İmdat Freni

Blog

Homomilliyetçilik ve Queer Direniş – Peter Drucker

LGBTİ+ aktivisti ve IV. Enternasyonal’de çeşitli düzeylerde görev alan Peter Drucker’ın Sapkın. Gey Normalleşmesi ve Queer Antikapitalizm kitabı geçtiğimiz yıl Ayrıntı yayınları tarafından Ege Acar’ın tercümesiyle yayımlandı. Aşağıda yer alan ve 2016 yılında Yeniyol’da yayımlanmış olan yazıda homomilliyetçilik, Islamofobi ve kesişimsellik konularını irdeleyen Drucker’in aralarında Queer bir Marksizme Doğru(?) ve Queer Cinsellik Emek ve Ulus ‘un da bulunduğu yazıları daha önce Yeniyol, KaosGL ve İmdat Freni sitelerinde yayımlanmıştı. Çeşitli defalar Türkiye’yi ziyaret etmiş olan Peter Drucker LGBTİ+ Onur Haftası vesilesiyle 2017 yılında Kaos GL tarafından Ankara’da düzenlenen Homofobi ve Transfobi Karşıtı Uluslararası Toplantıda da konuşma yapmıştı.

Queer’lerin İslamofobiye, yani İslam ve Müslüman korkusu ile nefretine karşı neden ve nasıl mücadele etmeleri gerektiği üzerine bir konuşma hazırlamış olarak ABD’de bulunuyorum. Ancak varışımın ertesi günü Paris bir dizi terör saldırısıyla sarsıldı. Bu yüzden hazırlamış olduğum konuşmanın tıpatıp aynısını yapmayacağım.

İslamofobi taraftarlarını iyice alevlendiren bu tür olaylardan söz etmeden İslamofobi üzerine konuşmanın mümkün olmadığını düşünüyorum. Bugüne dair hedeflerimden biri de zaten bu anlamsızlığa bir anlam verme çabası olacak.

Tabii ki, Paris’te yüzlerce masum insanın öldüğü bu korkunç olayları anlamlandırma çabası, günümüzde İslam aleminin çektiği acılarda ve yaşadığı ölümlerde Paris’teki kurbanların ülkelerinin hiçbir payı olmadığı inancının yanlış olduğunu kabul etmeyi gerektiriyor. Akdeniz’den Avrupa’ya, bilhassa Suriye’de on binlerce insan ölmüş ve milyonlarca insan ülkesini terk etmiş durumda. Fransa hükümeti bütün bunlarda suç ortağı durumunda.

Diğer yandan, Fransız hava kuvvetleri ABD hava kuvvetleriyle birlikte Suriye hedeflerini bombalamış ve masum siviller de dahil olmak üzere insanları katletmişlerdir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında dağılmasına destek olduğu Osmanlı Devleti çözüldükten sonra Fransa 20. yüzyılda on yıllar boyu Suriye’yi yönetti. Kaldı ki 1950 ve 1960’lı yıllarda da kanlı ve şedit bir sömürgeci savaşı nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan Cezayir’de sürdürdü.

Müslüman göçmenlerin Fransa’da maruz kaldıkları gündelik ayrımcılık, Fransa ile İslam dünyası arasındaki husumeti tarihsel belleklerde diri tutmakta – o husumet ki Fransızların ulusal destanı Chanson de Roland’daki Frenk şövalyelerin Müslümanlara karşı savaşını da, Suriye ve Filistin’in egemenliği için verilen haçlı savaşlarını da kapsıyor.

Şayet terörizmin anlam verilmez eylemlerini anlamlandıracaksak şu ilişkilerin tümünü göz önünde tutmalıyız: günlük olağan ırkçılık, sömürgecilik tarihi ile beraber jeopolitika ve ekonomi.

Siyah Canlar da Vardır

ABD üzerine konuşmak için hazırladığım konuşmamdaki daha umutlu ve müspet bağlantıların nazarını da yitirmek istemiyorum bir yandan. Tüm bunların dışında, özellikle de son haftalarda üniversite kampüsleri çapında yayılmaya başlamış olan “Siyah Canlar da Vardır”ın yarattığı bağlara odaklanmak istiyorum.

“Siyah Canlar da Vardır”ı başlatan beyaz olmayan queer kadınlar, Temmuz 2013’de kimliklerini ve maruz kaldıkları baskının tüm birikimini çözümlemelerine ve siyasetlerine taşımakta ısrar ettiler. Bunu bilhassa beni esinlendirip destek vermeye iten hepimiz için politik ve entelektüel bir başkaldırı olarak deneyimliyorum.

Hissediyorum ki, “Siyah Canlar da Vardır”ın canlandırdığı dayanışma ruhu, hem Suriye’nin bombalanması hem de Paris saldırılarının yarattığı bölünme ve şiddet ruhuna en iyi yanıt olacak. İşte bu dayanışma ruhuyladır ki konuşmamda emperyalist dünya düzeni çözümlemesi ve radikal cinsellik politikaları ile ekonomi politik arasında bir bağ kurmaya çalışacağım.

Bu, ayrıca yine bu yıl yayımlanmış olan “Sapkın: Gay Normalleşmesi ve Queer Anti-Kapitalizm” adlı kitabımda da gayret ettğim bir şey. Muhtemelen kitapta bugünkü konuşmamdan çok daha fazla şeye yer vermişimdir, ama yine de bugünkü konuşmamın ana odağı özellikle de benzer bağlantılar olacak.

Öyleyse bu birbirinden çok farklı konular arasında bağ kurmaya çalışalım…

Bağlantılar

Bu konuşmayı hazırlar, meseleyle boğuşurken fark ettim ki yanıtlarım beni queer çalışmaların öncü ismi Gayle Rubin’le bir diyaloğun içine soktu. Bir bakıma benim kurmaya çalışacağım bağlantıları 1975’de, “The Traffic in Women” adlı ufuk açıcı makalesinde “cinsiyetin ekonomi politiği”, “cinselliğin, ekonominin ve siyasetin karşılıklı bağımlılığının tanınması”nda ele almış. Ama bu bağlantılar, 1982’de yine aynı derecede ufuk açıcı olan makalesi “Notes for a Radical Theory of the Politics of Sexuality”de [Cinsellik Politikasının Radikal Bir Teorisine İlişkin Notlar] bir kaç yıl önce kurduğu bağlantılarla çatışır haldedir. (1)

“The Traffic in Women” adlı makalesi sol feminizmden bir hayli etkilenmiş olsa da, 1982’den beri Rubin kendisinin cinsel özgürlük ve özellikle de lezbiyen S/M savunusuna karşı feminizm adına yapılan yıkıcı eleştirilerden yakınıyordu. “Notes for a Radical Theory of the Politics of Sexuality” makalesinde hem Marksist ortodoksiye hem de deli gömleği olarak gördüğü dar görüşlü feminizme karşı özgürleştirici bir kuram kuruyordu.

Her ne kadar Marksist bağlantılar kurmaya çalışsam da bugün Rubin’in 1982’deki savunusuna yakınım. Rubin’in yaklaşımını queer kuramın ön-kurucu momentlerinden sayabiliriz. Araştırma, çözümleme ve queer mücadele gündemleri için hayli verimli sonuçlar elde etmiştir. Gerçi günümüzde, 20. yüzyılın sonunda iyice yerleşen, ekonomik adalet, ırksal adalet, feminizm ve cinsel başkaldırı alanlarının ayrı ayrı bölümlere ayrılmasına karşı çıkan “Siyah Canlar da Vardır” kuşağı gibi yeni bir queer kuşağı olduğu gibi, bu kuşaktaki diğerleri de İslamofobiye karşı mücadeleyle yeni ve radikal bağlantılar kuruyor. 

Bu bağlantılara teorik bir düzeyde bakmaya çalışalım.

Kesişimsellik

Kuramsal olarak, Kimberlé Crenshaw ile Patricia Collins gibi Afrikalı-Amerikalı feministlerce düşünüldüğü haliyle kesişimsellik, baskıların bölümlere ayrılmasının üstesinden gelmek konusunda önemli bir araç olmuştur. Kesişimsellik kuramsal alanda sınıf, “ırk” ve toplumsal cinsiyet arasında bağıntılar kurar.

Cinsellik, Gayle Rubin’in 1982’deki çağrısından beri olan queer çalışmaların bütün zenginliğiyle birlikte buna dahil olabilir ve olmalıdır da. Ve yine inanıyorum ki, küresel neoliberal ekonominin kavrayışı da bunlara tamamen dahil olabilir ve olmalıdır da.

Ne yazık ki, kesişimsellik cinsiyet çalışmalarında kurumsal bir yuva bulduysa da, cinsiyet daha merkezi olarak kalmış; “ırk” zaman zaman silinmek üzere kalırken, sınıf ise genel olarak bu üçü arasında üvey evlat gibi olmuştur. Çok daha fazla göz ardı edilen engellilikten bahsetmiyorum bile. Ancak bunun, eğer kesişimsellik teorisi, mazisi 1970’lere uzanan Marksist-feminist ve ırkçılık karşıtı sentezi yenileyecek, arıtacak bir araç olarak kullanılacaksa, kaçınılmaz olduğunu sanmıyorum.

1970’lerin Marksist-Feminist ve ırkçılık-karşıtı sentezleri büyük ölçüde bir tepkiydi. O zamanlarda bile siyah kadınlar, liberal feministler, radikal feministler ve sosyalist kadınlar tarafından beyaz kadın deneyiminin tek boyutlu kategorilerinin kullanıldığını hissetmişlerdi. Buna karşılık Marksist Feministler “çifte zulüm” ve “üçlü zulüm”den bahserek bu duruma karşılık vermişlerdi.

Kesişimsellik kuramı, sınıf, “ırk” ve toplumsal cinsiyetin sadece örtüşmekle kalmadığını, bunların karşılıklı olarak birbirlerini kurduklarını ve ancak bu şekilde yeterince kavranabileceğini söyleyerek daha ileriye gider. Sanıyorum ki bu kavrayış, ırkçılık karşıtı Marksist-feminist çerçeveye de dahil edilebilir ve bu çerçeveyi derinleştirerek zenginleştirebilir.

Bu, sınıfın salt etkileşimden uzak yansız, tarafsız bir bileşenden ziyade kültürel ve topluluğa dair boyutunu da anlamamıza yardımcı olur. Sınıf ne kadar para kazandığın, ne iş yaptığın yahut nerede okula gittiğinden ziyade, nerede yaşadığın, kimlerle takıldığın ve hatta hangi müziği dinlediğinle de gayet alakalıdır. Ve tabii ki sınıf her zaman tabiatı gereği toplumsal olarak cinsiyetlendirilmiş, cinselleştirilmiş ve ırksallaştırılmıştır.

Aynı şey dünya düzeni için de geçerli: W.E.B. Dubois’dan Cynthia Enloe’ye kadar ırkçılık karşıtı ve feminist aktivistlerle akademisyenler, emperyalist projenin nasıl derinden ve tabiatı gereği beyaz üstüncü ve ataerkil bir proje olduğunu göstermişlerdir. Yani bir bakıma kesişimsellik kuramı, düşünürlerin yüzyıldan uzun bir süre boyunca radikal bir dizi paradigma içerisinde kurmaya çalıştıkları bu bağlantıları kuramsallaştırıp açık seçik hale getirebilmiştir.

Cinsiyet ve Sınıf

Bana öyle geliyor ki ekonomi politik ve sınıfsal çözümlenin “ırk”, toplumsal cinsiyet ve cinsellik çalışmalarıyla olacak olan bir birleşimi, özellikle de bugün neoliberalizm altındaki queer topluluk için önemli olabilir.

Bunun sanırım 1978 yılında eşcinsel bir erkek olarak açılmamla ve aynı yıl sosyalist feminist olarak faaliyet yürütmemle de alakası var. Tabii 1990’lardan beri queer kuşakların rüştünü ispatlamış olmaları da bu durumla alakalı.

Bir yandan ekonomi politik ile kesişimsellik kuramının bileşimi, radikal queerlerin neden gayet düşük ücretli olmalarına rağmen, bir Marksist olarak benim birçok diğer insanla birlikte işçi sınıfı olarak düşünmeme karşın, kendilerini genellikle işçi sınıfıyla özdeşleştirmediklerini anlamamıza yardımcı olabilir. Diğer yandan da, kesişimsel çözümleme sınıf, “ırk” ve toplumsal cinsiyetin iç içe geçmiş esaslarını belirginleştirir ve de bununla birlikte queer yaşamları düzenler.

Zannederim özellikle de genç queerler bugün kendilerini işçi sınıfıyla özdeşleştirmekte sıklıkla başarısızlar. Çünkü önceki kuşaklarca (1950 ve 1960’lı yılların Fordist kuşakları -endüstriyel üretimde en yüksek maaşı alan kuşaktı bu) tecrübe edilen işçi sınıfı kimliği, çoğu zaman onların hayatlarının gerçeklikleriyle uyuşmuyor.

Ancak neoliberal kapitalizm altında işçi sınıfının gerçekliğinin bu ifadesi –ekonomik bakımdan, etnisitelere, ırklara ve milletlere bölünmüş; kutuplaşmış, parçalanmış ve bölünmüş bir işçi sınıfı ifadesi– bugün neden pek çok queerin güvenceli iş sahibi olmadığını ve akademik bile olsalar sendikalaşma oranlarının neden düşük olduğunu gösteren bir gerçeklik.

Queerlerin pek çoğu aslına bakarsanız son zamanlarda LGBTQ bireylerin ana akım hakim medya görünürlüğünü de sağlayan ve ABD’nin lezbiyen/gey politikalarını (İnsan Hakları Örgütünün egemenliğini belirgin şekilde kurduğu) belirleyen idari ve mesleki katmanlardan belirgin şekilde dışlanmış durumdalar.

Kuşe kağıda basılı eşcinsel dergilerindeki, tasarım kıyafetleri içinde gemi seyahatlerinde votka içen lezbiyen gey tasvirine karşıt olarak son çalışmalar göstermiştir ki, ABD’de eşcinsel erkekler heteroseksüel erkeklerden daha düşük maaş alırken, lezbiyen kadınlar ortalamada heteroseksüel kadınlardan yüksek maaş alıyor, ancak onların gelirleri de erkeklerin ortalama gelirinin altında. En alt gelir grubu olan trans ve intersex bireyleri anmıyorum. 

Yani pek çok queer arasında, onlara rol model olarak gösterilen lezbiyen/gey üst sınıflara yabancılaşma hissi yayılmakta ve artmakta. İşin tuhafı şu ki, bu üst sınıfa olan yaygın yabancılaşma hissi, pek çok sayıda queerin işçi sınıfı kimliğine de mesafe koymasına – ya da en azından kimi ayrıntısız, dar anlamlı kavramsallaştırmadan yola çıkarak işçi sendikası liderlerince propagandası yapılan “orta sınıf” tanımlandırmalarına mesafe koymasına– yol açıyor.

Homonormativite

Bugün dahi pek çok genç queer için “işçi” imgesi hâlâ beyaz, erkek ve heteroseksüel. Günümüz radikal queer teorinin kimi kilit kavrayışları ile iç içe geçmiş bir kesişimsel yaklaşım olmaksızın sınıfsal gerçekleri anlayamazsınız.

Bu da beni Lisa Duggan’ın bir on yıl kadar önce “hakim heteronormatif varsayımlara ve kurumlara karşı koymayan, onları sürdüren ve destekleyen” (2) eşcinsel bir zihniyet olarak tanımladığı kilit önemdeki “homonormativite” kavramına getiriyor. Kendisine, heteroseksüellerin norm, geriye kalan bizlerin ise hoş görülen bir azınlık olarak alındığı kapsayıcı hakim heteronormatif çerçeve içerisine lezbiyen/gey normlarının dayatılması ve 35 yıldır içinde yaşadığımız neoliberal toplum arasında kurduğu bağ için müteşekkirim.

Duggan, gey normlarının dayatılması ile birlikte hakim heteronormatif toplum çerçevesinin sınıfsal bir boyutu olduğunu gösterdi. Eşcinsel normallik, orta-sınıf geylerle bir takım yerleşik ve müreffeh işçi sınıfından gey tabakaların ve daha az olmakla birlikte lezbiyenlerin neoliberal düzende güvenli bir mevki edinmek için benimsedikleri yolları gösteriyor.

Bununla birlikte homonormativitenin merkezi bir toplumsal cinsiyet boyutu da var. Bu yüzden neoliberal kapitalizm, tıpkı genel olarak kapitalizm gibi, toplumsal olarak cinsiyetçidir ve cinsiyetleşmiştir. Bakım ve aile kurumu ile sabahları insanların işe gitmesini ve üretimin sürmesini sağlayan, uygun hale getiren toplumsal üretim ve yeniden üretim şeklidir.

Bazı lezbiyenler ve geyler, geçici ve eleştirel bir yaklaşımla bizim de desteklediğimiz taleplerden olan eşcinsel evlilikler ve evlat edinme aracılığıyla mevcut kapitalist aile kurumuna entegre olmaktalar. Bu aileye entegrasyon, lezbiyen ve geyler tarafından da bir derece normalleştirilen bir toplumsal cinsiyet konfor alanına ihtiyaç duyar.

Homonormativetin ayrıca, bütün sınıf ve toplum ilişkilerinin giderek ırksallaşması bağlamında çok önemli bir de ırksal boyutu var. Milyonlarca insanın resmi ekonomiden dışarı, işsizliğe ve hapse itildiği bir dönemde, normalleşen lezbiyen ve geyler (yapabildiklerinde) kendilerini beyaz olarak tanımlıyor.

Daha da ötesinde, normalleştirilmiş LGBT bireyler, memleketleri küresel neoliberal ekoniminin dışına atıldığı zaman hakim ulus-devletlere daha fazla dahil oluyorlar. Bu Jasbir Puar’ın lezbiyen/gey haklarının emperyalist ve İslamofobik ideolojilerin hizmetinde araçsallaştırıldığı “homomilliyetçilik” tanımının maddi temelini oluşturur. (3)

İslamofobi

Zannediyorum Puar’ın homomilliyetçilik kavramı, neoliberal dünya düzeni çözümlememize, onu 21. yüzyıl gerçeklerini yansıtacak şekilde güncelleyerek, cinsel bir boyut da katmamıza olanak sağlayacak. Homomilliyetçilik, ABD gibi bir ülkenin LGBT haklarında yol gösterici olduğu inancını teşvik edip, ABD’nin müdahale ve işgallerinin Orta Doğu gibi bölgelerde LGBT haklarını bir şekilde ilerlettiği inancını parlatıyor. Bu ABD’li lezbiyen ve geylerin iyi vatanseverler olması gerektiği anlamına geliyor.

Halbuki, ABD, Suudi Arabistan ve Irak gibi Orta Doğu’nun korkunç derecede homofobik rejimlerini destekliyor. Buna rağmen homomilliyetçilik hala çok yaygın ve ABD militarizminin kamuoyu desteğinin artmasına yardım ediyor.

ABD militarizmi gerçekte kimin çıkarlarına hizmet ediyor? Arjantinli Marksist iktisatçı Claudio Katz, soğuk savaş sonrası militarizmi, son 35 yıldır sahip olduğumuz küresel ekonomik düzen olan küresel neoliberalizmin silahlı bileşeni olarak analiz ediyor.

Orta Doğu petrolleri ve Orta Doğu’dan geçen deniz yolları neoliberal dünya ekonomik düzeni için hayati öneme sahip. Yani günümüz jeopolitik düzeninde dünyanın bu bölgesindeki hakimiyet için askeri ve siyasi mücadele kilit önemde.

1990’da George H.W. Bush’un ABD’nin Orta Doğu’daki askeri varlığını, ABD birliklerini, Suudi Arabistan’a konuşlandırması bunu doğruluyor. 2003 yılında George W. Bush Irak’ı işgal ettiğinde de bu doğrulandı. Ve yine 2011’de Barack Obama Arap başkaldırıları olduğu bir dönemde Arap coğrafyasında ABD gücünü korumaya uğraştığında da doğrulandı. Ve genel olarak bu, ABD’nin gücünün sürekli olarak tehdit altında olduğu dünyanın bu bölgesindeki az sayıdaki güvenilir küçük ortaklarından biri olan İsrail’e desteğine de zemin oluşturuyordu.

1950 ve 1970’lerden beridir ABD ve öteki emperyalistler Orta Doğu’daki ekonomik güçlerini, kendilerine Marksist yahut daha ziyade “Arap sosyalist” diyen (Mısır’ın Nasır’ı gibi), genel olarak sosyalizmden ilham alan hareketlerden koruyorlardı. Gelgelelim 1979’daki İran devriminden bu yana, bölgede emperyalist tahakkümle mücadele eden güçler ekseriyetle İslami hareketler.

Bu, Müslüman halkları ve ülkeleri açıkça veya alttan alta şeytanlaştıran bir ideoloji olan İslamofobinin ardındaki maddi gerçekliktir. Bugün İslamofobi, anti-komünizmin yerini alarak ABD imparatorluğunun başlıca ideolojisi olmuş durumda.

Bana öyle geliyor ki, kesişimsel bir yaklaşım (ekonomi politikten ve günümüz queer teorisinin kilit temel kavramlarından haberdar kesişimsel bir yaklaşım), homomilliyetçiliğin bu temel emperyal ideolojinin açıkça bir lezbiyen/gey biçimi olduğunu anlamamızı sağlıyor.

Kesişimsel bir çözümleme çerçevesinde homomilliyetçilik, homonormativitenin sınıfsal boyutu, toplumsal cinsiyet boyutu ve ırksal boyutunun yanı sıra dördüncü bir boyutu, emperyal bir boyutu olarak anlaşılabilir.

Homonormativetin ırkçı boyutu misali, homomilliyetçilik de maddi bir temele dayanıyor: ABD ve dünya genelinde sermayenin bakış açısıyla kullanılıp atılan insanlara dönmüş olan milyonlarca insanın marjinalleştirilmesi. Bu ABD’de milyonlarca tutuklu ve işsizin, daha çok da beyaz olmayanların, Orta Doğu’da ve giderek artan bir şekilde Avrupa’da çoğunluğu Müslüman olan ülkelerden milyonlarca sığınmacının yüz yüze kaldığı bir gerçeklik.

Queer’in Anlamı

Şimdi, tıpkı İslamofobi ve homomilliyetçiliğin maddi temeli olduğu gibi, İslamofobi ve homomilliyetçiliğe karşı queer muhalefetin de maddi bir temeli var. Ancak öncelikle “queer” ile ne kastettiğime açıklık getirmeme izin verin.

“Queer” hâlâ sıklıkla LGBTİ’leri belirtmek için kullanılan kaba, saygısız bir tabir. Ama bunun dışında kendine has çağrıştırdığı özel bir anlamı da var. Kültürel, toplumsal ve siyasal olarak zannediyorum ki “queer” faydalı bir şekilde de tanımlanabilir ve homonormativitenin karşısında bilinçli ya da bilinçsizce kendini queer olarak tanımlayanlar tarafından öyle tanımlanmıştır da.

Şayet bunu yaparsak, queeri ekonomi politik bağlamında çözümlemeye başlayabiliriz – cinsel öz-kimliklendirmeler ve toplum içindeki konumlarına dair herhangi bir birebir mütekabiliyet kurmadan ve indirgemeciliğe kapılmadan. Böylesi birebir mütekabiliyet söz konusu olmasa dahi bu, aradaki karşılıklı ilişkiyi görmek açısından hayati önemde kullanışlı da olabilir.

Kendilerini queer olarak tanımlayan LGBTİ bireyler ve özellikle toplumsal konumları gereği –kaynaklara ulaşım ve orta sınıf yaşam biçimine olan mesafeleri nedeniyle–  queer olanlar arasında karşılıklı ilişkiler var. Ayrıca toplumsal cinsiyet ihtilafları ve queer öz-kimliklendirme arasında da karşılıklı bir ilişki söz konusu: geleneksel olarak maskülen olmak zorunda olan erkekler ve feminen olmak zorunda olan kadınlardaki isteksizlik ve gönülsüzlük.

Ve tabii queer öz-kimliklendirme, beyaz olmayan LGBTİ’ler arasında gerekli şekilde geniş kesimlerce başvurulmuş durumda olmamasına rağmen – Barbara Smith’ten Cathy Cohen’e pek çok kişi beyaz queer aktivistlerin kaçırdığı imkanları değerlendirip analiz etmişlerdir- zannediyorum beyaz olmayan queer kadınların “Siyah Canlar da Vardır”daki önderliği, ırk ve cinsel temelli başkaldırı arasındaki hakiki yakınlığı göstermiş oldu. Queer öz-kimliklendirme bilhassa İsrail’in pinkwashing’i ve İslamofobi gibi homomilliyetçilik biçimlerine muhalefette bir hayli görünür oldu.

Sonuç olarak farklı queer direniş biçimlerini daha geniş bir resimde buluşturabiliriz. Ticari bir gettonun queer reddi, ikili cinsiyete karşı transların ve genderqueerlerin başkaldırısı, beyaz olmayan queer kadınların “Siyahlar canlar da vardır” önderliği, pinkwashing ve İslamofobi’ye queer eleştirisi… Tüm bunlar Alan Sears’ın “muhalefetin altyapısı” olarak tanımladığı kavramı yeniden inşa etme potansiyelini gözler önüne seriyor.

Tüm bunlar eşit olmayan ve adaletsiz küresel düzene direnişte queerlerin sahip olduğu rolü ortaya koyuyor. Bu şekilde, queer ve anti-kapitalist queer bir gökkuşağı politikasının temelinin atılmasına yardım edebiliriz. Ve nihayetinde küresel toplumu dönüşüme uğratacak yeniden şekillenmiş projede yer alabiliriz…  

Çeviri: M. Efe Fırat-Çağan Orhon

Notlar

1- Her iki makale de Gayle Rubin, Deviations (Duke University Press, 2011) içerisinde yer alıyor. 

2- Lisa Duggan, “The New Homonormativity”, Russ Castronovo ve Dana Nelson edisyonu, Materializing Democracy (Duke University Press, 2002), 179.

3- Jasbir Puar, Terrorist Assemblages: Homonationalism in Queer Times (Duke University Press, 2007), xxiv, 38-9.

Genel Grev/3- Reformizmden Kopuş ve Özsavunma – Ernest Mandel

Üç bölüm halinde aktardığımız ve daha önce Sosyalist Demokrasi için Yeniyol dergisinde yayımlanmış olan bu metin Ernest Mandel’in 1974’te bir kadro eğitim çalışmasında yaptığı sunumun yazıya dökülmüş halidir.

8. İşçi Sınıfının Geleneksel Örgütlere Sadakati ve İktidarı Alma Sorunu

Söz konusu olan şu ana dek genel grevden doğan ikili iktidarın gelişmesi üzerine söylediklerimle, işçi sınıfının ünlü geçiş hükümeti sorunuyla sonuçlanan haydi diyelim geleneksel siyasî bağlılıkları arasındaki eklemlenmedir. En saf ve en yüksek biçimiyle temel çelişkiyle karşı karşıyayız.

Genel grev sorunu nesnel olarak siyasî iktidar sorununu gündeme getirir. Federe [federasyon oluşturmuş] grev komiteleri nesnel olarak ikili iktidar organlarıdır. Grev yönetmekten başka yetkiler üstlenmeye başlayan federe grev komiteleri nesnel olarak iktidar organları olarak iş görmeye başlarlar. Ama ne yazık ki bunların hepsi diğer görüngüyle, yani bu komiteleri seçen ve bunlara destek veren emekçilerin çoğunluğunun, işçi hareketi tarihinin akışı içerisinde tam da böylesi bir durumda karşı-devrimci karakterlerini en dokuncalı tarzda açığa vuran reformist partilere destek vermeye devam etmesiyle bağdaşabilir.

Bu konuda tarihin hükmünün kesinlikle açık olduğunu da söylemek gerekir: bu her defasında böyle olmuştur. Rus işçileri 1917 Şubat-Martında her yerde sovyetler seçmişler ve bu sovyetlerde Menşevik ve sağ SR yani reformist bir çoğunluk seçmişlerdir. Alman işçileri 1918 Kasımında işçi konseyleri seçmiş ve bu konseylerde sosyal-demokrat bir çoğunluk seçmişlerdir. İspanyol işçileri 1936 Temmuzunda İspanya’nın her yerinde komiteler oluşturmuşlarsa da bu komitelerin üyelerinin büyük çoğunluğu sosyal-demokratlardan, anarşistlerden ve KP üyelerinden yani, haydi iktidarın bu komiteler tarafından zaptedilmesinin zorunluluğunu anlamayan demesek de, ikili iktidarın doğasını kavrayamayan örgütlerin üyelerinden oluşmuştur. Bu çelişkiyi kavramak zorundayız. Bu çelişkiyi lafla inkâr etmemiz mümkün değildir.

Şunu söyleyemeyiz: “işçiler bilinçli biçimde reformizmden kopmadıkça sovyetleri kurmaları mümkün değildir”. Tarih bunun yanlış olduğunu göstermiştir. Şunu söylememizse daha da az mümkündür: “işçiler reformizmden kopmadıkça sovyetleri kurmamaları gerekecektir” ki Maocuların teorisi de neredeyse budur. Çünkü işçiler ancak ve ancak sovyetleri kurarak ve devrimci bir durum içinde bulunarak sonunda çoğunlukla reformizmden kopacaklardır. O halde hakikî zorluk, en net ifadesini iktidar sorununda bulan hakikî çelişki işte burada bulunur.

Çünkü eğer bu iktidar işçilerin hâlâ sadık oldukları partilerin karşısına çıkarılacak olursa onları bu organların bütün iktidarı almaları gerektiğine ikna etmek mümkün olmayacaktır. Buna karşın, bu partilerin emekçilerin baskısı altında sonunda iktidarı alacakları yanılsamasına kapılmak da mümkün değildir. Bu marjinal olasılığı peşinen ihtimal dışı bırakamayız ama bu ihtimal son derece olasısızdır, Batı Avrupa’da ise ihtimal dâhilinde değildir.

Devrimci hareket bu çelişkiden çıkmak için şimdiye dek iki çözüm öne sürmüştür. Sorunu çözmek için öneriler olan bu çözümler hâlâ geçerli olan yegâne çözümlerdir.

  1. Bu, propaganda düzeyinde 1917’nin Bolşeviklerinin ünlü ve klasik taktiğidir. Bolşevikler emekçilere şunu söylemekteydiler: “İşçi şuralarında örgütlenmiş durumdasınız ve bu şuraların iktidarı almasını istiyorsunuz. Aynı zamanda hâlâ sosyal-demokrat partiye dair yanılsamalarınız var. Partinizden ısrarla sovyetler çerçevesinde tüm iktidarı almasını isteyin”.

Böyle bir ajitasyonun ikili iktidar organlarının şimdiden mevcut olduğu bir devrimci durumda, işçileri işçi partilerine oy vermeye çağıran bir taktikten, İngiltere’de İşçi Partisinin seçimler yoluyla iktidara gelmesini talep eden bir taktikten bütünüyle farklı bir dinamiğe sahip olduğunu ısrarla vurguluyorum. Bu taktik de propaganda amaçları açısından faydalı olmakla birlikte dinamiği itibariyle tamamen farklıdır. Sanırım biz de gelecekte aynı yoldan geçmekten muaf tutulmayacağız. Bu aşamanın atlanabileceği yegâne ihtimal devrimci örgütlerin işçi sınıfı içinde ta başından itibaren çoğunluğu oluşturması olacaktır ki biz bu ihtimalin önümüzdeki yıllarda imkânsız değilse bile çok az muhtemel olduğunu düşünüyor ve dışarıda bırakıyoruz.

Bununla birlikte, bu geçiş hükümeti şiarının kesin formülasyonuna dikkat etmek gerekir zira bunun işçi sınıfının sadakatinin gerçekliğine tekabül etmesi gerekir. Bu ise değişkenlik gösterebilir. Batı Avrupa’da bugün – belki de bizim Belçika’da diğer ülkelerdeki yoldaşlardan önce saptadığımız – işçi sınıfının sadakatinin eski geleneksel partilerden sendikalara doğru belli bir aktarımı yönünde bir eğilim mevcuttur. Belçika gibi bir ülkede klasik geleneksel reformist biçim Belçika Sosyalist Partisinden çok daha fazla FGTB, İtalya’da ise haydi sosyal-demokrat parti demeyelim KP’den çok daha fazla sendikalardır.

O halde, bunu geçiş hükümeti şiarının formüle edilmesinde hesaba katmak gerekir: her halükarda buna sendikaları dâhil etmek ve bazı durumlarda sendikal örgütleri geleneksel politik örgütlerden önce dâhil etmek gerekir. Belçika’da bizim 1960 genel greviyle başlayan tüm bir dönem boyunca geçiş hükümeti şiarı olarak “sendikalara dayanan işçi hükümeti” şiarını benimsediğimiz hatırlanacaktır. Bu şiar Belçika’da işçi sınıfının, işçi hareketinin bir gerçekliğine karşılık gelmekteydi. Gelecek konusunda önyargılı olmamak gerekir zira bu sorun çok somuttur ve işçi sınıfının gerçeklikleriyle değişime uğrar. Bunun bir şemadan ya da 40 yıl önce kaleme alınmış bir metinden çıkmaması, buna karşın her ülkede içinde bulunulan aşamanın somut gerçekliğine uygun düşmesi gerekir.

2. Bu çelişkinin çözümünün diğer veçhesi, örgütsel veçhedir. Çok şiddetli bir devrimci kriz olduğunda, tüm ülkeyi hakikaten felce uğratan ve ikili iktidar organları yaratan bir genel grev olduğunda işçi sınıfı ve işçi hareketi içerisinde olağanüstü hızlı bir yeniden kümelenme, olağanüstü hızlı bir yeniden diziliş [bileşme] gerçekleşir. Bu, işçi hareketi tarihinde merkezciliğin büyük ânıdır. Genellikle mücadele içinde hayli çabuk ortak bir paydada buluşan çeşitli ufuklardan, çeşitli çıkış noktalarından merkezci güçler beliriverir. Ki bu da olumlu bir şeydir – burada olumsuz anlamda merkezcilikten değil, reformizmden devrime doğru yol alan güçler söz konusu olduğundan olumlu anlamda merkezcilikten bahsediyorum.

O zaman, devrimcilerle merkezciler arasında işçi iktidarının doğuşu için birkaç kilit mesele etrafında bir eylem birliğinin oluşturulması görevi genellikle en önemli örgütsel görev haline gelir. İspanyol Devriminde bunlar anarşist sol, sosyalist sol, POUM ve Troçkistlerdi. Alman Devriminde Bağımsız Sosyalist Partinin sol kanadı, KP ve bazı anarko-sendikalist güçler, Rus Devriminde ise Bolşevik Parti ve Sosyalist-Devrimci Partinin  [SR] soluydu.

 Hiç kuşku yok ideal durum – yine – devrimci partinin baştan beri bu bir araya geliş içinde hegemonyaya sahip olmasıdır, bu durumda fazla sorun çıkmaz ve yaşanacak olan Rus gelişiminin bir taklidi olabilir. Ancak kötümser bir tahmin yapmakta bir sakınca görmüyorum. Bunun Batı Avrupa’da sıklıkla tekrar edileceğini sanmıyorum. Bunu doğuştan bir kötümserlikle değil, Rusya’daki bu istisnaî durum izah edilmesi gereken bir geçmişin ürünü olduğu için söylüyorum. Bolşevik Parti Rus radikal-solu içinde hegemonyasını, tüm işçi sınıfı içinde on yıl öncesinden hegemonyaya sahip olduğu için kurabilmişti.

Bolşevik Parti, Birinci Dünya Savaşının arifesinde Rus işçi hareketi içinde gerek seçmen kitlesi gerekse basın bakımından, hem sendikalardaki ağırlık hem de üye sayısı açısından kesinlikle hegemonik konumdaydı. Bu konuda, 1914 başında Sosyalist Enternasyonal Bürosu adına Rusya’yı ziyaret eden Emile Vandervelde’nin, azılı bir Bolşevik düşmanı olmasına rağmen, Bolşeviklerin Rus işçi sınıfı içinde her bakımdan çoğunlukta olduklarını teslim eden ünlü anketi zikredilebilir.

Rusya’da olup biten günümüzde Batı Avrupa’da var olandan bütünüyle farklı bir şeydir. Rus işçi sınıfı gerçeklikte çok az aktif olduğunda bu sınıf bağrında hegemonyaya sahip olan devrimci akım, bu hegemonyasını Şubat-Mart 17’de devrimci dalga halkın tamamına yayıldığında geçici olarak yitirmekle birlikte, altı ay sonrasında oldukça hızlı bir şekilde yeniden kurmuştu. Bunu başarabilmesini ise her fabrikada işçi kadrolara sahip olmasına ve işçi sınıfı içinde kök salmış olmasına, geçmişteki bu kazanıma borçluydu.

Batı Avrupa’nın hiçbir ülkesinde devrimci öncünün durumu kesinlikle bu değildir. Bu koşullarda, bir devrimci yükselişin yardımıyla dahi, güçlerimizi onla ya da hatta elliyle çarpacağımızı düşünsek dahi – ki böyle bir yükselişte bu mümkündür – çok çok daha önemli bir güç oluşturan büyük kitle akımlarından çıkan merkezci akımlardan bir çırpıda daha güçlü hale gelmemiz pek az muhtemeldir. Alman KP’si Halle Kongresine dek 1919, 1920’de 15 ila 25.000 üyeye sahipken, bağımsız sosyalistlerin sol kanadı 300 ila 500.000 kişiden oluşuyordu. Güç ilişkileri işte bu durumdaydı. İspanya’da – getirilebilecek tüm eleştirilerle birlikte – POUM ve Troçkistler 4 ila 6.000 kişiyken, sosyalist sol ile anarşistlerin sayısı 200 ila 300.000’di. Aynı güç ilişkileri söz konusuydu.

Gelecekte devrimci bir yükselişin başında bundan kökten biçimde farklı güç ilişkilerine tanık olmamız çok az muhtemeldir. Bu da, sol akımlara karşı her türlü sekterlikten kaçınmanın devrimin zaferi açısından hayatî bir sorun olduğu, işçi örgütlerinin birleşik cephesi bünyesinde devrimcilerin bir birleşik cephesinin kurulmasının örgütsel biçimlerinin bulunması gerektiği anlamına gelir. Devrimcilerin Birleşik Cephesi derken devrimci partiyle merkezcilerin cephesini kastediyorum; çünkü devrimci parti içinde yer almayan kim varsa tanımı itibariyle merkezcidir.

Bu Fransa’da Mayıs 68 sırasında somutlanmıştır: bir tür devrimciler cephesi işlerlik kazanmıştır. Tüm eylem inisiyatiflerini alan bu cephe olmuştur. Büyük gösteriler, mitingler vesaire. Yoldaşlarımız bu oluşumlarda her türlü sekterlikten uzak örnek bir rol oynamışlardır. Bu da zaten onların Fransız radikal-solu içinde hegemonik bir siyasî güç olarak olağanüstü gelişmelerinin başlangıcını oluşturmuştu. Mesela İtalya’da bu gerçekleşmedi. 69’da grevlerin büyük yükselişi sırasında devrimci grup ve grupçuklar kendi aralarında asgarisinden bir birleşik cephe kurmayı hiçbir zaman başaramadılar. Bunu şimdi bir geri çekilme döneminde, üstelik sağcı bir hatta gerçekleştiriyorlar ama bu klasik bir durum. Bunun ise İtalya’da felaket kabilinden sonuçları oldu.

En yıkıcı örneği alıyorum. 69 sonunda radikal-sol grupların inisiyatifiyle Fiat’ta ilk işçi delegeleri konseyi kurulduğunda, bir ulusal işçi konferansı 3.000 devrimci işçiyi bir araya getirmişti. Bu konferansta çok küçük bir azınlık oluşturan yoldaşlarımız bir mesele üzerinde, Fiat’ta yapılanın aynısının başka İtalyan işletmelerinde de yapılması için tüm devrimcilerin inisiyatif alması için “ölümüne” mücadele verdiler. Bunu yapmanın imkânı vardı zira mevcut güçler bunu yapmaya muktedirdi. Maocu ve kendiliğindenci grupların hepsi buna aptalca ve tipik ultra-sol argümanlarla karşı çıktılar: “hepimiz delegeyiz”, “delegeye ihtiyacımız yok”, “biz kitleyi özgürleştirmek istiyoruz” vesaire.

Bunun sonucu: sendikal bürokrasi sonunda devrimci öncü yerine komitelerin kuruluşunu yaygınlaştırdı ve böylece başka türlü bütünüyle elinden kaçırabileceği bir hareketin denetimini yeniden sağlayabilmiş oldu. Bunun mantikî sonucuna gelince: 69’da “hepimiz delegeyiz” diye bağıranlar bugün işçi konseylerini sendikal aygıta entegre etme manevrasında sendikal bürokrasiye destek olmaktalar.

Ayrıca bu örnek Birleşik İşçi Cephesi mücadelesi çerçevesinde radikal-solun birleşik cephesi mücadelesinin sekterliğin olmamasını gerektirdiğini gösterdiği gibi, aynı şekilde bu âlemde raslanılan farklı varyantlar tarafından savunulabilen ultra-solcu ve oportünist tutumlarda mekanik ve kuyrukçu hizalanmaların olmamasını da gerektirdiğini göstermektedir.

Devrimcilere böylelikle tanınan şans nedir? Birkaç tarihsel örnek vermek isterim. 1922’de Bağımsız Sosyalist Partinin sol kanadıyla KP’nin ortaklığı Almanya’da metal işçileri sendikası (en büyük Alman sendikası) içinde, yönetim de dâhil olmak üzere, çoğunluğun elde edilmesine imkân tanımıştır. 1936’nın Eylül ve Ekim aylarında POUM, anarko-sendikalist sol ve sosyalist sol Katalonya’daki milis komiteleri içinde tartışılmaz bir çoğunluğa sahip olmuştur. Biz POUM’u ya da Alman KP’nin sağ yönetimini eleştirdiğimizde onları, işçi sınıfının çoğunluğunu kazanmak için vaz geçilmez olan bu aşamalardan geçtikleri için değil, bu şansları iktidar sorununu koymak ve çözmek için kullanmadıkları için eleştiriyoruz. Bu sorunu çözmenin başka bir yolu yoktur. Bu sorun emperyalist ülkelerdeki işçi sınıfının çoğunluğuna karşı küçük bir azınlıkla çözülmeyecektir.

9. İşçi Sınıfının Silahlanması ve Özsavunma

Radikal-sol işçi konseylerinde şimdiden çoğunluğa sahip olduğunda dahi, burjuvazi derin bir moral bozukluğu ve dağınıklık içinde olduğunda dahi, orta sınıflar kazanacağına inandıkları için giderek artan sayıda işçi sınıfı safına geçiyor olduğunda dahi – ki tüm bunlar olgunlaşan bir devrimci krizin karakteristikleridir – eğer silahlanma sorunu çözülmemişse iktidarın alınması sorunu çözülmeyecektir. Silahlanma sorunu ise çözmek için birbirine bağlanması gereken iki veçheye sahiptir:

  1. İşçi sınıfının silahlanması sorunu
  2. Burjuva ordusunun dağılması sorunu

Bunların biri olmadan diğeri de olmaz. İşçi sınıfının silahlanmasında bir başlangıç olmadan, burjuva ordusunun dağılması asgarî bir eşiği aşamayacaktır. Troçki bu konuda söylenmesi gereken her şeyi, burjuva ordusu içindeki disiplinin gücüne dair söylenecek klasik ne varsa söylemiştir: bu disiplinin bütünüyle parçalanması ancak ve ancak tekil askerin başka bir yerde, silahlı savunma da dâhil bir savunma bulması halinde mümkündür. Diğer taraftan, eğer burjuva ordusunda büyük ölçekte bir dağılma yoksa işçi özsavunması da oldukça ilkel belli bir asgarî eşiği aşmayacaktır.

Bu sorunun esas itibariyle teknik değil siyasî bir sorun olduğunu kavramak gerekir. Bu soruyu teknik bir sorunmuşçasına koymayı deneyen herkes er ya da geç devrimin imkânsız olduğu sonucuna varır. Şili Devriminden dersler çıkaran Régis Debray’in tutumu budur: “Yeterince savaş uçağı pilotumuz yoktu (pilotları kim yetiştirecekti? – EM). Yeterince pilot 73’te de yoktu, 72’de de yoktu, 71’de de yoktu. Eğer işçiler daha erken silahlandırılmaya başlansaydı, pilotlar daha önce vuracaklardı”. Son tahlilde bu, Belçika KP’nin yöneticileriyle girdiğimiz tartışmalarda Stalincilerin açıklamasıdır. Şili sorununa girmek istemiyorum, konu bu değil.

Eğer emekçiler Mayıs 1968’de iktidar sorununu koymaya başlamış olsalardı neler olacağına dair, hiç kuşkusuz akademik, benzer bir tartışma yaşadık. Temel sorun teknik değil politik bir sorundur. Ayrıca bu, zorluğu anlaşılması gereken, teknik çözümleri öne çıkaranların çoğunun bunu aslında daha ileri giderek esas zorluktan kaçmaya çalıştıkları için yaptıklarının anlaşılması gereken çok zor bir problemdir.

Peki, zorluk nedir? Bu daha önce parlamento konusunda işaret ettiğim zorlukla aynı zorluktur. Muhtemel İspanya istisnası dışında Batı Avrupa’daki işçi hareketi geleneğinin tamamına bağlı olarak emekçiler silaha sarılmaya hazır değildirler. Bu onlara kendi gerçek deneyimlerinden bütünüyle kopuk bir kaygı gibi gelir. Gerçekten de kopuktur, bundan zerre kadar kuşku duyulamaz! O halde onları deneyime ve anlayışa sokmak için gerekli dolayımları bulmak gerekir. Özsavunma probleminin, anti-faşist mücadele sorununun, belirgin grev çadırı deneyimlerinin ve bunların yayılmasının önemi işte buradadır.

Çünkü bu ancak bu deneyimler aracılığıyla daha geniş bir kitle için daha somut hale gelir. Üzerine yeterince mürekkep akıtılmış olan kadroların hazırlanması ve bu konuda devrimci örgütün rolü sorununu bir kenara bırakıyorum. Çok büyük olan bu zorluk bir kez daha hasmın bizzat kendisi tarafından kısmen azaltılır. Eğer burjuvazi ile devlet, fabrika işgallerinin olduğu, işçi şuralarının [konseylerinin] kurulmuş olduğu ve üretimin bizatihî işçiler tarafından örgütlenmeye başlandığı, telekomünikasyon merkezlerinin işgal edildiği bir genel greve karşı bütünüyle pasif biçimde tavır alırlarsa, bu durumda bilinç silahlanma yolunda fazla bir ilerleme kaydetmeyecektir. Ne var ki tüm bu koşullar kısaca sıralandığında bunun pek az muhtemel olduğu anlaşılacaktır:  burjuvazinin oldukça çabuk bir karşı saldırısı kesinlikle kaçınılmazdır. Bu karşı saldırı önce küçük başlayıp gitgide büyüyen bir silahlı provokasyon biçimini alır. Devrimci öncünün silahlı özsavunma düzleminde emekçilerin bilincinde ve örgütlenmesinde sıçramalar yaratmak için bu deneyimlerin her birini bir fırsata çevirmekteki rolü bu noktada önem kazanır.

Fabrika işgallerinin ve ikili iktidar organlarının doğuşunun gerçekleştiği genel grev böylece silahlı ayaklanmanın ve iktidarın ele geçirilmesinin gündeme getirilmeye başladığı bir durumu yakınlaştırır. Bu konuda devrimcilerin hazırlığı ise her şeyden önce teknik veçhesi ihmal edilmeye gelmez olmakla birlikte ikincil olan politik bir hazırlıktır.

Batı Avrupada son elli yıl boyunca gerçekleşen devrimlerin başarısızlığının nedeni çok az teknik hazırlığın olması değil, siyasî düzlemde eksikliklerin, boşlukların olmasıdır. İspanyol işçi sınıfı büyük şehirlerdeki neredeyse bütün kışlaları silahsızlandırmayı başarabildiyse eğer, bunun nedeni pek de öyle teknik zenginliğe sahip olması değildi. İspanyol işçi sınıfı bunu muazzam bir baskınla başarmıştı. Buna karşın, eğer aynı sınıf iktidarı ele geçirme fırsatını kullanamadıysa, bunun nedeni işçilerin Temmuzda sahip oldukları teknik imkânlardan Eylülde yoksun olmaları değil, bu konuda siyasî anlayıştan, öncüden ve politik önderlikten yoksun olmalarıydı.

Sunuşumu, Alman Devriminden iktidarın zaptedilmesi sorununun somut biçimde konduğu iki uğrak olan iki örnekle bitirmek istiyorum:

Bu örneklerin ilki General Kapp’ın 1920’deki darbe girişimine karşı yapılan genel grevdir. Darbe girişiminin neden olduğu telaş ve bu darbe girişiminin üç günlük bir genel grev sonrası akamete uğratılmasından doğan muazzam özgüven, sosyal-demokrat partinin ve özellikle sendikanın bile, Almanya’da ilk ve son kez, bir işçi hükümeti sorununu gündeme getirmelerine yol açmıştı.

Alman sendikasının genel sekreteri Legin sendikalardan, sosyal-demokrat partiden, bağımsız sosyalist partiden ve komünist partiden oluşan bir hükümetin kurulmasını gündeme getiriyordu. KP bu fırsatın üzerine atlamamakla, bu talebin derhal hayata geçirilmesi için bir ajitasyon kampanyası başlatmamakla muazzam bir hata işledi. Üstelik Almanya’nın bir bölümünde (Ruhr ve Saksonya) işçiler darbeye karşı koymak için bir kez daha silahlanmışlardı. Bu belirlenmiş ânda bir yarma hareketi mümkündü. Dolayısıyla, bu dönüm noktasının yakalanmamasında belirleyici olan bir silah ve teknik güç eksikliği değil, bir siyasî akıl eksikliği olmuştu.

İkinci örnek Eylül-Ekim 1923 örneğidir. Avrupa tarihinde bir dönüm noktası oluşturan 1923 yılı üzerinde daha önce çok konuştum ve burada bu yılın tam bir betimlemesini yapmam mümkün değil. Alman işçi sınıfı 1923 yazında bir genel grevle Şansölye Kuno’nun muhafazakâr hükümetini düşürür. KP o sırada büyük sendikalarda ve çok sayıda işletme konseyinde çoğunluğu ele geçirmekle meşguldür. KP önderi Brandler’in bir iktidarı alma projesi mevcuttur. Bu tehlikeli olmakla birlikte aptalca olmayan bir projedir. Bu üç evreli bir projedir. KP önce iki eyalette, Saksonya ve Thuringe’de sosyalist solla bir koalisyon hükümeti kurar. İkinci olarak, KP bu hükümetler içindeki mevzileri silahlı işçi milisleri kurmak için kullanır ve üçüncü olarak Almanya’nın tamamında ayaklanmayı hazırlamak için bu “kızıl muhafızlar”dan destek alır.

Tabii bu gizli bir proje değildir; herkes, burjuvazi bile bundan haberdardır, proje KP basınında ayan beyan tartışılmıştır. Projenin ikinci evresini kırılgan hale getiren ise hiç kuşku yok burjuvazinin komünist bakanlar işçilerin silahlandırılmasını hayata geçirir geçirmez harekete geçecek olmasıdır. Aynen böyle olmuştur! “Kızıl Muhafızlar”ın kurulması için ilk önlem alınır alınmaz Reichwehr (Alman Ordusu) Saksonya’ya ve Thuringe’ye girip her iki hükümeti de fesh etmiştir. Bu sorunun teknik bir veçhesidir; bunu tartışmak mümkündür.

Peki, öyleyse uzak ara belirleyici olan siyasî veçhe nedir? Saksonya ile Thuringe sol sosyal-demokrat başbakanlar tarafından yönetilen iki Länder (eyalet) idi. Her iki hükümet de sendikaların tam desteğine sahipti. Ordunun bu iki hükümete silahlı saldırısı bir aşağılama, Almanya’da örgütlü işçi hareketine karşı başlatılmış hakikî bir saldırıydı. KP’yi ve işçi öncüyü ulusal düzeyde, silahlanma düzeyi de dâhil bir güç sınamasına sistematik bir biçimde hazırlamış olmak koşuluyla, bu iki Länder’deki ayrıca ikincil olan bu küçük taktik başarıyı dönüştürmek mümkündü.

Yoldaş Brandler’in yapmadığı da buydu. Bu konuda ve özellikle de durumun bir güç sınaması için olgun olup olmadığı konusunda tereddüt içindeydi. Klasik merkezci tarzda zorluğun çevresinden dolandı: bir işçi şuraları [konseyleri], fabrika komiteleri kongresi toplayarak onlara şu soruyu yöneltti: “Reichwehr’e silahla direnmeye hazır mısınız?”. Sorunun cevabı baştan belliydi. Durumun sıradışı olgunluğunun bir kanıtı olduğundan bu tür bir kongrede katılanların yaklaşık %40’ının silahlı direnişten yana olduğunu söylemek zorundayım.

Lakin, Troçki’nin durumu özetlerken söylediği gibi: “Eğer tereddüt içinde bir militan işçi kitlesi karşılarında kendilerine ‘sizi izlemeye hazırım; ne tür bir inisiyatif alıyorsunuz’ diye soran tereddüt içinde bir önder bulacak olurlarsa, elbette onların iktidarı almaya koşmalarını beklememek gerekir”. Gereken hiç kuşkusuz tam tersi bir ilişkiydi: tek bir çıkış yolu olduğu konusunda hâlâ tereddüt eden bir kitleyi ikna etmesi ve bu çıkışı bu yönde gerekli inisiyatifleri alarak çok açık biçimde işaret etmesi gereken çok kararlı bir önderlik. Bolşeviklerin 1917’de yaptıkları da işte buydu.

Kesin olarak belirleyici olan, burjuvaziyle tayin edici bir güç sınamasının gerekliliğini işçi sınıfının çoğunluğuna benimsetmek için gerekli öznel koşulların hazırlanmasıdır.

Bu sunumun bütün mantığı, bir genel grevin, aktif bir genel grevin, işçi şurası seçimlerini olanaklı kılan bir genel grevin böylesi bir güç sınamasını hazırlaması ve işçi tarafında muazzam kozların olduğudur. Bir ülke ne kadar çok sanayileşmişse, toplumsal süreçlerin teknikliği ne denli ilerlemişse, işçi cenahında o kadar çok koz bulunur.

Buna karşın, son tahlilde belirleyici etmen eylemde inisiyatif alan cenah olmaya devam eder. Bir gün için dahi olsa eylemde inisiyatif almak, hasmı belirleyici bir ânda yenilgiye uğratmak, işte bu güç ilişkilerini tamamen değiştirir. Tarihin akışını değiştirmekte devrimci partinin ve öznel etmenin bütün önemi işte burada görülür!

Türkçesi: Osman S. Binatlı

Kaynak: http://www.ernestmandel.org/fr/ecrits/txt/inconnu/la_greve_generale.htm

Görsel: İspanya Devrimi

Genel Grev/2- Grev Komitelerinden İkili İktidara – Ernest Mandel

Üç bölüm halinde aktardığımız bu metin Ernest Mandel’in 1974’te bir kadro eğitim çalışmasında yaptığı sunumun yazıya dökülmüş halidir.

5. Grev Komitelerinden İşçi Şuralarına [Konseylerine/Sovyetlerine]

Grev komitesi – hatta grev merkez komitesi, Fransa’da Mayıs 68’de Lambertist yoldaşlarla bir polemiğe neden olduğundan bu konuya daha sonra döneceğim – henüz grev alanı dışına, yani burjuvazinin siyasî (devlet) iktidarına henüz reel olmayan, potansiyel bir karşı çıkış alanının dışına taşmaz.

Grev komitelerinden işçi şuralarına nasıl geçilecektir? İşçi şurası, ayrıca ilk Petrograd Sovyeti gibi, 100 örneğin 99’unda grev komitesinden doğmuş olsa bile bunların arasındaki niteliksel fark nedir? Şimdiye kadar tarihsel deneyim temelinde – yine de ihtiyatlı olunmalıdır zira gelecekteki deneyim geçmişteki deneyimden daha zengin olabilir – bu dönüşümde iki unsur belirleyici olmuş gibi görünmektedir:

  1. Federasyon, yani bir fabrika düzeyinde doğan işçi iktidarı rüşeyminin [tohumunun] parçalanmasına son verilmesi: Lip bir bütün olarak burjuva ekonomisine veya burjuva devletine karşı çıkış değildir ama federasyon oluşturup iki ya da üç sanayi koluna taşan 50 Lip, işte bu niteliksel olarak farklı bir şeydir! Özellikle de bu kısmen bankacılık sistemini, elektrik dağıtımını, kamu toplu taşıma araçlarını vesairi kapsadığı takdirde. Yatay veya dikey yani bir kentte veya bir sanayi kolunda federasyon – bu arada karşı çıkışçı karakteri keskinleştirme eğiliminde olduğundan kent sanayi kolundan önemlidir – eğer bu federasyon belli bir düzeyi aşacak olursa mantığı gereği bu grev komitelerini ikili iktidar organlarına dönüştürür.
  2. Federasyonda yalnızca imkân olarak ihtiva edilen ama henüz gerçekleştirilmemiş olan ikinci unsur da aynı ölçüde olmazsa olmazdır: grev komiteleri federasyonunun bu organları, grev yönetimi yetkilerini aşan yetkilere sahip olurlar. Grevi örgütlemekle, grevcilere para veya erzak dağıtmakla ve ajitasyona yönelik bir grev gazetesi çıkarmakla yetinen bir grev merkez komitesinin nihayetinde burjuvazinin bölünmez iktidarıyla bağdaşması hâlâ mümkündür. Bu giderek zorlaşır, bu sınır bir durumdur ancak bunu tahayyül etmek hâlâ mümkündür. Buna karşın, yalnızca grev örgütlemenin ötesinde yetkiler üstlenip üretimi, bankalarda kredi finansman dağıtımını, toplu taşımacılığı, elektrik dağıtımını örgütlemeye başlayan, tek kelimeyle fiilî yetkiler kullanan bir grev merkez komitesi, böyle bir komite artık bir grev komitesi olmaktan çıkıp bir işçi şurası, işlemeye başlayan bir iktidar organı haline gelmiştir.

Bir ikili iktidar organının doğuşu kendisini, burjuva toplumunda normal olarak ya burjuvazi veya bankacılık sistemi gibi kendi araçları ya da burjuva devleti eliyle kullanılan yetkilerin bu organlar tarafından üstlenilmeye başlanmasıyla açığa vurur. Bu asgarî düzeyde olabilir; benim dünyada değilse de Avrupa’da yaymaya çalıştığım ve bu yüzden Liyejli [Belçika’nın Valon bölgesinde önemli bir kent – Liège] yoldaşları müthiş kızdırdığım hikâyeyi [anekdotu] herkes bilir: 1950 ve 1960’taki iki genel grevde Liège kentinde trafiği düzenleyen ve FGTB damgası taşımayan araçların [binek otomobillerin, kamyonların] trafiğe çıkmasını yasaklayan FGTB Liège yönetimi fiilen bir kamu yetkisi kullanmaktaydı. Kamyoncular böylece, burjuva devlet iktidarından tamamen farklı işçi kaynaklı bir kamu gücünü kabul etmiş oluyorlardı. Bu son derece rüşeym halinde olmakla birlikte gerçekti.

Bir kez daha anekdotun kendisi çok az önem taşır; önemli olan buna benzer örnekleri işçi sınıfının kolektif belleğine ve imgelemine aktarmaktır. Bu, kafa yapısına bir alışkanlık kazandırmak demektir zira bir sonraki genel grevde bu tür örnekler çoğalıp, genelleşebilir ve burjuva iktidar organlarına karşıt işçi sınıfı iktidar organlarının, işçi şuralarının hakikaten doğmasını sağlamak için muazzam bir pratik öneme sahip olabilirler.

6. Ekonomik İkili İktidar ve Siyasî İkili İktidar 

İkili iktidar kavramı geleneksel olarak münhasıran siyasî bir kavram sayılmıştır – ve “Zinovyevci-Stalinist” okul da bu konuda işçi sınıfı içinde çok büyük bir etkide bulunmuştur. Maocu yoldaşlar günümüzde bunun karikatürleşmiş ürünüdür. Bunların elinde kolaycı ve kesinlikle saydam bir şema vardır: “Troçkistler sovyetlerin yalnızca bir devrimci durumda var olduğunu ve bunların devrimci iktidarın organları olduğunu anlamamışlardır. Günümüzde devrimci bir durum yoktur, o halde işçi denetimi üzerine, ikili iktidar üzerine gevezelik etmek boşa konuşmak ya da daha beteri reformizmdir” vesaire.

Bu akıl yürütmede sakat olan yanı anlıyoruz: bu akıl yürütme yaygınlaşan ve genelleşen bir işçi mücadelesinin en karakteristik durumunu, yani bir devrimci durumu ve devrimcilerin devrimci-durum-öncesi bir duruma ne şekilde müdahale edebileceklerini ve etmek zorunda olduklarını hesaba katmayı bütünüyle reddeder. Maocu kavramın gerisinde aslında, üzerinde işçi öncünün eyleminin hiçbir etkisinin olamayacağı nesnel koşullar tarafından belirlenen, gökten zembille inen kaderci, mekanikçi, Kautskici ve anti-Leninist bir eski devrimci durum geleneği vardır.

Biz bunun tersine işçi denetimi deneyimlerini özendirerek, işçi denetimini genelleştirerek, bu müdahale yoluyla devrimci-durum-öncesi bir durumu bir devrimci duruma dönüştürdüğümüzü, devrimci bir durumun doğması için cisimleştirme etmeni, katalizatör etmen vazifesi gördüğümüzü iddia ediyoruz. Troçki ise büyük iktisadî buhranın başlancında Almanya’ya ilişkin olarak daha cesur ve daha yenilikçi bir düşünceye sahipti: “İkili iktidarı ve ikili iktidar organlarını 1917 Devriminden gelen klasik tipte sovyetlerle özdeşleştirmekten kaçınmalıyız. 1930 Almanyasının somut durumunda, sendikaların hâkimiyetindeki işletme konseylerinin (burjuva Weimar Anayasası çerçevesinde legal organlar E.M.) nesnel olarak ikili iktidar organları haline gelebilmeleri ihtimal dışı değildir”.

Şu an için bu konuda oldukça açık fikirli olmalıyız. İkili iktidarın Rus Devrimininkilerle veya Alman Devrimininkilerle tam olarak aynı tipte sovyet tarzı organlarla özdeşleştirmenin düşülmemesi gereken bir hata olduğu açıktır. Büyük ölçekli en azından bir tarihsel deneyim yaşanmıştır: Temmuz 1936’da İspanya’da sovyetlerinkinden başka bir kökenden, başka bir tutumdan kaynaklanan ve kesinlikle apaçık ikili iktidar organları olan milis komiteleri. Ayrıca, en muhtemel örneği alıyorum, İngiliz işçi hareketinin tikel yapısı dikkate alındığında, Büyük Britanya’da klasik sovyetten oldukça farklı bir tipte organların ikili iktidar organları rolü oynayabilmeleri ihtimal dışı bırakılamaz.

İngiliz yoldaşlarımız bugün en azından yerel planda, İngiltere’de bir değişmez haline gelen bir şeyden destek alıyorlar: yerel düzeyde çok gergin bir mücadele durumu her ortaya çıktığında, hepsini olmasa da en savaşkan fabrika delegelerini, hepsini olmasa da yörenin en savaşkan sendikal örgütlerini, bazen hepsini olmasa da işçi partisinin [Labour Party] yerel örgütlerini ve yerel olarak örgütlü ve etki sahibi devrimci örgütlerin temsilcilerini bir araya getiren “ad hoc” [anlık amaca yönelik] birleşik cephe organları doğmakta.

İngiltere’de söylendiği puddingin pudding olduğunun kanıtı yenildiğinde elde edilir [ya da Başkan Mao’nun dediği gibi “armut tadılarak tanınır” çn.]. Eğer bu organ yörenin işçi sınıfının tamamını harekete geçirmeye muktedirse bu yerel bir sovyetle aynı şeye tekabül eder. Eğer sadece öncüyü çatısı altında toplayan ve işçi sınıfının %10 ila 15’ini seferber eden bir organ söz konusuysa, bu bir sol (ya da bizim Belçika’da adlandıracağımız gibi antikapitalist) birleşik cephedir. İşçi sınıfının ezici bir çoğunluğunun hâlâ şu ya da bu şekilde geleneksel örgütler içinde yetişmiş [eğitilmiş] olduğu ülkelerde bu tür organların ortaya çıkma olasılığını göz ardı etmemeliyiz; bu hiç kuşkusuz bu tipte bir bir-araya-gelişin sovyet tarzı bir yapıyla aynı rolü oynayabilmesinin koşuludur.

Söylemiş olduğum “örgütlenmiş” sözünün altını çizmek isterim zira bu durum Avrupa’da çok sıradışıdır. Sanırım İngiltere – belki benim az bildiğim İsveç – dışında başka bir örnek yoktur; Fransa’da durum kesinlikle bu değildir. Eğer yukarıda sözünü ettiklerimin hepsi Fransız şehirlerinin çoğunda bir araya getirilecek olsaydı, bu işçi sınıfının üçte birini ya da dörtte birini temsil edecekti. Aynı şey İtalya, Belçika için de geçerlidir. Bu, İngiltere’de bütünüyle istisnaî olan bir işçi sınıfı örgütlenme ve eğitim düzeyini – oy atıyor olmayı değil, örgütlü olmayı ve [örgütün] çağrısına uymayı – önvarsayar. Büyük sanayî merkezlerinin çoğunda işçi sınıfının tamamının şu ya da bu biçimde sendikalarda ve sendikalar bu parti içinde oldukları için işçi partisinde örgütlü olduğunu söylemek neredeyse mümkündür. Aklımınn gerisindekini söylemem gerekirse, ben daha çok, İngiltere’de bile bir genel grev halinde ortaya çıkacak olanın bu tür organlardan ziyade seçilmiş grev komiteleri olacağı kanısındayım. Ancak, İngiliz işçi hareketinin belli bir mantığı içinde kaldığından böyle bir ihtimali de bütünüyle dışarıda bırakmamak gerekir.

İşlevi belli ekonomik yetkileri üstlenmek olan – seçilmiş ya da değil, burada belirleyici olan bu değildir – organlarla, burjuva devlet iktidarına karşı çıkışa geçiş arasında ayrım yapmak o halde çok önemlidir. Peki, bu sorun neden bu kadar belirleyici ve zordur? Çünkü karşımıza nesnel bir eğilimle bilinçte belli bir niteliksel sıçrama arasındaki ayrım çıkmaktadır. Olayların baskısı altında, neredeyse sezdirmeden, salt hareketin iç mantığıyla sosyal-demokrat işçilerin veya Hruşçovçu eğitimden geçmiş işçilerin, kendilerine rağmen, aktif grev de dâhil, grevcilere ödeme yapmak için banka gişelerini tekrar açmak da dâhil (1’den 4’e maddeleri) benim daha önce tarif ettiğim tüm bir dizi şeyi yapmaya sürüklenebileceklerini söylemek mümkündür. Gelgelelim bunun imkânsız değilse bile güç bir hale geldiği bir sınır mevcuttur: bu da burjuva demokrasisinin kurumlarıyla bilerek ve bilinçli bir çatışma yolunda bir seçim yapıldığında ortaya çıkar. Bugüne dek Batı Avrupa’da tüm devrimlerin kaybedilmesine neden olan da budur.

Bunun klasik bir örneği vardır, en bilineni budur çünkü söz konusu ülke aynı zamanda hadiselerin en sert biçimde gerçekleştiği ülkedir: bu İngiltere örneğidir. İngiliz işçi hareketinin gücünün zirvesine vardığı anda, Birinci Dünya Savaşının hemen ertesinde, bütünüyle farklı bir tarihsel bağlamda 1926’dakinden çok çok daha güçlü bir genel grevle sonuçlanabilecek ortak grev yapma kararı almış en büyük üç sendika (metal işçileri, madenciler ve taşımacılık işçileri) arasında meşhur üçlü ittifak varken – (yarı-sovyetik tipte) “shop-steward” [demokratik seçimle gelmiş işyeri sendika temsilcileri] hareketi İngiliz fabrikalarında büyük bir yaygınlık kazanmışken, İngiliz burjuvazisinin en zeki önderi Lloyd Georges “üçlü ittifak” sendikalarının başlıca üç önderini evine çağırıp onlara şunu söylemişti: “Tüm ülkeyi felç etme yeteneğine sahip olduğunuzu, bizden çok daha güçlü olduğunuzu ve hatta askerlerin çoğu kışlalarından çıkmayı reddedeceğinden orduyu size karşı kullanamayacağımızı biliyoruz ama bir tercihte bulunmak zorundasınız: Ben ulusun, parlamentonun çoğunluğunu temsil ediyorum; ulusun, parlamentonun çoğunluğuna karşı bir genel grev yapmaya hazırsanız, bunu ancak kendinizi bu çoğunluğa ikame etmeye ve parlamentoyla genel oyunkinden başka bir iktidar, başka bir devlet yapısı kurmaya hazır olduğunuz takdirde yapabilirsiniz. Bunu yapmaya hazır mısınız?” Bu sendika bürokratlarının ne cevap verdiğini herhalde uzun uzadıya anlatmama gerek yok, sanırım herkes anlamıştır.

Bu aynı mantığın en trajik (İngiltere’dekinin traji-komedi olduğunu söylemek mümkündür zira hiçbir şey olmamıştır – zaten Lloyd Georges’un istediği de buydu) ifadesi Almanya örneğidir. Almanya’da hemen her kentin neredeyse her fabrikasında işçi şuraları [konseyleri] vardı, burjuva devlet aygıtı neredeyse çökmüştü (yani iktidar gerçekte işçi sınıfının elindeydi) ne var ki bu işçi şuralarındaki sosyal-demokrat çoğunluk hiç tereddüt etmeden bir burjuva parlamentosu için genel seçim çağrısında bulunma ve elindeki iktidarı bu burjuva parlamentosuna devretme kararı aldı. Sadece canice değil aynı zamanda ahmakça! Çünkü bu parlamento seçimlerinde çoğunluğu elde edeceklerine inanıyorlardı. Bunu bile elde edemediler (oyların %44’ünü aldılar). İşçi şuraları iktidarını sosyal-demokratlara dahi devredemediler, burjuva partilerine teslim ettiler.

Böylece Alman Devrimi üç ayda tasfiye edilmiş oldu (18 Kasım – 19 Şubat): Weimer Kurucu Meclisinin toplantıya çağrılmasından sonra ortada sovyet movyet kalmamıştı. Bu geri dönüşü olmayan nokta, belli sayıda iktisadî yetkiyi üstlenmeye başlayan işçi şuralarını, burjuva devletinin burjuva demokratik parlamenter kurumlarının iktidarını bilinçli biçimde olumsuzlayan organlara dönüştürmek bilinçte niteliksel bir sıçramayı gerektirir; bunun ayırdına varmadan işçilerin çoğunluğunu sosyalist devrim yapmaya götürmek olanaksızdır; bu tam bir yanılsamadır.

O halde, işçi sınıfının çoğunluğunun bilinç düzeyinde, reformist bir düzeyden devrimci veya yarı-devrimci bir düzeye belirleyici bir dönüşüm olması gerekir. Bunun olması için bir dizi elverişli koşul vardır:

  1. Bir devrimci durum sırasında olayların deneyiminde ve bilincine varılmasında genel hızlanma – ki bu öyle hafife alınacak bir şey değildir. Lenin’le Troçki’nin söylediklerini herkes bilir: “Devrim sırasında işçiler devrimci olmayan bir durum döneminin bir ya da beş yılında öğrendiklerinden fazlasını bir günde öğrenirler”. İşçiler daha fazlasını öğrenirler çünkü daha fazla kitle etkinliği vardır – devrimci bir dönemi karakterize eden de hiç kuşkusuz budur.
  2. Bu durum ve koşullarda devrimci partinin rolü tamamen belirleyicidir. Devrimci partinin aktif ve önder rolü olmaksızın işçi sınıfının çoğunluğunun antikapitalist ve devrimci bir bilinç kazanabilmesini tasavvur etmek mümkün değildir – ve bunun geçmişte bir örneği yoktur. Yine burada da, devrimci bir dönemde devrimci parti kendisini dönüştürüp, görece sakin bir dönemdekinden katbekat daha hızlı bir tempoda büyüyebilir.
  3. Ne kadar tuhaf gözükürse gözüksün ben tüm bu süreçte belirleyici rolü yine de üçüncü bir etmene, düşmandan kaynaklanan etmene vereceğim.

Son derece zor olan yegâne durum, düşmanın hiçbir şey yapmadığı durumdur. Bunun tarihsel bir örneği mevcuttur: kuzey İtalya işçileri bölgedeki tüm büyük fabrikaları işgal ettiğinde, ünlü 1920 Kasım büyük grevi sırasındaki İtalyan burjuvazisi örneği. Tıpkı [İngiltere’de] Lloyd Georges gibi İtalyan burjuvazisinin en kurnaz önderlerinden biri olan devrin İtalyan Başbakanı Giolitti o sırada şunu söylemişti: “İşçiler fabrikaları işgal ettiler, silahlılar (en azından Torino’dakiler – E.M.): bu, devletin ayakta kalmasına yönelik bir tehdittir. Yapabileceğimiz işe yarar tek şey hiçbir şey yapmamaktır”. Diğer bir deyişle, ‘umalım ki işçiler ileri doğru belirleyici bir hamle yapmak için kendiliklerinden belirleyici bir inisiyatif alamasınlar’. Aynen öyle oldu: sendika yönetimleri, sosyalist parti önderliği – komünistler hâlâ SP içindeydiler -, işçi şuraları 1, 2, 5, 6 gün boyunca toplantılar yaptılar. Vurgunun nereye yapılacağının belirlenmesi tartışıldı: işçi denetimi olacak mı, olmayacak mı, patronlardan, hükümetten ne talep edilecek vesaire. Sonuçta hareket iç tartışmalar, yerinde saymalar, hiçbir şey yapamamaz hale gelme, yukarıda tarif ettiğim dönüşümü gerçekleştirmek için kesin sonuca götürecek bir inisiyatif almaktan acz içinde eriyip gitti.

Eğer İtalyan burjuvazisi o sırada fabrikaların üzerine faşist sürüleri salma veya askerî bastırmaya girişme hatasını işlemiş olsaydı, devrim olacağı hemen hemen kesindi: işçiler silahlıydı, iktidarı almak için, karşı cenahtan gelecek herhangi bir kışkırtmaya karşılık vermek için maddi güce sahiptiler. Lakin, iş kışkırtma olmadan kendiliklerinden inisiyatif almaya, burjuva demokrasisinin kurumlarından kendiliklerinden vazgeçmeye geldiğinde, bunun ne bilincine, ne iradesine ne de önderliğine sahiptiler.

Bundan, itiraz edilmekle birlikte Batı Avrupa’daki genel grevlerin tüm deneyiminden çıkan çok önemli bir sonuç çıkarmak gerekir: genel grevden doğan işçi iktidarı organlarının varlıklarını sürdürmesi, varlığını sürdüren bir ikili iktidar yapısının olması ve başlamakta olan bir ikili iktidar döneminin olması için çaba sarfetmek tayin edici önemdedir. Çünkü bunları idame ettirmekte başarılı olunduğu andan itibaren hasmın er ya da geç bunlara saldırmaya mecbur kalması ve karşılık vermek için gerekli inisiyatiflerin hazırlanabilmesi, henüz daha yeni ileri doğru devasa bir örgütsel sıçrama yapmış bu işçilerden, kararlarının tüm siyasî ve devrimci sonuçlarını bir çırpıda anlamaları istenecek olsaydı – ki bu, en azından işçi sınıfının reformist veya neo-reformist etki altında olduğu ülkelerin çoğunluğunda pek az muhtemeldir – olabileceğinden çok daha etkin bir tarzda merkezileştirilebilmesi hemen hemen kaçınılmazdır.

Diğer bir deyişle en olası değişke [varyant] hakikî bir ikili iktidardır; yani – sovyetik iktidarın ruşeymi – işçi şuraları bir geçiş dönemi boyunca burjuva parlamentosu ve kurumlarıyla yan yana var olacaklardır. O zaman, emekçilerin çoğunluğunun burjuva parlamentosu ve kurumlarından tereddütsüz biçimde ve bilinçli olarak vaz geçip, işçi şuralarına dayanmaya hangi anda, hangi biçimde ve hangi bahaneyle götürüleceğini belirlemek söz konusu olacaktır.

Tüm bunlar eğer emekçilerin çoğunluğu hâlâ reformist veya neo-reformist ideolojinin etkisi altındaysa geçerlidir. Şayet işçilerin çoğunluğu ikili iktidar doğmadan önce bile çoktan komünist, antikapitalist, Troçkist, devrimci, Maoist vb. ise artık bunların hiçbiri uygulanmaz, işçiler işçi şuralarını açık biçimde sovyetlere dönüştürecek ve iktidarı fethetmeye gideceklerdir. Gelgelelim böyle bir durum, Avrupa ülkelerin neredeyse tamamında – yine de çok temkinli olmak kaydıyla olası İspanya istisnasıyla – son derece zayıf bir ihtimaldir.

7. Merkezileşme

Burada karşımızda, çok büyük bir psikolojik önemi haiz ve Lenin’in Rus Devriminin belli sayıda deneyimini Batı Avrupa bağlamına oturtmak istediğinde hiç kuşku yok küçümsemiş olduğu bir görüngüyü buluyoruz: Batı Avrupa işçi sınıfı çok uzun zamandan beri sendikal ve siyasî işçi örgütlerinde merkezileşmiş durumdadır. Posadas yoldaş Avrupa’ya gelip işçilerin omuzlarına vurarak onlara “Biliyor musunuz, merkezileşmeyi öğrenmelisiniz” dediğinde, bu işçilere 75 yıldır bildikleri bir şeyi öğretiyordu.

İşçilerin bu alandaki deneyimi hem ikili hem de en azından olumsuzdur: merkezileşme gücü tartışmasız biçimde artırmakla birlikte merkezileşmenin somut biçimi aynı zamanda bürokratikleşmeyi de güçlendirmiştir; günümüzde bir kitle örgütü ne kadar merkezileşirse o kadar bürokratikleşmektedir, bu kuralın Avrupa’nın hiçbir yerinde istisnası bulunmamaktadır.

Oysa bir genel grevde olumlu olan yanın tam da büyük ölçüde, genel grevin işçi sınıfı ve işçi hareketi üzerinde bürokratik denetimi tartışma konusu yapabilen işçi özerkliği güçlerini serbest bırakacak olması olduğunu açıklamıştık. Bu işçi özerkliğinin başlangıçta ihmal edilemeyecek bir adem-i merkeziyet derecesiyle karakterize olması neredeyse kaçınılmazdır. Bu, burjuvaziye ve devletine olmaktan çok bürokrasiye bir başkaldırıdır. Gelgelelim bu ikisi eşyanın tabiatı gereği birbirine çok yakından bağlıdır.

Bu da alınacak bütün inisiyatiflerin merkezileşmesinin bir Troçkistin söylemindeki veya bir kadro okulundaki kadar apaçık bir şey olmayacağı anlamına gelir. İspanyol Devriminden çıkan bir örneği alalım (bu devrime sık sık başvurmak gerekir zira bu devrim emperyalist ülkelerde şimdiye dek tanık olduğumuz en zengin deneyimdir). Devrimin ilk günlerinde emekçiler tarafından spontane biçimde yaratılan sovyetik tipte organlar farklı şehirlerde aynı ismi dahi taşımıyorlardı. Hareketin en ilerlemiş olduğu Katalonya’da bunlara genellikle (ama her yerde değil) “milis komitesi” deniyordu; ülkenin diğer kısımlarında farklı biçimde adlandırılıyorlardı: “üretim komitesi”, “yerel komite”, “fabrika komitesi”, “işçi konseyi”, “birleşik cephe komitesi” vesaire. Bu isim bir kentten diğerine değişiyordu. Adlandırma yalnızca biçimsel bir sorun değildi, aynı zamanda farklı bir işlevi, farklı bir bileşimi, içinde yer alan kişilerin bu komitelerin neyi temsil ettiğine dair farklı özbilinçlerini de kapsıyordu. Bu komitelerin hepsini 24 saat içinde tek bir ulusal Kongrede federasyon halinde birleştirmek ise yalnızca imkânsız değildi, ama aynı zamanda olmadı da ve bunun olmaması bir tesadüf değildi!

Bu merkezileşmenin gelişebileceği birkaç yola işaret etmek isterim:

  1. Çok önemli bir yol daha önce bahsetmiş olduğum ekonomik veya ekonomist yoldur: aktif greve geçildikçe, aktif grevin mantığında vurgulamamız gereken muazzam bir merkezileştirici güç bulunur. Nakliye, hammadde, dağıtım, enerji şirketleriyle temas kurulmadan bir işletmede üretimi başlatmak olanaksızdır. Burada neredeyse otomatik biçimde doğan bir merkezileşme, eşgüdüm gücü vardır. Bu, sürecin başındaki bir genel grevi sosyalist devrime doğru dönüştürmek açısından aktif greve geçmenin önemini göstermek için bir başka argümandır.
  2. Hâlâ küçümseme eğiliminde olduğumuz çok önemli bir diğer etmen iletişimin merkezileşmesidir. Günümüzde toplumun sinir merkezleri bundan 60 yıl öncekilerle aynı merkezler değildir. Mesela tren garı değildir: 1917 işçileri için mantıklı bir fikir olan garı işgal etme fikri, bugün azımsanamayacak sayıda ülkede kimsenin aklına gelmeyecektir. Şu andaki sinir merkezleri, telekomünikasyon, radyo, TV ve bunlarla bağlantılı merkezlerdir: matbaalar (özellikle para basılan matbaanın önemini küçümsememek gerekir), bankalar, posta çekleri vesaire.

Bu birkaç öğeye bakılacak olursa, bir genel grevde doğabilecek merkezileştirici güçler görülür. Bir sosyalist devrimin mümkünlüğü bakış açısından, Mayıs 68 genel grevinin dönüm noktasını hemen hiç kimse farketmemiştir: grevin ilk günlerinde telekomünikasyon şirketleri de dâhil işletmelerin tamamı emekçilerin işgali ve denetimi altındaydı. Paris’te artık grevciler tarafından kontrol edilmeyen – İçişleri ve Savunma Baknalıklarınınkiler de dâhil – tek bir telekomünikasyon anteni kalmamıştı. De Gaule hükümetinin tek askerî müdahalesi İçişleri Bakanlığı için Paris’te bir anteni boşaltmak için yapıldı: bunun için 100 CRS’in [ Cumhuriyetçi Güvenlik Bölükleri – çevik kuvvet polisinin] müdahalesi yetti.

Grevde başka bir önderlik olsaydı – olsayla bulsayla elbette çok şey yapmak mümkün – işçilerde başka bir bilinç olsaydı, hadiselerin belirleyici önemini kavramış olsalardı bu antenin ele geçirilmesine direnirlerdi. Hiç kuşkusuz muzaffer olacak böyle bir direnişten ne doğabileceğini ise izah etmeye gerek yok.

Bu doğaya sahip merkezileşme önlemlerini alan bir genel grevin burjuva devletine dayatacağı felçe uğrama derecesinin geçmişte tanık olunanlardan niteliksel olarak üstün olduğunu kavramak gerekir. Burada çağdaş teknolojinin tekyanlı ve yanlış eleştirisini yapıp, çağdaş teknolojiyi salt bir ezme ve sömürme gücü olarak – ki kapitalist rejimde budur – gören ve bu teknolojinin burjuva toplumunu tam da teknikçi olduğundan tüm ücretlilerin toplu ve genelleşmiş eylemi karşısında geçmişe oranla çok çok daha kırılgan hale getirdiğini anlamayanların kavrayışsızlığının en şaşırtıcı yanlarından biri ortaya çıkar.

50 ya da 60 yıl önce burjuva zorla bastırması neydi? Halkın üzerine salınan birkaç bin paralı askerdi; o sırada yapılacak tek şey vardı: silaha silahla karşılık vermek. Günümüzde toplum çok daha kırılgandır; yüksek hareket yeteneğine sahip olmakla birlikte hepsi birbirlerine çok sınırlı sayıda sinir merkeziyle bağlı birimler söz konusudur. Bütün telekomünikasyon antenlerini ele geçirin, yayın yapma imkânlarını kesin, on beş dakika sonra merkezileşme proletarya cephesine, devrim cephesine geçer, karşı-devrim ise bütünüyle merkezsiz kalır.

Fransa’da Mayıs 68 genel grevinin ilk günlerinde İçişleri Bakanının valilerle hiçbir iletişim imkânının kalmadığı bir duruma varılmıştı; valiliklerin sekreterleri, daktilo yazıcıları, memurları dahi grevde olduğundan durum acayip bir hal almıştı. Yani sorun valilerle iletişim kuramıyor olması bile değildi; bunun bir işe yaramamasıydı. İçişleri Bakanının doğrudan valiyle ya da yardımcılarından biriyle iletişim kurması gerekiyordu, yoksa mesaj iletilmiyordu.

Burjuva ve karşı-devrim cephesini kıpırdayamayacak hale getirmek ve merkezileşmenin işçi cephesine geçmesini sağlamak açısından bütün bu telekomünikasyon araçlarının oluşturduğu bu yeni sinir merkezlerinin öneminin anlaşılması çok kritiktir. Bu alanlarda pasif grevin aktif greve dönüştürülmesi otomatik bir merkezileşme demektir. Radyo-TV çalışanların genel grevi sırasında aktif greve geçiş olduğunu düşünün. Bu, radyo-TV’nin tarifi imkânsız bir merkezileştirme gücüyle birlikte grevin hizmetine girmesi anlamına gelir. Karşı-devrim bunun tam olarak bilincindedir: son 15 yılın her karşı-devrimci darbesi her şeyden önce radyo-TV’yi ele geçirmeyi hedeflemiştir. Karşı-devrimciler, şayet radyo-TV halkın ve emekçilerin elinde olsaydı, bunun bir işçi iktidarının merkezileşmesi açısından geçmişte hiçbir zaman var olmamış devasa bir güç sağlayacağını biliyorlardı.

Bundan geleceğe dair sonuçlar çıkarmak ise kesinlikle mümkündür: ilk güç sınamaları işte bu merkezler etrafında patlak verecektir. Belçika jandarması önce grevcileri Cockerill ya da ACEC fabrikalarından çıkartmaya uğraşmakla oyalanmayacaktır – böyle bir şey yapmak için akıllarını yitirmiş olmaları gerekir. Güçlerini Waremme garı ya da Haine-Saint-Pierre sınır istasyonuna da yoğunlaştırmayacaklardır. Daha ziyade RTB’ye (Belçika Radyo Televizyonu), posta çeki şubelerine, büyük bankalara yöneleceklerdir. Bir cenahın ya da diğerinin denetiminde kalmaları halinde olayların genel seyrini bir dönem için belirleyebilecek merkezler aslında bunlardır.

Emekçilerin çok daha büyük bir kitlesinin bilinç kazanmasının alevlenebilmesi ve az çok soyut ve genel tarzda konulduklarında anlaşılmayan belli sayıda şeyin gerekliliğinin kavranabilmesi tam da, doğaları gereği iktidarın epeyce büyük oranda bir cenahtan diğerine geçmesini sağlayan bu tür kurumların özsavunması sorunu etrafında mümkündür.

Türkçesi: Osman S. Binatlı

Kaynak: http://www.ernestmandel.org/fr/ecrits/txt/inconnu/la_greve_generale.htm

Genel Grev/1- Kökeni ve Türleri-Ernest Mandel

Üç bölüm halinde aktaracağımız bu metin Ernest Mandel’in 1974’te bir kadro eğitim çalışmasında yaptığı sunumun yazıya dökülmüş halidir.

Genel grevi ele alıp işliyorsak eğer, bunun nedeni genel grevin emperyalist ülkelerde sosyalist devrimin en olası modeli olduğunu düşünüyor olmamızdır. Bu elbette tek olanaklı model değildir; genel grev belli sayıda doğrulanmış başlangıç hipotezini önvarsayar:  önümüzdeki yıllarda bir dünya savaşının olmaması, emperyalist ülkelerde faşizmin ya da askerî-yarı-faşist bir diktatörlüğün zafer kazanmış olmaması, bu ülkelerde ücretlilerle Sermaye arasında şu anda kurulmuş olan güç ilişkilerinin fazla değişikliğe uğramadan olduğu şekliyle muhafaza edilmesi. Bu güç ilişkileri geçmişte hiçbir zaman tanık olunmadığı kadar ezici biçimde işçi sınıfı lehinedir; demek istediğimiz şu ki nüfusun yüzde 80 ila 85’i, kimi ülkelerdeyse %90’ı ücretlilerden oluşmaktadır.

Bu başlangıç hipotezleri elbette sonsuza dek garanti edilmiş değildir. Yoldaşlar X. Dünya Kongresinde hareketimiz tarafından ne söylendiğini ve hangi kararların oylanıp kabul edildiğini biliyorlar, bununla birlikte makul bir zaman sınırında kalmak kaydıyla, kendimizi hazırladığımız önümüzdeki yıllarda, bu başlangıç hipotezlerinin muhtemelen korunacağını düşünüyoruz. Bu başlangıç hipotezlerinin benimsenmesinde bir spekülasyon değil, bir akıl yürütme, bir iç mantık söz konusu: yukarıda işaret ettiğim üç alanda nitel bir değişimin ancak ve ancak öncesinde işçi sınıfının ağır bir yenilgiye uğramış olmasıyla mümkün olduğundan kesinlikle eminiz.

Dolayısıyla akıl yürütmemiz şu şekildedir: bu yenilgi şu anda genel greve doğru giden yükselişin olumsuz biçimde son bulmasını önvarsayar. Bunun tersine, sonu genel greve varacak bu işçi yükselişinin bir zaferle sonuçlanmasını, bu yenilgiyi önlemesini sağlayacak imkânların hangileri olduğunu çözümlemek ise bütünüyle yerindedir. Bu nedenle, bir genel grevin sosyalist devrimlerin zaferine dönüşmesini mümkün kılacak koşulların değişime uğratılmalarının çözümlenmesi de aynı şekilde bütünüyle yerindedir.

Gelecekteki Sosyalist Devrimin Modeli Olarak Genel Grevin Kökeni

Genel grev sorunsalının gelecekteki sosyalist devrimin modeli üzerine tartışmanın merkezine konulması işçi hareketi tarihinde ilk kez olmamaktadır. Bu konuda ilk tartışma XIX. Yüzyılın sonunda gerçekleşmiş ve anarşist, özellikle anarko-sendikalist eğilimler tarafından, üstelik o dönemde Marksistlerin çoğu tarafından benimsenen sosyal-demokrat seçim mücadelesi ve parlamenter mücadele taktiğiyle kararlı bir karşıtlık içinde başlatılmıştır.

Marksistler o dönemde anarko-sendikalist tezlere, hâlâ bir doğruluk payı taşımaya devam eden ve bizim de vazgeçmeye hazır olmadığımız bir eleştiri getirdiler. Bu devrimci-sendikalist genel grev tezinin Marksist eleştirisinin temel doğruluk payı bu tezin siyasi iktidar sorununu hafife alması ve bu burjuva toplumunun çökmesi için işçi sınıfının iktisadî planda çalışmayı durdurmasının, iktisadî yaşam düzeyinde ise işletmelerin yönetimini kendi önderliğinde devralmasının yeterli olduğunu sanmasıdır. Devlet sorununun, hükümet sorununun, silahlanma sorununun, genel grevin bir ayaklanmaya dönüştürülmesinin zorunluluğu sorununun vahim, hatta sonu felakete varabilecek biçimde küçümsenmesi söz konusudur. Eski genel grev tezinin Marksist eleştirisinin bu bölümünün tamamı hiç kuşkusuz doğru olmaya devam eder.

Ama bir genel grev bir sosyalist devrimin başlangıcı olabilir. Emperyalist ülkelerde XX. Yüzyıl tarihi devrimci-sendikalist tezin bu yanına dair günümüzde kesinlikle ikna edici olan bir hüküm vermiştir: sanayileşmiş bir ülkede bir genel grev bir sosyalist devrimin başlangıcı olabilir ve muhtemelen de öyle olacaktır. Bu konuda Marksistlerin, özellikle de müstakbel reformistlerin XIX. Yüzyıl sonunda söyledikleri, Alman sosyal-demokrat sendikalarının ünlü “Genel grev, genel enayiliktir” ifadesinde özetlenen, yani kapitalist rejimde bir genel grevin olanaksız olduğunu öngören tez, bunların hepsinin bütünüyle yanlış olduğu ortaya çıkmıştır. Sosyal-demokratların akıl yürütmelerinin kesinlikle yanlış olduğu XX. Yüzyıl işçi hareketi tarihi boyunca ortaya çıkmıştır.

Yalnızca kapitalist rejime çoktan entegre olmuş kişilerin kötü niyeti değil de bir akıl yürütme söz konusu olduğuna göre bu akıl yürütme neydi? Bu sosyal-demokrat savın gerisindeki akıl yürütme neydi?

Bu, bütün bir dizi sürecin sözde eşzamanlılığına dair kesinlikle mekanikçi bir görüştü: bir genel grevin başarılı olması için tüm işçilerin örgütlü olması, şimdiden sosyalist olması gerekir; işçilerin hepsi örgütlüyse ve sosyalistse, bir genel greve ihtiyaçları yoktur, parlamentoda çoğunluğa ve devlet içinde iktidara sahip olurlar diyorlardı. Akıl yürütme buydu. Mücadele yeterliği, örgütlenme yeterliği ve bilinç yeterliği üçlü sürecindeki sözümona eşzamanlılık hiç kuşkusuz bütünüyle yanlıştır: hâlâ azınlıkta örgütlü ve henüz görece sınırlı bir azınlıkta sosyalist bir işçi sınıfı bir genel grev yapma yeteneğine sahip olduğunu tarihsel olarak göstermiştir. Bu üç görüngü arasında zorunlu bir düşümdeşlik [zaman çakışması] yoktur.

Bu mekanikçi kavrayışın altında yatan yöntembilimsel hataya gelince,  bu hata bilinç kaynağı olarak eylemin son derece kesin küçümsenmesidir. Bu, işçilerin belli bir bilinç düzeyine erişme yeteneğine kavuşmaları için önce onları bireysel propaganda temelinde ikna etmek gerektiği fikridir. Oysa deneyim, işçi sınıfının bireysel eğitim ve propaganda yoluyla sınıf bilincine erişemeyen bütün bir kesiminin, bu sınıf bilincine tam da büyük siyasî kitle grevleri içerisinde, genel grevler içerisinde gözlerini açtıklarını veya uyandıklarını ve son derece savaşkan hale geldiklerini göstermiştir.

Bu hata sonucunda varılan nokta ise yüzyılın başından beri Avrupa işçi hareketinin solu ile sağı arasında süregiden tartışmada değişmez bir eğilimdir. Bu, Rosa Luxemburg’un Lenin veya Troçkiden bile daha fazla belirleyici bir rol oynadığı tartışmadır: Rosa işçi sınıfının örgütlü bir öncüyle örgütsüz bir artçı arasında bölünmesinin gerçekliğin haddinden fazla kolaycı ve dar bir görümü olduğunu kavramıştı. Örgütlü bir öncünün var olduğu ve örgütsüz işçiler olduğu doğru olmakla birlikte, gerçekliği anlamak için bu çözümlemeye en azından üçüncü bir öğe katmak gerekir: örgütsüz işçilerin öyle bir kesimi vardır ki, bir kitle mücadelesinde örgütlü işçi sınıfının, işçi örgütlerinin bürokratikleşmesine bağlı olarak mücadelede bürokrasinin şiarlarını izleme eğiliminde olacak ve böylece mücadelede öncü olmaktan çıkacak bir kesimini aşabilir.

Rosa Luxemburg’un bu tezi, kendiliğindenci bir tez olarak yanlış yorumlanmıştır. Bu tam olarak doğru değildir. Doğrusu bir kendiliğindencilik öğesi mevcuttur ama yalnızca bir öğe; yani “örgütlü” olmanın “ileri” olmakla özdeş olmak zorunda olmadığının kavranması ki bu da günümüzde gerçeğin ta kendisidir, kimse buna itiraz etmeyecektir. Rosa Luxemburg örgüte asla düşman değildi. Örgüte, devrimci örgüte fazlasıyla taraftardı. Sadece örgütle öncü arasında her an ve özellikle de bir genel grev sırasında zorunlu olarak özdeşlik olmadığını kavramıştı.

Lenin’in bunu kavraması birkaç sene aldı, ama 1914’ten itibaren anlamıştı. Sosyal-demokratların bu tarihten sonra Lenin’e “Ama sen örgütü yıkıyorsun, bu senin 20 yıl boyunca savunduğun her şeyin revizyonu demek” diyerek saldırmış olmaları da ayrıca manidardır. Lenin uluslararası sosyal-demokrasiye karşı polemik yazılarından birinde şu cevabı veriyordu: “yozlaşmanın belli bir aşamasında bazı bürokratikleşmiş örgüt biçimleri gerçekten de engeller haline gelebilir, örgütsüz işçiler ise bürokratikleşmiş örgütlerin tutsağı olmaya devam eden işçilerin bilinç düzeyinden daha yüksek bir bilinç düzeyine ulaşabilirler. O zaman yeni bir örgüt inşa etmek gerekir. II. Enternasyonal ölmüştür, III. Enternasyonali inşa etmek gerekir”. Troçki ise III. Enternasyonal partilerinin Hitler’in zaferinin ardından ıslah edilebilir olmaktan çıktıklarına karar verdikten sonra, Lenin’in 1914’ten sonra kullandıklarıyla ve Rosa’nın aynı tezi savunmak için 1905 – 1914 yılları arasında Almanya’da daha o zamandan kullandıklarıyla neredeyse tıpa tıp aynı sözcükleri seçmiştir.

Şimdi bugün kendisini ortaya koyduğu haliyle genel grev sorunsalına gelelim. Önce tarihsel değil analitik tarzda hareket edeceğiz. Bir genel grevin mekanizmasını çözümlemeye ve genel grevin sosyalist devrimin zaferine doğru, bu zafer de dâhil ilerleyişini düşünsel düzeyde tasarlamaya imkân tanıyan on öğeyi tartışmaya çalışacağız. Sunumun son bölümünde özellikle Belçika işçi hareketinden birkaç tarihsel örneği gözden geçirip, her seferinde bu aşarak-gelişmenin gerçekleştirilmesi açısından eksik kalan etmenleri tartışacağız.

  1. Bir Genel Grev Nedir?

Bir genel grevin ilk ve belki de tam bir kesinlikle tanımlanması en zor karakteristik özelliği şu soruya verilecek cevaba bağlıdır: genel grevi büyük bir grevden farklı kılan nedir? Bu cevaplanması zor bir sorudur çünkü bu soruya salt niceliksel tarzda yanıt vermek mümkün değildir. Hiç kuşkusuz bir genel grev tüm işçilerin katıldığı bir grev değildir, böyle bir şey hiçbir zaman olmamıştır ve asla olmayacaktır! Bir greve genel grev demek için son işçinin de greve katılmasını beklemek saçmalıktır. 1960’ta Belçika’da haklı olarak genel grevden söz ediyorduk: diyelim ki bir milyon grevci vardı, bu bizim ileri sürdüğümüz rakamdı ve sanırım biraz abartılıydı. Belçika’da besbelli bir milyondan fazla, iki buçuk milyon işçi vardı. Yine de adlandırma bütünüyle yerindeydi.

Bir genel grev, salt büyük bir grevden nerede ayrılır?

Genel grevin başlıca karakteristiklerinden birkaçı şunlardır:

  1. Grev yalnızca katılım bakımından değil, aynı zamanda hedefleri bakımından da büyük ölçüde farklı işkollarını kapsar.
  2. Özel sektörden çok büyük ölçüde taşıp, sadece fabrikaları değil bütün bir dizi devlet kurumunu da – demiryolları, gaz, elektrik, su vb. – işlemez hale getirecek şekilde tüm kamu kesimi emekçilerinin kararlı unsurlarını kapsar.
  3. Ve atmosfer; bu elle tutulur olmamakla birlikte belki de en önemli etmendir. Ülkede yaratılan atmosfer sınıflar arasında genel bir çatışma atmosferidir, yani bu bir sektörün patronlarıyla bir sektörün işçileri arasında bir çatışma değildir. Buna karşın toplumun tüm sınıfları, bu greve emekçilerin katılımı %100’e ya da %90’a varmasa da bunun bir bütün olarak burjuvaziyle bir bütün olarak işçi sınıfı arasında bir çatışma olduğu izlenimini edinir.

Bu sorunla uğraşan Marksist militanlar ve teorisyenler tarafından çok sık eklenen başka bir karakteristiği eklememiş olmam belki gözünüzden kaçmamıştır. Neden? Bir genel grev bir bütün olarak burjuvaziyle ve burjuva devletiyle çatışma demek olduğundan nesnel olarak siyasidir ama işin başından beri bunun bilincinde olması gerekmez. Avrupa’da bunu doğrulayan büyük bir tarihsel örnek, 68 Mayısına gelinceye dek belki de en büyük örnek bulunmaktadır. Bu örnek, hiçbir siyasî talebin öne sürülmediği, işçilerin fabrikaları işgal edip, görünürde yalnızca ekonomik tipte (çalışma saatlerinin azaltılması, ücretli izin vesaire ve en fazlasından işçi denetimi) talepler öne sürmekle yetindiği Haziran 36 örneğidir. Ama bizzat Troçki ve bu hareketi biraz olsun dürüstlükle inceleyenlerin hepsi, bu emekçilerin temelde dile getirebildiklerinden çok çok daha fazlasını talep ettiklerinin ayırdına varıyorlardı. Bir grevin doğası hakkında bu greve belirli bir anda önderlik edenlerin bilinçli ifade yeteneklerine bakarak bir yargıya varmak çok vahim bir hata olacaktır.

Bir grevin ancak siyasî talepler öne sürdüğü takdirde bir genel grev olacağına inanmak şunu söylemek demektir: “bir grev ancak ve ancak eğer onu yönetenler ve taleplerini dile getirenler grevin tam olarak ne ifade ettiğinin bilincinde olurlarsa genel grev olur”. Bu, genel grev kavramının uygulanmasını tehlikeli bir biçimde kısıtlar. Bundan çıkan sonuç, devrimci öncünün hareketin başından itibaren grevin siyasî doğasını, falanca sektörün ekonomik veya kendine özgü hedeflerini aşan hedeflerini dile getirmeye çalışması ve öncünün politikleştirme çabasının gündelik olma zorunluluğudur.

  • Pasif [Edilgen] Genel Grev

Pasif grevin tarihte, hatta en parlak olanları arasında bile birkaç örneği vardır. Batı Avrupa’da tanık olunan en büyük genel grev, en etkili genel grev Alman işçi sınıfının General Kapp’ın 1920 darbe girişimine karşı genel grevidir. Tüm ekonomik ve kamusal yaşamı durduran ve etkinlik ve etki bakımından kesinlikle tam olan bu genel grev pasifti: birkaç bölge ve istisnaî birkaç örnek dışında, işçiler fabrikaları işgal etmediler, evlerine döndüler.

İşçilerin yalnızca çalışmayı durdurmakla yetindikleri büyük ölçüde pasif bir genel grevi, sınıfın gücünü bir araya getirmeye imkân tanıdığından (ekonomik veçheleri şimdilik bir kenara bırakıyorum, bunlara birazdan döneceğim) hiç kuşkusuz muazzam bir ileri adım oluşturan fabrika işgalleriyle gelişen bir genel grevden ayırt etmek gerekir. Pasif bir genel grev sınıfın gücünü dağıtan bir grevdir: her işçi evine gider. Ne ona dokunmak ne de onunla konuşmak mümkündür.

İşgallerin olduğu bir genel grev işletmelerde kendileriyle her an konuşulabilecek, herkesin evinde kaldığı bir genel grevinkinden hiç kuşkusuz nitelik bakımından üstün bir güce ve bir sınıf insicamına [ahenk ve bağlılığına] sahip yüzbinlerce veya ülkenin boyutuna bağlı olarak milyonlarca işçinin toplanması demektir.

Sonuç burada pratiktir: biz işgal fikrini sistematik bir biçimde yayıyoruz, zaten basınımızı okumak yeter. Bizim öncüyü ikna etmeye çalıştığımız genel grev modeli ise fabrika işgallerinin olduğu bir genel grevdir. İşgalden doğan ve işgallerin olduğu bir genel grevi, hakikî bir devrim için bir yola çıkış noktasına dönüştürmekte belirleyici halkalar olan son derece önemli örgütsel veçhelere daha sonra döneceğim.

  • Aktif [Etken] Genel Grev

Aktif genel grev fikri de yine – bu konuda haklarını teslim etmek lazım – anarko-sendikalist kökenli olmakla birlikte, devrimci-sendikalistlerin bu fikre, hiç kuşkusuz 1936 devrimi sırasında İspanya’dakiler dışında çok az örnek, uygulama getirmiş oldukları söylenebilir.

Bu fikir ne anlama gelir? Emekçiler Haziran 1936’da ya da daha büyük ölçüde Mayıs 68’de yapıldığı gibi fabrikayı yiyip içip eğlenerek işgal etmekle yetinmezler. Yani yalnızca tartışma, sinema ve kâğıt oyunu seansları düzenlemezler – çalışanların işgalindeki (ki çalışanların işyerini işgal ettikleri bir grev Belçika tarihinde ilk kez olmaktaydı: Aralık 71 – Ocak 72) Cockerill’e geldiğimizde tanık olduğumuz manzara buydu. İşçiler resmî bir LRT (Devrimci Emekçiler Birliği – 1980’de POS Sosyalist İşçi Partisi, 2008’de LCR Devrimci Komünist Birlik adını alan IV. Enternasyonal Belçika Seksiyonu) heyetini konuk etmekteydiler; çalışanların kâğıt oynadıklarını gördüğümüzde yine de biraz hayal kırıklığına uğramıştık. Bu elbette bir işgaldir, ancak hiç kuşku yok burada işgalin en ilkel düzeyi söz konusudur.

Bunun tersine “aktif grev” ne demektir? İşçiler üretimi kendi yönetimleri altında bizzat kendileri örgütlerler. Yalnızca bir genel grev olmakla kalmayıp hakikî bir devrim olan 1936 İspanyol Devrimi deneyimi dışında geçmişte bunun çok az örneği vardır. Batı Avrupa işçi sınıfında şu anda son derece önemli bir dönüm noktası yaşanmakta: Fransa’da Lip, İngiltere’de Clyde, Belçika’da Glaverbel işçilerin bir fabrika işgal edildiğinde kültürel etkinlikten veya kâğıt oynamaktan fazlasının yapılabileceği, yönetimin kendileri tarafından ötgütlenebileceği fikrini benimsemeye hazır hale gelmeye başladıklarını göstermektedir ki bu da muazzam bir ileri adımdır.

Bu örneklere bu denli önem veriyorsak eğer, bunun nedeni sosyalizmin tek fabrikada inşa edilmesinin mümkün olduğuna inanıyor olmamız değil, bugün henüz yalıtık olan bu örneklerin genel grev halinde yaygınlaşabileceğini ve genelleşebileceğini düşünüyor olmamızdır. Bütün fabrikaların işçilerinin, Lip veya Glaverbel işçilerinin yaptıklarını yaptıkları bir genel greve gelince, işte bu bütünüyle başka bir şeydir! Bu, geçmişte genel grev olarak bildiğimiz her şeyden niteliksel olarak üstün bir tarihsel düzeydir. Bununla birlikte her türlü mekanikçi akıl yürütmeden sakınmak ve aktif greve geçişin çok farklı güdülenme ve bilinç noktalarından kalkındığının iyice ayırdına varmak gerekir. En iyi durum, bunun emekçilerin üretim araçlarını kendi ellerine alma yani kapitalizmi yıkma yönünde az çok bilinçli istencini dile getirdiği durumdur. Eğer bu gerçekleşecek olursa kuşkusuz çok mutlu oluruz.

Ama mümkün başka varyantlar da mevcuttur. Bunların ikisine değinmek isterim:

  1. Aktif greve geçiş genel grevin iç mantığı diyebileceğimiz bir şeyin, yani salt genel grevde daha başarılı olma istencinin sonucu olabilir. Bu bir savaşım yöntemi güdülenmesidir; genel grev, daha uzun erimli hedeflerinden bağımsız olarak sadece mücadeleyi daha etkin kılmak için gerekli hale gelebilir. Burada, Fransa’da Mayıs 68’e ilişkin sunumlarda sıklıkla karşımıza çıkan birkaç örnek vereceğim:
  1. Pasif bir grev olan bir ulaşım genel grevinin çok büyük bir şehirde belli bir andan itibaren grev kırıcı bir etmen haline geleceği açıktır: Londra, Paris ya da Roma gibi bir kentte eğer metro, otobüs, banliyö trenleri işlemez hale gelirse bu, işçi sınıfının artık bir araya gelemeyeceği, insanların bir gösteri amacıyla toplanmak için 20, 30 ya da 50 kilometre yol gitmelerinin olanaksız olduğu anlamına gelir. O zaman devrimciler tarafından da savunulması gereken şu fikir doğabilir: burjuva ekonomik hayatını karmakarışık hale getirmek ve felce uğratmak için ulaşım genel grevini sürdürelim ama işçi sınıfı şehirde merkezî bir gösteri çağrısı yaptığında, işçileri mitinge getirebilmek için ve yalnızca bu amaçla, toplu taşıma araçlarını bunların sadece bu amaçla kullanılmasını gözeten grev komitesi denetiminde çalışır hale getirelim.
  2. Kapitalist toplumun kutsallarının kutsalına dokunduğu ölçüde daha üstün bir başka örnek bankalarda, tasarruf sandıklarında vesairede bir genel grevdir. Böylesi bir pasif grev burjuva ekonomik hayatını felce uğratmak açısından yaşamsal bir araç olmakla birlikte, grev uzadığı takdirde işçilere karşı dönebilir. Gerçekten de, işçilerin çok büyük bir bölümü küçük tasarruflarını bir sandıkta, işçi örgütlerinin tasarruf sandıklarında (yardımlaşma sandıkları, koperatifler) veya çek yazılabilir banka hesaplarında tutmaktadır ve eğer bu paraya dokunamayacak olursa malî direnç yeteneği azalır. Aktif bir genel grevde, finansal kurum çalışanları gişeleri belli anlarda kendi grev komiteleri denetiminde açarak, grevci olduklarını kanıtlayan bir belge ibrazı halinde grevcilere belli bir miktar ödeme yaparlar. Bu ise çok önemlidir: bu çalışanların banka ve finans sistemini yönetmeye başlamaları demektir.
  3. Aktif grevin genel grev çerçevesinde başka bir güdülenmesi genel grevin iktisadî mantığı olarak adlandırılabilecek bir mantıktan kaynaklanır. Bu mantık tüm ekonomik yaşamı felce uğratır. Gelgelelim (birkaç günden bir şey çıkmaz ama) ekonomik yaşamın tamamının uzun süre kıpırdayamaz hale gelmesi bizzat grevcileri de doğrudan ilgilendiren yaşamsal sorunlar ortaya çıkarır. Her zaman verilen en basit örneği alalım: bir hafta süren kesinlikle tam, yani yiyecek bir lokma ekmek dahi bulamaz hale geldikleri bir genel grev. Bu hiç kuşkusuz İtalyancada söylendiği gibi bütünüyle “contraproducente”dir [beklenenin tam tersi sonuç verir]. Düzeneklerin belli bir andan itibaren işçi sınıfının fizikî varlığını sürdürebilmesi için asgarî bir işleyişe izin verecek şekilde emekçilerin yönetiminde çalışmaya başlaması gerekir. Bunun bilinen ve çok önemli marjinal örnekleri zaten daha önce uygulanmıştır: Belçika’da Gazelco (gaz, elektrik şirketi) işçileri uzun zamandan beri grev hali kuralını uygulamakta, işletmelerin, kamu kurumlarının, bankaların vesairenin elektriklerini keserken, hanelerin elektriğinin kesilmesini önlemek üzere elektrik dağıtımını kendileri kontrol etmektedirler. Çünkü hanelerin elektriğinin kesilmesi işçi sınıfını bölme ve grevin işçi sınıfının kimi kesimlerinde popülerliğini yitirmesi tehlikesini taşır. Buna karşılık, eğer üretim, ekonomik yaşamın felç edilmesi etkisinin tüketiciler kitlesinin çıkarları fazla zarar görmeden devamını güvence altına alan grevcilerin denetiminde sürdürülürse grevin etkinliği güçlü biçimde artmış olur.

Aynı akıl yürütme tarzı Mayıs 68’de özellikle Nantes kentinde küçük ölçekte uygulanmıştır – bu arada bu küçük örneklerin önemini küçümsememek gerekir. Nantes kentinde grev komiteleri, öncü işçi grupları grevcilerin yiyecek gereksinimin karşılanmasını köylülerle bir ürün değiş-tokuşu [mübadelesi] sağlayarak organize etmek istemişlerdi. Ki bu da yeterince yiyeceğe erişebilmek için grevcilerin yönetiminde üretimin yeniden başlaması ya da devamı, mevcut stokların eritilmesi, her türden iktisadî etkinlik anlamına geliyordu.

Yine, büyük işçi mücadelelerinin gelişiminde henüz bir öneme sahip olmamakla birlikte, iktisadî gelişimin genel eğilimi göz önünde bulundurulduğunda gitgide daha da önemli gelebilecek marjinal bir örnek vermek mümkündür. Bu, bugün İngiltere’de hemşire greviyle gündeme gelen örnektir. Bu çok tehlikeli bir grevdir zira bu bir bakım/tedavi grevidir: hastalar eksik tedavi görebilecek ya da ölebileceklerdir. Ki bu da grevi geniş bir kamuoyu nezdinde itibarsızlaştıracak ve burjuvazi tarafından grev hakkına, sendikalara, işçi militanlığına karşı kampanyasında kullanılabilecektir. Dolayısıyla, hemşireler hastalara zarar vermekten kaçınan ama aynı zamanda vurucu güçlerini de gösteren grev biçimleri bulmak zorunda kalmışlardır! Sağlık Bakanlığının yönetimi. Uygulanan çözümlerden biri (ki şimdiden gerçekleşmiş aynı türden vakalar mevcuttur) bir ödeme grevi olmuştur; yani herkesi tedavi etme ama hiçbir kayıt, muhasebe tutmama, kimseye bir kuruş para ödetmeme grevi olmuştur. İşte size halk tarafından son derece tutulan bir çözüm! Hem de gereken finansal ve yönetsel karmaşa yaratma etkinliğine sahip bir çözüm! Daha da ileri bir veçhe, bazı İngiliz kentlerinde aralarında madencilerin ve taşımacılık işçilerinin de bulunduğu işçi gruplarının bu grevi desteklemesi ve işçilere hemşirelerin davalarını desteklemek için greve gitmeyi önermeleri olmuştur. İşte size sınıf dayanışmasında çok önemli bir ileri adım!

Tüm bunların önemi ne? Bu anekdotları neden öne çıkarıyorum? Bunlar [tek başlarına] önemli olduklarından değil elbet. Bunları, komünist bilincin bir hastanede olağanüstü gelişimine, sosyalizmin tek bir fabrikada örgütlenmesine inandığımızdan değil, bu örneklerin çoğalmasının, popülerleşmesinin bunların genel grevlerden birinde genelleşmesini hazırlayan koşulları yarattığını düşündüğümüz için anlatıyorum.

Ayrıca, şimdiye dek Avrupa’da böylesi örneklerin gerçekten de genelleşmediği tek bir genel greve dahi tanık olmadığımızı belirtmek gerekir. Peki, toptan bir değişim nasıl olacaktır? İşçi sınıfı kesimlerinin çoğunun tüm bu teknikleri en geniş anlamda uygulayacakları, Mayıs 68’deki gibi az çok tam bir genel grevin nasıl bir şey olacağını kafasında canlandırması için kişinin hayal gücünü biraz zorlaması gerekir: bu toplumsal bir devrimin başlangıcı olacaktır. Bütün bu hayli bölük pörçük anekdot kabili örnekleri işte bu nedenle öne çıkarıyorum. Önemli olan bunların parçalı ya da anekdotlar şekilde olması değil, örneğin belli bir zihniyet değişikliğine yol açacak şekilde yaygınlık kazanmasıdır. İşçi sınıfının gitgide artan sayıda kesimleri bu sorunsalı bir kez kavradığında bütünüyle yeni bir şey doğabilir ve biz de bu yolda çaba sarfediyoruz.

  • Özyönetimli Genel Grev Ya da Geleneksel İşçi Örgütü Tarafından Yönetilen Genel Grev

Yeni sorunsal: geleneksel işçi örgütleri tarafından az çok bürokratik tarzda yönetilen bir grev mi, yoksa özyönetimli, yani tabanda grevi yöneten örgütlenmelerin belirmesiyle işçi özerkliğini açığa çıkaran bir genel grev mi gerekir? Yoldaşlar bu sorunsalı bildiklerinden ve bu sorunsalı propagandamızda ve hatta gündelik ajitasyonumuzda durmaksızın ayrıntılarıyla anlattığımızdan bunun üzerinde fazla durmuyorum. Yine de bir gerçeği iyice vurgulamak gerekir: bizim yaptığımız sekter bir tarafgirlik değildir. Biz emekçilerin kendileri tarafından yönetilen genel grevden (ve genelde her türlü grevden) yana tavır alıyorsak eğer, bunun nedeni bizim FGTB’nin [Belçika Genel Emekçi Federasyonu – sosyal-demokrat] ya da CSC’in [Sosyal-Hristiyan Sendikalar Konfederasyonu] yöneticilerinden hoşlanmıyor olmamız değildir. CGT’nin [(Fransa) Genel Emekçiler Konfederasyonu – FKP çizgisinde] ya da FGTB’nin yönetimi münhasıran IV. Enternasyonal üyelerinden oluşmuş olsaydı bile, biz yine özyönetimli grev biçimlerinden yana olacaktık. Çünkü bir genel grevin ancak ve ancak işletmelerde seçilmiş grev komiteleri yaratılarak, mümkün en fazla sayıda emekçiyi grevin yönetimine ortak ederek başarılı olabileceğine inanıyoruz.

Küçük bir aygıt tarafından, isterse siyasî bakımdan dünyanın en iyi insanlarından oluşsun tepede düğmelere basan küçük bir kurmay heyeti tarafından yönetilen bir genel grev fikri, yalnızca ütopik bir fikir olmakla kalmaz, aynı zamanda siyasî bakımdan da, toplumsal bakımdan da temelli yanlış bir fikirdir. Bu fikir işçi sınıfının ve burjuva toplumunun ne olduğunun kavranmasına karşılık gelmez; bu fikir temelde 1900’lerin sosyal-demokratlarının daha önce söz ettiğim mekanikçi karıştırmalarıyla aynı karıştırmayı, her türlü sürecin gerçekliğe tekabül etmeyen bir eşzamanlılığını önvarsayar.

Fransa’da 10 milyon işçinin katıldığı bir grevin gerçek anlamda başarılı olması için, tepede 15, 20 olağanüstü parlak yöneticiden oluşan bir kurmay heyetinin olması yetmez, aynı zamanda en fazla sayıda savaşçının bu grevin yönetimine hem de tüm kademelerde azamî biçimde ortak edilmesi de gerekir. İkili iktidar organlarının birden ortaya çıkıvermesini ve bunun yanısıra, bürokrasinin burjuva toplumundan alıp işçi hareketine yeniden soktuğu şeflerle kitleleler arasındaki işbölümünü kıran ve – Lenin’in “Devlet ve Devrim”deki şura tipi örgütlenme üzerine düşüncesinin temelini oluşturan – sovyet tipi örgütlenme fikrini, yani mümkün en fazla sayıda emekçinin, halktan insanın kendi işlerinin gündelik yönetimine işbölümü olmaksızın, dolaysız biçimde, doğrudan ortak olduğu örgütlenme fikrini devralan bir sosyalist devrimin mümkünlüğünün birdenbire belirivermesini biz bu şekilde anlıyoruz.

Ortaya attığımız ideal modeli biliyorsunuz:

  1. Grevcilerin oluşturduğu bir genel kurul tarafından bir grev komitesi seçilmesi,
  2. Grev komitesinin her bir üyesini görevden alma hakkına ve olanağına sahip genel kurulun düzenli aralıklarla toplanması,
  3. Genel kurula katılanlar arasından mümkün en fazla sayıda militanı her türden işleve – propaganda, iaşe temini, finansman, iletişim, kültürel faaliyet vb. – ortak etmek üzere grev komitesi tarafından kendi üye sayısının üzerinde üyeye sahip biz dizi komisyonun seçilmesi. Tüm bunlar üzerinde daha önce çokça konuştuğumuz şeyler.

Buna karşın, “tüm koşulların bir araya gelmesini bekleyen [ultimaliste] şemadan” sakınmak gerekir: bu ideal modeli her yerde aynı anda gerçekleştirmeyi muhtemelen başaramayacağız. Bu ideal biçimin, modelin uygulanması devrimci militanların alanda hazır bulunmasını, oldukça yüksek bir bilinç düzeyini önvarsayar. Çok büyük sayıda işletmede grev komitesi seçimi olsa, bu bizim fazlasıyla mutlu olmamız için çoktan yeterli olacaktır. Bu en azından niteliksel bir ileri adımdır.

Şunu daha önce çok söyledik: Mayıs 68’de [bırakalım öteki koşulları] yalnızca tüm işletmelerde grev komitesi seçimi – bunların federasyonu – olsaydı, [bu] devrimin başlangıcı olacak, durumda niteliksel bir değişim meydana gelecekti. İdeal modeli teşvik ediyorsak eğer, bunun nedeni, bu modelin avantajlarının apaçık ortada olmasıdır: bu [model] örgütlenme, öz-örgütlenme ve ençok sayıda emekçinin grevin yönetimine katılması ve işçi sınıfı açısından en iyi koşullarda devrimci bir durumun doğması için en uygun koşulları oluşturur.

Aynı şekilde, aktif grev yönünde baskıyla grevin özörgütlenmesi arasındaki yakın bağ da anlaşılacaktır. Aktif grevin [bir kez başladığında] artık bir sendika sekreteryası ya da sürekli çalışanı tarafından yönetilemeyeceği açıktır: bir fabrikada üretimin, yiyecek, içecek ve diğer gündelik gereksinimlerin sağlanmasının, hammadde tedarikçisi işletmelerle bağlantının vesairin bir ya da iki kişi tarafından örgütlenmesi ne mümkündür, ne de bu kişiler bunları becerebilirler. Bunun mümkünü yoktur: aktif greve geçilir geçilmez grevin yönetimine ve bütün bir dizi yetki gerektiren kararın alınmasına çok büyük sayıda emekçiyi ortak etmek zorunda kalınır. Aktif grevin bizzat kendisi, Lip, Glaverbel-Gilly örneklerinin ve son aylardaki azımsanamayacak sayıda başka örneğin gösterdiği gibi grevin özörgütlenmesi için çok güçlü bir uyarıcıdır.

Türkçesi: Osman S. Binatlı

Kaynak: http://www.ernestmandel.org/fr/ecrits/txt/inconnu/la_greve_generale.htm

Yaratıcı Emek ve AKP Türkiye’si: Bir suç unsuru olarak sanat – Oğulcan Yiğit Özdemir

Emeğin görünümleri olarak yaratıcı emek, Sovyet ülkelerinde entelektüel ve sanatsal her türden faaliyeti kapsayacak biçimde tanımlanarak bir mübadele değerine yahut soyut emek terazisine vuruluyordu. Elbette, son kertede sanatı sayısal değerlerle ifadesini bulacak şekilde tanımlamak olanaksız. Bu çabanın kendisi bize dijital (yani sayısal) sanat mefhumunun kendi başına bir şey ifade etmediğini, sanatın sosyal ve tarihsel koşullanmalarla çelişkili ilişkilerden türediğini de hatırlatıyor. Ancak bu başka bir yazının konusu.

Michel Foucault’nun yönetimsellik tartışmalarını yürütürken hapishane koşullarından örnekler vermesi boşuna değil. Neo-liberal devletin hâkim mantığını tanımlarken suçun bir çeşit kar-zarar hesabına bağlı olarak -hapishanelerin doluluğu, suçun demografik dağılımı, akıl hastanelerinin kimi adli suçlulara bakım kapasitesi ve tabii ki kimi minör suçların devlete duyulan ihtiyacı pekiştirecek şekilde göz ardı edilmesi- yönetim aklının (hakim rasyonalitenin) bir harcama kalemi haline geldiğini vurguluyordu.

Bu çerçeveden bakıldığında, İslami bir yönetimselliğin, müziği haram, sanatı yalan, kültürü bereketsiz kılacak çeşitli adımlar atmasında şaşılacak bir şey yok. Bu hakim rasyonalitenin ideolojik bir mekanizma olmadan işlediği gerçek demokrasiler olduğu anlamına gelmemeli. McCarthy’den Bush yönetimine siyahilere ve eşcinsellere, yanı sıra muhalefet saflarındaki sanatçıları tasfiyeye yönelen Protestan-Presbiteryen-Evanjelist mezheplerin yönetim aklını güdülediği doğrultu somut örnekleriyle AIDS hastalarına takınılan tutum gibi örneklerle hala hatırlarda.

Cumhuriyetçi pozitif hukuk mekanizmasının tanımladığı sanat anlayışının dışındaki oluşlara yönelen tutumu, bugün bile aydınların yaşadığı mahpusluk günleri, sürgünler ve faili meçhul suikastlarla hatırlanıyor. Sanatın ve sanatçının varlığıyla ilgili, memuriyet sınırlarının dışına azmetmediği, yani entelektüel ve muhalif bir kimliğe soyunmadığı sürece ise kökensel bir çelişkisi olduğunu söyleyemeyiz. Benzeri bir durumu Sovyet bürokrasisinin hoşuna gitmeyen satırlar kaleme aldığı için çalışma kamplarına yollanan yazarlardan da biliyoruz. Sergey Dovlatov’un esprili bir tonda ifade ettiği gibi “hapse girip çıkmamış bir Rus entelektüelinin beş kuruşluk değeri yoktur çünkü”.

O halde AKP Türkiye’sinin bakiyesi negatif özgürlüğe dayalı hukukun (yani muteber yurttaş olmak için şunu ve şunu yapmalısın değil, şunları şunları yapmadığın sürece istediğini yapmakta özgürsün) nelerin yapılmaması gerektiği ile ilgili güncel siyaset aracılığıyla koyduğu levhalardan anladığımız, toplumun belleğinden süzülen teamülleri dahi dumura uğratacak kadar geniş ve gelişigüzel bir tasvir sunulduğu. Bu alanı sürekli olarak özgürlükler lehine açan sanatçılar ise elbette hedef tahtasında, arada bir, sırayla.

Karantina, sokak müzisyenliği ve gayrı-sosyal devlet

Yetenekli bir sokak müzisyeni düşünelim. Günde 150 ila 250 lira arasında kazansın, bu ayda asgari ücretle 7000 lira arasında bir meblağa denk düşüyor. Kira giderleri, yemek ve faturalar düşüldükten sonra müzisyen için ikinci sevgilisinin ekmek teknesi olan enstrümanı haline gelmesi kaçınılmaz.

Şiddetini azaltır görünse de hala süren COVID-19 salgını sırasında ilan edilen uzun süreli karantina ve sokağa çıkma yasaklarının akılsızca verilmiş kararlar olduğunu söylemek, sanıyorum fazla kaçar. Ancak bu kararların olası sonuçlarıyla ilgili hiçbir önlem alınmadığı gibi, ardından gelen krizin faturasının sahnelere, müzisyenlere ve genel olarak “yaratıcı emek”le geçimini sağlayan sanatçı ve kültür emekçilerine bindiğini kabul etmek gerek.

Yüzün üzerinde müzisyenin, müzik aletlerini satmasının ardından çaresizlik sonucu intihara sürüklenmesinde, AKP tipi kültüre ve sanat emeğine karşı sürekli huzursuz bir kompleksle yaklaşan neo-liberal aklın sorumlu olmadığını kim söyleyebilir? Elbette ki bu müzisyenlere ve pek çok sanat emekçisine, yöneticiler tarafından alınan bu karar öncesinde geçinebilecekleri kadar bir bütçe ayarlanabilirdi.

Bu kasıtlı olarak yapılmadıysa, bu durumun götürülerini de hesaplayacak bir rasyonelleri vardır, diye umuyorum. İstenen şey Lenin nişanı ya da devlet sanatçılığı payesi ya da Almanya ve Fransa’daki gibi sanatçı sigortaları değil, kişiye sanatını idame ettirebileceği bir meblağın olağanüstü koşullarda sağlanması. Gündelik olağan yaşamında da hiç değilse alan kapatılmaması.

Şu meşhur kültürel hegemonya

Bütün bu tablo, hükümet yöneticilerinin kültür alanı ve sanatçılar üzerinde yeteri kadar riayet uyandıramadıkları, bu alanda pek de muteber sayılmadıkları yolundaki sayıklamalarıyla da birleştiğinde ortaya korkunç bir görüntü çıkıyor. Dilim demeye varmıyor ama, mevcut hükümetin bu alanı bir çeşit tasfiyeye götürmek için karantinayı fırsata çevirdiğini bile söyleyebiliriz.

Çalsın dombra, ver mehteri!

“Kırmızı Pazartesiler” – Masis Kürkçügil ile Katliamlar üzerine

Express dergisinin Ocak 2012 sayısı için Siren İdemen ve Yücel Göktürk tarafından Masis Kürkçügil ile yapılan söyleşiye birartibir.org‘ta yayınlandığı haliyle sitemizde yer veriyoruz.

Gabriel Garcia Marquez’in Türkçeye Kırmızı Pazartesi adıyla kazandırılan ünlü romanı “Önceden Anlatılan Ölüm”de bir cinayet anlatılır, henüz işlenmemiş, ama işlenmesi kaçınılmaz bir cinayet… Osmanlı-Türkiye tarihi de bir “kırmızı pazartesiler” serisi, önceden anlatılan katliamlar tarihi. Siyasal tarih üzerine birçok kitabı ve makalesi olan Masis Kürkçügil’den Dersim’den Roboski / Uludere’ye,  1915 soykırımından Hrant Dink’in katline,  kanlı pazartesileri dinliyoruz. Express’in Ocak 2012 tarihli 125. sayısından naklen…

Gündemimiz katliamlar: Dersim’i tartışırken Maraş’ın 33. yıldönümü geldi, Fransa’daki soykırım inkârını yasaklayan yasa nedeniyle Ermeni meselesini tartışırken Uludere katliamı oldu. Uludere’den başlayalım… 

Masis Kürkçügil: Konunun teknik boyutlarını gündeme getirdiğinde politik yanını kaybediyorsun. Kürt meselesini askeri yöntemlerle çözmeye niyetlendiğinde kaçınılmaz sonuç budur. O toprakta yaşayan insanları de factodüşman olarak görüyorsun demektir. İnsanın yaptığı mesleğin ve toplumsal hayatının bilincini belirlemesi gibi, çözüm tarzı diye gördüğün şey de, niyetin ne olursa olsun, kaçınılmaz sonuçlar üretir. Uludere’de olan, seçtiğin yönteme dahildir. Kuver gibi yani, lokantaya oturdun mu, istesen de istemesen de, su ve ekmek gelir, kuveri ödersin mutlaka. Masum insanların, sivillerin zarar görmesi kaçınılmaz; birinin tetiği oynar, birinin nevri döner, birinin gözü seğirir. Onun gözünün seğirmesinde değil mesele, senin aldığın kararda. O karar alındığında, bütün bu “hata payları” diye söylenenler gerçeklik haline dönüşür. Bir de şu var, 35 kişinin ölmesi korkunç bir şey, ama toplumun genelinde bir infial yaratmıyor. İnsanlar bunu bir “kaza” olarak kabul ediyorsa, iman tahtası sağlam da diyebiliriz, insani konularda gamsız da diyebiliriz. Böyle bir duyarlılık yok. “Kaçakçılık suç değil mi?” denebiliyor. Herkes kaçakçı, Türkiye’de vergi kaçırmayan var mı!

AKP Dersim katliamını İnönü üzerinden CHP’ye vurmak için kullanmak isterken işin ucu Bayar’a ve Atatürk’e gelince tartışma kapanıverdi. Ermeni meselesinin kahramanlarına doğrudan sahip çıkan parti yok, ama Enver Paşa’nın naaşı getirildi, devlet töreniyle anıt mezara defnedildi, Talat Paşa’nın da adı caddelerde, okullarda yaşatılıyor. AKP “33 Kurşun”un kahramanı Mustafa Muğlalı’nın ismini kışla kapısından kaldırmakla övünüyor, her fırsatta CHP’ye “İttihatçı zihniyet” diye yükleniyor, ama ne Bayar’a toz konduruyor, ne de Talat Paşa’nın ismini okullardan, caddelerden kaldırıyor. Kurtuluş’taki Ergenekon Caddesi’nin isminin değiştirilmesi de Şişli belediye meclisinde AKP’lilerin oylarıyla reddedildi. İlk Ermeni kıyımlarının faili Abdülhamit AKP cenahında hâlâ “Ulu Hakan”. Bu nasıl bir “iman tahtası”? 

Dersim de aslında Atatürk, İnönü, Bayar meselesi değil. Abdülhamit’ten başlayan bir mesele. Osmanlı İmparatorluğu’nda, daha sonra Türkiye’de yönetici kademede yer alan muhafazakâr, İslâmcı, sağcı, Kemalist, laik, mütedeyyin, bütün kesimlerden insanların Dersim’in tedip edilmesi (yola getirilmesi) için hazırladığı raporlar var. Cumhuriyet döneminde, Dersim harekâtına kadar yaklaşık yirmi Doğu Raporu var. Adını koyalım, Kürt Raporu diyelim, bunların onu Dersim’e aittir. Bir olayın gerçekleşmesi için birçok ulusal ve uluslararası koşulun yan yana gelmesi gerekir. Ama, bu kararın oluşumuna yol açan tarihi bir zihniyet var. Dersim meselesi, 19. yüzyılda, Tanzimat’la başlamış olan modern devlet inşasının –isterseniz modern ulusal devlet veya Abdülhamit’inki gibi biraz daha karma, ama modern bir devlet– getirdiği bir sonuçtur. Türk modernitesine ya da Osmanlı modernitesine büyük katkıları olan bir padişahtır Abdülhamit…

Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Ermenilerin siyasallaşma süreçleri önce kendi içlerindeki sınıf mücadelesiyle açığa çıkıyor. Bugün sözünü ettiğimiz çeşitli tartışmaların kökeninde bir Ermeni entelijansiyası var. Bu entelijansiyadan bir kesim 1848 devrimine, barikatlara katılmıştır. Bunlardan biri de anayasanın hazırlanmasında Mithat Paşa’nın yanında olan Kirkor Odyan’dır.

O “modern devlet”in inşası Abdülhamit’ten elli küsur yıl öncesine, III. Selim II. Mahmut dönemine uzanıyor. 1826 Yeniçeri Ocağı’nın büyük bir katliamla kaldırılması, o arada Bektâşi kahvelerinin –ve o mekânlarda vücut bulan Bektâşi kültürünün– imha edilmesi, “Şapka Kanunu”nu aratmayan fes uygulaması… 

Tabii. “Osmanlı yöneticileri moderniteye karşıydı” gibi abes tezlere girmeye gerek yok. Özellikle Abdülhamit döneminde okullardaki, örneğin tıbbiyedeki eğitimde Batı’daki en uç felsefi görüşler, natüralist görüşler zuhur etmiştir, hatta cumhuriyet yöneticilerine yakıştırılan sosyal Darwincilik gibi görüşler Abdülhamit dönemindeki okul sıralarında dokunmuştur. “Ermeni meselesi”nin de mutlaka 19. yüzyıldaki büyük meselelerin içinde ele alınması gerekir. Bu olay 1915’te tecelli etmiştir. 1914’te başlayan bir dünya savaşı olmasaydı, bu şekilde tecelli etmesi biraz zordu. Ama, bu savaş bir taraftan Ermeni milliyetçilerini, öbür taraftan da Türk milliyetçilerini ringe çıkarıyor ve iki boksör kapışıyor gibi bir durum değil. Bu bir siyasi, tarihi ve sosyal mücadele. 1908’in 100. yılı için çeşitli derlemeler, kitaplar yayınlandı. Doğu Batı dergisinde Halil İnalcık “Ermeniler Meşrutiyet’in hazırlanmasında önemli rol oynamışlardır” diye yazmıştı. Hikâye şöyle başlıyor aslında. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Ermenilerin siyasallaşma süreçleri önce kendi içlerindeki sınıf mücadelesiyle açığa çıkıyor. Bugün sözünü ettiğimiz çeşitli tartışmaların kökeninde bir Ermeni entelijansiyası var. Bu entelijansiyadan bir kesim 1848 devrimine, barikatlara katılmıştır. Michelet’nin, Guizot’nun öğrencisi olmuşlar, Victor Hugo’yu çok sevmişler… Bunlardan biri de anayasanın hazırlanmasında Mithat Paşa’nın yanında olan Kirkor Odyan’dır.

Merzifon’da İkinci Meşrutiyet kutlaması. Türkçe ve Ermenice pankartlar: “Hürriyet, Adalet, Müsavat”… “Azadutyun, Artarutyun, Havasarutyun”…


Kirkor Odyan’ın (1834-1887) hazırlayıcılarından olduğu Ermeni Milleti Nizamnamesi (1863) ana hatlarıyla nasıl bir düzenleme getiriyordu?

Osmanlı’daki millet esasına göre dağılımda, dini temsil önde. Ermeniler için Gregoryen milleti deniyor. 1863 Ermeni Nizamnamesi’nin oluşması, modern bir sınıf mücadelesinin ürünüdür. O ana kadar kilise babaları, yani patrikhane ile amiralar –yani sarayla iyi ilişkileri olan Artin Dadyan Paşa gibi sanayiciler, para babaları– bu milleti birlikte yönetirken, esnaf ve zanaatkâr yönetime dahil olmak ister. Ermeni Nizamnamesiyönetime katılmak anlamında bir tür anayasal devrim niteliğindedir. 1848 devriminin ruhuna uygun bir belgedir. Bugünkü tabirle “anayasal yurttaşlık” dediğimiz mesele, Ermeni siyasi hareketlerinin oluşumunda çok önemli bir unsur olmuştur. İkincisi de toprak meselesidir. Bugün toprak meselesi denince, “topraklarımıza el koyacaklar” diye herkesin tüyleri diken diken oluyor. Bahsettiğimiz o değil. Talan edilen veya gasp edilen Ermenilerin toprakları söz konusu. Anadolu’daki yoksul Ermeni köylüler hem devlete vergi vermek hem de Kürt beylerine haraç vermek durumundaydı. Aynı zamanda, özellikle 19. yüzyılın sonlarına doğru, dönem dönem büyük göçler, kaçışlar oluyor. Gasp, talan, yağma ekonomiyi yürütmenin, insanların hayatlarını idame ettirmesinin bir yoluydu.

Bugünkü tabirle “anayasal yurttaşlık” dediğimiz mesele Ermeni siyasi hareketlerinin oluşumunda çok önemli bir unsur olmuştur. İkincisi de toprak meselesidir. Bugün toprak meselesi denince, “topraklarımıza el koyacaklar” diye herkesin tüyleri diken diken oluyor. Bahsettiğimiz o değil. Talan edilen veya gasp edilen Ermenilerin toprakları söz konusu.

Topraklar gasp edilirken katliamlar da oluyor mu?

Katliam denebilir. Bilindiği gibi, literatürde “pogrom” var, “massacre” var; “jenosit” çok sonra kullanılmaya başlandı. Yağma, talan sırasında üç-beş ailenin öldürülmesi pogroma girmiyor. Pogrom, nispeten daha etli butlu bir temizlik hareketi. Yağma ve talan yapıyorsanız, insanları da öldürürsünüz. Bu, içeriden yürüyen bir süreç. Bu sürecin politizasyonunda Ayastefanos Antlaşması (3 Mart 1878) ve arkasından Berlin Antlaşması (13 Temmuz 1878) da rol oynuyor. Ayastefanos’tan sonra, Rusya’nın çok lehine olan statüyü yeniden düzenlemek için Batılılar araya giriyor ve ilk defa Berlin Antlaşması’nda Alman dış politikası Doğu’ya açılıyor. Bismarck o zamana kadar Doğu politikasına yüz vermezdi. Böylece Almanlar da işin içine giriyor. Bir anlamda, Rusya’yı sınırlıyorlar. Ermenilerin kendi konumlarını iyileştirme beklentisi söz konusu oluyor.

Ve o günlerde Ermeni siyasi hareketinin iki ünlü partisi, Hınçak ve Taşnak kuruluyor…

Siyasi hareketler yurtdışında kuruluyor. Hınçakların da, Taşnakların da kurucuları Türkiye dışındandır. Sosyal Demokrat Hınçak Partisi 1887’de Cenevre’de, Taşnaktsutyun (Ermeni Devrimci Federasyonu) ise 1890’da Tiflis’te kuruluyor. Bizim resmi görüş bunlara “terörist çete” diyor tabii. Ama Hınçaklar Cenevre’de Plehanov’un çevresinde Marksist bir parti olarak kurulmuştur. Kurucusu olan zat-ı muhterem de Rusya kökenli Avedis Nazarbeg’dir. Orada bir 1 Mayıs’ta Rus öğrenciler adına konuşma yapacak kadar tanınan, bilinen bir insandır. Geleneksel olarak Marksistler arasında Ermeni meselesi Avrupa gericiliğinin kalesi olan Çarlık’a göre irdelenirken, bu zat-ı muhterem sayesinde başlı başına bir mesele olarak, bir milli mesele olarak irdelenmeye başlamıştır.

Hınçak Partisi kurucuları Cenevre’de

Ermeni meselesini enternasyonal düzeye taşıyan ise Balkan Marksizminin kurucusu diyebileceğimiz Christian Rakovsky’dir (1873-1941); bütün Balkan dillerini ve Türkçe bilirdi. 1917 Ekim’inden sonra Ukrayna Halk Komiserleri Konseyi başkanlığını yapmış bir isimdir. Rosa Luxemburg’un Ermeni meselesi üzerine görüşlerini değiştiren, klasik bakışın dışına çıkaran da Rakovsky’dir. Ermeni meselesi böylece devletlerarası politikanın meselesi haline geldiği kadar ve ondan da fazla, sosyalistlerin bir meselesi haline gelmiştir. 1890’ların başından itibaren, Ermeni sosyalistler Lenin’in, Kautsky’nin, Rosa’nın, Troçki’nin bulunduğu İkinci Enternasyonal’de gözlemci olarak bulunmuşlardır. “Yabancı devletler bu meseleye parmak atıyor” denir. Oysa bu mesele, “devlet adamları”ndan ziyade, sosyalistlerin gündemine girmiştir. Örneğin, 1894-96 Abdülhamit katliamından sonra –öldürülenlerin sayısı 100 ila 200 bin ara sında verilir– sosyalist lider Jean Jaurès’in Fransız meclisinde yaptığı konuşma vardır. Ermeni meselesi, Rosa Luxemburg’un da ifadesiyle, yoksul bir halkın sorunu olarak ele alınır. Nihayetinde, bir köylü meselesidir, bir vatandaşlık meselesidir.

Sosyal Demokrat Hınçak Partisi 1887’de Cenevre’de, Taşnaktsutyun (Ermeni Devrimci Federasyonu) ise 1890’da Tiflis’te kuruluyor. Bizim resmi görüş bunlara “terörist çete” diyor tabii. Ama Hınçaklar Cenevre’de Plehanov’un çevresinde Marksist bir parti olarak kurulmuştur.

Hınçak ve Taşnaklar kuruluş amaçlarını nasıl ifadelendiriyordu?

Bu partilerin bir amacı Berlin’de, 1878’de söz verilen reformların yapılmasını sağlamaktı. Esas olarak, her iki partinin de kuruluşlarındaki temel mesele Çarlık Rusyası’ydı. Fakat unutmamak gerekir ki, Taşnakların adında federasyon tabiri vardı. Yalnızca Osmanlı topraklarında değil, Rusya ve İran’da da faaliyet gösteriyorlardı. 1908 Tebriz Encümen ayaklanmasına –bizdeki II. Meşrutiyet’e karşılık gelir– aktif olarak katıldılar. “Ermeni Garibaldi’si” denen Yeprem Khan yönetimindeki küçük bir Kafkasyalı grup Tahran’a giren güçler arasındaydı. 14 Temmuz 1909 İran anayasasının kabulünde katkıları oldu. Kafkasya’da, Bakü ve Tiflis’te çeşitli türden Ermeni sosyalist gruplar ortaya çıkmıştı. Ermeniler arasında “spesifist” denen, özgülcü bir akım vardı. Onlar “biz topraksız, yani vatansız ve yoksul bir halkız, millet olarak proleteriz” derler. Sultan Galiyev’den çok önce “proleter millet” tabirini kullanmışlardır.

Taşnaklarla Hınçakların temel ayrım noktaları neydi? 

Aslında, ikisi de köylü meselesini öne çıkardı. Taşnaklarınki esas olarak Narodniklerin programıdır, tam köylü sosyalistidir. Taşnaklar bir koalisyondur aslında, içinde liberalleri, milliyetçileri, sosyalistleri görürsünüz. 1907’de, Taşnaksutyun İkinci Enternasyonal’e kabul edilir. Dolayısıyla, bir İkinci Enternasyonal örgütüdür. 1907’de Bulgaristan’da yaptıkları Emek Kongresi’nde, bulundukları bölgelerdeki coğrafyada “özerklik, iyileştirme, reform, toprak meselesi, demokratik haklar”ı öne getiriyorlar. Bu çok önemli bir hikâye; kendi aralarında ayrışmalara da neden oluyor. Taşnakların tutunmasının esas nedeni kadro devşirmeleri ve fedai hareketini oluşturmaları.

Karekin Pastırmacıyan

Hınçak ve Taşnaklar Osmanlı Ermenileri arasında hemen karşılık buluyor mu?

Nasıl ki Jöntürk fikriyatı dışarıdan geldiyse, bu hareket de büyük miktarda dışarıdan geliyor. “Türk ilericiliği”nin de kökü dışarıda yani. Bu radikal görüşler dışarıdan buraya taşınıyor. 1896 Osmanlı Bankası baskını bu açıdan önemli bir olay. Armen Garo kod adlı Karekin Pastırmacıyan, daha sonra Osmanlı Meclisi’nde (1908-12) Erzurum milletvekilliği yapmış bir muhteremdir. Savaş sırasında da gönüllü Ermeni birliklerinden birinin başında. O ve bir grup fedai, 26 kişi oldukları yazılır, uluslararası mihrakların dikkatini çekmek için Karaköy’deki Osmanlı Bankası’na baskın yapıyorlar. Çatışmada dokuz fedai ölüyor, ama bankayı işgal ediyorlar. Rus ve Fransız elçiliklerinin araya girmesiyle baskını yapan fedailer tutuklanmadan bir Fransız gemisine bindirilip Marsilya’ya götürülüyor.

Bu “terörist” Armen Garo’nun Osmanlı meclisinde mebus olması nasıl oluyor?

Armen Garo, 1875 Erzurum doğumlu. 1894’te Fransa’da ziraat mühendisliği okuyor. O dönemde Taşnaklara katılıyor. 1895’te Zeytun isyanına katılmak üzere geri dönüyor. O dönemde kendisine kod adı olarak Armen Garo’yu alıyor. Osmanlı Bankası baskınından sonra Marsilya’dan Cenevre’ye geçiyor, orada doktorasını tamamlıyor. Ve Tiflis’e gidiyor. Meşrutiyetin ilanından sonra Erzurum’daki Taşnaklar telgraf çekerek ondan Meclis-i Mebusan’da kendilerini temsil etmesini istiyorlar. O da geliyor. Dört yıl milletvekilliği yaptıktan sonra Erzurum’a dönüyor. 1914 ağustosunda Taşnakların Erzurum’da topladığı Ermeni Kongresi’ne katılıyor. Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması üzerine, Rusya’nın yanında Osmanlı devletine karşı Ermeni Gönüllü Birlikleri’nde yer alıyor.

Osmanlı Bankası baskınının öncesine, Abdülhamit katliamına dönelim… 

1894-96 yıllarındayız. Asgari rakam 100 bin, azami rakam 200 bin ölü.

Resmi rakam ne? 

Resmi rakamı göreceğiz, tarih devam ediyor. (gülüyor) En az 100 bin” bile çok büyük sayı.

Ermeni meselesini enternasyonal düzeye taşıyan Balkan Marksizminin kurucusu diyebileceğimiz Christian Rakovsky’dir. 1917 Ekim’inden sonra Ukrayna Halk Komiserleri Konseyi başkanlığını yapmış bir isimdir. Rosa Luxemburg’un Ermeni meselesi üzerine görüşlerini değiştiren, klasik bakışın dışına çıkaran da Rakovsky’dir.

20. yüzyıl başında Osmanlı topraklarındaki Ermeni nüfus ne kadar?

Bir buçuk ila iki milyon arasında oynayan bir rakamdır bu.

Taşnakların tutunmasının esas nedeni kadro devşirmeleri ve fedai hareketini oluşturmaları” dedin. Fedai hareketi nasıl bir şey? 

Diyelim ki, Tiflis’ten kalkıyorsunuz, Daron’a, yani Muş’a ya da Varto’ya geliyorsunuz, oradaki yoksul Ermeni halkı, başlarındaki belâlardan kurtarmak için mücadele ediyorsunuz. Adınız yok, sanınız yok, özel hayatınız yok. Bu fedailer gayet sınıfsal bir analizle hareket ediyor. Mesela, Ermeni tefeci varsa, onun halli vaciptir. Kürt beylerine karşılar. Kızılbaş köyleri dost köyler. 1908 inkılâbından önce dağlarda olan Rupn Ter Minassyan sekiz cilt halinde anılarını yayınlamış. Sosyolojik bakımdan çok zengin malzeme sunan gözlemleri var. Fakat bu fedaileri de çok abartmamak lâzım, büyük sayılar değil bunlar nihayetinde.

Yaklaşık kaç kişiden söz ediyoruz? 

Mesela “on kişilik bir tim Daron’a gitmiş” deniyor. Bütün Muş’ta elli fedai yoktur. Ama Narodnik gelenekten geliyorlar. Rus popülizmi de yaklaşık otuz-kırk yıl çok küçük sayıda insanla o devrimci ruhu ayakta tuttu. Fedailerin örnek aldığı esas olarak bu.

“Kızılbaş köyleri dost köyler” dedin. 1915 ertesinde Ermenilerin Dersim’de kabul görmelerinin böyle bir tarihsel, kültürel geri planı mı var? 

Kızılbaş dediğimiz Kürt Aleviler, Zaza Aleviler… Dersim apayrı bir bölge. Tarihsel olarak orada Ermeniler zaten var, birlikte yaşıyorlar. Dersimlilerin inanç sistemi de, örneğin Nusayrilerin veyahut Yesevilerinkine benzemiyor. O açıdan da bir yakınlık söz konusu. Dersim bölgesinin güneyinde, Mamuretülaziz’de, yani Elazığ’da, yani Harput’ta yoğun Ermeni nüfus var. Harput şimdiki gibi değil; kolej var, manüfaktür var, insanlar ürettiklerini Avrupa’ya satıyor. 1915’te Harput’tan Dersim’e çok büyük bir göç gidiyor. Dersimliler bu göçü kabul ediyor, gelenleri teslim etmiyor. Daha sonra da buradan büyük bir koridorla o Ermeniler doğuya, Kafkasya’ya doğru kaçıyor. Birkaç yüzyıllık tarihe bakarsak, Kızılbaşlar da, Ermeniler de merkezi devlet tarafından her zaman baskı görmüş, tedip edilmişler.

14 Ağustos 1896’da, Anadolu’daki Ermeni kırımlarına dikkat çekmek için Karaköy’deki Osmanlı Bankası’na baskın düzenleyen Ermeni fedailer, Rusya ve Fransa’nın arabuluculuğuyla serbest bırakılıp gönderildikleri Marsilya’da

İttihat-Terakki 1889’da, Hınçak ve Taşnak partileriyle aşağı yukarı aynı tarihte kuruldu. Kuruluşundaki ve 1908’deki İttihat-Terakki ile 1908 sonrasındaki İttihat Terakki hep aynı çizgide mi? 

Unutmamak gerekir ki, bugün sözünü ettiğimiz İttihat-Terakki, Ahmet Rıza ve Paris’teki çevre değil. Gerçi o çevreden Bahattin Şakir, Dr. Nâzım gibileri daha sonra önemli roller üstlendilerse de, ağırlık Ahmet Rıza’daydı. Hareketin esas vurucu gücü Selânik ve Manastır’daki askeri ve siyasi çevreler. Dolayısıyla, Paris ve Rumeli’deki İttihat-Terakki arasında ciddi bir fark var. Paris’teki çevre bir fikri mücadele yürütmekteydi. Rumeli’de örgütlenen kesim ise, entelektüellik merakı olmayan, Makedon ve Ermeni devrimci örgütlerinden öğrendikleri örgütlenme biçimini devleti kurtarmak üzere gayet pragmatik bir biçimde kullanan insanlardan oluşuyordu. Yani Ahmet Rıza’nın pozitivizm temelindeki fikri faaliyetinin yerini komitacılık almıştı. Bu kan uyuşmazlığı, Ahmet Rıza’nın hızla fahri bir konuma yerleştirilmesiyle sonuçlandı. İttihat-Terakki’de bir evrim, bir değişim var mı diye bakarsak, nihayetinde planlı, programlı bir parti değil. Beğenelim beğenmeyelim, Taşnakların, Hınçakların programları var. Hatta, Hürriyet ve İtilaf’ın demesek bile, Prens Sabahattin’in çizgisi siyaseten çok daha açıklanabilir. “Teşebbüs-ü şahsi” derler, “adem-i merkeziyet” derler, önerileri açık seçiktir. Ama İttihat-Terakki bir koalisyondur, içinde her şeyi bulabilirsin.

O koalisyonda Ermeniler de var, değil mi? 

İttihatçıların çelik çekirdeğinde Ermeni yok, ama İttihatçı listesinden milletvekili seçilip 1918’e, savaşın sonuna kadar bu işi sürdüren var.

1890’ların başından itibaren, Ermeni sosyalistler İkinci Enternasyonal’de gözlemci olarak bulunmuşlardır. Ermeni meselesi, Rosa Luxemburg’un da ifadesiyle, yoksul bir halkın sorunu olarak ele alınır. Nihayetinde, bir köylü meselesidir, bir vatandaşlık meselesidir.

Abdülhamit katliamının 18-20 yıl öncesine, 1876’ya, ilk meclise dönersek, o mecliste Ermeniler de temsil ediliyor, değil mi? 

Bir temsiliyet var ama, vilayetlerdeki ileri gelenlerin kendi aralarından seçtikleri kimselerdir bunlar. Aşağıdan bir temsiliyet veya çifte intihap dediğimiz, yani seçecekleri seçen vatandaş konumu söz konusu değil. Ama bu mecliste çeşitli milliyetlerden insanlar var.

1877’de, Abdülhamit Rus harbini gerekçe göstererek meclisi kapatıyor. Uzun bir istibdat döneminin ardından, 1908’de “ilan-ı hürriyet”le birlikte meclis yeniden açılıyor. 1908’e nasıl bakmalı?

1908 Osmanlı inkılâbına çeşitli şeyler yakıştırabiliriz. Bir kere öncelikle, niyet halisâne. Biraz zamanından erken patladı deniyor. Sokaklarda nümayişler var… Esas olarak 31 Mart vakasından sonra, İttihat-Terakki ağırlığını koyduktan sonra işin rengi değişiyor.

İlk günlerde sokaklardaki nümayişlerde Müslümanlar, gayrimüslimler birarada, ortak bir gelecek arayışı söz konusu… 

Evet. Herkes hürriyet bekliyor. Hürriyetin muhtevası konusunda bir berraklık söz konusu değil, ama bir biraradalık var. Hürriyet isteniyor ama, hangi koşullarda, nasıl konularında netlik yok. Seçim sisteminin demokratikleştirilmesi söz konusu olmuyor. Yine de yılların baskı döneminden sonra bir ferahlık söz konusu. Buna öngelen bir dizi vergi ayaklanmaları var. Aykut Kansu, 1908 Devrimi kitabında, özellikle Pro-Armenia dergisinde çıkan yazıları kullanarak gösterdi ki, sadece Rumeli’de değil, Anadolu’da da ciddi hoşnutsuzluklar söz konusu. Ve Rumu da, Ermenisi de, Kürdü de, çeşitli anasırdan insanlar birlikte davranıyor. Birinci seçimlerde İttihat-Terakki ile Taşnaklar ortak listede yer aldı, Taşnaklar İttihatçıların listesinden seçime girdi. Ama bunun bir evveliyatı var. İlle de benzeteceksek, 1908 inkılâbını 1917 Ekim’ine değil, 1905 devrimine benzetebiliriz. Niyetler hâlisâne; baskı var, insanlar hürriyet istiyor, ama herkes kendi cenahından bakıyor.

Van’da Ermeni devrimciler

1908’de Abdülhamit’in devrilmesiyle birlikte, Kürtlerin tavrı menfi oluyor. Kürt beyleri Abdülhamit rejiminden hoşnut, çünkü onlara özel okul, Hamidiye Alayları, para-pul, hareket serbestisi, itibar tanınmış… Devletin merkezileştirilmesinden veya önlerine çıkacak her türlü engelden, tırnak içinde “hürriyet”ten müştekiler. 1911 İttihat-Terakki kongresinin gizli oturumunda Talat Paşa “biliyorsunuz ki Kanun-ı Esasi’ye göre Müslümanlar ve gâvurlar eşittir” dedikten sonra, bunun hikâye olduğunu anlatır. Yani Tanzimat “gâvura artık gâvur dememek” anlamına geliyorsa, Meşrutiyet de İttihatçılar için Osmanlı İmparatorluğu’nun Türkleştirilmesinden ibaretti.

Yaygın anlayışa göre, “İttihat-Terakki başından beri faşizan, milliyetçi bir zihniyetle kuruldu ve adım adım 1915’e geldik”. Böyle mi, yoksa daha karmaşık bir resimle mi karşı karşıyayız? 1908’den sonra bir yol ayrımı mı ortaya çıkıyor? 

Başlangıçta bir siyasi netlik söz konusu değil. Bu konuda en iyi çalışmaları yapan Şükrü Hanioğlu’dur. İttihat-Terakki’nin siyasi fikriyatının kuruluşunda faşizan olduğu söylenemez; o zaman zaten faşizm diye bir kavram da yok. Hanioğlu İttihatçıların fikriyatının sosyal Darwinizm de değil, kaba materyalizm denebilecek bir yönde olduğunu söylüyor. İttihatçıların temel derdi, Osmanlı devletini idame ettirmek. Bunun için de önlerinde birkaç alternatif var. 1908 inkılâbından bir hafta sonra, ağustosta, Christian Rakovsky Fransızca yayınlanan Sosyalizm dergisinde yazdığı yazıda diyor ki, “ya bu devrim halklar meselesi, toprak meselesi, kadın meselesi gibi sorunları çözerek demokratik bir Osmanlı toplumu yaratacak ya da imparatorluk dağılacak”.

Tiflis’ten kalkıyorsunuz, Daron’a, yani Muş’a ya da Varto’ya geliyorsunuz, oradaki yoksul Ermeni halkı, başlarındaki belâlardan kurtarmak için mücadele ediyorsunuz. Bu fedailer Narodnik gelenekten geliyor,  gayet sınıfsal bir analizle hareket ediyor. Mesela, Ermeni tefeci varsa, onun halli vaciptir. Kürt beylerine karşılar. Kızılbaş köyleri dost köyler.

Ayrıca, bir dünya savaşı beklentisi o günlerde bazı yerlerde tartışılıyor. Bunu dile getirenlerden biri de Parvus’tur. Çok zikzaklı bir muhterem olduğu için, değerli sayılabilecek görüşleri ve yazıları da maalesef ıskartaya çıkarılmıştır, ama 1907’de yazdığı bir broşürde, dünya ekonomisini de tahlil ederek bir dünya savaşına gidildiğini söylüyor. Rakovsky’ye dönersek, demokratik bir Osmanlı toplumunun bölgedeki savaşa da engel olacağını söylüyor. Troçki Balkan Harbi sırasında Kievskaya Misl (Kiev Düşüncesi) adında liberal düşüncedeki –liberali şu anki anlamıyla değil, o zamanki açık görüşlülük anlamıyla düşünelim tabii ki– gazetede müstear isimle yazılar yazıyor. Bölgeyi inceliyor, olayları inceliyor, yakın arkadaşı Rakovsky’nin hızlandırılmış kursundan geçiyor. Kasım 1911’de çok açık bir şekilde iki tehlikeden bahsediyor: Batılılar Osmanlı’yı parçalayacak, Osmanlı yönetimi Ermenileri kesecek.

Tekirdağ mebusu Hagop Babikyan

Troçki’nin öngörüsünün arkasında 1894-96 Abdülhamit katliamı ve 1909 Adana katliamı var herhalde.

Tabii. Adana katliamı olmuş vaziyette. Adana katliamı İttihatçılar tarafından örtüldü. Bunu araştırmak isteyen İttihat-Terakki milletvekili Hagop Babikyan da öldürüldü. Dolayısıyla, bu mesele tartışılıyor. Bir taraftan siyasallaşan bir cemaat, bir millet var, ama bu millet sınırın iki tarafında. Bir tarafında, Çarlık’ta Panslavizm yükseliyor, öbür tarafında, Osmanlı’da Panturanizm yükseliyor…

1908’den 1909’a ne oluyor da “hürriyet” elden gidiyor? 

1908’de Osmanlı inkılâbı çıktığında, İttihat-Terakki’nin ağırlığını koyabileceği bir ilişkisi yok devlet ricaliyle. Henüz ne nedir kavramaktan aciz durumda. Ama yavaş yavaş, kademe kademe bakanlıklara etkili adamlarını yerleştiriyor. Politikanın şekillenmesi 1909’da. Tatil-i Eşgal Kanunu çıkarılıyor; grevler, sendikalar yasaklanıyor. 12 Eylül gibi mübarek. 1908 temmuzunda Hürriyet, 1909 31 Mart (Nisan) ayaklanması, ardından Abdülhamit gidiyor… Ve Tatil-i Eşgal Kanunu’nu çıkarıyorsun. Dakika bir, gol bir. Bugün sadece milli meseleyle ilgileniliyor, ama sosyal ve siyasal tercihlerini de İttihatçılar Tatil-i Eşgal Kanunu’yla ortaya koyuyor. Milli mesele soyut bir şey değil ki. “Sosyal meselelerde çok özgürlükçü, çok eşitlikçi, ama haklar konusunda biraz nekes” diye bir şey tarihte yok, kimin için söylenirse söylensin, palavradır. İttihatçılar Ermenilere kötü davrandı da, Kürt hamallara iyi mi davrandı? Onlara “sendikalaşın, örgütlenin, adaylarınızı çıkarın” mı dendi? Ermeni meselesini konuşurken maalesef demokratik haklar, sosyal haklar, siyasi haklar meselesini hep es geçiyoruz. Tartışmalara bakarsan zannedersin ki, “herkes DNA testini yapsın, hakiki Türk olanlara doğrudan demokrasi veriyoruz, ötekilere vermiyoruz” denmiş. Böyle bir rejim yok ki.

1909’daki Tatil-i Eşgal kanunu için, 1925’teki Takrir-i Sükun gibi bir dönüm noktası diyebilir miyiz?

Çok açık seçik. Fikriyata, söylenene değil, fiiliyata bakacağız, eylemin muhtevasına bakacağız, Marksistsek şayet. İttihatçılar 1909’daki Adana katliamını gargaraya getiriyorlar.

Taşnakların adında federasyon tabiri vardı. Yalnızca Osmanlı topraklarında değil, Rusya ve İran’da da faaliyet gösteriyorlardı. Ermeniler arasında “spesifist” denen, özgülcü bir akım vardı. Onlar “biz topraksız, yani vatansız ve yoksul bir halkız, millet olarak proleteriz” derler. Sultan Galiyev’den çok önce “proleter millet” tabirini kullanmışlardır.

Adana katliamı nasıl oluyor? Ne kadar can kaybı var?

Adana katliamı sırasında İttihatçıların devlet teşkilatına tam oturduklarını söyleyemeyiz. Ölen insan sayısı 30 bin. Bunun tartışılacak hiçbir yanı yok. 29 binde anlaşamayız, 30 bindir! Pazarlık kaldıracak bir hikâye değil. İç içe yaşayan halklarda her zaman için düşmanlıklar olabilir, bunlar körüklenebilir… Burada İttihatçıların pozisyonu, hadisenin üstünün örtülmesi açısından önemli. İttihatçıların kulüplerinin doğrudan dahli var mı, yok mu meselesine girmek istemiyorum, bu ayrıntı birdenbire esasa nüfuz ediyor…

İttihatçılar Adana katliamını niye gargaraya getiriyor?

Takip ettiğinde ne çıkacak karşısına? Bugün Hrant’ın cinayetinin arkasına gidemedikleri gibi… Tayyip Erdoğan ya da İçişleri Bakanı kendileri gidip Hrant Dink’i öldürmedi. Peki, dibine gidiyor mu? Gitmiyor. Niye? Kendi toplumsal desteklerini, dayanaklarını kaybedecek, kendisini besleyen kanalları yok edecek. Şimdi liberaller bile “AKP devlet kanallarıyla barıştı, iç içe geçti, onları nüfuzu altına alınca şikâyet etmekten vazgeçti” diyor. Biraz örgüt sosyolojisi yapmak gerekir. (gülüyor) 

Talat Paşa’nın “gâvurla Müslüman eşit olur mu?” dediği 1911’de Selânik’teki İttihat toplantısı, 1908’in tamamen reddi değil mi?

Tabii. Bu meseleler tartışılırken hiç bu konulara girilmiyor, ama esas bunların konuşulması lâzım. “İttihatçılar ile Taşnaklar işbirliği yaptı” deniyor. Bu doğru, ama işbirliği yaparken şartları var. Abdülhamit döneminde Kürt beylerinin, Hamidiye Alayları’nın baskısıyla canlarını kurtarmak için Amerika’ya, Kafkasya’ya kaçan on binlerce Ermeni 1908 inkılâbından sonra geri döndü. Paris’te gerek Prens Sabahattin, gerekse Ahmet Rıza çevresiyle ilişkileri olan Ermeni örgütleri, 1908 sonrasında bu ilişkilerini memlekette sürdürdüler. Enver ve Talat beylerin Ermeni mezarlığında Ermeni fedailerin mezarlarına çiçek koymaları, bu ilişkinin öyle lafla geçiştirilmeyecek kadar ciddiye alındığını gösterir. Kâğıt üzerinde kalsa da Paris’te Aralık 1907’de Taşnaklar ve İttihatçılar arasındaki antlaşma, yalnızca Abdülhamit’in devrilmesini değil, kökten değişimleri de öngörüyordu.

İttihat-Terakki temsilcileri Bahattin Şakir, Ömer Naci ve Tunalı Hilmi’nin de katıldığı, Ağustos 1914’te Erzurum’da toplanan Taşnak kongresinde Taşnaksutyun partisi yöneticileri

Taşnakların İttihatçılarla yaptıkları antlaşma “haklarınız sonuna kadar verilecek” şeklindeydi. 1914’te Norveçli ve Hollandalı iki müfettişin buraya gelmesinin esas nedeni de bu hakların verilmesi. Bu, emperyalist bir müdahale olarak gösteriliyor. Peki ama, gerekçe ne, ne için geliyorlar? Adamın toprağını, evini, malını gasp etmişsin, vermiyorsun. Uluslararası hukukta “ben yaptım, oldu” yok. Biz de şimdi Fransızlara “Cezayir’de soykırım yaptınız” diyoruz. Sen bütün vatandaşların hakkını veriyorsun, millet huzur ve refah içindeyken birdenbire isyan ediyor… Şimdiki Kürtler gibi! Adamlar spor olsun diye kaçakçılık yapıyor. Bir başka açıdan tarihe baktığında görüyorsun; aynı yerde otluyorsun. Biz şimdi Hınçaklar, Taşnaklar diyoruz, ama çeşitli sosyalist çevreler de vardı. Mesela Selânik Sosyalist İşçi Federasyonu…

İlle de benzeteceksek, 1908 inkılâbını 1917 Ekim’ine değil, 1905 devrimine benzetebiliriz. Niyetler hâlisâne; baskı var, insanlar hürriyet istiyor, ama herkes kendi cenahından bakıyor. 1908’de Abdülhamit’in devrilmesiyle birlikte, Kürtlerin tavrı menfi oluyor. Kürt beyleri Abdülhamit rejiminden hoşnut, çünkü onlara özel okul, Hamidiye Alayları, para-pul, hareket serbestisi, itibar tanınmış…

Selânik büyük ölçüde Yahudi kenti, ağırlıklı olarak proletarya. Üç dilli işçi gazeteleri çıkıyor ve sosyalist bir milletvekili olan Vlahof Efendi de buradan Osmanlı Meclisi’ne giriyor. 1909’dan sonra, birçok sosyalist Hürriyet ve İtilaf’a daha yakın düşüyor, çünkü İttihatçıların bu tutumunun onlara hayat hakkı tanımayacağını ve bir zorbalık rejimi olduğunu görüyorlar. Selânik Sosyalist İşçi Federasyonu 1908 seçiminde İttihatçılarla ittifak yapmış olmasına rağmen, daha sonra Vlahof Efendi de Hürriyet ve İtilaf’la işbirliği yapıyor. Taşnaklar İttihatçılarla ilişki konusunda çok ikircikli kalıyor ve aralarında bölünüyorlar. Bazıları, mesela Andranik, “İttihatçılardan bir hayır çıkmaz” diyor, işbirliğine karşı çıkıyor. Bazıları Abdülhamit dönemindeki katliamı veya Adana katliamını göz önüne alarak “ötekiler bir felaket, bunlarla anlaşmak durumundayız” diyor. Taşnaklar İttihatçılarla hep işbirliği içinde, onlarla anlaşmak istiyorlar.

Etyen Mahçupyan geçenlerde bir televizyon programında “Taşnaklar ile İttihatçılar birbirinin kopyası” mealinde bir yorum yaptı. Bunu nasıl değerlendirmeli? 

Taşnaklar ile İttihatçılar aynı şey mi? Dürbünün hangi tarafından baktığına bağlı. “İkisi de milliyetçidir” mi demek istiyor, “ikisi de pozitivisttir” anlamında mı söylüyor, anlayamadım. Siyaseten aynı şey değil. Biri Sosyalist Enternasyonal üyesi. İttihatçıları ehven-i şer olarak görüyorlar ve bu ilişki kesintili olarak Temmuz 1914’e, Taşnakların Erzurum’daki kongresine kadar sürüyor. O kongreye Bahattin Şakir ve İttihatçıların sözcüsü Nuri Bey de katılıyor. Savaşı kazanacaklarından eminler; bölgenin bir kısmının Gürcülere, bir kısmının Müslümanlara verileceğini söylüyorlar ve Taşnaklar Osmanlılar lehine Rusya kısmında bir isyan çıkarırlarsa Erivan, Kars, Erzurum, Van, Bitlis’te Osmanlı himayesinde Ermenilere özerklik teklif ediyorlar. Taşnaklar bu teklifi kabul etmiyor, her kesimdeki Ermenilerin bağlı oldukları ülkenin ordusunda, yani Rusya’dakilerin Rus ordusunda, Osmanlı’dakilerin Osmanlı ordusunda kalacağını söylüyorlar. 1914’e gelinirken, ilişkiler artık kopmuş vaziyette. Bu “büyük felaket” sözü aslında savaş henüz başlamadan Taşnakların yayın organında başlık oluyor. Sınırın iki yanında da, yani hem Osmanlı hem Rus topraklarında Ermeniler yaşıyor. Ahalinin kim vurduya gittiğinin resmi. Ben Taşnakları siyaseten benimseyecek durumda değilim, o ayrı. Ama Taşnaklar, bırakalım ezilen ulusun bir siyasi hareketi olmasını, Sosyalist Enternasyonal içinde yer alan bir parti.

İstanbul mebusu Krikor Zohrab

İttihat-Terakki ise bir devlet partisi, hatta parti olduğu bile şüpheli. Taşnaklar kongre yapıyor, neşriyat çıkarıyor, birbirleriyle dalaşıyor, biri dağa gidelim diyor, öbürü bayıra gidelim, öteki evde oturalım diyor, farklı çizgiler var. İttihat-Terakki’de de farklı çizgiler var belki ama, karar organı demir yumruk. O karar organına herkes dahil olamıyor. Taşnaklar için hep söylenen nedir, “terörist, çeteci”. Taşnakların genel merkezi Beyoğlu’nda, Ağa Camii yanındaki Sakızağacı Sokağı’nda. Yasal bir parti! Meclis’te vekili var, gazetesi var, dergisi var, Sosyalist Enternasyonal’de temsiliyeti var. Bu adamlar bir yandan da İttihatçılarla oyun arkadaşı, meyhane arkadaşı… Hepsi değil tabii, Vartkes’le Krikor Zohrab Talat Paşa’yla öyle bir ilişkide; Armen Garo öyle değil.

Hınçakların İttihat-Terakki’yle ilişkileri nasıl?

O zamanki tabirle “Ermeni kolonileri”yle, mesela Mısır’daki Hınçaklarla İstanbul’daki Hınçaklar arasında fikri ayrılıklar var. 1908’in ardından yıllar geçmesine rağmen Ermeni halkının durumunda herhangi bir iyileşme olmadığı için, Hınçakların 1913 Köstence Kongresi’nde şiddeten yana olanlar öne çıkıyor. Hürriyet ve İtilaf’ın önderleri Şerif Paşa, Sadık Bey gibilerle anlaşma yapıp onlardan yüklüce para da alınca, Talat, Enver ve Cemal’e suikast hazırlarlar. Hınçakların Osmanlı üyeleri buna karşı çıksa da, suikast timi Mısır’dan hareket eder. Ancak, Cemal Paşa durumdan haberdar olduğu için İstanbul’a varır varmaz enselenirler. Aradan bir yıl geçer, olay yeniymişçesine, yanlarına bazı başka Hınçak üyeleri ve ilgisiz kişiler katılıp 17 Haziran 1915’te idam edilirler. Dördü suikastçı, toplam 21 kişi. Katliamı meşrulaştıran bir unsur olarak kullandılar onları. “Bakın işte bunlar yine isyan etti” diye savaştan önce tutuklanan bu kişiler tehcirden üç ay sonra asıldı. Zengin bir tarih bu. (gülüyor)

Troçki Kasım 1911’de çok açık bir şekilde iki tehlikeden bahsediyor: Batılılar Osmanlı’yı parçalayacak, Osmanlı yönetimi Ermenileri kesecek.

1915 konuşulurken hep Talat Paşa’dan bahsediliyor. Enver Paşa niye resimde yok? Dersim için Bayar’ın söylediği, 1915 için de geçerli değil mi? Enver “vurun” demese, Talat Paşa vurabilir miydi? 

Enver Paşa ordunun başında. Enver Paşa’dan ziyade, onun çok yakını olan Bahattin Şakir Teşkilat-ı Mahsusa aracılığıyla bu işi yürütüyor. Talat da evinden telgrafla idare ediyor. Bunlar açıkça biliniyor. Birebir, adam adama markaj! Talat’ın defteri maşallah yani! Talat Paşa daha sonra Berlin’de “yapmadık, etmedik, müstahaktırlar” diyor, kendisini haklı göstermeye çalışıyor. Kahramanca deniz yoluyla kaçmadan önce, ciddi miktarda evrak yakılıyor. Ama, Ermeni siyaset adamları, milletvekilleri arasında anılarını yazanlar var. Bu anılar ne kadar gerçek, ne kadar yanlış, test etmek lâzım. Ama, daha savaş başlamadan önce, 1913’te bile sonradan olacaklar neredeyse tamamen söyleniyordu. Ermenilerin mal ve can güvenliğinin sağlanması için İttihatçılar “tamam, yapacağız, edeceğiz, ama kaşımayın bu işi” diyorlardı. “Kaşırsanız, insanlar galeyana gelir, 300-400 bin Ermeni ölür!” Bunlar İttihat-Terakki’nin üç liderinden biri olan Cemal Paşa’nın sözleri.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ileriki yıllarda kabul edeceği resmi rakamı o zamandan vermişler yani…

Tunceli Kanunu da 1935’te çıktı, birkaç sene sonra orada “isyan çıkacağını” önceden biliyorlarmış. Bizim bürokrasi her şeyi önceden bilir. (gülüyor) Savaş başladığında, Krikor Zohrab’ın Büyükada’daki evinde, Taşnaklardan bazı tiplerle İttihatçılar arasındaki görüşmeler devam ediyor bir yandan da. Ermeni mebuslar aralarında bir katliamın olacağını konuşuyorlar, ama kafalarında Abdülhamit dönemindekine benzer, onu olsa olsa biraz aşacak bir şey var. Görüşmeler son dakikaya kadar devam ediyor. İstiklal Caddesi’nde kâğıt oynuyorlar, ayrılırlarken Talat Paşa Zohrab’ı yanaklarından öpüyor. Zohrab Ayaspaşa’ya, evine gidiyor. Evine giremeden polis kaldırıyor. Polis de nereden geldiğini biliyor. Böyle terörist olur mu? Talat Paşa’yla kâğıt oynuyor, kahve içiyor, öpüşüyor, kalkıp evine gidiyor… Teröristse, Talat Paşa’yı alnından vurur, olur biter. Zohrab tutuklanırken “Talat’ın haberi var mı?” diye soruyor. (gülüyor) Bu, olayların akışıyla, ufak ufak örülen bir hadise.

1915’te Harput’tan Dersim’e çok büyük bir göç gidiyor. Dersimliler bu göçü kabul ediyor, gelenleri teslim etmiyor. Daha sonra da buradan büyük bir koridorla o Ermeniler doğuya, Kafkasya’ya doğru kaçıyor. Kızılbaşlar da, Ermeniler de merkezi devlet tarafından her zaman baskı görmüş, tedip edilmişler.

Ezcümle, 1915 “Kırmızı Pazartesi”… 

Doğrudur. Kırmızı Pazartesi. Aynı şey Süryâni katliamı için de söz konusu, Rumların tehciri için de. Nihayetinde, ya demokratik bir Osmanlı toplumu yaratacaksın veya bu unsurlardan kurtulacaksın. Tartışmaları izlediğinde görüyorsun, 1915’in geleceği adım adım biliniyor. Bunu bu açıklıkla sadece Troçki demiyor, birçok kişi dillendiriyor. Yıllar geçiyor. Nasıl çözeceksin? Çözmeyeceksin. Çözemezsen ne olacak? Kan gölü olacak. Tarihte seçenekler sınırlı. Demokratik hakların tanındığı bir Osmanlı toplumu yaratamazsan, bu kaçınılmaz.

Bugün de Kürt meselesinde aynı durumda değil miyiz?

Evet. Ya demokratik bir Türkiye Cumhuriyeti oluşturacaksın, Kürtlere talep ettiklerini vereceksin veyahut kan gölü… Siyasal ve sosyal haklar açısından birlikte yaşamanın koşullarını yaratman lâzım. Bunu yaratamıyorsan, adın ister Abdülhamit olur, ister Rüknettin…

1908 meclisine dönelim… 

Bu Hınçaklar, Taşnaklar Meclis-i Mebusan’da ne mi yapıyorlardı? Bunlar sadece toprak talebiyle veya sadece Ermeni meselesiyle mi ilgiliydi? Meclis kayıtlarında –Türkçe harflerle basılmıştır hepsi– aklınıza gelebilecek bir dizi sosyal meselede, sözünü ettiğimiz milletvekillerini sık sık kürsüde görürsünüz. Mesela, Kürt hamallarının meselesi, Zohrab Efendi kürsü alır. Bugünkü tabirle ister sosyal demokrat deyin, isterseniz merkez sol, isterseniz sosyalist, bu insanlar 1908 meclisinde sosyal meselelerin temsilcisidir ve aralarında bir işçi bloku var. Türkiye İşçi Partisi’nin 1965’te Meclis’e girmesinden önce, bu topraklarda ilk kez bir işçi grubu oluşturmuşlardır.

O grupta kimler vardı? 

Birkaç Ermeni sosyalist mebus ile Vlahof Efendi var. Önce Selânik’te mebus olan Vlahof Efendi çok önemli; daha sonra Bulgaristan’da, sonra da Yugoslavya’daki mücadelede yer alır. Anıları da yayınlanmıştır. Bugün çok tartıştığımız Kürt meselesi konusunda Armen Garo’nun Erzurum milletvekiliyken Talat’la açık görüşmesinde söylediği sözler vardır. Kürtler de olayın içinde ve bu gidişatın onların da bir bakıma Türkleştirilmesini hedeflediğini Ermeni mebus Armen Garo o zaman görüyor ve söylüyor. Bu meselelerin olduğu dönemi irdelerken, önemli bir tartışmayı unutmamak gerek. Balkan Harbi’nden de önce, Christian Rakovsky ve sosyalistler bir Balkan devletleri federasyonu kurulmasından yanaydı. Balkanlar ve Kafkasya, halklar tımarhanesi gibi. Sınırın nerede olduğu, hangi köyün ne tarafa ait olduğu, hatta birçok insanın milleti belli değil.

1909’da Tatil-i Eşgal Kanunu çıkarılıyor; grevler, sendikalar yasaklanıyor. 12 Eylül gibi mübarek. İttihatçılar Ermenilere kötü davrandı da Kürt hamallara iyi mi davrandı? Tartışmalara bakarsan zannedersin ki, “herkes DNA testini yapsın, hakiki Türk olanlara doğrudan demokrasi veriyoruz, ötekilere vermiyoruz” denmiş.

Biz hep Osmanlı’dan baktığımız için, Birinci Balkan Savaşı’nda oradan buraya göç edenlerin trajedisini biliyoruz. İkinci Balkan Savaşı’nda büyük katliam oldu. Bu halklar tımarhanesine bir çözüm olarak, daha sonra Üçüncü Enternasyonal de Balkan Sosyalist Devletler Federasyonu önerisini getirmişti. Önce, demokratik bir federasyon düşünülüyordu. Savaşı engelleyebilecek bir çözüm olarak görülüyordu bu. 1911’de Selânikli sosyalistler, Rakovsky, Ermeni ve Osmanlı sosyalistler ortak bildiri yayınlayıp Sosyalist Enternasyonal nezdinde, İtalya’nın Trablus’a, yani Libya’ya asker çıkarmasını telin etmişlerdir. Yani masal anlatmıyoruz. Düşük kalibreli de olsa, bir seçenek dile getiriliyor, insanlar ısrar ediyor, mücadele ediyordu.

Gelelim 1915’e, “büyük felaket”e… 

Maalesef bu çok trajik felaketten şu anda da tartıştığımız çeşitli halkların birarada yaşama imkânı meselesine dair çıkarılacak çok büyük dersler var. Sadece bizim için değil, bütün insanlık için. Sosyal hareketlerle ulusal hareketler arasındaki ilişki ve, tabir caizse, farklı siyasal konumlanıştaki halklar arasındaki ilişki açısından da anlamlı bir yan var. Ermeni sosyalist hareketi, kendi içindeki tutarsızlıkları veri almak kaydıyla, bir taraftan da talihsiz bir hareket, çünkü birlikte davranabileceği bir Osmanlı proletaryası söz konusu değil; Kürt proletaryası da, Türk proletaryası da çok zayıf. Dikran Zaven adında gazeteci bir muhterem var, Abdülhamit döneminde Osmanlı’daki bütün ezilen kesimlere seslenir. “Hepimiz bu istibdattan mağduruz” der. Ne kadar sınırlı da olsa, bu deneyim önemlidir. Tarihteki başarılı, başarısız hiçbir deneyim kutsanacak bir şey değildir. Mutlaka önümüzdeki sorunlar geçmişte yaşananlardan çok daha karmaşık, çok daha zorlu olacaktır. Dolayısıyla, kutsayarak, model yaratarak, fetiş yaratarak yol alınamaz, ama en küçük deneyimi de bilincimizde canlı tutmak kaydıyla.

Kayseri’de Taşnak mahkûmlar, 1915

Geldik 2006’ya… Fransa’da soykırımın inkârının yasaklanmasına dair yasa tasarısına…

2006’dan öncesi var. 1990’da, Fransız Komünist Partisi üyesi Jean-Claude Gayssot parlamentoya bir yasa teklifi getiriyor. Sonra Gayssot Yasası olarak da kabul edildi. Gayssot Yasası, insanlığa karşı işlenmiş kabul edilen her türlü suçun gerçekliğinin sorgulanmasını ve Yahudi soykırımını inkâr etmeyi yasaklıyordu. Böyle bir yasanın ifade özgürlüğüne aykırı olup olmadığı tartışması 21 yıldır sürüyor. Bu olay Ermeni meselesinden çıkmadı, biz sadece kendi meselelerimizle ilgilendiğimiz için Gayssot Yasası’nı atladık. Soykırım inkârcılığı tabii ki Yahudi meselesinden ortaya çıktı. Bu, birtakım şaklabanları, dalaverecileri meşhur etmekten başka bir işe yaramayan bir yasaklamadır. Adamın teki çıkıyor, “Hitler Yahudi dostudur” diyor, sonra Viyana’da mahkûm ediyorlar. Adam meşhur oluyor. Bu konuda çok ciddi çalışmalar yapanların çalışmaları kimse tarafından okunmuyor, ama bu adamın görüşü biliniyor. Üstelik, mağdur durumuna giriyor. Riyakâr, sahtekâr, düzenbazın teki kahraman haline geliyor. Bu tartışmaları bu şekilde engellemek tarihçilerin de üzerinde durduğu, eleştirdiği bir konu.

1913’te bile sonradan olacaklar neredeyse tamamen söyleniyordu. “Kaşımayın bu işi” diyorlardı. “Kaşırsanız, insanlar galeyana gelir, 300-400 bin Ermeni ölür!” İttihat-Terakki’nin üç liderinden biri olan Cemal Paşa’nın sözleri bunlar.

Tartışma bize yanlış aksettiriliyor. Ermeni soykırımı bağlamında inkârın yasayla engellenmesine karşı çıkanlar “soykırım değildir” demiyor. Örneğin, Dominique Vidal gibi pek çok önemli Fransız tarihçi bu yasaya karşı çıkıyor, ama onlar “1915 soykırım değildi, Ermeni soykırımı olmamıştır, mukateledir, hatta Ermenilerden fazla Türkler ölmüştür” demiyor ki! Türk devletinin parayla tuttuğu birisi yoksa, böyle tezler ileri süren yok. Onlar “biz tarihçiyiz, yargıç değiliz” diyor, “bu olay nasıl cereyan etti, bu konuda özgür bir şekilde çalışmak, tartışmak durumundayız. Bu tartışmaya herhangi bir engel konulamaz” diyorlar. Ama Türkiye’ye öyle bir yansıyor ki, bu yasayı eleştirenler sanki “soykırım değildir” görüşünde. Önce, Sarkozy için seçim yatırımı dediler. Sonra fark ettiler ki, daha önce bunu Sosyalist Parti parlamentoya getirmiş. Sarkozy söz vermiş, sonra sumenaltı etmiş, şimdi senatoda Sosyalist Parti çoğunluk olduğu için “gündeme getirin” diyorlar. Bu yasanın kaynağında Komünist Parti milletvekilinin imzası var. Dolayısıyla, bu bir Sarkozy meselesi, ucuz bir seçim taktiği değil. Fransa’daki Ermeni seçmenin oyu belli. Böyle bir tartışma nedeniyle oyunun rengini değiştirecek insan sayısı da belli. Komünist Partili bir Ermeni, Sarkozy bu yasayı gündeme getirdi diye ona oy vermez. Sosyalist Partili de vermez. Orada oylar bizdeki gibi sabahtan akşama değişmiyor. Bu yasa demokratik değil, bu mesele yasaklamayla olacak bir hikâye değil. Ama, bu yasaya biz karşı çıkabiliriz de, bu hükümet karşı çıkamaz. Karşı çıkması için önce buradaki özgürlüklere aykırı maddeleri kaldırması lâzım. Hrant’ı 301’den götürmüşsün! Kim kime ders verecek? Ayıp denen bir şey var! Orada para cezası; burada adamı öldürüyorlar, sen üstünü örtüyorsun.

2006’da Hrant Dink’in, bugün de Hosrof Dink’in bu yasaya eleştirileri çarpıtılıyor: “Bizim Ermeniler soykırım demiyor, ama ah o diaspora yok mu!” 2006’da Hrant Dink şöyle demişti: “Paris’e gideceğim, Concorde Meydanı’nda ‘soykırım olmamıştır’ diye bağıracağım. Sonra Ankara Güven Park’ta ‘Soykırım yapılmıştır’ diyeceğim.” Ama bu sözlerin hep sadece ilk kısmı hatırlatılıyor. 

Soykırım meselesine gelip dayanınca, işin esası kayboluyor. Bizim, ezilenlerin, emekçilerin bu tarihle yeniden didişmemiz gerekir. Egemenlerinki Orwell’yen bir hikâye, onların tarihsel gerçeklikle bir ilişkileri yok. Onların geleceklerini, hallerini doğrulayacak bir tarihi safsataya ihtiyaçları var. Bizimse, kendi tarihimizi yaratmak için insanların yaşamış oldukları bütün büyük felaketleri çok iyi irdelememiz lâzım ki, buradan geleceğimiz için dersler çıkaralım. Ermeni meselesi Türk-Ermeni meselesi değildir, insanlık meselesidir. I. Dünya Savaşı insani bir felakettir, bu felaketin faturasını ödeyenler vardır. Vücutta bir arıza varsa, bir yerden çıkıyor. Bu fatura da birilerine kesilmiştir. II. Dünya Savaşı’nda da Yahudilere, Çingenelere, eşcinsellere… Benzer koşullar yeniden oluştuğu zaman, şu anda çok rahat tartıştığımız bazı meseleler birden bizi tarihin girdabına sokar götürür. Dolayısıyla, hadisenin nasıl oluştuğunu bilip tartışmak çok önemli.

Tayyip Erdoğan ya da İçişleri Bakanı kendileri gidip Hrant Dink’i öldürmedi. Peki, davanın dibine gidiyor mu? Gitmiyor. Niye? Kendi toplumsal desteklerini, dayanaklarını kaybedecek, kendisini besleyen kanalları yok edecek. Biraz örgüt sosyolojisi yapmak gerekir.

Bir de “meseleyi tarihçilere bırakalım” tezi var. Bir tarafta Ermeni tarihçiler ve onları destekleyenler, diğer tarafta Türkçü tarihçiler ve devlet teşviğiyle onlara destek veren “Türk dostu” tarihçiler, tartışıp konuyu çözüme ulaştıracaklar.

Orhan Pamuk Ermeni meselesiyle ilgili açıklama yaptığında, Türk Tarih Kurumu’nda Ermeni masasının şefi profesör Kemal Çiçek “Türkiye, soykırım iddiasını kabul ederse Ermenilere 60 milyar dolar tazminat ödemeye mahkûm olacak. Pamuk’un bütün kitaplarını altın yapıp satsak bunun bedelini ödeyemeyiz. Dolayısıyla herkes haddini bilmeli ve susmalı” demişti. Bu tarihçiyle şimdi neyi tartışacaksın? Parası olan tartışır. Bu kafaya göre, 100 milyarım varsa, iki milleti katledebilirim, tazminatını verdikten sonra… Sorunumuz bu değil. Bütün bu olup biteni sosyal güçleriyle, siyasi güçleriyle kavramak, bu tarihi yeniden canlandırmak gerek ki, bütün bunlar boşuna yaşanmamış olsun.

Türkiye inkâr hakkının peşinde” başlıklı, internet üzerinden imzaya da açılan bir bildiri var. Son paragrafı şöyle: “İnkârdan beslenen bir ifade özgürlüğü söylemi buram buram riya kokuyor. Tartışmayı üçüncü ağızlardan alıp ait olduğu topraklara taşımalıyız. Söz konusu tasarıya karşı çıkmanın belki de en haklı gerekçesi budur. Onun için bırakın Fransa’yı. Fransa çok kötü bir şey yapıyormuş, niyeti hayra değilmiş. Peki, Türkiye ne yapmayı düşünüyor?” 

Henüz bu yasa karara bağlanmış değil. Bazılarının bütün ümidi yasanın çıkmaması. Halbuki yasa, soykırım meselesini değil, soykırımın tartışılabilir olup olmamasını karara bağlayacak. İşin garibi, bizim devletlûlarımız de facto soykırımı kabul etmiş durumda, “bunun tartışmasını yasaklayamazsınız, bu demokratik haklara aykırıdır” diyorlar. “Soykırım demeniz demokratik haklara aykırıdır” demiyor, diyecek hali de yok zaten. Soykırımı de facto kabul etmiş durumda.

Hugo Pratt’ın “Corto Maltese —Semerkant’taki Altınlı Yaldızlı Ev”inden

Aynı metinde, “Parlamentoların tarihi olaylarla ilgili karar alması çok yanlışmış. Parlamentoların tarihi olaylarla ilgili karar alması yanlışsa, bu, bizim Ermeni soykırımı ile ilgili TBMM’den bekleyebileceğimiz bir şey olmadığı anlamına mı geliyor” deniyor. 

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden bu yönde bir beklentisi olanlar olabilir, ama benim derdim o değil tabii. Ben ezilenlerin, emekçilerin bu meselenin bilincine varmasını, ne olup bittiğini anlamasını temel mesele olarak görürüm. Tarih bir mücadele alanıdır. Herkes kendi tarihini kuruyor. Meclis de kendine göre bir pazarlıkla tarihi kuracaktır. Meclis’ten bir şey beklemeye gerek yok. Meclis nerede zorda kalırsa, ona göre davranır. Esas mesele bu değil. Demokratik hakların, her türlü meseleyle birlikte bu meselenin de tartışılmasının ortamının sağlanması önemli olan. Bugün tartışabildiğimiz kadarıyla bu tartışma ortamının oluşmasına siyasi partilerin, yani devletlû siyasi partilerimizin zerre kadar katkısı olmamıştır. Bakınız, Cemil Çiçek’in Ermeni konferansı sırasındaki beyanatı: “Bizi sırtımızdan hançerlediler!” Böyle bir zihniyet Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı olmuş, “anayasa tartışması yapılsın” diyor. Kimse tartışmıyor. Ben de olsam korkarım. Polis sorgusunda “konuş!” demek gibi. Niye konuşayım, başım belaya girecek! Dolayısıyla, bütün tarihi, siyasi, sosyal meseleleri özgür bir biçimde tartışma ortamının sağlanması, bizim Meclis’ten isteyebileceğimiz bu. Parlamentolar soykırım konusuna karar veremezler, menfi ya da müspet anlamıyla buna insanlar karar verecektir. Hükümetin, devletlûların, Meclis’teki siyasi partilerin bu yasa tasarısı hakkında konuşma hakları yoktur, onlar önce bu toplumun önündeki benzer engelleri ortadan kaldırsınlar.

Sen bütün vatandaşların hakkını veriyorsun, millet huzur ve refah içindeyken birdenbire isyan ediyor… Şimdiki Kürtler gibi! Adamlar spor olsun diye kaçakçılık yapıyor. Bir başka açıdan tarihe baktığında görüyorsun; aynı yerde otluyorsun.

Davutoğlu bu yasa tasarısıyla ilgili konuşurken, “yasa geçerse, Fransa kendi varlığını reddetmiş olur” dedi, Fransa’nın düşünce özgürlüğüne verdiği önemi kastederek. Türkiye için böyle bir “varlık reddi” tehlikesi söz konusu değil tabii.

Başbakan Voltaire’den ne okumuştur, bilmiyorum, Voltaire’in, Montesquieu’nün adlarını geçirdi konuşmasında. Onlarla bugünkü siyasi rejim arasındaki ilişkiyi nasıl kurdu, anlamak mümkün değil. Ayrıca, şu anda Fransa’da siyaseten kendisine benzer bir lider bulunmakta. Sarkozy ve Tayyip Erdoğan aynı siyasi çizgi. Avrupa Parlamentosu’nda AKP komünistlerle aynı gruba gitmiyor herhalde. İkincisi, Fransa’da Cezayir meselesini mesele yapan kim oldu? Tabii ki Cezayirliler kendi mücadelelerini verdiler, ama Fransız sosyalistler, demokratlar, bu mücadelenin yanında yer aldılar ve bunu kendi tarihlerinde başköşeye oturtup çalışmalar yürütüyorlar. Bu bilinci ayakta tutan geniş bir kesim var. Fransa’da, Cezayir’de yapılan işkencelerden tutun, aklınıza gelebilecek her türlü ayrıntıyı içeren kitaplar, araştırmalar, belgeseller bulmanız mümkün, bunların yasaklanması söz konusu değildir. Fransa’da sol da, toplumun azımsanmayacak kısmı da bu meseleyle yüzleşmiştir.

Türkiye 1958’de, yani AKP’nin selefi ilan ettiği Menderes döneminde, BM’de Cezayir’in kendi kaderini tayin etmesi hakkındaki oylamada çekimser oy kullandı. 

Cezayir kurtuluş savaşı sırasında da Türkiye Fransa’nın yanında yer aldı. Aynı şekilde, Irak’ta Faysal devrildiği zaman da… Dolayısıyla, bu argümanları dile getiren arkadaşlarda, tarihi bilinçten vazgeçtim, tarihi malûmat da biraz kıt galiba, ne bulurlarsa, uluorta alet edevat yerine kullanmaya çalışıyorlar.

Tarihçiler tartışsın” tezine değinmiştik. “Tarihçi”den kasıt, resmi tezi savunan tarihçiler. Ermeni meselesine devletin gözüyle bakmayan birçok Türkiyeli tarihçi var, ama onların tartışması söz konusu değil; onlar tarihçi bile sayılmıyor… 

Baştan kararı vermişsin zaten, diyorsun ki “benim soyumda, sopumda, tarihimde böyle bir şey olamaz”. Bu demektir ki, “böyle bir şey olmuştur” deme ihtimali olanlar tarihçi olamaz. Yani tarihçileri de tasnif ediyorsun. Bizde bu mesele hakkında menfi, müspet konuşan tarihçiler arasında, soykırım diyen var, katliam diyen var, mukatele diyen var, asıl Ermeniler Türkleri daha çok öldürdü diyen var… Bu da nasıl oluyorsa? Ermeniler koskoca orduları çökertmişler! Çeşitli emekli büyükelçiler de TV’deki açık oturumlarda açıkça söylüyor, dünyada soykırım konusunda genel bir kanaat var. Bunu değiştirmek mümkün değildir, zaten hükümet de bir savunma hamlesi yapmaya çalışıyor. Onların düşündüğü, “acaba bunun arkasından ne gelir?”

“Büyük felaket” sözü aslında savaş henüz başlamadan Taşnakların yayın organında başlık oluyor. Sınırın iki yanında da, yani hem Osmanlı hem Rus topraklarında Ermeniler yaşıyor. Ahalinin kim vurduya gittiğinin resmi.

“Üç T” gelir diyorlar: “Tanıma, tazminat, toprak”.

Bu aslında bitmiş bir tartışmadır. Bizim için mülkiyete dayalı bir tartışmanın, üç T, beş T gibi şeylerin bir anlamı yok. Bizim için önemli olan, bu ve benzeri olayların bilince çıkarılmasıdır.

Topraklarından sürülen insanlara mülklerinin iade edilmesi ya da tazminat ödenmesi gerekmez mi? 

Ölenlerin arkasından bir ayrım yapmak mümkün değil, ama yoksul köylünün hiçbir şeyi yok, onlara hiçbir şey düşmeyecek, tefecilikten para kazanan malını alacak… Böyle abuk sabuk şeylere doğru gideriz. Burada temel sorun, toplumun bunu kendi tarihine yedirmesidir. Bu, bizim farklı bir gelecek inşa etmemize katkıda bulunacaktır ve o gelecekte insanlar kardeşçe, özgür bir biçimde yaşama imkânını bulacaklardır. Göç edenlerin geri dönmesi meselesine gelince, tabii ki göç edenlerin durumu buraya gelip yaşamak isteyebilecek bir Japondan farklıdır –Japonyalı bir insan da tabii ki hangi toprakta çalışmak, yaşamak istiyorsa yaşar; bizim anlayışımızdaki vatandaşlık hukuku böyledir. Ama sözünü ettiğimiz basit bir göç meselesi değil, sırtlarında topraklarını taşımış insanlar bunlar. Dışarıdaki Ermeniler burada yaşayan birçok Ermeniden daha fazla topraklarına bağlılar, çünkü anılar abartılarak yaşanıyor. Evlerini bağ bahçe içinde hatırlıyorlar, Allah bilir kıraç bir araziydi. Cennet gibi anlatıyorlar, nenelerinden öyle dinlemişler. Bugün tabii istediği yerde yaşamayı tercih hakkı olmalı. Avrupa Birliği’ne “sınırları kaldırın” dedikten sonra, “Ermeniler asla doğdukları topraklara dönmesin” dersen komik olur.

Bir Japon gelip “ben Yozgat’ı çok sevdim, burada yaşamak istiyorum” derse, kabul görür, hatta el üstünde tutulabilir, ama bir Ermeni aile “vaktiyle burası bizim köyümüzdü, döndük geldik” derse… 

Vay haline! Toplum bunu kabullenmezse olamaz… Hrant’ın hep çabaladığı buydu. Buradaki insanlar bunu kabul etmedikçe, kendi tarihlerini anlamayacaklar, kendi insanlıklarını da anlamayacaklar. Kâğıt üzerinde, “ona beş kâğıt verdim, buna bir bina verdim” desen bile o hayatı yeniden kurma şansın yok. Bizde bu durumlar çok arızalı. Son yaşadığımız olaylara bakınca, “şu kadar insan öldürülmüş, sürülmüş; olur böyle şeyler” gamsızlığı var. Gamsızlığın mertebesi yoktur, 35 köylü de ölse, 350 de ölse, öyle bakarsın. Birincisinde “ne oluyoruz” demezsen, binincisinde de sesini çıkarmazsın. Zihniyet meselesi. Ve maalesef milliyetçilik, muhafazakârlık, yabancı düşmanlığı, komşu sevmezlik son yirmi yılda artmıştır.

Kırmızı Pazartesi. Aynı şey Süryâni katliamı için de söz konusu, Rumların tehciri için de. Nihayetinde, ya demokratik bir Osmanlı toplumu yaratacaksın veya bu unsurlardan kurtulacaksın. Tartışmaları izlediğinde görüyorsun, 1915’in geleceği adım adım biliniyor.

Bir yandan da, “Yeni Türkiye”de dinlerin, cemaatlerin barıştığı, birbirini kucakladığı, diyalog ortamının geliştiği iddiası var. Hükümet cemaatlere bir parmak bal misali, kimi vakıf mallarını alâyıvalâ ile bahşediyor. Ermeni cemaati de hükümete teşekkür ilanları veriyor. 

Cemaat kendi içine kapalı, muhafazakâr bir çevredir. Daha önceki yönetimlere bakarak, bu yönetimin getirdiği bazı soslar konusunda, cemaat yöneticileri veya kanaat önderleri böyle bir hevese kapılmış olabilirler. Hatta bu öylesine önemsendi ki, bu kanaat önderlerinin bazıları seçimlerde AKP’den milletvekili olmak için beklentiye girdiler. Bu da bir zihniyet meselesi, cemaat de bir bütün değil. Herkes tarihle ilişkisini tasarladığı gelecekle bağlantılı olarak kuruyor. Zaten şu kadar insan kalmış, iki çeşme, bir kilise vermişsin… Hiç yoktan iyi, o ayrı hikâye, ama bunlar işin teferruatı. Kendi sorunlarını ayrı tutarak değil, diğer demokratik taleplerle bütünleşik bir şekilde ortaya koymak gerekir. Böylece, kendi talebin de büyür, genişler. Temel problem bu.

1915’in 100. yıldönümüne üç yıl kaldı. Önümüzdeki üç yılda Ermeni meselesi ve soykırım tartışması nasıl bir seyir izleyecek sence? 

1915 soykırımının daha genel kabul görmesi yönünde seyredecektir. Hükümet belli ki buna karşı birtakım savunma mekanizmaları kuracak. Ama, on yıl, yirmi yıl önceki bahaneler artık yavaş yavaş ortadan kalkmış gözüküyor. “Mukatele”, yani Ziya Gökalp’in söylediği “karşılıklı öldürme” pek geçerli olmayacak. Bu demektir ki, bir tür “yol kazası” tezine yönelinecek, yani “Ermeniler Der Zor’a sürgün edilirken birtakım çapulcuların öldürmesiyle olaylar meydana gelmiştir” denecek. “Zaten 1916’da çeşitli mahkemelerde şu kadar insan idam edildi” diye bu tez güçlendirilmeye çalışılacak. Onların Ermenileri öldürdükleri için değil, mallarına mülklerine el koydukları için yargılandıklarını biliyoruz. Sonuçta, kademe kademe savunma mekanizmalarını kuracaklar. Güç ilişkilerine bağlı bir hikâye. Şartlar başka türlü olursa, dünya politikası elverişli olursa, bir süre daha bunu gargara etme imkânı olabilir. Ama malûmuâliniz, daha birkaç sene önce Kürt yoktu, “kart kurt” vardı. Şimdi, kâh “hepsi kardeşimiz” oluyor, kâh hepsi ressamlarla beraber “terörist” oluyor, duruma göre. Bu normal, sistem kendisini koruya koruya gidecektir. Oradan bir değişim beklemek yerine, ahalinin bu konudaki hassasiyetini artırmak, aşağıdan bir tazyik, bu tartışmaları daha makûl bir çizgiye sürükleyebilir.

Tarihte seçenekler sınırlı. Ya demokratik bir Türkiye Cumhuriyeti oluşturacaksın, Kürtlere talep ettiklerini vereceksin veyahut kan gölü… Siyasal ve sosyal haklar açısından birlikte yaşamanın koşullarını yaratman lâzım. Bunu yaratamıyorsan, adın ister Abdülhamit olur, ister Rüknettin…

19 Ocak’ın beşinci yıldönümüne geliyoruz. Hrant Dink davasının seyrini nasıl değerlendiriyorsun?

Duruşma günleri mahkeme önüne gitmeye özen gösteriyorum ama, işin hukuki yönünden başından beri umutlu değildim. Nitekim, olay çok sınırlı tutuldu ve öyle kaldı. Davanın takibine, hükümetten biraz fazla beklentiyle başlandı. Ancak giderek, hükümeti karşıya almamanın çözüm olmadığı görüldü. Hükümet üzerinde yeterli baskı oldu mu? Aslında önemli bir baskı oldu, ama hükümetin bu işi daha fazla deşmesi, asli faillerin, mekanizmaların üzerine gitmesi zordur. Bir şey daha var, bu toplumda Hrant’ın öldürülmesini meşru gören birçok insan vardı, biri de çıkıp vurdu. Temel problem budur.

Cinayetten sonra beyaz bereli insanların stadyumları doldurup “Hepimiz Ogün Samastız” dediği hatırlarda. Bu dava takip edilirken hükümetin sorumluluğunun üzerinde yeteri kadar durulduğunu söylemek de zor. Cinayet işlendiğinde AKP beş yıldır iktidardaydı, bir beş yıl da cinayetin üzerinden geçti. Geldiğimiz noktada, hükümet icraatı olarak gördüğümüz, cinayetle birlikte adı anılan devlet görevlilerinin terfi ettirilmeleri ya da dönemin İstanbul valisi Muammer Güler örneğinde olduğu gibi AKP’den milletvekili seçilmesi. 

Bu hükümetin valisinin muavini çağırdı, Hrant onun makamında tehdit edildi. Birkaç gün sonra bir arkadaş evinde Hrant’la birlikte yemekteydik. Açıkça bu işten ürktüğünü söylemişti. O anda meseleyi tam olarak algılayamadım ama, şimdi olayın nereden başladığını biliyoruz. Bütün isimler belli. Ama olayın üstü örtüldü. Başlangıçta, bu Ergenekon’la, derin devletle sınırlı görüldü, ama AKP, en azından meseleyi örtmesiyle, buna yol vermiş oldu. Bu terfiler, milletvekili yapmalar, aklamak anlamına gelir. “Maaşına zam, işine son” gibi bir durum değil, aksine, hem maaşına zam ve rütbeye terfi, hem de işine devam. Bazı arkadaşlar AKP hükümetinden sadece bu meselede değil, genel olarak demokratikleşme açısından birtakım beklentilere sahipti.

Rosa Luxemburg’un sözünü ettiği sosyalizm ya da barbarlık alternatifinin –ki, tam da Ermeni katliamının gerçekleştiği günlerde söylemiştir onu– hükmünü sürdürdüğü bir dünyada, beşerin özgürleşmesi yolunda umutların kırıldığı bir dönemde yaşıyoruz. Tarihin kaydettiği felaketler bu bakımdan ezilenler için, emekçiler için kendi tarihimizin ayrılmaz parçaları.

Aslında, bu konuda son zamanlarda bir değişim söz konusu, birçok arkadaş, tabir caizse, köklü bir görüş değişikliğine uğradı. Bu hükümetin bu meselenin gerektiği gibi üzerine gitmediğini artık herkes kabul ediyor. Türkiye’de bu tür meselelerde ciddi bir hassasiyet olmamasına rağmen, çok farklı kesimlerden insanlar Hrant’ın anısına gerçekten sahip çıktı; bu bizim için önemlidir. Bu insanlar bir baskı oluşturdu derken, karınca kararınca, mütevazı ölçekte… Cenazede bulunan yüzbinler her duruşmada mahkemeye gelecek değillerdi tabii, ama dönüp baktığımızda, bu kadar yıldır, yağmurdur, kardır, kıştır, kıyamettir, her şartta mahkemenin önüne gelen insan topluluğu olayın deşifre olması umuduyla orada bulundu. Bunun etkisini de içinde bulunduğumuz toplumsal koşullarla birlikte ele almak gerekir. Uludere’de 35 kişi öldürüldü, tabii sokağa çıkanlar oldu, ama genelde sessizlik hâkim. Usûlen bir bakan istifa eder, usûlen bir idare amiri görevden alınır… O bile olmadı.

Hadi gel 1908’e dönelim” desek, 1908 temmuzuna, ne dersin?

Önümüzdeki meselelere bakarak sorarsak, acaba biz neredeyiz? O sorunları çözdük mü? İnsanlığın önünde o gün varolan sorunlarda, haklar meselesinden halklar meselesine, bir hamle yapılmış değil. Sorunları çözmüş değiliz. İlginç başka bir şey var, 1908’de şu veya bu şekilde insanlar hep birlikte coşkuyla sokaklara döküldüler. Bunu bir kez daha yaşamadık.

1907’deyiz yani. Fenerbahçe’nin kurulduğu tarihte.

1907’de, yani Taşnakların Emek Kongresi’ni yaptığı yıldayız. (gülüyor) Maalesef öyle bir şey de yok bugün.

Yoksa, Hamidiye döneminde miyiz? 

Bu toplum artık Hamidiye’yi kaldıramayacağını gördü. Korucu sistemi çöktü. Ayrıca, bir-iki yer hariç korucu sistemi tam olarak Hamidiye Alayı olmadı. Ne oldu diye soracak olursanız, daha modern bir kapitalist toplum olduk, ama insani ihtiyaçlar açısından katedilen mesafe alet edevat babında katedilenin çok altında kaldı. Rosa Luxemburg’un sözünü ettiği sosyalizm ya da barbarlık alternatifinin – ki, tam da Ermeni katliamının gerçekleştiği günlerde söylemiştir onu– hükmünü sürdürdüğü bir dünyada, beşerin özgürleşmesi yolunda umutların kırıldığı bir dönemde yaşıyoruz. Tarihin kaydettiği felaketler bu bakımdan ezilenler için, emekçiler için kendi tarihimizin ayrılmaz parçaları. Rosa’nın bir köle ayaklanmasının sembolü olan birini, Spartaküs’ü yeni dönemin mücadelelerine bayrak yapmasının böyle bir anlamı da var. Ermeni katliamı insanlığın 20. yüzyıldaki ilk büyük yenilgisinin neticesiydi; yeni yenilgilerden korunmak için bu tarihin canlandırılması şart.

Express, sayı 125, Ocak 2012

“Irksal, Cinsel, Sınıfsal Tahakkümler İç İçe Geçiyor”- Combahee Nehri Kolektifi Bildirisi

Siyah Feminizmin kurucu metinlerinden biri olan Combahee Nehri Kolektifinin 1977’de kaleme aldığı ve kesişimsellik tartışmalarının dayandığı bu mühim metni, Fehmiye Ceren Akçabay Karataş ile İlayda Tuana Öztunçel çevirisiyle yayınlanıyoruz.

İmdat Freni’nde daha önce yayımlanan bir metinde Combahee Nehri Kolektifi’nin bildirisinin önemi ve güncelliği şöyle ifade edilmişti:

“1977 yılında ABD’de Combahee River Collective adlı siyah feminist bir grup etkileyici bir bildiri yayınlar. Bütün kadınlar adına konuşan beyaz batılı kadın hareketinin ırkçılığını ve bu ırkçılığın aşılması için herhangi bir çaba gösterilmemesini eleştirirler. Siyah, Üçüncü Dünyalı ve işçi sınıfı kadınları başından itibaren feminist hareketin içindedirler ama büyük gerici güçlerin yanı sıra feminist hareket içindeki elitizm ve ırkçılık bu kadınları dilsiz ve görünmez kılmıştır. 

Collective, yalnız beyaz kadın hareketine değil siyah özgürleşme hareketinin cinsiyetçiliğine karşı da sert bir tutum alır. Ama cinsiyetçiliğe karşı tüm kadınlarla, ırkçılığa karşı siyah erkeklerle birlikte mücadele edeceğini beyan ederek özcü ve ayrılıkçı bir mücadeleyi reddeder.  Zira onlara göre, ırksal, cinsel, heteroseksüel ve sınıfsal tahakküm sistemleri birbirinden koparılamaz ve herhangi bir tahakküm sistemi diğer tahakküm sistemleri ortadan kalkmadan çözülemez. Hem beyaz kadınla hem de siyah erkekle çelişki ilişkileri olsa da esas karşıtlığı bunlarla değil beyaz heteroseksüel erkekle kurarlar. Bu çerçevede sosyalist olduklarını ve neden kapitalizme, emperyalizme ve patriyarkaya karşı eş zamanlı ve birlikte bir mücadele yürütülmesi gerektiğinin altını çizerler.

Bugün geldiğimiz noktada kaybedilen her şeyden önce Combahee River Collective’in koyduğu kapsayıcı, kendi kurtuluşunu insanlığın kurtuluşunda gören ve daralmayı değil çoğalmayı önüne koyan, ölümü değil dönüşümü hedefleyen bir siyasi perspektif”.

Siyah feminizmi, Combahee Nehri Kolektifi ve kesişimsellik hakkında ayrıca yayımladığımız şu yazıya da bakılabilir.

Çevirinin daha önce yer aldığı Okan Üniversitesi Hukuk Fakültesi bültenine buradan, metnin orijinaline ise şuradan ulaşılabilir. İyi okumalar.

İmdat Freni

Biz, 1974’ten beri biraraya gelen Siyah feminist bir kolektifiz. [1] Politikamızı belirleme ve netleştirmeye yönelik süreçte, hem kendi grubumuz bünyesinde hem de diğer progresif örgüt ve hareketlerle koalisyon halinde politik çalışmalar yaptık. Mevcut şekliyle politikamızın en geniş ifadesi ırka, cinsiyete, heteroseksüelliğe ve sınıfa dayalı tahakküme karşı aktif bir şekilde mücadele etmemiz ve asli tahakküm sistemlerinin iç iç içe geçmiş yapısına dayalı bütüncül tahlil ve uygulamaların geliştirilmesini başlıca görevimiz olarak görmemiz. Yaşam koşullarımızı bu tahakkümlerin birleşimi oluşturuyor. Siyah kadınlar olarak renkli kadınların tamamının karşı karşıya kaldığı çeşitli ve eşzamanlı tahakkümlerle mücadele etmeye uygun politik hareketin Siyah feminizm olduğunu düşünüyoruz.

Bu yazıda dört temel başlığı tartışıyor olacağız: (1) modern Siyah feminizmin doğuşu; (2) bizim neye inandığımız, başka bir deyişle politikamızın özgülendiği alan; (3) kolektifimizin [feminist bir bakış açısıyla aktarılan] kısa tarihi2 de dahil olmak üzere Siyah feministlerin örgütlenmesindeki sorunlar; ve (4) Siyah feminist meseleler ve uygulamalar.

1. Moden Siyah Feminizmin Doğuşu
Siyah feminizmde yaşanan yeni gelişmelere bakmadan önce, kökenimizi tarihsel bir gerçeklik olan Afro-Amerikalı kadınların hayatta kalma ve özgürlük için verdikleri daimi ölüm kalım mücadelesine dayandırdığımızı beyan etmek istiyoruz. Siyah kadınların Amerikan politik sistemiyle (beyaz erkek egemenliği sistemi) son derece olumsuz şekilde süregelen ilişkisi, tahakküm altındaki iki kasta, ırksal ve cinsel kastlara üyeliğimiz tarafından belirlendi. Angela Davis’in “Siyah Kadının Köle Topluluğundaki Rolü Üzerine Düşünceler”de işaret ettiği gibi, Siyah kadınlar her zaman, sadece fiziksel bir yolla olsa dahi, beyaz erkek egemenliğine karşı bir duruş gösterdi ve hem çarpıcı hem incelikli yollarla kendilerine ve topluluklarına yönelik saldırılara bilfiil direndi. Cinsel ve ırksal kimliklerinin birleşiminin yaşamlarının tamamını ve özgün politik mücadelelerinin odağını belirlediğine dair ortak bir bilince sahip olan Sojourner Truth, Harriet Tubman, Frances E. W. Harper, Ida B. Wells Barnett ve Mary Church Terrell gibi tanınan ve tanınmayan binlerce Siyah kadın aktivist her zaman varoldu. Modern Siyah feminizm annelerimiz ve kız kardeşlerimizin nesillerdir sürdürdüğü kişisel fedakarlıkların, kararlılık ve çalışmalarının bir sonucu.

En belirgin Siyah feminist tavır, 1960’ların sonlarında başlayan Amerikan kadın hareketinin ikinci dalgasıyla bağlantılı olarak gelişti. Feminist hareketin başlangıcından beri Siyah kadınlar, üçüncü dünya ülkesi kadınları ve işçi kadınlar harekete dahildi ancak hem dıştan gelen gerici baskılar hem de hareketin kendi içindeki ırkçılık ve elitizm, katılımımızın yok sayılmasına sebep olmuştu. 1973’te, New York’taki Siyah feministler, ayrı bir Siyah feminist topluluk oluşturma gerekliliği hissettiler. Bu topluluk sonrasında Ulusal Siyah Feminist Örgütü (NBFO) haline geldi. 

Diğer bir yandan Siyah feminist politika, özellikle 1960 ve 1970’li yıllardaki, Siyah özgürlük hareketleri ile açık bir ilişkiye sahip. Birçoğumuz bu hareketlerde (Sivil Haklar, Siyah ulusalcılık, Siyah Panterler) yer aldık ve hayatlarımız bu hareketlerin ideolojilerinden, amaçlarından ve amaçlara yönelik taktiklerden fazlasıyla etkilendi ve değişti. Bu özgürlük hareketleri içindeki deneyim ve hayal kırıklıklarımız, tıpkı Beyaz erkek sol çeperindeki deneyimlerimiz gibi beyaz kadınlarınkinden farklı bir ırkçılık karşıtı politika ve Siyah ve beyaz erkeklerinkinden farklı bir cinsiyetçilik karşıtı politika geliştirme ihtiyacını açığa çıkardı.

Siyah Feminizmin inkar edilemez bir kişisel kaynağı da var, bu kaynak Siyah kadınların bireysel hayatlarından, görünürde özel olan tecrübelerinden gelen politik farkındalık. Siyah feministler ve kendilerini feminist olarak tanımlamayan pek çok Siyah kadın, cinsiyete dayalı tahakkümü gündelik yaşamın değişmez bir unsuru olarak deneyimliyor. Oğlanlardan farklı olduğumuzu ve farklı muamele gördüğümüzü çocukluğumuzda fark ettik. Örneğin, bize hem “hanımefendi” olabilmek için hem de beyaz insanlar tarafından daha az uygunsuz görülmemiz için susmamız söylendi. Büyüdükçe erkekler tarafından fiziksel ve cinsel olarak istismar edilme tehdidinin farkına vardık. Ancak gerçekte bizim için çok belirgin olanı, yaşanmakta olduğunu bildiklerimizi kavramsallaştırmamızı sağlayacak hiçbir yönteme sahip değildik. 

Siyah feministler biz kadınların tahakkümle mücadele için politik çözümleme ve uygulamada kullandığı cinsel politika, patriarkal düzen, en önemlisi de feminizm gibi bazı kavramların bilincine varmadan önce duydukları delilik hissinden sıklıkla bahsederler. Gerçek şu ki ırk politikası ve elbette ırkçılık yaşamlarımıza nüfuz ederek kendi deneyimlerimize daha derinden bakmamızı, paylaşmamızı, bilinçlenmemizi ve bu sayede yaşamlarımızı değiştirecek ve üzerimizde kurulan tahakkümü tamamen ortadan kaldıracak bir politika inşa etmemizi engelleyen etmenler. Pek çok Siyah kadın bakımından bu durum hala geçerli. Gelişimimiz Siyahların mevcut ekonomik ve siyasi konumlarına da zorunlu olarak bağlı. Öncesinde Siyahlara tamamen kapalı olan belirli eğitim ve istihdam seçeneklerinden asgari düzeyde ilk pay alabilenler, İkinci Dünya Savaşı sonrası nesildeki Siyah gençlerdi. Ekonomik olarak Amerikan kapitalist ekonomisinin hala en altında yer alsak da aramızdan bir avuç insan, eğitim ve istihdamdaki sembolik uygulamaların neticesinde mevcut tahakküme karşı daha etkili bir mücadele potansiyeli içeren bazı araçlara sahip olmayı başardı.

Başlangıçta bizi yan yana getiren, ırkçılık ve cinsiyetçilik karşıtlığını birleştiren bir duruştu ve politik olarak geliştikçe heteroseksizme ve kapitalizmin neden olduğu ekonomik tahakküme de yöneldik.

2. Neye İnanıyoruz
Herşeyden önce, politikamız Siyah kadınların varoluşları gereği değerli olduğu ve özgürlüğümüzün başkalarının iznine tabi olmadığı, birer insan olarak özerkliğe duyduğumuz ihtiyacın bir gereği olduğuna dair ortak inancımızın ürünüdür. Bu kulağa saçma gelecek ölçüde açık bir gerçek olsa da, ilerici görünen başka hiçbir hareketin bize özgü tahakkümü bir öncelik olarak görmediği veya bu tahakkümün sona ermesi için ciddi bir şekilde çalışmadığı aşikar. Gördüğümüz zalim, çoğu zaman ölümcül muameleyi kayda geçmek bir yana sadece Siyah kadınlara atfedilen aşağılayıcı klişeleri sıralamak (siyah dadı, reis kadın, Safir, fahişe, kaslı lezbiyen) dahi Batı yarım kürede geçen dört yüzyıllık esaret içinde hayatlarımıza ne kadar az değer verildiğini gösteriyor. Özgürlüğümüz için istikrarlı şekilde çalışacak ölçüde bizi önemseyenin yalnızca kendimiz olduğunu fark ettik. Politikamız kendimize, kız kardeşlerimize ve mücadele ve çalışmalarımızı sürdürmemizi sağlayan topluluğumuza duyduğumuz kuvvetli sevgi ile gelişiyor.

Bize yönelik tahakküm bakımından odağımız, kimlik politikaları kavramıyla şekillendi. En derin ve potansiyel olarak en radikal politikanın, başkasının yaşadığı tahakküme son vermeye çalışmak yerine, doğrudan kendi kimliğimizden yola çıkmak olduğuna inanıyoruz. Siyah kadınlar söz konusu olduğunda bu özellikle aykırı, tehlikeli, tehdit edici ve dolayısıyla devrimci bir düşünce, çünkü bizden önce gelen bütün politik hareketler göz önünde bulundurulduğunda, herhangi birinin özgürleşmeye bizden daha layık kabul edildiğini açıkça görüyoruz. Altyapı oluşturmayı, kraliçeliği ve on adım geride yürümeyi reddediyoruz. İnsan olarak, eşit insanlar olarak kabul görülmek yeterli. 

Patriarkanın cinsel politikasının Siyah kadınların yaşamlarına sınıf ve ırk siyaseti kadar nüfuz ettiğine inanıyoruz. Yaşamlarımızda çoğunlukla eşzamanlı olarak deneyimlediğimiz için ırk, sınıf ve cinsiyet tahakkümünü birbirinden ayırmakta sıklıkla zorlanıyoruz. Salt ırksal ya da cinsel tahakküme karşılık gelmeyen ırksal-cinsel tahakküm diye bir şeyin var olduğunu biliyoruz, politik bir baskı aracı olarak beyaz erkeklerin Siyah kadınlara tecavüz tarihi bunun bir örneği.

Feminist ve Lezbiyen olmamıza rağmen, ilerici Siyah erkeklerle dayanışma içindeyiz ve ayrılıkçı beyaz kadınların talep ettiği türde bir bölünmeyi savunmuyoruz. Siyahlar olarak durumumuz, ırk gerçeği etrafında bir dayanışmayı zorunlu kılıyor. Şüphesiz ezen ırk olarak olumsuz bir dayanışma içinde yer almak istemiyorlarsa beyaz kadınların beyaz erkeklerle bu tür bir ırk dayanışması sürüdürmesine gerek yok. Bizler, siyah erkeklerle birlikte ırkçılığa karşı mücadele ederken, aynı zamanda cinsiyetçilik konusunda Siyah erkeklere karşı mücadele ediyoruz.

Tahakküm altındaki tüm insanların özgürleşmesi için patriarkayla birlikte, ekonomi-politik sistemler olan kapitalizm ve emperyalizmin de ortadan kaldırılması gerektiğinin farkındayız. Bizler sosyalistiz, çünkü çalışmanın patronların kârı değil, çalışanların ve üretenlerin ortak yararı doğrultusunda örgütlenmesi gerektiğine inanıyoruz. Maddi kaynaklar, bu kaynakları yaratanlar arasında eşit olarak dağıtılmalı. Bununla birlikte, aynı zamanda feminist ve ırkçılık karşıtı bir devrime karşılık gelmeyen sosyalist bir devrimin özgürlüğümüzü garanti edeceğine inanmıyoruz. İçinden geçtiğimiz kendine has süreçte her ne kadar bazılarımız beyaz yakalı ve profesyonel işler için birer sembol olarak görülerek çifte talep görsek de, Siyah kadınlar genelde iş gücü içinde marjinal bir pozisyonda. Bu durumdan kaynaklanan özgün sınıfsal konumu dikkate alan bir sınıfsal ilişki anlayışı geliştirmenin gerekli olduğu düşüncesindeyiz. Irksız ve cinsiyetsiz işçiler olarak görülmeyen aksine iş/ekonomik yaşamları ırksal ve cinsel tahakkümün belirleyiciliğinde şekillenen insanların gerçek sınıfsal konumlarını görünür kılmamız gerekiyor. Marx’ın teorisine, yine Marx tarafından analiz edilmiş oldukça özgün ekonomik ilişkiler çerçevesinde, temelde katılıyor olsak da Siyah kadınlar olarak kendi özgün ekonomik konumumuzu anlayabilmek için onun değerlendirmelerinin daha ileriye taşınması gerektiğini biliyoruz.

Halihazırda yaptığımızı düşündüğümüz politik katkı, kişisel olan politiktir şeklindeki feminist ilkesinin genişletilmesidir. Örneğin yaptığımız bilinç yükseltme toplantılarında, pek çok yönden beyaz kadınların yaptığı çıkarımların ötesine geçtik çünkü cinsiyetin yanı sıra ırk ve sınıfın etkileriyle de karşı karşıyayız. Deneyimlerimizi Siyah kadın tavrıyla Siyah dilinde aktarmamızın/beyan etmemizin bile kültürel ve politik yankıları var. İçinde bulunduğumuz tahakkümün kültürel ve deneyimsel doğasını araştırmak için çok fazla enerji harcamak zorunda kaldık çünkü bu konuların hiçbiri daha önce incelenmemişti. Siyah kadınların yaşamlarının çok katmanlı dokusunu daha önce kimse araştırmadı. Bu tür bir çıkarımın/kavramsallaştırmanın bir örneği bir toplantı esnasında erken dönem düşünsel meraklarımıza kendi grup üyelerimiz, özellikle Siyah erkekler tarafından hangi şekillerde saldırıldığını tartışırken ortaya çıktı. Hepimizin “zeki” olduğumuz için “çirkin”, yani “zeki-çirkin” olarak kabul edildiğini keşfettik. “Zeki-çirkin” adlandırması, çoğumuzun zihnimizi geliştirmek için “sosyal” yaşamlarımızda büyük bedeller ödemeye zorlandığımızı gösterdi. Siyah ve beyaz topluluklarda, Siyah kadın düşünürlere yönelik tepki, beyaz kadınlara, özellikle de eğitimli orta-üst sınıftan olanlara göre nispeten daha yüksek.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, bizim için geçerli bir politik tahlil veya strateji olmadığı için Lezbiyen ayrılıkçı tutumu reddediyoruz. Bu tutum, başta Siyah erkekler olmak üzere kadınları, çocukları ve çok fazla sayıda insanı dışlıyor. Erkeklerin, destekledikleri şeyler, davranış ve tahakküm şekilleriyle yani bu toplumun bir parçası olmak için toplumsallaştırıldıkları şeylerle ilgili fazlasıyla olumsuz eleştirimiz var hatta bunlara karşı nefret duyuyoruz. Ancak onları oldukları hale getirenin erkeklikleri -başka bir deyişle biyolojik erkeklikleri- olduğu gibi yanlış bir düşünceye sahip değiliz. Siyah kadınlar olarak, herhangi bir biyolojik belirlenimcilik biçiminin, üzerine bir politika inşa edilemeyecek kadar tehlikeli ve gerici bir temel olduğunu düşünüyoruz. Sınıf ve ırk gerçeklerini inkar ederek kadınlara uygulanan tahakkümün cinsel kaynakları dışındaki kökenlerini tamamen reddeden Lezbiyen ayrılıkçılığının, onu uygulayanlar açısından dahi yeterli ve ilerici bir politik tahlil ve strateji olup olmadığını da sorgulamalıyız.

3. Siyah Feministlerin Örgütlenmesindeki Sorunlar
Siyah feminist bir kolektif olarak birlikte geçirdiğimiz yıllar boyunca başarıyı ve hayal kırıklığını, neşeyi ve acıyı, zaferi ve yenilgiyi tecrübe ettik. Siyah feminist meseleler etrafında örgütlenmenin çok zor olduğunu, hatta Siyah feministler olduğumuzu ilan etmenin bile bazı bağlamlarda zor olduğunu gördük. Bilhassa beyaz kadın hareketi gücünü ve birçok yönde gelişimini sürdürdüğü için, yaşadığımız zorlukların nedenlerini anlamaya çalıştık. Bu bölümde, karşılaştığımız örgütlenme sorunlarının bazı genel nedenlerini tartışacağız, ayrıca özelde kendi kolektifimizin örgütleme aşamalarından bahsedeceğiz.

Politik çalışmamızdaki zorluğun en büyük nedeni, tahakküme karşı sadece bir ya da iki cephede savaşmak yerine, farklı tahakküm biçimlerini bir arada ele almaya çalışmamız. Ne güvenebileceğimiz ırksal, cinsel, heteroseksüel ya da sınıfsal bir ayrıcalığa sahibiz, ne de bu gruplardan birine ait olan bir kişinin sahip olduğu ayrıcalıklara, kaynaklara ve güce en düşük ölçekte sahibiz.

Siyah bir kadın olmanın psikolojik ağırlığı ve bunun politik bilinç kazanırken ve politik çalışma yaparken yaratttığı zorluklar asla küçümsenemez. Hem ırkçı hem de cinsiyetçi olan bu toplumda Siyah kadınların varlıklarının bir kıymeti yoktur. Grubumuzun ilk üyelerinden birinin bir defasında dediği gibi, “Hepimiz yalnızca Siyah kadınlar olduğumuz için zarar görmüş insanlarız.” Psikolojik olarak ve diğer bütün yönlerden zapt edildik, buna rağmen tüm Siyah kadınların koşullarını değiştirmek için mücadele etme zorunluluğu hissediyoruz. “Bir Siyah Feministin Kız Kardeşlik Arayışı”nda Michele Wallace şu sonuca varıyor:

Biz Siyah kadınlar olarak, feminist kadınlar olarak var oluyoruz, şu an için sıkışmış halde birbirimizden bağımsız bir şekilde emek sarfediyoruz çünkü bu toplumda mücadelemiz bakımından asgari ölçüde uygun şartlar dahi yok–çünkü, en alttakiler olarak hiç kimsenin yapmadığını yapmak ve tüm dünyayla savaşmak zorundayız. [2]

Wallace, Siyah feministlerin konumuyla ilgili değerlendirmesinde, özellikle de çoğumuzun neredeyse tipik olarak karşı karşıya kaldığı yalnızlaştırmaya ilişkin vurguda, karamsar ama gerçekçidir. Bununla birlikte, devrimci eyleme doğru net bir sıçrama yapmak için en alttaki konumumuzu kullanabiliriz. Özgürlüğümüz tüm tahakküm sistemlerinin yok edilmesine bağlı olduğu için Siyah kadınlar özgür olsaydı, bu herkesin özgür olması gerektiği anlamına gelirdi.

Bununla birlikte feminizmde, varoluşumuza dair en temel varsayımlardan bazılarının, örneğin cinsiyetin güç ilişkilerinde bir etken olması gerekliliğinin sorgulanması Siyah insanların çoğunluğu açısından çok endişe vericidir. 1970’lerin başlarında yazılan Siyah ulusalcı bir broşürde erkek ve kadın rolleri şu şekilde tanımlanmıştı:

Evin reisinin şimdi de geleneksel olarak da erkek olduğunun bilincindeyiz. Erkek evin/ulusun lideridir çünkü erkeğin dünya bilgisi daha geniştir, farkındalığı daha fazladır, anlayışı daha derindir ve bu bilgileri uygulama biçimi daha akıllıcadır… Evini koruyup kollayarak devamlılığını sağlayabileceği için erkeğin evin reisi olması mantıklı tek seçenektir. Kadınlar erkeklerle aynı şeyleri yapamazlar–doğaları gereği farklı işlevleri vardır. Erkekler ve kadınların eşitliği soyut bir dünyada dahi gerçek olamayacak bir şeydir. Erkekler diğer erkeklerle yetenekleri, deneyimleri ve hatta anlayışları açısından eşit değildir . Erkeklerin ve kadınların değeri altın ve gümüşün değeri gibi düşünülebilir–eşit değildir ama ikisi de çok değerlidir. Kadın ve erkeğin birbirinin tamamlayıcısı olduğunu anlamalıyız çünkü erkek ve karısı olmadan ev/aile olmaz. Her ikisi de herhangi bir yaşam biçiminin gelişimi için gereklidir. [3]

Maddi koşulları, çok az Siyah kadını yaşamlarına az da olsa istikrar getirdiği varsayılan ekonomik ve cinsel düzenlemelere karşı çıkmaya yönlendirir. Çok sayıda Siyah kadın hem cinsiyetçilik hem de ırkçılık konusunda iyi bir kavrayışa sahiptir, ancak hayatlarının olağan kısıtları nedeniyle, her ikisiyle birden mücadele etme riskini alamazlar.

Bilindiği gibi, Siyah erkeklerin feminizme tepkisi oldukça olumsuz olmuştur. Siyah feministlerin kendi ihtiyaçları etrafında örgütlenme ihtimali elbette, Siyah erkeklerin Siyah kadınlardan daha fazla tehdit altında hissetmelerine yol açmıştır. Yalnızca kendi mücadelelerinde yer almış önemli ve çalışkan müttefiklerini kaybetmekle kalmayıp, aynı zamanda Siyah kadınlarla etkileşime girerken ve onları tahakküm altına alırken kullandıkları alışılmış cinsiyetçi yöntemleri değiştirmek zorunda kalabileceklerinin de farkındalar. Siyah feminizmin Siyah mücadelesini böldüğüne dair suçlamalar, özerk bir Siyah kadın hareketinin büyümesine karşı güçlü birer caydırıcı etmendir.

Yine de üç yıllık süreçte, yüzlerce kadın farklı zamanlarda topluluğumuzda faal olarak yer aldı. Ve aramıza katılan her Siyah kadın, hayatlarında daha önce mevcut olmayan bir olasılığa duydukları güçlü bir arzu ile gelişti.

NBFO3’nun ilk bölgesel doğu konferansının ardından 1974’ün başlarında bir araya gelmeye başladığımızda, bir örgütlenme stratejimiz, hatta bir odak noktamız bile yoktu. Sadece elimizdekileri görmek istedik. Aylarca görüşmediğimiz bir dönemin ardından, yılın sonlarında tekrar buluşmaya başladık ve yoğun bir şekilde bilinç-yükseltme yapmaya başladık. Sahip olduğumuz en baskın duygu, yıllar, yıllar sonra nihayet birbirimizi bulmuş olmaktı.Topluluk olarak politik çalışmalar yapmaya başlamasak da üyelerimiz Lezbiyen politikasına, kısırlaştırmanın kötüye kullanımı ve kürtaj hakkı çalışmalarına, Üçüncü Dünya Kadınlarının Uluslararası Kadınlar Günü faaliyetlerine ve Dr. Kenneth Edelin, Joan Little ve Inéz García hakkında açılan davalara yönelik destek eylemlerine katılmayı sürdürdü. Üye sayımızın önemli ölçüde düştüğü ilk yaz döneminde, geri kalanlarımız Siyah topluluk içinde şiddet görmüş kadınlar için bir sığınak açma olasılığına yönelik ciddi tartışmalara yoğunlaştı. (O zamanlar Boston’da sığınak bulunmuyordu.) NBFO’nun burjuva-feminist duruşuyla ve net bir politik odaktan yoksunluğuyla ciddi anlaşmazlıklarımız mevcut olduğu için bağımsız bir kolektif olmaya da o dönemde karar verdik.

O dönem aynı zamanda kürtaj hakkı faaliyetlerinde birlikte çalıştığımız ve bizi Yellow Springs’deki Ulusal Sosyalist Feminist Konferansı’na katılmaya teşvik eden sosyalist feministlerle iletişim halindeydik. Bir üyemiz Konferans’a katıldı ve bu konferans, öne çıkan ideolojinin darlığına rağmen, ekonomik koşullarımızı anlamamızı ve kendi ekonomik tahlillerimizi yapma ihtiyacını daha fazla hissetmemizi sağladı.

Sonbaharda bazı üyelerimiz geri döndüğünde, birkaç ay süren göreceli bir durgunluk dönemi yaşadık ve başlangıçta Lezbiyen-heteroseksüel ayrılığı olarak kavramsallaştırılan ama aynı zamanda sınıfsal ve politik farklılıkların sonucu olan bazı iç anlaşmazlıklarımız oldu. Yaz boyunca bir araya gelmeyi sürdürenler, bilinç-yükseltme ve salt duygusal destek topluluğu olarak faaliyet yürütmenin ötesine geçerek politik çalışma yapma konusunda kararlıydılar. 1976’nın başında, politik çalışma yapmak istemeyen ve görüş ayrılıklarını da dile getiren kadınların bir kısmı kendi istekleriyle aramızdan ayrılınca yeni bir odak arayışına girdik. Yeni üyelerin katılımıyla bir çalışma grubu haline gelme kararı aldık. Okumalarımızı birbirimizle her zaman paylaşıyorduk ve bu kararın alınmasından aylar önce bazılarımız topluluk tartışmaları için Siyah feminizm hakkında bazı yazılar kaleme almıştı. Bir çalışma grubu olarak çalışmaya ve yolumuza Siyah feminist bir yayınla devam etmenin imkanlarını tartışmaya başladık. İlkbaharın sonlarında hem politik tartışmaları hem de kişilerarası meselelerimizi çözmek için kendimize biraz zaman tanıdık. Şu anda Siyah feminist yazıları bir arada toplayacağımız bir derleme planlıyoruz. Politikamızın gerçekliğini diğer Siyah kadınlara göstermenin çok önemli olduğunu düşünüyoruz ve bunu çalışmalarımızı kaleme alıp yayararak yapabileceğimize inanıyoruz. Ülkenin her yerinde Siyah feministlerin birbirlerinden soyutlanmış halde yaşaması ve sayımızın azlığına rağmen yazma, basım ve yayıncılık konusunda bazı becerilerimizin olması, bu tür projeleri bir örgütlenme aracı olarak gerçekleştirme isteği duymamıza neden oldu. Siyah feministler olarak diğer gruplarla koalisyon halinde siyasi çalışmalar yapmaya da devam ediyoruz.

4. Siyah Feminist Meseleler ve Planlar
Birlikte geçirdiğimiz süre boyunca, Siyah kadınları özellikle ilgilendiren birçok meseleyi tespit ederek üzerinde çalıştık. Politikamızın kapsayıcılığı bizi kadınların, Üçüncü Dünya’nın ve emekçilerin yaşamlarını etkileyen tüm konularla ilgili hale getiriyor. Elbette bilhassa tahakkümde eşzamanlı unsurlar olan ırk, cinsiyet ve sınıf mücadeleleri üzerinde çalışmaya odaklamış durumdayız. Örneğin, Üçüncü Dünya kadınlarını istihdam eden bir fabrikada işyeri örgütlenmesine katılabilir ya da bir Üçüncü Dünya topluluğuna zaten yetersiz şekilde sağlanan sağlık hizmetini vermeyi kesen bir hastaneye karşı grev örgütleyebiliriz veya bir Siyah mahallesinde tecavüz kriz merkezi kurabiliriz. Sosyal yardım ve kreş için örgütlenmek de çalışmalarımızın odak noktası olabilir. Yapılması gereken çalışmaların çokluğu ve bunlara neden olan sayısız mesele, içinde bulunduğumuz tahakkümümün yaygınlığını bir nebze de olsa gösteriyor.

Kolektif üyelerinin hali hazırda üzerinde çalıştığı konular ve projeler; kısırlaştırmanın kötüye kullanılması, kürtaj hakları, şiddet gören kadınlar, tecavüz ve sağlık hizmetleridir. Bunların yanı sıra, üniversite kampüslerinde, kadın konferanslarında ve son süreçte liseli kadınlara yönelik olarak Siyah feminizm konusunda çok sayıda atölye ve eğitim gerçekleştirdik. 

Bizim için büyük bir endişe kaynağı olan ve kamuoyunda ele almaya başladığımız konulardan biri de, beyaz kadın hareketinin içindeki ırkçılık. Siyah feministler olarak, beyaz kadınların ırkçılıklarını anlamak ve bununla mücadele etmek için ne kadar az çaba harcadıklarını üzüntüyle görüyoruz; bu durum başka bir çok hususun yanı sıra ırk, renk ve Siyah tarihi ve kültürü hakkında yüzeysel bile denemeyecek bir kavrayışa sahip olmalarından kaynaklanıyor. Beyaz kadın hareketinde ırkçılığı ortadan kaldırmak, tanımı gereği beyaz kadınların yapması gereken bir iş, ancak bu konuda konuşmaya ve sorumluluk alınmasını talep etmeye devam edeceğiz.

Politikamızın uygulaması, amacın araçları her zaman haklı çıkardığına dair bir inanca dayanmıyor. “Doğru” politik amaçlara ulaşma gayesi adına çok sayıda yıkıcı ve gerici eylem gerçekleştirildi. Feministler olarak insanlara politika namına zarar vermek istemiyoruz. Kendi topluluğumuz içinde ve devrimci toplum vizyonumuzda, kolektif işleyişe ve gücün hiyerarşik olmayan bir şekilde bölüşümüne inanıyoruz. Uygulamamızın temel yönü olan eleştiri ve özeleştiri yoluyla gelişecek politikamızı sürekli olarak sorgulamaya kararlıyız. Kızkardeşlik Güçlüdür’ün girişinde Robin Morgan şöyle yazar:

Beyaz heteroseksüel erkeklerin devrimci rolü nasıl üstlenebilecekleri konusunda en ufak bir fikrim yok, çünkü onlar gerici-yerleşik-çıkar-gücünün tam olarak somutlaşmış hali.

Siyah feministler ve Lezbiyenler olarak oldukça belirgin bir devrimci görevimiz olduğunu biliyoruz ve bizi bekleyen yaşam boyu sürecek çalışma ve mücadeleye hazırız.

[1]Bu ifade Nisan 1977 tarihlidir.

[2] Wallace, Michele. “A Black Feminist’s Search for Sisterhood,” The Village Voice, 28 July 1975, s. 6-7.

[3] Mumininas of Committee for Unified Newark, Mwanamke Mwananchi (The Nationalist Woman), Newark, N.J., ©1971, s. 4-5.

Çevirenlerin Notları:

1 Kolektif ismini, ABD’de kölelik karşıtı mücadelenin önemli safhalarından biri olan Amerikan İç Savaşı sırasında eski bir kadın köle olan Harriet Tubman önderliğinde gerçekleştirilen ve Güney Carolina’da 750 kölenin özgürleştirilmesini sağlayan Combahee Nehri Baskınından almıştır. Bildiride siyah feminist hareketin öncüleri arasında sayılan Tubman aynı zamanda iç savaş öncesinde “Yeraltı Demiryolu” olarak adlandırılan, güneydeki köleleri kuzeye kaçırarak özgürleştiren hareketin önde gelen bir üyesidir. (Ç.N.)

2 Metnin aslında tarih kelimesi “history” yerine “herstory” olarak kullanılmıştır. Eril dilde değişim çabasının bir örneği olan bu anlatım farkı, cümleye parantez içindeki “feminist bir bakış açısıyla aktarılan” ifadesi eklenerek çeviriye aktarılmaya çalışılmıştır.( Ç.N.)

3 NBFO, National Black Feminist Organization (Ulusal Siyag Feminist Örgüt)’ün kısaltmasıdır. (Ç. N.)

Emperyal Miras: Putin ve Büyük Rus Milliyetçiliği – Denis Paillard

Ukrayna’nın Rus orduları tarafından işgali, Vladimir Putin’in tarihsel özü Rusları, Belarusluları ve Ukraynalıları bir araya getirmek olan “Büyük Rusya’yı” yeniden kurma arzusunun işaretidir. Bu bağlamda Putin, Çarlık İmparatorluğu’ndan günümüz Rusya’sına uzanan, Stalin’den ve Stalin’in ölümünden sonraki SSCB liderlerinden geçen uzun bir geleneğin mirasçısıdır. Otokrasi ve büyük Rus milliyetçiliği farklı biçimlerde de olsa her zaman mevcut olmuştur.

Vladimir Putin’in Ukrayna hakkındaki söylevi, bu emperyal mirasın bir parçası: 1917 Devrimi sırasında Büyük Rusya’nın birliği bozuldu. 22 Şubat 2022’de (işgalden iki gün önce) yaptığı açıklamada, Ukrayna Cumhuriyeti’nin 1917 devriminden sonra Lenin’in izlediği politikanın yıkıcı sonucu olduğunu açıklıyor: “Öyleyse, modern Ukrayna’nın tamamen Rusya tarafından veya daha doğrusu Bolşevik ve komünist Rusya tarafından yaratıldığı gerçeğiyle başlayayım. Süreç 1917 Devrimi’nden hemen sonra başladı ve Lenin ve silah arkadaşları bunu Rusya’ya karşı çok kaba bir şekilde yaptı – ayrılma yoluyla, kendi tarihsel topraklarının bir kısmını parçalayarak. […] Rusya’nın ve halkının tarihsel kaderi açısından, devlet inşasının Leninist ilkeleri yalnızca bir hata değildi, dediğimiz gibi, hatadan bile daha kötüydü.”

Bu deklarasyon, Temmuz 2021’de hükümet web sitesinde yayınlanan ve Putin’in pozisyonunu tanımlayan uzun bir metni (50 bin karakter) yansıtıyor. Bu metinde Ukraynalılar ve Rusların bir ve tek halk olduğu söyleniyor ve sonuç olarak şöyle yazıyor: “Ukrayna’nın gerçek egemenliğinin ancak Rusya ile ortaklık içinde mümkün olduğuna inanıyorum. Manevi, insani ve medeniyet bağlarımız yüzyıllar boyunca oluşmuş ve kökenleri aynı kaynaklara sahip olup, sınavlar, başarılar ve ortak zaferlerle pekişmiştir. Akrabalıklarımız nesilden nesile aktarıldı. Milyonlarca aileyi birleştiren kan bağlarında, modern Rusya ve Ukrayna’da yaşayan insanların kalplerinde ve hatıralarında yer almaktadır. Birlikte, her zaman çok daha güçlü ve daha başarılı olduk ve olacağız. Çünkü biz tek bir halkız.”

Ukrayna’ya müdahalenin bu bağlamda düşünülmüş olduğu, 26 Şubat’ta (işgalden iki gün sonra) RIA Novosti Ajansı’nın sitesinde yayınlanan (sonra derhal geri çekilen) metinle de doğrulanıyor. Önceden yazılmış ve Rus kuvvetlerinin hızlı ve mutlak zaferini öngören bu belge, gerçek riskleri açıkça tanımlıyor:

Rusya, birliğini yeniden sağlıyor. Gerçekten de 1991 trajedisi, tarihimizin bu korkunç felaketi, bu doğal olmayan altüst oluş nihayet aşıldı […] Rusya Rus dünyasını, Rus halkını birleştirerek tarihsel bütünlüğünü gerçekleştirmekte: Büyük Rusyalılar (Rusya Federasyonu Rusları), Belaruslular ve Küçük Ruslar (Ukraynalılar). […] Ukrayna Rusya’ya yeniden döndü. Bu geri dönüş, Ukrayna’nın devlet olma statüsünü kaybettiği anlamına gelmiyor. Basitçe, dönüşüme uğrayacak, yeniden düzenlenecek ve Rus dünyasının ayrılmaz bir parçası olarak orijinal durumuna geri döndürülecek.

Diğer bir deyişle Ukrayna’nın işgalinin, Ukrayna’yı Rusya’ya karşı manevralar için bir üs olarak kullanmakla suçlanan AB ve ABD ile ilişkilerini sona erdirerek tekrar Rusya’ya katmak gibi temel bir hedefi bulunmakta. Ancak Putin’in Rusya’sının bu emperyal/emperyalist mantığının [1] öncelikli olduğunun altı çizilmeli: Batı’nın ve NATO’nun kınanması bu perspektiften anlaşılmalıdır.

İşgalden sonraki ilk dört hafta boyunca Ukraynalıların silahlı direnişi, başta öngörülen hızlı zafer yanılsamasını ve orijinal planların gerçekleştirilmesi ihtimalini yerle bir etti. Ancak bu durum başlangıçtaki projenin güncelliğini ortadan kaldırmıyor: Ukrayna’yı ne pahasına olursa olsun (ki bugüne kadar ödenen bedel Ukraynalılar için çok büyük) Rusya’ya bağlamak. Bugün, bundan sonra ne olacağını tahmin etmek zor – manzara oldukça kasvetli: Yalnızca Ukraynalıların kahramanca direnişinin Rus işgaline son verebilmesi pek mümkün görünmüyor.

Ukrayna halkıyla tam ve etkin dayanışma meselesini anlamak ve tanımlamak için, şu konumdan başlamak çok önemli: Ukrayna’daki savaş, emperyal/emperyalist bir gücün, özgürlüğünü ve bağımsızlığını savunan bir ulus devlet olan Ukrayna’ya karşı yürüttüğü saldırganca bir savaştır. Bu temel algı, iki kamp arasındaki cepheleşmenin bir temsili lehine kısmen gizlenme eğiliminde: Bir yanda Batı (NATO şapkası altında AB ve ABD), diğer yanda bütünlüğünün saldırıya uğradığını ve tehdit edildiğini yüksek sesle ve açıkça ilan eden Rusya. Savaşın uzaması, Ukrayna direnişinin ve bağımsızlık ve egemenlik mücadelesinin zararına olacak şekilde, yalnızca bu kampist görüşü besleyebilir ve güçlendirebilir.

Mevcut durum ve bugün Ukrayna halkının üzerinde asılı duran dramatik tehditler, “halkların hapishanesi” Çarlık İmparatorluğu’nun sonunu getiren 1917 Devrimi sonrasında halkların kendi kaderini tayin hakkının yalnızca (çok) kısa bir süre için tanındığı uzun bir tarihin parçasıdır. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ni oluşturan cumhuriyetlere tanınan ulusal hakları fiilen reddeden büyük Rus kıskacı, çok hızlı bir şekilde yeniden etkinleştirilmiştir.

Lenin, Stalin’e Karşı

Putin’in çeşitli açıklamalarında Lenin, üniter bir devleti sorguladığı için şiddetle saldırıya uğradı. Stalin, Rusya’nın tarihsel çıkarlarına uygun olarak üniter pozisyonu savunan kişi olarak sunuldu. Sonunda Stalin geri adım atıp Lenin’in savunduğu tezleri benimsediyse, aslında Moshe Lewin’in Lenin’in Son Kavgası’nda yazdığı gibi: “(Stalin), olayların gidişatının, devletin gerçek çıkarlarının galip geleceğine ve birliğin nasılsa planladığı gibi işleyeceğine ikna olmuştu. Bu koşullarda, Lenin’e kâğıt üzerinde tamamen boyun eğmekte bir mahsur görmüyordu” (s. 89).

1920’lerde ulusların haklarının tanınması dönemi [2] gerçekten de kısa sürdü. Stalin’in iktidara gelmesiyle birlikte otokrasi ve büyük Rus milliyetçiliği üstünlüğü yeniden ele geçirdi. Aşağıda, herhangi bir kapsayıcılık iddiasında bulunmadan, farklı anların üzerinden geçeceğiz.

1930’lar: Otokrasiye Dönüş

Moshe Lewin, Stalinist Otokrasi’de Ego ve Politika (Rusya/SSCB/Rusya’da, Sayfa 2, Syllepse) adlı metninde şöyle yazar: “Stalin her zaman emperyal Çarlık tarihinin görkemini kendisinin kılma ve geleneği kendi sisteminin yararına kullanma eğilimindeydi. […] Stalin’in rejiminin İmparatorluk’la olan yakınlığını vurgulaması ve özellikle devletin en acımasız çarlar tarafından inşa edilmesiyle ilgili ortak tarihsel köklere sahip olduğunu iddia etmesi, hem kendi karakterinin, hem de sistemin ideolojik ve siyasi kimliğinin radikal bir şekilde yeniden tanımlanmasını mümkün kıldı.” (155-156). Moshe Lewin, Lenin’in Stalin’e derzhimorda (“büyük Rus kabadayısı”) dediğini hatırlatarak, Stalin’in “sonuçta aslında büyük bir Rus kabadayısı olmak istediğini” belirtir [3].

Büyük Vatanseverlik Savaşı

Savaş sırasında 1941 ve 1944 yılları arasında farklı azınlıklar sınır dışı edildi: Volga Almanları, Kalmuklar, Balkarlar, Karaçaylar, İnguşlar, Kırım Tatarları.

Stalin ve Jdanovizmin Son Yılları

Sovyet Yüzyılı’nda Moshe Lewin, Stalinizm tarihinde özellikle karanlık bir bölüm oluşturan Jdanovizm’i (1946-1950) hatırlatıyor: “Rus aşırı milliyetçiliğinin bir ifadesi olan Jdanovizm, milliyetçiliğin Rus olmayanlardaki tezahürlerine de saldırdı.” (s. 169) “Jdanovcu ideoloji, Stalin’in ideolojisidir. Bu onun ideolojik gezintilerinin doruk noktasına işaret ediyor. Stalin artık şanlı çarlık geçmişinin büyüsü altındaydı. […] ama daha vahim olanı, çürüyen Stalinizm’e özgü protofaşist nüveler taşıyan aşırı Rus milliyetçiliğiydi. Stalin bu ruhun kendisinden sonra da hayatta kalmasını istedi. Bu uğurda, çok uluslu bir ülkede “Büyük ve Kutsal Rusya’nın” (Rusların) yüceltilmesini empoze eden Sovyet marşını kişisel olarak revize etti.” (s. 172) Bu konuda ayrıca bkz. a.g.e., s. 188-189. [4]

Devlet ve parti bürokrasisi bölünmüştür; çeşitli iktidar katmanları içindeki bir dizi hizip, klik ve ağ, ortak çıkarlar ve az çok paylaşılan ideolojik konumlar temelinde, az çok kalıcı ittifakların içinde bir araya gelmektedir. Bürokrasinin bu farklı bileşenlerinin ortak noktası, SSCB’nin (aslında Rusya’nın) derzhava (“güçlü devlet”) olarak kutlanmasıdır. Ekim Devrimi’ne yapılan her türlü atıf silinir, atıf yapılan “Büyük Vatanseverlik Savaşı”dır (İkinci Dünya Savaşı). Burada, Rus olmayan ulusların asimilasyonu politikasının güçlendiğine tanık olmak mümkündür. Brejnev, tek bir Sovyet halkının yaratılması bayrağı altında Ruslaştırmanın yoğunlaşmasıyla öne çıkmıştır. 1976’dan itibaren Ruslaştırmanın ana sloganı, “Rus dili, ilerleme dili, sosyalizm ve enternasyonalizmin” kutlanmasıdır [5].

Nikolay Mitrokhin’in kitabı [6] Russkaja partija: dvizhenie russkih nacionalistov v SSSR 1953-1985 (“Rus Partisi: SSCB’de Rus Milliyetçilerinin Hareketi, 1953-1985), SBKP’nin tüm yönetim organlarında büyük Rus milliyetçiliğinin mevcut olduğunu gösteriyor: Politbüro, SBKP Merkez Komitesi ve aynı zamanda Komsomol: Şiddetli Batı karşıtlığı, güçlü bir devletin kurucusu olarak sunulan Stalin’e hayranlık, Büyük Vatanseverlik Savaşı’nın kutlanması, askeri eğitimin güçlendirilmesi ve gençliğin militarizasyonu, Büyük Rusya’nın yüceltilmesi. Bugün Putin’in söyleminin tüm bileşenleri o dönemde zaten mevcuttu [7].

SSCB’nin Sonu ve 1990’lar: Gıyabında Rusya

21 Aralık 1991, Baltık ülkeleri hariç, liderleri önceki dönemden gelen bağımsız cumhuriyetlerin yaratılmasıyla SSCB’nin sonunu işaret etti. Bu çerçevede Rusya Federatif Cumhuriyeti kuruldu. Sovyet dönemi boyunca yönetim organları konusunda fiilen devam eden Rusya/SSCB karışıklığı, düzgün işleyen Rus kurumlarının yokluğuna neden oldu. Özellikle de acilen kurulacak bir parti olan Rusya Komünist Partisi mevcut değildi.

Rusya Federasyonu, varsayılan bir Rusya’yı belirler: Cumhuriyetlerin bağımsızlığından sonra SSCB’den geriye kalanlara karşılık gelen belirsiz ve askıya alınmış bir kimlik [8]. Ekonomik düzeyde, tüm hızıyla yürütülen bir “reform” politikasıyla sistemin çöküşüne tanık oluruz: Kitlesel sanayisizleşme, ülkenin tüm servetinin vahşice özelleştirilmesi (“Moshe Lewin’e göre “yüzyılın en büyük soygunu”), yaşam standardında vahşi bir düşüş, demografik kriz. Yeltsin’in izlediği politika, IMF ve Dünya Bankası ile doğrudan ilişki içinde olan reformcu liberaller tarafından izlenen laissez-faire politikasıdır.

Bu durum karşısında, Rusya Federasyonu’nun yeni Komünist Partisi’nin ana aktörlerinden biri olduğu Rus milliyetçiliğinde de bir patlamaya tanık oluruz. Birinci sekreter Guenadi Ziyuganov, bu şiddetli milliyetçiliğin sözcüsüdür: Broşürlerinden biri Ben Kan ve Yürekten Rusum, bir diğeri ise Derzhava (“Büyük Güç”) başlığını taşımaktadır. Ve farklı vesilelerle Lenin’i eleştirmiştir: “Bana öyle geliyor ki Lenin, Rusya’dan nefret eden güçlerin güçlü baskısına ve etkisine maruz kaldı” (17 Ekim Devrimi’ni bir Yahudi-Bolşevik komplosu olarak sunan tezden çok uzakta değiliz.) [9].

Putin’in Rusyası: Büyük Rusya’yı Yeniden İnşa Etmek

İkinci Çeçen savaşı sırasında iktidara gelen Putin, çok hızlı bir şekilde, Sovyet İmparatorluğu’nun çöküşünden doğan (Rusya’yı vuran ikinci büyük felakete – ki ilki 1917 Devrimi’dir – sistemli olarak asimile edilen) Rusya Federasyonu ile tarihi Büyük Rusya arasındaki uçurumu azaltmayı amaçlayan bir dizi operasyona girişti. Bu hem içeride otoriterlik ve güçlü bir devlet, katı bir vatanseverlik, “yozlaşmış” Batı’nın ve Rusya’nın baş düşmanının kınanması şeklinde, hem de dışarıda “yakın çevreye”, yani SSCB’nin yıkılmasından sonra ortaya çıkan cumhuriyetlere yönelik müdahaleler şeklinde yansımasını buldu.

Rusya, etki alanını terk etme girişiminde bulunan çeşitli “renkli devrimlere” müdahale etti: 2003’te Gürcistan’daki Gül Devrimi, 2005’te Kırgızistan’daki Lale Devrimi, 2004’te Ukrayna’daki Turuncu Devrim. Aynı zamanda kısa süre önce Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki ve Kazakistan’daki çatışmaya da. Bu girişim, Abhazya ve Güney Osetya gibi Gürcistan topraklarının (2008’de) Rusya’ya bağlanması şeklinde de gerçekleşti. Ancak Ukrayna karşısında Putin’in stratejisi en radikal ve acımasız biçimi alacaktı: Diğer cumhuriyetlerden farklı olarak Ukrayna, Putin için Büyük Rusya’nın ayrılmaz bir parçasıdır. –Bkz. yukarıda alıntılanan, Putin’in Ukrayna’ya askeri müdahale sırasındaki açıklamaları. [10]

2014 yılında Maidan zamanında, Kırım’ın ilhakı ve kendini ilan eden Lugansk ve Donetsk cumhuriyetlerinin ortaya çıkmasıyla ilk adım atıldı. 24 Şubat’ta başlatılan Ukrayna işgali de yeni bir adımdır. Her şey bunun maceracı Putin’in bir hevesi olmadığını, büyük ölçüde teorize edilmiş olan Büyük Rusya’yı yeniden inşa etme projesinin bir parçası olduğunu gösteriyor. Ukraynalıların sert direnişi Rus birliklerinin ilerlemesini yavaşlattıysa da, olayların bundan sonraki gidişatını tahmin etmek çok zor. Ancak Putin’in Ukrayna’yı dağıtma planından vazgeçtiğini düşünmek için hiçbir neden yok.

Dipnotlar:

[1] “Emperyal/emperyalist” yazarak, Ukrayna’ya müdahalenin hem büyük Rus şovenizminin, hem de bugün dünyanın farklı yerlerinde (özellikle Suriye, Afrika) uygulandığı gibi Rus emperyalizminin meselesi olduğunu vurgulamak istiyoruz.

[2] Böylece Lenin, Kırım Tatarları Özerk Cumhuriyeti’nin kurulmasını destekledi. Savaş sırasında Kırım Tatarları -diğer ulusal azınlıklarla birlikte- Orta Asya’ya sürüldü. Ancak SSCB’nin sona ermesinden sonra Kırım’a dönebildiler. 2014 yılında Rusya’nın Kırım’ı işgal etmesi, Tatarlara karşı daha fazla zulüm anlamına geliyordu. Birçoğu ya Ukrayna’ya ya da Türkiye’ye göç etti (100.000 kişi).

[3] 1930’lardaki büyük ölçekli baskı, Ukraynalı aydınları ve yazarları da vurdu. Isobel Koshib’in makalesine bakın: “Rus bombaları düşerken Kharkivli bir şair, “Tarih tekerrür ediyormuş gibi geliyor” diyor. Site A l’Encontre, 30 Mart 2022.

[4] Burada, Moshe Lewin’in Russia/SSCB/Russia giriş metninden bazı pasajlar yer almaktadır. (M Editeur / Page2 / Syllepse, 2017).

[5] Bu soru ve daha özel olarak Ukrayna’da geliştirilen politika hakkında, bkz. Cahier Ukraine, L’Alternative, François Maspero (ed.): n°31, January 1985.

[6] N. Mitrokhin kısa süre önce çevrimiçi La Revue des Idées dergisinde (22 Mart 2022) kendini ilan eden Donbass cumhuriyetleri hakkında bilgiye dayalı ve çarpıcı bir makale yayınladı. Bkz.ESSF, Mitrokhin Nikolay.

[7] N. Mitrokhin’in kitabının daha sistematik bir sunumu için bkz. Rusya/SSCB/Rusya’nın Giriş bölümü, s. 19-22.

[8] Bu meseleye dair bkz. Moshe Lewin “Zamanımızın Milliyetçiliği: Rusya Örneği”, Rusya/URSS/Rusya, s. 205-238.

[9] Bkz. Denis Paillard, 1995, “Milliyetçiler, Komünistler ve Vatanseverlik Fenomeni”, V. Garros (ed.) Post-Sovyet Rusya: Tarihin Yorgunluğu, Brüksel, Kompleks.

[10] Avrasya teorisyeni Alexander Dugin’in Putin’in etkili bir danışmanı olduğu unutulmamalıdır. Avrupa’daki çeşitli aşırı sağ hareketlerle yakın ilişkiler sürdürüyor. Aşırı sağ çizgideki geopolitika.ru sitesinde Dugin’in çeşitli makaleleri bulunmaktadır.

Kaynak: https://blogs.mediapart.fr/denis-paillard/blog/040422/poutine-et-le-nationalisme-grand-russe

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Neşeli Rasyonalistler Olalım! – Oğulcan Yiğit Özdemir

Pragmatizmin kişisel çıkarları ve fantezilerini aklın uykusunda şarlatanca savunduğu bir çağdan geçiyoruz. Aynı anda hem usdışının, hem de egosantrik entrikacılığın ululandığı bu dönem, uzun zamana yayılan bir anaforun hatlarını önümüze seriyor: eylemsiz, kuralsız, düzensiz ve her şeyden önemlisi kişiliksiz. Peki ya tarihi okumak isteyenler? Basmakalıp düşünlerin ve yenilgicilik tohumunun esiri pek çoğu.

Öyleyse yeni bir türden rasyonaliteyi, neşeli bir bilme arzusunu tanımlamanın vakti olmasın? Sanatta ve politikada bağımsızlığı tehdit eden çıkarcılığı ve fırsatçılığı teşhir etmenin vaktidir bu. Politikada somut kazanımları ve zaferden çok grup çıkarlarını öngören aidiyetçiliği ve onun kimlik bunalımlarının ifadesi olarak sanatı ve sanatçıyı politik üst okumalara ram etme kaygısı, sanatçıyı da kendi çıkarlarından çok ram olduğu aidiyetlerin pragmatizmine hapsediyor. Sanatsal düşün, politikaya ram oldukça politika çıkarcılığa, sanat ise akılsızlığa gömülüyor.

Rasyoneli, hâkim rasyoneli tehdit etme iddiasıyla tamamıyla askıya alan bu grup refleksleri, banal bir üretim kaygısını ve aydın nobranlığını bir ve aynı hamleyle üretirken, sempatik görünme mecburiyeti her yanı sarmış durumda. Hayır, “isyanda bir akıl vardır”.

O halde felsefenin mistifiye edilmesine ve sanatın bir tanıtım efekti haline gelmesine karşı, neşeli bir rasyonalizmi savunmanın zamanı geldi de geçiyor.

Öncüller, ardıllar, araf

Arzularını gerçekliğin yerine koyan akla karşı, eleştirel muhakeme her zaman yeterli olmayabilir. Bu daha ziyade bir araf, bir çekilme konumu olsa gerek. Pratik aklın çıkarlarını, cemaatin pragmasının sunağında kurban etmeye ne demeli? Her açıdan canavarların çağıdır bu.

O halde bu aynı anda hem LED ışıklı, hem de karanlık ve dolayısıyla hareketsiz çağın sorunlarını tartışmak, bir cesaret, düşünme cesareti istiyor. Düşünce de bir türlü eylem olsa gerek, ancak duyumu ve deneyimi tartan, sorgulayan, aklın neden-sonuç ilişkilerinden geçiren bir düşüne ihtiyaç duyuyoruz. Dolayısıyla bu, bir eylem tarzını sorgulamayı da gerektiriyor.

Aklın metafizik kategorilerini sorgulamadan önce. ki bugünlerde kendileri nörobilimde cirit atıyor, şunu hatırlamakta büyük fayda var: akıl, eylemlerimizin geri dönüşlü bir etkisidir. İnsanın “en ince duyusudur”. Ancak belki burada biraz etimolojiye girmekte fayda var, akıl (reason) aynı zamanda neden (reason) da demek. Belki büyük harfle, her şeyi başlatan bir Reason, olmayabilir. Ama olagelen bir neden-sonuç vardır.

Bugün aklın metafizik kategorilerine saldırıyormuş görünenler (nam-ı diğer post-yapısalcılar, liberaller ve anarşistler) ve onun fizik öncesi varlığını sahiplendiği düşünülenler (Ortodoks Marksistler, Kemalistler) kaba ikiliğine sıkışmış, çoğunun kendi bölünmez (individual) psişesinde bile katışık (heterojen) bir görünüm arz ettiği bir andayız. Tam da sorunun kaynağının akla dair bu yanlış tartım, kurucu mitolojiyi tersinden üreten bu a priori özgürleşmeci kötücül meta-anlatıyı buluyoruz. Herkes büyük genesis anıyla kafayı bozmuş.

Ancak geçmişe ve bugüne dair neden-sonuç ilişkilerini tartan (ki bu noktada da apolojizm ve factualismtartışmalarımız mevcuttur) ve geleceğin “yazılı olmadığını”, dolayısıyla eylemlilik arz ettiğini, bilimin, “şen bilimin” kıtasında bilinenler ve henüz bilinmeyenler yolculuğu olduğunu kabul etmek gerek.

Rasyonalizm, yine, diyalektik, yeniden

Kısaca modern felsefede üç okul var, ampirisistler, fenomenologlar ve rasyonalistler. Duyum, deneyim ve akıl. Bunların karmaşık tekamül ve bireşimleri olsa da, çığır açıcı görünen sentezlerden bahsetmek de mümkün. Konu uzun ve karmaşık, ama bu okulların merkeze aldıkları sorunsallar ve çözüm önerileri de farklılaşıyor. Dolayısıyla her halükarda bir kamplaşma yok. Bilgi nedir, sorusunun cevabını arayanlar olduğu kadar, varlık nedir, sorusuna cevap arayanlar da var. Akıl nedir sorusu ise günümüzde bilimin felsefeden uzaklaşmasıyla biraz olsun soluklanmış görünüyor. Yine de North Whitehead’in yaşam, bilim ve akıl açısından söyledikleri yeniden gündem olur gibi.

Mega-diyalektik tarih konsepti (Stalinizm ve Fukuyamacılık) her halükarda her şeyi kavramda (özgürlük ve/ya sosyalizm) aşmaya çalışırken, mikro-iktidar ağlarıyla (bilgi reseptörleri aracılığıyla) her yanımızı kuşatan bir denetim ağının dayattığı bir tıkanmışlık, hareketsizlik de mevcut. O halde kişinin kendi aklını, çoğul ve özneler-arası eyleyebileceğini öneren, şen bir bilmeyi her şeyi bilme iddiasına (totalitarizm) ram etmeden öneren bir akıl gerek bize.

Ama bu, biraz da politikaya lazım olan. İngilizlerin common sense dediği, bizdeki adıyla akl-ı selime uymaktan bahsetmiyorum ancak, neden-sonuç ilişkilerinin getirdiği “(henüz) bilmiyorum” tümcesine duyulan ihtiyaç bu daha çok. Nasıl ki akıl deneyim ve duyumu süzüp bilgi üretiyorsa, bundan ibaret olmadığımızı ve dünyanın da neden-sonuç ilişkilerinden artakalan bir tarafı olduğunu kabul etmek gerek.

Sanatın ihtiyacı olan ise politikadan biraz olsun arınmak, ram edilmekten kurtulmak. Sanatçının ve edebiyatçının bu alanların kendi problemleriyle kendisinin hemhal olması için, politikanın biraz bu alandan uzaklaşması gerek. Nasıl ki bilimi bilim insanlarına bırakma konusunda istekliysek, sanatı da sanatsal düşünme pratiği gösteren sanatçılara bırakmalı, alanın iç tartışmalarını felsefe ve/ya siyasete mal etmekten kaçınmalıyız.

Bunun şimdiye kadarki sebebi, sanat tarihinin metodolojisindeki açmazlardı. Ancak sanat tarihinin metodolojisi tartışmaları sanat pratiğinin önüne geçti ve alanın kendi iç çatışmalarını mega-diyalektiğe tabi kılarak son 10 yılda dondurdu. Sanatın neliğine dair estetik felsefesinin sorularından beslendiğinde de, büyük bir laf kalabalığı üretti.

O halde eser, sanatçı ve eleştirmen üçgenindeki sınırların farkına varmakta fayda olduğu kanaatindeyim. Gerçek direniş, hakiki anlamda politik olan, her şey politikse zaten sanat pratiğinin içerisinde mevcuttur. Felsefenin sanattan duyduğu modası geçmiş korkuyu her iki cenahta da (kısaca –postlar ve makro-materyalistler diye ayırabileceğimiz) bulmak mümkün.

Biri politik olarak nüfuz etmek istiyor ve sonucunda her türden sanatsal pratiği güncel olana indirgiyor, diğeri ise kendi makro-stratejisinin gözlükleriyle bakıyor, dolayısıyla ayıklamacı yaklaşıyor. Her ikisi de aslında -tarihsel ve ideolojik olarak inşa edilmiş bir tasnif çerçevesinde- eril (felsefe-akıl) olanın dişil (sanat-imge) olandan duyduğu korkunun semptomları. Fail erkek, kadın yahut kendini her nasıl tanımlıyorsa. 

Dijital Gelecek: Metaverse’e karşı Paris Komünü – Emre Tansu Keten

“Teknolojinin nasıl geliştiği ve kimin

çıkarlarına hizmet ettiği siyasete bağlıdır.”

(Lizzie O’Shea)

Dijital teknolojiler üzerine yazılıp çizilenlerin yaygın olarak paylaştığı söylemde “gelecek” kelimesi özel bir önem taşıyor. Halihazırda siberuzamı kendi ekonomik çıkarları doğrultusunda çitlemeye başlamış büyük aktörler, bir yandan kârlarını en üst sınıra doğru yükseltmenin peşinde koşarken, diğer yandan ise soyut bir geleceği şimdiden parsellemek için rekabeti büyütüyor. Son dönemde sıkça konuşulan ve insan deneyiminin her veçhesinin metalaştırılmasını amaçlayan Metaverse’ün “geleceğin İnterneti” olarak anılması bunun bir örneği. Kamusal yatırımlarla ve kolektif emekle ortaya çıkan İnterneti kısa bir sürede kendi ekonomik modelleri doğrultusunda şekillendirmeyi başaran bu şirketler, aynı başarıyı gelecekte de garantilemek için yatırımlarını yeni modeller üzerinde yoğunlaştırıyor.

Şirketlerin durumu buyken, ideoloji olarak teknolojinin sözcüleri de çağ kapatıp çağ açmakla meşgul oluyor. ‘Endüstri sonrası toplum’, ‘bilgi çağı’, ‘post-truth’ vb. kavramlar, geçmişle günümüz arasında epistemolojik, ekonomik, politik bir kopuşun gerçekleştiğini, artık günümüzü geçmişteki olaylarla, kavramlarla, şablonlarla anlamamızın imkânsız olduğunu, günümüzde olmakta olanların geçmiştekilerle hiçbir bağının bulunmadığını, teknolojik gelişmelerin ise bu kopuşta temel katalizör olduğunu iddia ediyor. Teknolojik belirlenimcilik olarak anılabilecek bu ideolojik söylem, insanlığın karşısına çıkan sorunların teknoloji eksikliğinden kaynaklandığını, bu sorunların çözümünün ise yine teknikte bulunabileceğini niteleyen tekno-çözümcülüğü üretiyor. Durum böyle olunca, o çok sözü edilen gelecek tahayyül edildiğinde, geçmişi bırakın bugünün bile esamesi okunmuyor. Teknolojik gelişmenin dinamikleriyle oluşacak, kendisine hiçbir şekilde müdahale edemeyeceğimiz bir geleceğe doğru sürükleniyoruz ve İnternetin efendileri bundan heyecan duymamızı istiyor.

Avustralyalı hukukçu Lizzie O’Shea Geleceğin Tarihleri isimli kitabında tam da bu ideolojik söyleme karşı, günümüzü ve ilerisini anlamak için insanlığın tarihsel birikimine bakmamız gerektiğini söylüyor. Teknolojinin gelişimini tarihsel bir perspektiften okuyan yazar, geleceğin imgesini Zuckerberg’in dehasında, Google’ın projelerinde, çılgın fikirler üzerine bina edilmiş startuplarda değil Paris Komünü’nde, Paine’ın ve Fanon’un görüşlerinde, Avustralya yerlilerinin doğayla ilişkisinde bulabileceğimizi savunuyor.  

Teknolojik ütopyacılık ve Paris Komünü

O’Shea, toplumu teknolojik çözümlerle kusursuzlaştırma arayışlarının yüz yıldan fazla bir geçmişe sahip olduğunu aktarıyor: “Teknolojik ütopyacılık, belirli bir gelecek görüşüdür. teknolojik gelişmeyi, kusursuz toplum meydana getirmenin aracı kabul eder.” (…) “taraftarları, aşırı derecede geliştirilmiş veya optimize edilmiş teknolojinin erdemli bir bolluk toplumu yaratma kapasitesi olduğuna inanır” (s. 111). Ancak dönemin koşulları da göz önüne alındığında, bunlar genel olarak bilimkurgu edebiyatı sınırlarında dolaşan, bugünden bakıldığında ilkel olarak nitelenebilecek metinler olarak karşımıza çıkıyor. Teknolojik gelişimin hız kazandığı 20. yüzyılda, edebiyattan çıkarak siyaset ve bilime taşınan teknolojik ütopyacılık git gide bir ideoloji formuna bürünüyor. Devletin şirketleştirilmesi diyebileceğimiz neoliberal yönetim modeli, çalışma düzeninden siyasete kadar bu teknolojik belirlenimci söyleme sahip çıkıyor ve bunu pratiğe aktarmaya çalışıyor. Teknolojinin gelişmesi ve gündelik hayatta bu yeniliklerin daha fazla yaygınlaşması da bu ideolojiyi besliyor.

Geldiğimiz noktada, tekno-çözümcülük sadece tekniğin işlevsel olarak kullanılabileceği alanlarda etkin hale gelmekle kalmıyor, gazetecilik, sosyal bilimler ve siyaset üzerindeki gücünü arttırıyor. İnsanlığın kusurlarındansa tekniğin kesinliğine dayanan bir siyasetin, yani teknokratların hâkimiyetinin, insanlığa daha fazla refah sunacağı iddia ediliyor. Aynı şekilde, devletin sorumlu olduğu bütün alanlar, tekno-çözümcü bir mantıkla özel şirketlere devrediliyor. Neoliberal girişimcilik mantığı, bütün bu alanları hızla teknikleştirmeye çalışıyor. O’Shea neoliberal devlet ile teknolojik girişimciliğin çıkar ortaklığını şu sözlerle dile getiriyor: “Şirketlerin nerede bitip gözetim devletinin nerede başladığını kestirmek zor olabilir; kullanıcı ve müşterilerle ilişkilerinin üstüne kurulan kapitalizmi sürdürmekte ikisinin ortak çıkarları vardır. bunun sonucu olarak dijital yaşamlarımız devlete, her zamankinden az bir hesap verebilirlik ile her zamankinden fazla güç bahşeden bir şekilde yapılandırılır” (s. 57).

Tekno-çözümcülüğün bu güçlenişi, doğalında, teknik becerilere sahip, kültürel sermayesi yüksek insanları öne çıkartan yeni tarz bir tekno-aristokrasi tabakasının yükselmesini/güçlenmesini beraberinde getiriyor. O’Shea’nın vurguladığı gibi, bir avuç insan, milyarlarca insanın hayatını etkileyen İnterneti, büyük bir denetimsizlik içinde, akla hayale gelmeyecek paralar kazandıkları bir deney sahası olarak şekillendiriyor. Bu çemberi büyük şirketlerde, çok yüksek maaşlarla çalışan mühendis, yazılımcı ordusuyla ve Türkiye’de de örneğini gördüğümüz teknolojik girişim sahipleriyle genişletirsek, çok ufak bir ‘karar veren’ ve çok büyük bir ‘bu kararlardan etkilenen’ kümesi arasındaki devasa eşitsizliği daha iyi anlayabiliriz. Bu ekonomik olduğu kadar siyasi bir eşitsizlik. Bahsini ettiğimiz tekno-aristokrasi buradan sadece büyük kârlar değil iktidar da devşiriyor.

O’Shea’nın buna karşı önerisi ‘kararlardan etkilenenler’in bizzat kararlara müdahale edebileceği bir siyasi model. Sıradan Facebook kullanıcılarının, şirketin üzerlerindeki tahakkümüne karşı bir şeyler yapabilmesi ya da İnternette daha etkin bir şekilde var olabilmesi için kod yazmayı bilmesine ya da bu platformların algoritmalarını harfiyen anlamasına gerek yok. İnternet insanlığın ortak kaynağı olduğundan, her bir bireyin bu kaynağa dair alınan kararlara müdahil olması bir hak. Yazar burada bizi Paris Komünü deneyimine götürüyor: “Komün bize başka örgütlenme yolları bulmanın mümkün olduğunu, toplumu idare etmenin alternatif pratiklerinin ve ilkelerinin, ilişkilerin ve toplulukların mevcut dokusundan epey hızlı bir şekilde çıkabileceğini anlatıyor. Sıradan insanlar işbirliği yaparak, işlerin yapılma biçimlerine dair önceden sarsılmaz görünen kanaatleri son derece kırılganlaştırabilirler” (s. 128). Buradaki vurgu, sıradan insanların karmaşık süreçlerin yönetiminde söz sahibi olabilmesinde ve karmaşıklığa olan hâkimiyetin (yani teknik bilginin) bir iktidar gücü olarak kullanılmasının önüne geçilmesinde. Aynı zamanda Komün’ün aktif bir katılımcısı olan Elisee Reclus’un sözleriyle: “Komün geleceğe yüklü bir miras, kendisinden önceki devrimlerden daha üstün bir ideal bıraktıysa yöneticileri sayesinde değil savunucuları sayesinde bıraktı. Soyu, unvanı veya serveti sayesinde kimsenin efendi olmadığı, kökeni, kastı veya maaşı yüzünden kimsenin köle olmadığı yeni bir toplum.”[1]

Yazara göre, günümüzde İnternet, karşılığında para ödememiz gereken kültürel veya teknolojik bir ürün değil, “kamusal katılım için temel bir gereklilik” (s. 176). Bu teknolojiyi kullanarak diğer insanlarla haberleşmek, siyasi tartışmalara katılmak, toplumsal meselelere dair fikir belirtmek bir insan hakkı. Bu nedenle, öncelikle evrensel ölçekte herkesin ücretsiz bir şekilde İnternete erişmesini sağlamak, ardından ise bütün İnterneti şirketlerin sultasından kurtarıp kamusal bir hizmet hâline getirmek ve istisnasız herkesi bu hizmete dair karar alma süreçlerine dahil etmek, özellikle sol siyasetin, önünde bir görev olarak duruyor. O’Shea’nın kitaptaki referanslarından bir diğeri Tom Paine’ın 1700’lerin sonunda yazdığı gibi: “İnsanlar, ahlaki değerleri, piyasa için ürettikleriyle ölçülen ekonomik birimlerden ibaret değildir. Her insanın, varoluşunu tanımanın parçası gereği, dünyada ortaklaşa yaratılan servetten pay alma hakkı vardır” (s. 167).

Dijital kendi kaderini tayin hakkı

Bugün İnterneti kendi çıkarlarına göre şekillendiren şirketlerin başlıcaları aslında reklam şirketleri. Bunlar bize e-posta hizmeti sunsa da, görüşlerimizi yaymamıza izin verse de, tanıdıklarımızla iletişime geçmemizi sağlasa da hepsi parayı reklamcılıktan kazanıyor. Bunu da kullanıcıların verilerini ve bu verilerden elde edilen verileri reklamverenlere satarak yapıyor. “Nasıl ki Sanayi Çağı’nda çelik baronu Andrew Carnegie’yi zengin eden hammadde demir cevheri ise İnternet Çağı’nın baronlarını besleyen de kişisel veriler” (s. 31). Shoshana Zuboff, bu şirketlerin yarattığı yeni ekonomik paradigmayı gözetleme kapitalizmi olarak tanımlıyor:

“Gözetleme kapitalizmi, insan deneyiminin davranışsal veriye dönüştürülmeye müsait ücretsiz bir hammadde olduğunu tek taraflı olarak iddia eder. Bu verinin bir kısmı ürün ya da hizmet gelişimi için kullanılsa da geri kalanı mülki bir davranışsal artı değer olarak kabul edilip makine öğrenmesi denilen süreçleri beslemede kullanılır ve böylece şimdi yakın zamanda veyahut daha sonra ne yapacağınızı kestirmeye çalışan tahmin ürünlerine dönüştürülür.”[2]

Sosyal medya platformlarının sahip olduğu algoritmalar, verilerimizi kullanarak bir müşteri portföyü oluşturmakla kalmıyor, davranışlarımızı şekillendirmek, eylemlerimizi yönetmek ve sanal benliklerimizi sabitlemek için çalışıyor. Örneğin bir kadının doğum yapacağını, onun yakınlarından önce tahmin edip, ona “ideal” bir annelik tarzı (geniş ölçekli bir tüketim odaklı) hazırlamak ya da yine tüketime uygun bir kültürel formu yaygınlaştırarak bunu bir kimlik olarak pazarlamak bu algoritmaların görevi. O’Shea, veri madenciliği kullanılarak inşa edilen bu sanal benlikleri “zombi dijital ikiz” olarak adlandırıyor ve Fanon’a başvurarak bu şirketlerin kullanıcıları sömürgeleştirdiğini öne sürüyor. Fanon’un beyaz dünya için söylediklerini uyarlarsak, bu şirketler “dünyayla bir kendine mal etme ilişkisi kuruyor”.[3]

O’Shea buna karşılık dijital kendi kaderini tayin hakkımız için mücadele etmemiz gerektiğini söylüyor. Doktor ve avukatlar nasıl hasta ve müvekkilleri hakkındaki verileri üçüncü bir tarafla paylaşamıyor, bunun aksi hali suç teşkil ediyorsa, sosyal medya platformu ile kullanıcılar arasında da benzer bir ilişkinin yasal zeminde güvenceye kavuşturulmasının elzem olduğunu savunuyor. Bunun yanında kullanıcılar kendileri hakkında oluşan verileri tam olarak görmeli ve bunlar hakkında karar yetkisine sahip olmalı.

Bu hakları elde etmenin yolu ise bireyleri öne çıkartan ve ahlaki panik yoluyla işleyen bir mahremiyet kaygısının yaygınlaşması değil, mahremiyetin politikleştirilmesi, politik bir talep olarak sunulması. Tersi durumda, “CIA Zeytinburnu’nda mangal yapanları niye izlesin” şakalarına konu olan bir sinizmden başka bir şey üretilmiyor. Oysa her bir kullanıcının dünyanın en zengin şirketleri için hammadde üretmesi, bunu yapacağı koşulların bu şirketler tarafından şekillendirilmesi ve yine bu şirketlerin bilgi akışını otomatikleştirmekle yetinmeyip kullanıcıları otomatikleştirmeye çalışması[4] gayet politik bir şey. Buna karşı verilecek mücadele de ancak politik olabilir.

“İnternetin, bir oligarşinin mülkiyetinde olduğu çağın miadı doldu; özelleştirme ile, (…) ‘kapitalist gelişmenin saikleri ve zorunlulukları’ ile yapılan deney artık sona ermeli. İnterneti iyi tasarım ve sağlam kamu yatırımı yoluyla nasıl genişletip güçlendirebileceğimizi planlayabilmek için borularını ve tuşlarını görme hakkını, fiziksel varlığını haritalama hakkını talep etmeliyiz” (s. 244) diyor Lizzie O’Shea. Hukukçu olmasının da avantajıyla dijital teknolojilerin halihazırdaki gidişatına karşı özgürlükçü, kamucu ve eşitlikçi talepler sıralarken, bunların yükselebileceği temelin hukuk değil siyaset olduğunun bilinciyle yazıyor. Bu nedenle, teknoloji gibi neoliberal ideolojiyle sarmalanmış ve sürekli gelecekle yan yana anılan bir olguyu, geçmişle, 150 yıl önceki olay ve fikirlerle birlikte düşünmesinin yanında, bütün bunları sahici bir siyasal bir bağlam içerisine yerleştirmesiyle de değer kazanıyor Geleceğin Tarihleri.

Kaynak: https://t24.com.tr/k24/yazi/dijital-gelecek-metaverse-e-karsi-paris-komunu,3571


[1] Elisee Reclus’tan aktaran Kristin Ross, Ortak Lüks: Paris Komünü’nün Siyasi Muhayyilesi, çev. Tuncay Birkan, Metis Yayınları, s. 15

[2] Shoshana Zuboff, Gözetleme Kapitalizmi Çağı, çev. Tolga Uzunçelebi, Okuyan Us Yayınları, 2021, s. 20

[3] Frantz Fanon, Siyah Deri Beyaz Maskeler, çev. Orçun Türkay, Metis Yayınları, 2020, s. 103

[4] Zuboff, a.g.e., s. 21