İmdat Freni

Blog

Mafya Devleti, Helalleşmeci Siyaset ve Antikapitalist Müdahale – Yeniyol’un Sözü

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, bir süredir Sedat Peker’in hedefinde olan Soylu’ya arka çıkmasıyla birlikte, haftalardır Türkiye’nin temel gündemi olan mesele farklı bir boyut kazandı. AKP içinde tam olarak ne olduğu, kimlerin kimlerle çıkar çatışmasına girdiği, Soylu-Ağar-Bahçeli-Çakıcı hattının gerçekten de, partiden ve Erdoğan’dan bağımsız bir ajandasının olup olmadığı üzerine birçok spekülasyon ortaya atıldı. 

Aslında Peker, öncesinde Pelikan ve Ağar’ı, sonrasında “pislik” açıklamasıyla birlikte, Soylu’yu hedef aldığı açıklamalarında bu konuda somut bir ifşada da bulunmadı. Anladığımız, Soylu’nun Peker’i bir dönem Albayrak’a karşı kullandığı, sonrasında ise onu yalnız bıraktığı, dönüş bileti olmaktan vazgeçtiği. Ancak bunlar bile AKP diye bir partinin kalmadığını, Erdoğan’ın çeşitli çıkar gruplarını idare etmekte zorlandığını kanıtlar nitelikte. 

Bunun dışında, 90’lardan itibaren derin devletin içerisinde yer almış Peker’in özellikle Ağar’la ilgili ifşaları, bulunduğu konumlar, birlikte hareket ettiği insanlar, kendisine emir veren güçler dikkate alındığında oldukça önemlidir. Sosyalistler, bir suçlunun itiraflarını, Kürt illerinden Kıbrıs’a uzanan kontrgerilla faaliyetleri başta olmak üzere suçlulardan hesap sorma çabasının aracı haline getirip, karanlıkta kalan eylemlerin aydınlatılması için mücadele etmelidir. 

Karşımızda hiçbir meşruiyeti kalmamış, deyim yerindeyse suçlarıyla ayakta kalan, herkesin suç ortağı ya da karşı tarafın suçunu bilen sıfatıyla yerini koruduğu parçalı bir yapı vardır. Bu suçlar İkizdere’den Bodrum’a, Latin Amerika’dan offshore adalarına dek o denli uzanmış, birbiriyle kanlı bıçaklı o kadar insanı fail kılmıştır ki, bütün bu yapıyı ayakta tutmanın tek yolu olan iktidarı kaybetmemek bu isimlerin tek amacı haline gelmiştir. Bu yolda, burjuva demokrasisinin en temel kurumları ve değerleri, Türkiye devletinin teamülleri ve göstermelik işleyişi seneler öncesinden bir hiç haline getirilmiş, bu da meşruiyet kaybının önemli bir nedeni olmuştur. 

Meşruiyet kaybının ikinci bir nedeni tam da bahsettiğimiz bu zoraki ittifakın sürekli ortaya çıkardığı siyasi krizlerdir. Ahbap çavuş kapitalizminin çıktısı olan ganimet siyaseti, AKP’yi ve çevresini bir çıkarlar ringine çevirmiştir. Özellikle Gezi İsyanı sonrası başlayan süreçte, AKP için bitirilen ortaklıklar kadar yeni kurulan ortaklıklar da, giden isimler kadar yeni gelen isimler ve içeride kalanlar da hep bir gerilim kaynağı olmuştur. Sonuç olarak vaat edilen pasta sınırsız değildir. En büyük payı almak için süregelen kavgada kimisi mafyayı, kimisi orduyu, kimisi gazeteciliği kullanmış; bu yıllarda bütün sektörler, kurumlar, şehirler, medya, ekonomi, üniversite, doğa ve toplum bu yağma harekâtından payını kötü bir şekilde almıştır. 

Peki, AKP, artık bir zorunluluk halini alan bu siyasi krizlerle ve meşruiyet kaybıyla uğraşırken burjuva muhalefet ne yapmaktadır? Çok basit bir mantıkla, meşruiyet kaybını derinleştirmesi gereken muhalefet, tam aksine AKP’den kopan kararsızları ürkütmeme, Erdoğan’ın 2023’te kaybedeceğini söyleyen anketlerin verdiği güvenle seçimleri bekleme, bu süreçte eline geçen fırsatları değerlendirmeme “siyaseti” izlemektedir. Erdoğan’ın yanaşmayacağını bilerek erken seçim isteyen, ona “helalleşme” çağrısı yapan, onu emekli olmaya davet eden muhalefet, işlenen bunca suça rağmen bütün toplumu sıradan bir burjuva demokrasisinde yaşadığına ikna etmeye çalışmaktadır.  

Güler yüzlü, uzlaşmacı, helalleşmeci siyasetin mimarları, topluma “bu iki senede işlenen suçları da boşverelim, nasıl olsa gidecekler, haklıyken haksız duruma düşmeyelim” aklını vermektedir. Durum buyken, toplumu Peker’in videolarını dizi izler gibi izlemekle, bunun mizahını yapmakla suçlamanın bir siyasi karşılığı yoktur. 

Bunun yanı sıra, AKP’den şimdilik kopmuş ve kararsızlar bölgesinde bekleyen seçmen için, AKP hala meşru bir partidir. Bu meşruluğun en önemli kaynağı ise muhalefet partilerinin helalleşmeci siyasetidir. Mafya ifşalarıyla ortalığa saçılanlar, kardeş kavgalarında meydana serilenler ya da artık gizlenmesine ihtiyaç bile duyulmayan olaylar bu meşruluğun çoktan kaybedildiğini kanıtlasa da, muhalefet partileri bu meşruluğu alıp AKP’nin üzerine geçirmektedir. Toplumun “bu kadar da olmaz” dediği yerde her şey hızla normalleşmektedir. 

Bu siyasetin getireceği, kararsızlar bölgesinde konaklayan seçmenin bu alana yerleşmesi, toplumun muhalif kesiminin ve işçi sınıfının bu partileri daha az ciddiye alması, bu partilerin bir alternatif olma konusunda inandırıcılığını yitirmesidir. Tam da burada, çeşitli sol-sosyalist partilerin bir araya gelerek yaptıkları açıklama oldukça kıymetlidir. İktidar bileşenlerini “suçlular ittifakı” olarak tanımlayan ve herkesi bu yapıya karşı mücadeleye davet eden bu bir araya geliş -ki altındaki imzaların ötesine de uzanan bir karşılığı bulunmaktadır- kapsamını genişleterek bir talepler dizisi etrafında örgütlenecek yeni bir hat ortaya çıkarmalıdır. AKP sonrasında yeni isimlerin benzer kavgalarını dizi gibi izlememizi engelleyecek olan aşağıdakilerin kendi hikâyesini yazmaya başlaması olacaktır ancak. Bu da bugünden itibaren karşımızdaki mafya devletinin can damarı olan yağma düzenine, ahbap-çavuş kapitalizmine, neoliberal gasp rejimine karşı işçi sınıfının ve ezilen kitlelerin çıkarları doğrultusunda örgütlenecek bir antikapitalist müdahaleyi gerekli kılmaktadır. 

Sosyalist Demokrasi için Yeniyol

Mafya-Medya-Akademya – Emre Tansu Keten

Sedat Peker’in Hadi Özışık’la yaptığı görüşme kaydını Twitter’dan yayımlamasıyla beraber, mafya-siyaset çevresinde dönen tartışmalara medya da dahil olmuş oldu. Peker’in iddiasına göre Özışık, kendisiyle Süleyman Soylu arasında aracılık rolüne soyunmuştu. Görüşme kaydından da anlaşıldığı gibi, Peker ile Özışık kardeşler arasında uzun süredir devam eden bir ahbaplık söz konusuydu. Bütün bu gelişmeler üzerine, Özışık kardeşler halihazırda çalıştıkları medya kurumlarından kovuldu. Hatta, Hadi Özışık Türkiye Gazeteciler Cemiyeti üyeliğinden de çıkarıldı. Özışık’ın gazeteci kimliğine yakışmayan eylemleri, medya etiği çerçevesinde tartışıldı.

Şantaj Gazeteciliği

Oysa, Özışık gazetecilik etiği çerçevesinde tartışılabilecek bir isim olmaktan oldukça uzak. Bu olay aslında, AKP gazeteciliği diyebileceğimiz bir “iş yürütme şekli”nin oldukça açıklayıcı bir örneği. AKP’nin medya alanının yüzde 90’ına yakınını ele geçirmesinin ardından sayısı oldukça artan AKP’li gazetecilerin yaptıkları iş, üstlendikleri görev, yüklendikleri işlev aslında tam da Özışık olayında açıkça ortaya çıkanlara denk düşüyor. Kimisi bunu daha gizli kapaklı, kimisi çok daha açıkça, çok daha mafyavari yöntemlerle yapıyor. Bunları iş takipçisi, propagandacı, ortacı vs. gibi isimlerle tanımlayabiliriz, ama bunları hala gazeteci olarak anmanın gerçeklikle bir ilgisi olmadığını düşünüyorum.

Özışık 86 yılında Türkiye gazetesinde başlıyor “gazeteciliğe”. Birkaç kurum değiştirdikten sonra 2000 yılında internethaber.com sitesini kuruyor. Fatih Tezcan’ın iddiasına göre Özışık kardeşler bu site üzerinden birçok belediye başkanına şantaj yapıyor, ellerindeki medya gücünü bir silah olarak kullanarak, hedefledikleri insanlardan para koparıyor. Aslında bunu geçen sene Didim belediye başkanına yönelik karalama kampanyasında da gördük. Kardeşler, işi gücü bırakıp aylarca belediye başkanıyla uğraşmış, sosyal medyayı da bu doğrultuda harekete geçirmeye çalışmıştı. İddialara göre, işin içinde, belediye başkanı ile ihtilaflı bir iş adamı da vardı. Kısacası Özışık, medya alanına adım attığı günden beri aynı işi yapan, gazeteciliği bir paravan olarak kullanıp, bir yerlere çökmenin yollarını arayan birisi sadece.

Üniversiteye Çökmek

Sedat Peker’in yakın dostu Hadi Özışık’ın CV’sine baktığımızda, 2012-2013 yıllarında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde internet gazeteciliği dersi verdiğini görüyoruz. Şaka gibi ama gerçek. Aynı okulda yüksek lisans öğrencisi ve yeni asistan olduğum bu dönemde, öğretim görevlisi titriyle ders veren iktidar yandaşı tek ismin Özışık olmadığını gayet iyi hatırlıyorum. Cemil Barlas, Hasan Öztürk, Bedrettin Uğur, Selahattin Sevi, Nuh Yılmaz, Ersoy Dede gibi iktidar sözcülüğü yapan birçok isim, uzun bir dönem boyunca Marmara İletişim’de öğrencilere gazetecilik dersi verdi. 

Türkiye’nin en eski basın okullarından birisi olan ve efsane dekanı Ünsal Oskay’la birlikte anılan Marmara İletişim nasıl bu hale geldi peki? Tabii ki yine bir çökme hikâyesiyle. 2011 yılında Yeditepe’de doçent olarak çalışmakta olan Yusuf Devran, bir anda Marmara İletişim’e atandı ve ışık hızıyla önce profesör, sonra bölüm başkanı hemen ardından dekan yapıldı. Takdir edersiniz ki bu pek görmeye alıştığımız bir yükseliş hikayesi değil. Hangi ilişki ağları çerçevesinde bunun gerçekleştiğini de umarım ilerideki zamanlarda, kendini kurtarmaya çalışanların birbirini satmaktan başka bir çaresinin kalmadığı bir dönemde görürüz. Devran’ın dekan olduktan sonra ilk işi, okulun geleneksel yapısına, hocalarına ve öğrencilerine saldırmak oldu. Birçok akademisyen bu süreçte başka okullara geçerken, muhalif öğrenciler Devran tarafından, muhalif akademisyenler ülkücü öğrenciler tarafından Twitter’dan hedef gösterildi. Yüksek lisans, doktora ve asistan alımlarındaki usulsüzlükler bu dönem ayyuka çıktı. Fişlemelere ve bu usülsüz alımlara karşı koyan hocalar tehdit edildi, fiziksel şiddete uğradı ve mesai saatleri dışında odalarına çilingirle gildi… Öğrencilerden tek ricası “ülkenin aleyhine haber yazmamak” olan Devran’ın fakültesinde kadrolaşma o kadar vahşice yapıldı ki, çok kısa bir süre içerisinde okulun yapısı, onarılmaz bir şekilde, değiştirildi.

Devran’ın, AKP’li ve cemaatçi isimleri okula doldurmasının bir nedeni (kendisinin de Samanyolu geçmişi olduğunu hatırlatalım), okulun geleneğini yok etmekse, diğer bir nedeni de, kendi siyasi kariyeri için bu isimleri birer ilişki olarak görmesi, arasını bu çevreyle daha da iyi yapmak istemesiydi. Zaten çok geçmeden AKP’den milletvekili aday adayı oldu, ama o kadar çabası, araya insan koyması işe yaramamış olacak ki, aday gösterilmedi. Dekanlığı da bu arada tekrar uzatılmadı. Onun o makama kimler tarafından nasıl getirildiği de, neden bir anda gözden düşürüldüğü de ancak Peker’inkine benzer ifşalarla öğrenebileceğimiz soru işaretleri. 

Çöken Kurumlar

Bu yazıda geçen bütün isimleri birleştiren kelime “çökmek” aslında. Sedat Peker’den Hadi Özışık’a, oradan malum dekana uzanan bir hat var. Birisi belli işletmelere, diğeri belediyelere, ötekisi ise bir fakülteye çökerek daha zengin olmanın, iktidar içerisinde daha güçlü olmanın yollarını arıyor. Bunu yaparken, var oldukları alanları ve kurumları çürütmeyi de ihmal etmiyorlar.

Barış için Akademisyenler’in “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisini yayımlamasının hemen ardından da bu birlikteliği görmüştük. İmzaların açıklanmasının hemen ertesi günü, akademisyenleri manşetlerden hedef gösteren yandaş medyayı, “Kanlarında duş alacağım” diye tehdit eden Sedat Peker takip etmişti. Aynı yerden işaret alan Ak-ademisyenler de alelacele imza toplayıp, akademisyenleri hedef gösteren, onları terörist olmakla suçlayan bir bildiri yayımlayarak Peker’e yetişmişlerdi. Mafya-Medya-Akademya kol kola akademisyenlerin karşısına dikilmişti. 

Sonuç olarak bütün bunları birbirlerinden ayrı değerlendiremeyiz. Peker’in ifşa ettikleriyle, medyanın bugünkü hali ve üniversitelerin çöküşün eşiğine gelmesi aynı saldırının çıktıları. Saldırının failleri suçlarıyla birbirlerine bağlanmış, çıkarları kesiştikçe dost, çıkarları çatıştıkça düşman olan isimler. Bütün kurumları çürüten bu yapı var olmaya devam ettikçe, hiçbir alan kendi başına kurtulamaz. 

Bu yazının daha kısa bir versiyonu Gazete Pencere’de yayımlandı. 

Dijital Apartheid veya Egemen Kim? – Hasan Yıkıcı

İsrail devletinin, Filistin halkına karşı bitmeyen kıyım ve savaşı geçtiğimiz haftalarda tekrar yükseldi. Adeta bir döngü gibi belli zaman aralıklarında ve hiç durmaksızın İsrail devletinin yıkıcı şiddetine şahit oluyoruz, ardından dünyanın çeşitli ülkelerinde eylemler ve kınama mesajları yükseliyor, ardından şiddet devam ediyor, kısa bir ara veriliyor, sonra tekrar aynı döngü sürüyor. Fakat her defasında Filistinlilerin yaşam alanları hem coğrafi hem de varoluşsal olarak daralıyor, kısıtlanıyor. İsrail zamana yayılmış bir soykırım örgütlüyor adeta. Ve artık bu aşikar bir dehşetle, göstere göstere yaşanıyor.

Gecenin karanlığı üzerine renkli çizgiler çekerek gökyüzünde hareket eden füzeleri hepimiz ya videolarda ya da fotoğraflarda gördük. Bu estetize edilmiş şiddet görüntülerinin ardında ise yok olup giden insan hikayeleri, yıkım ve kırım var. Sosyal medya akışlarından tüm bu seyrekleştirilmiş ve seyirleştilmiş soykırımı izlerken, yine bu mecralarda başka bir yok sayma, yasaklama ve apartheid eylemi gerçekleşiyordu.

Al Jazeera’de yayınlanan Omar Zahzah imzalı makalede Facebook, Zoom ve Twitter gibi sosyal medya mecralarında Filistinlilere yönelik gittikçe artan bir sansür ve yasaklama uygulamalarının olduğu bahsedilmekte.

Zahzah, makalesinde Filistinlilerin sosyal medyada sessizleştirildiğini ifade ederek örnekler veriyor.

Makalede, Nisan ayında Zoom, Facebook ve Youtube, San Francisco Devlet Üniversitesi’nin Arap ve Müslüman Etnisiteler ve Diasporalar çalışmaları (AMED) Programı, Kaliforniya Üniversitesi Fakülte Dernekleri Konseyi (CUFCA) ve Kaliforniya Üniversitesi Beşeri Bilimler Araştırma Enstitüsü (UCHRI) tarafından desteklenen “Kimin Anlatıları? Filistin için Hangi İfade Özgürlüğü?” başlıklı online akademik etkinliği engellediği bilgisi verilmekte.  

Etkinlikte Filistin’in direniş ikonu Leyla Halid ve Güney Afrika’nın Afrika Ulusal Kongresi (ANC) eski askeri lideri Ronnie Kasrils de dahil olmak üzere dünya genelinden apartheid karşıtı aktivistlere yer verilecekti.

Bu etkinlik 2020 yılında yine Zoom tarafından sansürlenen bir dersin tekrarıydı.

Zahzah’ın makalesinde aktardığına göre sosyal medya şirketlerinin söz konusu etkinliği yasaklamasının gerekçesi ‘terör.’ Filistin’in direniş ikonu Leyla Halid’in ABD’nin terör listesinde olduğu gerekçe gösterildi. Bu karar hukuksal bir dayanağı olmadığı savunularak hukukçulardan ve aktivistlerden tepki çekti. Zoom şirketine doğrudan yazılan mektupta şu ifadelere yer verildi:

ifade özgürlüğü ve akademik özgürlüklere yönelik tehlikeli bir saldırı ve kamu üniversiteleri sistemlerimizle yapmış olduğunuz sözleşmelerin bir ihlalidir. “[Zoomun] temel bir kamu hizmeti statüsünde olması size ülkenin derslerinin ve kamusal etkinliklerinin içeriği üzerinde veto yetkisi vermez.”

Fakat tepkilere rağmen sosyal medya şirketleri Filistinlileri sessizleştirmeye devam etti.

Zoom şirketi tekrarı yapılması planlanan “Kimin Anlatıları?” etkinliğine izin vermedi. Facebook ise bir adım daha öne giderek, önce etkinliğin görsellerini sayfalardan kaldırdı ardından ise etkinliğin organizatörlerinden AMED çalışmaları programının sayfalarını kapadı. AMED Facebook sayfasının kapatılmasıyla birlikte sayfada bulunan Filistin halkının mücadelesi ve dünyadaki özgürlük hareketleriyle ilgili içerikler de silinmiş oldu.

Daha bitmedi. En son İsrail saldırılarını paylaşan pek çok kişi Facebook, Twitter ve Instagram’ın içeriklerini “ sistematik bir biçimde sansürlediklerini” de bildirdi.

Sosyal medya özgürlük alanı mı?

Sosyal medya platformları da tıpkı Batı/ABD merkezli ana akım medya kuruluşları gibi Filistinlilerin kendi hikayeleri ve seslerini duyurmalarını engelliyor. Makalenin yazarı Omar Zahzah buna Dijital Apartheid diyor, hak vermemek elde değil! Dijitalleşme süreçlerine dair “dijital sömürgeleştirme” veya “ dijital emek” kavramlarından sonra “Dijital Apartheid” kavramı da üzerinde durulması ve geliştirilmesi gereken bir kavram.

Ana akım medyanın, iktidar, sermaye ve güç ilişkileri içerisinde her zaman egemen olanın dışladığı, baskıladığı veya sömürdüğü, yok saydığı kesimleri sessizleştirdiğini veya ancak bir tehdit unsuru olarak temsillerine yer verdiğini biliyoruz. Fakat söz konusu sosyal medya olduğunda, bu mecraları iktidar ve mülkiyet ilişkileri içinde düşünemiyoruz. Belki de sosyal medyanın yarattığı en güçlü işlev, bir özgürlük yanılsamasıdır.

Sosyal medya söz konusu olduğunda unuttuğumuz veya hatırlamak istemediğimiz belirleyici bir nokta var. Byung Chul Han, “Kapitalizm ve Ölüm Dürtüsü” kitabında, Carl Schmitt’in meşhur “egemen olağan üstü hale karar verendir” cümlesine göndermede bulunarak şöyle yazar: “Günümüzün dijital rejiminde egemenlik cümlesi bir kez daha revize edilmelidir: “Ağdaki verinin sahibi kimse, egemen olan odur.”

Çoğumuz sosyal medya mecralarının özgürlük veya ifade özgürlüğü sunduğuna inanırız. Sadece Filistinlilerin yaşadığı bu örnek, sosyal medyayı mülkiyet ve iktidar ilişkilerinin dışında konuşamayacağımızı ve o iktidar ilişkilerini ürküttüğümüz anda fişimizin verilerin sahipleri tarafından kapatılabileceğini çarpıcı bir şekilde gösteriyor.

Yazıyı bitirirken meselenin daha iyi anlaşılması için kısa bir ek: İsrail Adalet Bakanlığı eski direktörlerinden Emi Palmor, şu an Facebook’un gözetim kurulu üyesi. Filistinlilerin sosyal medya platformlarında ‘sessizleştirilmesinin’ de mimarlarından biri. 


Kaynaklar:

https://www.aljazeera.com/opinions/2021/5/13/social-media-companies-are-trying-to-silence-palestinian-voices

Kapitalizm ve Ölüm Dürtüsü – Byung Chul Han

Bu yazı ilk olarak Yeni Düzen sitesinde yayımlandı: Dijital Apartheid veya Egemen Kim? – Hasan Yıkıcı

İsrail Saldırganlığı, İslamcı Nefret ve Enternasyonal Dayanışma – Sanem Öztürk

Doğu Kudüs’ün Sheikh Jarrah mahallesinde altı Filistinli ailenin evlerinden çıkarılmasına yönelik İsrail yüksek mahkeme kararının ardından yoğunlaşan ve Gazze’ye doğru genişleyen İsrail saldırılarıyla, bir kez daha dünya takviminde o zamanlara gelip çattık; İsrail’in sömürgeci saldırganlığına karşı Filistin halkı yüzyıllardır yaşadığı, işlediği, beslendiği topraklarda özgürce yaşamak için direnirken, dünyanın gözleri yeniden bölgeye çevrildi.

Filistin, Türkiye solunun 70’ler nostaljisine ya da İslamcıların “din kardeşlerimize el uzatalım” söylemine konu olduğu zamanları saymazsak, pek çokları için böyle zamanlarda görünür olan bir kara parçası. Biber gazları, mermiler, bombalar ortada yokken hayatın “normale” döner gibi olduğu varsayılan, en azından dünyanın acil durum listesinden bir süreliğine düşen bir garip ülke. Oysa daha bir iki gün önce protestolarda gördüğümüz o pankartta yazdığı gibi: “1948’den beri nefes alamıyor” Filistin. Çünkü hepimizin bildiği üzere işgal yalnızca topla, tüfekle, mermiyle olmuyor. Gündelik hayatın her hücresinde artarak varlığını sürdürüyor.

Sömürgeci Rejim ve Uluslararası Laf Kalabalığı

İsrail devleti, 1948’den bu yana ırkçılığı derinleşen sömürgeci apartheid rejimiyle, Filistinlileri gettolarda ya da kendi topraklarında veya başka ülkelerdeki mülteci kamplarında yaşamaya zorluyor örneğin; en temel ihtiyaçlara, temiz suya, istihdam olanaklarına, okullara, hastanelere erişimlerini engelliyor. Daha geçen hafta tanık olduğumuz gibi, Filistinlileri yerinden ediyor, evlerine, topraklarına el koyuyor ve 1948’den beri sınırlarını genişletiyor. Büyük ölçüde ABD sponsorluğunda, ama yalnızca onunla sınırlı kalmayacak şekilde, arada bir “one minute” demeyi ihmal etmeyen bölge rejimlerinin de suç ortaklığıyla yapıyor bunu. Saldırganlığının bir sonucu, bir yaptırımı olmayacağını bilerek, her gün, her dakika uluslararası hukuku ve insan haklarını ezip geçiyor.

Öte yandan Filistin halkının on yıllardır defalarca kez yaşadığı hayal kırıklığının tek bir kaynağı yok. Sayısız ve sonuçsuz Birleşmiş Milletler kararına, Edward Said’in altını çizdiği gibi “eşit taraflar” arasında geçmediğini bildiğimiz Oslo müzakerelerine, tünelin ucunda hiçbir ışık olmadığı baştan belli olan Camp David’e, ikiyüzlü bölge rejimlerinin para, zaman ve enerji israfından başka hiçbir anlamı olmayan göstermelik zirvelerine aşina olmayanlar, milyonlarca kaynaktan fikir edinebilir; aşina olanlar için ise süreç büyük ölçüde uluslararası laf kalabalığından ibaret.

Hamas Çözümsüzlüğün Tarafı

Öte yandan Filistin içindeki siyasetin Filistin halkını nasıl çaresizlik ve çözümsüzlük hissine sürüklediğini de görmek gerekiyor.

2000’li yıllarda El Fetih’in yarattığı hayal kırıklığı, ayyuka çıkan yolsuzluk ve adaletsizlik, yıllardır yönetimde olan statükocu kanatla İslamcı kanat arasındaki ayrımın derinleşmesi, Filistin solunun bütün unsurlarının gittikçe sönümlenmesi, İslamcı kanadın Hamas’la birlikte yükselişe geçmesi… Bütün bu süreci okurken şunu unutmamak gerek: Filistin halkı, bilhassa Gazze Şeridi, işgalin ve kuşatılmışlığın ağırlaştırdığı ciddi boyutta bir yoksullukla yaşamaya çalışıyor. 2020 rakamlarına göre Gazze Şeridi’nde işsizlik oranı yüzde 43’ün üzerinde. Yani her canı istediğinde müdahaleyi kendinde hak gören, askeri güçle gelmediğinde psikolojik savaşı sürdüren İsrail bir yana, işsizlik, güvencesizlik, temiz su ve gıda yetersizliği, sağlıksız barınma koşulları, eğitim ve sağlık hizmetlerine erişim gibi pek çok sorun da Filistin halkı için gündelik hayatın yükünü katlanılmaz boyutlara taşıyor. On yıllardır koltuklarını terk etmeyen yönetim kadroları ve gittikçe görünmez hale gelen radikal sol karşısında Hamas’ın güç kazanması şaşırtıcı değil. Ancak çözümün değil, çözümsüzlüğün tarafı olduğu da aşikâr. Zira “benden olmayanı burada yaşatmayacağım” zihniyetinin bir ucundan da o tutuyor.

Antisemitizm Değil Boykot, Tecrit, Yaptırım!

Bu esnada Türkiye’de, İsrail’e yönelik hiçbir gerçek yaptırım politikası izlemeyen, hatta her fırsatta İsrail devletiyle ekonomik, askeri, siyasi ilişkilerini geliştirmeyi ihmal etmeyen AKP, seçim malzemesi olarak da faydasını göreceğini umduğu “Filistin davasına ve din kardeşlerine” sahip çıkıyor. Hani nasıl derler? Yersen… Üstelik İslamcı siyaset, her daim hazırda patlamayı bekleyen antisemit dilini daha da pervasızlaştırarak, Filistin meselesini Yahudi düşmanlığıyla eş tutan o bildiğimiz nakaratı tekrarlamayı, Türkiye’deki Musevilere yönelik yansımalarının neler olabileceğini bildiği nefreti yeniden üretmeyi ihmal etmiyor.

Bizler için Filistin meselesi, İslamcı zihniyetin yakınından bile geçemeyeceği, yalnızca Sünni Müslüman Filistinlileri değil, bu coğrafyanın bütün halklarını kapsayan bir eşitlik, özgürlük ve birlikte yaşama mücadelesi. Ve Türkiye’de ve dünyanın dört bir yanında bizler için boykot, tecrit ve yaptırım, İsrail’i politik, ekonomik ve diplomatik yollarla politika değişikliğine zorlayacak şekilde yalnızlaştıracak, eşitsiz güç ilişkilerini halkların dayanışmasıyla dengeleyebilecek önemli bir dayanışma aracı.

Bunun ötesinde, Filistin ve İsrail’de barış mücadelesi verenlere, “benden olmayanı burada yaşatmayacağım” diyenlere değil, “büyükannem Auschwitz’den Gazze’yi bombalamak için sağ kurtulmadı” pankartıyla yürüyenlere kulak verelim. Ve elbette işgalin sona ermesi, halkların kendi kaderini tayin hakkı, mültecilerin topraklarına geri dönüş hakkı, tecrit ve utanç duvarının yıkılması, halkların eşit hakları temelinde, askeri değil, gerçek bir siyasi çözüm sürecinin başlaması talebimizi her fırsatta dile getirelim. Enternasyonal dayanışma yaşatır!

Görsel: CNN

Kapitalizmin Hiper Esnek Hali: “Üzgünüz, Size Ulaşamadık” – Deniz Demir

2019 Kasım ayının son günleriydi, İstanbul Fatih’te, çevredeki esnaftan da doğrulandığı şekliyle maddi sıkıntı çeken ve kapılarına onları bulan insanların zarar görmemesi için “Dikkat siyanür var” yazılı bir not asan dört kardeşin intiharının[1] üzerinden fazla geçmemişti. Uzunca süredir işsiz olan Adem Yarıcı henüz Hatay Valiliği önünde “Çocuklarım aç,” diyerek kendini yakmamıştı.[2] Küresel salgın başlamamış ve Türkiye’de sadece müzik sektöründen yüzden fazla kişinin geçinemediği gerekçesiyle intihar ettiği öne sürülmemişti.[3] Belki de henüz “yoksulluk” intiharları bu kadar yaygınlaşmamıştı. Faaliyetlerine tamamen son vereceğini birkaç ay sonra öğreneceğimiz Kadıköy’ün kıymetlisi Rexx Sineması’nda, akşam seansında Ken Loach’un son filmi Üzgünüz, Size Ulaşamadıkı izlemek için üst kattaki büyük salonda yerimizi aldık. En ön sıraların dahi tamamen dolu olduğu salonda, üzerimizde, Loach’la daha önceki deneyimlerimizden başımıza ne geleceğini az çok tahmin etmemizin verdiği haklı bir tedirginlik vardı. Ne de olsa 1966 tarihli evsizlik meselesini ele aldığı Cathy Come Home’dan refah sisteminin ruh emici etkilerini gösterdiği I, Daniel Blake’e (Ben, Daniel Blake), Loach, yarım yüzyıldan fazladır, istikrarla, yoksulluğun yaratabileceği yıkıma ışık tutuyordu ve bunu çok sarsıcı bir biçimde yapıyordu.

Üzgünüz, Size Ulaşamadık[4] da bu bağlamda tam bir Loach filmi, en genel ifadeyle bize günümüz kapitalizmini anlatıyor. Uzun zamandır birlikte çalıştığı senarist/yazar Paul Laverty ile birlikte Ben, Daniel Blake filmi için araştırma yaparlarken, yemek yardımı almak için başvuran insanların çoğunun işi olan kişiler olduğunu fark ediyorlar ve bu filmi yapma fikri bunun üzerine ortaya çıkıyor. Loach bir söyleşisinde şöyle diyor:

Bir işte çalışıyorlardı fakat yine de ailelerini geçindiremiyorlardı. Çalışan yoksullar. Bu anlatılması gereken bir hikâye gibi geldi bize. Birçok insanın bildiği ama kimsenin hakkında konuşmadığı bir hikâye… Film birçok gerçek anlatıdan yola çıkarak çekildi ve dinlediklerimizin çoğu aslında bu gördüklerinizden çok daha trajikti.[5]

Filmde İngiltere’de, Newcastle’da yaşayan bir çekirdek aileyi izliyoruz. Abby (Debbie Honeywood) ve kocası Ricky (Kris Hitchen), her ikisi de 2007 krizinde hem evlerini hem de işlerini kaybetmişlerdir. Abby evde bakım hizmeti sağlayan ve sadece hizmette bulunduğu saatler için ödeme alan sözleşmeye tabi bir hemşiredir. Sabah 7’den akşam 9’a kadar yaşlı veya engelli bireylerin evlerine giderek onlara yemek yapar, onların banyo yapmalarına yardım eder, ilaçlarını verir, onları yatağa yatırır. Her bir “müşteriye” ayırması gereken vakit on beş dakikadır. Bakım için gittiği evlere ulaşmak için yaptığı seyahat süreleri sözleşmesine dahil değildir. Mesai saati ulaşım da dahil edildiğinde on üç saati geçebilmektedir.

Ömrünün büyük bir kısmında inşaat sektöründe çalışmış olan Ricky ise işinden çıkarıldıktan sonra bir kargo teslimat şirketinde, kendi minibüsü ile dağıtacağı parça başına ödeme alacağı ve kendi işinin patronu olup kendi kaderinin hâkimi olacağı vaadiyle “işe alınır”. Tabii ki fiiliyatta bu doğru değildir. Ne zaman ve kaç saat çalışacağı, günde kaç kargo teslim edeceği, kargoların teslim süreleri, hatta her paketin her hareketi şirket tarafından kontrol edilmektedir. Ricky sabah 7’de dağıtım yapmak üzere yola çıkar; ne yemek yiyecek ne tuvalete gidecek vakti vardır, diğer dağıtıcılardan (bugün ayyuka çıktığı şekliyle tüm Amazon teslimatçılarının yapmak zorunda olduğu gibi)[6] yanında çişini yapmak için bir plastik şişe taşıma konusunda tüyo alır. İzin günü yoktur, hasta olup işe gitmeme hakkı ancak yerine birini bulması durumunda ya da iki yüz pounda varan bir ceza ödemesi koşuluyla mümkündür. Kaybolan ya da çalınan paketler tamamen kendi sorumluluğundadır, hastalık veya yaralanmaya karşı hiçbir sağlık güvencesi yoktur. Loach film boyunca bizi Ricky ve Abby ile bir tür kader ortaklığına sokarak onların yaşadığı kaygıyı hissetmemizi sağlar.

Abby ve Ricky her biri kendi dünyalarında büyüme sancıları yaşayan çocukları Liza (Katie Proctor) ve Seb’e (Rhys Stone) de uzaktan ebeveynlik yaparlar. Abby bir evden diğerine giderken otobüste, çocukların telefonlarına uyku saatlerine, hangi yemeği ısıtacaklarına, ne kadar bilgisayar izinleri olduğuna dair sesli mesajlar gönderir. Ailelerini geçindirmek için onlara ayıracak vakti kalmayan insanların ailelerine ne olduğunu da gösterir bize Loach.  Bu en yıkıcı haliyle gig ekonomisinin bir tasviridir.

Gig ekonomisi özellikle küresel salgın sürecinde e-ticaret hacminin katlanarak artması ile gitgide üzerine daha da çok tartışılan bir kavram haline geldi. Gig, esasında bir müzik terimi.  Cambridge sözlüğüne göre anlamı, bir müzisyen ya da bir müzik grubu tarafından gerçekleştirilen tek bir müzikal performans.[7] Gig ekonomisi ile kastedilen ise insanların bir işveren için çalışmak yerine geçici işler yaptıkları ve bitirdikleri her bir iş başına para aldıkları bir çalışma tarzıdır. Genellikle kısa zamanlı ve güvencesiz işlerle tanımlı gig sektörü işverenin çalışana karşı hiçbir sorumluluğunun bulunmadığı ve çalışanların da esnek çalışma düzeninde, işverenle kısa dönemli sözleşmeler yaparak “bağımsız” oyuncular olarak yer aldığı bir sistemdir. Uber gibi platformların özel araç şoförlerinin, Amazon gibi birçok e-ticaret firmasının kargo dağıtıcılarının, kuryelerin, çevirmenlerin ve metin yazarlarının büyük bir kısmı gig çalışanlarıdır.[8]

Richard Sennett 1998 tarihli Karakter Aşınması kitabında esnek kapitalizmin insanların hayatları üzerindeki etkilerine değinmişti. Yeni kapitalizm, insanlardan sürekli olarak değişime ayak uydurmalarını, risk almalarını, esnek çalışma koşullarına uyum sağlamalarını istiyordu. Belirsizlik ve istikrarsızlık yeni kapitalizmin ana özellikleriydi. Esnek kapitalizm eski düzeni ifade eden rutini, uzmanlaşmayı, meslekî aidiyeti ve uzun süreli sözleşmeleri dışlıyordu. Yeni düzende uzun süreli ve güvenceli pozisyonlarda çalışmak bir başarısızlık göstergesi haline gelmişti. Bunun bir sonucu olarak her an tetikte olması beklenen ve kendini güvende hissetmeyen kişi devamlı bir kaygı ve korku yaşıyor. Bu bir yandan kendi yaşamının kontrolünü kaybetme korkusudur. Bahsedilen esneklik; iş ve yaşam dengesini bozarak ne iş üzerinde ne de artık zamanı üzerinde kontrolünün olduğu bir noktaya götürür kişiyi.[9]

Bugün 2021’de Sennett’i takiple hiper esnek kapitalizmden ve onun yarattığı süreğen güvensizlik ortamından bahsedebiliriz. Loach’a göre insanların içine düşürüldüğü bu durum bir kaza, bir yanlışlık ya da kapitalizmin çöküşü değil, bu aksine kapitalizmin başarısı ve kapitalizmin tam olarak istediği şeydir: işverenin hiçbir sorumluluk yüklenmek zorunda olmadığı esnek emek düzeni.[10] Filmde tasvir edilen aile sadece İngiltere’de değil, dünyanın herhangi bir yerinde güvencesiz işlere, düzensiz çalışma saatlerine sahip olan, iş ve özel hayatları üzerinde neredeyse hiç kontrolü bulunmayan yüz binlerce insanı temsil ediyor. Bu insanlar hiper esnek çalışma koşullarının ve para kazanma zorunluluğunun sıkışmışlığı içerisinde yaşadıkları ruhsal gerilimle ve kaygıyla mücadele etmeye çalışıyorlar.

Ken Loach

2007’de yaşanan kriz sonrasında işlerini kaybeden çalışanlar güvenebilecekleri bir birikimleri ya da başka kaynakları olmadığı fakat bunun yerine ödenecek borçlar ve geçindirilecek bir aileleri olduğu için kaygı duyuyorlar. Dahası bu ekonomik kriz (ırk, sınıf, cinsiyet, toplumsal cinsiyet gibi farklılıklardan ötürü) herkesi eşit bir şekilde etkilemediğinden kaygı da toplumda eşit bir şekilde dağılmamıştı. Ekonomik açıdan daha kırılgan olan insanların kaygılanmak için daha fazla sebepleri vardı. Bu endişe de korku ile biçimleniyor.[11] Benzer şekilde küresel salgın da toplumu eşit bir şekilde etkilemedi. Zaten güvencesiz koşullarda çalışıp ruhsal gerilimler içinde yaşayan kişilerin korku ve kaygı duygularını katladı.

Loach ve Sennett’in eserlerinin başarısı belki de kapitalist süreçlerin insan hayatına olan etkilerini bu kadar net bir şekilde ortaya koyabilmelerinden geliyor. Bu filmi 2019 yılının Kasım ayında Kadıköy’de izlediğimizde henüz o genç anne-baba bir buçuk yaşındaki çocuklarını komşuya bırakıp ekonomik nedenler yüzünden yaşamlarına son vermemişti[12] ama izlediğimiz o yoksulluk ve o çıkmaz durum hepimiz için  tanıdıktı ve film bittiğinde birçoğumuzun bir süre yerimizden kalkamamasına sebep oldu. Belki de aynı ay vizyona giren ve yine yoksulluk teması çerçevesinde benzer hisler yaşamamıza sebep olan Parazit filminin yönetmeni Bong Joon-Ho’nun ifade ettiği gibi, bu aşinalığın sebebi coğrafi konumumuz fark etmeksizin hepimizin aynı ülkede yaşamasıydı: kapitalizmin ülkesi.[13] Sennett insanların hayatlarına bir değer ya da bir anlam katmayan ve onları birbirleri için kaygılanmaz hale getiren bir sitemin meşruiyetini uzun süre koruyamayacağını ve değişimin, ihtiyaçlarını birbiriyle paylaşan insanlar arasında yeşereceğini söyler.[14] Uzun süre ile kastettiğinin ne olduğunu bize zaman gösterecek.

Bu yazı ilk olarak birikimdergisi.com sitesinde yayımlandı.


[1] Bkz. www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-50322797

[2] Bkz. www.dw.com/tr/hatayda-valilik-%C3%B6n%C3%BCnde-kendini-ate%C5%9Fe-verdi/a-52296011

[3] Bkz. https://www2.tbmm.gov.tr/d27/10/10-733996gen.pdf

[4] Ken Loach, Sorry We Missed You, 2019.

[5] Ken Loach, “This is not an accident. This is not capitalism failing. This is capitalism working”, muhabir, A. Lobb, The Big Issue, 1382, s. 20-23, 2019.

[6] Bkz. theintercept.com/2021/03/25/amazon-drivers-pee-bottles-union  

[7] Bkz. dictionary.cambridge.org/dictionary/english/gig   

[8] Bkz. fortunly.com/statistics/gig-economy-statistics/

[9] Richard Sennett, Karakter Aşınması, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2017.

[10] Ken Loach, a.g.e.

[11] Greg Goldberg, Antisocial Media Anxious Labour in the Digital Economy, New York University Press, 2018, s. 13-15.

[12] Bkz. www.birgun.net/haber/1-5-yasinda-cocuklari-olan-anne-baba-yasamina-son-verdi-333873

[13]  Bong Joon Ho, “On Capitalism, Musicals, And The Global Appeal of PARASITE”, muhabir, L. Romain, nerdist.com/article/bong-joon-ho-parasite-interview    

[14] Richard Sennett, a.g.e.

Yeni Sömürgeci Saldırganlığa karşı Filistin Halkıyla Dayanışmaya – IV. Enternasyonal

Geçtiğimiz haftalarda, Kudüs’teki Filistinliler, İsrail hükümetinin ve aşırılık yanlısı yerleşimci örgütlerin ancak etnik temizlik olarak adlandırılabilecek bir politika olan, onları kovma ve yerlerine Yahudi yerleşimcileri yerleştirme girişimlerine karşı, temel haklarını – birkaç nesil boyunca kendi ailelerine ait olan kendi evlerinde yaşama hakkını – savunmak için toplu halde seferber oldu.

Müslümanlar için kutsal olan Ramazan ayının sonuna yaklaşırken 7 Mayıs Cuma günü özellikle El Aksa yerleşkesine düzenlenen saldırı ile hayata geçirilen şiddetli bir sömürgeci baskıyla karşı karşıya kaldılar.

10 Mayıs’tan bu yana, İsrail ordusu, Kudüs’teki Filistinlilerle dayanışma gösterilerine ve roket saldırılarına misilleme olarak Gazze şeridine karşı şiddetli bir bombalama saldırısı yürütüyor.

Kudüs ve diğer karma şehirlerde, polis ve İsrail Savunma Kuvvetlerinin uyguladığı şiddetin yanı sıra, aşırı sağ Yahudi gruplar Araplara sokaklarda saldırdı. Sadece Kudüs’te bile yüzlerce Filistinli yaralandı ve düzinelercesi tutuklandı.

Bu şiddetin sonucunda Gazze’de 83 kişi (16 çocuk), Batı Şeria’da ise 3 kişi yaşamını yitirdi. 7 İsrailli de öldürüldü.

Batılı haber kaynakları Gazze’den yapılan roket saldırılarına odaklanıyorken, İsrail başbakanı Netanyahu ve diğer politikacılar “sükûnet” çağrısında bulunurken, Biden “İsrail kendini savunma hakkına sahiptir” diyor ve 10 Mayıs öncesindeki duruma geri dönülmesi çağrısında bulunuyor, sanki 10 Mayıs öncesindeki durum kabul edilebilir bir durummuş gibi. İsrail’in sömürgeci politikasına yönelik neredeyse duyulamayacak bir sesle yapılan eleştiriler, “uluslararası toplumun” bu tutumunu değiştirmek için hiçbir şey yapmıyor – Söz konusu “uluslararası toplum” bölgedeki statükoyu korumak için İsrail’i destekleyeceklerdir.

Bu sömürgeci saldırganlık koşullarında hiçbir şekilde sükûnet olamaz. Şiddette “eşit sorumluluk” söz konusu olamaz. Yerleşimci sömürge devleti İsrail bir çeşit apartayd ve etnik temizlik uyguluyor ve Filistinliler tüm demokratik ve ulusal haklardan mahrum bırakılıyor. Filistinlilerin tüm hakları tanınmadan “adil bir çözüm” olamaz.

Filistinlilerle dünya çapındaki dayanışma ifadeleri – yaygın sokak gösterileri, Şili’den İskoçya’ya futbol stadyumlarında yapılan gösteriler – güçlendirilmeli ve İsrail’i suçlarından sorumlu tutmak için sürekli, güçlü bir hareket haline gelmelidir.

İsrail’e yaptırım uygulamak için güçlendirilmesi ve geliştirilmesi gereken BDS (Boykot-Yatırımların geri çekilmesi -Yaptırım) kampanyasının anlamı budur.

İsrail devletine yönelik destekler durdurulsun!

Sivil ve askeri işgale son!

Eşit demokratik ve ulusal haklar!

Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkı ve dönüş hakkı tanınsın!

IV. Enternasyonal Siyasi Bürosu

Çeviri: D. Ateş

Görsel: Abdel Kareem Hana/Associated Press

Marksizmin Şaşırtıcı Sıçrayışları – Henri Lefebvre ile Söyleşi

Fransız Marksizminin herhalde en önemli ve öncü isimlerinden biri olan Henri Lefebvre ile bu söyleşi, bir sonraki kuşağın Marksist teori konusundaki yine çok mühim bir ismi olan Jean-Michel Palmier[1] tarafından haftalık Vendredi dergisinin 21 Aralık 1979-4 Ocak 1980 tarihli sayısı için yapılmıştır. Yakın dostu Norbert Guterman ile birlikte Almancadan çevirdiği iki ciltlik Hegel metinleriyle (1934) bu düşünürü Frankofon dünyada erişilebilir kılan Lefebvre aynı zamanda Rusçadan (yine Guterman’la birlikte) Lenin’in Hegel Diyalektiği üzerine Defterler’ini (1938) de Fransızcaya tercüme eder. Stalinizme yönelik eleştirilerinden dolayı uzun yıllar üye olduğu Fransız Komünist Partisinden uzaklaştırılır. Bilhassa Şehir HakkıMekânın ÜretimiRitmanalizGündelik Hayatın Eleştirisi gibi çalışmaları uluslararası düzeyde Marksist düşüncenin gelişeceği patikaların açılması noktasında belirleyici olur. Lefebvre aynı zamanda hem 1968 öğrenci hareketinin (ve bilhassa sitüasyonizmin) bir ilham kaynağı hem de hareketin bir destekçisi olmuştur. Ölümünden takribi on yıl önce yapılmış olan aşağıdaki söyleşide (Guterman ile kaleme aldığı) ilk kitaplarından biri olan Mistifiye Edilmiş Bilinç’in yeniden basımı vesilesiyle 30’lu yılların Marksizminden Faşizme ve Stalinizme, Nietzsche ve Freud’dan Lukacs ve Sartre’a, yabancılaşma nosyonundan mekânın Marksist analizine bizleri kavramlar, düşünürler ve mücadeleler üzerinden geçtiğimiz yüzyılda bir seyahate çıkarıyor.

İmdat Freni

VendrediMistifiye Edilmiş Bilinç kitabınız 1936’da, hem Halk Cephesinin geçici başarısına hem de faşizmin yükselişine tekabül eden bir dönemde çıkmıştı. Bugün tekrar yayımlamayı neden gerekli görüyorsunuz?

Henri Lefebvre: Mistifiye Edilmiş Bilinç lanetli bir kitap oldu o vakitler, pek kabul görmedi. Mesela SSCB’deki filozoflara veya eleştirmenlere gönderilen tüm nüshaların sansür nedeniyle hızla iade edildiğini hatırlıyorum. Fransız Komünist Partisi tarafından da soğukça karşılandı. O zamanlar moda olan iyimserlikti. Demokrasilerin faşizmi geriletip dünyaya barışı dayatacağına kesinlikle inanılıyordu. Ayrıca güçlü kuvvetli Alman proleterinin bir omuz darbesiyle Hitlerci haşaratı yere sereceği ifade ediliyordu. Norbert Guterman ve ben bu analizlere hiçbir şekilde katılmıyorduk. 

Mistifiye Edilmiş Bilinç bu yanılsamalara karşı aklı başında bir tepkiydi. Bilinci, bireysel veya kolektif olsun, özü itibariyle hakikati taşıyor olmayışı üzerinden incelemeye çalıştık. Onun için hakikat, yanılsama, hata, yalan çoğu kez birbirinden ayırt edilemez. İçinden geçtiği sınavlardır bilincin yanılsama ile gerçeklik arasındaki ayrımı yapmasını sağlayan. Tüm eseri yöneten bu felsefi tez -yani öznenin eleştirisi, Kartezyen logos’un eleştirisi, yalnızca hakikati taşıdığı iddia edilen dil anlayışının eleştirisi- bugün güncelliğini koruyor. Büyük mistifikasyonlar çağının sona erdiğini söylemek zor. Neoliberalizmin kendisi de bir mistifikasyon, kimi başarılar da elde eden bir manipülasyon. Dolayısıyla mistifiye edilmiş bilinç çağı kapanmış değil. Öte yandan bu kitap 1935’te yazıldı ve kitapta kuramlaştırılmamış olmakla birlikte aradan başını uzatan bir konu da var, Stalinizm analizi. 

İmgelerin Gücü ve Estetizmin Tuzakları

Sözünü ettiğimiz kitabın analizleri içinde faşizm önemli bir yere sahip. Kitabın gelişimi itibariyle tam olarak ne ifade ediyordu faşizm?

H.L.: Komünist Partinin faşizme ilişkin teorisi, o vakitler gayet dardı: Tekelci kapitalizm tarafından kendi savunmak için kullanılan şiddetli bir süreç. Analiz bundan öteye gitmiyordu. Çeşitli defalar Almanya’ya gitme imkânım olmuştu ve oradaki durum beni sarsmıştı. Alman komünistlerinin söylevleri feci biçimde yavandı. Komünistlerin mitinglerine katıldım ve oralarda söylenenler içinde heyecan yaratacak hiçbir şey yoktu. Saatler boyunca Sovyet planlaması hakkında rakamlar veriyorlardı fakat tüm bu anlattıklarının ne Almanya’nın sınai durumuyla ne de herkesin yaşamakta olduğu krizle herhangi bir alakası bulunduğu fark etmiyorlardı. En cüretkâr sözleri komünizmin, ekmeğin de ulaşımın da bedava olduğu bir toplum olacağıydı. İşçiler alkışlıyordu. Bu Marksizm bana ne kadar da sıkıcı, monoton geliyordu. Marksizmin ekonomizme indirgenmesinden her zaman nefret etmişimdir. 

Naziler ise hem en alt kesimlere hitap ediyordu hem de kahramanca, soylu, “Wagner’ci” duygular uyandırıp kalabalığı coşturmayı biliyordu. Onların “mizansen”lerinden birkaçına tanık oldum. Hem korkunçtu hem de estetik bakımdan son derece gösterişli. Hitlerci gençliğin 10 bin üyesini, ellerinde meşalelerle Taunus dağlarına tırmanışını hatırlıyorum. Hem etkileyici hem de feciydi. İki propaganda türünü karşılaştırdığımda Nazizm’de estetizm tuzağını hissediyordum. Öyle sanıyorum ki daha o zamandan itibaren, daha ileride geliştireceğim şu fikri edinmiştim: Gösteri masum değildir.

Bu seyahatlerimin kitabın oluşumunda belirleyici olduğunu düşünüyorum. Nazizmin bu yükselişine tanık olarak bilincin imgeler, söylemler, temsiller, yanlış ile doğru, yalan ile gerçek tarafından ne düzeyde etkilenip aşınabileceğini, örselenebileceğini hissettim. Tüm bunların kolaylıkla ayrıştırılamayacağını idrak ettim böylece. Hakikat monoton, güzellik ise şüpheli olabilirdi. Komünistler ve Marksistler gerçeği söylüyordu ve bu olağanüstü biçimde sıkıcıydı. Naziler ise yalan söylüyor ve kitleleri ayartıyor ve hararetlendiriyordu.

Daha 1930’da Marksizmin Miadı Dolmuş muydu?

O zamanlar Fransa’da Marksist düşüncenin durumunu hayal etmek zor, en azından savaş sonrası doğmuş olan benim kuşağım için. 

H.L.: Bence dönemin Marksist düşüncesi, 1936 dolaylarında, Revue Marxiste [Marksist Dergi] olayıyla birlikte daha doğmadan ölmüştü. Üçüncü Enternasyonal yöneticileri entelektüellerin üzerine çullanmanın, onları dağıtmanın fırsatını bulmuşlardı. Tabii Parti aygıtına girmeye hazır olanlar hariç. Bunların arasında Paul Nizan ve George Politzer’i sayabiliriz. 1928 ve 1930 arasında partiden bağımsız, özerk bir düşünce geliştirme girişimi olmuştu, her ne kadar bu derginin yazarlarının çoğu parti üyesi olsa da. Bu çabanın kesin biçimde önü kesildi. 

Oysa Marksizmin karakteristik özelliklerinden biri, kimi dönemlerde uyuşmuş, can çekişir gibi görünmesidir. Daha 1930’da Belçikalı kuramcı De Man “Marksizmin ölümü” ifadesini atıyordu ortaya; artık miadının dolduğunu söylüyordu. Fakat tam öldüğü düşünülürken Marksizm şaşırtıcı sıçrayışlar yaşıyordu. O zamanlar Marksizm ekonomiyle planlama kuramının bir karışımı olarak görülüyordu. Beş Yıllık Plandan ve SSCB methiyesinden yola çıkarak Marksizm ekonomizme ve üretkenliğe indirgeniyordu. İşte tam o anda biz de yabancılaşma kavramını küllerinin içinden çekip aldık. 

O zamanlar başka kimse yabancılaşmadan söz etmiyor muydu?

H.L.: Hiç kimse. Zaten Mistifiye Edilmiş Bilinç de bu nedenle öylesine şiddetle eleştirilmiştir ve bir dönemeci temsil eden bir kitap olmuştur. Kojève ve Hyppolite’in Hegel üzerine derslerini vermeleri ve bundan bahsetmeleri daha sonradır. Bizim yaklaşımımızda o dönem için önemli olan, Hegelci yabancılaşma kavramını spekülasyon alanından koparıp onu somutu, toplumsal pratiği tahayyül etmenin bir yolu haline getirmekti. Bu kitapta rahatsız eden bir diğer şey de, aynı zamanda siyasal yabancılaşmadan söz ediyor olmamızdı. “Siyasiler” kendilerini tehdit eden bir şeylerin kokusunu aldılar. “Boş lakırdılar” olmakla itham ettiler kitaptaki düşünceleri. 

Siz Marksizmle nasıl yakınlaştınız?

HL: Daha da önceleriydi. 1925 belirleyici yıl olmuştur. Üçüncü Enternasyonal kapitalizmin göreli bir istikrara kavuşmasından söz ederken birçok entelektüel Marksizmin ve komünizmin cazibesine kapıldı. Esasında Ekim Devrimi Fransız aydınlarını çok fazla etkilememiştir. Fakat 1925’te Fas’ta sömürge savaşı vardı ve öyle sanıyorum ki bizler buradan yola çıkarak emperyalizmin ne oluğunun bilincine vardık. Ardından da felsefe okumaları geldi, özellikle de Hegel. 

Hegel, Nietzsche, Kant ve diğerleri

O zamanlar herhalde Hegel’i okuyan aydın sayısı sınırlıydı?

HL: Doğru. Aslında bana Hegel’i okutan André Breton olmuştur. Galiba Hegel’in Mantık’ıydı. Norbert Guterman’ın güzergahı daha da ilginç. Kızıl Ordu’yu Varşova önlerinde geri çekilmeye zorlayan Polonya ordusuna alınmıştı kendisi. Ve işte o anda… Ekim İhtilalinin bilincine varmış! Fransa’ya geldiğinde kapitalizme karşı halihazırda son derece eleştirel bir tutuma sahip olmuştu. Aslında, öyle sanıyorum ki felsefe okumalarım, “olayların aldatması”na duyduğum ilgi beni her halükârda Marksizme yönlendiriyordu. Gerçekliğe karşı duyulan kuşku, hem Marx’ta hem de Nietzsche, Hegel ve hatta Kant’ta da bulunur. “Temsiller” hakkındaki kitabım da esasında bu meselelerin, Mistifiye Edilmiş Bilinç’te ortaya koyduğum sorunların takibinden müteşekkil. 

Bu tezleri geliştirdiğiniz vakitlerde Fransız felsefesine, örneğin Bergson’a ve Bergsonculuğa nasıl bakıyordunuz?

H.L.: Karşıydık. Politzer, Bergson’a karşı bir panfle kaleme almıştı. Ben de onunla hemfikirdim. Her imkân bulduğumuzda Bergson’a karşı olabildiğince küstahça davranıyorduk. 1925-26 öncesinde arayışlarımızı tatmin edecek unsurları hemen her yerde arıyorduk. Tıpkı sürrealistlerde olduğu gibi, bir çeşit mayalanma dönemiydi. Bir kötümserlik döneminin ardından Marksizme katılarak bu krizden çıktık. 

Peki bu trajik kriz, Marksizme katılan filozofların çoğu tarafından yaşanmadı mı? Lukacs’ın Ruh ve Biçimler’i ile Roman Kuramı’nda buluruz bunu veya Ernst Bloch’un ilk yazılarında.

HL: Evet ama bu trajik uğrak, bu burjuva ideolojisinin reddi Bloch ve Lukacs’ta daha önce ortaya çıkıyor, 1914 öncesinde veya dolaylarında. Fransa’da bu konuda kayda değer bir gecikme vardı. Avrupa’nın büyük krizi 1914 öncesinde başladı. Viyana’da daha 1910’dan itibaren belirdi, ardından da Almanya’da. Fransa’da ise bu dramatik ve verimli krizi 1925’e doğru tanıdık. 

Mistifiye Edilmiş Bilinç’in yanı sıra başka kitaplarınızda da Nietzsche’den ve genç Marx’tan, Zerdüşt’ten ve 1844 Elyazmaları’ndan aynı heyecanla söz ediyorsunuz. O zamanlar Nietzsche’yi nasıl anlamıştınız?

H.L.: Nietzsche’yi 15 yaşında okudum. Esasında Zerdüşt kadar Spinoza’nın Etik’ine de hayran kalmıştım. Mistifiye Edilmiş Bilinç’i yazarken müphem biçimde Nietzsche’nin modernite eleştirisinin etkisi altında olduğumuz kesin fakat o dönemde analizde Hegel ve Marx ağır basıyordu. Nietzsche’de beni heyecanlandıran modernite eleştirisiydi. Fakat onun çöküş fikrini reddediyordum. Bugün toplumların da çözülme veya yeniden oluşum olguları yaşayıp yaşamadığını sorgulamaktan kaçınamayız. O vakitler işçi sınıfına tümüyle güveniyorduk. Günümüzde ise bu güven bir miktar gölgelendi. 

Kitabınızın yeni baskısında, o dönemlerde Stalin’i bir suçludan ziyade bir soytarı olarak gördüğünüzü söylüyorsunuz. Daha o zamanlardan eleştirilerinizi sosyalizme de yöneltmeyi düşündünüz mü?

HL: Evet, muğlak biçimde de olsa Rusya’da meydana gelenlerin arzuladığımız şeye tekabül etmediğini biliyorduk. Fakat Stalinizmin kendisi de daha oluşum aşamasındaydı. Henüz hâkim değildi. Ve bilgilenmek için araçlardan yoksunduk. Büyük duruşmalar daha başlamamıştı. Troçkistler bunlardan söz ediyordu ama o zamanlar onların her şeyi abarttığına dair bir şüphe mevcuttu. Esasında burjuva basınının da Troçkistlerin de söyledikleri gerçeklere yaklaşmıyormuş bile. Dolayısıyla kitabımızda eksik olan şey bir Stalinizm eleştirisi, ki aslında zımnen mevcut. Bilince derinlikli biçimde etki edilebiliyorsa, “sosyalizm” olduğunu iddia edenden de kuşku duymak lazım.

Analizinizin kuramsal hatları başka meselelerle de kesişiyor. “Mistifiye edilmiş bilinç”, “şeyleşme” kavramları Lukacs’ın Tarih ve Sınıf Bilinci’ni, “bilinçdışı” Freud’ü, “kötü niyet” Sartre’ı düşündürtüyor.

H.L.: Totalite kavramı bize Hegel’den geliyordu. Lukacs’ın yazılarını New York’ta keşfettim. Fransa’da komünistler onun çalışmaları konusunda tam bir suskunluk içindeydi. Ama Guterman ve ben son derece Lukacs karşıtıydık. Tarihsel totaliteyi proleter bilinç için bir hakikat kriteri olarak almak bize imkânsız geliyordu. Bu tarihselcilik bize yanlış geliyordu. Tarih mistifikasyon ve aldatma konusunda zengindir. Lukacs, sınıf bilinci karşısında kendi üzerindeki örtüyü çekip atan bir hakikatin ve gerçekliğin totalitesine inanıyor. Hiçbir şeyin, sınıf bilincinin dahi mistifikasyondan kaçamadığını unutuyor. Kavramın bizzat kendisi de yanılsamaya doğru sürüklenebilir. Esas olan karşı karşıya kaldığı sınavdır. Hakikatin kavramsal yahut bilinçli bir kriteri yoktur.

Halbuki şeyleşmeden, meta fetişizminden neredeyse Lukacscı ifadelerle söz ediyordunuz.

HL: Esasında birbirimizden bağımsız biçimde oluyordu bu. Tüm bunları genç Marx’ta bulmuştuk, tıpkı Lukacs gibi. Ama bu meta fetişizmi teorisi bizlere doğrudan Amerikan dünyasına ilişkin bakıştan geliyordu. O vakitler Komünist Partinin söylediğinin aksine ABD’de üretici güçlerde kayda değer bir gelişme söz konusuydu, fakat bu hileli, düzenbaz bir dünyaydı. Bu benim için hem olağanüstü hem sancılı bir keşifti. Lukacs şeyleşmeyi nötr ve ölü bir şey olarak ele alıyor. Bizlere ise karmaşık ve saklı unsurlarla dolu görünüyordu.

Freudçü Bilinçdışı, Fetişleştirilmiş bir Bilinç

Ya Sartre’ın kötü niyet konusundaki analizleri?

H.L.: O vakitler söylediklerimizle kesişiyor. Fakat Sartre bu fikri on beş- yirmi yıl sonra geliştirdi. Bununla birlikte Sartre’ın Varlık ve Hiçlik’te “başkası-için-varlığın” oluşumunda bakışa verdiği önem bana fazlasıyla abartılı geliyor. Bakış ne bilinç ne de hakikat taşır. Bu ayrıcalık neden bakışa tanınıyor da dile değil? Sartre fazla Kartezyen. 

Ya Freudçü bilinçdışı?

H.L.: Bu bana çok belirleyici gelmiyor. Tüm bu devasa kendilikler birer nesneymişcesine ele alındı. Mistifiye edilmiş bilinç teorisi bilinçdışına duhul eder ve bilincin kendi kendisinden kaçma yollarını inceler. Freud’de bilinçdışı neredeyse bir töz olarak görülüyor. Bizler için ise bizzat bilincin daimî olarak dönüşen daimî bir ürünü. Freudçü bilinçdışı hala kendi muhteviyatından, işleyiş biçimlerinden bihaber fetişleşmiş bir bilinç. Freud toplumsal-olanı ve toplumsal pratiği ihmal ediyor. Mistifiye Edilmiş Bilinç’ten sonraki kitabım Gündelik Hayatın Eleştirisi olacaktır. Marx filozof olmayı bırakmadı. Fakat düşüncesine felsefi-olmayanı, gündelik olanı, bilhassa da işçilerin gündelik hayatını dahil etti. Ama benim için gündelik hayatın eleştirisinin gerekliliği fikri ancak Kurtuluş’la [İkinci Dünya Savaşı’nın sona erişi-Fransa’nın Nazi işgalinden kurtuluşu] birlikte, kapitalizmin konsolidasyonuyla kendini dayattı.

Kitabınız Marksizm konusunda, onun gelişimi ve radikal eleştiri getirme imkanları konusunda nispeten iyimser. Yeni baskısının önsözü daha kötümser…

H.L.: Evet çünkü tüm bu sarsıntılardan yeni bir şeyin doğacağına inanıyorduk. Bugün bu büyük umutlar hayal kırıklığına uğradı. Sosyalizm bakımından bir hayli derine düştük, kapitalizm konusunda ise daha da derine. Tarihsel sınavları kat etmek o zamanlar düşündüğümüzden daha uzun sürecek. 

Bugün kapitalizmin hala güncel olan krizine bir de “gerçekte varolan sosyalizm”e ilişkin hüsran ile kendisinin de “krizde” olduğu söylenen Marksizme dönük bir kuşku ekleniyor. 

H.L.: Evet fakat 1930’da da aynı şey söyleniyordu. Marksist düşüncenin sıçrayışları hep beklenmedik şekilde meydana gelir. Mesela son yıllarda Marksizmin devlet eleştirisine ve bizzat sosyalizmin eleştirisine katkılarını nasıl inkâr edebiliriz? Sosyalizm eleştirisi ile Marksizmin krizini birbirine karıştırmamak lazım. Marksizmin yeni temaların analizine yöneldiğini düşünüyorum: özyönetim, bedenin tekrar önemsenmesi (bu konu 1844’te Marx’ta mevcuttu), devletin (kapitalist veya sosyalist olsun) işleyişi. Felsefenin ve eleştirel düşünceden geri kalanın tutarsızca bütün yönlere dağılmasını engelleyen Marksizmdir. Otuzlu ve kırklı yıllara göre yeni olan, bugün artık Marksizmin goşist bir eleştirisinin de mevcudiyeti. Fakat bu eleştiri de tüm yönlere dağılıyor. 

Dünyayı Anlamak Babında Marx’tan Vazgeçemeyiz

Bugün ancak Marksist analizden yola çıkarak gerçekleştirilebilecek olan bir şeyin örneğini verebilir misiniz?

HL: Küresel-olanın eleştirisi. Bunu Marx olmadan nasıl inceleyeceksiniz? Marx’ı tekrar etmek değil onu sürdürmek söz konusu olan. Heidegger’in “kendini değiştiren dünya” hakkında yazdıkları veya Axelos’un “gezegensel” üzerine kaleme aldıkları yeterli değil. Bunlar bizim hayatımıza hayli sınırlı bir ışık tutuyor. Bugün eleştiri Marksizmden vazgeçemez aksi halde her tür bilgi yalnızca birer malumata indirgenmiş olur. Eğer içinde yaşadığınız dünyayı anlamak istiyorsanız Marx’ın yüklediği anlamıyla “ideoloji” kavramını kullanmalısınız. Toplumu değiştirmeye dönük tüm yeni teşebbüsler özyönetim, beden, mekân veya devlet konularında olsun, ancak Marx’tan yola çıkarak anlaşılabilir. “Medeniyet krizi”nden söz ediyorsak da, “sivil [medeni] toplum” kavramını kullanmak durumunda kalırız. Mesele Marx’tan yola çıkarak düşünebileceklerimiz değil, onsuz analiz edemeyeceklerimiz. 

Sizce Marx’ın katkılarının başlıca kazanımı olmayı sürdüren şey nedir peki?

HL: Sırf bu mesele üzerine 400 sayfalık bir kitap yazıyorum. Bir cümlede nasıl cevap verebilirim ki buna? Bence Marx’ta asli olan oluş’un analizi. Bir oluş’un [gelişimin] var olduğu, bu oluş’un her şeyi sürüklediği ve hiçbir değişmez bulunmadığından bu oluş’u incelemek için belirli bir sayıda alet edevata ihtiyacımız olduğu fikridir bu. Mantık yeterli değil. Heraklitos’tan Hegel’e ve Marx’a giden patika bu. Dünya daimî bir oluş içinde; yaptığımız analizin de kendimizin de bu oluş’un bir parçası olduğunu gözden kaçırmadan, bizler hem bu oluş’un içinde eyleme geçmek hem de onun üzerine etkide bulunmak durumundayız. İşte Marx’ın tüm analizine rehberlik eden büyük fikir budur. 

Mekânın Asli Rolü

Marx’ın nesne veya tema olarak inceleyemedikleri içinde sizce Marksizm’den yola çıkarak analiz edilmesi ve anlaşılması gereken en acil mesele nedir?

HL: Bence Marx toplumsal ilişkileri, onların zemini/dayanağı olan şeyi dahil etmeden inceliyor; bu da mekandır. Marx çalışmalarının bir kısmında toprak meselesine, köylü meselesine olabilecek göndermeleri tümüyle dışlamıştır. Bunun çok ağır sonuçları oldu. Hep kapitalizm ve işçi sınıfı üzerinde duruyoruz. Ama bu toprak ve köylülük meseleleri konusunda Marx’ın kaleme almış olduğu sınırlı sayıdaki metin son derece belirleyici olmuştur. Onlar sayesinde Lenin ve onun ardından Mao Zedong toprağın, köylülerin, toprak aristokrasisinin belirleyici bir rol oynadığı toplumları incelemeye başlayabilmiştir. “Mekânın Üretimi” hakkındaki analizlerimde “küresel-olan”ı anlamak için mekânın ne derece asli nitelikte olduğunu göstermeye çalıştım. Vakti zamanında mekân son derece sınırlıymış: Bir kasaba, bir bölge, bir ulus. Günümüzde ise stratejilerin çatışması üzerinden küresel bir mekân oluşuyor. Kanımca Marksizmden yola çıkarak bunu anlamak aciliyet içeriyor. Bir de buna mekanla, kendisi de küresel hale gelmiş olan maddi “oluş” süreci arasındaki ilişkiyi eklemek isterim. Marx’ta sermaye İngiltere çerçevesi dışında topraktan/mekândan kopuk kalıyor. Onu tekrar yere, toprağa, üzerinde yaşadığımız dünyaya bağlamak lazım. 

Ne tam olarak sosyolog ne de filozof olarak görüyorsunuz kendinizi. Peki “Marksist” olarak tanımlar mısınız?

H.L.: Ne Marxolog’um ne de Marxyen. Marxist diyebilir miyiz? Evet ama Marx’ı tekrar etmek için değil, aksi halde Marksizm verimsiz hale geliyor ve tefsir ile skolastiğe indirgenmiş oluyor. Marx’tan yola çıkarak düşünmek, onu tamamlamak, zenginleştirmek, dönüştürmek gerekir. Marx filozofları dünya hakkında düşünürken, onu yorumlarken dönüştürmeye yönelmedikleri için eleştiriyordu, ama bugün Marksizmin kendisi de bir skolastik haline geliyor. Onu da dönüştürmek lazım. Öte yandan Marksizm kimi kategorileri es geçiyor: trajik-olan gibi, oyun gibi. Mutlaka Marksizmin yaptıklarının dışında yapılacak şeyler vardır. Marksizmi dahil edip başka yönlere doğru yol almak lazım. Fakat bu, ne Marx’sız ne de Marx’a karşı olmalıdır elbette. 

Çeviri: Uraz Aydın


[1] Palmier’in bir dizi yazısını e-skop ve İmdat Freni’nde okumak mümkün. Bunlar arasında Weimar Almanya’sında kabare kültüründe, siyasal ve toplumsal süreçlerle birlikte yaşanan dönüşümü ele aldığı 5 yazılık bir dizi de mevcut. Yazarın ayrıca otobiyografik öğeler de içeren metinlerden oluşan Bir Gölge Göstericinin Düşleri isimli kitabı da Türkçeye çevrilmiştir. 

Marksizm ve Hayvan Özgürleşmesi üzerine 18 Tez

Ocak 2017 yılında ilk olarak Almanca yayımlanmış olan Marksizm ve Hayvan Özgürleşmesi üzerine 18 Tez metni Gizem Haspolat ve Doğukan Dere tarafından Türkçeye tercüme edildi ve yayımlandı. Bu metin 2014 yılından itibaren İsviçre ve Almanya’dan hayvan kurtuluşu aktivistlerinin bir araya gelerek yürüttüğü tartışmaların bir sonucu olarak ortaya çıktı. İmdat Freni olarak önem verdiğimiz bir tartışmanın ve mücadelenin mühim metinlerinden biri olan bu 18 Tez’e çevirmenlerin kaleme aldığı önsözü ve tezlerden kimi bölümleri aşağıda aktarıyoruz. Konuyla ilgileneceğini düşündüğümüz okurlarımızı da metnin bütününü orijinal kaynağı olan http://www.marksizmvehayvanozgurlesmesi.com adresinden okumaya davet ediyoruz. 

İmdat Freni

Çeviri Önsözü:

“Tüm mahlukat mülkiyete dönüştürülmüş, sudaki balıklar, havadaki kuşlar, yerdeki bitkiler… – mahlukat da özgürleşmek zorunda.” – Thomas Müntzer, 1524

 Karl Marx’ın mülkiyet ilişkileri sonucu doğanın hor görülüşüne dair tartışmasında Müntzer’den alıntıladığı bu söz günümüzde geçerliliğini koruyor; insanlar, diğer hayvanlar, bitkiler, canlı ya da cansız birçok varlık metalaştırılmaya, mülke, kapitalist anlamda ‘değer’e dönüştürülmeye devam ediyor. Sınıfsız bir dünya amacını temel alan Marksizm ve insan dışı hayvanların ve doğanın üzerindeki tahakkümün ortadan kaldırılmasını esas alan hayvan özgürleşmesi Müntzer’in bahsettiği özgürleşme ‘zorunluluğunun’ takipçisi hareketler olarak düşünülebilir.

Büdnis für Marxismus und Tierbefreiung (Marksizm ve Hayvan Özgürleşmesi Birliği) tarafından kaleme alınan Marksizm ve Hayvan Özgürleşmesi Üzerine 18 Tez, bu iki akımın ana sorunları (hayvan sömürüsü/tahakkümü/türcülük ve sınıflı toplum) arasındaki güçlü ilişkiyi ortaya koyuyor. Bu iki mücadelenin kendi ereklerini gerçekleştirmek için birbirlerini içermek zorunda olduklarını iddia ediyor. Bu iddia iki ayaklı bir temel üzerine inşa ediliyor. İlk olarak, insan – (insan dışı) hayvanlar – (insan dışı) doğa arasındaki ilişkinin ancak diyalektik materyalist yöntemle doğru bir şekilde kavranabileceği ve dönüştürülebileceğine, bu açıdan hayvan özgürleşmesi hareketi ile Marksizm arasında kurulacak bağın elzemliğine vurgu yapılıyor. Metnin ikinci temel unsuru ise Marksist mücadelenin (insan dışı) türlerin sömürüsü, ezilme ve aşağılanması, imhası ile de karşıtlık içinde olması gereğini ortaya koyuyor; üretim ilişkilerinde sürdürülebilir ve türler arası adalete yaslanan bir sosyalist dönüşümün yalnız mümkün değil, aynı zamanda gerekli olduğunu savunuyor. Bu iki mücadele arasındaki ilişkiselliğin, iç içeliğin, karşılıklı gereklilik kadar önemli bir başka unsuru da ortak düşman: İnsanları ve insan dışı varlıkları sömüren, bu sömürüyü örgütleyen yönetici sınıf. Metin bu temel savlar üzerinden Marksizm ve hayvan özgürlüğü üzerine salt bir analiz olmanın ötesine geçerek ortak mücadele hattına çağrıda bulunan bir manifesto ortaya koyuyor.

Sunulan 18 Tez aynı zamanda akademi içinde ve dışında giderek popüler hale gelen ‘hayvan sorusu’na dair de önemli tartışma alanları açıyor. Bunlardan biri, hem eleştirel teoride hem de hayvan çalışmaları alanında insan dışı hayvanların idealist terimlerle ele alınışına dair. Hayvan sorusunu materyalist bir yaklaşımla ele almak, endüstriyel hayvan kompleksini bu sorunun çekirdeğine yerleştirmek, hayvanların hem kültürel hem maddi olarak şeyleştirilmeleri, metalaştırılmaları veya hayvanın sermayeyle denkliği üzerine tartışmak bu metinde de vurgulandığı üzere elzem bir halde. Bu, hayvanların imge düzleminde, ideolojik veya duygulanımsal olarak denk düştükleri anlamları veya insan ve insan dışı hayvanlar arasında kurulan hiyerarşilerin söylemsel temellerini analiz etmek yerine, türcülüğün maddi dayanaklarını, teknolojilerini ve bunları ayakta tutan ekonomik örgütlenmeleri tartışmak; hayvan ve sermayeyi birbirleri ile ilişkili olarak analiz etmek demek aynı zamanda. Okuyacağınız metin, böylesi bir analize çağrıda bulunarak, yalnızca Marksizm ve hayvan özgürleşmesini bir araya getirme yönünde bir adım atmakla kalmıyor, aynı zamanda genelde akademinin ve özelde eleştirel teorinin hayvanlar ile angajmanına dair de sorular ortaya atıyor.

 Bütün bu tartışmaların yanında, pandemi günlerinde çevirdiğimiz bu metin, küresel ve yerel olanın hayvanlarla kurulan mahremiyet, samimiyetle ilişkili olarak yeniden konumlandırıldığı, hayvanların şeyleştirilme süreçlerinin ve türler arası sınır inşalarının ivmelendiği günümüzü değerlendirmek için bir başlangıç noktası da olabilir. 

Bugün Türkiye’de, dünya genelinde de olduğu gibi, Marksist mücadele ile hayvan özgürleşmesi hareketleri birbirleri ile fazla temas ve diyalog halinde olmadan, ayrı hatlarda sürüyor. Çevirdiğimiz bu metin, bu hatların iç içeliğine dair kuramsal ve pratik argümanlar ortaya atarak söz konusu hareketler arasında kurulacak ilişkilere bir temel oluşturmayı hedefliyor. Mevcut eşitsizlikler, sömürüler, ezme/ezilme ilişkileri arasında görünmez kılınmış olan kesişimlere, örtüşmelere ve bağlara vurgu yapan bu manifesto aynı zamanda bütün bunların ortadan kaldırıldığı, insanın, hayvanın, yeryüzünün özgür olduğu bir dünya için ortak bir mücadeleye çağırıyor. Bu çevirinin Türkiye’de bu ortaklaşmaya dair imkân yaratacak türden tartışmalara alan açmasını, bolca okuma, tartışma ve eylemenin hareket noktası olmasını umuyoruz. 

Her zaman dirayetiyle, her alanda tahakküm karşıtı mücadelesiyle ilham olmuş Burak Özgüner’in kıymetli anısına…

İlk bakışta Marksizm ve hayvan özgürleşmesi pek ortaklığı olmayan iki şey gibi görünür. Ne Marksizm özel bir hayvan sevgisi ile meşhurdur ne de hayvanseverler işçi sınıfının özgürleşmesi ve sosyalist bir toplum inşasına verdikleri katkıyla. 

Aksine klasik Marksizm ağırlıklı olarak otonomist-anarşist görüşe sahip hayvan hakları aktivistlerine pek az cazip gelir; fazlasıyla basitleştirilmiş bir kuram ve sosyalist rejimlerin çöküşü ile köhneleşmiş, otoritaryen bir ideoloji olarak görülür. Her ne kadar kapitalizm eleştirisi ve emek mücadelesinin lügatı (‘yoldaş,’ ‘sınıf’) radikal solda yeniden popülerlik kazanıyor olsa da geleneksel Marksistlerin mücadele içinde nasıl konumlandırılacağı belirsizdir. Marksistler çoğunlukla hayvanlardan açıkça nefret eden ve yalnızca ekonomiden konuşan ve ızgara sosislerinden vazgeçmek istemeyen, incelikten yoksun küçük burjuvalardan ayrıştırılamaz insanlar olarak görülürler.

Marksistlere gelince onlar da hayvan özgürleşmesi aktivistlerini pek takdir etmezler. Birçok yoldaş hem hayvanların hem insanların sömürüden ve baskıdan özgürleştiği bir toplumu düşünürken soğuk terler döker; zira bu etten ve peynirden vazgeçmeleri anlamına gelir. Dahası Friedrich Engels insan medeniyeti tarihinde et tüketiminin önemini anlamayan ve en iyi ihtimalle ütopyacı sosyalistler olan “Herren Vegetarianer” ile çoktan dalga geçmiştir bile. 

Buna rağmen biz bu karşıtlığı reddediyor, Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından geliştirilmiş tarihsel materyalist analiz, toplumsal eleştiri ve buna mukabil olan siyaset ile, hayvanları toplum tarafından üretilen acılardan özgürleştirme çağrısının, birbirine muhakkak bağlı olduklarına inanıyoruz. Bir yandan hayvan özgürleşmesi talepleri, hayvanların sömürüsünün gerçekleştiği tarihsel olarak belirli koşulları ve onun sonlandırılması için gerekli toplumsal değişiklikleri analiz etmedikçe, ahlakçı talepler olarak kalıyor. Diğer yandan da yönetici sınıfın kâr elde etmek için yalnızca sınıf mücadelesinde ezilen sınıfları değil aynı zamanda hayvanları (ve doğayı) sömürdüğünü dikkate almayan her Marksist toplum eleştirisi de yetersiz kalmaya mahkûm.

Çağdaş kapitalist toplum, hayvanları yalnızca değerin maddi taşıyıcıları, üretim araçları, emek araçları ve elde edilme sürecine herhangi bir insan emeği kullanımı dahil olmadıkça doğa tarafından “bedavaya” sunulan üretim nesneleri olarak görür. 

Et endüstrisinin yöneticileri, hayvan sömürüsü kompleksinin tam kalbinde yer alan bu endüstriden, hayvanları öldürerek milyarlarca dolar kazanıyorlar. Yalnızca Almanya’da yılda 60 milyondan fazla domuz, 3.5 milyondan fazla inek ve 700 milyondan fazla tavuk, ördek ve kaz öldürülerek bu endüstriden yıllık 40 milyar Euro’yu bulan rekor bir ciro elde ediliyor. İsviçre’de bile satış hacmi 10 milyar İsviçre Frangı seviyesini buluyor [1]. Hayvanlar sirklerde ve hayvanat bahçelerinde, azap verici ve aptallaştırıcı şov hareketlerini gerçekleştirmeleri için ekseriyetle berbat koşullarda tutuluyorlar. Avlarda ise çoğunluğu zengin avcılar tarafından, sırf eğlencesine öldürülüyorlar. Deneylerde araştırma ve emek nesneleri olarak işlev görürlerken evcil hayvan endüstrisi ise onları iradeleri dışında, kaldırabileceklerinden fazla üremeye mecbur bırakıyor ve oyuncak olarak satıyor. Bu koşullar korkunç ve acımasız; bunlara tanık olan ve çevresiyle tamamen yabancılaşmış bir ilişkisi olmayan herhangi biri, acı [2] içinde gördüğü bu duyarlı varlıklarla en azından bir seviyede empati kurar.

Bunların bir sonucu olarak, hayvan sömürüsünü sona erdirmeye yönelik irade genellikle hayvanların kitlesel ölçekte imhası ya da ideolojik aşağılanmaları karşısında dehşete düşmekle başlar. Böyle bir irade aynı zamanda sömürüyü anlamak ve onu ortadan kaldırmak arayışındaki bir dayanışma dürtüsüyle de başlayabilir. Acı çeken hayvanlarla kurulan empati, sonrasında hayvanlarla insanlar arasındaki ilişki üzerine teorik düşüncelere yol açar ve hayvanların özgürlüğü mücadelesinde aktif hale gelme dürtüsünü ateşler. Lakin bu dürtü pratikte kendisini nasıl açığa vurur? Şimdi, mevcut hayvan özgürlüğü hareketinin kuramına ve pratiğine bakalım.

Kısaca ve bir ölçüde basitleştirerek ifade etmek gerekirse, Almanca konuşan dünyadaki çağdaş hayvan hakları ve hayvan özgürlük hareketlerine, Marksist filozof Marco Maurizi’nin tanımlamasıyla, “metafizik türcülük karşıtlığı” egemen. Bu hat üç düşünce okulundan oluşuyor:

–    Burjuva Ahlak Felsefesi: Peter Singer, Richard Ryder, Tom Regan, Hilal Sezgin ve diğerlerinin geleneği.

–    Liberal Yasal Eleştiricilik: en önde gelen figürü uzun süre boyunca Gary Francione idi. Will Kymlicka, Sue Donaldson gibi yazarlar da yakın zamanda ona katıldılar.

–    Sosyal Liberal Post-Yapısalcı Anti-Otoritaryanizm: Carol J. Adams, Donna Harraway, Birgit Mütherich, Jacques Derrida ve diğerlerinin düşünceleri üzerine temellenir.

Türcülük karşıtı burjuva ahlak felsefesi, hayvan hakları ve hayvan refahı için siyasal talepler ortaya koyan, tüketicileri, devletleri ve özel kuruluşları imzalar, kampanyalar, lobi çalışmalar ve bilirkişi danışmanlığı hizmetleri yoluyla etkilemeye çalışan örgütler ve inisiyatiflerde hakim halde (örneğin PETA).

Liberal Yasal Eleştiriciler ise ahlak felsefecileri ile anti-otoriterler arasında teorik ve politik bir köprü oluşturuyor; bu iki yaklaşımı algılayış biçimlerine ve bunlara aşinalıklarına bağlı olarak bir tarafa ya da öteki tarafa doğru eğilim gösterebiliyorlar. Bu durum hayvan refahı, hayvan hakları ve hayvan özgürlüğü hareketlerinde, hayvan haklarının mücadele edilmesi gereken bir hedef olduğuna dair genel uzlaşıyı da bir raddeye kadar açıklıyor.

Sosyal Liberal, Türcülük Karşıtı Post-Yapısalcı Anti-Otoritaryanizmin siyasal tezahürü ise otonomculuk ve anarşizmden ilham alan parlemento-ötesi sol biçimindedir. Bu minvaldeki otonomcu türcülük karşıtlığı, hayvan hakları ve hayvan özgürlüğü hareketinin abolisyonist kanadının çekirdeğini temsil eder.

Hayvanlar, kapitalizme özgü toplumsal ilişkiler içinde doğrudan aktif bireyler olarak yer almazlar ; piyasada -kendi emekleri dahil- bir şey satmaz yahut satın almazlar. Üretim süreçlerinde emek harcadıklarında, bunun karşılığında ücret almazlar. Dolayısıyla, hayvanlar artı değer üretmezler ve işçi sınıfının parçası değillerdir. Sömürüleri, Marx’ın doğanın sömürüsü diye tabir ettiği ilişkiye tekabül eder: Burjuva mülkiyet hakları ve ekonomik güç sayesinde, kapitalistler doğayla ve hayvanlarla kurdukları yıkıcı/ölümcül ilişkiden kar elde ederler. Bu, emek değer teorisindeki anlamıyla sömürü değildir. Öte yandan Marx, sömürü kavramını sadece artı değer üretimi ile sınırlandırmaz. Ve kesinlikle, artı değer üretmedikleri için kölelerin sömürülmediği gibi bir sonuca varmaz.

Hayvanlara, örgütlü bir şekilde direniş sergileyemedikleri için, tıpkı diğer doğal maddeler gibi, bedava üretim araçları yani emek araçları (hayvanlar yumurta, süt, et, vb. şeylerin üretimi için makinelermiş gibi) ve emek nesneleri olarak (işlemlerle deri, et vs. haline getirilmek üzere) el konulur. Çoğu zaman oldukça vahşi olan bu el koyma sürecini, ücretli emekçiler gerçekleştirir; sermayenin emri altında- hayvan endüstrisinde öldürmeyi, sağmayı, deneyleri ve daha birçok benzeri süreci kapsayan- artı değer üretimini icra ederler. Hayvanlar tarafından üretilen ya da direkt hayvanların kendisi (bedeni) olan ürünler yine başka ücretli emekçiler tarafından ilave işlemlerden geçirilir ve son olarak meta olarak satılırlar. Görüldüğü üzere, kâr üretimi yalnızca ücretli işçilerin sömürüsüne dayanmaz, özelde hayvanların genelde de doğanın sömürüsünü de dayanır. Kapitalistler, hayvan sömürüsüyle elde edilen kârı en yüksek orana çıkarmak amacıyla hayvanları üretim sürecine mümkün olan en verimli şekilde dahil etmek için çabalarlar. Verimlilik aynı zamanda şu anlama gelir: Hayvanları -aralarında acı çekme yetilerinin de bulunduğu- niteliklerinden soyutlamak.

Tüm bunlar bize gösteriyor ki ancak tarihsel materyalist bir türcülük karşıtlığı, insan hayvan ilişkilerini -ki daha yakından bakıldığında, bugün kendilerini, bir tarafta sermayenin bir tarafta ise proletarya, hayvanlar ve doğanın olduğu bir sömürü ve tahakküm ilişkisi olarak ortaya koyar-kapsamlı bir şekilde çözümlemeye ve açıklamaya kadirdir. Tarihsel materyalist türcülük karşıtı, burjuva sınıflı toplumun çözümlenmesi ve eleştirisi için yeni perspektiflerin önünü açar, kapitalist düzenin kırılgan olduğu dolayısıyla hayvanların sömürüden kurtuluşu için hedef alınması gereken alanları saptar.

Doğrusu, ekonomi politik eleştiriden hayvanların sosyalist ya da komünist bir toplumda kendiliğinden özgürleşeceği sonucuna varmak mümkün değildir. Yine de sermayenin hükümranlığına ve onun gaspçılığına karşı mücadele, insanların, kolektif bir şekilde “o karar”ı almasını mümkün kılacak vazgeçilmez ön koşullardır. O karar ise şudur: Hayvanları özgürleştireceğiz!

Sermaye ilişkileri devam ettiği ve onunla birlikte, üretilen ürünler, üretimin nasıl ve hangi yollarla gerçekleşeceği üzerinde egemen sınıfın hakimiyeti baki kaldığı sürece sermaye doğayı gasp edecek ve her şeyi, kimsenin ya da hiçbir şeyin kendisini dışında tutamayacağı, karşı duramayacağı bir şekilde bir fiyata, değere dönüştürme sürecine katacaktır.

Marksistler için şimdiye kadar söylenenlerin çoğu yeni şeyler değil. Tarihsel materyalizm ve Marksçı ekonomi-politik eleştiri Marksistlerin ekonomik ve politik analizlerinin temel taşlarını oluşturuyor. Dolayısıyla buraya kadarki kısmı okuduklarında omuz silkip hayvan özgürlüğü savunucularına şöyle diyebilirler: “Yerinde tespit! Şimdi ahlâki değerlendirmeleri bırakıp bizimle beraber kapitalizme karşı savaşın.” Ve bu cümleleri kurmak için yerinde sebepleri olduğu söylenebilir.

Ancak bize göre, eğer tarihsel materyalizmi ciddiye alacaksak insanların ve hayvanların yalnızca ortak bir tarihi olduğunu belirtmek yetmez. Her şeyden önce, ezilen ve sömürülen sınıflarla hayvanların ortak bir düşmanı olduğunu da belirtmek gerekir: Sömürüden nemalanan ve bu sömürünün sorumlusu, ezilmelerinin de -değişik biçimlerde- örgütleyicisi olan yönetici sınıf. Ayrıca Marksistlerin, yıkıcı sosyal ve ekolojik sonuçları sebebiyle günümüz hayvansal üretiminin geldiği boyutun objektif olarak akla aykırı ve sosyal ilerlemeye engel olduğunu fark etmeleri gerekir.

Marksizm ve Hayvan Özgürleşmesi üzerine 18 Tez’in bütününe şuradan ulaşabilirsiniz. 

Kolombiya Halkıyla Dayanışma – IV. Enternasyonal

Duque Hükümetinin Kolombiya Halkına Karşı Yürüttüğü Katliam Durdurulmalı!

2019’da Ekvador ve Şili’de meydana gelen görkemli ayaklanmaların ardından, şu anda Kolombiya halkının büyük bir isyanına tanık oluyoruz. Geçen Pazar günkü kısmi zaferin – hükümetin vergilere ilişkin karşı-reform planını geri çekmesinin ardından – Kolombiya halkı, Duque hükümetinin uyum planına karşı sokaklara çıkmaya, rejimin baskıcı ve yozlaşmış karakterine son vermek için mücadele etmeye devam ediyor.

Bağlam

Pandemi krizinin tam ortasında, Iván Duque hükümeti, aslen en zenginlerin lehine olacak biçimde halküzerindeki vergileri artırmayı amaçlayan bir vergi reformu başlattı. Hükümet, Kolombiyalıların muazzam yoksullaşmasına ek olarak, günde 500 ölümü ve toplamda 70.000 ölümü görmezden gelerek bu tasarıyı başlatmak için sağlık krizinden faydalandı.

Hareketin gelişimi

Bu durumla karşı karşıya kalan toplumsal hareketlerin örgütleri, bu vergi reformunu durdurmak için 28 Nisan’da ulusal grev çağrısında bulundu. Orta ölçekli kasabalar da dahil olmak üzere ülke çapında kitlesel seferberlikler meydana geldi ve yalnızca maaşlı işçileri değil, aynı zamanda kayıt dışı işçileri, işsiz gençleri, kadınları ve mahalle sakinlerini de bir araya getirdi. Hükümet her zamanki gibi karşılık verdi: halka karşı acımasız bir şiddet uyguladı.

Halk seferberliğinin kapsamı ve gücü, diğer etkenlerin yanı sıra, vergi reformunun münferit bir şey olmaması gerçeğinden kaynaklanmaktadır; bu, son aşamada Kolombiya halkının direnişiyle karşılaşan mevcut hükümetin ve önceki hükümetlerin neoliberal politikalarının doruk noktasıdır. Bu meşru bir mücadeledir, gücün tüm suiistimallerine ve en temel hakların tarihsel gerilemesine karşı birikmiş bir öfkedir.

Topluma karşı saldırı

On yıllardır Kolombiya, ekonomik politikaları temelde özel bankaları ve büyük şirketleri kontrol eden ekonomik gruplara kamu parası transfer etmeye ve nüfusları yerinden eden, toprağı mahveden ve suyu ve biyolojik çeşitliliği kirleten maden çıkarma endüstrilerinin yatırımlarını kabul etmeye indirgenmiş hükümetlere sahipti. Bu politikanın sosyal sonuçları yıkıcı oldu: işsizlik tarihi seviyelere ulaşıyor ve uyum planı kapsamında kamu sektörü çalışanlarının önemli bir bölümünün yakın gelecekte işten çıkarılması tehdidi söz konusu. Hükümetin onayladığı mali spekülasyonun bir sonucu olan hane halkı borçlarının durumu aşikar. Ve liste böyle uzayıp gidebilir.

Barış anlaşmalarına uyulmaması

Buna, toplumsal hareketlerin liderlerinin günlük olarak cinayete kurban gitmesi, köylü ve yerli halkların uyuşturucu mafyasının katliamına uğraması eşlik ediyor – çünkü Havana’da 2016’da imzalanan barış anlaşmalarında kararlaştırıldığı gibi, yasadışı mahsul üretiminin yerine  gönüllü ikame planını uygulamak istiyoryerli halklar. Mafyayı durdurmak için hiçbir şey yapmayan ordunun tam bir suç ortaklığı söz konusu; bu sırada hükümet ise müdahale etmek yerine bu bölgelere glifosat püskürtmekle meşgul.

Yıkıcı bir Pandemi Yönetimi

Salgının yönetimi bundan daha felaket olamazdı.

  1. Büyük ilaç şirketlerine koşulsuz bir destek sağlanıyor. Bu desteği Dünya Sağlık Örgütü’nün patent hakkının geçici iptaline ilişkin önerinin getirildiği uluslararası tartışmalarında; aşılar için ne kadar ödeme yapıldığına dair gizliliğin kabulü konusunda ve aşılamadan kaynaklanan hastalıkların meydana gelmesidurumunda mağdurların yasal tazminat elde etmek için hukuki başvuru yapamamaları konusundaki anlaşmada görebiliriz.
  2. IMF’ye ve risk derecelendirme kuruluşlarına kamu borcunu ödeme koşullarına koşulsuz saygı gösteriliyor ve bu borç-doğa takası olasılığının açılması noktasına kadar geliyor.
  3. Kayıt dışı işlerle geçinen ve işsizliğe sürüklenen milyonlarca Kolombiyalının sorunlarını çözmek için kamu kaynağı yeterli değil; bu koşullar onları bir pandeminin ortasında sokağa dökülmeye zorluyor; üstelik özelleştirilmiş sağlık sistemi insanları kaderlerine terk etmiş durumda – 46 milyonluk bir nüfustan sadece 4 milyon kişi aşılanmıştır.
  4. Yoksulluktaki artış endişe verici. Resmi istatistikler bugün yoksulluğun nüfusun % 60’ına ulaştığını kabul ediyor ve bunun trajik bir sonucu var: Covid-19’un neden olduğu toplam ölüm sayısının üçte ikisinden fazlası nüfusun en yoksul kesimleri arasında yer alıyor.

Büyük bir zafer ama mücadele devam ediyor

Otuzdan fazla insanın öldüğü ve yüz kişinin askeri güçlerin ellerinde kaybolduğu dört günlük devasagösterilerin ardından 2 Mayıs Pazar günü, halk hareketi çok önemli bir zafer kazandı. Hükümet başkanı, sağcıDuque televizyona çıkıp hareketi durdurmak için gerici vergi reformu projesinin geri çekildiğini duyurmak zorunda kaldı.

Kapitalist saldırı durmaz, halk direnişi de durmaz

Kolombiya halkı direndi ve bu büyük zaferin verdiği cesaretle direnmeye devam ediyor. Şimdi mesele, Duque’nin paquetazo’sunu, yani vergi reformuna ek olarak, daha da özelleştimeci bir sağlık reformunu, bir çalışma reformunu ve emekli maaşlarına ilişkin bir diğer reformu içeren paketini durdurma meselesidir… Tüm bunlar emekçilerin haklarını daha da kısmayı hedefliyor ve ulusötesi finans kapital tarafından IMF ve risk derecelendirme kuruluşları aracılığıyla talep ediliyor. Bu ise, reformların reddedilmesinin, ülkenin karşı karşıya olduğu insani trajediyi çözmek için bütçe kaynaklarına sahip olmak için acil bir tedbir olarak kamu borcunun derhal askıya alınması sloganıyla bağlantılı olması gerektiği anlamına geliyor.

Direniş bölgesel meclisler şeklini alıyor. Bu da mücadelelerin toplumsal tabanını genişletmek, onları daha iyi koordine etmek, demokratikleştirmek ve her şeyden önce tüm toplumsal kesimlerin temel taleplerini bir araya getiren geniş bir ulusal platform geliştirmek için muhteşem bir fırsat oluşturuyor. Bu mücadele konularını şöyle sıralayabiliriz: ülkede ne yazık ki yinelenen kadın cinayetlerine karşı kadınların mücadeleleri, yasadışı ürünlerin gönüllü ikamesi başta olmak üzere barış anlaşmalarına saygı, toprak hakkı ve onurlu bir iş hakkı talepleri, doğanın ekososyalist bir bakış açısıyla savunusu.

Baskıcı güçlerin katliamlarını durdurun, toplumun militarizasyonuna son verin

Acil olarak, dayanışma eylemleri Silahlı Kuvvetler Genel Komutanlığı ve Başkan Duque’nin doğrudan emriyle, ulusal polisin ve onun özel birlikleri olan İsyan-karşıtı Mangaların – ESMAD- silahsız bir nüfusa karşı işlediği katliamı durdurmayı hedeflemelidir. Miting alanlarına gelip protestoculara ve komşu mahallelere silah sıkıp, el bombası ve gaz atarak uluslararası insan hakları hukuku sözleşmelerini ihlal ediyorlar. Buna ek olarak,insanları özellikle de gençleri resmi – veya resmi işaretler bulunmayan- araçlara bindiriyorlar ve bu kişiler daha sonra ortadan kayboluyor. Geçtiğimiz 3 Mayıs gecesi, en büyük gösterilerin yapıldığı şehir olan Cali’nin mahallelerinde, şehri kuşattıktan sonra, meskenleri resmi helikopterlerden taradılar ve üzerlerine ateş bombası attılar.

Silahlı şiddetin insani bedeli

Meşru bir protestoya yönelik bu savaşçı muamele haksızdır. Kolombiya halkının bu hakkı kullanmak için katlandığı insani bedeli devasa çapta. Ölü, kayıp, yaralı ve adalete teslim edilenlerin sayısı her geçen gün artıyor. Bu sistematik insan hakları ihlali, başkalarının yanı sıra Kolombiya’daki BM delegesi ofisi, Amerika Devletleri Örgütü adına Michelle Bachelet ve İnsan Hakları İzleme Örgütü tarafından kabul edildi. Şu an koşullar bu toplumsal protestoların dizginlenmemiş biçimde askeri düzeyde bastırılışına karşı insani bir çözümü gerektiriyor. Bu nedenle, ülkenin demokratik ve ilerici kesimleri tarafından halihazırda savunulmuşolan acil bir uluslararası gözlem misyonu önerisini destekliyoruz. Aynı zamanda, Duque hükümetinin soykırımcı ve baskıcı karakteri nedeniyle uluslararası mahkumiyet talebini de destekleyeceğiz.

Kolombiya gerici hükümetinin Amerika Birleşik Devletleri ile iç içe geçmişliğini biliyoruz ve bu, ülkede Amerikan askeri üslerinin kurulmasını yıllarca kolaylaştırdı. Bu üslerden başka ülkelere askeri operasyonlar planlanıyor, örneğin Mapuçe halkının meşru taleplerine karşı güney Şili’ye. Esasen de Venezuela sınırından bu ülkeye dönük bir askeri bir istilayı kolaylaştırmak için askeri saldırılar gerçekleştiriliyor. Duque, bölgedeki herhangi bir barış girişimini reddediyor ve Kuzey’deki efendisinin emirlerine boyun eğiyor.

Bu güncel olaylar karşısında Dördüncü Enternasyonal, Duque hükümetinin Kolombiya halkına karşı yürüttüğü katliama son vermek için toplumsal hareketlere ve devrimci, ilerici ve demokratik örgütleri dayanışmayıörgütlemeye ve insani bir çözüm için acilen ses çıkarmaya çağırıyor.

Zenginliklerin ve emeğin bölüşümü için, ekososyalist geçiş için, anti-kapitalist bir demokrasi için,

Kahrolsun Duque’nin katliamcı ve soykırımcı hükümeti!

IV. Enternasyonal Yürütme Bürosu

4 Mayıs 2021

Çeviri: Deniz Ateş

Kapak Görseli: Luisa Gonzales, Reuters

Vedat Türkali ve İşçiler: İki Film Birden – Kubilay Aksun

Salkım salkım tan yelleri estiğinde
Mavi patiskaları yırtan gemilerinle
Uzaktan seni düşünürüm 
İstanbul
Binbir direkli Halicinde akşam
Adalarında bahar
Süleymaniyende güneş
Hey sen güzelsin kavgamızın şehri

Türkiye edebiyatının ve sinemasının kuşkusuz en ‘dirençli’, en ‘susmayan’ yazarlarından biri olan Vedat Türkali’yi, yukarıdaki ‘Bekle Bizi İstanbul’ dizeleriyle hatırlatmak istedim. Öte yandan Nazım Hikmet ve Yahya Kemal’in olduğu bir şiir dünyasında, şair olmayı kendisine yakıştıramayacak kadar da alçak gönüllü biriydi.  

Vedat Türkali’nin edebiyat dünyasına yaptığı katkılar bir yana, Türkiye’de hala güncelliğini koruyan konuları, bundan yaklaşık 60 yıl önce sinemaya aktarmış olmasını da konuşmak gerekir diye düşünüyorum. Özellikle Karanlıkta Uyananlar ile Şehirdeki Yabancı filmlerindeki temsillere günümüzde de şahitlik ediyoruz. 

KARANLIKTA UYANANLAR (1965)

Senaryo: Vedat Türkali

Yönetmen: Ertem Göreç

Fikret Hakan, Ayla Algan, Beklan Algan ve Kenan Pars gibi isimlerin yer aldığı bu filmde, sanayileşmenin ve liberal politikaların yıkıcı etkilerini deneyimlemeye yeni başlayan bir mahallenin başkaldırma hikayesi anlatılıyor. Mahallede bulunan boya fabrikasının sahibi, işçilerin taleplerini görmezden gelmektedir. Öte yandan ‘patronun oğlu’ (Turgut – Fikret Hakan) fabrikada çalışan mahalle sakinlerinin yakın arkadaşıdır. Yedikleri, içtikleri ayrı gitmez… Üstelik babasının işçilere davranışından rahatsız olmaktadır. Fakat babasının ölümü sonrası Turgut, fabrikanın başına geçer ve babasını aratır hale gelir. (Filmi izleyecek olanlar için daha fazla spoiler vermeyeyim.) 

Karanlıkta Uyananlar filminin temel söylemi, kapitalizmde mutluluğu bulmak mümkün değildir. Patron, ithalat, ihracat, ucuz iş gücü, sömürü gibi kavramlar hayatımızdan çıkmadığı sürece gerçek mutluluktan söz etmek mümkün olmayacaktır. Grev ve sendikal hakları hiçe sayılan işçilerin, sabah-akşam demeden sömürülme halini sadece bu filmde değil, gerçek hayatta da bizzat deneyimliyoruz. Üstelik filmde olduğu gibi, ‘patron bizim yakın arkadaşımız!’ olsa bile, bu çarkın içine girmeye başladığı anda gerçek bir barbara dönüşecektir. 

Karanlıkta Uyananlar filminin ilgi çekici noktalarından biri de, ‘toplumsal sorunlara karşı’ duyarsız bir sanatçı kitlesi olduğunu da vurgulamaktır. Filmde, Turgut’un hoşlandığı ressam kadının “… resimlerimi yırtarsın, işçilerin de tepişir üstünde” cümlesi de bu konuya açıklık getirir niteliktedir. Bu bağlamda kapitalizmin ‘eril bakışı’ da filmin eleştirdiği diğer noktalardan biridir. 

Bir diğer ana karakter olan Ekrem’in (Beklan Algan) -filmin önermesini anlatan- şu cümlesini de hatırlamakta fayda var diye düşünüyorum; 

“…Köpek gibi korkup titreşeyeceğinize, hele bir sımsıkı tutun birbirinizi, bakın o zaman kimse sizin ekmeğinizle, insanlığınızla oynayabilir mi?” 

Özetlemek gerekirse; içinde yaşadığımız bu barbar ekonomik düzenin, işçi sınıfını her daim sömürdüğü gerçeğini bizlere yeniden hatırlatan eskimeyen bir filmdir ‘Karanlıkta Uyananlar’.  

Ezilen sınıfın derdini anlatmayı başarsa da, Altın Portakal Film Festivali’nde milliyetçi-muhafazakâr bir grubun filmin gösterimini de engellediğini de unutmamak gerekir[1].

ŞEHİRDEKİ YABANCI (1962) 

Senaryo: Vedat Türkali, Halit Refiğ

Yönetmen: Halit Refiğ

İngiltere’de aldığı mühendislik eğitiminin ardından, memleketi Zonguldak’a dönen Aydın’ın (Göksel Arsoy) başından geçenleri anlatan film, toplumsal gerçekliğin önemli temsillerindendir. 

Şehirdeki Yabancı, Zonguldak’ın önemli iş insanlarından biri olan Selami Ağaçlıgil’in İngiltere’den dönen Aydın’ı limanda karşılamasıyla başlar. Bu karşılamada bir de basın mensubu vardır. Zonguldak’taki yerel bir gazetenin sahibi olan Sabri, aynı zamanda Aydın’ın eski sınıf arkadaşıdır.

Filmin ilerleyen kısımlarında karşımıza bir de milletvekili çıkacak. İş insanı, milletvekili ve basın mensubu… Sanırım bu üçlü bize bir yerlerden tandık geldi. Sadece bu kadarcık bilgi bile Vedat Türkali’nin yaşadığı döneme tanıklık etmekle kalmayıp, hem romanlarına hem de sinemaya aktardıklarıyla ‘aydın’ olarak anıldığını göstermeye yeter. 

Filmimize dönersek; Aydın, memleketinde maden mühendisi olarak çalışmaya başlar ve maden içindeki destek kütüklerinin sağlam olmadığını fark eder. Filmin çatışması da bu noktada başlar. İşçilere güvenli olmadığı için madeni boşaltması gerektiğini söylese de bir başka üst düzey yetkili işçileri madene geri gönderir. Mühendis Aydın, işçilerin bu şekilde çalışmaması gerektiğini savunsa da onu dinlemezler ve madene girerler. Sonuç; maden kazası… Ölü ve yaralılar var. Bu noktada milletvekili Şerafettin Toraman (Ali Şen) sahneye çıkar ve ‘takdiri ilahi’, ‘insanın vadesi dolduysa yapacak bir şey yok’ şeklinde halka konuşma yapmasını izleriz. Sanırım bu da tandık geldi bizlere!.. Dile kolay, neredeyse 60 yıl önce yapılmış bir filmde geçen replikler bunlar! Bugünle karıştırmayalım!   

Sonrasında maden işletmesi, Selami Ağaçlıgil ve milletvekili Şerafettin Toraman, Aydın’ın ‘canlarını sıkmasına!’ dayanamaz ve gazeteci Sabri’den, Aydın hakkında yalan yanlış haberler yazmasını ister. Gazetede; namusumuza göz dikiyor, kadınlarımızı ayartmaya çalışıyor vb haberler yapılır. İşçiler de basının bu yalanlarına inanır… Tam da bu noktada sinemanın ‘kötü adamı’ Erol Taş devreye girer ve tarihi bir misyon üstlenir adeta. Erol Taş, işçi arkadaşlarına isyan ederek, mühendise sahip çıkmaları gerektiğini söyler. Sonrasında Aydın’a giderek; maden kömürünü buldu diye Uzun Mehmet’i öldürtecek kötüler de var içimizde. Ama bu millet kadir kıymet bilir oğlum. Düne kadar senin yaptığın iyilikleri anlamayacak cahil insanların, bir gün gözleri yaşaracak Aydın Bey deyince.  

Erol Taş’ın da söylediği gibi, yaşadığımız toplumdan ümidi kesmeden mücadele etmek gerekir. 

Mümkün olduğunca bu iki önemli filme dair birtakım bilgiler paylaşmaya çalıştım. İzleyecek olan yoldaşlar olacaktır mutlaka. Geçmişten günümüze ışık tutan devrimci bir sanatçının eserlerini hem okumak hem de izlemek, bizi ele geçirmeye çalışan bu düzene başkaldırmada kıymetli birer adım olacaktır. 


[1] https://www.otekisinema.com/vedat-turkalinin-anisina-karanlikta-uyananlar-1964/