İmdat Freni

admin

Suriye’de Neoliberal Politikalara karşı Gösteriler Yoğunlaşıyor – Joseph Daher

Şubat ayının ilk haftaları, hükümetin ekonomik yönelimlerine ve yaşam ile çalışma koşullarındaki kötüleşmeye karşı toplumsal muhalefet hareketinin belirgin biçimde yoğunlaşmasına sahne oldu. Başkent Şam’da ve ülkenin diğer bölgelerinde, elektriğe yapılan ve %5.000 ile %6.000’i aşan tarihî zam artışlarına karşı Ocak ayının sonundan bu yana gösteriler ve protestolar sürüyor.

Enerji Bakanlığı’nın yeni tarifeleri gözden geçirebileceği ve elektrik fiyat artışı kararını yeniden incelemek üzere yeni bir komisyon kurulduğu yönünde söylentiler dolaşsa da, şu ana kadar resmî bir karar alınmış değil.

Tartus ve Lazkiye kentlerindeki öğretmenler, Eğitim Bakanlığı’nın bu iki bölgeye yerleşmiş ve mesleki durumlarını resmîleştirmek için gerekli işlemleri tamamlamış öğretmenleri kendi memleketlerine geri gönderme kararına karşı bir haftadan uzun süredir protestolarını sürdürüyor. Öğretmenler bu kararı sert biçimde kınayarak, çoğunun yıllardır bu iki bölgede yaşadığını ve memleketlerine geri dönmelerini sağlayacak mali ve toplumsal imkânlara sahip olmadığını vurguladı.

Göstericiler bu uygulamayı meslekleri için “idam kararı” olarak nitelendirdi ve bunun binlerce öğretmenin toplu işten çıkarılmasının habercisi olduğunu belirtti. Tartus’taki öğretmenler sendikasının yerel şube başkanı Yakup Muhammed Halid, sendikanın sözleşmeli öğretmenlerin “meşru” taleplerini desteklediğini, onların ihtiyaçlarına yanıt vermek ve çıkarlarını yasa çerçevesinde savunmakla yükümlü olduğunu ifade etti. Özellikle, öğretmenlerin göreve alındıkları vilayete geri gönderilmeleri kararı sonrasında mali ve psikolojik zarar gördüklerini dile getirdi.

Öte yandan kamyon şoförleri de, taleplerinin yetkililer tarafından dikkate alınmaması üzerine süresiz greve gittiklerini ve vilayetler arası yük taşımacılığını durdurduklarını açıkladı. Şoförler, “taşıma ücretlerinin resmî tarifesini belirleyen büronun kaldırılmasını” protesto ederek, bu büronun yeniden faaliyete geçirilmesini talep etti. Taşıma fiyatlarının sosyal medyadaki aracılar tarafından belirlenmesinin şoförlerin çalışmalarını olumsuz etkilediğini belirttiler.

Diğer talepleri arasında sendikaların yeniden etkinleştirilmesi ve bir dayanışma fonu kurulması da yer aldı. Ancak devlet, yalnızca yabancı kamyonların ülkeye girişini askıya almak suretiyle taleplere kısmi bir yanıt verdi.

Suriye’nin kuzeyinde, özellikle İdlib ve Halep kırsalında, daha sınırlı ölçüde ise Hama kırsalında öğretmenler kadrolu istihdam, işten çıkarılanların geri alınması ve yaşam maliyetlerindeki artışa paralel bir maaş zammı talebiyle geniş çaplı greve gitti.

Bu bölgelerde bin 700’den fazla okul kapandı. Öğretmenler grevlerine, yetkililerin maaş artışı ve çalışma koşullarının iyileştirilmesine dair sözlerini yerine getirmemesine yanıt olarak “Onur Grevi” adını verdi. Öğretmenler 2025 yılının sonunda da kitlesel gösteriler düzenlemişti.

“Özgür Suriyeli Öğretmenler” adlı bağımsız bir grup, öğretmenlerin %200 oranında maaş artışı talep ettiğini açıkladı. Daha önce duyurulan ve bu yılın başında yürürlüğe girmesi gereken %100’lük maaş artışının uygulanmadığını, bunun da hayal kırıklığını artırarak güveni zedelediğini vurguladı.

Dera ve Hama kırsalında da dayanışma eylemleri bildirildi. Öğretmenler, maaşlara ilişkin taahhütler yerine getirilene ve temel eğitim malzemeleri sağlanana kadar grevin açık uçlu olduğunu ve sınıflarına dönmeyeceklerini ilan etti.

İdlib’de İl Millî Eğitim Müdürü, art arda üç gün devamsızlık yapan her öğretmene (işten çıkarma dâhil) idari yaptırımlar uygulanacağı tehdidinde bulunmasının ardından öğretmenlere ait bir WhatsApp grubundan çıkarıldı. Bu durum büyük bir öfkeye yol açtı. Grev, Suriyeli Öğretmenler Sendikası’nın desteğini aldı. Sendika, talepleri “personelin yaşam, eğitim ve sosyal koşullarını iyileştirmeye yönelik meşru talepler” olarak nitelendirdi ve “bu talepleri desteklediğini ve karşılanmaları için çalışmayı sürdüreceğini” açıkladı.

Açıklamada ayrıca, “haklarını talep eden meslektaşlara yönelik her türlü tehdidin ve cezai uygulamanın” reddedildiği belirtildi. Ancak grev ikinci haftasına girerken, yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve maaş artışı taleplerinin görmezden gelinmesini protesto etmek amacıyla birçok eğitim yöneticisi istifa etti.

Ülkede başka toplumsal hareketler de yaşandı. Lazkiye Limanı işçileri işten çıkarılmalarını protesto etti; Deyrizor’daki fabrika işçileri ise yatırımcı tarafından dayatılan maaş kesintisini reddetti.

Halep’te seyyar satıcılar, 1 Şubat’ta yerel makamların faaliyetlerini yasaklama ya da bazı durumlarda tezgâhlarını sökme kararına karşı sokağa çıktı. Halep’in doğusundaki Bazaa’da belediye çalışanları da maaşlarının üç aydır ödenmemesini protesto etmek için gösteri düzenleyip greve gitti.

Bu eylemler, Suriye hükümetinin izlediği ve yeniden inşa ile kalıcı bir ekonomik toparlanma için gerekli temelleri sağlamayan ekonomi politikalarına karşı halk sınıflarındaki artan hoşnutsuzluğu yansıtıyor.

Güneydeki Kuneytra vilayetinde, Tarımsal Araştırma Merkezi çalışanları 65 keyfi işten çıkarmayı protesto etmek için yürüyüş düzenleyerek kararın iptalini talep etti. Yerel işçi sendikası başkanı Bassam el-Said, bu kararı “özellikle bu zorlu yaşam koşullarında adaletsiz, keyfi, kabul edilemez ve kınanması gereken bir uygulama” olarak nitelendirdi. Kuneytra’nın “siyonist düşmanla ön cephede bulunması nedeniyle halkın topraklarını kullanmasını engelleyen özel bir duruma sahip olduğunu” vurguladı.

Kuneytra Araştırma Merkezi’nin resmî olarak 600 çalışana ihtiyaç duyduğunu, ancak hâlihazırda yaklaşık 300 kişinin çalıştığını, buna rağmen hükümetin personel sayısını azaltmaya devam ettiğini ifade etti.

Palmira kentinde yurttaşlar, temel hizmetlerin sağlanmaması ve sağlık ile kamu hizmetlerine destek verilmemesi dâhil olmak üzere halkın taleplerinin sürekli göz ardı edilmesini protesto etti.

İdlib kırsalındaki Dana kentinde de hizmetlerin düşüklüğü ve bölgenin süregelen marjinalleştirilmesine karşı kitlesel gösteriler düzenlendi. Göstericiler, Şam’daki geçiş hükümeti yetkililerinin görevden alınmasını talep etti.

İdlib vilayetinin geniş bölgelerinde temel hizmetlerde belirgin bir gerileme yaşanıyor. Nüfus özellikle elektrik temininin iyileştirilmesini, yolların onarılmasını, kamu hizmetlerinin geliştirilmesini ve yaşam koşullarının düzeltilmesini talep ediyor. Bu talepler, vilayetin çeşitli bölgelerini ve Suriye’nin diğer alanlarını etkileyen sel felaketlerinin ardından daha da güçlenmiş durumda.

Rakka’da ve daha sınırlı ölçüde Deyrizor’da, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) çekilmesinin ve kentin Şam hükümetine bağlı silahlı güçlerin kontrolüne geçmesinin ardından öğretmenler neredeyse her gün gösteriler düzenliyor. Bölgedeki okullarda kadrolu istihdam ve önceki yıllarda kaybettikleri öğretmenlik haklarının iadesini talep ediyorlar.

Ayrıca Deyrizor vilayetinden bir grup aktivist ve yurttaş, “#كفى_ديرالزور_منكوبة” (Deyrizor felaket olmaktan çıksın) etiketiyle geniş çaplı bir kampanya başlattı. Kampanya, vilayette yaşam koşulları ve hizmetlerin çöküşüne yol açtığını belirttikleri “sistematik marjinalleştirmeye” karşı başlatıldı.

Kampanya öncüleri, Cumhurbaşkanlığı’na ve hükümete hitaben yayımladıkları bildiride, Deyrizor’un muazzam petrol ve tarım zenginliklerine rağmen %80’den fazla oranda “felaket bölgesi” hâline geldiğini belirtti. Protestocular, Deyrizor’un resmen “felaket bölgesi” ilan edilmesini, bunun da acil planların ve olağanüstü önlemlerin hayata geçirilmesini gerektirdiğini ifade etti ve bu benzeri görülmemiş ekonomik ve toplumsal kötüleşmeden hükümet yetkililerini doğrudan sorumlu tuttu.

Talepler arasında, vilayet topraklarından çıkarılan petrol ve gaz gelirlerinden belirli bir payın yerel kalkınma ve hizmet projelerine ayrılması, köprülerin ve ana yolların derhâl onarılması yer aldı. Bildiride ayrıca karar alma süreçlerine yerel toplumun ve gerçek uzmanlıkların dâhil edilmesinin önemi, yerel kadroların güçlendirilmesi ve sembolik projeler yerine sürdürülebilir kalkınma projelerinin başlatılması gerektiği vurgulandı; böylece kaynakların yurttaşların yaşamına doğrudan etki etmesi amaçlanıyor.

Kemer sıkma önlemleri ve devletin rolünün azaltılması

Bu gösteriler, Suriye hükümetinin yeniden inşa ve kalıcı bir ekonomik toparlanma için gerekli temelleri sağlamayan ekonomi politikalarına karşı halk sınıflarında büyüyen hoşnutsuzluğu yansıtıyor. Şam yönetimi, ticaretin serbestleştirilmesine, devlet varlıklarının özelleştirilmesine, doğrudan yabancı yatırımların çekilmesine, sert kemer sıkma önlemlerine ve kamu sektörünün küçültülmesine dayalı neoliberal bir ekonomik model benimsedi. Suriyeli yetkililer, kamu işletmelerinin daha fazla özelleştirilmesini ve devletin rolünün azaltılmasını savunmayı sürdürüyor. Bu bağlamda Maliye Bakanı Muhammed Yasser Barna, geçen Ekim ayında verdiği bir röportajda, “Hedefimiz daha küçük bir kamu sektörü ve daha düşük bir bütçeye sahip olmaktır” demişti.

Hatırlanacağı üzere Suriye makamları Ocak 2025’te kamu çalışanlarının üçte birine kadarının işten çıkarılabileceğini açıklamıştı. Ancak işten çıkarmalar veya geçici görevden uzaklaştırmalar için herhangi bir kriter ya da yasal prosedür belirlenmedi. Bu da keyfî tasfiyelere dair kaygıları artırdı.

Ağustos ayı sonunda yetkililer, kamu kurumlarına geçici sözleşmelerin yalnızca zorunlu hâllerde yenilenmesi, personelin uzun süreli izinlerinin sonlandırılması ve memurların 1 Eylül 2025 itibarıyla görevlerine dönmesi talimatını verdi. Ancak birçok bakanlık ve kurumda, çeşitli gerekçeler ileri sürülerek personelin görevine iadesi reddedildi.

Kamu çalışanlarının işten çıkarılması süreci devam ediyor. Yılbaşından bu yana çeşitli bakanlıklar dalgalar hâlinde tasfiyeler gerçekleştirdi: Lazkiye’de tarım müdürlüklerinde 300’den fazla kişi, Lazkiye Tahıl Kurumu şubesinde 40’tan fazla kişi, Tartus vilayetindeki Tarım Bakanlığı’nda 200 kişi, Suriye İnşaat ve Kalkınma Şirketi’nde 400 çalışan, Humus, Lazkiye ve Hama’daki elektrik müdürlüklerinde yüzlerce kişi, Enformasyon Bakanlığı’nda onlarca kişi işten çıkarıldı. Ayrıca bazı çalışanların sözleşmeleri yenilenmedi; örneğin yılın başında Halep Belediye Meclisi’nde 180’den fazla çalışanın sözleşmesi uzatılmadı.

Bu önlemler, ekonomik gücün yeni yönetici elitin ve onun iş ağlarının elinde daha fazla yoğunlaşmasını pekiştiren politika ve kararlarla birlikte hayata geçirildi. Oysa Suriyelilerin büyük çoğunluğu yoksulluk içinde yaşamaya ve alım gücünü kaybetmeye devam ediyor.

Aynı zamanda, emeğin çıkarları yerine sermayeye öncelik verilmesi, 2026 tarihli 29 sayılı kararname ile bir kez daha ortaya çıktı. Bu kararname, yürürlüğe giriş tarihinden itibaren bir yıl içinde ödenmesi koşuluyla, işverenleri sigorta primlerinin gecikmesine ilişkin faiz ve cezalardan muaf tutuyor.

Bu düzenleme, kamu sigorta kurumunu zayıflatarak emeklilik maaşlarının iyileştirilmesi için gerekli nakit kaynaklardan mahrum bırakıyor. Kararname işverenleri korurken, işçileri sosyal güvence ağından, iş kazası tazminatlarından ve emeklilik maaşından yoksun bırakmış durumda.

Tabandan örgütlü halk seferberliği olanakları nelerdir?

Sendika yöneticilerinin büyük çoğunluğu fiilen devlet yetkilileriyle uyumlu hareket etmektedir. Yeni Suriye yönetimi, neoliberal ekonomik yönelimi ve kemer sıkma politikalarına paralel olarak, tıpkı devlet kurumlarında yaptığı gibi ekonomik ve toplumsal aktörler üzerindeki denetimini pekiştirecek adımlar atmıştır. Sendikaların ve meslek örgütlerinin başına, yeni bir yönetimin seçimle belirlenmesine olanak tanımadan kendi sadık isimlerini atamıştır. Öğretmenler sendikası, kuzeydeki meslektaşlarına verdiği desteğin hiçbir şekilde Suriye devletine karşı olumsuz bir tutum anlamına gelmediğini açıklamıştır.

Bununla birlikte, bazı sendika ve meslek örgütleri daha fazla bağımsızlık elde etmek için girişimlerde bulunmuştur; öğretmenler sendikası buna örnektir.

Örneğin Suriye Gazeteciler Derneği, Enformasyon Bakanlığı’nın Şubat ortasında bir “mesleki etik kuralları” yayımlama niyetini yakın zamanda kınamıştır. Dernek bunu, “geçiş dönemi anayasal bildirgesinin ruhuna ve lafzına aykırı”, “tanınmış mesleki standartlara saygısızlık” ve mesleki bağımsızlığa ilişkin anayasal bildirgede yer alan “uluslararası taahhütlerin ihlali” olarak değerlendirmiş; ayrıca “özgürlükler alanındaki kazanımların gerilemesi” tehlikesine karşı uyarmıştır. Bu sürecin “tamamen mesleki bir mesele” olduğunu ve Suriye Gazeteciler Derneği ile Suriye Gazeteciler Sendikası’nın, gazetecilerin meşru temsilcileri olarak Uluslararası Gazeteciler Federasyonu’yla eşgüdüm içinde yürütmesi gereken bir alan olduğunu savunmuştur. Dernek, Enformasyon Bakanlığı’nın bir “ahlaki denetim organına” dönüştürülmesi riskine dikkat çekerek bunun özgür araştırmacı gazeteciliğin önünü keseceğini ve sansür sistemini yeniden üreteceğini belirtmiştir. Bağımsız olmayan sendikalardan çıkan her türlü etik kuralının “mesleki meşruiyetten yoksun” olacağını vurgulamıştır.

Neoliberal yönelim ve kemer sıkma politikalarıyla eşzamanlı olarak yeni yönetim, ekonomik ve toplumsal aktörler üzerindeki kontrolünü, devlet kurumlarında yaptığı gibi, sistematik biçimde güçlendirmiştir.

Bu çerçevede, iktidardaki devlet otoritelerinden bağımsız, demokratik ve kitlesel sendikal örgütlenmeler için mücadele, hem halkın yaşam ve çalışma koşullarını iyileştirmek hem de daha genel olarak demokratik hakları ve toplumsal adalet ile eşitliğe dayalı bir ekonomik sistemi savunmak açısından hayati önemdedir.

Sendikalardan feminist örgütlere, yerel topluluk inisiyatiflerinden ilerici siyasal partilere ve ulusal yapılara kadar halk örgütlerinin inşa edilmesi ve yeniden inşa edilmesi yönünde yaygın bir ihtiyaç bulunmaktadır. Aynı zamanda bu yapıların birbirleriyle birleşik bir hat oluşturması gerekmektedir.

Nitekim demokrasinin sosyal, ekonomik, kültürel ve ulusal haklar alanına genişlemesi tarihsel olarak her zaman tabandan yürütülen ve başarıya ulaşan mücadelelerin ürünü olmuştur: ekonomik ve sivil haklar, oy hakkı, sendikalaşma, toplumsal cinsiyet eşitliği gibi kazanımlar bu şekilde elde edilmiştir. Sömürü ve baskıya karşı mücadeleleri birbirine bağlamak, halk sınıflarının çıkarlarına dayanan bir siyasal alternatif inşa etmenin temel yoludur.

Joseph Daher

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Ekososyalist bir Yapay Zekâ Eleştirisi için Tezler – Daniel Tanuro


Bu metin esas olarak üretken yapay zekâya (YZ) odaklanmaktadır. Tezler biçimindeki (eşit olmayan ölçüde geliştirilmiş) formülasyon, kesinlikler ortaya koymayı değil, anlatımın özlülüğü yoluyla tartışmayı kolaylaştırmayı amaçlamaktadır.

Zekâlar ve İnsan Zekâsı

  1. Zekâ dediğimiz şey, farkı kavramayı, yeniyi idrak etmeyi, zamanı kesintiye uğratan olaylar akışı içinde mümkün olanı önceden sezmeyi sağlayan yetidir.
  2. Zekâ, canlılığın doğrusal olmayan evriminin ortaya çıkardığı bir üründür.
    Doğa sıçramalar yapar. Cansız şeyler zekâya sahip değildir. Bitkilerle mantarların simbiyotik örgütlenmeleri, öngörü ya da bilinç olmaksızın iletişim kurar ve olaylara uyum sağlar. Burada tanımlandığı biçimiyle zekâ, hayvanlar âleminde ortaya çıkar ve farklı biçimler ile dereceler gösterir. Tek hücrelilerde ve beyni olmayan organizmalarda ise, “hayatta kalma içgüdüsü” (hayatta kalma mekanizmaları) ile örtüşür.
  3. İnsan zekâsı, az sayıda veriden hareketle yüksek bir soyutlama kapasitesini, gelişkin bir iletişimi, düşünceyi ve hem bireysel hem kolektif olarak karmaşık simgesel üretimlerde ifadesini bulan gelişmiş bir manevi yaşamı birleştirir.
  4. Homo sapiens, daha çok küçük yaşta çevresindeki düzenlilikleri ve simetrileri, dolayısıyla nadir ya da sıra dışı olanı ayırt eder. Diğer primatlarda bulunmayan bu yeti, türümüzün nesneleri akıl yoluyla sınıflandırma ve mekanizmalarını bilim aracılığıyla çözme kapasitesinin temelini oluşturur.
  5. İnsan toplumu olmaksızın, iletişim kuran ve işbirliği yapan bir bedenler bütünü olmaksızın ne düşünsel (refleksif) zekâ, ne manevi yaşam, ne de bilinç vardır.
    Zekâmızın özellikleri hem fiziksel özelliklerden (beynin hacmi ve yapısı, iki ayak üzerinde yürüme, elin uzmanlaşması, ses aygıtı) hem de Homo sapiens’in toplumsal bir memeli olmasından kaynaklanır. Türümüzün yavruları ancak uzun süreli ebeveyn bakımıyla hayatta kalabilir; karmaşık sözdizimsel bir dil aracılığıyla iletişim kurarız; doğayla toplumsal ilişkimiz ise araçlar yardımıyla gerçekleştirilen emek tarafından dolayımlanır. Bu özellikler, Homo sapiens’e çoklu zekâ biçimleri ve insanlığın ontogenetik gelişimini anlamada belirleyici olan yüksek bir uyarlanabilirlik kazandırır.
  6. Tin, düşünce ve bilinç, beynin gelişimine / işleyişine olduğu kadar bedenin genel gelişimine / işleyişine de bağlıdır.
    Tin, düşünce ve bilinç beynin belirli bir bölgesinde yerelleştirilemez. Bu özellikler, insanların fiziksel, ruhsal ve kolektif olarak geliştiği bireyleşme sürecinde adeta salgılanır.
  7. İnsan zekâsı yalnızca toplumsal değil, aynı zamanda ekosistemiktir.
    Genç insanların biçimleri, düzenlilikleri ve istisnaları tanıma ve sınıflandırma kapasitesi; iklim, mevsimler ve biyotoplar tarafından biçimlendirilir. Zekâmız, yeryüzündeki fauna ve floranın olağanüstü çeşitliliği ve bunların fiziksel dünya ile kurduğu ilişkilerin karmaşıklığı sayesinde zenginleşir.
  8. Zekâ zorunlu olarak aklı ve duyguyu; olanın bilgisini, artık olmayanın hatırasını ve olabilecek olanın arzusunu birleştirir.
    Duygu – etimolojik olarak “harekete geçiren”, “insanı kendinden çıkaran” – ben ile başkalık; arzulanan dünya ile mevcut dünya; tasarı ile onun gerçekleşmesi; var olan ile yok olan arasındaki gerilimden doğar. Etiğin temelini oluşturur ve bu nedenle aklın bir “ruhsal eklentisi”nden çok daha fazlasıdır: zekâmızın asli bir parçasıdır. Duygu, empati ve etik olmadan akıl tehlikeli biçimde patolojik olurdu.
  9. İnsan zekâsının biçimleri tarihsel ve ekolojik olarak çeşitlenir.
    İnsanlar, varoluşlarını toplumsal olarak üretirken bilgi, teknik ve üretim tarzları geliştirirler. Toplumu, doğayı ve doğayla olan metabolizmalarını dönüştürürler; dolayısıyla iletişim ve işbirliği koşullarını ve buna bağlı olarak zekâlarını da dönüştürürler. Homo sapiens muhtemelen yazının icadından önce ve sonra aynı şekilde düşünmüyordu; sanatsal üretimleri buhar makinesinden önce ve sonra aynı değildi; simgesel evrenleri Arktik tundrada, tropikal ormanda ya da demir ve beton megapollerde farklılık gösterir.
    YZ, Zekâ, Makineleşme ve Kapitalizm
  10. YZ’nin atılımı, kapitalist ilerlemenin yıkıcılığını hızlandırmaktadır.
    Kapitalizmin yükselişi bilimsel ilerlemelerle ritim kazanmıştır. Bilgideki sıçramalar üretim araçlarını geliştirmiş, değişim ağlarını genişletmiş, ufukları açmıştır. Ancak bu ilerleme çelişkilidir. Zekâyı akla, aklı da kâr hesabına indirgerken Sermaye her ikisini de sakatlar. Değer yasası aklı absürdleştirir ve duyguyu “bencil hesapların buz gibi sularına” gömer. YZ’nin uygulanması bu eğilimleri hızlandırır: topluluk bağlarının ve biyolojik çeşitliliğin tahribini yoğunlaştırır; böylece zekânın toplumsal ve ekosistemik kaynaklarını yoksullaştırır. Her zamankinden daha geniş bilgi birikimine tanıklık ederken, bilimin araştırma alanlarını daraltır ve araştırmada geri besleme döngülerini teşvik eder.
  11. Başarılarına rağmen YZ zekâ sahibi değildir ve olamaz.
    YZ üzerine araştırmalar beynin işleyişini anlamada ilerlemeler sağlamaktadır. Özellikle yapay sinir ağlarının dili ustalıkla kullanması önemli bir bilimsel atılımdır. Ancak YZ düşünmez, düş görmez, hayal kurmaz. Ne hakkında konuştuğunu bilmeden “konuşur”, çünkü bir dünyası yoktur. Tasarladığı gelecek, istatistiklerde geçmişte baskın olanın türetilmiş bir uzantısıdır. Envanter çıkarma kapasitesi hem baş döndürücü hem de sınırlıdır; çünkü verileri (bizim verilerimiz, ki onlara el koyar!) internet üzerinde dolaşımda bulunan kolektif insan bilgisinin yalnızca bir kısmıyla sınırlıdır.
  12. YZ insanidir, “yapay” değildir. Kapitalist ekstraktivizmi, araçsal aklı ve emeğin boyunduruk altına alınmasını (subsumption) keskinleştirir.
    Algoritmalar, kârı maksimize etmeye çalışan kapitalist-mühendislerin elindedir. Tekel konumları ve küresel hâkimiyetleri sayesinde dijital devler, kâr oranlarının eşitlenmesi mekanizmasından sıyrılırlar. Onların devasa rantlar biriktirmesini sağlayan, emek tarafından yaratılan değerin bu el koyma mekanizmasıdır. Bu rantlar sistemin karakteristik mekanizmalarına dayanır: emek gücünün (özellikle doğanın sunduğu nadir toprak elementlerinin çıkarılması ve rafinasyonu süreçlerinde) (aşırı)sömürüsü ve birikmiş insan bilgisinin ücretsiz biçimde gasp edilmesi. Teknoloji baronları, eski rejim altındaki egemen sınıfın gücüne benzer bir mutlak iktidar arzusundadır; ancak dijital kapitalizm bir feodalizm değildir.
  13. Marx’ın makine eleştirisi, YZ’yi kavramak açısından belirleyicidir.
    Marx’a göre makine, proleteri kapitalist değerlenmeye hizmet eden bir dizi yararlı harekete indirger. Onun zanaatkârlığı parçalanır, yabancılaşmış emeği yaratıcılığını “söndürür”; makinenin eklentisi hâline gelir; makine onun yerini almıştır, o da onurunu yitirir. Makine otomatikleştiğinde, canlı emeğin ölü emek tarafından sahiplenilmesi üretim sürecinin bizzat kendisi olur; böylece makineleşme Sermaye’ye en uygun biçimini kazandırır. Bu noktadan itibaren kapitalist tarafından el konulan kolektif zekâ – nesnelleşmiş emek – canlı emeğe bütünüyle egemen olur; makine hem “düşmanca bir güç” hem de üretimin önkoşulu olarak görünür. Emeğin sermayeye biçimsel tabiiyeti gerçek tabiiyete dönüşür. Marx’ın makineleşme eleştirisi YZ’ye eksiksiz biçimde uygulanabilir.
  14. Tehlike, makinenin bizden “daha zeki” yani “süper zekâ” hâline gelmesi riskinde değildir. Tehlike, YZ’nin mükemmel bir “düşmanca güç”, araçsal aklın saf hâli, nesnelleşmiş kapitalist insanlık dışılığı olmasıdır. Onun gücünü artırmak, bizi egemenliği altına alan ve uçuruma sürükleyen gücü artırmak demektir.
    YZ, Uzun Dalga ve Emeğin Sömürüsü
  15. Emek karşısında YZ, kapitalistin kendisinden bile daha iyi biçimde sermayenin mantığını “cisimleştirir”.
    Kapitalist olmayan bir dünyada başka tür YZ’ler, insanlığı yorucu ve tekrarlı işlerden kurtarabilirdi. Örneğin eğitimde, sağlıkta, ekosistemlerin bakımında, özgül YZ’ler canlı emeğin toplumsal ve ekolojik etkileşimlere odaklanmasını sağlayarak bunları insani bir “özen gösterme” (care) mantığı içinde zenginleştirebilirdi. Ancak gerçek kapitalist dünyada “özen gösterme”, kanserin tespiti, hava tahmini vb. kâra tâbidir. YZ, artı-değeri son damlasına kadar, otomatik olarak, duraksamadan ve dinlenmeden çekip çıkarmak üzere ayarlanmıştır. Canlı emeğin yerine daha fazla ölü emek geçirir; gerçek tabiiyeti idari ve hizmet işlerine kadar genişletir; yaratıcı meslekleri kurutur. Algoritmalar, emeğin denetimine ilişkin Taylorizm mantığını mükemmelleştirir: işçinin faaliyeti, hareketleri, konumu, işlemlerinin sırası, çalışma ve hareket süreleri uzaktan, doğrudan komuta edilebilir, değerlendirilebilir ve ödüllendirilebilir (ve özellikle cezalandırılabilir). YZ emeği hafifletmek bir yana, onu daha yoğun ve daha sıkıştırılmış hâle getirir.
  16. YZ’nin yeni bir altın çağ vaatleri ciddi bir temelden yoksundur. Hiçbir teknoloji kapitalizmi değer üretiminin çelişkilerinden çıkaramaz.
    YZ’nin uygulanmasıyla verimlilik artışına ilişkin projeksiyonlar şu anda on yıl boyunca yıllık %0,07 ile %0,7 arasında değişmektedir. Bu, uzun bir büyüme dalgasını beslemek için yetersizdir. YZ birikimi yeniden canlandırmaz; sistemik çelişkileri keskinleştirir. Marx’a geri dönersek: makineleşme, “artık dolaysız değere yönelmeyen” ama “üretim için üretime” yönelen devasa bir sabit sermayeyi gerektirir; makinelerin amortismanı ise dolaşımdaki sermaye kısmının “tüketim için tüketime” yönelmesini zorunlu kılar. Ancak bunun için artı-değerin yeterince uzun bir dönem boyunca düzenli olarak gerçekleştirilmesi gerekir. Kırk yıllık ücret kemer sıkma politikalarının ardından ve hegemonya için mücadele eden güçlerin bulunduğu bir dünyada sorun tam da buradadır: milyarlarca akıllı telefon tarafından pazarlanan metaların kalıcı biçimde satılacağını kim garanti edebilir? Ernest Mandel’in sezgileriyle uyumlu olarak, ekososyal sistemik krizin ağırlığı ve değer üretiminin klasik çelişkileri, muhtemelen kapitalist genişlemenin yeni bir uzun dalgasını dışlamaktadır.
  17. YZ’nin gündeminde istihdamın canlanması değil, toplumsal ve çevresel yağmanın derinleşmesi vardır.
    Önceki teknolojik devrimlerin aksine, YZ’nin yol açtığı iş kayıplarının eşdeğer yeni işlevlerin gelişmesiyle telafi edilme olasılığı düşüktür. Sabit sermayenin devasa ölçüde büyümesi kâr oranını düşürme eğiliminde olduğundan, sermaye bilinen karşı-eğilimlere başvurur: ücretsiz doğal kaynakların ve düşük ücretli emek gücünün daha yoğun yağmalanması. Ekonominin “maddesizleşmesi” bir mittir. Gerçekte YZ’nin atılımı, ekosistemlerin emperyalistçe sahiplenilmesinde artan bir maddi şiddet ve proletaryanın en acımasız biçimde aşırı sömürülmesiyle (platform kapitalizmi, çocuk emeği, sıfır saat sözleşmeleri vb.) birlikte ilerler. Tüm bu mekanizmalar aynı anda sömürgeci eşitsizlikleri ve engellilik karşıtı, ırkçı ve cinsiyetçi ayrımcılıkları derinleştirir.
  18. YZ yeni bir fiktif sermaye balonunu şişirir ve militarizasyon eğilimini güçlendirir.
    Bir avuç oligopolün YZ’nin geliştirilmesine yatırdığı astronomik meblağlar, para-sermayenin olağanüstü bolluğunu, çağdaş Kapital içindeki finansın ağırlığını ve onun son derece yüksek yoğunlaşma/merkezileşme derecesini yansıtır. Ancak teknik fetişizmi, oligopol içi özgül rekabetle birleştiğinde yatırımcıları körleştirir. Bu yatırımların kendisi, değerlenme sorununa hiçbir çözüm getirmez. YZ beklenen sonuçları vermez, maliyeti çok yüksektir, müşteriler insan temasını tercih eder vb. Böylece YZ yeni bir fiktif sermaye balonunu şişirir. Er ya da geç, şoku hafifletmek için teknoloji sermayesi bugün harika bir ücretsiz hizmet gibi sunulan şeyin kullanımını ve ödemesini dayatacaktır. Ancak bu da yeterli olmayacaktır. YZ’ye hücum, yeni büyük bir finansal krizi tetiklemek ve krizdeki sermayenin silah üretimine bir can simidi olarak yatırım yapma eğilimini hızlandırmak için gerekli tüm unsurları barındırmaktadır.
    Küresel Eşitsizlikler, Uygarlık ve “Tekno-Faşizm”
  19. YZ, emperyalist metropoller ile çevre ülkeler arasındaki uçurumu derinleştirir.
    YZ altyapıları için gerekli devasa sermaye kütlelerini yalnızca en gelişmiş kapitalist ülkelerin güçlü tekelleri seferber edebilir. YZ’nin çılgınca gelişimi, halihazırda en gelişmiş kapitalist ülkeler (özellikle ABD ve Çin) ile düşük ve orta gelirli ülkeler arasındaki eşitsizlikleri derinleştiren ek bir faktördür. Bu bölünme, en çıplak emperyalist-sömürgeci tahakküm mekanizmalarını besler ve emperyalist güçleri göç akışlarını daha da barbarca yönetmeye teşvik eder.
  20. Genel toplumsal açıdan bakıldığında, genel amaçlı YZ zekâyı, yaratıcılığı, empatiyi, etiği ve kamu sağlığını, ruh sağlığını ve özellikle de çocuklarınkini aşındırır.
    İletişim ve işbirliği ayrılmazdır. Bugün algoritmalar birincisini ele geçirirken, dün buhar makineleri ikincisini ele geçirmişti. Bunun doğurduğu zehirli eğilimler çalışma alanını aşar. Toplum genelinde, her zaman farklı olan ötekiyle, insan ve insan olmayanla temas, narsistik bir balon içinde “aynı”nın dolaşımıyla yer değiştirir; makine sırdaşın yerini alır; aşırı bilgi bombardımanı gezgin düşüncenin kanatlarını kırpar; neşeli hakikat arayışı yerini sanal gerçekliklere ve onların yalanlarına duyulan hüzünlü bağımlılığa bırakır; farklı bir gelecek umudu nesnelleştirilmiş bir geçmişin istatistiksel derlemesinde kaybolur.
  21. YZ, sermayeye emeği hiç olmadığı kadar tabi kılmasında yardım ederken, tüm toplumu da hiç olmadığı kadar tabi kılmasına yardım eder.
    Yeniden üretim alanında, “sosyal” ağlar aracılığıyla YZ, emeğin sömürüsüyle üretilen artı-değerin gerçekleştirilme imkânlarını katlar. Metaların dolaşımını hızlandırır ve zihinlerin tüketimci boyunduruk altına alınmasını yoğunlaştırır. Sanayi devriminin makineleşmesi, üreticinin emek süreci üzerindeki hâkimiyetini elinden alarak zanaatkârlığını değersizleştiriyordu. YZ ise adeta “yaşam bilgisi”ni, arzuların ve bilincin oluşumunu değersizleştirir. Konuşuyor, anlıyor hatta empati kuruyor gibi görünen makineye ücretsiz erişim, ileride paraya tahvil edilecek duygusal bağımlılıklar yaratır. Emeğin tabiiyeti yaşamın tabiiyetine dönüşür.
  22. Doğru ile yanlışı ayırt edememe yetmezliği nedeniyle YZ, üstünlükçülüğü, güçlünün hukukunu, zayıfın tasfiyesini, herkesin herkese karşı mücadelesinde amacın aracı meşrulaştırmasını teşvik eder.
    Çocuklar hakikat kavramını toplumsallaşma ve dil öğrenimi yoluyla edinirler. YZ ne canlı ne de toplumsal olduğundan, ahlak kavramı ona yabancıdır. Makineye “kendini eğiten” denir; ancak yalan, nefret ve sapkınlıkla kirlenmiş devasa veri kütlelerini kendi başına ayıklayamaz. Düşük ücretli binlerce “tıklama proleteri”, ona “değerler” öğretmekle görevlidir. Bu değerler, işverenlerinin dünya görüşünden türemiştir. YZ’nin intihara meyilli olanlara intihar etmeyi, dolandırıcılara dolandırmayı, tecavüzcülere tecavüz etmeyi kolaylaştırmasına şaşmamak gerekir. Yaratıcılarının suretinde “yalan söyler”, “hile yapar”, “kurnazlık eder” ve “fişinin çekilmesini engellemeye çalışır”.
  23. YZ, siyasi ifadesini bağnaz, ırkçı, maço, LGBTİ+ karşıtı, sömürgeci, çevre düşmanı ve neo-Malthusçu bir “tekno-faşizm”de bulan haydut bir kapitalizmin hizmetindeki mükemmel araçtır.
    Genel amaçlı YZ, kırk yılı aşkın neoliberalizmin beslediği aşırı sağın yükselişini kolaylaştırır. Faşistler onu sosyal ağlar üzerinden kitleleri manipüle etmek ve seçimleri hileyle yönlendirmek için kullanır. Otoriter iktidarlar, tarihte görülmemiş ölçüde nüfusları denetlemek için kullanır. (Giderek daha az) demokratik hükümetler ise göçmenleri takip etmek ve muhalifleri fişlemek için başvurur. YZ’nin bireylerin fikirlerini değiştirmeye yöneltme kapasitesi eşsizdir. Görüntü ve metin üretimi, “katı düşünce”nin beyin mekanizmalarını harekete geçiren ürkütücü bir endoktrinasyon aracıdır. Bazı nörobilim araştırmacıları, bu mekanizmaların birkaç kuşak boyunca aktarılabilecek epigenetik değişimlere yol açabileceğini (Darwin’in öngördüğü bir olasılık) düşünmektedir. Eğer bu doğruysa, YZ insanlığı kalıcı biçimde irrasyonel inançların boyunduruğu altına geri sürükleme potansiyeline sahip olabilir.
    YZ, Ekoloji ve Felaket
  24. YZ, özellikle iklimsel olmak üzere toplumsal-ekolojik felaketi hızlandırır. Gelişimi, “devrilme noktaları”nın aşılmasını tetikler.
    ABD’deki veri merkezleri 2023’te 17 milyar litre su tüketmiştir; bu rakamın 2028’e kadar iki katından fazla artması beklenmektedir. Küresel ölçekte 8000 veri merkezi 2024’te yılda 460 TWh elektrik tüketmiştir; buna 2026’da (2022’ye kıyasla) 160 ile 590 TWh arasında ek tüketim eklenecektir – bu da sırasıyla İsveç’in ve Almanya’nın yıllık tüketimine denktir. Uluslararası Enerji Ajansı’na (IEA) göre bu altyapıların CO₂ emisyonları 2020 ile 2035 arasında üç katına çıkacaktır. YZ için gerekli nadir toprak elementlerinin çıkarılması küresel ölçekte yılda 13 milyar ton atık üretmektedir; bazı çalışmalar 2050’de bunun yüz katından fazlasını öngörmektedir. Bu etkilerden en ağır biçimde, yoksul ülkelerin yoksulları etkilenmektedir: ya doğrudan madencilik faaliyetleri ve yer değiştirmiş veri merkezlerinin pompaladığı su kaynaklarının tükenmesi yoluyla; ya da dolaylı olarak biyolojik çeşitlilik kaybı ve aşırı iklim olayları aracılığıyla.
  25. YZ, kapitalist rekabetin içkin olduğu büyük teknolojik felaket risklerini artırır.
    YZ, özellikle Çin ile ABD arasında mücadele eden devletlerle sıkı sıkıya iç içe geçmiş teknoloji tekelleri arasındaki rekabetin başlıca konusu hâline gelmiştir. Bu nedenle YZ yarışı, doğrudan onun askerî uygulamalara yönelik bir yarıştır. Araştırma süreçleri opaktır ve bilimin “örgütlü şüphecilik” ilkesinden sapmaktadır. Bu yapı, riskleri artıran gizliliği teşvik eder. Daha gelişmiş bir YZ’nin birçok sisteme kendiliğinden entegre edilmesi, temel hizmetleri kesintiye uğratabilir, tehlikeli virüsler üretebilir, nükleer bir saldırıyı tetikleyebilir – üstelik bunun tam olarak nasıl gerçekleştiği bilinmeden… Kapitalist sistemin, bilim tarafından ayrıntılı biçimde belgelenmiş iklimsel devrilmeyi durdurma konusundaki acziyeti, bu senaryoların bilim kurgu olmadığını göstermektedir.
    Gerekli bir Tartışma için Bazı Yönelimler
  26. YZ’nin etkilerine karşı toplumu korumak üzere riskleri belirlemek ve acil önlemler almak için kamusal bir girişim zorunludur.
    Kapitalist çıkarlardan bağımsız bilimsel uzmanlıkla beslenen geniş bir demokratik tartışma, YZ’nin toplumsal yararını değerlendirmeli ve özellikle şu sorun ve düzenlemeleri tartışmaya açmalıdır:
  • YZ araştırma-geliştirme faaliyetleri kapitalist grupların elinden alınmalı ve bilimsel topluluğun usullerine tâbi kılınmalıdır;
  • Model tasarımı, algoritma eğitimi ve şirketlerin kullandığı teknik metodolojiler konusunda tam şeffaflık sağlanmalıdır;
  • YZ’nin sanatsal ve edebî üretim alanında kullanımı yasaklanmalı; veri korsanlığı bastırılmalıdır;
  • Sayısal teknolojilerin kooperatif kullanım girişimleri (Wikipedia vb.), YZ’nin rekabetine ve YZ tarafından korsanlığa karşı korunmalıdır;
  • YZ kullanımıyla toplumsal ilişkilerin insanlıktan çıkarılması riskine karşı “bakım” alanlarında (eğitim, sağlık, erken çocukluk ve yaşlı bakımı, kadına yönelik şiddetin önlenmesi vb.) istihdam korunmalı ve genişletilmeli; kamu idarelerinde yurttaşlara açık gişeler güvence altına alınmalıdır;
  • YZ’nin askerî ve kolluk alanlarındaki uygulamaları yasaklanmalıdır;
  • Irkçı, maço ve LGBTİ+ karşıtı içerikler yasaklanmalıdır;
  • On altı yaş altındaki çocukların sosyal ağlara erişimi kaldırılmalı; teknoloji ve riskleri konusunda eğitim verilmelidir;
  • Okul müfredatları, işbirliğini, doğaya aidiyet duygusunu ve canlıya saygıyı geliştirecek biçimde reforme edilmelidir.
  1. YZ, emek dünyasını; değer zincirinin tüm halkalarında mücadeleleri birleştiren ve işçi denetimini yeniden gündeme getiren, radikal biçimde sömürgecilik karşıtı, mücadeleci bir uluslararası sendikalizmin zorunluluğuyla yüz yüze getirir.
    Big Tech’in rantçı kapitalizminin gücü, madencilikte, nadir toprak elementlerinin rafinasyonunda ve elektronik sanayide milyonlarca işçinin ve çocuğun aşırı sömürüsüne dayanır. Bu açgözlü tekellere ve onların tekno-faşist projesine karşı tutarlı mücadele, değer zincirinin tüm düzeylerinde işçilerin birliğinden geçer. Her yerde sendikaların tanınması ve sendikal özgürlük. İşyerinde YZ’nin uygulanmasına ilişkin olarak işçilerin danışma hakkı zorunlu olmalıdır. Sendikal veto hakkı tanınmalıdır. İş yükünün nicelik ve nitelik bakımından evrimi üzerinde işçi denetimi sağlanmalıdır. Şirketlerde YZ’nin uygulanmasına bağlı işten çıkarmalara karşı, ücret kaybı olmaksızın çalışma süresi kısaltılmalıdır.
  2. Veri merkezlerinin ve YZ’nin diğer ağır altyapılarının inşasına moratoryum uygulanması zorunludur. Her yeni ilerleme, şu unsurları içeren bütünsel bir ekolojik ve toplumsal stratejinin kabulüne bağlanmalıdır: toplumsal eşitsizlikleri azaltmayı hedefleyen bir strateji; kaynakların (su, madenler) sürdürülebilir yönetimi; tahrip edilmiş ekosistemlerin onarımı; ayrıca Paris İklim Anlaşması hedefleriyle uyumlu, sera gazı emisyonlarının bağlayıcı biçimde azaltılmasına yönelik ayrıntılı bir plan.
  3. YZ karşısında bir karşı-kültür geliştirmek. Toplumsal hareketlerde, YZ’nin toplumsal ilişkileri ve fikir tartışmalarını aşındırmasına karşı kolektif pratikler hayata geçirmek.
    Kolektif zekânın oluşumu, yüz yüze gerçekleşen, sözlü ve sözsüz ifadelere imkân tanıyan, demokratik biçimde kararlaştırılan ve değerlendirilen kolektif eylem olmadan mümkün değildir. Sosyal ağlar bir tartışma mekânı değildir. Sol, “konuşan makineler”e duyulan büyülenmeye karşı mücadele etmeli; toplantılarında akıllı telefon kullanımını bilinçli biçimde dışlamaya çalışmalı ve görüş alışverişini ve derinlemesine analizleri hedefleyen basılı yayınları yeniden canlandırmalıdır.
  4. Başka bir dijital, kamusal ve demokratik olanak mümkündür.
    Zorunlu bir servet yeniden dağıtımı çerçevesinde, yerel, bölgesel ve ulusal otoriteler; kullanıcı verilerinin korunmasını güvence altına alan, demokratik denetim altında ücretsiz bir kamusal mesajlaşma, veri depolama ve sosyal ağ altyapısını ücretsiz olarak sağlama imkânına sahip olmalıdır. Ayrıca alanlara göre geliştirilen YZ’lerin de kamusal çerçevede oluşturulması gerekir.
  5. YZ çağında kapitalizme karşı mücadele, solun radikal bir yeniden kuruluşunun gerekliliğini güçlendirir.
    YZ’nin atılımı, solun bocalayışını çarpıcı biçimde görünür kılmaktadır. Bu durum, Marksizmi ve genel olarak solu; üretimcilikten, araçsalcı ideolojilerden (“amaç araçları meşrulaştırır”), ilerleme kültünden ve “teknolojik tarafsızlık” fikrinden arındırma gereğini pekiştirir. Big Tech’in Silikon Vadisi, Shenzhen ve diğer emperyalist merkezlerden yükselen küresel tahakkümü, kampçılığın (campisme) saçmalığını ortaya koymaktadır: sermaye ile kopuş ancak kapitalizmin dünya çapında ortadan kaldırılmasına kadar kesintisiz sürdürülmesi gereken devrimci bir uluslararası perspektif içinde düşünülebilir. Marksizmin ötesinde, solun “aktör-ağ teorisi” gibi post-modern kavrayışlarla da hesaplaşması gerekir: YZ’nin yabancı (alien) doğasının tehlikeli sonuçlarını tam anlamıyla kavramak, insan faaliyetinin bir tür protezi olarak işleyen teknik düzeneklerin, toplumsal etkileri olduğu için toplumsal aktörler olarak görülmesi gerektiği fikrinden vazgeçmeyi gerektirir. Tarihi yapan makineler değil, insanlardır.
  6. YZ’nin tehditleri, kapitalist büyüme uygarlığıyla devrimci, ekososyalist bir kopuşun aciliyetini vurgular.
    YZ’nin tehditleri yalnızca kapitalizmden kaynaklanmaz. Üretim ilişkileri ne olursa olsun, sinir ağları yapısal olarak doğru ile yanlışı ayırt edemeyecek ve farklı bir geleceği tasarlayamayacaktır. Kapitalist mülkiyetin kolektif mülkiyetle değiştirilmesi tek başına, YZ’nin ekolojik ayak izini yeryüzünün sürdürülebilirlik sınırları içine çekmeye yetmez. YZ’nin, piyasanın yarattığı korkunç sorunları yine piyasanın çözmesini sağlayacak bir mucize ilaç gibi davranacağı fikri aklın değil, büyünün ürünüdür. İnsan onuruyla ve türün hayatta kalmasıyla bağdaşan tek perspektif; toplumsal adalet içinde planlanmış, gerçek ihtiyaçların demokratik olarak belirlendiği, ekosistemlere, onların sınırlarına ve kırılgan, yerine konulamaz güzelliklerine saygı gösteren küresel maddi üretimin ekososyalist küçülmesidir.
    Daniel Tanuro
    Bu tezler yazım sürecinin çeşitli aşamalarında Marius Gilbert, Cédric Leterme, Léonard Brice, Michaël Löwy, Christine Poupin, Julia Steinberger ve Mélodie Vandelook’un katkı ve değerlendirmelerinden yararlanmıştır; dikkatleri için kendilerine teşekkür ederim.
    Kaynak
  • A l’Encontre, 11 Şubat 2026:
    https://alencontre.org/ecologie/theses-pour-une-critique-ecosocialiste-de-lintelligence-artificielle.html
    Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Çin’de Biriken Gerilimler: Halk Hareketleri ve Sistemik Yarılmalar – Andrea Ferrario

Mayıs sonu ile Haziran 2025 başı arasında Çin’i kat eden gösteriler, ülkenin toplumsal dokusunda derin gerilimleri ve artan bir istikrarsızlık dinamiğini görünür kılıyor.

Mayıs ayının sonundan Haziran 2025’in başına kadar Çin’de kayda geçen toplumsal seferberliklerin analizi, ülkenin tamamına yayılan sistemik gerilimlere işaret ediyor. Yalıtık olgular olmaktan uzak olan bu gelişmeler, ekonomik sıkıntıların siyasal nitelikli yapısal sorunlarla ve temel özgürlüklerin artan ihlalleriyle iç içe geçtiği mevcut toplumsal durumda derin yarılmaları ortaya koyuyor.

İncelenen dönem, 4 Haziran 1989’daki Tiananmen’in bastırılmasının 36. yıldönümüyle sembolik olarak doruğa ulaşırken, bir haftayı biraz aşkın bir sürede toplumun farklı kesimlerine yoğun biçimde yayılan olağanüstü bir protesto yoğunlaşmasına sahne oldu: sanayi üretimi, inşaat, eğitim, sağlık ve hatta cezaevi sistemi. Bu çapraz mobilizasyonların hızla art arda gelişi, protestoların nedenlerinin belirli sektörel sorunlara indirgenemeyeceğini; tersine, eşzamanlı gelişen daha derin sistemik dinamiklere bağlı olduğunu gösteriyor.

Ayrıntılı biçimde incelenen sekiz “örnek” gün –26 Mayıs–3 Haziran– ayrıca Guangdong’un sanayi eyaletinden kuzeydoğu bölgelerine uzanan ülke çapında bir coğrafi dağılım sergiliyor. Bu da olgunun belirli ekonomik alanlarla sınırlı olmadığını, çağdaş Çin toplumunun dokusundaki yarılmaların genelleşmiş bir dışavurumu olduğunu ortaya koyuyor.

Ödenmeyen ücretlerin birikmesi olgusu: boyutlar ve özellikler

Belgelendirilen protestoların büyük çoğunluğunda ortak payda olarak ücret birikmeleri öne çıkıyor. China Labour Bulletin verilerine göre, 2024’teki toplu protestoların en az %88’i ücretlerin ödenmemesiyle bağlantılıydı; bu da sorunun Çin ekonomisinde ne denli endemik hâle geldiğini gösteriyor. Kuruluş ayrıca, “ücret birikmelerinin 2011’den bu yana grev haritasındaki olayların %76’sını oluşturduğunu” belirtiyor; bu da olgunun on yılı aşkın süredir kalıcı olduğunu gösteriyor.

Chengdu’daki Yunda Express işçilerinin eylemi, bu dinamiklerin karmaşıklığını ve çatışmaların nasıl gelişip kimi zaman nasıl çözüldüğünü gözler önüne seriyor. 30 Mayıs–2 Haziran arasında süren çatışma, yalnızca ücret meselelerinden değil, şirketin dağıtım merkezini tek taraflı olarak Ziyang kentine, Lezhi ilçesine taşıma kararından da kaynaklandı; bu taşınmaya karşılık çalışanlara herhangi bir tazminat ya da alternatif istihdam sunulmadı. İşçiler, araçların giriş-çıkışını engellemek için dağıtım merkezinin girişini kapatarak şirket faaliyetlerini felce uğrattı.

Eylemin seyri gerilimin tırmanışını ortaya koyuyor: 31 Mayıs gecesi polis göstericileri zor kullanarak dağıtmaya çalıştı ve işçilerin tanıklıklarına göre müdahale sırasında bazı çalışanlar darp edildi. Günler süren direniş ve sert müzakerelerin ardından şirket, 2 Haziran’da belirli bir matematiksel formüle göre tazminat ödemeyi kabul etti: bu, ortalama ücret artı 6.000 yuanın hizmet yılıyla çarpılmasıydı. Bu sonuç, baskıcı bağlama rağmen, sürdürülen kolektif baskının –nadiren de olsa– somut kazanımlar sağlayabildiğini gösteriyor.

Üretim sektöründe, Çin ekonomisinin yapısal zorluklarını yansıtan çok sayıda huzursuzluk yaşandı. Örneğin Zhejiang’daki Ningbo’da Rockmoway Clothing işçileri, şirketin maaşlarının %40’ını keyfî biçimde alıkoyma kararına karşı 2–3 Haziran’da iki gün boyunca eylem yaptı. Benzer şekilde, Guangdong’daki Donghai’de BASF şantiyelerinde olduğu gibi, ücret birikmeleri nedeniyle birçok fabrikada uzun süreli grevler görüldü; burada inşaat işçileri 2 Haziran’da ücretlerin ödenmemesini protesto etmek için işi durdurdu.

Sanayideki protestoların coğrafyası, Çin ekonomisinin “motoru” sayılan Guangdong eyaletinde belirgin bir yoğunlaşma gösteriyor. Eyalet, Nisan 2025’te 37 vaka kaydetmişti; bu, tüm bölgeler arasında açık ara en yüksek sayıydı. Bu yoğunlaşma, Çin’in imalat kalbini oluşturan ve ihracata dönük sanayilerin üzerinde artan baskıyı yansıtıyor.

Ticaret savaşının etkisi ve sanayi emeğinin dönüşümü

ABD ile Çin arasındaki ticari gerilimlerin tırmanması, işçilerin koşulları üzerinde doğrudan ve ölçülebilir etkiler yarattı. ABD gümrük vergilerindeki artış –üçüncü ülkelerde Çinli şirketlerce üretilen malları da hedef alarak– belirsizlikleri büyüttü ve işçilerin karşı karşıya olduğu krizi derinleştirdi. Veriler, imalat sektöründe seferberliklerin Mart 2025’te 25 vakadan Nisan’da 39 vakaya yükseldiğini gösteriyor; bu artış, ihracata dönük sanayiler üzerindeki baskının arttığını yansıtıyor.

Gösteriler coğrafi olarak “Çin’in güneybatısındaki, çok sayıda fabrikanın bulunduğu Guangdong eyaletinden, kuzeydoğudaki Jilin eyaletinin Tongliao kentine kadar” yayıldı ve olgunun ulusal ölçekteki dağılımını ortaya koydu. Workers’ Solidarity’nin belirttiği gibi, “bu durum, Çin ekonomik sisteminin sorunlarının uluslararası faaliyetlere de uzandığını yansıtıyor”; nitekim yurtdışındaki projelerde çalışan Çinli işçiler 29 Mayıs’ta Suudi Arabistan ve Umman’da ücretlerini talep etmek için greve gitti.

Dünyanın en büyük üreticilerinden biri olan ve Apple için iPhone tedarik eden Foxconn’daki protestolar özellikle dikkat çekici. Hengyang tesisinde işçiler, sosyal yardımların ve fazla mesai saatlerinin azaltılmasına karşı greve çıktı; Taiyuan tesisinde ise üretim tesislerinin üç saat uzaklıktaki Jincheng’e taşınması planlarını protesto ettiler. Sokak eylemleri sırasında işçiler “Haklarımızın korunmasını istiyoruz” diye haykırdı.

BYD, Çin’in başlıca elektrikli otomobil üreticisi, önemli çalkantılarla da karşı karşıya kaldı. 28 Mart’ta Wuxi fabrikasında 1.000’den fazla işçi, ücret kesintileri, doğum günü primlerinin kaldırılması ve diğer ödeneklerdeki azaltmaları protesto etmek için greve çıktı. Birkaç gün sonra Chengdu fabrikasındaki işçiler de istihdam güvencesi, taşınma süreçlerine ilişkin şeffaflık ve adil tazminat talebiyle eylem yaptı.

Farklı sektörler arasında, hazır giyim ve ayakkabı sanayi krizden özellikle ağır biçimde etkilendi; bu sektörlerde çalışan işçiler sıklıkla ücretlerin ödenmemesinden zarar gördü. Bu endüstriler çoğu zaman küçük ölçekli ve aynı bölgelerde yoğunlaşmış durumda olduğundan, kârlılıktaki düşüş nedeniyle ücretlerin ödenmemesi ya da faaliyetin askıya alınması genellikle birbirine yakın yerlerde ve aynı zamanlarda yaşanıyor. 2024’te imalat sanayisindeki grevler arasında hazır giyim sektörü, elektrik ve elektronik sektöründen (109 vaka) sonra ikinci sırada yer aldı (90 vaka).

“Brother 800” olayı: sistemik umutsuzluğun sembolü

20 Mayıs 2025’te Pingshan ilçesinde Sichuan Jinyu Tekstil Şirketi’ne ait fabrikanın yanması, olayın yerel boyutunu çok aşan sembolik bir anlam kazandı. 27 yaşındaki işçi Wen, kendisine ödenmeyen toplam 5.370 yuan tutarındaki ücretleri nedeniyle işyerini ateşe verdi; medyada ilk etapta aktarılan ve daha sonra polis tarafından yalanlanan 800 yuan değil, bu daha yüksek meblağ söz konusuydu.

Olayların yeniden kurgulanması, bu aşırı eyleme yol açan dinamiklerin karmaşıklığını ortaya koyuyor. Wen, 30 Nisan’da istifasını sunmuştu ve Ücretlerin Ödenmesine İlişkin Geçici Hükümler’in 9. maddesine göre, işten ayrılmanın hemen ardından tüm ücret alacaklarını alması gerekiyordu. 15 Mayıs’ta istifa işlemlerini tamamladığında fabrikanın Wen’e 5.370 yuan (yaklaşık 760 dolar) borcu vardı. Wen derhal ödeme talep etti; ancak mali işler birimi, iç onay prosedürlerini gerekçe göstererek bunu reddetti. Üst amirinden de sonuç alamayınca, polis raporunun ifadesiyle Wen’de bir “intikam arzusu” gelişti.

Yangın, on milyonlarca yuanla ifade edilen ekonomik zarara yol açtı ve failin tutuklanmasıyla sonuçlandı; ancak olay Çin sosyal medyasında “Brother 800” etiketiyle viral hâle geldi. Başta dile getirilen 800 yuan ile gerçekte borçlu olunan 5.370 yuan arasındaki fark, sosyal ağlarda tartışmaları alevlendirdi; pek çok kullanıcı Wen’le dayanışma ifade ederek onu bir suçlu değil, “çaresiz bir kahraman” olarak gördü.

Bu vaka, hukuki koruma mekanizmalarının yapısal işlevsizliğini gözler önüne seriyor. Bir tanığın ironik biçimde belirttiği gibi: “Ücretleri ödenmeyenler hukuki yardım istediğinde hâkimler ortadan kayboldu, çalışma bakanlığı personeli de görünmez oldu. Ama Wen fabrikayı ateşe verdiğinde polis hemen geldi ve savcılar yeniden ortaya çıktı.” Bu eleştiri, sistemin kamu düzeni ihlallerine hızlı tepki verirken, işçilerin haklarının sistematik ihlalleri karşısında atıl kaldığını vurguluyor.

Wen’in aile durumuna ilişkin betimleme –yoksulluk, hasta bir anne, acil para ihtiyacı– bireysel ekonomik sıkıntıların yeterli sosyal korumanın yokluğuyla nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. China Labour Bulletin, olayın “işçileri desteklemek üzere tasarlanmış hukuki ve kurumsal sistemlerde bir kopuşu” temsil ettiğini vurgulayarak, mevcut sendikal yapıların bu süreç boyunca “sessiz kaldığını” ve yetersizliğini ortaya koyuyor.

Kamuoyunun tepkisi, bu sistemik aksaklıklara yönelik yaygın bir öfkeyi yansıtıyor. İnternette viral olan bir yorum şöyle soruyordu: “Bir insan 800 yuan için neden bir fabrikayı yakmak zorunda kalsın? Bu, kelimenin tam anlamıyla aç olduğu anlamına gelmez mi?” Diğerleri ise çifte standardı teşhir etti: protesto eden işçiler “düzen bozucu” diye damgalanırken, ücretleri alıkoyan işverenler yetkililer tarafından tolere ediliyor.

İnşaat ve emlak sektöründeki kriz: aşağı doğru bir sarmal

İnşaat sektörü, Nisan 2025’teki tüm toplu protestoların %54,48’ini oluşturdu; bu oran, Çin emlak piyasasında süregiden krizi yansıtıyor. İnşaat sektöründeki bu yoğunlaşma, 2021’de Evergrande vakasıyla başlayan ve tüm sektöre, hatta genel olarak ekonomiye yayılan emlak krizinin, çalışma koşulları üzerinde yıkıcı etkiler yaratmaya devam ettiğini gösteriyor.

Yarım kalan projeler, yalnızca sektörde çalışan işçileri değil, birikimlerini konut satın almaya yatırmış yurttaşları da ilgilendirdiği için toplumsal gerilimlerin özel bir kaynağı hâline gelmiş durumda. Örneğin Shaanxi eyaletine bağlı Xianyang’da, 30 Mayıs’ta Sunac Shiguang Chenyue projesindeki tamamlanmamış binaların sahipleri, yerel şikâyet merkezinin önünde gösteri düzenleyerek hükümeti inşaat için ayrılan fonları başka amaçlarla kullanmakla suçladı; bu eylem polis tarafından yapılan çok sayıda gözaltıyla sonuçlandı. Shandong eyaletinin Qingdao kentinde ise, 31 Mayıs’ta Heda Xingfucheng adlı yarım kalmış emlak projesinin yüzlerce sahibi Chengyang ilçesinde toplu bir protesto düzenledi; trafiği kapattı ve inşaat sahasına zorla girdi. Birçok mülk sahibi polis şiddetine maruz kaldı.

Bu örnekler, emlak krizinin yalnızca sektör aktörlerini değil, tasarruflarını konut alımına yatırmış olan ve genellikle “orta sınıf” olarak tanımlanan yurttaşları da kapsadığını; dolayısıyla hoşnutsuzluğun toplumsal tabanını genişlettiğini gösteriyor. Ekonomik kriz ile boşa çıkan toplumsal beklentilerin kesişimi, özellikle istikrarsızlaştırıcı bir unsur oluşturuyor.

Protestoların kamu sektörüne yayılması: öğretmenler, doktorlar ve sağlık emekçileri

Yetkililer, geleneksel olarak daha istikrarlı ve sisteme daha bağlı kabul edilen kamu sektörüne protestoların yayılmasından özellikle kaygı duyuyor. Shandong eyaletinde sözleşmeli öğretmenler altı aydır maaşlarını alamıyor. Bir ilkokul öğretmeni durumu şöyle ifade ediyor: “Aylık maaşımız yalnızca yaklaşık 3.000 yuan (400 doların biraz üzerinde) ve altı aydır borç parayla yaşıyoruz.”

Shanxi bölgesinden bir öğretmen, okulunun 2021’den bu yana personele ödenmiş yıl sonu primlerinin geri istenmesini ve ayrıca ders dışı etkinlikler için alınan ücretlerin bir kısmının iade edilmesini talep ettiğini bildirdi. Bu uygulamalar, Xiaohongshu (RedNote) adlı sosyal ağda paylaşılan mesajların da gösterdiği üzere, yaygın bir hoşnutsuzluğa yol açtı.

Sağlık emekçileri de benzer sorunlarla karşı karşıya. Ülkenin kuzeybatısındaki Gansu eyaletinde bir kamu hastanesinde çalışan bir hemşire, aylık maaşının yalnızca 1.300 yuan (200 ABD dolarından az) olduğunu ve performans priminin dört aydır ödenmediğini söyledi. Jiangxi eyaletine bağlı Fuzhou kentinde ise Dongxin No. 6 Hastanesi’nde çalışan doktorlar ve hemşireler, yedi aydır bloke edilen bir primin ödenmesi talebiyle 7 Nisan’da Fuzhou belediye hükümet binasının önünde toplandı.

Guizhou Üniversitesi’nden emekli bir öğretim üyesi olan Zhang’ın da belirttiği gibi: “Geçmişte maaş talep edenler göçmen işçiler ve sanayi işçileriydi; bugün ise öğretmenler, doktorlar ve çöp işçileri de bu durumdan etkileniyor. Bu, Çin’in ‘istikrarlı yapısının’ kırılganlaşmaya başladığını gösteriyor.”

Bu gözlem, niteliksel açıdan temel bir değişime işaret ediyor: Toplumsal hoşnutsuzluğun, kamu sektöründe geleneksel olarak daha ayrıcalıklı kabul edilen kesimlere de yayılması, konjonktürel ekonomik sıkıntıların ötesine geçen bir meşruiyet krizine işaret ediyor.

Cezaevi sisteminde insan hakları ihlalleri: Liu Xijie’nin tanıklığı

Yargı ve cezaevi sistemi, sistematik istismarları açığa çıkaran son derece ağır şiddet vakalarına sahne oldu. Anhui’nin Bozhou kentinden olan ve 2011–2024 yılları arasında Liaoning’deki Fushun 1 No’lu Cezaevi’nde tutulan Liu Xijie, cezaevi polisinin sistematik şiddetini kamuoyu önünde ve isim vererek teşhir etme cesaretini gösterdi; suçlanan görevlilerin adlarını tek tek açıkladı.

Ayrıntılı tanıklığına göre, 2022 Şubat’ı civarında 200’den fazla mahkûm farklı derecelerde işkenceye maruz kaldı. Bunlar arasında elektrikli coplarla yapılan işkenceler, hakaretler ve; yönetmeliğe uygun olmayan yanıtlar, uygunsuz duruşlar ya da battaniyelerin yanlış katlanması gibi küçük “ihlaller” gerekçe gösterilerek uygulanan dayaklar yer alıyordu. Tanıklıklar, bazı cezaevi görevlilerinin bu kötü muamelelerden haz aldığına dair ürpertici ayrıntılar içeriyor: yaşlıların ayaklar altında çiğnenmesi, copların tutukluların ağzına sokulması, mahkûmların dışkı kaçırmasına yol açacak kadar şiddetli elektrik verilmesi gibi.

En ağır vaka, Fan Hongyu’ya ilişkin olanıdır. Fan Hongyu, cezaevi yönetmeliğini ezberlemediği gerekçesiyle defalarca işkence gördükten sonra 19 Şubat 2022’de hayatını kaybetti. Toplumsal gerilimin yüksek olduğu bir anda kamuoyuna açıklanan bu tanıklık, baskı aygıtının temel insan haklarını sistematik biçimde ihlal eden yöntemlere başvurduğunu ve bunun da toplumsal hoşnutsuzluğu besleyen genel baskı iklimine katkıda bulunduğunu ortaya koyuyor.

Öğrenci protestoları: Xuchang vakası ve Tiananmen’in hafızası

Öğrenci hareketlerinin analizi, özellikle anlamlı dinamiklere işaret ediyor. 3 Haziran’da Hunan eyaletinin Changning kentinde, Shangyu Lisesi’nden yüzlerce öğrenci, üniversite giriş sınavlarının yarattığı stresi atmak için kampüs içinde kendiliğinden bir gösteri düzenledi. Başlangıçta barışçıl olan ve rahatlatıcı sloganlarla karakterize edilen etkinlik, okul yönetiminin gençlerin “aşırı coşkusunu” gerekçe göstererek yetkilileri haberdar etmesiyle hızla siyasal bir boyut kazandı.

Polisin müdahalesi ve üç “olası organizatörün” gözaltına alınmasıyla durum hızla tırmandı: öğrenciler, polis araçlarının ayrılmasını engellemek için insan zinciri oluşturdu; “okuldan ayrılalım, parayı geri verin” gibi sloganlar atarak gözaltına alınan arkadaşlarının serbest bırakılmasını talep etti. Gösterilen kararlılığa rağmen polis, öğrenci barikatını zor kullanarak dağıttı ve üç genç erkeği arkadaşlarının çaresiz bakışları altında götürdü.

Bu olay, 4 Haziran 1989 yıldönümüne zamansal yakınlığı nedeniyle özellikle hassastır; bu tarih Çinli yetkililer için hâlâ son derece duyarlı bir dönüm noktasıdır. Henan’daki Xuchang 6 No’lu Lise örneğinde ise, bir öğrencinin bir öğretmenin uyguladığı zorbalık nedeniyle intihar etmiş olabileceği iddiası üzerine binlerce öğrenci ve yurttaş okul önünde protesto düzenledi; kampüse girildi, bazı ofisler tahrip edildi ve ancak polisin müdahalesiyle olaylar bastırıldı. Tayvan Strateji Derneği Genel Sekreteri Wu Jianzhong’a göre, olayın 4 Haziran gibi hassas bir tarihe yakın gerçekleşmesi nedeniyle yetkililer son derece temkinli davrandı; zira bunun toplumsal huzursuzluğu tetikleyip yangın gibi hızla yayılmasından endişe ediliyordu.

Toplumsal kontrol ve baskı: Tiananmen’in yıldönümü

Tiananmen’in 36. yıldönümü kapsamında yetkililer, “Tiananmen Anneleri” grubuna karşı benzeri görülmemiş denetim önlemleri uyguladı. Grubun tarihinde ilk kez, dış dünyayla tüm iletişim kesildi; Haidian’daki Wan’an Mezarlığı’ndaki anma sırasında cep telefonları ve fotoğraf makineleri yasaklandı.

31 Mayıs’ta Tiananmen Anneleri, aralarında 108 kurban yakınının imzası bulunan bir açık mektup yayımladı. Mektup, son bir yıl içinde yaşamını yitiren üyeleri anarken taleplerini yineledi: olaylara ilişkin tarafsız bir soruşturma, hayatını kaybedenlerin isimlerinin açıklanması, ailelere tazminat ödenmesi ve sorumluların cezalandırılması. 87 yaşındaki Zhang Xianling birkaç gün önce yayımlanan bir videoda duygularını şöyle dile getirdi: “36 yıldır yetkililerle diyalog aramaktan vazgeçmedik, ama karşılığında yalnızca denetim ve baskı gördük.”

Bu denetim tırmanışı, yetkililerin 1989 olaylarıyla bağlantılı her türlü kolektif hafızaya karşı özel bir hassasiyet taşıdığını gösteriyor; bu da rejimin, güncel protestolar ile geçmişteki toplumsal seferberlik örnekleri arasında kurulabilecek bağlara karşı duyduğu kırılganlık hissine işaret ediyor.

Dijital sansür ve bilgi kontrolü

Protesto olaylarına ilişkin bilginin yönetimi, kamusal söylemi denetlemek için geliştirilen sofistike stratejileri ortaya koyuyor. Xuchang 6 No’lu Lise olayı sırasında yetkililer, sosyal medyada yayımlanan tüm içerikleri hızla sildi; Weibo’daki Xuchang 6 No’lu Lise başlığı tamamen ortadan kayboldu. Öğrenciler paylaşımlarının yayılmadığını fark edince, öfkelerini okulun kendisine yöneltmekten başka çare bulamadı ve bu durum açık bir çatışmaya dönüştü.

Aynı zamanda Çin’in siber uzayında olağandışı tepkiler gözlendi. Haziran başında Tencent’in “Golden Spatula Wars” oyununda tüm WeChat kullanıcı avatarları tek tip yeşil penguenlerle değiştirildi ve bu avatarlar değiştirilemez hâle getirildi; bu durum tüm oyuncuların dikkatini çekti. Bir internet kullanıcısı X’te şöyle yakındı: “Penguenler aslında eğlencenin simgesiydi, ama şimdi sansürün simgesi hâline geldiler.”

Ayrıca her yıl 4 Haziran civarında olduğu gibi, Çinli sosyal medya platformları “meydan”, “tanklar”, “8964” [Not: 4 Haziran 1989] gibi anahtar kelimeleri engelliyor; ilgili içerikler derhâl siliniyor ve bunları paylaşan hesaplar yasaklanma riskiyle karşı karşıya kalıyor. 4 Haziran günü insan hakları avukatı Pu Zhiqiang, X’te yayımladığı anma konuşmasını silmesi için polis tarafından uyarıldı.

Etkili direnişin dinamikleri: Dongguan örneği

Otoriter denetime rağmen, bazı örnekler toplumsal seferberliğin, belirli bir ölçeğe ulaştığında ve somut ekonomik talepler dile getirdiğinde, yerel yetkililerin kararlarını etkileme kapasitesini koruduğunu gösteriyor. Dongguan vakası, işçilerin kendiliğinden ve başarılı bir seferberliğinin simgesel bir örneği.

2 Haziran’da Dalang kasabasına bağlı Yangyong köyünde yaşayan yüzlerce göçmen işçi, ekonomik olarak katlanılmaz buldukları bir geçiş ücreti sisteminin uygulanmasına karşı çıktı. Saat 18.00 sularında gişe bariyerlerinin kapatılmasıyla başlayan kolektif eylem, giderek “bariyerleri kaldırın” sloganları atan yüzlerce kişinin katıldığı bir protestoya dönüştü.

Göstericilerin sürdürdüğü baskı karşısında, toplumsal istikrarı sağlamakla görevli polis saat 22.00 civarında geri adım atmak zorunda kaldı ve gişedeki tüm ekipmanların sökülmesi için personel gönderdi. Bir gün önce yürürlüğe giren ücretlendirme politikası geçersiz ilan edildi; bu durum, ekonomik zorlukların alt sınıfları giderek daha örgütlü ve etkili direnme biçimlerine ittiğini gösteriyor.

Protesto stratejileri ve toplumsal örgütlenmenin evrimi

Analiz, protestoların örgütlenme biçiminde, çağdaş teknolojik ve baskıcı çerçeveye uyumu yansıtan bir evrim olduğunu ortaya koyuyor. Xuchang’daki öğrenciler örneğinde, cep telefonları ve internetin kullanımı, hızlı bağlantılar kurulmasını ve kısa sürede toplanmaların gerçekleşmesini sağladı; bu da dijital teknolojilerin, devlet denetimine rağmen, kolektif eylemin çarpanları olarak işlev görebildiğini gösteriyor.

Tayvan’daki Çin Demokratik Akademik Derneği Direktörü Zeng Jianyuan, “Çin’deki baskıcı yönetim ve siyasi tasfiyeler ikliminde, yalnızca apolitik meseleler, geniş ölçekli kolektif toplanmaların örgütlenmesine olanak tanıyan bir meşruiyet elde edebiliyor” diyor. Ancak Zeng’e göre Çin Komünist Partisi de “bu hareketliliğin yalnızca bir okula ya da münferit bir olaya destek jesti olmadığını, aynı zamanda iki daha derin sorunu yansıttığını” açıkça görüyor.

Zeng’e göre bunlardan ilki, “Xi Jinping yönetimi altında Çin toplumunun kolektif bir duygusal sıkıntı dalgası yaşaması ve pek çok insanın bir çıkış yolu araması.” İkincisi ise, “Xuchang olayı, yerel yetkililerin toplumsal kontrolünde bir gevşemeyi ortaya koyuyor: öğrenciler cep telefonları ve internet sayesinde hızla koordine olup bir araya gelebildiler; bu da istikrarı koruma mekanizmalarının başarısızlığını gösteriyor.”

Açık olan şu ki, en son protestolar, belirli adaletsizliklere verilen basit ve kendiliğinden tepkiler olarak okunamaz; aksine, görünürde apolitik meseleler üzerinden kendine ifade kanalları arayan daha geniş bir “kolektif duygusal sıkıntı dalgası”nın tezahürleri olarak değerlendirilmelidir.

Yerel otoritelerin meşruiyet krizi

Belgelendirilen protestolar, merkezi ekonomik baskılar ile yerel toplumsal ihtiyaçları etkili biçimde uzlaştıramayan yerel otoritelerin giderek derinleşen bir meşruiyet krizine sürüklendiğini ortaya koyuyor. Yerel düzeyde keyfî vergi ve harçların dayatılması, bu dinamiğin çarpıcı bir örneğini oluşturuyor.

Zhejiang eyaletinin Gushan kentindeki Pingtang köyü örneğinde, köy komitesi 10 Mayıs’tan itibaren tüm sürekli sakinler ve köyde çalışanlar için “çevre-sağlık yönetim ücreti” ile “otopark ücreti” alınacağını duyuran bir bildiri yayımladı: yetişkinler için yılda 80 yuan, çocuklar için 40 yuan; otomobil ve üç tekerlekli araçlar için ise 500 yuan. Bildiride ayrıca, zamanında ödeme yapmayanların 1 Haziran’dan itibaren “denetim altına alınacağı”, 100 ila 200 yuan arasında ek ödeme yapacakları, araçlarının kilitleneceği ve kilitleri zorla açanların “kamu mallarına zarar verme” suçundan işlem göreceği belirtildi.

Köy sakini Li, “Bu ücret köylülerle hiçbir zaman kararlaştırılmadı ve hiçbir açık toplantıda görüşülmedi. Burada yaşıyorum ve bu ücreti onaylayan bir köy toplantısı yapıldığını hiç duymadım” dedi. Bazı köylüler kararı “alenen haraç” olarak nitelendirdi. Bir başka köylü, Zhang Shun (takma ad), şunları söyledi: “Ailem beş kişiden oluşuyor ve yılda 400 yuan ödememiz isteniyor. Bunu kesinlikle karşılayamayız. Burası hâlâ Komünist Parti tarafından yönetilen bir ülke mi?” Aktivist Jia Lingmin ise köy komitesinin özerk bir halk örgütü olduğunu ve tüm harçların bir “harç izni” alması gerektiğini; aksi hâlde bu uygulamaların yasa dışı olduğunu vurguladı.

Bu olay, mali sıkıntıların baskısı altındaki yerel yönetimlerin gelir toplamak için giderek daha çaresiz ve gayrimeşru yöntemlere başvurduğunu; bunun da halk nezdinde meşruiyetlerini daha da aşındırdığını gösteriyor. Guizhou Üniversitesi’nden emekli bir öğretim üyesi olan Zhang’ın gözlemi durumu özetliyor: “Yerel borç düzeyinin yüksekliği ve merkezi politikaların sertleşmesi, yerel mali yönetimi ciddi biçimde etkiledi. En doğrudan mağdurlar ise sürekli ve sözleşmeli emekçilerdir.”

Çin’in toplumsal dokusundaki dönüşümler

Sichuanlı akademisyen Tang Gang, süregiden toplumsal dönüşümleri son derece isabetli biçimde analiz ediyor: Çin toplumu, “uzlaşmanın mümkün olduğu, karşılıklı hoşgörü ve birlikte yaşamanın sağlanabildiği geleneksel bir toplumdan; sert çatışmaların yaşandığı, konumların uzlaşmaz hâle geldiği ve birlikte yaşamanın imkânsızlaştığı bir topluma” evriliyor. Tang, bu dönüşümü Xi Jinping yönetimi altında son on yılda yaşanan değişimlere bağlıyor ve bunun, belirli ekonomik sorunların ötesine geçen niteliksel bir toplumsal ilişki bozulmasına işaret ettiğini söylüyor.

Guizhou’da çalışma ilişkileri alanında araştırmacı olan Xue ise, işçiler ile patronlar arasındaki çatışmaların keskinleşmesine katkıda bulunan bir dizi etkeni sıralıyor: “Öncelikle, bazı işletmelerde sendika yöneticileri doğrudan patronlar tarafından atanıyor; bu da sendikaların işçilerin çıkarlarını gerçekten temsil etmesini engelliyor. Bu durum, çalışanların haklarını savunmayı zorlaştırıyor ve gerilimleri besliyor. İkinci olarak, sermaye ile emek arasındaki ilişki büyük ölçüde piyasa mantığına göre şekillenmiş durumda; ancak gelirlerin adil bir paylaşımı yok. Ayrıca birçok fabrikada, işçilere ilişkin konuların yönetiminde şeffaflık bulunmuyor; bu da çelişkileri daha da derinleştiriyor.”

Xue’nin analizi, sorunların yalnızca ekonomik olmadığını; Çin’in endüstri ilişkileri sistemindeki yapısal yetersizlikleri yansıttığını ortaya koyuyor. Bağımsız ve temsil gücü olan sendikaların yokluğu, işçileri çatışmaların çözümü için etkili kanallardan mahrum bırakıyor; bu da onları giderek daha doğrudan ve zaman zaman daha uç protesto biçimlerine yöneltiyor.

Artan istikrarsızlık senaryolarına doğru

Mayıs sonu–Haziran 2025 başı döneminde belgelenen gerilimlerin birikimi, günümüz Çin’inin, rejimin geleneksel olarak başvurduğu baskıcı mekanizmalarla tek başına çözülemeyecek, sistemik nitelikte toplumsal meydan okumalarla karşı karşıya olduğunu gösteriyor. Protestoların sektörler arası yaygınlığı, ülke çapındaki coğrafi genişliği ve öğretmenler ile sağlık emekçileri gibi geleneksel olarak “istikrarlı” kabul edilen kesimlerin sürece dâhil olması, mevcut sorunların konjonktürel dalgalanmalar değil; daha derin yapısal çelişkilerin tezahürleri olduğunu ortaya koyuyor.

Yerel otoritelerin halkın taleplerine etkili biçimde yanıt verme kapasitesinin sınırlı olması, nüfusun geniş kesimlerinde artan ekonomik çaresizlikle birleştiğinde potansiyel olarak patlayıcı koşullar yaratıyor. “Brother 800” vakasının gösterdiği üzere, çatışmaların çözümü için hukuki yollar etkisiz kaldığında, yurttaşlar giderek daha uç ve yıkıcı protesto biçimlerine yönelebiliyor.

Tiananmen Anneleri’nin tecrit edilmesinde ve protesto anlarının hızla sansürlenmesinde görülen baskı önlemlerinin yoğunlaşması, rejimin kendi kırılganlığının farkında olduğuna işaret ediyor; ancak bu durum paradoksal biçimde yeni gerilimleri de besleyebilir. Bilgi kontrolüne dayalı strateji kısa vadede etkili olsa bile, yurttaşların taleplerini kurumsal kanallar aracılığıyla iletmenin imkânsızlığını fark etmeleri, hayal kırıklığını ve radikalleşmeyi artırma riski taşıyor.

Çinli yetkililer giderek daha zor bir konumda görünüyor: bir yandan toplumsal denetim talepleri, diğer yandan ekonomik istikrarı sürdürme zorunluluğu arasında denge kurmak zorundalar. Burada incelenen kısa dönemin deneyimi, bu gerilimin kritik eşiklere ulaştığını ve sonuçlarının, ele alınan tekil olay ya da sektörün çok ötesine taşabilecek nitelikte olduğunu düşündürüyor.

5 Haziran 2025

Bu makale Yesterday, Radio Free Asia, China Labour Bulletin, AsiaNews ve Workers’ Solidarity kaynaklarından derlenen bilgilere dayanmaktadır. https://andreaferrario1.substack.com/p/la-cina-sotto-pressione-mobilitazioni

İtalyancadan Pierre Vandevoorde ve Pierre Rousset tarafından ESSF için çevrildi.

https://www.europe-solidaire.org/spip.php?article75304

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

“İran Hayatın Şarkılarını Tekrar Söyleyecek”: İran’dan Öğrenci Eylemcilerle Söyleşi – Bahram Ghadimi

Aşağıda Bahram Ghadimi tarafından Andeesheh va Paykar Kolektifi [Düşünce ve Mücadele] adına iki farklı İranlı aktivist öğrenciyle yapılmış iki söyleşiyi aktarıyoruz. Bu şöyleşilerde Protestoların ve baskının durumu, üniversitenin rolü, Monarşistlerin reel gücü, İran solunun durumu ve işçi sınıfıyla ilişkiler gibi bir dizi konuya değiniliyor. Güvenlik gerekçeleriyle isimler gizlenmiştir.


Birinci Söyleşi: Protestoların İlk Kıvılcımı, Ekonomik Baskı

Öncelikle, nasılsınız?

Açıkçası, bu koşullar altında “iyi” olduğumuzu söylemek zor. Her gün bir arkadaşımızın, bir sınıf arkadaşımızın ya da mücadele yoldaşımızın öldürüldüğünü veya tutuklandığını duyduğumuz bir durumun içindeyiz. Aileler yas tutuyor, üniversiteler kapalı, internet kesik ve başlı başına psikolojik bir işkence biçimi olan bir tür enformasyon boşluğunda yaşıyoruz. Duygusal olarak öfke, hüzün ve umut arasında gidip geliyoruz. Bu kadar adaletsizlik ve kan dökülmesine duyulan öfke, sevdiklerimizin kaybından doğan hüzün ve bu durumun sürdürülebilir olmadığına dair inanca dayanan inatçı bir umut. Bizi ayakta tutan belki de en önemli şey bu tarihsel sorumluluk duygusu: susamayız ve bu suçların cezasız kalmasına izin veremeyiz. Ama dürüst olmalıyız: psikolojik baskı çok büyük. Birçoğumuz kaygı, uykusuzluk ve sürekli bir korku yaşıyoruz. Tutuklanma korkusu, arkadaşlarımızın hayatı için duyulan korku, belirsiz bir gelecek korkusu. Buna rağmen ayaktayız ve mücadeleye devam ediyoruz.

İnternetin kesilmesine ve yaygın baskıya rağmen, güvenlik güçlerinin gerçekleştirdiği katliama dair görüntüler dışarıya sızdı. Buna karşın protestolar durmadı, hatta sokaklarda sevinç ve dayanışma sahneleri bile görüldü. Tahran sokaklarına çıktığınızda ne hissediyorsunuz?

Ne yazık ki, insanlar bireysel olarak internete yeniden erişmeye başladığında ve videoları gördüğümüzde, gerçekte neler yaşandığını anlayabildik. Doğrusu, hiçbirimiz karşı karşıya olduğumuz baskının ve katliamın boyutunu bilmiyorduk. İran büyük ve çeşitli bir ülke; son protestolarda ülkenin birçok bölgesi harekete geçti ve bu hareketlilik vahşice bastırıldı. İnternet kesintisi nedeniyle, telefon hatları ve kısa mesajlar bile neredeyse iki gün boyunca çalışmadı. SMS’ler yaklaşık bir hafta ya da on gün sonra geri geldi, telefon görüşmeleri ise iki gün sonra. Çarpıcı bir bilgi: telefon kesintisinin ilk iki saatinde ne ambulansa ne de polise ulaşmak mümkündü. Acil hatlar bile devre dışıydı. Bu görüntüleri olaylardan sonra görmek yıkıcı bir darbe oldu. Sokaklardaki sevinç ve dayanışma sahneleri bana çok seçici geliyor. Kişisel olarak, bu protestoların geleceğini tehdit eden en büyük tehlikelerden birinin, acıya aşırı maruz kalma olduğunu düşünüyorum. İnternet geri geldiğinden beri, gerçi aslında hiçbir zaman tam olarak gelmedi, tam bir kesintiden, büyük zorluklarla yalnızca nüfusun çok küçük bir kesiminin, belki de %10’dan azının, üstelik Tahran’ın “elit” sayılan çevreleri içinde bile, aralıklı ve istikrarsız biçimde erişebildiği bir duruma geçtik. Tek bir videonun tekrarlandığını görmedik, tek bir ismin tekrarlandığını duymadık. Acının hacmi, cinayetlerin sayısı, mevcut görüntüler gerçekten katlanılmaz ve insan zihninden silinmiyor. Bu yüzden duygusal olarak iyi bir durumda olduğumuzu söyleyemem. Bana göre şu anki en büyük tehlikelerden biri tam da bu travma, bu acı ve direncimizin aşınması.

Protestoların ilk kıvılcımı ekonomik baskı, yüksek enflasyon ve riyalin değer kaybıydı; ancak çok kısa sürede taleplerin radikalleştiğini ve ekonomik taleplerden sistemin tümden reddine doğru bir geçiş yaşandığını gördük. Bu süreci nasıl açıklıyorsunuz?

Ani bir dönüşten ya da beklenmedik bir siyasallaşmadan söz etmiyoruz. Öncelikle, Tahran’da ilk kıvılcımı yakanlar, İslam Cumhuriyeti açısından tarihsel olarak merkezi bir kurum olan ve onun çekirdek tabanının parçasını oluşturan çarşı esnafıydı. Bu protestolar, yıllar boyunca ekonomik baskıyı toplumun en sessiz ve en yoksullaşmış kesimlerine yıkan politikaların doğrudan bir sonucudur. Riyalin sürekli değer kaybı ve yaptırımların sertleşmesiyle birlikte rejim, artık bütün baskıyı en alt kesimlerin üzerine yıkamayacağı bir noktaya geldi. Yaptırımlar esas olarak yoksulları vurup eşitsizliği artırsa da, rejimin kaynakları sistematik biçimde yağmalaması, İran’ın aynı zamanda bölgede en fazla milyoner sayısına sahip ülkelerden biri olması gerçeğiyle yan yana duruyor. Sonunda rejim, tercihli döviz kurunun kaldırılması, KDV’nin artırılması ve bütçe kesintileri gibi neoliberal politikalara başvurarak baskıyı daha geniş kesimlere, çarşıyı da kapsayacak şekilde yaydı. Doların hızla yükselmesi kıvılcım oldu ama İran toplumu yıllardır “kül altındaki ateş” durumundaydı. Yoksulluk, baskı, idamlar, cinayetler ve dinî yönetim nedeniyle biriken hoşnutsuzluk, sistemin tüm meşruiyetini zaten boşaltmıştı. Jina Amini’nin öldürülmesinin ardından patlak veren “Kadın, Yaşam, Özgürlük” isyanı da bu tekrar eden örüntünün bir başka örneğiydi.

Bu bağlamda üniversite nasıl bir rol oynuyor?

Üniversite, tarihsel olarak çoğulculuğun mekânı olmuş ve İran’daki tüm toplumsal hareketlerde sürekli varlık gösteren ender alanlardan biri olmuştur. Demokrasinin pratik edildiği, farklı bölgelerden, sınıflardan ve siyasal görüşlerden insanların bir arada bulunduğu bir yerdir. 7 Aralık 1953’te darbenin ardından üç öğrencinin öldürülmesinin tarihsel hafızası hâlâ üniversitenin kimliğini belirlemektedir. Üniversite, sahte ikiliklerin ötesine geçmeyi ve araçsallaştırma girişimlerine direnç göstermeyi başarmıştır. Çeşitliliği ve kolektif karakteri nedeniyle ona sık sık “küçük bir cumhuriyet” diyoruz; kolektif karar alma ve demokratik müzakere biçimlerinin denendiği bir alan.

Bugün sokaklarda hangi sloganlar duyuluyor ve bunlar “Kadın, Yaşam, Özgürlük” ile nasıl ilişki kuruyor?

Bugün sokaklarda “Şah çok yaşa!” ya da “Bu son savaş, Pehleviler geri dönecek” gibi sloganlar güçlü biçimde duyuluyor. Bu da 2022’ye kıyasla bir kopuşa işaret ediyor. Bu sloganlar, daha yaşlı ve daha yoksullaşmış, farklı kesimlerden geliyor. Buna karşılık üniversite içinde hâlâ “Zalime ölüm, ister Şah olsun ister Rehber” ve “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganları güçlü biçimde yankılanıyor. Sokak ile üniversite arasındaki bu kopuş, toplumsal umutsuzlukla ve Rıza Pehlevi’nin bu öfkeyi sahiplenebilme kapasitesiyle açıklanabilir. Bunu 2022’de başaramamıştı. Anketler monarşistlerin azınlıkta olduğunu gösterse de, diğer alternatiflerin tasfiye edilmesi ya da susturulması onun adının sloganlarda görünmesine yol açtı. Ancak bu, gerçek alternatiflerin yok olduğu anlamına gelmiyor.

Öğrenci hareketine yönelik baskı nasıl gerçekleşti?

Üniversite eylemlerine sızdırılan Besiç [rejime bağlı milis kuvveti] varlığı, fiziksel şiddet, eğitimde ayrımcılık, uzaklaştırmalar, öğrencilerin okuldan atılması, yurtların iptali, aileler üzerindeki baskı ve güvenlik birimlerine çağrılmalar, sistematik baskı araçları oldu. Birçok öğrenci “tanık” sıfatıyla çağrılarak hukuki güvencelerden mahrum bırakıldı ve ardından istihbarat kurumlarına sevk edildi. Burada tehditlerle karşı karşıya kaldılar. Üniversitelerdeki baskı çok ağır, ancak buna rağmen orada protesto etmek tarihsel olarak sokaktakinden daha az ölümcül oldu. Çünkü sokakta ateşli silahlarla doğrudan karşı karşıya geliniyor. Bu nedenle, bu hareket sırasında üniversitelerin içinde ya da çevresinde öğrencilerin öldürülmüş olması özellikle vahimdir.

Üniversite, işçiler ve toplum arasındaki bağı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Grevler baskıya ve ekonomik krize bir tepki olarak ortaya çıktı; ancak birçok kesim, Rıza Pehlevi’yi ve otoriter, antifeminist ve anti-etnik tutumların hâkim olduğu bir çevreyi güçlendirme korkusuyla daha geniş bir katılımdan kaçındı. Buna rağmen tarih şunu gösteriyor ki, işçilerle, öğretmenlerle, kamyon şoförleriyle ve üretici kesimlerle bir ittifak kurulmadan yapısal bir değişim neredeyse imkânsızdır. Genel grev, 1979’da olduğu gibi, hâlâ en güçlü araçlardan biridir. Rejim örgütlü işçi hareketini zayıflatmayı başardı; bu da bu tür bir eklemlenmeyi zorlaştırıyor. Ancak üniversiteden bakıldığında köprüler kurmak, diyalog geliştirmek ve dayanışma göstermek vazgeçilmezdir. Arak şehrinde yaşananlar [işçi konseylerinin kurulması], mevcut potansiyelin yalnızca bir örneğidir.

Batı’daki ilerici güçler ne yapabilir?

Filistin’i desteklemiş birçok kurum ve figürün İran’da işlenen suçlar karşısında sessiz kalması derin bir hayal kırıklığı yarattı. İslam Cumhuriyeti Filistin davasını siyasal olarak araçsallaştırdı ve “düşmanımın düşmanı dostumdur” şeklindeki indirgemeci bir okuma, İran’daki baskının meşrulaştırılmasına ya da görmezden gelinmesine yol açtı. Bazı sesler, göstericileri terörist olarak sunan resmî söylemi dahi tekrarladı. İlerici güçler bu sessizliği bozmalı, rejimin güncel ve tarihsel suçlarını teşhir etmeli ve İran’da solcu olmanın dahi hâlâ kriminalize edildiğini kabul etmelidir. Uluslararası tutuklama kararları gibi sembolik adımlar önemli bir etki yaratabilir. Ayrıca rejimin baskı aygıtıyla işbirliği yapan şirketlerin ve uluslararası ağların suç ortaklığı da teşhir edilmelidir.

“Yukarıdan” bir alternatifin medya yoluyla inşa edilmesini neden tehlikeli buluyorsunuz?

Çünkü İran tarihi, toplumun geleceğinin yukarıdan dayatılmasının felakete yol açtığını gösteriyor. 1979 devrimi taleplerin çoğulluğuyla başladı ve dinî bir diktatörlükle sonuçlandı. Üniversite, her türlü alternatifin yukarıdan değil, aşağıdan (toplumun içinden), gerçek mücadeleler ve kolektif süreçler aracılığıyla ortaya çıkması gerektiğini savunuyor, medyanın ya da tekil figürlerin dışarıdan dayattığı bir proje olarak değil.

Protestoların bir liderliği yok mu?

Hayır. Siyasal ve toplumsal bir geçmişe sahip gerçek liderlikler var, ancak bunlar tek bir figürde cisimleşmiyor, kolektif nitelik taşıyor. Üniversite, yatay siyasetin pratiğini yapmak, demokratik bir kültür oluşturmak, eleştirel bir söylem üretmek ve farklı toplumsal kesimler arasında köprü kurmak açısından kilit bir alan olabilir.

Hareketin bir sonraki adımı nedir?

İlk adım, rejimin korkusu nedeniyle bugün kapalı olan üniversitelerin yeniden açılması talebinde ısrar etmektir. Çevrimiçi sınavların boykotu bir direniş ve hafıza biçimidir. Yeniden açılmanın ardından üniversite protestoları sürecektir. Ancak moment karmaşık: baskı toplumu yorgun ve travmatize halde bıraktı. Bundan sonraki yol, bir strateji bileşimini gerektiriyor: güçlerin yeniden örgütlenmesi ve korunması, sokakla sınırlı olmayan çok biçimli direniş, eşgüdümlü grevlerin inşası, İran’ın geleceğine dair net bir vizyonun geliştirilmesi ve halklar ile hareketler arasında sahici bir uluslararası dayanışmanın güçlendirilmesi. Üniversite her zaman olduğu gibi en ön saftadır: bir direniş, fikir ve umut mekânı olarak. Üniversiteleri kapatsalar bile, tutuklamalar ya da internet kesintileri olsa bile, özgür, demokratik ve adil bir İran için mücadele sürüyor.

Teşekkürler

31/01/2026

İkinci Söyleşi: “Gelecek Belirsiz”

Üniversitelerdeki mevcut durumu kısaca anlatabilir misiniz?

Üniversiteler, özellikle Tahran’daki üniversiteler, 29 Aralık’taki (9 Dey) gösteriden bu yana fiilen kapalı durumda. Bu protestodan sonra üniversitelerin büyük çoğunluğu (hatta neredeyse tamamı) kapatıldı ve eğitim çevrimiçi biçime geçirildi. Yalnızca yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin kampüse girmesine izin verildi.

8 ve 9 Ocak’taki (18 ve 19 Dey) protestolardan ve kitlesel internet kesintisinden sonra durum daha da sertleşti: yurtlar boşaltıldı, sınavlar ertelendi ve hatta bazı üniversiteler final sınavlarını çevrimiçi yaptı. İnternetin kısmen yeniden bağlanmasının ardından, öğrenci cinayetlerine dair haberler hızla yayıldı; oysa bilgi karartmasının sürdüğü günlerde bile telefon görüşmeleri yoluyla haber alabiliyorduk.

Şu anda durum şöyle: Tahran Üniversitesi ve Şehid Beheşti Üniversitesi’nde lisans öğrencilerinin kampüse girmesine izin verilmediği açıklandı. Tahran, Allameh ve Şerif gibi bazı üniversitelerde final sınavları yüz yüze yapılıyor. Diğer üniversiteler hakkında net bilgimiz yok. Bu yılın ikinci döneminin çevrimiçi yapılacağına dair söylentiler dolaşıyor.

Öğrencilerin durumu, kafa karışıklığı, yas hali ve kolektif olarak bir araya gelememe duygusunun bir bileşimi. Yurtlar yaklaşık iki haftadır yeniden açıldı, ancak görünüşe göre esas olarak lisansüstü öğrenciler için. Şu anda ikinci dönemin çevrimiçi yapılmasını engellemeye yönelik bir kampanya yürütülüyor. Öldürülen öğrenciler için düzenlenen yaslar ve anma törenleriyle birlikte bu, bugün üniversitelerdeki en önemli gelişmelerden biri.

İran dışındaki medyada, eski Şah’ın oğluna yönelik sözde kitlesel desteği gösterdiği iddia edilen pek çok video yayıldı; hatta çoğunluğun monarşinin geri dönüşünü istediği izlenimi yaratılmaya çalışıldı. Buna karşılık İran içinde, üniversitelerde monarşi yanlısı tek bir gösteri bile görmediğimizi söylüyorsunuz. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?

Bu tam olarak doğru değil. En azından bir üniversitede, Amir Kabir Üniversitesi’nde (eski Politeknik), “Şah çok yaşa!” gibi sloganlar atıldı. Videoların kitlesel biçimde yayılması, tüm üniversitelerin Pehlevileri desteklediği izlenimini yaratmaya çalıştı ve bu videoların birçoğu sahtedir —Şerif Teknoloji Üniversitesi örneğinde olduğu gibi, sesler sonradan manipüle edilmiştir—. Ancak Pehlevi yanlısı hiçbir örneğin yaşanmadığını da söyleyemeyiz.

Şiraz, İsfahan, Meşhed Ferdovsi Üniversitesi ve Amir Kabir Endüstri Üniversitesi’nde Pehleviler lehine sloganlar duyuldu. Amir Kabir örneğinde, doğrudan bir kaynaktan bu sloganların yaygın olduğunu doğrulayabilirim. Buna karşılık birçok üniversite monarşiyle açık biçimde mesafe aldı. Özellikle Tahran Üniversitesi ve Şehid Beheşti Üniversitesi’nde güçlü anti-monarşist sloganlar atıldı.

Gerçekçi tablo şudur: Monarşistlerin iddia ettiği kadar güçlü bir monarşi desteği yoktur, ama bunun tamamen yok olduğu da söylenemez. Demokratik ve sol akım hâlâ üniversitelerde önemli bir ağırlığa sahiptir. Ancak monarşi bu hareket içinde ciddi bir rakip hâline gelmiştir.

Peki bu sloganlar neden üniversitelerde duyuluyor? Kapsamlı bir analiz zor olmakla birlikte, bazı temel noktaları sıralayabilirim:

İslam Cumhuriyeti’ne karşı derin bir yıpranma, büyük bir öfke ve ne pahasına olursa olsun onu devirme isteği.
Üniversitelerde ve üniversite dışındaki alanlarda güçlü demokratik ve sol akımların yokluğu.
Tanımlı bir liderlik olmadan devrimci hareketin zafere ulaşabileceğine dair umutsuzluk.

İran’da hiçbir sol parti ya da örgütün (ne komünist ne de anarşist) geniş bir toplumsal tabana sahip olmadığı, dolayısıyla solun bu harekette ve benzeri süreçlerde hiçbir rol oynamadığı yönünde yaygın bir algı var. Bu doğru mu? Değilse, sol nasıl örgütleniyor?

Bu iddia tamamen doğru sayılamaz. 2022’ye kadar sol ağlar; meslek birlikleri, öğrenci konseyleri, işçi sendikaları, feminist kolektifler ve öğretmen örgütleri gibi biçimlerde mevcuttu. Hatta bu ağları daha tutarlı bir şekilde bir araya getirme girişimleri de oldu. 2022’deki Jina isyanı sırasında, solcu öğrencilerden ve öğrenci mesleki aktivistlerinden oluşan ağ öncü bir rol oynadı ve bu isyanın başlıca odaklarından biri oldu.

Ancak 2022 protestolarının bastırılmasının ardından bu ağlar çöktü: medya organları faaliyetlerini durdurdu, birçok öğrenci çevresi dağıldı, konseyler ve akademik dernekler ağır kısıtlamalarla karşı karşıya kaldı ve nihayetinde geniş öğrenci solu ağı parçalandı.

Bugün, en azından üniversite içinde, sol daha çok sol görüşlü bireylerin toplamı olarak anlaşılmalıdır. Üniversite dışındaki durum da buna benzer. Şu anda tutarlı ve örgütlü bir akım yok; yalnızca bazı sınırlı çevreler ve mecralar kaldı. Solun bu protestolardaki varlığı önemsiz değildi, ancak dağınıklık, örgütsüzlük ve Pehlevi yanlılarının saldırgan tutumları nedeniyle büyük ölçüde bireysel bir varlığa indirgenmiş durumda.

Bu ayaklanmada öğrenci katılımı geniş miydi, yoksa yalnızca öğrenci aktivistleriyle mi sınırlı kaldı?

Öğrenci katılımı çok genişti. Hatta 2022 protestolarına katılmamış öğrenciler bile sokaklardaydı. Ölü ve tutuklu sayısı bunu gösteriyor; öğrencilerin doğrudan tanıklıkları da bunu doğruluyor. Ancak bu katılım örgütlü bir öğrenci hareketi biçiminde gerçekleşmedi. Çoğu durumda öğrenciler bireysel olarak ya da üç-dört kişilik küçük gruplar hâlinde katıldılar; yapılandırılmış bir öğrenci hareketi olarak değil.

Tüm bu baskılar altında sizi ayakta tutan şey nedir ve bugün umut sizin için ne anlama geliyor?

Garip gelebilir ama beni ayakta tutan şey kolektif akla ve zincirlerden, tahakküm ilişkilerinden arınmış özgür bir yaşam sürebileceğimiz bir geleceğe duyduğum umuttur. Bu geleceğin mümkün olduğu umudu; hatta son karanlık yıllarda bile bunu kolektif yaşamımızda, üniversitede ve yoldaşlarımızla birlikte deneyimlemiş olmamız. İran toplumunun, ilerlemenin ve bilincin sesini susturmaya yönelik otoriter girişimlere rağmen, sonunda 2022’de ve daha önce olduğu gibi yeniden sesini bulacağı ve hayatın şarkılarını tekrar söyleyeceği umudu.

Tüm risklere rağmen sorularımıza yanıt verdiğiniz için teşekkür ederiz, yoldaşlar.

31/01/2026

Kaynak: https://vientosur.info/la-chispa-inicial-de-las-protestas-la-presion-economica/

https://vientosur.info/el-futuro-es-incierto

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Vietnam: Tô Lâm’ın Yükselişi ve Komünist Parti içindeki Güç Mücadelesi – Massimo Di Nola

Birinci Genel Sekreter tarafından benimsenen önlemler, Xi Jinping “modelini” güçlü biçimde hatırlatıyor. Ancak Parti ve ülke, Çin’den çok farklı.

Vietnam’da Parti Kongresi çok sık meydana gelmez. Beş yılda bir toplanır ve geleceğe dönük iktidar coğrafyasını belirlemenin yanı sıra yeni ekonomik kalkınma stratejilerini başlatmaya, devletin toplum üzerindeki kontrolünü ve Komünist Parti’nin tartışmasız egemenliğini sürdürmek için kullanmayı amaçladığı politikaları ve araçları ortaya koymaya yarar.

Ocak ayı sonunda yapılan kongre, iki gün erken sona erdi. Sürpriz yok: Kongrede görüş çatışması yaşanmaz. Bu tartışmalar, kongre öncesinde, farklı yerel organlarda yapılan hazırlık toplantılarında, delegelerin seçimiyle eşzamanlı olarak gerçekleşir. Kongreye gelindiğinde, işler zaten karara bağlanmıştır. “Dört sütun”un konuşmaları dinlenir: Parti Genel Sekreteri Tô Lâm, Başbakan Pham Minh Chinh, Devlet Başkanı Lương Cường ve Ulusal Meclis Başkanı Trần Thanh Mẫn. Ardından birkaç konuşma daha yapılır. Sonunda ise alkışlanır.

Ancak asıl ilginç olanlar bundan sonra başlıyor. Özellikle de bugün. Öncelikle, Vietnam’daki iktidar mimarisinde öngörülen değişiklikler nedeniyle: Belirleyici mesele, ülkenin yönetim kaldıraçlarının ve karar alma yetkilerinin giderek “birinci sütun”un, yani iki yıldır görevde olan Parti Genel Sekreteri Tô Lâm’ın elinde toplanmasıdır. Onun yükselişi, selefi Nguyen Phu Trong tarafından başlatılan ve Tô Lâm’ın aktif biçimde desteklediği, zirvedeki geniş çaplı tasfiye dalgasıyla örtüşmektedir. Her zamanki gibi suçlama yolsuzluktur.

Xi Jinping’in Çin’de iktidarı merkezîleştirme biçimiyle kurulan paralellik hemen akla geliyor. Bu benzetme anlaşılır; ancak bağlamdaki derin farklılıkları akılda tutmak gerekir. Vietnam’da her şeyden önce bir ekonomik kriz belirtisi yoktur. Asıl mesele, teknoloji, altyapı ve enerji alanlarını kapsayan iddialı kalkınma perspektifleri ile başta Çin olmak üzere dışa bağımlılığın azaltılmasıdır.

Dış politikada temel görev, herkesle ortaklık ilişkilerini sürdürmek ve geliştirmektir: Vietnam ihracatının başlıca alıcısı olan ABD; en büyük yatırımcılar ve teknolojik ortaklar olan Kore ve Japonya; ayrıca ASEAN adı verilen özgün bir bölgesel örgüt çerçevesinde bir arada yaşanan komşu ülkeler. Askerî alanda ise, Pekin’in Paracel (Xisha) ve Spratly (Nansha) takımadaları üzerindeki iddialarına ve kıyı bölgelerindeki deniz kaynaklarının işletilmesine ilişkin hak taleplerine karşı yeterli bir caydırıcılık kapasitesinin korunması söz konusudur.

Son olarak, Vietnam Komünist Partisi, hem ideolojik düzlemde –“devletçi”, “liberal”, “etkinlikçi” ya da “ortodoks Marksist” gibi etiketlerle özetlenebilecek– hem de sadakatler bakımından –ordu ile Parti bürokrasisi arasında– ve ayrıca coğrafi temsil açısından –ülkenin kuzeyi, ortası ve güneyi arasında– güçlü iç bölünmelerle karakterize olmaya devam etmektedir. Şimdilik, bunların hepsi Tô Lâm tarafından hizaya sokulmuş değildir. Gelecek bunu gösterecektir.

Peki sıradaki adımlar neler? Aslında bazıları çoktan atılmış durumda. Kongre, elbette önceden belirlenmiş olan Merkez Komite listesini onayladı. Ve tam da burada ilk sürpriz ortaya çıkıyor: Devlet Başkanı Lương Cường ile Başbakan Pham Minh Chinh bu listeden çıkarıldı. Bu bir tesadüf değil. Nisan ayında, Parlamento’nun Ulusal Meclisi sırasında, Tô Lâm’ın devlet başkanlığını da üstlenmeyi planladığı yaygın biçimde kabul ediliyor. Bu tercih hiç de önemsiz değil. Zira mevcut başkan Lương Cường’un –iki yıl önce, ordunun Genel Siyasi Dairesi’nin eski başkanı olarak– atanması, Tô Lâm’ın yükselişine kuşkuyla bakan silahlı kuvvetlerle yapılmış bir uzlaşmanın ürünüydü. Üstelik Cường, görevini büyük ölçüde “temsili” ve oldukça silik bir biçimde yerine getirdi; özellikle dış politika alanında, sık sık Tô Lâm’ın onun önüne geçmesine izin verdi.

Gerçekte, bu aşamada ordunun güçlü adamı mevcut Savunma Bakanı Phan Văn Giang’dır. Bununla birlikte, şimdilik askerî kanadın hem yeni Merkez Komite’de –Kamu Güvenliği’nden gelen 7 üyeye karşılık 26 üyeyle– hem de iki üniformalı üyenin yer aldığı yeni Politbüro’da önemli bir varlığını koruduğunu vurgulamak gerekir.

Bundan sonra yeni başbakanın seçimi gündeme geliyor. Gözlemcilere göre şu anda en güçlü adaylar arasında, görece genç (55 yaşında) olan eski Merkez Bankası Başkanı ve halen Parti Örgütlenme Komisyonu’nun başında bulunan Lê Minh Hưng yer alıyor. Bir teknokrat olarak görülen Hưng, Uluslararası Para Fonu da dâhil olmak üzere çeşitli yabancı üniversite ve kurumlarda eğitim almış durumda.

Bunun yanı sıra başka isimler de dolaşıyor: Tô Lâm’la yakından bağlantılı, eski polis generali olan mevcut güçlü Kamu Güvenliği Bakanı Lương Tam Quang; yine eski Yüksek Mahkeme Başkanı ve polis generali olup Tô Lâm’ın himayesindeki isimlerden sayılan mevcut Başbakan Yardımcısı Nguyễn Hòa Bình; ya da atanması ordunun hükümet işlerine daha fazla müdahil olma niyetine işaret edecek olan Savunma Bakanı Phan Giang.

Ancak vurgulanmayı hak eden bir nokta var. Başlangıçta, “polis” Tô Lâm’ın ülkenin dönüşümüne dair güçlü bir vizyona sahip olması beklenmiyordu. Oysa gelişmeler farklı yönde ilerliyor. Kısmen mevcut Parti lideri tarafından zaten başlatılmış ve Kongre tarafından da onaylanmış olan program; Vietnam’ın halihazırda iyi düzeyde üniversitelere sahip olduğu yüksek teknoloji sektörlerinin güçlendirilmesini, demiryollarını ve genel olarak ulaşım altyapılarını, mümkünse yeşil enerji üretimini ve ayrıca ülkede Vin Group ile Masan gibi gerçek anlamda holding niteliği taşıyan büyük grupların ya da çelik ve metalürji alanında Hoa Phat, bilişim ve telekomünikasyon alanında FPT gibi daha uzmanlaşmış şirketlerin ortaya çıkışıyla birlikte gelişen özel girişimciliği kapsamaktadır. Bu aktörler, siparişler ve kamu yardımları biçiminde şimdiden somut bir destekten yararlanmaktadır.

Dahası, Tô Lâm bakanlıkların, kamu ajanslarının ve yerel idari yapıların sayısında ciddi bir azaltmaya gitmiş, böylece –en azından kâğıt üzerinde– karar alma süreçlerinin rasyonelleştirilmesini ve mükerrer işlemlerin azaltılmasını sağlamıştır. Bu hedeflere ulaşmak hiç de kolay değil. Bununla birlikte, yeni liderin polis kökenli olması nedeniyle ülkenin nasıl yönetileceğine dair ciddi bir belirsizlik de sürmekte. Üstelik kendisi “iyi polis” rolüne bürünme gibi bir eğilim de göstermiyor: Yönetimi altında, çok sayıda takipçisi olan blog yazarları, gazeteciler ve internet siteleri ağır bir baskıyla karşı karşıya kalmış ve kalmaya devam ediyor; bu baskı, tutuklamalar ve hızlı yargılamalar yoluyla uygulanıyor. Hakları ve ifade özgürlüğünü savunmak için faaliyet yürüten sivil toplum örgütleri de bundan muaf değil. Bu konuların tümüne yakında daha ayrıntılı biçimde geri döneceğiz.

Fırın ve Polis
Parti içindeki yolsuzluk avıyla beslenen bir siyasi yükseliş

Tô Lâm’ın kariyeri neredeyse bütünüyle, doğrudan Parti’ye bağlı olan ve silahlı kuvvetlere değil, Kamu Güvenliği Kuvvetleri’ne bağlı polis teşkilatı içinde geçmiştir. Ardından Parti’nin Yolsuzlukla Mücadele Komisyonu’nun başına gelmiş, daha sonra İçişleri Bakanı olmuştur. Bu görevler, ona eski Parti Genel Sekreteri Nguyen Phu Trong tarafından 2016’da başlatılan ve tarihe “Kızgın Fırın” lakabıyla geçen geniş çaplı tasfiyede başat bir rol oynama imkânı vermiştir.

Bu kampanya gerçekten de yumuşak yürütülmedi. Tahminlere göre, her düzeyde yaklaşık 17 bin kişiyi kapsadı. Bunlar arasında örneğin Sağlık Bakanı, Bilim ve Araştırma Bakanı, iki başbakan yardımcısı, Ho Şi Minh Kenti Parti Sekreteri ile petrol sektöründe Petrovietnam, tersanelerde Vinashin, taşımacılıkta Vinalines gibi en büyük kamu şirketlerinden bazılarının yöneticileri yer alıyordu. Buna çok sayıda üst rütbeli asker de eklendi ve süreç, iki “sütun”un zorunlu istifasına kadar vardı: eski Devlet Başkanı Vo Van Thung ile bir diğer eski devlet başkanı ve eski başbakan Nguyen Xuan Phuc.

Gerçekte “Kızgın Fırın” operasyonu, bir yandan güçlü bir ekonomik büyümeyle, diğer yandan da her düzeyde paralel biçimde artan yolsuzlukla geçen bir on yılın ardından, Parti’nin kamuoyu nezdindeki güvenilirliğinin bir kısmını yeniden tesis etme ihtiyacına da yanıt veriyordu. Ancak 2024’te Nguyen Phu Trong hayatını kaybetti. Ve Tô Lâm, “Fırın”dan geriye kalan “külden” yararlanarak, haleflik yarışında tüm potansiyel rakiplerini tasfiye edebilmek için gerekli kartları eline alır. Zira onların kişisel dosyalarını çekmecelerinde tutmaya devam ediyor.

Massimo Di Nola


• ESSF için Pierre Vandevoorde tarafından, Deeplpro yardımıyla çevrilmiştir.

Kaynak – Andrea Ferrario, 1 Şubat 2026:
https://andreaferrario1.substack.com/p/vietnam-il-congresso-del-partito ?

• Bu makale, daha önce Libération, Radio Popolare ve Il Sole 24 Ore’de gazetecilik yapmış olan Massimo Di Nola ile, Andrea Ferrario’nun sitesinde yürütülen bülten kapsamında başlayan bir işbirliğinin ilk ürünüdür. Massimo özellikle Vietnam ya da Orta Asya gibi az ele alınan bölgeleri, Çin’le ilişkileri perspektifinden takip etmektedir.

• ESSF için Pierre Vandevoorde tarafından, Deeplpro yardımıyla çevrilmiştir.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

İran Devrimi ve Foucault’nun Siyaset(sizlik)leri – Daniel Bensaïd

Deleuze ve Foucault, her biri kendi tarzında, daha 1970’lerden itibaren modernitenin siyasal paradigmasının çöküşünü fark etmişti. Doğmakta olan bir stratejik krizi öngörerek, aslında onu büyütmeye de katkıda bulundular. Belki de bu gerekli bir olumsuzlama momentiydi. Machiavelli, Hobbes, Grotius, Rousseau’dan beri var olan kurucu kategoriler (halk, toprak, sınır, yurttaşlık, millet, egemenlik, savaş, kent, uluslararası hukuk) siyasal harekatların sahnesi iken artık problematik hale geliyordu ve üstelik yeni bir paradigmanın da çerçevesi henüz ortaya çıkmamışken. Bunun gerçekleşmesi için yeni deneyimlerin ağır ağır olgunlaşması ve kurucu hadiselerin şoku gerekiyordu. Fakat dönem henüz çözülmelerin ardından bir yeniden oluşum sürecinin yaşanmadığı ve alacakaranlıkta patlayan hadiselerin peşinden güneşin doğmadığı bir dönemdi.

Böylece Deleuze ve Foucault ilan edilmiş üçlü bir krizin habercileri olarak çıkıyor karşımıza: Modern tarihselliğin krizi, özgürleşim stratejilerinin krizi, eleştirel teorilerin krizi; yani eleştirinin silahlarıyla silahların eleştirisinin bir çeşit bileşik krizi diyebiliriz.

Deleuze’ün 1970’lerin sonunda “yeni filozoflar”ın medya tarafından pompalanması karşısındaki acımasız yargısını hatırlıyoruz: “martiroloji yapıyorlar”[1] ve “cesetlerden besleniyorlar”. Bu henüz doğum halinde olmakla birlikte her türden siyasetin olumsuzlanışıydı.[2] Bu keskin hüküm o zamandan bugüne acımasızca doğrulandı. Bununla birlikte, yeni filozofların karşıt kutbunda yer almakla birlikte Deleuze’ün söylemi bir dereceye kadar onlara simetrikti. Krizin gizli kökeni, onun gözünde, bir tarihsellik krizinde yatıyordu. Çözümü (ilerlemeci bir teleolojiye indirgenmiş olan) tarih ile oluş arasındaki bir radikal karşıtlıkta arıyordu: “Oluş demek bir diziyi takip ederek ilerlemek veya gerilemek anlamına gelmez […] Oluş bir köksaptır, tasnife veya soykütüğe dayalı bir ağaç değildir.” [3] Belirlenmiş bir (mutlu) sona ulaşacak vaat edilmiş bir tarihe karşı bu oluş yeni ve henüz görülmemiş olanı üretme, bir mümkünat çoğulluğuna açık olma avantajına sahipti. Öte yandan bu yaklaşım stratejik ufuktan yoksun bir mikro siyaseti, hedeften yoksun hareketin ve “kervan yolda düzülür” mantığına dayanan bir gidişatın övgüsünü meşrulaştırma eğilimini de taşıyordu.

Dolayısıyla Deleuze için “hadise yapmak” “tarih yapmanın zıddıydı”. Bu radikal karşıtlık, yapıların ve “tarihin yönünün” tiranlığına karşı özgürleştirici bir başkaldırı hamlesini teşkil ediyordu. Foucault’da da bir çeşit geçit açacak hadiseye yönelik benzer bir ilgi mevcuttu: “Hareket etmeyenle değil, hadiseyle ilgileniyorum”, ki bu hadise de o zamana dek “bir felsefi kategori” olarak düşünülmemişti. [4] Düzen içinde ilerlemenin masallarının ve destanlarının oluşturduğu tarihsel kaderciliğin altında nefessiz kalanlar için (Mayıs 68 patlamasının dayattığı) bu “hadisenin tarihin alanına geri dönüşü” tartışılmaz bir rahatlama sağlıyordu. Fakat mümkünat koşullarından koparılmış tarihsiz bir hadise hızla basit bir öznel arzuya veya soyut bir saf olumsallığa dönüşür, ki mucize de bunun teolojik biçiminden başka bir şey değildir. Bu durumda onu tam da nevi şahsına münhasır hale getiren özgünlüğu içinde düşünmek zorlaşır.

Foucault’nun “bugün sorun teşkil edenin” “devrimin arzu edilebilirliği” olduğuna dair formülü de böylece yüzyılın trajedilerini ve gizemlerini tüm toplumsal ve tarihsel boyutlarıyla kavramadaki bir yetersizlik olarak çıkıyor karşımıza. Devrim, böylece, bir arzu eden öznellik meselesine indirgeniyor. Esasında Foucault’nun gayet açık bir biçimde ifade ettiği şey, derin bir siyasal bozgundu: “Son 120 yıldan beri ilk defa yeryüzünde umut ışığının fışkıracağı tek bir nokta bile bulunmuyor. Artık bir yönelim[de bulunmak] söz konusu değil.”

Umut? Sıfır derecede!

Yönelim? Kerteriz noktaları karışmış halde!

Böylesi bir hayal kırıklığı, devrim beklentisinin devletçi görünümlerine yanılsamalı bir yatırımın mantıksal sonucuydu. Rusya’daki bürokratik karşı-devrimden sonra ne Çin ne de parçalanmış Hindiçini’nin bir özgürleşim siyasetini cisme kavuşturması mümkündü. “İşte bunu yapmak gerekir diye sahip çıkabileceğimiz tek bir ülke kalmadı” diyordu Foucault, acı acı. Böylece Avrupa devrimci düşüncesi tüm dayanak noktalarını kaybetmişti. Gerçekte var olmayan sosyalizmin yitik “vatanlarının” bir nostaljisi miydi bu? Ne var ki gelecekte zarların tekrar atılması tam da bu gerekli hayal kırıklığına ve ardından gözlerin açılması bağlıydı. 

Süreklilik halinde devrimin[5] kapsamının zamansal ve mekânsal bağlamda genişletilerek krizin üstesinden gelmeye çalışmak yerine bu anlayış seksenli yılların eşiğinde büzülmeye ve gündelik hayatın ve tekniklerin moleküler devrimlerine indirgenmeye yöneldi. Böylece Foucault bu yitik hayallerin ardından devrimi “sadece bir siyasal proje olarak değil, bir stil olarak, estetiğiyle, asetizmiyle, kendiyle ve başkalarıyla kurulacak özgül ilişki biçimleriyle bir var oluş tarzı” olarak düşünerek teselli buluyordu. Yani siyasal emelden yoksun bir stile ve estetiğe indirgenmiş bir minimalist devrim. Bu şekilde, minyatür isyanlara ve mütevazı postmodern hazlara da kapı aralanmış oluyordu.

Stratejik ufku karartmakla birlikte büyük harfli Devrim fetişine karşı bu meydan okuma bir kötü büyüyü bozma meziyetine de sahipti: “Ve Devrim çağı geldi. İki yüzyıldan beri tarihe hâkim oldu, zaman kavrayışımızı düzenledi, umutları kendinde topladı; isyanı akılcı ve yönetilebilir bir tarihin kalıbına sokmak için devasa bir çaba teşkil etti”. [6] Dolayısıyla mesele buydu: devrimin “o kadar da arzu edilebilir” olup olmadığı, gerçekten yapılacaklara “değip değmeyeceği”. Foucault “evrensel devrimin boş biçiminden” kopma çağrısında bulunuyordu; böylece kutsiyet atfedilmeyen devrimlerin çoğulluğunu daha iyi tasavvur etmek mümkün olacaktı çünkü “isyana yüklenen hayali muhtevalar devrim çıkıp geldiğinde buharlaşıp yok olmuyordu”. Böylece siyasi devrimin yerine plebçi ve teolojik büyük ayrışma hareketlerine, yeraltı heretik akımlara, inatçı direnişlere, Soljenitsin tarafından kutsanan mujiklerin otantikliğine bir geri dönüş söz konusu oluyor. Bu bağlamda İran devrimi Foucault için bir perspektif değişiminin tetikleyicisi ve tarihsel zamanların yeni bir semantiğini açığa vuran bir hadise halini alır.

“11 Şubat 1979’da devrim İran’da gerçekleşti” diye yazdı Foucault. [7] Ancak bu uzun şenlik ve yas dizisine “devrim demenin bizler için zor olduğunu” vurguladı. Yetmişli ve seksenli yılların kesişiminde kelimeler gerçekten de kesinliklerini yitirmişti. Ona göre İran devrimi yeni bir türdeki devrimlerin gelişini ilan ediyordu. Kendi klişelerine hapsolmuş bir Marksizm çeşidi, en azından ilk başlarda, yaşananları sınıf mücadelesinin “esas sahnesi” başlamadan önce dinin yalnızca “perde açılışında” oynadığı eski bir tarihin tekrarı olarak görmek istiyorken, Foucault tartışılmaz bir berraklıkla bakmasını bildi İran devrimine. Yeni olanı geçmişin eski püskü giysileri içinde düşünmekte direnen bu donuklaşmış tasavvur sahibi anlayış İmam Hümeyni’yi Papaz Gapon rolünde görüyor ve mistik devrimi geleceğine kesin gözle bakılan toplumsal devrimin prelüdü olarak düşünüyordu…. “Bu o kadar kesin mi?” diye soruyordu Foucault. Modern devrimlere dair normatif bir değerlendirme yapmaktan imtina ederek İslam’ın yalnızca bir din değil, “bir yaşam biçimi, bir tarihsel aidiyet ve devasa bir barut fıçısı oluşturabilecek bir medeniyet” olduğunun altını çiziyordu. [8]  

Bununla birlikte bu göreli basiretli bakışın başka bir boyutu da vardı. Foucault’nun İran devrimine olan ilgisi kendi fikri güzergahında bir parantez oluşturmaktan fersah fersah uzaktı. İlk olarak Şah rejimi tarafından gerçekleştirilen 8 Eylül 1978 katliamının ardından on günlüğüne gider İran’a. 5 Kasım’da Corriere della Sera gazetesinde “Çıplak elle yapılmış devrim” başlıklı yazısı yayımlanır. Ardından İtalya’da basılan bir dizi makalede Hümeyni’nin dönüşünü ve Mollaların iktidarının inşasını inceler; bilhassa da şubatta yayımlanan şu yazılarda: “İslam adı verilen barut fıçısı” ve “Başkaldırmak gereksiz mi?”.[9]

• Foucault İran devrimini “mükemmelen birleşmiş kolektif bir irade”nin ifadesi olarak algıladı. En gelişkin teknolojiyle “bin yıldır değişmemiş” yaşam biçimleri arasındaki nikahtan büyülenmiş biçimde okuyucularına endişelenmeye gerek olmadığına dair güvence veriyordu çünkü “bir Hümeyni Partisi” ve “Hümeynici bir hükümet” olmayacaktı. Aslında bugün kimilerinin karşıt-iktidar dediği şeyin bir ilk biçimi gibi görüyordu meydana gelenleri. Dolayısıyla bu “aşağıdan gelen muazzam çaptaki hareket”in, modernitenin ikili mantığından kopması ve Batı rasyonalitesinin sınırlarını ihlal etmesi bekleniyordu. Böylece “göğün ve yeryüzünün kesişiminde” meydana gelen bu devrim 1789’dan beri egemen olan devrimci paradigmalar karşısında bir dönüm noktası oluşturuyordu. İslam’ın müthiş bir “barut fıçısı” haline gelebilecek olması toplumsal, iktisadi veya jeostratejik nedenlerden değil, tam da bu özelliğinden kaynaklanıyordu: O sadece halkın afyonu değildi, aynı zamanda “ruhsuz bir dünyanın ruhu”ydu, radikal bir değişim arzusu ile kolektif irade arasındaki bağlantı noktasıydı.[10]

• Giderek yavanlaşan bir dünyada yeni bir maneviyat biçimi olduğu varsayılan bu olgunun ortaya çıkışı, diyalektik aklın başına gelen tersliklere ve özgürlükleri keşfederken bir yandan da disiplinleri icat eden Aydınlanma’nın pörsümesine bir yanıt oluşturma ihtimalini taşıması itibariyle Foucault’yu cezbediyor ve ilgilendiriyordu. Böylece modernleşme fikrinin bizzat kendisi (yani sadece ilerlemeye dair yanılsamalar değil) Foucault’nun gözünde arkaik hale geliyordu. Yetmişli yılların sonunda Şii tinselliğine ve İran devrimindeki şehitlik mitolojisine olan ilgisi benliğe dair kaygılar ve teknikler konusundaki araştırmaların da bir çeşit yankısı gibiydi. Aynı zamanda, II. Jean Paul’ün papalığı döneminde Hıristiyan aktivizminin yeniden canlanmasının, Polonya halk hareketinde Kilisenin rolünün veya Latin Amerika’daki kurtuluş teolojisinin etkisinin de yankısıydı. Öte yandan İran meselesinde Foucault meslektaşları arasında yalnız kaldı. Geleceğin tarihçilerinin bu devrimi sıradan bir toplumsal harekete indirgemesinden kaygılanıyordu halbuki mollaların sesi onun kulaklarında rahip Savonarola’nın (1452-1498) veya Münster isyanındaki Anabaptistlerin hitaplarının o sert vurgularıyla gürlüyordu. Böylece Şiiliği halk isyanının dili olarak algıladı, “binlerce memnuniyetsizliği, nefreti, sefaleti ve umutsuzluğu güce dönüştüren” bir dil. “Birbirinden ayrılmazcasına toplumsal ve dini nitelikteki yapıların siyasallaştırılması” için gösterilen çabayı hayranlıkla izlediğini söylüyordu. Bu (dinsel) maneviyat ile siyaset arasındaki kaynaşmayı amaçlayan ittifakın tetikleyebileceği muhtemel zararlar hakkındaki görüşlerini soran Claude Mauriac’a şöyle yanıt veriyordu: “Peki ya maneviyatsız siyaset hakkında ne diyeceğiz, sevgili Claude?”

• Sorunun kendisi meşruydu, ima edilen cevap ise endişe verici. Dinî bir hukukun hegemonyası altında toplumsal ve dinî yapıların birleşik siyasallaşması gerçekte siyasal ile toplumsalın, kamusal ile özelin birbiriyle kaynaşması anlamına geliyordu; bu da sınıfların ve devletin sönümlenmesi ile değil toplumsal ile siyasal olanın bir teokratik devlet, başka bir ifadeyle yeni bir totaliter biçimin bünyesinde massedilmesiyle meydana geliyordu. Öncü partiden azade bir devrimin büyüsü altında, Foucault Şii ruhban sınıfında plebin veya kaynaşma halindeki bir çokluğun genel iradesinin dolaysız cismanileşmesinden başka bir şey görmek istemiyordu. 

• Bu tek gözlü hatta belki de tamamen kör hayranlık, iki söylem ve iki toplum tipi arasında, Doğu ile Batı arasında indirgenemez bir fark olduğu fikrine dayanıyordu. Foucault’nun evrensellik-karşıtlığı burada kendi pratik testini buluyordu. Yetmişli yıllarının sonunun antitotaliter retoriği ise Nazi totalitarizmiyle “komünist” totalitarizm arasında bir “üçüncü yol” buluyordu kendine. O halde İran devrimi özgürleşimin nihayet keşfedilmiş (manevi) biçimi miydi? Bu yanıt hiç şüphesiz umutsuzluk barındırıyordu, ki bu da aslında insanlığın 1978’de “sıfır noktasına” geri döndüğüne dair hazin düşünceyle bir hayli uyumluydu. Tersine çevrilmiş bir tür şarkiyatçılıkla, selamet bundan böyle alt edilemez bir İran ötekiliğinde yatmaktaydı: İranlılar “bizimle aynı hakikat rejimine sahip değiller”. Olabilir. Fakat kültürel görelilik illaki değerler konusundaki bir göreliliğe düşmemize de izin vermez. Foucault Sartre’ın kendini evrenselin sözcülüğüne taşıma iddiasını şiddetle eleştirmişti. Ancak evrensellik ufku olmaksızın tekilliklerin sözcülüğüne soyunmak da daha az tehlikeli değildir. Köleliğin ya da kadınların ezilmesinin reddi bir iklim, zevk ya da gelenek-görenek meselesi değildir. Ve medeni, dini ve bireysel özgürlükler Tahran’da Londra veya Paris’te olduğundan daha az önemli değildir.

• Çeyrek yüzyıl sonra, Le Monde‘da Foucault’nun metinlerine örtük olarak yanıt veren Maxime Rodinson’un makalelerini yeniden okuduğumuzda güncel tartışmaların temellerinin ta o zamanda atıldığını görüyoruz. [11]“İslami köktenciliğin uyanışında”, “arkaik bir faşizm tipine” dönük tartışılmaz bir eğilimin var olduğunun altını çiziyordu Rodinson. Oysa bu kelimeler iki anlamda yanlış seçilmişti. O güne dek hiç görülmedik biçimde teknolojinin ve piyasacı küreselleşmenin çağında meydana gelen bir ruhban sınıfı diktatörlüğünü bilindik Avrupa faşizmi olgusuna bağlamak bu yeniliğin özgüllükleri hakkında düşünmeye pek yardımcı olmadı. Ve onu arkaik olarak tanımlamak, kurulu ilerleme normundan herhangi bir sapmanın geçmişe dönüş olarak değerlendirildiği kronolojik ölçeği yeniden üretiyordu; halbuki bu gayet de geleceğin tedirgin edici bir öncülü olabilecek ve her halükârda bugünün özgün bir ürününü teşkil ediyorken. Aralarında başka bir despotizm biçiminin hayalini kuran insanların bulunduğu bir kesimle Şah’ın despotizmine karşı “geçici (veya taktik) bir ittifak” imkanını reddetmemekle birlikte Rodinson bu mantığın taşıdığı siyasal riskler konusunda Foucault’dan daha bilinçli bir tutuma sahipti. [12]

Foucault’nun İran devrimi karşısındaki kuramsal talihsiz serüvenleri, bugün “toplumsal” [sociétale] olarak nitelendirilen bir dizi sorunu (delilik, eşcinsellik, hapishaneler) siyasallaştırmış ve böylece siyasi mücadele alanını genişletmiş olma noktasındaki meziyetini hiçbir şekilde azaltmaz. Bununla birlikte İran hakkındaki yazıları, her ne kadar konjonktürel olsa da fikriyatından bir sapma değil, aksine oluşum halindeki bir kuramsal bakışın pratiğe dökülme imtihanını teşkil ediyordu.

Foucault “reçete yazar gibi çözüm öneren kişi rolünü oynamayı kesinlikle istemiyorum” diyordu ısrarla: “Bugün entelektüelin rolünün yasa koymak, çözüm önermek, kehanette bulunmak olmadığını düşünüyorum, çünkü böylesi bir işlev görürken yalnızca belirli bir iktidar durumunun işleyişine katkıda bulunabilir […] Entelektüelin hem bir siyasal partinin sureti hem de onun mazereti olacağı bir işleyişi reddediyorum”. Böylece, entelektüelin temsillerine musallat olan simalardan -Yunan bilge, Romalı yasakoyucu, Yahudi peygamber- kurtulma niyetindeydi; mütevazı biçimde Sokratik bir “kesinlikleri yok etme” rolüyle yetinmeyi umuyordu (ki bu da sahte bir tevazu değil midir?). Dolayısıyla eleştirel filozof, alçakgönüllülükle kendini “olguların öfkesine kapılmış” bir “gazeteci” olarak görür. [13] Şatafattan yoksun bir formül sayılmaz bu. Büyük siyasi ve felsefi tutkulardan hayal kırıklığına uğramış haldeyken, dünyayı, onu açığa çıkaran küçük olguların ölçeğinde yani zeminle aynı hizada düşünmektir burada söz konusu olan. Ancak Foucault, “buluta meydan okuyan toz”a dair bu methiyenin ve küçük olguların somutluğu ile büyük fikirlerin soyutluğu arasındaki bu karşıtlığın demagojik karakterine kanmayacak kadar akıllıydı. Kavramdan azade olgu elbette ki bir ampirik yanılsamadır ve toz bulutları yalnızca temel parçacıkların hayali bir toplamı değildir. Gazeteciliğe has bir gündelikliğe geri çekilmek stratejik acziyetin itirafıdır.

Bu tartışmada üç mesele söz konusu: iktidar, sınıflar ve siyaset. Devlet ile iktidar arasında yaptığı asli ayrım noktasında Foucault’ya teşekkür borçluyuz. 1975’te onun etkisiyle “devletin parçalanması, iktidarın ise bozulması” gerektiğini yazıyorduk[14]. Öte yandan bu, iktidar tertibatları ve etkileri içinde devletin özgün yeri konusunda bize hiçbir söylemiyor. Böyle bir durumda iktidarı iktidar ilişkileri içinde, devrimci stratejiyi ise moleküler direnişlerin toplamı içinde çözündürmek mümkün hale geliyor. Foucault’nun ifade ettiği gibi “iktidar ilişkileri olmaksızın toplumun olamayacağı” doğruysa şayet, özgül bir tarihsel tahakküm formu olarak devlet için durum nedir? Özellikle de Foucault’nun kendisi de bu ilişkilerin nihayetinde “bir çeşit global figür şeklinde örgütlendiği” veya “iktidar ilişkilerinin, toplamda bir toplumsal sınıfın bir diğeri üzerinde tahakküm kurmasını mümkün kılan şekilde iç içe geçtiğini” kabul ediyorken[15]. Bir başka ifadeyle: Devlet meselesi iktidarın yayılımı içinde eriyip çözülebilir mi? Peki ya kapitalist sömürü biyopolitik denetim içinde buharlaşıp uçar mı? 

Foucault’cu eleştiri, hiç şüphesiz siyasal eylemi “her türden üniter ve bütünleştirici paranoya”dan kurtarma noktasında önemli bir katkıda bulunmuş olmak gibi bir meziyete sahipti. [16] Aynı zamanda, modernliğin büyük destanında bir kahraman aktör olarak kurgulanan büyük proleter öznenin çözünmesine de yardımcı oldu. Birer sosyolojik nesne olarak ele alınan haliyle sınıfların böylesi bir yapıbozuma uğratılması Foucault’ya onların stratejik statüsünü inceleme imkanını sağladı: “Sosyologlar, bir sınıfın ne olduğu ve kimin ona dahil olduğu konusundaki tartışmayı bitmek bilmeyen bir biçimde yeniden alevlendiriyorlar. Ancak şimdiye dek hiç kimse mücadelenin ne olduğu meselesini ne inceledi ne derinleştirdi. Sınıf mücadelesi derken mücadeleden kastımız ne? Marx’tan yola çıkarak tartışmak istediğim şey sınıflar sosyolojisinden ziyade mücadeleye ilişkin stratejik yöntemdir”[17]. Tam isabet! Ancak sınıf mücadelesini sosyolojik olarak değil de stratejik olarak düşünmek, Foucault’yu Marx’a tahmin ettiğinden daha da yakınlaştırıyordu.

Bununla birlikte, aklın sıklıkla karşımıza çıkardığı kurnazlıklarından biriyle, mücadele içindeki sınıflara dair bu stratejik okumanın önemsenmesi tam da stratejik düşüncenin bir tutulma yaşadığı ana denk geliyordu. Bu tutulma da kendini, başka görünümlerin yanı sıra, peygamberane bir gelecek kestiriminde bulunma işlevinin sistematik biçimde aşağılanmasıyla kendini gösteriyordu. Mesela Deleuze için peygamber, kâhinin aksine hiçbir yorumlamada bulunmaz, ihanete uğrama kaygısına ilişkin bir “sabit fikir” tarafından yön verilen bir “eylem hezeyanı”nın pençesindedir. Foucault da benzer biçimde Marx’ı, tarihsel analizlerinin sonuç kısımlarında, olgular tarafından hızla yalanlanacak peygamberane kehanet sözleri sarf etmekle eleştirir. Esasında kehanet diyerek reddettiği şey Marx’ın performatif (yani stratejik!) kelamından, geleceği önceden bilme anlamında değil programatik nitelikteki kelamından başka bir şey değildi[18]. Hakikaten de programı olmayan bir politikadan, önüne amaç koymayan bir hareketten, artık herhangi bir hedefe nişan almayan bir oktan ve bükülmüş yaydan geriye ne kalır? Chateaubriand daha aklıselim sahibiydi. “Peygamberden yoksun kaldığımızda kahinlerin peyda olacağını” çok iyi biliyordu. İşte o vakit şarlatanların ve falcıların zamanı gelir. 

Bu stratejik düşünce tutulmasına -mantıksal olarak- yeni bir işlev yüklenmiş olan klasik felsefe biçimlerine geri dönüş eşlik eder. Bu işlev bilginin ötesine geçme ve “siyasi rasyonalite tarafından gücün kötüye kullanılması”nı izleme görevidir. Felsefenin kendisinin basit bir “felsefeciliğin” karşısında giderek silindiğine dikkat çeken Henri Lefebvre’den farklı olarak Foucault, felsefeye “oldukça umut verici bir yaşam beklentisi” vaat ediyordu.[19] Dolayısıyla Aydınlanma’ya bir geri dönüştü bu, daha loş, daha kararmış bir Aydınlanma’ya elbette. Ama her şeye rağmen Aydınlanma’ya, çünkü son dönemindeki Foucault için artık söz konusu olan akılcılığı yargılamak değil, onun şiddetle bağdaşıklığını düşünmek ve Akıl’ın yüceliğine dair büyük felsefi anlatının karşısına çıkarılabilecek olumsal bir akılcılık tarihini tasarlamaktı. Kant’a bu nihai geri dönüş ancak ve ancak Marx’ın küllerinden geçebilirdi, yahut en azından bir çeşit Marksizmin. Bu Marksizm ise Foucault’nun teşhisine göre “tartışılmaz bir kriz içinde bulunuyordu” o günlerde, bu “devrim olarak anılan Batılı kavramın, insan ve toplum olarak ifade edilen Batılı kavramların kriziydi”. [20] Yani teorinin bünyesindeki bir krizdi.

Foucault gibi münevver bir okurun fazlasıyla kapsayıcı bir “Marksizm” terimi altında tanımladığı şeye dair eleştiriden bu denli uzak bir tarza sahip olmasını bugün hayretle karşılıyoruz: “Marksizm kendisini bir bilim olarak sundu”, “bilimi ideolojiden ayırmayı” ve “her türden bilgi biçiminin akılcılığının genel bir ölçütünü oluşturmayı” sağlayacak bir tür “akıl mahkemesi olarak öne sürdü”. Bu iddiaların hepsi çürütülebilir, tabii Marx’ın kuramını dogmatikleştirilmiş ve stalinistleştirilmiş “ortodoks” Marksizm ile veya Marx’ın kendisini Althusserci ekolün ona dair yaptığı bilimci yorumla karıştırmadığımız takdirde. Çünkü Marx’ın eleştirel teorisi o vakitler kaba bir pozitivizmin altında ezilip kalmıştı. Bu noktada Devlet ve Parti aklına tâbi hâkim Marksolojinin Foucault’da bıraktığı ve kendini bu konuda bir cehalet şeklinde açığa vuran (ağır) bir hasar görmek mümkün. 

Oysa konuya dair onda görülen bu can sıkıcı kafa karışıklığını, el yordamıyla hafiflettiği de oluyordu: “Dilediğim şey, Marx’ın tahrifattan kurtarılması, bir gerçek Marx’ın iade edilmesinden ziyade, esas olarak onu yıllar boyu hem hapseden hem de bayrak gibi sallayan parti dogmatiğinin ağırlığından kurtarmak, özgürleştirmektir”. Bunun mümkün hale gelebilmesi için hiç şüphesiz Berlin Duvarı’nın yıkılması ve “reel sosyalizm” yanılsamasının çökmesi gerekiyordu. Bin (bir) Marksizmin çiçek açabilmesi için gerekliydi bu. Fakat, Foucault kafasını o dönemin duvarlarına çarpıp duruyorken, eğer mesele o günlerin uçup geçici modalarına teslim olmadan “Marksist dogmanın dışına çıkan düşünme biçimleri” icat etmek idiyse, bu aynı zamanda Kantçı saf akla yahut Anglosakson liberal felsefesine bir geri dönüşten çok -Derrida’nın on yıl sonra yazacağı gibi- “Marx’sız” bir geleceğin imkansızlığı meselesiydi.

En başa dönmeden bir yeniden başlangıç yani.

Çünkü Deleuze’ün gayet haklı biçimde tekrar ettiği gibi, yeniden başlamak icap ettiğinde “hep ortadan başlarız”.

Ekim 2004

danielbensaid.org

Çeviri: Uraz Aydın

Kapak Görseli: AFP Michel Bancilhon


[1] Deleuze burada, ileride Fransız sağının düşünsel düzeydeki önemli figürleri haline gelecek olan Maoculuk’tan kopmuş “yeni filozofların” “komünizmin” yani SSCB’nin ve Gulag’ın “kurbanlarını”, “martirlerini”, ölülerini kutsadığını, siyasal argümanlarını bir çeşit “şehitlere” yakılan bu ağıt etrafında geliştirdiğini ifade ediyor [Ç.N.]. 

[2] Gilles Deleuze, Deux régimes de fous, Paris, Minuit, 2004, pp 128-132. [İki Delilik Rejimi, Bağlam yayınları, çev. Mahir Ender Keskin, 2009]

[3] Gilles Deleuze et Félix Guattari, Mille Plateaux, Paris, Minuit, 1980, p. 291 [Kapitalizm ve Şizofreni. Bin Yayla, Bağlam yayınları, çev. Ali Akay, 1990]

[4] Michel Foucault, Dits et Ecrits, II, Paris, Quarto Gallimard, 2001, p. 450. [Konuşmalar ve Yazılar]

[5] Bu Lev Troçki tarafından geliştirilerek “sürekli devrim” adını alacak olan yaklaşıma temel oluşturan ifadenin ilk halidir, Marx ve Engels’in Mart 1850 tarihli Merkez Komitenin Komünistler Birliğine Çağrısı bildirisinde kullanılır: “[Proletaryanın] savaş narası şu olmalıdır: Süreklilik halinde devrim!”. [Ç.N.]

[6] Michel Foucault, op. cit., p., 269

[7] Michel Foucault, « Une poudrière appelée Islam », in Dits et Ecrits II, op. cit., p. 759

[8] Michel Foucault, op. cit. p, 1397.

[9] Le Monde, 11-12 Mayıs 1979. Foucault’nun İran devrimi hakkındaki yazıları ve  Maxime Rodinson ile tartışmasının dosyası için bkz. Foucault Devrimi: Toplumsal Cinsiyet ve İslamcılığın Ayartmaları, Janet Afery ve Kevin Anderson, Boğaziçi Üniversitesi yayınları, 2012.

[10] Biz de [LCR-Devrimci Komünist Birlik/IV. Enternasyonal Fransa Seksiyonu olarak] Şah diktatörlüğüne karşı harekette bir toplumsal devrimin dinî başlangıcını görerek, Foucault tarafından eleştirilen Marksist şemayı büyük ölçüde destekledik. Fakat Michel Rovère yoldaşımızı haber-röportaj yapmak üzere İran’a göndermemiz (o dönemki Rouge gazetemizdeki yazılarına bakılabilir), sürgündeki İranlı yoldaşlarımızın uyarıları ve özellikle de Abadan’daki yoldaşlarımızın petrol sanayiindeki grevcileri destekledikleri için suçlu bulunup idam cezası talebiyle yargılanması İran devrimi konusundaki tutumumuzu hızla yeniden değerlendirmeye itti bizi. 1979’un Ağustos’undan itibaren Paris’te İran’daki baskılara ve mollaların diktatörlüğüne karşı gösteri yapıyorduk. 

[11] Rodinson’un metinlerinin referansları. [Burası Bensaïd tarafından eksik bırakılmış]

[12] Nouvel Observateur dergisinde (19-3-79) Jacques Julliard’ın “Manevi olanın önceliği” hakkındaki yazısına yanıt olarak Rodinson İslami kuralların uygulanmasının taşıdığı tehlikelere dikkat çekiyordu. Gerçekten de 8 Mart 1979’da Tahran’da başörtüsünü takmanın zorunlu tutulmasına ve Hümeyni’nin yerleşmekte olan diktatörlüğüne karşı feminist eylemler gerçekleşiyordu.

[13] Michel Foucault, Dits et Ecrits II, op. cit., p. 475.

[14] Daniel Bensaïd, La révolution et le pouvoir, Paris, Stock, 1975. [Devrim ve İktidar]

[15] Michel Foucault, Dits et Ecrits II, op. cit. p. 379

[16] Michel Foucault, Dits et Ecrits, op. cit., p. 135

[17] Michel Foucault, Dits et Ecrits, op. cit. p. 606

[18] Daniel Bensaïd kâhinin kehanetleriyle peygamberinkiler arasında bir ayrım yapıyor. Bunu çeşitli metinlerinde bulmak mümkün ama mesela okuduğunuz makalenin, Bensaïd’in Dünyevi Siyasete Methiye kitabında bulunan ve “Siyaset Tutulması” bölümünün geneline yedirilmiş, daha geç tarihli bir başka versiyonunda şöyle diyor: “Kâhinin aksine antik peygamber kendisini stratejistin siyaset-öncesi bir figürü olarak kavrayabilir. Onun koşullu öngörüsü alarm zilini çalar. Henüz vakit varken ilan edilen felaketi önlemek için eyleme çağırır”. (Eloge de la politique profane, Albin Michel/Idées, 2008, 171).[Ç.N.]

[19] Michel Foucault, Dits et Ecrits II, op. cit., p.954

[20] Michel Foucault, Dits et Ecrits, op. cit., p. 623. Marksizm ve krizleri hakkında bkz. Stathis Kouvélakis “Marksizmin Bunalımları ve Kapitalizmin Dönüşümü” in Çağdaş Marksizm için Eleştirel Kılavuz, çev. Şükrü Alpagut, Yordam, 2014.

Yapay Zekâdan Sonra – Cédric Durand

Yapay zekâ “devrimi”, şimdilik bir üretkenlik mucizesinden çok şişen değerlemeleri ayakta tutan devasa bir altyapı seferberliği gibi görünüyor: veri merkezleri, GPU’lar, şebeke bağlantıları, enerji, su… Hesaplar tutmayınca sektör nakit akışından borca kayıyor; risk de kapalı devre yatırım döngüleri, uzun vadeli taahhütler ve “anapara ödemesiz” kredilerle görünmezleştiriliyor. Peki, bu düzenin faturası kime kesilecek? Verimlilik patlaması gelmezse balon, 2008’i hatırlatan zincirleme bir “düzeltmeye” dönüşür mü? Cédric Durand anlatıyor.

Yapay zekâ (AI) bağlantılı şirketlerin borsadaki değeri geride bıraktığımız on yılda ona katlandı. John Lanchester’in yakın zamanda belirttiği üzere, bir tanesini hariç tutarsak, dünyanın en büyük on şirketi gelecek değerlemelerini yapay zekâya bağlamış durumda. Bunların biri dışında hepsi Amerika menşeili ve toplam değerleri ABD ekonomisinin yarısından epey fazlasına tekabül ediyor. Yapay zekâ ‘devrimine’ dair beklentiler, son birkaç yıldır bu ABD’li teknoloji şirketlerine yapılan yatırımlarda bir patlamaya yol açtı. İnsan-sonrası yapay zekânın müstakbel atılımları ve vadettiği müthiş üretkenlik artışları yatırımcıların iştahını öylesine kabarttı ki, tam da Financial Times‘tan Ruchir Sharma’nın ifade ettiği gibi “Amerika, yapay zekâ üzerine oynanan koca bir kumara dönüştü.” Sektördeki sabit yatırımlar öylesine büyük ki, ABD’nin 2025 büyümesinin itici gücü bunlardı. Yapay zekâ modellerinin eğitilmesi ve işletilmesi için devasa veri merkezleri, bilişim ekipmanları, soğutma sistemleri, ağ donanımları, şebeke bağlantıları ve güç kaynakları gerekiyor. Teknoloji şirketlerinin, 2030’a kadarki muhtemel talebi karşılamak için 5 trilyon dolar gibi muazzam bir meblağı bu maliyetli altyapıya harcaması bekleniyor – ki bu harcama da yine büyük oranda ABD’de yoğunlaşıyor.

Sorun şu ki, hesap tutmuyor. Sektör, kendi yarattığı bu dehşetli maliyeti karşılamak adına nakit akışına ve özkaynak finansmanına dayanan bir modelden borç finansmanına dayalı bir modele geçiyor. Kâğıt üstünde bu borca yönelişi, artan kârlılık imkânlarının ve ufukta beliren refah beklentisinin bir sonucu olarak okumak da mümkün. Ne ki, giderek acayipleşen finansal işlemler bunun tam tersini gösteriyor. Bu büyük tantana; tedarikçilerin kendi müşterilerine, onların da kendi tedarikçilerine yatırım yaptığı finansal döngüler sayesinde ortaya çıkıyor. OpenAI, tam da böylesi bir vaka. Dünyanın en değerli şirketi olan Nvidia, en büyük çip tedarikçisi olduğu OpenAI’a 100 milyar dolar yatırım yapmaya hazırlanırken, esasen kendi ürünlerine olan talebi finanse etmiş oluyor. Bu esnada OpenAI, kazandığının neredeyse iki mislini, kendi hizmetlerinin çalışabilmesi için gereken bilgi işleme kapasitesini sağlayan Microsoft bulut [cloud] platformu Azure’ye harcıyor; böylelikle bir yandan borç biriktirirken bir yandan da ana yatırımcısını zengin etmiş oluyor.

Başkaca yaratıcı finansman yöntemleri de mevcut. Meta’nın Louisiana’ya devasa bir veri merkezi inşa etme planını ele alalım. 30 milyar dolarlık bu tesis, Meta ve Blue Owl denen bir yatırım şirketinin ortak girişimi olan Beignet Investor LLC’ye ait olacak. Gereken finansmanın kayda değer bölümü ne Blue Owl’ın müşterilerinden ne de Meta tarafından sağlanacak; bu kaynak, geniş bir tahvil sahipleri havuzundan karşılanacak. Meta, tesisin kullanım hakkına yönelik uzun vadeli kira sözleşmesinin esas üstlenicisi. FT Alphaville‘in aktardığı gibi, “Beignet’nin Meta’nın kredibilitesinden yararlandığı, fakat bu uzun erimli kira garantisinin yarattığı mali sorumluluğun Meta’nın kredibilitesini sihirli bir biçimde etkilemediği hin bir yapılandırma” bu.

Yine de, bu dahice kurgulanmış finans mühendisliğini mümkün kılan şey, Meta’nın bu veri merkezinin inşası için bilançosunun neredeyse %1’ini ayırmış olması. Tahvil yatırımcılarına papağan gibi tekrar edilen iddiaların aksine bunun gerçek sebebi, vadedilen süper-zekânın ve süper-bolluğun gerçekleşmemesi ihtimaline karşı Meta’nın kendisine koruma sağlamasıdır. Meta’nın veri merkezi anlaşması, bir finansal analistin “sermayeye olan devasa ihtiyaç, ihraççıların riski üstlenmekte giderek daha hevessiz oluşu ve yatırıma hazır nakitlerin bir bileşimi” olarak tarif ettiği piyasa konjonktürünün tipik bir örneği. Böylesi bir manzarada yatırım bankacılarının görevi, ne olduğunu pek de bilmedikleri riskleri üstlenmeleri için kredi verenleri ikna etmeleri. “Aynı filmi milyon kere izledik,” diye uyarıyor bir analist, ki en barizi 2008 krizine giden süreçti.

Hiper ölçekli bulut sağlayıcılarının [hyperscalers] önde gelenleri Amazon, Meta, Microsoft ve Alphabet’in sağlam bilançolarına dar bir pencereden bakıldığında, AI patlaması sürdürülebilir bir eğilime sahipmiş gibi görünebilir. Ne var ki, Oracle gibi görece zayıf aktörlerdeki ve yapay zekâ geliştirme sektörünün belli başlı alanlarındaki çatlaklar belirgin hale geldikçe, ekosistemin geneline yayılmış bu eğilimin sürmesini mümkün kılacak yeterli kârın var olmadığına dair endişeler giderek tırmanıyor. Yapay zekâya olan hücum; ABD borsasının patlama yaptığı yılların ve kendi kırılganlıklarını peşinden getiren onlarca yıllık hayalî sermaye döngülerinin ardından yaşanıyor. Bank of International Settlements’ın (BIS) bürokratik dilinin gerisinde giderek yükselen bir endişenin sezilebiliyor olması tam da bundan: “Şayet AI yatırımlarındaki düşüş ciddi bir piyasa düzeltmesi eşliğinde gerçekleşirse, bunun negatif yayılma etkileri, önceki yükseliş dönemlerinde yaşananlardan çok daha öteye geçebilir. Yatırımcılar, AI şirketlerine erişim için ABD hisselerini tercih etti, (bundan kaynaklanabilecek) gizli kaldıraç etkisi kredi piyasasında zincirleme sorunlara yol açabilir.”

Saha çalışmalarından elde edilen sınırlı bulgular, anlamlı üretkenlik artışlarının yazma, kodlama, çağrı merkezlerinde müşteri desteği sağlama gibi işlerde gerçekleştiğini ortaya koyuyor. Firmalar, ilk başlarda yapay zekâ kullanımını öğrenmek gibi bir gecikme maliyetini sırtlanır, fakat zaman geçtikçe uyum sağlayanlar karşılığını almaya başlar. Yapay zekânın giderek daha geniş bir alanda kullanılması, Ar-Ge süreçlerini de içine alacak şekilde yenileme ve iyileştirme süreçlerini güdülemesi beklendiğinden, ekonomik kazanımlara dair beklentiler epey yüksek. Şayet vadettiği üretkenlik artışını gerçekleştirirse, kullanıcılar şimdikinden çok daha fazlasını yapay zekâya erişim için ödemeye razı olacaktır. JP Morgan’ın hesaplamaları, sermaye giderlerinin muhtemel büyüklüğü göz önüne alındığında, yapay zekâ sağlayıcılarının %10’luk bir getiri elde edebilmeleri için kesintisiz olarak her yıl 650 milyar dolar civarında gelir elde etmesi gerektiğini gösteriyor, ki “devasa bir rakam” bu. Bu meblağ 1,5 milyar aktif iPhone kullanıcısının her birinden aylık yaklaşık 35 dolar almaya denk geliyor; ya da daha düz bir hesapla, küresel GSYİH’nin %0.55’ine tekabül ediyor. Yapay zekâ firmaları müşterileri kendilerine bağlamak için gerçek maliyetleri gizlediğinden dolayı şimdilik fiyatlar olması gerekenden düşük seyrediyor. Sahiden verimlilik artışları gerçekleşirse sorun yok, gelişen işletmeler bunu telafi etmek adına epeyce kaynağa sahip olacak. Verimlilik artışı beklenenden daha sınırlı gerçekleşse dahi yapay zekâ yatırımcılarının ceplerini doldurmaları mümkün. Birkaç yıl içerisinde yapay zekâ iş süreçlerine öylesine derinden nüfuz edecek ki sistemden çıkmanın imkânı kalmayacak. Müşteri cephesi için bu, sistemde esir kalmak ve ödeme yapmaya zorlanmak demek olacak. Yapay zekâ dünyaya kancasını atacak ve teknoloji şirketleri pek müthiş kârlar elde edecek!

Bunun Büyük Teknoloji Şirketleri’nin [Big Tech] stratejisi olduğundan ve yapay zekâ sektöründe yaşanacak fiyaskolar zincirinin dahi onları bu yoldan döndürmeyeceğinden emin olabiliriz. Kapitalizmin tarihi, krizleri takip eden çarpıcı güç yoğunlaşması momentleriyle doludur, tam da bu yüzden önde gelen teknoloji şirketleri sektördeki alt üst oluşlardan bile kâr elde edebilir. Dahası, Silikon Vadisi milyarderlerinin ABD hükümeti üzerindeki muazzam politik etkisi düşünülürse, amaçlarına ulaşmalarını sağlayacak siyasi desteği bulmak için dişle tırnakla savaşmaları muhtemeldir. Gerektiği taktirde, Prometheusvari söylemlerini jeopolitik argümanlarla yeniden ısıtıp, yapay zekâ yarışında Çin’i mağlup etmeyi ülke için bir varoluş sınavı olarak sunabilir ve ballı askerî sözleşmeleri koparabilirler.

Öyle ya da böyle, rüzgâr tersten esiyor. 30 Kasım 2022 günü ChatGPT’nin piyasaya sürülmesiyle birlikte AI kullanımı virüs gibi yayıldı ve şirketlerin değerleri tavan yaptı. Ancak işletmelerdeki yaygınlığı hiç de beklenilen seviyeye ulaşmadı. Tüm kopan yaygaraya rağmen iş yerlerinde yapay zekâ kullanımı pek de artmıyor, yavaşlıyor dahi olabilir hatta, ki bu da işgücünün yalnızca küçük bir bölümünü ilgilendiriyor. Güncel bulgular, AI kullanımının üretkenlik seviyesinde ani bir artış yaratmadığını ortaya koyuyor. Kısacası, bazı otomasyon süreçleri hâlihazırda devam ediyor olmasına rağmen, öngörülen devasa ekonomik kazançları sağlamaya muktedir bir yapay zekâ devriminin eli kulağında olduğunu gösteren hiçbir kanıt bulunmuyor.

Radikal eleştirmenlerin gayet iyi bildiği, Daron Acemoğlu ve Simon Johnson’ın da güçlü biçimde savunduğu gibi, verimlilik odaklı kapitalist gelişme diye bir şey yoktur. Artan teknik verimlilik, kurumsal yapıya bağlı bir makroekonomik sonuçtur. Piyasanın yapısı yatırımcıların getiri elde etmesini engelliyorsa, güçlü teknolojiler kâr getirmeyebilir ve yaygınlaşamayabilir; ayrıca kitlesel işten çıkarmalara neden olursa emekçileri de yoksullaştırabilir. Yapay zekâ ile birlikte en yakıcı tehlike, işgücünde kitlesel bir motivasyon kaybı dalgası gibi görünüyor. Araştırmalar, yoğun AI kullanımının motivasyonu düşürdüğünü, beceri kaybına yol açtığını, can sıkıntısını ve vasatlaşmayı körüklediğini gösteriyor. Üretkenlik bağlamında ‘tersinden bir J-eğrisi’ görmemiz bile olası: kısa vadeli üretkenlik artışlarının işgücü niteliğindeki bozulma nedeniyle hızla gerilemesinden bahsediyorum yani.

Bir diğer sorun ise, özel şirketlerin sektörü yönlendirmesinin ve çılgınlığa meyyal piyasaların kışkırtmasının bir sonucu olarak, Büyük Teknoloji Şirketleri’nin yapay zekâ üzerine, adeta iman edercesine oynadığı bahsin yaratabileceği kaynak israfıdır. Amerika ile Çin’in yapay zekâ yaklaşımları arasındaki tezat yol gösterici nitelikte. Michael Roberts’ın vurguladığı üzere, kapitalist ekonomiler derin bir koordinasyon sorunuyla karşı karşıya: “Çin’de, ekonominin bütününü canlandıracak stratejik teknoloji hedeflerine ulaşılması için bir plan mevcut”, ne var ki “merkez kapitalist ülkelerde tüm AI yumurtaları aynı sepete konmuş vaziyette, sepetin sahibi de hiper ölçekli bulut sağlayıcıları ve dev Muhteşem Yedili’den[1] başkası değil. Bu aktörler için esas olan kârlılıktır, teknolojinin çıktıları değil.”

İlerleyen dönemde sektör üzerindeki finansal baskı artarsa, bu yapay zekâ yükselişinin ardında bırakacağı somut mirasın, geçmiş balonların bıraktıklarına denk düşüp düşmeyeceği belirsizdir. Sahiden de veri merkezi kapasitesi kurma maliyetinin yalnızca küçük bir kısmı inşaat ve altyapı giderlerinden oluşuyor; finansmanın dörtte üçü, ağırlıklı olarak gelişmiş çiplere (GPU) olmak üzere, bilgi teknolojisi (IT) ekipmanlarına harcanıyor. Dot-com döneminin fiber kablolarından ya da 19. yüzyılın demiryollarından farklı olarak AI çipleri, performansları düştükçe ve yeni teknolojiler çıktıkça sık sık yenilenmek zorunda kalıyor. Kârlılık endişeleri gibi nedenlerle yatırımların bir anda kesilmesi durumunda, mevcut bolluğuyla kıyaslandığında yapay zekâya erişimin daralması somut bir ihtimal olarak belirebilir. Teorik olarak, sermaye harcamalarındaki kısıntı AI süreçlerindeki gelişmelerden elde edilen maliyet düşüşlerini aşarsa, AI’daki yükselişin mirası uzun sürmeyecektir; yanı sıra gündelik AI kullanımını sağlayan mevcut hesaplama gücü de azalabilir.

Bu eskime sorunu, finansal açıdan oldukça önemli sonuçlar doğuruyor. Veri merkezi kredileri “neredeyse her zaman anapara ödemesiz [non-amortizing] kredilerdir: yani yapılan ödemeler, borç tutarını azaltmaya yönelik değildir. Bunun yerine bu krediler, hiç eskimeyeceği varsayılan bir varlık için sağlanan sürekli bir finansman kaynağıdır. Buradaki temel varsayım, kredi vadesinin sonuna gelindiğinde -ki kabaca 5-7 sene arasıdır bu- tüm borç bakiyesinin yeni bir krediyle yeniden yapılandırılacağıdır.” Peki ama çipler beş senenin sonunda neredeyse işe yaramaz hâle geliyorsa, ana bileşeni ıskartaya çıkmış bir varlığı kim yeniden yapılandırır ki?

Veri merkezlerini işletmek için gerekli arazi, enerji ve suya artan talebin tüm bu yapay zekâ hücumunu oturttuğu sürdürülemez zeminden bahsetmiyorum bile. Böylesi bir bağlamda, Büyük Teknoloji Şirketleri’nin uzay fethi anlatısının üstlendiği ideolojik işlev, tamamen dijitalleşmiş bir gelecek fantezisine bir tür meşruiyet kazandırmaktan ibarettir. Google’ın Project Suncatcher’ının açıkladığı gibi “yapay zekâ işlemine olan talep, ve buna bağlı olarak enerjiye olan talep artmaya devam edecek” ve “uygun yörüngedeyken bir güneş paneli, dünyada olduğundan 8 kata kadar daha fazla verimle çalışabilir, neredeyse kesintisiz şekilde enerji üretebilir, böylelikle pil ihtiyacını azaltabilir”, bu yüzden “uzay, yapay zekânın işlem kapasitesini genişletmek için gelecekte en uygun yer haline gelebilir.”

Yeryüzüne tekrar inersek, ucuz enerji ve nadir toprak elementlerine olan talep eski moda emperyalizmi harekete geçiriyor. ABD’nin yeni ulusal güvenlik doktrini, “kritik öneme sahip tedarik zincirlerini destekleyen […] bir yarımküre” istediklerini açıkça ortaya koyuyor. Trump yönetiminin Venezuela petrolüne el koyması ve teknoloji milyarderlerinin göz diktiği önemli madenler için Grönland üzerinde yayılmacı iddialarda bulunması durumun vahametini ortaya koyuyor. Şayet AI hüsrana uğramaya devam ederse, emperyal maceralar yoğunlaşabilir. David Harvey’in ‘mülksüzleştirme yoluyla birikim’ olarak isabetle nitelediği bu yeni çağda, hayalî verimlilik artışlarına yönelik dijital arayışlar, yerini maliyetlerin düşürülmesi üzerine verilen vahşi bir yarışa pekâlâ bırakabilir.


[1] Magnificent 7 şirketleri: Apple, Microsoft, Amazon, Alphabet, Meta, Nvidia ve Tesla. -ç.n.


“After AI” başlığıyla 15 Ocak 2026 tarihinde NLR Sidecar’da yayımlanan Cédric Durand’ın bu yazısını Özgürcan Alkan Türkçeye çevirdi.

Kapak Görseli: Google’a ait Oregon’daki The Dalles veri merkezindeki soğutma kulelerinin üzerinde buhar yükseliyor. Fotoğraf: Google

Not: Textum Dergi tarafından tercüme edilip yayınlanan bu yazıyı sitemize almamıza izin verdikleri için Textum editörlerine teşekkür ederiz.

Arap Baharı’nın Küllerinden – Gilbert Achcar

Bin Ali’nin devrilmesinin üzerinden 15 yıl geçmişken, Arap bölgesindeki devrimlerin geleceği nedir?

Bugün, Arap Baharı’nın en önemli olaylarından biri olan Tunus diktatörü Bin Ali’nin devrilmesinin 15. yıldönümü. [1] 2011’deki olaylar, etkileyici bir devrim dalgasını tetikledi. Neredeyse hepsi kanlı bir şekilde bastırıldı.

14 Ocak 2011’de, Tunus diktatörü Zeynel Abidin Bin Ali, Kuzey Afrika ülkesinde dört hafta süren ayaklanmanın ardından istifa etmek zorunda kaldı. Bu, Arap Baharı olarak bilinen ayaklanma dalgasının ilk büyük zaferiydi — ancak bölgede yaşanan demokratik ayaklanma, birçok yenilgiyle sonuçlandı. İsviçreli internet sitesi marx21.ch için yapılan bir röportajda, akademisyen Gilbert Achcar o yılların mirasını ve bugün yeniden canlanan devrimci sürecin geleceğini değerlendiriyor. Röportaj, İran’daki son ayaklanmadan (ve Suriye’de Rojava’ya yönelik saldırılardan-çn) önce yapıldı.

Jean Batou: Arap Baharı’nın ilk büyük zaferi olan Bin Ali rejiminin düşüşünün üzerinden 15 yıl geçti. Tunus’tan sonra, başta Mısır ve Suriye olmak üzere pek çok ülkede halklar kitlesel mücadeleler başlattı. Ancak bu etkileyici devrimci dalga, yabancı müdahaleler (cihatçı gruplar, Körfez ülkeleri, İran, Türkiye, Rusya vb.) ve mevcut devletlerin baskısı ile beslenen kanlı iç savaşlarla bastırıldı ve otoriter rejimlerin yeniden kurulmasına yol açtı. Bu uzun dönemi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gilbert Achcar: Şu anda bilanço çok olumsuz. 2011 ayaklanma dalgasının, yaygın olarak Arap Baharı olarak bilinen, son büyük demokratik kazanımı olan Tunus’taki demokratik rejim, 10 yıl sonra, 2021’de bir iç darbeyle devrildi. 2019 devrim dalgasının son kalesi olan Sudan’da darbeye karşı halk direnişi, 2023’te askeri rejimin iki silahlı fraksiyonu arasında patlak veren savaşla bastırıldı. İsrail, Filistin halkına ve bölgesel düşmanlarına karşı siyonist saldırganlığın dramatik bir şekilde tırmanması kapsamında, bu yenilgiler arka planında Gazze halkına karşı soykırım savaşını başlattı.

Ancak bu olumsuz değerlendirme, Arap Baharı etiketinin somutlaştırdığı illüzyonların hâkim olduğu, başından beri “uzun vadeli devrimci süreç” olarak analiz ettiğim bir anı yansıtıyor. Bunun, 1980’lerin sonunda Orta ve Doğu Avrupa devletlerinin yaşadığı gibi nispeten kısa süreli bir demokratik geçiş olmadığı benim için açıktı. Bu devletlerin bürokrasileri, bürokratik üretim tarzındaki derin krizin dayattığı ve gücünün zirvesinde olan Batı emperyalizminin desteklediği yükselen siyasi değişim dalgasına karşı sadece zayıf bir direnç gösterdi. Ve bu siyasi değişim, en az dirençli yolu izleyerek Batı emperyalizminin teşvik ettiği modele uyum sağlamaktan ibaretti.

Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da ise durum oldukça farklıydı ve öyle de olmaya devam ediyor. Orada, egemen sınıflar mülk sahibi sınıflar —bazen devletin kendisinin de sahibi olanlar— ve ekonomik kalkınmayı sağlamak ve halkın sosyal beklentilerini karşılamak için gerekli olan radikal siyasi değişime şiddetle karşı çıkıyorlar. Bu değişim, Batı emperyalistlerinin bölgedeki çıkarlarına büyük ölçüde ters düşüyor.

Ancak, yapısal kriz çözülmeden kaldığı için, değişimin zorluğu kaçınılmaz olarak uzun süreli bir tarihsel çıkmaza yol açtı: sosyoekonomik kriz kötüleşmeye devam etti ve siyasi bağlam bozuldu. Bu bozulma Suriye, Libya, Yemen ve şimdi de Sudan’da bir dizi iç savaşla kendini gösterdi ve bu da bölgedeki halkların moralinin bozulmasına ve harekete geçmemesine katkıda bulundu.

Ancak eski düzenin istikrarı geri kazanılamaz: Yapısal çıkmaz, er ya da geç siyasi patlamalara yol açan sosyal gerilimleri kaçınılmaz olarak körükler. “Uzun vadeli devrimci süreç” birkaç 10 yıl sürebilir ve sürekli bir çıkmaza girerse, etkilenen bölgede yaygın bir medeniyet çöküşüne yol açabilir. Alternatifin iki yüzü, sosyal devrim ya da barbarlıktır.

Jean Batou: Suriye’nin geleceği büyük ölçüde belirsiz olsa da, Rojava’da Demokratik Birlik Partisi’nin (PYD) özerk yönetiminin kurulması ve Suriye’de [Beşar] Esad rejiminin nihai düşüşü bu devrimci döngünün sonuçları olarak değerlendirilebilir mi? Dahası, Faslı gençlerin son ayaklanması, sosyal krizin bölge genelinde her zamanki gibi derin olduğunu göstermiyor mu?

Gilbert Achcar: Suriye’nin kuzeydoğusundaki Kürt özerk yönetimi, Arap dünyasında devam eden devrim sürecinin ayrılmaz bir parçası değildir. Bu, Suriye devletini zayıflatan ve bu bölgesel yönetimin varlığını tolere etmesine yol açan iç savaşın bir yan ürünüdür. Bu yönetim, başından beri Suriye rejimi ile muhalefet arasındaki çatışmadan uzak durmuştur. IŞİD (İslam Devleti) ile mücadelede ABD ile ittifak kurmuştur.

Dahası, petrol monarşilerinin müdahalesi, Suriye rejiminin Makyavelist manevraları ve Suriye halk hareketindeki solun beceriksizliği, bu ülkedeki devrimci ayaklanmanın hızla iki karşıdevrimci kamp arasında bir iç savaşa dönüşmesine yol açtı: Bir tarafta Esad rejimi, diğer tarafta İslamcı köktenciliğin siyasi alanına ait çeşitli silahlı güçler.

Esad rejiminin çöküşünden en çok yararlanan, bu kampların en gerici olanı, eski El Kaide şubesi olan ve ülkenin kuzeyindeki İdlib bölgesini birkaç yıl boyunca yöneten ve Türk devletiyle (Türk devleti tarafından uzun süre kabul edilmeyen) ilişkiler geliştiren El Nusra Cephesi oldu. Esad rejimi, Ukrayna’nın işgaline saplanan Rusya tarafından terk edildiği ve ardından, özellikle 2024 sonbaharında İsrail’in Lübnan’da Hizbullah’ı çökertmesinden sonra müdahale edemez hale gelen İran tarafından terk edildiği için çöktü.

Şam’da kurulan, İdlib’den sonra yeniden adlandırılan ancak esasen aynı parametreleri koruyan yeni hükümet, gerici, mezhepçi ve antidemokratik bir rejimdir ve elbette en kaba kapitalizm biçimini savunmaktadır. Donald Trump ve batı başkentleri tarafından hemen benimsenmesinin nedeni de budur.

Buna karşılık, Fas’ta son dönemde ortaya çıkan gençlik hareketi, 2011’de başlayan devrimci sürecin tam anlamıyla bir parçasıdır. Bu hareket, devrimin derin köklerini mükemmel bir şekilde ortaya koymaktadır: Zayıf büyümeyle birlikte gelişme durgunluğu, bunun ana belirtisi ise genç işsizliğidir. Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesi, 10 yıllardır bu işsizlik konusunda dünya rekorunu elinde tutmaktadır. Bölgedeki ayaklanmaların arkasındaki itici güç, özellikle gençlerin umutsuzluğudur.

Jean Batou: Bu halk ayaklanmaları zincirini tetikleyen nedenler hala mevcutsa, çoğu ülkede sosyal hareketlerin şu anda azalmasının nedeni nedir? Bunun nedeni, baskının uzun vadeli etkileri mi? Bu mücadelelerin ön saflarında yer alan kesimlerin yorgunluğu mu? Mafya benzeri neoliberal kapitalizm ve/veya gerici İslamcılıkla kopma umudu sunan siyasi liderliğin yokluğu mu?

Gilbert Achcar: Başlıca neden, siyasi reformist veya sosyal gerici muhalefetlerden bağımsız olarak gençlerin devrimci özlemlerini temsil eden yapılandırılmış bir siyasi hareketin yokluğudur. Bu muhalefetler, kitlelerin devrimci enerjisini kısmen başka yöne çekebilmiş ve bir devrimci kutup ile iki karşı-devrimci kutup arasında üçgen bir ilişki ortaya çıkmıştır.

Bu boşluğu en iyi şekilde dolduran, Sudan devrimiydi. Bu devrimin öncülüğünü, mahallelerde radikalleşmiş gençlerden oluşan komiteler, yani Direniş Komiteleri yapıyordu. Bu komiteler, merkezi olmayan bir yapıya sahipti, ancak modern iletişim teknolojilerini koordinasyon için kullanarak eylem birliği sağlayabiliyordu. Eksik olan, silahlı kuvvetler içinde bir ağ kurarak devrim için zemin hazırlayabilecek veya en azından devrim başladıktan sonra böyle bir ağ kurmak için çalışabilecek bir siyasi örgütlenmedir. Sadece bu, devrimin gerici subaylar arasındaki iç güç mücadelesi tarafından bastırılmasını engelleyebilirdi.

Bu, Fas’ta en çok eksik olan şeydir: Orada, GenZ 212 olarak bilinen gençlik hareketi, Sudan Direniş Komiteleri’nden çok daha az yapılandırılmıştır ve onlardan daha da fazla, zorluklarla orantılı bir siyasi yanıt vermekten yoksundur.

Baskı, aşılması gereken kaçınılmaz engellerden biri olduğu için başlı başına bir neden olarak görülemez ve bu bölgede aşırı şiddetiyle iyi bilinir. Asıl soru, bu baskıyı aşmak için nasıl örgütlenileceğidir. Ve burada örgütsel faktör çok önemli hale gelir.

Jean Batou: İsrail’in Gazze’de veya BAE’nin Sudan’da uyguladığı “nekropolitika” Filistin ve Sudan halklarının mücadele ruhuna ne ölçüde ağır bir darbe vurdu?

Gilbert Achcar: Bu iki durum birbiriyle karşılaştırılabilir değil. İsrail’in Gazze halkına karşı yürüttüğü soykırım savaşı, tüm Filistin halkına karşı bir saldırıdır. Birleşik Arap Emirlikleri Sudan’a doğrudan müdahale etmiyor: askeri güçler arasındaki savaşta iki taraftan birini, yani yaklaşık 20 yıl önce Darfur soykırımını gerçekleştiren paramiliterlerin kökenlerine dayanan Hızlı Destek Güçleri’ni destekliyor.

Daha önce de belirtildiği gibi, Sudan’da patlak veren savaş, 2019’dan beri devam eden devrimci süreci bastırdı. Ancak bölgesel etkisi sınırlıdır. Buna karşılık, siyonist devletin Gazze’de yürüttüğü soykırım savaşı, bölgede kesinlikle büyük bir etki yarattı. Arap Baharı’ndan bu yana biriken yenilgileri daha da ağırlaştırarak, bölge halkları arasında çaresizlik ve öfke duygusunu şiddetlendirdi. Ulusal düzeyde sosyoekonomik ve siyasi, bölgesel düzeyde ise siyasi ve duygusal hayal kırıklıklarının patlayıcı bir birleşimi sonucunda, öfkenin nihayetinde galip geleceğine inanıyorum.

Jean Batou: Suudi Arabistan, BAE ve İsrail gibi, askeri ve mali açıdan giderek daha güçlü ve saldırgan hale gelen ve çıkarlarını her ne pahasına olursa olsun korumaya hazır olan Orta Doğu alt emperyalizmlerinin ortaya çıkışı, ABD için giderek artan sorunlar yaratmıyor mu? Özellikle İsrail’in Katar’ı bombalaması da dahil olmak üzere komşularına karşı sergilediği savaş çılgınlığını ve ayrıca Sudan’da Birleşik Arap Emirlikleri ile Suudi Arabistan arasındaki rekabeti kastediyorum.

Gilbert Achcar: Emperyalizmin vasalları arasındaki rekabetler, her bir vasal devletin efendisine, bu durumda ABD’ye olan bağımlılığını artırdığı ölçüde emperyalizmin yararına olur. Washington bu tür rekabetlerde taraf tutmamaya özen gösteriyor, daha çok arabulucu rolünü üstleniyor ve gerektiğinde müşterilerini uzlaştırmak için harekete geçiyor. Bu nedenle, ilk Trump yönetimi (2017-2020) Emirlikler ve Suudilerin Katar’ı boykot etmesine yeşil ışık yakarken, o bölgedeki ana ABD askeri üssünün bulunduğu Katar Emirliği ile ilişkilerini sürdürdü. Boykot, Trump’ın ilk döneminin sonunda sona erdi. İkinci döneminde, Trump, esasen kendisine rüşvet veren Katarlılara yönelik politikasını radikal bir şekilde değiştirdi. Bu, Katar’ın ustalıkla uyguladığı bir sanattır.

[Benjamin] Netanyahu’nun durumu farklıdır: Trump ile arasında küçük anlaşmazlıklar olabilir, ancak her ikisi de bunları gizli tutmaya özen göstermektedir. Netanyahu, Trump’ı yatıştırma konusunda usta oldu. Gerekirse görmezden geliyor, örneğin Netanyahu’nun kısa veya orta vadede hiçbir sonuç vermeyeceğine ve kaçınılmaz olarak tıkanacağına inandığı sözde “barış planı” gibi. İsrail’in “savaş çılgınlığı” ise Washington tarafından onaylanmakla kalmadı, ABD doğrudan katkıda bulundu, Trump döneminde daha da doğrudan, çünkü Trump silahlı kuvvetlerine İran’ın bombalanmasına katkıda bulunmalarını emretti. Katarlılarla kişisel ve ailevi iş bağları olan Trump’ın, İsrail’in Katar’daki Hamas liderlerini suikast girişiminden uzak tutmaktan başka seçeneği yoktu. Ancak bunu gönülsüzce yaptı ve hemen iki müttefikini uzlaştırmak için harekete geçti.

Körfez petrol monarşileri, Ürdün ve Fas monarşileri, Mısır ve İsrail, ABD ile yakından bağlantılı bir bölgesel sistemin parçalarıdır. Tüm bu devletler bir şekilde Washington’a bağımlıdır ve rolleri birbirine zıt olmaktan çok birbirini tamamlayıcı niteliktedir. Bu tamamlayıcılık, İsrail’in Gazze’de işlediği soykırım sırasında açıkça ortaya çıktı.

14 Ocak 2026

Kaynak: Jacobin.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

ELENI VARIKAS (1949–2026): “Arkasında Zengin Bir Düşünsel ve Siyasal Miras Bıraktı” – Michael Löwy

Eleni Varikas, 9 Ocak 2026’da aramızdan ayrıldı. O, 45 yıl boyunca hayat arkadaşım oldu. Neredeyse yarım yüzyıl boyunca sevinçleri ve acıları paylaştık, birlikte mücadeleler verdik, zaman zaman birlikte yazılar kaleme aldık. Ayrılmazdık; özellikle son beş yılda. Onun kesin yokluğunu kabullenmek benim için zor, son derece zor.

O, isyankâr, boyun eğmeyen, eleştirel bir ruhtu; ama aynı zamanda incelikli ve derindi. Enerji dolu olmakla birlikte çok da kırılgandı. Cömert, sıcak, neşeliydi; gülümsemesi yüreklerimizi ısıtırdı. Şarkı söylemeyi severdi ve dünyanın dört bir yanından, Yunanca, Fransızca, İngilizce, İspanyolca, İtalyanca ve hatta Almanca söylediği çok geniş bir şarkı repertuvarı vardı. Yaşamının son gününde, hastanede, birlikte eski İtalyan anarşist şarkıları söylüyorduk.

Atina’da doğdu. Annesi, Küçük Asya’dan sürgün edilmiş bir Yunan olan Joanna Askitopoulou; babası ise edebiyat eleştirmeni ve gazeteci Vassos Varikas’tı – 1930’larda Yunanistan’da Stalin karşıtı sol muhalefetin kurucularından biri. Eleni, 1971’de, uluslararası sosyalizm tarihçisi Georges Haupt ile birlikte Yunan Komünist Partisi’nin kökenleri üzerine bir araştırma yapmak üzere Paris’e gitti. Haupt’un semineri sırasında tanıştık.

1974’te, albaylar diktatörlüğünün çöküşüyle birlikte Yunanistan’a döndü ve bir grup gençle birlikte Devrimci Komünist Cephe’yi kurdu. Bu örgütün gazetesi Odophragma’yı (Barikat) yayımladı; yazılarını “Vera Gracco” takma adıyla imzalıyordu. 1976’da, İlkokul ve Lise Öğrencileri için Küçük Kırmızı Kitap’ın Yunanca bir versiyonunu yayımladığı için yargılandı ve birkaç ay hapis cezasına çarptırıldı; bu karar, temyizde yargıç Sartzetakis tarafından bozuldu (Costa Gavras’ın Z filmindeki “küçük yargıç”).

1978’den itibaren bu ilk siyasi angajmanlarından uzaklaştı ve kararlı bir biçimde feminizme yöneldi. Costoula Sklavenitis ve diğer arkadaşlarıyla birlikte Kadınlar Yayınevi’ni kurdu; bu yayınevi feminizmin birçok klasik metnini çevirdi.

1981’de Eleni Varikas, Michelle Perrot yönetiminde Yunan feminizminin kökenleri üzerine bir doktora tezine başlamak üzere Paris’e geldi. İşte o sırada yeniden bir araya geldik ve hayatımızı paylaşmaya karar verdik. Baştan sona yoğun ve bütünleşmiş bir ilişkiydi bu. Hanımların İsyanı. XIX. Yüzyıl Yunanistan’ında Feminist Bir Bilincin Doğuşu (1833–1908) başlıklı tezi, 1986’da Paris VII Üniversitesi’nde savunuldu ve jüri tarafından oybirliğiyle “çok üstün başarı” derecesi ve jüri övgüsüyle kabul edildi. Tez, 1987’de Yunanistan’da Archives Historiques yayınevi tarafından yayımlandı. Bu konudaki yetersizliğim nedeniyle Eleni’ye araştırmasında fazla yardımcı olamadım, ama tezinin başlığını ona ben önermiştim…

Misafir öğretim üyesi olarak Brüksel Özgür Üniversitesi ve Lozan Üniversitesinde ders verdikten, Paris’teki üniversitelerde çeşitli güvencesiz işlerde çalıştıktan sonra Eleni, nihayet 1991’de Paris 8 Üniversitesinin (Vincennes–Saint-Denis) Siyaset Bilimi Bölümünde doçent kadrosuna alındı. Fransız üniversite dünyasında “metekler” için tipik olan, engebeli bir kariyerdi bu… Dersleri kolay değildi; öğrencilerine karşı oldukça talepkârdı, ama onlar kendisine büyük bir hayranlık duyuyorlardı.

İzleyen yıllarda, feminizmi muhalif, eleştirel ve konformizm karşıtı bir bakış açısından ele alan denemeleri dünyayı dolaştı ve ona sayısız davet kazandırdı: Harvard’daki Center for European Studies, Floransa’daki Avrupa Üniversite Enstitüsü vb. Bu yolculuklarda ben ona eşlik ederdim; o da Brezilya üniversitelerindeki konaklamalarımda bana eşlik ederdi. Yazıları yalnızca Fransa ve Yunanistan’da değil; Amerika Birleşik Devletleri’nde, Brezilya’da, İtalya’da, İspanya’da ve başka yerlerde de okunuyor, inceleniyor, tartışılıyordu.

Eleni, Frankfurt Okuluna–özellikle de büyük bir yakınlık duyduğu T. W. Adorno’ya–çok ilgi duyardı. Adorno üzerine birlikte bir deneme yazdık: “‘Dünya ruhu bir füzenin kanatlarında’. Adorno’da ilerleme eleştirisi” (Revue des Sciences Humaines, Lille, sayı 229, Ocak–Mart 1993). İngilizceye çevrilen bu makale, Amerika Birleşik Devletleri’nde kayda değer bir ilgi gördü.

Derinlemesine evrenselci bir zihin olan Eleni, yalnızca kadınlarla değil, tüm ezilenlerle ilgilenirdi: köleler, Yahudiler, proleterler… Ustalık eseri kitabı Les rebuts du monde. Figures du paria (“Dünyanın Artıkları: Parya Figürleri”, Stock, 2007), parya muamelesi gören ya da kendilerini parya olarak tanımlayan farklı toplumsal gruplar üzerine bir tefekkür sunar; Flora Tristan ya da Bernard Lazare’ın yazı/tanıklıklarını, Max Weber ve Hannah Arendt’in analizlerini tartışır. Bu, sosyolojik literatürde benzeri olmayan bir kitaptır.

2005’te Eleni habilitasyonunu tamamladı ve 2006’dan 2012’ye kadar Paris 8 Üniversitesinde siyaset teorisi ve toplumsal cinsiyet çalışmaları profesörü oldu. Penser le sexe et le genre (“Cinsiyeti ve Toplumsal Cinsiyeti Düşünmek”, PUF, 2006) başlığıyla yayımlanan habilitasyon tezi, cinsiyet ve toplumsal cinsiyetler arasındaki farkı, bunların özgül olarak politik boyutu içinde analiz etmeyi amaçlıyordu. Saygısız (irrévérencieux) ruhuna özgü bir jestle Eleni, “akademik” yazının mükemmel örneği sayılan bu habilitasyon metnine, genç Eleni’nin kendisiyle özdeşleştirdiği mitik Zorro karakterine ölçüsüz bir övgüyle başlar; “Zorro’nun nişanlısı” gibi cinsiyetlendirilmiş bir rolü reddeder.

Bu yıllarda Eleni, dostları ve meslektaşlarıyla birlikte iz bırakacak iki antoloji hazırladı: Platon’dan Derrida’ya Kadınlar: Eleştirel Bir Antoloji (Plon, 2000, 829 s.; F. Collin ve E. Pisier ile birlikte) ve Sosyal Bilimlerin Altında Toplumsal Cinsiyet: Max Weber’den Bruno Latour’a Eleştirel Okumalar (Paris, La Découverte, 2010; D. Chabaud, V. Descoutures, A.-M. Devreux ile birlikte).

Aynı zamanda araştırma çalışmalarını sürdürdü ve çeşitli laboratuvarlarda yönetsel görevler üstlendi: örneğin 2010–2012 yılları arasında CNRS/Paris 8 bünyesindeki GTM (Toplumsal Cinsiyet, Emek ve Hareketlilikler) ekibinin/CRESPPA’nın önce yardımcı direktörlüğünü, ardından direktörlüğünü yaptı. 15 Nisan 2013’te, CNRS’nin Pouchet Yerleşkesi’nde ona atfen bir çalışma günü düzenlendi. Toplumsal Cinsiyet, feminizm ve politika – Eleni Varikas’ın çalışmaları etrafında başlığını taşıyan bu etkinlik, CNRS’nin GTM/CRESPPA ekibi tarafından organize edildi.

Eleni’nin angajmanı yalnızca entelektüel değildi. Nitekim 2003’te, Yunanlı bir devrimci (“Troçkist”) olan Theologos Psaradellis’in, mahkemelerce haksız yere terör eylemlerine katılmakla suçlanmasına karşı yürütülen dayanışma kampanyasının örgütleyicilerinden biri oldu. Kampanya sayesinde Psaradellis sonunda beraat etti. Birkaç yıl sonra ise, Fransa’da sürgünde yaşayan fakat İtalyan polisi tarafından aranan İtalyan öğrencisi Paolo Persichetti’nin savunulması için seferber oldu; bu kez ne yazık ki iadesini engelleyemedi…

Eleni ile Max Weber’e duyduğumuz ilgiyi paylaşıyorduk; sosyalist ya da feminist olmayan bu büyük düşünür, yine de düşüncemize çok şey katıyordu. Weber üzerine birlikte birkaç deneme kaleme aldık. Sonuncusu, “Max Weber and Anarchism” başlıklı makale, Max Weber Studies dergisinde (Temmuz 2022) yayımlandı ve daha sonra Yunanca, Portekizce, İspanyolca ve Fransızcaya çevrildi.

2017’de Elsa Dorlin ve Isabelle Clair, Eleni’nin bazı yazılarını bir araya getirme fikrini ortaya attı; her metnin başına da bir dostunun ya da meslektaşının yorumu eklendi. Bu kitaba ben de, bu yazılardan biri üzerine kısa bir yorumla katkıda bulundum: Eleni Varikas: siyasal olanın feminist bir teorisi için (Éd. iXe, 2017). Aşağıda bu yorumu yeniden yayımlıyorum.

Eleni, Ocak 2026’da aramızdan ayrıldı; Bu, 1981’den beri hayatını paylaştığı kişi için onarılamaz bir kayıp. Ama geride, derinlemesine hümanist, evrenselci ve yıkıcı (subversif) nitelikte, zengin bir entelektüel ve politik miras bırakıyor.
Michael Löwy


“KADINLARIN CANAVARCA İMPARATORLUĞU”

Delphine Gardey ve Ilana Löwy (der.), Doğal Olanın İcadı: Bilimler ve Eril ile Dişilin İnşası, Paris, EAC, 2000 içinde yer alan “Klasik siyasal teoride tahakkümün doğallaştırılması ve meşru iktidar” başlıklı deneme üzerine kısa bir yorum.

Eleni Varikas bu denemede bizi, modern siyasal teorinin iki yüzyılı boyunca uzanan büyüleyici bir yolculuğa davet ediyor. Rönesans’ın görkemli Floransa’sını (Pico della Mirandola, Machiavelli), din savaşlarının kasıp kavurduğu Paris’i (Bodin) ya da İç Savaş sırasındaki Londra’yı (Hobbes) ziyaret ediyor; Bordeaux Parlamentosu’na (Montaigne!) uğramayı da ihmal etmiyor. Bu “kanonik” metinlerin bazılarını yeni, özgün ve bütünüyle konformizm karşıtı bir yaklaşımla ele alıyor.

Deneme, tarih ya da siyaset bilimi alanındaki pek çok çalışmanın düştüğü bir dizi tuzaktan olağanüstü bir ustalıkla kaçınmasıyla öne çıkıyor. Bunlar modern sosyal bilimin (kapsamlı olmayan) sekiz ölümcül günahıdır:

1) (Pozitivist) “bilimsel tarafsızlık” ya da “değer yargılarından arınmış nesnellik” tuzağı. Deneme, Marx, Mannheim ve feministler (Christine Delphy, Nancy Hartsock ve daha niceleri) arasında ortak olan bakış açısı teorisini tereddütsüz sahiplenir:
“Bilginin özneleri farklı bakış açılarına ve tutkulara sahip oldukları için, toplumsal ilişkiler içinde farklı konumlarda yer aldıkları için (…) siyasal ilkelerin üzerine oturtulabileceği, şeylerin doğasına ilişkin tartışmasız bir bilgi olamaz” (s. 93).
“Tartışmasız” bir bilgi olmadığına göre, tartışma açıktır! Deneme kategorik “hükümler” vermek yerine, toplumsal hiyerarşileri meşrulaştıran söylemler üzerine eleştirel ve gizem çözücü bir bakış geliştirmeye çalışır.

2) Disiplinerlik tuzağı; akademik disiplinlerin zorlayıcı deli gömleğine pek çok çalışmayı hapseden ve bunun sonucunda araştırmayı ciddi biçimde yoksullaştıran tuzak. Deneme, bu yapay sınırları neşeyle ihlal eder; sosyal tarih, siyasal felsefe, toplumsal cinsiyet teorisi ve antropolojiyi bir araya getiren “disiplinsiz” bir yaklaşımla ilerler. Yalnızca edebiyat eksiktir; ama o da aynı yazarın diğer çalışmalarında fazlasıyla mevcuttur.

3) “Zihniyetler” teorisi (Annales Okulu) ya da “episteme” (Foucault) tuzağı. Bu yaklaşımlar, belirli bir dönemin kavrayışlarının zorunlu olarak aynı kültürel ufka ya da aşılamaz bir epistemolojik paradigmanın içine ait olduğunu ileri sürer. Deneme ise, aynı dönemin, aynı ülkenin, hatta bazen aynı kentin yazarlarının çok farklı –hatta birbirleriyle çelişen–biçimlerde düşündüklerini gösterir. Pico della Mirandola’nın insan doğasının çoklu potansiyellerine dair iyimser varsayımları, bir başka ünlü Floransalı olan Niccolò Machiavelli’nin acı ve kötümser varsayımlarının tam karşıtı değil midir? Ya da 17. yüzyıl İngiltere’sinden bir örnek vermek gerekirse, Mary Astell gibi bir figür, o dönemin “zihniyetinin” kadınların “doğal” aşağılığının sorgulanmasını kabul edemeyeceği yönündeki varsayıma kategorik bir yalanlama getirmeye yetmez mi? Jean Bodin ile Étienne de La Boétie’yi yalnızca birkaç on yıl ayırır; ama “çokluğun Bir’in iradesine doğal tabiyeti” varsayımını meşrulaştırma (birincisi) ya da reddetme (ikincisi) biçimlerinde ortak bir “episteme”yi paylaşmaz.

4) Toplumsal cinsiyet körü (gender-blind) sosyal bilim tuzağı: Toplumda ve siyasal teoride cinsiyet boyutuna karşı sağır ve kör kalan yaklaşım. 17. yüzyıl İngiliz siyasal filozoflarının “halk” kavramını, James Tyrell’in–Locke’un yakın dostu, Whig (liberal) büyük düşünür ve 1688 “Şanlı Devrimi”nin övgücüsü– Patriarcha non monarcha’da (1681) sertçe ifade ettiği üzere halkın “kadınlar ve çocuklardan oluşan ayırt edilmemiş sürüyü” dışladığını hesaba katmadan tartışmak mümkün değildir. Deneme, kadınların tabiyeti meselesinin modernitenin tüm “klasik” siyasal düşüncesini kat ettiğini gösterir.

5) Toplumsal hiyerarşilerin ya da siyasal kurumların doğallaştırılması tuzağı; bu, 16. ve 17. yüzyıl siyasal teori yazarlarıyla sınırlı olmaktan çok uzaktır. Deneme, sözde-bilimsel bu natüralizmin altın çağının 19. yüzyıl olduğunu hatırlatır; ancak yazarın diğer çalışmalarında da görüldüğü üzere, bu düşünme biçimi 20. ve 21. yüzyıllarda da güçlü biçimde varlığını sürdürmektedir. Bu paradigmanın eleştirisi, denemenin başlıca konusudur.

6) Cadı avı gibi olguları yalnızca dinsel fanatizm ya da batıl inanç gibi “irrasyonel” etkenlerle açıklama tuzağı. Deneme, 16. yüzyılın sonundan 17. yüzyılın başına kadar Avrupa’da bir milyon can alan, “kadınların canavarca imparatorluğu”na (John Knox) karşı yürütülen bu imha savaşında “rasyonel” siyasal hesapların oynadığı belirleyici rolü ortaya koyar. Mutlakiyetçi devletin ve dinî hoşgörünün büyük rasyonel kuramcısı Bodin, aynı zamanda bir demonoloji risalesinin yazarı ve cadı avının ateşli bir savunucusu değil miydi? Ginevra Odorisio’nun aynı Bodin üzerine gösterdiği gibi, egemenliğin gerekleri ile cadıların uğradığı zulmün arasında çarpıcı bir teorik süreklilik vardır: “kadınların kamusal tehlikeliliği”nin temsil ettiği tehdit. Aynı dönemde, aynı ülkede Montaigne ise, cadıların işkenceyle itirafa zorlanmasını reddeder ve yargıçların keyfî yetkisini eleştirir; “polislerimizin ihtiyacı”na karşı “evrensel adaleti” seçer–yani kraliyet iktidarına yararlı olanı değil, dürüst olanı.

7) Bodin ya da Hobbes gibi yazarların eserlerini soyut, biçimsel ve salt “mantıksal” bir okumaya indirgeme tuzağı. Bu metinler büyük bir entelektüel titizlik ve tutarlılık taşır; ancak denemenin vurguladığı gibi, tarihsel bağlamdan, devrede olan siyasal ve toplumsal çıkarlardan ve her şeyden önce egemen elitler üzerinde “çok başlı çokluk”un oluşturduğu tehditten soyutlandıklarında anlaşılmaz hâle gelirler. İtaatsizlik, sapkınlıklar (hérésie) ve toplumsal huzursuzluklar karşısında –Putnam (1647) ve Whitehall (1648) tartışmalarının tanıklık ettiği özgürlük ve eşitlik fikirlerinin çoğalmasından, hatta Kral Charles Stuart’ın başının kesilmesinin somut kanıtından söz etmeden bile– mutlakiyetçi düşünürler, iktidarın ilahi hakla meşrulaştırılmasının artık işlemediğini fark ederler; egemen Leviathan’ın mutlak kudretini güvence altına alacak başka doktriner temelleri acilen bulmaları gerekir.

8) Akıl, bilim ve sekülerleşmenin daha fazla eşitlik ve özgürlüğe götürdüğünü savunan,  doğrusal bir ilerleme anlayışına dayanan tarih yaklaşımının oluşturduğu tuzak. Bu tuzak belki de en yaygın olanıdır: gazetecilerle akademisyenler, sağla sol, muhafazakâr filozoflarla ilericiler tarafından paylaşılır; kısacası, meşrulaştırmaya bile gerek duyulmayan,  “apaçık” bir varsayımdır bu.

Bu makale ise, akıl ve bilimin eşitsizliklerin ve tahakkümün doğallaştırılmasının hizmetine sokulma biçimlerini görünür kılar. Yazar, Fransız kültürünün bazı “Büyük Adam” heykellerini sarsmaktan çekinmez; örneğin René Descartes’a göre “Tanrı matematik yasalarını, kralın kendi krallığında yasaları koyduğu gibi koyduğunu” hatırlatır. Ancak mutlak egemenliğin tek sağlam temelinin insan doğasına ilişkin “bilimsel bilgi” olduğunu en iyi kavrayan kuşkusuz Hobbes’tur. Eğer insan “doğası gereği” insanın kurduysa, onları Behemoth’tan –yani bitmeyen iç savaş hayaletinden– yalnızca Leviathan kurtarabilir. Yazarın gözlemlediği gibi, Hobbes’un bu sert ifadeleri, “siyasal otoritenin yeniden kutsallaştırılması ile modern bilimin gelişimi arasındaki seçmeli yakınlıkları” açığa çıkarmayı sağlar.

Erkeğin kadın üzerindeki evlilik içi iktidarına gelince, ona rasyonel ve bilimsel meşruiyet kazandıran liberal Locke’tur: erkek doğası gereği “daha yetkin ve daha güçlü”dür. Doğaya dayandırılan bu erkek egemenliği, özel mülkiyetin ve onun kalıtsal aktarımının güvencesidir. Sekülerleşme ve rasyonelleşme, tahakkümün meşruiyetini din alanından doğa alanına kaydırmış; fakat toplumsal ve siyasal hiyerarşileri sorgulamamıştır.

Bu makale –Eleni Varikas’ın tüm yapıtı gibi– egemen doktrinlerin havını tersine taramaktan çekinmeyen, heretik ve azınlık bir geleneğin parçasıdır; yazarın sonuçta hatırlattığı üzere, bu yazı “tahakkümün (cinsiyetlerin, ırkların, halkların, sınıfların) doğallaştırılmasını, bir güç ilişkisi ürünü, şiddet tekeline ait bir kiplik olarak görme” ısrarını sürdürür.

Michael Löwy

Kaynak: https://blogs.mediapart.fr/michael-lowy/blog

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Trump’a, ICE’a, Irkçılığa karşı Öz-örgütlenme ve Direniş – Kay Mann

Son haftalarda Trump’ın ABD’de demokratik haklara yönelik saldırıları ile uluslararası hukukun ve diğer ülkelerin egemenliğinin ihlali giderek arttı ve daha da şiddetlendi. Buna karşı bir toplumsal ve işçi direnişi hareketi şekilleniyor.

3 Ocak 2026’da, büyük çaplı bir hava ve deniz gücü, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu ve eşi Celia Flores’i kaçırdı; baskın sırasında yüz kadar Venezuelalı ve Kübalı öldürüldü. Bu baskının ardından ABD deniz kuvvetleri tarafından 500 milyon varil Venezuela petrolü çalındı.

En üst düzey emperyalist bir küstahlıkla Trump, ABD’nin Venezuela’yı “yöneteceğini” ilan etti; ayrıca Kolombiya’yı, Küba’yı ve son olarak da 1949’dan bu yana ABD’nin NATO müttefiki olan Danimarka’ya bağlı Grönland’ı tehdit etti. Bu saldırı, Venezuela kıyıları açıklarında ve Pasifik’te uyuşturucu kaçakçılığıyla suçlanan tekne mürettebatlarına yönelik, yargısız ve son derece vahşi infazların yaşandığı haftaların ardından geldi.

Ardından, 9 Ocak’ta, Minnesota eyaletinin Minneapolis kentinin buz gibi sokaklarında bir ICE ajanı, silahsız beyaz bir ABD vatandaşı olan, iki çocuk annesi, 37 yaşındaki Renee Good’u soğukkanlılıkla öldürdü. Good, göçmenlerle dayanışma amacıyla düzenlenen şiddet içermeyen eylemlere katılıyordu. Cinayetin çok sayıda videosu, Good’u, ICE ajanları tarafından öldürülen en az 32 kişinin en tanınırı hâline getirdi. Görünüşte birbirinden bağımsız olan bu iki olay, hem ABD içinde hem de dışında, uydurma uyuşturucu kaçakçılığı suçlamaları temelinde, ırksallatırılmış insanlara ve onların müttefiklerine karşı artan şiddet kullanımıyla birbirine bağlanmaktadır. Trump’ın ırkçı göç politikasının mimarı olan, neofaşist bir figür olan Stephen Miller’ın, Trump hükümetinde göç politikasıyla ilgili en üst düzey görevlerden birine getirilmesi, Venezuela’ya yönelik saldırı ile ICE cinayetleri arasındaki bağı çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır.

Irkçılık ve emperyalizm

Venezuela’ya yönelik saldırıdan birkaç saat sonra, birçok kentte acil protestolar düzenlendi; New York’ta katılım birkaç yüz kişiden 2.000’e kadar çıktı. Ancak ABD halkını en çok sarsan olay Renee Good’un öldürülmesi oldu. Ülke genelinde, onun anısına ve ICE’ın lağvedilmesi talebiyle binlerce gösteri düzenlendi. Anketler, bu talebe yönelik kitlesel bir destek olduğunu gösteriyor.

Hükümet, Good’u ICE ajanına arabasıyla çarpmakla suçlayarak karşılık verdi; oysa videolar açıkça aracın ajandan uzaklaştığını gösteriyor. Federal soruşturma, Minneapolis’in yerel yetkililerini devre dışı bıraktı ve Good’un dul eşinin “militan gruplarla” olan bağlarını soruşturmakla tehdit etti — oysa bu tür faaliyetler ABD Anayasası tarafından korunmaktadır.

Good’u öldüren, milliyetçi Hristiyan bir ICE serserisi olan Jonathan Ross hakkında herhangi bir suçlama yöneltilmedi ve şu anda hiçbir soruşturma yürütülmüyor. Hükümet buna karşılık Minneapolis’e daha fazla ICE ajanı gönderdi ve Trump, nadiren kullanılan, 19. yüzyıldan kalma İsyan Yasası’nı devreye sokarak kente düzenli askerî birlikler gönderme tehdidinde bulundu. ICE artık özel konutlara mahkeme kararı olmadan baskın yapma hakkını savunuyor; bu uygulamanın yaygınlaşması, demokratik haklara son derece tehlikeli bir darbe vuracak ve otoriterliğe ve neofaşizme doğru nitel bir sıçrama anlamına gelecektir. Genel kanı, kentin düşman bir güç tarafından işgal edildiği yönündedir.

Minneapolis’in Demokrat Belediye Başkanı Jacob Frey ile Demokrat Minnesota Valisi Tim Waltz, ICE’a karşı çıkmak ve onun kentten ve eyaletten ayrılmasını talep etmek için sert sözler kullandı; ancak fiiliyatta pek bir şey yapmadılar (1). Bu sırada Başkan Yardımcısı JD Vance, Frey ve Waltz’u ICE operasyonlarını engellemekle suçladı ve FBI onlar hakkında bir “soruşturma” başlattı; Minnesota polisi ise gösterilerin bastırılmasına katılıyor.

ICE aylardır ülke genelindeki kent ve kasabaları terörize ediyor; ancak Trump, ilerici ve Demokrat geleneği güçlü, zengin bir işçi mücadeleleri tarihine sahip olan Minnesota’ya karşı özel bir düşmanlık besliyor. Eyaletin en büyük kenti olan Minneapolis, son on yıllarda göç etmiş önemli bir Somalili nüfusa da ev sahipliği yapıyor. Bu topluluğun bir üyesi olan Ilhan Omar, Minneapolis’in büyük bölümünü kapsayan eyaletin 5. seçim bölgesinin ABD Temsilcisi. Omar, Trump’ın sosyal medyada düzenli olarak saldırdığı ve tehdit ettiği, ilerici ve son derece aktif dört Demokrat kadından oluşan “Squad”ın dört üyesinden biridir. Trump, ABD vatandaşı olan Ilhan’ın “hapiste olması gerektiğini” ve sınır dışı edilmesi gerektiğini söyledi (2).

Bir toplumsal hareketin doğuşu

10 Ocak’ta, Good’un öldürülmesini protesto etmek için 1.000’den fazla gösteri düzenlendi. Democratic Socialists of America-DSA’nın yerel şubelerinin büyük bir bölümü, ulusal yönetimin Venezuela’ya yönelik saldırıya karşı yapılan eylemlere katılma çağrısına yanıt verdi. Göçmenleri ICE baskınlarına karşı savunmaya yönelik çabalar, gerçek bir toplumsal hareketin tüm özelliklerini taşımaktadır. Aktivistler klasik taktikleri — yürüyüşler, mitingler, sloganlar — kullanmanın yanı sıra, ICE ajanları bir mahalleye girdiğinde ıslık çalmak gibi özgün ve yaratıcı yöntemlere de başvurmaktadır.

Ülke genelinde, ICE’ın şiddetinden, tutuklamalarından ve sınır dışı etmelerinden korkan göçmen ailelerin alışverişini ve ulaşımını organize etmek amacıyla mahalle örgütleri kurulmuştur. Bu gruplar, komşularının ve iş arkadaşlarının silahlı ve maskeli ICE ajanları tarafından götürüldüğünü görene kadar politikaya dâhil olmamış olanlar da dâhil, sıradan yurttaşlardan oluşmaktadır. Sağcı gazeteciler, banliyölerde yaşayan, orta sınıfa mensup ve mahalle gözetim gruplarına katılan beyaz kadınları — kendi deyimleriyle “wine moms” (şarap içen anneler) — hedef alarak öfkeyle tepki gösterdi.

Faşizme karşı işçi öz-örgütlenmesi

ICE karşıtı mevcut protestoların merkezi olan Minneapolis örneğinde, destek ve karşılıklı yardım gruplarından oluşan ağ, George Floyd’un ölümünü izleyen 2020 gösterilerine kadar uzanmakta. Ülke genelinde liseliler dersleri boykot etti. Farklı bölgelerden gruplar birbirleriyle bağlantı kurmaya, kaynaklarını ve taktiklerini paylaşmaya başlamıştır. Örneğin, Chicago’nun kuzeyinde faaliyet gösteren ve Protect Rogers Park adıyla bilinen ICE karşıtı bir gözetim grubu, Minneapolis’te gözlemcilerin eğitilmesine yardımcı olmuştur. Birçok kentin Meksika mahallelerinde ve diğer göçmen mahallelerinde, dükkânlarda ve restoranlarda “Haklarınızı bilin” broşürleri görülmektedir. Kentteki bazı okullar, ICE baskınlarına karşı önlem olarak kapatılmayı tercih etmiştir. Los Angeles’taki ve başka yerlerdeki kiracı sendikaları da harekete katılarak, bu mücadelenin özellikle işçi sınıfı içindeki derin köklerini bir kez daha ortaya koymuştur. Bu karşılıklı yardım ağları, önceden var olan diğer hareketlerle bağlanacak; giderek daha büyük eylemlerin zeminini hazırlayacak ve genel anti-Trump hareketini güçlendirecektir. Bunlar, Trump’ın ırkçı beyaz Hristiyan milliyetçiliğine karşı güçlü bir direniş oluşturan işçi sınıfı dayanışma ağlarıdır ve bize öz-örgütlü demokratik bir toplumun mümkünatına dair bir fikir veriyor.

Minneapolis’e yakından bakış

Good’un öldürülmesine ait video kayıtları ile ICE ajanlarının kapıları kırarak içeri girdiğini, Hmong kökenli bir mülteciyi tutuklayıp dondurucu soğukta yarı çıplak hâlde dışarı çıkardığını gösteren görüntüler; ayrıca maskeli ve silahlı ICE ajanlarının beş yaşındaki bir çocuğu tutukladığına dair görüntüler ve bunlara eşlik eden halkın kahramanca direnişini yansıtan sahneler, dikkatleri Minneapolis üzerine çekmiştir.

23 Ocak Cuma günü bu kentte, bazıları tarafından “genel grev” olarak nitelendirilen bir protesto günü gerçekleştirildi. ICE’ın varlığını protesto etmek amacıyla çok sayıda küçük işletme kepenk kapattı; fiilî grevler sınırlı olsa da United Auto Workers (UAW), öğretmen sendikaları ve genellikle muhafazakâr olan inşaat sendikaları dâhil çeşitli sendikalar ile yerel emek konseyleri gösterilere destek verdi ve ICE ile diğer baskı güçlerinin kentten ayrılması talebine katıldı. Aşırı soğuğa rağmen on binlerce kişi yürüyüş yaptı; diğerleri ise kullanılmayan bir stadyumda toplandı. Bazıları da, Minnesota’ya gelen ICE ajanlarının indiği ve tutuklanan göçmenlerin sınır dışı edildiği havaalanında eylem yaptı. Havaalanında gerçekleştirilen barışçıl bir sivil itaatsizlik eylemi sonrasında yüzden fazla rahip gözaltına alındı. Minneapolis hareketiyle ve talepleriyle dayanışma amacıyla ülke genelinde iki yüz elliden fazla eylem düzenlendi.

20 Ocak 2026

1) Jacob Frey, özellikle “kentimizi adeta istila etmiş gerçek bir işgal gücü” ifadesini kullandı, CBS News, 18 Ocak 2026.

2) 19 Ocak 2026’da şu açıklamayı yaptı:
Sahte milletvekili Ilhan Omar, ABD’den nefret eden bitmek bilmez bir mızmız, her şeyi bildiğini sanıyor. Hapiste olmalı, ya da daha da iyisi, dünyanın en kötü ülkelerinden biri sayılan Somali’ye geri gönderilmeli. Somali’yi YENİDEN BÜYÜK yapmaya katkıda bulunabilir!”

Kay Mann, IV. Enternasyonal’in ABD’deki seksiyonu olan Solidarity’nin üyesidir ve üniversitede sosyoloji profesörüdür. Ayrıca IV. Enternasyonal’in Yürütme Bürosu’nda yer alıyor.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi