20 Haziran Dünya Mülteci Günü vesilesiyle Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi tarafından yayınlanan bildiride Corona virüsü kriziyle birlikte göçmenlerin hayatlarının daha da kırılganlaştığı vurgulanırken insan haklarından faydalanmanın, mülteci/göçmen/kaçak göçmen ayrımlarıyla statüye bağlı olmaktan çıkarılması ve eşit olarak herkese sağlanması gerektiği belirtildi.
Bu açıklamayı okurlarımızla paylaşıyoruz:
İltica bir haktır
Sınırsız, sömürüsüz, sürgünsüz bir dünya!
20 Haziran Dünya Mülteci Günü, ülkesindeki zulüm tehdidinden, şiddet ve çatışmadan kaçan milyonlarca insanın cesaretini, gücünü ve azmini kutlamak amacıyla ortaya çıktı. Bizler de mültecilerin/göçmenlerin gösterdikleri hayat mücadelesininin farkındayız ve beraber adil bir toplumda yaşamak istiyoruz. Çünkü biliyoruz ki mülteci/göçmenlerin haklarına erişebilmeleri sadece mültecileri/göçmenleri değil hepimizi ilgilendiriyor. Kişilerin ten rengine, kimliklerine, hukuksal statülerine ya da ekonomik koşullarına göre insan haklarına erişebildiği, ırkçılığın sıradanlaştığı toplumlarda yaşamanın bedelini sadece mülteciler/göçmenler değil her birimiz farklı şekillerde ödüyoruz.
Geçmişte olduğu gibi bugün de mülteciler/göçmenler ayrımcı ve ırkçı söylemlerin ve saldırıların hedefi olmaya devam ediyorlar. İşsizliğin, ücret eşitsizliğinin, yüksek kiraların mağduru iken nedeni olarak gösteriliyorlar. Öldürüldüklerinde bile haber değeri taşımıyor ancak bir suçun faili olarak lanse edilmek istendiklerinde haber, sosyal medyada nefret paylaşımlarının öznesi olabiliyorlar. Bizzat İçişleri Bakanlığı tarafından suça karışma oranları toplumun geri kalanına oranla çok düşük olduğu açıklansa da potansiyel suçlu olarak etiketleniyorlar. Neredeyse tamamı uluslararası fon kuruluşları tarafından sağlanan çok yetersiz yardımlarla geçimlerini sağlamak zorunda kalan mülteci/göçmenler toplumun büyük kesimi tarafından bir “yük” olarak görülürken, iş piyasasına dahil olup, ayakları üzerinde durabilmeyi başaranlara da mevcut işleri yerel halkın elinden “çalan kişiler” olarak bakılmaktadır.
Medyada “kaçak” göçmen haberlerininin altında botlarda, hudut kapılarında gördüğümüz kişilerin insan olduğunu, birilerinin annesi, kardeşi, arkadaşı olduğunu tekrar hatırlamalıyız artık. Sosyal medyada yükselen ırkçı nefret söylemlerini kınıyor, tüm siyasi partileri ve hak örgütlerini ırkçılığa ve insan hakkı ihlallerine karşı mücadele etmeye çağırıyoruz.
Türkiye, 1951 Cenevre Mülteci Hakları Sözleşmesi’ne koyduğu coğrafi çekince nedeniyle, mülteciliğin tanımında yer alan zulüm tehdidinden, şiddet veya çatışmadan kaçsalar bile Avrupa dışından gelenlere mültecilik statüsü vermiyor. Suriye’den gelenlere verilen Geçici Koruma Statüsü, mültecilik statüsü altında verilen haklara kıyasla çok kısıtlı kalıyor. Suriyeli göçmenler dışındaki göçmenlerin ise uzun süredir Uluslararası Koruma Statüsü başvurusu kabul edilmiyor. Bu da özellikle Afganistan’dan ve Afrika’nın çeşitli ülkelerinden gelen göçmenleri kayıtsız ve dolayısıyla eğitim, sağlık, çalışma gibi haklara erişemez halde bırakıyor.
Corona virüsüyle birlikte “hepimiz virüse karşı eşitiz” denilse de virüs, dezavantajlı grupların kırılgan hayatlarını daha da kırılgan hale getirdi. Kayıtsız göçmenler ölümle karşı karşıya kaldıkları hallerde bile sağlık hizmetlerine erişemediler. Sınır dışı edilme riski sebebiyle zaten bulundukları illerde adeta hayalet gibi hayatlarını sürdürmek zorunda kalan kayıtsız göçmenler pandemi sürecinde kaçak olarak çalıştıkları işlerde de çalışamadıkları ve yardımlardan yararlanamadıkları için daha da zor durumda kaldılar. Sokağa çıkma yasağı döneminde kaçak çalışmak zorunda kalanların da bazı işverenler tarafından hayatlarını riske atmaları pahasına işe gelmeleri istendi. Mültecilere/göçmenlere ait kaçak sağlık kuruluşlarının haberleri yapılırken, bu kuruluşların neden ortaya çıktığını kimse sorgulamadı. Yunanistan’a geçişlerine engel olunmayacağı Türkiye hükümeti tarafından duyurulduktan itibaren Pazarkule sınır kapısında 1 ay zorlu koşullarda beklemelerinin ardından sağlık tedbirleri gereği bulundukları yerden alınıp insanlık dışı koşullara sahip Geri Gönderme Merkezleri’ne kapatılan mültecilere/göçmenlere bu salgın döneminde ne olduğu pek fazla merak uyandırmadı.
Hem Türkiye hükümeti hem de AB tarafından politik manevraların aracı olarak kullanılan mülteci/göçmenlerin sömürülmelerine son verilmelidir. İnsan haklarından faydalanmak, mülteci/göçmen/kaçak göçmen ayrımlarıyla statüye bağlı olmaktan çıkarılmalı, eşit olarak herkese sağlanmalıdır. Sosyal yardımların sadaka şeklinde keyfi dağıtılması sistemsel bir sorunken, mültecilerin bu toplumun bir parçası olarak bu yardımların dışında tutulması da tıpkı sağlık hizmetlerine erişimde yaşanan sorunlar gibi bir hak ihlâlidir.
Hem Türkiye’de hem de dünyada daha eşit ve adil bir toplumda yaşamak istiyorsak mülteci/göçmen hakları mücadelesinin hepimizin mücadelesi olduğunu savunmalıyız. Bu yüzden bu çığlık ABD’deki “Black Lives Matter” hareketinden Türkiye’deki mültecilere/göçmenlere kadar, sistematik olarak ezilen, yok sayılan, görmezden gelinen kesimlerin çığlığıdır!
Sosyalist Emekçiler Partisi, İşçi Demokrasisi Partisi, Başlangıç Kolektifi ve Sosyalist Demokrasi için Yeniyol yayınladıkları ortak deklarasyonla pandemiyle derinleşen işsizliğe dikkat çekerek, çalışma saatlerinin kısaltılması, servet vergisi, kamulaştırma ve geliri olmayanlara bir yaşam gelirinin sağlanması gibi taleplerin etrafında birleşik mücadele çağrısında bulundu.
Deklarasyonun bütünü şöyle:
COVİD-19 ile Mücadele Kapitalizmle Mücadeledir:
Herkese iş ve gelir güvencesi için birleşik mücadeleye!
COVİD-19 salgını, kapitalist hükümetler ve büyük patronlar tarafından krizin yükünü dünyadaki işçi sınıfı ve halk kesimlerinin sırtına yüklemek için kullanılıyor. Küresel ölçekte halihazırda milyonlarca insan işini kaybetti veya ücret kesintisi yaşadı. Tüm kıtalarda yoksul nüfusun geniş kesimleri açlıkla karşı karşıyalar. Salgından en çok etkilenenler emekçi kesimler olurken, yine salgının derinleştirmiş olduğu ekonomik ve toplumsal krizin bedeli de dünyanın ezilen, sömürülen ve güvencesiz kesimlerinin üzerine yüklenmeye çalışılıyor. Kapitalistler ve onların iktidarları için en önemli mesele ise milyarlarca insanın sağlığı ve onurlu yaşamı değil, kendi servet ve kârlarını muhafaza etmek. Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi!
Salgının başlangıcından bu yana AKP iktidarı patronlara “kalkan” olup kredi, vergi ve prim destekleri açıklarken, emekçilere daha fazla işsizlik, yoksulluk ve güvencesizliği reva görüyor. Dört kişilik bir aile için açlık sınırı 2,438.24, yoksulluk sınırı ise 7,942.17 TL iken ekonomik krizle birlikte temel tüketim maddelerinin fiyatlarındaki artış emekçilerin alım gücünü yerle bir etmiş vaziyette. Buna 13 milyonu aşkın kişinin işsiz olduğunu eklediğimizde karşımıza çıkan şu: ülke nüfusunun yarısından fazlası yoksulluk sınırının altında bir gelirle yaşamaya mahkûm ediliyor! Böylesi bir durumda iktidar “işten çıkarmaları yasaklıyoruz” yalanının arkasına sığınarak ücretsiz izne meşruluk kazandırıp işçilerin 1170 TL’lik sefalet ücretine rıza göstermesini bekliyor. İşsizlik de insanca yaşayacak bir gelire sahip olamamak da emekçilerin, kadınların ve ezilenlerin kaderi değil! Bu AKP iktidarının politik tercihlerinin bir sonucu!
Biz biliyoruz ki, emekçilere insanca yaşayacak bir geliri sağlamak için kaynak yaratmak mümkün. Ancak krizi yaratanlar, faturasını da biz emekçilere ödetmeye çalışıyor. Kamu yararına yeterli kaynak ayrılmazken kapitalistler kendi servet ve kârlarını korumanın peşindeler. Türkiye’nin en zengin yüzde 1’lik kesimi ülke toplam servetinin yüzde 42,5’una sahipken iktidar yoksulluk sınırı altında yaşayan yüzde 50’ye İBAN gönderip, bağış istiyor! 13 milyonu aşkın işsiz varken işçilerin ürettiği değerle oluşan ve 130 milyar TL’nin biriktiği işsizlik fonu hazine bonosu olarak Merkez Bankası’na veriliyor. Emekçiler yoksullaşırken bankalar 2020 yılının ilk üç ayında 15 milyar TL kâr elde ediyor, hükümet köprü ve otoyol geçiş garantisi adına patronlara 18,9 milyar TL ayırıyor.
Tüm bu tablo, herkese iş ve gelir güvencesinin sağlanmasının, pandemi süresince ve krizin sonuçlarının derinleşerek devam edeceği salgın sonrasında da ezilenler, sömürülenler ve güvencesizler için en can yakıcı mesele olduğunu bizlere göstermektedir. İşsizlik sorununu çözmek ve emekçiler için insanca yaşamayı olanaklı kılacak bir yaşam geliri sağlamak mümkün. Bunun yolu kapitalizme, onun sömürü politikalarına ve yarattığı sosyal eşitsizliğe karşı acil talepler etrafından emekçilerin birleşik mücadelesini örmekten geçiyor.
Herkese iş güvencesi!
İşten çıkarmalar gerçekten yasaklansın! Ücretsiz izin uygulamasına derhal son verilsin!
6 saat iş günü uygulansın! Çalışma süresi haftalık 30 saat olsun! Ücretler düşürülmeksizin çalışma saatleri kısaltılarak işler tüm çalışabilen nüfus arasında paylaştırılsın!
İş yerlerinde iş sağlığı ve güvenliği önlemleri işçiler tarafından denetlensin!
Herkese gelir güvencesi! Emekçiler için kaynak var!
İşsizlik fonu işçilerin denetimine geçsin ve sadece emekçiler yararına kullanılsın!
En zengin yüzde 1’den yüzde 20 oranında servet vergisi alınsın!
Özel sektör finans ve bankacılık kuruluşlarının kârlarına ek bir COVİD vergisi uygulansın!
Yap-işlet-devret (YİD) işletmelerinin tüm ödemeleri durdurulsun, tamamı derhal kamulaştırılsın!
Emekçilerin denetiminde bir acil durum fonu oluşturulsun!
Acil durum fonunda toplanacak tüm bu kaynaklar emekçilerin denetiminde kamu yararına kullanılsın! Asgari ücret insanca bir yaşam sürmeye yetecek seviyeye çekilsin! Emekli maaşları ve tüm ödenekler en az asgari ücret seviyesine çekilsin!
Geliri olmayanlara, herhangi bir başka koşula bağlı olmaksızın insanca yaşamayı olanaklı kılacak bir yaşam geliri sağlansın!
“Bana bir kapitalist gösterin, size kan emicinin kim olduğunu göstereyim” diyen Malcolm, İngiltere’deki Asyalılar gibi, Müslüman olmayan, ancak ırkçılığın muhatabı olan herkesle dayanışma göstermiştir. Irkçılığın kapitalizmle olan kan bağına vurgu yapan Malcolm, bu nedenle devlet için büyük bir tehlike arz etmeye başlamış, FBI’ın sıkı gözetiminde olmasına rağmen konuşma yaparken, kalabalık bir salonda katledilmiştir.
George Floyd’un ırkçı bir polis tarafından katledilmesinin ardından başlayan eylemler neredeyse ABD’nin tüm eyaletlerine yayıldı. Afrikalı kölelerin gemilere zorla doldurularak, ciddi bir kısmının henüz Atlantik’te hayatını kaybetmesine neden olan, uzun yolculuklar sonunda bu yeni kıtaya taşınmasıyla başlayan ırkçı zulüm tarihi, bu cinayetle birlikte kendisini capcanlı hissettirdi. Bu eylemler, baskı ve zulüm tarihinin hafızasıyla ilişkili bir şekilde bir öfke patlaması halini aldı.
Irkçılığa karşı sokağa çıkanlar dünyanın birçok yerinden vicdanlı insanlar tarafından desteklenirken, kendi siyasi çıkarlarına bir malzeme sağlamadığı sürece bu tür eylemlere ilgisiz olan AKP cenahı da, eylemler henüz dünyanın diğer ülkelerine yayılmadan, eylemlere destek sunan bir söylem geliştirdi. AKP’liler tarafından yazılan yazıların ve yapılan paylaşımların temel figürü ise Malcolm X oldu. Bu hafta iktidar mahfilinde yer alanların bu eylemlere yönelik tepkilerini ve Malcolm X’in, gerçekten yerli ve milli İslamcılar tarafından oturtulan yerde mi olduğunu tartışalım derim.
Hapishaneden liderliğe
Malcolm Little, 1925’te yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Anne ve babası, siyah özgürlük hareketinin efsanevi lideri Marcus Garvey’in örgütünde çalışan militan insanlardır. Bu nedenle Malcolm’un çocukluğu, ailesine yönelen Ku Klux Klan terörüyle geçer. Evleri yakılır, anne ve babası sürekli saldırıya uğrar. Ergenliğinin sonuna doğru Malcolm, Harlem’e gider. İlk dönem ayakkabı boyacılığı, seyyar satıcılık gibi işlerle uğraşsa da, kısa süre sonra ABD kapitalizminin ürettiği suç çemberinin içerisinde bulur kendini, 19 yaşında hapse girer.
Hapishane’de, Wallace D. Fard tarafından kurulan İslam Milleti adlı örgütle tanışır ve dindar bir Müslüman olur. Dini kitapların yanı sıra dilbilim ve retorik üzerine çalışarak kendisini geliştirir. Köle sahiplerinin atalarına verdiği ismi reddetmek için Little soy ismini X ile değiştirir. Hapishaneden çıktığında kendisini tamamen İslam Milleti’nin faaliyetlerine adar. Söylev yeteneği ve karizmatik kişiliği ile kısa sürede örgütün lideri Elijah Muhammed’in sağ kolu olur. Özellikle 50’lilerin sonunda Malcolm X’in etkisi, Muhammed’i aşmaya başlar. Bu dönem bir ayrışma ortaya çıkar. Malcolm, daha sert ve daha politik bir mücadele hattını savunur ve vaaz ederken, Muhammed politikadan uzak durmaya çalışır, ırkçı şiddet karşısında artan radikalizmi dizginlemek için çabalar.
Malcolm otobiyografisinde bu dönemi şöyle anlatır: “Şu Müslümanlar sert konuşuyorlar, ama işin ucu Müslümanlara dokunmadıkça bir şey yapmıyorlar”. Kennedy suikastı sonrasında Muhammed yas ilan edip, örgüte sessizlik emri verirken, Malcolm, Kennedy’nin ettiğini bulduğunu demeye getirir ve örgüt tarafından ceza alır, bunun üzerine İslam Milleti’nden istifa eder. Yaklaşık bir yıl sonra ise, İslam Milleti üyeleri tarafından, FBI’ın ve polisin sistemli göz yummasıyla katledilir. Öldürüldüğünde 39 yaşındadır.
Özgün bir İslam anlayışı
Malcolm Little’ın Malcolm X olmasında İslam Milleti’nin ve İslam’ın rolü çok büyüktür. Ancak İslam Milleti’nin İslam anlayışı, “heretik” olarak tanımlanabilecek düzeyde, İslam’ın birçok mezhebinden tamamen farklıdır. Örgütün kurucusu Fard’ın ortaya koyduğu, ardından Muhammed’in geliştirdiği bu anlayışa göre, siyahlar Allah’ın seçkin kullarıdır ve beyazlardan üstündürler. Bazı kafir bilim adamlarının (Yakup) günahları sonucunda ortaya çıkan beyaz şeytanlara karşı mücadele eden siyah Müslümanlar, tamamen siyahlardan oluşan bir ülke kurmak zorundadırlar. Elijah Muhammed, sadece bir örgüt lideri değil, bir peygamberdir.
İslam’ın bu özgün yorumunun temel nedeni dinin hayattan çıkmasıdır. Siyahlar, beyaz egemenliğe karşı verdikleri mücadelede, dini alanı da dönüştürmüştür. Siyah İsa’nın keşfedildiği, Hıristiyanlığın benzer bir özgünlükle yorumlandığı siyah kiliselerden, Etiyopya İmparatoru Haile Selassie’nin (Ras Tafari) peygamber ilan edildiği, Hıristiyanlık ile Musevilikten birçok temayı aynı potada eriten Rastafaryanizme kadar birçok cemaat ya da başlı başına din, siyah mücadelesinin dinamikleri sonucu ortaya çıkmıştır. İslam Milleti de, beyaz ve sömürgeci güçlerle özdeşleşen Hıristiyanlığa karşı İslam’ın tercih edildiği, ancak siyah bir İslam’ın da icat edildiği bir örnektir.
Bizim yerli ve milli İslamcılarımızın anlatmayı sevdiği hikâye, Malcolm’un bu heretik İslam’a karşı Sünni İslam’ı savunduğu için örgütten ayrıldığı, sonrasında Hacca giderek ümmetin evladı olduğu yönündedir. Oysa, Malcolm’un örgütten ayrılmasının başat nedeni, radikal, şiddet kullanmaktan imtina etmeyen ve politik bir siyah hareketini savunması, Muhammed’in bunun karşısında durmasıdır. Yani ayrım dini değil politiktir.
Malcolm’un örgütten ayrıldıktan sonra Hacca gittiği bir gerçektir. Ancak bu tarihten itibaren Malcolm rotasını tamamen Afrika’ya yönlendirmiş, ümmetçilik değil Pan-Afrikanizm doğrultusunda politikasını şekillendirmiştir. İslam Milleti gibi güçlü bir örgütten ayrıldıktan sonra İslam içi bir arayışa girmek politik bir tercihtir. Malcolm, ayrılık sonrası kurduğu Müslüman Cami Hareketi’ni değil, bundan sonra kurduğu Afro-Amerikan Birlik örgütünü büyütmeye çalışmış, başta sivil haklar hareketi ve Marksist yapılar olmak üzere diğer hareketlerle işbirliği geliştirmiştir. Onun bu dönemini dini arayışları değil, politik arayışları belirlemiştir.
“Bana bir kapitalist gösterin, size kan emicinin kim olduğunu göstereyim” diyen Malcolm, İngiltere’deki Asyalılar gibi, Müslüman olmayan, ancak ırkçılığın muhatabı olan herkesle dayanışma göstermiştir. Irkçılığın kapitalizmle olan kan bağına vurgu yapan Malcolm, bu nedenle devlet için büyük bir tehlike arz etmeye başlamış, FBI’ın sıkı gözetiminde olmasına rağmen konuşma yaparken, kalabalık bir salonda katledilmiştir. Malcolm’un mirası da, ABD’de Sünni bir Müslüman hareketinde değil, Kara Panterler Partisi gibi radikal siyasi oluşumlarda cisimleşmiştir. KPP’nin militanlarından Mumia Ebu-Cemal’in dediği gibi, bu gençler kendilerini Marksist-Leninist ve Malcolmist olarak tanımlamıştır (Biz Özgürlük İstiyoruz, çev. Mehmet Harmancı, Agora Kitap, 2004, s.77).
Adalet, eşitlik ve özgürlük
Dünyadaki olayları kendi siyasetine yaradığı noktada destekleyip, lanetleyen yerli ve milli İslamcılığımız için Malcolm X, neredeyse baştan kurgulanmış, ABD’li bir Müslüman imgesidir. Oysa Malcolm, beyaz üstünlükçü bir sisteme kafa tutarken, diğer yandan dini kullanarak kendisini zengin eden, siyahları ekonomik ve cinsel olarak sömüren dinbazlara karşı da mücadele etmiştir. Onun sözleri “selam ve dua ile” değil “adalet, eşitlik ve özgürlük” sloganlarıyla son bulmuştur.
AKP’lilerin ABD’deki ırkçılığa, baskıya, adaletsizliğe karşı başlayan eylemleri desteklemesi tamamen araçsal, gündelik siyasal bir söylem geliştirmek amacıyladır. On kişilik basın açıklamalarının bile polis şiddetiyle dağıtıldığı, ifade özgürlüğünün tutuklama silahıyla darmadağın edildiği, seçilmiş belediye başkanlarının idari kuvvetle makamlarından alınıp hapse atıldığı, KHK’lar ile yüz bini aşkın insanın apartheid benzeri bir sistemle sivil ölü haline getirilmek istendiği, polis şiddetinin açıkça teşvik edildiği bir ülkenin muktedirleri, bu tür eylemleri kendi suçlarını meşrulaştıran, normalleştiren, aklayan bir fırsat olarak görmektedir.
Eylemlerin arkasında dış güçleri ve komplocu örgütleri arayan, toplumun kültürel kutuplaşmasını derinleştirmek için elinden geleni yapan, eline İncil’i alıp kilise önünde poz veren, destekçilerini sokaklara davet eden Trump’ın mı, yoksa “nerede eşitlik, özgürlük ve adalet için mücadele eden varsa onların yanındayım” diyerek isyan kuşağına ilham olan Malcolm X’in mi iktidar mahfillerinin yakınına düştüğü, cevabı çok zor olmayan, bir sorudur.
Dünyanın dört bir yanında, çıkarlar değil ilkeler doğrultusunda sokaklara çıkanların yoldaşlığı, kanlı bıçaklı görünenler dahil, bütün muktedirleri tek bir kampta toplayacaktır, er ya da geç.
Başlangıç Kolektifi, İşçi Demokrasisi Partisi, Sosyalist Emekçiler Partisi ve Sosyalist Demokrasi için Yeniyol, Istanbul’da Trump Towers’ın önünde yaptıkları basın açıklamasında “biz bu mücadeleleri kendi mücadelemiz olarak görüyoruz” diyerek Floyd’un öldürülmesinin münferit bir olay olmayıp ABD’deki kurumsal ırkçılığın bir sonucu olduğunu vurguladılar.
Basın açıklamasın tam metni şöyle:
George Floyd için Adalet! ABD halkının mücadelesiyle dayanışma!
25 Mayıs’ta Minneapolis şehrinde George Floyd’un polisler tarafından sekiz dakika boyunca boğazına bastırılarak vahşice katledilmesi, ABD’de eşi görülmedik bir kitlesel protesto dalgasını beraberinde getirdi. Sorumluların cezalandırılması talebiyle başlayan protestolar, kolluk güçlerinin sert müdahalesi ve ABD hükümetinin olaya karışan polisleri kollayan tavrı sonucunda bütün eyaletlere yayılan militan ve öfkeli bir karaktere büründü. Bu gösteriler, boyutları ve sokakları dolduran insanların kararlılığı bakımından 1960’ların büyük isyan dalgasıyla karşılaştırılabilir ve 2014’ten beridir devam eden Black Lives Matter hareketinin daha radikalleşerek büyüdüğünü göstermektedir.
George Floyd’un öldürülmesi münferit bir olay değildir ve ABD’deki kurumsal ırkçılığın bir sonucudur. ABD’de bir siyahın polis tarafından öldürülmesi, bir beyaza göre üç kat daha olasıdır. Yetişkin siyah erkeklerin dörtte biri hayatlarında bir defa ya polisi şiddeti ile karşılaşmakta ya da basit bir gerekçeyle tutuklanmaktadır. Sağlık, eğitim ve konut hakkına ulaşmada maruz kaldıkları ayrımcılık her gün karşı karşıya kaldıkları ırkçı şiddetin bir parçasıdır. Amerikan kapitalizmi yoksul siyah halkı içererek değil; sürekli dışlayarak, hapsederek ve sömürünün en katmerlisine tabi tutarak ayakta kalmaktadır.
İsyanın büyümesinin bir diğer nedeni de 100 binden fazla insanın ölümüne neden olan bir sağlık krizi ve sadece iki ayda 40 milyon insanı işsiz bırakan bir kapitalist kriz ortamı içinde ortaya çıkmasıdır. Koronavirüs pandemisi kapitalizmin bütün çelişkilerini ortaya sermiştir. Bu nedenle çoğunluğu genç, işsiz veya düşük ücretlerle çalışmaya mahkum edilmiş milyonlarca beyaz Amerikalı, bu eylemlerde yoksul siyah halkla birlikte yürümektedir. ABD egemen sınıfının iki partisinin de göstericileri eve dönmeye çağırmalarının nedeni isyanın ırkçılığa karşı olduğu kadar sınıf öfkesini de yansıtmasıdır. Bu öfkenin kurucu bir güce dönüşmesi durumunda tüm sistemi altüst etme potansiyeline sahip olacaktır.
Amerika Birleşik Devletleri’nin tarihi yayılmacılığın, sömürgeciliğin, ırkçılığın tarihi olduğu kadar bunlara karşı direnen siyahların, azınlıkların, işçi ve emekçi sınıflarının da mücadele tarihidir. Biz bu mücadeleleri kendi mücadelemiz olarak görüyor, emperyalizmin bağrında ortaya çıkan bu büyük isyanı, hepimiz için umut ve esin kaynağı olarak değerlendiriyoruz.
Ancak enternasyonal dayanışma burada da ırkçılığa ve faşizme karşı mücadeleyi gerektirir. Türkiye’nin şimdi bulunduğu topraklarda yaşamış ve hala yaşayan halkların, cinslerin, cinsel yönelimlerin, işçi ve emekçilerin, tüm ezilen ve sömürülenlerin de sistematik olarak ayrımcılığa maruz kaldığını biliyoruz. İktidarların ve sermayenin ayrımcılığı saklamaya, üstünü örtmeye dönük olarak kullandığı hiçbir yöntem bu ayrımcılıklara karşı birlikte mücadele etmemizi engelleyemeyecek. Bizler, dünyanın her yerindeki siyahlar ve beyazlar, Kürtler ve Türkler, LGBTİ+’lar, kadınlar, ezilenler, işçiler, göçmenler, kapitalizme karşı hep birlikte mücadele edeceğiz.
Kendi tanımıyla “tuhaf kurgu” yazarı ve Marksist araştırmacı China Miéville, John Newsinger ile gerçekleştirdiği bu söyleşisinde, bilimkurgu ve fantastik edebiyatın ortaya çıkarttığı klasik soru(n)lara sıra dışı cevaplar verirken, bu alanlar ile politika arasındaki kurulabilecek yaratıcı ilişkilere dair zihin açıcı görüşler de sunuyor. Edebiyata haddini aşan işlevler yüklenmemesi gerektiğini belirten yazar, dünyayı değiştirecek olanın politik mücadele olduğunu söylerken, bir devrimci sosyalist olarak bu mücadelenin içerisinde yer almaya devam ettiğini vurguluyor. Miéville, Yordam Kitap tarafından yayımlanan kurgu kitaplarının ardından, Ekim Devrimi’nin hikâyesini anlattığı Ekim isimli kitabıyla büyük bir beğeni toplamıştı. –İmdat Freni
JN: Fantezi edebiyatı sosyalistlerin neden ilgisini çekiyor?
China: Fantezi ilgimi çekti çünkü onunla büyüdüm ve -korku ve bilim kurgu (BK) ile birlikte üç ayrılamaz biçimde bağlantılı türle birlikte- hala okumayı çok sevdiğim şeyler.
Genel olarak sosyalistler için, bana öyle geliyor ki üç ana sebep var. Birincisi kitle kültürü meselesi. Çok satanlar listesine bakın: Stephen King, J.K. Rowling ve Terry Pratchett neon ışıklarla tepede duruyor. Tolkien yüzyılın en popüler yazarlarından biri. Bence neden bazı sanatsal biçimler ve türlerin popüler olduğuyla ilgilenmeli ve onları anlamaya çalışmalıyız.
İkinci unsur da fantezi, BK ve korkunun ana akım eleştirmenler tarafından tamamen bayağı ve alt edebi görülüp aşağılanması. Bence sosyalistler, karşı kültürler, alt kültürler ve ‘kibar’ lezzete alternatif olanlara antenlerini yükseltmeliler. “Kalite”nin yarı resmi hakemleri bize ne zaman cılızca örtülmüş züppelikleriyle bir şeyin asaletlerinden aşağı olduğunu söyleseler bundan şüphe ederim. (Marjinalliğin otomatik bir kalite rozeti olduğunu söylemiyorum elbette.)
Son olarak ve en ilginç biçimde, radikal politika ile fantastik kurgu arasında garip bir yakınlık var gibi görünüyor. Bazı türden ciddi sol politikaları olan birtakım fantezi ve BK yazarları mevcut. Iain Banks bir sosyalist, Ken MacLeod ve Steven Brust Troçkist, Ursula Le Guin ve Michael Moorcock sol anarşist, ve William Morris’e ve daha öncesine uzanan birçok başkaları da var. Fantezinin muhtemelen sanattaki en yüksek noktası ve taraftarlarının birçoğu sistematik sosyalist siyaseti estetiklerinden ayrılmaz kabul ettiği bir hareket olan Gerçeküstücülüğe bakın. Tabii ki politik olmayan ya da sağcı olan çok sayıda mükemmel fantezi yazarı da var, ancak bence azınlığın boyutu en azından, yazım türüyle radikal ya da yıkıcı estetiğe yönelim arasında bir alâka olup olmadığı sorusunu sormayı gerektiriyor.
JN: Marksistler fantezi ve bilim kurgu hakkında neler söylediler?
China: Muhtemelen en etkili Marksist tutum, BK teorisyeni Darko Suvin’in Bilim Kurgu’nun Metamorfozları‘ndakidir(1979). [Suvin] İlerici burjuvazi projesinin özellikle emekleme dönemiyle ilintili olduğunu düşünerek BK’nin politik olarak arkasında yer alıyor. BK’nin akılcı/bilimsel bir zihniyete göre çalıştığını, ancak yaratıcı tahminlerde bulunabilmek için zaman ve mekâna yabancılaşmayı içerdiğini, yani “bilişsel yabancılaşma” ile karakterize edildiğini söylüyor. Bunun aksine fantezinin ise, “bilişsel olmayan yasaların ampirik ortama uygulanmasına adanmış bir tür, bir başka hortlaklı heyecan, alt-edebi bir mistifikasyon olduğunu” savunuyordu. “Bilim kurguyla ticari olarak aynı kategoriye yığılması çok büyük bir kötülük, azgın bir sosyopatolojik fenomen” idi.
Bugünlerde duruşunu değiştirdi ve fantezi konusunda daha açık fikirli, ancak ilk formülasyonu hala oldukça etkili. Sosyalistlerle konuşurken hâlâ fanteziye şüpheyle bakan ya da onu hor gören birçok insanla karşılaşıyorum çünkü içinde sihir, hayaletler ve de başka şeyler var ve Marksistler olarak bunlara inanmıyoruz. Edebiyatta bunları gerçekmiş gibi gösteren kuşkulu bir şey görüyorlar. Bana göre bu, sanatı yanlış anlamak demek. Hayalet öyküleri yazdım ben – Bu, hayaletlere bir an bile inandığım anlamına gelmiyor. Gerçek dünyanın doğrudan bir temsili gibi davranmayan bir hikâye yazıyorum ben. İnançsızlığın askıya alınması çok mühim.
Fantazi üzerine bildiğim kitap uzunluğundaki tek diğer çalışma, José Monleon’un Avrupa’da Bir Hayalet Dolaşıyor: Fantastiğe Sosyo-Tarihsel Bir Yaklaşım (1990) eseri. Fantastik olanı, Goya’nın en meşhur resimlerinden birinin başlığından alıntıyla, “aklın uykusunun canavarlar ürettiği” (1799) gerçeğinin bir yansıması olarak görüyor. Bence bu gerçekten faydalı bir başlangıç noktası. Goya’nın resminde, uyuduğu sırada arkasındaki türlü fantastik yaratık tarafından tehdit edilen bir adam var. Monleon, Goya’nın “akıl ve mantıksızlık arasında bir neden-sonuç ilişkisi kurduğunu” söylüyor ki bence haklı.
Kapitalizmin bilimsel düşünceyi erken benimsemesi, öncesinde yaşananlara kıyasla ilerici bir durumdu, bu temelde de bunun sistemik rasyonalitenin bir zaferi olduğu ve bu sebeple buna karşı çıkan güçlerin mantıksız ya da mantık dışı olduğunu iddia etmekte. Ancak aynı zamanda kapitalizmin, kesinlikle kaçınılmaz olarak, ona karşı koyabilen ve koyması gereken güçleri kustuğunu da biliyoruz. [Kapitalizm] çeşitli şekillerde yeniden ortaya çıkan, neredeyse aklınıza gelebilecek bütün insan dürtülerini bastırır. En temelde de işçi sınıfı ve onun özgürleştirici siyasi projesini kusar ve baskılar. Sınıf çatışmasının kendisine ters olduğunu iddia eder ama aslında ayrılmaz bir parçası. Monleon, “O halde devrim hayaleti, genel olarak mantıksızlığın, özellikle de fantastik olanın yeniden ortaya çıkışının temelini oluşturuyor gibi görünüyor.” şeklinde ifade ediyor. Dolayısıyla, fantezinin “mantıksızlığı”, kapitalizmin “rasyonelliğine” bir tür nevrotik karşıtlıktır. Kapitalizmin “mantığı” kendi canavarlarını üretmektedir.
Bu çerçeveyle, fantastiğin farklı zamanlardaki kendine has şekline anlam veriyor. Eski ve modern öncesindekilerin Gotik korkuları (eski kaleler, ormanlar, mezarlıklar vb.), Gotiğin tepe noktasına çıktığı 18. yüzyılın sonlarında kapitalizmin ürettiği isyanların, hâlâ kırsal ya da yeni yeni kentleşmiş olan ve isyanları belirsiz biçimde “moderni” hedef alan (Luddizm gibi) işçi sınıfının isyanları oluşunun bir yansımasıdır. Daha sonra 19. yüzyılda, işçi sınıfı protestosu daha programlı hale geldiğinde fantastik, “canavarlarını” daha ziyade şehrin kalbinde ya da bilimsel zihniyetin bir sonucu olarak buldu (Mary Shelley’nin Frankenstein‘ı mükemmel bir örnektir).
Bence “Aklın uykusu” fikri, fantastiğin nasıl kapitalizmin akılcılığının kalbinde bu kadar inatla bulunduğunu görmede inanılmaz derecede faydalı. Hem fantastiği tarihselleştirmenize izin veriyor, hem de paradigma içinde fantastik ya da bireysel çalışmaların belirli biçimlerine yönelik daha spesifik analiz yapabilmeniz adına bolca alan bırakıyor. Monleon’un kitabını bu sebepten paha biçilmez buluyorum.
Fakat Monleon’la ilgili sorunlar var: Fazlaca tek taraflı ve fantastiğin “canavarca” olanına odaklanıyor. Daha da problematik biçimde, indirgemeci bir “baskın ideoloji” teorik paradigması kullanıyor ve fantezi edebiyatını bu temel üzerinde yargılıyor. Paradigması çok basit ve bu da fanteziye yönelik politik yargısının aşırı olumsuz olduğu anlamına geliyor. Fantezinin endişeleri yansıttığını düşünüyor fakat onu edebiyatın içine “yerleştirerek” radikal içeriğini silahsızlandırıyor: “egemen toplumun mantıksızlık imajını kontrol etme veya evcilleştirmesine izin veren bir yer değişikliği gerçekleşti.” Dolayısıyla, Gotiğin aşağı yukarı statükoyu doğrudan “savunduğunu” düşünüyor mesela.
1917’den sonra da savaş ve devrimde kapitalizm sözde ‘akılcılığını’ savunmak için kendi “vahşi irrasyonalizmine” döndüğünde, fantezinin “irrasyonalizminin” sınırlarını aştığı, genelleştirdiği ve nihayetinde irrasyonalist kapitalizmin tepkisel bir yansıması olduğunu düşünüyor. Bu, Lukacsyan bir duruş ve hem sanatsal hem de politik olarak cahilane. Kitabının son bölümünde biraz kaçamak cevaplar veriyor, ancak fantezinin kapitalist irrasyonalizm tarafından doğrudan, neredeyse besleyici bir şekilde sürdürüldüğünü ve sanki gerici bir burjuva projesinin parçasıymış gibi fantezinin de kapitalizmi sürdürdüğünü düşünüyor. “Fantastik” çok gerçek tehditleri “yansıtmıştır”; öte yandan, bu tehditlerin “doğaüstülük” ve canavarlığa dönüşebileceği bir alan da yaratmış ve böylece fantastiği sürdüren felsefi temellerin yeniden şekillendirilmesi ve sosyal evrimin gidişatının etkili bir şekilde yeniden yönlendirilmesine yardımcı olmuştur. Kitapların politiğini okuma biçimi fazlasıyla tek taraflı ve fantastik edebiyata hiç sahip olmadığı bir sosyal güç atfediyor. (Keşke olsa!)
Fantezinin kapitalizmin kustuğu gerginlikleri özellikle akut bir şekilde ifade etmesinin, onu ‘gerici’ ya da ‘ilerici’ olarak okumayı Monleon’un öne sürdüğünden daha zor hale getirdiğini düşünüyorum, ki kullanışlı bir özet olabilir fakat oldukça şematik kategorilerdir. Literatürü daha belirsiz ve karmaşık, irrasyonalizmle ilişkisi daha dolaylı ve fantastikteki eleştirel/yıkıcı alan Monleon’un iddia ettiğinden çok daha geniş.
JN: Neden fantezi edebiyatı genellikle küçük “m” ile muhafazakârmış gibi görünüyor?
China: Fantezinin neden bu kadar muhafazakar göründüğünün hazır cevabı, uzun süredir büyük çoğunluğunun muhafazakâr oluşu. Basmakalıp ‘destansı’ veya ‘üst’ fanteziye bakarsanız, büyülü dünyalarda geçen ve oldukça aşağılık fikirleri olan bir janr görüyorsunuz. Feodalizm düzenini temel alıyorlar. Mesela bir krallığın hükümdarıyla ilgili bir problem varsa bunun sebebi, kralın bir krala kıyasla kötü bir kral olmasıdır. Köylüler ortadaysa, ezilmiş sefillerden ziyade büyük olasılıkla iyi ve basit insanlardır (kötü bir krallıksa başka). Güçlü erkekler düzgün vücutlu kadınları korurlar. Süper kahraman gibi baş karakterler, Nietzscheyen ıslak rüyalardaki karakterler gibi tarihe damgalarını vururlar fakat işler de aynı zamanda sosyal ajans yerine kader tarafından tayin edilir. Sosyal tehditler patolojiktir, içeriden doğmak yerine dışarıdan istila ederler. Ahlak mutlaktır ve karakterler -çoğu zaman tüm ırklar- sıraya girip üzerinde “iyi” ve “kötü” yazan güvercin deliklerine yuvarlanırlar.
Korkunç sayıda fazla kitap değişen seviyelerde bu stereotipe uysa da, burada genel olarak fanteziden değil, fantezi içinde belirli bir tarihsel akıştan, 1960’dan bu yana iyice büyüyen bir akımdan bahsettiğimizi hatırlamak önemlidir. Bu gelenek içinde birçok çalışmanın, daha muhafazakâr görüşlerini sorguladığı ve sarstığını da unutmamanız gerekir. Bununla birlikte, bu muhafazakârlığın kalesinin türün içinde çok güçlü olduğu doğrudur, bugünlerde çoğu insanın “fantezi” derken Tolkien sonrasındaki bu akımdan bahsettikleri de doğrudur.
İnsanlar siyasetin bir kısmını kapsalar bu harika olur, ama sanıyorum romanlarla ilk amacım bu olsaydı, bir sosyalist olarak kendim için ciddi bir hayal kırıklığına zemin hazırlıyor olurdum. Sosyalist siyaseti ileri götürebilmek için geleneksel politik faaliyet ve tartışmanın yerini başka bir şeyin alabileceğini düşünmüyorum. Acayip kurguları, hayalet öykülerini, korku çizgi romanlarını ve BK’yi tutkuyla seviyorum, ancak bunlar dünyayı değiştirmeyecekler. Bu yüzden romancı ve de aktif devrimci bir sosyalistim.
JN: J.R.R. Tolkien ve Mervyn Peake’in katkılarını nasıl değerlendirirsiniz?
China: Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi hiç şüphesiz şimdiye kadar yazılmış en çok etki eden fantezi kitabı. Yukarıda bahsettiğimiz bir tür epik kodlu, muhafazakâr ikincil dünya fantezisi için bir paradigma. Elbette Tolkien’den önce oldukça etkili olan yazarlar vardı, Robert E. Howard’ın Conan kitapları mesela, 1930’larda yazılmıştı ve politik olarak radikal oldukları da söylenemez, ancak Tolkien, çeşitli unsurları fanteziye taşıdı ve bu da onu merkeze oturttu. Yarattığı dünya için önceki yazarlardan daha ayrıntılı bir tarih, coğrafya, dilbilim, mitoloji vb. inşa etti ve anlatımını buna yerleştirdi. Tabii ki dünya yaratımı daha önce de vardı – Howard’ın Hyboria’sı, Fritz Leiber’in Nehwon’u, Clark Ashton Smith’in Zothique’i- fakat Tolkien, içsel olarak tutarlı bir ikincil dünya inşasını, kendisinin ”perili”, bizim de şimdi fantezi dediğimiz şeyin merkezi olarak gördü.
İkincil dünyaya bazen takıntılı odaklanma 1960’lar sonrası fantezisinin tipik bir örneği. Alay etmesi kolay, ancak bence çok ilginç bir proje olabilir. Çoğu zaman büyük yaratıcılık ve mucitlik içerir ve fantezideki özellikle güçlü inançsızlığın ertelenişini etkilemek için güçlü bir yoldur. Bu yüzdendir ki fantezi hayranları tutarlılığın korunması konusunda genellikle çok nevrotiktir -kendi dünyalarında yolunu şaşıran ve kendileriyle çelişen yazarlar bundan paçayı sıyıramazlar. (Ben buna “İnek Eleştirisi” diyorum: ” (‘Geek eleştirisi’ olarak düşündüğüm şey: ‘Elfmoon beşlemesinin ikinci kitabında Redfang Dağlarının şehirden kuzeye doğru atla iki gün uzaklıkta olduğunu söylediniz ama dördüncü kitapta Bronmor’un oraya varması üç gün sürüyor…”)
Tolkien’in dünya görüşü kararlı bir şekilde kırsal, bir miktar burjuvazi, muhafazakâr, modernist, misantropik biçimde Hristiyan ve entelektüel karşıtıydı. Bu, kurgusunda da kurgusal olmayan işlerinde de çok güçlü bir biçimde karşımıza çıkıyor. Michael Moorcock bunu Sihirbazlık ve Vahşi Romantizm(1987) adlı kitabında harika biçimde yazmıştır:
Aklın Surrey’si olan Shire’ın [başkahraman “hobbitlerin” yaşadığı yer] küçük tepe ve ormanları ‘güvenlidir” fakat Shire’nin ötesindeki bütün vahşi araziler “tehlikelidirler”… Yüzüklerin Efendisi, ahlaki olarak iflas etmiş bir orta sınıfın değerlerinin zararlı bir teyididir… Shire bir banliyö bahçesiyse eğer, Sauron [“kötü” karanlık lord] ve yardakçıları da eski burjuva öcüsüdür; bira şişelerini tel örgünün ötesine fırlatan beyinsiz futbol taraftarları- çetesidir; modern kentsel toplumun en kötü yönünün, korku dolu ve geriye özlem duyan bir sınıf tarafından bir bütün olarak temsilidir. Tolkien, Robot Çağı olarak adlandırıp karşı çıktığı şeye, elbette hiç var olmayan bir geçmişle karşı koyuyor. Modernliğe karşı sistematik bir muhalefeti yok, sadece “daha iyi günlere” yönelik korkuyla kelam ediyor. Kaosa ılımlılıkla karşı çıkıyor, bu yüzden moderniteye karşı “isyanı” aslında sadece homurtulu bir sessizlik.
Tolkien’e göre fantezi kurgusunun işlevi “teselli”. Peri Masalları Üzerine makalesini okursanız, onun için fantezinin merkezinde “mutlu son tesellisi” olduğunu görürsünüz. Böylesi mutlu bir sonun, “tekrarlayacağına asla güvenilemeyecek” “mucizevi” bir şey olduğunu iddia ediyor. Fakat bu olasılık iddiası aptalca çünkü hemen öncesinde “tüm peri masallarının [mutlu sonla] bitmesi gerektiğini, bunun en üstün işlevleri olduğunu” iddia ediyor. Diğer bir deyişle, “asla tekrarlamayacak olmaktan” çok uzak, yazar ve okuyucu, fantezi olarak nitelenebilmek için “teselli edici” mutlu bir sonun her hikâyede tekrarlanacağını bilir ve “teselli”nin bir tür politika olduğu bir fantezi teorisine sahip olursunuz. Bu tür bir fantezinin muhafazakâr olması şaşırtıcı değil. Tolkien’in makalesi, çoğu modern fantezinin tüzüğüne yaklaşabildiği kadar yakın ve Tolkien fanteziyi, okuyucuya meydan okumaktan ziyade onu sarıp sarmalayan edebiyat olarak tanımlamakta.
Tolkien’de okuyucunun, sistemik sorunların dış mihraklardan kaynaklandığı ve işlerin eski halinden memnun olan düzgün insanların sonunda kazanacağı fikri ile teselli edilmesi amaçlanır. Bu, edebi konfor gıdası şekilli fantezi. Ne yazık ki, Tolkien’in pek çok varisi -ki onun politik görüşlerini hiç paylaşmıyor bile olabilirler- bu fikirlerin çoğunu kendi fantezilerine yerleştiren pek çok mecazı sahiplendiler.
Peake kıyaslanamayacak kadar daha iyi. Yazıları dokulu ve bereketli, fikirleri karmaşık, karakterleri güvercin deliklerine girmeyi reddediyor. Gormenghast üçlemesindeki politik olaylar bazen trajik fakat asla basit değiller. Peake, ana akım eleştirmenlerin saygı gösterdiği az sayıdaki fantezi yazarından biri. Fantezi hayranları ona tapmasına rağmen Peake’in türe tam olarak oturmadığı ve çoğu fantezi yazarının aksine janr geleneğinde yazma anlayışına sahip olmadığı doğru. Aynı zamanda fantezinin hem içinde hem de dışında.
Bence yazılarına böylesi bir eşsizlik hissi veren şey de bu -Peake’in (janr içi ve dışında) kimlerden etkilendiğinin izini sürmek güç. Üstelik etkisi çok güçlü olmasına rağmen oldukça dağınık ve belirsiz süregeldi. Fantezi türüne kolayca ve tamamen özümsenen Yüzüklerin Efendisi‘nin yakınından bile geçmez örneğin.
Perdido Sokağı İstasyonu hakkında bugüne dek edilmiş en güzel laf, Yüzüklerin Efendisi yerine Gormenghast üçlemesinin türün en etkili çalışması olduğu alternatif bir dünyada yazılmış bir fantezi kitabı gibi okunduğunu söylemesiydi.
JN: Fantezi kaçışçı mı?
China: Bu, hem janr züppeleri hem de fanteziyi onaylamayan solcular tarafından fanteziye yönlendirilen olağan bir suçlama. Bu, fantezinin gerçek dünyayla ilgili olmadığı ve bu nedenle çok az değeri olduğuna dair basit bir görüş. Aynı zamanda fanteziyi savunmak isteyenlerin çoğu, türün kaçışçı olduğunu kabul ediyor ancak tüm kaçış projesini savunmaya çalışıyorlar.
Yine bu da Tolkien’den ileri geliyor. Peri Masalları Üzerine‘de şöyle diyor: “Bir adam kendini hapishanede bulup da dışarı çıkıp eve gitmeye çalışıyorsa neden küçümseyelim? Ya da bunu yapamayınca gardiyanlar ve hapishane duvarlarından başka konular hakkında düşünüp konuşuyorsa?” Fantezi yazarı Terry Pratchett bunu çok basit bir şekilde ifade ediyor: “Gardiyanlar kaçışçılıktan hoşlanmazlar.” Sorun şu ki, Michael Moorcock’un işaret ettiği gibi, gardiyanlar kaçışçılığı seviyorlar – sevmedikleri şey kaçış.
Kaçışçılıkla ilgili sorun, bir kitap okuduğunuzda veya yazdığınızda toplumun da koltukta sizinle birlikte oturmasıdır. Tarihinizden veya kültürünüzden kaçamazsınız. Dolayısıyla fantezi kitapları gerçek dünyayla ilgili değil diye “kaçtıkları” fikri saçmadır. Fantezi hâlâ sosyal gerçeklik filtreleriyle yazılmakta ve okunmakta. Bu yüzden bazı fanteziler (Swift’in Gulliver’in Gezileri gibi) oldukça doğrudan alegoriktir – ancak en sürreal ve acayip fantezi bile, kafa karıştırıcı ve net olmayan bir şekilde bile olsa, okuyucunun kendi gerçekliğine dönük farkındalığını yansıtmadan duramaz.
Mary Gentle’ın Rats and Gargoyles‘u gibi bir kitabı örnek alalım. Fantezi dünyasında geçiyor ve ırkçılık tartışmaları, endüstriyel çatışma, cinsel tutku vb. konular işliyor. Janrı yüzünden kitabın doğası gereği, hava geçirmez biçimde daha geniş toplumsal çatışmalardan kopmuş gibi görünen orta sınıf ailelerin iç çekişmelerini anlatan ve Iain Banks’in “Hampstead romanları” dediği şeylerden daha kaçışçı olduğunu söylemek cidden mantıklı mı? Sırf “gerçek dünyayla” alakalıymış gibi davranmaları gerçek dünyayı daha dürüstçe yansıttıkları anlamına gelmiyor.
Tam olarak kitapları kafanızın içinde toplum varken okuyup yazdığınız için, Tolkien ve diğerlerinin arzuladığı “kaçış” başarısız olmaya mahkumdur. Aslında gerçek dünyayı en çok ihmal eden, onun ince örtülü ve son derece ideolojik versiyonlarına zincirli bu tür kaçışçı kitaplardır. Janrın çoğu fantezisinin sorunu, hiç de yeterince fantastik olmamasıdır. Kaçışçı ama kaçamıyor.
Yani hayır, genel olarak fantezinin doğası gereği kaçışçı olduğunu söylemenin saçma olduğunu düşünüyorum. Tolkien’den sonra janrdaki birçok fantezi kaçışçı, fakat bunun edebiyat türüyle hiçbir ilgisi yok.
Fantezi yazarı Terry Pratchett bunu çok basit bir şekilde ifade ediyor: “Gardiyanlar kaçışçılıktan hoşlanmazlar.” Sorun şu ki, Michael Moorcock’un işaret ettiği gibi, gardiyanlar kaçışçılığı seviyorlar – sevmedikleri şey kaçış.
JN: Edebi üretim ile devrimci siyaset arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz?
China: Bir roman yazdığımda bunu bir hikaye anlatmak ve okuyuculara sayfaları çevirtecek bir dünya tarif etmek için yapıyorum. Benim kitaptaki işim insanları sosyalizme ikna etmek değil – 700 sayfalık bir fantezi bunun için olağanüstü derecede verimsiz bir propaganda yöntemi olurdu. Fakat elbette politik bir kurgu yazarı olarak politik kurgu yazmam kaçınılmaz bir durum.
Kitaplarımda kesinlikle politik düşüncelere dalmaya çabalıyorum. Bu kadar muhafazakâr bir geleneğe sahip olan fantezide bunu yaparak, hem genel olarak politikayla hem de yazdığınız türün siyasetine dalış yapıyorsunuz. Kitaplarımda siyaset var çünkü bana göre bu, dünyalara doku kazandırıyor ve fikirleri araştırmayı da seviyorum. İnsanlar siyasetin bir kısmını kapsalar bu harika olur, ama sanıyorum romanlarla ilk amacım bu olsaydı, bir sosyalist olarak kendim için ciddi bir hayal kırıklığına zemin hazırlıyor olurdum. Sosyalist siyaseti ileri götürebilmek için geleneksel politik faaliyet ve tartışmanın yerini başka bir şeyin alabileceğini düşünmüyorum.
Acayip kurguları, hayalet öykülerini, korku çizgi romanlarını ve BK’yi tutkuyla seviyorum, ancak bunlar dünyayı değiştirmeyecekler. Bu yüzden romancı ve de aktif devrimci bir sosyalistim.
JN: Fantezinin devrimci sosyalizmle alakasına yönelik biraz daha açık olabilir misiniz?
China: Açıklamaya çalıştığım gibi, siyasetim de kurgu yazım gibi hayatımın merkezini oluşturuyor, fakat ikisi arasındaki ilişki her iki yönde doğrudan ve aracısız bir etki biçiminde değil. Yine de imkânsızı-fantastik olanı, insan aklı için kavramsallaştırma yeteneğinde temelden önemli ve radikal bir şey olduğunu düşünüyorum. Birçok fantezi ve BK teorisyeni buna idealist açıdan bakmaya çalışıyor. Eric Rabkin, “İnsanın ihtişamı, onun gerçeklikle sınırlı olmamasıdır. İnsan fantastik dünyalarda seyahat eder” diyor. Paradoks şu ki, aslında bu modelde gerçekliğe hapsolmuş durumdasınız, bu yüzden fantastiği düşündüğünüzde onu aşarsınız. Fantastik ve gerçeği ayıran bir model bu.
Fakat Marx’ın Kapital’deki argümanına bakın: “En kötü mimarı en iyi arıdan ayıran şey, mimarın balmumundan önce hücreyi zihninde inşa etmesidir. Her emek sürecinin sonunda, başlangıçta zaten işçi tarafından tasarlanmış olan bir sonuç ortaya çıkar, dolayısıyla teorik olarak zaten mevcuttur.” Başka bir deyişle, üretken insan eylemi gerçek-olmayanın bilinçliliğine dayanır. Dünyayı dönüştürebilmek için onun nasıl olmadığını bilmeniz gerekir.
Gerçek dünyada gerçek-olmayan; mümkün olan, henüz mümkün olmayan ve asla mümkün olmayan şeklinde ayrılır, ancak zihninizde bu ayrımlardan her zaman emin olamazsınız. Mümkün olup olmadığını bilmeksizin bir işi yapmaya kalkışabilirsiniz – emin olduğunuz şey, arzulanan sonucun işe başladığınızda gerçek-olmayan olduğudur.
Bir başka deyişle, Marx’tan aldığım model, gerçek-olmayanın gerçekten ayrılmaması nedeniyle ana akım eleştirmenlerden farklıdır. Gerçek, gerçek-olmayana sürekli bir gönderme süreci ile şekillenir. Neyin mümkün neyin mümkün olmadığına yönelik anlayışımız, dönüştürücü kapasitemizi doğrudan etkiler. Bu kapasite genellikle gerçek ile mümkün gerçek-olmayan ya da henüz mümkün olmayan gerçek-olmayan arasındaki bir bilinç salınımıyla ilgilidir.
Fantezi farklı. Bir fantezi öyküsü anlattığınızda, imkânsız olduğunu bildiğiniz şeylerin sadece mümkün değil, gerçek de olduğunu iddia edersiniz. Bu şekilde imkânsızı yeniden tanımlayan (ya da yeniden tanımlıyor gibi yapan) bir zihinsel alan (sahte bir dünya ya da her neyse) yaratırsınız. Bu, psikolojik ve estetik açıdan radikal bir şeydir – Bize bir tür akıl hokkabazlığı yapma imkânı verir çünkü “imkânsız”ı yeniden tanımlarsanız gerçek-olmayanın kategorilerini değiştirirsiniz. Tartışmaya çalıştığım şey de şu: Marx’ın çapraz referans süreci tanımlaması sebebiyle farklı olarak, gerçek-olmayanı değiştirmeniz gerçekteki potansiyelleri düşünmenize olanak verir.
Bu süreci akıl hokkabazlığı olarak düşünüyorum, çünkü imkânsızı gerçekten yeniden tanımlamıyorsunuz (fantezinin beyanları tanımsal olarak imkânsızdır) fakat tanımladığınızı iddia ediyorsunuz (çünkü bu beyanların doğru olduğu iddia edilir). Bütün bunlar gerçeğin ardında varsayımlarda bulunmamdan ibaret. Okuduğum müddetçe acayip kurguya aşık oldum ve siyaset bilincim olduğundan beridir de solda yer aldım – yedi yıl önce beni Marksizme ve devrimci sosyalizme yönlendiren bir süreç bu. Hakkımdaki bu gerçeklerin birbiriyle bağlantılı olduklarına inanıyorum. Sebebini anladığımdan emin değilim fakat el yordamıyla kavramaya çabalıyorum.
Bundan yıllar önce ekososyalist manifestoda küresel sermayenin kaotik dünyasında sayısız direniş noktasının kendiliğinden ortaya çıktığına dikkat çekmiş, bu direniş noktalarının çoğunun yapıları gereği içerik olarak ekososyalist olduklarını iddia etmiştiniz. Bu hareketlerin bir araya gelme ve “ekososyalist bir enternasyonal” kurabilme imkânları için çağrı yapmıştınız. Aradan geçen yaklaşık 15 yılda küresel sermaye düzeninin kaotik dünyasına karşı olan direnişler hem arttı hem de yayıldı. Özellikle 2019’un sonu ve 2020’nin başları isyanlarla geçti. Bugün ekososyalist bir enternasyonal fikrinin neresindeyiz? Bunun olanakları arttı mı?
Gerçekten de küresel sermayeye karşı sosyal-ekolojik direnişte bir artış var. Köylü, yerli topluluklar ve kadınlar bu mücadelenin ön saflarındalar, buna ilaveten gençlik de: Greta Thunberg’in çağrısının ardından milyonlar sokaklara çıktı. İklim adaleti konusunda böylesi uluslararası bir seferberlik emsalsizdir. Bu bize umut veriyor, ancak fosil oligarşisinin hala iktidarda olduğunu ve kendi felaket kuralını uyguladığını bilene kadar: Bir yenilik yok. Hızla felakete doğru ilerliyoruz…
Yaratma konusunda mütevazı ama ilginç girişimler oldu, “ekososyalist bir enternasyonal” değil -bu erken olurdu – ancak uluslararası bir ekososyalistler ağı. Bu yıl başlayan en son girişim, çok umut verici bir girişim olan Küresel Ekososyalist Ağdır.
Green New Deal özellikle ABD’li radikal muhalefet tarafından, ardından da ABD sınırlarını da aşarak birçok ülkede çokça tartışıldı. Green New Deal sizin için ne anlama geliyor? Green New Deal gezegeni kurtarmaya yeter mi?
Green New Deal’ın farklı versiyonları var.
Alexandra Ocasio-Cortez ve Amerika’nın Demokratik Sosyalistleri tarafından desteklenen versiyon en ilginç olanı. Bu önergenin kabul edilmesi “gezegeni kurtarmayacak” ama iktidardaki kapitalist elitin yerleşik çıkarlarına karşı ve ekolojik bir geçiş yolunda çok önemli bir adım olabilirdi.
Bununla beraber, küresel ısınma felaketini önlemek için, fosil enerjileri tamamen ortadan kaldıracak ve anti-kapitalist dönüşüm sürecine başlayacak giderek daha radikal önlemler almak gerekecektir.
Ekolojik çöküş üzerine çalışanlar için virüs elbette bir sürpriz değildi. Böyle felaketlerin kapitalist üretim yordamının mantığının doğal bir sonucu olması yıllardır ekososyalistler dahil olmak üzere ekoloji mücadelesi verenlerin sık sık dikkat çektiği noktalar. Yine de felaketler patlak verince bu bakış açısı unutulabiliyor ve komplolar egemenlik kurabiliyor. Bu yüzden üzerinden geçmekte yarar var. Virüsün kapitalizmin üretim mantığıyla olan ilişkisi nedir? Virüsün yayılımına sebep olan şey nedir?
Enfeksiyon araştırmasında uzman değilim, bu yüzden fazla bir şey söyleyemem, ancak komplo teorileri, esas sorunlar konusunda kamuoyunun dikkatini dağıtmak için sistemin en gerici figürlerinin (Trump; Bolsonaro) başka bir hilesi.
Virüs geldiğinde onu felaket durumuna çeviren birinci sorun, elbette -tüm neo-liberal hükümetler tarafından uygulanan- hastanelerin kapatılması, doktor ve hemşirelerin istihdamlarının reddedilmesi yoluyla kamu sağlığı sistemlerinin yok edilmesidir. Trump ve Bolsonaro gibi suçlular, ülkelerinde milyonlarca ölümün yaşanmasına istekliler ve kapitalist iktisadi faaliyetin sürekliliğine her ne pahasına olursa olsun öncelik veriyorlar.
Kapitalizmin sürdürülemezliği, ortaya çıkan yıkım süreçleriyle giderek daha keskin bir şekilde ortaya çıkıyor. Marksist ekolojik bakış açısıyla yeni bir toplumun inşası nasıl mümkün olabilir?
Kapitalizm sadece sürdürülemez bir sistem değildir: Gezegeni ve dolayısıyla insanlığı tarihte benzeri olmayan bir felakete iten yıkıcı bir sistemdir: küresel ısınma, sıcaklığın dayanılmaz seviyelere yükselmesi, buzların erimesi, deniz seviyesinin -Amsterdam, Venedik, New York veya Hong-Kong’un ortadan kaybolması ile birlikte- yükselmesi ve nehirlerin kuruması.
Marksist bakış açımızdan, yalnızca, kapitalizmin demir yasalarını terk eden bir sistem karşıtı devrim, dayanışma, özgürlük, demokrasi değerlerine ve Dünya Ana’ya saygıya dayanan yeni bir toplumun, ekososyalist bir medeniyetin yolunu açabilir. Çok geç olmadan bu mümkün olacak mı? Bilmiyoruz… Ama Bertolt Brecht’in söylediği gibi: “Savaşanlar kaybedebilir, ancak savaşmayanlar zaten kaybetmiştir.”
El Yazmaları tarafından gerçekleştirilen bu röportaj İngilizceden Türkçeye Hasan Durkal tarafından çevrilmiştir. El Yazmaları sitesinin editörlerine bu söyleşiyi tekrar yayınlamamıza için verdiklerin için teşekkür ediyoruz.
Nadira Kadirova, 23 yaşında Özbekistan vatandaşı bir genç kadın. Ölmeden dört yıl önce Türkiye’ye yerleşti ve yaklaşık bir yıl boyunca AKP milletvekili Şirin Ünal’ın Çankaya’daki evinde bakıcı olarak çalıştı. Daha başka bir dizi vakada gördüğümüz gibi Nadira Kadirova’nın ölümü de göçmenler, özellikle de göçmen kadınlar için güvencesiz çalışma koşullarının onları nasıl taciz ve şiddet karşısında çok daha korumasız hale getirdiğini bir kez daha gösteriyor. Davanın üzerinin tekrar tekrar örtülmeye çalışılması ise ülkedeki hukuk sistemine dair zaten bilinen bir gerçeği bir kez daha tasdik ediyor: yokluğunu.
Nadira, 23 Eylül 2019’da AKP milletvekili, emekli general Şirin Ünal’ın evinde Ünal’a ait silahla ölü olarak bulundu. Kadirova’nın dosyası, avukatlarının da dile getirdiği gibi böylesine önemli bir dosyada yapılamayacak acemilikler yapılarak ve intihar olduğu belirtilerek kapatıldı. Kapatılmasına yönelik avukatları tarafından yapılan itiraz reddedildi. Savcılık tarafından yürütülen soruşturma neticesinde, intihar denilebilecek kadar bile araştırma yapılmadı, sorular cevapsız kaldı. Tüm bunların ışığında aydınlatılabilecek olan asıl soru Nadira’nın ailesi, avukatları ve kamuoyu tarafından hala sorulmaya devam ediliyor: Nadira’ya ne oldu?
Nadira ölmeden önceki gün Şirin Ünal’ın çalışanlarından biri olan arkadaşı Leyla’ya ”Ünal beni taciz etti intihar edeceğim!” demiş ve savcılık tarafından bu cümlede sadece “İntihar edeceğim!” kısmı üzerinde durulmuş, cinsel saldırı iddiası araştırılmamıştı. Bunun üzerine kendisi de Özbekistan vatandaşı olan Leyla, kim olduğunu bilmediği fakat Emniyet mensubu olduğunu belirten kişiler tarafından sokak ortasında sınırdışı edilmekle tehdit edildiğini Nadira’nın ailesiyle paylaşmıştı. Niçin Nadira’nın cinsel istismar nedeniyle intihar etmesi şüphesi üzerinde durulmadı ve gerekli araştırmalar yapılmadı? Ünal’ın çalışanı ve en önemli tanıklardan Hilal neden tehdit edildi?
Nadira’nın hayallerine yönelik adımlar atmaya devam ediyordu hatta ölümünden bir gün önce İngilizce kursuna kayıt yaptırmıştı. Geleceğe yönelik planlarına devam eden bir kimsenin intiharı savcılık nezdinde neden şüphe oluşturmadı?
Cenazeyi teslim alan aile, intihar ettiği söylenen Nadira’nın bedeninde iki mermi bulunduğunu, mermilerden birinin böbrek kısmında diğerinin kalp hizasında olduğunu ve kafasında darbe izinin de mevcut olduğunu kamuoyuyla paylaşmıştı. Ayrıca adli tıp raporunda belirtilen ve biyolojik erkek bedeninden bulaşabilecek olan PSA bulgusunun DNA incelemesi yapılmadı. Üstelik savcılık tarafından herhangi bir açıklama yapılmadan önce Emniyet tarafından intihar olduğuna dair alelacele açıklama yapılması soru işaretlerini arttırdı.
Olay gerçekleştiği esnada Nadira’nın abisiyle görüşme yapan ve evde olduğunu belirten Ünal, sonrasında ”Bana gelen bilgiler intihar yönünde.” diyerek kafa karışıklığına yol açmıştı. Hayatın doğal akışına uymayan bu açıklama Nadira’nın avukatı tarafından da eleştirilmiş ve Ünal’ın nerede olduğunun tespitinin yapılması gerekliliğinin altı çizilmişti. Kızıyla da aynı saatlerde telefon görüşmesi yapmış olan Ünal’ın yerinin tespit edilebilmesi oldukça kolay olmasına rağmen herhangi bir araştırma yürütülmemişti. Olay gerçekleşirken evde olduğu kayıtlara geçilen Ünal’ın kızını neden aradığı ise başka bir soru işareti. Ölüm raporunda belirtilen saat ve emniyetin arandığı saatin uyuşmamasıyla ilgili tatmin edici bir açıklamanın yapılmamış olması da şüpheleri arttıran bir başka konu.
Nadira’nın ifade vermeye gelen arkadaşlarına ve kardeşine polisler tarafından “vebal alıyorsunuz” denmesi ve bu polisler için tanıkları şikayetlerinden ve beyanlarından vazgeçirmeye çalışması hakkında soruşturma başlatılmaması da üzerinde durulması gereken bir diğer nokta.
Adli tıp raporuna göre Nadira’nın vücudunda ketamin yani anestezik bir madde bulunmuş ve bu maddenin hastanede müdahale ederken mi enjekte edildiği yoksa ölümünden önce mi verildiği açıklanmamıştı.
Odasında bulunduğu söylenen intihar mektubunun Nadira’nın el yazısı örnekleriyle karşılaştırılması talebi reddedilmiş, gerekçe olarak Ankara’da böyle bir uzmanın olmadığı söylenmişti. Üstelik mektubu yazdığı söylenen kalem de parmak izi incelemesinden geçmemişti. Bu incelemelerin yapılacağı açıklansa da detaylı bilgi kamuoyuyla paylaşılmadı.
AKP milletvekili Şirin Ünal konuyla ilgili olarak uzun bir süre açıklama yapmaktan kaçınmış ve sessizliğini “Nadira şizofrendi” iddiasıyla bozmuştu. Bu iddiaya karşı Nadira’nın abisi “madem psikolojik sorunları vardı neden 20 yıllık eşine bakmasına izin verdin? Neden meclisteki makam odana götürdün? Neden işten çıkarmadın?” sorularını yöneltti. Her şey gibi bu sorular da cevapsız kaldı. Yaşananları gün yüzüne çıkaracak ve anlatıldığı gibiyse Ünal’ı da temize çıkaracak olan detaylı araştırmanın yapılmamasına karşı Ünal’ın sessiz kalması ise başka bir soru işareti olarak kamuoyu zihninde yer etti.
Konuyla ilgili mecliste verilen soru önergesi de cevapsız bırakıldı. O önergede yer alan “evde bulunan diğer kişilerin swap örnekleri neden alınmadı? Çekilen fotoğraflarda silahın içinde şarjör olup olmadığı neden araştırılmadı?” soruları da tıpkı diğer sorular gibi güncelliğini koruyor.
Avukat Eren Keskin de geçtiğimiz günlerde Artı Tv’ye “tanıklarla konuştum, korkuyorlar ve açıklama yapmaktan imtina ediyorlar. Delillerin karartıldığını tespit ettim. Soruşturma en başından beri gizlilik kararıyla yürütüldü ve toplanan delillerin incelemesi de gizli yapıldı bu nedenle bilgi sahibi olamadık. Karşımızda eski bir NATO askeri, güçlü olduğu aşikar bir partinin milletvekili var. Böyle bir adamın karşısında kimsesiz, çaresiz, sigortasız çalıştırılmış göçmen bir kadın var. Taraflar arasında bir dizi eşitsizlik var. Nadira’nın elinde swap örneğine rastlanmadığını biliyoruz. İntihar ettiği söylenen birinde bu örneklere rastlanmaması şüphelerimizi besliyor. Gerekli incelemeler yapılmadan dosyanın kapatılacağını biliyorduk. Bu dosya da daha önce karşılaştığımız diğer dosyalar gibi failinin gizlenmeye çalışıldığı bir dosya.” açıklamasında bulundu.
Aile, takipsizlik kararına karşı yapılan itirazın reddedilmesinin peşini bırakmayacağını söyleyerek bu süreçte yanlarında olan herkese teşekkür ediyor. İnsan hakları avukatları, son süreçte davaya müdahil olan 132 kadın avukat ve kadın örgütleri sormaya devam ediyor: Nadira’ya ne oldu?
Koronavirüsün Wuhan’dan çıkıp dünyaya yayılmaya başlamasıyla birlikte dünya sıra dışı bir deneyime kapı araladı. Henüz bu deneyim algılanmaya çalışılırken salgın-sonrası dünya üzerine yorumlar gelmeye başladı.
Türkiye’de son dönemde alışılagelen hız, bu olağan dışı günlerde de kendini göstermekten geri durmadı. Mevcut durum bize farklı eksenlerdeki akış üzerine çok fazla şey anlatırken, bu okumayı yapmadan “pandemi sonrası dünya” üzerine konuşmalar başladı.
Salgın günlerinde gazetecilik, salgın günlerinde küreselleşme vs. üzerine yazılıp çizilenler, konuşulanlar hayal kırıklıkları yaratıyor ve özellikle bu iki başlık hakkında birer parantez açma isteği.
Pandemi döneminde Türkiye’de gazetecilik:
Türkiye’de uzun süredir bütünlüklü bir medya ile karşı karşıya değiliz. Ana akım medyanın yapı bozumuna uğraması ve merkezi kontrol sisteminin baskısı altında o liberal-mesleki değerlerini dahi unuttuğunu biliyoruz. Alternatif basının içinde bulunduğu ciddi yapısal sorunları tam da pandemi öncesi yeni yeni konuşmaya başlamıştık. Bu önemli tartışmalar da pandemi gündemi ile bıçak gibi kesildi. Diğer yandan uluslararası basın kurumları belli angajmanlarına rağmen, imkanlarının da daha geniş olması ve kadrolarında bulunan nitelikli gazetecilerin çalışmalarıyla Türkiye’de yoğun baskı altında gazeteciliğe devam ediyorlar.
Sık sık Anadolu’ya seyahat eden bir insan olarak yakından gözlemliyorum ki, Türkiye’deki geniş kesimler hala haberi eski ana akım, şimdi yaygın medyadan almaya izlemeye devam ediyor. Peki bu medya organları neyi izliyor?
Gazetecili 1. Sınıf ilk ders: Gazeteci kamu adına iktidar aygıtlarını izler, toplum adına kamu kurumlarındaki işleyişi gözetler. Gazetecinin gözü iktidar aygıtlarının üzerindedir.
Gelelim pandemi döneminde gazeteciliğe, “medya neyi izliyor?” dediğimizde gözümüzün önüne gelen sadece sokaktaki vatandaşın peşine düşmüş haber kanalları geliyor.
Virüs adımını Türkiye’ye attığından beri tüm haber kanalları kamera-mikrofon vatandaşın peşinde, “görüyorsunuz, sahil şeridindeler!”; “görüyorsunuz, yeşil alanlardalar!”; “görüyorsunuz, pazara bile gitmiş kuş beyinliler!”
Bütünüyle tersine dönmüş bir durumda adeta iktidar aygıtları için vatandaşı takip eden bir gazetecilik ve normalmiş gibi bunu izleyen bir toplum. Bir tek muhabirin “Sayın bakanlarım görüyorsunuz, vatandaşlar …” diye hitap etmediği kaldı. Belki de ettiler ama ben kaçırdım.
Kamuya, uluslararası kurumlara, ulusal kurumlara dair sorulması gerekenler uğultuda kayboldu gitti.
Kriz geliyorum derken hangi adımlarda hatalar yapıldı, nerelerde aksamalar oldu?
Kurumlar hangi aşamalarda virüsün tüm ülkeye yayılmasına engel olamadı, sorumlular kimdi?
Neden insanların bu kaos günlerinde adım atacakları yeşil alanlar bu kadar sınırlıydı?
Önlemler ve yöntemler insancıl mı? Alternatifi neler olabilirdi?
Sağlık kurumlarında neler yaşanıyor?
Diğer hastalıklar nedeniyle tedaviye erişemeyenler neler yaşıyor?
Dünya Sağlık Örgütü bu geliyorum diyen krizi nasıl görmedi? DSÖ’nün son beş yıllık gündeminde neler vardı? Uluslararası toplantılarına Türkiye’den kimler katıldı?
TÜBİTAK, Kızılay vb. kurumlar bu sürece nasıl yakalandı? Neler yaptı?
… gibi yüzlerce soru yerine yurtdışındaki Türkiyelilere bağlanıp “Eee markete nasıl gidiyorsunuz? O koca Avrupa küçücük virüsten ne çekti be!” tadında yayınlar yapıldı.
Medya yurt içi ve dışındaki yurttaşların ensesinden ayrılmadı ve o literatürdeki demokrasinin ve anayasal düzenin bekçi köpeği (“watchdog”u), parkların, bahçelerin ve pazarların “watchdog”u oldu çıktı. Vatandaşın nerede, ne yaptığını birer birer siyasilere anlattı. Siyasiler bundan Batı’dakiler perişan, bizdekilerin bir eli yağda bir eli balda sonucu çıkardı. Sonra malum Batı’ya yardımlar başladı.
Batı deyince yukarda bahsettiğim ikinci parantezi açabilirim, Pandemi, küreselleşme ve uluslararası kurumlar:
Yeni çağ ile birlikte tüm siyasi argümanların önüne dikilen ve bize artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını anlatan o büyülü ve işgalci kelime ‘Küreselleşme’ miti pandemiyle birlikte adeta dokunuverince yok olan deve dönüştü.
Salgın günlerinde uluslararası işbirliği ve mekanizmalarındaki ‘yokluk’ küreselleşmenin, zavallı beyaz yakalıların ellerindeki üç kuruşla ya da çoğu zaman borçlanmayla, istedikleri an, istedikleri ülkeye uçuvermesinden ibaret bir yanılsamaya evrildi. Dünyanın artık küçük bir köy olduğu fantazisi, sınırların kapatılıp, uçuşların durdurulması sonrası ortaya çıkıvermeyen uluslararası çözüm mekanizmalarının aksine uluslararası siyasi sataşmalarla ve diplomasiden uzak, ulus vurguları ağır, düzeysiz üslupla karşımızdaydı. Sonuç şu ki küreselleşme uluslararası iş birliğini değil, popülist liderleri beslemişti.
Bunun böyle olacağını en başından dile getiren küreselleşme karşıtlarının alternatif inşa çabaları, özellikle bir dönem sosyal forumlar olarak ortaya çıkan platformların çabalarının nerelerde, nasıl kesildiğini tartışmaya vakit kalmadı, gerek duyulmadı. Hız, dünya durduğu dediğimiz günlerde bile gündemi yüzeysellikle savurmaya devam etti, ediyor.
Dünyada çeşitli analistler, pandemi öncesi, uluslararası kurumların işlevlerini yitirdiklerini, ağırlıklarını kaybettiklerini telaffuz etmeye artık başlamıştı. Ancak onların ölüm raporunda da Covid-19 yazacak.
AB’den DSÖ’ye tüm kurumlar sınıfta kaldı ve toplumlar bu kurumlara bakınca ihtiyaca tekabül etmeyen, devasa bütçelere sahip yapılarla karşılaştı. Diğer yandan yargı ve özgürlükler alanında çalışan uluslararası kurumların herhangi bir yaptırım gücü olmaksızın etkisizleştiğini en iyi ve erken gözlemleyen ülkelerden birinde yaşıyoruz.
Medyadan uluslararası kurumlara, genişçe bir alanda ortaya çıkan bu devasa boşluklara iyice bakmadan pandemi sonrası dünyayı anlamamız ve daha iyi bir dünya yaratmamız mümkün değil. Bu mevcut lider ve toplum profillerimizle daha da güçleşiyor. Ancak ortadaki bu devasa boşluklara karşın, umut veren unsur, bir yandan irili ufaklı direnişler ve dayanışma pratikleri yeşerirken bir yandan da son dönemde tüm dünyada pasifize edilmiş olsa da eleştirel bilince hala sahip olmamız. O hazneye bakmadan yapılan pandemi sonrası dünya analizleri ortalığa saçıldı. Ama gelecek için fütüristlerden önce tarihçilere, bilim insanlarına ve araştırmacılara bir söz verelim.
Dünya doğru bir gelecek için yeterince birikime sahip. Yeter ki onu değiştirme iradesini örgütleyelim!
Covid-19 hastalığının aniden ortaya çıkması her şeyi değiştirmeye başlıyor, fakat bu durum birçok düşünürün geçtiğimiz yıllarda çoktan tasvir ettikleri ve inceledikleri belli eğilimleri de doğruluyor: Ekonomi, toplum, siyaset ve hatta biyoloji arasındaki sınırların bulanıklaştığı bir küresel dünyada yaşıyoruz ve tam da burada pandemi, yaşamın tüm boyutlarını ele geçiriyor.
Sınırların silikleşmesine rağmen toplumsal ilişkilerimizin genel çerçevesi bir değişikliğe uğramıyor. Aslında, basitçe ifade edecek olursak, salgın toplumlarımızdaki eşitsizlikleri genişletmeye başladı: Virüs öncelikle yaşlı, yoksul ve kendini güvence altına alamayanlar gibi en kırılgan toplumsal kesimlere daha sert bir darbe indirdi. Pandeminin ekonomik sonuçları artan kitlesel yoksulluk ve işsizlik oluyor. Son durum, kamusal sağlık hizmetlerinin kâr yaratan bir sektör olarak kabulü yerine, temel bir insan hakkı olduğunu elbette ki kanıtlıyor. Bu iddia, Bernie Sanders’ın seçim kampanyasının sacayağıydı ve hiç şüphesiz önümüzdeki yıllarda toplumsal mücadelelerin merkezi gündemlerinden birisi olacak.
Bununla birlikte, pandemi krizi devletlerin biyopolitik iktidarını önemli ölçüde güçlendirmekte. Vatandaşlar ve yerleşimciler (mülteciler ve göçmenleri dahil ediyorum) olarak sağlımızı güvence altına almalarını talep edeceğiz ve geçtiğimiz on yıllarda hastanelerimizi giderek zayıflatan neoliberal politikalara elbette karşı çıkacağız. Sağlığı kâr etmeyen bir hizmet olarak gördükleri ve dolayısıyla asgari tıbbi donanımları tedarik etmeyi zül saydıkları içindir ki günümüzde en gelişkin tıbbi ve bilimsel araştırma merkezlerinin yer aldığı şehirler maske ve ventilatör gibi basit donanımlara vahim bir şekilde ihtiyaç duyuyorlar.
Yine de önümüzdeki meselenin bir diğer boyutunu göz arda etmeyelim: Biyoloji, ekonomi ve siyasetin iç içe geçmesi, hükümetlerimizi, yalın anlamıyla fiziksel yaşamlarımızı kontrol altına alan bir tür biyo-iktidar makinasına dönüştürmekte. Bugünlerde, gerekli görülen bir sınırlandırmayı bile isteye kabul ediyoruz, ancak şunun da farkında olalım, Foucault’nun tabiriyle “iyi çoban” –en azından iyi çobanın şu durumda Donald Trump olmadığı aşikâr–yalnızca bizi korumakla kalmaz, aynı zamanda bize hükmeder. Yeni bir tür “istisna halini” deneyimliyoruz –temel bazı haklara kaçınılmaz olarak sınırlamaların getirildiği şehirler bir nevi sıkıyönetim altında– ve bu durum çok yakın gelecekte ulusal toparlanma, toplumsal güvenlik ve kamu sağlığı vb. adına özgürlüklerimizi sınırlamak, toplumsal kalkışmaları engellemek veya sıkı tasarruf politikalarının uygulanması için bir emsal olacak. Giorgio Agamben, pandeminin ehemmiyetini azımsadı, yine de yapmış olduğu uyarı yerindedir.
Pandemi politikalarının inşa ettiği antropolojik model –evden çalışma, izolasyon, kendini eve hapsetme– klasik liberalizmin özgürlük kavrayışıyla kayda değer bir biçimde örtüşüyor: “Negatif” özgürlük (tamamen bireysel alanla sınırlandırılmış haklar) “pozitif” özgürlüğe (kamusal alanda verilecek toplumsal mücadeleler) galebe çalıyor. Bu antropolojik model solun toplumsallığıyla ve kültürüyle taban tabana zıttır. Bu dönüşüm şu anlama geliyor, geçici bir süreliğine de olsa, alışılageldik kitlesel mobilizasyon biçimlerini ikame edebilecek yeni mücadele pratikleri türetmek zorundayız.
Bu kriz, işlerimizi yalıtılmış bireyler olarak sürdürmeye zorlayarak, toplumlarımızın yaşam alışkanlıklarını sınıyor. Bu durum çeşitli tehditleri beraberinde getiriyor, örneğin evden çalışmanın ciddi anlamda yaygınlaştırılması, mesai mevhumunu askıya alıyor. Ayrıca, bazı hizmet ve mal üretimleri fiziksel etkileşim gerektirdiği içindir ki çeşitli sağlık ve toplumsal eşitsizlikleri birleştiriyor (salgın riskine eşitsiz bir biçimde maruz kalıyoruz). Başka bir deyişle, toplumsal eşitsizlikler, biyolojik eşitsizliklere tahvil edilebilir ve “iyi çoban”, “otoriter ve öjenik” bir çobana dönüşebilir hale geliyor. Tam da bu nedenle krizi, hayatta kalmamızı sağlayan ve fakat berbat ücretlere mahkûm edilen birçok temel işin –hemşire ve diğer hastane emekçileriyle sınırlı kalmamalı, çok ötesine geçmeli– eski itibarını iade etmek için bir fırsat olarak görmeliyiz. Bu fırsatın anlamı otobüs ve ambulans şoförlerini, kendiliğinden pencerelere çıkıp alkışa boğan halkın ifadesinde bulunmaktadır.
Öyle gözüküyor ki, Albert Camus’un Veba romanı içinden geçtiğimiz bu olağanüstü zamanlarda en fazla rağbet gören edebi metinlerden biri oldu. Roman, Oran şehrini enkaza dönüştüren pandemiyi ve bir rahip portresini tasvir eder. Rahip Paneloux, pandemiyi günahkâr insanlığa tanrı tarafından gönderilen bir ceza olarak kabul eder. Gerici ve gayr-i insani muhafazakârlığın barındırdığı bu felsefi ve ahlaki duruş, sol tarafından elbette kabul edilemez fakat üzerinde düşünülmeyi hak ediyor.
Covid-19’un, insanlığın deneyimlediği ne ilk ne de en vahim pandemi olduğu doğrudur. 14. Yüzyıldaki Kara Veba’nın Avrupa halklarının çoğunu kırıp geçirdiği ve 1920’lerde İspanyol Gribi diye tabir edilen salgının, Birinci Dünya Savaşı’ndan bile daha fazla ölüme yol açtığı herkes tarafından biliyor. AIDS üzerine uzmanlaşan tarihçi Mirko Grmek, hastalığın izini dünya tarihinde takip ederek, salgınların ne denli köklü demografik ve ekonomik sonuçlar getirdiğini önemle vurguluyor. Fakat salgının ekonomik, toplumsal ve ekolojik etkilerinin biyolojik boyutun çok ötesine geçtiğini hesaba katmakla beraber, Coronavirüs salgının bir tür “doğanın intikamı” olarak belirdiğini de kabul etmek gerekiyor.
Elbette bu kabul ediş, yukarda da belirttiğim üzere korumaya, kurtarmaya ve hatta yaslarını tutmaya çalıştığımız virüs taşıyıcıları ve hatta kurbanlarını damgalamak anlamına gelmemeli. Doğanın İsyanını -Horkheimer’dan ödünç aldığım bir tabir- bir metafor olarak görmeli ve yüzleşmekte olduğumuz durumu anlamak için vesile kılmalıyız: Bu isyan, devasa üretici güçleri yaratan ve onu tahribat araçlarına (öncelikle çevreyi yok eden, doğanın kendisini düzenleme ve ekolojik sistemlerimizin yeniden üretme kapasitesini mahveden) dönüştüren medeniyeti tehdit etmektedir.
Şehirlerimizin sokakları terk edilmiş halde, üretim çarpıcı biçimde azalmış durumda ve doğa, kendisinden gasp etmiş olduklarımızı yeniden fethediyor. Salgını tanrının gazabı gibi kabul eden gerici siyasi teolojinin bu iddiasını seküler bir biçimde gözden geçirip doğanın hüküm verdiği bir ceza olarak yeniden yorumlayabiliriz.
Şimdiye dek, şaşırtıcı ve yüreklendirici bir kolektif dayanışma ve yardımlaşma dalgasına tanıklık ettik. Siyaset sahnesine Matteo Salvini gibi ırkçı ve göçmen düşmanı bir liderin egemen olduğu İtalya’da bile geçtiğimiz birkaç ay öncesine dek, Çinli, Kübalı ve Arnavut doktor ve hemşireler adeta birer kahraman gibi ülkeye buyur ediliyorlardı. İnsanlar küresel ve dayanışmacı bir çözüme olan ihtiyacı ve bir günah keçisi aramanın ölümcül derecede nafile bir mevzu olduğunu anladılar. Ancak, bu hissiyatın bir yıldan fazla süren ekonomik depresyon sonrası halen daha süreceğinden pek emin değilim.
Onulmaz derecede arkaik kalma riskine rağmen, bu uzun sürecek değişim için hazırlık yapmalı ve şu kadim seçeneği belki de günümüze uyarlamalıyız: Ya sosyalizm ya barbarlık. Yüzyıl sonra bu sloganı desteklemenin naiflik olacağının farkındayım. Bildiğimiz üzere sosyalizm deneyimi barbarlığın bir veçhesine dönüşebiliyor, fakat tarihsel bir ikilemle karşı karşıya olduğumuz gerçeğini değiştirmiyor: Ya 1980’lerden beri sürmekte olan neoliberal döngüyü sona erdiren 21. Yüzyıl için geçerli bir “New Deal” kuracak ya da neoliberal yönetişimin karakterize ettiği eşitsiz ve otoriter bir fecaat dönemle karşı karşıya kalacağız.
Biraz farklı ve fakat daha az kabusvari olmayan bir faşizm veya totaliterlik yeniden türeyebilir. Geleceğin siyaseti, dünyayı kurtarmakla evrensel solunum (teneffüs) hakkının örtüştüğü bir yerde mücadelesini bulmalı. Achille Mbembe’nin yaptığı şu yerinde çağrıya kulak kesilmeli: Irktan, ekonomik statüden ve devlet egemenliğinden bağımsız olarak herkes için var olma hakkı!
Çeviri: Deniz Ortak
-Bu metin, Verso Books sitesinde yayınlanan İngilizce aslından çevrilmiştir.
Bu makale, Mayıs 2020 sayısının Mart ayına ait Aylık İnceleme’dir. Basılı sürüm, makale bitiminde bugünün tarihi olan 27 Mart 2020 ile aynı tarihi taşıyacaktır. Aylık incelemeyi, bir bütün olarak yayımlanmasından bir aydan fazla bir süre önce çevrimiçi olarak yayımlamak bizim için eşi görülmemiş bir durumdur ve mevcut acil durumun ispatıdır. Tüm dergi, 1 Mayıs’ta çevrimiçi olarak yayımlandığı zaman, makaleye ufak güncellemelerin ekleneceğini tahmin ediyoruz.- [Monthly Review] Editör Ekibi