İmdat Freni

Blog

Neşeli Rasyonalistler Olalım! – Oğulcan Yiğit Özdemir

Pragmatizmin kişisel çıkarları ve fantezilerini aklın uykusunda şarlatanca savunduğu bir çağdan geçiyoruz. Aynı anda hem usdışının, hem de egosantrik entrikacılığın ululandığı bu dönem, uzun zamana yayılan bir anaforun hatlarını önümüze seriyor: eylemsiz, kuralsız, düzensiz ve her şeyden önemlisi kişiliksiz. Peki ya tarihi okumak isteyenler? Basmakalıp düşünlerin ve yenilgicilik tohumunun esiri pek çoğu.

Öyleyse yeni bir türden rasyonaliteyi, neşeli bir bilme arzusunu tanımlamanın vakti olmasın? Sanatta ve politikada bağımsızlığı tehdit eden çıkarcılığı ve fırsatçılığı teşhir etmenin vaktidir bu. Politikada somut kazanımları ve zaferden çok grup çıkarlarını öngören aidiyetçiliği ve onun kimlik bunalımlarının ifadesi olarak sanatı ve sanatçıyı politik üst okumalara ram etme kaygısı, sanatçıyı da kendi çıkarlarından çok ram olduğu aidiyetlerin pragmatizmine hapsediyor. Sanatsal düşün, politikaya ram oldukça politika çıkarcılığa, sanat ise akılsızlığa gömülüyor.

Rasyoneli, hâkim rasyoneli tehdit etme iddiasıyla tamamıyla askıya alan bu grup refleksleri, banal bir üretim kaygısını ve aydın nobranlığını bir ve aynı hamleyle üretirken, sempatik görünme mecburiyeti her yanı sarmış durumda. Hayır, “isyanda bir akıl vardır”.

O halde felsefenin mistifiye edilmesine ve sanatın bir tanıtım efekti haline gelmesine karşı, neşeli bir rasyonalizmi savunmanın zamanı geldi de geçiyor.

Öncüller, ardıllar, araf

Arzularını gerçekliğin yerine koyan akla karşı, eleştirel muhakeme her zaman yeterli olmayabilir. Bu daha ziyade bir araf, bir çekilme konumu olsa gerek. Pratik aklın çıkarlarını, cemaatin pragmasının sunağında kurban etmeye ne demeli? Her açıdan canavarların çağıdır bu.

O halde bu aynı anda hem LED ışıklı, hem de karanlık ve dolayısıyla hareketsiz çağın sorunlarını tartışmak, bir cesaret, düşünme cesareti istiyor. Düşünce de bir türlü eylem olsa gerek, ancak duyumu ve deneyimi tartan, sorgulayan, aklın neden-sonuç ilişkilerinden geçiren bir düşüne ihtiyaç duyuyoruz. Dolayısıyla bu, bir eylem tarzını sorgulamayı da gerektiriyor.

Aklın metafizik kategorilerini sorgulamadan önce. ki bugünlerde kendileri nörobilimde cirit atıyor, şunu hatırlamakta büyük fayda var: akıl, eylemlerimizin geri dönüşlü bir etkisidir. İnsanın “en ince duyusudur”. Ancak belki burada biraz etimolojiye girmekte fayda var, akıl (reason) aynı zamanda neden (reason) da demek. Belki büyük harfle, her şeyi başlatan bir Reason, olmayabilir. Ama olagelen bir neden-sonuç vardır.

Bugün aklın metafizik kategorilerine saldırıyormuş görünenler (nam-ı diğer post-yapısalcılar, liberaller ve anarşistler) ve onun fizik öncesi varlığını sahiplendiği düşünülenler (Ortodoks Marksistler, Kemalistler) kaba ikiliğine sıkışmış, çoğunun kendi bölünmez (individual) psişesinde bile katışık (heterojen) bir görünüm arz ettiği bir andayız. Tam da sorunun kaynağının akla dair bu yanlış tartım, kurucu mitolojiyi tersinden üreten bu a priori özgürleşmeci kötücül meta-anlatıyı buluyoruz. Herkes büyük genesis anıyla kafayı bozmuş.

Ancak geçmişe ve bugüne dair neden-sonuç ilişkilerini tartan (ki bu noktada da apolojizm ve factualismtartışmalarımız mevcuttur) ve geleceğin “yazılı olmadığını”, dolayısıyla eylemlilik arz ettiğini, bilimin, “şen bilimin” kıtasında bilinenler ve henüz bilinmeyenler yolculuğu olduğunu kabul etmek gerek.

Rasyonalizm, yine, diyalektik, yeniden

Kısaca modern felsefede üç okul var, ampirisistler, fenomenologlar ve rasyonalistler. Duyum, deneyim ve akıl. Bunların karmaşık tekamül ve bireşimleri olsa da, çığır açıcı görünen sentezlerden bahsetmek de mümkün. Konu uzun ve karmaşık, ama bu okulların merkeze aldıkları sorunsallar ve çözüm önerileri de farklılaşıyor. Dolayısıyla her halükarda bir kamplaşma yok. Bilgi nedir, sorusunun cevabını arayanlar olduğu kadar, varlık nedir, sorusuna cevap arayanlar da var. Akıl nedir sorusu ise günümüzde bilimin felsefeden uzaklaşmasıyla biraz olsun soluklanmış görünüyor. Yine de North Whitehead’in yaşam, bilim ve akıl açısından söyledikleri yeniden gündem olur gibi.

Mega-diyalektik tarih konsepti (Stalinizm ve Fukuyamacılık) her halükarda her şeyi kavramda (özgürlük ve/ya sosyalizm) aşmaya çalışırken, mikro-iktidar ağlarıyla (bilgi reseptörleri aracılığıyla) her yanımızı kuşatan bir denetim ağının dayattığı bir tıkanmışlık, hareketsizlik de mevcut. O halde kişinin kendi aklını, çoğul ve özneler-arası eyleyebileceğini öneren, şen bir bilmeyi her şeyi bilme iddiasına (totalitarizm) ram etmeden öneren bir akıl gerek bize.

Ama bu, biraz da politikaya lazım olan. İngilizlerin common sense dediği, bizdeki adıyla akl-ı selime uymaktan bahsetmiyorum ancak, neden-sonuç ilişkilerinin getirdiği “(henüz) bilmiyorum” tümcesine duyulan ihtiyaç bu daha çok. Nasıl ki akıl deneyim ve duyumu süzüp bilgi üretiyorsa, bundan ibaret olmadığımızı ve dünyanın da neden-sonuç ilişkilerinden artakalan bir tarafı olduğunu kabul etmek gerek.

Sanatın ihtiyacı olan ise politikadan biraz olsun arınmak, ram edilmekten kurtulmak. Sanatçının ve edebiyatçının bu alanların kendi problemleriyle kendisinin hemhal olması için, politikanın biraz bu alandan uzaklaşması gerek. Nasıl ki bilimi bilim insanlarına bırakma konusunda istekliysek, sanatı da sanatsal düşünme pratiği gösteren sanatçılara bırakmalı, alanın iç tartışmalarını felsefe ve/ya siyasete mal etmekten kaçınmalıyız.

Bunun şimdiye kadarki sebebi, sanat tarihinin metodolojisindeki açmazlardı. Ancak sanat tarihinin metodolojisi tartışmaları sanat pratiğinin önüne geçti ve alanın kendi iç çatışmalarını mega-diyalektiğe tabi kılarak son 10 yılda dondurdu. Sanatın neliğine dair estetik felsefesinin sorularından beslendiğinde de, büyük bir laf kalabalığı üretti.

O halde eser, sanatçı ve eleştirmen üçgenindeki sınırların farkına varmakta fayda olduğu kanaatindeyim. Gerçek direniş, hakiki anlamda politik olan, her şey politikse zaten sanat pratiğinin içerisinde mevcuttur. Felsefenin sanattan duyduğu modası geçmiş korkuyu her iki cenahta da (kısaca –postlar ve makro-materyalistler diye ayırabileceğimiz) bulmak mümkün.

Biri politik olarak nüfuz etmek istiyor ve sonucunda her türden sanatsal pratiği güncel olana indirgiyor, diğeri ise kendi makro-stratejisinin gözlükleriyle bakıyor, dolayısıyla ayıklamacı yaklaşıyor. Her ikisi de aslında -tarihsel ve ideolojik olarak inşa edilmiş bir tasnif çerçevesinde- eril (felsefe-akıl) olanın dişil (sanat-imge) olandan duyduğu korkunun semptomları. Fail erkek, kadın yahut kendini her nasıl tanımlıyorsa. 

Dijital Gelecek: Metaverse’e karşı Paris Komünü – Emre Tansu Keten

“Teknolojinin nasıl geliştiği ve kimin

çıkarlarına hizmet ettiği siyasete bağlıdır.”

(Lizzie O’Shea)

Dijital teknolojiler üzerine yazılıp çizilenlerin yaygın olarak paylaştığı söylemde “gelecek” kelimesi özel bir önem taşıyor. Halihazırda siberuzamı kendi ekonomik çıkarları doğrultusunda çitlemeye başlamış büyük aktörler, bir yandan kârlarını en üst sınıra doğru yükseltmenin peşinde koşarken, diğer yandan ise soyut bir geleceği şimdiden parsellemek için rekabeti büyütüyor. Son dönemde sıkça konuşulan ve insan deneyiminin her veçhesinin metalaştırılmasını amaçlayan Metaverse’ün “geleceğin İnterneti” olarak anılması bunun bir örneği. Kamusal yatırımlarla ve kolektif emekle ortaya çıkan İnterneti kısa bir sürede kendi ekonomik modelleri doğrultusunda şekillendirmeyi başaran bu şirketler, aynı başarıyı gelecekte de garantilemek için yatırımlarını yeni modeller üzerinde yoğunlaştırıyor.

Şirketlerin durumu buyken, ideoloji olarak teknolojinin sözcüleri de çağ kapatıp çağ açmakla meşgul oluyor. ‘Endüstri sonrası toplum’, ‘bilgi çağı’, ‘post-truth’ vb. kavramlar, geçmişle günümüz arasında epistemolojik, ekonomik, politik bir kopuşun gerçekleştiğini, artık günümüzü geçmişteki olaylarla, kavramlarla, şablonlarla anlamamızın imkânsız olduğunu, günümüzde olmakta olanların geçmiştekilerle hiçbir bağının bulunmadığını, teknolojik gelişmelerin ise bu kopuşta temel katalizör olduğunu iddia ediyor. Teknolojik belirlenimcilik olarak anılabilecek bu ideolojik söylem, insanlığın karşısına çıkan sorunların teknoloji eksikliğinden kaynaklandığını, bu sorunların çözümünün ise yine teknikte bulunabileceğini niteleyen tekno-çözümcülüğü üretiyor. Durum böyle olunca, o çok sözü edilen gelecek tahayyül edildiğinde, geçmişi bırakın bugünün bile esamesi okunmuyor. Teknolojik gelişmenin dinamikleriyle oluşacak, kendisine hiçbir şekilde müdahale edemeyeceğimiz bir geleceğe doğru sürükleniyoruz ve İnternetin efendileri bundan heyecan duymamızı istiyor.

Avustralyalı hukukçu Lizzie O’Shea Geleceğin Tarihleri isimli kitabında tam da bu ideolojik söyleme karşı, günümüzü ve ilerisini anlamak için insanlığın tarihsel birikimine bakmamız gerektiğini söylüyor. Teknolojinin gelişimini tarihsel bir perspektiften okuyan yazar, geleceğin imgesini Zuckerberg’in dehasında, Google’ın projelerinde, çılgın fikirler üzerine bina edilmiş startuplarda değil Paris Komünü’nde, Paine’ın ve Fanon’un görüşlerinde, Avustralya yerlilerinin doğayla ilişkisinde bulabileceğimizi savunuyor.  

Teknolojik ütopyacılık ve Paris Komünü

O’Shea, toplumu teknolojik çözümlerle kusursuzlaştırma arayışlarının yüz yıldan fazla bir geçmişe sahip olduğunu aktarıyor: “Teknolojik ütopyacılık, belirli bir gelecek görüşüdür. teknolojik gelişmeyi, kusursuz toplum meydana getirmenin aracı kabul eder.” (…) “taraftarları, aşırı derecede geliştirilmiş veya optimize edilmiş teknolojinin erdemli bir bolluk toplumu yaratma kapasitesi olduğuna inanır” (s. 111). Ancak dönemin koşulları da göz önüne alındığında, bunlar genel olarak bilimkurgu edebiyatı sınırlarında dolaşan, bugünden bakıldığında ilkel olarak nitelenebilecek metinler olarak karşımıza çıkıyor. Teknolojik gelişimin hız kazandığı 20. yüzyılda, edebiyattan çıkarak siyaset ve bilime taşınan teknolojik ütopyacılık git gide bir ideoloji formuna bürünüyor. Devletin şirketleştirilmesi diyebileceğimiz neoliberal yönetim modeli, çalışma düzeninden siyasete kadar bu teknolojik belirlenimci söyleme sahip çıkıyor ve bunu pratiğe aktarmaya çalışıyor. Teknolojinin gelişmesi ve gündelik hayatta bu yeniliklerin daha fazla yaygınlaşması da bu ideolojiyi besliyor.

Geldiğimiz noktada, tekno-çözümcülük sadece tekniğin işlevsel olarak kullanılabileceği alanlarda etkin hale gelmekle kalmıyor, gazetecilik, sosyal bilimler ve siyaset üzerindeki gücünü arttırıyor. İnsanlığın kusurlarındansa tekniğin kesinliğine dayanan bir siyasetin, yani teknokratların hâkimiyetinin, insanlığa daha fazla refah sunacağı iddia ediliyor. Aynı şekilde, devletin sorumlu olduğu bütün alanlar, tekno-çözümcü bir mantıkla özel şirketlere devrediliyor. Neoliberal girişimcilik mantığı, bütün bu alanları hızla teknikleştirmeye çalışıyor. O’Shea neoliberal devlet ile teknolojik girişimciliğin çıkar ortaklığını şu sözlerle dile getiriyor: “Şirketlerin nerede bitip gözetim devletinin nerede başladığını kestirmek zor olabilir; kullanıcı ve müşterilerle ilişkilerinin üstüne kurulan kapitalizmi sürdürmekte ikisinin ortak çıkarları vardır. bunun sonucu olarak dijital yaşamlarımız devlete, her zamankinden az bir hesap verebilirlik ile her zamankinden fazla güç bahşeden bir şekilde yapılandırılır” (s. 57).

Tekno-çözümcülüğün bu güçlenişi, doğalında, teknik becerilere sahip, kültürel sermayesi yüksek insanları öne çıkartan yeni tarz bir tekno-aristokrasi tabakasının yükselmesini/güçlenmesini beraberinde getiriyor. O’Shea’nın vurguladığı gibi, bir avuç insan, milyarlarca insanın hayatını etkileyen İnterneti, büyük bir denetimsizlik içinde, akla hayale gelmeyecek paralar kazandıkları bir deney sahası olarak şekillendiriyor. Bu çemberi büyük şirketlerde, çok yüksek maaşlarla çalışan mühendis, yazılımcı ordusuyla ve Türkiye’de de örneğini gördüğümüz teknolojik girişim sahipleriyle genişletirsek, çok ufak bir ‘karar veren’ ve çok büyük bir ‘bu kararlardan etkilenen’ kümesi arasındaki devasa eşitsizliği daha iyi anlayabiliriz. Bu ekonomik olduğu kadar siyasi bir eşitsizlik. Bahsini ettiğimiz tekno-aristokrasi buradan sadece büyük kârlar değil iktidar da devşiriyor.

O’Shea’nın buna karşı önerisi ‘kararlardan etkilenenler’in bizzat kararlara müdahale edebileceği bir siyasi model. Sıradan Facebook kullanıcılarının, şirketin üzerlerindeki tahakkümüne karşı bir şeyler yapabilmesi ya da İnternette daha etkin bir şekilde var olabilmesi için kod yazmayı bilmesine ya da bu platformların algoritmalarını harfiyen anlamasına gerek yok. İnternet insanlığın ortak kaynağı olduğundan, her bir bireyin bu kaynağa dair alınan kararlara müdahil olması bir hak. Yazar burada bizi Paris Komünü deneyimine götürüyor: “Komün bize başka örgütlenme yolları bulmanın mümkün olduğunu, toplumu idare etmenin alternatif pratiklerinin ve ilkelerinin, ilişkilerin ve toplulukların mevcut dokusundan epey hızlı bir şekilde çıkabileceğini anlatıyor. Sıradan insanlar işbirliği yaparak, işlerin yapılma biçimlerine dair önceden sarsılmaz görünen kanaatleri son derece kırılganlaştırabilirler” (s. 128). Buradaki vurgu, sıradan insanların karmaşık süreçlerin yönetiminde söz sahibi olabilmesinde ve karmaşıklığa olan hâkimiyetin (yani teknik bilginin) bir iktidar gücü olarak kullanılmasının önüne geçilmesinde. Aynı zamanda Komün’ün aktif bir katılımcısı olan Elisee Reclus’un sözleriyle: “Komün geleceğe yüklü bir miras, kendisinden önceki devrimlerden daha üstün bir ideal bıraktıysa yöneticileri sayesinde değil savunucuları sayesinde bıraktı. Soyu, unvanı veya serveti sayesinde kimsenin efendi olmadığı, kökeni, kastı veya maaşı yüzünden kimsenin köle olmadığı yeni bir toplum.”[1]

Yazara göre, günümüzde İnternet, karşılığında para ödememiz gereken kültürel veya teknolojik bir ürün değil, “kamusal katılım için temel bir gereklilik” (s. 176). Bu teknolojiyi kullanarak diğer insanlarla haberleşmek, siyasi tartışmalara katılmak, toplumsal meselelere dair fikir belirtmek bir insan hakkı. Bu nedenle, öncelikle evrensel ölçekte herkesin ücretsiz bir şekilde İnternete erişmesini sağlamak, ardından ise bütün İnterneti şirketlerin sultasından kurtarıp kamusal bir hizmet hâline getirmek ve istisnasız herkesi bu hizmete dair karar alma süreçlerine dahil etmek, özellikle sol siyasetin, önünde bir görev olarak duruyor. O’Shea’nın kitaptaki referanslarından bir diğeri Tom Paine’ın 1700’lerin sonunda yazdığı gibi: “İnsanlar, ahlaki değerleri, piyasa için ürettikleriyle ölçülen ekonomik birimlerden ibaret değildir. Her insanın, varoluşunu tanımanın parçası gereği, dünyada ortaklaşa yaratılan servetten pay alma hakkı vardır” (s. 167).

Dijital kendi kaderini tayin hakkı

Bugün İnterneti kendi çıkarlarına göre şekillendiren şirketlerin başlıcaları aslında reklam şirketleri. Bunlar bize e-posta hizmeti sunsa da, görüşlerimizi yaymamıza izin verse de, tanıdıklarımızla iletişime geçmemizi sağlasa da hepsi parayı reklamcılıktan kazanıyor. Bunu da kullanıcıların verilerini ve bu verilerden elde edilen verileri reklamverenlere satarak yapıyor. “Nasıl ki Sanayi Çağı’nda çelik baronu Andrew Carnegie’yi zengin eden hammadde demir cevheri ise İnternet Çağı’nın baronlarını besleyen de kişisel veriler” (s. 31). Shoshana Zuboff, bu şirketlerin yarattığı yeni ekonomik paradigmayı gözetleme kapitalizmi olarak tanımlıyor:

“Gözetleme kapitalizmi, insan deneyiminin davranışsal veriye dönüştürülmeye müsait ücretsiz bir hammadde olduğunu tek taraflı olarak iddia eder. Bu verinin bir kısmı ürün ya da hizmet gelişimi için kullanılsa da geri kalanı mülki bir davranışsal artı değer olarak kabul edilip makine öğrenmesi denilen süreçleri beslemede kullanılır ve böylece şimdi yakın zamanda veyahut daha sonra ne yapacağınızı kestirmeye çalışan tahmin ürünlerine dönüştürülür.”[2]

Sosyal medya platformlarının sahip olduğu algoritmalar, verilerimizi kullanarak bir müşteri portföyü oluşturmakla kalmıyor, davranışlarımızı şekillendirmek, eylemlerimizi yönetmek ve sanal benliklerimizi sabitlemek için çalışıyor. Örneğin bir kadının doğum yapacağını, onun yakınlarından önce tahmin edip, ona “ideal” bir annelik tarzı (geniş ölçekli bir tüketim odaklı) hazırlamak ya da yine tüketime uygun bir kültürel formu yaygınlaştırarak bunu bir kimlik olarak pazarlamak bu algoritmaların görevi. O’Shea, veri madenciliği kullanılarak inşa edilen bu sanal benlikleri “zombi dijital ikiz” olarak adlandırıyor ve Fanon’a başvurarak bu şirketlerin kullanıcıları sömürgeleştirdiğini öne sürüyor. Fanon’un beyaz dünya için söylediklerini uyarlarsak, bu şirketler “dünyayla bir kendine mal etme ilişkisi kuruyor”.[3]

O’Shea buna karşılık dijital kendi kaderini tayin hakkımız için mücadele etmemiz gerektiğini söylüyor. Doktor ve avukatlar nasıl hasta ve müvekkilleri hakkındaki verileri üçüncü bir tarafla paylaşamıyor, bunun aksi hali suç teşkil ediyorsa, sosyal medya platformu ile kullanıcılar arasında da benzer bir ilişkinin yasal zeminde güvenceye kavuşturulmasının elzem olduğunu savunuyor. Bunun yanında kullanıcılar kendileri hakkında oluşan verileri tam olarak görmeli ve bunlar hakkında karar yetkisine sahip olmalı.

Bu hakları elde etmenin yolu ise bireyleri öne çıkartan ve ahlaki panik yoluyla işleyen bir mahremiyet kaygısının yaygınlaşması değil, mahremiyetin politikleştirilmesi, politik bir talep olarak sunulması. Tersi durumda, “CIA Zeytinburnu’nda mangal yapanları niye izlesin” şakalarına konu olan bir sinizmden başka bir şey üretilmiyor. Oysa her bir kullanıcının dünyanın en zengin şirketleri için hammadde üretmesi, bunu yapacağı koşulların bu şirketler tarafından şekillendirilmesi ve yine bu şirketlerin bilgi akışını otomatikleştirmekle yetinmeyip kullanıcıları otomatikleştirmeye çalışması[4] gayet politik bir şey. Buna karşı verilecek mücadele de ancak politik olabilir.

“İnternetin, bir oligarşinin mülkiyetinde olduğu çağın miadı doldu; özelleştirme ile, (…) ‘kapitalist gelişmenin saikleri ve zorunlulukları’ ile yapılan deney artık sona ermeli. İnterneti iyi tasarım ve sağlam kamu yatırımı yoluyla nasıl genişletip güçlendirebileceğimizi planlayabilmek için borularını ve tuşlarını görme hakkını, fiziksel varlığını haritalama hakkını talep etmeliyiz” (s. 244) diyor Lizzie O’Shea. Hukukçu olmasının da avantajıyla dijital teknolojilerin halihazırdaki gidişatına karşı özgürlükçü, kamucu ve eşitlikçi talepler sıralarken, bunların yükselebileceği temelin hukuk değil siyaset olduğunun bilinciyle yazıyor. Bu nedenle, teknoloji gibi neoliberal ideolojiyle sarmalanmış ve sürekli gelecekle yan yana anılan bir olguyu, geçmişle, 150 yıl önceki olay ve fikirlerle birlikte düşünmesinin yanında, bütün bunları sahici bir siyasal bir bağlam içerisine yerleştirmesiyle de değer kazanıyor Geleceğin Tarihleri.

Kaynak: https://t24.com.tr/k24/yazi/dijital-gelecek-metaverse-e-karsi-paris-komunu,3571


[1] Elisee Reclus’tan aktaran Kristin Ross, Ortak Lüks: Paris Komünü’nün Siyasi Muhayyilesi, çev. Tuncay Birkan, Metis Yayınları, s. 15

[2] Shoshana Zuboff, Gözetleme Kapitalizmi Çağı, çev. Tolga Uzunçelebi, Okuyan Us Yayınları, 2021, s. 20

[3] Frantz Fanon, Siyah Deri Beyaz Maskeler, çev. Orçun Türkay, Metis Yayınları, 2020, s. 103

[4] Zuboff, a.g.e., s. 21

“Sıçrayışlar! Sıçrayışlar! Sıçrayışlar!”: Lenin ve Siyaset – Daniel Bensaid

Hannah Arendt siyasetin dünyadan tümüyle yok olabileceğinden kaygılanıyordu. Yüzyılın felaketleri o düzeydeydi ki “siyasetin hâlâ bir anlamı” olup olmadığı sorusunu sormak kaçınılmaz hale geliyordu. Bu çekincelerin hedefleri daha o zamandan büyük oranda pratiğe dairdi: “siyasetin bütünüyle ulaştığı anlamsızlık özgül siyasal sorunların hızla yöneldiği çıkmaz tarafından tasdik ediliyor.”1

Arendt için totalitarizm, korkulan bu yok oluşun şekliydi. Bugün ise başka bir tehlike türüyle karşı karşıyayız: piyasa despotizminin insani yüzlü totalitarizmi. Siyaset mali piyasaların doğallaşmış düzeniyle ventrilok sermayenin ahlakçı reçeteleri arasında parçalanmış halde bulunuyor. Böylece siyasetin sonuyla tarihin sonu Fukuyama ile Furet’nin beyaz seslerinin yankılandığı metasal ebediyetin cehennemsi tekrarlanışı içinde bir araya geliyor: “Bir başka toplum fikri, neredeyse düşünülmesi imkansız hale geldi, ve de zaten bugünün dünyasında kimse bu konuda bir ilerleme göstermiyor. İçinde yaşadığımız dünyada yaşama mahkum hale geldik.”2 Melankolik olmanın da ötesinde umutsuzluk taşıyor, diyebilirdi Blanqui, Dow Jones ve Cac 40’ın hâkimiyetindeki bu insanal ebediyet.

Hannah Arendt siyasetin başlangıcına ve sonuna tarih koyabileceğini düşünüyordu. Ona göre Platon ve Aristoteles tarafından başlatılan siyaset “Marx’ın teorilerinde kesin sonuna” ulaşmıştı. Felsefenin sonunu ilan ederek diyalektik aklın kurnazlıklarıyla siyasetinkini de açıklamış oluyordu. Bu, Marx’ın siyasetinin sermayeleşmiş şiddete ve modernitenin fetişizmlerine karşı tasarlanabilecek tek çağdaş siyaset olduğunu kavrayamamaktır: Bürokratik devleti soyut evrenselliğin cisimleşmesi haline getiren “siyasal etkenin kendini beğenmiş abartılışına” açıkça karşı çıkarak “Devlet her şey için geçerli değildir” diye yazar Marx. Toplumsala yönelik tekyönlü bir tutkudan ziyade Marx’ın çabası, ayrı bir gövde olarak devletin sönümlenişini hazırlayan devletsel olmayan gövdelerin oluşumundan yola çıkarak bir ezilenler siyasetinin ortaya çıkışına yönelik.

Yaygın bir klişenin tersine, Marx’ın gerçek anlamda bir siyaset düşüncesi vardır. Bu her şeyden önce, bir kurum siyasetinden çok bir hadise siyaseti, bir savaşlar ve devrimler siyasetidir. Haziran 1848 katliamlarıyla Kanlı Hafta’nınkiler arasında geçen bir dönemin çizgisidir. Marx’ın siyasal müdahalelerinin çapını görmek için mektuplaşmalarına ve sayısız gazete yazısına göz atmak yeter: İngiltere’nin parlamenter hayatından İrlanda ulusal sorununa, İspanyol devrimlerinden, Amerikan iç savaşına, bir uluslararası işçi hareketinin oluşumundan basın özgürlüğüne, çeşitli konular işlenmiştir bu yazılarda.

Acil, hayati mesele, bir aşağıdan siyaset, egemenlerin devletsel siyasetinden dışlanmış ve yoksun olanların siyaseti meselesidir. Söz konusu olan proleter devrimlerin ve tekrarlanan trajedilerinin gizemini çözmektir: hiçbir şeyken nasıl her şey haline gelinir? Gündelik olarak zorunlu çalışmanın gönülsüz kulluğuyla* fiziksel ve zihinsel olarak örselenen bir sınıf insanın özgürleşmesinin evrensel öznesine nasıl dönüşebilir? Marx’ın yanıtları sosyolojik bir iddiaya dayanıyor: sınai gelişme proletaryanın kitleselleşmesini getirir; emekçi sınıfların sayısal büyümesi ve yoğunlaşması örgütlenmelerinde ve bilinçlerinde bir ilerlemeye sebep olur. Böylece bizzat sermayenin mantığı “proleterlerin bir egemen sınıfa dönüşümünü” getirecektir.

Engels, Komünist Manifesto’nun 1890 baskısına yazdığı önsözde bu önvarsayımı onaylar: “Manifesto’da sayılan önerilerin kesin zaferi için Marx ortak eylem ve tartışmanın sonucu olacak olan işçi sınıfının entelektüel gelişimine güveniyordu”. Genel oy hakkının kazanılmasının, toplumsal olarak çoğunluğu oluşturan İngiliz proletaryasının siyasal temsilini toplumsal gerçekliğe uyarlamayı sağlayacağı konusundaki yanılsama bu iddiadan kaynaklanıyordu. Aynı doğrultuda Antonio Labriola 1898 tarihli Manifesto yorumunda “komünistler ve proleterler arasındaki arzulanan buluşmanın bundan böyle tamamlandığı” değerlendirmesinde bulunuyordu. Proletaryanın siyasal özgürleşimi zorunlu olarak onun toplumsal gelişiminden ileri gelecekti.

Geçen yüzyılın sarsıntılı tarihi metanın büyülü dünyasından, kana susamış tanrılarından ve “tekrar kutusundan” kurtulmanın o kadar da basit olmadığını kanıtlar. Lenin’in vakitsiz güncelliği bu tespitin zorunlu sonucudur. Bugün eğer siyaset hâlâ ekonominin doğallaşması ve tarihin kaderleşmesi şeklindeki çifte tehlikenin üstesinden gelme şansına sahipse, bu şans emperyal küreselleşme koşullarında yeni bir Leninist jestten geçmektedir. Lenin’in siyasal düşüncesi bir strateji olarak siyasetin, uygun anların ve zayıf halkaların düşüncesidir.

Mekanik ilerlemenin, krizsiz ve kopuşsuz “homojen ve boş” zamanı, gayrı-siyasal bir zamandır. Kautsky’nin savunduğu “pasif bir güç birikimi” fikri bu zamansallıkta yer alır. Sakin gücün ilkel hali olan bu kaplumbağa adımlı ve “zaman dışı sosyalizm” siyasal mücadelenin belirsizliğini tarihsel evrimin ilan edilmiş yasalarında yok etmektedir.

Lenin ise, tam tersine, siyaseti mücadelenin dolu zamanı, bir krizler ve yıkımlar zamanı olarak düşünür. Siyasetin özgüllüğü, Lenin’de kendini devrimci kriz kavramıyla ifade eder. Bu bir “toplumsal hareketin” mantıksal devamı değil, toplumun tüm sınıfları arasındaki karşılıklı ilişkilerin genel bir krizidir. Bundan dolayı kriz bir “ulusal kriz” olarak tanımlanır. Metanın mistik fantazmagoryalarının bulanıklaştırdığı cephe çizgilerini açığa çıkaran bir etken olarak işlev görür. Ancak o zaman, ve kesinlikle karşı konulamaz bir tarihsel olgunlaşma sonucunda değil, proletarya şekil değiştirebilir ve “olduğuna dönüşebilir”.

Dolayısıyla devrimci kriz ile siyasal mücadele ayrılamaz biçimde birbirine bağlıdır: “İşçi sınıfının kendisi hakkında edinebileceği bilgi, çağdaş toplumun tüm sınıfları arasındaki karşılıklı ilişkiler konusundaki net bir bilgiye sıkı sıkıya bağlıdır. Bu bilgi yalnızca teorik değildir, yahut şöyle söyleyelim, teorik olmaktan çok siyasi deneyime dayalıdır”.3 Tüm sınıfların karşılıklı ilişkileri konusundaki bu bilgi siyasal pratiğin sınavından geçerek edinilir. Bu bilgi, “bizim devrimimiz”i “tüm halkın devrimi” yapar.

Bu yaklaşım siyaseti toplumsal-olana indirgeyen vülger işçiciliğin tam zıddıdır. Lenin “sınıflar meselesiyle partiler meselesini birbirine karıştırmayı” kesinlikle reddeder. Sınıf mücadelesi işçiyle patronu arasındaki uzlaşmazlığa indirgenemez. O proletaryayı, “tüm kapitalist sınıf”la, Kapital’in üçüncü cildinin konusu olan sermayenin bütünsel yeniden üretimi düzeyinde karşı karşıya getirir. Tam da bu nedenle Marx’ın sınıflar üzerine tamamlanmamış bölümünün, üretim süreciyle ilgili birinci ciltte veya dolaşım sürecini ele alan ikinci ciltte değil de bu üçüncü ciltte yer alışı son derece mantıklıdır. Dolayısıyla bir siyasal parti olarak devrimci sosyal-demokrasi işçi sınıfını, yalnızca bir işverenler grubuyla değil, fakat “çağdaş toplumun tüm sınıflarıyla ve örgütlü bir siyasal güç olarak devletle” ilişkileri içinde temsil eder.4

Leninist stratejinin kairotik zamanı, çalışmaları aralıksız biçimde bozulan seçimsel Penelope ve Danayid’lerinki değil artık*; bu, mücadelenin ritmini verdiği ve krizin askıya aldığı bir zamandır. Gerekliliğin ve olasılığın, eylemin ve sürecin, tarihin ve hadisenin iç içe geçtiği uygun anın ve özgün konjonktürün zamanıdır: “Devrimin kendisini tek bir eylem şeklinde tasavvur edemeyiz: devrim, az ya da çok derin durgunluk evreleriyle bölünen az ya da çok şiddetli patlamaların hızla birbirini takip etmesidir. Bu nedenle partimizin esas faaliyeti, faaliyetinin esas odağı, hem en şiddetli patlama dönemlerinde hem de durgunluk evrelerinde yürütülmesi mümkün ve gerekli bir çalışma olmalıdır, yani tüm Rusya için birleşik bir siyasal ajitasyon çalışması.”

Devrimlerin, hızlanmalar ve yavaşlamalardan oluşan kendi temposu vardır. Aynı zamanda düz çizginin ani dönemeçler ve yol ayrımlarında kırıldığı kendine özgü bir geometriye de sahiptir. Böylece parti yeni bir şekil kazanır. Lenin için o artık ne bir deneyimler birikiminin sonucu ne de proleterleri karanlık cehaletten aklın aydınlığına yükseltmekle görevli mütevazı bir pedagogtur. Parti stratejik bir operatör, sınıf mücadelesinin bir çeşit vites kutusu ve [demiryolu] makasçısı haline gelir. Benjamin’in çok iyi sezinlediği gibi siyasetin stratejik zamanı, klasik mekaniğin çizgisel zamanı değil, fakat düğümlerle dolu ve hadiselere gebe kesintili bir zamandır.

Bolşevizmin kendini tanımlama sürecinde içinden geçtiği çatışmalar bu devrim içinde devrimi ifade eder. Ne Yapmalı ve Bir Adım İleri İki Adım Geri’deki polemiklerden, klasik metinler esas olarak askeri bir disiplinin hakim olduğu merkezileştirilmiş bir öncü fikrini muhafaza eder. Esas olan ise başka bir noktada. Lenin, “örgütsüzleştirici” olarak nitelendirdiği, parti ile sınıfın birbiriyle karıştırılmasına karşı mücadele eder. Bu ikisi arasında yapılan ayrım, o dönemde sosyalist hareketin özellikle de Rusya’da yaşadığı büyük tartışmalar çerçevesinde yer alır. Lenin’in bu anlayışı, kimi zaman “saf bir sosyalizmi” savunarak siyasalın özgünlüğünü inkar etmek için birbirine yaklaşan popülist, ekonomist, Menşevik akımların karşısındadır.

Bu şeklî ortodoksinin görünüşte kalan uzlaşmazlığı esasında demokratik devrimin tarihsel evrim yolundaki zorunlu bir aşama olduğu fikrini ifade eder. Güçlenmeyi ve toplumsal ve seçimsel çoğunluğa ulaşmayı beklerken yeni doğan işçi hareketi yönetici rolünü burjuvaziye bırakmalı ve kapitalist modernleşmenin yardımcı gücü rolünü oynamakla yetinmelidir.

Kautsky’nin İkinci Enternasyonal içindeki ortodoks pozisyonlarının altında yatan, beklemesini bilen için her şeyin zamanında ve saatinde geleceği inancına dayalı, tarihin yönüne duyulan bu güvendir: “iktidar yollarını”, bu sonuncusunun olgun bir meyve gibi düşeceği güne kadar sabırla katetmek lazım.

Lenin için ise, tam tersine, hedef hareketi yönlendirir, strateji taktiği, siyaset de tarihi önceler. Bundan dolayıdır ki birleşmeden önce sınırlarını belirlemek ve birleşmek için de “tüm memnuniyetsizlik ifadelerini kullanmak, rüşeym halinde olsa bile bir tepkinin en küçük unsurlarını dahi tasarlamak” gerekir. Bir başka deyişle siyasal mücadele “işçilerin patronlara ve hükümete karşı mücadelesinden çok daha geniş ve komplekstir”.5 Böylece Raboçeye Dielo siyasal hedefleri doğrudan ekonomik mücadeleden çıkarsayınca, Lenin “proletaryanın çok şekilli siyasal faaliyetinin düzeyini aşağı çektiği” eleştirisini getirir. “Sadece işçilerden oluşan bir hareketin” kendi başına bağımsız bir ideoloji tasarlayabileceğini düşünmek bir yanılsamadır. İşçi hareketinin salt kendiliğinden gelişimi, tam aksine “onu burjuva ideolojisine tabi kılmayla” sonuçlanır.

Çünkü egemen ideoloji bilinçlerin manipüle edilmesine değil, meta fetişizminin nesnel etkisine dayanır. Bu demir çemberden ve doğurduğu gönülsüz kölelikten ancak devrimci krizle ve partilerin siyasal mücadelesiyle kurtulunabilir.

Lenin’de her şey siyaseti eksik olanın sahneye girmesi şeklinde tasarlamaya yönlendirir: “sınıflar ayrımı sonuçta elbette ki siyasal gruplaşmanın en derin zeminini oluşturur”, fakat bu sonucu “getirecek olan yalnızca siyasal mücadeledir.”6 Böylece “komünizm toplumsal hayatın, kelimenin gerçek anlamıyla tüm noktalarından fışkırır; her yerde yeşerir. Özel bir itinayla yollardan biri tıkandığında, bulaşacak başka bir yol bulur, kimi zaman da en beklenmeyeni.”7 Bu nedenle “hangi kıvılcımın yangını alevlendireceğini” bilemeyiz.

Tucholsky’ye göre Leninist siyaseti özetleyen şiar da buradan gelir: “hazır olun!” Muhtemel olmayana, öngörülemeyene, hadiseye hazır olmak! Lenin siyaseti “ekonominin yoğunlaşmış ifadesi” şeklinde tanımladıysa da, bu yoğunlaşma siyasetin artık “ekonomi üzerinde öncelik” sahibi olmaktan kaçınamayacağı niteliksel bir değişimi ifade eder. Buharin “ekonomik ve politik bakış açılarının iç içe geçmesini önererek” ise tam tersine “eklektizme kaymakta”. Aynı şekilde, İşçi Muhalefetine karşı 1921’deki polemiğinde, siyaseti tekrar toplumsala indirgeyen ve ulusal ekonomiyi yönetme görevinin doğrudan “üretici sendikalarında birleşmiş üreticilere” düştüğünü öne süren –ki bu sınıf mücadelesini sentezsiz korporatif çıkarlar arası bir çatışmaya indirgemek anlamında gelir– bu “çirkin ismi” tekrar eleştirir.

Tam tersine, siyasetin kendi dili, grameri ve sentaksı vardır. Kendi gizillikleri ve lapsüsleri vardır. Siyaset sahnesinde, şekil değiştirmiş sınıf mücadelesi “en kesin, en bütünlüklü ve en iyi tanımlanmış ifadesini partiler arası mücadelede”. bulur.8 Dolaysız belirlenimlerine indirgenemeyecek spesifik bir düzleme dayanan siyasal söylem aritmetikten çok cebire benzer. Gerekliliği, doğrudan sömürü ilişkilerine bağlı toplumsal taleplerinkinden farklı, “çok daha geniş” bir düzeydedir. Çünkü, “vülger marksistlerin” düşündüğünün aksine siyaset “ekonomiyi uysalca takip etmez”. Devrimci militanın ideali, dar ufuklu korporatif sendikacı değil, toplumun tüm alanlarında yıkıcılığın ateşini körükleyen “halk hatibi”dir.

“Leninizm”, daha doğrusu “Devlet ortodoksisi mertebesine ulaşmış Stalinistleştirilmiş Leninizm” çoğu zaman bürokratik despotizmden sorumlu tutulur. Sınıftan ayrı tutulan öncü parti kavramının aygıtın reel toplumsal hareketi ikame edişini ve bürokratik cehennemin çemberlerini bünyesinde tohum halinde taşıdığı fikri yaygındır. Her ne kadar haksız da olsa, bu suçlama gerçek bir soruna değinir. Eğer siyaset toplumsalla karıştırılmamalıysa, birinin diğeri tarafından temsili zorunlu olarak problematik hale geliyor: meşruluğunu ne üzerine kurmalı?

Lenin’de temsil edenler ve edilenler arasında, siyasal devletin sönümlenmesinde doruğuna ulaşacak bir tekabüliyet eğilimini öne sürerek bu çelişkiyi çözme eğilimi gerçekten de mevcut. Hiçbir zaman tek bir temsilciyi kabul etmeyen ve sürekli olarak kurucu biçimlerin çoğulculuğu içinde yeniden gözden geçirilen temsiliyetin çelişkileri böylece ortadan kalkmış olur. Meselenin bu yönü, daha az önemli olmayan bir diğerini gölgeleme riskini taşır. Ki üstelik, Lenin kendi getirdiği yeniliğin tüm boyutlarının da farkında değildir. Kautsky’nin temel metinlerinden birini alıntıladığını zannederek, onu kesin bir biçimde deforme eder. Kautsky “bilimin” proleterlere “sınıf mücadelesinin dışından” geldiğini ve “burjuva entelektüeller” tarafından taşındığını yazar. Müthiş bir kalem kaymasıyla, Lenin “siyasal bilincin” (yani artık “bilim” değil!) “ekonomik mücadelenin dışından” geldiğini (yani toplumsal olduğu kadar siyasal da olan sınıf mücadelesini dışından değil!) ve artık bir sosyolojik kategori olarak entelektüeller tarafından değil, spesifik biçimde siyasal alanı yapılandıran bir aktör olarak parti tarafından taşınır. İki önerme arasında kayda değer bir fark mevcut.

Toplumsal gerçekliğin daimi bir yer değiştirme ve yoğunlaşma oyunu aracılığıyla kendini ifade ettiği bir siyasal dilin bu denli aralıksız biçimde üzerinde durmak, mantıksal olarak bir çoğulculuk ve temsiliyet düşüncesine yol açmalıdır. Eğer parti sınıf değilse, aynı sınıf kendi farklılıklarını ve çelişkilerini ifade eden çeşitli partilerce siyasal açıdan temsil edilmelidir. Böylece toplumsalın siyasetteki temsili kurumsal ve hukuki bir tasarının konusu olmalıdır. Lenin bu kadar ileri gitmez. Fakat yine de, keşif çalışmaları yaparak özgün bir siyasal alanı açar.

Böylece temsiliyeti, siyasal profesyonelleşmeyi sınırlamayı hedefleyen Paris Komünü’nden esinlenmiş yasalara tabi kılar: seçilmişler için bir vasıflı işçininkine eşdeğer bir maaş, görevin getirdiği ayrıcalıklara ve kayırmalar karşı sürekli bir dikkat, seçilmişlerin seçenlere karşı sorumluluğu. Direngen bir efsanenin aksine Lenin emredici bir vekalet önermez. Ne partinin içinde: “delegelerin yetkileri emredici vekaletlerle sınırlandırılmamalı”; yetkilerini uygulamada, “tümüyle özgür ve bağımsızdırlar”; kongre veya meclis egemendir. Ne de devlet organları düzeyinde: “Vekilleri geri çağırma hakkı”, temsiliyeti özel çıkarlarla yerel çıkarların korporatif toplamına indirgeyen, sentez ihtimali sunmayan, demokratik karar alımını her türlü özden ve hedeften arındıran emredici vekaletle birbirine karıştırılmamalı.

Çoğulculuğa gelince, Lenin ısrarla “nüanslar mücadelesinin” “bir ortak anlaşmayla onayladığı” sınırlar içinde geliştiği sürece parti içinde gerekli ve kaçınılmaz olduğunu ifade eder. “Süreklilik arz eden ve bitmek bilmeyen memnuniyetsizlik, kızgınlık ve çatışma kaynaklarını, alışıldık skandalların ve aşağılık çekişmelerin dar kafalı seyrinden koparıp, fikirlerini savunmak için henüz alışılmadık bir haysiyetli ve düzenli mücadele kanalına sokmak için Parti tüzüğünde her türlü azınlığın haklarını sağlama gerekliliği”ni savunur Lenin. “Bu mutlak güvenceler içinde azınlığa kongrede temsil ve tam ifade özgürlüğüne sahip olacak bir (veya birkaç) katip grubunun tahsis edilmesini dahil ediyoruz”.9

Siyaset bir tercih ve karar işiyse, örgütlü bir çoğulculuğu gerektirir. Burada örgütlenme ilkeleri söz konusudur. Örgütlenme sistemiyse, somut durumlar itibariyle, fırsatlar labirentinde ilkeleri gözden kaçırmamak koşuluyla değişiklik arz edebilir. Bu durumda ünlü “eylemde disiplin” konusu bile Leninizmin altın yaldızlı efsanesinde iddia edildiğinden daha esnek hale gelebilir. Ayaklanmaya karşı çıkarak Zinoviev ve Kamenev’in gösterdiği disiplinsizliğe karşın kalıcı olarak görevlerinden uzaklaştırılmamaları örneği iyi bilinir. Lenin’in kendisi de, uç koşullarda, kişisel bir “partizan itaatsizlik” hakkını talep etmekten çekinmez. Parti saflarında “ajitasyon özgürlüğü”ne kavuşmak için görevinden istifa etmeyi düşünür. Hatta kritik karar alma anında, merkez komiteye şu sözleri yazar: “Gitmemi istemediğini yere [Smolny’ye] gittim. Hoşçakalın”.

Kendi mantığı Lenin’i, parlamenter ve demokratik gelenekten yoksun bir ülkede temsiliyeti ve çoğulcuğu düşünmeye iter. Ama yine de Lenin bu fikri sonucuna ulaştırmaz. Bunun (en az) iki neden var. İlki, Fransız devriminden, tahakkümcü bir kez kovulduktan sonra halkın (veya sınıfın) homojenleşmesinin sadece bir zaman meselesi olduğu yanılsamasını miras almasıdır: Halkın bünyesindeki çelişkiler artık ya ötekinden (yabancıdan) ya da ihanetten gelebilir. İkincisi ise, siyaset ile toplumsal arasındaki ayrımın, bu ikisi arasında tasarlanan ilişkinin ölümcül biçimde tersine çevrilmesine karşı bir bağışıklık sağlamamasıdır: siyasetin toplumsallaşmasını başlatmak yerine proletarya diktatörlüğü toplumsalın bürokratik biçimde devletleştirilmesi anlamına da gelebilir. Lenin’in kendisi de “sovyetler içinde parti mücadelesinin sona ermesi” öngörüsünde bulunmamış mıydı?10

Gerçekten de Devlet ve İhtilal’de, artık tam anlamıyla ayrı bir devlet oluşturmayan bir doğrudan demokrasi lehine partiler işlevlerini yitirir. Fakat, baştaki beklentilerin tam aksine toplumun devletleşmesi, devlet işlevlerinin toplumsallaşmasına baskın geldi. Askeri bir kuşatmanın ve kapitalist restorasyonun oluşturduğu temel tehdit karşısında devrimciler hiç de ikincil olmayan bürokratik karşı-devrim tehlikesinin arkalarından yükseldiğini göremediler. Paradoksal biçmde, Lenin’in zayıflıkları otoriter eğilimleri kadar, belki de daha fazla, liberter eğilimlerinden kaynaklanır. Sanki bu ikisini, yani Marx’in terimleriyle ifade edecek olursak “siyasal (devletsel) yanılsamayla” “toplumsal (liberter) yanılsamayı” birleştiren gizli bir bağ varmış gibi.

Böylece devrimci kriz muhtemel bir çözülmenin kritik anıymış gibi belirir: “Genel olarak tarih, ve özellikle devrimler tarihi her daim en iyi partilerin, en ileri sınıfların en bilinçli öncülerinin düşündüğünden içerik olarak daha zengin, daha çeşitli, daha çokbiçimli, daha canlı ve daha yaratıcıdır. Ve bu anlaşılabilir, çünkü en iyi öncüler onbinlerce insanın bilincini, iradesini ve tutkusunu ifade ederken, devrim tüm insanal yetilerin coşkunluk ve gerilim anlarından biri, sınıf mücadelelerinin en çetini tarafından kamçılanan yüzbinlerce insanın bilincinin, iradesinin, hayalgücünün, tutkusunun eseridir. Buradan büyük önem taşıyan iki pratik sonuç çıkar: ilki devrimci sınıfın görevini yerine getirebilmek için toplumsal faaliyetin hiç istisnasız tüm biçimlerini ve tüm yönlerini eline geçirmesini bilmesidir; ikincisi devrimci sınıfın bir biçimi bir diğeriyle hızla ve aniden değiştirmeye hazır olmasıdır.”11

Lenin, toplumsal ilişkilerin saklı gerçekliğini birdenbire ortaya çıkaran hadisenin apansızlığına hazır olmanın gerekliliğini çıkarsar: “Kitlelerin özel bir uyanışı yönünde hangi kıvılcımın yangını alevlendireceğini bilmiyoruz, bilemeyiz. Bundan dolayı zemini, tüm zeminleri hatta görünürde en eski, en şekilsiz ve en verimsizlerini dahi hazırlamak için, komünist ilkelerimizi eyleme geçirmeliyiz. Yoksa, görevimizin gerektirdiği düzeyde olamayız, yeterli hazırlığı yapmamış, gerekli tüm silahları edinmemiş oluruz.”

Tüm zeminleri işlemek! En beklenmedik sonuçlar karşısında tektikte olmak!

Ani biçim değişikliklerine hazır olmak!

Tüm silahları almayı bilmek!

Beklenmeyen hadisenin ve belirli bir konjonktürün somut imkanlarının sanatı olarak tasarlanan bir siyasetin özdeyişleri işte bunlar.

Siyasetteki bu devrim bizi İkinci Enternasyonal’in İflası’nda sentetize edilmiş devrimci kriz kavramına götürür. Bu kriz, bir durumun çeşitli değişken unsurları arasındaki etkileşim tarafından tanımlanır: yukarıdakilerin eskisi gibi yönetemediği; aşağıdakilerin eskisi gibi ezilmeyi kaldıramadığı; ve bu çifte imkansızlığın kitlelerin ani bir köpürmesine tercüme edildiği bir durum. Bu kriterleri sahiplenerek, Troçki, Rus Devriminin Tarihi’nde “bu öncüllerin koşullu karşılıklılığı”nın altını çizer: “Proletarya ne kadar kararlılıkla ve güvenle harekete geçerse, ara tabakaları o kadar çok sürükleme imkanına sahip olur, egemen tabaka ne kadar yalıtılmışsa, moral bozukluğu o kadar artar; ve sonuç olarak, yönetici tabakaların parçalanması, devrimci sınıfın değirmenine su taşır”.

Fakat kriz kendi çözümünün koşullarını garantilemez. Bu nedenle Lenin devrimci partinin müdahalesini kritik bir durumun belirleyici etkeni olarak görür: “Her devrimci durumdan bir devrim çıkmaz, bu ancak sıralanan tüm nesnel değişimlere bir de öznel değişim eklendiğinde meydana gelir. Bu öznel değişim devrimci sınıfın, bir kriz döneminde bile düşürülmedikçe hiçbir zaman [kendinden] düşmeyecek olan eski hükümeti tümüyle parçalamak için yeterince keskin eylemler yürütme kapasitesinde yatar”. Kriz ancak –çoğu kez caniyane bir gericiliğin lehine– bir yenilgi, veya kararlı bir öznenin müdahalesiyle çözülür.

Lukacs’ın Tarih ve Sınıf Bilinci’nde “leninizm”e dair yorumu da bu yönde. Bu eser, Komünist Enternasyonal’in beşinci kongresinden itibaren termidorcu bolşevizm yanlılarının şimşeklerini üzerine çekmesine neden olmuştu. Lukacs “yalnızca proletaryanın bilincinin kapitalizmin krizinden çıkış yolunu gösterebileceği” olgusu üzerinde duruyordu, “ve bu bilinç ortaya çıkmadığı sürece, kriz daimi bir hal alıyor, başlangıç noktasına dönüyor ve aynı durumu tekrarlıyor”: “Dolayısıyla kapitalizmin ‘son kriziyle’ yani belirleyici kriziyle önceki krizleri arasındaki fark, yaygınlığı ve derinliğindeki bir dönüşümde, yani niceliğinin niteliğe dönüşmesinde yatmıyor. Daha doğrusu, bu dönüşüm, proletaryanın krizin yalnızca bir nesnesi olmaktan çıkması ve kapitalist üretime içkin antagonizmanın açıkça ortaya çıkması şeklinde kendini gösterir.”12 Troçki’nin otuzlu yıllarda nazizm ve stalinist reaksiyon karşısında insanlığın krizinin bir devrimci önderlik krizinde yattığına dair formülünde bu görüşlerin yankısını bulabiliriz.

Strateji “bir kitle, hız ve zaman hesabıdır” derdi Chateaubriand. Sun Tzu için savaş sanatı değişimin ve hızın sanatı halini almıştı bile. Bu sanat “tavşanın hızını” kazanmayı ve “aniden karar vermeyi” gerektiriyordu çünkü en görkemli zaferin bile “muharebe bir gün önce veya birkaç saat sonra verilmiş olsaydı” yenilgiye dönüşebileceği kanıtlanmıştır. Bundan ileri gelen davranış ilkesi askerler kadar siyasetçiler için de geçerli: “Uygun bulduğunuz hiçbir fırsatı kaçırmayın. Beş unsur her yerde ve eşit saflıkta bulunmaz; dört mevsim her sene birbirini aynı şekilde takip etmez; güneşin doğuşu ve batışı her zaman ufkun aynı noktasında gerçekleşmez. Günlerin bazıları yavaş akar, diğerleri kısadır. Ay büyür ve küçülür ve hep aynı parlaklıkta değildir. İyi yönetilen ve disiplinli bir ordu tüm bu çeşitlilikleri taklit eder.”

Devrimci kriz kavramı bu strateji dersini siyasileştirerek sahiplenir. Bazı istisnai koşullarda, güçler dengesi kritik bir noktaya ulaşır: “ritmlerdeki her düzensizlik çatışmalı sonuçlar doğurur. Bozar ve sarsar. Zaman içinde de, bir buluşla, bir yaratımla doldurulması gereken bir delik açabilir. Bu, bireysel açıdan da, toplumsal açıdan da ancak bir krizden geçerek olabilir.”13 Zaman içinde bir delik? Oldubittinin kaçınılmazlığının karşısına çıkan “olupbitmemişin” sızacağı bir delik.

1905’te, Lenin hız övgüsü konusunda Sun Tzu’ya katılır.

“Anında başlamak”, “derhal” hareket geçmek gerektiğini ifade eder: “Derhal ve her yerde mücadele grupları oluşturun. Hegel’in sözünü ettiği ve ‘diyalektiğin muhteşem bir tanımını’ oluşturan bu ‘yitip giden anları’ havada yakalamak gerekir.”14 Çünkü Rus devrimi proleter devrimine uzatılan bir burjuva devriminin organik sonucu değil, fakat bu iki devrimin bir “üst üste binişi”dir. Muhtemel bir felaketin engellenebilmesi ince bir konjonktür anlayışına bağlıdır. Slogan sanatı uygun anın sanatıdır. Dün geçerli olan bir talimat, bugün geçersiz ve yarın tekrar geçerli hale gelebilir: “4 Temmuz [1917]’a kadar tüm iktidarın sovyetlere geçmesine ilişkin slogan doğruydu.” Sonrasında ise artık değildi. “fiu anda ve yalnızca şu anda, en fazla birkaç gün boyunca, veya bir ya da iki hafta boyunca, böylesi bir hükümet…”15

Birkaç gün! Bir hafta!

29 Eylül 1917’de Lenin kararsız davranan “merkez komite”ye yazar: “Kriz olgunlaştı.” “Beklemek bir suç” haline gelir. 1 Ekim’de, “derhal iktidarı alması”, “hemen ayaklanmaya geçilmesi” için zorlar. Birkaç gün sonra yeniden yüklenir: “Bu satırları 8 Ekim’de yazıyorum. Rus devriminin başarısı iki ya da üç günlük mücadeleye bağlı.” Yine ısrar eder: “Bu satırları 24’ünün gecesi yazıyorum. Durum en kritik aşamasında. fiu anda ayaklanmayı geciktirmenin ölüm anlamına geldiği açıkça ortada. Her şey pamuk ipliğine bağlı.” Dolayısıyla “bu akşam, bu gece” harekete geçmek gerekir.

“Tedricilikten kopuş” notunu yazıyordu Lenin, savaşın başında tekar okumaya koyulduğu Hegel’in Büyük Mantık’ının sayfa kenarlarına. Ve ısrar ediyordu: “Sıçrayışlar olmaksızın tedricilik hiçbir şeyi açıklamaz. Sıçrayışlar! Sıçrayışlar! Sıçrayışlar!”16

Temmuz 2002

1. Hannah Arendt, Qu’est-ce que la politique, Paris, Seuil,

2. François Furet, Le Passé d’une illusion, Paris, Robert Laffont-Calmann-Lévy 1995, p. 57

* Gönülsüz kullak: Etienne de la Boétie (1530-1563)’nin “Gönüllü kulluk üzerine söylev”ine gönderme yapılıyor. Ç-N.

3. Lénine, Œuvres Cilt 9, p 119 et 15, p. 298.

4. Lénine, Œuvres, Cilt 5, p. 408.

* Penelope gündüz yaptığı örgüleri gece bozarken, Danaos’un kızları, kocalarını öldürmenin cezası olarak dipsiz bir fıçıyı suyla doldurmaya mahkum olmuşlardı. Ç-N.

5. Lénine, Œuvres 5, 440:463

6. Ibid, Cilt 7, p. 41. Böylece, ultra-emperyalizm hakkındaki 1915 tartışmasında Lenin, dünya çapında kapitalist üretim ilişkilerinin olgunluğunun sistemin çöküşüne yol açacağı görüşünde olan yeni bir ekonomizmin tehlikesini sezer. Siyasalın toplumsala veya ekonomiye indirgenmesinden kaçınma kaygısını yirmili yılların başında Sovyet devletinin karakterizasyonu konusundaki tartışmalarda tekrar görebiliriz. İşçi Devletinden söz edenlere Lenin şu cevabı verir: “bu devlet tam olarak bir işçi devleti değil, sorun burada” (32’nci cilt, s.16). Onun formülüyse bir sosyolojik karakterizasyondan daha betimleyici ve daha karmaşık: bu “bürokratik deformasyonlara” sahip bir işçi ve köylü devleti olacaktır, işte “tüm gerçekliği içinde geçiş [dönemi]». Son olarak da sendikalar konusundaki tartışmada, Lenin yine orijinal bir tutum alıyor: bir siyasi iktidar organı olmadıklarından sendikalar “zorlayıcı devlet örgütlerine” dönüştürülemez.

7. Ibid, Cilt 31.

8. Ibid, Cilt 10, p. 15.

10. Lénine, Œuvres, Cilt 25, p. 335.

9. Lénine, Œuvres, Cilt 7, p. 470.

11. Lénine, La maladie infantile du communisme.

12. G. Lukacs, Histoire et Conscience de Classe, Paris, Minuit, 1967.

13. Henri Lefebvre, Eléments de rythmanalyse, Paris, Syllepses.

14. Lénine, Cahiers Philosophiques, Paris, Editions sociales, 1973, p. 257.

15. Lénine, Cilt 25, pp; . 17 et 277.

16. Lénine, Cahiers Philosophiques, op. cit. p. 118-119.

Çeviri: Uraz Aydın

Bu yazı Daniel Bensaid’in Köstebek ve Lokomotif (Yazın Yayıncılık) kitabından alınmıştır.

Alain Krivine, Bir Devrim Zanaatkarı- Masis Kürkçügil

Fransız Troçkist hareketinin ve Dördüncü Enternasyonal’in önemli simalarından Alain Krivine’i, seksen yaşında kaybettik. Alain, hem Fransız 68 hareketinin öne çıkan birkaç isminden biriydi hem de bu isimler arasında yaşamını yitirdiği güne kadar siyasal angajmanınlarından vazgeçmeyen ve örgütlü kalan tek isimdi.

10 Temmuz 1941’de Paris’te doğar, Alain Krivine. Krivine’ler 19. yüzyılın sonlarında Yahudi karşıtı pogromlardan sonra Fransa’ya göç eden Ukraynalı bir Yahudi ailesidir. Dört erkek kardeşinin de üyesi olduğu Fransız Komünist Partisi’nin (FKP) gençlik örgütü olan Komünist Gençlik’e 17 yaşındayken katılır ancak Cezayir’in bağımsızlığını reddeden bu partinin siyasi çizgisiyle anlaşamazlıklar yaşar, hızla Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi’ne Fransa’daki destek şebekesine katılır. Öte yandan partinin “destalinizasyonu” ve partide eğilim kurma hakkın için mücadele eder. 1966’da FKP’den ihraç edilir. Bu sırada Dördüncü Enternasyonal militanlarıyla ilişki kurmuş olan Krivine, aynı yıl Devrimci Komünist Gençlik’i (JCR) kurar. Troçkist olmakla birlikte dünya gençliğinde yankısı olan Guevaracılık gibi radikal akımlara da açık olan JCR önce Vietnam savaşına karşı seferberlikte önemli bir rol oynar, sonrasında da 1968 hareketinde kilit bir aktör haline gelir, tıpkı Alain’in kendisi gibi. JCR’in kapatılmasının ardından 5 haftalığına hapse giren Krivine, çıkınca Devrimci Birlik’in kuruluşunda yer alır ve 1969 seçimlerinde bu parti adına cumhurbaşkanı adayı olur, %1.1 ile en düşük sonucu alır. Devrimci Birlik de özellikle faşist gruplara yaşadığı meydan savaşlarının ardından 1974’de kapatılır, Alain yine beş haftalığına içeri girer, bu kez çıkınca Devrimci Komünist Birlik’i (LCR) kurar yoldaşlarıyla birlikte. 2006’ya kadar bu partinin siyasi bürosunun üyesi olarak enternasyonalist, sendikal, feminist, ırkçılık karşıtı, evraksızlar ve barınamayanların lehindeki tüm mücadelelerinde yer alır. Peugeot fabrikalarındaki LCR örgütlenmesinden Rusya’daki Dördüncü Enternasyonal grubunun kurulmasına, sahada koşturmaktan vazgeçmeyen Alain, 1999-2004 yılları arasında LCR’in Lutte Ouvriere (İşçi Mücadelesi) grubuyla ittifakı sonucu Avrupa Parlamentosunda görev alır. Yıllarca bu partinin sözcülüğünü yapmış olan ve bir ölçüde kamuoyunun gözünde onunla özdeşleşmiş olan Alain, olabildiğince başarılı bir inisiyatifle bu sözcülüğü 2000’lerin başından itibaren yeni bir militan kuşağın temsilcisi olan, posta çalışanı Olivier Besancenot’ya devreder. Fakat Alain, hem daha geniş kesimleri kapsayan ve 2009’den itibaren LCR’in yerini alan Yeni Antikapitalist Parti’de (NPA) hem de Dördüncü Enternasyonal’de aktif olmayı son yıllara kadar sürdürür.

Aşağıda Masis Kürkçügil’in, dostu ve yoldaşı Alain Krivine’in anısına kaleme aldığı yazıyı yayımlıyoruz.

İmdat Freni

Uzun süreli militantizmin kaçınılmaz yanı içinde bir dizi yeni başlangıçları içermesidir.  Alain Krivine 80 yaşında aramızdan ayrılırken bu tür yeni başlangıçların neredeyse müptelası olmuştu. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ülkesinde ve dünyada öne çıkan her olayda hazır ve nazırdı, ister kürsüde ister sokakta, nerede ihtiyaç varsa orada. Başkalarının deneyimine tavsiye vermek için değil anlamak, öğrenmek için yaklaşırdı, yeniyetme bir devrimcinin merakıyla. 

Hayat hikayesinin dökümünü çıkaracak veya otobiyografisini okuyacak olanlar, üstadı Ernest Mandel’den öğrendiğini söylediği bir ilkeyi nasıl da hayatının pusulası yaptığını anlayacaklardır. Asla kendi örgütünün çerçevesine ve hele hele ihtiyacına göre siyaset yapmadı. Yapılması gereken daima emekçilerin, ezilenlerin yakıcı sorunlarından hareketle yapılmalıydı. Bu nedenle 100 kişilik veya bin kişilik örgütteyken de, on bin kişilik örgütteyken de daima bir kitle insanıydı. Onların dilinden konuşuyordu, tıpkı militanların ruhlarını kavradığı gibi. 

Tarık Ali, Alain Krivine ve Ernest Mandel

Yoldaşlarını bir kampanyaya davet ederken onları düşündürtüyor, güldürüyor, coşkulandırıyor ve toplantıdan çıkışta herkes laf olsun diye değil keyifle eyleme koyuluyordu. Mutualité salonu böylesi toplantıların mekanıydı. Herhalde onun gibi hatip parmakla gösterilebilir. Siyasetle eğleniyordu da denebilir, Daniel Bensaid bir sohbetimizde öyle demişti. Yani devrimci siyaseti zevkle yapıyor, ondan zanaatkarane bir haz alıyordu, kuru bir görev bilinciyle değil ve elbette uzmanlaşmadan ve getirdiği yabancılaşmadan azade. Sadece bir kürsü insanı da değildi, “tahrik ve teşvik ettiği” insanlarla birlikte her daim eylemin ortasındaydı.

İnsan ilişkileri eskilerden gençlere hep tazeydi. Araya ara girmezdi. Yoldaşlık onun için yalnızca bir görev meselesi değil aynı zamanda insaniydi. Yaz Üniversitelerinde herkesle özel olarak ilgilenirdi.

68’in en yaşlısı olan Alain, erken siyasallaşmasının da bir ürünü olarak Cezayir savaşından bugüne bir köprü işlevi de gördü. 2012’de Cezayir Devriminin 50. Yılı için konuştuğumuzda aniden heyecanlandı ve kürsüdeymiş gibi sürükledi götürdü. Antikolonyalist mücadelenin mütevazı savaşçılarından biriydi ne de olsa (dairesinin kapısında sağcılar bomba patlatmıştı). İlişikteki resimde onu 2019’da Ukrayna’da bir gösteride torunu yaşındaki insanlarla birlikte görüyoruz. Mücadele varsa umut var demekti onun için. Dediği gibi “yalnızca muhafazakarlar hayal kurmaz.”

Ukrayna, Mart 2019’da “Toplumsal Hareket”in kuruluşunda

Ernest Mandel’in ardından Dördüncü Enternasyonal’in sözcüsü olmayı da üstlendi, Alain.

Türkiye’de ilk kez Birleşik Sosyalist Parti’nin 1995 Haziran Kongresine ve sonra da ÖDP’nin çeşitli kongrelerine katıldı. O gençlerden hoşnuttu, gençler de ondan. Yabancı delegasyon (özellikle Yunanistan Komünist Partisi -KKE- temsilcileri) onunla özel olarak ilgilenirdi. Sanıldığı gibi siyasi bir muarız olarak gördükleri için değil gençliklerinde veya sürgünde Fransa’da bulunmak zorunda olanlar Alain’i hep merak ederdi çünkü. 

Alain’i kendi topluluğumuz dışında özellikle Avrupa Antikapitalist Partiler toplantılarında Lizbon, Madrid ve Paris’te izleme imkanım oldu. Çok farklı geleneklerden gelen bu partilerin buluşmasında derleyici, toparlayıcı özelliği öne çıkıyordu. Benim talihsizliğim Lizbon’da Alain ile birlikte kameraların karşısına çıkmaktı. Öyle bir hatibin yanında konuşmak güzeldi de ikide bir nasıl gidiyor diye de Alain’e bakma ihtiyacı hissediyordum.

2008’de 1968’in ünlü toplantı salonu Mutualité’de NPA’nın kuruluşunda ben de bulunuyordum. Bir yeni başlangıç daha. Ama eskiyi inkar etmeden. Ne de olsa hiçbir zaman sıfırdan başlamıyoruz (Daniel’in sevdiği bir motto). 

Son yıllarda hem Fransa hem dünya halleri pek parlak denemezdi. 2018’de son kez çalışma odasında görüştüğümüzde ona hiç yakıştıramadığımız bir karamsarlık gölgesi vardı. Evet durum parlak değildi ama 68’in 50. yılı vesilesiyle kendisiyle yapılan bir görüşmede belirttiği gibi durumun parlak olmaması “vazgeçmeye yol açmamalıdır. Vazgeçmek söz konusu değil. Umut, belki de beklenenden daha erken dönecektir. Bunun için kendimizi hazırlamalıyız.”

Ama aslolan ne denirse, şimdi dünyayı değiştirmek her zamankinden de acildi ve kimileri bir zamanlar “devrimi çok sevmiştik” dese de devrimi hâlâ sevenler vardı.

Onu unutmak ne mümkün! Ancak bazı hasletlerini, onu yitirdiğimizde anladığımız da bir gerçek. Onu sevgiyle değil yalnızca, özlemle de anacağız.

İmdat Freni tarafından Alain Krivine’in anısına hazırlanmış bir video

ABD: Starbucks’ta Sendikalaşma Muharebeleri – Sharon Zhang

21 Şubat Pazartesi günü, Starbucks Workers United, şirketin sendikaları çökertme çabalarını hızlandırmasına rağmen, sendika temsilciliği için 100’den fazla mağazada başvuru yapıldığını duyurdu. 

Sendika, “Artık resmileşti – 100 mağazaya ulaştık” diye tweet attı. “103 mağaza (tam olarak) NLRB’ye [Ulusal Çalışma İlişkileri Kurulu’na] Starbucks Workers United hareketine katılmak için dilekçe verdi!”

Virginia’daki üç mağazada ve Wisconsin’deki bir mağazadaki yeni başvurularla birlikte 26 eyalette 100’ün üzerinde sendikalaşma başvurusu yapılmış bulunuyor. Şimdiye kadar iki mağaza başarılı bir şekilde sendikalaştı ve binlerce işçi mağazalarında sendikal örgütlenme kampanyaları düzenliyor.

Sendikaya göre, sendikalaşma için başvuran mağaza sayısı sadece son üç haftada ikiye katlandı; Ocak ayı sonunda yaklaşık 50 mağaza sendikalaşma başvurusunda bulundu.

Workers United’ın uluslararası başkanı Lynne Fox yaptığı açıklamada, “Hatadan kaçınalım, iyi bir başlangıç yaptık” dedi. “Her zaman Kevin Johnson [Starbucks CEO’su] ile bir görüşmeyi memnuniyetle karşılarım. Çalışma ilişkileri düşmanca değil, işbirliğine dayalı olmalıdır. İşçinin sesi duyulmadan başarı olmaz.”

Şirket, sendikalaşma hareketine karşı giderek daha düşmanca tavır alıyor ve hareket büyüdükçe daha umutsuz hamleler yapıyor. Şubat ayının başlarında şirket, Tennessee, Memphis’te sendikalaşan bir mağazada yedi işçiyi işten çıkardı. İşten atılan işçilerin hepsi mağazanın örgütlenme komitesinde bulunuyordu.

Son zamanlarda şirket, sendikalaşma kampanyasının başladığı ilk yer olan New York, Buffalo’da önde gelen bir örgütleyici işçiyi işten çıkardı. Eski Starbucks çalışanı Cassie Fleischer, sendikanın girdiği Buffalo mağazalarındaki ilk sözleşmelerin imzalanması için şu anda şirketle müzakerelerde bulunan komitenin bir üyesiydi.

Fleischer, Facebook’ta “sendikanın örgütlenme ve müzakere komitelerinin bir yöneticisi ve Covid-19 güvenliği konusundaki grevin düzenlenmesine katkıda bulunmuş biri olarak, bir şeylerin değiştiğini biliyorum” dedi. Bu, 2017’de imza attığım şirket değil ve bu, mağazalarımızda sendikaya ihtiyacımız olduğunu daha da güçlü biçimde kanıtlıyor.”

Bir şirketin, sendika kurma hakkını kullanan işçilere misilleme yapması yasa dışıdır. Ancak, işverenin haksız uygulamalarına ilişkin itirazların Ulusal Çalışma İlişkileri Kurulu (NLRB) tarafından işleme koyması yıllar alabilir. Ayrıca, şirketin sendikalı bir çalışanını geçerli bir sebep olmaksızın işten çıkararak yasaları ihlal ettiği tespit edilirse, şirket için esasen herhangi bir ceza yoktur, şirket yalnızca çalışanı yeniden işe almak ve kaybedilen zaman için ücretlerini ödemekle– veya çalışanı kovmasaydı, şirket için normal işletme maliyeti ne ise onu ödemekle- yükümlü olacaktır.

Üç hafta önce şirket ayrıca Arizona, Mesa’da sendikalaşan bir mağaza için oy sayımını geciktirmeye çalıştı ve sebep olarak sendika seçimlerinin mağaza bazında yapılmaması gerektiği argümanını tekrarladı. NLRB bu kez şirket aleyhine karar verdi, çünkü şirket oy sayımını erteleme amacıyla iddialarını çok geç sunmuştu. Mağazanın gelecekte sendikalaşacağından emin olan sendika için oylama sonucunda çok ucu ucuna bir zafer gerçekleşti. Mesa’daki kafenin vardiya amiri Michelle Hejduk düzenlediği basın toplantısında, “Bu bizim için inanılmaz bir hayal kırıklığı oldu, ancak esas zaferi ileride elde edeceğimizi biliyoruz” dedi.

Şirket, Mesa ve Buffalo’daki seçimleri geciktirme veya durdurma girişimlerinde daha önce mağaza bazında seçimlere karşı çıkmaya çalıştı, ancak NLRB her seferinde onlara karşı karar verdi.

Bu taktikler, şirketin sendikalaşmaya karşı yürüttüğü diğen manevralara ekleniyor. Mesa’da işçiler, sendikalaşma kampanyası başladığında şirketin mağazaya beş yönetici ve çok sayıda çalışan eklediğini söylüyor. Ve ülke çapındaki işçiler, şirketin her sendikalaşan kafenin çalışanlarıyla onları yıldırmaya dönük zorunlu toplantılar düzenlendiğini bildirdi.

Şirket ayrıca Buffalo’da işçilerin sendikaya katıldığı kafelerdeki toplu sözleşme görüşmelerini etkilemeye çalışıyor [Starbucks kendini tek bir şirket gibi sunuyor ve dolayısıyla mağaza bazında yapılan sendikalaşmaya ve sözleşmere karşı çıkıyor]. 

Şirket örgütlenen çalışanlarına bir sendikaya oy vermeden önce müzakerelerin sonuçlarını beklemelerini söylüyor –  ki muhtemelen gerekirse müzakereleri yıllarca uzatacağını çok iyi biliyor. 

Bu arada çalışanlar, Starbucks’tan sendika karşıtı kampanyasını durdurması ve sözde ilerici bir şirket olarak köklerine geri dönmesini talep ediyor.

Tercüme: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Kaynak: Truthout

Görsel: JASON REDMOND / AFP VIA GETTY IMAGES

Rus Feministlerden Savaş Karşıtı Manifesto

Bu metin, Ukrayna’daki işgale ve savaşa karşı birleşen Rus feministlerin manifestosudur. Feminizm, Rusya’da Vladamir Putin tarafından başlatılan zulüm dalgasının altında yok edilemeyen az sayıdaki muhalif hareketten biri. Şu an Rusya’da en az 30 kentte bir kaç düzine feminist grup örgütlü bulunuyor. Bu metinde, Rusya çapındaki savaş karşıtı hareket içinde yer alan feministler, tüm dünyadaki feministlere Putin hükümeti tarafından başlatılan askeri saldırganlık karşısında birleşme çağrısı yapıyor.

Çeviri: Çatlak Zemin

Kaynak: Jacobin

Bu harekatın hazırlığı uzun bir süredir yapılmaktaydı. Rus birlikleri aylardır Ukrayna sınırına doğru hareket halindeydi. Ülkemiz hükümetiyse askeri bir saldırı olasılığını inkar ediyordu. Şimdi bunun bir yalan olduğunu görüyoruz.

Rusya komşusuna savaş ilan etti. Ukrayna’ya ne kendi kaderini tayin hakkını ne de barışçıl bir yaşam umudu tanıdı. Bizler—bir kez daha—son 8 yılda Rusya hükümetinin inisiyatifiyle bir savaşın yürütülegeldiğini ifşa ediyoruz. Donbas’taki savaş, Kırım’ın yasal olmayan ilhakının bir sonucu. Luhansk ve Donetesk halklarının hiçbir zaman Rusya ve liderinin umurunda olmadığına, 8 yıl sonra bu cumhuriyetlerin tanınmasının Ukrayna’yı özgürleştirme kisvesi altında işgal etmenin bahanesi olduğuna inanıyoruz.

Rusya vatandaşları ve feministler olarak bu savaşı kınıyoruz. Politik bir güç olarak feminizm, saldırgan bir savaşın ve askeri işgalin yanında olamaz. Rusya’daki feminist hareket; kırılgan gruplar için, içinde şiddete ve askeri çatışmalara yer olmayan, fırsat ve imkan eşitliğinin tesis edildiği, adil bir toplum kurma mücadelesi vermekte.

Savaş şiddet, yoksulluk, zorla yerinden etme, darmadağın olan hayatlar, güvensizlik ve geleceksizlik demek. Savaşın feminist hareketin temel değerleri ve hedefleri ile uzlaştırılması mümkün değil. Savaş toplumsal cinsiyet eşitsizliğini katlar ve yıllar içinde edinilmiş insan hakları alanındaki kazanımları geriletir. Savaş beraberinde sadece bombaların ve kurşunların şiddetini değil, cinsel şiddeti de getirir: Tarihin bize gösterdiği gibi, savaşlar sırasında tecavüze uğrama riski her kadın için katbekat artar. Bunlar ve daha birçok başka sebeple Rus feministleri ve feminist değerleri paylaşanlar, ülkemiz yönetimi tarafından başlatılan bu savaşa karşı güçlü bir karşı çıkış geliştirmelidir.

Bu savaş, Putin’in konuşmalarından anlaşıldığı üzre, hükümet ideologlarının öne sürdüğü “geleneksel değerler” uğruna başlatıldı—Rusya’nın sözümona tüm dünyada bu değerlere biat etmeyi reddedenlere ya da başka değerleri benimseyenlere karşı şiddet kullanımını da içerecek şekilde misyonerliğini yapmaya soyunduğu değerler uğruna. Bu “geleneksel değerler”in toplumsal cinsiyet eşitsizliğini, kadınların sömürülmesini ve patriyarkanın katı normlarına uymayan herhangi bir yaşam, kendini-tanımlama ve eyleme biçimine karşı devlet baskısını içerdiği, eleştirel düşünce kapasitesine sahip olan herkes için apaçık. Komşu bir ülkeyi işgalin meşrulaştırma aracının bu çarpık normları dayatma arzusu ve bir “özgürleştirme” demagojisi olması, Rusya çapında tüm feministlerin bütün enerjileriyle bu savaşa karşı durmaları için bir başka sebep.

Bugün feministler Rusya’da aktif kalabilen birkaç politik güçten biri. Uzun bir zamandır Rus yetkililer bizi tehlikeli bir politik hareket olarak görmedi, dolayısıyla diğer politik gruplara nazaran bir süreliğine devlet baskısından görece az etkilendik. Şu an Kaliningrad’dan Vladivostok’a, Rostov-on-Don’dan Ulan-Ude ve Murmansk’a kadar ülke çapında 45’den fazla farklı feminist grup örgütlü faaliyetini sürdürüyor. Rusya’daki tüm feminist grupları ve bağımsız feministleri Savaşa Karşı Feminist Direniş’e katılmaya ve aktif biçimde savaşa ve bu savaşı başlatan hükümete karşı durmaya, dünya çapında tüm feministleri de bu direnişimize katılmaya çağırıyoruz. Çoğuz; birlikte çok şey başarabiliriz. Feminist hareket son on yılda inanılmaz bir medya ve kültür gücüne ulaştı; şimdi bunu politik bir güce dönüştürmenin zamanı. Savaşa, otoriteryanizme ve militarizme karşı muhalefet biziz. Gelmekte olan gelecek, bizleriz.

Tüm dünya feministlerine çağrımızdır:

  • Ukrayna’daki savaşa ve Putin diktatörlüğüne karşı barışçıl gösterilere katılın, çevrim-içi veya çevrim-dışı kampanyalar başlatın ya da kendi eylemlerinizi gerçekleştirin. Savaşa Karşı Feminist Direniş sembolünü ve #FeministAntiWarResistance, #FeministsAgainstWar hashtag’lerini materyal ve yayınlarınızda kullanabilirsiniz.
  • Ukrayna’daki savaş ve Putin’in saldırganlığı hakkındaki bilgileri yayın. Şu anda tüm dünyanın Ukrayna’yı desteklemesine ve her koşulda Putin’in rejimini reddetmesine ihtiyacımız var.
  • Bu manifestoyu başkalarıyla paylaşın. Feministlerin bu savaşa ve herhangi bir savaşa karşı olduklarını göstermemiz gerek. Putin rejimine karşı birleşmeye hazır Rus aktivistlerinin olduğunu göstermemiz de elzem. Hepimiz şu anda devletin zulmüne karşı tehlike içindeyiz ve desteğinize ihtiyacımız var.

Savaş Karşıtı Feminist Direniş

Başlık İmdat Freni tarafından değiştirilmiştir.

Savaşa Karşı Feminist Direniş’in daha fazla bilgi paylaştığı (Rusça) bir telegram kanalı mevcut.

Görsel:   © Avtozaklive

Rusya Sol Güçleri: Rus İşgalini Kınıyoruz!

03/02/2022

Rusya Federasyonu Komünist Partisi, Devrimci Emekçi Partisi, Rus Sosyalist Hareketi, Sol Sosyalist Hareket, sol ve demokratik bakış açılarına bağlı Rusya vatandaşları olarak bizler, Ukrayna toprakları üzerinde patlak veren düşmanlıklarla ilgili olarak aşağıdakileri beyan ederiz:

• Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Ukrayna’yı işgal etme kararını her iki taraftan da binlerce kişinin ölümüne yol açacağı için kınıyoruz. Her iki ülkede de işçilerin ekonomik durumu kötüleşecek. Mevcut işgal, yalnızca dar bir Rus liderler çevresinin iğrenç dış politika hırslarını tatmin etmeyi amaçlıyor ve aynı zamanda dikkatleri Rus hükümetinin iç politikadaki başarısızlıklarından uzaklaştırmak için bir araç;

• Rus liderliğinin Ukrayna halkının erkek ve kadın kardeşlerimize yönelik saldırganlığını derhal durdurmasını talep ediyoruz;

• Sol ve demokratik bakış açısına sahip tüm Rus vatandaşlarını, kardeşlerimize yönelik silahlı saldırganlığı sona erdirmeyi amaçlayan, Rus liderliğine yönelik taleplerini sosyal medyada paylaşmaya çağırıyoruz. Komşularınız, akrabalarınız, meslektaşlarınız ve Rusya’nın diğer vatandaşlarıyla savaş karşıtı bir ajitasyona öncülük etmenizi istiyoruz! Mevcut hükümet halka barış getiremiyorsa, bunu sağlamanın yolu hükümetin ve tüm sosyo-politik sistemin kökten değiştirilmesi olacaktır.

Moskova, 24 Şubat 2022

Evgeny Stupin (Rusya Federasyonu Komünist Partisi)

Boris Kagarlitsky (Rabkor)

Grigory Yudin (sosyolog)

Mikhail Lobanov (“Akademik Dayanışma” Sendikası)

Kirill Medvedev (Rus Sosyalist Hareketi)

Alexey Sakhnin (gazeteci, Sol Cephenin eski üyesi)

Nikita Arkin (Sol Sosyalist Hareket)

V. Avramchuk (Devrimci Emekçi Partisi)

Sergey Tsukasov (Ostankinsky bölgesinin seçilmiş belediye görevlisi)

Elmar Rustamov (İşçi Rusyası)

Önümüzdeki Uzun Kış – Vicken Cheterian

Rusya Ukrayna’yı hangi siyasi amaçla işgal etti? Uzun askerî hazırlıklar ve operasyonların hacmi, Rusya’nın hedeflerinin, ayrılıkçı Donetsk ve Luhansk cumhuriyetleriyle sınırlı olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Rusya’nın bu işgalle ne elde etmeyi planladığını anlayabilmek için, Putin’in 21 Şubat’ta yaptığı konuşmaya dönmek gerekiyor.  Putin o konuşmada Ukrayna devletinin egemenlik hakkını reddetti. Dolayısıyla işgalin amacı, bir rejim değişimini tetikleyip, Ukrayna’yı Rusya’nın hâkimiyeti altına almak.

Uluslararası ilişkiler bir daha hiç eskisi gibi olmayacak. Rusya’nın şu anda sürdürdüğü askerî operasyonlar, 2014’te Kırım’ı ilhak etmek ve Donbas’ta bir ‘sürekli savaş’ hâli yaratmak üzere yaptığı operasyonlarla kıyaslanamaz. Bugünkü işgali, 2008’deki Rusya-Gürcistan savaşıyla da kıyaslamak mümkün değil; Rusya Ordusu o savaşta Tiflis’e kadar ilerleyip Mihail Saakaşvili’yi devirebileceği hâlde bundan kaçınmıştı. Rusya’nın Ukrayna’da yaptığı, topyekûn hâkimiyet kurmayı amaçlayan bir işgal. Bu itibarla, ABD’nin 2003 yılında giriştiği, malum feci sonuçları doğuran Irak işgaline benziyor. 

İki ‘ilk günah’

Mevcut krizi analiz ederken iki farklı çatışma düzlemini birbirinden ayırmak gerekiyor; Rusya-Amerikan ilişkileri ve Rusya-Ukrayna ilişkileri. Ukrayna’da bugün yaşanan çatışma, iki ‘ilk günah’ın sonucudur. Bunların birincisi, Demokrat Bill Clinton’ın yönetimindeki ABD’nin 1993 yılında aldığı, –Sovyetler Birliği’ne karşı kurulmuş bir askerî ittifak olan– NATO’yu korumakla kalmayıp doğuya doğru genişletmeyi de öngören karardır. Bu kararla, NATO’nun dağıtılması ya da Avrupa’da, Rusya’yı da içine alan bir ortak güvenlik yapısının inşa edilmesi gibi farklı seçenekler göz ardı edilmiş oluyordu. Doğu yönündeki bu sonsuz askerî genişlemenin, bir noktada Rusların direnciyle karşılaşması kaçınılmazdı. Peki, neden şimdi? Çünkü Rusya 2008 yılından beri yürüttüğü çok kapsamlı askerî reformlar ve Çeçenistan, Gürcistan, Suriye, Libya ve başka yerlerde yaptığı ‘başarılı’ askerî harekâtlarla özgüven kazandı; ayrıca, en az 1 milyon kişiden oluşan ordusuyla, Avrupa sahnesindeki baskın askerî güç olmuş durumda. 

Bir açıdan, bu çatışmada söz konusu olan, bir büyük gücün bir başka büyük güçle konuşması. Putin’in 17 Aralık 2021’de dile getirdiği, NATO’nun 1997 yılındaki konumlarına dönmesi yönündeki talepleri Kiev’e ya da Brüksel’e değil, Vaşington’a yönelikti.  Putin, Biden’a seslenirken onunkiyle aynı hegemonik güç dilini kullanıyor, Amerika’nın 1990’lı yıllardaki tavrına çok benzer bir şekilde, sırf Rusya şu anda bunu yapabilecek güçte olduğu için, Doğu Avrupa’nın jeopolitik sınırlarını geri itmek istiyordu.

Ancak bir başka analiz düzlemi daha var, o da Rusya-Ukrayna ilişkileri. İkinci ‘ilk günah’ bu düzlemde, 2014 yılında yaşanan ‘Yevromaydan’ Devrimi sırasında, Rusya tarafından işlendi. Çok büyük ama kırılgan bir devlet olan Ukrayna, hem nüfus yapısı (doğu ve güney bölgelerinde Rusça konuşan geniş bir kesim, Galiçya bölgesinde Batı yanlısı bir kesim), hem de jeopolitik konumu (bir tarafında Rusya, diğer tarafında NATO ve Avrupa Birliği) nedeniyle bir denge oyunu oynamak zorunda kaldı. Bu değişken tutumu daha önce de, 2004 yılındaki ‘Turuncu Devrim’in ardından Rusya yanlısı aday Viktor Yanukoviç iktidara döndüğünde görmüştük. Yevromaydan sonrasında bile, Rusya ile Batı arasında yeniden bir denge kurma imkânı vardı. Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesi ve Donbas’ta savaşın patlak vermesiyle bu imkân ortadan kalktı. 2014’ten sonra Ukrayna’da hiçbir lider, ödün vererek Rusya’yla uzlaşmak bir yana, Rusya yanlısı bir görüş dahi ifade edemedi. Rusya’nın attığı adımlar Ukrayna’yı Batı’ya yaklaştırırken, ülkenin iç siyasetini de Rusya karşıtlığıyla tanımlanan milliyetçiliğe itti.

Muhtemel sonuçlar

Bugün tanık olduğumuz işgal, Ukrayna’nın ulusal kimliğini milliyetçi bir çerçevede pekiştirerek, Ukraynalı ve Rus kimliklerinin kesin ve nihai bir şekilde birbirinden kopması sonucunu getirecek. 2014 yılında başlayan bu sancılı süreç, yalnızca Ukrayna’nın değil Rusya’nın da toplumsal dokusunu parçalayacak.

Putin’in, bu askerî işgal sonucunda Ukrayna’dan istediklerini alıp alamayacağı henüz belirsiz fakat ABD, NATO ve Avrupa’yla ilişkilerinin berbat hâle geleceği açık. Birkaç aydır süren Ukrayna krizi ‘Batı’nın ne kadar bölünmüş olduğunu açığa çıkardı. Başka yerlerde (Pasifik bölgesinde) ve kendi iç siyasi meseleleriyle meşgul olan ABD, Ukrayna’da Rusya’yla karşı karşı gelmeye hazır değildi. ABD Başkanı Biden, Rusya’nın işgalinin yakın olduğuna dair öngörüsünü birden fazla kez ifade etmiş ama ABD’nin Ukrayna’yı savunmak için oraya asker göndermeyeceğini de açıkça söylemişti. Avrupa’da, Polonya ve Baltık devletleri (Estonya, Letonya, Litvanya) gibi, sınır komşusu olduğu Rusya’nın yeniden ortaya çıkmasından çekinerek, geleneksel olarak katı bir Moskova karşıtı tutum sergilemiş ülkeler var. Ama Almanya, Fransa, İtalya gibi belli başlı AB devletleri Rusya’yla ilişkilerinin normal olmasını tercih ediyor ve bu ülkenin güvenlik kaygılarını diplomasiyle gidermek istiyordu. Bu üçüncü yol şimdi bozguna uğramış durumda.

Rusya’nın 24 Şubat’ta başlattığı askerî işgal, Macron’un ve Scholz’un çabalarına nokta koydu. Rusya, Ukrayna milliyetçiliğini pekiştirdikten sonra, sınırlarındaki NATO varlığını da güçlendirecek. ABD şu anda 70 bin askerinin bulunduğu Avrupa’ya (ki bu sayı daha önce hiç bu kadar düşük olmamıştı) yeni askerî güçler konuşlandırabilir. Avrupa Birliği ülkeleri, Rusya korkusuyla askerî harcamalarını yükseltecek. Mevcut çatışma petrol ve gaz fiyatlarını yukarı itebilir; böyle bir durumda AB ülkeleri Rus enerjisine alternatifler arayacaktır. Batı ayrıca, Rusya’ya sert iktisadi ve mali yaptırımlar uygulayacak. Moskova 600 milyar dolarlık nakit rezerviyle mali baskıya direnebilecek güçteyken,  savaşın ve yaptırımların, iki yıldır süren pandemi nedeniyle zaten beli bükülmüş olan dünya ekonomisi üzerinde yıkıcı bir etkisi olmayacağını düşünmek hayalcilik olur.

En büyük sıkıntı

Ama en büyük sıkıntıları Ukrayna ve Ukraynalılar yaşayacak. Ukrayna Avrupa’nın, en büyük trajedilere sahne olmuş, tarihi boyunca en çok acı çekmiş ülkelerinden biri. Birinci Dünya Savaşı’nın sürdüğü dehşet dolu bir dönemde bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkmasının hemen ardından, milyonlarca kişinin hayatına mal olan Rus İç Savaşı’nı yaşadı. Stalin’in toprakları zorla kolektifleştirme siyasetinin uygulamaya konmasıyla, 1932–1933 yıllarında ülkede yaşanan kitlesel kıtlık (‘Holodomor’) “7 ila 10 milyon” kişinin açlıktan ölmesine neden oldu.  İkinci Dünya Savaşı sırasında, işgalci Naziler milyonlarca Ukraynalıyı köle iş gücü olarak kullandı, Ukraynalı Yahudileri ve diğer azınlıkları yok etti; Alman işgal güçleri ile Sovyet birlikleri arasındaki en sert çarpışmalardan bazıları Ukrayna’da yaşandı. İkinci Dünya Savaşı’nda beş ila yedi milyon Ukraynalı hayatını kaybetti. Sovyetler Birliği’nin dağılması, Ukrayna için çok sancılı oldu. Tek bir sayısal veri, ülkenin bu dönemde yaşadığı büyük güçlükleri özetler nitelikte: Ukrayna’nın, 1991’de SSCB çöktüğünde 52 milyon olan nüfusu şu anda 43 milyon.

Bugün Ukrayna bir kez daha kurban durumunda.

Rusya’nın NATO’ya dair meşru güvenlik kaygıları olabilir. Peki, Ukrayna’nın ve Ukraynalıların güvenlik, onurlu bir yaşam ve bağımsızlık hakkının meşruiyetini inkâr eden herhangi bir kanun var mı?

İngilizceden çeviren: Altuğ Yılmaz

Kaynak: http://www.agos.com.tr/tr/yazi/26801/onumuzdeki-uzun-kis

Sıradan Ruslar Bu Savaşı İstemiyor – Ilya Matveev & Ilya Budraitskis

Rusya 23 Şubat’ı 24 Şubat’a bağlayan gece Ukrayna’ya saldırdı. En büyük korkular gerçek oldu. İşgalin boyutu tam olarak anlaşılmamakla birlikte, Rus ordusunun sadece Güneydoğu’da değil (sözde “halk cumhuriyetlerinin” sınırı boyunca) ülkenin dört bir yanındaki hedeflere saldırdığı ilk andan biliniyordu. 24 Şubat sabahı ülkenin çeşitli şehirlerinde Ukrayna halkı patlamalarla uyandı.

Vladimir Putin, operasyonun askeri hedefini açıkça ortaya koydu: Ukrayna ordusunun tamamen teslim olması. Siyasi plan belirsizliğini koruyor; ancak belki de büyük olasılıkla Kiev’de Rus yanlısı bir hükümetin kurulması hedefleniyor. Rus hükümeti, direnişin hızla kırılacağını ve Ukraynalıların büyük çoğunluğunun yeni rejimi görev bilinciyle kabul edeceğini öngörüyor. Savaşın toplumsal sonuçları Rusya içinse açıkça ağır olacaktır; 24 Şubat sabaha karşı, Batı yaptırımları henüz açıklanmamışken, Rus borsaları çöktü ve ruble değer kaybında rekor kırdı.

Putin’in savaşın başladığını duyurduğu konuşması, emperyalizm ve sömürgeciliğin aleni dilini temsil ediyordu. Bu anlamda Putin iktidarı, yirminci yüzyılın başlarından bu yana açıkça emperyalist bir güç gibi konuşan tek hükümet oldu. Kremlin, Ukrayna’ya duyduğu nefreti ve ona ceza gibi bir “ders” verme arzusunu artık (NATO genişlemesi de dahil olmak üzere) diğer şikayetlerin arkasına gizleyemez durumda. Bu eylemler akla yatkın “çıkarların” ötesinde ve Putin’in anladığı şekliyle “tarihsel görev” alanında bir yerde durmaktadır.

Ocak 2021’de Alexei Navalny’nin tutuklanmasından bu yana, polis ve güvenlik güçleri özellikle Rusya’daki örgütlü muhalefeti baskı altına aldı. Navalny’nin örgütü “radikal” addedildi ve dağıtıldı, destek eylemleri yaklaşık on beş bin kişinin tutuklanmasıyla sonuçlandı ve bağımsız basının neredeyse tamamı ya kapatıldı ya da “yabancı ajanlar” damgasıyla faaliyetleri ciddi ölçüde sınırlandırıldı. Savaş karşıtı kitlesel eylemler yaygınlaşmadı; olası eylemleri koordine edebilecek hiçbir politik güç yok ve tek kişilik bir protesto dahi olsa, herhangi bir sokak eylemine katılım hızlı ve şiddetli bir şekilde cezalandırılıyor. Rusya’daki aktivist ve entelektüel çevreler, olaylar karşısında şokta ve moralleri bozuk.

Rusya’da halk arasında savaşa açık bir desteğin görülmemesi ise umut verici tek işaret. (Rus hükümetinin “yabancı ajan” diye hedef gösterdiği) son bağımsız seçim ajansı Levada Center’a göre, Rusların yüzde 45’i Donetsk ve Luhansk “halk cumhuriyetlerinin” resmi olarak tanınmasını desteklerken, yüzde 40’ı desteklemiyor. Her ne kadar “bayrak etrafında toplanma” belirtileri kaçınılmaz olsa da, büyük medya kaynakları üzerindeki tam denetime ve televizyonlardaki dramatik propaganda demagojisi yağmuruna rağmen, Kremlin’in savaş coşkusunu körükleyememesi dikkat çekicidir.

2014’te Kırım’ın ilhakını izleyen yurtsever seferberlik gibi bir hareket bugün gelişmiyor. Bu anlamda, Ukrayna’nın işgali, Kremlin’in dışa dönük saldırganlığının her zaman içerdeki meşruiyeti desteklemeyi amaçladığına dair yaygın teoriyi çürütüyor. Bilakis bu savaş rejimi istikrarsızlaştıracak ve hatta bekasını dahi bir ölçüde tehdit edecek, zira “2024 sorunu” (Ruslar bir sonraki seçimlerde sandığa giderken yeniden Putin’in seçilmesi için ikna edici bir neden ortaya koyma gereksinimi) hala gündemde.

Dünyanın her yerinde Sol, şu sade mesaj etrafında birleşmeli: Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline hayır. Rusya’nın eylemleri için hiçbir geçerli mazeret yok; sonuç yalnızca acı ve ölüm olacak. İçinden geçtiğimiz bu dram günlerinde, Ukrayna ile uluslararası dayanışmaya çağırıyoruz.

Çeviri: Sena Çenkoğlu

Kaynak: https://sendika.org/2022/02/siradan-ruslar-bu-savasi-istemiyor-ilya-matveev-ilya-budraitskis-648257/

Rus Sosyalist Hareketi Açıklaması: Rus emperyalizmine karşı, Ukrayna’dan elinizi çekin!


Putin, Ruslara yaptığı konuşmasını yeni bitirdi. Kendisine cumhurbaşkanı diyen adam, konuşmasına, Ukrayna’nın yaratıcısının Vladimir İlyiç Lenin olduğunu ve Ukrayna’nın bugünkü haliyle varlığının Bolşeviklerin milliyetler siyasetinin bir sonucu olduğunu söyleyerek anti-komünist bir övgüyle başladı. Putin, Bolşevikleri “milliyetçileri beslemekle” suçlayarak, milliyetçiliğin en kötü ve en iğrenç biçimini, Büyük Rus şovenizmini örtbas ediyor. Bu bağlamda Putin, Ukraynalıları onlara “komünizmden arındırmanın” ne demek olduğunu göstermekle tehdit etti. Konuşmasının bağlamı göz önüne alındığında, bu sözler Ukrayna’ya doğrudan müdahale tehdidinden başka bir şey olarak algılanamaz. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde Putin, Leninist milliyetler politikalarını eleştirirken planlı ekonomiye, kamulaştırmalara taş attı ve Stalinizmi övdü.
Muhalefete yapılan zulüm, yolsuzluk, artan mal ve hizmet fiyatları, bağımsız mahkemelerin yokluğu; Putin Ukrayna hakkında söylediği her şeyde sanki Rusya’dan bahsediyor gibiydi. Ukrayna’da devam eden reformların korkunç toplumsal eşitsizliklere, yoksullaşmaya, işsizlik ve diğer sorunlara yol açtığını inkâr etmiyoruz. Ancak Ukrayna’nın kaderine Rus askeri donanımı ve Rus yanlısı lobiciler tarafından değil, bu ülkedeki işçiler ve tüm ezilenler tarafından karar verilmesi gerektiğine inanıyoruz. Putin’in bize hatırlattığı Ukrayna’nın Rusya Federasyonu’na olan borçları askeri bir işgal sebebi değildir. Ukrayna halkı Rusya’dan borçlanmadı; Rus hükümetinin bu borçları, Rusya Federasyonu topraklarında güvenli bir şekilde ikamet eden Viktor Yanukoviç de dahil olmak üzere kendilerine verdiği kişilerden talep etmelidir.
Minsk anlaşmalarını sadece Kiev değil, aynı zamanda sözde “halk cumhuriyetleri”ndeki emperyalist adacıkları desteklemekten vaz geçmeye niyeti olmayan Moskova da ihlal etmektedir.
Rus birliklerinin derhal geri çekilmesinden, Luhansk ve Donetsk illerindeki silahlı oluşumlara yönelik tüm askeri desteğin sona ermesinden, ateşkesten ve Ukrayna yurttaşlarının Doğunun ve Batının emperyalistleri olmadan ülkelerinin kaderini belirleme hakkından yanayız!

Rus Sosyalist Hareketi