İmdat Freni

Blog

“İran Hayatın Şarkılarını Tekrar Söyleyecek”: İran’dan Öğrenci Eylemcilerle Söyleşi – Bahram Ghadimi

Aşağıda Bahram Ghadimi tarafından Andeesheh va Paykar Kolektifi [Düşünce ve Mücadele] adına iki farklı İranlı aktivist öğrenciyle yapılmış iki söyleşiyi aktarıyoruz. Bu şöyleşilerde Protestoların ve baskının durumu, üniversitenin rolü, Monarşistlerin reel gücü, İran solunun durumu ve işçi sınıfıyla ilişkiler gibi bir dizi konuya değiniliyor. Güvenlik gerekçeleriyle isimler gizlenmiştir.


Birinci Söyleşi: Protestoların İlk Kıvılcımı, Ekonomik Baskı

Öncelikle, nasılsınız?

Açıkçası, bu koşullar altında “iyi” olduğumuzu söylemek zor. Her gün bir arkadaşımızın, bir sınıf arkadaşımızın ya da mücadele yoldaşımızın öldürüldüğünü veya tutuklandığını duyduğumuz bir durumun içindeyiz. Aileler yas tutuyor, üniversiteler kapalı, internet kesik ve başlı başına psikolojik bir işkence biçimi olan bir tür enformasyon boşluğunda yaşıyoruz. Duygusal olarak öfke, hüzün ve umut arasında gidip geliyoruz. Bu kadar adaletsizlik ve kan dökülmesine duyulan öfke, sevdiklerimizin kaybından doğan hüzün ve bu durumun sürdürülebilir olmadığına dair inanca dayanan inatçı bir umut. Bizi ayakta tutan belki de en önemli şey bu tarihsel sorumluluk duygusu: susamayız ve bu suçların cezasız kalmasına izin veremeyiz. Ama dürüst olmalıyız: psikolojik baskı çok büyük. Birçoğumuz kaygı, uykusuzluk ve sürekli bir korku yaşıyoruz. Tutuklanma korkusu, arkadaşlarımızın hayatı için duyulan korku, belirsiz bir gelecek korkusu. Buna rağmen ayaktayız ve mücadeleye devam ediyoruz.

İnternetin kesilmesine ve yaygın baskıya rağmen, güvenlik güçlerinin gerçekleştirdiği katliama dair görüntüler dışarıya sızdı. Buna karşın protestolar durmadı, hatta sokaklarda sevinç ve dayanışma sahneleri bile görüldü. Tahran sokaklarına çıktığınızda ne hissediyorsunuz?

Ne yazık ki, insanlar bireysel olarak internete yeniden erişmeye başladığında ve videoları gördüğümüzde, gerçekte neler yaşandığını anlayabildik. Doğrusu, hiçbirimiz karşı karşıya olduğumuz baskının ve katliamın boyutunu bilmiyorduk. İran büyük ve çeşitli bir ülke; son protestolarda ülkenin birçok bölgesi harekete geçti ve bu hareketlilik vahşice bastırıldı. İnternet kesintisi nedeniyle, telefon hatları ve kısa mesajlar bile neredeyse iki gün boyunca çalışmadı. SMS’ler yaklaşık bir hafta ya da on gün sonra geri geldi, telefon görüşmeleri ise iki gün sonra. Çarpıcı bir bilgi: telefon kesintisinin ilk iki saatinde ne ambulansa ne de polise ulaşmak mümkündü. Acil hatlar bile devre dışıydı. Bu görüntüleri olaylardan sonra görmek yıkıcı bir darbe oldu. Sokaklardaki sevinç ve dayanışma sahneleri bana çok seçici geliyor. Kişisel olarak, bu protestoların geleceğini tehdit eden en büyük tehlikelerden birinin, acıya aşırı maruz kalma olduğunu düşünüyorum. İnternet geri geldiğinden beri, gerçi aslında hiçbir zaman tam olarak gelmedi, tam bir kesintiden, büyük zorluklarla yalnızca nüfusun çok küçük bir kesiminin, belki de %10’dan azının, üstelik Tahran’ın “elit” sayılan çevreleri içinde bile, aralıklı ve istikrarsız biçimde erişebildiği bir duruma geçtik. Tek bir videonun tekrarlandığını görmedik, tek bir ismin tekrarlandığını duymadık. Acının hacmi, cinayetlerin sayısı, mevcut görüntüler gerçekten katlanılmaz ve insan zihninden silinmiyor. Bu yüzden duygusal olarak iyi bir durumda olduğumuzu söyleyemem. Bana göre şu anki en büyük tehlikelerden biri tam da bu travma, bu acı ve direncimizin aşınması.

Protestoların ilk kıvılcımı ekonomik baskı, yüksek enflasyon ve riyalin değer kaybıydı; ancak çok kısa sürede taleplerin radikalleştiğini ve ekonomik taleplerden sistemin tümden reddine doğru bir geçiş yaşandığını gördük. Bu süreci nasıl açıklıyorsunuz?

Ani bir dönüşten ya da beklenmedik bir siyasallaşmadan söz etmiyoruz. Öncelikle, Tahran’da ilk kıvılcımı yakanlar, İslam Cumhuriyeti açısından tarihsel olarak merkezi bir kurum olan ve onun çekirdek tabanının parçasını oluşturan çarşı esnafıydı. Bu protestolar, yıllar boyunca ekonomik baskıyı toplumun en sessiz ve en yoksullaşmış kesimlerine yıkan politikaların doğrudan bir sonucudur. Riyalin sürekli değer kaybı ve yaptırımların sertleşmesiyle birlikte rejim, artık bütün baskıyı en alt kesimlerin üzerine yıkamayacağı bir noktaya geldi. Yaptırımlar esas olarak yoksulları vurup eşitsizliği artırsa da, rejimin kaynakları sistematik biçimde yağmalaması, İran’ın aynı zamanda bölgede en fazla milyoner sayısına sahip ülkelerden biri olması gerçeğiyle yan yana duruyor. Sonunda rejim, tercihli döviz kurunun kaldırılması, KDV’nin artırılması ve bütçe kesintileri gibi neoliberal politikalara başvurarak baskıyı daha geniş kesimlere, çarşıyı da kapsayacak şekilde yaydı. Doların hızla yükselmesi kıvılcım oldu ama İran toplumu yıllardır “kül altındaki ateş” durumundaydı. Yoksulluk, baskı, idamlar, cinayetler ve dinî yönetim nedeniyle biriken hoşnutsuzluk, sistemin tüm meşruiyetini zaten boşaltmıştı. Jina Amini’nin öldürülmesinin ardından patlak veren “Kadın, Yaşam, Özgürlük” isyanı da bu tekrar eden örüntünün bir başka örneğiydi.

Bu bağlamda üniversite nasıl bir rol oynuyor?

Üniversite, tarihsel olarak çoğulculuğun mekânı olmuş ve İran’daki tüm toplumsal hareketlerde sürekli varlık gösteren ender alanlardan biri olmuştur. Demokrasinin pratik edildiği, farklı bölgelerden, sınıflardan ve siyasal görüşlerden insanların bir arada bulunduğu bir yerdir. 7 Aralık 1953’te darbenin ardından üç öğrencinin öldürülmesinin tarihsel hafızası hâlâ üniversitenin kimliğini belirlemektedir. Üniversite, sahte ikiliklerin ötesine geçmeyi ve araçsallaştırma girişimlerine direnç göstermeyi başarmıştır. Çeşitliliği ve kolektif karakteri nedeniyle ona sık sık “küçük bir cumhuriyet” diyoruz; kolektif karar alma ve demokratik müzakere biçimlerinin denendiği bir alan.

Bugün sokaklarda hangi sloganlar duyuluyor ve bunlar “Kadın, Yaşam, Özgürlük” ile nasıl ilişki kuruyor?

Bugün sokaklarda “Şah çok yaşa!” ya da “Bu son savaş, Pehleviler geri dönecek” gibi sloganlar güçlü biçimde duyuluyor. Bu da 2022’ye kıyasla bir kopuşa işaret ediyor. Bu sloganlar, daha yaşlı ve daha yoksullaşmış, farklı kesimlerden geliyor. Buna karşılık üniversite içinde hâlâ “Zalime ölüm, ister Şah olsun ister Rehber” ve “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganları güçlü biçimde yankılanıyor. Sokak ile üniversite arasındaki bu kopuş, toplumsal umutsuzlukla ve Rıza Pehlevi’nin bu öfkeyi sahiplenebilme kapasitesiyle açıklanabilir. Bunu 2022’de başaramamıştı. Anketler monarşistlerin azınlıkta olduğunu gösterse de, diğer alternatiflerin tasfiye edilmesi ya da susturulması onun adının sloganlarda görünmesine yol açtı. Ancak bu, gerçek alternatiflerin yok olduğu anlamına gelmiyor.

Öğrenci hareketine yönelik baskı nasıl gerçekleşti?

Üniversite eylemlerine sızdırılan Besiç [rejime bağlı milis kuvveti] varlığı, fiziksel şiddet, eğitimde ayrımcılık, uzaklaştırmalar, öğrencilerin okuldan atılması, yurtların iptali, aileler üzerindeki baskı ve güvenlik birimlerine çağrılmalar, sistematik baskı araçları oldu. Birçok öğrenci “tanık” sıfatıyla çağrılarak hukuki güvencelerden mahrum bırakıldı ve ardından istihbarat kurumlarına sevk edildi. Burada tehditlerle karşı karşıya kaldılar. Üniversitelerdeki baskı çok ağır, ancak buna rağmen orada protesto etmek tarihsel olarak sokaktakinden daha az ölümcül oldu. Çünkü sokakta ateşli silahlarla doğrudan karşı karşıya geliniyor. Bu nedenle, bu hareket sırasında üniversitelerin içinde ya da çevresinde öğrencilerin öldürülmüş olması özellikle vahimdir.

Üniversite, işçiler ve toplum arasındaki bağı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Grevler baskıya ve ekonomik krize bir tepki olarak ortaya çıktı; ancak birçok kesim, Rıza Pehlevi’yi ve otoriter, antifeminist ve anti-etnik tutumların hâkim olduğu bir çevreyi güçlendirme korkusuyla daha geniş bir katılımdan kaçındı. Buna rağmen tarih şunu gösteriyor ki, işçilerle, öğretmenlerle, kamyon şoförleriyle ve üretici kesimlerle bir ittifak kurulmadan yapısal bir değişim neredeyse imkânsızdır. Genel grev, 1979’da olduğu gibi, hâlâ en güçlü araçlardan biridir. Rejim örgütlü işçi hareketini zayıflatmayı başardı; bu da bu tür bir eklemlenmeyi zorlaştırıyor. Ancak üniversiteden bakıldığında köprüler kurmak, diyalog geliştirmek ve dayanışma göstermek vazgeçilmezdir. Arak şehrinde yaşananlar [işçi konseylerinin kurulması], mevcut potansiyelin yalnızca bir örneğidir.

Batı’daki ilerici güçler ne yapabilir?

Filistin’i desteklemiş birçok kurum ve figürün İran’da işlenen suçlar karşısında sessiz kalması derin bir hayal kırıklığı yarattı. İslam Cumhuriyeti Filistin davasını siyasal olarak araçsallaştırdı ve “düşmanımın düşmanı dostumdur” şeklindeki indirgemeci bir okuma, İran’daki baskının meşrulaştırılmasına ya da görmezden gelinmesine yol açtı. Bazı sesler, göstericileri terörist olarak sunan resmî söylemi dahi tekrarladı. İlerici güçler bu sessizliği bozmalı, rejimin güncel ve tarihsel suçlarını teşhir etmeli ve İran’da solcu olmanın dahi hâlâ kriminalize edildiğini kabul etmelidir. Uluslararası tutuklama kararları gibi sembolik adımlar önemli bir etki yaratabilir. Ayrıca rejimin baskı aygıtıyla işbirliği yapan şirketlerin ve uluslararası ağların suç ortaklığı da teşhir edilmelidir.

“Yukarıdan” bir alternatifin medya yoluyla inşa edilmesini neden tehlikeli buluyorsunuz?

Çünkü İran tarihi, toplumun geleceğinin yukarıdan dayatılmasının felakete yol açtığını gösteriyor. 1979 devrimi taleplerin çoğulluğuyla başladı ve dinî bir diktatörlükle sonuçlandı. Üniversite, her türlü alternatifin yukarıdan değil, aşağıdan (toplumun içinden), gerçek mücadeleler ve kolektif süreçler aracılığıyla ortaya çıkması gerektiğini savunuyor, medyanın ya da tekil figürlerin dışarıdan dayattığı bir proje olarak değil.

Protestoların bir liderliği yok mu?

Hayır. Siyasal ve toplumsal bir geçmişe sahip gerçek liderlikler var, ancak bunlar tek bir figürde cisimleşmiyor, kolektif nitelik taşıyor. Üniversite, yatay siyasetin pratiğini yapmak, demokratik bir kültür oluşturmak, eleştirel bir söylem üretmek ve farklı toplumsal kesimler arasında köprü kurmak açısından kilit bir alan olabilir.

Hareketin bir sonraki adımı nedir?

İlk adım, rejimin korkusu nedeniyle bugün kapalı olan üniversitelerin yeniden açılması talebinde ısrar etmektir. Çevrimiçi sınavların boykotu bir direniş ve hafıza biçimidir. Yeniden açılmanın ardından üniversite protestoları sürecektir. Ancak moment karmaşık: baskı toplumu yorgun ve travmatize halde bıraktı. Bundan sonraki yol, bir strateji bileşimini gerektiriyor: güçlerin yeniden örgütlenmesi ve korunması, sokakla sınırlı olmayan çok biçimli direniş, eşgüdümlü grevlerin inşası, İran’ın geleceğine dair net bir vizyonun geliştirilmesi ve halklar ile hareketler arasında sahici bir uluslararası dayanışmanın güçlendirilmesi. Üniversite her zaman olduğu gibi en ön saftadır: bir direniş, fikir ve umut mekânı olarak. Üniversiteleri kapatsalar bile, tutuklamalar ya da internet kesintileri olsa bile, özgür, demokratik ve adil bir İran için mücadele sürüyor.

Teşekkürler

31/01/2026

İkinci Söyleşi: “Gelecek Belirsiz”

Üniversitelerdeki mevcut durumu kısaca anlatabilir misiniz?

Üniversiteler, özellikle Tahran’daki üniversiteler, 29 Aralık’taki (9 Dey) gösteriden bu yana fiilen kapalı durumda. Bu protestodan sonra üniversitelerin büyük çoğunluğu (hatta neredeyse tamamı) kapatıldı ve eğitim çevrimiçi biçime geçirildi. Yalnızca yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin kampüse girmesine izin verildi.

8 ve 9 Ocak’taki (18 ve 19 Dey) protestolardan ve kitlesel internet kesintisinden sonra durum daha da sertleşti: yurtlar boşaltıldı, sınavlar ertelendi ve hatta bazı üniversiteler final sınavlarını çevrimiçi yaptı. İnternetin kısmen yeniden bağlanmasının ardından, öğrenci cinayetlerine dair haberler hızla yayıldı; oysa bilgi karartmasının sürdüğü günlerde bile telefon görüşmeleri yoluyla haber alabiliyorduk.

Şu anda durum şöyle: Tahran Üniversitesi ve Şehid Beheşti Üniversitesi’nde lisans öğrencilerinin kampüse girmesine izin verilmediği açıklandı. Tahran, Allameh ve Şerif gibi bazı üniversitelerde final sınavları yüz yüze yapılıyor. Diğer üniversiteler hakkında net bilgimiz yok. Bu yılın ikinci döneminin çevrimiçi yapılacağına dair söylentiler dolaşıyor.

Öğrencilerin durumu, kafa karışıklığı, yas hali ve kolektif olarak bir araya gelememe duygusunun bir bileşimi. Yurtlar yaklaşık iki haftadır yeniden açıldı, ancak görünüşe göre esas olarak lisansüstü öğrenciler için. Şu anda ikinci dönemin çevrimiçi yapılmasını engellemeye yönelik bir kampanya yürütülüyor. Öldürülen öğrenciler için düzenlenen yaslar ve anma törenleriyle birlikte bu, bugün üniversitelerdeki en önemli gelişmelerden biri.

İran dışındaki medyada, eski Şah’ın oğluna yönelik sözde kitlesel desteği gösterdiği iddia edilen pek çok video yayıldı; hatta çoğunluğun monarşinin geri dönüşünü istediği izlenimi yaratılmaya çalışıldı. Buna karşılık İran içinde, üniversitelerde monarşi yanlısı tek bir gösteri bile görmediğimizi söylüyorsunuz. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?

Bu tam olarak doğru değil. En azından bir üniversitede, Amir Kabir Üniversitesi’nde (eski Politeknik), “Şah çok yaşa!” gibi sloganlar atıldı. Videoların kitlesel biçimde yayılması, tüm üniversitelerin Pehlevileri desteklediği izlenimini yaratmaya çalıştı ve bu videoların birçoğu sahtedir —Şerif Teknoloji Üniversitesi örneğinde olduğu gibi, sesler sonradan manipüle edilmiştir—. Ancak Pehlevi yanlısı hiçbir örneğin yaşanmadığını da söyleyemeyiz.

Şiraz, İsfahan, Meşhed Ferdovsi Üniversitesi ve Amir Kabir Endüstri Üniversitesi’nde Pehleviler lehine sloganlar duyuldu. Amir Kabir örneğinde, doğrudan bir kaynaktan bu sloganların yaygın olduğunu doğrulayabilirim. Buna karşılık birçok üniversite monarşiyle açık biçimde mesafe aldı. Özellikle Tahran Üniversitesi ve Şehid Beheşti Üniversitesi’nde güçlü anti-monarşist sloganlar atıldı.

Gerçekçi tablo şudur: Monarşistlerin iddia ettiği kadar güçlü bir monarşi desteği yoktur, ama bunun tamamen yok olduğu da söylenemez. Demokratik ve sol akım hâlâ üniversitelerde önemli bir ağırlığa sahiptir. Ancak monarşi bu hareket içinde ciddi bir rakip hâline gelmiştir.

Peki bu sloganlar neden üniversitelerde duyuluyor? Kapsamlı bir analiz zor olmakla birlikte, bazı temel noktaları sıralayabilirim:

İslam Cumhuriyeti’ne karşı derin bir yıpranma, büyük bir öfke ve ne pahasına olursa olsun onu devirme isteği.
Üniversitelerde ve üniversite dışındaki alanlarda güçlü demokratik ve sol akımların yokluğu.
Tanımlı bir liderlik olmadan devrimci hareketin zafere ulaşabileceğine dair umutsuzluk.

İran’da hiçbir sol parti ya da örgütün (ne komünist ne de anarşist) geniş bir toplumsal tabana sahip olmadığı, dolayısıyla solun bu harekette ve benzeri süreçlerde hiçbir rol oynamadığı yönünde yaygın bir algı var. Bu doğru mu? Değilse, sol nasıl örgütleniyor?

Bu iddia tamamen doğru sayılamaz. 2022’ye kadar sol ağlar; meslek birlikleri, öğrenci konseyleri, işçi sendikaları, feminist kolektifler ve öğretmen örgütleri gibi biçimlerde mevcuttu. Hatta bu ağları daha tutarlı bir şekilde bir araya getirme girişimleri de oldu. 2022’deki Jina isyanı sırasında, solcu öğrencilerden ve öğrenci mesleki aktivistlerinden oluşan ağ öncü bir rol oynadı ve bu isyanın başlıca odaklarından biri oldu.

Ancak 2022 protestolarının bastırılmasının ardından bu ağlar çöktü: medya organları faaliyetlerini durdurdu, birçok öğrenci çevresi dağıldı, konseyler ve akademik dernekler ağır kısıtlamalarla karşı karşıya kaldı ve nihayetinde geniş öğrenci solu ağı parçalandı.

Bugün, en azından üniversite içinde, sol daha çok sol görüşlü bireylerin toplamı olarak anlaşılmalıdır. Üniversite dışındaki durum da buna benzer. Şu anda tutarlı ve örgütlü bir akım yok; yalnızca bazı sınırlı çevreler ve mecralar kaldı. Solun bu protestolardaki varlığı önemsiz değildi, ancak dağınıklık, örgütsüzlük ve Pehlevi yanlılarının saldırgan tutumları nedeniyle büyük ölçüde bireysel bir varlığa indirgenmiş durumda.

Bu ayaklanmada öğrenci katılımı geniş miydi, yoksa yalnızca öğrenci aktivistleriyle mi sınırlı kaldı?

Öğrenci katılımı çok genişti. Hatta 2022 protestolarına katılmamış öğrenciler bile sokaklardaydı. Ölü ve tutuklu sayısı bunu gösteriyor; öğrencilerin doğrudan tanıklıkları da bunu doğruluyor. Ancak bu katılım örgütlü bir öğrenci hareketi biçiminde gerçekleşmedi. Çoğu durumda öğrenciler bireysel olarak ya da üç-dört kişilik küçük gruplar hâlinde katıldılar; yapılandırılmış bir öğrenci hareketi olarak değil.

Tüm bu baskılar altında sizi ayakta tutan şey nedir ve bugün umut sizin için ne anlama geliyor?

Garip gelebilir ama beni ayakta tutan şey kolektif akla ve zincirlerden, tahakküm ilişkilerinden arınmış özgür bir yaşam sürebileceğimiz bir geleceğe duyduğum umuttur. Bu geleceğin mümkün olduğu umudu; hatta son karanlık yıllarda bile bunu kolektif yaşamımızda, üniversitede ve yoldaşlarımızla birlikte deneyimlemiş olmamız. İran toplumunun, ilerlemenin ve bilincin sesini susturmaya yönelik otoriter girişimlere rağmen, sonunda 2022’de ve daha önce olduğu gibi yeniden sesini bulacağı ve hayatın şarkılarını tekrar söyleyeceği umudu.

Tüm risklere rağmen sorularımıza yanıt verdiğiniz için teşekkür ederiz, yoldaşlar.

31/01/2026

Kaynak: https://vientosur.info/la-chispa-inicial-de-las-protestas-la-presion-economica/

https://vientosur.info/el-futuro-es-incierto

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Vietnam: Tô Lâm’ın Yükselişi ve Komünist Parti içindeki Güç Mücadelesi – Massimo Di Nola

Birinci Genel Sekreter tarafından benimsenen önlemler, Xi Jinping “modelini” güçlü biçimde hatırlatıyor. Ancak Parti ve ülke, Çin’den çok farklı.

Vietnam’da Parti Kongresi çok sık meydana gelmez. Beş yılda bir toplanır ve geleceğe dönük iktidar coğrafyasını belirlemenin yanı sıra yeni ekonomik kalkınma stratejilerini başlatmaya, devletin toplum üzerindeki kontrolünü ve Komünist Parti’nin tartışmasız egemenliğini sürdürmek için kullanmayı amaçladığı politikaları ve araçları ortaya koymaya yarar.

Ocak ayı sonunda yapılan kongre, iki gün erken sona erdi. Sürpriz yok: Kongrede görüş çatışması yaşanmaz. Bu tartışmalar, kongre öncesinde, farklı yerel organlarda yapılan hazırlık toplantılarında, delegelerin seçimiyle eşzamanlı olarak gerçekleşir. Kongreye gelindiğinde, işler zaten karara bağlanmıştır. “Dört sütun”un konuşmaları dinlenir: Parti Genel Sekreteri Tô Lâm, Başbakan Pham Minh Chinh, Devlet Başkanı Lương Cường ve Ulusal Meclis Başkanı Trần Thanh Mẫn. Ardından birkaç konuşma daha yapılır. Sonunda ise alkışlanır.

Ancak asıl ilginç olanlar bundan sonra başlıyor. Özellikle de bugün. Öncelikle, Vietnam’daki iktidar mimarisinde öngörülen değişiklikler nedeniyle: Belirleyici mesele, ülkenin yönetim kaldıraçlarının ve karar alma yetkilerinin giderek “birinci sütun”un, yani iki yıldır görevde olan Parti Genel Sekreteri Tô Lâm’ın elinde toplanmasıdır. Onun yükselişi, selefi Nguyen Phu Trong tarafından başlatılan ve Tô Lâm’ın aktif biçimde desteklediği, zirvedeki geniş çaplı tasfiye dalgasıyla örtüşmektedir. Her zamanki gibi suçlama yolsuzluktur.

Xi Jinping’in Çin’de iktidarı merkezîleştirme biçimiyle kurulan paralellik hemen akla geliyor. Bu benzetme anlaşılır; ancak bağlamdaki derin farklılıkları akılda tutmak gerekir. Vietnam’da her şeyden önce bir ekonomik kriz belirtisi yoktur. Asıl mesele, teknoloji, altyapı ve enerji alanlarını kapsayan iddialı kalkınma perspektifleri ile başta Çin olmak üzere dışa bağımlılığın azaltılmasıdır.

Dış politikada temel görev, herkesle ortaklık ilişkilerini sürdürmek ve geliştirmektir: Vietnam ihracatının başlıca alıcısı olan ABD; en büyük yatırımcılar ve teknolojik ortaklar olan Kore ve Japonya; ayrıca ASEAN adı verilen özgün bir bölgesel örgüt çerçevesinde bir arada yaşanan komşu ülkeler. Askerî alanda ise, Pekin’in Paracel (Xisha) ve Spratly (Nansha) takımadaları üzerindeki iddialarına ve kıyı bölgelerindeki deniz kaynaklarının işletilmesine ilişkin hak taleplerine karşı yeterli bir caydırıcılık kapasitesinin korunması söz konusudur.

Son olarak, Vietnam Komünist Partisi, hem ideolojik düzlemde –“devletçi”, “liberal”, “etkinlikçi” ya da “ortodoks Marksist” gibi etiketlerle özetlenebilecek– hem de sadakatler bakımından –ordu ile Parti bürokrasisi arasında– ve ayrıca coğrafi temsil açısından –ülkenin kuzeyi, ortası ve güneyi arasında– güçlü iç bölünmelerle karakterize olmaya devam etmektedir. Şimdilik, bunların hepsi Tô Lâm tarafından hizaya sokulmuş değildir. Gelecek bunu gösterecektir.

Peki sıradaki adımlar neler? Aslında bazıları çoktan atılmış durumda. Kongre, elbette önceden belirlenmiş olan Merkez Komite listesini onayladı. Ve tam da burada ilk sürpriz ortaya çıkıyor: Devlet Başkanı Lương Cường ile Başbakan Pham Minh Chinh bu listeden çıkarıldı. Bu bir tesadüf değil. Nisan ayında, Parlamento’nun Ulusal Meclisi sırasında, Tô Lâm’ın devlet başkanlığını da üstlenmeyi planladığı yaygın biçimde kabul ediliyor. Bu tercih hiç de önemsiz değil. Zira mevcut başkan Lương Cường’un –iki yıl önce, ordunun Genel Siyasi Dairesi’nin eski başkanı olarak– atanması, Tô Lâm’ın yükselişine kuşkuyla bakan silahlı kuvvetlerle yapılmış bir uzlaşmanın ürünüydü. Üstelik Cường, görevini büyük ölçüde “temsili” ve oldukça silik bir biçimde yerine getirdi; özellikle dış politika alanında, sık sık Tô Lâm’ın onun önüne geçmesine izin verdi.

Gerçekte, bu aşamada ordunun güçlü adamı mevcut Savunma Bakanı Phan Văn Giang’dır. Bununla birlikte, şimdilik askerî kanadın hem yeni Merkez Komite’de –Kamu Güvenliği’nden gelen 7 üyeye karşılık 26 üyeyle– hem de iki üniformalı üyenin yer aldığı yeni Politbüro’da önemli bir varlığını koruduğunu vurgulamak gerekir.

Bundan sonra yeni başbakanın seçimi gündeme geliyor. Gözlemcilere göre şu anda en güçlü adaylar arasında, görece genç (55 yaşında) olan eski Merkez Bankası Başkanı ve halen Parti Örgütlenme Komisyonu’nun başında bulunan Lê Minh Hưng yer alıyor. Bir teknokrat olarak görülen Hưng, Uluslararası Para Fonu da dâhil olmak üzere çeşitli yabancı üniversite ve kurumlarda eğitim almış durumda.

Bunun yanı sıra başka isimler de dolaşıyor: Tô Lâm’la yakından bağlantılı, eski polis generali olan mevcut güçlü Kamu Güvenliği Bakanı Lương Tam Quang; yine eski Yüksek Mahkeme Başkanı ve polis generali olup Tô Lâm’ın himayesindeki isimlerden sayılan mevcut Başbakan Yardımcısı Nguyễn Hòa Bình; ya da atanması ordunun hükümet işlerine daha fazla müdahil olma niyetine işaret edecek olan Savunma Bakanı Phan Giang.

Ancak vurgulanmayı hak eden bir nokta var. Başlangıçta, “polis” Tô Lâm’ın ülkenin dönüşümüne dair güçlü bir vizyona sahip olması beklenmiyordu. Oysa gelişmeler farklı yönde ilerliyor. Kısmen mevcut Parti lideri tarafından zaten başlatılmış ve Kongre tarafından da onaylanmış olan program; Vietnam’ın halihazırda iyi düzeyde üniversitelere sahip olduğu yüksek teknoloji sektörlerinin güçlendirilmesini, demiryollarını ve genel olarak ulaşım altyapılarını, mümkünse yeşil enerji üretimini ve ayrıca ülkede Vin Group ile Masan gibi gerçek anlamda holding niteliği taşıyan büyük grupların ya da çelik ve metalürji alanında Hoa Phat, bilişim ve telekomünikasyon alanında FPT gibi daha uzmanlaşmış şirketlerin ortaya çıkışıyla birlikte gelişen özel girişimciliği kapsamaktadır. Bu aktörler, siparişler ve kamu yardımları biçiminde şimdiden somut bir destekten yararlanmaktadır.

Dahası, Tô Lâm bakanlıkların, kamu ajanslarının ve yerel idari yapıların sayısında ciddi bir azaltmaya gitmiş, böylece –en azından kâğıt üzerinde– karar alma süreçlerinin rasyonelleştirilmesini ve mükerrer işlemlerin azaltılmasını sağlamıştır. Bu hedeflere ulaşmak hiç de kolay değil. Bununla birlikte, yeni liderin polis kökenli olması nedeniyle ülkenin nasıl yönetileceğine dair ciddi bir belirsizlik de sürmekte. Üstelik kendisi “iyi polis” rolüne bürünme gibi bir eğilim de göstermiyor: Yönetimi altında, çok sayıda takipçisi olan blog yazarları, gazeteciler ve internet siteleri ağır bir baskıyla karşı karşıya kalmış ve kalmaya devam ediyor; bu baskı, tutuklamalar ve hızlı yargılamalar yoluyla uygulanıyor. Hakları ve ifade özgürlüğünü savunmak için faaliyet yürüten sivil toplum örgütleri de bundan muaf değil. Bu konuların tümüne yakında daha ayrıntılı biçimde geri döneceğiz.

Fırın ve Polis
Parti içindeki yolsuzluk avıyla beslenen bir siyasi yükseliş

Tô Lâm’ın kariyeri neredeyse bütünüyle, doğrudan Parti’ye bağlı olan ve silahlı kuvvetlere değil, Kamu Güvenliği Kuvvetleri’ne bağlı polis teşkilatı içinde geçmiştir. Ardından Parti’nin Yolsuzlukla Mücadele Komisyonu’nun başına gelmiş, daha sonra İçişleri Bakanı olmuştur. Bu görevler, ona eski Parti Genel Sekreteri Nguyen Phu Trong tarafından 2016’da başlatılan ve tarihe “Kızgın Fırın” lakabıyla geçen geniş çaplı tasfiyede başat bir rol oynama imkânı vermiştir.

Bu kampanya gerçekten de yumuşak yürütülmedi. Tahminlere göre, her düzeyde yaklaşık 17 bin kişiyi kapsadı. Bunlar arasında örneğin Sağlık Bakanı, Bilim ve Araştırma Bakanı, iki başbakan yardımcısı, Ho Şi Minh Kenti Parti Sekreteri ile petrol sektöründe Petrovietnam, tersanelerde Vinashin, taşımacılıkta Vinalines gibi en büyük kamu şirketlerinden bazılarının yöneticileri yer alıyordu. Buna çok sayıda üst rütbeli asker de eklendi ve süreç, iki “sütun”un zorunlu istifasına kadar vardı: eski Devlet Başkanı Vo Van Thung ile bir diğer eski devlet başkanı ve eski başbakan Nguyen Xuan Phuc.

Gerçekte “Kızgın Fırın” operasyonu, bir yandan güçlü bir ekonomik büyümeyle, diğer yandan da her düzeyde paralel biçimde artan yolsuzlukla geçen bir on yılın ardından, Parti’nin kamuoyu nezdindeki güvenilirliğinin bir kısmını yeniden tesis etme ihtiyacına da yanıt veriyordu. Ancak 2024’te Nguyen Phu Trong hayatını kaybetti. Ve Tô Lâm, “Fırın”dan geriye kalan “külden” yararlanarak, haleflik yarışında tüm potansiyel rakiplerini tasfiye edebilmek için gerekli kartları eline alır. Zira onların kişisel dosyalarını çekmecelerinde tutmaya devam ediyor.

Massimo Di Nola


• ESSF için Pierre Vandevoorde tarafından, Deeplpro yardımıyla çevrilmiştir.

Kaynak – Andrea Ferrario, 1 Şubat 2026:
https://andreaferrario1.substack.com/p/vietnam-il-congresso-del-partito ?

• Bu makale, daha önce Libération, Radio Popolare ve Il Sole 24 Ore’de gazetecilik yapmış olan Massimo Di Nola ile, Andrea Ferrario’nun sitesinde yürütülen bülten kapsamında başlayan bir işbirliğinin ilk ürünüdür. Massimo özellikle Vietnam ya da Orta Asya gibi az ele alınan bölgeleri, Çin’le ilişkileri perspektifinden takip etmektedir.

• ESSF için Pierre Vandevoorde tarafından, Deeplpro yardımıyla çevrilmiştir.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

İran Devrimi ve Foucault’nun Siyaset(sizlik)leri – Daniel Bensaïd

Deleuze ve Foucault, her biri kendi tarzında, daha 1970’lerden itibaren modernitenin siyasal paradigmasının çöküşünü fark etmişti. Doğmakta olan bir stratejik krizi öngörerek, aslında onu büyütmeye de katkıda bulundular. Belki de bu gerekli bir olumsuzlama momentiydi. Machiavelli, Hobbes, Grotius, Rousseau’dan beri var olan kurucu kategoriler (halk, toprak, sınır, yurttaşlık, millet, egemenlik, savaş, kent, uluslararası hukuk) siyasal harekatların sahnesi iken artık problematik hale geliyordu ve üstelik yeni bir paradigmanın da çerçevesi henüz ortaya çıkmamışken. Bunun gerçekleşmesi için yeni deneyimlerin ağır ağır olgunlaşması ve kurucu hadiselerin şoku gerekiyordu. Fakat dönem henüz çözülmelerin ardından bir yeniden oluşum sürecinin yaşanmadığı ve alacakaranlıkta patlayan hadiselerin peşinden güneşin doğmadığı bir dönemdi.

Böylece Deleuze ve Foucault ilan edilmiş üçlü bir krizin habercileri olarak çıkıyor karşımıza: Modern tarihselliğin krizi, özgürleşim stratejilerinin krizi, eleştirel teorilerin krizi; yani eleştirinin silahlarıyla silahların eleştirisinin bir çeşit bileşik krizi diyebiliriz.

Deleuze’ün 1970’lerin sonunda “yeni filozoflar”ın medya tarafından pompalanması karşısındaki acımasız yargısını hatırlıyoruz: “martiroloji yapıyorlar”[1] ve “cesetlerden besleniyorlar”. Bu henüz doğum halinde olmakla birlikte her türden siyasetin olumsuzlanışıydı.[2] Bu keskin hüküm o zamandan bugüne acımasızca doğrulandı. Bununla birlikte, yeni filozofların karşıt kutbunda yer almakla birlikte Deleuze’ün söylemi bir dereceye kadar onlara simetrikti. Krizin gizli kökeni, onun gözünde, bir tarihsellik krizinde yatıyordu. Çözümü (ilerlemeci bir teleolojiye indirgenmiş olan) tarih ile oluş arasındaki bir radikal karşıtlıkta arıyordu: “Oluş demek bir diziyi takip ederek ilerlemek veya gerilemek anlamına gelmez […] Oluş bir köksaptır, tasnife veya soykütüğe dayalı bir ağaç değildir.” [3] Belirlenmiş bir (mutlu) sona ulaşacak vaat edilmiş bir tarihe karşı bu oluş yeni ve henüz görülmemiş olanı üretme, bir mümkünat çoğulluğuna açık olma avantajına sahipti. Öte yandan bu yaklaşım stratejik ufuktan yoksun bir mikro siyaseti, hedeften yoksun hareketin ve “kervan yolda düzülür” mantığına dayanan bir gidişatın övgüsünü meşrulaştırma eğilimini de taşıyordu.

Dolayısıyla Deleuze için “hadise yapmak” “tarih yapmanın zıddıydı”. Bu radikal karşıtlık, yapıların ve “tarihin yönünün” tiranlığına karşı özgürleştirici bir başkaldırı hamlesini teşkil ediyordu. Foucault’da da bir çeşit geçit açacak hadiseye yönelik benzer bir ilgi mevcuttu: “Hareket etmeyenle değil, hadiseyle ilgileniyorum”, ki bu hadise de o zamana dek “bir felsefi kategori” olarak düşünülmemişti. [4] Düzen içinde ilerlemenin masallarının ve destanlarının oluşturduğu tarihsel kaderciliğin altında nefessiz kalanlar için (Mayıs 68 patlamasının dayattığı) bu “hadisenin tarihin alanına geri dönüşü” tartışılmaz bir rahatlama sağlıyordu. Fakat mümkünat koşullarından koparılmış tarihsiz bir hadise hızla basit bir öznel arzuya veya soyut bir saf olumsallığa dönüşür, ki mucize de bunun teolojik biçiminden başka bir şey değildir. Bu durumda onu tam da nevi şahsına münhasır hale getiren özgünlüğu içinde düşünmek zorlaşır.

Foucault’nun “bugün sorun teşkil edenin” “devrimin arzu edilebilirliği” olduğuna dair formülü de böylece yüzyılın trajedilerini ve gizemlerini tüm toplumsal ve tarihsel boyutlarıyla kavramadaki bir yetersizlik olarak çıkıyor karşımıza. Devrim, böylece, bir arzu eden öznellik meselesine indirgeniyor. Esasında Foucault’nun gayet açık bir biçimde ifade ettiği şey, derin bir siyasal bozgundu: “Son 120 yıldan beri ilk defa yeryüzünde umut ışığının fışkıracağı tek bir nokta bile bulunmuyor. Artık bir yönelim[de bulunmak] söz konusu değil.”

Umut? Sıfır derecede!

Yönelim? Kerteriz noktaları karışmış halde!

Böylesi bir hayal kırıklığı, devrim beklentisinin devletçi görünümlerine yanılsamalı bir yatırımın mantıksal sonucuydu. Rusya’daki bürokratik karşı-devrimden sonra ne Çin ne de parçalanmış Hindiçini’nin bir özgürleşim siyasetini cisme kavuşturması mümkündü. “İşte bunu yapmak gerekir diye sahip çıkabileceğimiz tek bir ülke kalmadı” diyordu Foucault, acı acı. Böylece Avrupa devrimci düşüncesi tüm dayanak noktalarını kaybetmişti. Gerçekte var olmayan sosyalizmin yitik “vatanlarının” bir nostaljisi miydi bu? Ne var ki gelecekte zarların tekrar atılması tam da bu gerekli hayal kırıklığına ve ardından gözlerin açılması bağlıydı. 

Süreklilik halinde devrimin[5] kapsamının zamansal ve mekânsal bağlamda genişletilerek krizin üstesinden gelmeye çalışmak yerine bu anlayış seksenli yılların eşiğinde büzülmeye ve gündelik hayatın ve tekniklerin moleküler devrimlerine indirgenmeye yöneldi. Böylece Foucault bu yitik hayallerin ardından devrimi “sadece bir siyasal proje olarak değil, bir stil olarak, estetiğiyle, asetizmiyle, kendiyle ve başkalarıyla kurulacak özgül ilişki biçimleriyle bir var oluş tarzı” olarak düşünerek teselli buluyordu. Yani siyasal emelden yoksun bir stile ve estetiğe indirgenmiş bir minimalist devrim. Bu şekilde, minyatür isyanlara ve mütevazı postmodern hazlara da kapı aralanmış oluyordu.

Stratejik ufku karartmakla birlikte büyük harfli Devrim fetişine karşı bu meydan okuma bir kötü büyüyü bozma meziyetine de sahipti: “Ve Devrim çağı geldi. İki yüzyıldan beri tarihe hâkim oldu, zaman kavrayışımızı düzenledi, umutları kendinde topladı; isyanı akılcı ve yönetilebilir bir tarihin kalıbına sokmak için devasa bir çaba teşkil etti”. [6] Dolayısıyla mesele buydu: devrimin “o kadar da arzu edilebilir” olup olmadığı, gerçekten yapılacaklara “değip değmeyeceği”. Foucault “evrensel devrimin boş biçiminden” kopma çağrısında bulunuyordu; böylece kutsiyet atfedilmeyen devrimlerin çoğulluğunu daha iyi tasavvur etmek mümkün olacaktı çünkü “isyana yüklenen hayali muhtevalar devrim çıkıp geldiğinde buharlaşıp yok olmuyordu”. Böylece siyasi devrimin yerine plebçi ve teolojik büyük ayrışma hareketlerine, yeraltı heretik akımlara, inatçı direnişlere, Soljenitsin tarafından kutsanan mujiklerin otantikliğine bir geri dönüş söz konusu oluyor. Bu bağlamda İran devrimi Foucault için bir perspektif değişiminin tetikleyicisi ve tarihsel zamanların yeni bir semantiğini açığa vuran bir hadise halini alır.

“11 Şubat 1979’da devrim İran’da gerçekleşti” diye yazdı Foucault. [7] Ancak bu uzun şenlik ve yas dizisine “devrim demenin bizler için zor olduğunu” vurguladı. Yetmişli ve seksenli yılların kesişiminde kelimeler gerçekten de kesinliklerini yitirmişti. Ona göre İran devrimi yeni bir türdeki devrimlerin gelişini ilan ediyordu. Kendi klişelerine hapsolmuş bir Marksizm çeşidi, en azından ilk başlarda, yaşananları sınıf mücadelesinin “esas sahnesi” başlamadan önce dinin yalnızca “perde açılışında” oynadığı eski bir tarihin tekrarı olarak görmek istiyorken, Foucault tartışılmaz bir berraklıkla bakmasını bildi İran devrimine. Yeni olanı geçmişin eski püskü giysileri içinde düşünmekte direnen bu donuklaşmış tasavvur sahibi anlayış İmam Hümeyni’yi Papaz Gapon rolünde görüyor ve mistik devrimi geleceğine kesin gözle bakılan toplumsal devrimin prelüdü olarak düşünüyordu…. “Bu o kadar kesin mi?” diye soruyordu Foucault. Modern devrimlere dair normatif bir değerlendirme yapmaktan imtina ederek İslam’ın yalnızca bir din değil, “bir yaşam biçimi, bir tarihsel aidiyet ve devasa bir barut fıçısı oluşturabilecek bir medeniyet” olduğunun altını çiziyordu. [8]  

Bununla birlikte bu göreli basiretli bakışın başka bir boyutu da vardı. Foucault’nun İran devrimine olan ilgisi kendi fikri güzergahında bir parantez oluşturmaktan fersah fersah uzaktı. İlk olarak Şah rejimi tarafından gerçekleştirilen 8 Eylül 1978 katliamının ardından on günlüğüne gider İran’a. 5 Kasım’da Corriere della Sera gazetesinde “Çıplak elle yapılmış devrim” başlıklı yazısı yayımlanır. Ardından İtalya’da basılan bir dizi makalede Hümeyni’nin dönüşünü ve Mollaların iktidarının inşasını inceler; bilhassa da şubatta yayımlanan şu yazılarda: “İslam adı verilen barut fıçısı” ve “Başkaldırmak gereksiz mi?”.[9]

• Foucault İran devrimini “mükemmelen birleşmiş kolektif bir irade”nin ifadesi olarak algıladı. En gelişkin teknolojiyle “bin yıldır değişmemiş” yaşam biçimleri arasındaki nikahtan büyülenmiş biçimde okuyucularına endişelenmeye gerek olmadığına dair güvence veriyordu çünkü “bir Hümeyni Partisi” ve “Hümeynici bir hükümet” olmayacaktı. Aslında bugün kimilerinin karşıt-iktidar dediği şeyin bir ilk biçimi gibi görüyordu meydana gelenleri. Dolayısıyla bu “aşağıdan gelen muazzam çaptaki hareket”in, modernitenin ikili mantığından kopması ve Batı rasyonalitesinin sınırlarını ihlal etmesi bekleniyordu. Böylece “göğün ve yeryüzünün kesişiminde” meydana gelen bu devrim 1789’dan beri egemen olan devrimci paradigmalar karşısında bir dönüm noktası oluşturuyordu. İslam’ın müthiş bir “barut fıçısı” haline gelebilecek olması toplumsal, iktisadi veya jeostratejik nedenlerden değil, tam da bu özelliğinden kaynaklanıyordu: O sadece halkın afyonu değildi, aynı zamanda “ruhsuz bir dünyanın ruhu”ydu, radikal bir değişim arzusu ile kolektif irade arasındaki bağlantı noktasıydı.[10]

• Giderek yavanlaşan bir dünyada yeni bir maneviyat biçimi olduğu varsayılan bu olgunun ortaya çıkışı, diyalektik aklın başına gelen tersliklere ve özgürlükleri keşfederken bir yandan da disiplinleri icat eden Aydınlanma’nın pörsümesine bir yanıt oluşturma ihtimalini taşıması itibariyle Foucault’yu cezbediyor ve ilgilendiriyordu. Böylece modernleşme fikrinin bizzat kendisi (yani sadece ilerlemeye dair yanılsamalar değil) Foucault’nun gözünde arkaik hale geliyordu. Yetmişli yılların sonunda Şii tinselliğine ve İran devrimindeki şehitlik mitolojisine olan ilgisi benliğe dair kaygılar ve teknikler konusundaki araştırmaların da bir çeşit yankısı gibiydi. Aynı zamanda, II. Jean Paul’ün papalığı döneminde Hıristiyan aktivizminin yeniden canlanmasının, Polonya halk hareketinde Kilisenin rolünün veya Latin Amerika’daki kurtuluş teolojisinin etkisinin de yankısıydı. Öte yandan İran meselesinde Foucault meslektaşları arasında yalnız kaldı. Geleceğin tarihçilerinin bu devrimi sıradan bir toplumsal harekete indirgemesinden kaygılanıyordu halbuki mollaların sesi onun kulaklarında rahip Savonarola’nın (1452-1498) veya Münster isyanındaki Anabaptistlerin hitaplarının o sert vurgularıyla gürlüyordu. Böylece Şiiliği halk isyanının dili olarak algıladı, “binlerce memnuniyetsizliği, nefreti, sefaleti ve umutsuzluğu güce dönüştüren” bir dil. “Birbirinden ayrılmazcasına toplumsal ve dini nitelikteki yapıların siyasallaştırılması” için gösterilen çabayı hayranlıkla izlediğini söylüyordu. Bu (dinsel) maneviyat ile siyaset arasındaki kaynaşmayı amaçlayan ittifakın tetikleyebileceği muhtemel zararlar hakkındaki görüşlerini soran Claude Mauriac’a şöyle yanıt veriyordu: “Peki ya maneviyatsız siyaset hakkında ne diyeceğiz, sevgili Claude?”

• Sorunun kendisi meşruydu, ima edilen cevap ise endişe verici. Dinî bir hukukun hegemonyası altında toplumsal ve dinî yapıların birleşik siyasallaşması gerçekte siyasal ile toplumsalın, kamusal ile özelin birbiriyle kaynaşması anlamına geliyordu; bu da sınıfların ve devletin sönümlenmesi ile değil toplumsal ile siyasal olanın bir teokratik devlet, başka bir ifadeyle yeni bir totaliter biçimin bünyesinde massedilmesiyle meydana geliyordu. Öncü partiden azade bir devrimin büyüsü altında, Foucault Şii ruhban sınıfında plebin veya kaynaşma halindeki bir çokluğun genel iradesinin dolaysız cismanileşmesinden başka bir şey görmek istemiyordu. 

• Bu tek gözlü hatta belki de tamamen kör hayranlık, iki söylem ve iki toplum tipi arasında, Doğu ile Batı arasında indirgenemez bir fark olduğu fikrine dayanıyordu. Foucault’nun evrensellik-karşıtlığı burada kendi pratik testini buluyordu. Yetmişli yıllarının sonunun antitotaliter retoriği ise Nazi totalitarizmiyle “komünist” totalitarizm arasında bir “üçüncü yol” buluyordu kendine. O halde İran devrimi özgürleşimin nihayet keşfedilmiş (manevi) biçimi miydi? Bu yanıt hiç şüphesiz umutsuzluk barındırıyordu, ki bu da aslında insanlığın 1978’de “sıfır noktasına” geri döndüğüne dair hazin düşünceyle bir hayli uyumluydu. Tersine çevrilmiş bir tür şarkiyatçılıkla, selamet bundan böyle alt edilemez bir İran ötekiliğinde yatmaktaydı: İranlılar “bizimle aynı hakikat rejimine sahip değiller”. Olabilir. Fakat kültürel görelilik illaki değerler konusundaki bir göreliliğe düşmemize de izin vermez. Foucault Sartre’ın kendini evrenselin sözcülüğüne taşıma iddiasını şiddetle eleştirmişti. Ancak evrensellik ufku olmaksızın tekilliklerin sözcülüğüne soyunmak da daha az tehlikeli değildir. Köleliğin ya da kadınların ezilmesinin reddi bir iklim, zevk ya da gelenek-görenek meselesi değildir. Ve medeni, dini ve bireysel özgürlükler Tahran’da Londra veya Paris’te olduğundan daha az önemli değildir.

• Çeyrek yüzyıl sonra, Le Monde‘da Foucault’nun metinlerine örtük olarak yanıt veren Maxime Rodinson’un makalelerini yeniden okuduğumuzda güncel tartışmaların temellerinin ta o zamanda atıldığını görüyoruz. [11]“İslami köktenciliğin uyanışında”, “arkaik bir faşizm tipine” dönük tartışılmaz bir eğilimin var olduğunun altını çiziyordu Rodinson. Oysa bu kelimeler iki anlamda yanlış seçilmişti. O güne dek hiç görülmedik biçimde teknolojinin ve piyasacı küreselleşmenin çağında meydana gelen bir ruhban sınıfı diktatörlüğünü bilindik Avrupa faşizmi olgusuna bağlamak bu yeniliğin özgüllükleri hakkında düşünmeye pek yardımcı olmadı. Ve onu arkaik olarak tanımlamak, kurulu ilerleme normundan herhangi bir sapmanın geçmişe dönüş olarak değerlendirildiği kronolojik ölçeği yeniden üretiyordu; halbuki bu gayet de geleceğin tedirgin edici bir öncülü olabilecek ve her halükârda bugünün özgün bir ürününü teşkil ediyorken. Aralarında başka bir despotizm biçiminin hayalini kuran insanların bulunduğu bir kesimle Şah’ın despotizmine karşı “geçici (veya taktik) bir ittifak” imkanını reddetmemekle birlikte Rodinson bu mantığın taşıdığı siyasal riskler konusunda Foucault’dan daha bilinçli bir tutuma sahipti. [12]

Foucault’nun İran devrimi karşısındaki kuramsal talihsiz serüvenleri, bugün “toplumsal” [sociétale] olarak nitelendirilen bir dizi sorunu (delilik, eşcinsellik, hapishaneler) siyasallaştırmış ve böylece siyasi mücadele alanını genişletmiş olma noktasındaki meziyetini hiçbir şekilde azaltmaz. Bununla birlikte İran hakkındaki yazıları, her ne kadar konjonktürel olsa da fikriyatından bir sapma değil, aksine oluşum halindeki bir kuramsal bakışın pratiğe dökülme imtihanını teşkil ediyordu.

Foucault “reçete yazar gibi çözüm öneren kişi rolünü oynamayı kesinlikle istemiyorum” diyordu ısrarla: “Bugün entelektüelin rolünün yasa koymak, çözüm önermek, kehanette bulunmak olmadığını düşünüyorum, çünkü böylesi bir işlev görürken yalnızca belirli bir iktidar durumunun işleyişine katkıda bulunabilir […] Entelektüelin hem bir siyasal partinin sureti hem de onun mazereti olacağı bir işleyişi reddediyorum”. Böylece, entelektüelin temsillerine musallat olan simalardan -Yunan bilge, Romalı yasakoyucu, Yahudi peygamber- kurtulma niyetindeydi; mütevazı biçimde Sokratik bir “kesinlikleri yok etme” rolüyle yetinmeyi umuyordu (ki bu da sahte bir tevazu değil midir?). Dolayısıyla eleştirel filozof, alçakgönüllülükle kendini “olguların öfkesine kapılmış” bir “gazeteci” olarak görür. [13] Şatafattan yoksun bir formül sayılmaz bu. Büyük siyasi ve felsefi tutkulardan hayal kırıklığına uğramış haldeyken, dünyayı, onu açığa çıkaran küçük olguların ölçeğinde yani zeminle aynı hizada düşünmektir burada söz konusu olan. Ancak Foucault, “buluta meydan okuyan toz”a dair bu methiyenin ve küçük olguların somutluğu ile büyük fikirlerin soyutluğu arasındaki bu karşıtlığın demagojik karakterine kanmayacak kadar akıllıydı. Kavramdan azade olgu elbette ki bir ampirik yanılsamadır ve toz bulutları yalnızca temel parçacıkların hayali bir toplamı değildir. Gazeteciliğe has bir gündelikliğe geri çekilmek stratejik acziyetin itirafıdır.

Bu tartışmada üç mesele söz konusu: iktidar, sınıflar ve siyaset. Devlet ile iktidar arasında yaptığı asli ayrım noktasında Foucault’ya teşekkür borçluyuz. 1975’te onun etkisiyle “devletin parçalanması, iktidarın ise bozulması” gerektiğini yazıyorduk[14]. Öte yandan bu, iktidar tertibatları ve etkileri içinde devletin özgün yeri konusunda bize hiçbir söylemiyor. Böyle bir durumda iktidarı iktidar ilişkileri içinde, devrimci stratejiyi ise moleküler direnişlerin toplamı içinde çözündürmek mümkün hale geliyor. Foucault’nun ifade ettiği gibi “iktidar ilişkileri olmaksızın toplumun olamayacağı” doğruysa şayet, özgül bir tarihsel tahakküm formu olarak devlet için durum nedir? Özellikle de Foucault’nun kendisi de bu ilişkilerin nihayetinde “bir çeşit global figür şeklinde örgütlendiği” veya “iktidar ilişkilerinin, toplamda bir toplumsal sınıfın bir diğeri üzerinde tahakküm kurmasını mümkün kılan şekilde iç içe geçtiğini” kabul ediyorken[15]. Bir başka ifadeyle: Devlet meselesi iktidarın yayılımı içinde eriyip çözülebilir mi? Peki ya kapitalist sömürü biyopolitik denetim içinde buharlaşıp uçar mı? 

Foucault’cu eleştiri, hiç şüphesiz siyasal eylemi “her türden üniter ve bütünleştirici paranoya”dan kurtarma noktasında önemli bir katkıda bulunmuş olmak gibi bir meziyete sahipti. [16] Aynı zamanda, modernliğin büyük destanında bir kahraman aktör olarak kurgulanan büyük proleter öznenin çözünmesine de yardımcı oldu. Birer sosyolojik nesne olarak ele alınan haliyle sınıfların böylesi bir yapıbozuma uğratılması Foucault’ya onların stratejik statüsünü inceleme imkanını sağladı: “Sosyologlar, bir sınıfın ne olduğu ve kimin ona dahil olduğu konusundaki tartışmayı bitmek bilmeyen bir biçimde yeniden alevlendiriyorlar. Ancak şimdiye dek hiç kimse mücadelenin ne olduğu meselesini ne inceledi ne derinleştirdi. Sınıf mücadelesi derken mücadeleden kastımız ne? Marx’tan yola çıkarak tartışmak istediğim şey sınıflar sosyolojisinden ziyade mücadeleye ilişkin stratejik yöntemdir”[17]. Tam isabet! Ancak sınıf mücadelesini sosyolojik olarak değil de stratejik olarak düşünmek, Foucault’yu Marx’a tahmin ettiğinden daha da yakınlaştırıyordu.

Bununla birlikte, aklın sıklıkla karşımıza çıkardığı kurnazlıklarından biriyle, mücadele içindeki sınıflara dair bu stratejik okumanın önemsenmesi tam da stratejik düşüncenin bir tutulma yaşadığı ana denk geliyordu. Bu tutulma da kendini, başka görünümlerin yanı sıra, peygamberane bir gelecek kestiriminde bulunma işlevinin sistematik biçimde aşağılanmasıyla kendini gösteriyordu. Mesela Deleuze için peygamber, kâhinin aksine hiçbir yorumlamada bulunmaz, ihanete uğrama kaygısına ilişkin bir “sabit fikir” tarafından yön verilen bir “eylem hezeyanı”nın pençesindedir. Foucault da benzer biçimde Marx’ı, tarihsel analizlerinin sonuç kısımlarında, olgular tarafından hızla yalanlanacak peygamberane kehanet sözleri sarf etmekle eleştirir. Esasında kehanet diyerek reddettiği şey Marx’ın performatif (yani stratejik!) kelamından, geleceği önceden bilme anlamında değil programatik nitelikteki kelamından başka bir şey değildi[18]. Hakikaten de programı olmayan bir politikadan, önüne amaç koymayan bir hareketten, artık herhangi bir hedefe nişan almayan bir oktan ve bükülmüş yaydan geriye ne kalır? Chateaubriand daha aklıselim sahibiydi. “Peygamberden yoksun kaldığımızda kahinlerin peyda olacağını” çok iyi biliyordu. İşte o vakit şarlatanların ve falcıların zamanı gelir. 

Bu stratejik düşünce tutulmasına -mantıksal olarak- yeni bir işlev yüklenmiş olan klasik felsefe biçimlerine geri dönüş eşlik eder. Bu işlev bilginin ötesine geçme ve “siyasi rasyonalite tarafından gücün kötüye kullanılması”nı izleme görevidir. Felsefenin kendisinin basit bir “felsefeciliğin” karşısında giderek silindiğine dikkat çeken Henri Lefebvre’den farklı olarak Foucault, felsefeye “oldukça umut verici bir yaşam beklentisi” vaat ediyordu.[19] Dolayısıyla Aydınlanma’ya bir geri dönüştü bu, daha loş, daha kararmış bir Aydınlanma’ya elbette. Ama her şeye rağmen Aydınlanma’ya, çünkü son dönemindeki Foucault için artık söz konusu olan akılcılığı yargılamak değil, onun şiddetle bağdaşıklığını düşünmek ve Akıl’ın yüceliğine dair büyük felsefi anlatının karşısına çıkarılabilecek olumsal bir akılcılık tarihini tasarlamaktı. Kant’a bu nihai geri dönüş ancak ve ancak Marx’ın küllerinden geçebilirdi, yahut en azından bir çeşit Marksizmin. Bu Marksizm ise Foucault’nun teşhisine göre “tartışılmaz bir kriz içinde bulunuyordu” o günlerde, bu “devrim olarak anılan Batılı kavramın, insan ve toplum olarak ifade edilen Batılı kavramların kriziydi”. [20] Yani teorinin bünyesindeki bir krizdi.

Foucault gibi münevver bir okurun fazlasıyla kapsayıcı bir “Marksizm” terimi altında tanımladığı şeye dair eleştiriden bu denli uzak bir tarza sahip olmasını bugün hayretle karşılıyoruz: “Marksizm kendisini bir bilim olarak sundu”, “bilimi ideolojiden ayırmayı” ve “her türden bilgi biçiminin akılcılığının genel bir ölçütünü oluşturmayı” sağlayacak bir tür “akıl mahkemesi olarak öne sürdü”. Bu iddiaların hepsi çürütülebilir, tabii Marx’ın kuramını dogmatikleştirilmiş ve stalinistleştirilmiş “ortodoks” Marksizm ile veya Marx’ın kendisini Althusserci ekolün ona dair yaptığı bilimci yorumla karıştırmadığımız takdirde. Çünkü Marx’ın eleştirel teorisi o vakitler kaba bir pozitivizmin altında ezilip kalmıştı. Bu noktada Devlet ve Parti aklına tâbi hâkim Marksolojinin Foucault’da bıraktığı ve kendini bu konuda bir cehalet şeklinde açığa vuran (ağır) bir hasar görmek mümkün. 

Oysa konuya dair onda görülen bu can sıkıcı kafa karışıklığını, el yordamıyla hafiflettiği de oluyordu: “Dilediğim şey, Marx’ın tahrifattan kurtarılması, bir gerçek Marx’ın iade edilmesinden ziyade, esas olarak onu yıllar boyu hem hapseden hem de bayrak gibi sallayan parti dogmatiğinin ağırlığından kurtarmak, özgürleştirmektir”. Bunun mümkün hale gelebilmesi için hiç şüphesiz Berlin Duvarı’nın yıkılması ve “reel sosyalizm” yanılsamasının çökmesi gerekiyordu. Bin (bir) Marksizmin çiçek açabilmesi için gerekliydi bu. Fakat, Foucault kafasını o dönemin duvarlarına çarpıp duruyorken, eğer mesele o günlerin uçup geçici modalarına teslim olmadan “Marksist dogmanın dışına çıkan düşünme biçimleri” icat etmek idiyse, bu aynı zamanda Kantçı saf akla yahut Anglosakson liberal felsefesine bir geri dönüşten çok -Derrida’nın on yıl sonra yazacağı gibi- “Marx’sız” bir geleceğin imkansızlığı meselesiydi.

En başa dönmeden bir yeniden başlangıç yani.

Çünkü Deleuze’ün gayet haklı biçimde tekrar ettiği gibi, yeniden başlamak icap ettiğinde “hep ortadan başlarız”.

Ekim 2004

danielbensaid.org

Çeviri: Uraz Aydın

Kapak Görseli: AFP Michel Bancilhon


[1] Deleuze burada, ileride Fransız sağının düşünsel düzeydeki önemli figürleri haline gelecek olan Maoculuk’tan kopmuş “yeni filozofların” “komünizmin” yani SSCB’nin ve Gulag’ın “kurbanlarını”, “martirlerini”, ölülerini kutsadığını, siyasal argümanlarını bir çeşit “şehitlere” yakılan bu ağıt etrafında geliştirdiğini ifade ediyor [Ç.N.]. 

[2] Gilles Deleuze, Deux régimes de fous, Paris, Minuit, 2004, pp 128-132. [İki Delilik Rejimi, Bağlam yayınları, çev. Mahir Ender Keskin, 2009]

[3] Gilles Deleuze et Félix Guattari, Mille Plateaux, Paris, Minuit, 1980, p. 291 [Kapitalizm ve Şizofreni. Bin Yayla, Bağlam yayınları, çev. Ali Akay, 1990]

[4] Michel Foucault, Dits et Ecrits, II, Paris, Quarto Gallimard, 2001, p. 450. [Konuşmalar ve Yazılar]

[5] Bu Lev Troçki tarafından geliştirilerek “sürekli devrim” adını alacak olan yaklaşıma temel oluşturan ifadenin ilk halidir, Marx ve Engels’in Mart 1850 tarihli Merkez Komitenin Komünistler Birliğine Çağrısı bildirisinde kullanılır: “[Proletaryanın] savaş narası şu olmalıdır: Süreklilik halinde devrim!”. [Ç.N.]

[6] Michel Foucault, op. cit., p., 269

[7] Michel Foucault, « Une poudrière appelée Islam », in Dits et Ecrits II, op. cit., p. 759

[8] Michel Foucault, op. cit. p, 1397.

[9] Le Monde, 11-12 Mayıs 1979. Foucault’nun İran devrimi hakkındaki yazıları ve  Maxime Rodinson ile tartışmasının dosyası için bkz. Foucault Devrimi: Toplumsal Cinsiyet ve İslamcılığın Ayartmaları, Janet Afery ve Kevin Anderson, Boğaziçi Üniversitesi yayınları, 2012.

[10] Biz de [LCR-Devrimci Komünist Birlik/IV. Enternasyonal Fransa Seksiyonu olarak] Şah diktatörlüğüne karşı harekette bir toplumsal devrimin dinî başlangıcını görerek, Foucault tarafından eleştirilen Marksist şemayı büyük ölçüde destekledik. Fakat Michel Rovère yoldaşımızı haber-röportaj yapmak üzere İran’a göndermemiz (o dönemki Rouge gazetemizdeki yazılarına bakılabilir), sürgündeki İranlı yoldaşlarımızın uyarıları ve özellikle de Abadan’daki yoldaşlarımızın petrol sanayiindeki grevcileri destekledikleri için suçlu bulunup idam cezası talebiyle yargılanması İran devrimi konusundaki tutumumuzu hızla yeniden değerlendirmeye itti bizi. 1979’un Ağustos’undan itibaren Paris’te İran’daki baskılara ve mollaların diktatörlüğüne karşı gösteri yapıyorduk. 

[11] Rodinson’un metinlerinin referansları. [Burası Bensaïd tarafından eksik bırakılmış]

[12] Nouvel Observateur dergisinde (19-3-79) Jacques Julliard’ın “Manevi olanın önceliği” hakkındaki yazısına yanıt olarak Rodinson İslami kuralların uygulanmasının taşıdığı tehlikelere dikkat çekiyordu. Gerçekten de 8 Mart 1979’da Tahran’da başörtüsünü takmanın zorunlu tutulmasına ve Hümeyni’nin yerleşmekte olan diktatörlüğüne karşı feminist eylemler gerçekleşiyordu.

[13] Michel Foucault, Dits et Ecrits II, op. cit., p. 475.

[14] Daniel Bensaïd, La révolution et le pouvoir, Paris, Stock, 1975. [Devrim ve İktidar]

[15] Michel Foucault, Dits et Ecrits II, op. cit. p. 379

[16] Michel Foucault, Dits et Ecrits, op. cit., p. 135

[17] Michel Foucault, Dits et Ecrits, op. cit. p. 606

[18] Daniel Bensaïd kâhinin kehanetleriyle peygamberinkiler arasında bir ayrım yapıyor. Bunu çeşitli metinlerinde bulmak mümkün ama mesela okuduğunuz makalenin, Bensaïd’in Dünyevi Siyasete Methiye kitabında bulunan ve “Siyaset Tutulması” bölümünün geneline yedirilmiş, daha geç tarihli bir başka versiyonunda şöyle diyor: “Kâhinin aksine antik peygamber kendisini stratejistin siyaset-öncesi bir figürü olarak kavrayabilir. Onun koşullu öngörüsü alarm zilini çalar. Henüz vakit varken ilan edilen felaketi önlemek için eyleme çağırır”. (Eloge de la politique profane, Albin Michel/Idées, 2008, 171).[Ç.N.]

[19] Michel Foucault, Dits et Ecrits II, op. cit., p.954

[20] Michel Foucault, Dits et Ecrits, op. cit., p. 623. Marksizm ve krizleri hakkında bkz. Stathis Kouvélakis “Marksizmin Bunalımları ve Kapitalizmin Dönüşümü” in Çağdaş Marksizm için Eleştirel Kılavuz, çev. Şükrü Alpagut, Yordam, 2014.

Yapay Zekâdan Sonra – Cédric Durand

Yapay zekâ “devrimi”, şimdilik bir üretkenlik mucizesinden çok şişen değerlemeleri ayakta tutan devasa bir altyapı seferberliği gibi görünüyor: veri merkezleri, GPU’lar, şebeke bağlantıları, enerji, su… Hesaplar tutmayınca sektör nakit akışından borca kayıyor; risk de kapalı devre yatırım döngüleri, uzun vadeli taahhütler ve “anapara ödemesiz” kredilerle görünmezleştiriliyor. Peki, bu düzenin faturası kime kesilecek? Verimlilik patlaması gelmezse balon, 2008’i hatırlatan zincirleme bir “düzeltmeye” dönüşür mü? Cédric Durand anlatıyor.

Yapay zekâ (AI) bağlantılı şirketlerin borsadaki değeri geride bıraktığımız on yılda ona katlandı. John Lanchester’in yakın zamanda belirttiği üzere, bir tanesini hariç tutarsak, dünyanın en büyük on şirketi gelecek değerlemelerini yapay zekâya bağlamış durumda. Bunların biri dışında hepsi Amerika menşeili ve toplam değerleri ABD ekonomisinin yarısından epey fazlasına tekabül ediyor. Yapay zekâ ‘devrimine’ dair beklentiler, son birkaç yıldır bu ABD’li teknoloji şirketlerine yapılan yatırımlarda bir patlamaya yol açtı. İnsan-sonrası yapay zekânın müstakbel atılımları ve vadettiği müthiş üretkenlik artışları yatırımcıların iştahını öylesine kabarttı ki, tam da Financial Times‘tan Ruchir Sharma’nın ifade ettiği gibi “Amerika, yapay zekâ üzerine oynanan koca bir kumara dönüştü.” Sektördeki sabit yatırımlar öylesine büyük ki, ABD’nin 2025 büyümesinin itici gücü bunlardı. Yapay zekâ modellerinin eğitilmesi ve işletilmesi için devasa veri merkezleri, bilişim ekipmanları, soğutma sistemleri, ağ donanımları, şebeke bağlantıları ve güç kaynakları gerekiyor. Teknoloji şirketlerinin, 2030’a kadarki muhtemel talebi karşılamak için 5 trilyon dolar gibi muazzam bir meblağı bu maliyetli altyapıya harcaması bekleniyor – ki bu harcama da yine büyük oranda ABD’de yoğunlaşıyor.

Sorun şu ki, hesap tutmuyor. Sektör, kendi yarattığı bu dehşetli maliyeti karşılamak adına nakit akışına ve özkaynak finansmanına dayanan bir modelden borç finansmanına dayalı bir modele geçiyor. Kâğıt üstünde bu borca yönelişi, artan kârlılık imkânlarının ve ufukta beliren refah beklentisinin bir sonucu olarak okumak da mümkün. Ne ki, giderek acayipleşen finansal işlemler bunun tam tersini gösteriyor. Bu büyük tantana; tedarikçilerin kendi müşterilerine, onların da kendi tedarikçilerine yatırım yaptığı finansal döngüler sayesinde ortaya çıkıyor. OpenAI, tam da böylesi bir vaka. Dünyanın en değerli şirketi olan Nvidia, en büyük çip tedarikçisi olduğu OpenAI’a 100 milyar dolar yatırım yapmaya hazırlanırken, esasen kendi ürünlerine olan talebi finanse etmiş oluyor. Bu esnada OpenAI, kazandığının neredeyse iki mislini, kendi hizmetlerinin çalışabilmesi için gereken bilgi işleme kapasitesini sağlayan Microsoft bulut [cloud] platformu Azure’ye harcıyor; böylelikle bir yandan borç biriktirirken bir yandan da ana yatırımcısını zengin etmiş oluyor.

Başkaca yaratıcı finansman yöntemleri de mevcut. Meta’nın Louisiana’ya devasa bir veri merkezi inşa etme planını ele alalım. 30 milyar dolarlık bu tesis, Meta ve Blue Owl denen bir yatırım şirketinin ortak girişimi olan Beignet Investor LLC’ye ait olacak. Gereken finansmanın kayda değer bölümü ne Blue Owl’ın müşterilerinden ne de Meta tarafından sağlanacak; bu kaynak, geniş bir tahvil sahipleri havuzundan karşılanacak. Meta, tesisin kullanım hakkına yönelik uzun vadeli kira sözleşmesinin esas üstlenicisi. FT Alphaville‘in aktardığı gibi, “Beignet’nin Meta’nın kredibilitesinden yararlandığı, fakat bu uzun erimli kira garantisinin yarattığı mali sorumluluğun Meta’nın kredibilitesini sihirli bir biçimde etkilemediği hin bir yapılandırma” bu.

Yine de, bu dahice kurgulanmış finans mühendisliğini mümkün kılan şey, Meta’nın bu veri merkezinin inşası için bilançosunun neredeyse %1’ini ayırmış olması. Tahvil yatırımcılarına papağan gibi tekrar edilen iddiaların aksine bunun gerçek sebebi, vadedilen süper-zekânın ve süper-bolluğun gerçekleşmemesi ihtimaline karşı Meta’nın kendisine koruma sağlamasıdır. Meta’nın veri merkezi anlaşması, bir finansal analistin “sermayeye olan devasa ihtiyaç, ihraççıların riski üstlenmekte giderek daha hevessiz oluşu ve yatırıma hazır nakitlerin bir bileşimi” olarak tarif ettiği piyasa konjonktürünün tipik bir örneği. Böylesi bir manzarada yatırım bankacılarının görevi, ne olduğunu pek de bilmedikleri riskleri üstlenmeleri için kredi verenleri ikna etmeleri. “Aynı filmi milyon kere izledik,” diye uyarıyor bir analist, ki en barizi 2008 krizine giden süreçti.

Hiper ölçekli bulut sağlayıcılarının [hyperscalers] önde gelenleri Amazon, Meta, Microsoft ve Alphabet’in sağlam bilançolarına dar bir pencereden bakıldığında, AI patlaması sürdürülebilir bir eğilime sahipmiş gibi görünebilir. Ne var ki, Oracle gibi görece zayıf aktörlerdeki ve yapay zekâ geliştirme sektörünün belli başlı alanlarındaki çatlaklar belirgin hale geldikçe, ekosistemin geneline yayılmış bu eğilimin sürmesini mümkün kılacak yeterli kârın var olmadığına dair endişeler giderek tırmanıyor. Yapay zekâya olan hücum; ABD borsasının patlama yaptığı yılların ve kendi kırılganlıklarını peşinden getiren onlarca yıllık hayalî sermaye döngülerinin ardından yaşanıyor. Bank of International Settlements’ın (BIS) bürokratik dilinin gerisinde giderek yükselen bir endişenin sezilebiliyor olması tam da bundan: “Şayet AI yatırımlarındaki düşüş ciddi bir piyasa düzeltmesi eşliğinde gerçekleşirse, bunun negatif yayılma etkileri, önceki yükseliş dönemlerinde yaşananlardan çok daha öteye geçebilir. Yatırımcılar, AI şirketlerine erişim için ABD hisselerini tercih etti, (bundan kaynaklanabilecek) gizli kaldıraç etkisi kredi piyasasında zincirleme sorunlara yol açabilir.”

Saha çalışmalarından elde edilen sınırlı bulgular, anlamlı üretkenlik artışlarının yazma, kodlama, çağrı merkezlerinde müşteri desteği sağlama gibi işlerde gerçekleştiğini ortaya koyuyor. Firmalar, ilk başlarda yapay zekâ kullanımını öğrenmek gibi bir gecikme maliyetini sırtlanır, fakat zaman geçtikçe uyum sağlayanlar karşılığını almaya başlar. Yapay zekânın giderek daha geniş bir alanda kullanılması, Ar-Ge süreçlerini de içine alacak şekilde yenileme ve iyileştirme süreçlerini güdülemesi beklendiğinden, ekonomik kazanımlara dair beklentiler epey yüksek. Şayet vadettiği üretkenlik artışını gerçekleştirirse, kullanıcılar şimdikinden çok daha fazlasını yapay zekâya erişim için ödemeye razı olacaktır. JP Morgan’ın hesaplamaları, sermaye giderlerinin muhtemel büyüklüğü göz önüne alındığında, yapay zekâ sağlayıcılarının %10’luk bir getiri elde edebilmeleri için kesintisiz olarak her yıl 650 milyar dolar civarında gelir elde etmesi gerektiğini gösteriyor, ki “devasa bir rakam” bu. Bu meblağ 1,5 milyar aktif iPhone kullanıcısının her birinden aylık yaklaşık 35 dolar almaya denk geliyor; ya da daha düz bir hesapla, küresel GSYİH’nin %0.55’ine tekabül ediyor. Yapay zekâ firmaları müşterileri kendilerine bağlamak için gerçek maliyetleri gizlediğinden dolayı şimdilik fiyatlar olması gerekenden düşük seyrediyor. Sahiden verimlilik artışları gerçekleşirse sorun yok, gelişen işletmeler bunu telafi etmek adına epeyce kaynağa sahip olacak. Verimlilik artışı beklenenden daha sınırlı gerçekleşse dahi yapay zekâ yatırımcılarının ceplerini doldurmaları mümkün. Birkaç yıl içerisinde yapay zekâ iş süreçlerine öylesine derinden nüfuz edecek ki sistemden çıkmanın imkânı kalmayacak. Müşteri cephesi için bu, sistemde esir kalmak ve ödeme yapmaya zorlanmak demek olacak. Yapay zekâ dünyaya kancasını atacak ve teknoloji şirketleri pek müthiş kârlar elde edecek!

Bunun Büyük Teknoloji Şirketleri’nin [Big Tech] stratejisi olduğundan ve yapay zekâ sektöründe yaşanacak fiyaskolar zincirinin dahi onları bu yoldan döndürmeyeceğinden emin olabiliriz. Kapitalizmin tarihi, krizleri takip eden çarpıcı güç yoğunlaşması momentleriyle doludur, tam da bu yüzden önde gelen teknoloji şirketleri sektördeki alt üst oluşlardan bile kâr elde edebilir. Dahası, Silikon Vadisi milyarderlerinin ABD hükümeti üzerindeki muazzam politik etkisi düşünülürse, amaçlarına ulaşmalarını sağlayacak siyasi desteği bulmak için dişle tırnakla savaşmaları muhtemeldir. Gerektiği taktirde, Prometheusvari söylemlerini jeopolitik argümanlarla yeniden ısıtıp, yapay zekâ yarışında Çin’i mağlup etmeyi ülke için bir varoluş sınavı olarak sunabilir ve ballı askerî sözleşmeleri koparabilirler.

Öyle ya da böyle, rüzgâr tersten esiyor. 30 Kasım 2022 günü ChatGPT’nin piyasaya sürülmesiyle birlikte AI kullanımı virüs gibi yayıldı ve şirketlerin değerleri tavan yaptı. Ancak işletmelerdeki yaygınlığı hiç de beklenilen seviyeye ulaşmadı. Tüm kopan yaygaraya rağmen iş yerlerinde yapay zekâ kullanımı pek de artmıyor, yavaşlıyor dahi olabilir hatta, ki bu da işgücünün yalnızca küçük bir bölümünü ilgilendiriyor. Güncel bulgular, AI kullanımının üretkenlik seviyesinde ani bir artış yaratmadığını ortaya koyuyor. Kısacası, bazı otomasyon süreçleri hâlihazırda devam ediyor olmasına rağmen, öngörülen devasa ekonomik kazançları sağlamaya muktedir bir yapay zekâ devriminin eli kulağında olduğunu gösteren hiçbir kanıt bulunmuyor.

Radikal eleştirmenlerin gayet iyi bildiği, Daron Acemoğlu ve Simon Johnson’ın da güçlü biçimde savunduğu gibi, verimlilik odaklı kapitalist gelişme diye bir şey yoktur. Artan teknik verimlilik, kurumsal yapıya bağlı bir makroekonomik sonuçtur. Piyasanın yapısı yatırımcıların getiri elde etmesini engelliyorsa, güçlü teknolojiler kâr getirmeyebilir ve yaygınlaşamayabilir; ayrıca kitlesel işten çıkarmalara neden olursa emekçileri de yoksullaştırabilir. Yapay zekâ ile birlikte en yakıcı tehlike, işgücünde kitlesel bir motivasyon kaybı dalgası gibi görünüyor. Araştırmalar, yoğun AI kullanımının motivasyonu düşürdüğünü, beceri kaybına yol açtığını, can sıkıntısını ve vasatlaşmayı körüklediğini gösteriyor. Üretkenlik bağlamında ‘tersinden bir J-eğrisi’ görmemiz bile olası: kısa vadeli üretkenlik artışlarının işgücü niteliğindeki bozulma nedeniyle hızla gerilemesinden bahsediyorum yani.

Bir diğer sorun ise, özel şirketlerin sektörü yönlendirmesinin ve çılgınlığa meyyal piyasaların kışkırtmasının bir sonucu olarak, Büyük Teknoloji Şirketleri’nin yapay zekâ üzerine, adeta iman edercesine oynadığı bahsin yaratabileceği kaynak israfıdır. Amerika ile Çin’in yapay zekâ yaklaşımları arasındaki tezat yol gösterici nitelikte. Michael Roberts’ın vurguladığı üzere, kapitalist ekonomiler derin bir koordinasyon sorunuyla karşı karşıya: “Çin’de, ekonominin bütününü canlandıracak stratejik teknoloji hedeflerine ulaşılması için bir plan mevcut”, ne var ki “merkez kapitalist ülkelerde tüm AI yumurtaları aynı sepete konmuş vaziyette, sepetin sahibi de hiper ölçekli bulut sağlayıcıları ve dev Muhteşem Yedili’den[1] başkası değil. Bu aktörler için esas olan kârlılıktır, teknolojinin çıktıları değil.”

İlerleyen dönemde sektör üzerindeki finansal baskı artarsa, bu yapay zekâ yükselişinin ardında bırakacağı somut mirasın, geçmiş balonların bıraktıklarına denk düşüp düşmeyeceği belirsizdir. Sahiden de veri merkezi kapasitesi kurma maliyetinin yalnızca küçük bir kısmı inşaat ve altyapı giderlerinden oluşuyor; finansmanın dörtte üçü, ağırlıklı olarak gelişmiş çiplere (GPU) olmak üzere, bilgi teknolojisi (IT) ekipmanlarına harcanıyor. Dot-com döneminin fiber kablolarından ya da 19. yüzyılın demiryollarından farklı olarak AI çipleri, performansları düştükçe ve yeni teknolojiler çıktıkça sık sık yenilenmek zorunda kalıyor. Kârlılık endişeleri gibi nedenlerle yatırımların bir anda kesilmesi durumunda, mevcut bolluğuyla kıyaslandığında yapay zekâya erişimin daralması somut bir ihtimal olarak belirebilir. Teorik olarak, sermaye harcamalarındaki kısıntı AI süreçlerindeki gelişmelerden elde edilen maliyet düşüşlerini aşarsa, AI’daki yükselişin mirası uzun sürmeyecektir; yanı sıra gündelik AI kullanımını sağlayan mevcut hesaplama gücü de azalabilir.

Bu eskime sorunu, finansal açıdan oldukça önemli sonuçlar doğuruyor. Veri merkezi kredileri “neredeyse her zaman anapara ödemesiz [non-amortizing] kredilerdir: yani yapılan ödemeler, borç tutarını azaltmaya yönelik değildir. Bunun yerine bu krediler, hiç eskimeyeceği varsayılan bir varlık için sağlanan sürekli bir finansman kaynağıdır. Buradaki temel varsayım, kredi vadesinin sonuna gelindiğinde -ki kabaca 5-7 sene arasıdır bu- tüm borç bakiyesinin yeni bir krediyle yeniden yapılandırılacağıdır.” Peki ama çipler beş senenin sonunda neredeyse işe yaramaz hâle geliyorsa, ana bileşeni ıskartaya çıkmış bir varlığı kim yeniden yapılandırır ki?

Veri merkezlerini işletmek için gerekli arazi, enerji ve suya artan talebin tüm bu yapay zekâ hücumunu oturttuğu sürdürülemez zeminden bahsetmiyorum bile. Böylesi bir bağlamda, Büyük Teknoloji Şirketleri’nin uzay fethi anlatısının üstlendiği ideolojik işlev, tamamen dijitalleşmiş bir gelecek fantezisine bir tür meşruiyet kazandırmaktan ibarettir. Google’ın Project Suncatcher’ının açıkladığı gibi “yapay zekâ işlemine olan talep, ve buna bağlı olarak enerjiye olan talep artmaya devam edecek” ve “uygun yörüngedeyken bir güneş paneli, dünyada olduğundan 8 kata kadar daha fazla verimle çalışabilir, neredeyse kesintisiz şekilde enerji üretebilir, böylelikle pil ihtiyacını azaltabilir”, bu yüzden “uzay, yapay zekânın işlem kapasitesini genişletmek için gelecekte en uygun yer haline gelebilir.”

Yeryüzüne tekrar inersek, ucuz enerji ve nadir toprak elementlerine olan talep eski moda emperyalizmi harekete geçiriyor. ABD’nin yeni ulusal güvenlik doktrini, “kritik öneme sahip tedarik zincirlerini destekleyen […] bir yarımküre” istediklerini açıkça ortaya koyuyor. Trump yönetiminin Venezuela petrolüne el koyması ve teknoloji milyarderlerinin göz diktiği önemli madenler için Grönland üzerinde yayılmacı iddialarda bulunması durumun vahametini ortaya koyuyor. Şayet AI hüsrana uğramaya devam ederse, emperyal maceralar yoğunlaşabilir. David Harvey’in ‘mülksüzleştirme yoluyla birikim’ olarak isabetle nitelediği bu yeni çağda, hayalî verimlilik artışlarına yönelik dijital arayışlar, yerini maliyetlerin düşürülmesi üzerine verilen vahşi bir yarışa pekâlâ bırakabilir.


[1] Magnificent 7 şirketleri: Apple, Microsoft, Amazon, Alphabet, Meta, Nvidia ve Tesla. -ç.n.


“After AI” başlığıyla 15 Ocak 2026 tarihinde NLR Sidecar’da yayımlanan Cédric Durand’ın bu yazısını Özgürcan Alkan Türkçeye çevirdi.

Kapak Görseli: Google’a ait Oregon’daki The Dalles veri merkezindeki soğutma kulelerinin üzerinde buhar yükseliyor. Fotoğraf: Google

Not: Textum Dergi tarafından tercüme edilip yayınlanan bu yazıyı sitemize almamıza izin verdikleri için Textum editörlerine teşekkür ederiz.

Arap Baharı’nın Küllerinden – Gilbert Achcar

Bin Ali’nin devrilmesinin üzerinden 15 yıl geçmişken, Arap bölgesindeki devrimlerin geleceği nedir?

Bugün, Arap Baharı’nın en önemli olaylarından biri olan Tunus diktatörü Bin Ali’nin devrilmesinin 15. yıldönümü. [1] 2011’deki olaylar, etkileyici bir devrim dalgasını tetikledi. Neredeyse hepsi kanlı bir şekilde bastırıldı.

14 Ocak 2011’de, Tunus diktatörü Zeynel Abidin Bin Ali, Kuzey Afrika ülkesinde dört hafta süren ayaklanmanın ardından istifa etmek zorunda kaldı. Bu, Arap Baharı olarak bilinen ayaklanma dalgasının ilk büyük zaferiydi — ancak bölgede yaşanan demokratik ayaklanma, birçok yenilgiyle sonuçlandı. İsviçreli internet sitesi marx21.ch için yapılan bir röportajda, akademisyen Gilbert Achcar o yılların mirasını ve bugün yeniden canlanan devrimci sürecin geleceğini değerlendiriyor. Röportaj, İran’daki son ayaklanmadan (ve Suriye’de Rojava’ya yönelik saldırılardan-çn) önce yapıldı.

Jean Batou: Arap Baharı’nın ilk büyük zaferi olan Bin Ali rejiminin düşüşünün üzerinden 15 yıl geçti. Tunus’tan sonra, başta Mısır ve Suriye olmak üzere pek çok ülkede halklar kitlesel mücadeleler başlattı. Ancak bu etkileyici devrimci dalga, yabancı müdahaleler (cihatçı gruplar, Körfez ülkeleri, İran, Türkiye, Rusya vb.) ve mevcut devletlerin baskısı ile beslenen kanlı iç savaşlarla bastırıldı ve otoriter rejimlerin yeniden kurulmasına yol açtı. Bu uzun dönemi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gilbert Achcar: Şu anda bilanço çok olumsuz. 2011 ayaklanma dalgasının, yaygın olarak Arap Baharı olarak bilinen, son büyük demokratik kazanımı olan Tunus’taki demokratik rejim, 10 yıl sonra, 2021’de bir iç darbeyle devrildi. 2019 devrim dalgasının son kalesi olan Sudan’da darbeye karşı halk direnişi, 2023’te askeri rejimin iki silahlı fraksiyonu arasında patlak veren savaşla bastırıldı. İsrail, Filistin halkına ve bölgesel düşmanlarına karşı siyonist saldırganlığın dramatik bir şekilde tırmanması kapsamında, bu yenilgiler arka planında Gazze halkına karşı soykırım savaşını başlattı.

Ancak bu olumsuz değerlendirme, Arap Baharı etiketinin somutlaştırdığı illüzyonların hâkim olduğu, başından beri “uzun vadeli devrimci süreç” olarak analiz ettiğim bir anı yansıtıyor. Bunun, 1980’lerin sonunda Orta ve Doğu Avrupa devletlerinin yaşadığı gibi nispeten kısa süreli bir demokratik geçiş olmadığı benim için açıktı. Bu devletlerin bürokrasileri, bürokratik üretim tarzındaki derin krizin dayattığı ve gücünün zirvesinde olan Batı emperyalizminin desteklediği yükselen siyasi değişim dalgasına karşı sadece zayıf bir direnç gösterdi. Ve bu siyasi değişim, en az dirençli yolu izleyerek Batı emperyalizminin teşvik ettiği modele uyum sağlamaktan ibaretti.

Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da ise durum oldukça farklıydı ve öyle de olmaya devam ediyor. Orada, egemen sınıflar mülk sahibi sınıflar —bazen devletin kendisinin de sahibi olanlar— ve ekonomik kalkınmayı sağlamak ve halkın sosyal beklentilerini karşılamak için gerekli olan radikal siyasi değişime şiddetle karşı çıkıyorlar. Bu değişim, Batı emperyalistlerinin bölgedeki çıkarlarına büyük ölçüde ters düşüyor.

Ancak, yapısal kriz çözülmeden kaldığı için, değişimin zorluğu kaçınılmaz olarak uzun süreli bir tarihsel çıkmaza yol açtı: sosyoekonomik kriz kötüleşmeye devam etti ve siyasi bağlam bozuldu. Bu bozulma Suriye, Libya, Yemen ve şimdi de Sudan’da bir dizi iç savaşla kendini gösterdi ve bu da bölgedeki halkların moralinin bozulmasına ve harekete geçmemesine katkıda bulundu.

Ancak eski düzenin istikrarı geri kazanılamaz: Yapısal çıkmaz, er ya da geç siyasi patlamalara yol açan sosyal gerilimleri kaçınılmaz olarak körükler. “Uzun vadeli devrimci süreç” birkaç 10 yıl sürebilir ve sürekli bir çıkmaza girerse, etkilenen bölgede yaygın bir medeniyet çöküşüne yol açabilir. Alternatifin iki yüzü, sosyal devrim ya da barbarlıktır.

Jean Batou: Suriye’nin geleceği büyük ölçüde belirsiz olsa da, Rojava’da Demokratik Birlik Partisi’nin (PYD) özerk yönetiminin kurulması ve Suriye’de [Beşar] Esad rejiminin nihai düşüşü bu devrimci döngünün sonuçları olarak değerlendirilebilir mi? Dahası, Faslı gençlerin son ayaklanması, sosyal krizin bölge genelinde her zamanki gibi derin olduğunu göstermiyor mu?

Gilbert Achcar: Suriye’nin kuzeydoğusundaki Kürt özerk yönetimi, Arap dünyasında devam eden devrim sürecinin ayrılmaz bir parçası değildir. Bu, Suriye devletini zayıflatan ve bu bölgesel yönetimin varlığını tolere etmesine yol açan iç savaşın bir yan ürünüdür. Bu yönetim, başından beri Suriye rejimi ile muhalefet arasındaki çatışmadan uzak durmuştur. IŞİD (İslam Devleti) ile mücadelede ABD ile ittifak kurmuştur.

Dahası, petrol monarşilerinin müdahalesi, Suriye rejiminin Makyavelist manevraları ve Suriye halk hareketindeki solun beceriksizliği, bu ülkedeki devrimci ayaklanmanın hızla iki karşıdevrimci kamp arasında bir iç savaşa dönüşmesine yol açtı: Bir tarafta Esad rejimi, diğer tarafta İslamcı köktenciliğin siyasi alanına ait çeşitli silahlı güçler.

Esad rejiminin çöküşünden en çok yararlanan, bu kampların en gerici olanı, eski El Kaide şubesi olan ve ülkenin kuzeyindeki İdlib bölgesini birkaç yıl boyunca yöneten ve Türk devletiyle (Türk devleti tarafından uzun süre kabul edilmeyen) ilişkiler geliştiren El Nusra Cephesi oldu. Esad rejimi, Ukrayna’nın işgaline saplanan Rusya tarafından terk edildiği ve ardından, özellikle 2024 sonbaharında İsrail’in Lübnan’da Hizbullah’ı çökertmesinden sonra müdahale edemez hale gelen İran tarafından terk edildiği için çöktü.

Şam’da kurulan, İdlib’den sonra yeniden adlandırılan ancak esasen aynı parametreleri koruyan yeni hükümet, gerici, mezhepçi ve antidemokratik bir rejimdir ve elbette en kaba kapitalizm biçimini savunmaktadır. Donald Trump ve batı başkentleri tarafından hemen benimsenmesinin nedeni de budur.

Buna karşılık, Fas’ta son dönemde ortaya çıkan gençlik hareketi, 2011’de başlayan devrimci sürecin tam anlamıyla bir parçasıdır. Bu hareket, devrimin derin köklerini mükemmel bir şekilde ortaya koymaktadır: Zayıf büyümeyle birlikte gelişme durgunluğu, bunun ana belirtisi ise genç işsizliğidir. Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesi, 10 yıllardır bu işsizlik konusunda dünya rekorunu elinde tutmaktadır. Bölgedeki ayaklanmaların arkasındaki itici güç, özellikle gençlerin umutsuzluğudur.

Jean Batou: Bu halk ayaklanmaları zincirini tetikleyen nedenler hala mevcutsa, çoğu ülkede sosyal hareketlerin şu anda azalmasının nedeni nedir? Bunun nedeni, baskının uzun vadeli etkileri mi? Bu mücadelelerin ön saflarında yer alan kesimlerin yorgunluğu mu? Mafya benzeri neoliberal kapitalizm ve/veya gerici İslamcılıkla kopma umudu sunan siyasi liderliğin yokluğu mu?

Gilbert Achcar: Başlıca neden, siyasi reformist veya sosyal gerici muhalefetlerden bağımsız olarak gençlerin devrimci özlemlerini temsil eden yapılandırılmış bir siyasi hareketin yokluğudur. Bu muhalefetler, kitlelerin devrimci enerjisini kısmen başka yöne çekebilmiş ve bir devrimci kutup ile iki karşı-devrimci kutup arasında üçgen bir ilişki ortaya çıkmıştır.

Bu boşluğu en iyi şekilde dolduran, Sudan devrimiydi. Bu devrimin öncülüğünü, mahallelerde radikalleşmiş gençlerden oluşan komiteler, yani Direniş Komiteleri yapıyordu. Bu komiteler, merkezi olmayan bir yapıya sahipti, ancak modern iletişim teknolojilerini koordinasyon için kullanarak eylem birliği sağlayabiliyordu. Eksik olan, silahlı kuvvetler içinde bir ağ kurarak devrim için zemin hazırlayabilecek veya en azından devrim başladıktan sonra böyle bir ağ kurmak için çalışabilecek bir siyasi örgütlenmedir. Sadece bu, devrimin gerici subaylar arasındaki iç güç mücadelesi tarafından bastırılmasını engelleyebilirdi.

Bu, Fas’ta en çok eksik olan şeydir: Orada, GenZ 212 olarak bilinen gençlik hareketi, Sudan Direniş Komiteleri’nden çok daha az yapılandırılmıştır ve onlardan daha da fazla, zorluklarla orantılı bir siyasi yanıt vermekten yoksundur.

Baskı, aşılması gereken kaçınılmaz engellerden biri olduğu için başlı başına bir neden olarak görülemez ve bu bölgede aşırı şiddetiyle iyi bilinir. Asıl soru, bu baskıyı aşmak için nasıl örgütlenileceğidir. Ve burada örgütsel faktör çok önemli hale gelir.

Jean Batou: İsrail’in Gazze’de veya BAE’nin Sudan’da uyguladığı “nekropolitika” Filistin ve Sudan halklarının mücadele ruhuna ne ölçüde ağır bir darbe vurdu?

Gilbert Achcar: Bu iki durum birbiriyle karşılaştırılabilir değil. İsrail’in Gazze halkına karşı yürüttüğü soykırım savaşı, tüm Filistin halkına karşı bir saldırıdır. Birleşik Arap Emirlikleri Sudan’a doğrudan müdahale etmiyor: askeri güçler arasındaki savaşta iki taraftan birini, yani yaklaşık 20 yıl önce Darfur soykırımını gerçekleştiren paramiliterlerin kökenlerine dayanan Hızlı Destek Güçleri’ni destekliyor.

Daha önce de belirtildiği gibi, Sudan’da patlak veren savaş, 2019’dan beri devam eden devrimci süreci bastırdı. Ancak bölgesel etkisi sınırlıdır. Buna karşılık, siyonist devletin Gazze’de yürüttüğü soykırım savaşı, bölgede kesinlikle büyük bir etki yarattı. Arap Baharı’ndan bu yana biriken yenilgileri daha da ağırlaştırarak, bölge halkları arasında çaresizlik ve öfke duygusunu şiddetlendirdi. Ulusal düzeyde sosyoekonomik ve siyasi, bölgesel düzeyde ise siyasi ve duygusal hayal kırıklıklarının patlayıcı bir birleşimi sonucunda, öfkenin nihayetinde galip geleceğine inanıyorum.

Jean Batou: Suudi Arabistan, BAE ve İsrail gibi, askeri ve mali açıdan giderek daha güçlü ve saldırgan hale gelen ve çıkarlarını her ne pahasına olursa olsun korumaya hazır olan Orta Doğu alt emperyalizmlerinin ortaya çıkışı, ABD için giderek artan sorunlar yaratmıyor mu? Özellikle İsrail’in Katar’ı bombalaması da dahil olmak üzere komşularına karşı sergilediği savaş çılgınlığını ve ayrıca Sudan’da Birleşik Arap Emirlikleri ile Suudi Arabistan arasındaki rekabeti kastediyorum.

Gilbert Achcar: Emperyalizmin vasalları arasındaki rekabetler, her bir vasal devletin efendisine, bu durumda ABD’ye olan bağımlılığını artırdığı ölçüde emperyalizmin yararına olur. Washington bu tür rekabetlerde taraf tutmamaya özen gösteriyor, daha çok arabulucu rolünü üstleniyor ve gerektiğinde müşterilerini uzlaştırmak için harekete geçiyor. Bu nedenle, ilk Trump yönetimi (2017-2020) Emirlikler ve Suudilerin Katar’ı boykot etmesine yeşil ışık yakarken, o bölgedeki ana ABD askeri üssünün bulunduğu Katar Emirliği ile ilişkilerini sürdürdü. Boykot, Trump’ın ilk döneminin sonunda sona erdi. İkinci döneminde, Trump, esasen kendisine rüşvet veren Katarlılara yönelik politikasını radikal bir şekilde değiştirdi. Bu, Katar’ın ustalıkla uyguladığı bir sanattır.

[Benjamin] Netanyahu’nun durumu farklıdır: Trump ile arasında küçük anlaşmazlıklar olabilir, ancak her ikisi de bunları gizli tutmaya özen göstermektedir. Netanyahu, Trump’ı yatıştırma konusunda usta oldu. Gerekirse görmezden geliyor, örneğin Netanyahu’nun kısa veya orta vadede hiçbir sonuç vermeyeceğine ve kaçınılmaz olarak tıkanacağına inandığı sözde “barış planı” gibi. İsrail’in “savaş çılgınlığı” ise Washington tarafından onaylanmakla kalmadı, ABD doğrudan katkıda bulundu, Trump döneminde daha da doğrudan, çünkü Trump silahlı kuvvetlerine İran’ın bombalanmasına katkıda bulunmalarını emretti. Katarlılarla kişisel ve ailevi iş bağları olan Trump’ın, İsrail’in Katar’daki Hamas liderlerini suikast girişiminden uzak tutmaktan başka seçeneği yoktu. Ancak bunu gönülsüzce yaptı ve hemen iki müttefikini uzlaştırmak için harekete geçti.

Körfez petrol monarşileri, Ürdün ve Fas monarşileri, Mısır ve İsrail, ABD ile yakından bağlantılı bir bölgesel sistemin parçalarıdır. Tüm bu devletler bir şekilde Washington’a bağımlıdır ve rolleri birbirine zıt olmaktan çok birbirini tamamlayıcı niteliktedir. Bu tamamlayıcılık, İsrail’in Gazze’de işlediği soykırım sırasında açıkça ortaya çıktı.

14 Ocak 2026

Kaynak: Jacobin.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

ELENI VARIKAS (1949–2026): “Arkasında Zengin Bir Düşünsel ve Siyasal Miras Bıraktı” – Michael Löwy

Eleni Varikas, 9 Ocak 2026’da aramızdan ayrıldı. O, 45 yıl boyunca hayat arkadaşım oldu. Neredeyse yarım yüzyıl boyunca sevinçleri ve acıları paylaştık, birlikte mücadeleler verdik, zaman zaman birlikte yazılar kaleme aldık. Ayrılmazdık; özellikle son beş yılda. Onun kesin yokluğunu kabullenmek benim için zor, son derece zor.

O, isyankâr, boyun eğmeyen, eleştirel bir ruhtu; ama aynı zamanda incelikli ve derindi. Enerji dolu olmakla birlikte çok da kırılgandı. Cömert, sıcak, neşeliydi; gülümsemesi yüreklerimizi ısıtırdı. Şarkı söylemeyi severdi ve dünyanın dört bir yanından, Yunanca, Fransızca, İngilizce, İspanyolca, İtalyanca ve hatta Almanca söylediği çok geniş bir şarkı repertuvarı vardı. Yaşamının son gününde, hastanede, birlikte eski İtalyan anarşist şarkıları söylüyorduk.

Atina’da doğdu. Annesi, Küçük Asya’dan sürgün edilmiş bir Yunan olan Joanna Askitopoulou; babası ise edebiyat eleştirmeni ve gazeteci Vassos Varikas’tı – 1930’larda Yunanistan’da Stalin karşıtı sol muhalefetin kurucularından biri. Eleni, 1971’de, uluslararası sosyalizm tarihçisi Georges Haupt ile birlikte Yunan Komünist Partisi’nin kökenleri üzerine bir araştırma yapmak üzere Paris’e gitti. Haupt’un semineri sırasında tanıştık.

1974’te, albaylar diktatörlüğünün çöküşüyle birlikte Yunanistan’a döndü ve bir grup gençle birlikte Devrimci Komünist Cephe’yi kurdu. Bu örgütün gazetesi Odophragma’yı (Barikat) yayımladı; yazılarını “Vera Gracco” takma adıyla imzalıyordu. 1976’da, İlkokul ve Lise Öğrencileri için Küçük Kırmızı Kitap’ın Yunanca bir versiyonunu yayımladığı için yargılandı ve birkaç ay hapis cezasına çarptırıldı; bu karar, temyizde yargıç Sartzetakis tarafından bozuldu (Costa Gavras’ın Z filmindeki “küçük yargıç”).

1978’den itibaren bu ilk siyasi angajmanlarından uzaklaştı ve kararlı bir biçimde feminizme yöneldi. Costoula Sklavenitis ve diğer arkadaşlarıyla birlikte Kadınlar Yayınevi’ni kurdu; bu yayınevi feminizmin birçok klasik metnini çevirdi.

1981’de Eleni Varikas, Michelle Perrot yönetiminde Yunan feminizminin kökenleri üzerine bir doktora tezine başlamak üzere Paris’e geldi. İşte o sırada yeniden bir araya geldik ve hayatımızı paylaşmaya karar verdik. Baştan sona yoğun ve bütünleşmiş bir ilişkiydi bu. Hanımların İsyanı. XIX. Yüzyıl Yunanistan’ında Feminist Bir Bilincin Doğuşu (1833–1908) başlıklı tezi, 1986’da Paris VII Üniversitesi’nde savunuldu ve jüri tarafından oybirliğiyle “çok üstün başarı” derecesi ve jüri övgüsüyle kabul edildi. Tez, 1987’de Yunanistan’da Archives Historiques yayınevi tarafından yayımlandı. Bu konudaki yetersizliğim nedeniyle Eleni’ye araştırmasında fazla yardımcı olamadım, ama tezinin başlığını ona ben önermiştim…

Misafir öğretim üyesi olarak Brüksel Özgür Üniversitesi ve Lozan Üniversitesinde ders verdikten, Paris’teki üniversitelerde çeşitli güvencesiz işlerde çalıştıktan sonra Eleni, nihayet 1991’de Paris 8 Üniversitesinin (Vincennes–Saint-Denis) Siyaset Bilimi Bölümünde doçent kadrosuna alındı. Fransız üniversite dünyasında “metekler” için tipik olan, engebeli bir kariyerdi bu… Dersleri kolay değildi; öğrencilerine karşı oldukça talepkârdı, ama onlar kendisine büyük bir hayranlık duyuyorlardı.

İzleyen yıllarda, feminizmi muhalif, eleştirel ve konformizm karşıtı bir bakış açısından ele alan denemeleri dünyayı dolaştı ve ona sayısız davet kazandırdı: Harvard’daki Center for European Studies, Floransa’daki Avrupa Üniversite Enstitüsü vb. Bu yolculuklarda ben ona eşlik ederdim; o da Brezilya üniversitelerindeki konaklamalarımda bana eşlik ederdi. Yazıları yalnızca Fransa ve Yunanistan’da değil; Amerika Birleşik Devletleri’nde, Brezilya’da, İtalya’da, İspanya’da ve başka yerlerde de okunuyor, inceleniyor, tartışılıyordu.

Eleni, Frankfurt Okuluna–özellikle de büyük bir yakınlık duyduğu T. W. Adorno’ya–çok ilgi duyardı. Adorno üzerine birlikte bir deneme yazdık: “‘Dünya ruhu bir füzenin kanatlarında’. Adorno’da ilerleme eleştirisi” (Revue des Sciences Humaines, Lille, sayı 229, Ocak–Mart 1993). İngilizceye çevrilen bu makale, Amerika Birleşik Devletleri’nde kayda değer bir ilgi gördü.

Derinlemesine evrenselci bir zihin olan Eleni, yalnızca kadınlarla değil, tüm ezilenlerle ilgilenirdi: köleler, Yahudiler, proleterler… Ustalık eseri kitabı Les rebuts du monde. Figures du paria (“Dünyanın Artıkları: Parya Figürleri”, Stock, 2007), parya muamelesi gören ya da kendilerini parya olarak tanımlayan farklı toplumsal gruplar üzerine bir tefekkür sunar; Flora Tristan ya da Bernard Lazare’ın yazı/tanıklıklarını, Max Weber ve Hannah Arendt’in analizlerini tartışır. Bu, sosyolojik literatürde benzeri olmayan bir kitaptır.

2005’te Eleni habilitasyonunu tamamladı ve 2006’dan 2012’ye kadar Paris 8 Üniversitesinde siyaset teorisi ve toplumsal cinsiyet çalışmaları profesörü oldu. Penser le sexe et le genre (“Cinsiyeti ve Toplumsal Cinsiyeti Düşünmek”, PUF, 2006) başlığıyla yayımlanan habilitasyon tezi, cinsiyet ve toplumsal cinsiyetler arasındaki farkı, bunların özgül olarak politik boyutu içinde analiz etmeyi amaçlıyordu. Saygısız (irrévérencieux) ruhuna özgü bir jestle Eleni, “akademik” yazının mükemmel örneği sayılan bu habilitasyon metnine, genç Eleni’nin kendisiyle özdeşleştirdiği mitik Zorro karakterine ölçüsüz bir övgüyle başlar; “Zorro’nun nişanlısı” gibi cinsiyetlendirilmiş bir rolü reddeder.

Bu yıllarda Eleni, dostları ve meslektaşlarıyla birlikte iz bırakacak iki antoloji hazırladı: Platon’dan Derrida’ya Kadınlar: Eleştirel Bir Antoloji (Plon, 2000, 829 s.; F. Collin ve E. Pisier ile birlikte) ve Sosyal Bilimlerin Altında Toplumsal Cinsiyet: Max Weber’den Bruno Latour’a Eleştirel Okumalar (Paris, La Découverte, 2010; D. Chabaud, V. Descoutures, A.-M. Devreux ile birlikte).

Aynı zamanda araştırma çalışmalarını sürdürdü ve çeşitli laboratuvarlarda yönetsel görevler üstlendi: örneğin 2010–2012 yılları arasında CNRS/Paris 8 bünyesindeki GTM (Toplumsal Cinsiyet, Emek ve Hareketlilikler) ekibinin/CRESPPA’nın önce yardımcı direktörlüğünü, ardından direktörlüğünü yaptı. 15 Nisan 2013’te, CNRS’nin Pouchet Yerleşkesi’nde ona atfen bir çalışma günü düzenlendi. Toplumsal Cinsiyet, feminizm ve politika – Eleni Varikas’ın çalışmaları etrafında başlığını taşıyan bu etkinlik, CNRS’nin GTM/CRESPPA ekibi tarafından organize edildi.

Eleni’nin angajmanı yalnızca entelektüel değildi. Nitekim 2003’te, Yunanlı bir devrimci (“Troçkist”) olan Theologos Psaradellis’in, mahkemelerce haksız yere terör eylemlerine katılmakla suçlanmasına karşı yürütülen dayanışma kampanyasının örgütleyicilerinden biri oldu. Kampanya sayesinde Psaradellis sonunda beraat etti. Birkaç yıl sonra ise, Fransa’da sürgünde yaşayan fakat İtalyan polisi tarafından aranan İtalyan öğrencisi Paolo Persichetti’nin savunulması için seferber oldu; bu kez ne yazık ki iadesini engelleyemedi…

Eleni ile Max Weber’e duyduğumuz ilgiyi paylaşıyorduk; sosyalist ya da feminist olmayan bu büyük düşünür, yine de düşüncemize çok şey katıyordu. Weber üzerine birlikte birkaç deneme kaleme aldık. Sonuncusu, “Max Weber and Anarchism” başlıklı makale, Max Weber Studies dergisinde (Temmuz 2022) yayımlandı ve daha sonra Yunanca, Portekizce, İspanyolca ve Fransızcaya çevrildi.

2017’de Elsa Dorlin ve Isabelle Clair, Eleni’nin bazı yazılarını bir araya getirme fikrini ortaya attı; her metnin başına da bir dostunun ya da meslektaşının yorumu eklendi. Bu kitaba ben de, bu yazılardan biri üzerine kısa bir yorumla katkıda bulundum: Eleni Varikas: siyasal olanın feminist bir teorisi için (Éd. iXe, 2017). Aşağıda bu yorumu yeniden yayımlıyorum.

Eleni, Ocak 2026’da aramızdan ayrıldı; Bu, 1981’den beri hayatını paylaştığı kişi için onarılamaz bir kayıp. Ama geride, derinlemesine hümanist, evrenselci ve yıkıcı (subversif) nitelikte, zengin bir entelektüel ve politik miras bırakıyor.
Michael Löwy


“KADINLARIN CANAVARCA İMPARATORLUĞU”

Delphine Gardey ve Ilana Löwy (der.), Doğal Olanın İcadı: Bilimler ve Eril ile Dişilin İnşası, Paris, EAC, 2000 içinde yer alan “Klasik siyasal teoride tahakkümün doğallaştırılması ve meşru iktidar” başlıklı deneme üzerine kısa bir yorum.

Eleni Varikas bu denemede bizi, modern siyasal teorinin iki yüzyılı boyunca uzanan büyüleyici bir yolculuğa davet ediyor. Rönesans’ın görkemli Floransa’sını (Pico della Mirandola, Machiavelli), din savaşlarının kasıp kavurduğu Paris’i (Bodin) ya da İç Savaş sırasındaki Londra’yı (Hobbes) ziyaret ediyor; Bordeaux Parlamentosu’na (Montaigne!) uğramayı da ihmal etmiyor. Bu “kanonik” metinlerin bazılarını yeni, özgün ve bütünüyle konformizm karşıtı bir yaklaşımla ele alıyor.

Deneme, tarih ya da siyaset bilimi alanındaki pek çok çalışmanın düştüğü bir dizi tuzaktan olağanüstü bir ustalıkla kaçınmasıyla öne çıkıyor. Bunlar modern sosyal bilimin (kapsamlı olmayan) sekiz ölümcül günahıdır:

1) (Pozitivist) “bilimsel tarafsızlık” ya da “değer yargılarından arınmış nesnellik” tuzağı. Deneme, Marx, Mannheim ve feministler (Christine Delphy, Nancy Hartsock ve daha niceleri) arasında ortak olan bakış açısı teorisini tereddütsüz sahiplenir:
“Bilginin özneleri farklı bakış açılarına ve tutkulara sahip oldukları için, toplumsal ilişkiler içinde farklı konumlarda yer aldıkları için (…) siyasal ilkelerin üzerine oturtulabileceği, şeylerin doğasına ilişkin tartışmasız bir bilgi olamaz” (s. 93).
“Tartışmasız” bir bilgi olmadığına göre, tartışma açıktır! Deneme kategorik “hükümler” vermek yerine, toplumsal hiyerarşileri meşrulaştıran söylemler üzerine eleştirel ve gizem çözücü bir bakış geliştirmeye çalışır.

2) Disiplinerlik tuzağı; akademik disiplinlerin zorlayıcı deli gömleğine pek çok çalışmayı hapseden ve bunun sonucunda araştırmayı ciddi biçimde yoksullaştıran tuzak. Deneme, bu yapay sınırları neşeyle ihlal eder; sosyal tarih, siyasal felsefe, toplumsal cinsiyet teorisi ve antropolojiyi bir araya getiren “disiplinsiz” bir yaklaşımla ilerler. Yalnızca edebiyat eksiktir; ama o da aynı yazarın diğer çalışmalarında fazlasıyla mevcuttur.

3) “Zihniyetler” teorisi (Annales Okulu) ya da “episteme” (Foucault) tuzağı. Bu yaklaşımlar, belirli bir dönemin kavrayışlarının zorunlu olarak aynı kültürel ufka ya da aşılamaz bir epistemolojik paradigmanın içine ait olduğunu ileri sürer. Deneme ise, aynı dönemin, aynı ülkenin, hatta bazen aynı kentin yazarlarının çok farklı –hatta birbirleriyle çelişen–biçimlerde düşündüklerini gösterir. Pico della Mirandola’nın insan doğasının çoklu potansiyellerine dair iyimser varsayımları, bir başka ünlü Floransalı olan Niccolò Machiavelli’nin acı ve kötümser varsayımlarının tam karşıtı değil midir? Ya da 17. yüzyıl İngiltere’sinden bir örnek vermek gerekirse, Mary Astell gibi bir figür, o dönemin “zihniyetinin” kadınların “doğal” aşağılığının sorgulanmasını kabul edemeyeceği yönündeki varsayıma kategorik bir yalanlama getirmeye yetmez mi? Jean Bodin ile Étienne de La Boétie’yi yalnızca birkaç on yıl ayırır; ama “çokluğun Bir’in iradesine doğal tabiyeti” varsayımını meşrulaştırma (birincisi) ya da reddetme (ikincisi) biçimlerinde ortak bir “episteme”yi paylaşmaz.

4) Toplumsal cinsiyet körü (gender-blind) sosyal bilim tuzağı: Toplumda ve siyasal teoride cinsiyet boyutuna karşı sağır ve kör kalan yaklaşım. 17. yüzyıl İngiliz siyasal filozoflarının “halk” kavramını, James Tyrell’in–Locke’un yakın dostu, Whig (liberal) büyük düşünür ve 1688 “Şanlı Devrimi”nin övgücüsü– Patriarcha non monarcha’da (1681) sertçe ifade ettiği üzere halkın “kadınlar ve çocuklardan oluşan ayırt edilmemiş sürüyü” dışladığını hesaba katmadan tartışmak mümkün değildir. Deneme, kadınların tabiyeti meselesinin modernitenin tüm “klasik” siyasal düşüncesini kat ettiğini gösterir.

5) Toplumsal hiyerarşilerin ya da siyasal kurumların doğallaştırılması tuzağı; bu, 16. ve 17. yüzyıl siyasal teori yazarlarıyla sınırlı olmaktan çok uzaktır. Deneme, sözde-bilimsel bu natüralizmin altın çağının 19. yüzyıl olduğunu hatırlatır; ancak yazarın diğer çalışmalarında da görüldüğü üzere, bu düşünme biçimi 20. ve 21. yüzyıllarda da güçlü biçimde varlığını sürdürmektedir. Bu paradigmanın eleştirisi, denemenin başlıca konusudur.

6) Cadı avı gibi olguları yalnızca dinsel fanatizm ya da batıl inanç gibi “irrasyonel” etkenlerle açıklama tuzağı. Deneme, 16. yüzyılın sonundan 17. yüzyılın başına kadar Avrupa’da bir milyon can alan, “kadınların canavarca imparatorluğu”na (John Knox) karşı yürütülen bu imha savaşında “rasyonel” siyasal hesapların oynadığı belirleyici rolü ortaya koyar. Mutlakiyetçi devletin ve dinî hoşgörünün büyük rasyonel kuramcısı Bodin, aynı zamanda bir demonoloji risalesinin yazarı ve cadı avının ateşli bir savunucusu değil miydi? Ginevra Odorisio’nun aynı Bodin üzerine gösterdiği gibi, egemenliğin gerekleri ile cadıların uğradığı zulmün arasında çarpıcı bir teorik süreklilik vardır: “kadınların kamusal tehlikeliliği”nin temsil ettiği tehdit. Aynı dönemde, aynı ülkede Montaigne ise, cadıların işkenceyle itirafa zorlanmasını reddeder ve yargıçların keyfî yetkisini eleştirir; “polislerimizin ihtiyacı”na karşı “evrensel adaleti” seçer–yani kraliyet iktidarına yararlı olanı değil, dürüst olanı.

7) Bodin ya da Hobbes gibi yazarların eserlerini soyut, biçimsel ve salt “mantıksal” bir okumaya indirgeme tuzağı. Bu metinler büyük bir entelektüel titizlik ve tutarlılık taşır; ancak denemenin vurguladığı gibi, tarihsel bağlamdan, devrede olan siyasal ve toplumsal çıkarlardan ve her şeyden önce egemen elitler üzerinde “çok başlı çokluk”un oluşturduğu tehditten soyutlandıklarında anlaşılmaz hâle gelirler. İtaatsizlik, sapkınlıklar (hérésie) ve toplumsal huzursuzluklar karşısında –Putnam (1647) ve Whitehall (1648) tartışmalarının tanıklık ettiği özgürlük ve eşitlik fikirlerinin çoğalmasından, hatta Kral Charles Stuart’ın başının kesilmesinin somut kanıtından söz etmeden bile– mutlakiyetçi düşünürler, iktidarın ilahi hakla meşrulaştırılmasının artık işlemediğini fark ederler; egemen Leviathan’ın mutlak kudretini güvence altına alacak başka doktriner temelleri acilen bulmaları gerekir.

8) Akıl, bilim ve sekülerleşmenin daha fazla eşitlik ve özgürlüğe götürdüğünü savunan,  doğrusal bir ilerleme anlayışına dayanan tarih yaklaşımının oluşturduğu tuzak. Bu tuzak belki de en yaygın olanıdır: gazetecilerle akademisyenler, sağla sol, muhafazakâr filozoflarla ilericiler tarafından paylaşılır; kısacası, meşrulaştırmaya bile gerek duyulmayan,  “apaçık” bir varsayımdır bu.

Bu makale ise, akıl ve bilimin eşitsizliklerin ve tahakkümün doğallaştırılmasının hizmetine sokulma biçimlerini görünür kılar. Yazar, Fransız kültürünün bazı “Büyük Adam” heykellerini sarsmaktan çekinmez; örneğin René Descartes’a göre “Tanrı matematik yasalarını, kralın kendi krallığında yasaları koyduğu gibi koyduğunu” hatırlatır. Ancak mutlak egemenliğin tek sağlam temelinin insan doğasına ilişkin “bilimsel bilgi” olduğunu en iyi kavrayan kuşkusuz Hobbes’tur. Eğer insan “doğası gereği” insanın kurduysa, onları Behemoth’tan –yani bitmeyen iç savaş hayaletinden– yalnızca Leviathan kurtarabilir. Yazarın gözlemlediği gibi, Hobbes’un bu sert ifadeleri, “siyasal otoritenin yeniden kutsallaştırılması ile modern bilimin gelişimi arasındaki seçmeli yakınlıkları” açığa çıkarmayı sağlar.

Erkeğin kadın üzerindeki evlilik içi iktidarına gelince, ona rasyonel ve bilimsel meşruiyet kazandıran liberal Locke’tur: erkek doğası gereği “daha yetkin ve daha güçlü”dür. Doğaya dayandırılan bu erkek egemenliği, özel mülkiyetin ve onun kalıtsal aktarımının güvencesidir. Sekülerleşme ve rasyonelleşme, tahakkümün meşruiyetini din alanından doğa alanına kaydırmış; fakat toplumsal ve siyasal hiyerarşileri sorgulamamıştır.

Bu makale –Eleni Varikas’ın tüm yapıtı gibi– egemen doktrinlerin havını tersine taramaktan çekinmeyen, heretik ve azınlık bir geleneğin parçasıdır; yazarın sonuçta hatırlattığı üzere, bu yazı “tahakkümün (cinsiyetlerin, ırkların, halkların, sınıfların) doğallaştırılmasını, bir güç ilişkisi ürünü, şiddet tekeline ait bir kiplik olarak görme” ısrarını sürdürür.

Michael Löwy

Kaynak: https://blogs.mediapart.fr/michael-lowy/blog

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Trump’a, ICE’a, Irkçılığa karşı Öz-örgütlenme ve Direniş – Kay Mann

Son haftalarda Trump’ın ABD’de demokratik haklara yönelik saldırıları ile uluslararası hukukun ve diğer ülkelerin egemenliğinin ihlali giderek arttı ve daha da şiddetlendi. Buna karşı bir toplumsal ve işçi direnişi hareketi şekilleniyor.

3 Ocak 2026’da, büyük çaplı bir hava ve deniz gücü, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu ve eşi Celia Flores’i kaçırdı; baskın sırasında yüz kadar Venezuelalı ve Kübalı öldürüldü. Bu baskının ardından ABD deniz kuvvetleri tarafından 500 milyon varil Venezuela petrolü çalındı.

En üst düzey emperyalist bir küstahlıkla Trump, ABD’nin Venezuela’yı “yöneteceğini” ilan etti; ayrıca Kolombiya’yı, Küba’yı ve son olarak da 1949’dan bu yana ABD’nin NATO müttefiki olan Danimarka’ya bağlı Grönland’ı tehdit etti. Bu saldırı, Venezuela kıyıları açıklarında ve Pasifik’te uyuşturucu kaçakçılığıyla suçlanan tekne mürettebatlarına yönelik, yargısız ve son derece vahşi infazların yaşandığı haftaların ardından geldi.

Ardından, 9 Ocak’ta, Minnesota eyaletinin Minneapolis kentinin buz gibi sokaklarında bir ICE ajanı, silahsız beyaz bir ABD vatandaşı olan, iki çocuk annesi, 37 yaşındaki Renee Good’u soğukkanlılıkla öldürdü. Good, göçmenlerle dayanışma amacıyla düzenlenen şiddet içermeyen eylemlere katılıyordu. Cinayetin çok sayıda videosu, Good’u, ICE ajanları tarafından öldürülen en az 32 kişinin en tanınırı hâline getirdi. Görünüşte birbirinden bağımsız olan bu iki olay, hem ABD içinde hem de dışında, uydurma uyuşturucu kaçakçılığı suçlamaları temelinde, ırksallatırılmış insanlara ve onların müttefiklerine karşı artan şiddet kullanımıyla birbirine bağlanmaktadır. Trump’ın ırkçı göç politikasının mimarı olan, neofaşist bir figür olan Stephen Miller’ın, Trump hükümetinde göç politikasıyla ilgili en üst düzey görevlerden birine getirilmesi, Venezuela’ya yönelik saldırı ile ICE cinayetleri arasındaki bağı çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır.

Irkçılık ve emperyalizm

Venezuela’ya yönelik saldırıdan birkaç saat sonra, birçok kentte acil protestolar düzenlendi; New York’ta katılım birkaç yüz kişiden 2.000’e kadar çıktı. Ancak ABD halkını en çok sarsan olay Renee Good’un öldürülmesi oldu. Ülke genelinde, onun anısına ve ICE’ın lağvedilmesi talebiyle binlerce gösteri düzenlendi. Anketler, bu talebe yönelik kitlesel bir destek olduğunu gösteriyor.

Hükümet, Good’u ICE ajanına arabasıyla çarpmakla suçlayarak karşılık verdi; oysa videolar açıkça aracın ajandan uzaklaştığını gösteriyor. Federal soruşturma, Minneapolis’in yerel yetkililerini devre dışı bıraktı ve Good’un dul eşinin “militan gruplarla” olan bağlarını soruşturmakla tehdit etti — oysa bu tür faaliyetler ABD Anayasası tarafından korunmaktadır.

Good’u öldüren, milliyetçi Hristiyan bir ICE serserisi olan Jonathan Ross hakkında herhangi bir suçlama yöneltilmedi ve şu anda hiçbir soruşturma yürütülmüyor. Hükümet buna karşılık Minneapolis’e daha fazla ICE ajanı gönderdi ve Trump, nadiren kullanılan, 19. yüzyıldan kalma İsyan Yasası’nı devreye sokarak kente düzenli askerî birlikler gönderme tehdidinde bulundu. ICE artık özel konutlara mahkeme kararı olmadan baskın yapma hakkını savunuyor; bu uygulamanın yaygınlaşması, demokratik haklara son derece tehlikeli bir darbe vuracak ve otoriterliğe ve neofaşizme doğru nitel bir sıçrama anlamına gelecektir. Genel kanı, kentin düşman bir güç tarafından işgal edildiği yönündedir.

Minneapolis’in Demokrat Belediye Başkanı Jacob Frey ile Demokrat Minnesota Valisi Tim Waltz, ICE’a karşı çıkmak ve onun kentten ve eyaletten ayrılmasını talep etmek için sert sözler kullandı; ancak fiiliyatta pek bir şey yapmadılar (1). Bu sırada Başkan Yardımcısı JD Vance, Frey ve Waltz’u ICE operasyonlarını engellemekle suçladı ve FBI onlar hakkında bir “soruşturma” başlattı; Minnesota polisi ise gösterilerin bastırılmasına katılıyor.

ICE aylardır ülke genelindeki kent ve kasabaları terörize ediyor; ancak Trump, ilerici ve Demokrat geleneği güçlü, zengin bir işçi mücadeleleri tarihine sahip olan Minnesota’ya karşı özel bir düşmanlık besliyor. Eyaletin en büyük kenti olan Minneapolis, son on yıllarda göç etmiş önemli bir Somalili nüfusa da ev sahipliği yapıyor. Bu topluluğun bir üyesi olan Ilhan Omar, Minneapolis’in büyük bölümünü kapsayan eyaletin 5. seçim bölgesinin ABD Temsilcisi. Omar, Trump’ın sosyal medyada düzenli olarak saldırdığı ve tehdit ettiği, ilerici ve son derece aktif dört Demokrat kadından oluşan “Squad”ın dört üyesinden biridir. Trump, ABD vatandaşı olan Ilhan’ın “hapiste olması gerektiğini” ve sınır dışı edilmesi gerektiğini söyledi (2).

Bir toplumsal hareketin doğuşu

10 Ocak’ta, Good’un öldürülmesini protesto etmek için 1.000’den fazla gösteri düzenlendi. Democratic Socialists of America-DSA’nın yerel şubelerinin büyük bir bölümü, ulusal yönetimin Venezuela’ya yönelik saldırıya karşı yapılan eylemlere katılma çağrısına yanıt verdi. Göçmenleri ICE baskınlarına karşı savunmaya yönelik çabalar, gerçek bir toplumsal hareketin tüm özelliklerini taşımaktadır. Aktivistler klasik taktikleri — yürüyüşler, mitingler, sloganlar — kullanmanın yanı sıra, ICE ajanları bir mahalleye girdiğinde ıslık çalmak gibi özgün ve yaratıcı yöntemlere de başvurmaktadır.

Ülke genelinde, ICE’ın şiddetinden, tutuklamalarından ve sınır dışı etmelerinden korkan göçmen ailelerin alışverişini ve ulaşımını organize etmek amacıyla mahalle örgütleri kurulmuştur. Bu gruplar, komşularının ve iş arkadaşlarının silahlı ve maskeli ICE ajanları tarafından götürüldüğünü görene kadar politikaya dâhil olmamış olanlar da dâhil, sıradan yurttaşlardan oluşmaktadır. Sağcı gazeteciler, banliyölerde yaşayan, orta sınıfa mensup ve mahalle gözetim gruplarına katılan beyaz kadınları — kendi deyimleriyle “wine moms” (şarap içen anneler) — hedef alarak öfkeyle tepki gösterdi.

Faşizme karşı işçi öz-örgütlenmesi

ICE karşıtı mevcut protestoların merkezi olan Minneapolis örneğinde, destek ve karşılıklı yardım gruplarından oluşan ağ, George Floyd’un ölümünü izleyen 2020 gösterilerine kadar uzanmakta. Ülke genelinde liseliler dersleri boykot etti. Farklı bölgelerden gruplar birbirleriyle bağlantı kurmaya, kaynaklarını ve taktiklerini paylaşmaya başlamıştır. Örneğin, Chicago’nun kuzeyinde faaliyet gösteren ve Protect Rogers Park adıyla bilinen ICE karşıtı bir gözetim grubu, Minneapolis’te gözlemcilerin eğitilmesine yardımcı olmuştur. Birçok kentin Meksika mahallelerinde ve diğer göçmen mahallelerinde, dükkânlarda ve restoranlarda “Haklarınızı bilin” broşürleri görülmektedir. Kentteki bazı okullar, ICE baskınlarına karşı önlem olarak kapatılmayı tercih etmiştir. Los Angeles’taki ve başka yerlerdeki kiracı sendikaları da harekete katılarak, bu mücadelenin özellikle işçi sınıfı içindeki derin köklerini bir kez daha ortaya koymuştur. Bu karşılıklı yardım ağları, önceden var olan diğer hareketlerle bağlanacak; giderek daha büyük eylemlerin zeminini hazırlayacak ve genel anti-Trump hareketini güçlendirecektir. Bunlar, Trump’ın ırkçı beyaz Hristiyan milliyetçiliğine karşı güçlü bir direniş oluşturan işçi sınıfı dayanışma ağlarıdır ve bize öz-örgütlü demokratik bir toplumun mümkünatına dair bir fikir veriyor.

Minneapolis’e yakından bakış

Good’un öldürülmesine ait video kayıtları ile ICE ajanlarının kapıları kırarak içeri girdiğini, Hmong kökenli bir mülteciyi tutuklayıp dondurucu soğukta yarı çıplak hâlde dışarı çıkardığını gösteren görüntüler; ayrıca maskeli ve silahlı ICE ajanlarının beş yaşındaki bir çocuğu tutukladığına dair görüntüler ve bunlara eşlik eden halkın kahramanca direnişini yansıtan sahneler, dikkatleri Minneapolis üzerine çekmiştir.

23 Ocak Cuma günü bu kentte, bazıları tarafından “genel grev” olarak nitelendirilen bir protesto günü gerçekleştirildi. ICE’ın varlığını protesto etmek amacıyla çok sayıda küçük işletme kepenk kapattı; fiilî grevler sınırlı olsa da United Auto Workers (UAW), öğretmen sendikaları ve genellikle muhafazakâr olan inşaat sendikaları dâhil çeşitli sendikalar ile yerel emek konseyleri gösterilere destek verdi ve ICE ile diğer baskı güçlerinin kentten ayrılması talebine katıldı. Aşırı soğuğa rağmen on binlerce kişi yürüyüş yaptı; diğerleri ise kullanılmayan bir stadyumda toplandı. Bazıları da, Minnesota’ya gelen ICE ajanlarının indiği ve tutuklanan göçmenlerin sınır dışı edildiği havaalanında eylem yaptı. Havaalanında gerçekleştirilen barışçıl bir sivil itaatsizlik eylemi sonrasında yüzden fazla rahip gözaltına alındı. Minneapolis hareketiyle ve talepleriyle dayanışma amacıyla ülke genelinde iki yüz elliden fazla eylem düzenlendi.

20 Ocak 2026

1) Jacob Frey, özellikle “kentimizi adeta istila etmiş gerçek bir işgal gücü” ifadesini kullandı, CBS News, 18 Ocak 2026.

2) 19 Ocak 2026’da şu açıklamayı yaptı:
Sahte milletvekili Ilhan Omar, ABD’den nefret eden bitmek bilmez bir mızmız, her şeyi bildiğini sanıyor. Hapiste olmalı, ya da daha da iyisi, dünyanın en kötü ülkelerinden biri sayılan Somali’ye geri gönderilmeli. Somali’yi YENİDEN BÜYÜK yapmaya katkıda bulunabilir!”

Kay Mann, IV. Enternasyonal’in ABD’deki seksiyonu olan Solidarity’nin üyesidir ve üniversitede sosyoloji profesörüdür. Ayrıca IV. Enternasyonal’in Yürütme Bürosu’nda yer alıyor.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Yeni ve Eski Oligarşiler – Sermaye Birikim Rejimindeki Dönüşümler – Diogo Machado ve Francisco Louçã

Bigh Tech ve liderlerinin birçok ülkede siyasi gücü ele geçiriyor gibi göründüğü bir dönemde, bu hareketin kaynaklarını ve sonuçlarını, ayrıca diğer ekonomik ve siyasi güç biçimleriyle eklemlenmelerini tam olarak kavramak önemlidir.

Marx, kapitalizmin üretici güçleri geliştirme konusundaki benzersiz kapasitesini uzun uzadıya tartışmıştı: Kapitalistler arasındaki şiddetli rekabet, onları üretim sürecinde sürekli yenilik yapmaya itecek ve böylece sermayenin organik bileşimini artıracaktı. Ayrıca, rekabetin şirketlerde yoğunlaşma eğilimine yol açtığı sonucuna varmıştı. Bu bağlamda Ernest Mandel şu açıklamayı yapmaktadır:

Kapitalist üretim tarzının evrimi zorunlu olarak sermayenin merkezileşmesine ve yoğunlaşmasına yol açar. Firmaların ortalama büyüklüğü sürekli artar; çok sayıda küçük firma, tüm sanayi sektörlerinde sermaye, emek, mülkiyet ve üretimin giderek artan bir payını kontrol eden az sayıda büyük firma tarafından rekabette yenilir […] Bu şekilde kapitalist rekabet, kapitalist üretim tarzının kökeninde yatan mülksüzleştirme sürecini devam ettirir (…).  Sermayenin tarihi, giderek daha küçük bir azınlığın mülkiyeti lehine büyük çoğunluğun mülkiyetinin yok edilmesinin tarihidir. (1)

Tarihsel olarak kapitalizm, büyük teknolojik gelişmeler ile maddi ve maddi olmayan malların üretimine yol açmış ve üretimdeki bu büyüme süreci ekonomik ve sosyal gerilimler yaratmıştır. Bu metin, bu hareketin bir yönünü, burjuvazinin bileşimindeki yakın tarihli evrimi kısaca tartışmakta ve son 50 yılda düşük yatırımla ve üretkenlikte mütevazı artışlarla işaretlenen, “sürekli durgunluk” olarak adlandırılan nispeten zayıf bir büyüme yaşandığına dikkat çekmektedir. Dolayısıyla, her ne kadar yüksek bir servet yoğunlaşması eşlik etse de, bir sermaye birikimi kriziyle karşı karşıyayız. Bunlar geç kapitalizmin mevcut evriminin iki genel özelliğidir.

Şirketlerin toplumsal ve siyasal güçlerinin yoğunlaşması

Kapitalizmin bu evresinin performansının nedenleri daha ileride tartışılacaktır. Şimdilik, bu dönemin çağdaş kapitalizmi anlamak için gerekli olan temel bir özelliğini vurgulamak önemlidir: Yüksek şirket yoğunlaşması.  Özellikle IMF (2) gibi kuruluşlarınkiler de dahil olmak üzere yapılan çeşitli araştırmalara göre, çeşitli göstergeler bu özelliği, özellikle de az sayıda büyük şirketi ilgilendiren şirket marjları ve kârlarındaki artışı doğrulamaktadır:

Genel marjdaki artıştan daha önemli olan ana sonuç, marjların dağılımının değişmiş olmasıdır: Medyan sabittir ve üst yüzdelik dilimler önemli ölçüde artmıştır. […] Birkaç şirket yüksek marjlara sahip ve büyükken, şirketlerin çoğunluğu marjlarında artış görmüyor ve pazar payı kaybediyor. (3)

Bu fenomenin yatırım, istihdam ve ücretlerin milli gelir içindeki payının azalması gibi olumsuz makroekonomik etkileri konusunda istatistiksel kanıtlar açıktır. Aynı zamanda bir avuç şirkete aşırı pazar gücü (4) vererek normalden daha yüksek fiyatlar belirlemelerini sağlar ki buna (neo)klasik iktisattaki anlamında “getiri” ya da Kalecki’nin “markup” (5) dediği şey denebilir. Bu gelişmeler Marksist Tekelci Sermaye ekolü tarafından vurgulanmıştır: Büyük firmalarda aşırı üretim kapasitesi, istihdamı azaltan ve tüketimi baskılayan sermayenin organik bileşimindeki artışla birleşerek “aşırı birikime” veya üretken yatırım fırsatlarının eksikliği nedeniyle fazlalıkların soğurulmasında zorluğa yol açar ve bu da ekonomik durgunluğa neden olur (6).

Ancak bu bakış açısı, en az iki nedenden ötürü çağdaş birikimi anlamak için yetersizdir. Birincisi, tekelcilik günümüz kapitalizminin temel bir özelliği olsa da tek özelliği değildir; birikim mantığının özellikle neoliberal dönemde nasıl evrildiği de dahil olmak üzere diğer önemli boyutların da dikkate alınması gerekir. İkinci olarak, tekelci kapitalizme ilişkin salt ekonomik bir vizyonun ötesine geçmek gerekmektedir. Bu büyük şirketler tarihte eşi benzeri görülmemiş bir şekilde pazar gücünü ellerinde toplarken, aynı zamanda toplumsal nüfuz ve siyasi güç de elde etmektedirler. Bu süreç Marx (ve ondan önceki başka iktisatçılar) tarafından tanımlanmıştı, ancak toplumsal örgütlenmeyi belirleyen yeni boyutlar kazandı: Daha sonra tartışacağımız bu şirketlerden bazıları, neredeyse evrensel ölçekte toplumsal ilişkileri üst belirlemektedir ve siyasi iktidarla artan iç içe geçişleri, birikim rejimlerinin kurucu bir unsurudur. Diğer bir deyişle, oligarşileşme günümüz kapitalizminin tanımlayıcı bir özelliğidir.

Bu makale bu analiz açısını geliştirmeyi amaçlamaktadır. Bunu, birikim mantığının son on yıllardaki evrimini kısaca izleyerek, bu değişimlerin yeni (ve eski) sermaye kesimlerinin yükselişi üzerindeki etkisini vurgulayarak ve bu evrimden ortaya çıkan iki sermaye sektörünü vurgulamak için bunların bazı sınırlarını, çıkarlarını ve gerilimlerini haritalandırarak yapıyor: Varlık yöneticileri (asset managers) ve tekno-oligarklar. Bu süreçlerin günümüz kapitalizmini anlamak açısından taşıdığı öneme dair bazı düşüncelerle yazımızı sonlandırıyoruz.

Küreselleşmenin sonu ve kapitalist gelişmenin uzun dalgaları

“Sürekli durgunluk” kapitalist gelişmenin dördüncü uzun dalgasının depresif evresine tekabül etmekle birlikte, başta süresi olmak üzere önceki dönemlerle karşılaştırıldığında bazı yeni özellikler göstermektedir. Bu dalganın genişleme evresi hem toplu verilerle hem de İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden ‘otuz görkemli yıl’ boyunca karlılık ve birikim açısından en dinamik sektörlerden (otomotiv, kimya, çelik ve dayanıklı tüketim malları endüstrilerinde) elde edilen verilerle belgelenmiş ve doğrulanmış olsa da, bu ivme tükendikten sonra ne olduğu daha tartışmalıdır.

Bazı yazarlar 1980’lerde küreselleşmeyle birlikte bir toparlanma öngörmüşlerdi, ancak gerçek şu ki kâr oranları önemli ölçüde toparlanmamış ve yükseldiğinde de yatırımlarda genel bir artışa yol açmamıştır. Birikim krizi, düşük kâr oranları ve vasat bir yatırım seviyesiyle kendini göstermektedir. Her ne olursa olsun, bu süreç büyük bir çeşitlilik göstermektedir: 2024 yılında, sermaye getiri oranı ABD’de büyük şirketler için %12 civarındayken, daha küçük şirketler için %4’ten fazla değildi.

Yine de bu yıllar, sadece yeni ürün ve faaliyetlerin yaratılmasında (dijital kovan ya da ‘metaverse’, yapay zeka) değil, aynı zamanda bunların üretim süreçleri üzerindeki etkisinde de (robotlaşma) büyük teknolojik yeniliklere sahne olmuştur. Bu süreçler yeni endüstriler ve yeni işletmeler yaratmış, burjuvazinin daha sonra tartışacağımız yeni sektörlerinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Ancak bunlar birikim ve yatırımın geçmiştekilerle kıyaslanabilir seviyelere geri dönmesine imkân vermemiştir.

Teknolojik yeniliklere rağmen bu ‘uzun durgunluğun’ nedenleri başka bir makalede tartışılmıştır (7). Burada, bu hikayenin ekonomilerin ‘finansallaşması’ sürecinden ve finansın sermayenin baskın sektörü olarak yükselişinden ayrılamaz olduğunu vurgulamak önemlidir. Finans sektörünün büyümesi, 1970’lerden itibaren uygulanan döviz kurlarının serbestleştirilmesi, sermayenin serbest dolaşımı ve genel olarak finansal deregülasyon gibi neo-liberal politikaların bir sonucuydu, ancak aynı zamanda gelişmiş ekonomilerin üretken kapasitesinin tükenmesini de yansıtıyordu. Buna cevap olarak, bu ekonomilerin şirketleri daha ucuz iş gücünden yararlanmanın mümkün olduğu bölgelere taşındı ve kârlarını üretken yatırımlardan daha yüksek getiri sunan finansal yatırımlara yönlendirdi (8). Karmaşık ve şeffaf olmayan finansal ürünler çoğaldı ve ücretlerdeki durgunluk nedeniyle baskılanan talebi desteklemek için kitlesel kredi kullanıldı. Tüm bunlar finans sektörü için son derece kârlıydı, ancak gelişmiş ekonomilerdeki hayali sermayenin ağırlığı 2007-2008 mali krizi sırasında ölümcül oldu.

Parasal aktivizm ve sermayenin yeniden yapılandırılması

Geleneksel finans sektörünün hegemonyası, en az iki nedenden ötürü subprimes (eşik-altı ipotekli konut kredileri) krizinden derinden etkilenmiştir. İlk olarak, bankaların iflası, şüpheli alacak portföylerinin birikmesi ve krizin ardından düzenlemelerin sıkılaştırılması sektörün kârlılığını azaltmıştır. İkinci olarak, merkez bankası para politikasında küçük bir devrim yaşanmış, ‘Volcker şoku’ (9) ile başlayan yüksek faiz oranları dönemi yerini uzun yıllar süren çok düşük gösterge faiz oranlarına ve durgunluğun neden olduğu şoklara yanıt olarak hacimli varlık alım programlarına (quantitative easing – nicel gevşetme) bırakmıştır. Sonuç, iki ana unsurdan oluşan yeni bir oligarşinin oluşması olmuştur – varlık yöneticileri ve onların finans şirketleri ve tekno-oligarşiler – ki bunlar ilerleyen bölümlerde tartışılacaktır.

Yine de geleneksel finansın hakimiyetinin sona erdiğini ilan etmek için erken olacaktır. Krizin ardından bankacılık sektörü bir yoğunlaşma sürecine girmiş, büyük bankalar batan küçük bankaları satın alıp bünyelerine katarak mega holdinglerin oluşmasına yol açmışlardır. Brett Christophers’ın açıkladığı gibi, bankaların piyasa gücünün artması, faiz oranlarındaki düşüşün tüm etkisini kredi verme faaliyetlerinden alınan oranlara yansıtmamalarını sağlamış ve böylece yeni genişlemeci para politikasının etkisini hafifletmiştir (10). Öte yandan, bu politika genel olarak finansal varlıkların değerinde sert bir artışa yol açmış ve bu “parasal aktivizm” hisse senedi ve tahvil piyasalarını destekleme etkisine sahip olduğu için bankalar da kendi iç alım-satım (trading)  faaliyetlerinde bundan faydalanmıştır.

Bu son örnek, krizi takip eden yıllardaki birikim rejiminin çarpıcı özelliğini göstermektedir: Merkez bankalarının yoğun likidite enjeksiyonlarının doğrudan sonucu olan varlık-fiyat enflasyonu (asset-price inflation). Kemer sıkma politikalarından kaynaklanan reel ücretlerdeki düşüşle azalan küresel talep, üretken sermayenin kârlılığını daha da azaltmış, böylece üretken yatırım yoluyla değil, finansal varlıkların değerlenmesi ve mübadelesi yoluyla gelir sağlayan finansal spekülasyonu teşvik etmiştir. Bu gelişme aynı zamanda bu talih kuşundan yararlanan finans şirketlerinin kurulmasını ve çoğalmasını da teşvik etmektedir. Bu şekilde, merkez bankaları tarafından sağlanan likidite akışı, üretken yatırımlardan ziyade varlık fiyat enflasyonuna fayda sağlayacak şekilde yönlendirilmiştir.

Bu anlamda, finansallaşmanın baskın birikim biçimi olarak kaldığı doğru olmakla birlikte, mantığının nitel olarak değiştiği de aynı şekilde doğrudur. Subprimes krizinden sonra, finansal sistem için önemli bir ‘hammadde’ teşkil eden ipotek hacizleri dalgası nedeniyle yatırımcılar yeni varlıklara ihtiyaç duydu. İşte bu ortamda konut, Batı dünyasının hemen her yerinde mükemmel bir finansal varlık haline geldi ve olağanüstü getiriler sundu.

Desiree Fields’ın açıkladığı gibi, bu “yeni varlık sınıfının” inşası çeşitli faktörlerin sonucudur (11). Bir yandan, daha önce de belirttiğimiz gibi, sermayenin kârlılığını yeniden sağlamak için yeni varlıklar bulmak gerekiyordu. Buna ek olarak, emlak fiyatlarındaki dalgalanmalar, (2008-2009 krizi sırasında) ipoteklerini ödeyemeyen ailelerin mülklerini terk etmesi ve bunun sonucunda mülk sahiplerinin (hem özel hem de kamu) satış yapma isteği, bu yatırımı cazip hale getirmeyi amaçlayan çeşitli kamu müdahaleleriyle (vergi avantajları, şehir planlaması vb.) birleşince, bu tür yatırımlar için yeni bir fırsatlar ekosistemi yarattı.

Sonuç olarak, yatırım fonları hemen hemen her büyük Batı kentinde, sadece spekülatif amaçlarla – sürekli daha yüksek fiyatlarla alıp satmak – değil, aynı zamanda sürekli gelir elde etmek amacıyla kira piyasasına sürmek için toplu olarak mülk edinmekte ve böylece bu kentlerin mülkiyet yapısını kökten dönüştürmektedir (12).

Kemer sıkma politikaları sonucunda yapılan özelleştirmeler, varlık yöneticilerine, tekelci yapıları ve esnek olmayan talepleri nedeniyle (13) yatırımcılara çoğu zaman bizzat devlet tarafından yapılan ödemeler sayesinde olağanüstü gelir sağlayan  bir dizi kamu hizmeti yönetim şirketini (enerji, altyapı, ulaşım) de emanet etmiştir. Aynı zamanda, devletin iç kapasitelerinin yok edilmesi, örneğin kamu şirketlerinin ve hizmetlerinin yönetilmesi, etütlerin ve uzman değerlendirmelerinin yapılması veya finans sektöründeki risklerin analiz edilmesi gibi normalde kamu sektörü tarafından yürütülen görevlerin yerine getirilmesi için varlık yöneticilerine ve danışmanlık şirketlerine giderek daha fazla başvurulmasına yol açmıştır. Bu hizmetler olağanüstü gelirler yaratmanın yanı sıra, kamu yararına zarar verecek şekilde sayısız çıkar çatışması ve yolsuzluk fırsatı yaratmaktadır.

Yeni bir finans sektörü

Tüm bunlar, yönetim altındaki varlıklarının (Assets under Management – AuM) değerini şişiren yeni parasal rejim sayesinde büyüyen büyük ve yeni bir sermaye fraksiyonunun – varlık yöneticilerinin – ortaya çıkışının altını çizmektedir. Aslında, bu sektörde mülkiyet yapısı, Üç Büyükler (Big Three) olarak adlandırılan BlackRock, Vanguard ve State Street gibi üç önemli oyuncu ile yoğunlaşmıştır. Kısmen BlackRock ve Vanguard’a ait olmasına rağmen gayrimenkulde Blackstone da çok önemlidir.

Üç Büyükler birlikte S&P500’deki şirketlerin %20’sinden fazlasına sahiptir (14), bu da Amerika Birleşik Devletleri’ndeki en büyük şirketlerden bazılarına sahip oldukları anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, yalnızca Üç Büyükler değil, daha genel olarak varlık yöneticileri evrensel sahiplerdir (universal owners): Yalnızca şirket hisseleri gibi geleneksel finansal menkul kıymetleri değil, aynı zamanda özellikle altyapı, konut, enerji üretimi ve dağıtımı, ulaşım ve telekomünikasyon gibi temel mal ve hizmetler gibi giderek daha fazla reel varlığı (BlackRock’ın 2024’te Panama limanını satın almasının gösterdiği gibi) ve bunları yönetme ve önemli finansal kütleleri yönlendirme gücünü de ellerinde tutmaktadırlar.

Bu yeni finans şirketlerinin gücü, merkez bankalarının para politikasının yarattığı fırsatlardan, yatırım fonlarının spekülatif uygulamalara aktarılmasından ve Amerikan ekonomisinin özelliklerinden, özellikle de 36 trilyon dolarlık kamu borcundan ve dünyanın her yerinden tasarruf ve sermaye çekme konusundaki benzersiz yeteneğinden kaynaklanmaktadır. Pratikte, bir likidite okyanusunda yelken açıyorlar.

Son on yılda Apollo, BlackRock, Blackstone ve KRK kontrol ettikleri varlıkların değerini beş kat arttırdı. Kredi ve sigorta gibi geleneksel finansal faaliyetlerde de önem kazandılar: Apollo geçen yıl ABD’deki diğer tüm sigorta şirketlerinden daha fazla hayat boyu gelir (emeklilik sigortası ürünleri) verdi (15).

Bu finans şirketleri, geleneksel bankaların düzenleyici kısıtlamaları olmaksızın faaliyet gösterebildikleri için – ki kriz sonrası yükselişlerinin nedenlerinden biri de budur – daha yüksek marjlar elde edebilmektedirler. Aynı nedenle, geleneksel bankalar bu kurumlara verdikleri kredileri artırmışlardır: Bu krediler 2015’ten bu yana beş katına çıkmıştır ve şu anda banka kredilerinin onda biri bu kurumlara gitmektedir (16). Geleneksel bankalar gölge bankacılıktan (shadow banking ya da paralel bankacılık sistemi) elde edilen kârdan pay almaya çalışıyor.

Bu yeni finans şirketlerinin çağdaş toplumun merkezi boyutlarını kontrol ediyor olması, onlara muazzam bir güç (17), özellikle de hükümetler üzerinde baskı kurma gücü vermektedir ki bu güç, varlık yönetimi sektörünün kendi içinde son derece yoğunlaşmış ve az sayıda oyuncunun hakimiyetinde olduğu düşünüldüğünde daha da artmaktadır. BlackRock gibi şirketler her yıl hükümetler, politikacılar ve parlamentolar nezdinde lobi yapmak için milyonlar harcamaktadır (18). Benzer şekilde, devlet görevlerinin bu şirketler tarafından taşeron olarak üstlenilmesi ve bu şirketlerin hükümetler ve merkez bankaları ile olan yakın ilişkileri, kamu politikası karar alma sürecinde bu şirketlere önemli bir nüfuz sağlamaktadır (19). Finansal düzenleme tartışmalarını yakından takip eden ekonomist Daniela Gabor bu konuda kesin konuşuyor: “Artık gücü elinde tutanın bankalar değil, varlık yöneticileri olduğunu fark ettim” (20).

Yeni oligarşinin ikinci bileşeni, iletişim teknolojisi şirketlerinin gücünden kaynaklanıyor – ünlü Amerikan teknoloji devlerinden (Alphabet, Meta, Amazon ve Microsoft dahil) oluşan Big Tech. Yüzyılın başından bu yana büyük bir hızla büyümüştür. Bugün belki de sermayenin siyasi açıdan en güçlü fraksiyonunu oluşturuyor. Merkez bankaları tarafından piyasa kapitalizasyonu yoluyla enjekte edilen likiditenin en büyük yararlanıcıları bu devler olmuştur. Gerçekten de bu dönemde en çok değer kazananlar bu şirketlerin hisseleridir. Aynı zamanda, bu şirketler sosyal ve siyasi hayatta geniş kapsamlı yansımaları olan büyük bir nüfuz kazanmaktadır.

Pandemi ve finansal düzensizlik

Pandemi dönemi ve hemen sonrası, hem ücretleri ve işletmeleri desteklemek için büyük ölçekli mali önlemler hem de devasa yeni nicel gevşetme (quantitative easing) programları yoluyla ekonomileri desteklemek için yoğun devlet müdahalesi ile karakterize edildi ve Adam Tooze’un Covid-19’un neoliberal dönemi sona erdirip erdirmediğini sormasına yol açtı (21) ki bu, bu bölümün sonunda ele alacağımız bir husus.

Bu dönemde atipik bir olaya dikkat çekmekte fayda var: Pandemi ve Ukrayna’nın işgali nedeniyle tedarik zincirlerinde yaşanan aksaklıkların yanı sıra dev perakendecilerin kâr elde etme stratejileri nedeniyle enflasyonun geçici olarak geri dönmesi. Bu nedenle merkez bankaları, geleneksel finans sektörünü çok memnun edecek şekilde eski yüksek faiz rejimine geri dönmeye karar verdi. Bankacılık sektörüne ek olarak, enflasyonist dönem (2022-2024), enerji ve dağıtım gibi büyük işletmelerin bazı geleneksel ve tekelci kesimlerinin de sadece marjlarını arttırarak olağanüstü kârlar elde etmelerini sağladı (22). Faiz oranlarının ve enflasyonun hemen öncesindeki normale dönmesiyle birlikte bu sektörlerin kârlarının da düşmesi gerekir ki bu da bu hareketin zaman içinde sınırlı kalacağı anlamına gelir.

Şu anda görece düşük faiz oranları ve merkez bankası bilançolarından varlık satışı ile karakterize edilen bir makroekonomik rejime geçiş sürecindeyiz. Bu durum finans sektörünü bir bütün olarak hassas bir konuma sokmakta ve büyük fay hatları yaratmaktadır. Geleneksel bankalar yüksek faiz oranlarını tercih ederler çünkü bu durum kredi verme faaliyetlerindeki marjlarını ve başta tahviller olmak üzere gösterge faiz oranına endeksli finansal ürünlerin getirisini arttırır, ancak enflasyondan hoşlanmazlar çünkü bu durum alacakların değerini düşürür ki bu da alacaklıya zarar verir. Varlık yöneticileri ise enflasyona karşı daha toleranslı olan genişlemeci bir para politikasını tercih ederler (23) çünkü bu, yönetim altındaki varlıkların (AuM) fiyatını ve dolayısıyla komisyonlarını artırır. Bu nedenle düşük faiz oranlarını tercih ederler. Benjamin Braun açıklıyor:

Varlık yöneticilerinin en çok ilgilendiği değişkenler genel varlık fiyatlarıdır (24). Aldıkları komisyonlar, bir müşterinin varlıklarının mevcut değerinin yüzdesi olarak hesaplanır. Aynı yönetici tarafından yönetilen birçok fondan oluşan bir portföy için, bireysel fon performansının yönetilen varlıkların büyümesi üzerindeki etkisi, varlık fiyatlarındaki genel hareketin etkisinden çok daha azdır… BlackRock’ın varlık fiyatlarını yüksek tutan makro-ekonomik politikaları tercih etmesi, genişlemeci bir para politikası lehine stratejik ve ısrarlı lobiciliğinin açıkça gösterdiği gibi bundan ileri gelir (25).

Bu gerilim, Braun ve Durand’ın ilginç bir makalesinde (26) belgelendiği üzere, bu iki sermaye grubu arasında Trump yönetimine yönelik tartışmalarda ve ayrışmalarda açıkça görülmektedir. Durand ise 2022 tarihli bir metinde, çeşitli borsa endekslerindeki düşüş, sermaye-yatırım (private equity) piyasalarının zayıflaması (27) ve finansal kârların toplam kârlar içindeki payının azalması (28) ile bağlantılı göstergelere atıfta bulunarak finansın gerilemesinin az çok kaçınılmaz olduğunu düşünmektedir. Covid-19 krizinin ardından daha kısıtlayıcı bir para politikasının benimsenmesi ek bir tehdit oluşturacaktır.

Ancak bu sonuçlar ihtiyatla ele alınmalıdır. İlk olarak, Trump’ın Fed Başkanı Powell’a faiz oranlarını düşürmesi için yaptığı amansız baskının da gösterdiği gibi, merkez bankalarının bu kesimlerin lobi faaliyetlerinin baskısı altında daha genişlemeci bir politikaya dönmeyeceğinin garantisi yoktur. İkinci olarak, güçlü ancak çok az duyurulan bir finansal deregülasyon hareketi şu anda devam etmektedir: Starmer ve Trump yönetimleri, bizi 2008 öncesi statükoya geri götürecek önlemler de dahil olmak üzere yıl sonuna kadar yeni deregülasyon paketleri açıkladılar ve Avrupa Komisyonu, subprimes krizinin kökenindeki finansal işlem olan menkul kıymetleştirmeyi (29) serbestleştireceğini açıkladı.

Özellikle Trump, ilave bir istikrarsızlık unsuru yaratmaktadır. ABD Başkanı siyasi gücünü iş yapmak için kullanıyor: Göreve başlamasının arifesinde bir kripto meme ($TRUMP) başlatması ve bu operasyondaki ana yatırımcılarla resmi bir akşam yemeğinde koltuk garantisi vermesi, manevralarının tonunu belirledi. Ancak, bu varlığın değeri Ocak ve Mayıs ayları arasında başlangıçtaki değerinin yaklaşık %25’ine düştü: Bazı yatırımcılar dolandırıcılık olduğu ortaya çıkan bir şeyi satın alarak birikimlerinin bir kısmını ya da servetlerini kaybetti. İkinci risk ise bu durumdan, Trump’ın kripto paralara olan ilgisinden (ve onları serbest bırakma arzusundan) kaynaklanıyor. Trump’ın ilk döneminin başında kripto finansı 20 milyar doların altındaydı; şimdi ise bu miktarın on beş katı. Başkanın kişisel servetinde 2,6 milyarlık gayrimenkule karşılık 1,9 milyarlık kripto varlık bulunuyor; bu iki değer birbirine yaklaşma eğiliminde. Egzotik finansal ürünlere olan merakı ve Beyaz Saray’ı kişisel olarak zenginleşmek için kullanma kararlılığı derin belirsizlikler ve riskler yaratıyor.

Durand’ın bahsettiği nedenlerden ötürü bu zor dönemden korkan finans sermayesi, deregülasyon, vergi indirimleri ve başta emeklilik olmak üzere yeni piyasalara erişim konusunda garanti elde etmek için kamusal müdahaleleri ve lobi faaliyetlerini artırarak baskıyı artırıyor. Finansın gerilemesi ya da toparlanması büyük ölçüde bu çabaların başarısına göre belirlenecektir. Her ne olursa olsun, varlıkların aşırı değerlenmesi ve deregülasyon tehditleri, bu köpüğün riskleriyle bağlantılı bir mali kriz olasılığına işaret etmektedir.

Kalıcı üretken iktidarsızlık

Öte yandan, eski üretken kapasitenin geri dönüşü de yakın değildir. Covid-19, küresel tedarik zincirlerinin kırılganlığını ve bunlara aşırı bağımlılıktan kaynaklanan ekonomik kırılganlığı vurguladı. Bununla birlikte, en gelişmiş ekonomilerin düşük verimlilik artışına ilişkin endişelerini ve Çin’in endüstriyel ve teknolojik yükselişini dikkate alırsak, Draghi raporunun ardından, örneğin tarihsel olarak devlet müdahalesine karşı bir kurum olan Avrupa Komisyonu tarafından açıkça savunulan bir sanayi politikasına geri dönüş için koşullar olgunlaşmıştır. Retorik bir yana, bu tür politikalar şu anda kapitalist merkezin hemen her ülkesinde uygulanmaktadır (30).

Bu durum şu soruları gündeme getirmektedir: Büyük sanayi sermayesinin geri dönüşüne tanık olacak mıyız? Daha da önemlisi, ekonomilerde, rantçı kapitalizm ve mali spekülasyon aleyhine üretimin yeniden merkezi bir rol kazandığı yapısal bir dönüşüm olacak mı? Bu pek olası görünmüyor. Durand üç neden öne sürmektedir: i) yatırım hacmi yetersizdir; ii) Avrupa’da askeri harcamaların artırılmasına verilen önemin gösterdiği gibi öncelikler yanlıştır; iii) bu süreçte özel oyuncuların disipline edilememesi, kamu kaynaklarının sermayeye basit bir şekilde aktarılmasına yol açacaktır (31). Gerçekten de bu programların birçoğu Gabor‘un “riskten arındırma” olarak adlandırdığı, kamu kaynaklarının özel sektörün riskini ortadan kaldırmak için kullanılması, böylece özel sektörün istenen sektörlere yatırım yapması, fonları uygun gördüğü şekilde yönlendirmesi ve hatta bu yatırımların yönetiminin doğrudan kendisine verilmesi esasına dayanmaktadır (32). Bu durum kalkınmacı ve ekolojik politikaları mümkün kılacak bir karar alma alanı açabilecek olsa da, “kamu riskleri, özel karlar” ilkesine dayanan yeni sanayi politikası dönemi, endüstriyel nişlerde (yapay zeka, yenilenebilir enerjiler, yarı iletkenler, savunma) büyük grupların sermaye birikimini destekleyebilir, ancak ekonomileri yeniden yapılandırmayacak veya sermaye yapısında büyük bozulmalara neden olmayacaktır.

Bu tür bir devlet müdahalesini memnuniyetle karşılayan varlık yöneticilerinin, kontrol ettikleri şirketlerin dinamizmini canlandırmak için çok az özendiricileri vardır, bu da yatırım ve inovasyonun canlanmasında bir fren oluşturmaktadır. “Evrensel sahipler” olarak, çeşitli sektörlerdeki şirketlerde ve bazen aynı sektördeki birkaç büyük şirkette hisseleri olduğu için tek tek şirketlerin performansıyla çok az ilgilenirler. Sonuç olarak, bir şirketin rakibinden daha fazla üretip satması onlar için pek önemli değildir, çünkü muhtemelen bu rakip şirkette de ekonomik çıkarları vardır. Amaçları bir bütün olarak sektörün değerini arttırmaktır, hisse değerine şirket sonuçlarından daha fazla öncelik verirler, çünkü komisyonlarının değeri birincisine göre hesaplanır (33).

Küresel ölçekte tekno-iktidar

Krizi takip eden on yıl içinde güçlü bir şekilde ortaya çıkan Big Tech, pandemiden her zamankinden daha güçlü bir şekilde çıktı. Sahipleri artık dünyanın en zengin insanları, siyasi hırslarını ve topluma yönelik planlarını gizlemeden hükümetleri etkiliyor ve hatta istikrarsız bir şekilde (Musk ve DOGE gibi) hükümetlere katılıyorlar. Bunu Trump’ın yemin töreninde açıkça gördük: Genellikle eski başkanlar ve ünlü şahsiyetler tarafından işgal edilen şeref locaları, Big Tech’in sahipleri tarafından işgal edildi. Bugün bu kesim muhtemelen sermayenin siyasi açıdan en güçlü fraksiyonu.

Genelde Demokratları destekleme eğiliminde olan Silikon Vadisi baronları, Zuckerberg’in “eril enerji” özürcülüğünde ya da Musk’ın X (eski adıyla Twitter) sosyal ağının sağını radikalleştirmesinde görüldüğü gibi, Trump’a ve daha küresel bir perspektifte gerici ve otoriter bir yönelime doğru döndüler. Trump’ın ilk icraatlarından biri, belirli yapay zeka sistemlerinin güvenlik testlerini hükümetle paylaşmasını zorunlu kılan bir Biden kararnamesini yürürlükten kaldırmak oldu. Ayrıca Musk’a Doge bakanlığı aracılığıyla tüm federal kurumların verilerine erişim hakkı verdi. Uluslararası alanda Trump sürekli olarak diğer ülkelerden teknoloji devlerinin faaliyetlerine ilişkin düzenlemelerini yürürlükten kaldırmalarını talep etti ve bunu gümrük tarifelerine ilişkin müzakerelerde bir unsur olarak kullandı (34).

Bununla birlikte, siyasi güçleri yalnızca yönetimleri etkileme kabiliyetlerinden kaynaklanmamaktadır. Aslında, büyük şirketlerden oluşan bu küçük grup, uygarlığın bildiği en evrensel iletişim araçlarının paylaşılmayan kontrolüne ve bunlarla birlikte, davranışları büyük ölçekte manipüle etmek için benzeri görülmemiş bir yeteneğe sahiptir (35). Bunu yapmak için, davranışlarımızı giderek artan olağanüstü bir kesinlikle tahmin etmelerini ve değiştirmelerini sağlayan algoritmaları eğitmek için kullandıkları bireysel ve özel deneyimlerimiz hakkında sürekli olarak, ancak mümkün olan en büyük hacimde ayrıntılı veriler toplamaktadırlar. Daha sonra el koydukları dijital ağlara, tahmin ve manipülasyon cihazlarına erişimi satıyorlar.

İş modelleri ve siyasi güçleri bu verilere sınırsız erişime dayanıyor ki bu da özgürlük ve demokrasi kavramlarıyla giderek daha uyumsuz hale geliyor. Neredeyse tükenmez bir sermaye tarafından desteklenen bu yeni oligarşinin siyasi ve otoriter dönüşü, bu nedenle birikim modelinin zorunluluğudur: Kamusal düzenleme ve denetimin yanı sıra demokrasi ve anayasal özgürlükler, insanlığın gözetim sistemine tamamen entegre edilmesi ve tabi kılınması için ortadan kaldırılması gereken engellerdir.

Bu gerçekle yüzleştiğimiz pandemi yılları ve sonrasına, bu olgu üzerine Marksist gelenekten gelen akademik çalışmaların “tekno-feodalizm” adı altında çoğalması da damgasını vurdu.

Varoufakis günümüz kapitalizmini yeni bir üretim tarzı olarak tanımlıyor: “Amazon’a katıldığınızda kapitalizmden ayrılırsınız” diye yazıyor, çünkü şirketin ekonomik modeli mal üretimi ve satışı değil, platformdaki alışverişler yoluyla gelir elde etmek (36). Kapitalizm, üretim araçlarının özel mülkiyeti ve emeğin bir meta olduğu gerçeği ile tanımlanır ki Amazon ve faaliyet gösterdiği ekonomide durum açıkça budur. Öte yandan, üretim tarzındaki bir değişikliği ya da uygarlığın ekonomik karakteristiğini tanımlayan şey rant değildir, çünkü rant, bugünkü ölçeğine sahip olmasa da, Big Tech ortaya çıkmadan önce de kapitalizmde bir birikim biçimiydi.

Durand’ın ‘tekno-feodal’ hipotezi daha ilginçtir, çünkü dijital alanların (Varoufakis’in dijital müşterekler (digital commons) olarak adlandıracağı) yağmalanması fikrine odaklanmaktadır. Ekonomik altyapı ve sosyal yaşam için vazgeçilmez hale gelen bu alanların mülkiyetlerinin yoğunlaşması – dijitalin bir tür ilkel birikimi ve ‘entelektüel tekelleşme’ sürecinin bir sonucu olarak – sorunlu hale gelir ve tekno-feodalistler bunu kendi çıkarları için kullanır, erişimi bir ‘rant’ ödeyenlere ayırırlar. Güçleri ve zenginlikleri, uygun bir ağ üzerinde bağımlılıklar yaratmalarından gelmektedir.

Teorilerin göz ardı etmemesi gereken şey, Big Tech’e özgü rantçı kapitalizm ile doğası gereği kapitalist olan diğer birikim biçimleri arasındaki bağlantıdır; bu da ‘tekno-feodalizm’ gibi teorilerin tüm üretim tarzını kapsama kabiliyetini sınırlamaktadır, çünkü bunlar daha önceki bir üretim tarzıyla bir bileşim önermektedir.

Daha önce tartıştığımız finans sektörünün yanı sıra, sermayenin geleneksel sektörleri olarak adlandırılan ve hala son derece güçlü olan sektörleri de gözlemleyebiliriz. Bu, çok güçlü pazar gücü sayesinde son birkaç on yılda marjlarını büyük ölçüde arttıran ilaç endüstrisi için geçerlidir (37). Bir başka örnek de 680 milyar dolarlık satış yapan ve 2,1 milyon kişi istihdam eden Walmart’tır (38). Bu iki kritere göre, ABD’nin ve dünyanın en büyük şirketidir. Ana işi perakendeciliktir ve ülkedeki perakende pazarının (gayrimenkul hariç) %10’unu kontrol etmektedir. Bunun etkisi dikkate değerdir: Walmart’ın sermaye/kazanç oranı Apple, Meta, Amazon ya da Microsoft’tan daha yüksektir. Başka bir deyişle, daha fazla tasarruf ve sermaye çekmektedir; bu da sermayenin yeni baskın sektörlerinin analizinde dağıtım gibi geleneksel sektörlerin ve şirketlerin göz ardı edilmemesi gerektiğini göstermektedir.

Hangi kapitalizm?

Bu makaleyi mevcut birikim rejiminin bir özetiyle bitiriyoruz. Krizden bu yana geçen yıllar, geleneksel bankaların görece gerilemesi, varlık yöneticilerinin yükselişi ve Big Tech’in sermayenin baskın kesimi olarak konsolidasyonu ile sermayenin büyük ölçüde yeniden yapılandırılmasına tanık oldu. Birikim rejimindeki son değişiklikler önemlidir, ancak kapitalizmi uzun dalganın mevcut evresi olan ‘sürekli durgunluktan’ çıkarmak için yeterli değildir. Aynı zamanda çok yönlüdürler ve çağdaş kapitalizmin tanımını bir “ana göstergeye” (39) indirgemeyi imkansız kılmaktadırlar. Bu nedenle sadece birkaç temel eğilimi vurgulamayı tercih ediyoruz.

Birincisi, rant. 1960’ların sonlarına kadar uzanan birikim krizi ve kar oranındaki süreğen düşüş bağlamında, kapitalizmin üretken kapasitelerini restore edememesi, bu metinde bahsedilen tüm örneklerin gösterdiği gibi, sermayenin en dinamik sektörlerinin rantiye sektörler haline gelmesine yol açmaktadır (40).

Brett Christophers, kapitalizmde rantların birikimin motoru olarak kârları geçtiği, ne Marx’ın ne de klasik iktisatçıların hayal ettiği bu uğrağı tanımlamayı amaçlayan rantçı kapitalizm kavramını önermiştir (41). Bu durum inovasyonu, rekabeti ve üretici güçlerin büyümesini yavaşlatırken, mülkiyeti yoğunlaştırmakta ve eşitsizlikleri yeniden üretmektedir. Christophers’ın rant kavramının, neredeyse tüm ekonomik faaliyetleri rant olarak ele almasına izin verecek kadar geniş olup olmadığı tartışmalı olsa da, tanımladığı eğilim ve bunun sonuçları gerçektir.

İkinci olarak, bütünlüğe doğru eğilim. Düşen kar oranlarına karşı mücadele, daha önce toplumsal ilişkiler tarafından tabi kılınan yeni unsurların, metalara (ya da gelir elde etmek için varlıklara) dönüştürülerek sermaye birikimi alanına entegre edilmesi anlamına gelmektedir. Post-endüstriyel geç kapitalizmin üretken yetersizliklerine yanıt olarak varlığımızın giderek daha fazla boyutunu metalaştırma yönündeki ‘Polanyigil’ (42) eğilimi – konut ve kamu hizmetlerinden dikkat ve veri biçimindeki bireysel deneyimlerimize kadar – giderek güçlenmektedir. Fraser’ın yazdığı gibi, kapitalizm hayatımızın giderek daha fazla yönünü yamyamlaştırıyor (43).

Üçüncü olarak, el ele giden oligarşi ve otoriterlik eğilimi. Kapitalizmin bu evresinde tarihsel olarak eşi benzeri görülmemiş olan şirket yoğunlaşması, siyaseti ve kolektif yaşamlarımızı ikincilleştirme çabasına yol açmaktadır. Bu olgunun en az iki yönü vardır. Bir yandan, üretken yatırım fırsatlarının yokluğu, siyasi iktidarın ele geçirilmesini sermayenin kârlılığını garanti altına almanın en etkili yolu haline getirmektedir. On yıllardır süren neo-liberalizm, devlet kapasitelerinin zayıflaması ve piyasa ekonomilerinde kolayca siyasi iktidara dönüşen ekonomik gücün yoğunlaşması bunu kolaylaştırmaktadır. Dylan Riley ve Robert Brenner’a göre:

“Bu yeni birikim biçimi, bir dizi yeni ‘siyasi olarak örgütlenmiş dolandırıcılık’ mekanizmasıyla ilişkilidir. Bunlar arasında sürekli artan bir dizi vergi indirimi, kamu varlıklarının cüzi fiyatlarla özelleştirilmesi, borsa spekülasyonunu teşvik etmek için nicel gevşetme (quantitative easing)  ve aşırı düşük faiz oranları ve hepsinden önemlisi, doğrudan özel sektöre yönelik devasa kamu harcamaları ve bunların bir bütün olarak nüfus üzerinde zincirleme etkileri yer almaktadır. (44)

Öte yandan, on yıllarca süren ücretleri frenleme ve daha esnek çalışma yasalarının ardından sömürünün yoğunlaşması ve oligarşinin belirli kesimlerinin, özellikle de Big Tech’in ekonomik modeli, demokrasi, sivil özgürlükler ve toplumsal direnişle doğrudan çatışma halindedir. Dolayısıyla bunlar yavaş yavaş ortadan kaldırılması gereken engeller olarak görülecek ve yeni otoriter çözümlerin önünü açacaktır.

Son olarak, savaş. Küresel karlılıktaki düşüş, büyük kapitalist ekonomiler arasındaki çatışmaları şiddetlendirdi: Trump’ın gümrük vergisi sistemi, küreselleşmenin sonunu işaret ettiği ve Avrupa, Japonya, Kanada ve diğer ülkeleri küresel egemene vergi ödemeye zorlamayı amaçladığı için bunun bir ifadesidir. Savaş endüstrisi de giderek kapitalist merkezin üretim kapasitelerini yeniden tesis etmek için bir çözüm olarak görülüyor – NATO, Avrupa Komisyonu ve Eski Kıta’nın büyük güçleri tarafından paylaşılan bir vizyon. Durand, belki de haklı olarak, sermayenin dinamizmini yeniden tesis etmenin imkânsızlığı karşısında geriye sadece ikinci bir yol kaldığını öngörmektedir:

İkinci olasılık ise rantçı ve tekelci çıkarların, siyasi yapıları yavaş yavaş kurumsallaşmış oligarşik bir biçime dönüşecek olan, giderek daha eşitsiz, otoriter ve durgun bir toplumu yönlendirmeye devam etmesidir. Aşırı birikmiş hayali sermaye donmuş ve yatırım yapılmamış olarak kalacaktır. Metalaşma artık soyut emekten elde edilen kârın artmasını sağlayan bir taşıyıcı olmayacaktır. Bunun yerine, aşırı zengin bireylerden oluşan küçük bir katman, rantlarını güvence altına almak ve giderek bozulan ve askerileştirilen bir dünyada lüks yaşam tarzlarını yeniden üretmek için yeni teknolojileri kullanacaktır (45).

Bunun olmamasını sağlamak bizim elimizde.

30 Ekim 2025

1) Ernest Mandel, Traité d’économie marxiste, 1975. Türkçesi: Marksist Ekonomi El Kitabı.

2) Federico J. Diez Tambunlertchai Daniel Leigh,Suchanan, “Global Market Power and Its Macroeconomic Implications”, IMF, 15 Haziran 2018. Wenjie Chen Villegas-Sánchez Federico J. Diez, Romain A. Duval, Philipp Engler, Jiayue Fan, Chiara Maggi, Marina Mendes Tavares, Daniel A. Schwarz, Ippei Shibata, Carolina, “Rising Corporate Market Power: Emerging Policy Issues”, IMF, 15 Mart 2021.

3) Jan De Loecker, Jan Eeckhout ve Gabriel Unger, “The Rise of Market Power and the Macroeconomic Implications”, The Quarterly Journal of Economics 135, no. 2, 1stMayıs 2020.

4) Bir şirketin veya şirketler grubunun bir piyasadaki fiyatları, miktarları veya mübadele koşullarını etkileme kapasitesi, özellikle de yoğunlaşma, giriş engelleri veya arz üzerinde artan kontrolün bir sonucu olarak rekabetçi bir durumda geçerli olacak fiyatlardan kalıcı olarak daha yüksek fiyatlar belirleme kapasitesi.

5) Brett Christophers, “Class, Assets and Work in Rentier Capitalism”, 19 Mart 2021, Brill; Michal Kalecki, Selected Essays on the Dynamics of the Capitalist Economy 1933-1970, Cambridge, 1971.

6) John Bellamy Foster, “Monopoly Capital at the Half-Century Mark”, Monthly Review, 2016; Paul A. Baran ve Paul M. Sweezy, Monopoly Capital, An Essay on American Industrial Society, 1966, Maspero (1968).

7) Francisco Louçã, “As Time Went By – Why Is the Long Wave so Long?”, Journal of Evolutionary Economics, 31, 1stJuly 2021.

8) Cédric Durand, “Finansal Hegemonyanın Sonu mu?New Left Review, 138 (2022); William Lazonick, “The New Normal Is ‘Maximizing Shareholder Value’: Predatory Value Extraction, Slowing Productivity, and the Vanishing American Middle Class”, International Journal of Political Economy, 2 Ekim 2017. 

9) Volcker şoku, 6 Ağustos 1979 tarihinde ABD Merkez Bankası Yönetim Kurulu Başkanı olarak atanan Paul Volcker tarafından 1979-1982 yılları arasında uygulanan kısıtlayıcı bir para politikasıdır. “Volcker Şoku” 1979 sonundaki ikinci petrol şokuna bir yanıttı ve ABD’de enflasyonun düşürülmesine yardımcı oldu, ancak 1982’de ABD GSYH’sinde %2’lik bir düşüşle derin bir durgunluğa ve daha genel olarak 1980’lerin başındaki küresel durgunluğa neden oldu ve bu da gelişmekte olan ülkelerde borç krizini yarattı.

10) Brett Christophers, Rentier Capitalism: Who Owns the Economy, and Who Pays for It? 2022, Verso.

11) Desiree Fields, “Constructing a New Asset Class: Property-led Financial Accumulation after the Crisis”, Economic Geography 94, no. 2, 2018.

12) José Miguel Calatayud ve diğerleri, ‘Los nuevos dueños de la vivienda: así han transformado los fondos internacionales el mercado inmobiliario‘ (Yeni mülk sahipleri: uluslararası fonlar emlak piyasasını nasıl dönüştürdü), ElDiario.es, 15 Mayıs 2021. 

13) Esnek olmayan: nispeten istikrarlı.

14) S&P 500, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki borsalarda (NYSE veya NASDAQ) listelenen 500 büyük şirkete dayanan bir borsa endeksidir. Endeks, önde gelen üç kredi derecelendirme şirketinden biri olan Standard & Poor’s’a aittir ve onun tarafından yönetilmektedir. Kapitalizasyona göre ABD hisse senedi piyasasının yaklaşık %80’ini kapsamaktadır.

15) “American finance, always unique, is now uniquely dangerous”, The Economist, 31 Mayıs 2025.

16) “Titanların çatışması”, The Economist, 23 Mayıs 2025.

17) “Blackrock: The financial leviathan that bears down on Europe’s decisions”, Jordan Pouille, 17 Nisan 2019, Investigate Europe

18) Brooke Masters, “BlackRock, ESG karşıtı saldırılar karşısında ABD lobi harcamalarını artırıyor”, Financial Times, 29 Ocak 2023

19) “Biden Ties to BlackRock Deepen With Latest Treasury Hire”, Sridhar Natarajan ve Eric Martin, 12 Ağustos 2022, Bloomberg

20) Jordan Pouille, idem.

21) Adam Tooze, “Has Covid Ended the Neoliberal Era?”, The Guardian, 2 Eylül 2021

22) Isabella M. Weber, “Taking Aim at Sellers’ Inflation”, Project Syndicate, 13 Temmuz 2023

23) Genellikle dolaşımdaki para miktarını artırarak veya faiz oranlarını düşürerek ekonomik faaliyeti canlandırmak için alınan önlemler.

24) Toplam varlık fiyatları, genellikle temsili endekslerle ölçülen, piyasadaki finansal varlıkların genel değerini ifade eder.

25) Benjamin Braun, “Exit, Control, and Politics: Structural Power and Corporate Governance under Asset Manager Capitalism”, Politics & Society 50, no. 4 (1stDecember 2022)

26) Benjamin Braun ve Cédric Durand, “L’automne braudélien de l’Amérique”, 29 Mayıs 2025, Le Grand Continent (27 Temmuz 2025).

27) Private  equity, borsaya kote olmayan şirketlere, yani özel şirketlere yapılan yatırımları ifade etmektedir.

28) Durand, “The End of Financial Hegemony”, idem.

29) Menkul kıymetleştirme, bir finansal kuruluşun likit olmayan varlıkları (krediler, tüketici kredileri, vb.) finansal piyasalarda alınıp satılabilen menkul kıymetlere dönüştürdüğü bir işlemdir.

30) “The return of industrial policy in data”, Simon Evenett, Adam Jakubik, Fernando Martín, Michele Ruta, 3 Temmuz 2024, Wiley Online Library

31) Cédric Durand, “Hollow States”, NLR/Sidecar.

32) “The BlackRock letters: inside Labour’s ‘close partnership'”, Ethan Shone, 22 Kasım 2024, Open Democraty ve Daniela Gabor, “Labour Is Putting Its Plans for Britain in the Hands of Private Finance. Sonu Kötü Olabilir”, The Guardian. Sonu Kötü Olabilir”, The Guardian, 2 Temmuz 2024.

33) Jan Fichtner, Eelke M. Heemskerk ve Javier Garcia-Bernardo, “Hidden Power of the Big Three? Passive Index Funds, Re-Concentration of Corporate Ownership, and New Financial Risk”. Passive Index Funds, Re-Concentration of Corporate Ownership, and New Financial Risk”, Business and Politics 19, no. 2 (2017).

34) Cédric Durand, “Le techno-féodalisme est un Léviathan de pacotille”, Inprecor, 15 Şubat 2025.  

35) Francisco Louçã, O Futuro Já Não É o que Nunca Foi (Gelecek Artık Hiç Olmadığı Şey Değil), Bertrand Editora, 2021); Shoshana Zuboff, The Age of Surveillance Capitalism. Le combat pour un avenir humain face aux nouvelles frontières du pouvoir, 2019, Zulma (2020).

36) Yanis Varoufakis, Les nouveaux serfs de l’économie, 2023, Les liens qui libèrent (2024).

37) Villegas-Sánchez, Yükselen Kurumsal Pazar Gücü, IMF, 2021.

38) Walmart, Sam Walton tarafından kurulan Amerika merkezli çok uluslu bir perakendecilik şirketidir. Walmart dünyanın önde gelen perakendecilik şirketlerinden biridir.

39) Psikanalizden ödünç alınan ‘ana gösterge’ terimi, tüm sistemin etrafında örgütlendiği merkezi bir kavramı belirtir.

40) Diogo Machado, “Crise de acumulação, instabilidade e barbárie” (Birikim krizi, istikrarsızlık ve barbarlık), Rede Anticapitalista, Mayıs 2025.

41) Christophers, idem.

42) İktisatçı ve iktisat tarihçisi Karl Polanyi (1886-1964), Büyük Dönüşüm (1944) adlı temel eserinde kapitalizmi, insan yaşamının doğal olarak meta olmayan alanlarını -emek, toprak ve para- ticarileştirme eğiliminde olan bir sistem olarak analiz eder ve bunu “hayali metalar” olarak adlandırır.

43) Nancy Fraser, Kapitalizm Yamyamlıktır, 2022, Agone (2025).

44) Dylan Riley ve Robert Brenner, “Seven Theses on American Politics”, New Left Review, no. 138, 2022.

45) Cédric Durand, “Scouting Capital’s Frontiers”, New Left Review, no. 136, 2022.

Diogo Machado uluslararası ilişkiler alanında profesördür. Francisco Louçã ise iktisatçıdır. Her ikisi de aktivisttir ve Portekiz’deki Sol Blok (Bloco de Esquerda) partisinin üyesidir.

Kaynak: https://vientosur.info/nuevas-y-viejas-oligarquias-las-transformaciones-en-el-regimen-de-acumulacion-del-capital/

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Yayına Hazırlayan: Osman Binatlı

Kürtler ve Suriye Rejimi- Gilbert Achcar

Suriye’nin kuzeyinde – özellikle Fırat’ın doğusunda – yaşanan son gelişmeler, hem Kürtlerin durumu hem de Suriye’nin genel gidişatı açısından son derece ağır sonuçlar barındırıyor. Bu sonuçları, Kürt meselesiyle başlayarak ele alalım.

Suriye’nin kuzeydoğusundaki Özerk Yönetim, bugüne kadar kontrol ettiği toprakların önemli bir bölümünü kaybetmiş olarak artık kritik bir açmazın içinde bulunuyor. Bu kayıplar, Halep gibi büyük ölçüde Arap bölgeler içinde yer alan ağırlıklı olarak Kürt yerleşimlerini kapsadığı gibi, Fırat’ın doğusundaki ağırlıklı olarak Arap bölgeleri, özellikle Rakka ve Deyr ez-Zor’u da içermektedir. Bu gerilemenin başlıca nedeni, Trump yönetiminin, Washington’un on yılı aşkın bir süredir IŞİD’e karşı mücadelede Suriye’nin Kürt güçleriyle kurmuş olduğu ittifakı terk etmesidir. Trump yönetiminin bölgedeki temsilcisi Tom Barrack, bu Kürt güçlerinin Washington açısından taşıdığı faydanın “büyük ölçüde sona erdiğini” alaycı bir dille ilan etmiştir.

Kürt ulusal hareketi, bir kez daha, tarihsel olarak güvenilmezliği defalarca kanıtlanmış bir müttefike bağımlılığın bedelini ödemektedir. 1970’lerin başında, Irak’ın kuzeyindeki Kürt hareketi, Barzani ailesinin önderliğinde, Baas rejimine karşı İran Şahı’nın desteğine bel bağlamıştı. Bu kumar, Şah’ın Bağdat’la yaptığı bir anlaşma yoluyla kendi hedeflerine ulaştıktan sonra hareketi sırtından bıçaklamasıyla felaketle sonuçlandı. Kürt hareketini Irak’la olan hesaplaşmasında bir koz olarak kullandıktan sonra, amaçlarına ulaştığında ondan kurtuldu. 1990’lardan bu yana ise Barzani ailesi, Kürt halkının bir başka amansız düşmanı olan Türk devletiyle ittifak kurmuş durumdadır. Türkiye ve müttefiklerine karşı Suriye’nin kuzeydoğusunda Demokratik Birlik Partisi (PYD) öncülüğündeki güçleri desteklemedikleri gibi, Irak’ın kuzeyinde tekrarlanan Türk askeri müdahaleleri karşısında Kürdistan İşçi Partisi (PKK) güçlerini de desteklememektedirler. Aksine, Ankara’nın onayıyla Suriye’nin kuzeyine kendi nüfuzlarını yaymaya çalışmaktadırlar.

PYD ise, ilan ettiği ilkelerle fiili uygulamaları arasındaki çelişkinin sonuçlarını bizzat yaşamakta. Parti, Türkiye’de tutuklu bulunan liderinin savunduğu ve daha sonra örgütü PKK tarafından da benimsenen anarşist fikirlere bağlılığını iddia etmesine rağmen, Fırat’ın doğusunda ABD desteğiyle ele geçirdiği Arap çoğunluklu bölgelerde gerçek anlamda demokratik bir özyönetim kuramadı. Yerel toplulukları güçlendirmek yerine, otoritesini Arap nüfus tarafından yaygın biçimde Kürt milliyetçi bir tahakküm olarak algılanan bir biçimde dayatmıştır. PYD’ye bağlı güçlerin bu bölgelerde hızla çökmesinin nedeni de budur: yerel Arap aşiretleri, Washington’un desteğini Kürt hareketinden çekip Suriye hükümetine yöneltmesiyle birlikte, yeni Şam rejimi altında Suriye devletine yeniden entegre olmayı tercih etti. Eğer bu bölgelerdeki Arap çoğunluk gerçek bir demokratik özyönetim deneyimi yaşamış olsaydı, merkezi otoriteyi yeniden dayatmak amacıyla Şam merkezli bir rejimin bunu ortadan kaldırma girişimine karşı onu savunmaya kuşkusuz hazır olurlardı.

Suriye’deki genel duruma bakıldığında, son gelişmeleri izleyen hiçbir gözlemcinin, yeni Suriye rejiminin kuzeyde Kürtlerin kontrolündeki bölgelere yönelik tutumu ile güneyde İsrail işgali ve işgal altındaki Golan Tepeleri’ne komşu Dürzi çoğunluklu bölgeye karşı sergilediği tavır arasındaki çarpıcı karşıtlığı fark etmemesi mümkün değil. Bu karşıtlık, Filistin direnişi ile Lübnan Ulusal Hareketi’nin 1976’da, Hafız Esad rejiminin Washington’un onayıyla onları ezmek ve Lübnan üzerindeki Şam kontrolünü genişletmek amacıyla gerçekleştirdiği acımasız müdahalenin ardından yükselttikleri sloganı hatırlatmaktadır: “Lübnan’da bir aslan [Arapça ‘asad’], Golan’da bir tavşan.” Benzer bir tanımlama, Ahmed Şaraa rejiminin davranışlarını da isabetle ifade eder: kuzeyde Kürtlere karşı bir aslan gibi davranırken, yarım yüzyıla yakın bir süredir Suriye topraklarının stratejik bir bölümünü işgal altında tutmasına rağmen Siyonist devletle uzlaşmacı bir tutum sergilemekte, hatta onunla güvenlik düzenlemeleri dahi yapmakta.

Hayat Tahrir el-Şam’ın (HTŞ), Suriye devlet toprakları üzerindeki kontrolünü pekiştirme sürecinde izlediği gayri demokratik politikalara dair ne söylenirse söylensin – ki bunlar daha önce ele alınmıştı (bkz. “Suriye: Bulanık Sularda Balık Avlamak”, 6 Mayıs 2025) – yeni rejimin çıkarları açısından temel bir ayrım yine de mevcuttur. Bir yanda, Suriye devleti için hayati bir gelir kaynağı olan petrol sahalarıyla birlikte Fırat’ın doğusundaki Arap çoğunluklu bölgeler üzerinde otoritesini genişletmek; diğer yanda ise, insan hayatı ve kaynaklar açısından son derece yüksek bir bedel gerektiren ve Şam’daki yeni rejime hiçbir gerçek fayda sağlamayan, kuzeydeki Kürt çoğunluklu bölgelere karşı kampanyasını sürdürmek.

Bu durum açık bir soruyu gündeme getirmektedir: HTŞ, kendisinin – ülkenin çıkarlarını bir kenara bırakalım – çok daha acil siyasi ve ekonomik önceliklerle karşı karşıya olduğu bir dönemde, neden ihtiyaç duymadığı bir savaşı sürdürmektedir? Yanıt son derece açıktır: Türk devletinin çıkarları. Suriye’nin kuzeydoğusundaki Kürt özerkliği, Türkiye açısından, bizzat Türkiye devletiyle içeriden mücadele eden Kürt ulusal kurtuluş hareketiyle bağlantısı nedeniyle bir sorundur. Bu, bir Suriye meselesi değildir ve olmamalıdır. Yeni Şam rejiminin bu çatışmaya dâhil olması, Esad rejiminin İran–Rusya eksenine bağımlı olması gibi, Türkiye–ABD ittifakına tâbi olmasının bir başka tezahüründen ibaret. Tüm bu dinamiğin asıl kazananı ise, bölgesel gücü benzeri görülmemiş ölçüde artmış olan Siyonist hükümettir.

27 Ocak 2026’da Al-Quds al-Arabi’de yayımlanan Arapça özgün metinden İngilizceye çevrilmiştir. Kaynak belirtilmek kaydıyla yeniden yayımlanabilir veya başka dillere çevrilebilir.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Sosyalistler Şehirleri Nasıl Yönetebilir – Mamdani Bize Yolu Gösterecek mi? – Iain Bruce

Zohran Mamdani’nin New York Belediye Başkanı seçilmesi, ABD içinde ve dışındaki solun özgüveni için çok ihtiyaç duyulan bir moral destek sağladı. Ayrıca, yerel yönetimlere ve nihayetinde ulusal yönetimlere seçilen sosyalistlerin karşı karşıya olduğu stratejik seçimler hakkındaki tartışmayı da yeniden alevlendirdi. ABD’nin sol dergisi Jacobin‘in yıl sonu özel sayısı; 20. yüzyılın ilk yarısındaki Kızıl Viyana ve Milwaukee’nin “kanalizasyon sosyalistleri”nden, faşizmin yenilgisinden sonra İtalya ve Fransa’da komünistlerin yönettiği şehirler ve 1980’lerde Ken Livingstone’un Büyük Londra Konseyi’ne kadar, tam anlamıyla Thames Nehri’nin karşı kıyısında, o dönemde aşırı sağcı Margaret Thatcher’ın hükümetine karşı duran Greater London Council‘ı ele aldı.

Glasgow’da ve ülke genelinde gerçek bir sosyalist alternatif olarak Your Party Scotland‘ı kurmaya çalışırken, biz de bu tartışmaları ciddiye almalıyız.

Tartışmaya en düşündürücü katkılardan biri, Latin Amerika ve başka yerlerdeki katılımcı demokrasi deneyimlerinden yola çıkarak; belediye başkanı olarak işçi sınıfını güçlendiren, tabandan gelen bir siyasi kültür oluşturmak için “Zohran’ın Halk Meclisleri Oluşturması Gerektiğini” savunuyor[1]. Bu makalede, Venezuela ve Bolivya’daki sosyal hareketlerle çok sayıda çalışma yapmış olan Gabriel Hetland ve Jacobin dergisinin editörü Bhaskar Sunkara, bu tür meclislerle yönetmenin olumlu yanlarına dikkat çekiyor. Kısa vadede, bu tür meclisler, sosyal tabanın harekete geçmeye devam etmesini sağlar. Bu, düşmanca elitler ve prosedürel engellerle kuşatılmış ve temel, acil, “uygun fiyatlı” politikalarını uygulamaya koyma girişimlerini engelleyen ilerici bir yönetimi sürdürmek için hayati önem taşır. Konut ve ulaşım, çocuk bakımı ve gıda fiyatları konusunda verilen bu mücadeleler sürecinde, yeni iktidar yapıları da oluşmaya başlar ve “işçilerin hayatlarını şekillendiren kararları kolektif olarak belirleme kapasiteleri” artar ve “kapitalizmin ötesinde bir toplumun temelleri atılır.”

Kristal küreye ihtiyaç duymadan, Glasgow Belediye Meclisi’ndeki ve Holyrood’daki sosyalist yönetimin, İskoçya’da Reform Partisi’nin ele geçirdiği yaşam maliyeti gündemini geri kazanmaya çalışırken veya Westminster’daki aşırı sağcı Reform hükümetiyle yüzleşirken, aynı engellerle karşılaşacağı ve benzer çözümlere ihtiyaç duyacağı kolayca anlaşılabilir.

Hetland ve Sunkara’nın açıkça belirttiği gibi, meclislerin veya diğer kitlesel, katılımcı demokrasi biçimlerinin temel amacı, yönetilenler ile hükümetleri arasındaki ilişkiyi değiştirmek ve iktidarı yeniden yönetilenlere devretmektir. Bunun alabileceği biçimler büyük ölçüde değişebilir. Latin Amerika içinde bile, 1990’larda ve 2000’lerin başında Brezilya’nın Porto Alegre kentinde uygulanan ilk katılımcı bütçeler (KB’ler) – burada en başarılı örneklerden biri olarak gösterilmektedir – Venezuela’da geliştirilen komün konseyleri ve komünlerden veya birkaç yıl sonra Bolivya’da kullanılan daha geçici meclislerden çok farklıydı. Daha geniş bir devrimci sürecin parçası olmasa da, Porto Alegre’deki yetkilerin kapsamı aslında çok daha genişti.

Bu kadar uzaktan, New York şehrinde tam olarak neyin en iyi sonuç vereceği konusunda bir fikirde bulunmak aptalca olur. Bu yazarların da belirttiği gibi, daha önemli olan temel ilkeleri belirlemektir. Belirli bir meclis demokrasisi biçiminin iktidar ilişkilerini etkili bir şekilde değiştirebileceğini ve farklı bir toplum türüne giden olası yolları gerçekten açabileceğini veya açmak isteyip istemediğini belirleyecek olan bu ilkelerdir.

Sorun şu ki, tespit ettikleri ilkeler oldukça zayıf ve insanı bambaşka bir yöne sürükleyebilir. Bu bir kavram oyunu (semantik tartışma) değil: “kararları etkilemek” ile egemen iktidarı kullanmak arasındaki fark, talep edenlerle yönetenler arasındaki farktır; danışma tiyatrosu ile işçilerin öz-yönetiminin embriyosu arasındaki farktır. Bu ilkeler, Porto Alegre’nin katılımcı bütçeleme sisteminin kurucuları tarafından benimsenen dört temel ilkeden önemli ölçüde daha zayıftır. Örneğin, Hetland ve Sunkara, sıradan insanların “hayatlarını şekillendiren kararları etkilemek için gerçek ve anlamlı fırsatlara” sahip olduklarından bahsediyor ve bunu, yalnızca danışma amaçlı olan birçok katılım uygulamasına karşı sinizm besleyen “etkisi olmayan katılım” ile karşılaştırıyor. Bu ayrım önemlidir, çünkü katılımcı bütçelemenin daha sonraki birçok versiyonu, gerçek bir gücü olmayan danışmalardan ibaretti.

Ancak Porto Alegre’nin orijinal versiyonu daha da güçlüydü. İkinci ve üçüncü temel ilkeleri şunlardı: (2) KB’nin egemen karar verme yetkisi olmalı ve (3) bütçenin sadece bir kısmını değil, bütçenin tamamını tartışmalı. Bu, kararları “etkilemek”ten çok daha fazlası gibi görünüyor.

Porto Alegre’nin temel ilkelerinin ilki, (1) KB’nin doğrudan ve evrensel katılım temelinde olması gerektiğiydi. Temel yapı taşı, tüm vatandaşların katılabileceği kitlesel yerel meclislerdi (bu aşamada süreçte temsilciler yoktu ve elbette rastgele seçim veya kura çekimi yapan algoritmalar da yoktu) ve burada vatandaşlar ana öncelikleri tartışıp karara bağlayabiliyorlardı. Seçilmiş bir KB Konseyi daha sonra ayrıntıları belirliyordu. Bu, Hetland ve Sunkara’nın “anlamlı müzakereleri teşvik etmek” için alanlar yaratmaktan bahsettikleri ikinci ilkeyle kısmen örtüşüyor. Haklı olarak belirttikleri gibi, “elit olmayanlar bu şekilde kendilerini yönetmeyi öğreniyorlar” ve işçi sınıfı topluluklarını, genellikle onları ayıran ırk, cinsiyet ve dil ayrımlarının ötesinde bir araya getiriyorlar. Bu, kolektif eylemin özüdür ve kapitalist toplumlarımızın çoğunun temelini oluşturan izolasyon ve atomizasyonu altüst eder.

Porto Alegre’nin dördüncü ilkesi, (4) KB sürecinin kendi kendini düzenlemesi gerektiğiydi. Sürecin şekli, prosedürleri ve kuralları başka kimse tarafından belirlenmeyecek veya başka bir kurum tarafından yasalarla düzenlenmeyecekti. Meclisler ve seçilmiş konseyleri kuralları belirleyecek ve gerektiğinde bunları değiştirmeye devam edecekti. Bu temel özerklik ile yazarlarımızın yeni Mamdani yönetimi için önerdiği üçüncü ilke arasında en azından potansiyel bir çelişki var. Yazarlar, katılımcı alanın güven ve siyasi deneyim eşitsizliklerini yeniden üretmesini veya mevcut aktivistlerin hakimiyetine girmesini önlemek için “kasıtlı bir tasarım”a ihtiyaç olduğunu belirtmektedir.

Bunlar, Your Party’yi başlatma sürecimizde dikkatimizi çeken konulardır. Elbette, çoğu kişi, fiziksel erişilebilirlik, çocuk bakımı, prosedürler, dil, üslup vb. konularında siyasi alanları – bu durumda katılımcı demokrasinin meclislerini – olabildiğince erişilebilir hale getirmek için adımlar atmanın önemine katılacaktır. Sorun, bu ihtiyaçların, kim tarafından belirlendiği tam olarak bilinmeyen kriterlere göre başka bir yerde hazırlanan “bilinçli tasarım”ı meşrulaştırmak için de kullanılmış olmasıdır. Bu da, temsil edici örneklemleri, kura çekimini ve dijital referandumları şekillendiren algoritmalara yönelik şüpheleri beraberinde getirir. Kökleri daha çok pazarlama ve yönetim çalışmalarında bulunan bu tür araçlar, güç ilişkilerini tersine çevirebilecek tek yol olan kolektif eylemi teşvik etmekten ziyade, bireylerin hâkim izolasyonunu yeniden üretme eğilimindedir.

Porto Alegre deneyimini “icat eden” çekirdek grubun çoğunun kendilerini devrimci sosyalistler olarak gördüklerini hatırlamakta fayda var. Onlar, o zamanlar Dördüncü Enternasyonal’in Brezilya Seksiyonu olan, İşçi Partisi (PT) içindeki Democracia Socialista akımının üyeleriydiler. Aniden orta büyüklükte bir eyalet başkentinin belediye başkanlığı görevine geldiklerinde, bunu “kapitalist devleti devrimci bir şekilde yıkmak için nasıl kullanabileceklerini” kendilerine sordular. Ve ilham almak için ilk başvurduklar deneyim Paris Komünü oldu.

Katılımcı bütçe ve daha geniş anlamda doğrudan, meclis temelli demokrasi kavramları bu düşünceyle geliştirildi. Fransa’daki bir düşünce arkadaşları olan Catherine Samary’nin daha sonra ifade ettiği gibi, katılımcı demokrasi, burjuva devletinin mevcut yapılarına sürekli olarak meydan okursa devrimci olabilir. Eğer onlara meydan okumayı bırakırsa, sadece mevcut temsili demokrasinin süreçlerini tamamlar veya “genişletirse”, sadece reformist hale gelir ve radikal değişimin önünde bir engel olarak ve aslında statükonun bir dayanağı olarak kolayca kullanılır.

Yerel konseyin “toplum katılımı” oturumuna katılmış olan herkes bunun nereye varacağını bilir: Flip chart’lara yapıştırılmış notlar, boyunlarında kartlarla kolaylaştırıcılar ve aylar önce yetkililer tarafından kararlaştırılmış sonuçlar, şimdi de sizin katkılarınıza ciddiyetle başını sallayan görevliler. Bu nedenle, Porto Alegre’de erken dönemdeki radikal katılımcı bütçenin başarısından kısa bir süre sonra, Dünya Bankası, Küresel Güney’de “iyi yönetişim”in bir ayağı olarak sulandırılmış, danışma amaçlı bir versiyonunu teşvik etmeye başladı. Bugün New York’taki durum çok farklı olsa da, yeni belediye başkanının halk meclisleri ve katılımcı demokrasi için alanlar açma girişimleri benzer ikilemler ve tehlikelerle karşılaşacaktır. Buna çok dikkat etmeliyiz, çünkü biraz şansla, daha sonra Glasgow’da da benzer sorunlarla uğraşmak zorunda kalabiliriz.

1 Ocak 2026

Kaynak: Ecosocialist Scotland.

Iain Bruce, Glasgow’da yaşayan bir gazeteci ve ekososyalist aktivisttir; Your Party üyesidir. “The Porto Alegre Alternative: Direct Democracy in Action” (IIRE – Uluslararası Araştırma ve Eğitim Enstitüsü) adlı kitabın yazarıdır.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi


[1] Jacobin 22.12.2025. https://jacobin.com/2025/12/mamdani-popular-assemblies-democratic-socialism