İmdat Freni

Blog

Frenlere Asılalım! – Emre Tansu Keten

I

Kapitalist sistemin rahipleri liberal aydınlar bir süredir panikte. 1789’da açılan ve insanlığın başına türlü belalar getiren aşağıdakilerin siyaseti parantezinin 1991’de bir daha açılmamacasına kapandığını ilan edip, zafer şarkılarıyla sarhoş olmuşlarken, kendilerini Marx’ın haklı olup olmadığı tartışmalarının içerisinde buldular. Kapitalizmin yapısal krizlere mahkum olduğunu söyleyen Marx’ın bu görüşleri 2008 krizinin yıkıcılığı ile bir kez daha hatırlandığında, bu krizin sorumlusunun tedbirsiz ve düşüncesizce yönetilen finans sistemi olduğunda ısrar ettiler. Oysa, bu kriz tam da kapitalizmin gelişim yasaları tarafından tetiklenen ve kaçınılmaz bir krizdi. Üstelik Bertell Ollman’ın ifade ettiği gibi[1], kapitalizm sürekli benzer tip krizlerle karşılaşıp, bunları benzer yöntemlerle aşabilecek bir kapasiteye de sahip değildi. 1929 krizini 60 milyon insanın hayatına mal olan kanlı bir savaşla, 70’ler krizini ağır neoliberal düzenlemelerle aşabilen uluslararası kapitalist sistem, on seneyi aşkın bir zamandır belini doğrultmaya çalışıyor. Tam her şey düzeliyor derken, Şili’den Irak’a, Lübnan’dan Ekvator’a yüzbinlerce insan yaşamlarını neoliberal tasalluttan kurtarmak için sokaklara çıkıyor, ayaklanarak hükümetleri deviriyor. Sanayi üretiminin yoğunlaştığı Asya ve Güney ülkelerinde işçiler ağır sömürü koşullarına karşı isyanı yavaş yavaş demlendirirken[2], sanayisizleşme ile birlikte işsiz kalan Batılı işçi sınıfı, aşırı sağa ve ırkçılığa teslim oluyor[3]. Komünizmin tarihten silindiği ilan edilmişken, ondan çok daha önce selası okunan faşizmin geri gelebileceğinden ciddi şekilde bahsediliyor. Siyasetsiz bir siyaset alanı arzulayanlar, siyasetin bu sert geri dönüşünü anlamlandırmaya çalışıyor.

II

“Endüstri sonrası toplum”, “enformasyon toplumu” vb. isimlerle yaldızlanan teknoloji kapitalizm birlikteliği, iddia edildiğinin aksine insanlığa eşitlik ve özgürlük getirmedi. Teknolojinin kapitalist işleyişe dahil olmasının ardından, en zengin ve en yoksul kesim arasındaki fark her sene biraz daha arttı. Yeni teknolojiler, insanların daha az ve daha huzurlu bir şekilde çalışması için değil daha etkili ve ucuz bir şekilde sömürülmesi için seferber edildi. 1950 sonrası artan yüksek eğitim olanakları, eğitimli ve kendisini geliştirmiş bireylerin sermaye karşısındaki pazarlık gücünü arttırmaktan ziyade, eğitimini aldığı alanın güvencesizleştirilmesi sonucu doğurdu. Ernest Mandel’in dediği gibi, “entelektüel emeğin proleterleşmesi, bu emeğin uzmanlaşması, hatta küçük parçalara ayrılması, sonuna kadar atomize edilmesi anlamına gelir. […] dilimlenmiş, parçalanmış, içinde yer aldığı toplumsal faaliyetlere dair her türlü bütünsel görüşü yitirmiş böylesi bir entelektüel emek olsa olsa yabancılaşmış bir emek olabilir.”[4] Sırf bilişsel alanda faaliyet gösterdiği için orta sınıf olarak anılan günümüz beyaz yakalı emekçisi, mavi yakalı işçilerin koşullarından da kötü bir sömürü ortamında var oluyor. Çalışma arkadaşlarıyla rekabet etmesi ve kendi kariyerini bir girişimci olarak kurgulaması istenen bu emekçiler için sömürünün hediyesi depresyon ve tükenmişlik hissi oluyor. Kariyer, yeni kapitalist söylemin kilit bir anahtarı olarak sömürü mekanizmasının içselleştirilmesinde önemli bir rol oynuyor.

“Bir sanayi-sonrası toplumu temsil etmek bir yana, geç kapitalizm… ekonominin tüm dallarının ilk kez tam olarak endüstrileştiği dönemdir” diyor Mandel ve devam ediyor: “Teknolojinin her şeye kadir olduğu inancı, geç kapitalizmde burjuva ideolojisinin özgül biçimidir. Bu ideoloji mevcut toplumsal düzenin tüm kriz risklerini yavaş yavaş ortadan kaldırma, tüm çelişkilerine teknik bir çözüm bulma, asi toplumsal sınıfları entegre etme ve politik patlamalardan kaçınma yeteneği olduğunu iddia”[5] ediyor. Oysa tam tersine, tam otomasyon ve insan emeğinin tasfiye edilmesi kapitalizme başka türlü belalar olarak geri dönüyor. Tam da bu evrede, Marksist olmayan iktisatçılar dahi sabit bir yurttaşlık geliri ve mirasın ortadan kaldırılması gibi radikal önerilerde bulunuyor. Peter Frase’nin Dört Gelecek[6] başlıklı kitabında yaptığı gibi, kapitalizm sonrasına dair olumlu ve olumsuz kurgulara olan ilgi artıyor. Bildiğimiz anlamda kapitalizm can çekişiyor. Gelecek, tüm insanlığın yararına komünist bir kanalda mı, yoksa distopik bilimkurgulardan aşina olduğumuz gibi bütün insanlığın feda edildiği bir zenginler kolonisine doğru mu akacak sorusu ciddi şekilde tartışılıyor. Teknoloji alanı, sınıf mücadelesinin önemli bir mevzisi haline geliyor.

III

Bir gelecek olacak mı? Bensaid’in sözleriyle “bir acil durumla karşı karşıyayız: Güncel bağlam 70’li yıllardakinden de, İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen 30 yıllık dönemdekinden de daha yoğun.” Ekolojik yıkım, insanlığın geleceğini tehdit ediyor. Çünkü: “doğa insanın ölmemek için, kendisi ile sürekli bir süreç sürdürmesi gereken bedenidir. İnsanın fizik ve entelektüel yaşamının doğaya sıkı sıkıya bağlı olduğunu söylemek, doğanın kendi kendine sıkı sıkıya bağlı olduğunu söylemekten başka hiçbir anlama gelmez, çünkü insan doğanın bir parçasıdır.”[7] Küresel ısınma başta olmak üzere ekolojik sistemde görülen bozulmaların baş müsebbibi kapitalist sistemdir. Kurdukları çevreci vakıflar aracılığıyla, emekçilerin elektrik ve su tüketimi ile ilgili kampanyalar düzenleyerek, sorumluluğu tüm insanlığa yayma çabasında olan sermayedarlar, daha fazla üretim ve daha fazla büyüme hedefleriyle yok ettikleri kaynakları gözlerden gizlemek istiyorlar. Kovel’in vurguladığı gibi bu tip “çevreci” kuruluşların kapitalizm içindeki rolü basitçe iki kavramla açıklanabilir: siyasetsizleştirme ve rasyonalize etme.[8] Kapitalistlerin dünyayı adım adım ölüme götüren faaliyetlerini rasyonalize etmeye çalıştığı bir dönemde, Marksistlerin ekolojik mücadeleyi Post-Leninizm, toplumsal hareketçilik veya kimlikçilik diyerek bir kenara bırakma lüksü yoktur. Ekososyalist mücadele politik olduğu kadar ontolojik bir biçime de sahiptir. Ekolojik yıkımın zararları insanlığa eşit olarak yansımadığı, emekçilerin bu yıkımın sonuçlarından çok daha fazla etkileneceği açıkken bunu bir sınıf mücadelesi olarak görmemek büyük bir hatadır. Zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri olmayanların, kazanacakları bir dünya ihtimaline ulaşabilmesi için ekososyalizm kilit bir mücadele başlığıdır.

IV

Son dönem, Parazit filmiyle çokça konuşulan yönetmen Bong Joon-ho’nun 2013 yapımı filmi Snowpiercer küresel ısınmanın önlenemediği ve bütün dünyanın buza kestiği bir çağı anlatır. Çok az insan hayatta kalmayı başarabilmiştir ve bu insanlar “son teknoloji” bir trenin içerisinde yaşamaktadır. Tren sert bir kast sistemiyle vagonlara ayrılmıştır. Lokomotifte lider otururken, ön vagonlarda varlık içinde yaşayanlar, en arkada ise köle hayatı yaşayan alt sınıflar bulunur. Kolluk güçleri, öğretmenler, yöneticiler trenin var olan sisteminin, sistemlerin en iyisi olduğunu, bundan başka bir yaşamın hayal dahi edilemeyeceğini belleten ideolojik memurlar olarak çalışır. Ancak bir gün isyan patlak verir ve isyanın lideri Curtis, oldukça kanlı bir mücadelenin sonucunda lokomotife ulaştığında, trenin kontrolünü ele almaktansa treni yok etmeyi ve dışarıda yeni bir yaşam kurmayı tercih eder. Temel mesele, treni kimin yönettiği değil, trenin varlığıdır. Tren bir felakete doğru doludizgin gitmese de, trenin hareket halinde oluşu felaketin kendisidir. Devrim, kontrolü ele geçirmek değil, treni, yani sistemi yok etmektir. Curtis imdat frenini çekmiştir.

Stalinist tedrisatın birçoklarına bellettiği gibi, tarih komünizme doğru giden düz bir çizgi değildir, komünizm de mutlak geleceğimiz. Bensaid’in deyişiyle “komünizm kesinlikle bir ütopya ya da envanteri yapılabilecek bir durum zaptı değildir. Daha çok Marx’ın dediği gibi ‘var olan düzeni yıkan gerçek bir harekettir.”[9] Bugünden baktığımızda, tarihi raylar üzerinde hareket eden bir tren olarak düşüneceksek, bu trenin gittiği istikametin komünizmden çok, bir felaket olduğu açık. Tam da bu noktada, devrimci bir müdahale, Devrim’den Sonra filminde gördüğümüz gibi, bir hükümet darbesiyle makinisti değiştirmek anlamına gelmiyor. Arka vagon yolcularının imdat frenine asılmasını, süregideni durdurmasını ve kendilerini istikametten özgürleştirmelerini ifade ediyor. Köprünün yıkıldığı yere gitgide yaklaşırken bu görev daha acil bir hale geliyor. O halde frenlere asılalım!


[1] Bertell Ollman, Atları Hatırlayın ve Sopayı Kapın, çev. Deniz Gedizlioğlu, Yordam Kitap, 2013

[2] Immanuel Ness, Güneyin İsyanı, çev. Akın Emre Pilgir, Koç Üniversitesi Yayınları, 2018

[3] Owen Jones, Apaçiler: İşçi Sınıfının Şeytanlaştırılması, çev. Tolga Yalur, Pegasus Yayınları, 2018

[4] Ernest Mandel, “Entelektüel Emeğin Proleterleşmesi”, Yeniyol, Sayı: 40, 2011

[5] Ernest Mandel, Geç Kapitalizm, çev. Candan Badem, Versus Yayınları, 2008

[6] Peter Frase, Dört Gelecek: Kapitalizmden Sonra Hayat, çev. Akın Emre Pilgir, Koç Üniversitesi Yayınları, 2017

[7] Karl Marx, 1844 Elyazmaları, çev. Kenan Somer, Sol Yayınları, 1993

[8] Joel Kovel, Doğanın Düşmanı, çev. Gürol Koca, Metis Yayınları, 2005

[9] Daniel Bensaid, “Sosyal ve siyasi bir yeniden inşanın meydan okumasıyla karşı karşıyayız”, https://yeniyol1.org/sosyal-ve-siyasi-bir-yeniden-insanin-meydan-okumasiyla-karsi-karsiyayiz-daniel-bensaid-ile-soylesi/

Bensaïd’in Marksizmi – Enzo Traverso

Bensaïd 1990’larda birçok yönden sınır aşan bir figüre dönüştü. İlk olarak, farklı siyasi gelenekler arasındaki sınırları aşıp Troçkizmi halihazırda skolastizme kodlanmış devrimci mirasın muhafazasından kurtarmayı başardı. Her şeyi sorgular ve yeniden değerlendirirken, o vakte dek itibar edilmeyen felsefi ve siyasi geleneklerin Alain Badiou, Jacques Derrida ve Toni Negri gibi temsilcileriyle verimli bir diyaloğa girdi. Bu klasik Marksizmin bu şekilde “lağvedilmesi” (Aufhebung) aslında onu yeni bir gerçekliğe kaydedip (önceleri düşmanlıkla ve küçümsemeyle bakılan) diğer siyasi kültürlerle birleştirerek kurtarma girişimiydi.

Bensaïd ekseriyetle ekonomi ve siyasete odaklanan Troçkizm ile felsefenin ve estetiğin alanına çekilen Batı Marksizmi arasındaki –Perry Anderson’ın on yıl önce parmak bastığı- boşluğu kapatmaya çalışıyordu. Troçkizm onun sayesinde Bourdieu’nün sosyolojisinden Frankfurt Okulu’na kadar eleştirel düşüncenin farklı akımlarıyla kaynaşmaya başladı. İkinci olarak, farklı aktivist kuşakları arasındaki sınırları aşıp, Mayıs 68’den geriye kalan insanların, siyaseti ve radikal angajmanı 1990’ların “küreselleşme karşıtı” hareketinde bulan yeni bir kuşakla buluşmasını sağladı. Partizan bağlantılar kurmayan, (Marksist olmayanlar da dahil olmak üzere) farklı gelenekler ve ve siyasi deneyimlerden pek çok genci ağırlayan dayanışmacı bir sol forum niteliğindeki Contretemps dergisini çıkardı. Dönemlerle fikirler arasındaki bu mübadelede Bensaïd’in rolü büyüktü.

Son olarak, farklı ülkelerin ve kıtaların sol hareketleri arasındaki sınırları aştı Bensaïd. Dördüncü Enternasyonal’in –sevecen ve kendini de tiye alan tabiriyle bu “bonsai cinsi Komintern’in”- önde gelen üyelerinden biriydi ve hem Avrupa’da hem de Latin Amerika’da çok sayıda arkadaşı vardı. […] Pek çok komünist yoldaşının saptığı şaibeli yollara rağmen, Gramsci’nin “organik aydın” mefhumu onu korkutmuyor, hatta Fransız LCR’sinin (Devrimci Komünist Birlik) organik aydını olmakla itham edilmekten adeta gurur duyuyordu. Diğer bir deyişle, siyasi duruşu kültür endüstrisinin imal ettiği medya entelektüelleriyle taban tabana zıttı.

[…] Bensaïd, Sartrecı manada aydın, yani adaletsizliği kınayan ve hatta bir tür “yasa koyuculuk” görevi üstlenip birtakım etik ve siyasi normlar dayatan bir yazar yahut araştırmacı da değildi. Elitizmin ayartısından uzak, “sağlıklı bir hakikat ilkesinden kopmamış, hem mütevazı (“eşitler toplumu içinde konuşup düşünüyoruz”), hem sorumluluk sahibi (“medya kahininden farklı olarak, bir militan, sözlerinin olası sonuçlarını hesap eder”) bir aktivist konumunu yeğliyordu. Son olarak, Bensaïd, Foucaultcu anlamda “spesifik” bir entelektüel de değildi: Ne “uzman” olma ne de bilimsel gerçekleri dile getirme iddiasında bulunmuştu hayatı boyunca.

Bu alıntılar Enzo Traverso’nun Solun Melankolisi (çev. Elif Ersavcı, İletişim Yayınları, 2018) kitabından aktarılmıştır.

Daniel Bensaïd: Köstebeğin Yeraltı Güzergâhı – Uraz Aydın

Postyapısalcı modanın hüküm sürdüğü doksanlı yıllarda, Fransız düşünce dünyasından yükselen radikal bir ses olarak Daniel Bensaïd’in militan felsefesi, Türkiyeli okurla randevusunu kaçırmıştı. Bugüne dek, ancak militan neşriyat içinde dikkatli ve titiz bir takibe soyunanlar yazarın tek tük kimi metinlerine ulaşma imkânına sahipti. Alternatif küreselleşme hareketinin tarihin sahnesine çıkışıyla ve bu harekete bir perspektif sunmaya yönelik kitapların (başta Tony Negri ve John Holloway’in eserleri olmak üzere) Türkçe’ye çevrilmesiyle oluşan yeni ve bambaşka bir bağlamda, bu buluşma elinizdeki derlemeyle nihayet sağlanmış oldu. Bensaïd’in çeşitli metinlerini derleyen bu ilk kitap vesilesiyle yazarın kısa bir takdimini yapmayı gerekli görüyoruz.

“Komünizmin içine düştüm. Yahut belki de o benim üstüme düştü”. Otobiyografisinde[1], Bensaïd bu sözlerle açıklıyor ailevi kökenlerinin siyasi tercihlerindeki rolünü. Annesi komünist geleneğe sıkı sıkıya bağlı bir işçi/zanaatkâr aileden geliyordu. Baba tarafında ise ideolojik miras o kadar ağır basmıyordu. Cezayirli yoksul bir Yahudi aileden gelen babası kısa süren bir boks hayatının ardından, ikinci Dünya Savaşı’nda tutsak edilip kaçmayı başardıktan sonra, Toulouse’da bir küçük bir kahve/meyhane açmıştı. Kendi deyimiyle burası Bensaïd’in ilk okulu ve ilk sosyolojik gözlemevi olmuştu. Bölgede çalışan işçilerin, araba tamircilerinin, postacıların, eski Uluslararası Tugay üyelerinin, İtalyan antifaşistlerinin, göçmen direnişçilerin gidip geldiği, mahallenin FKP hücresinin toplantılarının düzenlendiği, gecenin sonlarına doğru yumruklar havada Enternasyonal’in söylendiği bu küçük meyhanede çok yakından tanıma fırsatını bulduğu “işçi sınıfı”, tüm yaşamı boyunca “kızıl proletarya” kültüne bağışıklık kazanmasını sağlayacaktır: “Koşullara bağlı olarak, bu kişiler en şaşırtıcı cesaret kadar en hazin korkaklığı da gösterebiliyorlardı. Onlar kahraman değillerdi. Çelişkiyle, naiflikle ve kurnazlıkla dolu traji-komik karakterlerdi daha çok. Ama onlar ‘benimkilerdi’…” Lise’de sempatizanı olduğu Komünist Gençliğe (FKP’nin gençlik kolu) üniversitenin ilk yıllarında kaydolduktan kısa süre sonra. Bensaïd Parti’nin genel hattıyla çatışmaya girmeye başlamıştı. Muhalefetine vesile olan ilk mevzu –duygusal hayatının önünde de bir engel olarak dikilen– kızlarla erkeklerin ayrı gruplarda faaliyet göstermesiydi. Daha birinci toplantıda karma bir topluluk kurma hakkının kazanılması “bürokratik despotizme karşı bir ilk –mütevazı– zafer” olarak algılanabilirdi. Devamı ise çorap söküğü gibi gelir: Daha ilk toplantılarda “Ya Macaristan? Ya Budapeşte? Parti bu konuda ne söylüyor?” tarzında cüretkâr sorular –sesi titreyerek de olsa– sormaktan çekinmeyen Bensaïd kısa zaman sonra Parti’deki Sol muhalefetle tanışır. 1966 yılında Sol muhalefetin gençliği, Komünist Öğrenciler Birliği’nin kongresinde FKP’den ayrılarak Devrimci Komünist Gençliği (JCR) kurar. Ertesi sene felsefe bölümünü kazanarak Paris’e gelen Bensaïd, JCR’in yönetimine seçilir. Henüz IV. Enternasyonal’e üye olmayan JCR bünyesinde farklı çevreleri barındırıyordu.

Tarihin devrimcilerin “ensesini ısırdığı” yetmişlerin “aceleci leninizmi”nden, neoliberal karşı-saldırısı karşısında savunma konumunun gerektirdiği “aheste sabırsızlık” yıllarına, Daniel Bensaïd LCR’in ve Dördüncü Enternasyonal’in bir militanı ve yöneticisi olmayı sürdürmüştür.

Örgütün duayeni ve başlıca sözcüsü sayılan Alain Krivine (28 yaşında!) ve Henri Weber’in öncülük ettiği akım Enternasyonal’le ilişki içindeydi. Bensaïd ise Janette Habel’in temsil ettiği guevaracı –“muğlak”– çevreye kendini daha yakın hissediyordu: “Che, maocu mistisizme karşı en etkili panzehirimizdi. Janette Habel Sosyalizm ve İnsan’ı Küba’dan getirip Fransızca’ya çevirmişti. Cezayir Söylevi’nde SSCB’nin bürokratik bencilliğinin cesur bir teşhirini görüyorduk. Tricontinental konferansına verdiği vasiyetsi mesajı bizim kuşağımızın enternasyonalist Manifestosu olmuştu.” 1968’den bir yıl önce Daniel Bensaïd, “siyasal bir altıncı hisle” tez konusu olarak “Lenin’de devrimci kriz kavramı”nı seçer. Henri Lefebvre’ın danışmanlığı altında yaptığı bu çalışma, yazarın devrimci felsefesinde ve bunun merkezinde bulunan “tarih-hadise diyalektiği”ni kurmasında (daha doğrusu, yeniden canlandırmasında) önemli bir rol oynayacaktır. Bu tezin, (yılların deneyimiyle bileşen) temel fikirlerini elinizdeki derlemede bulunan “Lenin ve Siyaset” metninde bulmak mümkün. Daniel Bensaïd, Mayıs 68 hareketi sırasında başlıca öğrenci liderlerinden biridir. Üniversite mitinglerinden sokak savaşlarına, bildiri metinlerinden işçi toplantılarına, katkıda bulunduğu bu harekete en önemli hizmetlerinden biri de, sitüasyonizmden esinlenen yaratıcı duvar yazılarının öncülerinden biri oluşudur. Mayıs sonrasında JCR’in kapatılmasının ardından, 1969 yılı içinde bugünkü Devrimci Komünist Birlik’in (LCR) atası olan Komünist Birlik kurulur. Kuruluş kongresinin en önemli tartışması örgütün Dördüncü Enternasyonal’e katılımıdır. Bu tartışmalar esnasında Bensaïd de tutumunu belirleyerek, bu “kullanım kılavuzu olmayan miras”a sahip çıkar. Troçkizmler başlıklı küçük kitabında Bensaïd, kendisi için bu geleneğin bugünkü önemini şu sözlerle ifade eder:

“ ‘Gerçekte varolmayan sosyalizm’in çöküşü, yeni kuşağı, tahayyülü zehirleyen ve bizzat komünizm fikrinin itibarını zedeleyen anti-modellerden kurtarmıştır. Fakat Sermaye’nin barbarlığına karşı bir alternatif, arkamızda bıraktığımız korkunç yüzyılın ciddi bir bilançosu yapılmadan şekillenmeyecektir. En azından bu anlamda, belirli bir troçkizm, yahut troçkizmlerin belirli bir ruhu gereksiz değildir. Kullanım kılavuzu bulunmayan bu miras, hiç şüphesiz yetersiz olmakla birlikte, stalinizm ve komünizm arasındaki karışıklığı çözmek, canlıları ölülerin ağırlığından kurtarmak ve hayal kırıklıklarının sayfasını çevirmek için gerekli olmayı sürdürüyor.”[2]

Tarihin devrimcilerin “ensesini ısırdığı” yetmişlerin “aceleci leninizmi”nden, neoliberal karşı-saldırısı karşısında savunma konumunun gerektirdiği “aheste sabırsızlık” yıllarına, Daniel Bensaïd LCR’in ve Dördüncü Enternasyonal’in bir militanı ve yöneticisi olmayı sürdürmüştür.

Enternasyonal’in Latin Amerika (özellikle Arjantin ve Brezilya) seksiyonlarının iç tartışmalarından sayısız örgütsel metnin yazımına, miting konuşmalarından eğitim broşürlerinin kaleme alınmasına[3] uzanan bu yoğun ve bütünlüklü militan çaba içerisinde Bensaïd, daimi bir entelektüel derinleşme faaliyeti içinde bulunmaktan geri kalmamıştır. Felsefe disiplinine, “bu alanın disiplinsizliğinden” ötürü yönelen Bensaïd, kendini bir filozoftan ziyade bir felsefe hocası olarak görür. “Fazla mütevazı olma, gerçek sanırlar” düsturunu hatırlamakta fayda var! Bensaïd’in eseri, marksist siyaset felsefesinin yenilenmesinde önemli köşe taşlarından biri sayılmalıdır. Fakat aralıksız bir örgütsel faaliyet içinde bulunan birinden beklenebileceğinin aksine, Daniel Bensaïd ortodoksiye kapanmaz, heretik düşünce akımlarının arayışına çıkar. Yetmişli yılların sonlarına doğru Yahudi mistisizmi ve Kabala’ya ilgilenmeye başlar. Bu merak, tesadüfi okumaların sonucu olduğu kadar, beklenti ufkunun daraldığı, sarsılmaz inançların sarsıldığı bir dönemde kaçınılmaz “teorik bulanıklığın” da bir belirtisi sayılmalıdır. Bu keşif serüveni içinde Bensaïd, Aydınlanma’nın rasyonalizmini başka bilgi yollarıyla yüzleştirmeye yönelir. Bu serüvenin ilk uğrakları şöyle sıralanabilir: Gershom Scholem, Franz Rozensweig, Gustav Landauer, Ernst Bloch, Gyorgy Lukacs… ve tabii ki Walter Benjamin. Benjamin, Bensaïd’in düşünce evreninde merkezi bir yer tutar[4]. Bensaïd için Benjamin’in eseri ve özellikle de Tarih Felsefesi üzerine Tezleri, Fransız Devrimi’nden beri hâkim olan Tarihsel Akıl’ın karşısına dikilebilecek olan Mesiyanik Aklın en gelişkin ifadesidir. Ona göre Benjamin’in anti-ütopyacı tarih anlayışı kozmik bir karaktere sahiptir, çizgisel bir sürece değil, tıpkı gezegenler gibi çekim, itme ve birbirinin etrafında dönme gibi hareketlere dayanır: “Artık geçmiş bugünü ve geleceği belirlemez, gelecek de bugüne ve geçmişe ışık tutmaz. Bugün merkezi zamansal kategori haline gelir”. Dolayısıyla mesiyanizm bir bekleyiş gerektirir, fakat bu aktif bir bekleyiştir. Her zaman mümkün olanın meydana gelmesine hazır olmayı, müsait olmayı gerektirir, çünkü Mesih her an, zamanın kapısından sızıp gelebilir.

Bu Mesiyanik Akıl’ın kavramsal aygıtının en önemli noktası ise siyaset kavramının sahip olduğu merkeziliktir. Benjamin’in ifade ettiği gibi “artık siyaset tarihi önceler”, çünkü tarihin yönünü bizzat o belirler. Siyasetin tarih karşısında yeniden önceliğe kavuşturulması, onun tarihin yasalarının mantığı içinde kaybolmasını engeller. Bu kavrayış, Bensaïd’e göre Tarihsel Akıl söyleminden bir kopuş –ki bundan kopabilmiş iki önemli istisna Marx ve Nietzsche’dir– ve bir siyasi program niteliğindedir. Bloch’un, zamansal kategorisini “gelecek” olarak tarif eden ütopyacılığı ve “umut ilkesi”, stalinizm karşısında sabırlı bir bekleyişe geçmesini sağlarken, siyasetin önceliği anlayışı Benjamin’i bu tarz uyumlanmalardan korumuştur[5]. Şöyle yazar Bensaïd:

“Benim için Tezler felsefi düşüncede olduğu kadar siyasi düşüncede de bir çığır açmıştır. Nazizmin yükselişi karşısında bürokratik reformizmin iflasının eleştirisi kadar stalinizmin eleştirisi için de, halk cephelerinin eleştirisi için de, marksizmin ekolojist bir yenilenmesi için de kilit bir öneme sahiptir. Tarihsel aklın fetişizmiyle, ilerleme ideolojisiyle ve bunların siyasal sonuçlarıyla –ki bu, sosyalist ve komünist partileri otuzlu yılların büyük felaketlerinden muaf tutacak genel bir sorumsuzluk doğurmuştur–, üzerine düşünülmüş ve olgunlaşmış gerçek bir kopuştur”[6]

Bensaïd, Walter Benjamin’in düşüncesinin izini sürerek Auguste Blanqui, Charles Péguy ve Georges Sorel’e ulaşır. Devrimci mesiyanizm kavrayışını Fransız sosyalist hareketinin pozitivizmine meydan okumuş bu düşünürlerin yaklaşımlarıyla harmanlayarak zenginleştirir. Henüz sosyalist olduğu dönemlerde Peguy için tarihin sözde yasaları, hata yapma ve kaybetme pahasına, bizleri şimdi ve burada karar alma ve sorumluluk üstlenme gerekliliğinden kurtaramaz. Blanqui’nin stratejik “kavşakları” tarih ve hadise, kural ve istisna, felaketin ebedi tekerrürü ve mümkün-olanın mesiyanik belirişi arasında farklı bir ilişki görmemizi sağlar. Sorel ise, husumetle yaklaştığı büyük ütopik sistemlerin karşısına “Mit”i koyar. Ona göre bu mitin –örneğin genel grevin– işlevi, enerjiyi bir amaca yöneltmek, soyut bir modele değil, bizzat eylem içinde icat edilene vurgu yapmaktır.

Bir köstebek misali, tarihsel akla direnişin bu unutulmuş kaynaklarının peşinde, yeraltını kazırken Bensaïd, karanlıkta eski bir (dost diyemesek de) tanıdıkla yeniden karşılaşır: Louis Althusser! Che’nin insancıl sosyalizmiyle beslendiği ve iradenin iyimserliğine torpil geçtiği “aceleci leninizm” yıllarında, yapısalcı kötümserliğin üstadının Bensaïd’in tüylerini ürperttiğini belirtmeye gerek yok. Bensaïd, Althusser’in “yabancılaşma”, “özne” ve “insan” kavramlarından kurtulma çabalarını ve bürokratik karşı-devrimi küçük “sapmalara” indirgemeye çalışmasını sıkı bir Marksist eleştiriye tabi tutmakla birlikte, düşünürün antropolojik hümanizm ile hesaplaşmasının, onu tarihsel aklı eleştirmeye yönelttiğini belirtir. Althusser, köken ve oluşum kavramlarını fazla dinî bulduğunu ileri sürerek, oluşuma dayalı bir diyalektikten farklı olarak “yeni bir şeyin özerk biçimde işlemeye başladığı” bir “beliriverme” [surgissement] diyalektiğinin geliştirilmesi gerektiğini düşünür. 1982 tarihli “Materyalizmin yer altı akımı” makalesinde ise “rastlantının ve olasılığın” materyalizmini sahiplenir. Fakat, Althusser, tarih ile hadise arasında kurduğu gerilimde dengesini yitirir ve rastlantısal olan hâkim görünür. Materyalisti, “nereden geldiğini ve nereye gittiğini bilmeyen bir trene binen bir insan” olarak tanımlar. Böylece hadise tüm tarihsel belirlenimlerinden kopar ve saf olasılığın bir sonucu olarak belirir. Ve bu da, Daniel Bensaïd, için bir başka tehlikedir. Tarihin fetişleştirilmesi karşısında geliştirilen bu “hadise” fikriyatında, tarih ile hadise arasındaki gerilim elden bırakıldığı takdirde, hadise bir mucize şeklini alabilir. Alain Badiou, Jacques Rancière veya Tony Negri’yle tartışmalarında da bu noktaya parmak basar. Badiou’nun “gerçeği” ortaya çıkaran hadisesi, Negri’nin varolan tüm dengeleri dağıtan ve kendi kurumsallaşmasına dâhi karşı çıkan “kurucu güç”ü, Rancière’in kurumsal bir “polis” karşısına koyduğu –ve “geçici bir aksama” olarak tanımladığı – “politika”sı mevcut düzenle her türlü uzlaşmayı reddetmek gibi saygıdeğer bir tutuma sahip ise de, özgürleştirici siyasi hadiseleri anlık, nadir, neredeyse birer mucize olarak kavramaktadır. Böylesi bulunmaz Hint kumaşı misali bir siyaset anlayışı, seyirci kalmaya yönelik bir geri çekilişe veya goşist bir elitizme düşme tehlikesini barındırmaktadır. Bensaïd için, kendini olağan, gündelik siyasetin pisliklerinden uzak tutmayı amaçlayan bu kavrayışlar ya siyaseti ancak “gerçeği” elinde bulunduranlara layık görmeye, ya da tümüyle siyasetten kopmaya adaydır. Jacques Derrida’nın Marx’ın Hayaletleri kitabındaki “mesiyanik-olan” yahut “mesiyaniklik” söylemine kendini çok daha yakın hisseder Bensaïd. Teolojik bir kategori olarak “mesiyanizm”den farklı olarak bu Mesihsiz “mesiyaniklik” tarihsel bir deneyimin dünyevi yapısını oluşturmaktadır: “Kesinlikle ütopik olmadan, mesiyaniklik bizi olayların olağan gidişatını, hemen ve burada durdurmaya çağırır”. Derrida’nın, şu sözleriyle, mesiyaniklik ile devrimcilik arasındaki ilişkiyi çok daha net olarak belirlediği kanısındadır Bensaïd: “Benim mesiyanizmsiz mesiyaniklik içine koyduklarımın hiçbiri, muhafaza hallerinin yanı sıra reform süreçlerini de durduran devrimci hareketlere gönderme yapmadan kavranamaz”.[7]

Lenin’in devrimci kriz anlayışı da, Bensaïd’in düşüncesiyle yine bu eksende buluşur. Krizlerden ve kopuşlardan azade, gayrı siyasal bir zamansallık düzleminde yer alan mekanik ilerleme anlayışı karşısında, leninist stratejinin zamanı, mücadelelerin ritmiyle akan, ve apansız, krizin tezahürüyle durdurulan bir zamandır.

Bensaïd’in fikriyatındaki bir diğer merkezi kavram da “direniş”tir. Tıpkı mesiyanik-olan gibi, direniş fikri de ulaşılması gereken bir ideale değil, hemen gerçekleştirilmesi gereken ve gerçekleştirildiği vakit tarihin gidişatını değiştirecek (veya durduracak) bir adalet fikrine tutkuyla bağlıdır. Direnmek, aynı zamanda kendi güçsüzlüğünüzü, güç dengelerinin aleyhinize olduğunu bilmekle başlar. Fakat önemli olan bu güçsüzlüğü kabul etmemek, boyun eğmemektir. Ahlaki bir zorunluluk olmaktan ziyade basit bir varoluş koşulu olan direniş, bir tasarıya sahip değildir. “Önce direnirsiniz, gerisine sonra bakarsınız”. Ne var ki bir kez harekete geçildi mi, her direniş, tepkimeci olmaktan çıkar, yanıtlar aramaya başlar, bir strateji geliştirme zorunluluğuyla karşı karşıya kalır. Kendisi de Benjamin’den esinlenen  ve “direniş”in parlak bir teorisyeni olan Françoise Proust’la hemfikirdir Bensaïd: “Her direniş bir alan açar. Yalnızca duvarlar gördüğümüz yerde, cesaret bir kapı açar, burada ve şimdi”. Özgürleşme ve direniş hadiselerinin açtığı her bir “dar kapıdan”, artık olmayan ile henüz olmayan arasında “dünyanın bambaşka bir hâli” görünür. Fakat burada da, bir kopuş noktası ve “mutlak başlangıç” olarak direniş ve hadise kavrayışına büyük oranda katılmakla birlikte, Bensaïd, bunun, siyaseti tarihsel gelişiminden tümüyle koparma riskini taşıdığını ileri sürer. Kronolojik ve mekanik bir nedensellik anlayışına karşı Proust’un husumetini paylaşan Bensaïd, tümüyle tarih-dışı ve hiçbir belirleyeni olmayan hadise anlayışının da mucizevî/dinî bir bakışa yol açabileceğini düşünür. Bunun yerine bütünün parçaları üzerinde organik bir nedenselliği fikrini önerir. Böylece, “mümkün-olanın zuhur edişi” olarak hadise kesinlikle öngörülemez olsa da bazı belirleyenlere kavuşur[8]. Onu mucizeden ayıran da budur. Mucize “Tanrı’nın lütfuna” veya imana bağlıyken, hadise ile tarihsellik arasındaki ilişki rasyonel bir tarih bilgisini olası kılar.

 Ve daha kimler yok ki, Bensaïd’in, kendini ait hissettiği, “giderek yeraltından çıkmaya başlayan mesiyanik akım” içinde: Boyun eğmezliğine hayranlık duyduğu Jeanne d’Arc[9] ve sesini taşıdığı ortaçağın binyılcı akımları, Thomas Münzer, “Kilisesiz Hristiyanlar”, Sabetay Sevi, Uriel da Costa, Spinoza… Fakat bu kazımaları esnasında, sınıf mücadelesinin klasik kuramcılarını ve eylemcilerini (“eylem düşünürlerini”) de yanından ayırmaz. Fikriyatının yapı taşları olmayı sürdürürler. “Vakitsiz gelen” ve “modernitenin hiyerogliflerini” çözmeye koyulan Marx’tan[10] Troçki’ye, “süreklilik halinde devrim” formülü de, ona göre hadise ve tarihsellik, kopuş ve süreklilik, eylem anı ve süreç arasındaki ilişkiyi kavramaya yöneliktir. Bu, “tekrarlanan bir hadise, her daim yeniden başlanan bir başlangıç” düşüncesidir. “Eşitsiz ve bileşik gelişme” nosyonuyla birlikte düşünülmesi gereken stratejik bir kavram olarak “sürekli devrim”, mekanik ilerlemenin homojen ve boş zamanıyla kopuş halinde olan bir siyasal zamansallık olarak kavranmalıdır. Lenin’in devrimci kriz anlayışı da, Bensaïd’in düşüncesiyle yine bu eksende buluşur. Krizlerden ve kopuşlardan azade, gayrı siyasal bir zamansallık düzleminde yer alan mekanik ilerleme anlayışı karşısında, leninist stratejinin zamanı, mücadelelerin ritmiyle akan, ve apansız, krizin tezahürüyle durdurulan bir zamandır. Kriz, tarihin zorunlu sanılan akışının karşısına dikilir. Koşulları elbette belirlenmiştir fakat patlayışı kesinlikle öngörülemez. Devrimci hadise ise, sistemin kriziyle, doğru anı kavrayabilen müdahalenin karşılaşmasıdır. Dönemine bağlı olarak hangi şekle bürünürse bürünsün (bu bir parti, hareket, cephe olabilir) kolektif siyasal özne, hadisenin siyasal zamanıyla sürecin tarihsel zamanını, biriktirilmiş deneyimlerin bilgeliğiyle yeniliğin cesaretini, nesnel koşullarla öznel iradeyi eklemleye muktedir bir “vites kutusu”, bir “stratejik operatör”dür[11].

Böylece Bensaïd, tarihin tünellerindeki bu uzun soluklu seferinden, burada ancak ana hatlarını sunabildiğimiz zengin bir düşünce mirasının yanı sıra pekiştirilmiş bir görev bilinciyle döner. Fakat bu zaten, ilk gençliğinde, nedenlerini sonradan aramaya koyulduğu bir “tutkuyla”, “bir yürek hareketiyle” üstlendiği bir görevdi: Dünyayı değiştirmeyi hedefleyen bir kolektif siyasal faaliyet.

Notlar

1. Une Lente Impatience, Stock, Paris, 2004

2. Les Trotskysmes, Paris, PUF, “Que sais-je?”, 2002.

3. Les années de formation de la IV. Internationale, Cahiers d’études et de recherches, Paris,1988; Stratégie et Parti, La Bréche, Paris, 1987.

4. Walter Benjamin, sentinelle messianique, Paris, Plon, 1990.

5. “Utopie et Messianisme: Bloch, Benjamin et le sens du virtuel”, La discordance des temps, Essais sur les crises, les classes, l’histoire, Editions de la Passion, Paris, 1995.

6. Eloge de la résistance a l’air du temps, Philippe Petit’yle mülakat, Textuel, Paris, 1999, s.58.

7. Résistances. Essai de taupologie générale, Fayard, Paris 2001.

8. Résistances, op.cit.; “Résister a l’irrésistible”, Françoise Proust’la D. Bensaïd’in görüşmesi, Art, culture et politique, Actuel Marx Confrontation, Paris, 1999.

9. Jeanne de guerre lasse, Paris, Gallimard, 1991. Anılarında Bensaïd, Brezilya Emekçiler Partisi’nin hükümete geldikten sonraki ihanetinin ardından ayrılıp Psol’u kuran inatçı senatris Heloisa Helena’yı Jeanne d’Arc’a benzetir.

10. Marx l’intempestif. Grandeurs et misères d’une aventure critique (XIX., XX siècle), Paris Fayard, 1995; Karl Marx. Les hiéroglyphes de la modernité, Paris, Textuel, “Passion”, 2001.

11. Un monde a changer, mouvements et stratégies, Textuel, 2003; “Fragments pour une politique de l’opprimé: événement et historicité (2003), www.europe-solidaire.org.

Daniel Bensaid, Köstebek ve Lokomotif, Tarih, Devrim ve Strateji Üzerine Denemeler kitabının sunuşu

Derleyen ve çeviren U. Uraz Aydın, s.7-19, Yazın yayınları, 2006

Diyalektik ve Devrim – Daniel Bensaïd

2005 yılındaki bu konuşmasında Daniel Bensaïd, Fransız Marksizminde diyalektik düşünceye tepkinin tarihsel kökenlerini ele alırken, günümünüz koşullarında diyalektiğin hangi alanlar ve konular üzerinden çalıştırılması, geliştirilmesi gerektiğini tartışıyor.

Hakim akıl karşısında diyalektik akıl akılsızlıktır:

Onun maskesini düşürüp ötesine geçtiği vakit aklî hale gelir.

Theodor W. Adorno

“Fransa’da ve dünyada diyalektik düşüncenin durumu”. Bu yuvarlak masa toplantısının başlığı bir hayli iddialı. Dünyada? O topa girmem. Bertell Olmann Anglo-Sakson dünyada diyalektik araştırmaların durumu hakkında kışkırtıcı bir sunum yaptı. Daha özgül olarak Fransa’ya gelirsek, bu ülkenin felsefi kültürünün diyalektiğe inatçı bir karşıtlık içinde olduğu söylenebilir.

Giriş konuşmasında Lucien Séve, Lucien Goldmann’ı da ekleyebileceğim birçok isim zikrederek ellili yıllarda diyalektik düşünceye olan ilgiyi hatırlattı. Bu vaat yetmişli yıllarda birdenbire yitip gitmiş görünüyor. Fransız olan yalnızca dört diyalektikçiyi (Pascal, Rousseau, Mallarmé ve Lacan) kabul eden Alain Badiou kadar ileri gitmeden Fransa’da diyalektik düşüncenin geçmek bitmeyen sefaletini tespit etmek durumundayız. Özellikle Auguste Comte’a yönelik acımasız kısa yorumlarında Marx tarafından değinilen bu meselenin altı Troçki tarafından da çizilmiştir. Sürekli Devrim’de diyalektiğe dönük “Fransız sol çevrelerinde yaygın olan tiksinti”den söz ediyordu. Gramsci de Hapishane Defterleri’nde “Fransızın diyalektik ve somut biçimde devrimci bir zihniyete” sahip olmadığını belirtiyordu. Şüphesiz bu tiksinti Galyalılara özgü bir genetik acziyetin değil siyasal ve kültürel bir tarihin ürünüdür.

Muzaffer Stalinist bürokrasi tarafından otuzlu yıllarda bir devlet aklı mertebesine yükseltilmiş ortodoks Marksizm, bu durumdan faydalanarak işçi hareketi içinde dogmatikleştirilmiş ve kanonlaştırılmış diamat’ının ideolojik hakimiyetini sağlamakta zorluk çekmemiştir. Bu, diyalektiğin bir çeşit ikinci ölüm fermanı olmuştur.

“Düzen içinde ilerleme”nin düşüncesi olarak pozitivizmin üniversiter beşerî bilimlerdeki egemenliğinin ve Üçüncü Cumhuriyet’in üzerine kurulduğu cumhuriyetçi antlaşmada sahip olduğu hegemonyanın sonucudur. Lanson’ların, Lavisse’lerin ve Langlois’ların bu “entelektüel partisi”ne karşı isyan ediyordu genç Péguy veya Georges Sorel. Althusser ise, tam aksine, Marx İçin’de Comte’u hala “19’uncu yüzyılın tek büyük Fransız filozofu” olarak değerlendiriyordu. Oysa pozitivizm devrimci tehdidin ve onun yaratacağı sarsıntıların önünü almayı hedefleyen tipik bir Termidorcu ideolojidir. Yeni doğmakta olan işçi hareketinin bünyesinde Blanqui pozitivizmin bu methiyeci boyutunu kavrayan nadir şahsiyetlerden biri olmuştur. Bu konuda not defterlerinden sayfalarca alıntı yapılabilir. Dolayısıyla bir gericilik ideolojisidir pozitivizm. Devrimci cumhuriyetin değil, devrime karşı cumhuriyetin, kutsal öğretisi ve sivil diniyle Düzen içinde İlerleme’nin ideolojisi. Bu açıklanabilir: Almanlar, İtalyanlar ve tabii ki Ruslar kendi ulusal ve toplumsal özgürleşimlerini gerçekleştirmek için diyalektik eleştiriye ihtiyaç duyarken Fransız muhafazakâr ideolojisi, Haziran 1848’in ve Paris Komününün ardından ondan kurtulmak için elinden geleni ardına koymadı. Son metinlerinde Althusser’in hoş bir ifade ile başvurduğu “karşılaşmanın yeraltı maddeciliği”, Fransa’da Marx’ın alımlanışından bile önce yenilgiye uğramıştı. Ekonomik Belirlenimcilik’in yazarı Lafargue’ın ve Guesde’in doğmakta olan “bulunmaz Marksizmi[1]” daha başından itibaren pozitivizmle yoğrulmuştu. Tanımların tasnif edici mantığından, Marx’ın Kapital’de ustaca yürürlüğe koyduğu belirlenimlerin dinamik (diyalektik) mantığına geçmek zordu. Altmışlı yıllarda moda olan yapısalcılık, en sert biçimleri altında, olaydan ve öznellikten azade donmuş yapılar ve yüzyılın tarihini düşünmek acı verici hale geldiği oranda tarihten yoksun sistemler üzerinde durarak bu bastırma işlemini sürdürebilmiştir.

Muzaffer Stalinist bürokrasi tarafından otuzlu yıllarda bir devlet aklı mertebesine yükseltilmiş ortodoks Marksizm, bu durumdan faydalanarak işçi hareketi içinde dogmatikleştirilmiş ve kanonlaştırılmış diamat’ının ideolojik hakimiyetini sağlamakta zorluk çekmemiştir. Bu, diyalektiğin bir çeşit ikinci ölüm fermanı olmuştur. Karanlık Kharkov kongresinde[2] psikanalizin ve sürrealizmin mahkûm edilmesiyle öncülleri bariz hale gelen bir çeşit teori içindeki Termidor’dur bu. “Bilimin koro başı”, Tarihsel Maddecilik ve Diyalektik Maddecilik isimli o ölümsüz broşür bu Termidor’un öğretisinin temellerini atar. Dolayısıyla diyalektik, formel bir meta-mantık, her işi gören ve tuğla kırmazdan önce insan kıran bir devlet sofistiği haline bürünür[3]. Böylece eleştirel bilinç diyalektiği (Lukacs, Korsch) devlet aklının otoritesi karşısında gerilemek durumunda kalır.

Geçip giden yüzyılın trajedilerinin ardından, ilerleme ile felaketin o korkunç Benjaminci diyalektiğini yok sayarak ilerlemenin usul usul akan nehrinde yıkanamayız artık.

Teorideki bu gericilik, özellikle de Fransa’da bir başka sürece eklemlendi. Mitolojik alacakaranlıklar karşısında Aydınlanmanın rasyonalizmini savunma gerekçesiyle -ki bu belirli bir ölçüde ve belirli bir yere kadar meşrudur-, felsefedeki Halk Cephesi dediğim olgu gelip siyasetteki Halk Cephesini tamamlar. Yöntem Üzerine Konuşma’nın üç yüzüncü yıldönümü vesilesiyle Politzer için Descartes Fransa’ydı! Gayrı-diyalektik akla düzülen bu methiye aynı zamanda bu kutsal yöntemin diyalektikçi Pascal üzerindeki -geç gelen- zaferidir (Henri Lefebvre’ın onun hakkındaki cüretkâr savunusuna rağmen). Yakın zamanda keşfedilen kendiliğindenlik ve bilinç hakkındaki 1926 tarihli metnine kadar eleştirmenlerinin mahkemesine direnen Lukacs bile Aklın Yıkımı kitabına hevesle girişir (ancak savaştan sonra yayınlanacaktır). Bürokratik karşı-devrim üçüncü seçeneği dışlayan bir ikili mantık talep ediyor: “Benim yanımda bulunmayan karşımda bulunur…”, “Kurtlarla birlikte ulumamak lazım…” vs. Asimetrik biçimde de olsa iki cephede birden mücadele vermek söz konusu değildir bu anlayış açısından. Bu yıldırma ve suçlu hissettirme mantığı çok sayıda siyasal tahribata yol açar (Macaristan, Çekoslovakya, Polonya’da ve daha yakınlarda Afganistan’da veya Balkanlarda).

Lucien Sève diyalektik düşüncenin yeni bir atılımına tanık olduğumuza kani. Bu iyi bir işaret olur. Bu, rüzgârın yön değiştirdiğinin ve her koşulda “pozitif” düşünmeyi salık veren Carrefour-düşüncesine, konsensüs sağlama ve genel uzlaşma retoriklerine karşı negatifin, olumsuzlamanın çalışmaya başladığının işareti olur. Böyle olması için iyi ve kuvvetli nedenler mevcut: Zamanın havasına nakşolmuş bir eleştirel ve diyalektik düşünceye dönük acil bir ihtiyaç.

  1. Tarihsel bir neden, öncelikle. Geçip giden yüzyılın trajedilerinin ardından, ilerleme ile felaketin o korkunç Benjaminci diyalektiğini yok sayarak ilerlemenin usul usul akan nehrinde yıkanamayız artık. Özellikle de son yirmi yıldan beri şekillenen dünyanın belirsiz dönüşümlerinde. Bu diyalektik ihtiyacı kendini eleştirel ekolojide de hissettiriyor. Hem kapitalist küreselleşmenin esrikliklerine hem de derin ekolojinin karanlık eğilimlerine karşı iki cephede birden müdahale etmesi gereken bir ekoloji.
  2. Belirlenimci kaos, sistem teorisi, holistik veya karmaşık nedensellikler, canlının ve yükselen düzenin mantıkları konusundaki bilimsel tartışmaların ışığında diyalektik mantığın kategorilerinin yenilenmesi. Bir alandan diğerine temkinli biçimde geçme koşuluyla, farklı araştırma alanları arasında yenilenmiş bir diyalogu ve diyalektik mantıkların sınanmasını gündeme getiriyorlar.
  3. Küreselleşmeyi totalitenin/bütünlüğün (açık bir bütünselleştirmenin) bakış açısından düşünmeye dönük acil bir ihtiyaç. Bu, geç emperyalizmlerin yeni simalarını anlamanın ve gezegenin her zamankinden eşitsiz ve kötü bileşmiş gelişimine siyasal olarak müdahale etmenin önünü açar.
  4. Bir diğer acil ihtiyaç ise yüzyılı, toplumsal olarak üretilmiş, süreksiz bir zaman-mekân açısından düşünmek ve tarihi miskince post’ların ve ante’lerin (postkapitalizm, postkomünizm…) çizgisel kronolojik kategorileri üzerinden düşünmek yerine, zamansızlık ve aynı-çağdan-olmayış kategorilerini[4] temel alan özgül bir siyasal zaman ölçeğini kavramsallaştırmak.
  5. Etkin ilerlemeyi yalnızca nicel birikimin veya Henri Lefebvre’in haklı olarak eleştirdiği “gelişmesiz büyümenin” değil gelişmenin (veya Troçki’nin terminolojisiyle “evrilmenin” [transcroissance]) bakış açısından değerlendirmeye yönelik yine acil bir gereklilik.
  6. Son olarak, soğuk savaşın sona erişi ve çoklu çatışmaların karmaşık kesişimi bir anavatanın devlet hegemonyası altındaki “kamplardan” birini seçmeye (bu reel sosyalizmin kampı bile olsa) dönük ikili mantıktan çıkmaya ve Balkanlar veya Körfez’inki gibi çatışmalarda stratejik bir yönelime sahip olabilmek için bir üçüncü seçeneği tekrar devreye sokmaya zorluyor.

Eğer diyalektik düşüncenin bu güncelliği doğrulanırsa Komünizmin Kara Kitabı ile Psikanalizin Kara Kitabı’nın ardından bir “Diyalektiğin Kara Kitabı”nın yayınlanmasına hazırlıklı olmak (hatta bundan memnuniyet duymak) gerekebilir. Bu, uzlaşmaz çelişkinin bütünleyicilik biçimi altında etkisiz kılınmış veya “çelişkilerin değil ilintilerin karşıtlığı” içinde erimiş olmadığı anlamına gelir. Ve “hayır’ın felsefesinin”, olumsuzlama çalışmasının, totaliteden yola çıkan bakış açısının, Hegel’in Mantık’ına tuttuğu kenar notlarında Lenin tarafından kutsanan öngörülemez “sıçrayışların” kesinkes ehlileştirilmediğini gösterir. Çünkü diyalektik üzerinden hedef alınan bizzat Devrimin kendisidir. Tarih ve Sınıf Bilinci’nin ve Lenin’in Düşüncesi’nin Lukacs’ı bunu iyi kavramıştı. Doğrudur, bu fırtınanın tam ortasında meydana geliyordu, kriz yıllarında, ki bu mantıken diyalektik yoğunluk yıllarıdır da.

Çeviren: Uraz Aydın


[1] Daniel Linderberg’in Fransa’da marksizmin gelişimini incelediği “Le marxisme introuvable” (1975) adlı kitabına gönderme.

[2] Uluslararası Devrimci Yazarlar Birliği’nin 1930 yılında yapılan bu kongresinde tüm sapmalar belirlenip uluslararası çapta komünist hareket için doğru edebiyat çizgisi belirlenmiştir.

[3] René Viénet’in 1973 yapımı “Diyalektik Tuğla Kırabilir mi?” isimli filmine gönderme. 

[4] Marx’taki contretemps (beklenmedik, zamansız, vakitsiz) ve Ernst Bloch’taki non-contemporanéité (çağdaş-olmayış, aynı-çağdan-olmayış).

Madrid İklim Konferansı: Çözüm COP’larda Değil Mücadelede! – Daniel Tanuro

Yeşil Kapitalizm İmkansızdır (Habitus, 2011) kitabının yazarı, Belçikalı Marksist, ekososyalist ve tarım uzmanı Daniel Tanuro, bu yazısında sera gazı salınımlarını denetlemeyi ve azaltmayı önüne koyması gereken 25’inci COP konferansının başarısızlığının nedenlerini tartışıyor.

Madrid iklim konferansının başarısızlığı kapitalist sistemin iklim tehdidinin önünü alma noktasındaki kabiliyetsizliğini gözler önüne serdi. Çözümler COP’lardan değil toplumsal seferberlikten, halkların sömürü ve baskıya karşı mücadelesinden çıkacaktır.

25 yıldır düzenlenen COP’lar, bilim insanlarının on yıllardan beri ve giderek daha kesin ve acil biçimde dikkat çektiği, iklimin karşı karşıya bulunduğu “insan kaynaklı tehlikeli bozulmayı” engellemek için hiçbir etkin ve doğru tedbirin alınmasına yol açmadı.

Bunun sonuçları gözlerimizin önünde gerçekleşiyor: Yangınlar, seller, kasırgalar, kuraklıklar… Rio Dünya Zirvesi’nden beri (1992) o kadar zaman kaybedildi ki felaketi engellemek artık mümkün değil: Onu durdurma yolları mevcutken hızla etrafımızda büyüyor ve devasa bir faciaya dönüşebilecek durumda. Yüz milyonlarca insan ve insan olmayan canlı bunun bedelini hayatlarıyla ödeme tehlikesiyle karşı karşıya.

Bu akıl almaz, dehşet verici ve saçma durumun nedeni şüphe götürmüyor: Fosil sektörünün şirketleri bu yakıtları yerin altında bırakmayı reddediyor, bankalar onları destekliyor, tüm büyük ekonomik sektörler de aynısını yapıyor ve hükümetler hazır ol’da sıraya diziliyor çünkü hepsi kapitalist kârın ve rekabetin hizmetinde.

Esasında bu üçkağıtçılık neoliberal iklim siyasetinin ilkelerine kazınmıştır. Neden mi? Çünkü yalnızca hile, dünyanın sonluluğu ile kapitalist kâr açlığının sonsuzluğu arasındaki uzlaşmaz karşıtlığın görünürde üstesinden gelmeyi sağlıyor.

Siyasi sorumlular önümüzdeki sene Glasgow’da gerçekleşecek olan COP26’da nihayet “yeni piyasa mekanizması”nın kabul edileceğini söyleyerek endişelerimizi gidermeye çalışıyor. Bu, ilkesel olarak 2015’de Paris’te kabul edilmiş olan fakat müzakerecilerin Madrid’de üzerinde uzlaşamadığı “mekanizma”. Biraz sabır, diyorlar bize: O zaman her şey yerli yerine oturacak çünkü devletler “salınım kredilerini” mübadele etmek ve böylece kendi ulusal angajmanları (+3,3°C !) ve azami 1,5 °C hedefi arasındaki açığı düşük bir bedel karşılığı kapatabilmek için iyi bir temele sahip olacaktır.

Böylesi vaatlere inanmak için fazla naif olmak gerekir! Kyoto Protokolü de “sağlam” denilen bir piyasa mekanizması yaratmıştı. Bilanço tartışma götürmüyor: Mübadele edilen kredilerin %73’ü büyük oranda suniydi, yalnızca %2’si gerçekten etkin bir azalmaya tekabül ediyordu [1]. Üstelik bu kredilerin önemli bir kısmı Güney halklarının, özellikle de topraklarından kovulan yerli halkların aleyhine alınmıştı. Bu tertibatı “düzeltme” girişimleri en büyük hileleri ortadan kaldırmaya yaradı belki ama temelde hiçbir şeyi değiştirmedi.

Eski sistemde var olan 4,3 milyarlık salınım kredisi hala mübadele edilmemiş halde. Bu, AB’nin yıllık salınımlarından fazlasını temsil ediyor. Çin bunun %60’ına, Hindistan %10’una, Brezilya %5’ine sahip. Bu krediler bir dizi sihirbazlık numaralarıyla kolaylıkla yaratılabileceğinden fiyatlarda bir çöküş yaşanmışsa da satılmamışlar stoku yine de ciddi bir miktar teşkil ediyor. Sahip olanlar da bunlardan vazgeçmek istemiyor.

Madrid’de Brezilya, Çin, Hindistan ve Avustralya eski “Kyoto” salınım kredilerini yeni mekanizma çerçevesinde de satmaya devam etmenin mümkün olmasını istedi. Bu akıl almaz talebi reddetmek en doğal şeydi çünkü bu ülkeler için söz konusu olan, iklim için hareket ediyor gibi görünürken hileyle zenginleşmeye devam etmekti. Fakat tüm hükümetler fosil karbondioksit salınımını azaltmanın yerine karbondioksitin ormanlar tarafından emilimini koymanın mümkün olduğunu kabul ediyor. Oysa bu “karbon telafisi” tam bir üçkağıtçılık.

Esasında bu üçkağıtçılık neoliberal iklim siyasetinin ilkelerine kazınmıştır. Neden mi? Çünkü yalnızca hile, dünyanın sonluluğu ile kapitalist kâr açlığının sonsuzluğu arasındaki uzlaşmaz karşıtlığın görünürde üstesinden gelmeyi sağlıyor. Oysa iklim siyaseti giderek daha da açık ve dolaysız biçimde çokuluslu şirketler tarafından yönetiliyor. Bunlar taktik değiştirdi: gerçekliği inkâr etmek yerine onu kabul ediyor gibi görünüp kararlı bir biçimde işbirliği yapma iradelerini ilan ediyorlar, böylece karar mekanizmalarını ele geçirip bir yandan karbon, petrol ve doğal gaz yakmak için zaman kazanırken bir yandan da yeni üçkağıtçılıklar icat ediyorlar.

COP’ların işleyişi de giderek artan bu hakimiyeti kanıtlıyor. Daha öncekilerden de çok, Madrid konferansı havayı kirletenlerin sponsorluğunda gerçekleşti. En büyük iki İspanyol enerji grubu Iberdrola ve Endesa zirveyi, her biri 2 milyon Avroyla finanse etti. Buna karşılık iki yüz STK aktivisti kongre merkezinden kovuldu ve yoksul ülkelerin temsilcileri kimi nihai toplantılardan dışlandı…

Kimileri AB ile Çin arasında 2020 Eylül’ünde, Glasgow buluşmasından birkaç ay önce gerçekleşecek zirveden medet umuyor. Bu iki emperyalizm arasındaki bir anlaşmanın (veya başka ikili anlaşmaların) COP26’yı iklim krizinden adil ve etkin bir çıkış yoluna sokmasını beklemek için gerçekliğin tümüyle dışında olmak gerekir.

AB’nin COP25’te ilan ettiği “Green Deal” herhangi bir şüphe bırakmamış durumda. İsim değişikliğinden başka bir anlamı yok: “Sürdürülebilir kalkınma” yanılsama yaratmaya yetmiyordu. Bu “Green Deal” yeşil kapitalizmin (sendikaları uyutmak için bir tutam “adil geçiş” eklenmiş) yeni maskesinden başka bir şey değil. Rekabet edebilirliği korumak için ithalata bir vergi dayatılır… ancak AB, yerel üreticileri iflas ettiren düşük fiyatlı tarım ürünlerini Güney’e doğru ihraç etmeye devam edebilir.

Bu bir toplum seçimi, bir medeniyet seçimi. Bu seçim ancak mücadelelerle ortaya konabilir ve kesinleştirilebilir. Düşman açık bir biçimde tarif edilmeli: Düşman üretimci, sömürücü, ırkçı, ataerkil ve ölümcül kapitalist sistemdir.

Madrid’de Çin hükümeti kendini küresel Güney’in savunucusu konumunda sundu. Kendi iklim hedeflerini yükseltmek için zengin ülkelerin yoksul olanların maruz kaldığı “kayıp ve zararları” telafi etmeye dönük mali yardım vaatlerini yerine getirmesini önkoşul olarak koydu. Fakat bu yalnızca taktik bir tutum. Her türden emperyalizminki gibi Pekin’in kaygıları da jeostratejik düzeyde: dışa dönük nüfuzunu genişletmek ve askeri potansiyelini güçlendirmek. Ama bir yandan da içerde insan hakları ihlallerini protesto etmeyi yasaklamak.

AB’nin ve Çin’in aklında tek bir şey var: ABD yönetiminin iklim-inkarcılığından faydalanarak “yeşil kapitalizmin” piyasalarını ve… küresel hegemonyayı fethetmek. Madalyonun diğer yüzü ise kirli üretimleri çevre ülkelere delokalize etmek, karbondioksitin jeolojik depolanması, nükleer enerjinin akıl almaz gelişimi, gri salınımların[2]  ve uluslararası taşımacılığınkilerin hesaba dahil edilmemesi, toprak ve ormanların karbondioksit emilim kapasitelerinin ele geçirilmesi… Çin’in yeniden kömür üretimini geliştirmesi bir tesadüf değil.

İki başka aktivistle birlikte Greta Thunberg yakın zamanda “iklim krizinin yalnızca çevreyle ilgili olmadığını” yazıyordu: “İnsan haklarının, adaletin, siyasal iradenin krizi bu aynı zamanda. Sömürgeci, ırkçı ve ataerkil baskı sistemleri tarafından beslendi. Bunların hepsini söküp atmalıyız”[3]. COP’taki kürsüde bu İsveçli genç çözümün zirvelerden değil halklardan geleceğini ilan etti. Yarım yüzyıllık kapitalist iklim ibadet törenlerinin ardından çıkarılabilecek sonuç gerçekten de bu: Çözüm mücadeleden gelecektir COP’lardan değil!

Hiçbir piyasa mekanizması piyasanın yol açtığı iklim felaketini durdurmayacaktır. Toplumun yıkımı ile doğanınki aynı madalyonun iki yüzüdür. Toplumu ve doğayı tamir etmek mecburi olarak daha az üretmeyi, daha az taşımayı ve sermaye birikimini değil reel toplumsal ihtiyaçları tatmin etmek için daha fazla paylaşmayı gerektiriyor. Bu bir toplum seçimi, bir medeniyet seçimi. Bu seçim ancak mücadelelerle ortaya konabilir ve kesinleştirilebilir. Düşman açık bir biçimde tarif edilmeli: Düşman üretimci, sömürücü, ırkçı, ataerkil ve ölümcül kapitalist sistemdir.

16 Aralık 2019

Çeviren: Rıfat Hasret


[1] « How additional is the Clean Development Mechanism ? », Öko-Institut E.V, Berlin 2016

[2] “Gri salınım” ithal edilmiş malların üretimine ilişkin salınımları ifade ediyor.

[3] https://www.project-syndicate.org/commentary/climate-strikes-un-conference-madrid-by-greta-thunberg-et-al-2019-11/

Bilgi’de Toplu Sözleşmeye Doğru: Beyhan Sunal’la Söyleşi – Uğur Şahin Umman

Bilgi Üniversitesi’nde görevli temizlikçiler, güvenlikçiler, akademisyenler, okutmanlar 2009 yılında DİSK’e bağlı Sosyal İş Sendikası’nda örgütlenmeye başlar. 2018 yılında toplu sözleşme için yeter sayıya ulaşan işçiler Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na başvurarak yetki talebinde bulunur. İşveren yetki itirazı için mahkemeye gider ve Kasım ayında İstanbul 35. İş Mahkemesi itirazı karara bağlar: Sosyal İş Sendikası Bilgi Üniversitesi’nde toplu iş sözleşme yapmaya yetecek sayıya ulaşmıştır. Laueate tarafından Can Holding’e satılan Bilgi Üniversitesi’nde.

Süreç başarıya ulaştığı takdirde Türkiye’de ilk defa bir vakıf üniversitesinde işçiler toplu sözleşme hakkına sahip olacaklar. Süreci Bilgi Üniversitesi İşyeri temsilcisi Beyhan Sunal süreci anlattı.

Neoliberal dönemde işletmelerde taşeronlaştırma süreçleri çevre çeper ilişkisi çerçevesinde yürür, asıl hizmet verilen alanlarda, yani çevrede taşeronlaşma gerçekleşmez, çeper denilen yan hizmet alanlarında taşeronlaşma başlar. Bilgi Üniversitesi’nde yaşanan taşeronlaşma saldırısının temizlik ve mutfak bölümlerinde çalışan işçilere yönelik olduğu görüyoruz. Ancak burada çevreden yoğun bir itiraz yükselir ve bu saldırı püskürtülür. Bu itiraz akademisyenlerden gelir.

“2007 yılında Bilgi Üniversitesi Laureate Education isimli kuruluşa satıldı ama Laureate’in yönetime geçmesi 2009 yılını buldu. Okulu devraldıkları yıl okuldaki destek, temizlik ve mutfak işlerine bakan personeli taşerona devretmek istediler. Akademisyenler de böyle bir şeyin olmaması gerektiğini düşündüler ve buna karşı bir çıkış gelişti. Bilgi Üniversitesinde aslında çok güzel bir ortam var; çalışanlar kendi aralarında aile gibiler. Şimdi düşünün ki, o temizlik işçisi sizden önce geliyor, çay ocağı çalışanı çayı demliyor, sizin ofisinizi temizliyor. Geldiğinizde çay demlenmiş, kahve hazır oluyor. Aslında görevi olmadığı halde daha erken geliyor. Çalışanlara malınızı ve canınızı emanet ediyorsunuz gerçekten, ilaç içmeyi unutursunuz, size hatırlatır, nasıl çay ve kahve içtiğinizi bilirler. Çok özenli ve güzel ilişkileri var personelin birbiriyle. Bu ilişkiler içinde taşeron demek bizim açımızdan güvencesiz çalışma koşulları, hak ettiğinin altında para kazanmak, çalışan olarak da hak edilen değeri görmemek anlamına geliyor. Bu yüzden akademisyenler bir dilekçe hazırladılar. ‘Biz bir aileyiz ve ailemizin bazı üyelerinin taşeronlaştırılmasını doğru bulmuyoruz’ dediler. Yaklaşık 260 akademisyen bu dilekçeye imza attı.  Okul yönetimi geri adım attı, taşeronlaşma durdu.  Onun üzerine de hak aramak dilekçeyle, ricayla olmayacak, hak aramayı nasıl kalıcı hale getirebiliriz diye düşünüp sendikalaşmaya karar vermişler. Kararı alır almaz hızlı bir şekilde örgütlenmeye başladık”**

Ana akım medyanın sendikalar hakkında pompaladığı olumsuz algı, olumsuz ve kötü sendikal deneyim yaşayan işçilerin deneyimleri işçileri sendikaya üye olmaktan geri durdurmaz. Süreç ile beraber yaşanan kazanımlar, yoldaşlık ilişkisi, kolektif bilinç ve kolektif hareket etmenin getirdiği faydalar işçilerin zihninde yer edinmeye başlar ve sendika sahiplenilir. Akademisyenler, temizlikçiler, güvenlikçiler ve mutfak işçileri aynı sendikada örgütlenir.

“Başlar başlamaz çok hızlı bir şekilde örgütlenmeye başladık. Sendikacılar okula giremiyordu. Okulun yanında bir kebapçı vardı, sendika kebapçının üst katını kiralamıştı. Sendikaya üyelikler burada yapıldı. İnsanlar eskiden notere başvurarak sendikaya üye oluyorlardı, haftada 2 gün noter geliyorsa önünde kuyruklar oluyordu, o derece yoğunluk vardı.  Bu arada sendikalaşırsak işimizi kaybederiz, elebaşı oluruz, işten atarlar korkusu da vardı. Sendikalı olmaktan ve sendikalı görünmekten kaçan insanlar vardı. Ama sendikalaşma sürecinin yarattığı ortam, ‘ben üye oldum, sen de üye ol, haydi üye olalım, toplu sözleşme hakkı elde edelim’ çağrısı okul yönetimine karşı çalışanların dayanışmasını dalga dalga büyüttü ve hızlıca örgütlendik.  Fakat toplu sözleşmeyi yapacak yeterli sayıya ulaşamadık çünkü o zaman yüzde 50’ydi sınır, yüzde 40 değildi.

“Herkesin kafasında farklı sendika algıları var, sendikayla ilgili herkesin bagajında bir sürü olumsuz şey var, olumlu şey çok az.   Bilgi’de herkes sendikanın ne olduğunu yaşayarak öğreniyor. Bir araya geliyoruz, hakkımızı alıyoruz, ‘Sendika buymuş demek ki, dayanışmaymış, birbirine destekmiş, aradaki ilişkilerin daha fazla kaynaşmasıymış, daha içten ve sıcak hale gelmesiymiş’ diyoruz. Destek personeller sıkıntı yaşadıkları zaman bunları akademisyenlere açıyorlar ve burada böyle bir ilişki gelişiyor. Sendikalaşma dalgası çalışanlar arasında başka bir iş arkadaşlığı hukuku yarattı. Bilgi Üniversitesi’nin sendikal yapısında şöyle bir şey var herkes aynı işkolunda ve işçi olduğu için profesörlerle temizlik işçisi aynı sendika çatısı altında örgütleniyor.

“Malum, bu tür yapılar içinde olan tartışmalar, karşılıklı olumsuzluklar yaşandı. Kendi iç tartışmamız ve okul yönetiminin birkaç sendikalının üzerine gidişi, onları işten çıkarması bir duraklama yarattı. Ama biz sendikayı ve sendikalı olmayı bırakmadık. Fiili sendikacılık dönemini başlattık. Personelin taleplerini okul yönetimine ilettik.  Özel üniversitelerde kamusal alanda görünürlük ve onun yarattığı marka değeri önemli. Başlangıçta, kamuoyunda sendika karşıtı bir üniversite olarak görünmek istemediler. Ama sonra şunu farkettiler ki hepimiz aynı gemideyiz ve biz de zaten üniversiteyi olumsuz etkileyecek bir şey yapmıyoruz. Okul yönetimi de şunu gördü; biz orada hak aramak için varız başka bir şey için yokuz. Ama tabii bu aşamaya gelene kadar pek çok şey yaşandı.”

İşveren sert tepki gösterir, öncü işçiler işten atılır. Bilgi Üniversitesi işçileri bu yönteme karşı mücadeleyi daha görünür hale getirecek bir yöntem belirler

“İşverenin ilk tepkisi çok sert oldu; yönetim o zaman bu sendikal örgütlenmeyi yürüten ahşap atölyesinin şefi bir arkadaşımız vardı, onu işten çıkardı. Onunla beraber ahşap atölyesindeki 3 işçiyi daha işten çıkardı. Ve bu arkadaşlar okulun bahçesinde çadır kurdular, işe iadelerini talep ettiler.3 aydan fazla bir zaman okulun bahçesinde o çadır kaldı, öğle yemeklerinde idari personel olarak biz ziyaret ettik, dışarıdan ziyaretçiler geldi, çadır eylemi kamuoyunun gündeminde baya bir yer edindi.  Bundan öteye geçip bir dertleşme, dayanışma ve destek olmaya da dönüştü ilişki. Bu eylemi yapan arkadaşlar daha sonra geri alındılar. Yaklaşık 6 buçuk yıl fiili sendikacılık yaptık, arkadaşlarımız geldiler, sordular, bize aktardılar, biz gittik okul yönetimine aktardık. Dedik ki asgari ücretten dolayı mağdur olan arkadaşlarımız var, yıllardır aldıkları zam oranı artık geçinmelerine yetmeyen arkadaşlarımız var, şurada işten atılmak üzere olan ama aslında haksız muameleye uğrayan arkadaşımız var, burada mobbinge uğrayan bir insan var.

“Rica ve dilekçeyle olmaz; örgütlenmek lazım!”

“Günü geldikçe, sorunlar biriktikçe yönetimden randevu alıp gidip doğrudan mütevelli heyeti başkanına, yardımcısına sorunlarımızı aktardık ve gerçekten büyük ölçüde sorunlar da çözüldü. Mesela 2016 yılında destek personele 2 kere maaş düzenlemesi yapıldı. Böyle fiili sendikacılık yaptık. Ama tabii şöyle bir şey oluyor, her seferinde gidip yönetime rica ediyorsunuz, yetkiniz yok, karşınızdaki insana bağlı bir ilişkiye dönüşüyor. Kabul eder ya da etmez, ‘Laureate bütçeyi kabul etmiyor’ diyor, reddediliyor taleplerimizin bir kısmı, bir kısmı kabul ediliyor, sürekli bir pazarlık. Son iki yıldır sürekli okulun satılacağı söylentileri vardı. Tabii bu çalışanlarda bir gerginlik yarattı, yönetim gelince ne kadar hak kayıplarına uğrayacağız, kaç kişi işten atılacak, maaşımız ne olacak diye. Bundan 1,5 yıl önce dedik ki bu fiili sendikacılığın da bir sonunun gelmesi lazım biz tekrar bir örgütlenme çalışması yapalım. Gerçekten kapı kapı gezdik. Aktivistlerimizin sayısını genişlettik. Daha fazla insana açıldık, o insanlar başkalarına açıldı. Bugün 3 üye oldu, bugün 5 üye oldu”

Sosyal İş Bilgi Üniversite’sinde görünür olmaya başlıyor

“Okulun bahçesinde standlar kurduk, insanlara sendikayı anlattık, görünür olduk. Bu arada dönemde işçi haklarıyla ilgili eğitimler düzenledik, mobbingle, işyeri içinde iletişimle ilgili eğitimler düzenledik. Personel bizden destek istedikçe sendika uzmanlarımız geldi okul bize yer verdi, eğitimler düzenledik. Her yıl geleneksel olarak mayıs ayında piknik düzenledik. O pikniğe bütün personeli davet ettik. Çok da eğleniyorduk ve bunu özellikle okulun bahçesinde yaptık.”

Örgütlenme sürecinde Sosyal İş’in karnesi

“Sosyal İş sendikası, başlangıçta klasik sendika olarak geldi, ‘Sınıf kardeşiyiz. Herkes yanındakini örgütlesin burada büyüyelim gelişelim, toplu sözleşme imzalayalım’ dedi. Ama tabii bizim okulun çalışan profili böyle değil. Zaten teorik olarak bu konuları bilen insanlar vardı orada. Ama onların da örgütlenme deneyimleri yoktu.  Başlangıçta biraz birbirimizi anlamakta zorlandık karşılıklı. Mesela sendikacılar “bayan arkadaşlar” diyordu, biz ‘bayan değil, kadın’ diyorduk. Bu erkek dili erkek sendikacılığı klasik sendikacılık, hepsine itiraz ettik ama Sosyal-İş bize güzel yaklaştı. ‘Tamam biz kendi reflekslerimizi bırakıyoruz, sizi anlamaya çalışıyoruz’ dediler. Biz de onlara karşı fazla titiz davrandık. Yönetimle anlaşırlar mı kaygısı vardı başlarda.   Yönetimle görüşmeye giderlerken mutlaka yanlarında olmak istedik. Yazılı her şeyi tek tek gözden geçirdik. Mümkünse metinleri biz yazdık”

 “Sosyal İş yüksek notlu karneyle mezun oldu”

Sosyal-İş herkesin kaygılarını giderecek açıklamalar yaptı, daha doğrusu aslında biz  Sosyal-İş’ten öğrendik, onlar da bizden öğrendiler. Valla karnesi gayet iyi (gülüyor).  Bilgi’de biraz üyeden üyeye örgütlenme yaptık, sendika girip örgütlemedi, üyeler birbirini örgütledi ama sendikanın çok önemli desteği var. Tam taban hareketi oldu, öyle bir şey olunca da artık sendikaya güvenmeyi öğrendik, onlar da bazı şeyleri bize bırakmayı öğrendiler. Eskiden mesela ben bir metin yazacağım, bizim hocalar, sendika ne yazmış ‘tek tek cümle cümle bakalım’ diyerek bir akademisyen titizliğiyle metinleri incelerdi. Sendikada da ‘bir dakika bunu başkana sormam lazım, ona sormam buna sormam lazım’ deniyordu. Şimdi, ‘tamam sen bize bir şey yaz yolla öyle bakalım’ diyorlar çünkü artık birbirimizi tanıdık, ne yapacağımızı, neye tepki göstereceğimizi biliyoruz”

Mahkeme son noktayı koydu: Sosyal İş yetkili sendikadır

“2018 yılının 4 Eylül’ünde yeter sayıyı tutturduk ve yetki için başvurduk. Bakanlık yetkili sendika olduğumuza karar verdi. Okul itiraz etti. Ancak sendikanın toplu iş sözleşmesi yapmak için yeterli üye sayısına sahip olduğu mahkemenin atadığı bilirkişilerce de tespit edildi.  “Esas mahkemesinin kararı bizden yana. Üniversitenin karara itiraz etme hakkı var.  Yönetim sendikayı tanımıyor, onun da her işveren gibi bagajında sendikayla ilgili bir sürü önyargı var, dolayısıyla yeniden istinaf mahkemesine gidilebilir. İstinaf sürecinde hakkımızda olumlu karar çıkacaktır, çünkü yeterli üyeye sahibiz. Daha da önemlisi, mahkeme karanının okulda çalışanlar arasında yarattığı olumlu bir hava var. Haziran ya da temmuz ayında yargı sürecinin sonuçlanmasını ve toplu sözleşme görüşmelerine başlayabilmeyi umuyoruz.”

“İşçiler olarak bu süreci nasıl atlatacağımızı biliyoruz”

“Gerçekten şu an ciddi bir belirsizlik, gerginlik var. Yönetimden de bunu yumuşatacak, bunun aksi olacağına dair bir açıklama yok. Mesela Laureate, Bilgi Üniversitesi’ni satın aldığında eski yönetim bize açıklama yapmıştı. ‘Biz okulu Laureate’e şu koşullarla devrediyoruz” diyerek bilgi vermişlerdi. O zaman bize söylenenler sonradan gerçekleşti mi, hayır. Ama yine de açıklama yapılmış olması önemliydi.  Yeni yönetimle ilgili de pek çok belirsizlik var. Herkes tedirgin; ne olacağını hiç kimse bilmiyor. Biz bu süreci okula ve çalışanlarına zarar vermeden nasıl atlatacağımızı biliyoruz. Keşke bize sorsalar, keşke çalışanlarla diyalog içinde olsalar. Bu yetkiye itiraz edebilirler, ama çalışanları ve sendikayı bir muhatap olarak kabul etmeleri gerekir. Çünkü Bilgi çalışanları bu süreci daha önce yaşadı, bu süreci sancısız, sıkıntısız nasıl atlatırız hepimiz biliyoruz.   Zaten Bilgi Üniversitesi’nde aslında sendika demek, bilgi çalışanları demektir. 10 yıl bekledik, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine kadar gideriz, gittiği yere kadar. Çünkü biz sayıyı tamamladık o açıdan şüphemiz yok. Yasal olarak biz haklıyız, bu sadece süreci uzatır, çalışanları üzer, okulu yıpratır”

Radikal Bir Alternatif Olarak Ekososyalizm – Michael Löwy

Michael Löwy’nin 2-9 Mayıs tarihleri arasında Chiapas’ta düzenlenen “Eleştirel Düşünce, Kapitalist Hidra’ya Karşı” başlıklı seminere yazılı olarak sunduğu metin.

Bir kez daha Zapatist yoldaşlar çarpışmanın ön saflarında. 1996’da neoliberalizme karşı İnsanlığın bayrağını kaldırmışlardı. Bugün bizleri garip bir canavara karşı mücadeleye çağırıyorlar: Kapitalist Hidra’ya. Yenilmez gibi görünen bir canavar bu, kafalarından birini kesince yeniden doğuyor. Daha kıyıcı, daha yıkıcı bir şekilde. Öyle bir canavar ki insan hayatlarını yiyor yutuyor, karşısına çıkan her şeyi yıkıyor, zehirliyor: Nehirleri, ormanları, bitkileri, hayvanları… Artık kafalarından birini kesmek yetmez: Canavarın kalbini ezmemiz lazım. Eleştiri silahıyla (bugün burada Zapatistlerin düzenlediği bu güzel seminerde mesela) ve silahları eleştirerek.
 
İnsanlığın, tarihi boyunca bilip bileceği en büyük tehdit olan iklim değişiminin, küresel ısınmanın doğrudan sorumlusu Kapitalist Hidra’dır. Çoktan başlamış olan ve önümüzdeki birkaç onyıl içinde ekolojik bir felaketle sonuçlanabilecek uğursuz süreçten söz ediyorum. Tarihte eşi benzeri olmayan bir süreç: Sıcaklığın artması, toprakların çölleşmesi, temiz suların tükenişi, sayıları katlanarak artacak olan kasırgalar, deniz seviyelerinin yükselişi… Londra, Amsterdam, Venedik, Şangay, Rio de Janeiro da dahil deniz kıyısındaki pek çok şehrin sular altında kalmasıyla sonuçlanacak.
 
Kötülüğün kökü sistemde yatıyor, bu facianın nedeni, sonsuz şekilde genişleyen sermaye ve frenleri patlamış aşırı üretim ve tüketim iklimi. Sorunun kökenine inecek radikal alternatiflere ihtiyacımız var. Anti-kapitalist, sistem karşıtı alternatiflere. Hidra’nın kötü kalbini söküp ezecek çözümlere.
 
Ekososyalizm, ekolojik düşünceyle sosyalist (Marksist) düşüncenin kaynaşmasıyla ortaya çıkan radikal bir alternatif. Temel önermesi şudur: Doğal çevrenin, gezegenimizdeki canlı hayatın lehine korunması, kapitalist sistemin genişlemeci ve yıkıcı mantığıyla birarada bulunamaz. Gezegenin temel ekolojik dengeleri, sisteme saldırmadan kurtarılamaz; doğanın savunusu için verilecek mücadeleyle toplumun dönüştürülmesi için verilecek mücadele birbirinden ayrı düşünülemez.
 
Günümüzde uluslararası bir ekososyalist akım mevcut, Ocak 2009’da Belem Dünya Sosyal Forumu’nda iklim değişimiyle ilgili bir deklarasyon yayımladılar. Kurucuları arasında İspanya’dan Manuel Sacristan, İngiltere’den Raymond Williams, Fransa’dan André Gorz, ABD’den James O’Connor gibi kişiler bulunuyor. Günümüz temsilcileri arasındaysa uluslararası Ekososyalist Manifesto’nun yazarlarından ABD’den Joel Kovel, yine ABD’den çevreci Marksist John Bellamy Foster, Peru’dan yerli hakları savunucusu Hugo Blanco, Kanadalı ekofeminist Terisa Turner ve Belçikalı Marksist Daniel Tanuro gibi isimler var.
 
Ekososyalizm şu işe yaramaz modellerden kendini ayırıyor: 1) Önermelerini piyasaya uyduran ve “yeşil bir kapitalizm” geliştirmenin yollarını arayan konformist çevrecilik (uğursuz bir yanılsama, hatta pek çok durumda mistifikasyondan öteye geçmez). 2) Sosyalizmin bürokratik bir karikatürü olan, kapitalist mekanizmanın süfli bir taklidine dayanan sözde “reel sosyalizm” (eski SSCB, Çin gibi örnekler). Bu ikincisi, Batı’daki muadiliyle aynı düzeyde doğanın yıkımına neden olan çevre karşıtı bir üretim taraftarlığına dayanıyor.
 
Pek çok çevreci, Marx’ı üretim yanlısı görerek eleştirir. Bu eleştiri bize göre tam bir yanılgıya dayanmaktadır: Marx, meta fetişizmini eleştirirken, tam da kapitalizmin üretimci mantığına karşı, çok, daha çok meta üretilmesinin ekonomi ve toplumun temel hedefi olduğu düşüncesine karşı en radikal eleştiriyi yapmıştı.
 
Sosyalizmin hedefi, sonsuz miktarda mal üretmek değil, iş saatlerinin, işçilerin siyasete, öğrenmeye, oyun oynamaya, âşık olmaya yetecek boş vakitleri kalacak şekilde azaltılmasıdır, der Marx. Eleştiri silahını, üretim, özellikle de kapitalist üretim taraftarlığına yönelik radikal bir eleştirinin hizmetine koşmuştur Marx. Kapital’in birinci cildinde kapitalizmin yalnızca işçinin tüm güçlerini değil, toprağı da, doğal kaynaklarını kullanarak sömürdüğünü anlatır. Marx’ın yazılarındaki bu perspektif, bu hassasiyet şüphesiz yeterince irdelenmemiştir.
 
Öte yandan pek çok Marksistin, devrime giden yolun sadece ve sadece, üretici güçlerin gelişimini engelleyen üretim ilişkilerini değiştirmekten geçtiğini söyledikleri de doğrudur. Ekososyalistlere göre, sosyalist devrimden çok daha radikal, çok daha derinlere inen bir vizyona ihtiyaç var. Sadece üretim ve mülkiyet ilişkilerini dönüştürmek yetmez, üretici güçlerin yapısını, üretim aygıtının yapısını değiştirmek gerekir, diyorlar. Üretim aygıtına, Marx’ın Paris Komünü deneyiminden yola çıkarak geliştirdiği Devlet aygıtına dair mantıkla yaklaşmak gerekir. Bu konuda şöyle demişti Marx: İşçiler, burjuva Devlet aygıtını ele geçirip onu proletaryanın hizmetine koşamazlar; hayır, bu imkânsızdır, zira burjuva Devlet aygıtı asla işçilerin hizmetinde olamaz. O halde bu Devlet aygıtını yıkıp başka türlü bir iktidar kurmak gerekir.
 
İşte bu mantık üretim aygıtına da uygulanmalıdır. Bu aygıt tamamen yıkılmasa da en azından radikal şekilde dönüştürülmelidir. Bu aygıt basitçe madun sınıflar tarafından ele geçirilip onun hizmetine koşulamaz, o halde yapısal olarak dönüştürülmelidir. Bir örnek vermek gerekirse: Kapitalist üretim sistemi, kömür, petrol gibi fosil enerji kaynaklarına dayalı işler; ki bu da küresel ısınmanın sorumlusudur. Sosyalizme geçiş süreci ancak ve ancak bu enerji türlerinin yerine, su, rüzgâr ve güneş gibi yenilenebilir enerjilerin konmasıyla mümkün olur.
 
Bu nedenle ekososyalizm, üretim süreçlerinde ve enerji kaynaklarında bir devrim öngörür. Sosyalizm düşüncesi, yani yeni bir tolum düşüncesiyle yeni enerji kaynakları düşüncesi birbirinden ayrılamaz. Özellikle de güneş enerjisi. Kimi ekososyalistler güneş komünizmi diye bir şeyden söz ediyorlar. Öyleyse ısınma, Güneş enerjisi, sosyalizm ve komünizm arasında bir tür seçici akrabalık vardır.
 
Ancak, üretim aygıtını ve mülkiyet biçimlerini dönüştürmek de yeterli değildir; tüketim kültürünü, tüketimciliğe dayalı tüm bir hayat tarzını da dönüştürmek gerekir. Yapay, faydasız ve tehlikeli şeylerin kitlesel olarak üretimine dayalı kapitalizm bu hayat tarzının emrindedir. Bu nedenle, gerçek toplumsal ihtiyaçların karşılanması temelinde yeni bir tüketim biçimi, yeni bir hayat biçimi yaratmak söz konusudur. Bunlar, yapay bir şekilde kapitalizmin reklamıyla üretilen sözde, sahte ihtiyaçlardan tamamen farklıdır. İşte ekososyalist devrim bu noktadan hareketle, gündelik hayatta bir devrim, kapitalizmin dayattığı para kültürünün bir kenara bırakılmasına yönelik bir devrim olarak düşünülmelidir.
 
Üretim ve tüketim biçimlerinin birarada düşünülerek, kapitalist piyasa kriterlerinin dışında kriterlere dayanarak yeniden örgütlenmesi şarttır: nüfusun gerçek ihtiyaçları ve ekolojik dengenin savunusu kriterlerine dayanarak. İşte bu, sosyalizme geçiş ekonomisi anlamına gelir. Kararları “piyasa yasaları” veya otoriter bir siyasetçinin değil nüfusun ta kendisinin, demokratik bir planlama süreciyle, kendi önceliklerini, yatırımlarını düşünerek aldığı bir ekonomi.
 
Bu geçiş, insanları sadece yeni bir üretim biçimine ve daha eşitlikçi, daha dayanışmacı, daha demokratik bir topluma götürmekle kalmayacak, alternatif bir hayat biçimine, paranın, reklamlarla yapay şekilde üretilen tüketim alışkanlıklarının ve gereksiz metaların sonsuz üretiminin egemenliğinin ötesinde yeni bir ekososyalist uygarlığa da götürecek. Kuzey ve Güney Amerika yerlilerinin “Güzel Hayat” geleneği, bu alternatife önemli bir esin kaynağıdır.
 
Ekososyalizm, yeni bir uygarlık, yeni bir dayanışma uygarlığı perspektifi değildir sadece (kelimenin daha derinlerde yatan anlamıyla insanlar arasında bir dayanışmanın yanı sıra doğayla da dayanışma söz konusudur burada). Ekososyalizm aynı zamanda, bugün, burada, hemen şimdiyi ilgilendiren bir mücadele stratejisidir. Dünyanın dönüşeceği günü bekleyemeyiz, bu hedefler uğruna şu an, hemen şimdi başlamalıyız mücadeleye. Peru Antları’ndaki topluluklardan, Chiapas dağlarındakilere Latin Amerika’nın yerlileri, Toprak Ana’nın, Pachamama’nın Kapitalist Hidra’ya karşı savunusu mücadelesinde ön saflarda yer alıyorlar.
 
Öyleyse ekososyalizm, toplumsal ve çevre mücadelelerinin, sınıf mücadelelerinin, yerli ve kadın mücadelelerinin, ortak düşmana karşı omuz omuza durduğu bir stratejidir: Çokuluslu petrol veya maden şirketlerine, neoliberalizme, Dünya Ticaret Örgütü’ne, Uluslararası Para Fonu’na, Amerikan emperyalizmine, küreselleşen finans sermayesine karşı. Bunlar, dünyanın bütün halklarının ortak düşmanı Hidra’nın kafalarından birkaçıdır.

Çeviren: Çiçek Öztek

(Bu yazı e-skop.com sitesinden alınmıştır)

Entelektüeller ve Antifaşizm: Eleştirel Bir Tarihselleştirme – Enzo Traverso

Günümüzde paradoksal ve sarsıcı bir fenomenle karşı karşıyayız: Avrupa’da (Fransa’dan İtalya’ya, Belçika’dan Avusturya’ya) faşizmden esinlenen siyasal hareketlerin yükselişine eşlik eden ve entelektüel çevrelerde gelişen ve bütün bir anti-faşist geleneği kötülemeye yönelik geniş bir kampanya yürütülüyor. İtalya’da medya, anti-faşizmi ‘birinci Cumhuriyet’in felaket getiren savrulmalarının sorumlusu olarak gösterirken, Mussolini’nin başlıca biyograficisi Renzo De Felice, savaş sonrası tarihyazımının ana sorunu olarak gördüğü ‘anti-faşist paradigma’yı altetmek üzere yürütülen mücadelenin başını çekmekte.1 Almanya’da birleşmeden itibaren ‘anti-faşist’ sıfatı, Demokratik Alman Cumhuriyeti’nin resmi ideolojisine dönüşmeden önce, Hitler rejimine karşı mücadele ve Alman sürgünleri için neleri temsil etmiş olduğu unutularak âdeta bir küfür olarak kullanılıyor.2Fransa’da anti-faşizme karşı kampanya, birkaç yıl önce, Annie Kriegel’in Commentair’deki bir makalesiyle başladı.3 En düşük seviyesine Jean Moulin’i Sovyet ajanı olarak gösteren bir broşürle,4 en parlak seviyesine ise daha yüksek bir kültür düzeyinde, François Furet’nin anti-faşizmi Sovyet totalitarizminin Batı kültürüne sızmasına yol açan büyük bir mistifikasyon kertesine indirgeyen Le passé d’une illusion adlı kitabıyla ulaştı.5Burada söz konusu edilen şey önemlidir: Entelektüellerin anti-faşist bağlılıklarından bugün geriye kalan nedir? Günümüzde kendimize anti-faşist diyebilir miyiz? Anti-faşizmin tarihsel değeri ve siyasal önemi hakkında benim gibi olumlu düşünenler ve dolayısıyla bu konuda zararlı bir revizyonizm biçimine karşı mücadele etmenin gerekliliğine inananlar, bu sorulara cevap ararken kendilerini geçmişin apolojetik bir idealizasyonunun arkasına gizleyemezler. Bu sorulara, anti-faşizmin silinmesiyle İtalya’nın 1922 ile 1945 yılları arasında, Almanya’nın 1933 ile 1945 yılları arasında, Fransa’nın 1940 ile 1945 yılları arasında ve İspanya ile Portekiz’in neredeyse kırk yıllık bir dönemde ortaya koyabildiği yegâne onurlu yüzün ortadan kaldırmış olunacağı şeklinde cevap verilebilir. Ancak, ne kadar elzem de olsa, bu cevap yeterli değildir. Anti-faşizmi, kelimenin en soylu anlamında bir ‘örnek’ an ve geçmişin hâlâ yaşayan bir dersi olarak savunma noktasından, onun sık sık büyüklüğüyle el ele giden zaafları ve sınırlarını da göz önünde bulunduran eleştirel bir tarihselleştirmesine ilerlemek gerekir. Entelektüellerin anti-faşizmle ilişkilerini anlamak için de bu ilginin kaynaklarına inmek gerekir.

George Orwell’in son denemelerinden olan “Yazarlar ve Leviathan”, 1930’lar Avrupa’sında entelektüeller ile siyaset arasında oluşan ilişkiye dairdir. Bu denemede Orwell, kendi deneyimlerinden de hareketle, siyasetin kültüre neredeyse kaçınılmaz dahlini ele alır. Artık yazarların, eski dünyayı parçalara ayıran çatışmalardan kendilerini ayırarak evrensel ve estetik değerlere yönelmeleri mümkün olmaktan çıkmıştı. Orwell, “Artık kimse kendisini bir Joyce ya da Henry James gibi tek taraflı olarak edebiyata adayamaz,” diye yazıyordu.6 Aynı saptama ondan birkaç yıl önce, savaştan hemen evvel, sanat ve kültürdeki siyasallaşma ve sanatçı ve entelektüellerin siyasete katılmaları ile faşizmin siyaseti estetikleştirilmesi arasında bir karşılaştırma yapılması gerektiğini vurgulayan Walter Benjamin tarafından yapılmıştı:

Fiat ars, pereat mundus: Bu, Marinetti’nin de kabul ettiği üzere, teknolojinin değişime uğrattığı estetik bir anlayışın sanatsal tatminini savaştan bekleyen faşizmin komuta sözcüğüdür. Bu, açıkçası ‘sanat sanat içindir’in mükemmel bir gerçekleşme biçimidir. Homeros zamanında insanlık kendisini Olympos tanrıları için bir temaşaya dönüştürdü; şimdiyse kendisini kendisinin bir temaşasına dönüştürüyor. İnsanlık, kendi yok oluşunu birinci sınıf bir estetik keyif olarak yaşamayı becerecek kadar kendisine yabancılaşmıştır. Faşizmin siyaseti estetize etme biçimi böyle bir şeydir. Komünizmin cevabı ise sanatı siyasallaştırmaktır.7

Başka bir deyişle, entelektüel, bir fosil gibi katılaşmak, zamanının dışında yaşayan anakronistik ve faydasız bir figüre dönüşmek istemiyorsa, bir şekilde ‘militan’ olmalı, zamanının güçlükleriyle yüzleşmeli ve ‘boynunu dışarıya uzatmalıdır.’

Entelektüel Seferberlik

Batı dağarcığına kesinlikle Dreyfus olayı sırasında giren ‘entelektüel’, edebiyat ile siyaset arasında 20. yüzyılın bütün tarihine damgasını vuracak olan karşılıklı ilişkiye işaret eder. Elbette, bu figürün, Aydınlanma filozoflarından çok sayıda münevverin dahil olduğu 1848 devrimlerine kadar bir dizi parlak önceli vardır. Fakat ancak yüzyıl dönümüyle birlikte bu fenomen yeni boyutlar kazanır ve iki savaş arası dönemde de Avrupa ve Batı kültürünün önemli bir öğesi halini alır. Entelektüellerin İhaneti adlı eserinde Julien Benda, siyasi olarak angaje münevverin görünümünü ideal ve tipik bir tanımla yakalamaya çalışır: “İşlevleri, çıkarların üstünde olan adalet ve akıl gibi evrensel değerleri savunmak olan insanlar.”8

Oysa daha yakından baktığımızda entelektüellerin siyasete dahil olmalarının her zaman böylesi değerlere dayanmadığını görürüz. Bizzat Dreyfus hadisesi entelektüeller arası bir tartışmaydı: Maurice Barrès Emile Zola’ya, Edouard Drumont Bernard-Lazare’a karşıydı. Başka bir ifadeyle, milliyetçiliğe karşı evrenselcilik, anti-semitizme karşı eşitlik, militarizme karşı cumhuriyet. 1920’ler ve 1930’larda bu çatışmalar daha büyük bir ağırlık kazanacaktı: Demokrasiyi savunmaya girişen entelektüellerin yanında, onu yok etmeye çalışanlar da vardı. Avrupa kültürünün önemli bir kısmı, 1789’un devrimci geleneğine karşıt değerlere bağlıdır. Milliyetçilik, anti-semitizm, ‘muhafazakâr devrim’, anti-demokratik elitizm ve faşizm İtalya, Almanya ve Fransa’da, hatta İngiltere gibi liberalizmin geleneksel ocağında çok sayıda entelektüeli cezbetti.9 Onları çoğu zaman unutmaya meyilliyizdir. Bu geçmişe dönük unutkanlık, Gramsci’nin İtalyan kültüründe ancak savaşın sonunda ve faşizmin yıkılışından sonra önemli bir figür haline geldiğini, Maurras ve Drieu la Rochelle’in 1930’lar Fransa’sında en az Malraux ve Gide kadar popüler olduklarını ve Weimar Cumhuriyeti sırasında Ernst Jünger’in en az Erich Maria Remarque kadar meşhur olduğunu, Oswald Spengler’in de Walter Benjamin ya da Ernst Bloch’tan çok daha fazla okunduğunu çoğu zaman gizler.

Bu ikiliğin edebi bir resmi -bir yanda demokratik, akılcı ve anti-faşist entelleküel ile, diğer yanda moderniteye karşı isyan eden romantik ve apokaliptik nihilist- Thomas Mann tarafından 1920’lerin başında Büyülü Dağ’da çizilmiştir. Romanın iki kahramanı, Settembrini ve Naphta, Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda ‘muhafazakâr devrim’in Siyasi Olmayan Bir İnsanın Düşünceleri adlı bir manifestosunu yayınlayan, daha sonraysa Amerika Birleşik Devletleri’nde sürgündeyken BBC tarafından yayınlanan ve Nasyonal Sosyalizm rejiminin suçlarını ifşa eden “Almanlara Çağrılar” adlı konuşmalarıyla ülkesinin demokratik bilincini temsil eden yazarın iki ruhu olarak yorumlanmıştır. Başkaları bu eserde Mann’ın Settembrini’nin hümanist pozitivizmine yakın bir felsefi pozisyonu savunan kardeşi Heinrich’le girdiği diyalogun bir edebi formunu görürler. Daha yakın zamanda, yazar tarafından Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde İsviçre Alplerine yerleştirilen bu edebi çatışma, başka bir meşhur felsefi tartışmanın temsili olarak görülmüştür. Bu seferki tartışma tamamen gerçektir: Davos’ta 1929 yılında Alman Aydınlanmasının son temsilcisi neo-Kantçı Ernst Cassirer ile, Varlık ve Zaman adlı eserin genç yazarı, onu birkaç yıl sonra Nazi rejimini kabule götürecek yeni bir siyasal ontolojinin mucidi Martin Heidegger arasında gerçekleşen tartışma.10

Avrupa entelijansiyasının iki savaş arası dönemdeki parabolü, bu gerçekten de birbirine karşıt olan, ancak bazen ortak yanları da bulunan iki felsefi ve siyasal kutup arasındadır. Bazı eleştirmenler, Thomas Mann’ın nihilist Naphta karakterini, Ruh ve Form’un yazarı olup, savaşın sonunda, 1919’da Bela Kun önderliğindeki kısa süreli Macar Sovyet Cumhuriyeti’nde Eğitim Halk Komiserliği’ni üstlenecek kadar komünizme tutulan genç Georg Lukàcs’tan ilham aldığı hipotezini dahi formüle etmişlerdir.11 Bir romantik olarak Naphta, çift başlı Janus gibidir; bir yanıyla muhafazakâr hatta gerici, diğer yanıyla devrimci. Bu metaforik figür bize savaş sonrası siyaset felsefesini canlandırmada önemli rol oynayacak olan, birçoğu Yahudi ve anti-faşist çok sayıda entelektüelin Heidegger’in öğrencileri olduğunu hatırlatır. Burada Hannah Arendt ve Hans Jonas’ı ve hatta Marksist Herbert Marcuse ve Günther Anders’i hatırlamak yeterlidir. Gerçek şudur ki, Naphta’nın 1930’larda bir seçim yapması gerekmektedir: Zivilisation’u reddi, ya Nasyonal Sosyalizm’in beslediği, kan ve toprak mistisizmine varacak tötonik mitolojilere götürecekti, ya da faşizmde cisimleşen modernitenin radikal bir eleştirisine.12 Sartre’ın birkaç yıl sonra yapacağı tanıma göre -Benda’nın isyancı hümanist olarak portresini çizdiği- ‘çağının içindeki angaje entelektüel’, yüzyılın ilk yarısında bütün olan biteni kavramaktan son derece uzak olsa da 1930’larda popülaritesinde ciddi bir artış yaşamıştır.

Entelektüellerin siyasete dahil olmalarında esas dönüm noktası, 1917 Ekim Devrimi değil, Hitler’in Almanya’da iktidara geldiği 1933 yılıdır. Doğru, bu angaje olma durumu çoğu zaman komünizmin çekim alanına girmelerine tesadüf eder; ancak bu onların çıkış noktası değil, sadece radikalleşmelerinin bir sonucudur. Rusya’daki sovyetlerin onun gözünde ‘dünyayı sarsacağı’ 1917’nin John Reed’i bir istisnadır. Diğer yandan, 1934’te Heinrich Mann Hatred’i yayınladığında izole olmaktan çok uzaktır. Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda, geleceğin Stalin övgücüsü ve Fransız komünizminin resmi şairi Louis Aragon, Ekim Devrimi’ni basit bir ‘bakanlık krizi’ olarak görüyordu. Oysa kimse Nazizme karşı benzer bir üstünkörü tepki veremeyecektir. 1933 sonrasında entelektüellerin anti-faşist seferberliği kitlesel boyutlu olacaktır. Nazizm, çoğu 1919-1920’deki Torino, Berlin ve Budapeşte’deki işçi ayaklanmalarına karşı ilgisiz kalan ya da kuşkularını gizlemeyen entelektüellerin birçoğunu, Avrupa’daki kara vebanın yükselişine karşı bir barikat olarak algıladıkları Sovyetler Birliği’ne yakınlaştıracaktır.

Sürgünde Anti-faşizm

Anti-faşist seferberlik, 1935-1937 yılları arasında, kültürün savunulmasına adanan iki uluslararası konferansla damgalanacaktır. Söz konusu konferansların birincisi Paris’te, ikincisi Valencia’da, Cumhuriyetçi İspanya’da gerçekleştirildi ve bunlara zamanın en önemli kültür simaları iştirak etti.13 Bu seferberlik, Cumhuriyeti savunmanın Avrupa kültürünü savunmakla özdeşleştirildiği İspanya İç Savaşı’nda doruğa varır. George Orwell’dan Ernest Hemingway’e, André Malraux’dan Arthur Koestler’e, W.H. Auden’den Stephen Spender’a, Benjamin Péret’den Octavio Paz’a çok sayıda yazar, uluslararası tugaylara katıldılar ya da Cumhuriyet’i desteklemek üzere İspanya’ya gittiler. Anti-faşist entelijansiyayla komünizm arasındaki ittifak, 1939 yılının Alman-Rus paktıyla zayıflasa da, 1941’de canlanıp direnişle güç kazanarak uzun bir zaman boyunca geçerli olacaktır. 1945’te Avrupa kültürü büyük oranda anti-faşizm bayrağı altına girmişti.

Entelektüeller açısından bu siyasal dönüm noktasının kaynağında bir dizi etken bulunmaktaydı.14 Her şeyden önce Hitler’in Almanya’da iktidara gelmesi ve hemen ardından Dolfuss’un Avusturya’daki klerik-faşist darbesi ve sonra da Franco’nun İspanya’daki pronunciamiento’su, gerçek bir travma olarak yaşandı. İtalya’daki faşizm tecrit olmuş, bilinmeyen ve yanlış anlaşılmış bir ulusal fenomen olarak kaldıysa ve hatta İtalyan kültürünün D’Annunzio’dan Gentile’ye, hatta avangardlara (fütüristler) bir kısmını peşinden sürükleyebildiyse de, Almanya’da Nasyonal Sosyalizmin yükselişi, faşizme, sadece işçi hareketine değil, genel olarak kıtanın bütününde demokrasi ve kültüre karşı korkunç bir tehdit görünümü veren Avrupa çapında bir boyut kazandırdı. Bu tehdit sadece siyaset alanına yönelik değildi; zira görünüşe bakılırsa bütün bir medeniyet tehdit altındaydı. Aydınlanma geleneğinin tehlikede olduğunu anlamak için Nazi liderlerinin konuşmalarını dinlemek yeterliydi. Goebbels, 1789 yılının tarih kayıtlarından silineceğini ilan etmişti.15

Anti-faşizm keza, Birinci Dünya Savaşı’nın yaralarının hâlâ açık olduğu ve siyasal dengelerin gittikçe daha kırılgan göründüğü bir kıtada, barış mücadelesiyle özdeşleşmişti. İtalya’nın Etyopya’ya saldırısı, Rhineland’in yeniden silahlandırılması, İspanya’daki savaş, Çin-Japon savaşı, sonra Münih ve en sonunda yeni savaş: Bu yükseliş, giderek artan ve sanat ve kültürde yankısını bulan bir gerginliğe sebep oldu. Son olarak faşizm, göç etmek zorunda bıraktığı binlerce yazar, gazeteci, bilimci, akademisyen ve sanatçının da tanıklık ettiği üzere, entelektüelleri favori hedeflerinden biri haline getirmişti. Anti-faşist kültür de büyük ölçüde bir göçmen kültürüydü. Birliğini sağlayan, yok olma tehlikesi altındaki hümanist bir Avrupa’nın elçileri misali, bir ülkeden diğerine göç eden bir kaçak sürüsüydü. Anti-faşizm kendisine; Paris, Londra, Prag, Zürih, Amsterdam, Moskova ve New York gibi şehirlerde Orta Avrupa kökenli ve çoğu Yahudi olan göçmenlerce çıkartılan Almanca dergilerde ifade kanalı buluyordu. Peter Gay’in ifade ettiği üzere, bütün bu entelektüeller Weimar’a “gerçek ruhunu verdi: Sürgün”.16

Çoğu eleştirmen, cömert olduğu kadar da kör olan bu anti-faşist bağlanmanın sınırlarına işaret etmiştir. Stalinizmin tiranca yönlerini göremeyenler, sadece ‘organik’ entelektüeller ve komünizmin yol arkadaşları değildi. Hepsi 1936 ile 1940 arasında yayınlanmış olan André Gide’in SSCB’den Dönüş’ü, George Orwell’in Katalonya’ya Selam’ı, Victor Serge’in Yüzyılın Geceyarısı ve Arthur Koestler’in Günortasında Karanlık’ı, hep basıldıktan sonra gözden kaçmış ya da Gide’ın kitabında olduğu gibi yüzeysel bir sansasyonun ardından unutulmuşluğa terk edilmiş istisnalardır. Anti-faşizmin Sovyet rejimine ilişkin genel duruşu, eleştirisiz bir hayranlık ya da en azından kesin bir tatmin duygusuydu. 1935’teki Paris Kongresi sırasında Magdeline Paz ve Henri Poulaille, Sibirya’ya tehcir edilen Victor Serge lehine bir önerge sunmakta zorlandılar.17 SSCB’yle ilgili egemen tavır, Gide ya da Orwell’inki değil, komünist geleneğe, kültüre ve coşkuya tamamen yabancı olsalar da Sovyet Komünizmi: Yeni Bir Uygarlık (1935) adlı kitabı yayınlayan Fabyan sosyalisti Sidney ve Beatrice Webb’inki, ya da Moskova duruşmalarında bulunup onları Moskova 1937 adlı eserinde coşkuyla onaylayan Alman yazar Lion Feuchtwanger’inkiydi. Ancak 1933 sonrasında SSCB’yi savunmak için illa ki Stalin kültüne bağlanmak gerekmiyordu. Anti-faşizm basitçe Sovyet komünizminin bir varyantına indirgenemez. Diğer yandan, Bir Yanılsamanın Yok Oluşu adlı çalışmasında François Furet, “Komintern’in 1935’teki dönüşü”nün ürünü olan “anti-faşizmin tamamen negatif düşüncesi”ne işaret eder. Böylece, zekice bir mistifikasyonla, Rus totalitarizmi demokrasinin müdafii görünümünü alabilmiştir.18

Bu tez tarihsel gerçekliği en az iki sebeple basite indirgemektedir. Bir yandan anti-faşist kültür içinde etkin olan bütün Stalinist olmayan, hatta açıkça anti Stalinist eğilimleri yok sayar. Diğer yandan, Batı Avrupa’da komünistleri ve Sovyetler Birliği’ni karşısına alarak ya da onun desteği olmaksızın faşizme karşı mücadele edilemeyeceği gerçeğini yok sayar. Bu gerçekleri göz ardı etmek, liberal anti-faşizmin aydınlık örneklerinden olan Norberto Bobbio’nun yakın zamanda işaret ettiği gibi, insanı tehlikeli yan yollara saptırabilir: “Tarihsel revizyonizmin bu son yıllarında anti-komünizm adına anti-faşizmin reddedilmesinin, çoğu zaman anti-faşizmle faşizm arasında aşağılık bir eşitlemeye yol açabileceğini endişeyle gözledim.”19

Komintern çizgisinde 1935’te gerçekleşen değişim, işçi hareketinde olduğu kadar entelektüel camiada da bir dönüm noktasını tayin etmekten çok, zaten 1933’te başlayan bir dönüşüme denk düşüyordu. Fransa’da faşizme karşı ilk eylem birliği çağrısı 6 Şubat 1934’te birkaç günlük bir ayaklanmaya dönüştü. Bu çağrı, sürrealistler (André Breton, René Crevel ve Paul Eluard) ile Jean-Richard Bloch ve André Malraux gibi komünizme yakın yazarlarca imzalanmıştı. Birkaç gün sonra, felsefeci Alain ve etnolog Paul Rivet ile Paul Langevin tarafından imzalanan benzer bir çağrıya birkaç ay içinde birkaç bin imza eklendi. Böylece, Comité de vigilance des intellectuels antifascistes (CVIA)20 kurulmuş oldu. Kısacası, entellektüellerin anti-faşizminin, Komünist Parti ve SFIO (Section française de l’internationale ouvrière) tarafından benimsenen Halk Cephesi siyasetinin bir yan ürünü olmaktan ziyade onu öncelediği akılda tutulmalıdır.

Avrupa kültürünün temsilcileriyle komünizm arasındaki ittifak faşizmin eseridir. Stalinizmin gerçek yüzünü görmekteki beceriksizlik, faşizm tehdidi büyük, acil ve korkunç olduğunda daha da belirginleşmiştir. Avrupa’daki anti-faşistler arasında, Stalin’in suçlarını mahkûm etmeye hazır olan ya da komünistler faşizme karşı mücadelede müttefik olsalar da siyasetlerinin desteklenmemesi gerektiğini anlayanlar ve üstelik Sovyet despotizminin, mahkemelerin, infazların, göçe zorlamaların, kampların (ve dönemin en azgın anti-komünist edebiyatı tarafından bile göz ardı edilen zorla kolektifleştirmenin) faşizme karşı ortak mücadeleyi zaafa uğratacağını anlayanlar çok azdı. Bunu yapabilenler, 1936’da Moskova duruşmalarını ?açık bir polis imalatı? şeklinde mahkûm eden sürrealistler ve New York’ta Partisan Review etrafında toplanan ve göstermelik duruşmaların gerçek yüzünü ifşa etmeye dönük John Dewey başkanlığındaki bir araştırma komisyonunu destekleyen Troçki etkisindeki entelektüel gruptu.21 Bu listeye, Paul Nizan’dan Manes Sperber’e, Arthur Koestler’den Willy Münzenberg’e Stalinizmle yollarını ayıran komünistleri de ekleyebiliriz.

1935’teki Kültür İçin Özgürlük Kongresi sırasında, o dönemde Amerika Birleşik Devletleri’nde sürgün olan İtalyan anti-faşist Gaetano Salvemini, Stalinizme ilişkin rezervlerini açık bir biçimde ortaya koydu ve böylece kendinden önce konuşan Breton gibi salonda hazır bulunanların büyük tepkisini çekti: “Bir Sovyet polis mahkemesi olduğunu unutmuş olsaydım,” diye vurguladı, “Gestapo ve faşist Ovra’yı protesto etme hakkım olamazdı. Almanya’da toplama kampları, İtalya’da sürgün alanlarına çevrilmiş adalar var; Sovyetler’de de Sibirya.”22

Dahası, ilk önce bazı eski komünist yazarlar (Franz Borkenau) ya da bazı muhafazakâr liberaller (Eric Voegelin ve Waldemar Gurian, sonra da Friedrich Hayek ve başkaları) tarafından ortaya atılan ve Stalin Rusya’sı ile Hitler Almanya’sını yeni mutlakçılığın iki biçimi olarak yan yana koyan totalitarizm teorisi, daha aktif ve açık bir siyasal bağlanmadan ziyade entelektüellerin kuşkucu bir pasifliğe ve kudretsiz bir karamsarlığa gerilemesi olarak düşünülüyordu. Totalitaryanizm teorisyenleri, Stalin rejiminin despotik doğasını gerçekten kavramışlardı; ancak tezlerinin mantıki sonucu, yani SSCB’yle ittifakın imkânsızlığı, 1941 sonrasında tamamen gerçek dışıydı. Raymond Aron’dan başlayarak bizzat kendileri, böyle bir sonuç çıkarmayı reddettiler. Soğuk Savaş’ın başlangıcına kadar, ‘hür dünya’yı Sovyet komünizmine karşı korumaya ilişkin totalitarizm anlayışı, Batı dünyasında meşruluk kazanmadı. İkinci Dünya Savaşı sırasında böylesi bir yaklaşımın benimsenmesi mümkün değildi.

Faşizm ile Stalinizm arasındaki bu şeytani diyalektik, çok sayıda entelektüelin Staliznimin suçları karşısındaki sessizliğini meşrulaştırmasa da açıklar. Önce faşizm tehdidi ve sonra da Birinci Dünya Savaşı sırasında SSCB’nin elde ettiği muazzam prestij ve tarihi meşruiyet, Batı kültürünün önemli bir bölümünü Sovyet rejiminin niteliğini yadsımaya, göz ardı etmeye, küçümsemeye, hatta meşrulaştırmaya sevk etti. Sürrealistler, New York entelektüelleri ve başka bağımsız sosyalistlere dair yukarda andığımız örnekler, aynı zamanda hem anti-faşist hem de anti-Stalinist olmanın, ayrıca o dönemde Stalinizm ve anti-faşist entelijensiyanın cazibesine direnmenin mümkün olduğunu göstermektedir.

Diğer yandan, Furet, totalitarizmin gerçek antitezi, tarihsel olarak masum ve siyaseten de kâhince olan liberalizmin erdemlerini entelektüellerin anti-faşizmiyle kıyaslamaya girişmiştir. Anti-faşizm anlayışı tek taraflı olduğu gibi liberalizm övgüsü de tarihdışıdır. Entelektüellerin siyasal bakımdan radikalleşmelerinin ve komünizme bağlanmalarının koşullarından birisi de, iktisadi buhran ve faşizmin yükselişi bağlamında tam da klasik liberalizmin tarihsel krizidir. Birinci Dünya Savaşı’ndan sarsılmış ve zayıflamış olarak çıkan, keza milliyetçi baskılar altında yıpranmış olan liberal-muhafazakâr kurumlar, faşizme direnmekte bütünüyle yetersizdi. Faşizm, eski liberal-muhafazakâr düzenin çöküşünden doğmuşsa, bu canavarla mücadele etmek için insanların bu düzenle özdeşleşmelerini nasıl bekleyebilirdiniz?

Faşizm liberal demokrasiyi mezara gömmüşse bunu, önce sola, işçi hareketine, sonra Yahudilere ve diğer ‘ulus karşıtı unsurlar’a saldırarak yaptı; güçlerini liberal kurumlardaki yerleşik konumlarından alan geleksel eliti sorgulayarak değil. İtalyan muhafazakâr liberalizminin bütün ana güçlerinin, monarşinin, burjuvazinin, hatta entelektüellerin önemli bir kısmının (Vilfredo Pareto ve Giovanni Gentile, hatta 1925’e kadar Benedetto Croce) faşizme taraftar olduğunu unutabilir miyiz? Winston Churchill’in Mussolini hakkındaki övgülerini unutabilir miyiz? 1930-1933 yılları arasında Prusya elitinin liberal yüzlerini bir kenara atarak, Weimar demokrasisini nasıl bir titizlikle iğdiş ettiklerini ve bu suretle Hitler’in iktidara gelişini hazırlamış olduklarını unutabilir miyiz? Böyle bir bağlamda, Batı Avrupa’da SSCB, faşizmi durdurmak için günahı bol bir liberalizmin geleneksel güçlerinden çok daha güçlü bir bariyer olarak görünüyordu.23

Elbette, anti-faşist entelektüellerin bir kısmını, SSCB’ye dair mitleri sahiplenip kendilerine yalan söyleyerek, kendilerini despotik bir rejimin propagandacıları kılmak yerine eleştirel bilincini muhafaza etmeleri gereken anti-faşist hareketin kandırılmasına yol açtıkları için eleştirebiliriz. Ancak Nazi tehdidine karşı kitlesel bir seferberliğin eski muhafazakâr önderliğin rehberliğinde gerçekleşmesinin mümkün olmadığına kesinlikle emin olabiliriz.

Faşizme karşı mücadelenin bir umuda, özgürleştirici ve evrensel nitelikte bir mesaja ihtiyacı vardı ve 1917 devriminin ülkesi bunu sağlıyor görünüyordu. Stalin’in totaliter diktatörlüğü milyonların gözünde bu değerleri temsil edebiliyorduysa -komünizmin 20. yüzyıldaki trajedisi de budur- bu, onun doğası ve kökeninin faşizmden tamamen farklı olmasıyla ilgilidir. Liberal totalitarizm karşıtlığının anlamaya hiçbir şekilde muktedir olmadığı şey tam da budur.

Anti-faşizm ve Anti-Semitizm

Kavranması daha güç olan şeyse, anti-faşist entelektüellerin 20. yüzyıldaki bir başka kırılma noktasıyla, Auschwitz’le ilgili sessizlikleridir. Avrupa’da Yahudilerin soykırıma uğratılması -istisnası olmayan, tam anlamıyla topyekûn bir ortadan kaldırma- öngörülebilir değildi. Birçok tarihçi, Hitler’in bu hususta baştan ortaya konmuş detaylı bir stratejik plana göre hareket etmekten ziyade, onun radikal anti-semitizminin doğu cephesindeki savaşın dehşetengiz koşulları altında bir soykırım planına dönüştüğünü iddia etmektedir. Yine de, felaketli sonuçlarını önceden tam anlamıyla tahmin etmek güç olsa da, 1933’ten itibaren Yahudilerin büyük tehdit altında olduğu açıktı. Hitler’in iktidara gelişiyle savaşın başlaması arasında Orta Avrupa’dan 400 bin kadar Yahudinin göç etmesi, bu ölümcül tehdidin boyutlarını açıkça ortaya koyar.

Ancak 1930’lar boyunca, anti-semitizm, anti-faşist entelektüeller tarafından Nazi sisteminin kurucu bir unsuru, hatta merkezi bir teması olarak dahi düşünülmedi. Anti-semitizm daha çok demokrasi, liberalizm, Marksizm ve işçi hareketi gibi Nazizmin düşmanlarına saldırma için kullandığı bir propaganda yöntemi olarak değerlendiriliyordu. Çok az sayıda entelektüel, Hitler’in iktidara gelişinden üç ay sonra, Filistin’den Fransa’da sürgün olan arkadaşı Walter Benjamin’e yazdığı mektupta Nazizmin yükselişini ‘dünya çapında tarihsel bir felaket’ olarak tanımlayan Gershon Scholem’in kâhince öngörülerini paylaşmaktaydı: “Sosyalist ve komünist hareketin yenilgisinin boyutları gözümüzde tehdit edici ve sarsıcı bir hadisedir,” diye yazıyordu, “ancak Alman Yahudiliğinin yenilgisi her türlü kıyaslamanın ötesindedir.”24 Benjamin’e hitap eden bir başka mektupta, Şubat 1940’da, şu kritik soruyu yöneltmekteydi Scholem: “Yahudilerin yok edilmesinden sonra Avrupa’ya ne olacak?”25

Savaştan hemen sonra, nihai çözüm, tarihteki trajik sayfalardan bir başkası olarak görüldü ve entelektüel söylemde sadece marjinal bir yer edindi. Hakim davranış şekli, sessizlikti. Auschwitz ne Dreyfus olayı, ne İspanya İç Savaşı, ne de Vietnam savaşıydı. Bunlar entelektüelleri tartışmaya çeken ve ‘sorumluluklarını üstlenme’ye çağıran hadiselerdi. Sartre’ın 1946’da basılan Réflexions sur la question juive adlı eseri, Auschwitz karşısında ‘alimlerin körlüğü’nün çok açıklayıcı bir örneğidir. Sartre, Yahudilerin savaşın unutulan kurbanları olduğunu vurgular; ancak soykırımı hiçbir zaman düşüncesinin merkezine yerleştirmez. Nazi toplama kamplarından sonra dahi, onun gözünde ‘Yahudi sorunu’, Dreyfus hadisesi ve III. Cumhuriyet’in Fransız anti-semitizmi olarak kalır. Gaz odalarının nadiren ve gayet marjinal biçimde anıldığı bu ünlü deneme, Avrupa kültürünün yüzyılın en büyük trajedilerinden birine karşı olan körlüğünün en önemli tanığı olarak yorumlanabilir rahatlıkla. Ancak Sartre’ın örneği tekil olmaktan çok uzaktır.26

Bu körlüğün, savaşın genel bağlamından (özgül boyutları bir yana, Yahudilerin felaketi neredeyse bütün uluslara bir şekilde değen büyük bir katliamın ortasında yaşandı ve harabe halindeki bir kıtada belirgin bir şekilde görülmüyordu) Nazi anti-semitizminin doğasına dair eski bir anlayış eksikliğine (bu, reaksiyoner modernizmin bir biçimi olarak görülmekten ziyade, karanlıkçı bir Ortaçağ kalıntısı olarak değerlendiriliyordu) kadar birçok önemli sebebi bulunmaktaydı. Köklerini 19. yüzyılın sosyalist kültüründe bulan bir klişeye göre, anti-semitizm, ‘aptalların sosyalizmi’ydi. Yani, basit bir propaganda silahıydı. Endüstriyel ve bürokratik bir soykırım, anti-faşist kültürde tahmin edilmesi çok zor olan mutlak bir yenilikti.27

Mussolini ve Hitler rejimleri sadece ‘geriye dönük’, negatif karakteristik özellikleriyle anlaşıldı: anti-liberalizm, anti-komünizm, bireycilik karşıtlığı, parlamentarizm karşıtlığı, akılcılık karşıtlığı. Faşizm böylece sadece reaksiyoner boyutlarına indirgenmiş oldu. Faşist hareketin kökenlerini endüstriyel toplumda, kitle seferberliğinde, teknoloji kültünde arayanlar, yani faşizmi modernitenin reaksiyoner bir varyantı olarak görenler azınlıktaydı. İdeolojik düzeyde, muhafazakârlıkla öjenizmin, fütürizmle neo-klasisizmin, kültürel kötümserlik ile ‘muhafazakâr devrim’in, spiritualizm ile anti-semitizmin, geriye dönük romantizm ile teknokratik totalitaryanizmin hepsinin bir arada bulunabildiği bir nebula olan faşit hareketler kadar karışık bir şey yoktur. Başka bir ifadeyle, içerisinde Georges Valois ve Alfred Rosenberg’i, Filippo T. Marinetti ve Arno Brecker’i, Julius Evola ve Albert Speer’i, Oswald Spengler ve Ernst Jünger’i, Giovanni Gentile ve Carl Schmitt’i bulduğumuz eklektik bir magma.

Bu çelişkili duyarlılıklar karmaşası, liberal ve demokratik moderniteyi reddi, geçmişte kalmış bir devre dönüşü değil, hiyerarşik, otoriteryan, eşitlik karşıtı, milliyetçi, hatta ırkçı bir yeni düzeni kurmaya yönelik olan faşist rejimlerin ‘devrimci’ doğasını gizler. Faşizm gerici değildir: Faşist mistisizm biyolojiyle meczedilir, teknoloji kültü estetize edilir, demokrasiye karşı küçümseyişi kitlelerin seferberliğinden kaynaklanır ve bireyciliği reddi de savaşın damgasını taşıyan bir ‘halk cemaati’ adınadır.

Ancak faşizmin modernliğini, tarihi insanlığın aklın kaçınılmaz zaferine doğru ilerleyen bir evrim süreci olarak anlayan bir tarih felsefesine dayanarak anlamak imkânsızdır. Anti-faşizmin, Stalinizmle ilgili tatminini ve Yahudi soykırımına karşı körlüğünü de açıklamamıza yardımcı olan önemli bir karakteristiği, onun 19. yüzyıl Avrupa kültüründen devralınan büyük kategorilerden biri olan ilerleme fikrini inatla savunmasıydı. James D. Wilkinson, Avrupa’da Entelektüel Direniş adlı eserinde, “direnişin erkek ve kadınları” diye yazıyordu, “18. yüzyıldaki ruhsal atalarına, filozoflara benziyorlar?.28 1945 sonrasında yeni ya da yeniden çıkmaya başlayan çok sayıda dergi (Fransa’da Esprit, Les Temps modernes, Critique, Almanya’da Der Ruf ve Der Anfang, İtalya’da Il Ponte, Belfagor ve Nuovo Politecnico) Lessing, Voltaire ve Cattaneo’da vücut bulan bu hümanist rasyonalizmi takip etme hedefini ilan ediyordu. Bağımsızlık ve demokrasiye dönüş, Aydınlanma’nın, akıl ve yasanın yeni bir zaferi olarak görüldü. Böylece, faşizm de tarihte kısa bir parantez, geçici bir gerileme, barbarlığa anakronistik ve absürd bir geri dönüş, insanlığın barış ve ilerlemeye dönük yürüyüşünü durdurmaya dönük başarısız bir girişim olarak değerlendirilebilirdi.

Tarihin nihayet yeniden rotasına oturur göründüğü geleceğe dönük bu güven ikliminde, Nazi toplama kamplarından kurtulanlar adına kimse endişelenmedi. Kimse onların hikâyelerini dinlemek istemedi ve Primo Levi Bunlar da mı İnsan’ı yayınlamak istediğinde büyük güçlükle karşılaştı. Kitabın basımı, 1947’de İtalya’ın en prestijli anti-faşist yayınevlerinden olan Einaudi tarafından reddedildi. Diğer yandan Sovyetler Birliği, Üçüncü Reich’ı fethetmek için ödediği bedelden kazançlı çıkmıştı. İlerleme uğruna mücadele, sosyalizmin anavatanını savunmakla özdeşleştirilmişti. Zamanın ruhu, felsefeci Alexandre Kojève tarafından ortaya konmuştu. Savaşın hemen öncesinde Kojève, Roger Caillois’le bir sohbetinde, Stalin’i, Hegel daha önce Jena’daki Napolyon’u nasıl görmüşse öyle gördüğünü, yani dünyanın ruhu, tarihin sonu olan adam olarak gördüğünü belirtmişti.29

Ancak Theodor Adorno’ya göre, Nasyonal Sosyalizm, Hegel’in tarih felsefesinin bir reddiyesiydi. 1944’te, kendisi de dünyanın ruhuna (Weltgeist), at sırtında ya da tank üstünde olmasa da Hitler’in V-2 robot bombalarının şahsında temas ettiğini düşünmüştü; zira bu bombalar, tıpkı faşizm örneğinde olduğu gibi, “mutlak bir körlükle gelişmiş teknolojik mükemmeliyeti birleştiriyordu”.30 Adorno’nun felsefi konumu, Alman anti-faşist sürgünlerinin en önemli hareketlerinden birini oluşturan Frankfurt Okulu’yla aynıdır. Ülkeleri ve bağlılıkları ‘olmayan’ ve hala kıyıda kalmalarına rağmen anti-faşist harekete katılan Yahudiler ve onların liderleri, yenilmesini rağmen Nazizmin yüzyılın ve insanlığın bütün çehresini değiştirdiğinin çok iyi farkındaydı. Orta Avrupa’nın Yahudi dünyasının nihai yokoluşunun yarattığı hissiyat, Alman Yahudi sürgünlerin bütün yazılarına sirayet eder. Auschwitz, onlara tarihte bir kopuş olarak görünüyordu. “Batı tarihinin, insanların bildiği iki bin yıllık kesintisiz akışında gerçekleşen yarı mutlak bir kırılma”31 diye yazıyordu Hannah Arendt, Totalitarizmin Kökenleri’nde.

Frankfurt Okulu’nun entelektüellerine göre, Auschwitz’in uygarlıkta bir kırılma olarak anlaşılması, ilerleme düşüncesine dönük radikal bir eleştiri girişiminden ayrı tutulamaz. Nazizm, Aydınlanma’nın hümanist geleneğini ortadan kaldırmaya çalıştıysa da, onu, diyalektik olarak, artık kurtuluşçu hedeflerinden tamamen arınmış ve bir hakimiyet tasarımına dönüşmüş olan teknolojik ve araçsal aklıyla, bizzat Batı uygarlığının bir sonucu olarak da anlamak gerekir. Bu bakış açıyla, Auschwitz ne bir ‘gerileme’ ne de bir parantez olarak değerlendirilebilir. O, Batı’nın otantik bir ürünü, yıkıcı yüzünün temayüz edişi olarak anlaşılmalıdır. 1944’te Horkheimer ve Adorno, Auschwitz’i “aklın kendi kendini yok etmesi”nin bir sembolü saydılar.32 Amerika Birleşik Devletleri?nde sürgün olan Günther Anders, Fransa’da Albert Camus ve Georges Bataille’yla birlikte, Hiroşima’yı insanlığın kaçınılmaz olarak kendi kendini imha etmeyle karşı karşıya olduğu yeni bir dönemin kurucu olayı olarak ilk görenlerdendi.33 Aydınlanma’nın yeni bir zaferini kutlamaktan uzak olan bu tecrit olmuş figürler, savaşı ilerlemenin zaferlerle dolu eposunun bir parçası olarak görmüyorlardı. Teknolojiyi bir ‘dekadans fetişi’ne çeviren (Benjamin) uygarlık gösterisinin karşısında mümkün olan tek duygu, utançtır. Felaketin boyutları kadar büyük bir “Prometeusçu utanç” (Anders).

Bilanço

Entelektüellerin 1930’lar ve 1940’lardaki anti-faşist bağlanmalarının eleştirel bir bilançosunu çıkartmaya çalıştığımızda, bana bugün en ilginç ve aydınlık görünen, marjinal olduğu Avrupa kültürüne diyalektik, melankolik ve umutsuz uyumsuzluk boyutlarını katan bu kökten kötümser düşünce biçimidir. Bu entelektüellerin yaklaşımının önemi, onları tecrit edilmiş olmalarının bir sonucuydu da. Bunun bedeli, ancak mevcut umutsuzluklarını pekiştirebilecek neredeyse mutlak bir görünmezlik ve güçsüzlüktü.

Sürgünün de yardım ettiği bu berraklık, eleştirel bir mesafeyi, bir tür bağımsızlığı gerektiriyordu. Avrupa’da olup da mücadeleye katılmak durumunda olanların edinemedikleri bir şans. Anti-faşist mücadelenin yeni bir dünya adına umuda dönüştüğü burada, entellektüellerin zihni dünyası farklıydı. Gerçekte bu mücadelede ne en kalabalık ne de en fedakâr olanlardı. Partizanların gerilla savaşı -hatırlatmaya ihtiyaç var mı?- proleterlerce gerçekleştirildi, nadiren yazarlar tarafından. Bu ikinciler, yani yazarlar arasından bazıları işbirliğini seçtiler, diğerleri ‘uyum sağlama’nın şu ya da bu yollarını buldular;34 ancak anti-faşit direnişe katılımlarının düzeyi küçümsenebilir bir düzeyde değildi. Gerçekten de direniş kültürüne biçim veren, basınına yazan ona üslûp ve rengini kazandıranlar yazarlardı. Kısa bir süre için, bütün dünyanın gözünde -Benda’nın on beş yıl önce belirttiği gibi- adalet ve akıl değerlerini gerçekten onlar cisimleştirdiler. Bu nedenle, faşizme karşı kalemiyle ve sık sık silahıyla mücadele etmeyi seçenlerin hatırası her zaman muhafaza edilmelidir. Komünist ya da değil, ünlü ya da değil, savaşta, hapiste ya da toplama kamplarında ölen binlerce entelektüelin yaşadığı Avrupa’dan daha özgür bir Avrupa’da yaşıyorsak eğer, bu onların sayesindedir.

Demokrasiyi basit bir prosedür kuralı olarak -Hans Kelsen ve Norberto Bobbio’nun vizyonlarına göre- değil de tarihsel bir fetih olarak düşünürsek, günümüzde aynı zamanda anti-faşist olmadan demokrat olabilmenin mümkün olmadığı sonucunu çıkarırız. ‘Anti-faşist olmayan’ bir demokrasi çok kırılgan olacaktır; Hitler, Mussolini ve Franco’yla aşina bir kıta Avrupası adına riski çok büyük bir lüks.35 Entelektüel anti-faşist direnişin bize öğretmesi gereken ders, kesinlikle ve açıkça bu olmalıdır.

1) Bkz. Renzo De Felice, Rosso e nero (Torino: Baldini and Castoldi, 1995). 2) 22 Temmuz 1991 tarihli bir başyazısında Frankfurter Allgemeine Zeitung, “Suçlu olmayan bir anti-faşizm yok,” diye yazdı ve 1990’leri bir ‘anti-antifaşizm’ dönemi olarak ilan etti (krş. Wolfgang Schneider, “Deutschland erwacht,” Konkret, 1991, No. 10, s. 30-34). Ayrıca bkz. Antonia Grünberg, Antifaschismus: Ein deutsches Mythos (Hamburg: Rowohlt, 1993). 3) Annie Kriegel, “Sur l’antifascisme,” Commentaire, No. 50, 1990. 4) Thierry Wolton, Le grand recrutement (Paris: Grasset, 1993). B eser hiç değilse Pierre Vidal-Naquet’nin cevabını kışkırtmış olma erdemine sahiptir: Le trait empoisonné: Réflexions sur l’affaire Jean Moulin (Paris: La Découverte, 1993). 5) François Furet, Le passé d’une illusion: Essai sur l’idée communiste au XXe siècle (Paris: Laffont/Calmann-Lévy, 1983), s. 126. Deborah Furet tarafından gerçekleştirilen İngilizce çeviri: The Passing of an Illusion: The Idea of Communism in the Twentieth Century (Chicago: University of Chicago Press, 1999). 6) George Orwell, Collected Essays, Cilt 4 (Londra: Penguin Books, 1986), s. 409. Deneme online olarak şu adreste görülebilir: http://www.orwell.ru/library/articles/leviathan/e/e_wal.htm 7) Walter Benjamin, “L’oeuvre d’art á l’époque de sa reproductibilité technique,” Essais 1935-1940 (Paris: Denoel-Gonthier, 1983), s. 126. İngilizce çeviri: “The Work of Art in the Age of Its Technological Reproducibility,” Selected Writings: Vol. 4, 1938-1940 içinde, ed. Howard Eiland ve Michael W. Jennings (Cambridge: Belknap Press, 2003). 8) Julien Benda, La Trahison des clercs (Paris: Grasset, 1975). İngilizce çevirisi: The Treason of the Intellectuals (New York: Norton, 1969). 9) Krş. Alastair Hamilton, The Appeal of Fascism: A Study of Intellectuals and Fascism, 1919-1945 (New York: William Morrow & Co., 1976). 10) Krş. Rüdiger Safranski, Martin Heidegger: Between Good and Evil, çev. Ewald Osers (Cambridge: Harvard University Press, 1999). 11) Bu hipotez Judith Marcus’un eserinin ikinci bölümünün konusudur. Bkz. Georg Lukàcs and Thomas Mann: A Study in the Sociology of Literature (Amherst: University of Massachusetts Press, 1987). Romantizmin kapsamlı bir analizi için bkz. Michael Löwy ve Robert Sayre, Romanticism Against the Tide of Modernity (Post-Contemporary Interventions), çev. Catherine Porter (Durham: Duke University Press, 2002). 12) Krş. Jeffrey Herf, Reactionary Modernism: Technology, Culture, and Politics in Weimar and the Third Reich (New York: Cambridge University Press, 2002). 13) 1935 Paris Kogresi için bkz. Michel Winock, Le siècle des intellectuels (Paris: Le Seuil, 1997), bölüm 27, ve Herbert R. Lottman, The Left Bank: Writers, Artists, and Politics from the Popular Front to the Cold War (Chicago: University of Chicago Press, 1998), bölüm 6. Valencia Kongresi için bkz. Andrés Trapiello, Las armas y las letras: Literatura y guerra civil (1936-1939) (Barcelona: Planeta, 1994), Bölüm 10. 14) Eric J. Hobsbawm, “Gli intellettuali e l’antifascismo,” Storia del marxismo, Cilt 3, no. 2 (Torino: Einaudi, 1981), s. 441-490. İngilizce çeviri: The History of Marxism (Bloomington: Indiana University Press, 1982). 15) Akt. Karl D. Bracher, La dictature allemande: Naissance, structure et conséquences du national-socialisme (Toulouse: Privat, 1986), s. 31. İngilizce çeviri: The German Dictatorship: The Origins, Structure, and Effects of National Socialism by (Jean Steinberg, New York: Praeger Publishers, 1970). 16) Peter Gay, Le suicide d’une république: Weimar 1918- 1933 (Paris: Calmann-Lévy, 1993), s. 180; Weimar Culture: The Outsider as Insider (New York: Norton, 2001.) 17) Lottman, The Left Bank, s. 178-184 (Fransızca baskı). 18) François Furet, Le passé d’une illusion, s. 193. 19) Norberto Bobbio, De Senectute (Turin: Einaudi, 1996), s. 8-9. 20) Krş. Pascal Ory ve Jean-François Sirinelli, Les intellectuels en France, de l’Affaire Dreyfus á nos jours (Paris: Armand Colin, 1986), s. 98-99; Lottman, The Left Bank özellikle Kısım II’deki Bölüm 5, Fransızca baskıda: s. 148-158. 21) Krş. Alan Wald, The New York Intellectuals: The Rise and Decline of the Anti-Stalinist Left from the 1930s to the 1980s (Chapel Hill: University of North Carolina Press, 1987), özellikle bölüm 5, s. 128-162. 22) Bkz. Marcello Flores, L’immagine dell’URSS: L’Occidente e la Russia di Stalin (1927-1956) (Milano: Il Saggiatore, 1990), s. 214. 23) Faşizme karşı mücadele eden İtalya’daki Giustizia e libertá hareketi gibi liberaller, komünistlerle işbirliği yapmayı seçtiler. Bu konuda, söz konusu hareketin liderlerinden olan Norberto Bobbio’nun tanıklığına bakabilirsiniz (Dal fascismo alla democrazia, Turin: Baldini & Castoldi, 1997). 24) 13 Nisan 1933 tarihli mektup. Bkz. Gershom Scholem ve Walter Benjamin, Briefwechsel (Frankfurt: Suhrkamp, 1980). İngilizce çeviri: Correspondence of Walter Benjamin and Gershom Scholem, 1932-1940 (New York: Shocken Books, 1989). 25) Scholem ve Benjamin, Briefwechsel, s. 319. Keza bkz. Gershom Scholem, Walter Benjamin: Histoire d’une amitié (Paris: Calmann- Lévy, 1981), s. 247. İngilizce çeviri: Walter Benjamin: Story of a Friendship, Lee Siegel (New York: New York Review of Books, 2003). 26) Bu konuda bkz. Enzo Traverso, L’Histoire déchirée: Essai sur Auschwitz et les intellectuels (Paris: éditions du Cerf, 1997), Bölüm 1. 27) Dan Diner, “Antifaschistische Weltanschauung: Ein Nachruf,” Kreisläufe: Nationalsozialismus und Gedächtnis (Berlin: Berlin Verlag, 1995), s. 91. 28) James D. Wilkinson, The Intellectual Resistance in Europe (Cambridge: Harvard University Press, 1981), s. 276. 29) Denis Hollier, ed., Le collège de philosophie 1937- 1939 (Paris: Folio-Gallimard, 1995), s. 67-68. Keza bkz. Lutz Niethammer, Posthistoire: Ist die Geschichte zu Ende? (Hamburg: Rowohlt, 1989), s. 77. 30) Theodor Adorno, Minima moralia, Réflexions sur la vie mutilée (Paris: Payot, 1991), s. 53. İngilizce çeviri: Minima Moralia: Reflections from a Damaged Life by E. F. Jephcott (New York: Verso Books, 1996). 31) Hannah Arendt, Les origines du totalitarisme (Paris: Fayard, 1982), s. 11. The Origins of Totalitarianism (San Diego: Harcourt Brace Jovanovich, 1979). 32) Max Horkheimer ve Theodor Adorno, Dialectique de la raison (Paris: Gallimard, 1974), s. 15. İngilizce çeviri: Dialectic of Enlightenment: Philosophical Fragments, çev. Edmund Jephcott (Stanford: Stanford University Press, 2002). 33) Günther Anders, “Über die Bombe und die Wurzeln unserer Apokalypse-Blindheit”, Die Antiquiertheit des Menschen. I. über die Seele im Zeitalter der zweiten industriellen Revolution (Münih: C.H. Beck, 1985). Keza bkz. Albert Camus, “8 août 1945,” Actuelles: écrits politiques (Paris: Folio- Gallimard, 1997), s. 67-69. Bataille’ın Hiroşima sonrası düşünceleri için bkz. Michel Surya, Georges Bataille, la mort á l’oeuvre (Paris: Gallimard, 1992), s. 437-442. İngilizce çeviri: Georges Bataille: An Intellectual Biography, çev. Krzysztof Fijalkowski ve Michael Richardson (New York: Verso Books, 2002). 34) Philippe Burrin, La France á l’heure allemande 1940- 1944 (Paris: Le Seuil, 1995), adlı çalışmasında Alman işgali sırasında Fransız entelektüelerinin ‘uyum sağlama’ yollarını irdeler (Bölüm 21, s. 321-345). İngilizce çeviri: Living with Defeat: France under the German Occupation, 1940-1944, Janet Lloyd (Londra: Arnold, 1996). 35) Marco Revelli’ye göre, “Anti-faşist paradigma, bir biçimde, demokratik paradigmanın tarihselleştirilmiş, bağlamsallaştırılmış, kitle totalitaryanizmleri ve diktatörlüklere adapte edilmiş biçimidir”, Giovanni De Luna ve Marco Revelli, Fascismo, antifascismo (Floransa: La Nuova Italia, 1995), s. 30.

Feminizm, Dışlama ve Siyaset – Nurcan Turan

Son günlerde Türkiye’de feminist harekete yönelik çeşitli kanallardan sert eleştiriler yükselmekte. Belki daha doğru deyişle, Türkiye feminizmi kendi içinde sert bir tartışmaya başlamış durumda. Bu eleştirilerin ilki ve de en güçlüsü, transaktivistler tarafından cis yani doğuştaki cinsiyetiyle toplumsal cinsiyeti aynı olan feministlerin transfobisi ve dışlayıcılığı konusunda oldu. Bu tartışmayla birlikte ise queer ve postmodern feminizm ile kimlikçi ve liberal feminizm eleştirileri farklı kanallardan yürümeye başladı. Tartışmalar zaman zaman yaftalamalar üzerinden o kadar öfkeli ve yaralayıcı hale geldi ki birçok feminist fikir beyan etmemeyi, tartışmalara dahil olmamayı tercih etti, haklı olarak.

Batı feminizmi içinde ayrı bir çizgi ve örgütlü bir güç haline gelen transdışlayıcı feminizmin (TERF) temel argümanları olan trans kadınların hayatlarının bir dönemindeki erkek sosyalleşmesine bağlı olarak şiddet eğilimli olduğu ve cinsiyet karmaşası yaşayan ergenlere hormon verilmemesi gerektiği bir kısım akademisyen tarafından bilimsellik adı altında savunulunca öncelikle bu kişiler TERF ilan edilerek protesto edildi, sonrasında ise transdışlayıcılık ve transfobi eleştirisi feminizmin merkezi olarak görülen akademik feminizme genellendi, en sonunda ise bütün cis feministlere yöneltildi. Kendisini LGBTİ hareketinin en büyük ve doğal destekçisi konumunda gören feministler bir anda tarihsel olarak ne kadar transfobik, ırkçı, Kemalist, faşist, solcu erkeklerin iktidarından pay alma derdinde oldukları suçlamasıyla karşı karşıya kaldılar.

Feminist hareket, birinci dalgasının başlangıcından bu yana beyaz, batılı, orta-sınıf, heteroseksüel vb. deneyimler üzerinden hareket etmekle eleştirilip farklı kesimlerin deneyimleri ve bakış açılarıyla genişletilmeye çalışılmıştı ama bu kapsayıcılığın bir fiyasko olduğunu, kendi tarihsel-yapısal ırkçılığını, transfobi ve homofobisini aşmaya hiç niyetli olmadığını göstermek 2019’da Türkiye’de mümkün oldu!

Sanki homofobik ve transfobik bütün kurumlar ve yapılar iktidarlarını cis feministlere -en azından bir kısmına- delege etmiş gibi transların yaşadığı ayrımcılığın ve şiddetin neredeyse en büyük kaynağının cis feministler olarak lanse edilmesi, “katil dilli TERF” listelerinin sosyal medyada dolaşıma sokulması yalnız hedef alınan kişilerde değil birçok feministte haksızlığa uğramışlık duygusu yaşatmış olmalı. Devlet, erkekler, kurumlar yerli yerinde dururken sanki iktidarın merkeziymişçesine cis feministlerin baş düşman olarak seçilmesi, söyledikleri her sözün en hassas terazilerde tartılıp etiketlenmesi ister istemez bir öfke yarattı. Diğer yandan, en yakınındakilere yönelen bu şiddetli eleştiri, feminizmin merkezi, özneleri, dışlayıcılığı ve siyaset yapma tarzı üzerine düşünmek için de bir fırsat sunmuş oldu. Trans kadınlar üzerine fazla düşünme gereği duymamış (Türkiye’deki diğer özgürlükçü hareketler gibi) ve hatta zaman zaman onları eylem alanlarından atabilmiş, onlar hakkında bilirkişi konumundan yaralayıcı sözler üretebilen bir feminizmin belki de böyle bir sarsılmaya ihtiyacı vardı. 

Herkesin az veya çok parçası olduğu hegemonik bir feminist siyaset yapma biçimi olsa da bazı transaktivistlerin düşündüğü ve bazı feministlerin de kendilerini yerleştirdiği gibi bir feminist merkez var mı gerçekten? Son tartışmalarda görüldüğü üzere kendini feminist olarak tanımlayan kadınların içeriden eleştirileri feminizme saldırı olarak görülebiliyorsa ortada otantik feminizmi temsil ettiğini düşünen bir kesim var demektir. Peki neresidir bu merkez, sınırları nasıl belirlenir? Müslüman feministler, laikçi feministler, Kürt feministler, çeşitli versiyonlarıyla sosyalist feministler, projeci feministler, liberal feministler, akademik feministler, ayrılıkçı-farkçı feministler, queer feministler, trans feministler… Kimler dahildir bu merkeze? Türkiye’de bundan 20 yıl önce bir feminist merkez tarif etmek mümkündü belki ama artık hareketin dallanıp budaklandığı, çoğullaştığı, birçok alana ve harekete sirayet ettiği günümüzde bir merkez iddiasında bulunmak– eleştirmek veya sahip çıkmak adına- Joan Scott’ın dediği gibi kayıp nesneyle (örn. kadın kategorisi, kadın homososyalliği) melankolik bir özdeşleşmeden başka bir şey değildir. 

Feminizm kendi demokratik iddiaları gereği kendi kurduğu feminist merkezleri kendi elleriyle dağıtmak ve parçalamak durumundadır.  “Hangi kadınların sorunları öncelikli ve asıl sorunlar olarak ele alınıyor ve hangi kadınlar bütün kadınlar hakkında konuşma hakkını ve fırsatını yakalıyor” soruları feminizmin her daim sorduğu ve her daim de sorması gereken sorulardır. Bu sorular unutulduğunda, transların deneyimleri erkek egemenliğinin öne sürdüğü ahlakçılığa benzer bir tutumla (“belirli yaşın altındaki insanlara hormon vermek ahlaki değildir çünkü cinsiyet kimliği sonradan değişebilir”) yok sayılabilir veya içeriden herhangi bir eleştiri feminizme bir saldırı olarak yorumlanabilir.  

Bu sorular yalnızca feminizm ve feministler için değil bütün toplumsal hareketler ve özneleri için sorulabilir, sorulmakta.  Zira feminist hareket dahil hiçbir özgürlükçü hareket sınıfsal, cinsel, ırksal, coğrafi, kültürel vs. iktidar ilişkilerinden bağımsız değil. Kimin kimler adına, nasıl konuşabildiği son derece siyasi bir konudur ve eşitlikçi bir siyaset yaptığını düşünen herkes de kendi içindeki iktidar ilişkilerinin sorgulanmasına açık olmak, eleştirildiği alanları ilk elden neoliberal kimlikçilerin birer düşmanlığı olarak değil bir genişleme, çoğalma ve dönüşme vesilesi olarak görmek durumundadır.  Sosyalist ve feminist hareketin tarihi biraz da bu tür eleştirilerle dönüşmenin tarihidir. Çok yakın zamana kadar “yeni toplumsal hareketleri” küçük burjuva sapma veya liberal bir kimlik hareketi olarak gören Türkiye sosyalist hareketinin büyük çoğunluğunun bugün nasıl, eklektik bir biçimde de olsa, feminist, ekolojist, anti-homofobik olabildiğine bakıldığında tanınma mücadelelerinin toptan çöpe atılamayacağı görülür.

Fobiler Cehenneminde Siyasetin Kaybı

Her hareket içindeki dışlamalar, ayrıcalıklar, fobiler neredeyse sonsuz biçimde sorunsallaştırılabilir. Sosyalist hareketin kadın farkını dışlaması, LGBTİ+ hareket içerisindeki L, G, B, T, İ arasındaki hiyerarşiler, trans hareket içerisindeki sınıfsal farklar, transfobi, homofobi, solfobi… Sorun, hareketler içindeki ayrıcalıkların, dışlamaların, fobilerin vs. sorunsallaştırılması değil elbette.  Sorun, özgürlük ve eşitlik mücadelesini “içerideki kadın-eşcinsel-trans düşmanlarını, ayrıcalıklıları ve işbirlikçileri” teşhis etmekle başlatıp deşifre etmekle sınırlandıran, sürekli olarak kendi ezilmişliğini kanıtlamaya odaklanmış, ezilmişlikler arasındaki bağları ve ilişkiselliği görmeyen bir kimlik siyasetinin egemen olmasında. Ki böyle bir siyaset transfobi ve mizojini arasında bağ değil hiyerarşi kurar, ücretsiz kürtaj hakkı talep eden yoksul cis kadınla cinsiyet uyum ameliyatları için seks işçiliğine mecbur olan yoksul trans kadın arasında dayanışma değil karşıtlık kurar. Kaçınılmaz olarak bir cadı avına dönüşmeye ve sonunda da kendini parçalamaya mahkumdur.  

Belirli siyasetlerle veya bakış açılarıyla değil de öznelerle mücadele edilmesi kısa vadede dar çevrelerde bazı kazanımlar sağlasa da uzun vadede getireceği şey izolasyon ve daralmadır. Öyle veya böyle iktidara bulaşmayan özne olamayacağı için her hareket ve grup namütenahi bir biçimde hiyerarşik parçalara bölünebilir. Birlikte siyaset yapmak için bütün fobilerinden, dışlamalarından arınmış tertemiz özneler talep etmek esasında imkânsız bir tanrı-özne talep etmektir. 

1977 yılında ABD’de Combahee River Collective adlı siyah feminist bir grup etkileyici bir bildiri yayınlar. Bütün kadınlar adına konuşan beyaz batılı kadın hareketinin ırkçılığını ve bu ırkçılığın aşılması için herhangi bir çaba gösterilmemesini eleştirirler. Siyah, Üçüncü Dünyalı ve işçi sınıfı kadınları başından itibaren feminist hareketin içindedirler ama büyük gerici güçlerin yanı sıra feminist hareket içindeki elitizm ve ırkçılık bu kadınları dilsiz ve görünmez kılmıştır. 

Collective, yalnız beyaz kadın hareketine değil siyah özgürleşme hareketinin cinsiyetçiliğine karşı da sert bir tutum alır. Ama cinsiyetçiliğe karşı tüm kadınlarla, ırkçılığa karşı siyah erkeklerle birlikte mücadele edeceğini beyan ederek özcü ve ayrılıkçı bir mücadeleyi reddeder.  Zira onlara göre, ırksal, cinsel, heteroseksüel ve sınıfsal tahakküm sistemleri birbirinden koparılamaz ve herhangi bir tahakküm sistemi diğer tahakküm sistemleri ortadan kalkmadan çözülemez. Hem beyaz kadınla hem de siyah erkekle çelişki ilişkileri olsa da esas karşıtlığı bunlarla değil beyaz heteroseksüel erkekle kurarlar. Bu çerçevede sosyalist olduklarını ve neden kapitalizme, emperyalizme ve patriyarkaya karşı eş zamanlı ve birlikte bir mücadele yürütülmesi gerektiğinin altını çizerler.

Bugün geldiğimiz noktada kaybedilen her şeyden önce Combahee River Collective’in koyduğu kapsayıcı, kendi kurtuluşunu insanlığın kurtuluşunda gören ve daralmayı değil çoğalmayı önüne koyan, ölümü değil dönüşümü hedefleyen bir siyasi perspektif. Özneleri kendi yaralarına ve mağduriyetine melankolik bir tutkuyla bağlayan neoliberal kimlik cehenneminden çıkma görevi eşitlik ve özgürlük talep eden herkesin önünde duruyor.