İmdat Freni

admin

Yeni İktidarlar: Tekno-Feodalizm mi, Veri Kaçakçılığı Oligarşisi mi? – Francisco Louçã

Sosyal ağların yoğun kullanımı, internet üzerindeki diğer var olma biçimlerinden de çok–belki oyunlar hariç– uyuşturucu bağımlılığının başka biçimleriyle karşılaştırılabilecek davranışlar üretmektedir: aşırı tüketim, psikolojik hatta fiziksel “akşamdan kalmalık” hâlleri. Bu makalede Francisco Louçã, yeni oligarşinin sattığı ürünün tam da bu olduğunu savunuyor.

 “Tekno-feodalizm” kavramının yaygınlaşmasına katkıda bulunan yazarlar teşhiste hemfikirdir, ancak sonuçlar konusunda mutlaka aynı noktada buluşmazlar. Farklı versiyonlara göre, feodal beylerin gücü toprağın mülkiyeti ve ondan doğan üretimin denetimine dayanıyordu; bu beyler kendi topraklarının sınırlarını belirler, merkezi iktidarla –kralla– ilişkilerinin (değişken) biçimlerini düzenlerdi. Köylüler ise hem korunma hem de kendilerine bu amaçla tahsis edilen toprakları işleyebilme imkânı bakımından bu beylere bağımlıydı. Toprağı kira karşılığında işler ve beyin mutlak otoritesine boyun eğerlerdi. Bu yazarlara göre, aynı şekilde tekno-feodal beyler de dijital platformlara hükmeder; yeni pleblerinin faaliyetlerine izin verir ve internet bağlantılarının istikrarının temsil ettiği korumayı sağlar. Üstelik bu piyasaları domine eden şirketlerin, yani teknoligarşinin gücü rekabet olmaksızın tesis edilir. Her iki durumda da söz konusu olan, en alttakilerin hiçbir güce sahip olmadığı, egemenlik altındaki dünyalardır.

Tekno-feodalizm kuramının en yaygın versiyonunda, Varoufakis’in yaklaşımında, varılan sonuç sarsıcıdır: burada kapitalizmin yeni meta yaratma ve satma biçimlerine (örneğin hizmetlere) doğru genişlemesi ve dolayısıyla emeğin ya da emekçilerin zamanının sömürüsü söz konusu değildir; ortada yeni bir üretim tarzı vardır. Kapitalizm bitmiştir, der. Artık elimizde olan yeni bir toplumdur: Tekno-feodalizm. Bazı yazarlar bu tür uygarlığın bütününün dönüşümünü kapsayan sonuçları konusunda daha ihtiyatlı olsalar da, teori yolunu bulmuş ve çağdaş dünyanın iletişim sistemlerine yönelik eleştiride bir referans hâline gelmiştir. Oysa bu, hatalı bir teoridir; kafa karıştırıcı sonuçlara götürür ve yeni iktidar biçimlerinin temsil ettiği tehlikenin kapsamını kavramakta yetersiz kalır; onları geçmişe dönüş gibi betimlerken, en tehlikeli olan yenilikçi özelliklerini göz ardı eder.

Sömürgeleştirme mi, bağımlılık mı?

Feodalizmle karşılaştırılabilecek bir başka metafor da sömürgeleştirmedir. Bu bakış açısından yeni iktidar, yeni bir toprak üzerinde kurulmuş ve halkını boyunduruk altına almıştır (dünya nüfusunun yarısından fazlasının gündelik yaşamında sosyal ağların her yerde oluşu buna örnektir); yeni bir dili dayatmıştır (sosyal ağlardaki iletişim normları); yerel kaynakları yoğun biçimde sömürmüştür (yani dikkat ve kişisel duygular); kolonileştirilenlerin kolonizatörlere tabi kılınmasını sağlamıştır (kolonize edilenlerin kimliği ağ tarafından ve ağın içinde tanımlanır); gelecek fikrinin ortadan kalkmasıyla (koloninin ebedî olması beklenir) ve yeni meşruiyetin kutsanmasıyla (algoritmik iktidar tartışılmazdır) pekişmiştir. Aldous Huxley’nin 1930’ların muhafazakâr distopyası Cesur Yeni Dünya’da bu mekanizma, yeni bir ilahın (Henry Ford) dayatılması ve tekniğin yüceltilmesiyle önceden sezdirilmişti. Ne var ki bu betimleme de, tıpkı tekno-feodalizm gibi, kendisini sınırlayan tarihsel bağlama bağımlıdır. Oysa bugün yaşadığımız şey, geç kapitalizm çerçevesinde bir dönüşümdür; herhangi bir geçmişe dönüş değil.

Bu nedenle bir alternatif olarak, dünya nüfusunun büyük bir bölümünü kalıcı tüketiciler olarak içine alan platform kapitalizmi ile uyuşturucu ticaretinin gücü arasındaki karşılaştırmayı incelemeyi öneriyorum. Bu karşılaştırma, sosyal ağlar dünyasının bir oligopol tarafından yönetildiğini gösterir (dolayısıyla teknoligarşik aktörler hem işbirliği yapar hem de birbirleriyle çekişir, fakat rekabet yoktur); anlık tatmin ve duygusal haz sunan ya da alışkanlık geliştiren bir ürün teşvik edilir; bu da bağımlılık üretir; tüketiciler haz ya da tanınma kaynağından uzak kaldıklarında yoksunluk ve kaygı yaşar; becerilerini ve özerkliklerini yitirir; gerçeklik ile kurgu arasındaki sınır silikleşir. Nitekim Zuckerberg bu etkiyi, tamamen metalaştırılmış duygular ve dikkat üzerine kurulu yeni bir toplumun temeli hâline getirmeye çalışmış ve buna “Metaverse” adını vermek istemiştir.

Psikolojik bağımlılığın, yani bir tür bağımlılığın varlığı, internet üzerindeki bu faaliyetin alanlarından birinde –oyunlarda– tıbben kanıtlanmıştır. Statista’nın 2025 başına ilişkin verilerine göre 3 milyardan fazla insan düzenli oyuncudur; ABD’de çocuklar arasında bu oran %90’a kadar çıkabilmektedir. Bunların %3–4’ü oyun bağımlılığı nedeniyle psikiyatrik hasta olarak sınıflandırılmakta; 8–18 yaş arası çocuk ve gençlerde bu oran %9,5’e ulaşmaktadır. Bu “çevrimiçi oyun oynama bozukluğu”, meslekte temel başvuru kaynağı kabul edilen bir ruhsal hastalıklar el kitabını yayımlayan Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından bir hastalık olarak sınıflandırılmıştır.

Sosyal ağlar söz konusu olduğunda ise, yoğun ve kompulsif kullanım henüz bir hastalık olarak sınıflandırılmamış olsa da, güçlü toplumsal etkileri not etmek gerekir: tüketicinin kendi anlatısının ayrılmaz bir parçası olduğu kurgular üretir; yoğun duygularla bağlantılı kaçışçı fanteziler içinde yaşamayı mümkün kılar; birey bu fantezilerden, özellikle de baştan sona uydurulmuş sahte bir kimlik ve sahte bir hikâye yaratarak tatmin elde eder. Kişinin kendisini tüketmesi, ağ üzerindeki yaşam tarzına dönüşür; bu da bugüne kadar hiçbir şirketin, hiçbir oligarşinin, hiçbir egemen sınıfın ulaşamadığı bir denetim gücünü tesis eder.

Bu bağımlılık olgusunun vektörü, uyuşturucu kullanımında ya da yoğun psikolojik haz deneyimlerinde olduğu gibi, dopamin salgılanmasıyla elde edilen tatmindir. Dopamin, 1957’de Lund Üniversitesi’nden Arvid Carlsson (bu çalışmasıyla Nobel Ödülü’nü almıştır) ve Londra Üniversitesi’nden Kathleen Montagu (kendisi Nobel almamıştır) tarafından bir nörotransmitter olarak tanımlanmıştır. Böylece, çeşitli kişisel haz deneyimleri bağlamında nasıl üretildiği ve alışkanlıkların oluşumuna nasıl katkıda bulunduğu anlaşılmıştır. Yirmi yıl sonra ise bu nörotransmitterin madde bağımlılığıyla en yakından ilişkili olanı teşkil ettiği ve bir bağımlının gelişim, bağımlılığı sürdürme ve yoksunluk evrelerini betimlemek için vazgeçilmez olduğu keşfedilmiştir.

İnternet benliği yeniden inşa ediyor

Sosyal ağların yoğun kullanımı, internet üzerindeki diğer var olma biçimlerine kıyasla –belki oyunlar hariç– uyuşturucu bağımlılığının başka türleriyle karşılaştırılabilecek davranışlar üretmektedir; aşırı tüketim ve psikolojik, hatta fiziksel yoksunluk gibi. Bu durumda dopamin, haz ve acıyı tetiklediği, duyguları belirlediği, belleği ve motivasyonu koşullandırdığı için, “her türlü deneyimin bağımlılık potansiyelini ölçen evrensel bir para birimi” gibidir. Dış dünyaya ilişkin algımızın baskın biçimi hâline gelmiş bir görüntü selinden doğar; fakat buna güçlü bir unsur daha ekler: katılımın simülasyonu. Nitekim narsisizm, tanınma yanılsaması yaratmak üzere harekete geçirilir; bir psikolog olan Courtwright’ın, duyguları, belleği ve davranışı yöneten beyin yapılarina gönderme yaparak adlandırdığı “limbik kapitalizm” tam da budur. Meslektaşı Lembke’ye göre ağlar, “bağlantılı bir kuşağa haftanın 7 günü, günde 24 saat dijital dopamin” sağlar.

Pek çok araştırma, sosyal ağların kullanımında dopaminin bağımlılık yaratıcı etkisine dair bu betimlemeyi doğrulamıştır. Örneğin ergenlerin ve genç yetişkinlerin “beğen” düğmesini kullanma davranışları üzerine yapılan bir çalışma –pro-sosyal bir davranış biçimi olarak– bunun, toplumsal bir bağlamda öğrenmeyi ve benlik tanınmasını pekiştiren bir geri bildirim olduğunu göstermiştir. Buna karşılık, Amerikalı üniversite öğrencilerinin sanal gerçekliğe ne ölçüde daldıklarını inceleyen bir araştırma, Meshi’nin yürüttüğü bu analizde, “sosyal ağların sorunlu kullanımına ilişkin belirtilerin, diğer psikolojik bozuklukların tipik davranışlarını yansıttığı” sonucuna varmış ve yoğun sosyal ağ kullanımı ile karar alma yetersizliği arasında doğrudan bir ilişki saptamıştır. Bir başka vakada, yoğun kullanıcıların %43’ünün karar vermede güçlük belirtileri gösterdiği bulunmuştur. Yine başka bir örnekte, Çin’de 673 ergen üzerinde yapılan bir çalışma, tanınmama korkusunun sosyal ağların sürekli kullanımıyla ilişkili olduğunu tespit etmiştir. Bu kullanımın doğurduğu haz ve acı, bir uyuşturucu tüketimine bağlı olanlarla karşılaştırılabilir düzeydedir.

Başka araştırmalar da Britanyalı psikolog Maryanne Wolf tarafından yürütülmüştür. Wolf, sosyal ağlarda dolaşıma giren mesajların yorumlara değil duygulara dayandığını ve bu nedenle TikTok ve benzeri ağların yükselişiyle üretilen görüntü akışının, uzun süreli okuma, sembolleri tercüme etme ve anlam kurma gibi bilgi edinme yetilerini zedelediğini savunur. Öte yandan, Facebook profillerinin seçimleri etkilemek için manipüle edilmesini içeren Cambridge Analytica skandalı ve benzeri deneyimler, oligarşilerin bu bağımlılık üretici gücün ve onun temsil ettiği denetim potansiyelinin farkında olduklarını göstermektedir.

Bu yeni iktidar biçimi, emeğin sömürüsüne dayanmayı sürdürür; fakat aynı zamanda bu emekle elde edilen ücretin de sömürüsüne dayanır. Bu ücret, duyguların metalaştırılması ve bireyin sosyal ağlara, oyunlara ve metaverse’ün diğer biçimlerinin içine daldırılması yoluyla yeniden çekilip alınır; böylece özne, metalaşmış tatminin yarattığı bir yanılsama evrenine çekerek soğurulur. İnternet benliği biçimlendirir, ağ insanı koşullandırır; bu sosyal ağlar tarafından kuşatılma hâli bireyleri yalıtır, onları nörolojik uyaran bombardımanına maruz bırakır, hazzı simüle eder ya da üretir ve zamanlarını ve duygularını denetler. Bu, üreticilerinin çok iyi bildiği bütüncül bir iktidar biçimidir. Dolayısıyla, sosyal ağlara bağlı yabancılaşmanın yarattığı nöro-bağımlılık ya da toksisite, bağımlı tüketiciler dünyası yaratmanın en güçlü mekanizmasıdır ve bu yolla geç kapitalizm toplumunda tabi sınıfların örgütlenme ve sınıfsal özdeşleşme kapasitesini çözmeyi hedefleyen bir araç olarak gelişir.

Francisco Louçã, iktisatçı, öğretim üyesi ve Portekiz radikal solunun tarihsel figürlerinden biridir. Salazar diktatörlüğü döneminde antifasist bir militan olarak mücadele etmiş, 1973’te Dördüncü Enternasyonal’in Portekiz seksiyonunun saflarına katılmıştır. 1999–2012 yılları arasında Sol Blok’un (Bloco de Esquerda) koordinatörlüğünü yürütmüş; aynı dönemde milletvekilliği yapmış ve 2006 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olmuştur. Eleştirel iktisat alanında çok sayıda eserin ve politik denemelerin yazarıdır.

Kaynak: Anticapitalista #84 – Ocak 2026 –
https://redeanticapitalista.net/os-novos-poderes-senhores-tecnofeudais-ou-oligaquia-neurotraficante/ Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Ukrayna: İşçi Denetimi altında Bir Kamulaştırma için – Sotsialnyi Rukh/Toplumsal Hareket

Kamulaştırılmasını izleyen iki yıl içinde Ukrnafta, özel sektörün elinde bulunduğu 20 yıl boyunca elde ettiğinden daha fazla kâr üretmiştir.

5 Kasım 2022’de, halka açık anonim şirket “Ukrnafta” devlet mülkiyetine devredildi.

2022’ye kadar Ukrnafta, oligark İhor Kolomoyskiy’e aitti. 2022–2023 yılları arasında Ukrnafta’nın kârları neredeyse 1 milyar ABD dolarına ulaştı; bu rakam, şirketin İhor Kolomoyskiy’in mülkiyetinde bulunduğu tüm dönem boyunca elde ettiği kârı aşmaktadır.

Kamulaştırılmasından bu yana Ukrnafta ayrıca:

  • 75 milyar grivna tutarında rekor düzeyde vergi ödemiştir;
  • 11 yıl aradan sonra ilk kez sismik etütler gerçekleştirilmiştir;
  • 13 yıl aradan sonra ilk kez yeni bir petrol kuyusu açılmış ve önümüzdeki yıllarda 10 yeni kuyunun daha açılmasını öngören bir sondaj projesi başlatılmıştır.

Ukrnafta örneği, büyük işletmelerin kamulaştırılmasının kârların, vergi gelirlerinin ve sektördeki yeniliklerin artmasına pekâlâ yol açabileceğini göstermektedir. Neoliberal mitlerden türeyen sözde “etkin mülk sahibi”, gerçekte çoğu zaman savurgan ve el koyucu biridir; bildiği tek şey vergiden kaçınarak servetini vergi cennetlerine aktarmaktır.

1990’ların yağmacı özelleştirmeleri sonucunda oligarklar tarafından haksız biçimde edinilen tüm varlıkların kamulaştırılması çağrısını tutarlı biçimde sürdürmeye devam ediyoruz. Bu varlıklar Ukrayna halkından gasp edilmiştir ve halka iade edilmelidir.

Bununla birlikte, kamulaştırma adil bir toplum inşasında yalnızca ilk adımdır ve tüm sorunlar için sihirli bir çözüm değildir. Kamulaştırılan işletmelerin beceriksiz bürokratlar tarafından yağmalanmaması ya da çökertilmemesi için işçilerin denetimine tabi olmaları gerekir.

Personelin, şirket yönetimi üzerinde etkide bulunabileceği araçlara sahip olması gerekir; böylece işletme yeni bir yolsuzluk kaynağına dönüşmez.

Ukrnafta örneği, simgesel işletmelerin oligark etkisinden arındırılmasının, uzun vadede ekonominin toparlanmasına yol açabileceğini göstermiştir.

Bir sonraki adım, Kryvyi Rih demir-çelik kombinasının ve savaş koşulları nedeniyle mali zorluklara sürüklenmiş diğer işletmelerin kamulaştırılması olmalıdır. Ekonomik güvenliği yeniden tesis etmenin zamanı gelmiştir.

6 Ocak 2026

Toplumsal hareket Sotsialnyi Rukh, Dördüncü Enternasyonal’in Ukrayna’daki sempatizan seksiyonudur. İnternet sitesi: https://rev.org.ua.

Kaynak: Inprecor

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Venezuela: Trump, Yeniden Sömürgeleştirme ve Direniş – Luis Bonilla-Molina

Son aylarda, Trump yönetiminin hedefinin Venezuela’nın petrolü, maden zenginlikleri ve nüfusun davranışsal verileri üzerinde siyasi, ekonomik ve askerî denetim kurmak olduğunu; böylece ülkede öngörücü bir kontrol rejimi tesis etmeyi ve nihai ufukta Bolívar’ın yurdunda Amerikan askerî üsleri kurmayı amaçladığını ısrarla vurguladık. Ancak buna ulaşmak için ABD’nin Venezuela hükümetinin başına, tarihsel olarak Beyaz Saray’la müttefik iki isim olan, toplumsal bir liderliğe sahip olmakla birlikte Venezuela kadar bölünmüş bir ülkeyi yönetmekten bütünüyle aciz María Corina Machado (MCM) ile Edmundo González Urrutia’yı (EGU) yerleştirmesinin yeterli olacağını düşünmek bir kestirmeydi. Nitekim 3 Ocak’ta, Venezuela’ya yönelik askerî saldırının ve Devlet Başkanı Maduro ile eşinin kaçırılmasının gerçekleştiği gün, Donald Trump Venezuela sağ muhalefetini “ayağını yere bastırarak” MCM’nin “ülkede saygı görmediğini” ve “geçiş süreci”nin dışında bırakıldığını ilan etti.

Donald Trump, bundan böyle Venezuela’nın kendisi ve en yakın ekibi tarafından yönetileceğini açıkladı: Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Savunma Bakanı Pete Hegseth, Genelkurmay Başkan Yardımcısı Stephen Miller, CIA Direktörü John Ratcliffe ve Müşterek Kurmaylar’dan General Dan Caine. Böylece Venezuela üzerinde gerçek, somut ve alışılmadık bir sömürge tehdidi durumu açılmış oldu. Sonraki günlerde yaşananlar bunu doğrulamaktadır.

Yeni Guipuzkoa Şirketi

1728’de kurulan ve 1730–1785 yılları arasında Venezuela’da faaliyet gösteren Caracas Kraliyet Guipuzkoa Şirketi (Real Compañía Guipuzcoana de Caracas), Venezuela ile olan sömürgeci ilişkinin bir parçasıydı. Başlıca hedefleri şunlardı: İspanya ile Venezuela arasındaki tekelci ticareti denetlemek; kakao, tütün, pamuk, indigo ve deri gibi ürünleri ihraç ederken Avrupa mallarını (aletler, kumaşlar, şaraplar vb.) ithal etmek; Hollanda, İngiliz ve diğer ulusların kaçakçılığıyla mücadele etmek; yerel ekonomik gelişimi İspanyol Tacı’nın kârlarını artıracak şekilde yönlendirmek.

Trump’ın Venezuela için önerdiği şey, bu sömürgeci girişimi hatırlatan yeni bir toprak ve ticaret denetimi durumudur. Ancak bunu daha modern bir aktörle, Amerikan büyükelçiliği aracılığıyla yapacaktır; Caracas’taki Amerikan diplomatik temsilciliğini yeniden açma niyetini bu kadar aceleyle açıklamasının nedeni de budur. Bu rolü Amerikan büyükelçiliği üstlenecek; fakat bu kez amaç petrolü, altını, nadir toprak elementlerini ve diğer zenginlikleri ele geçirmek ve ileri teknolojilere dayalı öngörücü kontrol modelinin tam olarak geliştirilmesi için sahadan veri ve temel bilgileri toplamayı sürdürmektir.

Yakın zamanda Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt, “Şu anda Venezuela’nın geçici yetkilileri üzerinde azami bir etkiye sahibiz” derken, Marco Rubio da “Biz izin vermedikçe Venezuela petrol taşıyamaz” dedi. Buna, Trump’ın “Delcy Rodríguez’in yalnızca Amerikan ürünlerini satın almayı taahhüt ettiği” yönündeki açıklaması eklendi; ayrıca Diosdado Cabello gibi hükümet yöneticilerine, Delcy Rodríguez hükümetine itaat etmeye zorlamak amacıyla tehditler yöneltildiğine dair söylentiler dolaşıyor.

Sömürgeleştirmenin üç aşaması

5 Ocak gecesi Donald Trump, Venezuela’ya Üç Kral armağanını (Hıristiyan inancına göre 6 Ocak’ta üç kral’ın çocuk İsa’yı ziyaret ederek ona hediye getirmesi kutlanır-ÇN) açıkladı: ABD, Venezuela’ya ait 30 ila 50 milyon varil petrolü zorla ele geçirecekti. 7 Ocak’ta Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Venezuela’nın yeniden sömürgeleştirilmesinin üç aşamasını ilan etti.

Birinci aşama, kısa vadede mevcut petrol üretimine el koyarak 50 milyon varile ulaşmaktır. Bu, Venezuela’dan zorla yapılan bir satın alma değil; askerî gücünü kullanarak ve yerel muhalefetin zayıf olacağı umuduyla Venezuela zenginliğinin alenen çalınacağının ilanıdır.

İkinci aşama, ABD’nin sömürgeci bir yönetici rolünü üstlenmesi; Venezuela petrolünü doğrudan dünya piyasasında satması ve ganimetin kullanımını ile yönetimini kendine mal etmesidir. Kapitalist ticari düzenin bu ihlalinin iletişimsel etkisini yumuşatmak için Marco Rubio, ABD’nin bu kaynakları Venezuela’nın yeniden inşası ve Amerikan çıkarları doğrultusunda yöneteceğini vurguladı. Açıkça görülüyor ki, Güney Karayipler’deki deniz ablukası ayları boyunca yapılan askerî harcamaların bir kısmını geri almak ve artık Trump yönetiminin davet ettiği petrol şirketleri tarafından sömürgeci petrol çıkarımı için kullanılacak olan petrol altyapılarını onarmak üzere Venezuela’nın kendi kaynaklarını kullanmak istiyorlar.

Üçüncü aşama: Venezuela’daki hükümet geçişini başlatmak. Bu, 3 Ocak’taki saldırı sonrasında sergilenen tutumlar temelinde, Delcy Rodríguez liderliğindeki Caracas hükümetiyle ne yapılması gerektiğinin ve ülkeyle kurulan sömürgeci ilişkinin sürekliliğini güvence altına alacak siyasal temsillerin ( “makbul kişilerle” ) ne zaman inşa edileceğinin değerlendirilmesinin ilanı gibi görünmektedir.

Marco Rubio, yerel bir direnişle karşılaşmadan bir cumhuriyeti koloniye dönüştüremeyeceğini bilmektedir. Bu da, Amerikan askerî gücünün, polis aygıtının ve istihbarat servislerinin belirleyici bir rol oynayacağı bir dönemin habercisidir; kuşkusuz yerel askerî ve polis güçlerinin işbirliğini sağlamayı hedefleyeceklerdir—bunun mümkün olup olmayacağı ise henüz belirsizdir.

Protektora mı, ulusalcı bir hükümet mi

3 Ocak’ta işbaşına gelen Venezuela hükümeti, ya emperyalizmi dizginleyebilecek güce sahip olduğunu ya da işbirlikçi bir rol üstlenmeyi kabul ettiğini gösterebilmek için bazı iç fırtınaları aşmak zorundadır. Her hâlükârda, yönetme kapasitesini pekiştirmesi gerekmektedir.

Amerikan sömürgeciliğine karşı geniş bir ulusal birliğin kurulabilmesi, Maduro–Flores çiftinin neredeyse hiçbir askerî direnişle karşılaşılmadan yakalanıp kaçırılmasının yarattığı travmanın aşılmasına bağlıdır; bu durum bir iç ihanet gölgesi düşürmüştür. Bu ihanetin sorumlusu kişilerin inandırıcı biçimde tespit edilmesi, mevcut Bolivarcı yönetim için ciddi bir meydan okumadır. Bu, ulusal silahlı kuvvetlerin moralinin acilen yeniden yükseltilmesi ihtiyacıyla da bağlantılıdır; zira işgalci güçlere tek bir kayıp dahi verdirilememişken, aralarında başkanlık çevresinden 32 Kübalı savaşçının da bulunduğu onlarca kayıp verilmiştir.

Öte yandan Donald Trump—bir strateji çerçevesinde mi yoksa nesnel bir gerçekliğin ifadesi olarak mı, bunu zaman gösterecek—Delcy Rodríguez liderliğindeki geçici hükümetin kendi yönetimiyle işbirliği yaptığını ve “Maduro’nun yaptığı hataları tekrarlamak istemediğini” defalarca vurgulamıştır. Geçici başkan Delcy Rodríguez bu iddiaları temkinli biçimde yalanlamış; Venezuela’dan çıkacak petrolün normal ticari satış ve ödeme koşullarıyla ihraç edileceğini belirtmekle yetinmiştir. 3 Ocak’taki askerî konuşlanma ve eylemlerin şokunun henüz atlatılmadığı düşünüldüğünde anlaşılır olan bu muğlaklık, ya sömürgecilik karşıtı direnişi örgütlemek ya da bir sömürge yönetim kurulunun rolünü üstlenmek üzere mutlaka aşılmalıdır. Biz, ilk seçeneğin tercih edilmesini umuyoruz.

Ülkede güçlü bir ulusalcı duygu dolaşıyor; ancak bunu yönlendirecek net bir siyasal hat bulamıyor. Venezuela solu—özellikle Venezuela Komünist Partisi (PCV) ile Corriente Comunes (içinde IV. Enternasyonal üyelerinin de bulunduğu siyasal yapı-ÇN)—Trump yönetiminin sömürgeci girişimlerine açıkça karşı çıkarken, madurizmi (Delcy Rodríguez’in de yakın zamana kadar parçası olduğu) ülkeyi bu korkunç duruma sürüklemekle suçlamıştır: işçi sınıfı karşıtı bir program uygulamak ve bağımsız biçimde örgütlenmek isteyenler için asgari demokratik özgürlükleri bastırmak. Ne var ki, mevcut savunmacı durumu değiştirebilecek bir ulusal cephe yalnızca radikal sol ile inşa edilemez. Askerî saldırıya ve Amerikan sömürgeciliğine karşı etkili bir direniş, emperyalizm karşısında ikircikli bir politika izlemeyen geniş bir ulusal cephenin kurulmasını gerektirir. Delcy Rodríguez hükümeti, şimdiye dek bu rolü tüm sonuçlarıyla üstlenmeye hazır olduğunu henüz göstermemiştir.

Devrimci görevler

2 Ocak’a kadar devrimcilerin temel görevi, işçi sınıfının emperyalist saldırıya ve Maduro hükümetinin otoriter savruluşuna karşı kendini ifade edebilmesini ve örgütlenebilmesini sağlayacak asgari demokratik özgürlükleri yeniden kazanmaktı. 3 Ocak’tan itibaren ve Beyaz Saray’ın Venezuela’yı bir Amerikan kolonisine dönüştürmeyi hedefleyen açıklamalarının ardından, öncelik artık yurtsever güçler için mümkün olan en geniş siyasal özgürlükler rejimiyle ulusal bağımsızlığın savunulmasıdır. Olayların seyri, durumun bir ulusal kurtuluş aşamasına evrilip evrilmeyeceğini gösterecektir.

Bu aşamada egemenliği ve ulusal bağımsızlığı öncelik olarak koyan tüm siyasal ve toplumsal güçlerle mümkün olan en geniş eylem birliğinin teşvik edilmesi gereği konusunda hiçbir kuşku olamaz. Ulusun, egemenliğinin ve bağımsızlığının savunusu etrafındaki ortak noktalar üzerinde yoğunlaşmanın zamanıdır.

8 Ocak 2026

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Kaynak: https://vientosur.info/recolonizacion-trumpista-y-las-resistencias-por-venir/

Cezayirli Devrimci, Tarihçi Muhammed Harbi’nin Anısına – Masis Kürkçügil

1 Ocak 2026 günü, 92 yaşında, Cezayir Devrimi’nin aktörü ve tarihçisi Muhammed Harbi’yi kaybettik. Aşağıda Masis Kürkçügil’in kendisiyle 2012’de yaptığı bir görüşmenin ardından bir popüler tarih dergisi için yazdığı takdimi ve söyleşiyi aktarıyoruz. Harbi’nin yaşamını ve deneyimlerini daha yakından öğrenmek isteyenler yazarın otobiyografisi Ayakta Bir Hayat’a başvurabilirler (çev. Ayşen Gür, Ayrıntı, 2021)

Muhammed Harbi ile söyleşi

Masis Kürkçügil

Yüzündeki çocuk gülümsemesi eksilmeyen, saçları kar beyazı, Cezayir savaşı tarihçilerinin 79 yaşındaki üstadıyla konuşurken sanki ta baştan kitapları arasında sessiz sakin, kılı kırk yararak kimseyi idealize etmeden, düşmanını bile şeytanlaştırmadan usanmaksızın gerçeğin peşinde bir dervişle karşı karşıyayız. Oysa henüz birinci cildi yayımlanmış anılarına bakıldığında (1945-1962) karşımızda tam bir eylem insani bulunmakta. Henüz 15 yaşında, Cezayir Halk Partisi PPA’ya giren M.Harbi, Cezayir Halk Kurtuluş Cephesi FLN’in Fransa federasyonu yöneticiliğinde bulunmuş, K. Krim kabinesinde çalışmış, Mayıs 1961 Evian’daki görüşmelere uzman olarak katılmış, bağımsızlıktan sonra Devlet Başkanı Ahmed Bin Bella’nın danışmalığını yapmış ve  19 haziran 1965’te  Bumedyen’in hükümet darbesine karşı Halkçı Direniş Örgütü’nü kurmaktan beş yıl hapiste, üç yıl da gözetim cezasına tabi tutulduktan sonra yurtdışına kaçıp üniversitede ders vermeye başlamış. Olayların bu kadar içinde olup da Cezayir bağımsızlık tarihine kılı kırk yararak eğilen bir benzeri yok.

M. Harbi henüz daha başkanlık danışmanı iken sendika kongrelerinin manipülasyonuna, kimlik yasasında müslümanlığa yapılan vurguya karşı çıktığı gibi yönettiği FLN’nin Afrika Devrimi dergisindeki bir başyazıda işkenceyi telin ederek eleştirel bir tutum takınmıştı. Nisan 1964 kongresinden itibaren FLN’nin reforme edilemeyeceğine kanaat getirmişti. “Askeri bürokrasinin” zaferi yoldaydı. Nitekim bir yıl sonra Bumedyen’in hükümet darbesi gerçekleşecekti.

Yaşı ve biraz da sağlık durumu ama öncelikle Fransa’da yeterince çalışmadığı için emekliliğin yetersizliğinden ötürü ekmeğini kazanmak zorunda olması nedeniyle paha biçilmez anılarının ikinci kısmını henüz yayıma hazırlanmış durumda değil.

Elli yıl sonra Cezayir Bağımsızlık savaşını nasıl değerlendirmek gerekir?

Elli yıl sonra, bugün esas olan Cezayir’in siyasal seyrini anlamak. Bunun için epey gerilere gitmek ve Cezayir’in ne olduğuyla başlamak gerekiyor. Bu ülke söz konusu olduğunda tarihçiler sıklıkla bir ulus-devlet tarihi yapmaya girişiyorlar. Sanki ulus-devlet kaçınılmaz biçimde halkların başına gelen bir şeymiş gibi. Oysa Cezayir tarihini kendi oluşumu bağlamı dışında anlamak mümkün değil. Bu oluşum, 1962’ye kadar hep imparatorluk şartlarında gerçekleşti; önce Roma-Bizans İmparatorluğu, sonra Osmanlı İmparatorluğu ve nihayet Fransız İmparatorluğu. Cezayir tüm bu tarihin, hem yerel bir tarihin hem de bu imparatorluklarla bütünleşmenin tarihinin, bir ürünüdür. Şurası önemli; Cezayir bir Fransız sömürgesi haline gelirken fevkalade acı dolu bir tarih yaşadı, toplumsal dokuyu oluşturan tüm unsurlar bölük pörçük haldeydi.  Kapitalizmin Cezayir’e girişi oldukça hoyrat oldu. Ülke, zannedilebileceği gibi bir bütün halinde dönüştürülmedi ve iki farklı Cezayir oluştu; Osmanlı ilkelerine göre yönetilmeye devam eden iç kesimler ve az çok Fransız kurumlarını hatırlatan kurumlarla bir ölçüde gelişen sahil kesimi. Yani toplumsal yapı bir ölçüde Fransa ile ortaklık arz ediyordu. Osmanlı İmparatorluğu’ndan farklı olan ise siyasal yapının bütünüyle bürokratikleşmesi ve merkezileşmesiydi.

Siyasal fenomenlerin arka planı buydu. Kapitalist bir sistem, tek bir ülkenin içinde iki farklı ülke ve kapitalizmin dümen suyunda hayat bulmuş diyebileceğimiz yeni toplumsal sınıflar. Bir yanda hemen hemen her yerde görebileceğimiz gibi bir emek dünyası, işçi kesimi; diğer yanda kapitalist kesim, ama bir burjuva kapitalizmi değil sömürge kapitalizmi ve son derece zayıf durumda olan bir entelijansiya. Cezayir’in toplumsal dinamiği bunlardan oluşuyordu. Toplumda hiçbir sınıf olgunlaşmamıştı. Bundan dolayı da, hiçbir sınıfın üstünlük kazanması istenmediğinden, Cezayir’i yönetecek olan siyasi kadro Fransa’ya göç etmiş olan Cezayirliler ile şehirdeki küçük burjuvazi arasından seçildi. Söz konusu burjuvazi hem toplumsal hem kültürel olarak son derece parçalı bir yapıya sahipti, çünkü Fransızların kültürel egemenliğine karşın, Arap dili ve müslüman kültürü de epey güç kaybetmiş olmakla birlikte, ülkede varlığını sürdürüyordu. Evet, çok fakir düşmüşlerdi.

 İşte böyle bir durumda, neredeyse on dokuzuncu yüzyılın sonuna kadar süren ve birbirini takip eden isyanların ardından silahlı ayaklanmalar yaşanmaya başladı ve hemen patlayıveren bir siyasal hareketin doğuşuna tanıklık edildi. Bu hareket, Tunus’ta ya da Fas’ta olduğu gibi, homojen bir hareket değildi. Siyasi elit de kültürel olarak sömürgeciliğin gölgesinde yetişenler ve eski sınıflar arasında son derece bölünmüş vaziyetteydi. Hareket hız kazandığında, eski kültürün etkisi altındaydı, ama bir ölçüde Fransız Devrimi’nin fikirlerinden, özellikle de Sovyet Devrimi’nin fikirlerinden esinlenmişti. Ama sadece biçimsel olarak. Bu, Cezayir’i anlamak için önemli bir veri çünkü Cezayir, iki kelime dağarcığına sahipti: Fransız Devrimi’ninki ve Sovyet Devrimi’ninki. Ama bu devrimin temeliyle hiçbir ilgisi olmayan toplumsal gerçeklikleri tercüme etmek için…

 Devrim, başladığında, 1954’te, hemen sahneye çıkan şey de bu oldu, askeri tipte bir bürokrasinin oluşumu. Cezayir’de aslında biraz o Latin Amerika şemasını görmek mümkün. Başlangıçta gerçekten de mutlak bir eşitlikçilik söz konusuydu. Uzun yıllar sonunda bağımsızlık kazanıldığındaysa, toplum yavaş yavaş değişmeye başladı. Bürokrasi ve devletin özelleştirilmesiyle birlikte yeni bir burjuvazi ortaya çıktı ve bu bürokratik yapıda bir burjuvaziydi. Devletsiz bir hiçti. Uzun süre boyunca devlet eşliğinde halk sınıflarıyla uzlaştı. Ancak şimdi şimdi ekonomik liberalizmi savunan ama siyasi liberalizmden yana olmayan çekirdeklerin ortaya çıktığını görüyoruz. Bunlar devletin gölgesi altında yaşıyorlar. Siz bunu anlayabilirsiniz çünkü Türkiye’de de, daha büyük bir tutarlılık içinde, aynı şey yaşandı. Burjuvazi şu anda ekonomik bir güç elde edebilmiş değil Cezayir’de, hâlâ asıl olan Devlet. Burjuvazi ekonomide bile halen önemli bir güç kazanmış değil, Cezayir’de esas olan devlet. Burjuvazi yeni yeni kendini devletten ayrıştırmaya çalışıyor ama siyasal liberalizme de yanaşmıyor.

Bin Bella ile Bumedyen arasındaki fark nedir?

Bin Bella ve Bumedyen’in ikisi de milliyetçidir. İkisi de otoriter bir rejimin başındadır. Ama ikisinin de tarzları/yaklaşımları farklıdır. Bin Bella, siyasi bir partinin evladıdır, dolayısıyla topluma açık biridir. Bumedyen ise bir askerdir, tümüyle ordu çerçevesinde şekillenmiştir. Dolayısıyla onun açısından ordu, toplumun merkezindedir. Bin Bella döneminde böyle değildi ve o iktidara geldiğinde, bağımsızlığın hemen ertesinde, Avrupalılar kitleler halinde göç ettiği için, ülkede toplumsal bir boşluk meydana gelmişti. Bu toplumsal boşluk, halktan gelen gruplar tarafından kapatıldı. Bin Bella, böyle bir toplumsal temele yaslanmaktaydı, oysaki Bumedyen’in toplumsal temeli askeri bürokrasiydi. Dolayısıyla, Bin Bella bir dönem özyönetim seçeneğini gündeme getirdi. Ama bu seçenek, işçi sınıfı içinde toplumsal desteğini bulamadı. 60’lı yılların Cezayir’i, toplumsal bir yeniden harmanlanma ortamıydı. İşçi olanlar, toplumsal yapıda yükselmişlerdi. Ve bu insanlar, o zamana kadar Avrupalı olan şehirleri istila eden, köyden gelen insanlardı. Haliyle bu (Bin Bella’nın gidişine kadar) son derece kaotik bir ortam yaratıyordu. Bin Bella, FLN’yi toplumun içine yerleştirmeye çalışırken Bumedyen döneminde, ordudan ayrı bir varlık olarak FLN’den söz etmek mümkün değildi. Bumedyen başa geçtiğinde, FLN’yi yönetenlere FLN’nin «rıhtımdaki bir gemi gibi» olmasını istediğini söylemişti. Batmayacaktı da ama sakin durması, kıpırdamaması gerekiyordu. Sadece bir sembol olarak duracaktı, devletten, askeri yapıdan bağımsız bir varlığı olmayacaktı. Bin Bella’yla durum böyle değildi, sivil bir partiydi ama o da oluşum aşamasındaydı. Savaş korkunçtu, 1957’den itibaren tüm sivil toplum kuruluşları ortadan kalkmıştı. 1954 öncesindeki siyasi yapı belli bir niteliğe sahipti ve yeni bir yapı lehine tamamen ortadan kalkmıştı. Cezayirli seçkinler ya göç etmişlerdi ya da hapishanede veya gözaltındaydılar. Bu durumda yeni yapı son derece düşük bir profil veriyordu. Bu toplumsal veriler olmadan Cezayir’i anlayamayız.

Eski politikacıların yeniden anılır olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz, bir tür tarihin normalleştirilmesinden söz edebilir miyiz?

Böyle bir şeyden bahsedebiliriz ama belli sınırlar içinde. Yani, evet eski siyasetçiler geri dönüyor, onlara tarihteki yerlerini geri veriyoruz ama neden kaybolmuş olduklarını ve şimdi neden yeniden ortaya çıktıklarını açıklamıyoruz. Biraz, eski Doğu ülkelerinde olduğu gibi. Önce cesaretlerini kırıyoruz, sonra…. Bir halk için, kendisine ne olduğunu anlamak çok önemlidir.

Fransız solunun yaklaşımını nasıl değerlendirmek gerektiğini konuşabilir miyiz biraz?

20’li, özellikle de 30’lu yıllarda Fransız solu sömürgeciliğin hoyratlığına karşı tepki gösteren bireylerden oluşuyordu. Ama sömürgeciliğin kendisi sorgulanmıyordu, asla sorgulanmıyordu. Ve 1917’den itibaren komünistler ulusal ve kolonyal sorunları ele aldılar. 1924, 1925, 1926’ya kadar Cezayir sorunu hakkında çok net bir yaklaşımları vardı. Stalinizasyon süreci içinde, Cezayir Fransız İmparatorluğu çerçevesinde görülmedi. Siyasal bakışın düzenleyici ilkesi sovyetik siyasetti. 30’lu yıllarda Fransız Komünist Partisi’nin uzantısı olan Cezayir Komünist Partisi açısından için başlıca tehlike, Sovyetler Birliği için tehlike olan İtalya ve Almanya’ydı. Milliyetçilerden, faşist cepheyi desteklemeleri istendiğinde, bunu reddediyorlardı, «eğer ulusal kurtuluşu kabul ediyorsanız savunuruz» diyorlardı. Yani, iki hareket arasında bir çatışma vardı.

1946’dan itibaren, Sovyetler Birliği için yeni tehlike Birleşik Devletler’di. Büyük güçler tarafından yönetilen siyasi dünya çerçevesinde yaptıklarımızı tekrarlıyorduk, bir tarafta Fransa, İngiltere ve Amerika, diğer tarafta İtalya ve Almanya. Ama savaş sırasında, üç nokta üzerine kurulu bir sömürge karşıtlığı söz konusuydu: Baskıya karşı mücadele, barış için mücadele ama komünistler cephesinde ulusal sorunla ilgili olarak açık bir pozisyon alınmamıştı. Ancak, savaş sırasında yeni bir akım ortaya çıktı, bu akım, Cezayirlilerden yanaydı ve maddi olarak onlara yardım ediyordu. Örneğin, burada, Fransa’da FLN’nin ilerleme kapasitesinin önemli bir kaynağı da Fransız solunun kendisine sağladığı fiziki ve maddi destek sayesindeydi. Gerçek çerçeveyi görmeye başladığımızda bir firar hareketi yaşandı örneğin. Cezayir’de savaşamak için on iki bin kişi asker kaçağı oldu. Resmi partiler, büyük partiler, komünist parti gibi diğer sol partiler de boyun eğmeyi desteklemiyordu. Doktrinin tersine. Bugüne kadar, Cezayirlilerin Fransız solundan yardım görmediklerinin altını çizen milliyetçi görüşler karşısında fazla hassas olmasının nedeni budur. Zira bu pek de doğru değil. Epey incelikli bir konu bu. Ama bütün milliyetçiliklerin ortak noktası bu, önce ben…

Not:

Görüşme Haziran 2012’de Harbi’nin evinde yapılmıştı. Konuşmanın sonunda söylediği şu cümleyi ise yayınlanacağı popüler tarih dergisi için yersiz olacağı için kullanmamıştım: “Cezayir savaşında IV. Enternasyonal’in rolü inkâr edilemez.”

İran’ın Dinci-Otoriter Rejimine ve Emperyalist Müdahalelere Karşı: İran Halklarının Mücadelesiyle Dayanışma – IV. Enternasyonal

Dördüncü Enternasyonal Yürütme Bürosu’nun Açıklaması

İran’ı sarsmakta olan kitle eylemleri, onlarca yıllık diktatörlüğün, hayat pahalılığının, kontrolden çıkmış enflasyonun ve milyonlarca insanın yaşam koşullarının çöküşünün yarattığı derin bir halk öfkesini ifade ediyor. Uluslararası yaptırımlar ile İran İslam Cumhuriyeti’nin felaket niteliğindeki ekonomi politikaları, rejimin elitleri ve Devrim Muhafızları muazzam servetler biriktirirken, ülkeyi derin bir durgunluğa sürüklemiştir.

Tahran Büyük Çarşısı’ndaki esnaftan başlayan toplumsal tepki, kısa sürede seksenden fazla kente yayılarak emekçi mahalleleri, krizle boğulan küçük esnafı, öğrencileri ve geleceği elinden alınmış gençleri sardı. Böylece ulusal ölçekte bir siyasal harekete dönüşen bu süreç, sömürüye dayalı, kadınları ve ulusal azınlıkları ezen, otoriter ve yolsuz bir İslamcı rejime yöneltilmiş yeni bir meydan okumayı temsil etmektedir.

On yıllardır —özellikle kadınların “Jin, Jiyan, Azadî” isyanının ön saflarında yer aldığı 2022’deki büyük seferberlikler boyunca— İran halkları, iktidara karşı cesaretle direnmiş ve demokratik, eşitlikçi ve sosyal adalete dayalı bir toplum özlemlerini sürekli olarak dile getirmiştir.

Benzer şekilde, mevcut hareket de yalnızca konjonktürel bir başkaldırıyla sınırlı değildir; emekçilerin, öğrencilerin, kadınların ve ezilen halkların —özellikle Rojhilat’taki Kürt halkının— kendi kaderlerini ellerine alma mücadelesinin yeni bir halkasını oluşturmaktadır.

2018 ve 2019’daki kitlesel seferberliklerin toplumsal talepleri ile “kadın, yaşam, özgürlük” isyanının merkezindeki eşitlik ve özgürlük taleplerini birleştiren bugünkü mobilizasyon, içinde muazzam bir devrimci potansiyel barındırmakta. İran İslam Cumhuriyeti tükenmiş durumda ve bunun farkında. Rejim ancak şiddet ve vahşetle ayakta durabiliyor. Devlet baskısını ve göstericilere, toplumsal, sendikal, siyasal ve kültürel aktivistlere yönelik polis şiddetini kayıtsız şartsız kınıyoruz.

İran halkının grevleri, yürüyüşleri ve gösterileriyle; talepleri ve özerk örgütlenme biçimleriyle en içten dayanışmamızı ifade ediyoruz. Sömürüden ve baskılardan arınmış bir toplum için verdikleri mücadeleyi destekliyoruz.

Enternasyonalizmimiz basit bir ahlaki kınamaya indirgenemez; mesele, halkların her türlü baskıya karşı kendi kendini özgürleştirme gücünü tanımak ve somut biçimde desteklemektir. İran halkları iki despotizm arasında seçim yapmak istemiyor.

Trump ve Netanyahu’nun, monarşist akımı finanse ederek ve İran’a yönelik yeni bir askeri müdahale tehdidi savurarak tepeden bir çözüm dayatmaya çalışan “rejim değişikliği” projelerini reddediyoruz. Trump’ın projelerinin arkasında, Venezuela örneğinde açıkça ifade ettiği üzere, fosil enerji rezervlerine el koyma hedefi yatmaktadır.

Yakın tarih göstermektedir ki bombardımanlar, yaptırımlar ve dış müdahaleler yalnızca büyük Batılı güçlerin ve otoriter devletlerin hegemonyasını güçlendirmekte, halkları yıkıma sürüklemekte ve emekçi sınıfları bölmektedir. Halkların ne emperyalist “koruyuculara” ne de otoriter rejimlere ihtiyacı vardır: özgürleşmeleri, ancak emekçilerin, kadınların, gençlerin ve ulusal azınlıkların kendi bağımsız, birleşik ve öz-örgütlü mücadelelerinden; emperyalist müdahale olmaksızın geleceklerini özgürce belirlemelerinden doğabilir.

5 Ocak 2026

Özgür ve Silahsızlandırılmış bir Arktik için: Grönland’ın Bağımsızlığını, Halkını ve Doğasını savunalım – SAP (Danimarka)

ABD’nin Venezuela’ya saldırısının ardından ABD Başkanı Trump’ın tekrar Grönland’a göz diktiklerini belirtmesi ve “ulusal güvenlik bakımından Grönland’a ihtiyaç” duyduklarını ifade etmesi üzerine Dördüncü Enternasyonal Danimarka Seksiyonu SAP (Sosyalist İşçi Politikası) tarafından geçtiğimiz yıl Washington’un yine aynı yayılmacı hevesini dile getirdiğinde yapılan açıklamayı yayınlıyoruz.

İmdat Freni

Donald Trump’ın ABD’nin Grönland’ı devralması yönündeki tekrarlanan talepleri ve Başkan Yardımcısı J. D. Vance’in Grönland’daki ABD askerî personelinin sayısına ilişkin açıklamalarıyla birlikte, Grönland üzerindeki emperyalist rekabet niteliksel olarak yeni ve belirleyici bir aşamaya girmiştir.

Arktik’i ve İnuit halklarını savaştan ve askerîleştirmeden korumaya yönelik uzun mücadele bugün temel bir krizle karşı karşıyadır. Dünyanın tepesinde bir silahlanma yarışı tehdidi ve halkların doğal kaynakları için bir kez daha dizginsiz bir yağma, yalnızca Grönlandlıların varlığını değil, tüm dünyayı tehdit etmektedir. Barışın en büyük güvencesi ve Arktik’in yegâne gerçek muhafazası, Grönland Parlamentosu Inatsisartut ve İnuit Çevre Konseyi (Inuit Circumpolar Council) dâhil olmak üzere, yerli halkların örgütleri ve temsilî kurumlarının elindedir.

Trump, “kibar” Danimarka emperyalizminin gizlemeye çalıştığını açıkça dile getiriyor: kapitalizmin mantığı altında ülkeler, insanlar ve halklar en iyi ihtimalle metadır; en kötü ihtimalle ise savaş ganimeti. Aynı nedenle Trump’ın, Danimarkalı ve Amerikalı burjuvazi arasındaki neredeyse 200 yıllık ittifakın yeniden müzakere edilmesi yönündeki talebi Danimarka’yı tam anlamıyla bir sömürge histerisine sürüklemiştir. Bu histerinin zirvesi ise elbette, Danimarka’nın kriyolit madenciliğini konu alan belgeselin, hükümetin en üst düzeylerini de içeren açık siyasi baskılar sonucunda bu hafta internetten kaldırılmasıdır. Bu sansür son derece taraflıdır ve kaynak materyalin ortadan kaldırılmasıyla birlikte, birçok yurttaşın hayati bir toplumsal tartışmada yönünü bulması artık zor, hatta imkânsız hâle gelmiştir.

KRIYOLİTİN ÖNEMİ

Danimarka’daki burjuva paniği, Danimarkalı kapitalistlerin Grönland’dan kriyolit çıkarımı yoluyla yağmalamayı başardıkları muazzam servet ışığında değerlendirilmelidir. Danimarka devletinin, Grönland’ın minerallerinin çalınmasına izin vermek için Danimarkalı kapitalistlerden ücret almış olmasına rağmen, Weber’in [Øresund kriyolit fabrikasının kurucusu Theobald Weber, ed.] mirasçılarının her biri, babalarının ölümünde aldıkları birer milyonun en az %40’ı kadar bir getiri elde etmiştir. Bu tür gelirler normal ticari faaliyetlerden değil, yalnızca tekelci konumlardan ve sömürge rantlarından doğar. Bu gelirin yeniden yatırımı, bugün bildiğimiz Danimarka’yı inşa etmiştir. Modern Danimarka kapitalist sınıfının vaftiz babası sayılan C. F. Tietgen, Ivittuut’taki madenin inşasının arkasındaki isimdi. Bu nedenle kriyolitin çıkarılması, Danimarka’nın sanayi toplumuna dönüşmesini mümkün kılan ilkel birikimin belirleyici bir parçası olarak görülmelidir.

Kriyolit olmasaydı, alüminyum büyük olasılıkla yaygın kullanılan bir metal hâline asla gelmezdi ve sahip olduğu geniş olanaklar insanlığın yararına sunulamazdı. Danimarka ve ABD, kriyolitin sömürülmesinden elde edilen kârları aşağı yukarı eşit biçimde paylaşmıştır. ABD açısından bu, hava kuvvetlerinin hızla inşa edilmesini mümkün kılmış; bu da İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ABD’ye dünya piyasası üzerinde belirleyici bir etki sağlamıştır. Bu kaderin türettiği zenginlik ve değer rakamlarla ölçülemez. Bu nadir minerallerin dünyanın tek bir yerinde, yerel halk tarafından deri tabaklamada kullanılan biçimiyle toprağın üzerinde serbestçe bulunmasının ne anlama geldiği, tarihsel etik soruları arasında kaybolmuştur. Diğer sömürgeleştirilmiş halklar gibi, Grönlandlı İnuitlere de kendi toplumlarının ve ekonomilerinin yüzyıllar sürecek gelişiminin temellerinin atılabileceği yerde geriye yalnızca yerde bir delik kalmıştır.

ABD’DE VE DANİMARKA’DA SÖMÜRGECİLİK

Trump’ın Grönland üzerinde denetim talep eden pervasız çıkışı, Danimarka ve ABD’nin Grönland’a yönelik politikalarını tanımlayan sömürgeci, emperyalist ve ırkçı düşüncenin basit bir devamıdır. Grönland halkı, uzun ve zorlu bir siyasal mücadeleyle bağımsızlığa ilişkin hukuki ve biçimsel haklarını kazanmıştır. Ancak Amerikan emperyalizmi, yerli halklar tarafından devletlerin kurulmasına derin bir güvensizlikle yaklaşmaktadır. Bu nedenle, Demokrat yönetimler döneminde dahi, Grönlandlı elitler arasında nüfuz kazanmak ve onları ABD’ye bağlamak için sistematik biçimde çalışmışlardır.

Bu sömürünün açığa çıkmış olması bile Danimarka’da bir sömürge histerisi yaratmış; Grönlandlı yurttaşlarımıza yönelik sömürgeci ırkçılık serbest bırakılmıştır – örneğin, Grönland’ın bağımsızlığının Danimarka’daki Grönlandlılar için sonuçlar doğurması gerektiği gibi fikirlerle. Grönland’ın statüsüne ilişkin kararların, Danimarka’da yaşayan ve Danimarka toplumunun bir parçası olan Grönlandlılar üzerinde herhangi bir etkisi olması gerektiği düşüncesi kesin biçimde reddedilmelidir. Ayrıca, normalde “Grönland hakkında Grönland olmadan hiçbir şey” sloganını savunan Danimarka hükümetinin, aynı anda Grönland’ı dışlayarak Avrupa’yı dolaşıp “Krallık”ın savunusu için destek toplamış olması da son derece eleştirilebilir. Grönland hükümeti güvenlik müzakerelerini yürütme konusunda fazlasıyla yetkindir – nitekim imtiyazlar ve ticaret görüşmelerinde bunu zaten yapmaktadır.

GÖREVLERİMİZ

Danimarka işçi sınıfı ve solu, Grönland halkına karşı özel bir sorumluluk taşımaktadır. Ne yazık ki, Danimarka işçi hareketinin geniş kesimlerini Grönland halkı konusunda belirgin bir rehavetin karakterize ettiği doğrudur. Önemli istisnalar dışında, çok fazla sayıda kişi “meseleyi Grönlandlılara bırakmanın” yeterli olduğuna inanmış ve böylece Grönland’ı etkileyen karmaşık tarihsel ve güncel sorunlarla yüzleşmekten fiilen kaçınmıştır. Bu durumun telafi edilmesi gerekmektedir.

Her şeyden önce, Grönland tarihine ve bugüne ilişkin tartışmaların örgütlenmesine katılarak ve Grönlandlı aktivistleri ve Danimarka’daki Grönlandlıları kendi kavrayışlarını ve perspektiflerini sunmaya davet ederek—yalnızca Grönland’da değil, Danimarka toplumunun tamamında bunu yapmak gerekir. Bunu etkin olduğumuz tüm çevrelerde yapabiliriz. Aynı zamanda, Grönland tarihinin ve Danimarka sömürgeciliğinin okul müfredatına dâhil edilmesini istiyoruz. Hiçbir çocuk, Kopenhag’daki Mermer Kilise’yi, tamamlandığında “Alüminyum Madeni” olarak da anıldığını bilmeden görmemelidir.

Bununla birlikte, sömürgecilik sonrası çatışmalar ve sömürgeci nüfusun—özellikle işçi sınıfının—kör noktaları hakkında daha fazla öğrenme ihtiyacı da vardır. Bunun canavarca bir örneği, “ekonomi uzmanlarının”, bir hammaddeye (kriyolit) atfedilen toplam değerin sömürgeci gücün sömürgeleştirilen ülkeden ne aldığının bir ölçütü olarak vurgulanmasına neredeyse hiç itiraz edilmeden gürlemelerine izin verilmesidir. Oysa sömürgecilik araştırmacıları, bu değerin belgeseldeki önemine dikkat çekmektedir; zira bu değerin neredeyse tamamı Grönland’ın GSYH’sinden Danimarka’ya aktarılmıştır. Ayrıca, üreme hakları meselesine ve Danimarka devletinin Grönlandlı çocukların bir kuşağının yarısının doğmasını engellemeye yönelik aktif çabalarına özel bir odaklanma da olmalıdır.

GRÖNLANDLILARIN BAĞIMSIZLIK MÜCADELESİNİ DESTEKLEYEBİLECEK TALEPLER

Grönland’ın bağımsızlık arzusunu bütünüyle desteklerken ve Grönlandlıların eşit muamele ihtimaline güvenmemelerini anladığımızı belirtirken, Grönland halkıyla mümkün olan en iyi ilişkileri sürdürmek istiyoruz. Bizi yalnızca tarih değil, aile ve dostluk bağları da birbirine bağlamaktadır. Ancak bu istek, ancak Grönland’ın kendi toprakları üzerinde tam denetimi elde etmesinin desteklenmesiyle anlamlıdır; Grönland halkının siyasal tercihlerini baskı altına almak için hiçbir ekonomik zorlamaya başvurulmamasını talep ediyoruz. Aynı zamanda, Grönland’da ailesi bulunan herkes için Danimarka–Grönland arasındaki seyahatin erişilebilir kılınmasını talep ediyoruz. Grönland’ın bağımsızlığının, Grönland’ı yıkıcı imtiyazlar vermeye zorlamamasını ya da herhangi bir askerî baskı biçimine boyun eğmeye mecbur bırakmamasını sağlamak için çalışacağız. Aynı zamanda, tüm Grönland halkını dâhil etmeyi hedeflemeyen; bunun yerine küçük elitlere odaklanan her türlü süreci reddediyoruz.

Bu nedenle ayrıca, Grönland’a yeraltı kaynaklarına ilişkin tüm çalışmalara tam ve engelsiz erişim verilmesini ve Arktik’e ilişkin tüm askerî anlaşmaların Arktik nüfusunun onayına sunulmasını talep ediyoruz. Danimarka devleti ve Danimarka burjuvazisi, Arktik’in yağmalanmasından kâr elde etmenin ne kadar zor olduğuna dair iddialarını sürdürdükçe, hisse temettüsü ödemeleri dâhil olmak üzere tüm hesapların açıklanmasını talep ediyoruz.

Eski bir sömürgeci güç olarak Danimarka ile Grönland arasındaki ilişkinin doğru düzgün bir programının geliştirilmesi, Grönland’ın tam katılımını ve bağımsızlığını gerektirir. Bu nedenle, Danimarka solunun Inuit Ataqatigiit’e katkısından memnuniyet duyuyor ve kendilerine seçimlerde başarılar diliyoruz.

23 Şubat 2025

SAP tarafından çevrilmiştir. Kaynak:
Socialistisk Information
https://socinf.dk/for-et-frit-og-afmilitariseret-arktis-forsvar-groenlands-selvstaendighed-forsvar-den-groenlandske-befolkning-og-natur/

ABD Saldırısının İlk Günü: Venezuelalı Marksist Luis Bonilla-Molina Yorumluyor

ABD Venezuela’nın Topraklarını ve Yönetimini Zorla Ele Geçiriyor

3 Ocak 2026 itibarıyla uluslararası hukuk sisteminin tamamı havaya uçmuş durumda. Amerika Birleşik Devletleri’nin Venezuela’ya yönelik askeri müdahalesi, Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun eşiyle birlikte kaçırılması ve ABD tarafından yönlendirilecek bir hükümet kurulacağına dair açıklamalar, bizi sömürgecilik ve “güçlünün hukuku” dönemine geri götürüyor. Latin Amerika, onuru ve egemenliği açısından kolay kolay iyileşmeyecek bir yara aldı.

Monroe Doktrini’nin Trump “eklemesiyle” yeniden devreye sokulması, ABD’nin zenginliklere sahip toprakları ele geçirerek bunlara el koyma doğrultusunda yeni bir saldırı aşamasına girdiğini teyit ediyor. Bu yönelimden bölgedeki hiçbir halk muaf olmayacaktır.

Dünyanın en güçlü ülkesinin lideri, bu sabahın erken saatlerinde 20 üssü kullandığını, 150 uçak, silahlı helikopterler ve son teknoloji dronlarla Venezuela hükümetini boyun eğdirmek, askerleri ve sivil halkı katletmek ve Beyaz Saray’dan açıkça yönetilen yeni bir darbe modeli tesis etmek için saldırı başlattığını bizzat itiraf etti. Bunun sadece bir gözdağı olduğunu düşünenler için artık ABD’nin kıtasal ölçekte toprak hâkimiyeti çağının başladığı açıktır. Trump’ın sözleri nettir: “Venezuela, Maduro’nun başına gelenlerin, onunla aynı biçimde davranan herkesin başına gelebileceğini anlamalıdır.”

“Amerika Birleşik Devletleri, ülke rayına oturana kadar geçiş sürecini yönetecek ve halk için para kazanacak” ifadesi, Trump tarafından dile getirilen kabul edilemez bir neo-sömürgeci hükümdür. Ne Maduro, ne Delcy Rodríguez, ne María Corina Machado, ne de Edmundo González Urrutia Trump’a göre bu neo-sömürgeci geçişi yürütmeye yetecek ulusal meşruiyete sahiptir. Trump’ın söylediği, kendilerinin seçeceği “iyi” bir grup insanın geçişi yöneteceğidir. Yani “Made in USA”, boyun eğmiş ve kayıtsız şartsız isimler öne çıkarılacaktır.

Ancak mesele bununla sınırlı değil. Donald Trump ayrıca Küba’nın da hedef tahtasına oturacağını açıkladı; Marco Rubio ise “Eğer Havana’da yaşıyor olsaydım endişelenirdim” dedi. Yani Venezuela’nın egemenliğini savunmak için safları sıklaştırmak, tüm bölgenin egemenliğini güvence altına almanın yoludur. Yalnızca birleşik bir Latin Amerika, ABD’nin neo-sömürgeci saldırısına karşı koyabilir.

Gerçekten de, Gazze’deki soykırımı desteklemiş, dünyanın dört bir yanındaki tüm otoriter-illiberal güçlerle hizalanmış bir aşırı sağcı olan María Corina Machado, şimdiye kadar ABD yönetimlerinin Truva atı olmuştu. Trump’ın da söylediği gibi Machado, Venezuela halkının tamamının saygısını kazanmaktan uzaktır; söylemi, Venezuela halkının kutuplaşmasını ve bölünmesini derinleştirmeye yöneliktir. Ancak ABD’yi asıl kaygılandıran bu değil; asıl mesele, onun liderliğinin bir noktada dayatılmak istenen neo-sömürgeci gündemle çelişme ihtimalidir. Trump’ın onu sert biçimde kenara itmesi, kitlelerle organik bağ kurabilecek herhangi bir liderliğin Venezuela hükümeti ve devletinin başına geçmesini engelleme kararlılığını ortaya koymaktadır. İhtiyaç duydukları şey, kitlelerle bağı olmayan, zayıf hükümetlerdir; böylece ABD’nin neo-sömürgeci politikalarına hiçbir anda karşı koyamasınlar.

Trump, 3 Ocak sabaha karşı saat 02.00’de başlayan Venezuela’ya yönelik askeri saldırının, Madurizm’in kalıntıları neo-sömürgeci geçişi hızla kabul etmezse her an tekrarlanabileceği tehdidinde bulundu. Devlet Başkan Yardımcısı Delcy Rodríguez’in yanıtı ise Venezuela’nın tek başkanının kaçırılmış olan Nicolás Maduro olduğunu söylemek oldu. Bu durum son derece tehlikeli bir iktidar boşluğu yaratmaktadır; zira Venezuela son saatleri görev başında ve ülke topraklarında bulunan bir devlet başkanı olmaksızın geçirmiştir. Önümüzdeki saatler, gelişmelerin seyrini belirleyecektir.

Maduro’nun Kaçırılması ve Başkanlığın Devri Meselesi


Donald Trump ve Venezuela’ya karşı kurulan savaş kabinesinin verdiği bilgilere göre, Maduro’nun yakalanması ve kaçırılması -böylesi bir gözaltıyı meşrulaştıran hiçbir mevzuat bulunmamaktadır- aylar boyunca planlanan bir operasyondu; CIA gibi istihbarat ajanslarının çalışmaları ile ABD ordusunun sahadaki faaliyetleri birleştirildi. Maduro’nun ikamet ettiği yer tespit edildikten sonra, korumaları etkisiz hâle getirildi ve eşiyle birlikte gözaltına alınarak ülke dışına çıkarıldı. Yargılama, ABD adaleti tarafından yapılacak.

Maduro’nun kaçırılması, komuta zincirinin devreye sokulmasını gerektiren bir iktidar boşluğu yaratmıştır. 1999 Anayasası’na göre, devlet başkanının geçici ya da kalıcı yokluğunda görevi devlet başkan yardımcısı devralır; bu görev şu anda Delcy Rodríguez’dedir. Eğer bu durum kalıcı kabul edilirse, Rodríguez’in devlet başkanı olarak yemin etmesi ve 30 gün içinde seçim çağrısı yapması gerekir. Eğer geçici yokluk olarak değerlendirilirse, görevi 90 gün boyunca üstlenebilir; bu süre bir 90 gün daha uzatılabilir, yani toplamda altı ay boyunca hükümetin başında kalabilir. Venezuela’nın görev yapabilecek bir başkan olmaksızın kalmasının üzerinden on altı saat geçmiş olmasına rağmen, ne kalıcı başkanlık ardıllığı devreye sokulmuş ne de geçici yokluktan söz edilmiştir. Bu durum, son derece tehlikeli bir yönetilemezlik ve iktidar boşluğu yaratmaktadır.

Süreç Nasıl Gelişti

Operasyonlar yerel saatle 02.00’de başladı ve 3 Ocak 2026 günü saat 03.29’da sona erdi. Bu süre boyunca son nesil uçakların, füzelerle donatılmış insansız hava araçlarının, silahlı helikopterlerin ve cerrahi operasyonlarda uzmanlaşmış birliklerin uğultusu, Caracas hava sahasında tam bir dokunulmazlık içinde dolaştı. Yerel askeri direniş son derece sınırlıydı. Tüm halk Miraflores olarak bilinen Hükümet Sarayı’ndaki durumu merak ederken, Maduro, Fuerte Tiuna Askerî Üssü’nün bir bölümünde, konut olarak kullanılan ve sığınakla güçlendirilmiş bir evde yakalanıp kaçırıldı. ABD’nin bu eylemi, Birleşmiş Milletler Şartı’nın devletlerin egemenliğinin dokunulmazlığını ve hukuki eşitliğini düzenleyen, güç kullanımını ve toprakların ele geçirilmesini yasaklayan birinci ve ikinci maddelerinin açık bir ihlalidir.

ABD saldırısını analiz ederken dikkat çeken unsurlardan biri, Venezuela silahlı kuvvetlerinin zayıf ya da neredeyse yok denecek direnişidir. Bir buçuk saat boyunca ABD uçakları büyük bir dokunulmazlıkla hareket ederek önceden belirlenmiş hedefleri vurdu. Saatler sonra Trump ekibi, yalnızca bir uçağın vurulduğunu, ancak bunun da operasyon üssüne geri dönebildiğini açıkladı.

Sosyal ağlarda dolaşan ve karşı-bilgi olarak yayılan söylentiler, bunun içerden bir darbe olduğu ve Savunma Bakanı’nın öldürüldüğü yönündeydi. Ancak henüz gece yarısı geçmeden, Savunma’dan sorumlu Vladimir Padrino’nun hayatta olduğu ortaya çıktı; Padrino, ABD saldırısını doğruladı ve son teknoloji füzeler ile roketlerin ABD helikopterleri, dronları ve uçaklarından ateşlendiğini açıkladı. Saldırıların Miranda, Aragua ve La Guaira eyaletlerine de yayıldığını belirtti; ancak ölü ve yaralı sayısına dair istatistik vermedi. Kısa bir süre sonra İçişleri ve Adalet Bakanı Diosdado Cabello ortaya çıkarak saldırıların ardından kamu düzeninde bir sorun olmadığını, temel hizmetlerin işlediğini söyledi; oysa Caracas’ın bazı bölgelerinde elektrik kesintileri bildiriliyordu.

Saat 03.54’te Bolivarcı hükümetin, Trump yönetimi tarafından Venezuela topraklarına yönelik gerçekleştirilen askerî saldırıyı reddeden resmî bildirisi yayımlandı; bildiride Nicolás Maduro Moros’un nerede olduğuna dair bilgiye yer verilmedi. Venezuela hükümetinin alışıldık bürokratik temposunun aksine, bildirinin rekor sürede yayımlanması dikkat çekiciydi.

Saat 05.20’de Savunma Bakanı Vladimir Padrino López, tüm Venezuela toprakları için ilan edilen Dış Kaynaklı Olağanüstü Hâl Kararnamesi’ne desteğini teyit eden bir açıklama yaptı. Başkanın başına gelenler hakkında bilgi vermediği gibi, o sırada ABD’ye kaçırılmakta olan Maduro’ya bağlılığını da yineledi.

Saat 05.40 civarında, Amerika Halkları İçin Bolivarcı İttifak – Halkların Ticaret Anlaşması’nın (ALBA-TCP) Venezuela’ya yönelik ABD askerî saldırısını kınayan bildirisi kamuoyuna yansıdı.

Sabah saat altıya doğru Küba Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel’in, Bolívar’ın yurduna yönelik askerî saldırıyı kınayan açıklaması duyuldu. Ardından Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro, ABD’nin Venezuela’ya karşı gerçekleştirdiği saldırıyı kınadığını ifade etti.

Saat 06.23’te Başkan Yardımcısı Delcy Rodríguez, Başkan Maduro’dan bir yaşam kanıtı talep ederek onun ABD’ye ait askerî bir operasyonla alıkonulduğunu kabul etti. Dakikalar sonra, Madurizm’in müttefiki olan Türkiye hükümeti, Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti’ne desteğini açıkladı.

Saat 06.46’da Venezuela Dışişleri Bakanlığı’nın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin acil toplantıya çağrılmasını talep ettiği haberi yayıldı. Kısa süre sonra Kremlin, ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırısını kınadı.

Saat 08.12’de Cumhuriyet Başsavcısı Tareck William Saab, Donald Trump hükümetinden Başkan Maduro’ya dair bir yaşam kanıtı talep etti. Sekiz dakika sonra Brezilya Dışişleri Bakanı, Brezilya hükümeti adına Venezuela’ya yönelik ABD askerî saldırısını sert biçimde kınadı. Saat 08.39’da Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer, Londra’nın operasyona “hiçbir şekilde katılmadığını” açıkladı.

Saat 08.47’de Uruguay, uluslararası hukuka ve Birleşmiş Milletler Şartı’na açıkça aykırı olan ABD askerî müdahalesini reddetti. Beş dakika sonra İspanya Dışişleri Bakanı’nın, Venezuela meselesi üzerine Avrupa Birliği’nin üst düzey temsilcileriyle acil toplantılar yürüttüğü öğrenildi.

Saat 08.57’de Meksika hükümeti, ABD Silahlı Kuvvetleri’nin son saatlerde Venezuela Bolivarcı Cumhuriyeti topraklarındaki hedeflere karşı tek taraflı olarak gerçekleştirdiği askerî eylemleri kınadığını açıkladı. Dakikalar sonra Başkan Luiz Inácio Lula da Silva, Trump’ın askerî operasyonunu sorgulayarak ABD’nin kabul edilemez bir çizgiyi aştığını belirtti. Saat 09.30’da ABD Başsavcısı Pamela Bondi, Başkan Maduro’nun ABD’de, ABD’li yargıçlar ve mahkemeler önünde yargılanacağını duyurdu. Takip eden saatlerde Rusya, Çin, Güney Afrika, Kolombiya ve Karayip Topluluğu (CARICOM) gibi hükümetlerin saldırıyı kınadığı ve uluslararası hukuk mekanizmalarına dönülmesini talep ettiği diplomatik baskılar yaşandı.

Öğleden sonra Başkan Yardımcısı Delcy Rodríguez, askerî üst komuta kademesi ve kamu erklerinin temsilcileriyle birlikte yaptığı açıklamada Venezuela’nın başkanının Nicolás Maduro olduğunu yineleyerek tehlikeli bir iktidar boşluğu yönünde ısrar etti. Ancak akşam saatlerinde Delcy Rodríguez, Yüksek Adalet Mahkemesi tarafından geçici bir boşluk durumunda geçerli olan usule uygun olarak başkanlık vekili olarak yemin ettirildi; bu durum, onu yeni seçimlerin çağrılması ve yapılması için gerekli bir aylık sürenin ötesinde, toplam 180 gün boyunca yürütme erkini kullanmaya yetkili kıldı.

Trump’ın Basın Toplantısı: Saldırı Sürecek

ABD Başkanı’nın basın toplantısı, Venezuela saatiyle 12.45’te gerçekleşti. Trump’ın ele aldığı başlıca noktalar şunlardı:
a) Maduro’nun yakalandığını kabul etti; kendisiyle bir geçiş süreci üzerine müzakereler yürütüldüğünü, ancak bu görüşmelerin tıkandığını belirtti.
b) Venezuela makamlarıyla kısa sürede bir geçiş anlaşmasına varılamaması hâlinde ABD’nin ülke topraklarına yönelik çok daha yıkıcı bir saldırı gerçekleştireceğini açıkladı; yani 3 Ocak’taki eylemler, askerî çatışmanın sonu değil, başlangıcıdır.
c) ABD’nin Venezuela’daki durumu kontrol altında tutma kararını duyurdu; deniz ablukasının sürdürüleceğini ve kendisinin liderliğindeki ekibe hesap verecek “iyi insanlardan” oluşan bir hükümetin teşvik edileceğini söyledi. Bu açıklamayı, Savaş, İç Güvenlik ve ABD Genelkurmay başkanlarının eşliğinde yaptı.
d) María Corina Machado’nun geçişin figürü olmayacağını belirtti; Trump’a göre “Onun için lider olmak zor olurdu. Harika bir kadın ama ulusunun saygısını kazanmış değil (…)”.
e) Delcy’yi geçiş sürecinde yetki devri için muhatap olarak gördüğünü, ancak onu iktidarda bırakmak niyetinde olmadığını söyledi. Bu bağlamda şu ifadeleri kullandı: “Maduro tarafından seçilmiş bir başkan yardımcısı (Delcy Rodríguez) var; muhtemelen şimdi başkan. Marco Rubio ile konuştu ve söylediğine göre bizim dediğimizi yapacak. Maduro gibi davranmak istemiyor.”
f) ABD’nin, petrol endüstrisinin tüm potansiyeli yeniden kazanılana ve “ülkenin toparlanması” başlatılana kadar geçişi kontrol etmeyi sürdüreceğini ilan etti.

Trump’ın basın toplantısı, Venezuela’nın neo-sömürge bir duruma sokulduğunun; toprak ve siyasal egemenliğinin kaybedildiğinin ve özellikle enerji alanında olmak üzere Venezuela’nın zenginliklerinin ele geçirildiğinin ilanıdır. Buna, ABD’ye hiçbir zaman ait olmamış “çalınmış toprakların iadesi” yönündeki tutarsız talep de eşlik etmektedir.

Donald Trump’ın 3 Ocak Cumartesi günü yaptığı bu basın toplantısı, tüm kıtayı (“Batı Yarımküreyi”) emperyal sınırlarının uzantısı olarak gören ulusal güvenlik stratejisinin pratik ve somut biçimde hayata geçirilmesidir.

Yanıt Bekleyen Sorular

Ortada, önümüzdeki günlerde daha derinlikli bir analiz yapmayı mümkün kılacak bir dizi soru dolaşıyor. Maduro’nun askerî koruması ve başkanlık güvenliği neden böylesine felaket düzeyinde çöktü? ABD operasyonlarına verilen askerî yanıt neden bu kadar zayıf ya da neredeyse yok hükmündeydi? Ne Maduro’nun ne de María Corina Machado’nun yer aldığı bir geçişten kimler fayda sağlıyor? Maduro’nun kaçırılması konusunda hükümetin saatler süren sessizliği neden? Mevcut hükümet yetkilileri ile Trump yönetimi arasında müzakere edilmiş bir sivil-askerî cunta eliyle bir yetki devri mi söz konusu? Bu müzakereler başarısız olursa, Madurizm ezilene kadar uzayan bir askerî harekât sürecine mi girilecek? Ülkenin “normalleşmesine” kadar sürecek ABD müdahalesi, Venezuela topraklarına askerî üsler yerleştirilmesini mi içeriyor? Önümüzdeki yazılarda bu soruların bazılarını ele almayı umuyoruz.

Halkın Tepkisi

Başkan Yardımcısı Delcy Rodríguez —Anayasa’da öngörülen başkanlık devri mantığı içinde vekâleten başkan— Başkan Maduro’yu ve Bolivarcı hükümeti savunmak için halkı sokağa çıkmaya çağırdı. Ancak 2002’de Chávez’e karşı yapılan darbede yaşananların aksine, Trump yönetiminin saldırılarının başlamasından neredeyse 24 saat sonra yapılan bu çağrı toplumda karşılık bulmadı. Hükümete ait televizyon kanalında yayımlanan, her biri yaklaşık 100 kişiden oluşan küçük toplanmalar dışında kayda değer bir hareketlilik görülmedi. Anti-emperyalist duygu genelleşmiş değil; tersine, toplumun geniş kesimleri için asıl harekete geçirici tutku anti-Madurizm.

ABD’nin Venezuela’nın iç işlerine müdahalesini teşhir etmeyi ve anti-emperyalizmi öncelemek bugün zorunlu olsa da, nüfusun önemli bir bölümünde görülen bu kırgın milliyetçiliğin, Maduro hükümetinin ağır hatalarından kaynaklandığını belirtmek gerekir. Chávez’in temsil ettiği toplumsal-halkçı programa sırtını dönen Maduro, sol söylem eşliğinde neoliberal reçeteler uygulamayı seçti. Venezuela’da anti-emperyalist duygunun boşaltılmasının mimarı Maduro’nun kendisidir; bu olgu sonunda kendi yaratıcısını da yutmuştur.

Ne Yapmalı?

Demokratik, ilerici, sol ve devrimci kesimlerin; trumpizm çağında ve onun ulusal güvenlik doktrini altında, anti-emperyalizmi ve halkların egemenliği ile kendi kaderini tayin hakkı mücadelesini eklemleyerek küresel bir öncelik haline getirmesi gerekiyor.

Bu bağlamda ortaklıkları öncelemek gerekir. Uluslararası ölçekte geniş kesimlerin 10 Ocak’ta çevrim içi olarak bir araya gelerek küresel bir anti-emperyalist platform başlatma çağrısını bu nedenle destekliyoruz.

ABD’nin neo-sömürgeci saldırısı karşısında egemenlik, halkların kendi kaderini tayin hakkını savunan geniş ve çoğulcu ittifaklarla korunabilir.

3/01/2026

Luis Bonilla Molina, Venezuelalı; Latin Amerika Sosyal Bilimler Konseyi (CLACSO) Yürütme Komitesi asil üyesi (2022-2025); Eğitim Hakkı için Latin Amerika Kampanyası (CLADE), Latin Amerika Sosyoloji Derneği (ALAS), Kairos Vakfı ve İbero-Amerikan Karşılaştırmalı Eğitim Derneği (SIBEC) üyesi.

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Kaynak: Viento Sur

Venezuela’ya Yönelik Emperyalist Saldırıya Hayır! – IV. Enternasyonal

Donald Trump yönetimi, Venezuela topraklarında “cerrahi hedeflere” yönelik bir askerî hava saldırısı gerçekleştirdi; yani ülkenin resmî binalarına ve askerî üslerine yönelik bombardımanlar yaptı. Yaklaşık otuz yıla yakındır kıtada eşi benzeri görülmemiş olan bu olay, Venezuela’nın ve Latin Amerika’nın tamamının eğemenliğinin açık bir ihlali olup, uluslararası hukukun bütünüyle çiğnenmesi anlamına gelmektedir.

Cumartesi 3 Ocak sabahının erken saatlerinde Caracas’ta ve Venezuela’nın iki başka eyaletinde gerçekleşen bombardımanlar ve patlamalar, Başkan Nicolás Maduro’nun tutuklanıp kaçırılması için bir dikkat dağıtma operasyonu olarak kullanılmıştır; Trump bunu kendi sosyal ağı Truth Social’da bizzat itiraf etmiştir. Başkanın akıbeti henüz bilinmemekte; Maduro’nun yakalanmasında hangi iç kesimlerin işbirliği yapmış olabileceği de belirsizliğini korumaktadır.

Ülkenin geleceğine ilişkin bu belirsizlik, ilerici, demokratik, sosyalist ve devrimci tüm güçlerin emperyalist saldırıya karşı ve Venezuela halkının kaderini bağımsız ve egemen biçimde belirleme hakkı için uluslararası bir hareket başlatmasını her zamankinden daha acil kılmaktadır. Görevden alındığı söylenen başkanın rejimine ilişkin görüş ya da tutumdan bağımsız olarak, emperyalist müdahale Venezuela halkının acılarına, Latin Amerika halklarının sorunlarına ya da dünyada emperyalizm tarafından ezilen herhangi bir halkın durumuna çözüm değildir. Böyle bir müdahale her zaman onların çıkarlarına aykırı olmuştur ve olmaya devam etmektedir. Bunun getirebileceği tek şey ölüm, baskı ve adaletsizliktir.

Gerekli olan küresel kampanya, her ülkede ABD büyükelçilikleri önünde düzenlenecek seferberlikleri ve mitingleri içermelidir; böylece halkların, bu tür emperyalist saldırılara karşı birliği gösterilmelidir.

Dördüncü Enternasyonal, Karayipler’de aylardır devasa bir Amerikan askerî gücünü bulunduran askerî yığınağın derhâl geri çekilmesini talep ederek Venezuela halkı ve işçi sınıfıyla dayanışma içindedir. Nicolás Maduro ve eşi Cilia Adela Flored’in serbest bırakılmasını istiyoruz — kimi yargılayacağına ya da kimi seçeceğine karar verecek olan Venezuela halkıdır. Askerî saldırganlığın sona ermesini ve Venezuela’nın ve Latin Amerika’nın toprak bütünlüğüne ve siyasal egemenliğine saygı gösterilmesini talep ediyoruz!

IV. Enternasyonal Yürütme Bürosu Sekretaryası’nın açıklaması, 3 Ocak 2026

Venezuela: Proleter Bir Anti-Emperyalizmin Zorunluluğu – Luis Bonilla-Molina

Venezuela’ya karşı ABD bombardımanının başladığı şu saatlerde, yaklaşık bir ay önce kaleme alınmış olan ve yayın planımızda bulunan, Venezuela’lı bir IV. Enternasyonal üyesi olan, sosyal bilimci Luis Bonilla-Molina’nın analizini yayınlıyoruz.

İmdat Freni

Venezuela’nın etrafındaki jeopolitik harita, ABD askeri gücünün güney Karayipler’de benzeri görülmemiş bir şekilde yoğunlaşması, USS Gerald R. Ford uçak gemisinin ve 15.000’den fazla askerin konuşlandırılması, açık denizlerde ölümcül operasyonlar ve “narko-terörizm” söylemi ile yeniden çizildi.

Washington, Madurizm’in siyasi döngüsünün sona ermesi için baskı yaparken, Madurizm 2013’ten bu yana eşi benzeri görülmemiş bir kırılganlıkla karşı karşıya kaldı. Arka planda yeni doktrinler ortaya çıkmakta, eski ihtiraslar yeniden su yüzüne çıkmakta ve ülke kendisini dış kuşatma ile iç otoriter sürüklenme arasında sıkışmış bulmaktadır.

Dört aydan kısa bir süre içinde güney Karayipler yarımkürenin en askerileştirilmiş bölgelerinden biri haline geldi. Trump yönetimi muhripleri, nükleer denizaltıları, deniz devriye uçaklarını, 22inciDeniz Piyadesi Sefer Birliğini ve son olarak da USS Gerald R. Ford uçak gemisini vurucu grubu eşliğinde bölgeye konuşlandırdı.

87 balıkçının hayatını kaybettiği Güney Mızrağı Operasyonu kapsamında gerçekleştirilen operasyonlarda, “Venezuela bağlantılı narko-teröristlere karşı eylemler” olarak tanımlanan 23 tekneye yönelik 22 saldırı düzenlendi. İnsani yardım örgütleri yargısız infazları kınadı.

Saldırıya diplomatik baskılar, hava sahasının kapatılması duyuruları ve müttefik ülkeler Panama, Dominik Cumhuriyeti, Curaçao ve Trinidad ve Tobago’da askeri tatbikatların yoğunlaştırılması eşlik etti.

Güney Karayipler bir kez daha jeostratejik bir koridor haline geldi ve Venezuela bu koridorun merkezinde yer alıyor.

Yirmi beş yıllık kuşatma

Bu hikâye 1998 yılında Hugo Chávez’in başkanlık seçimlerini kazanmasıyla başladı. ABD, Juan Vicente Gómez liderliğindeki 1908 darbesinden bu yana Venezüella ile kurduğu yeni-sömürgecilik ilişkisinin tehdit altında olduğunu gördü. O zamanlar Cipriano Castroyu devirmek için yapılan ABD müdahalesi (1), Venezüella petrol endüstrisi üzerinde 20. yüzyılın geri kalanında hız kesmeden devam eden bir kontrol stratejisi için bir sıçrama tahtası görevi gördü.

Chavez, Anayasa’da reform yapmak (1999) ve ulusun siyasi, ekonomik ve sosyal temellerini yeniden inşa etmek için bir kurucu süreç başlatma sözünü tuttuğunda, ABD stratejik çıkarlarının tehdit altında olduğunu gördü. Chavez’in 2000-2001 yıllarında tarım arazilerinin mülkiyetini yeniden tanımlamak ve petrol endüstrisi üzerindeki devlet kontrolünü yeniden düzenlemek için başlattığı girişimler, Washington’un 2002 yılında Chavez’e karşı bir darbe yapılmasını teşvik etmesine yol açtı. Darbe halkın seferberliği sayesinde engellendi.

O andan itibaren, özellikle Chavez’in “Yankees de mierda: Váyanse al Carajo” (“Siktiriboktan Yankiler: Siktirip gidin”) ifadesiyle bilinen anti-emperyalist bildiriyi (2004) yayınlamasıyla ABD ve Venezüella hükümeti arasındaki gerilim arttı. Ancak bu dönem boyunca Venezuela, Kuzey Amerika’nın istikrarlı bir petrol tedarikçisi olmaktan hiç vazgeçmedi. Chávez’in hastalığı ve ölümü tüm senaryoları ve yörüngeleri sorgulanır hale getirdi.

Şeytanla dans etmek

Maduro Chavez’in projesini devam ettirmiyor; onu ekonomik, sosyal, kültürel, askeri ve polisiye açılardan yeniden yapılandırıyor. Madurizm, Chavez tarafından uygulamaya konulan sosyal projeyi terk edişini maskelemek için sosyalist retoriği kullanan, gelişmekte olan bir burjuva kesiminin siyasi projesidir.

Madurizm dört aşamadan geçmiştir. İlki, 2013-2017 yılları arasında, eski burjuvazinin siyasi temsilcilerinin çoğunu ezmeye, boyun eğdirmeye ve 2002 askeri darbesinin ardından 2002-2013 yılları arasında ortaya çıkan yeni burjuvaziyi yerleştirmeye adanmıştır. Bu durum, hem Obama hem de ilk Trump başkanlığındaki ABD yönetiminin tepkisine yol açtı ve Venezüella tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir emperyalist müdahale eylemi olan Tek Taraflı Zorlayıcı Önlemlerin (UCM’ler) uygulanmasıyla sonuçlandı.

Maduro’nun 1998’den beri Chavez’e eşlik eden sola (PCV, PPT ve diğerleri) saldırmaya karar verdiği, meşru liderlerini siyasi temsilden mahrum bıraktığı, Chavizm’den doğan sosyal, sendikal ve mesleki hareketlerin liderlerine zulmettiği, tartışmaları ve toplu pazarlıkları dondurduğu ve yalnızca kendi bürokrasisine uygun olanları kabul ettiği 2018-2024 yılları arasındaki ikinci dönem. Bu dönemde ABD ile önce gizlice sonra da açıkça müzakerelere girişti ve bu müzakereler Venezüella’nın bir kez daha Kuzey’in güvenilir bir petrol tedarikçisi haline geldiği Ukrayna savaşıyla doruğa ulaştı, ancak bu kez kesinlikle yeni-sömürgeci ödeme koşullarıyla.

Maduro ABD ile nasıl pazarlık yapılacağını biliyor. Nitekim 2002 yılında Venezüella Parlamentosu Başkanı iken Boston Grubunu (Venezüella-Amerika parlamento dostluğu) kurdu ve Dışişleri Bakanı olarak, özellikle 2008 küresel ekonomik krizi sırasında petrol endüstrisi üzerindeki etkisi nedeniyle ABD’ye kapıyı her zaman açık tuttu. 2018’den 2024’e kadar bu stratejiyi tekrarladı. O dönemde Chávez’in 1999 Anayasasında ana hatlarını çizdiği projeyi sürdürmeye çalışan Chavizm ve PSUV’un önde gelen isimlerini bir kenara itti.

Üçüncü an ise 2024 seçimlerinin ardından, kendisini kazanan ilan eden seçim sonuçlarının şeffaf ve güvenilir olmaması nedeniyle geldi. Maduro daha sonra, önderlik ettiği ve temsil ettiği yeni burjuvazi, kendisini destekleyen ordu ve polis teşkilatı ve 2013’ten bu yana kendisine eşlik eden liderler için iktidarını sürdürme koşulları garanti edilmedikçe iktidarı bırakmaya hazır olmadığını gösterdi. Bu, sadece bir yıl içinde iki binden fazla insanı hapse atan ve bazılarını kısıtlayıcı tedbirlerle serbest bırakılan Madurizm’in otoriter coşku anıdır.

Dördüncü aşama Ağustos 2025’te, doğrudan askeri çatışmadan kaçınmak amacıyla ABD ile bir anlaşma arayışına girme kararıyla başladı. Maduro çatışmacı söylemini sürdürse de ABD askeri konuşlandırmasının başlangıcından itibaren Trump ile diyalog arayışına girdi. Nihayet Kasım ayı sonunda Trump ve Maduro’nun ilk telefon temasını gerçekleştirdikleri ve diyaloğun açık olduğu açıklandı. Maduro’nun bu krizi aşmak ve iktidarda kalmak için gereken tavizleri vermeye hazır olduğu izlenimi var.

Sorun şu ki ABD artık Maduro’nun vaatlerine inanmıyor gibi görünüyor ve 1960’lardan beri engellenen bir Amerikan arzusu olan Bolivya topraklarında askeri üsler kurulmasını talep edebilir. Trump’ın Monroe Doktrini’ni sahiplenen ve genişleten yeni güvenlik doktrini ile en muhtemel olan bu. Elbette bu anlaşma Panama’da olduğu gibi, uyuşturucu kaçakçılığına karşı bir iş birliği mutabakatı şeklinde olabilir ve kesinlikle açık bir askeri üs kurma anlaşması şeklinde olamaz. Ancak bu türden bir anlaşmayı kabul etmek, Maduro’yu söylem ve söylemlerinde 180 derecelik bir dönüş yapmaya zorlayacak Demokles’in kılıcını kabul etmekle eşdeğer olacaktır. Bunu yapabilecek mi? Bunu kabul etmenin ya da reddetmenin sonuçları ne olacak?

Madurizm uzun zamandan beri Hugo Chavez’in projesinden uzaklaştı. Dışarıya karşı sosyalist bir retoriği sürdürse de içeride neo-liberal özelliklere sahip otoriter bir modeli, etkili bir baskı sistemini ve devlet yönetimiyle ilişkili yeni bir ekonomik eliti pekiştirmiştir. ABD’nin ekonomik ablukası karşısında yeni burjuvazi lehine uyguladığı politikalar, ücretlerin çöküşünü, kitlesel göçü, sendikal baskıyı ve kurumsal bozulmayı kolaylaştırmış ve tüm bunlar meşruiyetini aşındırmıştır. 2024 seçimleri ise, hükümet ile toplum arasında derin bir uçurum bıraktı.

Çatışma

ABD şimdiye kadar işgalden değil, uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele için sadece uluslararası sularda değil, karadan bombalamayı da içerebilecek operasyonlardan söz ediyordu. Son dört ayda yaşananlar, sadece füzelere ve doğrudan saldırılara değil, askeri operasyonlar, zorlayıcı diplomasi ve açık kaynaklı otomatik istihbaratın (OSINT) bir kombinasyonuna dayanan son teknoloji ürünü bir askeri saldırıdır. Uydular, AIS sistemleri, sosyal ağ analizi ve tahmin modelleri Venezüella’daki askeri hareketler, iç toplumsal tepkiler, silahlı kuvvetlerin ruh hali ve hükümetin her olay karşısındaki tutumu hakkında gerçek zamanlı bilgi üretmektedir. Bu aşamada ABD’nin amacı, Venezüella ve Latin Amerika’daki davranışları önceden tahmin etmesini ve konvansiyonel savaşa başvurmak zorunda kalmadan baskıyı kalibre etmesini sağlayacak büyük hacimli veri ve bilgi biriktirmek gibi görünüyor. Başka bir deyişle, savaş tek bir füze bile atılmadan başladı ve veri, algı ve hikayelerin toplanması ve analizi yoluyla yürütülüyor.

ABD FAA’nın NOTAM’ı (2) ile başlatılan ve Trump’ın doğrudan hava sahasını kapatma emriyle pekiştirilen hava ablukası, devam eden müzakereler bağlamında Venezüella’ya yönelik ekonomik ve medya kuşatmasını arttırmayı amaçladığı anlaşılan bir başka emperyalist müdahale biçimidir. İran’a karşı olduğu gibi bir askeri saldırı olasılığı, başlatılan müzakerelerin mevcut aşamasının ilerlemesine ve sonucuna bağlıdır.

Petrol piyasaları Ocak 2025’ten bu yana fiyatların düştüğünü gördü ve Venezüella’nın gezegendeki en büyük ham petrol rezervlerine sahip olmasına rağmen Karayipler’deki askeri kriz konusunda herhangi bir tedirginlik göstermedi. Petrol piyasası çatışmanın müzakere yoluyla çözüleceğine inanıyor gibi görünüyor. Borsa analistlerinin haklı olup olmadığını önümüzdeki günlerde göreceğiz.

Maduro sonrası geçiş sürecinde ABD’nin karşılaşacağı en büyük sorun, María Corina Machado ve Edmundo González Urrutia (MCM-EGU olarak biliniyor) ikilisinin sahip olacağı sınırlı yönetişim kapasitesidir. Aşırı sağcı Nobel Ödülü sahibi María Corina Machado’nun Maduro’nun reddini sentezleyen bir liderliğe sahip olduğu doğrudur, ancak bu Venezuela’daki kadar karmaşık bir geçiş fırtınasının ortasında yönetme kapasitesine sahip olduğu anlamına gelmez. Machado’nun olası hükümetinin özelliklerine ilişkin yaptığı açıklamalar, ülkeyi istikrara kavuşturacak bir ulusal uzlaşma ve mutabakat görevinden ziyade özgürlükçü olmayan programlara benziyor. Bu nedenle Maduro’nun kendi hükümeti ABD petrol kaynakları için en istikrarlı hükümet olabilir ancak bunun için Maduro’nun söylem ve eylemlerinde yapısal bir değişikliğe gitmesi gerekir. Diğer seçenek ise dört farklı taraf arasında bir anlaşmaya dayalı olarak düzenli bir geçiş sağlamaya çalışmak: Madurizm, MCM-EGU ikilisi, asker-polis kesimi ve Fedecámaras işverenler birliği (ticaret odaları federasyonu). Başka bir deyişle amaç, müzakere edilmemiş bir geçiş bağlamında uzun süreli bir çatışmanın yaratacağı travmayı ve petrol kaynaklarına yönelik tehlikeyi önleyecek bir eşitler hükümeti kurulmasını zorlamaktır. Bu kısa vadede o kadar kolay görünmüyor.

Devrimci bir politika olarak anti-emperyalizm

Müzakerelere doğrudan erişimimiz yok, ancak ABD’nin Karayipler’deki acımasız askeri konuşlanmasını görüyoruz. Somut gerçeklik budur. Bu bağlamda, devrimciler açısından doğru olan, aktif bir anti-emperyalist militan kampanya yürütmektir. Madurizm eleştirisi askeri müdahaleyi meşrulaştırmak için bir bahane olarak kullanılamaz. Otoriter sürüklenişini görmezden gelerek bu hükümeti de savunamayız. Uygulanabilir tek demokratik tutum, ABD müdahaleciliğini reddetmek ve Madurist hükümetin otoriterliğini kınarken, işçi haklarını savunmak, siyasi özgürlükler talep etmek ve egemen ve barışçıl bir çözüm için baskı yapmaktır. Bölgenin demokratik, barışçıl ve egemen bir çözüme ihtiyacı vardır. Artık yeter: Kuşatmalara, vesayetlere, savaşlara son!

7 Aralık 2025

1) Venezuela Devlet Başkanı Cipriano Castro, Venezüella’nın dış borcunu tanımayı reddetti ve bu da 1902-1903 yıllarında Avrupalı güçler tarafından Venezüella kıyılarının deniz ablukasına alınmasına yol açtı. Amerika Birleşik Devletleri “arabulucu” olarak müdahalede bulunarak ülkedeki jeopolitik etkisini güçlendirdi, ancak Castro’nun milliyetçiliğine Venezüella petrolünün kontrolüne engel teşkil ettiği için her zaman şüpheyle yaklaştı. MIR’in kurucusu ve Venezüella radikal solunun tarihi lideri Domingo Alberto Rangel, Gómez, el amo del poder (1975) adlı kitabında ABD’nin Gómez liderliğindeki darbeye verdiği desteğe ilk işaret edenlerden biriydi. Gómez iktidara gelir gelmez İngiliz Horacio Hamilton’a verilen petrol imtiyazlarını iptal ederek General Asphalt’a (ABD) verdi. 1910 ve 1914 yılları arasında Gómez, o zamanlar Standard Oil’in bir yan kuruluşu olan Caribbean Petroleum gibi Amerikan şirketlerine ilk büyük petrol imtiyazlarını verdi.

2) NOTAM’lar (Notice to Airmen), pilotları altyapılar üzerindeki veya çevresindeki gelişmeler hakkında bilgilendirmek için devlet hava trafik kontrol kuruluşları tarafından yayınlanan mesajlardır.

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

İran Halklarının Mücadelesiyle Dayanışma! – NPA-L’Anticapitaliste

Ulusal para biriminin ve ekonominin çöküşü, hiper enflasyon ve ücretlerin yerinde sayması; 28 Aralık Pazar günü Tahran çarşısından başlayıp çok sayıda kente ve üniversiteye yayılan kitlesel seferberliğin başlıca unsurlarıdır. Göstericilerin mücadeleci kararlılığı ve durumun gelişme hızı, bunun döviz kurundaki artışa verilen geçici bir tepki olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Bir kez daha, onlarca yıla yayılan adaletsizliklere, yoksulluğa, cinsiyet ayrımcılığına ve baskıya kök salmış derin bir toplumsal öfke kendini ifade ediyor. Çarşının grevi, dükkânların kapanması ve öğrencilerin sahneye çıkması, İran İslam Cumhuriyeti’ni sarsan bu derin hareketin yeni bir aşamasına işaret ediyor.

Vahed sendikası gibi işçi sendikaları ile öğretmen ve emekli dernekleri harekete derhâl destek verdi.

Resmî enflasyon yüzde 52’yi aşmışken iktidar ücretleri artırmayı reddediyor. Bu, devlet bütçesinin açıkça işçilerin, emeklilerin, işsizlerin ve en güvencesiz kesimlerin sırtından finanse edildiği anlamına geliyor. Daha az sağlık hizmeti, daha az eğitim, daha fazla dışlanma ve tükenmiş bir toplum demek bu. Yoksulluk patlarken, ülke yöneticileri—başta Rehber Hamaney olmak üzere—devasa servetler biriktiriyor. İktidar görünürde protestoları yatıştırmaya çalışsa da, fiiliyatta sahada baskıyı artırıyor. İran İslam Cumhuriyeti bir kez daha darağacı ve korku sayesinde ayakta kalmaya çalışacak. Mollalar rejimi 2025’te 1922’den fazla tutukluyu idam etti; buna rağmen halk seferberlikleri durmuyor. Göstericilerin cesareti son derece büyük ve itiraz zayıflamıyor. Şimdiden iktidarın zayıflık işaretleri belirdi: Merkez Bankası Başkanı istifa etti, üniversitelerin güvenliğinden sorumlu üç yetkili görevden alındı, devlet 26 ilde idare merkezlerini kapattı ve üniversitelerde dersler uzaktan eğitime geçti. Ve bu belki de sadece başlangıç!

Bu dinamik karşısında, özellikle monarşist akımlar tarafından yapılan sahiplenme girişimleri açık biçimde reddedilmelidir. Bu çevreler, İran’dan çıkan videolardaki sloganları değiştirerek, eylemcilerin “monarşist” çözüme destek verdiği izlenimini yaratmaya yönelik bir manipülasyon kampanyası yürütmekten çekinmiyor. Netanyahu ve Trump tarafından desteklenen Şah’ın oğlu, İran halklarının müttefiki değildir. Projesi otoriter ve ultra-liberaldir. İran halkları saf değil. Bir diktatörlüğü yıkıp yerine bir başkasını kurmak için ayaklanmadılar. Seçenek iki despotizm biçimi arasında değil; adaletsizlik üzerine kurulu bir sistemin sürdürülmesi ile eşitliğe, sosyal ve demokratik haklara ve onura dayanan bir geleceğin inşası arasındadır.

Üniversiteler, işyerleri, emekçi mahalleleri ve kentsel çeperler arasındaki dayanışma; öfkeyi, baskıya direnebilen, her türlü araçsallaştırmayı engelleyebilen ve hareketin gasbedilmesini reddeden örgütlü bir toplumsal güce dönüştürmenin anahtarıdır.

İran halklarının, ilerici güçlerin tüm uluslararası dayanışmasına ihtiyacı vardır. NPA–L’Anticapitaliste, İran’ın gençliğinin, işçi ve emekçilerinin yanındadır. Diktatörlüğe, hayat pahalılığına ve adaletsizliklere karşı mücadele eden İran halklarına tüm desteğimizi sunuyoruz.

NPA–L’Anticapitaliste’nin 1 Ocak 2026 tarihinde yayımladığı açıklama