İmdat Freni

admin

Trump’ın Venezuela ve Latin Amerika’ya Yönelik Saldırılarına Son! – Dördüncü Enternasyonal

IV. Enternasyonal Yürütme Komitesi’nin 27 Ekim 2025 tarihinde kabul ettiği bildiri.

Brezilya, Kolombiya, Meksika ve Arjantin’e yönelik ekonomik şantaj ve tehditler, ABD’nin Latin Amerika politikasında yeni bir aşamaya girildiğini gösteriyor. Ancak en büyük tehlike, Trump’ın hükümetini devirmeye kararlı olduğu Venezuela’nın üzerinde. Karayipler’e 10.000 asker ve devasa bir silah deposu konuşlandırılması ve denizde 60’tan fazla kişinin öldürülmesine yol açan saldırılar, sadece Venezuela’yı değil, tüm bölgeyi tehdit etmektedir. Trump yönetimindeki ABD’nin müdahaleci politikasına karşı sesini yükseltmek ve harekete geçmek, tüm dünyadaki militanların acil görevidir.

Karayipler’de eşi görülmemiş askeri konuşlandırma

ABD’nin saldırısının ana hedefi şüphesiz Venezuela’dır. Eşi görülmemiş bir acımasızlıkla, emperyalist lider ve onun Dışişleri Bakanı ve Savaş Bakanı Marco Rubio ve Peter Hegseth, suç kartellerini “terörist örgütler” olarak nitelendiren bir kararname çıkardılar, Maduro’yu var olmayan bir kartelin (Cartel de los Soles) lideri olarak ilan ettiler ve Venezuelalıyı yakalamaya yarayacak her türlü bilgi için 50 milyon dolar ödül verdiler.

Daha da tehditkar olan ise, Karayipler’e yaklaşık 10.000 deniz piyadesi, uçak gemileri (donanmalarının en büyükleri), torpido gemileri ve nükleer denizaltılar, orta menzilli füzelerle donatılmış savaş gemileri, B52 bombardıman uçakları ve büyük ölçekli veri analizleri yapabilen teknolojik kapasite, uzmanlar tarafından “sismik yeniden yapılanma” olarak nitelendirilen bir manevra kapsamında konuşlandırıldı. Porto Riko yeniden silahlandırıldı ve Karayip ülkeleriyle yapılan askeri işbirliği anlaşmaları, Bolivarcı devrimin yaşandığı ülkeye yönelik büyük çaplı bir saldırının habercisi gibi görünen bir askeri altyapı inşa etmek için kullanıldı. Son iki ayda, bu güçler (kaçakçı olduğu iddia edilen) gemilere saldırılar düzenledi ve 60’tan fazla kişi öldü.

15 Ekim’de Trump, CIA’nın Venezuela’da operasyonlar yürütmesine izin verdiğini açıkladı. Bu, Soğuk Savaş döneminde bile gerçekleşmemişti, çünkü CIA’nın operasyonları gizliydi. Washington Post’a göre, başkan CIA’ya yabancı ülkelerde gizli operasyonlar yürütme yetkisi veren bir belge imzaladı. Bu operasyonlar, gizli bilgi toplama, muhalefet gerilla güçlerinin eğitimi ve ölümcül saldırılar düzenlemeyi içeriyor.

19 Ekim Pazar günü, gerginliği tırmandıran yeni bir adım olarak, ABD güçleri Pasifik Okyanusu’nda Kolombiya’nın ELN (Ulusal Kurtuluş Ordusu) grubuna ait olduğu iddia edilen bir gemiye ölümcül bir saldırı düzenledi. Gustavo Petro’nun haklı protestosuna karşı Trump, Kolombiya cumhurbaşkanını “uyuşturucu kaçakçısı” ve “zayıf ve çok kötü bir hükümetin” başkanı olarak nitelendirerek hakaret etti ve her zamanki gibi gümrük vergileri uygulamak ve finansmanı kesmekle tehdit ederken, Petro, ailesi ve danışmanlarının ABD vizelerini iptal etti. Petro, Kolombiya’nın Washington büyükelçisini geri çağırırken, Trump bir basın toplantısında bir gazetecinin sorusuna yanıt olarak, kendi karasuları olarak gördüğü sularda kaçakçılıkla mücadele etmek için savaş ilanı gerekmediğini söyledi; “Oraya gidip onları öldürüyoruz.”

ABD’deki kamuoyundaki spekülasyonlara göre, Trump’ın baş danışmanları Maduro’yu devirmek için Venezuela’yı işgal etmesini teşvik ediyor. Ve aşırı sağcı Venezüellalı lider María Corina Machado’ya Nobel Barış Ödülü’nün verilmesi – ki bu ciddi bir şey olmasaydı, çağımızın en kötü şakalarından biri olurdu – şahinler tarafından Maduro’ya alternatif olarak görülen kişiyi güçlendirmek için kasıtlı bir planın parçası. Trump yönetimi, Edmundo González Urrutia ve María Corina Machado’nun liderliğindeki aşırı sağcı bir hükümete geçişi zorlamak istiyor gibi görünüyor. Machado, yoksullaşan halk üzerindeki etkilerini umursamadan Venezuela’ya yaptırımlar uygulanmasını talep etmiş ve şimdi de ulusun kaderini Amerikan askerlerinin ellerine teslim ediyor.

ABD’nin, hükümetlerini uyuşturucu kaçakçılığına iştirak etmekle suçladığı Venezuela, Kolombiya ve hatta Meksika gibi ülkeleri karadan işgal etmesi olası görünmüyor. Öncelikle, uzun süreli bir kara işgali savaşı, Maduro komutasındaki silahlı kuvvetlerin güçlü direnişiyle karşılaşacak ve muhtemelen bölge halkının yardımı ve desteğini alacaktır, bu da yeni bir Irak’ın daha da yakınlaştığı anlamına gelir. Bu büyüklükte bir silahlı çatışmaya girmek, Trump’ın “savaşlara son vereceği” sözü verdiği ulusal kamuoyuna yönelik söylemleriyle çelişir. Üçüncüsü, bazı üst düzey ABD’li yetkililerin bu tür bir çözüme karşı çıktıklarına dair işaretler var. 16 Ekim’de Güney Askeri Komutanlığı’nın başkanı Amiral Alvin Hosley’in erken istifası da bunu gösteriyor gibi.

Her halükarda, neofaşist liderin savaş çılgınlığı ihtimalini göz ardı etmemek akıllıca olacaktır. En azından, konuşmalarına bakılırsa, hükümeti zayıflatmaya devam etmek için Venezuela’daki belirli hedefleri drone veya uçaklarla vurmayı tercih edebilir.

Geçmişe dönüş

Beyaz Saray’ın Oval Ofisi’ne döndüğü ilk günlerden beri Donald Trump, neo-faşist şahinlerin teşvikiyle Meksika’yı güçlü bir gümrük ve polis-askeri baskı altında tutuyor (Claudia Sheinbaum hükümetinin sınırdaki göç akışını durdurması ve yerel uyuşturucu kartelleriyle mücadele etmesi için). CIA’nın insansız hava araçları, kokain ve diğer uyuşturucu laboratuvarlarını aradığı iddiasıyla Meksika toprakları üzerinde uçuyor.

Trump, darbe girişiminden suçlu bulunan dostu Bolsonaro’yu savunmak için Brezilya’nın iç politikasına müdahale etti (Brezilya’nın ABD’ye yaptığı ihracata %50 gümrük vergisi uygulayarak ve Brezilya’nın büyük teknoloji şirketlerini sınırlamaya yönelik çekingen politikalarını ticari soruşturma açarak). Arkadaşı Javier Milei’nin yönettiği Arjantin bile tehdit ve şantajdan kaçamadı: Ekim ortasında, IMF’nin ülkeye verdiği 20 milyar dolarlık yeni krediyi yorumlayan Trump, Güney Amerika’daki neo-faşist liberterlere desteğini sürdürmeyi, Milei’nin partisinin 26 Ekim’deki parlamento seçimlerinde zafer kazanmasına bağladı. Trump, “Eğer [Milei] kaybederse, Arjantin’e cömert davranmayacağız” dedi. Bu olay, ABD hükümetinin egemen devletlerin iç siyasi işlerine doğrudan müdahale etme retoriği ve uygulamasının normalleştiğini gösteriyor. (Ve Trump’ın kararı, Milei yönetiminin seçimlerdeki zaferinin faktörlerinden biri olmuş gibi görünüyor.)

Tüm bu pozisyonlar, cezalandırıcı söylemler ve muazzam askeri konuşlandırma, 1982’deki Grenada işgalinden bu yana Latin Amerika komşularına yönelik benzeri görülmemiş bir saldırıdır. Trump yönetiminin Beyaz Saray’ın sekiz yıldır süren küresel güç dengelerine getirdiği köklü değişiklikler kapsamında, ABD’nin Latin Amerika politikası, Soğuk Savaş döneminde emperyalist gücün tüm Güney ile ilişkilerini belirleyen askeri saldırganlık ve açık siyasi müdahale ile karakterize edilen müdahaleci geçmişe geri dönüyor.

Anti-emperyalist uluslararası dayanışma çağrısı

Maduro ve Venezuela hükümetinin üst düzey yöneticilerinin kartel üyesi olmakla suçlanması, ne kadar aptalca olursa olsun, halkların kendi kaderini tayin hakkı ve Venezuela’nın toprak egemenliği ilkesinin ihlalini meşrulaştırmayı amaçlamaktadır.

Dünyanın ve özellikle bölgenin demokratik, sömürgecilik karşıtı, ilerici ve devrimci güçlerini, askeri veya siyasi müdahale girişimlerine, yani egemen ülkelerin siyasi yönelimini “yukarıdan ve dışarıdan” (yani Oval Ofis’ten) belirleme girişimlerine karşı Venezuela’nın, Karayip ülkelerinin ve tüm Latin Amerika’nın toprak bütünlüğünü savunmaya çağırmanın zamanı gelmiştir. Venezuela halkı, hiçbir müdahale olmaksızın kendi hükümetini belirleme hakkına sahiptir. Latin Amerika’nın ve dünyanın her köşesindeki egemen halklar, kendi tiranlarına, parlamentolarına ve yargı sistemlerinin verdiği kararlara ne yapacaklarına kendileri karar vermelidir.

Lula, Petro, Boric ve Sheinbaum hükümetlerinden, Venezuela’ya yönelik her türlü askeri saldırı ve siyasi müdahaleyi önlemek için ellerinden gelen her şeyi yapmalarını talep etmeliyiz. Lula’nın Trump ile görüşmesinde yaptığı gibi “arabulucu” rolünü üstlenmesi olumlu bir adımdır, ancak tüm bu hükümetler, Venezuela’ya karşı her türlü ABD girişiminin açıkça reddedilmesi gerektiğini sürekli olarak yinelemelidir.

Dördüncü Enternasyonal’in Venezuela ile dayanışması, Maduro’dan Venezuela’daki sosyal hareket, sol ve işçilere siyasi özgürlükleri geri vermesini talep etmeyi de içerir. Bu, emperyalist saldırıya karşı gerçek bir ulusal ve bölgesel birlik inşa etmek için meşru halkın askeri seferberliği ile birlikte izlenmesi gereken yoldur. Sadece en geniş eylem birliği, devam eden saldırganlığı durdurabilir, direnebilir ve yenebilir.

Yankee birlikleri ve silahları Karayip Denizi’nden çıkın!

Bölgedeki bombardımanlara son!

Porto Riko derhal askerden arındırılsın!

ABD’nin Venezuela ve tüm Latin Amerika’ya yönelik saldırganlığına son!

Kaynak: https://fourth.international/en/566/latin-america/734

COP 30 – Uyum mu, Önleyicilik mi? – Michael Löwy

Gelecek, çöküşe uyum sağlayarak değil, onun nedenlerini önleme cesaretini göstererek inşa edilecektir.

  1. Bildiğimiz gibi, COP 30 — Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı — bu yıl Kasım ayında Brezilya’nın Pará eyaletindeki Belém kentinde yapılacak.

Bu konferans umut yaratıyor, çünkü sol tarafından yönetilen bir ülkede, Başkan Lula’nın himayesinde gerçekleşecek. Ancak gezegenin en büyük kirleticisi olan Amerika Birleşik Devletleri toplantıda olmayacak; çünkü Donald Trump — iklim değişikliği konusunda fanatik bir inkârcı — ülkesini bu uluslararası platformdan çekmişti.

Ne yazık ki, Brezilyalı yetkililerin son dönemde aldığı bir karar bu toplantının üzerine gölge düşürüyor: Amazon Nehri’nin ağzına yakın, denizin dibindeki petrolün çıkarılmasına izin verilmesi. Brezilyalı çevreciler bu kararı kınıyor; çünkü deniz sondajlarında bir kaza olması halinde oluşacak bir “petrol sızıntısı”nın Amazon ormanının hassaslaşmış ekosistemlerini yok etmesi gibi büyük bir risk barındırıyor.

Ayrıca, bu bölgede denizin dibinde bulunan devasa miktardaki petrol çıkarılır, piyasaya sürülür ve yakılırsa, bu durum iklim değişikliğine belirleyici ölçüde katkıda bulunacaktır.

Bu koşullar altında, COP 30’dan ne bekleyebiliriz? Şunu söylemek gerekir ki önceki 29 konferansın bilançosu pek parlak değil: elbette bazı kararlar alındı, ama… hiçbir zaman hayata geçirilmedi. Emisyonlar durmaksızın arttı, sera gazlarının birikimi eşi görülmemiş boyutlara ulaştı ve tehlikeli eşik olan 1,5 °C (sanayi öncesi dönemin üzeri) çoktan aşılmış durumda.

Yeni COP’un organizatörlerinin hedefleri neler? Lula tarafından COP 30’a başkanlık etmek üzere atanan André Correa do Lago’nun son dönemde verdiği bir röportajı okuyarak bunun hakkında bir fikir sahibi olabiliriz. Sürdürülebilir kalkınma alanında uzun deneyime sahip bir diplomat olan Correa do Lago, şu anda Brezilya Dışişleri Bakanlığı’nda iklim, enerji ve kalkınmadan sorumlu sekreter olarak görev yapıyor. Bu röportajda Correa do Lago şöyle diyor: “COP 30’un bir uyum COP’u olarak hatırlanmasını çok isterim.”

  1. Bu ne anlama geliyor? Şu kesin ki iklim değişikliğinin sonuçlarına uyum sağlamak — orman yangınları, kasırgalar, felaket boyutunda seller, dayanılmaz sıcaklıklar, kuraklık, çölleşme, tatlı su kıtlığı, deniz seviyesinin yükselmesi vb. (liste çok uzun) — özellikle bu zararların ilk kurbanı olan Güney ülkelerinde gereklidir.

Ancak “uyuma” öncelik vermek, “önlemeye” kıyasla, iklim değişikliğinin kaçınılmazlığına dolaylı biçimde boyun eğmek anlamına gelir. Bu, dünyanın çeşitli ülkelerindeki yöneticiler arasında giderek daha fazla duyulan bir söylemdir.

Bu argümanın mantığı basittir: Fosil yakıtlardan, küreselleşmiş ticari taşımacılıktan, endüstriyel tarımdan ve iklim değişikliğinden sorumlu olan fakat kapitalist ekonominin düzgün işlemesi için gerekli olan sayısız başka ekonomik faaliyetten vazgeçmek imkânsız olduğuna göre, geriye yalnızca uyum sağlamak kalır.

Kısa vadede uyum hâlâ mümkün olsa da, sıcaklıktaki belirli bir artıştan itibaren — iki derece mi? üç derece mi? bunu kimse bilemez — uyum imkânsız hale gelecektir. Sıcaklık 50 derecenin üzerine çıkarsa nasıl uyum sağlanabilir? İçilebilir su kıt bir mala dönüşürse ne olacak? Örnekler çoktur.

Bu gezegende insan yaşamını tehlikeye atacak bir felaketi önlemek için fazla zamanımız kalmadı. Ve Elon Musk gibi Mars sakinlerinin düşündüğünün aksine, bir B gezegeni yok. COP 30 önlemeyi geri plana itip uyuma öncelik verirse, insanların belleğinde bir teslimiyet COP’u olarak kalacaktır.

Neyse ki, COP ile aynı zamanda Belém do Pará’da bir Halklar Zirvesi de düzenlenecek. Bu zirveye ekolojist, köylü, yerli halk, feminist, ekososyalist ve diğer hareketler katılacak; ekolojik krize gerçek çözümleri tartışacak ve hükümetlerin hareketsizliğine karşı protesto etmek, sistemle kopuşun gerekliliğini vurgulamak için Belém do Pará sokaklarına çıkacaklar. Bunlar, geleceği ekenlerdir; boyun eğmeyi ve uyumculuğu reddedenlerdir.

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Kaynak: https://inprecor.fr/cop-30-adaptation-ou-prevention

Fas’ın Z Kuşağı ve Bölgesel Volkan – Gilbert Achcar

Birkaç yılda bir, 17 Aralık 2010’da Tunus’ta başlayan ve ertesi yıl bölgedeki altı ülkeye yayılan ve diğer ülkelerde çeşitli kitlesel hareketleri de içeren büyük bir halk ayaklanması dalgasıyla doruğa ulaşan, “Arap Baharı” olarak bilinen dalganın, izole veya tesadüfi bir olay olmadığı tezini doğrulayan olaylar ortaya çıkıyor. Aksine, bu olay, benim “uzun vadeli devrimci süreç” olarak tanımladığım şeyin başlangıcını işaret ediyordu (Halk İstiyor: Arap İsyanı Üzerine Radikal Bir İnceleme, çev. Sanem Türkmen, Ayrıntı yayınları, 2020).

Bu değerlendirmenin temeli, Arapça konuşulan bölgedeki sosyopolitik patlamanın, derinlemesine yerleşmiş bir yapısal krizin tezahürü olduğu anlayışına dayanıyordu. Bu kriz, geçtiğimiz yüzyılın son çeyreğinde kalkınma odaklı ekonomi politikalarının ortadan kaldırılması ve bunların neoliberal politikalarla değiştirilmesinden kaynaklanıyordu. Bu değişiklikler, neoliberal dogmanın dayandığı piyasa kapitalizmi idealinin gereklilikleriyle temelden çelişen bir bölgesel devletler sistemi içinde gerçekleşti.

Sonuç olarak, bölge, küresel Güney’in diğer bölgelerine kıyasla özellikle gençler arasında yüksek işsizlik oranları ile karakterize edilen, oldukça düşük bir ekonomik büyüme oranına maruz kaldı. Bölgedeki genç işsizlik oranları, özellikle üniversite mezunları arasında rekor seviyelere ulaştı. Bu sosyal gerçekler, siyasi nedenleri yerel olarak farklılık gösterse de, ortak bir sosyo-ekonomik temele sahip olan bölgesel ayaklanmaları körükledi. Bu analizin sonucu açıktı: Yapısal kriz çözülmediği sürece, sosyopolitik kargaşa devam edecek ve kaçınılmaz olarak daha fazla ayaklanma ve halk hareketi yaşanacaktı.

Nitekim, 2011 devrimci şok dalgasının yenilgisine rağmen —Bahreyn’deki Körfez monarşilerinin baskısı, Mısır’daki askeri darbe ve Suriye, Libya ve Yemen’in iç savaşa sürüklenmesi nedeniyle— 19 Aralık 2018’de Sudan’da ikinci bir ayaklanma dalgası başladı ve ertesi yıl Cezayir, Irak ve Lübnan’a yayıldı. Bu ikinci dalga, baskı ve COVID-19 salgınının birleşimiyle nihayet bastırıldı. Ancak, 25 Ekim 2021’deki askeri darbenin ardından bile Sudan’da devam etti ve 15 Nisan 2023’te silahlı kuvvetlerin iki fraksiyonu arasındaki çatışmanın sonucu olarak ülke iç savaşa sürüklendi.

Bu arada, 2011 ayaklanmalarının son başarısı olan Tunus’un demokratik sistemi, güvenlik güçlerinin desteğiyle 25 Temmuz 2021’de anayasayı askıya alan Cumhurbaşkanı Kais Saied’in önderliğindeki bir darbeyle yıkıldı. Sudan’da askeri gruplar arasında savaşın patlak vermesi ve altı ay sonra Gazze’de Siyonistlerin soykırım savaşı başlatması, bölgedeki umutları daha da söndürdü ve Arap ayaklanmalarının sosyal patlaması sönmüş gibi göründü.

Ancak, bölgedeki sosyal gerilimin gerçek durumunu değerlendirirken bu tür izlenimler güvenilir değildir. Bu değerlendirme için, somut sosyal ve ekonomik verilere, özellikle de önemli bir gösterge olan genç işsizliğine güvenmek gerekir. Uluslararası Çalışma Örgütü’ne (ILO) göre, Orta Doğu ve Kuzey Afrika hala dünyadaki en yüksek genç işsizlik oranına sahip bölgeler ve genç nüfusun (15-24 yaş) neredeyse dörtte biri işsiz.

27 Eylül’de Fas’ta başlayan ve son zamanlarda bir duraklama yaşansa da henüz sona ermeyen kitlesel gençlik hareketi, bölgedeki sosyal volkanın hala aktif olduğunu vurguluyor. Ülkenin endişe verici işsizlik verileri göz önüne alındığında, Faslı gençlerin sokaklara dökülmesi şaşırtıcı değildir. Fas Planlama Yüksek Komisyonu’na göre, 15-24 yaş grubundaki (Z kuşağının çoğunluğunun ait olduğu grup) işsizlik oranı bu yıl yaklaşık %36’ya ulaşmış, bu yaş grubunun neredeyse yarısı (%47) kentsel alanlarda işsizdir. 25-34 yaş grubunda bu oran %22, kentsel alanlarda ise %27,5’tir. Bunlar gerçekten çok yüksek oranlardır ve tüm mezunların %20’sine yaklaşan mezun işsizliği ile daha da kötüleşmektedir. Ayrıca, işgücündeki kadınların neredeyse beşte biri işsizdir. Bu rakamlar, Fas’taki Z Kuşağı hareketine öğrencilerin ve genç kadınların yüksek katılımını açıklamaya yardımcı olmaktadır.

Bu yeni nesil aktivistler, özellikle sosyal medya teknolojisinin kullanımıyla yeni örgütlenme biçimlerini de beraberinde getirmektedir. Dijital platformlarda ustaca hareket eden eğitimli gençler, bu hareketlerin merkezinde yer almaktadır. Bölgesel ayaklanmaların ilk iki dalgası büyük ölçüde Facebook’a dayanırken, Fas’taki Z kuşağı hareketi, daha hızlı ve daha merkezi olmayan demokratik karar alma sürecine olanak tanıyan Discord platformunu benimsemiştir. Discord’da 200.000’den fazla kullanıcı, gösterilere devam edip etmemeyi oyladı. Bu, gençlik devrimci hareketinin demokratik özörgütlenmesinde önemli bir adım olan Sudanlı “Direniş Komiteleri”ne kıyasla bile daha gelişmiş bir taban örgütlenmesi düzeyini yansıtıyor.

Ancak, tüm bu deneyimlerde eksik olan şey, demokratik taban gençlik hareketiyle güçlerini birleştirerek statükoya inandırıcı bir alternatif sunabilecek radikal, ülke çapında bir siyasi harekettir. Bu hareket, özgürlük, demokrasi ve sosyal adalet özlemlerini somutlaştırmalı ve mevcut rejimleri değiştirebilecek siyasi kapasiteye sahip olmalıdır. Böyle bir alternatifin ortaya çıkmaması halinde, bölgedeki gelecekteki ayaklanmaların başarısı belirsizliğini koruyacaktır. Bölgesel devrim süreci devam edecek olsa da, uygulanabilir bir alternatifin olmaması tehlikeli bir çıkmaza yol açabilir: mevcut rejimler kaba kuvvetle iktidarı elinde tutarken, diğerleri iç savaş kaosuna sürüklenebilir.

Kaynak: https://gilbert-achcar.net/morocco-genz

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Zohran Mamdani Kampanyası: Dayanışma ve Eleştiri – Solidarity

Zohran Mamdani’nin New York Demokrat Parti belediye başkanlığı ön seçimlerinde elde ettiği çarpıcı zafer ve Kasım ayında yapılacak genel seçimlerdeki muhtemel başarısı, şehrin ve daha geniş anlamda ABD’nin siyasi kargaşasının kritik yönlerine ışık tutuyor.

Mamdani’nin kampanyası, New York’u işçi sınıfı nüfusunun büyük bir kısmı için zor veya yaşanmaz hale getiren yaşam maliyeti krizine değiniyor — özellikle konut ve ulaşım maliyetleri, güvenilir ve güvenli çocuk bakım hizmetlerinin yokluğu ve gıda çöllerine. Ayrıca Trump yönetiminin gangsterliğine de bir yanıt sunuyor.

New York’un kendine özgü özellikleri olduğu açık olsa da, ekonomik kriz sadece bu şehre özgü değil. Bu kriz, ABD’nin birçok kentsel ve kırsal topluluğunun kanını emiyor. Buna, sığınak arayan insanları tutuklamak, hapsetmek ve sınır dışı etmek için maskeli adamları topluluklara gönderen ve onları savunmaya cesaret eden herkesi sindiren Trump yönetiminin terörizmi de ekleniyor.

Mamdani’nin göçmen topluluklar nezdindeki konumu, Trump’ı onun sınır dışı edilmesi gerektiğini söylemeye kışkırttı. Bu boş bir tehdit olsa bile, ABD siyasetinin bu özellikle korkutucu döneminde dolaylı olarak şiddeti teşvik ediyor. Ve bu, şehirdeki ve ötesindeki Müslüman toplulukları kesinlikle tehdit ediyor.

İsrail devleti ve ABD’nin ortaklaşa gerçekleştirdiği Gazze’deki soykırım ve Filistin’in Batı Şeria’sındaki etnik temizlik ve İsrail’in ilhakçılığı, Mamdani’nin kampanyasının ana konularını oluşturuyor. Filistinlilerin haklarını destekleyen Mamdani, Filistin’in özgürlüğünü savunan Yahudi destekçileriyle birlikte, Yahudi toplumu ile anlamlı bir diyalog kurmak için sinagogları ziyaret etti. Yine de kendisi ve destekçileri, sağcılar tarafından acımasızca “antisemit” ve “terörizm destekçisi” olarak damgalandılar. Mamdani ve destekçilerinin İslamofobiye karşı mücadelesinde onların yanındayız.

Mamdani, kendini “demokratik sosyalist” olarak tanımlamaktadır (anketler, ABD halkının %40’ının, net bir tanımı olmasa da “sosyalizmi” olumlu bulduğunu göstermektedir). Kampanya, esasen New Deal geleneğindeki reformları gündeme getirmektedir ve bu, New York Şehri ve ABD’deki yönetici elitler için kabul edilemez bir durumdur. (Mamdani’nin platformundaki önemli unsurlar sosyalist ilkelerle uyumludur, ancak kampanya kapitalist ekonominin çerçevesine meydan okumamaktadır.)

Mamdani, bağımsız bir yol izlemek yerine, açıkça Demokrat Parti içinde aday olmayı seçti. Biz bu bakış açısına katılmıyoruz; aslında, bunu kampanyanın talepleriyle çelişkili buluyoruz. Demokrat Parti yönetiminin bu konulardan kaçınmak için elinden gelen her şeyi yaptığını da not ediyoruz.

Mamdani’nin başarısı, iyi organize edilmiş bir kampanyanın ve bu durumda, sosyalist örgütlenmenin yanı sıra, eyalet meclisi temsilcisi olarak kurduğu güçlü bir topluluk ağının önemini göstermektedir. Buna, örneğin, taksi plakası sahipleri için yaptığı açlık grevi de dahildir.

Kampanyanın başarısı, topluluk, sendika ve sosyalist hareket aktivistlerine bağlıdır ve ekonomik ve sosyal adalet hedeflerine ulaşmak için daha da fazla mobilizasyon gerektirecektir.

New York’taki yoldaşlar, kampanyanın görünürlüğünün, posterlerinin ve ev yapımı afişlerinin ve birkaç saat içinde büyük kalabalıkları çeken faaliyetlerinin şehir siyasetinin çehresini nasıl değiştirdiğini gördüler.

New York City DSA (Amerika Demokratik Sosyalistleri), Mamdani için kapı kapı dolaşıp mahallelerde propaganda yapan binlerce üyesini seferber etti. Mamdani, kendisi de kararlı — yani sadece kağıt üzerinde değil — bir DSA üyesidir. Aynı zamanda Mamdani, her zaman Demokrat Parti içinde aday olarak yarışmaya kararlıydı ve büyük olasılıkla, programının radikal yönünü ortadan kaldırmakta ısrar edecek olan parti aygıtının unsurlarıyla bir yönetim koalisyonu kuruyor.

Solidarity, Demokratik ön seçimlerde veya parti çizgisinde seçim kampanyaları yürütme taktiğini desteklemiyor. Bununla birlikte, bu kampanyanın mesajları, mekanizması ve lojistiği on binlerce kişiyi dahil etmiş ve eğitmiş, New York ön seçim kampanyasında bugüne kadar alınan en yüksek oyu elde etmiştir.

Mamdani’nin Demokrat Parti’ye bağlılığına rağmen, bu kesinlikle parti liderliğinin kampanyası değildi, çünkü parti liderliği, Mamdani’nin uygun fiyatlı konut mesajına en çok öfkelenen finans ve emlak elitleriyle yakından bağlantılıdır. New York Valisi Kathy Hochul (gelecek yıl yeniden seçime girecek ve baskıya daha duyarlı olan) geç de olsa partisinin belediye başkan adayı Mamdani’yi destekledi, ancak sefil Senato azınlık lideri Chuck Schumer ve Kongre azınlık lideri Hakeem Jeffries şu ana kadar sessizliğini koruyor.

Eyalet Demokrat Parti kurmaylarından bazıları, İsrail yanlısı merkezci Richie Torres dahil, Mamdani’yi destekledi, ancak eyalet parti başkanı Jay Jacobs bunu reddetti.

Seçime beş haftadan az bir süre kala Eric Adams yarıştan çekildi. Andrew Cuomo’yu desteklemese de Adams, seçmenleri “bölücü gündemleri” zorlayan “sinsi güçlere” karşı dikkatli olmaları konusunda uyardı. Şimdi Cuomo, kumbarasını açıp Mamdani’yi geride bırakma fırsatına sahip.

Bu senaryo pek olası olmasa da, Mamdani’nin zaferi, şehrin finans elitlerinin intikamcı öfkesiyle, Trump çetesinin tehdidiyle ve Vali Hochul’un direnişiyle karşı karşıya kalacaktır. NYC’nin ihtiyaç duyduğu bazı önlemler, eyalet çapında onay gerektiriyor, özellikle de yıllık 1 milyon doların üzerindeki gelirler için %2’lik ek vergi ve kurumlar vergisi oranının %11,5’e çıkarılması.

İlerici bir New York belediye başkanının karşı karşıya kalacağı zorluklar ürkütücüdür. Bunların bazıları Howie Hawkins’in makalesinde özetlenmiştir. Hawkins şöyle diyor:

“Mamdani genel seçimlerden galip çıkarsa, aynı kurumsal güçler onun belediye başkanlığını engellemeye ve baltalamaya çalışacaktır. Büyük kapitalistler, şimdiden tehdit ettikleri gibi, sermaye grevi veya sermaye kaçışı ile New York şehrinin ekonomisini ve mali istikrarını mahvetme gücüne sahiptir. Valilik konağındaki Kathy Hochul gibi kurumsal Demokrat liderler ve eyalet meclisinin liderleri, reformlarını finanse etmek için ihtiyaç duyduğu yıllık bir milyon doların üzerindeki kişisel gelirler ve büyük işletmeler için önerdiği şehir vergisi artışlarını engelleyeceklerini şimdiden açıkça belirtmişlerdir. Bu vergi reformları için eyaletin onayı gerekecektir.

“Federal hükümet de Belediye Başkanı Mamdani’nin hayatını zorlaştıracaktır. Gerald Ford başkanının, 1975’teki mali kriz sırasında şehre federal yardım sağlamayı reddetmesini hatırlamak yeterlidir. Bu olay, New York Daily News gazetesinde şu ünlü manşetin atılmasına neden olmuştu: “Ford’dan şehre: Geberin.” Başkan Trump da şimdiden şöyle demiştir: “Eğer o göreve gelirse, ben başkan olacağım ve o doğru olanı yapmak zorunda kalacak, yoksa hiçbir para almayacaklar.”

“Mamdani, göreve gelebilir ama iktidara gelemeyebilir. Bu, ilerici Chicago Belediye Başkanı Brandon Johnson’ın 2023’te seçilmesinden bu yana yaşadığı gibi bir sonuç anlamına gelebilir.”

Eric Blanc’ın (JACOBIN, 2 Eylül 2025) uzun analizinde, “Zohran Mamdani New York’un İşçi Hareketini Yeniden İnşa Etmeye Yardımcı Olabilir” başlıklı makalede acil ihtiyaç ve olasılıklar özetleniyor:

“İşçiliğin gerilemesini tersine çevirmek, Mamdani’nin uygun fiyatlı bir New York hedefine ulaşmak için çok önemlidir. Ülkedeki en yüksek gelir eşitsizliğine sahip eyalette, milyonlarca işçi, yalnızca bir sendikanın sağlayabileceği ücret artışı ve iş güvencesine acilen ihtiyaç duyuyor. Dahası, Albany ve Vali Kathy Hochul’u Mamdani’nin çocuk bakımı, ulaşım ve konut alanındaki temel politika planlarını finanse etmeye zorlamak için taban gücünde büyük bir artışa ihtiyaç var. Sendikaların yeniden canlanması, uygun fiyatlı bir New York için daha geniş bir tabandan gelen harekete hem katkıda bulunabilir hem de bu hareketten beslenebilir.”

Trump’ın Ulusal Çalışma İlişkileri Kurulu’nu ortadan kaldırmasına rağmen, “Mamdani’nin platformunu ve kamu politikalarını kullanarak New York’u yeniden işçi gücünün kalesi haline getirmesine” yardımcı olacak araçlar var. Bunlar arasında, “şehirden para alan işverenlerin, çalışanlarının sendikalaşmasına müdahale etmemesini talep etmek” için kullanılabilecek şehir yasaları (LPA’lar) da bulunuyor.

Bir başka örnek, son otuz yıllık neoliberal dönemden sonra, New York’ta sendikaların gerçekleştirdiği büyük inşaat işlerinin yüzdesi %80’den %22’ye düştüğünde, Mamdani yönetiminde “şehir, beş yüz şehir okulunu ‘yeşil okullar’a dönüştürerek en az 15.000 sendika işi yaratabilir” ve sonunda “diğer sendika tarafından gerçekleştirilen altyapı projelerini başlatabilir — örneğin, tüm kamu binalarını karbonsuzlaştırarak ve belediye güneş enerjisi programları oluşturarak veya fırtına dalgası ve deniz seviyesi yükselmesi koruması inşa ederek.”

Blanc, bakım işleri ve kar amacı gütmeyen istihdamdan Amazon, geçici işler, oteller ve yemek hizmetlerine kadar çeşitli sektörlerde benzer olasılıkları özetliyor. Bürokratik olarak kontrol edilen NYC sendikalarının bu sektörleri örgütleyip örgütleyemeyeceği ise açık bir soru. Mamdani elbette NYC işçi hareketini yeniden canlandıramaz. Onun yönetiminin yapabileceği şey, çalışanların bunu kendileri inşa etmelerini engelleyen bariyerleri yıkmaktır.

Mamdani kampanyasını ileriye taşıyan hareketi sürdürmek ve dönüştürmek özellikle önemli olacaktır. Bu, Mamdani’nin karşılaşacağı baskılara ve yapmak zorunda kalacağı (ve zaten yapmakta olduğu) tavizlere karşı önemli bir denge unsuru olacaktır. Bu hareket, kitlesel gösteriler ve toplantılar düzenleyen, işçi ve öğrenci grevlerini harekete geçiren ve işçilerin zenginlere uygulanan vergi artışlarından “adil paylarını” talep ettikçe eyaletin diğer bölgelerine yayılan bir güç haline gelmelidir.

Solidarity, Demokrat Parti’nin ilerici bir güç haline getirilebileceği yanılgısına sürekli olarak karşı çıkmaktadır. Bu parti, liberal bir yüzü olsa da, sermayenin ve ABD emperyalizminin partisidir. Zohran Mamdani’nin zaferi bu gerçeği değiştirmeyecektir; daha çok, yönetimin getirdiği baskılar ve Demokratik kurumların talepleri Mamdani ve hareketinin gücünü aşındıracaktır.

Bu hareketle dayanışma içindeyiz ve NYC ve ABD egemen sınıfının ve Demokratik kurumların taleplerine karşı, bağımsız bir yol izlemesi için elimizden gelen her şeyi yapacağız.

Devrimci sosyalist bir örgüt olarak Solidarity’nin değişim stratejisi, kapitalist Demokrat ve Cumhuriyetçi partilerin dışında ve onlara karşı bağımsız siyasi eylem savunmayı içerir. NYC belediye başkanlığı seçimlerinde, Solidarity üyeleri oy kullanma konusunda farklı görüşlere sahiptir. Çoğunluk, harekete dayanışma içinde, Mamdani’ye karşı harekete geçen İslamofobik tepkilere karşı ve onun belediye başkanlığı kampanyasına eleştirel bir destek olarak Mamdani’ye oy vermeyi destekliyor.

Kampanyadan ve daha da önemlisi gelecek mücadelelerden öğrenilecek çok sayıda önemli ders olacak. Bu mücadelelere ve bunlara eşlik eden tartışmalara aktif olarak katılacağız.

2 Ekim 2025

Solidarity ABD’de Dördüncü Enternasyonal ile ilişkili siyasal topluluklardan biridir.

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Trump ve Filistin: “Yüzyılın Anlaşması”ndan Sonra “Bin Yılın Anlaşması” – Gilbert Achcar

Trump’ın yeni planı, beş yıl önce açıkladığı plandan daha da gerçekçi değil.

Beş yıldan fazla bir süre önce, 28 Ocak 2020’de, dönemin ABD Başkanı Donald Trump, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun da katıldığı Beyaz Saray’daki bir törende Filistin için barış planını açıkladı. Plan, Trump’ın damadı Jared Kushner tarafından hazırlanmıştı. Seçim kampanyası sırasında Trump, Araplar ve İsrail Devleti arasında “Yüzyılın Anlaşması” olarak adlandırdığı bir anlaşmaya aracılık etmeyi vaat etmişti. Netanyahu da etkinlik sırasında ABD başkanını coşkuyla överek bu ifadeyi tekrarladı.

Geçen Pazartesi, Trump’ın karakteristik özpromosyon ve artan narsisizmi, Kushner ve eski İngiliz Başbakanı Tony Blair’in ortaklaşa hazırladığı planın duyurusunu “medeniyet tarihinin en önemli günlerinden biri” olarak nitelendirerek ve planın “yüzlerce, binlerce yıldır süren sorunları” çözebileceğini iddia ederek yeniden ortaya çıktı.

Gerçek şu ki, son “Milenyum Anlaşması”, öncülü “Yüzyılın Anlaşması” gibi, nihayetinde hiçbir şeyi çözmeyecek. “Gazze’nin yeniden inşası ilerledikçe ve Filistin Yönetimi’nin reform programı sadakatle uygulandıkça, Filistinlilerin kendi kaderini tayin etme ve devlet kurma yolunda güvenilir bir yolun koşulları nihayet yerine getirilebilir” (Madde 19) ifadesiyle plan, mevcut haliyle Filistin halkının kendi kaderini tayin etme hakkına dayalı olmadığını dolaylı olarak kabul etmektedir. Bunun yerine, bu hakkı sadece bir olasılık (“olabilir”) olarak ele almaktadır. Nitekim Netanyahu, duyurunun ardından verdiği bir röportajda bu hakkı tanımadığını ve İsrail’in “buna zorla direneceğini” doğrulamak için hiç vakit kaybetmedi.

Bu kusurlu temel, Trump’ın yeni planını beş yıl önce açıkladığı plandan daha da gerçekçi olmayan hale getiriyor. Orijinal “Yüzyılın Anlaşması” Batı Şeria’nın bazı bölgelerini ve Gazze Şeridi’nin tamamını kapsayan bir Filistin Devleti’nin kurulmasını önerirken, yeni plan Gazze’ye uluslararası bir mandanın dayatılmasını öngörüyor. Bu öneri, I. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan sömürge mandalarını yansıtıyor ve 1999’da Kosova’da kurulan uluslararası yönetimden esinleniyor. İşte bu emsal, eski İngiliz Başbakanı Tony Blair’in Trump’ın liderliğinde Gazze’yi yönetme projesine dahil olmasını açıklıyor. Blair, Kosova Savaşı’nda ve ardından ülke yönetimi ile ilgili kararların alınmasında merkezi bir rol oynamıştı.

Plan, İsrail ordusunun Gazze’den kademeli olarak çekilmesini ve yerine “uluslararası istikrar gücü”nün (Bosna-Hersek’teki misyondan ödünç alınmış bir isim), İsrail ordusunun “Gazze’den tamamen çekilene kadar, geçiş dönemi otoritesi ile yapacakları anlaşmaya göre işgal ettikleri Gazze topraklarını ISF’ye kademeli olarak devredeceklerini, ancak Gazze’nin yeniden ortaya çıkabilecek terör tehditlerine karşı güvenli hale gelene kadar güvenlik çemberinin varlığını sürdüreceğini” belirtmektedir (16. madde).

Diğer bir deyişle, plan tam olarak amaçlandığı gibi uygulanmış olsa bile, İsrail ordusu, Siyonist devletle olan tüm sınır boyunca Gazze’ye yaklaşık bir kilometre derinliğinde uzanan ve yaklaşık 60 kilometre uzunluğundaki bir “güvenlik çemberi” üzerindeki kontrolünü elinde tutacaktır. Bu çemberin inşası, İsrail’in işgalinin başlangıcında, Gazze Şeridi’nin geri kalanından daha geniş çaplı bir çekilmenin ardından bu çember üzerindeki kontrolün korunacağı beklentisiyle açıkça başlatılmıştır.

Sonuç olarak, Hamas, planı onaylayan Arap ve Müslüman hükümetlerin baskısı altında Trump planını kabul etse bile (hareket, bu yazının yazıldığı sırada henüz pozisyonunu açıklamamıştı) ve “Milenyum Anlaşması” uygulanmaya başlasa bile, önümüzdeki yol zorlu ve tehlikeli olmaya devam edecek ve muhtemelen tam bir çıkmaza girecektir. Plan, İsrail’in Gazze Şeridi’nin büyük bir kısmı üzerindeki kontrolünü sağlamlaştıracak kalıcı bir oldubittiyle sonuçlanacaktır. İsrail, Gazze’nin büyük bir kısmını işgalini sürdürmek için, en temel direniş biçimlerini bile içeren ve devam etmesi kaçınılmaz olan “terör tehdidi”ni yeniden gerekçe olarak gösterecektir. Bu işgal, uluslararası hukukta 58 yıldır resmi olarak “geçici” kabul edilmektedir.

Çeviri: İmdat Freni

Kaynak: https://www.europe-solidaire.org/spip.php?article76450

30. Ölüm Yıldönümü için Yeni Bir Ernest Mandel Derlemesi

Aramızdan ayrılışının 30. Yılında, yirminci yüzyılın ikinci yarısının en önemli Marksist düşünürlerinden biri olan Ernest Mandel’i yeni bir derlemeyle anmak istedik. Hem dünya çapında kabul görmüş bir iktisatçı hem de IV. Enternasyonal’in inşasında tarihsel bir rol oynamış olan Mandel’in, kimileri ilk defa Türkçede yayınlanan çeşitli yazıları ve düşüncesine dair değerlendirmeleri okurlarımızın ilgisine sunuyoruz.

İmdat Freni

Yazın Yayıncılık

Kitabı indirmek için:

https://imdatfreni.org/wp-content/uploads/2025/08/MANDEL-FINAL.pdf

İçindekiler

Ernest Mandel-Biyografik Notlar – Michael Löwy/Enzo Traverso

Ernest Mandel Yazıları

Genel Grev

Yabancılaşmanın Nedenleri

Devrimci Öğrenci Hareketi

Ekim Devriminin Tarihsel Anlamı ve Kapsamı

Kırk Yıl Önce, Hitler…

Troçki’nin Katli

Mao: Lenin ile Stalin Arasında

Ernest Mandel Yaşamı, Mücadelesi, Çalışmaları

Tevazu – Yiğit Bener

Ernest Mandel 20. Yüzyılın En Büyük Marksist Düşünürlerinden Biriydi – Alex De Jong

Ernest Mandel’in İktisatı, Dün ve Bugün – Michel Husson

Ernest Mandel ve Ekososyalizm – Michael Löwy

Ernest Mandel ve Geç Kapitalizmin Ekonomisi – Marcel Van Der Linden

“İkinci Dünya Savaşı’nı yorumlamak için Mandel’i Hobsbawm’a tercih ederim” – Enzo Traverso

Lev Troçki, Ekim Devrimi’nin Peygamberi – Michael Löwy

Lev Troçki’nin katledilişinin 85. yılında Michael Löwy’nin 2020 yılında yazdığı ve Türkçeye çevrilmemiş bir metnini okurlarımızın dikkatine sunuyoruz. Löwy burada özellikle Rus devrimcinin Ekim ihtilali ile olan bağını irdeliyor. Troçki’nin analiz kabiliyetini ve Rusya’da gerçekleşecek bir devrimin sınıfsal dinamikleri ve siyasal stratejisine ilişkin öngörü yeteneğini ele alıyor. Başlıktaki “Peygamber” ifadesi buradan geliyor.

Bu ifadeyi Troçki için ilk kullanan Polonyalı Marksist Isaac Deutscher olmuştur. Türkçeye “Silahlı Sosyalist”, “Silahsız Sosyalist” ve “Kovulan Sosyalist” başlıklarıyla çevrilmiş olan ünlü biyografisinde Deutscher esasında “sosyalist” yerine “peygamber” ifadesini kullanır: “Silahlı Peygamber”…  

Fakat buradaki bir diğer ilham kaynağı da, Löwy’nin dostu ve yoldaşı Daniel Bensaïd. Bensaïd, Kahin ile Peygamber figürleri arasındaki farkı vurgular. Peygamberin vaazı, öngörüsü eyleme geçmeye yöneliktir. Gerekli müdahaleler yapılmadığı takdirde meydana gelecek felaketi tarif eder, koşulludur. Kâhinin kehanetleri ise kaçınılmaz bir geleceği ilan ederek kaderciliğe ve pasifliğe iter. Dolayısıyla Troçki için kullanılan bu peygamber ifadesi öngörü kapasitesinin de ötesinde, Sürekli Devrim’in yazarının öngörülerini örgütlemeye dönük iradesine de bir selamdır.

Ayrıca Michael Löwy’nin bu yazıda Troçki’nin (ve diğer Bolşeviklerin) iktidarda olduğu dönemdeki ikameci ve otoriter uygulamalarını eleştirmesi, genellikle Devrimci Marksist yazında -elbette Ernest Mandel gibi kim parlak istisnalarla- pek yer bulmayan bir yaklaşımdır. Yine Lenin’in örgütlenme anlayışına yönelik erken dönemde dile getirdiği eleştiriler nedeniyle Troçkist hareket tarafından unutulmak istenmiş Siyasal Görevlerimiz (1904) broşüründeki anti-otoriter, çoğulcu ve özyönetimci çizginin önemini vurgular. Böylece sıra-dışı, hatta tabiri caizse Luxemburg’cu bir esinle kaleme alınmış bir Troçki analizi sunuyor Michael Löwy bizlere.

İmdat Freni

Lev Troçki, Ekim 1917 olaylarının gidişatını daha 1905’te  – “sürekli devrim” teorisiyle – ana hatlarıyla öngörmüş olan az sayıdaki, hatta belki de tek Rus Marksistti. Ancak Troçki yalnızca öngörmekle yetinmedi: “silahlı peygamber” olarak, kendi öngörülerinin hayata geçmesine etkin biçimde katkıda bulundu.

Fakat bu, genç Troçki’nin tek “kehaneti” değildi. 1904’te kaleme aldığı Siyasal Görevlerimiz adlı broşürde, Bolşeviklerin Jakobenizmini ve ikameciliğe olan eğilimlerini – Rosa Luxemburg’a benzer biçimde – eleştiriyordu. 1917’de Bolşevik Partisi’ne katıldıktan sonra, Troçki de bu “ikameci” mantıktan kurtulamayacak, özellikle 1920-22 yıllarında bu çizgiye yaklaşacaktı. Ancak 1923’ten itibaren Stalinist bürokrasiye karşı başlıca eleştirmen konumuna gelecekti.

Sürekli Devrim Teorisi 

Troçki’nin sürekli devrim teorisi 1905-1906’da Rusya’daki devrimci fırtına içinde doğmuştur. Başlangıçta yalnızca Rusya sorununa bağlı olup evrensel bir anlam taşıma iddiasında değildi. Troçki’nin bu devrimin doğası hakkındaki tezleri, İkinci Enternasyonal’de Rusya’nın geleceği konusunda hâkim olan fikirlerle köklü bir kopuş anlamına geliyordu.

Marx ve Engels, Komünist Manifesto’nun 1882 tarihli Rusça baskısına yazdıkları önsözde şu olasılıktan söz etmişlerdi: “Eğer Rus devrimi, Batı’da bir proleter devrime işaret eder ve her ikisi birbirini tamamlarsa, Rusya’daki mevcut ortak mülkiyet komünist bir gelişimin başlangıç noktası olabilir.” [1] Ancak onların ölümünden sonra bu düşünce, Rus popülizmine yakınlık şüphesi uyandırdığı için terk edildi.

 Kısa sürede, hem Rusya’daki hem de Avrupa’daki “Ortodoks” Marksistler arasında şu dogma yerleşti: Gelecekteki Rus devrimi zorunlu olarak burjuva-demokratik bir karakter taşıyacaktı. Yani çarlığın kaldırılması, demokratik bir cumhuriyetin kurulması, feodal kalıntıların tasfiyesi ve köylülere toprak dağıtımı… Rus sosyal demokrasisinin bütün fraksiyonları bu varsayımı başlangıç noktası olarak kabul ediyordu. Aralarındaki tartışma yalnızca burjuva devriminde proletaryanın rolü ve sınıf ittifaklarına dair farklı yorumlar üzerineydi: Demokratik devrimin öncülüğü liberal burjuvaziye mi verilmeliydi (Menşevikler), yoksa köylülüğe mi (Bolşevikler)?

Troçki, uzun yıllar boyunca bu kutsal dogmayı sorgulayan ilk ve tek Marksist oldu. 1917’den önce, yalnızca Rus devriminde işçi hareketinin hegemonik rolünü değil (bu düşünce Parvus, Rosa Luxemburg ve bazı metinlerinde Lenin tarafından da paylaşılmıştı), demokratik devrimin sosyalist devrime dönüşme olasılığını da düşünen yegâne kişiydi.

Troçki, 1905 yılı boyunca, devrimci basın için yazdığı çeşitli makalelerde yeni doktrinini ilk kez dile getirdi. Daha sonra hapishanede, 1906’da yazdığı ünlü deneme Sonuçlar ve Olasılıklar’da bu görüşlerini sistematik hale getirdi. Kesinlikle Parvus’tan etkilenmişti, ancak Parvus hiçbir zaman işçi hükümetinin katı bir şekilde demokratik (burjuva) bir program uygulaması gerektiği fikrini aşamadı: tarihin lokomotifini değiştirmek istiyordu ama raylarını değil…[2]

“Sürekli devrim” teriminin Troçki’ye, Kasım 1905’te Neue Zeit’ta yayımlanan Franz Mehring’in bir makalesinden esinlenmiş olması muhtemeldir; ancak Alman sosyalist yazarın bu kavrama yüklediği anlam, Rus devrimcisinin yazılarında kazanacağı anlamdan çok daha az radikal ve daha belirsizdi. Troçki, daha 1905’te, Rusya’da “sosyalist görevleri” – yani büyük kapitalistlerin mülksüzleştirilmesini – yerine getirecek bir devrim olasılığını dile getirmeye cüret eden tek kişiydi; bu varsayım diğer Rus Marksistler tarafından oybirliğiyle ütopik ve maceracı olarak reddedilmişti.

Troçki’nin siyasi cesaretinin ve sürekli devrim teorisinin kökenlerine yakından bakıldığında, onun tutumlarının, İkinci Enternasyonal’de egemen olan ortodoksiden çok farklı bir Marksizm ve diyalektik yöntem yorumuna dayandığı görülür. Bu durum, en azından kısmen, genç Troçki’nin incelediği ilk Marksist filozof olan Antonio Labriola’nın etkisiyle açıklanabilir. Hegelci-Marksist esinli bu yaklaşım, o dönemde etkili olan pozitivizm ve kaba materyalizmin tam karşısında yer alıyordu. İşte genç Troçki’nin yazılarında ve Rus devrimi teorisinde işleyen Marksist yöntemin bazı ayırt edici özellikleri:

1. Karşıtların birliğinin diyalektik bir kavranışından yana olan Troçki, Bolşeviklerin proletaryanın sosyalist iktidarı ile “işçilerin ve köylülerin demokratik diktatörlüğü” arasında yaptıkları katı ayrımı “salt biçimsel, mantıksal bir işlem” olmakla eleştirir. Aynı şekilde, Menşevik Çerevanin’e karşı yürüttüğü bir polemikte, onun siyasal yaklaşımının analitik – yani soyut, biçimsel, diyalektik-öncesi – karakterini şu şaşırtıcı ifadeyle kınar: “Çerevanin, taktiğini tıpkı Spinoza’nın etiğini kurduğu gibi inşa ediyor: geometrik yöntemle.”[3]

2. Troçki, Plehanov Marksizminin temel özelliklerinden biri olan ekonomizmi açıkça reddeder. Bu kopuş, Sonuçlar ve Olasılıklar’daki şu bilinen pasajın da gösterdiği gibi, sürekli devrim teorisinin temel yöntemsel öncüllerinden biridir: “Proletarya diktatörlüğünün, bir ülkenin gelişimine ve teknik kaynaklarına bir biçimde kendiliğinden bağlı olduğunu düşünmek, ‘ekonomik’ materyalizmin saçmalık derecesine indirgenmiş basitleştirilmiş bir yorumundan yanlış bir sonuç çıkarmaktır. Bu bakış açısının Marksizmle hiçbir ilgisi yoktur.”[4]

3. Troçki’nin tarihe bakışı kaderci değil, açık bir tarih anlayışıdır: Marksizmin görevi, diye yazar, “devrimin iç mekanizmasını çözümleyerek, onun [devrimin] kendi gelişimi içinde sunduğu olanakları keşfetmektir.”[5] Sürekli devrim, önceden belirlenmiş bir sonuç değil; gerçekleşmesi sayısız öznel etkene ve öngörülemez olaya bağlı, nesnel, meşru ve gerçekçi bir olasılıktır.

4. Çoğu Rus Marksisti, Narodniklerle yürüttükleri polemik nedeniyle, Rus toplumsal oluşumuna herhangi bir özgünlük atfetme eğiliminden uzak durur ve Batı Avrupa’nın sosyo-ekonomik gelişimi ile Rusya’nın geleceği arasındaki kaçınılmaz benzerliği vurgular. Troçki ise yeni ve diyalektik bir tutum geliştirir. Hem Narodniklerin Slavcı-özgülcülüğünü hem de Menşeviklerin soyut evrenselciliğini eleştirerek, hem Rusya’daki oluşumun özgünlüklerini hem de kapitalist gelişmenin genel eğilimlerinin ülke üzerindeki etkisini aynı anda hesaba katan somut bir çözümleme geliştirir.

Bu yöntemsel yeniliklerin tümünün birleşimi, Sonuçlar ve Olasılıklar’ı benzersiz bir metin hâline getirir. Troçki, Rusya’daki eşitsiz ve bileşik gelişim sürecini – zayıf, yarı yabancı bir burjuvazinin ve modern, olağanüstü yoğunlaşmış bir proletaryanın ortaya çıkmasıyla sonuçlanan bir süreci – inceleyerek, yalnızca köylülüğün desteğini alan işçi hareketinin Rusya’da demokratik devrimi gerçekleştirebileceği; otokrasiyi ve toprak sahiplerinin iktidarını yıkabileceği sonucuna varır. Aslında Rusya’da bir işçi hükümeti perspektifi başka Rus Marksistleri – özellikle Parvus – tarafından da paylaşılmıştı. Sürekli devrim teorisinin kökten yeniliği, gelecekteki Rus devriminin sınıfsal doğasının tanımından çok, tarihsel görevlerine ilişkin anlayışında yatıyordu.

Troçki’nin belirleyici katkısı, Rus devriminin derin bir demokratik dönüşümün sınırlarını aşabileceği ve açıkça sosyalist içerikli anti-kapitalist önlemler almaya başlayabileceği fikridir. Bu “putkırıcı” varsayımı meşrulaştırmak için öne sürdüğü başlıca argüman, basitçe şuydu: “Proletaryanın siyasal egemenliği, onun ekonomik köleliği ile bağdaşmaz.” Proletarya, iktidara geldiğinde ve zor aygıtını kontrol ettiğinde neden kapitalist sömürüyü tolere etmeye devam etsin ki? İlk aşamada asgari bir programla yetinmek istese bile, konumunun mantığı gereği kolektivist önlemler almaya yönelecekti. Bununla birlikte, Troçki, devrimin Batı Avrupa’ya yayılmaması durumunda Rus proletaryasının iktidarda uzun süre tutunmasının zor olacağına da emindi.

Troçki’nin Sonuçlar ve Olasılıklar’da ileri sürdüğü fikirleri yorumlayan Isaac Deutscher, Kızıl Ordu’nun kurucusunun biyografisinde yer alan en güzel pasajlardan birinde şöyle yazıyordu:

“Mesajı ister dehşet ister umut uyandırsın; yazarını ister yeni ve benzersiz bir çağın büyüklüğü ve başarılarıyla esinlenmiş kahramanı, ister felaket ve uğursuzluğun peygamberi olarak görelim, vizyonunun genişliği ve cesareti karşısında etkilenmemek mümkün değildir. Geleceği, yüksek bir dağın zirvesinden, ufukta ana hatları seçilen uçsuz bucaksız, bilinmeyen bir bölgeyi keşfeder gibi kucaklıyordu. […] Büyük bir yolun uzandığı yönü yanlış saptadı; birkaç farklı dönemeç ona tek bir nokta gibi göründü; ve günün birinde ölümcül bir şekilde yuvarlanacağı tehlikeli, sarp bir uçurumu fark edemedi. Ama bunun karşılığı, gözleri önünde açılan panoramanın benzersiz genişliğiydi. Troçki’nin kale hücresinde tasarladığı resimle karşılaştırıldığında, çağdaşlarının – en seçkin ve en basiretli olanlarının bile, Lenin ve Plehanov dahil – siyasi öngörüleri çekingen ve bulanık kalıyordu.”[6]

Gerçekten de 1917 olayları, Troçki’nin on iki yıl önceki temel öngörülerini dramatik bir şekilde doğruladı. Burjuva partilerinin ve onların işçi hareketinin ılımlı kanadındaki müttefiklerinin, köylülüğün devrimci taleplerine ve halkın barış isteğine yanıt verememesi, Şubat’tan Ekim’e uzanan süreçte devrimci hareketin radikalleşmesi için koşulları yarattı.

“Demokratik görevler” olarak adlandırılan şeyler, köylüler açısından yalnızca Sovyetlerin zaferinden sonra gerçekleştirilebildi.[7] Ancak iktidara geldiklerinde, Ekim devrimcileri yalnızca demokratik reformlarla yetinemediler; sınıf mücadelesinin dinamikleri onları açıkça sosyalist önlemler almaya zorladı. Gerçekten de, mülk sahiplerinin ekonomik boykotu ve üretimin genel bir felci tehdidiyle karşı karşıya kalan Bolşevikler ve müttefikleri, planladıklarından çok daha erken bir tarihte sermayeyi mülksüzleştirmek zorunda kaldılar: Haziran 1918’de Halk Komiserleri Konseyi, sanayinin başlıca dallarının kamulaştırılmasını ilan etti.

Başka bir deyişle, 1917 devrimi, Şubat’taki (tamamlanmamış) “burjuva-demokratik” aşamasından Ekim’de başlayan “proleter-sosyalist” aşamasına kadar kesintisiz bir devrimci gelişme süreci yaşadı. Köylülüğün desteğiyle Sovyetler, demokratik önlemleri (toprak devrimi) sosyalist önlemlerle (burjuvazinin mülksüzleştirilmesi) birleştirerek, “kapitalist olmayan bir yol”u, sosyalizme geçiş dönemini açtılar.  Ancak Bolşevik Parti, bu “dünyayı sarsan” büyük sosyal hareketin liderliğini, ancak Lenin’in Nisan 1917’de başlattığı ve sürekli devrim perspektifine oldukça yakın olan radikal stratejik yeniden yönelimi sayesinde üstlenebildi. Troçki’nin, Petrograd Sovyeti’nin başkanı, Bolşevik Partisi’nin lideri ve Kızıl Ordu’nun kurucusu olarak Ekim devriminin sosyalist “dönüşümünde” belirleyici bir rol oynadığını söylemeye gerek yok.

İşçi Demokrasisini İçeriden Tehdit Eden Tehlikeler 

Geriye devrimin uluslararası ölçekte yayılması meselesi kalıyor: Olaylar, Troçki’nin koşullu öngörüsünü doğruladı mı – Avrupa’da devrim olmadan, Rusya’daki proletarya iktidarı çökmeye mahkum mudur? Hem evet hem hayır.

Rusya’daki işçi demokrasisi, Avrupa devriminin yenilgisine (1919-23) dayanamadı; ancak çöküşü, Troçki’nin 1906’da düşündüğü gibi kapitalizmin yeniden tesis edilmesiyle sonuçlanmadı. Bu, çok daha sonra, 1991’den sonra gerçekleşecektir. Bunun yerine beklenmedik bir gelişme yaşandı: işçi iktidarının yerini, bizzat işçi hareketinin içinden çıkan bürokratik bir diktatörlüğün alması.

Ne var ki Troçki, 1905-1906’da bu sonucu öngörmemiş olsa da, aynı yıllarda işçi demokrasisini içten tehdit eden tehlikeleri sezmiştir.

Menşevikler ile Bolşevikler arasındaki bölünmenin yaşandığı 1903’teki Rus sosyal demokrasisinin kongresinden kısa bir süre sonra, Troçki Siyasal Görevlerimiz (1904) adlı bir broşür yayımladı. Tıpkı aynı dönemde Rosa Luxemburg’un yaptığı gibi (Temmuz 1904’te Alman sosyalistlerinin dergisi Neue Zeit ve Rus Iskra gazetesinde yayımlanan “Rus Sosyal Demokrasisinin Örgütlenme Sorunları” adlı makalesine bakınız) Lenin ve yoldaşlarını jakoben ilhamlı “merkeziyetçi” ve otoriter yaklaşımları nedeniyle eleştirir. Lenin, Bir Adım İleri, İki Adım Geri (1904) adlı eserinde, bir devrimci sosyal demokratın, “proletaryanın örgütüne ayrılmaz bir bağ ile bağlı bir jakoben” olduğunu yazmaktan çekinmemişti[8]. Ancak genç Troçki’ye göre, jakobenlik ile Marksizm arasında bir seçim yapılmalıdır, çünkü devrimci sosyal demokrat ile jakoben “bir uçurumla birbirinden ayrılmış iki dünya, iki doktrin, iki taktik ve iki zihniyeti” temsil eder[9].

Broşürün ana teması, Lenin’in savunduğu yöntemlerin temsil ettiği “ikamecilik” tehlikesiydi: Troçki’ye göre, Lenin’in Ne Yapmalı? eserindeki görüşler, partinin işçi sınıfının yerine geçmesine yol açar ve parti içinde “parti örgütü –küçük bir komite– tüm partinin yerine geçmeye başlar; ardından merkez komite örgütün yerini alır ve sonunda bir ‘diktatör’ merkez komitenin yerini alır.”[10] Bu eleştiriler Lenin’e karşı haksız sayılabilir, ama yine de – vizyoner bir sezgiyle – SSCB’nin gelecekteki Stalinci kaderinin sadık bir yansımasını oluşturuyorlardı[11]. Bu tür bir yaklaşımı reddeden Troçki, şu iki karşıt sloganı ortaya atıyordu:
“Yaşasın proletaryanın öz-eylemliliği! Kahrolsun siyasal ikamecilik!”

Lenin’e karşı olduğundan da fazla, Troçki bazı Bolşevik komitelerinin – örneğin Ural komitelerinin – Iskra’nın bir ekinde yayımlanan bir metinde dile getirdikleri kaygı verici doktrinlere karşı çıkıyordu: “Bu belgenin yazarları, proletarya diktatörlüğünün kendilerine, proletarya üzerindeki diktatörlük şeklinde göründüğünü yüksek sesle dile getirecek cesarete sahipler: toplumun kaderini kendi bağımsız eylemiyle ellerine alan işçi sınıfı değil, proletarya üzerinde ve onun aracılığıyla toplum üzerinde hüküm süren, sosyalizme geçişi güvence altına alan ‘güçlü ve kudretli bir örgüt’tür”[12]. Proletarya üzerindeki diktatörlük: birkaç kelimeyle tartışmanın merkezi sorunu böylece ortaya konmuş oluyordu.

Bu “Ural Manifestosu”ndaki görüşler  bir “tuhaflık” değil, “partimizi tehdit eden çok daha ciddi bir tehlikenin belirtisidir” ve vardığı sonuçlar “özel olarak korkak olmayanların bile tüylerini ürpertmektedir”. Bu anlayışa karşı Troçki, devrimci iktidarın icra edilişinde çoğulcu bir demokrasinin gerekliliği üzerinde ısrar eder: “Yeni rejimin görevleri öylesine karmaşıktır ki, bunlar ancak farklı iktisadi ve siyasi inşa yöntemlerinin rekabetiyle, uzun ‘tartışmalarla’, yalnızca sosyalist dünya ile kapitalist dünya arasındaki mücadeleyle değil, aynı zamanda sosyalizm içindeki çeşitli akımlar ve eğilimler arasındaki sistematik mücadeleyle çözülebilir: proletarya diktatörlüğü önceden çözülebilir olmayan onlarca, yüzlerce yeni sorun ortaya koyar koymaz, bu akımların kaçınılmaz olarak belireceği açıktır. Ve hiçbir “güçlü ve kudretli örgüt”, süreci hızlandırmak ve basitleştirmek için bu eğilimleri ve ayrımları ezemez: çünkü toplum üzerinde diktatörlüğünü uygulayabilecek durumda olan bir proletaryanın, kendi üzerinde herhangi bir diktatörlüğe katlanmayacağı apaçık ortadadır”[13].

Çıkardığı sonuç fazlasıyla iyimser olsa da, Troçki’nin bu metninin önsezili, hatta peygamberâne karakteri, Bolşevik hareketin bazı akımları içinde işleyen, “tüyler ürpertici” otoriter ve antidemokratik eğilimleri fark etme yeteneğiyle çarpıcıdır.

Temmuz 1917’de Troçki Bolşevik Partisi’ne katılır. Bu karar, bir yandan Menşeviklerle (onlarla 1912’de “Ağustos Bloğu” olarak bilinen bir ittifak kurmuştu) 1915’teki kesin kopuşundan, diğer yandan Bolşevizmin yaşadığı derin dönüşümlerden kaynaklanır. Bolşevikler sadece kitle hareketine nüfuz etmiş bir parti haline gelmekle kalmamış, aynı zamanda Lenin’in Nisan Tezleri‘nin etkisiyle, sürekli devrim stratejisinin özünü içeren sola doğru bir dönüş yapmıştır (bazı “eski Bolşevikler” Lenin’i Nisan 1917’de “Troçkist” olmakla bile suçlayacaklardır…). Troçki’nin Bolşevizme bu katılımı kalıcı olmuştur: Bu dönemden itibaren ve 1940’ta ölümüne kadar Leninizm referansı ve devrimci önderlik olarak partinin hayati önemi konusundaki inanç, onun siyasal düşüncesinin merkezi eksenleri haline gelir.

İkameci Sapmalar ve 1923 Dönemeci

Sovyet iktidarının ilk yılları (1917-1923), demokratik özgürlüklerin giderek kısıtlanmasıyla karakterize edildi – Stalinist totaliter sistemden her ne kadar fersah fersah uzak olunsa da. Bolşeviklerle dayanışmasını sürdüren Rosa Luxemburg, buna rağmen, ünlü Rus Devrimi (1918) broşüründe yeni devrimci rejimin aldığı otoriter önlemleri eleştirmekten geri durmadı: Kurucu Meclis’in feshi, muhalif partilerin ve basının yasaklanması vb.

Lev Troçki, Lenin ve yoldaşlarıyla birlikte bu yönelimin sorumluluğunu paylaşır. Hatta 1920-1922 yılları arasında, bu yönelim aşırı merkezileşme ile karakterize edilen, emeğin askerileştirilmesi ve sendikaların devletleştirilmesi önerilerinin en açık ifadesini oluşturduğu hayli ölçüsüz bir biçime bürünür, ki bunlar Lenin ve partinin çoğunluğu tarafından reddedilmiştir. Yani Troçki, 1904’te tehlikesini bizzat teşhir ettiği kimi ikameci tezleri kendi elleriyle uygulamaya kalkışmıştır adeta.

Genel olarak, Troçki bu dönemde “jakoben” esinli otoritarizmle güçlü bir şekilde damgalanmış fikirler ve argümanlar geliştirecektir. Kautsky’nin eleştirilerine yanıt olarak kaleme aldığı Terörizm ve Komünizm (1920) ya da Sovyetlerin Gürcistan’ı işgalini meşrulaştırma girişimi olan Emperyalizm ile Devrim Arasında (1922) gibi broşürler bunun örnekleridir; dönemin siyasal tartışmalarındaki başka müdahaleleri de bu çizgiyi doğrular. Örneğin, Mart 1921’deki SBKP X. Kongresi’ndeki konuşmalarında Troçki, partinin diktatörlüğünü “kitlelerin kendiliğinden tepkilerindeki geçici dalgalanmalar ya da işçi sınıfının anlık tereddütleri hesaba katılmaksızın sürdürmesi gerektiği” tezini açıkça savunur. Ve Temmuz 1920’deki Komintern’in II. Dünya Kongresi’nde şu çarpıcı ikameci ideoloji fragmanını dile getirir:

“Bugün Polonya hükümetinden barış yapma teklifi aldık. Bu tür meselelere kim karar verir? Halk Komiserleri Konseyi var, ama o da belli bir denetime tabi olmalıdır. Kim tarafından denetlenecek? İşçi sınıfı tarafından mı, şekilsiz, kaotik bir kitle olarak? Hayır. Parti merkez komitesi toplanır, bu öneriyi tartışır ve yanıtın ne olması gerektiğine karar verir. Peki savaşı yürütmemiz, yeni birlikler örgütlememiz, onlar için en iyi unsurları bulmamız gerektiğinde kime başvururuz? Partiye. Merkez komiteye.”[14]

Esasında, Troçki, bu dönemde bile, Üçüncü Enternasyonal’deki sorunlara karşı çok daha nüanslı bir tutum sergilemiştir. “Parti” ve “kitleler” arasındaki ilişkiye dair Avrupa için savunduğu görüşler, Sovyetler Birliği için savunduğuyla çok farklı, hatta çelişkiliydi. Aynı dönemde yaptığı bir konuşmada, İtalya ile ilgili olarak, “Kitlelerin iradesini, sözde öncünün kararlılığıyla ikame etme fikri kesinlikle kabul edilemez ve Marksist değildir” diye özenle vurgular; ve Kasım 1920’de Komintern Yürütme Komitesi’nde Almanya üzerine yaptığı bir konuşmada, liderler ile hareketin tabanı arasında diyalektik bir karşılıklılık ilkesini savunur: “Kitlelerin eğitimi ve yöneticilerin seçimi, kitlelerin özerk eyleminin gelişimi ve yöneticiler üzerinde buna karşılık gelen bir denetim kurulması – bunlar birbirine bağlı ve birbirini şartlandıran süreçler ve olgulardır.”[15]

Büyük dönemeç 1923’te yaşanacaktır: Troçki, partinin ve Sovyet devletinin içinde bürokrasinin gücünün giderek artmakta olduğunu fark ettiğinde. Bu nedenle Yeni Yol’da, aygıtın “önderlik kadrolarını geriye kalan kitlenin karşısına koyma, onu [kitleyi] yalnızca bir eylem nesnesi olarak görme” eğilimini ve “ikamecilik” tehlikesini teşhir edecektir; bu tehlike, aygıtın yöntemleri, parti içindeki canlı ve etkin demokrasiyi ortadan kaldırdığında, yani “parti tarafından yürütülen önderlik, organlarının (komite, büro, sekreter vb.) idaresine yerini bıraktığında” ortaya çıkmaktadır[16]. Troçki kısa süre içinde Stalinist bürokrasinin başlıca karşıtı olacak ve sonraki yazılarında – örneğin İhanete Uğrayan Devrim’de (1936) – neredeyse kelimesi kelimesine Siyasal Görevlerimiz’deki sosyalist demokrasi ve çoğulculuk savunularını yeniden bulmak mümkün olacaktır.

Suikasta uğramasından kısa bir süre önce, Stalin biyografisini kaleme aldığı sırada, Troçki bu gençlik eserine son bir kez daha döner ve onu nüanslı bir yargıya tabi tutar: “1904’te yazdığım Siyasal Görevlerimiz adlı broşürde, Lenin’e yöneltilen eleştiriler olgunluktan ve isabetten çoğu kez yoksundu; yine de o dönemin ‘komitacı’larının düşünme tarzına dair bütünüyle doğru bir fikir veren sayfalar vardır (…). Lenin’in bir yıl sonra, kongrede [3. Kongre, Nisan 1905] kibirli komitacılara karşı yürütmek zorunda kaldığı mücadele, bu eleştiriyi bütünüyle doğrulamaktadır” [17].

Bununla birlikte, Troçki, “gelecekteki Stalinizmin Bolşevik merkezileşmesinde zaten mevcut olduğu” tezini, boş ve tarihsel temelden yoksun iddialar olarak reddeder; Stalinizmin kökleri, soyut “merkezileşme ilkesi”nde ya da devrimci profesyonellerin gizli hiyerarşisinde değil, Rusya’nın 1917’den önceki ve sonraki somut koşullarında aranmalıdır. Stalinist tasfiyeler, Troçki’ye göre, ironik bir şekilde, Bolşevizme yönelik eleştirilere en ezici yanıtı sağlar: Stalin, iktidarını kesin olarak kurabilmek için eski Bolşevik muhafızların tamamını katletmek zorunda kalmıştır[18].

Bu argüman haklıdır, ama yine de şu soruyu sormaktan kaçınamayız: 1917 öncesi Bolşevizmin kimi otoriter gelenekleri ve 1918-23 yıllarının antidemokratik pratikleri, Stalinizmin yükselişinde rol oynamadı mı? Ekim devrimcileri, belli bir noktaya kadar, farkında olmadan, sonradan kendilerini yok edecek bürokratik Golem’in doğuşuna katkıda bulunmadılar mı?

Kaynak: https://inprecor.fr/node/3415

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi


[1] K. Marx, F. Engels, le Manifeste du Parti communiste, Préface à l’édition russe de 1882. Türkçesi: Komünist Manifesto, 1882 tarihli Rusça baskıya önsöz, bkz. https://mehmetceviksanat.wordpress.com/wp-content/uploads/2019/05/komc3bcnist-manifesto-karl-marx.pdf

[2] Parvus ve Troçki arasındaki farklılıklar için şu esere bkz. Alain Brossat Aux origines de la révolution permanente : la pensée du jeune Trotsky, Maspéro, Paris 1974. [Sürekli Devrim’in Kökenleri: Genç Troçki’nin Düşüncesi]. Lenin, Luxemburg ve Troçki arasındaki ayrılıklar için şu eser ilgiyle okunabilir: Norman Geras, The legacy of Rosa Luxemburg, New Left Books, Londra 1976 veya Fransızca şu incelemeleri: Norman Geras ve Paul Le Blanc, Marxisme et parti 1903-1917 (Lénine, Luxemburg, Trotsky), Cahiers d’Étude et de recherche n° 14, 1990. Bu yazıların Türkçesi için bkz. https://www.devrimcimarksizm.net/sites/default/files/sinif-bilinci-14.pdf

[3] L. Trotsky, 1905, éditions du Minuit, Paris 1969, ss. 374 ve 383. Türkçesi: Lev Troçki, 1905, çev. Ufuk Demirsoy, Tarih Bilinci yay., 2000.

[4] L. Trotsky, “Bilan et perspectives”, 1905, op. cit. s. 420. Türkçesi: Sonuçlar ve Olasılıklar, Sürekli Devrim içinde, Yazın yayıncılık, çev. Ahmet Muhittin, 2007.

[5] 5. Ibid., s. 397.

[6] Isaac Deutscher, Trotsky, le prophète armé (Julliard 1962) UGE 10/18, Paris 1972, t. 1, s. 290. [Türkçesi: Silahlı Sosyalist Troçki, çev. Rasih Güran, Alfa yayınları, 2017]. Deutscher şunları da ekliyor: “Bu seksen sayfalık broşür, onun düşüncesinin tüm özünü içerir. Hayatının geri kalanında — devrimin önderi olarak, ordunun kurucusu ve komutanı olarak, yeni Enternasyonal’in öncüsü olarak ve nihayetinde izi sürülen bir sürgün olarak — 1906’daki eserinde yoğunlaştırılmış halde bulunan tezleri savunacak ve açıklayacaktır.” (s. 291)

[7] Lenin’in daha sonra yazdığı gibi:“Fakat 1917’de, daha Nisan ayında, Ekim Devrimi’nden ve iktidarı ele geçirmemizden çok önce, biz halka açıkça şunu söylüyor ve açıklıyorduk: artık devrim burada duramayacak […] eşi benzeri görülmemiş boyutlara ulaşan iflas, (istense de istenmese de) ileriye, sosyalizme doğru bir yürüyüşü zorunlu kılacaktır.” V. Lénine, Œuvres, vol. 28, Éditions sociales & Éditions en langues étrangères, Paris-Moskova 1961, s. 310. [Lenin, Tüm Eserler, cilt. 28]

[8] V. Lénine, “Un pas en avant, deux pas en arrière. (La crise dans notre parti)”, Œuvres, t. 7, Éditions Sociales-Éditions du Progrès, Moskova-Paris 1966, s. 401. Türkçesi: Lenin, Bir Adım İleri, İki Adım Geri, https://www.marxists.org/turkce/lenin/1904/biradim.pdf

[9] L. Trotsky, Nos tâches politiques, Belfond, Paris 1970, s. 187. [Siyasal Görevlerimiz, Türkçe tercümesi bulunmuyor.]

[10] Ibid. s. 132-135.

[11] Isaac Deutscher, Trotsky, op. cit. s. 138-140

[12] L. Trotsky, Nos tâches politiques, op. cit., s. 198.

[13] Ibid., s. 201-202.

[14] Isaac Deutscher, Trotsky, op. cit. s. 669 et L. Trotsky, The first five years of the Communist International, Pioneer Publishers, New York 1945, vol. 1, ss. 99-100. Türkçesi: Lev Troçki, Komünist Enternasyonal’in İlk Beş Yılı, çev. Ferit Burak Aydar, Alef yay., 2020.

[15] L. Trotsky, The first five years…, op. cit., ss. 301 ve 149.

[16] L. Trotsky, Cours Nouveau (1923) içinde Les bolchévicks contre Staline (1923-1928), IVe Internationale, Paris 1957, p. 13. Türkçesi: Lev Troçki, Yeni Yol, çev. Sanem Öztürk, Yazın yay., 2009.

[17] L. Trotsky, Staline, Grasset, Paris 1948.Türkçesi: Lev Troçki, Stalin, çev. Ülkü Öztürk, Yazın yay., 2006.

[18] Ibid.

Tartışma: “21. Yüzyılda Otoriterlik ve Demokrasi”- Enzo Traverso

Enzo Traverso ile Martín Camira yönetimindeki röportaj

Aşırı sağcı güçlerin yeniden yükselişe geçtiği küresel bir bağlamda, tarihçi Enzo Traverso bu röportajda yazılarında geliştirdiği post-faşizm kavramı üzerine güncellenmiş bir değerlendirme sunuyor. (MM)

***

Martín Mosquera: İspanyolcaya Las nuevas caras de la derecha [Türkçe baskısı: Faşizmin Yeni Yüzleri, Ayrıntı yay, 2024] adıyla çevrilen ve “post-faşizm” kavramını ortaya atan, büyük beğeni toplayan bir kitap yazdınız. O zamandan bu yana yıllar geçti ve aşırı sağın yükselişiyle ilgili, o dönemde ele alamadığınız önemli olaylar yaşandı: ABD’de Kongre Binası’na saldırı, Jair Bolsonaro’nun Brezilya’daki benzer girişimi, Arjantin’de Javier Milei’nin zaferi, Trump’ın yeniden yükselişi vb. Bu yeni olaylar ışığında günümüzde aşırı sağı ve post-faşizm kavramını nasıl analiz ediyorsunuz?

Enzo Traverso: Bahsettiğiniz kitap, 2016 başlarında, ABD seçim kampanyası sırasında, hatta Trump’ın ilk döneminden önce yapılan bir röportajdan doğdu. Ardından, seçimlerden sonra, neredeyse on yıl önce, bir nevi ikinci bir röportaj daha yapıldı. Dediğiniz gibi, bağlam önemli ölçüde değişti ve bu da kitabımın orijinal baskısına kıyasla neyin değişmesi gerektiğiyle ilgili mantıksal soruyu gündeme getiriyor.

Genel çerçeveyi değiştirmezdim. Bu röportajda tanımlamaya çalıştığım post-faşizm kavramı, kapalı ve tanımlanmış bir olgu olarak görmesem de, bu olguyu tanımlamak için hâlâ kullanışlı görünüyor. Bana öyle geliyor ki, nihai sonucunu anlamak veya tam olarak tanımlamak hâlâ zor olan bir geçiş olgusu. Ancak, birçok şeyin değiştiğine şüphe yok ve on yıl önce tespit edilip analiz edilebilen bazı eğilimler artık çok daha net ve hatta küresel ölçekte pekişmiş görünüyor. Bahsettiğiniz tüm olgular ister Avrupa’da, ister Amerika Birleşik Devletleri’nde, ister Latin Amerika’da, isterse de ötesinde olsun bunu doğruluyor.

Bana göre en dikkat çekici değişim, yalnızca radikal sağın güçlenmesi değil, aynı zamanda yeni meşruiyetidir. On yıl önce yaptığım analizle karşılaştırıldığında değişen şey, bugün radikal sağın küresel düzeyde egemen elitlerin meşru -ve birçok durumda ayrıcalıklı- bir muhatabı haline gelmiş olmasıdır. On yıl önce durum böyle değildi. O zaman Trump seçimi şaşırtıcı bir şekilde kazanmıştı. Tüm anketler ve tüm analistler Hillary Clinton’ın kazanan olacağını öngörüyordu. Çünkü o, seçkinlerin, kurulu düzenin adayıydı. Öte yandan Trump, kendi partisi Cumhuriyetçi Parti içinde birçok engelle karşılaşmak zorunda kaldı ve seçildiğinde, tamamen beklenmedik bir şekilde kazanan biri, dışarıdan biri olarak algılandı.

2016 ile 2025’i karşılaştırırsak, Trump göreve başlama gününde yalnızca bir başkanlık kararnamesi imzaladı. Bugün ise onlarcasını imzaladı. 2016’da başkan olarak ne yapacağını gerçekten bilmiyordu; bugün ise nasıl hareket edeceği konusunda çok net fikirleri var. Ve elbette artık bir yabancı değil: Amerika Birleşik Devletleri’nin başkanı ve arkasında onu destekleyen konsolide bir aygıt var. 2016’da Bolsonaro da bir yabancıydı ve kimse Milei gibi birini hayal bile edemezdi. Giorgia Meloni, İtalyan siyasetinde tamamen marjinal bir figürdü. 2017 Fransa cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında tüm gözlemcileri şaşırtan şey, televizyondaki Emmanuel Macron ve Marine Le Pen arasındaki tartışmaydı. O zamanlar açıkça güvenilmez görünüyordu: Avrupa Birliği veya avro ile ne yapacağı sorulduğunda, net veya ikna edici bir cevap veremedi.

Kısacası, radikal sağ, elitler tarafından uygulanabilir bir seçenek olarak görülmedi. Aksine, hem Amerika Birleşik Devletleri’nde hem de Avrupa ve Latin Amerika’da büyük bir şüpheyle karşılandı. Bolsonaro bile Brezilya büyük şirketlerinin doğrudan adayı olarak kazanamadı. Ordu ve bazı ekonomik sektörlerde desteği kesinlikle vardı, ancak tercih edilen aday, o dönemde çok daha sağlam bir seçenek gibi görünen PT olmaya devam etti. 2017’de Avrupa’da travmatik bir olay yaşandı: Alternative für Deutschland’ın (Almanya için Alternatif) Alman parlamentosuna girmesi bir dönüm noktası oldu. Kısa bir süre sonra İspanya’da Vox ortaya çıktı. Ve manzara önemli ölçüde değişti.

Ancak bu süreç doğrusal değildi. Zaferlerinden sonra hem Trump hem de Bolsonaro dört yıl sonra seçimleri kaybetti. Bu arada, pandemi ve ardından gelen küresel ekonomik kriz patlak verdi. Kitabımda tam da bu konuyla ilgili bir hipotez ortaya attım: Uluslararası bir kriz durumunda ne olurdu? Bu büyüklükte bir krizin post-faşizmi yeni bir faşizm biçimine dönüştürebileceğini savundum. Ama olan bu değildi. Kriz, aşırı sağı güçlendirmek şöyle dursun, zayıflattı. Çünkü bu büyüklükteki zorluklarla başa çıkamayacağı açıktı.

Çifte bir dönüm noktasından bahsediyordum. Bir yandan, bireysel ve kolektif özgürlükleri ve kamusal eylem alanlarını sorgulayan olağanüstü yasaların ve olağanüstü halin yürürlüğe girmesiyle potansiyel olarak otoriter bir dönüm noktası. Bu açıdan bakıldığında, radikal sağ bu otoriter dönüşümü yönetmek için ideal aday. Ama öte yandan, pandemi aynı zamanda biyopolitik bir değişimi de beraberinde getirdi; maddi bedenler olarak tanımlanan vatandaşların, nüfusların korunmasına yönelik güçlü bir devlet müdahalesi ortaya çıktı. Bu alanda, radikal sağ her ülkede başarısız oldu. Bu, onlar için bir gerileme anıydı ve genel olarak, takip eden seçimleri kaybettiler.

Ardından, şu anda karşı karşıya olduğumuz yeni bir dalga geldi. Bu yüzden ısrar ediyorum: Bu doğrusal bir süreç değil, genel eğilim oldukça açık. Bu, belirgin bir profile ve belirgin özelliklere sahip yeni bir faşizmle karşı karşıya olduğumuz anlamına gelmiyor. Hâlâ yakınlaşma biçimleri arayan oldukça heterojen bir takımyıldızı olduğunu düşünüyorum. Post-faşizm ile küresel elitler arasındaki bu yeni ittifak bugün inkâr edilemez olsa da, gerilimler ve çelişkilerle dolu olmaya devam ediyor. Gramsci’ci anlamda yeni bir tarihsel bloktan henüz söz edemeyiz. Bu, bir blok oluşumundan ziyade, ortak çıkarlara dayalı bir yakınlaşma meselesi.

Yeni radikal sağın yükselişiyle birlikte, faşizm üzerine tartışma yeniden alevlendi; bu tartışma, eğer faşizmse, bunun tek parti sistemi veya 1930’larda olduğu gibi şirket devleti gibi unsurlar içeren bir siyasi rejim değişikliğini içermesi gerektiğini savunanlar ile liberal demokrasinin resmen yürürlükte kalması durumunda, bunun yalnızca geleneksel sağın farklı bir özgünlüğe sahip yeni bir versiyonu olacağını savunanlar arasında kutuplaşmaya meyilli.

Soru şu ki, bu kutuplaşma yersiz mi? Başka bir deyişle, mevcut otoriter olgular, Viktor Orbán’ın Macaristan’ının temsil ettiği, liberal demokrasi çerçevesinde gelişen, ancak en azından dış görünüşünü koruyan otoriter rejime daha çok benzemiyor mu? Bu tartışma hakkındaki görüşlerinizi ve özellikle de hem tarihsel faşizme hem de geleneksel sağa karşıt olarak, yeni aşırı sağ için bir tür siyasi ütopya olarak kabul edilebilecek Orbán modeline nasıl bir yer vereceğinizi bilmek istiyoruz.

Evet, bu, birçok gözlemci gibi benim de on yıl önce vurguladığım yeni radikal sağın temel bir özelliğidir. Klasik faşizm, faşizm ve demokrasi arasında radikal bir ikilik kurmuştur: Kendini açıkça antidemokratik olarak tanımlamıştır. Bu, yalnızca ideologları tarafından teorileştirilmekle kalmamış, aynı zamanda karizmatik liderleri tarafından da gururla savunulmuştur. Mussolini’nin demokrasiyi bir ludus cartaceus , yani salt bir “kart oyunu” olarak tanımlayan ünlü tanımını hatırlamak yeterlidir. Faşizm, demokrasiye olan küçümsemesini ortaya koymuştur. Öte yandan, bugün post-faşist olarak adlandırdığım tüm hareketler ve liderler demokratik bir söylem benimsiyor. Hepsi liberal demokrasi sistemine ait olduklarını iddia ediyor ve hatta kendilerini bu sistemin en iyi savunucuları olarak sunuyorlar. Bu söylem, kamuoyunun gözünde meşruiyetlerinin temelini oluşturmuştur.

Örneğin Marine Le Pen, partisinin adını değiştirip babasıyla bağlarını koparmakla kalmadı, aynı zamanda Beşinci Cumhuriyet kurumlarına ve demokratik değerlere olan bağlılığını da açıkça vurguladı. İtalya da bir başka çarpıcı örnek. Giorgia Meloni, açıkça faşist kökenlere sahip bir partiye liderlik ediyor. Birkaç yıl öncesine kadar bu mirasa gururla sahip çıkıyordu. Ancak hükümete katıldığından beri faşizm için her türlü özrü reddetti. Elbette kendini anti-faşist olarak ilan etmiyor, ancak sürekli olarak faşizmin “demokratik” karakteri ve mevcut kurumsal çerçeveye bağlılığı konusunda ısrarcı.

Amerika Birleşik Devletleri’nde paradoks doruk noktasına ulaşıyor: Ocak 2021’de Kongre Binası’na yapılan saldırı demokrasi adına gerçekleştirildi . Protestocular, Demokratlar tarafından kendilerinden “çalınan” bir demokrasiyi savunduklarını iddia ettiler. Başka bir deyişle, kendilerini gerçek Demokratlar olarak tanıttılar .

Bu köklü bir dönüşüm: Yeni radikal sağın demokrasiyle ilişkisi, tarihsel faşizminkinden tamamen farklı. Sorunuzda da belirttiğiniz gibi, demokrasi ile faşizm arasındaki çizgi bugün artık net değil. 21. yüzyıl faşizmi, demokratik biçimleri ortadan kaldırmayı değil, içeriden müdahale etmeyi, onları aşındırmayı ve içeriden dönüştürmeyi hedefliyor. Faşizm ile demokrasi arasındaki bu çizginin belirsizleşmesi, Poulantzas’ınki gibi eski analitik kategorileri bir nebze geçersiz kılıyor; bunlara daha sonra döneceğim.

Ancak bu değişimi açıklamaya yardımcı olan bir başka tarihsel farkın da hesaba katılması gerekir. İki dünya savaşı arası dönemde demokrasi, alt sınıfların yakın zamanda elde ettiği bir fetih, tarihsel bir fetih, Ekim Devrimi’nin ve 19. yüzyıl liberal düzeninin Büyük Savaş’tan sonra çöküşünü izleyen devrimci dalganın bir ürünü ya da yan ürünü idi. Bu, acımasız bir kriz dönemiydi, ama aynı zamanda önemli demokratik ilerlemeler dönemiydi de: Birçok ülkede evrensel erkek oy hakkı sağlamlaştırıldı, kadınlar bazılarında oy kullanma hakkını elde etti, kamusal alan dönüştürüldü, yeni halk katılımı biçimleri ortaya çıktı… Bu bağlamda, faşizm açıkça demokrasinin düşmanı olarak ortaya çıktı. Bu durum, 1920’lerden itibaren İtalya’da, 1933’te Weimar Cumhuriyeti’nin yıldırım hızıyla yıkılmasıyla Almanya’da ve faşizm ile demokrasi arasında doğrudan bir çatışma olan İspanya İç Savaşı’nda yaşandı.

Ancak bugün bağlam tamamen farklı. Demokrasi artık savunulması gereken bir fetih değil, içi boş bir kabuk olarak görünüyor. Batı dünyasının büyük bir bölümünde -ve hatta küresel olarak bile diyebiliriz- demokrasi, kamusal alanın metalaştırılması, kurumların boşaltılması ve ekonomi ile siyaset arasındaki ilişkinin yapısal dönüşümüyle derinden aşınmış, biçimsel (içi boş) bir kabuk olarak algılanıyor. Artık kimse demokrasiyi bir özgürleşme vaadi olarak görmüyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde Elon Musk, Donald Trump’ın seçim kampanyasını 270 milyon dolarla destekledi ve ardından yönetimine katılarak kilit pozisyonlarda bulundu. Böyle bir bağlamda, hiç kimse demokrasiyi eşitlik, özgürlük ve adaletin bir garantisi olarak tanımlayamaz.

Ancak Amerika Birleşik Devletleri dışında, faşizm nadiren gerçek bir tehdit olarak tartışılıyor. Hatta Amerika Birleşik Devletleri’nde bile, “Trump’ın faşizmi” tartışması liberal seçkinlerle sınırlı. Örneğin Joe Biden ve Kamala Harris, seçim kampanyası sırasında ona faşist dediler. New York Times gibi medya kuruluşlarında da bu konu üzerine tartışmalar var . Ancak orada bile Trump, genellikle yabancı bir varlık, Batı demokrasilerinin paradigması olan Amerikan demokrasisine dışarıdan gelen bir anomali olarak sunuluyor. Başka bir deyişle, gerçekte olduğu gibi, yani Amerikan toplumunun ve demokratik sisteminin gerçek bir ürünü olarak algılanmıyor.

Ve işçi sınıflarının büyük bir kısmı için, demokrasinin savunulması en önemsiz endişe kaynağı. Trump’ı demokrasi için bir tehdit, Biden’ı ise kurtarıcısı olarak neden görüyorlar ki? Bu muhalefet onlara hiç mantıklı gelmiyor. Elbette, belli bir körlük var -Trump bir tehdit- ama sorun daha derin: Demokrasiyi bugün var olanla özdeşleştirerek savunamayız. Asıl soru, ne tür bir demokrasiyi savunmak istediğimiz, ne tür bir demokrasi inşa etmek istediğimizdir.

Çünkü demokrasi bu çürümüş kurumlara indirgenirse, onları savunacak büyük bir anti-faşist hareketi harekete geçirmek çok zor olacaktır, özellikle de onlara saldıranlar kendilerini demokrat olarak tanıtıp, bir miktar haklı gerekçeyle, bu kurumların işe yaramadığını iddia ettiklerinde. Savunulacak ne var ki? Sorun burada yatıyor.

Bu yeni aşırı sağın ayırt edici özelliklerinden birinin elitler arasında artan destek olduğunu belirttiniz. Trump örneğinde bu özellikle belirgin görünüyor: Artık Cumhuriyetçi Parti’yi 2016’ya göre çok daha güçlü bir şekilde kontrol ediyor, her iki meclisin de desteğini alıyor, Yüksek Mahkeme onun gündemiyle uyumlu ve yönetici sınıfın büyük bir kısmı artık ona çok daha yakın görünüyor. Bu ikinci dönemden hem yurt içinde hem de yurt dışında neler bekleyebiliriz?

Bu, bugün birçok insanın sorduğu, ancak kolay bir cevabı olmayan bir soru. Ve bu, klasik faşizmden önemli bir farkı da kısmen ortaya koyuyor. Tarihsel faşizmin net bir projesi vardı: Tanımlanmış bir siyasi rejim, bir iktidar stratejisi, iç ve dış düzen anlayışı. Örneğin, İtalyan faşizmi, Akdeniz’i kendi mare nostrum’u (Lat. “bizim denizimiz”) — yani yaşamsal alanı — hâline getirmeyi hedefliyordu. Alman faşizmi, kıta Avrupası’nı ve özellikle de Doğu Avrupa’nın emperyal ve askeri fethini kontrol etmeyi amaçlıyordu. İspanya’da Franco, “Kızılları ezmeyi” ve ulusal-Katolik bir diktatörlük kurmayı öneriyordu. Dolayısıyla rejim ve dünya hakkında oldukça tutarlı bir fikir vardı.

Trump söz konusu olduğunda durum o kadar net değil. Mesajları genellikle çelişkili ve saf demagoji ile gerçek bir stratejik yönelim olarak anlaşılabilecek bir şey arasında ayrım yapmak çok zor. Örneğin, Mars’a Amerikan bayrağı dikeceğini, Grönland’ı ilhak etmenin iyi bir fikir olacağını, hatta Kanada’nın bir sonraki ABD eyaleti olması gerektiğini söylüyor. Elbette, bunun arkasında, Çin ile ilişkilerini yeniden tanımlamanın ve diğer cephelerde görece geri çekilmenin bir parçası olarak, Amerika Birleşik Devletleri’nin kıtasal nüfuzunu pekiştirmeyi amaçlayan bir jeopolitik proje yatıyor. Bu, emperyal özellikler taşıyan hegemonik bir hırs, ancak paradoksal olarak bir zayıflamanın ürünü: Amerika Birleşik Devletleri, Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından hayal ettiği dünya hakimiyeti iddiasından vazgeçti.

Ancak bunlar sadece spekülasyon, çünkü net bir şekilde tanımlanmış bir proje yok. Bush’un neo-muhafazakâr sağının stratejik hatları, neredeyse yirmi beş yıl önce, 11 Eylül 2001’den sonra daha netti. Robert Kagan gibi bazı ideologlar ve stratejistler bunları kesin bir şekilde tanımlamıştı. Trump’ın arkasında, Steve Bannon gibi klasik faşistler ve Elon Musk gibi radikal neoliberallerden oluşan, birbirlerinden nefret eden, oldukça çelişkili bir gruplaşma yatıyor. Analistler, Trump’ın uluslararası ticaret konusundaki önlemlerinin tutarlılığını anlamakta zorlanıyor.

Trump, ” Amerika’yı Yeniden Harika Yap ” gibi daha geleneksel terimlerle konuştuğunda bile, bu büyüklüğün içeriği belirsiz. Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel bir süper güç olarak rolünün yeniden tesis edilmesinden bahsediyor gibi görünse de, aynı zamanda örneğin Çin ile doğrudan bir çatışma politikasına girmekten kaçınıyor. Aslında Çin ile bir anlaşma peşinde ve aynı şey Çin’in müttefiki ancak çok daha zayıf olan Rusya için de geçerli. Trump, bir süper gücün hem fetih hem de çatışma yönetimi kapasitesine sahip olması gerektiğini savunuyor. Sayfayı çevirmeyi önerdiği Ukrayna veya İsrail ile ittifakının belirgin olduğu ancak savaşı sonsuza dek uzatmaya meyilli görünmediği Orta Doğu konusundaki tutumu da tam burada devreye giriyor. Politika açısından nihai hedef muhtemelen Gazze ve Batı Şeria’nın tamamen sömürgeleştirilmesi, ancak Trump’ın stratejisinin bu sonuca ulaşmak için Gazze’deki soykırımı sürdürmek olduğundan emin değilim.

Yani bir dizi eğilim görüyoruz, ancak güçlü bir programatik tutarlılık yok. Bu aynı zamanda mevcut uluslararası bağlamın da bir parçası. İki dünya savaşı arası dönemle benzerlikler bulmak istiyorsak, en bariz yalanlardan biri iç politikada değil, küresel durumda: Bazı durumlarda sistemik olan istikrarlı bir uluslararası düzenin yokluğu ve gerileyen ve yükselen güçler arasındaki rekabet. Bu senaryoda, ne Amerika Birleşik Devletleri ne de herhangi bir diğer aktör için net çizgiler çizmek zor. Bu yüzden Trump’ın bugün Hitler’in 1933’teki kadar net ve tutarlı fikirleri olduğunu düşünmüyorum. 1933 ile 1941 arasında Nazi politikası oldukça basit bir çizgi izledi. Trump’ın durumunda ise ne bu tutarlılığı ne de uzun vadeli stratejik bir projeyi uygulamaya koymasına olanak sağlayacak koşulları görüyorum.

1920’ler veya 1930’larla olası bir benzetme olarak, basit bir ekonomik veya politik krizle değil, daha derin bir çalkantı, bir tür uzun vadeli yapısal krizle karşı karşıya olduğumuzdan bahsettiniz. O dönemde, 19. yüzyıl liberal düzeninin çöküşü söz konusuydu; bu bağlamda, faşizmin yükselişi de Birinci Dünya Savaşı sonrası Almanya gibi bazı güçlerin çöküşüyle bağlantılı görünüyordu. Sizce günümüzle de bir bağlantı kurulabilir mi? Başka bir deyişle, bugün yeni aşırı sağın yükselişiyle gözlemlediklerimiz, Asya’nın ve özellikle Çin’in yükselişi karşısında Batı’nın daha geniş bir çöküş süreciyle ilişkilendirilebilir mi? Bu jeopolitik anlaşmazlığın, dolaylı da olsa, bu sağcı hareketlerin yükselişinde önemli bir motivasyon olduğunu düşünüyor musunuz?

Hayır, bu anlamda bir benzetme yapabileceğimizi sanmıyorum. Elbette karşılaştırmalar yapılabilir, ancak temel farklılıklar var. İki dünya savaşı arası dönemde, 19. yüzyıl liberal düzeninin – laissez-faire (Fr. “bırınız yapsınlar”) kapitalizminin – çöküşüyle karşı karşıya kalan , “kalıcı eski rejim”in (Arno J. Mayer’in ifadesiyle – bkz. 1983 tarihli Fransızca ” Eski Rejimin Kalıcılığı ” kitabı ) modernleşmiş devletleri, temsili ancak son derece gayri demokratik kurumlar – başlı başına birer medeniyet projesi olan iki alternatif model ortaya çıktı. Bir yanda, kurtuluş, eşitlik ve devrim ütopyasıyla sosyalizm; diğer yanda, ulus, ırk ve egemenliği yücelten faşizm. Her ikisi de geleceğe dair vizyonlardı, insanların yaşamlarını kökten değiştirmeyi vaat eden bütünsel toplum modelleriydi.

Bugün yeni sağda buna benzer hiçbir şey göremiyorum. Kesin konuşmak gerekirse, ütopik bir ufuk veya medeniyet projesi yok. Bu yüzden “post-faşizm” kavramı bana faydalı geliyor, çünkü bu radikal sağcı hareketler son derece muhafazakâr. İvmeleri ileriye değil, geriye doğru: Geleneksel bir düzeni yeniden tesis etmeyi amaçlıyorlar. İddia ettikleri değerler -egemenlik, aile, ulus- onları birbirine bağlayan bir tür ortak bağ oluşturuyor.

Örneğin Trump, Amerika Birleşik Devletleri’nde yalnızca erkekler ve kadınların olduğunu iddia ediyor, diğer cinsiyet kimliklerinin varlığını reddediyor ve LGBTQ+ topluluklarını tehdit olarak sunuyor. Bu, çeşitliliği veya kazanılmış hakları simgeleyen her şeye karşı gerici bir saldırıdır. Gelenekselciliğe bu dönüş, çevre korumaya yönelik düşmanlığında, küresel iklim değişikliği programlarını reddetmesinde ve uluslararası anlaşmalara rağmen yerli üretime olan bağlılığında da açıkça görülüyor. ” Amerika’yı Yeniden Harika Yap” sloganı, belirli bir geleceği hayal etmemizi sağlıyor, ancak gerici bir tahayyül: Amerika Birleşik Devletleri’nin güçlü, müreffeh ve baskın olduğu bir zamana dönüş. Bu yeni bir önerme değil, geçmişin idealize edilmiş hali.

Bazı durumlarda, Javier Milei’nin Arjantin’inde olduğu gibi, bunun yeni bir medeniyet modeli inşa etme girişimi olduğu izlenimine kapılabiliriz. Milei kendini aşırı neoliberalizmden esinlenen yeni bir toplumun mimarı olarak sunar. Fakat burada bile, bu proje aslında yeni değil. Konuşmaları ve duruşu okunduğunda -Arjantin durumu hakkında derinlemesine bir bilgim olmaksızın, dışarıdan bir gözlemci olarak konuştuğumu belirtmeliyim- Hayek’in fikirleriyle açık bir örtüşme fark edilir. En bilinen metni olan Köleliğe Giden Yol’dan ziyade, Hayek’in tamamen piyasa tarafından yönetilen bir toplum tasvir ettiği Hukuk, Mevzuat ve Özgürlük’te . Milei’ye ilham veren de bu model gibi görünüyor: Otoriter bir neoliberalizm (ya da isterseniz neoliberal post-faşizm; farklı isimlerle de anılabilir).

Yeni olan şey, eğer varsa, bugün bu modeli devlet iktidarının içinden nihai sınırlarına kadar zorlamaya çalışıyor olmamızdır. Geçmişte, neoliberalizm İngiltere’de Margaret Thatcher, ABD’de Ronald Reagan ve Şili’de Augusto Pinochet dönemlerinde de etkiliydi. Ancak bu örneklerde amaç, refah devletinin -Yeni Düzen, yani savaş sonrası Keynesyen model- kazanımlarını ortadan kaldırmaktı; sıfırdan “saf” bir piyasa toplumu yaratmak değildi. Dahası, bu genellikle, Pinochet diktatörlüğünün bir karşı devrimden doğan aşırı merkezileşmiş bir mekanizma olduğu Şili’de olduğu gibi, hâlâ çok güçlü olan devletlerin içinden yapılıyordu.

Milei’nin bugün iddia ettiği şey oldukça farklı: Neoliberal modeli yeni bir medeniyetin çekirdeği haline getirmek. Ancak ısrar ediyorum, bu yeni bir proje değil. Klasik faşizmin “yeni insanı” değil. Küresel dünyaya hâlihazırda hâkim olan antropolojik bir modelin radikalleştirilmiş bir versiyonu: Bireycilik, rekabet, piyasa. Weber’in sözleriyle, neoliberalizmin antropolojik modeli olan belirli bir Lebensführung’dan , yani bir “yaşam biçimi”nden kopmuyor. Bu ethos, Milei’nin icadı değil. Yaptığı şey, onu aşırıya kaçırıp yeni bir toplumun bundan doğacağını iddia etmek. Ancak bu, tarihsel bir alternatif değil, halihazırda var olanın yoğunlaştırılması. Ve bana öyle geliyor ki, bu dikkate alınmalı. Bu proje kesinlikle son derece antidemokratik ve otoriter özellikler taşıyor, ancak Poulantzas’ın 1970’lerde düşündüğü gibi devlet inşasının tam tersi. Post-faşizm, tarihsel faşizm gibi devletçi değildir. Trump, Amerikan devletini parçalıyor ve bu büyük bir farktır.

Jacobin’de , önceki sayımızda geliştirdiğimiz ve sizin de fikrinizi alabilmek için sizinle paylaşmak istediğimiz uluslararası durumla ilgili bir hipotez üzerinde çalışıyoruz. Fikrimiz, son on yılda bir noktada -bu süreci kesin olarak tarihlendirmek zor olsa da- küresel ölçekte siyasi döngüde bir değişimin meydana geldiği yönünde. Sembolik bir tarih seçmek zorunda kalsaydık, bu, bir dizi önemli olayın gerçekleştiği 2015-2016 yılları arası olurdu: Yunanistan’da Syriza’nın yenilgisi veya teslim olması, küresel sol üzerinde güçlü bir etki yarattı ve buna paralel olarak ABD’de Trump’ın zaferi ve Birleşik Krallık’ta Brexit gerçekleşti. Ayrıca, Latin Amerika ilericiliğinin krizi de bu dönemde başladı ve Arjantin’de sağın zaferi [Mauricio Macri 2015-2019] ve Brezilya’da Dilma Rousseff’e karşı parlamento darbesi [Ağustos 2016] ile işaretlendi.

Bu andan itibaren, 2008 krizinin yarattığı siyasi bunalım belirtilerinin tersine döndüğü hissi var. O zamana kadar sol, bu hoşnutsuzluğu yönlendirmek için belli bir kapasiteye sahipti: Avrupa’daki öfkeliler, Yunanistan’daki genel grevler, Latin Amerika’daki ilerici akım, Arap Baharı… Ama o zamandan beri, bu süreçlerin başarısızlığına, durgunluğuna veya yenilgisine tanık oluyoruz: Latin Amerika ilericiliği krize giriyor, Avrupa solu çok sert bir darbe alıyor, Arap Baharı bir felakete dönüşüyor ve Anglo-Sakson solu da durgunlaşıyor.

Yani fikir şu ki, o anda yaşananlar uluslararası alanda büyük bir değişime yol açtı: Sol neredeyse her yerde savunmaya geçti, aşırı sağ ise saldırıya geçti. Katılıyor musunuz?

Bu, büyük ölçüde paylaştığım çok ilginç bir hipotez. Belki bir nüans eklemek isterim. Yeni bir dalgadan geçtiğimiz doğru – daha önce pandemi etrafında meydana gelen bir dönüm noktasından bahsetmiştim – ama sağın bu yeni yükselişi, tam da solun küresel ölçekte yaşadığı krizle şekilleniyor. Bahsettiğiniz tüm unsurlar önemli.

Daha da ileri gideceğim: Arap devrimlerinin felç olması ve yenilgiye uğraması önemli bir an teşkil ediyor ve bugün Gazze’de yaşananlar bunun en trajik sonuçlarından biridir.

Buna, 1990’larda Latin Amerika’da ortaya çıkan direniş modelinin krizi de ekleniyor. Yeni bir model değildi, ancak neoliberal saldırıya karşı bir direniş biçimini temsil eden bir kıta vardı. Bugün, bu direnişin aktörleri krizde veya tamamen itibarsızlaşmış durumda ve bunun çok derin siyasi sonuçları var. Venezuela veya Bolivya gibi örneklere değinmeyeceğim, ancak Arjantin’deki Milei yenilgisinden veya bölgenin en önemli ülkesi Brezilya’da solun Lula dışında bir figür önerememesinden de bahsedebiliriz. Bu da bu krizi yansıtıyor.

Avrupa’da, dediğiniz gibi, solu yeni bir model denemek amacıyla yeniden bir araya getirme yönünde önemli girişimler oldu ve hem Syriza hem de Podemos bu döngünün öncüleri oldu. Beklentileri çok büyüktü… ve ne yazık ki, başarısızlıklarının etkisi de bir o kadar büyük oldu. Amerika Birleşik Devletleri’nde durum farklı. Böyle belirgin bir yenilgi yaşanmadı, ancak sol ile Demokrat Parti arasındaki simbiyotik ve muğlak ilişki, herhangi bir ilerlemenin önünde muazzam engeller yaratıyor.

Yani evet, post-faşizmin ortaya çıkışı solun bu politik ve stratejik krizine dayanıyor. Ama hepsi bu değil. Bu kriz çok daha uzun bir sürecin, bir dizi birikmiş tarihsel yenilginin parçası. Bir adım geriye gidersek, tarihsel bir döngünün, 20. yüzyıl devrimlerinin sonunun sonuçlarını yaşıyoruz. Bunlar, etkileri bugünümüzü şekillendirmeye devam eden uzun vadeli yenilgiler. 2015 ve 2016’daki aksilikler belirli bir konjonktüre ait olmakla birlikte, aynı zamanda yapısal bir eğilimin, solun küresel ölçekte yeni modellerle içinden çıkamadığı tarihsel bir yenilginin de parçası.

Yeniden yapılanmayı hayal etmek hiç de kolay değil, hatta hiç de kolay değil. Fakat Bernie Sanders’ın yakın zamanda yaptığı bir konuşma beni çok etkiledi: “Dikkatli olun, Trump’ın gündemine tabi olmamalıyız.” Sol, aşırı sağın söyleminin her noktasına yanıt verme eğiliminde, ancak aynı sağın dayattığı çerçeve içinde. Sanders bu nedenle şöyle uyarıyor: “Trump’ın söylemediği şeyler hakkında konuşmalıyız.” Solun programı bu olmalı: Bugün egemen söylemde tamamen yer almayan bir toplumsal program.

Bununla birlikte, günümüz solunun 1930’larda olduğu gibi, yalnızca anti-faşizm temelinde kendini yeniden inşa edebileceğini düşünmüyorum. Birincisi, bugün artık demokrasiyi aynı şekilde savunamayız. İkincisi, anti-faşist mücadelenin diğer temel boyutlarla bağlantılı olması gerekir: Toplumsal, ekonomik ve çevresel meseleler ve medeniyet iddiasında bulunan neoliberal bir toplum modeliyle yüzleşme. Bu bağlantı hayati önem taşıyor.

Dahası, küreselleşmiş dünya artık 20. yüzyılın ilk yarısının dünyası değil. Klasik faşizmin bir tarihi vardı, ancak dönemin anti-faşizmi evrensel bir söylem değildi. Batı dışında hiçbir meşruiyeti yoktu. Sömürgecilikle bağlantısı, demokrasinin Batı dünyasıyla sınırlı olması… Tüm bunlar onu sınırlıyordu. Bugün de benzer bir şey yaşanıyor.

(Bu röportaj, Jacobin dergisinin 11. sayısı olan “La libertad guiando al pueblo”nun bir parçasıdır.
İllüstrasyon: El Gordo, Jacobin Magazin (29.07.25) )

__________

[1] Bkz. Faşizm ve Diktatörlük adlı eseri .  

Corbyn’in Yeni Sol Partisi – Tarihi Bir Fırsat mı?- Dave Kellaway

Dave Kellaway, Zarah Sultana ve Jeremy Corbyn tarafından kurulan yeni sol partinin açtığı fırsatları değerlendiriyor.

Bu makaleye her başladığımda, Your Party web sitesine kaydolanların sayısını güncellemek zorunda kalıyorum. Zarah Sultana’nın Twitter hesabına göre, bir haftadan kısa bir sürede 500.000 kişiye ulaştık ve kayıtlar devam ediyor. Bu, Filistin için veya göçmenleri savunmak için düzenlenen gösterilerde ve eylemlerde herkesin dilinde olan konu.

Evet, İşçi Partisi ve Reform Partisi’nin kayıtlı üyeleriyle karşılaştırmak adil değil, çünkü bu henüz ücretli bir üyelik değil, ancak kaç kişinin bağışta bulunduğunu görmek ilginç olurdu.

Ayrıca, birkaç yıl önce büyük kamu sektörü grevleri sırasında sendika liderleri tarafından başlatılan Enough is Enough (Yeter Artık) kampanyasına katılan 300.000 kişiyi de hatırlıyoruz. O kampanyanın arkasında bir proje yoktu, birkaç kez platform konuşmacılarının katıldığı mitingler düzenlendi ve olay hızla unutuldu. Bu seferki farklı.

İnsanlar, Corbyn projesini yansıtan bir dizi genel siyasi pozisyon ve Filistin’i destekleme taahhüdünü içeren bir Bildirge‘ye imza atıyor. Bildirge, fosil yakıt şirketlerinin gezegeni tahrip etmesini eleştiriyor olsa da, ekoloji konusunda çok daha iyi olabilirdi.

Bildiride ayrıca bir kurucu konferansın düzenleneceği ve üyelerin politika ve liderleri belirleyeceği açıkça belirtiliyor. İnsanlar, Yeter Artık kampanyasından tamamen farklı bir sürece katılıyorlar. Bu sayının yarısı bile katılsa, İşçi Partisi’nin üye sayısıyla karşılaştırıldığında oldukça iyi bir rakam olur.

Starmer ve ekibi, üye sayılarını açıklamakta çekingen davranıyor. Ulusal Yürütme Komiteleri bu bilgileri her zaman açıklar, ancak son toplantılarda açıklamadılar. Hala İşçi Partisi’nde olanlar, aktif üyelerin çok az olduğunu söyleyecektir. İşçi Partisi’nin resmi üyeleri arasında sadece aidatını ödeyen ve aktif olmayan birçok kişi bulunmaktadır.

İşçi Partisi’nin zayıflaması, Gazze’deki soykırımı tanımayı reddetmesi, göçmen karşıtı politikası ve sosyal yardım kesintileri göz önüne alındığında hiç de şaşırtıcı değildir. Toplantılarda siyasi tartışmalar kasıtlı olarak en aza indirgenmektedir. Hatta kuralları değiştirerek mahalle toplantılarının sıklığını azalttılar. Belediye meclis üyeleri ve siyasi kariyeristler temel yapıları ayakta tutmaktadır.

Corbyn/Sultana süreci ilerledikçe daha fazla üye ayrılacak. Üye sayısının hızla artması, insanların dikkatini çekecek ve karar vermek için bekleyenleri harekete geçirecektir.

İşçi Partisi ve ana akım medyanın tepkisi

Medya, Farage’ın Reform Partisi’ndeki son yükselişi ayrıntılı bir şekilde haber yaparken, yeni sol partinin üye sayısındaki patlamaya çok daha az yer verdi. Bununla birlikte, yeni partinin %10 ile %15 arasında olduğunu gösteren birkaç anketi görmezden gelmek imkansızdı. Bu oylar İşçi Partisi, Yeşiller ve oy kullanmayanlardan (her birinden yaklaşık üçte biri) gelecektir.

Starmer yanlısı gazeteciler çelişkili görüşler ortaya koyuyor. Bazıları iç zorlukları vurguluyor ve Sultana kampı ile Corbyn’in çevresi arasındaki farkları abartıyor. Her şeyin gözyaşı ve bölünmeyle sonuçlanacağını öngörüyorlar. Aynı zamanda diğerleri, yeni partinin solun oylarını sorumsuzca böldüğünü, başka bir deyişle etkili olacağını ve önemli sayıda oy alacağını söylüyor.

Independent gazetesinde yazan Sean O’Grady adlı bir gazeteci, partinin 6 ay içinde Sultana ve Corbyn kanatlarına bölüneceğini öngörüyor. Hatta bu durumun meseleleri netleştirerek Starmer’ı güçlendireceğini ve Farage’ı engellemek için liderliği etrafında ilerici oyları bir şekilde geri kazanacağını düşünüyor. Danışmanlar, İşçi Partisi’nin geleceği olarak bu Macron tarzı senaryoyu savunuyorlar. İyi şanslar!

Yeni parti hakkında tartışırken yerel İşçi Partisi üyeleri arasında bölünme tartışmalarını duydum. İşçi Partisi oylarının Yeşiller ve sol adaylara bölünmesine Starmer’ın politikaları ve U dönüşleri yol açtı. Seçim sistemimizin anti-demokratik yapısını, yeni bir parti kurmak isteyenlere karşı alaycı bir şekilde kullanamazsınız. Parti konferanslarında büyük çoğunluğun orantılı temsil sistemine oy vermesi ironik bir durum. Geçen gün sosyal medyada bir kişi, kaç kişinin kaydolduğunu görünce şöyle yorumladı: Bu, oyları bölmekten çok, geri kazanmakla ilgili.

Aslında, yeni partinin birçok savunucusu, oyların ilerici Yeşil adaylar ve yeni sol parti adayları arasında bölünmesine şiddetle karşı çıkıyor. Aynı zamanda, Filistin konusunda sesini yükselten veya sosyal yardım kesintilerine karşı oy kullanan İşçi Partisi milletvekillerine de el uzatacağız. John McDonnell veya Diane Abbott’a karşı bir sol parti adayı çıkarmak aptalca olur.

Marksist veya radikal sol nasıl tepki gösterdi?

Daha önceki bazı alternatif projelerden farklı olarak, Sosyalist Parti, Counterfire ve Sosyalist İşçi Partisi gibi neredeyse tüm sol gruplar yeni projeyi destekledi ve onu inşa etmeye başlayacak. Bazı bağımsız aktivistler ve sosyalistler, bunun kötü bir şey olduğunu, bu grupların kaçınılmaz olarak olumsuz bir şekilde müdahale edeceğini düşünüyor. Örneğin, bu mizahi makaleyi okuyun.

Eğer açık, kapsayıcı bir partiyseniz, binlerce deneyimli ve adanmış aktivistin katılımına veto koyamazsınız. Bazen Leninist gruplar, kitle hareketinde kaba çalışma tarzlarıyla insanları kendilerinden uzaklaştırırlar. Örneğin, Devrimci Komünist Parti, partiyi devrimci Marksist bir öncü partiye dönüştürmek için projeye katılacağını çoktan açıkladı. Farage, fırsattan istifade ederek, onlardan birini kendi haber programına davet etti.

Kaydolanların dörtte biri veya üçte biri bile katılır ve partiyi kurarsa, goşist politikaların benimsenmesini engellemek mümkün olur. Kısır bir propagandayı etkisiz hale getirmenin anahtarı, tartışma konusunda kesin kurallara sahip olmak ve emekçileri ve ezilenleri savunmak için kitlesel faaliyetlerle partiyi kurmaktır.

Ciddi insanlar, Corbyn/Sultana partisinin Labour’un açıkça solunda yer alacağını ve ona alternatif bir parti kurma fırsatı sunacağını anlıyor. Programı, Corbyn’in ilk döneminde gördüğümüzden daha büyük bir karşı saldırı başlatacak olan Sermaye için kabul edilemez olacaktır. Bugün, devrimci olmayan bir durumda, kapitalist devletin yıkılması konusunda yeni partide net bir çizgi benimsemesi için zaman harcamak aptalca. Marksist akımlar bu tür soruları uygun şekillerde gündeme getirebilir – devrimci bir kutbun veya akımın gelişmesi önemlidir.

Bazı yoldaşlar, seçimçiliği sokaklarda ve işyerlerinde mücadeleyle kaba bir şekilde karşı karşıya getirme eğilimindedir. Herhangi bir sosyalist alternatifin inşası, hükümetin tüm kademelerinde radikal bir varlık olmadan ütopik görünür. Gerçek bir değişim sağlanacaksa, öz-örgütlenmeye dayalı mücadelelerin yükselişi bile siyasi bir strateji ve sonuç gerektirir.

Biz İkinci bir Labour Party istemiyoruz.

Öte yandan, yeni partinin Labour’un başarısız Corbyn liderliğinin kartlarını tekrar oynamasını da istemiyoruz. Partiye katılan birçok kişi, Blair ve Starmer’ın yok ettiğini düşündükleri İşçi Partisi’ni kurtarmak için bir fırsat olarak görecek. Bazıları bunu, İşçi Partisi liderliğine baskı yapmak, hatta Starmer ve sağ kanadı zorla çıkarmak ve ardından ana parti ile yeniden birleşmek için bir öncü grup olarak görebilir.

James Schneider, Sidecar sitesinde verdiği son röportajda bu konulara ilişkin yerinde yorumlarda bulunuyor.

Yeni parti, devleti yönettiğimiz hayali sol-teknokratik gelecek için mükemmel bir sosyal bakım politikası geliştirmekle tüm zamanını harcarsa, hiçbir yere varamayız. Kendini, mevcut partiden daha iyi bir politikaya sahip ama gerçek halk katılımı için hiçbir çıkış yolu olmayan bir İşçi Partisi 2.0 olarak görürse, karşı güçler tarafından yok edilecektir. Corbyn döneminde, İşçi Partisi üyeleri, kendileri fail ve lider olmak yerine, genellikle tepedeki bir avuç insanın karar vermesini beklemek zorunda kaldıkları bir durumda sıkışıp kalmıştık. Bu hatayı tekrarlamamalıyız.

Schneider, dar seçimcilik yerine, halkın gücünü geliştirmenin önemini vurguluyor. Parti, işyerlerimizde ve sivil toplumda öz-örgütlenmeyi geliştirmeye yatırım yapmalı.

Onun ifadesini beğendim: gülümseyen sınıf savaşı. Başka bir deyişle, yeni bir çığır açan ve daha iyi bir siyasi kültür geliştiren bir partiye ihtiyacımız var. Ana akım medyanın anlatısına karşı cesur ve mücadeleci olmalı. İşçi Partisi’ne katılan binlerce yeni aktivisti bir kez elimizden kaçırdık. İşçi Partisi’nin işleyişiyle ilgilenmediler ve uzaklaştılar. Bu seferki avantajımız, insanları önceden var olan, zihinleri körelten bir kuruma dahil etmiyor olmamız. En azından farklı bir şey yapma şansımız var.

Peki ya Yeşiller?

Bence Schneider Yeşillere karşı oldukça olumsuz. Onların matematiksel bir seçimci yaklaşımı olduğunu ve Extinction Rebellion gibi grupların daha fazla etki yarattığını öne sürüyor. Bence anketlerde %10 oy oranı ve 800 kadar meclis üyesi ve milletvekili sayısını dört katına çıkarma becerisi, belirli bir etkinin kanıtıdır.

Daha radikal gruplar oldukça hızlı bir şekilde yükselip düşebilir. Yeşiller heterojen bir yapıya sahiptir – Kuzey Londra, Bristol veya kırsal Norfolk’ta farklı özelliklere sahiptirler. Zack Polanski liderliği kazanırsa, radikal kanat güçlenecek ve İşçi Partisi’nin zayıf olduğu şehirler gibi bölgelerde seçim ittifaklarının önü açılacaktır.

Anketlere göre, bir düzine veya daha fazla milletvekili olan yeni bir sol partinin, Yeşiller ile birlikte, parlamentoda çoğunluğu elde edemeyen bir hükümetin kurulması durumunda belirleyici bir rol oynayabileceği konuşuluyor. İngiliz siyasetinin değişkenliği göz önüne alındığında, bu ihtimal göz ardı edilemez.

Bildiğimiz şey, Yunanistan, İspanya ve İtalya’da yeni sol partilerin, İşçi Partisi türü partilerle hükümet ittifakı konularında büyük hasar aldığıdır. Genel bir koalisyon kurmadan ve bakanlık almadan, ilerici politikalara bağlı bir hükümete dış destek vermek mümkün olabilir.

Portekiz’de birkaç yıl önce Sol Blok ve KP bunu yaptı. Bu, aşırı sağcı veya neo-faşist bir hükümetin kurulmasını engelliyorsa, anlaşılabilir bir durumdur. Ancak, parlamentoda çoğunluğu elde edemeyen bir hükümetin kurulması tartışması gündemi domine etmemeli.

Sultana’nın kararlı hamlesi

Bugün kayıt olanların sayısından herkesin görebileceği gibi, bu durumu Respect, Socialist Alliance veya Left Unity gibi eski sol projelerle aynı kefeye koyup geçiştiremeyiz. Bu farklı bir ölçekte. Sürecin kolay olmamasına insanlar şaşırıyor gibi görünüyor, ancak riskler bu kadar yüksek ve tarihi bir fırsat varken, insanlar tutkulu olacak ve kendi köşelerini savunacaklardır.

Zarah Sultana’nın katkısını küçümsememeliyiz. O, akşamları restoran seçmek için her zaman çok uzun zaman harcayan köklü bir grupla tatile gelen yeni bir arkadaş gibiydi. En az yarım saat boşa geçmişti restoran seçerken ve o daha fazla zaman kaybetmeden gidip oturmaya karar verdi, diğerleri de isteksizce onu takip etti.

Tabii ki, köklü grupta yeni arkadaşın küstahlığı hakkında şikayetler vardı. Corbyn’in danışmanları ve ekibi, Sultana tarafından gafil avlanmış ve rahatsız olmuştu. Ama en azından o harekete geçilmesini sağladı. Daha da önemlisi, yeni oluşumun çekiciliğini artırdı. O başka bir nesilden, bir kadın ve Güney Asya kökenli. Zarah, İşçi Partisi’nin Filistin yüzünden kaybettiği nesli simgeliyor.

Aynı zamanda, gevşek bir federasyon fikri, bir konferans ve partiye üye olma planları tarafından geride bırakılmış gibi görünüyor. Corbyn’e yakın olan Scheider, demokratik bir yapı ve kolektif liderlikten yana. Ayrıntılar önemlidir, ancak partinin demokratik bir şekilde kurulması ve Starmer’ın solunda bir alternatif arayan milyonlarca insan için ulusal bir odak noktası olması ihtimali yüksek.

29 Temmuz 2025

Kaynak: https://anticapitalistresistance.org/new-left-party-an-historic-opportunity/

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Tarihte Yeni Bir Başlangıç Noktası: Lenin – Victor Serge

Anarşizmden olduğu kadar Marksizmden de beslenen Bolşevik Partinin militanı, Komünist Enternasyonalin tercümanı ve Sol Muhalefetin “şairi” Victor Serge bu yazıyı 1937 yılında, İspanyol devriminin partilerinden POUM’un yayın organı La Batalla için kaleme alır. Serge’in biyografisi Bir Devrimcinin Hatıraları Yazın Yayıncılık tarafından yayınlanmıştır.

21 Ocak 1924’te insanüstü bir çalışma sonucu bitkin düşerek hayatını kaybetti, Lenin. Hemen hemen iki yıldır hastalığı onu hareketsiz kılıp koltuğa mahkûm etmişti ve o dönemin fotoğraflarının da tanıklık ettiği gibi suratında feci bir kaygı ifadesi vardı. Ne var ki zekâsı yerindeydi ve kimi zaman parıltıyla kendini gösteriyordu. O anlarda içindeki o derin tasayı ifade ediyordu. Büyük bir ferasetle kurduğu rejimin ciddi kusurlarını görüyor ve bundan kaygılanıyordu. Yeniden çalışabilme, çözümler ve müttefikler arama, tehditleri bertaraf etme takıntısının eşlik ettiği hastalığıyla son mücadelesinin hikayesinden daha trajiği yoktur. Ve şurası kesin ki eğer Lenin birkaç yıl daha yaşamış olsaydı devrimin seyri, olumlu anlamda derinden değiştirilmiş olacaktı.

Sahip olduğu otoritenin ve o engin zekâsının olayların seyrinin üzerinde etki edeceği şüphe götürmez. Belki sosyalist devleti köylülerle bir anlaşmaya yönlendirebilir ve böylece içerdeki gerici eğilimleri hafifletebilir ya da bir ihtimal bunların üstesinden gelebilirdi. Ama belki de bu kavgada yenik düşecekti, tıpkı kendisininkine eşit bir başka zekanın yenik düştüğü gibi[1].

Tarih, koşullara göre büyük dehaları veya vasat zekalıları kullanarak ilerler. Napolyon’dan sonra Sedan muharebesinin adamı, küçük Napolyon’u yarattı örneğin Tarih. Tesadüf ile kaçınılmazlık iç içe geçer. Bireylerin kaderi tesadüfe bağlıdır, toplumsal sonuçlar ise kaçınılmazlığa. Bu kaçınılmazlık da tesadüfü sürükleyip onu parçalar… O kadar çok ekonomik ve tarihsel sebep devrimin aşınmasına katkıda bulunmuştur ki eğer Lenin daha uzun yaşamış olsaydı muhtemelen o da o büyük devrim günlerindeki yoldaşlarıyla aynı kaderi paylaşırdı. Ancak rejim daha düzgün olurdu.

Bu kesinlikle kötümser bir bakış açısı değil. Doğaya hâkim olmak için insanın onu anlaması ve onu uyum sağlaması gerek. Paratoneri inşa etmek için yıldırımın düşeceğini ve nasıl düşeceğini bilmek gerekir. Toplumu dönüştürmek ve evrimini ayırt etmek için en güçlü gerekliliğe, iktisadi gerekliliğe boyun eğmek gerekir. Marksist bilim budur. Marx ve Engels, iki dürüst araştırmacı, modern üretim sürecini incelediler ve kitlelerin daha fazla refah ve daha adil bir yaşam özlemi olan sosyalizmin zorunluluğu sonucuna vardılar, böylece ütopyadan bilime geçtiler.

Lenin’le birlikte ise sosyalizm bilimden eyleme geçti.

Ekim’den kısa zaman önce koşullar sorunları sadeleştirmişti. Savaş her şeyi birkaç seçeneğe indirgemişti, olmak veya olmamak türünden. Ancak cesarete ihtiyaç vardı, öncelikle bunları görebilmek, gördükten sonra da cüretkarca harekete geçmek için. Çünkü artık eskisi gibi yaşanamazdı. Geçmişten kopmak lazımdı. Ve çoğu kez rutinin ve yanılsamaların tutsağı olan insanlar için en zoru genellikle budur. Lenin’in yazıları büyük bir zenginlik taşır. Fakat hiçbir zaman 1917’nin o altı ayındaki kadar değerli olmamışlardır. Kaotik olayların ortasında emin adımlarla belirlediği yönde yürüyen bir tek kendisiydi. Şunu anlamıştı ki istikrarsız bir durumda, ikisi de muhtemel iki diktatörlük, işçi sınıfınınki ile gericiliğinki arasında bulunuyorlardı; ya eyleme geçmek ya da felakete teslim olmak dışında başka seçenek yoktu. Lenin’in bakış açısı devrimci tutkunun ürünü değildi, çünkü her tutku gibi o da körleşebilirdi. Siyasetçi ve iktisatçının verili durumun gündelik analizine dayalı kanısının ürünüydü.

Lenin her şeyi göz önünde bulunduruyordu: üretimin durumu, dönüşümler, burjuvazinin niyetleri ve imkanları, hala iktidarda bulunan generallerle avukatların zihniyeti, kent ve kır kitlelerinin özlemleri. Ve nihayet, zamanın geldiği sonucuna vardı. Finlandiya’da deniz kenarında bir kulübeye sığınmış halde ekim başında Merkez Komiteye şöyle yazıyordu:

“Değerli yoldaşlar, olayların gidişatı bize görevimi öylesine açıkça gösteriyor ki beklemenin kendisi şimdiden bir suçtur. Köylü hareketi giderek artan bir güçle gelişiyor. Askerler bizlere her geçen gün daha büyük bir sempati sergiliyorlar. Moskova’da asker oylarının %99’una güvenebiliriz; Finlandiya birlikleri ve donanma hükümete karşı. Sol sosyalist-devrimcilerle ittifak halinde olduğumuzda ülkede çoğunluk konumundayız. Bu koşullarda beklemek bir suç teşkil eder…”

Lenin’in eseri tarihte yeni bir başlangıç noktasını teşkil ediyor; kişisel çıkar gütmeyişin, işçi sınıfına adanmışlığın, Marksist düşüncenin sınıf mücadelesine dikkatlice uygulanışının muazzam bir örneği… İşte biz bakışlarımızı bir ışığa çevirir gibi tüm bunlara bakıyoruz, yoksa ondan geriye kalan ve Kremlin’de rezalet bir anıtkabirde mumyalanmış iç karartıcı artıklarına değil.

Ve şöyle devam ediyor:

“Zaferimiz kesin. Kan akıtmadan onu elde etme ihtimalimiz çok yüksek”.

Hayatının en zorlu döneminde onu birçok kez gördüm. Kimse ondan daha sade değildi. Kimse, büyük deha -ki hiç şüphesiz öyleydi-, büyük şef, Sovyet devletinin kurucusu rollerini oynama eğilimine ondan daha uzak değildi. Kendisi hakkında böylesi ifadeler kullanıldığını duysa çok öfkelenirdi. Parti içinde tartışmalar şiddetlenince en büyük tehdidi şuydu: “Merkez Komiteye istifamı sunuyorum, tekrar sade bir militan oluyorum ve kendi bakış açımı tabanda savunacağım…”

Hala İsveç’te mülteciyken giydiği eski kıyafetleri giyiyordu. Ellinci doğum gününü kutlamak söz konusu olduğunda neredeyse öfkeleniyordu: ve birkaç yoldaşın düzenlediği gecede ancak yirmi dakika kadar kalmıştı.

Kamenev onun bütün eserlerini yayınlamaktan söz ettiğinde, hiddetlenerek şöyle yanıt vermişti Lenin: “Neden ki? Otuz yılda birçok şey yazıldı. Yok, bence değmez”.

Kendisini yanılmaz görmüyordu ve zaten öyle de değildi. Büyük hatalar yaptı. Ve çoğu kez en doğru eylemin ortasında bir hata onun o olağanüstü ferasetini azaltmıyordu. Genel olarak baktığımızda Lenin’in eseri tarihte yeni bir başlangıç noktasını teşkil ediyor; kişisel çıkar gütmeyişin, işçi sınıfına adanmışlığın, Marksist düşüncenin sınıf mücadelesine dikkatlice uygulanışının muazzam bir örneği… İşte biz bakışlarımızı bir ışığa çevirir gibi tüm bunlara bakıyoruz, yoksa ondan geriye kalan ve Kremlin’de rezalet bir anıtkabirde mumyalanmış iç karartıcı artıklarına değil.

Çeviri: Uraz Aydın

Kaynak: https://www.marxists.org/francais/cmo/n23-avr-mai-2004/JVictor_Serge_6_corr.pdf


[1] Serge burada Troçki’ye ve Sol Muhalefetin Buharin-Stalin yönetimine karşı yenilgisine göndermede bulunuyor.