İmdat Freni

admin

Hamalın Sendikası Olurmuş: Aras Kargo’ya Sendika Girdi – Seyithan Kaya

Tüm Taşıma İşçileri Sendikası (TÜMTİS) ve Aras Kargo arasındaki toplu iş sözleşmesi (TİS) görüşmeleri anlaşmayla sonuçlandı. Toplam 51 ilde, 880 şubede, 51 aktarma merkezinde örgütleme çalışması yapan TÜMTİS, işçilerin sendikayı sahiplenmesi sonucunda büyük kazanımlar elde etti. Sendikanın hedefi, şirketlerin işçi, yemek ve fazla mesai ücretleri üzerinden rekabete girmelerini önlemek. Aras Kargo işçileri tüm bu süreci İmdat Freni için anlattı.

Aras Kargo ile masaya oturmalarının 5 yıl sürdüğüne dikkat çeken işçiler mücadelelerinin kargo işçisi sendikalı olamaz algısını kırdığını belirtti.

“Aras Kargo 1000 kişilik fabrika değil, 800 tane farklı noktanın bulunduğu bir yer. Sendika bu işin bize kolay olmayacağını, uzun yıllar süreceğini belirtti. Biz yıllardır sürünüyoruz, işveren bizi kendi boyunduruğu altında eziyor, buna son vermek istiyoruz. Ama uzun sürecekti; bunun kanunu, yasası var. Müdürler, yöneticiler, işverenin adamları var. Ama biz birbirimizle kenetlenerek bu işi başardık”

“Dünyadaki tedarik zincirini çeviren, sanayinin ham maddesini ileten, aynı zamanda da bir çocuğun oyuncağını dağıtanlar kargo işçileridir.”

“Eskiden nasıl çöp kamyonları toplanmadığı zaman hayat duruyorsa, ulaşım engelleniyorsa; biz kamyonları oynatmazsak hiçbir şey bir yerden bir yere gitmez. Gerçekten burada da öyle. Dünyadaki tedarik zincirini çeviren, sanayinin ham maddesini ileten, aynı zamanda da bir çocuğun oyuncağını dağıtanlar kargo işçileridir. Bu durum aynı zamanda örgütlenmeyi de zorlaştıran bir sisteme sebep oluyor. Biz örgütlenmeye başladığımız zaman herkes ‘Kargo şirketlerinde örgütlenme olmaz. Çünkü çok dağınık’ diyordu. ‘Yapamazsınız! Beceremezsiniz.! Bunlar Türkiye devi!’ diye söylüyorlardı. İşçi arkadaşlar ‘Sendika olmaz. Biz hamalız, hamalın sendikası mı olur?’ diyorlardı. UPS ve DHL örneklerini gördükçe umutlandık. UPS ve DHL’deki işçi arkadaşlarımız da bu süreci anlatarak bizi yüreklendirdiler. UPS ve DHL işçileri de bu sürece katıldılar. Sadece para için değil, işverene karşı işçilerin söyleyecek sözü olmasının tek yolu sendikadır. Ne siyasi parti, ne yöre derneği! Yasa ve kanun sendikaya yetki vermiş. İşçinin işçinin ağzından duyması çok başka. Aras Kargo işçileri artık 9-6 çalışıyor. Fazlasını çalışırsa da mesai alıyor. ‘Yoruluyorum ama para kazanıyorum.’ diyoruz

“Aras Kargo, Türk Telekom’dan sonra örgütlenebilmiş en dağınık iş yeridir.”

“UPS ve DHL deneyiminden sonra kargo işçilerinin kafasında bir ışık yandı ve kargo şirketlerinde sendikal örgütlülüğün olabileceğini düşündük. Aras Kargo’da sadece masaya oturmak bile 5 sene sürdü. Çoğunluğu yakalamak ise 2 yıl sürdü. İşveren yetkiye, çoğunluğa itiraz etti. 15 Temmuz’dan sonra 2-3 kere hâkim değişti. Örgütlülüğü bu süreçte devam ettirmek çok zordu. Patronun aynı zamanda dedikoduları oluyordu; ‘Sendika sizi sattı, geçmişte de sizi satmıştı” diyordu. Mahkeme sürecini biz de izledik. Örgütlendiğimizi üst kademeye asla duyurmadık. Patron, şüphelendiği sendikalı arkadaşlarımızı işten attı ama işçi arkadaşlarımız bunu asla açık etmedi. Çoğunluk belgesi gelince patron müdürleri toplamış ve ‘Hiç mi adamınız yok, siz bunu nasıl duyamazsınız?’ diye müdürlere kızmış. Aras Kargo, Türk Telekom’dan sonra örgütlenebilmiş en dağınık iş yeridir. Aras Kargo’nun 28 tane aktarma merkezi 880 tane şubesi var. Her gün bir yerde işçi arkadaşımızla görüşsek 880 gün sürer. Bizim olmadığımız yerde Aras Kargo işçisini UPS işçisi örgütledi. 51 ilde örgütlüyüz. Artvin’de 3 üyemiz var.

‘DHL, UPS ve Aras Kargo başka nakliye şirketlerinin de mallarını taşıyor. Ne kadar ucuza taşırsa o kadar çok paket alıyor. Şirketler birbiri ile rekabeti işçi üzerinden yapıyorlar. Bütün kargo şirketlerini örgütleyerek emek üzerinden rekabet yapılmamasını, hizmet üzerinden rekabet yapılmasını hedefliyoruz. Kim daha az mesai verirse, kim daha az yemek parası verirse müşteriyi o kapıyor. Bütün nakliye işçileri el ele vererek bu düzeni ortadan kaldıracağız”

İsmini vermek istemeyen bir diğer Aras Kargo işçisi sendikaya üye olduktan sonra işçilerin arasında kenetlenmenin başladığını anlattı

 “Ben işe başladığım zaman bize, 8:30 gibi işe başlayacağımızı söylediler. Ama resmi olarak 8.30 görünmesine rağmen çalışmaya hep 8:00’de başlıyorduk. Akşam çıkışlarımız hiç belli olmuyordu. Normal şartlarda sabit mesai veriyorlardı. Ama işe yeni başlamışsın, geldiğinde zaten bir düzen var. Çalışmaya, ekmek kazanmaya gelmişsin. Bu durumda mecburen o ortama ayak uyduruyorsun, sen de 8’de başlıyorsun ya da ‘Bu benim işime gelmez’ diyecek, çıkıp gideceksin. Ama çalışıyorsun bir şekilde, mecbur kalıyorsun. Başlangıçta sabit mesai var diyerek, paydos saatinin de 19:00 olduğunu söylemişlerdi. Asıl paydos saati ise 18:00’di. Akşamları ister 20:00’ye ister 21:00’e kadar çalış her güne 1 saat mesai verirlerdi. Hep 19:00’da çıkmış gibi sayılırdık. Mesela sendika öncesinde her gün farklı bir acenteye, farklı bir şubeye gönderirlerdi. Sabit bir yerdesin, düzenini oturtturmuşsun çalışıyorsun ama itirazlara rağmen sürekli başka yere göndermek istiyorlar”

“Sendikadan önce dağınık bir görüntü vardı işçiler arasında, kimse kimseye karışmıyordu. Uzun süren mesailere itiraz edecek olsan, yalnız kalıyordum. Ya da bir haksızlık yapılıyordu, mesela, ‘Bu adamı yetkili yapmışsınız ama bu adam diğer çalışanları ezmeye çalışıyor, küfürlü konuşuyor. Buna hakkı yok.’ diyorduk. Yine yalnız kalıyorduk. Ama sendikadan sonra kenetlenme oldu. Böyle bir konu olduğunda arkadaşlar da destek oluyor, bu davranışlara karşı çıkıyorlar.

 “Senin sendikalı olduğunu duyduk, sendikadan çıkacaksın yoksa seni işten atarız”

“Aras Kargo’da eskiden doğru düzgün yemek ücreti yoktu. Hala da yeterli değil tabi ama şu an başlangıç aşamasında olduğumuzdan, 15TL’lik günlük yemek ücretini kabul ettik. Bu konularda adım adım gidilecek. Mesela UPS’te yemek ücreti 21TL’ydi, şimdi daha da zamlandı. Elbette daha iyi olmalı, bizce de yeterli değil ama zamanla bu da iyileşecek. Yurtiçi Kargo’da, MNG’de 13TL veriyorlar. Sendika geldiği zaman, zam sürecindeydik. 12TL yemek parası alıyorduk. ‘50 kuruş zam yapılacak’, dendi. Sendikanın da gelmesiyle beraber masaya oturduk ve yemek parası 15TL’ye yükseldi. Zaten sendikanın çok faydası oldu. Aras Kargo ve TÜMTİS’in çalışmaları çok sıkı devam ediyordu. Benim bu süreçler içinde duyduğum, yaşadığım çok şey var. Mesela burada müdürler, kimi arkadaşların yakalarına yapışıp; ‘Senin sendikalı olduğunu duyduk, sendikadan çıkacaksın yoksa seni işten atarız’ şeklinde mobbing uygulamışlar.”

“Sendikadan sonra, insan yerine konulduğumuzu anladık.”

Sendikada yetki mücadelemiz mahkemeye taşındı. Sendika yetkilileri ile mahkeme sonrasında konuşuyoruz, diyor ki; ‘Duruşmayı 4 ay sonraya ertelediler.’ ‘Niye?’ diye soruyoruz haklı olarak. Her şeyimiz hazır, tüm belgelerimiz tam ama yine de sonuçlanmıyor. Arkadaşlarla aramızda konuşurken ‘acaba Aras Kargo TÜMTİS’e para mı yediriyor?’ diye söz açılıyordu. Kendi açımdan bir güvensizliğim yok ama birçok arkadaşımızın da aklından bunlar geçiyordu. İşçisin, asgari ücretle çalışıyorsun. Bir gün işe gelmemen bile sıkıntılıyken, mahkemeleri günleri seni mümkün değil göndermezler. ‘Daha sendikalı değilsin, sendika mahkemesi için nereye gidiyorsun’ derler. Diyelim ki sendikanın mahkemesine gidiyorum demedin, işim var dedin yine gidemezsin. Göndermiyorlar yani… Gitmek mi istedin, adam gelip ‘Sana tutanak tutarım.’ diyor. O zamanlar çalışanların birçoğu; ‘Eyvah tutanak tutuldu beni işten atarlar’ diyordu.

“Sendikadan sonra, en önemlisi insan yerine konulduğumuzu anladık. Onun dışında yemek paramızda artış oldu, çalıştığımız kadar mesai almaya başladık. Senelik yakacak parası alıyoruz, her çocuk başına okuduğu için ayrıyeten para alıyoruz, 6 ayda 1 olmak üzere senede 1 maaş da ikramiye alıyoruz. Bunlar artık yapılan senelik zamlara göre günden güne artıyor. Bu sene yemek paramız enflasyona göre arttı ama mesela belki bir sonraki sözleşmede enflasyonun üzerinde bir rakamda olacağız giderek daha da iyi olacağını düşünüyorum.”

“Sendikaya karşı olan insanlar sendikaya üye olmaya başladı”

“Çalıştığımız yerde, patronlara yakınlığı olanlar vardı. Onlar da bizim gibi çalışan insanlar ama gelip, ‘Sendikalı olmayın, sizi işten çıkarırlar’ falan diyorlardı. Hatta içimize girip, sendikalı olup olmadığımızı öğrenip, müdürlere söylüyorlardı. Müdürler de öğrenince, bana bakış açıları farklı oluyordu. Ama sonradan bunları gelip söyleyen o insanlar bile sendikalı olmak için sıraya girdi.

Sendikadan sonra, 70 saatlik mesaim kırpılmadan 70 saat olarak hesabıma yatırılmış. Önceden o kadar mesaim de olsa ücret sabitti. Mesaimiz 25 saat ya da maksimum 30 saat olarak yatırılırdı. Hiçbir hakkın yokken bir örgütlenmenin içine giriyorsun ve yemek paran artıyor, mesailerini tam alıyorsun, senede 1 ikramiyen yatıyor, yakacak paran var… Bunlar çok önemli, çok büyük avantajlar.”

TİS’te Aras Kargo işçi ne kazandı?

  • 01.09.2018-31.12.2020 dönemini kapsayan TİS ile ücret ve sosyal haklara birinci yıl yüzde 40 oranında, ikinci yıl enflasyon oranında zam alındı.
  • Sendika üyesi işçilerin 01.09.2018 ile 31.12.2018 tarihinde almış oldukları ücretlerine yüzde 9 oranında, 31.12.2018 tarihinde almış oldukları ücretlerine de yüzde 22 oranında zam alındı. Ücretlere ek olarak bir aylık ücretleri tutarında ikramiye alındı.
  • İmzalanan TİS ile yakacak, öğrenim, doğum, evlenme yardımlarını içeren sosyal maddelerde artış sağlandı.
  • 12 TL olan yemek ücretleri 15 TL’ye çıkarıldı.
  • Fazla mesai ücretleri yüzde 60’a çıkarıldı. Mevcut yıllık izinlere birer gün ilave alındı.
  • İş güvencesini içeren maddelerde önemli kazanımlar sağlandı. Sendika üyeliği ve sendika temsilciliği için ek güvenceler getirildi. Disiplin kurulu kararı olmaksızın işçi çıkarılamayacağı TİS ile güvence altına alındı.

Faşistler ve Üniversiteler – Balkan Yücel

80 öncesi akademisyenleri öldürerek üniversite fikrini yok etmeye çalışanlar, bugün akademisyen kadrolarını doldurarak aynı şeyi yapmaya çabalıyor.

İki olay üst üste geldi. Birincisi, Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsü’nde bir kantinde oturan iki solcu öğrenciye silah ve palalarla saldıran ülkücülerin ödüllendirilmesi, diğeri ise yine aynı kampüste elinde silah ile poz veren bir ülkücünün SBF’ye araştırma görevlisi olarak alınması. İdeolojik halay çektiği için okuldan atılan öğrencilerin ya da barış bildirisini imzaladığı için kamu görevinden men edilen akademisyenlerin olduğu bir ülkede, bu iki garip olay haklı bir tepki çekti. Olayın peşini bırakmayan sosyal medya ahalisi, üniversite yönetimini açıklama yapmak zorunda bıraktı.

Ancak tarihsel olarak baktığımızda bunlar bir anomali değil, bir sürekliliğin ürünü. Tarihteki bütün faşist hareketler, saldırı planlarının en başına üniversiteleri yazmıştır. Nazi ve İtalyan faşizmi örneklerinde üniversitelere yönelik saldırı en bilinenleridir. Faşist öğrencileri solcu öğrencilerin üzerine salan iktidarlar, akademisyenleri ise devlet imkânlarıyla uzaklaştırmaya çalışmıştır. Yani, faşistlerin üniversitelere yönelik hep özel bir ilgisi olmuştur.

Türkiye’de de, erken Cumhuriyet döneminin akademisyen kovuşturmalarının ardından, 1960’ların sonuna doğru, üniversitelerde gelişen sol fikirleri şiddet aracılığıyla susturma görevi faşist komandolara devredilmiştir. Dünyanın birçok ülkesinde, CIA desteğiyle ortaya çıkan paramiliter güçlerin öğrenci hareketine saldırısıyla eş zamanlı bir şekilde, ülkücü faşistler öğrencilere terör saldırısı düzenlemiştir. Bu saldırı furyası, tabii ki, 1970’lerin ikinci yarısıyla birlikte doruğuna çıkmış, ülkücü faşistler tarafından birçok katliam düzenlenmiştir.

Bu dönem ülkücü terörün muhatabı olan sadece öğrenciler olmamıştır. Akademisyenler Saffet Müftüoğlu, Bedrettin Cömert, Bedri Karafakioğlu, Fikret Ünsal, Necdet Bulut, Ümit Doğanay ve Cavit Tütengil ülkücüler tarafından katledilmiştir. Server Tanilli, Yalçın Sanalan, Gürel Ataman, Korel Göymen, Uğur Ersoy başta olmak üzere birçok akademisyen ise faşist saldırılarda ağır yaralanmıştır. AKP iktidarının da uzun bir dönemdir ele geçirmeye çalıştığı ODTÜ’ye 1970’lerin sonunda yüzlerce ülkücü işçi olarak alınmış, bu “işçiler” akademisyenlere yönelik yaklaşık on bombalı saldırının faili olmuştur. Bu saldırıların bir kısmı, darbeye ortam hazırlamak için girişilen provokasyonlarken, bir kısmı doğrudan üniversitedeki sol düşünceye yönelik terör eylemleridir. Akademisyenlerin bu dönem çeşitli sendikalar aracığıyla örgütlendiği ve toplumsal mücadeleye omuz verdiği unutulmamalıdır.

12 Eylül darbesinin ardından, eline silah tutuşturulan faşistlerin bir kısmının ellerindeki silahlar alınmış, yerine ise kalem tutuşturulmuştur. Bu dönemde Aydınlar Ocağı, 1402’likler olarak anılan akademisyen ihraçları ve buna tepki olarak gelen istifalar ile boşalan kadrolara İslamcı ve faşist isimlerin doldurulmasında bir koordinasyon merkezi gibi çalışmıştır. Üniversitelerin günümüzde üniversiteden başka her şeye benzemesinin temel nedenlerinden birisi de Aydınlar Ocağı’dır desek çok da yanılmış olmayız.

Ancak bütün bunlara rağmen, istenilen üniversite bu dönemde yaratılamamıştır. 1980 ve 1990’ların sonunda yükselen öğrenci hareketleri ve akademiye çok daha güçlü bir şekilde dönen 1402’likler ve onların öğrencileri faşistlerin hevesini kursağında bırakmıştır. Tam da bu ortamda, 70’lerdeki kadar yoğun bir şekilde olmasa da faşist terör ülkü ocakları eliyle yeniden tırmandırılmıştır. 70’lerin sembolü silah ve bomba ise bu dönemin simgesi satır olmuştur. İstanbul ve Ankara’daki üniversitelerde solun gücün kırmak için 1982’de kurulan Marmara ve Gazi Üniversiteleri, tıpkı arzulandığı gibi, faşist örgütlenmelerin merkezleri haline gelmiş, bu üniversitelerde diğer üniversitelere saldırılar düzenlenmiştir.

1998’de Bolu’da üniversite öğrencisi Kenan Mak faşistler tarafından katledilirken, o günden bu yana yüzlerce öğrencinin ağır yaralandığı saldırılar gerçekleşmiştir. 2005 yılında Marmara Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nden bir öğretim görevlisi bıçaklanırken, 2017 yılında Marmara Üniversitesi’nden ihraç edilen akademisyenler ülkücülerin saldırısına uğramıştır.

1980 öncesi ABD’nin, 1980 sonrası derin devletin ve mafyanın çıkarları için eline silah alan faşistler, bir süredir saray rejiminin salahiyeti için kan döküyor. Perinçek’in TGB’si ile birlikte, AKP’nin üniversiteyi tasfiye etme projesinin paramiliter ayağını oluşturuyor. Bunun karşılığında ise ödüllendiriliyor, birçok faşist kamu dairelerinde işe alınıyor, savcı yapılıyor, akademisyen olarak atanıyor.

80 öncesi akademisyenleri öldürerek üniversite fikrini yok etmeye çalışanlar, bugün akademisyen kadrolarını doldurarak aynı şeyi yapmaya çabalıyor.

Sosyalist Feminizm: Günümüz için Rosa Luxemburg – Nancy Holmstrom

Rosa Luxemburg feministlere teorik ve politik bir miras bıraktı mı? Yani, kadınların ezilmesini nasıl anlayacağımız konusunda bize kuramsal bir rehberlik sunuyor mu? Eğer sunuyorsa, bu nedir?

Rosa Luxemburg’un kadınların ne olması ve ne olmaması gerektiğiyle ilgilenmeden hem baskıcı düzenimizin doğasını anlamak –daha da önemlisi değiştirmek– hem de kendi politik ve kişisel hayatını sürdürmek konusundaki tutkulu adanmışlığıyla yıllardan beri feministler için bir model olduğu tartışma götürmez.

Fakat bugün, sosyalist feministler arasındaki teorik tartışmalar hakkında bir şey söylemesi gerekse ne söylerdi? Hatta bu anlamda bir feminist olur muydu? Kadınların ezilmesi konusundaki görüşüyle ezilen uluslar hakkındaki pozisyonu aynı olur muydu? [Lenin’in benimsediği ulusların kaderini tayin hakkını sınıf mücadelesinden bir sapma olarak görür ve karşı çıkar (ed.)]

Feministlerin bugün karşı karşıya kaldığı pratik siyasi sorunlar üzerine Luxemburg’un çalışması bize herhangi bir rehberlik sunuyor mu? Panelimizde bu tür soruları ele alacağız.

Luxemburg ve Zetkin

Luxemburg özel olarak kadınlara ilişkin yazılmış hemen hemen hiç metin bırakmamıştır geriye, kadın hareketinde de aktif değildir. Bazıları bunlardan yola çıkarak onun feminist olmadığı ya da zaten kadın sorunlarıyla ilgilenmediği sonucuna varır.

Açık ki bu konular onun ana ilgi alanı değildir, ama neden olmak zorunda ki? İşbölümü yapılamaz mı?

Clara Zetkin, Luxemburg’un yakın arkadaşı ve yoldaşı, tıpkı 70’lerdeki bilinç yükseltme grupları gibi gruplar oluşturmak da dahil –ki bunlar Lenin’i açıkça huzursuz etmiştir-, işçi sınıfından kadınlarla çalışmasıyla tanınır. Luxemburg’un onun fikirleriyle ters düştüğüne dair bir kanıtım yok.

Tam aksine, Kasım 1918’de yazdığı son mektupların bazılarında Rosa, Zetkin’den kadınlar üzerine bir makale talep eder: “şu an çok önemli, ve burada hiçbirimiz bu konuda herhangi bir şey anlamıyoruz”. Sonrasında Spartaküs gazetesinde bir kadın bölümü açar: “… bu çok acil bir mesele! Kaybedilen her gün kabahat” der.

Bu yazışmaya ve kadınların meseleleri üzerine kısa yazılarına dayanarak -kavramların bugün kullandığımız anlamlarıyla- Luxemburg’un bir Marksist ya da sosyalist feminist olduğu fazlasıyla açıktır.

Öncelikle, bazısı Marksist olan, bazısı olmayan bir sosyalist feministi nasıl karakterize ettiğimden kısaca bahsedeceğim, sonra da Luxemburg’un bize göre bu tartışmanın neresinde durduğunu açıklayacağım.

Çalışan kadınların özel ihtiyaçları Luxemburg için bir öncelik teşkil etmesine rağmen, bazılarının yalnızca “burjuva talepleri” olarak görebileceği tutumları da desteklemiştir. Kadınlara ve kadınların oy hakkına karşı ayrımcılık içeren tüm yasaların kaldırılmasını hem bir prensip meselesi olarak hem de pratik siyasi sebeplerle savunur.

Sosyalist Feministler Arasında

Bütün sosyalist feministler için sınıf kadınların hayatında merkezdedir, ama aynı zamanda hiçbiri cinsiyet ya da ırk ile ilgili ezilmeyi ekonomik sömürüye indirgemez. Hepimiz hayatımızın bu yönlerini birbirinden ayrılmaz ve sistematik olarak bağlı görürüz; yani sınıf her zaman cinsiyetli ve ırksaldır.

Kesişimsellik terimi bunun için kullanılır. Bazı baskı biçimlerinin tüm kadınlar için geçerliyken, bazılarının sınıfa ve milliyete göre değiştiğini düşündüğünden Luxemburg kesinlikle böyle bir perspektife sahipti.

Çalışan kadınların özel ihtiyaçları Luxemburg için bir öncelik teşkil etmesine rağmen, bazılarının yalnızca “burjuva talepleri” olarak görebileceği tutumları da desteklemiştir. Kadınlara ve kadınların oy hakkına karşı ayrımcılık içeren tüm yasaların kaldırılmasını hem bir prensip meselesi olarak hem de pratik siyasi sebeplerle savunur.

Kadınların siyasete dahil edilmesi, sosyalist erkekleri bile etkileyen “cahil ailenin boğucu havası” olarak adlandırdığı durumla mücadeleye yardımcı olacak ve aynı zamanda sosyal demokrat güçlerin saflarını inşa edecekti. Bu görüşler aslında zamanın gelişmiş burjuva kadın örgütlerinde savunuldu.

Bir vesileyle, sosyal demokratları Liberallerle seçim ittifakı yapmak için kadınların oy hakkı meselesinde taviz vermelerini eleştiriyor. En radikal sosyalistler çoğunlukla en iyi feministlerdir de.

Ne var ki, kesişimselliğin geniş tanımı içinde bu tür baskı biçimlerinin nasıl anlaşıldığı ve nasıl bağıntılı oldukları hususunda farklılıklar bulunmaktadır.

Bazı sosyalist feministler kapitalizm ve cinsiyetçiliği (genellikle “patriyarka” denen) birbirinden ayrı olsa da kesişen, eşit açıklayıcı öneme sahip sistemler olarak görür. (Irksal/etnik tahakkümden sorumlu olan diğer sistemler de genellikle tablonun bir parçasıdır.)

Tıpkı kapitalizmin, kapitalistler ve işçiler arasındaki baskı ve sömürü ilişkilerine dayanması gibi patriyarka da erkeklerin kadınları tahakküm altına aldığı bir sistemdir. Bazıları başka biçimlerde açıklayarak erkeklerin kadınları sömürdüğünü söyler. Bu da “ikili sistem” görüşü olarak bilinir.

Marksist Feminizm

Diğer yandan, diğer Marksist/sosyalist feministler, günümüzde her şeyi açıklayan bir kudrete sahip olan sadece tek bir ezme-ezilme ve sömürü sisteminin bulunduğunu, bunun da kapitalizm olduğunu düşünür. Ne var ki, değişik zaman ve mekanlarda cinsiyetçilik gibi farklı ezme-ezilme biçimleri bu sistem çerçevesinde az veya çok rol oynar.

Bir veya iki –veya daha çok- sistem konusu, oldukça soyut bir teorik sorundur, fakat genellikle pratik siyasi bir sorunla bağlantılıdır. Mesela, ne tür bir siyasi örgütlenme önceliklidir? Sınıfsal konular, emek mücadelesi ve diğer ekonomik konular toplumsal cinsiyet açısından hiçbir zaman ayrıştırılmamalı mıdır? Veya sosyalist bir bakış açısından kadınların sorunlarına ayrıksı bir biçimde eşit önem vermek meşru mudur?

İkili sistem kuramcıları, sınıf ve cinsiyet (veya ırk) meseleleri etrafında örgütlenmeye aynı derecede siyasi önem atfedecektir. Neden atfetmesinler ki? Peki, benim de benimsediğim tek sisteme dayalı teorik pozisyondan hangi politik sonuçlar çıkarılabilir?

Benim görüşüme göre –bunu özellikle vurgulamak isterim- cinsiyet (veya ırk) etrafındaki mücadeleler daha az siyasi önceliğe sahip değildir. Sosyalist feministler, bir veya iki sistem ile ilgili soyut sorular hakkındaki görüşleri ne olursa olsun, her ikisini entegre etmeye çalışırlar.

Örneğin, çağdaş sosyalist feministler tıpkı liberal feministler gibi yasal kürtaj hakkını savunurlar fakat bunu doğum kontrol, tıbbi tedavi, çocuk bakımı, daha iyi ve eşit ücret hakları gibi işçi kadınlara üreme konusunda bağımsızlık kazandıracak tüm gerekli şeylerle birleştirirler.

Oldukça eminim ki Luxemburg diğer tahakküm biçimlerinin içinde iş gördüğü bir çerçeve olarak kapitalizme kuramsal olarak öncelik veren tek sistem pozisyonunu benimserdi. Pratik siyasi sorunlarla ilgili olarak, kesin emin olmamakla birlikte, siyasi öncelikler açısından esnek bir pozisyona sahip olacağını düşünüyorum (belki de bu benim görüşüm olduğu için).

Luxemburg’un yukarıdaki sözlerinin açıkça ortaya koyduğu gibi, ev işlerini üretken olmayan emek olarak tanımlamak ne hakarettir ne cinsiyetçidir. Devlet için çalışan bir marangoz veya benzer şekilde devlet okulunda çalışan öğretmen kapitalist anlamda “üretken” değildir –genel anlamda kesinlikle ve çok önemli düzeyde üretken oldukları halde.

Tahakküm ve Sömürü

1912 yılında yayınlanan “Kadınların Oy Hakkı ve Sınıf Mücadelesi”nde Luxemburg, günümüz tartışmalarıyla da ilgisi olan önemli bir tartışma yürütür. Şöyle yazar:

“Sermayenin ve ücret sisteminin egemenliği sürdükçe sadece artı değer üreten ve kapitalist kar sağlayan emek üretkendir. Bu bakış açısına göre, bacaklarıyla işverenine kar sağlayan bir kafedeki dansçı ‘üretken’ bir emekçi kadınken evin dört duvarı arasında çalışan kadınların ve proletaryanın annelerinin emeği üretken olmayan emek olarak kabul edilir. Bu, kaba ve aptalca geliyor kulağa fakat bugünün kapitalist ekonomik düzeninin kabalığının ve aptallığının kesin ifadesidir…”

Kapitalizmde üretken (olmayan) emeği anlatmak ve tahakkümü kapitalist sömürüden ayırmak için birden çok kez kullandım bu alıntıyı.

Bazı feministler, ev işinin üretken olmayan emek olduğunu söyleyen Marksist pozisyona çok güceniyorlar ve bazıları “ev işinin ücretlendirilmesini” savunuyor.

Luxemburg’un yukarıdaki sözlerinin açıkça ortaya koyduğu gibi, ev işlerini üretken olmayan emek olarak tanımlamak ne hakarettir ne cinsiyetçidir. Devlet için çalışan bir marangoz veya benzer şekilde devlet okulunda çalışan öğretmen kapitalist anlamda “üretken” değildir –genel anlamda kesinlikle ve çok önemli düzeyde üretken oldukları halde.

Kapitalist anlamda “üretken” olmanın ne anlama geldiğini anlamak elzemdir, çünkü kapitalist sistemi işler kılan şey budur.

Ev içi emek tartışmasında söylenecek daha çok şey var ama daha önemli olan nokta daha 1912 yılında Luxemburg’un yazdığı gibi, “milyonlarca işçi kadın … kapitalistler için -tıpkı erkekler gibi- fabrikalarda, atölyelerde, tarımda, ev işi endüstrisinde, bürolarda ve mağazalarda kar üretirler. Onlar da bugünün toplumundaki en katı ekonomik anlamıyla bile üretkendirler.”

Luxemburg bu gerçeği, kadınların oy hakkı için bir argüman olarak kullandı; “kadınlara uygun rollere” ilişkin patriyarkal anlayışın ne kadar gülünç hale geldiğini gösteriyordu.

Bu teorik nokta ve onun önemi konusunda Luxemburg’a katılıyorum. Diğer yandan, bunun siyasi önemini aşırı vurgulamak konusunda dikkatli olmamız gerektiğini düşünüyorum.

Ev işi, artı değer açısından üretken olsaydı bile, ev kadınlarını örgütlemek sosyalistler için öncelikli bir görev haline gelmezdi. Artı değer üreten özel hapishanelerdeki gardiyanlarla kıyaslayın. Sermaye tarafından sömürülseler bile, sosyalist örgütlenme için ümit vadeden adaylar olmayacaklardır. 

Diğer yandan, kamu sektörü çalışanları da bu anlamda üretken değildir fakat kamu sektörüne yapılan saldırı göz önüne alındığında örgütlenme için kritik bir sektördür ve olmalıdır. Sosyalistlerin enerjilerini en çok nereye kanalize etmeleri gerektiği birçok faktöre bağlıdır ve bu anlamda, değişen koşullar konusunda uyanık olmalıyız.

Luxemburg’un bu çılgın kapitalist sistem içindeki “üretken” emeğin anlamı konusundaki vurgusu ayrıca kapitalizmin gezegenimizi neden faciaya sürüklediğini ve neden kar değil insan ihtiyaçları için üretime dayanan bir toplum kurmamız gerektiğini açıklamaya yardımcı olur. Bu konu etrafında örgütlenmek bugün herkes için temel bir mesele olmalıdır.

Luxemburg, hem kendi spesifik ihtiyaçları için daha iyi savaşabilmeleri hem de evrensel kadın çıkarlarını desteklemeleri için burjuva kadın hareketinden bağımsız bir işçi kadın örgütü kurmayı savundu.

Daha da çelişkili olarak, Luxemburg işçi sınıfı içinde ve sosyalistler arasında bağımsız özörgütlenmeyi savundu, ve Zetkin’i Spartakist Birlik içinde bir kadın seksiyonu kurması konusunda cesaretlendi. Bu pozisyon bugün birçok Marksistin pozisyonundan daha ileridedir.

Sonuç olarak, Luxemburg’un hayatı ve çalışmaları bugünün sosyalist feministlerine çok şey sunabilir. Bütün cevaplar için kendisine bakmamız gerekmez ve katılmayacağımız bazı alanlar olabilir, ama buradaki anlaşmazlıklarımızdan daha çok olmayacaktır.

Mart- Nisan 2016

Çeviri: Ceren Ataer

The Socialist Feminist Project A Contemporary Reader in Theory and Politics (Monthly Review Press, 2003)’in editörlüğünü yapmış ve Capitalism For and Against: A Feminist Debate (Cambridge University Press)’in ortak yazarlarından olan Nancy Holmstrom, sosyalist feminist bir aktivist ve felsefe profesörüdür.

Kaynak: http://www.europe-solidaire.org/spip.php?article37354

Marksizm, Karayipler ve Kriket Hakkında – C.L.R. James ile söyleşi – Tarık Ali

“Kapitalizm 1914-1918 savaşı sırasında sekiz milyon insanı öldürdükten sonra 1929’daki ekonomik buhranla dağıldı. Tekrar toparlamaya başlarken faşizm Almanya’da, İtalya’da ve birkaç yıl sonra İspanya’da muzaffer oluyordu. Ardından da İkinci Dünya Savaşı geldi. Bugün böyle bir savaşa girilmiyor çünkü nükleer silahların gücü göz önünde bulundurulduğunda bu tam bir intihar olur. Ama kapitalizme güvenmiyorum. Kesinlikle güvenmiyorum. Son elli yılda Marksizm hakkında hiçbir zaman ciddi şüphelerim olmadı. Kapitalizm istediklerimden hiçbirini sağlamıyor.”

C.L.R. James artık yaşlı bir adam. Biraz güçsüzleşmiş görünüyor ancak konuşmaya başladığı andan itibaren bu izlenim yitip gidiyor. Neredeyse otuzlu yılların tartışmalarına ve polemiklerine ışınlanmış gibi oluyorsunuz.

James seksen yıl kadar önce Antillerde doğdu. Britanya’ya otuzlu yıllarda geldi ve hızla spor yazarı ve tarihçi namı edindi.

Onu son olarak Roundhouse’ta 1967’de “Kurtuluşun Diyalektiği” konferansında dinlemiştim. Amerikalı siyah lider Stokely Carmichael’la sert bir tartışmaya girişmişti. “Belirleyici olan ırktır” demişti Carmichael. “Hayır” diye sakince yanıtlamıştı James, “sınıftır”.

Aynı yıl James IMG’nin [Uluslararası Marksist Grup/IV. Enternasyonal] Birmingham’da Malcolm X’in anısına düzenlediği bir toplantıda söz almıştı.

C.L.R. James 17 yıl boyunca Troçkist ve Dördüncü Enternasyonal üyesi olmuştu. Troçki’yle sohbetleri Johnson müstear ismiyle yayınlanmıştı. Örgütten ayrılışı SSCB’nin sınıf karakteri konusundaki anlaşmazlıktan kaynaklanmıştı.

Şu anda, klasik eseri The Black Jacobins’in gözden geçirilmiş bir baskısının da dahil olduğu bir dizi metninin Allison and Busby’den yayınlanması vesilesiyle Londra’da bulunuyor. Geçen hafta kendisiyle otel odasında buluştum. Söyleşi için koyduğu tek koşul kriket maçı başlamadan önce bitirmemizdi, çünkü tek bir dakikasını bile kaçırmak istemiyordu.[1]

Tarık Ali: Gençliğinizde sizi etkileyen başlıca eserler hangileriydi? Okuduğunuz ilk kitaplar nelerdi ve nasıl bir etkileri oldu üzerinizde?

C.L.R. James: Karayipler’den ayrılmazdan önce üzerimde en kayda değer etkisi olan eser William Makepeace Thackeray’inkidir. Gurur Dünyası’nı ilk okuduğumda dokuz yaşındaydım. Dokuz kez daha okudum o zamandan beri. Bir edebiyat klasiği olduğundan bihaberdim. Annemde Shakespeare’in eserleri, Gurur Dünyası ve John Halifax, Gentleman[2] başlıklı bir başka kitap vardı. Rafın üzerinde duruyorlardı ve Antil kırsalında aylak aylak yaşadığımdan hepsini okudum. Thackeray, aristokrasiye karşı bitmek bilmez eleştirileriyle, müesses nizama karşı ruh halimin gelişiminde Marx’tan daha büyük bir rol oynamıştır.

T.A. : Geçen onlarca yılın ardından fikirlerinizin değiştiğini düşünüyor musunuz? Yoksa sizin için önemli olan konularda hala aynı şekilde uzlaşmaz olmayı sürdürüyor musunuz?

C.L.R. : Fikirlerim değişmedi. Troçkist hareketi 1951’de terk ettim fakat o zamandan beri bağımsız bir Marksistim. Herhangi bir devlete tabi değilim. Hiçbir zaman Moskova’ya gitmedim. Bununla birlikte Çin’deki çeşitli gelişmelere karşı çok daha fazla sempati duyuyorum. Herhangi bir siyasal örgüte bağlı değilim.

T.A. : Kendi bakış açınızdan dünya siyasetini nasıl değerlendirirsiniz? Otuzlu yıllardan beri durum birçok kez değişti.

C.L.R. : Dünya siyasetine dair bakış açım Lenin’in 1919’da söylediğine sık sıkıya bağlı. Bir çatışmalar dönemine girdiğimizi söylüyordu: Emperyalist, milliyetçi, sivil çatışmalar… Ve tabii ki bir devrimler çağına girdiğimizi de.

Yıkılmakta olan, derin bir kriz geçiren eski toplumları gözlemlerken, tek çıkış yolunun yeni bir sosyalist toplum inşa etmek olduğunu düşünüyorum. Bu açıdan kanaatlerim IV. Enternasyonal’e katıldığım 1934’ten beri değişmedi.

Marx, insanlığın karşı karşıya bulunduğu seçenekleri ortaya koyan ilk kişi olmuştur: Ya sosyalizm ya barbarlık. Ben de bu bakışa inanıyorum. Geçen yarım yüzyılın bizlere çok sayıda barbarlık örneği sağladığını düşünüyorum. Bir yorum yapabilir miyim? Tartışma veya polemik yaratmak istemiyorum ama Soljenitsin’i okudunuz mu?

T.A.: Evet.

C.L.R.: Peki bu durumda SSCB’nin bir işçi devleti olduğunu hala nasıl söyleyebiliyorsunuz, ha?

T.A.: Fakat Soljenitsin’in yazdıkları, Troçki ve savunucularının otuzlu yıllarda zaten bildiği meseleler değil miydi?

“İhtiyara” göre tasfiyeler ve davalar buzdağının yalnızca görünen yüzüydü. Kolektifleştirme sırasında nüfusun geniş kesimlerine karşı işlenmiş suçların farkında değil misiniz?

C.L.R.: Tabii ki tüm bunları biliyordum, bunlar hakkında düşünüyor ve yazıyordum. Ancak Soljenitsin’in somut tarifi ve verdiği ayrıntılar her zaman şaşkınlık yaratıyor. Tüm bunlarda herhangi bir sosyalizm unsuru nasıl görülebilir?

T.A.: Çin’i nasıl tanımlarsınız bugün?

C.L.R.: Bugün için bir şey söylemem zor ancak Mao’nun ölümüne kadar kültür devrimine hep olumlu yaklaşmıştım. Mao kendisi için en önemli şeylerin Çan-Kay-Şek ve Japon emperyalizminin yenilgisiyle büyük proleter kültür devrimi olduğunu söylemişti. Bana göre bu proletaryanın iktidara erişmesi için yapılmış bir girişimdi. Mao bu sürece samimi olarak çok önem veriyordu. Kitlelerin devleti yönetmeye ve sosyalist bir toplumu inşa etmeye daha fazla katkıda bulunmasını sağlamaya çalışıyordu. Ölümünden beri bunlar geriledi; artık böyle bir sonuca ulaşılma şansı olduğunu düşünmüyorum.

T.A.: Peki bu görüşü -ki katılmıyorum ama mesele bu değil- Mao’nun Stalin’e bakışıyla ve Kruşçev’in 1956-1957’de aldığı sınırlı destalinizasyon tedbirlerinin ardından Çin’de Stalin kültünün desteklenmesiyle nasıl bağdaştırabiliyorsunuz?

C.L.R.: Bunlar ayrıntı; ama bununla birlikte Mao’nun Stalin’e yönelik benim tümüyle karışışında bulunduğum bir bakışı vardı ama buna rağmen her zaman Stalinist Rusya’nın tuzaklarından kaçınmasını bildi.

T.A.: Fakat Mao devrinde sosyalist demokrasi yoktu, kitlelerin, iktidarın çizgisiyle tümüyle uyum içinde olmadıkları takdirde hiçbir hakları yoktu.

C.L.R.: Anlıyorum ancak Stalin Rusya’sının kaçamadığı barbarlığa düşmemek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Ama Çin’in demin size Rusya ile ilgili sorduğum soruyla ne alakası var?

T.A.: Esasında çok alakası var. Bana göre Lenin ve Troçki döneminde olsun, Stalin veya Brejnev döneminde olsun Çin ve Sovyet üretim biçimleri arasında hiçbir niteliksel fark yoktu ve hiçbir zaman olmamıştı. Başka bir dizi farklılığa rağmen bu iki ülkedeki üretim biçimi aynıydı. Mao’nun Çin’ini ne kapitalizm ne de devlet kapitalizmi tarafından yönetilen bir toplum olarak niteleyebiliriz. Çin ile ilgili sorduğum soru bununla ilişkili.

C.L.R.: Kültür Devrimi benim için önemli olmuştur. Çin’i nasıl niteleyeceğimi bilmiyorum. Benim için buna yanıt vermek zor. Fakat Çin Rusya değildir. Bu nedenle size Rusya hakkında bir soru sorduğumda bana Çin ile ilgili bir soru sormamalısınız.

T.A. : Fakat benim görüşüm o kadar önemli değil.

C.L.R.: Yok gayet önemli çünkü hayatımın on yedi yılını hasrettiğim bir örgütün görüşü.

T.A.: Aslında bununla ilgili olarak size Fidel ve Küba Devrimi hakkındaki bakışınızı sormak isterim. Siyah Jakobenler kitabınızın gözden geçirilmiş baskısında, Fidel Castro ile Toussaint Louverture [Haiti Devriminin lideri] arasında benim hayli çekici bulduğum bir karşılaştırma yapıyorsunuz. Bu fikir üzerinde biraz durabilir miyiz?

C.L.R.: Fransız Devriminin yarattığı coşkunluk ve heyecan Karayipler’de büyük bir devrime yol açtı. Bugün içinden geçtiğimiz emperyalist dünya krizi çerçevesinde Karayipler’de ikinci bir büyük devrim meydana geldi: Küba Devrimi.

Fidel’den bahsetmemi istediniz. Aklıma iki şey geliyor. Öncelikle Ruslardan destek almadan devrimi yapmaya başlamış olması. Devrim tamamlanmadan önce Ruslar ona taraftar değildi. İkincisi Fidel hakkında bazı şeyler okudum ve bunlar pek hoşuma gitmedi. Ama benim için en önemli olan bir başka mesele var: Eğer Fidel’in ordusu müdahil olmasaydı Angola şu anda Güney Afrika’nın beyazlarının boyunduruğu altında olacaktı. Angola’daki Küba müdahalesi dünya tarihi içinde yaşamsal önemde bir olaydır. Koşulları göz önünde bulundurduğumuzda Fidel’in elinden geleni yaptığına inanıyorum.

T.A.: Devrimci sol uzun süre Siyah Jakobenler’i bir klasik olarak gördü. Ama siyasal görüşlerinizden dolayı bu kitabın daha geniş bir tanınırlıktan istifade etmemiş olması sizi çileden çıkarmış olmalı. Bugün ise çok daha geniş çevreler tarafından alkışlanıyor.

Benim için daha ilk okuduğumda bu kitap epik bir film senaryosu için biçilmiş kaftandı. Bir Hollywood destanı değil tabii sözünü ettiğim, bir halk destanı. Bu neden gerçekleşmedi?

C.L.R.: Bundan söz eden çok kişi oldu ama kim finanse edecekti ki bu projeyi?  Birçok kişi de bu argümanı ileri sürüyor. Bir yönetmen de hala bunun imkanının olup olmadığını inceliyor. İşinin ehli bir yönetmen ve yeterli fon bulunduğu takdirde ben bir senaryo yazmayı kabul ederim. Ama yönetmenleri çoğu devrimci bir film çekme fikrine çok heyecanla yaklaşmıyor.

T.A.: Neden Kübalı yönetmenlere yönelmiyorsunuz? Küba son derece yetenekli ve gayet radikal yönetmenlerle dolup taşıyor! Böyle bir projede işbirliği yapmaya hazır değiller midir sizce?

C.L.R.: Bir ara kitabın Kübalılar tarafından İspanyolcaya çevrilmesi fikri vardı. Ancak kitap Rus rejimine karşı bazı sert eleştiriler barındırıyordu. Tercüme bu sayfalara gelindiğinde durduruldu. O kısma gelmeden önce tercümenin tamamlanıp bir iki ay içinde kitabın basılacağından söz ediliyordu. Ama durduruldu.

T.A.: Yıllar önce sizin Londra’daki bir konuşmanızı dinlediğimde Stokely Carmichael’la hararetli bir tartışma yürütüyordunuz. Irk ve sınıf hakkındaki fikirleriniz değişmeden kaldı mı yoksa şu ya da bu yönde bir farklılaşma oldu mu? O zamanlar sınıfın nihai karar verici olduğu konusunda ısrarcıydınız.

C.L.R.: Hala böyle düşünüyorum. Düşüncelerim değişmedi fakat ırk meselesini veya boyutunu yok saymak büyük bir hata olacaktır. Ben ırksal açıdan tabi konuma itilmişliklerini insanları bir araya getirmenin bir yolu olarak kullananların tarafındayım. En önemli etkilerini belki de böyle gösterebilirler. Fakat benim için sınıf, birincil ve asli mesele olmayı sürdürüyor.

T.A.: Bu aralar “Marksizmin krizi”nden çokça söz ediliyor. Marksizme olan bağlılığınızı ciddi biçimde sorguladığınız oldu mu? Onun bir araştırma yöntemi olarak kullanılması noktasında şüpheleriniz oldu mu?

C.L.R.: Hiçbir zaman! 1932’de geldim buraya, İngiltere’ye. Etrafıma bakındım. Tarih ve edebiyat alanında sağlam bir bilgiye sahiptim. Aynı zamanda müzikle ilgileniyordum: Bach, Beethoven ve Mozart’ı çok iyi biliyordum. Ama bu konuda [Marksizm] net bir şey yoktu. Ancak Marx ve Lenin’i okuyup Troçki’nin Stalin’e karşı yürüttüğü tartışmaları inceledikten sonra tutarlı bir dünya görüşü geliştirmeye başladım. 1933’te Hitler iktidara geldiğinde “ya sosyalizm ya barbarlık” iki yegâne seçenek olarak belirdi gözümde.

Kapitalizm 1914-1918 savaşı sırasında sekiz milyon insanı öldürdükten sonra 1929’daki ekonomik buhranla dağıldı. Tekrar toparlamaya başlarken faşizm Almanya’da, İtalya’da ve birkaç yıl sonra İspanya’da muzaffer oluyordu. Ardından da İkinci Dünya Savaşı geldi. Bugün böyle bir savaşa girilmiyor çünkü nükleer silahların gücü göz önünde bulundurulduğunda bu tam bir intihar olur. Ama kapitalizme güvenmiyorum. Kesinlikle güvenmiyorum. Son elli yılda Marksizm hakkında hiçbir zaman ciddi şüphelerim olmadı. Kapitalizm istediklerimden hiçbirini sağlamıyor.

Ama Sovyetler Birliği’ne geri dönelim. Örgütünüz ve siz hala “işçi devleti” tezini savunmaya devam ediyorsunuz. Ernest Mandel’in hala bu konuda yazdığını görüyorum.

T.A.: Peki bu konuda ne düşündüğümü söyleyeceğim, tamamen ortodoks bir görüş olmasa da. Sovyetler Birliği’ni sosyalist bir devlet olarak görmüyorum.

C.L.R.: Ama bir işçi devleti olarak görüyor musunuz?

T.A.: Evet, fakat yozlaşmış ve şekilsizleşmiş bir işçi devleti olarak. Yıkılması ve yukardan aşağı bütünüyle tekrar düzenlenmesi gereken bir devlet. Kanaatim SSCB’nin dünya siyasetindeki nesnel rolüne dayanıyor. ABD ile SSCB arasında nesnel bir gerilim mevcut. Bu, SSCB’de sermayenin emtia olarak dolaşımına için verilmemesine dayalı bir gerilim. Hatta ne yabancı sermayenin ne de başka bir sermaye biçiminin dolaşımına izin veriliyor.

Sermaye girişini engellemek için Sovyet bürokrasisi tetikte olmalıdır ve uzlaşmalar başarısızlığa uğradığında veya emperyalizme karşı bir puan elde etme fırsatı belirdiğinde sertleşiyor.

T.A.: Kendiniz Angola’daki Küba müdahalesinin “yaşamsal önemde bir olay” olduğunu söylediniz. Fakat Rus silahları ve askeri nakliyat uçakları olmadan bu müdahale imkânsız olurdu. Tekrar ediyorum, imkânsız.

C.L.R.: Fakat Fidel’in MPLA’nın [Angola Halk Kurtuluş Hareketi] davetini kabul ettiğinde Rusların bundan haberi olmadığı yönünde bir bilgim var. Öyle duydum.

T.A.: Olabilir fakat öncesinde Ruslarla uzun görüşmeler yapmadan birliklerini yolladığına inanmanın zor olduğunu düşünüyorum. Gerekçeleri muhtemelen aynı değildi fakat Rusların dahil olmadığına inanmıyorum.

Aynı şekilde Saygon’un düşüşünden önceki aylarda Sovyet silahı tedariki (özellikle de roketatarlar) azımsanacak bir olay değildi.

C.L.R.: Fakat Çinliler de silah sağladı…

T.A.: Elbette, özellikle de ilk zamanlarda. Fakat IV. Enternasyonal Vietnam Devrimini savunmak için Moskova ve Pekin arasında bir birleşik cephe çağrısında bulunuyordu. Dünya bağlamında SSCB’ye baktığımızda ABD ile SSCB arasında asli farklılıklar olmadığı sonucunu çıkaramayız.

C.L.R.: Bu konuda sizinle hemfikirim ama insanlardan Lenin döneminde olduğu gibi kendilerini Rusya için feda etmelerini talep edebilir miyiz gerçekten? Onları destekliyorsanız, savunmanız da gerekir.

T.A.: Ama neye karşı savunmak? Kitlelerle bürokrasi arasındaki tüm çatışmalarda kitlelerin yanındayız. Yalnızca emperyalizm ile bir çatışma olduğunda tarafsız kalmayı reddediyoruz.

Bana göre Küba Devriminin egemenliği SSCB’nin varlığı ve askeri gücü tarafından güvence altına alınmıştır. Kruşçev tarafından füzelerin geri çekilmesi aynı zamanda Fidel’i tasfiye etmek için herhangi bir askeri teşebbüsün de olmayacağını güvence altına aldı. Elbette ki esas etken Fidel’in devasa popülerliğiydi fakat Küba yalnızca küçük bir adaydı. Neyse bu eski, eski tartışma hakkında anlaşamadığımız konusunda anlaşalım.

T.A.: Siyaseti şimdilik kenara bırakalım. Diğer tutkunuz olan krikete eğilebilir miyiz? Başlamak için size iki soru sormak istiyorum: Neren kriket Karayipler’de ve Hindistan-Pakistan’da, tıpkı Britanya’da futbolun olduğu gibi, bir kitle sporu? İkincisi neden Kanada gibi başka sömürgeler kriketi benimsemedi?

C.L.R.: Britanya’da insanlar birçok farklı şeyle ilgilenebilirler ancak Hindistan ve Karayipler’de kriketin etkisi bambaşkadır. Kitlelerin ezici çoğunluğu okuryazar değildi. Kriketi -ki gerçekten harikulade bir spordur- bir çeşit sanat olarak görüyorlardı. Batı medeniyetinin en kolay erişilebilecek ve özdeşleşebilecekleri kısmını oluşturuyordu. Öte yandan herkesin katılabileceği bir faaliyetti.

Beyond a Boundary[3] kitabımda bu konuşu daha da derinlikli biçimde tartışıyorum. Batı edebiyatı, müziği, resmi yalnızca seçkinlere yönelikti. Fakat krikete gelince, kitlelerin benimseyip sahiplenebileceği bir faaliyetti. İçgüdüsel olarak bu oyunun sanatsal niteliğinden tat aldılar.

Güzel sanatların büyük eleştirmenlerinin şunu fark etmesinin zamanı gelmiştir ki eğer yüz bin kişi gidip bir futbol veya kriket maçını izliyorsa burada -açık seçik biçimde olmasa da- bir sanatsal etkinlik söz konusudur.

T.A.: Peki, bir biçimde sporun halkların yeni afyonu olduğu da söylenemez mi?

C.L.R.: Troçki işçi sınıfının sporla fazla ilgilendiğini söylüyordu. Kendi sınıfının örgütlenmesine harcayacağından çok daha fazla enerjiyi buna harcadığını söylüyordu. Ama ben buna katılmıyordum. Öyle düşünmüyorum.

Karayipler’den ayrılana kadar kriket ve futbol oynadım ve kriket benim için her zaman çok önemli oldu. Hiçbir zaman da Marksist görüşlerimle çatışmadı.

Neden Kanada’da tutmadığı meselesine gelince, yanıtın oldukça basit olduğunu düşünüyorum: İklimden dolayı. Kanada’da bütün bir sezonu götürmek mümkün değil. Esas neden bu.

T.A.: Sizce günümüzde en yetenekli kriket oyuncusu kim?

C.L.R.: Viv Richards. Daha önce görülmedik bir oynama tarzı var. Daha önceleri George Headley’in en iyi oyuncu olduğunu, hatta Sobers veya 3 Ws’ten[4] de daha iyi olduğunu düşünüyordum ama küçük Richards olağanüstü. Kullandığı tekniği hiç kimse bilmiyordu. Muhteşem bir vurucu [batsman]. Top off-stump’a veya sadece sahanın dışında atıldığında onu on-side tarafındaki oyuncuların ötesine, sınır çizgisine kadar gönderiş biçimi…! Öylesine incelikli bir atışı var ki bence bilardo da oynayabilir[5]. Hiç böyle bir şey görmedim.

T.A.: Hayatınızda pişman olduğunuz, şimdi olsa daha farklı davranacağız bir şey oldu mu?

C.L.R: Hayır, kitap okumayı çok sevdim, beni Marksist yapan da bu oldu.

T.A.: Peki gelecek için projeleriniz nedir?

C.L.R.: Trinidad’da otobiyografimi kaleme alıyorum, buradan dönünce de devam edeceğim. Sonrasında Floransa’da iki ya da üç hafta geçirmek isterim. Bu şehre çok bağlıyım. Michelangelo, Raffaello, Leonardo Da Vinci… Muhteşem bir şehir. Gerçi İtalyan Komünist Partisi’nin kontrolünde olduğundan oraya gitmeye korkuyorum biraz (gülüşler), ama artık bana bir şey yapacaklarını sanmıyorum”.

Söyleşi kriket test maçının [uluslararası ölçekte maç] başlaması ve C.L.R.’ın Boycott’un[6] İngiliz takımına sokulmasına karşı homurdanmasıyla sona eriyor. Takım oyuncularını kendisi seçecek olsa ne yapardı diye sorduğumda şöyle yanıt veriyor: “Boycott’tan kurtulurdum. Takımın geri kalanının moralini bozuyor. İki yeni ilk vurucu seçin, bırakın beş testte de oynasınlar! Bir iki tane kaçırırlar illa ki ama sonunda iyi oyuncular olurlar.”

Çeviri: Uraz Aydın


[1] Kaynak: Tariq Ali, ‘A Conversation with C.L.R. James’, Socialist Challenge, 3 Haziran 1980, ss. 8-9 https://www.marxists.org/archive/james-clr/works/1980/07/tariq-ali.htm ; Tariq Ali en discussion avec C.L.R. James, http://revueperiode.net/tariq-ali-en-discussion-avec-c-l-r-james/  (İngilizce’den çeviren Juliette Raulet). Üst başlık imdatfreni.org tarafından konulmuştur.

[2] İngiliz yazar Dinah Craik’in romanı, 1856.

[3] “Sınırların Ötesinde”: Anı, otobiyografi ve kriket sahasının içine ve dışına ilişkin sosyolojik değerlendirmelerin yer aldığı hibrid bir eser.

[4] Barbados’lu üç oyuncu Weekes, Walcott ve Worrell.

[5] Stump kaleyi (wicket) oluşturan üç kazıktan biridir. “Off stump” vurucu konumdaki oyuncunun tarafında bulunan kazığı ifade eder. “On-side” vurucunun karşı tarafında bulunan yarı sahayı ifade eder.

[6] 1940 doğumlu Yorkshire ve İngiltere kriket takımlarında oynayan eski oyuncu, vurucu yetenekleriyle ünlenmiştir.

Troçki Nasıl Çalışırdı? – Jan Van Heijenoort

Jan Van Heijenoort yedi yıl boyunca Lev Troçki’nin sekreterliği yaptı. Tanıklıklarını Türkçe de basılmış olan Büyükada’dan Meksika’ya Troçki’yle Sürgünde (Özne Yayınları, İstanbul, 1999) kitabında anlatır. Bu metin 1959’da Quatrième Internationale dergisinin 8’inci sayısına yazdığı Lev Davidovitch yazısının “Troçki Nasıl Çalışırdı” kısmının tercümesidir[1].

Günlük yaşamında Troçki’nin karakter gücü kendini çok katı biçimde düzenlenmiş bir çalışma ritmi ile gösteriyordu. Geçerli bir gerekçesi olmayan her türden dikkat dağıtıcı durum onu inanılmaz biçimde öfkelendiriyordu: Amaçsız sohbetlerden, beklenmedik ziyaretlerden, yerine getirilmeyen veya ertelenen taahhütlerden nefret ediyordu. Fakat tüm bunlarda en ufak bir ukalalık izi yoktu. Önemli bir mesele söz konusu olduğunda bir an bile tereddüt etmeden tüm planlarını alt üst ederdi, ama buna değmeliydi. Bu olayın hareket için en ufak bir anlamı varsa, zamanını ve enerjisini hiç saymadan verirdi. Ancak başkalarının ihmalkarlığı, tasasızlığı veya düzensizliği ayıracağı vaktin ve çabanın boşa harcanması tehdidini doğruyorsa bu konuda olabildiğince hesapçı davranabiliyordu. Hayatın örüldüğü en değerli madde olan zamanın en küçük birimini dahi tasarruf ediyordu. Hedef birliği denen nitelik kişisel hayatının bütününü yönetiyordu. Görevler arasında bir hiyerarşi oluşturmuş ve giriştiği her ne ise nihayete erdiriyordu.

Günde on iki saatten az çalışmamak gibi bir kuralı vardı ve kimi zaman, gerektiğinde bunun çok ötesine geçiyordu. Sofrada olabildiğince az kalıyor ve uzun yıllar boyunca yemek yiyişine tanık olduktan sonra yedikleri veya içtiklerine ilişkin yüzünde en ufak bir zevk ifadesi gördüğümü söyleyemem. “Yemek yemek, giyinmek, her gün yeniden yapılması gereken tüm bu küçük sefil şeyler…” demişti bana bir keresinde.

Sadece yoğun bir fiziksel aktivite sırasında hoş vakit geçirirdi. Yürüyüş onun için ancak bir dinlenme teşkil ediyordu. Tempolu biçimde ve sessizlik içinde yürürdü, zihninin hala iş üzerinde olduğunu görebilirdiniz. Zaman zaman bir soru sorardı: “Şu mektuba ne zaman yanıt verdiniz?”; “Bana şu alıntıyı bulabilir misiniz?”. Ancak şiddetli bir fiziksel egzersiz kafasını dağıtmasını sağlıyordu. Türkiye’deyken bu avcılık, özellikle de balık tutmaydı; derin denizde, bedenin gücünü hesapsızca tüketeceği zorlu ve hareketli balıkçılık. Eğer balık iyi gittiyse, yani son derece yorucu olduğuysa, dönüşünde ikiye katlanmış bir şevkle çalışmaya başlıyordu. Meksika’da balık tutmak imkânsız olduğundan ateş gibi yakan bir güneşin altında devasa ağırlıkta kaktüsler toplama faaliyeti icat etmişti kendine.

Doğal olarak güvenliğine ilişkin ihtiyaçlar kimi mecburiyetler doğuruyordu. Üçüncü sürgün döneminin on bir buçuk yılı boyunca yalnızca Fransa ve Norveç’te bulunduğu sırada birkaç ay boyunca Lev Davidoviç, evin etrafındaki kırsal alanda serbestçe yani koruma görevlileri olmaksızın dolaşabilmiştir. Bunların dışında her bir gezinti küçük bir askeri sefer oluşturuyordu. Önceden tüm tedbirleri almak ve güzergahı titizlikle belirlemek gerekiyordu. “Bana bir nesne gibi davranıyorsunuz” derdi çoğu kez, küçük bir şakanın ardında bu yorumun içinde barındırdığı tüm sabırsızlığı gizleyerek.

Kendisine yardım eden yoldaşlardan, çalıştığı sırada kullandığı metodik ruhun aynısını talep ediyordu. Birlikte çalıştığı insanları ne kadar yakın görüyorsa o denli talepkâr oluyor ve görgü kurallarıyla vakit kaybetmiyordu. Her konuda titizlik istiyordu: Tarih atılmamış bir mektup, imzalanmamış bir belge onu her zaman hiddetlendiriyordu. Tıpkı daha az çaba sarf etmek için veya tesadüf eseri ihmal edilmiş işlerde olduğu gibi. “Giriştiğiniz her işi iyi yapın ve sonuna kadar götürün”. Ve genelde anlamsız gündelik işlerle entelektüel çalışma arasında hiçbir ayrım gütmüyordu: “Akıl yürütmelerinizi sonuçlarına katar götürün” yazılarında sıklıkla kullandığı bir ifadeydi. 

Çevresinde bulunanların sağlığına her daim ihtimam gösterirdi. Sağlık israf edilmemesi gereken bir devrimci sermayedir. Kötü bir aydınlatmayla kitap okunduğunu gördüğünde kızardı: “Hayatımızı tereddüt etmeden devrim için tehlikeye atmak gereklidir, ama rahat bir biçimde ve sorunsuzca kitap okumak mümkünken neden gözlerinizi bozuyorsunuz?”.

Çeviri: Uraz Aydın


[1] Kaynak: https://www.marxists.org/francais/heijenoort/works/1959/10/lev.htm

Daniel Bensaïd : Aykırı Bir Komünist – Michael Löwy

Michael Löwy’nin, Daniel Bensaïd’in ölümünün ardından 2010 yılında kaleme aldığı yazıyı okurlarımızla paylaşıyoruz.

Daniel Bensaïd aramızdan ayrıldı. Bu yalnızca bizler, dostları, mücadele arkadaşları için değil, devrimci kültür için de telafi edilemez bir kayıptır. Delişmenliğiyle, mizahıyla, cömertliğiyle, düş gücüyle, kelimenin tam anlamıyla militan aydının nadir örneklerinden biriydi.

En sevdiği lokanta olan “Le Charbon”nun masasına kurulup, özellikle de tatlıdan sonra kahveyi beklerken yaptığımız ve bazen tartışmaya dönen uzun sohbetlerimizi anımsıyorum. İlle hemfikir olmazdık, hiç de değil, gel gör ki, onu sevmemek ve o olağandışı yaratıcılığına, özellikle de kurulu düzenin alçaklığına karşı her hal ve şartta sergilediği dirence hayran olmamak olanaksızdı.

Daniel Bensaïd’le birlikte 2006’da (dostlarımız Philippe Corcuff ve Alain Maillard’ın XIX. Yüzyılda Fransa’daki sosyalistler konulu bir kitapları için) yazdığımız bir makalenin başlığı: “Aykırı bir komünist, Auguste Blanqui” idi. Aslında bu kavram, ezilenlerin davasına inatla sadık kalmakla birlikte, “Ortodoks” öğretinin her türlüsüne alerjisi olan Daniel’in özgün düşünce yapısına da pekâlâ uygulanabilir.

Daniel’in kitaplarının bu kadar zevkle okunabilmelerinin nedeni, özgün bir ifade tarzına sahip gerçek bir yazarın sivrilttiği kaleminden çıkmış olmalarıdır: Bu bazen ezip geçen, bazen de dalgasını geçen, kâh tutkulu kâh şiirsel, ama mutlaka dosdoğru hedefe yönelen bir ifadedir. Yazar, bu özgün ve taklit edilemez biçemi laf olsun diye geliştirmemiş, onu bir düşüncenin, bir mesajın, bir çağrının hizmetine sunmuştur: boyun eğmemenin, razı olmamanın, kazananlarla uzlaşmamanın hizmetine… Tüm bu yazılara nefes veren, isyanın gücüdür.

Blanqui, Walter Benjamin ve Charles Péguy’nin ışığında Marks’ı yeniden okuması, Daniel’in tarihe sonu belirsiz mümkünler, art arda kesişen ve ayrışan yollar olarak bakmasına yol açmıştır. Sınıf savaşı burada merkezi bir konumda olmakla birlikte, sonucu belirsizdir ve belli oranda olumsallığı da içerir.

Komünizm heyulasına da sadakat vardır o yazılarda. Hoş bir tanımını yapar komünizmin: Haziran 1848’de asilerin attığı kurşunların sesini uzaktan duyan ezilenlerin yüzünde beliren gülümsemedir o (Tocqueville ‘in aktardığı ve Toni Negri’nin yeniden yorumladığı vaka). Nasıl ki Yahudiliğin ruhu Kutsal Tapınağın yıkılmasıyla ve İspanya’dan Yahudilerin kovulmasıyla yok olmadıysa, Komünizmin ruhu da kapitalist küreselleşmenin bugünkü zaferiyle yok edilemeyecektir (bu kışkırtıcı ve biraz sıradışı teşbihi pek severim). Daniel’in gözünde XXI. Yüzyılın komünizmi, geçmişin mücadelelerinin mirasçısıdır: Paris Komünü’nün, Ekim devriminin, Marks ve Lenin’in düşüncelerinin, Troçki, Rosa Lüksemburg ve Che Guevara gibi yenik düşen büyük şahsiyetlerin… Ama aynı zamanda da gündemdeki yeni sorunlarla baş edebilecek yepyeni bir şeydir: sermayeye karşı çevreci mücadeleyi de merkezine alan bir eko-komünizmdir (kendi icadı olan bir tabir)…

Daniel için komünizmin ruhu asla bürokratik taklitlerine indirgenemezdi. Komünizmi Stalinizmin içinde eritmeye yönelik liberal Karşı-Reform girişimlerine karşı var gücüyle mücadele etmekle birlikte, Ekim devrimini gerçekleştiren kadroları tarihin dayattığı yeni sınavlar karşısında çaresiz bırakan ve Termidorcu karşı-devrimin ekmeğine yağ süren hataların, örneğin halk, parti ve devletin özdeşleştirilmesi ve bürokratik tehlikenin göz ardı edilmesi gibi hataların eleştirel bir bilançosunu yapmaktan da kaçınamayacağımızı vurgulamaktan çekinmezdi. Bu hatalardan, Rosa Lüksemburg’un daha 1918’de kabaca değindiği bazı tarihi dersler çıkarılması gerekiyor: Sosyalist demokrasinin, siyasi çoğulculuğun, kuvvetler ayrılığının, toplumsal hareketlerin devlet karşısındaki özerkliğinin önemi.

Daniel Bensaïd’in Marksizm’in yenilenmesine yaptığı katkılar arasında bence en önemlisi, özellikle Fransa’da “Ortodoks” Marksizm’i onca derinlemesine etkileyen ilimcilik, pozitivizm ve determinizmle ipleri tümüyle koparmış olmasıdır. Auguste Blanqui bu eleştirel yaklaşımın önemli referanslarından biridir. Daniel, yukarıda anılan makalede Blanqui’nin pozitivizme, yani bu zapturapt altındaki ilerlemeye, devrimsiz ilericiliğe, dine dönüştürülmüş bu “tiksinç tarihi kadercilik öğretisine” karşı yürüttüğü polemiğe atıfta bulunur. Blanqui’nin anlayışına göre, “insana değgin şeylerin nasıl gelişeceği, evreninki gibi kaçınılmaz yasalarla belirlenemez, her an değiştirilebilir niteliktedirler”. Daniel Bensaïd bu ifadeyi Walter Benjamin’inkiyle kıyaslıyordu: her bir saniye aslında Mesih’in, yani devrimin, mümkünün olanın var olan gerçekliğe olaysal düzeydeki bu müdahalesinin, bir anda süzülüp geçeceği dar bir kapıdır.

Blanqui, Walter Benjamin ve Charles Péguy’nin ışığında Marks’ı yeniden okuması, Daniel’in tarihe sonu belirsiz mümkünler, art arda kesişen ve ayrışan yollar olarak bakmasına yol açmıştır. Sınıf savaşı burada merkezi bir konumda olmakla birlikte, sonucu belirsizdir ve belli oranda olumsallığı da içerir. Belki de en güzel kitabı olan “Le Pari mélancolique”te (Fayard, 1997), Pascal’ın bir ifadesine atıfta bulunarak, özgürleştirici eylemin, geleceğe zar atmayı gerektiren “belirsizliğe yönelik bir çaba” olduğunu iddia eder. Pascal’in, Lucien Goldmann tarafından yapılan Marksist yorumunu yeniden keşfederek, siyasi eylemciliği, tarihi oluşa akılcılık temelinde zar atmak olarak tanımlar, “her şeyi, kendini de yitirmeyi göz alarak”. Böylece devrim, artık tarih yasalarının zorunlu bir ürünü olmaktan çıkarak, “yokluğunda iradenin boyun eğdiği, direniş ruhunun teslim olduğu, sadakatin yitirildiği, geleneğin çöktüğü” stratejik bir varsayıma, Etik bir ufka dönüşür. Dolayısıyla, “Fragments mécréants” (Lignes, 2005) adlı kitabında açıkladığı üzere, devrimci dediğimiz kişi, inananın tam tersine, kuşku duyandır, yüzyılın belirsizliklerine zar atan ve sonsuz bir enerjiyi görece kesinliklerin hizmetine sunan bir bireydir. Yani, Walter Benjamin’in 1940 tarihli son metni olan “Tarih kavramı üzerine” Tezlerinde dile getirdiği şu buyruğu yorulmaksızın gerçekleştirmeye çalışan kişidir: Tarihe külahını ters giydirmek.

Çeviri: Yiğit Bener

Gerici Bloka karşı Corbyn’i Savunmak – Thierry Labica

Corbyn muhtemelen, Britanya’nın yakın tarihinde yetmişli ve seksenli yıllardaki Tony Benn veya 1984-1985 grevindeki İngiliz madencilerinden de çok sistematik itibarsızlaştırmaya uğramış kişi olarak anılacaktır.

İşçi Partisi 12 Aralık seçimlerinde ağır bir yenilgi yaşadı. Parti bünyesindeki katı Remain (AB’de kalma) taraftarlarının bu mağlubiyette devasa bir sorumluluğu var. Yeni bir referandum seçeneğini dayatmayı başardıkları için ve tutumlarını bildirmek için partinin sunacağı bir Brexit versiyonunu beklemeden Remain için tutum almış olmalarından kaynaklı olarak bu öncelikle onların yenilgisidir[1].

İşçi Partisindeki “kalma” taraftarlarının çoğu için olduğu gibi bu genel seçimlerin galipleri için de -yani siyasal ve medyatik gerici blokun tümü için- bu zafer yoğun bir intikam kampanyasını derhal işletmeye başlamak için bir fırsat. Şunu anlamak lazım: Dört yılı aşkın süredir ülke tarihinde eşi benzeri bulunmayan bir siyasal proje ve sunduğu imkânlar karşısında derin bir panik içindeydiler. Jeremy Corbyn’in muhalefet lideri ve potansiyel Başbakan olarak siyaset sahnesinin önüne çıkması ve onun aracılığıyla 21. Yüzyıl başının tüm bir savaş ve kemer sıkma politikaları karşıtı toplumsal hareketin tekrar sahneye çıkması, hayal bile edilemez hale getirilmek isteneni canlandırmaya, tasavvur edilebilir hale getirmeye başladı: Gitgide daha acımasız bir toplumsal tahakkümü ayakta tutmaktan başka bir şeye adanacak bir toplum projesi. Artık iktidardaki oligarşi ve sadık hizmetkârları için bu anomali, tüm görünümleriyle birlikte, uzun süreliğine sökülüp atılmalı.

Fakat Corbyn hakkında şunları akılda tutmakta fayda var:

1) On yıllardır süren birbiriyle değiştirilebilir projelerden ve yegâne uygun programı kimin gerçekleştireceği konusunda karar vermek için birbiriyle kavga eden yönetici ekiplerden sonra Jeremy Corbyn geniş ölçekli bir inandırıcılığa sahip bir siyasal radikalliğin yeniden doğuşunu cisimleştirdi. Bu reel bir demokratik yenilenme imkanını oluşturuyordu. Corbyn yalnızca üslup nüansıyla sınırlı olmayan bir seçenek sunan, otantik biçimde farklı bir programın hizmetindeki özgün bir kişilik teşkil ediyor.

2) İklim krizinin ciddiyetine dair ortak bir bilinçlenme yaşanıyor, devlet kaynaklarının vergi kaçakçılığı endüstrisi aracılığıyla yağmalanması kamusal bir tartışma halini alıyor, yoksulluk, güvencesizlik ve hak kaybı milyonlarca emekçiyi, genci, emekliyi vuruyorken ve kamu hizmetleri tümüyle çökme aşamasındayken, Corbyn tarafından önerilen program bu meydan okumalara yanıt verecek kapsamdaki tek programdır. Ötesinde herhangi bir dönüştürücü siyasal ufkun görünmediği bugünün sert toplumsal mücadelelerinde yer alanlar için bu program bir tartışma zemini sunabilir.

3) Bu programın “fazla solda” olduğunu ilan etmenin hiçbir anlamı yok. Önerilerinin çoğu Britanya halkının eski ve çoğunluk tarafından kabul gören taleplerine tekabül ediyor (demiryollarının yeniden millileştirilmesi veya kamusal sağlık hizmetlerinin savunusu gibi). Başka bazı öneriler de hızlandırılmış bir yoksullaşmayla karşı karşıya bulunan toplum kesimlerinin ve bölgelerin acil sosyal durumlarına bir yanıt oluşturuyor. “Fazla solda bir program”dan söz etmek ya siyasal alana dair tembel ve sabit bir anlayışı ya da sözde bilge siyasal analizlerin ardında gizlenmiş kaba bir sağcı pozisyonu ele veriyor. Her halükârda İşçi Partisi’nin 2015’ten beri aldığı iyi ya da çok iyi seçim sonuçları bu argümanları anlamsız kılıyor ve 2019 Aralık’ının seçimlerindeki mağlubiyet bu durumu kesinlikle değiştirmiyor.

4) Muhalefet lideri olarak Corbyn yalnızca bir cephede değil, tam üç cephede siyasal muharebe yürütmek durumunda kaldı:

-Kamuoyu manipülasyonu konusundaki cüretkarlığı görülmemiş boyutlar kazanan muhafazakâr iktidara karşı (Corbyn ve Johnson arasındaki ilk tartışma vesilesiyle kurulan sahte “haber doğrulama” sitesi, İşçi Partisi programına ilişkin sahte site)

– İstisnai bir saldırganlık ve yoğunluk gösteren medyanın düşmanlığına karşı

-İşçi Partisinin parlamenter ekibinin (PLP) çok geniş bir kısmına karşı. Corbyn’in partinin başına geldiği andan itibaren Tony Blair’in eski danışmanı A. Campbell tarafından ortaya atılan ABC (“Corbyn dışında her şey”) kampanyasında olduğu gibi. Corbyn’in partiyi yönetmek için geniş bir çoğunluk kazandığı 2015’ten (ve tekrar kazandığı 2016’dan) beri PLP’nin ve partinin sağının Jeremy Corbyn’i zayıflatmaya ve itibarsızlaştırmaya çalışmadığı tek bir gün yaşanmamıştır. Böylece resmi siyasal hasmına ve siyasette münasiplik normlarını yeniden tesis etmekte kararlı gazetelere ve kanallara mühimmat sağladılar. Corbyn muhtemelen, Britanya’nın yakın tarihinde yetmişli ve seksenli yıllardaki Tony Benn veya 1984-1985 grevindeki İngiliz madencilerinden de çok sistematik itibarsızlaştırmaya uğramış kişi olarak anılacaktır.

5) Buradan Corbyn’in, hoyratlığa terk edilmiş ve giderek daha da çok parçalanan bir toplumun yeniden üretiminin hizmetinde, işlerin olduğu gibi süregitmesinde kararlı blokun bütününe fırlatılmış bir meydan okuma olduğunu anlıyoruz. Hatta gelecekten öylesine bir yoksunluk söz konusu ki bu toplumda, demograflar umutsuzluğa dayalı ölümlerdeki (“dispair-related deaths”) trajik yükselişi ölçümlüyor. Bu meydan okuma çerçevesindeki sükuneti ve nezaketi birçoğu için bir kahramanlık biçimi teşkil etmenin yanı sıra bir stoacı gizem de oluşturur. Britanya işçi hareketinin tarihi felaketlerle doludur. 1819’da Peterloo katliamından 1984-1985 madenciler grevine, arada Tolpuddle şehitleri, 1924 seçimi arifesinde sahte Zinoviev mektubu[2], 1926 genel grevine karşı askeri seferberlik ve iktidara yaklaşan Labour liderlerine karşı soğuk savaş kampanyaları… Gayet iyi bildiği ve sahip çıktığı bu tarih hiç şüphesiz Jeremy Corbyn’in kendisini neyin beklediğine dair öğretici olmuştur.

Buna karşılık Jeremy Corbyn de demokratik bir ekososyalizmin eklemlenmiş, programlanmış ve elle tutulur imkânının dirilişi ve bu bağlamda dünya çapında bir nefretin hedefi olarak her yerde her an savunulmalıdır.

6) Bu meydan okuma çok büyük ölçüde kaçınılabilir olan bir mağlubiyetle karşı karşıya kaldı. Bu yenilgiyi, liderinin ve onu tüm destekleyenlerin kişiliğinde genetik olarak programlanmış gibi sunmadaki acelecilik de buradan geliyor. Corbyn yıllarının mümkün kılıp büyüttüğü yeni güvenin ve bunun doğurduğu beklentilerin kök salması ile kısırlaştırılması arasında bir mücadele söz konusu artık. Ne var ki silahların dağılımı eşitsiz. Ancak mevcut durumda bir seçenek yok. Jeremy Corbin’in elli yıllık siyasal sebatkârlığı bir pusula işlevi görebilir. Brexit sonrası Britanya’nın ticari müzakerelerinin, baş gösterecek anayasal krizlerin ve toplumsal çöküşün vaat ettiği hareketli zamanlarda Corbynci siyasal, toplumsal proje ve ahlakın, ona sahip çıktığımız takdirde bir geleceği olacaktır. En başta da kendi kendini partinin sahipleri ilan edenleri mülksüzleştireceğimiz İşçi Partisi bünyesinde.

7) Otoriter milliyetçi, beyaz üstünlüğüne inanan, ırkçı hatta faşizan liderlerin en güzide örnekleri -Modi, Netanyahu, Trump, Orban, Bolsonaro, AfD[3]…- “dostları” Boris Johnson’u tebrik etmek için sıraya girdiler. Uluslararası düzeyde dönemin aşırı-sağcı akımlarına Britanya’dan gelecek böylesi bir eklenti, kimsenin gözünden kaçmayacak son derece kötü bir işarettir. Hepimiz şunu görüyoruz: Sol akımlar arasındaki farklılıklar ne olursa olsun, iktidara yaklaştıklarında veya onun bir kısmını ellerinde tuttuklarında, kendilerine uluslararası işbirliği adına sunulan seçenekler şunlar oluyor: Hileye dayalı anayasal darbe, hapis veya savaş (Bkz. Brezilya, Bolivya, Venezuela, Honduras…)

Buna karşılık Jeremy Corbyn de demokratik bir ekososyalizmin eklemlenmiş, programlanmış ve elle tutulur imkânının dirilişi ve bu bağlamda dünya çapında bir nefretin hedefi olarak her yerde her an savunulmalıdır. İşçi Partisi’ndeki mirasının savunusu, Britanya sınırlarını fazlasıyla aşan kilit bir mücadelenin konusudur. Her yerde ve her an verilecek gerici rövanşist akıntıya karşı mücadelenin bir parçasıdır. Burada kaleme alınanlar bunu şimdiden kendi meselemiz haline getirmek için teşvik edici olmayı amaçlıyor.

8) Son olarak, gayet sade biçimde, gazeteci Frea Lockley’nin Britanya solunun bu liderine yazdığı metindeki sözlerini tekrarlayalım:

Bunca yolu önümüz kesilsin diye kat etmedik.

Size teşekkür ediyoruz

Ve yine güçleneceğiz.[4]

Çeviri: Rıfat Hasret


[1] Bu metin, önsözü Ken Loach tarafından kaleme alınmış olan Corbyn Hipotezi kitabının yazarı (L’Hypothèse Corbyn: une histoire politique et sociale de la Grande-Bretagne depuis Tony Blair, Éditions Demopolis) ve akademisyen Thierry Labica’nın “Et maintenant la réaction. Jeremy Corbyn, une défense” başlıklı yazısından kısaltılarak çevrilmiştir. Kaynak https://www.contretemps.eu/defense-corbyn/ 

[2] İşçi Partisine karşı anti-Bolşevik bir moral paniğin oluşmasına yönelik sahte mektup.

[3] Ed Sykes, « Johnson wins not just the election, but the full backing of the far-right around the world », The Canary,  https://www.thecanary.co/trending/2019/12/13/johnson-wins-not-just-the-election-but-the-full-backing-of-the-far-right-around-the-world/

[4] Frea Lockley, « Thank you, Jeremy Corbyn », The Canary, 13 décembre 2019, https://www.thecanary.co/opinion/2019/12/13/thank-you-jeremy-corbyn/

Liberaller Bize Ne Anlatıyor? – Balkan Yücel

AKP iktidarının liberal bir eleştirisinin de imkânı yok. Talan, yağma, iltimas, sömürü, adaletsizlik, tek adamcılık… Bütün bunların içerisinden çıktığı döl yatağı liberalizmdir. Piyasayı her şeyin üzerinde tutan, özel mülkiyeti korumak için her şeyi göze alan, iman ettiği tek tanrı kâr olan bu sistemdir.

Bir süredir liberallerin sesi çok çıkıyor. Gerek gündeme dair yaptıkları sefil yorumlar, gerekse akıllarına esip Marksizme saldırmaları Twitter ortamında çokça konuşuluyor. Bir gün birisi Komünist Manifesto’yu kâğıt israfı bir çöp olarak nitelendiriyor, ertesi gün AK liberal Atilla Yayla “bu ülkede benimle sosyalizmi tartışabilecek tek bir Marksist yok” diyor. Gezi sonrası topladığı bonuslarla sosyal medya fenomeni olan Cem Toker “Beş para etmez apartman üniversitelerde, beş para etmez branşlarda okuyup, iş bulamayınca da ‘kahrolsun kapitalizm’ diye bağırıp çağırmayın kardeşim” çıkışıyla gençlere akıl verirken, ODTÜ’lü bir liberal ise bir üniversite öğrencisinin yoksulluğunu çığlık atarak duyurmasının ardından intihar etmesini “80 milyon insan 8 milyon üniversiteliye mi bakacak” diyerek karşılıyor.

Liberallerin, entelektüel vasatlıklarını ortaya saçacak düzeyde panik halinde olmaları çok normal. Çünkü yaşadığımız, bildiğimiz haliyle kapitalizm insanlara bir gelecek vaat etmiyor. 2008 yılında yaşanan, bir kaza ya da hata olmayıp kapitalist sisteme içkin bir zorunluluk olan ekonomik krizin ardından kapitalizm kendisini toparlayamıyor. Sistemi kurtarmak adına devlete ilk sarılan liberaller oluyor. Kamu varlıklarına saldırı artık talan şeklini alıyor. Kanal İstanbul’dan, otoyol projelerine kadar bir coğrafyayı talan etme operasyonu, artık klasik piyasa masallarının arkasına saklanamıyor. Tüm dünyada kapitalizm artık barbarlık olarak tezahür ediyor. Daha fazla savaş, daha fazla ölüm, daha fazla para ve daha da yok edilmiş bir dünyadan başka bir anlama gelmiyor kapitalizm.

Bunun karşısında ise, ortaklaşa bir şekilde başka bir dünyayı inşa etme heyecanı kol geziyor dünya çapında. Şili’den Lübnan’a kadar insanlar kaderlerini ellerine almak için sokaklara çıkıyor. Radikal fikirler internet aracılığıyla büyük bir kapsamda dolaşıma giriyor. İnsanlar geleceği tartışıyor. Metinler elden ele dolaşıyor. Ölümü kutlanan Marx, kanlı canlı bir şekilde kıtadan kıtaya dolaşıyor.

Liberallerin korkusu bundan. Çünkü, her ne kadar muhalif görünseler de, kimyaları hem Türkiye’deki, hem de dünyadaki talan iktidarlarıyla birebir aynı. Katrilyonluk şirketlerin devlet parasıyla kurtarılmasını haklı bulup, öğrencilerin yemek parasıyla sorunu olanların özdeşliği bu. Kendi yarattıkları canavarı işaret edip, bizi kendi saflarına çağıranların yarınlarında sömürüden, karanlıktan, daha fazla intihardan başka bir şey yok.

Bu nedenle AKP iktidarının liberal bir eleştirisinin de imkânı yok. Talan, yağma, iltimas, sömürü, adaletsizlik, tek adamcılık… Bütün bunların içerisinden çıktığı döl yatağı liberalizmdir. Piyasayı her şeyin üzerinde tutan, özel mülkiyeti korumak için her şeyi göze alan, iman ettiği tek tanrı kâr olan bu sistemdir. Özgürlüklerle kendisini özdeş kılan liberal düşünce ise, sadece kapitalist sömürüyü, demokrasi ve hukuk gibi kavramların yardımıyla, gizleme işlevini gören ve bugünlerde kendisine pek ihtiyaç olmayan masallar toplamıdır.

Popüler Kıyamet Senaryoları ve Ekolojik Adalet – Aygün Şen

Popüler sinemanın çelişkili biçimde de olsa mevcut sistemin devamı halinde insanlığın sağlıklı bir çevrede yaşamasının mümkün olmadığı, ekolojik krizin önlenmesinin en önemli koşulunun sistemi değiştirmek olduğunu vurgulaması azımsanamayacak kadar önemlidir.

İnsan toplumunun doğadan kopuşu yüzlerce yıl önce başlamış, insanmerkezci dinsel inanışlar, felsefe, bilim ve siyasetteki dönüşümler bu süreci hızlandırarak medeniyetin ve ilerlemenin doğaya hükmetmek olarak algılanması sürecini desteklemiştir. Endüstriyel Devrim ile bu zihinsel sürecin teknik yönü tamamlanmış, ekosistemin bir parçası olduğunu unutan insan türünün doğada neden olduğu yıkım küresel kapitalizm tarafından yağmalanan ve zehirlenen tüm gezegenin sağlığını tehdit eder hale gelmiştir.

İnsan medeniyetinin doğayı kendi amaçları için tahakküm altına alan, doğal varlıklara faydacı yaklaşan ve sömüren eylemlerin kaynağı, kültür ile doğayı mutlak biçimde birbirine karşıt olarak gören düalist düşünce biçiminin sonucudur. Doğanın kültür içinde tanımlanma biçimi algılarımızı belirlemekte, somut eylemlerimizi de bu algılar şekillendirmektedir. Ekososyalist Manifesto’nun yazarlarından Michael Löwy’nin de hatırlattığı gibi, doğa, insan kültürünün tanımlamaları olmadan varlığını sürdürebilir, ancak bizim için dil ve kültür dolayımında anlam taşır. Anlamak, etik bir ilişki oluşturmak için doğayı sözcüklerle, görüntülerle, seslerle ifade etmemiz gerekir. Çevre etiği alanındaki en önemli yazarlardan olan Aldo Leopold’un “toprak etiği” kavramı da insanın ancak görebildiği şeylere karşı etik olabileceğini vurgular. Bu nedenle ekolojik yıkımın önüne geçmek için öncelikle kültürün öğeleri ele alınmalı, insanmerkezci bakışı normalleştiren kavramlar sorgulanmalı, yeni kavramlar ve yaklaşımlar oluşturulmalıdır.

İnsan da diğer canlılar gibi ekosistemin bir üyesidir. Varlığı ve refahı, ekosistemdeki diğer varlıklarla karşılıklı uyum içinde yaşamasına bağlıdır. İnsan kültürünü doğadan kopuş ve onu kontrol etmek üzerine kurmak, kültür ve doğa arasındaki etkileşimi göz ardı etmek anlamına gelir. İnsan kültürü her aşamada doğanın şartlarından etkilenerek biçimlenmiş, doğal evrim ile birlikte kültür de gelişmiştir. İnsan medeniyetinin gelişmişlik ölçütü doğadan ayrı ve onun üzerinde tahakküm kurması değil, ekosistemin bir parçası olduğunu unutmadan tüm türler için sürdürülebilir bir yaşam inşa etmesidir. Bunun için de öncelikle kültürde doğaya dair yanlış tanımlamalar ve algılar değiştirilmeli, insanmerkezli kültürden ekomerkezli bir kültüre geçilmelidir.

Ekonomik ve politik sistemleri dönüştürmeden, bireysel suç ve sorumluluk ile günümüzde karşı karşıya kaldığımız ekolojik sorunların çözülmesi mümkün değildir. Yakın zamanda Dünya Bankası ve IMF suyun hak mı ihtiyaç mı olduğu konusundaki tartışmalarda suyun “ihtiyaç” yani iktisadın konusu olan, alınıp satılan bir meta olduğu fikrini desteklemiştir. Tohumların belli şirketlere patentlenme çalışmaları ile birlikte, uzak olmayan bir gelecekte dünyanın tüm su kaynakları ve tarım ürünleri birkaç küresel şirketin tekelinde olacak gibi görünmektedir. Bu gelişmelerin yaşandığı ekonomik-politik bir zeminde ekolojik sorunları çevresel adalet zemininden çıkararak bireysel dönüşüm üzerinden tartışmak çözümden uzaklaşmak anlamına gelir. Sürekli büyümeye dayanan mevcut ekonomik sistem içinde kalındığı sürece ayrıcalıklı azınlığın sonsuz üretim/tüketim döngüsünü beslemek için halkların ve ekosistemin tüm varlıklarının sömürülmesine engel olunamaz. Yapılması gereken “yeşil bir piyasa” yaratarak kapitalizme yeni pazarlar açmak değil ekolojik limitlere saygılı ve tüm insanlar için adil yaşam koşulları sağlayan bir sistem kurarak kapitalist sistemi tamamen ortadan kaldırmaktır.

Teknoloji ve bilime duyulan güvenin yerini bunların yanlış ve kötücül kullanımının sonuçlarının sorgulanması almış, barbarlık ve modernlik tanımları tartışmaya açık hale getirilmiştir.

Bilimkurgunun Yıkıcılığı: Başka Bir Dünya Mümkün!

Bilimkurgu sineması, günümüzün kaygılarını, korkularını başka bir zaman ve mekana taşıyarak olası felaketleri ya da çözüm yollarını önermesi bağlamında ekolojik meselelerin algılanmasına katkı sağlayabilme potansiyeline sahiptir. Kıyamet ve kıtlık senaryoları insan türünün felaket karşısında ya da kaynakların sadece bir grup insana yeteceğine inandıkları zaman halkın belli bir kısmını “insan olmayan öteki” olarak görme eğilimini ele alan filmlerdir. Snowpiercer, Elysium, Açlık Oyunları, Mad Max gibi distopyan bilimkurgu filmler, ekolojik mahşer sonrası bir dünyada kıt kaynakların sosyal ve çevresel adalet ekseninde nasıl bir baskı ve denetim mekanizması haline geleceğine dair endişelerin dile getirildiği popüler kültür metinleridir.

Jay Telotte geleneksel Hollywood sineması içinde, ekolojik ve sosyal meselelerden biçimsel olarak ve tarihsel bağlam içinde en çok etkilenen türün bilimkurgu olduğunu belirtmiştir. Bilimkurgu teknoloji ve insanlığın karşılıklı etkileşim halinde olduğu, birbirlerini ölçüp biçtikleri özel bir tür alanı paranteze almaktadır. Pek az şey bir çağın umutlarını, dileklerini, korkularını, içsel gerilimlerini bilimkurgu kadar keskin biçimde açığa vurabilir ya da sınırlılıklarını böyle bir kesinlikle tanımlayabilir. Bilimkurgu filmleri, Brereton’un vurguladığı gibi, doğaları gereği içinde yaşadığımız ve kesin olarak kabul ettiğimiz dünyayı sorgulama eğilimindedir. Bu filmlerde işlenen fikirler çoğunlukla hayal ürünü olmasına rağmen, çarpıtılmış ve bazen iyi işlenmemiş olsa da bizi bekleyen gelecek hakkında spekülatif şekilde düşünme teşebbüslerini temsil eder.

Tanınmış fantezi ve bilimkurgu yazarı Ursula K. Le Guin, bu türlerin özünde okuyucunun mevcut dünyasına alternatifler sunduğunu vurgular. Yazara göre fantezi ve bilimkurgunun önemi kesin ve belirlenmiş bir iyileşme umudu sunmasından ziyade hayal ürünü olan, ama ikna edici bir alternatif gerçeklik önermesindedir. Mevcut koşulların, yaşam biçiminin tek seçenek olmadığını göstererek daha cesur düşünmemize yardım eder. Adaletsiz düzenin devam etmesine, sorgulanmamasına izin veren şey bizim yaşamanın yeni yolları düşünmek konusundaki tembelliğimiz ve ürkekliğimizdir.

Filmler ekomerkezli bir bakış açısı ile ele alındığında mevcut gerçeklikten yola çıkan, geleceğe yönelik öngörüler ve sorular çıkar karşımıza: Başka bir gezegende, başka bir zamanda, başka bir teknoloji ile yaşayan canlıları düşündüğümüzde onları nasıl tasvir ediyoruz? Gelecekte insan medeniyetini, ekosistemi, doğa ve kültür arasındaki ilişkiyi nerede, hangi biçimde görüyoruz? Geleceğe dair vizyonumuzda düşleyebildiğimiz en güzel yaşam ve en kötü yaşam nasıldır? Bugünkü kültürümüz, mevcut ekolojik koşullar, teknolojik gelişmeler, sosyal sistemler ışığında baktığımızda gelecekteki “cennet”i ve “cehennem”i nasıl anlatırız? “Cennet” ve “cehennem”e dair beklentilerimizin ve korkularımızın filmlerdeki temsilleri bize günümüze dair neler söyler, algılarımızı ve buna bağlı olarak eylemliliğimizi nasıl değiştirir?

Teknolojinin geldiği aşamada sömürü ve yıkıma dayalı insan medeniyetinin doğayı mutlak biçimde ortadan kaldıracağı algısı Avatar, Açlık Oyunları, Elysium, Mad Max, Snowpiercer gibi bilimkurgu filmlerde ön plandadır. Bu noktada gelecek vizyonu, başka zaman, başka mekân tasavvurlarından oluşan bilimkurgunun tür olarak önemi ortaya çıkmaktadır. Bilimkurgu, aslında bugün ve burasıdır. Mevcut gerçekliğimizi ifade etmek için gelecekte bir evren kurarken kültürel, toplumsal, politik ve ekonomik koşullardan yola çıkılır.

Söz konusu bilimkurgu filmler, gelecekteki ekolojik felaketler üzerine kurulmuş anlatılar olmakla birlikte, yeni dönemde kıyamet senaryosu filmlerinde sorunun ve çözüm yollarının teknolojik boyutundan çok –ya da bununla birlikte- sınıfsal gelecek vizyonları öykünün odağında işlenmiştir. Ayrıca ekolojik sorunların kaynaklarının çok boyutlu, karmaşık ve birbirini zincirleme reaksiyonlar halinde güçlendiren etkileri olduğu vurgulanmaktadır. Beklenmedik bir anda gerçekleşen, ani ve görsel niteliğe sahip olan felaketlerin (meteor, sel, dönüşüme uğramış vahşi hayvanlar vb) ve bunların ileri teknolojiler ve kahramanın cesareti sayesinde üstesinden gelinmesi öykülerinin yerini şirketlerin, hükümetlerin açgözlülüğü veya ihmalkarlığı nedeniyle sürecin yıllara yayılan, birbirini tetikleyen ve giderek artan etkisine daha fazla yer veren filmler almaktadır.

Snowpiercer, küresel ısınmaya çare olması için bulunan teknolojik çözümün tüm dünyayı buzullarla kaplı hale getirdiği bir gelecekte geçer. Dünyayı buz kaplarken neredeyse tüm canlılar yok olur ve sağ kalan insanlar donmamak için sürekli hareket eden bir trende yaşamlarını sürdürmektedir. Trenin ön kompartımanlarında zenginler için canlı hayvan ve bitki türleriyle “doğal” hale getirilmiş bolluk içinde bir yaşam sağlanırken yoksullar en arka kompartımanda açlık ve sefalet içinde hayatta kalmaya çalışır. Trenin kontrolünü ele geçirmeye çalışan alt sınıftan isyancılar lokomotife ulaştıklarında trenin mucidi ve sürücüsü olan Wilford’ın kendilerini beklediğini görürler. Yaşlandığı için yeni bir sürücüye ihtiyaç duyan Wilford isyanı kendisi teşvik etmiştir. Bu sırada ölenler trendeki “aşırı nüfus”tur ve ölümleri ile nüfus yeniden dengelenmiştir. Alt sınıftan küçük çocukları trenin bozulan parçaları yerine işlev görmeleri için kullanarak lokomotifin/sistemin bir parçası haline getiren Wilford’a göre tren tüm bir ekosistemdir. Sınıf sistemi ve zayıfların yok olduğu bir hiyerarşik ekosistem tasvir eden Wilford, isyancıların liderinden yeni sürücü olmasını ister. Sürücü kim olursa olsun trende kaldıkları sürece adaletsiz sistemin devam edeceğini anlayan isyancılar adaletsiz bir yaşam yerine buzlarla kaplı ölmüş dünyada hayatta kalmayı denemeye karar verip treni raydan çıkarırlar. Filmin karanlık tonuna rağmen final sahnesinde geleceğe yönelik umut yeşertilir. Trenden inenler buzullar arasında dolaşan bir kutup ayısı görürler. Dünya kendini onarmaya, yeniden canlanmaya başlamıştır.

Elysium filminde dünyada artan kirlilik, canlıları zehirleyen gazlar, kıtlık ve aşırı nüfus yüzünden seçkinler Elysium adlı uyduda yeni bir yaşam kurmuşlardır. Üst sınıflar bu yeni “cennet”te yeşil bahçeler içinde hastalık ve yaşlılığın olmadığı bir hayat sürerken alt sınıflar dünyada hastalık, sakatlık, yoksulluk ile mücadele etmeye çalışırlar. Elysium’da her evde bulunan sağlık biriminde tüm hastalıklar tek bir cihazla tedavi edilirken alt sınıfların uyduya girişi yasaktır. Çeteler, Üçüncü dünya ülkelerinden Avrupa’ya kaçmaya çalışan mültecileri taşıyan günümüz insan kaçakçıları gibi, yüksek fiyatlar karşılığında hastaları yasadışı olarak Elysium’a taşırlar. Dünyayı zehirleyerek yaşanılmaz hale getiren dev şirketler ve üst sınıflar kendilerine ileri teknoloji sayesinde yeni bir yaşam kurmuştur ancak açlık ve hastalık alt sınıflar için kaçınılmazdır. Teknolojik ilerleme, gelişme gerçekten gelecekte gezegenimizi kurtaracak mı, yoksa sınıflı toplum ve sermayenin iktidarı devam ettiği sürece ekolojik yıkımın bedelini alt sınıflar mı ödeyecek? Filmin sonunda kahramanın kendi hayatı pahasına, alt sınıfları uydudan uzak tutan, bedenlerine işlenmiş olan sınıfsal kodları okuyan yazılımı ortadan kaldırılması ile adil bir yaşam umudu doğar.

Sınıflı toplum, adaletsizlik, sömürü devam ettiği sürece yeni bir gezegende bir cennet yaratılsa bile, bu cennetin kimler için olacağı sorusu cevap beklemektedir.

Christopher Nolan’ın 2014’te gösterime giren filmi Interstellar, ekinlerin küflenip yok olduğu, toz tabakasının atmosferi kapladığı, oksijenin azaldığı, teknolojinin finanse edilemediği için ortadan kalktığı distopyen bir gelecekte geçer. İnsanlığın devamı için yaşam koşulları uygun bir gezegen bulma çabasını anlatan filmin sonunda Satürn yörüngesine yerleştirilen uydularda Amerikan kırsalına benzeyen, tek katlı evler ve mısır tarlalarının uzandığı yeşil bir yaşam kurulmuştur. Geleneksel Amerikan arazi yaşamını yeniden inşa etmesinin, yeşil çayırlar ve beyzbol oynayan genç kuşakların olumlu mesajının yanında Elysium filmindeki gibi Dünya’yı kaybedersek yeni bir gezegen bulamayacağımız da hatırlatılmış, bu yeni yaşam uyduda kurulmuştur.

Teknoloji ve bilime duyulan güvenin yerini bunların yanlış ve kötücül kullanımının sonuçlarının sorgulanması almış, barbarlık ve modernlik tanımları tartışmaya açık hale getirilmiştir. Avatar’da doğa ile uyum içinde yaşayan “vahşi”leri katleden, gezegeni yağmalayan, gelişmiş teknolojiye sahip “modern” toplumdur. Açlık Oyunları’nda teknolojinin en gelişkin halinin barbarlık için kullanıldığını, yüzyıllar öncesindeki gibi ilkel gladyatör oyunları ve kamuya açık infaz uygulamalarının gözetim/denetim teknolojileri sayesinde daha vahşi biçimde sürdürüldüğü bir ülke tasvir edilir. Avatar’da Pandora gezegeni bir kayıp cennet tasavvuru ise bu cenneti yok eden insan türünün açgözlülüğü ve doğadan kopuk yaşam biçimidir. Ordu-şirket ortaklıkları Dünya gezegenini yaşanılmaz hale getirdikten sonra teknolojinin de yardımıyla başka gezegenleri yağmalamaya başlamıştır.

Bu filmlerde ekolojik sorunların karmaşıklığının daha fazla yer bulması, teknolojik çözümlerin sosyal sorunlar çözülmeden “herkese” faydalı olmayacağı (Elysium, Hunger Games), siyaset-sermaye-ordu suç ortaklığı devam ettikçe ekolojik yıkımın başka bir gezegende bile kaçınılmaz olduğu (Avatar), doğanın yıkımına neden olan teknolojinin sistem değişmeden o sorunları çözmekte tek başına yeterli olmayacağı (Snowpiercer), işgalci uzaylı (Independence Day) stereotipinin insan açgözlülüğü karşısında mülteci durumuna düştüğü (Avatar, District 9) anlatıları yaygınlaşmıştır.

Son yıllarda giderek artan sayıda bilimkurgu filmi, radikal ekolojik hareketlerin de ısrarla ortaya koydukları gibi, mevcut sistem içinde kalındığı sürece ekolojik yıkımı, sosyal ve çevresel adaletsizliği ortadan kaldırmanın imkansız olduğunu ortaya koyar. Ekolojik çöküşün kaynağı gibi çözümü de politiktir. Popüler sinemanın çelişkili biçimde de olsa mevcut sistemin devamı halinde insanlığın sağlıklı bir çevrede yaşamasının mümkün olmadığı, ekolojik krizin önlenmesinin en önemli koşulunun sistemi değiştirmek olduğunu vurgulaması azımsanamayacak kadar önemlidir.

Ekosistemin işleyişini ve insanın ekosistemin bir parçası olduğunu anlamadan, bu işleyişe saygı göstermeden, tüketime dayalı, sınıflı, cinsiyetçi ve sömürgeci bir kapitalist sistemin ortadan kaldırılması mümkün değildir. Bir ekolojik kıyametin ardından hangi toplumsal sınıflara ne olacaktır? Bu filmlerde besin kıtlığı, zehirlenmiş atmosfer, kimyasal atıklarla kirlenmiş toprak tüm sınıfları aynı şiddette etkilememektedir. Teknolojide yaşanan gelişmelerin kime faydası olacaktır? Son yıllarda ekolojik yıkımı ele alan popüler filmlerde öncelikle sınıflı toplum yapısının, mevcut adaletsiz sistemin ortadan kaldırılması gerektiğine yapılan vurgu dikkat çekmektedir. Sosyal ve çevresel adalet, ekoeleştirinin en canlı kollarından biridir ve ekolojik yıkıma da neden olan sistemin temel sorunlarını net biçimde ortaya koymaktadır. Sınıflı toplum, adaletsizlik, sömürü devam ettiği sürece yeni bir gezegende bir cennet yaratılsa bile, bu cennetin kimler için olacağı sorusu cevap beklemektedir. Karanlık ve umutsuz tonda başlayan bu filmler, doğrudan mevcut sistemi yıkmaya yönelik eylemlerin gerçekleştirilmesi ile kurtuluşun mümkün olabileceğini ortaya koyarak geleceğe yönelik umudu besleyen mesajlarla sona ereler. Treni raydan çıkarmadan, kubbeyi yıkmadan, işgalciyi kovmadan, insanları eşit gören bir toplumsal sistemin inşasına soyunmadan ekosistemle uyumlu, çevresel adaletin sağlandığı bir sistem kurulamaz.

Asgari Ücretin Yıl Dönümü Etkinlikleri – Eyüp Özer

İşçi sınıfının günlük hayatına dair taleplerini siyasi birer tartışma konusu olmaktan çıkarıp, adeta yer çekimi gibi karşı konulamaz doğanın kanunu olan teknik tartışmaların bir sonucu olarak göstermek, neoliberalizmin belki de en büyük başarısıdır.

Her yıl tam da bu dönemler hiç şaşmaz, asgari ücret tartışmaları başlar. Adeta bir ritüelmişçesine hiç yeni bir şey yapmadan her yıl birbirinin aynı şekilde sürdürdüğümüz bu asgari ücret tartışmalarında açıkçası tartışılan pek bir şey de olmadığından, artık daha çok bir anma veya yıl dönümü etkinliği halini aldığını söyleyebiliriz.

Sendikalar çeşitli vesilelerle yaptıkları açıklamalarda milyonlarca işçinin asgari ücretten etkilendiğini belirtiyorlar, ancak asgari ücret müzakereleri sırasında, öncesinde veya sonrasında yapılan birkaç sönük eylemin veya görev savma kabilinden yapılan açıklamaların bu asgari ücretten etkilenen milyonların ne kadarını etkilediğini düşünüyorlar, orası tartışmalı.

İşçi sınıfının günlük hayatına dair taleplerini siyasi birer tartışma konusu olmaktan çıkarıp, adeta yer çekimi gibi karşı konulamaz doğanın kanunu olan teknik tartışmaların bir sonucu olarak göstermek, neoliberalizmin belki de en büyük başarısıdır. Bu durum, işçi sınıfının, ne olursa olsun bir şeyin değişmeyeceği umutsuzluğunu, kendi mücadelesi ile bir şeyleri değiştirebileceğine dair özgüven kaybını ve bunların sonucunda tartışmalara dair ilgisizliğini de doğuruyor. Asgari ücret tartışmaları da tam da böyle gelişti, bir yandan milyonların doğrudan hayatını etkileyen, en çok canını yakan, en fazla dert yandığı gündem olmasına rağmen işçi sınıfının geniş kitleleri bu tartışmalara müdahil olacak bir kanal bulamadılar. Ne siyasi örgütler, ne de sendikalar ise, bu durumu tersine döndürecek, asgari ücretten doğrudan veya dolaylı etkilenen milyonları bu tartışmaya dahil edecek herhangi bir çaba içine giriştiler.

Asgari ücretin 8 milyona yakın kişiyi doğrudan ilgilendirdiği söyleniyor ancak aslında bu rakam çok daha yüksek. Çünkü Türkiye’de toplam 17 milyon kayıtlı çalışanın 8 milyonunun ücreti asgari ücret üzerinden bildiriliyorken, geri kalan ücretli çalışanların ücretlerinin belirlenmesinde ise asgari ücret miktarı çok önemli bir rol oynuyor. Türkiye’de tüm ücretler asgari ücretin civarında kümelenmiş durumda, bu konuda en önemli göstergelerden biri asgari ücretin ortalama ücrete oranıdır. OECD ülkeleri içerisinde bu oranın en yüksek olduğu ülke Türkiye’dir, yani ortalama ücret, asgari ücrete çok yakındır. Bu durum, asgari ücret artışının neredeyse tüm ücretlerin artışını belirlemesine neden oluyor. Bu nedenle, sendikalar açıklamalarında sık sık asgari ücret görüşmeleri için en büyük toplu sözleşme benzetmesini kullanıyorlar. Ancak bu çok da gerçekçi bir benzetme değil, sözleşme kelimesi, bir şekilde içinde geçen “söz” veren tarafların iradelerini bildirmeleri anlamını taşır.  Masada her ne kadar patronların iradesi güçlü bir şekilde temsil edilse de, işçiler için pek aynı şeyi söyleyemeyiz. Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse, ev sahibinizle kira sözleşmesi yaptığınızda, her ne kadar koşullardan memnun olmasanız bile en azından koşulları bilip sizin de kabul etmeniz gerekir. Burada bu durum geçerli değil.

Görüşmelerde işçileri temsil ettiği iddia edilen Türk iş, bu sefer geçmiş dönemlerden farklı davranarak, daha masaya oturmadan bir kişinin yaşam maliyeti olarak hesap ettikleri, 2578 TL’nin altında bir rakamı kesinlikle kabul etmeyeceklerini duyurdu. DİSK ise, sürecin başından itibaren 3200 TL’nin asgari ücret olarak belirlenmesini talep etti. Erdoğan ise, “Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı yaptıkları çalışmaları bize getirsin ardından biz de jestimizi yaparız” diyerek tüm bu tartışmalara dahil oldu.

Patronları temsilen asgari ücreti belirleyen komisyonda yer alan TİSK ise utanmasa sonunda işçiyi borçlu çıkaracak bir hesapla, asgari ücretin belirlenmesi sırasında işgücü maliyetleri, rekabet gücü, yatırımlar, hedef işsizlik ve hedef enflasyonun göz önünde bulundurulması gerektiğinden bahsederek, 2020’de asgari ücret desteğinin 200 TL’ye yükseltilmesini, yüzde 2 olan işsizlik sigortası işveren payının alınmamasını, yüzde 5 olan SGK işveren desteğinin yüzde 6’ya yükseltilmesini, Toplu İş Sözleşmesi olan işyerlerinde ise bunun yüzde 7’ye yükseltilmesini talep etti.

Tüm bu sürecin sonunda patronların istedikleri oldu, 2020 yılında asgari ücret, yüzde 15 arttırılarak, 2324 TL olarak belirlendi, yani patronların önerdikleri rakamdan sadece 62 TL daha yüksek oldu. Türk İş ise buna tepkisini çok sert koydu ve masadan tamı tamına 10 dakika erken kalktı ama kalkılan masa zaten müzakere masası değildi, görüşmeler bittikten sonra yapılan basın açıklamasıydı. Bu sert tepki karşısında gerek Hükümet, gerekse patronları temsil eden TİSK, ne yapacaklarını şaşırmış olmalılar ki, bir şey de yapmadılar.

Bu dönemin bir diğer farkı ise, müzakereleri yürüten Türk İş’in diğer iki Konfederasyonu da yanına alarak bir anlamda kendi suçuna ortak etmeye çalışması oldu ve bunda hiç zorlanmadı da. Kamu işçilerinin toplu sözleşmesinde alınan çok düşük zam ve ardından açık unutulan mikrofon ile yapılan gaf nedeniyle, Türk İş yönetimi çok yıpranmış olsa gerek ki, asgari ücret görüşmelerinde bu sefer tek başına bu yükü üstlenmek istemedi. Bu stratejisi başarıya ulaşmış da görünüyor. Zaten yapacak bir şey yoktu hissiyatı kabul görmüş olsa gerek ki, gerçekten de bu süreci hasarsız atlatmış görünüyor. DİSK, bu durumu fırsata çevirebilirdi. Yıllardır müzakerelerin parçası olmadığı için, haklı olarak asgari ücretin belirlenmesi yönteminin değiştirilmesini talep eden DİSK, bu sefer, mevcut durumu avantaja çevirip Türk İş’i kendi eylem programı etrafında sürükleyebilirdi. Ancak bunu yapmak yerine kendisi sürüklenmiş oldu. Ne asgari ücret görüşmeleri sırasında, ne de sonrasında, sadece kendi üyelerini değil ama asgari ücretten etkilenen milyonlarca işçinin de katılabileceği bir ortak eylem takvimi önerisi geliştiremedi. Dolayısıyla, işi sınıfının önemli bir kısmında artık kanıksanmış hale gelen yenilgi ve bir şeyleri kendisinin değiştirebileceğine dair umutsuzluk, bu asgari ücret görüşmeleri döneminde de pekiştirilmiş oldu.

Siyaseten böylesi kurak bir dönemde önümüzdeki en önemli görevlerden birisi de sınıfın kaybolan özgüvenini yeniden inşa edecek mücadelelere girişmek ve onlardan kısmi zaferler yaratmak olmalıdır. Asgari ücret müzakereleri bunun için önemli bir fırsat teşkil ediyordu. Çünkü geçmiş yıllardaki asgari ücret artış oranları gösteriyor ki, AKP ne zaman bu konuda karşısında bir direnç görse, geri adım atıp, taviz vermeye zorlanıyor. Bu dönem kaçmış bir fırsat olsa da, önümüzdeki dönemde işçi sınıfının geniş kesimlerinin dahil olabileceği kampanyalarla, asgari ücret mücadelesini sahiplenmesine ve bu vesileyle sınıfın özgüveninin yeniden tesis edilmesine çalışmak gerekir. Aksi halde eğer rutin prosedür sürdürülecekse, ne asgari ücretin yükseltilmesi mücadelesinden, ne de bir müzakereden bahsedilebilir, yapılan bu birkaç açıklama ve çabaya olsa olsa asgari ücretin yıldönümü etkinlikleri denebilir.