Temmuz 1938‘de Kristallnacht’dan birkaç ay önce ABD’deki Fortune dergisi okurları arasında bir anket yapıyor; “Alman, Avusturyalı veya diğer siyasi mültecilerin, ABD’ye gelişine izin verilmesine dair tutumunuz nedir?” diye soruyor.[1] Cevaplar şöyle:
Göçmen kotamızı
arttırmamız gerekse bile, gelmelerini teşvik etmeliyiz %4,9
Gelmelerine izin vermeliyiz ancak göçmen kotamızı arttırmamalıyız %18,2
Mevcut koşullarda onların gelmesine engel olmalıyız %67,4
Bilmiyorum %9,5
Ardından Kasım 1938’de Kristallnacht
sırasında 91 Yahudi öldürüldü, 26 000 kişi toplama kamplarına gönderildi ve
yüzbinlerce Yahudi artık Almanya’dan kaçmanın yollarını arıyorlardı. Tam da bu
nedenle ABD’de Ocak 1939’da bir başka anket yapılıyor ve “ABD Hükümeti, Almanya’dan kaçan 10 000 mülteci çocuğun Amerikalı
ailelerin evlerinde bakılmasına izin vermeli midir?” diye soruluyor. Yüzde
61 hayır diyor. [2]
1938’de ABD’de yaşasaydınız siz ne derdiniz gibi cevapsız
bir soru sormayacağım ama peki “2020 Şubat’ında, gece hava sıcaklığının zaman
zaman -7 dereceye vardığı karlar altındaki sınırında yüzbinlerce insanın açık
havada yaşamak zorunda kaldığı Türkiye’de yaşıyor olsaydınız, sınırın açılması
konusunda ne derdiniz” sorusu o kadar da anlamsız olmasa gerek.
Gerçek İnsanlar Söz Konusu
Malum bu aralar hangi televizyon kanalını açsanız karşınıza tüm
tartışma programlarında bir şekilde İdlib çıkıyor, bu tartışmalar sayesinde hepimiz
çeşitli karayollarının adını bile öğrenirken, en ufak köyün mezralarının
isimlerini duyarken, orada yaşayan insanların durumu hakkında çok az şey
duyuyoruz; yukarıdaki soru veya benzerleri hiç dile getirilmiyor. Artık F-35’inden,
S-400’üne, oradan SU-bilmem kaçına kadar, çeşitli yüksek teknoloji ürünü
silahlar günlük hayatımızdaki tartışmaların bir parçası haline geldi. Tıpkı bu
silahlara dair sahip olduğumuz algının sanallığı gibi bölgedeki insanların da
sanal varlıklar olduğunu düşünmeye başladık.
Bölgedeki halk sanki gerçek insanlar değiller de, bir bilgisayar
oyununun yapay grafik karakterleriymiş gibi sadece rakamlar olarak bahsediliyor
ve unutmamamız gerekiyor ki (hatırlaması her ne kadar rahatsız edici olsa da,
uykularımızı kaçırması gerekecek olsa da) bu halk bizim sınırımızda yaşam
mücadelesi veriyor. Birkaç gün önce, 20 Şubat’ta, Birleşmiş Milletler,
Kuzeybatı Suriye’deki insani duruma dair bir rapor yayınladı.[3]
Bu rapora göre, sadece 1 Aralık 2019 -12 Şubat 2020 arasında
yerinden edilen insan sayısı 800 000’e ulaşmış durumda. Bu kişilerin yüzde 60’ı
çocuk, kadın ve çocuklar ise toplamda yüzde 81’i oluşturuyor. Çeşitli
makalelerde ve tartışma programlarında her ne kadar bölgeden gelen rakamların
güvenilmezliğinden sürekli dem vurulsa da, herhalde Birleşmiş Milletler’in
açıkladığı resmi rakamların nispeten daha güvenilir bir kaynak olarak kabul
edilebileceği konusunda herkes hemfikir olabilir.
Bu son çatışmalardan önce bile İdlib’in nüfusu 3 milyona
varmıştı ki, şu anda 4 milyon civarında olduğu belirtiliyor, wikipedia’dan hızlıca bir baktığınızda İdlib
merkezinin 2011 öncesi nüfusunun 382 000 kişi olduğunu görebilirsiniz. Şehrin
böylesi hızlı bir nüfus artışını karşılayacak ne içme suyu altyapısı, ne gıda
altyapısı var.
Aynı BM raporuna göre, 9-12 Şubat arasında yerinden edilen
insan sayısı 142 000. 1 Aralık’dan sonra yerinden edilenlerden yaklaşık 550 000
kişi İdlib bölgesinin diğer mahallerine giderken, 250 000 kişi ise Afrin,
Cinderes, Al Bab, Azez gibi bölgelere sığınmış.
Eksi Yedi
Tüm bu bölgelerde, barınacak yer, gıda ve gıda dışı
ihtiyaçların karşılanamadığını BM kendisi de kabul ediyor. Yerinden edilen
kişilerin % 93’ü, en acil ihtiyaçlarının barınacak bir yer olduğunu belirtiyor.
Bu kişilerin % 17’si kamplarda kalırken, % 12’si bireysel çadırlarda barınmaya
çalışıyor, % 15’i ise bitmemiş binalarda kalıyor. 82 000 kişi ise açık havada
ağaçların altında kalıyor. Bu yaz, Süleyman Soylu da yaptığı bir açıklamada yüzbinlerce
kişinin zeytin ağaçlarının altına sığındığını belirterek, bu kişilere kapıları
açmamakla övünüyordu. En son 12 Şubat’ta Arnavutluk’ta yaptığı açıklamada
Mevlüt Çavuşoğlu da, Merkel’in Erdoğan’la yaptığı görüşmenin ardından,
Almanya’nın sınırda briket ev yapımı için 40 milyon Euro sağlayacağını
duyurmuştu. Avrupa Birliği, tüm bu insani krize sadece kendisine daha fazla
mültecinin gelmemesini nasıl sağlarız diye bakıyor ve bunun için para harcamaya
hazır olduğunu da gizlemiyor.
Bölgeden bugünlerde gelen resimler ve videolarda her yerin
karla kaplı olduğunu kolayca görebiliyoruz. 10 Şubat’ta hava sıcaklığı -7
dereceye kadar düşmüş; -7 derecede çocuklarınızla beraber dışarıda yatmak
zorunda kaldığınızı düşünün.
Bu soğuklarda evlerden kaçarken eşyalarını alabilen aileler,
ısınmak için mobilyalarını ve kişisel eşyalarını yakmışlar. BM’nin
kontrolündeki kamplardan sadece birinde 5 kişi, zehirli gaz çıkaran eşyalarını
yaktıkları için boğularak yaşamlarını yitirmişler.
1 Aralık’tan
sonra yerinden edilenlerden 488 000 kişinin kış yardımına ihtiyaçları olduğu,
yerel STK’ların birkaç gün içinde çok sayıda çocuğun soğuktan dolayı yaşamını
yitirdiğini bildirdiği, son çatışmalar nedeniyle 11 Şubat itibariyle, 72 sağlık
tesisinin hizmetini durdurduğu belirtiliyor. BM İnsan Hakları Yüksek
Komiserliği, 29 Nisan 2019 – 10 Şubat 2020 arasında, İdlib, Hama ve Halep’te
1710 sivilin öldürüldüğünü bunların 337’sinin kadın ve 503’ünün çocuk olduğunu
açıklamış.
Sınırını Kapayan Ülkenin Vatandaşları Olmak
Tüm bu rahatsız edici verileri vermemizin nedeni, durumun
yakıcılığını hepimizin yeniden hissetmesini sağlamak. Yani bizdeki
tartışmaların yarattığı hissiyatın aksine burada bir bilgisayar savaş
simülasyonu oyununun hayali karakterleri değil, gerçek insanlar yaşıyor ve
bizler de sınırını kapayan ülkenin, İdlib’deki savaşın aktörlerinden
biri olan ülkenin vatandaşları olarak bunlar da bizim de payımız ve
sorumluluğumuz olduğunu bilmeliyiz, her ne kadar görmezden, duymazdan gelmek
istesek de. Dolayısıyla en başta sorduğumuz soru, şu an için çok gerçek ve çok
acildir. Türkiye’nin sınırda bekleyen yüzbinlerce kişiyi, kendi kaderlerine
veya ölüme terk etmesine sessiz kalabilir miyiz yoksa “acilen sınırlar açılsın”
talebimizi olabildiğince yüksek sesle haykırmalı mıyız? Türkiye’nin mali
kaynaklarının bunun için yetersiz olduğunu söyleyenler olacaktır. Geçtiğimiz
günlerde, Ali Koç’un, Fenerbahçe’ye sponsorluklar hariç, 237 milyon 85 bin TL
hibe ettiği haberleri yer alıyordu.[4]
Dolayısıyla kaynak sorana, verilecek adres bellidir. Sadece bir tercih yapmamız
gerekiyor, birileri zenginliklerine daha fazla zenginlik katıp, sadece kendi
zevkleri için bir top oyununa yüz milyonlar harcayabilecek servete sahip
olabilmeli midir yoksa çoğu çocuk yüzbinlerce kişi -7 derece soğukta ölüme mi
terk edilmelidir?
Elbette bu soruya verilecek yanıt, bir ilk “vicdani” hamle. Nasıl
bir insan olduğumuz veya olmak istediğimiz ve insanlığı nasıl tasavvur
ettiğimizle ilgili. Bu vicdani, etik tercihi nasıl örgütleyeceğimiz, nasıl
gerçek kılacağımız, yaşadığımız sınırlar içindeki milyonlarca göçmene eklenecek
yüzbinlerce yeni mültecinin insana yaraşır koşullarda yaşayabilmesinin nasıl
sağlanacağı ise doğrudan, uzun soluklu bir siyasal mücadelenin konusu.
İstanbul Üniversitesi RTS öğrencisi Hakan Taşdemir’e
Yakın zamanda verilen 2020 – 92. Oscar Ödülleri’nde hem ‘En İyi Uluslararası Film’ hem de ‘En İyi Belgesel Film’ kategorisinde aday olarak gösterilen Honeyland/Bal Ülkesi, bu iki farklı dalda ilk kez bir filmin adaylığı söz konusu olduğu için gündeme geldi. Bu şekilde adı duyulan film, yakın zamanda Başka Sinema aracılığıyla Türkiye’de gösterildi. Yerel dillerini konuşurken filmde yer alan karakterlerin söylediklerini anlamak Türkçe bilen izleyiciler açısından çok zor olmadı. Bu ilgi çekici belgeseli çeken ekibin niyeti Kuzey Makedonya’da bir doğa belgeseli çekmek olsa da kovanlar ile tesadüfen karşılaşmamış olsalar ortaya bu türden orijinal bir yapıt çıkamayacaktı.[1] Böylesi hoş bir rastlantıyla başlıyor her şey, bunun üzerine merakla giden ekibin Hatice Muradova’yı bulması da uzun sürmüyor. Zira Avrupa’nın son kalan yaban arıcılarından biri olan Hatice; suyu, elektriği olmayan Bekirlice köyünde geleneksel yöntemlerle bal elde ediyor. Arılara bal üretim sürecinde bir anlamda yardımcılık yaparak endüstriyel arıcılık sektörünün yaptığı şekliyle onları sömürmüyor. Yayla arıcılığını ana geliri haline getiren Hatice, bu sömürünün dışında kalma çabasını da “Yarısı sana, yarısı bana” diyerek özetliyor. Hayata ve doğaya ‘paylaşım’ şeklinde yaklaşan Hatice’nin öyküsünün özünü balı arılarla bu sözlerle eşit bir biçimde paylaşması gösteriyor.
Hatice’nin arıların bal yapmasını sabırla bekleyişini ve
onlarla kurduğu iletişimin sakinliğini gördüğümüzde güçlü olmaktansa bilge
olmanın daha değerli olduğu bir yaşam pratiğiyle karşı karşıya olduğumuzu
anlıyoruz. Bu bilgelik hali, Hatice’nin doğadan eve geçmesiyle de son bulmuyor.
Özel alanda da yaşlı annesi Nazife’ye bakan Hatice, onunla kurduğu iletişimde
de oldukça samimi görünüyor. Bunda üç senelik uzun çekim süreci boyunca
yönetmenlerin Hatice ile kurdukları bağın etkisi oldukça fazla. Sadece bal
satmak için Üsküp’e gittiğinde köyünden ayrıldığını gördüğümüz Hatice, dönüşte
annesine aldığı muzları yediriyor mutlulukla. Bir açıdan bakıldığında takas
yaptığı bile söylenebilir. Doğadan aldığını doğaya veren Hatice, bir anlamda
döngüyü tamamlamış oluyor.
KÖYE GELEN MİSAFİRLER:
HATİCE’NİN KOMŞULARI
Filmin ilerleyen bölümlerde Sam ailesinin karavanı ve
hayvanlarıyla köye gelmesi sonucunda gördüğümüz manzara tamamen değişiyor. Çok
çocuklu bu ailenin hayvanlarıyla kurduğu ilişki, Hatice’nin arılarıyla yaptığı
yol arkadaşlığıyla taban tabana zıt. İnsan ve hayvan arasındaki egemenlik
ilişkisinin bir temsilini yansıtan Sam ailesi, yeni doğan buzağının erkek
olduğunu gördüğünde süt veremeyecek olmasından mütevellit üzülecek kadar çıkar
odaklı. Erkek buzağıyı hor görme davranışını gerçekleştirenin ailenin
çocuklarından biri olduğunu düşündüğümüzde bir zihniyetin aktarıldığını
anlıyoruz ki bu da vahametin hangi boyutlara ulaştığını idrak etmemize yardımcı
oluyor. Bu zihniyeti antroposen olarak tarif etmek mümkün. İnsan çağı olarak da
adlandırılan bu dönemde yeryüzünün insan iradesinin boyunduruğu altında olması
sebebiyle bu şekilde bir kategorileştirmeye başvuruluyor. Dünyanın kimyasal,
jeolojik ve biyolojik olarak insan tarafından belirlendiğini ifade eden kavramı
literatüre Paul Crutzen kazandırmış.
Doğayı insanın kullanımına sunulan bir kaynak olarak algılayan
bu yaklaşımın bir örneği de Sam ailesinin babası Hüseyin tarafından
sergileniyor. Köye dışarıdan gelen bir adamın isteği üzerine arıcılığı ticarileştirerek
daha fazla hasat ve kâr elde etmek isteyen Hüseyin kendi kovanındaki tüm balı
hasat ettiği için arılar Hatice’nin kovanlarındaki arılara saldırıyor.
Hatice’den ilham alarak bal üretimine başlayan Hüseyin’i bu konuda özellikle
uyaran Hatice’nin ‘Yarısı sana, yarısı bana’ deyişinin ardında yatan temel
nedeni de anlamış oluyoruz. Kendisiyle arıları eşit düzlemde görüp doğanın
parçaları olarak algılayan zihin ile kapitalist zihniyet arasındaki çatışma
açığa çıkıyor. Köye gelen göçebe aileye başından beri eşlik edip yardımcı
olmaya çalışan Hatice ile komşularının arası açılıyor.
UÇURUMUN KIYISINDA İNSANLIK
Filmin yönetmenlerinden belgeselin çekildiği bölgede eskiden
10 Türk köyü olduğunu öğreniyoruz. Ancak 2. Dünya Savaşı’ndan sonra çoğu
Türkiye’ye göç etmiş. Hatice gibi köye gelen göçebe aile de Türk. Netice
itibariyle yaşanan anlaşmazlıklar sonucunda davalık oluyorlar. Bu da kimliğin –azınlık
olunsa bile- her zaman birleştirici bir unsur olamayabileceğini gösteriyor.
Azınlık vurgusunu yapmamın sebebi ise, Kuzey Makedonya’da 78 bin Türk’ün
yaşaması. Bu rakam, ülkenin nüfusuna oranlandığında %4’e tekabül ediyor.
Bütün bu çatışma arasında annesiyle olan diyaloglarına şahit
oluyoruz Hatice’nin. Bütün yaşantısına belgesel sayesinde tanık olmamızı
sağlayan üslubun gözlemcilik olduğu söylenebilir. “Direct Cinema” (Dolaysız
Sinema) olarak da adlandırılan bu eğilim, gerçeğin dışarıdan bakarak
gösterilebileceğini savunur.[2]
Gözlemin ve tanıklığın ön planda olması sebebiyle ‘duvardaki sinek’ metaforuyla
da tariflenen bu belgesel yaklaşımının başarılı bir örneğini filmde görmek
mümkün.
Özel hayatına ilişkin (evli olmaması vb.) konuları evinde
annesiyle konuşurken öğrenmemiz de tesadüf olmasa gerek. Mekânla insan
arasındaki bağı kurmada oldukça başarılı olan belgesel, bizlere sistemin
göbeğinde yer almadan da bu hayatın yaşanabileceğini gösteriyor. Nazife’nin
ölümüyle yaşamdan kirlenmeden veya az kirlenerek geçip gidilebileceği düşüyor
akla. Hatice de bu geleneği sürdürüyor, annesinin vefatının ardından beslemeyi
hiç ihmal etmediği köpeğiyle birlikte düşüyor yollara. Filmi bizler de
yolculuğa çıkarak kapatıyoruz böylece.
Filmin açılış bölümünde tüm doğayı kamera aracılığıyla
dolaşırken uçurumun kenarındaki kovanları da görmüştük. Daha sonraki bölümlerde
Hatice’yi bu kovanlara ulaşmaya çalışırken uçurumun kenarından yürürken de
gördük. Hatice, uçurumdan düşmeden doğayla barışık bir biçimde yoluna devam
ediyor. Bizler de ya kıyametin jeolojik adı olan antroposen[3]
ile beraber uçurumdan aşağı yuvarlanacağız Sam ailesiyle birlikte ya da
Sennett’e kulak kabartarak[4]
“Kanalİstanbul” gibi projelerin ‘çılgın’lığını fark edip doğayı talan etmeden
eko-sosyalist perspektif ile buluşacağız.
Çevrenin korunması için mücadeleleri, sömürülenler ve ezilenlerin reel toplumsal ihtiyaçlarının tatmini için verilen mücadelelerle ilişkilendirmeyi esas alan siyasal yaklaşıma ekososyalizm diyoruz. Bu yaklaşım üretimci olmayan, baskısız ve sömürüsüz, doğanın geri kalanına karşı saygılı ve temkinli demokratik sosyalist bir toplumun gelişini hazırlar.
Açık bir kavram olan ekososyalizm farklı çeşitlerde yorumlanabiliyor. Aranızda Fransızca konuşanlar muhtemelen JL. Mélenchon’un daha devletçi ve ulusal egemenlikçi bir eğilime sahip ekososyalizminden haberdardır. Kimi ülkelerde hükümet etme meraklısı sosyal-demokratlar veya son derece anaakım yeşil partiler de ekososyalist bir perspektifle hareket ettiğini iddia edebiliyor. Dolayısıyla genel olarak ekososyalizm adına konuşamayız. Aşağıda önerilen 10 madde benim dahil olduğum uluslararası devrimci-marksist akımın ekososyalist yaklaşımını özetliyor.
1. Ekososyalizmimiz dört tespitten ileri
geliyor:
Şimdiden ekolojik sorunları göz önünde bulunduran ve bugünden ekolojik yıkıma yanıt üreten bir antikapitalist geçiş programının gerekliliği. Dolayısıyla çevrenin korunmasını ve restorasyonunu kapitalizm sonrasının “güzel günlerine” gönderen siyasal akımlardan ayrılıyoruz;
Sömürülenlerin ve ezilenlerin özörgütlenmesine dayanan demokratik doğrudan eylemi esas alan bir stratejinin gerekliliği. Bu strateji enternasyonalist bir perspektife sahip olmalı ve toplumsal hareketlerin özerkliği ile kadınların ve genel olarak ezilen tabakaların özörgütlenme hakkına saygı duymalıdır;
Kapitalist toplumun altını oyan derin bir anlam ve değerler krizinin varlığı. Soyut değerin hakimiyeti ile kapitalist patriyarka ihtiyaçlar ile üretim, canlı emek ile ölü emek, gezegen ile sermaye arasındaki yer değişiminin temelinde yatar. Böylece sermaye, insanı varlığını bilinçli ve kolektif biçimde üreten, düşünen toplumsal hayvan doğasından yabancılaştırır;
“Reel sosyalist” ülkelerin felaket ekolojik bilançosu.
Çernobil faciası, Aral denizinin kuruması ve Çin’de serçeleri yok etmeye dönük
Maocu kampanya bu bilançoya birer örnek. Dolayısıyla ekososyalizmimiz radikal
biçimde antikapitalist, insancıl, enternasyonalist, feminist ve özyönetimci.
Hem bir mücadele stratejisi, hem bir talepler manzumesi, hem de bir toplum
tasavvuru.
2. Bizim ekososyalizmimizin insana yaraşır
bir medeniyeti hedefleyen güçlü bir etik boyutu var.
Doğayı
“insanlığın organik olmayan bedeni” olarak gören Marx’ın bıraktığı izleri takip
ediyoruz. Bizim de bir parçasını oluşturduğumuz doğanın yıkımı, bizim ve
çocuklarımızın yıkımıdır aynı zamanda. Dolayısıyla “ekolojik kriz” fazlasıyla
yetersiz bir ifadedir. Karşı karşıya bulunduğumuz durum kâr mantığından
kaynaklı olarak ekosistemlerin işleyişinin krize girmesinden çok daha
fazlasıdır: insanlığın doğanın geri kalanıyla ilişkilerinin krizinin damgasını
vurduğu, insan medeniyetinin sistemik krizidir.
Değer
üretiminin yerine demokratik biçimde belirlenmiş kullanım değeri üretimini
koymak bu krize son vermek için gerekli bir koşul. Fakat yeterli koşul değil.
Tıpkı kadınların ezilmesi gibi ekolojik yıkımlar da kapitalizmden önce, başka
biçimlerde ve küreselden ziyade yerel düzeyde var oldu. Ayrıca, belirttiğimiz
gibi bürokratik “reel sosyalizm” çevre açısından kapitalist üretimcilik kadar
yıkıcı olmuştur.
Bu
iki gerçeklik kapitalizmin alaşağı edilmesinden sonra uzun süre sürdürülmesi
gereken bir kültürel devrim sürecinin zorunluluğun altını çiziyor. Buyurgan ve
faydacı yaklaşımlardan kopup çevreyle ihtimama, temkine ve saygıya dayalı bir
ilişki biçimi icat edilmelidir.
3. SSCB’nin, Çin’in ve Doğu Bloku
ülkelerinin ekolojik açıdan yıkıcı bilançosu her şeyden önce devrimin
bürokratik Stalinist yozlaşmasından kaynaklanıyor.
Bu
süreç hem dünya devriminden vazgeçmeyi hem de Sovyet iktidarının ilk yıllarında
gelişen en ileri ekolojik kavrayışların ve deneyimlerin terk edilmesini içerdi.
Ne var ki Stalinizm her şeyi açıklamıyor: 19. Yüzyılın sonu ve 20. Yüzyılın
başında işçi hareketinin ve onun devrimci kanadının doğaya ilişkin yaklaşımı
büyük oranda onu üzerinde hakimiyet kurulacak, insan iradesine uygun biçimde
sınırsızca şekil verilecek bir madde olarak algılamaya dayalıydı. Bu bakış
Stalinizme soldan muhalefet edenlerde de mevcuttu ve hâkim görüşü teşkil
ediyordu.
4. Kadınların özgürleşmesi özerk bir
hareketi ve bu hareket bünyesinde sosyalist bir eğilimin inşasını gerektiriyor.
Aynı şekilde ekolojik yıkımın durdurulması sol içinde, tabiri caizse doğanın
geri kalanı adına antikapitalist, enternasyonalist ve antibürokratik bir
perspektifle müdahale edecek bir ekososyalist akımın inşasını gerektiriyor.
Böylesi
bir akımın Homo Sapiens’in doğası itibariyle yıkıcı ve duyarsız olduğu
gerekçesiyle çölde vaaz vermeye mahkûm olduğu fikrini reddediyoruz. İnsanlık
çok sayıda ekolojik yıkıma sebep oldu ancak unuttuklarımızı yeniden öğrenmek,
çevreye ihtimam göstermek, yıkılmış olanı mümkün olduğu ölçüde yeniden inşa
etmek, genel olarak canlıyla yeni bir ilişki biçimi icat etmek için insan zekasının
ve duyarlılığının yetersiz olduğunu düşünmek için hiçbir neden yok.
5.
Ekososyalizmimiz radikal biçimde
antikapitalist, dolayısıyla Marksisttir.
Marx’ta
yalnıza sermaye mantığının vazgeçilmez bir eleştirisini değil ama aynı zamanda
ekososyalist düşüncemizi besleyen, çoğu kez bilinmeyen fakat değerli fikirler
de buluyoruz:
Doğa ve emek her türden zenginliğin yegâne iki
kaynağıdır, doğa kullanım değerinin temel kaynağını oluşturur;
Tek rasyonel tarım bağımsız köylülere veya toprağın ortak
mülkiyetine (ki bunu kolhozların devlet mülkiyetinden ayırmak lazım!) dayalı
olandır. Tek rasyonel ormancılık “kısa vadeli” kâr yarışına tabi olmayandır;
Rant yarışı (aşırı-kâr) mineral ve organik doğal
kaynakların yağmasını mütemadiyen kamçılıyor – bilhassa da giderek yoğunlaşan,
toprağı tüketen, monokültüre dayalı ve et üretimini öne çıkaran bir tarım
sanayiini teşvik ediyor;
Kapitalizm mülksüzleştirmeye dayalıdır. Büyüme olmadan,
dolayısıyla ikili bir hareketle sürekli genişleyen bir yeniden üretim olmadan
kapitalizm olmaz. Bu ikili hareket bir yandan ücret karşılığı emek gücüne el
konulması/sömürülmesi, öte yandan doğal kaynakların yağması/temellükü;
Sermaye bir “şey” değil, bir toplumsal ilişkidir:
artık-değer üretimine yönelik, doğal kaynak girdileri gerektiren, emek
sömürüsüne dayalı bir toplumsal ilişkidir. “Sermayenin tek sınırı, sermayenin
bizzat kendisidir” der Marx: ilk bakışta gizemli gelebilecek bu cümle aslında
gayet basit biçimde sermayenin sömürülecek emek gücü ve doğal kaynak
bulabildiği sürece yıkımına devam edeceği anlamına geliyor. Sermaye ancak bu
sınırları aştığı takdirde kendiliğinden bozulur. Yoksa başka hiçbir içsel
mekanizma onun sürdürülebilirlik sınırlarını göz önünde bulundurmasını sağlamaz;
Dolayısıyla artık-değer üretimi zorunlu olarak insanlık
ile doğanın geri kalanı arasındaki madde mübadelesindeki dengelerin bozulmasını
gerektirir (“metabolic rift”). Kapitalist birikim hem toprağı hem emekçiyi
tüketiyor. Kaynakların yağmasına son vermek (toplumla doğa arasında “madde
mübadelesinin rasyonel yönetimi”ni tesis etmek) emek gücünün sömürüsünün
ilgasını ve çalışma zamanının kısaltılmasını gerektiriyor.
6. Bununla birlikte Marx ve Engels’in
çalışmalarında gerilimler mevcut.
Öncelikle,
bu çalışmalar bir ölçüde ilerlemeye dayalı yanılsamaların ve “üretici güçlerin
sınırsız gelişimi” perspektifinin damgasını taşır. İkinci olarak, onların
fikriyatı patriyarka üzerine (eko)feminist analizlerin eleğinden geçmelidir.
Marx
için, gördüğümüz gibi, “sermaye her türden zenginliğin iki yegâne kaynağını
tüketmektedir, toprağı ve emekçiyi”. Bu alıntıda “emekçi” kadın emekçiyi de
içerir. Oysa emek toplumsal cinsiyetlidir. Kadınlar aile çerçevesinde yeniden
üretim emeğinin büyük bir kısmını ücretsiz olarak üstlenirler ve bu emek
kapitalist toplumda “görünmez” kılınır. Marx aynı zamanda “toprağın özel
temellükü günün birinde, bir insanın başka bir insan tarafından temellükü kadar
barbarca görülecektir”. Oysa kapitalizm kendisinden önce var olan patriyarkayı
kendisine dahil etti, ki bu da bir insanın başka bir insan tarafındın
temellükünün bir biçimini teşkil eder. Engels bu konuya vurgu yapmıştı: “Ailede
erkek burjuvadır, kadın proletarya”.
Dolayısıyla bizim ekososyalizmimiz yeniden üretim emeğini de açıkça dahil etmek üzere Marx’ın bu cümlesini geliştirir. Ücretli emeğin ve kaynakların sömürüsünü derinleştiren kapitalist mantık aynı zamanda kadınların patriyarka tarafından ezilmesini de derinleştirmeye yönelir. Kadınların bedenine el konulması, ücretsiz olarak gerçekleştirdikleri ev içi emek ve üretim alanında uğradıkları ayrımcılık kapitalizm tarafından zenginliklerin temellükünün özgül bir biçimini teşkil ediyor. Kapitalist üretim biçiminin eleştirisinin bütünlüklü olabilmesi için bu sömürü türünün de ele alınması, görünür kılınması lazım.
7. Bizim ekososyalist anlayışımız tüm bu
boyutları içermeye gayret ediyor.
Kadınların
ezilmesi ücretli emeğin sömürüsüne ve doğal kaynakların yağmalanmasına,
bağımsız köylülerin iflasına ve yerli toplulukların yıkımına eklemleniyor. Kadınların
mücadelesi sınıf mücadelesinin bir parçasını teşkil ediyor -onunla sınırlı
kalmamakla birlikte- çünkü patriyarkal tahakküm kapitalizmin dayanaklarından
biri.
Çevre
mücadeleleri sınıf mücadelesinin bütünlüklü bir parçasını teşkil ediyor -onunla
sınırlı kalmamakla birlikte- çünkü sermayenin doğal kaynakların tüketimine
dönük doymak bilmez iştahı, bir yandan bu kaynakları değere dönüştüren, öte
yandan da ev içinde emek gücünü yeniden üreten canlı emeğe bağımlılığıyla
birlikte var olur.
Köylülerin
ve yerli halkların mücadeleleri sınıf mücadelesinin bir parçasını teşkil ediyor
– onunla sınırlı kalmamakla birlikte- çünkü kapitalist açgözlülük tüm
kaynaklara el koymayı ve tüm ilişkilerin metalaşmasını, dolayısıyla da
genelleşmiş proleterleşmeyi içeriyor.
Dolayısıyla
ekososyalizmimiz yalnızca toplumsal olan ile çevresel olanın üretimcilik
karşıtı ittifakı yani işçilerin-köylülerin-yerli halkların toplumsal ittifakı
değil: aynı zamanda toplumsal ve çevresel olanda feminizmin de göz önünde
bulundurulmasını içeriyor yani sosyalist bir ekofeminizmi. Bu yaklaşım
mücadelelerin ortaklaştırılmasına dönük ekososyalist stratejimizin dayanağıdır.
John
Bellamy Foster Marx’ın bir ekolojisinin olduğunu iddia ediyor. Bu konudaki
kitabı takdire şayan ve Marksizme içkin o sözde üretimcilik konusunda gerekli
düzeltmeleri yapıyor. Ne var ki biz methiye düzmeyi reddediyoruz. Bizler için
“Marx’ın ekolojisi” tamamlanmamış bir şantiyedir. Ekososyalizmimiz bunun
inşasını sürdürmeyi, sınırlarını ve kimi zaman da çelişkilerini aşmayı
hedefliyor. “Toprak Ana’nın hakları”, hayvan ıstırabı gibi yeni meseleleri
kavrayabilmek için at gözlüğü takmayan bu anlayış vazgeçilmezdir.
8. Kadınların bedeninin temellükü ve insanın emek gücünün
bir doğal kaynak olarak sömürüsüne dayalı bir üretim biçiminin halkın
çoğunluğunda doğal kaynaklara ve genel olarak doğaya saygılı bir toplumsal
bilinç oluşmasını sağlayabileceğine inanmak tümüyle bir yanılsamadır.
Genelleşmiş
meta üretimi yani genelleşmiş “şeyleşme” sisteminde doğaya ilişkin hâkim
ideoloji mecburi olarak doğayı bedava kaynak haznesi olarak gören piyasa
ideolojisidir. Ekolojik mücadeleler mevcut düzeni değiştirecek toplumsal
güçlere dönüşmek için ekonomik ve feminist mücadeleler ile irtibatlanmalı ve
onlarla yüzleşmelidir. Dolayısıyla emek, üretim, yeniden üretim ve gelişme
meseleleri bizim ekososyalist anlayışımızın merkezinde bulunur.
Homo
Sapiens’in doğası kendi varlığını, insanlık ile doğa arasındaki kaçınılmaz
ilişki olan emek vasıtasıyla toplumsal olarak üretmeye dayalıdır. Ancak insan
doğası somut olarak yalnızca tarihsel biçimleriyle birlikte vardır. Ekolojik
krize verilecek yanıt “çalışmadan çıkmak”, “gelişmeden çıkmak”, “tüketimden
çıkmak”, “büyümeden çıkmak” vs. gibi tarih-dışı soyutlamalara dayanamaz. Yanıt,
değer üreticisi soyut emekten çıkmaya, yani kârı büyütmeye odaklı kapitalist
gelişme biçiminden ve bundan ileri gelen dağıtım/tüketim/yeniden üretim
biçiminden çıkmaya dayanmalıdır.
9. “Doğa”nın sanki bir hastalık söz
konusuymuşçasına insanlıktan mustarip olduğu fikrini reddediyoruz.
İnsanlık
dönüştürdüğü doğanın bir parçası. Başka canlı türleri de doğayı derinlemesine
değiştirdi. Ancak Homo Sapiens’in gerçekleştirdiği dönüşüm farklı: “Doğal”
olmak şöyle dursun, tarihsel olarak toplumsal üretim ilişkileri tarafından
belirlenmiştir. Dolayısıyla insanlığa özgü bir “taşıma kapasitesi” söz konusu
değil. Emeğin üretkenliği ölçüsünde insan “taşıma kapasitesi” değişmiştir,
örneğin orman yakarak arazi açmaya dayalı ilkel tarım koşullarında Km2 başına 8
insanken ilk yerleşik yaşama geçildiği dönemin tarım koşullarında Km2 başına 25
insana, Antik Mısır’ın sulamaya dayalı tarımında ise Km2 başına 100 insan
ulaşır…
Öte
yandan tarihte emeğin üretkenliğindeki ilerlemenin ekolojik açıdan olumlu
sonuçlar doğurduğu örnekler de vardır (mesela Batı Avrupa’da baklagillerin “yeşil
gübre” işlevi görmesinin keşfi ormansızlaşmayı frenlemiştir). Bugün
yenilenebilir enerji teknolojileri üretkenlikte önemli bir ilerleme teşkil eder
ve iklim değişikliğinin gezegenimizi bir “hamam gezegenine” [hothouse planet/planete étuve]
dönüştürmesini engellemek için acilen ve genelleşmiş bir biçimde kullanıma
sokulmaları gerekir. Oysa üretimci ve “büyümeci” kapitalist çerçeve içinde bu
teknolojiler fosil enerjilerin yerini almak yerine onlara ekleniyor ve kârın
hizmetinde kullanıma sokuluyor. Bu nedenle de çevrenin yıkımını
durduramıyorlar.
Böylece meselenin genel olarak ilerleme değil de Michael Löwy’nin kapitalist üretim biçiminin “yıkıcı ilerlemesi” dediği şey olduğunu görüyoruz. Bu “ilerleme”, gözümüzün önünde, artan bir hızla dönüşen ve yoksullaşan bir doğa üretiyor. Binlerce canlı formunu yok ediyor, yüz milyonlarca yoksulun yaşamını tehdit ediyor, insanlığın tümüyle barbarlığa düşmesinin riskini barındırıyor ve muhtemeldir ki, nihayetinde insan türünün bütününü tehdit edecek noktaya gelebilecektir.
10. “Gerçek bakir doğa” hiçbir yerde mevcut
değildir.
“Gerçek
doğanın Homo Sapiens’in olmadığı doğa” olduğunu düşünenlerin bu sistemik krize
hiçbir yanıtları yok. Tek mantıklı alternatifleri insanların ortadan kalkmasını
savunmak olurdu (bu durumda kendileri bize örnek olabilirler!). Bu mizantropik
anlayışlara karşı yerli halkların kozmogonisi (Toprak Ana) bir ilham kaynağı
oluşturabilir. Fakat şu konuda yanılmayalım: Bu kozmogoni, doğaları gereği
müşterek olan BAZI varlıkları savunmayı içermez. Çünkü bu müşterek varlıklar
kavramı aynı zamanda başka varlıkların da, doğaları gereği müşterek olmadığı
anlamına gelir. Bizler içinse tam tersine söz konusu olan, müştereğin toplumsal
olarak inşa edileceği bir sürecin meşruiyetini savunmaktır.
Müşterek
olarak tayin etmek istediklerimizin demokratik tanımlanışı sözümona doğa
tarafından belirlenmiş herhangi bir sınırlamaya, a priori, tabi değildir. Sınıfsız ekokomünist bir toplum çeşitli
yönlerden “ilkel” denilen toplumlara benzeyecektir. Müşterek anlayışı tesis
edecektir. Öte yandan üretici güçlerin gelişim seviyesi açısından bir hayli de
farklı olacaktır. Bu toplum insan-doğa arasındaki ilişkilere dair, muhtemelen
yerli halklarınkine benzeyecek ama farklılıklar da içerecek bir kavrayış
oluşturacaktır. Buna göre tedbir, saygı ve sorumluluk gibi etik nosyonların
yanı sıra dünyanın güzelliği karşısında duyulan hayranlık, giderek hem daha
keskin hem de eksiklikleri açıkça ifade eden bir bilimsel yaklaşım tarafından
daimî olarak beslenecektir. Çünkü bilimler ilerledikçe neleri açıklamadıkları
konusunda daha da bilinçleniyorlar.
28
Ekim 2018, Mauritius Adası
Center for Alternative Researches and Studies
(CARES)’in ekoloji okulunda yapılmış sunum.
Gayrı maddi nesneler hayal gücümün, düşüncemin, rüyalarımın ürettiği nesnelerdir. Onları bizzat arzularım, en geniş özgürlük içinde yaratır. Yıldız horozundan deniz eşeğine bin bir türlü biçim alabilirler. İcat, yoğunlaştırma, saptırma, metamorfoz, hipomorfoz ve gizleme, bu hayalî gerçeklik [imaginalité] parçalarını yaratmak için kullandığım sayısız tekniklerden bazıları.
Rüya
gayri maddi maddelerin üretiminde en etkin atölyelerden biridir. Rüyamda
gördüğüm nesneler kendilerine özgü bir dokuya sahiptir. İpekten daha ipeksi,
bulutlardan daha bulutumsu, gölgeden daha gölgemsidirler. Onları ellerimde
tutarım ama yine de kavranılamazdırlar. Avuçlarım arasındayken bile kaçarlar
ellerimden. Çoğu zaman, tam uykuya dalmak üzereyken, merdivenden inerken
kaçırdığım basamağın maddesinden üretilmiştir bu nesneler.
Ernst
Bloch şiirsel fırtınanın, zavallı, sefil ampirik fırtınadan çok daha ilginç,
zengin ve güçlü olduğunu söylerdi. Aynı şey rüyalar için de geçerli değil mi?
Her
halükârda uyanıkken zorlukla üretebileceğim veya hayal edebileceğim nesneleri
rüyalarımda elimde olmadan üretiyorum, icat ediyorum, yaratıyorum. Freud’ün
açıklamaları ilginçtir fakat rüyada görülen şeyin gücünü –veya tuhaflığını–
ortadan kaldırmazlar. Düşsel ironi analiz içinde eritilemez.
Rüyalarımda
beliren nesneler çoğunlukla ironik bir karaktere sahiptir. Hayal edilen
nesnenin tamamen istemdışı taşıdığı mizaha bir örnek vermek için, bana yeni bir
içeceği keşfettiren, kısa zaman önce görmüş olduğum bir rüyayı aktarıyorum. Bu
içeceğin adı “ateist çay”dır [thé athée].
Önümde
garip bir nesne görüp onu ellerime alıyorum: Bu, ambalajını açtığımızda içinde
hem bir çay poşeti hem de bir prezervatif bulduğumuz küçük bir paket.
Prezervatife
daha yakından bakıyorum: O da… bir çay poşetine benziyor, fakat piyasada bulduğumuz
gibi yassı değil, silindir veya top şeklinde. Bu garip poşet/prezervatif
üzerinde çok küçük harflerle şu sözler yazılı: “Bu korunma yöntemini kullanarak
Papa’ya karşı mücadele ediyorsunuz”. Ve yazının altında tanınmış solcu
simaların imzalarının yer aldığı uzun bir liste bulunuyor.
Çeviren: Uraz AYDIN
Bu yazı, M. Löwy’nin de üyesi olduğu Paris Gerçeküstücü
Grubunun dergisi S.U.R.R.’un
[Gerçeküstücülük, Ütopya, Hayal, İsyan] ikincisi sayısında yayımlanmıştır (Yaz
1997).
Ekim 1917 ayaklanmasını başaran Petrograd işçileri ve denizcileri; II. Sovyetler Kongresi’nde iktidarı ele geçirme kararını veren ve çoğunluğu oluşturan delegeler; Lenin ve Troçki’nin önderliği altında muzaffer sosyalist devrimi tasarlayan ve gerçekleştiren Bolşevik parti militanları ve yöneticileri insanlık tarihinde yeni bir dönemi açtı: Kapitalizmden sosyalizme geçiş dönemi. Bu dönemi tüm insanlık adına açtılar çünkü yarım yüzyıl önce Rusya’da başlayan toplumu dönüştürme çabasını tüm dünya düzeyinde tamamına erdimek gerekmektedir.
Daha o zamanda Rosa Luxemburg’un ifade ettiği gibi bu girişimin temel tarihsel meziyeti burada yatmaktadır: belirleyici anda, şimdiye dek sosyalizme sahip çıkan partilerin tereddüt ettiği noktada (Komün’ün ilanı sırasında Parisli sosyalist gruplar haricinde) bir tek onlar hamle etmeye cüret etti. Kapitalizmin alaşağı edilmesi meselesini kuramsal spekülasyonlar alanından çıkarıp tarihsel gerçekliğinkine sokan onların bu gözüpekliğidir.
Bu amaçla Rus proletaryası, bünyesinde sağlam bir çoğunluğu elde etmiş Bolşevik partisinin yönetimi altında ve köylülüğün kayda değer bir kısmının desteğiyle marksist teorinin önemli bir meselesini pratiğe geçirebilmiştir: eski burjuva devleti aygıtının parçalanması, onun yerine genel oyla seçilmiş ve hem yasama hem yürütme işlevlerini yerine getiren işçi, asker ve köylü konseylerine dayalı yeni tipte bir devletin konulması.
Tarih, marksist teorinin ve Bolşevik pratiğin bu konuda haklı olduğunu tümüyle doğrulamıştır. Ekim 1917’den beri kapitalizmin başarılı biçimde yıkıldığı her yerde bu ancak baskıcı devlet aygıtının ve hepsinden önce burjuva ordusu ile polisinin ve egemen sınıflardan gelen yahut onlara bağlı yüksek bürokrasinin parçalanmasıyla mümkün olmuştur. Sosyalist olduğunu söyleyen partilerin bu belirleyici sıçramayı yapmayı reddettiği her yerde kapitalizm muhafaza edilmiş ve büyük zayıflık hatta görünür çöküş anlarının üstesinden gelerek tekrar konsolide olmuş ve saldırıya geçebilmiştir.
Alman kapitalizmi, üstüste gelen halk ayaklanmaları ve iki muzaffer genel greve rağmen 1918-1923 arası, savaş sonrasının fırtınasını kat edebildiyse eğer, bu Alman sosyal-demokrasisinin 1918-1919’da Reichswehr’i ve burjuva devletini kasten kurtarmış ve muhafaza etmiş olmasındandır.
Leon Blum gibi ılımlı bir gözlemci dahi 1933’da bunu açıkça kabul etmiştir: Hitler’in iktidara gelişi, Kasım 1918’de proletarya diktatörlüğünü gerçekleştirmeyi reddetmiş olmasından dolayı tarihin sosyal-demokrasiye kestiği cezadır. Fransız kapitalizmi 1944-1947 savaş sonrası krizinden sağ çıkabildiyse bu Fransız Komünist Partisi’nin ve İşçi Enternasyonali Fransız Seksiyonu’nun (SFİO/sosyal-demokrat parti) aynı hatayı tekrarlamasından dolayıdır. De Gaulle’cü kişisel iktidar ve büyük sermayenin güçlenişi –FKP genel sekreteri- Maurice Thorez’in 1944 sonundaki politikasının ürünüdür: tek ordu, tek polis, tek devlet (De Gaulle’ünki).
Uzun Bir Devrimler Silsilesinin Başlangıcı
O zamandan beri Ekim 1917’nin örneği birçok ülkede takip edilmiştir. Muzaffer sosyalist devrimler Sermaye’nin hükümranlığına 1945’te Yugoslavya’da, 1949’da Çin’de, 1954’te Kuzey Vietnam’da, 1959’da Küba’da son vermiştir. Bu zaferlerin göreli olarak azgelişmiş ülkelerde meydana gelmesi bir tesadüf değildir.
Dünya emperyalizminin öncelikle en zayıf kesimlerinde yıkılması mantıklıdır. Emperyalist ülkelerde kör bir şovenizm şeklini alarak devrime karşı seferber edilen milliyetçi duygu, yabancı sermayenin ulusu tahakküm altında tuttuğu ve yerel egemen sınıfların bu duygunun güçlenişini sağlamaktan aciz kaldığı yerlerde devrimci bir güç halini alır.
Ekim devrimi yeni bir üretim biçimi sayesinde, göreli azgelişmiş bir ülkenin çeyrek yüzyıl içerisinde büyük bir sınai güç haline gelebileceğini pratikte göstermiştir. Sosyalizmin kapitalizme üstünlüğü bundan böyle ekonominin büyüme oranı, çelik ve çimento tonu, 10 bin kişi başına hekim ve hastane yatağı gibi verilerle ifade edilmektedir.
Sovyet örneği, 1917’de Rus halkının karşılaştığı sorunlara benzer meselelerle karşı karşıya bulunan tüm halkları derinden etkilemek durumundaydı. Çin devriminin zaferi ve sömürge ve yarı-sömürge ülkelerdeki halkların evrensel özgürleşme hareketi, tarihsel açıdan ve güncel biçimi altında sosyalist Ekim devriminin ürünüdür. Şüphesiz bu hareket Rus devriminin zaferi olmaksızın da meydana gelecekti, fakat Ekim bunu onlarca yıl hatta bir yarım yüzyıl kadar hızlandırmıştır.
Bolşevikler Rusya’da iktidarı öncelikle ülkelerinin ekonomik gelişimini veya üçüncü dünya halklarının özgürleşimini hızlandırmak için almadılar. Marksizmin geleneksel kaynaklarıyla bolca beslenmiş örnek birer enternasyonalist olarak kendi devrimlerini dünya sosyalist devrimine, özellikle de orta ve batı Avrupa devrimine basit bir girizgâh olarak tasarlıyorlardı. Ve Lenin’in çeşitli kereler yazdığı gibi, Alman, İtalyan, Fransız ve İngiliz işçilerinin kendi devrimlerini, göreli olarak daha düşük sayıda olan ve teknik ve kültürel kalifikasyon bakımından daha az gelişmiş olan Rus proletaryasından çok daha etkin biçimde yapacağına ve sosyalist toplumlarının inşasına çok daha yetkin biçimde başlayacaklarına kesinlikle iknaydılar.
Bu umut söndü. Nesnel açıdan ütopik olmasından kaynaklı değildi bu: çeşitli kereler Batı ve Orta Avrupa’da devrimci durumlar meydana geldi ve bunlar vesilesiyle hem toplumsal ve siyasal krizin derinliği hem de emekçi kitlelerin cüretkâr atılımı iktidarın emekçiler tarafından fethini mümkün kılıyordu: 1918-1919’da, 1920’de, 1923’de Almanya’da; 1920’de, 1945-46’da, 1948’de İtalya’da; 1936’da, 1944-46’da Fransa’da; 1936’da İspanya’da, 1945’te Britanya’da… ve atladıklarımız var.
Fakat tüm bu anlarda eksik olan, Ekim zaferini mümkün kılmış olan Bolşevikler gibi bir önderlik: tarihsel fırsatların kaçmasına izin vermemek için yeterince berrak görüşlü, yeterince kararlı ve kitleler içinde yeterince etkisi olan bir önderlik. Sosyal-demokrasinin kapitalizmin yıkılması yoluna başkoymayı reddetmesi, genç komünist partilerin olgunluk eksikliği ve Sovyet diplomasisinin her daim dalgalı ve geçici ihtiyaçlarına artan oranda tabii oluşları bu zafer fırsatlarını kaçırılmış fırsatlara dönüştürdü.
Stalinizmin Nedenleri ve Sonuçları
İlk muzaffer sosyalist devrim böylece kendini göreli azgelişmiş bir ülkede yalıtılmış buldu. Bir yandan SSCB’nin ekonomik ve sosyal politikası her ne olursa olsun yaşam seviyesi, doğal olarak, Batılı emekçilerinkinin altındaydı. Bu hem daha düşük bir başlangıç noktasından yola çıkmalarından, hem de mevcut kaynakların önemli bir kısmını ekonomik ve kültürel gelişimin ihtiyaçlarına, sanayileşmenin ihtiyaçlarına ayırmaya dönük gereklilikten kaynaklanıyordu. Bunun Batı’daki emekçilerin tutumu üzerinde olumsuz bir etkisinin olmaması düşünülemezdi – özellikle de Stalin Batı’dakinden daha az gelişmiş ve sosyalizmin inşasını tamamlamış olmaktan uzak olan bir ekonomiyi “sosyalist” hatta “komünizm yolunda” diye adlandırma hatasına düştüğünde. Öte yandan bu zor maddi koşullar altında Sovyet işçileri her geçen gün iktidarı doğrudan yürütme kanallarından uzaklaşıyorlardı –ki Marx ve Lenin temel eserlerinde bu konunun önemini vurgulamışlardı. İktidara giderek ayrıcalıklı bir bürokrasi tarafından el konuluyordu.
Daha 1921’de Lenin Sovyet devletini bürokratik olarak deformasyona uğramış işçi devleti olarak nitelendirir. Bu bürokratik deformasyon, Stalin döneminde gerçek bir yozlaşmaya dönüşür. Çeşitli görüşlerin, eğilimlerin, partilerin çatışmasını ve ekonominin bizzat işçiler tarafından yönetilmesini içermesi gereken sovyet demokrasisi giderek boğulur. Sol muhalefetin yenilgisinin ardından Bolşevik partinin bünyesinde bile demokrasi ortadan kaldırılır. Emekçilerin siyasal hakları had safhada kısıtlanır.
Hükümet ardı ardına değerlendirmelerinde ve kararlarında hata yapar. Bunlar Sovyet halkına, kolaylıkla kaçınılabilecek devasa bedellere mal olur. Ekim devriminin başlıca yöneticileri – onun dolaysız örgütleyicisi olan Troçki başta olmak üzere- ve Leninist merkez komitenin çoğunluğu Stalin tarafından katledilir. Birkaç gün önce Sovyet basını Stalin terörünün resmi bilançosunu çıkarttı: 1934 ve 1938 yılları arasında öldürülen Bolşevik parti mensubu sayısı 700 bini geçiyor…
Bu geriletici dönüşüm Batılı işçileri elbette ki soğutur. Sosyalizmi Stalinist terörle –haksız biçimde- özdeşleştirirler. Fransız devriminin eserini diktatörlüğe ve Napolyon savaşlarına yol açtığı için reddetmek ne kadar yanlışsa Stalin diktatörlüğüne yol açması nedeniyle Ekim devrimini mahkum etmek de bir o kadar yanlıştır. Bununla birlikte her iki durumda da yabancı tepki ve saldırı bu büyük devrimlerin aldığı trajik yönelimde büyük bir sorumluluk taşımaktadır. Her iki örnekte de devrimin eseri, zorbalığın en beter aşırılıklarının üstesinden gelindikten uzun zaman sonra da varolmaya ve meyvelerini vermeye devam etmektedir.
Sovyetler Birliği’nin sosyalist demokrasi yolunda tekrar diriltilişi şimdiden başladı. Yeni ekonomik ve uluslararası koşullar da bu yönelimin lehine işliyor. Bürokratik yöneticiler iktidarlarını ve ayrıcalıklarını muhafaza edebilmek için bu süreci yönlendirmeye çalışıyor fakat işçiler er ya da geç tekrar iktidarın doğrudan yürütmesini ellerine alacaktır.
Çözmeleri gereken sorunlar çok sayıda ve karmaşık olacaktır. Fakat bizim gerçekleştirmemiz gerekenin esas kısmı orada çözülmüştür: büyük üretim araçlarının kolektif mülkiyeti. Ekim devriminin temel kazanımı hala mevcut, en karanlık yılların üstesinden geldi ve İkinci Dünya Savaşı’nda SSCB’nin zaferi sonrasında da ülkenin şaşırtıcı bir gelişimini sağladı.
Sovyet halkının bu kazanımı tüm insanlığın kazanımıdır. Bu nedenle Ekim devriminin ellinci yıldönümü tüm insanlık için bir bayram günüdür.
Rusyalı yedi antifaşistin terörist eylemlerle suçlandığı dava geçtiğimiz günlerde Rusya’nın batısında, Penza’da sona erdi.
Dmitry Pchelintsev 18 yıl, Ilya Shakursky 16 yıl,
Arman Sagynbaev 6 yıl, Andrei Chernov 14 yıl, Vasily Kuksov 9 yıl, Mikhail
Kulkov 10 yıl ve Maxim Ivankin 13 yıl hapis cezası aldı.
Şebeke davası 2017 yılı Ekim ayında, Rusya Federal
Güvenlik Servisi (RFGS) Penza’da altı kişiyi tutuklayıp “Şebeke” adlı terör
örgütüne katılmakla suçladığında başlamıştı. Penza’da yaşayan iki kişi daha
ortadan kaybolmuş ve RFGS tarafından arananlar listesine eklenmişti. Daha sonra
Ocak 2018’de Moskova’da gözaltına alındılar, böylece aynı davadan iki kişi daha
tutuklandı ve aynı yıl Nisan ayında bir kişi hakkında daha yasal işlem
başlatıldı.
Savcılığa göre bu “anarşist komünist topluluk” 2015
yılının Mayıs ayında kuruldu. İddiaya göre grubun kurulmasının ardından
davalılar “kendi içlerinde görevler üstlendiler ve Rusya’da rejimi devirmek
için çatışma grupları kurarak ve kendi anarşist ideolojilerini paylaşan
kişileri aralarına katarak çeşitli suç işleme yolları buldular.” Ayrıca Mart
2018 Rusya başkanlık seçimleri ve aynı yıl Temmuz ayında Rusya’da gerçekleşen
Dünya Kupası futbol maçları sırasında “ülkenin siyasi iklimini
istikrarsızlaştırmak için” bombalama girişimi planlamakla da suçlandılar.
Dava süresince davalılar suçlamaları reddetti ve
gözaltında bulundukları süre içinde elektrikle işkence ve dayak da dahil olmak
üzere kötü muamele gördüklerini dile getirdiler.
Bugünkü mahkeme kararı adliye dışından gelen
protestolar arasında verildi. Karar açıklandıktan sonra mahkemeyi izleyenler
“Utanın!” ve “Özgürlük!” sloganları attılar. Mahkeme yedi anarşiste temyiz
hakkı tanıdı.
İşkence gören ve tutuklanan Rusyalı antifaşistleri ve
anarşistleri desteklemek için neler yapabilirsiniz?
Anarşist Kara Haç’a PayPal yoluyla bağışta bulunabilirsiniz. (abc-msk@riseup.net). Bağışınızı “Rupression”
açıklamasını eklediğinizden emin olun.
Şebeke Davası, yani Penza-Petersburg “terör” davası ile ilgili bilgiyi
yaygınlaştırabilirsiniz. Dava ile ilgili ayrıntılı bilgiyi ve
derinlemesine bilgi veren makaleleri İngilizceye çevrilmiş olarak bu
linkte bulabilirsiniz: https://rupression.com/en/
Penza ve Petersburg’da işkenceye maruz kalan antifaşistlerin sözlerini
yaygınlaştırmak ve bağış toplamak için bulunduğunuz yerde dayanışma
eylemleri örgütleyebilirsiniz.
Eğer dayanışma ürünleri tasarlamak, üretmek ve satmak için zamanınız
ve araçlarınız varsa lütfen rupression@protonmail.com adresine yazın.
Basılabilecek ve destek mesajlarıyla mahpuslara gönderilebilecek bir
dayanışma kartpostalı tasarlabilirsiniz. Lütfen fikirlerinizi rupression@protonmail.com
adresine yazın.
Bu yıl İhsan Eliaçık’ın
çağrısıyla İslam ve Sol Çalıştay’ı ikinci kez yapıldı. Geçen yıl siyasi arzusu
daha öne çıkan bir etkinlik yapılmıştı. Bu yıl ise meseleyi teorik olarak dert
edinen insanların hatırı sayılır düzeyde katıldığı bir organizasyon
tertiplendi. Muhtelif örgütlerden ve siyasi geleneklerden, bireysel ya da
kurumu temsilen katılımlar ile bir dizi tematik oturumlar ile İslam ve Sol
arasındaki irtibatlanmalar tartışıldı.
Bu tartışma yeni başlamadı ve
biteceğe de benzemiyor ancak tartışmanın izlediği aksa baktığımızda bir dizi
sorun olduğunu düşünüyorum. Bu yazıda bu bağlamda eleştirilerimi yazmayı
düşünüyorum. Geçen yıl sempozyum sonrasında yazdığım yazıda[1]
ise eleştiriden daha çok benimsediğim yaklaşımı resmetmeye çalışmıştım. Şimdiki
ise sempozyumda olan bitenlerden çok, daha genel bir eleştiri… Bu yazıyı bazı
tematik bağlamlara ayırarak ilerletip sonuçlandırmayı düşünüyorum.
“İki Benzemez”
Bu tartışmaya dönük ortaya
konulan yazılar ve söylemler, büyük oranda, sanki iki benzemezi konuşuyormuş
gibi bir görüntü veriyor. Müslüman olmak ile sosyalist olmak ya da solcu olmak
arasında ilişkiler kurulurken birbirine ikame ve farklı dünyalara ait iki
yorumsamanın kapışmasından ve karşılaşmasından bahsediliyor gibi bir genel kanı
var. Bu yaklaşım, büyük bir fırsatın da tepilmesine neden olmanın yanı sıra, tartışmanın
sağlıklı ilerlememesine neden oluyor.
Düşünce tarihi arasında bir Berlin Duvarı yok. Hiç de olmadı. Misal,
Daniel Defoe, Robinson Crusoe‘yu
yazarken İbni Tufeyl’in Hay Bin Yakzan
kitabından elbette haberdardı.[2]
Başka bir formda ve kendi gündelik hayatının mesajlarını işleyerek bir başka eser
ortaya çıkardı. Doğu anlatıları ile Batı anlatıları arasında buna benzer çokça
irtibat, iltisak ve temas örneği verilebilir. Bu öncekiler ve sonrakiler
durumu, buralarda sanıldığının aksine bir hiyerarşiyi ve üstünlüğü göstermez.
Ülkemizdeki ve genel olarak dünyadaki Müslümancılık bu ilişkileri tespit
ettikçe “Batılılar bizden öğrendi bu işleri” gibi bir kolaycılıkla bolca
üstünlük arzularını izhar ediyorlar. Ancak İslam öncesi de var ve İslam
toplumlarının kendilerinden öncekilerden tevarüs ettikleri düşünce mirasının
göz ardı edilmesi mümkün değil. Haliyle şunu rahatlıkla söyleyebiliriz,
üretildiği yer neresi, üreten kim olursa olsun, düşünce ve bilgi insanlığın
ortak mirası olarak aktarımlarla bugüne kadar geldi. “İlk biz bulduk” çocukluğuyla bir benzemezler
dili ve aşılmaz duvarlar örerek karikatürleştirme kolaycılığı bize hiçbir
olumlu katkı sağlamaz.
Olaylar basitçe şöyle gelişti,
insanlık tarihi bir bilgi havuzudur aynı zamanda ve tarih boyunca sürekli bir
üretim oldu, birileri bu bilgilerden ve tecrübelerden etkilenerek yenilerini,
benzerlerini ürettiler. Bilgiyle ve hayatla komplekssiz bir ilişki kurmayı
becerenler, tarihten tevarüs ettiklerini hayata dokunan anlamlı bir tutumla
meczederek yeniden ürettiler. Müslümanlar da kendilerinden önce gelen bilgiyle
kurdukları ilişki ve dünyaya söz söyleme kabiliyetleri nedeniyle etkili cümleler
kurabilmişlerdi. Bugün Batı diye kodlanan düşünce dünyası için de aynısı pekâlâ
söylenebilir. Haliyle bilgiler arasında köprüler bulmak ve kurmak, değer
dünyaları arasındaki ilişkiyi benzemezlerin buluşması gibi bir noktadan,
benzerlerin ve birbirine uzak kalmış akrabaların tekrardan buluşmasına dönüşecektir.
Türkiye dahil genel olarak
dünyada, İslam-Sol birlikteliği üzerine kurulan cümleler bir hiyerarşi diliyle
malul. Haliyle bir aparatlaştırmadan öteye gidemeyecek ittifak arayışlarından
fazlası henüz vücut bulamadı. Aparatlaştırma derken kastım şu: Örgütler ve
oluşumlar politik etki alanları artsın diye her ne kadar kendilerinden ayrı bir
yerde görseler bile bazı durumlarda sessiz kalarak ya da tevillerle esnetmeye
giderek esasında öteki gördükleri ile yakınlaştıklarını, pek uzak olmadıklarını
göstermek isterler. Misal İslam’ı gerici bir olgu olarak gören bir sosyalist,
organik bir bağdaştırma ve teori kurma gayretindense, amiyane tabirle, özünde
gerici gördüğü bu mecranın olumlu bulduğu taraflarına oynar. Benzer şekilde
Türkiye’de birçok İslamcının demokrasi, insan hakları, sendikal haklar gibi
seküler olarak kodladıkları alana hasrettikleri kavramları ve mücadele
pratiklerini samimiyetle benimsemeseler bile etki alanlarını güçlendirmek ve
daha meşru görünmek için istismar ettiklerini biliyoruz.[3]
Bu haliyle aparatlaştırma bir şeye gerçek anlamda inanmadan inanır gibi
görünerek, değerleri istismar etmeyi imliyor.
Şimdilik şunu hatırda tutmak
bizim için yeterli olur, sözün gücü bilgi ile kurduğu ilişki diri olan tarafa
kayar, onlar her kimse ve kendilerini ne olarak tanımlıyorlarsa…
Kelime Fetişizmi
Kelimecilik da bu tartışmayı esas
meselesinden koparan bir mahiyeti besliyor. Şöyle iki soruyla başlayayım: İlk Solcu
kimdi? İlk Müslüman kimdi?
Sol kavramının gündemimize
girmesi 1789 Fransız İhtilali iledir. Monarşi yıkıldıktan sonra kurulan parlamentoda
işçilerden ve düşük gelirlilerden yana taraf olanlar solda oturmuş ve burjuva
temsilcileri sağda oturmuştu. Sol’da olmanın ilk görüntüsü bir teorik
tartışmanın değil tutum alışın ürünüydü. Müslümanlık için de benzeri
söylenebilir, kendisinden önce gelen mesajları doğrulayan ve mirasçısı gören,
Hanifliği ve İbrahim Peygamberle birlikte tüm peygamberleri sahiplenen ve
yaşadıkları toplumda silm’e
çağırdıklarından kendilerine Müslüman denilen bir grup kişiden bahsediyoruz.
Müslümanlığın sahip olduğu kıymet de ilk taşıyıcılarının toplumla
karşılaştıklarında aldıkları tutumla ilgiliydi.
Burada Sağ’dan da bahsetmek anlamlı
olur. Arap toplumu sol taraftan geleni uğursuz ve sağ taraftan geleni uğurlu
görürmüş. Topluma faydası olacak olanın sol taraftan gelmeyeceğine dair bu yaygın
inanış, seslendiği toplumun geleneklerinden ve muhayyilesinden bağımsız bir
anlatıya sahip olmayan Kuran’da da karşılık bulmuş. “Ahiret gününde kendisine
kitabı sağ’dan verilenler”[4]
ifadesindeki sağ’ı, pekâlâ “toplum yararını gözetenler” olarak tefsir
edilebiliyoruz. Anlatılan şeyin mesele ettiklerinden çok kelimelere takılan
sığlık rahatlıkla kelime fetişizmine boğulup kalabiliyor. Sağ siyasetin uzun yıllar ayetlerdeki
ifadeleri masaya sürerek Sol siyasete aldığı cephede kullanabilmesinde
kelimecilik etkili olmuştu.
Sol’un bir siyaset etme
biçiminden çıkarılarak bir kimliğe dönüşmesi ve bugün özellikle ezilen
sınıflara seslenemez bir seçkincilikle okunmasıyla Müslümanlığın birtakım
kalıplara hapsedilerek dondurulması arasında benzer bir durum söz konusu. Aynı şekilde
toplumda yanlış giden birtakım eşitsizliklere tepki olarak ortaya çıkan tüm
dinler ve öğretiler için de aynı kaderin yaşandığını söyleyebiliriz.
Sol olarak tanımlanan anlatı dünyasının elle tutulur bir yazılı mirası ve modern zamana seslenen birtakım somut vaatlerinin olması onu üstü tarihle kapanmış miraslardan daha avantajlı kılıyor. Kimliklere ve seçkinciliğe bağlanan, bağlanmaya çalışılan solculuk da ister istemez kendisine alan açabilecek birtakım “tavizler”e başvuruyor. Bir kısım Sol, kurtuluş teolojisi, dini anlatı dünyasının isyankâr yönlerine dönük arayışlar, matah olmayan ve birçok açıdan kabullenilemez refleksler sergilese bile toplumun bazı hastalıklarını (ataerki, kölecilik, ırkçılık ilh.) göz ardı etme gibi bazı tavizlerle gitmenin anlamlı bir yol olduğunu düşünürken, daha Ortodoks bir tutum sergileyen ve takındığı sözümona ilkecilik nedeniyle büyük oranda sinikleşen sol ise bu gibi gayretleri tahfifle izlemeyi tercih edebiliyor. Bütün bu tartışmalar, aparatlaştırmalar, gerekirse dini geleneğin absürtlüklerini yok saymalar yaşanırken sınıfla temas kurma sorunu eksik kalmaya devam ediyor. Çünkü bütün bu tartışmalar aynı zamanda birtakım kompleksleri de taşıyarak konuşmak anlamına geliyor. Böylelikle kendinize Müslüman da deseniz, Solcu da deseniz cümlelerinizi alt metnine işlemiş olan öfkeden bağımsız konuşmayı beceremiyorsunuz. Sonra meydan bir şekilde basitleştirme kabiliyetine sahip iki yüzlü demagoglara kalıyor. Burada kelimelerden çok tutumlara bakmak ve hatta tutum alışları da vaka bazlı yapmak gerekiyor. Mücadele pratikleri içinde eşini döven ya da bazı insanlara ırkçılık sergileyebilen bir işçinin sendikal hakları için mücadele etmesine destek olmakla, eşitsizliği besleyen diğer hallerini ayrı değerlendirmek ve tabi hiçbir şekilde de sigaya çekmeyip, sorun olarak görmeye devam etmek gerekiyor. Mücadele pratikleri ancak tutum alma hali öne çıktıkça bu gibi konular için iyileştirici olabilir. Kelime fetişizmi bu anlamda büyük bir engel olarak duruyor.
Özetle, Sol da Müslümanlık da en
temelde bir tutumu dayatır, hakeza diğer tek tanrılı dinler dahil bütün büyük
anlatılar bir tutum dayatmasıyla yola çıkarlar. Sonrasında takipçileri hayatla
ilişki kuramadıkları müddetçe kendilerini haklı bir davaya ait gösteren
söylemsel zeminden kopar ve yaslandıkları anlatıya zeval vermiş olurlar. Ezilenlerle
beraber saf tutmak, ezilenleri bu dünyaya önder kılmak gibi çokça benzerlikler
ve ortaklıklar, tutum kaybolunca buharlaşır. Aziz Francis’e öldükten sonra
kendisinde olmayan her şeyi anlamı ve iştigali yükleyen Fransizkenler ile
Muhammed öldükten sonra ona yapmadığı şeyleri yaptıran tarihsel yük aynı
kontekste ilerlemiştir. Marx’ın ya da sosyalist geleneğe yazılan düşünürlerin
söyledikleri içinse daha şanslıyız, söyledikleri ve düşünsel mirasın evrimini
gayet açık ve ulaşılabilir bir şekilde okuyabiliyoruz. Üstelik Sol yazının
modern zaman ve kapitalizm analizlerinin cariliği mahfuz.
Tartışmanın Parçalı ve Zor Karakteri
İslam-Sol tartışmalarının bir
diğer sorunlu tarafı da meselenin hep bir yeni başlangıçmış gibi tartışılması…
Bu durum pekâlâ normal görülebilir
zira çok fazla birbirinden kopuk duran görüntü var ve bunlar arasında derli
toplu bir irtibatlanma sağlamak için esaslı bir kurguyla cümleye baştan
başlamak yanlış değil. Tarihin muhtelif zamanlarında İslam-Sol hanesine
yazılabilecek karşılaşmaları sıralamak bile bu açıdan nasıl bir kaosun içinde olduğumuz
göstermeye yetecektir:
Bolşevik devriminden önce yenilikçi bir İslam’ı teklif eden ve pekala İslamcı denebilecek olan Ceditçilerin Rusya’da geniş bir etki ağı vardı ve devrimden sonra Bolşeviklerle Ceditçiler birtakım iş birlikleri yapıyorlar. Ancak maalesef yapılan ortak işler konusunda büyük bir boşluk var. En azından Türkiye’deki literatür bu anlamda tatmin edici düzeyde değil.[5]
Sosyalizm tartışmalarının ve devrimci duruma dair özlemlerin alevlendiği 19. yüzyıl sonlarında özellikle İngiltere’de bulunan Müslümanların bu anlamda bir tartışma yaptıklarını gösteren metinlerle karşılaşıyoruz ancak komünistlere ve Marksizme yaklaşımları, nasıl bir sosyalizmi benimsedikleri, aralarındaki ihtilaflar bizim için hala bir muamma olarak duruyor.[6]
Osmanlı modernleşmesinin ivmelendiği 19. yüzyılda Osmanlı efkarı umumiyesinin önemli figürlerinin yaptıkları tartışmalar hala tam olarak günümüze aktarılmış değil. Mesela Namık Kemal’in kadın erkek eşitliği üzerine yazdıklarını pekâlâ İslam-Sol tartışması içinde değerlendirebiliriz. Tanzimat dönemi tartışmalar hala keşfedilmeyi bekleyen devasa bir alan.[7]
20. yüzyıl başlarında bir Osmanlı neşriyatı olan İştirak dergisi ve o dergiyi besleyen tartışma çevresi de günümüze aktarılmayan ve üzerine hakkını vererek konuşamadığımız bir başlık olarak duruyor. Cumhuriyet kurulurken Müslüman sosyalistlerin itina ile tasfiye edildiklerini bilecek kadar malumata sahibiz ancak mirası tevarüs edip güncele taşıyacak kadar bilgiye sahip değiliz.[8]
Türkiye özelinde çıkan İslam-Sol arayışları olarak okunabilecek yaklaşımların da bazı semptomlarını ayırarak konuşmak pek kolay değil. Misal açık şekilde Anadolu Sosyalizmi gibi bir terkibi savunan ve kullandığı “sosyalizm” ifadesi nedeniyle Necip Fazıl ile yollarını fikirsel düzeyde ayıran Nurettin Topçu’yu Marksizme olan mesafesi ve bir dönem taşıdığı Hitler sempatisiyle birlikte tartışmak durumundayız.[9] Ya da geleneksel kodları bolca taşıyan/aktaran ve erkek/Zeusçu bir meal-tefsir olan Elmalılı Hamdi Yazır mealini asli dini metin görerek bir “Marksist tefsir” yazan Hikmet Kıvılcımlı’nın ortaya koyduklarını (Özellikle Allah Kitap Peygamber kitabı) tartışmak çok kolay değil. Zira metnin yaslandığı çıkarımlar ciddi bir tarihi yüzleşmeyi de gerektiriyor; İslam’ın geleneksel yaklaşımı bugün için ne kadar izah edicidir ve “hangi Marksizm?” gibi… Ayrıca bu müelliflerin yaptıkları olumlu katkıları yadsımamak ve düşünsel dönüşümlerindeki savruluşları da hesaba katmak gerekiyor.[10]
İran İslam İnkılabı’ndan önce, hemen yanı başımızda cereyan etmiş İran’daki İslam-Sol tartışmasını maalesef esasından kopuk olarak okuma şansı bulabildik. Halkın Mücahitleri’nin iç tartışmalarını Ali Şeriati’nin pozisyon alışlarını, mustazafçı bir öğreti olarak temayüz eden Humeyni’nin Şii İslamcılığının neticelerini ve diğerleri ile arasındaki farkları yeni yeni okuyabiliyoruz. İran’da gezinirken Şeriati’nin Ali Şiası Safavi Şiası kitabının hala tartışılmaya devam ettiğini bizzat görmüştüm, tartışanlar da kendini ateist olarak tanımlıyorlardı.[11]
Hint alt kıtasında Müslüman toplumların bu bağlamda yaptığı tartışmaları da maalesef neredeyse pek bilmiyoruz. Geçenlerde Muhammed İkbal’in Lenin’in ölümü sonrasında yazdığı bir şiirden haberdar olduğumda şaşırmıştım. Özellikle Türkiye’ye çevirilerle aktarılan metinler içerisinde Sol içerikli olanlar neredeyse hiç yok. Yeni yeni yapılıyor ve hala çok eksik.
Özellikle Osmanlı içindeki siyasi tartışmaların ve kutuplaşmaların devasa bir muğlaklığa rağmen partizan bir tarafgirlikle okunması gibi bir sorunumuz da var. Bu belirsizlik bizi gerçekte ne oldu sorusundan uzaklaştırabiliyor. Bedrettin neden isyan etti ve eserleri ile isyan edişi arasındaki güncel anlatıya uymayan tutarsızlıkları nasıl bağdaştıracağız? Celaliler bizim neyimiz olur, belki de sadece yağma düşünen eline silah almış eşkiyalardı? Sivasiler mi yoksa Kadızadeler mi haklıydı, temsil ettikleri İslamlar arasında ne gibi farklar vardı? Patrona Halil İsyanı gerici miydi yoksa sınıfçı ve ilerici miydi, isyanının karakteri ne kadar Müslümandı ve ne kadar kozmopolitti, isyancılar kalıcı dönüşümler için neleri teklif ediyorlardı, isyan nasıl bir metafiziğe yaslanmıştı, omurgasını Arnavut tellakların oluşturduğu bu isyan bugüne ne söyler? Şu an heterodoksi denilerek merkezden uzak gösterilen Alevi-Bektaşi anlatının başına tam olarak neler geldi ve bu olan bitenlerin ne kadarı siyasi bir meseleydi ne kadarı “sosyalist” olmakla alakalıydı? gibi sorular etraflıca incelenmeyi bekliyor. Muğlaklıklar ve güncelle ilişkilendirememe, basmakalıp ezberler üzerinden tartışılmalarına sebep oluyor.
Yukarıdakine benzer bir durum da Selçuklu dönemi isyanları için söylenebilir. Heterodoksi ve senkretiklik üzerinden anlaşılmaya çalışılan bu tartışma için de birçok sorun kendisini gösteriyor. Ve maalesef bu tartışmalar güncel siyasette bir kontekse oturtulamadan sönümleniyor. Mesela dolaylı olarak Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılmasına neden olan ve İslam-Sol anlatısı için metafizik üretimi gayretlerinde çokça referans verilen Babailer İsyanı için çok fazla bilinmez var. Kalkışmanın mahiyeti salt Müslüman kimlik üzerinden mi gelişti? Sadece Türkler mi vardı? Yoksa “herkesçi” bir hareket miydi? Zamanında Bizans’a isyan eden Pavlikenlerin yaşadığı yörede gelişmiş olması bir tesadüf mü? gibi çok fazla soru hala cevap bekliyor. Müslümanların tesis ettikleri sosyalistçe bir eko-politik anlayışı imleyen, öyle olduğu savunulan ve aynı dönemlerde vücut bulan Ahilik kurumu üzerindeki muğlaklıklar ise belki çok daha fazla…
Daha eski olan ve Arap yarımadasında ve İran bölgesinde kalan örnekler içinse (Karmatiler, İmam Cafer, Zenci İsyanı, Ebu Müslim Horasani, İsmaililer, Oğuz İsyanları, yazarları bilinmeyen ve bazılarına göre Aleviliğin en eski metni olan İhvanı Safa Risaleleri ilh.) net bir şey söylemek çok zorlaşıyor. Zira İslam’ın etkili bir din olarak ortaya çıktığı günden itibaren sol bir anlatıyla merkezde konuşulabilmesi için giderilmesi gereken hayli tarihi boşluk var.
Tarihin muhtelif dönemlerinde
kendini gösteren ve bugün “Müslüman Sol” olarak adlandırılan anlatı dünyasındaki
kopukluğu gidermek kolay görünmüyor. Özellikle kendisini merkezde konumlayan
iktidarcı yaklaşımların ürettiği literatürün ve toplumsal etkisinin yaygınlığı
ve gücü de bu bağsız duran parçaların
istisnai durumlar olduğunu öne sürenlerin işini kolaylaştırıyor. İslam’ın
esasına mugayyir görünen ve devlet/iktidar eliyle kirletilmiş olan anlatı
dünyası versus istisna kabilinde okunan diğer yorumlar… Bu tartışmaları belli ki
uzaktan da olsa bir şekilde takip eden Nuri Bilge Ceylan, son filmi Ahlat Ağacı’nda, bu istisnalığa vurgu yapan bir sahneye yer vermişti, köyün imamı ile
komşu köyün imamı olan arkadaşı arasındaki Ebuzer tartışması “sol-İslam” ile
“sağ-İslam” arasındaki tartışmanın karikatürü gibiydi. Eklektiklik eleştirisine
uğramamak için meseleyi temelden alan derli toplu bir tarih anlatısına, siyaset
teorisine, eko-politik yaklaşıma ve hukuka (fıkha) ihtiyaç olduğu açık duruyor.
Bitirirken
Yukarıda görünürleştirmeye
çalıştığım dağınıklık özellikle kendisini salt sol anlatı içinde konumlandıran
ve diğer bütün anlatıları (ilahi dinler, ideolojiler ilh.) da aynı gericilik kodlarıyla
okuyan birinin İslam’ı tahfif ederek konuşmasına ve konumlamasına pekâlâ imkân
verir. Günümüzde hala üretkenliğini koruyan Batı düşüncesi, bol muğlaklarla
bezeli olan ve çokça tefsiri dayatan dinsel anlatılara (buna isterseniz Doğu
düşüncesi diyelim burada) karşı açık ara üstün durumda görünüyor. [12]
Batının düşünce mirası modern zamanlarda karşılaşılan sorulara ve sorunlara
daha basit, anlaşılır ve ikna edici cevaplar üretme noktasında kabiliyetini
muhafaza ediyor. Dönem dönem savaşlar, siyasi çalkantılar, ekonomik krizler
gibi birtakım tökezlemeler yaşasa da hala kâğıt üzerinde somut ve işler izahlar
“Batılı”.[13]
Eğer İslam-Sol tartışmasını bir
Doğu-Batı sentezi gibi kodlarsak kalıcı bir sonuç çıkaramayız. Bir süre sonra
kullandığınız kavram seti de ister istemez Batılılaşır. Ancak uzak akrabaların
buluşması gibi görmek bizi bir yere taşıyabilir. Böylelikle toplumları bölen ve
karşı karşıya getiren anlatılar yerine bir tutumu teklif eden ve yücelten bir
anlatıya hizmet etme şansı bulabiliriz. Hakeza İslam-Hristiyanlık, İslam-Yahudilik,
İslam-Zerdüştlük gibi dinsel ve kültürel ikilikler için de benzer şekilde konum
almak gerekir.
Eğer İslam-Sol tartışmasında
ısrarcı olacaksak, kurtuluşçu teolojileri ve anlatı disiplinlerini merkeze
alarak işimize yarayacak olanı yani toplumu rahatlatacak devrimci durumu
çıkaramayabiliriz. Hangi disiplinin daha haklı olduğuna bakarak metafizik arzuyu
teolojiye yaslamak zorunda mıyız? Dinlerin, maneviyatın, politik anlatıların ve
disiplinlerin hala işler olduğu, ancak hiç birinin tek başına cevap üretemediği
bir dönemdeyiz. Reel sosyalizm çökeli beri örgütsel mukavemetler her yerde
cephe kaybetti, 2008 krizi üzerinden 10 yıldan fazla geçmiş olmasına ve kriz
hala sürüyor olmasına rağmen teolojilere yaslanan klasik örgütler güç
kaybetmeye devam ediyor. Bunun yerine amorf karakteri olan ve daha marjinal ve
yıkıcı tutumlar (IŞİD ve dirileşen ırkçı siyasetler gibi) görünebiliyor. Kapitalizm,
kar marjları düşmeye devam ederken, mevcut denetimsizlik ve kuralsızlık içinde
becerebildiği ölçüde işçiden ve emekçiden çalmaya devam ediyor. Kar oranlarını
korumak içinse doğaya saldırmaya ve iklim krizini derinleştirmeyi sürdürüyor.
Son olarak, Hamit Dabaşi’den ilhamla,
tüm kurtuluşlara hizmet eden seküler ya da dini herhangi bir “teoloji”dense,
ortaklaşabileceğimiz bir “teodise”ye yoğunlaşmak daha anlamı sonuçlar
verebilir. Zira dinler de yüzünü politikaya dönen anlatılar da aynı anda var
kalmaya devam edecek gibi duruyor.
[3] Bu
anlamda çok gözönünde ve açıklayıcı bir örnek olduğu için yazıyorum, mevcut AKP
iktidarının sözcüsü, 2002 seçimlere girmeden önce şimdi kendisinden hiç
beklenmeyecek bir şey yapmıştı ve eşcinsel haklarına mesafeli olmadığını
göstermeye çalışmıştı.
[4] Bu
anlamda Hakka Suresi 19. Ayet üzerine yazılan tefsirlere ve tartışmalara
bakılabilir. Kuran’ı geleneksel ve mevcut dünyada olan bitenlere sağlıklı bir
ilişki kurmadan yorumlayan tefsirlerde, bağlamın bir sol karşıtlığına evrildiği
pekâlâ görülecektir.
[6] Müşir
Hüseyin Kidvai’nin Ayrıntı Yayınları tarafından Türkçe’ye kazandırılmış olan
kitabı bu anlamda en somut metinlerden birisi. 1900lerin başında İngiltere’de
Müslümanların sosyalizm fikriyle olan ilişkileri üzerine Türkçe’de belki tek
kitap. Link: https://www.ayrintiyayinlari.com.tr/kitap/islam-ve-sosyalizm/1181
[7] Namık
Kemal gibi çok önemli bir figürün bile metinleri tam olarak günümüz Türkçesine
aktarılmış değil.
[8]
2.Abdulhamit tahttan indirilip Meşrutiyet Bayramı ilan edildikten sonra oluşan
görece özgür ortam Osmanlı’da bir neşriyat patlamasına neden olmuştu. Ayrıca
şunu da akılda tutmakta fayda var; İştiraki Dergisi gibi örneklerle birlikte,
Türklük fikri üzerine de eskisine nazaran çok fazla dergi bu dönemde neşredilmeye
başlamıştı.
[9] Bu
anlamda Fırat Mollaer’in Nurettin Topçu üzerine yazdıklarına bakılabilir.
[10] Türkiye
özelinde, Rusya korkusu nedeniyle gelişen Amerikancılaşma neticesinde siyaset
alanı sürekli daralan Sol anlatılarla birlikte, sağ temayülleri devlet
tarafından desteklenen dindarlık arasında açılmaya çalışılan yapay mesafeleri
de akılda tutmak gerekiyor. Baya mühendislik işletildi ve çokça kaynak aktarımı
yapıldı bunun için.
[12] Bu
konudaki yaklaşımım böyle değil tabi. Bkz. yazının “İki Benzemez” başlıklı
kısmı.
[13] Burada
kastım kapitalizm/liberalizm dışında kalan ve Sol’a yazılan anlatılar.
Kapitalizmin bizatihi kendisi bir kriz ve sorun üretme mekanizması malum…
Yetmişli yılların ABD’deki en ilginç hareketlerinin bünyesinde –Black Power, karşı-kültür, sendikalar vs.- yeni demokratik sosyalizm biçimleri ortaya çıkıyordu. Bu nedenle neoliberalizm demokratik sosyalizm veya liberter komünizm hayaletinin önünü kesmek için örgütlendi. Neoliberalizme giden yoldaki kilit dönemeç Şili’deki Allende hükümetinin ezilişi olmuştur. Neden? Çünkü sermayenin korktuğu her şeyi temsil ediyordu, çünkü artık söz konusu olan bürokratik, yukarıdan aşağıya örgütlenmiş ve hazin Stalinist modda işleyen o stereotipik Sovyetik yekpare yapı değildi. Şili’de ademi merkeziyetçi bir iktidarı amaçlayan, emekçilerin iktidarını ve iş yerlerinde demokrasiyi hedefleyen sosyalist internet ağı Cybersyn vücut bulmuştu.
Kapitalizm ve bilinçten bahsedeceğim. Aranızda Kapitalist Gerçekçilik[1] kitabımı okuyanlar vardır. Neydi burada sözü edilen? Kapitalizmin tek gerçekçi iktisadi sistem olduğuna dair bir kavrayış, daha doğrusu bir inanç. Aslında tam olarak bu da değil çünkü gündelik hayatta insanlar ne kapitalizmle ne de tek sürdürülebilir sistem olduğu fikriyle ilgileniyor. Esasında kapitalist gerçekçiliği düşünmenin tek yolu bilinç daralması çerçevesinde mümkün.
Biraz şematik ve kabataslak ifade etme pahasına kapitalist
gerçekçiliğin yükselişini şöyle sunabilirim: kapitalist toplumsal ilişkilerin, kapitalist
kavramların ve öznellik biçimlerinin kaçınılmaz olduğu, bunlardan kurtulmanın
imkânsız olduğuna dair giderek artan bir kavrayış. Bunun yaygınlaşması ise
doğrudan bilinç kavramının, bizzat kültürün bünyesinde yaşadığı gerilemeyle
alakalı. Dolayısıyla neoliberalizmi, kendisini sunduğu gibi bireysel
özgürlükler çerçevesinde değil, o belirleyici 68 döneminde yükselişe geçen
bilinç biçimlerinin doğrudan yıkımını hedefleyen bir strateji olarak
değerlendirmek gerekir.
O dönem üç bilinç biçimi hayranlık uyandırıcı, üretken ve
sermaye açısından feci tehlikeli şekilde etkileşim içindeydi.
Sınıf Bilinci
İlki sınıf bilinci. Zamanda yolculuk ederseniz, yetmişli
yıllardan bugüne sınıfların, birer temel kavram olarak siyaset sahnesinden
kaybolduğunu görürsünüz. Oysa Avrupa’da ve ABD’de hâkim sosyopolitik modellerin
içine kazınmıştı bu kavram. Britanya ve Avrupa sosyal-demokrasisi sermaye ile
emek arasındaki bir çeşit anlaşmayı yansıtıyordu, ki bu da farklı sınıf
çıkarlarının var olduğunu ima ediyordu: bunlar şu ya da bu biçimde
uzlaştırılmalıydı. ABD’deki New Deal
de bunu ifade ediyordu.
Fakat o zamandan bu yana sınıf kavramının, daha doğrusu sınıf bilincinin tasfiyesine tanık olduk. Ama elbette bunun sınıf ilişkilerinin tasfiyesiyle bir ilgisi yok. Bu yeni verili durumu Wendy Brown şu şekilde ifade ediyor: “sınıf bilinçsiz sınıf hıncı”. Meseleyi gayet iyi saptamış olan Owen Jones’ın Apaçiler. İşçi Sınıfının Şeytanlaştırılması (2012) kitabının yarattığı yankıda da bunu görebiliriz. Esasında sınıfsal nefret, aşağılama, tabi kılma biçimleriyle karşı karşıyayız ancak bunlarla mücadele etmek için önceleri var olan araçlardan ve bunlara set çekebilecek çaptaki sınıf bilinci biçimlerinden mahrumuz.
Bu tertibatlar yetmişli yıllara kadar son derece yaygındı. Hiç şüphesiz sendikaları kastediyorum ama bunların dışında da işçi sınıfı için başka sosyalleşme ve kendini eğitme mekanizmalarını da. Eğitimin metalaşması ve un ufak olması tam da yükselişe geçmiş olan bu mekanizmaları soğurmaya katkıda bulunmuştur. Neoliberalizm ise, ortaya çıktığı vakit, bireyciliği geliştirmek üzere sınıf bilincini ve sendikalar gibi onun taşıyıcısı olan temel araçları imha etmeyi hedefliyordu. Bunun sonucu olarak da bir çeşit sosyallik yitimi meydana geldi. Bunu halkın buluşma mekanları olan pub’larda da gözlemleyebiliriz. Her bireysel iç mekân yoğun biçimde dışarısıyla bağlantı içinde olduğu ölçüde (uydu kanalları, akıllı telefonlar vs.) dış kamusal alanlar patolojik olarak algılanmaya başladı.
Sınıf bilincinde, taşıyıcı kadrolarında ve altyapılarındaki bu
gerileme kaza eseri meydana gelmiş bir olay değil, kararlı bir siyasetin
sonucu. David Graeber[2],
yeni mali ürünlerden de çok İngiltere’nin başlıca ihracat kalemlerinden birini
oluşturan ve küresel liderlerin vurgu yaptığı sınıfsal baskı yöntemlerinin
altını çizmekte haklıdır.
Asit Bilinç
68 döneminde, psikedelik bilinç, diğerleriyle etkileşim içinde
en yoğun olarak gelişen bilinç biçimlerinden biridir. O yılların dünyasının
özgül karakterini düşünmek lazım. Halüsinojen maddelerin, özellikle de LSD ve “asit”in
kullanımıyla bağlantılı olan, ancak bunları kullananların bir hayli ötesine de
yayılmış olan bir bilinç türüdür. Burada deneyim ve düşünce arasında bir ilişki
söz konusuydu. İnsanları olabildiğince çok deneyimde bulunmaya teşvik eden
Beatles’ın da bunun yaygınlaşmasında rolü olmuştur -ki hiçbir şey Beatles’tan
daha popüler olmamıştır.
Psikedelik bilinç açısından anahtar kavram gerçekliğin plastikiyetidir (yoğrukluk), yani gerçekliğin sabitliğinin, sürekliliğinin ve değişmezliğinin tam tersi. Bu sabit gerçeklik karşısındaki tek seçenek, tam da kapitalist gerçekçiliğin istediği gibi ona uyum sağlamaktır: Sevseniz de sevmeseniz de yapacak bir şey yok, kabulleneceksiniz. Olası tek farklılaşma durumun daha da kötüleşmesidir. İşinizi korumak istiyorsunuz, o halde daha uzun mesai saatlerini ve daha fazla sorumluluk almayı kabul etmeniz lazım. Bu hoşunuza gitmiyor mu? Kimsenin gitmiyor ama bunu kabullenmek lazım. Bu türden çözüm biçimlerini düzenleyen patron, kapitalizmin güncel aşamasındaki manager’ın tam prototipidir.
Son derece yaygın olan ve sistemik düzeyde üretildiği için
kimsenin tam olarak sorumlusu olmadığı bu kadercilik ve boyun eğme türü
gerçekliğin plastikiyetine dair bilinci yok etmeyi hedefliyor. Oysa psikedelik
uyuşturucuların yardımıyla yaşanan “trip”ler tam da şeylerin bu olağanüstü
plastikiyetine kapı açıyordu. Kullanıcıları o günün hâkim gerçekliğinden
çıkarıp onu geçici olarak gösteriyor, gerçekliğin mümkün olan örgütleniş
biçimlerinden yalnızca biri olarak gösteriyordu. Elbette ki bu uyuşturucuların
yaygın kullanımı devrime götürmüyor fakat bir çeşit sabırsızlığı kışkırtıyordu.
Altmışlı yılların karşıt-kültürüyle birlikte hâkim gerçeklikten hızla
kaçabiliyor, mevcut düzenin sürmeyeceğini ve yeni yolların açılacağını
düşünebiliyordunuz.
Bugün ihtiyacımız olan devrimci sabırdır, halbuki o zaman hâkim
olan sabırsızlıktı. O güne dek insan hayatına egemen olmuş tüm katmanlaşmış
tarihsel yapıların bir kuşakta eriyip çözülebileceği düşünülüyordu. Ne var ki,
olaylar böyle gerçekleşmedi çünkü bu yapılar çok daha dayanıklı çıktı. Sağ ise,
bu yapıların en zararlı olanlarına oynadı ve bunların daha da kemikleşmesi
sonucu sökülüp atılmaları için daha da uzun bir süreç gerekecektir.
Bilinç Kuvözü
68 döneminde gelişmeye başlayan ve neoliberalizmin kökünü
kazımak durumunda kaldığı üçüncü bir bilinç biçimi ise sosyalist feminizm
tarafından kuramsallaştırılıp pratiğe döküldü. Bunu aynı zamanda kolektif
bilinçlenme teorileri ve pratikleri başlığının altına koyabiliriz. İnsanlar
hınçlarından söz etmeye teşvik edildi ama bu hıncı yapılarla ilişkisi
içerisinde ortaya koydu. Böylece bir araya gelerek ortak sorunları olduğunu ve
bunların sorumluluğu kendilerine atfediliyorsa ve kendilerini çözüm bulmaktan
aciz hissediyorlarsa, bu aslında söz konusu problemlerin ataerkiyle,
kapitalizmle bağlantılı yapılardan kaynaklandığını hızla anladılar. Üstelik bu
yapıların iç içe geçişi hayatın birçok yönünü ilgilendiriyordu.
Bunun üzerinden, önemi azalmaya başlayan fakat radikal solun
siyasal çalışmalarında hala melankolik bir yer işgal eden madun emeğe, fabrikada
çalışan ücretliler vs.’ye odaklanmaya yönelen standart Leninist modelin
ötesinde bir devrimci faaliyeti tasarlamak mümkün hale geliyordu. Bu yeni
bilinçlenme perspektifinde emek meselesi çok daha kapsayıcı bir anlam kazanıyor
ve meta üretiminin ötesinde ev içi emeği, toplumsal yeniden üretimi ve kolektif
varlığın devamı için gerekli olan her şeyi kapsıyordu. Bilinç kuvözlerinin
sahip olduğu güçlerin bir kısmı moleküler salgınlarında yatıyordu: Herhangi bir
insan topluluğu böylesi süreçlere angaje olabilirdi.
Yetmişli yılların ABD’deki en ilginç hareketlerinin bünyesinde –Black Power, karşı-kültür, sendikalar vs.- yeni demokratik sosyalizm biçimleri ortaya çıkıyordu. Bu nedenle neoliberalizm demokratik sosyalizm veya liberter komünizm hayaletinin önünü kesmek için örgütlendi. Neoliberalizme giden yoldaki kilit dönemeç Şili’deki Allende hükümetinin ezilişi olmuştur. Neden? Çünkü sermayenin korktuğu her şeyi temsil ediyordu, çünkü artık söz konusu olan bürokratik, yukarıdan aşağıya örgütlenmiş ve hazin Stalinist modda işleyen o stereotipik Sovyetik yekpare yapı değildi. Şili’de ademi merkeziyetçi bir iktidarı amaçlayan, emekçilerin iktidarını ve iş yerlerinde demokrasiyi hedefleyen sosyalist internet ağı Cybersyn vücut bulmuştu[3]. Aynı zamanda ABD’de, Avrupa’da ve başka yerlerde demokratik sosyalizm yönünde atılımlar vardı. Basit birer proje olsalar da bunlar kesinlikle durdurulmalı, ortadan kaldırılmalıydılar.
Şimdiye kadar bilinçle ilgili sözünü ettiğim her şey onun dönüştürücü gücüyle ilgiliydi. Bilincin artması yalnızca mevcut olguların kavranmasına yol açmaz. İnsanlar bir topluluk bilinci, bir sınıf bilinci geliştirdiğinde var olan bir şeyi pasif olarak algılamakla kalmıyor, kendilerini bir topluluk olarak inşa ediyor ve böylece “dünyayı” değiştirmeye başlıyorlar bile. Bilinçleri anında dönüştürücü bir nitelik kazanıyor ve hareket eden bir bilinç başka değişimlerin de motoru haline geliyor.
Karşı-kültür, söyleminin merkezine çalışma nefretini yerleştirmişti: Hiç kimse için artık o sefil pazartesiler olmamalıydı. “Çalışmaya niyetim yok ve bunun için endişelenmeyi bırakmalıyım” fikri karşı-kültürün anahtar unsuruydu. Kapitalistlerin çekindiği işçi sınıfının geniş kesimlerinin hippie’leşmesiydi, ve bu ciddi bir tehlikeydi.
Gerçeklik mühendisliği
Böylesi bilinçlenme mekanizmaları yalnızca belirli toplulukların
pratikleriyle ilişkili değil. Halkçı kültürler, özellikle de 68’lerin karşı-kültürü
de bilinçlenme araçları oluşturdu. Sermayenin, benim “insan mühendisliği” veya
“gerçeklik mühendisliği” olarak adlandırdığım stratejiyi geliştirmesi de kısmen
bu nedenledir. Bu, sermayenin yetmişli ve seksenli yıllarda yayılmakta olan
bilinç alanlarını kapatmak için yoğun biçimde geliştirdiği halkla ilişkiler,
reklam, marka stratejisi gibi mekanizmaları içerir. Hiç kimse, gerçekten hiç
kimse halkla ilişkilerin işlevine ikna olmamışken ne işe yarayabilirdi ki
bunlar? Hakikaten buna inanmak için ahmak olmak gerekirdi. Fakat yine de bu
mekanizmalar kendi rollerini oynadı.
Bize diyorlar ki “Upper Crust sandviçlere tutkuyla bağlı”[4]. Elbette ki kimse sandviçlere tutkuyla bağlı değildir ve kimse buna kanmaz ancak slogan, işlevi her ne olursa olsun, iş yapıyor. Upper Crust sandviçlerinden beteri var. Bir gara gittiğinizde bir sandviç için sizden 6 pound istiyorlar. Daha önceki deneyimlerinizden yola çıkarak bu sandviçin kuru ve rezil olduğunu düşünüyorsunuz ve her seferinde de öyle çıkıyor, ama yine de alıyorsunuz çünkü güzelmiş gibi görünüyor. İyi olduğuna inanmıyoruz ama bildiğimizden de şüphe ediyoruz. Oysa bilinç hissettiğimize güvenmediğimizde gelişemez. Duygularımızda takılıp kalmadan ama onları somut nedenlerine bağlayarak bildiğimizi hissedebilir ve hissettiğimizi bilebiliriz.
Bilinç yitimini tanımlamanın en iyi yollarından biri kaygıdır,
kaygının üretimidir. Kaygılıysanız, bu sizi denetlemek için yeterlidir. Sermayenin,
bilhassa karşı-kültür tarafından açığa çıkarılmış olan kilit meselesi insanları
nasıl işe göndereceğidir. Karşı-kültür, söyleminin merkezine çalışma nefretini
yerleştirmişti: Hiç kimse için artık o sefil pazartesiler olmamalıydı.
“Çalışmaya niyetim yok ve bunun için endişelenmeyi bırakmalıyım” fikri
karşı-kültürün anahtar unsuruydu. Kapitalistlerin çekindiği işçi sınıfının
geniş kesimlerinin hippie’leşmesiydi,
ve bu ciddi bir tehlikeydi.
Neoliberalizmle birlikte zorlayıcı bir bireycilik ufku
demokratik sosyalizmin yerini aldı. Ancak bu bireycilik yeni bir bilinç
yükselişini engellemek için daimî bir denetim gerektiriyor. Gerçekten de
insanlar yan yana geldiğinde kendilerini çevreleyen bu azap verici sefil
bireyciliği aşarak kolektif bir bilinç geliştirme imkânı ortaya çıkıyor. Şu
anda bulunduğumuz tam da böylesi bir yol ayrımıdır.
Sömürü ve Benliğin
Pazarlanışı
Esasen artık yalnızca metaya dayalı olmayan bir kapitalist sömürü biçimi yaşadığımızı düşünüyorum. Dolayısıyla salt meta sömürüsünün olduğu dönemi belirli bir nostaljiyle anabiliriz. Çünkü kapitalizmin meta sömürüsüne bağlı olduğu vakitlerde, metanın mecburi olarak emekçileri de işin içine soktuğu diyalektik bir sömürü biçimi söz konusuydu. Emekçiler üretmeliydi ve üretmek için onlar sömürülmeliydi. Meta emekçilerden ayrılıyor, onların emeklerinden elde edilip çıkarılıyordu. Bugün ise daha doğrudan bir sömürü biçimine tanık oluyoruz, meta değil pazarlama biçimini alan bir sömürü bu.
Neden herhangi bir karşılık almadan çalışılır, özellikle de kültür sektöründeysen? Çünkü kendini pazarlayabilirsin: ücret olarak pazarlama. Ve kendimizi her an pazarlamaya dönük bu buyruk, yarı özümsenmiş ikinci bir doğa halini alıyor, bilhassa da sosyal ağlar aracılığıyla. Bu üzerine düşündüğümüz bir şey değil. Bu mekanizma bizi sermayenin fantezisine götürür: Kendisi insanlara iş sunup yardımcı olduğundan emekçilerden tümüyle kurtulma fantezisi. Çalışmanın kendisi “ün sermayesi”ni büyütmeyi sağladığından, kapitalistler bizlere iş vererek hizmet ediyor. Bir de üstüne para kazanmayı beklememek lazım.
Açıkçası günümüzde hâkim olan mantık bu, uzun süre ayakta
kalabileceğini düşünmesem de. Belirli bir zirveye ulaştı çünkü, bir çeşit
distopik düzeye varıldı ve birkaç yıl içinde bugün içinden geçmekte olduğumuz
dönemin ne kadar ürkütücü olduğunun farkına varacağız. Yeni teknik gelişmelerin
mümkün kılmasıyla birlikte sermayenin zamanımızın ve bilincimizin üzerine
kurduğu tahakküm seviyesine bakmak yeter. Akıllı telefonlar yokken sermaye bizleri
7/24 yönetemez ve denetleyemezdi. Bunu mümkün hale getiren bu platformlardır.
Elbette ki akıllı telefonun tek işlevi bu değildir fakat sermaye bize bunu neredeyse karşılıksız veriyor çünkü insanların hiçbir zaman çalışmadan, çalışmanın hayaletinden veya kaygının hayaletinden kurtulamadığı bu aşırı-sömürü biçimine olanak sağlıyor. Elbette, bu herkesin bir işe sahip olduğu anlamına gelmiyor; bu mekanizmanın anahtarı çalışmanın kendisinden ziyade çalışmanın hayatiyetinde yatıyor. Böylece işi olmayan ile çalışan arasındaki fark azalmaya yöneliyor.
Neden herhangi bir karşılık almadan çalışılır, özellikle de kültür sektöründeysen? Çünkü kendini pazarlayabilirsin: ücret olarak pazarlama. Ve kendimizi her an pazarlamaya dönük bu buyruk, yarı özümsenmiş ikinci bir doğa halini alıyor, bilhassa da sosyal ağlar aracılığıyla. Bu üzerine düşündüğümüz bir şey değil. Bu mekanizma bizi sermayenin fantezisine götürür: Kendisi insanlara iş sunup yardımcı olduğundan emekçilerden tümüyle kurtulma fantezisi. Çalışmanın kendisi “ün sermayesi”ni büyütmeyi sağladığından, kapitalistler bizlere iş vererek hizmet ediyor. Bir de üstüne para kazanmayı beklememek lazım.
Bir Şeyi Kaçırma
Korkusu
Bilinç meselesi zaman meselesine bağlıdır. Oysa son dönemde
-özellikle de bu konunun ustası olan İngiltere’de- sermaye tarafından zamana
dayalı bir kaygı paniği biçimi oluşturuldu. Bir çoğumuz giderek artan biçimde
hiçbir şey yapacak zamanı bulamadığımızı hissediyoruz. Sürekli acelemiz var,
sürekli hareket halindeyiz. Başka bir şey yapmamız gerektiği konusunda kaygılı
olmadığımız tek an, başka bir şey yapmamız gerektiğini bildiğimiz an oluyor.
Akıllı telefonların dijital “spazm”ları ve “bir şeyi kaçırma korkusu” (FOMO- fear of missing out) bunun post-hedonik
karşılıklarıdır[5].
Diğer karşılığı ise kimi zorunlulukları unutmuş olma korkusu.
Psikedelik karşı-kültürün stereotipleştirilmiş zaman imgesini düşünün: zaman
genleşiyor, aciliyetler söndükçe yavaşlıyor ve bir uzgörü zamanına, çeşitli
“seyahat” biçimlerine açılıyor. Peki bugün 2016’nın Britanya’sında yaşadığımız
bu kâbusun ideolojik doğası nedir? Aciliyetlerin tahakkümü altında daimî bir
kaygı kâbusu. Kaygı kâbusları neye benzer peki? Yapmanız gereken şeyler vardır
ve bunları yapmadıkça başka herhangi bir şey düşünemez olursunuz. Ve elbette,
bu işleri yerine getirdiğinizde yenileri tepenize yığılır ve bir öncekilerin ne
olduğunu unutursunuz bile. Ve tüm hayatınız birbiri içine geçmiş bir
aciliyetler dizisi halini alır.
Bu zaman biçiminin dayattığı stratejik hedef de budur zaten:
işlevden yoksun aralıksız bir faaliyet. Kimi insanların göreviyse bize bunu sevdirmek:
onlara “kalite” yöneticisi deniyor. Esasında bu sürmenaj herhangi bir ekonomik
amaç gütmüyor. Neoliberalizmin ekonomik bir strateji değil, her şeyden önce
siyasal bir strateji olduğunu söylerken David Graeber yine haklı. Çünkü bugüne
musallat olan hayalet, emekçileri kendisine tabi kılmayı ve zamanın her türden
-cömert ve baskısız- alternatif kullanımını yok etmeyi hedefliyor. Bunun
karşılığında da emekçiler işlerine karşı o denli nefretle doluyorlar ki
işsizliği tercih eder hale geliyorlar.
Buna karşılık sermaye de insanların sosyal yardımlara karşı öfkesini örgütlüyor ki bu kaygı dolu katlanılamaz kâbusun ötesinde bir yaşam imkânı hiçbir yerde gün yüzü bulamasın. İçinde bulunduğumuz 21. yüzyılın başında İngiltere bu yönde öylesine ilerleme kaydetti ki, tarihteki herhangi bir toplumdan da fazla bu imkânı söküp atmayı başardı. Sağın ilerlemesinin motoru budur işte, insanları kendi çıkarlarına karşı örgütleyebilmek. Bu, elbette ki, kötü haber.
Yeni bir dalganın
şafağı
Sermaye, neoliberalizm bize şöyle diyor: “Bunlar sizin hatanız”. Medyanın taşıdığı mesaj da bu: Ne istiyorsanız onu olabilirsiniz ve eğer işsiz veya yoksul iseniz bu yeterince çalışmadığınızdandır, dolayısıyla sizin hatanızdır. Kapitalizmin dayatmaya çalıştığı egemen zihinsel terapi biçimlerinin mesajı da budur: Eğer kendinizi depresif hissediyorsanız, bu yeterince çalışmadığınızdandır.
İyi haber ise tüm bunların çökmekte olduğu ve bu çöküşün
semptomlarını etrafımızda görüyor oluşumuz. Kesinlikler, iyisiyle kötüsüyle
siliniyor. Siyasal merkez buharlaşıyor ve kapitalistlerin derin bir paniğe
kapılmasının sebebi de bu. Bir yerlerde, daimî bir dayanak noktası olarak
tasarladıkları merkezin yıkıldığını ve bir daha geri gelmeyeceğini biliyorlar.
En kötüsü ise bu zelzelenin aşırı sağın ortaya çıkışına yol açmış olması.
Bilhassa da “göçmen krizi” Avrupa tarihinde yaşanmış en kötü dönemin o dehşet
verici hayaletini geri getirdi.
Bununla birlikte Yunanistan’da, İspanya’da, İskoçya’da ve hatta Jeremy Corbyn’le Britanya’da meydana gelen, toplumsal bağların radikal biçimde dağıtılmış olduğu koşullardan bir kopuş teşkil ediyor. Corbyn fenomeninin açığa çıkardığı, kendi evlerinin dışında toplanmayı seven insanlardı. Böylesi gelişmelerle bilincimiz tekrar toparlanıp üste çıkıyor. Eğer boktan hayatlarımız olduysa bunun bizim hatamız olmadığını söylemeye başlıyoruz. Bu noktadan itibaren insanlar kendi stratejilerini ve yeni yapıları geliştiriyorlar.
Yepyeni bir şey meydana geliyor: 2008’den beri sol bir şeyler
öğrendi, halbuki sağ herhangi bir şey öğrenmiş görünmüyor. Tüm hayatım boyunca
sağ hep birkaç adım önde olmuştu. Oysa yedi veya sekiz yıldan beri hiçbir şey
öğrenmedi. Solda yeni siyasal güçler, fikirler, örgütler doğuyor. Syriza
beceremedi ve yenildi. Corbyn de yenilebilir. Fakat bu olguların birbiriyle
bağlantılı olduğundan emin olabiliriz. Syriza olmasaydı Corbyn olmazdı ve eğer
Corbyn mağlup olursa başka bir şey zuhur edecektir. Yeni bir dalganın
eşiğindeyiz ve kapitalizm sonrasına yönelmek için bu dalganın üzerinde sörf
yapabiliriz.
[1]
Mark Fisher, Kapitalist Gerçekçilik.
Başka Alternatif Yok Mu?, çeviri: Gül Çağalı Güven, Habitus, 2011.
[2] David Graeber, Occupy Wall Street hareketinde aktif olmuş bir antropolog ve Londralı bir anarşist militandır. Türkçede Kuralların Ütopyası (çeviri: Muammer Pehlivan, Everest, 2016) ve Değer Teorisi -Antropolojik Bir Giriş (çeviri: Başak Kıcır, Sel Yayıncılık, 2017) gibi kitapları yayımlanmıştır.
[3]
Cybersyn projesi bir bilgisayar kullanımı aracılığıyla yeni millileştirilmiş
şirketlerin yönetim koşullarını yaratmayı hedefliyordu: Eden Medina: “The
Cybersyn Revolution”, Jacobin,
Nisan 2015.
Kapitalizm bir toplumsal örgütlenme tarzıdır. O halde kapitalizm kendisinden önce de var olan paranın, bankaların veya piyasaların varlığıyla tanımlanmaz. Sermaye bir toplumsal ilişkidir: üretim araçlarını ellerinde bulunduranlar (kapitalistler) ücretlileri işe alır, onlara emirler verip hedefler tayin ederler. Kapitalistler toplumsal artığın, diğer bir deyişle yeni zenginliklerin tamamına el koyar ve bunun yalnızca bir kısmını ücret biçiminde bu zenginlikleri üretenlere öderler. Aradaki fark kârı oluşturur. Kapitalistler nerede bir azamî kâr umuyorlarsa oraya yatırım yapmayı tercih etmekle birlikte aynı zamanda pazarlara da gereksinim duyarlar. Birbirleriyle rekabet halindeki özel sermayeler arasındaki eşgüdümsüzlük bu temel çelişkiyi derinleştirir. Dolayısıyla, kapitalizm istikrarsızdır ve dönemsel krizlere tabidir. Buna karşın kapitalizm bir tarihe de sahiptir ve bu tarih içerisinde görece düzenlenmiş bir kapitalizmi, 1980’li yıllardan itibaren yerini “ayak bağlarından” kurtulan neoliberal bir kapitalizme bırakan “Muhteşem Otuz Yıl”ın (1946 – 1975) kapitalizmini ayırt etmek mümkündür.
Kapitalizm emek üretkenliğinde hatırı sayılır bir yükselişe yol açmış olmakla birlikte günümüzde kendi sınırlarını karşısında bulmaktadır: zenginliklerin bölüşümünde giderek artan bir eşitsizlik, kârlı olmayan toplumsal gereksinimlerin karşılanmasının reddi ve iklim değişikliğinin gerektirdiği denetimle uyumsuzluk içinde oluşu. Dolayısıyla, 2007’de patlak veren sistemik kriz kapitalizmin sosyal ve ekolojik bir demokrasi yönünde aşılması sorununu gündeme getirir.
(Attacpedia için “Kapitalizm” Maddesi) Türkçesi: Osman S. Binatlı
1971 yılında Amerikalı sosyalist devrimci Hal Draper (1914-1990) tarafından yazılan makale, sol örgütlerin inşasına dair eleştirel düşünceleri Marx ve Engels’ten Lenin ve Troçki’ye uzanan tarihsel bir çerçeve içinde ele alıyor. Draper, her ne pahasına olursa olsun küçük-sekt (mikro-sekt) yolundan kaçınmak gerektiği sonucuna varıyor. Draper’ın makalesi, eski bir makale olmasına karşın, halen çözülmemiş sorunlara işaret ettiğinden belirli açılardan güncelliğini koruyor.
Soru değişmedi: Devrimci sosyalist bir parti nasıl inşa edilir? Amerika Birleşik Devletleri’nde yüzyılın son üçüncü çeyreğinde (İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden itibaren) bu amaca doğru kayda değer bir ilerleme olmadı. Amaç hâlâ orada; fakat bu amaca giden yol yeniden sorgulamadan bağışık düşünülemez. Gittiğimiz yol bizi kör bir kanyona götürüyor. Geriye dönüp başka bir yola sapmalıyız, bu geri dönüş bizi olduğumuz noktadan biraz geriye atsa da. Uzun süredir zorlukla gittiğimiz yolun bir adı var: sektin yolu. Bunu ileride tanımlayacağız. Ne zaman ve nasıl başladığını göreceğiz. Ve neden bizi kaybolmaya götürdüğünü, yani şimdi nerede olduğumuzu açıklayacağız. Tarihin başka bir yolun, farklı bir yolun varlığını gösterdiğini ileri süreceğiz. Aslında, problemi enine boyuna düşünmeden, 1964’ün başında yerel kulüplerin oluşumunu cesaretlendirerek Bağımsız Sosyalizm’in politik bir eğilim olarak canlandırılması için Bağımsız Sosyalist Komite oluşturulduğunda başka bir yolda başlamıştık. (İlk Bağımsız Sosyalist Klüp, Berkeley kampusünde, 1964 sonbaharında oluşmuştu.) Fakat o zaman bunu sekt tipi örgütlenmenin alternatifi olarak düşünmemiştik. Sonuç olarak, yeni yeni oluşan Bağımsız Sosyalist Hareket kolayca tanımlanabilecek baskılar sonucu “sekt” izine doğru kaydı. Bu durum üzerine şimdi düşünmeyi öneriyoruz.
1-
Marx’a geri dönerek başlayalım:
Marx’ın bu konudaki
görüş ve pratiğinin ne olduğunda herhangi bir tereddüt yoktur. Aslında,
muhtemelen aşırı tepkinin bir sonucu; herhangi bir sektle, kendisininki de
dahil, hiç bir işinin olmaması konusunda çok kesin bir kararlılığa sahipti.
Marx’a göre herhangi bir örgütlenme, eğer kendi örgütlenme sınırı olarak belli
özel görüşleri (Marx’ın görüşleri dahil) ortaya koymuşsa; eğer bu belirli
görüşleri kendi örgütlenme formunun belirleyenleri yapmışsa sekttir. Ne Marx ne
de Engels herhangi bir “Marksist” grup –yani açıkça Marksist bir programa bağlı
üyelerden oluşan bir grup– oluşturdular ya da bunu istediler. Onların tüm örgütsel
eylemlilikleri başka bir yolda ilerliyordu.
Eğer Marx ve Engels’in
görüşlerini kabul edersen ne yapmalısın, bu kabulün gereğini nasıl yerine
getirirsin? Onlara göre, amacın bu görüşleri varolan toplumsal mücadelelerden
doğal olarak doğmuş hareketlerin ve örgütlerin içine taşımak olmalıdır; kendi
kafandan “yüksek” bir örgütlenme formu icat etmek değil. Kendi görüşlerin ile
bu sınıf hareketleri ve örgütlerinin iç içe geçmesine çalışmalı; bunu yaparken
bu hareketler ve örgütler içinde devrimci kadrolar yetiştirmek ve böylelikle
hareketi bir bütün olarak daha üst bir seviyeye taşımalısın.
Bir bütün olarak
hareket: Marx ve Engels bu sürecin ihtilaflar içerebileceğini biliyordu;
bozulmamış bir birliği bu sürecin koşulu olarak fetişleştirmediler. Fakat
onların doğal kabul ettiği ihtilaflar, soyut programatik bir pankartı fora
etmek üzerine kurulu yapay bir ideolojik kanat ihtilafı değildi. Bekledikleri,
organik olarak kitle düzeyinde ayaklanmalardan doğan ihtilafların
çıkabileceğiydi. Bu tip ihtilafları iki taraftan bekliyorlardı: hareketin sınıf
çizgisine ve sınıf mücadelesi yönünde gelişmesine karşı çıkan burjuvalaşmış
öğelerden ve sınıf hareketini kendi siyasal reçetelerinden uzaklaşmış bulan
sekt ideologlarından. Onlara göre, ya bu öğeler kendileri ayrılacaktı ya da
sağlıklı sınıf öğeleri kendilerini onlardan ayıracaktı; ama biçimsel olarak bu
nasıl gerçekleşirse gerçekleşsin, örgütsel sınırın çizgisi asla ideolojik
öncünün kendi özel programatik görüşleri (soyut programı) olmayacaktı, tersine
sınıf hareketi tarafından erişilen gelişmenin politik düzeyinin, süregiden
toplumsal mücadelenin politik tercümesi olacaktı (somut program, süregiden
sınıf mücadelesi içinde somutlaştırılmış program).
Komünist Birlik’e
katılan Marx ve Engels, bu nedenle, 1847 yılı boyunca Birliğin geçmişten gelen
sekter ve fesatçı öğelerinden kurtulmak için çalıştılar ve bunu gayet becerikli
bir şekilde başardılar; fakat aynı zamanda Marx, yaşadığı Brüksel’de örgütsel
çabalarını programatik olarak sosyalist bile olmayan Demokratik Birlik’i inşa
etmeye adadı. Ve Kıtada devrim patlak verdiğinde, ilk hareketleri örgütsel
işleyişin öncü aracı olarak Komünist Birlik’i dağıtmak, feshetmek oldu. Devrim
boyunca Köln’de, örgütsel açıdan, hiçbiri Marksist bir sekt olmakla ilgisi
olmayan üç alanda faaliyet gösterdiler: 1- Sol-demokratik hareket (Demokratik
Birlik). (Bu ayağın çözümlemeye çalıştığımız sorunla doğrudan bir ilgisi yok,
burjuva demokratik devrim içinde izlenecek politika problemi ile ilgisi var.);
2- Kentteki geniş sınıf örgütlenmesi olan İşçi Birliği içinde; 3- Kendi politik
merkezlerinde. “Kendi” politik merkezleri olarak ne yarattılar? Bir örgüt
değil; sadece bir gazete ve onun yayın kurulu, yani bir ses. Ve “Marx eğilimi”
olarak işlev gören bu yayın kuruluydu; hem kendilerini öyle görüyorlardı, hem
de öyle biliniyorlardı.
Marx, devrimin geri
çekilmesiyle birlikte Londra’ya döndükten sonra, Komünist Birlik’in geçici
olarak yeniden inşasını onayladı; fakat çok kısa bir süre sonra, 1850’nin
sonbaharında, üyelerinin çoğunluğunun kötü bir sekter çocuklukla düş
kırıklığına tepki göstermesi, devrimci krizin sona erdiğini gösteriyordu.
Sonrasında, birlik dağıldı ve ayrı düştü. Marx bu deneyimi asla tekrarlamadı.
Marx ve Engels,
1850’ler boyunca herhangi bir şey kurmak için çaba sarf etmediler; tamamıyla
kadroların eğitimini mümkün kılacak yazın üretmeye ve yayınlamaya
yoğunlaştılar. Bu dönem, işçi sınıfı hareketinin kendi içinden bugün I.
Enternasyonal diye bildiğimiz ad-hoc örgütü yarattığında son buldu.
Birinci Enternasyonal sekter örgüt kavramına öylesine uzaktı ki, hiçbir zaman komünizm için bile ortaya çıkmadı ve çok sonraki kongrelerinden birinde ekonomik kolektivizmin bir versiyonunu onayladı. Ve net bir sınıf karakteri çerçevesi içinde öylesine kapsayıcıydı ki bugün kimse aynısını hayal bile edemez. Kanıtladığı yaklaşım sektin 180 derece zıddıydı: Tam bir programla işe başlamak ve herhangi bir sınıf katmanından (özellikle entelektüellerden) seçilmişleri bu program etrafında bir araya toplamak yerine, Marx, hareket içindeki işçi sınıfı katmanlarından –sınıf mücadelesi içinde hareket eden, alt düzeyinde olanlarından bile– işe başlamayı ve bu katmanların hazır olduğu programın benimsenmesini istedi. Başlangıç noktası buydu.
“Sekt zihniyeti kendi kutsallığını sadece kendi bütüncül programında, yani onu işçi sınıfından ayıran programında görür. Allah korusun, ortaya attıkları sloganlarından birisi popülerlik kazanacak olursa panik olurlar. “Bu işte bir mesele var, birilerine teslim olduk.” (Bu bir karikatür değildir, bizzat yaşamdan alınmıştır.) Marx’ın yaklaşımı tamamen bunun tersidir. Öncünün görevi varolan sınıf mücadelesinin durumu içinde, işçileri mümkün olan en geniş kitleselliğe taşımak anlamında popülerlik kazanacak sloganlar hazırlamaktı.”
2.
Marx: negatif tarafı
Birinci
Enternasyonal’in bu geniş sınıf hareketi içinde, Marx ve Engels kendilerine ait
herhangi bir çeşit politik merkez kurmadılar ve aşırı tepki problemini doğuran
da budur, bir Marksist sekt yaratma konusundaki isteksizlikleri değil.
İşin aslı Marx, Genel
Konseyi ve Genel Konsey içindeki etkisini “politik merkez” olarak kullandı;
bunun neden yeterli olmadığını açıklamak kolay olacaktır. Büyük bir ihtimalle,
başka bir yolun Genel Konsey içindeki kendi kişisel etkisine engel olacağını
hissetti; fakat bunun bedeli Enternasyonal sona erdiğinde açık Marksist
kadroların oluşturulmasının hâlâ en temel aşamadan bile uzak olmasıydı.
Bu olumsuz olgu
–Marksist bir sekt yaratılmasındaki başarısızlık değil, herhangi bir Marksist
kadronun inşa edilmesindeki başarısızlık– farklı ülkelerde, “Marksist” olarak
adlandırılan partiler dahil çeşitli sosyalist partilerin ortaya çıkmasının arka
plandaki nedenlerinden biridir.
Marx’ın burnunun
dibindeki İngiltere’yi ele alalım: –Her-hangi bir biçim altındaki ilk
“Marksist” merkez, Marx’a ve doğrudan Marx’tan etkilenen küçük bir İngiliz
sosyalistleri çevresine düşmanlığıyla bilinen bir adam (Hyndman) tarafından
kuruldu; bu “Marksist” merkezi en kötüsünden tipik bir sekt olarak inşa eden bu
adam ve İngiliz Marksizminin gidişatı üzerindeki felakete varan etkisi bugüne
kadar aşılabilmiş değildir. Marx ve Engels ya da çevreleri tarafından buna
alternatif bir başka Marksist politik merkez önerilmemiştir. Sonuç, İngiliz
kamuoyu için dünyanın en kaba “Marksizm kurucusu” olan adamla Marx’ın
özdeşleştirilmesi olmuştur.
Bu sekte karşı apaçık
alternatif Marx’ın Köln’de yaptığı olmalıydı: Marx’ın İngiliz dostları
tarafından kurulacak bir organ, Marksist fikirlerin sesi olacak bir yayın,
insanlara sınıf hareketine nasıl katılmaları gerektiğini gösteren bir model,
kadroların örgütlenmesi… Buna benzer birşeyin yapılmaması bir boşluk yarattı.
Hyndman’ın sekt operasyonu bu boşluğu doldurdu.
Eleanor Marx örgütsüz
ve vasıfsız meslekleri örgütleyerek Yeni Sendikacılığın (militan kitle
sendikacılığı) örgütleyicisi olarak parlak bir iş yaparken, bunu kişisel
olarak, görünür bir referans noktası olmadan yaptı. O ve Aveling sonunda İşçi
Partisi’nin oluşumunu sağlayan bir etki yaratan Londra işçi gettolarında,
bağımsız işçi sınıfı siyasi eylemi yandaşlığını yaymak konusunda iyi iş
çıkarmışlardı, ama yine de yaptıkları yapmış olduklarının etkisini büyütecek
olan Marksist kadroları seçme ve yetiştirmeyi sağlamamıştı.
(Bu başarısızlık –sekt
formunda olmasa bile herhangi bir görünür politik merkez oluşturmadaki
başarısızlık– daha sonra daha az mazeretle Almanya’da Rosa Luxemburg tarafından
tekrarlandı; Polonya’da Polonyalı yoldaşları bir sınıf partisi değil, bir sekt
kurduğunda)
Marx’ın sekt tipi
örgütlenme tarzına had safhadaki nefreti, bazı sektler tarafından yapılan
olumlu katkıların farkına varamadığı anlamına gelmez. Bazı sektlerin oynadığı
tarihsel role tek taraflı bir değer verme içine düşmesi gerekmiyordu, tıpkı
kapitalizmden toplumun gelişmesine yaptığı son derece olumlu katkıları
görmezden gelmemesi ama yine de ondan nefret etmesi gibi. Tıpkı Komünist
Manifesto’da burjuvazinin tarihsel olarak ilerici rolüne şükran dolu övgüler
düzmesi, aynı zamanda Ütopyacı sektler tarafından yapılan katkılara övgülerinde
zaman zaman coşuyor olmaları gibi.
Bu katkıların ilk
olarak sektler (hatta bazen Saint-Simoncu “din” gibi grotesk sektler)
tarafından yapılmış olmasına üzülerek vakit harcamadılar; çünkü sosyalist
ideologları sekt-formuna iten baskıları anlıyorlardı. Ancak onlar,
sosyalistleri farklı bir yöne itmenin, başka bir örgütsel yola yöneltmenin
hepsinden daha önemli olduğunu düşünüyorlardı.
Marx bunu iyi bilinen
bir mektubunda özetlemiştir (1871):
“Enternasyonal,
sosyalist ya da yarı-sosyalist sektlerin yerini işçi sınıfının gerçek
örgütlerinin alması için kuruldu… Öte yandan tarihin gidişatı sekterliği ortadan
kaldırmasaydı, Enternasyonal kendini var edemezdi. Sosyalist sekterliğin ve
gerçek işçi sınıfının gelişimi hep birbiriyle ters orantılı olmuştur. Bugüne
kadar (tarihsel olarak) sektler haklı çıktı, işçi sınıfı bağımsız bir tarihsel
mücadele için henüz yeterli olgunlukta değil. Bu olgunluğa eriştiğinde tüm
sektler özsel olarak gerici duruma düşecekler. Tüm bu nedenlerden, her yerde
tarihte görülenler Enternasyonal’in tarihinde de tekrarlanmıştır. Artık devri
geçmişe ait olan kendini yeni bir form içinde yeniden inşa edip hak iddiasıyla
ortaya çıkıyor. Ve Enternasyonal’in tarihi, Genel Konsey’in işçi sınıfının
gerçek mücadelesine karşı Enternasyonal’in içinde söz sahibi olmaya çalışan
sektler ve amatör deneylere karşı sürekli mücadelesinin tarihidir.”
Burada önemli olan
nokta sekt-formunun tam olarak ne zaman reaksiyoner bir biçim aldığının a
priori tespiti değildir. Bu yapılamaz. Marx, devrimci bir hareketin kendi
yolundan ilerlemesinin mücadelesini veriyordu, ve bu sekt fikrine tamamen karşı
durmak anlamına geliyordu. 1864’te sektin yaptığı olumlu katkıların tarihsel
olarak tam anlamıyla tüketilmediği daha sonra yeterince kanıtlandı, fakat bunun
Marx’ın yoluyla bir ilgisi yoktur. Almanya’daki Lassalleci “sekt” (Marx’ın aynı
mektubundaki değinmelerine bakınız) ya da yukarıda bahsedilen İngiltere’deki
Hyndman sekti bir rol oynamaya devam ettiler (heyhat!) –işe yarayan başka bir
alternatif olmadığı müddetçe olumlu tarafları da olan bir rol.
Elbette bazen bir
sektin hiçbir şeyden daha iyi olduğu su götürmez, fakat bu konudaki bu bilgelik
herhangi bir çizgiyi de işaret etmez. Tam aksine Alman-Amerikan “emigres”
sosyalist sekti Marx ve Engels’in gözünde hiçbir şeyden daha da beterdi;
parçalanıp, yok olup gideceğini umuyorlardı. (Ne yazık ki yüzyıl sonra bile hâlâ
bizimle birlikteler: SLP)
Öyleyse Marx’ın
sekt-formundan elinden geldiğince tiksinti duymasından bile tüm sektlerin her
zaman eşit derecede zararlı olduğu sonucu çıkmaz. Tam tersi doğrudur: Bu konuda
doğal olarak olağanüstü bir çeşitlilik vardır. Marx’ın örneklerinden daha
yakınlara bakacak olursak: – “Oehlerites”in (1935’de Troçkist sektin içinden
doğmuş mikro-sekt) devrimci bir hareketin gelişmesine şamata konusu olmak
dışında (kötü zamanlarda hiç de hor görülmemesi gerekir) hiçbir katkısı
olmamıştır. Diğer taraftan, daha sonra değineceğimiz gibi, Bağımsız Sosyalist
Birlik günümüzün devrimci sosyalizminin esaslarını geliştirmiştir. Fakat bu, bu
noktada işaret edeceğimiz tek sonucu yok edecek değildir:
Devrimci bir partiye
sektin yolu olmayan bir başka yol vardır.
Hal Draper
3-Sektin Anatomisi
Özetlemek gerekirse:
şimdiye kadar üç yaklaşım gördük. Birincisini atabiliriz: herhangi bir politik
merkez olmadan kendini bireysel militanlarla sınırlandıran yaklaşım. Gerçek
problem politik merkezin zorunlu olarak bir sekt olup olmaması gerektiğidir. Bu
sadece iki örgütsel form arasındaki ilişki değil, sınıfla öncü arasındaki
ilişki problemidir.
Sekt kendisini YÜKSEK
bir düzeye (işçi sınıfınınkinden oldukça yükseğe) ve ideolojik olarak seçici
ince bir temele (genellikle zorunlu olarak işçi sınıfının dışında) yerleştirir.
Sektin işçi sınıfı karakteri, istek ve yönelim temelinde iddia edilir,
bileşenleri ya da yaşamı temelinde değil. Sonra da işçi sınıfını kendi düzeyine
taşımak için uğraşır ya da yokuşu tırmanmaya çağırır. Kendi örgütsel
duvarlarının arkasından işçi sınıfıyla bağlantı kuracak öncü partiler ve burada
iki kişiyi orada üç kişiyi dönüştürecek misyonerler gönderir. Kendisinin bir
gün katılım süreciyle ya da iki ya da üç diğer sektle oluşturacağı birlik
yoluyla ya da belki de bazı antrizm süreçleriyle kitlesel devrimci bir parti
olacağını düşünür.
Öte yandan Marx ve
Engels öncü öğeleri her şeyin üstünde kendileriyle işçi sınıfı arasında
örgütsel duvarların yaratılmasının bizzat engelleyicileri olarak gördüler.
Mesele buradan iki işçiyi oradan üç işçiyi (buradan iki öğrenci, oradan üç
entelektüel de olur!) Tam Program düzeyine taşımak değildi, fakat önemli olan
sınıfı veya sınıfın bir bölümünü harekete geçirecek manivelaların peşinden
gitmek ve eylemliliği ve siyaseti kitlesel olarak daha üst seviyelere
taşımaktı.
Sekt zihniyeti kendi
kutsallığını sadece kendi bütüncül programında, yani onu işçi sınıfından ayıran
programında görür. Allah korusun, ortaya attıkları sloganlarından birisi
popülerlik kazanacak olursa panik olurlar. “Bu işte bir mesele var, birilerine
teslim olduk.” (Bu bir karikatür değildir, bizzat yaşamdan alınmıştır.) Marx’ın
yaklaşımı tamamen bunun tersidir. Öncünün görevi varolan sınıf mücadelesinin
durumu içinde, işçileri mümkün olan en geniş kitleselliğe taşımak anlamında
popülerlik kazanacak sloganlar hazırlamaktı. Bu şu anlama gelir: onları
kapitalist sınıf ve devletiyle, kapitalistlerin ve devletin, “kapitalizmin emek
temsilcileri” (kendi liderleri) dahil, temsilcileriyle çatışmaya sokacak bir
şekilde, bir yönde hareket etmek.
Sekt sözde bir
devrimci partinin minyatür bir versiyonudur, “küçük kitle partisi”, henüz
varolmayan bir kitle partisinin mikroskobik bir kopyası, modelidir. Daha
doğrusu o kendini böyle görür ya da bir minyatür olmaya çalışır.
Örgütsel metodu “mış-miş gibi” metodudur: şimdiden bir kitle partisiymiş gibi hareket ederler (küçük bir derecede, doğal olarak kendi kaynaklarımıza uygun şekilde), onlar için bu, bu kitle partisi olmaya giden yoldur. Sanki işçilerin partisiymiş gibi “işçilerin gazetesi”ni çıkaralım; gerçi gerçek bir kitlesel parti gibi günlük çıkaramasak da tüm kaynaklarımızı tüketerek en azından haftalık ya da iki haftalık bir gazete çıkaralım –bu bizi küçük (hayali) bir kitle partisi yapar. (Fakat bu tafralar sadece kendini aldatmadan ibarettir, tek bir işçiyi aldatmayı başarsa bile o kısa zaman içinde arkasında minik bir şeyin durduğunu anlayacaktır.) Haydi, iyi Bolşevikler gibi “disiplinli” olmak için bir “Bolşevik” parti kuralım! (Leninizmin düşmanlarından araklanmış yanlış bir “Bolşevik” disiplin anlayışı temelinde sekt, büzüşen, taşlaşan, politik bir birleşmenin bağlarını kolayca dağılan bir fıçıyı bir arada tutacak demir çemberlerle değiştiren, bir zümreye “Bolşevikleşir”).
“Ne Yapmalı’da sekt tipi örgütlenme üzerine bir öneri de yoktur. Lenin’in parti anlayışı hakkındaki tüm o peri masalları tarihi anti-Bolşevik ve Stalinist profesyonellerin icatlarıdır.”
Minyatürleşmenin
yolunun (kitle partisinin minyatür bir taklidini yapmanın) devrimci bir kitle
partisi yolu olduğunu zannetmekte temel bir hata vardır. Bilim canlı bir
organizmanın yaşam alanının ölçeğinin öyle keyfi bir şekilde
değiştirilemeyeceğini gösterir: insanlar Lilliputlar ya da Brobdingangların
ölçeğinde yaşayamazlar, yaşam mekanizmaları her iki ölçekte de işlev
görmez. Karıncalar kendi ağırlıklarının 200 kat fazlasını taşıyabilirler, fakat
altı ayaklı bir karınca bir canavar olsa bile asla 20 tonluk bir ağırlığı
kaldıramaz. Bu örgütsel yaşamda da geçerlidir: Bir kitlesel partiyi
minyatürleştirmeye kalkarsanız, minyatür bir kitlesel parti olmazsınız, sadece
bir ucube olursunuz.
Bunun temel nedeni
şudur. Devrimci bir kitle partisinin yaşam ilkesi aktivist bir daktilo
tarafından kopyalanabilecek ve bir akordiyon gibi büzülüp açılabilecek kendi
bütüncül programı değildir. Yaşam ilkesi işçi sınıfı hareketine onun bir
parçası olarak dahil olmaktır, sınıf mücadelesinin içine Merkez Komite
kararlarıyla değil, orada yaşadığı için girmektir. Taklit edilemeyen ya da
minyatürleştirilemeyen, çizgi film gibi küçültülemeyen ya da bir yün kazak gibi
çekmeyen işte bu yaşam ilkeleridir. Bir nükleer tepkime gibi bu fenomen ancak
belli bir kitle ile gerçekleşir, bu kitle sınırının altına düşerse küçülmez,
ortadan yok olur.
Öyleyse, minyatür
mikro kitlesel parti taklidi ne olabilir? Sadece kitle partisinin iç yaşamı (o
da bir kısmı) olabilir. Fakat mekanik bir şekilde işleyen bu iç yaşam şimdi
gerçek bir kitle partisinde kendisini yöneten gerçeklikten ayrı düşer. Aslanı
bağırsaklarından ayırın, gerçeklik olarak işkembe kalacaktır. Sektin iç yaşamı
işte bu yüzden hayalde, görünümde, ritüel taklitlerde yaşanır.
Ayrıca, sadece kitle partisinin iç yaşamı ritüelleşmiş parodilere açık olduğundan, sekt zihniyeti sadece bu iç yaşamda “yaşayabilir”. Dışarısı, tecridin amansız gerçekleri ve güçsüzlük, katlanılır, dayanılır gibi değildir, ve bir kitle partisinin dış yaşamına en küçük bir benzerlik bile göstermez. Sektin iç yaşamı zorunlu olarak dış eylemlerine kapalı bir kötülük haline gelmez, onun yerini alan bir hoşnutluk olarak belirir. Bir tarafta kitle partisi işçisi iç komisyon toplantılarında, fraksiyon toplantılarında vb. fazla vakit harcamanın zorunluluğundan, bu tip şeylerin gerekliliğini anlamış iyi bir Marksist olsa bile, yakınır. Bunun tam tersine, sekt zihniyeti bu içe doğru büyüyen faaliyetlerde rahat eder ve onlardan tat alır, ne de olsa elverişli devrimci sohbetten zevk alınabilir, oysa bir sendika toplantısı sıkıcıdır!
4-
Peki, Bolşeviklerden ne haber?
Peki Bolşevik parti
bir sektten kitle partisine gelişmek zorunda kalmadı mı? Eğer onlar
yapabildiyse, biz de yapabiliriz…
Hayır, bu Bolşevik
partinin nasıl kitle partisi haline geldiğinin cevabı değildir –sektin yoluyla
gelmediler. Ne Yapmalı’da sekt tipi örgütlenme üzerine bir öneri de yoktur.
Lenin’in parti anlayışı hakkındaki tüm o peri masalları tarihi anti-Bolşevik ve
Stalinist profesyonellerin icatlarıdır; fakat şimdi bu konuya giremeyiz. Şimdi
ele aldığımız sorun açısından aşağıda söyleyeceklerimiz yeterlidir:
Ne Yapmalı’da içerilen
yolu ele alalım. Önceleyen dönemde Rusya’da kitle partisinin ön hazırlıkları
sekt formunda değil, dağınık duran ve gevşek bölgesel birlikler olarak kurulan
yerel işçi çevreleri formunda şekillendi. Merkezi bir örgütlenmenin kolları
olarak değil, özerk ve ayrı ayrı, toplumsal mücadele içinde gelişmişlerdi.
Lenin’in yurt
dışındayken örgütlemeye çalıştığı şey bir sekt değil, bir politik merkezdi: bir
yayın (Iskra) ve yayın kurulu. Iskra eğilimi bir yayın kurulu olarak vardı, bir
sekt olarak değil. Lenin’in aradığı örgüt bir kitle partisiydi; tamamıyla kendi
devrimci Marksizmiyle uyuşanlardan oluşan bir parti değil, fakat tüm
sosyalistleri ve militan işçileri kapsayacak genişlikte bir kitle partisi.
Kendi içinde farklı eğilimler elbette ki barındıracaktı ve tutarlı Marksistler
en azından bir süre azınlıkta kalabilirlerdi.
Fakat Lenin, kendi
eğilimi (doğru çizgide olan) ile mücadele içindeki geniş sınıf hareketi arasına
sekt duvarları çekme hatasına düşmediği gibi diğer hataya da düşmedi: bir
politik merkez ve böylelikle Marksist bir kadro oluşturmayı ihmal etmek hatası.
Sol-kanat çoğunluğa
yer açmak yerine ayrılmayı tercih eden, Lenin değil, Menşevikler ve
sağ-kanattakilerdi. Bolşevik partinin inşası yıllarında da Lenin zorunluluktan
bir erdem çıkarmaya çalışmadı: partinin Bolşeviklerle sınırlandırılmasını
benimsemedi. Tam tersine, sol kanadın demokratik oylarla önderliği almasında
sağ kanat kadar hakkının olduğu geniş bir parti anlayışı için durmadan savaştı.
Bu örgütsel açıdan Bolşevik önderliğin tek ihtilafıydı.
Elbette ki hareketin
faaliyet gösterdiği illegal ortam örgütlenme formlarını belirlemişti, fakat
Lenin’in Bolşevik bir sekt kurma yolunu reddetmesini belirleyen şey illegalite
değildi. Iskra yurtdışında değil de Petrograd’da kurulsaydı da temel ilişki
değişmeyecekti; aslında 1905 devriminden kısa bir süre sonra kısmi yasallık
elde edildiğinde sonuç Menşevik ve Bolşevik grupların birleşik kitle partisi
içinde kısa süreli kaynaşmalarıydı, fakat Lenin buna rağmen politik merkezi bir
yayın ve yayın kurulu formunda tuttu. Yasallığın miktarı için bu ilk atak
Lenin’i bir Bolşevik sekt oluşturmaya değil, tam tersi bir yöne, Menşeviklerle
kitlesel bir parti içinde birleşmeye (ideolojik-politik merkezlerin
birleşmesine değil) itti.
Ancak hem Bolşevikler
hem de Menşevikler bölünen bir partinin “fraksiyon”ları değil miydi? Evet,
formel olarak öyleydiler; fakat o günlerde fraksiyon bugünkünden başka bir
anlama geliyordu. Her iki taraf ve ayrıca Rus hareketi içerisindeki diğer
örgütlü eğilimler için de “fraksiyon” politikalarının taşıyıcısı olarak bir
yayın ve yayın kuruluyla işleyen birer kamusal politik merkezdi.
Bu fraksiyonlar
(Menşevikler olduğu kadar Bolşevikler de) bugün bizim inşa etmeye çalıştığımız
anlamda üyelik esasına dayalı örgütlenmeler değildi. Lenin’in 1914’ten hemen
önce Sosyalist Enternasyonal Büro Bolşevik-Menşevik birliği üzerine çalışırken
yazdığı dokümanlara bakmak lazım: Lenin Bolşeviklerin Rusya’daki sosyalist
işçiler arasında çoğunluk desteğine sahip olduğunu kanıtlamak için üye sayısı
hakkında değil, organların sirkülasyonu, finansal katkılar vb. konularda
istatistikler verir. Zaten üyelik rakamlarını da kimse kabul etmezdi. Rusya’da
üyeliğe dayalı örgütlenmeler kısmen Bolşeviklere kısmen Menşeviklere sempati
duyan ya da birine verdiği desteği zaman zaman değiştiren yerel ve bölgesel
parti gruplarıydı. “Parti kongresi” ya da konferansının yapıldığı her zaman her
parti grubu onunkine mi bununkine mi yoksa her ikisininkine de mi katılacağına
karar vermek zorunda kalırdı.
Bundan çıkan sonuç,
hem Bolşeviklerin hem de Menşeviklerin örgütsel formlarında üyelik esasına
dayalı birer sekt olmadıkları ya da bugüne uygun örgütsel anlamda birer
fraksiyon dahi olmadıkları olgusudur. O zaman neydiler? Propaganda ve yayın
işleri temelinde birer politik merkezdiler, artı aktivistler, yazın üretenler
vb. aracılığıyla işçi hareketinin farklı alanları arasında bağ kuran birer
merkezi örgütsel aygıttılar. (Bu artı önemli bir eklemedir fakat buna rağmen
bunun ayrıntılarına şimdi giremeyiz.) Rusya’daki bireysel parti üyeleri ya da
parti grupları Lenin’in ya da Menşeviklerin bildirilerini dağıtmaya veya
hiçbirininkini dağıtmamaya karar verebilirlerdi –birçoğu Troçki’nin Viyana’da
yaptığı gibi “fraksiyon-olmayan” bir organı tercih ettiler; ya da çalışmalarında
Bolşeviklerin beğendikleri yayınlarını artı Menşeviklerin ve diğerlerininkileri
de özgürce dolaşıma sokarak kullanabilirlerdi.
Belli ki bu tablo bir
çok yönden illegalite tarafından; bir çok yönden de Bolşevik-Menşevik ihtilafı
tarafından belirlenmişti. Zaten bunu bugün için otomatik bir model olarak
önermiyoruz; hatta tam tersi bir sebeple bunu tartışıyoruz: Bazıları, bugün
gerçekten bazıları var ki, hatalı bir şekilde Bolşeviklerin sekt biçiminde
geliştiğini düşünüyorlar ve “Bolşevik tipi sekt”i bir model olarak öneriyorlar.
Fakat “Bolşevik sekt” diye bir şey hiçbir zaman olmadı. Bu icat daha sonra,
Komintern’den sonra ortaya çıktı.
Her halükarda, açıkça
ortaya çıkması gereken sonuç şudur: Bolşevik parti devrimci bir partiye sektin
yolundan geçerek dönüşmediyse başka bir yol var demektir.
Aslında tarihsel sonuç
daha da ileri gider: Sektin yoluyla kitle partisi haline gelmiş tek bir
devrimci kitle partisi hatta yarı-devrimci kitle partisi dahi yoktur.
Bu hiçbir zaman
olmayacağını kanıtlamaz. Bu asla tek başına bir sekt için organik bir şekilde,
yani herhangi bir noktada yanlış yolda olduğunu fark etmeden ve başka bir yola
sapmadan, kitle partisine dönüşmenin imkânsız olduğunu kanıtlamaz. Zaten bunu
kanıtlamaya da uğraşmıyoruz. Anlaşılması gereken şey başka bir yolun olduğudur
–aslında az ya da çok başarı getirmiş ve devrimci sosyalistler tarafından
tercih edilmiş olan bir yol.
Kanıtlamaya
çalıştığımız sektin yolunun sanki mümkün olan ve tasavvur edilebilen tek yolmuş
gibi eleştirel olmadan ve düşünülmeden takip edilemeyeceğidir. Tam tersine
sektin yolu şimdiye kadar hiç başarılı olmamıştır. Başarılı olan ve bu nedenle
en azından üzerine düşünülmeyi hak eden kesinlikle başka bir yoldur.
5-
Sekt formu ne zaman ve nasıl canlandı?
Bu başka yol, pek çok
devrimci Marksistin bilincinden görece kısa bir süre önce, yani Komintern
döneminde silindi.
Bu yolun üzerine bir
perde örten ve sekt rotasını öne çıkaran büyük tarihsel gelişme, Komintern’in
devrimci partilerin oluşturulmasını en yakın “acil” gereklilik olarak ortaya
koyduğu I. Dünya Savaşı sonrası değişim dönemidir. Komintern’in meşhur 21
Madde’si, her ülkede, derhal bir devrimci parti kurulmasını öngörüyordu; hatta
parti serada kurulmuş olsa bile. Neden açıktı: dünya devrimi tüm Avrupa için
kapıdaydı. Avrupa için gerçekten de öyleydi.
Fakat biliyoruz ki,
böyle siparişle oluşumlardan hakiki devrimci partilerin yükselmesinin
imkânsızlığı kesinlikle kanıtlanmıştır (her çeşit, başarı şansı bulunmayan
devrimci olmayan partiler). Bu, düşmanın (özellikle Sosyal Demokrasi) Avrupa
Devrimi’ni bozguna uğratabilmesinin en temel nedenidir. Ve devrimin yenilgisi
modern toplumsal tarihin dönüm noktasıdır: bugün tüm dünya bu kanaldan
akmaktadır.
En iyi bilinen sonuç
Stalinizmin yükselişidir –Komünist partilerin ve Rusya’nın Stalinizasyonu.
Bunun simetrik sonucu Stalinizasyonu reddeden ya da ondan kopan akımlara
toslaması oldu: Genellikle, Stalinizasyonu hareketin yenilgisinin ve
yozlaşmasının bir sonucu olarak değil, tersine hareketin yozlaşmasını
Stalinizasyonun bir sonucu olarak görüyorlardı. Bu görüşe göre, devrimci başarı
için basitçe, Stalinist olmayan öncü liderliğin güçlenmesi –gerçekten devrimci–
yani doğru çizgideki öncü liderliğin oluşması yeterliydi. Birinin kendi 21
Maddesinden yola çıkılarak devrimci “parti”nin ite-kaka zoraki kurdurulması
süreci, tarihi 1917’de başlamış gören devrimci ya da devrimci olacak olan yeni
bir nesil tarafından verili kabul edildi.
Sonuç, “Bolşevik”
sektlerin –yani Bolşevik olduğunu düşündükleri şeyi taklit eden sektlerin–
Avrupa devriminin gerilemesinin ilk dönemindeki birinci dalgasıydı.
Tipik bir örnek
İtalyan “Bordiga sekti”nin ve Komintern’in çocuksu-solcularının –Lenin’in Sol
Komünizm, Bir Çocukluk Hastalığı’nda eleştirdiği akım– filizlenmesiydi. Bu
iyi-niyetli, fakat cahil solcular Bolşevik partinin gerçekten nasıl yükseldiği
hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı. Onlar için, 21 Madde ültimatomu, devrimci
bir partinin yokluğunda birinin boynunu büken, pek de sık rastlanmayan acil
devrimci bir kriz durumunda olan duyarlı devrimciler tarafından oluşturulan
özel bir acil durum önlemi değildi. Onlar için, bu acil önlem, bu çaresizlik
önlemi, bir norm –hatta 21 Maddeye neden başvurulmak zorunda olunduğunu
açıklayabilecek tek bir tarihsel durum olmamış olsa dahi, her daim yapılacak
“Bolşevik” şey– haline geldi.
Olağan bir şablon
olarak genelleştirilmiş bu zoraki devrimci “parti” (ya da onun kopyası) yolu şu
şekilde devam etti: Kendi örgütsel sınırınızı oluşturmak için “Doğru Programın”
bayrağını yükseltiniz. Bunu nesnel koşullara rağmen yapınız çünkü bu tarih üstü
bir buyruktur. Bunu etrafınızda kimler varsa onlarla, mesela diğer iki iyi
insanla, yapınız. (Zaten, savaşın karanlık günlerinde, Lenin’in Bolşevik
partisinin bir avuç insana düştüğü söylenmez mi?) Kendinizi Devrimci Parti olarak
deklare ediniz. Doğru Programa sahip olduğunuzdan eninde sonunda işçiler
kapınıza gelecektir… Ve işte sektinize sahipsiniz.
6-
Troçkist Sekt Modeline Hızlı Bir Bakış:
Troçki’nin Komünist
partilerle yolları ayırmaya birkaç yıllık isteksizliği diğer şeylerin yanında
Troçkist bir sekt kurma –son derece gönülsüz olarak kabullendiği sonuç– dışında
başka bir alternatif görmemesi tarafından koşullanmıştı.
Şu hatırlanmalı ki,
politik gelişiminin tüm dönemleri boyunca (örneğin, 1914’ten önce) Troçki,
Lenin’in ne yaptığını bir türlü anlayamamıştı. On yıllarca, sert bir biçimde,
alenen “bölücü” bir faaliyet yapmakla suçladığı Lenin’in örgütsel yöntemiyle
savaştı. Onu dehşete düşüren “bölücü” faaliyet neydi? Tam ve Doğru bir program
etrafında ayrı bir politik merkez –Tam Programa dayalı bir sekt değil, fakat
bir politik merkez– oluşturma faaliyetiydi.
Troçki’nin Rus
hareketinde örgütsel “uzlaştırıcı” yoluna gitmesi onun da (tıpkı Almanya’daki
Rosa Luxemburg ve İkinci Enternasyonal solu gibi) Lenin’in devrimci partiye giden
yolunun doğasını anlayamamış olduğu anlamına gelir. Troçki’nin politik
yaşamının büyük çoğunluğu boyunca tek anlayabildiği örgütsel yol ya
sekt-ve-bölücülerin (Lenin’i bu şekilde yorumlamıştı) yolu ya da uydurma bir
“parti-birliği” tüccarlığı bataklığı olmuştur.
KP’lerin
Stalinizasyonunun Troçki’yi Komünist Partilerin içinde, yani hiçbir muhalif
politik merkeze tahammül göstermeyen Stalinist hareketlerin içinde, kendi
“politik merkez”ini (Sol Muhalefet) oluşturmaya zorlaması ironiktir. Savaş
öncesi Rus Sosyal Demokrasisi içinde yapılması mümkünken onaylamadığı yola,
Stalinist hareketler içinde yapılması mümkün değilken kendi başvurmak zorunda
kalmıştır.
Öyleyse, Troçkist
grupların KP’ler içinde Sol Muhalefet oluşturmaya daha fazla devam edemedikleri
zaman bildikleri tek diğer şeyi doğal olarak seçmeleri pek şaşırtıcı değildir:
sekt. Bu nedenle bir sonraki deney, (hiç şüphesiz Troçki bunu son derece
rahatsızlıkla yapmıştı) kitle partisine giden sekt(er) olmayan yolun orada
bulunabileceğini umut ederek Sosyal-Demokrasi içine girmek olmuştur. Bununla
gerçekleşmesi umulan Sosyal-Demokrasinin temsil ettiği varsayılan kitle
hareketi içinde bir devrimci partinin kadrolarının kuluçkada beklemesidir. Bu
hikâyeyi daha ileri götürmek, burada konu dışı olacaktır.
Bizim ilgilendiğimiz
nokta şudur: bu “antrizm” deneyinin öncesi ve sonrasında, “Bolşevik sekt”
modelinin düşüncesizce kabulü 1930’lardan itibaren Troçkist makro-sektten kopan
mikro-sektler bolluğu üretmiştir. Amerika’da, buna ek olarak, işçi sınıfının
herhangi bir politik kitle hareketinin olmayışı başka bir yolu görmeyi
zorlaştırmıştır.
7.
İP/BSB Deneyimi
Tartışılması gereken
bir başka konu da 1948-50 yıllarında var olan İşçi Partisi(İP)/Bağımsız
Sosyalist Birlik (BSB) deneyimidir. Bu örgütlenme bizim öncülümüzdür. Çok daha
detaylı bir incelemek gerekse de, genel olarak bu yıllarda yaşananlar üç ana
bölüme ayrılabilir.
1. SP içinden
Sosyalist İşçi Partisi’nin kurulması: 1937 yılının sonunda Troçki ve Cannon
etrafındaki Troçkist önderlik tüm dünyada, ABD’yi de içine alacak bir şekilde
yeni bir devrimci dönemin başlayacağı tespitinde bulununca, Sosyalist Parti
içindeki Troçkist kesim partiden ayrıldı. Bu durum 21 Madde kalıbını tetikleyen
bir unsur oldu (En azından, burada bir acil durum hissiyatının yarattığı bir
motivasyon olsa da…) Bu kalıba göre, ne pahasına olursa olsun, bütün dünyaya
devrimci parti ilan edilmeli, programı ve bayrağı yükseltilmeliydi. SP’nin sağ
kanadı Troçki ayrılmaya hazırlanırken bile, bizi tasfiye etmeye çalışacak kadar
telaşlı ve endişeliydi. Sonuçta 1938 yılının başlarında Amerika Birleşik
Devletleri işçi sınıfına Sosyalist İşçi Partisi takdim edildi ve aynı yıl da 4.
Enternasyonal kuruldu!
Yeni partinin
kendisini nasıl tanımladığı konusunda herhangi bir belirsizlik yoktu: Dünyaya
en sonunda lütfedilmiş devrimci bir partiydi bu. Parti, işçi sınıfının itici
gücü oluncaya kadar hızla gelişecek ve yakın bir zamanda ortaya çıkması ümit
edilen devrimci duruma önderlik edecekti. Tam ve doğru programını ön plana
çıkardığında, bu sekt (ya da “parti”) tabii ki hızla bir kitle partisine
dönüşecekti.
Savaşın başlaması,
sorgulanmayan bu görüşü iki değişik açıdan yanlışladı. Öncelikle program
gerçekten tam ve kapsamlıydı bir şekilde, ama doğru değildi. (Sovyetler
Birliği’nin korunması, Hitler-Stalin Paktı, Stalinist Emperyalizmin ortaya
çıkışı, Polonya ve Finlandiya’nın işgalleri, vs.) Bu tartışma açısından çok
daha önemli olan mesele ise, 1939-40 yıllarındaki tartışmalarda örgütü sarsan
ve bölen “örgütsel yapı” problemidir.
Gerçekten olan şey,
kendini parti diye adlandıran bir sektin savaşın başlamasına bir sekt gibi
tepki vermesidir. O zamanlar bu durumu böyle algılamamış ve Cannon liderliği
çevresinde durumu “Bürokratik Tutuculuk” olarak nitelendirmiştik. Bu sekt
tepkisi bölünmeden sonra Sosyalist İşçi Partisi tarafından çok daha açık bir
biçimde sergilendi. Parti savaş boyunca bir deniz böceği gibi davrandı. Kendi
kabuğuna çekildi ve kendisini korumaya çalıştı. “Kadroların korunması”
politikası altında militanlarını rafa kaldırdı. Savaş sırasında süren
mücadelede daha sıkı kadrolar yaratmaya çalışmayı ise hiç tercih etmedi.
2. Bölünmeden sonra
kurulan İşçi Partisi ise tam tersine bu dönemde küçük bir kitle partisi olarak
varlığını sürdürmeyi başardı. İşçi Partisi, gerçek bir kitle partisinin belki burun
kıvıracağı ama hiç de küçümsenmeyecek bir faaliyet yürüttü. Üyelerinin
militanca aktivitelere katılımını, alanlarda, sendikalarda devrimci bir
faaliyetin yürütülmesini ve de ajitasyon ağırlıklı haftalık popüler derginin
bir geniş bir kitleye dağıtılmasını sağladı.
Bu kitle partisi
çalışmasını daha dar bir çerçeve içinde de yürütmek mümkündü. Ya da tam tersine
çok daha geniş bir çerçeve oluşturup, çalışmayı yerelde daha sınırlı alanlara
yöneltmek de bir tercih idi. Ama sonuçta biz küçük bir kitle partisiydik ve
beklentimiz halen daha aynıydı; savaş sonrasında devrimci bir durumun ya da
buna yakın birşeyin ortaya çıkması ve bizim bulunabildiğimiz alanlarda hızlı
bir gelişme dönemine girmemiz. Bizim bu özel dönemde, geçici bir süre için de
olsa, işçi hareketi içindeki sosyalist karşı duruş eğilimini örgütleyen tek
parti olmamız göz önüne alındığında, bu beklenti daha anlamlı görünebilir.
Savaş durumu, üyelerimizin endüstride yer almalarını ve proleterleşmelerini
görece olarak kolaylaştırıyordu. Endüstrideki maaşların düşüklüğü ve astronomik
rakamlara ulaşan gelir vergileri, partinin üyelerden toplayabileceği aidatları
çok düşük düzeylere geriletiyor ve yapılan işin finansmanını oldukça
zorlaştırıyordu. Bu kısıtlı ve özel dönemde, bir sektin bir kitle partisi gibi
davranması yüzünden ortaya çıkan çelişkilerin üstünü yürütülen mücadelenin
ateşi örtebiliyordu. Aslında savaşın sonucu Avrupa ve Amerika’da
gerçekleştirilen devrimler olsaydı, bu dönemde partinin aldığı duruşun
doğruluğu tarihsel olarak kanıtlanmış olacaktı. Ancak böyle bir argüman öne
sürmek çok da ilgimi çekmiyor. Çünkü bu argümanla birlikte bir kaçınılamazlık
teorisi ve “daha akıllı olsaydık şöyle yapardık” gibi tartışmaların ortaya
çıkacağını biliyorum. Bütün bunların ise bugün bir önemi yok. Bu noktada benim
açımdan önemli olan, belirli bir süre için de olsa, bir sektin “küçük bir kitle
partisi” tarzında bir duruş sergileyebilmesinin mümkünlüğünü belirtmek.
3. Hesap zamanı ise
1946 yılında geldi. Bu yıl, bir dönüm noktasıydı. Her şey yatışmaya başladığında,
savaş sonrasının dünya için devrimci bir dönem olmayacağı ortaya çıkmaya
başladı. Yeni bir yönelimin gerekliliğinin baskısı altındaydık. Bu yüzden 1946
yılı İşçi Partisi içindeki sistematik bir şekilde sekterliği tercih etmiş
bulunan Johnson kliği ile son bir hesaplaşmanın yaşandığı yıl oldu. Bu klik bir
tam bir hizip programına, belki daha doğru bir ifade ile, oluşabilecek her
duruma uydurulabilecek birçok programa sahip bir gruptu. 1946 yılında Johnson
kliği sözü edilen devrimin söylenenden çok daha yakın olduğunu öne sürerek yeni
gelişmelere karşı resmi bir tepki gösterdi. Memnuniyet verici olmayan
gerçeklerle yüzleşen her sekt gibi onlar da tüm Avrupa’da kapitalizmin çöktüğü,
Sovyetlerin iki yıl içinde ortaya çıkmaya başlayacağı gibi fantastik bir
söylemi tercih ettiler. Benzer biçimde pasifleşmiş sendikaların politikalarını
dengelemek adına mücadele komitelerinin (o zamanlar fabrika komiteleri denirdi)
kurulmasını destekleyen bir programla ortaya çıktılar. Bu sistematik sekterler
bütün bu deli zırvalarıyla birlikte daha sona Sosyalist İşçi Partisi’ne taşındı
ve bölünüp parçalanmadan önce bir süre daha kendi dünyaları içinde devrimci
siyasetlerini sürdürdüler.
Aynı yıl, İşçi Partisi
için yeni bir yönelimin gerektiği konusunda başka bir girişim gerçekleşti. Ama
bu sefer bu girişimi organize edenler daha çok ciddiye alınabilecek kişilerdi.
Bu girişim “küçük kitle partisi” kavramını teorize etme ve sistematikleştirme
çabasıydı. Amaç bu kavramı savaş durumunun dayattığı bir tanımlama olmaktan
çıkarıp, her zaman kullanılabilecek ve sahiplenecek bir örgütlenme tarzına
dönüştürmekti. Aslında bu “küçük kitle partisi” tanımı örgüt tarafından kabul
görmemekteydi. ABD’deki politik ortamın yaprak kımıldamaz bir hale dönüşmesi
(soğuk savaş iklimi ve McCarthycilik dönemine girilmesi), örgütün bir yanılgıya
düşmeden, geleceğinin diğer gruplar gibi bir sekt olarak varlığını sürdürmeye
çalışmak olacağını fark etmesi gerekiyordu. 1948 yılında sunulan ve kabul
edildiği 1949 yılına kadar tartışılan bir raporda yer aldığı gibi, örgüt kendi
hakkında bazı gerçekleri kabullendi. Öncelikle ismindeki parti sözcüğü
haricinde bu organizasyon bir parti değildi. Ülkede sosyalist bir “parti” yoktu
ve biz de dahi bütün sosyalist gruplar gerçekte birer sekt idiler. En iyi
ihtimalle de bunlara birer propaganda grubu da denilebilirdi. Ama seçenekler
vardı tabi, her grup bir sekt olsa dahi, aptal, fantezi peşinde koşan ve
kendini aldatan ya da duyarlı ve iyi bir sekt olmak sizin seçiminize kalmıştı.
Dönemin koşulların sunduğu tek imkân bir sekt olmaksa da, tabii ki işçi sınıfı
ve var olan hareketlere karşı sekter politikalar yürütmeyi reddetmek de her
zaman mümkündü. Bu duruma uygun düşen bir tarzla, İşçi Partisi ismi Bağımsız
Sosyalist Birlik şeklinde değiştirildi. Bu tavır kendi içinde tutarlı bir
yönelişti. Bağımsız Sosyalist Birlik’in koşulların elverdiği ölçüde en sağlıklı
ve en mantıklı sekt olduğunu düşünüyorum. Ancak bu olumlu yönelişin bile
1950’li yılların ortamının solu tamamen kurutup yok etmesi karşısında
yapabileceği bir şey yoktu. Bu yıllarda Bağımsız Sosyalist Birlik ucube
projeler ve sekt fantezileri peşinde koşmadı, adeta bir asma yaprağı gibi
zamanla soldu ve düştü. Diğer sektler ise bir dizi politik dönüşüm yaşadılar.
Sosyalist Parti taraftarlarını kaybetti ve bire kadar kırıldı, Sosyalist İsçi
Partisi ise kendini Stalinizme eklemledi.
8.
“Politik Merkez” nedir?
Yukarıda anlatılan
tarihi olaylar detaylı bir açıklama yapılmadan ve değişik alternatiflerin
arasındaki farklar analitik bir incelemeye tabi tutulmadan aktarıldı. Bu yüzden
de geriye dönük bir değerlendirmeye halen gereksinim var. Ama anlatılanlardan
ortaya çıkan pratik sonuç, bir sektten farklı olarak bir politik merkez inşa
etmenin somut gereksinimlerinin (bir başka deyişle, üyeliğe dayalı örgütsel bir
mekanizma yerine, politik bağlılığa dayanan bir propaganda veya eğitim grubu
oluşturmanın gereklerinin), politik bir yayın, bir yayın kurulu ve oluşturulan
bu merkezin politik faaliyetini yürütecek iyi kötü bir örgütsel mekanizma
olduğunu göstermekte.
Bu tür bir politik
faaliyet aslında sanıldığından daha yaygın bir biçimde var olmuştur. Bugünkü
ABD’de bu tarzın örnekleri görülebilir. Radikal duruş birçok zaman sektler
tarafından sahiplenilmiş ve temsil edilir görünmüştür, ama her zaman bir yayın
etrafında örgütlenmiş politik merkezler de bu kulvarda yerlerini almışlardır.
1. Ürettiği
politikalar açısından en etkili olan örnek herhalde Monthly Review dergisidir.
Bu dergide Komünist Parti’den bağımsız ama yine de amorf bir Stalinist politika
savunulmaktadır. Dergi, politik bir örgütlenmeye yönelik bir eğilim içinde olsa
da, bazı yerel dergi dostları, ortakları gibi grupların kurulmasına yönelik
çalışmalar ayrı tutulursa, henüz örgütsel bir kristalleşme yaşamadı. Benzer bir
sürecin Guardian için de aşağı yukarı geçerli olduğunu öne sürebiliriz. Ancak
bu grupların nihai amaç olarak devrimci bir partinin inşasını hedeflediklerini
öne sürmek oldukça zor. Daha çok kendi fikirlerini sol içinde yayma, kabul
ettirme gibi bir perspektiften hareket ediyorlar.
2. Bir başka görece
başarı Liberation tarafından elde edilmiştir. Aslında bu başarıyı elde etmek
derginin başlangıçta sahip olduğu politik çizgiye mal olmuştur. Bu dergi
kurulduğunda pasifist eğilimlere sahip bir politik merkez oluşturmaya
yönelmişti. Ama pasifizm bu hareketin bir anlam kazanmasının önünde bir
engeldi. Çorbaya katılmış bir parça tuz gibi görebiliriz belki bu dergiyi.
Politik açıdan yaşanılan kafa karışıklığı bu dergiyi sonuçta dağınık radikal
bir gazetecilik çizgisine sürüklemiştir.
3. Dissent iyi kötü
bir bilince sahip kişiler tarafından bir sekt örgütlenmesine dayanmayan politik
bir merkezin inşası için kurulmuştu. Bu insanlar sosyal demokrasinin olmadığı
bir yerde sosyal demokrat olmaya karar vermiş kişilerdi. Daha sonra Dissent ve
L.I.D. bir tür birleşmeye gitti. L.I.D. baştan üyeliğe dayalı bir örgütlenme
iken, üyeleri ortalıktan kaybolunca kendini politik bir merkeze dönüştüren
ilginç bir örnektir. Bu merkezin politikası da sosyal demokrasidir ama bir
yayın etrafında örgütlenmemiştir. The New Leader da üyeliğe dayanmayan sosyal
demokrat politik merkez yapılanmasına bir başka örnektir. Bütün bu örneklerde
yer alan yapılanmaların güçlü bir biçimde içinde bulundukları maddi koşullar
tarafından da şekillendirildiklerini unutmamalıyız.
Aslında, bütün politik
yayınlar bir tür politik merkeze dönüşme eğilimindedir. Sonuçta işin doğası
gereği bu yayınlarda yeni fikirler harmanlanmakta ve insanlara sunulmaktadır,
bu da kaçınılmaz olarak bu eğilimi yaratır.
Geniş bir alana
yayılan örnekler üzerinde durdum. Bu çeşitlilik alıp bire bir kopyalanabilecek
bir örgütlenme modelinin olmadığını göstermekte. Tartışmaya çalıştığım nokta,
üyeliğe dayalı yeni bir sekt inşa etmekten uzak durmaya çalışan bir eğilim
olarak bizim kendi politik fikir ve amaçlarımızı nasıl ortaya koymamız
gerektiği. Bu noktada yukarıda andıklarımdan en önemli farkımız ise, devrimci
sosyalist bir partinin kurulması için gerekli önkoşulların sağlanmasını önüne
hedef olarak koyan bir politik merkez inşa etmeye çalışmamızdır.
9-
Başarmak istediğimiz nedir?
Tüm ulusal
özellikleri, mekansal ve dönemsel özellikleri ve koşulları soyutlayacak
olursak, Lenin’in örgütsel başarısı şudur. Bolşevik eğilimin özenli oluşumu
zaman içinde üç aşamadan geçmiştir –bence her duruma uyan ve yapmak zorunda
olduğumuza uygun üç şey.
Bolşevik eğilimin
oluşum süreci:
1. Birleşmiş bir tür
devrimci Marksizmi dile getiren bir öğreti bütünü, bir siyasi yayın kütlesi
yarattı;
2. Siyasi çekirdek
etrafında parti kadroları ve militanları oluşturdu;
3. Kendi fizyonomisi
ve adıyla kendi “türündeki sosyalizm”i sol politikada bir varlık olarak kurdu.
Bu, bizim
görevlerimizi de özetliyor.
Geleceğin devrimci
partisinin nasıl oluşacağını öngörmeye ya da tahmin etmeye ihtiyacımız yok.
Nasıl bir parti olursa olsun, yalnızca bu üç koşul başarıyla yerine
getirildiğinde, sonuçlar lehte olabilir.
Eğer görevlerimiz bu
başlıklar altında düşünülürse, bazı işler farklı önem derecelerine ve
önceliklere sahip olurlar. Örneğin, yayınların yayımlanması bir sekt tarafından
yapılacak işlerden biri olarak görülür, öncelikli bir iş olarak değil. Tek bir
istisnayla gündemin en alt sırasına itilmiş gibi görünür. İstisna, başka
yapılacak hiçbir şeyin olmadığı, varolan her şeyin üstünde bir önceliğe sahip
gibi görünen bir “kitle” organının yayımı. Bizim görüşümüze göre bu, öncelikler
sıralamasındaki vahim bir hatadır. Temel bir yayının yaratılması (yayımı ve
dağıtımı) diğer her şeyin ona bağlı olduğu bir siyasi merkezin yaratılması
işidir. Bu, hedefe götüren temel araçtır. Bu temel yayın kütlesinin ilk görevi,
kadroların oluşumunu mümkün kılmak, kadroların besleneceği siyasi gıdayı
sunmaktır. Onsuz sağlıklı kadro mümkün değildir.
Bu tür kadrolar
elbette ki, yerel olarak oluşacaktır. Siyasi bir merkez, komutlarını,
tezlerini, disiplin vakalarını vb. küçük şubelerinden oluşan büyük
imparatorluğuna ileten bir Merkez Komitesi ya da Ulusal Komite karşısında büyük
avantaja sahiptir. Bu demektir ki; ilkinin yerel topluluklarla, sosyalist
gruplarla, sendikalarla, işçilerin gruplarıyla ve bireysel eylemcilerle
ilişkileri sonsuz çeşitliliğe ve esnekliğe sahiptir. Ancak ikincinin ilişkileri
iki türe ayrılır: üyelerle, ilişki yerel yasalarla sağlamlaştırılmıştır; üye
olmayanlarla, örgütsel engelle ilişki zorlaşmıştır. Büyük bir hazırlık işinin
kotarılacağı ilk dönemden sonra, yerel kadrolarla daha çok birlikte olmanın
yolunu aramalıyız, ancak yeni olasılıklar sunacak tamamen farklı bir ilişki
içinde.
Önümüzdeki altı ay
için harfiyen programımızı açıklamak, bu yazının hiçbir kısmında amaç
olmamıştır. Daha şimdiden üstesinden gelebileceğimizden çok daha fazlasını
görüyoruz. Ve bu da yalnızca başlamak için; çünkü çabamız başlamak için bir
yılın önemli bir kısmını kaplayacaksa, bu satırlar görevini yerine getirmiş
olacaktır.
Uzun dönemli bir
perspektifimiz olmalıdır. Burada olan bir köşeyi çabuk dönme şeması değil, tam
tersi: yalnızca uzun bir çabadan sonra gerçek meyvesini verebilecek bir gelecek
için hazırlık hattı. En azından on yıllık plan kapsamında düşünmeliyiz. Son iki
on yılı kör bir patikada geçirdik. Eğer 1970’lerin sonunda yukarıdaki üç temel
görevi yerine getirmekte birkaç sağlam başarımız olursa, bir devrimci parti
hedefi için takdir edilecek ilk adımları atmış olacağız.