İmdat Freni

Blog

“İktidar Halka!”: John Lennon ve Yoko Ono ile Söyleşi

Tarık Ali & Robin Blackburn

Tarık Ali ve Robin Blackburn’ün,  John Lennon ile 21 Ocak 1971 ‘de gerçekleştirdiği ve Yoko Ono’nun da katıldığı uzun söyleşiden kısa bir seçkiyi yayınlıyoruz. Lennon’u “Power to the People” (“İktidar Halka”) şarkısını yazmaya teşvik eden söyleşi, Kızıl Köstebek (The Red Mole) dergisinde yayımlanmıştı.

“Tek yol işçilerin mutsuzluklarının farkına varmalarını sağlamak, etraflarını kuşatan hayalleri kırmak olabilir. Arabaları ve televizyonları var ve hayata dair daha fazlasının olabileceğini düşünmek istemiyorlar. Kendilerinin bile olmayan, başkalarının düşlerini görüyorlar. Siyahların ve İrlandalıların baskı ve zulme maruz kaldığını ve bir sonrakinin kendileri olacağını fark etmeliler.”

Tarık Ali: Son albümünüz ve kamuoyuna yaptığınız açıklamalar fikirlerinizin gittikçe radikalleştiğini ve politikleştiğini gösteriyor. Ne zamandır bu şekilde düşünüyorsunuz?

John Lennon: Statükoya karşı her zaman politik oldum. Polisten doğal bir düşmanmış gibi korkup nefret ederek, insanları alıp götürüp bir yerlerde öldürdüğü için ordudan tiksinerek büyütüldüğünüz zaman bu hayli kolay oluyor. Kısaca bu işçi sınıfının içinden gelmekle alakalı; daha sonra yaşlanıyor, bir aileye sahip oluyor ve sistem tarafından sindiriliyorsunuz. 1965-66 civarında şu superstar saçmalıkları nedeniyle hiç politik değildim. Fakat bu sadece tahakkümden kaçmanın bir yoluydu. “Hayatta bunlardan başka şeyler de var değil mi? Şüphesiz hepsi bu değil” diye düşündüm. Fakat bir biçimde hep politik oldum. Yazdığım iki kitapta da din hakkında birçok gönderme var ve bunların birine işçi ile kapitalist üzerine yazdığım bir oyunu ekledim. Çocukluğumdan beri sistemi yermeye çalışıyorum. Sanki omzumun üstünde bir mikroçip varmış gibi sınıf meselesinde her zaman bilinçli oldum Çünkü ne olduğunu, üstümüze çöken sınıf tahakkümünün ne olduğunu biliyordum fakat Beatles kasırgasıyla birlikte ne yazık ki bir süreliğine gerçeklikten koptum.

TA: Sizce yaptığınız müziğin başarılı olmasının nedeni nedir?

JL: O zamanlar isçilerin bir atılım yaptığı düşünülmekteydi fakat şimdi geçmişe baktığımda siyahların koşucu, boksör veya şovmen olmalarına izin verdikleri yapmacık bir anlaşma son konusu olan. Bunlar seçmelerine izin verdikleri: Working Class Hero albümünde de dediğim gibi bugün kaçışın bicimi pop yıldızı olmak. Rolling Stone dergisine de ayni şeyi söyledim; iktidarın sahibi hala aynı insanlar, sınıf düzeni ise hiç değişmedi sayılır. Şık kıyafetleriyle bir sürü uzun saçlı, son moda orta sınıf çocukları etrafta dolanıyor. Hiçbir şey değişmedi sadece biraz kıyafet değiştirdik. Fakat aynı piçler her şeyi idare etmeye devam ediyor.

TA: Tabi ki sınıf henüz Amerikan rock gruplarının üzerinde durmadığı bir şey.

JL: Amerikalı rock gruplarının hepsi orta sınıf ve burjuva; bunu da belli etmek istemiyorlar. İşçilerden korkuyorlar çünkü Amerika’daki işçilerin politik olarak sağda olduğunu ve sadece kendi çıkarlarını savunduklarını zannediyorlar. Fakat bu orta sınıf gruplar ne olup bittiğinin, sınıf düzeninin nelere yol açtığının farkına vardıkları takdirde bütün bu burjuva saçmalığından kendilerini kurtarabilirler.

TA: Bir Beatles üyesi olarak size yüklenen rolden sıyrılmaya nasıl başladınız?

JL: Beatles’ın en şaşaalı zamanlarında bile buna karsı durmaya çalıştım. Birkaç kere Amerika’ya gittik ve bize Vietnam hakkında hiçbir şey söylemememiz tembihlendi. Bir süre sonra bizden bunu bir kere daha istediklerinde “savaş istemediğimizi ve ABD’nin derhal çekilmesi gerektiğini” söylemeye karar verdik ve öyle de yaptık. O zamanlar için bu hayli radikal bir davranıştı. Çevrenizdeki herkes size Sezar gibi davranıp ne kadar muhteşem olduğunuzu söylediği zaman “kral değil, gerçek olmak istiyorum” demek zorlaşıyor. Dolayısıyla sergilediğim ikinci politik tavır, “Beatles İsa’dan büyüktür” demektir. Bu var olan manzarayı gerçekten değiştirdi. Amerika’da neredeyse vuruluyordum. Bizi takip eden gençler için büyük bir travma olmuştu. Hassas sorulara cevap vermeme tutumu -her ne kadar adı bu şekilde konmasa da- bu olaydan sonra başladı. Bütün gazeteleri okuyordum ama sizin de bildiğiniz gibi siyasi olanın pek bir kıymeti yoktu. Olan bitenin farkında olup da birşeyler söylememekten utanıyordum. Bu oyunu daha fazla oynayamıyordum, benim için çok fazlaydı. Özellikle savaşın devam etmesi nedeniyle Amerika’ya gidişim duyduğum rahatsızlığı daha da artırdı. Truva atına dönmüştük. “Efsanevi dörtlü” en tepedeydi; uyuşturucu ve seks hakkında şarkılar söylüyorduk. Sonra daha da ağır maddeler kullanmaya başladım. Tam olarak bundan sonra bizi alaşağı etmeye başladılar.

TA: Devrimi acımasızca eleştirirken de siyasi kaygılar taşıyor muydunuz?

JL: Evet, tabi ki ‘Revolution’. Bu şarkının iki farklı versiyonu vardı fakat illegal sol sadece “beni unut” sözleriyle yayınlanan 45’likle ilgilendi. Şarkının albümdeki orijinal versiyonunda ise “beni hesaba kat” sözlerine yer verilmişti. Seslerle devrimin resmini çizdiğimi düşünüyordum. Fakat hata yapmışım, bu bir devrim değilmiş. 45’lik versiyonunda “eğer yok etmekten bahsediyorsan beni unut” diyordum. Öldürülmek istemiyordum. Maoistleri pek fazla tanımıyordum sadece çok az olduklarını, kendilerini yeşile boyadıklarını ve polisin önünde durup alınmayı beklediklerini biliyordum. Gerçek komünist devrimcilerin kendilerini daha iyi organize ettiklerini ve sadece ortalıkta bağırıp çağırmadıklarını düşünmüştüm. Böyle hissetmiştim, gerçekten bir soru soruyordum. Kapitalist bir oyunu sürdürmeme rağmen işçi sınıfının bir mensubu olarak her zaman Rusya ve Çin ile ve işçi sınıfına ilişkin her şeyle ilgilendim.

Robin Blackburn: Yoko senin albümün modern avangart müziği rock müzik ile bir araya getiriyor gibi. Bütün sesleri bir araya getiriyorsun. Örneğin bir tren sesini müzikal hale sokuyorsun Bununla kastettiğin gündelik hayatın estetik bir boyutu olduğu ve sanatın müzelere, galerilere hapsedilmemesi gerektiği mi?

Yoko Ono: Kesinlikle. Yaşadıkları tahakkümden kurtulmak için çabalayan ve inşa edici bir şeyler ortaya koyarak insanları kışkırtmak istiyorum. Kendilerini yaratmaktan korkmamalılar. Temel olarak dünyada iki çeşit insan var: Yaratmak için gerekli yeteneğe sahip olduğu için kendine güveni olanlar ile kendilerine yaratıcı yetenekleri olmadığı, sadece verilen emirleri verine getirebilecekleri söylendiği için demoralize olan ve özgüvenlerini kaybedenler. Kurulu düzen sorumluluk almayan ve kendine saygı duymayan insanlar istiyor.

RB: Sanırım işçi kontrolü tamamen bununla ilgili.

JL: Böyle bir şeyi Yugoslavya’da denemediler mi? Ruslardan bağımsızlardı. Oraya gidip r:asil işlediğini görmek isterdim.

TA: Evet, denediler. Stalinizmden kopmaya çalıştılar. Kendini kısıtlamayan bir işçi kontrolüne izin vermek yerine yüksek düzeyde bir siyasi bürokrasi yarattılar. Sonuç olarak işçilerin inisiyatifini boğdular ve bütün sistemi farklı bölgeler arasında yeni eşitsizlikler yaratan bir piyasa mekanizmasıyla yönettiler.

JL: Bütün devrimler bir kişilik kültüyle son buluyor gibi -hatta Çinliler- bile bir baba figürüne ihtiyaç duydular. Bunun Fidel ve Che ile birlikte Küba’da da ortaya çıkacağını düşünüyorum. Batı tarzı komünizmde bir baba figürü olarak neredeyse hayali bir işçi imajı yaratmak zorunda kalıyoruz.

RB: Bu hayli iddialı bir düşünce -“işçi sınıfı” kendi “kahramanı” haline geliyor. Yeni bir avutucu illüzyonun yaşanmadığı, gerçek işçi iktidarı olmadığı sürece. Bir kapitalist ya da bürokrat hayatınızı yönettiği sürece bu illüzyonları yasamak durumundasınız.

YO: İnsanlar kendilerine güvenmek zorunda…

TA: Bu nokta önemli; işçi sınıfına kendine güven duygusu aşılanmalı. Bu sadece propagandayla yapılamaz. İşçiler harekete geçmeli, fabrikalarını ele geçirmeli ve kapitalistleri öfkeden kudurtmalı. Mayıs 1968’de Fransa’da olan budur. İşçiler kendi güçlerini hissetmeye başlamıştır.

JL: Fakat Komünist Parti bu yönelimde değildi, değil mi?

RB: Evet. Grevdeki 10 milyon işçiyle birlikte Paris’in merkezinde gerçekleşen devasa gösterileri hükümet binalarının ve resmi kurumların işgaline dönüştürebilir; de Gaulle’ü devirip Paris Komünü veya sovyetler gibi popüler bir iktidar kurabilirlerdi. Bu gerçek bir devrimi başlatırdı fakat Fransız Komünist Partisi bundan korktu. İşçilerin inisiyatifini kullanmasını cesaretlendirmek yerine yukarılarda uzlaşma aramayı tercih ettiler.

JL: Bütün devrimler; Fidel, Marx ya da Lenin, entelektüeller her kimse, işçilere ulaşabildiği takdirde gerçekleşiyor. Önemli insanlar bir araya getiriyorlar ve işçiler tahakküm altında yaşadıklarını anlamaya başlıyorlar. Fakat tam olarak farkına varamıyorlar ve hala arabaların, televizyonların çözüm olduğunu düşünüyorlar. Solcu öğrencilerin işçilerle konuşmasını, bu çocukların Kızıl Köstebek’le ilişkiye geçmesini sağlamalısınız.

TA: Tarih boyunca hiçbir egemen sınıf iktidarını gönül rızasıyla devretmemiştir ve bunun değişeceğine dair bir kanıt da yok.

YO: Ama biliyorsun şiddet sadece kavramsal bir şey değildir. Vietnam’dan dönen şu genç askerlere dair bir program gördüm, birinin belden aşağısı yoktu. Aslında sadece bir et parçası olmasına rağmen “sanırım başıma gelen iyi bir deneyimdi” diyordu.

JL: Gerçekle yüzleşmek istemiyordu, tüm yaşadıklarının boşuna olduğunu düşünmek istemiyordu.

RB: Fakat Yoko baskıya karşı mücadele edenler kendilerini hiçbir şeyin değişmemesinden çıkarları olanlar ve kendi iktidar ve refahlarını korumak isteyenler tarafından saldırıya uğrarken buluyorlar. Kuzey İrlanda’daki Bogside ve Falls Road’a bir baksana; hakları için gösteri yapıyorlar diye özel polisin hunharca saldırısına uğruyorlar. 1969 Ağustos’unda bir gecede yedi kişi vurularak öldürüldü ve binlerce insan evlerinden edildi. Bu insanların kendilerini savunma hakları bile yoktu.

YO: Tam da bu yüzden bu sorunlarla benzeri durumlar gerçekleşmeden önce mücadele etmeli.

RB: Esas tehlike, devrimci bir durum bir kez yaratıldığında yeni muhafazakâr bir bürokrasinin derhal onun etrafını biçimlendirmeye girişmesidir. Devrim emperyalizm tarafından izole edilmişse ve maddi yokluklar da varsa bu tehlike daha da artma eğilimine giriyor.

JL: Yeni güç bir kere oluşmaya görsün, fabrikaları ve trenleri işler halde tutmak için yeni bir statüko yaratmak zorundalar.

RB: Evet ama temsili demokrasi fabrika ve trenleri işçilerin devrimci demokrasi sisteminde işletebileceklerinden daha iyi işletemez ki! İngiltere’de kitleler tarafından kontrol edilen ve kitlelere yanıt verebilecek yeni bir popüler iktidar yaratabiliriz -ki basitçe işçilerin iktidarından bahsediyoruz. Bu nedenle devrimi ilk sıraya koyamayız. Burjuva devletini ancak gerçekten derin köklere sahip bir işçi iktidarı yok edebilir.

YO: Yeni kuşak işi ele aldığında bu yüzden farklı olacak.

JL: Gençliği buraya almak çok da dert değil sanırım. Onların üniversitedeki baskıyı kıran öğrenciler gibi yerel konseylere ve okul otoritelerine saldırmakta serbest hissetmelerini sağlayabilirsiniz. Bu zaten oluyor. İnsanlar daha fazla yan yana gelmek durumundalar. Kadınlar da çok önemli. Kadınları katmayan ve onları özgürleştirmeyecek bir devrim olamaz. Erkek üstünlüğünün size öğretildiği yol çok kurnazca. Benim erkekliğimin birtakım alanları Yoko’ya kapattığını fark etmem epey zaman aldı. Ben sadece doğal davranıyormuşum sanırken aslında yanlış yolda gidiyor olduğumu göstermekte hayli çabuk davranan kızıl, keskin bir özgürlükçü o. Bu yüzden radikal müdahaleci olma iddiasındaki insanlar her zaman ilgimi çekmiştir.

RB: Erkek şovenizmi solda her zaman daha fazladır. Kadınların özgürleşme hareketinin doğuşu bunun defedilmesine yardımcı oluyor.

JL: Saçma. İnsanları, halkı ikiye ayırarak halkın iktidarından bahsedemezsin.

YO: Eşit pozisyonda olmadığın birini sevemezsin. Birçok kadın erkeklere korku ve güvensizlik yüzünden bağlanmak zorunda kalıyor ve bu aşk değil. Bu basitçe kadınların erkeklerden nefret etmesinin asıl nedeni.

JL: Falan filan…

TA: Sence İngiltere’deki şu kapitalizmi nasıl yıkabiliriz John?

JL: Bence bunun tek yolu işçilerin mutsuzluklarının farkına varmalarını sağlamak, etraflarını kuşatan hayalleri kırmak olabilir. Muhteşem, insanların özgürce kendilerini ifade ettikleri bir ülkede yaşadıklarını sanıyorlar. Arabaları ve televizyonları var ve hayata dair daha fazlasının olabileceğini düşünmek istemiyorlar. Çocuklarının okulda düzüldüğünü görmek, patronların onları yönetmesi için hazırlanmışlar. Kendilerinin bile olmayan, başkalarının düşlerini görüyorlar. Siyahların ve İrlandalıların baskı ve zulme maruz kaldığını ve bir sonrakinin kendileri olacağını fark etmeliler.

Bütün bunları fark etmeye gerçekten başladıklarında bir şeyler yapmaya da başlayacaklardır. İşçiler yönetimi alaşağı etmeye ancak böyle başlayabilirler. Tıpkı Marx’ın dediği gibi “Herkese ihtiyacı kadar”. Bence bu burada gayet güzel işler. Ama orduya da sızmalıyız. Çünkü hepimizi öldürmek için çok iyi eğitilmiş durumdalar. Bütün bunlara maruz kaldığımız yerlerden başlamalıyız. Kendi ihtiyacın kocamanken başkalarına vermek bir hata, çok yüzeysel. Fikir sadece insanların konforunu sağlamak, onları iyi hissettirmek değil onların daha da kötü hissetmelerini sağlamalıdır. İnsanların ücret dedikleri şeyi elde etmek için örselendikleri ve aşağılandıkları sürekli olarak vurgulamalı.

Çeviri: Aykut Kılıç

Pornografi, Kameraya Çekilmiş Fuhuştur – Michele Kelly/Scarlett X

Fuhuş ve pornografi feminizmin belki de en tartışmalı konularından ikisi. Aşağıdaki yazının yazarı Michele Kelly gibi düşünen porno karşıtı feministler için fuhuş ve pornografi bir ve aynı şey ve ikisi de erkek sömürüsünün ve şiddetinin en açık sahası ve aracıdır. Sadece erkekler tarafından kontrol edilen bu sektör(ler)e –diğer deyişle tecavüz piyasasına- kadınlar şiddetle sokulurlar ve şiddet altında çalıştırılırlar. Fuhşa ve pornografiye karşı çıkmamak, erkek egemenliğini ve şiddetini daha da pekiştiren kurumsal-endüstriyel tecavüzü desteklemek anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, fuhuş ve pornografi karşıtı feministler için seks işçiliği diye bir iş, bu işin de özgür iradeyle tercih edilmesi gibi bir şey yoktur. Carol Pateman’ın dediği gibi fuhuş, kapitalizmin herhangi bir dalı olmaktan ziyade erkeklerin cinsel haklarını, kadın bedenine ulaşma ve onu kontrol etme özgürlüklerini garanti altına alan patriyarkal sözleşmenin kurumlarından önemli bir tanesidir. Özgür seçim iddiası güç ilişkilerini, bazı kadınların mecburiyetini görmeyen liberal bir safsatadır. Fuhuş ve pornografi amasız fakatsız yasaklanmalı, Kate Millett’in deyimiyle “siyasi tutsaklar” kurtarılmalıdır.

Cinselliği kadınların ezilmesinin merkezi bir alanı olarak tanımlayan bu pozisyona karşı, kendilerini “pro-sex” olarak tanımlayan feministler, kadınların fuhuş ve pornografi alanlarında failliği olmayan kurbanlar olarak görülmesini ve pornografiye ve fuhuşa karşı yasakçı bir tutum benimsenmesini eleştirirler. Bazı kadınların bu sektörlerde zorla ve kötü koşullar altında çalıştırıldıkları doğrudur ama bu alanlarda çalışmayı özgürce seçen kadınlar da vardır. Ki seks işçisi de herhangi bir işçi gibi emeğini belirli bir ücret karşılığında satar. Bu emeği diğer emek biçimlerinden daha değersiz görmek erkek egemenliğinin bir ikiyüzlülüğüdür. Seks işçileri verdikleri cinsel hizmetin karşılığını alabildikleri için ev kadınlarından daha şanslı bir konumda bile sayılabilirler. Diğer işçiler gibi sendikal haklara ve güvenli çalışma koşullarına ihtiyaçları vardır. Pornografi ise illa erkeklerin heteroseksüel erkek cinselliğinin hizmetinde, şiddet yüklü ve şiddeti teşvik eden, kadınları pasif ve değersiz kılan bir iş olmak zorunda değildir. Cinsellik ve cinsiyet klişelerine karşı, kadın cinselliğini merkeze alan, kadınların güçlenmesine hizmet eden, ırksal çeşitliliği yansıtan, işçilerin güvenli bir biçimde ve emeğinin karşılığını alarak çalıştığı feminist bir pornografi üretimi mümkündür.

Feminizm için son derece çelişkili ve çatışmalı konular olan fuhuş ve pornografi ile ilgili kabaca özetlenen bu iki yaklaşımı çeşitli açılardan eleştiren veya destekleyen çok sayıda melez politik konum da söz konusudur. Pornografi ve fuhuş karşıtı pozisyonun dile getirdiği şiddet, sömürü, şiddetin teşviki ve normalleştirilmesi ile ilgili konular gözardı edilemeyeceği gibi seks işçilerinin faillikleri, şiddete-hastalıklara-istimara- karşı hakları, fuhşa karşı olma gerekçesiyle kriminalize edilmeleri gibi sorunlar da görmezden gelinemez. Kelly’nin aşağıdaki yazısını, bu tartışmalar içinde önemli noktalara dikkat çektiği için yayınlıyoruz.

İmdat Freni

Ticarileşmiş cinsel sömürüden yani hem fuhuştan hem de pornografi sektöründen sağ çıkmış biri olarak, “tüm kadınların güvenliğini sağlamak” adına üçüncü tarafları, örneğin pezevenkleri cezai yaptırımdan azade kılma iddiasını tamamen gülünç buluyorum.

Şu nedenle:

Birleşik Krallıkta pornografi endüstrisi neredeyse tümüyle yasallaştırılmış durumda. Yalnızca çocukların cinsel istismarını, ölülerle ve hayvanlarla cinsel ilişkiyi ve ölüm tehlikesini içeren eylemleri sahneye koyan pornografi ürünlerini bulundurmak ve dağıtmak cezai müeyyide kapsamında.

Ticari bir endüstri ve meşru bir iş sahası olarak değerlendirildiğinden -porno yanlısı lobinin iddiaları doğru olsaydı- pornografinin içinde bulunan kadınlar açısından en güvenli seks endüstrisi alanı olmasını bekleyebilirdik.

Fakat bu yanlış.

Kendi deneyimim bakımından porno endüstrisi uzak arayla yaşadığım en şiddetli ve zehirli fuhuş biçimi olmuştur. Yasal olması bana “oyuncu” olarak “çalışan haklarına” erişim sağlamıyor, daha çok pezevenkler ve porno yapımcıları tarafından istenildiği gibi şiddet uygulamak ve sömürmek için yasal düzenlemeye tabi olmayan bir ortam yaratıyordu.

Bu herkesin bildiği bir sır. Bir zamanlar bu endüstrinin en tutulan aktrislerinden ikisi 14 ve 15 yaşlarında sektöre sokulmuştu. Porno yapımcılarının reşit olmayan kadınları sektöre almak için sahte kimlik kartlarının alımından söz ettiğini duydum ve “sosyal yardım sisteminden yeni çıkmış” genç kadınların bu endüstride çalışmaya en yatkın olanlar olduğunun iddia edildiği bir sohbete tanık oldum. Savunmasız kızların ve genç kadınların bu açık istismarının bir kez olsun pornografik filmleri düzenleyen, üreten ve dağıtanlar -çoğunlukla erkekti bunlar- tarafından mahkûm edildiğini duymadım.

Porno dünyası fuhşunkinden farklı değil. Başka insanlar da sürece dahil oluyor ve onlardan biri elinde kamerayla uygulanan şiddetin her bir dakikasını kayda alıyor. Sonuçta kamera önünde bir fuhuş. Bu sektörde yer alan insanların çoğu farklı roller de üstleniyor: Porno aktrislerinin çoğu aynı zamanda “eskortluk” yapıyor ve tam tersi de gerçekleşiyor. Tanıdığım porno yapımcılarının birçoğu aynı zamanda eskort ajansı, genelev veya duyuru siteleri işletiyordu. Genelevler tabii ki Birleşik Krallık’ta yasadışı olduğundan en riskli işletmeler olarak görülüyor. Onları cezai çerçeveden çıkarmak orada sömürülen kadınları şiddet karşısında daha az savunmasız yapmayacak, hali hazırda kadınlara ve çoğu kez kızlara cinsel şiddet uygulayan ve onları sömürenlerin kârlarını daha meşru kılacaktır.

Pornografinin giderek daha da şiddetli hale geldiği artık bir sır teşkil etmiyor, ne var ki sıklıkla bunun “yalnızca bir sahne oyunu” olduğunun iddia edildiğini duyuyorum.

Bu bir oyun değil. Gırtlağı sıkılan kızın gırtlağı gerçekten sıkılıyor. “Acı verici ters ilişki” sahnesindeki kadın kendisine anal tecavüzde bulunan adamın gerçekten durması için yalvarıyor çünkü canı acıyor. İpucu sahneye verilen isimde saklı. Kadının yüzüne uygulanan şiddet, kolektif tecavüzler ve işkence “oynanmıyor” fakat ekran, izleyicinin bu şiddet biçimlerinin uygulandığı kadını insan olarak görmemesine yardımcı olan bir tampon görevi görüyor. Kadın, platoda hiçbir etkinlik göstermeyen bir “performansçı”, sahneye konulmak ve her zaman daha fazlasını talep eden bir erkek bakışı tarafından tüketilmek dışında. Daha fazla acı. Daha fazla ıstırap. Daha fazla aşağılama. Bu sektörü erkek talebinin besliyor olması özellikle pornografide şiddetin sürekli olarak artıyor olmasından gözlemlenebilir.

Bir keresinde kamera önünde resmen bir toplu tecavüze uğradım. Muhtemelen o görüntüler bazı adamlar onları izleyip mastürbasyon yapsın diye dijital ortamlarda dolaşıyordur hala. Daha yukarıda sözünü ettiğim en popüler “aktrisler”den biri, kendisine hakaretler yağdırılırken dışkı içinde sürünmek zorunda bırakıldığı bir sahneni ardından omzuma yaslanıp hüngür hüngür ağladı. Ve bu anaakım porno endüstrisindeydi, hani şu “gonzo” tipi amatör pornoya göre daha güvenli hatta daha “alımlı” sayılan.

Seks ticareti meşrulaştırılınca olanlar bunlar işte. Kâr insan haklarına baskın geliyor. Ve üçüncü taraflarda herhangi bir çekincenin olmayışı uygulanan şiddetin görünmez ve duyulmaz olduğu ve listelenmediği anlamına geliyor.

Bu kendilerini fuhşun başka sektörlerinde bulan ve muhtemelen hiçbir zaman bir porno çekiminde bulunmayacak kadınları da etkiliyor. Para karşılığı seks yapmak isteyen erkekler çoğunlukla filmlerde gördükleri ve ancak bakarak mastürbasyon yaptıkları şiddetli sahneleri yeniden üretmenin arayışındalar.

Tıpkı fuhuş alanında çalışan kadın gibi porno oyuncusu kadın da kameralar bir kez çalışmaya başladı mı, kendi “hayır”ının bir önemi olmadığını fark eder. Esasen onun “hayır”ı giderek şiddet seviyesi artan senaryo talebini yanıtlamanın bir unsuru bile olabilir. Daha öncesinde belirlenen sınırlar her ne olursa olsun kamera bir kez çekmeye başladıktan sonra tüm vaatlerin uçup gittiğini acı biçimde deneyimledim. Burada erkek “düzücü”nün de bir “aktör” olarak ücret alıyor oluşu onu uyguladığı şiddetteki sorumluluğundan azade kılmıyor. 

Zaten bazı durumlarda erkek “aktörler” esasında fuhuş yapmaya gelmiş sıradan insanlar oluyor. Sıradan erkeklerin gelip bir “porno starının gangbang”ine katılmak için para verdiği ve kameraya alınan “seks partileri” ülkenin seks kulüplerinde hayli popüler hale geldi. Bu işletmeleri açan porno yapımcıları ve pezevenkler sömürü ve şiddet için yeni yollar bularak her daim daha “yaratıcı” bir şekilde zenginleşiyorlar. Fuhuş yapmaya gelenler ve izleyiciler de, elbette ki, hep daha sert ve aşırı görüntü ve deneyim talebini yükseltiyorlar.

Bir çekim sırasında bardağıma uyuşturucu konduktan sonra porno endüstrisinden ayrıldım. Bugün hala bilinçsiz haldeyken başıma ne geldiğine dair hiçbir fikrim yok ama o sahnelerin internette bir yerlerde dolandığından da hiç şüphem yok.

Bu arada “tecavüz pornosu”, gösterilen fiziksel şiddet kişinin hayatına kastedecek aşırılıkta olmadığı takdirde yasa dışı değil.

Pornografi ve fuhuş cinsel rıza hakkındaki yasalarımızla alay ediyor.

Şimdi bana lütfen tüm bunların kadınların güvenliğini nasıl sağlayacağını açıklar mısınız?

Çeviri: Uraz Aydın

Kaynak: https://tradfem.wordpress.com/2019/10/01/la-pornographie-cest-de-la-prostitution-filmee-et-totalement-depenalisee-cela-ne-la-rend-pas-sure/

İran, Lübnan ve Irak’ta Kitle Gösterileri Sürüyor – Joseph Daher

İran, Kasım Süleymani suikastına misilleme olarak Irak’taki ABD üslerine balistik füzeler fırlatarak can kayıplarına sebep oldu. Fakat İran rejiminin ve Irak ve Lübnan’daki müttefiklerinin protesto gösterilerini rayından çıkarma veya sona erdirme çabaları hedefine ulaşamadı.

İran’da Yeni Kitle Hareketleri

İran’da yeni hükümetin Tahran üzerinden uçan Ukrayna uçağının düşmesi ile ilgili sorumluluğu başlangıçta reddedip kabul etmesinden bu yana yeni kitle gösterileri gerçekleşti. İran’ın Irak’taki ABD üslerine yönelik füze saldırılarından birkaç saat sonra bir İran füzesi yanlışlıkla sivil bir uçağı vurdu. Ukrayna uçağındaki 176 yolcunun büyük çoğunluğu, kış tatilinde ailelerini ziyaret etmek için gelip Kanada’ya ya da İngiltere’ye dönmekte olan İranlı çifte vatandaşlık sahipleriydi.

İran’a yönelik baskısını sürdüren Kanada başbakanı Justin Trudeau Pazartesi günü yaptığı açıklamada, son zamanlarda bölgedeki gerilim tırmanmış olmasaydı Ukrayna uçağındaki 176 yolcunun halen hayatta olacağını söyleyerek ABD’yi suçladı.

Tahran’da ve ülkedeki pek çok kentte göstericiler, yolcuların ve mürettebatın yas içindeki aileleriyle dayanışma içinde olduklarını ifade ettiler ve dini lider Ali Hamaney de dâhil olmak üzere İran İslam Cumhuriyeti ve Devrim Muhafızları Ordusu (Pasdaran) liderlerine yönelik “Diktatöre Ölüm” nidalarına varan muhalif sloganlar attılar. Süleymani’nin portreleri yırtılıp parçalanırken Hamaney’in ve rejimin devrilmesi sloganları sokaklarda çınladı. Gösterilerin bastırılması şiddetli oldu; 30’dan fazla gösterici tutuklanırken, polisin göstericilere yönelik pek çok kişinin yaralanmasına sebep olan coplu ve silahlı müdahalesinin fotoğrafları ve videoları sosyal ağlarda yayıldı.

İslam Devrimi’nin yıldönümü vesilesiyle her yıl Şubat ayında gerçekleştirilen Fecr (müzik, film, tiyatro ve görsel sanatlar) festivallerine katılımlarını iptal eden sanatçılar ve aydınlar da gösterilere katıldılar.

Rejim karşıtı gösterilerle karşı karşıya kalan İran İslam Cumhuriyeti Dini Lideri Ali Hamaney, İran Devrim Muhafızları’nın ve General Süleymani’nin bölgede ve ülkede güvenliği sağlama rolünü göklere çıkaran ve hem Amerika Birleşik Devletleri ile Avrupa devletlerini hem de kitlesel protestoları hedef alan uzun bir konuşma ile yanıt verdi. İran İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Ruhani, daha iyi bir yönetim, daha fazla çoğulculuk ve şeffaflık dileklerini içeren daha ılımlı bir konuşma yaptı.

Irak ve Lübnan’da Halk Direnişi Sürüyor

Baskıların artmasına rağmen Lübnan ve Irak’ta da kitle gösterileri devam ediyor.

Irak’ta İran ve onun ülke içindeki müttefikleri, taleplerini Irak’taki mezhebe dayalı ve neoliberal siyasi sistemle ilgili herhangi bir değişiklik olmaksızın ABD birliklerinin ülkeyi terk etmesiyle sınırlayarak halen kitlesel protesto hareketini ele geçirmeye çalışıyor. Bilhassa Şii İslami köktenci lider Mukteda Sadr, Irak’taki ABD varlığına karşı kitlesel bir gösteri çağrısı yaptı ve protestolara katılan ve Bağdat’ın en büyük meydanında çadırlar kuran destekçilerinden kendi hareketine katılmalarını istedi.

Baskıya ve tehditlere rağmen Bağdat’ta ve pek çok güney kentinde gösteriler ve sivil itaatsizlik eylemleri, ülkeyi emekçi sınıfların ve onların mücadelelerinin mahvına yol açacak bir hesaplaşmalar bölgesine dönüştürmeye çalışan ABD ve İran’ı da hedef alarak devam ediyor.

Lübnan’da mezhepçi ve neoliberal yöneten sınıfa karşı kitlesel isyan, Lübnan Bankası ve diğer özel bankalara yönelik neredeyse her gün gerçekleşen saldırıların ve kanun ve nizam kuvvetleriyle şiddeti gittikçe artan çatışmaların gösterdiği üzere radikalleşme yönünde açık bir eğilimle mücadelenin dördüncü ayına giriyor. Göstericiler ciddi ölçüde takviye ile bastırıldı ve 18-19 Ocak hafta sonunda yüzlerce kişi yaralandı. Aynı zamanda Lübnan’daki emekçi sınıflar, acımasız banka kısıtlamalarını ve ulusal paranın yüzde 60’tan fazla değer kaybını da içeren ve gittikçe derinleşen bir ekonomik krizle karşı karşıya.

Emperyalist güç ABD ve İran gibi bölgesel güçler tarafından araçsallaştırılan jeopolitik gerilimler karşısında, mücadeleyi sürdüren halk sınıfları tüm dünyada ilericilerin ve enternasyonalistlerin yol göstericileri olmaya devam ediyor.

23 Ocak 2020

Çeviri: Sanem Öztürk

Eli Kulağında (Ekolojik) Felaket ve Onu Önlemenin (Devrimci) Yolları üzerine 13 Tez – Michael Löwy

“Ekofeministlerin bizlere açıkladığı gibi kadınların eylemlere kitlesel katılımı sistemin yarattığı ekolojik tahribatın ilk kurbanları olmasından kaynaklanıyor. Orada burada sendikalar da bu mücadeleye omuz vermeye başladı. Bu önemli bir gelişme çünkü son tahlilde, nüfusun çoğunluğunu oluşturan kent ve kır emekçilerinin aktif katılımı olmadan sistemi yenemeyiz. Bunun ilk koşulu ise, her harekette ekolojik hedefleri (kömür madenlerinin, petrol kuyularının yahut termik santrallerin kapatılması vs.) bu kapatmaların ilgilendireceği çalışanların istihdam güvencesiyle birleştirmek.”

I. Ekolojik kriz şimdiden 21’inci yüzyılın en önemli toplumsal ve siyasal meselesi; gelecek aylarda ve senelerde bu önemi daha da katlanacak. Gezegenin ve dolayısıyla insanlığın geleceği önümüzdeki on yıllarda belirlenecek. 2100 yılı için kimi bilim insanlarının yaptığı hesaplamaların da pek bir işlevi yok. Bunun iki nedeni var:

a) Ekonomik neden: Hesaplanması imkânsız olan tetikleme etkilerini göz önünde bulundurduğumuzda yüz yıl sonrasına dönük bir tahmin fazlasıyla keyfi olacaktır;

b) Siyasal neden: Yüz yılın sonunda bizler, çocuklarımız ve torunlarımız buradan gitmiş olacağız, dolayısıyla bu hesaplamaların ne anlamı var ki?

II. Ekolojik krizin son derece tehlikeli sonuçları olan çeşitli yönleri var ancak iklim meselesi hiç şüphesiz bu tehditler arasında en dramatik olanı. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) bizlere açıkladığı gibi eğer ortalama sıcaklık sanayi öncesi dönemi 1,5° geçerse geri döndürülemez bir iklim değişikliği sürecinin başlama riski var. Peki bunun sonuçları ne olur? Birkaç örnek vermekle yetinelim: Avustralya’daki gibi mega-yangınların çoğalması; nehirlerin yok olması ve toprağın çölleşmesi; kutup buzullarının eriyip yerinden kopması ve deniz seviyesinde onlarca metreyi bulabilecek yükselme: oysa iki metrelik yükselişle Bangladeş’in, Hindistan’ın ve Tayland’ın geniş bölgelerinin yanı sıra insan medeniyetinin Hong Kong, Kalküta, Venedik, Amsterdam, Şangay, Londra, New York, Rio gibi başlıca kentleri sular altında kalacak. Sıcaklık seviyesi nereye kadar yükselebilir? Kaç dereceden itibaren dünya üzerindeki insan yaşamı tehdit altında olacaktır? Bu sorulara kimsenin yanıtı yok.

III. İnsanlık tarihinde daha önce görülmedik felaket tehditleri bunlar. İklim değişikliği sonucu gelecekte oluşacak olana benzer iklim koşullarını bulmak için birkaç milyon yıl öncesinin Pliosen çağına dönmek gerekir. Jeologların çoğu yeni bir jeolojik çağa girildiği değerlendirmesinde bulunuyor: Gezegenin koşullarının insan eylemi aracılığıyla değiştirildiği Antroposen. Peki bu insan eylemi nedir? İklim değişikliği 18’inci yüzyılın Sanayi Devrimiyle başladı fakat 1945’ten sonra neoliberal küreselleşmeyle beraber nitel bir sıçrama yaşadı. Bir başka ifadeyle atmosferdeki karbondioksit birikiminin, dolayısıyla küresel ısınmanın sorumlusu modern kapitalist sınai medeniyettir.

IV. Eli kulağında bu felakette kapitalist sistemin sorumluluğu geniş ölçüde kabul ediliyor. Papa Francesco Laudato Si (“Övgüler olsun sana”) papalık genelgesinde “kapitalizm” sözcüğünü kullanmadan hem toplumsal adaletsizlikten hem de ortak evimiz olan Doğa’nın yıkımından “kâr maksimizasyonu ilkesi”ne dayalı, yapısal olarak sapkın bir ticari ilişkiler ve mülkiyet sistemini sorumlu tutuyordu. Dünya çapındaki ekolojist eylemlerde atılan sloganlardan biri “iklimi değil sistemi değiştir!”. Business as usual’ın taraftarı olan, bu sistemin başlıca temsilcilerinin -milyarderler, bankacılar, “uzmanlar”, oligarklar, siyaset erbabı- tutumu Louis XIV’e atfedilen şu cümleyle özetlenebilir: “Benden sonra Tufan”.

V. Çok nadir birkaç istisna dışında her biri sermaye birikiminin, çokuluslu şirketlerin, fosil oligarşisinin, topyekûn metalaşmanın ve serbest ticaretin hizmetindeki hükümetlerin tutumu meselenin sistemsel karakterini caniyane biçimde resmediyor. Kimileri -Donald Trump, Jair Bolsonaro, Scott Morrison (Avustralya)- açıkça ekoyıkıcı ve iklim-inkârcı bir tutum alıyor. Diğerleri, sözüm ona “makul” olanları, muğlak bir “yeşil” retoriğin ve bütünlüklü bir hareketsizliğin karakterize ettiği yıllık COP toplantılarında (“Taraflar Konferansı” ama “Periyodik olarak Düzenlenen Sirkler” de diyebiliriz) tutturulacak tonu belirliyor. Bunların arasında en başarılısı Paris’teki COP 21 olmuştu. Tüm katılımcı hükümetler karbondioksit salınımlarını azaltmaya dönük tantanalı vaatlerde bulunmuştu. Birkaç Pasifik adası dışında hiçbiri sözünü tutmadı. Ne var ki, bilim insanlarının hesaplamalarına göre bu vaatler yerine getirilmiş olsaydı dahi hava sıcaklığı 3,3°’ye kadar artabilirdi.

VI. “Yeşil kapitalizm”, “salınım hakları piyasaları”, “telafi mekanizmaları” ve sözde “sürdürülebilir piyasa ekonomisi”nin diğer manipülasyonlarının tümüyle etkisiz olduğu görüldü. Gırla “yeşilleştirme” yapılırken, salınım miktarları ok gibi fırlıyor ve felaket koşar adımla yaklaşıyor. Tümüyle üretimciliğe, tüketimciliğe, “piyasa payları” için vahşi bir mücadeleye, sermaye birikimine ve kârların maksimizasyonuna adanmış bir sistem olan kapitalizm çerçevesinde ekolojik krizin çözümü yok. Bu sistemin yapısına içkin olan sapkın mantık kaçınılmaz olarak ekolojik dengelerin bozulmasına ve ekosistemlerin yıkımına yol açıyor.

VII. Felaketten kaçınmayı sağlayacak tek etkili alternatifler radikal olanlar. “Radikal”, kötülüğün kökenlerine inen demek. Eğer köken kapitalist sistemse, bize sistem karşıtı, yani antikapitalist alternatifler lazım –  21’inci yüzyılın meydan okumalarına karşılık verebilecek ekolojik bir sosyalizm, bir ekososyalizm gibi. Ekofeminizmin, toplumsal ekolojinin (Murray Bookchin), André Gorz’un siyasal ekolojisinin veya antikapitalist büyüme karşıtlığının (degrowth/décroissance) ekososyalizm ile birçok ortak noktası var: Tüm bunlar arasında son yıllarda karşılıklı etkilenme ilişkileri gelişti.

VIII. Sosyalizm nedir? Birçok Marksist için üretim araçlarının kolektif temellükü (el konulması) aracılığıyla üretici güçlerin serbest gelişimini sağlamak üzere üretim ilişkilerinin dönüşümüdür. Ekososyalizm Marx’a sahip çıkıyor ancak açık biçimde bu üretimci modelden kopuyor. Elbette ki kolektif temellük gerekli ancak üretici güçlerin de radikal biçimde dönüştürülmesi gerekir:

a) Enerji kaynaklarını değiştirerek (fosil yakıt yerine yenilenebilir olanlar)

b) Küresel enerji tüketimini azaltarak

c) Meta üretimini azaltarak (“büyüme karşıtlığı”) ve gereksiz faaliyetleri (reklam) ve zararlı olanları (pestisitler ve savaş silahları) ortadan kaldırarak

d) Malların programlanmış şekilde miadını doldurmasına son vererek.

Ekososyalizm aynı zamanda tüketim modellerinin, ulaşım yollarının, kentleşmenin, “yaşam tarzının” dönüşümünü içeriyor. Kısacası mülkiyet biçimlerindeki bir değişimden çok daha fazlasını kapsıyor: Söz konusu olan, dayanışma, éga-liberté (özgürlük-eşitlik) ve doğaya saygı değerleri üzerine kurulu bir medeniyet değişimi. Ekososyalist medeniyet üretimcilik ile tüketimcilikten koparak çalışma zamanının kısaltılmasını ve dolayısıyla toplumsal, siyasal, oyunsal, sanatsal, erotik vs. faaliyetlere ayrılacak serbest zamanın artmasını hedefler. Marx bu hedefi “özgürlüğün hakimiyeti/krallığı” kavramıyla tarif ederdi.

IX. Ekososyalizme geçişi sağlamak için iki kriterin yön vereceği bir demokratik planlamaya ihtiyaç var: Hakiki ihtiyaçların tatmini ve gezegenin ekolojik dengelerine saygı. Bir kez reklam bombardımanından ve kapitalist piyasa tarafından yaratılan tüketimci takıntıdan kurtulduktan sonra halkın kendisi, demokratik biçimde hakiki ihtiyaçların ne olduğuna karar verecek. Ekososyalizm halk sınıflarının demokratik akılcılığı konusunda bahse girmeye dayanır.

X. Ekososyalist tasarımı nihayete erdirmek için kısmi reformlar yeterli değildir. Gerçek bir toplumsal devrim gereklidir. Bu devrimi nasıl tanımlamalı? Walter Benjamin’in Tarih Kavramı Üzerine tezlerinin (1940) hazırlık notlarına referansta bulunabiliriz: “Marx devrimlerin dünya tarihinin lokomotifi olduğunu söyler. Fakat belki de olaylar kendilerini başka şekilde sunar. Belki de devrimler trende seyahat etmekte olan insanlığın imdat frenini çekme eylemidir”. 21’inci yüzyılın terimlerine tercüme edersek: Modern Kapitalist Sınai Medeniyet adını taşıyan bir intihar treninin yolcularıyız hepimiz. Bu tren giderek artan hızla bir felaket uçurumuna yaklaşıyor: İklim değişimi. Devrimci eylemin amacı, geç olmadan, bu treni durdurmak.

XI. Ekososyalizm hem bir gelecek tasarımı hem de burada ve şimdi mücadele etmek için bir strateji. “Koşulların olgunlaşması”nı beklemek söz konusu değil: Toplumsal mücadeleler ile ekolojik mücadeleler arasındaki yakınlaşmayı sağlamak ve sermayenin hizmetindeki iktidarların en yıkıcı girişimlerine karşı savaşmak lazım. Bu Naomi Klein’in Blockadia dediği şeydir. Bu türden seferberliklerin bünyesinde, bu mücadelelerin içinde antikapitalist bilinç ve ekososyalizme olan ilgi gelişecektir. Yeşil New Deal gibi öneriler bu mücadelenin bir parçasını oluşturabilir; fakat bunun “yeşil kapitalizmin” geri dönüştürülmüş bir hali olarak tasavvur etmekle sınırlı kalan halleri değil, fosil enerjilerden kesinkes kopmayı talep eden radikal biçimleri.

XII. Bu savaşımın öznesi kim olacak peki? Geçmiş yüzyılın işçici/sanayici dogmatizminin bir güncelliği kalmadı. Bugün çatışmanın ön saflarında bulunan güçler gençler, kadınlar, yerliler, köylüler. Greta Thunberg’in çağrısıyla başlayan muhteşem gençlik isyanında kadınlar önemli bir yer kaplıyor – bu hareket gelecek için önemli umut kaynaklarından biri. Ekofeministlerin bizlere açıkladığı gibi kadınların eylemlere kitlesel katılımı sistemin yarattığı ekolojik tahribatın ilk kurbanları olmasından kaynaklanıyor. Orada burada sendikalar da bu mücadeleye omuz vermeye başladı. Bu önemli bir gelişme çünkü son tahlilde, nüfusun çoğunluğunu oluşturan kent ve kır emekçilerinin aktif katılımı olmadan sistemi yenemeyiz. Bunun ilk koşulu ise, her harekette ekolojik hedefleri (kömür madenlerinin, petrol kuyularının yahut termik santrallerin kapatılması vs.) bu kapatmaların ilgilendireceği çalışanların istihdam güvencesiyle birleştirmek.

XIII. Bu kavgayı fazla geç olmadan kazanma şansımız var mı? Bağıra çağıra felaketin kaçınılmaz ve her türden direnişin gereksiz olduğunu ilan eden o sözde “çöküşçüler”in (collapsologue’ların) aksine bizler geleceğin hala açık olduğunu düşünüyoruz. Elbette geleceğin ekososyalist olacağının hiçbir garantisi yok: Bu Pascal’cı anlamda bir bahis konusu; tüm gücümüzle “belirsiz olana dönük bir çaba”ya giriştiğimiz bir bahis. Fakat Bertolt Brecht’in engin ve sade bir bilgelikle söylediği gibi: “Mücadele eden kaybedebilir. Ancak mücadeleye girişmeyen zaten kaybetmiştir”. 

23 Ocak 2020

Çeviri: Uraz Aydın

Kaynak: http://www.europe-solidaire.org/spip.php?article51885

Black Mirror ve İdeoloji Olarak Teknoloji – Emre Tansu Keten

“Her toplum tipine tekabül edecek bir makine tipi elbette ki bulunabilir: Hükümranlık toplumları için basit ya da dinamik makineler, disiplin toplumları için enerji makineleri, denetim toplumları için sibernetik makineler ve bilgisayarlar. Ama makineler hiçbir şeyi açıklamaz, makinelerin yalnızca bir kısmını oluşturduğu kolektif örgütlenmelerin çözümlenmesi gerekir.”

 Gilles Deleuze

I

Black Mirror, ortaya çıktığı 2011 yılından bu yana, kültür endüstrisinin hıza ve yeni olana dayalı yapısına rağmen, ilgi çekiciliğinden ve etkisinden bir şey kaybetmedi diyebiliriz. Aksine, Her, Love, Death+Robots, Ready Player One, Zoe, Osmosis gibi Black Mirror esinli olarak değerlendirilen yapımların sayısı günden güne artmaya devam ediyor. Dijital çağın getirdikleri insanların pratiklerini, düşünüşünü, gündelik ritmini şekillendirirken, teknolojik gelişmenin potansiyelleri ve olasılıkları, gerek kültür endüstrisinde, gerekse akademik ve felsefi yazında daha yaygın bir şekilde konu ediniliyor. Geçmişte (olası) teknolojik yeniliklerin insan doğası ile ilişkisini kurgusunun temeline alan birçok bilimkurgu metni/yapımı bulunurken; Black Mirror, bütün bunların dışında, başlı başına bir janr olma iddiası taşıyor.

Peki Black Mirror’ı, tarihi çok daha eskilere dayanan distopik metinlerden ayıran ne? Birincisi ve akla ilk gelen açıklama, dizinin konu ettiği atmosferin günümüz insanının yaşam pratiklerini çok daha fazla kapsıyor olması. Tabii ki, klasik distopyalar da kendi dönemlerinin var olan teknolojilerinin üzerinde yükseliyordu. Ancak birçoğunda, bu denli bir yakınlık mümkün değildi. Örneğin, bundan sadece dokuz sene önce kurulan Instagram’ın bugün insanların hayat ritimlerini belirleyebilecek bir güce erişmiş olması, dizide karşımıza çıkan aşırı tahayyülleri daha yakınımızda hissetmemize olanak sağlıyor. Medya kullanım pratiklerimizdeki bu hızlı dönüşümün ve olağanüstü uyum becerimizin yarattığı dehşet, pratik bir karşılık yaratmasa dahi ciddi bir kaygıyı besliyor. İkincisi ise, bilimkurgu ve distopya türünün bütün yaşamı kurgulayan yapısının tersine Black Mirror, yaşamın küçük parçalarında ortaya çıkan kazalar üzerine yoğunlaşıyor. Han’ın söylediği gibi “dijital mahalle insana sadece hoşuna gideceği kesimlerini sunar dünyanın. Böylelikle de kamusal alanı, kamusal ve hatta eleştirel bilinci ortadan kaldırarak dünyayı özelleştirir” (Han, 2017:54). Yaşamın bütününe dair bir kavrayış yetisinden kopartılan yabancılaşmış insan, aynı şekilde, yaşamın belirli kesimlerine yöneltilmiş olan distopik bakışa meyil ediyor: parçalanmış deneyimin parçalanmış distopyaları.

II

Ernest Bloch, tarihsel olarak gerçekleşmesi imkânsız, uzak geleceğe atıf yapan, hayal mahsulü Promoteci rüyalar ile içerisinde olunan dönemin devrimci dönüşümünü dert edinen umutlar, yani ütopyalar arasında bir ayrım yapar. Enzo Traverso’ya göre ise (2018:29), çağımızda, birincisinin yok olması; ikincisinin ise ciddi bir başkalaşım geçirmesi olgusuyla karşı karşıyayız. Teknolojik ilerleme fetişi, artık bize olmayan zaman ve yerde, olabilmesi imkânsız düşler kurma fırsatı vermez. Hayal gücümüz, teknolojilerin patikalarına mahkum bir şekilde, şimdiki zamanda sıkışıp kalır. Diğer yandan ise ütopyalar, “aşırılıklar çağı”nın sona ermesiyle birlikte, kolektif özgürleşme arzusundan, meta tüketiminin merkezde olduğu bireyselleşmiş hayallere doğru bir başkalaşım geçirir. Çağımızın insanı için ütopya, kendi hayatı ve hedefleriyle sınırlı bir anlam taşır. Ütopyanın bireyselleştiği yerde ise, ekolojik ve teknolojik karamsar senaryolardan oluşan distopyalar ön plana çıkar.

Dünya Savaşları, Nazizm, Stalinizm, atom bombası gibi olguların var olduğu bir dönemde yaygınlaşan distopyalar, bütün olumsuz koşullara rağmen, var olan düzenin bir eleştirisi ve alternatif bir dünyaya işaret edilmesi işlevini taşımaktaydı. Oysa, günümüzün yaygın distopik figürleri, tıpkı ütopyanın kolektif özgürleşim iddiasını kaybetmesi gibi, eleştirel ve politik içeriğinden soyutlanıp, karamsar tahayyüllerin bir temaşa nesnesi hâline gelmiştir. Bu, yeni medya teknolojilerinin yaygın olarak kullanıldığı bir dönemde, iletişim teknolojilerinin hâlihazırdaki etkilerinden de, içlerinde barındırdığı potansiyellerden de distopik bir kuşkuyla söz etmenin verdiği hazzı da açıklamaktadır. Black Mirror’ın bu denli popülerleşmesinde, bu hazzın rolü oldukça önemlidir.

İnsanı teknolojik gelişmenin karşısında teslimiyete sürükleyen olguların altında,“tarihselliğin ya da gelecek anlayışının zayıflaması; temel değişimin, ne kadar cazip olursa olsun, artık mümkün olmadığına dair bir kanı ve kinik mantık” (Jameson, 2017:28) yatmaktadır. Marcuse’nin teknolojik rasyonalite kavramıyla açıkladığı bu düzlem, ideoloji sayesinde failsizleştirilmektedir. Tarihin sonunun ilanı ile birlikte kitleler siyaset sahnesinde artık yer bulamazken, teknoloji, kapitalizm başta olmak üzere diğer alanlardan tamamen bağımsız, kendi seyri içinde gelişen bir güç olarak tanımlanmıştır. Post-endüstriyel toplum, medya toplumu, enformasyon toplumu, elektronik toplum, ileri teknolojik toplum gibi birçok tanım, artık yepyeni bir toplum tipinin yerleşik hâle geldiğini, bu toplum tipini belirleyenin, sınıf mücadelesi ya da kapitalizmin yasaları değil, teknolojik gelişme ve insanların bu gelişmeye ne kadar katkı sunup, ne derece ayak uydurdukları olduğunu söylemektedir (Jameson, 1994:61).

III

Black Mirror, genel yapısı ile ideoloji olarak teknoloji söyleminden kaçışı mümkün kılan bir metin değildir. Bölümlerin bütününe bakıldığında, dizideki eleştirinin temel hedefi, teknolojik kuşatılmışlıktan ziyade, teknoloji içerisindeki kazalardır. Görünmez Komite’nin (2015) ifade ettiği gibi “dünyamızın teknik niteliğinin ancak iki koşulda farkına varırız: bir icat ya da bir ‘arıza’ halinde. Ancak yeni bir icatla karşılaştığımızda ya da aşina olduğumuz bir şey hayatımızdan çıktığında, kırıldığında ya da bozulduğunda, doğal bir dünyada yaşadığımız yanılsaması çöker”. Ancak bu çöküş radikal bir uyanış hâli değildir. Çünkü başlı başına teknolojik düzen, sermayeye bağımlı, az sayıda şirket tarafından yönetilen ve gelişimi doğal olmayan bir yapıdır. Söz gelimi, dijital emek insanların daha az çalışıp, konforlu bir şekilde yaşayabilmesi için düşünülmemiş ya da internetin yaygınlaşmasıyla doğal olarak ortaya çıkmamış, sürtünmesiz, esnek ve 7/24 bir kapitalizmin var olması için modellenmiştir:

“Yeni ekonominin aslında sadece çalışma zamanını değil, ayrıca bütün hayatın işe sürülmesi anlamında, çalışma dışı zamanı ya da yaşam zamanını da tüketen bir ekonomi olduğunu göz önüne aldığımızda, yeni ekonominin krizinin ekonomik zaman ve yaşama zamanı arasındaki çelişki tarafından belirlendiği sonucuna ulaşıyoruz. başka bir deyişle kriz bir ekonomi fazlalığı nedeniyle siberuzam ve siberzaman arasındaki bir orantısızlık nedeniyle patlak veriyor” (Marazzi, 2010:120).

Burada kriz bir arızadır, ancak ideolojik olarak doğallaştırılan yeni ekonominin bizzat kendisidir. Paul Virilio’nun düşüncesinde gördüğümüz gibi, her yeni teknolojik icat, beraberinde kendi kazasını da getirmektedir. Bu anlamda, bir kaza olarak kriz üzerinden yapılan eleştiri, insanlığın bütün hayatını işe sürerek sömürü dozunu arttıran yeni ekonominin radikal eleştirisini perdelemektedir.

Dizinin birinci sezon ikinci bölümünde, fütürist bir mekanda koşu bantlarına mahkum ‘Bing’ Madsen’in, âşık olduğu kadına yapılanlar üzerinden patlak veren isyanı bir kazadır, ancak bu kaza sistemin boşluk bırakmayan mükemmel yapısı sayesinde içerilerek önlenmiştir. Ya da üçüncü sezon beşinci bölümde, arıların neslinin tükenmesi nedeniyle üretilen robot arıların devlet tarafından gözetim amacıyla kullanılması da, bu arıların bir hacker marifetiyle katil ordusuna dönüşmesi de bir kazadır. Aynı şekilde üçüncü sezon dördüncü bölümde, böcekleri avlamakla görevli bir askerin, implantının bozulmasıyla, düşmanlarının aslında kendisi gibi birer insan olduklarını görmesi de (bu bölümün eleştirel bir okuması, sorunun teknoloji değil, onu kullanan siyasal güç olduğunu açık şekilde gösteriyor bana kalırsa).

Black Mirror’ın kaza odaklı eleştirel yapısı, Netflix’le yapılan anlaşmanın ardından eleştiri yönünden gözle görülür bir zayıflama yaşamıştır. Dizinin (Netflix’teki ilk) üçüncü sezonunun aksiyona dayalı, sürükleyici hikayelerle örüldüğü; şaşırtıcı sonlarla süslendiği bir gerçekse de, teknolojiye dair distopik ve eleştirel bakışını bir nebze muhafaza ettiği de söylenebilir. Ancak, dizinin yaratıcısı Charlie Brooker tarafından daha ümitvar bir sezon olacağı önceden duyurulan, dördüncü sezonun çok daha az eleştirel olduğu açıktır. Önceki bölümlerin ana motifini oluşturan teknolojiyle harmanlanmış insanların karşılaştığı toplumsal sorunlar, bu sezonda yerini çılgın insanların yarattığı tekil sorunlara bırakmış, kendi kötü amaçları için teknolojiyi kullanan dâhiler ön plana çıkmıştır.

IV

İnternet, büyük veri, akıllı telefon, yapay zeka ve robotlar, kodları itibariyle kötülüğü, baskıyı, insan doğasına karşıtlığı barındırmıyorlar. Teknolojiyi mutlak kötülük olarak gören muhafazakâr ve romantik bakış açısının bugünün ve yarının sorunlarına yönelik bir sözü olması çok zor. Kapitalist sistemin, bütün bu alanları kendi çıkarları doğrultusunda işe koşması, yüksek verimlilik ve kâr tutkusunun teknolojiyi bir ideoloji olarak donatması, son dönemin otoriter neo-liberal yöneliminin baskıcı bir devlet modelini geri çağırması gibi etkenler, teknolojiyi insanlığın karşısına bir sorun olarak çıkartıyor. Teknoloji günümüzde, sömürünün arttırılması, bütün yaşamın işe koşulması, reklam odaklı sosyal medya deneyiminde kullanıcıların ücretsiz üretici ve denek olarak kullanılması, bütün bir internet ortamının birkaç şirketin sultası altında yönetiliyor olması, insanlığa yepyeni etik sorunların yüklenmesi gibi sonuçlarıyla karşımıza çıkıyor.  

Gözetim tekniklerinin günden güne gelişmesi, internet kullanıcılarının ayak izlerinin ustaca izlenip, depolanabilmesi, klasik distopyaların bile öngörüsünü aşan bir kapsama ulaşıyor. Richard A. Posner’ın (2017) sözleriyle, “mahremiyetin iki otonom olmayan veçhesi yalnızlık ve gizliliktir ve totaliter bir rejim açısından her ikisinin de toplumsal maliyeti oldukça fazladır. Yalnızlık bireyci tutum ve davranışları teşvik eder; buna karşılık diğer insanların daimi varlığı veya sürekli gözetim altında olma duygusu adaba ve uyum göstermeye mecbur bırakır. Bir kişinin düşündüklerini, yazdıklarını veya arkadaşlarına yahut diğer yakınlarına söylediklerini gizlemesi anlamında gizlilik, yıkıcı düşünmeyi ve otoriteden saklanarak plan yapmayı olanaklı kılar”. İnsanların sosyal medya hesaplarının olmamasının bile başlı başına şüpheli addedilmesine yeteceği dönemler uzak değil. Teknolojik rasyonalite, tamamen şeffaf bir toplumsal düzen talep ederken, insanların yaşama biçimlerini ve ritmlerini bütünüyle yeniden şekillendiriliyor. Liberal bir talep olarak değil, politik bir imkân olarak mahremiyet için mücadele, içerisinde olduğumuz dijital çağın en önemli başlıklarından birisi olacak gibi görünüyor.

Black Mirror, tekno-kötümserliği sahiplenip, bu alana dair radikal bir eleştiri sunmasa da, olmakta olan ve olması muhtemel olanlar hakkında hepimize biraz fikir veriyor, en azından bir tartışma alanı açıyor. Ancak günümüzün ihtiyacı, teknolojinin sınırlı parçalarına odaklanan kısıtlı eleştirilerden ziyade, ideolojik bir form olarak teknolojinin radikal eleştirisidir. Şirketler ve kâr güdüsü tarafından yönlendirilen değil, insanlığın ihtiyaçları doğrultusunda gelişen, demokratik ve eşitlikçi bir gelecek için, ütopyalara yeniden dönmemiz gerekiyor.

Kaynaklar

Görünmez Komite (2015). “Sibernetik Yönetimsellik”, çev. Derya Yılmaz, E-Skop, http://www.e-skop.com/skopbulten/sibernetik-yonetimsellik/2352

Han, Byung-Chul (2017). Şeffaflık Toplumu, çev. Haluk Barışcan, İstanbul: Metis Yayınları

Jameson, Fredric (1994). “Postmodernizm ya da Geç Kapitalizmin Kültürel Mantığı”, çev. Deniz Erksan, Postmodernizm, haz. Necmi Zekâ, İstanbul: Kıyı Yayınları

Jameson, Fredric (2017). “Bir Yöntem Olarak Ütopya ya da Gelecek Tasarrufları”, çev. Esma Kartal, Ütopya/Distopya: Tarihsel Olasılığın Koşulları, der. Michael D. Gordin, Helen Tilley, Gyan Prakash, İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları

Marazzi, Christian (2010). Sermaye ve Dil, çev. Ahmet Ergenç, İstanbul: Ayrıntı Yayınları

Posner, Richard A. (2017). “Huxley’e Karşı Orwell: Ekonomi, Teknoloji, Mahremiyet ve Hiciv, çev. Aysun Gezen, Doğu Batı, Sayı: 80

Traverso, Enzo (2018). Solun Melankolisi: Marksizm, Tarih ve Bellek, çev. Elif Ersavcı, İstanbul: İletişim Yayınları

“Dünyayı Kim Öldürdü?”: Ekofeminizm ve Dünyayı Yeşertmek – Aygün Şen

“Dişi gezegen, herkes için yeniden yeşil olacaktır”

Françoise d’Eaubonne

Neoliberalizmin geri dönülmez noktaya getirdiği ekosistemin tahrip edilmesi süreci sadece bilim insanlarının ve çevrecilerin değil, dünya kamuoyunun da gündeminde artık. Yakın zamanda Avustralya’da günlerce söndürülemeyen yangınlar sayısız canlının ölümüne sebep olurken küresel ısınmanın yangınların şiddetine etkisine dikkat çekildi. Sermayenin açgözlülüğü gezegeni yok oluşun eşiğine getirmişken dev barajlar, madenler, zehir saçan endüstrilerden sorumlu şirketlerle çıkar ilişkileri ortaya dökülen hükümetlerin çöküşü yavaşlatacak önlemleri almakta bile isteksiz oldukları görülüyor. İklim eylemcileri hükümetleri acil önlemler almaya zorlayacak baskı grupları oluşturmaya çalışırken, krizin bedelini en ağır şekilde ödeyenler yoksullar ve yoksulların en savunmasızları da kadınlar ve çocuklar.

Ekofeminizme neden ihtiyaç var?

“Ekofeminizm” terimi ilk kez Fransız araştırmacı Françoise d’Eaubonne tarafından 1974’te “Le Féminisme ou la Mort” (Ya Feminizm Ya Ölüm) kitabında kullanılır. Sözcüğü kullanırken d’Eubonne’un amacı, ekolojik hareketlerin potansiyelini ilan etmek ve kadınları ekolojik bir devrime öncülük etmeye çağırmaktır. Aynı yıl Shelia Collins “A Different Heaven and Earth” (Farklı Bir Cennet ve Yeryüzü) kitabında cinsiyet ayrımcılığı ile ekolojik yıkım arasındaki bağa dikkat çeker; ekolojik yıkım, ırkçılık, sınıf sömürüsünün ataerkil yapıyı ayakta tutan parçalar olduğunu vurgular. 1970’lerden itibaren İkinci Dalga feministlerin tartışmaları ile perspektifi genişleyen ekofeminizm içinde farklı yaklaşımlar olsa da doğa ve kadının erkek medeniyeti tarafından kültür ve aklın alanından dışlanarak aynı şekilde sömürüldüğü görüşü merkezdedir.

Antik dönemde yurttaş sayılmayan, felsefe ve aklın alanından dışlanarak doğurma işlevine ve ev idaresine indirgenen kadın, sonraki yüzyıllarda dinsel öğretiler ile kirli ve günahkâr sayılarak değersizleştirilir. İnsanlığın cennetten, bedensel emek ve acının olmadığı göklerden kovulmasının nedeni Havva’nın günahkarlığıdır. Doğadaki canlı ve cansız tüm varlıklar, tıpkı kadın gibi, Ademoğlunun üzerinde egemenlik kurması, faydalanması, tarlasını ve kadınını nasıl istiyorsa öyle sürmesi için tanrı tarafından bahşedilmiştir. Aydınlanma Çağı düşünürleri de kadının erkekten daha düşük zihinsel ve bedensel güce sahip olduğunu söyler, toplum için faydalı bir eş ve anne olmasını sağlayacak kadar eğitim almasının yeterli olduğunu savunur. Böylelikle kadın ve doğa, erkek dinin zincirlerinden kurtulsa erkek bilimin zincirleri ile bağlanır. Doğayı sömürerek ekosistemi yıkımın eşiğine getiren insan-merkezciliği konuşurken aslında erkek-merkezci bir sistemden bahsettiğimizi, Batılı beyaz erkek tahakkümüne dayandığını hatırlamak gerek. Platon’dan Descartes ve Bacon’a kadar bilim ve felsefenin temellerini atan düşünürler yüzyıllar boyunca doğayı insan aklının biçim vereceği, üzerinde egemenlik kuracağı ruhsuz bir mekanizma olarak görürken denetim altına alınması gereken bu doğaya kadınlar, köleler, yerli halklar da dahil edildi.

Neoliberalizm ile otoriter/faşizan iktidarların iş birliği, gezegenin her köşesini doğa düşmanı projelerle yağmalayıp zehirlerken ekosistem insanlarının (Ramachandra Guha ve Juan Martinez Alier’in kavramlaştırmasıyla geçimi için bölgesel doğal kaynaklara büyük oranda ihtiyaç duyan, gündelik yaşamı ekolojik yıkımdan en çok zarar gören topluluklar veya bireyler), kadınların, yerli halkların yaşam biçimine büyük zarar veriyor. Örneğin Hasankeyf’te Ilısu, Amazon’da Belo Monte baraj projeleri nedeniyle yerinden edilen topluluklar kentin kıyısında sağlıksız koşullarda yaşamaya ve çalışmaya mahkûm ediliyor. Yüzyıllardır kolektif emek ile küçük çapta tarım ve hayvancılık yaparak geçinen kadınların, ailelerinin gündelik geçimini sağlarken endüstriyel şirketlerin sağlıksız gıdalarını tüketmekten başka şansı kalmıyor, toprakla bağı koparılan kadınlar tüketici haline getirilerek piyasaya entegre ediliyor. Akarsuların, toprakların, mevsimlerin, inanç ve geleneğin hala önemli bir parçasını meydana getirdiği kültürler, yerli halkların yerinden edilmesi nedeniyle yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Ekofeminist Vandana Shiva, piyasa ve kalkınma adı verilen modern yaratılış mitinin, doğanın, kadınların ve Üçüncü Dünya’nın feda edilmesine dayandığını vurgular. Günümüzde gelinen nokta bu kesimlerin yoksullaşmasının ötesinde, sanayi ve ticaret alanına dahil edilemeyen tüm kültürlerin tamamen gözden çıkarılmasıdır. Küresel şirketlerin tohum patentleme süreçleri ile kadınların bin yıllardır tohum saklama, nesilden nesile geçen doğa bilgisi ve yöntemlerle üretimdeki dişil soykütüğü oluşturma pratikleri, üretimden gelen güçleri, eyleyicilikleri ortadan kaldırılıyor. Kapitalizm sadece doğanın armağanları olan kaynaklara değil, doğa ile kurulan yaşamsal bağa da el koyuyor.

Ekofeminizmin temel savı kadın ve doğanın aynı sömürünün kurbanı olduğu, akıl ve medeniyetin alanından dışlanarak daha alt bir seviyede konumlandırıldığı böylelikle tahakküm altına alınmalarının, metalaştırılmalarının normalleştirildiğidir.

Doğanın ve Dişi Bedenin Sömürülmesi

Ekofeminizmin temel savı kadın ve doğanın aynı sömürünün kurbanı olduğu, akıl ve medeniyetin alanından dışlanarak daha alt bir seviyede konumlandırıldığı böylelikle tahakküm altına alınmalarının, metalaştırılmalarının normalleştirildiğidir. 70’lerde bu konu tartışılmaya başlandığından beri radikal ekofeministler içinde farklı yaklaşımlar mevcut. Derin ekolojiye yaklaşan ve Toprak Ana Gaia mitinden beslenen, kadınların doğaya yakınlığının dişilikten kaynaklandığını öne süren özcü yaklaşımlar tahakkümün toplumsal katmanlarını göz ardı ederek dünyayı kurtarmanın yolunun içsel keşif ve doğayla bağların hatırlanması, doğanın insandan bağımsız değerinin takdir edilmesinden geçtiğini iddia eder. Küresel kapitalizmin bu içsel keşif yolculuğunda kadınlara eşlik edip etmeyeceği sorusu bir yana, dişiliğe yüklenen “doğaya en yakın” olma özelliği Antik Yunan’dan beri tekrar edilen “kültürün ve aklın ötekisi olan, denetim altında tutulacak ve sömürülecek doğa/kadın” anlatısına hizmet eder. Bu özcü yaklaşımlar ırkçılık, militarizm, sömürgecilik, yoksulluk, emperyalizm gibi hayati meseleleri görmezden gelerek “besleyip büyüten anne” rolünü kadınlara bir kez daha dayatma riskini taşır.

Juan Martinez Alier, Arundhati Roy, Ramachandra Guha gibi ekolojik adalet ve yoksulların çevreciliği alanının önemli araştırmacıları, yoksul halk kesimlerinin özsel olarak çevreci olmadıklarını, geçim kaynağı ve yaşam alanı olarak doğaya bağımlılıklarının bilincinde olmaları nedeniyle dev şirketler ve doğa arasındaki bir anlaşmazlıkta doğayı korumayı seçtiklerini vurgular. Ekofeminist Vandana Shiva da benzer şekilde Chipko hareketi gibi kadınların önderlik ettiği doğa koruma mücadelelerinde Kuzey-Güney ayrımı yapar. En temel ihtiyaçları için doğanın kaynaklarına ihtiyaç duyan Güney ülkeleri kadınları sadece tinsel bir bağ, özden gelen bir yakınlık, bilinçli bir ekomerkezcilik nedeniyle değil, gündelik yaşamlarını sürdürebilmek için ağaçları, su kaynaklarını ve toprağı küresel kapitalizmin sömürüsünden korumak zorundadırlar.

Gezegeni yok olmanın eşiğine getiren sorunları tanımlarken, dişi bedenin sömürülmesini, erkek ile kadın arasındaki biyolojik farklılıkları görmezden gelmeden tahakküm ilişkilerinin toplumsal inşa süreçlerini hesaba katan bir ekofeminizme ihtiyacımız var. Kadını biyolojisinden ya da toplumsallığından birini seçerek özgürleşmeye çağırmak bizi özcülüğe, yaratılışçılığa ya da mekanik, boş bir kabuk olarak beden algısına, yani ikili karşıtlıkları yeniden üretmeye götürür. Ekosistemi akıldışı bir mistisizmle kuşatmak ya da insan faydası için var olan ruhsuz bir mekanizma olarak görmekle aynı kaynaktan beslenen düalist bir dünya görüşüdür bu. Doğanın ve kadının sömürüsünün kaynağı biyolojik var oluşlarında değil bu oluşa binlerce yıldır yüklenen pasiflik, akıl dışılık gibi değerlerde, toplumsal inşalardadır.

Her savaşta petrolün, madenin, toprağın yanında kadın bedeninin de ganimet olarak sömürülmesinde doğa ile kadının metalaştırılmasının sonucunu görüyoruz. Çin’de kız çocukların ayaklarının bağlanmasından Viktoryen Dönem korselerine, yerli kadınların zorla kısırlaştırılmasından günümüz estetik cerrahisine kadar tahakküm pratiklerinin üzerinde uygulandığı kadın bedeni ile atıklarla zehirlenen, kaynakları yağmalanan doğa aynı sömürgeci sistemin kurbanlarıdır. Dişi beden ve doğa birbirine dönüştürülerek, logostan dışlanarak köleleştirilir. Ekosistemi kurtarmanın, sömürü ve yağmanın olmadığı bir sistem için mücadele etmenin yolu sorunları şekilsiz ve teşhis edilemez bir hale getirmek değil. Irk görmeden ırkçılığı görmenin mümkün olmaması gibi, cinsiyeti görmeden cinsiyetçi sömürüyle mücadele edilmesi mümkün olamaz.

Distopyen Kurgular ve Ekofeminist Devrim

Val Plumwood’un belirttiği gibi, Antik Yunan filozoflarından beri yoğunlaşarak devam eden erkek aklın ve ‘rasyonel’ düşüncenin kutsanması insanlığı en irrasyonel sonuca, ekosisteme verdiği hasar nedeniyle diğer türlerle birlikte kendi türünü de yok ettiği noktaya getirdi. Kadınlar ve doğa üzerindeki erkek tahakkümü gücünü erkek merkezli dinlerden ve bilimden alarak her köşesinde savaşların ve sömürünün hüküm sürdüğü küresel bir sermaye imparatorluğu yarattı. Küresel çapta sağın ve militarizmin yükselişi ile doğa ve kadın düşmanlığı el ele gidiyor. Distopyen anlatılarda totaliter devletler, mülteci düşmanlığı, militarizm, kadınların köleleştirilmesi ve ekosistemin çöküşü arasındaki bağ ortaya seriliyor. Bu popüler metinlerde kimyasallar, hastalıklar ve savaşlar nedeniyle çocuklar doğmuyor ya da sağlıksız doğuyor. Ekofeministlerin vurguladığı gibi kadınlar ve doğa benzer biçimde köleleştiriliyor. Hamile kalabilen kadınlar günümüz endüstriyel hayvancılığına benzer şekilde zorla dölleniyor, doğurtuluyor, yavrularına ve sütlerine el konuluyor. Mevcut gerçekliğimize baktığımızda mahşer sonrası senaryolarında zehirli atmosfer, su savaşları, besin kıtlığı yanında damızlık köleler haline getirilmiş, bedenlerine ve toplumsallıklarına el konulmuş kadınların yer alması tesadüf değil.

Hint asıllı yönetmen Deepa Mehta, Leila’da yağmur yerine balçık yağan ve çöp dağlarından mahşeri dumanlar yükselen, kastlara göre yüksek duvarlarla bölünen bir ülkeyi anlatır. Su ve besin kıtlığı yaşanan ülkede toplumun en alt sınıfı olan Doosh’ların su kullanması yasaklanmıştır. Kamera varoşlarda dolaşırken duvarlarda “Kimin ilerlemesi?”, “Siz ilerledikçe biz yanıyoruz” yazıları göze çarpar. Farklı kastlardan insanların melez çocuklarına devlet el koyar, kadınlara zorla kürtaj yapılır. Biyoiktidar üremeyi ulusun zenginliği olarak işe koşarken ulusun kimleri besleyeceği sorusunu yani kimlerin zenginlik, kimlerin yük olduğu sorusunu da sorar. Margaret Atwood’un ünlü eseri Damızlık Kızın Öyküsü’nde zehirlenmiş bir dünyada doğurganlığını koruyan kadınların üst rütbeli erkelerin soyunu devam ettirmek için sistematik tecavüze maruz bırakıldığı, bu ulusal zenginliğin başka ülkelere damızlık olarak ihraç edildiği kadın cehennemini okuruz. Tüm bu gelecek vizyonlarında politik ve ekonomik krizler, su ve besin kıtlığı kadınların yasal haklarına el koymanın ‘gerekçesini’ oluşturur. Çalışmalarının yasaklanması, hesaplarına el konulması ve erkek vasiler atanması gibi hak gasplarının ardından kadınların tamamen bedene indirgenerek damızlık kölelere dönüştürülmesi gerçekleşir.

George Miller’ın post-apokaliptik filmi Mad Max: Fury Road petrol savaşlarının ardından su savaşları ve nükleer savaş yaşanmış bir dünyada geçer. İnsan ömrünün kısaldığı, çocukların hastalıklı ve sakat doğduğu çöle dönmüş bu dünyada savaşan emperyalist devletlerden geriye yağmacı kabileler, yamyam çeteler kalmıştır. Ölümsüz Joe adlı liderin kabilesi, yakaladıkları erkekleri damgalayıp kan torbası olarak kafeslerde tasmalı halde tutarken, bekaret kemeri takılmış kadınları “Joe’nun damızlıkları” olarak dev bir kasaya kilitler, sütlerini sağıp depolar. Joe’nun barbar imparatorluğunda erkeklerin görevi savaş çocuğu (nux) olup öldürmek ve ölmek, kadınlarınki ise yeni savaş çocukları doğurmaktır. Valhalla’nın onları beklediğine inanan ve Joe uğruna ölmek için yarışırken “bana şahit olun” diye bağıran nuxlar, militarizmi saran halenin şahitlik, şehitlik, cennet gibi mistik kavramlarla nasıl örüldüğünü gösterir. Kanı, yavrusu, sütü zorla elinden alınan kurbanlar günümüz emperyalist barbarlığının varacağı gelecekteki ilkel barbarlığa dair bir vizyon sunmakla kalmaz, taşıyıcı annelikten endüstriyel hayvancılığa kadar günümüz insan ve hayvan sömürüsünün nasıl işlediğini gösterir. Perdede izlediğimiz bu dünya size çok gerçek dışı geldiyse bir kez daha düşünmenizi öneririm: Suriye’de IŞİD, Uganda’da Lords Resistance Army, Nijerya’da Boko Haram gibi radikal dinci örgütlerin cennet vaadedilmiş militanları, örgüte üye doğurması için kaçırılıp tecavüz edilen kadınlar, bu kadınları kendi aralarında alıp satanlar şu anda ve bu dünyada.

Filmin kahramanı Furiosa kadınları kurtarıp küçük bir kızken yaşadığı Yeşil Bölge’ye, “Nice Anneler” denilen kadın topluluğuna götürmeye çalışır. Kadınların kaçarken duvarlara yazdıkları sözler film boyunca tekrarlanır: “Bebeklerimiz savaş lordu olmayacak!” “Dünyayı kim öldürdü?” Hamile kadınların güven içinde doğum yapabilecekleri, “Nice Anneler”in sakladığı tohumları ekebilecekleri bir yer arayan Furiosa ve genç kadınların kaçışına Max de katılır. Bu çatışma ve kayıplarla geçen yolculuğun temsil ettiği mücadele, yönünü ve yuvasını kaybetmiş insanlığın yeni bir yuva arayışıdır.

Film dünyayı kimin öldürdüğü sorusunun cevabını vermekle kalmaz, kimin kurtaracağını da gösterir. Sadece sömürüyü ifşa etme değil, dişil bir soy kütüğü oluşturma ve ekofeminist bir vizyon sunma biçimi de önemlidir. Yaşlı kadının yıllardır koruduğu tohum çantasını ölmeden önce hamile bir genç kadına emanet etmesi, Max’in Ölümsüz Joe’yu öldürerek Hisar’a çıkan kadınları kalabalıkla birlikte izlemesi, ancak yukarı onlarla birlikte çıkmaması, Joe’nun el koyduğu suyun kayalıklardan aşağıda bekleyen kalabalık üzerine akması kadınların inşa edeceği geleceğin herkes için yeşil, barışçıl ve adil olacağını anlatır.

Hala kadınların kaç çocuğu hangi yöntemle doğuracağı hükümetler tarafından tartışma konusu edilebiliyorsa dişi bedenin tahakkümün merkezinde olduğu açıktır. Kadınlar ucuz işgücü, asker, yurttaş doğurup yetiştirmeleri için baskı altına alınır. Kadının bedeni ücretsiz emek, haz nesnesi, ganimet olarak sömürülürken tıpkı doğa gibi itaatkâr ve verici olması beklenir. Bu beklentilerle dolu değer sistemi biyolojik cinsiyetin bir sonucu değil, erkek egemen sistemin inşa ettiği toplumsal cinsiyetin yansımasıdır. Bu sistemle mücadele etmek için yapılması gereken biyolojik gerçeği reddetmek değil, üzerine inşa edilen değerler sistemini ortadan kaldırmaktır. Militarizmin, ırkçılığın, kadın düşmanlığının ve ekosistemin yağmalanmasının iç içe geçmiş bir çıkarlar sistemini beslediğini aklımızda tutarak tüm ekosistem sakinleri için daha yeşil bir feminizm ve daha feminist bir ekoloji mücadelesine hemen şimdi ihtiyacımız var. Biyolojik gerçeği de toplumsal inşa süreçlerini de inkâr etmeden anti-kapitalist, anti-faşist ve ekomerkezci bir politika sadece kadınları değil, tüm ekosistem sakinlerini kurtaracaktır. Ancak bu kez üzerimize yüklenen gezegenin fedakâr anneleri rolünü bir kenara bırakalım, taleplerimizi yeşil bir devrimden sonraya ertelemeyelim. Mücadelenin destekçileri değil mücadele edenleriz biz. Yeşil bir devrim için ortadan kaldırılması gereken tüm sömürü ve şiddet biçimlerine içkin olan kadın düşmanlığı devrimden sonra çözülecek bir semptom değil, hastalığın kendisi ve devrimin önündeki en büyük engellerden biridir.

Haklarınızı Mücadeleyle Kazanacaksınız! – Rusya Sosyalist Hareketi

Rusya Sosyalist Hareketi’nden Anayasal Reform Önerisine ve Rusya’da Hükümet Değişikliğine Dair Açıklama:

15 Ocak’ta yapılan başkanlık açıklaması ve onu takip eden hükümet değişikliği, iktidarın yönetici elitlerin ellerinde muhafaza edilmesini sağlayan mekanizmayı tesis ederek, çoktandır beklenen haleflik operasyonunu resmi olarak başlattı. Bu operasyondaki en kilit unsur, kişisel iktidar çerçevesinde “devamlılıktır.” Bir başka deyişle Putin, şu ya da bu sıfatla, dördüncü başkanlık dönemi sona erdikten sonra da karar alma mekanizmaları üzerindeki denetimini sürdürecektir. Önerilen anayasal değişiklikler, kendisine birden fazla iktidar senaryosu ihtimali sunmaktadır: Statüsü ciddi ölçüde yükseltilecek olan Devlet Konseyi başkanlığı, yine her ikisi de güçlendirilebilecek statüler olan Devlet Duması (Parlamento’nun alt meclisi) ya da Federasyon Konseyi (üst meclisi) başkanlığı. Son olarak Putin’in başkanlık dönemi kısıtlaması konusunda yapılacak bir Anayasa değişikliği olasılığına dair muğlak açıklaması göz önüne alındığında, art arda üç dönem gibi bir olasılık da mevcuttur. Durum ne olursa olsun yöneten elitler, hedeflerine ulaşmak, yani iktidarı ellerinde tutmak amacıyla anayasayı değiştirmek için halkın desteğini arkalarına aldıklarını ortaya koymak zorundadırlar. Tam da bu nedenle, anayasal reformlar “paketinin” halk oylamasına sunulmasına dair resmi tartışmalarda, asgari ücrette artış, “insan onuruna yaraşır bir emeklilik,” çocuk yardımlarının artırılması gibi karşı çıkılması güç kalemlerden söz edildiğini duymak mümkündür. Bu kalemlerin hiçbirinin refah harcamalarının artırılması doğrultusunda anlamlı bir dönüş manasına gelmediği açıktır; bilakis bu, daha büyük bir hedef olan anayasa değişikliğini gerçekleştirmek için seçmenlerin dikkatini dağıtıma manevrasıdır. Sonuç olarak temel görevimiz, bütün bu “haleflik” düzenbazlığını ve bunun bir tür “liberalizasyon” doğrultusunda uzun zamandır beklenen bir reform olarak yansıtılması teşebbüslerini ifşa etmektir. Ne demokratik ne de toplum yanlısı olan mevcut düzen, yalnızca Rusya toplumunun etkin katılımıyla, emekçilerin ve tüm ezilenlerin hak mücadeleleriyle değiştirilebilir.

Çeviri: Sanem Öztürk

Korkular ve Değerler: AKP’nin Çelik Tabanı – Taci Keser

Kadir Has Üniversitesi’nce yürütülen ‘Türkiye Sosyal-Siyasal Eğilimler Araştırması’ 2019 yılı sonuçları Ocak ayının ortasında açıklandı.[1] Araştırma, 26 ilin kent merkezlerinde yaşayan 1000 kişiyi kapsıyor. Bu ve benzeri araştırmaların basına verdikleri ilk manşet elbette ki “Bugün seçim olsa oyunuzu kime verirsiniz?” sorusuyla ilişkilidir.

Araştırmanın bulguları yaklaşık yüzde 10 civarındaki kararsız seçmen dağıtıldıktan sonra AKP’nin hala açık ara birinciliğini koruduğunu gösteriyor. İktidar partisinin tahmin edilen oy oranı yüzde 40,2. AKP’yi sırasıyla yüzde 33’le CHP, 9,2 ile HDP izliyor. MHP ve İyi Parti’nin oy oranları ise sırasıyla 8,3 ve 8,1. Bu sonuçlar iktidar medyasının diliyle AKP’nin açık ara birinciliğini koruduğunu gösterirken, bir avuç kalan muhalif basında ise tek başına iktidarın artık bir hayal olduğu vurgusu öne çıkıyor. Elbette iktidarın oylarındaki yavaş fakat düzenli düşüşü de göz ardı etmiyor muhalif basın.

Böylesi araştırmaların ikinci popüler sorusu, halkın en güvendiği kurumlara ilişkindir. Buna göre, 2018 yılı birincisi olan Jandarma Teşkilatı bir basamak gerilerken, yılların birincisi Türk Silahlı Kuvvetleri tacını geri almış. Üçüncü ve dördüncü sıraları ise sırasıyla Polis ve Cumhurbaşkanlığı teşkil ediyor.

İlk üç sıranın “meşru güç kullanımı” yetkisine sahip kurumlardan oluşması, halkın güven sorusunu fiziksel güvenceyle eş anlamlı düşünmeye yatkın olduğunu gösteriyor. Yoksa popüler basında ve sosyal medyada Türkiye’nin belki de en kusursuz işleyen ve öngörüleri en isabetli kurumu olarak öne çıkan Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün elbette ilk üçte olması beklenebilirdi. Dördüncü sırayı alan Cumhurbaşkanlığı’nın kurumsal kimliği bir nebze de olsa tartışmalı doğrusu. Kurumsallaşmanın uzun zaman dilimi ve farklı yörelerde uzun müddet boyunca tekrarlanan pratiklerin sonucu ortaya çıkan bir şey olduğu hatırlanırsa, tek kişinin şahsında billurlaşan bir kurumun varlığı Türkiye’ye has bir ironi olsa gerek. Bu kategoride, en az güvenilen kurum sıralamasında birinciliği yüzde 35,2 ile ezeli lider medya alıyor.

2019 yılında Türkiye’nin en önemli sorunları sırasıyla terör (yüzde 19,8), hayat pahalılığı (yüzde 18,1) ve işsizlik (yüzde 16,8) olarak görülmüş. Dördüncü sırada 2016 yılı lideri FETÖ sorunu var. Yüzdesi 10,5. Hak ve özgürlükler sorunu, mülteci sorunu ve Kürt sorunu bu kategoride hayli düşük yüzdelerle (yaklaşık yüzde 3 ile 6 arası) ifade edilen sorunlar.

Yukarıda sıralanan beylik sorular ve yanıtları yanı sıra araştırma, sosyo-kültürel göstergelere dair çarpıcı bulgular sergiliyor. Bunlardan birisi Türkiye’nin medeniyetler ölçeğindeki konumuna dair olanı. Buna göre Türkiye’yi Batılı bir ülke olarak görenlerin yüzdesi sistematik biçimde azalıyor. 2017 yılında katılımcıların yüzde 50,6’sı Türkiye’nin Batılı bir ülke olduğu kanısındayken, bu oran 2018 yılında 47,6’ya, 2019’da ise 45,8’e düşmüş. Katılımcıların geneline bakılınca yüzde 54,3’ü Türkiye’nin Avrupalı bir ülke olmaktan ziyade bir Ortadoğu ülkesi olduğu kanısında. Partiler bazında ele alındığındaysa, ülkeyi Avrupa’da gören seçmen AKP ve MHP seçmeni. AKP seçmeninin yüzde 56,8’i, MHP seçmeninin ise 54,5’i Türkiye’yi Avrupalı bir ülke olarak değerlendiriyor.

Görüşmecilerin yüzde 46,5’i eşcinsellerle komşu olmak istemiyor. İstenmeyen diğer iki “kimlik”, sırasıyla sığınmacı (yüzde 43,3) ve içki içen kişiler (38,6). Evlenmeden yaşayan çiftlerle boşanmış kadın ve erkekler istenmeyen komşu kategorisinde yüzde 20’lerde geziniyorlar.

Araştırma, halkın son on yıl içinde kendisini siyasi açıdan tanımlayışındaki çarpıcı panoramayı da gözler önüne seriyor. Son beş yıla dek “dindar” kategorisi “muhafazakar” başlığı altında ele alınırken her ikisinin toplam oranı yüzde 35-36’lardaymış. 2019 yılında her iki başlık ayrışmış ve kendisini dindar olarak niteleyenlerin oranı yüzde 27,9, muhafazakarların oranıysa yüzde 18,3’e ulaşmış. Toplamda yüzde 50’yi zorlayan bir oran bu. Milliyetçilerin oranı yüzde 19,8 iken, Kemalistlerin oranı 13,8, sosyal demokratların oranı yüzde 10 ve sosyalistlerin oranı yüzde 4,3 olarak gerçekleşmiş.

Yukarıdaki tablo AKP’nin şu meşhur tabanı, çelikleşen çekirdeğinin zihin yapısı hakkında bize bir şeyler söylüyor. İlk olarak, ne denli otoritaryen ve ataerkil kalıplarla düşünmeye alışkın bir toplumda yaşadığımızı tekrar tekrar hatırlatan bir tablo bu. “Katıl değiştirelim” türünden sloganların bu toplumda iş yapmamasının başlıca gerekçesi bu zihniyet yapısı. Kendisini güvence içinde hissetmek için teknik ya da zihinsel çabadan ziyade kaba kuvvetten, asker ve polisten medet uman bir toplumda yaşıyoruz.

Büyük kısmı, yaklaşık yüzde 93’ü kentte yaşayan bir toplum bu. Türkiye’de kır-kent nüfusunun eşitlendiği dönem 1980-1985 arasıdır. Demek ki kentli nüfusun neredeyse yarısı sadece bir kuşaktır il veya ilçe merkezlerinde yaşıyor. Kudretli bir otoritenin ihsan ettiği nimetler karşılığında ona sadakatle bağlanmaya yatkın bir kitleden söz ediyoruz. Korkularının başında terör ve açlık geliyor. En temel insani ihtiyaçlarını güvence altında hissetmeyen bir toplumdan söz ediyoruz dolayısıyla. Aynı zamanda kendisine benzemeyenden korkan bir toplum bu. Modern siyaset teorisyenlerinin öngördüğü ekolojik yıkım, nükleer felaket gibi çağdaş korkuların işlemediği bir toplum. Açlık ve şiddete maruz kalma korkularının hala daha büyük iş gördüğü bir toplum.

Kendisini çaresiz, bildiklerini yetersiz hissettiği oranda dünyaya kapanan, yabancı bir şehrin korkularını o bildik din adamları, köy ağasından bozma siyasetçi taifesi ve mafyatik ilişkilerin saçtığı umutla doldurmaya çalışan bir kitleden söz ediyoruz. Önümüzdeki sorun şurada billurlaşıyor: Bu kesimin kendisini güvence altında hissettiği gün gelene dek geriye kalanlar ne yapacak? Bu sorunun yanıtı gelecek birkaç on yılımızı belirleyecektir.


[1] https://www.khas.edu.tr/sites/khas.edu.tr/files/inline-files/TE2019_TUR_WEB_15.01.20.pdf

Erdoğan-Merkel Görüşmesi: İnsan Hakları ve İnsan Hayatı Pazarlık Konusu Edilemez

Federal Almanya Cumhuriyeti Şansölyesi Angela Merkel’in 24 Ocak 2020’de, cumhurbaşkanı Erdoğan’la Türkiye’de yapacağı görüşmelerin temel konularından birinin de AB-Türkiye Mülteci Geri Kabul Anlaşması ve mültecilerin durumu olacağı duyuruldu.

2015’te yine Merkel ile Erdoğan’ın inisiyatifinde ve önderliğinde başlayan görüşmelerin sonunda 2016 yılında Türkiye ile Avrupa Birliğinin 28 ülkesi arasında imzalanan Türkiye –AB Geri Kabul Anlaşması, Türkiye’ye vize serbestisi, 6 milyar Euro mali destek ve Gümrük Birliği Anlaşmasının yenilenmesi karşılığında, Avrupa’ya ulaşan mültecilerden sığınma başvuruları reddedilenlerin Türkiye’ye geri gönderilmesini öngörüyordu. Temel insan haklarını ve milyonlarca mültecinin hayatını pazarlık konusu haline getiren bu anlaşma, imzalandığı dönemde de insan hakları örgütlerinin ve hatta Birleşmiş Milletlerin eleştirisini almıştı. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği, Mart 2016’da anlaşmanın imzasının hemen ardından yaptığı açıklamada, bu anlaşmanın insan haklarını ihlal ettiğini belirterek, “herhangi bir yabancının, başka bir üçüncü ülkeye koşulsuz gönderilmesini öngören bir anlaşma, uluslararası insan hakları hukukuna da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine de aykırıdır” demişti.

Bu anlaşma sebebiyle Türkiye’de yaşayan binlerce göçmen herhangi bir statüsü olmadan, mültecilik hakkı tanınmadan güvencesiz koşullarda ve sınır dışı edilme tehdidiyle yaşamaya mahkûm ediliyor. Türkiye Cumhuriyeti devleti, tarafı olduğu anlaşmayı kendi iktidarını pekiştirmek üzere her uluslararası diplomatik krizde bir koz olarak kullanmaktan geri durmuyor ve iç politikada ise göçmen avına çıkıp uluslararası hukuka aykırı bir biçimde göçmenleri sınır dışı ediyor. Avrupa Birliği ise, sorumluluğu kendi sınırları dışına atıyor ve Türkiye’de göçmenlerin yaşadığı hak ihlallerini ve güvencesizliği görmezden gelerek temel insan haklarından mahrum bırakılan milyonlarca insanı kaderine terk ediyor.

Hepimizin bildiği üzere kendilerine güvenli bir sığınak arayan ve daha iyi bir hayat kurmak isteyen yüzbinlerce göçmen her yıl, hayatlarını tehlikeye atarak Ege kıyılarından Avrupa’ya varmaya çalışmakta, özellikle de Türkiye’de göçmenlere yönelik baskıların arttığı dönemlerde hem geçişler hem bu yollarda hayatını kaybeden insanların sayısı da artmaktadır. Birleşmiş Milletler tarafından yayınlanan istatistiklere göre, sırf Eylül 2019’da 12 000 kişi yaşamlarını tehlikeye atarak Yunanistan’a varmaya çalıştı. Bu sayı bir önceki yılki sayının iki katıdır. Ocak ve Haziran 2019 tarihleri arasında ise, 555 göçmen Akdeniz ve Ege Denizini geçmeye çalışırken yaşamını yitirdi.

Almanya’nın, dünyanın en büyük dördüncü silah ihracatçı ülkesi olarak, dünyada süren çatışmalarda önemli bir payı ve ekonomik kazancı bulunmaktadır. Buna rağmen Angela Merkel, Suriye’deki çatışmalardan kaçan insanlara kapıları kapatmayı bir müzakere konusu olarak görebilmektedir. 24 Ocak’ta konuyu görüşmek için yeniden bir araya gelerek, milyonlarca insanın hayatını, para ve çeşitli imtiyazlar karşılığı pazarlık konusu edecek olan Almanya ve Türkiye devlet başkanlarının, milyonlarca göçmenin hayatlarını kapalı kapılar ardında pazarlık konusu etmeye hakları yoktur.

Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi olarak, insanların hayatlarının ve temel insan haklarının pazarlık konusu edilmesine karşı çıkıyor ve herkesi göçmenlerle dayanışmaya çağırıyoruz.

Sınırlar açılsın, mültecilik hakkı tanınsın.

Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi