Yetmişli yılların ABD’deki en ilginç hareketlerinin bünyesinde –Black Power, karşı-kültür, sendikalar vs.- yeni demokratik sosyalizm biçimleri ortaya çıkıyordu. Bu nedenle neoliberalizm demokratik sosyalizm veya liberter komünizm hayaletinin önünü kesmek için örgütlendi. Neoliberalizme giden yoldaki kilit dönemeç Şili’deki Allende hükümetinin ezilişi olmuştur. Neden? Çünkü sermayenin korktuğu her şeyi temsil ediyordu, çünkü artık söz konusu olan bürokratik, yukarıdan aşağıya örgütlenmiş ve hazin Stalinist modda işleyen o stereotipik Sovyetik yekpare yapı değildi. Şili’de ademi merkeziyetçi bir iktidarı amaçlayan, emekçilerin iktidarını ve iş yerlerinde demokrasiyi hedefleyen sosyalist internet ağı Cybersyn vücut bulmuştu.
Kapitalizm ve bilinçten bahsedeceğim. Aranızda Kapitalist Gerçekçilik[1] kitabımı okuyanlar vardır. Neydi burada sözü edilen? Kapitalizmin tek gerçekçi iktisadi sistem olduğuna dair bir kavrayış, daha doğrusu bir inanç. Aslında tam olarak bu da değil çünkü gündelik hayatta insanlar ne kapitalizmle ne de tek sürdürülebilir sistem olduğu fikriyle ilgileniyor. Esasında kapitalist gerçekçiliği düşünmenin tek yolu bilinç daralması çerçevesinde mümkün.
Biraz şematik ve kabataslak ifade etme pahasına kapitalist
gerçekçiliğin yükselişini şöyle sunabilirim: kapitalist toplumsal ilişkilerin, kapitalist
kavramların ve öznellik biçimlerinin kaçınılmaz olduğu, bunlardan kurtulmanın
imkânsız olduğuna dair giderek artan bir kavrayış. Bunun yaygınlaşması ise
doğrudan bilinç kavramının, bizzat kültürün bünyesinde yaşadığı gerilemeyle
alakalı. Dolayısıyla neoliberalizmi, kendisini sunduğu gibi bireysel
özgürlükler çerçevesinde değil, o belirleyici 68 döneminde yükselişe geçen
bilinç biçimlerinin doğrudan yıkımını hedefleyen bir strateji olarak
değerlendirmek gerekir.
O dönem üç bilinç biçimi hayranlık uyandırıcı, üretken ve
sermaye açısından feci tehlikeli şekilde etkileşim içindeydi.
Sınıf Bilinci
İlki sınıf bilinci. Zamanda yolculuk ederseniz, yetmişli
yıllardan bugüne sınıfların, birer temel kavram olarak siyaset sahnesinden
kaybolduğunu görürsünüz. Oysa Avrupa’da ve ABD’de hâkim sosyopolitik modellerin
içine kazınmıştı bu kavram. Britanya ve Avrupa sosyal-demokrasisi sermaye ile
emek arasındaki bir çeşit anlaşmayı yansıtıyordu, ki bu da farklı sınıf
çıkarlarının var olduğunu ima ediyordu: bunlar şu ya da bu biçimde
uzlaştırılmalıydı. ABD’deki New Deal
de bunu ifade ediyordu.
Fakat o zamandan bu yana sınıf kavramının, daha doğrusu sınıf bilincinin tasfiyesine tanık olduk. Ama elbette bunun sınıf ilişkilerinin tasfiyesiyle bir ilgisi yok. Bu yeni verili durumu Wendy Brown şu şekilde ifade ediyor: “sınıf bilinçsiz sınıf hıncı”. Meseleyi gayet iyi saptamış olan Owen Jones’ın Apaçiler. İşçi Sınıfının Şeytanlaştırılması (2012) kitabının yarattığı yankıda da bunu görebiliriz. Esasında sınıfsal nefret, aşağılama, tabi kılma biçimleriyle karşı karşıyayız ancak bunlarla mücadele etmek için önceleri var olan araçlardan ve bunlara set çekebilecek çaptaki sınıf bilinci biçimlerinden mahrumuz.
Bu tertibatlar yetmişli yıllara kadar son derece yaygındı. Hiç şüphesiz sendikaları kastediyorum ama bunların dışında da işçi sınıfı için başka sosyalleşme ve kendini eğitme mekanizmalarını da. Eğitimin metalaşması ve un ufak olması tam da yükselişe geçmiş olan bu mekanizmaları soğurmaya katkıda bulunmuştur. Neoliberalizm ise, ortaya çıktığı vakit, bireyciliği geliştirmek üzere sınıf bilincini ve sendikalar gibi onun taşıyıcısı olan temel araçları imha etmeyi hedefliyordu. Bunun sonucu olarak da bir çeşit sosyallik yitimi meydana geldi. Bunu halkın buluşma mekanları olan pub’larda da gözlemleyebiliriz. Her bireysel iç mekân yoğun biçimde dışarısıyla bağlantı içinde olduğu ölçüde (uydu kanalları, akıllı telefonlar vs.) dış kamusal alanlar patolojik olarak algılanmaya başladı.
Sınıf bilincinde, taşıyıcı kadrolarında ve altyapılarındaki bu
gerileme kaza eseri meydana gelmiş bir olay değil, kararlı bir siyasetin
sonucu. David Graeber[2],
yeni mali ürünlerden de çok İngiltere’nin başlıca ihracat kalemlerinden birini
oluşturan ve küresel liderlerin vurgu yaptığı sınıfsal baskı yöntemlerinin
altını çizmekte haklıdır.
Asit Bilinç
68 döneminde, psikedelik bilinç, diğerleriyle etkileşim içinde
en yoğun olarak gelişen bilinç biçimlerinden biridir. O yılların dünyasının
özgül karakterini düşünmek lazım. Halüsinojen maddelerin, özellikle de LSD ve “asit”in
kullanımıyla bağlantılı olan, ancak bunları kullananların bir hayli ötesine de
yayılmış olan bir bilinç türüdür. Burada deneyim ve düşünce arasında bir ilişki
söz konusuydu. İnsanları olabildiğince çok deneyimde bulunmaya teşvik eden
Beatles’ın da bunun yaygınlaşmasında rolü olmuştur -ki hiçbir şey Beatles’tan
daha popüler olmamıştır.
Psikedelik bilinç açısından anahtar kavram gerçekliğin plastikiyetidir (yoğrukluk), yani gerçekliğin sabitliğinin, sürekliliğinin ve değişmezliğinin tam tersi. Bu sabit gerçeklik karşısındaki tek seçenek, tam da kapitalist gerçekçiliğin istediği gibi ona uyum sağlamaktır: Sevseniz de sevmeseniz de yapacak bir şey yok, kabulleneceksiniz. Olası tek farklılaşma durumun daha da kötüleşmesidir. İşinizi korumak istiyorsunuz, o halde daha uzun mesai saatlerini ve daha fazla sorumluluk almayı kabul etmeniz lazım. Bu hoşunuza gitmiyor mu? Kimsenin gitmiyor ama bunu kabullenmek lazım. Bu türden çözüm biçimlerini düzenleyen patron, kapitalizmin güncel aşamasındaki manager’ın tam prototipidir.
Son derece yaygın olan ve sistemik düzeyde üretildiği için
kimsenin tam olarak sorumlusu olmadığı bu kadercilik ve boyun eğme türü
gerçekliğin plastikiyetine dair bilinci yok etmeyi hedefliyor. Oysa psikedelik
uyuşturucuların yardımıyla yaşanan “trip”ler tam da şeylerin bu olağanüstü
plastikiyetine kapı açıyordu. Kullanıcıları o günün hâkim gerçekliğinden
çıkarıp onu geçici olarak gösteriyor, gerçekliğin mümkün olan örgütleniş
biçimlerinden yalnızca biri olarak gösteriyordu. Elbette ki bu uyuşturucuların
yaygın kullanımı devrime götürmüyor fakat bir çeşit sabırsızlığı kışkırtıyordu.
Altmışlı yılların karşıt-kültürüyle birlikte hâkim gerçeklikten hızla
kaçabiliyor, mevcut düzenin sürmeyeceğini ve yeni yolların açılacağını
düşünebiliyordunuz.
Bugün ihtiyacımız olan devrimci sabırdır, halbuki o zaman hâkim
olan sabırsızlıktı. O güne dek insan hayatına egemen olmuş tüm katmanlaşmış
tarihsel yapıların bir kuşakta eriyip çözülebileceği düşünülüyordu. Ne var ki,
olaylar böyle gerçekleşmedi çünkü bu yapılar çok daha dayanıklı çıktı. Sağ ise,
bu yapıların en zararlı olanlarına oynadı ve bunların daha da kemikleşmesi
sonucu sökülüp atılmaları için daha da uzun bir süreç gerekecektir.
Bilinç Kuvözü
68 döneminde gelişmeye başlayan ve neoliberalizmin kökünü
kazımak durumunda kaldığı üçüncü bir bilinç biçimi ise sosyalist feminizm
tarafından kuramsallaştırılıp pratiğe döküldü. Bunu aynı zamanda kolektif
bilinçlenme teorileri ve pratikleri başlığının altına koyabiliriz. İnsanlar
hınçlarından söz etmeye teşvik edildi ama bu hıncı yapılarla ilişkisi
içerisinde ortaya koydu. Böylece bir araya gelerek ortak sorunları olduğunu ve
bunların sorumluluğu kendilerine atfediliyorsa ve kendilerini çözüm bulmaktan
aciz hissediyorlarsa, bu aslında söz konusu problemlerin ataerkiyle,
kapitalizmle bağlantılı yapılardan kaynaklandığını hızla anladılar. Üstelik bu
yapıların iç içe geçişi hayatın birçok yönünü ilgilendiriyordu.
Bunun üzerinden, önemi azalmaya başlayan fakat radikal solun
siyasal çalışmalarında hala melankolik bir yer işgal eden madun emeğe, fabrikada
çalışan ücretliler vs.’ye odaklanmaya yönelen standart Leninist modelin
ötesinde bir devrimci faaliyeti tasarlamak mümkün hale geliyordu. Bu yeni
bilinçlenme perspektifinde emek meselesi çok daha kapsayıcı bir anlam kazanıyor
ve meta üretiminin ötesinde ev içi emeği, toplumsal yeniden üretimi ve kolektif
varlığın devamı için gerekli olan her şeyi kapsıyordu. Bilinç kuvözlerinin
sahip olduğu güçlerin bir kısmı moleküler salgınlarında yatıyordu: Herhangi bir
insan topluluğu böylesi süreçlere angaje olabilirdi.
Yetmişli yılların ABD’deki en ilginç hareketlerinin bünyesinde –Black Power, karşı-kültür, sendikalar vs.- yeni demokratik sosyalizm biçimleri ortaya çıkıyordu. Bu nedenle neoliberalizm demokratik sosyalizm veya liberter komünizm hayaletinin önünü kesmek için örgütlendi. Neoliberalizme giden yoldaki kilit dönemeç Şili’deki Allende hükümetinin ezilişi olmuştur. Neden? Çünkü sermayenin korktuğu her şeyi temsil ediyordu, çünkü artık söz konusu olan bürokratik, yukarıdan aşağıya örgütlenmiş ve hazin Stalinist modda işleyen o stereotipik Sovyetik yekpare yapı değildi. Şili’de ademi merkeziyetçi bir iktidarı amaçlayan, emekçilerin iktidarını ve iş yerlerinde demokrasiyi hedefleyen sosyalist internet ağı Cybersyn vücut bulmuştu[3]. Aynı zamanda ABD’de, Avrupa’da ve başka yerlerde demokratik sosyalizm yönünde atılımlar vardı. Basit birer proje olsalar da bunlar kesinlikle durdurulmalı, ortadan kaldırılmalıydılar.
Şimdiye kadar bilinçle ilgili sözünü ettiğim her şey onun dönüştürücü gücüyle ilgiliydi. Bilincin artması yalnızca mevcut olguların kavranmasına yol açmaz. İnsanlar bir topluluk bilinci, bir sınıf bilinci geliştirdiğinde var olan bir şeyi pasif olarak algılamakla kalmıyor, kendilerini bir topluluk olarak inşa ediyor ve böylece “dünyayı” değiştirmeye başlıyorlar bile. Bilinçleri anında dönüştürücü bir nitelik kazanıyor ve hareket eden bir bilinç başka değişimlerin de motoru haline geliyor.
Karşı-kültür, söyleminin merkezine çalışma nefretini yerleştirmişti: Hiç kimse için artık o sefil pazartesiler olmamalıydı. “Çalışmaya niyetim yok ve bunun için endişelenmeyi bırakmalıyım” fikri karşı-kültürün anahtar unsuruydu. Kapitalistlerin çekindiği işçi sınıfının geniş kesimlerinin hippie’leşmesiydi, ve bu ciddi bir tehlikeydi.
Gerçeklik mühendisliği
Böylesi bilinçlenme mekanizmaları yalnızca belirli toplulukların
pratikleriyle ilişkili değil. Halkçı kültürler, özellikle de 68’lerin karşı-kültürü
de bilinçlenme araçları oluşturdu. Sermayenin, benim “insan mühendisliği” veya
“gerçeklik mühendisliği” olarak adlandırdığım stratejiyi geliştirmesi de kısmen
bu nedenledir. Bu, sermayenin yetmişli ve seksenli yıllarda yayılmakta olan
bilinç alanlarını kapatmak için yoğun biçimde geliştirdiği halkla ilişkiler,
reklam, marka stratejisi gibi mekanizmaları içerir. Hiç kimse, gerçekten hiç
kimse halkla ilişkilerin işlevine ikna olmamışken ne işe yarayabilirdi ki
bunlar? Hakikaten buna inanmak için ahmak olmak gerekirdi. Fakat yine de bu
mekanizmalar kendi rollerini oynadı.
Bize diyorlar ki “Upper Crust sandviçlere tutkuyla bağlı”[4]. Elbette ki kimse sandviçlere tutkuyla bağlı değildir ve kimse buna kanmaz ancak slogan, işlevi her ne olursa olsun, iş yapıyor. Upper Crust sandviçlerinden beteri var. Bir gara gittiğinizde bir sandviç için sizden 6 pound istiyorlar. Daha önceki deneyimlerinizden yola çıkarak bu sandviçin kuru ve rezil olduğunu düşünüyorsunuz ve her seferinde de öyle çıkıyor, ama yine de alıyorsunuz çünkü güzelmiş gibi görünüyor. İyi olduğuna inanmıyoruz ama bildiğimizden de şüphe ediyoruz. Oysa bilinç hissettiğimize güvenmediğimizde gelişemez. Duygularımızda takılıp kalmadan ama onları somut nedenlerine bağlayarak bildiğimizi hissedebilir ve hissettiğimizi bilebiliriz.
Bilinç yitimini tanımlamanın en iyi yollarından biri kaygıdır,
kaygının üretimidir. Kaygılıysanız, bu sizi denetlemek için yeterlidir. Sermayenin,
bilhassa karşı-kültür tarafından açığa çıkarılmış olan kilit meselesi insanları
nasıl işe göndereceğidir. Karşı-kültür, söyleminin merkezine çalışma nefretini
yerleştirmişti: Hiç kimse için artık o sefil pazartesiler olmamalıydı.
“Çalışmaya niyetim yok ve bunun için endişelenmeyi bırakmalıyım” fikri
karşı-kültürün anahtar unsuruydu. Kapitalistlerin çekindiği işçi sınıfının
geniş kesimlerinin hippie’leşmesiydi,
ve bu ciddi bir tehlikeydi.
Neoliberalizmle birlikte zorlayıcı bir bireycilik ufku
demokratik sosyalizmin yerini aldı. Ancak bu bireycilik yeni bir bilinç
yükselişini engellemek için daimî bir denetim gerektiriyor. Gerçekten de
insanlar yan yana geldiğinde kendilerini çevreleyen bu azap verici sefil
bireyciliği aşarak kolektif bir bilinç geliştirme imkânı ortaya çıkıyor. Şu
anda bulunduğumuz tam da böylesi bir yol ayrımıdır.
Sömürü ve Benliğin
Pazarlanışı
Esasen artık yalnızca metaya dayalı olmayan bir kapitalist sömürü biçimi yaşadığımızı düşünüyorum. Dolayısıyla salt meta sömürüsünün olduğu dönemi belirli bir nostaljiyle anabiliriz. Çünkü kapitalizmin meta sömürüsüne bağlı olduğu vakitlerde, metanın mecburi olarak emekçileri de işin içine soktuğu diyalektik bir sömürü biçimi söz konusuydu. Emekçiler üretmeliydi ve üretmek için onlar sömürülmeliydi. Meta emekçilerden ayrılıyor, onların emeklerinden elde edilip çıkarılıyordu. Bugün ise daha doğrudan bir sömürü biçimine tanık oluyoruz, meta değil pazarlama biçimini alan bir sömürü bu.
Neden herhangi bir karşılık almadan çalışılır, özellikle de kültür sektöründeysen? Çünkü kendini pazarlayabilirsin: ücret olarak pazarlama. Ve kendimizi her an pazarlamaya dönük bu buyruk, yarı özümsenmiş ikinci bir doğa halini alıyor, bilhassa da sosyal ağlar aracılığıyla. Bu üzerine düşündüğümüz bir şey değil. Bu mekanizma bizi sermayenin fantezisine götürür: Kendisi insanlara iş sunup yardımcı olduğundan emekçilerden tümüyle kurtulma fantezisi. Çalışmanın kendisi “ün sermayesi”ni büyütmeyi sağladığından, kapitalistler bizlere iş vererek hizmet ediyor. Bir de üstüne para kazanmayı beklememek lazım.
Açıkçası günümüzde hâkim olan mantık bu, uzun süre ayakta
kalabileceğini düşünmesem de. Belirli bir zirveye ulaştı çünkü, bir çeşit
distopik düzeye varıldı ve birkaç yıl içinde bugün içinden geçmekte olduğumuz
dönemin ne kadar ürkütücü olduğunun farkına varacağız. Yeni teknik gelişmelerin
mümkün kılmasıyla birlikte sermayenin zamanımızın ve bilincimizin üzerine
kurduğu tahakküm seviyesine bakmak yeter. Akıllı telefonlar yokken sermaye bizleri
7/24 yönetemez ve denetleyemezdi. Bunu mümkün hale getiren bu platformlardır.
Elbette ki akıllı telefonun tek işlevi bu değildir fakat sermaye bize bunu neredeyse karşılıksız veriyor çünkü insanların hiçbir zaman çalışmadan, çalışmanın hayaletinden veya kaygının hayaletinden kurtulamadığı bu aşırı-sömürü biçimine olanak sağlıyor. Elbette, bu herkesin bir işe sahip olduğu anlamına gelmiyor; bu mekanizmanın anahtarı çalışmanın kendisinden ziyade çalışmanın hayatiyetinde yatıyor. Böylece işi olmayan ile çalışan arasındaki fark azalmaya yöneliyor.
Neden herhangi bir karşılık almadan çalışılır, özellikle de kültür sektöründeysen? Çünkü kendini pazarlayabilirsin: ücret olarak pazarlama. Ve kendimizi her an pazarlamaya dönük bu buyruk, yarı özümsenmiş ikinci bir doğa halini alıyor, bilhassa da sosyal ağlar aracılığıyla. Bu üzerine düşündüğümüz bir şey değil. Bu mekanizma bizi sermayenin fantezisine götürür: Kendisi insanlara iş sunup yardımcı olduğundan emekçilerden tümüyle kurtulma fantezisi. Çalışmanın kendisi “ün sermayesi”ni büyütmeyi sağladığından, kapitalistler bizlere iş vererek hizmet ediyor. Bir de üstüne para kazanmayı beklememek lazım.
Bir Şeyi Kaçırma
Korkusu
Bilinç meselesi zaman meselesine bağlıdır. Oysa son dönemde
-özellikle de bu konunun ustası olan İngiltere’de- sermaye tarafından zamana
dayalı bir kaygı paniği biçimi oluşturuldu. Bir çoğumuz giderek artan biçimde
hiçbir şey yapacak zamanı bulamadığımızı hissediyoruz. Sürekli acelemiz var,
sürekli hareket halindeyiz. Başka bir şey yapmamız gerektiği konusunda kaygılı
olmadığımız tek an, başka bir şey yapmamız gerektiğini bildiğimiz an oluyor.
Akıllı telefonların dijital “spazm”ları ve “bir şeyi kaçırma korkusu” (FOMO- fear of missing out) bunun post-hedonik
karşılıklarıdır[5].
Diğer karşılığı ise kimi zorunlulukları unutmuş olma korkusu.
Psikedelik karşı-kültürün stereotipleştirilmiş zaman imgesini düşünün: zaman
genleşiyor, aciliyetler söndükçe yavaşlıyor ve bir uzgörü zamanına, çeşitli
“seyahat” biçimlerine açılıyor. Peki bugün 2016’nın Britanya’sında yaşadığımız
bu kâbusun ideolojik doğası nedir? Aciliyetlerin tahakkümü altında daimî bir
kaygı kâbusu. Kaygı kâbusları neye benzer peki? Yapmanız gereken şeyler vardır
ve bunları yapmadıkça başka herhangi bir şey düşünemez olursunuz. Ve elbette,
bu işleri yerine getirdiğinizde yenileri tepenize yığılır ve bir öncekilerin ne
olduğunu unutursunuz bile. Ve tüm hayatınız birbiri içine geçmiş bir
aciliyetler dizisi halini alır.
Bu zaman biçiminin dayattığı stratejik hedef de budur zaten:
işlevden yoksun aralıksız bir faaliyet. Kimi insanların göreviyse bize bunu sevdirmek:
onlara “kalite” yöneticisi deniyor. Esasında bu sürmenaj herhangi bir ekonomik
amaç gütmüyor. Neoliberalizmin ekonomik bir strateji değil, her şeyden önce
siyasal bir strateji olduğunu söylerken David Graeber yine haklı. Çünkü bugüne
musallat olan hayalet, emekçileri kendisine tabi kılmayı ve zamanın her türden
-cömert ve baskısız- alternatif kullanımını yok etmeyi hedefliyor. Bunun
karşılığında da emekçiler işlerine karşı o denli nefretle doluyorlar ki
işsizliği tercih eder hale geliyorlar.
Buna karşılık sermaye de insanların sosyal yardımlara karşı öfkesini örgütlüyor ki bu kaygı dolu katlanılamaz kâbusun ötesinde bir yaşam imkânı hiçbir yerde gün yüzü bulamasın. İçinde bulunduğumuz 21. yüzyılın başında İngiltere bu yönde öylesine ilerleme kaydetti ki, tarihteki herhangi bir toplumdan da fazla bu imkânı söküp atmayı başardı. Sağın ilerlemesinin motoru budur işte, insanları kendi çıkarlarına karşı örgütleyebilmek. Bu, elbette ki, kötü haber.
Yeni bir dalganın
şafağı
Sermaye, neoliberalizm bize şöyle diyor: “Bunlar sizin hatanız”. Medyanın taşıdığı mesaj da bu: Ne istiyorsanız onu olabilirsiniz ve eğer işsiz veya yoksul iseniz bu yeterince çalışmadığınızdandır, dolayısıyla sizin hatanızdır. Kapitalizmin dayatmaya çalıştığı egemen zihinsel terapi biçimlerinin mesajı da budur: Eğer kendinizi depresif hissediyorsanız, bu yeterince çalışmadığınızdandır.
İyi haber ise tüm bunların çökmekte olduğu ve bu çöküşün
semptomlarını etrafımızda görüyor oluşumuz. Kesinlikler, iyisiyle kötüsüyle
siliniyor. Siyasal merkez buharlaşıyor ve kapitalistlerin derin bir paniğe
kapılmasının sebebi de bu. Bir yerlerde, daimî bir dayanak noktası olarak
tasarladıkları merkezin yıkıldığını ve bir daha geri gelmeyeceğini biliyorlar.
En kötüsü ise bu zelzelenin aşırı sağın ortaya çıkışına yol açmış olması.
Bilhassa da “göçmen krizi” Avrupa tarihinde yaşanmış en kötü dönemin o dehşet
verici hayaletini geri getirdi.
Bununla birlikte Yunanistan’da, İspanya’da, İskoçya’da ve hatta Jeremy Corbyn’le Britanya’da meydana gelen, toplumsal bağların radikal biçimde dağıtılmış olduğu koşullardan bir kopuş teşkil ediyor. Corbyn fenomeninin açığa çıkardığı, kendi evlerinin dışında toplanmayı seven insanlardı. Böylesi gelişmelerle bilincimiz tekrar toparlanıp üste çıkıyor. Eğer boktan hayatlarımız olduysa bunun bizim hatamız olmadığını söylemeye başlıyoruz. Bu noktadan itibaren insanlar kendi stratejilerini ve yeni yapıları geliştiriyorlar.
Yepyeni bir şey meydana geliyor: 2008’den beri sol bir şeyler
öğrendi, halbuki sağ herhangi bir şey öğrenmiş görünmüyor. Tüm hayatım boyunca
sağ hep birkaç adım önde olmuştu. Oysa yedi veya sekiz yıldan beri hiçbir şey
öğrenmedi. Solda yeni siyasal güçler, fikirler, örgütler doğuyor. Syriza
beceremedi ve yenildi. Corbyn de yenilebilir. Fakat bu olguların birbiriyle
bağlantılı olduğundan emin olabiliriz. Syriza olmasaydı Corbyn olmazdı ve eğer
Corbyn mağlup olursa başka bir şey zuhur edecektir. Yeni bir dalganın
eşiğindeyiz ve kapitalizm sonrasına yönelmek için bu dalganın üzerinde sörf
yapabiliriz.
[1]
Mark Fisher, Kapitalist Gerçekçilik.
Başka Alternatif Yok Mu?, çeviri: Gül Çağalı Güven, Habitus, 2011.
[2] David Graeber, Occupy Wall Street hareketinde aktif olmuş bir antropolog ve Londralı bir anarşist militandır. Türkçede Kuralların Ütopyası (çeviri: Muammer Pehlivan, Everest, 2016) ve Değer Teorisi -Antropolojik Bir Giriş (çeviri: Başak Kıcır, Sel Yayıncılık, 2017) gibi kitapları yayımlanmıştır.
[3]
Cybersyn projesi bir bilgisayar kullanımı aracılığıyla yeni millileştirilmiş
şirketlerin yönetim koşullarını yaratmayı hedefliyordu: Eden Medina: “The
Cybersyn Revolution”, Jacobin,
Nisan 2015.
Kapitalizm bir toplumsal örgütlenme tarzıdır. O halde kapitalizm kendisinden önce de var olan paranın, bankaların veya piyasaların varlığıyla tanımlanmaz. Sermaye bir toplumsal ilişkidir: üretim araçlarını ellerinde bulunduranlar (kapitalistler) ücretlileri işe alır, onlara emirler verip hedefler tayin ederler. Kapitalistler toplumsal artığın, diğer bir deyişle yeni zenginliklerin tamamına el koyar ve bunun yalnızca bir kısmını ücret biçiminde bu zenginlikleri üretenlere öderler. Aradaki fark kârı oluşturur. Kapitalistler nerede bir azamî kâr umuyorlarsa oraya yatırım yapmayı tercih etmekle birlikte aynı zamanda pazarlara da gereksinim duyarlar. Birbirleriyle rekabet halindeki özel sermayeler arasındaki eşgüdümsüzlük bu temel çelişkiyi derinleştirir. Dolayısıyla, kapitalizm istikrarsızdır ve dönemsel krizlere tabidir. Buna karşın kapitalizm bir tarihe de sahiptir ve bu tarih içerisinde görece düzenlenmiş bir kapitalizmi, 1980’li yıllardan itibaren yerini “ayak bağlarından” kurtulan neoliberal bir kapitalizme bırakan “Muhteşem Otuz Yıl”ın (1946 – 1975) kapitalizmini ayırt etmek mümkündür.
Kapitalizm emek üretkenliğinde hatırı sayılır bir yükselişe yol açmış olmakla birlikte günümüzde kendi sınırlarını karşısında bulmaktadır: zenginliklerin bölüşümünde giderek artan bir eşitsizlik, kârlı olmayan toplumsal gereksinimlerin karşılanmasının reddi ve iklim değişikliğinin gerektirdiği denetimle uyumsuzluk içinde oluşu. Dolayısıyla, 2007’de patlak veren sistemik kriz kapitalizmin sosyal ve ekolojik bir demokrasi yönünde aşılması sorununu gündeme getirir.
(Attacpedia için “Kapitalizm” Maddesi) Türkçesi: Osman S. Binatlı
1971 yılında Amerikalı sosyalist devrimci Hal Draper (1914-1990) tarafından yazılan makale, sol örgütlerin inşasına dair eleştirel düşünceleri Marx ve Engels’ten Lenin ve Troçki’ye uzanan tarihsel bir çerçeve içinde ele alıyor. Draper, her ne pahasına olursa olsun küçük-sekt (mikro-sekt) yolundan kaçınmak gerektiği sonucuna varıyor. Draper’ın makalesi, eski bir makale olmasına karşın, halen çözülmemiş sorunlara işaret ettiğinden belirli açılardan güncelliğini koruyor.
Soru değişmedi: Devrimci sosyalist bir parti nasıl inşa edilir? Amerika Birleşik Devletleri’nde yüzyılın son üçüncü çeyreğinde (İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden itibaren) bu amaca doğru kayda değer bir ilerleme olmadı. Amaç hâlâ orada; fakat bu amaca giden yol yeniden sorgulamadan bağışık düşünülemez. Gittiğimiz yol bizi kör bir kanyona götürüyor. Geriye dönüp başka bir yola sapmalıyız, bu geri dönüş bizi olduğumuz noktadan biraz geriye atsa da. Uzun süredir zorlukla gittiğimiz yolun bir adı var: sektin yolu. Bunu ileride tanımlayacağız. Ne zaman ve nasıl başladığını göreceğiz. Ve neden bizi kaybolmaya götürdüğünü, yani şimdi nerede olduğumuzu açıklayacağız. Tarihin başka bir yolun, farklı bir yolun varlığını gösterdiğini ileri süreceğiz. Aslında, problemi enine boyuna düşünmeden, 1964’ün başında yerel kulüplerin oluşumunu cesaretlendirerek Bağımsız Sosyalizm’in politik bir eğilim olarak canlandırılması için Bağımsız Sosyalist Komite oluşturulduğunda başka bir yolda başlamıştık. (İlk Bağımsız Sosyalist Klüp, Berkeley kampusünde, 1964 sonbaharında oluşmuştu.) Fakat o zaman bunu sekt tipi örgütlenmenin alternatifi olarak düşünmemiştik. Sonuç olarak, yeni yeni oluşan Bağımsız Sosyalist Hareket kolayca tanımlanabilecek baskılar sonucu “sekt” izine doğru kaydı. Bu durum üzerine şimdi düşünmeyi öneriyoruz.
1-
Marx’a geri dönerek başlayalım:
Marx’ın bu konudaki
görüş ve pratiğinin ne olduğunda herhangi bir tereddüt yoktur. Aslında,
muhtemelen aşırı tepkinin bir sonucu; herhangi bir sektle, kendisininki de
dahil, hiç bir işinin olmaması konusunda çok kesin bir kararlılığa sahipti.
Marx’a göre herhangi bir örgütlenme, eğer kendi örgütlenme sınırı olarak belli
özel görüşleri (Marx’ın görüşleri dahil) ortaya koymuşsa; eğer bu belirli
görüşleri kendi örgütlenme formunun belirleyenleri yapmışsa sekttir. Ne Marx ne
de Engels herhangi bir “Marksist” grup –yani açıkça Marksist bir programa bağlı
üyelerden oluşan bir grup– oluşturdular ya da bunu istediler. Onların tüm örgütsel
eylemlilikleri başka bir yolda ilerliyordu.
Eğer Marx ve Engels’in
görüşlerini kabul edersen ne yapmalısın, bu kabulün gereğini nasıl yerine
getirirsin? Onlara göre, amacın bu görüşleri varolan toplumsal mücadelelerden
doğal olarak doğmuş hareketlerin ve örgütlerin içine taşımak olmalıdır; kendi
kafandan “yüksek” bir örgütlenme formu icat etmek değil. Kendi görüşlerin ile
bu sınıf hareketleri ve örgütlerinin iç içe geçmesine çalışmalı; bunu yaparken
bu hareketler ve örgütler içinde devrimci kadrolar yetiştirmek ve böylelikle
hareketi bir bütün olarak daha üst bir seviyeye taşımalısın.
Bir bütün olarak
hareket: Marx ve Engels bu sürecin ihtilaflar içerebileceğini biliyordu;
bozulmamış bir birliği bu sürecin koşulu olarak fetişleştirmediler. Fakat
onların doğal kabul ettiği ihtilaflar, soyut programatik bir pankartı fora
etmek üzerine kurulu yapay bir ideolojik kanat ihtilafı değildi. Bekledikleri,
organik olarak kitle düzeyinde ayaklanmalardan doğan ihtilafların
çıkabileceğiydi. Bu tip ihtilafları iki taraftan bekliyorlardı: hareketin sınıf
çizgisine ve sınıf mücadelesi yönünde gelişmesine karşı çıkan burjuvalaşmış
öğelerden ve sınıf hareketini kendi siyasal reçetelerinden uzaklaşmış bulan
sekt ideologlarından. Onlara göre, ya bu öğeler kendileri ayrılacaktı ya da
sağlıklı sınıf öğeleri kendilerini onlardan ayıracaktı; ama biçimsel olarak bu
nasıl gerçekleşirse gerçekleşsin, örgütsel sınırın çizgisi asla ideolojik
öncünün kendi özel programatik görüşleri (soyut programı) olmayacaktı, tersine
sınıf hareketi tarafından erişilen gelişmenin politik düzeyinin, süregiden
toplumsal mücadelenin politik tercümesi olacaktı (somut program, süregiden
sınıf mücadelesi içinde somutlaştırılmış program).
Komünist Birlik’e
katılan Marx ve Engels, bu nedenle, 1847 yılı boyunca Birliğin geçmişten gelen
sekter ve fesatçı öğelerinden kurtulmak için çalıştılar ve bunu gayet becerikli
bir şekilde başardılar; fakat aynı zamanda Marx, yaşadığı Brüksel’de örgütsel
çabalarını programatik olarak sosyalist bile olmayan Demokratik Birlik’i inşa
etmeye adadı. Ve Kıtada devrim patlak verdiğinde, ilk hareketleri örgütsel
işleyişin öncü aracı olarak Komünist Birlik’i dağıtmak, feshetmek oldu. Devrim
boyunca Köln’de, örgütsel açıdan, hiçbiri Marksist bir sekt olmakla ilgisi
olmayan üç alanda faaliyet gösterdiler: 1- Sol-demokratik hareket (Demokratik
Birlik). (Bu ayağın çözümlemeye çalıştığımız sorunla doğrudan bir ilgisi yok,
burjuva demokratik devrim içinde izlenecek politika problemi ile ilgisi var.);
2- Kentteki geniş sınıf örgütlenmesi olan İşçi Birliği içinde; 3- Kendi politik
merkezlerinde. “Kendi” politik merkezleri olarak ne yarattılar? Bir örgüt
değil; sadece bir gazete ve onun yayın kurulu, yani bir ses. Ve “Marx eğilimi”
olarak işlev gören bu yayın kuruluydu; hem kendilerini öyle görüyorlardı, hem
de öyle biliniyorlardı.
Marx, devrimin geri
çekilmesiyle birlikte Londra’ya döndükten sonra, Komünist Birlik’in geçici
olarak yeniden inşasını onayladı; fakat çok kısa bir süre sonra, 1850’nin
sonbaharında, üyelerinin çoğunluğunun kötü bir sekter çocuklukla düş
kırıklığına tepki göstermesi, devrimci krizin sona erdiğini gösteriyordu.
Sonrasında, birlik dağıldı ve ayrı düştü. Marx bu deneyimi asla tekrarlamadı.
Marx ve Engels,
1850’ler boyunca herhangi bir şey kurmak için çaba sarf etmediler; tamamıyla
kadroların eğitimini mümkün kılacak yazın üretmeye ve yayınlamaya
yoğunlaştılar. Bu dönem, işçi sınıfı hareketinin kendi içinden bugün I.
Enternasyonal diye bildiğimiz ad-hoc örgütü yarattığında son buldu.
Birinci Enternasyonal sekter örgüt kavramına öylesine uzaktı ki, hiçbir zaman komünizm için bile ortaya çıkmadı ve çok sonraki kongrelerinden birinde ekonomik kolektivizmin bir versiyonunu onayladı. Ve net bir sınıf karakteri çerçevesi içinde öylesine kapsayıcıydı ki bugün kimse aynısını hayal bile edemez. Kanıtladığı yaklaşım sektin 180 derece zıddıydı: Tam bir programla işe başlamak ve herhangi bir sınıf katmanından (özellikle entelektüellerden) seçilmişleri bu program etrafında bir araya toplamak yerine, Marx, hareket içindeki işçi sınıfı katmanlarından –sınıf mücadelesi içinde hareket eden, alt düzeyinde olanlarından bile– işe başlamayı ve bu katmanların hazır olduğu programın benimsenmesini istedi. Başlangıç noktası buydu.
“Sekt zihniyeti kendi kutsallığını sadece kendi bütüncül programında, yani onu işçi sınıfından ayıran programında görür. Allah korusun, ortaya attıkları sloganlarından birisi popülerlik kazanacak olursa panik olurlar. “Bu işte bir mesele var, birilerine teslim olduk.” (Bu bir karikatür değildir, bizzat yaşamdan alınmıştır.) Marx’ın yaklaşımı tamamen bunun tersidir. Öncünün görevi varolan sınıf mücadelesinin durumu içinde, işçileri mümkün olan en geniş kitleselliğe taşımak anlamında popülerlik kazanacak sloganlar hazırlamaktı.”
2.
Marx: negatif tarafı
Birinci
Enternasyonal’in bu geniş sınıf hareketi içinde, Marx ve Engels kendilerine ait
herhangi bir çeşit politik merkez kurmadılar ve aşırı tepki problemini doğuran
da budur, bir Marksist sekt yaratma konusundaki isteksizlikleri değil.
İşin aslı Marx, Genel
Konseyi ve Genel Konsey içindeki etkisini “politik merkez” olarak kullandı;
bunun neden yeterli olmadığını açıklamak kolay olacaktır. Büyük bir ihtimalle,
başka bir yolun Genel Konsey içindeki kendi kişisel etkisine engel olacağını
hissetti; fakat bunun bedeli Enternasyonal sona erdiğinde açık Marksist
kadroların oluşturulmasının hâlâ en temel aşamadan bile uzak olmasıydı.
Bu olumsuz olgu
–Marksist bir sekt yaratılmasındaki başarısızlık değil, herhangi bir Marksist
kadronun inşa edilmesindeki başarısızlık– farklı ülkelerde, “Marksist” olarak
adlandırılan partiler dahil çeşitli sosyalist partilerin ortaya çıkmasının arka
plandaki nedenlerinden biridir.
Marx’ın burnunun
dibindeki İngiltere’yi ele alalım: –Her-hangi bir biçim altındaki ilk
“Marksist” merkez, Marx’a ve doğrudan Marx’tan etkilenen küçük bir İngiliz
sosyalistleri çevresine düşmanlığıyla bilinen bir adam (Hyndman) tarafından
kuruldu; bu “Marksist” merkezi en kötüsünden tipik bir sekt olarak inşa eden bu
adam ve İngiliz Marksizminin gidişatı üzerindeki felakete varan etkisi bugüne
kadar aşılabilmiş değildir. Marx ve Engels ya da çevreleri tarafından buna
alternatif bir başka Marksist politik merkez önerilmemiştir. Sonuç, İngiliz
kamuoyu için dünyanın en kaba “Marksizm kurucusu” olan adamla Marx’ın
özdeşleştirilmesi olmuştur.
Bu sekte karşı apaçık
alternatif Marx’ın Köln’de yaptığı olmalıydı: Marx’ın İngiliz dostları
tarafından kurulacak bir organ, Marksist fikirlerin sesi olacak bir yayın,
insanlara sınıf hareketine nasıl katılmaları gerektiğini gösteren bir model,
kadroların örgütlenmesi… Buna benzer birşeyin yapılmaması bir boşluk yarattı.
Hyndman’ın sekt operasyonu bu boşluğu doldurdu.
Eleanor Marx örgütsüz
ve vasıfsız meslekleri örgütleyerek Yeni Sendikacılığın (militan kitle
sendikacılığı) örgütleyicisi olarak parlak bir iş yaparken, bunu kişisel
olarak, görünür bir referans noktası olmadan yaptı. O ve Aveling sonunda İşçi
Partisi’nin oluşumunu sağlayan bir etki yaratan Londra işçi gettolarında,
bağımsız işçi sınıfı siyasi eylemi yandaşlığını yaymak konusunda iyi iş
çıkarmışlardı, ama yine de yaptıkları yapmış olduklarının etkisini büyütecek
olan Marksist kadroları seçme ve yetiştirmeyi sağlamamıştı.
(Bu başarısızlık –sekt
formunda olmasa bile herhangi bir görünür politik merkez oluşturmadaki
başarısızlık– daha sonra daha az mazeretle Almanya’da Rosa Luxemburg tarafından
tekrarlandı; Polonya’da Polonyalı yoldaşları bir sınıf partisi değil, bir sekt
kurduğunda)
Marx’ın sekt tipi
örgütlenme tarzına had safhadaki nefreti, bazı sektler tarafından yapılan
olumlu katkıların farkına varamadığı anlamına gelmez. Bazı sektlerin oynadığı
tarihsel role tek taraflı bir değer verme içine düşmesi gerekmiyordu, tıpkı
kapitalizmden toplumun gelişmesine yaptığı son derece olumlu katkıları
görmezden gelmemesi ama yine de ondan nefret etmesi gibi. Tıpkı Komünist
Manifesto’da burjuvazinin tarihsel olarak ilerici rolüne şükran dolu övgüler
düzmesi, aynı zamanda Ütopyacı sektler tarafından yapılan katkılara övgülerinde
zaman zaman coşuyor olmaları gibi.
Bu katkıların ilk
olarak sektler (hatta bazen Saint-Simoncu “din” gibi grotesk sektler)
tarafından yapılmış olmasına üzülerek vakit harcamadılar; çünkü sosyalist
ideologları sekt-formuna iten baskıları anlıyorlardı. Ancak onlar,
sosyalistleri farklı bir yöne itmenin, başka bir örgütsel yola yöneltmenin
hepsinden daha önemli olduğunu düşünüyorlardı.
Marx bunu iyi bilinen
bir mektubunda özetlemiştir (1871):
“Enternasyonal,
sosyalist ya da yarı-sosyalist sektlerin yerini işçi sınıfının gerçek
örgütlerinin alması için kuruldu… Öte yandan tarihin gidişatı sekterliği ortadan
kaldırmasaydı, Enternasyonal kendini var edemezdi. Sosyalist sekterliğin ve
gerçek işçi sınıfının gelişimi hep birbiriyle ters orantılı olmuştur. Bugüne
kadar (tarihsel olarak) sektler haklı çıktı, işçi sınıfı bağımsız bir tarihsel
mücadele için henüz yeterli olgunlukta değil. Bu olgunluğa eriştiğinde tüm
sektler özsel olarak gerici duruma düşecekler. Tüm bu nedenlerden, her yerde
tarihte görülenler Enternasyonal’in tarihinde de tekrarlanmıştır. Artık devri
geçmişe ait olan kendini yeni bir form içinde yeniden inşa edip hak iddiasıyla
ortaya çıkıyor. Ve Enternasyonal’in tarihi, Genel Konsey’in işçi sınıfının
gerçek mücadelesine karşı Enternasyonal’in içinde söz sahibi olmaya çalışan
sektler ve amatör deneylere karşı sürekli mücadelesinin tarihidir.”
Burada önemli olan
nokta sekt-formunun tam olarak ne zaman reaksiyoner bir biçim aldığının a
priori tespiti değildir. Bu yapılamaz. Marx, devrimci bir hareketin kendi
yolundan ilerlemesinin mücadelesini veriyordu, ve bu sekt fikrine tamamen karşı
durmak anlamına geliyordu. 1864’te sektin yaptığı olumlu katkıların tarihsel
olarak tam anlamıyla tüketilmediği daha sonra yeterince kanıtlandı, fakat bunun
Marx’ın yoluyla bir ilgisi yoktur. Almanya’daki Lassalleci “sekt” (Marx’ın aynı
mektubundaki değinmelerine bakınız) ya da yukarıda bahsedilen İngiltere’deki
Hyndman sekti bir rol oynamaya devam ettiler (heyhat!) –işe yarayan başka bir
alternatif olmadığı müddetçe olumlu tarafları da olan bir rol.
Elbette bazen bir
sektin hiçbir şeyden daha iyi olduğu su götürmez, fakat bu konudaki bu bilgelik
herhangi bir çizgiyi de işaret etmez. Tam aksine Alman-Amerikan “emigres”
sosyalist sekti Marx ve Engels’in gözünde hiçbir şeyden daha da beterdi;
parçalanıp, yok olup gideceğini umuyorlardı. (Ne yazık ki yüzyıl sonra bile hâlâ
bizimle birlikteler: SLP)
Öyleyse Marx’ın
sekt-formundan elinden geldiğince tiksinti duymasından bile tüm sektlerin her
zaman eşit derecede zararlı olduğu sonucu çıkmaz. Tam tersi doğrudur: Bu konuda
doğal olarak olağanüstü bir çeşitlilik vardır. Marx’ın örneklerinden daha
yakınlara bakacak olursak: – “Oehlerites”in (1935’de Troçkist sektin içinden
doğmuş mikro-sekt) devrimci bir hareketin gelişmesine şamata konusu olmak
dışında (kötü zamanlarda hiç de hor görülmemesi gerekir) hiçbir katkısı
olmamıştır. Diğer taraftan, daha sonra değineceğimiz gibi, Bağımsız Sosyalist
Birlik günümüzün devrimci sosyalizminin esaslarını geliştirmiştir. Fakat bu, bu
noktada işaret edeceğimiz tek sonucu yok edecek değildir:
Devrimci bir partiye
sektin yolu olmayan bir başka yol vardır.
Hal Draper
3-Sektin Anatomisi
Özetlemek gerekirse:
şimdiye kadar üç yaklaşım gördük. Birincisini atabiliriz: herhangi bir politik
merkez olmadan kendini bireysel militanlarla sınırlandıran yaklaşım. Gerçek
problem politik merkezin zorunlu olarak bir sekt olup olmaması gerektiğidir. Bu
sadece iki örgütsel form arasındaki ilişki değil, sınıfla öncü arasındaki
ilişki problemidir.
Sekt kendisini YÜKSEK
bir düzeye (işçi sınıfınınkinden oldukça yükseğe) ve ideolojik olarak seçici
ince bir temele (genellikle zorunlu olarak işçi sınıfının dışında) yerleştirir.
Sektin işçi sınıfı karakteri, istek ve yönelim temelinde iddia edilir,
bileşenleri ya da yaşamı temelinde değil. Sonra da işçi sınıfını kendi düzeyine
taşımak için uğraşır ya da yokuşu tırmanmaya çağırır. Kendi örgütsel
duvarlarının arkasından işçi sınıfıyla bağlantı kuracak öncü partiler ve burada
iki kişiyi orada üç kişiyi dönüştürecek misyonerler gönderir. Kendisinin bir
gün katılım süreciyle ya da iki ya da üç diğer sektle oluşturacağı birlik
yoluyla ya da belki de bazı antrizm süreçleriyle kitlesel devrimci bir parti
olacağını düşünür.
Öte yandan Marx ve
Engels öncü öğeleri her şeyin üstünde kendileriyle işçi sınıfı arasında
örgütsel duvarların yaratılmasının bizzat engelleyicileri olarak gördüler.
Mesele buradan iki işçiyi oradan üç işçiyi (buradan iki öğrenci, oradan üç
entelektüel de olur!) Tam Program düzeyine taşımak değildi, fakat önemli olan
sınıfı veya sınıfın bir bölümünü harekete geçirecek manivelaların peşinden
gitmek ve eylemliliği ve siyaseti kitlesel olarak daha üst seviyelere
taşımaktı.
Sekt zihniyeti kendi
kutsallığını sadece kendi bütüncül programında, yani onu işçi sınıfından ayıran
programında görür. Allah korusun, ortaya attıkları sloganlarından birisi
popülerlik kazanacak olursa panik olurlar. “Bu işte bir mesele var, birilerine
teslim olduk.” (Bu bir karikatür değildir, bizzat yaşamdan alınmıştır.) Marx’ın
yaklaşımı tamamen bunun tersidir. Öncünün görevi varolan sınıf mücadelesinin
durumu içinde, işçileri mümkün olan en geniş kitleselliğe taşımak anlamında
popülerlik kazanacak sloganlar hazırlamaktı. Bu şu anlama gelir: onları
kapitalist sınıf ve devletiyle, kapitalistlerin ve devletin, “kapitalizmin emek
temsilcileri” (kendi liderleri) dahil, temsilcileriyle çatışmaya sokacak bir
şekilde, bir yönde hareket etmek.
Sekt sözde bir
devrimci partinin minyatür bir versiyonudur, “küçük kitle partisi”, henüz
varolmayan bir kitle partisinin mikroskobik bir kopyası, modelidir. Daha
doğrusu o kendini böyle görür ya da bir minyatür olmaya çalışır.
Örgütsel metodu “mış-miş gibi” metodudur: şimdiden bir kitle partisiymiş gibi hareket ederler (küçük bir derecede, doğal olarak kendi kaynaklarımıza uygun şekilde), onlar için bu, bu kitle partisi olmaya giden yoldur. Sanki işçilerin partisiymiş gibi “işçilerin gazetesi”ni çıkaralım; gerçi gerçek bir kitlesel parti gibi günlük çıkaramasak da tüm kaynaklarımızı tüketerek en azından haftalık ya da iki haftalık bir gazete çıkaralım –bu bizi küçük (hayali) bir kitle partisi yapar. (Fakat bu tafralar sadece kendini aldatmadan ibarettir, tek bir işçiyi aldatmayı başarsa bile o kısa zaman içinde arkasında minik bir şeyin durduğunu anlayacaktır.) Haydi, iyi Bolşevikler gibi “disiplinli” olmak için bir “Bolşevik” parti kuralım! (Leninizmin düşmanlarından araklanmış yanlış bir “Bolşevik” disiplin anlayışı temelinde sekt, büzüşen, taşlaşan, politik bir birleşmenin bağlarını kolayca dağılan bir fıçıyı bir arada tutacak demir çemberlerle değiştiren, bir zümreye “Bolşevikleşir”).
“Ne Yapmalı’da sekt tipi örgütlenme üzerine bir öneri de yoktur. Lenin’in parti anlayışı hakkındaki tüm o peri masalları tarihi anti-Bolşevik ve Stalinist profesyonellerin icatlarıdır.”
Minyatürleşmenin
yolunun (kitle partisinin minyatür bir taklidini yapmanın) devrimci bir kitle
partisi yolu olduğunu zannetmekte temel bir hata vardır. Bilim canlı bir
organizmanın yaşam alanının ölçeğinin öyle keyfi bir şekilde
değiştirilemeyeceğini gösterir: insanlar Lilliputlar ya da Brobdingangların
ölçeğinde yaşayamazlar, yaşam mekanizmaları her iki ölçekte de işlev
görmez. Karıncalar kendi ağırlıklarının 200 kat fazlasını taşıyabilirler, fakat
altı ayaklı bir karınca bir canavar olsa bile asla 20 tonluk bir ağırlığı
kaldıramaz. Bu örgütsel yaşamda da geçerlidir: Bir kitlesel partiyi
minyatürleştirmeye kalkarsanız, minyatür bir kitlesel parti olmazsınız, sadece
bir ucube olursunuz.
Bunun temel nedeni
şudur. Devrimci bir kitle partisinin yaşam ilkesi aktivist bir daktilo
tarafından kopyalanabilecek ve bir akordiyon gibi büzülüp açılabilecek kendi
bütüncül programı değildir. Yaşam ilkesi işçi sınıfı hareketine onun bir
parçası olarak dahil olmaktır, sınıf mücadelesinin içine Merkez Komite
kararlarıyla değil, orada yaşadığı için girmektir. Taklit edilemeyen ya da
minyatürleştirilemeyen, çizgi film gibi küçültülemeyen ya da bir yün kazak gibi
çekmeyen işte bu yaşam ilkeleridir. Bir nükleer tepkime gibi bu fenomen ancak
belli bir kitle ile gerçekleşir, bu kitle sınırının altına düşerse küçülmez,
ortadan yok olur.
Öyleyse, minyatür
mikro kitlesel parti taklidi ne olabilir? Sadece kitle partisinin iç yaşamı (o
da bir kısmı) olabilir. Fakat mekanik bir şekilde işleyen bu iç yaşam şimdi
gerçek bir kitle partisinde kendisini yöneten gerçeklikten ayrı düşer. Aslanı
bağırsaklarından ayırın, gerçeklik olarak işkembe kalacaktır. Sektin iç yaşamı
işte bu yüzden hayalde, görünümde, ritüel taklitlerde yaşanır.
Ayrıca, sadece kitle partisinin iç yaşamı ritüelleşmiş parodilere açık olduğundan, sekt zihniyeti sadece bu iç yaşamda “yaşayabilir”. Dışarısı, tecridin amansız gerçekleri ve güçsüzlük, katlanılır, dayanılır gibi değildir, ve bir kitle partisinin dış yaşamına en küçük bir benzerlik bile göstermez. Sektin iç yaşamı zorunlu olarak dış eylemlerine kapalı bir kötülük haline gelmez, onun yerini alan bir hoşnutluk olarak belirir. Bir tarafta kitle partisi işçisi iç komisyon toplantılarında, fraksiyon toplantılarında vb. fazla vakit harcamanın zorunluluğundan, bu tip şeylerin gerekliliğini anlamış iyi bir Marksist olsa bile, yakınır. Bunun tam tersine, sekt zihniyeti bu içe doğru büyüyen faaliyetlerde rahat eder ve onlardan tat alır, ne de olsa elverişli devrimci sohbetten zevk alınabilir, oysa bir sendika toplantısı sıkıcıdır!
4-
Peki, Bolşeviklerden ne haber?
Peki Bolşevik parti
bir sektten kitle partisine gelişmek zorunda kalmadı mı? Eğer onlar
yapabildiyse, biz de yapabiliriz…
Hayır, bu Bolşevik
partinin nasıl kitle partisi haline geldiğinin cevabı değildir –sektin yoluyla
gelmediler. Ne Yapmalı’da sekt tipi örgütlenme üzerine bir öneri de yoktur.
Lenin’in parti anlayışı hakkındaki tüm o peri masalları tarihi anti-Bolşevik ve
Stalinist profesyonellerin icatlarıdır; fakat şimdi bu konuya giremeyiz. Şimdi
ele aldığımız sorun açısından aşağıda söyleyeceklerimiz yeterlidir:
Ne Yapmalı’da içerilen
yolu ele alalım. Önceleyen dönemde Rusya’da kitle partisinin ön hazırlıkları
sekt formunda değil, dağınık duran ve gevşek bölgesel birlikler olarak kurulan
yerel işçi çevreleri formunda şekillendi. Merkezi bir örgütlenmenin kolları
olarak değil, özerk ve ayrı ayrı, toplumsal mücadele içinde gelişmişlerdi.
Lenin’in yurt
dışındayken örgütlemeye çalıştığı şey bir sekt değil, bir politik merkezdi: bir
yayın (Iskra) ve yayın kurulu. Iskra eğilimi bir yayın kurulu olarak vardı, bir
sekt olarak değil. Lenin’in aradığı örgüt bir kitle partisiydi; tamamıyla kendi
devrimci Marksizmiyle uyuşanlardan oluşan bir parti değil, fakat tüm
sosyalistleri ve militan işçileri kapsayacak genişlikte bir kitle partisi.
Kendi içinde farklı eğilimler elbette ki barındıracaktı ve tutarlı Marksistler
en azından bir süre azınlıkta kalabilirlerdi.
Fakat Lenin, kendi
eğilimi (doğru çizgide olan) ile mücadele içindeki geniş sınıf hareketi arasına
sekt duvarları çekme hatasına düşmediği gibi diğer hataya da düşmedi: bir
politik merkez ve böylelikle Marksist bir kadro oluşturmayı ihmal etmek hatası.
Sol-kanat çoğunluğa
yer açmak yerine ayrılmayı tercih eden, Lenin değil, Menşevikler ve
sağ-kanattakilerdi. Bolşevik partinin inşası yıllarında da Lenin zorunluluktan
bir erdem çıkarmaya çalışmadı: partinin Bolşeviklerle sınırlandırılmasını
benimsemedi. Tam tersine, sol kanadın demokratik oylarla önderliği almasında
sağ kanat kadar hakkının olduğu geniş bir parti anlayışı için durmadan savaştı.
Bu örgütsel açıdan Bolşevik önderliğin tek ihtilafıydı.
Elbette ki hareketin
faaliyet gösterdiği illegal ortam örgütlenme formlarını belirlemişti, fakat
Lenin’in Bolşevik bir sekt kurma yolunu reddetmesini belirleyen şey illegalite
değildi. Iskra yurtdışında değil de Petrograd’da kurulsaydı da temel ilişki
değişmeyecekti; aslında 1905 devriminden kısa bir süre sonra kısmi yasallık
elde edildiğinde sonuç Menşevik ve Bolşevik grupların birleşik kitle partisi
içinde kısa süreli kaynaşmalarıydı, fakat Lenin buna rağmen politik merkezi bir
yayın ve yayın kurulu formunda tuttu. Yasallığın miktarı için bu ilk atak
Lenin’i bir Bolşevik sekt oluşturmaya değil, tam tersi bir yöne, Menşeviklerle
kitlesel bir parti içinde birleşmeye (ideolojik-politik merkezlerin
birleşmesine değil) itti.
Ancak hem Bolşevikler
hem de Menşevikler bölünen bir partinin “fraksiyon”ları değil miydi? Evet,
formel olarak öyleydiler; fakat o günlerde fraksiyon bugünkünden başka bir
anlama geliyordu. Her iki taraf ve ayrıca Rus hareketi içerisindeki diğer
örgütlü eğilimler için de “fraksiyon” politikalarının taşıyıcısı olarak bir
yayın ve yayın kuruluyla işleyen birer kamusal politik merkezdi.
Bu fraksiyonlar
(Menşevikler olduğu kadar Bolşevikler de) bugün bizim inşa etmeye çalıştığımız
anlamda üyelik esasına dayalı örgütlenmeler değildi. Lenin’in 1914’ten hemen
önce Sosyalist Enternasyonal Büro Bolşevik-Menşevik birliği üzerine çalışırken
yazdığı dokümanlara bakmak lazım: Lenin Bolşeviklerin Rusya’daki sosyalist
işçiler arasında çoğunluk desteğine sahip olduğunu kanıtlamak için üye sayısı
hakkında değil, organların sirkülasyonu, finansal katkılar vb. konularda
istatistikler verir. Zaten üyelik rakamlarını da kimse kabul etmezdi. Rusya’da
üyeliğe dayalı örgütlenmeler kısmen Bolşeviklere kısmen Menşeviklere sempati
duyan ya da birine verdiği desteği zaman zaman değiştiren yerel ve bölgesel
parti gruplarıydı. “Parti kongresi” ya da konferansının yapıldığı her zaman her
parti grubu onunkine mi bununkine mi yoksa her ikisininkine de mi katılacağına
karar vermek zorunda kalırdı.
Bundan çıkan sonuç,
hem Bolşeviklerin hem de Menşeviklerin örgütsel formlarında üyelik esasına
dayalı birer sekt olmadıkları ya da bugüne uygun örgütsel anlamda birer
fraksiyon dahi olmadıkları olgusudur. O zaman neydiler? Propaganda ve yayın
işleri temelinde birer politik merkezdiler, artı aktivistler, yazın üretenler
vb. aracılığıyla işçi hareketinin farklı alanları arasında bağ kuran birer
merkezi örgütsel aygıttılar. (Bu artı önemli bir eklemedir fakat buna rağmen
bunun ayrıntılarına şimdi giremeyiz.) Rusya’daki bireysel parti üyeleri ya da
parti grupları Lenin’in ya da Menşeviklerin bildirilerini dağıtmaya veya
hiçbirininkini dağıtmamaya karar verebilirlerdi –birçoğu Troçki’nin Viyana’da
yaptığı gibi “fraksiyon-olmayan” bir organı tercih ettiler; ya da çalışmalarında
Bolşeviklerin beğendikleri yayınlarını artı Menşeviklerin ve diğerlerininkileri
de özgürce dolaşıma sokarak kullanabilirlerdi.
Belli ki bu tablo bir
çok yönden illegalite tarafından; bir çok yönden de Bolşevik-Menşevik ihtilafı
tarafından belirlenmişti. Zaten bunu bugün için otomatik bir model olarak
önermiyoruz; hatta tam tersi bir sebeple bunu tartışıyoruz: Bazıları, bugün
gerçekten bazıları var ki, hatalı bir şekilde Bolşeviklerin sekt biçiminde
geliştiğini düşünüyorlar ve “Bolşevik tipi sekt”i bir model olarak öneriyorlar.
Fakat “Bolşevik sekt” diye bir şey hiçbir zaman olmadı. Bu icat daha sonra,
Komintern’den sonra ortaya çıktı.
Her halükarda, açıkça
ortaya çıkması gereken sonuç şudur: Bolşevik parti devrimci bir partiye sektin
yolundan geçerek dönüşmediyse başka bir yol var demektir.
Aslında tarihsel sonuç
daha da ileri gider: Sektin yoluyla kitle partisi haline gelmiş tek bir
devrimci kitle partisi hatta yarı-devrimci kitle partisi dahi yoktur.
Bu hiçbir zaman
olmayacağını kanıtlamaz. Bu asla tek başına bir sekt için organik bir şekilde,
yani herhangi bir noktada yanlış yolda olduğunu fark etmeden ve başka bir yola
sapmadan, kitle partisine dönüşmenin imkânsız olduğunu kanıtlamaz. Zaten bunu
kanıtlamaya da uğraşmıyoruz. Anlaşılması gereken şey başka bir yolun olduğudur
–aslında az ya da çok başarı getirmiş ve devrimci sosyalistler tarafından
tercih edilmiş olan bir yol.
Kanıtlamaya
çalıştığımız sektin yolunun sanki mümkün olan ve tasavvur edilebilen tek yolmuş
gibi eleştirel olmadan ve düşünülmeden takip edilemeyeceğidir. Tam tersine
sektin yolu şimdiye kadar hiç başarılı olmamıştır. Başarılı olan ve bu nedenle
en azından üzerine düşünülmeyi hak eden kesinlikle başka bir yoldur.
5-
Sekt formu ne zaman ve nasıl canlandı?
Bu başka yol, pek çok
devrimci Marksistin bilincinden görece kısa bir süre önce, yani Komintern
döneminde silindi.
Bu yolun üzerine bir
perde örten ve sekt rotasını öne çıkaran büyük tarihsel gelişme, Komintern’in
devrimci partilerin oluşturulmasını en yakın “acil” gereklilik olarak ortaya
koyduğu I. Dünya Savaşı sonrası değişim dönemidir. Komintern’in meşhur 21
Madde’si, her ülkede, derhal bir devrimci parti kurulmasını öngörüyordu; hatta
parti serada kurulmuş olsa bile. Neden açıktı: dünya devrimi tüm Avrupa için
kapıdaydı. Avrupa için gerçekten de öyleydi.
Fakat biliyoruz ki,
böyle siparişle oluşumlardan hakiki devrimci partilerin yükselmesinin
imkânsızlığı kesinlikle kanıtlanmıştır (her çeşit, başarı şansı bulunmayan
devrimci olmayan partiler). Bu, düşmanın (özellikle Sosyal Demokrasi) Avrupa
Devrimi’ni bozguna uğratabilmesinin en temel nedenidir. Ve devrimin yenilgisi
modern toplumsal tarihin dönüm noktasıdır: bugün tüm dünya bu kanaldan
akmaktadır.
En iyi bilinen sonuç
Stalinizmin yükselişidir –Komünist partilerin ve Rusya’nın Stalinizasyonu.
Bunun simetrik sonucu Stalinizasyonu reddeden ya da ondan kopan akımlara
toslaması oldu: Genellikle, Stalinizasyonu hareketin yenilgisinin ve
yozlaşmasının bir sonucu olarak değil, tersine hareketin yozlaşmasını
Stalinizasyonun bir sonucu olarak görüyorlardı. Bu görüşe göre, devrimci başarı
için basitçe, Stalinist olmayan öncü liderliğin güçlenmesi –gerçekten devrimci–
yani doğru çizgideki öncü liderliğin oluşması yeterliydi. Birinin kendi 21
Maddesinden yola çıkılarak devrimci “parti”nin ite-kaka zoraki kurdurulması
süreci, tarihi 1917’de başlamış gören devrimci ya da devrimci olacak olan yeni
bir nesil tarafından verili kabul edildi.
Sonuç, “Bolşevik”
sektlerin –yani Bolşevik olduğunu düşündükleri şeyi taklit eden sektlerin–
Avrupa devriminin gerilemesinin ilk dönemindeki birinci dalgasıydı.
Tipik bir örnek
İtalyan “Bordiga sekti”nin ve Komintern’in çocuksu-solcularının –Lenin’in Sol
Komünizm, Bir Çocukluk Hastalığı’nda eleştirdiği akım– filizlenmesiydi. Bu
iyi-niyetli, fakat cahil solcular Bolşevik partinin gerçekten nasıl yükseldiği
hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı. Onlar için, 21 Madde ültimatomu, devrimci
bir partinin yokluğunda birinin boynunu büken, pek de sık rastlanmayan acil
devrimci bir kriz durumunda olan duyarlı devrimciler tarafından oluşturulan
özel bir acil durum önlemi değildi. Onlar için, bu acil önlem, bu çaresizlik
önlemi, bir norm –hatta 21 Maddeye neden başvurulmak zorunda olunduğunu
açıklayabilecek tek bir tarihsel durum olmamış olsa dahi, her daim yapılacak
“Bolşevik” şey– haline geldi.
Olağan bir şablon
olarak genelleştirilmiş bu zoraki devrimci “parti” (ya da onun kopyası) yolu şu
şekilde devam etti: Kendi örgütsel sınırınızı oluşturmak için “Doğru Programın”
bayrağını yükseltiniz. Bunu nesnel koşullara rağmen yapınız çünkü bu tarih üstü
bir buyruktur. Bunu etrafınızda kimler varsa onlarla, mesela diğer iki iyi
insanla, yapınız. (Zaten, savaşın karanlık günlerinde, Lenin’in Bolşevik
partisinin bir avuç insana düştüğü söylenmez mi?) Kendinizi Devrimci Parti olarak
deklare ediniz. Doğru Programa sahip olduğunuzdan eninde sonunda işçiler
kapınıza gelecektir… Ve işte sektinize sahipsiniz.
6-
Troçkist Sekt Modeline Hızlı Bir Bakış:
Troçki’nin Komünist
partilerle yolları ayırmaya birkaç yıllık isteksizliği diğer şeylerin yanında
Troçkist bir sekt kurma –son derece gönülsüz olarak kabullendiği sonuç– dışında
başka bir alternatif görmemesi tarafından koşullanmıştı.
Şu hatırlanmalı ki,
politik gelişiminin tüm dönemleri boyunca (örneğin, 1914’ten önce) Troçki,
Lenin’in ne yaptığını bir türlü anlayamamıştı. On yıllarca, sert bir biçimde,
alenen “bölücü” bir faaliyet yapmakla suçladığı Lenin’in örgütsel yöntemiyle
savaştı. Onu dehşete düşüren “bölücü” faaliyet neydi? Tam ve Doğru bir program
etrafında ayrı bir politik merkez –Tam Programa dayalı bir sekt değil, fakat
bir politik merkez– oluşturma faaliyetiydi.
Troçki’nin Rus
hareketinde örgütsel “uzlaştırıcı” yoluna gitmesi onun da (tıpkı Almanya’daki
Rosa Luxemburg ve İkinci Enternasyonal solu gibi) Lenin’in devrimci partiye giden
yolunun doğasını anlayamamış olduğu anlamına gelir. Troçki’nin politik
yaşamının büyük çoğunluğu boyunca tek anlayabildiği örgütsel yol ya
sekt-ve-bölücülerin (Lenin’i bu şekilde yorumlamıştı) yolu ya da uydurma bir
“parti-birliği” tüccarlığı bataklığı olmuştur.
KP’lerin
Stalinizasyonunun Troçki’yi Komünist Partilerin içinde, yani hiçbir muhalif
politik merkeze tahammül göstermeyen Stalinist hareketlerin içinde, kendi
“politik merkez”ini (Sol Muhalefet) oluşturmaya zorlaması ironiktir. Savaş
öncesi Rus Sosyal Demokrasisi içinde yapılması mümkünken onaylamadığı yola,
Stalinist hareketler içinde yapılması mümkün değilken kendi başvurmak zorunda
kalmıştır.
Öyleyse, Troçkist
grupların KP’ler içinde Sol Muhalefet oluşturmaya daha fazla devam edemedikleri
zaman bildikleri tek diğer şeyi doğal olarak seçmeleri pek şaşırtıcı değildir:
sekt. Bu nedenle bir sonraki deney, (hiç şüphesiz Troçki bunu son derece
rahatsızlıkla yapmıştı) kitle partisine giden sekt(er) olmayan yolun orada
bulunabileceğini umut ederek Sosyal-Demokrasi içine girmek olmuştur. Bununla
gerçekleşmesi umulan Sosyal-Demokrasinin temsil ettiği varsayılan kitle
hareketi içinde bir devrimci partinin kadrolarının kuluçkada beklemesidir. Bu
hikâyeyi daha ileri götürmek, burada konu dışı olacaktır.
Bizim ilgilendiğimiz
nokta şudur: bu “antrizm” deneyinin öncesi ve sonrasında, “Bolşevik sekt”
modelinin düşüncesizce kabulü 1930’lardan itibaren Troçkist makro-sektten kopan
mikro-sektler bolluğu üretmiştir. Amerika’da, buna ek olarak, işçi sınıfının
herhangi bir politik kitle hareketinin olmayışı başka bir yolu görmeyi
zorlaştırmıştır.
7.
İP/BSB Deneyimi
Tartışılması gereken
bir başka konu da 1948-50 yıllarında var olan İşçi Partisi(İP)/Bağımsız
Sosyalist Birlik (BSB) deneyimidir. Bu örgütlenme bizim öncülümüzdür. Çok daha
detaylı bir incelemek gerekse de, genel olarak bu yıllarda yaşananlar üç ana
bölüme ayrılabilir.
1. SP içinden
Sosyalist İşçi Partisi’nin kurulması: 1937 yılının sonunda Troçki ve Cannon
etrafındaki Troçkist önderlik tüm dünyada, ABD’yi de içine alacak bir şekilde
yeni bir devrimci dönemin başlayacağı tespitinde bulununca, Sosyalist Parti
içindeki Troçkist kesim partiden ayrıldı. Bu durum 21 Madde kalıbını tetikleyen
bir unsur oldu (En azından, burada bir acil durum hissiyatının yarattığı bir
motivasyon olsa da…) Bu kalıba göre, ne pahasına olursa olsun, bütün dünyaya
devrimci parti ilan edilmeli, programı ve bayrağı yükseltilmeliydi. SP’nin sağ
kanadı Troçki ayrılmaya hazırlanırken bile, bizi tasfiye etmeye çalışacak kadar
telaşlı ve endişeliydi. Sonuçta 1938 yılının başlarında Amerika Birleşik
Devletleri işçi sınıfına Sosyalist İşçi Partisi takdim edildi ve aynı yıl da 4.
Enternasyonal kuruldu!
Yeni partinin
kendisini nasıl tanımladığı konusunda herhangi bir belirsizlik yoktu: Dünyaya
en sonunda lütfedilmiş devrimci bir partiydi bu. Parti, işçi sınıfının itici
gücü oluncaya kadar hızla gelişecek ve yakın bir zamanda ortaya çıkması ümit
edilen devrimci duruma önderlik edecekti. Tam ve doğru programını ön plana
çıkardığında, bu sekt (ya da “parti”) tabii ki hızla bir kitle partisine
dönüşecekti.
Savaşın başlaması,
sorgulanmayan bu görüşü iki değişik açıdan yanlışladı. Öncelikle program
gerçekten tam ve kapsamlıydı bir şekilde, ama doğru değildi. (Sovyetler
Birliği’nin korunması, Hitler-Stalin Paktı, Stalinist Emperyalizmin ortaya
çıkışı, Polonya ve Finlandiya’nın işgalleri, vs.) Bu tartışma açısından çok
daha önemli olan mesele ise, 1939-40 yıllarındaki tartışmalarda örgütü sarsan
ve bölen “örgütsel yapı” problemidir.
Gerçekten olan şey,
kendini parti diye adlandıran bir sektin savaşın başlamasına bir sekt gibi
tepki vermesidir. O zamanlar bu durumu böyle algılamamış ve Cannon liderliği
çevresinde durumu “Bürokratik Tutuculuk” olarak nitelendirmiştik. Bu sekt
tepkisi bölünmeden sonra Sosyalist İşçi Partisi tarafından çok daha açık bir
biçimde sergilendi. Parti savaş boyunca bir deniz böceği gibi davrandı. Kendi
kabuğuna çekildi ve kendisini korumaya çalıştı. “Kadroların korunması”
politikası altında militanlarını rafa kaldırdı. Savaş sırasında süren
mücadelede daha sıkı kadrolar yaratmaya çalışmayı ise hiç tercih etmedi.
2. Bölünmeden sonra
kurulan İşçi Partisi ise tam tersine bu dönemde küçük bir kitle partisi olarak
varlığını sürdürmeyi başardı. İşçi Partisi, gerçek bir kitle partisinin belki burun
kıvıracağı ama hiç de küçümsenmeyecek bir faaliyet yürüttü. Üyelerinin
militanca aktivitelere katılımını, alanlarda, sendikalarda devrimci bir
faaliyetin yürütülmesini ve de ajitasyon ağırlıklı haftalık popüler derginin
bir geniş bir kitleye dağıtılmasını sağladı.
Bu kitle partisi
çalışmasını daha dar bir çerçeve içinde de yürütmek mümkündü. Ya da tam tersine
çok daha geniş bir çerçeve oluşturup, çalışmayı yerelde daha sınırlı alanlara
yöneltmek de bir tercih idi. Ama sonuçta biz küçük bir kitle partisiydik ve
beklentimiz halen daha aynıydı; savaş sonrasında devrimci bir durumun ya da
buna yakın birşeyin ortaya çıkması ve bizim bulunabildiğimiz alanlarda hızlı
bir gelişme dönemine girmemiz. Bizim bu özel dönemde, geçici bir süre için de
olsa, işçi hareketi içindeki sosyalist karşı duruş eğilimini örgütleyen tek
parti olmamız göz önüne alındığında, bu beklenti daha anlamlı görünebilir.
Savaş durumu, üyelerimizin endüstride yer almalarını ve proleterleşmelerini
görece olarak kolaylaştırıyordu. Endüstrideki maaşların düşüklüğü ve astronomik
rakamlara ulaşan gelir vergileri, partinin üyelerden toplayabileceği aidatları
çok düşük düzeylere geriletiyor ve yapılan işin finansmanını oldukça
zorlaştırıyordu. Bu kısıtlı ve özel dönemde, bir sektin bir kitle partisi gibi
davranması yüzünden ortaya çıkan çelişkilerin üstünü yürütülen mücadelenin
ateşi örtebiliyordu. Aslında savaşın sonucu Avrupa ve Amerika’da
gerçekleştirilen devrimler olsaydı, bu dönemde partinin aldığı duruşun
doğruluğu tarihsel olarak kanıtlanmış olacaktı. Ancak böyle bir argüman öne
sürmek çok da ilgimi çekmiyor. Çünkü bu argümanla birlikte bir kaçınılamazlık
teorisi ve “daha akıllı olsaydık şöyle yapardık” gibi tartışmaların ortaya
çıkacağını biliyorum. Bütün bunların ise bugün bir önemi yok. Bu noktada benim
açımdan önemli olan, belirli bir süre için de olsa, bir sektin “küçük bir kitle
partisi” tarzında bir duruş sergileyebilmesinin mümkünlüğünü belirtmek.
3. Hesap zamanı ise
1946 yılında geldi. Bu yıl, bir dönüm noktasıydı. Her şey yatışmaya başladığında,
savaş sonrasının dünya için devrimci bir dönem olmayacağı ortaya çıkmaya
başladı. Yeni bir yönelimin gerekliliğinin baskısı altındaydık. Bu yüzden 1946
yılı İşçi Partisi içindeki sistematik bir şekilde sekterliği tercih etmiş
bulunan Johnson kliği ile son bir hesaplaşmanın yaşandığı yıl oldu. Bu klik bir
tam bir hizip programına, belki daha doğru bir ifade ile, oluşabilecek her
duruma uydurulabilecek birçok programa sahip bir gruptu. 1946 yılında Johnson
kliği sözü edilen devrimin söylenenden çok daha yakın olduğunu öne sürerek yeni
gelişmelere karşı resmi bir tepki gösterdi. Memnuniyet verici olmayan
gerçeklerle yüzleşen her sekt gibi onlar da tüm Avrupa’da kapitalizmin çöktüğü,
Sovyetlerin iki yıl içinde ortaya çıkmaya başlayacağı gibi fantastik bir
söylemi tercih ettiler. Benzer biçimde pasifleşmiş sendikaların politikalarını
dengelemek adına mücadele komitelerinin (o zamanlar fabrika komiteleri denirdi)
kurulmasını destekleyen bir programla ortaya çıktılar. Bu sistematik sekterler
bütün bu deli zırvalarıyla birlikte daha sona Sosyalist İşçi Partisi’ne taşındı
ve bölünüp parçalanmadan önce bir süre daha kendi dünyaları içinde devrimci
siyasetlerini sürdürdüler.
Aynı yıl, İşçi Partisi
için yeni bir yönelimin gerektiği konusunda başka bir girişim gerçekleşti. Ama
bu sefer bu girişimi organize edenler daha çok ciddiye alınabilecek kişilerdi.
Bu girişim “küçük kitle partisi” kavramını teorize etme ve sistematikleştirme
çabasıydı. Amaç bu kavramı savaş durumunun dayattığı bir tanımlama olmaktan
çıkarıp, her zaman kullanılabilecek ve sahiplenecek bir örgütlenme tarzına
dönüştürmekti. Aslında bu “küçük kitle partisi” tanımı örgüt tarafından kabul
görmemekteydi. ABD’deki politik ortamın yaprak kımıldamaz bir hale dönüşmesi
(soğuk savaş iklimi ve McCarthycilik dönemine girilmesi), örgütün bir yanılgıya
düşmeden, geleceğinin diğer gruplar gibi bir sekt olarak varlığını sürdürmeye
çalışmak olacağını fark etmesi gerekiyordu. 1948 yılında sunulan ve kabul
edildiği 1949 yılına kadar tartışılan bir raporda yer aldığı gibi, örgüt kendi
hakkında bazı gerçekleri kabullendi. Öncelikle ismindeki parti sözcüğü
haricinde bu organizasyon bir parti değildi. Ülkede sosyalist bir “parti” yoktu
ve biz de dahi bütün sosyalist gruplar gerçekte birer sekt idiler. En iyi
ihtimalle de bunlara birer propaganda grubu da denilebilirdi. Ama seçenekler
vardı tabi, her grup bir sekt olsa dahi, aptal, fantezi peşinde koşan ve
kendini aldatan ya da duyarlı ve iyi bir sekt olmak sizin seçiminize kalmıştı.
Dönemin koşulların sunduğu tek imkân bir sekt olmaksa da, tabii ki işçi sınıfı
ve var olan hareketlere karşı sekter politikalar yürütmeyi reddetmek de her
zaman mümkündü. Bu duruma uygun düşen bir tarzla, İşçi Partisi ismi Bağımsız
Sosyalist Birlik şeklinde değiştirildi. Bu tavır kendi içinde tutarlı bir
yönelişti. Bağımsız Sosyalist Birlik’in koşulların elverdiği ölçüde en sağlıklı
ve en mantıklı sekt olduğunu düşünüyorum. Ancak bu olumlu yönelişin bile
1950’li yılların ortamının solu tamamen kurutup yok etmesi karşısında
yapabileceği bir şey yoktu. Bu yıllarda Bağımsız Sosyalist Birlik ucube
projeler ve sekt fantezileri peşinde koşmadı, adeta bir asma yaprağı gibi
zamanla soldu ve düştü. Diğer sektler ise bir dizi politik dönüşüm yaşadılar.
Sosyalist Parti taraftarlarını kaybetti ve bire kadar kırıldı, Sosyalist İsçi
Partisi ise kendini Stalinizme eklemledi.
8.
“Politik Merkez” nedir?
Yukarıda anlatılan
tarihi olaylar detaylı bir açıklama yapılmadan ve değişik alternatiflerin
arasındaki farklar analitik bir incelemeye tabi tutulmadan aktarıldı. Bu yüzden
de geriye dönük bir değerlendirmeye halen gereksinim var. Ama anlatılanlardan
ortaya çıkan pratik sonuç, bir sektten farklı olarak bir politik merkez inşa
etmenin somut gereksinimlerinin (bir başka deyişle, üyeliğe dayalı örgütsel bir
mekanizma yerine, politik bağlılığa dayanan bir propaganda veya eğitim grubu
oluşturmanın gereklerinin), politik bir yayın, bir yayın kurulu ve oluşturulan
bu merkezin politik faaliyetini yürütecek iyi kötü bir örgütsel mekanizma
olduğunu göstermekte.
Bu tür bir politik
faaliyet aslında sanıldığından daha yaygın bir biçimde var olmuştur. Bugünkü
ABD’de bu tarzın örnekleri görülebilir. Radikal duruş birçok zaman sektler
tarafından sahiplenilmiş ve temsil edilir görünmüştür, ama her zaman bir yayın
etrafında örgütlenmiş politik merkezler de bu kulvarda yerlerini almışlardır.
1. Ürettiği
politikalar açısından en etkili olan örnek herhalde Monthly Review dergisidir.
Bu dergide Komünist Parti’den bağımsız ama yine de amorf bir Stalinist politika
savunulmaktadır. Dergi, politik bir örgütlenmeye yönelik bir eğilim içinde olsa
da, bazı yerel dergi dostları, ortakları gibi grupların kurulmasına yönelik
çalışmalar ayrı tutulursa, henüz örgütsel bir kristalleşme yaşamadı. Benzer bir
sürecin Guardian için de aşağı yukarı geçerli olduğunu öne sürebiliriz. Ancak
bu grupların nihai amaç olarak devrimci bir partinin inşasını hedeflediklerini
öne sürmek oldukça zor. Daha çok kendi fikirlerini sol içinde yayma, kabul
ettirme gibi bir perspektiften hareket ediyorlar.
2. Bir başka görece
başarı Liberation tarafından elde edilmiştir. Aslında bu başarıyı elde etmek
derginin başlangıçta sahip olduğu politik çizgiye mal olmuştur. Bu dergi
kurulduğunda pasifist eğilimlere sahip bir politik merkez oluşturmaya
yönelmişti. Ama pasifizm bu hareketin bir anlam kazanmasının önünde bir
engeldi. Çorbaya katılmış bir parça tuz gibi görebiliriz belki bu dergiyi.
Politik açıdan yaşanılan kafa karışıklığı bu dergiyi sonuçta dağınık radikal
bir gazetecilik çizgisine sürüklemiştir.
3. Dissent iyi kötü
bir bilince sahip kişiler tarafından bir sekt örgütlenmesine dayanmayan politik
bir merkezin inşası için kurulmuştu. Bu insanlar sosyal demokrasinin olmadığı
bir yerde sosyal demokrat olmaya karar vermiş kişilerdi. Daha sonra Dissent ve
L.I.D. bir tür birleşmeye gitti. L.I.D. baştan üyeliğe dayalı bir örgütlenme
iken, üyeleri ortalıktan kaybolunca kendini politik bir merkeze dönüştüren
ilginç bir örnektir. Bu merkezin politikası da sosyal demokrasidir ama bir
yayın etrafında örgütlenmemiştir. The New Leader da üyeliğe dayanmayan sosyal
demokrat politik merkez yapılanmasına bir başka örnektir. Bütün bu örneklerde
yer alan yapılanmaların güçlü bir biçimde içinde bulundukları maddi koşullar
tarafından da şekillendirildiklerini unutmamalıyız.
Aslında, bütün politik
yayınlar bir tür politik merkeze dönüşme eğilimindedir. Sonuçta işin doğası
gereği bu yayınlarda yeni fikirler harmanlanmakta ve insanlara sunulmaktadır,
bu da kaçınılmaz olarak bu eğilimi yaratır.
Geniş bir alana
yayılan örnekler üzerinde durdum. Bu çeşitlilik alıp bire bir kopyalanabilecek
bir örgütlenme modelinin olmadığını göstermekte. Tartışmaya çalıştığım nokta,
üyeliğe dayalı yeni bir sekt inşa etmekten uzak durmaya çalışan bir eğilim
olarak bizim kendi politik fikir ve amaçlarımızı nasıl ortaya koymamız
gerektiği. Bu noktada yukarıda andıklarımdan en önemli farkımız ise, devrimci
sosyalist bir partinin kurulması için gerekli önkoşulların sağlanmasını önüne
hedef olarak koyan bir politik merkez inşa etmeye çalışmamızdır.
9-
Başarmak istediğimiz nedir?
Tüm ulusal
özellikleri, mekansal ve dönemsel özellikleri ve koşulları soyutlayacak
olursak, Lenin’in örgütsel başarısı şudur. Bolşevik eğilimin özenli oluşumu
zaman içinde üç aşamadan geçmiştir –bence her duruma uyan ve yapmak zorunda
olduğumuza uygun üç şey.
Bolşevik eğilimin
oluşum süreci:
1. Birleşmiş bir tür
devrimci Marksizmi dile getiren bir öğreti bütünü, bir siyasi yayın kütlesi
yarattı;
2. Siyasi çekirdek
etrafında parti kadroları ve militanları oluşturdu;
3. Kendi fizyonomisi
ve adıyla kendi “türündeki sosyalizm”i sol politikada bir varlık olarak kurdu.
Bu, bizim
görevlerimizi de özetliyor.
Geleceğin devrimci
partisinin nasıl oluşacağını öngörmeye ya da tahmin etmeye ihtiyacımız yok.
Nasıl bir parti olursa olsun, yalnızca bu üç koşul başarıyla yerine
getirildiğinde, sonuçlar lehte olabilir.
Eğer görevlerimiz bu
başlıklar altında düşünülürse, bazı işler farklı önem derecelerine ve
önceliklere sahip olurlar. Örneğin, yayınların yayımlanması bir sekt tarafından
yapılacak işlerden biri olarak görülür, öncelikli bir iş olarak değil. Tek bir
istisnayla gündemin en alt sırasına itilmiş gibi görünür. İstisna, başka
yapılacak hiçbir şeyin olmadığı, varolan her şeyin üstünde bir önceliğe sahip
gibi görünen bir “kitle” organının yayımı. Bizim görüşümüze göre bu, öncelikler
sıralamasındaki vahim bir hatadır. Temel bir yayının yaratılması (yayımı ve
dağıtımı) diğer her şeyin ona bağlı olduğu bir siyasi merkezin yaratılması
işidir. Bu, hedefe götüren temel araçtır. Bu temel yayın kütlesinin ilk görevi,
kadroların oluşumunu mümkün kılmak, kadroların besleneceği siyasi gıdayı
sunmaktır. Onsuz sağlıklı kadro mümkün değildir.
Bu tür kadrolar
elbette ki, yerel olarak oluşacaktır. Siyasi bir merkez, komutlarını,
tezlerini, disiplin vakalarını vb. küçük şubelerinden oluşan büyük
imparatorluğuna ileten bir Merkez Komitesi ya da Ulusal Komite karşısında büyük
avantaja sahiptir. Bu demektir ki; ilkinin yerel topluluklarla, sosyalist
gruplarla, sendikalarla, işçilerin gruplarıyla ve bireysel eylemcilerle
ilişkileri sonsuz çeşitliliğe ve esnekliğe sahiptir. Ancak ikincinin ilişkileri
iki türe ayrılır: üyelerle, ilişki yerel yasalarla sağlamlaştırılmıştır; üye
olmayanlarla, örgütsel engelle ilişki zorlaşmıştır. Büyük bir hazırlık işinin
kotarılacağı ilk dönemden sonra, yerel kadrolarla daha çok birlikte olmanın
yolunu aramalıyız, ancak yeni olasılıklar sunacak tamamen farklı bir ilişki
içinde.
Önümüzdeki altı ay
için harfiyen programımızı açıklamak, bu yazının hiçbir kısmında amaç
olmamıştır. Daha şimdiden üstesinden gelebileceğimizden çok daha fazlasını
görüyoruz. Ve bu da yalnızca başlamak için; çünkü çabamız başlamak için bir
yılın önemli bir kısmını kaplayacaksa, bu satırlar görevini yerine getirmiş
olacaktır.
Uzun dönemli bir
perspektifimiz olmalıdır. Burada olan bir köşeyi çabuk dönme şeması değil, tam
tersi: yalnızca uzun bir çabadan sonra gerçek meyvesini verebilecek bir gelecek
için hazırlık hattı. En azından on yıllık plan kapsamında düşünmeliyiz. Son iki
on yılı kör bir patikada geçirdik. Eğer 1970’lerin sonunda yukarıdaki üç temel
görevi yerine getirmekte birkaç sağlam başarımız olursa, bir devrimci parti
hedefi için takdir edilecek ilk adımları atmış olacağız.
Tarık Ali ve Robin Blackburn’ün, John Lennon ile 21 Ocak 1971 ‘de gerçekleştirdiği ve Yoko Ono’nun da katıldığı uzun söyleşiden kısa bir seçkiyiyayınlıyoruz. Lennon’u “Power to the People” (“İktidar Halka”) şarkısını yazmaya teşvik eden söyleşi, Kızıl Köstebek (The Red Mole) dergisinde yayımlanmıştı.
“Tek yol işçilerin mutsuzluklarının farkına varmalarını sağlamak, etraflarını kuşatan hayalleri kırmak olabilir. Arabaları ve televizyonları var ve hayata dair daha fazlasının olabileceğini düşünmek istemiyorlar. Kendilerinin bile olmayan, başkalarının düşlerini görüyorlar. Siyahların ve İrlandalıların baskı ve zulme maruz kaldığını ve bir sonrakinin kendileri olacağını fark etmeliler.”
Tarık Ali:Son albümünüz ve kamuoyuna yaptığınız açıklamalar fikirlerinizin gittikçe radikalleştiğini ve politikleştiğini gösteriyor. Ne zamandır bu şekilde düşünüyorsunuz?
John Lennon: Statükoya karşı her zaman politik oldum. Polisten doğal bir düşmanmış gibi korkup nefret ederek, insanları alıp götürüp bir yerlerde öldürdüğü için ordudan tiksinerek büyütüldüğünüz zaman bu hayli kolay oluyor. Kısaca bu işçi sınıfının içinden gelmekle alakalı; daha sonra yaşlanıyor, bir aileye sahip oluyor ve sistem tarafından sindiriliyorsunuz. 1965-66 civarında şu superstar saçmalıkları nedeniyle hiç politik değildim. Fakat bu sadece tahakkümden kaçmanın bir yoluydu. “Hayatta bunlardan başka şeyler de var değil mi? Şüphesiz hepsi bu değil” diye düşündüm. Fakat bir biçimde hep politik oldum. Yazdığım iki kitapta da din hakkında birçok gönderme var ve bunların birine işçi ile kapitalist üzerine yazdığım bir oyunu ekledim. Çocukluğumdan beri sistemi yermeye çalışıyorum. Sanki omzumun üstünde bir mikroçip varmış gibi sınıf meselesinde her zaman bilinçli oldum Çünkü ne olduğunu, üstümüze çöken sınıf tahakkümünün ne olduğunu biliyordum fakat Beatles kasırgasıyla birlikte ne yazık ki bir süreliğine gerçeklikten koptum.
TA: Sizce yaptığınız müziğin başarılı olmasının nedeni nedir?
JL: O zamanlar isçilerin bir atılım yaptığı düşünülmekteydi fakat şimdi geçmişe baktığımda siyahların koşucu, boksör veya şovmen olmalarına izin verdikleri yapmacık bir anlaşma son konusu olan. Bunlar seçmelerine izin verdikleri: Working Class Hero albümünde de dediğim gibi bugün kaçışın bicimi pop yıldızı olmak. Rolling Stone dergisine de ayni şeyi söyledim; iktidarın sahibi hala aynı insanlar, sınıf düzeni ise hiç değişmedi sayılır. Şık kıyafetleriyle bir sürü uzun saçlı, son moda orta sınıf çocukları etrafta dolanıyor. Hiçbir şey değişmedi sadece biraz kıyafet değiştirdik. Fakat aynı piçler her şeyi idare etmeye devam ediyor.
TA: Tabi ki sınıf henüz Amerikan rock gruplarının üzerinde durmadığı bir şey.
JL: Amerikalı rock gruplarının hepsi orta sınıf ve burjuva; bunu da belli etmek istemiyorlar. İşçilerden korkuyorlar çünkü Amerika’daki işçilerin politik olarak sağda olduğunu ve sadece kendi çıkarlarını savunduklarını zannediyorlar. Fakat bu orta sınıf gruplar ne olup bittiğinin, sınıf düzeninin nelere yol açtığının farkına vardıkları takdirde bütün bu burjuva saçmalığından kendilerini kurtarabilirler.
TA: Bir Beatles üyesi olarak size yüklenen rolden sıyrılmaya nasıl başladınız?
JL: Beatles’ın en şaşaalı zamanlarında bile buna karsı durmaya çalıştım. Birkaç kere Amerika’ya gittik ve bize Vietnam hakkında hiçbir şey söylemememiz tembihlendi. Bir süre sonra bizden bunu bir kere daha istediklerinde “savaş istemediğimizi ve ABD’nin derhal çekilmesi gerektiğini” söylemeye karar verdik ve öyle de yaptık. O zamanlar için bu hayli radikal bir davranıştı. Çevrenizdeki herkes size Sezar gibi davranıp ne kadar muhteşem olduğunuzu söylediği zaman “kral değil, gerçek olmak istiyorum” demek zorlaşıyor. Dolayısıyla sergilediğim ikinci politik tavır, “Beatles İsa’dan büyüktür” demektir. Bu var olan manzarayı gerçekten değiştirdi. Amerika’da neredeyse vuruluyordum. Bizi takip eden gençler için büyük bir travma olmuştu. Hassas sorulara cevap vermeme tutumu -her ne kadar adı bu şekilde konmasa da- bu olaydan sonra başladı. Bütün gazeteleri okuyordum ama sizin de bildiğiniz gibi siyasi olanın pek bir kıymeti yoktu. Olan bitenin farkında olup da birşeyler söylememekten utanıyordum. Bu oyunu daha fazla oynayamıyordum, benim için çok fazlaydı. Özellikle savaşın devam etmesi nedeniyle Amerika’ya gidişim duyduğum rahatsızlığı daha da artırdı. Truva atına dönmüştük. “Efsanevi dörtlü” en tepedeydi; uyuşturucu ve seks hakkında şarkılar söylüyorduk. Sonra daha da ağır maddeler kullanmaya başladım. Tam olarak bundan sonra bizi alaşağı etmeye başladılar.
TA: Devrimi acımasızca eleştirirken de siyasi kaygılar taşıyor muydunuz?
JL: Evet, tabi ki ‘Revolution’. Bu şarkının iki farklı versiyonu vardı fakat illegal sol sadece “beni unut” sözleriyle yayınlanan 45’likle ilgilendi. Şarkının albümdeki orijinal versiyonunda ise “beni hesaba kat” sözlerine yer verilmişti. Seslerle devrimin resmini çizdiğimi düşünüyordum. Fakat hata yapmışım, bu bir devrim değilmiş. 45’lik versiyonunda “eğer yok etmekten bahsediyorsan beni unut” diyordum. Öldürülmek istemiyordum. Maoistleri pek fazla tanımıyordum sadece çok az olduklarını, kendilerini yeşile boyadıklarını ve polisin önünde durup alınmayı beklediklerini biliyordum. Gerçek komünist devrimcilerin kendilerini daha iyi organize ettiklerini ve sadece ortalıkta bağırıp çağırmadıklarını düşünmüştüm. Böyle hissetmiştim, gerçekten bir soru soruyordum. Kapitalist bir oyunu sürdürmeme rağmen işçi sınıfının bir mensubu olarak her zaman Rusya ve Çin ile ve işçi sınıfına ilişkin her şeyle ilgilendim.
Robin Blackburn: Yoko senin albümün modern avangart müziği rock müzik ile bir araya getiriyor gibi. Bütün sesleri bir araya getiriyorsun. Örneğin bir tren sesini müzikal hale sokuyorsun Bununla kastettiğin gündelik hayatın estetik bir boyutu olduğu ve sanatın müzelere, galerilere hapsedilmemesi gerektiği mi?
Yoko Ono: Kesinlikle. Yaşadıkları tahakkümden kurtulmak için çabalayan ve inşa edici bir şeyler ortaya koyarak insanları kışkırtmak istiyorum. Kendilerini yaratmaktan korkmamalılar. Temel olarak dünyada iki çeşit insan var: Yaratmak için gerekli yeteneğe sahip olduğu için kendine güveni olanlar ile kendilerine yaratıcı yetenekleri olmadığı, sadece verilen emirleri verine getirebilecekleri söylendiği için demoralize olan ve özgüvenlerini kaybedenler. Kurulu düzen sorumluluk almayan ve kendine saygı duymayan insanlar istiyor.
RB: Sanırım işçi kontrolü tamamen bununla ilgili.
JL: Böyle bir şeyi Yugoslavya’da denemediler mi? Ruslardan bağımsızlardı. Oraya gidip r:asil işlediğini görmek isterdim.
TA: Evet, denediler. Stalinizmden kopmaya çalıştılar. Kendini kısıtlamayan bir işçi kontrolüne izin vermek yerine yüksek düzeyde bir siyasi bürokrasi yarattılar. Sonuç olarak işçilerin inisiyatifini boğdular ve bütün sistemi farklı bölgeler arasında yeni eşitsizlikler yaratan bir piyasa mekanizmasıyla yönettiler.
JL: Bütün devrimler bir kişilik kültüyle son buluyor gibi -hatta Çinliler- bile bir baba figürüne ihtiyaç duydular. Bunun Fidel ve Che ile birlikte Küba’da da ortaya çıkacağını düşünüyorum. Batı tarzı komünizmde bir baba figürü olarak neredeyse hayali bir işçi imajı yaratmak zorunda kalıyoruz.
RB: Bu hayli iddialı bir düşünce -“işçi sınıfı” kendi “kahramanı” haline geliyor. Yeni bir avutucu illüzyonun yaşanmadığı, gerçek işçi iktidarı olmadığı sürece. Bir kapitalist ya da bürokrat hayatınızı yönettiği sürece bu illüzyonları yasamak durumundasınız.
YO: İnsanlar kendilerine güvenmek zorunda…
TA: Bu nokta önemli; işçi sınıfına kendine güven duygusu aşılanmalı. Bu sadece propagandayla yapılamaz. İşçiler harekete geçmeli, fabrikalarını ele geçirmeli ve kapitalistleri öfkeden kudurtmalı. Mayıs 1968’de Fransa’da olan budur. İşçiler kendi güçlerini hissetmeye başlamıştır.
JL: Fakat Komünist Parti bu yönelimde değildi, değil mi?
RB: Evet. Grevdeki 10 milyon işçiyle birlikte Paris’in merkezinde gerçekleşen devasa gösterileri hükümet binalarının ve resmi kurumların işgaline dönüştürebilir; de Gaulle’ü devirip Paris Komünü veya sovyetler gibi popüler bir iktidar kurabilirlerdi. Bu gerçek bir devrimi başlatırdı fakat Fransız Komünist Partisi bundan korktu. İşçilerin inisiyatifini kullanmasını cesaretlendirmek yerine yukarılarda uzlaşma aramayı tercih ettiler.
JL: Bütün devrimler; Fidel, Marx ya da Lenin, entelektüeller her kimse, işçilere ulaşabildiği takdirde gerçekleşiyor. Önemli insanlar bir araya getiriyorlar ve işçiler tahakküm altında yaşadıklarını anlamaya başlıyorlar. Fakat tam olarak farkına varamıyorlar ve hala arabaların, televizyonların çözüm olduğunu düşünüyorlar. Solcu öğrencilerin işçilerle konuşmasını, bu çocukların Kızıl Köstebek’le ilişkiye geçmesini sağlamalısınız.
TA: Tarih boyunca hiçbir egemen sınıf iktidarını gönül rızasıyla devretmemiştir ve bunun değişeceğine dair bir kanıt da yok.
YO: Ama biliyorsun şiddet sadece kavramsal bir şey değildir. Vietnam’dan dönen şu genç askerlere dair bir program gördüm, birinin belden aşağısı yoktu. Aslında sadece bir et parçası olmasına rağmen “sanırım başıma gelen iyi bir deneyimdi” diyordu.
JL: Gerçekle yüzleşmek istemiyordu, tüm yaşadıklarının boşuna olduğunu düşünmek istemiyordu.
RB: Fakat Yoko baskıya karşı mücadele edenler kendilerini hiçbir şeyin değişmemesinden çıkarları olanlar ve kendi iktidar ve refahlarını korumak isteyenler tarafından saldırıya uğrarken buluyorlar. Kuzey İrlanda’daki Bogside ve Falls Road’a bir baksana; hakları için gösteri yapıyorlar diye özel polisin hunharca saldırısına uğruyorlar. 1969 Ağustos’unda bir gecede yedi kişi vurularak öldürüldü ve binlerce insan evlerinden edildi. Bu insanların kendilerini savunma hakları bile yoktu.
YO: Tam da bu yüzden bu sorunlarla benzeri durumlar gerçekleşmeden önce mücadele etmeli.
RB: Esas tehlike, devrimci bir durum bir kez yaratıldığında yeni muhafazakâr bir bürokrasinin derhal onun etrafını biçimlendirmeye girişmesidir. Devrim emperyalizm tarafından izole edilmişse ve maddi yokluklar da varsa bu tehlike daha da artma eğilimine giriyor.
JL: Yeni güç bir kere oluşmaya görsün, fabrikaları ve trenleri işler halde tutmak için yeni bir statüko yaratmak zorundalar.
RB: Evet ama temsili demokrasi fabrika ve trenleri işçilerin devrimci demokrasi sisteminde işletebileceklerinden daha iyi işletemez ki! İngiltere’de kitleler tarafından kontrol edilen ve kitlelere yanıt verebilecek yeni bir popüler iktidar yaratabiliriz -ki basitçe işçilerin iktidarından bahsediyoruz. Bu nedenle devrimi ilk sıraya koyamayız. Burjuva devletini ancak gerçekten derin köklere sahip bir işçi iktidarı yok edebilir.
YO: Yeni kuşak işi ele aldığında bu yüzden farklı olacak.
JL: Gençliği buraya almak çok da dert değil sanırım. Onların üniversitedeki baskıyı kıran öğrenciler gibi yerel konseylere ve okul otoritelerine saldırmakta serbest hissetmelerini sağlayabilirsiniz. Bu zaten oluyor. İnsanlar daha fazla yan yana gelmek durumundalar. Kadınlar da çok önemli. Kadınları katmayan ve onları özgürleştirmeyecek bir devrim olamaz. Erkek üstünlüğünün size öğretildiği yol çok kurnazca. Benim erkekliğimin birtakım alanları Yoko’ya kapattığını fark etmem epey zaman aldı. Ben sadece doğal davranıyormuşum sanırken aslında yanlış yolda gidiyor olduğumu göstermekte hayli çabuk davranan kızıl, keskin bir özgürlükçü o. Bu yüzden radikal müdahaleci olma iddiasındaki insanlar her zaman ilgimi çekmiştir.
RB: Erkek şovenizmi solda her zaman daha fazladır. Kadınların özgürleşme hareketinin doğuşu bunun defedilmesine yardımcı oluyor.
JL: Saçma. İnsanları, halkı ikiye ayırarak halkın iktidarından bahsedemezsin.
YO: Eşit pozisyonda olmadığın birini sevemezsin. Birçok kadın erkeklere korku ve güvensizlik yüzünden bağlanmak zorunda kalıyor ve bu aşk değil. Bu basitçe kadınların erkeklerden nefret etmesinin asıl nedeni.
JL: Falan filan…
TA: Sence İngiltere’deki şu kapitalizmi nasıl yıkabiliriz John?
JL: Bence bunun tek yolu işçilerin mutsuzluklarının farkına varmalarını sağlamak, etraflarını kuşatan hayalleri kırmak olabilir. Muhteşem, insanların özgürce kendilerini ifade ettikleri bir ülkede yaşadıklarını sanıyorlar. Arabaları ve televizyonları var ve hayata dair daha fazlasının olabileceğini düşünmek istemiyorlar. Çocuklarının okulda düzüldüğünü görmek, patronların onları yönetmesi için hazırlanmışlar. Kendilerinin bile olmayan, başkalarının düşlerini görüyorlar. Siyahların ve İrlandalıların baskı ve zulme maruz kaldığını ve bir sonrakinin kendileri olacağını fark etmeliler.
Bütün bunları fark etmeye gerçekten başladıklarında bir şeyler yapmaya da başlayacaklardır. İşçiler yönetimi alaşağı etmeye ancak böyle başlayabilirler. Tıpkı Marx’ın dediği gibi “Herkese ihtiyacı kadar”. Bence bu burada gayet güzel işler. Ama orduya da sızmalıyız. Çünkü hepimizi öldürmek için çok iyi eğitilmiş durumdalar. Bütün bunlara maruz kaldığımız yerlerden başlamalıyız. Kendi ihtiyacın kocamanken başkalarına vermek bir hata, çok yüzeysel. Fikir sadece insanların konforunu sağlamak, onları iyi hissettirmek değil onların daha da kötü hissetmelerini sağlamalıdır. İnsanların ücret dedikleri şeyi elde etmek için örselendikleri ve aşağılandıkları sürekli olarak vurgulamalı.
Fuhuş ve pornografi feminizmin belki de en tartışmalı konularından ikisi. Aşağıdaki yazının yazarı Michele Kelly gibi düşünen porno karşıtı feministler için fuhuş ve pornografi bir ve aynı şey ve ikisi de erkek sömürüsünün ve şiddetinin en açık sahası ve aracıdır. Sadece erkekler tarafından kontrol edilen bu sektör(ler)e –diğer deyişle tecavüz piyasasına- kadınlar şiddetle sokulurlar ve şiddet altında çalıştırılırlar. Fuhşa ve pornografiye karşı çıkmamak, erkek egemenliğini ve şiddetini daha da pekiştiren kurumsal-endüstriyel tecavüzü desteklemek anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, fuhuş ve pornografi karşıtı feministler için seks işçiliği diye bir iş, bu işin de özgür iradeyle tercih edilmesi gibi bir şey yoktur. Carol Pateman’ın dediği gibi fuhuş, kapitalizmin herhangi bir dalı olmaktan ziyade erkeklerin cinsel haklarını, kadın bedenine ulaşma ve onu kontrol etme özgürlüklerini garanti altına alan patriyarkal sözleşmenin kurumlarından önemli bir tanesidir. Özgür seçim iddiası güç ilişkilerini, bazı kadınların mecburiyetini görmeyen liberal bir safsatadır. Fuhuş ve pornografi amasız fakatsız yasaklanmalı, Kate Millett’in deyimiyle “siyasi tutsaklar” kurtarılmalıdır.
Cinselliği kadınların ezilmesinin merkezi bir alanı olarak tanımlayan bu pozisyona karşı, kendilerini “pro-sex” olarak tanımlayan feministler, kadınların fuhuş ve pornografi alanlarında failliği olmayan kurbanlar olarak görülmesini ve pornografiye ve fuhuşa karşı yasakçı bir tutum benimsenmesini eleştirirler. Bazı kadınların bu sektörlerde zorla ve kötü koşullar altında çalıştırıldıkları doğrudur ama bu alanlarda çalışmayı özgürce seçen kadınlar da vardır. Ki seks işçisi de herhangi bir işçi gibi emeğini belirli bir ücret karşılığında satar. Bu emeği diğer emek biçimlerinden daha değersiz görmek erkek egemenliğinin bir ikiyüzlülüğüdür. Seks işçileri verdikleri cinsel hizmetin karşılığını alabildikleri için ev kadınlarından daha şanslı bir konumda bile sayılabilirler. Diğer işçiler gibi sendikal haklara ve güvenli çalışma koşullarına ihtiyaçları vardır. Pornografi ise illa erkeklerin heteroseksüel erkek cinselliğinin hizmetinde, şiddet yüklü ve şiddeti teşvik eden, kadınları pasif ve değersiz kılan bir iş olmak zorunda değildir. Cinsellik ve cinsiyet klişelerine karşı, kadın cinselliğini merkeze alan, kadınların güçlenmesine hizmet eden, ırksal çeşitliliği yansıtan, işçilerin güvenli bir biçimde ve emeğinin karşılığını alarak çalıştığı feminist bir pornografi üretimi mümkündür.
Feminizm için son derece çelişkili ve çatışmalı konular olan fuhuş ve pornografi
ile ilgili kabaca özetlenen bu iki yaklaşımı çeşitli açılardan eleştiren veya
destekleyen çok sayıda melez politik konum da söz konusudur. Pornografi ve
fuhuş karşıtı pozisyonun dile getirdiği şiddet, sömürü, şiddetin teşviki ve
normalleştirilmesi ile ilgili konular gözardı edilemeyeceği gibi seks
işçilerinin faillikleri, şiddete-hastalıklara-istimara- karşı hakları, fuhşa
karşı olma gerekçesiyle kriminalize edilmeleri gibi sorunlar da görmezden
gelinemez. Kelly’nin aşağıdaki yazısını, bu tartışmalar içinde önemli noktalara
dikkat çektiği için yayınlıyoruz.
İmdat Freni
Ticarileşmiş cinsel sömürüden yani hem fuhuştan hem de pornografi sektöründen sağ çıkmış biri olarak, “tüm kadınların güvenliğini sağlamak” adına üçüncü tarafları, örneğin pezevenkleri cezai yaptırımdan azade kılma iddiasını tamamen gülünç buluyorum.
Şu nedenle:
Birleşik Krallıkta
pornografi endüstrisi neredeyse tümüyle yasallaştırılmış durumda. Yalnızca
çocukların cinsel istismarını, ölülerle ve hayvanlarla cinsel ilişkiyi ve ölüm
tehlikesini içeren eylemleri sahneye koyan pornografi ürünlerini bulundurmak ve
dağıtmak cezai müeyyide kapsamında.
Ticari bir endüstri ve
meşru bir iş sahası olarak değerlendirildiğinden -porno yanlısı lobinin
iddiaları doğru olsaydı- pornografinin içinde bulunan kadınlar açısından en
güvenli seks endüstrisi alanı olmasını bekleyebilirdik.
Fakat bu yanlış.
Kendi deneyimim bakımından
porno endüstrisi uzak arayla yaşadığım en şiddetli ve zehirli fuhuş biçimi
olmuştur. Yasal olması bana “oyuncu” olarak “çalışan haklarına” erişim
sağlamıyor, daha çok pezevenkler ve porno yapımcıları tarafından istenildiği
gibi şiddet uygulamak ve sömürmek için yasal düzenlemeye tabi olmayan bir ortam
yaratıyordu.
Bu herkesin bildiği bir
sır. Bir zamanlar bu endüstrinin en tutulan aktrislerinden ikisi 14 ve 15
yaşlarında sektöre sokulmuştu. Porno yapımcılarının reşit olmayan kadınları
sektöre almak için sahte kimlik kartlarının alımından söz ettiğini duydum ve
“sosyal yardım sisteminden yeni çıkmış” genç kadınların bu endüstride çalışmaya
en yatkın olanlar olduğunun iddia edildiği bir sohbete tanık oldum. Savunmasız
kızların ve genç kadınların bu açık istismarının bir kez olsun pornografik
filmleri düzenleyen, üreten ve dağıtanlar -çoğunlukla erkekti bunlar-
tarafından mahkûm edildiğini duymadım.
Porno dünyası fuhşunkinden farklı değil. Başka insanlar da sürece dahil oluyor ve onlardan biri elinde kamerayla uygulanan şiddetin her bir dakikasını kayda alıyor. Sonuçta kamera önünde bir fuhuş. Bu sektörde yer alan insanların çoğu farklı roller de üstleniyor: Porno aktrislerinin çoğu aynı zamanda “eskortluk” yapıyor ve tam tersi de gerçekleşiyor. Tanıdığım porno yapımcılarının birçoğu aynı zamanda eskort ajansı, genelev veya duyuru siteleri işletiyordu. Genelevler tabii ki Birleşik Krallık’ta yasadışı olduğundan en riskli işletmeler olarak görülüyor. Onları cezai çerçeveden çıkarmak orada sömürülen kadınları şiddet karşısında daha az savunmasız yapmayacak, hali hazırda kadınlara ve çoğu kez kızlara cinsel şiddet uygulayan ve onları sömürenlerin kârlarını daha meşru kılacaktır.
Pornografinin giderek daha
da şiddetli hale geldiği artık bir sır teşkil etmiyor, ne var ki sıklıkla bunun
“yalnızca bir sahne oyunu” olduğunun iddia edildiğini duyuyorum.
Bu bir oyun değil. Gırtlağı
sıkılan kızın gırtlağı gerçekten sıkılıyor. “Acı verici ters ilişki”
sahnesindeki kadın kendisine anal tecavüzde bulunan adamın gerçekten durması
için yalvarıyor çünkü canı acıyor. İpucu sahneye verilen isimde saklı. Kadının
yüzüne uygulanan şiddet, kolektif tecavüzler ve işkence “oynanmıyor” fakat
ekran, izleyicinin bu şiddet biçimlerinin uygulandığı kadını insan olarak
görmemesine yardımcı olan bir tampon görevi görüyor. Kadın, platoda hiçbir
etkinlik göstermeyen bir “performansçı”, sahneye konulmak ve her zaman daha
fazlasını talep eden bir erkek bakışı tarafından tüketilmek dışında. Daha fazla
acı. Daha fazla ıstırap. Daha fazla aşağılama. Bu sektörü erkek talebinin
besliyor olması özellikle pornografide şiddetin sürekli olarak artıyor
olmasından gözlemlenebilir.
Bir keresinde kamera önünde
resmen bir toplu tecavüze uğradım. Muhtemelen o görüntüler bazı adamlar onları
izleyip mastürbasyon yapsın diye dijital ortamlarda dolaşıyordur hala. Daha
yukarıda sözünü ettiğim en popüler “aktrisler”den biri, kendisine hakaretler
yağdırılırken dışkı içinde sürünmek zorunda bırakıldığı bir sahneni ardından
omzuma yaslanıp hüngür hüngür ağladı. Ve bu anaakım porno endüstrisindeydi,
hani şu “gonzo” tipi amatör pornoya göre daha güvenli hatta daha “alımlı”
sayılan.
Seks ticareti
meşrulaştırılınca olanlar bunlar işte. Kâr insan haklarına baskın geliyor. Ve
üçüncü taraflarda herhangi bir çekincenin olmayışı uygulanan şiddetin görünmez
ve duyulmaz olduğu ve listelenmediği anlamına geliyor.
Bu kendilerini fuhşun başka
sektörlerinde bulan ve muhtemelen hiçbir zaman bir porno çekiminde bulunmayacak
kadınları da etkiliyor. Para karşılığı seks yapmak isteyen erkekler çoğunlukla
filmlerde gördükleri ve ancak bakarak mastürbasyon yaptıkları şiddetli
sahneleri yeniden üretmenin arayışındalar.
Tıpkı fuhuş alanında
çalışan kadın gibi porno oyuncusu kadın da kameralar bir kez çalışmaya başladı
mı, kendi “hayır”ının bir önemi olmadığını fark eder. Esasen onun “hayır”ı
giderek şiddet seviyesi artan senaryo talebini yanıtlamanın bir unsuru bile
olabilir. Daha öncesinde belirlenen sınırlar her ne olursa olsun kamera bir kez
çekmeye başladıktan sonra tüm vaatlerin uçup gittiğini acı biçimde
deneyimledim. Burada erkek “düzücü”nün de bir “aktör” olarak ücret alıyor oluşu
onu uyguladığı şiddetteki sorumluluğundan azade kılmıyor.
Zaten bazı durumlarda erkek
“aktörler” esasında fuhuş yapmaya gelmiş sıradan insanlar oluyor. Sıradan erkeklerin
gelip bir “porno starının gangbang”ine katılmak için para verdiği ve kameraya
alınan “seks partileri” ülkenin seks kulüplerinde hayli popüler hale geldi. Bu
işletmeleri açan porno yapımcıları ve pezevenkler sömürü ve şiddet için yeni
yollar bularak her daim daha “yaratıcı” bir şekilde zenginleşiyorlar. Fuhuş
yapmaya gelenler ve izleyiciler de, elbette ki, hep daha sert ve aşırı görüntü
ve deneyim talebini yükseltiyorlar.
Bir çekim sırasında
bardağıma uyuşturucu konduktan sonra porno endüstrisinden ayrıldım. Bugün hala
bilinçsiz haldeyken başıma ne geldiğine dair hiçbir fikrim yok ama o sahnelerin
internette bir yerlerde dolandığından da hiç şüphem yok.
Bu arada “tecavüz pornosu”,
gösterilen fiziksel şiddet kişinin hayatına kastedecek aşırılıkta olmadığı
takdirde yasa dışı değil.
Pornografi ve fuhuş cinsel
rıza hakkındaki yasalarımızla alay ediyor.
Şimdi bana lütfen tüm
bunların kadınların güvenliğini nasıl sağlayacağını açıklar mısınız?
İran, Kasım Süleymani suikastına misilleme olarak Irak’taki ABD üslerine balistik füzeler fırlatarak can kayıplarına sebep oldu. Fakat İran rejiminin ve Irak ve Lübnan’daki müttefiklerinin protesto gösterilerini rayından çıkarma veya sona erdirme çabaları hedefine ulaşamadı.
İran’da Yeni Kitle Hareketleri
İran’da yeni hükümetin Tahran üzerinden uçan Ukrayna uçağının düşmesi ile
ilgili sorumluluğu başlangıçta reddedip kabul etmesinden bu yana yeni kitle
gösterileri gerçekleşti. İran’ın Irak’taki ABD üslerine yönelik füze
saldırılarından birkaç saat sonra bir İran füzesi yanlışlıkla sivil bir uçağı
vurdu. Ukrayna uçağındaki 176 yolcunun büyük çoğunluğu, kış tatilinde
ailelerini ziyaret etmek için gelip Kanada’ya ya da İngiltere’ye dönmekte olan
İranlı çifte vatandaşlık sahipleriydi.
İran’a yönelik baskısını sürdüren Kanada başbakanı Justin Trudeau Pazartesi
günü yaptığı açıklamada, son zamanlarda bölgedeki gerilim tırmanmış olmasaydı
Ukrayna uçağındaki 176 yolcunun halen hayatta olacağını söyleyerek ABD’yi
suçladı.
Tahran’da ve ülkedeki pek çok kentte göstericiler, yolcuların ve mürettebatın
yas içindeki aileleriyle dayanışma içinde olduklarını ifade ettiler ve dini
lider Ali Hamaney de dâhil olmak üzere İran İslam Cumhuriyeti ve Devrim
Muhafızları Ordusu (Pasdaran) liderlerine yönelik “Diktatöre Ölüm” nidalarına
varan muhalif sloganlar attılar. Süleymani’nin portreleri yırtılıp
parçalanırken Hamaney’in ve rejimin devrilmesi sloganları sokaklarda çınladı.
Gösterilerin bastırılması şiddetli oldu; 30’dan fazla gösterici tutuklanırken,
polisin göstericilere yönelik pek çok kişinin yaralanmasına sebep olan coplu ve
silahlı müdahalesinin fotoğrafları ve videoları sosyal ağlarda yayıldı.
İslam Devrimi’nin yıldönümü vesilesiyle her yıl Şubat ayında
gerçekleştirilen Fecr (müzik, film, tiyatro ve görsel sanatlar) festivallerine
katılımlarını iptal eden sanatçılar ve aydınlar da gösterilere katıldılar.
Rejim karşıtı gösterilerle karşı karşıya kalan İran İslam Cumhuriyeti Dini
Lideri Ali Hamaney, İran Devrim Muhafızları’nın ve General Süleymani’nin
bölgede ve ülkede güvenliği sağlama rolünü göklere çıkaran ve hem Amerika
Birleşik Devletleri ile Avrupa devletlerini hem de kitlesel protestoları hedef
alan uzun bir konuşma ile yanıt verdi. İran İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı
Ruhani, daha iyi bir yönetim, daha fazla çoğulculuk ve şeffaflık dileklerini
içeren daha ılımlı bir konuşma yaptı.
Irak ve Lübnan’da Halk
Direnişi Sürüyor
Baskıların artmasına rağmen Lübnan ve Irak’ta da kitle gösterileri devam
ediyor.
Irak’ta İran ve onun ülke içindeki müttefikleri, taleplerini Irak’taki
mezhebe dayalı ve neoliberal siyasi sistemle ilgili herhangi bir değişiklik
olmaksızın ABD birliklerinin ülkeyi terk etmesiyle sınırlayarak halen kitlesel
protesto hareketini ele geçirmeye çalışıyor. Bilhassa Şii İslami köktenci lider
Mukteda Sadr, Irak’taki ABD varlığına karşı kitlesel bir gösteri çağrısı yaptı
ve protestolara katılan ve Bağdat’ın en büyük meydanında çadırlar kuran
destekçilerinden kendi hareketine katılmalarını istedi.
Baskıya ve tehditlere rağmen Bağdat’ta ve pek çok güney kentinde gösteriler
ve sivil itaatsizlik eylemleri, ülkeyi emekçi sınıfların ve onların
mücadelelerinin mahvına yol açacak bir hesaplaşmalar bölgesine dönüştürmeye
çalışan ABD ve İran’ı da hedef alarak devam ediyor.
Lübnan’da mezhepçi ve neoliberal yöneten sınıfa karşı kitlesel isyan,
Lübnan Bankası ve diğer özel bankalara yönelik neredeyse her gün gerçekleşen
saldırıların ve kanun ve nizam kuvvetleriyle şiddeti gittikçe artan
çatışmaların gösterdiği üzere radikalleşme yönünde açık bir eğilimle
mücadelenin dördüncü ayına giriyor. Göstericiler ciddi ölçüde takviye ile
bastırıldı ve 18-19 Ocak hafta sonunda yüzlerce kişi yaralandı. Aynı zamanda
Lübnan’daki emekçi sınıflar, acımasız banka kısıtlamalarını ve ulusal paranın
yüzde 60’tan fazla değer kaybını da içeren ve gittikçe derinleşen bir ekonomik
krizle karşı karşıya.
Emperyalist güç ABD ve İran gibi bölgesel güçler tarafından
araçsallaştırılan jeopolitik gerilimler karşısında, mücadeleyi sürdüren halk
sınıfları tüm dünyada ilericilerin ve enternasyonalistlerin yol göstericileri
olmaya devam ediyor.
“Ekofeministlerin bizlere açıkladığı gibi kadınların eylemlere kitlesel katılımı sistemin yarattığı ekolojik tahribatın ilk kurbanları olmasından kaynaklanıyor. Orada burada sendikalar da bu mücadeleye omuz vermeye başladı. Bu önemli bir gelişme çünkü son tahlilde, nüfusun çoğunluğunu oluşturan kent ve kır emekçilerinin aktif katılımı olmadan sistemi yenemeyiz. Bunun ilk koşulu ise, her harekette ekolojik hedefleri (kömür madenlerinin, petrol kuyularının yahut termik santrallerin kapatılması vs.) bu kapatmaların ilgilendireceği çalışanların istihdam güvencesiyle birleştirmek.”
I. Ekolojik kriz şimdiden 21’inci yüzyılın en önemli toplumsal ve siyasal meselesi; gelecek aylarda ve senelerde bu önemi daha da katlanacak. Gezegenin ve dolayısıyla insanlığın geleceği önümüzdeki on yıllarda belirlenecek. 2100 yılı için kimi bilim insanlarının yaptığı hesaplamaların da pek bir işlevi yok. Bunun iki nedeni var:
a) Ekonomik neden: Hesaplanması imkânsız olan tetikleme etkilerini göz önünde bulundurduğumuzda yüz yıl sonrasına dönük bir tahmin fazlasıyla keyfi olacaktır;
b) Siyasal neden: Yüz yılın sonunda bizler, çocuklarımız ve torunlarımız buradan gitmiş olacağız, dolayısıyla bu hesaplamaların ne anlamı var ki?
II. Ekolojik krizin son derece tehlikeli sonuçları olan çeşitli yönleri var ancak iklim meselesi hiç şüphesiz bu tehditler arasında en dramatik olanı. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) bizlere açıkladığı gibi eğer ortalama sıcaklık sanayi öncesi dönemi 1,5° geçerse geri döndürülemez bir iklim değişikliği sürecinin başlama riski var. Peki bunun sonuçları ne olur? Birkaç örnek vermekle yetinelim: Avustralya’daki gibi mega-yangınların çoğalması; nehirlerin yok olması ve toprağın çölleşmesi; kutup buzullarının eriyip yerinden kopması ve deniz seviyesinde onlarca metreyi bulabilecek yükselme: oysa iki metrelik yükselişle Bangladeş’in, Hindistan’ın ve Tayland’ın geniş bölgelerinin yanı sıra insan medeniyetinin Hong Kong, Kalküta, Venedik, Amsterdam, Şangay, Londra, New York, Rio gibi başlıca kentleri sular altında kalacak. Sıcaklık seviyesi nereye kadar yükselebilir? Kaç dereceden itibaren dünya üzerindeki insan yaşamı tehdit altında olacaktır? Bu sorulara kimsenin yanıtı yok.
III. İnsanlık tarihinde daha önce görülmedik felaket tehditleri bunlar. İklim değişikliği sonucu gelecekte oluşacak olana benzer iklim koşullarını bulmak için birkaç milyon yıl öncesinin Pliosen çağına dönmek gerekir. Jeologların çoğu yeni bir jeolojik çağa girildiği değerlendirmesinde bulunuyor: Gezegenin koşullarının insan eylemi aracılığıyla değiştirildiği Antroposen. Peki bu insan eylemi nedir? İklim değişikliği 18’inci yüzyılın Sanayi Devrimiyle başladı fakat 1945’ten sonra neoliberal küreselleşmeyle beraber nitel bir sıçrama yaşadı. Bir başka ifadeyle atmosferdeki karbondioksit birikiminin, dolayısıyla küresel ısınmanın sorumlusu modern kapitalist sınai medeniyettir.
IV. Eli kulağında bu felakette kapitalist sistemin sorumluluğu geniş ölçüde kabul ediliyor. Papa Francesco Laudato Si (“Övgüler olsun sana”) papalık genelgesinde “kapitalizm” sözcüğünü kullanmadan hem toplumsal adaletsizlikten hem de ortak evimiz olan Doğa’nın yıkımından “kâr maksimizasyonu ilkesi”ne dayalı, yapısal olarak sapkın bir ticari ilişkiler ve mülkiyet sistemini sorumlu tutuyordu. Dünya çapındaki ekolojist eylemlerde atılan sloganlardan biri “iklimi değil sistemi değiştir!”. Business as usual’ın taraftarı olan, bu sistemin başlıca temsilcilerinin -milyarderler, bankacılar, “uzmanlar”, oligarklar, siyaset erbabı- tutumu Louis XIV’e atfedilen şu cümleyle özetlenebilir: “Benden sonra Tufan”.
V. Çok nadir birkaç istisna dışında her biri sermaye birikiminin, çokuluslu şirketlerin, fosil oligarşisinin, topyekûn metalaşmanın ve serbest ticaretin hizmetindeki hükümetlerin tutumu meselenin sistemsel karakterini caniyane biçimde resmediyor. Kimileri -Donald Trump, Jair Bolsonaro, Scott Morrison (Avustralya)- açıkça ekoyıkıcı ve iklim-inkârcı bir tutum alıyor. Diğerleri, sözüm ona “makul” olanları, muğlak bir “yeşil” retoriğin ve bütünlüklü bir hareketsizliğin karakterize ettiği yıllık COP toplantılarında (“Taraflar Konferansı” ama “Periyodik olarak Düzenlenen Sirkler” de diyebiliriz) tutturulacak tonu belirliyor. Bunların arasında en başarılısı Paris’teki COP 21 olmuştu. Tüm katılımcı hükümetler karbondioksit salınımlarını azaltmaya dönük tantanalı vaatlerde bulunmuştu. Birkaç Pasifik adası dışında hiçbiri sözünü tutmadı. Ne var ki, bilim insanlarının hesaplamalarına göre bu vaatler yerine getirilmiş olsaydı dahi hava sıcaklığı 3,3°’ye kadar artabilirdi.
VI. “Yeşil kapitalizm”, “salınım hakları piyasaları”, “telafi mekanizmaları” ve sözde “sürdürülebilir piyasa ekonomisi”nin diğer manipülasyonlarının tümüyle etkisiz olduğu görüldü. Gırla “yeşilleştirme” yapılırken, salınım miktarları ok gibi fırlıyor ve felaket koşar adımla yaklaşıyor. Tümüyle üretimciliğe, tüketimciliğe, “piyasa payları” için vahşi bir mücadeleye, sermaye birikimine ve kârların maksimizasyonuna adanmış bir sistem olan kapitalizm çerçevesinde ekolojik krizin çözümü yok. Bu sistemin yapısına içkin olan sapkın mantık kaçınılmaz olarak ekolojik dengelerin bozulmasına ve ekosistemlerin yıkımına yol açıyor.
VII. Felaketten kaçınmayı sağlayacak tek etkili alternatifler radikal olanlar. “Radikal”, kötülüğün kökenlerine inen demek. Eğer köken kapitalist sistemse, bize sistem karşıtı, yani antikapitalist alternatifler lazım – 21’inci yüzyılın meydan okumalarına karşılık verebilecek ekolojik bir sosyalizm, bir ekososyalizm gibi. Ekofeminizmin, toplumsal ekolojinin (Murray Bookchin), André Gorz’un siyasal ekolojisinin veya antikapitalist büyüme karşıtlığının (degrowth/décroissance) ekososyalizm ile birçok ortak noktası var: Tüm bunlar arasında son yıllarda karşılıklı etkilenme ilişkileri gelişti.
VIII. Sosyalizm nedir? Birçok Marksist için üretim araçlarının kolektif temellükü (el konulması) aracılığıyla üretici güçlerin serbest gelişimini sağlamak üzere üretim ilişkilerinin dönüşümüdür. Ekososyalizm Marx’a sahip çıkıyor ancak açık biçimde bu üretimci modelden kopuyor. Elbette ki kolektif temellük gerekli ancak üretici güçlerin de radikal biçimde dönüştürülmesi gerekir:
a) Enerji kaynaklarını değiştirerek (fosil yakıt yerine yenilenebilir olanlar)
b) Küresel enerji tüketimini azaltarak
c) Meta üretimini azaltarak (“büyüme karşıtlığı”) ve gereksiz faaliyetleri (reklam) ve zararlı olanları (pestisitler ve savaş silahları) ortadan kaldırarak
d) Malların programlanmış şekilde miadını doldurmasına son vererek.
Ekososyalizm aynı zamanda
tüketim modellerinin, ulaşım yollarının, kentleşmenin, “yaşam tarzının”
dönüşümünü içeriyor. Kısacası mülkiyet biçimlerindeki bir değişimden çok daha
fazlasını kapsıyor: Söz konusu olan, dayanışma, éga-liberté (özgürlük-eşitlik) ve doğaya saygı değerleri üzerine
kurulu bir medeniyet değişimi. Ekososyalist medeniyet üretimcilik ile
tüketimcilikten koparak çalışma zamanının kısaltılmasını ve dolayısıyla
toplumsal, siyasal, oyunsal, sanatsal, erotik vs. faaliyetlere ayrılacak
serbest zamanın artmasını hedefler. Marx bu hedefi “özgürlüğün hakimiyeti/krallığı”
kavramıyla tarif ederdi.
IX. Ekososyalizme geçişi sağlamak için iki kriterin yön vereceği bir demokratik planlamaya ihtiyaç var: Hakiki ihtiyaçların tatmini ve gezegenin ekolojik dengelerine saygı. Bir kez reklam bombardımanından ve kapitalist piyasa tarafından yaratılan tüketimci takıntıdan kurtulduktan sonra halkın kendisi, demokratik biçimde hakiki ihtiyaçların ne olduğuna karar verecek. Ekososyalizm halk sınıflarının demokratik akılcılığı konusunda bahse girmeye dayanır.
X. Ekososyalist tasarımı nihayete erdirmek için kısmi reformlar yeterli değildir. Gerçek bir toplumsal devrim gereklidir. Bu devrimi nasıl tanımlamalı? Walter Benjamin’in Tarih Kavramı Üzerine tezlerinin (1940) hazırlık notlarına referansta bulunabiliriz: “Marx devrimlerin dünya tarihinin lokomotifi olduğunu söyler. Fakat belki de olaylar kendilerini başka şekilde sunar. Belki de devrimler trende seyahat etmekte olan insanlığın imdat frenini çekme eylemidir”. 21’inci yüzyılın terimlerine tercüme edersek: Modern Kapitalist Sınai Medeniyet adını taşıyan bir intihar treninin yolcularıyız hepimiz. Bu tren giderek artan hızla bir felaket uçurumuna yaklaşıyor: İklim değişimi. Devrimci eylemin amacı, geç olmadan, bu treni durdurmak.
XI. Ekososyalizm hem bir gelecek tasarımı hem de burada ve şimdi mücadele etmek için bir strateji. “Koşulların olgunlaşması”nı beklemek söz konusu değil: Toplumsal mücadeleler ile ekolojik mücadeleler arasındaki yakınlaşmayı sağlamak ve sermayenin hizmetindeki iktidarların en yıkıcı girişimlerine karşı savaşmak lazım. Bu Naomi Klein’in Blockadia dediği şeydir. Bu türden seferberliklerin bünyesinde, bu mücadelelerin içinde antikapitalist bilinç ve ekososyalizme olan ilgi gelişecektir. Yeşil New Deal gibi öneriler bu mücadelenin bir parçasını oluşturabilir; fakat bunun “yeşil kapitalizmin” geri dönüştürülmüş bir hali olarak tasavvur etmekle sınırlı kalan halleri değil, fosil enerjilerden kesinkes kopmayı talep eden radikal biçimleri.
XII. Bu savaşımın öznesi kim olacak peki? Geçmiş yüzyılın işçici/sanayici dogmatizminin bir güncelliği kalmadı. Bugün çatışmanın ön saflarında bulunan güçler gençler, kadınlar, yerliler, köylüler. Greta Thunberg’in çağrısıyla başlayan muhteşem gençlik isyanında kadınlar önemli bir yer kaplıyor – bu hareket gelecek için önemli umut kaynaklarından biri. Ekofeministlerin bizlere açıkladığı gibi kadınların eylemlere kitlesel katılımı sistemin yarattığı ekolojik tahribatın ilk kurbanları olmasından kaynaklanıyor. Orada burada sendikalar da bu mücadeleye omuz vermeye başladı. Bu önemli bir gelişme çünkü son tahlilde, nüfusun çoğunluğunu oluşturan kent ve kır emekçilerinin aktif katılımı olmadan sistemi yenemeyiz. Bunun ilk koşulu ise, her harekette ekolojik hedefleri (kömür madenlerinin, petrol kuyularının yahut termik santrallerin kapatılması vs.) bu kapatmaların ilgilendireceği çalışanların istihdam güvencesiyle birleştirmek.
XIII. Bu kavgayı fazla geç olmadan kazanma şansımız var mı? Bağıra çağıra felaketin kaçınılmaz ve her türden direnişin gereksiz olduğunu ilan eden o sözde “çöküşçüler”in (collapsologue’ların) aksine bizler geleceğin hala açık olduğunu düşünüyoruz. Elbette geleceğin ekososyalist olacağının hiçbir garantisi yok: Bu Pascal’cı anlamda bir bahis konusu; tüm gücümüzle “belirsiz olana dönük bir çaba”ya giriştiğimiz bir bahis. Fakat Bertolt Brecht’in engin ve sade bir bilgelikle söylediği gibi: “Mücadele eden kaybedebilir. Ancak mücadeleye girişmeyen zaten kaybetmiştir”.
“Her toplum tipine tekabül edecek bir makine tipi elbette ki bulunabilir: Hükümranlık toplumları için basit ya da dinamik makineler, disiplin toplumları için enerji makineleri, denetim toplumları için sibernetik makineler ve bilgisayarlar. Ama makineler hiçbir şeyi açıklamaz, makinelerin yalnızca bir kısmını oluşturduğu kolektif örgütlenmelerin çözümlenmesi gerekir.”
Gilles Deleuze
I
Black Mirror,
ortaya çıktığı 2011 yılından bu yana, kültür endüstrisinin hıza ve yeni olana
dayalı yapısına rağmen, ilgi çekiciliğinden ve etkisinden bir şey kaybetmedi
diyebiliriz. Aksine, Her, Love, Death+Robots, Ready Player One, Zoe, Osmosis gibi Black Mirror esinli olarak
değerlendirilen yapımların sayısı günden güne artmaya devam ediyor. Dijital çağın
getirdikleri insanların pratiklerini, düşünüşünü, gündelik ritmini
şekillendirirken, teknolojik gelişmenin potansiyelleri ve olasılıkları, gerek
kültür endüstrisinde, gerekse akademik ve felsefi yazında daha yaygın bir
şekilde konu ediniliyor. Geçmişte (olası) teknolojik yeniliklerin insan doğası
ile ilişkisini kurgusunun temeline alan birçok bilimkurgu metni/yapımı
bulunurken; Black Mirror, bütün bunların dışında, başlı başına bir janr olma
iddiası taşıyor.
Peki Black
Mirror’ı, tarihi çok daha eskilere dayanan distopik metinlerden ayıran ne? Birincisi
ve akla ilk gelen açıklama, dizinin konu ettiği atmosferin günümüz insanının
yaşam pratiklerini çok daha fazla kapsıyor olması. Tabii ki, klasik distopyalar
da kendi dönemlerinin var olan teknolojilerinin üzerinde yükseliyordu. Ancak
birçoğunda, bu denli bir yakınlık
mümkün değildi. Örneğin, bundan sadece dokuz sene önce kurulan Instagram’ın
bugün insanların hayat ritimlerini belirleyebilecek bir güce erişmiş olması,
dizide karşımıza çıkan aşırı tahayyülleri daha yakınımızda hissetmemize olanak
sağlıyor. Medya kullanım pratiklerimizdeki bu hızlı dönüşümün ve olağanüstü
uyum becerimizin yarattığı dehşet, pratik bir karşılık yaratmasa dahi ciddi bir
kaygıyı besliyor. İkincisi ise, bilimkurgu ve distopya türünün bütün yaşamı
kurgulayan yapısının tersine Black Mirror, yaşamın küçük parçalarında ortaya
çıkan kazalar üzerine yoğunlaşıyor. Han’ın
söylediği gibi “dijital mahalle insana sadece hoşuna gideceği kesimlerini sunar
dünyanın. Böylelikle de kamusal alanı, kamusal ve hatta eleştirel bilinci
ortadan kaldırarak dünyayı özelleştirir” (Han, 2017:54). Yaşamın bütününe dair
bir kavrayış yetisinden kopartılan yabancılaşmış insan, aynı şekilde, yaşamın
belirli kesimlerine yöneltilmiş olan distopik bakışa meyil ediyor: parçalanmış
deneyimin parçalanmış distopyaları.
II
Ernest Bloch,
tarihsel olarak gerçekleşmesi imkânsız, uzak geleceğe atıf yapan, hayal mahsulü
Promoteci rüyalar ile içerisinde olunan dönemin devrimci dönüşümünü dert edinen
umutlar, yani ütopyalar arasında bir ayrım yapar. Enzo Traverso’ya göre ise
(2018:29), çağımızda, birincisinin yok olması; ikincisinin ise ciddi bir
başkalaşım geçirmesi olgusuyla karşı karşıyayız. Teknolojik ilerleme fetişi,
artık bize olmayan zaman ve yerde, olabilmesi imkânsız düşler kurma fırsatı vermez.
Hayal gücümüz, teknolojilerin patikalarına mahkum bir şekilde, şimdiki zamanda
sıkışıp kalır. Diğer yandan ise ütopyalar, “aşırılıklar çağı”nın sona ermesiyle
birlikte, kolektif özgürleşme arzusundan, meta tüketiminin merkezde olduğu
bireyselleşmiş hayallere doğru bir başkalaşım geçirir. Çağımızın insanı için
ütopya, kendi hayatı ve hedefleriyle sınırlı bir anlam taşır. Ütopyanın
bireyselleştiği yerde ise, ekolojik ve teknolojik karamsar senaryolardan oluşan
distopyalar ön plana çıkar.
Dünya
Savaşları, Nazizm, Stalinizm, atom bombası gibi olguların var olduğu bir
dönemde yaygınlaşan distopyalar, bütün olumsuz koşullara rağmen, var olan
düzenin bir eleştirisi ve alternatif bir dünyaya işaret edilmesi işlevini
taşımaktaydı. Oysa, günümüzün yaygın distopik figürleri, tıpkı ütopyanın
kolektif özgürleşim iddiasını kaybetmesi gibi, eleştirel ve politik içeriğinden
soyutlanıp, karamsar tahayyüllerin bir temaşa nesnesi hâline gelmiştir. Bu,
yeni medya teknolojilerinin yaygın olarak kullanıldığı bir dönemde, iletişim
teknolojilerinin hâlihazırdaki etkilerinden de, içlerinde barındırdığı
potansiyellerden de distopik bir kuşkuyla söz etmenin verdiği hazzı da
açıklamaktadır. Black Mirror’ın bu denli popülerleşmesinde, bu hazzın rolü
oldukça önemlidir.
İnsanı
teknolojik gelişmenin karşısında teslimiyete sürükleyen olguların altında,“tarihselliğin
ya da gelecek anlayışının zayıflaması; temel değişimin, ne kadar cazip olursa
olsun, artık mümkün olmadığına dair bir kanı ve kinik mantık” (Jameson,
2017:28) yatmaktadır. Marcuse’nin teknolojik rasyonalite kavramıyla açıkladığı
bu düzlem, ideoloji sayesinde failsizleştirilmektedir. Tarihin sonunun ilanı
ile birlikte kitleler siyaset sahnesinde artık yer bulamazken, teknoloji,
kapitalizm başta olmak üzere diğer alanlardan tamamen bağımsız, kendi seyri
içinde gelişen bir güç olarak tanımlanmıştır. Post-endüstriyel
toplum, medya toplumu, enformasyon toplumu, elektronik toplum, ileri teknolojik
toplum gibi birçok tanım, artık yepyeni bir toplum tipinin yerleşik hâle
geldiğini, bu toplum tipini belirleyenin, sınıf mücadelesi ya da kapitalizmin
yasaları değil, teknolojik gelişme ve insanların bu gelişmeye ne kadar katkı sunup,
ne derece ayak uydurdukları olduğunu söylemektedir (Jameson, 1994:61).
III
Black Mirror,
genel yapısı ile ideoloji olarak teknoloji söyleminden kaçışı mümkün kılan bir
metin değildir. Bölümlerin bütününe bakıldığında, dizideki eleştirinin temel hedefi,
teknolojik kuşatılmışlıktan ziyade, teknoloji içerisindeki kazalardır. Görünmez
Komite’nin (2015) ifade ettiği gibi “dünyamızın teknik niteliğinin ancak iki
koşulda farkına varırız: bir icat ya da bir ‘arıza’ halinde. Ancak yeni bir
icatla karşılaştığımızda ya da aşina olduğumuz bir şey hayatımızdan çıktığında,
kırıldığında ya da bozulduğunda, doğal bir dünyada yaşadığımız yanılsaması
çöker”. Ancak bu çöküş radikal bir uyanış hâli değildir. Çünkü başlı başına
teknolojik düzen, sermayeye bağımlı, az sayıda şirket tarafından yönetilen ve
gelişimi doğal olmayan bir yapıdır.
Söz gelimi, dijital emek insanların daha az çalışıp, konforlu bir şekilde
yaşayabilmesi için düşünülmemiş ya da internetin yaygınlaşmasıyla doğal olarak
ortaya çıkmamış, sürtünmesiz, esnek ve 7/24 bir kapitalizmin var olması için modellenmiştir:
“Yeni
ekonominin aslında sadece çalışma zamanını değil, ayrıca bütün hayatın işe
sürülmesi anlamında, çalışma dışı zamanı ya da yaşam zamanını da tüketen bir
ekonomi olduğunu göz önüne aldığımızda, yeni ekonominin krizinin ekonomik zaman
ve yaşama zamanı arasındaki çelişki tarafından belirlendiği sonucuna
ulaşıyoruz. başka bir deyişle kriz bir ekonomi fazlalığı nedeniyle siberuzam ve
siberzaman arasındaki bir orantısızlık nedeniyle patlak veriyor” (Marazzi,
2010:120).
Burada kriz
bir arızadır, ancak ideolojik olarak doğallaştırılan yeni ekonominin bizzat
kendisidir. Paul Virilio’nun düşüncesinde gördüğümüz gibi, her yeni teknolojik
icat, beraberinde kendi kazasını da getirmektedir. Bu anlamda, bir kaza olarak
kriz üzerinden yapılan eleştiri, insanlığın bütün hayatını işe sürerek sömürü
dozunu arttıran yeni ekonominin radikal eleştirisini perdelemektedir.
Dizinin
birinci sezon ikinci bölümünde, fütürist bir mekanda koşu bantlarına mahkum
‘Bing’ Madsen’in, âşık olduğu kadına yapılanlar üzerinden patlak veren isyanı
bir kazadır, ancak bu kaza sistemin boşluk bırakmayan mükemmel yapısı sayesinde
içerilerek önlenmiştir. Ya da üçüncü sezon beşinci bölümde, arıların neslinin
tükenmesi nedeniyle üretilen robot arıların devlet tarafından gözetim amacıyla
kullanılması da, bu arıların bir hacker marifetiyle katil ordusuna dönüşmesi de
bir kazadır. Aynı şekilde üçüncü sezon dördüncü bölümde, böcekleri avlamakla
görevli bir askerin, implantının bozulmasıyla, düşmanlarının aslında kendisi
gibi birer insan olduklarını görmesi de (bu bölümün eleştirel bir okuması,
sorunun teknoloji değil, onu kullanan siyasal güç olduğunu açık şekilde gösteriyor
bana kalırsa).
Black
Mirror’ın kaza odaklı eleştirel yapısı, Netflix’le yapılan anlaşmanın ardından
eleştiri yönünden gözle görülür bir zayıflama yaşamıştır. Dizinin (Netflix’teki
ilk) üçüncü sezonunun aksiyona dayalı, sürükleyici hikayelerle örüldüğü;
şaşırtıcı sonlarla süslendiği bir gerçekse de, teknolojiye dair distopik ve
eleştirel bakışını bir nebze muhafaza ettiği de söylenebilir. Ancak, dizinin
yaratıcısı Charlie Brooker tarafından daha ümitvar bir sezon olacağı önceden
duyurulan, dördüncü sezonun çok daha az eleştirel olduğu açıktır. Önceki
bölümlerin ana motifini oluşturan teknolojiyle harmanlanmış insanların karşılaştığı
toplumsal sorunlar, bu sezonda yerini çılgın insanların yarattığı tekil
sorunlara bırakmış, kendi kötü amaçları için teknolojiyi kullanan dâhiler ön
plana çıkmıştır.
IV
İnternet,
büyük veri, akıllı telefon, yapay zeka ve robotlar, kodları itibariyle
kötülüğü, baskıyı, insan doğasına karşıtlığı barındırmıyorlar. Teknolojiyi
mutlak kötülük olarak gören muhafazakâr ve romantik bakış açısının bugünün ve
yarının sorunlarına yönelik bir sözü olması çok zor. Kapitalist sistemin, bütün
bu alanları kendi çıkarları doğrultusunda işe koşması, yüksek verimlilik ve kâr
tutkusunun teknolojiyi bir ideoloji olarak donatması, son dönemin otoriter
neo-liberal yöneliminin baskıcı bir devlet modelini geri çağırması gibi
etkenler, teknolojiyi insanlığın karşısına bir sorun olarak çıkartıyor. Teknoloji günümüzde, sömürünün
arttırılması, bütün yaşamın işe koşulması, reklam odaklı sosyal medya
deneyiminde kullanıcıların ücretsiz üretici ve denek olarak kullanılması, bütün
bir internet ortamının birkaç şirketin sultası altında yönetiliyor olması,
insanlığa yepyeni etik sorunların yüklenmesi gibi sonuçlarıyla karşımıza
çıkıyor.
Gözetim
tekniklerinin günden güne gelişmesi, internet kullanıcılarının ayak izlerinin
ustaca izlenip, depolanabilmesi, klasik distopyaların bile öngörüsünü aşan bir
kapsama ulaşıyor. Richard A. Posner’ın (2017) sözleriyle, “mahremiyetin iki
otonom olmayan veçhesi yalnızlık ve gizliliktir ve totaliter bir rejim
açısından her ikisinin de toplumsal maliyeti oldukça fazladır. Yalnızlık
bireyci tutum ve davranışları teşvik eder; buna karşılık diğer insanların daimi
varlığı veya sürekli
gözetim altında olma duygusu adaba ve uyum göstermeye mecbur bırakır. Bir
kişinin düşündüklerini,
yazdıklarını veya arkadaşlarına yahut diğer yakınlarına söylediklerini
gizlemesi anlamında gizlilik, yıkıcı düşünmeyi ve otoriteden saklanarak plan
yapmayı olanaklı kılar”. İnsanların sosyal medya hesaplarının olmamasının bile
başlı başına şüpheli addedilmesine yeteceği dönemler uzak değil. Teknolojik
rasyonalite, tamamen şeffaf bir toplumsal düzen talep ederken, insanların
yaşama biçimlerini ve ritmlerini bütünüyle yeniden şekillendiriliyor. Liberal
bir talep olarak değil, politik bir imkân olarak mahremiyet için mücadele, içerisinde olduğumuz dijital çağın en
önemli başlıklarından birisi olacak gibi görünüyor.
Black Mirror,
tekno-kötümserliği sahiplenip, bu alana dair radikal bir eleştiri sunmasa da,
olmakta olan ve olması muhtemel olanlar hakkında hepimize biraz fikir veriyor,
en azından bir tartışma alanı açıyor. Ancak günümüzün ihtiyacı, teknolojinin
sınırlı parçalarına odaklanan kısıtlı eleştirilerden ziyade, ideolojik bir form
olarak teknolojinin radikal eleştirisidir. Şirketler ve kâr güdüsü tarafından
yönlendirilen değil, insanlığın ihtiyaçları doğrultusunda gelişen, demokratik
ve eşitlikçi bir gelecek için, ütopyalara yeniden dönmemiz gerekiyor.
Jameson,
Fredric (1994). “Postmodernizm ya da Geç Kapitalizmin Kültürel Mantığı”, çev.
Deniz Erksan, Postmodernizm, haz.
Necmi Zekâ, İstanbul: Kıyı Yayınları
Jameson,
Fredric (2017). “Bir Yöntem Olarak Ütopya ya da Gelecek Tasarrufları”, çev.
Esma Kartal, Ütopya/Distopya: Tarihsel
Olasılığın Koşulları, der. Michael D. Gordin, Helen Tilley, Gyan Prakash, İstanbul:
Koç Üniversitesi Yayınları
Marazzi,
Christian (2010). Sermaye ve Dil,
çev. Ahmet Ergenç, İstanbul: Ayrıntı Yayınları
Posner,
Richard A. (2017). “Huxley’e Karşı Orwell: Ekonomi, Teknoloji, Mahremiyet ve Hiciv,
çev. Aysun Gezen, Doğu Batı, Sayı: 80
Traverso, Enzo
(2018). Solun Melankolisi: Marksizm,
Tarih ve Bellek, çev. Elif Ersavcı, İstanbul: İletişim Yayınları
“Dişi gezegen, herkes için yeniden yeşil olacaktır”
Françoise d’Eaubonne
Neoliberalizmin
geri dönülmez noktaya getirdiği ekosistemin tahrip edilmesi süreci sadece bilim
insanlarının ve çevrecilerin değil, dünya kamuoyunun da gündeminde artık. Yakın
zamanda Avustralya’da günlerce söndürülemeyen yangınlar sayısız canlının
ölümüne sebep olurken küresel ısınmanın yangınların şiddetine etkisine dikkat
çekildi. Sermayenin açgözlülüğü gezegeni yok oluşun eşiğine getirmişken dev
barajlar, madenler, zehir saçan endüstrilerden sorumlu şirketlerle çıkar
ilişkileri ortaya dökülen hükümetlerin çöküşü yavaşlatacak önlemleri almakta
bile isteksiz oldukları görülüyor. İklim eylemcileri hükümetleri acil önlemler
almaya zorlayacak baskı grupları oluşturmaya çalışırken, krizin bedelini en
ağır şekilde ödeyenler yoksullar ve yoksulların en savunmasızları da kadınlar
ve çocuklar.
Ekofeminizme
neden ihtiyaç var?
“Ekofeminizm”
terimi ilk kez Fransız araştırmacı Françoise d’Eaubonne tarafından 1974’te “Le
Féminisme ou la Mort” (Ya Feminizm Ya Ölüm) kitabında kullanılır. Sözcüğü
kullanırken d’Eubonne’un amacı, ekolojik hareketlerin potansiyelini ilan etmek
ve kadınları ekolojik bir devrime öncülük etmeye çağırmaktır. Aynı yıl Shelia
Collins “A
Different Heaven and Earth” (Farklı Bir Cennet ve Yeryüzü) kitabında cinsiyet ayrımcılığı ile ekolojik yıkım
arasındaki bağa dikkat çeker; ekolojik yıkım, ırkçılık, sınıf sömürüsünün
ataerkil yapıyı ayakta tutan parçalar olduğunu vurgular. 1970’lerden itibaren İkinci Dalga feministlerin tartışmaları
ile perspektifi genişleyen ekofeminizm içinde farklı yaklaşımlar olsa da doğa
ve kadının erkek medeniyeti tarafından kültür ve aklın alanından dışlanarak aynı
şekilde sömürüldüğü görüşü merkezdedir.
Antik
dönemde yurttaş sayılmayan, felsefe ve aklın alanından dışlanarak doğurma
işlevine ve ev idaresine indirgenen kadın, sonraki yüzyıllarda dinsel öğretiler
ile kirli ve günahkâr sayılarak değersizleştirilir. İnsanlığın cennetten,
bedensel emek ve acının olmadığı göklerden kovulmasının nedeni Havva’nın
günahkarlığıdır. Doğadaki canlı ve cansız tüm varlıklar, tıpkı kadın gibi, Ademoğlunun
üzerinde egemenlik kurması, faydalanması, tarlasını ve kadınını nasıl istiyorsa
öyle sürmesi için tanrı tarafından bahşedilmiştir. Aydınlanma Çağı düşünürleri de
kadının erkekten daha düşük zihinsel ve bedensel güce sahip olduğunu söyler,
toplum için faydalı bir eş ve anne olmasını sağlayacak kadar eğitim almasının
yeterli olduğunu savunur. Böylelikle kadın ve doğa, erkek dinin zincirlerinden
kurtulsa erkek bilimin zincirleri ile bağlanır. Doğayı sömürerek ekosistemi
yıkımın eşiğine getiren insan-merkezciliği konuşurken aslında erkek-merkezci
bir sistemden bahsettiğimizi, Batılı beyaz erkek tahakkümüne dayandığını hatırlamak
gerek. Platon’dan Descartes ve Bacon’a kadar bilim ve felsefenin temellerini atan
düşünürler yüzyıllar boyunca doğayı insan aklının biçim vereceği, üzerinde
egemenlik kuracağı ruhsuz bir mekanizma olarak görürken denetim altına alınması
gereken bu doğaya kadınlar, köleler, yerli halklar da dahil edildi.
Neoliberalizm
ile otoriter/faşizan iktidarların iş birliği, gezegenin her köşesini doğa
düşmanı projelerle yağmalayıp zehirlerken ekosistem insanlarının (Ramachandra
Guha ve Juan Martinez Alier’in kavramlaştırmasıyla geçimi için bölgesel doğal
kaynaklara büyük oranda ihtiyaç duyan, gündelik yaşamı ekolojik yıkımdan en çok
zarar gören topluluklar veya bireyler), kadınların, yerli halkların yaşam
biçimine büyük zarar veriyor. Örneğin Hasankeyf’te Ilısu, Amazon’da Belo Monte baraj
projeleri nedeniyle yerinden edilen topluluklar kentin kıyısında sağlıksız
koşullarda yaşamaya ve çalışmaya mahkûm ediliyor. Yüzyıllardır kolektif emek
ile küçük çapta tarım ve hayvancılık yaparak geçinen kadınların, ailelerinin
gündelik geçimini sağlarken endüstriyel şirketlerin sağlıksız gıdalarını
tüketmekten başka şansı kalmıyor, toprakla bağı koparılan kadınlar tüketici
haline getirilerek piyasaya entegre ediliyor. Akarsuların, toprakların,
mevsimlerin, inanç ve geleneğin hala önemli bir parçasını meydana getirdiği kültürler,
yerli halkların yerinden edilmesi nedeniyle yok olma tehlikesiyle karşı
karşıya. Ekofeminist Vandana Shiva, piyasa ve kalkınma adı verilen modern
yaratılış mitinin, doğanın, kadınların ve Üçüncü Dünya’nın feda edilmesine
dayandığını vurgular. Günümüzde gelinen nokta bu kesimlerin yoksullaşmasının
ötesinde, sanayi ve ticaret alanına dahil edilemeyen tüm kültürlerin tamamen
gözden çıkarılmasıdır. Küresel şirketlerin tohum patentleme süreçleri ile
kadınların bin yıllardır tohum saklama, nesilden nesile geçen doğa bilgisi ve
yöntemlerle üretimdeki dişil soykütüğü oluşturma pratikleri, üretimden gelen
güçleri, eyleyicilikleri ortadan kaldırılıyor. Kapitalizm sadece doğanın
armağanları olan kaynaklara değil, doğa ile kurulan yaşamsal bağa da el koyuyor.
Ekofeminizmin temel savı kadın ve doğanın aynı sömürünün kurbanı olduğu, akıl ve medeniyetin alanından dışlanarak daha alt bir seviyede konumlandırıldığı böylelikle tahakküm altına alınmalarının, metalaştırılmalarının normalleştirildiğidir.
Doğanın
ve Dişi Bedenin Sömürülmesi
Ekofeminizmin
temel savı kadın ve doğanın aynı sömürünün kurbanı olduğu, akıl ve medeniyetin
alanından dışlanarak daha alt bir seviyede konumlandırıldığı böylelikle
tahakküm altına alınmalarının, metalaştırılmalarının normalleştirildiğidir.
70’lerde bu konu tartışılmaya başlandığından beri radikal ekofeministler içinde
farklı yaklaşımlar mevcut. Derin ekolojiye yaklaşan ve Toprak Ana Gaia mitinden
beslenen, kadınların doğaya yakınlığının dişilikten kaynaklandığını öne süren
özcü yaklaşımlar tahakkümün toplumsal katmanlarını göz ardı ederek dünyayı
kurtarmanın yolunun içsel keşif ve doğayla bağların hatırlanması, doğanın
insandan bağımsız değerinin takdir edilmesinden geçtiğini iddia eder. Küresel
kapitalizmin bu içsel keşif yolculuğunda kadınlara eşlik edip etmeyeceği sorusu
bir yana, dişiliğe yüklenen “doğaya en yakın” olma özelliği Antik Yunan’dan
beri tekrar edilen “kültürün ve aklın ötekisi olan, denetim altında tutulacak
ve sömürülecek doğa/kadın” anlatısına hizmet eder. Bu özcü yaklaşımlar
ırkçılık, militarizm, sömürgecilik, yoksulluk, emperyalizm gibi hayati
meseleleri görmezden gelerek “besleyip büyüten anne” rolünü kadınlara bir kez
daha dayatma riskini taşır.
Juan
Martinez Alier, Arundhati Roy, Ramachandra Guha gibi ekolojik adalet ve yoksulların
çevreciliği alanının önemli araştırmacıları, yoksul halk kesimlerinin özsel
olarak çevreci olmadıklarını, geçim kaynağı ve yaşam alanı olarak doğaya
bağımlılıklarının bilincinde olmaları nedeniyle dev şirketler ve doğa
arasındaki bir anlaşmazlıkta doğayı korumayı seçtiklerini vurgular. Ekofeminist
Vandana Shiva da benzer şekilde Chipko hareketi gibi kadınların önderlik ettiği
doğa koruma mücadelelerinde Kuzey-Güney ayrımı yapar. En temel ihtiyaçları için
doğanın kaynaklarına ihtiyaç duyan Güney ülkeleri kadınları sadece tinsel bir
bağ, özden gelen bir yakınlık, bilinçli bir ekomerkezcilik nedeniyle değil,
gündelik yaşamlarını sürdürebilmek için ağaçları, su kaynaklarını ve toprağı
küresel kapitalizmin sömürüsünden korumak zorundadırlar.
Gezegeni
yok olmanın eşiğine getiren sorunları tanımlarken, dişi bedenin sömürülmesini,
erkek ile kadın arasındaki biyolojik farklılıkları görmezden gelmeden tahakküm
ilişkilerinin toplumsal inşa süreçlerini hesaba katan bir ekofeminizme
ihtiyacımız var. Kadını biyolojisinden ya da toplumsallığından birini seçerek özgürleşmeye
çağırmak bizi özcülüğe, yaratılışçılığa ya da mekanik, boş bir kabuk olarak
beden algısına, yani ikili karşıtlıkları yeniden üretmeye götürür. Ekosistemi
akıldışı bir mistisizmle kuşatmak ya da insan faydası için var olan ruhsuz bir
mekanizma olarak görmekle aynı kaynaktan beslenen düalist bir dünya görüşüdür
bu. Doğanın ve kadının sömürüsünün kaynağı biyolojik var oluşlarında değil bu oluşa
binlerce yıldır yüklenen pasiflik, akıl dışılık gibi değerlerde, toplumsal
inşalardadır.
Her
savaşta petrolün, madenin, toprağın yanında kadın bedeninin de ganimet olarak
sömürülmesinde doğa ile kadının metalaştırılmasının sonucunu görüyoruz. Çin’de
kız çocukların ayaklarının bağlanmasından Viktoryen Dönem korselerine, yerli
kadınların zorla kısırlaştırılmasından günümüz estetik cerrahisine kadar
tahakküm pratiklerinin üzerinde uygulandığı kadın bedeni ile atıklarla
zehirlenen, kaynakları yağmalanan doğa aynı sömürgeci sistemin kurbanlarıdır.
Dişi beden ve doğa birbirine dönüştürülerek, logostan dışlanarak
köleleştirilir. Ekosistemi kurtarmanın, sömürü ve yağmanın olmadığı bir sistem
için mücadele etmenin yolu sorunları şekilsiz ve teşhis edilemez bir hale
getirmek değil. Irk görmeden ırkçılığı görmenin mümkün olmaması gibi, cinsiyeti
görmeden cinsiyetçi sömürüyle mücadele edilmesi mümkün olamaz.
Distopyen
Kurgular ve Ekofeminist Devrim
Val Plumwood’un belirttiği gibi, Antik Yunan filozoflarından beri yoğunlaşarak devam eden erkek aklın ve ‘rasyonel’ düşüncenin kutsanması insanlığı en irrasyonel sonuca, ekosisteme verdiği hasar nedeniyle diğer türlerle birlikte kendi türünü de yok ettiği noktaya getirdi. Kadınlar ve doğa üzerindeki erkek tahakkümü gücünü erkek merkezli dinlerden ve bilimden alarak her köşesinde savaşların ve sömürünün hüküm sürdüğü küresel bir sermaye imparatorluğu yarattı. Küresel çapta sağın ve militarizmin yükselişi ile doğa ve kadın düşmanlığı el ele gidiyor. Distopyen anlatılarda totaliter devletler, mülteci düşmanlığı, militarizm, kadınların köleleştirilmesi ve ekosistemin çöküşü arasındaki bağ ortaya seriliyor. Bu popüler metinlerde kimyasallar, hastalıklar ve savaşlar nedeniyle çocuklar doğmuyor ya da sağlıksız doğuyor. Ekofeministlerin vurguladığı gibi kadınlar ve doğa benzer biçimde köleleştiriliyor. Hamile kalabilen kadınlar günümüz endüstriyel hayvancılığına benzer şekilde zorla dölleniyor, doğurtuluyor, yavrularına ve sütlerine el konuluyor. Mevcut gerçekliğimize baktığımızda mahşer sonrası senaryolarında zehirli atmosfer, su savaşları, besin kıtlığı yanında damızlık köleler haline getirilmiş, bedenlerine ve toplumsallıklarına el konulmuş kadınların yer alması tesadüf değil.
Hint
asıllı yönetmen Deepa Mehta, Leila’da yağmur yerine balçık yağan ve çöp
dağlarından mahşeri dumanlar yükselen, kastlara göre yüksek duvarlarla bölünen
bir ülkeyi anlatır. Su ve besin kıtlığı yaşanan ülkede toplumun en alt sınıfı
olan Doosh’ların su kullanması yasaklanmıştır. Kamera varoşlarda dolaşırken
duvarlarda “Kimin ilerlemesi?”, “Siz ilerledikçe biz yanıyoruz” yazıları göze
çarpar. Farklı kastlardan insanların melez çocuklarına devlet el koyar,
kadınlara zorla kürtaj yapılır. Biyoiktidar üremeyi ulusun zenginliği olarak
işe koşarken ulusun kimleri besleyeceği sorusunu yani kimlerin zenginlik,
kimlerin yük olduğu sorusunu da sorar. Margaret Atwood’un ünlü eseri Damızlık
Kızın Öyküsü’nde zehirlenmiş bir dünyada doğurganlığını koruyan kadınların
üst rütbeli erkelerin soyunu devam ettirmek için sistematik tecavüze maruz
bırakıldığı, bu ulusal zenginliğin başka ülkelere damızlık olarak ihraç
edildiği kadın cehennemini okuruz. Tüm bu gelecek vizyonlarında politik ve
ekonomik krizler, su ve besin kıtlığı kadınların yasal haklarına el koymanın
‘gerekçesini’ oluşturur. Çalışmalarının yasaklanması, hesaplarına el konulması
ve erkek vasiler atanması gibi hak gasplarının ardından kadınların tamamen
bedene indirgenerek damızlık kölelere dönüştürülmesi gerçekleşir.
George
Miller’ın post-apokaliptik filmi Mad Max: Fury Road petrol savaşlarının
ardından su savaşları ve nükleer savaş yaşanmış bir dünyada geçer. İnsan
ömrünün kısaldığı, çocukların hastalıklı ve sakat doğduğu çöle dönmüş bu
dünyada savaşan emperyalist devletlerden geriye yağmacı kabileler, yamyam
çeteler kalmıştır. Ölümsüz Joe adlı liderin kabilesi, yakaladıkları erkekleri
damgalayıp kan torbası olarak kafeslerde tasmalı halde tutarken, bekaret kemeri
takılmış kadınları “Joe’nun damızlıkları” olarak dev bir kasaya kilitler,
sütlerini sağıp depolar. Joe’nun barbar imparatorluğunda erkeklerin görevi
savaş çocuğu (nux) olup öldürmek ve ölmek, kadınlarınki ise yeni savaş
çocukları doğurmaktır. Valhalla’nın onları beklediğine inanan ve Joe uğruna
ölmek için yarışırken “bana şahit olun” diye bağıran nuxlar, militarizmi saran
halenin şahitlik, şehitlik, cennet gibi mistik kavramlarla nasıl örüldüğünü gösterir.
Kanı, yavrusu, sütü zorla elinden alınan kurbanlar günümüz emperyalist
barbarlığının varacağı gelecekteki ilkel barbarlığa dair bir vizyon sunmakla
kalmaz, taşıyıcı annelikten endüstriyel hayvancılığa kadar günümüz insan ve
hayvan sömürüsünün nasıl işlediğini gösterir. Perdede izlediğimiz bu dünya size
çok gerçek dışı geldiyse bir kez daha düşünmenizi öneririm: Suriye’de IŞİD,
Uganda’da Lords Resistance Army, Nijerya’da Boko Haram gibi radikal dinci
örgütlerin cennet vaadedilmiş militanları, örgüte üye doğurması için kaçırılıp
tecavüz edilen kadınlar, bu kadınları kendi aralarında alıp satanlar şu anda ve
bu dünyada.
Filmin
kahramanı Furiosa kadınları kurtarıp küçük bir kızken yaşadığı Yeşil Bölge’ye,
“Nice Anneler” denilen kadın topluluğuna götürmeye çalışır. Kadınların kaçarken
duvarlara yazdıkları sözler film boyunca tekrarlanır: “Bebeklerimiz savaş lordu
olmayacak!” “Dünyayı kim öldürdü?” Hamile kadınların güven içinde doğum
yapabilecekleri, “Nice Anneler”in sakladığı tohumları ekebilecekleri bir yer
arayan Furiosa ve genç kadınların kaçışına Max de katılır. Bu çatışma ve
kayıplarla geçen yolculuğun temsil ettiği mücadele, yönünü ve yuvasını kaybetmiş
insanlığın yeni bir yuva arayışıdır.
Film
dünyayı kimin öldürdüğü sorusunun cevabını vermekle kalmaz, kimin kurtaracağını
da gösterir. Sadece sömürüyü ifşa etme değil, dişil bir soy kütüğü oluşturma ve
ekofeminist bir vizyon sunma biçimi de önemlidir. Yaşlı kadının yıllardır
koruduğu tohum çantasını ölmeden önce hamile bir genç kadına emanet etmesi,
Max’in Ölümsüz Joe’yu öldürerek Hisar’a çıkan kadınları kalabalıkla birlikte
izlemesi, ancak yukarı onlarla birlikte çıkmaması, Joe’nun el koyduğu suyun kayalıklardan
aşağıda bekleyen kalabalık üzerine akması kadınların inşa edeceği geleceğin
herkes için yeşil, barışçıl ve adil olacağını anlatır.
Hala
kadınların kaç çocuğu hangi yöntemle doğuracağı hükümetler tarafından tartışma
konusu edilebiliyorsa dişi bedenin tahakkümün merkezinde olduğu açıktır. Kadınlar
ucuz işgücü, asker, yurttaş doğurup yetiştirmeleri için baskı altına alınır. Kadının
bedeni ücretsiz emek, haz nesnesi, ganimet olarak sömürülürken tıpkı doğa gibi
itaatkâr ve verici olması beklenir. Bu beklentilerle dolu değer sistemi
biyolojik cinsiyetin bir sonucu değil, erkek egemen sistemin inşa ettiği
toplumsal cinsiyetin yansımasıdır. Bu sistemle mücadele etmek için yapılması
gereken biyolojik gerçeği reddetmek değil, üzerine inşa edilen değerler
sistemini ortadan kaldırmaktır. Militarizmin, ırkçılığın, kadın düşmanlığının
ve ekosistemin yağmalanmasının iç içe geçmiş bir çıkarlar sistemini beslediğini
aklımızda tutarak tüm ekosistem sakinleri için daha yeşil bir feminizm ve daha
feminist bir ekoloji mücadelesine hemen şimdi ihtiyacımız var. Biyolojik
gerçeği de toplumsal inşa süreçlerini de inkâr etmeden anti-kapitalist,
anti-faşist ve ekomerkezci bir politika sadece kadınları değil, tüm ekosistem
sakinlerini kurtaracaktır. Ancak bu kez üzerimize yüklenen gezegenin fedakâr
anneleri rolünü bir kenara bırakalım, taleplerimizi yeşil bir devrimden sonraya
ertelemeyelim. Mücadelenin destekçileri değil mücadele edenleriz biz. Yeşil bir
devrim için ortadan kaldırılması gereken tüm sömürü ve şiddet biçimlerine içkin
olan kadın düşmanlığı devrimden sonra çözülecek bir semptom değil, hastalığın
kendisi ve devrimin önündeki en büyük engellerden biridir.
Rusya Sosyalist Hareketi’nden Anayasal Reform Önerisine ve Rusya’da Hükümet Değişikliğine Dair Açıklama:
15 Ocak’ta yapılan başkanlık açıklaması ve onu takip eden hükümet değişikliği, iktidarın yönetici elitlerin ellerinde muhafaza edilmesini sağlayan mekanizmayı tesis ederek, çoktandır beklenen haleflik operasyonunu resmi olarak başlattı. Bu operasyondaki en kilit unsur, kişisel iktidar çerçevesinde “devamlılıktır.” Bir başka deyişle Putin, şu ya da bu sıfatla, dördüncü başkanlık dönemi sona erdikten sonra da karar alma mekanizmaları üzerindeki denetimini sürdürecektir. Önerilen anayasal değişiklikler, kendisine birden fazla iktidar senaryosu ihtimali sunmaktadır: Statüsü ciddi ölçüde yükseltilecek olan Devlet Konseyi başkanlığı, yine her ikisi de güçlendirilebilecek statüler olan Devlet Duması (Parlamento’nun alt meclisi) ya da Federasyon Konseyi (üst meclisi) başkanlığı. Son olarak Putin’in başkanlık dönemi kısıtlaması konusunda yapılacak bir Anayasa değişikliği olasılığına dair muğlak açıklaması göz önüne alındığında, art arda üç dönem gibi bir olasılık da mevcuttur. Durum ne olursa olsun yöneten elitler, hedeflerine ulaşmak, yani iktidarı ellerinde tutmak amacıyla anayasayı değiştirmek için halkın desteğini arkalarına aldıklarını ortaya koymak zorundadırlar. Tam da bu nedenle, anayasal reformlar “paketinin” halk oylamasına sunulmasına dair resmi tartışmalarda, asgari ücrette artış, “insan onuruna yaraşır bir emeklilik,” çocuk yardımlarının artırılması gibi karşı çıkılması güç kalemlerden söz edildiğini duymak mümkündür. Bu kalemlerin hiçbirinin refah harcamalarının artırılması doğrultusunda anlamlı bir dönüş manasına gelmediği açıktır; bilakis bu, daha büyük bir hedef olan anayasa değişikliğini gerçekleştirmek için seçmenlerin dikkatini dağıtıma manevrasıdır. Sonuç olarak temel görevimiz, bütün bu “haleflik” düzenbazlığını ve bunun bir tür “liberalizasyon” doğrultusunda uzun zamandır beklenen bir reform olarak yansıtılması teşebbüslerini ifşa etmektir. Ne demokratik ne de toplum yanlısı olan mevcut düzen, yalnızca Rusya toplumunun etkin katılımıyla, emekçilerin ve tüm ezilenlerin hak mücadeleleriyle değiştirilebilir.