İmdat Freni

admin

Hayır, Borsadaki Düşüşün Nedeni Koronavirüs Değil – Eric Toussaint

Wall Street’te, Avrupa, Japonya borsalarında ve Şangay borsasında büyük bir krize şahit oluyoruz, çoğu kişi bunun nedenini koronavirüs olarak gösteriyor. 2008’den sonraki en kötü hafta olan 2020 Şubat’ının son haftasında [yazının orijinalinin yayınlandığı günden sonraki 9 Mart’la başlayan hafta bu unvanı ele geçirdi, ç.n.] Dow Jones yüzde 12,4 geriledi, S&P yüzde 11,5 kayıp yaşadı ve Nasdaq Composite yüzde 10,5 düşüş sergiledi. Aynı dönemde Avrupa ve Asya’da senaryo benzerdi. Londra Borsasında FTSE-100 yüzde 11,32 düştü, Paris’te CAC 40 yüzde 12 geriledi, Frankfurt’ta DAX yüzde 12,44 değer kaybetti, Tokyo Borsasında Nikkei yüzde 9,6 geriledi ve Çin borsaları (Şangay, Shenzen ve Hong Kong) düşüş kaydetti. 2 Mart Pazartesi günü borsaları desteklemek için merkez bankalarının devasa müdahaleleri (vaatleri) sonrasında Londra’da endekslerin çoğu yüzünü yukarı döndü. 3 Mart Salı günü paniklemiş Amerikan Merkez Bankası FED faiz oranını dikkate değer bir oranda, yüzde 0,50 indirdi. FED’in yeni politika faizi yüzde 1 ila 1,25 arasında. Birleşik Devletler’de Şubat 2019 ile Şubat 2020 arasındaki enflasyon oranının yüzde 2,5 olduğu, yani FED’in reel faiz oranının negatif olduğu belirtilmeli. Ana akım basın, bu önlemin Covid-19’un tehdit ettiği ABD ekonomisini desteklemek amacında olduğunu yazıyor. Amerikan medyasının önde gelen kuruluşları büyük başlıklar kullanıyorlar: “FED bugün koronavirü panik butonuna bastı”.

Ancak Amerikan ekonomisinin kötü durumu Çin’de ilk koronavirüs vakalarının ortaya çıkması ve bunun etkilerinin dünya ekonomisinde görülmesinin öncesine uzanıyor. Kısacası, FED ve  ana akım basın önlemin koronavirüsle baş etmek için alındığını belirttiklerinde doğruyu söylemiyorlar. FED’in 3 Mart’taki kararına karşın, S&P yüzde 2,81, Dow Jones da yüzde 2,9 düşüş kaydetti. 3 ve 4 Mart’ta birçok Asya borsası da kayıp sergiledi. Yine de 4 Mart’ta New York’ta, Bernie Sanders’tan kurtulmak anlamına gelebilecek, Joe Biden’ın 3 Mart’ta Demokratik Parti ön seçimleri sırasında gerçekleşen başkanlık yarışına dönüşünü kutlamak üzere bir ralli görüldü. Joe Biden açıkça Demokratik Parti müesses nizamının ve bu partiyi destekleyen milyarderlerin adayı. Aynı zamanda Donald Trump’ın Mart başında bir tweet’inde kaderini Wall Street borsasına bağladığına dikkat etmeli. 26 Şubat günü en zengin yüzde 1 içindeki arkadaşlarını hisselerini satmamaya ve borsayı desteklemeye çağırdı. Dahası yeniden başkan seçilirse borsanın muazzam bir yükseliş kaydedeceğini, kaybederse daha önce hiç görülmedik ölçüde bir borsa çöküşünün yaşanacağını söyledi (Financial Times’a göre Trump borsa “binlerce ve binlerce puan yükselecek” ve fakat “kazanamazsam daha önce görmediğiniz bir çöküş göreceksiniz… ciddiyim” dedi). Borsalarda gelecek günler ve haftalarda neler olacağı tahmin edilemez, ancak mevcut finansal krizin gerçek nedenlerini çözümlemek son derece önemli.

Ana akım medya, olayı son derece basitleştirerek, koronavirüsün dünya çapında borsa çöküşüne neden olduğunu iddia etti ve bu açıklama sosyal ağlarda geniş bir şekilde kullanıldı. Ancak krizin ve genişlemesinin nedeni koronavirüs değil, epidemi sadece onu tetikledi. Yeni bir finansal krizin bütün unsurları yıllardır, en azından 2017-18’den bu yana mevcuttu (Kasım 2017’de ve Nisan 2018’de bunu ele aldım). Havada yeterince yanıcı madde varsa, herhangi bir kıvılcım herhangi bir zamanda finansal patlamaya yol açabilir. Kıvılcımın nereden geleceğini tahmin etmek kolay değildi. Kıvılcım alevi çıkarır, ancak krizin kökeninde bulunmaz. 2020 Şubat’ındaki borsa çöküşünün dev bir finansal krize dönüşüp dönüşmeyeceğini bilmiyoruz ancak gerçek bir olasılık mevcut. Borsa çöküşünün koronavirüs salgınının üretken ekonomi üzerindeki etkileriyle çakışması kazara gerçekleşmedi ancak koronavirüsün krizin nedeni olduğunu söylemek doğru değil. Krizin esasen nereden kaynaklandığını görmek ve gerçek nedenlerin üzerini kapatan açıklamalara itibar etmemek önemli.

Büyük şirketler, iktidardakiler ve ellerindeki medyanın büyük bir finansal ve ekonomik krizin nedeni olarak virüsü göstermekte çokça çıkarı var. Bu, onları pür-i pak kılıyor.

Borsadaki çöküş koronavirüs ortaya çıkmadan çok önce tahmin ediliyordu.

Hisse senedi fiyatlarının ve (tahvil olarak da bilinen) borç kağıtlarının fiyatlarının yükselişi son iki üç yılda daha da ivmelenerek, son on yıldaki hasıla artışını kat be kat geçmişti. Daha ziyade finansal varlıkların büyümesine dayandığı için en zengin yüzde 1’in serveti de çarpıcı bir şekilde artmıştı.

Hisse senetlerinin fiyatlarının düşüşünün bilinçli bir kararla gerçekleştiği vurgulanmalı (burada bir komplodan bahsetmiyorum): en zenginlerin bir kısmı (büyük şirketler, yüzde 1) her finansal partinin bir sonu olduğunu bilerek hisseleri ellerinden çıkarmaya başlarlar. Süreçte zarar görmektense, başı çekmeyi yeğlerler. Bu büyük hisse senedi sahipleri hisse senedi fiyatları sert bir şekilde düşmeden en iyi getiriyi sağlamak için ellerindekileri ilk satanlardan olmayı tercih ederler. 2020 Şubat’ında büyük yatırım şirketleri, büyük bankalar, büyük sınai şirketler ve milyarderler son yıllardaki yüzde 15 ila 20’ye varan değerlenmeyi cebe atmak için aracılara özel borç kağıtlarının bir kısmını (tahvilleri) satma emri verdiler. Bunu yapacak zamana karar verdiler: buna “kârlarını” ayırma diyorlar. Başkalarının satmaya kalkışmalarıyla bir sürü davranışına neden olmaktan en az rahatsız olacak onlar. Kendileri için önemli olan, başkaları yapmadan satışı gerçekleştirmek. Bu bir domino etkisi yaratabilir ve küresel krize dönüşebilir. Bunun farkındalar ve 2007-09’da olduğu üzere pek sıkıntı çekmeden üstesinden geleceklerini düşünüyorlar. Örneğin Birleşik Devletler’de iki önemli yatırım ve varlık yönetim fonu BlackRock ve Vanguard başarılı performans sergilediler, Goldman Sachs, Bank of America, Citigroup ve Google, Apple, Amazon ve Facebook vd. gibi.

Başka önemli bir husus yüzde 1’in özel şirketlerin hisselerini satıyor olmasının, bu şirketlerin hisse senedi fiyatlarını düşürmesi ve borsaların çöküşüne neden olmasıdır. Aynı zamanda güvenli olarak görülen kamu borç kağıtlarını alırlar. Bu, özellikle, çok güçlü talebe bağlı olarak ABD devlet tahvillerinin fiyatının arttığı Birleşik Devletler’de geçerlidir. Ayrıca ikincil piyasada satılan hazine kağıtlarının fiyatındaki artışın, bu kağıtların getirisinde düşüş anlamına geldiğine dikkat etmeli. Bu kağıtları alan zenginler, şirketlerin hisseleri düşerken güvenlik arayışı içinde olduklarından daha düşük getiriyi kabul etmeye isteklilerdir. Sonuç olarak bir kez daha zenginler nazarında devlet kağıtlarının en güvenli kağıtlar olarak görüldüğü vurgulanmalıdır. Bunu akılda tutalım ve kamusal olarak dillendirmeye hazırlanalım, çünkü kamu borç krizinin tanıdık bir şekilde tekrarını ve piyasaların devlet kağıtlarıyla ilgili kaygılarının yakında yeniden zuhur etmesini bekleyebiliriz.

Yine de, otuz yılı biraz aşan bir süredir, yani neoliberal saldırı ve finansal piyasaların deregülasyonu yerleştikten sonra defaatle gerçekleşen şeye tekrar bakalım[i]: büyük şirketler (yüzde 1) üretime yatırımlarını azalttılar ve finansal alana daha fazla yatırım yaptılar (durum Apple gibi ikonik örnekler için de geçerli). Büyük şirketlerin 1980’lerde yaptıkları 1987’nin tahvil krizini ortaya çıkardı. 1990’larda tekrarlanan tercih 2001’de dot-com ve Enron krizine yol açtı. 2004 ve 2007’de tekrarlandı ve eşikaltı krizine, yapılandırılmış ürünlere ve 2008’de Lehman Brothers’ınki dahil yüksek profilli iflaslara yol verdi. Bu sefer büyük şirketler borsadaki hisse senedi fiyatlarında ve tahvil piyasasındaki borç kağıtları fiyatlarında (şirketlerin hisseleri ve devletler ya da başka kamu otoritelerinin ikraz ettiği borç kağıtlarının satıldığı piyasada) uzun pozisyon aldılar.[ii] Finansal varlıkların (hisse senetlerinin ve özel ve kamu borç kağıtlarının) fiyatlarının aşırı artmasınıın nedenleri arasında 2007-09 finansal ve ekonomik krizinden bu yana merkez bankalarının negatif eylemleri yer alıyor (buna daha önce değindim).

Bu olgu dolayısıyla sadece 2008-09 krizi sonrasındaki gün başlamadı; kapitalist ekonominin finansallaşması bağlamında tekrarlanan bir olgu. Daha öncesinde kapitalist sistem hem 19.yüzyılda hem de 1920’lerde, 1929 borsa krizine ve 1930’lardaki buhrana neden olan önemli finansallaşma aşamalarından geçti. 1930’ların Büyük Buhran’ı, II. Dünya Savaşı ve onu takip eden sınıf mücadelesinin radikalleşmesi sonrasında finansallaşma ve deregülasyon yaklaşık 40 yıl durduruldu. 1970’lerin sonuna kadar kayda değer bankacılık ya da borsa krizi görülmedi. Devletler büyük şirketlere finansal sektörde ne yapmak istiyorlarsa yapmalarını sağlayan izni tanıdığında bankacılık ve borsa krizleri tekrar görülmeye başlandı.

Son birkaç yıla bakalım. Üretimden gelen getiri oranını yeterli bulmayan büyük şirketler doğrudan üretimle ilgili olmayan finansal faaliyetler geliştiriyorlar. Durum, üretimi terk ettikleri anlamına değil, ancak oransal olarak üretim alanından ziyade finansal alanda yatırım yaptıkları anlamına geliyor. Bu aynı zamanda finansallaşma ya da finansallaşmış küreselleşme olarak biliniyor. Sermaye büyük oranda spekülatif faaliyetler aracılığıyla hayali sermayeden “kar elde ediyor”. Finansal alanın bu gelişimi Apple’ın da dahil olduğu büyük şirketlerin muazzam borçluluğunu artırıyor (bu konuyu bir dizi makalede ele almıştım).

Hayali sermaye bir sermaye türüdür, üretime gerçek bir bağ olmaksızın bilhassa finansal alanda gelişir. Doğrudan maddi üretime ve insan emeğinin ve doğanın dolaysız sömürüsüne bağlı olmadığı için hayalidir. Doğrudan sömürüden bahsediyorum, çünkü elbette hayali sermaye insan emeği ve doğa üzerinde, işçilerin yaşam koşullarını ve doğanın kendisini kötüleştirecek bir şekilde spekülasyonda bulunur.

Hayali sermaye, ellerini kirletmeden yani doğrudan üretim alanına bir yatırımda bulunmadan (makineler, hammaddeler almak, insan emeği için ücret şeklinde ödemede bulunmak vb.) üretim alanındaki zenginliğin bir kısmını ele geçirmek ister (Marksistler buna üretim alanında işçilerin ürettiği artı değerin bir kısmı diyorlar). Hayali sermaye, sahibinin temettüye erişeceğini umduğu bir hissedir. Eğer iyi bir temettü vadediyorsa [yatırımcı, ç.n.] Renault hissesi alabilir, ancak aynı zamanda iyi bir temettü vadediyorsa General Electric ya da Gloxo Smith Kline, ya da Nestle ya da Google hissesi almak için elindekini satabilir. Hayali sermaye aynı zamanda bir şirketin çıkarttığı borç kağıdı ya da kamu borç kağıdıdır. Ayrıca yapılandırılmış bir ürün, bir türev biçimi alabilir. Hayali sermaye, kendisi üretim alanından ayırmışken kar yaratabileceği yanılsaması yaratır. Aracılar, brokerlar, büyük şirket yöneticileri “ürettikleri” kanaatindedirler. Ancak bir noktada sert bir kriz patlak verir ve (borsa çöküşleriyle, tahvil piyasasında fiyatların düşmesiyle, emlak fiyatlarının düşmesiyle) hayali sermayenin büyük bir kısmı havaya karışır.

Büyük şirketler defaatle finansal alanda kurşunu altına dönüştürebileceklerine inanmamızı isterler ya da bizi inandırırlar, ancak dönemsel olarak gerçeklik kendisini gösterir ve kriz patlak verir.

Kriz ortaya çıktığında bir yandaki kıvılcımla (bugün koronavirüs kıvılcım olabilir) diğer yanda esas nedenler arasında bir ayrım yapılması gerekir.

Son iki yılda üretken sektörlerde büyük bir yavaşlama görüldü. Almanya, Japonya (2019’un son çeyreği), Fransa (2019’un son çeyreği) ve İtalya gibi çok sayıda büyük ekonomide sınai üretim geriledi ya da keskin bir şekilde yavaşladı (örn. Çin ve Birleşik Devletler). 2007-09 sonrasında toparlanan otomobil sanayi gibi bazı sınai sektörler 2018-19’da satışlar ve üretimde önemli düşüşle birlikte büyük bir krize girdiler. Dünyanın en büyük araba üreticisi olan Almanya’da üretim Ekim 2018 ile Ekim 2019 arasında yüzde 14 geriledi.[iii] Birleşik Devletler ve Çin’de de, Hindistan’da olduğu üzere otomobil üretimi 2019’da geriledi. Fransa’da bu 2020’de gerçekleşecek. Alman ekonomisinin başka bir öncü sektörü olan makine malzeme üretimi sadece Ekim 2019’da yüzde 4,4 geriledi. Bu ayrıca makine araçları ve başka sınai malzemeler için de geçerli. Uluslararası ticaret durağanlaştı. Uzun bir zaman diliminde maddi üretim alanında kar oranı azaldı ya da yerinde saydı ve üretkenlik kazanımları da düşüş kaydetti.

2018-19’da üretimde ekonomik krizin çeşitli olguları kendilerini net bir şekilde açığa vurdular, ancak finansal alan tam kapasiteyle işlemeye devam etti. Büyük medya ve devletler durumun genel olarak iyi olduğu ve üretimdeki yavaşlamaya ek olarak bir sonraki finansal krizden bahsedenlerin sadece kötü şans getireceklerini onaylatmak için her şeyi yaptılar.

Toplumsal sınıf perspektifi önem arz ediyor: büyük şirketler için, finansal alanda çarkıfelek dönmeye devam ettikçe, oyuncular işlerine devam eder ve bunlar durumdan memnun kalırlar.  Büyük şirketlere bağlı olan devletler için de, ister eski sanayileşmiş Kuzey Amerika, Batı Avrupa devletleri oldun ister Japonya, Çin, Rusya ve başka gelişmekte olan ekonomiler olsun aynı durum geçerli.

2019’da reel hasılanın artışı dikkate değer oranda durmuş ya da durağanlaşmış veya düşmeye başlamışken finansal alanın genişlemesi devam etti: hisse senedi fiyatları rekor seviyelere ulaşarak artmaya devam etti, özel ve kamusal borç kağıtlarının fiyatları artmaya devam etti, gayrimenkul fiyatları da bir dizi ekonomide yükseliş kaydetti.

2019’da (Çin ve Hindistan’da) üretim yavaşladı, (Avrupa’nın çoğunda) durağanlaştı ya da yılın ikinci yarısında (Almanya, İtalya, Japonya ve Fransa’da) öncelikle küresel talebin daralması nedeniyle düşüş baş gösterdi: birçok devlet ve işveren ücretleri ve emekli maaşlarını düşürme uğraşındaydılar, ki bu uğraş gelirlerindeki düşüşü telafi edemeyen ailelerin artan borçları nedeniyle tüketimi düşürdü. Benzer bir şekilde devletler kamu harcamalarında ve kamu yatırımlarında kesintilere yol açacak şekilde kemer sıkma siyaseti güttüler. Nüfusun çoğunluğunun satın alma gücündeki düşüş ve kamu harcamalarının azalmasının bileşimi toplam talebin gerilemesine ve böylelikle üretilenlerin bir kısmının uygun pazar bulamamasına neden olarak ekonomik faaliyetin gerilemesine yol açar.[iv]

Nerede durduğumuzu netleştirmek önem arz ediyor: Üretim artışına bayıldığım için bir üretim krizinden bahsetmiyorum. Daha ziyade mevcut ekolojik krize yanıt olarak küçülmenin örgütlenmesi (planlanması) taraftarıyım. Kişisel olarak dünya genelinde üretimin azalması ya da durağanlaşması beni üzmüyor, tam tersi. Daha az araba üretilmesi ve satışların azalması çok iyi. Diğer yandan kapitalist sistem için bu durum geçerli değil: kapitalist sistem sürekli olarak üretimi artırmak ve yeni pazarları fethetmek zorunda. Bunu başaramadığında ya da tıkandığında finansal spekülasyon dünyasını geliştirerek ve üretim alanına doğrudan bağlı olmayan çok daha fazla hayali sermaye çıkartarak yanıt veriyor. Yıllar boyunca bu işe yarıyor, sonra spekülatif balonlar patlıyor. Kapitalizmin tarihinde birçok sefer, kapitalist sistemin ve üretimin sürekli yayılma mantığı, ticaret savaşları (bugün bilhassa Birleşik Devletler ve ticaret partnerleri arasında durum aynı) ya da gerçek savaşlarda ifadesini buldu ve bu ihtimal günümüzde tamamen seçenekler dışında değil.

Toplumun çoğunluğunu (bu nedenle yüzde 1 karşısında yüzde 99’unu) oluşturan, sömürülen ve imtiyazlı olmayan toplumsal sınıflar açısından, üretken ya da finansal ya da finansallaşmış ya da finansallaşmış üretken; adı ne olursa olsun sermaye birikimi mantığından net bir kopuşun gerekliliği muhakkak. Küçülme hemen başlamalı ve ekolojik krizle mücadele etmek için acilen planlanmalı. Daha az ve daha iyi üretmeliyiz. Toplumun sıhhati için gerekli birçok ürünün üretimi artmalı (düzgün konutların yapımı ve yenilenmesi, kamusal ulaşım, sağlık merkezleri ve hastaneler, içme suyu temini, atık tesisleri, okullar vb.) fakat birçok başka ürünün imalatı radikal bir şekilde azalmalı (kişisel arabalar) ya da yok olmalı (silah imalatı). Sera gazı salımları çarpıcı ve hızlı bir şekilde azalmalı. Çeşitli endüstriler ve tarımsal faaliyetler dönüştürülmeli. Diğer önlemler sermayenin vergilendirilmesi ile birlikte kapsamlı bir vergi reformunu, telafi edecek yeni işe alımlarla ve ücret seviyesinin korunmasıyla birlikte çalışma saatlerinin azaltılmasını, ücretsiz kamusal sağlık hizmetlerini, eğitimi, kamusal ulaşımı, cinsiyet eşitliğini sağlamak için etkili önlemleri kapsıyor. Servetin, toplumsal adaleti gözeterek, insan haklarını önceleyerek ve kırılgan ekolojik dengelere dikkat edilerek dağıtılması gerekiyor.

Gerçek gelirinin (yani satın alma gücünün) azaldığını ya da yerinde saydığını gören nüfusun büyük bir kesimi, bu azalma ya da duraksama karşısında hayati meseleler dahil (yiyecek almak, çocukları okula göndermek, kamusal ulaşım olmadığı için araba almanın gerekli olduğu durumda işyerine gitmek, sağlık bakım hizmetlerini karşılamak vb.) tüketim düzeylerini korumak için borç almaya yöneliyor. Dünya nüfusunun çoğunluğunun artan borçluluğuna karşı radikal çözümler geliştirilmeli ve borçların iptaline gidilmeli. Hane borçları (öğrenci borçları, kötücül mortgage borçları, kötücül tüketici borçları, kötücül mikrokredi ile ilişkili borçlar vd.) bu nedenle iptal edilmeli. Toplumun çoğunluğunun gelirini artırmak, sağlık, eğitim, ulaşım alanlarında kamu hizmetlerinin niteliğini ücretsiz olacak biçimde kayda değer bir şekilde artırmak gerekli.

Kapitalist dünya sisteminin çok boyutlu bir kriziyle karşı karşıyayız: ekonomik kriz, ticaret krizi, ekolojik kriz, gezegen üzerinde kapitalist tahakküm sisteminin parçası birçok uluslararası kurumun krizi (DTÖ, NATO, G7, FED, Avrupa Merkez Bankası), önemli ülkelerde siyasal kriz (özellikle Birleşik Devletler’de büyük şirketlerin iki partisi arasında olan kriz). Birçok ülkenin halkları nezdinde kapitalist sistemin reddedilme seviyesi, Pinochet (1973), Thatcher (1979) ve Reagan (1980) yönetimi altında neoliberal saldırının başlangıcından bu tarafa, son elli yılda hiç olmadığı kadar yüksek.

Gayrimeşru borçların, bu hayali sermaye biçiminin iptali, başka önlemlerin bulunduğu daha kapsamlı bir programın parçası olmalı. Eko-sosyalizm çözümlerin merkezinde yer almalı ve bir kenara atılmamalı. Kapitalist sistemin çok boyutlu krizi karşısındaki mücadeleye öncülük etmeli ve ekolojist-feminist-sosyalist bir çıkış yoluna düşmeliyiz. Bu acil ve mutlak bir zorunluluk.

Eric Toussaint tarihçi ve siyaset bilimci, IV. Enternasyonal Üyesi, Üçüncü Dünyanın Borçlarının İptali Komitesi Enternasyonal’inin sözcüsüdür.

Çeviri: Ali Rıza Güngen

Kaynak: https://www.politikyol.com/haftanin-cevirisi-hayir-borsadaki-dususun-nedeni-koronavirus-degil-eric-toussaint

[i] Bkz. Eric Toussaint, Bankocracy, 2015. Bölüm 3, “Thirty years of financial deregulation”.

[ii]Bir finansal varlıkta uzun pozisyon almak, o konumu alanın, ilgili finansal varlıktan yeterince elinde bulundurduğu anlamına gelir. Uzun pozisyon alan finansal varlığın değerinin artacağı beklentisindedir.

[iii] Alman araba sanayi doğrudan 830 bin kişiyi istihdam ediyor ve daha genel olarak ekonomide 2 milyon iş olanağını destekliyor (Kaynak: Financial Times, “German  industry hit by biggest downturn since 2009”, 6-7 Aralık 2019).

[iv] Krizlerin açıklanması bakımından Marksist iktisatçılar arasında iki büyük okul ortaya çıkmıştır. Biri krizlere kitlelerin  eksik tüketimin (tüketim mallarının aşırı üretiminin) neden olduğu iddia eder, diğeri krizlere aşırı birikimin neden olduğu kanısındadır (karın üretim malları üretimi alanında genişlemeye devam edememesi). Bu tartışma krizleri “yetersiz toplam talep” ile açıklayanlar ve “orantısızlık” ile açıklayanlar arasındaki eski tartışmanın bir varyantıdır. Ernest Mandel, Theories of Crisis: An Explanation of the 1974-82 Cycle, in M. Gottdiener & Nicos Komninos der. Capitalist Development and Crisis Theory: Accumulation, Regulation and Spatial Restructuring, New York, 1989, s. 30. Mandel’i takip ederek mevcut krizin tüketim mallarının aşırı üretimi krizine (dolayısıyla yetersiz talebe) ya da sermayenin aşırı birikimine (bu nedenle, karın yetersizliğine) indirgenemeyecek kadar çok sayıda etkene bakarak açıklanması gerektiğini düşünüyorum.

İtalya’da Corona Günlerinde Grev: “Sağlık Herkesin Hakkı”

Coronavirüs salgınından dolayı hayatın durma noktasına geldiği İtalya’da işçiler bir dizi şehirde greve gidiyor.

Covid-19 virüsü dünyanın dört bir yanına yayılıyorken, Avrupa’da salgından en fazla etkilenen ülke olan İtalya’da hala açık olan fabrikalarda kendiliğinden grevler patlak veriyor. İşçiler sağlıkları için gerekli önlemlerin alınmamasını protesto ediyor.

Brescia bölgesinde bir dizi fabrikada iş bırakan işçiler «bizler kesimlik hayvan değiliz» diyerek fabrikalarının 15 gün süreyle kapatılmasını talep ediyor. Mantova bölgesindeki tarihi bir giyim markası olan Corneliani fabrikasındaki 450 işçi de iş bırakma eylemine başvuruyor: «A ve B sınıfı yurttaşlar olamaz. Sağlık herkesin hakkı» diyorlar. Birçok yerde başbakanlık güvenlik genelgesinde ifade edildiği gibi birer metre arayla çalışmanın imkanları yok. Sendikacılara göre işçi için iki farklı gerçeklik doğuyor. Bir yanda fabrika dışında, olabildiğince dikkatli biçimde tüm tedbirlerin alındığı bir hayat, öte yandan bunların hiçbir geçerliliğinin olmadığı bir çalışma hayatı. Metalürji alanındaki sendikalar fabrikaların kapatılarak 22 Mart’a kadar işyerlerinin dezenfekte edilmesi, sağlık önlemlerinin alınması ve çalışma koşullarının bunlara göre yeniden düzenlenmesini talep ediyorlar. 

Bu hafta boyunca kendiliğinden ve örgütlü biçimde gelişen çok sayıda grev ve iş bırakma eyleminin ardından CGIL, CISL ve UIL sendikal konfederasyonları Başbakan Guiseppe Conte’un çağrısıyla bir dizi bakanla görüştü. Konfederasyonlar, imzalanan sağlık ve güvenlik protokolüne fabrika sahipleri tarafından uyulmasını talep etti ve greve giren tüm işçilere sahip çıkacağını açıkladı. 

Kaynak: https://www.repubblica.it/economia/2020/03/12/news/fabbriche_scioperi_coronavirus-251055353/

https://www.huffingtonpost.it/entry/fabbriche-aperte-i-lavoratori-in-rivolta-non-siamo-carne-da-macello_it_5e6a3870c5b6dda30fc4601e

Lenin ve Devrimci Parti (2) – Ernest Mandel

IV

İşçi sınıfının devrimci teorisyeni ve politikacısı olarak Lenin’in prestiji toplumdaki, devletteki ve partideki bürokratikleşme sürecinin çabuk farkına varması ve beraberinde ona müdahalesindeki umutsuzluk ile daha da arttı. Hem Lenin hem de Troçki’nin mistik iktidar düşkünü portreleri bertaraf edilmelidir[1]. Lenin’in benzersiz bir enerji yoğunluğuna, etkileyici bir kararlılığa ve bu kararlılığı destekleyen yüksek bir özgüvene sahip olduğu doğrudur. Bu karakterdeki bir insanın “Ben Rus işçi sınıfının önünde suçluyum” sözünü kullanması dramatik ve olağandışı bir kendi kendini analiz ile öz eleştiri çabasını gösterir[2].

Gerçekte Lenin’in yaşamının son iki yılı büyüyen bir umutsuzluğu yansıtır. Lenin, Rusya’daki ve Rusya Komünist Partisi’ndeki bürokratik yozlaşmanın bilincindeydi ancak bu mücadelede büyüyen bir yalnızlık duygusuna kapılıyor ya da çürümeyi durduramayacağı düşüncesi kafasına takılıyordu. Lenin’in son mücadelesi[3] üzerine ünlü kitabın yazarı Moshe Lewin’in dikkatimizi çekmesi gerektiği gibi, bu aslında Lenin’in, Stalin’in Gürcü azınlığa karşı kaba taktiklerine karşı mücadele verdiği Gürcü sorunu ile sınırlı değildi[4]. Lenin’in 1922 ve 23’teki konuşmaları artan bir oranda bürokratikleşmenin teşhiri ile doludur. Bu mücadeleyi inceleyen ve mücadelenin başarılı aşamalarını birleştiren böyle bir kitap uzun zamandır beklenmektedir.

Bu mücadele boyunca Lenin parti aygıtının kendisinin de bir bürokratik yozlaşma geçirmekte olduğu sonucuna vardı. Buna tek çözüm yolu olarak doğrudan üreticilerin – fabrika işçileri kadroları ve köy emekçileri kadroları – merkezi işçi önderliği ve Bolşevik parti önderliğinde daha fazla sayıda katılımlarının sağlanmasını gördü[5]. Burada, her şeye rağmen o dönemde parti aygıtının parti içi demokrasiyi boğma ve Bolşevik işçilerin görüşlerini ifade etmelerini önleme kapasitesinin Lenin’in tekliflerinin pratikte uygulanabilirliği üzerine ciddi bir şüphe düşürdüğünü eklememiz gerekir[6].

1922-23 yılları arasında işçilerin depolitizasyon ve durgunluk seviyeleri büyük oranda artmıştı. Lenin’in bilinçli kavrayışı ve parti çoğunluğunu saptıkları yanlış yoldan geri döndürme kapasitesi arasındaki anahtar bağ, aktif bir öncü işçi kitlesinin var olduğu ve kendisinin parti içinde yalnız olmadığı Nisan 1917’de ve 1918 Brest-Litovsk anlaşması sırasında mevcuttu. Fakat böyle bir bağ 1922-23’te artık mevcut değildi. Temelde, Lenin’in 1922-23’te ve Troçki’nin 1923’te bürokratikleşmiş parti önderliğine karşı yürüttükleri mücadelelerinde başarısızlığa uğramalarının nedeni buydu. Bu nedenle Stalin; Zinoviev, Kamenev ve Buharin’in de yardımıyla – öyle bir yardım aslında bir intihardan başka bir şey değildi – parti aygıtını kullanarak sağladığı parti üzerindeki kontrolünü pekiştirebildi. Böylece Stalin, Bolşevik Partisini yok edecek olan kanlı diktatörlüğüne giden yolda yürümeye başlayabildi[7].

Bu gelişmelerin ışığında, yeni kuşaklardan oluşan Sovyet kamuoyunda gelişen Lenin’in Bolşevik önderliğe karşı bilinçli olarak bir darbeye giriştiği tezi -bu tez her şeyden önce Jacques Sadoul’un Lenin ile ilişkilendirdiği bir cümleye dayanır- ciddi olarak savunulamaz hale gelir[8].

Bu süreci tersine çevirmede kritik dönem 1920-21 yılları idi. Bu amaca ulaşmada izlenecek hayati yol ise Sovyetlerde ve parti içinde demokrasinin sınırlanması değil aksine genişletilmesiydi. Lenin’in bu konuda özeleştiri yapmaya zamanı olmadı ancak Troçki ve Buharin’in vardı. Onlar da bunu yaptılar.

Gerçekten, güçlü bir parti aygıtının ortaya çıkması ile 1922-23’te Lenin onun bir tutsağı haline geldi. Neil Harding’in de anlattığı gibi, “artık parti aygıtı onu kontrol altında tutuyordu. Ona rejimini dikte ediyor, kitap ve dergilerin ona ulaştırılmasını engelliyordu [hatta parti dökümanlarına -E.M.]. Lenin kendi oluşturduğu ağın içinde tuzağa düşmüştü[9].”

V

Lenin hayatının en önemli politik kavgasında parti ve devletteki bürokratik yozlaşmayla mücadelede en etkili olacak yolu seçerken tereddüt etti. Alt tabakadaki parti üyelerine (Bolşevik İşçiler) Stalin’in aygıtına karşı yapılacak çağrılar, ne dereceye kadar parti önderliğine izlediği yanlış yoldan geri dönmesi için yapılacak çağrılarla birleştirilmeliydi? Bu çağrılar parti dışındaki işçilere bu mücadeleye katılmaları yolunda yapılacak ihtiyatlı çağrılarla hangi boyutta birleştirilmeliydi? Rusya Komünist Partisi içerisindeki bütün başarılı muhalefet hareketleri -Demokratik Merkezciler 1919, Troçkist Sol Muhalefet 1923, Birleşik Muhalefet 1926-27, Buharin-Rıkov Grubu 1927-30, Sol Muhalefet 1927- bu sorunla yüzyüze gelmişlerdi[10].

Bu problemi Lenin için -daha sonra Buharin için olacağı gibi- tam bir ikileme çeviren; parti diktatörlüğünün, işçi sınıfının uzun dönemdeki iddia edilen yapısal yetersizliğinin analizi yoluyla sosyolojik olarak meşrulaştırılmasıydı. 1920-21 yıllarındaki yazılarında beliren bu formülasyonlar onun bundan önceki düşünceleriyle çelişiyordu -sadece 1917-20 aralığındakilerle değil aynı zamanda 1905-1908 ve hatta daha erken dönemdekilerle bile.

“Proletarya Diktatörlüğü sınıfın tamamını kapsayan bir organizasyon aracılığıyla uygulanamaz, çünkü proletarya bütün kapitalist ülkelerde hâlâ öylesine bölünmüş ve yozlaşmıştır ki bütün proletaryayı içine alan bir organizasyon proletarya diktatörlüğünü doğrudan uygulayamaz. Diktatörlük sadece sınıfın devrimci enerjisine sahip bir öncü tarafından uygulanabilir. Bütün, tıpkı bir dişli çark düzeneği gibidir, öncüden sınıfın ileri kesimlerine ve ondan da diğer çalışan kesimlere uzanan aktarma kayışı olmadan çalışmaz.[11]

Bu saptamalar, konjonktürel analizlerin yapısal analizlerle ciddi olarak -teorik olarak doğrulanmadan- iç içe geçtiğini gösterir. Bu saptamalara Lenin’in 1921’den sonraki yazılarında ve konuşmalarında rastlanmaz ancak zihninden tam olarak uzaklaşmış oldukları da söylenemez. Bu teorik çelişki çözümlenmeden Gordion’un düğümünün kesilebilmesi mümkün değildi.

Köküne inildiğinde sorun aslında çok basitti. Rusya işçi sınıfının sınıf dışına düşmesinin (déclassé) ortaya çıkardığı özellikler o dönem Rusya’daki üretici güçlerdeki istisnai düşüşün bir sonucu muydu? – böyle bir durumda, meydana gelecek iyileşmelerle beraber bu durumun istikrarlı bir şekilde düzelmesi gerekirdi- Ya da bu özellikler proletaryanın -”norma1” kapitalizm koşulları altında bile sahip olduğu- geçmişteki burjuva toplumunun proletaryanın devrim sonrası politik davranışları üzerindeki öznel ve nesnel etkisi sonucu ortaya çıkan kalıcı özellikler miydi? İkinci önermenin kabulü aynı zamanda proletaryanın -en azından kısa vadede- kendi diktatörlüğünü hiçbir yerde ve hiçbir zaman uygulayamayacağının da kabulü anlamına gelir. Bu durumda diktatörlük sadece parti tarafından uygulanabilir.

Sorunu cesurca ve gerektiği gibi ortaya koyması ve bir çözüme doğru ilerlemesi, dürüst ve derinliğe sahip bir teorisyen olarak Lenin’in karakteristik özelliklerinden biriydi. Stalin, MaoZe Dung ve onların ardılları bunu yapacak cesarete ve dürüstlüğe hiçbir zaman sahip olmadılar. Ancak Lenin 1920-21’deki hatalı formülasyonundan 1922-23’de uzaklaşsa da hiçbir zaman ona karşı açık ve kesin bir karşı pozisyon almadı.

1923 yılıyla beraber Troçki ve Sol Muhalefet böyle bir karşı pozisyon aldılar. Onlar, Stalin’in izlediği yola karşı yürüttükleri amansız mücadelede -Sovyet Rusya’da ve Komintern içinde- Rusya’daki ve dünyanın diğer coğrafyalarındaki işçi sınıflarının devrimci potansiyeline karşı her zaman sarsılmaz bir inanç taşıdılar.

Bu söz konusu devrimci potansiyel şüphesiz kendini her zaman, her yerde, her gün, her ay ve her tartışmada göstermiyordu. Yükseliş ve düşüş dönemlerinden, savunmada kalmanın ve devrimci yükselişin yaşandığı dönemlerden geçiyordu. Fakat bu yükseliş belirginleştiğinde bir devrimcinin görevi, sürecin olgunlaşmasına katkıda bulunmak, çabalarını devrimci bir zafer için en uygun koşulların oluşturulmasına yoğunlaştırmaktır. Rus parti politikaları göz önüne alındığında bu koşullar, politik ve kültürel koşullar kadar ekonomik ve sosyal koşulları da kapsar. Troçki’nin ve Sol Muhalefet’in bugün IV. Enternasyonal tarafından da tamamen paylaşılan tavrının bu açıdan Marks ve Engels’in bu sorun karşısında takındıkları tavırlarla aynı olduğunu söylemek gereksizdir.

Marks ve Engels’in kapitalizm üzerine özgün düşüncelerinden biri de kapitalizmin bütün olumsuz etkilerine rağmen işçi sınıfında ahlaki değerleri de içeren ve kendisine yeni bir toplumun inşasında diğer sınıflarla karşılaştırıldığında benzersiz bir üstünlük veren potansiyel bir ekonomik ve politik güç ile mantalite geliştirdiğidir. “Devlet ve Devrim”in Lenini gibi Sol Muhalefet’in oluşturduğu platform da Marksizmin bu vazgeçilmez parçasının saf bir ürünü ve uygulamasıydı.

Lenin’in bu sorun üzerindeki 1921-22’deki yalpalamalarının nesnel bir sebebi vardı. Rus işçi sınıfı yeniden güçleniyordu, ancak bu güçlenme hangi boyutlarda hızlı bir militanlaşmaya dönüşebilirdi. Uluslararası kapitalizmin geçici konsolidasyonunda bir dönüm noktası yaşanıyordu ancak bu ne dereceye kadar kısa vadede devrimci fırsatlara götürecekti.

Lenin ikinci defa hastalanmayıp Rusya ve Almanya’daki trajik gelişmeleri izleyebilseydi muhtemelen Troçki’nin o yıl içinde ulaştığı sonuçlara ya da aynı olmasa da benzer sonuçlara ulaşırdı. Fakat bir teorisyen olduğu kadar pratik bir politikacı olarak da Lenin problemlere şu açıdan yaklaşıyordu: “Bu durum karşısında şimdi ne yapmalı? Bir sonraki atılacak adım nedir?” 1923’deki durumda bu bakış açısı onun cevabını şekilsizleştirmişti.

Bürokrasi kesinlikle zayıflatılmalıydı. Parti aygıtı zaten her hücresiyle bürokratize olduğundan bürokrasinin toplum üzerindeki etkisini kırmada kullanılamazdı, o da buna istekli değildi. İşçi sınıfı kısmi olarak da olsa demoralize olmuş ve déclassé bir halde bulunduğundan yeni bir yol için acil bir mücadeleye girmeye hazır değildi. Bolşevik işçiler de kısmen bu depolitizasyon ve demoralizasyon sürecine girmişlerdi ve durumu düzeltebilecek durumda değildiler (en azından kısa vadede). Böylece Lenin çaresizlik içinde hızlı bir tarihsel değişimin yegâne aracı olarak parti önderliğine yöneldi.

Fakat parti önderliği de her biri kendine özgü erdem ve zayıflıklara sahip bireylerden oluşuyordu. Lenin “Vasiyet”inde durumu sosyolojik olarak ortaya koyarken, kişisel değerlendirmeler ve kişisel bir öneri ile bitiriyordu: “Stalin’i genel sekreterlikten uzaklaştırmak.”

Lenin’in probleme yaklaşma biçiminde bir yanlışlık yoktu elbette. Bu yaklaşım hali hazırda ilerleyen bürokratikleşme sürecinin önemli bir özelliğiyle ilgileniyordu: Stalin’in parti aygıtı üzerindeki neredeyse sınırsız kontrolü ve bunun doğurduğu sonuçlar. Fakat bu öneri yetersiz olduğu kadar mantıksal olarak da belirsizdir.

Stalin’in parti üzerinde böyle bir kontrole sahip olduğu kabul edildiğinde birkaç düzine insan arasında yapılacak bir oylama bu gücü nasıl kırabilirdi? Bu sonuca ulaşabilmek için çok daha geniş ölçekteki güçlerin harekete geçirilmesi gerekmez miydi? Ayrıca böyle bir mantıksal çizgiye saplanma nedeniyle çok yanlış bir sonuca ulaşmak da mümkündür: eğer her şeyin parti önderliğinin etrafında döndüğü bir defa kabul edilirse bu kez bu önderliğin birliğinin sağlanması Sovyet iktidarının muhafazasında anahtar bir konuma gelir.

Lenin kendi konumundaki açık çelişkilerin farkında değildi. Vasiyet açıkça, yaklaşan XII. Kongre’ye ve partinin bütününe hitaben yazılmış bir mektuptu. Bu anlamda da mektup açıkça olmasa da Stalin karşıtı delegelere ve kararsızlık içindeki Politbüro’ya yapılmış bir çağrıydı. Lenin birkaç yüz işçi ve üretici köylünün Merkez Komite’ye entegrasyonunu teklif ettiğinde gerçekte yine merkezi parti önderliğinin dışındaki güçlere sesleniyordu.

Fakat yaklaşan Termidorla mücadelede partinin birliği sorununu en önemli kısa vadeli hedef olarak ortaya atarak eski Bolşeviklerin Stalin’den önce teslim olmalarının kavramsal temelini hazırlamış oldu.

Bu, her şeyden önce Lenin’in partisi ve hizbinin 1921 öncesindeki gerçek gelenekleriyle çelişiyordu. Bolşeviklerin önde gelen liderleri; tıpkı Lenin’in Nisan 1917’de yaptığı gibi; önderliğin yanlış olduğunu düşündükleri kararlarına karşı sık sık parti üyelerine çağrıda bulunmuşlardı. Parti önderleri teorik düşüncelerini açıklamakta – bu düşünceler Lenin ve parti çoğunluğu tarafından paylaşılmasa bile – hiçbir zaman tereddüt etmediler. Birçok kez, tamamen yanlış olduklarını düşündükleri çoğunluğun politik duruşuna karşı işçi sınıfına çağrılarda bulundular.

Lenin onları bu eylemlerinden dolayı birçok kez eleştirdi[12]. Fakat bu, hiçbir zaman parti içi baskıya ya da onları diğer Bolşeviklerin yardımıyla engellemeye kadar varmadı. Bu tavrın benzeri, Troçki Bolşeviklere katılma eğilimine girdikten sonra Lenin’in ona karşı olan tutumunda daha da fazla fark ediliyordu. Lenin 1923 başlarındaki Gürcü sorunu üzerinde Troçki’nin mücadelesine, kısa zaman önce aralarında sendikalar sorunu hakkında geçen tartışmaya rağmen destek vermişti.

Böylece, parti önderliği içindeki farklılıkları bastırma eğilimi hem Bolşevik geleneği ile hem de diyalektik mantığın kendisiyle bağdaşmıyordu. Troçki’nin “Yeni Yol”da Lenin’in vurguladıklarıyla tamamen uyumlu olarak belirttiği gibi “Parti Birliği ve Demokratik Merkeziyetçiliğin merkezci yönü son tahlilde parti önderliğinin (çoğunluğunun) doğru siyasal yönelimine tabidir.[13]” Bu önderliğin aldığı kararlar bir kez, proletarya için ölümcül sonuçlar doğurmaya başladığında izlenen yanlış yolu düzeltmek için her anlamda verilmesi gereken mücadeleyi reddetmek arzulanan amaçla çelişir[14]. “Parti birliğine zarar vermeyi reddetme” bir fetişizm haline gelir. Parti, proletaryanın kurtuluşu yolunda bir araç olmaktan çıkar ve amacın kendisi haline gelir.

Devrimci Sosyalistler, Sosyal Demokrasi’nin1914’teki emperyalist savaş öncesi sergiledikleri teslimiyet karşısında parti birliğini sorgulamayı red mi etmeliydiler? Ya da Stalin ve III. Enternasyonal’in 20. yüzyılda uluslararası işçi sınıfının karşı karşıya kaldığı en büyük felaket olan Hitler’in Almanya’da iktidara gelmesine yardımcı olan ultra-sol politikalarına karşı parti birliğini sorgulamayı geri mi çevirmeliydiler? Bu soruların cevabı bellidir.

Son tahlilde Lenin’in içine düştüğü ikilemin çözümü proletaryanın devrimci potansiyeli sorununa dayanır.

Eğer bu potansiyeli – en azından öngörülebilen bir gelecek için[15] – inkâr edersek bu bizi kaçınılmaz olarak sosyalizmin uygulanamaz bir sistem olduğu sonucuna götürür. Parti bürokrasisinin, ayrıcalıklarıyla kirlenmeden kalabileceğine ve onun en sonunda kendi yok oluşuna neden olacak eşitlikçi bir devlet inşasına istekli olduğuna inanmak tarihsel materyalizmin alfabesinin inkârıdır. Bütün kanıtlar bunun tersini işaret etmektedir. Parti aygıtı (parti bürokrasinin yönetimi) uzun vadede, sosyalizmin inşasında proletaryanın öz örgütlenmesinin ve öz eyleminin yerini tutamaz. Eğer öz örgütlenme ve öz eylem gerçekçi olasılıklar değilse o zaman sosyalizm de gerçekçi bir olasılık değildir. 1923-27 arasında Buharin bu düşünceye muhalif tezi şu şekilde formüle etti:

“Bu geçici dönem, işçi sınıfı çeşitli şekillerde yapısını değiştirdiğinde, kendi birikiminden; kültürel, ideolojik, teknik vs değişimler geçiren, bu birikim evreninden faklı bir yaşam biçimi olarak beliren kararlı insanları ön plana çıkardığı, bütün ülkeyi demir yumrukla yönetebilen ve işçi sınıfının çok farklı görevler yüklediği parti kadrolarının ortaya çıktığı dönemdir.[16]

Eğer bir insan proletaryanın militanlığında keskin düşüşler yaşandığı dönemlerde bile bu düşüşün geçici bir fenomen olduğuna inanırsa o zaman öncünün gündeminde karşı devrime karşı savaşın, işçi sınıfının militanlığının yeniden doğuşuna hizmet eden politikalarla birleştirildiği operasyonlar yer alır. Bu durumda da “parti birliği”, “parti önderliğinin birliği” değil, bu yeniden doğuşu mümkün kılacak politikalar için verilecek mücadeleye tabi olur. Troçki bürokratik dejenerasyona karşı savaşında önce Komünist Parti üyelerine, daha sonra da ülke içinde ve dışındaki işçi sınıfına yaptığı çağrılarda haklıydı. Buharin ve Eski Bolşevikler bu kritik adımı atmayarak hata yaptılar ve Sta1in’in terörist diktatörlüğüne giden yolu onun için düzelttiler[17]. Lenin bu mücadelede iki tarafın arasında ortada bir yerde durdu. Ancak biraz daha yaşasaydı hiç kuşkusuz Troçki’nin durduğu yere yönelecekti.

VI

Bu sorunlar, yüzyılımızda sosyalizm içinde ve hatta insanlığın kaderinde çok önemli bir yer işgal etmektedir. Bu rolleri, onları günümüzde devrim ve karşıdevrimin başlamakta olan oyununda en önemli oyuncular haline getirmiştir. “Her ne pahasına olursa olsun parti birliğini koruma” dogması temelde “Parti daima haklıdır” olarak ifade edilen bir başka dogmaya dayanmaktadır. Lenin’in ne düşüncelerinde ne de yazılarında izine rastlanmayan bu dogma şüpheyle de olsa genelde Stalinist partiler tarafından kabul edilmiştir. Bu dogma ilk olarak Tito, Komintern’in emirlerine uymayı reddettiğinde tartışmaya açıldı. Bu, aynı zamanda Tito’nun Yugoslav Komünist Partisi içindeki otoritesinin de tartışmaya açık olduğu anlamına geliyordu.

Mao, Stalinist dogmanın sorgulanmasını, parti azınlığının çoğunluk karşısında haklı olabileceğini belirterek açıkça formüle etti. (Ancak bu “bilgelik” Mao’nun kendisini kazara Komünist Partisi’ndeki azınlık grubunun içinde bulduğu zaman ortaya atılmıştı.) Mao böylece tarihin temel dersinin “İsyanın her zaman doğruluğu kanıtlanır” (buna politik hatalar yapmış olan parti önderliğine karşı olan isyan da dahildir) olduğu sonucuna vardı. Öğrenci gençliğe bürokratikleşmiş parti aygıtı ve önderliğine karşı çağrıda bulundu.

Fakat bu yüce prensip pratikte oldukça sınırlandırılmıştı. “Mao Zedong’un düşüncelerine ve liderliğine karşı olanlar dışında, bütün isyanların doğruları kanıtlanır.” Mao için, Liu Şaoşi ve Deng Xiaoping tarafından yönetilen aygıta karşı ayaklanan gençliğe çağrıda bulunmak devrimci bir tavır, Liu Şaoşi ve Deng Xiaoping tarafından Mao’nun aygıtına karşı işçilere çağrı yapmak ise karşı-devrimci bir tavırdır.

Marksist düşünce tahrif ediliyor. Politik aktörlerin sınıfsal niteliğine artık üretim ilişkileri değil ideolojiler (yanlış sosyal bilinç) karar veriyor. Sınıfın öz eylemi ile proletaryanın partisi önderliği arasındaki gerçek iletişim yerine, büyük oranda bürokratikleşmiş ve ayrıcalıklı ideolojik parti aygıtının proletarya ile beraber tanımlandığını görüyoruz. Var olan proletaryanın proleter karakteri ideolojik nedenlerle inkâr ediliyor. Bu tip bir Marksizm ile fazla uzağa gidilmez. Dünyanın en kalabalık ülkesindeki muzaffer devrimin lideri olarak Mao’nun tartışılmaz tarihsel otoritesine rağmen bu durum Çin’de de uzun sürmedi.

Bu sorun Grenada’da daha küçük ancak daha az trajik olmayan bir boyutta ortaya kondu. New ]ewel Movement içinde Bernard Coard’un liderliğindeki neo-stalinist hizip –Sovyet bürokrasisinin üstü kapalı desteğini de alarak – kitlelerin popüler lideri Maurice Bishop’ı azınlık konumuna düşürerek, ona parti birliğinin sağlanması adına baskı yaptı. Bishop tereddüt etmeden parti üyelerine ve Coard’un aygıtının etrafında toplanmış parti dışındaki kitlelere çağrıda bulundu. Aygıt buna silahlarını kitleler üzerine çevirerek, Bishop’ı öldürerek ve dışarıdan gelebilecek bir karşı devrimci saldırının kolay zaferine zemin hazırlayarak yanıt verdi.

Bishop parti birliğini – parti önderliğinin birliğini değil – devrimin ve kitlelerin çıkarlarına tabii kılarken tamamıyla haklıydı. Politikalarına yapılabilecek tek eleştiri – her ne kadar onun koşulları 1920 başlarındaki Rusya koşullardan farklı olsa da – kitlelerin gücünü zamanında kurumsallaştıramaması ve böylece Coard’ın zaferini kolaylaştırmasıdır[18].

Fidel Castro, parti birliği, parti çoğunluğu hakkındaki düşüncelere prim vermeden Bishop’ı destek1edi. Ancak, Küba’da glasnost problemiyle karşı karşıya geldiğinde Stalinizm, Maoizm ve Grenada trajedilerinden gerekli sonucu çıkaramadı ve birdenbire “ne pahasına olursa olsun partinin birliğinin sağlanması”[19] doğmasına geri döndü. Bu, bizce Küba’daki bürokrasiye karşı savaşta yardımcı olmayacaktır.

Stalinistler, Neo-Stalinistler ve onların ardılları şimdilerde bunca olandan sonra Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin liderlerinin nihayet bürokrasiye karşı daha geniş bir mücadeleye başladıklarını ve bürokrasinin geçmiş suçlarını (özellikle, Stalin ve Brejnev dönemindeki “her ne pahasına olursa olsun Komünist Partisinin birliğinin sağlanması gereği” hakkındaki dogma adına yapılanları) teşhir ettikleri gerçeğini vurguluyorlar. Partinin her zaman haklı olmayacaksa, bu durumda en azından partinin öz eleştiri ve uzun vadede kendi bünyesinde reform yapma kapasitesini göstermesi gerekirdi.

Bu argümanın tutarsızlığı açıktır. Birincisi, parti önderliği yaşanan felaketlerden sorumludur. Yarım yüzyıldan daha uzun bir süre boyunca korkunç suçlar işlemiştir. Ve bugün gerçeği itiraf edenler ve bu gerçeğin 50, 40, 30 yıl önce farkına varanları yargılayanların sadece parti birliği düşüncesinden dolayı, yaşanan felaketleri önlemek adına hiçbir şey yapmamaları mı gerekiyordu?

Bugün, SSCB’de her şey tersine döndü. Tartışmaların 1920’lerde ortaya çıkan sorunlara kadar – Lenin’in 1922’de ortaya koyduklarından başlamak üzere – uzanmasına tanık olmak Demokratik Merkeziyetçiler, İşçi Muhalefeti ve daha sonra Troçki ve Sol Muhalefet tarafından ortaya atılan konuları kapsamasa da heyecan verici. Bu zengin tartışmada ve özellikle tartışmanın henüz başında aynı çelişkiler aynı acı değerlendirmelere götürüyor[20].

Devrimci Marksistlerin bu tartışmanın sonuçlarından revizyonist fikirlerin ve baskıların geçici ağırlığı ne kadar çok olursa olsun çekinecek hiçbir şeyi yoktur. İşçi sınıfının gücü – Sovyet işçi sınıfından başlamak üzere – bugün 1920’lerin sonlarındaki ile karşılaştırılamayacak kadar büyüktür. Materyalistler olarak biliyoruz ki bu tartışmaların sonuçlarına karar verirken bu güç arka planda kalan bir faktör olmayacaktır. Büyük Rosa Luxemburg’un ünlü bir sözünü başka bir şekilde kullanmak gerekirse; bu anlamda gelecek her yerde Lenin ve Troçki ile birlikte olacaktır.


[1] Troçki’nin “Hayatım” adlı kitabının (Yazın Yay.) sonuna benzer (s. 582): “Mevcut durum ve akli denge arasında bir bağlantı kurma yönündeki filisten çabalar karşısında sadece şaşkınlığımı ifade edebilirim. Böyle bir bağlantıdan haberim yok ve böyle bir bağlantıya sahip olmadım. Hapishanedeyken elimde bir kalem ya da kitapla devrim sırasındaki kitle toplantılarında olduğu gibi bir tatmin duygusuna sahiptim. Güç mekaniği sihirli bir tatminden çok ortadan kalkmayan bir yük olarak algıladım.”

[2] V.I. Lenin, “Ulusal Sorun ya da Otonomi”, Tüm Eserleri (Moskova: Progress Publishers, 1971), 36. cilt, s. 605. İngilizce çevirisi daha yumuşaktır: “Rusya işçi sınıfı önünde ihmalkârım…”

[3] Moshe Lewin, Lenin’in Son Mücadelesi, Yücel Yay.

[4] Yakın zamanlarda V.V. Shuravlyov ve A.P. Nemarokov tarafından yapılmış, 12 Ağustos 1988’te Pravda’da yayınlanmış bir çalışma. Bu soruna Lenin’in müdahalesi hakkında önemli yeni bilgiler ekliyor ve Troçki’nin rolünü şimdiye kadar olduğundan daha olumlu bir şekilde ortaya koyuyor.

[5] Bakınız, “Kongreye Mektuplar”, V.I. Lenin, Tüm Eserleri, cilt 36, s. 605-606, 609-610.

[6] Bin tehditle bağlı olduğu yaşanan realiteyi kavrayan parti yaşayan bağımsız kollektivite haline gelmeyi hatırı sayılır boyutta engelliyor. Bunun yerine partinin giderek artan bir şekilde ve şimdilerde pek az gizlenebilen bir şekilde sekretaryal hiyerarşi ve sessiz halk, yukarıdaki profesyonel parti memurları ve genel hayata dahil olamayan partili yığınları arasında bölündüğünü gözlüyoruz. Bu, her parti mensubunun bildiği bir gerçektir. Merkez komitenin ya da taşra komitelerinin aldığı kararlardan memnun olmayan, kafalarında bir şekilde şüphe kalmış, partideki birtakım düzensizliklerin, hataların farkına varan parti üyeleri bunlardan bahsetmeye parti toplantılarında hatta karşılıklı konuşmalarda bile konuştukları kişi tamamen güvenilir olmadıkça cesaret edemiyorlar. Parti içi serbest tartışma ortamı pratikte ortadan kalkmış ve parti kamuoyu sindirilmiş durumda. Bugünlerde Rusya Komünist Partisi merkez komitesinin ve taşra komitelerinin üyeleri parti ve partili yığınlar tarafından seçilmiyor. Tam tersine sekretaryal hiyerarşi daha sonra daha da büyük oranda partinin yönetici toplulukları haline gelen konferans ve kongre üyelerini büyük oranda atıyor. (“46 Platformu, 15 Ekim, 1923”, Naomi Allen, Sol Muhalefetin Mücadelesi 1923-25 (New York: Pathfinder Press, 1975) s.399.

[7] Mikhail Gefter, “Staline est mort hier”, in Iuoi N. Afasaniev, ed, Sakharov et 33 intellectuels soviétiques en lutte pour la Prestroika: La seule issue (Paris: Flammorion, 1989), s. 84. Bu cümle “Lenin’e Dışarıdan Mektuplar”da (Moskova: Msyl Editions, 1966) Jacques Sadoul tarafından atfedilmiştir.

[8] Başlangıçta parti Sovyetler içerisinde politik mücadele serbestisini korumayı istedi ve bunu umdu. İç Savaş, bu hesapta acımasız değişiklikler yaptı. Muhalif partiler birbiri ardına yasadışı ilan edildi. Sovyet demokrasisi ruhuyla bağdaşmayan bu önlemin Bolşevizmin liderlerinin prensiplerinin bu şekilde olmasıyla bir ilgisi yoktu. Bu önlem tamamen bir öz savunma refleksi olarak alınmıştı. Azımsanmayacak sayıda Bolşevik’i de etkileyen Kronstadt İsyanı günlerinde Mart 1921’de 10. Parti Kongresi çareyi parti içi hizipleri yasaklamakta buldu. Böylece devlette hâkim olan politik rejimi parti içi hayatına transfer etti. Bu hizipleri yasaklama önlemi de yine durumdaki ilk ciddi iyileşmede kaldırılmak üzere alınmıştı. Muhalif partilerin yasaklanması hiziplerin yasaklanmasını getirdi. Hiziplerin yasaklanması da partinin yanılmaz liderlerinden farklı düşünmenin yasaklanmasıyla sona erdi. Partinin bu monolitizmi daha sonra bütün pervasızlıkların ve yıkımın kaynağı olacak şekilde bürokrasinin yaptıklarından dolayı cezalandırılmayacağından emin olmasıyla sonuçlandı. (Lev Troçki, İhanete Uğrayan Devrim, Yazın Yay., s. 109).

[9] Neil Harding, Lenin’in Politik Düşüncesi (Londra: Macmillan, 1983), cilt 2, s. 327.

[10] Devrim’in Vicdanı, Sovyet Rusya’daki Muhalefet (Cambridge: Harvard University Press, 1960) kitabı ile Rusya Komünist Partisi içindeki muhalefeti en iyi anlatan hâlâ R. V. Daniels’tir.

[11] V.I. Lenin, Tüm Eserleri, cilt 32, s. 21

[12] Bu özellikle Kamenev ve Zinovyev’in Ekim Devrimi’nin arifesinde kamuoyu önünde ayaklanmaya karşı çıkışlarında söz konusudur. Fakat Lenin “Vasiyet”inde partiden açıkça Kamenev ve Zinovyev’in bu disiplinsizliklerinden dolayı suçlamamasını ister. Bir kere Zinovyev ve Kamenev Birleşik Muhalefet’e katılınca ne Stalin ne de Buharin bu tavsiyeyi dinlediler.

[13] Lenin bu konuyu “Sol Komünizm”de ve diğer yazı ve konuşmalarında geliştirmiştir.

[14] Bu, sekterlerin ve hizipçilerin Marksizmden ayrıldıkları noktaydı. Gospel of St. John gibi içtenlikle sözün başta söylendiğine inanıyorlardı. Bundan dolayı burada yanlış bir cümle, orada yanlış bir analiz olduğunu düşündükleri şeyden bir felaketler dünyası ortaya çıkacaktı. Canavarın adı “Revizyonizm”dir. Bunun tarihsel materyalizmden kaderci bir tarihsel idealizme dönüş olduğunu anlamazlar. Başlangıçta eylem gerçek sınıf mücadelesidir. Olayları etkileyebilmek amacıyla çok küçük gruplar tarafından uygulandığı için ve kararlı bir şekilde pratiğe dönüştürülemediğinden dolayı gerçek sınıf mücadelesinde yaygın bir etkiye sahip olmayan her revizyonizmle ayrılmalarla değil argümanlarla savaşılmalıdır. Rosa Luxembourg, Lenin, Troçki ve diğer bütün ciddi Marksistler 1898-1914 yılları arasında II. Enternasyonal içinde Bernstein’ın revizyonizmine karşı bu şekilde davrandılar. Yine Torçki 1923-1933 arası Komintern’de bu şekilde davrandı ve bunlar doğruydu da. Bir ayrılmayı haklı göstermek için sınıf mücadelesi içinde ciddi yenilgilere – işçi sınıfının tarihi partilerinin ihanetine – gerek vardır.

[15] Gorbaçov yanlısı liberal entelektüellerin bugün kapitalizm ve emperyalizm ile derinleştirilmiş barış içinde bir arada varolma ve yardımlaşma fikrini yeni sosyalist devrimlerin olanaksızlığı üzerine oturtmaları dikkat çekicidir.

[16] N. Bukharin, Discours sur la Révolution proletarienne et la Culture, s. 48-50

[17] “Etkisiz kamuoyuna çağrıların uzağında Buharin, Tomski ve Rıkov Stail ile birlikte kendi ölümcül çatışmalarını küçük bir özel arena ile sınırlandırmak üzere dolaplar cevirdiler. (Orada partinin arkasında hançerlenmek üzere) Ve bu genel durumda Stalin’in kritik zaferi anlatılmalıdır” (Stephen F. Cohen, Bukharin and the Bolshevik Revolution, Oxford University Press, 1980, s. 325) Ayrıca bakınız, Mikhail Gefter, “Staline est mort hier” (Stalin dün öldü), s.91: “Et le Boukharine de 1928? Qu’est-ce qui primait pour lui en derniere instance? Défendre la NEP contre Staline, ou bien fut-ce au prix de sa propre capitulation, preserver l’unité du parti?” (Peki ya 1928’deki Bukharin? Neticede onun için önemli olan neydi? Stalin’e karşı NEP’i savunmak mı, ya da kendini feda etmek pahasına partinin birliğini savunmak mı?)

[18] Grenada trajedisinin mükemmel bir analizi Laurent Beaulieu tarafından ortaya konmuştur: “Three Years After: Lessons of Grenada”, International Marxist Review, n.s 2, no:3 (Yaz 1987), s. 57-89

[19] Bu koşullar altında parti içindeki güveni ve arkasındaki birliği güçlendirmek her şeyden önemlidir. Ben partinin, bizim partimizin arkasındaki birlikten ve yorumdan bahsediyorum. Partiler hata yapabilirler, zayıf yanları olabilir ve bizim yapmamız gereken onları düzeltmek ve hataların üstesinden gelmektir. Ancak kim partideki inançlarımızı yok etmeye çalışırsa aynı zamanda özgüvenimizin ve gücümüzün temellerini oymaktadır

[20] Yakın zamanda Sovyetler Birliği’nde Boris Yeltsin sorunu 1923-1928 tartışmalarındaki bürokrasi argümanlarının birçok traji-komik ifadelerinin ortaya çıkmasını sağladı. Gerçekte, Moskova Komünist Partisi birinci sekreteri Yeltsin’in Politbüro’nun muhafazakâr üyesi Yegor Ligaçev aleyhinde konuşması ve hatta Gorbaçov’u eleştirmesi Moskova aygıtı tarafından “partiye karşı işlenmiş korkunç bir suç” olarak tanımlanmış ve onun görevinden alınmasına neden olmuştu. Gerçekte daha sonra Boris Yeltsin, Ligaçev’i kamuoyu önünde eleştirdi ve bu cinayetle eşdeğer tutuldu.

Lenin ve Devrimci Parti (1) – Ernest Mandel

Giriş

Paul Le Blanc’ın kitabı Lenin’in devrimci bir parti hakkındaki düşüncelerinin başlangıçtan Ekim Devrimi’nin hemen sonrasına kadar olan dönem içerisindeki gelişiminin mükemmel bir analizini yapıyor. Lenin’in düşünceleri, diyalektik olarak; onun “Ne Yapmalı”da[2] bile terk etmediği işçi sınıfının öz örgütlenmesi ve öz eylemliliği hakkındaki Marksist görüş ile bağlantılıdır.

Lenin’in düşüncesinde bu iki ana argüman arasında dinamik bir denge söz konusudur. Lenin sadece büyük bir teorisyen değil aynı zamanda pratik bir politikacıydı. Birçok yazısı sıklıkla, en azından kısmen konjonktürel koşullar tarafından belirlenen acil görevler üzerinedir. Kantarın topunun bir yöne doğru fazlaca kaydığı anlar olmuştur. Ancak Lenin her şeyden önce ilkeli bir politikacı olarak tartışmanın ve eylemin bir önceki aşamasının bilançosu çıkarılabilir hale gelir gelmez kantarın topunu ters yöne doğru itmeyi bilmiştir.

Bu dengeye aslında kitle hareketlerinin iniş ve çıkışları yön vermiştir. Marcel Liebman’ın oldukça ikna edici bir şekilde ortaya koyduğu gibi Lenin’in tipik özelliği devrimci durumlarda işçi sınıfının öz örgütlenmesini vurgulamak için kendi yolundan ayrılmasıdır[3]. Bu, en çok merkezine sovyetlerin oturduğu “Devlet ve Devrim”‘de göze çarpar. Bu kitapta partinin lider rolü bir kez bile vurgulanmamıştır.

Paul Le Blanc, Lenin’in “devrimci parti” kavramının temellerini doğru ve eleştirel bir bakış açısıyla inceliyor. Kendisinin de kitabının sonuç bölümünde belirttiği gibi benzer bir analizi daha önce ben de yapmıştım[4]. Devrimci bir partinin inşası (bu reel bir ihtiyaç olmasına rağmen) örgütsel ihtiyacın – yerel, bölgesel, sektörel aktivitelerin ve işyeri aktivitelerinin merkezileşmesi problemi ve bunları bir politik bir araç etrafında toplama – ilk sırasında değildir. Örgütsel merkezileşme ihtiyacının arkasında, teoride ve pratikte korkulan tarihsel bir problem bulunmaktadır. Bu, tartışmanın başlamasının üzerinden 90 yıl geçmesine rağmen Lenin’in parti kavramına muhaliflerin bir alternatif ortaya koyamadıkları bir problemdir. Bu; sınıf bilincinin gelişiminin temeli olarak verilen mücadele ve yaşamın merkezileşmesi problemidir.

Başka bir deyişle: Mevcut durumdan (İşçi sınıfının; yaşam koşulları, çalışma koşulları, militanlık düzeyi, politik geçmişi, tarihsel temeli ve diğer benzer faktörler temelinde günden güne parçalanması) kaynaklanan bir öncü parti ihtiyacı. Bu ihtiyaç, işçi sınıfının öz bilincinin homojenliği ve birliğinin sağlanması sürecine karşılık gelir. Sınıfın kitle eyleminin süreksiz karakteri dikkate alındığında bu birleşmenin sınıfın büyük bir azınlığını içeren sendikalarda ve siyasal partilerde sürekli bir şekilde gerçekleşmesini beklemek aldatıcı olur. Yalnızca bir öncü böyle bir birliği sürekli eylemin daha yüksek niteliği temelinde gerçekleştirebilir[5].

Ancak öte yandan gerçek bir proleter devrimi gerçekleştirmek ve sınıfsız toplumu inşa etmek, işçi yığınlarının kesintisiz eylemlerinin sıra dışı seviyelerine erişme kapasitelerine bağlıdır. Devrimci bir öncü parti ile işçi yığınlarının yüksek öz eylemliliği ve öz örgütlenme kapasitesi arasındaki diyalektik ilişki son tahlilde kesintisiz öncü militanlığı ile kesintili ancak daha az gerçek olmayan kitle eylemi arasındaki dinamik gerilimi yansıtır.

II

Bazı genel mütalaaları dışında Paul Le Blanc’ın kitabı Ekim Devrimi’nden sonra bitiyor. SSCB’deki sonraki gelişmeler ışığında tarihçiler arasında ve uluslararası işçi hareketi içinde on yıllardır tartışılan merkezi sorunlara değinmiyor.

Lenin, sovyet örgütlenmesi ve öncü parti arasındaki ilişkiler hakkındaki düşüncesini 1918, 1920, 1921’den sonra Sovyet Rusya’da ortaya çıkan dramatik koşulların baskısı altında değiştirdi mi? Sovyetlerin tedrici olarak güç kaybetmesi Lenin’in başlangıçtaki parti düşüncesinin bir sonucu muydu? Lenin başlangıçta kısmen de olsa bu güçsüzleşmenin korkunç işaretlerinin farkında değil miydi? Sonradan ısrarlı bir şekilde (belki de çok geç kalarak) bu duruma tepki gösterdi mi? Bu, Rusya’nın gelişiminde herhangi bir değişikliğe yol açmayan ancak Lenin’in hayatını trajik bir biçimde sonuçlandıran bir tepki miydi?

Bu kısa önsöz Paul Le Blanc’ın kitabına eklenecek en azından birkaç bölümde ne olması gerektiğinin tam karşılığı değildir. Biz sadece tarihçiler, sosyalistler ve komünistler arasındaki merkezi sorun hakkındaki tartışmaya verilmesi gereken cevabın genel çizgilerini geliştirebiliriz.

Rusya’nın ekonomik ve kültürel altyapısı iç savaşın yol açtığı yıkımdan ve dış emperyalist müdahaleyle tecrit edilmesinden sonra hızla kötüleşmişti[6]. Üretici güçlerdeki korkunç düşüş, kendisini işçi sınıfının 1919-20’deki daha az korkunç olmayan sayısal ve endüstriyel düşüşünde göstermişti. Bu durum proletaryanın siyasal eylemliliğinde hissedilir bir düşüşe yol açtı. Temelde işçiler Sovyetlerden, Bolşevik komploları sonucu çıkarılmamıştı. Sovyetleri, Kızıl Ordu’da savaşmak ve kırsaldaki patates tarlalarına bakmak amacıyla kendileri terk etmişlerdi.

Bu olumsuz gelişme, 1920’den sonra dünya devrimci hareketindeki geri çekilmenin etkisiyle ivme kazandı. Bu geri çekilme, izlenen bilinçli bir yol ya da – faşizmin iktidara geldiği İtalya hariç – büyük bir yenilgi değildi. İngiliz işçi hareketi Rusya’ya karşı savaşta İngiltere’nin Polonya ve Fransa yanında aktif müdahalesini genel grev tehdidiyle önleyebilecek kadar güçlüydü hâlâ. Tarihteki en başarılı genel grev karşı devrimci Kapp darbesinin önlendiği Almanya’da gerçekleşmişti. Devrimci bir zafere ulaşma şansı – en azından Almanya ve Avusturya’da – hâlâ mevcuttu. Ancak 1918-1919’da çok yakın görünen, devrimin en azından birkaç Orta Avrupa ülkesine sıçraması öngörüsü, artık en iyimser tahminle orta vadeli bir perspektife dönüşmüştü.

Bu koşullar altında Rusya’da Sovyetlerin iktidarını korumak – en azından ülke içindeki ve uluslararası alandaki koşullar işçi sınıfını yeniden aktifleştirecek şekilde değişene dek – Bolşevik Partisi’nin gücünü muhafaza etme sorununa dönüştü. Şliyapnikov ve Kollontay önderliğindeki İşçi Muhalefeti bile parti çoğunluğuna karşı sundukları alternatif programın geçerliliği üzerine kuşkuların oluşmasına neden olan bu gerçekliğin farkındaydı[7].

Parti kadrolarının inisiyatifini işçi sınıfının bir bütün olarak doğrudan yönetimini ikame eden Bolşeviklerin ikameci anlayışı Troçki tarafından sergilendi ancak bu, tamamen dönemin nesnel koşullarının bir sonucuydu ve Troçki’nin kendisi de buna karşı çıkmadı[8]. Gerçekte, partinin ya da parti merkez kadrolarının işçi sınıfı adına yürütmeyi ele alması en azından başlangıçta işçi sınıfının az ya da çok zımni onayıyla gerçekleşti.

III

İç savaşın şiddetlendiği, dış müdahalenin ve Polonya savaşının patlak verdiği mevcut koşullarda alternatif bir yolun mümkün olabilirliği sağlıklı olarak tartışılamaz. Her şekilde bu daha çok akademik bir tartışmadır. İşçi sınıfının sayısal gücünün üçte iki oranında azaldığı ve kişi başına düşen günlük kalori miktarının olması gerekenin yarısı kadar olduğu koşullarda işçi sınıfının doğrudan yönetimi için çok az nesnel imkân mevcuttur.

Gerçek dönüm noktası 1921 yılı oldu. İç savaş sona ermiş, karşı devrim yenilgiye uğratılmış ve yabancı askeri müdahale başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Üretici güçlerdeki düşüş NEP’in (Yeni Ekonomi Politikası) uygulanmaya başlanmasıyla tersine dönmüştü. İşçilerin tüketimi artıyor ve ücretli işçi sayısı hızla yükseliyordu.

Bu hassas dönemde aralarında Troçki’nin de bulunduğu Bolşevik önderliği – şüphesiz Lenin’in baskı ve uyarıları altında – bugün geriye dönüp baktığımızda İsaac Deutscher’in de belirttiği gibi trajik bir hata olarak niteleyebileceğimiz bir karar aldı[9]. Bolşeviklerin, güçler arasındaki sosyal ilişkilerin evriminden hareketle geniş bir Sovyet ve proleter demokrasisinin gündemde olduğu bir sırada işçi sınıfının yeniden aktifleşmesini teşvik edecek kararlar alması gerekiyordu. Bunun yerine sınırlı bir demokrasi yönünde karar alarak bütün muhalif Sovyet örgütlerini (Menşevikler, Anarşistler), Bolşevik Partisi içindeki hizipleri – parti içi eğilimleri yasaklamasalar da – yasakladılar.

Bu politik gerilemenin nedenleri şu temellere dayandırıldı: öncelikle, iç savaşın kazanılması ve üretici güçlerin NEP uygulamaları altında yeniden güçlenmesi nedeniyle devrimin politik iktidarının kaybı tehlikesi azalmamış aksine artmıştı. İnanılmaz bir enerjiyle bu gücün kazanılması ve onun korunmasına konsantre olan ancak bu süreçte üretici güçlerin zayıflamasının etkisiyle sınıf dışına düşen (déclassé) proletarya artık bir gevşeme eğilimine girecek ve bu iktidarı korumaya bir önceki dönemde olduğundan daha gevşek bir şekilde sarılacaktı. Kapitalist güçler – kulaklar, NEP’in ortaya çıkardığı kişiler – işçilerin iktidarını zayıflatma yolunda böylece yeni fırsatlar yakalayacaktı. Ancak bu tehlike pek çok insanın ölümüne yol açacak açık savaş tehlikesine göre daha az belirgindi ve bu yüzden daha öldürücüydü. Tehlikeye karşı diktatörlük güçlendirilmeliydi. Mevcut koşullarda bu da ancak gücün parti kadrolarında yoğunlaştırılmasıyla mümkündü.

Bu meşrulaştırma en azından üç politik-teorik hata içeriyor.

Birincisi, Sovyet iktidarının yok edilmesinde kulakların Kolçak, Denikin ya da Pilsudski’den daha tehlikeli olduğu savı doğru değildi. Böyle bir imha, istikrarlı bir sosyo-ekonomik gelişimin yanında aktif, organize bir politik gücü gerektirir. Kulaklar, sosyal olarak çok dağınık ve politik olarak da demoralize bir durumda olduklarından en azından kısa vadede böyle bir rol oynamaları mümkün değildi. Uzun vadeli perspektif açısından ne olabileceğine gelince; bu yalnızca ve öncelikle kulaklara bağlı değildi. Bu, kulaklar ile kentsel burjuvazi (dış yardım ve baskılarla beraber) arasındaki sosyo-politik etkilere, kent proletaryasına ve köylülüğe (yine dışsal reaksiyonlarla beraber) ve son olarak da tarafların orta köylülüğü kendi yanlarına çekebilme kapasitelerine bağlıydı.

İkincisi; işçi sınıfı henüz nötralizasyon ve gevşeme konumundan (depolitizasyon ve hareketsizleşme) uzakta iken parti içi demokrasiyi ve Sovyet demokrasisini kısıtlayan her adım işçi sınıfının gücünü zayıflatarak sözü edilen bu eğilimi güçlendirdi.

Üçüncüsü; sınıfın iktidarının parti kadroları tarafından fiili olarak uygulanan politik iktidar şeklinde ikameci tanımlanması, partinin hızlanan büyüyen bir bürokratikleşme sürecine girmesine neden odu. Parti aygıtı hızla büyüdü (1919’daki birkaç yüz tam gün çalışan memur düzeyinden 1922’deki 15000 düzeyine).

Stalin’in genel sekreter seçilmesi de şüphesiz bu süreci hızlandırdı. Ancak sürecin nesnel temeli iyi anlaşılmalıdır. Tek parti rejimi altında, işçi sınıfının politik hayatındaki gerileme kaçınılmaz olarak partiyi ve onun işçi üyelerini de etkiler[10]. İktidarın, ücretli memurlar tarafından uygulanması (Stalin tipi ilkesiz manevralarla her türlü tahmini boşa çıkaracak şekilde) en mantıklı geçici çözüm haline gelir. İşçilerin iktidarı = partinin iktidarı = parti kadrolarının iktidarı = parti önderliğinin iktidarı formülü, işçilerin iktidarı = partinin iktidarı = parti önderliğinin iktidarı = parti aygıtının iktidarı = bürokrasinin iktidarı haline gelir. Parti bürokrasisi hızla devlet bürokrasisi ile kaynaşır ve kendini onunla beraber tanımlar[11]. Parti, öncü rolünden hızla uzaklaşarak bürokrasinin kendi totalitarizmi içerisindeki bir aracı haline gelir[12].

Şüphesiz Lenin, Troçki, Buharin, Zinovyev, Rakovski, Şliyapnikov, Kamenev ve Piyatakov böyle bir şeyi istemiyorlardı. Onlar bürokrasi için değil işçi sınıfı için ve onun adına yönettiklerine içtenlikle inanıyorlardı. Hepsi de tehlikeyi (Termidor tehlikesini) birbirinden farklı zamanlarda da olsa gördüler: – Lenin 1922 başlarında, Troçki ondan kısa bir süre sonra 1922-23’te, Zinovyev 1925-26’da, Buharin ise 1927 -28’de – Fakat aynı zamanda onlar tehlikenin farkına vardıklarında – özellikle tehlikenin oldukça dağınık bir şekilde ve açık bir karşı müdahale planı olmadan farkına vardıkları için – bürokratikleşme süreci işin başında ortaya çıkar çıkmaz yok edilemeyecek kadar ilerlemişti. Bütün bunlar trajik 1922 yılının tarihsel bilançosudur.


[1] Paul le Blanc’ın “Lenin ve Devrimci Parti” kitabına (Humanities Press – 1990) Ernest Mandel’in önsözü. Sosyalist Demokrasi İçin Yeni Yol dergisinin Kasım 1999 tarihli (yeni dizi 2 numaralı) sayısında yayınlanmıştır.

[2] Temelde başarıları, en iyi temsilcilerinin Sosyal Demokrat Parti’yi kurduğu işçi sınıfının, objektif ekonomik nedenlerden dolayı kapitalist toplum içindeki diğer herhangi bir sınıftan daha fazla bir organizasyon kapasitesine sahip olmasında yatıyordu. Bu koşul sağlanmadan profesyonel devrimcilerden oluşan bir organizasyon bir oyuncaktan, maceradan ve basit bir tabeladan fazla bir şey ifade etmezdi. “Ne Yapmalı?”, savunduğu organizasyonun kendiliğinden mücadeleye hazırlanan gerçek devrimci sınıfla bağlantısı olmadan hiçbir şey ifade etmeyeceğini tekrar tekrar vurgulamaktadır (V.I. Lenin, Tüm Eserleri, Moskova: Foreign Languages Publishing House, 1962, 13. Cilt).

[3] Marcel Liebmann, Lenin Döneminde Leninizm, Belge Yay.

[4] Ernest Mandel, Leninist Örgüt Teorisi, Yazın Yay.

[5] Bu ancak öncünün işçi sınıfının tarihsel belleğini cisimleştirme fonksiyonu yaşanan sınıf savaşı içindeki etkileşimlerle bütünlenirse ve yeni tecrübelerden çıkarılacak sonuçlarla zenginleştirilirse mümkün olabilir.

[6] Ancak 1905 Devrimi’nin de açıkça gösterdiği gibi siyasi olarak Rus İşçi Sınıfı geri olmak bir yana dünya üzerindeki en gelişmiş işçi sınıfıydı.

[7] Burada Sliyapnikov’un yarı alaycı bir şekilde Lenin’in bir konuşmasına müdahale ederek söylediği sözleri (“Yoldaş Lenin, proletaryanın olmadığı bir durumda proletarya diktatörlüğünü uyguladığınız için sizi kutlarım”) not etmek gerekir.

[8] Leon Troçki, Nos tâches politiques (Paris: Belond, 1970).

[9] Isaac Deutscher, Silahlı Sosyalist (Deutscher’in Troçki üzerine üçlemesinin ilk cildi) (Ağaoğlu Yay.) 14. Bölüm

[10] “Ancak ülkede bir bütün olarak politik yaşamın bastırılması ile Sovyetlerdeki politik yaşam da kaçınılmaz olarak kötürüm kalacaktı. Genel seçimler, sınırsız basın ve örgütlenme özgürlüğü, fikirlerin serbestçe kavgası olmadan bütün kamu kurumlarında hayat ölür, ortada içinde sadece bürokrasinin aktif bir element olarak yaşamını sürdürdüğü bir görüntü kalır.” Rosa Luxembourg, Rus Devrimi BDS Yay.

[11] Christian Rakovsky, “The Professional dangers of power” (1928), SSCB 1923-30 arasında muhalefetteki seçilmiş yazılarından (Londra: Allison-Busby, 1980) s.124-136.

[12] “Moskova’yı içindeki sorumlu pozisyonlardaki 4700 komünist ile beraber ve dev bürokratik makinayı, bu devasa yığını ele alırsak şu soruyu sormamız gerekir: Kim kimi yönetiyor? Doğrusunu söylemek gerekirse ben kendim komünistlerin bu yığını kontrol ettikleri konusunda şüpheliyim. Aslında onlar yönetmiyor, yönetiliyorlar. Küçükken tarih derslerinde bize söylenenlere benzer şeyler meydana geldi: bazen bir ulus bir başka ulusu mağlup eder, üstün gelen ulus galip, altedilen ulus ise mağluptur. Bu hepimiz için basit ve anlaşılabilirdir. Ancak bu ulusların kültürlerine ne olur? Bu alanda işler o kadar basit değildir. Eğer galip gelen ulusun kültür seviyesi mağlup ettiği ulustan daha yüksek bir seviyede ise kendi kültürünü o ulusa empoze eder, fakat tersi bir durum söz konusu ise o zaman da mağlup olan ulus galibe kendi kültürünü empoze eder. RSFSR’nin başkentinde buna benzer bir durum meydana gelmedi mi? 4700 komünist (neredeyse bir tümen ve hepsi en iyilerden) yabancı bir kültürün etkisi altında kalmadılar mı?” (V.I. Lenin, Tüm Eserleri’nden, “Merkez Komitenin Rusya Komünist Partisi II Kongresi’ne sunulan politik raporu, Mart 27, 1922 (Moskova: Progress publishers, 1966) 33. cilt, s. 288.

Covid-19 Mülteciler için de Tehdit! Acil Tedbir Alınmalı!

Covid-19 salgınının ilk vakalarının Türkiye’de görülmeye başlamasıyla birlikte hem Yunanistan hem de Suriye sınırına yığılmış mültecilerin yaşadığı felaket iyice görünmez hale geldi. Göçmen karşıtı ırkçılıkla mücadele etmeyi ve mültecilerle dayanışmayı önüne koyan Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi sosyal medya mesajında salgının göçmenler için doğurduğu tehlikeye şu sözlerle dikkat çekti: 

“Corona, sınırlar arasında açıkta, soğukta bekletilen binlerce göçmen için çok daha büyük bir tehlike. Göçmenleri bu koşullarda bekletmek suçtur. Sınırlardaki göçmenlere acil ve kapsamlı sağlık hizmeti verilmeli”.

Öte yandan mültecilerle ilgili çalışmalarıyla bilinen ve “halklar arasında eşitlik, adalet ve özgürlük temelinde kamusal dostluk ve dayanışma” kurmayı amaçlayan Halkların Köprüsü Derneği de yayınladığı basın açıklamasıyla hükümeti tüm imkanlarını kullanarak mültecilerin yaşam koşullarıyla ilgilenmeye davet etti:

“Tüm Dünyanın, Dünya Sağlık Örgütü tarafından bir Pandemi olarak tanımladığı Covid-19 salgınına karşı teyakkuzda olduğu bu günlerde Türkiye ve Yunanistan sınırlarına yığılmış olan mültecilerin çok büyük bir tehlikede olduğu ortadadır. Sınırda yaşanan insanlık krizinin çözülmesi, hem ülkemiz hem de tüm insanlık için acil bir öncelik olmalıdır.

Mülteciler çok ağır koşullarda bir yaşam savaşı verirken amansız bir virüs salgınının ortaya çıkmış olması durumun vahametini artırmıştır. Barınma, beslenme ve temizlik gibi en temel ihtiyaçları karşılanamayan ve her türlü insan hakkı ihlaliyle karşılaşan mülteciler büyük bir sağlık riski altındadır. Şu anda dünyayı alt üst etmekte olan bulaşıcı virüs, hemen etkili bir müdahaleyle kontrol altına alınamazsa, sadece mültecileri hasta etmekle kalmayacak, tüm coğrafyamızda yayılarak hepimizi derinden etkileyecektir.

Hükümeti ve Sağlık Bakanlığı yetkililerini ivedi olarak mültecilerin yaşam koşullarıyla ilgilenmeye, 1951 Cenevre Sözleşmesine uygun olarak temel ihtiyaçlarını karşılamaya, devletin tüm imkanlarını kullanarak sağlık ekipleri oluşturmaya, alkollü temizlik kitleri dağıtmaya, virüs tespit edilen mültecileri ve onlarla temasta olanları tedavi etmeye, gerekirse insani koşullarda karantina önlemleri almaya ve tüm sağlık meslek örgütlerini süreci izlemeye davet ediyoruz.”

COVID-19 Üzerine 8 Tez – Daniel Tanuro

Bilim insanları 2002’deki SARS coronavirüs salgını sırasında alarm zillerini çalmıştı. Avrupa ve ABD’de gündeme getirilen temel araştırma programları bu virüs kategorisinin daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir ve yeni formlarda ortaya çıkmasını önleyebilirdi. Hükümetler ise bu tip araştırmaları fonlamayı reddettiler. Absürt bir politikaydı ama ana amacı halk sağlığını tesis etmektense ödeme gücü olan hastalara piyasada ilaç satmak olan ecza şirketleri için resmen biçilmiş kaftandı.

  1. COVID-19 salgınının bir ekonomik yavaşlama sürecini takip etmesi ne salgının ekonomik etkisini (üretim süreçlerinin aksaması, tedarik zincirlerinin aksaması, hava yolu taşımacılığı ve turizm üzerindeki sektörel etkiler vs.) ne de sebep olduğu tehdidin ciddiyetini inkâr etmeye yol açmalıdır. Üstel dinamiklere sahip yıkıcı bir olgu olarak salgın, ekonomik ve sosyal kriz için belirgin bir güçlendiricidir. Aynı zamanda ekolojik krizin ve iklim krizinin temel sebebi olan bilhassa fosil yakıt temelli üretimcilik ile göbek bağı sebebiyle kapitalist sistemin kırılganlıklarını ve emekçi kesimler için tehlikelerini de açık etmektedir.
  2. Salgının kontrol altına alınması kontamine bölgelerden gelen yolcuların sağlık durumlarının takibi için hızlı müdahale ve katı önlemleri, hastalığın bulaştığı kişilerin belirlenmesi ve izole edilmelerini, ulaşımın kısıtlanması ve sağlık hizmetlerinin güçlendirilmesini gerektirecektir. Kapitalist hükümetler, ekonomik yavaşlamaya cevaben kullandıkları neoliberal politikalara takılıp kalmış durumdayken bu önlemleri almakta yavaş kaldılar, bunları yetersiz ölçüde uyguladılar ve neticede virüsün yayılmasını durduramadan daha sert önlemler almak zorunda kaldılar. Kriz süresince suçlanması gereken şeyler arasında stok tutulmaması, sağlık ve araştırma alanlarındaki kesintiler ile emeğin esnekleşmesi-güvencesizleştirilmesi bulunmak zorundadır.
  3. Bilim insanları 2002’deki SARS coronavirüs salgını sırasında alarm zillerini çalmıştı. Avrupa ve ABD’de gündeme getirilen temel araştırma programları bu virüs kategorisinin daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir ve yeni formlarda ortaya çıkmasını önleyebilirdi. Hükümetler ise bu tip araştırmaları fonlamayı reddettiler. Absürt bir politikaydı ama ana amacı halk sağlığını tesis etmektense ödeme gücü olan hastalara piyasada ilaç satmak olan ecza şirketleri için resmen biçilmiş kaftandı.
  4. Her yıkıcı olgu gibi salgınlar da ilk olarak inkâr tepkilerine yol açar. Bunlar daha sonra paniğe dönüşebilir ve bu panik de demogoglar tarafından Çin ve Rusya’da olduğu gibi nüfusun teknolojik kontrolü ve demokratik hakların kısıtlanmasına yol açabilir. COVID-19’un aynı zamanda faşistler tarafından göçmenlerin geri gönderilmesine dair ırkçı politikaları meşrulaştıracağı ve yoğunlaştıracağına dair ciddi riskler bulunmaktadır.
  5. Sol, dışsal bir etken olan halk sağlığı krizinin kapitalist ekonomik krizin içsel etkenine indirgenmesine razı olmamalıdır. Sağlık krizini olduğu gibi ele almalı ve bununla mücadele için toplumsal, demokratik, ırkçılık-karşıtı, feminist ve enternasyonalist biçimde yanıtlar geliştirmelidir. Bireyselciliğin aksine, solun kendisi virüsün yayılmasını engelleyecek kolektif davranış biçimlerini benimsemeli ve toplumsal hareketlerde yaymalıdır. Örneğin, “petrol krizine” yanıt olarak kimi hükümetlerin aldığı bireysel araç kullanma kısıtlamalarından farklı olarak, küresel Güney’e dair sorumlulukları da unutmamak şartıyla kimse kendisinin, sevdiklerinin, toplumun sağlığı için kendi sorumluluğunu savmamalıdır. Ya toplumsal hareketler bu meseleyi demokratik biçimde ve ezilenlerin sosyal gerçekliklerinden hareketle kendi ellerine alacaklar ya da ezenler kişi hak ve hürriyetlerini ihlal eden kendi çözümlerini dayatacaklardır.
  6. Bu salgının sebep olduğu ana tehlike sağlık sisteminin olası bir tıkanması olacaktır. Kaçınılmaz olarak en yoksul ve güçsüz kesimler, özellikle de yaşlı yurttaşlar, tarafından ödenen bedellerin ağırlaşmasına sebep olarak ekseriyetle kadınların omuzlarındaki ev içi bakım görevlerinin ertelenmesine yol açacaktır. Tıkanma eşiği elbette ülkeden ülkeye, sağlık sisteminden sağlık sistemine ve orada uygulanan kemer sıkma politikalarına göre değişecektir. Hükümetler salgını önlemek yerine geç kalmaya devam ettikçe bu eşiğe daha da hızlı varılacaktır. Salgınla mücadele, bu sebeple, kemer sıkma politikalarından kesin bir kopuşu, refahın yeniden dağıtılmasını, sağlık sektörünün yeniden finanse edilmesini ve kamulaştırılmasını, tıbbi alandaki patentlerin iptalini, küresel Kuzey-Güney adaletini ve sosyal ihtiyaçlara net bir öncelik verilmesini gerektirir. Bu da somut olarak: hastalığa yakalanmış kişilerin işten çıkarılmasının yasaklanmasına, kısmi iş gücü kaybı koşullarında dahi ücretlerin sabit tutulmasına, sosyal güvenlik sisteminden destek alanların üzerlerindeki kontrol, etkinleştirme ve kısıtlamaların durdurulmasına işaret eder. Rasyonel olmayan yanıtlar ve bunların olası ırkçı-otoriteryen sapmalara yol açmasının önüne geçmek için müdahale etmek zorunda olduğumuz meseleler bunlardır.
  7. COVID-19 krizi ile iklim krizi arasında pek çok ortaklık bulunmaktadır. Her iki durumda da kapitalist sistemin kâr amacıyla birikim mantığı, ne kadar farkında olursa olsun, mevcut tehlikeyi önlemekten acizdir. Her iki durumda da hükümetler inkâr ile temel olarak halkların değil sermayenin ihtiyaçlarına yanıt vermek için tasarlanmış politikaların yetersizliği arasında gidip gelmektedir. Her iki durumda da özellikle küresel Güney ülkelerinde en yoksul, ırk ayrımcılığına uğramış ve güçsüz kesimler namlunun ucundayken zenginler her koşulda düzlüğe çıkacaklarını söylemektedir. Her iki durumda da hükümetler tehdidi kullanarak devleti güçlendirmeye çalışırken, aşırı-sağcı [gerici] güçler korku ikliminden faydalanarak kokuşmuş Malthusyen ve ırkçı yanıtlarını iteklemeye çalışmaktadır. En son olarak, her iki durumda da kapitalist değerin sosyal kanunu ile üstel dinamikler gösteren (bir tarafta viral enfeksiyonların çoğalması, diğer tarafta küresel ısınma ve [iklim sistemindeki] pozitif geri beslemeler) doğa kanunları doğrudan çelişki içerisindedir.
  8. Gelgelelim iklimsel tehlike virüs tehlikesine oranla sonsuz olarak daha küresel ve daha ciddi bir tehlikedir. Şayet sömürülenler ve ezilenler bu absürt ve sabıkalı üretim tarzını alaşağı etmek için birleşmezlerse besbelli aynısı [iklim krizinin] sonuçları için de geçerli olacaktır. COVID-19 bize bir ikaz daha veriyor: insanlığı barbarlığa sürükleyen kapitalizm sonlandırılmalıdır.

Çeviri: Ethemcan Turhan

Kaynak: https://www.gaucheanticapitaliste.org/huit-theses-sur-le-coronavirus/

Geç Kapitalizm ve Kendimize Yaptığımız “Yatırımlar” – Emre Tansu Keten

“Zaten doğuştan hakkımız olduğu halde
Kapısından bile zor girilen
Adına özgürlük denen bu müzayededeki mafiş parçaları
Fahiş fiyatlara satın alabilme hakkına erişebilmek için
Çalış baba çalış her gün
Sürün anam sürün her an
Boğul ruhum boğul
Bir kaşık suya düşmeyi
Borç içinde öğrendik yüzmeyi
Hayatlarımıza kara sular indi
Sabah sekiz akşam beş
Hayallerinle helalleş”

Lalalar, Yalnız Ölü Balıklar Akıntıyı Takip Eder

Matematik öğretmeni İnan Avşar, geçtiğimiz haftalarda Youtube’ta bir video paylaştıktan sonra aracında intihar etti. Avşar, videosunda kısa süreli çalıştığı birçok özel okulda yaşadıklarını, karşılaştığı mobbingleri, esnek çalışma saatlerine mecbur bırakılmasını, yöneticilerinin üzerinde kurduğu performans baskısını anlatıyordu. Bunun yanında Avşar, dizi ve sinema sektöründe de bir şeyler yapmak için çabalamış, ancak her girişimi hüsranla sonuçlanmıştı. Bir işçi olarak eğitim sektöründe, bir girişimci olarak dizi/sinema sektöründe kendisinden beklenenleri yerine getiremediğini düşünüyor, “başka insanlar gibi” olamadığını söylüyor ve artık insanlara güveninin kalmadığından yakınıyordu. Avşar’ın intiharı, AKP’nin kurduğu cendereyle yakından ilişkili olsa da, neoliberal tasallutun insanların hayatlarına ettikleriyle de bir o kadar ilgiliydi.

Geç kapitalizmin, özellikle son 30-40 sene içerisinde, iletişim teknolojilerinin efektif bir şekilde kullanılmasıyla, geçirdiği dönüşüm birçok Marksist tarafından başka terimlerle ifade ediliyor: bilişsel kapitalizm, iletişimsel kapitalizm, gösterge-kapitalizmi vs. Adına ne dersek diyelim, kapitalizmin mevcut yapısı, bilhassa gezegenin Kuzey yarısında çalışma biçimlerinde köklü bir dönüşüme önayak oldu. Hatta bu dönüşüm, sadece iş ve iş yeriyle kurulan bağla sınırlı kalmadı, hegemonik bir kültürel hatla da kendini var etti. Bu hattın temelini güvencesizlik oluştururken, sevimsiz bir kavram olan güvencesizliğin üstü kendini gerçekleştirme, kendine yatırım yapma, iyi bir takım oyuncusu olma, sosyal becerileri yükseltme, girişimcilik gibi kavramlarla boyandı. Çağ pozitif olma çağıydı. Kişisel gelişim, geçmişte dinin üstlendiği işlevi devraldı, herkes evrenden torpil alma peşinde koşmaya başladı.

Max Haiven, geç kapitalizmin etkili bir veçhesi olan finansallaşmanın, ekonomik bir kumar sahası olmanın ötesinde, zamanın ruhu haline geldiğini şu sözlerle anlatıyor: “Finansallaşma çerçevesinde, sağlıktan tutun da eğitime ve dine varıncaya dek her şey giderek finansal merceklerle görülür. İnsan, vücuduna yatırım yapmak için egzersiz yapmalı ve (eğer karşılayabilirse) doğru beslenmelidir; dünyanın en hızlı artan hastalıklarından biri olan obezite, kötü beslenme yatırımı kararlarının sonucu olarak görülür. Eğitim, bireyin topluma katkıda bulunmasına olanak tanımak adına üstlendiği bir kamu yararı olmaktan çıkmıştır artık; bireyin kredi borçlarını geri ödemek için ihtiyaç duyduğu işi kapabilmesine olanak tanımak için bir ehliyete yapılan kişisel bir yatırım haline gelmiştir. Gönüllülük ve toplum hizmeti, manevi ve sosyal karşılık sağlamakla kalmayan, aynı zamanda sosyal sermaye kanıtı olarak özgeçmişte sunulabilecek bir etkinliğe yapılan zaman yatırımı olarak görülür hale gelmiştir”.[1]

Finans, gerçekten şu anda mevcut bir değere yönelik bir iddiayı değil, gelecekte el konulacak artık değerin payını temsil ediyorsa, zamanımızın işçisi de, şu an içerisinde bulunduğu güvencesiz, esnek ve düşük maaşlı işleri dert etmeyip gelecekte yaratacağı özgeçmişinin hayaliyle çalışmalıdır. Yani, bir beyaz yakalının şu an için sömürüye sunduğu emek, gerçek karşılığını çok sonraları alabileceği bir yatırım olarak değerlendirilmelidir. Ancak bir yerde çalışıyor olmak, gelecekteki kariyer hayalleri için yeterli olmamaktadır. Kendisini her alanda daha fazla geliştirmeli, yüksek lisanslar, sertifika programları, kurslar arasında gidip gelmeli, sosyal ağını geliştirmeli, LinkEdin’de yıldızını parlatmalıdır. İşe arzu katılmıştır. Bu, ileride alınacak daha yüksek bir maaşla erişilebilecek bazı metalara yönelik bir arzu değil, kişinin geleceğinde görmek istediği benliğine yönelik bir arzudur. Potansiyel benliğe yönelik bu arzu, kolektif davranmanın ve sınıf dayanışmasının, çalışanlar arası rekabetin hırsı altında ezilmesiyle büyüyor.

Bu dönem, iş ile iş olmayan arasındaki sınırın yok olmaya yüz tuttuğu, işi yöneten resmi kuralların ya da teamüllerin aşındığı bir çağdır.[2] İletişim teknolojilerinin yardımıyla 7/24 kapitalizme geçtiğimizden beri, zamanımızın emekçisinden beklenen, sürekli iletişime açık olması, mesai saatleri dışında da ihtiyaçlara cevap vermesidir. Sürekli meşgul, temas halinde, etkileşim içinde, tepki veren birey için sabit ve istikrarlı mesleki bir kimlik imkânsız hale geliyor (Son direniş kalesi Twitter’daki avukatlar sanırım). Klasik “ne iş yapıyorsun” sorusunun cevabının karmaşıklaşması bu nedenledir. Tıpkı, birkaç sektöre birden yatırım yapan sermayedarlar gibi, işimizin rast gideceği birkaç alana birden yatırım yapıyor, emeğimizi birkaç farklı sektörün hizmetine sunuyoruz.

Nick Dyer-Witheford cep telefonunun geç kapitalizm için anahtar bir araç olduğunu söylüyor. “Kendi işinin patronu” olanları tanımlayan gig ekonomisinin birinci şartı olmasının yanı sıra akıllı telefonlar, şirketlerin çalışanları sürekli iş içerisinde tutabilmesine, mesai dışında ya da uzak bir bölgede dahi olsa onları toplantılara ya da ortak çalışmalara katabilmesine olanak sağlıyor. “Bir aygıta tabi olan öznenin onu doğru biçimde kullanması imkânsızdır. Benzer savları yaymaya devam edenler, kısılıp kaldığı medya aygıtının ürününden başka bir şey değildir”[3] diyor Agamben. Bu “araç mesajdır” klişesiyle özdeşleştirilebilecek teknolojik determinist bir açıklama değil. Araçlara tabiyeti ve araçların insanların biyolojik ritmini denetlemesini motive eden kapitalist üretim ilişkileridir. Enformasyon diyeti türü, iletişim araçlarıyla insanların ilişkisini, insan lehine, düzenleme girişimleri işin bu yanını atlıyor.

İnsan sermayesi ve yaratıcı emek retorikleri bizleri hepimizin gitgide daha fazla sömürülen güvencesiz işçiler değil de, özünü gerçekleştiren girişimciler olduğumuza ikna ediyor. Bir girişimci olarak başarısızlığa uğramanın sonuçları ise tahmin edilebilir. Ancak sadece başarısız olmak değil, aksine başarılı olmak da insan sağlığını olumsuz etkiliyor. Depresyon ve tükenmişlik sendromu dünyanın en yaygın sağlık sorunları olarak karşımıza çıkıyor. Atomize edilmiş bir toplumda, başarısızlık kadar başarının da bedelleri var.

Orta sınıf miti, güvencesiz bir ekonomik alanda var olmaya çalışan insanları, sadece kültürel tüketimleri üzerinden bir torbaya sıkıştırmaya çalışıyor. Oysa, bütün bu şatafatın ardında vahşi sömürüden başka bir şey yok. Üstelik bu sömürü, mesai saatleri içerisinde harcanan emeğin değil, bütün bir yaşamın, arzuların, hayallerin, duyguların sömürülmesini ve işe koşulmasını getiriyor. Prekarya, kognitarya vs. gibi kavramsallaştırmaların, insanların iş ile olan ilişkilerindeki dönüşümleri anlamak açısından birçok işlevi olsa da, Dyer-Witheford’un vurguladığı gibi, proletarya kavramı olmakta olan’ı açıklamak için en kullanışlı kavram hala. Bizler proleteriz, hayatta kalmak için emeğini satmak zorunda olanlarız, yüzde 99’uz.


[1] Max Haiven, Hayali Sermaye – Popüler Kültürde ve Gündelik Yaşamda Finansallaşma, çev. Yasin Emre Kara, Koç Üniversitesi Yayınları, s. 60

[2] Ursula Huws, Küresel Dijital Ekonomide Emek, çev. Cemre Şensesen, Yordam Kitap, s.25

[3] Agamben’den aktaran Jonathan Crary, 7/24: Geç Kapitalizm ve Uykuların Sonu, çev. Nedim Çatlı, Metis Yayınları, s. 53

Kurtuluşumuzun Şafağı: Uluslararası Komünist Kadın Hareketi ve Komintern’in Toplumsal Cinsiyet Politikaları – Daria Dyakonova

‘Eğer komünizm olmadan kadınların kurtuluşu düşünülemez ise, o halde kadınların kurtuluşu olmadan komünizm de düşünülemez.’ — Inessa Armand [1]

30 Haziran akşamı, ellerinde pankartlarıyla kırmızı başörtüsü giymiş kadın işçiler uzun kortejler halinde Moskova’nın uzak mahallerinden ve varoşlarından Bolşoy Tiyatrosu’na doğru yol alıyor. Pankartlarda şu tür sloganlar yazıyor: “Proletarya diktatörlüğü boyunca bütün ülkelerde kadınların topyekûn kurtuluşu”

 “Enternasyonal söyleyen kadın korosunun sesi Moskova sokaklarında yankılanıyor. Moskova’nın proleter kadınları neşe içinde Bolşoy Tiyatrosu’nda düzenlenen Birinci Uluslararası Komünist Kadınlar Konferansı’nın açılışına doğru yürüyorlar. Yabancı ziyaretçiler de katılıyorlar.

“Akşam sekiz itibariyle tiyatro tıka basa doldu. Parter ve oturma sıraları işçi kadınlar tarafından dolduruldu.  Sahne Almanya, Fransa, İngiltere, Amerika, Meksika, Avusturya, Danimarka, İsveç, Macaristan, Finlandiya, Norveç, Letonya, Bulgaristan, Hindistan, Gürcistan, Kafkasya ve Türkistan delegeleriyle doluydu.” [2]

Devrimci kadınlar Haziran 1920’de Moskova’da düzenledikleri birinci konferanslarını böyle anlatıyorlardı. 19 ülkeyi temsilen 21 kadın, Komünist Enternasyonal’in (veya Komintern’in) İkinci Kongresi çerçevesinde kadın sorunlarını/konularını tartışmak üzere o ay toplanmışlardı. Komintern, Lenin’in inisiyatifiyle Birinci Dünya Savaşı sırasında izlediği militarist ve ulusalcı politikalarla itibarsızlaşmış (İkinci) Sosyalist Enternasyonal’in yerine kurulmak üzere bir yıl öncesinden toplanmıştı.  

Kadınların kurtuluşu uzun süredir sosyalist gündemin önemli konularından biriydi. Komintern’in programı yasalarda ve pratikte kadınların ve erkeklerin haklarında topyekûn bir eşitliği, kadınların siyasi yaşama entegrasyonunu, kadınlar için ücretsiz eğitim ve sağlık hakkını, ev işleri ve çocuk bakım yükünü hafifletecek önlemleri, kadınlar ve erkekler için çifte standartlı bir cinselliğin kaldırılmasını içeriyordu.

Komünizm ve Feminizm: Ortak mı, rakip mi veya birlik mi?

Komintern’in toplumsal cinsiyet politikaları üzerine çalışmalar hala oldukça sınırlı olsa da Batı akademilerindeki birçok yetkin ses, kadınlara yönelik komünist ve özellikle de Sovyet politikalarının büyük oranda göstermelik olduğunu kanıtlama eğiliminde olmuştur. Uluslararası Komünist Kadın Hareketi’ne karşı aynı önemsemez tutum sosyalist/komünist kadın hareketi üzerine yapılan akademik çalışmalara da hâkim durumdadır. [3] Tıpkı bazı yakın dönemdeki yorumcular gibi Soğuk Savaş döneminin liberal feministleri İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sosyalist ülkelerdeki kadın hareketlerinin ve uluslararası müttefik kadın örgütlerinin (Uluslararası Demokratik Kadın Federasyonu ve onun Amerika şubesi olan Amerika Kadınları Kongresi gibi) partiyi kadınların yararına mobilize etmek yerine öncelikli olarak üyelerini parti için mobilize ettiklerini vurguladılar. Diğer taraftan aynı düşünürler, Batılı sosyalist olmayan örgütlerin sözüm ona özerk faaliyetlerinin ve politik tarafsızlıklarının altını çizdiler. [4]

Sosyalist feministler ise klasik Marksist teorinin toplumsal cinsiyet ile ilgili kısıtlılıkları üzerinde durdular: Temel olarak her alanda cinsiyete dayalı iş bölümünün merkezi rolünü görmeyişi ve cinsellik ve yeniden üretim konularına yönelik ilgisizlik. Ayrıca, klasik Marksist teorinin sosyalist feminist eleştirisi ile hareketlerin tarihini kaynaştırmaya yönelik girişimlerin ve bunu hayata geçirmeye çalışan politik yapıların yetersiz kaldığı tartışıldı. [5]

Son dönemde yeni ve giderek artan sayıda çalışma (1989’dan sonra) soğuk savaş paradigmasını pekiştiren bu yorumları daha incelikli hale getirdi ve değiştirdi. Bu yeni katkılar, liberal feministlerin kadınların kurtuluşu programının komünist/sosyalist kadınların, kadınların özerkliğini sağlayacak en iyi yol olarak gördükleri hızlı modernleşme için komünist programın temel bir bileşeni olduğunu görmezden geldiğini vurguladılar.[6] Devletin kadın örgütlerinde ve enternasyonal sosyalist örgütlerde çalışan komünist kadınların stratejik olarak programlarını burjuva feminist denilen yöntemlerden daha etkili olduğunu düşündükleri daha geniş Komünist Parti hedefleriyle  uyumlu hale getirdikleri iddia edildi.  Bu uyumlulaştırma, özellikle benzer ekonomik gelişmişlik aşamasında olan benzer sosyalist ve sosyalist olmayan ülkelerle kıyaslandığında kadınlar için yasal eşitlik ve aile hukuku, eğitim, işgücüne katılım açısından önemli kazanımlarla sonuçlanmıştır. Son olarak, bu çalışmalar “İkinci Dalga Feminizmin” kökenlerinin hâkim anlatının aksine daha çeşitli ve karmaşık olduğunu göstererek, yeniden düşünmeye teşvik etti. [7]

Bu makale, erken Komünist Kadın Hareketi (KKH) konusunda bu son perspektifi benimsiyor. Burada özellikle üç konuya değinilecek: KKH’nin kadınların kurtuluşu konusundaki (ev işleri ve cinsiyete dayalı iş bölümü, yeniden üretim ve çocuk bakımı konularını da içeren) düşünceleri, komünist olmayan kadın hareketiyle ilişkiler ve erkek yoldaşlarla problematik ilişkiler.

Komünist Kadınların İlk Konferansı: Kadınların Kurtuluşu için Bir Program

Kadınlar! Okumayı öğrenin! / “Ah Anne! Keşke okuyabilseydin, bana yardım edebilirdin” Yelizaveta Kruglikova tarafından hazırlanan afiş, 1923.

Örgütsel olarak Komintern’den bağımsız Komünist Gençlik Enternasyonal’in aksine komünist kadınlar için var olan yapılar komünist partilere entegreydi. Bununla birlikte, Birinci Komünist Kadın Konferansı’nda partiler dâhilinde kadınlar için (erkeklerin de üye olabileceği) şube düzeyinde yerel kadın komitelerinin çalışmasını koordine edecek özel ajitasyon birimleri oluşturulmasına karar verildi. 1922’ye kadar neredeyse her Avrupa ülkesi gerçekten de kadınlar arasında çalışmak için parti yapıları kurdu.

Komintern içinde, ilk merkez teşkilatı Berlin’de ve daha sonra Moskova’da olan, Yürütme Komitesi’ne bağlı Enternasyonal Kadın Sekreteryası (IWS) kuruldu. IWS’in bir üyesi aynı zamanda Komintern’in Yürütme üyesiydi. Kadın Sekretaryası baştan ulus ötesi karakterini vurguladı ve farklı ülkeler arasındaki bilgi ve deneyim paylaşımını teşvik etti. Bu, komünist kadınların yıllık toplantıları ve 1926’ya kadar yayımlanan enternasyonal aylık dergi Kommunistische Fraueninternationale (Komünist Kadın Enternasyonal) yoluyla sağlanacaktı.

Ancak uygulamada, enternasyonal bağlar, bilgi ve deneyim paylaşımı yavaş gelişti. Komünist Kadınların 1921’deki ikinci konferansında, Alman komünist kadınların göze çarpan lideri Clara Zetkin, Avrupa’daki demiryollarının düzensizliği, kişisel ilişkileri ve muhalif politik iklimi sürdürmenin zorluğu nedeniyle sekretaryanın enternasyonal bağlarının zayıflamasına işaret etti.

Birinci Komünist Kadın Konferansı, taslağını Clara Zetkin’in hazırladığı “Komünist Kadın Hareketi İçin Tezler”in yazılması için bir komisyon kurdu. “Tezler”, “erkeklerle gerçekte ve gerçekten ve yalnızca hukuk kitaplarının âtıl sayfalarında kalmayan tam bir toplumsal eşitliğe, özel mülkiyetin ortadan kaldırılması ve kadınların faaliyetinin “sömürü ve esaretten arınmış yeni bir toplumsal üretim düzenine” entegre edilmesiyle ulaşılabileceğinin altını çizdi.

“Tezler” ayrıca çalışmanın nerede yapılacağına -sosyalist, kapitalist, ya da kapitalizm öncesi ülkeler- bağlı olarak Komünist Kadın Hareketi’nin daha spesifik görevlerini tanımlar. Önemli noktalardan biri, ev idaresinin –eski lonca el sanatlarının en geri kalmış, bozulmuş ve boğucusunun- toplumsal bir endüstriye dönüşmesidir. Alexandra Kollontai -önde gelen Rus kadın hakları savaşçısı- 1920’de bu bağlamda şunu yazar: “Bireysel hane ölmekte. Toplumumuzda yerini kolektif ev idaresine bırakıyor.” Komünist toplum, çalışan kadının kendi dairesini temizlemesi yerine işi sabahları dolaşıp evleri temizlemek olan erkekler ve kadınlar için düzenleme yapabilir. Bu fikir tümüyle yeni değildi. Ancak, ev idaresi sorunu ve iş bölümünün kadınların özgürleşmesine dair sosyalist bir programda önemli bir nokta olarak yer alması bir ilkti. Yeni oluşmaya başlayan Sovyet devletinde ev işi kadının boyunduruk altına alınmasının başlıca aracı olarak kabul ediliyordu ve farklı hizmetler sunan (çocukların günlük bakımı, halka açık mutfaklar, kantinler, ortak çamaşırhane ve temizlik imkanları, elbise tamiri merkezleri vs.) halka açık tesisler yaratma fikri ciddiye alınmış görünüyordu. “Tezler” kapitalist ve kapitalizm öncesi ülkelerdeki kadınlar için bu tür kurumların kurulması için mücadele edilmesini öneriyordu. Böylece komünist program kadın sorununu sosyalist projenin tam merkezine yerleştirdi; kadınların kurtuluşu yalnızca sonuç değil sosyalist dönüşümün asli hedefiydi.

Komünist Kadınlar ve Burjuva Feministler

Komünist kadınlar oldukça net terimlerle sınıf kimliklerinin altını çizdiler: 1920’lerdeki konferans “Tezler”inin belirttiği gibi, “kapitalist düzeni yalnızca varlıklı sınıfların eşlerine ve kız çocuklarına fayda sağlayacak şekilde yeniden düzenlemeyi uman burjuva kadın hareketi taleplerinin kadınların tümü için hakları ve insanlığı tam anlamıyla sağlamakta yetersiz olduğu kanıtlandı.” Yine de bu, komünist kadınların proleter olmayan kadın hareketleriyle işbirliğine tamamen karşı olduğu anlamına gelmiyordu.

Genel oy hakkı, burjuva feministlerin taleplerinden biriydi ve komünistlerce, en azından belli bir zaman aralığında tartışmalı görülmüştü. Başlangıçta bazıları burjuva feministlerin genel oy hakkı taleplerine şüpheyle yaklaştı. İkinci Enternasyonal’deki devrimci Marksistler, 1889’dan beri genel oy hakkını savunmalarına rağmen, oy hakkının mülkiyet gerekliliğiyle ilişkilendirilmesiyle alt toplumsal sınıftan hem kadın hem de erkeklerin bu haktan mahrum bırakılacaklarını göz önünde bulundurarak oy verme hakkını ayrıcalıklı kadınlara mahsus olmak üzere genişleten reformlara karşı çıktılar. Ayrıca, oy hakkını kadınların kurtuluşunu tamamlayacak bir iyileşme olarak görmediler. Bu nedenle Alexandra Kollontai 1908’de şunu belirtir: “Feministler için çağdaş kapitalist dünya yapısında erkeklerle eşit haklara ulaşmak somut bir ‘kendi içinde son’dur; proleter kadınlar için eşit haklar yalnızca işçi sınıfın ekonomik köleliğine karşı süren mücadelede kullanılacak bir araçtır”. 1917’ye kadar oy hakkına destek önünde sonunda birleştiriciliğini kanıtladı, özellikle de Rusya bağlamında. Sonrasında Kollontai daha dolambaçsız terimlerle kadınlara eşit oy hakkı sağlamayı bu durumun devrimi tamamlayabileceği vurgusuyla savundu.

Komünist kadınlar burjuva feministlerle başka alanlarda da işbirliği yapmaya hazırdı. Birçok feministin taleplerinin ve başarılarının önemini açıkça fark ettiler. “Tezler” “bu [burjuva] talepleri yerine getirmenin elbette kökten –ve azımsanamayacak- bir değişim gerektirmekte” olduğunu kabul eder; “yani burjuva toplumu ve devleti kadın cinsiyetinin ikincilliğine dair eski önyargıları terk edecek ve kadınların toplumsal eşitliğini eşit hak olarak tanıyacaktı.” 1920’lerin başında komünist olmayan feministler bizatihi “kadın sorunu” üzerine komünist fikirlere ilgi gösterir ve onları desteklemeye hazırdır. Bu durum Hollanda Devrimci Kadın Birliği’nde ve Fransa’daki birkaç feminist gazetede de söz konusuydu. Bu fikir Kanada’da 1924’te kurulan, komünist kadınların komünist olmayan aktivistlerle aktif biçimde işbirliği yaptığı Kanada Kadın Emek Birlikleri Federasyonu’nda cisimleşti. Kanada’da Komünist Kadınlar ayrıca Ukrayna İşçi-Çiftçi Tapınak Birliği gibi etnik ve dilsel topluluklara dayanan birçok örgütün kadın seksiyonunda aktifti. Bu tür örgütlerin üyelikleri çeşitli sol görüşlere sahipti ve Komünist Parti liderliğince her zaman önemli nitelendirilmeyen kadın gündemlerini artırdı. Dahası, 1920’ler boyunca “reformist” tabiatlı bazı emek, kadın ve çiftçi örgütleriyle işbirliği içinde birleşik cephe politikasını izlediler. Almanya’da 1925 sonlarında kadın işçi sınıfı seçmenlerini genişletmek için Kızıl Kadınlar ve Genç Kızlar Birliği kuruldu. Birlik, Almanya Komünist Partisi’ne katılma konusunda çekimser olan kadınları işçi sınıfı kadınların gündelik yaşamda karşılaştıkları günlük ücret, refah ve yeniden üretim hakları gibi sorunları politikleştirerek üye yapmakta başarılı oldu. Yeniden üretim meselesi Komünist Kadın Hareketi gündeminin önemli bir noktasıydı.

Paylaşılan Bir Sorumluluk Olarak Annelik

Birinci Konferans’ın “Tezleri”, doğum yapmayı ve çocuklara bakmayı kadınların “gerçek doğal vazifesi” olarak görenin ve dolayısıyla onlara daha ikincil bir rol atfedenin sadece “eski küçük burjuva gerici ideolojisi” olduğunun altını çizdi. [20] Komünist kadınlar kadınların üreme ve çocukların yetiştirilmesindeki rolüne dair bu geleneksel vizyondan kendilerini açıkça ayrı tutsalar da söz konusu “Tezler” üreme hakları sorunu ve kürtaj meselesinin üzerinde durmuyordu. Fakat bu durum komünist kadınların bu meselelere önem vermemiş olduğu anlamına gelmiyor. 1920 yılında Sovyet hükümeti kürtajı yasallaştırdı. Ardından Enternasyonal Kadın Sekreteryası, Rusya dışında komünist kadın seksiyonları içinde kürtaj ile ilgili literatürü dolaşıma soktu. [21]

Komünistlerin üreme ve annelik ile ilgili fikirlerinin kuramsal çerçevesi ilk olarak August Bebel tarafından tanımlandı. Daha sonra 1916 yılında 600 sayfalık Toplum ve Annelik çalışmasını yayınlayan Alexandra Kollontai tarafından geliştirildi. Kollontai çocukların yetiştirilmesini aile ve toplum arasında paylaşılan toplumsal bir sorumluluk olarak görüyordu. [22] Yalnızca annenin (ya da ailenin) değil, aynı zamanda toplumsallaşmış kurumların, bebeklikten itibaren çocukların fiziksel ve psikolojik sağlığı ile meşgul olması gerektiği fikrindeydi. 1918 hükümleriyle anneliğin yasal olarak korunduğu ve toplumsallaşmış çocuk bakımının tesis edildiği Sovyet örneğinin ardından [23] komünist kadınlar, bu fikri Birinci Konferans’ın “Tezleri” ile bütünleştirdiler: Devlet, anneliği, çocukları ve gençleri koruyacak refah kurumlarını inşa ederek annelik ve istihdamın uyumlu bir biçimde birleşmesini sağlayacaktı. [24]

Birinci Dünya Savaşı sonrası dönemin demografik bağlamı ve o dönemde nüfusun denetlenmesi ve soy ıslahının aracı olarak doğum kontrolünün pek çok kişi tarafından savunulduğu gerçeği göz önüne alındığında, komünist kadınlar, kadınların çok fazla ya da çok az çocuk yapmakla etiketlenmesi teşebbüslerine direndiler. Toplum herkesin refah içinde ve mutlu bir çocukluk geçirmesi için gereken maddi araçları garanti altına alamadığı takdirde kürtajı gerekli gördüler. [25] Bu onları kürtaj karşıtı yasaları protesto etmekten alıkoymadı; Fransa’da ve (hatta) 1920’lerin başında İtalya’da yaptıkları gibi. Almanya’da komünist kadınlar, zamanın ilerisinde bir sloganla kürtaj karşıtı kanunlara karşı bir kampanya başlattılar: “Senin bedenin sana ait.” Danimarka’da kadınların doğum kontrolü ile ilgili bilgiye erişebileceği Çalışan Kadınlar Bilgi Bürosu’nu kurdular. O dönem kürtajın yasadışı olduğu Kanada’da Komünist olmayan kadınlarla bir araya geldiler; üreme kontrolünün suç olmaktan çıkarılmasını ve gebelik kontrolü ile ilgili bilgi ve ücretsiz gebelik kontrol araçları sağlanacak olan “Anne Kliniklerinin” kurulmasını talep ettiler. Bu girişimler çoğunlukla tabandan örgütleniyordu ve Enternasyonal Kadın Sekreteryası’ndan bağımsız olarak ortaya çıktı. [26]

Komintern ve Komünist Partilerde Kadınlar ve Erkekler

Komintern’deki kadınlar üzerine araştırmalar – her ne kadar az sayıda olsa da – 1920’lerin ortalarından sonlarına kadar Komünist Kadın Hareketi’nin radikallikten uzaklaştığını ortaya koymaktaydı. 20’lerin sonlarında hareketin amacının artık kadınların ilerlemesi olmadığı, Komintern’in ilerlemesi için kadınların harekete geçmesi olduğu iddia edildi. [27] Gerçekten de Enternasyonal Kadın Sekreteryası otonom bir yapıdan Komintern’in Yürütme Komitesi’ne bağlı bir kısım haline getirilirken hareket de zayıfladı. Zayıflama ve gittikçe radikallikten uzaklaşma, SSCB’de Stalinist sistemin yükselişine, Sovyet Komünist Partisi’nin uluslararası komünist hareket içindeki hakimiyetine ve ayrıca Komintern aygıtının gittikçe merkezileşmesine bağlandı. [28]

Bu yorumlar, şüphesiz, Komünist Kadın Hareketi’nin tarihi ile ilgili önemli gerçekleri ortaya koyuyor. 1930’ların ortaları itibariyle gerçekten de Sovyetler Birliği Komünist Partisi, Komintern içinde (kadir-i mutlak olmasa da) başlıca karar sahibi haline gelecekti. Sovyetler Birliği içinde de eş zamanlı olarak, eski muhafazakârlık dirilecek ve kadınların hakları ile ilgili çok ciddi geri adımlar atılacaktı; bunlardan en önemlisi – geri döndürülemez olmasa da – kürtajın yeniden suç kapsamına alınması kararıydı. (1936) Sovyetlerdeki geriye gidiş her yerde eş zamanlı olmasa da ve şüphesiz “1930’lardaki alışılmamış ve geleneksel olmayan cinsiyet şekillenmelerinin ortaya çıkışını” [29] engellemediyse de dünya çapında komünist hareketi etkiledi – farklı ülkelerde farklı seviyelerde etkilemiş olsa da. Ne var ki bu yorumlar, Komünist Kadın Hareketi’nin inişe geçmesinde rol oynayan bir başka önemli faktörü göz ardı etmiş görünüyor; Erkek şovenizmi ve komünist erkeklerin – hem liderlerin hem de üyelerin – Komünist Parti içindeki kadın aktivizmine direnişi.

Erkek yoldaşlar tarafındaki bu tutum, komünist kadınların Moskova’daki ilk konferanslarında tartıştıkları sorunlardan biriydi. Fransız delegasyonuna göre, savaş öncesi sosyalist hareket içinde erkek işçilerin “kadın işçilerin örgütlerine yönelik sadece kayıtsızlık değil düşmanlık da ortaya koydukları” görülmüştü. Danimarka delegasyonu o dönemde “erkek işçilerin kadın yoldaşlarını toplumsal ve politik hayata dâhil etmeye hevesli olmadıklarını, eşlerini kalplerinin ve evlerinin bekçisi olarak görmeyi tercih ettiklerini” öne sürmüştü. [30] Benzer tutumlar – özel hayatta şovenizm – komünist hareket içinde ender rastlanır cinsten değildi.

O dönemde Clara Zetkin bu tür eğilimlerin son derece farkındaydı. 1921 yılında “liderlerin Komünist Kadın Hareketi’nin önemini gerektiğinden fazla hafife aldığının, çünkü bunu sadece ‘kadınların meselesi’ olarak gördüklerinin” altını çizdi.” [31] Zetkin, “çoğu ülkede hareketin kazanımlarının Komünist Parti’nin desteği olmadan, aslında kimi zaman partinin açık ya da gizli muhalefetine karşın gerçekleştirildiğini” vurguladı. Bununla birlikte Zetkin, tam tersine “komünist kadınları partide bir araya getirme çabalarının her ülkede sürdürülebilmesi için manevi, siyasi ve mali kaynakları sağlayan” Komintern Yürütmesi’nden ziyade şovenist tutumların çoğunlukla ulusal partilerin erkek üyelerinin karakteristiği olduğu sonucuna vardı. [32]

Elbette durum her yerde aynı değildi. Komünist kadınların farklı ülkelerdeki kazanımları değişkendi. 1920’lerde Kuzey ve Doğu Avrupa’daki komünist partiler kadın üyelerinin sayısını önemli ölçüde artırmış görünürken, Fransa, İspanya ve İtalya’da kadınlar üyelerin yüzde 10’undan azını temsil etmeye devam ediyordu. [33] Fakat o dönemde kadınların burjuva siyasetine nüfuz etme oranıyla ya da bazılarında hiç kadın bulunmayan 1919 öncesi Komintern partilerindeki kadın varlığıyla kıyaslandığında bu rakamlar bile yüksekti.

Sonuç

Komintern’in eşitlik söylemine karşın, proje Sovyetler Birliği’nde kadınların kurtuluşu açısından gerilemenin sonuçlarından kaçamadı ve kadınları devrimci hareketten dışlamaya çalışan şovenist baskıların üstesinden gelemedi.

Özetle, KKH bazı eksikliklere rağmen özellikle kadınların özgürleşmesi ve devrim etkileşimi açısından tarihi bir ilerleme kaydetti.

Kadınların özgürleşmesini kati biçimde işçi sınıfının kurtuluşuna bağlasa da KKH, her toplumsal katmandan kadınların radikalleştiğinin farkındaydı. O nedenle devrimci kadınlar, evrensel oy hakkı ve üreme hakları gibi konularda komünist olmayan akımlarla da işbirliğini desteklediler.

Komünist kadın liderler önemli siyasi aktörler haline geldiler ve bu sıfatla erkeklerle birlikte devrimci mücadeleye önemli katkılar sağladılar. Ayrıca, Komünist kadınların uluslararası ağı sadece kadınları ilgilendiren bir dizi özel konuda da mücadele etmiştir. Bu tür kazanımlar sadece toplumun sosyalist dönüşümün bir sonucu olmaktan ziyade, ona yönelik adımlar olarak görüldü.

Çeviri: Nurcan Turan, Ceren Ataer, Sanem Öztürk

Notlar

[1] Barbara Evans Clements, Bolshevik Feminist: The Life of Aleksandra Kollontai içinde Inessa Armand alıntısı (Bloomington: University of Indiana Press, 1979).

[2] Alexandra Kollontai ve Polina Vinogradskaia (eds), “Komünist Kadınların Birinci Uluslararası Konferansı Raporu.”

[3] Anna Krylova, “Bolshevik Feminism and Gender Agendas of Communism”, Silvio Pons, Stephen A. Smith (eds.), The Cambridge History of Communism, Vol. 1: World Revolution and Socialism in One Country içinde.

[4] Örneğin bkz. Barbara Wolfe Jancar, Women under Communism, Baltimore: John Hopkins University Press, 1978; Funk, Nanette and Magda Mueller (1993), Gender Politics and Post-Communism: Reflections from Eastern Europe and the Former Soviet Union, New York: Routledge; Brunnbauer, Ulf (2009); “‘The Most Natural Function of Women.’ Ambiguous Party Policies and Female Experiences in Socialist Bulgaria,” in Gender Politics and Everyday Life in State Socialist Eastern and Central Europe, New York: Palgrave Macmillan; Einhorn, Barbara (2010), “Mass Dictatorship and Gender Politics: Is the Outcome Predictable?” in J. Lim et al. (eds.) Gender Politics and Mass Dictatorship, Palgrave MacMillan, pp. 34-62; Partridge, Damani (2012), Hypersexuality and Headscarves: Race, Sex and Citizenship in the New Germany, Bloomington: Indiana University Press.

[5] Sonia Kruks, Rayna Rapp, and Marilyn Young (eds). Promissory Notes: Women in the Transition to Socialism. New York: Monthly Review Press, 1989, Introduction, 8. Feminist Marksist eleştiriler için bkz. Lise Vogel, Marxism and the Oppression of Women: toward a Unitary Theory, Leiden: Brill, 2013; Sharon Smith, Women and Socialism: Essays on Women’s Liberation, Chicago: Haymarket, 2012.

[6] Kristen Ghodsee, “State-Socialist Women’s Organization in Cold War Perspective. Revisiting the work of Maxine Molyneux.” Aspasia, (10, 2016): 111-121, 115.

[7] Haan Francisca de (2010), “Continuing Cold War Paradigms in the Western Historiography of Transnational Women’s Organisations: The Case of the Women’s International Democratic Federation (WIDF),” Women’s History Review, Vol. 19, No. 4, 547-573, 564-565.

[8] Komünist Kadın Hareketi resmi bir terim değildir ve nadiren Komüntern’in belgelerinde geçer. Fakat kadın yoldaşların kullandığı ortak bir deyimdir bu. Ayrıca bkz. John Riddell. ed. Toward the United Front: Proceedings of the Fourth Congress of the Communist International, 1922, Leiden: Brill, 2012, 838.

[9] “Komünist Kadınların İkinci Uluslararası Konferansı” 9 Haziran Oturumu, Moskova, 1921.

[10] John Riddell. ed. Workers of the World and Oppressed Peoples, Unite!: Proceedings and Documents of the Second Congress, 1920, New York: Pathfinder, 1991, vol 2, 977-978.

[11] Kollontai, Alexandra. “Communism and the Family” (1920) in Selected Writings of Alexandra Kollontai, edited by Alix Holt. London: Allison & Busy, 1977.

[12] Elizabeth Waters, “In the Shadow of the Comintern: the Communist Women’s Movement, 1920-1943” in Sonia Kruks; Rayna R Reiter; Marilyn Blatt Young, eds. Promissory Notes : Women in the Transition to Socialism, New York, Monthly Review Press: 1989, 32-33.

[13] Riddell, Workers of the World, p. 978.

[14] Bkz. Kollontai, Introduction to The Social Basis of the Women’s Question. https://www.marxists.org/archive/kollonta/1908/social-basis.htm

[15] Goldberg Ruthchild, Rochelle. “Misbehaving women and the Russian Revolutions of 1917”, ASEEES blog: International Women’s day, March 17, 2017.

[16] Riddell, Workers of the World, s. 978.

[17] “Komünist Kadınların İkinci Uluslararası Konferansı” 9 Haziran Oturumu, Moskova, 1921.

[18] Bkz. Margarett Hobbs and Joanne Sangster (eds.), The Woman Worker, 1926-1929, St. John’s, Nfld.: Canadian Committee on Labour History, 1999.

[19] Bkz. “Komünist Kadınların İkinci Uluslararası Konferansı” 12 Haziran Oturumu, Moskova, 1921.

[20] Riddell, Workers of the World, 983.

[21] “Komünist Kadınların İkinci Uluslararası Konferansı” 9 Haziran Oturumu, Moskova, 1921.

[22] A. Kollontai, Anna Krylova, “Bolshevik Feminism and Gender Agendas of Communism,” in The Cambridge History of Communism, vol. 1: World Revolution and Socialism in One Country, 1917-1941, içinde. edt. Silvio Pons, Stephen A. Smith, 424-448, Cambridge University Press, 2017, 431.

[23] 1918 İş Kanunu bebek emzirmek için üç saatte bir en az 30 dakikalık ücretli izin öngörüyordu. Analık Sigortası Programı, çalışan anneler için 8 haftalık doğum izni, emzirme araları ve fabrikada dinlenme olanaklar, doğum öncesi ve sonrası ücretsiz bakım ve ödenek sağlıyordu. Aynı zamanda 1918 tarihli Aile Yasası, devletin tek bir aileden daha iyi bir bakım sağlayacağı gerekçesiyle evlatlık edinmeyi yasaklamıştı.

[24] Riddell, Workers of the World, p. 989.

[25] Waters, 41; John Riddell. “The Communist Women’s Movement (1921-1926),” June 12, 2011.

[26] Margarett Hobbs and Joanne Sangster, eds. The Woman Worker, 217-222; Waters, 41-42.

[27] Waters, 51.

[28] Örneğin bkz. Waters, Studer and Bernhard H. Bayerlein.

[29] Krylova, Soviet women in Combat: A History of Violence on the Eastern Front. Cambridge: Cambridge University Press, 2010, 23

[30] Kollontai ve Vinogradskaia (eds.). Otchet, 61.

[31] Kommunistische Fraueninternationale, vol. 1, no. 2–3 (1921), p. 55 quoted in Riddell, John. “The Communist Women’s Movement (1921-1926).”

[32] Bkz. Sewell, Sara Ann. “Bolshevizing Communist Women: the Red Women and Girls’ League in Weimar Germany,” Central European History, 45:2 (2012).

[33] 1921 ve 29 döneminde SSCB’de Komünist Parti’nin sadece yüzde 14’ü kadındı. Bu oran Almanya’da yüzde 16,5, Çekoslovakya’da yüzde 24, Fransa’da yüzde 3-4, İtalya’da yüzde 1-2 idi.

8 ve 9 Mart 2020 Uluslararası Feminist Grev Çağrısı

   Yıllardır yapılan feminist grevler için bu sene de çağrı tekrarlandı. Birçok ülkeden bir araya gelen ve aşağıda imzası bulunan feminist kurumlar bir grev çağrısı metni yayımladı. Dünyanın dört bir yanındaki kız kardeşlerine seslendikleri bu çağrıda yoldaşlarını tüm dünyaya yayılan tahakküm, işgal ve sömürüye karşı feminist isyanı büyütmek için ortak stratejiler geliştirmeye çağırdılar.

   Metinde, küresel olarak kendimizi tarihi bir kavşakta bulduğumuzun altı çiziliyor. Neo-faşist grupların, sömürgecilik ve ataerkillikle ekilen ırkçılığı ve kadınlara, lezbiyenlere, trans topluluklarına karşı duyulan nefreti güçlendirdiği krizin bu kavşakta karşı karşıya olduğumuz bir yol olduğu vurgusu yapılarak başka bir yolu seçebileceğimiz işaret ediliyor; feminist, çok uluslu, enternasyonal ve ırkçılık karşıtı gücümüzle inşa edeceğimiz bir yol. 

   Çağrı, bu kavşakta hayatı tüm yönleriyle sarsacak bir seferberlik inşa etmeye yönelik. Topraklarımıza ve bedenlerimize yönelik uygulanan şiddete, arkasında politik şiddetin var olduğu cinsel şiddete, insan hakları ve kadınların özgürlüğüne karşı uygulanan sistematik şiddete karşı isyan çağrısı, bedenlerimizin ve hayatlarımızın söz sahibinin biz olduğunun çığlığını yükseltmemiz ve kürtaj hakkımıza yönelik saldırılara karşı direnişi büyütmemiz vurgusuyla devam ediyor. Irkçılığın ve ataerkil darbenin kurbanlarıyla dayanışmaya çağırıyorlar; ortaklaşan yara izlerimizin gerçek sebebi olan sefalet yönetiminden sorumlu olanlara karşı ise mücadeleye.

    Metin, ataerkil şiddetin farklı biçimler ve boyutlarda olduğunu ortaya koyarak; küresel bir ayaklanmanın bizi ezen yapıların zeminini sarsacağının ve bu sayede karşı koyma  kapasitemizin artacağının altını çiziyor. Bu, her alanı, özellikle de bize yasaklanan alanları işgal etme çağrısıdır. Enternasyonal karaktere sahip bir özgürleşme sürecinin kilometre taşı 8 ve 9 Mart olacak vurgusunu yaparken bizi ele geçirmeye çalışan kapitalist ve ataerkil yıkımın üstesinden gelen bir yaşamın  inşasına davet ediyorlar. Feminist ve transfeminist mücadelemizi yükselterek isyanda durmaya çağırıyorlar. 

8 ve 9 Mart’ta Feminist Greve!

İmzacılar:

Asociación Latinoamericana de Medicina Social – Ecuador 

Coordinadora Feminista 8M – Chile 

Coordinadora Feminista 8M, Maldonado – Uruguay 

Disidentes Violeta – Ecuador 

Encuentro de Organizaciones, Córdoba – Argentina 

International Women’s Strike – United States

Movimiento de Mujeres de Kurdistán 

Minervas Colectivo Feminista – Montevideo, Uruguay 

Mujeres por el cambio – Ecuador 

LevFem – Bulgaria 

Negrocentricxs – Chile 

Ni una menos Soriano – Uruguay

NiUnaMenos – Argentina

Non Una Di Meno – Italy

Nómadas Comunicación Feminista, Puel Mapu – Argentina

Portal Catarinas

Red Feminista Maldonado – Uruguay

Red Lesbofeminista RM – Chile

Resonancia Feminista – Paysandú, Uruguay

Ruda Colectiva Feminista – Ecuador

Secretaría de Mujeres Migrantes – Chile

Serendipia Sobre Ruedas

Territorios de Libertad – Ecuador

Toutes en Grève 31 – Toulouse, France

Juntas y revueltas – Las Cabras, Chile

Feministas con Voz de Maiz – México

Derleyen: Gizem Karaköçek

Kaynak: https://www.viewpointmag.com/2020/03/04/transborder-call-for-a-feminist-strike-on-march-8th-and-9th-2020/

Kıvılcım Eylemde Çakar: Rosa Luxemburg’un Düşüncesinde Praksis Felsefesi – Michael Löwy

Yazarının ölümünden sonra 1888’de yayınladığı Marx’ın Feuerbach Üzerine Tezleri’ni sunuşunda Engels bu tezleri “dünyaya yeni bakışın parlak tohumunun atıldığı ilk belge” olarak betimliyordu. Gerçekten de, Marx bu küçük metinde daha önceki maddecilikle idealizmi diyalektik olarak aşar – ünlü Aufhebung: olumsuzlama/muhafaza etme/yükseltme – ve bizim praksis felsefesi olarak tanımlayabileceğimiz yeni bir teori formüle eder. On sekizinci yüzyıl Fransız maddecileri insanların değişebilmesi için maddi koşulları değiştirme gereği üzerinde ısrar ederlerken, Alman idealistleri toplumun bireylerde yeni bir bilincin oluşumu sayesinde değişeceğini söylüyorlardı.

Her ikisi de bir çıkmaza götüren bu iki tek-yanlı algılamaya – ve bir “Büyük Öğretmen” veya Yüce Kurtarıcı arayışına karşı Marx III. Tezde şunları söylüyordu: “koşulların ve insan faaliyetinin değişmesinin veya öz-değişimin [Selbstveränderung] örtüşmesi ancak ve ancak devrimci pratik olarak kavranabilir ve akılcı olarak anlaşılabilir.” 1. Diğer bir deyişle tarihsel özne – ezilen sınıflar – devrimci pratik içinde, kolektif özgürleştirici eylem içinde hem maddi koşulları hem de kendi bilinçlerini eşanlı olarak dönüştürürler. Marx bu sorunlara Alman İdeolojisi’nde (1846) şu satırlarla geri döner: “dolayısıyla bu devrim, yalnızca hâkim sınıf başka türlü devrilemeyeceği için değil, ama aynı zamanda onu deviren sınıf kendisini asırların tüm pisliğinden kurtarmayı ve toplumu yeni baştan kurmaya layık hale gelmeyi ancak bir devrimde başarabileceği için gereklidir.” 2

Bu, devrimci özözgürleşimin kurtuluşun yegâne mümkün biçimi olduğu anlamına gelir: ezilen sınıflar bilinçlerini ancak ve ancak kendi praksisleriyle, eylem içindeki deneyimleriyle, aynı zamanda sermaye iktidarını yıktıkça değiştirebilirler. Daha sonraki metinlerde – örneğin ünlü Siyasal İktisadın Eleştirisine 1857 Tarihli Önsöz’de – devrimi üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişkinin kaçınılmaz sonucu olarak gören çok daha determinist bir versiyona rastlandığı doğru olmakla birlikte, işçilerin özözgürleşimi ilkesi, başlıca siyasî yazılarının tanıklık ettiği gibi Marx’ın düşüncesine ve eylemine ilham vermeye devam etmiştir.

Marksizme göndermede bulunmak için “praksis felsefesi” tabirini ilk kullanan 1930’lardaki Hapishane Defterleri’nde Antonio Gramsci olmuştur. Bazıları bunun Gramsci’nin Marx’a herhangi bir göndermeyi gözden kaçırmayabilecek faşist gardiyanlarını yanıltmak için başvurduğu basit bir hile olduğunu iddia etseler de, bu Gramsci’nin neden “akılcı diyalektik” veya “eleştirel felsefe” gibi bir ifadeyi değil de bu formülü seçtiğini açıklamaz. Gramsci aslında bu tabirle özgül bir dünya görüşü olarak Marksizmi diğerlerinden neyin ayırdığını dakik ve tutarlı bir tarzda tanımlar ve kendisini tarihsel maddeciliğin pozitivist ve evrimci okumalarından radikal bir tarzda ayırır.

Yirminci Yüzyılın çok az Marksisti bu Marksist praksis felsefesinin ruhuna Rosa Luxemburg kadar yakın olmuştur. İtiraf etmek gerekir ki Rosa Luxemburg ne felsefî metinler yazmış, ne de sistematik teoriler geliştirmiştir; İsabel Loureiro’nun doğru biçimde gözlemlediği gibi “gazete makalelerinde, broşürlerde, konuşmalarda, mektuplarda dağınık halde bulunan fikirleri  (…) mantıksal ve iç tutarlılığa sahip bir kuramlaştırmadan çok daha fazla konjonktüre verilmiş doğrudan yanıtlardır”. 3 Bununla birlikte: orijinal ve yaratıcı bir tarzda yorumladığı Marx’ın praksis felsefesi onun bir devrimci olarak yapıtının ve eyleminin – sözcüğün elektrikteki anlamıyla – başat akımı olmuştur. Ancak düşüncesi statik olmaktan uzaktır: kendisini tarihsel deneyimle zenginleştiren hareket halinde tefekkürdür. Onun düşüncesinin gelişimini bazı örnekler aracılığıyla yeniden kurmaya çalışacağız.

Yazılarının baştan başa, tarihsel determinizmle – kapitalizmin çöküşünün kaçınılmazlığı – özgürleştirici eylemin iradeciliği [volontarizm] arasında bir gerilimle yüklü olduğu doğrudur. Bu özellikle erken dönem (1914 öncesi) yazıları için geçerlidir. Sayesinde Alman ve uluslararası işçi hareketinde tanınır hale geldiği kitabı Reform ya da Devrim (1899) bu duygu karmaşasının apaçık bir örneğidir. Bernstein’a karşı, kapitalizmin gelişiminin zorunlu olarak sistemin çöküşüne (Zusammenbruch) götürdüğünü ve bu çöküşün sosyalizmin gerçekleştirilmesine götüren tarihsel yol olduğunu ilan eder. Bu son tahlilde Batı düşüncesine Aydınlanmadan beri hâkim olan kaçınılmaz ilerleme ideolojisinin sosyalist bir varyantı olur. Savını kaderci bir ekonomizmden kurtaran ise eylemin devrimci pedagojisidir: “uzun ve çetin mücadeleler sırasında proletarya zaman içinde devrimin nihaî zaferini elde etmesine imkân tanıyacak siyasal olgunluk derecesini kazanacaktır.” 4

Bu mücadele-yoluyla-eğitim diyalektik kavrayışı aynı zamanda onun Lenin’le 1904’teki polemiğinin başlıca eksenlerinden biridir: “Proletarya ordusu bizatihî mücadele sırasında devşirilir ve hedeflerinin farkına varır. Parti örgütünün faaliyeti ile proletaryanın mücadelenin hedeflerinin ve mücadelenin kendisinin farkındalığının artması birbirinden kronolojik ve mekanik olarak ayrılmış farklı şeyler değildir. Bunlar yalnızca aynı mücadelenin farklı yüzleridir [veçheleridir].” 5

Rosa Luxemburg sınıfın bu kavga sırasında elbette yanılgıya düşebileceğini kabul etmekle birlikte, ona göre son tahlilde “Hakikaten devrimci bir hareketin yaptığı hatalar, tarihsel olarak, en zeki Merkez Komitenin yanılmazlığından bin kat daha verimlidir.” Ezilenlerin özözgürleşimi zımnen devrimci sınıfın kendi pratik deneyimi yoluyla özdönüşümünü ifade eder; bu ise yalnızca bilinç – Marksizmin geleneksel bir izleği – yaratmakla kalmaz, aynı zamanda irade de üretir: “Proletaryanın tam özgürleşimine doğru uluslararası hareketi şu bakımdan alışılmamış bir süreçtir. İnsanlar uygarlık tarihinde ilk defa kendi iradelerini bilinçli olarak, üstelik tüm hâkim sınıflara karşıtlık içinde ifade etmektedirler (…) Şu anda kitle bu iradeyi ancak ve ancak mevcut toplumsal düzene karşı gündelik mücadelesi sırasında – yani kapitalist toplumun sınırları dâhilinde – kazanıp güçlendirebilir.” 6

Lenin’in vizyonuyla Rosa Luxemburg’unkini şu imgeyle kıyaslamak mümkün olabilecektir: Iskra gazetesinin editörü Vladimir İlyiç’e göre devrimci kıvılcım proletaryanın kendiliğinden mücadelelerinin içerisine örgütlü politik öncü tarafından dışarıdan götürülür; buna karşın Yahudi/Polonyalı devrimciye göre bilinç kıvılcımı ve devrimci irade mücadele içinde, kitlelerin eyleminde çakar. Onun sınıfın organik ifadesi olarak parti kavrayışının, kendilerini sosyalist olarak tanımlayan partilerin çeşitliliği sorununun daha o zamandan konulmuş olduğu Rusya veya Polonya’dan çok Almanya’daki duruma karşılık geldiği doğrudur.

Çarlık Rusya İmparatorluğunda 1905 devrimci olayları Rosa Luxemburg’un emekçi kitlelerin bilinç geliştirme sürecinin partinin eğitim faaliyetinden – Aufklärung – çok işçilerin doğrudan ve özerk [otonom] eylem deneyiminden kaynaklandığı yönündeki kanaatini büyük ölçüde doğrulamıştır: “Proletaryanın St. Petersburg olaylarının güçlü itkisiyle Ocak’taki ani genel ayaklanması dışardan bakıldığında bir mutlakiyete karşı devrimci savaş ilanı politik eylemiydi. Ancak bu ilk genel doğrudan eylem, milyonlar arasında sanki bir elektrik şoku verilmişçesine ilk kez sınıf duygusu ve sınıf bilinci uyandırdığından içeride daha da güçlü bir etkiye neden oldu. (…) Rusya’da mutlakiyet proletarya tarafından devrilmelidir. Ama bunu becerebilmesi için proletaryanın yüksek bir sınıf-bilinci ve örgütlülük siyasî eğitimi derecesine ihtiyacı vardır. Tüm bu koşulları yerine getirmek broşürlerle ve bildirilerle değil, ancak ve ancak hayatın siyasî okulunda, kavgayla ve kavga içinde, devrimin sürekli akışı içinde mümkün olabilir.” 7

Broşürler ve bildiriler” polemik ifadesinin süreç içinde devrimci teorinin önemini küçümser gibi göründüğü doğrudur; bunun yanı sıra Rosa Luxemburg’un dikkate değer ölçüde – siyasal iktisat alanındaki kuramsal yapıtlarını bir kenara bıraksak bile – gazete yazıları ve broşürler yazmaktan oluşan siyasî faaliyeti onun devrimi hazırlama sürecinde teorik çalışmaya ve siyasî polemiklere verdiği belirleyici önemi gösterir.

Polonyalı devrimci kitle grevi üzerine 1906 tarihli ünlü broşüründe hâlâ geleneksel determinist savları kullanmaktadır: devrim “doğal bir yasa gereksinimini takiben” vuku bulacaktır. Ama onun somut devrimci süreç vizyonu Alman İdeolojisi’nde (kaldı ki bu yapıt ölümünden sonra yayınlanmış olduğundan Rosa Luxemburg tarafından bilinmemektedir) sunduğu şekliyle Marx’ın devrim teorisiyle örtüşür: devrimci bilinç ancak ve ancak “pratik” bir hareket sırasında genelleşmiş hale gelebilir, ezilenlerin “kitlesel” dönüşümü ancak ve ancak bizatihî devrim sırasında genelleşebilir.

Marx için olduğu kadar Rosa Luxemburg’a göre de nesnelle öznel arasındaki diyalektik birlik, kendinde sınıfın bu yolla kendisi için sınıf haline geldiği dolayım olan praksis kategorisi, Rosa Luxemburg’un, Alman Sosyal Demokrasinin Bernstein’ın soyut ahlakçılığıyla Kautsky’nin mekanik ekonomizmi arasındaki kötürümleştirici ve metafizik ikilemini aşmasına imkân tanır. Bilindiği üzere, Berstein’a göre “insanların” ahlakî ve tinsel “öznel” dönüşümü sosyal adaletin gerçekleşmesinin koşuluyken, Kautsky’ye göre “kaçınılmaz olarak” sosyalizme götüren nesnel ekonomik gelişimdir. Bu, Rosa Luxemburg’un neden sadece neo-Kantçı revizyonistlere değil, aynı zamanda 1905 ve sonrasında partinin “ortodoks merkezi” olarak adlandırılan kesim tarafından savunulan pasif “bekle-gör-siyaseti” stratejisine de karşı çıktığını daha iyi anlayabilmemizi sağlar.

Ayrıca, aynı diyalektik praksis görüşü onun reformlarla ya da “asgarî program”la devrim ya da “nihaî hedef” arasındaki SPD’nin [Almanya Sosyal-Demokrat Partisi] Erfurt programında cisimleşen geleneksel ikiliğin [düalizm] üstesinden gelmesini de mümkün kılmıştır. 1906’da – sendika bürokrasisine karşı – ve 1910’da – Kautsky’ye karşı – önerdiği Almanya’da kitle grevi stratejisiyle Rosa Luxemburg ekonomik mücadeleleri veya genel oy için savaşı genel bir devrimci harekete dönüştürme yeteneğinde bir yol haritası çizmiştir.

Sendikal bilinci” “sosyal-demokrat (sosyalist) bilinç”ten ayıran Lenin’in tersine, Luxemburg burjuva parlamenterizminin hâkimiyet dönemleri boyunca işçi hareketinin karakteristiği olan latan teorik bilinçle, – yalnızca parlamento üyeleri ve parti önderleri değil – kitlelerin bizzat kendileri siyasî sahnede belirdiğinde devrimci süreç boyunca hâsıl olan pratik ve aktif bilinç arasında bir ayrım önermiştir. En az örgütlü ve en geri tabakalar bir devrimci mücadele döneminde işte bu pratik-aktif bilinç sayesinde en radikal unsur haline gelebilirler. Rosa Luxemburg’un devrimci mücadelenin pedagojik rolünü unutarak, siyasî stratejilerini örgütün sınıf mücadelesi içindeki rolüne ilişkin abartılı bir değerlendirme – ki buna genellikle örgütsüz proletaryanın küçümsenmesi eşlik eder – üzerine bina edenlere getirdiği eleştiri işte bu önermeden kaynaklanır: “Gösterilerle ve bildiri dağıtmakla geçen on yılın beceremeyeceği bu henüz örgütlenmemiş kitlelerin eğitimi işini bir devrimci dönemin altı ayı tamamlayacaktır.” 8

Peki, o halde Rosa Luxemburg kendiliğindenci miydi? Tam değil… Kitle Grevi, Siyasî Parti ve Sendikalar başlıklı broşüründe (1906) Almanya’ya göndermede bulunarak ısrarla “en aydınlanmış, en sınıf-biliçli öncü”nün rolünün kendiliğinden halk hareketi “gökten zembille inene” dek “kaderci bir tarzda” beklemek olmadığını vurguluyordu. Tersine, bu öncünün işlevi tam da “şeylerin gelişimine hız vermek (vorausilen) ve olayları hızlandırmak için çaba göstermektir”. 9 Rosa Luxemburg sosyalist partinin kitle grevinin “gelecek mücadele döneminde taktikleri ve hedefleri konusunda Alman proletaryasını bilgilendirmek”ten oluşan önderliğini alması gerektiğini kabul eder; işi sosyalist örgütün “işçilerin tüm kütlesinin öncüsü” olduğunu ve “emek hareketinin siyasî berraklığı[nın], gücü[nün] ve birliği[nin] bu örgütten kaynaklan”dığını ilan etmeye kadar vardırır. 10

Rosa Luxemburg önderliğindeki Polonya örgütü, gizli ve devrimci Polonya Krallığı ve Litvanya Sosyal Demokrat Partisi’nin (SDKPiL) Alman sosyal demokrasisine benzediğinden çok daha fazla Bolşevik Partiye benzediğinin de eklenmesi gerekecektir… Son olarak, sıklıkla göz ardı edilen bir veçhenin de hesaba katılması gerekir: bu Rosa Luxemburg’un merkezileşmiş ve disiplinli bir dünya partisi olarak anladığı Enternasyonal’e karşı (özellikle 1914’ten sonra) takındığı tavıra ilişkindir. Karl Liebknecht’in Rosa Luxemburg’a yazdığı bir mektupta, onun Enternasyonal anlayışını “haddinden fazla mekanik biçimde merkezileşmiş”, “haddinden fazla ‘disiplin’e sahip, yeterince kendiliğindenliğe sahip olmayan”, kitleleri “kendi iradelerine sahip olmayıp, haddinden fazla eylem araçları olarak; kendileri isteyen ve karar veren değil, Enternasyonal tarafından istenen ve kararlaştırılan eylemin araçları olarak” gören bir anlayış olarak eleştirmesi az buz bir ironi değildir. 11

Bu eylemci iradeciliğe [volontarizm] koşut olarak, kendi çelişkilerinin kurbanı kapitalizmin çöküş teorisi Zusammenbruch Teori’nin determinist (ekonomik) iyimserliği yazılarında ortadan kaybolmaz, tam tersine onun büyük iktisat yapıtı Sermaye Birikimi’nin (1911) bizatihî merkezinde yer alır. Yüzyıl dönümündeki sosyalist hareketin bu geleneksel vizyonu ancak 1914’ten sonra, 1915’te hapishanede yazılan ve 1916’da “Junius” müstearıyla yayınlanan Sosyal Demokrasinin Krizi başlıklı broşürüne aşılacaktır. Bu belge “ya sosyalizm ya da barbarlık” ifadesi sayesinde Marksist düşünce tarihinde bir dönüm noktasına işaret eder. Rosa Luxemburg’un savı tuhaf biçimde “tarihsel gelişmenin nesnel yasaları”na bir atıfla başlar; proletaryanın eyleminin “tarihi belirlemeye katkıda bulun”duğunu kabul etmekle birlikte, bunun yalnızca tarihsel süreci hızlandırma ya da erteleme meselesi olduğuna inanırmış gibi görünür. Buraya kadar yeni bir şey yoktur!

Buna karşın, izleyen satırlarda proletaryanın zaferini “insanlığın hayvanlar âleminden özgürlüğün krallığına bir sıçraması”yla karşılaştırır, bu arada bu sıçramanın “karmaşık maddi koşulların gelişmesinin büyük kitle içinde tutuşturucu irade kıvılcımını (zündende Funke) ateşlemesine dek” mümkün olmayacağını da ekler. Burada karşımızda ünlü Iskra’yı, maddi koşulların kuru barutunu patlatmaya muktedir devrimci kıvılcımı buluruz. Peki, bu zündende Funke ne yaratır? “Sosyal demokratların önderliğindeki uluslararası proletarya kendi tarihini kendi ellerine almayı denemeyi bu yolla…” “uzun [bir] şiddetli güç sınamaları silsilesi” sayesinde “öğrenecektir” 12 Diğer bir deyişle, ezilenlerin ve sömürülenlerin devrimci bilinci ancak ve ancak pratik deneyim sırasında ateşlenir.

Junius” sosyalizm ya da barbarlık tabirini getirirken Engels’in otoritesine, “kırk yıl” önceye giden bir metne – hiç kuşku yok Anti-Dühring’ten (1878) bir alıntıya göndermede bulunur: Friedrich Engels bir zamanlar şunu söylemişti: “Burjuva toplumu bir yol ayrımındadır, ya sosyalizme geçiş ya da barbarlığa geri dönüş” [a.g.e.] Engels’in yazdıkları aslında bütünüyle farklıdır: “gerek modern kapitalist üretim tarzının yarattığı üretici güçler, gerekse bu üretim tarzı tarafından kurulan malların bölüşümü bizzat bu üretim tarzının kendisiyle apaçık bir çelişkiye girmiştir ve aslında bu çelişki öyle bir raddeye varmıştır ki eğer modern toplumun tamamı yok olup gitmeyecekse üretim ve bölüşüm tarzında bir devrim olmalıdır.” 13

Engels’in – “Junius”unki gibi siyasî olmaktan çok öncelikle ekonomik – savı daha ziyade retorik olup, sosyalizmin gerekliliğinin bir tür reductio ad absurdum’udur: eğer modern toplumun “yok olmasını” istemiyorsak – muğlâk bir ifade; tam olarak neyi kapsadığını bilmek mümkün değildir. Yirminci yüzyılın gidişatında bu denli büyük bir etkiye sahip olacak “ya sosyalizm ya da barbarlık” tabirini, bu formülün taşıdığı keskin anlamla icat eden aslında Rosa Luxemburg’tur. Luxemburg Engels’e atıfta bulunuyorsa eğer, bunu muhtemelen oldukça heterodoks bir teze daha fazla meşruiyet kazandırmak için yapmıştır. Sonunda sosyalizmin kaçınılmaz zaferine inancını sarsan gelişme açık biçimde dünya savaşı ve uluslararası işçi hareketinin 1914 Ağustosundaki çöküşü olmuştur. “Junius” yenilik getiren bakış açısını aşağıdaki paragraflarda geliştirmiştir: “Bugün tamı tamına Engels’in bir nesil önce öngörmüş olduğu tercihle karşı karşıyayız: ya emperyalizmin zaferi ve antik Roma’da olduğu gibi bütün uygarlığın çöküşü, nüfusun azalması, perişanlık, yozlaşma – büyük bir mezarlık. Ya da uluslararası proletaryanın emperyalizme ve onun savaş yöntemine karşı bilinçli aktif mücadelesi demek olan sosyalizmin zaferi.” 14

Barbarlık” kavramının anlamını tartışabiliriz: bu hiç kuşku yok modern, “uygar” bir barbarlık sorunudur – dolayısıyla antik Roma’yla karşılaştırma pek uygun düşmez – ve bu durumda Junius broşüründe söylenen şey peygamberî bir kehanet olup çıkmıştır: modern barbarlığın en mükemmel uygulamalı örneği Alman faşizmi,  iktidarı sosyalizmin yenilgisi sayesinde ele geçirmiştir. Ancak “ya sosyalizm ya da barbarlık” formülünün en önemli kısmı “ya da” terimidir: burada işin içine katılan tarihin açık bir süreç olarak kabul edilmesi, geleceğin – “tarihin yasaları” veya ekonominin yasaları tarafından – henüz kararlaştırılmamış olduğu, buna karşılık son tahlilde “öznel” etmenlere – bilince, karara, iradeye, inisiyatife, eyleme, devrimci praksise – bağlı olduğudur. Isabel Loureiro’nun çok iyi kitabında vurguladığı gibi, – Rosa Luxemburg’un daha sonraki metinlerinde olduğu gibi – Junius broşüründe dahi hâlâ kapitalizmin kaçınılmaz çöküşüne, “tarihin diyalektiği”ne ve “sosyalizmin tarihsel gerekliliği”ne atıflara raslandığı doğrudur. 15 Fakat son tahlilde, “ya sosyalizm ya da barbarlık” formülü ekonomik determinizmden ve aydınlanmacı kaçınılmaz ilerleme ideolojisinden farklı başka bir “tarih diyalektiği” kavramının temellerini verir.

1918’deki Rus Devrimi üzerine polemiğin – demir parmaklıklar ardında kaleme alınmış bir başka önemli metin – ortasında yine praksis felsefesini buluruz. Bu belgenin temel çizgisi iyi bilinir: bir yandan Ekim Devrimini yapmaya cüret ederek uluslararası sosyalizmin onurunu kurtarmış olan Bolşeviklere ve önderleri Lenin ile Troçki’ye destek; diğer yandan, bazıları – toprak sorunu, ulusal sorun – tamamen tartışılır, bazıları ise – demokrasi üzerine bölüm – peygamberî görünen bir dizi eleştiri. Yahudi/Polonyalı/Alman devrimciyi endişelendiren her şeyden önce, tam da emekçi kitlelerin siyasî faaliyetinin teminatını oluşturan ve onlar olmaksızın “halkın geniş kitlelerinin egemenliğinin büsbütün düşünülemez” olduğu demokratik özgürlüklerin – basın, örgütlenme, toplantı özgürlüğü – Bolşevikler tarafından baskı altına alınmasıdır.

Bolşeviklerin cesaret ve kararlılıkla üstlendikleri” sosyalizme geçişin devasa görevleri “kitlelerin” demokratik özgürlükler olmaksızın mümkün olmayan “en yoğun siyasî eğitimi ve deneyim birikimi” olmadan yerine getirilemez. Yeni bir toplumun inşası öngörülmeyen “bin türlü sorun” çıkaran bakir bir alandır; oysa “Yalnızca deneyim düzeltme yapma ve yeni yollar açma yeteneğine sahiptir”. Sosyalizm “bizzat kendi deneyimlerinin okulundan doğan” tarihsel bir üründür: halk kitlelerinin (Volksmassen) tamamı bu deneyimde yer almalıdır, aksi halde “sosyalizm birkaç resmî masanın arkasından bir düzine entelektüel tarafından kararnameyle ilan edilecektir”. Geçiş sürecinin kaçınılmaz hatalarının tek çaresi devrimci pratiğin kendisidir: “yegâne şifa verici ve arındırıcı güneş devrimin kendisi ve onun yenileme ilkesidir, onun tarafından var edilen ve en geniş siyasî özgürlük biçimini alan kitlelerin manevî yaşamı, faaliyeti ve inisiyatifidir.” 16

Bu tartışma, 1918 tarihli metne “Leninist” itirazların yoğunlaştığı Kurucu Meclis üzerine tartışmadan çok daha önemlidir. Kitlelerin devrimci praksisi, halkın deneyim yoluyla özeğitimi, ezilenlerin özözgürleşimi ve iktidarın işçi sınıfı tarafından icrasının bizzat kendisi demokratik özgürlükler olmadan mümkün değildir. “Rosa Luxemburg’un Marksizmi” başlıklı önemli denemesinde Georg Lukács, bu büyük devrimcinin – Marx tarafından Feuerbach Üzerine Tezler’inde formüle edilen – teoriyle praksisin birliği sayesinde sosyal demokrat hareketlerin iktidarsızlığı ikileminin, “kadercilikleriyle katıksız yasalar tarafından ve katıksız niyetlerin etiği tarafından yaratılmış ikilem”in üstesinden gelmeyi nasıl başardığını büyük bir zekâyla göstermiştir. Peki, bu diyalektik birlik ne anlama gelir? “Bir sınıf olarak proletaryanın sağlam bir sınıf bilinci kazanmasının, bu bilinci elde tutmasının ve kendisini – nesnel-olarak-verili – tarihsel görevinin düzeyine yükseltmesinin ancak ve ancak çatışma ve eylem yoluyla mümkün olduğunu görmüş bulunuyoruz. Partinin ve tekil savaşçının kendi teorilerine, ancak ve ancak eğer bu birliği kendi praksislerine taşırlarsa gerçekten sahip olabilecekleri de aynı şekilde doğrudur.” 17

Lukács’ın henüz daha bir yıl geçmeden, Ocak 1922’de, Luxemburg’un “proletarya devriminin burjuva devrimleriyle aynı yapısal biçimlere sahip olduğunu sanıyor” 18 olduğunu iddia ederek – ki bu Isabel Loureiro’nun gösterdiği gibi pek inandırıcı bir suçlama değildir 19 – Spartaküs Birliği’nin kurucusunun muhalif yorumlarını blok halinde reddeden – daha sonra Tarih ve Sınıf Bilinci’nde de yer alacak (1923) – “Rosa Luxemburg’un ‘Rus Devrimi Eleştirisi’ Üzerine Eleştirel Gözlemler” başlıklı bir deneme kaleme alması bu nedenle şaşırtıcıdır. Ocak 1921 tarihli denemeyle, Ocak 1922 tarihli deneme arasındaki ton ve içerik bakımından farkı nasıl izah edebiliriz? Ortodoks Leninizm’e hızlı bir dönüşle mi? Belki ama bunu daha büyük bir ihtimalle Lukács’ın Alman Komünizmi içindeki tartışmalara ilişkin tutumuyla izah edebiliriz. KPD’nin (Almanya Komünist Partisi) en önde gelen önderi Paul Levi, Lukács tarafından coşkuyla desteklenen (buna karşın Lenin tarafından eleştirilen…) Almanya’da başarısızlığa uğrayan bir komünist ayaklanma girişimi olan 1921 “Mart Eylemi”ne karşı çıkmıştı. Partiden ihraç edilen Levi, Rosa Luxemburg’un 1918’de kendisine emanet ettiği Rus Devrimi üzerine elyazmasını 1922’de yayınlamaya karar vermişti. Lukács’ın bu belgeyle girdiği polemik aynı zamanda Paul Levi’yle dolaylı bir hesaplaşmadır.

Luxemburg tarafından kaleme alınan bu belgenin demokrasi üzerine bölümü aslında yirminci yüzyıl Marksizminin, komünizminin, eleştirel teorisinin ve devrimci düşüncesinin en önemli metinlerinden biridir. Yirmi birinci yüzyılda sosyalizmin bu birkaç sayfada geliştirilen savları dikkate almayan bir yeniden-kuruluşunu tasavvur etmek zordur. Leninizmin ve Troçkizmin Ernest Mandel ve Daniel Bensaïd gibi en aklı başında temsilcileri Bolşevizmin demokratik özgürlükler sorununa ilişkin bu 1918 tarihli eleştirisinin son tahlilde haklı olduğunu kabul etmişlerdir. Rosa Luxemburg’un atıfta bulunduğu demokrasi elbette, en önemli kararların bankacılar, müteahhitler, askerler ve teknokratlar tarafından her türlü halk denetiminden azade alındığı burjuva parlamentarizminin “düşük yoğunluklu demokrasi”si değil, devrimci bir süreçte işçiler tarafından icra edilen demokrasidir. Zündende Funke, Rosa Luxemburg’un yangın çıkaran kıvılcımı son bir kez Aralık 1918’de KPD’nin (Spartaküs Birliği) Kurucu Kongresine seslenişinde kızıllaşmıştır.

Kabul etmek gerekir ki, bu metinde hâlâ “sosyalist devrimin zorunlu nesnel gelişme yasası”na atıflara raslıyoruz. Bununla birlikte, bu metin aslında işçi hareketinin çeşitli güçlerinin devrimci yolu bulmadan önce yaşamak zorunda oldukları “acı deneyim”e dairdir. Bu unutulmaz konuşmanın son sözleri doğrudan ezilenlerin özözgürleştirici praksisi perspektifinden esinlenmiştir: “Kitleler iktidarı kullanmayı iktidarı kullanarak öğrenmelidirler. Bunu onlara öğretmenin başka yolu yoktur. Çok şükür, proletaryayı sosyalistçe ‘eğitme’nin önerildiği günleri gerimizde bıraktık. Kautsky okulundan Marksistler hâlâ bu tarihe karışmış günlerin var olduğuna inanıyorlar. Proleter kitleleri sosyalistçe eğitmek onlara konferanslar vermek, aralarında bildiri, broşür dağıtmak anlamına geliyordu. Hayır, sosyalist proletaryanın okulunun bütün bunlara ihtiyacı yoktur. İşçiler eylemin okulunda öğreneceklerdir (zur Tat greifen)”. Rosa Luxemburg burada Goethe’nin meşhur bir formülüne göndermede bulunur: Am Anfang war die Tat! Başlangıçta Kelam değil Eylem vardı! Devrimci Marksistin sözcükleriyle: “Şiarımız şudur: Başlangıçta eylem vardı. Eyleme gelince o da işçi ve asker şuralarının misyonlarını idrak edip, tüm ulusun tek kamu iktidarı olmayı öğrenmeleri olmalıdır.” 20 Rosa Luxemburg birkaç gün sonra Bakan Gustav Noske’nin yetkisi dâhilinde Berlin işçilerinin ayaklanmasına karşı sosyal demokrat hükümet tarafından harekete geçirilen Freikorps tarafından katledilecekti.

Rosa Luxemburg yanılmaz değildi, her insan her aktivist gibi hatalar yaptı. Onun fikirleri kapalı bir teorik sistem, her yerde ve her zaman uygulanabilecek dogmatik bir doktrin oluşturmaz. Ancak hiç kuşku yok onun düşüncesi kapitalist makinayı parçalamaya ve radikal alternatifler düşünmeye çalışmak açısından paha biçilmez bir kaynaktır. Bu düşüncenin son yıllarda özellikle Latin Amerika’da bir önceki yüzyılda sosyalizm adına yapılan deneylerin – hem sosyal demokrasinin, hem de Stalinizmin – çıkmazlarını aşma yeteneğinde bir yirmi birinci yüzyıl sosyalizmi üzerine tartışmada en önemli referanslardan biri haline gelmiş olması tesadüf değildir. Onun işçilerin özözgürleştirici praksisine, deneyim yoluyla özeğitime ve geniş halk kitlelerinin eylemine dayanan – kapitalizme ve emperyalizme uzlaşmaz muhalif – hem devrimci hem de demokratik sosyalizm kavrayışı böylece çarpıcı biçimde güncel hale gelir. Geleceğin sosyalizmi bu kızıllaşan kıvılcımın ışığı olmadan yapamayacaktır.

Çeviri: Osman S. Binatlı

DİPNOTLAR

  1. Karl Marx, Early Writings, p 422, Penguin Books, Harmondsworth, 1975
  2. http://www.marxists.org/archive/marx/works/1845/german-ideology/index.htm
  3. Isabel Loureiro, Rosa Luxemburg. Os dilemmas da acao revolucionario Unesp, Sao Paulo, 1995, p 23
  4. http://www.marxists.org/archive/luxemburg/1900/reform-revolution/index.htm
  5. Organisational Questions of the Russian Social Democracy,      http://www.marxists.org/archive/luxemburg/1904/questions-rsd/index.htm
  6. Ibid.
  7. The Mass Strike, the Political Party and the Trade Unions, http://www.marxists.org/archive/luxemburg/1906/mass-strike/index.htm
  8. Ibid.
  9. Ibid.
  10. Ibid.
  11. Karl Liebknecht, To Rosa Luxemburg: Remarks concerning her draft these for the ´International´ group, published in French in Partisans no. 45, January 1969
  12. http://www.marxists.org/archive/luxemburg/1915/junius/index.htm
  13. http://www.marxists.org/archive/marx/works/1877/anti-duhring/index.htm
  14. Luxemburg, op. cit.
  15. Loureiro, op. cit., p 123
  16. Luxemburg, The Russian Revolutionhttp://www.marxists.org/archive/luxemburg/1918/russian-revolution/index.htm
  17. Lukács, History and Class Consciousness, Merlin Press, London, 1971, pp 39, 43
  18. Ibid. p 284
  19. Loureiro, op. cit. P 321
  20. Our Programme and the Political Situationhttp://www.marxists.org/archive/luxemburg/1918/12/31.htm