2005 yılındaki bu konuşmasında Daniel Bensaïd, Fransız Marksizminde diyalektik düşünceye tepkinin tarihsel kökenlerini ele alırken, günümünüz koşullarında diyalektiğin hangi alanlar ve konular üzerinden çalıştırılması, geliştirilmesi gerektiğini tartışıyor.
Hakim akıl karşısında diyalektik akıl akılsızlıktır:
Onun maskesini düşürüp ötesine geçtiği vakit aklî hale gelir.
Theodor W. Adorno
“Fransa’da ve dünyada diyalektik düşüncenin durumu”. Bu
yuvarlak masa toplantısının başlığı bir hayli iddialı. Dünyada? O topa girmem.
Bertell Olmann Anglo-Sakson dünyada diyalektik araştırmaların durumu hakkında
kışkırtıcı bir sunum yaptı. Daha özgül olarak Fransa’ya gelirsek, bu ülkenin
felsefi kültürünün diyalektiğe inatçı bir karşıtlık içinde olduğu söylenebilir.
Giriş konuşmasında Lucien Séve, Lucien Goldmann’ı da ekleyebileceğim birçok isim zikrederek ellili yıllarda diyalektik düşünceye olan ilgiyi hatırlattı. Bu vaat yetmişli yıllarda birdenbire yitip gitmiş görünüyor. Fransız olan yalnızca dört diyalektikçiyi (Pascal, Rousseau, Mallarmé ve Lacan) kabul eden Alain Badiou kadar ileri gitmeden Fransa’da diyalektik düşüncenin geçmek bitmeyen sefaletini tespit etmek durumundayız. Özellikle Auguste Comte’a yönelik acımasız kısa yorumlarında Marx tarafından değinilen bu meselenin altı Troçki tarafından da çizilmiştir. Sürekli Devrim’de diyalektiğe dönük “Fransız sol çevrelerinde yaygın olan tiksinti”den söz ediyordu. Gramsci de Hapishane Defterleri’nde “Fransızın diyalektik ve somut biçimde devrimci bir zihniyete” sahip olmadığını belirtiyordu. Şüphesiz bu tiksinti Galyalılara özgü bir genetik acziyetin değil siyasal ve kültürel bir tarihin ürünüdür.
Muzaffer Stalinist bürokrasi tarafından otuzlu yıllarda bir devlet aklı mertebesine yükseltilmiş ortodoks Marksizm, bu durumdan faydalanarak işçi hareketi içinde dogmatikleştirilmiş ve kanonlaştırılmış diamat’ının ideolojik hakimiyetini sağlamakta zorluk çekmemiştir. Bu, diyalektiğin bir çeşit ikinci ölüm fermanı olmuştur.
“Düzen içinde ilerleme”nin düşüncesi olarak pozitivizmin
üniversiter beşerî bilimlerdeki egemenliğinin ve Üçüncü Cumhuriyet’in üzerine
kurulduğu cumhuriyetçi antlaşmada sahip olduğu hegemonyanın sonucudur.
Lanson’ların, Lavisse’lerin ve Langlois’ların bu “entelektüel partisi”ne karşı
isyan ediyordu genç Péguy veya Georges Sorel. Althusser ise, tam aksine, Marx İçin’de Comte’u hala “19’uncu
yüzyılın tek büyük Fransız filozofu” olarak değerlendiriyordu. Oysa pozitivizm
devrimci tehdidin ve onun yaratacağı sarsıntıların önünü almayı hedefleyen
tipik bir Termidorcu ideolojidir. Yeni doğmakta olan işçi hareketinin
bünyesinde Blanqui pozitivizmin bu methiyeci boyutunu kavrayan nadir
şahsiyetlerden biri olmuştur. Bu konuda not defterlerinden sayfalarca alıntı
yapılabilir. Dolayısıyla bir gericilik ideolojisidir pozitivizm. Devrimci cumhuriyetin
değil, devrime karşı cumhuriyetin, kutsal öğretisi ve sivil diniyle Düzen
içinde İlerleme’nin ideolojisi. Bu açıklanabilir: Almanlar, İtalyanlar ve tabii
ki Ruslar kendi ulusal ve toplumsal özgürleşimlerini gerçekleştirmek için
diyalektik eleştiriye ihtiyaç duyarken Fransız muhafazakâr ideolojisi, Haziran
1848’in ve Paris Komününün ardından ondan kurtulmak için elinden geleni ardına
koymadı. Son metinlerinde Althusser’in hoş bir ifade ile başvurduğu
“karşılaşmanın yeraltı maddeciliği”, Fransa’da Marx’ın alımlanışından bile önce
yenilgiye uğramıştı. Ekonomik
Belirlenimcilik’in yazarı Lafargue’ın ve Guesde’in doğmakta olan “bulunmaz
Marksizmi[1]” daha
başından itibaren pozitivizmle yoğrulmuştu. Tanımların tasnif edici
mantığından, Marx’ın Kapital’de
ustaca yürürlüğe koyduğu belirlenimlerin dinamik (diyalektik) mantığına geçmek
zordu. Altmışlı yıllarda moda olan yapısalcılık, en sert biçimleri altında,
olaydan ve öznellikten azade donmuş yapılar ve yüzyılın tarihini düşünmek acı
verici hale geldiği oranda tarihten yoksun sistemler üzerinde durarak bu
bastırma işlemini sürdürebilmiştir.
Muzaffer Stalinist bürokrasi tarafından otuzlu yıllarda bir devlet aklı mertebesine yükseltilmiş ortodoks Marksizm, bu durumdan faydalanarak işçi hareketi içinde dogmatikleştirilmiş ve kanonlaştırılmış diamat’ının ideolojik hakimiyetini sağlamakta zorluk çekmemiştir. Bu, diyalektiğin bir çeşit ikinci ölüm fermanı olmuştur. Karanlık Kharkov kongresinde[2] psikanalizin ve sürrealizmin mahkûm edilmesiyle öncülleri bariz hale gelen bir çeşit teori içindeki Termidor’dur bu. “Bilimin koro başı”, Tarihsel Maddecilik ve Diyalektik Maddecilik isimli o ölümsüz broşür bu Termidor’un öğretisinin temellerini atar. Dolayısıyla diyalektik, formel bir meta-mantık, her işi gören ve tuğla kırmazdan önce insan kıran bir devlet sofistiği haline bürünür[3]. Böylece eleştirel bilinç diyalektiği (Lukacs, Korsch) devlet aklının otoritesi karşısında gerilemek durumunda kalır.
Geçip giden yüzyılın trajedilerinin ardından, ilerleme ile felaketin o korkunç Benjaminci diyalektiğini yok sayarak ilerlemenin usul usul akan nehrinde yıkanamayız artık.
Teorideki bu gericilik, özellikle de Fransa’da bir başka
sürece eklemlendi. Mitolojik alacakaranlıklar karşısında Aydınlanmanın
rasyonalizmini savunma gerekçesiyle -ki bu belirli bir ölçüde ve belirli bir
yere kadar meşrudur-, felsefedeki Halk Cephesi dediğim olgu gelip siyasetteki
Halk Cephesini tamamlar. Yöntem Üzerine
Konuşma’nın üç yüzüncü yıldönümü vesilesiyle Politzer için Descartes
Fransa’ydı! Gayrı-diyalektik akla düzülen bu methiye aynı zamanda bu kutsal
yöntemin diyalektikçi Pascal üzerindeki -geç gelen- zaferidir (Henri
Lefebvre’ın onun hakkındaki cüretkâr savunusuna rağmen). Yakın zamanda
keşfedilen kendiliğindenlik ve bilinç hakkındaki 1926 tarihli metnine kadar
eleştirmenlerinin mahkemesine direnen Lukacs bile Aklın Yıkımı kitabına hevesle girişir (ancak savaştan sonra
yayınlanacaktır). Bürokratik karşı-devrim üçüncü seçeneği dışlayan bir ikili
mantık talep ediyor: “Benim yanımda bulunmayan karşımda bulunur…”, “Kurtlarla
birlikte ulumamak lazım…” vs. Asimetrik biçimde de olsa iki cephede birden
mücadele vermek söz konusu değildir bu anlayış açısından. Bu yıldırma ve suçlu
hissettirme mantığı çok sayıda siyasal tahribata yol açar (Macaristan,
Çekoslovakya, Polonya’da ve daha yakınlarda Afganistan’da veya Balkanlarda).
Lucien Sève diyalektik düşüncenin yeni bir atılımına tanık
olduğumuza kani. Bu iyi bir işaret olur. Bu, rüzgârın yön değiştirdiğinin ve
her koşulda “pozitif” düşünmeyi salık veren Carrefour-düşüncesine,
konsensüs sağlama ve genel uzlaşma retoriklerine karşı negatifin,
olumsuzlamanın çalışmaya başladığının işareti olur. Böyle olması için iyi ve
kuvvetli nedenler mevcut: Zamanın havasına nakşolmuş bir eleştirel ve
diyalektik düşünceye dönük acil bir ihtiyaç.
Tarihsel bir neden, öncelikle. Geçip giden yüzyılın
trajedilerinin ardından, ilerleme ile felaketin o korkunç Benjaminci
diyalektiğini yok sayarak ilerlemenin usul usul akan nehrinde yıkanamayız
artık. Özellikle de son yirmi yıldan beri şekillenen dünyanın belirsiz
dönüşümlerinde. Bu diyalektik ihtiyacı kendini eleştirel ekolojide de
hissettiriyor. Hem kapitalist küreselleşmenin esrikliklerine hem de derin
ekolojinin karanlık eğilimlerine karşı iki cephede birden müdahale etmesi
gereken bir ekoloji.
Belirlenimci kaos, sistem teorisi, holistik veya
karmaşık nedensellikler, canlının ve yükselen düzenin mantıkları konusundaki bilimsel
tartışmaların ışığında diyalektik mantığın kategorilerinin yenilenmesi. Bir
alandan diğerine temkinli biçimde geçme koşuluyla, farklı araştırma alanları
arasında yenilenmiş bir diyalogu ve diyalektik mantıkların sınanmasını gündeme
getiriyorlar.
Küreselleşmeyi totalitenin/bütünlüğün (açık bir
bütünselleştirmenin) bakış açısından düşünmeye dönük acil bir ihtiyaç. Bu, geç
emperyalizmlerin yeni simalarını anlamanın ve gezegenin her zamankinden eşitsiz
ve kötü bileşmiş gelişimine siyasal olarak müdahale etmenin önünü açar.
Bir diğer acil ihtiyaç ise yüzyılı, toplumsal
olarak üretilmiş, süreksiz bir zaman-mekân açısından düşünmek ve tarihi
miskince post’ların ve ante’lerin (postkapitalizm,
postkomünizm…) çizgisel kronolojik kategorileri üzerinden düşünmek yerine,
zamansızlık ve aynı-çağdan-olmayış kategorilerini[4] temel
alan özgül bir siyasal zaman ölçeğini kavramsallaştırmak.
Etkin ilerlemeyi yalnızca nicel birikimin veya
Henri Lefebvre’in haklı olarak eleştirdiği “gelişmesiz büyümenin” değil
gelişmenin (veya Troçki’nin terminolojisiyle “evrilmenin” [transcroissance]) bakış açısından
değerlendirmeye yönelik yine acil bir gereklilik.
Son olarak, soğuk savaşın sona erişi ve çoklu
çatışmaların karmaşık kesişimi bir anavatanın devlet hegemonyası altındaki
“kamplardan” birini seçmeye (bu reel sosyalizmin kampı bile olsa) dönük ikili
mantıktan çıkmaya ve Balkanlar veya Körfez’inki gibi çatışmalarda stratejik bir
yönelime sahip olabilmek için bir üçüncü seçeneği tekrar devreye sokmaya
zorluyor.
Eğer diyalektik düşüncenin bu güncelliği doğrulanırsa Komünizmin Kara Kitabı ile Psikanalizin Kara Kitabı’nın ardından
bir “Diyalektiğin Kara Kitabı”nın yayınlanmasına hazırlıklı olmak (hatta bundan
memnuniyet duymak) gerekebilir. Bu, uzlaşmaz çelişkinin bütünleyicilik biçimi
altında etkisiz kılınmış veya “çelişkilerin değil ilintilerin karşıtlığı”
içinde erimiş olmadığı anlamına gelir. Ve “hayır’ın felsefesinin”, olumsuzlama
çalışmasının, totaliteden yola çıkan bakış açısının, Hegel’in Mantık’ına tuttuğu kenar notlarında Lenin
tarafından kutsanan öngörülemez “sıçrayışların” kesinkes ehlileştirilmediğini
gösterir. Çünkü diyalektik üzerinden hedef alınan bizzat Devrimin kendisidir. Tarih ve Sınıf Bilinci’nin ve Lenin’in Düşüncesi’nin Lukacs’ı bunu iyi
kavramıştı. Doğrudur, bu fırtınanın tam ortasında meydana geliyordu, kriz
yıllarında, ki bu mantıken diyalektik yoğunluk yıllarıdır da.
Çeviren: Uraz Aydın
[1]
Daniel Linderberg’in Fransa’da marksizmin gelişimini incelediği “Le marxisme
introuvable” (1975) adlı kitabına gönderme.
[2]
Uluslararası Devrimci Yazarlar Birliği’nin 1930 yılında yapılan bu kongresinde
tüm sapmalar belirlenip uluslararası çapta komünist hareket için doğru edebiyat
çizgisi belirlenmiştir.
[3]
René Viénet’in 1973 yapımı “Diyalektik Tuğla Kırabilir mi?” isimli filmine
gönderme.
[4]
Marx’taki contretemps (beklenmedik,
zamansız, vakitsiz) ve Ernst Bloch’taki non-contemporanéité
(çağdaş-olmayış, aynı-çağdan-olmayış).
Bundan on yıl önce, 2010 ocağında yitirmiş olduğumuz Marksist düşünür ve militan Daniel Bensaïd vermiş olduğu -ve Türkçede ilk defa yayımlanan- bu mülakatta Marx’ın fikriyatını eleştirel bir gözle tekrar değerlendiriyor ve 21’nci yüzyılın insanlığın karşısına diktiği yeni sorunlar çerçevesinde tartışıyor.
Vpered :
Marksist mirasın artık kesinkes geçmişte kalmış yönleriyle günümüzde hala
keskinliğini muhafaza edenler hangileridir sizce?[1]
Tek değil birçok miras var: “Ortodoks” bir Marksizmle
“heterodoks” Marksizmler, bilimci (veya pozitivist) bir Marksizmle eleştirel
(veya diyalektik) bir Marksizm veya Ernst Bloch’un ifadesiyle Marksizmin “soğuk
akıntıları”yla “sıcak akıntıları”. Bunlar sadece okuma veya değerlendirme
farklarından değil kimi zaman karşıt ve uzlaşmaz siyasetlerin ardında yatan
kuramsal söylemlerden ileri gelir. Jacques Derrida’nın belirttiği gibi miras
devrettiğimiz ve muhafaza ettiğimiz bir mülk değildir. Mirasçıların onunla ne
yaptığı ve ne yapacağına göre belirlenir. Marx’ın teorisinde miadı dolmuş olan
ne var? Bence öncelikle bir çeşit sosyolojik iyimserlik: Kapitalist gelişmenin
neredeyse mekanik biçimde sürekli daha kalabalıklaşan ve yoğunlaşan, her zaman
daha iyi örgütlenen ve daha çok bilinçlenen bir işçi sınıfının gelişimine yol
açtığı fikri. Yüzyıllık deneyim proletarya saflarındaki bölünmelerin ve
farklılaşmaların önemini gösterir. Sömürülen sınıfların birliği doğal ve verili
bir durum değil bir mücadelenin ve inşanın sonucudur.
Bunun dışında, diktatörlük ve devletin sönümlenmesi
kavramları hakkında bir tartışmayı yeniden yapmak gerektiğini düşünüyorum. Bu
karmaşık bir mesele çünkü kelimeler bugün Marx’ın yazılarındaki anlama sahip
değiller. O zamanlar diktatörlük, Aydınlanmanın söz haznesinde, zorbalığın
zıddını ifade ediyordu. Antik Roma’nın kıymetli bir kurumuna gönderme yapıyordu:
Sınırsız bir keyfi iktidar değil sınırlı bir zaman dilimi için görev verilen
istisnai bir iktidardı bu. 20’nci yüzyılın askeri ve bürokratik
diktatörlüklerinin ardından bu kelimenin artık aynı masumiyete sahip olmadığı
aşikâr. Marx için bu kavram büyük bir yeniliği tarif ediyordu: Paris Komününün
“nihayet kavuştuğu biçimini” temsil ettiği ve ilk defa çoğunluğun ürünü olan
bir istisnai iktidar. Dolayısıyla bugün üzerine konuşulması gereken Komünün (ve
tüm “aşağıdan” demokrasi biçimlerinin) bu deneyimidir.
Bu demektir ki proletarya diktatörlüğü kavramı Marx’ın
gözünde belirlenmiş bir kurumsal rejimi ifade etmiyordu. Daha çok stratejik bir
anlama sahipti, eski bir toplumsal ve hukuki düzen ile yeni bir düzen
arasındaki sürekliliğinin kopuşunu vurguluyordu: “İki karşıt hukuk arasında
karar verici olan güçtür” yazıyordu Kapital’de.
Bu açıdan proletarya diktatörlüğü istisna halinin proletaryen biçimiydi.
Marx’ın sık sık iyi bir iktisatçı veya iyi bir filozof
olmakla birlikte vasat bir siyasetçi olduğu iddia edilir. Aksine Marx bir
siyaset düşünürüydü. Fakat siyaset “bilimi”nde öğretildiği gibi, bir kurumsal
teknoloji olarak siyaset değil burada söz konusu olan. Ayrıca 19’uncu yüzyılda,
İngiltere haricinde Avrupa’da ne parlamenter rejimler ne de bildiğimiz modern
biçimi altındaki siyasi partiler mevcuttu. Marx siyaseti daha çok birer olay
(savaş ve devrim) ve biçim icadı olarak düşünüyordu. Benim “ezilenin siyaseti”
olarak adlandırdığım şeydir bu: Burjuva düşüncesinin profesyonel siyaseti
indirgediği devlet alanından dışlananların siyaseti.
Siyasete dair bu farklı kavrayış bugün hala önemini
korumakla birlikte, istisna uğrağıyla (“proletarya diktatörlüğü”) devletin (ve
hukukun!) hızlı bir sönümlenişi perspektifi arasında bir kısa devreye yol
açacak kör noktalar da bulunuyor Marx’ta. Bu kısa devre Lenin’de mevcut gibi
geliyor bana (özellikle Devlet ve İhtilal’de),
ki bu da kurumsal ve hukuki boyutlarıyla geçiş dönemini tasavvur etmeye pek
yardımcı olmuyor. Oysa 20’nci yüzyılın tüm deneyimleri bizleri partiler,
toplumsal hareketler ve devlet kurumları arasındaki ayrımları kalıcı biçimde
düşünmeye zorluyor.
Mirasın güncelliğine gelince, bu aşikâr görünüyor. Marx’ın
güncelliği Kapital’in ve siyasal
iktisadın eleştirisinin, bir social
killer olarak sermayenin mahrem ve gayrişahsi mantığının kavranışının
güncelliğidir. Ve de kapitalist küreselleşmenin. Marx’ın gözlerinin önünde
Viktorya çağının küreselleşmesi yaşanıyordu: Taşımacılığın ve iletişimin
(demiryolları ve telgraf), kentleşmenin ve finansal spekülasyonun, modern
savaşın ve “katliam sanayisi”nin gelişimi. Yeni teknolojik devrimiyle (internet
ve astronotik, spekülasyon ve skandallar, küresel savaş vs.) buna çok benzeyen
bir çağda yaşıyoruz. Ancak gazetecilerin çoğu olayların yüzeyini tasvir etmekle
yetiniyorken Marksçı eleştiri bunun mantığını, sermayenin hızlandırılmış
birikiminin ve genişletilmiş yeniden üretiminin mantığını kavramamıza yardımcı
oluyor. Özellikle medeniyet krizinin kökenlerine inmeyi sağlıyor: Ölçümlemenin
genel krizi, dünyanın uyumunun bozulması krizi. Bu, tüm zenginliği meta
birikimine indirgeyen ve insanları ve şeyleri soyut emek zamanına göre ölçen
değer yasasın giderek daha da “sefilane” (1857-1858
Elyazmaları’nda geçen ifadeyle) bir hale sürüklenmesinden ileri geliyor.
Böylece çalışmanın ve tekniğin kısmi rasyonalizasyonu artan bir küresel
irrasyonaliteye yol açıyor. Toplumsal kriz (üretkenlik, serbest zaman değil
dışlanma ve yoksulluk doğuruyor) ve ekolojik kriz (Borsanın ve Nasdaq’ın anlık
“hakemlikleriyle” doğal kaynakları yüzyıllar ve binyıllar ölçeğinde yönetmek
imkansızdır) bunu iflah kesici biçimde resmediyor.
Gezegenin ve tür olarak insanlığın geleceğini tehdit eden bu tarihsel krizin ardında kapitalist mülkiyet ilişkilerine içkin sınırlılıklar yatıyor. Emeğin toplumsallaşması her zamankinden çok önem kazanıyorken, dünyanın (sadece sanayinin değil, hizmetlerin, mekânın, canlının, bilginin) özelleştirilmesi ihtiyaçların gelişimini ve tatminini baskılıyor. Buna karşılık nitelikli kamu hizmeti talebi, kimi malların ve hizmetlerin ücretsiz olması isteği ve (enerji, toprağa, suya, havaya, bilgiye erişim konularında) “insanlığın müşterekleri” talebi ise yeni toplumsal ilişkilerin gerekliliğini ifade ediyor.
Emek gücünün makinelere dayalı denetim usulleri aracılığıyla yönetim teknikleri kadar fikrî emek ile kol emeği arasındaki ilişkinin yeniden şekillenmesi söz konusu. 20’nci yüzyılın deneyimleri mülkiyet ilişkilerindeki formel dönüşümlerin çalışma içinde ve çalışma aracılığıyla meydana gelen yabancılaşmayı sona erdirmek için yeterli olmadığını gösteriyor.
Marksistlerin bugün çözmesi gereken temel teorik meseleler nelerdir?
Çözmekten ziyade üzerine çalışılması gereken meseleler demek
daha doğru olur. Çünkü bunların çözümü salt teoride değil pratikte de gerçekleşmelidir.
Eğer böylesine bir çözüm meydana gelecekse bu milyonlarca insanın hayal gücünün
ve deneyiminin sonucu olacaktır. Buna karşılık ne Marx’ın ne Engels’in ne de
diğer kurucu ataların hayal bile edemeyeceği yüzyıllık deneyimin ışığında
tekrar ele alınması ve üzerinde çalışılması gereken meseleler.
Her şeyden önce ekoloji meselesi. Marx’ta gerçekten de soyut
bir tek yönlü ilerleme anlayışının eleştirisi (1857 Elyazmaları’nın ilk sayfalarında) ve kapitalist toplumsal
ilişkiler çerçevesinde her ilerlemenin zarar ve gerileme doğuran bir yönü
olduğu fikri (Kapital’de tarım konusu
hakkında) mevcut. Fakat ne o ne de Engels, Lenin, Troçki eşik ve sınır
kavramlarını gerçekten anlayışlarına dahil etmiştir. Gerici Malthus’çu akımlara
karşı polemiklerinin mantığı onları zorlukları çözmek için bolluğa güvenmeye
itiyordu. Oysa bilimsel bilgilerin gelişimi geri döndürülemezlik risklerinin ve
ölçek farklarının bilincine varmamızı sağlamıştır. Ekosisteme, biyoçeşitliliğe,
iklim dengelerine verilen zararların telafi edilebileceğinden bugün kimse emin
olamaz. Dolayısıyla bir çeşit Prometheus’çu kibirden kurtulup, Marx’ın da 1844 Elyazmaları’nda altını çizdiği gibi
eğer insan “doğal bir insan varlığı” ise, her şeyden önce bir doğal varlık
olarak ekolojik çevresine bağımlı olduğunu hatırlamak gerekir. Eğer Marksist
eleştiri bugün başka araştırma alanlarında yapılmış çalışmalardan istifade
edebiliyorsa (Georgescu-Rötgen’inkiler gibi), son yıllarda Marx’ın
çalışmalarından esinlenen önemli bir “toplumsal ekoloji”nin geliştiğini
görebiliriz (ABD’de Bellamy-Foster, Fransa’da Jean-Marie Harribey veya Michel
Husson ve daha başkaları).
Ayrıca siyasetin zamansal ve mekânsal koşullarında meydana
gelmekte olan değişimlerin stratejik sonuçları üzerine de düşünmek bence
önemli. Zaman konusunda ciddi bir kuramsal literatür mevcut. Bunların bir kısmı
ekonomik ritimlerle ilgili (çevrimler, sermayenin rotasyonu, toplumsal ölçüm
vs.). Bir kısmı da siyasetin zamanı, hukukun zamanı, estetiğin zamanı ve bugün
de ekolojinin uzun çaplı zamanı arasındaki ritim farklılıklarıyla yani
toplumsal zamansallıklar arasındaki uyumsuzluklarla (veya Marx’ın “zamansızlık”
yahut Ernst Bloch’un “aynı çağdan-olmayış” olarak tarif ettiği meselelerle)
ilgili. Buna karşılık Henri Lefebvre’in öncü çalışmalarına rağmen toplumsal
mekanların toplumsal üretimi teorik çalışmalar bakımından pek rağbet görmedi.
Oysa bugün küreselleşme uzamsal ölçeklerin yeniden örgütlenişini, iktidar
mekanlarının yeniden dağılımını, yeni eşitsiz ve bileşik gelişme biçimlerini
üretiyor. David Harvey Marx’ta bu yönde ilginç patikaların bulunduğunu
gösterdi. Toni Negri’nin ileri sürdüğü gibi İmparatorluğun düz ve homojen
uzamına yol açmaktan ziyade eşitsiz gelişmeyi sermaye birikiminin yararına
sürdüren ve kullanan çağdaş emperyalist egemenlik biçimleri açısından bu
patikaları geliştirerek keskin çıkarsamalara vardırdı.
Üçüncü bir önemli tema ise emeğe ve geçirdiği dönüşümlere
ilişkin. Burada emek gücünün makinelere dayalı denetim usulleri aracılığıyla
yönetim teknikleri kadar fikrî emek ile kol emeği arasındaki ilişkinin
yeniden şekillenmesi söz konusu. 20’nci yüzyılın deneyimleri mülkiyet
ilişkilerindeki formel dönüşümlerin çalışma içinde ve çalışma aracılığıyla
meydana gelen yabancılaşmayı sona erdirmek için yeterli olmadığını gösteriyor.
Kimileri bundan, çözümün “çalışmanın sonu”nda veya zorunluluk alanında çıkışta
(kaçışta?) bulunduğu sonucunu çıkarır. Marx’ta emek kavramının ikili bir
kavranışı vardır: Doğa ve insan türü arasındaki dönüşüm ilişkisine (veya
“metabolizma”ya) işaret eden, geniş anlamıyla, antropolojik bir kavrayış ile
emekten zorunlu emeği, özellikle de bir kapitalist toplumsal formasyondaki
ücretli emek biçimini anlayan özgül veya sınırlı bir kavrayış. Bu sınırlı
anlamla ilgili olarak emeğin özgürleşmesini ve emekten özgürleşmeyi, ücretli
emek biçiminin sönümlenmesine varmak için gelirin toplumsallaşmasını kendimize
hedef olarak koyabiliriz ve koymalıyız. Ancak doğal bir çevrenin sahiplenilmesi
ve dönüştürülmesine ilişkin genel bir faaliyet anlamındaki “emeği” (buna başka
bir isim versek de) ortadan kaldıramayız. Dolayısıyla bu faaliyetin yaratıcı
hale gelebileceği biçimleri düşünmek durumundayız, çünkü emeğin kendisi
yabancılaşmış biçimiyle kaldığı takdirde özgürleşmiş ve serbestçe serpilen bir
yaşamın var olabileceği kuşkuludur.
Dördüncü bir temel mesele ise dünyayı değiştirme
stratejisine -veya stratejilerine- ilişkindir. Berlin Duvarı’nın yıkılışı ve
Sovyetler Birliği’nin infilak edişinin ertesindeki kısa süreli coşkunluk veya
sarhoşluk anının ardından büyük liberal vaat tüm inandırıcılığını hızla
yitirdi. “Engelsiz” kapitalist rekabetin yarattığı toplumsal ve ekolojik
tahribat her gün tüm haşmetiyle gözümüzün önünde ortaya çıkıyor. Daimî savaş ve
istisna hali, bu tarihsel krizin yalnızca mantıkî sonucudur. Alternatif
küreselleşme hareketlerinin doğuşu bir iflasa dair tespiti ifade eder: Dünya
satılık değildir, dünya bir meta değildir… Kapitalizmin nihai zaferinin kesin
ilanının üzerinden 15 yıldan az zaman geçmişken (Fukuyama’ya göre o meşhur “tarihin
sonu”) bu reel kapitalizm dünyasının insanlık dışı ve kabul edilemez olduğu
fikri geniş ölçüde paylaşılmaktadır. Buna karşılık 20’nci yüzyılın
yenilgilerini ve sosyalizm karikatürlerini yeniden üretmeden bu dünyayı
değiştirebilme biçimleri konusunda çok güçlü bir şüphe mevcut.
Dolayısıyla sistemin çelişkilerinde sınıflar mücadelesinin
merkeziliğinden
vazgeçmeden bu çelişkilerin, hareketlerin, aktörlerin çoğulluğu üzerine
düşünmek, toplumsal ile siyasal olanı birbirine karıştırmadan aralarındaki tamamlayıcılığı
düşünmek, III. Enternasyonal tartışmaları veya Gramsci’nin Hapishane Defterleri tarafından başlatılıp yarım kalmış hegemonya
ve birleşik cephe sorunsalını tekrar ele almak, siyasal yurttaşlık ile
toplumsal yurttaşlık arasındaki ilişkileri derinleştirmek gerekiyor… Bu ancak
yeni mücadele ve örgütlenme deneyimlerinin katkısıyla ilerleyebilecek engin bir
program.
Elbette bunun için modern toplumlarda bürokrasi olgusunu ve
toplumsal iş bölümündeki derin köklerini tüm kapsamıyla değerlendirmek lazım. Yüzeysel
bir fikir bürokrasi olgusunun yalnızca kültürel açıdan geri kalmış toplumların
sonucu veya örgütlenme biçimlerinin (siyasal parti halindeki örgütlenmeler
dahil) ürünü olduğuna inandırmaya çalışıyor. Esasında toplumlar ne kadar
gelişirse o kadar çok farklı bürokrasi biçimleri üretiyor: Devlet
bürokrasileri, idari bürokrasiler, bilgi ve uzmanlık bürokrasileri. Toplumsal
örgütler de (sendikalar, STK’lar) partilerden daha az bürokratikleşmiş değil.
Aksine partiler (bunlara parti, hareket, dernek de desek), paranın yol açacağı
yozlaşmalara ve medyatik kooptasyona (medya bürokrasisi de yeni bir
bürokratikleşme biçimi çünkü) karşı kolektif bir direniş aracı oluşturabilir.
Dolayısıyla iktidarı ve siyaseti meslek olmaktan çıkarmanın, seçilmişlerin aynı
anda görev alacağı makamların sınırlanmasının, maddi ve manevi ayrıcalıkların
ortadan kaldırılmasının, sorumlulukların rotasyonunun sağlanmasının yolları
üzerine düşünmek son derece önemli. Bu konuda mutlak silahlar yahut panzehirler
yoktur. Bürokratik eğilimlerin sınırlanması konusunda dikkatli olmaya dönük
tedbirler lazım ancak gerçek çözümler uzun vadede iş bölümünün radikal bir
dönüşümü ile zorunlu çalışma zamanının ciddi ölçüde azaltılmasına bağlıdır.
Bu meseleler üzerinde çalışmak için Marx’ta ve Marksist
gelenekte -çoğu kez bilinmeyen yahut unutulmuş- önemli kaynaklar mevcut. Fakat
aynı zamanda farklı düşünce akımlarında, iktisatta, sosyolojide, eleştirel
ekolojide, toplumsal cinsiyet çalışmalarında, postkolonyal çalışmalarda,
psikanalizde önemli düşünce araçları mevcut. Freud’le, Foucault’yla,
Bourdieu’yle ve daha birçok düşünürle diyalog içinde ilerleyebiliriz ancak.
Sizce son on yılların en çarpıcı Marksist düşünleri arasında en çarpıcı olanları kimlerdir ve Marksizmin gelişimine katkılarının önemi ne düzeydedir?
Marksist çalışmaların bir ödüllüler listesini veya onur
listesini oluşturma çabası hayli verimsiz olacaktır. Çünkü öncelikle fikrî
emeğin toplumsallaşması ve kolektif akıl düzeyinin genel yükselişi artık “akıl
hocalarının” veya “büyük entelektüellerin” (bir zamanlar hala Sartre’ların,
Lukacs’ların olduğu gibi) varlığını ortadan kaldırmıştır. Bu aslında iyi bir
şey, entelektüel hayatın ve kuramsal tartışmanın demokratikleşmesinin bir
işareti. Dolayısıyla bugün büyük simaları saymak zorlayıcı veya keyfî
olacaktır. Buna karşılık, çeşitli alanlarda ve disiplinlerde, dilbiliminden
iktisada, psikolojiden tarihe ve coğrafyaya Marx’tan ve Marksizmlerden
esinlenen çok daha geniş bir çalışmalar ve araştırmalar tabakası mevcut. Bu
nedenle onlarca isim zikretmek ve her birinin yetkinlik alanını vurgulamak
gerekir çünkü “total entelektüel” hayali muhtemelen bir yanılsama halini almış
ancak “kolektif entelektüel” bundan kazançlı çıkmıştır.
Bir başka sebep sorunuza kesin bir yanıt vermeyi daha da zor
kılıyor. Bunu kavramak için sosyalist ve komünist hareketin tarihinden birkaç
büyük isim saymak yeter: Marx, Engels, Kautsky, Pannekoek, Jaurés, Rosa
Luxemburg, Lenin, Troçki, Buharin, Gramsci… Her biri toplumsal hareketin birer
“organik entelektüeli”, teoriyle pratiği birleştiren birer militan olmuştur.
Oysa uluslararası ölçekteki Stalinist gericilik ve işçi hareketinin yenilgileri
teori ile pratik arasında kalıcı bir kopuşa neden olmuştur. Perry Anderson’un
“Batı Marksizmi” hakkındaki yetmişli yıllarda yayınlanan kısa kitabı bu
meseleyi konu alıyordu. Düşünce ve kuramsal faaliyet özgürlüğünü muhafaza etmek
için entelektüellerin çoğu -saygıyla anılması gereken birkaç istisna dışında-
militan angajmanla aralarına temkinli bir mesafe koydu. Bu angajmana girmeyi
tercih edenler ise çoğu kez bilinçlerini ve teorik çalışmalarını kurban etmek
durumunda kaldı. Fransız entelektüellerinin komünist hareketle ilişkisinin
tarihi bu trajedinin tarihidir esasında: Paul Nizan, Henri Lefebvre,
sürrealistler, Pierre Naville, Aragon ve [komünist hareketin] daha birçok
“yol arkadaşı” gibi. Altmışlı yıllarda kuramsal araştırmayı Parti vesayetinden
ve ortodoksluğundan kurtarmak için Althusser teori ve pratik arasında kesin bir
iş bölümünü kuramsallaştırma noktasına vardı.
Bugün bu karanlık dönemden çıkmayı umabiliriz. Alternatif küreselleşme hareketi yeniden doğan toplumsal hareketlerle canlı, komplekssiz ve sansürsüz teorik araştırma arasında yeni bir karşılaşmanın fırsatını sunuyor. Bu, şüphesiz, kaçırılmaması gereken yeni bir randevu teşkil ediyor.
Sınıf mücadelesinin güncelliğine vurgu yapmanın bariz bir hedefi var: Irk, ulus, din vs. farklılıklarının ötesinde dayanışmayı inşa etmek. Sınıf mücadelesinden bahsedildiğini duymak istemeyenler, karşılığında kabile mücadelelerini, etnik çatışmaları ve din savaşlarını bulacaktır. Ve bu olağanüstü bir gerileme teşkil edecektir, ki bu halihazırda dünya çapında ilerleyen bir süreç.
Doksanlı yıllarda emekle sermaye arasındaki çelişkinin çağdaş toplumlardaki temel çatışma olmadığına dair kanaat hayli yaygındı. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Bu meseleye çeşitli açılardan yaklaşılabilir. Bu yaygın
kanaat sosyolojik bir dönüşümden ve gelişmiş ülkelerde aktif nüfus içinde
sanayi proletaryasının payının göreli gerileyişi tespitinden argüman
devşiriyordu. Gerçekten böylesi bir gerileme mevcuttu (Fransa’da %33’ten %25’e
düşmüştü) fakat bu hala aktif nüfusun dörtte birini oluşturuyordu ve
uluslararası düzeyde kentsel ve kırsal proletaryanın genel bir büyümesi söz
konusuydu. Proletaryanın çöküşü veya yok oluşu izlenimi çoğu kez toplumsal
sınıfların tasnif edici sosyolojik kategorilerden yola çıkarak yapılmış
kısıtlayıcı hatta işçici bir tanımından beslenir. Oysa Marx’ta söz konusu olan
sınıfların pozitivist bir sosyolojisi değil, sınıflar ancak mücadeleleri içinde
var olduğundan, dinamik bir toplumsal ilişkidir. Üretim araçlarının mülkiyeti
karşısındaki durumlarını, ücret gelirinin seviyesini ve biçimini, toplumsal iş
bölümündeki konumlarını değerlendirdiğimizde (sürekli daha fazla kadının dahil
olduğu) hizmet sektöründeki ücretlilerin çoğunluğu, Marx’ın bu kelimeye verdiği
birincil anlamda birer proleterdir. 1848’de Fransa’da
Sınıf Savaşları’nda sözü edilen Paris proletaryası kesinlikle sanayide
çalışmayıp daha çok atölye zanaatkarlığına yakındı. Siyasal ve toplumsal
mağlubiyetlerin sonucu olarak sınıf bilincinde ve örgütlenmesinde meydana gelen
zayıflama çoğu kez sınıf mücadelesinde tersine çevrilemez bir çöküşle
karıştırılıyor. Bununla birlikte bu bilinç ve örgütlenme karşısında artık var
olan engellere özellikle dikkat kesilmek lazım: Toplumsal hayatın
özelleştirilmesi ve bireyselleşmesi, çalışmanın esnekleştirilmesi, çalışma
zamanının ve ücret biçimlerinin bireyselleştirilmesi, işsizlik ve güvencesiz
istihdam baskısı, sanayinin [belirli merkezlerde yoğunlaşmış halini
dağıtmaya dönük] dekonsantrasyonu ve üretimin örgütlenmesindeki
dönüşümler…
Bununla birlikte emek-sermaye ilişkisi çağdaş toplumlarda
merkezî
konumunu sürdürüyor. Fakat kendi adıma “temel çatışma” terimini kullanmayacağım
çünkü diğer çelişkileri “ikincil” bir konuma indirgiyor. Aynı zamansallığa
(yani aynı tarihsel ölçeğe) dayalı olmayan fakat sıkı sıkıya birbirine geçmiş
(yahut Althusser’in dilini kullanmak gerekirse, sermayenin hâkim mantığı
tarafından “üstbelirlenmiş”) bir dizi çelişkiden söz etmek daha doğru geliyor
bana: Toplumsal cinsiyet ilişkileri, doğa ve insan toplumu arasındaki
ilişkiler, bireysel ile kolektif arasındaki ilişkiler gibi. Esas sorun bu
çelişkileri birbirine eklemlemek. Neden sendikalar, feminist hareketler,
ekolojist dernekler, kültürel hareketler Sosyal Forumlarda böylesine
kendiliğinden bir biçimde birbirine yöneliyor? Çünkü bu çeşitli çelişkilerin
büyük birleştiricisi Sermayenin kendisi ve toplumsal ilişkilerin bütününe
damgasını vuran genelleşmiş metalaşma. Ancak bu yönseme [convergence]
farklı hareketlerin özgüllüğüne saygı duyarak gerçekleşmelidir.
Bir diğer açıdan ise bu meselede bir ideolojik mücadele boyutu var.
Eğer Bourdieu gibi sosyologların ileri sürdüğü, toplumsal ilişkilerin yalnızca
doğal halleriyle var olmayıp aynı zamanda temsillerle inşa edildiği fikrini
kabul edersek de, bu temsillerin de reel bir dayanağı olması gerek. Toplumsalın
sınıflar üzerinden temsilinin, kuramsal olduğu kadar pratikte de sıkı
argümanları var. Proletaryanın varlığı veya yokluğu konusunda bu kadar
tartışılırken burjuvaziye veya patron sınıfına dair böylesi bir sorgulamanın
olmayışı bir hayli şaşırtıcıdır zaten: Kazancın ve kârın dağılımını incelemek, bu
sınıfın varlığını teyit etmek için kâfi! Sınıf mücadelesinin güncelliğine vurgu
yapmanın bariz bir hedefi var: Irk, ulus, din vs. farklılıklarının ötesinde
dayanışmayı inşa etmek. Sınıf mücadelesinden bahsedildiğini duymak
istemeyenler, karşılığında kabile mücadelelerini, etnik çatışmaları ve din
savaşlarını bulacaktır. Ve bu olağanüstü bir gerileme teşkil edecektir, ki bu
halihazırda dünya çapında ilerleyen bir süreç. Sınıf mücadelesinin
uluslararasılaşması, kapitalist küreselleşmeye yanıt olarak enternasyonalizmin
(yalnızca ahlaki değil) maddi dayanağıdır.
Marksist teoriyle kitlesel toplumsal hareketler arasında bugün ne türden buluşma noktaları vardır?
Marksist teorinin sert çekirdeği itibariyle (sermaye birikiminin ve “siyasal iktisadın eleştirisi”) liberal küreselleşmeyi ve sonuçlarını ele almak için en etkili araç olmayı sürdürdüğü kanısındayım. Güncelliği, daha önce belirttiğim gibi bizzat Sermayenin güncelliğidir. Zaten bundan bihaber olsalar dahi toplumsal hareketlerin çoğu bu eleştiriden esinlenmektedir. Tarihçi Fernand Braudel Marksizmin eleştirel kategorilerinin, hasımlarını da kapsayacak biçimde, çağdaş dünyaya dair bilgimizi ne denli etkilediğinin altını çiziyordu. Ve filozof Jacques Derrida bu güncelliği 1993’te şu formülle özetliyordu: “Marx’sız gelecek yok”. Marx’la birlikte, ona karşı veya onun ötesinde… Ama “Marx’sız” değil! Bu teori çağdaş toplumların kavranışına dair son söz değil fakat onun zorunlu geçiş noktası. Şöyle bir paradoks var: Marx’a modası geçmiş, miadı dolmuş, eskimiş, “gebermiş bir köpek” olarak muamele eden liberal ideologların klasik iktisatçılara veya 17’nci yüzyılın siyaset felsefesine veya Tocqueville’e bir geriş dönüş dışında Marx’ın karşısına dikecekleri bir şey yok. Elbette ki Marx kendi döneminin bir insanıydı. Bilim ve ilerleme hakkında kendi çağının kimi yanılsamalarını paylaşıyordu. Fakat eleştirisine giriştiği nesnenin -yani sermaye birikimi ve mantığı- doğası itibariyle kendi zamanından öteye taşıyor ve bizimkini öngörüyordu. Bu anlamda bizim çağdaşımız olmayı sürdürüyor; ortaya çıkışlarının ertesi günü eskimeye başlayan birçok sözde-yenilikten çok daha genç ve kışkırtıcı biçimde.
“İktidar olmadan dünyayı değiştirme”yi öneren ütopyacı formül (esasen Latin Amerika’da ama başka yerlerde de) belirli bir yankı bulduktan sonra hızla eskidi. Bugün söz konusu olan dünyayı değiştirmek için iktidarı almak.
Siyasal partilerle karşılaştırdığımızda kapitalizme karşı mücadeleleri daha da etkin biçimde geliştiriyor gibi görünen günümüzün geniş sosyalist hareketlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu türden partilerin geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz? Uluslararası bir örgütü inşa etmek için birer unsur olarak değerlendirilebilirler mi?
“Geniş sosyalist hareket”in ne ifade ettiği konusunda anlaşmamız
lazım. Yüzyıllık korkunç trajedilerin ve mağlubiyetlerin ardından özgürleşme
hareketlerinin teorik ve pratik bir yeniden inşasının muhtemelen en başlarındayız.
Bir ölçüde, kimi zaman sıfır noktasından yeniden başladığımız izlenimini
edinebiliyoruz. Brezilya’da askeri diktatörlüğün düşüşü sırasında, altmışlı
yılların hızlı sanayileşmesinin bir ürünü olarak seksenlerin başında ortaya
çıkan Emekçiler Partisi (PT) gibi bir parti 1914 savaşı öncesinin büyük Alman
Sosyal-Demokrasisine benzeyebilirdi: Aynı kitle karakterine ve
karşılaştırılabilir bir ideolojik çoğulculuğa sahipti. Fakat 21’inci
yüzyıldayız ve 20’nci yüzyıl gerçekten yaşandı. Onu silemeyeceğiz, bir parantez
gibi kapatamayacağız. Böylece PT bir çeyrek yüzyılda hızlandırılmış bir
bürokratikleşme süreci yaşadı ve çağdaş çelişkilerin, iktidar ilişkilerinin,
emperyalist egemenliğin yeniden örgütlenmesinde Latin Amerika’nın yeri gibi
meselelerin girdabına kapıldı.
Bir ilk evrede muhalefet ve direniş mücadeleleri, toplumsal
hareketler, parti şeklindeki örgütlenmelerden daha etkili ve daha somut gibi
görünüyor. Ortaya çıkışları, onsuz hiçbir şeyin mümkün olmayacağı bir
deneyimler çevriminin başlangıcına işaret ediyor. Ancak, nasıl ki Marx
demokratik ve yurttaşlığa değginözgürlüklerin
fethinin insanın özgürleşmesinin son sözü olduğu inancına dayalı kendi
çağdaşlarının “siyasal yanılsamasını” eleştirmişti, biz de bugün siyasal bir
alternatif yokluğunda, liberalizme karşı toplumsal direnişin aşılamaz ufkumuzu
oluşturduğuna ilişkin bir “toplumsal yanılsamanın” var olduğu tespitini
yapabiliriz. “Tarihin sonu”nun “solcu” versiyonu bir nevi. Ne var ki
kapitalizmin krizi o düzeyde ki, insanlığın ve gezegenin geleceğine yönelik
tehditleri öyle bir seviyede ki, bu tehlikenin ölçeğinde bir alternatifin
ortaya konması aciliyet arz ediyor.
Bu ise kararlı güçlerce taşınan bir siyasal tasarım ve strateji
meselesi. Ya böylesi bir alternatif için ciddi biçimde kavga edeceği ya da
mevcut sosyal-liberal güçlere basınç uygulamakla, giderek daha az solcu olan
sol partileri “yeniden dengelemek”le yetineceğiz ve böylece moral yitimini
pekiştireceğiz. Gerçek bir alternatifi inşa etmek için -ki bu uzun sürecektir
çünkü çıkılması gereken yokuş hayli sarp- sabra, inanca ve sekterliğe
kapılmayacak bir kararlılığa ihtiyacımız var, aksi takdirde gerçekçilik adına
girişilecek yarınsız maceralar ve birikmiş hayal kırıklıkları bizi kırıp
geçecek.
Uluslararası bir hareketin yeniden inşasına gelirsek, bu daha da engin
bir mesele. Kimileri bugün alternatif küreselleşme hareketini ve Dünya Sosyal
Forumlarını Birinci Enternasyonal’in başlangıç evrelerine benzetiyor:
Sendikaların, toplumsal hareketlerin, siyasal akımların, fazla sınır konulmamış
bir buluşması. Doğrudur, tüm bunlar mevcut. Ve kapitalist küreselleşme -ki bu
pozitif tarafı- hareketleri uluslararası düzeyde birbirlerine yönelmeye itiyor;
tıpkı 19’uncu yüzyılın evrensel sergilerinin, Birinci Enternasyonal’in
oluşumuna yol açacak toplantılara vesile olması gibi. Ancak bir fark var.
Burada da, aradan bir 20’nci yüzyılın geçmiş olmasının ağırlığı var. Bu
deneyimin ürünü olan siyasal akımlar ve ayrımlar bir günde ortadan kalkmayacak.
Sayacı sıfırlamak mümkün değil. Bu nedenle forumlardaki buluşmalar ve
yakınlaşmalar olumlu ve gereklidir. Bunlardan ne çıkacağını kimse şimdiden
söyleyemez. Bugün Latin Amerika’da veya Ortadoğu’da yaşanmakta olan
mücadelelere, siyasal deneyimlere bağlı olacaktır. Yeniden inşanın bu ilk
aşamasını henüz tüketmiş olmaktan uzağız. Asya’ya, Afrika’ya genişleme
imkanları mevcut. Gerekli siyasal tartışmaları sınırlamadan veya sansürlemeden
eylem
içinde birliği muhafaza edebilme hatta genişletebilme kapasitesi bu hareketin
olgunluğunun kanıtı ve varlığını sürdürmesinin koşulu olacaktır. Bir ilk
direniş evresinin, benim 1830-1840’lı yılların doğmakta olan sosyalist
hareketiyle benzerliğiyle “ütopik uğrak” dediğim evrenin sona erdiği aşikâr.
“İktidar olmadan dünyayı değiştirme”yi öneren ütopyacı formül (esasen
Latin Amerika’da ama başka yerlerde de) belirli bir yankı bulduktan sonra hızla
eskidi. Bugün söz konusu olan dünyayı değiştirmek için iktidarı almak. Latin
Amerika’da siyasal yönelim meselelerinden kaçınacak ve Brezilya, Venezuela,
Bolivya ve… Küba deneyimlerinin karşılaştırmalı bir bilançosunu çıkarmayı
reddedecek bir Sosyal Forum’un yapılması pek akla yatkın değil! Avrupa’da ise
liberal ve emperyalist bir Avrupa Birliği’ne kıta çapında bir alternatif
üzerinde düşünmeyecek bir forum da pek olası görünmüyor.
Bu perspektifle, bu geniş buluşmalara katkıda bulunmakla kendi
tarihine ve örgütsel yapılarına sahip bir siyasal akım tarafından taşınacak bir
hafızayı ve tasarımı muhafaza etmek birbirini tamamlamaktadır. Hatta böyle
davranmak birleşik hareketler içinde açıklık ve saygının koşuludur. Kendi siyasal
tanımlarını kamusal olarak sahiplenmeyen akımlar en manipülatör olanlarıdır.
Bir Fransız filozofunun tekrarladığı gibi siyasette sıfırdan başlamak, tabula rasa’ya dönmek söz konusu
değildir, “her yeniden başlayış ortadan yapılır”. Böylece kazanılmış
deneyimleri elden kaçırmadan yeniliklere açık olunabilmelidir.
Burjuvazi üniversite gibi ideolojik aygıtları bünyesinde Marksist bir varlığı nasıl kabul edebilir? Bu konuda kendi deneyiminizden söz edebilir misiniz?
Bu toplumdaki güç ilişkileriyle alakalı. Eğitim ve üniversite alanı
kapalı, toplumsal çelişkilerin sirayet edemeyeceği bir alan değil. Zaten
“devletin ideolojik aygıtları” formülünün tehlikesi burada yatıyor: Bunların
burjuva egemenliğinin basit devlet çarkları olduğu izlenimini vermesi. Esasında
okul ve üniversite ikili bir işlev yerine getirir. Bir yandan hâkim toplumsal
düzen yeniden üretilirken bir yandan da bilginin üretilmesi ve aktarımı söz
konusudur. Dolasıyla toplumsal güç ilişkileri bu kurumların içinden de geçer.
Fransa’da 1968 öncesinde ve sonrasında üniversitelerde Marksizmin kayda değer
bir etkisi olmuştur (ancak Fransa’da Marksizmin bir “altın çağı”nın yaşandığını
hayal ederek abartıya kaçılmamalıdır). Eğitim ve pedagojik deney özgürlüğü için
önemli alanlar mevcut olmuştur. Ancak bu göreli kazanımlar tersine çevrilemez
değildir. Seksenli yılların liberal karşı-saldırısıyla akademik normalliğin ve
pedagojik düzenin büyük oranda yeniden tesis edildiği aşikâr. Bu, eğitim
programlarında, sınav yöntemlerinde ve üniversitelerin bütçe yönetiminde
görülebilir. Fakat geriye kalan bir şeyler de var. Örneğin her yıl kendi eğitim
programlarım hakkında karar verme özgürlüğüne tümüyle sahibim. Sorun olan ise
altmışlı yılların “Marksist kuşağının” sahneyi terk ediyor olması (ki bu bir
basitleştirmedir çünkü kayda değer de olsa bu her zaman bir azınlık teşkil
etmiştir) ve yeni kuşaklar eleştirel düşünce alanında Foucault, Bourdieu veya
Deleuze üzerinden yetiştirilirken -ki bu iyi bir şey- Marksist mirasların
aktarımının nadir hale gelmesidir.
Göreli üniversiter özgürlüklerin, okul veya üniversite duvarlarının dışında var olan toplumsal güç ilişkilerine doğrudan bağımlı olduğu ortadadır. Bu ilişkiler tahrip olduğu, toplumsal hareket yenilgiler yaşadığı andan itibaren üniversiter düzende sonuçları hissedilir. Dolayısıyla bu hem üniversite içinde hem de gayrı resmî, halkçı eğitim kanallarının geliştirilme imkânı bulunduğundan üniversite dışında sürdürülmesi gereken bir mücadeledir.
Çeviren: Uraz Aydın
[1]Vpered dergisinden Rus yoldaşların
sorularına yanıtlar, 29 Aralık 2006. Vpered
genç Marksist militanlardan oluşan bir ağdır.