyor. 1916’dan itibaren Alman işçi hareketindeki gelişmeleri izleyen biri bu perspektifi yalnızca teorik olarak değil hayli de mümkün görebilir. Unutmamak gerekir ki Almanya’da İmparatorluğa son veren büyük kitle hareketiydi. “Alman Devrimi” en fazla almanlar için bir gerçeklik olarak görülüyordu. Kuruluşta Komintern’in resmi dili Rusça değil Almancadır. Fransızlar Almancayı çok seviyor diye değil, eli kulağındaki bir Alman devriminden sonra dünya devriminin merkezi orası olacak diye. Meraklısı bu konuda bir dizi alıntı bulabilir.

İç Savaş, üç yıl sürüyor. Tarafları ve dinamikleri için neler söylemek istersiniz?         

Adı iç savaş ama malum bir dizi dış unsur da işin içinde. Beklenmedik derecede ağır sonuçları oluyor. 7-8 milyon insanın savaş, kıtlık, çeşitli hastalıklar vesilesiyle öldüğü bir dönem.  Yabancıların ve generallerin (Ekime darbe diyenlerin kulağına küpe) parlamenter demokrasi diye bir derdi yok; alabildiğine gerici bir askeri diktatörlük için  savaşıyorlar. Bu zorlu dönemde Kızıl Ordunun kuruluşu ve mücadelesi özel bir önem taşıyor ve tabii Troçki’nin becerisinin de belirtmek gerek.

İç Savaş’ın kendisi, Rusya’da Bolşevikler önderliğinde bir işçi devriminin koşullarının oluşmamış olduğunu göstermiyor muydu? Devlet, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, İç savaş kazanıldıktan sonra, 1922 yılında kuruluyor. Alman Devrimi takip etmediğinde, devrimin ileri gidemeyeceğini öngörmeleri gerekmez miydi Bolşeviklerin?

Pılıyı pırtıyı toplayıp göçmenliğe gidecek halleri yoktu. Durum ne kadar zor olsa da Lenin’in tabiriyle “zaman kazanmak” gerekiyordu. “Az olsun öz olsun” makalesindeki gerçekçilik bu bakımdan çarpıcıdır. İç savaş nasıl dünyaya meydan okunarak kazanıldıysa “sosyalizme geçiş” sağlanamasa da halkın çıkarlarını gözeten bir sistem oturtulabilirdi.

Bolşeviklerin hayalinde Fransız Devriminin olduğu birçok yazar tarafından dile getiriliyor. Hatta, Bolşevik kadroların birbirlerine Robespierre kim, Danton kim, Marat kim vb. diye baktıklarını ileri süren de var. Ne dersiniz, başlı başına bu devrimin kaderi bakımından etkili olmuş olabilir mi?  

Şimdi tek tek isimleri saymayalım ama en önder kadroların bile Fransız Devrimi’ni hayli yüzeysel bildiği söylenebilir. Bolşeviklerin hayalinde esas olarak Paris Komünü vardı. Lenin devrim, Paris Komününden bir gün fazla yaşayınca karlar üzerinde tepinir. Devlet ve İhtilal Komün’den sürekli söz eder. Paris Komününün zaafları vardır ama güneşi fethetme babında Ekimin atasıdır. Komün dersleri ne kadar izlenmiştir onu da iyi tartışmak gerekir. Sonraki bürokratikleşmenin en basit unsurlarını oradan da izleyebiliriz.

1921 yılına geldiğinde Sovyetler neredeyse tamamen parti denetimine alınarak sönümleniyor. Sadece Sovyetler değil, işçi sınıfının diğer örgütleri de parti denetimine alınıyor. 10. Kongre’deki meşhur tartışma var. Hatta, Stalin Resmi Tarih’te Troçki’yi “emeğin üretiminin militarize edilmesi” önergesi üzerinden de suçluyor. 10. Kongre’de ne oldu?

Oradaki temel mesele parti içi demokrasisinin de rafa kaldırılmasıdır. O güne kadar Bolşevik Partisi’nde hizip özgürlüğü vardı.  Hiziplerin yasaklanması otomatikman özgürlüklerin kısıtlanmasına varıyordu. Kısıtlama ile başlayan sonunda betona vardı. Lenin bunu geçici bir husus olarak görüyordu; nitekim kendisi bizzat ölüm döşeğinde Stalin’e karşı bir blok teklif edecektir Troçki’ye. 

Kronştad İsyanı var. İsyancılar, partiye karşı Sovyetlerin kaybettiği yetkisini talep ediyorlar. Talepleri çok somut. Akabinde, 10. Kongre’nin meşhur işçi lideri, sol muhalefetten Aleksandr Şlyapnikov’un itirazları var. Fabrikaların eski sahiplerinin fabrikalara komiser olarak atandıklarını, fabrika komitelerinin etkisiz kılındığını, sendika denetiminin dahi ortadan kalktığını, özetle işçi denetiminin yok edildiğini ileri sürüyor. Ne dersiniz, bu olaylar devrimin kaderinin işaret fişekleri miydi?

Kronştad İsyanı’nın bastırılmasının kesinlikle savunulur bir yanı yoktur. İşçi Muhalefeti’nden Şlyapnikov’u Lenin “sendikalist sapma” diye eleştirir, hatta ihracını talep eder ama o kongrede yine Merkezi Komite’ye seçilir. Eleştirilerinde haklılık payı var. Ama belirtmek gerekir ki o da Kronştad İsyanı’nın bastırılmasında yer aldı.

Bu bağlamda süren bir demokrasi tartışması var. Sovyet demokrasisi ileri gidemediğine göre, en azından Sovyet partileri, özellikle Menşevikler ve Sosyalist Devrimciler bakımından siyasal özgürlüklerin tanınması gerektiğine dair bir tartışma. Sadece siyasal özgürlükler bağlamında değil, sivil özgürlükleri de büyük oranda ortadan kaldıran bir tek parti iktidarı, hatta gizli polis rejimi kuruluyor. SSCB yıkıldıktan sonra yapılan ve arşiv incelemelerine dayanan yakın tarihli çalışmalarda, devrimin evrensel mesajının aksine, örneğin, basın özgürlüğünün büyük oranda yok edildiği vb. bir anti-demokratik rejim görüntüsü berraklaşıyor. Lenin’in son yazı ve mektuplarındaki uyarıları da bunu doğruluyor. Çok çarpıcı bir demokratikleşme önerisi var mesela, Merkez Komitesine derhal 150 işçi alalım diyor, bir tür, devlet aygıtı karşısında İşçi Denetimi Meclisine çevirmeye çalışıyor partiyi. Şöyle bir tez de var: NEP’le (yeni ekonomik politika) piyasayı kontrollü şekilde ihdas ettiği gibi siyasal demokrasi temelinde sosyalist olmayan bir geçiş rejimine doğru geri çekilerek devrimin ilan edilmiş programını ve hegemonyasını sürdürebilirdi. Klasik ve karşılıklı bir Troçkizm ve Stalinizm eleştirisi ve tartışması da var. Bu tartışmayı da sürdürebilirsiniz elbette, sonuçta bitmeyen bir tartışma ama bu tartışmada boğulmaksızın, demokrasi bağlamında neler söylersiniz?

Sovyet partilerine siyasal özgürlük verilmeliydi ve silaha sarılmadığı sürece siyaset yapma hakkı tanınmalıydı. Devrimi yapan insanların rüştünü ispatlamadığı gibi bir tespitten hareketle onları korumak için yasaklara sığınmanın burjuva demokrasisinden daha gelişkin olacağı belirtilen sosyalist demokrasi ile bağdaşmaz. Rosa Luxemburg’un Rus devrimi broşürü tekrar tekrar okunmalı, tabii Lenin’in son yazıları da.

Troçkizm ve Stalinizm eleştirisi veya tartışması diye bir şey yok. Stalinizm karşı devrimdir ve ilk zaferini de Lenin’e karşı kazanmıştır. Yalnızca Gürcistan meselesindeki bir anlaşmazlıktan söz etmiyoruz. “Büyük Rus şovenizmine savaş ilan ediyorum” diyordu Lenin. Kast ettiği açıktı, eski tipte bir devlet oluşturmaya niyetlenenlere savaş ilan ediyordu.

Ekim Devrimi sonunda yapılaşan SSCB’ye, köylülerin toplumsal zenginliğine zorla el koyma üzerinden gelişen Batı-dışı ancak hedefi Batı-benzeri olan bir tepedenci modernleşme pratiği olarak bakarak, sosyalizm parantezine dahi almayan görüşler de var. 1917’de Azerbaycan dışında hiçbir Türk topluluğu içinde sol, sosyalist hareket yok. Gürcistan’da sol bir parti var ama Lenin, son yazılarında Gürcistan politikası nedeni ile Stalin’den, “kendisi Rus olmayan büyük Rus şovenisti” olarak söz ediyor. Sultan Galiyev trajedisi de biliniyor. Ne dersiniz?    

Azerbaycan bile tartışmalı. Malum Himmet Bolşevik partisinin ayrı örgütlenmesini kabul etmek durumunda kaldığı tek örgüt. Himmet’in Bakü proletaryasında ciddi bir etkisi yok. Bakü Komünü’nde (sorularınızda yer almıyor ama Ekim Devrimi  babında anılması gereken bir deneyim) de bir etkileri yok. Çevre halklarda (Ukrayna, Gürcistan, Baltık ülkeleri, Polonya ve elbette Yahudi sosyalizmini temsil eden Bund) Çarlık döneminde bile anılmaya değer sosyalist hareketler var. “Türk topluluğu”nda işçi hareketi ve bununla kaynaşmış bir Marksist hareket söz konusu değil. Sultan Galiayev’in marksistliği tartışmalı; malum devrimden sonra Moskova’daki Milliyetler Halk Komiserliği’ne giriyor. Efsane ile gerçeğin fazlasıyla karıştığı bir konu. Ancak özellikle göçmen Ruslar üzerinde partinin ve yeni devletin inşası bu bölgelerde vahim hataların işlenmesine neden olmuştur. Örneğin Lenin’in özel olarak gönderdiği Safarov 1921’deki raporunda “Türkistan’da proletarya diktatörlüğü sömürgeci bir mahiyet kazanmıştır” diye bir rapor verir. Gürcistan ve Ukrayna ile birlikte bu bölgelerdeki icraat da devrimin yarattığı umutlara denk düşmediği gibi ters de düşmüştür.

Buraları Bolşeviklerin bildiği, tanıdığı bölgeler değildi ve Batı’da bir devrime umut bağlayanlar için Bakü Kurultayında görüldüğü Şark çok belirsizdi. Bakü Kurultayının da zaten arkası gelmedi.

Bazı yazarlar, SSCB deneyiminin başarısızlığını, siyasal bir devrimle devletin sönümlenmeye başlayabileceği yönündeki tezin aşkıncı karakterine bağlıyor. Ekim Devrimi’nin evrensel mesajlarını gerçekleştiremediği için evrenselleşememiş bir Rus Devrimi olarak kaldığını, Rus Devrimi’nin devletin siyasal bir devrimle sönümlenebileceğine ya da sönümlenmeye başlayacağına dair siyasi iddianın üç ayağını, Sovyetler, UKKTH ve enternasyonalizmi kendi deneyimi ile yanlışlayarak bu siyasi iddiayı tarihe gömdüğünü ileri sürüyor. Ne dersiniz? Bir “Ekim Dersleri” tablosu yapsanız, bu görüş orada yer alabilir mi?

Ekim Devriminin “başarısızlığını” yine Lenin’in Finlandiya garına indiğinde verdiği söylevi irdeleyerek değerlendirmek gerekir. İç savaş ve kıtlık gibi nesnel faktörlerin ardına saklanmadan başarısızlığı yine siyasal düzeyde irdelemek gerek. Özetle Lenin’in Son Yazılar’ında ve Troçki’nin aynı tarihlerdeki Yeniyol yazı dizisinde dile getirilen meselelerden başlayarak ama önce Rosa Luxemburg’un siyasal demokrasi konusunda her ikisine yönelttiği eleştirileri (devrimi takdir eder tabii ki) alarak işe başlamak ve bürokratik karşı devrimin ne tür bir siyasal ve toplumsal güç ilişkileri içinde gerçekleştiğine bakmak gerekir.

Yoksa Ekim Devrimi’nin yarattığı umutlar ve önüne koyduğu hedeflerin tarihin çöplüğüne gönderildiğini iddia etmek en azından mevcut dünya hallerinden müthiş keyif alanların işi olabilir ancak. Ekim devrimi kendisiyle sınırlı olmayan kendinden önceki deneyimleri (özellikle Paris Komünü) içeren ve geleceğe de insanlığın kurtuluşu yolunda çağımızın en önemli deneyim olarak tekrar ve tekrar incelenmeye değer.

Ayrıca yalıtılmış bir ülkedeki devrimden dünyanın dertlerinin çözümünü beklemek de abes. Rosa’nın dediği gibi onlar o cesareti gösterdiler ama arkasını getirmek için başka güçler gerekiyordu.

“Sovyetler, UKKTH ve enternasyonalizm” konusunda hatalardan önce en gelişkin deneyimin de yine Rus Devrimi olduğu atlanmamalı. Devrimin ilk yıllarında dünyanın dört bucağındaki insanlara nasıl bir umut aşıladığını anlamak için bırakalım büyük lafları gündelik hayattaki değişimlere de bir göz atmak yeterli olacaktır.

Devrim tek boyutlu, sadece siyasal sonuçları olan bir olgu değil. Sanatsal, hukuksal vb. sonuçları da var. Ekim Devrimine bir bütün olarak baktığınızda bu anlamda bir mirastan söz etmek mümkün mü?

Elbette bir miras var ama bu bir vasiyetnamede yazılı bir miras değil. Engels’in Marx’ın “ben Marksist değilim” sözünü yorumlarken söylediği gibi bir “etiket” olarak değil bir “araştırma rehberi” olarak “tarih anlayışımızın” vazgeçilmez bir kaynağıdır. Yine Lenin’in bir devrimci parti hatalarından öğrenir sözüne dönersek Ekim devrimi elbette “zaaflarıyla” birlikte ele alınmalıdır. Ama daha sonraki bürokratik karşı devrimin, Stalinizmin hesabını Ekim’den sormamak gerekir; çünkü bu karşı devrim bizzat Ekim’in kendisine karşıydı.

Devrimin evrensel mesajını sahiplenen, 2010 yılında yitirdiğimiz, Paris ’68 devrimci kalkışmasının önderlerinden Marksist düşünür ve eylemci Daniel Bensaid, Ekim Devrimine bakarken “stratejik sorunu geri çağırmalıyız” diyordu. Son olarak bu bağlamda, bugün “Ekim Dersleri’ni çalışacak” ve “sosyalist bir geleceğe taşıyacak” siyasal bir hareketin olanağı var mı? Varsa bu bir işçi hareketi mi, sosyal hareketler çoğulluğu mu? Ve bir “dünya partisi”, dünün mü, geleceğin mi sorunudur?

Sevgili Daniel’in söylediklerinin ne kadar yerinde olduğunu stratejik ufkun yitirilmesinin bedelinin ne kadar ağır olduğunu tekrar be tekrar yaşıyoruz.  Ekim derslerini çalışmak elbette Ekim’i bir model olarak ele alıp tekrarlamak anlamına gelmiyor. İşçi sınıfının (bir ücret mukabilinde emeklerini satmak zorunda olanlar) yaşadığı yenilgiler yaptığı hamleleri anlamsızlaştırmaz. Gericilik dönemleri tarihin kaderi değilse de oldukça yaygındır. Şimdi de uzun bir gericilik döneminde yaşıyoruz ama dünyanın dört bucağında işçi sınıfının, emekçilerin, ezilenlerin yeni deneyimleri de eksik olmuyor. Omurgası emekçilerden oluşan bir hareket ancak ezilenlerin diğer kesimlerini de anlamlı bir bütünün parçası haline getirebilir. Tabii anti-kapitalizmi fabrikaya sınırlı görmeden, kapitalizmin yarattığı her tür tahribat alanında ona karşı mücadele olarak anlamak kaydıyla.

Dünya partisi ne dünün ne bugünün meselesi esas olarak geleceğin meselesi. Yani gerçekten bir özgürleşim olacaksa bunun dünya ölçeğinde olacağını Marx da Lenin de bildikleri için Enternasyonaller kurdular. Rakamlara takılmamak gerekir. Anti kapitalist, ekolojist, özyönetimci, feminist bir program etrafında farklı gelenekten gelenlerin oluşturacağı bir çoğulcu enternasyonal her daim gündemdedir. Enternasyonal marşını söyleyip de onu örgütlemeyi anlamsız bulmak bir garabettir.

Genel bir çerçeve için Marcel Liebman’ın Rus Devrimi hâlâ vazgeçilmez. Yarım yüzyıl önce Türkçeye çevrilmiş olan (şimdi Ayrıntı yayınlarında) bu eserin bizim literatürümüzde yer almamış olması büyük kayıp. Rabinoviç’in üçlemesi ise (Yordam yayınları) devrimi ve ilk yılını ve bu arada Temmuz günlerini başlı başına incelemesiyle öne çıkıyor. Henüz çevrilmemiş olanlar arasında Victor Serge’in Devrimin I. Yılı ve Sukhanov’un Anıları büyük bir eksiklik olarak kalmakta.

1917 yılı, Rus tarihinde iki ayrı devrimin gerçekleştiği bir dönemeç. Şubat Devrimi ile başlayalım. Birinci Dünya Savaşı bu devrimin önemli amillerinden biri. Çarlığın iktisadi koşullarındaki kötüleşmenin savaşı sürdürmekte yarattığı güçlükler, açlığa varan yoksulluk, yaygınlaşan asker kaçaklığı, yüksek enflasyon ve ücretlerdeki düşüş, yiyecek sorunu vb. Şubat Devrimini gerçekleştiren kendiliğinden hareketin nedenleri arasında sayılıyor. Elbette bunlara eklenecek Bursilov Harekatındaki ağır yenilgi gibi daha özgül nedenler de vardır. Ne oldu, 1917 Şubat ayında Rusya’da?

Bütün devrimler sanki ha bugün ha yarın bekleniyormuş sanılmasın. Şubat devrimi de 8 Mart Dünya Kadınlar gününde patlak verdiyse milyonlarca insanın birbirinden habersiz hoşnutsuzluğuna, öfkesine bir hedef aramasının ürünü olarak ortaya çıktı. Savaş elbette önemli bir etmendi; bir anlamda çarlığın toplumsal ve siyasal çelişkilerinin alabildiğine keskinleşmesine vesile olmuştu. Tutuşturma gücündan yoksunmuş gibi beliren kıvılcımlar, gösteriler beş günde Çarlığa diz çöktürdü (Dünyayı Sarsan On gün Ekim’i imlerse, Şubat’ın da böyle beş günü var.) Ama savaşın hayat pahalılığı, yüz dirhem ekmeğe muhtaç olunması gibi sonuçlarını; köylülerin bundan ayrı düşünülemeyecek olan toprak talebini gözden ırak tutmamak gerek.

Şubat’ta –Lenin’in bir devrim için saydığı koşullar arasında genellikle unutulan– yukardakilerin artık yönetemez duruma gelişi tescil edildi. 300 yıllık Romanov hanedanlığı yalnızca aşağıdakiler katında değil yukardakiler katında da artık hiçbir şey ifade etmiyordu. Çarlık tarihin çöplüğüne atılınca geriye iki seçenek kalıyordu: Ya gerici bir askeri diktatörlük ya da bir sosyalist devrim.

Şubat Devrimi büyük oranda kendiliğinden bir hareketin ürünü, ancak devrimle birlikte bir çok siyasal parti görünür hale geliyor. Anayasal Demokratlar (Kadetler), Sosyalist Devrimciler, Menşevikler ve kısmen Bolşevikler vb. Şubat Devrimi, sol, sosyalist yazında burjuva devrimi olarak nitelendiriliyor. Size göre, bu bir burjuva devrimi mi, bir burjuva devrimi ise özgüllükleri nelerdir? Özellikle, Şubat Devriminde oluşan Sovyetlerin, diğer burjuva devrimlerinde gördüğümüz türden organlar olmadığını ilk bakışta teşhis edebiliyoruz. Sizce?

Sovyetlerin Rusya’da 1905 gibi bir geleneği vardı (bu arada Oscan Anweiller’in kendi alanında eşsiz olan Rusya’da Sovyetler kitabını da anmak gerekir). Sovyetlerin rolü üzerine sosyalist literatürde ciddi tartışmalar var. Ancak  Prens Lvov hükümeti karşısında sovyetler, yani ikili iktidar dediğimiz durum olmasaydı siyaset kurumsal çerçevede tıkanıp kalırdı. Sovyetlerin olmadığı bir devrimi tahayyül etmek mümkün değil. O güne kadar Paris Komünü derslerine özel bir önem atfedenler de dahil olmak üzere –ne de olsa Paris Komününde siyasal partilerden söz etmek mümkün değildi– “konseyci” olmaktan çok particiydiler. Proleter demokrasisinin  vazgeçilmez kaynağı olan Sovyetler partilerin zorlamasıyla değil kendiliğinden ve geniş kitlelerin iradesiyle ortaya çıktı.

Ayrıca sayılan partilerin yanı sıra azımsanmayacak başka siyasal gruplar da var ama daha önemlisi bu partiler kendi içlerinde çok hızlı ve yoğun dağılma ve yeniden yapılanmalara uğruyorlardı.

“İkili iktidar” aynı zamanda “iktidarsızlık” demektir. Lenin Şubat Ekim’in başlangıcından başka bir şey değildir diyor. Nisan Tezleri herhalde bu “sosyalist yazın”ın eleştirisiyle başlar işe. Ne Prens Lvov ne Kerenskiy hükümetleri  işçiler, askerler ve köylüler katında eğreti bir meşruiyete sahiptiler.

Şubat Devrimi ile açığa çıkan siyasal partilerin hepsi Devrimi sahipleniyor, Bolşevikler de bunlar arasında. Bu partilerin genel doğrultusu demokratik bir burjuva cumhuriyeti kurmak yönünde değil mi? Bolşevikler de o tarihte, sürekli/kesintisiz devrimden çok burjuva devriminin yerleşmesinden yanalar. Nisan ayına kadar da bu devam edecek gibi görünüyor. Bu dönemde partilerin arasında yaygın kanaat nedir? Sadece devrime ve sonuçlarına ilişkin olarak değil, savaş vb. konularda da bu partiler neleri savunuyorlar?

Sol partilerin önder kadrolarıolayların başlangıcında sürgünde.  Çarlığın devrilmesi öylesine beklenmedik bir biçimde ve aniden gerçekleşiyor ki neredeyse hepsi de statükoyu korumayı marifet sayıyor. Bu arada Rusya’nın bir anda savaşan ülkeler arasında en demokratik ülke mertebesine yükseldiği de eklenmeli. Şubat devrimi patlak verdiğinde birkaç yıl sonra İşçi Muhalefetinin beaşlıca yöneticisi olacak olan Şliyapnikov’un da dahil olduğu Merkezi Komite Rusya bürosu Geçici Hükümeti “kapitalistlerin ve toprak sahiplerinin hükümeti” olarak nitelendirmiş ve bir “Geçiçi Devrimci hükümetin” oluşumunu talep etmişti. Mart ortasında Sibirya’dan gelen iki Merkezi Komite üyesi (Kamanev ve Stalin) duruma el koyarlar ve sağa çark ederler. Bunun için Mart başındaki Pravda’ya ve açıklamalara bakmak yeterlidir. Başta Viborg bölgesi işçileri olmak üzere her ikisinin partiden ihracını bile isteyen bir sol muhalefet sözkonusuydu.

Ayrıca kabaran kitle hareketi karşısında bir acizlik de sözkonusuydu. Bolşeviklerin özellikle Şubat Devriminden sonra Petrograd’a ilk gelen yöneticilerin de en azından fazlasıyla tutuk davrandıkları kesin. Lenin’in Uzaktan Mektuplar gibi yazılarının Pravda’da fazla solcu bulunup yayımlanmadığını hatırlamakta yarar var (beş yazıdan yalnızca biri o da Lenin Petrograd’da geldiği gün yayımlanmıştı). Nisan başında Finlandiya garına indiğinde kendisini karşılayan Kamanev’in önünde konuşmasını “Yaşasın Dünya Sosyalist Devrimi” diye bitirdiğini hatırlamakta yarar var. Hatta hiç unutmamakta müthiş bir yarar var. Nedense kimsenin hatırlamak istemediği ama Lenin için devrimin başarısı için hayati olan bir hedef. “Uluslararası sosyalist devrim başlamış bulunuyor” diyor aynı konuşmada.

Bolşevik partisinde Lenin’in Nisan Tezleri “eski bolşevik formülasyonlara karşı” ilan edilmiştir! Yani parti içi bir çekişmenin ürünüdür ve ilan edildiği zaman da bir bomba etkisi yaratmış olsa da iş bitmemiştir. Burada uzun uzun üzerinde durulması gereken bir hususun altını çizmek gerek.  Bolşevik Partisi devrimin başından sonuna kadar çelik disiplinli, son derece merkezileşmiş, vs. bir örgüt olarak sunuluyor. Oysa tam tersine stratejik ve teorik çatışmalarla parçalı bir durumda olan Bolşevik partisinin yönetici kademeleri son derece bölünmüştü ve belirgin bir siyaset gütme kapasitesinden yoksundu. Bu durum yalnızca devrimin başlangıç günlerinde değil Temmuz Günleri gibi kiritik bir dönemde bile devam edecek ve örneğin Bolşeviklerin askeri örgütü bir yanda, öte yanda Petrograd komitesi Merkezi Komiteye danışmadan harekete geçmiştir.

Çok kaba gözükse de iktidarın alınmasını sürekli frenleyen (iktidar arifesinde de bütün sosyalistlerin katılacağı bir iktidar formülüne saplanan) Kamanev, Rıkov, Nogin ve daha sonra katılacak olan Zinoviev’in dahil olduğu bir sağ kanadın yanı sıra; anarko komünist Bleichman’ın formülasyonu ile “sokak bizi örgütleyecektir” diyen aşırı sol bir kanat yer alıyordu. Bu iki kanadın Haziran ve Temmuz olayları sırasındaki tavrı açıklıkla görülebilir. Lenin ise  güç ilişkilerine bakarak henüz Petrogard dışında taşra ve cephelerde durumun elverişli olmadığını belirterek  “provakasyona düşmemek”, “dikkatli olmak” konusunda ısrar ediyordu.

Bolşeviklerin devrim formülasyonundaki belirsizlikler Şubat devrimindeki ikircikliklerin de bir nedeni oldu. Lenin Nisan Tezleri ile bu belirsizliklere bir son verme mücadelesine girdi. Che’nin on yıllar sonrasındaki formülasyonunu kullanırsak ya bir karikatür devrim olacaktı yada bir sosyalist devrim!

Savaş meselesi Bolşevikler arasında değil ama Menşevikler ve Sosyalist Devrimciler arasında cok ciddi yarılmalara yol açtı. Unutmamak gerekir ki anarşist Kropotkin de savaş sırasında bir yurtsever pozisiyon almıştı.

Savaş Şubat devrimini hazırlayan koşullar arasında yer alırken Haziran’da ilkin başarılı gözükürken iki hafta sonra Almanların karşı saldırısıyla felakete dönüşen Galiçya saldırısının da Ekim’e giden yolda önemli bir dönemez olduğu eklenmeli.

Peki Nisan ayında ne oluyor? Şunları biliyoruz: Lenin, Nisan Tezleri diye bilinen tezleri yazıyor, tezler Pravda’da yayınlanıyor ve partiye sunuluyor. Bu tezlerdeki görüşler doğrultusunda parti içinde bir mücadele başlıyor. Lenin’in partisini yeniden fethettiğini söyleyen yazarlar var. Bu arada ülkeye de dönüyor. Nasıl döndü? Nisan Tezleri’nin önemi nedir sizce? Öyle ise, Lenin, neden partisini yeniden fethetmek zorunda kalıyor?

Şubat devriminden sonra diyebiliriz ki gündelik işlerin girdabında devrimin teorik sorunları üzerine düşünen Lenin ve Troçki’den başka kimse yok. Nisan Tezleri hiçbir tartışmayı sonlandırmıyor, aksine yeni bir tartışma açıyor. Hatta Bolşevik saflarda ciddi savrulmalar yaşandı (Lenin’in “troçkist” olarak itham edildiği günler!). Stratejik tartışmanın daha keskin bir hal alması şartların olgunlaşmaya yüz tuttuğu Eylül’de başlar ve Ekim’de artık saflar belirginleşir.

Menşevik ve SR cephesinrdeki gelişmeler çok daha az biliniyor. Oysa burada büyük çatırdamalar oluyor. Genellikle anılmayan, anarşistlerin, anarko komünistlerin üye sayısı birkaç bini geçmese de belli merkezlerde ağırlığını da hesaba dahil etmek gerek.

Bolşevik kadroların 1916’dan 1917’ye geçirdiği köklü dönüşüme bakılırsa diğer işçi partilerinden ve tabii özellikle o güne kadar herhangi bir partiye üye olmayanlardan büyük bir akın var. Yalnızca parti üye sayısı artmıyor yönetim kademelerinde de çok önemli değişiklikler oluyordu. Yani yeni görevlere uygun olanlar öne çıkıyordu. Bunun en belirgin örneği kendilerine “enternasyonalist RSDİP” diyen Troçki, Lunaçarski ve İoffe gibi daha sonra Merkezi Komitede yer alacak olan, Temmuz’da yani o zor günlerde Bolşevik partisine katılan ve Petrograd’da 4000 militanı temsil eden Mejrayontsı grubu.

Lenin’in savaş sırasında yaptığı Hegel çalışmaları (Kevin B.Andreson, Michael Lowy gibi yazarların önemle üzerinde durduğu bir husus) bir dizi konuda olduğu gibi devrim konusunda da düşüncelerinin olgunlaşmasına imkan verdi. İki Taktik’in belirsiz formüyasyonları artık yerini açıkça sosyalist devrime bırakmıştı. Onun çalışmalarının uzağında kalanlar ise Çarlığın baskısı kalkınca sanki “normal” bir burjuva demokratik bir devrimin gerçekleşebileceğini düşünüyorlardı ve Finlandiya garında altı çizilen dünya devrimi perspektifinden de afallamışlardı.

Nisan Tezleri önce Bolşevik Partisi içindeki bir mücadeleyi kışkırttı ve partiye bir yörünge kazandırdı. Böyle bir yörünge olmadan Ekim’e varmak mümkün değildi; tabii Şubat’ta da kalmak mümkün olmadığı için koyu bir gericiliğin hüküm sürmesi kaçınılmazdı. Amiyane tabirle Lenin önce partisini terbiye etti. Partisini terbiye ettiği oranda da “Bütün İktidar Sovyetlere” sloganı ete kemiğe bürünmeye başladı.

Temmuz ayına kadar devam eden, nispeten sakin dönem var. Bu dönemde Sovyetler içinde etkin olan siyasi güçler hangileri? Lenin Sovyetleri, ikili iktidar organlarından biri olarak lanse ediyor ancak, Sovyetler içinde iktidarı almaya dönük bir eğilim mevcut değil henüz. Sovyetler, geçici hükümeti, Kerenski’yi destekliyor. Biraz Sovyetler üzerinde duralım. İşçi Sovyetleri var, Asker Sovyetleri var. Bunlar en bilinenler. Sovyetler nasıl oluşmuştu, hangi toplumsal sınıflara ve kesimlere dayanıyordu, ne kadar yaygındı?

Sovyetlerin delege sayısı 3000’e çıkmıştı. Bir karar merciinden ziyade tartışma, nutuk ortamı vardı. Esas güç 30 kişilik yürütme komitesindeydi. Nisan ayında yapılan sovyet ulusal konferansına bu heyete yeni isimler katıldı ve 80 küsur kişi oldu. Aralarından on kişi önemli bir karar mercii oluşturdular. Başlangıçta askerlerin temsil gücü daha fazlaydı ve dolayısıyla “sağ” kuvvetliydi.

Haziranda bile Bolşevikler Sovyetler Kongresindeki 822 kişilik delegasyonda 105 delegeye sahipti (Menşevikler 248, Sosyalist Devrimciler ise 285 temsilciye). Martov’un Solcu Menşevikler’in bile 70 sandalyesi vardı.

Haziran olayları patlak verdiğinde Sovyet yürütmesi ile Petrograd kitlesi arasındaki uçurum belli oldu. Beklenmedik bir biçimde Bolşeviklerin başta “Bütün İktidar Sovyetlere”, “Kahrolsun on kapitalist bakan” gibi temel sloganları merkezin belirlediği etliye sütlüye dokunmayan sloganları ezici bir biçimde bastırdı. Petrograd proletaryası Bolşeviklerin safındaydı.

Böylece yirmi binin biraz üzerinde üyeye sahip olan Bolşevikler Nisan’da 80 bin üyeye varmışlardı ki bu da yetersizdi. Nitekim Ağustosda bu sayı 200 bine varacaktır. Nisandan Ağustosa Petrograd’daki üye sayısı üçe katlanmıştı.

Ne iyi ki Sovyetler hakkında Oskar Anweiler’in kitabı türkçede var. Denebilir ki 1905 ve 1917 (1921’e kadar) devrimlerini bu işçi demokrasisi kurumlarını anlamadan değerlendirmek mümkün değildir. Siyasal mücadelelerin yürütüldüğü temel alan   Sovyetlerdeki güç ilişkilerindeki değişimi izlemek sanki devrimin barometresini izlemek gibi.  Oluşumundaki belirsizlikler ne olursa olsun (temsil meselesi, icra gücünün nerede olduğu gibi) parlamenter bir geleneği olmayan (Duma’yı atlamakta beis yok) bir ülkede insanların her kademede sözlerini söyleyebildikleri ve çoğulcu (bütün işçi partilerinin katıldığı bir organdan söz ediyoruz) yapılan olarak Sovyetler devrimin şaha kalkmasının da nefesinin tıkanmasının da resmini vermektedir.

Bolşevikler, Temmuz ayına kadar “Bütün İktidar Sovyetlere!” propagandası yapıyorlar mı? Propaganda, daha çok “ekmek, barış, toprak” gibi somut taleplere mi dayanıyor? Bolşeviklerin Temmuz günlerine kadar durumu nedir?

Lenin çok açık bir biçimde çoğunluğu elde etmeden iktidarı ele geçirmeye çalışmanın bir macera olduğunu belirtiyordu. Bir dizi tartışmada bu husus maalesef unutuluyor. Haziran’daki güç gösterisi onun için de beklenmedik bir durumdu. “Ekmek, barış, toprak” Şubat devriminin sloganı, ama bir iktidar perspektifi yok. Kim sağlayacak bunları? İkili iktidar durumu varolduğu sürece ne savaşa son vermek ne de diğer talepleri gerçekleştirmek mümkündü. Sovyetler burjuvazinin nüfuzundan arındırılarak bu talepleri karşılayacak iktidarı oluşturabilirdi. Bunun için “Kahrolsun on kapitalist bakan!” sloganı, temel sloganlardan biriydi.

Temmuz ayında, Bolşeviklerin de ardından sürüklenmek sorunda kaldığı bir isyan dalgası var. Doğrudan geçici hükümeti hedef alıyor. Bolşeviklerin askeri örgütünün içinde yer aldığı bir isyan bu. Ancak parti, ikircikli davranıyor. İsyan, kanlı bir şekilde bastırıldığında fatura Bolşeviklere kesiliyor. Bolşevik basın tekrar yer altına çekilmek zorunda kalıyor. Eylül ayına kadar sürecek bir bozgun havası var gibi. Temmuz günlerinde ve sonrasında neler oldu?

Temmuz’daki hamle Geçici Hükümetten Anayasacı Demokratların istifasıyla başladı. Bu durumda burjuva partilerin olmadığı bir hükümet kurulma ihtimali vardı, ama Sovyet yönetimi bunu göze alamadı. İkili iktidar durumunda Sovyetler aleyhine bir gelişme oldu. Bahriyeliler, işçiler büyük gösteriler yapmaya başladığında Sovyet yönetimi yetim kaldı. Temsil ettiğini iddia ettiği güç sokaktaydı ve kendisi itidal çağrısında bulunmak durumundaydı. Açıkçası Petrograd fiilen göstericilerin elindeydi ancak kimsenin aklına bir takım stratejik mevkileri ele geçirmek gelmedi. Gösteriler durulmaya yüz tutarken destek geldi ve “derin devlet” diye anabileceğimiz Çarlığın karanlık güçleri ile askeri öğrenciler cadı kazanını kaynattılar.

Bu daha önce çeşitli vesilelerle Lenin’in devrimin barışçı yollarla gerçekleşebilme ihtimalinin de ortadan kalktığını gösteriyordu. Şubat’ın getirdiği “demokratik” haklar berhava olmuş, devrimin başlangıcından bu yana proletarya ilk kez bozguna uğramıştı.

Eylül ayında Bolşevikler büyük oranda toparlanmakla kalmıyor, Sovyetler içinde de çoğalıyorlar değil mi?

Lenin Temmuz günlerinden sonra Stolıpin gericiliğine benzer bir dönemin de mümkün olabileceğini düşünmüştür. Sokağa çıkan yığınlar Geçici Hükümet dahil birtakım yerleri rahatlıkla el koyabilecekken geri çekildiler ve ardından Geçici Hükümetin emrine giren bir alay, Bolşeviklere karşı bir saldırı başlattı. Lenin Alman ajanı ilan edildi, Troçki hapse atıldı. Pravda’nın matbaası imha edildi.

-Bolşevikler arasında bütün bir Eylül ve hatta Ekim boyunca süren “iktidarı alıp almama” tartışması ile Temmuz yenilgisinin bir ilgisi var mı? Bu tartışmanın özü nedir? Bir çok yazar, bu tartışmanın Nisan Tezleri’ndeki sürekli/kesintisiz devrim perspektifinin Bolşevikler tarafından içselleştirilememiş olmasından doğduğunu ileri sürüyor. Katılır mısınız?

Temmuz yenilgisinden ziyade Kamanev-Zinoviev örneğinde olduğu gibi bütün sosyalist partilerin katılımıyla bir iktidar oluşturmak isteyenler var. Ama bu Şubattan Ekime kemik bir eğilim değil. Arada tavır değiştirenler var. Nisan Tezleri henüz Bolşeviklerin çok güçlü olmadığı bir dönemde deklare edilmişti. Üstelik Şubat’ın yarattığı bir sarhoşluk da vardı. Temmuz günleri ve Kornilov’un başkomutan olarak atanmasıyla iki arada bir derede formülasyonların zemini iyice daraldı.

Bu arada Geçici Hükümet ile Sovyet yönetimini de özdeşleştirmemek gerek. Hatta Geçici Hükümet ile Kornilov darbesi arasında da bir ayrım var. Kerenskiy Kornilov’a el çektirmek istedi; Kornilov ise sadece Bolşevikleri değil bütün sol partileri temizlemek niyetindeydi.

Bu arada Bolşevikler dışındaki partilerin ve geçici hükümetin durumu nedir? Özellikle Sovyetler içinde yer alan partilerin.

Sovyetler içindeki partilerin durumlarını Sovyet seçimlerinden izlemek mümkün. Böylece kitlelerin nasıl sola kaydığı da görülebilir. Örneğin Petrograd ve Moskova bu açıdan anlamlı. Ayrıca Petrograd ve Moskova belediye seçimlerinde Bolşeviklerin öne çıkması rahatlıkla gözlenebilir. Bu arada özellikle cepheye ve büyük kentlere yakın asker sovyetlerinde benzer bir radikalleşme söz konusu.

Ekim Devriminin ön gününe gelelim. Diyelim bir hafta öncesi, bir tablo çizmek isterseniz, nasıl çizersiniz?

Eylül’den itibaren Bolşevikler derlenip; toparlanıyorlar. Eylül ortasından itibaren Lenin ayaklanma için bastırıyor. Diğer partiler ataletten malul denebilir. Troçki Petrograd Sovyeti başkanı oluyor ve bu mevkii devrimi örgütlemenin bir aracı haline getiriyor. Şubat’a bakarak Ekim çok sakin. Sanki her şey tabii mecrasında cereyan ediyor. Birçok tarihçi  neredeyse patırtısız gürültüsüz bir devrimden söz eder. Bolşeviklerin işi ağırdan aldığı izlenimi Petrograd işçilerinde yaygındı. Her ne kadar Kerenskiy ayaklansınlar da bir güzel tepelim modunda olsa da aslında ayaklanmaya karşı çıkacak herhangi bir güç yoktu.

Bolşeviklerin Merkez Komitesi’nde yürütülen meşhur tartışma var. Lenin’in “dün erkendi yarın geç olacak” dediği rivayet edilen bu tartışma sonunda, Kamenev ve Zinovyev, iki Merkez Komitesi üyesi, bu kararı açıktan eleştiriyorlar. Bu karar ve tartışma neydi? Dolayısı ile alenen örgütlenmiş bir devrim diyebilir miyiz?

İşin teknik yanı bir yana politik olarak bunu görmemek için kör olmak gerekirdi. Ama bir sınıf körlüğü de var tabii egemenler açısından.

Merkezi Komitede iki türlü tartışma var. İlki sözünü ettiğiniz devrime değil de bu şekliyle iktidarın alınmasına karşı çıkanlar, yani daha geniş bir sosyalist partiler koalisyonu ile iktidarın ele alınabileceği kanısında olanlar. Diğer tartışma iktidarın meşruiyetinin sağlanması için bir sovyet kararı ile alınması yönündeki Troçki’nin görüşü.

Şu meşhur devrim mi darbe mi tartışması için neler söylersiniz? Ekim olayı, bir devrim mi bir darbe mi?

Tek kişinin bile neredeyse burnu kanamamış. Şubat’tan farklı olarak kansız bir devrim. John Reed gündelik hayatın nasıl normal seyrini sürdürdüğünü çok iyi anlatır. Bir azınlığın gayri meşru yollardan iktidara el koyması kast ediliyorsa Sovyet seçimlerinin sonuçlarına bakmak yeterlidir. Bir de ortada bir gayri meşruluk varsa bu herhalde Geçici Hükümete aitti. Kerameti kendinden menkul bir meşruiyeti vardı. Çarlık çökmüş, askeri diktatörlük kapıda bekliyor, Geçici Hükümetin hiçbir dayanağı yok.

Ekim Devriminden bir hafta sonrası diye soralım bu kez. Tablo nasıl?

Hemen devrimin akabinde Lenin Sovyette söz alır ve Nisan başında Finlandiya garındaki konuşmasını sürdürür: “Yaşasın dünya sosyalist devrimi!” Menşeviklerin, sosyalist devrimcilerin Sovyeti terk etmesi (atılması değil!) önemli bir gelişmeydi. Kalanlar duruma ayak uydurdular. Halk Komiserleri  Konseyi kuruldu. Devrimin kaderi açısından çok önemli olan  toprak kararnamesi çıkarıldı. Ama bakanlıkları komiserliğe dönüştürmekle iş bitmiyordu.  Memurlar direndiler ve birçok halk komiserliği işlemez hale geldi. Herhalde ilk haftaya damgasını vuran olay bu olmalı.

1918 yılının Ocak ayında Kurucu Meclis seçimleri yapılacaktı. Yaygın görüş, Bolşeviklerin bu seçimleri yaptırmadığı. Kurucu Meclis seçimlerinin yapılmaması önemli eleştirilere konu ediliyor. Sizin görüşünüz nedir, Kurucu Meclis seçilseydi Devrimin kaderini ne yönde etkilerdi?

Seçimler yapıldı ve sonuçlar Sovyetlerdeki güç ilişkilerinden tamamıyla farklı çıktı (unutmamak gerekir ki Rusya gibi koca bir ülkede üstelik o günkü imkanlarla sonuçlar aylar öncesini yansıtıyordu). Petrograd ve Moskova gibi en önemli iki merkezde Bolşevikler Anayasal Demokratlarla Sosyalist Devrimcilerin toplamından fazla oy alırken, ülke genelinde oyların yarısından fazlasını Sosyalist Devrimciler aldı. Ancak garip bir durum vardı; Sosyalist Devrimciler sağ ve sol kanatlar olarak kesinlikle bölünmüş olmalarına rağmen tek bir parti gibi seçimlere girmişlerdi. Sol kanat çok cılız bir temsiliyet kazanmıştı. Oysa kısa bir süre sonra yapılan köylü sovyetleri seçimlerinde çok büyük bir üstünlük kazanacaklardı. Bu arada Sosyalist Devrimciler Sovyet iktidarına ve temsilcilerine karşı bir takım hareketlere giriştiler ki bunların en önemlisi 2 Ocak 1918’de Lenin’e yapılan suikasttir (birkaç ay sonra Bolşevik yönetici Volodorskiy ve Uritskiy öldürülecektir).

Kurucu Meclis devrimden neredeyse 100 gün sonra toplandığında ilk işi Bolşeviklere meydan okumak oldu. Kaldırıldığında da herhangi bir tepki olmadı. Ancak sosyalist demokrasi açısından bu mesele hayatidir. Biri genel oya dayanan (Kurucu Meclis) diğeri çalışanların iradesini beyan eden (Sovyetler) iki organ, bir ikili iktidar durumu (yani felçleşme) yaratmadan birlikte var olabilmeliydi. Rosa Luxemburg’un ikazını bu bapta mutlaka anmak gerekir. “Bütün ülkede siyasal yaşam boğulunca ister istemez Sovyetler de giderek felçli duruma düşer” diyen Rosa’yı tarih haklı çıkarmıştır.

Eğer Kurucu Meclis o gün geçmişteki güç ilişkilerini temsil ediyorduysa o koşullarda (iç savaş) yeni bir seçime gidilemezse bile iç ve dış düşmanlar yenilgiye uğratıldıktan sonra Lenin’in Nisan’da dediğine uygun olarak halkın çoğunluğunu temsil edebilecek bir organ ve tabii buna uygun ilişkiler kurulmalıydı. 

Slogan “Bütün İktidar Sovyetlere!” olmakla birlikte, kısa sürede Bolşevikler sadece hükümeti fethetmiyor, bütün bir devlet aygıtını, bazı yazarlara göre, onun temeline Sovyetleri koymaksızın ele geçiriyorlar. Durum bu mu? Nasıl oluyor bu?

Sovyetler özellikle iç savaş sürecinde köklü bir değişme uğruyor. Kabaca devrimi yapan işçi sınıfı artık ya cephede ya da kıtlık dolayısıyla kırlara çekilmiş durumda. Tabii önde gelenlerin önemli bir kısmı ise yeni devletin kademelerine yerleşmekte.

Petrograd ve Moskova’nın nüfusunda ciddi düşüşler olduğu gibi buna paralel olarak örneğin sanayi işçilerini sayısı da üçte bire düşmüştü.

Ayrıca partiye katılanlar da çarlık döneminde olduğu gibi değil de artık iktidar olan bir partiye üye oluyorlardı. 1924’ten sonra ise artık parti üyelerinden beklenen “devrimci” olmaları da değildi. Sonuçta devlet  kademesinde yer edinmek için parti üyeliği bir basamak haline geldi ve yıllar sonra Buharin’in hayıflandığı gibi partiyle devletin kaynaşması partinin felaketi oldu. Lenin ve Troçki 1922’de bu tehlikenin altını çizmeye başladılar. Lenin’in son yazıları bu açıdan hem bir bilanço, özeleştiri hem de uzak görüşlülük açısından çok önemli

Brest-Litovsk Barışı’nın ertesi yılı, 1919’da ikibuçukuncu enternasyonal kurulacak. Zimmerwald Enternasyonali. Daha sonra Üçüncü Enternasyonal oluşacak. Bu bağlamda, özellikle Bolşevikler arasında Ekim Devriminin ilk gününden itibaren bir Dünya Devrimi tartışması da var, değil mi? Lenin’in kendisi dahil, Alman Devriminin kendilerini izleyeceği beklentisine sahipler.

Lenin ta başından itibaren dünya devriminin bir parçası olarak ğörüyor Rus Devrimi’ni. Hatta Troçki ile birlikte denebilir ki  izole kaldığı takdirde başına gelebilecekleri bile kestirebiliyor. 1916’dan itibaren Alman işçi hareketindeki gelişmeleri izleyen biri bu perspektifi yalnızca teorik olarak değil hayli de mümkün görebilir. Unutmamak gerekir ki Almanya’da İmparatorluğa son veren büyük kitle hareketiydi. “Alman Devrimi” en fazla almanlar için bir gerçeklik olarak görülüyordu. Kuruluşta Komintern’in resmi dili Rusça değil Almanca’dır. Fransızlar Almancayı çok seviyor diye değil, eli kulağındaki bir Alman devriminden sonra dünya devriminin merkezi orası olacak diye. Meraklısı bu konuda bir dizi alıntı bulabilir.

İç Savaş, üç yıl sürüyor. Tarafları ve dinamikleri için neler söylemek istersiniz?         

Adı iç savaş ama malum bir dizi dış unsur da işin içinde. Beklenmedik derecede ağır sonuçları oluyor. 7-8 milyon insanın savaş, kıtlık, çeşitli hastalıklar vesilesiyle öldüğü bir dönem.  Yabancıların ve generallerin (Ekime darbe diyenlerin kulağına küpe) parlamenter demokrasi diye bir derdi yok; alabildiğine gerici bir askeri diktatörlük için  savaşıyorlar. Bu zorlu dönemde Kızıl Ordunun kuruluşu ve mücadelesi özel bir önem taşıyor ve tabii Troçki’nin becerisinin de belirtmek gerek.

İç Savaş’ın kendisi, Rusya’da Bolşevikler önderliğinde bir işçi devriminin koşullarının oluşmamış olduğunu göstermiyor muydu? Devlet, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, İç savaş kazanıldıktan sonra, 1922 yılında kuruluyor. Alman Devrimi takip etmediğinde, devrimin ileri gidemeyeceğini öngörmeleri gerekmez miydi Bolşeviklerin?

Pılıyı pırtıyı toplayıp göçmenliğe gidecek halleri yoktu. Durum ne kadar zor olsa da Lenin’in tabiriyle “zaman kazanmak” gerekiyordu. “Az olsun öz olsun” makalesindeki gerçekçilik bu bakımdan çarpıcıdır. İç savaş nasıl dünyaya meydan okunarak kazanıldıysa “sosyalizme geçiş” sağlanamasa da halkın çıkarlarını gözeten bir sistem oturtulabilirdi.

Bolşeviklerin hayalinde Fransız Devriminin olduğu birçok yazar tarafından dile getiriliyor. Hatta, Bolşevik kadroların birbirlerine Robespierre kim, Danton kim, Marat kim vb. diye baktıklarını ileri süren de var. Ne dersiniz, başlı başına bu devrimin kaderi bakımından etkili olmuş olabilir mi?  

Şimdi tek tek isimleri saymayalım ama en önder kadroların bile fransız devrimini hayli yüzeysel bildiği söylenebilir. Bolşeviklerin hayalinde esas olarak Paris Komünü vardı. Lenin devrim, Paris Komününden bir gün fazla yaşayınca karlar üzerinde tepinir. Devlet ve İhtilal Komün’den sürekli söz eder. Paris Komününün zaafları vardır ama güneşi fethetme babında Ekimin atasıdır. Komün dersleri ne kadar izlenmiştir onu da iyi tartışmak gerekir. Sonraki bürokratikleşmenin en basit unsurlarını oradan da izleyebiliriz.

1921 yılına geldiğinde Sovyetler neredeyse tamamen parti denetimine alınarak sönümleniyor. Sadece Sovyetler değil, işçi sınıfının diğer örgütleri de parti denetimine alınıyor. 10. Kongre’deki meşhur tartışma var. Hatta, Stalin Resmi Tarih’te Troçki’yi “emeğin üretiminin militarize edilmesi” önergesi üzerinden de suçluyor. 10. Kongre’de ne oldu?

Oradaki temel mesele parti içi demokrasisinin de rafa kaldırılmasıdır. O güne kadar Bolşevik Partisi’nde hizip özgürlüğü vardı.  Hiziplerin yasaklanması otomatikman özgürlüklerin kısıtlanmasına varıyordu. Kısıtlama ile başlayan sonunda betona vardı. Lenin bunu geçici bir husus olarak görüyordu; nitekim kendisi bizzat ölüm döşeğinde Stalin’e karşı bir blok teklif edecektir Troçki’ye. 

Kronştad İsyanı var. İsyancılar, partiye karşı Sovyetlerin kaybettiği yetkisini talep ediyorlar. Talepleri çok somut. Akabinde, 10. Kongre’nin meşhur işçi lideri, sol muhalefetten Aleksandr Şlyapnikov’un itirazları var. Fabrikaların eski sahiplerinin fabrikalara komiser olarak atandıklarını, fabrika komitelerinin etkisiz kılındığını, sendika denetiminin dahi ortadan kalktığını, özetle işçi denetiminin yok edildiğini ileri sürüyor. Ne dersiniz, bu olaylar devrimin kaderinin işaret fişekleri miydi?

Kronştad İsyanı’nın bastırılmasının kesinlikle savunulur bir yanı yoktur. İşçi Muhalefeti’nden Şlyapnikov’u Lenin “sendikalist sapma” diye eleştirir, hatta ihracını talep eder ama o kongrede yine Merkezi Komite’ye seçilir. Eleştirilerinde haklılık payı var. Ama  belirtmek gerekir ki o da Kronştad İsyanı’nın bastırılmasında yer aldı.

Bu bağlamda süren bir demokrasi tartışması var. Sovyet demokrasisi ileri gidemediğine göre, en azından Sovyet partileri, özellikle Menşevikler ve Sosyalist Devrimciler bakımından siyasal özgürlüklerin tanınması gerektiğine dair bir tartışma. Sadece siyasal özgürlükler bağlamında değil, sivil özgürlükleri de büyük oranda ortadan kaldıran bir tek parti iktidarı, hatta gizli polis rejimi kuruluyor. SSCB yıkıldıktan sonra yapılan ve arşiv incelemelerine dayanan yakın tarihli çalışmalarda, devrimin evrensel mesajının aksine, örneğin, basın özgürlüğünün büyük oranda yok edildiği vb. bir anti-demokratik rejim görüntüsü berraklaşıyor. Lenin’in son yazı ve mektuplarındaki uyarıları da bunu doğruluyor. Çok çarpıcı bir demokratikleşme önerisi var mesela, Merkez Komitesine derhal 150 işçi alalım diyor, bir tür, devlet aygıtı karşısında İşçi Denetimi Meclisine çevirmeye çalışıyor partiyi. Şöyle bir tez de var: NEP’le (yeni ekonomik politika) piyasayı kontrollü şekilde ihdas ettiği gibi siyasal demokrasi temelinde sosyalist olmayan bir geçiş rejimine doğru geri çekilerek devrimin ilan edilmiş programını ve hegemonyasını sürdürebilirdi. Klasik ve karşılıklı bir Troçkizm ve Stalinizm eleştirisi ve tartışması da var. Bu tartışmayı da sürdürebilirsiniz elbette, sonuçta bitmeyen bir tartışma ama bu tartışmada boğulmaksızın, demokrasi bağlamında neler söylersiniz?

Sovyet partilerine siyasal özgürlük verilmeliydi ve silaha sarılmadığı sürece siyaset yapma hakkı tanınmalıydı. Devrimi yapan insanların rüştünü ispatlamadığı gibi bir tespitten hareketle onları korumak için yasaklara sığınmanın burjuva demokrasisinden daha gelişkin olacağı belirtilen sosyalist demokrasi ile bağdaşmaz. Rosa Luxemburg’un Rus devrimi broşürü tekrar tekrar okunmalı, tabii Lenin’in son yazıları da.

Troçkizm ve Stalinizm eleştirisi veya tartışması diye bir şey yok. Stalinizm karşı devrimdir ve ilk zaferini de Lenin’e karşı kazanmıştır. Yalnızca Gürcistan meselesindeki bir anlaşmazlıktan söz etmiyoruz. “Büyük Rus şovenizmine savaş ilan ediyorum” diyordu Lenin. Kast ettiği açıktı, eski tipte bir devlet oluşturmaya niyetlenenlere savaş ilan ediyordu.

Ekim Devrimi sonunda yapılaşan SSCB’ye, köylülerin toplumsal zenginliğine zorla el koyma üzerinden gelişen Batı-dışı ancak hedefi Batı-benzeri olan bir tepedenci modernleşme pratiği olarak bakarak, sosyalizm parantezine dahi almayan görüşler de var. 1917’de Azerbaycan dışında hiçbir Türk topluluğu içinde sol, sosyalist hareket yok. Gürcistan’da sol bir parti var ama Lenin, son yazılarında Gürcistan politikası nedeni ile Stalin’den, “kendisi Rus olmayan büyük Rus şovenisti” olarak söz ediyor. Sultan Galiyev trajedisi de biliniyor. Ne dersiniz?    

Azerbaycan bile tartışmalı. Malum Himmet Bolşevik partisinin ayrı örgütlenmesini kabul etmek durumunda kaldığı tek örgüt. Himmet’in Bakü proletaryasında ciddi bir etkisi yok. Bakü Komünü’nde (sorularınızda yer almıyor ama Ekim Devrimi  babında anılması gereken bir deneyim) de bir etkileri yok. Çevre halklarda (Ukrayna, Gürcistan, Baltık ülkeleri, Polonya ve elbette Yahudi sosyalizmini temsil eden Bund) Çarlık döneminde bile anılmaya değer sosyalist hareketler var. “Türk topluluğu”nda işçi hareketi ve bununla kaynaşmış bir marksist hareket söz konusu değil. Sultan Galiayev’in marksistliği tartışmalı; malum devrimden sonra Moskova’daki Milliyetler Halk Komiserliği’ne giriyor. Efsane ile gerçeğin fazlasıyla karıştığı bir konu. Ancak özellikle göçmen Ruslar üzerinde partinin ve yeni devletin inşası bu bölgelerde vahim hataların işlenmesine neden olmuştur. Örneğin Lenin’in özel olarak gönderdiği Safarov 1921’deki raporunda “Türkistan’da proletarya diktatörlüğü sömürgeci bir mahiyet kazanmıştır” diye bir rapor verir. Gürcistan ve Ukrayna ile birlikte bu bölgelerdeki icraat da devrimin yarattığı umutlara denk düşmediği gibi ters de düşmüştür.

Buraları Bolşeviklerin bildiği, tanıdığı bölgeler değildi ve Batı’da bir devrime umut bağlayanlar için Bakü Kurultayında görüldüğü Şark çok belirsizdi. Bakü Kurultayının da zaten arkası gelmedi.

Bazı yazarlar, SSCB deneyiminin başarısızlığını, siyasal bir devrimle devletin sönümlenmeye başlayabileceği yönündeki tezin aşkıncı karakterine bağlıyor. Ekim Devrimi’nin evrensel mesajlarını gerçekleştiremediği için evrenselleşememiş bir Rus Devrimi olarak kaldığını, Rus Devrimi’nin devletin siyasal bir devrimle sönümlenebileceğine ya da sönümlenmeye başlayacağına dair siyasi iddianın üç ayağını, Sovyetler, UKKTH ve enternasyonalizmi kendi deneyimi ile yanlışlayarak bu siyasi iddiayı tarihe gömdüğünü ileri sürüyor. Ne dersiniz? Bir “Ekim Dersleri” tablosu yapsanız, bu görüş orada yer alabilir mi?

Ekim Devriminin “başarısızlığını” yine Lenin’in Finlandiya garına indiğinde verdiği söylevi irdeleyerek değerlendirmek gerekir. İç savaş ve kıtlık gibi nesnel faktörlerin ardına saklanmadan başarısızlığı yine siyasal düzeyde irdelemek gerek. Özetle Lenin’in Son Yazılar’ında ve Troçki’nin aynı tarihlerdeki Yeniyol yazı dizisinde dile getirilen meselelerden başlayarak ama önce Rosa Luxemburg’un siyasal demokrasi konusunda her ikisine yönelttiği eleştirileri (devrimi takdir eder tabii ki) alarak işe başlamak ve bürokratik karşı devrimin ne tür bir siyasal ve toplumsal güç ilişkileri içinde gerçekleştiğine bakmak gerekir.

Yoksa Ekim Devrimi’nin yarattığı umutlar ve önüne koyduğu hedeflerin tarihin çöplüğüne gönderildiğini iddia etmek en azından mevcut dünya hallerinden müthiş keyif alanların işi olabilir ancak. Ekim devrimi kendisiyle sınırlı olmayan kendinden önceki deneyimleri (özellikle Paris Komünü) içeren ve geleceğe de insanlığın kurtuluşu yolunda çağımızın en önemli deneyim olarak tekrar ve tekrar incelenmeye değer.

Ayrıca yalıtılmış bir ülkedeki devrimden dünyanın dertlerinin çözümünü beklemek de abes. Rosa’nın dediği gibi onlar o cesareti gösterdiler ama arkasını getirmek için başka güçler gerekiyordu.

“Sovyetler, UKKTH ve enternasyonalizm” konusunda hatalardan önce en gelişkin deneyimin de yine Rus Devrimi olduğu atlanmamalı. Devrimin ilk yıllarında dünyanın dört bucağındaki insanlara nasıl bir umut aşıladığını anlamak için bırakalım büyük lafları gündelik hayattaki değişimlere de bir göz atmak yeterli olacaktır.

Devrim tek boyutlu, sadece siyasal sonuçları olan bir olgu değil. Sanatsal, hukuksal vb. sonuçları da var. Ekim Devrimine bir bütün olarak baktığınızda bu anlamda bir mirastan söz etmek mümkün mü?

Elbette bir miras var ama bu bir vasiyetnamede yazılı bir miras değil. Engels’in Marx’ın “ben Marksist değilim” sözünü yorumlarken söylediği gibi bir “etiket” olarak değil bir “araştırma rehberi” olarak “tarih anlayışımızın” vazgeçilmez bir kaynağıdır. Yine Lenin’in bir devrimci parti hatalarından öğrenir sözüne dönersek Ekim devrimi elbette “zaaflarıyla” birlikte ele alınmalıdır. Ama daha sonraki bürokratik karşı devrimin, stalinizmin  hesabını Ekim’den sormamak gerekir; çünkü bu karşı devrim bizzat Ekim’in kendisine karşıydı.

Devrimin evrensel mesajını sahiplenen, 2010 yılında yitirdiğimiz, Paris ’68 devrimci kalkışmasının önderlerinden Marksist düşünür ve eylemci Daniel Bensaid, Ekim Devrimine bakarken “stratejik sorunu geri çağırmalıyız” diyordu. Son olarak bu bağlamda, bugün “Ekim Dersleri’ni çalışacak” ve “sosyalist bir geleceğe taşıyacak”  siyasal bir hareketin olanağı var mı? Varsa bu bir işçi hareketi mi, sosyal hareketler çoğulluğu mu? Ve bir “dünya partisi”, dünün mü, geleceğin mi sorunudur?

Sevgili Daniel’in söylediklerinin ne kadar yerinde olduğunu stratejik ufkun yitirilmesinin bedelinin ne  kadar ağır olduğunu tekrar be tekrar yaşıyoruz.  Ekim derslerini çalışmak elbette Ekim’i bir model olarak ele alıp tekrarlamak anlamına gelmiyor. İşçi sınıfının (bir ücret mukabilinde emeklerini satmak zorunda olanlar) yaşadığı yenilgiler yaptığı hamleleri anlamsızlaştırmaz. Gericilik dönemleri tarihin kaderi değilse de oldukça yaygındır. Şimdi de uzun bir gericilik döneminde yaşıyoruz ama dünyanın dört bucağında işçi sınıfının, emekçilerin, ezilenlerin yeni deneyimleri de eksik olmuyor. Omurgası emekçilerden oluşan bir hareket ancak ezilenlerin diğer kesimlerini de anlamlı bir bütünün parçası haline getirebilir. Tabii anti-kapitalizmi fabrikaya sınırlı görmeden, kapitalizmin yarattığı her tür tahribat alanında ona karşı mücadele olarak anlamak kaydıyla.

Dünya partisi ne dünün ne bugünün meselesi esas olarak geleceğin meselesi. Yani gerçekten bir özgürleşim olacaksa bunun dünya ölçeğinde olacağını Marx da Lenin de bildikleri için Enternasyonaller kurdular. Rakamlara takılmamak gerekir. Anti kapitalist, ekolojist, özyönetimci, feminist bir program etrafında farklı gelenekten gelenlerin oluşturacağı bir çoğulcu enternasyonal her daim gündemdedir. Enternasyonal marşını söyleyip de onu örgütlemeyi anlamsız bulmak bir garabettir.

Che’nin sosyalizmi – Michael Löwy

Latin Amerika marksizminin kurucusu Carlos Mariategui, 1928’de yayınlanan bir makalesinde şöyle diyordu: “Elbette Latin Amerika’daki sosyalizmin taklit ya da kopya değil, şiirsel bir yaratıcılığın eseri olmasını istiyoruz. Indo-Amerikan sosyalizminin esin kaynağı kendi gerçeğimiz, kendi dilimiz olmalı. Bu, yeni kuşaklara layık bir misyondur.”

Che’nin Mariategui’nin bu makalesinden esinlenip esinlenmediğini bilmiyoruz. Ama, okumuş olması muhtemel, zira hayat arkadaşı Hilda Gadea’nın Küba devrimini izleyen yıllarda Mariategui’nin yazılarını Che’ye verdiği biliniyor. Her halükârda, Che’nin siyasi düşüncesi ve pratiği, özellikle 1960’lı yıllarda, Sovyet modelini itaatkâr bir şekilde taklit etmenin Doğu Avrupa’da yarattığı felç haline odaklanmıştı. Che’nin sosyalizmin kuruluşuna dair fikirleri, “yeni bir şeyin şiirsel yaratımı”nı, farklı bir sosyalizm arayışını (bu arayış kesintili ve bütünlükten uzak olmasına rağmen) ve mevcut sosyalizmin bürokratik karikatürüne radikal bir muhalefeti içeriyordu.

Che’nin düşüncesi 1959’dan 1967’ye dek dikkate değer bir şekilde evrildi. Sovyet tarzı sosyalizmle, yani marksizmin Stalinist versiyonuyla arasına koyduğu mesafe giderek açıldı. 1965’te, Kübalı bir dostuna yazdığı mektupta, Küba’da Sovyet mahreçli marksizm kitaplarının yayınlanması şeklinde tezahür eden “ideolojik kuyrukçuluğu” sert bir dille eleştiriyordu. “Bu ‘Sovyet tuğlaları’nın dezavantajı, düşünmene izin vermemeleridir: Parti senin adına düşünüyor. Senin yapman gereken onların düşüncesini sindirmekten ibaret.”

1963’ten sonraki yazılarında, “taklit ve kopya”yı reddedişi, alternatif bir model arayışı, daha radikal, daha eşitlikçi, daha dayanışmacı, daha insani ve komünist etikle daha tutarlı bir sosyalizm arayışı belirginleşmiştir.

Che’nin Ekim 1967’deki ölümü, siyasal olgunlaşmasını ve entelektüel gelişimini noktaladı. Geride bıraktığı yazıları her soruya cevap veren, cilalanmış bir yapı arzetmez. Merkezi planlama, bürokrasiyle mücadele gibi sorunlara ilişkin düşünceleri bütünlükten uzaktır.

Ekonomizm ve komünist etik

Che’nin yeni bir yol arayışındaki temel itki –özgül ekonomik sorunların ötesinde– sosyalizmin bir uygarlık, bir toplumsal etik, bireyciliğe, frenleri patlamış egoizme, rekabetçiliğe, kapitalizmin karakteristiği olan herkesin herkese düşman olmasına taban tabana zıt bir toplum modeli sunamadığı takdirde, anlamını yitireceğine ve muzaffer zolamayacağına inancıdır.

Che’ye göre, sosyalizmin kuruluşu, yalnızca “üretici güçlerin gelişimi”ne önem veren Stalin, Krusçev ve haleflerinin “ekonomist” anlayışlarına tezat ahlâki değerlerden ayrı düşünülemez. Haziran 1963’te, gazeteci Jean Daniel’e verdiği ünlü mülâkatta, “reel sosyalizm”in eleştirisini geliştirdiği görülür: “Komünist etiği olmayan bir ekonomik sosyalizm beni ilgilendirmiyor. Yalnız yoksullukla değil, yabancılaşmayla da mücadele ediyoruz. Eğer komünizm devrimci bilinçten ayrıştırılırsa, bir bölüşüm yöntemi olabilir, ama devrimci bir etiğe sahip olamaz.”

Eğer sosyalizm, kapitalizmle onun sahasında savaşmayı, yani üretkenlik ve tüketim sahasında kapitalizme üstün gelmeyi iddia ederse ve bunu kapitalizmin silahlarıyla –metalar, rekabet, benmerkezli bireycilik– yapmaya kalkışırsa başarısızlığa mahkûmdur. Che’nin SSCB’nin çözülüşünü öngördüğü söylenemez, ama farklılıkları tolere edemeyen, yeni değerleri içermeyen, düşmanını taklit eden ve emperyalist metropolleri “yakalamak ve geçmek” dışında ihtirası olmayan bir sosyalist modelin istikbali olmadığına dair sezgisi aşikârdır.

Che Guevara’nın yeni yol arayışı üç başlıkta özetlenebilir: Ekonomi yönetiminin yöntemleri, ifade özgürlüğü ve sosyalist demokrasi perspektifi.

Birincisinin Che’nin düşüncesinde merkezi bir yer işgal ettiği açıktır. Diğer ikisi, ki bunlar birbirleriyle yakından bağlantılıdır, daha az gelişmiştir ve çeşitli boşluklarla ve çelişkilerle maluldür. Ancak kaygılarında ve siyasi pratiğinde hep mevcuttur.

Ekonomi yönetiminin yöntemleri

Planlamanın çeşitli veçhelerine ilişkin 1963-64 yıllarındaki ünlü tartışmada, Sovyet modelinin taraftarlarına muhalefet etmiştir. O tartışmadaki muarızları, Fransız marksisti Charles Bettelheim tarafından desteklenen Küba Dış Ticaret Bakanı Alberto Mora ve Küba’nın Ulusal Tarım Reformu Enstitüsü Başkanı Carlos Rafael Rodriguez’dir. Ernesto Guevara’nın Belçikalı marksist ekonomist Ernest Mandel tarafından desteklenen görüşleri “reel sosyalizm”in radikal bir eleştirisidir.

Che’nin itiraz ettiği Doğu Avrupa modelinin anahatları şöyleydi: Sosyalizme geçiş aşamasındaki ekonomilerin nesnel kuralının değer yasası olması (Stalin’in bu tezi, o dönemde Charles Bettelheim tarafından savunuluyordu); metanın üretim sisteminin temeli olması; rekabetin (kurumlar ve bireylerarası) üretkenliği artıran bir faktör olarak kabul edilmesi; kolektif teşvikler ve paylaşım yöntemleri yerine bireysel olanların tercih edilmesi; yöneticilere ve işletme müdürlerine ekonomik imtiyazlar verilmesi; sosyalist ülkeler arasındaki ekonomik ilişkilerde piyasa kriterinin belirleyici olması.

Şubat 1965’teki ünlü Cezayir Söylevi’nde, Che, emperyalist ülkelerle mücadele eden halklarla reel sosyalist ülkeler arasındaki eşitsiz ticari ilişkilere dikkat çekerek, sosyalist olduklarını iddia eden ülkelere “Batı’nın sömürücü ülkeleriyle işbirliği yapmaya son vermeleri” çağrısında bulunmuştu.

Sosyalizm, Che’ye göre, “insanlığa dair yeni bir bilinç geliştirmedikçe, yalnızca sosyalizmi kurmuş olan veya kurmakta olan toplumlara değil, dünya ölçeğinde emperyalizmden mustarip olan halklara kardeşçe bir yaklaşım içinde olmadıkça” varolması mümkün değildi.

Mart 1965’te yayınlanan “Küba’da Sosyalizm ve İnsan” başlıklı makalesinde, Doğu Avrupa’daki sosyalizm modellerini analiz ediyor ve “kapitalizmi kendi fetişleriyle fethetme” anlayışını reddediyordu. “Kapitalizmden devralınan köhne araçlarla (ekonomik birim olarak meta, kârlılık, bireysel maddi çıkarı bir kaldıraç olarak görmek vs.) sosyalizmin kurulabileceği hülyası bizi çıkmaz sokaklara götürecektir. Komünizmi kurmak için, yeni maddi temellerle birlikte yeni insanın yaratılması zorunludur.”

Che’ye göre, Doğu Avrupa ülkelerinden ithal edilen modelin başlıca tehlikelerinden biri, sosyal eşitsizliği artıran ve teknokratlarla bürokratlardan oluşan imtiyazlı bir kesim yaratmaktı. “Bu sistemde, hep daha fazla kazanan yöneticilerdir. Demokratik Alman Cumhuriyeti’ndeki yeni uygulamaya bakın: Yöneticilere verilen önem ve dahası, yöneticilerin yönettikleri için mükâfatlandırılmaları.”

Bu tartışmada iki taraf vardı. Bir tarafta, ekonomiyi değer yasası ve piyasa kuralları gibi kendine özgü yasaları olan bir özerk bir alan olarak gören “ekonomist” anlayış, diğer tarafta ise üretim önceliklerinin, fiyatlara ve benzeri konulara ilişkin ekonomik kararların sosyal, etik ve politik kriterlere bağlı olduğunu savunan siyasal sosyalizm anlayışı vardı. Che’nin önerisi, soyalizmin bu siyasal kriterleri temel alarak kurulmasıydı, dolayısıyla sosyalizm anlayışı Sovyet modelinden farklıydı.

Ancak şu da eklenmeli: Guevara, Stalinist bürokratik sistemin yapısına ilişkin net bir fikir geliştirememiştir.

İfade özgürlüğü

1963-64’teki ekonomi tartışmalarının önemli bir siyasi boyutu vardı ve bu, tartışmanın bizatihi kendisiydi: Sosyalizmin inşası sürecinde görüş ayrılıklarının toplumsal olarak ifade edilmesi ya da devrimin bağrındaki demokratik çoğulculuğun meşruiyeti.

Bu sorun ekonomi tartışmasında aleni değil, örtük olarak dile getirilmişti. Guevara, bu sorunu planlamadaki demokrasi meselesiyle net veya sistematik olarak ilişkilendirmemişti. Ancak, 1960’lı yıllarda, çeşitli vakalarda, tartışma özgürlüğünden ve fikri çoğulculuktan yana olmuştu. Kübalı Troçkistler konusunda aldığı tavır, bu açıdan ilginç bir örnektir. Che, Troçkistlerin analizlerine katılmıyordu, hatta birçok defa onları sert bir dille eleştirmişti. Ancak, 1961’de, Küba polisinin Troçki’nin Sürekli Devrim kitabınının provalarını imha etmesini kınamış, bunun “yapılmaması gereken bir yanlış” olduğunu vurgulamıştı. Birkaç yıl sonra, 1965’te, Küba’dan ayrılmasından kısa bir süre önce, Kübalı Troçkist lider Roberto Acosta Hechevarria’nın hapis cezasına son verilmesini sağlamış ve Hechevarria’nın serbest bırakılışında ona dostane bir mesaj göndermişti: “Acosta, fikirler şiddet kullanılarak yok edilemez.”

1964’te, Sovyetler’in kendisini “Troçkistlik”le suçlayan raporuna karşı, Sanayi Bakanlığı’ndaki yoldaşlarına şöyle demişti: “Bu durumda karşı fikirleri ya tartışma yoluyla bertaraf edebilecek kapasitede olacağız ya da o fikirlerin ifade edilmesine göz yumacağız. Fikirleri zor kullanarak bertaraf etmek mümkün değildir. Öyle yapıldığı takdirde zekânın özgür gelişimini engellemiş oluruz. Troçki’nin düşüncelerinde değerli birçok şey var, ancak temel kavrayışları ve son dönemdeki eylemleri bence yanlıştır.”

Guevara’nın, ifade özgürlüğünü en belirgin şekilde savunduğu ve Stalinist otoriterliğe en doğrudan eleştirisini yönelttiği alanın sanat olması tesadüf değildir. “Küba’da Sosyalizm ve İnsan” makalesinde, Sovyet tarzı “sosyalist gerçekçilik”i tek bir sanat biçimini empoze ettiği gerekçesiyle kınamıştır. “Memurların anladığı türden bir sanat bu. Ve bu metodla gerçek sanatsal arayışa son veriliyor, insanoğlunun sanatsal ifadesine daha doğar doğmaz deli gömleği giydiriliyor.

Sosyalist demokrasi

Che, sosyalizme geçişte demokrasinin rolü üzerine tamamlanmış bir teori geliştirmemiş olmakla birlikte, 20. yüzyılda sosyalizme büyük zarar veren otoriter ve diktatoryal anlayışları hep reddetmiştir. “Halkı eğitmek” iddiasında bulunanları, Marx Feuerbach Üzerine Tezler’de eleştirmişti. (“Eğiticileri kim eğitecek?”) Che de, 1960’ta yaptığı bir konuşmada şunları söylüyordu:

“Halkı eğitmenin ilk reçetesi onları devrime dahil etmektir. Halka, sırtında despotik bir hükümetle haklarını elde edeceğini öğretilebileceğini asla aklımızın ucundan geçirmeyelim. Halka öğretilecek ilk ve temel şey, haklarını fethetmeleridir. Yönetimde temsil edildiklerinde, onlara öğretilenleri ve çok daha fazlasını öğreneceklerdir. Başka bir deyişle, yegâne kurtuluş pedagojisi, devrimci pratik içinde halkın kendi kendisini eğitmesidir. Marx’ın ‘Alman İdeolojisi’nde dediği gibi: Şartların değişmesi ile insan eyleminin ya da kişisel değişimin çakışması yalnızca devrimci pratikle ortaya çıkabilir ve rasyonel olarak anlaşılabilir…”

Che, 1966’da, Sovyet ekonomi-politiğini eleştirdiği notlarında, şu satırlara yer veriyor: Stalin’in tarihsel suçu komünist eğitimin yerine dizginlenmemiş bir otorite kültünü koymasıdır.”

Che’nin düşüncesinde, demokrasi ve planlama arasındaki ilişki yeterince irdelenmemiştir. Planlamayı savunan ve piyasa kategorilerini reddeden tezleri çok önemlidir ve günümüzdeki neoliberal “piyasa dini”nin hâkimiyeti açısından yeniden değerlendirilmelidir. Ne var ki, Che’nin tezleri kilit siyasi soruyu bir kenarda bırakmaktadır: Planlamayı kim yapacak? Ekonomik plandaki başlıca tercihleri kim belirleyecek? Hakiki bir demokrasi olmadan –yani: a) siyasal çoğulculuk b) özgür tartışma c) toplumun tartışılan ekonomik öneriler içinde serbestçe tercihini yapması– planlama kaçınılmaz olarak bürokratik ve otoriter bir “ihtiyaçlar üzerinde diktatörlük” (tıpkı Sovyetler Birliği tarihinin bolca örneklediği gibi) yaratacaktır. Başka bir deyişle, sosyalizme geçişteki ekonomik sorunlar siyasal sistemin yapısından ayrı düşünülemez. Küba tecrübesinin son otuz yıl içinde gösterdiği, demokratik sosyalist kurumların yokluğunun olumsuz sonuçlarıdır. Ancak, yine de Küba, diğer reel sosyalist ülkelerdeki bürokratik ve totaliter sapmalardan kaçınmayı başarmıştır.

Bu tartışma devrimin kurumları meselesiyle bağlantılıdır. Guevara burjuva demokrasisini reddetmiştir, ancak anti-bürokrasi ve eşitlikçi duyarlılıklarıyla birlikte, sosyalist demokrasiye dair net bir vizyon geliştirmemiştir. “Küba’da Sosyalizm ve İnsan”da, devrimci devletin yanlışlar yapabileceğini, kitlelerin bu yanlışlara reaksiyon göstererek devleti yanlışlarını düzeltmeye zorlayacağını (buna örnek olarak partinin 1961-62’de Anibal Escalante liderliğinde izlediği sekter politikayı veriyor) kabul etmektedir. Ancak, şunu da eklemektedir: “Bu sistem hukuki, adilane önlemler almak için yeterli değildir. Kitlelerle daha yapısal bir bağ gerekmektedir.” Başlangıçta, kitlelerle liderler arasında muğlak bir “diyalektik birlik”le yetinmektedir. Ancak, birkaç sayfa sonra, sorunun çözümünün etkili bir demokratik denetime yol açmasından uzak olduğunu itiraf etmektedir. “Devrimin bu kurumsallaşması henüz gerçekleştirilememiştir. Yeni bir şey arıyoruz…”

Ernesto Guevara’nın hayatının son yıllarında reel sosyalizmi “taklit ve kopya” etmeyi reddederek Sovyet modelinden giderek uzaklaştığını biliyoruz. Ne var ki, son dönem yazılarının büyük bir bölümünün yayınlanması izah edilemez bir şekilde gerçekleşmedi. Bu yazılardan biri de, 1966’da kaleme aldığı SSCB’deki Bilimler Akademisi’nin Ekonomi Politiği’ne yaptığı eleştiriydi. Che’nin ekonomiye dair düşünceleri üzerine önemli bir kitap yazan Carlos Tablada, 1996’da kaleme aldığı bir makalede, Che’nin söz konusu yazısından bazı alıntılar yapıyor. (Tablada, Che’nin yazısının tamamını yayınlama izni alamamış.) Alıntılanan paragraflardan biri özellikle ilginç, zira Guevara’nın siyasal düşüncesinin sosyalist demokrasiye yaklaştığını gösteriyor. Che, demokratik planlama sürecinde, ekonomik kararları bizzat halkın, işçilerin, onun deyişiyle “kitlelerin” vereceğini söylüyor:

“Ekonomik faktörlerin toplumsal kaderi belirlediği bir plasebo, bir sahte ilaç veriliyor bize. Bu mekanik, gayrı-marksist bir tekniktir. Kitleler kendi kaderlerini belirleyebilmelidir, üretimin hangi payının birikime ve tüketime ayrılacağına onlar karar vermelidir. Ekonominin tekniği bu enformasyonun sınırları dahilinde işlemelidir ve kitlelerin bilinçleri bunun uygulanmasını temin etmelidir.”

Ekim 1967’de, CIA’nin ve Bolivyalı işbirlikçilerinin suikast kurşunları, yeni bir sosyalizmin, demokratik komünizmin yaratılmasını kesintiye uğrattı.

Çeviren: Yücel Göktürk
Express, sayı 77, Ekim 2007
Michael Löwy’nin Haziran 2001’de İtalya’daki Ernesto Che Guevara Vakfı’nda yaptığı konuşmadan özetlenmiştir.

Kaynak: https://birartibir.org/chenin-sosyalizmi/

Uluslararası Gıda Krizi ve Krizi Aşmak İçin Öneriler – Éric Toussaint ve Omar Aziki

2022’de yayılan bir düşüncenin aksine küresel gıda krizi Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden önce başladı ve spekülasyon nedeniyle tahıl fiyatlarında artış yaşandı. Küresel ölçekte 2014’ten 2021’e kadar ciddi gıda güvencesizliğinden etkilenen insan sayısı 350 milyonu aşarak 565 milyondan 924 milyona yükselmiştir. Artış oranı özellikle 2019’dan 2021’e kadar keskin bir seyir izledi ve 200 milyondan fazla insanı etkiledi. 2021’de 2.3 milyon insan (dünya nüfusunun %29’u) makul ve ciddi gıda güvencesizliğini deneyimledi.[1] 2022’de bütün göstergeler bir uyarıyı işaret ediyordu. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, halk isyanlarına yol açabilecek muhtemel gıda krizinin nasıl üstesinden gelinebileceğini tartışmak için 17 Mayıs 2022’de bir araya geldi.

Bu durum, insanları beslemekten ziyade kâr elde etmeyi amaçlayan şirket tarımı modelinin doğrudan bir sonucudur. Bu durum, özellikle Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası’nın yapısal düzenleme politikalarının küresel pazarda rekabetçi ve kârlı, ihracat odaklı yoğun bir tarım biçimini desteklediği, dünyadaki gıdanın %70’ini üreten, temel gıdaların ve köylü tarımının üretimini azalttığı Güney ülkelerinde açıkça görülmektedir.[2] Gıda, bir avuç çok uluslu şirketin fiyatlara karar verdiği dünya pazarında spekülasyona bağlı bir meta haline gelmiştir.

21.Yüzyılda Açlık Çeken İnsanlar

Bu büyük tarım şirketleri kamusal yardımlardan faydalanır, yakıt amaçlı tarımın gelişmesi için git gide daha fazla arazinin kontrolünü eline alır, fazla tüketim mahsulleri için su kaynaklarını tüketir, hibrit ve GDO yararına köylü tokumlarını yok eder, kimyasal gübre ve böcek ilaçlarının kullanımı yaygınlaştırır.

Bu üretim modeli, ürünlerin dış şoklara karşı kırılganlığını önemli ölçüde arttırmakta, iklim değişikliğine, yağmurla beslenen tarımı etkileyen ve su tablolarını kurutan kuraklıklara büyük ölçüde katkıda bulunmaktadır. Bu, küresel kapitalist sisteminin ve gıda krizinin de içinde yer aldığı pek çok krizin bir parçasıdır.

İnsani Kriz Ne Kadar Ciddi?

Dünyada her on kişiden biri sürekli açlık hâlinde. FAO ve diğer BM organları tarafından geliştirilen daha geniş bir standarda göre, dünya nüfusunun %30’u orta derecede gıda güvencesizliği yaşamaktadır. FAO, Afrika kıtasında nüfusun yaklaşık %60’ının orta derecede gıda güvencesizliğinden ve %20’sinin şiddetli gıda güvencesizliğinden etkilendiğini ve bu rakamların iklimdeki istikrarsızlıkla birlikte artmasının muhtemel olduğunu gözlemlemektedir.[3]

2020 yılında, “beş yaşın altındaki tahmini 45 milyon çocuk, çocuk ölüm oranlarını 12 kata kadar artıran yetersiz beslenmenin en ölümcül şekli olan zayıflıktan muzdaripti. Ayrıca, beş yaşın altındaki 149 milyon çocuk, beslenmelerindeki temel besin maddelerinin kronik eksikliği nedeniyle bodur büyüme ve gelişme göstermiştir.”[4] 5 yaş altı çocuk ölümlerinin %45’i yetersiz beslenmeden kaynaklanmaktadır ve bu da 3.1 milyon çocuğa tekabül etmektedir.

“Gıda güvencesizliğindeki cinsiyet farkı 2021’de artmaya devam etti – dünyadaki kadınların %31,9’u orta veya ciddi derecede gıda güvencesizliğine sahipken, bu oran erkeklerde %27,6’dır – 2020’deki %3 puanlık farka kıyasla %4 puandan fazla bir fark.”[5]

Unicef 23 Haziran 2022’de krizden etkilenen 15 ülkede 5 yaşın altındaki yaklaşık 8 milyon çocuğun tedavi edici gıda ve bakım alamadıkları takdirde şiddetli zayıflık nedeniyle ölüm riski altında olduğunu açıkladı. “Yılın başından bu yana tırmanan küresel gıda krizi, özellikle Somali Yarımadası ve Orta Sahel’de olmak üzere krizin en ağır yükünü taşıyan 15 ülkede 260.000 çocuğun daha – ya da her 60 saniyede bir çocuğun – zayıflıktan muzdarip olmasına neden olmaktadır.” Unicef ayrıca şu açıklamayı da yapmıştı: “Şiddetli zayıflık tedavisinde kullanılan kullanıma hazır tedavi edici gıdaların fiyatı, temel malzemelerin maliyetindeki keskin artış nedeniyle son haftalarda %16 oranında yükselmiştir; 600.000 çocuk daha hayat kurtaran tedaviye erişememekte ve ölüm riskiyle karşı karşıya kalmaktadır.”

Çelişkili bir şekilde, yetersiz beslenmeden muzdarip olan insanların büyük çoğunluğu çiftçilerdir, bunlar çoğunlukla toprağı olmayan, yeterli toprağı bulunmayan ya da toprağı işleyecek imkanı olmayan ve borçlarını ödeyebilmek için mümkün olduğunca fazla tarımsal ürünü piyasada satmak zorunda kalan ve ailelerini gıdadan mahrum bırakan küçük üreticilerdir. Elbette, bir de yoksul kentli sınıflar var.

Sürdürülebilir gıda sistemleri üzerine uluslararası uzmanlar panelinin (IPES-food) bir üyesi olan Émile Frison Le Monde gazetesinde şunları söyledi: “Gıda krizinin COVID sağlık krizi ve Ukrayna’daki savaşın bir sonucu olduğu ve bu sorunlar çözülürse her şeyin yoluna gireceği yanılgısına kapılmamalıyız.” Le Monde’da çalışan gazeteci Mathilde Gérard ise şunları ekledi: “Bu iki büyük uluslararası olay aslında daha önceki yapısal zorlukları daha da ağırlaştırdı.”[6]

Küresel Gıda Krizinin Nedeni Üretimdeki Azalma Değil

Küresel gıda krizi, yetersiz gıda üretiminin bir sonucu değildir. Aslında küresel gıda üretimi yarım yüzyıldan uzun bir süredir dünya nüfusundan daha hızlı bir şekilde artmıştır. 2021 yılında tahıl mahsulü rekor bir seviyeye ulaşmıştır. Ancak, üretilen gıdanın giderek artan bir kısmının insan tüketimine yönelik olmadığının vurgulanması gerekmektedir.

Kuzey hükümetleri, halk arasında olumlu bir tepki uyandırmak için yanıltıcı bir şekilde Yeşil Yakıt veya biyoyakıt olarak adlandırılan tarımsal yakıt üretimini desteklemiştir. Nisan 2022 tarihli bir makalede, üst düzey bir devlet memuru ve Fransa Tarım Bakanlığı’nın eski danışmanı olan Jean-François Collin şunları vurgulamaktadır:

“Dünya tahıl üretiminin endüstriyel kullanımında (…), özellikle de etanol üretiminde kayda değer bir artış söz konusudur: Son elli yılda dünya üretimindeki artışın %30’u tahılların endüstriyel kullanımının geliştirilmesine ayrılmıştır. (…) Her yıl yaklaşık 200 milyon ton Amerikan mısırı işlenerek otomotiv yakıtında kullanılmak üzere etanole dönüştürülmektedir. Dünyada üretilen tahılların %10’u artık yakıt olarak kullanılmaktadır. Bunlara, yine yakıt olarak kullanılan diester üretiminde kullanılan kolza tohumu, soya veya palmiye yağı gibi tahıl olmayan diğer ürünlere ayrılan alanları da ekleyebiliriz. Bunların hepsi, doğrudan insanları besleyebilecek buğday ya da pirinç üretimine ayrılmayan alanlardır.”

Küresel tahıl üretiminin üçte birinden fazlası (%35) çiftlik hayvanları için yem olarak kullanılıyor.

Bir avuç ulus ötesi şirket tahıl pazarını kontrol ederek bir oligo-kutup oluşturmakta ve halkın çıkarları aleyhine kârlarını ve varlıklarını sürekli olarak arttırmaktadır. Küresel düzeyde, üçü ABD’li, diğeri Fransız olmak üzere dört şirket uluslararası tahıl pazarının %70’ini kontrol etmektedir. Fiyatlandırma ve tedarik üzerinde temel bir etkiye sahiptirler. Bu şirketler Archer Daniels Midland, De Bunge, Cargill ve Louis Dreyfus’tur ve genellikle ‘ABCD’ olarak anılırlar.

Cargill örneğini ele alalım. Oxfam International tarafından yakın zamanda yayınlanan bir raporda şöyle denilmektedir:

“Cargill küresel bir gıda devidir ve dünyanın en büyük özel şirketlerinden biridir. 2017 yılında küresel tarımsal emtia pazarının %70’inden fazlasını kontrol eden dört şirketten biri olarak rapor edilen Cargill’in %87’si dünyanın en zengin 11. ailesine aittir. Forbes milyarderler listesinde yer alan aile üyelerinin toplam serveti 42,9 milyar dolar ve 2020’den bu yana servetleri 14,4 milyar dolar (%65) artarak pandemi sırasında günde neredeyse 20 milyon dolar büyüdü. Bu artışta başta tahıllar olmak üzere gıda fiyatlarındaki yükseliş etkili oldu. Geniş Cargill ailesinin dört üyesi daha yakın zamanda dünyanın en zengin 500 kişisi listesine katıldı. Şirket 2021 yılında 5 milyar dolar net gelir elde ederek tarihindeki en büyük kârı elde etti; bir önceki yıl ise çoğu aile üyelerine olmak üzere 1,13 milyar dolar temettü dağıttı. Şirketin 2022’de de rekor kâr elde etmesi ve ailenin zaten göz kamaştırıcı olan servetine servet katması bekleniyor.”

Oxfam’ın raporu ekliyor:

“Bloomberg’e göre Cargill, gıda kıtlığı ve piyasadaki dalgalanmalar nedeniyle büyük kârlar elde eden tek şirket değil. Şirketin rakiplerinden biri olan tarımsal ticaret şirketi Louis Dreyfus Co. Mart ayında yaptığı açıklamada, büyük ölçüde tahıl fiyatlarındaki dalgalanmalar ve yağlı tohumlardaki güçlü marjlar nedeniyle kârının geçen yıl %82 oranında arttığını ifade etti.” (Kaynak: Oxfam Media Briefing Profiting from Pain, 23 Mayıs 2022 tarihinde yayınlanmıştır)

Gıda dağıtımı üzerindeki bu kontrol, bu tarım şirketlerinin yanı sıra Wallmart veya Carrefour gibi büyük ticari zincirlerin de 2021 yılında yaklaşık %30 fiyat artışı uygulamasına olanak sağladı.[7]

İleride tartışacağımız neoliberal serbest ticaret politikaları, gıda krizinin derinlerde yatan diğer nedenidir. Gerçekten de bu politikalar Küresel Güney ülkelerini tahıl ithalatına giderek daha bağımlı hale getirmiştir (aşağıda Güney ülkelerinin Dünya Bankası ve IMF gibi kurumların ve aynı zamanda kendi egemen sınıflarının baskısı altında uyguladıkları çeşitli politikalara ilişkin eleştirel yorumlarımıza bakınız). Dünya piyasasında fiyat artışına ve/veya arz sıkıntısına yol açan bir dış şok durumunda, yeterince tahıl üretmeyen Küresel Güney ülkeleri doğrudan etkilenmektedir.

Gıda Krizi Ukraynanın İşgali ile Başlamadı

Son dönemde gıda krizini derinleştiren pek çok faktörün içinde, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali üzerine tahıl pazarında yaşanan yoğun spekülasyondan bahsetmek zorundayız. İki hafta içerisinde üretimde hiçbir yıkım yaşanmamış ve yahut herhangi bir arz sorunu ortaya çıkmamışken, buğday ve mısırın fiyatında %50’ye yakın bir artış görüldü. Bu durumun yegane sorumlusu -gelecek hasatlar dahil- tahıl stoklayan firmalar lehine, borsada -asli olarak Chicago borsası- gerçekleştirilen spekülasyonlardı. Daha az sert olmakla birlikte, pirinç fiyatları da yükseldi. Süpermarket şirketleri ise hiçbir sebep olmamasına rağmen gıda fiyatlarını derhal arttırdı.

Bu yazının yazıldığı, 2022 Ağustos sonuna kadarki üç ayda, Chicago Borsasındaki buğday fiyatı %32, mısır fiyatı ise %22 oranında düşüş yaşadı; öte yandan bu düşüşlerin perakende fiyatları üzerinde hiçbir etkisi olmadı.

Hükümetler, fiyat belirleme veya denetleme yönünde politikalar uygulamaya koymadığı ölçüde gıda ürünlerinin perakende fiyatları sert bir şekilde yükseldi ve gelecekte bir düşüş ihtimali hayli uzak gözüküyor. Büyük şirketler arzularınca ürünleri fiyatlandırıyorlar.

Aslında, gıda krizi 2014’ten bu yana küresel ölçekte kötüleşerek devam ediyor. 2007-2008 yıllarında 800 milyon insanın açlık içinde yaşamasına yol açan ciddi bir gıda krizi yaşanmışken (açıklamamız için “Gıda krizinin temellerine ulaşmak” isimli yazımıza bakabilirsiniz), 2009-2013 yılları arasında durum görece iyileşmişti fakat takip eden yıllar tekrar bir düşüş ile birlikte geldi.[8]

Tablo 1

FAO The State of Food Security and Nutrition in the World 2022, table 4, p. 26.

Küre genelinde, 2014-2021 arasında, ciddi bir şekilde gıda güvencesizliği yaşayan insan sayısı; 565 milyondan 924 milyona, 350 milyonluk bir artış yaşadı.

Tablo 2

FAO The State of Food Security and Nutrition in the World 2022, table 4, p. 26.

Açlık Sonlandırılabilir mi?

Açlığı sonlandırmak kesinlikle mümkün. Bu hayati hedefi gerçekleştirmek için, mevcut şirket tarımı modelinden kökten bir şekilde ayrılan, gıda egemenliği temelli bir proje gerekiyor. Gıda egemenliği, her ülkenin ihtiyaç duyduğu temel gıdayı üretme kapasitesini sağlama ve geliştirme hakkı anlamına geliyor. Bu pek tabii, başta toprak, su ve tohum olmak üzere doğal kaynakların korunmasını ön kabul olarak alıyor. Pazar talepleri veya dev ulus ötesi firmalar değil, gıda sistemlerini ve politikalarını belirlemedeki merkezi konumun gıdayı üretenlere, dağıtımında çalışanlara ve tüketicilere bırakılması şart. Bu doğrultuda ithalat ve ihracatın azaltılarak, gıda ihtiyacının yerel üreticiler tarafından sağlanması gerekiyor.

Gıda egemenliğinin gerçekleşebilmesinin tek koşulu, hükümetlerin aldıkları kararlarda agroekolojiyi desteklemesidir. Agroekoloji, mevcut verim odaklı neoliberal modele bir alternatif oluşturuyor. Bu model, köylülerin kolektif haklarını garanti altına alma, biyo çeşitliliği koruma, yerel gıda sistemlerini güçlendirme ve kadın emeğinin tam anlamıyla hayati konumunun altını çizme özellikleriyle diğer modellerden ayrılıyor.

Bu modelin sağlayacağı şey: GDO’lar olmaksızın; pestisit, herbisit ve kimyasal gübreler kullanılmadan üretilen nitelikli gıda. Fakat bu hedefe ulaşabilmek için, üç milyarı aşkın köylünün büyük toprak sahiplerini, çok uluslu şirketleri, tüccarları veya tefecileri zengin etmek için değil, kendileri için tarım yapmalarına izin verecek şekilde toprağa erişiminin sağlanması gerekmektedir. Ayrıca, köylülerin -toprağı yormayan şekilde- tarım yapmaları için kamu desteklemelerine erişebilmesi gerekir.

Toprak Reformu hala ciddi bir gereklilik, özellikle Brezilya, Bolivya, Paraguay, Peru, Asya ve kimi Afrika ülkelerinde çok acil şekilde. Böyle bir reform, toprağın yeniden dağıtımını gerçekleştirirken, büyük özel mülk sahipliğinin önüne geçmeli ve çiftçilere kamu desteği sağlamalı. Her şeyden önce, Dünya Bankası, Bill & Melinda Gates Vakfı ve çok-uluslu şirketlerin dayattığı ve büyük çaplı toprak gaspları yararına işleyen tarım politikalarına karşı bir güç oluşturmalı.

Toprak reformu, mevcut ormanları muhafaza etmenin yanında yeniden-ormanlaştırma çalışmalarını desteklemeli, su kaynaklarının özelleştirilmesini ve metalaştırılmasını durdurmalı, toprağın verimliliğini azaltan monokültür tarımı reddetmelidir. Şunun altı çizilmelidir ki: ülkelerin uluslararası pazarlara bağımlığını arttıran, küçük çiftçiye desteğin önünü kesen, çokuluslu tarımsal ticaretlere imtiyazlar sağlayan politikaları devletlere dayatmaları itibariyle, gıda krizindeki en büyük sorumlular arasında IMF ve Dünya Bankası bulunmaktadır. Küresel Güneydeki hükümetlere, kıtlık ve/veya fiyat patlamaları durumunda iç pazardaki arzı güçlendirmede önemli olan tahıl silolarını tasfiye etmelerini söyleyenler IMF ve Dünya Bankası’ydı. Bu hükümetlere kamu kredi fonlarını kaldırtıp, çiftçileri fahiş faiz oranlarıyla tefecilerin -sıklıkla büyük tüccarlar- ve özel bankaların pençesine düşüren yine bu iki kurumdu. Bunun öngörülebilir sonucu ise, ister Hindistan’da ve Meksika’da olsun isterse Mısır ve pek çok Sahra-altı Afrika ülkesinde olsun, küçük çiftçilerin altına girdiği dev borç yüküydü.

Resmi anketlere göre, 25 yılda aldığı 400 bin canla borçluluk Hindistanlı köylüler arasındaki asli intihar sebebiydi. Tahmin edileceği üzere, Dünya Bankasının köylülere yönelik kamu kredilerini sonlandırmasını talep ettiği ülkelerden biri Hindistan’dı. DB ve IMF’nin baskısıyla, son 50 yılda çok sayıda güney hükümeti buğday, pirinç ve mısır üretimlerini; kakao, kahve, çay, muz, yer fıstığı, çiçek, pamuk ve şeker kamışı lehine sınırladı. Tarımsal ticaret şirketlerine ve -başta ABD, Kanada ve Avrupa olmak üzere- tahıl ihracatçısı ülkelere gösterdikleri bu iltiması, hükümetlerin Küresel Kuzeyde büyük oranda sübvanse edilen ithalat ürünlerine kapılarını açmaya dayatmasıyla noktaladırlar. Bu durum, Güneyde yerel gıda üretiminin ciddi anlamda düşmesine ve pek çok üreticinin iflas etmesine yol açtı.

Özetle, yapmamız gereken şey: gıda egemenliğini tesis etmek, agroekolojiyi teşvik etmek ve toprak reformlarını uygulamaya koymak. Endüstriyel biyoyakıt üretimini sonlandırmalı ve bu alanda çalışan şirketlere sağlanan kamu desteğini kesmeliyiz. Kamusal gıda rezervlerini -özellikle tahıllar: pirinç, buğday, mısır-, tarımsal kamu kredi fonlarını yeniden devreye sokmalı ve gıda fiyatlarını düzenlemeliyiz. Yoksul halkın nitelikli gıdaya, düşük fiyatlar karşılığında erişebilmesi şart. Temel gıdaya katma değer vergisi kaldırılmalı. Küçük çiftçilerin yaşam koşullarını yükseltmeye yetecek fiyatlar devlet tarafından güvence altına alınmalı. Devlet aynı zamanda kırsal alanlara yönelik sağlık hizmetleri, eğitim, iletişim, kültür ve tohum bankaları gibi kamu hizmetlerini geliştirmeli. Kamu kurumları, çiftçilerin yeterli bir gelir düzeyine sahip olması için uygun satış fiyatlarıyla gıda satın alıp; tüketiciler için sübvanse edilmiş fiyatlar belirleyecek kaynaklara fazlasıyla sahip.

Açlıkla Mücadele Daha Geniş Bir Mücadelenin Parçasıdır

Esasen sorunların kaynağına inmeden açlıkla ciddi biçimde savaştığımızı söyleyemeyiz. Borç bunlardan biridir ve G7 veya G20 zirvelerinde olduğu gibi bu konuda son yıllarda sıkça dile getirilen beyanatlar açlığın çözülmemiş bir problem olarak devam ettiği gerçeğini örtemez. Mevcut küresel kriz gelişmekte olan ülkelerin borç sorununu daha da kötüleştirdiği gibi yeni bir borç krizi de kapıda. 2022’de Sri Lanka veya Arjantin’de yaşananlar göze çarpan örneklerdir. Diğer taraftan borçlanma, geniş ölçekli insan ve doğal kaynaklara dayanabilme potansiyeline sahip olan Güney’deki halkı büyük bir yoksulluğa sürükledi. Borç sistemi durdurulması gereken örgütlü bir yağmadır.

Aslında gayrimeşru kamusal borcun karanlık mekanizması iyi gıdaya erişimle birlikte temel insan ihtiyaçlarının karşılanmasının önünde büyük bir engeldir. Şüphesiz, jeopolitik veya finansal bakımdan olsun, temel insan ihtiyaçlarının karşılanması diğer faktörlerden daha önemlidir. Ahlâki bir perspektiften, bitmeyen borç mekanizmasının ayaklar altına aldığı sekiz milyar yurttaşın temel haklarının yanında alacaklıların, mülk sahiplerinin veya spekülatörlerin hakları önemsizdir.

Temel ihtiyaçlarını karşılamak yerine varlıklı alacaklılara geri ödemek için sorumlu olmadıkları krizle yoksullaşan insanlardan (Kuzeyde veya Güneyde) kaynaklarının büyük bir kısmını ayırmalarını istemek ahlâki değildir. Ahlâki olmayan borç, çoğunlukla kredileri toplumun çıkarına kullanmayan, Kuzey’deki ülkelerin Dünya Bankası ve IMF gibi özel kredi kuruluşların zımni ve aşikâr onayıyla büyük ölçekte yolsuzluğu örgütleyen demokratik olmayan rejimlerle sözleşmeye bağlanmış olmasının bir sonucudur. Sanayileşmiş ülke alacaklıları, genellikle bilerek yozlaşmış rejimlere borç verdi. Halktan ahlâki olmayan ve gayrimeşru borçları geri ödemelerini talep etme hakları yoktur.

Özetle borç, yeni bir tür sömürgeciliğin ana mekanizmalarından biridir. Önceden zengin ülkelerin işlediği kölelik, yerli halkların yok edilmesi, sömürgeci esaret, hammaddelerin, biyo çeşitliliğin, çiftçilerin bilgi birikiminin (Kuzey’in ulus aşırı tarım ticaretinin çıkarı için Hindistan’ın basmati pirinci gibi Güney’in zirai ürünlerin patentinin alınması gibi) ve kültürel mallarının yağmalanması, beyin göçü vb. ihlallerin başında gelir. Adalet kaygısıyla, tahakküm mantığının yerine zenginliğin yeniden dağıtımı mantığını koymanın tam zamanıdır.

G7, IMF, Dünya Bankası ve Paris Kulübü kendi hakikat ve adalet şekillerini dayattıkları gibi hem hâkim hem de savcıdırlar. 2007-2009 krizinden bu yana G20, G7’nin yerine geçerek güvenilmez ve gayrimeşru hale gelen IMF’yi özellikle Küresel Güney ile ilgili politik ve ekonomik oyunun merkezine geri getirmeye katkıda bulundu. İster Kuzey’deki ister Güney’deki bu baskı yapıcıların yararına olan adaletsizliğe son vermeliyiz.

Gayrimeşru Borçların İptali Komitesi (Committee for the Abolition of Illegitimate Debts/CADTM); mevcut gıda kriziyle yüzleşmek ve gıda egemenliğini sağlamak amacıyla uluslararası çiftçi/köylü hareketi La Via Campensinanın biçimlendirdiği önerileri ve talepleri canı yürekten desteklemektedir. [9]

Bu acıklı koşullar karşısında, La Via Campensina, krize yönelik hem kısa hem de uzun vadeli güçlü talepler ve öneriler getirmektedir.

Acil Eylem Taleplerimiz:

  • Gıda spekülasyonuna son verilmeli ve emtia piyasalarında gıda ürünleri ticareti askıya alınmalıdır. Vadeli tarımsal işlemlere dair spekülasyon derhal yasaklanmalıdır. Uluslararası ticareti yapılan gıdaların fiyatı üretim maliyetiyle bağlantılı olmalı, hem üreticiler hem de tüketiciler için adil ticaret ilkeleri uygulanmalıdır.
  • Dünya Ticaret Örgütü’nün gıda piyasası üzerindeki hakimiyetine sona verilmeli ve tarım serbest ticaret anlaşmalarının dışında tutulmalıdır. Özellikle, Dünya Ticaret Örgütü’nün, ülkelerin kamu gıda stoklarını artırmalarını engelleyen ceza hükümleri ile piyasa ve fiyat düzenlemeleri hemen kaldırılmalıdır. Böylece ülkeler bu zor koşullarda küçük ölçekli gıda üreticilerini desteklemek için gerekli kamu politikası geliştirebilirler.
  • Gıda Güvenliği Komitesi acil bir toplantıya çağrılmalı, ithalatçı ve ihracatçı ülkeler arasındaki emtia anlaşmalarına dair şeffaf müzakereleri yürütmek için yeni bir uluslararası kurul oluşturulması Böylece, gıda ithaline bağlı hale gelen ülkeler erişebilir bir fiyata ulaşabilir.
  • Tarımsal ürünlerin biyoyakıt veya enerji üretiminde kullanılması yasaklanmalı, yakıt karşısında gıdanın mutlak önceliği olmalıdır.
  • En kırılgan ülkelerin kamu borçlarının ödenmesinde küresel moratoryum uygulanmalıdır. Mevcut koşulda, borcunu ödemesi için çok kırılgan ülkelere baskı yapmak son derece sorumsuzca olup toplumsal, ekonomik ve gıda krizine neden olur. Ulusal kamu politikalarını ve kamu hizmetlerini yok eden IMF baskılarına son verilmelidir. Gelişmekte olan ülkelerin gayrimeşru dış kamusal borcunun iptali için çağrı yapıyoruz.

Gıda Egemenliğini yeniden inşa etmek için uluslararası, bölgesel ve ulusal ölçekte radikal politika değişikliği taleplerimizi hayata geçirmek için:

  • Uluslararası ticaret düzeninde radikal bir değişim olmalıdır. Dünya Ticaret Örgütü lağvedilmelidir. Gıda egemenliğiyle temellenen tarım ve ticaret için yeni bir küresel çerçeve; yerel ve ulusal ölçekli köylü tarımını güçlendirecek bir yol açmalı, yeniden yerelleşmiş gıda üretimine istikrarlı temel sağlamalı, yerel ve ulusal ölçekte köylülerin öncülük ettiği piyasalar desteklemeli ve rekabet ve spekülasyon yerine işbirliği ve dayanışmaya dayanan uluslararası adil bir ticaret sistemi sağlamalıdır;
  • Ulus aşırı şirketlerin su, tohum ve toprak gasbına son vermek, küçük ölçekli üreticilerin üretim kaynakları üzerinde adil haklara sahip olmasını sağlamak halkçı ve entegre tarım reformu hayata geç Çevreyi koruma bahanesiyle karbon piyasası veya başka biyo çeşitlilik denkleştirme programlarıyla, bu topraklarda yaşayanları ve nesiller boyunca müştereklere sahip çıkanları dikkate almadan şirket çıkarlarıyla toprakların ve müştereklerin özelleştirilmesini ve gasbını protesto ediyoruz.
  • Tüm nüfusa yetecek miktarda ve nitelikte sağlıklı gıda üretmek için, radikal bir şekilde agroekolojiye geç Mevcut durumda iklim ve çevre krizinin bize hayli zorluk çıkaracağını akılda tutmalıyız. Yeterli ve nitelikli gıda üretirken biyo çeşitliliği yeniden canlandırmak ve sera gazı emisyonunu büyük ölçüde düşürmenin zor olacağıyla yüzleşmeliyiz.
  • Gıda üretiminde köylülerin kapasitesini desteklemek için girdi piyasası (krediler, gübreler, tarım ilaçları, tohumlar, yakıt gibi) etkin bir şekilde düzenlenmeli, aynı zamanda daha agroekolojik tarım pratiklerine adil ve planlı bir geçiş sağlanmalıdır;
  • Gıda yönetişimi ulus aşırı şirketler yerine yerel üretime dayanmalıdır. Küresel, bölgesel, ulusal ve yerel düzeyde ulus aşırı şirketlerin gıda yönetişimini ele geçirmesi engellenmeli ve halkın çıkarları öncelikli olmalıdır. Gıda yönetişimiyle ilgilenen bütün organlarda küçük üreticilerin hayati rolü tanınmalıdır;
  • Kırsal toplulukları korumak için Birleşmiş Milletler Köylü Hakları Deklarasyonu yasal olarak bağlayıcı bir araca dönüştürülmelidir.
  • Ülkelerin kamusal stok kapasitesi artırılmalıdır. Gıda stok stratejisi; hem ulusal düzeyde hem de agroekolojik uygulamalarla yerel olarak üretilen gıdayla birlikte toplum düzeyinde gıda rezervleri yapılmalı ve kamu desteğiyle gerçekleştirilmelidir.
  • İklim mühendisliği, GDO, veya yapay et üretimi gibi insanlığı tehdit eden tehlikeli teknolojilere yönelik küresel moratoryum yapılmalıdır. Köylü özerkliğini ve köylü tohumlarının kullanımı artıran, düşük maliyetli teknolojiler teşvik edilmelidir.
  • Kırsal ve kentsel alanlarda yaşayanlar, gıda üreticileri ve tüketicileri arasında yeni ilişkileri sağlamak için kamusal politikalar geliştirilmeli, üretim maliyetine dayanan adil fiyatlar garantiye alınmalı, kırsal kesimde üretim yapanların iyi bir gelire, tüketicilerin de sağlıklı gıdalara adil erişimine olanak sağlanmalıdır.
  • Kırsal kesim ve kentli işçi sınıfı arasında eşitlik ve saygıya dayalı yeni toplumsal cinsiyet ilişkileri teşvik edilmelidir. Kadınlara yönelik şiddet derhal durmalıdır.

Kaynak: Umut-Sen https://umutsen.org/index.php/uluslararasi-gida-krizi-ve-krizi-asmak-icin-oneriler-eric-toussaint-ve-omar-aziki/

Çevirenler: Bartu Şanlı, Burak Bilgiç ve Nuray Turan

Düzenleyen: Umut Kocagöz

Orjinal metin: International Food Crisis and Proposals to Overcome It


[1] Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), “Dünyada Gıda Güvenliği ve Beslenme Durumu (2022).” https://www.fao.org/documents/card/en/c/cc0639en

[2] FAO, “aile çiftçilerinin, … dünyadaki gıdanın yüzde 70’inden fazlasını ve gelişmekte olan ülkelerde yüzde 80’inden fazlasını ürettiğini” belirtmektedir. Bu açıklamanın sonuna bakınız.

[3] Bu terimlerin tanımları için bakınız FAO, “Dünyada Gıda Güvenliği ve Beslenme Durumu (2022),” s. 204.

[4] Dünya Sağlık Örgütü tarafından yapılan basın açıklaması, 6 Temmuz 2022.

[5] a.g.e.

[6] Mathilde Gérard, “yetersiz beslenme: dünya üzerinde on kişiden biri açlıkla baş başa ve bu sayı iki yıldır hızlı biçimde yükselmektedir.” Le Monde, 6 Temmuz 2022.

[7] Oxfam Medya Brifingi, Acıdan Kazanç Sağlamak. Milyarder servetindeki artış ve küresel hayat pahalılığı krizinin ortasında zenginleri vergilendirmenin aciliyeti, 23 Mayıs 2022 tarihinde yayınlanmıştır, s. 6.

[8] Bkz: La Via Campesina: Gıda Krizini Durdurun! Gıda Egemenliği, Hemen Şimdi! https://viacampesina.org/en/lvc-statement-stop-the-food-crisis-build-food-sovereignty-now/

Ukrayna’nın Karşı Saldırısı Karşısında Rusya’nın Güçsüzlüğü – Taras Kobzar

Taras Kobzar, Donetsk’ten anarko-sendikalist bir aktivist. Önce Kiev’de toprak savunması yaptı, daha sonra orduya katıldı. Bu röportajda, Ukraynalıların Rus ordusunu 2014’te ilhak edilen bölgelerin ötesine püskürteceğine ikna olduğunu söylüyor ve Vladimir Putin tarafından açıklanan kısmi seferberlikte bir yenilginin işareti olarak görüyor.

Savaştan yedi ay uzaktayız. Ukrayna’da durum nedir?

24 Şubat 2022’de, Putin tarafından “özel askeri operasyon” olarak adlandırılan Rus birlikleri tarafından Ukrayna’nın tam ölçekli işgali başladı. 2014 yılında Kırım’ın ilhakı, Donetsk ve Luhansk bölgelerinin işgali ve ülkenin bu doğu bölgelerinde “halk cumhuriyetlerinin” kurulmasıyla başlatılan savaşın devamı niteliğinde olup, Kremlin propagandası “Ukrayna’da iç savaş” ve “Rusça konuşan nüfusun kendi kaderini tayin hakkı” idi. 24 Şubat’tan bu yana, işgal üç cepheyi içeriyordu: biri kuzeyde (Çernihiv oblastları, Kiev oblastında Sumy ve Kiev yakınlarında bir saldırı), biri doğuda (Kharkov oblastı ve batıya doğru Donetsk ve Luhansk Oblastlarında ilerleme) ve biri güneyde (işgal altındaki Kırım’dan Kherson, Odessa, Berdyansk ve Mariupol bölgelerine kadar). Putin, Ukrayna’yı ikiye bölen Dinyeper Nehri’nin doğusundaki tüm toprakları işgal etmeyi ve Kiev’i ele geçirmeyi planladı. Rus ordusu, Ukrayna ordusunun ve kitlesel olarak bölgenin savunmasına girişen Ukrayna halkının güçlü direnişiyle karşılaştı. Nisan ayında Kiev’den geri itildi ve kuzey bölgesini terk etti. Mayıs-Ağustos ayları arasında, ağır çatışmalar pahasına, yavaş yavaş doğu yönüne çekildi, diğerlerinin yanı sıra Rubizhne, Lissitchansk, Sievierodonetsk kasabalarını alarak Luhansk bölgesinin kuzeyini ele geçirdi ve Kramatorsk, Bakhmout ve Avdiivka’ya saldırmaya devam etti. Donetsk Oblastı. Ardından, şehrin neredeyse tamamen yıkılmasından sonra yaz aylarında Mariupol’u aldı. Eylül ayında, bir Ukrayna ordusu karşı taarruzu güneye Herson’a doğru ilerlemeye başladı ve doğuya Kharkiv bölgesine doğru ilerleyerek Rus güçlerini geri çekilmeye zorladı. Bugün Rus ordusu, Ukrayna topraklarının 100.000 km2’den fazlasını veya yaklaşık %20’sini kontrol etmeye devam ediyor.

Ukrayna ordusunu nasıl görüyorsunuz?

2022’de Ukrayna ordusu 2014’e göre pek çok açıdan daha iyi durumda. Bu sadece teçhizat ve silahlanma yapısı ve komutası ile ilgili değil, her şeyden önce tecrübesi ve motivasyonu ile ilgili. Ukrayna ordusu ve toplumu, 2013-2014’ten daha yüksek ve daha niteliksel bir bilinç düzeyine sahiptir. Tabii ki silah ve erzak konusunda durum istediğimiz kadar iyi değil, ancak bu sivil toplumun yoğun faaliyeti ile telafi ediliyor. Örneğin bir grup eski anarşist yoldaşla, askerleri tedarik etmek, onları yasal olarak savunmak ve ülkemizin geleceği ile ilgili tartışma ve inşa alanları oluşturmak için birliğimizde bir Askerler Komitesi oluşturduk.

Sosyal ağlarda, birçok video doğudaki köylerin Ukrayna ordusu tarafından kurtarılmasını ve sakinlerin sevincini gösteriyor. Rus işgalinin bu son aylarında ne yaşadılar?

Savaş ve işgal, siviller için her zaman ağır bir yük ve acıdır. İşgalci kendisinden yana olmayan insanları baskı altına alıyor, ekonomik durum çöküyor, insanlar sürekli olarak Bucha’da ve başka yerlerde gördüğümüz gibi topçu ateşinden ölme veya askerler tarafından öldürülme riskiyle karşı karşıya. Bu dehşetlerin doğrudan tanığıydım. Ben kendim, 2014 yılında Rusya yanlısı ayrılıkçılar ve Rusya adına hareket eden askeri grupların Ukraynalılara zulmetmek ve şehrimdeki protestocuları öldürmek için Ukrayna ile ilgili her şeyi yok etmeye başladığı 2014 yılında ailemle birlikte ayrılmak zorunda kaldığım Donetsk’liyim. “Rus dünyasının” neye benzediğini gördüm ve sekiz yıl boyunca şehrimdeki gelişmeleri takip edebildim. Donetsk, gelişmiş altyapısı ve kültürel yaşamı ile zengin bir şehirden önce Doğu Ukrayna’nın ekonomik merkeziydi. Şimdi hiçe indirgendi. 2014’ten önce orada bir milyondan fazla insan yaşıyordu. Nüfusun neredeyse yarısı 2014’ten kaçmak zorunda kaldı, evlerini, işlerini ve tüm sosyal bağlarını kaybetti. Donetsk yağmalandı: birçok işletme yıkıldı ya da Rusya’ya devredildi ve sakinler kişisel mülklerini, arabalarını çalmaktan, sakinlerinden boşaltılan apartmanlara ve evlere yerleşmekten çekinmediler. Siyasi olarak, herhangi bir özgür siyasi ve sosyal faaliyeti imkansız kılan otoriter bir rejim kuruldu. Örneğin insanlar sokakta tutuklanıp cepheye gönderilebilir. Donetsk Filarmoni Orkestrası’ndan bir grup müzisyenin, bir provadan hemen sonra zorla seferber edilip Mariupol’da savaşmak için gönderilenlerin hikayesini biliyoruz. Bu müzisyenlerin çoğu öldü. Rus düzeni hayatın her alanına hakimdir. Okullara sızıyor, çocukların zihinlerini zehirliyor, onları şovenist propagandayla aşılıyor. En iğrenç militarize edilmiş “çocuk örgütleri” işgal altındaki topraklarda kuruldu: bunlar “Hitler Gençliği”ni andırıyor, ancak Sovyet Stalinist tarzında. Eylül ayından bu yana, kurtarılan Harkov Oblastında Ukraynalı askerler tarafından çekilen çok sayıda video, sivillerin Ukrayna ordusunu desteklediğini gösteriyor. Bir asker olarak doğrudan tanığım. İşgal ve bombardımanlardan acı çektikten sonra, sıradan Ukraynalılar kurtarıcıları, yurttaşlarını, Ukrayna ordusunun askerlerini sevinçle karşılıyor. Bu, kendilerine saygı duyan ve topraklarını seven insanların, “Rus barışının” gerçek bir “Rus faşizmi” olduğunu ve sadece ölüm, yıkım ve üzüntü getirdiğini pratikte gören insanların normal tepkisidir.

Ukrayna tarafındaki fikir işgal altındaki toprakları kurtarmak mı yoksa daha ileri gitmek mi? Özellikle ülkenin doğusunda Rusya gibi bir komşuyla nasıl yaşayabilirsiniz? Ailenle birlikte Donetsk’e geri dönmeyi hayal edebiliyor musun?

Görevimiz, 2014’ten beri Rusya tarafından ele geçirilen bölgeleri serbest bırakarak bu savaşı durdurmaktır. Bu hedef, ancak Putin’in otoriter siyasi rejiminin düşmesine yol açacak Rus işgal ordusunu yenerek elde edilebilir. Rusya’da sadece gerçekten demokratik bir düzenin kurulması, gelecekte Rusya ile barışı garanti edebilir. Ve Almanya’daki Nazi rejiminin düşmesinden sonra olduğu gibi, bu savaşı destekleyen herkesin pişmanlık duymasıyla. Bizim tarafımızdan, sınırlarını savunabilen güçlü, bağımsız ve özgür bir Ukrayna inşa etmeliyiz. Ve evet, eminim sadece Donbass, Donetsk’i değil, tüm Ukrayna’yı da kurtaracağız. Ve şehrimi, sadece acı verici hayallerimde gördüğüm evimi tekrar görebileceğim.

Yedi aylık bir savaştan sonra, Rus ordusu, “dünyanın ikinci ordusu” hakkında ne düşünüyorsunuz? Bence Rus ordusu kapasitelerinin algılanmasının Şubat 2022’den beri, sadece Ukrayna’da değil, aynı zamanda dünyadaki birçok insan için de değiştiğini düşünüyorum. Putin üç gün içinde Ukrayna’nın kontrolünü ele almaya söz vermişti. Ancak Rus ordusu tarafından uzun bir kavga ve çok kanla birçok şehir ve hatta küçük köy alındı. Üç gün içinde bölgenin kontrolünü ele geçirmek imkansızdı. Putin başarısız oldu. Rus ordusunun ana zayıflığı, hedeflerinin, yöntemlerinin ve onu oluşturan insanların canice doğasıdır. Buna, Ukrayna halkının manevin gücünü, topraklarını ve sevdiklerini savunan insanların ahlaki büyüklüğünü de ekleyin.

Putin son günlerde Rusya’da kısmi bir seferberlik açıkladı. Ne anlama geliyor bu?

Zaten orduda görev yapmış  ve askeri becerilere sahip olan yedekler askere alınmalıdır. 300.000 kişiyi harekete geçirmesi planlanıyor. Kremlin diktatörünün söylemi bugün: “Serbest bıraktığımız bölgeleri terk edemeyiz, sakinlerinin korumamıza ihtiyacı var” ve “Anavatanımız tehlikede”. Bu sözlerden, Ukrayna’nın kontrolünü hızla ele geçirme planlarının başarısız olduğu, savaşın sürdürelemediği ve Kremlin rejiminin tehlikede olduğu anlaşılmalıdır. Putin, bu savaşı kaybederek, daha önce işgal edilen Ukrayna bölgelerini kaybederek Rusya’daki gücünü kaybedeceğini anlıyor. Kaybedilen bir savaş, Putin rejiminin çöküşü anlamına gelir. Rus ordusunun kayıpları yüksektir, rakamlar 50 ila 60.000 gibi. Ruslar, yüzlerce kilometreden fazla uzanan muazzam bir cephedeki pozisyonu tutmak için çok yetersizler. Altı aylık kavgadan sonra, Rus işgal ordusunun acil bir takviyeye ihtiyacı var.

Ve kısa vadede Putin’in stratejisi nedir?

Siyasi bir manevra olarak Putin, savaşın devamını desteklemek için işgal altındaki bölgelerde sözde “referandumlar” organize etmekten oluşan eski kurnazlığı kullandı. Ateşli silah tehdidi altında alınan Ukrayna bölgelerinin nüfusunun “talep” edildiği üzere Rusya Federasyonu’na dahil edilmesini bekliyoruz. Böylece, Rus propagandası açısından, Ukrayna ordusunun yeni savaş operasyonları “Rus bölgesi”nde gerçekleştirilecek. Sonuçta, Kherson bölgesi ve Zaporijia bölgesi zaten Rus ilan edildi. Ve Rus sınırlarının “ihlali” durumunda Putin nükleer silah kullanmayı vaat ediyor.

Rus sosyal ağlarında panik rüzgarı görüyoruz. Bunu Ukrayna’da nasıl görüyorsunuz? Ve cephede ne değişecek?

Rusya’da seferberliğin duyurulmasından sonraki ilk 24 saatten itibaren, potansiyel askerlerin toplu bir göçü başladı. Sınırlarda ülkeyi terk etmek isteyen Rus vatandaşları uzun kuyruklar oluşturuyor. Ukrayna toplumu için Rusya’daki seferberlik beklenmedik bir haber değildi. Kremlin propagandacıları ve bağımsız askeri analistler zaten bu konuda çok konuştular. Seferber edilenlerin cepheye varmaya başlamaları, işgalcilerin altı aydır kanları çekilmiş birimlerini yeniden oluşturmaları üç ayı bulacaktır. Ancak zaman şimdi Ukrayna için çalışıyor. Hızla değişen bir ortamda üç ay çok uzun bir süre. Dünyadaki ve Rusya’daki siyasi durum değişebilir, ancak Putin’in yararına değil. Ukrayna cephesindeki askeri durum da gelişebilir. Son iki haftanın olayları: Ukrayna ordusu tarafından Kharkiv bölgesinin kurtarılması ve Rus birliklerinin hâlâ çok yakın zamanda bulunduğu Luhansk bölgesinin kuzeyine girişi ve Ukrayna ordusunun Kherson yönünde taarruzu savaşta güç dengesini güçlü bir şekilde Ukrayna lehine çevirdi.

Putin’in bu seferberlik ilanı, güçsüzlüğün kabulü değil mi?

Çok farklı bir Putin görüyoruz. Diktatör, dünya siyasetinde kendine güvenen bir aktör olarak konumunu kaybeder, halka açık konuşmalarında daha az sakin ve serinkanlı görünür. Ortalama bir Rus erkeği de endişeli. Rus sosyal medyasına bir bakış, Putin’in yurtseverlerinin normalde kibirli tavrının ve coşkulu militarizminin yerini kafa karışıklığına ve şaşkınlığa bıraktığını gösteriyor. Kremlin yetkililerine yönelik eleştiriler, düne kadar onları hararetle destekleyenlerden giderek daha fazla geliyor. Ne yazık ki, bu eleştiri hâlâ emperyal şovenizm bulaşmış insanlardan geliyor ve Putin rejiminin suçlarından pişmanlık duymadan ya da hatalarının farkında olmaktan ilham almıyor. Savaşta yenilmekten ve cephede ele geçirilme ihtimalinden korkarlar. Ancak bu panik, düşman saflarına düzensizlik getiriyor ve Rus toplumunun bilincindeki bu değişimin başlangıcı bile olumlu olarak değerlendirilebilir. Rusya’da seferberlik, genel bir paniği ve hâlâ çekingen ve küçük çaplı protestoları tetikledi. Ruslar savaşmak istemiyor. Ukrayna’da ise tam tersine Putin’in seferberliği kahkahalara neden oldu. Ukrayna toplumu için şaka, hiciv ve alay konusu oldu. Ukraynalılar savaşmak istiyor ve savaşacak çünkü biz kendi ülkemizdeyiz ve evlerimizi ve ailelerimizi, özgürlük ve bağımsızlık hakkımızı savunuyoruz.

Kaynak: https://lundi.am/Face-a-la-contre-offensive-ukrainienne-l-impuissance-russe

Rusya kaybetmeye mahkûm – Ilya Budraitskis

Yoldaşımız Ilya Budraitskis ile Bir+Bir sitesi adına Yücel Göktürk tarafından yapılan söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz. – İmdat Freni

İşgal, ya da Putin’in deyişiyle “özel askeri operasyon” sizin için sürpriz oldu mu?

Ilya Budraitskis: Oldu. Son âna kadar buna ihtimal vermiyordum. Zira, başarısızlıkla sonuçlanması kaçınılmazdı. Rusya’nın böyle bir savaşı kazanabilmesi mümkün değil. Şu ya da bu şekilde yenilgiye uğrayacak. 

Nasıl bir yenilgi olur bu?

Rusya bu işgali siyasi olarak nasıl yönetebilir? Bir kukla hükümetle mi? Öyle bir hükümetin ne uluslararası camiada ne de Ukrayna halkının nezdinde meşruiyeti olabilir. Şimdi bile, güney Ukrayna’daki işgal altındaki bölgelerde, örneğin Kherson’da, Rusya yerel halkın katılımını sağlayan, saygısını kazanan yerel yönetimler kuramıyor. İşgal altındaki bölgelerdeki yöneticilerin birçoğu Rus emniyet güçlerinden devşirme. Ve bu yöneticiler topluma net bir mesaj veremiyor –bu bölgeler Rusya Federasyonu’nun bir parçası mı olacak, yoksa Donetsk ve Luhansk gibi bir kukla “halk cumhuriyeti”ne mi dönüşecekler? 

Rusya, dediğiniz gibi, yenilmeye mahkûmsa Putin niçin böyle kritik bir stratejik yanlış yaptı?

Putin Ukrayna halkının çoğunluğunun Rus birliklerini selamlayarak karşılayacağını, kayda değer bir direnişin olmayacağını düşünmüştü. Kremlin Ukrayna’nın teslim olacağını bekliyordu. Rus yetkililer kendi propagandalarına inanıyor. Yaptıkları propagandaya göre, Ukrayna halkının büyük çoğunluğu Rusya yanlısı bir hükümeti bağırlarına basmaya hazırdı, sadece küçük bir milliyetçi azınlık böyle bir hükümet kurulmasına karşı çıkıyordu, dolayısıyla yapılması gereken bu azınlığı izole etmekti. Ancak, bunun gerçeklikle ilişkisi olmadığı ortaya çıkınca, stratejiyi “uzun vadeli tahripkâr bir savaş”a çevirdiler, Ukraynalılara ve Avrupalı müttefiklerine direnişin çok pahalıya mâlolacağını kabul ettirmeye yöneldiler. Ne var ki, Ukrayna’nın işgali Rusya için hâlâ bir çıkmaz sokak –bu kadar geniş bir alanı istila etmek ve sömürge tarzı bir saf şiddetle yönetmek mümkün değil.

ABD ve müttefiklerinin uyguladığı yaptırımların Rusya ekonomisi üzerinde nasıl bir etkisi oldu?

Yaptırımların çok ciddi etkileri oldu. Yüzlerce, binlerce işyeri iflasın eşiğine geldi, enflasyon katlandı. Yıl sonuna doğru hayat daha da zorlaşacak. Ancak, Rusya ekonomisi ayakta kalacak, çünkü bütünüyle doğalgaz ve petrol ihracatına yaslanıyor ve bu iki kalemde büyük sorunlar yaşanmıyor. Öte yandan, IMF’nin son raporuna göre, Rusya ekonomisi yıl sonunda yüzde 6 küçülmüş olacak. Bu da şu anlama geliyor: Yaptırımlar ortalama vatandaşı yoksullaştırıyor ve ülkenin ekonomik büyümesini engelliyor, ama Putin’in savaşa son vermesini sağlayamıyor.  

Bu işgal ne gibi siyasal sonuçlar doğurabilir?

Bir öngörüde bulunmak çok zor. Birkaç ihtimalden biri, ateşkes ve bunun sorunu dondurması. Bu durum Putin rejiminin bir süre daha, ama muhtemelen çok uzun olmayan bir süre varlığını koruması demektir. Bu da sosyal ve ekonomik çöküşün ve rejimin baskıcı eğilimlerinin sürmesi demek olacak. Putin iktidarı Moldova ve Baltık ülkeleri gibi post-Sovyet devletlere karşı saldırgan politikasını da sürdürecektir. Putin rejimi ancak savaşla istikrarını koruyabilecek bir model haline geldi. İhtimallerden biri bu anlattıklarım, diğeri ise şu: Rus işgalinin yenilgiye uğraması kesinleşirse, yaptırımlar toplum için dayanılmaz hale gelirse, tabanda ve siyasal elit içinde muhalefetin büyüyerek bir siyasi krize yol açmasına ve bunun bir rejim değişikliği yaratmasına tanık olabiliriz. Ukrayna’nın işgaliyle birlikte açık bir yarı faşist diktatörlüğe dönüşen bu rejime duyulan yaygın pasif hoşnutsuzluk kitlesel protesto gösterilerine dönüşebilir. 

Muhalefet ne durumda? Eylül 2021 seçimlerindeki tabloyu nasıl yorumluyorsunuz? 

Putin on yılı aşan iktidarında “denetimli demokrasi” veya “güdümlü demokrasi” denen bir siyasal sistem kurdu. Bu sistemde rejime kökten muhalif partiler seçimlere katılamıyor. Parlamentoda muhalif partiler var, ama bunlar şu veya bu ölçüde Kremlin tarafından yönlendiriliyor. Yarı bağımsız yegâne parti Komünist Parti. 2021 Eylül’ündeki seçimlerde bayağı başarılı oldular, oyların yüzde 20’sini aldılar. Ancak bu başarıyı sadece kendi güçleriyle değil, muhalefetin ortak stratejisi sayesinde elde ettiler. Muhalefetin ortak stratejisi, kazanma ihtimali en yüksek adayların parti kimliği gözetmeksizin desteklenmesine dayalı “akıllı oy” tabir edilen yöntemdi. Ve birçok bölgede seçilme ihtimali en yüksek adaylar Komünist Parti’nin adaylarıydı.

Komünist Parti’nin nasıl bir yapısı var, nasıl bir komünizmi temsil ediyor?

Komünist Parti 1990’larda, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin halefi olma iddiasıyla, ama farklı bir programla kuruldu. Stalinizm, Rus milliyetçiliği ve bir tür sosyal demokrasinin karışımı bir yapısı var. Son yıllarda en güçlü muhalefet odağı haline geldiler; rejime duyulan hoşnutsuzluğun ifadesi Komünist Parti’ye oy vermek oldu. Birçok liberal Putin’den kurtulma adına Komünist Parti’ye oy verdi.  

Rusya Komünist Partisi’nin anti-demokratik bir yapısı var. Partinin liderliği Kremlin’le bağlantılı ve birtakım gizli anlaşmalarla sadık muhalefet rolünü oynamaya hazır. Partinin çizgisini değiştirmek isteyen akımlar ya tasfiye ya da marjinalize ediliyor. Parti yönetimi bu konuda çok mahir. Fakat gene de birçok yerel temsilci toplumdaki çeşitli akımlara açık olan bir siyasal kültürü geliştirmek için çabalıyor. Bu, kuşak çatışması meselesiyle de yakından ilgili bir durum. Parti liderliği çok yaşlı.  Gennady Zyuganov 1993’te lider seçilmişti. Şimdi 76 yaşında, otuz senedir koltukta. Partiyi kontrol altında tutan sabit lider. Kremlin’le anlaşmaya hazır bir kişilik. 

Komünist Parti’nin Lenin’le ilişkisi nasıl?

SSCB’nin kurucusu olduğu için Lenin’i saygıyla anıyorlar. Ama asıl Stalin’i önemsiyorlar, çünkü neticede 1920’lerin başından 1950’lerin başına kadar SSCB’nin lideri Stalin’di. Öte yandan, Zyuganov konuşmalarında Samuel Huntington’a ve medeniyetler çatışmasına atıfta bulunuyor. Kitaplarında Rus medeniyetini Batı etkisinden korumak gerektiğinden söz ediyor. Bu bakımdan Zyuganov’la rejimin ideologları arasında büyük bir fark yok.

Komünist Parti Ukrayna’nın işgaline nasıl bakıyor?

Ukrayna’nın işgali Komünist Parti için büyük bir sınavdı. Parti liderliği işgali destekledi ve bu, seçimlerde onlara oy verenlerin birçoğunun beklentisiyle çelişiyordu. Partide savaş aleyhtarı sesler de vardı. Örneğin, işgalin başlangıcında, Komünist Partili üç vekil itirazlarını açıkladı. Partinin bazı yerel temsilcileri, Moskova Belediyesi Meclisi’nin bazı üyeleri dahil olmak üzere, açıkça savaş karşıtı tutum aldılar. Parti liderliğinin savaş yanlısı politikasına karşı çıkarak parti üyeliğinden istifa edenler oldu.      

Genel kamuoyunun tutumu ne yönde? Çoğunluk işgal ve savaş yanlısı mı?

Putin iktidarının son on yıldaki icraatı toplumun depolitize edilmesi yönünde oldu. Putin’in kurduğu politik sistemin çok önemli bir ögesi buydu. Toplumun çoğunluğu alternatif bir siyasi tutum almaktan, hükümeti onaylamadıklarını açıkça ifade etmekten korkuyor. Bu nedenle, hoşnutsuzluğun gerçek düzeyinin ne olduğunu söylemek zor. Kamuoyu yoklamalarına bakarsanız, toplumun yüzde 70’i, Ukrayna’ya yapılan “askeri operasyon”u destekliyor. Bu kamuoyu yoklamalarını yapan kişilerin birçoğu, insanların bu soruya cevap vermeyi reddettiklerini itiraf etti. Kamuoyu yoklama kuruluşlarının hepsi, şu veya bu ölçüde, Kremlin’in denetimi altında. Gene de toplumun yüzde 30’u savaş yanlısı olmadığını beyan etti. Bu gurur duyulacak bir şey.   

Bu yüzde önümüzdeki günlerde artar mı sizce?

Kamuoyu yoklamalarının anlattığım yapısı nedeniyle tahmin yapmak zor. Putin’in depolitizasyon stratejisinin çok önemli kısmı toplumun maddi refahına dayanıyor. Hayat standardının düşmesi Putin’in ödemek zorunda kalacağı ağır bir bedele sebep olur. Putin iktidarının temeli toplumun 1990’lardaki öfkesiydi. 1990’larda ülke kaos içindeydi ve Putin’le birlikte bir istikrar oluştu. Dolayısıyla, savaşı destekleyenler 90’lardan beri elde ettikleri her şeyin yok olması, alıştıkları tüketim seviyesinin kaybolması endişesi taşıyor. Şimdilik şartlar pek o kadar kötü değil, ama yıl sonuna dek Ukrayna sorununa bir çözüm bulunamazsa, duyulan o endişe politik sonuçlar doğurabilir.    

“1990’larda ülke kaos içindeydi” dediniz. Kaosun sebebi neydi?

1990’lar Rusya için “şok terapi”, yani 1990’ların ilk yarısındaki kökten piyasacı reformlar demektir. Putin iktidara geldiğinde, bu sosyal kaosa, suça ve yoksulluğa son vereceğini, güvenlik, istikrar ve ekonomik büyüme dönemine girileceğini vaat etmişti. Putin’in iddiası şudur: Kendisi iktidarda olmazsa Rusya tekrar kaosa düşer. Ukrayna savaşındaki retorik de aynı: “Kaosu ve ulusal güvenliğimizin tehdit edilmesini önlemek için bu askeri operasyonu yapmak zorundaydık. Dolayısıyla, savaş söz konusu değil. Bu, refahımıza, esenliğimize yapılan tehditleri önlemek için girişilen bir harekât.”    

Rusya’yla Ukrayna arasındaki gerilimin arka planında neler var?

Birçok sebep var. Gerilim 2000’lerin başında başladı. Geçenlerde vefat eden Ukrayna’nın ilk devlet başkanı Leonid Kravchuk bir Sovyet bürokratıydı, sonradan bağımsızlık yanlısı bir tutum aldı. Onun Putin veya Lukashenko’dan temel farkı, 1994’te seçimleri kaybettiğinde, yenilgiyi kabul etmesiydi. Bu bir dönüm noktasıydı, 1994 sonrasında siyasal anlayışlar değişti. Post-Sovyet devletlerin çoğunluğunda otoriter tek adam rejimleri kuruldu. 2004’te, Ukrayna’daki başkanlık seçiminde, mücadele Rusya yanlısı Yanukovich ile Batı yanlısı Yushchenko arasındaydı. Seçimlerden önce, Rusya’nın hangi adayı destekleyeceği besbelliydi. Yanukovich’in kriminel bir geçmişi vardı, popüler bir isim değildi, Ukrayna’nın Rusça konuşan kesimiyle güçlü bir bağı yoktu. Büyük sermayenin adamıydı, organize suçlarla ilişkiliydi. Gene de Rusya onu destekledi. Bu çok kritik bir andı, zira Putin o gündür bugündür aynı güçleri destekliyor, Doğu Ukrayna’nın büyük sermayesini arkasına alan siyasetçileri.

2000’lerin başında, Ukraynalıların çoğunluğu Ukrayna’nın Rusya’ya komşu olması nedeniyle NATO’ya girmemesi gerektiğini düşünüyordu. NATO üyeliğinin Ukrayna için iyi olacağını düşünenler azınlıktaydı. On yıl içinde bu tablo değişti. Sebep yalnızca “Batı propagandası” değildi, daha ziyade Rusya’nın Ukrayna politikasının yanlışlığıydı. Bu yanlış politikanın temelinde Ukraynalıların bilincini, beklentilerini umursamamak yatıyordu. Rusya için önemli olan “bizim elemanlar”dı – Yanukovich veya Medvedchuk gibi büyük sermayenin Kremlin yanlısı, yolsuzluklara batmış siyasetçilerdi.                   

“Seçim kazanmak istiyorsan seçmenlerin senin istediğin yönde oy kullanmalarını sağlayacaksın”: Putin’in siyaset anlayışı bu cümledir. Ona göre, demokratik seçim diye bir şey yoktur, her zaman ve her yerde bütün seçimler manipüle edilir. Dolayısıyla, Ukrayna’da Yanukovich’i desteklediğinde, manipülasyonlar yoluyla durumu denetimi altında tutabileceğini ve arzuladığı seçim sonucunu elde edeceğini düşünüyordu. Ama Kasım 2013 – Şubat 2014’te Maidan ayaklanması oldu ve Yanukovich devrildi. Putin’e göre, her kitlesel ayaklanma birilerinin tezgâhıdır –CIA’in ve benzeri güçlerin. Maidan’ı da dış güçlerin bir tezgâhı olarak görüyordu.   

Söz “seçim manipülasyonu”na gelmişken… Putin’in Aralık 2011 ve Mart 2012’deki seçim zaferleri hile iddialarıyla gölgelenmiş ve meşruiyeti tartışmalı hale gelmişti. O süreç nasıl seyretti, nasıl aşıldı? 

Meşruiyet krizi Eylül 2012’de, Putin üçüncü defa başkanlık seçimine gireceğini ilan etmesiyle başladı. Bu anayasaya aykırıydı. Putin’in üçüncü kez başkan olmak istemesi rejimin daha otoriter ve daha tek adamcı olmaya yöneldiğini gösteriyordu. Bu ilanın on ay öncesinde, Aralık 2011’de, Putin’in Birleşik Rusya Partisi parlamento seçimlerini kazanmıştı, ama o kadar çok hile vakası vardı ki, on binlerce insan sokağa çıktı, seçim sonuçlarını protesto etti. Bu gösteriler Putin’in zaferini gölgeledi. Ancak, dört ay sonra, Mart 2012’de, Putin başkanlık seçimini kazandı. Bunun sebebi sadece seçim hileleri değildi, “idari mobilizasyon” tabir edilen uygulamaydı. Kamu çalışanları –öğretmenler, hekimler, emniyet güçleri– rejimin dayattığı yönde oy verdi. Putin ayrıca, ABD muhafazakârları ve Türkiye’deki iktidar gibi, “kültür savaşı” kozunu kullandı. “Liberal azınlığın” karşısına “sessiz çoğunluğu”, geleneksel değerlere bağlı kesimleri çıkardı. Tam da o esnada anti-LGBTİ+ ve benzeri söylemler resmi propagandanın öne çıkan unsurları oldu. Öte yandan, ağırlıklı olarak liberallerin temsil ettiği muhalif hareket sadece demokratik haklara odaklanarak toplumsal tabanını daraltmıştı. Derken, 2014’te Kırım ilhak edildi ve Ukrayna savaşının fitili ateşlendi. Kırım’ın ilhakı Putin’in iç politikasıyla derinden bağlantılıydı. Putin seçmenleri “ulusalcı siyaset” etrafında topladı. Kırım’ın ilhakını ve Rusya’nın oynamak istediği uluslararası rolü destekleyenlerin Putin’i de desteklemeleri gerekiyordu, çünkü Putin’in meşruiyeti ile Rusya’nın uluslararası arenadaki çıkarlarının meşruiyeti birbirinden farklı şeyler değildi.

2014’te, “Kırım mutabakatı” ilan edildi. Bu, Rusya toplumunun çoğunluğu Kırım’ın ilhakını destekliyor demekti. Ve tabii bu çoğunluk Putin rejimini de destekliyor demekti aynı zamanda. İki-üç yıl bu ulusalcı siyaset iş gördü, ama 2017’den itibaren “Kırım mutabakatı” daha da sorunlu bir hale gelmeye başladı, zira insanlar büyüyen sosyal eşitsizlikten ve rejiminin otoriterliğinden mustaripti. Alexey Navalny’nin populist muhalefeti bu anda başladı ve gençliğin önemli bir kısmını cezbetti. Bu durum, rejimin gözünde, 2012’deki kitlesel gösterilerden daha tehlikeliydi. Navalny 2012’den gereken dersi çıkarmıştı: Sosyal eşitsizliğe odaklandı ve söylemini onun üzerine kurdu.   

Navalny nasıl bir geçmişten geliyor?

Siyasal kariyerine 2000’lerin başında, liberal olarak başladı. Liberal demokrat parti Yabloko’nun üyesiydi. Geleneksel Rus liberalizminin yürümediğini, toplumsal bakımdan çok dar sınırlar içinde olduğunu görerek partisinden ayrıldı. Rusya’da rejime rakip olmak için geniş bir sosyal tabana ve eşitsizliklere hitap eden bir söyleme sahip olmak gerekiyor. Navalny 2000’lerin başında ulusçuluğa göz kırpıyordu, sonradan yolsuzluklara odaklanmaya başladı. Aslında yolsuzluk doğru bir terim değil, çünkü sorun siyasal ve sosyal gücün yapısal organizasyonu, siyasal ve iktisadi gücün birbirlerinden ayrışmaması. Siyasal hâkimiyete sahipseniz ülkenin iktisadi kaynaklarına da hâkim oluyorsunuz. Navalny yolsuzluklar üzerinden Putin rejiminin yapısına çomak soktu ve eşitsizlikleri vurgulamaya başladı. “Şu yatlara, villalara, ülke dışındaki Rus elitlerinin devasa mal varlıklarına bakın. Ve sonra dönüp Rus halkının büyük çoğunluğunun yaşadığı yoksulluğa bakın”, Navalny’nin söylemi buydu. Ancak bu sol bir söylem değildi, popülistti. Popülist siyaset Putin için tehlikeli, çünkü toplumun liberal kesimleriyle demokrasiden ziyade sosyal adalet talebini öne çıkaran kesimler arasında ortak bir zemin oluşturuyor. Navalny’nin örgütünün 2021’de vahşice imha edilmesinin sebebi buydu. Navalny’yi zehirlediler, sonra da hapse tıktılar. Aktif taraftarları tutuklandı veya ülkeyi terketmek zorunda kaldı. Örgütleri rejim tarafından “aşırı uç” olarak damgalandı ve yasaklandı. Navalny de dokuz yıl hapis cezasına mahkûm edildi. 

Medeniyetler Çatışması’nda, Samuel Huntington “Avrupa’daki en belirgin kültürel sınırın Batı ve Doğu Ukrayna arasında uzandığını, ancak Ukrayna’nın medeniyetler çatışmasına bir istisna teşkil ettiğini, Doğu ve Batı Ukrayna toplumları arasında savaş ihtimalini çok düşük gördüğünü, zira iki toplumun da Slav ve Ortodoks olduğunu” söylüyordu. Öngörüsünde yanıldığı ortada, ama “fay hattı” tespiti doğrulanmış görünüyor. Bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?

Huntington çağımızın çok önemli düşünürlerinden. Önemi öngörülerinden ötürü değil, sunduğu dünya görüşünün etkisinden ötürü. Huntington’ın dünya görüşü küresel elitlerin siyasal tahayyülleri üzerinde çok etkili oldu. Özellikle Rus elitleri arasında çok yankılandı. “Fay hattı” tespitinde haklıydı, ama görüldüğü gibi, öngörüsü yanlışlandı. Aynı kitapta, Huntington Yunanistan’ın AB üyesi olmasını yanlış buluyordu, çünkü ona göre AB Batı medeniyetine, Yunanistan ise Batı medeniyetine değil, Ortodoks medeniyetine aitti. Bu nedenle aralarında anlaşmazlık çıkacaktı. Bu defa öngörüsü doğrulandı, AB-Yunanistan arasında anlaşmazlık çıktı, ama sebep Huntington’ın kavramsal çerçevesindeki gibi kültürel-dini farklar değildi, AB’nin iktisadi sistemiyle Yunanistan’ın yapısal sorunları arasındaki ilişkiydi. Ukrayna konusunda ise dil ve kültür meselesinin bir siyasal sorun barındırdığını söylerken haksız değildi, ama çatışma çıkmayacağını öngörürken diğer siyasal faktörleri gözardı ediyordu.   

Putin rejiminin kilometre taşlarına göz atalım. Putin’in 2000 yılında iktidarı Yeltsin’den devralışıyla birlikte, Rusya’da muhafazakâr-otoriter paradigma siyasete hâkim olmaya başladı. 2006’da, Putin’in partisinin önde gelen ideoloğu Surkov “egemen demokrasi” kavramını ortaya attı. 2007’de, Putin ülkesinin iç ve dış güvenliğinin iki koşulu olduğunu ilan etti: Muhafazakâr değerler ve nükleer güç. 2008’de Gürcistan’la savaşa girildi. 2012’de, yeni rejimin ideoloji cephesini oluşturmak üzere İzborsk Kulübü kuruldu. 2012’den itibaren, Putin’in söylemi İzborsk’un söylemine paralel olarak anti-Batı çizgide ilerlemeye başladı. “Rusya’nın demografik ve ahlâki krizi”ne çarenin “manevi ve muhafazakâr değerler” olduğu vurgulandı. 2014’te, Rusya-Ukrayna arasında Minsk Antlaşması imzalandı, ancak bu antlaşmaya karşı İzborsk “topyekûn askeri harekât” propagandasına başladı. 2015’te, İzborsk’un önde gelen teorisyenlerinden Valery Korovin’in The End of the Ukraine Project (Ukrayna Projesinin Sonu) adlı, temel tezi “Ukrayna Lenin tarafından yaratılmış suni bir tarihsel konudur” olan kitabı yayınlandı. Korovin ayrıca Ukrayna’daki Rusların, neo-Nazilerin etkisi altındaki Ukrayna hükümetinin “Russofobi”sine hedef olduğunu iddia ediyordu. Yedi yıl sonra, Ukrayna işgalinin başladığı günlerde, Putin “özel askeri operasyon” adını verdiği saldırıyı gerekçelendirirken Korovin’in tezini yankıladı. Buna, İzborsk’un 2016’da yayınladığı Doctrine of the Russian World’de (Rus Dünyasının Doktrini) vurgulanan “Rusların ve Ukraynalıların tarihsel birliği”ni de ekledi. Putin rejiminin ideolojik çerçevesinin bu kronolojisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Evet, Putin rejiminin ideolojisinin bugünlere gelişindeki adımlar böyle. Ancak, Putin rejiminin İzborsk ideologlarıyla ilişkisi çok karmaşık. İzborsk üyeleri Rus devletinin baskıcı ve askeri aygıtında egemen olan düşünce biçimini formüle ederek dile döküyor. İzborks’un kurucusu Alexander Prokhanov kariyeri boyunca Rusya ordusuna yakın bir gazeteci-yazar olarak tanındı. O ve yönettiği Zavtra (Yarın) adlı gazete yönetici elitler nezdinde çok etkili. Prokhanov kariyerine Soyvetler’in Afganistan’ı işgal etmesini savunarak başlamıştı. Bunu militarist-emperyalist bir biçimde yapıyor, savaşı romantize ediyor, Rus askerlerinin cesaretine methiye düzüyordu. Bu, Rus devlet aygıtında egemen olan düşüncenin ifadesiydi.  

Putin’e gelince, onun söylemi bir alaşım. İktidarının başında, Sovyetler’in çöküşünü “Rusya’nın başına gelen en büyük siyasal felâket” olarak adlandırırken Rusların duygularına hitap ediyordu. Ancak, Rusların büyük çoğunluğu için söz konusu felâket jeopolitik değil, sosyaldi. Felâket sosyaldi, çünkü radikal piyasacı reformlar toplumsal yıkıma yol açmıştı. Putin Sovyet toplumunun yıkımına duyulan bu derin, acılı kaygıyı jeopolitik hınçla ikame etti. Bu ikame Putin’in söyleminin çok önemli bir unsuru: Toplumu onarmak, sağaltmak istiyorsak, Rusya’nın uluslararası arenadaki gücünü restore etmeliyiz. Putin rejiminin ideolojik numarası bu ve bu çok başarılı olmuş bir numara.

Putin’in restorasyon söylemi “Çarlık Rusya’sının manevi mirasıyla Sovyetler Birliği’nin askeri ve nükleer gücünün buluşması” diye özetlenebilir. Bu “buluşma”nın dinamikleri neler?

Çarlık Rusya’sıyla SSCB’yi buluşturan kavram “Tarihsel Rusya”. Putin’in de kullandığı bu kavram İzborsk çevrelerinde çok popüler. “Tarihsel Rusya”nın ardındaki fikir şu: Çarlık Rusya’sı ve Sovyetler Birliği aynı özün farklı devlet biçimleridir, öz Rusya’dır. Ve post-Sovyet dönemdeki Putin Rusya’sı da o tarihsel özün yeni varoluş biçimidir. Bu formülasyonun ideolojik kökenlerine baktığımızda, Ekim Devrimi sonrasında Rusya’dan iltica eden Beyaz Rusların bir kısmının 1920’lerde yazdıklarını görüyoruz. Mülteci Beyaz Rus topluluklarda çeşitli fikir akımları vardı ve bunlardan biri Sovyet hükümetinin tanınması gerektiğini öne sürüyordu. Savunucularının anti-komünist olduğu bu görüşe göre, Bolşevikler, özellikle de Stalin liderliği “Tarihsel Rusya”yı restore ediyordu, Rus İmparatorluğu’nu başka bir ad altında yeniden kuruyordu. Bu akımın güncel teorisyenlerinden biri olan Nikolay Ustryalov, 1990’larda ve 2000’lerin başlarında, Rus düşünürleri etkileyen bir isimdi.  “Tarihsel Rusya” kavramı sözünü ettiğim gelenekten alındı, Prokhanov ve diğer İzborsk mensupları tarafından işlendi, nihayetinde Putin’in anlatısına girdi.

Rusya devletinin reenkarnasyonuna dair bu büyük anlatı, II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinin kutlandığı 9 Mayıs Zafer Günü törenlerinde dile getirilir oldu. Sovyet döneminde Kızıl Meydan’da böyle bir kutlama yapılmazdı. Çünkü savaşın anısı çok tazeydi; kötürüm kalan, yakınlarını kaybeden milyonlar vardı. Zafer Günü kutlamaları 1970’lerde, Brejnev döneminde başladı. Brejnev II. Dünya Savaşı gazilerindendi, bu ulusalcı anlatıyı mobilize etmek iktidarını sağlamlaştırmak bakımından işine geliyordu. Gene de o dönemki törenler bugünkülere kıyasla çok daha sönüktü. 9 Mayıs kutlaması Putin’le birlikte giderek popülerleşti ve özellikle 2014’teki Kırım işgaliyle rejimin ideolojik enstrümanlarından biri haline geldi.  

Putin’in kendisini Batı karşıtlığına konumlaması Huntington’ın medeniyetler çatışması fikrini benimsemesine yol açtı. Putin’in Batı karşıtlığında derin anti-devrimci görüşlerinin önemli yeri olduğunu da vurgulamak gerekiyor. Putin birkaç yıl önce, I. Dünya Savaşı’nın yıldönümü vesilesiyle yaptığı konuşmada, Rus ordusunun I. Dünya Savaşı’nda neredeyse muzaffer olduğunu, ancak “hainler”in 1917’de Rusya’yı sırtından bıçaklayarak zaferi engellediğini söyledi. Ve o “hainler”i Kırım’ın ilhakına karşı çıkanlara benzetti. Onlar da Bolşevik, teslimiyetçi, anti-yurtsever zihniyeti temsil ediyordu. 

Putin’in bu yılki Zafer Günü söylevini nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Putin’in 9 Mayıs söylevi “Rusya ile Batı arasındaki ezeli çelişki” nakaratıydı. SSCB’nin “Tarihsel Rusya”nın adlarından biri, faşizmin ya da Nazizmin ise Batı’nın Rusya’ya karşı yürüttüğü ezeli saldırganlığın tezahürlerinden biri olduğu fikrini tekrarladı. Putin’e göre, Napoleon veya Hitler arasında pek bir fark yok, ikisi de Rusya’nın bekasını ve manevi değerlerini ezelden beri tehdit eden Batı’nın temsilcisi. 9 Mayıs söylevinde, Putin 12. yüzyıldaki Rusya kralı Monamakh’ı ve 18. yüzyılda Osmanlı’ya karşı savaşan Amiral Ushokov’u da andı.   

Ushokov akla Napoleon’u yenilgiye uğratan, Savaş ve Barış’ta da övgüyle anılan General Kutuzov’u getiriyor. Rus edebiyatı dendiğinde akla ilk gelen isimlerden olan Tolstoy’la rejimin ve muhalefetin ilişkisi nasıl? 

Tolstoy günümüz Rusya’sında çok tartışmalı bir yazar. Savaşa karşı çıkan kesimler Tolstoy’dan yaptıkları pasifist alıntılarla kendilerini ifade ediyor. Rejim ise haliyle Tolstoy’a soğuk duruyor. Tolstoy hâlâ okul müfredatında var, ama eserlerinin kısaltılmış versiyonlarına atıf yapılıyor. Savaş ve Barış’tan alınan bazı pasajlarla, o büyük eser Rus halkının Fransız işgaline karşı kazandığı zaferin anlatısı olarak sunuluyor. Tolstoy öyle bir yere indirgeniyor. Öte yandan, Dostoyevski “Batı’nın liberal değerleri”ne, “renkli devrimler”e, LGBT+ haklarına karşı resmi propagandanın aracı olarak kullanılıyor.

Kaynak: https://birartibir.org/rusya-kaybetmeye-mahkum/

Batılı Sömürgecilerin Dayattığı LGBTI+ Karşıtı Yasalar – Leslie Feinberg

Kendisini ırkçılık karşıtı bir beyaz, seküler bir Yahudi, işçi sınıfı üyesi, transgender, lezbiyen ve devrimci komünist olarak tanımlayan Leslie Feinberg trans özgürleşmesinin marksist kavranışı konusunda öncü çalışmalara imza atmıştır. Ünlü romanı Stone Butch Blues (1993) Sevici Türküsü–Bir Sevicinin Romanı (Artshop yay., 2007) adıyla türkçeye çevrilmiş olan Feinberg uzun yıllar ABD’deki bir Marksist örgüt olan İşçilerin Dünya Partisi üyesi olmuştur. 2014’te hayatını kaybeden Feinberg’in bu yazısı ilk kez, 2007 yılında, LGBTQ+ ve komünizm üzerine yazıların yayımlandığı ‘Lavanta ve Kızıl’ başlıklı serinin 112. bölümünde yayımlandı.[1] Aşağıda Türkçe çevirisini bulacağınız Leslie Feinberg’in analizi bugün de önemini korumaya devam ediyor.

Sınıflı toplumların anaerkil komünal grupları alaşağı ettiği yerlerde, yeni patriyarkal aile modellerine uymayan cinsellikler, toplumsal cinsiyet ifadeleri ve bedenler yasalar aracılığıyla cezalandırıldı. Kan bağının erkekler yerine kadınlar tarafından aktarıldığı sınıf öncesi toplumlarda önemli rol oynayan kadınlar, patriyarkal egemen sınıfın yükselişiyle birlikte toplumdaki statülerini kaybettiler. Egemen sınıf bu süreçte zenginliğin yasalarla erkek varislere aktarılmasını güvence altına aldı. Bunun sonucu olarak, gen aktarımında annenin belirleyici oldugu görüş yerine, babanın egemen olduğu bir aile birimine bağımlılık zorunlu kılındı.

Egemen sınıflar zamanla güçlerini arttırdı ve komşuları komünal toplumları silah zoruyla devirerek topraklarını genişletti. Aynı egemen sınıflar, orduları aracılığıyla ele geçirdikleri yerlerde yaşayan halklara, kendi yasal kodlarını ve toplumsal düzenlerini dayattı. Avrupalı ​​yönetici sınıflar ise tüm dünyaya eşcinsel ilişki karşıtı yasaları ihraç etti ve bu vesileyle sömürge imparatorluklarını kurdu. Avrupa sömürgeciliği, eşcinsel ilişki ve cinsiyet/toplumsal cinsiyet farklılıklarına karşı yasaları uygularken Engizisyon terörüne başvurdu. Yerli toplumların hukuki düzenlerinin şiddet yoluyla ‘yeniden yapılandırılması’, akrabalık ilişkilerini, aile/topluluk örgütlenmelerini, cinsellikleri, toplumsal cinsiyet ve cinsiyet rollerini etkiledi. Sonuç olarak bu yeniden yapılandırma süreci köleleştirmeye, sömürüye, baskıya ve kâra hizmet etti.

Kuşatma altındaki yerli halklar farklı anlamlarda çeşitlilik arz ediyordu. Gay Amerikan Yerlileri Tarih Projesi’nin ilk çalışması olan 1988 tarihli ‘Ruhu Yaşamak’ adlı kitabında görülebileceği gibi, Kuzey Amerika kıtasında, Avrupa uluslarına kıyasla, çok daha fazla cinsiyet/toplumsal cinsiyet rolüne yer açmış 135 yerli halk vardı.

Yerli yazar Geceyarısı Güneşi (Anishinabe) denemelerinden birinde farklı yerli topluluklardaki cinsiyet/toplumsal cinsiyet sistemlerine dair tarihsel materyalist bir görüş sunar. “Kuzey Amerika Yerlilerinde Cinsiyet/Toplumsal Cinsiyet Sistemleri” başlıklı yazısında Anishinabe şöyle diyor:  “Sosyal ve özellikle cinsel yaşam, toplumun ekonomik örgütlenmesine içkindir ki bu örgütlenme, çeşitli kültürel formları da ortaya çıkarır. Toplumsal cinsiyetin ve cinselliğin kültürel inşası, cinsel işbölümü, geçim kaynakları, toplumsal ilişkiler ve kadın-erkek ilişkileri göz ardı edilmeden ele alınmalıdır. Bu bağlamda ideoloji keyfi ve münferit bir güç olarak görülmemelidir aksine ideolojinin kendisi uygun toplumsal formları, belirli bir üretim tarzına uygun davranışları ve bireyleri yeniden üretmeye ve sürdürmeye hizmet eder.

Leslie Feinberg, Boston Pride, 2006

Ebu Garip’in Kökenleri

Avrupa sömürgeciliği, MS.1500 civarında başlayan Portekiz yayılmacılığı ile, iç sömürgeciliği ve karşı devrimci engizisyonunu tüm dünyaya ihraç etti. Doğrudan sömürge yönetimi, üç yüz yıl sonra, 1857 yılında Britanya`nin Hindistan egemenliğiyle doruk noktasına ulaştı. Queer Miras 1551 yılı için şöyle bir raporda bulunmuş: Portekizli misyoner Papaz Pero Correia, Brezilya`daki yerli kadınlar arasında eşcinsel erotizmin oldukça yaygın olduğunu belirtir ve hatta daha önce görev yaptığı Afrika’daki eşcinsel erotizm kadar yaygın olduğunu iddia eder. Papaz Correia, Brezilyalı yerli kadınların silah taşıdıklarını ve kadınlarla evlendiklerini de aktarıyor. 1646 yılında Portekizli sömürge lordları, hemcinsler arası ilişkilenmeye karşı yasalarını, erkekleri olduğu kadar kadınları da içerecek şekilde genişletti. Verilen ceza, ise, kazıkta diri diri yakma idi.

1978’de Meksika’da kurulan Lambda Homoseksüel Kurtuluş Grubu’nun kurucu üyelerinden biri olan Max Mejía, İspanyol fatihlerin batı yarımküreye gelişiyle birlikte, eşcinselliğin doğaya karşı işlenen bir günah, ‘ruhun yozlaşması’ ve şeytanla ittifak olarak görülmeye başladığı bir söylemin inşa edildiğini yazıyor. Homoseksüellik, sıradan insanlar veya din insanları diye ayrım yapılmaksızın, her koşulda cezalandırılıyordu. Mejía sodomiyi özel bir Hint günahı olarak gören İspanyol fatihlerin, sodomitlerin (sodomiye başvuranların) peşlerine düştüklerini ve onları cezalandırdıklarını da aktarıyor. Mexico City San Lázaro’daki o akıllara kazınan auto-da-fé’de olduğu gibi, sodomitlerin kazıkta yakılması için adeta haçlı seferleri düzenlenmişti.

Vasco Núñez de Balboa, Panama’daki sömürge seferi sırasında kadın gibi giyinmiş erkekler gördüğünü ve onların Balboa sodomitleri olduğunu aktarıyor. Balboa’nun aktarımına göre, kralla birlikte kırk kişi köpeklerin önüne yem olarak atılmış. Bu da, ancak ve ancak, onurlu ve Katolik bir İspanyol fatihe yakışacak ‘güzel’ bir hareket olsa gerek! Küba’ya gelince, adadaki, İspanyol sömürge yetkilileri ‘sodomit’ olarak gördükleri kişileri hadım etti. İspanyollar ise Antilles ve Louisiana’yı işgal ettiğinde, kadın gibi giyinen ve toplumun saygı duyduğu erkeklerle karşılaştılar. Bu erkeklerin hermafrodit veya eşcinsel olduklarını düşünerek onları katlettiler. Zengin Hollandalı tüccarlara gelince, onlar da sodomiyi ve ‘doğal olarak görülmeyen cinsel suçları’ suç sayan Napolyon öncesi Roma-Hollanda ortak hukukunu, Endonezya’dan Güney Afrika’ya kadar, geniş bir coğrafyaya dayattılar. Hollandalı tüccarların 17. yüzyılda Afrika Burnu’na getirdikleri sömürge mevzuatı bugün hâlâ Namibya, Zimbabve ve Lesoto’daki yasaların temelini oluşturmaktadır.

Güneş Hiçbir Zaman İngiliz Sodomi Karşıtı Yasaları Üzerinde Batmadı

İngilizler, İrlanda halkına, erkekler arasındaki eşcinsel ilişkileri ölümle cezalandıran 1634 tarihli yasayı dayattı. 1885 tarihli İngiliz Labouchère Yasası ise feminen homoseksüel yazar Oscar Wilde’ı kürek cezasına mahkûm eden yasaydı. Hindistan, Malezya, Pakistan, Bangladeş, Myanmar, Singapur, Malezya ve Brunei’deki eşcinsel ilişkileri suç sayan yasaların baslığı da aynı; ‘Madde 377’. Çünkü yasayı yazan aynı sömürgeci güçtü: İngiltere. 

Sömürge tarafından hazırlanan mevzuat, yanıltıcı bir şekilde “Hint Ceza Kanunu” olarak adlandırılıyordu. Halbuki, Hindu hukuku, rızaya dayalı cinsel ilişkileri cezalandırmamıştı. Tarihçi Douglas Sanders’a göre 1860 yılına ait Hindistan Ceza Yasası’nın 377. maddesi, ‘doğadaki düzene karşı gelen cinsel ilişkileri’ suç haline getirmişti. İngilizler bu yasayı 1872’de Singapur, Penang ve Malacca’daki Boğazlar bölgesinde uygulamaya soktular. 19. yüzyılın sonlarında ise sözkonusu yasa Hong Kong, Fiji, Malay Yarımadası ve Burma’da da zorla yürürlüğe konuldu.

Korea Herald gazetesinde çalışan gazeteci Benjamin Jhoty, Asya’daki eşcinsellikler hakkında bilgi sunan utopia-asia.com‘dan alıntı yapıyor: “Asya’da, neredeyse baktığınız her yerde, birden fazla sayıda benzersiz eşcinsel geleneği görebilirsiniz. Kore, Singapur, Endonezya, Malezya ve Filipinler’de eşcinselliğin gerçek düşmanı, antik sömürge yasaları ve ‘dogal dünya’ kavramını çarpıtarak vatandaşlara zorbalık yapan homofobik Asya dışı dinlerdi.”

Tarihçi Sanders bu hüküm veya buna yakın birçok hükümün şu anda Hong Kong hariç Asya’daki tüm eski İngiliz kolonilerinde yürürlükte olduğunu aktarıyor. Sanders şöyle devam ediyor: “Sri Lanka, Seyşeller, ve Papua Yeni Gine’de yasalar Hindistan Ceza Yasası’nın 377.maddesinden ibareler içerse de başka madde numaraları ile adlandırılmıştır. Paralel ifadeler, Afrika’daki eski kolonilerin ceza kanunlarında da yer almaktadır. 

Tarihçiler Kevin Botha ve Edwin Cameron, Hollandalı ve İngiliz sömürgeci güçlerine ait hukuk sistemlerinin, boyun eğdirdikleri Afrika topluluklarının geleneksel yasalarını önemli ölçüde etkilediğini yazıyor. 1899 tarihli İngiliz “Queensland Ceza Kanunu” 19. yüzyılda Kuzey Nijerya’da kabul edildi ve 1916 yılında yürürlüğe giren tek tipleşmiş federal kodun temelini oluşturdu. Hindistan Ceza Kanunu Kenya, Uganda ve Tanzanya’da kullanılmıştı, ancak bu kanunlar daha sonra Nijerya ceza yasasını temel alarak hazırlanan taslaklarla değiştirildi. Sudan, Hindistan Ceza Kanununu kullandı. 1960’ta Kuzey Nijerya, Sudan yasa kodlarına dayanan ayrı bir ceza yasası çıkardı.” 

Benzer yasalar ‘İngiliz’ Honduras’i (günümüzde Belize), Jamaika, Anguilla, ‘İngiliz’ Virgin Adaları, Cayman Adaları, Montserrat, Bahamalar, Tobago, Turks ve Caicos Adaları ve St. Lucia’da da zor yoluyla uygulamaya konuldu. İngilizler 1892’de Kanada’ya, bir yıl sonra Yeni Zelanda’ya ve ilki 1788, ikincisi 1899 yılında olmak üzere Avustralya’ya ‘sodomi’ karşıtı yasaları empoze ettiler.

Navaho yerli halkından “İki Ruhlu” bir çift, 1866

Sömürgeleştirilmiş Kuzey Amerika’da İdamla Cezalandırılan Suçlar

Sivil haklar tarihçisi Tom Head şöyle açıklıyor: ‘İspanyol, Fransız, Hollandalı ve İngiliz sömürgeciler 17. yüzyılda Kuzey Amerika’ya yerleşmek için geldiklerinde, yanlarında çeşitli cinsel eylemleri yasaklayan yasaların bir kataloğunu getirmişlerdi’. Detaylı bir biçimde üzerinde çalışılmış yasaların amacı, tek eşli ve aynı ırklar arası yapılan heteroseksüel evliliği zorunlu bir kurum olarak uygulatmaktı. Bu kurumun dışında kalan her türlü cinsellik, yasalara göre cezalandırılacaktı. 

‘Sodomi’ karşıtı en eski yasal mevzuat 24 Mayıs 1610 tarihinde Virginia Kolonisi’nde kabul edildi. Kısa süre sonra tüm kolonilere ve ABD eyaletlerine yayıldı. Tarihçi John D’Emilio’a kulak verelim: “Sodomi bütün kolonilerde ölümle cezalandırılan bir suçtu ve bu dönemde, örneğin, en az beş erkek idam edilmişti. Sodomi, kadınlar arası müstehcenlik, kamusal alanda açık saçıklık ve diğer eşcinsel arzular kırbaç ve para cezasıyla cezalandırılıyordu”. 

Amerikan Devrimi’nden sonra eyaletler ceza yasalarını Aydınlanma felsefesi ruhuyla yeniden düzenlemelerine rağmen, sodomi karşıtı yasaların ve ‘doğaya karşı işlenen suçlar’ başlığını tasıyan eşcinsellik karşıtı yasaların revizyonu çok uzun süre sonra gerçekleşti. Örneğin Kuzey Carolina eyaleti 1869 yılına kadar sodomi için ölüm cezasını kaldırmadı. D’Emilio’dan aktarmaya devam ediyorum: “Thomas Jefferson, ölüm cezasının yerine hadımı önerdi. Ayrıca, yasama organları ve mahkemeler zamanla, yasa tüzüklerini, erkekler arası oral seksi ve kadınlar arası seksi kapsayacak şekilde genişletti.” 

Amerikan devleti, eşcinsellik karşıtı ve ırklararası evlilik karşıtı yasaları, iç sömürge haline getirdiği Afrika ve Amerikan yerli halklarına karşı bir silah olarak kullandi. 1898 yılında Amerikan emperyalistleri askeri üstünlükleri sayesinde, bahsi geçen ülkelerde eşcinsellik karşıtı ve ırklararası evlilik karşıtı yasaları vahşice uyguladılar. Amerika Birleşik Devletleri 1898 yılında Porto Riko’yu kolonileştirdi ve Kaliforniya eyaletinin eşcinsel ilişki karşıtı yasasının adeta bir kopyasını, Porto Riko’da uygulamaya soktu. Ve, son olarak, 1938 yılında Amerika egemenliğindeki Küba’da gay karşıtı bir  “kamusal görünürlük yasası” yürürlüğe girdi.

Çeviri: Şahika Karatepe

Kaynak: Western, colonizing rulers imposed anti-LGBTQ+ laws

Görsel: Meenakshi Jha Banerjee


[1] “Lavanta ve Kırmızı” serisinin tamamı https://www.workers.org/book/lavender-red/

adresinden ücretsiz olarak indirilebilir.

“Devrimler Ütopya Fabrikalarıdır”: Enzo Traverso ile “Devrim: Bir Entelektüel Tarih” Hakkında Söyleşi

Bir devrim, sadece kurulu düzenle sert bir kopuş değil, aynı zamanda halkın doğurduğu bir sosyal ve politik değişimdir. Ve devrim, sadece geçmişe ait değildir diyor romantizm çalışmaları akademisyeni Enzo Traverso. Traverso, Ekim 2021’de yayımlanan “Devrim: Bir Entelektüel Tarih” kitabında, 19. ve 20. yüzyıl devrimlerinin tarihini, bir imgeler takımı üzerinden yeniden yorumluyor: Marx’ın “tarihin lokomotifi”nden Lenin’in mumyalanmış bedenine, Paris Komünü’nün Vendome Sütunu’nu yıkışına; sorunlu şimdimize, devrimci geçmişin yeni bir entelektüel tarihini sunuyor. Şimdiden çok sayıda dile çevrilmiş olan bu eser önümüzdeki aylarda Ayrıntı yayınları tarafından da yayımlanacaktır.

– Bu alanda yaptığınız araştırmalarda size ilham veren nedir?

Bu kitap, bir önceki kitabım Solun Melankolisi’nin tarihsel yankısını genişletiyor ve derinleştiriyor. Birkaç on yıl boyunca modern şiddetin –topyekûn savaşlar, faşizm, totalitarizm, soykırım ve entelektüellerin sürülmesi- tarihini incelememin ardından bunun tamamlanmamış, sakat bırakılmış bir alan olduğunu fark ettim; çünkü on dokuzuncu ve yirminci yüzyılın bereketli bir yorumlayıcısı, onların özgürleştirici mücadele ve devrimlerini de içermelidir. 

Devrimler neredeyse her yerde başarısız oldu ve çok sık biçimde, bunların enkazları resmin karanlık tarafında dâhil oldu: despotizmin, tiranlığın ve otoriter iktidarın parçası haline geldiler. Bununla birlikte, gizil güçleri hiçbir şekilde göz ardı edilebilir değildir ve mirasları dikkate değer şekilde varlığını korur.

SSCB tarihi; özgürlükten yoksunluk, diktatörlük ve şiddet ile kurulmuştur ve tüm yörüngesini totalitarizm ve gulag ile özdeşleştirmeye alışığız. Ancak tarihin diyalektiği karmaşıktır: modernitenin birkaç temel özelliğinde bahsedersek; demokrasinin ortaya çıkışı, genel oy hakkı, kadın hakları ve dekolonizasyon, Fransız ve Haiti devrimlerinden Rus ve Çin devrimlerine kadar devrim tarihinden ayrılamaz. 

Bize, devrimin kısa ve öz bir tanımını verebilir misiniz?

Hukuki ve politik tabirlerle, devrim, kurulu düzenle, bazen ülkenin ekonomik ve sosyal yapılarında dönüşümü de içeren sert bir kopuş anlamına gelir. Ancak devrimler, aşağıdan doğan sosyal ve politik depremlerdir; toplumun yönetilen ve madun tabakalarını –genellikle “halk” şeklinde tanımlananları- tarihsel öznelere dönüştürürler. 

Bir devrim boyunca yaşam; yeni, beklenmeyen ve olağandışı bir yoğunluk kazanır. Aniden, halk kendi gücünün farkına varır ve kendini, dünyayı değiştirebilir hisseder. Birçok şahidi, devrimleri, Chagall’ın resimlerinde yerçekimi kanununun üstesinden gelerek köylerin ve tepelerin üzerinde uçmanın tadını çıkaran karakterler gibi, bir hafifleme hissi olarak tasvir etmiştir.

– Bu kitap sadece politik devrimleri mi betimliyor, yoksa kapsamı daha mı geniş?

Kitabımın ikinci başlığı, “bir entelektüel tarih”ten bahsediyor. Devrimler, politik değişimlerden çok daha fazlasıdır; bazen antropolojik değişimleri de içerirler. Yaşama ve düşünme biçimlerini, toplumu algılama ve yansıtma biçimlerini derinlemesine dönüştürürler. Politik değişimlerin çok ötesine geçerler, çünkü toplumsal ilişkileri ve kültürleri derinden etkiler, estetik ve edebiyat âlemlerini sarsarlar. 

Kitabımda, hem düşüncelerle hem de imgelerle ilgileniyor, bağlantılarını inceliyorum. Böylece devrimlere; teorileri, ideolojileri, ütopik tasarımları ve kolektif hisleri yoğunlaştırak “diyalektik imgeler” olarak bakıyorum. Bayraklar ve barikatlar gibi devrimci sembollerle ilgilenen çok geniş bir ikonografi biliyoruz, ancak alegorileri ihmal etmememiz gerektiğini düşünüyorum. Sadece iki örnek vermek gerekirse; “tarihin lokomotifi” ya da “cennet fırtınası” olarak devrimlerin betimlemeleri, bir tarih felsefesini ve insanların genel bakışını ortaya koyan alegori ve metaforlardır. 

Devrimler, ütopya fabrikalarıdır. Fransız Devrimi, insanlığa “yeniden hayat vermeyi” amaçladı ve bütün bir 19. yüzyıl, ideal toplumsal düzeni kurma doğrultusundaki ütopik tasarımlarla dolup taştı: bu, bütünlüklü özgürlük ve insan ile doğa arasındaki kusursuz harmoniyi (Fourier) içeren en bonkör fantezilerden, rasyonelleştirilmiş disiplin sistemi (Cabet) şeklindeki en korkunç fikirlere uzanan bir kapsamdadır. Fransız Devrimi, 19. yüzyılın başından sonuna dek ilerleme fikrini ateşledi ve Haiti Devrimi, kölelerin ve sömürgeleştirilmiş halkların yeni bir kendini özgürleştirme çağını ilan etti. Rus Devrimi ile ütopyalar “hem gerekli hem mümkün” hale geldi; dünyayı değiştirmenin, günün görevi haline geldiği hissini yaydı. 1920’ler boyunca Rusya’da, bütünlüklü özgürlük, evrensel kardeşlik ve eşitlik hayalleri, “ölümsüzlük” gibi çılgın fikirlerle, “yeni insan” yaratma, bilim ve teknoloji vasıtasıyla gezegeni yeniden şekillendirme gibi tehlikeli projelerle birleştirildi. Bu garip ve büyüleyici karmaşıklık,  ne idealize edilmeyi ne damgalanmayı hak eder; eleştirel olarak anlaşılmasını gerektirir.

– Bu kitapta ortaya koyduğunuz ve analiz ettiğiniz devrimler arasında nedensellik bağları var mıdır? Devrimlerin azmettiricileri geçmişten nasıl faydalanır?

Kitabımın amaçlarından biri, devrimlerin determinist nedensellikler aracılığıyla açıklanamayacağını göstermek. Tabii ki bütün tarihsel olaylar gibi birçok temek dayanakları, devrim süreci tükendiğinde ve nihayete erdiğinde netlik kazanan çok sayıda “nedenleri” vardır. Bu tarihçilerin görevidir, fakat nedenleri saptamanın, onu açıklamak değil, karmaşık ve türlü türlü görünüşü aydınlatmak anlamına geldiğinin farkında olmalılar. Devrimler, öncüllerini aşar ve geleceği keşfeder; öngörülemezlerdir, genellikle beklenmezler ve sonuçlarını önceden bilemezler. Dinamiklerinin ve sonuçlarının, “sebeplerinin” içinde barınacağını düşünmek saf ve basite indirgenmiş bir tarihsel erekselciliktir (bkz. Teleoloji; ç.n.).

– “Devrim: Bir Entelektüel Tarih”, yayıncının “sorunlu şimdimiz” şeklinde tanımladığı şeye nasıl bir umut sunuyor?

Benim alanım entelektüel tarih ve kitabım, gelecek için bir reçete sunma iddiasında değil. Bu benim görevim değil. Bununla birlikte, bir yurttaş ve kendini adamış bir tarihçi olarak, “sorunlu şimdimiz”e kayıtsız kalamam ve kitabım –bu tüm tarih kitapları için geçerlidir- sadece geçmişi anlama değil, yaşadığımız dünyayı da anlama çabasına ortak oluyor.

Devrimi, günümüze belirli bir yaklaşıma işaret eden, tarihsel yorumlamanın anahtar kategorisi olarak yeniden sunmak istiyorum. Devrim sadece geçmişe ait değildir; Arap ülkelerindekiler ve neredeyse bütün kıtalarda ortaya çıkan küresel değişim talepli hareketler başta olmak üzere 21. yüzyıl şimdiden devrimler tecrübe etti. Devrimler başarısız oldular ya da yenildiler ve tarihçiler, trajik sonuçlarının nedenlerini soruşturmalılar, ancak tarihçiler aynı zamanda gizil güçlerini, dönüm noktalarını, belirgin çekişmelerini ve aktörlerini parçalayan açmazlarını da soruşturmalılar. Devrimler, ana akım betimlemelerde görünen ön yüzünden ötede, kolektif hafızanın gizli yanlarının içinden geçerler: bilim insanlarının, kendi zamanlarının tarihsel bilinçdışını sorgulamaları gerekmez mi?

https://as.cornell.edu/news/new-history-revolution-offers-hope-our-troubled-present adresinde yayımlanan ve Kate Blackwood tarafından gerçekleştirilen söyleşiden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Görsel: Medusa’nın Salı, Theodore Gericault, 1818-1819

Homomilliyetçilik ve Queer Direniş – Peter Drucker

LGBTİ+ aktivisti ve IV. Enternasyonal’de çeşitli düzeylerde görev alan Peter Drucker’ın Sapkın. Gey Normalleşmesi ve Queer Antikapitalizm kitabı geçtiğimiz yıl Ayrıntı yayınları tarafından Ege Acar’ın tercümesiyle yayımlandı. Aşağıda yer alan ve 2016 yılında Yeniyol’da yayımlanmış olan yazıda homomilliyetçilik, Islamofobi ve kesişimsellik konularını irdeleyen Drucker’in aralarında Queer bir Marksizme Doğru(?) ve Queer Cinsellik Emek ve Ulus ‘un da bulunduğu yazıları daha önce Yeniyol, KaosGL ve İmdat Freni sitelerinde yayımlanmıştı. Çeşitli defalar Türkiye’yi ziyaret etmiş olan Peter Drucker LGBTİ+ Onur Haftası vesilesiyle 2017 yılında Kaos GL tarafından Ankara’da düzenlenen Homofobi ve Transfobi Karşıtı Uluslararası Toplantıda da konuşma yapmıştı.

Queer’lerin İslamofobiye, yani İslam ve Müslüman korkusu ile nefretine karşı neden ve nasıl mücadele etmeleri gerektiği üzerine bir konuşma hazırlamış olarak ABD’de bulunuyorum. Ancak varışımın ertesi günü Paris bir dizi terör saldırısıyla sarsıldı. Bu yüzden hazırlamış olduğum konuşmanın tıpatıp aynısını yapmayacağım.

İslamofobi taraftarlarını iyice alevlendiren bu tür olaylardan söz etmeden İslamofobi üzerine konuşmanın mümkün olmadığını düşünüyorum. Bugüne dair hedeflerimden biri de zaten bu anlamsızlığa bir anlam verme çabası olacak.

Tabii ki, Paris’te yüzlerce masum insanın öldüğü bu korkunç olayları anlamlandırma çabası, günümüzde İslam aleminin çektiği acılarda ve yaşadığı ölümlerde Paris’teki kurbanların ülkelerinin hiçbir payı olmadığı inancının yanlış olduğunu kabul etmeyi gerektiriyor. Akdeniz’den Avrupa’ya, bilhassa Suriye’de on binlerce insan ölmüş ve milyonlarca insan ülkesini terk etmiş durumda. Fransa hükümeti bütün bunlarda suç ortağı durumunda.

Diğer yandan, Fransız hava kuvvetleri ABD hava kuvvetleriyle birlikte Suriye hedeflerini bombalamış ve masum siviller de dahil olmak üzere insanları katletmişlerdir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında dağılmasına destek olduğu Osmanlı Devleti çözüldükten sonra Fransa 20. yüzyılda on yıllar boyu Suriye’yi yönetti. Kaldı ki 1950 ve 1960’lı yıllarda da kanlı ve şedit bir sömürgeci savaşı nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan Cezayir’de sürdürdü.

Müslüman göçmenlerin Fransa’da maruz kaldıkları gündelik ayrımcılık, Fransa ile İslam dünyası arasındaki husumeti tarihsel belleklerde diri tutmakta – o husumet ki Fransızların ulusal destanı Chanson de Roland’daki Frenk şövalyelerin Müslümanlara karşı savaşını da, Suriye ve Filistin’in egemenliği için verilen haçlı savaşlarını da kapsıyor.

Şayet terörizmin anlam verilmez eylemlerini anlamlandıracaksak şu ilişkilerin tümünü göz önünde tutmalıyız: günlük olağan ırkçılık, sömürgecilik tarihi ile beraber jeopolitika ve ekonomi.

Siyah Canlar da Vardır

ABD üzerine konuşmak için hazırladığım konuşmamdaki daha umutlu ve müspet bağlantıların nazarını da yitirmek istemiyorum bir yandan. Tüm bunların dışında, özellikle de son haftalarda üniversite kampüsleri çapında yayılmaya başlamış olan “Siyah Canlar da Vardır”ın yarattığı bağlara odaklanmak istiyorum.

“Siyah Canlar da Vardır”ı başlatan beyaz olmayan queer kadınlar, Temmuz 2013’de kimliklerini ve maruz kaldıkları baskının tüm birikimini çözümlemelerine ve siyasetlerine taşımakta ısrar ettiler. Bunu bilhassa beni esinlendirip destek vermeye iten hepimiz için politik ve entelektüel bir başkaldırı olarak deneyimliyorum.

Hissediyorum ki, “Siyah Canlar da Vardır”ın canlandırdığı dayanışma ruhu, hem Suriye’nin bombalanması hem de Paris saldırılarının yarattığı bölünme ve şiddet ruhuna en iyi yanıt olacak. İşte bu dayanışma ruhuyladır ki konuşmamda emperyalist dünya düzeni çözümlemesi ve radikal cinsellik politikaları ile ekonomi politik arasında bir bağ kurmaya çalışacağım.

Bu, ayrıca yine bu yıl yayımlanmış olan “Sapkın: Gay Normalleşmesi ve Queer Anti-Kapitalizm” adlı kitabımda da gayret ettğim bir şey. Muhtemelen kitapta bugünkü konuşmamdan çok daha fazla şeye yer vermişimdir, ama yine de bugünkü konuşmamın ana odağı özellikle de benzer bağlantılar olacak.

Öyleyse bu birbirinden çok farklı konular arasında bağ kurmaya çalışalım…

Bağlantılar

Bu konuşmayı hazırlar, meseleyle boğuşurken fark ettim ki yanıtlarım beni queer çalışmaların öncü ismi Gayle Rubin’le bir diyaloğun içine soktu. Bir bakıma benim kurmaya çalışacağım bağlantıları 1975’de, “The Traffic in Women” adlı ufuk açıcı makalesinde “cinsiyetin ekonomi politiği”, “cinselliğin, ekonominin ve siyasetin karşılıklı bağımlılığının tanınması”nda ele almış. Ama bu bağlantılar, 1982’de yine aynı derecede ufuk açıcı olan makalesi “Notes for a Radical Theory of the Politics of Sexuality”de [Cinsellik Politikasının Radikal Bir Teorisine İlişkin Notlar] bir kaç yıl önce kurduğu bağlantılarla çatışır haldedir. (1)

“The Traffic in Women” adlı makalesi sol feminizmden bir hayli etkilenmiş olsa da, 1982’den beri Rubin kendisinin cinsel özgürlük ve özellikle de lezbiyen S/M savunusuna karşı feminizm adına yapılan yıkıcı eleştirilerden yakınıyordu. “Notes for a Radical Theory of the Politics of Sexuality” makalesinde hem Marksist ortodoksiye hem de deli gömleği olarak gördüğü dar görüşlü feminizme karşı özgürleştirici bir kuram kuruyordu.

Her ne kadar Marksist bağlantılar kurmaya çalışsam da bugün Rubin’in 1982’deki savunusuna yakınım. Rubin’in yaklaşımını queer kuramın ön-kurucu momentlerinden sayabiliriz. Araştırma, çözümleme ve queer mücadele gündemleri için hayli verimli sonuçlar elde etmiştir. Gerçi günümüzde, 20. yüzyılın sonunda iyice yerleşen, ekonomik adalet, ırksal adalet, feminizm ve cinsel başkaldırı alanlarının ayrı ayrı bölümlere ayrılmasına karşı çıkan “Siyah Canlar da Vardır” kuşağı gibi yeni bir queer kuşağı olduğu gibi, bu kuşaktaki diğerleri de İslamofobiye karşı mücadeleyle yeni ve radikal bağlantılar kuruyor. 

Bu bağlantılara teorik bir düzeyde bakmaya çalışalım.

Kesişimsellik

Kuramsal olarak, Kimberlé Crenshaw ile Patricia Collins gibi Afrikalı-Amerikalı feministlerce düşünüldüğü haliyle kesişimsellik, baskıların bölümlere ayrılmasının üstesinden gelmek konusunda önemli bir araç olmuştur. Kesişimsellik kuramsal alanda sınıf, “ırk” ve toplumsal cinsiyet arasında bağıntılar kurar.

Cinsellik, Gayle Rubin’in 1982’deki çağrısından beri olan queer çalışmaların bütün zenginliğiyle birlikte buna dahil olabilir ve olmalıdır da. Ve yine inanıyorum ki, küresel neoliberal ekonominin kavrayışı da bunlara tamamen dahil olabilir ve olmalıdır da.

Ne yazık ki, kesişimsellik cinsiyet çalışmalarında kurumsal bir yuva bulduysa da, cinsiyet daha merkezi olarak kalmış; “ırk” zaman zaman silinmek üzere kalırken, sınıf ise genel olarak bu üçü arasında üvey evlat gibi olmuştur. Çok daha fazla göz ardı edilen engellilikten bahsetmiyorum bile. Ancak bunun, eğer kesişimsellik teorisi, mazisi 1970’lere uzanan Marksist-feminist ve ırkçılık karşıtı sentezi yenileyecek, arıtacak bir araç olarak kullanılacaksa, kaçınılmaz olduğunu sanmıyorum.

1970’lerin Marksist-Feminist ve ırkçılık-karşıtı sentezleri büyük ölçüde bir tepkiydi. O zamanlarda bile siyah kadınlar, liberal feministler, radikal feministler ve sosyalist kadınlar tarafından beyaz kadın deneyiminin tek boyutlu kategorilerinin kullanıldığını hissetmişlerdi. Buna karşılık Marksist Feministler “çifte zulüm” ve “üçlü zulüm”den bahserek bu duruma karşılık vermişlerdi.

Kesişimsellik kuramı, sınıf, “ırk” ve toplumsal cinsiyetin sadece örtüşmekle kalmadığını, bunların karşılıklı olarak birbirlerini kurduklarını ve ancak bu şekilde yeterince kavranabileceğini söyleyerek daha ileriye gider. Sanıyorum ki bu kavrayış, ırkçılık karşıtı Marksist-feminist çerçeveye de dahil edilebilir ve bu çerçeveyi derinleştirerek zenginleştirebilir.

Bu, sınıfın salt etkileşimden uzak yansız, tarafsız bir bileşenden ziyade kültürel ve topluluğa dair boyutunu da anlamamıza yardımcı olur. Sınıf ne kadar para kazandığın, ne iş yaptığın yahut nerede okula gittiğinden ziyade, nerede yaşadığın, kimlerle takıldığın ve hatta hangi müziği dinlediğinle de gayet alakalıdır. Ve tabii ki sınıf her zaman tabiatı gereği toplumsal olarak cinsiyetlendirilmiş, cinselleştirilmiş ve ırksallaştırılmıştır.

Aynı şey dünya düzeni için de geçerli: W.E.B. Dubois’dan Cynthia Enloe’ye kadar ırkçılık karşıtı ve feminist aktivistlerle akademisyenler, emperyalist projenin nasıl derinden ve tabiatı gereği beyaz üstüncü ve ataerkil bir proje olduğunu göstermişlerdir. Yani bir bakıma kesişimsellik kuramı, düşünürlerin yüzyıldan uzun bir süre boyunca radikal bir dizi paradigma içerisinde kurmaya çalıştıkları bu bağlantıları kuramsallaştırıp açık seçik hale getirebilmiştir.

Cinsiyet ve Sınıf

Bana öyle geliyor ki ekonomi politik ve sınıfsal çözümlenin “ırk”, toplumsal cinsiyet ve cinsellik çalışmalarıyla olacak olan bir birleşimi, özellikle de bugün neoliberalizm altındaki queer topluluk için önemli olabilir.

Bunun sanırım 1978 yılında eşcinsel bir erkek olarak açılmamla ve aynı yıl sosyalist feminist olarak faaliyet yürütmemle de alakası var. Tabii 1990’lardan beri queer kuşakların rüştünü ispatlamış olmaları da bu durumla alakalı.

Bir yandan ekonomi politik ile kesişimsellik kuramının bileşimi, radikal queerlerin neden gayet düşük ücretli olmalarına rağmen, bir Marksist olarak benim birçok diğer insanla birlikte işçi sınıfı olarak düşünmeme karşın, kendilerini genellikle işçi sınıfıyla özdeşleştirmediklerini anlamamıza yardımcı olabilir. Diğer yandan da, kesişimsel çözümleme sınıf, “ırk” ve toplumsal cinsiyetin iç içe geçmiş esaslarını belirginleştirir ve de bununla birlikte queer yaşamları düzenler.

Zannederim özellikle de genç queerler bugün kendilerini işçi sınıfıyla özdeşleştirmekte sıklıkla başarısızlar. Çünkü önceki kuşaklarca (1950 ve 1960’lı yılların Fordist kuşakları -endüstriyel üretimde en yüksek maaşı alan kuşaktı bu) tecrübe edilen işçi sınıfı kimliği, çoğu zaman onların hayatlarının gerçeklikleriyle uyuşmuyor.

Ancak neoliberal kapitalizm altında işçi sınıfının gerçekliğinin bu ifadesi –ekonomik bakımdan, etnisitelere, ırklara ve milletlere bölünmüş; kutuplaşmış, parçalanmış ve bölünmüş bir işçi sınıfı ifadesi– bugün neden pek çok queerin güvenceli iş sahibi olmadığını ve akademik bile olsalar sendikalaşma oranlarının neden düşük olduğunu gösteren bir gerçeklik.

Queerlerin pek çoğu aslına bakarsanız son zamanlarda LGBTQ bireylerin ana akım hakim medya görünürlüğünü de sağlayan ve ABD’nin lezbiyen/gey politikalarını (İnsan Hakları Örgütünün egemenliğini belirgin şekilde kurduğu) belirleyen idari ve mesleki katmanlardan belirgin şekilde dışlanmış durumdalar.

Kuşe kağıda basılı eşcinsel dergilerindeki, tasarım kıyafetleri içinde gemi seyahatlerinde votka içen lezbiyen gey tasvirine karşıt olarak son çalışmalar göstermiştir ki, ABD’de eşcinsel erkekler heteroseksüel erkeklerden daha düşük maaş alırken, lezbiyen kadınlar ortalamada heteroseksüel kadınlardan yüksek maaş alıyor, ancak onların gelirleri de erkeklerin ortalama gelirinin altında. En alt gelir grubu olan trans ve intersex bireyleri anmıyorum. 

Yani pek çok queer arasında, onlara rol model olarak gösterilen lezbiyen/gey üst sınıflara yabancılaşma hissi yayılmakta ve artmakta. İşin tuhafı şu ki, bu üst sınıfa olan yaygın yabancılaşma hissi, pek çok sayıda queerin işçi sınıfı kimliğine de mesafe koymasına – ya da en azından kimi ayrıntısız, dar anlamlı kavramsallaştırmadan yola çıkarak işçi sendikası liderlerince propagandası yapılan “orta sınıf” tanımlandırmalarına mesafe koymasına– yol açıyor.

Homonormativite

Bugün dahi pek çok genç queer için “işçi” imgesi hâlâ beyaz, erkek ve heteroseksüel. Günümüz radikal queer teorinin kimi kilit kavrayışları ile iç içe geçmiş bir kesişimsel yaklaşım olmaksızın sınıfsal gerçekleri anlayamazsınız.

Bu da beni Lisa Duggan’ın bir on yıl kadar önce “hakim heteronormatif varsayımlara ve kurumlara karşı koymayan, onları sürdüren ve destekleyen” (2) eşcinsel bir zihniyet olarak tanımladığı kilit önemdeki “homonormativite” kavramına getiriyor. Kendisine, heteroseksüellerin norm, geriye kalan bizlerin ise hoş görülen bir azınlık olarak alındığı kapsayıcı hakim heteronormatif çerçeve içerisine lezbiyen/gey normlarının dayatılması ve 35 yıldır içinde yaşadığımız neoliberal toplum arasında kurduğu bağ için müteşekkirim.

Duggan, gey normlarının dayatılması ile birlikte hakim heteronormatif toplum çerçevesinin sınıfsal bir boyutu olduğunu gösterdi. Eşcinsel normallik, orta-sınıf geylerle bir takım yerleşik ve müreffeh işçi sınıfından gey tabakaların ve daha az olmakla birlikte lezbiyenlerin neoliberal düzende güvenli bir mevki edinmek için benimsedikleri yolları gösteriyor.

Bununla birlikte homonormativitenin merkezi bir toplumsal cinsiyet boyutu da var. Bu yüzden neoliberal kapitalizm, tıpkı genel olarak kapitalizm gibi, toplumsal olarak cinsiyetçidir ve cinsiyetleşmiştir. Bakım ve aile kurumu ile sabahları insanların işe gitmesini ve üretimin sürmesini sağlayan, uygun hale getiren toplumsal üretim ve yeniden üretim şeklidir.

Bazı lezbiyenler ve geyler, geçici ve eleştirel bir yaklaşımla bizim de desteklediğimiz taleplerden olan eşcinsel evlilikler ve evlat edinme aracılığıyla mevcut kapitalist aile kurumuna entegre olmaktalar. Bu aileye entegrasyon, lezbiyen ve geyler tarafından da bir derece normalleştirilen bir toplumsal cinsiyet konfor alanına ihtiyaç duyar.

Homonormativetin ayrıca, bütün sınıf ve toplum ilişkilerinin giderek ırksallaşması bağlamında çok önemli bir de ırksal boyutu var. Milyonlarca insanın resmi ekonomiden dışarı, işsizliğe ve hapse itildiği bir dönemde, normalleşen lezbiyen ve geyler (yapabildiklerinde) kendilerini beyaz olarak tanımlıyor.

Daha da ötesinde, normalleştirilmiş LGBT bireyler, memleketleri küresel neoliberal ekoniminin dışına atıldığı zaman hakim ulus-devletlere daha fazla dahil oluyorlar. Bu Jasbir Puar’ın lezbiyen/gey haklarının emperyalist ve İslamofobik ideolojilerin hizmetinde araçsallaştırıldığı “homomilliyetçilik” tanımının maddi temelini oluşturur. (3)

İslamofobi

Zannediyorum Puar’ın homomilliyetçilik kavramı, neoliberal dünya düzeni çözümlememize, onu 21. yüzyıl gerçeklerini yansıtacak şekilde güncelleyerek, cinsel bir boyut da katmamıza olanak sağlayacak. Homomilliyetçilik, ABD gibi bir ülkenin LGBT haklarında yol gösterici olduğu inancını teşvik edip, ABD’nin müdahale ve işgallerinin Orta Doğu gibi bölgelerde LGBT haklarını bir şekilde ilerlettiği inancını parlatıyor. Bu ABD’li lezbiyen ve geylerin iyi vatanseverler olması gerektiği anlamına geliyor.

Halbuki, ABD, Suudi Arabistan ve Irak gibi Orta Doğu’nun korkunç derecede homofobik rejimlerini destekliyor. Buna rağmen homomilliyetçilik hala çok yaygın ve ABD militarizminin kamuoyu desteğinin artmasına yardım ediyor.

ABD militarizmi gerçekte kimin çıkarlarına hizmet ediyor? Arjantinli Marksist iktisatçı Claudio Katz, soğuk savaş sonrası militarizmi, son 35 yıldır sahip olduğumuz küresel ekonomik düzen olan küresel neoliberalizmin silahlı bileşeni olarak analiz ediyor.

Orta Doğu petrolleri ve Orta Doğu’dan geçen deniz yolları neoliberal dünya ekonomik düzeni için hayati öneme sahip. Yani günümüz jeopolitik düzeninde dünyanın bu bölgesindeki hakimiyet için askeri ve siyasi mücadele kilit önemde.

1990’da George H.W. Bush’un ABD’nin Orta Doğu’daki askeri varlığını, ABD birliklerini, Suudi Arabistan’a konuşlandırması bunu doğruluyor. 2003 yılında George W. Bush Irak’ı işgal ettiğinde de bu doğrulandı. Ve yine 2011’de Barack Obama Arap başkaldırıları olduğu bir dönemde Arap coğrafyasında ABD gücünü korumaya uğraştığında da doğrulandı. Ve genel olarak bu, ABD’nin gücünün sürekli olarak tehdit altında olduğu dünyanın bu bölgesindeki az sayıdaki güvenilir küçük ortaklarından biri olan İsrail’e desteğine de zemin oluşturuyordu.

1950 ve 1970’lerden beridir ABD ve öteki emperyalistler Orta Doğu’daki ekonomik güçlerini, kendilerine Marksist yahut daha ziyade “Arap sosyalist” diyen (Mısır’ın Nasır’ı gibi), genel olarak sosyalizmden ilham alan hareketlerden koruyorlardı. Gelgelelim 1979’daki İran devriminden bu yana, bölgede emperyalist tahakkümle mücadele eden güçler ekseriyetle İslami hareketler.

Bu, Müslüman halkları ve ülkeleri açıkça veya alttan alta şeytanlaştıran bir ideoloji olan İslamofobinin ardındaki maddi gerçekliktir. Bugün İslamofobi, anti-komünizmin yerini alarak ABD imparatorluğunun başlıca ideolojisi olmuş durumda.

Bana öyle geliyor ki, kesişimsel bir yaklaşım (ekonomi politikten ve günümüz queer teorisinin kilit temel kavramlarından haberdar kesişimsel bir yaklaşım), homomilliyetçiliğin bu temel emperyal ideolojinin açıkça bir lezbiyen/gey biçimi olduğunu anlamamızı sağlıyor.

Kesişimsel bir çözümleme çerçevesinde homomilliyetçilik, homonormativitenin sınıfsal boyutu, toplumsal cinsiyet boyutu ve ırksal boyutunun yanı sıra dördüncü bir boyutu, emperyal bir boyutu olarak anlaşılabilir.

Homonormativetin ırkçı boyutu misali, homomilliyetçilik de maddi bir temele dayanıyor: ABD ve dünya genelinde sermayenin bakış açısıyla kullanılıp atılan insanlara dönmüş olan milyonlarca insanın marjinalleştirilmesi. Bu ABD’de milyonlarca tutuklu ve işsizin, daha çok da beyaz olmayanların, Orta Doğu’da ve giderek artan bir şekilde Avrupa’da çoğunluğu Müslüman olan ülkelerden milyonlarca sığınmacının yüz yüze kaldığı bir gerçeklik.

Queer’in Anlamı

Şimdi, tıpkı İslamofobi ve homomilliyetçiliğin maddi temeli olduğu gibi, İslamofobi ve homomilliyetçiliğe karşı queer muhalefetin de maddi bir temeli var. Ancak öncelikle “queer” ile ne kastettiğime açıklık getirmeme izin verin.

“Queer” hâlâ sıklıkla LGBTİ’leri belirtmek için kullanılan kaba, saygısız bir tabir. Ama bunun dışında kendine has çağrıştırdığı özel bir anlamı da var. Kültürel, toplumsal ve siyasal olarak zannediyorum ki “queer” faydalı bir şekilde de tanımlanabilir ve homonormativitenin karşısında bilinçli ya da bilinçsizce kendini queer olarak tanımlayanlar tarafından öyle tanımlanmıştır da.

Şayet bunu yaparsak, queeri ekonomi politik bağlamında çözümlemeye başlayabiliriz – cinsel öz-kimliklendirmeler ve toplum içindeki konumlarına dair herhangi bir birebir mütekabiliyet kurmadan ve indirgemeciliğe kapılmadan. Böylesi birebir mütekabiliyet söz konusu olmasa dahi bu, aradaki karşılıklı ilişkiyi görmek açısından hayati önemde kullanışlı da olabilir.

Kendilerini queer olarak tanımlayan LGBTİ bireyler ve özellikle toplumsal konumları gereği –kaynaklara ulaşım ve orta sınıf yaşam biçimine olan mesafeleri nedeniyle–  queer olanlar arasında karşılıklı ilişkiler var. Ayrıca toplumsal cinsiyet ihtilafları ve queer öz-kimliklendirme arasında da karşılıklı bir ilişki söz konusu: geleneksel olarak maskülen olmak zorunda olan erkekler ve feminen olmak zorunda olan kadınlardaki isteksizlik ve gönülsüzlük.

Ve tabii queer öz-kimliklendirme, beyaz olmayan LGBTİ’ler arasında gerekli şekilde geniş kesimlerce başvurulmuş durumda olmamasına rağmen – Barbara Smith’ten Cathy Cohen’e pek çok kişi beyaz queer aktivistlerin kaçırdığı imkanları değerlendirip analiz etmişlerdir- zannediyorum beyaz olmayan queer kadınların “Siyah Canlar da Vardır”daki önderliği, ırk ve cinsel temelli başkaldırı arasındaki hakiki yakınlığı göstermiş oldu. Queer öz-kimliklendirme bilhassa İsrail’in pinkwashing’i ve İslamofobi gibi homomilliyetçilik biçimlerine muhalefette bir hayli görünür oldu.

Sonuç olarak farklı queer direniş biçimlerini daha geniş bir resimde buluşturabiliriz. Ticari bir gettonun queer reddi, ikili cinsiyete karşı transların ve genderqueerlerin başkaldırısı, beyaz olmayan queer kadınların “Siyahlar canlar da vardır” önderliği, pinkwashing ve İslamofobi’ye queer eleştirisi… Tüm bunlar Alan Sears’ın “muhalefetin altyapısı” olarak tanımladığı kavramı yeniden inşa etme potansiyelini gözler önüne seriyor.

Tüm bunlar eşit olmayan ve adaletsiz küresel düzene direnişte queerlerin sahip olduğu rolü ortaya koyuyor. Bu şekilde, queer ve anti-kapitalist queer bir gökkuşağı politikasının temelinin atılmasına yardım edebiliriz. Ve nihayetinde küresel toplumu dönüşüme uğratacak yeniden şekillenmiş projede yer alabiliriz…  

Çeviri: M. Efe Fırat-Çağan Orhon

Notlar

1- Her iki makale de Gayle Rubin, Deviations (Duke University Press, 2011) içerisinde yer alıyor. 

2- Lisa Duggan, “The New Homonormativity”, Russ Castronovo ve Dana Nelson edisyonu, Materializing Democracy (Duke University Press, 2002), 179.

3- Jasbir Puar, Terrorist Assemblages: Homonationalism in Queer Times (Duke University Press, 2007), xxiv, 38-9.

Genel Grev/3- Reformizmden Kopuş ve Özsavunma – Ernest Mandel

Üç bölüm halinde aktardığımız ve daha önce Sosyalist Demokrasi için Yeniyol dergisinde yayımlanmış olan bu metin Ernest Mandel’in 1974’te bir kadro eğitim çalışmasında yaptığı sunumun yazıya dökülmüş halidir.

8. İşçi Sınıfının Geleneksel Örgütlere Sadakati ve İktidarı Alma Sorunu

Söz konusu olan şu ana dek genel grevden doğan ikili iktidarın gelişmesi üzerine söylediklerimle, işçi sınıfının ünlü geçiş hükümeti sorunuyla sonuçlanan haydi diyelim geleneksel siyasî bağlılıkları arasındaki eklemlenmedir. En saf ve en yüksek biçimiyle temel çelişkiyle karşı karşıyayız.

Genel grev sorunu nesnel olarak siyasî iktidar sorununu gündeme getirir. Federe [federasyon oluşturmuş] grev komiteleri nesnel olarak ikili iktidar organlarıdır. Grev yönetmekten başka yetkiler üstlenmeye başlayan federe grev komiteleri nesnel olarak iktidar organları olarak iş görmeye başlarlar. Ama ne yazık ki bunların hepsi diğer görüngüyle, yani bu komiteleri seçen ve bunlara destek veren emekçilerin çoğunluğunun, işçi hareketi tarihinin akışı içerisinde tam da böylesi bir durumda karşı-devrimci karakterlerini en dokuncalı tarzda açığa vuran reformist partilere destek vermeye devam etmesiyle bağdaşabilir.

Bu konuda tarihin hükmünün kesinlikle açık olduğunu da söylemek gerekir: bu her defasında böyle olmuştur. Rus işçileri 1917 Şubat-Martında her yerde sovyetler seçmişler ve bu sovyetlerde Menşevik ve sağ SR yani reformist bir çoğunluk seçmişlerdir. Alman işçileri 1918 Kasımında işçi konseyleri seçmiş ve bu konseylerde sosyal-demokrat bir çoğunluk seçmişlerdir. İspanyol işçileri 1936 Temmuzunda İspanya’nın her yerinde komiteler oluşturmuşlarsa da bu komitelerin üyelerinin büyük çoğunluğu sosyal-demokratlardan, anarşistlerden ve KP üyelerinden yani, haydi iktidarın bu komiteler tarafından zaptedilmesinin zorunluluğunu anlamayan demesek de, ikili iktidarın doğasını kavrayamayan örgütlerin üyelerinden oluşmuştur. Bu çelişkiyi kavramak zorundayız. Bu çelişkiyi lafla inkâr etmemiz mümkün değildir.

Şunu söyleyemeyiz: “işçiler bilinçli biçimde reformizmden kopmadıkça sovyetleri kurmaları mümkün değildir”. Tarih bunun yanlış olduğunu göstermiştir. Şunu söylememizse daha da az mümkündür: “işçiler reformizmden kopmadıkça sovyetleri kurmamaları gerekecektir” ki Maocuların teorisi de neredeyse budur. Çünkü işçiler ancak ve ancak sovyetleri kurarak ve devrimci bir durum içinde bulunarak sonunda çoğunlukla reformizmden kopacaklardır. O halde hakikî zorluk, en net ifadesini iktidar sorununda bulan hakikî çelişki işte burada bulunur.

Çünkü eğer bu iktidar işçilerin hâlâ sadık oldukları partilerin karşısına çıkarılacak olursa onları bu organların bütün iktidarı almaları gerektiğine ikna etmek mümkün olmayacaktır. Buna karşın, bu partilerin emekçilerin baskısı altında sonunda iktidarı alacakları yanılsamasına kapılmak da mümkün değildir. Bu marjinal olasılığı peşinen ihtimal dışı bırakamayız ama bu ihtimal son derece olasısızdır, Batı Avrupa’da ise ihtimal dâhilinde değildir.

Devrimci hareket bu çelişkiden çıkmak için şimdiye dek iki çözüm öne sürmüştür. Sorunu çözmek için öneriler olan bu çözümler hâlâ geçerli olan yegâne çözümlerdir.

  1. Bu, propaganda düzeyinde 1917’nin Bolşeviklerinin ünlü ve klasik taktiğidir. Bolşevikler emekçilere şunu söylemekteydiler: “İşçi şuralarında örgütlenmiş durumdasınız ve bu şuraların iktidarı almasını istiyorsunuz. Aynı zamanda hâlâ sosyal-demokrat partiye dair yanılsamalarınız var. Partinizden ısrarla sovyetler çerçevesinde tüm iktidarı almasını isteyin”.

Böyle bir ajitasyonun ikili iktidar organlarının şimdiden mevcut olduğu bir devrimci durumda, işçileri işçi partilerine oy vermeye çağıran bir taktikten, İngiltere’de İşçi Partisinin seçimler yoluyla iktidara gelmesini talep eden bir taktikten bütünüyle farklı bir dinamiğe sahip olduğunu ısrarla vurguluyorum. Bu taktik de propaganda amaçları açısından faydalı olmakla birlikte dinamiği itibariyle tamamen farklıdır. Sanırım biz de gelecekte aynı yoldan geçmekten muaf tutulmayacağız. Bu aşamanın atlanabileceği yegâne ihtimal devrimci örgütlerin işçi sınıfı içinde ta başından itibaren çoğunluğu oluşturması olacaktır ki biz bu ihtimalin önümüzdeki yıllarda imkânsız değilse bile çok az muhtemel olduğunu düşünüyor ve dışarıda bırakıyoruz.

Bununla birlikte, bu geçiş hükümeti şiarının kesin formülasyonuna dikkat etmek gerekir zira bunun işçi sınıfının sadakatinin gerçekliğine tekabül etmesi gerekir. Bu ise değişkenlik gösterebilir. Batı Avrupa’da bugün – belki de bizim Belçika’da diğer ülkelerdeki yoldaşlardan önce saptadığımız – işçi sınıfının sadakatinin eski geleneksel partilerden sendikalara doğru belli bir aktarımı yönünde bir eğilim mevcuttur. Belçika gibi bir ülkede klasik geleneksel reformist biçim Belçika Sosyalist Partisinden çok daha fazla FGTB, İtalya’da ise haydi sosyal-demokrat parti demeyelim KP’den çok daha fazla sendikalardır.

O halde, bunu geçiş hükümeti şiarının formüle edilmesinde hesaba katmak gerekir: her halükarda buna sendikaları dâhil etmek ve bazı durumlarda sendikal örgütleri geleneksel politik örgütlerden önce dâhil etmek gerekir. Belçika’da bizim 1960 genel greviyle başlayan tüm bir dönem boyunca geçiş hükümeti şiarı olarak “sendikalara dayanan işçi hükümeti” şiarını benimsediğimiz hatırlanacaktır. Bu şiar Belçika’da işçi sınıfının, işçi hareketinin bir gerçekliğine karşılık gelmekteydi. Gelecek konusunda önyargılı olmamak gerekir zira bu sorun çok somuttur ve işçi sınıfının gerçeklikleriyle değişime uğrar. Bunun bir şemadan ya da 40 yıl önce kaleme alınmış bir metinden çıkmaması, buna karşın her ülkede içinde bulunulan aşamanın somut gerçekliğine uygun düşmesi gerekir.

2. Bu çelişkinin çözümünün diğer veçhesi, örgütsel veçhedir. Çok şiddetli bir devrimci kriz olduğunda, tüm ülkeyi hakikaten felce uğratan ve ikili iktidar organları yaratan bir genel grev olduğunda işçi sınıfı ve işçi hareketi içerisinde olağanüstü hızlı bir yeniden kümelenme, olağanüstü hızlı bir yeniden diziliş [bileşme] gerçekleşir. Bu, işçi hareketi tarihinde merkezciliğin büyük ânıdır. Genellikle mücadele içinde hayli çabuk ortak bir paydada buluşan çeşitli ufuklardan, çeşitli çıkış noktalarından merkezci güçler beliriverir. Ki bu da olumlu bir şeydir – burada olumsuz anlamda merkezcilikten değil, reformizmden devrime doğru yol alan güçler söz konusu olduğundan olumlu anlamda merkezcilikten bahsediyorum.

O zaman, devrimcilerle merkezciler arasında işçi iktidarının doğuşu için birkaç kilit mesele etrafında bir eylem birliğinin oluşturulması görevi genellikle en önemli örgütsel görev haline gelir. İspanyol Devriminde bunlar anarşist sol, sosyalist sol, POUM ve Troçkistlerdi. Alman Devriminde Bağımsız Sosyalist Partinin sol kanadı, KP ve bazı anarko-sendikalist güçler, Rus Devriminde ise Bolşevik Parti ve Sosyalist-Devrimci Partinin  [SR] soluydu.

 Hiç kuşku yok ideal durum – yine – devrimci partinin baştan beri bu bir araya geliş içinde hegemonyaya sahip olmasıdır, bu durumda fazla sorun çıkmaz ve yaşanacak olan Rus gelişiminin bir taklidi olabilir. Ancak kötümser bir tahmin yapmakta bir sakınca görmüyorum. Bunun Batı Avrupa’da sıklıkla tekrar edileceğini sanmıyorum. Bunu doğuştan bir kötümserlikle değil, Rusya’daki bu istisnaî durum izah edilmesi gereken bir geçmişin ürünü olduğu için söylüyorum. Bolşevik Parti Rus radikal-solu içinde hegemonyasını, tüm işçi sınıfı içinde on yıl öncesinden hegemonyaya sahip olduğu için kurabilmişti.

Bolşevik Parti, Birinci Dünya Savaşının arifesinde Rus işçi hareketi içinde gerek seçmen kitlesi gerekse basın bakımından, hem sendikalardaki ağırlık hem de üye sayısı açısından kesinlikle hegemonik konumdaydı. Bu konuda, 1914 başında Sosyalist Enternasyonal Bürosu adına Rusya’yı ziyaret eden Emile Vandervelde’nin, azılı bir Bolşevik düşmanı olmasına rağmen, Bolşeviklerin Rus işçi sınıfı içinde her bakımdan çoğunlukta olduklarını teslim eden ünlü anketi zikredilebilir.

Rusya’da olup biten günümüzde Batı Avrupa’da var olandan bütünüyle farklı bir şeydir. Rus işçi sınıfı gerçeklikte çok az aktif olduğunda bu sınıf bağrında hegemonyaya sahip olan devrimci akım, bu hegemonyasını Şubat-Mart 17’de devrimci dalga halkın tamamına yayıldığında geçici olarak yitirmekle birlikte, altı ay sonrasında oldukça hızlı bir şekilde yeniden kurmuştu. Bunu başarabilmesini ise her fabrikada işçi kadrolara sahip olmasına ve işçi sınıfı içinde kök salmış olmasına, geçmişteki bu kazanıma borçluydu.

Batı Avrupa’nın hiçbir ülkesinde devrimci öncünün durumu kesinlikle bu değildir. Bu koşullarda, bir devrimci yükselişin yardımıyla dahi, güçlerimizi onla ya da hatta elliyle çarpacağımızı düşünsek dahi – ki böyle bir yükselişte bu mümkündür – çok çok daha önemli bir güç oluşturan büyük kitle akımlarından çıkan merkezci akımlardan bir çırpıda daha güçlü hale gelmemiz pek az muhtemeldir. Alman KP’si Halle Kongresine dek 1919, 1920’de 15 ila 25.000 üyeye sahipken, bağımsız sosyalistlerin sol kanadı 300 ila 500.000 kişiden oluşuyordu. Güç ilişkileri işte bu durumdaydı. İspanya’da – getirilebilecek tüm eleştirilerle birlikte – POUM ve Troçkistler 4 ila 6.000 kişiyken, sosyalist sol ile anarşistlerin sayısı 200 ila 300.000’di. Aynı güç ilişkileri söz konusuydu.

Gelecekte devrimci bir yükselişin başında bundan kökten biçimde farklı güç ilişkilerine tanık olmamız çok az muhtemeldir. Bu da, sol akımlara karşı her türlü sekterlikten kaçınmanın devrimin zaferi açısından hayatî bir sorun olduğu, işçi örgütlerinin birleşik cephesi bünyesinde devrimcilerin bir birleşik cephesinin kurulmasının örgütsel biçimlerinin bulunması gerektiği anlamına gelir. Devrimcilerin Birleşik Cephesi derken devrimci partiyle merkezcilerin cephesini kastediyorum; çünkü devrimci parti içinde yer almayan kim varsa tanımı itibariyle merkezcidir.

Bu Fransa’da Mayıs 68 sırasında somutlanmıştır: bir tür devrimciler cephesi işlerlik kazanmıştır. Tüm eylem inisiyatiflerini alan bu cephe olmuştur. Büyük gösteriler, mitingler vesaire. Yoldaşlarımız bu oluşumlarda her türlü sekterlikten uzak örnek bir rol oynamışlardır. Bu da zaten onların Fransız radikal-solu içinde hegemonik bir siyasî güç olarak olağanüstü gelişmelerinin başlangıcını oluşturmuştu. Mesela İtalya’da bu gerçekleşmedi. 69’da grevlerin büyük yükselişi sırasında devrimci grup ve grupçuklar kendi aralarında asgarisinden bir birleşik cephe kurmayı hiçbir zaman başaramadılar. Bunu şimdi bir geri çekilme döneminde, üstelik sağcı bir hatta gerçekleştiriyorlar ama bu klasik bir durum. Bunun ise İtalya’da felaket kabilinden sonuçları oldu.

En yıkıcı örneği alıyorum. 69 sonunda radikal-sol grupların inisiyatifiyle Fiat’ta ilk işçi delegeleri konseyi kurulduğunda, bir ulusal işçi konferansı 3.000 devrimci işçiyi bir araya getirmişti. Bu konferansta çok küçük bir azınlık oluşturan yoldaşlarımız bir mesele üzerinde, Fiat’ta yapılanın aynısının başka İtalyan işletmelerinde de yapılması için tüm devrimcilerin inisiyatif alması için “ölümüne” mücadele verdiler. Bunu yapmanın imkânı vardı zira mevcut güçler bunu yapmaya muktedirdi. Maocu ve kendiliğindenci grupların hepsi buna aptalca ve tipik ultra-sol argümanlarla karşı çıktılar: “hepimiz delegeyiz”, “delegeye ihtiyacımız yok”, “biz kitleyi özgürleştirmek istiyoruz” vesaire.

Bunun sonucu: sendikal bürokrasi sonunda devrimci öncü yerine komitelerin kuruluşunu yaygınlaştırdı ve böylece başka türlü bütünüyle elinden kaçırabileceği bir hareketin denetimini yeniden sağlayabilmiş oldu. Bunun mantikî sonucuna gelince: 69’da “hepimiz delegeyiz” diye bağıranlar bugün işçi konseylerini sendikal aygıta entegre etme manevrasında sendikal bürokrasiye destek olmaktalar.

Ayrıca bu örnek Birleşik İşçi Cephesi mücadelesi çerçevesinde radikal-solun birleşik cephesi mücadelesinin sekterliğin olmamasını gerektirdiğini gösterdiği gibi, aynı şekilde bu âlemde raslanılan farklı varyantlar tarafından savunulabilen ultra-solcu ve oportünist tutumlarda mekanik ve kuyrukçu hizalanmaların olmamasını da gerektirdiğini göstermektedir.

Devrimcilere böylelikle tanınan şans nedir? Birkaç tarihsel örnek vermek isterim. 1922’de Bağımsız Sosyalist Partinin sol kanadıyla KP’nin ortaklığı Almanya’da metal işçileri sendikası (en büyük Alman sendikası) içinde, yönetim de dâhil olmak üzere, çoğunluğun elde edilmesine imkân tanımıştır. 1936’nın Eylül ve Ekim aylarında POUM, anarko-sendikalist sol ve sosyalist sol Katalonya’daki milis komiteleri içinde tartışılmaz bir çoğunluğa sahip olmuştur. Biz POUM’u ya da Alman KP’nin sağ yönetimini eleştirdiğimizde onları, işçi sınıfının çoğunluğunu kazanmak için vaz geçilmez olan bu aşamalardan geçtikleri için değil, bu şansları iktidar sorununu koymak ve çözmek için kullanmadıkları için eleştiriyoruz. Bu sorunu çözmenin başka bir yolu yoktur. Bu sorun emperyalist ülkelerdeki işçi sınıfının çoğunluğuna karşı küçük bir azınlıkla çözülmeyecektir.

9. İşçi Sınıfının Silahlanması ve Özsavunma

Radikal-sol işçi konseylerinde şimdiden çoğunluğa sahip olduğunda dahi, burjuvazi derin bir moral bozukluğu ve dağınıklık içinde olduğunda dahi, orta sınıflar kazanacağına inandıkları için giderek artan sayıda işçi sınıfı safına geçiyor olduğunda dahi – ki tüm bunlar olgunlaşan bir devrimci krizin karakteristikleridir – eğer silahlanma sorunu çözülmemişse iktidarın alınması sorunu çözülmeyecektir. Silahlanma sorunu ise çözmek için birbirine bağlanması gereken iki veçheye sahiptir:

  1. İşçi sınıfının silahlanması sorunu
  2. Burjuva ordusunun dağılması sorunu

Bunların biri olmadan diğeri de olmaz. İşçi sınıfının silahlanmasında bir başlangıç olmadan, burjuva ordusunun dağılması asgarî bir eşiği aşamayacaktır. Troçki bu konuda söylenmesi gereken her şeyi, burjuva ordusu içindeki disiplinin gücüne dair söylenecek klasik ne varsa söylemiştir: bu disiplinin bütünüyle parçalanması ancak ve ancak tekil askerin başka bir yerde, silahlı savunma da dâhil bir savunma bulması halinde mümkündür. Diğer taraftan, eğer burjuva ordusunda büyük ölçekte bir dağılma yoksa işçi özsavunması da oldukça ilkel belli bir asgarî eşiği aşmayacaktır.

Bu sorunun esas itibariyle teknik değil siyasî bir sorun olduğunu kavramak gerekir. Bu soruyu teknik bir sorunmuşçasına koymayı deneyen herkes er ya da geç devrimin imkânsız olduğu sonucuna varır. Şili Devriminden dersler çıkaran Régis Debray’in tutumu budur: “Yeterince savaş uçağı pilotumuz yoktu (pilotları kim yetiştirecekti? – EM). Yeterince pilot 73’te de yoktu, 72’de de yoktu, 71’de de yoktu. Eğer işçiler daha erken silahlandırılmaya başlansaydı, pilotlar daha önce vuracaklardı”. Son tahlilde bu, Belçika KP’nin yöneticileriyle girdiğimiz tartışmalarda Stalincilerin açıklamasıdır. Şili sorununa girmek istemiyorum, konu bu değil.

Eğer emekçiler Mayıs 1968’de iktidar sorununu koymaya başlamış olsalardı neler olacağına dair, hiç kuşkusuz akademik, benzer bir tartışma yaşadık. Temel sorun teknik değil politik bir sorundur. Ayrıca bu, zorluğu anlaşılması gereken, teknik çözümleri öne çıkaranların çoğunun bunu aslında daha ileri giderek esas zorluktan kaçmaya çalıştıkları için yaptıklarının anlaşılması gereken çok zor bir problemdir.

Peki, zorluk nedir? Bu daha önce parlamento konusunda işaret ettiğim zorlukla aynı zorluktur. Muhtemel İspanya istisnası dışında Batı Avrupa’daki işçi hareketi geleneğinin tamamına bağlı olarak emekçiler silaha sarılmaya hazır değildirler. Bu onlara kendi gerçek deneyimlerinden bütünüyle kopuk bir kaygı gibi gelir. Gerçekten de kopuktur, bundan zerre kadar kuşku duyulamaz! O halde onları deneyime ve anlayışa sokmak için gerekli dolayımları bulmak gerekir. Özsavunma probleminin, anti-faşist mücadele sorununun, belirgin grev çadırı deneyimlerinin ve bunların yayılmasının önemi işte buradadır.

Çünkü bu ancak bu deneyimler aracılığıyla daha geniş bir kitle için daha somut hale gelir. Üzerine yeterince mürekkep akıtılmış olan kadroların hazırlanması ve bu konuda devrimci örgütün rolü sorununu bir kenara bırakıyorum. Çok büyük olan bu zorluk bir kez daha hasmın bizzat kendisi tarafından kısmen azaltılır. Eğer burjuvazi ile devlet, fabrika işgallerinin olduğu, işçi şuralarının [konseylerinin] kurulmuş olduğu ve üretimin bizatihî işçiler tarafından örgütlenmeye başlandığı, telekomünikasyon merkezlerinin işgal edildiği bir genel greve karşı bütünüyle pasif biçimde tavır alırlarsa, bu durumda bilinç silahlanma yolunda fazla bir ilerleme kaydetmeyecektir. Ne var ki tüm bu koşullar kısaca sıralandığında bunun pek az muhtemel olduğu anlaşılacaktır:  burjuvazinin oldukça çabuk bir karşı saldırısı kesinlikle kaçınılmazdır. Bu karşı saldırı önce küçük başlayıp gitgide büyüyen bir silahlı provokasyon biçimini alır. Devrimci öncünün silahlı özsavunma düzleminde emekçilerin bilincinde ve örgütlenmesinde sıçramalar yaratmak için bu deneyimlerin her birini bir fırsata çevirmekteki rolü bu noktada önem kazanır.

Fabrika işgallerinin ve ikili iktidar organlarının doğuşunun gerçekleştiği genel grev böylece silahlı ayaklanmanın ve iktidarın ele geçirilmesinin gündeme getirilmeye başladığı bir durumu yakınlaştırır. Bu konuda devrimcilerin hazırlığı ise her şeyden önce teknik veçhesi ihmal edilmeye gelmez olmakla birlikte ikincil olan politik bir hazırlıktır.

Batı Avrupada son elli yıl boyunca gerçekleşen devrimlerin başarısızlığının nedeni çok az teknik hazırlığın olması değil, siyasî düzlemde eksikliklerin, boşlukların olmasıdır. İspanyol işçi sınıfı büyük şehirlerdeki neredeyse bütün kışlaları silahsızlandırmayı başarabildiyse eğer, bunun nedeni pek de öyle teknik zenginliğe sahip olması değildi. İspanyol işçi sınıfı bunu muazzam bir baskınla başarmıştı. Buna karşın, eğer aynı sınıf iktidarı ele geçirme fırsatını kullanamadıysa, bunun nedeni işçilerin Temmuzda sahip oldukları teknik imkânlardan Eylülde yoksun olmaları değil, bu konuda siyasî anlayıştan, öncüden ve politik önderlikten yoksun olmalarıydı.

Sunuşumu, Alman Devriminden iktidarın zaptedilmesi sorununun somut biçimde konduğu iki uğrak olan iki örnekle bitirmek istiyorum:

Bu örneklerin ilki General Kapp’ın 1920’deki darbe girişimine karşı yapılan genel grevdir. Darbe girişiminin neden olduğu telaş ve bu darbe girişiminin üç günlük bir genel grev sonrası akamete uğratılmasından doğan muazzam özgüven, sosyal-demokrat partinin ve özellikle sendikanın bile, Almanya’da ilk ve son kez, bir işçi hükümeti sorununu gündeme getirmelerine yol açmıştı.

Alman sendikasının genel sekreteri Legin sendikalardan, sosyal-demokrat partiden, bağımsız sosyalist partiden ve komünist partiden oluşan bir hükümetin kurulmasını gündeme getiriyordu. KP bu fırsatın üzerine atlamamakla, bu talebin derhal hayata geçirilmesi için bir ajitasyon kampanyası başlatmamakla muazzam bir hata işledi. Üstelik Almanya’nın bir bölümünde (Ruhr ve Saksonya) işçiler darbeye karşı koymak için bir kez daha silahlanmışlardı. Bu belirlenmiş ânda bir yarma hareketi mümkündü. Dolayısıyla, bu dönüm noktasının yakalanmamasında belirleyici olan bir silah ve teknik güç eksikliği değil, bir siyasî akıl eksikliği olmuştu.

İkinci örnek Eylül-Ekim 1923 örneğidir. Avrupa tarihinde bir dönüm noktası oluşturan 1923 yılı üzerinde daha önce çok konuştum ve burada bu yılın tam bir betimlemesini yapmam mümkün değil. Alman işçi sınıfı 1923 yazında bir genel grevle Şansölye Kuno’nun muhafazakâr hükümetini düşürür. KP o sırada büyük sendikalarda ve çok sayıda işletme konseyinde çoğunluğu ele geçirmekle meşguldür. KP önderi Brandler’in bir iktidarı alma projesi mevcuttur. Bu tehlikeli olmakla birlikte aptalca olmayan bir projedir. Bu üç evreli bir projedir. KP önce iki eyalette, Saksonya ve Thuringe’de sosyalist solla bir koalisyon hükümeti kurar. İkinci olarak, KP bu hükümetler içindeki mevzileri silahlı işçi milisleri kurmak için kullanır ve üçüncü olarak Almanya’nın tamamında ayaklanmayı hazırlamak için bu “kızıl muhafızlar”dan destek alır.

Tabii bu gizli bir proje değildir; herkes, burjuvazi bile bundan haberdardır, proje KP basınında ayan beyan tartışılmıştır. Projenin ikinci evresini kırılgan hale getiren ise hiç kuşku yok burjuvazinin komünist bakanlar işçilerin silahlandırılmasını hayata geçirir geçirmez harekete geçecek olmasıdır. Aynen böyle olmuştur! “Kızıl Muhafızlar”ın kurulması için ilk önlem alınır alınmaz Reichwehr (Alman Ordusu) Saksonya’ya ve Thuringe’ye girip her iki hükümeti de fesh etmiştir. Bu sorunun teknik bir veçhesidir; bunu tartışmak mümkündür.

Peki, öyleyse uzak ara belirleyici olan siyasî veçhe nedir? Saksonya ile Thuringe sol sosyal-demokrat başbakanlar tarafından yönetilen iki Länder (eyalet) idi. Her iki hükümet de sendikaların tam desteğine sahipti. Ordunun bu iki hükümete silahlı saldırısı bir aşağılama, Almanya’da örgütlü işçi hareketine karşı başlatılmış hakikî bir saldırıydı. KP’yi ve işçi öncüyü ulusal düzeyde, silahlanma düzeyi de dâhil bir güç sınamasına sistematik bir biçimde hazırlamış olmak koşuluyla, bu iki Länder’deki ayrıca ikincil olan bu küçük taktik başarıyı dönüştürmek mümkündü.

Yoldaş Brandler’in yapmadığı da buydu. Bu konuda ve özellikle de durumun bir güç sınaması için olgun olup olmadığı konusunda tereddüt içindeydi. Klasik merkezci tarzda zorluğun çevresinden dolandı: bir işçi şuraları [konseyleri], fabrika komiteleri kongresi toplayarak onlara şu soruyu yöneltti: “Reichwehr’e silahla direnmeye hazır mısınız?”. Sorunun cevabı baştan belliydi. Durumun sıradışı olgunluğunun bir kanıtı olduğundan bu tür bir kongrede katılanların yaklaşık %40’ının silahlı direnişten yana olduğunu söylemek zorundayım.

Lakin, Troçki’nin durumu özetlerken söylediği gibi: “Eğer tereddüt içinde bir militan işçi kitlesi karşılarında kendilerine ‘sizi izlemeye hazırım; ne tür bir inisiyatif alıyorsunuz’ diye soran tereddüt içinde bir önder bulacak olurlarsa, elbette onların iktidarı almaya koşmalarını beklememek gerekir”. Gereken hiç kuşkusuz tam tersi bir ilişkiydi: tek bir çıkış yolu olduğu konusunda hâlâ tereddüt eden bir kitleyi ikna etmesi ve bu çıkışı bu yönde gerekli inisiyatifleri alarak çok açık biçimde işaret etmesi gereken çok kararlı bir önderlik. Bolşeviklerin 1917’de yaptıkları da işte buydu.

Kesin olarak belirleyici olan, burjuvaziyle tayin edici bir güç sınamasının gerekliliğini işçi sınıfının çoğunluğuna benimsetmek için gerekli öznel koşulların hazırlanmasıdır.

Bu sunumun bütün mantığı, bir genel grevin, aktif bir genel grevin, işçi şurası seçimlerini olanaklı kılan bir genel grevin böylesi bir güç sınamasını hazırlaması ve işçi tarafında muazzam kozların olduğudur. Bir ülke ne kadar çok sanayileşmişse, toplumsal süreçlerin teknikliği ne denli ilerlemişse, işçi cenahında o kadar çok koz bulunur.

Buna karşın, son tahlilde belirleyici etmen eylemde inisiyatif alan cenah olmaya devam eder. Bir gün için dahi olsa eylemde inisiyatif almak, hasmı belirleyici bir ânda yenilgiye uğratmak, işte bu güç ilişkilerini tamamen değiştirir. Tarihin akışını değiştirmekte devrimci partinin ve öznel etmenin bütün önemi işte burada görülür!

Türkçesi: Osman S. Binatlı

Kaynak: http://www.ernestmandel.org/fr/ecrits/txt/inconnu/la_greve_generale.htm

Görsel: İspanya Devrimi